PDA

View Full Version : Kullandığımız DEYİMLERİN HİKAYELERİ...



cakırtunga
06-08-2006, 15:44
Merhaba.
günlük hayatımızda vede forumda yazarken ,özelliklede borsa muhabbetlerimizde onlarca deyim kullanıyoruz.ve hemen hepsinin bir hikayesi var.halk arasında kulaktan kulağa dolaşan bu hikayeler benim açıkçası merak konum .bunları zamanla forumdaşlarla paylaşmak isterim.sizlerinde deyimlerle ilgili farklı öyküleriniz varsa lütfen paylaşın.

daha önceki topikleri detaylı araştıramadım.bu konu ile ilgili konu açıldıysa yönetim veya moderatör arkadaşlar konuyu silebililer.

internet muhabbetleri henüz yokken ,arkadaşlarla akşmaları kafede buluşurduk.bizimde usta bir abimiz vardı.en çok '' tekke yapılmadan ,körler dizildi'' ve '' buyrun cenaze namazına '' deyimlrine hepimiz kopardık.

adam çocuklar falanca kağıdı izleyin bakalım der,biz sabahında daha hiç bir şeyine bakmadan kağıdı alırdık bile.
söylediğimizde tekke yapılmadan ,körler dizildi derdi.
hikayesi ise mescit yapılmadan ,körler dizildi.

zamanında istanbulun işlek caddelerinden birine yeni bir mescit yapılması kararlaştırılır.bunu duyan dilenciler yeni ekmek kapısı açılıyor diye bayram yapmışlar.körler bunu duymuş bahsi geçen yere gidip el açmaya başlamışlar.bunu gören inşaat ustalarıda.ooo.biz mesciti yapmadan ,körler dizildi bile.bu söz ahalinin hoşuna gider günümüze kadar gelir.

buyrun cenaze namazına deyiminin hikayesi,
IV. Murad zamanında tütün,içki ,keyif verici madde yasağı koyar.ve yasağa uymayanları şiddetle cezalandırır.
bugünkü üsküdar civarında bir kahvehanede tütün vs. içildiğini istihbarat alır.
derviş kılığında tebdili kıyafet buraya gider.
selam verir.oturur.kahveci yanına gelip,
-baba erenler kahve içermi diye sorar.
-padişah. evet.
-k.tütün içermisin.der.
-p:hayır.der.
kahveci işkillenir.tütün içimiyorda ne işi var burda.zaten padişahın tebdili kıyafet dolaştığı haberleri var.eli titreye titreye kahveyi götürür.
-k.baba erenler ismini bağışlarmı?
-p.Murad.
-k.peki isimde sultanda varmı?
-p.elbette var.
deyince kahvecinin bet beniz atar.zangır zangır titrer.ve.
-k.öyleyse buyrun cenaze namazına der.olduğu yere yığılır.
IV. Murad bu lafa çok güler ve kahveciyi bir degalığına af eder.

cakırtunga
06-08-2006, 15:50
banadamı lo lo lo ?

Adamın birisi borcunu vaktinde ödeyemediği için tefeci tarafından mahkemeye verilmiş. Tanıdığı bir avukata derdini anlatmış. Avukat:

-"Ben seni kurtarırım, sen mahkemede hakim ne sorarsa dilsiz taklidi yaparak Lo Lo Lo dersin, sakın ağzını açıp konuşma" diye talimat vermiş.

Mahkeme günü hakimin bütün sorduklarına Lo Lo Lo demiş ve Avukat ta "Benim müvekkilim dilsizdir, böyle bir borcu yoktur, haksız bir borç ile zavallıyı mağdur etmek istiyorlar", şeklinde müdafalarla adamı kurtarmış.

Ertesi gün vekalet ücretini almaya gelen Avukata, adam yine dilsiz taklidi yaparak "Lo Lo Lo" deyince, avukat kızmış:

-"Yahu, bize de mi Lo Lo Lo, benim verdiğim silahla beni de mi öldüreceksin?" demiş.

Hoşafın yağı kesildi

Yeniçeri ocaklarında efrada yemek dağıtılırken mutfak meydancısı elinde tuttuğu üzeri ayet ve dualar yazılı kallavi koca kepçe ile evvela yağlı yemekleri ve pilavı dağıtır, sonra da hoşaflara daldırırmış.

Hal böyle olunca, sofralara gelen hoşaf bakracının üstünde, bir parmak kalınlığında yağ tabakası yüzermiş. Bu durumu gören Yeniçeri ağalarından akıllı birisi meydancıya emir vererek "Kepçeyi yağlı yemeklere batırmadan evvel temiz iken hoşafları dağıt, sonra yemek tevziatına geç..." demiş.

Demiş amma, bu sefer sofralara giden hoşaf bakraçlarının üzerinde yağ tabakasını göremeyen Yeniçeriler isyan bayrağını çekmişler:

- "Hakkımızı yiyorlar, istihkakımızdan çalıyorlar, zira hoşafın yağını bile kestiler, yağlı hoşaf isterük..." diye bağırmışlar


Atma recep hepimiz din kardeşiyiz.
Balkan devletlerinin mühim bir kısmı ve bu meyanda Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu haritasına dahil iken, bu ülkeleri idare etmek çok zordu. Bu devirlerde sık sık dağa çıkan Arnavut eşkıyalarını takip eden hükümet kuvvetleri Recep isminde bir sergerdenin avanesini kuşatıp sıkıştırıyorlar. Çıkar yol kalmadığını gören Arnavutlar ve başlarındaki Recep, saklandıkları yerden bağırıyorlar:

- "More atmayın, biz de din kardeşiyiz, teslim olacağız."

Teslim oluyorlar, az bir ceza ile kurtuluyorlar. Fakat palavracı Arnavut bu olayı şurada burada anlatırken:

- "More vallahi geberttirecektim zaptiyeleri, çolukumuz çocukumuz var deyip ağladılar, acıdım da bıraktım" şeklinde palavra atınca etrafında toplanıp dinleyenler arasında olayın iç yüzünü bilen birisi:

- "Atma Recep biz de din kardeşiyiz..." deyince Arnavut Recep şaşırır

Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak
Dimyat Mısır'da, Süveyş Kanalı ağzında ve Portsait yakınlarında bir iskeledir. Eskiden Mısır'ın meşhur pirinçleri, ince hasırdan örülmüş torbalar içinde buradan Türkiye gelirdi.

Dimyat'a pirinç almak için giden bir Türk tüccarının bindiği gemi Akdenizde Arap Korsanları tarafından soyulmuş ve adamcağızın kemerindeki bütün altınlarını almışlar.

Binbir müşkilat içinde Türkiye'ye dönen pirinç tüccarı o yıl iflas etmek durumuna düşmüş. İstanbul'dan kalkmış, memleketi olan Karaman'a gitmiş. O sene tarlasından kalkan buğdayları da bulgur tüccarlarına sattığından, kendi ev halkı kışın bulgursuz kalmışlar. "Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak" sözünün aslı buradan kalmıştır

cakırtunga
06-08-2006, 16:12
Atı alan üsküdarı geçti.

zamanında Bolu beyine baş kaldıran köroğlunun dillerde yağızmı yağız atı çalınır.bütün civarı arar tarar yok.bir kimse birde istanbuldaki pazarları dolaş der.istanbulda pazarları dolaşırken atına rastlar.
pazar sahibine şu ata bir bineyim hele der.pazarcıda buyur der .
eski sahibinin kokusunu alan at şahlanıp,dört nala ordan uzaklaşır.
dövünen pazarcıya ihtiyarın biri gelip ,
ah evlat! atı alan üsküdarı geçti.o köroğluydu ,atın gerçek sahibi...

çok kullandığımız bir deyimde Güme gitti.!

yeniçeri ler günümüz polisliğini yaptığı dönemlerde
olaylara müdahele edip,göz altına alacakları adamları kodeslere götürür.
içeri atarkende hooop...güümm derlermiş.
ahalide bir olay sırasında suçsuz yere içeri alınan insanlara.
vay be! adam bağıra çağıra güme gitti!derlermiş.

iş inada bindinin öyküsü..

adamın biri hayatında hiç namaz kılmamış .
bunu bilen bir arkadaşıda yahu şu mübarek ramazan bari bir-iki rekat namaz kıl demiş.
o da tamam tamam kılarız.iki rekat deyip .akşam teravih namazına gitmiş.
teravih başlamış .bir-iki-dört derken namaz devam ediyor.
bir camdan kafasını uzatıp cami önünde bekleyen oğluna ,
evlat sen eve git bu iş inada bindi.demiş.


sevgiler/saygılar.

devam edecek...:)

aeksan
06-08-2006, 16:44
teşekkürler begeni ile okudum

cakırtunga
07-08-2006, 09:13
Borumu abicim?Boru değil tabi.

Bu boru değil?
Eskiden askeri okullarda nerdeyse bütün işler borunun verdiği sese göre yapılır.Öğrenciler bu boru sesine göre hareket ederlermiş.
Kalk borusu,yat borusu ,karavana,paydos,derse gir,dersten çık ,istirahat v.s, bir çok boru sesi.

Hikayenin geçtiği askeri lisede o gün ,sınıf kıdemlisi öğrenci, sınıfa dalar.
-Çocuklar size havadisim var! Duydunuzmu? diyerek bağırır.
Diğer öğrenciler de –Duymadık !.Ne ise borusu çalar biz de duyarız .demişler.

Kıdemli öğerencide
-Çocuklar! bu boru değil .Yarın yeni padişah tahta çıkıyor.Şenlikler var. Sınıf komutanın özel emri var. Bütün dersler paydos demiş.

Diğer öğrencilerde çok sevinirler bu işe.

O günden sonra o okul ve diğer okullarda öğrenciler aralarında konuşmaya başlamadan önce,
-Dinle ! Bu boru değil .Anlatacaklarım çok önemli ... diyerek lafa başlarlarmış.

cakırtunga
07-08-2006, 09:16
Hakkında hayırlısı derken ...:düsün:

- Hakkında Hayırlısı Böyleymiş
Bu deyim daha çok değer verilmeyen birinin başına gelen felaketi –birazda alay ederek- hafife almak için kullanılıyor. Hikaye şöyle;
Bir zamanlar Üç kişilik bir hırsız gurubu varmış. Bunlar her gittiği yeri soyup soğana çevirmekte yurt çapında ustalaşmış, namı almış yürümüş kişilermiş. Aralarından biri şefmiş. Şef oldukça sert mizaçlı, acımasız biriymiş. Bir gece konağın birini soyuyorlarmış, çatıdan salona ip sallandırmışlar, biri topladığı eşyaları iple tırmanarak çatıdaki şefe veriyor, şef; bunları dışarıda gözcülük yapan diğer hırsıza ulaştırıyormuş. İçerdeki hırsız salonda som altından bir şamdan görmüş, iple çatıya çıkarken,
“şefim bu şamdan benim ona göre” demiş. Şef bu lafa bir hayli sinirlenip ipi kesmiş, adam kafa üstü yere çakılıp ölmüş. Konaktan yürütebildikleri ile birlikte öteki hırsızla hızla uzaklaşırlarken adam ölen arkadaşı ile ilgili bütün cesaretini toplayıp; “Zühtü de iyi adamdı be şefim” Şef sert bir bakış fırlattıktan sonra gür sesiyle bağırmış: “ Sus ulan! Hakkında hayırlısı böyleymiş”




İnsanoğlu Kuş Misali:gulen:
Zamanında Üsküdar’da bir “Miskinler Tekkesi” bulunurmuş. Adından da anlaşılacağı üzere buraya yurdun en tembel, en miskin insanları takılırmış. İşte burada iki miskin kendilerine iki sandalye bulup oturuyorlarmış. Gel zaman git zaman havalar gittikçe soğumaya başlamış. Tekkeninde penceresi açık ama kimsenin ayağa kalkıp pencereyi kapatmaya mecali yok.
Birinci miskin: Yahu havalar iyice soğudu, şu pencereyi kapatmak lazım.
İkinci miskin: Doğru söylüyorsun mirim, kapatmak lazım.
Aradan saatler geçer, haftalar geçer, hatta ay geçer, yine aynı diyalog aralarında sürer gider. Sonunda birinci miskin daha fazla dayanamaz bütün gücünü toplayıp karşı pencereye ulaşır, camı kapatır ve hemen oracıktaki bir iskemleye kendini bırakır. Sonra öteki miskin arkadaşına şunları der: “Ya mirim gördün mü, insanoğlu kuş misali. Dün neredeydim, bugün neredeyim”


Gemileri yakmak:aglayan:

Gemiyle işgale gittikleri bir yerde ordusu rakibin gücü karşısında korku duymaya başlayınca Sezar askerlerini yüksek bir tepeye çıkartır ve aşağıda kalan bir kaç askere gemileri ateşe vermeleri emrini verir. Geldikleri gemiler gözlerinin ününde çatır çatır yanan ordu şok geçirmiştir. sezar 'gördüğünüz gibi gemileri yaktık artık dönüş yok ya bu savaşı kazanırsınız ya da hepimiz burada ölürüz' şeklinde bir konuşma yapar. savaş sezarın ordularının ezici zaferiyle sonuçlanır

cakırtunga
07-08-2006, 16:31
Şimdilerde yanlış hesap Bağdattan pek dönemiyor.Bağdatın yanlış hesap döndürecek durumuda yok zaten...:aglayan:

Yanlış hesap, Bağdattan döner.

İstanbul kapalı çarşıya kervanlar gelir.Tüccarların siparişleri kumaş,kürk,baharat neyse dağıtılır.Daha sonra tüccarlardan paraları tahsil edilirmiş.
Yine bir alış veriş sonrasında, tüccarın biri hesap yaparken dört işlem hilleri ile kervancıyı 400-500 altın içerde bırakır.
Hesaptaki yanlışlığı anlayamayan kervancı Bağdat –Hicaz ve Mısıra seferine çıkar.

Tüccarda, şimdi bu Mısırdan altı-yedi ayda zor döner.bende bu parayı işletirim. diye düşünür.

Kervancı yol uzun ,zaman bol bütün hesapları tekrar tekrar inceler.
Tüccarın yaptığı hileyi anlar.Kervan Bağdat’a girmek üzereyken,kervanı oğlu vv güvendiği bir kişiye emnet eder,
-Siz beni Bağdatta bekleyin. der.
İyi bir Arap atı alıp dört nala İstanbula dönmeye başlar.

Yolda, bu adam bu parayı hemen öyle vermez diye düşünüp bir plan kurar.İstanbuldaki dostlarında plan için yardım ister.

Ertesi gün tüccarın dükkanına iki kadın gelir.
Tüccara ,
-Sorup soruşturduk bu civarda en dürüst ,en güvenilir kişi sizmişsiniz.Biz Hicaza gideceğiz.Size bu iki çantayı emanet etmek istiyoruz.derler.

Çantaları açıp tüccara gösterirler.Çantaların için inci.altın,pırlanta envayi çeşit müccevher.

-Olurda gelemezsek bunlar size helali hoş olsun.bize bir dua okutur,belki bir hayrat yaptırırsın.derler.

Bunları duyan tüccar sevinçten uçar.Kadınları hürmet ,ziyafet.
Bu sırada kervancı içeri girer,
Bunu gören tüccar ,daha kervancı lafa başlamadan ,
-Yahu hoşgeldin.bizim hesapta bir yanlışlık olmuş .paralarını ayırdım.Çocuklarada tenbihledim,eğer ölürsem kervancının parasının mutlaka verin.Ben kul hakkı yemem kardeşim. der.

Parayı hemen verir.
Bu sırada kadınlar, –Biz bu sene gitmekten vazgeçtik .Kısmetse seneye !.deyip dükkan
çıkarlar.

Oyuna geldiğini anlayan tüccar ,kervancıının peşinden koşup ,
-hani sen mısıra gidecektin .yaktın beni! diye bağırır.
Atına binen kervancı,
-yanlış hesap adamı Bağdattan dödürür.der ve yoluna gider.

diğer bir deyim ve hikayesi

Çıkar ağzındaki baklayı

“Zamanında çok küfürbaz bir adam yaşarmış. Sonunda kendine yakıştırılan küfürbazlık ününe dayanamaz duruma gelmiş. Soluğu bir bilgenin yanında almış, ondan akıl danışmış.

‘Her kızdığım konu karşısında küfretmek huyumdan kurtulmak istiyorum’ demiş. Adamın içtenliğini görünce bilge ona yardımcı olmaya karar vermiş. Bakkaldan bir avuç bakla tanesi getirtmiş ve bunları ‘küfürbazlık’tan kurtulmak isteyen adamın avucunun içine koydu.

‘Şimdi bu bakla tanelerini al, birini dilinin altına, ötekilerini cebine koy’ demiş. ‘Konuşmak istediğin zaman bakla diline takılacak, sen de küfürden kurtulma isteğini anımsayıp o anda söyleyeceğin küfürden vazgeçeceksin. Bakla ağzında ıslanıp da erimeye başlayacak olursa cebinden yeni bir bakla çıkakrırsın, dilinin altına onu yerleştirirsin.’

“Adamcağız bilgenin dediğini yapmış. Bu ara da bilgenin yanından da ayrılmamaya çalışıyormuş. Yağmurlu bir günde birlikte bir sokaktan geçerlerken bir evin penceresi hızla açılmış ve genç bir kız başını uzatmış, seslenmiş:

‘Bilge efendi, biraz durur musun?’ demiş ve pencereyi kapatmış. Bilge söyleneni yapmış ama sicim gibi yağan yağmur altında iliklerine değin ıslanmış. Sığınacak bir saçak altı da yoktur. Üstelik niçin durdurulduğunu henüz bilmemektedir ve kız da pencereden kaybolmuştur. Bir ara evin kapısına varıp kızın ne istediğini sormak geçmiş içinden fakat tam kapıya yöneleceği sırada kız tekrar pencerede görünmüş ve aynı isteğini yinelemiş:

‘Bilge efendi, lütfen birkaç dakika daha bekler misiniz...’

“Bilge içinden öfkelenmiş ama kızın isteğini de yerine getirmiş. Fakat yanındaki ‘eski’ küfürbaz adam, kendini zor tutuyormuş. Bu arada yağmurun şiddeti gittikçe artıyor, bilge de, adam da, vıcık vıcık ıslanıyorlarmış.

Bir süre sonra pencere açılmış ve kız yine seslenmiş

‘Gidebilirsiniz artık!..’ demiş.

Bilge bu durumu çok merak etmiş ve sormuş:

‘İyi de evladım bir şey yoksa bu yağmurun altında bizi niçin beklettin?’

“Penceredeki kız, bu soruyu pek umursamamış:

‘Efendim, sizi elbette bir nedeni olmadan bekletmiş değilim’ demiş ve bekletme nedenini şöyle açıklamış:

‘Tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyorduk. Yumurtaları tavuğun altına koyarken bir kavuklunun tepesine bakılırsa piliçler de tepeli olur, horoz çıkarmış. Annem sizi sokaktan geçerken görünce hemen yumurtaları kuluçkaya koydu ve yumurtaları tavuğun altına yerleştirene değin sizin pencerenin önünden ayrılmamanızı istedi.’

“Saygısızlığın böylesi karşısında bilgenin de tepesinin tası atmış. Yanındaki ‘eski’ küfürbaza dönmüş ve şöyle demiş:

‘Hak ettiler bu ana kız’ demiş. ‘Çıkar ağzından baklayı!..’"


sevgiler/saygılar

gemici
07-08-2006, 16:40
yoğurdu üfleyerek yemek
oğluma annesi zorla yoğurt yedirirdi.o da yoğurdu üf leyerek yerdi.anasıda üf püf anlamam der zorla yedirirdi.
deyim oradan gelmektedir.
yoğurdu üf leyerek yemeyin çok faydalıdır.

cakırtunga
08-08-2006, 12:50
Sn. Gemici ,deyim öyküleri arşivine eklendi bilin.;)
birkaç sene sonra ,
bir zamanlar ünlü bir gemicinin ,yakışıklımı yakışıklı bir oğlu varmış,yoğurdu pek sevmezmiş....:roll: gibi bir öykü duyarsanız ,şaşırmayın.:D

sevgiler

cakırtunga
08-08-2006, 12:54
Mürekkep yalamak:cool:
Eskiden mürekkeplerin içinde bezir isi denilen bir madde bulunur.Yazarken yapılan yanlışlıklar ancak yalamak yoluyla giderilirmiş.
Okuma-yazma bilen kişiler az olduğundan ,bir,iki satır yazacak kişiler el üstünde tutulur.Mürekkep yalayanlar üstün sayılırmış.

Foyası meydana çıktı.:gulen:
Kuyumcular yaptıları yüzük,kolye,küpe gibi ziynetlerde kullandıkları elmasların arka kısmına foya adlı maddeyi sürer,bir çeşit ayna gibi ışıkların yansıtılmasını sağlarlarmış.
Zamanla foyalar çıkar ,dökülür.Bu benzetme yapılarak sahte,yalan işlerin ortaya çıkması anlamında deyim olarak kullanılır.

Bir çuval incir berbat oldu.:vurkafa:
İncir işleme fabrikalarında incirler çürük,kurtlu,bozuk olanlar ayıklanır,sağlamlar boy boy ayrılırmış.
Bir torba yada çuvaldaki gözden kaçmış bozuk incirleden sağlam incirlere hastalık sirayet edermiş.
Küçük bir yanlışlığın güzelim işleri bozduğu bu olaydan ilham alınır olmuş.

Şirazesinden çıktı:mad:
Ciltli kitapların kapağa bağlanan iki uç tarafında ibrişimden örülmüş (yada başka cins bir ip) ince bir şerit vardır. Buna şiraze denir.Sayfaları cilt olarak bağlı tutar.Şiraze bozulursa kitap dağılır.

Şapa oturduk!:eek:
Kızıldenizin eski bir adı Şap denizi imiş.Mercana benzeyen beyaz taşlar bu denizden getirilirmiş.Bu taşlar su altında hacimlerini büyüterek yayılır ve gemiler için tehlike oluşturur.
Seyir haritalarında normal gösterilen yerlerde bu şap kayaları büyüdükleri için tehlikelere neden olurmuş.
Eskiden haca gemiyle giden hacı adayları için en sık başa gelen en önemli tehlike buymuş.Hacı bekleyen ahali –İnşallah bizimkiler şapa oturmaz .deyip dua ederlermiş.

cakırtunga
08-08-2006, 17:14
iş hayatımdaki prosedür üstüne prosedür çıkaran,kıl tüy standard isteyip ,bu current değil,iki ay önce amendment 3 çıktı buna göre olacak,yok bunun correction yazısı vardı .withdrawn edilmiş standardın replace olduğu prosederün son basımını görelim,bunlarda yoksa ,biz size satalım diyen İngilizlerin deyim hikayeleri..
bu yazı sonradan elime geçti ,onlarla bir daha işim olursa
-evet güncel olmayabilir,ama sizde 500 sene önce lazımlıklarınızı evinizin önündeki yola atıyormuşsunuz diyeceğim.:D :D :D
*****
Bir dahaki sefer ellerinizi yıkarken suyun
sıcaklığı tam istediğiniz gibi
değilse eskiden İngiltere'de bu işlerin nasıl yapıldığını düşünün...

1500'lerde İngiltere'de işler şöyle yapılıyordu:
İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu Çünkü senelik banyolarını Mayıs
ayında yapıyorlar, Haziran'da hala çok kötü kokmuyorlardı.
Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu
bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.
Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu.
Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti.
Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarakta
bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyorduki
içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü.
İngilizce'deki "banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın" (Don't throw the baby out with
The bath water) deyimi buradan gelmektedir.


Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların
Altında tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer
Olduğui için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler)
Çatıda yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen
hayvanlar
kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce'deki "kedi-köpek yağıyor"
(It's raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.

Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu.
Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu.
Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.

Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden
yapılmıştı. Toprak kadar fakir (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır.
Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı.
Bunlar kışın Islandığı zaman kayganlaşıyordu.
Bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı.
Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu.
Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu.
Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta
parçası konuyordu ki bunun adı "thresh hold" (saman tutan; Türkçesi
eşik idi.


Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük
Bir kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir
şeyler ilave ediliyordu.
Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu.
Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu.
Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu.
"Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk,
Kazandaki bezelye lapası dokuz günlük
" (peas porridge hot, peas porridge cold,peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur.

Bazen domuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı. Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı. Birisinin eve domuz eti getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek
misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı.
Buna "yağ çiğnemek" (chew the fat) adı veriliyordu.
Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar
alabiliyordu.
Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep
oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu.
Domatesler
Buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca
domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.

Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun
Yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı. Çoğu zaman bu tabaklar bayat
ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman
kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde
kurtlar ve küfler oluşuyordu.
Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların
ağızlarında "tabak ağzı" (trench mouth) denen hastalık ortaya
çıkıyordu.
Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu,aile orta
kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.

Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim
insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan
geçen
insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu.
Bunlar
birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor¸ aile
etrafına
toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna "uyanma"
nöbeti
deniyordu.

İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer
Bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor,
Kemikleri bir "kemik evi"ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı. Tabutlar
açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu
görüldü
Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm
olarak
cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya
taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili
dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti "graveyard shift") denirdi. Bazıları
zil sayesinde kurtulur ("saved by the bell") bazıları da "ölü zilci"
(dead ringer) olurdu.

Ortaçağda Avrupa'daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka
yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı. Kastilya Kraliçesi
İsabella bile 50 yıldan fazla süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı.

Kirlilik adeti Amerika'ya da bulaşmış Pennsylvania ve Virginia
eyaletlerinde ''banyo yapmayı yasaklayan'' ya da belirli
kısıtlamalar getiren kanunlar çıkarılmıştı.
Philadelphia'da ise kanunla bir ay içinde birden fazla banyo yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu.

Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa'da lazımlıkları sokaklara
boşaltma adeti 17. yüzyıla kadar sürdü. Fransa krallarından 14.
Louis,gününün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet
İşlerini de buradan yürütürdü.
1600'lerde İstanbul'a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık
kullanma ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden
uzak olan
Tarabya'yaki bir konağa gönderilmişti. 19. yüzyıla gelindiğinde,
kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim'e
taşınmalarına izin verilmişti.


devam edecek
sevgiler/saygılar..

cakırtunga
10-08-2006, 09:09
İMKB de asayiş berkemal miş ,bizde devamını dieriz...

Asayiş berkemal

Sultan Abdülazizin son yıllarında Musul ve Bağdat gibi illerde toplum içi anarşik olaylar artar.Irak ve çevresinde yabancı devletlerinde etkisi ile iyice asayiş bozulur.

Durumları İstanbuldan gizlemeye çalışan devrin yetkilileri ,
Vilayet gazetesine her baskısında şu şekil manşet atarlardı:

‘’Saye-i asayiş –vaye-i padişahide ,vilayetin her bir tarafında emn-ü asayiş berkemaldir..’’

<Padişahın şahane idaresi altında,vilayetimizin her tarafında asayiş ve huzur hakimdir.>

Yine büyük olaylardan sonra ertesi gün aynı manşet verilince ,
Bölgenin ünlü şairlerinden Kerküklü Şeyh Rıza Efendi dayanamayıp
Aşapıdaki beyti yazıp gazeteye gönderir.

‘’Katl ü nehb-i eşkiyadan millet oldu payimal,
Emn-ü asayiş yine,elhamdülillah berkemal!!’’

<Eşkıyanın cinayet ve yağması yüzünden millet ayaklar altında kaldı ama,
Allaha şükür asayiş yinede sağlanmış durumda.>


Aklım kesiyor.
Ünlü bir hekim olan İbni Sina aynı zamanda matematik konusunda deha seviyesindeymiş.
Babası onu çocukken matematik konusunda hassas eğitim veren bir okula gönderir.Ancak İbni Sina cebir,geometri bir türlü beceremez,okuldan kaçar.Babasından korktuğundan ,eve dönmez bir kervana katılır.
Kervanbaşı en küçük yaştaki İbni Sinayı su alması için bir kuyuya gönderir.
Sapına ip bağlı kovayı kuyudan çekerken,ipin sürtündüğü taşı kestiğini görür.
Ve kendine sorar:bu ip taşı nasıl keser?
Biraz daha düşünür:ip çok uzun zamandır,bu taşa sürtünüyor.ve aynı yere sürekli sürtüne sürtüne demekki taşı kesebiliyor.
Madem ip bile taş kesiyor,benim aklım niye cebiri kesmesin? der.
Okuluna döner ve bildiğimiz tıp dehası İbni Sina olur.


Balık kavağa çıkınca
Eski İstanbul şimdiye göre tam anlamıyla balık ve balıkçı şehiriymiş.
Tutulan balıkların satılması Yemiş iskelesi ve Balık pazarından başlayan ve bu merkezlerin etrafında mahalle mahalle büyüyen pazarlarda yapılırmış.
Balığın çok fazla çıktığı günlerde ise,
Tophane’den Rumeli Kavağına ve Üsküdar’dan Anadolu Kavağına kadar her yere çeşitli vasıtalarla götürülüp satılırmış.
Fiyat kırmak isteyen yada çok düşük fiyata almak isteyen müşterilerinede balıkçılar,
-Oooo! O fiyatı ancak balığı kavağa çıkardığımızda satarız biz.derlermiş.

deep
16-08-2006, 20:07
Su içerken yilan bile dokunmaz... :D

Cokkkk eski bir zamanda...


Adamin biri cesmeye egilmis su icmektedir...
Sonra yanina usul usul sokulan yilani gorur...

- adam
* yilan

- ne var???
* yilanim ben...
- eeee....
* sokacaktikta...
- gormuyormusun su iciyorum...
* ne olmus?
- su içerken yilan bile dokunmaz!
* Bize oyle bi bilgi gelmedi...
* Tuttugunu sok dediler...
- Bundan sonra boyle... Su icirken dokunmayacaksin...
Gel bunu gelecek nesillere anlatalim...

Yilan ve adam kol kola girer ve ufukta kaybolurlar...

created by cem yilmaz :D

Fatih
17-08-2006, 00:45
Gemileri yakmak:aglayan:

Gemiyle işgale gittikleri bir yerde ordusu rakibin gücü karşısında korku duymaya başlayınca Sezar askerlerini yüksek bir tepeye çıkartır ve aşağıda kalan bir kaç askere gemileri ateşe vermeleri emrini verir. Geldikleri gemiler gözlerinin ününde çatır çatır yanan ordu şok geçirmiştir. sezar 'gördüğünüz gibi gemileri yaktık artık dönüş yok ya bu savaşı kazanırsınız ya da hepimiz burada ölürüz' şeklinde bir konuşma yapar. savaş sezarın ordularının ezici zaferiyle sonuçlanır[/QUOTE]

Bunu abbasiler ispanyayı alırken yapmamış mıydı?

cakırtunga
17-08-2006, 17:17
Gemileri yakmak:aglayan:

Gemiyle işgale gittikleri bir yerde ordusu rakibin gücü karşısında korku duymaya başlayınca Sezar askerlerini yüksek bir tepeye çıkartır ve aşağıda kalan bir kaç askere gemileri ateşe vermeleri emrini verir. Geldikleri gemiler gözlerinin ününde çatır çatır yanan ordu şok geçirmiştir. sezar 'gördüğünüz gibi gemileri yaktık artık dönüş yok ya bu savaşı kazanırsınız ya da hepimiz burada ölürüz' şeklinde bir konuşma yapar. savaş sezarın ordularının ezici zaferiyle sonuçlanır

Bunu abbasiler ispanyayı alırken yapmamış mıydı?[/QUOTE]




Teşekkürler,Sn.Fatih

Bununla ilgili iki hikaye var.
Ana fikirde gemileri ,aynı amaçla yakmaları .

Berberi olan (emevi komutanı olarak geçiyor) Tarık bin Ziyad ,ms. 700 küsürlü yıllarda İspanya geçer.Vizigot saldırıları karşısında orada ölümüne tutunabilmek ve zafer için gemileri yaktırır.
Cebili Tarık boğazının adıda zaten bu insana aittir.

Diğeri zaten Sezara ait,mö. 100 küsürlü yıllarda hüküm sürmüş,onunda gemi yaktırma olayı var.

Aradaki zaman farkından Sezarın gemi olayı daha ön planda gibi,tarihçilerin görüşleri .


selamlar

cakırtunga
17-08-2006, 17:20
Bu işin altında bir Çapanoğlu var.Çapanoğlu Ahmet Paşa ,Yozgat şehrinin kurucularındandır.
1764 Sivas valisi iken görevden alınır, bir süre sonrada öldürülür.Yerine büyükoğlu Mustafa bey daha sonra Süleyman bey geçer.
Süleyman bey Yozgatı imar ettikten sonra,Ankara,Amasya,Elazığ,Maraş,Niğde ve Tarsus gibi illeri idare etmeye başlar.
Çapanoğullarının bu ünü her yana yayılır.Yalnız halk arasında değil ,devlet adamları arasındada ‘’Çapanoğlu’’ ismi ünlü olur.
Rivayete göre ,devlet adamlarından biri,halktan bazı insanların aleyhine verilecek
kararı sonuçlandırmak için soruşturma yaparken ,Çapanoğullarından birinin adıda bu olaya karışır.
Çapanoğullarının nüfuzundan çekinen diğer bir memur,
‘’bu işi fazla kurcalamayalım bence,altından bir Çapanoğlu çıkar’’ der.
Soruşturma aynen kapatılır.


İki dirhem bir çekirdek.
Keçiboynuzunun ,Yunanca adı keration ,İngilizcede carob,Arapçada kırrıt tır.
Keçiboynuzunun tohumu yıllarca elmas ölçmek için kullanılmış.
Elmaslar,keçiboynuzu tohumları ile tartılıp satılırmış.
Bu nedenle keçiboynuzu ,kırat veya karat dediğimiz ölçü birimine isim babalığı yapmış.
Prof Dr.Aydın Akkaya açıklamasına göre;
Keçiboynuzu çekirdeği doğada ağırlığı değişemeyen bir tohumdur.
Tohumlu bitkilerden yalnız keçiboynuzu uzun süre suda bekletildikten sonra filiz verebilir.Bu ,hem çok kuruduğu ve meyvasından çıktıktan sonra son ve sabit ağırlığını aldığı için hemde içine su alması ihtimalinin
çok az ve çok uzun süreye bağlı olduğu içindir.
Bu sebeple Araplar,Selçuklular,Osmanlılar dönemlerinde ağırlık ölçüsü olarak kullanılmıştır.
Dört tanesi bir dirhem eder.
Dirhem 3 gr. ağırlığa eş kabul edilir.
Satıcı , iki dirhemlik bir şey satarken (sekiz çekirdek) deyip,buda benim ikramım olsun derse,müşterinin saygın ve itibarlı olduğunu gösterirmiş.

Çok şık ve gösterişli giyinen kişilere ‘’iki dirhem bir çekirdek ‘’ denmesinin kökü buymuş


selamlar

GÜRKAN
06-02-2007, 15:38
TIKANDI BABA:
Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış.Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor.
-Tıkandı baba, &#231;ay getir
-Tıkandı baba, oralet getir.
Bu durum Sultan Mahmut'un dikkatini &#231;ekmiş.
-Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi?
-Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba
-Anlat baba anlat merak ettim deyip &#231;ekmiş sandalyeyi.
Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
-Bir gece r&#252;yamda bir&#231;ok insan g&#246;rd&#252;m ve her birinin bir &#231;eşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de onlarınki kadar aksın" diye i&#231;imden ge&#231;irdim. Bir &#231;omak aldım ve oluğu a&#231;maya &#231;alıştım. Ben uğraşırken &#231;omak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer i&#231;imden "Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hi&#231; akmamaya başladı. Ben
yine a&#231;mak i&#231;in uğraşırken Cebrail g&#246;r&#252;nd&#252; ve "Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O g&#252;n bu g&#252;n adım "Tıkandı baba" ya &#231;ıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdide burada &#231;aycılık yapıp ge&#231;inmeye &#231;alışıyoruz."
Tıkandı baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut'un dikkatini &#231;ekmiş.&#199;ayını i&#231;tikten sonra dışarı &#231;ıkmış ve adamlarına ;
-Herg&#252;n bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz.
Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.
Sultan Mahmut'un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis. "Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Ş&#246;yle ağız tadıyla bir g&#252;zel yiyelim" diye i&#231;inden ge&#231;irmiş. Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiya&#231;larını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına ge&#231;ip
başlamış bağırmaya
-Taze baklava, g&#252;zel baklava !
Bu esnada oradan ge&#231;en bir Yahudi baklavaları beğenmiş. &#220;&#231; aşağı beş yukarı
anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ! ettiği para ile evin ihtiya&#231;larının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelir mi diye aynı yere ge&#231;ip başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiya&#231;larını karşılamak i&#231;in aynı yere gitmiş. Yahudi hi&#231;bir şey olmamış gibi
-Baba baklavan g&#252;zeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım, demiş.
Tıkandı baba da
-Peki, demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve! Yahudi de her akşam Tıkandı baba'dan baklavaları satın almış.
Aradan bir ay ge&#231;ince Sultan Mahmut;
-Bizim Tıkandı baba'ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba'nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile i&#231;eri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne g&#246;rs&#252;n bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın.
Sultan;
-Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş
-Geldi sultanım
-Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?
-Efendim satıp evin ihtiya&#231;larını giderdim, sağ olasınız, duacınızım.
-Sultan ş&#246;yle bir tebess&#252;m etmiş.
-Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve devletin hazine odasına g&#246;t&#252;rm&#252;ş.
-Baba şuradan k&#252;reği al ve hazinenin i&#231;ine daldır k&#252;reğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla k&#252;reği tersten hazinenin i&#231;ine bir daldırıp &#231;ıkarmış ama bir tane altın k&#252;reğin ucunda d&#252;şt&#252; d&#252;şecek.
Sultan demiş;
-Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini &#231;ağırmış
-Alın bu adamı &#220;sk&#252;dar'ın en g&#252;zel yerine g&#246;t&#252;r&#252;n ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş. Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp &#220;sk&#252;dar'a g&#246;t&#252;rm&#252;şler.
-Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler. Baba,
-Ni&#231;in, demiş. Askerler
-Hele sen bir beğen bakalım demişler.Baba şu yamuk, bu k&#252;&#231;&#252;k, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline
-Ne olacak şimdi, demiş
-Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı.demiş. adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına d&#252;şm&#252;ş. Adamcağız oracıkta &#246;lm&#252;ş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur s&#246;z&#252;n&#252; s&#246;ylemiş;
"VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT"

sezi
06-02-2007, 18:23
Ateş Pahası

Kanuni Sultan Süleyman, adamlarıyla birlikte avlanmaya çıkmıştı. Bir ceylanın peşinden koşarlarken zamanın nasıl geçtiğinin ayırdına varamadılar.

“Biz nerelere geldik böyle?” diyerek çevrelerine bakındıklarında hava kararmaya yüz tutmuştu.

Gök kararmakla kalmamış, şiddetli bir rüzgar ve ardından da savruntulu bir yağmur bastırmıştı. Hünkar ve adamları, bu dağ başında bulabildikleri bir kulübeye kendilerini zor attılar.

Sığındıkları kulübede, geçimini odunculuk yaparak sağlayan yoksul bir köylü yaşıyordu. Adamcağız bu Tanrı konuklarını içeri aldı, onlara elinden geldiğince yardımcı olmaya başladı.

Padişah kendini özellikle tanıtmak istememişti; ama yoksul oduncu onun kim olduğunu anlamakta gecikmedi. O nedenle ocağa büyük büyük odunlar atıp kulübeyi iyice ısıttı.Bir de sıcacık çorba ikram etti.

Dışarıda hem ıslanıp hem üşüyen padişah ve adamları bu durumdan pek memnun kalmışlardı. Geceyi orada rahatça geçirdiler. Hatta padişah bir ara çevresindekilere, “Doğrusu şu ateş bin altın eder” diye de söylendi.

Ertesi gün yola çıkmadan önce padişah oduncuya önce memnuniyetini bildirdi:

“Efendi! Bizi ihya ettin. Harlı ateşin sayesinde geceyi pek rahat geçirdik” dedi ve sordu:

“Söyle bakalım borcumuz ne kadar?”

Oduncu, kırk yılda bir eline geçen bu olanağı değerlendi ve parayı biraz yüksek söyledi:

“Bin bir altın yeter, beyzadem” dedi.
"Çok fazla istemedin mi?"diye soran padişaha.
"Yemek ve yatak bedeli bir altın,ateşin bin altın ettiğini de zaten siz söylediniz."dedi.

Padişah adamın kıvrak zekası karşısında gülümsedi ve bin altını ödedi.

ATEŞ PAHASI sözü buradan gelir.

Ebu Computer
17-05-2007, 13:21
Saman Altından Su Yürütmek
Vaktiyle köyün birinde ahalinin tarlaları ve meyve sebze bahçelerini suladığı bir su kaynağı varmış. Bu kaynak köyün ortak malıymış. Civarda başkaca su kaynağı olmadığından bütün köylü arazisini bu kaynaktan nöbetleşe sıra ile sularmış.

Kimin ne vakit, ne kadar su kullanacağı belliymiş ve herkes kendi sırasını takip eder, komşularının hakkına da saygı gösterirmiş.

Ancak her köyde olduğu gibi bu köyde de açıkgöz bir adam varmış. Sebze bahçesi su kaynağının hemen yakınında bulunan bu adam,herkes gibi sırası geldiğinde gider, kaynaktan suyunu alırmış ama bununla yetinmeyip kaynak ile bahçesi arasına gizli bir su yolu kazmış.Kimseler farketmesin diye de su yolunun üzerini taşla tahtayla kapatıp üstüne de saman balyaları yığmış. Su , diğer vakitlerde bu saman altından aka aka açıkgözün tarlasına kadar gidermiş.

Yaz ortasında herkesin tarlası susuzluktan yanıp kavrulurken, onun ki fidanların boy üstüne boy attıkları, yemyeşil bir halde olurmuş.Üstelik bostanın ortasındaki sulama havuzu da, her zaman silme doluymuş.

Köylüler "Bu işin içinde bir iş var" diyerek araştırmışlar ve kısa bir süre sonra da bu uyanığın saman altından su yürüttüğünü farketmişler.

Bu deyim "gizlice iş görmek,kimselere farkettirmeden işler çevirmek"anlamında kullanılır....



Pabucu Dama Atılmak
Osmanlı döneminde esnaf ve sanatkarların bağlı bulunduğu teşkilat, ticaretin yanında sosyal hayatı da düzene sokuyordu.

Kusurlu malın, malzemeden çalmanın ve kalitesiz işin önüne geçmek için de ilginç bir önlem alınmıştı. Bir ayakkabı aldınız veya tamir ettirdiniz diyelim. Ama kusurlu çıktı. Böyle durumlarda heyet şikayeti ve sanatkarı dinliyor. Eğer şikayet eden gerçekten haklıysa, o ayakkabıların bedeli şikayetçiye ödeniyordu.

Ayakkabılar da ibret-i alem olsun diye ayakkabıyı imal edenin çatısına atılıyordu. Gelen geçen de buna bakıp kimin iyi, kimin kötü ayakkabı tamir ettiğini biliyordu.

Böylece pabuçları dama atılan ayakkabıcı maddi kazançtan da oluyor ve gerçekten pabucu dama atılmış oluyordu.


Ağzına Tükürmek
Bebek yahut küçük çocukların, manevi itibarına ve ermişliğine inanılan kişilere götürülerek ağzına tükürttürülmesi ve ardından da ileride o kişi gibi ulu bir zat olması için dua istenmesi yakın zamanlara kadar geçerli olan Anadolu adetlerinde biriydi. Eski tekkelerin eşikleri bu sebeple çok aşınmış olsa gerektir.

Bütün bunlardan anlaşılan o ki argodaki ağzına tükürmek deyiminde bir üstünlük mücadelesi vardır. Birisinin ağzına tükürdüğünü veya tükürmek istediğini “ağzına tükürdüğüm” veya “ağzına tüküreyim” gibi basma kalıp deyimlerle ifade eden kişi, söz konusu meselede ağzına tükürülenden daha usta olduğunu veya olabileceğini ima etmeye çalışmakta, “bu konu da ben onun ağzına tükürürüm!” diyerek de bir nevi tehdit savurmaktadır.

Ağza tükürmenin yalnızca hasta okumağa özgü bir gelenek olmadığını şu hikayeden anlamak mümkündür:

Vaktiyle, saçma sapan şiirler yazan bir şair, Molla Camii’nin meclisinde,

-Üstat, demiş, dün gece rüyamda şiirler yazıyordum ki Hızır aleyhisselamı gördüm. Mubarek ağzını tükürüğünden bir parça benim ağzıma tühledi.

Molla cami adamın şiirlerinde keramet sezilmesi için böyle söylediğini ve güya Hızır’ın feyiz verici nefesine mazhar olduğuna dair yalancı şöhret peşinde koştuğunu anlayıp cevabı yapıştırmış:

- Be ahmak, öyle değil. Bence Hızır aleyhisselam bu şiirleri senin yazdığını görünce yüzüne tükürmek istemiş, ama o sırada ağzın açık olduğundan, tükürük suratına geleceği yerde ağzına girmiş!..

Saygılarla...
:cool:

Ebu Computer
21-05-2007, 20:07
P&#252;f Noktası
Vaktiyle testi ve &#231;anak-&#231;&#246;mlek imal edilen kasabalardan birinde, uzun yıllar bu meslekte &#231;alışan bir &#231;ırak, kalfa olup artık kendi başına bir d&#252;kkan a&#231;mayı arzu eder olmuş. Ne yazık ki her defasında ustası ona:

- Sen, demiş, daha bu işin p&#252;f noktasını bilmiyorsun, biraz daha emek vermen gerekiyor.

Ustanın bu sonu gelmez nasihatlerinden sıkılan kalfa, artık dayanamaz ve gidip bir d&#252;kkan a&#231;ar. A&#231;ar a&#231;masına da yeni d&#252;kkanında g&#252;zel g&#252;zel yaptığı testiler, k&#252;pler, vazolar, s&#252;rahiler onca titizliğe ve emeğe rağmen orasından burasından yarılmaya, yer yer &#231;atlamaya başlar. Kalfa bir t&#252;rl&#252; bu &#231;atlamaların &#246;n&#252;ne ge&#231;emez. Nihayet ustasına gider ve durumu anlatır. Usta,

- Sana demedim mi evladım; sen bu işin p&#252;f noktasını hen&#252;z &#246;ğrenmedin. Bu sanatın bir p&#252;f noktası vardır.

Usta bunun &#252;zerine tezgaha bir miktar &#231;amur koyar ve,

- Haydi, der, ge&#231; bakalım tezgahın başına da bir testi &#231;ıkar. Ben de sana p&#252;f noktasını g&#246;stereyim.

Eski &#231;ırak ayağıyla merdaneyi d&#246;nd&#252;r&#252;p &#231;amura şekil vermeye başladığında usta &#246;n&#252;nde d&#246;nen &#231;anağa arada sırada "p&#252;f!" diye &#252;fleyerek zamanla testiyi &#231;atlatacak olan bazı k&#252;&#231;&#252;k hava kabarcıklarını patlatıp giderir. B&#246;ylece &#231;ırak da bu sanatın p&#252;f denilen noktasını &#246;ğrenmiş olur.

Her sanatın incelik gereken nazik kısmına da o g&#252;nden sonra p&#252;f noktası denilmeye başlanır.

Saygılarla...
:cool:

Ebu Computer
21-05-2007, 20:28
TABAKHANEYE BOK YETİŞTİRMEK
Çok değil, otuz - kırk yıl öncesine kadar tabakhaneler, yani zavallı hayvanların derilerinin işlendiği atölyeler köpek boku için yanar tutuşurlarmış.

Çünkü bir tek taze köpek boku içinde bekletilen deri yumuşacık, kıl köklerinden arınmış, gözenekleri açık, ince, homojen yani kaliteli olabilirmiş.

“Tabak mısın; it bokuna muhtaçsın”, denirmiş “tabak”lara (“debağ”lara), yani deriyi işleyip kullanılabilir hale getiren meslek erbabına.

Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak işlendiği sama safhasında, taze köpek bokundaki enzimlere ihtiyaç duyulduğundan tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek boku toplarlar, sama işlemi ancak dumanı tüten taze bokla yapılabildiğinden koşa koşa tabakhanelere yetiştirirlermiş. Tabak gezer, dolap süzer; taze bok aşkına tabakhanelerde yaygın olarak köpek beslenirmiş.

Derken yapay olarak yeni kimyasallarla da aynı sonuç elde edilmeye başlanınca köpeklerin de, bok toplayıcıların da pabucu dama atılıvermiş – “tabakhaneye bok yetiştirmek” de yeni kuşakların nereden geldiğini bilmediği, merak ettiğini de sanmadığım bir deyiş olarak - belki de içinde bok kelimesi geçtiğinden - günümüze kadar gelebilmiş.

Saygılarla...
:cool:

Ebu Computer
21-05-2007, 20:45
Bunlarda ingilizlerin deyimleri ve hikayeleri.

1500'lerde İngiltere'de işler şöyle yapılıyordu:

İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu Çünkü senelik banyolarını Mayıs
ayında yapıyorlar, Haziran'da hala çok kötü kokmuyorlardı. Ama yine de
kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak
amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.

Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu.
Evin erkeği temiz suyla yıkanma imtiyazına sahipti. Ondan sonra oğulları ve
diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak ta
bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki
içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizce'deki "banyo
suyuyla birlikte bebeği de atmayın" (Don't throw the baby out with the bath water) deyimi buradan gelmektedir.

Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında
tahta bulunmuyordu. Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için
bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda
yaşıyordu. Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar
kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce'deki "kedi-köpek yağıyor" (It's
raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.

Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. Böceklerin
ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı
oluşturuyordu. Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz
usulü yataklar buradan gelmektedir.

Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini topraktan başka bir şeyden
yapılmıştı. Toprak kadar fakir (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır.

Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kışın ıslandığı zaman
kayganlaşıyordu. Bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı. Kış
boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı "thresh hold" (saman tutan; Türkçesi eşik idi.

Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir
kazanın içinde yapılıyordu. Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler
ilave ediliyordu. Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu.

Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu. "Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük" (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur.

Bazen domuz eti buluyorlar o zaman çok seviniyorlardı. Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı. Birisinin eve domuz eti
getirmesi zenginlik işaretiydi. Bu etten küçük bir parça keserek
misafirleriyle oturup paylaşıyorlardı. Buna "yağ çiğnemek" (chew the fat)
adı veriliyordu.

Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu.
Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep
oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu.

Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.

Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı. Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman
kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için içinde kurtlar ve
küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların
ağızlarında "tabak ağzı" (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.
Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta
kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.

Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim
insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu. Yoldan geçen
insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu. Bunlar
birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor¸ aile etrafına
toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna "uyanma" nöbeti deniyordu.

İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir "kemik evi"ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı.

Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak
bir çana bağladılar.

Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti "graveyard shift") denirdi. Bazıları zil sayesinde kurtulur ("saved by the bell") bazıları da "ölü zilci" (dead ringer) olurdu.

Ortaçağda Avrupa'daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka
yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı. Kastilya Kraliçesi
İsabella bile 50 yıldan fazla süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı.

Kirlilik adeti Amerika'ya da bulaşmış Pennsylvania ve Virginia
eyaletlerinde ''banyo yapmayı yasaklayan'' ya da belirli
kısıtlamalar getiren kanunlar çıkarılmıştı. Philadelphia'da ise kanunla bir ay
içinde birden fazla banyo yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu.

Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa'da lazımlıkları sokaklara
boşaltma adeti 17. yüzyıla kadar sürdü. Fransa krallarından 14. Louis,
gününün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de
buradan yürütürdü.

1600'lerde İstanbul'a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık kullanma ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden uzak olan Tarabya'yaki bir konağa gönderilmişti.

19. yüzyıla gelindiğinde, kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim'e taşınmalarına izin verilmişti.

Saygılarla...
:cool:

cakırtunga
29-05-2007, 16:13
Merhaba uzun zamandır yazamamıştım.

Çünkü dokuz doğurdum.:aww:
Bebek geldi.
Herkeze selamlar.

Dokuz doğurmak
Vakti zamanında ,Çengeloğlu Tahir Paşa ,o dönem için asayişi bozuk olan İzmir de geceleri belirli saatler arasında sokağa çıkma yasağı uygulamış.
Bir gece o saatlerde yasağa uymayan yada sokakta olan insanları Zaptiyeler toplayıp
Karakol avlusuna getirmişler,bu sorguyuda bizzat Tahir paşa yapmış,
Sırayla her birine teker teker çok ağır sorular sormuş.
Paşa baştan dokuzuncu sıradakine gelince tekrar sormuş.
‘’Yahu sen? Tellakları duymadınmı?Ne diye sokaktasın bu vakitte?
Adam bir telaşlı bir terli;
‘’Paşa hazretleri ,karım doğuruyordu.Valla ebe aramaya çıktım.Bir iki adım sonra zaptiyeler tuttu beni.Zavallı karım ne haldedir bilmiyorum ‘’ demiş.
Tahir Paşa bir hata edildiğini anladıysada sakallarını sıvazlayıp,
‘’Seni bu kez affediyorum.Amma, o karın olacak Hatuna söyle ,bir daha öyle olur olmaz saatlerde doğurmaya kalkmasın ‘’demiş.
Adam kan ter koşa koşa eve gelip,komşu kadınların arasından karısının yattğı yatağa gelmiş.
Adam;’’Nasılsın?Nemiz oldu ‘’ demiş.
Karısıda ‘’ Sen ne biçim adamsın Ebe bulamaya diye gititin? Kim bilir nerelerde eğlendin?
Sen benim nasıl doğurduğumu biliyormusun ? demiş.

Adam ise hararetle,
‘’Ah bre hatun sen neler diyosun??
Sen bir kere doğurdun.
Ben sıradaki sekiz kişiden sorgu nöbeti bana gelinceye kadar dokuz doğurdum.’’ demiş.

cakırtunga
29-05-2007, 16:15
Denize düşen yılana sarılırDönem II.Mahmut dönemi ve Kavalalı Mehmet Paşa Mısır Valisi dir.
Kendine aşırı güvenen Kavalalı Mehmet Paşa nın amacı
önce Suriye ,ardında Osmanlı yı ele geçirmektir .
Oğlu İbrahim Paşa ,Suriyeyi ele geçirmiş Osmanlının yolladığı gücüde yenmişti.
İstanbula doğru yola çıkmıştı.
II. Mahmut ,ordunun o an için bunlarla başedebilecek vaziyette olmadığından
Ruslarda yardım isteme taraftarıdır. Rus çarı Nikoladan yardım ister.
Bir Osmanlı sultanın Ruslardan yardım istemesi yadırganır.
Bir takım vezirler ‘’bu nasıl işdür?’’ diye mırıldanınca,
Sultan Mahmut Ne yapalım? Düştük denize sarılırız yılana der.

Derdini anlat Marko Paşaya
Marko Paşa ,Sultan Abdülaziz döneminde yaşayan Run hekimidir.
Üstad bir hekim olan Paşa çokça hastayı tedavi eder ve sağlığına kavuşturur.
Halk arasındada çok ünlü dür,her gün belki yüzlerce insan kapısını çalar,hastalıklarına çare arar.
Bunca insanın bırakın derdine çare olmayı ,dinlemek bile imkansız bir hal alır.
Bu duruma kendince bir çözüm bulur.
Kapısına gelen hastalarını dikkatle dinler,
Onlara şöyle der;
‘’Anladım ,anladım ama ne??’’
Biçare hastada bu anlamsız soru karşısında ,herhalde iyi anlatamadım diye düşünür ve tekrar anlatır.
Ama yine Marko Paşa ; ‘’Anladım ama ne??’’der.
Bu böyle olunca ,hastalar çareyi oradan uzaklaşmakta bulurlar.
Zamanla Marko Paşanın ünü unutulur gider.


saygılar.

mutlu
29-05-2007, 16:32
TABAKHANEYE BOK YETİŞTİRMEK
Çok değil, otuz - kırk yıl öncesine kadar tabakhaneler, yani zavallı hayvanların derilerinin işlendiği atölyeler köpek boku için yanar tutuşurlarmış.

Çünkü bir tek taze köpek boku içinde bekletilen deri yumuşacık, kıl köklerinden arınmış, gözenekleri açık, ince, homojen yani kaliteli olabilirmiş.

“Tabak mısın; it bokuna muhtaçsın”, denirmiş “tabak”lara (“debağ”lara), yani deriyi işleyip kullanılabilir hale getiren meslek erbabına.

Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak işlendiği sama safhasında, taze köpek bokundaki enzimlere ihtiyaç duyulduğundan tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek boku toplarlar, sama işlemi ancak dumanı tüten taze bokla yapılabildiğinden koşa koşa tabakhanelere yetiştirirlermiş. Tabak gezer, dolap süzer; taze bok aşkına tabakhanelerde yaygın olarak köpek beslenirmiş.

Derken yapay olarak yeni kimyasallarla da aynı sonuç elde edilmeye başlanınca köpeklerin de, bok toplayıcıların da pabucu dama atılıvermiş – “tabakhaneye bok yetiştirmek” de yeni kuşakların nereden geldiğini bilmediği, merak ettiğini de sanmadığım bir deyiş olarak - belki de içinde bok kelimesi geçtiğinden - günümüze kadar gelebilmiş.

Saygılarla...
:cool:


özel yetişmiş tabakhane köpekleri
eskiden kullanım yeri gerçek tabakhane imiş. şimdilerde ise otoyollar.

güzel güzel trafiği takip ederken dibimize giren, sağlama yapan veya makas alan ve genellikle şehir magandası tipli serserilere arkalarından söylediğim bir deyimdir bu. "Tabakhaneye hok yetiştirmeye gidiyor."

Onlara da pek yakışıyor, ortalığa değil de tabakhaneye mıçmaları.:clown:

cakırtunga
29-05-2007, 17:20
DOLAP ÇEVİRMEK

Eskiden Paşa,vezir,sadrazam,komutan gibi ileri gelen veya mal varlığı iyi olan kişilerin
Konakları olurdu.Bu büyük evler kadınların kısmına haremlik ,erkeklerin kısmına selamlık
adı altında iki kısım bulunur.
Kadınlar kısmı iel erkek kısmı arasındaki duvarda tam bir ekseni etrafında dönen,silindir
Biçiminde kapaksız bir dolap yerleştirilirdi.
Yarısı açık ,yarısı kaplalı bu dolabın içinde sıra sıra geniş ,dar raflar bulunurdu.
Kadınlar kısmında pişen yemekler,içecekler diğer ikramlar bu dolap ile erkekler kısmına servis edilirdi.
Kadınlar ikram edilecekleir dolabın kapalı kısmına yerleştirip ,erkekler kısmıan çevirir,
Tabaklar ,fincanlar boşalınca erkekler tarafından kadınlar kısmına çevrilirdi.
Böylece kadın erkek biribirini görmeden servis yapılmış olurdu.

İşet bu servis dolaplarının zaman zaman gönül işlerinde kullanıldığı da olurmuş.
Örneğin delikanlının biri sevdalısına kimsenin haberi olmadan çaktırmadan mektup,çiçek vesaire. verecek olursa bu dolaptan yararlanırmış.
Delikanlıya mendilmi gelecek yine bu dolap hizmet verirmiş.


saygılar

sezi
01-06-2007, 23:45
Kaz gibi yolmak:
Pek &#231;ok şekilde anlatılır,ben birisini anlatayım.
Padişah yanında veziri ile birlikte tebdil-ikıyafet yola d&#252;şm&#252;ş.Bir evin &#246;n&#252;nden ge&#231;erken bah&#231;ede &#231;alışan bir kız g&#246;rm&#252;ş.
Selamdan sonra aralarında ş&#246;yle bir konuşma ge&#231;miş:
-Bacanız eğri
-Baca eğri ama dumanı doğru t&#252;ter.
-Annen nerde?
-Biri iki etmeye gitti.
-Baban nerde?
-Azı &#231;ok etmeye gitti.
-Sana bir kaz g&#246;ndersem yolar mısın?
-Hem de ciyaklamadan.
Vezirle birlikte kızın yanından ayrılmışlar fakat vezir merak i&#231;inde.Konuşmalardan hir şey anlamamış.Ne konuştuklarını sormuş padişaha.Padişah;sen vezirsin anlamış olman gerekirdi,akşama kadar ya a&#231;ıklarsın ya da kellen gider demiş.
Vezir padişahı saraya bıraktıktan sonra gerisi geri kızın yanına d&#246;nm&#252;ş.Padişahla ne konuştuklarını sormuş.
Kız:
Bir kese altın verirsen s&#246;ylerim.
Almış bir kese altını ve
-Padişah bana bacanız eğri derken g&#246;z&#252;m&#252;n şaşı olduğunu ima etti ben de g&#246;z&#252;m şaşı ama doğru g&#246;r&#252;yorum dedim.
-Ya ikinci soru?
Tekrar bir kese altın alan kız
-Benim annem ebedir bir kadını doğum yaptırmaya gitti dedim.
Tekrar bir kese altın
-Babam &#231;ift&#231;idir tarlaya tohum ekmeye gitti dedim.
-Ya bir kaz g&#246;ndersem yolar mısın?derken vezir başına geleni anlamış.

BORA YAŞAR
17-05-2012, 18:48
Açtığım başlık kapanacak:)


Buradan devam.


ÇİZMEDEN YUKARI ÇIKMAK (ÇİZMEYİ AŞMAK)

19.yüzyılda, Fransız ressamlarından Delacroix Pariste bir resim sergisi açmıştı. Sergiyi gezenlerden bir kişi, büyükçe bir şövalye tablosunun önünde uzun süre durarak, yakından uzaktan ciddi ciddi seyreder, beğenmediğini belirten bir biçimde de başını sallarmış. Bu durum ilgisini çeken ressam yanına gelerek sormuş:

-Bu tablo ile çok ilgilendiğiniz belli oluyor.
-Evet demiş adam. Şövalyenin çizmesindeki körük kıvrımlarında hatalar var.
-Pekiyi nasıl anladınız, işiniz bu mu?
-Ben kunduracıyım, çizme dikerim. deyince ressam hemen tuvalini ve boyalarını getirerek adamın söylediği biçimde çizmeyi düzeltmiş ve gerçekten daha iyi olduğunu görmekten memnun olarak adama teşekkür etmiş. Fakat adam yine tablonun başından ayrılmadan, bu kez de şövalyenin pantolonunda ve kemerinde de hatalar olduğunu belirtince bu çok bilmişliğe dayanamayan ressam,
-Bak dostum demiş, sen çizmecisin, çizmeden yukarı çıkma!

mancurya
17-05-2012, 20:15
Sayfanın bu kadar unulmuşluğundanmı bilmiyorum, ama aklıma hikayesini bilmesemde şu atasözü geldi...

....''Göz iki ,ağız tek ; çok görüp , çok dinleyip az söylemek gerek''...:he::he::he:

selimm
19-05-2012, 23:23
"Ateş almaya mı geldin ?"


Ziyaretini çok kısa tutan ,gelir gelmez gitmeye kalkan kişiye söylenen," çok çabuk gidiyorsun" anlamında bir deyim.
Eskiden kibrit yokmuş. ateş sönünce, ateş küreği ile komşuya gidilir, bir parça ateş alınırmış.
Ateş almak için komşuya geçen kadınlar, kürekteki ateş sönmesin diye oturup çene çalamazlar ve acele ederlermiş.
Kapıdan içeri girmeyerek, kısa bir konuşmadan sonra gitmek isteyen ziyaretçilere:
-Ateş almaya mı geldin? denmesi de işte bu devirlerden kalmadır.

selimm
19-05-2012, 23:30
Püf noktası

Vaktiyle testi ve çanak, çömlek imal edilen kasabalardan birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak, kalfa olup artık kendi başına bir dükkan açmayı arzu eder olmuş. Ne yazık ki her defasında ustası ona:
“Sen daha bu işin püf noktasını bilmiyorsun, biraz daha emek vermen gerekiyor” dermiş.
Ustasının bu sonu gelmez nasihatlerinden sıkılan kalfa, artık dayanamaz ve gidip bir dükkan açar. Açar açmasına da yeni dükkanında güzel güzel yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğe ve emeğe rağmen orasından burasından yarılmaya, yer yer çatlamaya başlar. Kalfa bir türlü bu çatlamaların önüne geçemez. Nihayet ustasına gider ve durumu anlatır.
Usta, “Sana demedim mi evladım; sen bu işin püf noktasını henüz öğrenmedin. Bu sanatın bir püf noktası vardır” demiş.
Usta bunun üzerine tezgaha bir miktar çamur koyar ve, “Haydi” der, “geç bakalım tezgahın başına da bir testi çıkar. Ben de sana püf noktasını göstereyim.”
Eski çırak ayağıyla merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta önünde dönen çanağa arada sırada "püf!" diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatacak olan bazı küçük hava kabarcıklarını patlatıp giderir. Böylece çırak da bu sanatın “püf!” denilen noktasını öğrenmiş olur.
Her sanatın incelik gereken nazik kısmına da o günden sonra “püf noktası!” denilmeye başlanır.
Onca emeğe rağmen küçük ve basit görülen hava kabarcıklarını patlatmayı ihmal etmek tüm emekleri yok ediyor. Basit fakat etkili bir yöntemle tüm emek zayi olmaktan kurtuluyor.

BORA YAŞAR
20-05-2012, 12:48
BAĞDAT GİBİ DİYAR OLMAZ

Dilimizdeki "Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz." sözünün aslı muhtemelen "Ane gibi yar; Bağdat gibi diyar olmaz." şeklindedir. Çünkü sözün aslındaki Ane kelimesi, Bağdat yakınlarındaki sarp bir uçurumun kuşattığı dik bir geçidin adıdır. Bağdat gibi (güzel) şehir, Ane gibi de (sarp, ama manzaralı) yar (uçurum) olmaz, demeye gelir. Ancak siz Bağdat'ın Osmanlı için önemine bakınız ki oradaki Ane'yi anne yapıvermiş. Tıpkı "Yanlış hesap Bağdat'tan döner." sözüyle Bağdat'ın eskiden beri bir ilim merkezi olduğunun altının çizilmesi gibi.

http://www.internetikesfet.com/deyimler_oykuler.htm

selimm
20-05-2012, 16:04
Vermeyince Mabut Neylesin Mahmut


Sultan Mahmut' un hazineleri dillerde dolaşırmış. İstanbul' un her semtinden dedikodu toplarlar, bunu Sultana iletirlermiş.Bir tanesi varmış ki, dedikleri kolay kolay yutulur şeyler değil. Her sözün sonunu da " Ahh, ahh! Hadi bıraktık hazine dairesini, bize azıcık verse ömür boyu yeter artar " dermiş. Sultan Mahmut bu adama için için öfkelenirmiş. bir gün huzura getirtmiş;
- " Bana bak! Sen böyle etrafta bilmeden ne atıp tutuyorsun? Bilir misin ki, ne yüklerin altındayız? Bilir misin ki, geceleri rahat uyumamaktayız?...." Padişahtan azarı işiten adam sus pus olmuş. iyice büzülmüş, çökmüş.
- " Bak, her lafın sonunu da Padişah bize yedirmiyor diye bitirirmişsin? " Artık kellesinden de korkmaya başlayan adam, kaçacak delik aramış.
- " Ben insaflı biriyim. Sana bir şans tanıyacağım. Ama sen de söylenmeyi bırakacaksın. " Adamla anlaşan Padişah, beraberce hazine dairesine gitmiş:
- " Kenardaki küreği al ve daldırabildiğin kadar dibe daldır. Kürektekiler senindir. İyi düşün hangisinden almak istersen oraya daldır küreğini. Bir kez şansın var. Ona göre! "
Padişahın sandığı gibi zalim biri olmadığını anlayan azardan yıkılmış ve gördüğü hazinenin muhteşemliği karşısında dili tutulmuş adam heyecanla küreğe sarılmış. Daldırabildiği kadar derine, çil çil altınların dibine daldırmış. Sevinçle küreği çıkarmış ki, bir de ne görsün? Küreğin üstünde bir tek altın parıldıyor. Meğerse adam heyecandan küreği ters daldırmış.
" Ee, gördün mü evlat, kazanmak o kadar da kolay değilmiş... Yapacak bir şey yok! Al o bir altını, git ve bir daha sakın arkadan konuşma. Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut? "

selimm
22-05-2012, 14:59
LAFLA PEYNİR GEMİSİ YÜRÜTMEK

Ziya Paşa'nın "Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz" diye bir bercestesi vardır. "Lâfla peynir gemisi yürümez!" sözü, halk arasındaki aşağı yukarı bunu karşılar. Rivayete göre bir zam* anlar İstanbul'da, Edirneli Aksi Yusuf adında bir peynir tüccarı var imiş. Madrabaz ve cimri birisi olup Trakya'dan getirttiği peynirleri İstanbul'da satar, artanını da deniz yoluyla İzmir'e gönderirmiş. İzmir'de peynir fiyatları yükseldikçe elinde ne kadar mal var ise gem* ilere yükletir ama navlunu peşin vermek istemeyerek, kaptanları yalanlarıyla oyalar durur, "Hele peynirler sağ salim varsın, istediğin parayı fazla fazla veririm," diye vaatlerde bulun* urmuş. Birkaç kez aldanan tüccar gemi kaptanlarından birisi, yine İzmir'e doğru yola çıkmak üzere iken diklenmiş:
— Efendi, tayfalarıma para ödeyeceğim. Geminin kalkması için masarifim var. Navlunu peşin ödemezsen Sarayburnu'nu bile dönmem.
Aksi Yusuf her zamanki gibi,
— Hele peynirler salimen varsın... demeye başlar başlamaz gemici:
— Efendi, lâfla peynir gemisi yürümez. Buna kömür lâzım, yağ lâzım.
Aksi Yusuf parayı ödemiş. O gün akşama kadar şu bir tek cümleyi sayıklayıp durmuş:
— Lâfla peynir gemisi yürümez ha!?..

mancurya
22-05-2012, 19:39
Sayfayı okumadan geçemiyorum..

Hayret, bu zamana kadar .....

Yazan arkadaşların ellerine sağlık...

Atasözlerinide ekleseniz derim...

Ama burda bir sorun ortaya çıkıyor....:)

Atasözü ile deyim arasındaki farkı malesef bilmiyorum...:frown::frown:

Ekstra olarak , biz deyimi yazsak (yada atasözünü) hikayesini bilen Yazsa..:cool::düsün:

BORA YAŞAR
22-05-2012, 22:05
FOYASI MEYDANA ÇIKTI

Kuyumcular yaptıları yüzük,kolye,küpe gibi ziynetlerde kullandıkları sahte elmasların arka kısmına foya adlı maddeyi sürer, bir çeşit ayna gibi ışıkların yansıtılmasını sağlarlarmış.

Zamanla foyalar çıkar ,dökülür ve elmasın sahte olduğu anlaşılırmış... Buna benzeterek; sahte,yalan işlerin ortaya çıkması anlamında deyim olarak kullanılır.

selimm
23-05-2012, 22:58
Sayfayı okumadan geçemiyorum..

Hayret, bu zamana kadar .....

Yazan arkadaşların ellerine sağlık...

Atasözlerinide ekleseniz derim...

Ama burda bir sorun ortaya çıkıyor....:)

Atasözü ile deyim arasındaki farkı malesef bilmiyorum...:frown::frown:

Ekstra olarak , biz deyimi yazsak (yada atasözünü) hikayesini bilen Yazsa..:cool::düsün:

Bildiğim kadarıyla deyim ve atasözlerinin farkını açıklamaya çalışayım sayın mancurya.
Deyimler,temel anlamlarından uzaklaşarak yeni kavramlar meydana getiren kalıplaşmış kelime gruplarıdr. İki veya daha çok kelimeden oluşan deyimler, duygu ve düşünceleri etkili ve kısa bir şekile anlatan isim, sıfat, zarf ve birleşik fiil yapılı ifadelerdir. En önemli özellikleri tam cümle olmamalarıdır.Atasözleri ise Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak söylenmiş ve bir millete mal olmuş (anonim) ancak ilk söyleyeni belli olmayan özlü ve anlamlı sözlerdir. Atasözleri deyimlerden farklı olarak hem anlam hem de yapı olarak tam cümle niteliğindedir.

selimm
23-05-2012, 23:17
Kazan Kaldırmak

İsyan etmek anlamında kullanılan bir deyimdir.
Yeniçerilerin her ortasının matbahı ve aşçısı ve aşçı ustası vardı; ve her orta kendi yemeğini kendi arzusuna göre ayrı ayrı pişirirdi; bunun için orta efradı kendi yevmiyelerinden her hafta kumanya parası olarak levazım heyetine bir para verir ve bu para ile bir haftalık yemek ihtiyacı temin edilirdi; hükümet bunların iaşeleriyle uğraşmazdı; yalnız yeniçerilere verilecek etin fiyatı muayyen olup et fiyatı ne kadar yüksek olursa olsun yeniçerilere o fiyattan fazlaya verilmezdi. fakat hükümet bu miktardan fazlasının parasını zarar-ı lahim ismiyle hazineden kasaplara öderdi. yeniçerilerin yemekleri her ortanın matbahında pişerdi; yemek pişen kazan oda halkı tarafından mukaddes addolunurdu. Bir isyan vukuunda bu kazanlar meydanlara çıkarılırdı ki buna tarihlerde kazan kaldırma denilmektedir.

selimm
24-05-2012, 21:47
Etekleri zil çalmak

Çok sevinmek anlamında yaygın olarak kullanılan bu deyimin de ilginç bir hikayesi var.
Vaktiyle Anadolu’nun bir şehrinde, herkesin sevdiği, hürmet ettiği, keramet sahibi güler yüzlü, tatlı dilli bir kişi varmış.
Bu kişinin, pabuçlarının sivri ucunda, cübbesinin eteklerinde yüzlerce ufak kuzu çıngırağı varmış. Uzaktan bu kişinin geldiğini herkes çıngırağın çıkardığı sesten anlarmış. Bu çıngırakları neden taktığını soranlara:
—Efendim, insan bilmeyerek görmeyerek yerdeki karıncaları çiğneyebilir. Onları ürkütüp kaçmalarını sağlamak için olduğu kadar, tehlikeli ve zararlı hayvanlar da benim onları ezeceğimi anlayıp saklandıkları yerden kaçmak isterken ortaya çıkmalarına sebep olur, diye yanıtlarmış.
Bir gün emniyet kuvvetleri bir takip sonucu pusu kurarak azılı harami çetesinin saklandığı yerden çıkmasını beklerken, o sırada çıngıraklı kişi de oradan geçiyormuş. Azılı çete çıngırak sesini duyunca yakalanacağını sanarak bulunduğu yerden ortaya çıkıp kaçmak isterken kıskıvrak yakalanmışlar.
Azılı çetenin yakalanmasını sağladı diye emniyet kuvvetleri ve oraya koşan halk sevincinden bu kişiyi kucaklayıp havaya kaldırırken, eteklerindeki çıngıraklar daha çok ses çıkarmış adeta ve zil çalmış. Zil sesinden de herkes mutlu olmuş.
Bu olaydan sonra bu yörenin halkı, bir şeye çok sevinince veya mutlu bir sona ulaşanları görünce “ne o eteklerin zil çalıyor”, demeye başlamış.

mancurya
25-05-2012, 20:12
Bildiğim kadarıyla deyim ve atasözlerinin farkını açıklamaya çalışayım sayın mancurya.
Deyimler,temel anlamlarından uzaklaşarak yeni kavramlar meydana getiren kalıplaşmış kelime gruplarıdr. İki veya daha çok kelimeden oluşan deyimler, duygu ve düşünceleri etkili ve kısa bir şekile anlatan isim, sıfat, zarf ve birleşik fiil yapılı ifadelerdir. En önemli özellikleri tam cümle olmamalarıdır.Atasözleri ise Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak söylenmiş ve bir millete mal olmuş (anonim) ancak ilk söyleyeni belli olmayan özlü ve anlamlı sözlerdir. Atasözleri deyimlerden farklı olarak hem anlam hem de yapı olarak tam cümle niteliğindedir.

Teşekkürler....

Mesela ..; ''El için eşeğinin kuyruğunu kesme ,kimi uzun der kimi kısa ''

Deyimmidir ? , Atasözümü...?:cool::cool::he:

selimm
25-05-2012, 23:51
Teşekkürler....

Mesela ..; ''El için eşeğinin kuyruğunu kesme ,kimi uzun der kimi kısa ''

Deyimmidir ? , Atasözümü...?:cool::cool::he:

Dostum, bu sözün doğrusu:"Eşeğin kuyruğunu kalabalıkta kesme; kimi uzun, kimi kısa der." şeklindedir.
Dikkat edersen ifade anlam olarak bütünlük arz ediyor. Yapı olarak da sıralı bir cümle ve tam cümle özelliğine uygundur.
Atasözüdür...

TUNABEN10
26-05-2012, 00:03
Ben de şunu eklemek istiyorum:
Kalıplaşmış olsalar da bazı atazsöleri bölgesel olarak farklılık gösterebiliyor.
Er ekmeği er kursağında kalmaz. → Er lokması er kursağında kalmaz.

Sevdiğim ve pek de kullanılayan bir atasözünü eklemek istiyorum.
Deveye sormuşlar "İnişi mi seversin çıkışı mı? Deve: "Düze kıran mı girdi?" demiş.

Selamlar.

:)

selimm
26-05-2012, 01:06
Kabak tadı vermek

Anadolu'nun ücra bir köyünde halk, toplanıp bir cami yapmış fakat bu camiye imam atanmamış. Ramazan da yaklaşınca cemaate ezan okuyacak namaz kıldıracak bir imam lazım olmuş. Köylüler kendi aralarında para toplayıp köye de epey uzak kasabadan bir imamla Ramazan süresince çalışması için anlaşmışlar. İmam köye gelmiş, köylüler imama hürmette hiç kusur etmemişler. Köyün muhtarı: "Hocam ramazanın ilk günü bizim misafirimiz olun" demiş. Kendine verilen evde bir aylığına bekar kalmayı göze almış olan imam davete icabet etmiş. Muhtar iş yoğunluğundan eve uğrayıp haber vermeyi unutmuş. İftar yaklaşmış, eve gitmişler. Muhtar: "Hocam affedin eve haber vermeyi unuttum, demiş. İmam da önemli değil, Allah ne verdiyse onu yeriz demiş. Sofraya oturmuşlar, evin hanımı biraz mahcup: "Hocam muhtar geleceğinizi haber vermedi, bugün de sadece kabak yapmıştım" demiş. İmam: "Mühim değil, kabağı çok severim, hem kabak cennetten çıkmadır" diye methetmiş. İmam kabağı çok beğenince, evin hanımı sahurda da imama kabak ikram etmiş.Ertesi gün olmuş, köy halkından biri hocayı davet etmiş. Köylü hanımına mükellef bir iftar sofrası hazırlamasını söylemiş hanım da muhtarın evine gitmiş, muhtarın karısına imamın hangi yemeği sevdiğini sormuş. O da kabağı çok methettiğini, çok sevdiğini söylemiş. Köylü hanım da o zaman ben de kabak yapayım demiş. Hocaya iftarda ve sahurda kabak ikram ikram edilmiş. Misafir olmanın sorumluluğunu bilen imam da bir şey söylemeden bulduğunu yemiş. Bu durum ramazanın sonuna kadar devam etmiş. İmamı davet eden her köylü imama kabak ikram etmiş. Ramazan bitmiş, imama sormuşlar:"Hocam rahat edebildiniz inşallah, iyi geçmiştir umarız ramazanınız?" İmam da; ramazan iyiydi hoştu da, çok kabak tadı verdi" demiş. Sevilen bir şey de olsa aynı şeyin sık tekrarı ve karşıdakinin de rahatsız olduğunu, usandığını daha iyi anlatmak için bu deyim yaygın şekilde kullanılır olmuş.

BORA YAŞAR
26-05-2012, 13:06
Sevdiğim bir atasözü şöyle:

Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış...

Hikayesine gelince, o kadar çok ki...:)

Bakınız http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=17302&p=1631065#post1631065

BORA YAŞAR
26-05-2012, 13:15
AYAKLARI SUYA ERDİ

Uykuda gezme hastalığı olan kişilerin yatağı etrafına, sahanlar ve tepsiler içinde su koyarlarmış. Hasta, uyku arasında yataktan kalkıp yürürken ayaklan bu sulara deyince uyanırmış.

Günlük hayatta, yanlış bir iş yapmağa yeltenirken, herhangi bir ikaz üzerine hatasını anlayarak vazgeçen ve işi doğru yapanlar için "ayaklan suya erdi" deyimi kullanılır. http://www.internetikesfet.com/deyimler_oykuler.htm

mancurya
26-05-2012, 20:24
..
..

''Canı kaymak isteyen varsa , mandayı yanında taşır.''

Bunun hikayesini bilen varsa ve anlatırsa sevinirim...:cool::)

gemici
28-05-2012, 13:35
..
..

''Canı kaymak isteyen varsa , mandayı yanında taşır.''

Bunun hikayesini bilen varsa ve anlatırsa sevinirim...:cool::)

bizim köyde de buna benzer bir atasözü vardır....sadece manda yerine başka bir canlı kullanılır....................

mancurya
30-05-2012, 20:46
bizim köyde de buna benzer bir atasözü vardır....sadece manda yerine başka bir canlı kullanılır....................

''Adamın alacası içinde , hayvanın alacası dışında''.........

Mesela bu ne anlama gelir , anlamış değilim...İnsanın alacası olurmu...????

selimm
30-05-2012, 22:03
''Adamın alacası içinde , hayvanın alacası dışında''.........

Mesela bu ne anlama gelir , anlamış değilim...İnsanın alacası olurmu...????

Hayvanların dış görünüşünden iyi ve işe yarayıp yaramayacağı dış görünüşünden anlaşılabilir, fakat insanın dış görünüşünden iyi ya da kötü huylu olduğunu anlamak mümkün değildir.

selimm
30-05-2012, 22:44
"Dokuz Doğurmak"

Vakti zamanında ,Çengeloğlu Tahir Paşa ,o dönem için asayişi bozuk olan İzmir'de geceleri belirli saatler arasında sokağa çıkma yasağı uyguluyormuş.
Bir gece o saatlerde yasağa uymayan ya da sokakta olan insanları zaptiyeler toplayıp
karakol avlusuna getirmişler, bu sorguyu da bizzat Tahir paşa yapmış,
Sırayla her birine teker teker çok ağır sorular sormuş.
Paşa baştan dokuzuncu sıradakine gelince tekrar sormuş:
‘"Yahu sen? Tellakları duymadın mı, ne diye sokaktasın bu vakitte?"
Adam bir telaşlı bir terli:
"Paşa hazretleri ,karım doğuruyordu vallahi, ebe aramaya çıktım. Bir iki adım sonra zaptiyeler tuttu beni, zavallı karım ne haldedir bilmiyorum" demiş.
Tahir Paşa bir hata edildiğini anladıysa da sakallarını sıvazlayıp,
"Seni bu kez affediyorum amma, o karın olacak hatuna söyle, bir daha öyle olur olmaz saatlerde doğurmaya kalkmasın" demiş.
Adam kan ter içinde koşa koşa eve gelip komşu kadınların arasından karısının yattğı yatağa yaklaşmış.
Adam"’’Nasılsın, nemiz oldu?" demiş.
Karısı da: "Sen ne biçim adamsın? Ebe bulamaya diye gititin, kim bilir nerelerde eğlendin?
Sen benim nasıl doğurduğumu biliyor musun ? demiş.
Adam ise hararetle:
"Ah bre hatun sen neler diyosun?
Sen bir kere doğurdun.
Ben sıradaki sekiz kişiden sorgu nöbeti bana gelinceye kadar dokuz doğurdum.’’ demiş.

mancurya
30-05-2012, 23:37
"Dokuz Doğurmak"

Vakti zamanında ,Çengeloğlu Tahir Paşa ,o dönem için asayişi bozuk olan İzmir'de geceleri belirli saatler arasında sokağa çıkma yasağı uyguluyormuş.
Bir gece o saatlerde yasağa uymayan ya da sokakta olan insanları zaptiyeler toplayıp
karakol avlusuna getirmişler, bu sorguyu da bizzat Tahir paşa yapmış,
Sırayla her birine teker teker çok ağır sorular sormuş.
Paşa baştan dokuzuncu sıradakine gelince tekrar sormuş:
‘"Yahu sen? Tellakları duymadın mı, ne diye sokaktasın bu vakitte?"
Adam bir telaşlı bir terli:
"Paşa hazretleri ,karım doğuruyordu vallahi, ebe aramaya çıktım. Bir iki adım sonra zaptiyeler tuttu beni, zavallı karım ne haldedir bilmiyorum" demiş.
Tahir Paşa bir hata edildiğini anladıysa da sakallarını sıvazlayıp,
"Seni bu kez affediyorum amma, o karın olacak hatuna söyle, bir daha öyle olur olmaz saatlerde doğurmaya kalkmasın" demiş.
Adam kan ter içinde koşa koşa eve gelip komşu kadınların arasından karısının yattğı yatağa yaklaşmış.
Adam"’’Nasılsın, nemiz oldu?" demiş.
Karısı da: "Sen ne biçim adamsın? Ebe bulamaya diye gititin, kim bilir nerelerde eğlendin?
Sen benim nasıl doğurduğumu biliyor musun ? demiş.
Adam ise hararetle:
"Ah bre hatun sen neler diyosun?
Sen bir kere doğurdun.
Ben sıradaki sekiz kişiden sorgu nöbeti bana gelinceye kadar dokuz doğurdum.’’ demiş.

Sonra....

''Dokuz öksüz ile bir mağaraya kapandı''.......???:he::he::he::he::cool:

BORA YAŞAR
31-05-2012, 14:27
PÜF NOKTASI


Vaktiyle testi ve çanak-çömlek imal edilen kasabalardan birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak, kalfa olup artık kendi başına bir dükkan açmayı arzu eder olmuş. Ne yazık ki her defasında ustası ona:
- Sen daha bu işin püf noktasını bilmiyorsun, biraz daha emek vermen gerekiyor.
dermiş.
Ustanın bu sonu gelmez nasihatlerinden sıkılan kalfa, artık dayanamaz ve gidip bir dükkan açar. Açar açmasına da yeni dükkanında güzel güzel yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğe ve emeğe rağmen orasından burasından yarılmaya, yer yer çatlamaya başlar. Kalfa bir türlü bu çatlamaların önüne geçemez. Nihayet ustasına gider ve durumu anlatır. Usta,
- Sana demedim mi evladım; sen bu işin püf noktasını henüz öğrenmedin. Bu sanatın bir püf noktası vardır.
diyen usta tezgaha bir miktar çamur koyar ve,
- Haydi, geç bakalım tezgahın başına da bir testi çıkar. Ben de sana püf noktasını göstereyim.
der.

Eski çırak ayağıyla merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta önünde dönen çanağa arada sırada "püf!" diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatacak olan bazı küçük hava kabarcıklarını patlatıp giderir. Böylece çırak da bu sanatın püf denilen noktasını öğrenmiş olur.

Her sanatın incelik gereken nazik kısmına da o günden sonra püf noktası denilmeye başlanır.

http://www.internetikesfet.com/deyimler_oykuler.htm

C.ÜNLÜ
31-05-2012, 14:35
‘"Yahu sen? Tellakları duymadın mı, ne diye sokaktasın bu vakitte?"

Tellak derken....:oley:

Seviyorum bu kopyala yapıştırları.

BORA YAŞAR
31-05-2012, 14:37
‘"Yahu sen? Tellakları duymadın mı, ne diye sokaktasın bu vakitte?"

Tellak derken....:oley:

Seviyorum bu kopyala yapıştırları.

Sevgili C.ÜNLÜ ...

Deyimlere hikaye uyduracak halimiz yok.:)

BORA YAŞAR
01-06-2012, 13:14
Bin dokuz yüz kırklı-ellili yıllardan birinde, doğulu vatandaşımız İstanbul’a gider. Gezinirken bir manav’ın önünden geçer. Tablada bulunan –daha önce hiç görmediği- siyah incir dikkatini çeker. Hiçbir şeye benzetemez. Merak eder; sorar:

“Hemşerim. Nedir, bu?”

“Yemiş.” der manav.

“Neye yarar, nasıl yenir?” diye sorar, bizimki.

Manav tarif eder. Bizimki inciri yer ve çok beğenir.

İşini bitirdikten sonra memleketine döner.

………..

Birkaç yıl sonra yolu tekrar İstanbul’a düşer. Aklı yediği yemişin tadındadır. Ancak yediği şeyin adını unutmuştur. Bir manava gider ve tarif eder:

“Hemşerim, Hani şöyle mor renkli, içi darı gibi, dışı deri gibi bir meyve vardı. Ben ondan almak istiyorum.”

Manav, bitirimlerdendir. Eline geçen “işletme” fırsatını kaçırmaz. Bizimkine patlıcanı dayar.

Güç bela patlıcanı soyan ve yiyen doğulu, hayal kırıklığına uğramıştır. Nerede ilk seferinde aldığı lezzet, nerede çiğ patlıcanın tadı.

Hayal kırıklığını, söylemeden duramaz: “Hemşerim beni hiçbir şeyden anlamadı zannetme. Sen, bunu hem uzattın; hem tadını kaçırdın.”

Kıssadan hisse.

Alanlara.

C.ÜNLÜ
01-06-2012, 13:24
Sevgili C.ÜNLÜ ...

Deyimlere hikaye uyduracak halimiz yok.:)

Yanlış anlaşılma var sanırım...

Alıntılanan yazının dikkatli okunmadan kopya edilmesi vurgulanmıştı.

selimm
03-06-2012, 11:18
‘"Yahu sen? Tellakları duymadın mı, ne diye sokaktasın bu vakitte?"

Tellak derken....:oley:

Seviyorum bu kopyala yapıştırları.

Tellal, olacak tellak hamamda olur haklısınız.

selimm
03-06-2012, 12:05
EŞEK SUDAN GELİNCEYE KADAR DÖVMEK (Adamakıllı dövmek anlamında kullanılan bir deyim.)
Balkan Harbi sıralarında cephedeki bir askeri birlikte su ihtiyacını her bölüğün saka neferleri temin ederdi.
O zamanlar, mekkare katırlarından başka adına karanfil kolu denilen, merkepli nakliye kolları da vardı. Her bölüğe de bir merkep tahsis edilmiş. Saka neferleri bu eşeklere yükledikleri fıçılarla, ordugâha yarım saat uzaklıktaki bir pınardan su taşırlarmış.
Bölüklerden birisinin saka neferi çok saf ve tembel imiş. Bir gün pınar başında yatmış, uyumuş. Eşek de çimenler üzerinde otlarken uzaklara gitmiş.
Uyandığı zaman akşam olmak üzere imiş. Merkebi aramış, bulamamış. Koşarak bölüğe gelmiş. Susuzluktan kıvranan bölüğün çavuş ve onbaşıları sakayı yakaladıkları gibi, bölük kumandanı alaylı yüzbaşının karşısına çıkarmışlar.
Çok sert ve aksi bir adam olan yüzbaşı saka neferini sorguya çekmiş. Neticede uyuduğunu ve eşeğini kaçırdığını öğrenince, hemen etrafa atlılar çıkarıp eşeği aratmaya göndermiş. Sakayı da çadırın direğine bağlayıp başlamış dayak atmaya. Can acısı ile avaz avaz bağıran saka:
-Aman yüzbaşım, ölüyorum, bir daha uyumayacağım. Artık dövme! diye yalvardıkça, yüzbaşı:
-Acele etme, daha eşek bulunamadı. Eşek sudan gelinceye kadar dayak yiyeceksin ki bir daha eşeğine sahip olup, muharebe yerinde, vazife başında uyumayacaksın...