PDA

View Full Version : Öykü-Hikaye-Makale



Pages : [1] 2

marea
12-04-2004, 03:43
Körlerin Hikayesi

Dere tepe, dag tas dolasmayi cok seven tek gozlu bi adam
varmış. Yürür yürür gider, gider gider yürürmüs.
Birgun uzaklarda renkleri karmakarışık bi koy
gormus; alacali bulacali garip bi koy.

Yaklasmis koye dogru. Yollari bir tuhaf,
evleri bir tuhaf,
insanlari bir tuhafmis koyun.
Köyün icine girince anlamis
meseleyi. Körler köyüymüs burasi.

Kadinlarin, erkeklerin, cocuklarin velhasil
herkesin sımsıkı kapaliymis gozleri.
Gezgin tek gozlu adam karar vermis burda yasamaya.
"hic degilse benim tek gozum var" diyormus.
"korler ulkesinde şaşılar kral olur derler.
Ben de bunlarin basina gecer yasarim"


Körlerin gozleri yokmus ama elleri, kulaklari,
burunlari cok hassasmis.
Kendilerine gore kurduklari bir duzen icinde
yuvarlanip gidiyolarmis. Adam saskin
hallerine bakiyomus onlarin. Yurumeleri,
konusmalari dogrusu baska turluymus.

Birgun korlerden biri otekilerden birinin malını
çalmış. Sadece tek gozlu adam gormus bunu.
Bagirarak ilan etmis "filanca
falancanin malını çaldııı"


Korler; nerden biliyosun ki demisler, o kadar
uzaktan duyamazsin ki?
Ben duymadim, gordum demis adam. Gozum var benim,
goruyorum...
Korler goz diye, gormek diye birsey bilmiyolarmis.
Uzun zaman icinde coktan unutmuslar bu hissi.

Ne demek gormek, demisler. Nasil goruyosun yani,
duyulmayacak mesafeden
anlayabiliyo musun ne olup bittigini?
Anliyorum tabi demis adam.
İnanmayiz, imtihan edecegiz seni demisler.

Adami almis uzakta bi yere dikmisler.
Tecrubeleriyle eminlermis ki o
uzakliktan hicbisey duyulamaz. Anlat bakalim
demisler, biz simdi ne yapiyoruz?

Adam anlatmis:
oturuyorsunuz, kalkiyosunuz, kosuyosunuz, yemek
yiyosunuz, su sunu yapti, bu bunu yapti falan...
Derken korler bi evin icine girmislar, bagirmislar.
"hadi anlatsana..."iceri girdiniz,
goremiyorum ki demis adam.

ne olmus yani iceri girdiysek, elli santim fark
var, anlat hadi anlat demisler.
Arada duvar var ama demis adam, goremiyorum...
Korler, sen atiyosun demisler. Deminki tesaduftu,
bak simdi bilemiyosun...

-Çıkın disari soliyim demis adam.
Bu kadar mesafeden duyduktan sonra ha icerisi ha
disarisi demis korler.
"Ama ben duymuyorum, ben goruyorum " diyormus adam.
Oyle sey olmaz demisler. Sende bi sorun var.
Sacmaliyosun, acayip seyler
sölüyosun. Hekime muayene ettirecegiz seni.


Adami yaka paca hekime getirmisler.Hekim de kor
tabi. Elleriyle yoklamaya baslamis.
Adamin açık olan gozunu kastederek
"Buldum" demis, sorun burda...

Sacmalamasi bundan dolayi diyormus, simdi
duzeltirim ben onu...
Korler ulkesinde kral olmak isteyen gezgin zor
kurtarmis kendini onlarin elinden.


Sözün Özü:
KÖRLER GÖRENLERİ ANLAYAMAZLAR.
SAÇMALIYOR SANIRLAR VE ONU DA DÜZELTİP
KENDİLERİNE BENZETMEK İÇİN
GÖZLERİNİ ÇIKARMAYA UĞRAŞIRLAR.

Dogan Cuceloglu "icimizdeki biz" kitabindan...

asli28
12-04-2004, 22:02
Hindistan da çok ünlü bir ressam varmış...



Herkes bu ressamın yaptıklarını kusursuz kabul edecek kadar beğenirmiş... Ve onu "Renklerin Ustası" anlamına gelen Ranga Çeleri olarak tanısa da; kısaca Ranga Guru derlermiş...

Onun yetiştirdiği bir ressam olan Raciçi ise artık eğitimini tamamlamış ve son resmini yaparak Ranga Guru'ya götürmüş ve ondan resmini değerlendirmesini istemiş...

Ranga Guru ise;

- Sen artok ressam sayılırsın Racaçi.. artık senin resmini halk değerlendirecek. diyerek resmi şehrin en kalabalık meydanına götürmesini ve en görünen yerine koymasını istemiş. Yanına da kirmizi bir kalem koyarak halktan beğenmedikleri yerlere çarpı koymalarını rica eden bir yazı bırakmasını istemiş. Raciçi denileni yapmiş... Ve birkaç gün sonra resme bakmaya gittiğinde görmüş ki, tüm resim çarpılar içinde ve neredeyse görünmüyor... Çok üzülmüs tabii. Emeğini ve yüreğini koyarak yaptığı tablo kırmızıdan bir duvar sanki.. Alıp resmi götürmüş Ranga Guru'ya ve ne kadar üzgün oldugunu belirtmiş.

Ranga Guru üzülmemesini ve yeniden resme devam etmesini önermiş. Raciçi yeniden yapmış resmi ve gene Ranga Guru'ya götürmüş. Tekrar şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş Ranga Guru... Ama bu defa yanına bir palet dolusu çesitli renklerde yaglı boya, birkaç fırça ile birlikte... Ve yanına insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı ile birlikte bırakmasını istemiş.

Raciçi denileni yapmiş...

Birkaç gün sonra gittigi meydanda görmüs ki resmine hiç dokunulmamış, firçalar da, boyalar da kullanılmamış... Çok sevinmiş ve koşarak Ranga Guru'ya gitmiş ve resme dokunulmadığını anlatmış..

Ranga Guru ise;

Sevgili Raciçi, sen birinci konumda insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanaği ile karşılaşabileceğini gördün...

Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı...

Oysa ikinci konumda onlardan hatalarını düzeltmelerini istedin, yapıcı olmalarını istedin... yapıcı olmak eğitim gerektirir... Hiç kimse bilmedigi bir konuyu düzeltmeye kalkmadı, cesaret edemedi...

Sevgili Raciçi Mesleginde usta olman yetmez, bilge de olmalısın.. Emeğinin karşılığını ne yaptığından haberi olmayan insanlardan alamazsın... Onlara göre senin emeğinin hiç bir değeri yoktur...

Sakin emeğini bilmeyenlere sunma ve asla bilmeyenle tartişma

asli28
12-04-2004, 22:07
Orta Asyada, savaşın ok ve yay ile yapıldığı
dönemlerde Türk savaşçılar, arkalarından gelebilecek bir saldırıyı önlemek
için, sırtlarını önceden bu amaçla hazırlanmiş bir TAŞ'a dayarlardı.
Bu taş "ARKA-TAŞ" veya Azerbaycan'daki telaffuzuyla "ARKA-DAŞ"
olarak adlandırılırdı. Dostluk kavramının zaman içinde,insanın arkasını
yaslayabileceği ve kendisini olabilecek kötülüklerden koruyacağı fikri ile
özleştirilmesi sonucu "arkadaş" kelimesi "dost"
anlamında Türkçedeki yerini buldu. Sırtınız "arka taş" sız
kalmasın..

Bu mesajı arkadas diye nitelendirdiğiniz
kişilere gönderin..

ncavus
12-04-2004, 22:15
Küçük istavrit yiyecek birşey sanıp

hızla atıldı çapariye,

önce müthiş bir acı duydu dudağında

gümbür gümbür oldu yüreği

sonra hızla çekildi yukarıya


Aslında hep merak etmişti

denizlerin üstünü,

neye benzerdi acep gökyüzü

bir yanda büyük bir merak

bir yanda ölüm korkusu



“Dudağı yarıklar” denir, şanslıdır onlar

hani görüpte insanı

oltadan son anda kurtulanlar,

ne çare, balıkçının parmakları hoyratca kavradı onu

küçük istavrit anladı “yolun sonu”



Koca denizlere sığmazdı yüreği

oysa şimdi yüzerken

küçücük yeşil leğende

cansız uzanıvermiş dostlarına

değiyordu minik yüzgeci



İnsanlar gelip geçti önünden

bir kedi yalanarak baktı gözlerinin içine,

yavaşca karardı dünya, başı da dönüyordu

son bir kez düşündü derin maviyi

beyaz mercanı, bir de yeşil yosunu



İşte tam o anda eğilip aldım onu

yürüdüm deniz kenarına

bir öpücük kondurdum başına

iki damla göz yaşından ibaret

sade bir törenle saldım denizin sularına



Bir an öylece kala kaldı

sonra sevinçle dibe daldı

gitti, tüm kederimi söküp atarak

teşekkürü de ihmal etmemişti

birkaç değerli pulunu avuçlarıma bırakarak


Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme

sorar gibiydiler, neden yaptın bunu, niye ?

bir gün dedim, bulursam kendimi

yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz

son ana kadar hep bir umudum olsun diye.

marea
13-04-2004, 01:31
Julia Dixon, kazayla anahtarını evde unutmus ve sokakta kaldığı sırada postacı ona dogru yaklastı.
- Bayan Dixon! Üzgün görünüyorsunuz, bir sorun mu var?
- Ne yapacagimi bilmiyorum. Kapida kaldim. Anahtar evde ve yedegini biraktigim komsum sehir disinda. Kocamda anahtar var, fakat o da
sehir merkezinde bir otelde konferansa katildi. Ona ulasabilecegimi sanmiyorum.
Eve nasil girecegim??

Postaci kadini sakinlestirmeye çalisti ve ona bir çilingir çagirmasini tavsiye etti.
- Sanirim yapabilecegim tek sey bu, fakat dogruyu söylemek gerekirse, çilingirler dünya kadar para aliyorlar. Oysa su anda üzerimde bir
kurus bile yok.
Postaci kadinin derdine ortak oldu. Kadinin baska çaresi yoktu.
-Gitmem gerekiyor, buyrun mektubunuzu. Kim bilir, içinde belki sizi neselendirecek güzel haberler vardir..

Julia zarflara bakti. Kardesi Jonathan'dan bir mektup vardi. Geçen hafta onlari ziyaret etmis ve birkaç gün kalmisti.
-Neden bu kadar çabuk mektup yazdi acaba?? diye mirildandi Julia.
Zarfi yirtip açtiginda, avucuna bir anahtar düstü. Mektupta sunlar yaziliydi :

-Sevgili Julia. Geçen Hafta sizde kalirken, siz alisverise gittiginizde kazayla kapida kaldim. Komsunuzdan yedegini istedim ama geri vermeyi
unuttum. Bu mektupta onu da gönderiyorum.

Yorum : Kapalı bir kapıyla yüz yüze gelmis ve kendinizi ümitsiz hissediyorsaniz, bilin ki tüm kapilar ZAMANI GELİNCE içeri girmeniz için
ardina kadar açilacaktir. :)

marea
14-04-2004, 00:28
Savasin en kanli gunlerinden biriydi.Asker en iyi arkadasinin az
ileride,
kanlar icinde yere dustugunu gördü.insanin basini bir saniye siperden
cikaramayacagi gibi bir ates altindaydilar.

Asker tegmenine kostu hemen:
Komutanim, bir kosu arkadasimi alip geleyim mi?
"Delirdin mi?" der gibi bakti tegmen...
- Gitmege degmez oglum, arkadasin delik desik olmus.Buyuk olasilikla
ölmustur bile. Kendi hayatini da tehlikeye atma sakin!
Ama asker o kadar israr etti ki, tegmen izin vermek zorunda kaldi. Peki,
dene bakalim!

Asker yogun ates altinda firladi siperden ve mucize eseri,arkadasinin
yanina kadar gitti, yarali arkadasini sirtlandigi gibi tasidi.Birlikte
siperin icine yuvarlandilar.Tegmen kosup yaraliya bir goz atti ve nefes
nefese bir kenara yikilmis askere döndu:

-Sana hayatini tehlikeye atmaya degmez, dememis miydim!Bu zaten ölmus... -
Degdi Komutanim, degdi! dedi asker.
-Nasil degdi, arkadasin zaten ölmus, görmuyor musun?

- Gene de degdi komutanim, cunku yanina vardigimda henuz yasiyordu... Ve
onun son sözlerini duymak, dunyalara bedeldi benim icin...
Ve, hickirarak, arkadasinin son sözlerini tekrarladi:

"Gelecegini biliyordum!"

marea
14-04-2004, 03:29
>>Annesi abartili makyaji ve açik kiyafetleri ile tüm dikkatleri üzerine
>>çekmeyi çok iyi biliyordu. Seksi ve cilveliydi. Flörte, dansa ve içkiye
>>bayilirdi. Babasi ise gezici satis elemaniydi. Çekici bir
>
>adamdi. Degisik kentlerde kimisini hamile, kimsini bebekli olarak
>terkettigi pek çok sevgilisi ve karisi vardi. Nereli oldugu ve dogum
>tarihi ile ilgili konularda da yalan söylerdi. Evlendikten birkaç hafta
>sonra orduya çagrildi ve 2. Dünya Savasi'na katildi. O askerken genç gelin
>kendi anne
>
>ve babasiyla kaldi ve eglencelere katilip dans etmekten hiç geri kalmadi.
>Askerden dönüste kocasi baska bir kentte is bulabildi. Gelin ailesiyle
>kalmaya devam etti. Hamileydi. Adam bir ev almaya çalisiyordu. BABASIZ
>DOGDU Ve rüyalarini süsleyen evi aldilar. Adam karisini anne-baba
>
>evinden alip yeni evlerine götürmek için otomobiliyle yola çiktiginda
>keyifliydi.Nihayet kendi evlerine tasinabileceklerdi. Ama kötü yazgi...
>
>Hizli ve pervasiz araba kullandigi bilinen kocasi, yolda gelirken kaza
>geçirmis ve ölmüstü. Genç kadinin bütün hayalleri yikilmisti. Birkaç ay
>sonra ölen kocasinin adini verdigi bir oglu oldu. Yetim olarak dogmustu ve
> daha bebekken annesi onu anneannesi ve dedesine birakip, evlenince
>
>yarim biraktigi hemsire okulunu bitirmeye baska bir kente gitti.
>Anneannelerin evinde hayat zordu.
>Anneannenin seksi tavirlari da tipki annesi gibiydi. Ayrica, sik sik çiglik
>çigliga bagirip küfürler ettigi, esyalari kirip döktügü öfke krizleri
>tutardi. Dedesi ise alkole siginarak tüm bunlara katlanan sessiz bir
>adamdi.
>
>KOKUSMUS ORTAM Anne, okulu bitirip döndü. Gösterisçi ve kadin avcisi
>kisiligi ile ilk kocasina benzeyen bir adamla evlendi. Adam içki içiyor,
>kumar oynuyor ve sarhosken karisiyla ve üvey ogluna terör yasatiyordu. Aile
>kisa bir süre sonra genelevleri kumarhaneleri,rüsvet yiyen yozlasmis
>politikacilari ve gangasterleriyle ünlü bir kasabaya tasindi. Kasabanin
>havasi evdeki problemlere gaz verdi. Anne artik sadece eglencelere gidip
>içki içmekle kalmiyor, kumar da oynuyordu. Üvey baba ise, onu
>sadakatsizlikle suçluyor böylece her gece çiglik çigliga
>
>kavgalar ediliyordu. Çocuk daha 10 yasinda ailesinin adini korumak için
>disarida mutlu bir yüz
>takinmayi ögrenmisti. Uslu bir çocuk ve iyi bir ögrenciydi.Herseyden
>sorumlu oldugu duygusunu
>yasiyordu. Basariya tutkuluydu. Basarisizlik ise dünyanin sonu gibiydi.
>Mükemmeliyetçiydi.
>16 YASINDA BABA
>9 Yasindayken dogan küçük kardesi için bir baba figürüydü. 14 yasina
>geldiginde üvey babasi annesini dövmeye baslamisti. 16 yasinda iken bir
>keresinde sarhos adam annesine makasla saldirmisti. Delikanli annesini üvey
>baba elinden kurtarip ona "Eger onlari istiyorsan önce beni
>
>geçmelisin" dedi. Adam makasi birakip delikanliyi dövmek için kemerini
>çikarirken, o
>annesini ve kardesini oturma odasina çekip kapiyi adamin suratina kapatti.
>Kisa bir süre sonra adam ölümcül bir hastaliga yakalandi. Artik zavalli
>bir figürden baska birsey degildi. Bes yil sonraki ölümüne kadar karisi
>hep yanindaydi.
>
>Gencin hiçbir arkadasi ya da ögretmeni evde tüm bunlarin olup bittiginden
>süphe bile etmiyordu. Programinin izin verdigi kadar çok aktiviteye
>katilan sosyal ve basarili ogrenciydi.Iyi saksafon çaliyordu. Liseden ilk
>10 arasinda mezun oldu ve üniversite okumaya baska bir sehre gitti.
>
>Okul harci ve yeme-içme masraflarini karsilmak için yarim gün
>çalisiyordu.
>Oxford'dan döndügünde, Yale Hukuk Okulu'na gitti. Orada gelecekteki esi
>Hillary Rodham'la tanisti. 32 yasinda Arkansas'a, ABD'nin en genç valisi
>oldu. 1992'de, bu yasam öyküsünün kahramani Bill CLINTON ABD baskani
>seçilmisti.
>
>(Güneri CiVAOGLU)

asli28
14-04-2004, 21:58
DOST BİRİKTİRMEK !

Dostluk nedir?
Herhalde bir gösteriş,
birine, aynı cinse, kadınsan
erkeğe, erkeksen kadına karşı
kendini beğendirme çabası, bir moda,
bir gelgeç ruh hali değil... Sempati.. İlgi..
Bağlılık.. Yüceltme.. Taçlandırma...
Sorumluluk duyma.. Yürekten
algılama. Bakışlarla anlaşma.
Ses tonuyla destek verme.
Kesintisiz ilişki..
Kayıp olmaz, yitmez.
Yoktan var olmaz bir duygu.
Bunların hepsi biraraya gelip,
zaman içinde gıdım gıdım birikerek
dostluğun çimentosunu oluşturuyor.

Gazetelerde okuyoruz. TV'lerde seyrediyoruz.
Sağda, solda konuşmalarda adı geçiyor:
Güzel yemek yeme dostu.. Edebiyat
dostu. Türk Sanat Müziği dostu.
Çocukların dostu.. Halkın
dostu.. Dostluklar
nasıl oluşuyor?

Unuttuk.. Bu hızlı
kent hayatı, dostluk
duygusunu, aklımızdan aldı..
Yüreğimizden çaldı.

Olumsuz düşünür Sokrates'e öğrencileri
sormuş: Dostluk nedir? Sokrates de onlara
şu yanıtı vermiş; "Çocukluğumdan beri
arzuladığım bir şey vardır. Kimi insan
atları olsun ister... Kimi insan
köpekleri. Kimisi altını,
kimisi de şanı, şerefi;
bense bir dostum
olsun isterim..."
İnsan
biriktiren yaratık...
şan, şöhret biriktiriyor...
Süper zenginse boğazda villa
biriktiriyor. Tablo biriktiriyor. Repoda
para kasalarda naftalin kokulu döviz, antika
biriktiriyor. Gençse plak, kaset, cd biriktiriyor.
Yorgun bir ihtiyarsa namaz niyaz biriktiriyor.
Bazıları da Kuledibi'nde Çukurcuma'ya,
Üsküdar'da Eskiciler Çarşısı'nda,
Unkapanı'nda Horhor'a gidip;
antika lambalar, cam
şişeler, eski
koltuklar, tesbihler,
tombaklar biriktiriyor. Alimse
kitap biriktiriyor. Cahilse kin
biriktiriyor. Dost biriktirmeyi içimizde
kaç kişi deniyor? Evet, kabul ediyorum ,
insan birçok kişiyle beraber mükemmel
dost olamaz, tıpkı aynı zamanda birçok
kişiye aşık olamayacağı gibi...
Fakat cinnete düştük. Dost
biriktirmeyi unuttuk.
İyi halt ettik.

SEVGİLİ DOSTLARIM:
NAZİK OLMAK İÇİN,
BİR GÜLÜMSEME BEKLEMEYİN.

SEVMEK İÇİN SEVİLMEYİ BEKLEMEYİN.

BİR ARKADAŞIN DEĞERİNİ ANLAMAK İÇİN,
YALNIZ KALMAYI BEKLEMEYİN.

ÇALIŞMAYA BAŞLAMAK İÇİN,
EN İYİ İŞİ BEKLEMEYÝN.

ÖĞÜTLERİ HATIRLAMAK İÇİN,
DÜŞMEYİ BEKLEMEYİN.

DUA'YA İNANMAK İÇİN,
ACILARI BEKLEMEYİN

YARDIM EDEBİLMEK İÇİN,
ZAMANINIZ OLMASINI BEKLEMEYİN

ÖZÜR DİLEMEK İÇİN,
DİĞERİNİN ACI ÇEKMESİNİ BEKLEMEYİN.

NE DE BARIŞMAK İÇİN, AYRILIĞI BEKLEMEYİN,

ÇÜNKÜ NE KADAR ZAMANINIZ VAR
BİLMİYORSUNUZ.....

asli28
14-04-2004, 22:00
Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:
- Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
- Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde. Adam, çocuğun da yabancı olmasIna rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez. Çocuk:
- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
- İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?
- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara.
Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettiğini. Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi?
Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
- Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür

marea
16-04-2004, 04:02
Tanrı kusurları çift gözlü bir heybeye doldurmuş,
kendi kusurlarımızı heybenin bir gözüne,
başkasının kusurların ıse heybenin diğer gözüne.
Ve insanoğlu da kendi kusurları olan tarafını arkasına, başkasının kusurları dolu olan kısmını ise önüne gelecek şekilde, heybeyi boynuna asmış.
İşte bu yüzden;
Başkalarının kusurlarını sürekli görür
ve acımasızca eleştiririz.
Kendi kusurlarımızı ise
hep görmezden geliriz.

korhan
16-04-2004, 07:30
Her sabah bir Ceylan uyanır Afrikada
Kafasında tek bir düşünce vardır
En hızlı koşan aslandan daha hızlı koşabilmek..
Yoksa aslana yem olacaktır.
Her sabah bir aslan uyanır Afrika&da
Kafasında tek bir düşünce vardır
En yavaş koşan Ceylandan daha hızlı koşabilmek..
Yoksa açlıktan ölecektir
İster aslan olun ister ceylan
Yeter ki güneş doğduğunda koşuyor olmanız gerektiğini
Hem de bir önceki günden daha hızlı koşuyor olmanız gerektiğini bilin

Bir önceki günden daha hızlı koşmak gerekmektedir
Çünkü eğer aslansanız ve en yavaş koşan ceylanı bir önceki gün yakalamışsanız
Ve bu gün bir ceylan yakalamak niyetindeyseniz
Artık bilin ki en yavaş ceylan sizden daha hızlıdır
O halde düne göre hızınızı artırmanız gerekmektedir
Yok eğer ceylansanız ve aslana yem olmamışsanız
Hızınızı düne göre mutlaka artırmalısınız
Çünkü sıra size gelmiş demektir
Yani hayat koşusunda devam edebilmenin tek koşulu var
Dünden daha hızlı koşabilmek...........

korhan
16-04-2004, 07:33
Bir kurdu avcılar fena halde sıkıştırmışlar. Kurt ormanda oraya buraya kaçmakta, ancak peşindeki avcıları bir türlü def edemez. Canını kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar. Köylü elinde yabasıyla tarlasına girmektedir. Kurt adamın önüne çöker ve yalvarmaya başlar:
"Ey insan ne olur yardım et bana, peşimdeki avcılardan kaçacak nefesim kalmadı, eğer sen yardım etmezsen biraz sonra yakalayıp öldürecekler."

Köylü bir an düşündükten sonra yanındaki boş çuvalı açar, kurda içine girmesini söyler. Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve yürümeye devam eder. Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar. Avcılar köylüye bu civarda bir kurt görüp görmediğini sorarlar, köylü "görmedim" der ve avcılar uzaklaşır.

Avcıların iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra köylü sırtındaki torbayı indirir, ağzını açar, kurdu dışarı salar. "Çok teşekkür ederim" der kurt, "Bana büyük bir iyilik yaptın" "Önemli değil" der köylü ve tarlasına gitmek üzere yürümeye başlar. "Bir dakika" diye seslenir kurt: Çok uzun zamandır bu avcılardan kaçıyorum, çok bitkin düştüm, açım, kuvvetimi toplamam için bir şeyler yemem lazım ve burada senden başka yiyecek bir şey yok." Köylü şaşırır: "Olur mu, ben senin hayatını kurtardım." "Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk unutulan bir şey yoktur" der kurt. "Ben de kendi çıkarım için senin iyiliğini unutmak ve seni yemek zorundayım."Bir süre tartıştıktan sonra, ormanda karşılarına çıkacak olan ilk üç kişiye bu konuyu sormaya ve ona göre davranmaya karar verirler.

Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar. "Ne vefası" der kısrak, "Ben sahibime yıllarca hizmet ettim, arabasını çektim, taylar doğurdum, gezdirdim. Ve yaşlanıp bir işe yaramadığımda beni böylece kapıya koydu..."

Bir sıfır öne geçen kurt sevinirken bir köpeğe rastlarlar. "Ben hizmetin değerini bilen bir efendi görmedim" der köpek, "Yıllardır sadakatle hizmet ederim sahibime, koyunlarını korurum,y abancılara saldırırım, ama o beni her gün tekmeler, sopayla vurur..."

Kurt köylüye döner, "İşte gördün" der. Köylü de son bir çabayla "Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım, sonra beni ye" diye cevap verir. Bu kez karşılarına bir tilki çıkar.

Başlarından geçenleri, tartışmalarını anlatırlar. Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun oynayacağı için keyiflenir. "Her şeyi anladım da" der tilki "Bu küçücük torbaya sen nasıl sığdın?

" Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar: "Gözümle görmeden inanmam..." İşin sonuna geldiğini düşünen kurt torbaya girer girmez, tilki köylüye işaret eder ve köylü torbanın ağzını sıkıca bağlar. Köylü eline bir taş alır ve "Beni yemeye kalktın ha nankör yaratık" diyerek torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar. Sonra tilkiye döner "Sana minettarım beni bukurttan kurtardın" der.

Tilki de "Benim için bir zevkti" diye cevap verir. O an köylünün gözü tilkinin parlak kürküne takılır, bu kürkü satarsa alacağı parayı düşünür ve hiç beklemeden elindeki taşı kafasına vurup tilkiyi öldürür. Sonra da torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter: "Haklıymışsın kurt, yapılan iyilikten daha çabuk unutulan bir şey yokmuş..."

Yaptığımız iyiliklerin unutulmaması ve yapılan iyilikleri unutmamak dileğiyle..!

asli28
17-04-2004, 00:50
YASAMI ARAYIN VE BULUN

Iki cocuklu bir aile hafta sonunu piknik yaparak gecirmeye karar verirler.
Piknik yerine vardiklarinda anne yemegi hazirlarken,cocuklar babalariyla
birlikte yuruyuse cikar. Uzun bir yuruyusten sonra oldukca yorulan kucuk
cocuk yalvarircasina bakan gozlerle,
"Babacigim cok yoruldum. Lutfen beni kucaginda tasir misin?" der.
Baba
"Ben de yorgunum oglum"' der demez cocuk aglamaya baslar.
Baba tek kelime etmeden agactan bir dal keser. Dali
bicakla bicimlendirip, cocuga zarar vermiyecek bicimde yontar. Sonra dali ogluna verir.
"Al oglum, sana guzel bir at" der.
Cocuk sevincle dal parcasindan yontulmus ata biner ve sicrayarak, ata vurarak annesinin yanina dogru gitmeye baslar. Babasini ve ablasini geride birakmistir bile. Baba gulerek kizina:
"Iste yasam budur kizim. Bazen zihnen ya da bedenen kendini cok yorgun hissedeceksin. Iste o zaman kendine degnekten bir at bul ve neşe ile yoluna devam et. Bu at bir arkadas, bir sarki, bir cicek, bir siir yada bir cocugun tebessumu olabilir."

Yasama sevinciniz daim olsun...

asli28
17-04-2004, 00:55
Akşamlar hep hüzün verir bana... Bir günün daha geçtiğini vurguladığı için olsa gerek... Akşam olunca... Gece güne hâkim kılınınca... Kelimelerle ifade edemeyeceğim duygular sarar içimi... Siyah bir örtünün her tarafı bürüdüğü vakitlerde, etrafta ne varsa gözüme çarpan, ışığın kendilerine kazandırdığı cazibeden soyundukları için, daha saf, daha bir sade görünürler gözüme... Kendileri olarak... Sadece ve sadece... kendileri olarak... Riyadan arınmış, fazla yüzlerinden sıyrılmış olarak...

Evler bir başkadır bu saatlerde, insanlar bir başka... Ağaçlar... Kuşlar... Caddeler... Sokaklar... Kısacası her şey... Ama her şey bir başkadır bu saatlerde...

Ve hepsi de, değişik birer hüznün temsilcisidirler benim nazarımda... Hele de, bu sözünü ettiklerim, geçmişin zorla ayakta kalmış birer nümûnesi iseler... İşte o zaman... Evet... İşte o zaman, kat be kat olur, büyüdükçe büyür içimdeki hüzün onlara baktıkça...

Bu arada, gitgide büyüyen bir başka his daha vardır içimde... Yanlızlık hissi... Çeşitli renkteki ampullerden süzülen ışıklarla aydınlatılmış caddeler, sokaklar, evler... Buralar, geceleri bile, adeta insan kalabalığından geçilmeyen yerler olsa da, yine de terk etmez yalnızlık hissi içimi... Kalabalıklar ortasında yapayalnız hissederim kendimi...

Bir şey gelir aklıma... Gecenin bu vaktinde, saatte belki de bir insanın bile geçmediği, ıssızlığın kol gezdiği, terkedilmişlik hissiyle üzgün mekânlar... Ve bir soru gelir aklıma:Buraları bırakıp, kendilerine başka yerler edinenler, acaba, gittikleri o yerler de daha mı mutlular?..

Belki, daha fazla lüks içinde yaşıyorlar... Suları günün her saatinde akıyor. Elektrik kesintileri daha az belki... Daha ışıltılı odalarda oturuyorlar geçmişe göre... Odun, kömür sıkıntısından kurtulmuşlar, kaloriferle ısınıyorlar. Yepyeni eşyalarla tıka basa dolu odalarında, televizyonun karşısına kurulup, dünyayı seyrediyorlar. Yedikleri, içtikleri, giydikleri daha bir alımlı, daha bir güzel, daha bir çekici... Ve tabii ki maddî anlamda, eskiye göre, daha iyi bir durumdadırlar...

Fakat, terkettikleri evlerden, sokaklardan, şimdi bulundukları yerlere taşıyamadıkları ya da bunu yapmakta zorlandıkları bir şey var ki... Karşılığını para olarak ifade etmek mümkün değil... Adına sevgi derler... Komşuluk onun içinde... Saygı onun için de... Fedakârlık onun içinde... Sıcacık bir selâmlaşma... İçten gelen bir merhaba onun içinde... Dara düşüldüğünde veyahut hastalanıldığında, imkânlar nispetinde yardıma koşma, el uzatma onun için de...

Belki paraları çok değildi böylelerinin ama... Yürekleri büyük, yürekleri kocamandı. Ve o kocaman yürekler; sevgiyle, saygıyla, hoşgörüyle, insanlıkla doluydu.

Günümüzde ise, yürekler giderek küçülüyor... Ve tabii sevgiler de... Sevgisizlik artık toplumun ortak derdi... Ne farkında olan var bu durumun... Ve ne de, farkında olmak isteyen... Gitti gidiyor diye arkasından üzülüp, dertlenen... Gün gün azalışından ötürü gözyaşı döken...

Çünkü, sevginin kaynağından her gün, her saat biraz daha uzaklaşıyor insan oğlu... Birbirinin kuyusunu kazma işiyle sürekli meşgulken, tek ve vazgeçilmez amaçlarını gözden ırak tutmuyor hiç... Daha fazla kazanmak... Daha fazla üretmek... Ve daha fazla tüketmek..

Halbuki, istediklerini elde ettikçe hepten doyumsuzlaşıyor. Susuzluğu artırıyor ve doyumsuzluğunu yenmek için elde ettiklerinden çok daha fazlasını istiyor. Yenebiliyor mu? Cevabın “evet” olmadığını biliyoruz.

Geçenlerde birinden dinledim:

“ Bir tanıdığı, eski bir alışkanlık olarak, yoldan geçen birine selâm vermiş. Adam karşılığı şu olmuş:

-Tanışıyor muyuz? ”

Evet... Selâm vermek için bile, artık tanışmış olmak gerekli...

İçimiz acıyla da dolsa, “Sevgiler düşlerde mi kaldı?” sorusunu sormak zorundayız kendimize...


İSMAİL BİNGÖL

asli28
17-04-2004, 00:57
MEKTUP

Kirli sarı duvara çivilenmiş gri asık suratlı posta kutusuna baktım,
Soğuk metal kutudan gökkuşağı fışkırıyordu sanki.

Loş bir boşluğun içinde, hem de yıllardan sonra
minik posta kutumda sarı bir zarf... Üzerinde pul.

Özlemişim! El yazısı görmeyi özlemişim meselâ...
Adımın, adresimin sevdiğim bir dost tarafından yazılmasını özlemişim.
Çocuk gibi sevindim. Bir süre açmaya kıyamadım zarfı, öylece bekledim.

Gözlerimi el yazısından almadım, alamadım. Seyrettim.
"s" biraz yamuktu, "b" desem sanki kelimeden ayrı gibi, bir başına.
Belli ki aceleyle yazılmıştı. Ama her harf bir dokunuştu.
Sarı zarfa dost eli değmişti, dost yüreği gezinmişti üzerinde.

İstanbul'un göğü grilere teslimken, sabah kuşları taze, yeşilli
yaprakların arasında kuru dal ararken, gün bulutlu,
rüzgârlı ve gitgide sessizken gelivermişti.

Apartmanın girişindeki asık suratlı gri posta kutusu
bana göz kırptı sanki. Konuştu... Duydum!
Ne zamandır hep ince uzun, dikdörtgen zarflar alıyordum. Bankalardan,
taksitli kartların ekstreleri. Bir de telefon ve elektrik faturaları.

Mektup almayalı ne çok olmuş. Ne çok özlemişim el yazısıyla
yazılmış zarfları. Her biri aynı karakterde yazılmış, puntoları bile
değişmeyen zarflar hayatımı ne zaman işgal ettiler?

Ya, el yazılı zarflar nasıl minik ve çelimsiz adımlarla uzağıma
nasıl düştüler? Ve ben buna nasıl izin verdim.
Başka zaman olsa kendime kızardım. Bu kez öyle olmadı.
Kendimi anlamaya çalıştım. Affettim. Zarfı yavaş, yavaş açtım.
Sindire, sindire. Çizgisiz kağıda yazılmış, kat yerleri
özenle ayarlanmış mektubu şaşkınlıkla okşadım.
Sadece iki satırdı mektup: "Her gün mailleşmek yetmedi birden.
Ekrandan ekrana yaptığımız yazışmalar yetmedi.
Yıllar önceki gibi olsun istedim. Biliyor musun, sana mektup
gönderirken ben aslında kendimi tazeledim."
Yüreğim pır pır etti, gülümsedim!

Y.Bilinmiyor

asli28
18-04-2004, 22:21
DOSTLUK

Dostluk nedir hiç düşündünüz mü?Size sorsam bana yanıtlar mısınız?Bana en güzel yanıtı verebilirmisiniz?Ne dıyebilirsiniz ? Nasıl anlatırsınız? Yada çizebilir misiniz?Fotoğrafını çekip bana gösterebilirmisiniz?

DOSTLUK NEDİR?

Dostluk ; ortak bir payda ve birleşme sonucu ortaya çıkan beraberliktir.Tanrının bize sunduğu çok pahalı bir hediyedir. Mutluluktur..Zenginliktir.Arkadaşlıktır.Gönüldaşlı ktır.Ben en çok bunu severim Dostluk benım için gönüldaşlıktır.

Dostluk onun en ince sırlarını bilebilmektir.En mahrem anılarına ortak olabılmektır.Acılarını sevincini paylaşabılmektir.Sevgısını anlayabılmektır.Öfkesini zaptedebilmektir

Dostluk demek hep gulumsemek demek degıldır Beraberce bazen gülüp bazen ağlayabilmektir. bazen aynı yolda bırlıkte yurumeyı başarabilmektir.Bazen ona kolaylık olsun dıye onundekı yolları acabılmek, bazen yagmurda semsıyesını tasımayı bilmektir ,bazen sogukta ustundekı paltoyu verebilmek.Bazen karanlık gecelerinde onun yıldızı olup aydınlatabılmektır.

Bazen hadı deyıp sırtını sıvazlamayı bazen de dur demesını bılmektir. Bazen onun yerıne aglayabılmektır.Onun agladıgını hıssedebılmektır.Onu hissedebilmektir.Onu yaşayabilmektir.

Onun en ince sırlarını bilebilmektir.En mahrem anılarına ortak olabılmektır.


Onu sevgısınle öfkesınle hatasınla sevebılmek kabullenebılmektır.Hatalarını ona soyleyebılmektır.Onun basarılarını takdır etmek gıbı.....

Onu o olarak anlayabılmektır.Kabul etmektır.Onu ben olarak değistirmek değildir. Ben olarak anlamak değildir.

Onunla o olarak gönülden konusabılmektır.Onu konusabılmektır. Görüşmelerde başkalarını konuşarak birşeyler paylaştığını sanmak hiç değildir

Hergün aramak önemli değildir.Hergün 4-5 kez konusmakta hiç önemli değildir..Onun aradığı zamanlarda ne kadar süre geçerse geçsin daha dünmüş gibi konusabilmektir.Kaldığın yerden devam edebilmektir.Ona ilk koşan kişi olabilmektir.Onunda da öyle olduğunu bilebilmektir.

Hayat maratonunun en uzun kosucusu olabılmektır.

Hadı gelın dostlugu bır maratona benzetelım.Bızde en uzun maraton koşucusu olalım

marea
19-04-2004, 14:32
Nebraska'da yasli bir adam yasardi. Patates ekini icin bahceyi bellemesi gerekiyordu, lakin bu cok zor bir isti. Tek oglu olan David ona yardim
edebilirdi fakat o da hapisteydi.

Yasli adam ogluna bir mektup yazdi ve muskulatini izah etti.

Sevgili David,

Patates bahcemi belleyemeyecegimden kendimi cok kotu hissediyorum. Bahceyi kazmak icin oldukca yaslanmis sayilirim. Burada olsan butun
derdim bitecekti. Biliyorum ki sen bahceyi benim icin hallederdin.

Sevgiler Baban

Bir kac gun sonra oglundan bir mektup aldi

Babacigim,

Babacigim Allah askina bahceyi kazma, ben oraya cesetleri gommustum.

Sevgiler David

Ertesi gun sabaha karsi 4'de FBI ve yerel polis cikageldi ve tum sahayi kazdi lakin hic bir cesede rastlamadilar. Yasli adamdan ozur dileyerek
gittiler. Ayni gun yasli adam oglundan bir mektup daha aldi.

Babacigim,

Simdi patatesleri ekebilirsin. Bu sartlarda yapabilecegimin en iyisini yaptim.

Sevgiler David.

OCEANS
20-04-2004, 01:08
Her yerde kar vardı. Caddeler, arabaların üstü, ağaçlar, çatılar, her yer ama her yer kardı. Bembeyazdı her yer. Gül ne kadar kırmızı ise, gök ne kadar maviyse, ağaçlar ne kadar yeşilse ve papatyalar ne kadar sarı ise şehir o kadar beyazdı. Şehrin soğuk ve beyaz sokaklarında ender görünen insanların kimilerinde kar’ın beyazlığı yüzlerine gelinlik giymiş gelinin gözlerindeki ışıltı ve mutluluk gibi yansırken , aynı karın beyazlığı kimilerinin yüzüne ölümün beyazlığında ki gibi çaresizlik ve tükenmişlik gibi yansıyordu. Halbuki hepsi aynı kar’ın üstünde yürüyor, aynı havanın soğukluğu yüzlerini yakıyordu.

Evet hepsi aynı karın üstünde yürüyor, hepsi aynı havanın soğuyla yüzleri üşüyordu. Öyleyse ne idi onları birbirinden ayıran, ne idi onları bu kadar farklı hissettiren? Ne olabilirdi ki?

***********?

Pek tabi ki kalpleriydi. Kimilerinin kalbi sıcacıktı ve gözlerinde ışıltı içlerinde umut vardı. Ama kimilerinin kalbi soğuktu, aynı ölümün soğukluğu gibi, yine yüzlerinde ölümün çaresizliği ve tükenmişliği vardı bu yüzden.

İşte böyle biri vardı. Kalbi soğuktu çünkü içi boştu. Eşyasız, çoçuksuz, sevinç çığlığı olmayan, mutluluk hıçkırığı duyulmamış, gözyaşı ile ıslanmamış, kahkaha ile duvarları yankılanmamış, kapısı hiç çalınmamış, ve perdelerinden içeri hiç güneş girmemiş bir ev gibi kalbi boş ve buz gibiydi. Bu güne kadar ne birileri kapısını çalma cesaretini gösterebilmişti, nede o evinin perdelerinden dışarı bakmaya cesaret edebilmişti. Bir türlü açamamıştı perdeleri. Çünkü inanıyordu ki dışarısı onun hayal ettiği değildi ve düş kırıklığına uğramayı cesaret edemiyordu. Gerçekliğin acısını yaşamaktansa, kalbini hayallerinin dünyasında tutup, platonik bir mutluluk, sıcaklık yaratmaya çabalıyordu. Ancak bu sıcaklık kalbini hiç mi hiç ısıtmıyordu. Nasıl ki temmuz güneşinin yanında kış güneşi insanı ısıtmaz ise, nasıl ki annenin yüreği, dünyanın en güzel kadınından bile daha sıcak ise, nasıl ki yeni doğmuş bir bebeğin ağlaması en etkileyici müzikten bile daha etkileyici ise....

Bir gün öyle bir güneş doğucak ki bu buz gibi kalbi sımsıcak edicek. İşte o gün güneş bu güne kadar neden bu kalbi ısıtmadığını sonsuza kadar düşünecek. Çünkü bu kalp onu ısıtacak güneşi sonsuza kadar beklemeye ve düşlemeye razı !

OCEANS
20-04-2004, 15:54
Kavgayı, ağacın yaprağına yaz,
Sonbahar gelsin, yapraklar kururusun diye.

Öfkeyi, bir bulutun üzerine yaz,
Yağmur yağsın, bulut yok olsun diye.

Ve dostluk ve sevgiyi
Yeni doğmuş bebeklerin yüreğine yaz,
Onlar büyüsün, dünyayı sarsın, diye

***
yazan: bilinmiyor

asli28
20-04-2004, 22:04
Bana mail olartak geldı aktarmak istedim


SEVGININ RENGI
Bir okulda yayimlanan dergide, 6.sinif ogrencilerine sormuslar...
bakin neler denmis ''Sevgi'nin Rengi'' icin:

bence sevginin bir rengi olsaydi,mavi olurdu; cunku mavi denizin
rengidir ve sevgi de denizler kadar sonsuzdur..
(serhat)

sevgi yeşildir; cunku o kadar dogal,o kadar saftir ki...yesil
doganin
rengidir. be nedenle sevgi yesildir,diyorum..ama basimdan gecen bir
olay sevginin pembe de olabilecegini dusunduruyor. bir gun kardesimi
kaybetmistik ve uzerinde cok pembe bir elbise vardi.O'nu elbisenin
rengi ele
vermisti. buldugumuzda havalar ucmustum. bunun icin sevgi pembe de
olabilir,diyorum.
(idil)

sevgi turkuaz rengidir. okyanuslar gibi ferahtir,suyu ne sicak ne de
soguktur..
(pelin naz)

ben cenneti,melekleri hep beyaz olarak hayal ederim. bu nedenle
sevgi
beyazdir,diyorum.sevgi saftir.
(özge)

sevgi bir renk olsaydi,sari olurdu;cunku sari gunes kadar sicak ve
aydinlik bir renktir. yani sevgi icimizi isitir,tipki gunes
gibi..canlilara
hayat verir,tipki gunes gibi.
(melike)

sevgi gozyasi rengidir. sevenler sevincten aglarlar,uzuntuden
aglarlar..yani sevginin rengi su gibidir..
(evren)

sevgi oylesine guzel ve en yuce ki;onu hicbir renk ifade edemez.
(deniz)

sevgi renk olsaydi,acik mavi olurdu;cunku gokyuzu acik mavidir.
gokyuzu
gibi ucsuz bucaksizdir sevgi..
(bunyamin)

bahar sevgi ayidir.o ayda cicekler acar,bu yuzden sevgi ayidir.sevgi
icimizde bir cicek gibi buyuyup,gelistigi icin rengi yesil
olmalidir.
(anil)

sevgi gokkusaginin tum renkleridir..cunku sevgide
kavgalar,gulusmeler
hersey vardir..
(oya)

bence sevgi beyazdir. beyaz her renge uyar. sevgi de oyledir,her
insani guzellestirir.
(belen)

sevgi beyaz olmali. cunku sevgi,pamuk gibi yumusacik,bulutlar kadar
sonsuz melekler kadar guzel bir duygudur..
(ece)

sevgi temiz ve berrak bir duygudur. icinde yalan barindirmaz..beyaz
sevgiyi ifade eder,cunku o da sevgi gibi tertemizdir.
(onur)

sevgi tum renklerdir.yasamin monotonlugunu,cekilmezligini kirar..
(pelin)

sevgi kirmizi bir guldur. yesil yapraklari dogalligi, kirmizisi ise
sicakligi anlatir.
(deniz)

king
22-04-2004, 00:06
Yükseklik korkum var mıydı bilmiyorum. Daha önce hiç yükselmemiştim. Ya da, ayaklarım yere bastığı sürece, kendimi yüksekte hissetmemiştim belki. Şimdi yükseliyorum gerçekten. Biraz önce oturmakta olduğum bank, dönerek uzaklaşıyor benden ve diğer herşey de. Boşluktayım. Ama aslında boşluk değil bulunduğum yerin adı. Sonsuz gök yüzünün küçük bir parçası yalnızca. Ne bulutlara dokunabilecek kadar yüksekteyim, ne de kendimi yere ait hissedebilecek kadar aşağıda. Sadece benim için yaratılmış, küçük bir gökyüzü parçasında dolanıyorum. Yüzmek gibi. Zaten hiç ayıramadım sonsuz göğü derin denizlerden. İkisi de uçsuz bucaksız, ikisi de mavi. Belki bir fark var aralarında, önemsiz bir fark; burada serin sular, güzel kokulu rüzgara bırakıyor yerini. İnsanı sağa sola itip duran inatçı dalgalar yerine rüzgar oynuyor benimle. Havalanan saçlarım bir an sonra yüzüme dolanıyor. Telaşla sarılıyorlar bana, düşmemek için. Ayaklarım saçlarımdan daha telaşlı, hayatları boyunca bağımlı oldukları zemin çok çok gerilerde kaldı çünkü. Ne yapacaklarını bilemeden sallanıyorlar sadece. Yalnız hissediyorlar belli ki. Alışık değiller ne de olsa.

Şimdi yine yükseliyorum. Daha yukarı, biraz daha. O rahat bank uzaklarda küçük bir nokta artık yer yüzündeki hikayemi sonlandıran. Hızla ilerliyorum yeni bir hikayenin başlangıcına doğru.

Kollarımı açarsam; işte böyle, iki yana. Ve bırakırsam kendimi rüzgara, tamam oldu: artık bir uçurtmayım. Göğün engin denizlerinde yüzen, sırıtkan bir uçurtma. Korkmuş saçları, panik içindeki ayakları ve yaralı bir kalbi olan, küçük,sevimli bir uçurtma. Neyse ki yükseklik korkum yokmuş, hala güvende hissediyorum kendimi. Hem nasılsa yeryüzünden tamamen kopmuş da değilim. Beni yere bağlayan bir ip var, birilerinin elinde. Her kimse o, bir gün yükseklerden onu izlediğimi farkedip çekecek beni yanına. Ayaklarım kavuşurken diğer yarılarına, yeni bir hikaye başlayacak; onu ve beni anlatan.

asli28
26-04-2004, 23:01
GERÇEKTEN DOĞRUYA,
DENİZ KABUKLARININ YOLCULUĞU...

Uzun uzun yıllar evveldi....
Uzak sahillerin, nemi yaprağı üzerinde, yemyeşil ormanlarında
güzeller güzeli bir kız yaşarmış.......
Adı yokmuş..
Bir isme de, ihtiyacı yokmuş zaten.
Duyamaz ve konuşamazmış, O......
Tüm gün topladığı deniz kabuklarıyla uğraşırmış sadece.....
Her sabah uyandığında,
“acaba bugün, hangi deniz kabukları bulma şansına sahibim” diye merak duyarmış.....
Kime sorsanız, tüm deniz kabuklarının birbirine benzediği o uzun sahillerde, o aylardır yıllardır hep mutlu ve
her günü ayrı bir umut ve güzellik içinde, heyecanla yaşamaktaymış.....
Çünkü O
zamanın,
sevenler için sonsuz olduğuna inanırmış......
Çünkü O,
zamanın,
sevinenler için kısa
üzülenler için çok uzun,
korkanlar için çok hızlı ,
bekleyenler içinse çok yavaş olduğunu, bilirmiş......
O, sonsuzu seçen, seven , ama çok seven bir yüreğe sahipmiş......
Topladığı ve dokunduğu her deniz kabuğu ile, yüreğine bir parça daha sevgi biriktirmekteymiş......
O, deniz kabuklarında, kulaklarıyla duyamadığı, bilinmez nice sesleri dinlemekteymiş aslında......
Yüreğinin kumsalları ve suları, ona hiç gitmediği, hiç görmediği kıyıların, nice hikayelerini anlatır durularmış......
Dünya, onun yüreğinde atarmış...
Dünya, onun yüreğinde ses verirmiş evrene......
O, dünyayı yüreğinden işitir, bilir ve yaşarmış......

Bazen işittiklerimiz, yeter sanırız...bildiklerimiz gerçek sanırız.......
Ve bunlar mutlu etmez bizi.....
Çünkü mutluluk;
duyamadıklarımızda, gidemediklerimizde,
fark edemediklerimizdedir....
Oysa, görebildiklerimizden, daha fazlasıdır gerçekler........
Günlük döngüler içinde, Sevdiklerimizle ve kendimizle paylaşabileceğimiz şeylerden uzak kalarak yaşıyoruz hayatlarımızı maalesef.....
Hayat bu olmamalı.. Işler hiç bir zaman durulmayacaktır ki, hep yoğun, hep çok olacaktır......
Ama sular bile durulur.
Durulur ve durulanır o zaman su; sedeflenir, sakinliğin, dinginliğin tatlı huzuru , derinliği aks olur kumsallarda.....
Bu hayattır işte.. Hayat oradadır...
Dinlerken, beklerken, izlerken, durulanırken..
Hayat orada yaşanır gerçel anlamda..
Oysa bizler mekanik ve elektronik bir dünyaya hapis vaziyette şuursuz yaşıyoruz, “hayat, bu” diye.....
Yaşamımızı, hayata ve kendimize endeksleyebilmeliyiz...
Ggerçekle, doğru arasındaki farkı görebilmeliyiz......
Hepimiz ....
Gerçekten mutlu olmak,
sadece yüreğin işidir...
Yüreklerimize fırsat vermeliyiz.....
Her yeni güne başlarken,
hangi deniz kabuğuna dokunarak,
bilinmedik hangi yaşama katılacağımız şansına gülümseyerek,
umutla uyanmalıyız......
Var olmanın güzelliği bu olsa gerek...
Acaba, bugüne kadar,
yüreğinizde kaç deniz kabuğu biriktirmişsinizdir ?
Sen...,
bugün hangi deniz kabuğunu dinledin,
ve bugün kaç deniz kabuğu topladın?
Insanın yüreği, belki de, deniz kabuklarından örülü olmalı.
Her yürek, bir kumsal olmalı belki de......
Kumsal gibi sonsuz olmalı.....
Kum tanelerinin kristallerinde, nice deniz çiçekleri, sedefleri açtırmalı her gün için..
Ve, her mevsimde ebruli olmalı o kumsal,
her koşulda kumsalda olmalı varlığımız.
Mesela, yazı, kumsal mevsimi biliriz sadece. Fakat, kışın da, oradayızdır.. Insanlar nedense, kumsalları, sadece yazın fark ederler......
Ne talihsizlik.!
Tıpkı, yüreklerimizi de, aynı talihsizliklerle fark edemediğimiz gibi
Belki de, maviyi görmek değildir önemli olan..
Belki, bakışlarımız gökyüzüne yöneldiğinde,
Önce, uçurtmayı görebilmeli gözlerimiz..
Önce uçurtmayı görebilirsek, mavileri de yakalarız zaten......
Uçurtma, mavidedir nihayetinde....
Eğer her gün, yeni bir var olma çiçeği açıyorsa gözlerimizde ve
Yüreğimizin ebruli kumsallarından, yepyeni deniz kabukları, sedefler toplayabiliyorsak,
Yokluk yok demektir, değil mi?

VE, her sabah ya da akşam üstleri,
Sulanmalı mutlak o var oluş çiçeklerimiz.......
Güne ya da akşama başlarken
Yürek su ister......Çiy ister... Şebnem ister......
Insanın en yalnız olduğu zaman dilimlerdir, sabahın eri ve akşamüstleri.......
Insanın en çok kendi olduğu, kendinde ve kendiyle olduğu vakitlerdir onlar.
Doğrularımızdan, gerçeğe yönelik yolculuğun başladığı vakitlerdir.
Sonsuza uzanan, uzanması gereken yürekler yollarını çiçeklendirme ve deniz kabuklarını sevgilendirme vakitleridir.
Doğrularınıza sahip çıkın. Kendinizi yakalayın.
Sonsuzluğu, kendinizden esirgemeyin.
Bakın, dinleyin, dokunun, deniz kabuklarının size söyleyecekleri var..
Yüreğinizin, ebruli kumsalından ayrılmayın.

bıcırık
29-04-2004, 18:19
Dr. Ruşkin öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okur:

"Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer ya da kişi kavramı yok. Yalnız,nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor.

Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor, ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre haline verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde.

Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakar bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor."

Bu olayı okuduktan sonra, Dr.Ruşkin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Öğrenciler bunu yapamayacaklarını söylerler.

Ruşkin,kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar. Daha sonra Ruşkin, hastanın fotoğrafını doğlaştırmaya başlar. Fotoğraftaki, doktorun altı aylık kızıdır.

Dr. Ruşkin,Amerikan Tıp Birliği Dergisi'ndeki makalesinde, gülünç bir yanlış anlamanın insana nasıl tamamen farklı bir perspektif kazandıracağını anlatmaktadır. Belki de, hayatta yaşadığımız birçok şey bize önyargılarımız ve bakış açılarımız tarafından dayanılmaz ve zor gözükebilir...


Hisse.net in aramıza yeni katılan ve şu an yolda olan tüm bebişlerine ithafen :roll:

bıcırık
30-04-2004, 22:44
"Bir süre önce bir arkadaşım, üç yaşındaki kızını, bir rulo altın renkli kaplama kağıdını ziyan ettiği için cezalandırmıştı. Durumları iyi değildi ve kızının, kağıtları ağacın altına koyacağı bir kutuyu süslemeye harcaması onu çok sinirlendirmişti. Buna rağmen küçük kız, ertesi sabah hediyeyi babasına getirdi ve "bu senin için babacığım" dedi. Arkadaşım, gösterdiği tepki için kendini suçlu hissetti ama kutunun boş olduğunu görünce için için sinirlenmekten de kendini alamadı. Kızına bağırdı:

-Birine hediye verdiğin zaman içinin dolu olması gerektiğini bilmiyor musun?

Küçük kız babasına yaşlı gözlerle baktı ve şöyle dedi:

-Ama babacığım, kutu boş değil ki. Ben kutunun içine öpücüklerimi üflemiştim.Hepsi senin için babacığım...

Babanın içi paramparça olmuştu; kızını kucakladı ve onu affetmesi için yalvardı.

Arkadaşım, bu altın renkli kutuyu yatağının baş ucunda yıllarca sakladığını anlattı bana. Ne zaman cesaretini kaybetse, kutunun içinden hayali bir öpücük çıkarıyor ve onu oraya koyan çocuğun sevgisini hatırlıyordu."

Gerçek anlamda bakmak gerekirse, hepimiz, arkadaşlarımız ve ailelerimiz tarafından bize sunulan, karşılıksız sevgi ve öpücüklerle dolu altın renkli kutulara sahibiz.

Dünyada sahip olabileceğimiz daha değerli bir şey olamaz...

bıcırık
01-05-2004, 21:40
"Düşünceli görünüyorsunuz Turgut. Ne korkunç bir iftira. Beni mi düşünceli görüyorsunuz? Hiç adetim değildir: düşünmem. Hayır, düşünceli görünüyorsunuz. Muhakkak bir sıkıntınız var. Demek yakalanmak için bir tuzak bu. Düşünceli görünüyorsunuz. Düşünmeyince kurtuluyorsunuz. Neyin var, düşünceli görünüyorsun. Bu sözden sakınmalı. Düşüncesiz de olma. O zaman da ne kadar düşüncesiz bir adam derler. Düşünün, düşünün ama durup dururken düşünmeyin. İşinizde çalışırken düşünün. Ev satın alırken düşünün. Çocuklarınızın geleceğini düşünün. Yalnız, akşam evde otururken, durup dururken düşünmeyin."

Oğuz Atay - Tutanamayanlar

bıcırık
02-05-2004, 18:27
Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu.. Çocuk sordu: "Çukulatalı pasta kaç para?.." "50 cent!.." Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu: "Peki dondurma ne kadar.." "35 cent" dedi garson kız sabırsızlıkla..Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu.Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki.. Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma alabilir miyim lütfen" dedi. Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde,gözleri doldu birden. Masayı sanki akan yaşlar temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 centlik bahşiş duruyordu... :roll:
.

bıcırık
07-05-2004, 21:34
Bir zamanlar dünyaya gelmeye hazırlanan bir bebek varmış. Bir gün Tanrı'yasormuş :

- Tanrım, beni yarın dünyaya göndereceğini söylediler, fakat ben o kadar küçük ve güçsüzüm ki! Orada nasıl yaşayacağım??

- Tüm meleklerin arasından senin için bir tanesini seçtim. O seni bekliyor olacak ve seni koruyacak. Meleğin sana her gün şarkı söyleyecek ve gülümseyecek. Böylece sen onun sevgisini hissedecek ve mutlu olacaksın.

-Peki, insanlar bana birşeyler söylediklerinde, dillerini bilmeden söylenenleri nasıl anlayacağım?

- Meleğin sana dünyada duyabileceğin en güzel ve tatlı sözcükleri söyleyecek, sana konuşmayı dikkatle ve sevgiyle öğretecek.

- Dünyada kötü adamlar olduğunu duydum, beni kim koruyacak?

- Meleğin seni kendi hayatı pahasına dahi olsa daima koruyacak.

- Fakat ben, seni bir daha göremeyeceğim için çok üzgünüm!

- Meleğin sana sürekli benden söz edecek ve bana gelmenin yollarını sana öğretecek.

O sırada cennette bir sessizlik olur ve dünyanın sesleri cennete kadar ulaşır.Bebek gitmek üzere olduğunu anlar ve son bir soru sorar:

- Tanrım! Eğer şimdi gitmek üzereysem lütfen çabuk söyle, benim meleğimin adı ne?

- Meleğinin adının önemi yok yavrum, sen onu ANNE diye çağıracaksın...

kemal
10-05-2004, 23:27
İhtiyar Çöpçü

İhtiyarlığa adım atalı çok olmuştu. Gözleri dalgalara takılmış halde, iyi kötü yönleriyle geçmişi düşünüyordu. İnsanlığa karşı pek güveni kalmamıştı. İyilik yaptıkça nankörlük gördüğünü düşünüyordu. Çoğu kişinin kendisine "enayi" gözüyle baktığını da biliyordu. Fakat karşılıksız iyilik yapmaktan vazgeçmiyordu. Çünkü kendisini hayata bağlayan çok az değerden birisi de, kendisine olan saygısıydı. Onu da kaybederse , her şeyini kaybetmiş olacağını düşünüyordu.

İhtiyar adam kayalıkların üzerinden yavaşça doğruldu, denizin kenarına atılmış kırık içki şişesi gözüne takılmıştı. İçki içmezdi ama görüp de almazsa ve bu kırık şişe birine zarar verirse vicdan azabı duyacağını düşündü. Onun şişeyi yerden aldığını gören biri kız, biri erkek iki genç gülüştü. Erkek; "Çöpçü herhalde" dedi. İhtiyar adam herkesi hoş görmeye çalışırdı, özellikle gençleri ama yine de gencin, kendisi hakkında arkadaşıyla şakalaşırken biraz sesini alçaltmamasına, kendisinin duymaması için gayret etmemesine canı sıkılmıştı.

İhtiyar kırık camları atmış dönerken, gençlerin az önce kendisinin oturduğu kayalarda, azgın dalgalara karşı şakalaştığını, birbirini itekler gibi yaptığını gördü. Biraz daha uzakta bir kayaya gidecekti ki, birinin denize düşme sesi ve çığlığı kulaklarında çınladı. Kız düşmüştü, . Sportif yapılı gencin hemen atlayıp kızı kurtarmasını bekledi. Fakat kayadan kayaya telaşla koşan genç atlamaya cesaret edemiyordu.

Genç ne yapacağını bilemez halde dalgaların uzaklaştırdığı kız arkadaşına bakıyor, bağırıyordu. Sağa sola deli gibi koştururken, hemen yanından birinin denize atladığını duydu, bu az önce dalga geçtiği ihtiyar adamdı.
İhtiyar adam dalgaların tüm zorluğuna rağmen, güçlü kulaçlarla kıza yetişti, saçlarından yakaladı kayalara doğru çekti. Kayalara yaklaştığında kıyıdaki genç, kızı yakalayıp önce yukarı, sonra sahile çekti. İhtiyar adamı o anda unutmuştu bile. Birden aklına gelip denize doğru baktığında ihtiyar adamın hala çıkamadığını gördü.
İhtiyar kollarında derman kalmamış halde, kendisini kıyıdan koparmaya çalışan dalgalara kendini bıraktı. Genç çılgına döndü, sevdiği kızı kurtaran , az önce dalga geçtiği ihtiyar gidiyordu. Kısa zamanda büyük şeyler olmuştu hayatında. Hayatta en çok sevdiği kişiyi kurtaramamış, başkası kurtarmıştı ve o da şimdi kendisinden özür bile dileyemeden, boynuna tüm utançları takarak sonsuza dek gidiyordu.

Kendine tam gelememiş kız, gencin sulara atlayışına baktı bağırdı ama nafile. Oysa arkadaşının kendisi kadar bile yüzemediğini iyi biliyordu.

Genç erkek tüm çabasına rağmen ihtiyara yaklaşamamıştı bile, dalgaların üzerinde boğulan değil, sanki dinlenen biri gibi duran ihtiyar da sanki gülümsüyor gibiydi. Genç bir anda ihtiyardan daha çok kıyıdan uzaklaştığını farketti. Bitiyordu her şey. "Gerçekmiş demek ki " diye düşündü, hayatı, arkadaşları , sevdikleri hızlıca gözlerinin önünden geçiyor gibiydi. İnsan ölüme yaklaşınca böyle oluyormuş. Su yutuyordu ama mücadeleyi bırakmıştı.

Birden beklenmedik bir şey oldu; genç adam kolunun kuvvetlice yakalandığını hissetti, önce köpekbalığı aklına gelip telaşla çekmek istedi ama hemen yanında ihtiyar adamı farketti. İhtiyar adam önce kolundan yakalamış, sonra yakasından tutup, onu bir bebek gibi çekmeye başlamıştı.

Göz açıp kapayana kadar kıyıya gelmişlerdi. İhtiyar adam, genci kızın yanına kadar atmış, nefesleniyordu. Gençlere gülümsedi; "Siz de, ben de bu gün güzel dersler aldık. Ben kendi adıma çok mutlu oldum. Siz kimseyi küçümsememeyi öğrendiniz. Ben de bu küçük dalgalarda sizi deneyerek, insanlığın ölmediğini gördüm. Delikanlı beni kurtarmaya gelmen, beni ne kadar mutlu etti sana anlatamam. Fakat ben daha bu dalgalara yenilecek kadar kocamadım."

İhtiyar kıyıda kendilerini toparlamaya çalışan gençlerin birşey söylemesine fırsat vermedi; "Hoşçakalın!..." deyip yürüdü.

Gençler peşinden koşamadıkları ihtiyara şaşkınlıkla, içlerinde bir buruk sevinçle bakakaldılar.

trusty
11-05-2004, 01:25
>
>Simdi ecnebi adamin biri türk bir girisimciye böyle bir mail atar:
>
>Dear sir,
>We send our company information attached to the mail (as pdf).
>But the cost of operation you have foreseen is very low.
>This may turn out to be more expensive.
>If you send drawings of your current product, we can find the real cost
>including shipping.
>
>Kind Regards.
>
>
>Türk giriþimci kardeþimizde cevap yazar :
>
>
>Sugar brother (seker kardesim),
>Be a young man for two minutes (iki dakka delikanli ol). We put you in a
>man place , you become Tempra (adam yerine koyduk hemen g.tünüz kalkti).
>No need to be artist (artizligin lüzumu yok).
>We know that this work takes much money, too (bu islerin çok para tuttugunu
>biz de biliyoz).
>
>No, why do you creating tension anymore , subtree (hayir da , daha ne diye
>gerginlik yaratiyosun ki , dallama!).
>i eat all of you nobody understand (alayinizi yerim haberiniz olmaz).
>You not understand the word ,you eat the grass where i put you , (Laftan
>anlamiyonuz , hala koydugum yerde otluyonuz )
>No drawings mrawings my brother ! (cizim mizim yok kardesim )
>
>You make 3 kurush work camel ( 3 kurusluk isi deve yaptiniz )
>I understand we can not understand with you ( Anlasildi biz sizinle
>anlasamayacagiz )
>But, if you go with this head to army, you take my cock as diploma (Ama
>siz bu kafayla giderseniz askere s.kimi alirsiniz teskere)
>here that much ! ( iste o kadar)

bıcırık
17-05-2004, 22:26
Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış: Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil...

Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi, adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar. Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş. Çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş. Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş.

Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde Ada'nın yanından geçmekteymiş.

Aşk:

- Zenginlik, beni de yanına alır mısın?? diye sormuş.

Zenginlik:

- Hayır alamam. Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok, demiş.

Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş:

- Kibir, lütfen bana yardım et!

-Sana yardım edemem Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin, diye cevap vermiş Kibir.

Üzüntü yakınlarındaymış ve Aşk yardım istemiş:

-Üzüntü, lütfen seninle geleyimmm...

- Off Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var.

Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çğrısını duyamamış.

Aşk birden bir ses duymuş:

- Gel Aşk! Sani yanıma alacağım...

Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki kendini onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl dahi edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş:

- Bana yardım eden kimdi?

- O, Zaman'dı, diye cevap vermiş Bilgi.

-Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?

Bilgi gülümsemiş :

- Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir...

OCEANS
18-05-2004, 00:35
ÇOCUKLUĞUNUZU BULACAKSINIZ...

Yaşı yeterince olgun olanlar hatırlarlar

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, çok güzel bir ülkede mahalleler varmış. Bu mahallelerin çocukları birbirlerini çok severlermiş. Dışarıdan gelen parolalı bir ıslığa uçarak aşağı iner, beraber olacakları anları iple çekerlermiş. Kavga etseler de kin tutmaz, her gün yeniden dünyalar kurarlarmış. Herkeste paylaşma duygusu, sevgi ve arkadaşlarını kollama duygusu yavaş yavaş gelişirmiş. O zamanlar çocuklar okula servis ile değil, köşe başında buluşarak giderlermiş. Onların yolunu gözlememiş evdeki bilgisayar, şehrin en iyi dersanesi, hazırlık kursları,. Bilmezlermiş; Hamburgeri, MTV'yi, İnterneti, cep telefonunu, tetrisi. Bilirlermiş duvarların üzerinde sohbet etmeyi, hatıra defterleri doldurup sevgileri keşfetmeyi. Bilirlermiş horoz şekercisini, elleri kirli macuncunun tornavida ile koyduğu rengarenk macunları, kırık leblebiyi, leblebi tozunu, süt-sal dondurmayı. Eve gitmeyi unutmayı, hava kararınca dayak yemeyi, sonra bir ıslıkla tekrar aşağıya kukalı saklambaça kaçmayı. Bilirlermiş o hakkında türlü şeyler söylenen evdeki garip adamdan korkmayı, küsmeyi, aynı kıza asılmayı, torbalarla misket toplamayı, gıcır köstek ayırmayı, değiş tokuş kaybedince kapısı, Teksas'ı, Tommiks'i, Konyakçı'nın disşlerini, İç içe konan naylon topları, taştan kale direklerini. Üç korner bir penaltıyı. Üzerine apartman yapılan top sahalarını, sonra o apartmana taşınan yeni dostları ve onları kapma yarışını... Otobüsteki biletçinin lastik silgi sarılı kalemini, yoğurtçuyu, kalaycıyı, bozacıyı, hallacı... Evlerin arkasındaki odun kömür depolarını. Yakar topun yakışını. Mantarlı gazoz kapaklarını, yaldız kazımayı. Yandaki mahalle ile alınan kavgayı, her kavganın çıkardığı kahramanı-ödleği. Kan kardeşliğini, ip atlama, lastiğe basma, topaç virtiözlüğünü, çelik çomağı, kırılan camları, toplanan paraları... Açık hava sinemalarını, frigo buzu ... Sonra zamanla bu güzel ülkede durumlar değişmeye başlamış. Yaşlar ilerledikçe bu birliktelik, koruma kollama duyguları mahallenin çocuklarının başlarına çok işler açmış. Daha sonra işsizlik, hayat pahalılığı, enflasyon, köşeyi dönme, adamını bulma, malı götürme, falan derken herkesin yüzünde soluk bir bakış. İçinde hayatın yenilgisi, çaresizlikleri, tatminsizlikleri ile baş başa kalmış. Çocukları mı? Çocukları şimdi bitişik apartmanların arasında, nefes alınmaz bir havada, evlerinde, sanal bir dünyada, emniyet içinde ve yalnız yaşıyorlar. Anneleri babaları onları çok seviyor. Beta kapmasınlar diye kalabalık ortamlara hiç sokmuyor. Hafta sonları hep beraber hiper marketlerdeler. Okul servisleri çocukları neredeyse yataklarından alıyor. Çocuklar trafik kaygısıyla, köşedeki markete dahi gönderilmiyor. Babalar şirketlerin bilançolarını, çocuklar da dersane reytinglerini izliyor. Hepsi birer test uzmanı, sayısal-sözel yuvarlanıp gidiyorlar. Sek sek oynamayı değil ama taban puanları çok iyi biliyorlar. Hayata açılan pencereleri Windows 95, 98, 2000... Onlar ekrana, ekran onlara bakıyor ve koca bir hayat dışarıda akıp gidiyor. Ve şehrin dışında ağaçlar; tırmanacak, salıncak kuracak, kalp kazıyacak mahalle çocuklarını bekliyor. Paylaşmayan, yalnız, bencil, kafesler içinde, gürbüz, güvendeki çocukları... Hiç sopa yememiş, ağaçtan düşmemiş, topu yandaki bahçeye kaçmamış, dizlerinde yara kabukları olmamış çocukları... (Can YÜCEL)

OCEANS
18-05-2004, 00:36
Richard Wilkins (c) İngiltere'de piyasaya çıkan "Mental Tonic" (Zihin Açıcı) adlı kitabında yaşam felsefesinden süzdüğü ilkeleri sıralıyor. İşte onlardan birkaçı :

Gerçek değişim kimi eski şeyleri farklı görmeye başlamaktır.

Pencerenizin camı kirliyse, dışarı çıkıp manzarayı parlatmanız boşunadır.

Eğer siz kendinizi sevmiyorsanız, başkası neden sevsin.

Ana babanız doğumunuzdan sorumludur, yaşamınızdan değil.

Eğer kendinize yön arıyorsanız, yolunu kaybetmiş birisine sormayın.

Dostluk, ayrı oldukları zaman insanları birlikte tutar.

Geçmişi bir kitap gibi kullanın, eviniz gibi değil.

Birçok insan hayatının büyük bölümünü olduğundan farklı görünebilmek için heba eder.

İlerlemenizin önündeki en büyük engel, kendinize güvensizliğinizdir.

Acı, mutluluğa göre daha çok şarkı bestelemiştir.

Her davranışında başkalarının onayını arayan kimseler, hayatın birçok güzelliğini ıskalar.

Yüzeyde hazine bulamazsınız.

Kahkaha ruhun dansıdır.

Mucize, enerjinizi korkularınıza değil rüyalarınıza verdiğiniz zaman başlar.

Karşınızdakini dinliyor musunuz, yoksa konuşmak için sıra mı bekliyorsunuz?

İkiyüzlülük sadece sahibi tarafından görülemez.

Hayatınızı bir para kazanma denemesi olarak kullanmayın.

Cennete gitmenin iki yolu vardır : 1) Gerçekten öldüğünüz zaman 2) Gerçekten yaşadığınız zaman.

Gerçek zenginlik; vaktini insanlara vermektir, para karşılığı satmak değil.

Müziği, notaların arasındaki sessizlik yaratır.

burusli
18-05-2004, 21:38
Julia Dixon, kazayla anahtarını evde unutmus ve sokakta kaldığı sırada postacı ona dogru yaklastı.
- Bayan Dixon! Üzgün görünüyorsunuz, bir sorun mu var?
- Ne yapacagimi bilmiyorum. Kapida kaldim. Anahtar evde ve yedegini biraktigim komsum sehir disinda. Kocamda anahtar var, fakat o da
sehir merkezinde bir otelde konferansa katildi. Ona ulasabilecegimi sanmiyorum.
Eve nasil girecegim??

Postaci kadini sakinlestirmeye çalisti ve ona bir çilingir çagirmasini tavsiye etti.
- Sanirim yapabilecegim tek sey bu, fakat dogruyu söylemek gerekirse, çilingirler dünya kadar para aliyorlar. Oysa su anda üzerimde bir
kurus bile yok.
Postaci kadinin derdine ortak oldu. Kadinin baska çaresi yoktu.
-Gitmem gerekiyor, buyrun mektubunuzu. Kim bilir, içinde belki sizi neselendirecek güzel haberler vardir..

Julia zarflara bakti. Kardesi Jonathan'dan bir mektup vardi. Geçen hafta onlari ziyaret etmis ve birkaç gün kalmisti.
-Neden bu kadar çabuk mektup yazdi acaba?? diye mirildandi Julia.
Zarfi yirtip açtiginda, avucuna bir anahtar düstü. Mektupta sunlar yaziliydi :

-Sevgili Julia. Geçen Hafta sizde kalirken, siz alisverise gittiginizde kazayla kapida kaldim. Komsunuzdan yedegini istedim ama geri vermeyi
unuttum. Bu mektupta onu da gönderiyorum.

Yorum : Kapalı bir kapıyla yüz yüze gelmis ve kendinizi ümitsiz hissediyorsaniz, bilin ki tüm kapilar ZAMANI GELİNCE içeri girmeniz için
ardina kadar açilacaktir. :)

şu anda STV de sırlar dünyasını izliyordum, eski adı sır kapısıydı

:roll:

bgali
19-05-2004, 17:17
Balıkçının ağına eski bir şişe takılır. Balıkçı şişenin kapağını açar açmaz içinden cin çıkar.

Ve (bütün hikâyelerde olduğu gibi) balıkçıya sorar:

"Sen beni yüzlerce yıllık mahpusluğumdan kurtardın. Benden üç şey isteyebilirsin. Bunlar ne olursa olsun, üçünü de yerine getireceğim. Dile benden ne dilersen..."

Balıkçı biraz düşünür, sonra kendisini bekleyen cine dönüp cevap verir:

"İsteyecek bir şey bulamadım, daha doğrusu birçok şey arasında kararsız kaldım. Birinci isteğim şu: Beni zeki bir insan yap ki, sonra isteyeceğim iki şeyi bulabileyim.."

Cin "tamam" der ve balıkçının isteğini yerine getirir. Sonra diğer isteklerini söylemesini bekler. Ama bir süre sonra bakar ki balıkçı hâlâ diğer isteklerini söylemiyor, "Haydi diğer iki isteğini söyle" der.

Balıkçı biraz daha düşünür, cevap verir:

"Sağol, başka bir şeye ihtiyacım yok..."

Rebik
19-05-2004, 18:02
Bir kedi manyagi olarak bi hikaye de ben anlatmak istiorum. Kedileri ve kopekleri taniyanlar icin cok eglenceli bir hikaye bence.

Efenim, gunun birinde bir evde bir kopek varmis. Birden dusunmeye baslamis, ya su insanlar ne garip yahu demis. Bana ev verdiler, beni besliyolar, beni gezdiriyolar, benimle oynuyolar, beni oksuyolar, ya bunlar Allah midir nedir demis kendi kendine.

Ayni sirada baska bir evde de bir kedi varmis, o da dusunmeye baslamis. Yaw bu insanlar ne garip yaw demis, bana bakiyolar, benimle oynuyolar, istedigim zaman geliyorum istedigim zaman gidiyorum, beni besliyolar, oksuyolar, yaw ben Allah miyim neyim yoksa demis kedicik:))) (burada gulunecek baabinda koydum bu parantez kapalari)

bıcırık
21-05-2004, 11:04
Eğer hayatınızın herhangi bir an'ına gidip orada sonsuza dek kalacaksınız deseler, yalnızca iki şeyden birini seçmek isterdim:
"Biri, o çocukluğun bahçesindeki ağacın dalına asılı salıncakta sallanırken...
Öteki, bütün hayatım boyunca en çok sevdiğim insanla öpüştüğüm ilk gün...
Herkes aşık olmanın ortak dilini bulup yazmaya çalışıyordu.
Ama aslında bu kadar basitti işte:
Birini öptüğünde salıncakta sallanır gibi hissediyorsan, aşıksın!!!!"

Kürşat BAŞAR
(Başucumda Müzik Kitabından...)

bgali
28-05-2004, 10:15
(...)
Barhallı Hidayet ninenin, 1960 yılında şahit olduğu olay kısaca şöyle gerçekleşir: Çok ışıklı bir gece, Hidayet nine uykusu kaçmış, Zeman ırmağının kıyısındaki evlerinin camından dışarı bakmaktayken iki yavrusuyla beraber bir ayının ırmağın kıyısına geldiğini görür. Anne ayı yavrularından birini ağzıyla ensesinden kapar diğerini de kucağına alır ve ırmağa girer. Ama ırmak o kadar azgındır ki, batıp çıkmaya başlarlar.

Yavruların debelenmesi de annenin işini zorlaştırmaktadır. Anne kıyıya geri döner. Su yutmuş olan yavru ayılar öksürüp tıksırırken anne ayı bir şeyler aranır. Sonra bulduğu koca bir kaya parçasını yavrularından birinin üzerine bırakır. Acıyla inleyip uluyan yavruya aldırmadan diğerini kaptığı gibi ırmağa girer. İkisini birden taşıyamadığı için diğerini güvenceye alıp karşıya geçmeyi planlamaktadır. Ancak kıyıda kalan yavru ayıp debelenip üzerindeki kayadan kurtulur ve annesinin peşinden ırmağa dalar. Kıyıdaki yavrusunun peşinden geldiğini gören anne geri döner ve aynı yavruyu yere yatırıp bu sefer üzerine üç kaya parçası koyar ve tekrar ırmağa girer. Birkaç batıp çıkmadan sonra kıyıya ulaşır.

Kucağındaki yavruyu yere bırakır onun da üzerine birkaç kaya parçası koyar ki yavrusu peşinden gelmesin. Karşı kıyıya ulaştığında yavrusunun üzerinden kayaları kaldırır ama yavru ayı kıpırdamamaktadır. Uğraşır didinir, sallar, ama yavru ölmüştür. Birden çılgınlar gibi suya atlar ve karı kıyıya geçer. Ama ne yazık ki geç kalmıştır; öteki yavrusu da kayalar altında can vermiştir. Sabaha dek iki kıyı arasında gidip gelip yavrularını canlandırmaya uğraşır. Gün doğarken çaresizce ormanın içinde kaybolur...

Yerküre üzerinde tek kudretin kendinde olmadığını düşünen ve kendinden başka bir "can"lının da varlığını unutmadan yaşayanlara bitimsiz bir hayranlıkla...

http://www.vatangazetesi.com.tr/cat/haber_detay.asp?Newsid=28665&wid=10&Categoryid=4

bıcırık
01-06-2004, 22:51
Duygularınız sizindir, saklıdır, kimsenin müdahale edemeyeceği bir biçimde size aittir, oradaki her değişiklik yalnızca sizinle ilgili bir keder ya da sevinç yaratacaktır ama hayatınız başkalarının da içinde dolaştığı, başkalarının da kendine bir yer bulduğu, açıkça görülen, izlenen, müdahale edilebilen, oradaki her değişiklikle başkalarının da yaralanabildiği bir duraktır.

Vitrinlerindeki mankenleri çırılçıplak soyulmuş, demir parmaklıkları indirilmiş ışıksız dükkanların iki yanına dizildiği, apartman kapılarının sıkısıkıya kapatılmış olduğu, köşebaşlarında çöplerin biriktiği Şişli'nin arka sokaklarından bir gece vakti, korkmayı bile unutarak, aşk acıları içinde ağlayarak geçtiğim o gece on yaşlarındaydım herhalde.

Erken gelen bir özgürlük merakıyla tek başıma gittiğim, gazoz ve toz kokulu Tan Sineması'nda seyrettiğim filmdeki siyah gözlü kıza aşık olmuştum.
Ama aşktan ağlamıyordum.

Kızın adını öğrenemediğim için ağlıyordum, onun kim olduğunu anlayamamıştım.
Adını bilmediğim için onu hayallerimin arasına alamıyordum. Hayallerime alamadığım için hayatıma da alamamıştım.

Aşıktım ama aşık olduğum, kendisine ruhumda yer açtığım bir kadına hayatımda bir yer açmam, onu hayatımın bir yerine, hayallerimde de olsa, yerleştirmem mümkün olmuyordu.

Şimdi büyüklere çok manasız geleceğini bildiğim ama bir çocuğu gerçek bir acıyla acıtan o ani aşkı yaşarken; duygu dünyandaki yeri bu kadar açık ve kesin olan birinin hayatındaki yerini bilememenin, ona hayatında bir yer bulamamanın nasıl yakıcı bir sızıya dönüşebileceğini galiba ilk o gece sezdim.
O gece, o kıza hayatımda bir yer bulamamamın nedeni hayal eksikliğindendi, hayal kuramamıştım.

Daha sonraları, duygularla hayat arasındaki çatışmaların, yalnızca hayal eksikliğinden kaynaklanmadığını; insanın varlığını oluşturan duygularıyla düşünceleri ve bu ikisini birden kapsayan hayatı arasındaki belirsizliklerin, bunların arasındaki, açılması bazen imkansız olan kapıların tahminimden çok daha fazla olacağını görecektim.

Okuduğum kitaplardaki kahramanların çoğu da, duygularındaki belirsizliklerden değil, duygularıyla hayatları arasındaki belirsizlikten acı çekiyorlardı.
Sevdiklerine duygularında ve hayallerinde bir yer bulsalar bile hayatlarında bir yer bulamıyorlardı.

Sanki duygularımızda çok keskin ışıklarla aydınlanmış, parlak ve canlı duran biri, hayatımızda, sırf parlaklığından dolayı yer bulamıyordu, onu hayatımıza yerleştirmek için birçok ışığın yerini değiştirmemiz, bazı ışıkları söndürmemiz gerekeceğinden karar verirken duralıyorduk.

Ve soruyorduk kendimize:

- Onun duygularımdaki yerini biliyorum ama hayatımdaki yeri neresi?

Bu cevaplandırılması tahmin edilenden daha zor bir soru.

Çok sevdiğiniz, çok değer verdiğiniz bir insanı hayatınıza almak istediğinizde, onu hakettiği yere yerleştirebilmek için, onun kadar ya da ona yakın değerde bir başka şeyi hayatınızdan çıkarmak zorunda kalırsınız.

Bir vakitler İngiltere kralı, halktan bir kadına aşık olup da kendine bu soruyu sormak zorunda kaldığında, 'onun yeri hayatımın merkezi' cevabını vererek, sevdiğini hayatına yerleştirebilmek için krallık tacını hayatından çıkartıp atmıştı.
Ama o kralın yeğeni, aynı soruya amcası kadar güçlü ve açık bir cevap veremedi. Hayatından hiçbir şey çıkaramadığından, gerçekten aşık olduğu kadını hayatına alamadı.

Amca kral, kadınını, yeğen prensin kadınını sevdiğinden daha çok seviyordu diye bir sonuç çıkarmak hemen mümkün mü tam bilemiyorum. Ya da prens taca amcasından daha düşkündü demek gerçeği açıklamaya yeter mi, ondan da emin değilim.

Prens sevdiği kadın için tacı hayatından çıkarmaya karar verse, bu kararla birlikte sadece müstakbel tacını değil büyük bir ihtimalle annesinin mutluluğunu ve güvenini, babasının oğluyla ilgili beslediği hayalleri de hayatından çıkarmak zorunda kalacaktı.

Belki buna gücü yetmedi, belki annesini mutsuz görmeye dayanamayıp kendi mutluluğundan vazgeçti, ki insanın kendi mutluluğundan bir başkası için vazgeçmesi de tacından vazgeçmek kadar, hatta bazen ondan da zor olabilir.
Mutluluğundan mı yoksa tacından mı vazgeçen daha büyük bir fedakarlıkta bulundu, buna kim kolayca cevap verebilir.

Tek bilebileceğimiz, 'duygularımdaki yerini bildiğim bu insanın hayatımdaki yeri neresi' sorusuna cevap vermenin sanıldığından daha güç olduğudur.
En sıradan insanın bile öylesine karmaşık ve kalabalık bir hayatı vardır ki, o hayatın içinde yeni birisine yer açmak daima birilerini huzursuz edecek, birilerinin canını yakacaktır.

Bir mutluluk büyük bir ihtimalle bir başkasının mutluluğu karşılığında satın alınacaktır hayattan.

Bir başkasının mutluluğu pahasına elde edilecek bir mutluluk, bir sızı, bir pişmanlık, bir keder bırakmayacak mıdır sizde, mutluluğunuz, karar verdiğiniz anda başkasının kederiyle yaralanıp eksilmeyecek midir?

Bir başka insana duygularınızda yer bulmak, ona hayatınızda bir yer bulmaktan daha kolaydır.

Duygularınız sizindir, saklıdır, kimsenin müdahale edemeyeceği bir biçimde size aittir, oradaki her değişiklik yalnızca sizinle ilgili bir keder ya da sevinç yaratacaktır ama hayatınız başkalarının da içinde dolaştığı, başkalarının da kendine bir yer bulduğu, açıkça görülen, izlenen, müdahale edilebilen, oradaki her değişiklikle başkalarının da yaralanabildiği bir duraktır.
Hayatınızdaki her kıpırtı birçok insanı da kıpırdatır.

Kıpırdamadığınızda ise acı çeken siz olursunuz, bir de sizin duygularınızda yer alıp da, hayatınızda yer almayı bekleyen insan.

Hayatınızdakileri kıpırdatmayıp onları acıdan kurtarırsanız, kendinizi ve sevdiğinizi acıtırsınız, kendinizi ve sevdiğinizi sevindirip hayatınızı yeniden düzenlediğinizde başka birilerini.

'Duygularımdaki yerini bildiğim insanın hayatımdaki yeri neresi' sorusunu sorduğunuzda, bunu sormak zorunda kaldığınızda, bir acının bir yerde kımıldanmaya başladığını hissedersiniz kaçınılmaz olarak.

Ben on yaşındayken ismini bilmediğim bir kadına ansızın aşık olup da, onu, adını bilmediğim için hayallerime ve hayatıma alamadığımda ağlamıştım sokaklarda.
Sonra, adını bildiğim, hayallerime aldığım ama hayatımdaki yeri neresi sorusuna bir cevap bulamadıklarım için ağladım.

Duygularınızdaki yerini bilirsiniz bir insanın.

Ama onun hayatınızdaki yerini bilmek...

Bu zordur.

Vereceğiniz cevap, bu cevap ne olursa olsun, ıssız ve karanlık bir sokakta ağlayan bir oğlanın çektiği acının nasıl bir şey olduğunu size gösterir.


Ahmet Altan

derindeniz
02-06-2004, 18:55
GÜL KIZ Genç adam, hergün işe giderken, yolunun üzerindeki, güllerle dolu bahçeye bakmadan geçemezdi. Her sabah o rengarenk güller, içini neşeyle, sevinçle dolduruyordu. Günler geçtikçe güllere bakan gözleri, bahçedeki eve takılmaya başladı. Çünkü, son günlerde o evde, tül perdenin gerisinde bir genç kızın silüetini görüyordu. Her geçişinde güllere ve pencerede belli-belirsiz görünüp kaybolan genç kıza bakmadan edemiyordu

. Bir sabah her zamankinden daha erken yola çıktı. Bahçenin önüne geldiğinde yüreğinin titrediğini, içinin ürperdiğini hissetti; her gün tül perdenin arkasında gördüğü kız, bahçede gülleri suluyordu. Güzel kız, genç adamı görünce yüzü kızararak içeri kaçtı. Adam, genç kızın hayali gözlerinden kaybolmasın diye gayret eder gibi, gözlerini bir güle dikerek öylece kalakaldı. Gördüğü güzelliğin etkisinde kalmış sevdalandığını düşünüyordu. Genç adam, artık hergün bir öncesine göre biraz daha erken geçiyordu, kızı tekrar görürüm, umuduyla. Fakat tüllerin gerisinde görünüp kaçan bir silüetten başka şey göremiyor, kahroluyordu. Genç kız da her sabah heyacanla tüller arkasına geçiyor, genç adamın gelmesini bekliyordu. * * * * Bir gün, genç adam bahçenin önünden geçmedi. Genç kız gün boyunca boşuna bekledi. Ertesi gün, daha ertesi gün yine boşuna bekledi, genç adam gelmedi. Genç kızın yüreğine hüzün doluyordu. * * * * Başka bir gün, yine umutsuz gözlerle yola bakarken, bir grup insanın omuzlarında tabutla geçtiklerini gördü genç kız. Aklından geçen korkunç düşünceden tüm vücudunun titrediğini hissetti, yüreği sıkıştı; yoksa genç adam ölmüş müydü !. . Genç kız yine hergün tüllerin arkasına geçiyor, boş gözlerle dışarı bakıyordu. Yüzü de, artık bakmadığı, sulamadığı gülleri gibi soluyordu. * * * * Genç adam bir gün yine geçti bahçenin önünden. Kaza geçirip, aylardır yattığı hastaneden sonunda çıkmış, ilk iş olarak ta, güllü bahçenin önüne gelmişti. Ama ümit içinde geldiği bahçenin önünde, gülen yüzü asıldı; bahçedeki güller solmuş, pencere kara perdelerle sımsıkı kapatılmıştı. Genç adam yolda oynayan çocuklara sordu; "-Bu evde kimse yaşamıyor mu? ". Bir çocuk; "-İhtiyar bir kadın yaşıyor. " dedi. Genç adam cevabını duymaktan korkarcasına, başka bir soru sordu; " -Burda yaşayan genç kız ne oldu? " Çocuklardan biri atıldı; "-o öldü. " dedi, genç adamın yana düşen kollarını, yaşaran gözlerini görmeden başka bir çocuk atıldı; "-Verem olmuş, dün öldü. " * * * * Yıllar sonraydı, küçük bir çocuk heyacanla annesiyle babasının yanına koştu, güller arasında, sallanan sandalyede oturan ihtiyar adamı göstererek bağırdı; "-Dedem gülüyor, dedem gülüyor baba !. . " Koşarak ihtiyarın yanına gittiler, gülerken hiç görmedikleri yüzüne baktılar. Elinde bir gül olan ihtiyar adamın yüzüne, gerçekten bir gülümseme yayılmıştı; biten bir hasrete seviniyormuş gibi, yıllardır görmediği birine kavuşuyormuş gibi mutlu bir gülümseyişti bu. Fakat gözleri kapalıydı. . .

bıcırık
10-06-2004, 11:18
Kalbinize yakin bulduklarinizi çantada keklik sanmayin.
Sıkıca asilin onlara, tipki hayata asildiginiz gibi....
Çünkü onlarsiz hayat da anlamsizdir.

Hayatinizi asla aska kapatmayin.
Aski bulmanin en kisa yolu, "asik olmaktir", korumanin en iyi yolu ise ona kanat takmak...

Hayatı çok hızlı kosmayın, nereden geldiginizi ve nereye gittiginizi unutmayin.
Hayatın bir yaris degil, her saniyesinin tadi çikarilmasi gereken güzel bir yolculuk oldugunu aklinizdan çikarmayin.

Dün tarih oldu...
Yarın bir sır...
Bu günün kıymetini bilin...

Can DÜNDAR

ertan
10-06-2004, 21:10
Oğlumun Öğretmenine,
Öğrenmesi gerekli, biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını.
Fakat şunu da öğret ona; her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil politikacıya karşılık kendini adamış bir lider vardır.
Her düşmana karşılık bir dost olduğunu da öğret ona.
Zaman alacak biliyorum. Fakat eğer öğretebilirsen ona, kazanılan bir doların bulunan beşinden daha değerli olduğunu öğret.
Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve hem de kazanmaktan neşe duymayı.
Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu.
Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona.
Bırak erken öğrensin zorbaların görünüşte galip olduklarını.
Eğer yapabilirsen, ona kitapların mucizelerini öğret.
Fakat ona sessiz zamanlar da tanı. Gökyüzündeki kuşların, güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebileceği.
Okulda hata yapmanın hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona.
Kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi.
Nazik insanlara karşı nazik, sert olanlara karşı da sert olmasını öğret ona.
Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma.
Tüm insanları dinlemesini öğret ona. Fakat tüm dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret.
Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini öğret ona.
Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.
Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini.
Ona kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını, fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.
Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona. Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa dimdik dikilip savaşmasını öğret.
Ona nazik davran, fakat onu kucaklama. Çünkü ancak ateş çeliği saflaştırır.
Bırak sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun. Bırak cesur olacak kadar sabrı olsun.
Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır.
Bu büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsen bir bak bakalım.
O, ne kadar iyi, küçük bir insan.
Oğlum.

Abraham Lincoln
(Oğlunun öğretmenine yazdığı mektup)

marea
04-07-2004, 01:52
DENİZ GÖKÇE Chirac'ın derdi ne?

Dünya medyasında Bush'un İstanbul'daki NATO zirve toplantısında Türkiye'nin AB 'ye üyeliği konusunda verdiği ısrarlı desteğin karşısına Fransa Başkanı Chirac'ın 'ABD'nin bizim Türkiye ile ilişkimize karışması, bizim ABD ile Meksika arasındaki ilişkilere bulaşmamıza benzer!' içerikli sözlerle dikilmesi detaylı bir şekilde yer aldı. Ancak Chirac aslında bu tür çıkışlarla kendisini içinde bulunduğu zor durumdan kurtarmaya çalışıyor, çünkü o da, en az Bush kadar, zor durumda. Hem uluslararası platformda, hem AB içinde, hem de kendi ülkesinde ve de kendi partisinde! Aşırı doz anti Türkiye çıkışları da bu 'kendi elemlerinden' büyük ölçüde kaynaklanıyor.

Financial Times'ın perşembe günkü yorumu, tartışmanın bir yanı ile Türkiye'nin üyeliğinin parasal maliyeti, Türkiye'nin dengeleri bozacak kadar büyük nüfus ve ekonomisi ve ülkenin stratejik konumu ile ilşkili olduğu, ama diğer taraftan tartışmanın sonuçta popülizme dayandığı idi. Biz de böyle düşünüyoruz. Peki nedir Chirac'ın elemleri?

Jacques Chirac Fransa'da ilk defa parlamentoya 1967 yılında seçilmiş.10 yıldır da Fransa'nın Başkanı. Ancak Chirac uzun zamandır yenilgi üzerine yenilgi almakta. 2007 yılına kadar seçim gündemde olmasa da o artık yıpranmış bir politikacı! Üstelik çıkışları ile de ülkesini içerde ve dışarıda antipatik kılıyor.

Fransa ve Almanya, ilk defa tüm ülkelerin bütçe açıklarının GSMH oranı olarak yüzde üç değerini aşmamasını, zorlarken kendilerinin birkaç yıl peşpeşe bütçe açıklarını yüzde 3 oranının üzerine çıkarmaları ve bu konudaki ikazları gözardı etmeleri ile büyük eleştiri almışlar, antipatik olmuşlardı.

Bu gerçeğe rağmen Chirac Belçika Başbakanı Guy Vehofstadt'ı yeni AB Komisyon Başkanı yapma girişimini başlatmış, ama bunda başarılı olamamış, adayına destek sağlayamamıştı. Bu yenilgi ortamında Fransa aleyhte oy veren küçük ülkeleri azarlamaya kalkarken, İtalya'yı da 'ikili ilişkilerinin çok kötü olabileceği' tehdidi ile bastırmaya çalışmıştı. Fransa'ya destek vermeye çalışan Alman Başbakanı Schröeder de kendilerinin 'Avrupa bütçesine en çok katkı yapan ülke olduklarını' tüm ülkelere bir kere daha hatırlatmak yoluna gitmiş, tehdide katılmıştı. İngilizler'in desteklediği aday Chris Patten ise Chirac'ın 'Bir İngiliz adayı kabul edemem!' şeklindeki vetosu ile adaylıktan düşmüştü. Chirac, İngilizler'in ne AB tek para sistemine üye, ne de Schengen serbest sınır sistemine dahil olduklarını ve bu her iki sistemin de AB Komisyonu tarafında yürütülen sistemler olduğunu, dolayısı ile İngilizler'in üye olmadıkları şeyleri yönetmemeleri gerektiğini gündeme getirmişti.

Sonunda, Portekiz Başbakanı Barroso üzerinde anlaşılan aday oldu, ama Barroso da hem Atlantik'çi (yani ABD ile uzlaşma taraftarı) hem de Irak savaşı öncesinde, Azor Adaları'nda AB temsilcileri ile Bush ve Blair'i bir araya getiren toplantıyı organize ederek Irak'ta savaşa karşı çıkmamıştı. Dolayısıyla Chirac AB'nin iç politikasında (Komisyon Başkanlığı seçimleri) açık bir yenilgi almış bulunuyor.

Bilindiği gibi AB bir de anayasa taslağını kabul etti, ama bu taslak ülke ülke referandumlarla oylanmak zorunda ve kabul görmediği takdirde (tek bir ülkenin vetosu bile anayasa taslağını öldürmeye yeterli), 25 ülkeyi birleştirmek için gündeme getirilen anayasa, AB'yi iki parçaya bölmüş olacak. Yani AB Anayasası konusunda da bir Fransa-Almanya ortak yenilgisi daha pişmekte!

Chirac kendi ülkesinde de oldukça zor durumda. Fransızlar da Bay Chirac ve hükümetinden çok sıkılmış durumdalar. Mart ayındaki mahalli seçimlerde ve haziran ayındaki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde seçmenler sola dönerek Chriac'ın partisini aşağıya ittiler, destek vermediler. Fransa'da yapılan anketlerde seçmenlerin yüzde 70 kadarı Chirac'ın Başbakanı Raffarin'i desteklemiyor. Chirac'ın kişisel ratingi de TNS Soffres tarafından yapılan anketlerde yüzde 35 değerine düşmüş bulunuyor (geçen yılki yüzde 50 değerinden)!

Yıllardır koruduğı protejesi ve Parti Başkanı Alan Juppe de ocak ayında rüşvet nedeni ile mahkum olduğundan siyasete veda edecek! Chirac, Juppe'nin yerine şu anda çok popüler olan Maliye Bakanı N.Sarkozy'yi de, sadakatine güvenmediği için getirmek istemiyor. Böylece Chirac parti içinde de yalnız kalmış durumda. Bu durumda eski Dışişleri Bakanı Villepin'e dönmek zorunda kalırsa da ülkede hemen hiç bir ağırlığı olmayan birini yeniden göreve atamış olacak! Bu nedenle de, bir kere daha tükürdüğünü yalayıp, güvenmese de Sarkozy'yi göreve getirmesi gündeme gelecek!

Özetle Chirac çıkışları ile kendisini kurtarmaya çalışıyor, biz de arada kaza kurşununa kurban gidiyoruz! Tabii Avrupa'nın NATO'yu ne yapacağını bilememesi de ortalığı bulandıran bir konu! Alt tarafı, diyor The Economist, eğer ortaklar tüm üyeler için bir tehlike oluşturan Afganistan ve Irak'ta bir arada duramazlarsa, NATO ne için var?

( Akşam Gazetesi )

derindeniz
13-07-2004, 18:02
YIL 1920...
Arap, Ingiliz'le birlesmis, Türk'ü arkadan vurmus;
Ermeni Rus'la birlesmis, Dogu Anadolu'yu kana boyamis;

Rum Yunan'la, Yunan Ingiliz'le birlesmis, Bati
Anadolu'yu ele geçirmis...
Ülkenin mahvolmadik, yikilmadik, yanmadik, kan
dökülmedik, kül olmadik hiçbir yeri kalmamis...

Kalan ne?.. Elde avuçta Istanbul ile Izmir bile
yok!.. Anadolu'nun alti yedi milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle, yüzde
95'i
okuma yazma bilmez, yorgun,
yoksul, bitkin, ezik bir halk... Nasil kurtulmusuz?..
Sasip kaliyorum...

Yunan'i nasil denize döküp hizaya getirmisiz,
Ingiliz'i Istanbul'dan nasil çikarmisiz, dünyanın
süper güçleriyle masaya nasil esit oturmusuz?..
Inanilir gibi degil... Sakin rüya olmasin?..

Yil 1923... Anadolu'da 10-11 milyon savas artigi
yasiyor; hastalikli, aç biilaç, parasiz; yüzde 95'i
elifi görse mertek sanacak kadar alfabesiz...
Ne yapacaksin?.. Demokrasi yap!.. Nasil
yapacaksin?.
Komsunun komsuyu bogazladigi iç savaslardan,
Anadolu'yu mezbahaya döndüren dis savaslardan yeni
çikmissin. Fabrikan yok, isçin yok, isadamin yok,
mühendisin yok, doktorun yok, uzmanin yok, tüccarin
yok, ögretmenin yok, mimarin yok, yolun yok, suyun
yok, barajin yok, elektrigin yok, yurttaslik
yasasi yok, üniversiten yok, banka yok, burjuva yok,
proletarya yok, ihracatçi yok, ithalatçi yok, sermayen
yok...

Kalkin bakalim... Nasil kalkinacaksin?..

Sermayesiz ekonomik kalkinmanin yumurtasiz omletten ne
farki var?..
Mustafa Kemal kusagi ne yapmis?.. Yöneticiler
devletçilige neden ve nasil sarilmis?.. Türkler
bankaciligi nasil ögrenmis?.. Merkez bankasi 1930'a
degin neden açilamamiş?.. Özel sektör nasil
olusturulmus?.. Yeni devlet nasil kurulmus?.. Çagdas
öğretime nasıl geçilmis?.. 1920'de 10-11 milyon
nüfusun yüzde 95'i alfabesizken savas artigi bir
toplumla okuma yazma seferberligi nasil
baslatilmis?.. Kitapliklarda kitap yokken ulusal
kütüphane nasil kurulmus?.. Okullarda tarih kitabi
bile yokken tarih nasil yazilmis?.. Yok olmanin
kuyusundan çikip var olmanin doruguna nasıl
tirmanilmis?..

Yunanli ile dostluk nasil kurulmus?.. Avrupa'da
sayginlik nasil kazanilmis?.. Sasip kaliyorum...
Sasip kaliyorum... 2000 li yillari gectigimiz, 70
milyonluk Türkiye'nin haline bakiyorum...
Hiçbir seyimiz yokken neler yapmisiz? Her seyimiz
varken neler yapamiyoruz?..


Ilhan Selçuk
Cumhuriyet

marea
21-07-2004, 04:44
Topiklerin birinde vardı güzel bir yazı ve buraya taşıdım.Tekrardan Çanakkale Şehitlerini rahmetle anıyorum.


AYÇEKİRDEĞİ

Duman ve is nedeniyle, kedi dilini andıran yarımadaya güneş tam 2 saat geç doğuyordu. Her top patlayışında zeytin ağaçlarına yuva yapmış kırlangıçlar fırlıyordu gökyüzüne. Saroz körfezinden boğaza doğru esen tatlı bahar rüzgarı ayçiçeği tarlalarından aldığı mis kokuyla insan leşi ve barut kokusunu yarımadanın içlerine kadar girmesini engelliyordu. Boğaz tarafında ve Saroz 'un bitiminde yedi milletten beşyüzbin can kendi hayatlarının değil, ulus tarihlerinin gözyaşlarıyla anımsanacağı bir boğazlaşma yaşıyordu.Yedi milletten kurulu metal iskeletli yabancılar hayatlarında ilk kez karşılaştıkları bir havayı koklarken,bir milletin yoksul çocukları onlara geçit vermemek için şan ve şereflerinden başka birde vatan sevdalarından yalnızca şehit oluyorlardı.Hicazda,Kafkasyada,Galiçyada ve burada.Yaşanacak onca aşk,anı ve tad varken onları ölüme kaçıran yalnız şehit olma dürtüsü olamazdı herhalde.

Boğaza bakan topçu tabyalarında İstanbullu iki genç ayrı siperlerde sıranın kendilerine gelmesini bekliyordu. Çavuş tepenin yamacından seslendi" Şair Asım, Topçu Rıdvan". Eğilerek Şair Asım çıktı siperden ,onu Rıdvan takip etti.Çerkez Çavuş iri parmaklarıyla tuttukları tepenin ardını işaret etti"Gidin ayçiçeği sapı toplayın,odun bitti,karavana kaynamıyor". Çerkes çavuş ne olursa olsun tepenin ardındaki zeytin ağaçlarını kestirmiyordu. Hem asırlık zeytin ağaçlarını kesmek, bu sıkıntıda bile olsa yakmak bu toprak için savaşanlara yakışmaz diyordu. Haklıydı ama asıl nedeni çavuşun hicazdan kalma yarası ardına gizlediği yufka yüreğindeydi.Hicaz çöllerinde ağaçsızlık nedir biliyordu.Hicazda yalnız hurma yemekten vitaminsiz kalmaktan dökülen arka dişlerinin boş yerlerinde dolaştırdı dilini.Ninesinin kucağında masal dinlerken ocakta yanan zeytin dalları geldi aklına .Zeytin ağacı ocağın hararetiyle birden bire yanmaz,önce odun kısmından gözyaşına benzer sıvı boşalır ve yavaş yavaş yanar.Bu yüzdendir ki çerkez çavuş zeytin ağacının yanmasına dayanamaz, yetim büyüdüğü çocukluğuna ağlayan ocaktaki zeytin ağaçları gelir aklına.

Şair Asım ve Rıdvan tepenin ardına geçtiler.Bir sigara içimlik yoldan sonra ayçiçeği tarlasının içinde buldular kendilerini.Güneş tepelerinde , boylarınca ayçiçeklerinin arasında iki adamın yürüyüşü sarı denizlerin dalgalanmasına benziyordu.Kurumuş gövdeli ayçiçeği aralarken futbol topu büyüklüğünde bir süs kabağına takıldı Rıdva'nın ayağı.Eğildi,kurumuş sapından söktü.Asım'I çağırdı"Gel bakalım büyük futbolcu,göster maharetlerini bakalım". Şair Asım oyuncak bulmuş çocuklar gibi sevindi.Akaretlerdeki Osmanağa konağında M.Ali Fetgeri'nin onlara verdiği ilk futbol topunu anımsadı.Dile kolay tam 3 yıl çaputlarla top oynamışlar,İngilizlerden aşırılan ilk toplarıyla futbol aşkları depreşmişti.Henüz kurulan Beşiktaş futbol takımında sağ iç oynuyordu,geleni geçeni yeniyorlar,İstanbul'da rakip tanımıyorlardı.İstanbul dışında ilk turnuvaları olacaktı ki Çanakkaleye kendi isteğiyle askere yazılıp gelmişti. "Sıkı dur lan Rıdvan" deyip asıldı topa, ama içi boş süs kabağı vurduğunun aksine yalpalayarak zeytinliklerin oraya kadar gitti.Rıdvan kahkayayı bastı," Ulan bide futbolcu diye geçinirsin kova Beşiktaşlı".Asım kabiliyetsizliğine değil de Beşiktaş'a kova demesine sinirlendi.Rıdvan'nın üstüne atladı ve ayçiçeği tarlasında iki can arkadaş yuvarlanmaya başladılar.Tepenin ardında süngü süngüye Anzaklarla boğuşan Mehmetçikler , ayçiçek tarlasında yuvarlanan Mehmetçikler.Ölümde bu gençler için oyun kadar olağandı ve yaşamak kadar ölmekte anlamını yitirmişti zamandan soyutlanmış Gelibolu yarımadasında çarpışan genç insanlar için.

"Yok oğlum kabak çok hafif ondan doğru dürüst gitmiyor"dedi Asım."Kolay" dedi Rıdvan ve tepe yerinden oyduğu boşluğa saplarını kopardıkları ayçiçekleri sokuşturdu.Kabak ağırlaşmıştı ama vurdukları yer eziliyordu.Asım potininin delik yerini kapatmak için sardığı çaputu çıkardı ve kabağa sardı.Zeytin ağaçlarından dökülen zeytin taneleriyle dikiş yeri izi çizdiler çaputun üstüne.Harkulade bir futbol topu çıkmıştı ortaya.Tek sorun topa vurdukça , ayçiçeklerinden dökülen çekirdeklerin çıkardığı sesti.Zaten toprağı dahi titreten top seslerinin yanında bu ses duyulmuyordu bile.

Ayçiçek saplarıyla kaynayan karavana ile bulamaçlarını yiyen askerler arasında Rıdvan ve Şair Asım'ın yaptıkları futbol topu konuşuluyordu.Kısa sürede takımlar bile kuruldu.Binbaşı ikna edildi.Nöbeti olanlar hariç akşam üstü maç yapılacaktı.Herkes ertesi günü ancak bayram çocuklarının yaşayabileceği bir sevinçle beklemeye başladı.

Öğlen vakti kaleler kuruldu,sahanın sınırları belirlendi.Rütbeliler ile erlerden kurulu iki takım ve onları seyreden yüzlerce kişi yaşadıkları acıları unutmuşlar,aylardır gülmeyen yüzleri nurlanmıştı.Rütbeliler ilk başta üstleri giyinik, erler çıplak oynayacaktı ama Şair Asım'ın giydiği siyah beyaz çubuklu BJK forması öylesine güzel gözüküyorduki kıyamadılar ve rütbeliler üstlerini çıkardılar.Şair Asım mükemmel goller attı, maç berabere bitti.Erler komutanlarının ellerini öptüler.Şair Asım'I çakır gözlü Selanikli paşa çağırdı yanına.Asım bu derin mavi gözlü adamın yanında eğilip ellerini öpmek istedi.Adam tuttu Asım'ı ve alnından öptü.

Birliğe geri döndüklerinde cephe komutanı kimsenin beklemediği bir hüzünle karşıladı onları.Yarın sabahla beraber taaruz emri gelmişti.Bu haber bile kazanılan moralle koymamıştı erata.Gece boyu Asım'ın attığı goller konuşuldu birlikte.

Kuşluk vakti boy abdestleri alındı,topluca namaza duruldu.Taneli çavdar ekmeği ile çorba dağıtıldı herkese.Çakır gözlü paşa birliği karşısına aldı ve süngü tak emrini verdi.Hiç konuşmayacak gibiydi ama ağzından şu sözcükler bağırırcasına döküldü." Ben size savaşmayı değil , ölmeyi emrediyorum"

Siperlere girildi. Salavatlar getiriliyordu hepbir ağızdan.Titreyen parmaklardaki yüzükler mataralara vuruyordu,tıkır tıkır.Şair Asım ve Rıdvan yanyana bekliyorlardı.Asım birden doğruldu.Kütüklüğünü çıkardı.Rıdvan korktu,kaçıyor sandı Asım'ı.Asım üstlüğünüde çıkardı.Rıdvan gülmeye başlamıştı.Asım sanki maça gidiyor gibi siyah beyaz çubuklu BJK forması ile kalmıştı.Formanın üzerine kütülük ve sırt çantasını bağladı.Tüfeğini çarpaz astı ve bal kabağından yaptıkları topu eline alarak beklemeye başladı.Rıdvanı bir gülme aldı,sarılıp helalleştiler.

Hücum borusunun tiz sesi duyulduğunda ilk fırlayan Şair Asım oldu.Birkaç adımı hızlıca atıp elindeki topa öyle bir vurduki top olduğu yerden mermi gibi havaya yükseldi.Asım'ın arkasından fırlyanlarla birlikte birkaç adım atamadan ciğerlerine mermiler dolan Mehmetçikler birkaç saniyede yere serildiler.Çerkes çavuş,Rıdvan ve Asım en önde vurulmuşlardı ve Asım sırt üstü yığılmıştı toprağa.Kanlar süzülürken siyah beyaz formasından şehadet getirmeye çalıştı, ama olmadı.Açık gözbebeklerine , aynı anda havada parçalanan futbol topundan arta kalan ayçekirdekleri dökülüyordu.

Bugün Beşiktaş'ta Şair Asım sokağının adı , Çanakkale destanında şehit düşen Beşiktaş futbol takımının sağiç oyuncusu Şair Asım'dan gelmektedir.Ve ben her Geliboluya gittiğimde kendimi ayçiçek tarlalarının içine atarım, belki bir süs kabağıda ben bulabilirim umuduyla.

derindeniz
10-08-2004, 12:04
Karamanoğlu Mehmet Beyi arıyorum.
Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayımlamıştı;
;Bu günden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste,
meydandaTürkçeden başka dil konuşulmaya; diye,
Hatırlayanınız var mı?
Dolanın yurdun dört bir yanını,Çarşıyı, pazarı köyü, şehri
Fermana uyanınız var mı?
Nutkum tutuldu, şaşırdım merak ettim,
Dolandığınız yerlerdeki Türkçe olmayan isimlere,
Gördüklerine, duyduklarına üzüleniniz var mı?
Tanıtımın demo, sunucunun spiker,Gösteri adamının showman,
radyo sunucusunun discjokey,
Hanımağanın first lady olduğuna şaşıranınız var mı?
Dükkânın store, bakkalın market, torbasının poşet,
Mağazanın süper, hiper, gros market,
Ucuzluğun damping olduğuna kananınız var mı?
İlân tahtasının billboard, sayı tabelâsının skorboard,
Bilgi alışının birifing, bildirgenin deklârasyon,
Merakın uğraşın hobby olduğuna güleniniz var mı?
Bırakın elin yabanınnın, özün bile seyrek uğradığı,
Beldelerin girişinde wellcome,
Çıkışında, good-bye okuyanınız var mı?
Korumanın, muhafızın body-guard,
Sanat ve meslek pirlerinin, duayen,
İtibarın, saygınlığın prestij olduğunu bileniniz var mı?
Sekinin, alanın platform,
merkezin center,
Büyüğün mega,
küçüğün mikro,
sonun final,
Özlemin, hasretin nostalji olduğunu öğreneniniz var mı?
İş hanımızı plâza, bedestenimizi galleria,
Sergi yerlerimizi center room, show room,
Büyük şehirlerimizi, mega kent diye gezeniniz var mı?
Yol üstü lokantamızın fast-food,Yemek çeşitlerimizin mönü olduğu yerlerde,
Hesabını, adisyon diye ödeyeniniz var mı?
İki katlı evinizi dubleks, üç katlı komşu evini tripleks,Köşklerimizi villa,
eşiğimizi antre,Bahçe çiçeklerini flora diye koklayanınız var mı?
Sevimlinin sempatik, sevimsizin antipatik,
Vurguncunun spekülatör, eşkiyanın mafya,
Desteğe, bilemediniz koltuk çıkmağa sponsorluk diyeniniz var mı?
Mesireyi, kır gezintisini picnic,
Bilgisayarı computer, hava yastığını air-bag,
Pekâlayı, oluru okey diye söyleyeniniz var mı?
Çarpıcı, önemli haberler flash haber,
Yaşa, varol sevinçleri, oley oley,
Yıldızları star diye seyredeniniz var mı?
Vırvırık dağının tepesindeki köyde,
Cafe-show levhasının altında,
Acının da acısı, nes-kaaave içeniniz var mı?
Toprağımızı, bayrağımızı, inancımızı çaldırmayalım derken,
Dilimizin çalındığını, talan edildiğini,
Özün, el diline özendiğine içi yananınız var mı?
Masallarımızı, tekerlemelerimizi, atasözlerimizi unuttuk,
Şarkılarımızı, türkülerimizi, ninnilerimizi kaybettik.
Türkçemiz elden gidiyor, dizini döveniniz var mı?
Karamanoğlu Mehmet Bey i arıyorum,Göreniniz, bileniniz, duyanınız var mı?
Bir ferman yayınlamıştı....Hayal meyal hatırlayıp da sahip çıkanınız var mı?
Yusuf YANÇ

Uzaklar
10-08-2004, 16:27
HAYATIN INTIKAMI

Ne zaman universitelere konusma yapmaya gittiysem ya da ne zaman benden daha genc biri benim ondan daha fazla bir sey bildigimi sanarak bana sorduysa "bu isin olurunu", dedim ki:Universiteyi bitirince hemen calismaya baslama. Git, dolas, ulkeler gez, ac kal, metelige kursun at, ama ne yap et, kosturmaya baslamadan once biraz amacsiz yuru. Maceraya cik, bedeli ne olursa olsun bunu yap. Cunku...Cunku hayat, onu erken anladigini sananlardan cok fena alir ocunu. Bir seyi vaktinde yasamadan gecersen, cok sonra, seni rezil etme pahasina, sana yasatir o eksik býraktigin bolumu. Asik mi
olmadin on alti yasinda? Gelir seni kirk besinde bulur, en olmaz zamanda. Maceraya mi cikmadýn yirminde? Surukleye surukleye goturur seni otuz besinde. Yirtik kot, yer bezinden hallice bir kazak giyip, nasil gorundugune aldirmadan geciremedinse ogrencilik yillarini mesela, elli yasinda, artik kalabaliklarin gozleri seni hic de oyle gormeyi beklemezken, sana giydirir o kot pantolonu. Hayati sakin erkenden yasama, sonradan cok fena komik eder adami. Serserilik ederek gecirmeli insan serserilik edilecek yaslari. Zira atlayip
gectigin ne varsa donup dolasip bulur insanin yakasini. Kendini yasatincaya kadar yapisip kalir.

Ece Temelkuran

Yazi cok guzelde; 50 yasinda kot pantolan giymenin nesi var yani :rolleyes: ya da 45nde asik olmanin...

Bu yazi sanki insanlarin hayati 35nden sonra yavaslamaya basliyor/ her seyin bir yasi var/ serserilik zamaninda yapilmali gibi, gonlu genc olanlara ters gelecek unsurlar iceriyor :(

fiora
20-08-2004, 18:16
BABALAR VE KIZLARI

Doğduğunda
Baba : Ne kadar da güzel. Şimdi bu küçücük şey benim kızım mı?
Gözleri de bana ne kadar çok benziyor.
Kızı : Bu gözlerini benden hiç ayırmayan adam babam olsa gerek.

5 yaşında
Baba : Prensesim benim, güzel kızım. Söyle bakalım baban sana ne alsın?
Kızı : En çok babamı seviyorum. Babam, niye annemle uyuyor?
Hep benimle uyusun, başkasını sevmesin.

10 yaşında
Baba : Gittikçe yaramaz oluyor, kime çekti bu kız?
Kızı : Ben babama aşığım. Büyüyünce babam gibi erkekle evleneceğim.
Babam bu ay harçlığımı arttırır mı?

15 yaşında
Baba : Ne kadar da çabuk büyüdü.
Eve de gittikçe geç kalmaya başladı, bu gidişle başına kötü bir şey gelecek.
Sanırım daha sert konuşmalıyım.
Kızı : Babam yüzünden arkadaşlarımla istediğim kadar vakit geçiremiyorum.
Bana baskı uygulamasından nefret ediyorum. Ne zaman özgür olacağım?

20 yaşında
Baba : Artık sözümü dinlemiyor. Benden giderek uzaklaşıyor.
Kendi parasını da kazanmaya başladı ya, bana ihtiyacı kalmadı tabii.
Uzun zamandır tatlı bir-iki laf geçmedi aramızda zaten.
Evi de sürekli erkekler arıyor. Galiba kızım elden gidiyor.
Kızı : Her dediğime alınıyor, beni bir türlü anlamıyor.
Hele geçen gün giydiğim mini eteğe karışmasına ne demeli?
Evden ayrılıp, kendi hayatımı kurmalıyım.
Çocuk muamelesi görmekten bıktım artık!

25 yaşında
Baba : Bir gün bunun olacağını biliyordum. İşte evleniyor.
Zaten aramız eskisi gibi değildi. Şimdi bir de kocası var.
Prensesim beni terk ediyor.
Kızı : Böyle bir günde bile o mutsuz ifadeyi takınmasının ne lüzumu var ki?
Biliyorum, onu bir türlü içine sindiremedi. Bu yüzden yapıyor.
Kendi hayalindeki damat değil ya! Sanki birlikte yaşayacak olan o.

30 yaşında
Baba : Çok az görüşüyoruz. Daha sık bir araya gelsek ne iyi olur.
Hem torunlarımı da özlüyorum. Kendi arkadaş çevrelerinden fırsat bulup da
bize gelemiyorlar ki...
Kızı : Babamları da çok ihmal ediyorum galiba. Yine telefonda çok üzgün geldi sesi.
Haftasonu onlara sürpriz yapmak en iyisi.

40 yaşında
Baba : Kızım, benim entellektüel düzeyimi yeterli bulmuyor.
Ona göre çağın gerisinde düşünüyormuşum.
Oysa küçükken derslerine hep ben yardım ederdim.
Anlayamadığı bütün problemleri bana sorardı. Şimdi beni beğenmiyor.
Bir daha onunla asla politik tartışmalara girmeyeceğim.
Kızı : Babam giderek daha da çocuk gibi davranıyor. Sürekli bir şeylerden yakınıyor.
Gerçi son zamanlarda sağlığı da iyi değil ama. Ya ona bir şey olursa?
Zaten hiçbir zaman dilediği gibi bir evlat da olamadım.

45 yaşında
Baba : Kızımın mutlu bir yuvası olması ne güzel. Gözüm arkada gitmeyeceğim.
Her şeyi kendi başardı. Onunla gurur duyuyorum.
Kızı : Babam için çok endişeleniyorum. Onu kaybetmeye hazır değilim.
İlaçlarını da hep ihmal ediyor zaten. Allah'ım onu benden alma!

50 yaşında
Baba : Dünyada mutlu kal kızım !
Kızı : Seni çok özleyeceğim ve arayacağım babacığım.
Şimdi ben kime danışacağım, kim yardım edecek bana?
Ne olur gittiğin yerde çok mutlu ol.
Ve hep yanımda olduğunu hissettir, ne bileyim ben,
arada sırada işaretler yolla mesela.
Ah babacığım! Sensiz nasıl yaşayacağım?

55 yaşında
Kadın: Sen gideli, seni daha iyi anlıyorum babacığım.
Keşke seni hiç üzmeseydim demeyeceğim, çünkü "keşke"lerin hiçbir şeyi
değiştiremeyeceğini biliyorum.
Yine de beni duyuyorsan, lütfen seni üzdüğüm her gün için çok
ama çok pişman olduğumu bil olur mu?


Cem İşmen e teşekkürler

OCEANS
23-08-2004, 02:18
Neden sevdiğini bilememek..

Hiç birisini neden sevdiğinizi yada aşık olduğunuzu bilemediğiniz, olmuş mudur? Hem de onla hiç konuşmadan onun hakkında hemen hemen hiçbir bir şey bilmeden tüm bunlara rağmen, birine ölesiye tutulduğunuz ve vazgeçemediğiniz olmuş mudur? Nedir onda sizi kendisine böylesi kuvvetle çeken güç. Nedir onu kalbinizde en hassas yere koyan duygu...

Hiç onla yan yana gelme imkanınızın olmadığını bildiğiniz halde onu uzaktan görme ile tarif edilemez bir mutluluğa sevince boğulduğunuz olmuş mudur?

Hem çok yakınınızda hem de çok uzağınızda olduğunu hissettiğiniz birine tutulmanın nasıl bir duygu olduğunu hiç yaşadınız mı?

Hiç “ya anlaşılır” diye onun adını söyleyemediğiniz, onun yüzüne dahi bakamadığınız, onunla ilgili hiçbir muhabbete katılamadığınız olmuş mudur?

En kötüsü de içinizden geçen duyguları söylemenin imkansız olduğu bir durum da onun da size karşı bir şeyler hissettiği hissine kapıldığınız da yüreğinize hançer yarası gibi bir delik açıldığını hissettiğiniz olmuş mudur?

Hiç ona yaklaşmanın mı, ona sevdiğinizi itiraf etmenin mi, yoksa ondan uzak durmanın ve onu sevmiyormuş gibi yapmanın mı daha zor olduğunu düşünüp bu düşüncenin altından kalkamadığınız olmuş mudur?
Peki ya bu duygularınızı değil ona söylemenin onla konuşmanızın bile zor olduğu, onun sesinin tonunu dahi bilmediğinizde içinizde büyüyen ateşin sizi sürekli yaktığını ve sonu gelmez bir yalnızlığa sürüklediğini hissettiğiniz olmuş mudur?

Hani kalbinizde başlayan, filizlenen ancak hiçbir zaman gün ışığı göremeyen ve büyük bir olasılıkla hiç gün ışığı göremeyecek olan bu filizlerin kalbinizden hiçbir zaman atamayacağınızı, kiminle beraber olursanız olun, birbirinizi ne kadar severseniz sevin onu hayatınızın herhangi bir anında gördüğünüzde kalbinizi yine acıtacağını hiç düşündüğünüz ve bu günden bu acıları çekmeye başladığınız olmuş mudur?
Siz bu duygular, sorular, çelişkiler içinde iken sizi gerçekten sevenlerin sevgisini, aşkını belki de hiç fark edemeden yok ettiğinizi, sizin acılarınıza benzer acıları başkalarına yaşatmanın verdiği sıkıntıyı hissettiğiniz olmuş mudur?

Eğer hiç biri olmadıysa gerçekten çok mutlu olmalısınız. Ancak hepsi ya da çoğu olmuş ise kalbiniz artık çok yorulmuş demektir. Kalbinizi ya başkalarına açıp, kalbinizi biraz rahatlatabilir, ya da kalbinizi “ondan” başka hiç kimseye açmayıp kalbinizdeki büyüyü bozmaz, ama bu büyü ile yok olmayı göze alırsınız.


-Bu senin için yazıldı. Sen bunu yazan için gerçekten çok önemlisin.-

düşünür
02-09-2004, 14:04
Bencillik diyarından öz yurdumuza


Milletimizi dört bir taraftan kuşatan yabancı kültürler çeşitli sebeplerin de tesiriyle kendimize yabancılaşmamıza neden oldu.

Kendi kültürümüze yabancılaştıkça bir yozlaşmanın içine girdik ve değerlerimizi yitiriverdik. Bugün dünyaya, maddiyata ve çıkarlara dayanan ferdiyetçi düşünce hakim. Dünyanın dört bir tarafında insanlar mutsuz, insanlar ezilmiş, insanlar fakir ve suratlar abus. En nihayetinde, hayatımızı hep sunilikler kaplamış ve hakikat gitmiş her şey yerini şekle bırakmış, ruhi hayat zayıflamış ve bir ceset yığınına dönmüş bütün bir toplum. Kalplerde ürperti yok, heyecan ise hiç. Ve mefluç olmuş gönüller, özümüz gitmiş surete takılmışız ve kalmamış hiçbir hareketimizde mana adına bir şey. Her yerde ruhsuzluk alabildiğince. Selamsız sabahsız bir dünyada yaşıyoruz. Ne fakirin yüzü gülüyor ne de zengin mutlu. İnsanların kimi açlıktan ölürken kimi zenginlikten ne yapacağını bilemiyor. Gayri meşru ilişkiler almış başını gidiyor, yuvalar dağılmış, evlatlar sevgisiz ve parçalanmış ne var ne yok her şey.

Gelin hep beraber kendi özümüze ve değerlerimize dönelim. İçimiz kan ağlasa da yüzlerimizden tebessüm eksik olmasın. Üzülelim ama kimseyi üzmeyelim. Sokağa çıktığımızda bir yetimi bir fakiri mutlu edelim. Ağlayan bir çocuk gördüğümüzde sesine kulak verelim.

Yetimin başını okşayalım ve sevindirerek uğurlayalım. Hiç olmazsa tanıdığımız insanlara bir selam verelim ve halini hatırını soralım. Kalmasın tanışmadığımız komşumuz. Yüzümüzde hep bir tebessüm olsun ki semtimize içi buruk uğrayanlar bile yanımızdan mütebbessim ayrılsın. Birbirimizle göz göze gelmemek için bakışlarımızı başka taraflara kaydırmayalım. Bilelim ki bizi görünce insanlar yolunu değiştiriyorsa sorun bizdedir. Kalkalım şöyle bir silkinelim, kendimize gelelim ve özümüze dönelim.

Her nefis ölümü tadacak ve herkes yalnızca yaptıkları ile hatırlanacakken ve de ölüm her an yanı başımızda dolaşıp hayatımızı kuşatmışken gelin önce bir hastaneye gidelim ve hastaları ziyaret edip hal ve hatırlarını sorup hayır dualarını alalım. Bu arada fakir-zengin hastanede ölüm döşeğinde yatan insanlara bir soralım şu anda onlar için mal mülk bir anlam ifade ediyor mu? Yine bir soralım yaşamla ölümün kesiştiği o noktada kesada uğramasından korktuğumuz ticaretin, bir ömür biriktirmeye çalıştığımız servetin önemi var mı? Oradan ayrıldıktan sonra bir de kabristanları ziyaret edelim ve mezarların sessiz çığlıklarına kulak verelim. Emellerimiz sınırsız ve ecel yanı başımızda iken ferdiyetçiliğe, menfaate, çıkarlara ve maddi kıymetlere dayanan dar dünyalardan sıyrılalım ve kardeşliğe, dostluğa, hoşgörüye, sevgiye, dayanışmaya, birlik ve beraberliğe dayanan bize ait engin dünyalara sığınalım.



21.08.2004
KEMAL KARYAĞDI

düşünür
02-09-2004, 14:14
Sayın Fiora Dün Kızım oldu bu gün sizin yazıyı okudum, Hüzünlendim hayat bir filim gibi gözümün önünden akıverdi.Hiç ama hiç kimseyi üzmemek SEVGİ, KARDEŞLİK, BİRLİK VE HOŞGÖRÜLÜ olarak yaşamayı başarmamız lazım. Artık herkes başkalarını olduğu konumlarında kabul edip saygı duymasını bilmeliyiz, herkes bizim istediğimiz gibi olamaz. Teşekkürler

düşünür
03-09-2004, 10:16
Bir engelli hayata nasıl bakmalı?


Gömlek iliklemenin zorluğunu hiç yaşadınız mı? Ya da kaşığınızdakileri dökmeden ağzınıza götürmeyi?

Tuvalete gitmenin, konuşabilmenin, dik oturabilmenin, ayakkabı giyebilmenin ne kadar zor olduğunu yaşayanlar bilir. Evden çıkabilmek için birilerinin arabanızı itmesini beklersiniz. Sizin için hayat eviniz değil evin bir odasından ibarettir. Doğarken hayata sadece bakabilmek imkanınız verilmiştir. Yürümeyi, koşmayı, canınız sıkıldığında başınızı alıp gitmeyi bilemezsiniz. Eliniz, ayağınız, felçlidir. Ne yürüyebilir, ne koşabilirsiniz. Hayal kuramazsınız, çünkü hayale giden yollarda heyelan vardır ve hayat sizin için bir çığın altında kalmak gibidir. Sakat insan oksijen gibi moral solumak ister. Onun oturabilmesi için ümide, morale ihtiyacı vardır. Dönüp çevrenize baktığınızda özürlü insanların maddi ve manevi yönden kötü bir durumda olduklarını görürsünüz.

Siz bunların içinde ümidi de morali de unutup gitmek durumunda kalırsınız. Bir özürlü için ne olduğuna karar vermek gerçekten zordur. Nasıl yaşayacağına karar vermeli? Uslu bir sakat gibi mi? Sağlamların tüm dediklerini yapıp, “sen çok akıllı ve mantıklısın” övgülerine sahip olmak mı? Yoksa her geçen gün bittiğini bilerek gözyaşlarını içine akıtarak orada boğulmak mı? Bir üçüncü şık var ki sakatlığını yok farz edip asi biri olarak yaşamak mı?

Kurduğunuz hayallerin hiçbirisinin olma ihtimali yok! Çünkü siz olmakla olmamak arasındasınız. Birçok özürlünün bu girdapta yitip gittiğini, hayata sırf zevk olsun diye bağlanıp ölüme adım attığını görmeli artık. Ölmek isteğinin gelip gittiği, “Neden?, Neden?” sorularının zihninizde kafanızı yumrukladığı gecenin bir yarısında ne yapabilirsiniz? Eğer böyle düşünmeye devam edeceksem bu yolun beni ölüme götüreceği muhakkak.

Bir özürlü hayata nasıl bakmalı? Kafasındaki soruları çözmek için hangi formülleri uygulamalı? Dahası her an özürlü olmaya namzet sağlam insanlar bir gün bizim gibi olabilme ihtimalleri varsa bu durumdan ne ders çıkarmalı?

Hayata gözlerimi açtığımda “Ben niye geldim bu diyara?” diye sorma hakkını kendimde bulamıyorum. “Bana el, ayak vermişsin; ama çalışmıyor? Neden?” diye sebebini de sorma cüretine sahip değilim. Ama muhtacım, ilgiye, alakaya, yaşamak için her şeye... Allah’ın (cc) yaratmasına hesap sorulamayacağını bilmek bu işin ilk basamağı olmalı. İnanıyorum ki Allah (cc) beni böyle aciz yaratarak beni de çevremi de imtihan ediyor. Maraton koşan bir koşucunun imtihanı 30-40 kilometreyse benim imtihanım da bir metre ileri gidebilmektir herhalde. İlk basamak asi olmamaksa ikinci basamak üzerimize düşen kulluk vazifesini bir özürlü gibi yapabilmektir.

Evet, ben okullara gidip okuyamadım. Evlenip çoluk-çocuk sahibi de olamadım. Bir eşim, bir işim olmadı. Hayatım bir odada, televiyon ve akvaryumdan ibaret. Galatasaray, bir de yeni insanlarla görüşebileceğim ümidiyle gittiğim kahve ve sakatlar derneği. Herşeyin bir gün bugünkü gibi olmayacağını biliyorum. Ama şunu da biliyorum ki, sağlam insanların imtihanı benim imtihanımın on katı daha zor. Allah’ın (cc) verdiği nimetlere şükretmek için ne yapılması gerekiyorsa onu yapmalıyım. Görüyorum, demek ki kör de olabilirdim. Düşünüyorum, demek ki zihinsel özürlü de olabilirdim. Yürümesem de, hayat benim için sadece “h” ise de ben o bitirmekle sorumlu olduğum bir metre için çabalayıp duracağım. Sağlam insanlara son bir sözüm; bedeninizin kıymetini bilin. Bu nimetlerin şükrünü de sakın ihmal etmeyin.



06.04.2004
LÜTFÜ YARAR / Balıkesir Sakatlar Derneği Üyesi

DrX
03-09-2004, 19:51
1975-1978 Yılları arasındaydı, tam yılını hatırlayamıyorum...Mevsim kış ve yağışlı bir İzmir günü..Fakültede dersten çıkmış, Karşıyaka bostanlıda oturmakta olan ablamlara hafta sonu tatilinde beraber olmak üzere gidiyorum.
Günlerden cuma, saat 18 suları ve hava yeni yeni kararıyor.Yağış adamakıllı dinmiş fakat yerler gölcüklerle dolu...Küçük, zayıf, esmer ve yaklaşık 8-10 yaşlarında bir erkek çocuk kaldırım taşına oturmuş,iki gözü iki çeşme ağlıyor...
Yanında bir simitci tablası ve yerde çamura bulanmış onlarca simit....
Oğlum niye bu kadar ağlıyorsun dedim..Olan olmuş bir kere...
Ağabey ben doğuluyum bu simitleri satıp parasını eve götürmem gerekiyordu
döküldü satamadım eve gitmeye korkuyorum babam beni çok kötü döver dedi..
Dondum kaldım...Yerde kaç simit var?
.....simit var.
Yani kaç para yapıyor?
400 Tl....
Üniversite öğrencisiyim, cüzdanımı çıkardım içinde 500 Tl harçlığım varmış...
Al oğlum şu 400 Tl ve tablanıda al evine git durma yağmurda dedim, sevindi,
güldü,yürüdü gitti........
Bende ablamlara....

Bir kaç hafta sonra yine yağışlı bir İzmir günü, yine aynı saatler ve Bostanlıda
bu kez bir alt sokak....
Aynı çocuk feryad figan....
Simitler yerlerde....Çocuk kaldırım kenarında..
Tabi uyandım ve sessizce ona doğru yürümeye başladım...
Beni uzaktan gördü ve tanıdı..Tablasını kaptığı gibi kaçtı..
Sevgili dostlar o benim ilk ve minik (yaşça,meblağ o zaman için hiç de fena değildi) dolandırıcımdı..Seneler geçti bu gün tatlı bir gülümseme ile hatırlıyorum ve sizlerle paylaşmak istedim.Hayat bütün renkleriyle güzel...Sağlıkla kalın.. :)

zltcla
14-09-2004, 12:11
ormanları yakarken,
suları kirletirken,
balıkları hoyratça avlarken,
havayı kirletirken,
o güzelim masum gözleriyle dostane bakan-zavallı fok ları kafalarına vura vura öldürürken,
doğadaki diğer canlıların yaşam hakkını yok sayarken,

bunların olacağını düşünecektiniz,
bu kadar dejenerasyonu da çok görmeyelim canım :confused:

saygılarımla :)

zltcla
15-09-2004, 15:44
Hintliler karanlık bir ahıra fil getirip halka göstermek istediler. Hayvanı görmek için o kapkaranlık yere bir hayli adam toplandı. Lâkin, ahır o kadar karanlıktı ki gözle birşey görmenin imkanı yoktu. Ellerini dokunarak filin nasıl birşey olduğunu anlamaya çalıştılar.

Birisi eline hortumunu geçirdi:

"Fil bir oluğa benzer" dedi.

Başka birinin eline kulağı geçti:

"Fil bir yelpazeye benziyor" dedi.

Ayağını tutan:

"Fil bir direğe benziyor" dedi.

Ellerini hayvanın sırtına süren:

"Fil bir taht gibidir" dedi.

Herkes neresini elledi, nasıl sandıysa fili ona göre anlatmaya koyuldu. Onların sözleri, görüşleri yüzünden birbirlerine aykırı oldu. Birisi dal dedi, öteki elif.

Herkesin elinde bir mum olsaydı, sözlerindeki aykırılık kalmazdı.

Duygu gözü avuca, köpüğe benzer. Avuç bütün fili birden elleyemez ki!.. Denizi gören göz başka, köpüğü gören göz başka. Köpükler gece gündüz denizden meydana gelir. Fakat ne şaşılacak şey!.. Köpüğü görüyorsun da, denizi görmüyorsun.

Ey ten gemisine binmiş, uykuya dalmış adam; denizi gördün ama, asıl denizin denizine bak!.. Denizin de bir denizi var, onu sürüp götürüyor. Ruhun da bir ruhu var; onu istediği tarafa çeker çevirir. Sen topraktan biten taneler gibi, yerin sütüne bağlanmış, ona alışmışsın. Kalplerin gıdasına alış da, bu sütten kesilmeye bak!..

Ey perdesiz nurları kabul etmeye istidadı olmayan kişi; hiç olmazsa harflerde gizlenmiş bir nur olan hikmet sözlerini duy, onları ye!.. Böyle böyle o perdesiz nuru da kabul etmeye istidat kazanır, yıldız gibi felekte seyreder, hatta felekten hariç keyfiyetsiz seferlere düşersin.

Yokluktan varlığa geldin ya!..

Kendine gel!..

Geldin ama, nasıl geldin?..

Sarhoşça!.. Hiç kendinden haberin yok!.. Geldiğin yollar aklında bile kalmadı. Fakat sana bir remiz söyleyip hatırlatacağız. Bu aklı terk et de; hakiki akla ulaş!.. Bu kulağı tıka da hakiki kulak kesil!.. Hayır, hayır söyleyeceğim, çünkü henüz hamsın sen!.. Daha ilkbahardasın, temmuzu görmedin bile.

Ey ulular: Bu cihan bir ağaca benzer. Biz de bu âlemdeki yarı ham, yarı olmuş meyveleriz. Ham meyveler daha iyi yapışmıştır, ondan kolay kolay kopamazlar!.. Fakat olup da tatlılaştığı zaman, dallara iyi yapışmaz, hemen düşüverir. O baht ve ikbal yüzünden adamın ağzı tatlılaştığı zaman, bütün cihan mülkü ona soğuk gelir. Birşeye sımsıkı yapışmak, taassup göstermek hamlıktır.

Sen ana karnında iken işin gücün kan içmekten ibaretti. Söylenecek birşey daha kaldı, ama onu ben söylemeyeceğim, Ruhulkuds bensiz söylesin.

Hayır, hayır!.. Ruhulkuds değil, sen kendin, kendi kulağına söylersin... Orada hakikatte ne ben varım, ne benden başkası!.. Sen de bensin zaten cânım efendim!.. Bir rüyaya benzer bu. Uykuya daldığın zaman kendinden geçer, fakat yine kendinden kendine gelmiş olursun. Kendini duyar, dinler de senden başka gizli bir adam rüyada sana söz söylüyor sanırsın.

A güzelim!.. Sen alelâde bir adam değilsin ki!.. Sen bir âlemsin, derin bir denizsin!.. Yüzlerce âlemin dalıp, gark olduğu deniz. Zaten burası ne uyanıklık yeri, ne uyku yeri. Buradan bahsetme vesselam.

Mesnevi: 3.Cilt / Sayfa: 101-105

fiora
16-09-2004, 00:04
BORSADA YAŞADIKLARIMDAN NELER ÖĞRENDİM ?


5.AY

İktidar ortaklarının birbirleriyle sürtüşmelerinin beni ne kadar korkuttuğunu öğrendim...

7.AY

Üst üste 3 tavan yapmış senetlere dalarsam aldığım senetlerin burnumdan geleceğini öğrendim...

12.AY

Bir hissenin değerini anlamanın en iyi yolunun temel ve teknik analiz yapmak olduğunu öğrendim...

13.AY

İktidardaki liderlerin el ele olmalarının ve uzlaşmalarının beni daima mutlu ettiğin öğrendim...

15.AY

Bazen spekülatörlerin, cebimi, her şeyden daha fazla yaktığını öğrendim...

18.AY

İlk borsa yıllarımın keder, şaşkınlık, ıstırap, tutkudan ve hırstan ibaret olduğunu öğrendim...

24.AY

Borsanın, her an cüzdanımı boşaltabileceğini, ama buna değer olduğunu öğrendim...

33.AY

Bir arkadaşı kaybetmenin ek kestirme yolunun, ona senet tavsiye etmek olduğunu öğrendim...

36.AY

Önemli olanın, başkalarının benim portföyüm hakkında düşündüklerinin değil, benim kendi portföyüm hakkında ne düşündüğüm olduğunu öğrendim...

38.AY

Senedimin beni sevdiğini, taban olmamış 2 hisse kaldığında, birinin o olmasından anlayabileceğimi öğrendim...

41.AY

Bir insanın kendine olan güveninin, başarısını büyük oranda belirlediğini öğrendim...

44.AY

Spekülatörlerin, hafta sonu dergilerinde yazdırdığı senetlere, Pazartesi balıklama dalanları görmekten her seferinde sonsuz mutluluk duyduklarını öğrendim...

46.AY

Yalnızca minik bir akıl vererek bile birinin overollunu ve portföyünü koruyabileceğimi öğrendim...

49.AY

Herhangi bir hisseyi almayı düşündüğüm fiyattan daha ucuza almayı başardığımda, bunun profesyonelliğe dönüştüğünü öğrendim...

50.AY

İlk yıllarımda kaybederek ve para karşılığı borsadan ders almamışsam, bu dersi başka hiçbir yerde ve hiçbir şekilde alamayacağımı öğrendim...

53.AY

Aracı kurumdakilerin bana, portföy büyüklüğümün izin verdiği biçimde davrandıklarını öğrendim...

55.AY

Küçük alımları aklımla, büyük alımları kalbimle yapmam gerektiğini öğrendim...

64.AY

Borsada kazanmanın parfüm gibi olduğunu, temel ilkeleri kendime bulaştırmadan başkalarına veremeyeceğimi öğrendim...

70.AY

Günlük al-sat yapmamanın ve bir müddet beklemenin, bir gün kazanıp, ertesi gün 2 katını kaybetmekten daha iyi olduğunu öğrendim...

82.AY

Çok zarar etmiş olsam bile kendi belirlediğim stoploss’lara kesinlikle uymam gerektiğini öğrendim...

90.AY

Sürekli taktik değiştirmemenin ve borsaya belirli, tutarlı ve doğru bir perspektiften bakmanın, borsa hayatında verilen en önemli karar olduğunu öğrendim...

95.AY

Borsada öğrenmem gereken daha pek çok şeyler olduğunu öğrendim...



Dün sabaha karşı hisselerimle konuştum

Ben hep kendime çıkan bir yokuştum

Yokuşun başında bir spekülatör vardı

Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum



Serkan AKKOR / 18.12.2000

mclark
19-09-2004, 17:18
Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlikte
ölmüşlerdi..
Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya
başladılar.. Adam çok susamıştı.. Biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye
devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın
karşısında buldular.. Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından
yapılmış bir bahçe kapısı ve onları karşılayan beyazlar içinde bir
kadın..
Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu :
- "Afedersiniz... burası neresi ?"
Kadın ona gülümsedi :
- "Burası Cennet, efendim."
Adam bunun üzerine sevinçle "Harika...!!!" dedi.
- "Peki bana biraz su verebilir misiniz, gerçekten çok susadım.."
Kadın cevap verdi :
- "Tabii efendim, içeri girin... İçerde dilediğiniz kadar su
bulabilirsiniz..."
Böylece adam köpeğine döndü...
- "Hadi oğlum içeri giriyoruz" diyerek kapıya yürüdü...
Ama kadın onu birden durdurdu :
- "Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez... Hayvanları içeri
almıyoruz..."
Bunun üzerine adam bir an durdu.. Düşündü.. Ve geri dönüp köpeğiyle
birlikte geldikleri yolun tam ters yönünde yürümeye koyuldular...
bir süre geçtikten sonra kendilerini bu kez tozlu çamurlu bir yolda
buldular ve yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir
kapıyla yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı... Adam sordu :
- "Afedersiniz... Bana biraz su verebilir misiniz?"
Dede "İçeri gel" dedi..
- "Kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var..."
Adam sordu :
- "Peki arkadaşım da benimle gelip ordan içebilir mi?"
Dede "Tabii..." dedi.. " çesmenin yanında köpeğinin de su içebileceği
bir
kase bulacaksın..."
Bunun üzerine adam kapıdan girdi... Biraz yürüdükten sonra sağ tarafta
çesmeyi buldu.. Adam çeşmeden köpek de oracıktaki kaseden doya doya
içerek
susuzluklarını giderdiler... Derken adam geri giderek
girişte bekleyen dedeye sordu :
- "Su için çok tesekkür ederim... Peki burası neresi..?"
Dede "Burası cennet" dedi..."
Bunu duyan adam şaşırdı :
- "Ama nasıl olur..? Az önce burası gibi kırık dökük olmayan
muhteşem bir yere gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylediler..."
Dede "Şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?" dedi...
"Ama orası Cehennem.."
Adam iyice şaşırmıştı:
- "Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç
kızmıyor musunuz..?"
Dede gülümsedi :
- "Kızmıyoruz... Çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda
bırakanları Cennet'ten uzak tutuyorlar...."

zltcla
19-09-2004, 18:48
Dede gülümsedi :
- "Kızmıyoruz... Çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda
bırakanları Cennet'ten uzak tutuyorlar...."

Sayın mclark

Tek kelime ile;Enfes

En içten saygılarımla :) :) :)

yunus
20-09-2004, 00:38
Adam iyice şaşırmıştı:
- "Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç
kızmıyor musunuz..?"
Dede gülümsedi :
- "Kızmıyoruz... Çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda
bırakanları Cennet'ten uzak tutuyorlar...."[/QUOTE]


MCLark kardeşim ! Çok güzeldi.

GozgurS
20-09-2004, 23:30
Bir tanıdıklarının evlerinde televizyon ariza
yapmış, tamirci gelip TV'nin arkasını açmış ki bir sürü ekmek
kırıntısı... Tabi kimin yaptığını hemen anlamışlar. Evin dört yaşındaki
yaramaz kızı. Bu hangi ailemizde gerçekleşirse gerçekleşsin ilk
göstereceğimiz tepki genellikle öfkeli bir davranıştır. Tamircinin
yanında bağırır aşırı gidenlerimiz çocuğu orda döver. Fakat anne öyle
yapmamış, çocuğuyla konuşmayı denemiş ve öğrendiklerinden sonra hüngür
hüngür ağlamaya başlamış. Çocuk ekranda Afrika'daki aç çocukları
gördükçe mutfaktan ekmek alıp TV'nin açık bulduğu tek yerinden,
arkasındaki ızgaralardan içeri atıyormuş...

GozgurS
20-09-2004, 23:31
AMERİKA'NIN SUÇ KRONOLOJISI
Masum insanları Öldürmenin hiç bir haklı yani yok.. Kimler yaparsa yapsın yeterki, tek taraflı düşünmeyelim.. "Barış karşılıklı insan haklarına saygıdan geçer". İşte bu da ABD'nin kısa suç kronolojisi (son 10 yıl dahil değil):

+ 1898'de Meksika’yı işgal etti.

+ Ayni yıl Küba'ya girdi.

+ 1921 yılında Nikaragua’yı işgal etti. Ulusal Muhafızlar adlı ve başını Somoza'nin çektiği terör örgütünü kurdu. Anti-emperyalist direnişin başını çeken Sandino ve 300 kişiyi katletti. 40 yıldan fazla sürecek bir terör devrini başlattı. Sabotaj ve suikastlar düzenledi.

+ 1945'te Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki kentlerine atom bombası atarak bir anda 250 bin kişiyi vahşice öldürdü.

+ 1950-53 yılları arasında yüz binlerce yurtsever Koreliyi katletti.

+ 1954'te binlerce Guatemalalıyı öldürdü.

+ 1955'te Endonezya, Laos ve Kamboçya'da çok sayıda CIA operasyonu düzenledi.

+ 1956-59 yılları arasında Küba’da 60.000 kişiyi, ABD'li danışmanların ve Batista'nin birlikte yürüttüğü operasyonlarda katletti.

+ 1961'de Küba'ya karşı Domuzlar Körfezi çıkartmasını örgütledi.

+ 1965'te işbirlikçi Suharto, 1 milyon komünist ve ilerici Endonezyalıyı katletti.

+ Ayni yıl Dominik'e paraşütçülerini indirdi ve 10 bin Dominikliyi katletti.

+ 1975'te Vietnam'dan kovulduğunda arkasında milyonlarca kişiyi ölü ve sakat bıraktı. ABD'nin Vietnam'da halkın üzerine attığı 638 bin ton bomba, II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa ve Afrika'ya atılan toplam bombaların yarısıdır. Kişi başına aşağı yukarı 5 bomba atıldığı söylenmektedir. Milyonlarca insan stratejik köylere sürülmüş, onbinlerce kadının ırzına geçilmiş, yüz binlerce insan sakat bırakılmıştır, Milyonlarca insan işkenceden geçirilmiştir.

+ 1970-75 yılları arasında Kamboçya ve Laos'ta 1 milyon insani katlettiler.

+ 1973'te Sili'de CIA'nin düzenlediği darbe ile 30 bin kişi katledildi.

+ Arjantin'de faşist generallerle yaptığı işbirliği sonucu 30 bin kişi kaybedildi.

+ 1983'te Lübnan'a müdahale etti. 14 bin Deniz Piyadesinin katıldığı operasyonda binlerce ilerici yurtsever Lübnanlı katledildi.

+ Ayni yıl Lübnan'a ikinci bir müdahalede bulundu. Akdenizde eşkıyalık yapan Amerikan 6, Filosuna ait savaş gemileri Lübnan'a günlerce bomba yağdırdı.

+ Yine ayni yıl Grenada’yı işgal etti. Yüzlerce ilerici ve yurtsever katledildi.

+ 1986'da uluslararası haydutluk örneği sergileyerek Libya’yı bombaladı, bine yakin sivili katletti. Ülkeye ambargo uygulayarak deniz ablukasına başvurdu.

+ 1989'da Panama'ya asker çıkarttı ve 5 bin Panamalıyı öldürdü.

+ 1991'de Irak’ın Kuveyt'e girişini bahane ederek diğer emperyalist güçleri de ardına takarak Irak halkına karşı bomba yağdırdı. 100 binin üzerinde insani katlettiği bu vahşeti iletişim kanallarıyla tüm dünyaya resmen izlettirdi. ABD uçakları Irak halkının üzerinde 12 bin sorti yaptılar.

+ Somali'deki durumu bahane ederek yine diğer emperyalist güçleri de peşine takarak ülkeyi işgale girişti. + İran’a karşı başlattığı ambargoyu yıllardır sürdürüyor.

+ Latin Amerika'da ABD'nin bulaşmadığı savaş, katliam, insan hakları ihlali yok gibidir. Nikaragua'dan kaçan işkenceci, halk düşmanı kontraları özgürlük Savaşçıları adi altında Honduras'ta üslendirdi ve silahlandırarak Nikaragua halkının üstüne saldırttı. Birçok Latin Amerika ülkesinde de Ulusal Muhafızlar adi altında ölüm Mangaları’nı örgütledi, eğitti, finanse etti, silahlandırdı ve halkın üzerine saldırttı.

+ ABD, sadece 1946-1975 yılları arasında amaçlarına ulaşmak için tam 215 kez askeri gücüne başvurmuştur. Ayni yıllarda insanlığa 19 kez nükleer silah kullanma tehdidini savurmuştur

GozgurS
20-09-2004, 23:33
Şair

Yıllar önce bir genç delicesine aşık olmuş. Sonunda bir

gün sevdiği kıza açılmış ama reddedilmişti.

Aradan seneler geçmiş genç aşkından yazdığı şiirlerle ünlü

bir şair olmuş.

ismi duyulmuş, namı yayılmış.


Sevdiği kız bir zamanlar kendisini seven gencin namını

duymuş ve kocasını da yanına alarak adamın yanına gitmiş

ve şöyle demiş;

-Beni tanıdın mı?

-Tanıyamadım

Kadın ısrarla tekrar sormuş

-iyi bak tanımadın mı? demiş

Adam gerçekten de tanıyamamış

-Tanıyamadım

Bunun üzerine kadın

-Sen seni şair edeni nasıl tanımazsın

Adamda bunun üzerine sinirlenerek

-MADEM Kİ KERAMET SENDEYDİ , YANINDAKİ NEDEN ŞAİR OLMADI :D :D :D

bıcırık
21-09-2004, 17:14
İSTASYONLAR…*



Tren herhangi bir hastanenin doğum hanesinde başlıyor yolculuğuna. Ağır ağır çıkılan yolculukta tekerlekler hızla dönüyor sonra.... O sizin treninizdir, siz de onun yolcusu. Treniniz akıp giderken, ara istasyonlarda durur, soluklanır. Size, inmekle yola devam etmek arasında ikilemler sunar. Fazla vaktiniz yoktur.

Trenin; 2 . istasyonu sizi, ilk cinselliği yaşamaya davet eden tabelalarla doludur. Tren düdüğü çalar, geride kalır denenmemiş heyecanlar. Ömür devam eder...

3 . istasyonda, çağıran bir arkadaş ıslığı uğruna bırakıp inmek vardır trenden.. Yanında olmak zor zamanlarda, yani adam gibi yaşamak arkadaşlığı... Ne var ki, vakit çok dardır.

4 . istasyonda bireysel mutluluklar uzanır. Zenginlik ve risk... İstasyonda yan yana durup sırıtır yüzünüze... Zenginliği ve riski istasyonda bırakıp devam edersiniz seferinize.

5 . istasyonun gök gürültüsünü andıran sesleri, daha kilometrelerce öncesinden duyulur. Zulme ve haksızlığa başkaldırının sancılı bayrakları sarmıştır dört bir yani.

6 . istasyonda, kır çiçekleri arasında aşkın isyankar tomurcuklarının kokuları doluşacaktır pencerelerden. Ve anlaşılacaktır ki,

AŞK ACILARLA YAŞANACAKTIR.

Ve devam yolculuklara.

Sonra....

7. istasyon, tren durur ! Makinistler, terk ederler mekanı. Kimi bekliyor bu cenaze törenini? Ne daha ileriye, ne daha geriye gitmek mümkündür artık.

Bu SON İSTASYON ’dur.

Birden vurur PİŞMANLIKLAR.

''KEŞKE... KEŞKE DURSAYDIK'', dersiniz önceki istasyonlarda....

Hep treni kaçırmaktan söz edilir ya hayatta, oysa treni kaçırmak olası değildir ki...

bıcırık
23-09-2004, 22:06
Ellerim üşüyor...

Geldiğin gibi gittin. Sensiz nasıl suskunsam, şimdi bir o kadar haykırıştayım. Duyanım yok. Gönül duvarıma vurdukça gözyaşlarım, sadece akreple yelkovan şahit sensizliğin ölümüne.

Bir insan yok oluyor bu gece, mutlu bir tablo düşüyor aşk çivisinden. Kırılan camlar arasında kanıyor can yarım. Sol yanım yine üşümeye başladı, oysa çöl akşamlarının ortasındaydım seninle. Alnımdaki busen, kırmızı bir mum gibi içli içili yanmakta. İs kokusunda öpüşlerin yanağımdayken, gögsüm daralıyor, dar geliyor gökyüzü soluklanmaya.

Her telefonda -özledim diyen sen, neredesin kaç gündür? Telefonum hep başucumdaydı yatarken, yastığımın ucuna düşerdi mesajların. Dalıp giderdim beyaz tenininin huzurlu düşlerine. Mavi yıldızlarımı çaldı gidişin. Şimdi, menteşesi çıkmış kapıdan gelen bir karartı süpürüyor kırıntılarını. Çatlamış şarkılardan, ağıtlar çınlıyor kulaklarımda.

Küçük bir göl kıyısında, beni seyredişini söylediğinde ki sesini duymak için, araladım anıların penceresini. Rüzgar ağlıyor hayat ağacımın dallarında. Birikintide süzülen küçük bir su yılanı gibi sinsice yaklaşıyormuş nankör gözler, bilemedik ay parçam.
Zorla teslim alınan bir bedenin isyanında, kayboluşunun yangınında, küle döndü gülüşüm. Öfkenin, hırsın ateşinde, ölümüne tutuştu, tutuşturdular varlığımızı.

Bir bağ bozumunun son kalıntısı şiirleri, denize karşı bir masada yudumlamıştık kırmızı şarapla. Birkaç gün, sadece birkaç gün önce ordaydık.

Mutluluğu harcamak ne kolay geliyor başkalarına. Oysa büyüklüktü susmak, yapamadılar ay parçam, anlamadılar bu sevdanın temizliğini. Tüm geceyi sürdüler alnıma. Dilden dile, kulaktan kulağa düşen ya da içlerine ağır gelen neydi? Tutamadıkları, uzandıkları kin nedendi?

Gecenin yarısında, sevgiyi nefrete dönüştüren güneş gülüşlü, ayaza çaldı şiirleri, öksüz kaldı kalemim. Neyin, kimin ıslığıydı çaldığı? Ne depremler yarattı dört duvarımda, ya senin buz kesen duyguların .asılı kalan sevgi sözlerin? . O ses nasıl da böldü geceyi! ! !


Şimdi sen bir köşede nefret biriktiriyorsun, ben se özlem. Ya bizi bu hale getirenler neyle yüzyüze aynaya bakınca.. Neyin zaferi kutladıkları?

Sevdim ay parçam. bunu sen de bildin..hissettin ve sevdin.. Küs diline yandığım, şu gecelerime çöken karabasanları tüket, kirpiklerinden düşen bakışını sapladığın gözlerimi boya senli düşlere.

Ne olur sabahla doğsan şu suyun ardında? ! ? Suskunluğunu bozup, çığlıklarımı sustursan gönül duvarımda yankılanan.sessiz ölümüme şahit olacak yoksa şiirler.. sol yanım üşüyor can yarım.öptüğün ellerim üşüyor.düşlerimse buz kesti gidişinle...

Arzu Altınçiçek

--------------------------------------------------------

Geldiğin gibi gittin...

tungata
04-10-2004, 01:12
Ben anneyim

Seni,bir hücreden yaşamaya layık bir canlı haline getiren benim.Seni ıstırapların en
büyüğüyle doğurdum;sevinçlerin en büyüğüyle kollarıma aldım.Sana ilk davranışı,ilk
gülüşü,ilk bakışı,ilk heceyi ben öğrettim.Seni karşılıksız,menfaatsiz,tertemiz ilk ben
sevdim.Sana hayatta ilk lazım olacak dersleri ben verdim.Senin yüzünden ilk acıları
ben duydum.İlk ağlayışlarını benim göğsümde dindirdin.İlk sırrını bana açtın.İlk dost
beni edindin.
Ben anneyim !
Bana her zaman güvendin.İlk aşkını ben hissettim.Üzüntülerin benim üzüntülerim
oldu.Seni pencerelerde bekledim,gelişinde kapılara koştum.Seni her zaman aynı
duygularla bağrıma bastım,seninle iftihar ettim,seninle taçlandım,şereflendim.
Ben anneyim !
Ben Tanrı'nın en büyük lütfuna layık görülmüşüm.Ben bereketim.Ben Tanrı gibi
insan yaratabiliyorum.Ben yeryüzünde iyi ve güzel,kötü ve çirkin her şeyin mesuliyetini
taşıyorum.Medeniyet benim,mazi benim,gelecek günlerin ümidi benim.
Ben anneyim !
Ben insanlığın başı ve sonuyum.Ben hayata şekil veren sanatkarım. İstediğim
renkleri kullanır,istediğim gibi yontarım.Beynine ilk nakşolacak sözler benim, kalbe
ilk yerleşecek duygular benim duygularımdır.Ben cennet ve cehennemim.Ben istersem
sevgi kardeşlik ve dostlukla büyütürüm;istemezsem kinle,düşmanlıkla içini doldururum
Ben dünyaya nizam veren iradeyim.
Ben anneyim !
Ben sabır ve tahammülüm.Ben en yumuşak ve en sertim.Cesur olmayı nasıl benden
öğrendinse,korkuyu da ben sana öğrettim.Seni ilk öpen ve ilk döven benim.Sevmek,
aşık olmak,şefkat,kin,dostluk ve düşmanlık duygularının hepsi bende.
Ben anneyim !
Bir acı duyarken beni çağırırsın.Ben teselliyim.Ölsem bile gözüm arkadadır.Ben
endişelerin derin kuyusuyum.Kendi içime düşerim.Ben bütün alakaların mihrakıyım.
Cömert olduğum kadar hasis,kıskanmaz göründüğüm derece de kıskancım.
Evet,seni kıskanırım.Sen benim eserimsin,sen benim emeğimsin.Sen benim güzel
günlerim,geçen ömrüm,bütün hatıralarımsın.Seni kıskanırım.Seni bu duygumla bunaltır,
isyan ettirir,üzerim.Seni kendime hasretmek isterim.
Bunun için kıskanırım seni.
Ben anneyim !
Ben saygının mihrabıyım.Önümde diz çökmeni isterim.Gönlünde yer etmeyi isterim.
Hakkım ödensin isterim.Unutulmaktan korkarım.Baş üstünde ve baş köşende yerim.
Bu benim hakkım.
Ben anneyim !
Ve son nefesimde...
Her zaman...
Sütüm ve hakkım helal olsun yavrum derim.
Sadun TANJU
VATAN GAZETESİ-1957

tungata
04-10-2004, 01:56
Hayat satrancı
Genç bir adam kendi yöresinde çok tanınan bir bilgenin yanına gitti. Derdi biraz farklıydı. Genç yaşında hep başarı kazanmıştı. Babasından devraldığı küçük işi hızla büyütmüş, zengin olmuştu. Çevresindeki herkez ona saygı gösteriyordu. Düşmanı yoktu. Evlilikleri başarılı olmuş, çok genç yaşlarda başlayarak birkaç kez baba olmuştu. Ve genç adamın derdi de buradan sonra başlıyordu. Bu kadar erken başarı, çok başarı, çok sayılmak yüzünden bütün çevresindeki insanları "küçük" görmeye başlamıştı. Genç adam için "önemli" hiçbir iş, hiçbir insan, hiçbir durum kalmamıştı. Hiçbir konuşmayı birkaç dakikadan fazla dinleyemiyor, okumaya başladığı herşeyi birkaç dakika içinde elinden bırakıyordu.
Bilge kişi genç adamı uzun uzun dinledi. Genç adam anlattıkça anlattı.Sonra da bilge kişi sordu: "Yaparken zevk aldığın, her şeyden daha fazla ilgini çeken hiçbir şey yok mu?" Genç adam bir süre düşündü ve cevap verdi: "Satranç..." dedi, "Ama satrancı da çok iyi oynadığım için rakip bulamıyorum." Bilge kişi "Güzel" dedi, "Burada bir öğrencim var, o da iyi satranç oynuyor." Öğrencisini çağırdı, satranç masası kuruldu. Genç adam ve öğrenci karşılıklı oturdular. Bilge kişi aniden "Bir dakika" dedi, "Bu satranç karşılaşması biraz farklı olacak. Kaybeden, kafasını da kaybedecek. Kaybedenin kafasını ben kendi elimle, kendi hançerimle keseceğim. Tamam mı?" Öğrencisi "Tabii efendim" deyince genç adam da daha zayıf bir sesle "Tamam" dedi.
Oyun başladı. "Her şeyi en iyi yapan", "Her şeyde en başarılı" genç adam boncuk boncuk terliyordu. Yaptığı her atak bilgenin öğrencisi tarafından ustaca savuşturuluyordu. Genç adam terlemeye devam ediyordu. Bir süre sonra savunmaları düşmeye başladı. Öğrenci usta hamlelerle genç adamı sıkıştırmıştı. Genç adam bir an bilge kişiye baktı. Gözleri korku doluydu. Bilge kişi o an, bir el darbesiyle satranç masasını devirdi: "Tamam bitti! Hiç kimsenin kafası kesilmeyecek!" Genç adam önüne bakıyordu. Bilge kişi konuştu: "İşte tekrar tutkuyu yaşadın... Dikkatini toplamayı öğrendin... Hiç kimseyi küçümsememen gerektiğini gördün... Her an ölümün yanında yaşadığın için her şeye değer vermen gerektiğini anladın..." Sonra bilge ve öğrencisi yere saçılmış satranç taşlarını birlikte toplayıp kutusuna koydular.

tungata
04-10-2004, 01:58
Mutsuz inek
Yemyeşil bir adada tek başına yaşayan bir inek varmış. Bütün gün otları yiyor, semiriyor, fazla kımıldamadan duruyormuş. Gece gelince ise karanlıkta çevresindeki otları göremiyor ve telaşlanmaya başlıyormuş. "Eyvah yarına yiyecek bir şey kalmadı, tek başıma bu adada açlıktan öleceğim" diye kurdukça dertleniyor, dertlendikçe kuruyor-muş.
Bütün gece bu kuşku ve korkularla uyuyamıyor, kıvrana kıvrana sabahı ediyormuş. Geceyi bütün bu kuşku ve korkular içinde uyuyamadan geçirdiği için de sabah olduğunda bir deri bir kemik kalıyormuş.
Sabahın ilk ışıkları adayı aydınlatınca birden çevresinin yeşilliklerle dolu olduğunu görüyor, seviniyor yiyebildiği kadar yiyormuş.
Sonra yine gece oluyor ve aynı korkular ineğin kafasına doluyor, yine sabaha bir deri bir kemik ve korkular içinde ulaşıyormuş.
Zaman böylece akmış gitmiş, ama inek hiçbir zaman bir önceki geceyi ve o sabahı hatırlayamadığı, kafasında birara-ya getiremediği için gündüz semirmeye gece korkup zayıflamaya devam etmiş.
Mevlânâ diyor ki: Yarına ilişkin kuşku ve kaygıları büyütmek her tarafı yeşillik dolu bir ineği bile mutsuz eder.

tungata
04-10-2004, 01:59
Dervişin eşeği
Dervişin biri eşeğinin üzerinde uzun süre yol aldıktan sonra varlıklı birinin evine konuk oldu. Eşeğini pek seviyor, ona değer veriyordu derviş. Kendisini karşılayan hizmetkâra eşeğinin yularını verip ev sahibinin sofrasına oturduktan sonra aklına eşeği geldi.
Hizmetkârı çağırdı ve sordu: "Benim eşeğe yemek verdin mi?" Hizmetkâr "vereceğim" diye cevap verdi. Sonra aralarında şu konuşma geçti:
Benim eşek saman ve arpanın iyisinden yer, ona göre ver olur mu?
Hiç merak etme derviş, en iyi samanı ve arpayı vereceğim.
Semerini indir, sırtını bir güzel tımarla.
Hiç merak etme derviş, benim işim budur, çok iyi yaparım.
Ben eşeğimi çok severim, ne olur, yatacağı yeri biraz temizle de rahat uyusun zavallı.
Hiç merak etme derviş, onun rahatı için elimden geleni yaparım.
Derviş uyumak için konuk odasına geçmiş, hizmetkâr da aklında dervişin istekleri olmasına rağmen "Aman, şimdi yorgunum, sabah bakarım" deyip gitmiş yatmış.
Gece boyunca derviş hiç doğru dürüst uyuyamamış, rüyasında sürekli olarak eşeğini çeşitli eziyetler altında görüyormuş. Sabaha kadar bu rüyayla dönüp durmuş, bir ara uyanınca aklına eşeğine bakmak gelmiş, ama hizmetkârın kendinden çok emin sözleri aklına gelince kalkmaktan vazgeçip tekrar yatmış.
Hizmetkâr ise sabah erkenden kalkmış, eşeğin yanına gitmiş. Eşek toz toprak içinde aç, susuz yatıyormuş. Hizmetkâr eşeği kaldırmış, dervişi kandırmak için sağını solunu silmiş, sonra canlansın diye değnekle vurmaya başlamış.
Derviş evden çıkarken gelmiş eşeği teslim etmiş ve hemen ortadan kaybolmuş. Derviş sevgili eşeğine binerken onu böyle canlı canlı görünce memnun kalmış, ev sahiplerine veda etmiş, yola çıkmış.
Daha birkaç dakika gitmiş gitmemiş ki, eşeğin dizleri bükülmeye başlamış, iyice ağırlaşmış ve birkaç adım sonra da çöküp kalmış.
Bu hikâyeden birçok sonuç çıkarılabilir:
*Çok havalı konuşanlara hemen güvenme, işlerini denetle...
*Sevdiğin insanları başkasına emanet etme, gözün hep üzerinde olsun...
*Sahte saygı gösterenlerin sahtekârlığına kanma...
*Kendi işinin hep sahibi ol, başında dur...
*Kendi işini kendin yap, ele güvenme...
*Kendi karnını doyurmaya bakarken yakınlarının da doymalarını güvence altına al...
*Sana dost ve bağlı gibi davranan, her zaman dost çıkmaz...

bıcırık
05-10-2004, 22:02
Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur:

"Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?"



Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. "O zaman" der öğretmen.



"Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin"



Öğrenciler bunu da yaparlar.



"Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!"



Öğrenciler , bu işten pek bir şey anlamamışlardır. Ama ertesi sabah hepsinin sıralarını üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen:





"Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun."



Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur. Öğretmen, kendisine "Peki şimdi ne olacak?" der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:





"Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde? hep yanınızda olacaklar."



Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar:





"Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor."
"Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık."
"Hem sıkıldık, hem yorulduk?"



Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:

-Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir....Evet arkadaşlar şimdi herkes ruhundaki ağır yükleri boşaltmaya başlasın....

erciyesforce
19-10-2004, 09:38
KÜÇÜK BIR MASAL

Rüzgar, Güneş’e der ki:

Ben senden daha kudretliyim. Bak, şu ihtiyarın ceketini sırtından fırlatıvereceğim.

Rüzgar esmeye başlar, fırtınaya dönüşür, ama ihtiyar ceketine daha sıkı sarılır.

Güneş, 'Beceremedin' der: Ben daha kudretliyim. İhtiyara ceketini şimdi çıkarttıracağım.

Saklandığı bulutun arkasından çıkan Güneş, bir gülümsemeyle ortalığı ısıtıverir. İhtiyar, ceketini çıkarır, neşe içinde yürür

Ve Güneş, Rüzgara döner:

Nezaket ve dostluk sertlikten kuvvetlidir

mclark
22-10-2004, 17:04
Japonlar taze balığı çok seviyorlar. Fakat, Japonya sahillerinde bol
balık bulmak mümkün değildir. Talebi karşılayamayan balıkçılar, Japon
nüfusu doyurabilmek için daha büyük tekneler yaptırıp, daha uzaklara
açılmışlar. Balık için uzaklara gidildikçe, geri dönmesi de daha çok
vakit alır olmuş. Dönüş bir-iki günden daha uzarsa, tutulan balıkların da
tazeliği haliyle kaybolmaktadır. Japonlar tazeliği kaybolmuş balığın
lezzetini sevmemişler. Bu problemi çözebilmek için, balıkçılar
teknelerine soğuk hava depoları kurdurmuşlar. Böylece istedikleri kadar
uzağa gidip, tuttukları balıkları da soğuk hava deposunda dondurulmuş
olarak saklayabilmektedirler. Ancak, Japon halkı taze ile donmuş balık
arasındaki lezzet farkını hissedebiliyor ve donmuş olanlara fazla para
ödemek istemiyordu. Balıkçılar bu defa, teknelerine balık akvaryumları
yaptırdılar. Balıklar, içeride biraz fazla sıkışacaklardı, hatta,
birbirlerine çarpa çarpa biraz da aptallaşacaklardı, ama yine de canlı
kalabileceklerdi. Japon halkı, canlı olmasına rağmen bu balıkların da
lezzet farkını anlayabiliyordu. Hareketsiz, uyuşmuş vaziyette günlerce
yol gelen balığın, canlı, diri, hareketli taze balığa göre lezzeti yine
bde etkilenmişti. Balıkçılar nasıl olacak da Japonya'ya taze, lezzetli
balığı getirebileceklerdi? Japonların taze balık probleminde olduğu gibi
çözüm aslında basittir. 1950'lerde L. Ron Hubbart'in gözlemlediği üzere
"İnsanoğlu ancak hırs iddiası içinde bulunursa anormal çabalar sarfeder."
Ne kadar akıllı, uzman, inatçı iseniz, iyi bir problemle uğraşmaktan o
kadar zevk alırsınız. Problem sizi ne kadar zorluyorsa ve siz onu adım
adım çözebiliyorsanız, bundan da o derece mutluluk ve heyecan duyarsınız
ve enerji dolu, canlı, ayakta kalırsınız. Japonlar, balıkları yine
teknelerindeki akvaryumlarda tuttular, ancak içine küçük bir de
köpekbalığı attılar. Bir miktar balık köpekbalığı tarafından yutulmuştu
ama geride kalanlar son derece hareketli ve taze idiler.

Kendinizi balıkların veya balıkçıların yerine koysanız? Hedeflerinize
ulaşır ulaşmaz, mesela mükemmel bir eş buldunuz veya çok başarılı bir
firmaya girdiniz, borçlarınızı ödediniz vs. Heyecanınız kaybolmaya
başlamaz mı? Yoğun çalışmanız gerekmiyorsa rahatlamaz mısınız? Loto'da
büyük ikramiyeyi kazananlar parayı savurmaya başlamaz mı? Buradan da
görüleceği üzere problemler-den uzaklaşmaktansa içine atlamak, boğuşmak
ve onları yenmek gerekir. Probleminiz çok ve çeşitli olabilir. Ümitsiz
olmayın. Onları tanıyın, organize edin, kararlı olun, daha çok bilgi ve
yardım desteği ile onlarla savaşın. Beyninize bir köpekbalığı atın ve
nelere ulaşabileceğinizi görün...

ertan
10-11-2004, 16:54
Zihinsel Güç

İki çocuklu bir aile hafta sonunu piknik yaparak geçirmeye karar veriyor. Piknik yerine vardıklarında anne yemeği hazırlarken, çocuklar babalarıyla birlikte yürüyüşe çıkıyor. Uzun bir yürüyüşten sonra oldukça yorulan küçük çocuk yalvarırcasına bakan gözlerle,

"Babacığım çok yoruldum. Lütfen beni kucağında taşır mısın?" diyor.

Baba; "Ben de yorgunum oğlum"'

der demez çocuk ağlamaya başlıyor. Baba tek kelime etmeden ağaçtan bir dal kesiyor. Dalı bıçakla biçimlendirip, çocuğa zarar vermeyecek biçimde yontuyor. Sonra dalı oğluna veriyor.

"Al oğlum, sana güzel bir at" diyor.

Çocuk sevinçle dal parçasından yontulmuş ata biniyor ve sevinçle sıçrayarak, ata vurarak annesinin yanına doğru gitmeye başlıyor. Babasını ve ablasını geride bırakmıştır bile...

Baba gülerek kızına: "İşte yaşam budur kızım. Bazen zihnen ya da bedenen kendini çok yorgun hissedeceksin. İşte o zaman kendine değnekten bir at bul ve neşe ile yoluna devam et. Bu at bir arkadaş, bir şarkı, bir çiçek, bir şiir yada bir çocuğun tebessümü olabilir."

Değnekten atınız hiç eksik olmasın..

bıcırık
20-11-2004, 22:07
Bir gün bir yalnızlığa düştüm yine. Başımı ellerimin arasına aldım, sessizce ağlamaya başladım. Önümde yarıya gelmiş bir konyak şişesi. "Beni iç" diye fısıldıyordu, "Beni iç". Sonra yalvarmaya başladı: "Ne olur" dedi "Ne olur haydi iç beni".

Bir bardak doldurdum, tepeme diktim. Şişe rahatladı, sustu. Hani ellerimiz birbirine değince nasıl oluyorduk ? İşte öyle oldum. Hani bakışlarımız buluştuğu zaman, bir başka türlü atması vardı yüreklerimizin. Onu hatırladım.

Sonra bir tren hareket etti. Sabahtı. Karşı karşıyaydık. Konuşuyorduk. Ben sevmek diyordum durmadan. Gözlerim gözlerine soruyordu: "Seviyor musun ?" diye. Hep "Evet" diyordu gözlerin, ellerin, dudakların hep "Evet" diyordu. Oysa ki birçok "Hayır" diyen insanlar vardı çevremizde. Örneğin: bir çocuk "Hayır" diyordu, bir kadın, bir adam ve bir başkası, bir başkası "Hayır" diyordu. Hayır'lar arasında ezilmeye mahkumdu evet'lerimiz...

Tren ilerliyordu. Gözlerin gözlerime soruyordu "Ne olacak ?" diye. Sigara üstüne sigara yakıyordum, kadeh kdeh içki içiyordum, fakat bilmiyordum bende ne olacağını. Bizi sürükleyen bir akıntıydı. Durduramazdık onu, hükmedemezdik ona. Bir anafora rastlayıp nerdeydi ? Uzak mıydı ? Belki çok yakındı, kimbilir... Biz onu göremeyecektik. O gözlerimizi kör ettikten sonra saracaktı bizi buz gibi kollarıyla...

Tren ilerliyordu. Pencereden deniz görünüyordu. Denize akşam güneşi vurmuştu. Renk renk kayıklar gördük kıyılarda. Denize taş atan çocuklar gördük. Uzakta bir balıkçı ağlarını topluyordu.

Ve tren ilerliyordu. Kadere yaklaşıyorduk... Bir alacakaranlık bastı zamanı. Gözlerim gözlerindeydi. Ellerini tuttum, titredin. Acı acı bir düdük öttü. Bir şeyler koptu içimizden.

Sonra tren durdu, indik, yollarımız ayrı ayrıydı.

Şimdi, o gün verdiğin yalnızlığı yaşıyorum...


Ümit Yaşar Oğuzcan

derindeniz
04-12-2004, 04:24
HASRET AKŞAMLARI

Bu akşamın,diğer hasret akşamlarından farkı yokki.yüreğimde hüzün bulutları küme küme olmuş,karanlıklar terketmemişken bedenimi,ay ışığının
hükmümü olur sanki.yine, ayaklarım beni çorlulu ali paşa medresesine götürür.bir nargile içimi dagılır
belki yüreğimdeki efkar . hasret akşamlarına dur der belki marpuçtan aldığım her nefes. işte nargilem hazır.tütünüm tamam,marpuç sabırsız.belliki bir tek o özlemiş beni.derken,ateşçi mustafayı beklerim. bir köz
atsın diye tütüne,ve nihayet vuslat başlar.hasretle çekilir marpuçtan nefesler sanki her nefeste hasret akşamlarına dur diyecekmiş gibi.heyhatki hasret bitmez ,akşamlar yine biter.bu arada dostlarım gelir teker teker.asım hocam,Av.ahmet abi ve bir sohbete dalarız.sıra gelir meşk-e.asım hoca udunu alır eline.
zeytin gözlüm sana meylim nedendir.işte bu şarkıda,bu anda hasret misli misli artar yüreğimde allah muhafaza.hani dinecekti hasret ateşi.hani dur diyecektik hasret akşamlarına.akşamlar biterde yine yürekten bu hüzün,bu efkar ve hasret eksilmez dostum.

bgali
04-12-2004, 17:39
Bu yıl kış erken gelmesin

Emektar boğaz vapurlarından birinde Eminönü'nden Üsküdar'a yol
alıyorduk. O kış sonbahar uzun sürmüş, güzelliklerini renk cümbüşü ile yaymıştı
İstanbul'a.

Vapurun arkasında alt katta ayakta duruyor batmaya yüz tutmuş güneşin
Ayasofya ve Sultan Ahmet camileri üzerindeki ışık oyunlarını izliyordum.
Dalgınlığımı üşüşen martılar bozdu. Önce anlam veremedim. Daha sonra
yanımdaki açık gri paltolu yaşlıca bey efendiyi fark ettim. Elindeki
simitten kopardığı parçaları vapurun arkasından havaya fırlatıyor, martılar
da simit parçalarını havada kapmak için yarışıyordu. Cebimdeki bir iki
bisküvi parçasını atarak ben de katıldım bu oyuna. Bir süre sonra
kolundaki saati gösterip kurmayı unuttuğu için durduğunu anlatıp saati
sordu. Saatini kurarken küpeşteye yaslanıp laflamaya başladık.

Önce, ne iş yaptığımı, nerede çalıştığımı, doğum yerimi, kimlerden
olduğumu sordu. Sonra benim sormamı bile beklemeden İstanbullu ailenin
çocuğu olarak doğma büyüme İstanbullu olduğunu, Sirkecide bir handa kırk
yıldan fazla süreyle işlettiği dükkanında saat tamircisi olarak
çalıştığını, Zenit saatleri üzerine İsviçre'de eğitim aldığını, işlerin azalması
ile birlikte dükkanı kapatıp emekli olduğunu anlattı.

- Dükkanı devredecek birilerini yetiştiremedin mi yanında?

- Eskisi gibi iş kalmadı bizim meslekte. Saat kıymetliydi bir
zamanlar. Şimdi elektronik ve ucuz saatler çıktı, eskinin mekanik
saatleri unutuldu. Şimdi bozuldu mu atıyorlar saati, yenisini alıyorlar. Kim
iş versin saat tamircisine. Bıraksalar daha çalışırdım ama bir yandan
maliyenin vergileri, bir yandan masraflar sürdüremedim. Kapattım gitti
yıllarımı verdiğim dükkanı.

Daha sonra saatin değerli olduğu yıllardan söz etti. Kimsede saat
olmadığı yıllarda meydan saatlerinin iş gördüğünü, köstekli saatler ile
saatlerin meydanlardan cebe girdiğini, sünnet olan çocuklara saat hediye
edilerek büyüdükleri, erkek adam olduklarının vurgulandığı yılları
anlattı.

- Zaman bizim kontrolümüzdeydi sanki o yıllarda. İstediğimiz
zaman kurar, ayarlar, istemediğimiz zaman unutuverirdik, kurmayı. Biz
yönetirdik zamanı.

- Sonra ne oldu, ne değişti?

- Önce saat kulelerindeki saatler cebe girdi, kolaylık sandık
bu gelişimi. Sonra ucuz, elektronik saatler ile değersizleşti zaman.
Üzerimizde taşıdığımız yetmedi cep telefonlarına eklediler ve giderek
insanların kafasına yerleştirdiler saati. Herkes her yerde aynı zamanı
yaşıyor. Kaçamıyoruz artık saatlerden. Kontrolümüzden çıktı. Sanki o bizi
kontrol ediyor.

Bir süre batmakta olan güneşe baktı. İlgiyle dinlediğimi görünce
sürdürdü konuşmasını;

- Zaman üzerindeki kontrolü yitirdi insanoğlu. Sanırım bundan
sonra sıra telefonlarda.

- Telefonlarda mı? Nasıl yani?

- Unuttuk değil mi? Telefon ne işe yarardı? Telefon
uzaktakileri yakınlaştıran bizi sevdiklerimize sesle de olsa kavuşturan mucizevi
keşif değil miydi?

- Öyleydi sanırım.

- Telefon da saat kuleleri gibi dışarılarda bir yerlerdeydi,
sokaklarda, evde asılı durur istediğimiz zaman kullanır, istemediğimiz
zaman uzak dururduk. Cep telefonları ile iş değişti. Önceleri pahalıydı
mekanik saatler gibi. Prestijli aletti. Ancak saatleri ucuzlattıkları
gibi, telefonları da ucuzlattılar. Artık her an her yerde herkese
ulaşabilir, konuşabilir olduk. İnsanları biri birine yakınlaştıran telefon
cebe girince bizleri biri birimize bağladı sanki. Artık telefonsuz bir
yere kımıldayamıyor, olmayınca çıplak hissediyoruz kendimizi.

- Bu bir gelişme değil mi?

- Belki ilerleme ama insan için gelişme mi? Emin değilim.
Zamanın kontrolünü yitirip kendi kontrolümüzü zamana kaptırdık. İletişimin
de başına aynı işler gelecek gibi duruyor. Eskiden telefonları biz
kullanıyorduk. Artık telefonlar yönetiyor insanları. Yakında telefonları da
insana monte edecekler saatler gibi, 24 saat ulaşılabilir hale gelecek
insanoğlu. Bu durum, hayatın ilerlediğini gösterebilir belki ama insanı
da başka bir şeye dönüştürüyor sanki. Benim pek olmak istemediğim bir
şeye.

Daha sonra elinde tuttuğu Pazar filesini kaldırdı havaya.

- Bak bu Pazar filesidir. Artık arasan da bulunmuyor. İnsanlar
pazara çıkıp alışveriş yapar filesini doldurup dönerdi, evine.
Aldıkların, evine ne götürdüğün fileden görünürdü. Şimdi naylon torbalar ile
herkes biri birinden saklıyor aldıklarını, ayıp bir şeymiş gibi. Cep
telefonları ile biri birine bu kadar yakın ama o kadar da uzak insanları
görüyor ve üzülüyorum yeni nesiller için.

Bir sigara yaktı. Güneş Sultanahmet camiinin arkasında kaybolmak
üzereydi. Kız Kulesi yanımızda belirmiş, Üsküdar'a yaklaşmıştık. Sigarasını
tellendirip sürdürdü konuşmasını;

- Bir de. Tamir etmek yerine atıp yenisini almayı tercih
ediyorlar artık, anlamıyorum. Pazara file ile gitmek varken kullanılıp atılan
naylon torbaları tercih ediyorlar. Eskiden tek kullanımlık çakmaklara
sibop takıp doldurulabilir hale getiren birileri vardı, onlar da
kalmadı.

"Böylesi daha ekonomik oluyor ama" diyecek oldum öfkelendi "Başlatma
ekonomiden, ekonomi mi seni yönetiyor, sen mi kendi ekonomini
belirliyorsun ona cevap ver?" dedi hırsla. Sustuğumu görünce sürdürdü sözlerini;

- Ben yeni nesil için üzülüyorum. Bizim nesil yoklukta büyüdü.
Her şeyin kıymeti vardı. Yeni nesil bu bollukta neyin değerli olduğunu
bile fark etmeden yetişiyor. İşi biten, bozulan her şeyi atıyoruz. Onu
yeniden kazanmaya uğraşmıyoruz. Çocuklar bunu görüp bunu öğreniyor. Gün
gelecek insanlara da aynı muameleyi yapacak bu nesil bak göreceksin.

- Ne yapacaklar?

- İşi biten, yada işe yaramayan insanları kazanmak yerine atıp
yenisini almayı normal karşılayacaklar. Yaşlılık, emeklilik ıstırap
olacak buralarda.

Vapur Üsküdar'a yanaşmış halat bağlıyordu. Havanın alacası çökmüştü her
yere. Bırakmak içimden gelmiyordu bizim saat tamircisini. Lafı uzatmaya
çalıştım. Kendisi için hayattan beklentilerini sordum. Gülümsedi.

- Ne bekleyeceğim. Hayat bana gösterdi her türlü yüzünü.
İlkbaharını, yazını yaşadım bu hayatın. Bundan sonrası sonbahar ve kış artık.
Tek beklentim kışın erken gelmemesi, bu sene olduğu gibi uzun sürmesi
şu sonbaharın. Gerçi güven olmaz bu İstanbul'un havasına ama. Umut işte.

Filesini taşımasına yardım etmek istedim, izin vermedi. Vapurdan
birlikte indik. Üsküdar meydanında el sıkışıp ayrıldık. Meydandaki çınar
ağacının sararan yapraklarından biri düştü omzuma, alıp okşadım. Bırakmaya
kıyamadım yaprağı, cebime koyup yürüdüm, Şemsi Paşa'ya doğru.

Boğazın akıntısından gelen sesler uzaklardan duyulan eski bir şarkıya
karışıyordu. Hani sözlerini tam çıkaramasan da eşlik etmek istediğin
şarkılar vardır ya, öyle bir şarkıydı sanki.

Dr. Mehmet Uhri

hakkinen
05-12-2004, 20:02
http://img45.exs.cx/img45/4389/a9nkutupayisi.png

SunShine
20-12-2004, 14:18
Sonbahardaydım…

Yaprak dökümündeydim…

Gönlümün bütün göçmen kuşları çoktan uçup gitmişlerdi… Hüzün şarkıları dökülüyordu tel tel yüreğimden… Ve yüreğim gecikmiş düşleri için dövünüyordu…

.
.
.
.

Sonra uyandım uykulardan… Sen, rüyamda ağlıyordun, bense uyandıktan sonra ağladım...

Ve ben o gece hıçkıra hıçkıra … sarsıla sarsıla ağladım…

Erkek gibi ağladım…

Sana ağladım…


N. Şan

bgali
29-12-2004, 01:46
O sabah bitiremediğim işlerimi toparlayabilmek için erken gitmiştim,
hastaneye. Kapalı, yağmurlu ve kısa kış günlerini yaşıyorduk. Gün yeni
ağarmıştı. Hastaların çoğu uyuyordu.

Kliniğin geniş holünde bahçeye bakan pencere kenarında karakalem resim
yaparken buldum onu. Kır saçlarını topuz yapmıştı. Emekli resim
öğretmeniydi. Yanına yaklaşıp bir süre yaptığı resmi ve onu izledim. Sanırım
bahçede gördüğü manzarayı çizmeye çalışıyordu. Resmin büyük kısmı
tamamlanmış gibi duruyordu.

- Günaydın, öğretmen hanım, erkencisiniz.

- Günaydın doktor bey oğlum. Ortalık sakinken, kaç gündür
yapmak istediğim şu resmi tamamlamaya uğraşıyorum. Sonra kalabalık ve
gürültülü oluyor buraları, çalışılmıyor.

- İzin var mı? Çizdiğinizi görebilir miyim?

Pencereye yönelip bahçeye bakmamı istedi. Hemen tüm ağaçlar
yapraklarını dökmüştü. Bitkiler kış uykusundaydı sanki.

- Bak şu arada küçük çalı kitlesi gibi bir bitki var. Görüyor
musun? Dallarında pembe kırmızı çiçekler olan, yapraksız bitkiyi
çiziyorum.

- Evet görüyorum. Adı nedir?

- Bizim memlekette "Yörük güzeli" derler buna. Doğa uykudayken
baharın gelmekte olduğunu müjdeler, çiçekleriyle. Kışın kasvetli
havasında baharı hatırlatır insanlara. Kış ne kadar sert olursa olsun Yörük
güzelleri çiçek açtığında dallara su yürüdüğünü, baharın gelmekte
olduğunu anlarız.

- Bilmiyordum, ilginç doğrusu. Dahası hastanenin bahçesinde
böyle bir bitki olduğunun bile farkında değildim.

Yapmakta olduğu resme döndü. İşlerim çoktu ama kliniğin dingin sakin
havasında öğretmen hanımın yanından ayrılmak istemiyordum. Hızlı
tarafından çay hazırlayıp elimde çaylarla yanına döndüm. Resmi bitirmek
üzereydi. Gülümsedi, teşekkür etti.

Öğretmenliğin yanı sıra bir dönem profesyonel ressam olarak
çalıştığını, karma ve özel sergiler açtığını ancak ressamlığın ticarileşmesi ile
yabancılık hissedip profesyonel ressamlığı bıraktığını anlattı. Doğrusu
ne demek istediğini pek anlamamıştım.

- Ressamlığın ticarileşmesi, tabloların alım satımını, değerini
arttırmadı mı? Ressamlar para kazanmaz fakir yaşar diye bilirdik.
Böylesi daha iyi olmadı mı?

- Başlangıçta ben de öyle düşünmüştüm. Ama sonra resim ve
ressam piyasasının baskısı giderek daha çok hissedilir oldu, üzerimizde.

- Nasıl bir baskıydı bu dediğiniz?

- Kendi hür irademizle resim yapar ve sergilemeye çalışırdık.
Çoğu satılmazdı belki ama resimlerimizi severdik. Sonra resim piyasası
ve bu piyasanın beklentilerini hissetmeye başladık. Bilmem hangi
ressamın yaptığı natürmortlar yada insan figürleri talep edilir oldu. O ressam
yapmak istediği resimlerin yerine geçinebilmek ve para kazanmak için
benzer türde resimler yapmaya başladı. Kimimiz reklam piyasasına sıçradı.

Çizdiği karakalem resme baktı bir süre. Resim piyasasını ve bu alanda
yayınlanan dergi ve kitapların tüketici taleplerini nasıl etkilediğini
anlattı. İnsanların beğenileri için resim alıp duvarlarına asmaktan
ziyade adı sanı duyulmuş ressamların eserlerini satın alıp ona buna hava
atma çabasına girdiğinden yakındı.

- Kültürel bir kirlenme yaşadık, sanırım. Kimileri bu değişimi
küresel kültüre doğru atılmış olumlu adım olarak görse de içime
sindiremedim. Çekildim bu piyasadan. Resimlerimi kendim için yapıp
sevenlerimle paylaşmak yetiyor bana. Emekli aylığım da var. Geçinip gidiyorum kıt
kanaat. Para girdiği her yeri sıradanlaştırıp kendine benzetiyor sanki.

"Keşke emekli olmasaydınız, öğrencilerinizle oyalanırdınız, onların da
sizden öğrenecekleri çok şey olurdu" diyecek oldum. Derin bir iç çekti,
kafasını salladı.

- Çalışmayı, ben de isterdim ama eğitim sisteminde de
alışamadığım değişiklikler oldu. Resimde amaç bakmak, baktığını görmek,
gördüğünü anlayıp, yorumlayıp resmetmek üzerine kuruluydu. Değişmez sandığım bu
temel ilkeler bile sıradanlaştı, ucuzladı.

- Anlayamadım. Öğretmenliği bırakmanıza neden olan değişikliği
biraz daha açar mısınız?

- Yeni müfredat ile birlikte resim dersinde ilk olarak aynaya
bakıp kendilerini çizmelerini istediler, çocuklardan.

- Eee. Ne var bunda?

Hiddetlendiğini hissettim. Anlamadığım için kızmıştı sanırım. Ama
gerçekten anlamamıştım. Ayağa kalkmak istedi, koluna girip yardım ettim.
Camın kenarına yaklaştık. Güneş yaprakların arasından parıldamaya
başlamış, hastalar uyanmıştı.

- Be oğlum, tarih boyunca insan resim yaparak doğayı
içselleştirmiştir. Bakıp görüp inceleyip resme dökmüştür, doğayı. İnsanoğlu
resimlerinde doğayı ve onun parçası olan insanı çizmiştir. Ne zaman resim de
tüketimin bir parçası haline geldi. İnsanlar orada da unuttu doğayı.
Varsa yoksa kendileri.

- Nasıl yani?

- Nedenini tam bilemiyorum ama bildiğim insanların doğadan
uzaklaştıkça kendilerini kaybettikleri ve her yerde kendilerini aradıkları.
Bazı ressamların resimlerini yaptıktan sonra pırıl pırıl
verniklemeleri, camlı çerçevelere koymalarını ve bu şekilde satışlarını
arttırdıklarını görünce fark ettim bu durumu. İnsanlar resimlerde kendi siluetlerini
görüp resimden hoşlandıklarını düşünüyorlar. Varsa yoksa kendileri. Ama
hiçbir zaman bulamayacak insanoğlu, aradığını.

- Niçin bulamasın?

- Doktor bey oğlum, doğaya bakmaya bırakıp kendimize bakar
olduk. Görmüyor musun? Doğayı ve doğanın parçası olduğumuzu unutup kendine
ya da kendi gibilere bakarak varlığını anlamaya çalışan insanlar sardı
ortalığı. Ne aradığını bilmeden sağa sola saldırıyor tüketiyor,
tüketiyorlar. Çocuklarımızı bile böyle yetiştiriyoruz. Resim yapmayı öğretirken
bile otoportre yapmalarını bekliyoruz.

Sustu. Yorulmuştu sanırım. Çay için teşekkür etti. Çizdiği "Yörük
güzeli" resmini imzalayıp uzattı. Kliniğimize hediye etmek istediğini
söyledi. Teşekkür ettim. Teşekküre gerek olmadığını, yaşlandığını, sık sık
hastalandığını anlatıp; "daha kaç bahar resimleyebilirim ki, bu Yörük
güzelinin müjdesini" dedi.

Taburcu olduktan sonra bir daha görmedik emekli öğretmen hanımı.
Çizdiği resim duvarda asılı duruyor ama hayli sarardı. Bahçedeki Yörük güzeli
ise bu kış henüz açmadı çiçeklerini. Beklediği var herhalde.

Dr. Mehmet Uhri

madenr
05-01-2005, 23:17
BU KADAR SEVEBİLİRMİSİNİZ!!!!

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu,
öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere
daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse
bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti
bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah
otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında
kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf
birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp,Sehrin
öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek İtiraf
ettiler bir süre sonra... Okullarını bitirince hemen evlendiler.
Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama
öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi
umursamadılar. Ayın sonunu zoR getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve
ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan,
alışkanlıklara yenik düşen,banka hesabında para kalmadığı için ya da tam
tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren
sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları
kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının
olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca,
"bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek
devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin
için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adam "Hayır, ben
senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep... Bazen eve geldiğinde, aynanın
üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem,kütüphanenin ikinci rafına
bak...." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki
masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki
masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın,
sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en Sevdiği çikolatalar,
kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne
olduğu önemli değildi zaten....Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri
ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı
bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya
karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul
etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel
projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün
sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık"
levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu
viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile.
Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi
yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilir miyim?" diye
yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım
emlakçıyı... Kaç para olursa olsun burası bizimdir artık...." Sadece bir
hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam
Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları
içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra,kocasında bir
tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor,
konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki Evi hatırlattı
ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım,
o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut... "Mutsuzluk,
mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir.
Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için
yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil
döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer
değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu
kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği... Bir gün, çocukluğunun,
gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken,
"Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti
arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç
bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar
arabaya...." "Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye
bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı....
Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi
sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının
eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen
evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın... Akşam
kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı
sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi
adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde
farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti
evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek
oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle... İlk celsede boşandılar... Modern
bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının
desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte
Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala
sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun
kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu. Aradan bir
yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile,kadının derdine
çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı
açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun"
diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver,
mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor
duyulan bir sesle konuşmaya başladı: "Hiçbir şey göründüğü gibi değil
aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki
kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü
kaldığını.Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek
isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden
sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte
Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs
durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına
inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda
yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..." Gözlerinden akan yaşları
durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline
tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış
bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları
sırayla oku bir tanem"diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni
sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru
söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz
vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı
eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta
şunlar yazılıydı: "Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre
yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni
izliyor olacağım...."

pardon
09-01-2005, 14:14
biraz uzun ama okumaya değer.

Sağa Çektim Bekliyorum


Şizofreni zihin bölünmesi anlamına gelen bir hastalıktır. Biyolojik ve genetik faktörlerin yanı sıra, özellikle eğitimde tutarsızlık, verilen çelişkili mesajlar yahut belirsiz, anlamsız, korkutucu olaylar ruhsal dünyada bir parçalanmaya yol açabiliyor, bu da sonunda gerçeklerden tamamen kopmayı ve bir hayal dünyasında yaşamayı netice verebiliyordu.

Bu delikanlı o noktaya gelinceye kadar neler yaşamıştı kim bilir? "Ben iyiyim doktor abi, ben iyiyim, hiçbir şeyim yok. Sağa çektim bekliyorum."

Böyle demişti Hüseyin, daha odaya ilk girişinde. On sekiz yaşındaydı. Şizofreni hastasıydı. Gözlerinde hayalet görmüşçesine bir korku ile hiçbir şey görmüyormuş gibi boş bir bakış yer değiştiriyordu. Çocuk gibiydi tavırları. Büyümeyi reddetmiş, zamanı geri çevirip küçük bir çocuğun o problemsiz, saf dünyasına dönmüştü sanki. Artık mücadeleyi bırakmış, dış dünyaya kapılarını kapatmıştı. Kendisine ait bilinmez bir dünyadaydı. Neyi neden yaptığını, ne zaman ne yapacağını kestiremiyordu ailesi. İnsanlardan kaçıyor, bazen kendi kendine birşeyler konuşup gülüyordu.
Ama gariptir, halinden memnun görünüyordu. Ve yerli yersiz aynı sözü tekrarlayıp duruyordu :
"İyiyim ben iyiyim. Sağa çektim, bekliyorum."

Şizofreni biyolojik ve genetik faktörlerin yanı sıra, dünyada bir parçalanmaya yol açabiliyor, bu da sonunda gerçeklerden tamamen kopmayı ve bir hayal dünyasında yaşamayı netice verebiliyordu. Bu noktaya gelene dek neler yaşamıştı kimbilir?

Çocukluğundan ilk hatırladığı, babasından yediği tokattı. Oyundan eve biraz geç gelmiş, evdekiler onu çok merak etmişlerdi. "Geldim işte sevinin" dercesine masum bir neşeyle yüzüne baktığı babasının öfke dolu bakışları, yediği tokat esnasında gördüğü yıldızlara karışmıştı. Neye sinirlenmişti babası, bilemedi. Çok korktu ve yatağına gidip ağladı.

Babasının asabi olduğunu, bazen işten eve gergin geldiğini, o yüzden ufak şeylere sinirlendiğini, aslında iyi bir insan olduğunu, zamanla annesinden öğrenmişti. İyi de kendisinin ne kabahati vardı ki? Hem babası : "Sizin için çalışıyorum, ablanın ve senin geleceğiniz için yoruluyorum"demiyor muydu?
Bizim için çalışıp yorulduğu ve sinirleri bozulduğu için bizi dövmesi nasıl işti? Bizden intikam mı alıyordu yoksa? Neden ki? Bazen aslan oğlum, akıllı oğlum derdi babası kendisine bazen de salak, haylaz. Ne zaman, nasıl tepki alacağını bilemiyor, güvensizlik içini kemiriyordu. Babasına bile güvenemeyecekse, bu dünyada kime güvenebilirdi ki?

Annesi babasının aksine, çok şefkatliydi. Bir o kadar da evhamlı. Devamlı peşinde dolaşır, hasta olacaksın der, başka bir şey demezdi. Bu aşırı ilgiden boğulacak gibi oluyordu bazen. Ama seviyordu kendisini, dövmüyordu ya, yetebilirdi bu. Bu sevgi uğruna bazen kişiliğini feda etmesi gerekiyordu ama olsundu.
Hep sevildiğini bilmek güven vericiydi zira. Ama maalesef her zaman sevmiyordu annesi onu. Uslu olduğu zamanlarda geçerliydi bu sevgi. Şartlı bir sevgiydi yani. Annesinin hoşlanmadığı bir şey yaptığında: "Seni doğuracağıma taş doğursaydım" sözünü sık sık duydu.
Bir gün dayanamayıp: "Acaba benim gerçek annem - babam siz değil misiniz?" sorusunu sorduğunda, annesi öfkeli gözlerle, "Saçmalama salak" diye bağırdı. Bu cevap acaba ne anlama geliyordu?

Bazen annesiyle babası kavga ederlerdi. Daha doğrusu, öyle hissediyordu. İçeriden bağırışlar gelir, yanlarına gidince susarlardı. Bir şey yokmuş gibi davranırlardı. Ama evde birkaç gün sessiz bir gerginlik olurdu. İçini dağlardı bu gergin dönemler. Neydi problem, anlayamadı hiç. Neden anlatmazlardı ki. Problem varsa söylesinler, yoksa güzel güzel sohbet etsinlerdi. Böylesi daha mı iyiydi sanki? Suratsız bir çocuk olmuştu artık.

Evlerine bir misafir geldiğinde ise, keyif biraz yerine gelirdi. Ana baba ne kadar gergin de olsalar misafirin yanında gülümserlerdi çünkü. Yalancıktan da olsa onları öyle mutlu, kibar, konuşkan görmek hoşuna gidiyordu. Hoşuna gidiyordu da, neden bizbize iken böyle davranmıyorlardı ki? Biz komşulardan daha mı değersizdik.

Saflık derecesindeki patavatsızlığı misafirliklerde başına dert oldu. Anne - babasının evde, keltoş, dedikleri komşu, evlerine misafir olduğu bir gün ona, "keltoş" diye seslenince buz gibi bir hava esmişti. Ablası çimdikledi. Yanlış mı söylemişti adını yoksa? Adı bu değil miydi? Niye öyle diyorlardı o zaman? Gelen giden arttıkça, çelişkiler de artıyordu.
"Yine mi o gıcık tipler geliyor? / Aman efendim ne iyi oldu da geldiniz. "
"O Ayten de çok saçmalıyor canım / Haklısın Aytenciğim çok haklısın "
"Keşke evde yok deseydin. / İnanın çok özlemiştik."

Bir kenara çekilmiş, sessizce izliyordu çoğunlukla. Bu karmaşık oyunun kuralı acaba neydi?

İlkokula başlayışını, evdeki sıkıntılardan kaçış olarak, sevinçle karşılamıştı. Ama siyah önlükler, anlamsız kısıtlamalar olmasa daha iyi olurdu. Hele bazen bayat nutuklar atıp bazen de bazen de öfkeyle bağıran asık suratlı öğretmenler olmasa çok da güzel olabilirdi. Nutuklarda başka konuşuyorlardı, koridorlarda başka.

"Gelecek sizin elinizde. / Siz haylazsınız".
"Okuyup büyük adam olacaksınız. / Adam olamazsınız siz. "
"Bu ülkenin umudu sizlerde. / Sizi her gün dövmek lazım."
"Atatürk bu ülkeyi sizlere bıraktı. / Aptallar!"

Anlayamıyordu çoğu şeyi. Atatürk'ü öğretmişlerdi ona önce ve sonra ve hep.
Beden eğitimi dersinde bile: " En büyük o! Bizi kurtardı. Bir millet yarattı."
Ama Hüseyin dedesinden: "Allah en büyüktür, tek yaratıcı Odur" diye öğrenmişti.
Bir gün öğretmenine "Allah mı büyük Atatürk mü" diye sordu. Öğretmen ona ters ters baktı ve:
" Böyle saçma soruları bir daha sorma, fena olur" dedi. Korktu yine. Korkmaya alışmıştı zaten. Korkutucuydu dünya. Nasıl korunacaktı?

İlkokul öğretmeni kopyaya çok kızardı. Bir kez sınavda kopya çeken bir arkadaşını sınıfın ortasında evire çevire dövmüş, hatta bacağını kanatmıştı. Kopya kötüydü, çekmemeliydi. Hiç çekmedi de. Son sınıfta ilkokullar arası bilgi yarışmasına katıldılar. Final yarışmasında öğretmeni yanlarına yanaştı: "şöyle bir soru gelece cevabı da şu" diye fısıldadı. Duymazdan geldi. Kopya kötü değil miydi? Öğretmen kendilerini deniyordu herhalde. Yarışma sonrasında öğretmen: "beni niye dinlemediniz? Size cevabı söyledim. Ya yarışmayı kaybetseydiniz?"diye bağırınca, kafası iyice karıştı.
Bir gün birisi " Bunlar kamera şakasıydı" diyecek diye bekliyordu. Ama ya değilse? Bir de kafasındaki çelişkileri tutabilseydi! Anlaşılan, onları kendi kendine ve kendince çözmesi gerekecekti. Yapabilirse!

Susmak çok iyiydi aslında. Zaten ilkokulda öğretmenleri hep: "Susun çok konuşmayın bakayım" derdi. Ama lisede öğretmenler: "Niye aval aval bakıyorsunuz, derse katılın biraz, sizin gibi koyunlar
yüzünden bu millet geri kaldı" deyince, sessiz ve uslu olma konusunda da çelişkide kaldı. Büyümeseydi keşke. Hep küçük bir çocuk olarak kalsa ne iyi olurdu. Zaten genellikle odasında tek başına oyuncaklarıyla oynamasına, onlarla konuşmasına, annesi: " Hala çocuk gibisin" diye tepki gösteriyordu.

Ergenliğe girdiğinde garip şeyler yaşamaya başladı. Öteden beri bildiği bedeninde o güne dek bilmediği şeyler oluyordu. Ama kimseye soramadı. Kimse de ona, neler olup bittiğini doğru düzgün anlatmadı. Ayıp deyip sustular. " Kızların şeyi var mı" sorusunun cevabını bile arkadaşlarıyla başbaşa verip üç ayda öğrenebildi. Yine o dönemde öğrendiğini sandığı bir yığın şeyi düzeltmesi yıllarını alacaktı. Zaten kızlardan yana başı dertteydi hep. Çıktığı bir kız olmadığı için arkadaşları kendisiyle alay ediyorlardı. Üzülüyordu. Nedense sırf bu alaylardan kurtulmak için, hoşlandığı bir kızı gözüne kestirdi. Ders aralarında onunla konuşmaya başladı. Hatta ona aşık oldu bile de denebilirdi. Ama bu kez de aşık olmasıyla alay edildi. İnsanlar neden böyleydi ki?

Bir gün teneffüste hoşlandığı kıza:" Seni seviyorum" demek geldi içinden. Dedi de. Ama kız ağlamaya başladı. Hatta kendisini öğretmene şikayet etti. Tabii ki dayak yedi öğretmenden.
Çok üzülmüştü. Durumu düzeltmek için kızın yanına gitti, özür diledi
ve: " Tamam seni sevmiyorum" dedi Ama kız buna da ağladı. Yine şikayet edildi, yine dayak yedi, yine anlayamadı neler olup bittiğini. Şu kızlar da garipti doğrusu.

Okul dışındaki kızlara yöneldi ilgisi. Yaşça büyük, tecrübeli abilerle gezmeye başladı. Çok şey öğrenebilirdi onlardan. Öğrendi de. Caddelerde gezip, gelen geçen kızlara laf atmaya başladı.
" Üf abi şu kıza bak, çok güzel."
" Hakkatten Hüseyin ne kız bee."
" Sana bakıyo oğlum, asıl şuna."
" Yok abi şu gelene asılayım. Baksana o daha hoş. Değil mi Ali abi?"
Değildi maalesef. "Daha hoş" deyip laf attığı kız, Ali abinin kız kardeşiydi. Birkaç küfürle paçayı kurtardı. Sahipsiz kızlara asılmak iyiydi, sahipliler ise bacımız olurdu. Ama sahipsiz dediklerimiz de bizim gibi birilerinin ablası ya da kardeşi değil miydi? Acaba şu an ablasına kim nerede laf atıyordu?
İğrendi bu çifte standarttan. Çözemedikçe çözülüyordu. Çok kızla çıkmak makbuldü arkadaş çevresinde. Popüler bir delikanlının fazla kız arkadaşı olmalıydı. Ama kızların erkeklerle fazla çıkmaları iyi değildi. " Kaşar" damgasını yerlerdi. Peki o zaman erkekler kiminle çıkacaktı ki?
Mesela kendisinin kız arkadaşlarıyla gezmesi anne babasının hoşuna gitmişti. Ama ablasının bir erkekle çıkması evdekilerin en büyük korkusu idi. Kendisine bir kız telefon edince, "Aslan oğlum" diyen bakışlar gezinirdi üzerinde. Ama ablasını bir erkek ararsa evde kıyametler kopardı. "Bu tutarsızlıklar beni deli edecek" diyordu içinden. Sonunu hissetmişti sanki.

Kur'an okumanın ve ondaki emirlere uymanın çok güzel olduğunu öğrenmişti lise yıllarında. Anne babası Kur'an okumazlardı ama " Okumak lazım iyidir" derlerdi. " Okumak lazım iyidir " derler, ama okumazlardı. Normaldi artık bu çelişkiler, pek üstünde durmadı.
O, okudu etkilendi. Namaza başladı. Kızlarla mesafeli olması gerektiğini de öğrenmişti. Kız arkadaşlarıyla samimiyetini azalttı. Bira içmez oldu. TV izlemedi, sohbetlere gitti. Bir gün, anne babasını fısır fısır konuşurken gördü. O akşam babası onu karşısına alıp konuşmaya başladı. Bir problem olduğunu anlamıştı. Bir problem olmasa babası onunla konuşmazdı çünkü, ancak bir problem varsa konuşurdu. Sonunda babası dilinin altındaki baklayı çıkardı.
" Evladım, aşırı gitme. Namazını da kıl, gereğinde bara pavyona da git Kur'an da oku, kızlarla gezip içki de iç. Dengeli yaşa."
"Nerede yazıyor bu denge baba?" diye sordu.
Babası sinirlenip işte burada yazıyor ve avucunu gösterip yanağına okkalı bir tokat yapıştırdı.
Ağlamıyordu artık. Etkileniyormuş gibi yapmaya çalışıyordu. Ama direnci zayıflamıştı. Kur’anı da namazı da bıraktı.

Evlerinde televizyon hep açık dururdu. Bazen açık-saçık programlar olurdu. Spiker: "Şok şok! Şu rezilliğe bakın!" diye ekranı inletirken bir yandan da o rezillikler en ayrıntılı biçimde gösterilirdi. Babası da hem onları seyreder, hem de: "Tövbe tövbe! Başımıza taş yağacak, şunların yaptıklarına bakın" derdi. "Baba başka kanala geçelim" deyince de, "Biraz bakalım canım meraktan izliyorum zaten, neler olup bitiyor bilmek lazım" diye cevap verirdi. Babasının bakışlarında merak denilemeyecek garip bir pırıltı olurdu oysa. Hüseyin farkındaydı bunun.

Lise son sınıfta siyasetle ilgilenmek ama aşırı gitmemek gerektiğini öğrendi, nasıl olacaksa?
Ve haber programlarını izlemeye, gazetelerdeki köşe yazılarını okumaya başladı. Bir çok şey öğrendi, özellikle dış politika konusunda. Batılı olmak lazımdı. Batılılar bizden üstündü.
Yok hayır biz en üstündük. Sadece biraz geri kalmıştık. Ama en güçlü, en akıllı bizdik.
Bu millet adam olmazdı. Biz batılıları seviyorduk ama onlar bizi sevmiyordu.
Onlar bizi sevmediği için biz de onları sevmiyorduk. Ama onlar gibi olmalıydık yine de.
Sevmeliydiler bizi, biz onları sevmesek de. Hele Yunanlılar bize iyice düşmandılar. Biz de onlardan nefret ederdik. Hep savaşmış, hep yenmiştik onları. Ama aslında kardeştik. Bazen bizden korktukları söylenirdi. Sinirlendiriyordu bu bizi. Bizden neden korksunlardı ki? Fazla sinirlenirsek canlarına okurduk biz onların. Korkmasınlardı bizden.

Araplar ise zaten oldum olası bizleri sevmezlerdi. Biz de onları hiç sevmezdik. Ama onlar bizi neden sevmiyordu ki? Biz onları hep sevmiş, iyilik yapmış değil miydik? Oysa onlar bize hep kötülük yapmak istiyorlardı. Bizi sevmeleri lazımdı. Ama bizim onları sevmememiz lazımdı.

Zihni iyice dağılmaya başlamıştı. İçine kapanmaya başladı. Odasından çıkmamaya başladı. Hayallerle avundu. Hayallerinde her şey netti, kontrolü altındaydı. En iyisi buydu galiba. Ama annesi neden ona garip garip bakmaya başlamıştı ki?

Askere gitmeden önce bir işe girip çalışmak istedi. Birkaç yere baş vurdu. Torpilliler yüzünden ilk başvurduğu işe alınmadı. Babası öfkelendi: " Bu torpil yüzünden memleket batacak" dedi. Bir hafta sonra ikinci başvurduğu yer için torpil bulunca sevindiler. Başkası lehine olunca kötüydü torpil. Ama bize yapılınca iyi oluyordu.

İş yerinde bir kıza aşık oldu. Tutunacak bir dal arıyordu bu çalkantılar arasında. Her şey bozulmuştu, o kız tertemizdi. Onunla hayatı sihirli bir değnek değmişçesine değişecekti. O da Hüseyin'i sevecekti mutlaka, hatta seviyordu galiba. Zaten iş yerinde sudan bir sebepten bağırmıştı ona, tıpkı küçükken
annesinin yaptığı gibi. Seviyordu kesin, ama tutucu bir aileden geldiği için bunu pek belli etmiyordu. Özellikle sessiz, mazbut bir kız oluşundan hoşlanmıştı onun.

Ama yaz gelince son hayal kırıklığını yaşadı. Sevdiği kız bazen kısacık etekler giyiyordu. Otururken de görünmesin diye habire çekiştiriyordu. Niye kısa giyiyordu ki o zaman? Uzun giyse rahat ederdi.
Dayanamayıp bunu söyledi bir gün. Kız utançla karışık gülümsedi, ama giyimini değiştirmedi.
Sonra bir gün yazın onun plajda bikiniyle dolaşıp erkek arkadaşlarıyla denize girdiğini öğrendi.
" Nasıl yani!"
Karşımda oturmuş kendi kendine konuşup gülen bu delikanlı, aslında kendince kurtuluşu seçmişti anlaşılan. Çocukluğundan beri bu hayatı, bu insanları çözememiş, doğru bir pusula, tutarlı bir rehber bulamamış, çifte standartların, yaman çelişkilerin çekiştirmesine daha fazla dayanamamış ve
huzuru ancak gerçeği reddederek bulmuştu işte. Bu kuralsız trafik, üstüne gelenler, arkadan sıkıştıranlar, yol isteyenler, küfredenler yüzünden, hayat yolunda sağa çekmişti. Bekliyordu.

" Ben iyiyim artık, hiçbir şeyim yok doktor abi, çok iyiyim ben. Sağa çektim bekliyorum!"

pardon
10-01-2005, 13:34
aşk bu olsa gerek

--------------------------------------------------------------------------------

Kadin her sabah oldugu gibi o günde beyaz degnegi ve el yordami ile otobüse binmisti.
> > >
> > > Soför : -Soldan üçüncü sira bos hanimefendi, dedi.
> > >
Kadin 32 yasinda güzel bir bayandi ve esi oldukça yakisikli bir hava subayi idi. Bundan birkaç ay önce yanlis bir teshis sonucu gerçeklestirilen ameliyatla gözlerini kaybetmisti genç kadin ve asla göremeyecekti.

> > >
Kocasi ameliyattan sonra aci gerçegi ögrenince yikilmis ve kendi kendine bir söz vermisti. Asla karisini yalniz birakmayacak, ona sonuna kadar destek olacak, kendi ayaklari üzerinde durana kadar cesaret verecekti.

> > >
Günler geçiyordu. Kadin her geçen gün kendini daha kötü hissediyor, çok sevdigi kocasina yük oldugunu düsünüyordu. Esinin bu içine kapanik,karamsar hali kocayi çok üzüyordu. Bir an önce bir seyler yapmasi gerekiyordu, karisi günden güne kendi içine kapanik dünyasinda kayboluyordu.

> > >
Bütün gün düsündü koca nasil yardim edebilirim güzeller güzeli esime. Birden aklina esinin eski isi geldi. Geri dönmesini isteyecekti. Ama bunu ona nasil söyleyecekti, çünkü artik çok kirilgan ve nesesizdi. Bütün cesaretini toplayarak aksam karisina konuyu asti.

> > >
Karisi dehsetle gözlerini asti. - Ben bunu nasil yaparim ben körüm, diye bagirdi.
> > >
Kocasi ona destek olacagini her sabah ise onu kendisinin birakacagini ve aksam alacagini ve ona çok güvendigini söyledi. Çünkü esini taniyordu ve bunu basarabilecegini biliyordu.

> > >
Kadin büyük bir umutsuzlukla kabul etti çünkü esini çok seviyordu ve onu kirmak istemiyordu.
> > >
Her sabah esini isine birakiyor ve aksamlari aliyordu fedakar koca. Günler böyle ilerledi karisi eskisinden biraz daha iyiydi. Fakat kocasi daha fazlasini istiyordu , kendisine söz vermisti sonuna kadar gidecekti.

> > >
Aksam karisina: - Artik ise kendin gidip gelmelisin, dedi,. Kadin sasirmisti. Bunu asla yapamayacagini söyledi. Kocasi israr edince onu yine kiramadi ve bütün cesaretini topladi bunu kendisi de istiyordu ama o kadar güveni yoktu.

> > >
Sabahlari kadin artik otobüs duragina kendisi gidiyor, otobüsüne biniyor ve otobüsten inerek isine gidebiliyordu .
> > >
Günler günleri kovaladi hiçbir problem yoktu. Yine bir gün otobüse binerken, soför :
- 'Sizi kiskaniyorum, hanimefendi' dedi.
> > >
Kadin kendisine söylenip söylenmedigini anlayamadan, neden , diye sordu.
> > > Soför, - Çünkü her sabah sizin arkanizdan bir hava subayi genç adam otobüse biniyor ve bütün yol boyunca sevgi ile size bakiyor, otobüsten indikten sonra yesil isikta yolun karsisina geçmenizi bekliyor siz binaya girdikten sonra arkanizdan öpücük yollayip size her gün sevgiyle el salliyor , dedi."

pardon
12-01-2005, 10:36
Öylesine Bir Karıncaydı O


>İtalyan yazar Lucianno düşünce suçlusuydu. 4m2 lik bir hücreye
>mahkum oldu, hem de tam 17 sene için! O kahrolası hücreye
>yerleştiği birinci gün herşey normaldi. Aradan birkaç hafta geçti.
>Lucianno düşünmeye başladı "burada 17 sene nasıl geçer..."
>
>Aradan aylar geçti. Sanki her geçen gün biraz daha mahkum oluyordu
>zavallı hücresinde. Bir sabah bir karıncanın burnunu
>ısırmasıyla uyandı Lucianno. Onu büyük bir titizlikle parmağının ucuna
>alıp "acaba" dedi. Acaba bu karıncayı yetiştirip
>kendime bir dost yapabilir miyim? Dedi. Kaybedecek hiçbir şeyi yoktu
ve
>bunu denemeye değerdi. Karıncayı yanı başında duran
>küçük sehpaya koydu. Karınca karıncalığını yapıp, kaçmaya çalıştıysa
da
>Luci bırakmadı onu. Etrafını çevirerek karıncanın
>kaçmasına engel oldu. Onunla konuşmaya ve onu eğitmeye kararlıydı.
>Başarabilse yalnızlığı sona erecekti. Karınca ile tam 3
>sene uğraştı. Karşılıksız da olsa konuştu ve dertlerini anlattı ona.
Bir
>de isim taktı karıncaya Tito.
>
> Bir sabah Tito'sunun ona günaydın demesiyle uyandı Lucianno. Bu
>duyabileceği en muhteşem sesti. Büyük bir heyecanla
>yatağından dışarıya fırlayıp bağırmaya başladı: konuştun, Tito sen
>konuştun. Nihayet konuştun. Günaydın, günaydın, binlerce
>günaydın dostum.
>
> Artık bir dostu vardı Lucianno'nun ve bunu hiç kimse bilmiyordu.
>Tito'nun varlığı yazarın en büyük sırrıydı. Kimse
>duymamalıydı. Gardiyan duymamalı, bu rüya bitmemeliydi. Bu büyük
dostluk
>tam 17 sene sürdü. Hiç kimse bilmedi Tito'yu.
>Lucianno, Tito'ya tüm bildiklerini öğretti. Konuşmayı, okumayı,
yazmayı,
>dans etmeyi, şarkı söylemeyi, fikir üretmeyi...
>bildiği herşeyi öğretti. Kah ağladılar, kah güldüler.
>
> Aradan tam 17 yıl geçti ve bir gün asık suratlı, soğuk yüzlü
gardiyan
>kapıyı araladı. Hazırlan yarın çıkıyorsun dedi beton
>sesli gardiyan. Gardiyan gittikten sonra Lucianno ağlayarak karıncaya
>döndü "bitti Tito. Bitti büyük dostum. Yarın çıkıyoruz,
>yarın özgürüz." Dedi. Tito da ağladı. Yazar Tito'ya sordu, "söyle
dostum
>yarın çıkar çıkmaz ilk ne yapalım?" Tito: "gidelim
>bir bara ve hayvan gibi içelim." Dedi. Gülüştüler. Sabaha kadar
>uyumadılar. Hayal kurup bu fare kapanından farksız lavabolu
>dikdörtgenin ilk defa tadını çıkarttılar. Bir anda sanki hücre
>genişlemiş gibiydi.
>
> Sabahın ilk ışıklarıyla son kez açıldı demir kapı.. Kapıdan çıkarken
>son kez geri döndü ve ranzasına baktı İtalyan yazar.
>Sadece şu iki kelimeydi ağzından dökülen. "vay bee..." dışarı
çıktılar.
>
> Tito Lucianno'nun omuzundaydı. Sabahın körüydü ve mevsim kıştı. Kar
>lapa lapa yağıyordu. Lucianno bavulunu havaya fırlattı ve
>"özgürlük" diye bağırdı. Tito da bağırdı. Yağan kar umurlarında
değildi.
>Yürüdüler, kara inat yürüdüler. Özgürlük sıcaklığına
>kar mı dayanır kış mı? ...
>
> Nihayet bir barın önüne geldiler. Tito sordu: "şimdi biz buraya
>girebilecek miyiz?" avazı çıktığı kadar "biz artık özgürüz"
>diye bağırdı Lucianno. İçeri girdiler. İçeride sızmız kalmış üç beş
>adamla kasanın başında uyuklayan barmenden başka kimse
>yoktu. Bir masaya oturdular.
>
> Bir ara Lucianno'nun gözü masanın yanındaki aynaya ilişti. Hapisten
>çıkarken yaptığı gibi yeniden mırıldandı, "vay bee".
>Saçları bembeyaz olmuştu, yüzü buruş buruştu. Yaşlanmıştı Lucianno.
>Tebessümüne aradan sızan birkaç damla gözyaşı karıştı.
>"barmen bize iki bira getir" diyebildi titrek bir sesle. Barmen
yerinden
>fırlayıp biraları getirdi. Bir adamın iki bira
>istemesinin sebebini bilmiyordu. Bilmesi de gerekmiyordu, bilmek de
>istemiyordu zaten. Biraları bıraktı ve kuş tüyü kasasına
>geri döndü.
>
> Lucianno omzundaki dostunu bardağın içine attı. İçtiler.. Tito da
>içti. İçtikçe keyiflendiler. Bir ara Tito, bardaktan
>fırlayıp masanın üzerinde dans etmeye başladı. Elini yüzüne koyup
>masanın üzerine abanmış olan Lucianno büyük bir gururla
>kendi yetiştirdiği dostunun dansını izledi. Bir an durdu ve "ne
günlerdi
>be Tito" dedi. Dertleştiler, biraz sonra yine dans
>etmeye başladı.
>
> Tito dans ediyor, Lucianno korkunç bir keyifle bu muazzam
manzarayı
>izliyordu. Bunu mutlaka birilerine anlatmalıydı. İyi bir
>şey yapmanın belki de en keyifli yanıydı onu biriyle paylaşmak. Ama
>Lucianno bu keyfi 17 sene hiç yaşamadı.
>
> Özgürlüğünün bu birinci gününde yıllarca gizli tuttuğu bu büyük ve
>onur verici sırrı birileriyle paylaşmalıydı. Etrafına
>baktı. Barmenden başka kimse yoktu. "barmen, barmen!" diye seslendi.
>Barmen yarı uykulu, Lucianno'nun masasına geldi.
>Lucianno dans eden Tito'yu işaret ederek, büyük bir heyecanla "barmen
>şuna bir baksana, şuna bir bak..." dedi. Barmen
>sessizce parmağını Tito'nun üzerine götürdü. "çok affedersiniz
>beyefendi" diyerek karıncayı ezdi...
>
>Lucianno için Tito en büyük dostu, 17 yıllık emekti.. Barmen içinse
>öylesine bir böcekti.

hakkinen
31-01-2005, 18:27
BİR SEVGİ HİKAYESİ

Bu aşağıda anlatacağım hikaye Japonya'da yasanmış
gerçek bir olaydır.
Evini yeniden dekore ettirmek isteyen Japon bunun için
bir duvarı yıkar. Japon evlerinde genellikle iki tahta duvar arasında çukur bir boslukbulunur.
Duvarı yıkarken, orada dışardan gelen bir çivinin ayağına battığı için sıkışmış bir kertenkele görür. Adam bunu gördüğünde kendini kotu hisseder ve ayni zamanda meraklanır da kertenkelenin ayağına çakılmış çiviyi görünce. Muhtemelen bu çivi 10 yıl önce, ev yapılırken çakılmıştır. Peki nasıl olmuştu da kertenkele bu pozisyonda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yasamayı başarmıştı? Karanlık bir duvar boşluğunda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yasamak çok zor olmalıydı. Sonra bu kertenkelenin 10 yıldır hiç kıpırdamadan nasıl 10 yıl yasadığını duşundu- ayak çivilenmişti!!
Böylece çalışmayı bırakır ve kertenkeleyi izlemeye baslar,
ne yiyor acaba? Sonra nereden çıktığını farkedemediği başka bir kertenkele gelir ağzında taşıdığı yemekle...
İnanılmaz!!! Adamı sersemletir gördüğü manzara....
Bu nasıl bir sevgi..? Ayağı çivilenmiş kertenkele,
10 yıldır diğer kertenkele tarafından beslenmekteydi...

KALBİNİZDEKİ SEVGİYİ ASLA ÖLDÜRMEYİN...
SİZİ SEVENLERİ ASLA TERKETMEYİN..!

yozgatlı
18-02-2005, 06:59
.....Sabahin erken saatlerinde kapinin zili calinir.Celil alelacele yataktan firlayip kapiya dogru hareket eder.Kapiyi actiginda gelen postacidir.Kalinca bir zarf uzatir kendisine.Teslim aldigina dair kagit imzalatip.Iyi günler dileyip ayrilir.Kimden geldigi belli olmayan kalinca bir mektup.Celil ilk önce mutfak masanin üzerine birakir.Dolaptan sütü cikartip misir gevregiyle karistirdiktan sonra yemeye baslar.Zarfin üzerindeki pullara bakilirsa Mektup Suriyeden gelmektedir.Uyku sersemligini üzerinde atmak ve kafasini toplamak icin kendisine bir kahve yapar.Kahveyi yudumlarken merakla elindeki zarfi yoklamaktadir.Icinde sert sekilsiz bir cismin varligini belirler.Biran aklina mektup bombalar gelir.Hani bumbi tuzakli olan acinca patlayan.Ama Celil kim ki de birisi ona böyle bir mektup göndersin.Sonunda mektubu acmaya karar verir.

......Zarfi tekrar eline alir acmak icin hamle yapacagi sirada,Seval bir anda arkasinda sarilir.Bos buluna Celil bir anda zarfi yere düsürür.Zarf yüzünden o kadar gerilmistiki ,sanki düsüsü agir cekim gibi geldi gözüne bir anda Sevala sarilip mutfak masasinin altina dogru beraberce düstüler.Öylece kaldilar.Zarf yere düstü fakat hicbirsey olmadi.Olan Sevalin koluna oldu.Masanin altina düserken kolunu sandalyeye carmis acisiylada komsulari uyandiracak kadar bir ciglik atmisti.Saskin ifadeyle Celilin yüzüne bakti.Celil eliyle sanki bir aciklama yapacak gibi susmasini bekledi.

>>>>Zarf...Zarf Suriyeden gelmis.Bana gelmis

>>>>Eeee Suriyedeki geleneklerde gelen mekup böylemi aciliyor

>>>>Yok canim bir bomba olabilecegini düsündüm

>>>>Tabi tabi atombombasinin fotokopisini cekip icine koymuslardir.Acincada booommmm.Celil cok streslisin uykunuda iyi alamadin gerginsin.

>>>>E Seval benim Suriyede hicbir tanidigim yokki bana bir mektup gelsin.

>>>>Ac o zamanda merakimiz bitsin.

......Celil zarfi tekrar eline aldi.bir bicak yardimiyla itinali bir sekilde zarfi acti.Usulca icerisindekini cikartti.Dörde katlanmis. sararmis bir kac sayfa birde aralarinda üc köseli yildiza benzer sari bir metal cikti.Sayfalar o kadar eskiydiki acarken Celil yirtilmasin diye ter iceriside kalmisti.Neyeki sayfalara zara vermeden acik tek tek masanin üzerine serdi.Arapca yazilmis bir mektuptu.Sari yildiz seklindeki metalin üzerindede garip sekiller vardi.

>>>>>Celim simdi ne olacak,arapcada bilmiyoruz.Ne yazdigini nasil anlayacagiz.Simdi kime güvenipte bunlari verip tercüme ettirelimki.

>>>>>Seval sakin ol en aznda cismi biraz inceleyelim.Altin olabilirmi.Ne ise yarayacak.Kesin yazilarin icerisinde neye yaradigi vardir.Yalniz Dikkatimi baska birsey cekti.Zarfa dikkat ettin mi.Pullarin üzerindeki tarihe ve postaya verilir tarihine.1940 yillarda basilmis pullar ve 1945 yilinda postaya verilmis.Vay be posta sirketi amma hizli calisiyor.Iyi expres yollanmis ya birde normal posta olsaydi.

>>>>Dalga gecmenin sirasi degil Seval.Bu iste bir tuaflik var.Gönderen belli degil,nerede ise 60 yil önce postaya verilmis ve Suriyeden geliyor.Dur bi ya hemen babaannemi ziyarete gitmeliyiz.Dedemin birinci dünya savasindaki kahramanliklarini anlatirken Yemen cephesindede carpistigi kulagimda kaldi.

......Apar topar evden ciktilar.Kapini önünden gecen ilk taksiye binip Babaannesini kaldigi yaslilar yurduna ulastilar.Fakat babaanneleri biraz rahatsiz oldugu icin ziyaretin kisa sürmesi grektigini söyledi yetkili.Tam 82 yasindaydi ma hala dimdik yürüyebiliyordu yasli nene.Celil elini öptü.Ziyaretine gelen torunu olunca biraz daha kendisini iyi hissetmisti yasli nene.Celi elindeki sari yildiza benzer metali babaannesine uzatti.Yasli kadin kadin daha eline almadan Dedenin mührü dedi.Savas sirasinda gizli iletilen sifreli emirlerin altinda hep bu mührü basardi.Celil elindeki sararmis sayfalari uzatti..

>>>Babaannecim senin arapcan vardir.Sunlari bir okusana.

.....Kadin cekmeceden gözlüklerini aldi.Sayfalari eline alirken resmen titriyordu.Cünkü ölen esinden birseyler vardi bu sayfalarda.Hissetmisti.Yavas yavas okumaya basladi.Fakat anlasilir birseyler yoktu ortada.Tercümelerinde biraz eksik yanlar vardi.Celil bagzi satirlarin silinmeye yüz tutmasinda olabilecegini düsünüyordu.Yasli kadini bu arda sesini banda kayit ediyordu.Bir sekilde bu mektubu desifre etmeliydi.Yasli kadini daha fazla yormdan ordan ayrildilar.Yol boyunca Celil bir tek kelime bile konusmadi.Dedesi yasiyormuydu.,eger yasamiyorsa bu mektubu kim göndermisti.Sadece aklinda sorular vardi ve hicbirininde bir cevabi yoktu......

.....O gece uykusunda sürekli rüyalar gördü.Defalarca uyandi durdu.Saba 5 sularinda dayanamadi kalkti.Seval derin uykudaydi.Celil'in yoklugunu farketmeyecek kadar.Celil usulca mutfaga gecti.Kahve hazirladi .Masanin üzerine mektubu yaydi.Dört sayfa mektup ve babaannesini demesine göre Dedesinin mührü.Bir süre seyretti.Sonra mührü eline alip incelemeye basladi.Üzerinde sekiller hic birbirini tamamlamiyordu.Hicbirseyede benzemiyordu.Bir damga istambasi aldi mührü cesitli sekilerde istampaya degdirip elindeki bos kagida sekilleri basaya basladi.Bir yazi yada bir isim herhangi birsey olabilirdi.Biryandanda taktigi kulaklikla babaannesini mektup tercümesini dinleme birseyler cözmeye calisiyordu.Boskagidin üstü baskiyla doldu.Cikan sekillerden birseyler cikarmya calisiyordu.Ama ne cikarabilirdiki.Yillar önce kimligi belirli olmayan biri tarafinda gönderilmis mektup,bir yandan bir mühür,ninesini anlattiklari,derken saatler gecti.

......Bir anda aklina birsey geldi.O vakte kadar hep mektubun yazili tarafina bakmisti.Birde arka tarafina bakmaliydi.Kagitlari ters cevirdi.Mektup kagidini arkasinda mührün üzerinde sekiler vardi.Sonunda bir tarayici ile mektubu bilgisayarina yükledi.Böylece daha kolay inceleyebilecekti.Uzun bir zaman araliksiz calisti.Bir sonuca varmisti.Bu dört kagitbir sekilde birbirinin parcasiydi .Fakat kagitlar cesitli sekilerde bsanki birbirinde ayrilmis gibiydi.Sonunda kagitlari birbirine ekledi.Bir gariplik vardi kagitlarin acikta kalan iki kenarida birbirini tamamliyordu.Bu durumda kagitlar bir küp seklini aliryordu.Eger tam bir küp ise iki parca kagit daha olmaliydi.Masanin üzerinde kagitlari tekrar birlestirdi.Isin icerisinde cikamadi.Artik kafasi durmustu.Saate bakti ögleni gecmisti.Öylece elindeki mührü kagitlarin üzerine birakti.Bu islemlere o kadar dalmisti ki sevalin gittigini bile farketmemisti.

.......Kisa bir süre sonra kagitlarin basina geri döndü.Faka sasirmisti biraz.Mühür kagitlarin arka taraflarinda sekilleri bagzi yerlerden tamamliyordu.Elindeki mührü kagitlarin üzerinde ileri geri oynatmaya basladi.Fakat bagzi yerlerdeki sekiller öyle silinmistiki ne oldugunu anlamak zorlasiyordu ama sekil itibari ile bir harita olma ihtimali vardi.Sevalde isten gelmis beraber mühür ve kagit üzerinde ki sekilleri birbiriyle denklemeye birseyler cikarmya calisiyordu.

......Mektup geleli bir hafta kadar olmustu.Fakat daha ortada net hicbirsey yoktu.Evin her tarafi eski yazilim arapca eserler,sözlükler dolmustu.Dört sayfadan olusan mektubun tahminen son sayfasinda bir iki satirdan baska hicbir yazi yoktu.Ya tamamen silinmis yada hic yazilmamisti.Celilin cok güvendigi,Türkiyenin bir cok yerinde arkeolojik incelemeler yapan,mitolojik olaylari aratiran bir arkadasi vardi.O siralarda Misirdaki arastirmalarini yeni bitirmis Türkiyeye dönmüs ve ilk isi Celili aramak olmustu.Aksam yemekte beraber oldular.Celil mektupdan bahsedince,Mesut yerinde duramaz olmustu.Biran önce bu mektubu görmek icin sabirsizlaniyordu.

......Celilin evine geldiler.Calisma odasina gectiler.Celil kisaca anlattigi mektibi Mesuta uzatirken ellerinin titredigi farketti.Mesut kagitlari eline aldi.usulca masanin üzerine yerlestirdi.Sonra mührü aldi

>>>>Bu mühür som altin üzerindeki bagzi sürtünme izlerine bakilirsa bu bir yerin bir parcasi yada yada anahtari.Üc köseli bir yildiz.ve her uzantisinin dip kisminda dönerek sürtünme izleri olusmus.

>>>>Eeee Mesut nerenin anahtari.

>>>>Zarfi incelemeden ve kagitlari okumadan birsey diyemem.

.......Bir süre zarfi inceledi.Elindeki büyütecli gözlükle sanki zarftaki mikroplari görmeye calisiyordu.Parmagini tekini islatti.Yapismis pulun tekinin üzerine sürmeye basladi.Celilden biraz ilik su getirmesini söyledi.Seval karsi koltuga oturmus sadece izliyordu.Celil mutfaktan ilik su getirdi.Mesut bir pamuk parcasinin yardimiyla pulu islatti sonra bir süre sonra pulu yerinde cikartti.Isiga tuttu.Sqonra cebinden cikarttigi cakmakla masadaki mumu yakti.Cimbizla tuttugu pulu mumun üzerinde gezdirmeye basladi...................


HADI BIR SIGARA ICIN.HAVA ALIN....


.........Mumun üzerinde gezdirdigi pul da birseyler belirmeye basladi.Bir süre sonra üzerinde yine arapca yazilar cikti.Celil biraz hayret icerisindeydi.Mesut merakini gidermek icin aciklama yapti

Eger sütle limonu karistirisan görünmez bir mürekkep elde edersin.Bununla bir kagida birseyler yaz kuruduktan sonra yazdigin hersey kaybolur.Eger bu kagidi yakmadan ateste gezdirisen az öncede gördügün gibi yazdiklarin ortaya cikar.

>>>>>Peki Mesut bu pulda öyle birsey oldugunu nasil anladin.

>>>>>Eger dikkatli bakarsan pulun kösesi küflenmisti tabi ben büyütecle bakinca farkettim.Diger iki puluda ayni islemden gecirmemiz gerekecek.

........iki puluda ayni islemden gecirip yan yana koyunca Arapca yazilmis ""hersey bos göründügü gibi degildir."""Diye bir cümle cikti.Üc arkadas bu cümlede neden mek istedigini düsünürken Mesut Mektubu desifre etmeye basladi.Yaklasim üc dör saat kadar ugrastiktan sonra arkasina yaslandi

>>>>>Celil ""Krezus"" sana birseyler cagristiriyormu?

>>>>Ne gibi mesut.Bana eski bir uygarlik ismi gibi geldi ama

>>>>Ama sana KARUN desem.

>>>>Su dünyada yasamis ölümlü insanlarin en zengini degilmi?Eski Lidya Krali.Ilk altin parayi felan bastiran.Anadolu uygarliklarinda bir tanesinin Krali

>>>>Evet o .Fakat onunla ilgili bilinmeyen öyle cok sey varki.Bu uygarligi kuranlarin nereden geldigi tam bilinmemekle beraber Kullandiklari dil etkilesiminde hint asilli olduklari tahmin ediliyor.Bugün bati anadoluda kurulmus en elkide dünyanin en zengin uygarligi.Krezus yani Karun kral oldugunda daha cok genc sayilirdi .Sehir altin yataklari üzerine kurulmustu.Hatta bir rivayete göre altinlarin konduhu depolarin anahtarlarini bir kac güclü insan bile tasimakta zorlaniyormus gerisini siz düsünün.

>>>>Bunun bizimle alakasi ne.Anadoluda yasamis Karun bize mektup suriyeden geliyor.

>>>>Acele etme celil.Karunu kimsenin bilmedigi bir sevgilisi oldugunda bahsedilir.Bugünkü yazili belgelerde hic adi gecmez ve bilinmez.Bu sevgilisinin görünmez bir peri oldugu söylenir.Sadece KAruna görünne bir peri kizi.Hatta altinlarin yerlerinide söyleyen Karuna bu peri kizi diye rivayet edilir.Karun zenginligine güvenrek parali askerlerden kurmus oldugu ordulariyla onlarca uygarligi medeniyeti altina almistir lakin bu arda Uygarliklardan birinde Esir bir bir köle kizina dayanilmaz bir tutkuyla asik olmus.Peri kizi bu aski cok kiskanmis.Pers Kralligini almak icin gizli gizli hazirlanirken Perki kizi bunu Pers Kalina bir rüyasinda girerek söylemis.Tabi daha önce davrana Pers Krali yaptigi ani bir akinla bu uygarligi silmis.Tabi Kral Karunu yakarak öldürecekken nir anda vaz gecmis.Fakat Karunu bir gece zindanda kaybolmus.Iste orda Peri Kizi ebediyete kadar kendisini sevmesi kosuluyla.Onuda kendisi gibi yapmis.Burada Karunun geri gelip zamanla altinlarini alip bilinmeyen bir yere sakladigi.Bunu tanrilardan bile gizledi ortaya ckinca Tanrilar karunu cezalandirmislardir.Onun bu zenginlik düskünlügüne yakisir bir sekilde skladigi altinlari eritip bir icerisine Karunu atmislar.Son anda ona asik olan peri kizi ona sarilarak ayni altin gölün icinde kaybolmuslar.Iste Karun icin anlatilan rivayet bu.

>>>>Mektupta Karunun hazinelerinin yerinde bahsediyor Deden özel bir görevle gittigi Yemende sana göndermis oldugu anahtarin actigi kapilardan bahsediyor.Fakat herhangi bir yer ismi vermemis.Ikinci bir karun olmaya nedersin

....Celilin gözleri parladi.Dünyada yasamis en zengin kisinin hazineri.Eger Bu mektupda yazilanlar dogru ise........................(devam edecek)

pardon
20-02-2005, 19:13
Hayat bir kendin yap tasarımıdır

Yaşlı bir marangozun emeklilik çağı gelmişti. işveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işimden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yasam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı, ne var ki. Müteahhit iyi isçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz kabul etti ve ise girişti, ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı. Baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamış olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!.. işini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı.

"Bu ev senin" dedi, "sana benden hediye". Marangoz soka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar miydi! Bizim için de bu böyledir.


Gün be gün kendi hayatimizi kurarız. Çoğu zamanda, yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da, şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz. Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz.

"Hayat bir kendin yap tasarımıdır" demiştir biri. Bugün yaptığınız davranış ve secimler, yarin yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun. Unutmayın... Paraya ihtiyacınız yokmuş gibi calisin. Hiç incinmemişsiniz gibi sevin. Kimse izlemiyormuş gibi dans edin.

pardon
20-02-2005, 20:00
> >Microsoft'un temizlikcisi
>
> >
>
> > Bir issiz Microsoft'un temizlikçi için verdigi is
>
> >ilanına basvurur. Personel sefi kisa bir is
>
> >görüsmesini takiben ve test (yer temizletme) yaptiktan
>
> >sonra sunu söyler:
>
> >
>
> >"-Ise kabul edildin,bana email adresini ver , sana
>
> >baslama tarihini ve getirecegin evraklari
>
> >bildirecegim"
>
> >
>
> >Adam boynu bükük bir sekilde bilgisayarinin ve tabii
>
> >ki emailinin olmadigini söyler. Personel şefi bu
>
> >durumda, yaşayan birisi olarak düşünülemeyeceğini ve
>
> >yasamayan birisini de ise alamayacagini yüzüne
>
> >vurur.Adam ne yapacagini bilmez ve kirgin bir sekilde
>
> >ve cebinde sadece 10$ ile disari çikar. Sebze Haline
>
> >gidip 10 kg domates almaya karar verir. Kapi kapi
>
> >dolasarak domatesleri satar ve sermayesini iki katina
>
> >çikarir.Bu isi üç kere daha yapar ve sermayesini 160
>
> >$'a yükseltir.Artik bu sekilde yasamini devam
>
> >ettirebileceğine kanaat getirir. Her sabah evinden
>
> >biraz daha erken çikar ve daha geç döner... Hergün
>
> >parasini katlamakla mesguldür artik. Kisa bir zaman
>
> >sonra bir el arabasi satin alir, daha sonra bunu bir
>
> >kamyonla degistirir.Bir süre sonra bir sevkiyat
>
> >filosunun sahibidir artik. 5 yil sonra adam ABD'nin en
>
> >büyük gida distribütörü olmustur. Artik ailesini
>
> >gelecegini düsünür ve bir hayat sigortasina basvurur.
>
> >Görüsmenin sonunda sigortaci teklifini göndermek üzere
>
> >email adresini ister. Adam email adresininin
>
> >olmadigini söyleyince sigortaci söyle der:
>
> >
>
> >"-Çok tuhaf, bir emailiniz olmadan böyle bir
>
> >imparatorluk kurmuşsunuz,hele bir de emailiniz olsaydı
>
> >ne olurdunuz kim bilir..Adam düşünür ve şöyle cevap
>
> >verir :"- Microsoft'da temizlikçi olurdum"
>
> >
>
> >Kissadan hisse no.1: Internet yasam için bir çözüm
>
> >degildir.
>
> >
>
> >Kissadan hisse no.2: Eger emailin yoksa ve çok
>
> >çalisirsan $ milyonu olabilirsin.
>
> >
>
> >Kissadan hisse no.3: Eger bu mesaji email ile
>
> >aldiysan,temizlikçi olma olasiligin $ milyoneri olmana
>
> >göre daha yüksek.
>
> >
>
> > Iyi günler...
>
> >
>
> > Not: Bana forumda boşa cevap yazmayın ,ben gidiyorum
>
> >
>
> > ........................
>
> >
>
> > domates satmaya....

pardon
20-02-2005, 20:45
Ne Zaman Kaybettik Biz??


Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış. Yaşarmış yaşamalarına ama civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğın öyle yabana*
atılır bir hayvan değil ki, bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları. Gerçi bir iki sıyırık alırlarmış ama.. yine de boyun eğmezlermiş aslanların zorbalığına. Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. Ancak tavşan, fare gibi küçük hayvancıklarla beslenir ölmüşlar. Git gide güçten düsmüşler. Eee, aslan bu, hıç fareyle doyar mi.*

- 'Her halde bize bu otlağı terk etmek düsüyor' demiş aslanlardan birisı.*
- 'Evet' diye tasdik etmiş diğerleri.*

Nereye gideriz diye düsünürlerken 'bir dakika' diye bir ses duymuşlar gerilerden. Herkes dönp bakmış sesin geldiği tarafa. Şürünün en çelimsiz, ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan Topal Aslan'miş söze atılan.*

- 'Hayır' demis, 'hiç bir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hallederim bu ısı.'*

İnanmamış kimse ona ama haydi bir şans verelim ne çıkar diye düsünmüşler.O da almış yanına bir iki aslan gitmiş öküzlerin yanına. Beyaz bayrak çekmeyi de unutmamıs. Öküzlerin lideri olan Boz Öküz başta olmak üzere beş ırıkıyım öküz yaklaşmış onlara. Sormuşlar ne istediklerini. Topal aslan başlamış konuşmaya. Bir yandan da Boz Öküz'ün sivri ve kocaman boynuzlarına bakıp ürperiyormuş.*

- 'Saygıdeğer öküz efendiler' diye başlamış lafa. 'Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Biliyorum sizleri çok defa incittik, kimbilir kaçınızda şu pençemin izi vardır. Ama inanınız bunların hıç birini isteyerek yapmadık.Biliniz ki biz aslanlar barışçi bir milletiz.*
Hele öküzlerle hıç bir alıp vermediğimiz olamaz. Ancak evet size defaatla saldırdık, ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdakı Sarı Öküz yüzünden. Onun rengi öyle sizinkiler gibi değil ki. Gözümüzü kamaştırıyor,ı aklımızı başımızdan alıyor. Onu gördükmü ne kadar barışsever olduğumuzu unutup size saldırıyoruz, ve sürünüze zarar veriyoruz. yoksa bizim sizinle hıç bir alıp veremediğimiz yok. Onun yüzünden hepiniz zarar*
görüyorsunuz. Bir türlü hayatınızdan emin rahat rahat*
tlayamıyorsunuz, belki geceleri bile bizim kükrememiz*
sizin uykunuzu kaçırıyor. Bunların hepsi Sarı Öküz'ün suçu. Verin onü bize, siz kurtulun, biz de barış içinde yaşayalım' demis.*

Boz Öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı Benekli Öküz olmaz demiş ama kimseye dinletememiş sesini.Zavalli Sarı Öküz kurban edilmiş aslanlara. Hepsi birden saldırmışlar zavallı öküzün üzerine. Bir ikisini fırlatmış üstünden ama bitkin düsmüş az sonra.Çırpınmış, haykırmış, yardım istemis, yalvarmıs, ama yokmuş onu işiten. Diğerleri üzülmüşler üzülmesine ama elden ne gelir ki. Bütün sürünün selameti için bir öküz gerekliymiş bu.*

Gerçekten de günlerce sürüye hıç bir saldıran olmamıs. Huzur içinde geçer ölmüş günleri. Ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki. Hele öküz etinin tadini aldıktan sonra. Açıktık demişler Topal Aslana daha bir kaç hafta bile geçmemişken. O da yine almış yanına bir kaçını,*
bir defa daha gitmiş Boz Öküz'ün yanına.*

- 'Selam' diye girmiş söze. ' Gördünüz ya biz aslanlar ne denli uysal milletiz. Doğru kararınız için sizi bir daha kutlamak isterim. Siz de huzur içindesiniz, biz de. Ne mutlu. Yalnız buraya bunları söylemek için gelmedim. Büyük bir problemimiz var.'*
- 'Nedir?' demiş Boz Öküz merakla..*
- 'Şu sizin Uzun Kuyruk' demiş Topal Aslan. Öyle uzun bir kuyruğu var ki nereden baksak görünüyor. O kuyruğunu salladıkça bizim de aklımız başımızda gidiyor. Gözümüz dönüyor, sürüye saldırmamak içın kendimizi zor tutuyoruz. Halbuki siz öylemi ya, hepiniz normal kuyruklusunuz. Bir önün suçu yüzünden korkarım hepiniz zarar göreceksiniz. Gelin verin onu bize bu mevzuyu burada kapatalım. Eskisi gibi barış ve sevgi*
içinde iki taraf da hayatını sürdürsün.'*

Boz Öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece Benekli*
Öküz ölmüş karşı çikan. Hepsi de verelim gitsin demişler. İstişare daha da kısa sürmüş bu defa.Dışlamışlar Uzun Kuyruk'u sürüden. Saatler sürmüş zavallinin çırpınışları ama sonunda o da yenik düsmüş aslanlara. Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün daha da semirmiş*
aslanlar. Alabildiğince güçlenmişler. Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar, seyreldikçe seyrelmişler.

*Aslanlar küştahlastikça küştahlaşıyorlarmıs. Artık bir sebeb bile söyleme gereği duymuyorlarmış. 'Verin bize şu öküzü yoksa karışmayız' derlermiş sadece. Zavallı öküzlerin hayır diyebilecek güçleri kalmamıs. Hepsi birer birer can veriyorlarmış aslanların pençesinde.Boz Öküz de aralarında olmak üzere bir kaçı kalmış en sona. Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu harbi aslanlara karşı, oysa ne kadar da güçlüydük? diye sormuş biri Boz Öküz'e
.*
- 'Biz' demiş Boz Öküz gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla*
titreyerek :
- 'Sarı Öküzü verdiğimiz gün kaybettik bu harbi...

bgali
13-03-2005, 22:42
Sağlık işletmelerinin gönüllü köleleri

Hatırlar mısınız? 20 Yıl kadar önce "ülkemizin hekim açığı bitmez"
denirdi. Hekimlik tercih edilen, güvenilir ve geçerli meslekti. Üniversite
sınavlarında en yüksek puanları alan parlak öğrenciler tıp
fakültelerini tercih ederlerdi. Tıp öğrenimi 6 yıl süren son derece yorucu süreçti.
Dönem kaybeden, yıl kaybeden, kafayı üşüten hatta devam edemeyip
fakülteyi bırakan az değildi.

Öğrenim süreci sonunda pratisyen hekim olarak diploma alır, zorunlu
hizmete gider meslekte deneyim kazanılırdı. Zorunlu hizmetten sonra
bazıları 4-6 yıl daha asistan olarak eğitim alır uzman hekim olurdu.

Sabır gerektiren bu süreç içinde iş bulamama, geçinememe ya da aç kalma
gibi kaygıları yoktu hekimlerin. Bugün ve gelecek hekimlerindi.
Hekimler, iyi hekim olmanın iyi bulmaca çözmeden geçtiğini bilir boş
zamanlarında kafa çalıştırıcı oyunlar oynardı. Ne de olsa her hasta çözülmeyi
bekleyen bulmacaydı onların gözünde. Fakülte yıllarından itibaren
satranç, briç gibi oyunlar hekimler arasında rağbet görürdü. Fakültelerin
satranç ve briç klüpleri önemli buluşma mekanlarıydı.

80 li yılların ortalarında başlayan ekonominin liberalleşmesi sürecinde
ülke, art arta yaşanan krizler ile sarsıldı. Yaşanan her ekonomik kriz
ülkeyi fakirleştirdi. Fakirleşen insandı ve onun kültürüydü.
Fakirleşmeden hekimler de nasiplendi. İnsan hayatı ucuzlamaya, para etmemeye
başladı. Para etmeyen bir varlık üzerinde çalışan hekimler de geçim
sıkıntısına düştüler. İnsanlar sağlıkları için para ayıramıyor ya da paraları
kadar sağlık hizmeti almaya mahkum ediliyordu.

Hekimler önce oyunlarını yitirdiler, sonra bugünü ve geleceği.

Gelecek kaygısı, geçinememe hatta işsizlik hekimin kapısına dayanmıştı.
Zorunlu hizmete gidip mahrumiyet koşullarına katlanmak da işe yaramıyor
ya da çekilenlere değmiyordu.

Üniversite sınavlarında tıp fakültelerine talep azaldı puanları düştü.
Nitelikli beyinler hekim olmak istemiyordu artık, gelecek kaygılarını
gidermek için başka sektörlere yöneldiler.

Sonra tıp fakültelerinde satranç ve briç klüplerine rağbet azaldı. Bir
kısmı kapandı. Oyunlarını yitirdi hekimler. Öğrenci ve asistanlar geçim
sıkıntısı çekiyor, geleceğe kaygı ile bakıyordu. Hepsinden önemlisi
geçinememe kaygısı, geleceğin belirsizleşmesi sağlık çalışanlarının
elinden bugünlerini aldı. Bugün yoktu hekimler için. Gece ve gündüz daha iyi
bir yarın için çalışılıyordu.

Hekimin aldığı maaş oturduğu evin kirasını bile karşılamaz hale geldi.
Doktora kız vermenin anlamı da kalmadı.

Hayat standartlarını düşürerek direnmeye çalıştı hekimler. Pek çoğu da
özel sağlık kuruluşlarında nöbet tutup, ikinci iş bulmaya çabalayarak
hayat standardını düşürmeme yolunu seçti. Artık, kendine ve hobilerine
ayıracak zamanı olmayan sadece geçim derdine düşmüş hekimlere emanet
ediyoruz sağlığımızı.

İyi hekim olmanın, sorun çözebilme yeteneğinin de önemi kalmadı.
Performansa dayalı ücretlendirme diye bir kavram attılar ortaya. Hekimin
başarısı kurumuna kazandırdığı döner sermaye katkısı ile ölçülüyor, takdir
edilip ücretlendiriliyor. Hasta memnuniyetinin, takdirinin önemi
kalmadı. Hatta soran da yok...

Sisteme para kazandırma ve bu paradan pay kapma çabası hekimlerin yeni
oyunu oldu. Kendini hastasına karşı sorumlu hisseden hekimlerin sayısı
giderek azaldı. Çalıştığı hastaneye iyi para kazandıran "tezgahtar"
sorumluluğu isteniyordu artık hekimlerden.

Dahası, kendi olamamanın, kendini var edememenin üzerine, kurulamayan
gelecek ve beklentileri yitirmenin acımasız törpüsü eklendi hekimler
için.

Belirsiz bir geleceğin umuduyla çalışıyor artık hekimler. Ne iş
yaptığını sorduğunuzda da "geçinmeye çalışıyorum" yanıtından başka yanıt
alamıyorsunuz.

Hayat hekimlere yabancılaştı. Hastaların hekimleri yabancılayışı da
cabası.

İçinde kendileri olan oyunlar yok artık hekimler için. Borsa, dolar vs.
aldı briçin, satrancın yerini. Önce oyunlarını, sonra bugünü ve kendini
yitirdi hekimler. Sağlık işletmelerinin gönüllü köleleri olarak var
olmaya çabalıyorlar sadece.

Öyle fırtına ki tutulduğumuz; bir hayat var sanki bir yerlerde içinde
hekimler yok. Hekimlerin olduğu yerde de hayat kalmadı.

Ne diyelim?

Sağlığı insan hakkı olmaktan çıkaranlar, sağlık ocaklarına vergi
levhası asanlar, utansın.



Dr. Mehmet Uhri

FT-2
16-05-2005, 22:09
Dil Bayramı’nda öksüz Türkçe

13 Mayıs, Karamanoğlu Mehmet Bey’in “Bugünden sonra divanda, dergâhta, bârgâhta, mecliste, meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır” diye ferman yayınlamasının 728’inci yıldönümüydü. Karaman’da Dil Bayramı olarak da kutlanıyor. Türk devletini yönetenlerden Cumhurbaşkanı Sezer dışında ilgi gösterene rastlamadım.

Dil Bayramı’nda Türkçe öylesine öksüz öylesine yetim ki, ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Hiç değilse şu kadarını söylemiş olayım.

Büyük Amerika’nın sığ kültürü ‘Küçük Amerika’nın yerli kültürünü bastırınca Türk dili işgal altındaki Afganistan’dan beter oldu.

Türkçe’nin dilbilgisini yitirdik.

İmlâsını yitirdik.

Noktasını, virgülünü, kurgusunu, vurgusunu, hepten yitirdik.

Türkiye’de Türkçe’yi yitirdik.

Bülent Ecevit’in “olanak, olasılık” sözcükleri bile tarihe karıştı, artık, possible deniliyor.

Türkçe sizlere ömür

Türkiye ve Türkçe globalizasyon prosesinde inanılmaz transforme oldu.

Telekominikeyşin araçları, medya sentır plazalarında üslendi; sky, nambırvan, şov, flaş, star, entivi, dicitürk, sienbisi, kanal, kanalet, kanalizasyon tivilerde televole, ekodiyalog, prömiyer lig, futbol mondial, tele magazin, magazin forıvır programları izleniyor.

Buzinismenler fast food sektöründe yaptıkları investimınlarda, müşterilere çizburger hamburger ikram ediyorlar.

Alış verişler, stor, karfur, şopping sentır, şarküteri, grosmarket, bijutri, galleryada yapılıyor. Müzayedeler, eskidjilerde, demolar maydanozşovlendde düzenleniyor.
Hastalar intırneyşinıl hospitalde rehabilite ediliyor, ilaçlar farmacilerden alınıyor.

Tatilde kampinglere, holidey inlere gidiliyor; tatil dönüşü privat villalarda ekspressolar höpürdetiliyor; badişeypırlarla karın yağları eritiliyor.

Sporcular, faynıl furlarda asistleşip çerçeveyi buluyorlar, ferpley atmosferinde hettrik yapıyorlar.

Aylak ömürler kafebarlarda, snacbarlarda tüketiliyor.

Gençler, internet kafelerde nikneymi tıklayıp pesvördü girdikten sonra çetleşip çetleşip imelleşiyorlar.

Anayasa’da hâlâ “Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dili Türkçedir” diye yazıyor; ama, “Geçmiş olsun” ya da “Good morning”

Devlet büyükleri “Adriyatikten Çin seddine kadar uzanan Türk dünyası” diyorlardı; bu coğrafyada yolculuğa çıkınca kendilerini Amerikan kauntrisinde, Avrupa provensinde ya da bizim sitide buldular.

Ekonomi düzelebilir, siyasete çekidüzen verilebilir, sağlık, eğitim, belediye, maliye, harbiye, mülkiye, tıbbiye hepsi bir gün yola gelebilir. Ama Türkçe gitti mi gider, bir daha gelmez.

Türkçe gitti gider dedik de aklımıza bir Temel fıkrası geldi.

Üç dil

Temel ile Dursun Sultanahmet’te gezinirken bir turist kendilerine adres sorar.

Turist İngilizce sorar, bizimkiler anlamaz.

Turist Almanca sorar bizimkiler anlamaz.

Turist Fransızca sorar bizimkiler yine anlamaz, ayrılırlar.

-Ula Dursun bir yabancı dil öğrenemedik gitti, der Temel.
Dursun’dan yanıt:

-Ula Temel, yabancı dil öğrensek neye yarayacakki? Bak adam üç dil biliyor yine derdini anlatamıyo.

Burası Türkiye.


r.yıldırım

balaban
18-05-2005, 16:18
Bir Samuray, Zen üstadı Hakuin'in karşısına dikilip şu soruyu sordu:
"Gerçekten de cennet ve cehennem var mıdır?"
Üstad: "Kimsiniz?"
"Bir samurayım."
"Sen mi?" diye dudak büktü Hakuin, "Kendine baksana bir. Hangi efendi senden doğru dürüst hizmet umabilir? Daha ziyade dilenciyi andırıyorsun!"
Sinirden kıpkırmızı kesilen samuray kılıcını çekti.
Hakuin susmak bilmiyordu: "Vay! Kılıcı da varmış! Ama o kadar beceriksize benziyorsun ki nasıl olsa kafamı kesemezsin!"
Kanı beynine sıçrayan samuray kılıcını kaldırdı.
Ustaya vurmaya hazırdı. O anda Hakuin sakince, işte cehennemin kapıları böyle
açılır" dedi.
Üstadın serinkanlı tavrına şaşıran samuray kılıcını kınına soktu ve saygıyla eğildi
Üstad sözünü şöyle bitirdi: "Cennetin kapıları da böyle açılır."

balaban
20-05-2005, 12:43
Yapamadıklarımız

Donna'nin dorduncu sinif ogrencileri gecmiste gordugum siniflardan farkli degilmis gibi gorunuyorlardi. ogrenciler bes sira olarak siralanmis alti sirada oturuyorlardi. ogretmen masasi en onde ogrencilere bakiyordu. Panoda ogrencilerin calismalari asiliydi. Bir cok acidan geleneksel bir ilkokul havasi hissediliyordu. Yine de sinifa ilk girdigimde bir sey bana farkli gorunmustu. Belirli bir heyecan soz konusuydu. Donna, emekliligine sadece iki yil kalmis, Michigan'da kucuk bir kasaba ogretmeniydi. Ayrica benim tarafimdan bolge capinda duzenlenmis personel gelistirme projesine gonullu olarak katkida bulunuyordu. Egitim surecinde ogrencilerin kendilerini iyi hissetmeleri ve yasamlarinin sorumlulugunu ustlenmeleri baz aliniyordu. Donna'nin isi egitim surecine katilmak ve sunulan kavramlari uygulamaya koymakti. Benim isim ise, sinif ziyaretleri yapip, uygulamaya hiz kazandirmakti. Arka siralardan birine oturdum ve izlemeye koyuldum. Butun ogrenciler bir seyler yazip karaliyorlardi. Benim yanimda oturan 10 yasindaki kiz ogrenci kagidini

Ben Yapamam

cumleleriyle doldurmustu.

Futbol topunu kaleye gonderemem.



uclu sayilarla bolme islemi yapamam.



Debbie'nin beni sevmesini saglayamam.

Sayfanin yarisi dolmustu ve yazmaktan bikmisa benzemiyordu. Kararlilikla ve israrla yazmaya devam ediyordu. ogrencilerin defterlerine bakarak siralarin arasinda yurumeye basladim. Hepsi de cumleler yaziyorlar ve yapamadiklari seyleri tanimliyorlardi.

On atis ust uste yapamam.



Sol alanda vurus yapamam.



Bir kurabiye ile yetinemem.

O anda egzersiz bende merak uyandirdi. ogretmene ne olup bittigini sormaya karar verdim. Yanina yaklasinca ogretmenin de yazmakla mesgul oldugunu gordum. En iyisinin rahatsiz etmemek olduguna karar verdim.

John'un annesini zorla veliler gunune getiremem.



Kizimdan arabaya benzin koymasini isteyemem.



Alan'dan bilegini degil, kelimeleri kullanmasini isteyemem.

ogretmenin ve ogrencilerin

Yapabilirim

turu olumlu cumleler kurmak yerine neden boyle bir olumsuzluga saplandigi dusuncesine karsi savas verirken oturdugum siraya geri dondum. Yeniden etrafimi izlemeye koyuldum. ogrenciler bir on dakika daha yazmaya devam ettiler. cogu kagitlarini doldurmus, baska kagida gecmisti. Donna,

Elinizdeki kagidi bitirin, ama baska bir kagida gecmeyin.

diye seslenerek egzersizin sonuna geldiklerini vurguladi. ogrencilere kagitlarini ikiye katlamalarini ve teslim etmelerini soyledi. ogrenciler kagitlarini ogretmen masasinin uzerindeki bos ayakkabi kutusunun icine koydular. Butun kagitlar toplaninca Donna kendi kagidini da kutuya koydu. Kutunun kapagini kapadi. Kutuyu kolunun altina aldi ve kapidan cikip koridorda ilerledi. ogrenciler ogretmenin pesinden giderken ben de ogrencilerin pesine takildim. Koridorun ortasinda yuruyus tamamlandi. Donna guvenlik odasina girdi ve elinde bir kurekle disari cikti. Bir elinde kurek bir elinde ayakkabi kutusu ogrenciler arkasinda bahcenin en uzak kosesine dogru yol aldilar. Ve kazmaya basladilar.

Yapamam

cumleciklerini gomeceklerdi! Kazma islemi yaklasik on dakika surdu, cunku butun ogrenciler sirayla kaziyorlardi. cukur bir, bir bucuk metre olunca kazma islemi sona erdi.

Yapamam

cumlecikleri kutusu cukurun dibine kondu ve uzeri toprakla ortuldu. Otuz bir tane on * on bir yas cocugu, yeni kazilmis cukurun basinda beklesiyorlardi. Her birinin bir metre asagidaki kutunun icinde en az bir sayfa suren

Yapamam

cumlecikleri vardi. ogretmenin de oyle. Donna,

Kizlar, erkekler elele tutusun ve basinizi egin.

diye seslendi. ogrenciler sozune uydular. cukurun basinda halka olusturdular, elleriyle simsiki bir bag olusturdular. Baslarini one egip beklemeye basladilar. Donna konusmasina basladi.

Arkadaslar, bugun burada 'Yapamamlar' anisina toplandik. Yeryuzunde bizimle birlikteyken bir sekilde hepimizin hayatina girdi; kimimizinkine az, kimimizinkine cok. Adi her okulda, toplanti salonunda, hatta Beyaz Saray'da bile anildi. 'Yapamamlar'i sonsuz uykusuna gondermeye karar verdik. Erkek ve kiz kardesleri 'Yapabilirim', 'Yapacagim' ve 'Yapiyorum' hayatlarina devam ediyorlar. Onlar 'Yapamamlar' kadar unlu, guclu ve kuvvetli degildirler. Belki bir gun sizin de yardiminizla dunyaya ayak izlerini birakabilirler. insallah, 'Yapamamlar' huzur icinde yatarlar. insanlar onlar olmaksizin hayatlarina devam edebilirler. Amin.

Bu methiyeyi dinlerken ogrencilerin hic birinin bugunu unutamayacaklarini dusundum. Bu aktivite oldukca sembolik bir anlam tasiyordu. Gerek bilincten, gerekse bilinc disindan asla silinmeyecek bir beyin egzersizi gibiydi.

Yapamam

cumlecikleri yazmak, onlari gommek ve methiye dinlemek. Bunlarin hepsi de ogretmenin gayretleri ile gerceklesmisti. Methiyenin sonunda ogrencilerini etrafinda topladi ve onlari sinifa goturdu.

Yapamamlar

in ebediyete intikalini keklerle, patlamis misirlarla ve meyve sulariyla kutladilar. Kutlamalarin bir parcasi olarak, Donna kalinca bir kagittan mezar tasi kesti. En uste

Yapamam

i, en alta o gunun tarihini yazdi. Kagittan yapilmis mezar tasi o yilin anisina Donna'nin sinifina asildi. Nadiren de olsa ogrencilerden biri unutup,

Yapamam

dediginde Donna bunu gosterdi. ogrenciler de boylece

Yapamamlar

in oldugunu hatirlayip, yeni cumle kurmak zorunda kaldilar. Donna'nin ogrencilerinden biri degildim. O benim ogrencilerimden biriydi. Yine de o gun ben ondan omur boyu unutamayacagim bir ders aldim. simdi yillar gecmesine ragmen, ne zaman

Yapamam

gibi bir cumle duysam, dorduncu sinif ogrencilerinin duzenledigi cenaze merasimi gelir aklima. Ben de ogrenciler gibi

Yapamamlar

in oldugunu animsarim. (Jack Canfield * Mark Victor Hansen / Tavuk Suyuna corba'dan alinmistir.)

ONC
14-06-2005, 19:40
Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi.
Çocukluğunun geçtiği iki katlı evin bahçesinde
bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi kokarlardı.
Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi.
Gölgeyi sever menekşeler derdi. Oysa; öğretmeni bitkilerin
güneş ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı onlara.
Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı.
Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi...
"Her bitki güneşi severken, onlar neden
gölgeyi tercih ediyorlar?" diye düşündü, durdu Hande...
Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden
farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler bu yüzden
bu kadar güzeldi. Küçücük kafası o gün herkesden farklı olursan,
bu hayatta değerli olursun yargısına varmıştı.
Daha o yıllarda farklı olmak için uğraş vermeye başladı.
ilk, kimsenin yanına oturmak istemediği, "Hacer'in yanına oturmak
istiyorum öğretmenim." diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı.
Hacer bile şaşırmış, şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne.
Hacer, çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir
ailenin kızı idi. Hande ise; mühendis Kamil Beyin biricik kızı...
Öğretmen, pek oturtmak istemedi önce Hacer'in yanına Hande'yi...
Hande, ısrar ediyordu Hacer'in yanına oturmak istiyordu.
Daha sonra bir tatsızlık çıkmasın diye öğretmen Hande'nin
annesini çağırdı. Annesi eve geldiklerinde Hande'ye sordu:
"Neden yavrum Hacer'in yanına oturmak istiyorsun?"
Hande cevap verdi: "Geçen baharda menekşeler ekiyorduk
hani anne, o gün sen bana menekşeler güneşi sevmez demiştin.
Oysa, her bitki güneşi sever. Menekşeler farklı...
Belki de bu yüzden bu kadar güzeller... Hacer'in yanına
kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum.
Belki, Hacer de güzeldir, onu fark etmek istiyorum." dedi.
Hande'nin annesinin ağzı açık kalmıştı.
ilkokul 4 .sınıf öğrencisi kızının olgunluğuna hayran kalarak
"Peki kızım, kimin yanında istersen oturabilirsin." dedi.
Pazartesi, Hande Hacer'in yanında oturmaya başladı.
Hem Hande tedirgindi, hem Hacer... Birbirleri ile hiç
konuşmuyorlardı. Diğer kızlar da soğumuştu Hande'den.
Nasıl Hacer gibi dağınık, bir şeyi iki kere anlatma ile
anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti?
Doktor Cemal bey'in kızı Esin idi en çok alınan...
Anne babaları her hafta sonu görüşüyorlar, Hande ve Esin
birlikte oynuyorlardı her Pazar... Nasıl olur da kendi yerine Hacer'i
seçerdi? Çok gururu kırılmıştı Esin'in... Hande ile konuşmuyordu.
Bir gün, Hande ve ailesi, Esinler'le dağ köylerinden birinde
gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler..
Hande, gene Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu.
İçin için de Hacer'e kızmaya başlamıştı, arkadaşları ile arasının
bozulmasına sebeb olmuştu. Neden sanki bu kadar dağınıktı,
neden her şeyi iki kerede anlıyordu, yoksa aptal mıydı?
Sonra menekşeleri hatırladı. Hemen düşüncelerinden utandı.
Hacer, farklı diye yargılamamaları gerekiyordu. Hacer'in kimsenin
bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı.
Tam umduğu gibi olmuştu. Esin, somurtarak karşısında oturuyordu.
Hande ile konuşmuyordu. Hande, canını sıkkınlığından biraz
dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı.
Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı. Kar atıştırmaya başlamıştı.
Hande kar'ı çok seviyordu. Yürüdü, yürüdü... Köye gelmişti.
Bir evin önünde durdu. Evin penceresindeki saksıya gözü ilişti.
Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi...
Ama kıştı ve menekşeler soğuğu hiç sevmezlerdi, eve doğru
bir adım attı, kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti.
Bu Hacer idi. Hande'ye gülümsüyordu... "Hoşgeldin Hande"
dedi Hacer, biraz ürkek "Buyurmaz mısın?"
Şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi.
Oda, sıcacıktı. Odun sobası her yeri ısıtmıştı.
"menekşeler" diyebildi sadece Hande, "bu soğukta???"
Hacer gülümsedi: "Onlar annem için, annem onları çok sever."
Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande.
"Annen hasta mı?" dedi. Hacer: "Evet, 2 sene önce felç oldu,
ona ben bakıyorum. Bizim kimsemiz yok. Birtek ineğimiz var,
onunla geçiniyoruz ama tüm işler bana baktığı için derslere
çalışacak pek vaktim olmuyor." dedi Hacer utanarak...
Bir de dedi: "Bizim köyden şehre araç yok, bu yolu her gün
yürüyorum o yüzden de çok yorgun okula geliyorum dersleri
anlamakta güçlük çekiyorum." Hande'nin gözleri dolmuştu...
Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu.
Çok merak etmiş olmalıydı... Dışarıya koştu ve
annesine sarıldı, ağlıyordu... Bir müddet sonra
"Anne, bu Hacer!" diye tanıştırdı sıra arkadaşını.
Hacerler'e gidip Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte.
Hande, annesine anlattı Hacer'in hayatını, ağlıyarak.
"Bir şeyler yapalım anne"dedi.
O hafta, annesi ve Hande, Hacerler'e gidip
annesi ve Hacer'i kendi evlerine taşıdılar... Hacer,
artık Handeler'den okula gidip geliyordu. Ne dağınıktı,
ne de aptal... Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu.
Seneler geçti... Hacer ve Hande
bir arkadaş değil, bir kızkardeşlerdi artık...
Mor menekşeler Handey'e Hacer'i armağan etmişti...
Hacer'e ise; hem Hande'yi, hem hayatı...
Seneler sonra ikisi de evlendi... Hacer şimdi bir doktor...
Hande'den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi.
Hastalarına vicdanı ile birlikte şifa dağıtıyor...
Hande ise; bir öğretmen...
Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de öğretiyor...
Bir kızı var. Adı: HACER MENEKŞE...
Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha ekledi Hande.
Hacer Menekşe, teyzesi Hacer'i çok seviyor ve
annesine teyzesi için her gün teşekkür ediyor...
LÜTFEN SEVGİNİZE ÖNYARGI SOKMAYIN.
DİNLEYİN VE YORUMLAYIN.
''ziraat dergisinden''

balaban
20-06-2005, 22:08
Bir Aşk Hikayesi

Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece..O kadar yakındılar..
Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi..
Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.."anladım" der gibi bir gülümseyişti bu...
Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için..
Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..
Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.."

"Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu!.."

Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler.İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken –o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..
Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı..Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."
Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, ügüncü sette kız fark etti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..
Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..
Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken..
"Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar...
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.."
Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.."
"O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..
Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu" olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..
Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti..Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."
"Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.."
Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "Bu da sonu onun..."
Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..
"Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."
Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba?
Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı, bendim!...

Yazar : Hıncal Uluç

balaban
22-06-2005, 12:24
Öykü bu ya.....

Süleyman Demirel ölmüş. Ahiret kayıt-kabul melekleri karşılayıp günah

sevap defterini kontrol etmişler ve ceza çekmek üzere Cehennem

zebanilerine teslim etmişler. Zebaniler Demirel'i Cehennemin dibine

göndermişler.

Bir süre sonra Zebaniler periyodik kontrole geldiklerinde bir de ne

görsünler? Demirel mayosunu giymiş, hamağa uzanmış, gözlerinde güneş

gözlüğü, elinde minik şemsiyeli bir meyve suyu; keyif çatıyor. Bu

arada Cehennemin çeşitli il, ilçe ve bucaklarından gelen kasketli

heyetler, sepetlerinde çeşitli sebzeler ve meyveler bulunduğu halde

Demirel tarafından kabul edilmeyi bekliyor.

Zebanilerden müteşekkil teftiş kurulu derhal incelemeye gelmiş.

Bakmışlar ki Demirel Cehennem'deki sıcak lav rezervlerinin üzerine

termik santral kurmuş, lav ırmaklarına da barajlar yapmış, onlardan

elde ettiği enerji ile cehennemin her yerine klimalar taktırmış,

Kurduğu fabrikalardan taşlar üreterek Cehenneme otoyol ağı yapmış.

Hemen onu Cehennem'den çıkartmışlar.

Evvelce vefat etmesine rağmen VIP salonunda beklemekte olan

Turgut Özal'ı Cehenneme atmışlar.

Cehennemi periyodik olarak kontrol eden Teftiş Kurulu Zebanileri

Özal'ı Cehennem'in kapısının önünde para sayarken bulmuşlar.

- Hey! Sen neden Cehennem'de değilsin? diye çıkışmışlar Özal'a.

Özal

- Cehennem'i Fransızlara sattım, artık hem daha fazla lav üretiyor,

daha yüksek ısı sağlıyor, kapasitesini de arttırdık, daha çok yerli

zebani istihdam ediyor, artık kainat çapında hizmet veriyor, hem de

artık ahiret bütçesine yük olmaktan kurtuldu. Biz de bu vesileyle

yolumuzu bulduk, demiş.

Onu da derhal Cehennem'den çıkartıp yerine Tayyip Erdoğan'ı atmışlar.

Bir süre sonra kontrol etmek üzere geldiklerinde Cehennem'e

girememişler.

Çünkü kapıda tanımadıkları Ingilizce, Fransızca ve Flamanca konuşan

zebaniler onların girişlerini engelliyor, girmek istiyorlarsa en yakın

konsolosluktan Schengen vizesi almaları gerektiğini söyleyip

duruyorlarmış. Zavallı Zebaniler ne olduğunu araştırırken karşıdan

Günter Verheugen ile Karen Fogg'un geldiğini görmüşler.

Meğerse Cehennem AB'ye girmiş.

Hemen Erdoğan'ı da oradan çıkartmışlar ve yerine Bülent Ecevit'i atmışlar.

Zebaniler "- Ecevit'i gönderdik ya, artık Cehennem nihayet Cehennem

gibi olacak!" diye sevinirlerken bir de bakmışlar ki, Cehennem'de ateş

sönmüş. Hatta insanlar üşümeye, soğuktan kürklere sarılmaya

başlamışlar.

Kontrolör zebaniler kontrole gelmişler ki ne görsünler? Kömür bitmiş.

Kömür ve ateş ithal edecek döviz olmadığından kuyruklar oluşmuş.

Cehennem çalışanları greve gitmiş. Cehennem mensupları birbirlerine

anayasa kitapçıkları fırlatmaya başlamışlar. Bu arada Ecevit ve Rahşan

Hanım dizlerine renkli birer battaniye örtmüş, huzur içinde elele,

dizdize, gözgöze oturuyorlarmış.

Derhal Ecevit'i Cehennemden çıkartıp yerine Baykal'ı koymuşlar.

Cehennem bu sefer daha da yaşanılmaz bir yer olmuş. Önce ikiye, sonra

dörde bölünmüş. Yakalayan yakaladığını yumruklar olmuş. Huzur güven

kalmamış.

Baykal kızgınlıkla "Cehennem bizlerindir! Beğenmeyen çeker gider.

Bakın başka yerler de var! Yakınımızda Cennet bulunuyor! Hadi yallah!"

diye nutuklar çekerken Sarıgül "-Cehennem babanın malı değil. Bizim

yerimiz burasıdır!" diye bağırıyormuş.

balaban
30-06-2005, 22:09
BİZ HAZIRIZ



İtalyanın Lideri Mussolini Türkiye’ye ve Atatürk’e tehditler yağdırmakta; İtalyanın durumu netlik kazanmayan Hatayı işgal ile alacağını ilan etmektir. İtalyan basınıda sürekli olarak işgale katılacak birliklerden bahsederek onları övmektedir.

Günlerden bir gün İtalyan Büyükelçisi Ata ile görüşmek ister ve huzura kabul edilir.
O zaman muhtelif iktisadî-siyasî konular hakkında konuşulduktan sonra, büyükelçi, Ekselâns, dün Roma ile yapmış olduğum bir görüşmede, hükümetimizin Hatayı almak istediği kararı size iletmem söylendi der.
Odada bir an sessizlik olur. Ata büyükelçiye bir şeyler daha ikram eder ve iki dakika odadakiler ile baş başa bırakır.

Döndüğünde ayağında çizmeler, üzerinde mareşal üniforması, belinde tabancası var.
Doğru masasına gider, manyetolu telefondan Mareşal Fevzi Çakmağın bağlanmasını iter ve Çakmağa: Paşa! İtalyan dostlarımız Hataya gelmek istiyorlar, hazır mıyız? Der.

Fevzi Çakmak durumu anlar ve: Biz hazırız, Paşam! Diye yanıtlar.
Ata büyükelçiye döner ve der ki:
Biz hazırmışız, hükümetinize söyleyin, isterlerse gelip Hatayı alabilirler!

“ O tarihten sonra bir daha ne Mussolini ne İtalyan basını Türkiye’yi işgalden bahseder.Her şey bıçak gibi kesilir ve bir daha konu edilmez.Atatürk bir defa daha dünyaya ne büyük bir devlet adamı olduğunu kabul ettirmiştir.”

balaban
02-07-2005, 12:38
Eski zamanlarin birinde bir adam hayatin anlaminin
ne olduguna takmis kafayi..Buldugu hiçbir cevap ona yeterli gelmemis ve baskalarina sormaya Karar vermis..Ama aldigi cevaplarda ona yetmemis.Fakat mutlaka bir cevabi olmali diyormus.. Ve dolasip herkese bunu sormaya karar vermis..Köy,kasaba,ülke dolasmis bu arada zamanda durmuyor tabiki ...Tam umudunu yitirmisken bir köyde konustugu insanlar ona Su karsi ki daglari örüyormusun,orada
yasli bir bilge yasar istersen ona git belki o sana aradigin cevabi verebilir. " demisler.

Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yasadigi eve ulasmis adam.Kapidan içeri girmis ve bilgeye Hayatin anlaminin ne oldugunu somus..Bilge sana bunun cevabini söylerim ama önce bir sinavdan geçmen gerekiyor demis ...Adam kabul etmis..Bilge bir çay kasigi vermis adamin eline ve içinede silme bir sekilde zeytinyag doldurmus. Simdi çik ve bahçede Bir tur at tekrar buraya gel ...Yalniz dikkat et kasiktaki zeytinyag eksilmesin eger bir damla eksilirse kaybedersin.. Adam gözü çay kasiginda bahçeyi turlayip gelmis.Bilge bakmis evet demis kasikta yag eksilmemis, peki bahçe nasildi(!)Adam saskin..Ama demis ben kasiktan baska bir yere bakmadim ki...Simdi tekrar bahçeyi dolasiyorsun kasik yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel ,demis Bilge...Adam tekrar bahçeye çikmis Gördügü güzellikler büyülemis muhtesem bir bahçedeymis çünkü ...Geri geldiginde bilge ,adama bahçe nasildi diye sormus ... Adam gördügü güzellikler karsisinda büyülendigini anlatmis..Bilge gülümsemis ,ama kasikta hiç yag kalmamis demis ve eklemis

"--Hayat senin bakisinla anlam kazanir ya sadece bir noktayi görürsün hayatin akip gider sen farkina varmazsin.. Yada görebilecegin tüm güzelliklerin tam ortasinda hayati yasarsin akip giden zamanin anlam kazanir..."

Hayatinin anlami senin bakislarinda gizlidir!"

balaban
08-07-2005, 00:55
Dostluğa

Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlikte
ölmüşlerdi.. Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında
dolaşmaya başladılar.. Adam çok susamıştı.. Biraz su bulabilmek
ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir
manzaranın karşısında buldular.. Rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe,
altından yapılmış bir bahçe kapısı, ve onları karşılayan beyazlar
içinde bir kadın.. Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve
sordu:"Affedersiniz...

Burası neresi?

Kadın ona gülümsedi: "Burası Cennet, efendim" Adam bunun üzerine
sevinçle "Harika...!!!" dedi "Peki bana biraz su verebilir misiniz?
Gerçekten çok susadım".... Kadın cevap verdi: "Tabi efendim, içeri
girin... İçeride dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz....." Böylece
adam köpeğine döndü,"Hadi oğlum içeri giriyoruz" diyerek kapıya
yürüdü... ama kadın onu birden
durdurdu: "Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez.. hayvanları
içeri almıyoruz..." Bunun üzerine adam bir an durdu.. düşündü.. ve
geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam ters yönünde
yürümeye koyuldular....

Bir süre geç tikten sonra kendilerini bu kez tozlu çamurlu bir yolda
buldular, ve yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir
kapıyla yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı... Adam
sordu:"Affedersiniz.... bana biraz su verebilir misiniz??" Dede "İçeri
gel" dedi.. "kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var..."
Adam sordu" Peki arkadaşım da benimle gelip oradan içebilir mi?" Dede
" Tabii..."dedi.. "çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir
kase bulacaksın..." Bunun üzerine adam kapıdan girdi... biraz
yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu.. Adam çeşmeden köpek de
oracıktaki kaseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler....
Derken adam geri giderek girişte bekleyen dedeye sordu:"Su için çok
teşekkür ederim... Peki burası neresi..?" Dede "Burası cennet" dedi.
Bunu duyan adam şaşırdı: "Ama nasıl olur..? az önce burası gibi kırık
dökük olmayan muhteşem bir yere gittik ya orasının da Cennet olduğunu
söylediler..." Dede "şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer
mi?" dedi... " ama orası Cehennem.." Adam iyice şaşırmıştı: "Peki ama
orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor
musunuz..??" Dede gülümsedi: "Kızmıyoruz.....çünkü
onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları Cennet'ten
uzak tutuyorlar...."

Dostlarınızı Yarı Yolda Bırakmayın. Bir dostun derdine herkes
üzülebilir, bu çok kolaydır. Bir dostun başarısına sevinebilmek ise
sağlam bir karakter gerektirir..

ASK_VE_DEVRIM
05-08-2005, 16:30
Suskun çağırmalarına, andlar yazıyorum.Ağıdımı özgür bırak.Gideceksen öyle
git...
Sen giderken ağlamalıyım.Dökmeliyim berraklığını düşlerimin.Alın aklığım,
karalar bağlamalı, sen giderken ben, kalmamalıyım.Öyle öylece
susarak.Feryatlarımı bulmamalıyım, sen günlerimden, saklandıkları yerden
çıkarıp ağzımın en çığlık yerine asmalıyım.
Sen giderken ben acımalıyım.Dermansız kalıp, düşmemeliyim.
Sen giderken bir tufana
kapılmalıyım.Savrulmalıyım.Ağarmamalıyım.Kararmalı yım.Sen giderken kan
akmalıyım ırmak boylarında.
Sen giderken öksüz kalmalıyım, yetim kalmalıyım, lal olmalıyım.
Sen giderken, ben kalmamalıyım...
Gideceksen öyle git, beni götürme.Benden ne kaldıysa senden geriye, bırak
onunla senin kalıntıların, senin alıntıların, senin hatıralarınla yaşamaya
nasıl yaşanacaksa öyle kalayım...
Sen giderken ben, avaz avaz büyütmeliyim seni, en çığlık yanlarımla.
Sen giderken bombalar düşmeli göğümden kentime.Bir ihtilale kalkmalı
yürek.Sen giderken oturmamalı daim koşmalıyım.Senden kaçmalıyım.Seni
beklemekten uzaklaşmalıyım. Seni öyle öylece giderken çok sevmeliyim.sen
giderken, gündüzleri yakmalı, geceleri
söndürmeliyim.Üşümeliyim.Yorgansız,yastıksız bir kerpiç yürek üstüne
sermeliyim, sensizliğimi...
Sen giderken şehrin gürültüleri arasında kaybolup, kimliksiz, kimsesiz
kalmalıyım,Hükümsüz olmalıyım gazete manşetlerinde.Geçememeli adım herhangi
bir otobüs garında, yolcu peronlarında.Sen giderken adım yanlızlığa
yazılmalı, uyak düşmeli kimsesizler yurduna...
Sen giderken ben, seni öylece izlemeliyim.Acıyarak, koca bir kalabalığı yok
sayarak.gözlerimde ki ışığı Âma sanarak, inanarak körlüğüme öylece
izlemeliyim.Sen giderken ben, ne kalmalı ne gitmeli, öylece bıraktığın gibi,
böylece betimsiz düşler gibi düşmeliyim.
Sen giderken ben, tüm çığlıklarımı, avaz avaz susarak, ağzımın en feryat
yerine koyarak susmamalıyım...
Sen giderken ben, karanfilleri ezmeliyim.Yırtmalıyım tüm müsveddeleri
göğsümün kıllarıyla.Seni özlememeliyim.Yorgun lehçeli kelimeler boğazlamalı
dilimi.Eskitmemeli seni, her an acımalıyım.Daha bir sarılmalı sol yanıma,
daha bir inanmalıyım sana...
Sen giderken masallar uyanmalı, gerçekler yalan olmalı.sen giderken ben
tünellere girmeliyim.Çıkışını bilmediğim labirentlere kaybolmalıyım.
Yitirmeliyim.Kendimi en sığ sularda boğdurmalıyım.gömülmeliyim her boş
mezara, ölmemeliyim.
Sen giderken ben tövbelerimi bozmalıyım.Sen giderken ben ateşin en kor
halinde yanmalıyım.Cennet diye cehennem kapılarını aşındırmalıyım.
Sen giderken, pusatsız, savunmasız, kalkansız
kalmalıyım.Alışmamalıyım.:Bağımlılıklarımı çözmeliyim.
Bırakmalıyım kendimi, gidişinin uçurum rengine...
Sen giderken ben, öyle öylece kalmamalıyım.
Sen giderken...


'yorgunum gitmelerin tümüne'

gzmnc
09-08-2005, 12:29
Bir zamanlar bir psikoloji kitabında okuduğum bir bölüm
vardı... Hayatın ve getirilerinin kıymetini anlamak için
tavsiye edilen bir metod vardı içinde..
Deniyordu ki; "arada bir, çok bunaldığınızda,
hayatın sizin için çekilmez hale geldiğini düşündüğünüzde
kendinize 10 dakika ayırın ve kendi cenaze töreninizi
düşünün"... Cümleyi ilk okuduğumda çarpılmıştım...
Ben girişin akabinde pozitif bir gelişme ve tavsiye
bekliyordum... Ama " kendi ölümümüzü ve cenazemizi " düşünmemiz tavsiye ediliyordu...

Tüylerim diken diken oldu ve yazarın saçmaladığını
düşündüm o an... Ama önyargı düşmanı biri olarak okumaya devam ettim...

Diyordu ki; " bunları düşündüğünüzde dünyadaki yerinizi,
dünyayı terkettiğinizde oluşacak boşluğu, sevdikleriniz ve
sizi sevenler için öneminizi anlayacaksınız...
Özellikle insanların sizin için neler söyleyeceklerini,
onlar için ne ifade ettiğinizi hissetmeye çalışın...
O andan geriye dönme şansınız olmadığını, hayat
denen kredinizin bittiğini ve onlara
yanıt verme şansınız olmadığını düşünün...

Tekrar sarılma, bir kez daha öpme ihtimalinizin bittiğini
hissedin...

Dünyadaki küslüklerin, ayrılıkların, kavgaların
yanında bu acının ve geri dönülmezliğin korkunç
çaresizliğini yaşayın...

Bırakın canınız yansın, bırakın alevler içinde kavrulsun
tüm ruhunuz...

Orada, o musalla taşında düşünün kendinizi...
Seyredin şu an çevrenizde olanların yüz ifadelerini...
Akıllarından ve yüreklerinden geçen cümleleri hayal edin...

Kitaba devam etmeden bıraktım kenara ve gözlerimi
kapatıp aynen düşünmeye başladım...
Eşimi, oğlumu, annemi, babamı, kardeşlerimi ve diğer tüm
çevremi oturttum tek tek kendi cenaze törenimdeki
yerlerine... birer birer yerleştirdim tabutumun çevresine
hepsini...
hayatımda çok nadir bu kadar canım yanmıştı...
görüyordum işte "babaaaa..." diye ağlayan biricik oğlumu...
Eşim kucağında "ağlayan emanetimle" ayakta durmaya
çalışıyordu per perişan...

Koca çınar babacığım, belli belirsiz dualar
okuyordu, o gözümden hala gitmeyen vakur duruşuyla...
Annem, ciğerinden bir parça canlı canlı
koparılmış gibi hem içine hem dışına akıtıyordu
gözyaşlarını... Kardeşlerim, akrabalarım "çok erken gitti, doyamadı
oğluna.."diyordu
acıyan ses tonlarıyla... Ve dostlarım... Onlar da
şaşkındı... Bazısı "daha dün birlikteydik, nasıl olur.." diyordu...
Bunları seyredip onlara "hayır ölmedim, burdayım.." demek
istedim hayal olduğunu unutup...

Sonra anladım yazarın ne demek istediğini daha devamını
okumadankitabın...


Farkındalık önemli bir kavramdır psikolojide...
Belki de hiç aklımıza gelmeyen ve gelmeyecek bir
farkındalığı göstermek istemişti yazar...

Kitabı okumaya ne gücüm kalmıştı, ne de isteğim...
Almam gereken dersi ve mesajı almıştım...
Şimdi ne kitabın adını ne de yazarı hatırlamıyorum...
Şu an bunları yazarken bile çok kötü oldum...
Bu olayda tek farkındalık da yok üstelik...
Biraz kendime geldikten sonra devam ettim
hayatımın en zor hayaline...

Sırada çevremdekilerin ölümümün akabinde
neler söyleyecekleri vardı..
Usulen ve nezaketen söylenenlerin dışında...
Onlarda bıraktığım izleri, yaşananları ve
yaşanamayanları elden geçirerek ben konuşturacaktım
hayalimde... İçlerini okuyacaktım, senaryo bana ait olarak...

Yaşarken neler yazmıştım, ölümümle neler okuyacaktım...
Gerçek duygularıydı ulaşmaya çalıştığım, ölüm
acısının etkisiyle girilen duygusal mod değildi,
deşifre etmem gereken metin...
Canım oğlumun söyleyecek çok şeyi yoktu...
Özleyecekti, yokluğumu hissedecekti.. ağlayacaktı aklına geldikçe...

Belki ölümün ne anlama geldiğini hissedecek yaşa gelinceye
kadar sıradan bir üzüntünün ötesine geçmeyecekti
duyguları... Ama hayal bu ya, 18-20 yaşına getirdim 2 saniyede
oğlumu... "hayal - meyal hatırlıyorum be baba seni...

Keşke şimdi yaşıyor olsaydın da erkek erkeğe
sohbet etseydik seninle... Bak mezuniyet törenimde de
babasızdım... Askere giderken kimin elini öpeceğim senin yerine..."
diyecek canı yanarak bir köşede...

Sevgili eşim... Benim muhteşem hatunum... Nasıl dayanır
bensizliğe?...
O ki, benim için herşeyini feda edip koşmuştu bana...
Hayatının tek adamı şimdi toprak olacaktı...
Bir daha " Seni seviyorum " diyemeyecekti...
Bir daha hevesle açamayacaktı çalan kapıyı...
Ve her gelen gece bensizliğini haykıracaktı yüzüne...
Her sabah da bensiz başlayacaktı koca gün...
Tek cümlesi takıldı o an içime; " Oyunbozanlık
yaptın be böceğim, hani beraber ölecektik ?..."

Babam-annem, o bugüne kadar evlat olarak mutlu
edecek hiçbir şey yapamamanın acısıyla kahrolduğum güzel
insanlar...

Helaldi şüphesiz hakları...
Bilerek hiç kırmamıştım onları... Üzerine
titredikleri evlatları onlardan önce göçmüştü
işte önlerinde ve dualarına muhtaçtım....
Kaç anne ve babanın çekebileceği bir acıydı ki
evladının cenazesinde bulunmak...
Herhalde insanın uzun yaşadığına
üzüldüğü nadir anlardan olsa gerek...


Diğerlerine geçmiyorum... Bu yazıyı şu an yazıp
sizlerle paylaştığıma göre "diğerlerine" artık sizler de
dahilsiniz...

Düşünün, birgün bir mail ulaşıyor mail-boxınıza "ölmüş"
diye... Sizler kimbilir neler düşünür ve yazardınız...

Eşim şu an yanımda ağlıyor, sanki gerçekmiş gibi...
Oysa ki yazarın amacı " Yaşamanın ve hala nefes
alıyor almanın kıymetini " göstermekti...Benim de öyle...
Lafı çok uzattım farkındayım...Ama dediğimiz çözümü zor
süreç 2 satırla özetlenemeyecek kadar girintili çıkıntılı...

Ben o gün kurduğum o hayalle, canımın tüm yanmasına
rağmen YENİDEN DOĞDUM...

Bilgisayar diliyle "format attım hayatıma"...
Sahip olduklarımın farkına vardım ve hala nefes
alıyor olduğum için şükrettim...

Gözlerimi açtığım anda o kötü ve acı sahne bitmiş,
oyun perde demişti...

Peki ya hayal değil de, gerçek olsaydı ve perde bir
daha açılmamak üzere kapansaydı...

İşte bu final bu yazıyı buraya kadar okumanıza değmiş
olmalı... Belki gerildiniz, kötü oldunuz ama devamını
getirirseniz buna değer bence...

Ben bu akşam melankoliğim ve biraz abartmış olabilirim...
Hani sanatçı ve şairiz ya ondandır belki...

Bence bu yazıyı sadece okuyarak bırakmayın...
LÜTFEN ARADA BİR, BURADAN ALDIKLARINIZI TARTIN,
DÜŞÜNÜN VE HAYATINIZI GÖZDEN GEÇİRİN...

Ölümün kime ve ne zaman geleceğini Yüce Allah tan başka
bilen yok...

İşte bu yüzden hazır yaşıyorken ve nefes alıyorken
yapabileceklerinizi yapın, ertelemeyin...

Bilerek - bilmeyerek kırdığınız kalpleri tamir edin...
Sizi sevenlere ve sevdiklerinize daha fazla zaman ayırın...
Ve en önemlisi;

VERDİĞİ-VERMEDİĞİ, ALDIĞI-ALMADIĞI HERŞEY İÇİN,
TEKRAR TEKRAR ŞÜKREDİN YÜCELER YÜCESİ YARADAN A


CAN DÜNDAR......

gzmnc
11-08-2005, 17:39
----- ASAGIDAKI YAZIYI BIR ORTAOKUL ÖGRENCISI OKULUNUN DUVAR
> > > GAZETESINE YAZMIS.

> > > Bu ülkede yasayan her insanin bagimsizligini ve
> > > demokrasisini borçlu oldugu
> > > insan: ATATÜRK...
> > >
> > > Gençliginde kot pantolon giyememis.Sevgilisinin elinden
> > > tutup hasilat
> > > rekorlari kiran bir sinema filmine gidememis.
> > >
> > > Padisah ona Trablusgarp Cephesi'nde görev verdiginde, lüks
> > > uçak sirketinin,
> > > first class koltugunda viskisini yudumlayarak görev yerine
> > > gidememis...
> > >
> > > Halkina bagimsizlik fikrini anlatabilmek için kortej
> > > esliginde
> > > Mercedes'lerle gezememis Anadolu'yu...
> > >
> > > Kurtulus hareketini baslatmak için 19 Mayis'ta Samsun'a
> > > ayak basan
> > > ayaginda spor ayakkabisi ya da kovboy çizmesi yokmus...
> > >
> > > Kazandigi her savastan sonra savas sahasina firlayip moral
> > > veren mini
> > > etekli ponpon kizlar da yokmus...
> > >
> > > Tarih kitaplarina bakilirsa, Yunanlilari Izmir'den denize
> > > döktükten sonra
> > > timsah yürüyüsü de yapmamislar...
> > >
> > > Ülkesinde yapacagi devrimleri, inkilaplari unutmamak için
> > > not alacagi bir
> > > cep bilgisayari olmadigi gibi, kendisine suikast girisiminde
> > > bulunacaklari
> > > da cep telefonundan ögrenememis!
> > >
> > > Atatürk için üzülüyorum. Dag gibi adam, bir radyo
> > > programina faks
> > > çekemeden, Ismet Pasa için Safiye Ayla'dan bir istek
> > > parçasi isteyemeden
> > > gitti ..
> > >
> > > Lozan Zaferi'nden sonra veya Cumhuriyet'in ilanindan sonra
> > > arabaya atlayip
> > > sabahlara kadar korna çalip, elinde bayraklarla sokaklarda
> > > tur atamadi.
> > >
> > > Evinin balkonuna çikip, bir sarjör mermiyi havaya sikamadi.
> > >
> > > Atatürk'e aciyorum... Sen kalk, dört kadinla
> > > evlenebilecegin bir dönemde
> > > dünyaya gel, sonra degerini bilmeyip tek kadinla evlilik
> > > sistemini getir.
> > > Aaaah ah...
> > >
> > > Çilgin diskolara gitmek, sabahlara kadar içip, içip rock
> > > yapmak, babasinin
> > > mersedesini alip söyle bir Emirgan turu çekmek dururken...
> > >
> > > Bunlari yapmadi Atatürk... Keyif çatmadi... Tüm hayatini
> > > ülkesinin
> > > kurtulusuna ve uygarlasmasina harcadi...
> > >
> > > ISTE ONUN IÇIN BÜYÜK ADAMDI ATATÜRK HER FIRSAT ELINDE
> > > VARDI. O ISE SADECE BU
> > > MILLETIN BAGIMSIZLIGINI ISTEDI.

AngelHeart
11-08-2005, 20:10
bilmiyorum daha önce yazan oldu mu ama...konu başlığında bir yanlışlık var...
öykü-hikaye-makale...

öykü zaten hikayenin türkçe karşılığı...ikisi de aynı şey yani...

umarım gereksiz ukalalık yapmıyorum...kafama takıldı ...yazayım dedim..selamlar

gzmnc
21-08-2005, 21:01
Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne.

"O olmazsa yaşayamam." demeyeceksin.

Demeyeceksin işte.

Yaşarsın çünkü.

Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki.

Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın.

Ve zaten genellikle o daha az sever seni,

Senin o'nu sevdiğinden.



Cok sevmezsen, çok acımazsın.

Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem.

Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini...

Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin.

Senin değillermiş gibi davranacaksın.

Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın.

Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın.

Çok eşyan olmayacak mesela evinde.

Paldır küldür yürüyebileceksin.

İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,

Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin.

Gökyüzünü sahipleneceksin,

Güneşi, ayı, yıldızları...

Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak.

"O benim." diyeceksin.

Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir Şeylerin...

Mesela gökkuşağı senin olacak.

İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın.

Mesela turuncuya, yada pembeye.

Ya da cennete ait olacaksın.

Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın.

Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem de

hep senin kalacakmış gibi hayat.

İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak...



Can Yücel

gzmnc
21-08-2005, 21:07
Cin Bambu agaci

Cinliler bu agaci soyle yetistirir:

Once agacin tohumu ekilir,sulanir ve gubrelenir.

Birinci yil tohumda herhangi bir degisiklik olmaz. Tohum yeniden sulanip gubrelenir.

Bambu agaci ikinci yilda da topragin disina filiz vermez.

Ucuncu ve dorduncu yillarda her yil yapilan islem tekrar edilerek bambu tohumu sulanir ve gubrelenir. Fakat inatci tohum bu yilda da filiz vermez.

Cinliler buyuk bir sabirla besinci yilda da bambuya su ve gubre vermeye devam ederler.
Ve nihayet besinci yilin sonlarina dogru bambu yesermeye baslar ve alti hafta gibi kisa bir sürede yaklasik 27 metre boyuna ulasir.

Akla gelen ilk soru sudur:

Cin bambu agaci 27 metre boyuna alti hafta da mi Yoksa bes yilda mi ulasmistir? Bu sorunun cevabi tabii ki bes yildir.

Büyük bir sabirla ve israrla tohum bes yil süresince sulanip gübrelenmeseydi agacin buyumesinden hatta var olmasindan soz edebilir miydik? ...

Bir basarinin sartlari her zaman çok basittir.

Bir sure için çalisin,
Bir sure tahammül edin.
Her zaman inanin
Ve hicbir zaman geri dönmeyin.

gzmnc
27-08-2005, 14:33
Hizli bir çalisma temposunun ardindan saatin bes oldugunu kat
nöbetini devretmeye gelen hemsire arkadaslar sayesinde fark etmistik. Yogun
bir servisti çalistigim servis; çocuk servisleri hastanelerin en yogun
ve gürültülü olan servisleridir. Artik günün yogunlugu geçmis servis
sessiz bir hal almisti. Aksam tedavilerini henüz bitirmis, ofiste cay
içmeye gitme telasindaydim. Çünkü o günün ilk çayini içme firsati
yakaladim diye kendi kendime düsünüyordum. Kep dagilmis, saç bas karismis
yorgun bitkin bir haldeydim, tedavi odasindan çiktigimda. Aynada
kendimi taniyamadim.

Ofise geldigimde hemsire odasinin telefonu çaliyordu. Oturdugum
yerden büyük bir güçlükle ayaga kalktim ve telefona gittim; karsidaki
ses acilde trafik yaralilarinin oldugunu, içlerinde çocuklarinda
bulundugunu damar bulamadiklarindan dolayi acile yardima gelmemi
söylüyordu.Tüm yorgunlugumu unutmus hizla acil servisine yönelmistim ki diger
telefonda nöbetçi hekimin icapçi beyin cerrahi hekimiyle gelip gelmeme
konusundaki tartismasini duydum. Nöbetçi hekimin sesi ortaligi
çinlatiyordu: “Ne yapalim? Birakalim ölsün mu bu insanlar? Gelmek zorundasiniz!
“ .... “Gittiginiz davet beni ilgilendirmez! Nöbet degistirseydiniz çok
önemli bir davetti madem....” ..... “Siz Hipokrat yemini etmediniz
mi?”.... Konusma böyle sürüp giderken gelen asansöre binerek kosarak acil
servisine gittim. Her yer kan revan içinde aglayan kosusturan yakinini
bulmaya çalisan bir yigin insan vardi bu kalabalikta saglikli bir is
nasil yapilirdi bilmiyordum ama herkes elinden geleni birilerine
bakma
gayretini gösteriyordu. Acil serviste yatak kalmamis sedyelere
insanlar yatirilip,ilk müdahale yapilincaya kadar bekletiliyor, yetersiz
kalan personel yerine hastalari yukari sevk edilen servise aileleri
çikartiyordu.

Onca kazazede içinde basinda kimsesi olmayan ama durumu da oldukça
agir15-17 yas arasi bir genç vardi, gerekli müdahalesi yapilmis fakat
sevk edildigi beyin cerrahi hekimi henüz görev yerine gelmedigi için
orada bekletiliyordu. Kendime ait serum ve tedavileri uyguladiktan
sonra o çocugun basina giderek ilgilenmeye çalistim. suuru yerindeydi
konustuklarimi anliyor,fakat cevap veremiyordu. Son anlarini yasadigini
görüyor ve yalniz oldugu için korkunç derecede üzülüyordum, onu orada
yalniz birakamiyordum. Zaten ben onunla ilgilenirken acil servis
bosalmis, tüm hastalar gerekli servislere dagitilmisti. Ellerimi simsiki
tutuyordu, "birakma dercesine" gözlerinden yaslar süzüldükçe kendimi ben
de tutamaz hale gelmistim, egildim yanaklarindan öptüm."Birakmayacagim
seni sakin ol, üzülme sakin" diyordum hiç tanimadigim, daha önce hiç
görmedigim bu insana anlatilmaz bir yakinlik hissediyor, sanki onun
acisinin aynisini çekiyordum. Çok aci çekiyordu; hem yalnizliginda
n hem de
geçirmis oldugu beyin travmasindan.Ne kadar süre daha onunla
kaldigimi hatirlamiyorum.

Avucumu birakmasiyla kendime geldim. O artik aramizda degildi, bu
dünyayi terk etmisti ve ben gelmeyen doktoru suçluyor içimden lanetler
yagdiriyordum. Derken beyin cerrahi hekimi gelmisti. Hastanin daha
dogrusu ölmüs gencin üzerindeki çarsafi almami söyledi. Çarsafi
kaldirdigimda doktorun hiç birsey söyleme firsati olmadan yere düstügünü
gördüm. Ne oldugunu anlamaya çalisiyordum. Yemekli bir davetten gelmisti.
Acaba çok mu sarhostu ya da kalp krizi mi geçiriyordu diye düsünürken
diger hekim arkadaslari olaya müdahale etmislerdi bile.

Ölen o gencecik insanin babasiydi bu doktor ve kendi evladinin
tedavisi için çok geç kalmisti ne yazik ki. Kötü günde oglunun acisiyla
felç geçirmis ve görevine yeniden dönememisti.


HACETTEPE ÜNIVERSITESI-2000

gzmnc
27-08-2005, 14:55
Dut Ağaci Ve Yapraklari...

--------------------------------------------------------------------------------

Bir zamanlar birbirlerine asik iki genc vardi.Kizin adi Tispe

delikanlinin ki ise Piremus idi. Bunlar yanyana evlerde

otururlardi.Birlikte büyüdüler ve çocukluklarindan beri

birbirlerine

karsi ask beslerlerdi.fakat aileleri görüsmelerini istemezler
birbirlerine uygun olmadiklarini düsünürlerdi.Oysa onlar

birbirlerini

ölesiye seviyorlardi.İki evin arasinda gizli bir catlak vardi

aileleri

bunu bilmezler onlarda geceleri burda bulusur o aradan birbirlerine
seslerini duyurur asklarini dile getirirlerdi.

Bir gece ormandaki agacin altinda bulusmaya karar verdiler.Tispe
agaca
Piremus dan önce varmisti.Gittiginde avini yeni yemis agzindan

kanlar
akan kocaman bir alanla karsi karsiya geldi.Korkarak bi magaraya

dogru

koşmaya basladi.Farkında olmadan yolda boynundaki esarpini
düşürmüştü.O

sirada Piremus geldi gördükleri karsisinda donup kalmisti.Kocaman

aslan

agzinda kanlarla birlikte biricik sevgilisi Tispe nin esarpini

parcaliyordu.O an aklina gelen ilk ve tek sey aslanin Tispe yi
oldurerek
yedigiydi.Tispesiz yasayamazdi.Aklindan gecen sadece aski ugruna
canina
kiymakti.Belinden hançerini çikardi ve gögsüne
sapladi.Kanlar icinde cansiz bedeni yere dustu.Tispe ise korkusunu

bi
kenara atip bir an once askini gormek icin magaradan cikmaya karar
vermisti.Agacin altina geldiginde o korkunc sahneyle

yuzlesti.Piremus un

cansiz vucudu yerdeydi ve elinde Tispenin dusurdugu esarpini

tutuyordu.

Ilk once genc kiz olanlar karsisinda aglamaktan hicbir seyi

anlayamamisti. Ama esarpi ve uzaklasan aslani gorunce anladi.Bi an

magarada dusundugu o korkunc sey basina gelmisti.Ve onun öldügünü
dusunen

Piremus aski ugruna canina kiymisti.Tispe bir an bile dusunnmeden

hanceri

aldi ve gogsune götürdü.Onlarin aski ölesiye bir askti ve ölüm bile

onlari ayiramazdi.Eger Piremus aski ugruna ölümü göze aldiysa o da
hic
cekinmeden canina kiyabilirdi ve hanceri sapladi.Birden vucudu

Piremusun

bendeninin ustune yigildi.
O anda tanrilar bu yuce aski ölümsüzlestirmek istediler ve bu
cıiftin

üstünde duran agaci bunlarin askina adadilar.Piremusun kanini bu
agacin

meyvelerine, Tispenin gözyaslarini ise agacin yapraklarina

verdiler.O

günden beri kara dut agacinin meyvesinin cıkmayan
lekesini,(Piremusun
kan

lekesini), dut agacinin yapraklari,(Tispenin gözyaslari) temizler..


Bilirmisiniz dut agacinin meyvesinin lekesi cikmaz ama elinize

agacin

yapragini alir avusturursaniz lekenin gittigine goreceksiniz)

gzmnc
31-08-2005, 21:09
DOST DEDİĞİN
Sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile Seni Sevmeli...

Sarılınacak biri olmadığın zamanlarda bile Sana sarılmalı....

Dayanılmaz olduğun zamanlarda bile Sana Dayanmalı..

Dost dediğin; fanatik olmalı;

Bütün dünya seni üzdüğünde Sana moral vermeli,

Güzel haberler aldığında seninle dans etmeli,

Ve ağladığında, seninle ağlamalı...

Ama hepsinden daha çok;

Dost matematiksel olmalı;

Sevinci çarpmalı...

Üzüntüyü bölmeli...

Geçmişi çıkarmalı...

Yarını toplamalı...

Kalbinin derinliklerinde ihtiyacı hesaplamalı...

Ve her zaman Bütün parçalardan daha büyük olmalı...

İşi bitince seni bir tarafa atmamalı...

Mevlana

gzmnc
10-09-2005, 21:54
SOL YANIM

Merhaba anne, yine ben geldim
Merak etme okuldan çıktım da geldim.
Anneler de babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama,
Ali “okula gitmezsem annem çok kızar merak eder” demişti de onun için söylüyorum.
Geçen hafta öğretmen sağ elimde sarımsak,
sol elimde soğan dedirte dedirte Öğretti sağımı solumu.
Ben biliyorum artık anne, sağım neresi solum neresi,
Ağrıyan yanımın neresi olduğunu şimdi iyi biliyorum anne…
Hani geçen geldiğimde, şuram acıyor, şuram işte demiştim de,
Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne,
Bak şimdi söylüyorum.
Şuram işte sol yanım çok acıyor anne,
Hem de her gün acıyor anne, her gün…
Dün sabah annesi Ayşe’nin saçlarını örmüştü.
Elinden tutup okula getirdi.
Yakası da danteldi.
Zil çalınca öptü, hadi yavrum sınıfa dedi…
Bende ağladım…
Ağladım işte utanmadım.
Öğretmen ne oldu dedi.
Düştüm dizim çok acıyor dedim.
Yalan söyledim anne,
Dizim acımıyordu ama, sol yanım çok acıyordu anne!
Bu gün bende saçım örülsün istedim.
Babam ördü ama onunki gibi olmadı.
Dantel yaka istedim, babam ben bilmem ki kızım dedi Bari okula sen götür dedim.
Kızım iş dedi. Bende bana ne dedim ağladım.
Kızım ekmek dedi babam.
Sustum ama, okula giderken yine ağladım anne.
Ha bide sol yanım yine çok acıdı anne…
Herkesin çorapları bembeyaz, benimkiler gri gibi.
Zeynep “annem beyazlara renkli çamaşır katmadan yıkıyormuş” dedi.
Babam hepsini birlikte yıkıyor, babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne?
Of babam, her gün domates peynir koyuyor beslenmeme.
Üzülmesin diye söylemiyorum ama,
Arkadaşlarım her gün kurabiye, börek, pasta getiriyor.
E biliyorum babam pasta yapmasını bilmez anne.
Hava kararıyor, ben gideyim anne, Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi?
Duyarsa kızmaz ama, çok üzülür biliyorum.
Kim bozuyor toprağını, çiçeklerini kim koparıyor! izin verme anne, ne olur toprağına el sürdürme!
Eve gidince aklıma geliyor, bide bunun için ağlıyorum anne.
Bak kavanoz yanımda, toprağından bir avuç daha alayım.
Biliyor musun anne, her gelişimde aldığım topraklarını, Şu kavanozda biriktirdim,
üzerine de resmini yapıştırıp baş ucuma koydum.
Her sabah onu öpüyor, kokluyorum.
Kimseye söyleme ama anne, bazen de konuşuyorum onunla.
Ne yapayım seni çok özlüyorum anne.
Ha unutmadan! Öğretmen yarın anneyi anlatan bir yazı yazacaksınız dedi.
Ben babama yazdıracağım, öğretmen anlarsa çok kızar ama,
bana ne, Kızarsa kızsın.
Ben seni hiç görmedim ki, neyi nasıl anlatacağım anne,
Senin adın geçince, sol yanım acıyor anne,
Hiçbir şey yutamıyorum.
Bazen de dayanamayıp ağlıyorum.
Kağıda da böyle yazamam ya anne.
Ben gidiyorum anne, Toprağını öpeyim,
sende rüyama gel beni öp, Mutlaka gel anne.
Sen rüyama gelmeyince,
sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne Sol yanım açıyor anne.
İşte tam şurası, Sol yanım… Çok acıyor anne.
Seni çok özledim, çok...anne...


daha once gönderildi mi bilmiyorum. beni ağlatan az sayıdaki yazılardan oldu

Işılay
10-09-2005, 23:29
SOL YANIM

Merhaba anne, yine ben geldim
Merak etme okuldan çıktım da geldim.
Anneler de babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama,
Ali “okula gitmezsem annem çok kızar merak eder” demişti de onun için söylüyorum.
Geçen hafta öğretmen sağ elimde sarımsak,
sol elimde soğan dedirte dedirte Öğretti sağımı solumu.
Ben biliyorum artık anne, sağım neresi solum neresi,
Ağrıyan yanımın neresi olduğunu şimdi iyi biliyorum anne…
Hani geçen geldiğimde, şuram acıyor, şuram işte demiştim de,
Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne,
Bak şimdi söylüyorum.
Şuram işte sol yanım çok acıyor anne,
Hem de her gün acıyor anne, her gün…
Dün sabah annesi Ayşe’nin saçlarını örmüştü.
Elinden tutup okula getirdi.
Yakası da danteldi.
Zil çalınca öptü, hadi yavrum sınıfa dedi…
Bende ağladım…
Ağladım işte utanmadım.
Öğretmen ne oldu dedi.
Düştüm dizim çok acıyor dedim.
Yalan söyledim anne,
Dizim acımıyordu ama, sol yanım çok acıyordu anne!
Bu gün bende saçım örülsün istedim.
Babam ördü ama onunki gibi olmadı.
Dantel yaka istedim, babam ben bilmem ki kızım dedi Bari okula sen götür dedim.
Kızım iş dedi. Bende bana ne dedim ağladım.
Kızım ekmek dedi babam.
Sustum ama, okula giderken yine ağladım anne.
Ha bide sol yanım yine çok acıdı anne…
Herkesin çorapları bembeyaz, benimkiler gri gibi.
Zeynep “annem beyazlara renkli çamaşır katmadan yıkıyormuş” dedi.
Babam hepsini birlikte yıkıyor, babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne?
Of babam, her gün domates peynir koyuyor beslenmeme.
Üzülmesin diye söylemiyorum ama,
Arkadaşlarım her gün kurabiye, börek, pasta getiriyor.
E biliyorum babam pasta yapmasını bilmez anne.
Hava kararıyor, ben gideyim anne, Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi?
Duyarsa kızmaz ama, çok üzülür biliyorum.
Kim bozuyor toprağını, çiçeklerini kim koparıyor! izin verme anne, ne olur toprağına el sürdürme!
Eve gidince aklıma geliyor, bide bunun için ağlıyorum anne.
Bak kavanoz yanımda, toprağından bir avuç daha alayım.
Biliyor musun anne, her gelişimde aldığım topraklarını, Şu kavanozda biriktirdim,
üzerine de resmini yapıştırıp baş ucuma koydum.
Her sabah onu öpüyor, kokluyorum.
Kimseye söyleme ama anne, bazen de konuşuyorum onunla.
Ne yapayım seni çok özlüyorum anne.
Ha unutmadan! Öğretmen yarın anneyi anlatan bir yazı yazacaksınız dedi.
Ben babama yazdıracağım, öğretmen anlarsa çok kızar ama,
bana ne, Kızarsa kızsın.
Ben seni hiç görmedim ki, neyi nasıl anlatacağım anne,
Senin adın geçince, sol yanım acıyor anne,
Hiçbir şey yutamıyorum.
Bazen de dayanamayıp ağlıyorum.
Kağıda da böyle yazamam ya anne.
Ben gidiyorum anne, Toprağını öpeyim,
sende rüyama gel beni öp, Mutlaka gel anne.
Sen rüyama gelmeyince,
sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne Sol yanım açıyor anne.
İşte tam şurası, Sol yanım… Çok acıyor anne.
Seni çok özledim, çok...anne...





Mahvetti bu şiir beni....... :aglayan: :aglayan:

gzmnc
06-10-2005, 14:17
Kiza bir partide rastlamisti.. Harika birseydi. O gün pesinde o kadar delikanli vardi ki.. Partinin sonunda kizi kahve icmeye davet etti.

Kiz parti boyu dikkatini cekmeyen oglanin davetine sasirdi, ama tam bir kibarlik gösterisi yaparak kabul etti. Hemen kösedeki sirin kafeye oturdular. Delikanli öyle heyecanliydi ki, kalbinin carpmasindan konusamiyordu. Onun bu hali kizin da huzurunu kacirdi.. "Ben artik gideyim" demeye hazirlanirken, delikanli birden garsonu çagirdi..

"Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi.. "Kahveme koymak için.."
Yan masalardan bile saskin yüzler delikanliya bakti..

Kahveye tuz!..
Delikanli kipkirmizi oldu utanctan, ama tuzu kahvesine döktü ve icmeye basladi. Kiz, merakla "Garip bir agiz tadiniz var" dedi..

Delikanli anlatti:
"Cocukken deniz kenarinda yasardik. Hep deniz kenarinda ve denizde oynardim. Denizin tuzlu suyunun tadi agzimdan hic eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.. Bu tadi cok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadi dilimde hissetsem, cocuklugumu, deniz kenarindaki evimizi ve mutlu ailemi hatirliyorum. . Annemle babam hala o deniz kenarinda oturuyorlar.. Onlari ve evimi öyle özlüyorum ki.."
Bunlari söylerken gözleri nemlenmisti delikanlinin..

Kiz dinlediklerinden cok duygulanmisti.
Içini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmaliydi. Evini düsünen, evini arayan, evini sakinan biri.. Ev duyusu olan biri..

Kiz da konusmaya basladi.. Onun da evi uzaklardaydi.. Cocuklugu gibi.. O da ailesini anlatti. Cok sirin bir sohbet olmustu.. Tatli ve sicak.. Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel baslangici olmustu tabii..

Bulusmaya devam ettiler ve her güzel öyküde oldugu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar cok mutlu yasadilar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kasik tuz koydu, hayat boyu.. Onun böyle sevdigini biliyordu çünkü.. 40 yil sonra, adam dünyaya veda etti.

"Ölümümden sonra ac" diye bir mektup birakmisti sevgili karisina..

Söyle diyordu, satirlarinda :

"Sevgilim, bir tanem..

Lütfen beni affet. Bütün hayatimizi bir yalan üzerine kurdugum icin beni affet. Sana hayatimda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.. Ilk bulustugumuz günü hatirliyor musun?.Öyle heyecanli ve gergindim ki, seker diyecekken 'Tuz' çikti agzimdan.. Sen ve herkes bana bakarken, degistirmeye o kadar utandim ki, yalanla devam ettim. Bu yalanin bizim iliskimizin temeli olacagi hic aklima gelmemisti. Sana gercegi anlatmayi defalarca düsündüm. Ama her defasinda korkudan vazgeçtim.

Simdi ölüyorum ve artik korkmam için hicbir sebep yok.. Iste gercek.. Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni tanidigim andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pismanlik duymadan. Seninle olmak hayatimin en büyük mutlulugu idi ve ben bu mutlulugu tuzlu kahveye borcluydum. Dünyaya bir daha gelsem, herseyi yeniden yasamak, seni yeniden tanimak ve bütün hayatimi yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da.."
Yasli kadinin gözyaslari mektubu sirilsiklam islatti.
Lafi açildiginda birgün biri, kadina "Tuzlu kahve nasil bir sey" diye soracak oldu..
Gözleri nemlendi kadinin..

"Cok tatli!.."


dedi..

gzmnc
06-10-2005, 14:32
>>Birinci Ve De En Önemli Ders.

Okuldaki İkinci Ayımda, Hocamız Test Sorularını
Dağıttı. Ben Okulun En İyi Öğrencilerinden Biriydim.
Son Soruya Kadar Soluk Almadan Geldim Ve Orada
Çakıldım kaldım. Son Soru Şöyleydi:
Her gün Okulu Temizleyen Hademe Kadının İlk Adı Nedir?.."
Bu Herhalde Bir Çeşit şaka Olmalıydı. Kadını Yerleri
Silerken Hemen Her gün Görüyordum. Uzun Boylu,
Siyah Saçlı Bir Kadındı. 50'lerinde Falan Olmalıydı.
Ama Adını Nerden Bilecektim Ki!.. Son Soruyu
Yanıtsız Bırakıp Kağıdı Teslim Ettim. Süre Biterken
Bir Öğrenci, Son Sorunun Test Sonuçlarına Dahil
Olup Olmadığını Sordu.
Tabii Dahil" Dedi, Hocamız... "İş Yaşamınız Boyunca
İnsanlarla Karşılaşacaksınız. Hepsi Bir birinden Farklı
İnsanlar. Ama Hepsi Sizin İlginiz Ve Dikkatinizi Hakeden
İnsanlar Bunlar. Onlara Sadece Gülümsemeniz Ve
'Merhaba' Demeniz Gerekse Bile..."
Bu Dersi Hayatım Boyunca Unutmadım. Hademenin
Adını da... Dorothy idi.



> >İkinci Önemli Ders Yağmurda Otostop!..

Bir Gece Vakit Gece yarısına Doğru Alabama Otoyolunun
Kenarında Duran Bir Zenci Kadın Gördüm. Bardaktan
Boşanırca Yağan Yağmura Rağmen, Bozulan Arabasının
dışında Duruyor Ve Dikkati Çekmeye Çalışıyordu. Geçen
Her Arabaya El Sallıyordu. Yanında Durdum. 60'lı Yıllarda
Bir Beyazın Bir Zenciye Hem De Alabama'da Yardıma
Kalkması Pek Olağan şeylerden Değildi. Onu Kente
Kadar Götürdüm. Bir Taksi durağına bıraktım. Ayrılırken
ille De Adresimi İstedi Verdim. Bir Hafta Sonra Kapım
çalındı. Muazzam Bir Konsol Televizyon İndiriyordu Adamlar.
Bir De Not Ekliydi, Armağanda...
"Geçen Gece Otoyolda Bana Yardımınıza Teşekkür Ederim.
O Korkunç Yağmur Sadece Elbiselerimi Değil, Ruhumu Da
Sırılsıklam Etmişti. Kendime Güvenimi Yitirmek Üzereydim,
Siz Çıka Geldiniz. Sizin Sayenizde Ölmekte Olan Kocamın
yatağının baş Ucuna Zamanında ulaşmayı Başardım. Biraz
Sonra Son Nefesini Verdi. Tanrı Bana Yardım Eden Sizi Ve
Başkalarına karşılık Beklemeksizin Yardım Eden Herkesi
Kutsasın!.. En İyi Dileklerimle, Bayan Nat King Cole."


> >Üçüncü Önemli Ders Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın...

Bir Pastanın Üç Otuz Paraya satıldığı Günlerde 10
yaşında Bir Çocuk Pastaneye Girdi. Garson Kız Hemen
Koştu... Çocuk Sordu:
Çukulatalı Pasta Kaç Para?.."
50 Cent!.." Çocuk Cebinden çıkardığı Bozukları Saydı.
Bir Daha Sordu:
"Peki Dondurma Ne Kadar..." "35 Cent" Dedi Garson Kız
sabırsızlıkla... Dükkanda yığınla Müşteri Vardı Ve Kız Hepsine
Tek başına koşturuyordu. Bu Çocukla Daha Ne Kadar Vakit
Geçirebilirdi Ki...Çocuk parasını Bir Daha Saydı Ve
"Bir Dondurma Alabilir Miyim Lütfen" Dedi.
Kız Dondurmayı Getirdi. Fişi tabağın Kenarına Koydu Ve
Öteki Masaya Koştu. Çocuk Dondurmasını Bitirdi. Fişi
Kasaya Ödedi. Garson Kız Masayı temizlemek Üzere
Geldiğinde, Gözleri Doldu Birden. Masayı Sanki Akan
göz yaşlarıyla Temizleyecekti.
Boş Dondurma tabağının Yanında Çocuğun bıraktığı 15
Centlik bahşiş Duruyordu...


> >Dördüncü Önemli Ders Yolumuzdaki Engeller...

Eski Zamanlarda Bir Kral, Saraya Gelen Yolun Üzerine
Kocaman Bir Kaya Koydurmuş, Kendisi De Pencereye
Oturmuştu. Bakalım Neler Olacaktı?. Ülkenin En Zengin
Tüccarları, En Güçlü kervancıları, Saray Görevlileri Birer
Birer Geldiler, Sabahtan Öğlene Kadar. Hepsi Kayanın
Etrafından Dolaşıp Saraya Girdiler. Pek Çoğu Kralı Yüksek
Sesle Eleştirdi. Halkından Bu Kadar Vergi Alıyor, Ama
Yolları Temiz Tutamıyordu. Sonunda Bir Köylü Çıkageldi.
Saraya Meyve Ve Sebze Getiriyordu. sırtındaki Küfeyi
Yere İndirdi, İki Eli İle Kayaya sarıldı Ve Ikına sıkına
İtmeye başladı. Sonunda Kan Ter İçinde Kaldı Ama,
Kayayı Da Yolun Kenarına Çekti. Tam Küfesini Yeniden
sırtına Almak Üzereydi Ki, Kayanın Eski Yerinde Bir
Kesenin Durduğunu Gördü. Açtı... Kese Altın Doluydu.
Bir De Kralın Notu Vardı İçinde...
"Bu Altınlar Kayayı Yoldan Çeken Kişiye Aittir" Diyordu Kral.
Köylü, Bugün Dahi Pek Çoğumuzun Farkında olmadığı Bir
Ders almıştı.
Her Engel, Yaşam Koşullarınızı Daha iyileştirebilecek Bir fırsattır...



> >Beşinci Önemli Ders Önemli Olan Vermektir...

Yıllar Önce Hastanede çalışırken, ağır Hasta Bir Kız
Getirdiler. Tek yaşam şansı Beş yaşındaki Kardeşinden
Acil Kan Nakli İdi. Küçük Oğlan Aynı Hastalıktan Mucizevi
şekilde Kurtulmuş Ve Kanında O hastalığın mikroplarını
Yok Eden bağışıklık oluşmuştu. Doktor Durumu Beş
yaşındaki Oğlana Anlattı Ve Ablasına Kan Verip
vermeyeceğini Sordu. Küçük Çocuk Bir An Duraksadı.
Sonra Derin Bir Nefes Aldı Ve "Eğer Kurtulacaksa,
Veririm Kanımı" Dedi. Kan Nakli yapılırken, ablasının
Gözlerinin içine Bakıyor Ve Gülümsüyordu. Kızın
Yanaklarına Yeniden Renk Gelmeye Başlamıştı, Ama
Küçük Çocuğun Yüzü De Giderek Soluyordu...
Gülümsemesi De Yok Oldu. Titreyen Bir Sesle Doktora
Sordu: "Hemen Mi Öleceğim?.."
Ufaklık, Doktoru yanlış anlamıştı, Ablasına
Vücudundaki Bütün Kanı Verip, Öleceğini düşünüyordu.

yılgın
06-10-2005, 16:10
Eski Roma'nın ünlü generallerinden birinin eşi dünya güzeli bir
kadınmış. Kültürü, neşesi, ev sahibeliği üslubuyla benzeri güç
bulunur bir "şahane kadın" Boşanacakları haberi çıkmış, bütün
Roma bu haberle çalkalanıyor.
Yakın arkadaşları bir cesaret konuyu açmışlar:
- Eşin Roma'nın en güzel, en beğenilen, gıpta edilen kadını,
diye başlamışlar; lafı birbirinin ağzından alarak dakikalarca
övdükten sonra, sözü şu suale getirmişler. Nasıl olur da ondan
ayrılmayı düşünebilirsin?
General bacağını uzatarak:
- Çizmemi beğendiniz mi önce onu söyleyin bana, demiş.
- Çok güzel!
- Tay derisinden yapılmıştır. Sicilya'nın en marifetli
çizmecisi tarafından, kendi eliyle, benim için yapılmıştır.
Bir benzerini bütün Roma'da bulamazsınız.
- Belli, demiş arkadaşları. Benzersiz derken de haklısın. Ama
bunun, bizim sualimizle ne alakası var?
Arkadaşlarının merakını iki kelimeyle gidermiş general:
- Ayağımı sıkıyor............

yılgın
06-10-2005, 16:21
CAN YÜCEL' DEN

> >Yasamin en tatsiz tarafi sona eris seklidir..
> >Süphesiz ki yasami tersten yasamak daha güzel, hatta mükemmel
olurdu.
Nasil mi ?
> Cami'de uyaniyorsunuz. Bir tahta sandik içersinde, herkes karsinizda
> >saf durmus, iyiliginize dua ediyor ve tüm haklar helal edilmis
> >vaziyette. Tabuttan dogruluyorsunuz, yasli, olgun ve agirbasli
> >olarak.Herkes etrafinizda, büyük bi itibar, iltifatlar, çocuklar
> >torunlar hepsi hazir. Arabaniza kurulup evinize gidiyorsunuz.
> >Dogar dogmaz devlet size maas bagliyor, aylik veya üç ayda bir
> >maasinizi aliyorsunuz. Ne güzel, hazir maas, hazir ev.... Altmisli
> >yaslara kadar hersey garanti, huzur içinde yasiyorsunuz. Sagliginiz
> >gittikçe düzeliyor, kaslar güçleniyor, kuvvetleniyorsunuz.
>> >Bir gün çalismak istiyorsunuz ve ise ilk basladiginiz gün size
> >hosgeldin hediyesi olarak bir plaket ve altin kol saati veriyor
> >patronunuz.. Ve Genel Müdürlük veya bunun gibi yüksek bir makamdan
tecrübeli bir insan olarak ise Basliyorsunuz. Herkes karsinizda
elpençe
divan...Vücudunuzda da bazi hosa giden hareketler de basliyor.
> >Gittikçe zayifliyor forma giriyorsunuz. Diger hormonal aktiviteler
artiyor,
> >fevkalade.....Aman ne güzel günler basliyor... Derken birgün patron
> >size artik Üniversiteye gitsen daha iyi olur diyor. Bu arada Babaniz
> >ortaya çikmis, "fazla çalistin" diyor "artik eve dön, isi birak,
> >okumaya basla, harçiligin benden olsun..." Keyfe bakar misiniz ?
> >Okudugunuz dersler gittikçe kolaylasiyor. Ekmek elden, su gölden bir
> >dönem basliyor.
Partiler,Diskotekler, Kizlarin sayisi artiyor.
> >Derken Anne ve Babaniz sizi götürüp getirmeye basliyor, araba
> >kullanma derdi de yok artik.... Günün birinde sizi okuldan da
> >aliyorlar, "evde otur, keyfine bak, oyuncaklarinla oyna"
> >diyorlar...Mamaniz agziniza veriliyor, zaman zaman altinizi bile
> >temizliyorlar, hatta bu durum aliskanlik yaratiyor
> >ve hiç tuvalet kullanmamaya basliyorsunuz. Derken Anneniz bir gün
size
süt verme kararini aliyor ve baska bir keyifli dönem basliyor.
> >Mama artik her yerde, her an ve en taze seklinde hazir. Bir gün
> >karanlik ilik ve sicak bir ortama giriyorsunuz. Beslenmek için
> >agzinizi açmaya dahi
> >gerek yok, bir kordondan besleniyor, sicacik, yumusacik, gürültü ve
> >patirtisiz bir ortamda yasiyorsunuz. Kuculuyor, kuculuyor, ufacik
bir
hücre halini aliyorsunuz. Ve günün birinde hayatiniz bitiyor....

yılgın
06-10-2005, 16:24
TURKIYEDE PETROL UZERINE MUTLAKA OKUNCAK BİR YAZI,MUTLAKA!!

Aşağıda, Dr. Ümit Emre ile yapılan bir söyleşinin tam metni var.


PETROL SORUNUMUZ

Muhabir: Uzun yıllardır Türkiye'de petrol bulunmadığını duyarız. Son 20-30 yıldır da hiç kimse petrol sözü etmez olmuştu. Sonra siz çıkıp televizyonlarda "Türkiye'de çok zengin petrol yatakları var." dediniz. Sizi teyit eder bir konuşmayı da Hava Kuvvetleri Komutanı Cumhur Asparuk Paşa yaptı. Bu söylenenlerin aslı nedir?

Dr. Emre: Ülkemizin en önemli konuşunu tekrar gündeme getirdiğiniz için size çok teşekkür ederim.

Muhabir: Herhâlde bu konunun önemine binaen olsa gerek, yazılarınızda "Kurtuluşumuz Petrolde" temasını durmadan isliyorşunuz.

Dr. Emre: Evet, kurtuluşumuz gerçekten petrolde. Sizin de belirttiğiniz gibi; Cumhur Asparuk Paşa, meclisin açılısı münasebetiyle verilen davette
gazetecilere: "Bırakın Afganistan'ı, Türkiye'ye bakalım. Size; '6000 metre derinlerde, dünyanın en zengin petrol yataklarına sahibiz' desem, inanır mısınız?" seklinde bir cevap vermişti. İşin asli şu: Paşa'ya Hindistan'da bulunan bir uzay üssünde, yüksek rütbeli bir Amerikalı subay; "Biz uydu ile araştırma yaptık, Türkiye'de çok zengin petrol yatakları var. Fakat 5-6 bin metre derinde" diyor. Biz bunu daha önceden biliyorduk. Paşa'ya, ve tabii tüm devlet erkânına, gerek petrol konusunda, gerekse diğer konularda hazırladığımız raporları yıllardır yolluyoruz.

Muhabir: Peki, hâl böyleyse, neden hâlâ enerjide, daha doğrusu petrolde dışa bağımlıyız? Bildiğim kadarıyla, ülkemizde çıkan petrol, ihtiyacımızın onda birini bile karşılamıyor. Ülkemizde petrol aramacılığı ne durumda?

Dr. Emre: Ülkemizde petrol aramacılığı tek kelimeyle felâket. Her geçen gün de daha da kötüye gidiyor. Oysaki bu konuda Yüceler Yücesi Atatürk'ün emri var. Ekonomik bağımsızlığımızın temini için, süratle petrolümüzü bulup isletmemizi emrediyor. Nitekim O'nun zamanında, bu ise dört elle sarılını yor. 1934 yılında Trakya'da / Mürefte'de doğalgaz bulunuyor. O gün açılan kuyulardan çevredeki fabrikalar bugün bile faydalanıyorlar. 1926 yılında 792 sayılı Petrol Kanunu çıkarılıyor. 1933 yılında "Petrol Arama ve İsletme İdaresi" kuruluyor. 1935 yılında da MTA yani "Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü" kuruluyor. Görüldüğü gibi, her iyi iş gibi bunlar da Yüce Atatürk'ün devrinde yapılıyor. O devirde ciddi gayretler var. Türkiye'de 1953-54 yılları, petrol açısından dönüm yıllarıdır. İran'da Musaddik var. Petrolü millileştiriyor. Amerika Türkiye'ye bir nevi çıkarma yapıyor. Biliyorşunuz aynı yıl, üç önemli kanun çıkarılıyor. Elit'in Türkiye'ye ciddi olarak yüklendiği yıldır bu yıl. Tabii o zamanki durumu, bugünkü durumla karsılaştırmamak gerek. Bugün, Türk devleti'ni ve uluşunu tamamen yok etmek üzere saldırıyorlar. Şimdiye kadar yüzlerce kanun çıktı. Halk arasında "Derwish Kanunları" diye adlandırılan kanunlardan her biri ülkeyi tamamen bitirmek için yeter de artar bile.







Muhabir: 'Petrol açısından dönüm noktası' sözü ile neyi kastediyorşunuz?

Dr Emre: Şunu demek istiyorum: Bu 1954 yılında 6326 sayı ile kabul edilen petrol kanunu, Türkiye'de petrol çıkarmak için değil, Petrol ÇIKARMAMAK için yapılmış bir kanun. Bu kanunun satir aralarına konan maddelerle, Türkiye'nin Kuzeydoğusu' nda petrol aranması yasak ediliyor ve bir de her petrol şirketine, bir yılda sadece on (10) delik açma izni veriliyor. Dikkat ediniz, milli şirket Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı da dahil bu kısıtlama ve yasaklara. Yüce Atatürk'ün emrinin tam aksine, petrol kanununu biz ABD kökenli Elit Max Ball'a yaptırıyoruz ve bunu TBMM'de kabul ediyoruz. Ve kendimize, kendi ülkemizde petrol aramayı yasaklıyoruz. 1951'den itibaren de Rahşan Ecevit, bir yabancı petrol şirketinin hukuk bürosunda çalışıyor ve tercümeler yapıyor. O tarihten sonra da Bülent Ecevit'in bahtı açılıyor, yıldızı parlıyor. Önce 1954 yılında sonra 1957 yılında iki kez burslarla Amerika'ya götürülüyor. Gerisini biliyorşunuz; Çalışma Bakanlığı, CHP Başkanlığı, Başbakanlık. Kurtar bizi Kara oğlan ve bugün inanılmaz kölelik kanunlarının çıkartıldığı 57. Hükümetin Başbakanlığı. Rica ederim, dikkat ediniz. Düşünün ki, petrol Kuzeydoğu Anadolu'da neredeyse yüzeyde akıyor. Bu bölge Hazar ve Kafkas petrollerinin uzantısı. İnsanın kahrolmaması mümkün değil, bu kanunu kabul edenleri affetmesi mümkün değil. İnsan vatanına nasıl ihanet eder? Türk ulusuna bu bölgede yıllarca petrol aramak kanunla yasak edilmiş. Bu utanç verici, haince uygulama, ne yazık ki 1980 yılına kadar sürmüştür. 1980 sonrası, Enerji Bakanı olan Serbülent Bingöl beye telkin edilmek suretiyle, bu yasaklar petrol kanunundan çıkarılmıştır.

Muhabir: 1980'e varana kadar, anlaşılan hiç bir şey yapılmamış.

Dr Emre: Hayır, öyle değil. 27 Mayıs Devrimi idaresi, biliyorşunuz çok önemli isler yaptı. Bunlardan bir tanesi, o meşhur demokrat Anayasadır. "Türkiye Cumhuriyeti Devleti sosyal bir hukuk devletidir." sözü vb. Kanun Komisyonu Başkanlığı da dahil birçok önemli görevleri üstlenmiş olan Sayın Ihsan Güven'in petrol konusunda çok büyük hizmetleri var. Ihsan Bey bir heyet hazırlayıp Amerika'ya göndermiştir. Heyetin görevi, derine yani 5-6 bin metreye inebilecek sondaj makineleri satın almak. Bütün uğraşılara rağmen ABD Elit'i, bu makinelerin satışına izin vermiyor. Bu kez aynı heyet, aynı gaye için Sovyetlere gönderiliyor. 10 makine için anlaşmaya varılıyor. Makinelerden birisi geliyor. 27 Mayıs idaresinin görevden ayrılmasından sonra ise, diğer 9 makinenin gelmesi durduruluyor. Gerekçe; 'makinelerin solcu olması'. Akliniz alabiliyor mu? Makineler solcuymuş. Şimdi TPAO'nun elinde olan tek derin sondaj makinesi bu. Tabii o da hâlâ iş görebilir durumda ise.

Muhabir: Siz, Türkiye'de petrolün genel olarak derinde 5-6 bin metrede olduğunu söylüyorşunuz. Ama TPAO'nun elinde derin sondaj makinesi olmadığını da iddia ediyorşunuz. Yani TPAO derinde petrol arama imkanına sahip değil mi?

Dr. Emre: Derine inecek sondaj makineniz yoksa, gayet tabii arama imkanınız da yok. Aklın yolu bir değil mi? Geçenlerde bir arkadaşım TPAO ile görüştü. Israrla sondaj makinelerinin sayısı, kabiliyeti ve kapasiteleri ile ilgili sorular sordu. Derine inebilen kaç makinemizin olduğunu sordu. Hiç cevap vermediler. Söyledikleri tek şey; "Siz neden bunlarla ilgileniyorşunuz?"oldu.



Muhabir: Söyledikleriniz çok ilginç. Bu durumda TPAO ciddi olarak ele alınmalıdır. Durum neredeyse bir güvenlik sorunu gibi görünüyor. TPAO'nun durumu nedir Ümit Bey?

Dr. Emre: Efendim, demin dedim ya; 6326 sayılı petrol kanunu, 6327 sayılı kanunla kurulan TPAO'nun daha başlangıçta elini kolunu bağlamıştı. Hani su senede '10 delik sınırlaması ve Kuzeydoğu Anadolu'da petrol arama yasaklamasından' söz ediyorum. Bütün bunlara rağmen, yurtsever jeologlar, jeofizikçiler ve idari kadrolardaki memurlar tarafından çok önemli isler başarıldı. Bir kere Türkiye'de şimdiye kadar yapılmış tüm jeolojik ve jeofizik araştırmalar TPAO kadrolarınca yapılmıştır. Bildiğim kadarıyla 22-24 yabancı şirketin Türkiye'de petrol arama imtiyazı vardır. Bunlar sahaların imtiyazını almışlar, ama hiç bir jeolojik, jeofizik araştırma yapmamışlardır. Eğer yapmışlarsa da devede kulak. Yararlı her türlü çalışma için bu vatansever kadrolara teşekkür ve vefa borçluyuz. Fakat, Elit'in dikte ettirdiği politikalar sonucu artık bugün TPAO'yu bir mevta olarak kabul edebiliriz.

Muhabir: TPAO'nun durumunu baştan bu güne özetler misiniz? Ben şahsen bazı şeylerin aslını tam olarak bilmiyorum. Sanırım halkımız bu konuda daha da az bilgiye sahip.

Dr Emre: Hemen, baştan şunu söylemek gerek. TPAO'nun tek elden yönetildiği, henüz içinden Tüpraş, Botaş vb. gibi kuruluşların çıkarılmadığı devirde bir uyum vardı ve bazı iyi şeyler yapılabiliyordu.Yani, TPAO'nun parçalanmadan önceki durumundan bahsediyorum. Ne yazık ki,TPAO yıllar içinde parçalanarak yok olma aşamasına getirilmiştir. Eskiden de TPAO'ya hep sekte vurulmuştur. Fakat şimdi öyle bir duruma gelindi ki, bir yandan Bakan Derviş, personel çıkarılmasını istiyor, diğer yandan en verimli petrol bölgesi olan diyaman'da TPAO'nun arazi arabaları satılığa çıkarılıyor, öte yandan bütçesi sıfırlanıyor ve artık TPAO, Elit'in büyük şirketlerinin ibrik taşıyıcısı durumuna getiriliyor. Şimdi size bazı bilgiler vereceğim. Bunlar son derece önemli bilgiler. Siz de o zaman vahametin boyutunu daha iyi göreceksiniz. TPAO'nun kurulduğu günden bugüne kadar açtığı kuyu sayısı, kimilerine göre 2000, kimilerine göre 1600. Düşünün, tam 48 yılda sadece bu kadar. Şimdi size ABD'nin bir yılda açtığı kuyu sayısını söyleyeyim: 80 000. Evet yanlış duymadınız, seksen bin. Evet, sadece bir yılda açılan kuyu sayısı bu! TPAO'nun açtığı bu kuyuların sadece bir kısmı arama sondajı. Diğer bir kısmı başka maksatlarla açılmış. TPAO'nun kurulduğu günden bu yana, ürettiği petrol aşağı yukarı 50 milyon ton. Şimdi ben size; 'Türkiye yılda 28-29 milyon ton petrol tüketiyor desem', bu 50 milyon ton petrol Türkiye'nin iki yıllık ihtiyacını bile karşılamaz. Kaba hesap 50 yıl 50 milyon ton. Buna üretim mi dersiniz?

Muhabir: Türkiye'nin yıllık petrol üretimi ne kadar?

Dr. Emre: Son rakamlara göre, aşağı yukarı 3,5 milyon ton.







Muhabir: Neden bu kadar az? Demin TPAO'nun yeterli sondaj makinesine sahip olmadığını söylediniz. Bunun gerçek sayısı ne kadar? TPAO'nun bütçesi ne kadar?

Dr. Emre: TPAO'nun elinde bazılarına göre 15, bazılarına göre de 18 sondaj makinesi var. Bunların tamamı 3 bin metrenin altına inemiyor. O Rusya'dan gelen hâlâ iş görüyorsa eğer, bu hesaba göre bir (1) derin sondaj makinesi var demektir. Bir önceki TPAO yönetim kurulu başkanının ifadesine göre TPAO'nun 120 milyon dolar olan bütçesi 30-40 milyon dolara indirilmiş durumda. Takdir edersiniz ki, böyle bir dramatik kısıntı, kurumu felç etmeye yeter. Bir normal sondajın masrafının 2 milyon dolar olduğu göz önüne alınırsa.

Muhabir: Ben de şimdi tam onu soracaktım.

Dr. Emre: Evet, normal bir sondaj bu fiyatlara. Fakat sondaj denizde ya da derinlerde yapıldığı zaman bu rakam tabii yükseliyor. Şimdi TPAO'nun zaman içinde tedrici felç oluşunu, yurt içi yatırımlarındaki rakamlara baktığımızda da görebiliyoruz. Örneğin, 1992 yılında 182 milyon dolar yurt içi yatırım yapılırken, her yıl bu rakam belirgin olarak düşmüş, 1998 yılında da 57 milyon dolara kadar inmiş. 2002 yılında öngörülen yatırım sadece 28 milyon dolar. 1995-99 yılları arasında sondaj için sadece 7 milyon dolar harcanmış. Yıllık ortalama bir milyon dolardan biraz fazla eder. Bu rakamlar trajikomik bir gerçeğin ifadesidir. Neden mi? En ucuz sondaj 2 milyon dolar da ondan. Lütfen hortum lanan bankaların içini doldurmak için milletin ödediği milyar dolarları düşünün.

Muhabir: İnanılır gibi değil. İnsan sormadan edemiyor; TPAO ne yapıyor Allah aşkına?

Dr. Emre: Ben de merak ettim ve araştırdım. Olanları duyunca siz de inanamayacaksınız. Efendim, petrol denizi üzerinde oturan Türkiye'de sanki her şey kurumuş gibi, TPAO yurt dışına açılmış durumda. Kara paranın aklanma cenneti diye bilinen Jersey adalarında, TPIC diye bir şirket kurmuşlar. Bununla yurt dışında petrol arayacaklarmış. 'Peki şimdiye kadar ne yaptın' diye sorduğumuzda, verilen cevap da ilginç. İnanılır gibi değil ama, Avustralya'dan Mısır'a, Kazakistan'dan Pakistan'a varıncaya kadar bir sürü yerde sözde petrol aramışlar. 'Hani ne yatırdın, ne kazandın, bulduğun petrol nerde' diye sorulduğunda da alınan cevap, insanin kanını donduran cinsten. Bundan 2 yıl öncesine kadar yurt dışında harcadıkları para 870 milyon dolar. Şimdiye kadar geri dönen para ancak 300 milyon dolar. Yani, 570 milyon dolar batmış. Bu rakamlar Ali Türkoglu'na ait. Yani TPAO'nun yönetim kurulu başkanına. Düşünün lütfen, bu ülkede petrol adına neredeyse bir çivi çakmayacaksın, ama yurt dışında, inanılmaz bir savurganlıkla 570 milyon dolar batıracaksın. Takdir edersiniz ki, savurganlık kelimesiyle söylenmesi gerekenlerin en hafifini ve kibarını söylüyorum. Yoksa bunun adının ne olduğunu herkes takdir eder.






Muhabir: İnsanın bunlara inanası gelmiyor.

Dr. Emre: İnanın efendim inanın! Bu ülkede "Olmaz olmaz deme. Olmaz olmaz." TPIC'in yurt dışı yatırımı 1994 yılında 78-79 milyon dolar. 1995'te bu meblağ 110 milyon dolar olmuş. Her yıl bu rakam düzenli olarak artmış, 1998 yılına gelindiğinde de 146 milyon dolar olmuş. Bu yetmezmiş gibi, elde bulunan bir kaç tane doğru dürüst delicilerin de, yurt dışı aramalarına tahsis edildiğine dair basında haberler çıkıyor.

Muhabir: Bu söyledikleriniz doğru ise, halimiz son derece vahim demektir. Peki TPAO çalışanları ne yapar?

Dr. Emre: Resmi rakamlara göre, TPAO'da 3900 küsur personel var. Mühendislerin arazide yapacakları çalışmalar için harcırahları o kadar az ki, bu harcırahla ne otelde kalınır, ne yemek yenir, ne de yol gidilir. Demin de söyledim ya, 'bütçe neredeyse yoka indirildi' diye. Bu yüzden 2001 yılında TPAO, ancak 2 sismik, 1 de gravite takımı çıkarabildi. Söylendiğine göre, 2002 yılında bütçenin bu halinden dolayı, artık ne sismik ne de gravite takımı araziye çıkaramayacak. Hoş bunları yapsa da, pek önemi yok ya, asil önemli olan uydu araştırmaları.TPAO'da çalışan jeolog ve jeofizikçilerin maaşları 300 dolar ya da biraz daha fazla. Sanıyorum en çok kazanan, aylık 750 dolar ücret kazanıyor. TPAO'nun kaliteli elemanları, yıllardan beri TPAO'yu terk ediyorlar. Yurt dışında 5.000-10.000 dolara iş buluyorlar. Say ki, elinde kaliteli elemanlar var ve bunlar cansiperane çalışıyorlar. Elinde delicin yok ki. Toplam 15 tane. Bunun da birisi derin delici. Eski, yaslı, demode oluşları da cabası. Burnumuzun dibindeki Romanya'nın 8000 delicisi var. Lütfen karsılaştırır mısınız rakamları. Eğer son bir kaç yılı söyle üstünkörü incelesek, göreceğimiz manzara bir felaket. Yıllık sondaj sayısı hızla düşüyor. TPAO elinde bulunan ruhsatları, süratle Elit'in şirketlerine devrediyor. Biliyorşunuz, son olarak Ergani'de 34 graviteli kaliteli petrol bulunmuştu. Daha sonra sayıya çıkardılar, efendim, su çıktı falan diye.

Diyelim doğru, su çıktı. Çok hızlı delip derine gitmiş olabilirsin. İyice araştırma yapsana. Petrol yatağının yönünü tayin et. Petrolün yönü istikametinde delikler del. Ciddi araştırma yap. Bunları yapmak yerine, basından öğrendiğimiz ne? Ergani bölgesinin imtiyazlarının % 50'si Perenco'ya devredilmiş. Neden? Ne ilgisi var, Perenco şirketinin TPAO'nun imtiyazlı bölgesiyle? Bunlar nasıl şeyler. Sıhhatli bir aklın bunları anlaması, temiz bir vicdanin da olanları kabul etmesi mümkün değil.

Efendim, bilmem biliyor muşunuz, bir müddet önce Dogu Karadeniz'de, TPAO ve ARCO şirketi birlikte, deniz içinde ortak bir proje başlattılar. Liman 1 ve Liman 2 projeleri. Sonra bu proje yarıda kaldı. ARCO çekildi. TPAO'nun bu projedeki zararı 60 milyon dolar. Bu konu ile ilgili olarak Oyman Sayer'in iddiası; biraz daha derine inmeleri gerektiği. Del, 60 milyon sokağa at, fakat birkaç yüz metre daha delmen gerekirken vazgeç. Olur mu böyle şey? Şimdi ne oldu, ARGO'YU BP satın aldı. Şimdi BP Doğu Karadeniz'de 8000 metreye inecek, iki kuyu açma projesini başlattı. Bu konu ile ilgili bir sürü laf yazıldı, çizildi. Yok efendim, projenin mâli yükünü BP çekecekmiş. Bu masraf 13,5 milyon dolarmış. Bir ay sonra yok efendim masraf 50 milyon dolar olacakmış, vb. vb. is kılıfına uyduruldu.





Şimdi duyduğumuz bu projede hisseler %75 BP, %25 TPAO olarak belirlenmiş. Rica ederim, neler oluyor? Hani 1980'den sonra düzeltilen petrol kanununda,petrol arayan yabancı şirkete denizde %45, karada %35 hak verilmişti. Bu %75 neyin nesi? BP'nin Doğu Karadeniz'de 8000 metreye inen iki kuyu açma projesi bile, bu bölgede zengin petrolün olduğunun bir kanıtı değil mi? Görünen o ki, Allahoğlu Elit bizi giderek her şeyimizle teslim alıyor. Bir söylenceye göre, bu bölgenin, arama isletme imtiyazı tamamen BP'ye devredilmiş. Bu duruma daha fazla tahammül edilemez.

Lütfen, dikkat ediniz. En zengin petrol bölgelerimizden birisi olan Seyhan-Ceyhan-Iskenderun Körfezi, yani Çukurova'nın imtiyazı Amty Oil tarafından alınmış. Adam nerede, ne kadar petrol olduğunu uydu vasıtasıyla, yıllar önce tespit etmiş. Elit, hızla tüm Türkiye'nin ruhsatını alıyor. Şimdi hiç hareket etmiyorlar. Adeta nefes almıyorlar. Endüstri Bölgeleri Kanunu çıktı. Şimdi Nitelikli Sanayi Bölgeleri Kanununun çıkmasını bekliyorlar. ABD kongresi, bu hususu görüşüyormuş. Bugünkü gazetede yazıyordu. Şimdiye kadar çıkan Derviş Kanunlarıyla Türkiye'yi %80 teslim aldılar. Atı alan Üsküdar'ı geçti bile. Şimdi son vuruşlarla ülkeyi tamamen teslim alıp, takatsiz düşürdükten sonra, her yerden petrolü aynı anda çıkartacaklar.Onu bekliyorlar. Bunu da, bizimkilere iyice benimsettirmişler. Ali Türkoğlu, "... ancak biz tamamen bütün masrafları, kendisinin karşılayacağı şirket arıyoruz... Türkiye Petrolleri artık şu kararı verdi. Mutlaka majör petrol şirketleri ile birlikte hareket edecek". Buna havlu atmak denir. Bu 'ben yokum artık' demektir. TPAO'nun ülkemizde maliyetin düşük olduğu yerlerde dahi arama yapmamasının sebebi iste bu teslimiyetçi tavırdır.

Muhabir: Yazılarınızda ve televizyonlardaki programlarınızda, sürekli olarak Uydu araştırmalarından bahsediyorşunuz. Bu yeni bir yöntem mi? Eski yöntemlerle petrol aramak zor, zahmetli ve pahalı olduğu için mi, bu yöntemi salık veriyorşunuz?

Dr. Emre: Özet ve anlaşılır olması bakımından söyle söyleyeyim. Elit'in petrol şirketleri, uydudan petrol arama amaçlı şirketler kurup, bir çok alet geliştirdiler. 1972 yılından itibaren de dünyanın önemli petrol yataklarını bu yöntemle tespit ettiler. Nitekim Türkiye'de de bu amaçla çalışmalar yaptılar. Genel Kurmay bu işle ilgili olarak, yer istasyonlarında görev yapacak kişi ve bilim adamlarını tespit ve tayin etti. Bu araştırma sonucu elde edilen dokümanların birer nüshasının bize verilmesine rağmen, bu yeni teknolojiyi bilen ve bulguları değerlendiren yetişmiş elemanımız olmadığı için, dokümanlar kıymetlendirilemedi. Zamanla da kaybolup gittiler. Fakat bildiğimiz bir şey var. Bu çalışmalar sonucu Türkiye'nin çok zengin, fakat çoğunluğu derinde petrol yataklarına sahip olduğu bilgisi insanımız arasında yayıldı. Bugün bu teknikler daha mükemmelleştirilmiştir, kullanılması kolaylaşmıştır. Uydu yanında, uçakta bile taşınabilen, güvenilirliği yüksek aletler geliştirilmiştir. İsin asli, ışığın kullanılması ve bu vasıtayla petrol ve gaz alanlarının tespit edilmesidir. Bir örnek olması bakımından şunu söyleyeyim; Sudan'da bir petrol şirketi, sismik metotla 27500 km2'lik bir bölgeyi 2 yıl boyunca, 17 milyon dolar masraf yaparak araştırmıştır. Sonuçta önemli bir bulgu elde edilememiştir. Oysa aynı bölgenin uydu ile yapılan araştırması sadece 2 ay sürmüş, masraf da sadece 165 bin dolar olmuştur. Üstelik de 2 potansiyel bölge tespit edilmiştir. Yani, süre de, masraf da çok az. Güvenilirlik ise çok yüksek.




Muhabir: Bu metot tek başına mi kullanılıyor? Daha doğrusu, klasik yöntemler hangisi? Bunların sonuçları ve güvenilirlik dereceleri ne?

Dr. Emre: Söyle söyleyelim. Hiç bir metot tek başına bu iş için yeterli değil. Artık bütün metotlar bir araya getiriliyor. Sonuçlar bilgisayar programlarıyla değerlendiriliyor ve artık petrolün varlığından, rezervin durumundan, kesine yakın bilgiler elde edildikten sonra, petrol çıkartmak için sondaj yapılıyor. Ali Türkoğlu bile, 'artık 2 kuyudan birinde petrol bulunabiliyor' diyor. Biz de kendisine soruyoruz, nerde? Ne duruyorşunuz? Metotları sormuştunuz. En bilinenleri Manyetik, Gravite ve Sismik metotlar. Araştırma maksatlı yapılan sondajlar vasıtasıyla, zeminin jeolojik yapısı değerlendiriliyor. Petrol aramasında önemli olan şey; "yaş, taş ve kırık". Bu bir nevi slogan olmalı.

Örneğin, TPAO elinde atıl duran ve bir is yapamayan jeologlarını salsın araziye. Tasları, fosilleri değerlendirsinler. Yani kısaca şunu söyleyeyim. Yeraltındaki hidrokarbon yani petrol, yeryüzüne bir yolunu bularak çıkar. Bu ya sızıntı seklindedir ki, bu yolla petrol arayıcılığı ta başlangıçtan beri var. Ya da fay hatlarından, kaya yüzeylerinden hidrokarbon gaz halinde sızar. İste bu hidrokarbonun varlığını, uydu aracılığıyla tespit etmek, uzaktan (uydu) algılamanın, aramanın esasıdır. Türkiye elindeki bütün olanakları seferber ederek, bu yolu devreye sokmalıdır. Şimdi artık bir çok ticari şirket, hem de çok ucuz fiyatlara bu olanağı sunmaktadır.

Muhabir: Eskiden beri söylenir, durur. Türkiye'nin birçok bölgesinde, kendiliğinden yer yüzüne çıkan petrolden bahsedilir. Abartma mıdır bilmem ama, bazı yerlerde dere gibi aktığından bahsedilir.

Dr. Emre: Bunlar doğrudur. Tabii bir kısım söylenceler de abartılmıştır. Bu normaldir. Örneğin, Eğridir'de Yağlı Su Deresi bunlardan birisidir.Yeşil bir dalı alıp, bu dereye batırın ve çakmağı çakın. Bakin nasıl alev alev yandığını göreceksiniz. Yalnız bu sorunuza cevap vermeden önce bir şeyi belirteyim. Geçenlerde Samanyolu televizyonunda petrol ile ilgili bir söyleşi yapıldı. Ersan Petrolün sahibi Oyman Sayer bir soru üzerine; 'bugüne kadar 37 sondaj kuyusu açtığını, bunun 34' ünde petrol bulduğunu' söyledi. Bu çok yüksek bir oran. Efendim, Türkiye'de petrol olduğunu Türk'ten başka herkes biliyor diyebiliriz. Daha 1922 yılında ABD'nin gayri resmi Ticaret Ataşesi;

'Türkiye'nin Musul, Erzurum ve Van bölgelerinde çok zengin petrol yataklarının varlığını' rapor ediyor. Hâtta bu bilgiyi, o devrin en büyük 2 petrol şirketinden biri olan Standart Oil'in İstanbul'daki temsilcisine bile bildiriyor. Bunlar ABD'nin şimdilerde yayınlanan belgeleriyle açıklandı. Tarihe Mr. % 5 yakıştırmasıyla geçen meşhur Gülbenkyan, yüzyılın basında, zengin petrol bölgeleri diye adlandırdığı Türkiye, Ortadoğu ve Arabistan yarımadasını içine alan "Kırmızı Hat Anlaşması"nı yapıyor. Bu Gülbenkyan, biliyorsunuz Atatürk'e yapılan İzmir suikastina karışmış Maliyeci Cavit'in beraberinde Londra'ya götürdüğü adam. Maliyeci Cavit Londra'dan dönerken bu Gülbenkyan'a, Osmanlı adına görüşmeleri yürütmesi için bütün yetkiyi devrediyor. Musul petrollerinin getirdiği rantla bu adam çok zengin oldu. Daha sonra biz Musul'u kaybettik. Bu Gülbenkyan ise, bunun rantını topladı. Şimdi de vârisleri bununla geçiniyorlar.




Bilindiği gibi, patronu Maliyeci Cavit, İzmir suikastından dolayı idam edilmiştir. 1932 yılında Hassen Halet Işıkpınar'ın Türkiye petrol yatakları hakkında raporu var. Rapor çok ilginç. Van'da, Erzurum Katranlı'da, Divani Hüseyin bölgesinde petrol bulunduğunu yazıyor. Naftik kasabasında 1-2 metre derinliğinde açılan kuyulardan petrol çıktığını belirtiyor. Bu raporda, ayrıca Pellek'de, Hasan Kale'de, Zaho'da, Kastamonu'da, Gelibolu yarımadasının kuzeyinde, Keşan yakınlarında, Konya Kavalı'da, İznik'te, Sinop'ta, Trabzon'da, Sürmene'de, Antalya Yanartaş'ta petrol bulunduğu belirtiliyor. Işıkpınar raporu Fransızca kaleme almış. İnsanın içinden, bunca yıldır Fransızca bilen birisinin eline nasıl geçmemiş bu rapor demek geliyor. Bugün bu rapordan söz etseniz, anlamsız gözlerle yüzünüze bakıyorlar. Sadece bu kadar değil ki: Aleksanders's Gas and Oil'in Internet köşesindeki bilgiye bakin. 1998 yılındaki Adana depreminden sonra Ceyhan bölgesinde Petrol kendiliğinden yüzeye çıkıyor, kilometrelerce akıyor. Bir sürü söylenti çıkarılıyor. Boru hattı sızıntısı falan gibi. Sonunda resmi olarak tespit ediliyor ki, bu kendiliğinden sızan petroldür. TPAO tarafından başlangıçta bir iki göstermelik demeç veriliyor. Mesele daha sonra unutuluyor. Daha doğrusu unutturuluyor. Bu tip olaylar Ceyhan bölgesinde çok sık rastlanan şeyler. Gazetelere yansımıştı. Ceyhan'in Soysalı köyünde deprem sonrası, bir yurttaşımızın tarlasında petrol çıkmıştı. Daha sonra bu yurttaşımız, bir televizyon programında açıkladı. Kendisi TPAO yetkililerini ısrarla davet etmiş. Gelenler gönülsüz. Petrol olduğu resmen tespit edilmiş. Uzun uğraşmalarından sonra kendisine verilen cevap; "Buralarda petrol arama imtiyazı Amerikalılar'a ait. Bir şey yapamayız." Buyurun cevabı. ANAP eski milletvekili İlhan Aras; Erzurum Pasinler'de, Rusların açıp, çekilirken kapattıkları petrol kuyularını keşfeden MTA'ya mensup iki mühendisin, bu uğurdaki uğraşlarını anlatmıştı bana. Bafra'nın bir köyünde, sanıyorum Doğanca idi, bir çok aile kendi tarlalarından çıkarttıkları doğalgazı hâlâ mutfak ve ısınmada kullanıyorlar. 54-55 yıl önce Adana'nın Ali Hoca köyünde doğalgaz bulunmuştu. Doç. Metin Mıhçakan, kendisiyle yapılan söyleşide; Barbes bölgesinde TPAO ve Shell'in ayrı ayrı açtıkları kuyularda, gaz ve hafif bir petrol olan zengin Yoğuşuk bulduklarını belirtmişti. TPAO'nun Adıyaman bölgesinde açtığı birçok kuyuda petrol bulundu. TPAO anlaşılmaz bir şekilde bu kuyuları terk etti. Terk ettiği kuyuların bir kısmını daha sonra Ersan Petrol ıslah etti. Şimdi sadece oradaki bir kuyudan saatte 20 varil petrol çekiliyor.

Biliyorsunuz bir kaç yıl önce, Ege bölgesinde Alaşehir'de 1700 küsur metrede petrol bulundu. Ege'de petrol olduğu biliniyor. Bilim adamları burası için; "Bölgede yüksek potansiyel var. Burada yoğun arama faaliyetleri yapılması gerekir." dediler. Ne oldu? Sanki ölü toprağı serpilmiş. Çıt çıkmıyor. Oysa Yunan bölgesinde 2 petrol kuyusu faaliyete geçmiş durumda.

Manisa'da da bir depremden sonra yüzeye petrol sızmıştı, hatırlarsınız. Batman, daha doğrusu Güneydoğu Anadolu Arap levhasının bizim sınırlar içinde kalan kısmı. Biliyorsunuz Arap kıtası bizi devamlı itiyor. Yılda 4-4,5 cm. Bu bölgede petrol çok. Daha geçenlerde Ceylanpınar bölgesinde 2,5 milyar varil petrol rezervi tespit edildiği gazetelerde yazıldı, televizyonlarda söylendi. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.






Muhabir: Petrol meselesi çok önemli. Konuştukça da ilginçleşiyor. O yüzden de söyleşi bir hayli uzadı. Gördüğüm kadarıyla olay çapraşık. Peki sizin bu söylediklerinizi devlet adamlarımız bilmiyorlar mı?

Dr. Emre: Bilmez olurlar mi? Tabii biliyorlar. Biliyorlar ama, arada sırada tek tük çıkan cılız seslerin dışında "görmedim, duymadım, söylemedim'i oynuyorlar. Örneğin, en uzun zaman görevde kalmış olan Süleyman Demirel'i alalım. Bir devir onun yakın çalışma arkadaşlığını yapmış Adnan Baser Kafaoğlu'ndan dolaylı yoldan biliyorum ki, kasasında "Top Secret" başlıklı petrol dosyası vardı. Türkiye'nin zengin petrolünü biliyordu. Bakin, 1999 yılında TPAO bünyesindeki bir iç yazışmada ne söyleniyor? "İstanbul'da düzenlenen International Petrol ve Gaz Fuarında Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel yaptığı konuşmada 'Türkiye'de petrol aramacılığı yeterince yapılmamıştır... Gelişen teknolojiler kullanmalıyız. Türkiye'de petrol vardır'." mealinde sözleri söylüyor Demirel. Peki sonuç ne? Kocaman bir sifir.

Lütfen dönüp son 6 ile 8 ayın gazetelerini bir karıştırın. Göreceğiniz şey, Türkiye'nin TPIC vasıtasıyla Kuzey Irak bataklığına çekilmek istendiğidir. Zaten hiç işimiz olmadığı halde Afganistan'a gittik ya. Yok efendim, Barzani bölgesindeki Kürt oil ile Türkiye anlaşma yapmış, güya 3000 kuyunun açılma isi TPAO'ya verilmiş. Bu haberleri yazanlar, düşünmezler mi ki, TPAO 50 yılda ancak 1500 kuyu açabilmiş. Bunun iki katini Kuzey Irak'ta açacak öyle mi? İnsan güler buna. Vay efendim, Irak'a yapılacak saldırıda Türkler, Kuzey Irak petrollerinden verilecek pay ile razı edilmişler. Pazarlık tamammış. Bunlar akil kâri isler mi? Olur mu böyle şey? Sen kendi ülkende delik delme, git el alemin hem de hır gürün sebil olduğu yerde petrol çıkarmaya kalk. Öte yandan senin kendi sonunu hazırlamak için kurulacak Kürt devletine yardim et. Yani kendi ellerinle Kürt devletini kur. Bunu yapanların ya deli olması gerek ya da Yüce Atatürk'ün bizlere söylediği: "Memlekette iktidara sahip olanlar GAFLET, DALALET, hatta . " kehanetini....!

Ya Turgut Özal'a ne dersiniz?

Prof. Ültanir'in bir sorusu üzerine, Bay Oyman Sayer'in cevabi söyle. Özal'ın kelime kelime cevabı aynen şu: "...Türkiye'de bulunacak petrolün ve gazın bir önemi yoktur. İstediğimiz ülkelerden alırız." 'Türkiye'de bulunacak petrolün ve gazin önemi yokmuş'!! söze bakin. Sen tükettiğin petrolün %89'unu, gazin da %94'ünü dış alımla temin et. Dışarıya %99 bağımlı ol. Bütün bunlar için yılda ödediğin 6-7 milyar dolardan vazgeçtim. Ha bu söz, 1960'lı yıllarda söylenmiş olsaydı anlardım. Çünkü o zaman petrolün varil fiyatı 3 dolardı. O zamanlar bugünkü gibi enflasyon derdimiz de yoktu. Daha doğrusu vardı, ama böyle değildi. O gün de dış borçlarımız vardı ama bugün olduğu gibi ülke bağımsızlığını bu ölçüde tehdit etmiyordu. Daha sonra benzin fiyatları 12 dolara fırladı. Bu fiyatlarda bile basiretli devlet adamları, kendi petrolümüzü çıkartmak için teşebbüse geçmek mecburiyetinde idiler. Daha sonra 1973 yılında patlak veren krizle fiyatlar 30 hatta 40 dolara fırladı. Artık bu durumda kendi petrolümüzü çıkartmamız şart olmalıydı. Daha doğrusu ne yapıp yapıp petrolümüzü çıkartmalıydık. Biliyorsunuz Elit dünyayı petrol vasıtasıyla köleleştiriyor.



Ecevit'e gelince, Ecevit kendi durumunu en iyi ifade eden siyasetçi. Bir isçi liderine söylediği; "IMF'nin kucağına düşen istihdamı, yatırımı düşünemez." cümlesi her şeyi söylüyor.

Şimdi söyleyeceklerime inanamayacaksınız. Biz geniş bir arkadaş grubu olarak ülkenin her konusunda, tamamen bilimsel olarak ve belgelerle çalışır, bu konuları raporlaştırır, devletin önemli birimlerine göndeririz. Yani Cumhurbaşkanından, gerekli genel müdürlüklere kadar her yere. Hele petrol konusunda hazırlayıp gönderdiğimiz yüzlerce belge var. Sanki bütün bunlar hiç yapılmamış gibi şimdiki Enerji Bakanının bir konuşması oldu. Özet olarak söylediği "Ülkemizde petrol yoktur. Dışa bağımlıyız. Bu bağımlılık gelecek yıllarda artarak devam edecek..." vb. Şimdi sormak gerek. Tüm vicdan sahiplerine seslenmek gerek! 'Petrolüm yok' diyorsun, iyi güzel. Arama yaptın mı? Yok. Delik sayısı ortada. En son teknik olan uydu araştırması yaptın mı? Hayır. En mükemmel tekniği kullanmadan nasıl 'petrolüm yok' diyebiliyorsun? Tekniğin yok. Araman yok. Ee tabii petrolün de yok. Gerçekten yok olduğu için yok değil. Haberin olmadığı için yok. Daha derine 5000-6000 metreye ulaşacak bir makinen bile yok. Petrolümüz yokmuş! İnsaf efendiler. Geçenlerde Flash Gündem'de, Enerji ile ilgili bir program yapıldı Seyretseydiniz eğer, dönen oyunlarla ilgili bilgi sahibi olurdunuz. Ramazan Toprak Milli Güvenlik Kurulu'nu göreve davet etti.

Muhabir: 'Siz Türkiye'de petrol var' diyorsunuz. Üstelik de 'çok' diyorsunuz.

Dr. Emre: Gayet tabii. Bakınız bu işlerin en iyi cevabı Petrole hakim Elit'in ne söylediğidir. Daha önce de bahsettim. 1980 sonrası, Enerji Bakanı Serbülent Bey'e New York'ta, üç tane büyük petrol şirketinin sahipleri; "Türkiye'nin zengin petrol yataklarına sahip olduğunu" bizzat söylediler. Serbülent bey verdiği her türlü garantiye ve ettiği ısrara rağmen Elit'i Türkiye'de petrol çıkartmak için ikna edemedi.

Oysaki Serbülent Bey', görüşme yapmak için Amerika'ya petrol şirketleri davet etmişlerdi. Elit'in "Tek Dünya Devleti"ni kurma projesi çok uzun yıllara dayanıyor. Türkiye'nin petrolünün çıkartılmayışı bu projeyle ilgili. Elit'in hedefi en son Türkiye'yi diz üstü düşürmek.

Muhabir: Ümit bey, sizin bu konu ile ilgili söylediklerinizi dinledikçe, bilim adamlarının bu konuda ne söylediklerini merak ediyorum.

Dr. Emre: Ne yazık ki, bu konuda bilim adamları, çok uzun zaman suskun kaldılar. Tabii akla her şey geliyor! Son zamanlarda birkaç isim dışında, ne yazık ki çoğunluk hâlâ suskun. Neyi bekliyorlar anlamıyorum?

Örneğin, birkaç isimden birisi Prof. Ahmet Ercan.
Geçtiğimiz aylarda, bir basın bildirisi sundu. Alaşehir ve Kars bölgeleriyle ilgili çok önemli bilgiler verdi. Bir diğer isim, Doç Metin Mihçakan.





Bir de TPAO'dan Metin Yazman var. Belki başkaları da vardır da ben bilmiyor olabilirim. Şimdi bakınız. Türkiye'nin petrol sahibi olması için her şart var. Bir kere Türkiye çok genç bir ülke. Petrol en çok ikinci zaman dediğimiz orta zamanın sonunda ve üçüncü zamanda, yani Mezozoik'de ve üçüncü zamanın Eosen, Miyosen, Oligosen dediğimiz zamanlarında oluşmuştur. Türkiye'nin bulunduğu yer eskiden okyanustu. Türkiye son 60 ile 20 milyon yıl içerisinde okyanus tabanından yükselerek oluşmuştur. Böyle bir olayın petrol oluşması açısından önemi, deniz hayvanları yönündendir. Bu bölgede denizel çökeller var. Özellikle çökeller, petrol için en önemli kabul edilen oluşumlardır. Afrika ile Avrasya' nın birbirini itmesi, bu bölgede son derece karmaşık yapıların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Kimi yerde bir kıta diğerinin altına dalmıştır. Petrol çok derine kaçmıştır. Son derece fazla fay hattının ve kırıkların olması ve formasyonların iç içe girmesi, aynı bölgedeki petrolü, sözgelimi sağda çok derine gömmüş, solda ise petrol yüzeyde bir kapanda kalmıştır. Demek istediğim, Türkiye'de, tabii Güneydoğu Anadolu'nun bir kısmı hariç, diğer yerlerde petrol aramacılığı pek kolay değildir. İste bu yüzden en modern ve güvenli teknik olan uydu aramacılığına bir an önce yönelmek lazımdır. Petrol için potansiyel kaynak kayalar Eosen, Oligosen ve Miyosen çökellerdir. Bu devirlerde Türkiye'nin durumunun nasıl olduğunu gösteren birkaç tane çok güzel harita Arkeo Atlas dergisinin birinci sayısında yayınlandı. Tetis okyanusunun değişikliklerini çok iyi görmek mümkün. Kimi yerde denizel çökeller, kimi yerde acı su çökelleri çok güzel gösterilmiş. Demin de dedim, petrol oluşması için en önemli olay çökeller. Batı Türkiye petrol için son derece önemli olan Seyl ve delta çökellerine sahip. Güneydoğu Anadolu ise, Arap levhasının uzantısı. Aynı formasyona sahip. Zaten şu anda bile en çok petrolü bu bölgeden çıkarıyoruz. Karadeniz ve Kuzeydoğu Anadolu Hazar bölgesiyle aynı özelliklere sahip. Bakın BP 8000 metreye inecek projeleri Karadeniz'de başlattı bile.

Muhabir: Siz konuşmanızda zaman zaman Elit, Elit'in petrol şirketleri gibi sözler söylüyorsunuz. Kim Bu Elit? Petrol şirketleriyle ne ilgisi var?

Dr. Emre: Baştan söylemeliydim, daha açıklayıcı olurdu. Konuşmanın akısı içinde pek zaman bulamadık. Esasen bunu şöyle söylemeliydim; "Elit'in Federal Rezerv'inin petrol şirketleri". Bu söylediğim söz tam olarak anlaşılırsa birçok olay da kendiliğinden anlaşılır. Bilmem biliyor muşunuz, Federal Rezerv denilen banka, ABD'nin Merkez Bankası değildir. Aksine dünyanın 8-10 en büyük bankasının bir araya gelerek kurduğu bir bankadır. Bu banka 20. asrin başlarında inanılmaz ayak oyunlarıyla ABD'nin parasını basma hakkına sahip olmuştur. Dikkat ederseniz doların üzerinde Federal Rezerve Notes diye yazılıdır. Yani Federal Rezervin alındı kağıdı. Elit diye bahsettiğim, işte bu bankalara da sahip olan, ırksal bir birliktelik göstermeyen fakat belli bir inanca mensup olan insanların teşkil ettiği dinsel gruptur. Bu insanlar Musa dinine mensupturlar. Demin de dediğim gibi ırksal bir bütünlükleri söz konusu değildir.

Çoğunluğunu Hazar Türkleri oluşturur. Bunların yaygın, bilinen tanımları Eskenazi'dir. İşte paranın sahibi, bankaların sahibi, büyük şirketlerin sahibi ve petrol şirketlerinin sahibi bu insanlar dini inançlarına göre dünyanın kendilerine vaat edildiğine inanıyorlar. Ve kendilerini de Allahoğlu kabul ediyorlar. Şimdi yaptıkları ise, Küreselleşme adı altında milletleri köleleştirmek ve "Tek Dünya Devleti"ni kurmak. Bütün bu gürültü patırtının sebebi iste bu olay. Bizi şimdi iyiden iyiye çökerttiler. Şimdilerde, amiyane tabiriyle domuz bağına almakla meşguller. Bu banka krizleri, çipo krizleri, borsa krizleri, yok efendim 'bana kitap attı' krizleri bu tiyatro oyununun perdeleri. Elit bu yolla 80-90 ülkeyi perişan etti. Japonya'yı "Derivatives" denilen, şimdi bizde de kurulan vadeli işlemler borsası ile yıktı.

Bir Euro numarası çıkarttı, Almanya'da maaşları yarıya indirdi, bir Marklık eşyayı ise bir Euro yaptı, böylece Almanya'yı da yedi. Medya Elit'in mülkiyetinde ve hakimiyetinde olduğu için insanlara gerçekler duyurulmuyor. Bu yüzden insanlar hiç bir şey bilmiyorlar. Bakınız petrol şirketleriyle ilgili olarak 1948 yılında ABD'de bir gazetede nasıl bir yazı çıkmış: "Washington'daki Amerikan idaresi petrol şirketlerinin yan kuruluşu ve ABD başkanı da uluslararası petrol imparatorluğunun tutsağıdır." Bilmem bu konuda daha fazla söze gerek var mi?

Muhabir: Bu uzun söyleşide hemen hemen her şeyi konuştuk. Mamafih çok kapsamlı oluşu bu söyleşiye bir "Petrol Dosyası" niteliği verdi. Ben artık bir de neler yapılması gerektiğini sorayım da, belki bizi idare edenlere son bir uyarı ve yol gösterme olur. Bir de lütfen son çıkan petrol piyasasını düzenleyen kanunla ilgili fikirlerinizi öğrenmek isterdim.

Dr. Emre: Ben size başta yaptığım teşekkürü yinelemek istiyorum. Zira ülkemizin en önemli konusunu derginize taşıyorsunuz.

Muhabir: Haa evet. Siz ayrıca "Petrolümüz Kurtuluşumuzdur" diye bir sloganı devamlı işliyorsunuz. Bununla ne demek istediğinizi de lütfen kısaca söyler misiniz?

Dr. Emre: Gayet tabii. Şimdi şu petrol piyasası kanunuyla ilgili birkaç kelime söyleyeyim. Bu kanunu kimlerin istediğini, kimlerin telkin ettiğini anlamak için şimdi açıklayacağım konuşma şifre çözücü nitelikte.

Prof. Ültanir Oyman Sayer'e soruyor; "Yerli üretilen petrolü rafinerilerin satın alma mecburiyeti bu kanunla kaldırılıyor." Oyman beyin cevabi; "Bu, ülke petrolünün ölmesi demektir. Yerli üretimin yok olması demektir. Umarım bu hususta Dünya Bankası'na söz vermediler." Biliyor musunuz Dünya Bankası kurulduğu 50 yıldan beri hiç bir ülkeye kendi petrolünü çıkartsın diye kredi vermedi. Zaten Dünya Bankası ve IMF'nin görevi bunun tam tersi. Milletleri köleleştirmek. Efendim petrol piyasası kanununun bir çok yeri sakat. Fakat en büyük kötülüğü, demin de dediğim gibi rafinerilerin yerli petrolü satın alma mecburiyetini kaldırması. TPAO'yu daha da fazla bölmesi ufalaması. Petrol işinde en zor, en masraflı olan iş petrol aramak ve çıkartmaktır. Kâr satıştan, rafineriden, depolamadan elde edilir. Bu kanunla TPAO tam olarak öldürülmek isteniyor.

Şimdi gelelim neler yapılmalı ya;

- Birincisi ve en önemlisi TPAO'nun tek elden ve tam yetkili olarak yönetilmesidir. Arama, rafineri, depolama ve pazarlamanın hepsi TPAO'nun bünyesinde olmalıdır.

-Personel özendirilmeli kaliteye ve performansa göre prim verilmeli, petrol bulunduğunda katkı sahipleri bundan pay almalıdırlar.

-TPAO'nun araştırma ve geliştirme ünitesi en son ve mükemmel teknikle donatılmalıdır. TPAO'ya tez elden yeni ve 6000 metreye inebilen sondaj makineleri alınmalıdır.

- En büyük faktör ihtisas sahibi, çok iyi yetişmiş personeldir. Yani insan faktörü. Üniversitelerden başlayarak jeolog, jeofizikçi ve petrol mühendisleri teorik olarak çok iyi yetiştirilmeli, fakat mutlaka arazide pratik olarak istihdam edilmelidirler.

-Hepsinden önemlisi de uzaydan (uydu) arama metotlarının bir an önce kullanılmasını sağlamaktır.

- TPIC denen bataklık hemen kapatılmalıdır. Petrolün kesin varlığı bilinen yerlerden başlamak üzere ivedilikle binlerce kuyu açılmalıdır.

Kısaca ödenek (para), bilgili personel, teknik araç, özellikle de UYDU TEKNOLOJİSİ. Petrolümüz Kurtuluşumuzdur, çünkü petrol demek, para demektir, hareket demektir. Ülkemiz batırılmıştır. Petrol bulursak paramız olur. Şu üç kuruşluk borç yüzünden bu rezil duruma düşmedik mi? Ver parasını defolsun gitsin. Bul petrolü, tarladaki mahsulü, babadan kalma fabrikanın ürettiği ürünü millete ulaştır. Petrolümüz varsa direniriz. Yoksa kaç gün dayanırız? İste bu yüzden Petrolümüz Kurtuluşumuzdur.

Muhabir: Teşekkür ederim.

yılgın
06-10-2005, 16:26
SORGULAYICI DÜSÜNCE
>Kennedy uzay araci firlatma rampasina
>baktigimizda, asil yakit tankinin her
>iki yaninda iki büyük füzenin yer aldigi
>dikkatimizi çeker. Bunlar SRB
> (Solid Rocket Boosters) olarak adlandirilir ve
>Tiiokol sirketi tarafindan
>Utah'taki fabrikasinda üretilir. Bunlarin
>genisligi yaklasik olarak 5 feet'
>tir. Aslinda bunlari tasarlayan mühendisler
>daha fazla genislikte yapmayi
>istemisler, ama yapamamislar....
>Peki NIYE?
>SRB'ler fabrikadan firlatma rampasina trenle
>gönderilmek zorunda oldugundan
>bu istekleri gerçeklesememis. Bahsedilen tren
>yolu dagdaki bir tünelden
>geçmektedir ve SRB'ler yolun genisliginden
>hafifçe daha genis olan bu
>tünelden geçmek zorunda oldugundan,
>bahsettigimiz genislik de yaklasik
>olarak tren raylarinin arasindaki genislik olan
>4 feet 8.5 inc'ten biraz fazladir.
>
>
>
>ABD'deki raylarin genisligi NEDEN 4 feet, 8,5
>inc' tir....? Bu oldukça ilginç bir mesafe.. NEDEN acaba tam olarak
>bu Ölçüde....? Çünkü Ingiltere'de de bu sekilde ve raylar ilk defa
>sürgündeki Ingilizler tarafindan yapilmis...Peki NEDEN Ingilizler bu
>genisligi kullaniyorlarmis? Çünkü ilk tren raylarini yapanlar eski
>tramvaylari yapan
>kisilermis ve bu
>genislik de onlarin kullanmis olduklari
>genislikmis...
>NEDEN acaba Özellikle bu uzunlugu kullaniyormus
>bu adamlar ? Çünkü bu adamlar, tekerlekler arasindaki bu mesafeyi eskiden
>beri at arabalarini yaparken dikkate aliyor ve
>tramvaylari yaparken de ayni sase
> genisligi ve araç gereçleri
>kullaniyorlarmis.....
>
>Güzel. O zaman, at
>arabalarinda tekerlekler arasinda NEDEN bu ilginç ölçüyü dikkate
>aliyorlarmis? Çünkü diger bir ölçü kullandiklarinda eski bir
>Ingiliz yolunda araba
>bozuldugunda, yol izleri arasindaki mesafeye
>uyacak sekilde ölçüyü tutturmak
>zorundaymislar.
>Iyi de, acaba KIM bu eski yollari yol izlerini
>böyle olusturacak sekilde yapiyormus?
>Avrupa'daki (ve Ingiltere'deki ) ilk uzun
>mesafeli yollar Roma Imparatorlugu
>tarafindan kendi savasçilari için yapilmis ve o
>zamandan beri kullanila
>gelmekteymis.
>Bu yol izleri NEDEN bu sekildeymis?
>Çünkü Roma Imparatorlugu'nun ilk savasçilarinin
>arabalari bu ilk tekerlek
>izlerini olusturmuslar ve digerleri de
>arabalarinin
>tekerleklerinin zarar
>görmesinden korktuklarindan, bu izlerin
>üzerinde gitmesini saglayacak sekilde iki
>tekerlek arasindaki mesafeyi taklit etmek
> zorunda kalmislar. Iste bu nedenle, Roma
>Imparatorlugu için ya da Roma
>Imparatorlugu tarafindan yapilan at
>arabalarinin hepsi,
>tekerlekler
>arasindaki bu mesafeyi koruyacak sekilde ayni
>ölçülerdeymis....
>
>ABD'deki standart ray genisligi olan 4 feet,
>8,5 inc ölçüsü Roma Imparatorlugu savas arabalarinin yapilis
>kurallarindan türemis gelmis....,!
>
>Peki Romalilar NIYE böyle bir ölçü
>tutturmuslar....?
>4 feet 8.5 inc'i NEREDEN bulmuslar?
>
>Kurallar ve bürokrasi her zaman var olmustur.
>Bazen size bazi kurallari hatirlattiklarinda ve
>siz bu kurallarin KİMİN
>ki.....n altindan çiktigini sorarsiniz, degil
>mi? Tam dogru yoldasiniz,
>Roma Imparatorlugu'nda savas arabalari,
>arabanin eni, tam olarak iki atin
>poposunun arasindaki mesafeye esit olacak
>sekilde yapilmistir....! Böylece
>ulastigimiz yanit, en basta sorulan sorunun
>yanitidir.
>Yani sonuç olarak, dünyanin en gelismis ulasim
>sisteminin firlatma füzelerinin dizayni, iki bin küsur yil önce bir
>atin kicinin genisligi ile belirlenmistir.....

yılgın
06-10-2005, 16:29
Adım Doug Copp. Dünyanın en tecrübeli kurtarma birimi Amerikan
Uluslararası Kurtarma Ekibinin Kurtarma şefi ve afet olayları
müdürüyüm. Bu
makaledeki bilgiler bir deprem anında hayat kurtaracaktır.

875 yıkılmış binaya sürünerek girdim, 60 ülkeden kurtarma ekipleriyle çalıştım, birçok ülkede kurtarma ekipleri oluşturdum, ve çok sayıda ülkede birçok kurtarma ekibinin üyesiyim. 2 Yıl boyunca birleşmiş
milletler felaket "azaltma" uzmanıydım. 1985'ten beri aynı anda
gerçekleşenler
hariç dünyadaki bütün büyük felaketlerde çalıştım.

1996'da benim hayatta kalma metodumun geçerliliğini ortaya koyan bir film yaptık. Türk hükümeti, İstanbul belediyesi, İstanbul
üniversitesi, Case yapımcılık, ve ARTI bu pratik ve bilimsel testin
filme
alınmasında işbirliği yaptılar.

İçinde 20 maket (mannequis) olan bir okulu ve evi yıktık. On
maket "çömel ve korun" metodunu uygularken, 10 maket "hayat üçgeni"
metodumu
uyguladı.
Tasarlanmış yıkımdan sonra görüntüleri filme almak ve sonuçları
belgelemek için enkazı geçip binaya girdik. Bina yıkımlarında
oluşabilecek
şartlar dahilinde direct olarak gözlemlenebilen ve bilimsel şartlar
altında hayatta kalma tekniklerimi uyguladığım film "çömelip
korunan/saklanan"
kişiler için hayatta kalma şansının sıfır olduğunu ortaya koydu. Hayat üçgeni
metodumu kullananlar için hayatta kalabilme şansı yaklaşık olarak % 100 oldu.
Bu film Türkiyede ve Avrupanın geri kalan kısmında milyonlarca izleyici tarafından izlendi. Bu film ABD, Kanada ve Güney Amerikada RealTV programında izlendi.

Enkazına girdiğim ilk bina 1985 Mexico City depreminde bir okuldu.
Bütün çocuklar sıralarının altındaydı. Her bir çocuk kemiklerinin
kalınlığına kadar ezilmişlerdi. Sıralarının yanındaki koridorlara uzanmış
olsalardı hayatta kalmış olabilirlerdi. Bu "ayıptı, gereksizdi" ve çocukların neden koridorlarda (sıraların arasında) olmadığını merak ettim. O an,
çocuklara bir şeyin/eşyanın altına saklanmalarının söylendiğini bilmiyordum.

Basitçe ifade edilirse, binalar yıkılırken, objelerin üzerine düşen tavan ağırlıgı veya içerideki mobilyalar bu nesnelere çarparken
yanlarında bir yer, boşluk bırakırlar. Bu boşluk benim "hayat üçgeni"
dediğim
alandır.

Nesne ne kadar büyük ve na kadar dayanıklı olursa daha az ezilecektir.
Nesneler ne kadar az ezilirse boşluk ve bu boşluğu kullanan kişinin yaralanmama olasılığı o kadar artar. Bir dahaki sefere
televizyonda yıkılan bina izlerken gördüğün üçgenleri say. Heryerdeler.
Yıkılan bir
binada göreceğiniz en yaygın biçimdir.

Deprem anında hayatta kalma, ailelerine bakma ve başkalarını kurtarma hakkında 750 bin nüfüslu Trujillo kentinin İtfaiye bölümünü eğittim. Trujillo İtfaiye Departmanının kurtarma şefi Üniversitede profesördür.

Bana her yerde eşlik etti. Kişisel ifadeleridir:

"Adım Roberto Rosales. Trujillo kurtarma ekibi şefiyim. 11 yaşındayken çöken bir binada mahsur kaldım. Mahsur kalışım 1972 yılında
70.000 kişini öldüğü depremde oldu. Erkek Kardeşimin motosikletinin
yanında
oluşan "hayat üçgeni" içinde hayatta kaldım. Yataklarının veya sıraların,
masaların altına giren arkadaşlarım ezilerek öldüler (isim, adres vb
detayları
anlatıyor).
Ben hayat üçgeninin yaşayan örneğiyim. Ölen arkadaşlarım "çömel
ve korun" örnekleridir.

DOUG COPP'UN ÖNERİLERİ

1) "Binalar çökerken basitçe "çömelen ve korunan" kişiler
istisnasız her defasında ezilerek ölüyorlar. Masa, araba gibi nesnelerin
altına
giren kişiler her zaman ezilirler.

2) Kediler, köpekler ve bebekler'in hepsi doğal bir şekilde
dizlerini ana rahmindeki gibi karınlarına doğru çekerek kıvrılırlar.
Deprem
anında sizde bu şekilde kıvrılmalısınız. Bu doğal bir güvenlik ve hayatta kalma içgüdüsüdür. Daha küçük bir boşlukta hayatta kalabilirsiniz. Hafifçe ezilecek ama yanında boşluk yaratacak bir kanepe, geniş büyük bir eşyanın yanında dur.

3) Ahşap evler deprem anındaki en güvenli yapılardır. Sebebi basittir; ahşap esnektir ve depremin zorlamasıyla hareket eder. Eğer ahşap bina
çökerse geniş yaşam boşlukları oluşur. Ayrıca, ahşap binalar daha az
yoğunlukta yıkılış ağırlığına sahiptir. Tuğla binalar ayrı tuğla
parçalarına ayrılacaklardır. Tuğlalar bir çok yaralanmalara sebep
olacaktır,
ama (beton) bloklardan daha az ezilmiş vücutlar yaratırlar.

4) Eğer gece yataktayken deprem olursa, basitce yuvarlanarak yataktan düşün. Yatağın çevresinde güvenli bir boşluk oluşacaktır. Oteller
müşterilerine deprem anında yatakların yanında yere uzanmalarını salık veren bir uyarı notunu odalarda her kapının arkasına asarlarsa depremlerde çok büyük hayatta kalma oranlarını sağlayabilirler.

5) Televizyon izlerken deprem olursa ve kolayca kapıdan veya
pencereden dışarı kaçmak mümkün değilse, kanepe veya büyük bir
koltuğun/sandalyenin yanında cenin pozisyonunda kıvrılarak yere uzanın..

6) Bina çökerken Kapı kirişlerinin altına geçen herkes
ölür...Nasıl mı?
Eğer kapı kirişlerinin altına geçerseniz ve kapı kirişi öne veya
arkaya doğru düşürse inen tavanın altında ezilirsiniz. Eğer kapı kirişi yana doğru yıkılırsa ikiye bölünürsünüz. Her iki durumda da ölürsünüz!

7) Hiçbir zaman merdivenlere gitmeyin/yönelmeyin. Merdivenler (ana binadan) farklı bir "frekans aralığına" sahiptir; ana binadan
bağımsız/ayrı olarak sarsılırlar. Merdivenler ve binanın geri kalanı devamlı olarak birbirlerine çarparlar, ta ki merdivenlerin yıkılışı gerçekleşene kadar.
Merdivenlere ulaşan insanlar basamaklar yüzünden yaralanırlar. Korkunç şekilde sakatlanırlar.
Bina yıkılmasa dahi, merdivenlerden uzak durun. Merdivenler binanın hasar görmesi en muhtemel kısmıdır. Depremde yıkılmamış olsa dahi,
merdivenler bağırarak kaçmaya çalışan insanların aşırı yüklenmesi ile çökebilir.
Merdivenler binanın geri kalan kısmı zarar görmemiş olsa dahi her zaman güvenlik açısından kontrolden geçirilmelidir.

8) Binanın dış duvarlarına yakın yerlerde durun, mümkünse dışına
çıkın. Binanın iç kısımlarındansa dış kısımlarına yakın yerlerde olmak çok daha iyidir. Binanın dış çevresinden ne kadar içeride olursanız, çıkış yolunuzun kapanma ihtimali o kadar artacaktır.

9) Aynen Nimitz yolundaki katlar arasındaki (yıkılan) blokların
meydana getirdiği gibi, deprem anında üst yolun yıkılmasıyla ezilen araçların içinde bulunan insanlar ezilirler. SanFransisco depreminin
kurbanlarının hepsi araçlarının içindeydiler. Hepsi öldü. Araçlarının dışına
çıkıp,aracın yanına uzanıp veya oturarak kolaylıkla hayatta
kalabilirlerdi.
Ölen herkes eğer araçlarından çıkıp, araçlarının yanına oturabilseler veya
uzanabilselerdi yaşıyor olabilirdi. Ezilen bütün araçların
yanında-kolonların
direkt olarak üzerine düştüğü araçlar hariç- 3 feet yükseklikte boşluklar oluşmuştu.

10) Enkaz halindeki gazete ofislerini ve çok miktarda kağıdın olduğu ofisleri dolaşırken kağıdın sıkışmadığını/ezilmediğini keşfettim. Kağıt yığınlarının/kümelerinin etrafında geniş boşluklar bulunur/oluşur.

Bu mesajı mümkün olduğu kadar cok kisiye forward etmeniz önemle rica olunur.

kantar
11-04-2006, 22:08
TUZLU KAHVE


Kiza bir partide raslamisti... Harika birseydi. O gün pesinde o kadar delikanli vardi ki... Partinin sonunda kizi kahve icmeye davet etti. Kiz parti boyu dikkatini cekmeyen oglanin davetine sasirdi, ama tam bir kibarlik gösterisi yaparak kabul etti. Hemen kösedeki sirin kafeye oturdular. Delikanli öyle heyecanliydi ki, kalbinin carpmasindan konusamiyordu. Onun bu hali kizin da huzurunu kacirdi...
-Ben artik gideyim
demeye hazirlanirken, delikanli birden garsonu cagirdi...
-Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi... Kahveme koymak icin...
Yan masalardan bile saskin yüzler delikanliya bakti... Kahveye tuz!.. Delikanli kipkirmizi oldu utanctan, ama tuzu kahvesine döktü ve icmeye basladi. Kiz, merakla:
-Garip bir agiz tadiniz var dedi...
Delikanli anlatti:
-Cocukken deniz kenarinda yasardik. Hep deniz kenarinda ve denizde oynardim. Denizin tuzlu suyunun tadi agzimdan hic eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben... Bu tadi cok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadi dilimde hissetsem, cocuklugumu, deniz kenarindaki evimizi ve mutlu ailemi hatirliyorum. Annemle babam hala o deniz kenarinda oturuyorlar. Onlari ve evimi öyle özlüyorum ki
Bunlari söylerken gözleri nemlenmisti delikanlinin.. Kiz dinlediklerinden cok duygulanmisti. Icini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmaliydi. Evini düsünen, evini arayan, evini sakinan biri... Ev duyusu olan biri.. Kiz da konusmaya basladi.. Onun da evi uzaklardaydi.. Cocuklugu gibi... O da ailesini anlatti. Cok sirin bir sohbet olmustu... Tatli ve sicak... Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel baslangici olmustu... tabi... Bulusmaya devam ettiler ve her güzel öyküde oldugu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar cok mutlu yasadilar.
Prenses ne zaman kahve yapsa prensine icine bir kasik tuz koydu, hayat boyu... Onun böyle sevdigini biliyordu cünkü... 40 yil sonra, adam dünyaya veda etti.
Ölümümden sonra ac diye bir mektup birakmisti sevgili karisina... Söyle diyordu, satirlarinda...
"Sevgilim, bir tanem... Lütfen beni affet. Bütün hayatimizi bir yalan üzerine kurdugum icin beni affet. Sana hayatimda bir tek kere yalan söyledim... Tuzlu kahvede... Ilk bulustugumuz günü hatirliyor musun?. Öyle heyecanli ve gergindim ki, seker diyecekken `Tuz` cikti agzimdan... Sen ve herkes bana bakarken,degistirmeye o kadar utandim ki, yalanla devam ettim. Bu yalanin bizim iliskimizin temeli olacagi hic aklima gelmemisti. Sana gercegi anlatmayi defalarca düsündüm. Ama her defasinda korkudan vazgectim. Simdi ölüyorum ve artik korkmam icin hicbir sebep yok... Iste gercek... Ben tuzlu kahve sevmem, o garip ve rezil bir tat... Ama seni tanidigim andan itibaren bu rezil kahveyi ictim. Hem de zerre pismanlik duymadan. Seninle olmak hayatimin en büyük mutlulugu idi ve ben bu mutlulugu tuzlu kaveye borcluydum. Dünyaya bir daha gelsem, herseyi yeniden yasamak , seni yeniden tanimak ve bütün hayatimi yeniden seninle gecirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kave icmek zorunda kalsam da..."
Yasli kadinin gözyaslari mektubu sirilsiklam islatti. Lafi acildiginda birgün biri, kadina Tuzlu kahve nasil bir sey soracak oldu... Gözleri nemlendi kadinin... Cok tatli!... dedi...

baron11
13-04-2006, 11:08
Bir makas ve bir kutu ilaç. Tercih sözkonusu olduğunda hiç düşünmemiştim hangisini seçeceğimi ama işte o an bir kutu ilaca baktım baktıkça kendimi değil geride bıraktıklarımı düşündüm. Ne yaparlardı tek tek bütün tanıdıklarımı düşündüm.
Ölüm haberimi aldıklarında ne yapacaklardı. Görmek isterdim kimin ne kadar üzüldüğünü ama şuna emindim ki üzülmeyen bir tek insan olmazdı tanıdıklarımın içinde belki tanımadığım insanlar bile yada beni tanımayanlar üzülürdü duyunca hikayemi.
Bu suçsuz insanın nasıl olurda kendi canına kıyacağını. Sonra gidip uyuyan kızımın o güzel masum yüzüne baktım.
Beni ne kadar çok sevdiğini söylediği sevgi sözcüklerini duydum kulaklarımda. Bensiz düşünemiyordu hayatı belki herkes gidebilirdi ama ben yani annesi olacaktı hep yanında. Kimse yoktu ben bunları düşünür savaşırken hayatta kalmakla gitmek arasında. Biri gelsin birşey söylesin gitme desinde işim dahada kolaylaşır diye düşündüm. Sonra tekrar kendi evim diyebileceğim ama evim olmayan evin mutfağına attım kendimi. Kardeşim arkadaşı ile gülüyor şakalaşıyordu sanki nereden çıktı bu ablamlar dercesine baktığını hatırladım bu akşamki yemekte gözlerimin içine. Bakmıştı ama tamam gidiyorum hayatından sen rahatını bozma diyemiyordum. Sırtımı dönüp o bakışı unutmak istercesine kızımı alıp kaçmıştım hemen odaya. Bir taraftan bulaşıkları yıkarsam belki fazla yorulmaz ve bize katlanabilir diye düşündüm. Ve kızımı uyutmaya karar verdim kendimle başbaşa kalabilmek için.

Çok üşüyordu minik yavrum yere serili yatakta yatarken başına pencereden gelen rüzgarı elimle ölçtüm birşeyler daha giydirip yeni aldığım hikaye kitabını okudum. Okuduğumu duymuyordum o anda kafamda bin tane düşünce savaşıyor ve kaybediyordu saniye farkla. Sonunda uyumuştu gözlerini kapattığı an başladı yaşlar süzülmeye yanaklarımdan. Kalkıp oturdum çünkü bende hastaydım ve nefes alamıyordum. Nefes alabilmek çok güzeldi ama değerini bilemiyordum. Bir süre ağladım düşüncelerime meze olsun diye.Bir hafta öncesine kadar bir odası kurulu düzeni ve çok sevdiiği arkadaşlarının olduğu bir okula gidiyordu kızım. Bir gün içerisinde değişmişti hem onun hem bizim hayatımız ama biz bile anlayamazken yaşadıklarımızı ona anlatamıyorduk. Artık kirasını bile ödeyemediğimiz evimizden eşyalarımızı alıp götürerek taşıdılar bizi kardeşimin evine. Gelmeyi düşünüp gelmemek çok daha rahatlatıcıydı oysa. Gidelim diyordum gidelim buralardan ama bir evimin olması sadece bana ait olması her zaman daha çekiciydi gözümde. Gitmemek için direndik birsüre sonra onlar geldi. Küçüklüğümün kötü adamları icra polis avukat üçlüsü.Alıp götürdüler ele dokunur ne varsa evimizden. Sanki kararın doğru taşınmalısın der gibiydiler, ne yaptıysak durduramadık bu talanı.
Eve geldiğimde eşim her yeri toplamış süslemişti. Kızımın evi görmesini istemedim, eşyaların yoklukları değil onun vereceği tepki korkutuyordu beni. Neyseki Kızım yoktu evde gittiğimde. Oh şükür dedim içimden görmemiş bize dokunan şeyler kimbilir onda ne yaralar açardı belkide onunda çocukluğundan hatırladığı bu kötü adamlarmı olurdu.

Eşim evi toplamış almayı unuttukları bir müzik çalarda hafiften bir müzik çalıyordu. Çoktandır sermediğim örtüleride sermişti sehpanın üzerine koltuklarımız ve sehpamız vardı hala onu güzelleştirmek istercesine. Aslında görmedi diye sevinmiştim ama kızımın evin o manzarasını gördüğünü ama sandığım kadar büyük bir tepki vermediğini öğrendim. Eve getirdim televizyon seyrettiği bakıcısını evinden. Eve girer girmez o akşam televizyonda oynayacak olan dizileri saymaya başladı sadece hızlı hızlı sevdiği programları sayıyor ve ağlıyordu. Onu yatıştırmak bir gün daha sabretmesini söylemeye çalışmak faydasızdı ama hala bizim ağlamadığımızı ve yalanda olsa gülücükler saçtığımızı görünce sustu. Ertesi günü televizyonumuzun geleceğini söylemiştik ona geleceğine inanmasakta. Gidecek bir yerimiz vardı oda ne zamandır gelmemizi isteyen kardeşimin eviydi. Sanki sevgi doluydu gelin abla beraber yaşayalım dediğinde ağzından çıkan kelimeler. Ama aslında kabus yeni başlıyordu. Aslında hayata sen öyle bakarsan kabus olurdu biliyorum ama artık yaşadıklarımın çok ağır gelmesi beni delirtecek güce ulaşması güzel görmemi engelliyordu hayatı. Ertesi günü bekledik ve eşyalarımızı hemen geri alamayacağımızı söylemeleri ile o akşam bir haftalık kıyafetlerimizide alarak uzaklaştık o evden sanki gecenin karanlığı herşeyi kapatıyor soğuğu ise içimize işliyordu. Otobüs beklerken yeni bir hayata başladığımı düşünüyor kızımın anlamsızca bakan gözlerine bakmamaya çalışıyordum.Zaten ağlayarak çıkmıştı o evden artık bir daha o eve gelmeyeceğini okulunu arkadaşlarını göremeyeceğini biliyordu sanki.

Çok yakında aylardır hazırlandığı 23 Nisan gösterileri yapılacaktı okulunda ve bu gösteri onun için çok önemliydi. Gösteriye katılacağını söyledik buna bizde inanmadan ve çok uzun bir bekleyişten sonra bizi kardeşimin evine götürecek otobüse bindik. Hiç konuşmak istemiyordum durakalmıştım. Oysaki en çok ben istemiştim kardeşimin evine gitmeyi neden mutlu değildim. Eve gittiğimizde kardeşim yeğenim ve bir arkadaşı yemek yiyorlardı. O zaman bu evdemi yaşayacaktım artık dedim içimden kendi evim gibi olmayacaktı hiçbir zaman ama kendi evimiz gibi hissetmek gerekiyordu huzurlu olmamız için.

Aradan bir hafta geçmişti kabus gibi bir hafta yeğenim ve kızım sürekli tartışıyor ve kardeşim ve eşim bu konuda hep kızımın üzerine geliyorlardı. Onu korumak bana aitti. Onu korumak kendimi yaşadıklarımı üzüntülerimi unutup sadece onu korumak. Bu annelik iç güdüsümüydü bilmiyorum ama o çok sevdiğim yeğenimi bir düşman gibi görüyordum kızımı üzdüğü için. O hafta sonu tekrar apar topar çıktığımız evimize gittik hala almamız gerekli şeyler vardı üstelik bir hafta sonra kalan eşyalarımızı bir depoya taşımak zorundaydık ve toparlanacak çok şey vardı. Hızla evi toplayıp sarmaladık ve yine kabus dolu bir hafta geçirmek üzere döndük kardeşimin evine.Kızımı çok seviyordu ne de olsa teyzesiydi ama oda annelik iç güdüsünden hep oğlunu haklı görüyor zaten babasız büyümesinden dolayı acıdığı yeğenimi o da kendince koruyordu.

O hafta Salı günü tatildi ve kızımın yirmiüç nisan gösterilerine katılmak gibi bir hayali vardı hala. Onu gösteriye götürmeye üşendiğimizden değilde gösteride giyeceği kıyafetleri alamadığımızdan götüremiyorduk. Ona havaların yağmurlu olduğunu ve gösterinin iptal edildiğini söyledik hiç tepki göstermedi yine korktuğum gibi olmamıştı ama benim kızım niye tepksizdi kendisi için çok önemli, şeyleri kaybettiğinde bile neden bu kadar tepkisizdi.Oda alışmışmıydı bu yokluğa bu anlamsızlığa bilmiyorum. Pazartesi günü yine çaresizliklik artık son safhasına varmış ve beni hiç istememem birinden borç istemeye kadar zorlamıştı. Herkez herşey beni o kadar incitiyor o kadar üzüyorduki bunun da üzmesi incitmesi hatta çok sevdiğim birini kaybedebileceğim düşüncesi bile beni engelleyemedi.
Ona bir faks çektim sadece yalvardım öl dese ölecektim geldese de gidecek o kadar bıkmıştım o kadar çaresizdim.Faksı çekerken avucumun içine gömmüştüm tırnaklarımı ruh gibiydim ayakta zor duruyor bir yere yaslanmak istiyordum. Çabucak kaçtım faksı çektikten sonra masamın bulunduğu odadan. Çünkü telefon çalsın beni arasın istemiyordum çünkü onunla konuşacak kadar cesaretli değildim. Kimseye yalvarmamıştım üstelik yalvardığım bu kişi başkası olsaydı belki bu kadar etkilenmezdim. Ağzımda iki kelime çıkıyordu sadece onu kaybettim kelimeleriydi. Sigaramı içerken sürekli bunu tekrarlıyor ve ağlıyordum.O anda yaşadığım o büyük acıyı ve sebebini kimseye anlatsamda anlayamaz. Ömrümden ömür silinmişti sanki ölmeyi tercih ederdim o kadar. Sonra toparlandığımı sanarak yerime gittim kardeşim onu aramış ve gelen haber olumsuzmuş.Yani bana borç falan veremezmiş çünkü onunda durumu da iyi değilmiş. Boşuna kendimi küçük düşürmüş yalvarmıştım. Peki şimdi ne yapacaktım. Onu arayamazdım artık konuşamazdım çare değil ölmek istiyordum.Kimseyle konuşmadım iş dışında ve akşam olunca yine bir ruhtan farksız olan bedenimi eve taşıdım. Bu yabancılığı bu umursamazlığı hiç bu kadar hissetmemiştim kardeşim yaşadıklarımı anlattığımda sanki hiç önemsemeden beni dinliyordu bana yabancı gibi bakıyordu çünkü onun hayatı ve heyecanları olduğu gibi kalmış kaldığı yerden devam ediyordu.

Kendimi oraya ait hissetmek için elimden geleni yapmıştım ama başaramadım o gece yanlış bir geceydi. Eşim yoktu çalışıyordu. Bir an önce ölmek tek düşündüğüm buydu saaatler geçtikçe buna daha çok yaklaşıyordum kızımı uyuttum evde sezsizlik hakimdi, kardeşim benim uyuduğumu sanıp arkadaşı ile bilgisayarda chat yapıyordu. Sanki son bakışını unuttuğumu düşünüyor oh be kendi evim kendi odam ve hayatımda bunların ne işi var der gibi salonun kapısını sıkı sıkıya kapattı. Bizi duymak görmek bile istemiyor böyle bir günde tüm olup biteni ona anlatmışken beni nasıl olurda yanlız bırakır diye düşünüyordum, kendimde değildim ve kızımı uyuttuktan sonra mutfağa gittim. Hem ağlıyor hem sigara içiyor hemde saçlarımla uynuyordum. Sanki o saçlar bana ağırlık veriyordu sanki onları kessem başımdaki bu ağırlık kaybolup gidecekti. Şimdi ilaçları içmenin tam zamanı diye düşündüm sigaramı bitirdim ve tekrar kızıma bakmaya gittim dönüşte de yatak odasında makası alıp tekrar mutfağa geldim, makasla ilaç kutusu yanyanaydı. Ölmek kafamdaki tek şeydi herşeyin sonunu ölümümden sonrasını düşündüm. Kızımı eşimi dostlarımı kendimi. Haketmediğim bir hayatı yaşıyordum hakketmediğim acılar çekip inciniyordum. Artık beni hayata ne bağlayacaktı ki. Saçlarımı avuçladım ve kestim umurumda değildi nasıl kestiğim çünkü ölecektim zaten. Kestikten sonra tekrar elimi saçlarıma götürdüm ve rahatladığımı hissettim. Sanki herşeye rağmen yaşamam gerekliydi. Kizım için yaşamam gerekliydi. İçimdeki his bana bunu söyledi. Hala umut vardı ve umutların sebeplerin en büyüğü kızımdı. Saçlarımı toplayıp çöp tormasına attım saklamadım çünkü birileri ben ölmeden onları görsün beni kurtarsın istiyordum keserkende birleri gelsin ne yapıyorsun desin diye bekledim. Kimse gelmedi makası aldığım yere bıraktım ve kızımın yanına başımda korkunç bir ağrı ile uzandım artık ağlamak istemiyordum çok yorgundum. Uyumak ve bir dahada uyanmamak hayalmiydi bilmiyorum ama bu halde uykuya daldım. Sabah kalktığımda olanları unutmuştum. O gün yirmiüç nisandı işe gitmeyecektim kızımla beraberdim.

Hala yaşıyordum ama saçlarım yoktu. Artık kimseye güzel görünmesemde olurdu. Nasıl yaşadığımı bilmeden yaşamaya devam edecektim. Sadece nefes alacak kadar kızımı sevecek kadardı yaşama sevincim. Bu kadar.

Yorgun Ve Savaşçı Bir Anneden

kantar
13-04-2006, 21:39
Allah Rızası Su ve Sinan

İstanbul devamlı bir su problemi içerisindedir.Bu problemin çaresi asırlar önce Kanuni zamanında Mimar Sinanın günlerinde konuşulmuş ve en büyük çare Sinanla bulunmuştur. İstanbulun o günkü nüfusu çoğalınca Kanuni Sultan Süleyman Sinanı çağırır der ki:

Mimarbaşı halkımız su ihtiyacı içinde. Bir at yükü suya çok miktar akçe ödüyorlar. Acaba halkımızın bu su ihtiyacını karşılamak için birşeyler düşünmez misiniz?

Mimarbaşı der ki:

Sultanım siz müsaade buyurun ben İstanbulun çevresini bir dolaşayım dışarıda mevcut suları İstanbula getirmenin mümkün olup olmadığını
bir inceleyeyim ve ondan sonra size bir cevap veririm. Ve Sinan Ağa atına biner yanına yardımcılarını da alır Çekmeceden başlayarak kıyıları dolaşır Beşiktaşa kadar İstanbulun kıyılarında dereleri akan suları tespit eder.Bu suların önü örüldüğü baraj yapıldığı takdirde nereye kadar yükselir nereden nereye kemer yapılarak İstanbula getirilebilir bunun günlerce hesabını yapar ve Kanuninin huzuruna çıkar.

Sultan sorar:

Mimarbaşı İstanbula su getirmek mümkün müdür?

Mimarbaşının cevabı:

Belki sultanım mümkündür. Ancak çok ağır bir şartı var.

Nedir o mimarbaşı?

Sultanım altın dolu keseleri uç uca dizmek şartıyla ancak İstanbula su
gelebilir.

Kanuninin cevabı şu olur:

Mimarbaşı sen İstanbula su getirmenin mümkün olup olmadığını söyle. Eğer
mümkünse ben keseleri uç uca değil yan yana dizmeye razıyım.Bunun üzerine Mimar Sinan kolları sıvar ve İstanbulun dışındaki suları
Kağıthane civarında belli yerlerde toplar oradan da dere içlerine büyük geçitler yaparak İstanbula getirir ve şehrin belli meydanlarında umumi çeşmeler yaparak suyu akıtır. Bu çeşmelerin tamamı da kırkı bulur. Ve Kırk Çeşme suları akmaya başlar.O güne gelinceye kadar musluk gibi bir adet olmadığı için sular boşa akıp
gitmektedir. O gün çok pahalıya mal olan suyu artık bostanlara yollara akıtmak istemezler ve ilk defa İstanbulda lüle dedikleri musluğu
çeşmelere koyuyorlar.

Su böylesine pahalıya geldiği ve kıymet kazanmaya başladığı için Kanuni bir ferman çıkarır der ki: İstanbul meydanlarındaki umumi çeşmeler halkın malıdır. Hiç kimse bu çeşmelerden gizlice yeraltından evine su alamayacaktır.

Bu umumi kaidenin bir istisnasını da koyar Kanuni. Oda özel olarak Sinana iletilir. Denir ki: Sen İstanbula böylesine güzel bir çalışma sonunda kırk çeşme sularını
getirdin. Sen evine özel olarak bir lüle su alabilirsin.

Ve Süleymaniye civarındaki meydan çeşmesinden Sinanın evine özel olarak yol yapılır ve su akıtılır. Böylece Mimar Sinan evinde özel suyu olan tek kişi olur.

Mimar Sinan Şehzadebaşı Camiini Süleymaniye Camiini ve Edirnedeki Selimiye Camiini yaptıktan -sonra yaşlanır.

Devir hep öyle geçmemiştir. İtibarının yüksekte olduğu devirde kendisinin kıymetini takdir edenler bir bir bu dünyadan göçmüşlerdir. Kanuni vefat etmiştir yerine başka padişahlar geçmiştir. Ve Sinan 99 yaşına gelmiştir. Çevresindeki dostları göçtüğü için de kendisi İstanbulda adeta yapayalnız kalmıştır. Ve yeni bir nesil yetişmiştir.

Bir gün Sinanın kapısına birisi gelip dayanır. Kapıyı çalar. Sinan bastonuna dayanarak kapıyı açar Buyurun der. Gelen meçhul insan Ben Topkapı Sarayı postacısıyım. Sizi divana çağırıyorlar. Herhalde bir soruşturmaya tabi tutulacaksınız der.

Sinan Ağa bu ihtiyar halinde dostlarının tümünün göçüp gittiği kendisini eserleri inşaat halindeyken görenlerin kalmadığı bu ihtiyar dünyada Acaba Topkapı Sarayına niye çağırılıyorum? diye bastonuna dayana dayana gider.

Saraya girer orada bir soruşturma heyeti kurulmuştur: Kadılar ulemalar müftüler o günün vükelası. Sinana şöyle derler:Sinan Ağa hakkında şikâyet var. Eve su almak yasak olduğu hiç kimse evine özel olarak su almasın diye padişah fermanı olduğu halde sizin evinizde özel su varmış.

Evet der Cihan Padişahı bana öyle özel olarak müsaade etmişti. İstanbula yaptığım su hizmetinden dolayı sadece benim şahsıma su müsaade etmişti de almıştım.

O zaman şu müsaadenizi fermanı görelim de ses çıkarmayalım. Kimseye verilmemesine rağmen sizinki devam etsin.

Sinanın cevabı şu olur: Ben o zaman Cihan Padişahından ferman istemekten hicap etmiştim. Fermanım falan yok ama su benim evimde akıyor.

Divan müşkül durumda kalır konuşmalar olur: Sinan büyük hizmetler etmiştir evinde suyu aksın. Oradan başkaları cevap verir: Bu Âl-i Osmana hizmet eden sadece Sinan mı? Sinan gibi daha nice hizmet edenler vardır. Ya onların da evine özel su verilsin ya da Sinana da bu ayrıcalık tanınmasın.

Divanda uzun münakaşalar olur son olarak verilen karar şudur: Sinan gibi diğer hizmet edenlerin de evine su bağlanamayacağına göre Sinana verilen
su kesilmeli fakat şimdiye kadar kullandığı suyu fermansız kullandığı için bir cezaya mucip olmamalıdır.

Ve bu karardan sonra Sinan evine gelir. Üzgün bezgin fakat fazla müteessir değil. Çünkü Sinan hizmetini Allah için yapmıştır. Kendisine bir ayrıcalık tanınsın özel bir mükafat verilsin diye değil.

Ve Sinan 100 yaşına girerken hastalanır yatağa düşer. Vefat sırasında bir bezi suya batırıp da dudağına çalmak isterlerken bakarlar ki evindeki musluktan su akmıyor. İstanbula su getiren Sinan susuz evde vefat eder.

Vefat sırasında bu olayı başında konuşanlara verdiği cevap enteresandır:

Biz hizmetimizi dünyada bir bardak suya satacak kadar menfaat düşkünü değiliz. Biz hizmetimizi Allah için yaptık ve mükâfatını da ahirette bekliyoruz. Dünyada evimize su verilmediği için müteessir değiliz.

kantar
13-04-2006, 21:43
Yarbay Hasan beyin şehadeti

Fransız ölüleri arasında bir kıpırdama bir hareket gördü, oraya yöneldi. Yerde yatmakta olan bir fransız neferinin üzerine eğildi. Omuzundan tutarak çevirdi. O anda fıransız ani bir hareketle elinde tutuğu kasaturayı Yarbay Hasan Bey’in göğsüne sapladı. Alay komutanı gafil avlanmıştı.

"Ahhh" diyerek yere yıkıldı. Olayı görenler şaşkınlık içinde kaldılar. Derhal müdahale edildi. Ama iş işten geçmişti. Yarbay Hasan Bey’in göğsü kan içindeydi. Yüzü soldu "Allah şahidim olsun ki fransıza kötü bir niyetle yaklaşmadım." dediği duyuldu.


Alay imamı başında Kuran okumaya başladı. Aşağı yukarı 7-8 ayet okumuştu ki birden bire imam efendi "La havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim duasını 33 kere okuyunuz" dedi. Alay komutanı azimle duayı kendisi de tekrar etti ve sonra "Beni ayağa kaldırınız." dedi. Tabur komutanları koltuk altlarından tutarak ayağa kaldırdılar, birden; "La ilahe illallah Muhammedun resulullah" dedi. Gözlerini ileriye doğru dikmişti, yüzünde bir tebessüm belirdi ve yüksek sesle "Niçin zahmet buyurdunuz ya resulullah" derken ruhunu teslim etti.

kantar
13-04-2006, 21:46
On iki daireli fakir adam

Bakalım, insan ele geçiremediği şeylere karşı ne kadar hırslı, ele geçirdiği nimetlere karşı da ne kadar şükürsüz olabiliyor, bir görelim. Öğle namazını kıldığımız caminin avlusunda karşılaştığım bir zat, beni kendi yaşına yakın görmüş olacak ki, sorusunu şöyle sordu:

– Buralara eskiden gelmişe benziyorsun.

– Evet, dedim. Elli seneyi geçti Yozgat’tan geleli.

– Ben de Nevşehir’den geleli elli seneyi geçti, dedikten sonra hemen ekledi:

– Ne yazık ki ben kafayı çalıştıramadım, ömrüm boşa geçti. İnşaallah sen kafayı çalıştırmış, ömrünü boşa geçirmemiş, köşeyi dönmüşsündür!

– Anlayamadım köşeyi dönme işini, dedim. Elli sene önce gelince köşe mi dönülür?

– Elbette, dedi. Ben buraların elli sene öncesini biliyorum. O zaman tarlaydı şimdi şu apartmanların yükseldiği yerler. Kolayca satın alınırdı buralar. Onun için diyorum, sen erken geldiğine göre arazi almış, belki şu apartmanlar gibi apartmanlar da dikmişsindir buralarda.

– Rabbime şükürler olsun, dedim, kirada değilim. Başımı sokacak dairem var. Bundan dolayı şükür duyguları içindeyim. Kirada olsaydım zorlanırdım diye düşünüyor, hep şükrediyorum. Rabbimiz olmayanlara da ihsan eylesin, diyorum.

İnanmıyor gibi baktı yüzüme. Sonra da kelimelere basa basa sordu:

– Yani senin sadece başını sokacak bir dairen mi var şimdi?

– Öyle, dedim.

– Geldiğin senelerde buralardan üç beş tarla alıp da şimdi daireleri dizemedin mi?

– Hayır, dedim. İstanbul’a 1950’de geldiğimde öyle bir düşüncem de yoktu, imkanım da. Ben buraya okumak için geldim. Cami harabelerinde kalıyor, okumaya çalışıyordum. Başka meselem yoktu o günlerde.

Yüzünü buruşturup dudaklarını büktü. Mazeretimi hiç de meşru bulmamıştı anlaşılan. Derinden bir nefes aldıktan sonra söylenmeye başladı:

– Demek sen de benim gibi kafayı dövüyorsun şimdi!

– Hayır, dedim, ben asla kafamı dövmüyorum. Tam aksine başımı sokacak bir daire ihsan ettiği için Rabbime şükrediyorum. Sen kafanı niye dövüyorsun? Yoksa başını sokacak bir dairen yok mu, kirada mısın hâlâ?

– Yok canım, olur mu öyle şey dedi? Dairelerim var. Hem de en değerli yerlerde. Ne yazık ki, bir türlü ilerleyemedik, on iki dairede çakılıp kaldık, üzerine ilaveler yapamadık. Kafamı dövüşüm bundan dolayı. Vaktiyle ele geçen fırsatları değerlendiremeyip on iki dairede kalışımdan dolayı. Şaşırarak sordum:

– Yani on iki dairenin sahibi olduğun halde mi, fırsatı değerlendiremedim, diyorsun? Elini boşlukta salladıktan sonra:

– On iki daire ne ki? dedi. Aslında ben on iki gökdelenin sahibi olmalıydım şimdi. Gerekçesini de şöyle açıkladı:

– Ben buraların tarla olduğunu, bedava denecek kadar ucuza satıldığını biliyorum! Ama bunu bilmenin bir faydası yok ki şimdi. Kafayı vaktiyle çalıştırmadıktan sonra, kalırsın işte böyle on iki daireyle! Yumruklarsın kafanı durmadan!.. Bir ürperti geldi içime:

– Beyefendi kusura bakma, dedim senin düşüncenden korkmaya başladım. On iki daireye sahip olmuşsun hâlâ mutlu ve huzurlu değilsin. Şükür duyguları taşımıyorsun. Hemen uzaklaşıyorum bu türlü düşüncenin yanından.. diyerek yürüdüm kendi istikametime doğru. O da, sahip olamadığı gökdelenlerin hasreti içinde kafasını yumruklayarak yürüdü kendi istikametine doğru… Yol boyunca Efendimiz (sas)’in ikazlarını düşündüm. Şöyle tarif ediyordu ademoğlunun hırsını.

– Kendi ihtiyarladığı halde hırsı hep genç kalan ademoğulları vardır. Bunların iki dere dolusu altını olsa, yine doymaz da der ki: “Keşke bir üçüncü dere dolusu altınım daha olsaydı!” Böyle insanların gözünü ancak toprak doldurur! Sadaka Rasûlullah

kantar
13-04-2006, 21:50
Hakkını helal etsin

Kocadere köyüne büyük bir sargı yeri kuruluyor. Kimi Urfalı, kimi Bosnalı, kimi Sivaslı, kimi Halepli çok sayıda yaralılar getiriliyor. Bunlardan biri, Lapseki’nin Beybaş köyündendir ve yarası oldukça ağırdır. Zor nefes alıp vermektedir. Alçalıp yükselen göğsüne biraz daha tutabilmek isteğiyle komutanının elbisesine yapışır. Nefes alıp vermesi gittikçe zorlaşır ama, tane tane kelimeler dökülür dudaklarından.

“Ölme ihtimalim çok fazla… Ben bir pusula yazdım… Arkadaşıma ulaştırın…” Tekrar derin derin nefes alıp, defalarca yutkunur:

“Ben… Ben, köylüm Lapseki’li İbrahim Onbaşı’dan 1 Mecit borç aldıydım. Kendisini göremedim. Belki ölebilirim. Ölürsem söyleyin, hakkını helal etsin…” “Sen merak etme evladım” der. Komutanı, kanıyla kırmızıya boyanmış alnının eliyle okşar. Ancak az sonra komutanının kollarında kan kaybından şehit olur. Son nefeste bir kez daha: “Ben ölürsem söyleyin hakkını helal etsin.”

Aradan fazla zaman geçmez. Oraya sürekli yaralılar getiriliyor. Bunlardan çoğu daha sargı yerine ulaşmadan şehit düşüyor. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılıyor. İşte yine bir künye ve yanında bir pusula. Komutan gözyaşlarını daha silmeye fırsat bulamamıştır. Pusulayı açar, hıçkırarak okur ve okuduğu yere yıkılır kalır. Ellerini yüzüne kapatır; ne titremelerine ne de gözyaşlarına engel olamaz.

Pusuladaki not:

Ben Beybaş köyünden arkadaşım Halil’e 1 Mecit borç verdiydim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helal ettim“.

baron11
17-04-2006, 00:40
İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar ama her fırsatta
birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç
armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını
huzuruna çağırdı. İstediği; birer karış yüksekliğinde, altından,
birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında
bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti.
Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına
gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.
Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar: "Doğum gününü
bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin
tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden
çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."
Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel
gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar
insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle
incelediler ama aralarında bir fark göremediler.
Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu
ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr
olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi.
İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç,
hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı.
Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce
heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi.
Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı.
Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı.
Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor,
oradan öteye gitmiyordu.
Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.
Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.
En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.
Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim.

kantar
21-04-2006, 06:52
Hayata Bakış Açısı

Bu yazıyı okumanız sadece 30 saniyenizi alacak, ve sonunda hayata ve ilişkilere bakış açınız değişecek.
İleri derecede hasta iki adam aynı hastane odasındaydılar. Adamlardan birinin her öğleden sonra 1 saatliğine oturmasına izin veriliyordu, ciğerlerindeki suyun süzülmesi için. Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı. Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı. Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eşlerini, ailelerini, evlerini, işlerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine.

Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu. Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.

Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot’larını suda yüzdürüyorlardı. Genç aşıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silüeti görünebiliyordu.

Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı.

Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir şenlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.

Günler ve haftalar geçti. Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeniyle karşılaştı: uykusunda, huzur içinde ölmüştü. Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı.

Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diğer hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu. Hemşire memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat öldüğündan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı. Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam. Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yaşayabilecekti. Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini. Pencere, boş bir duvara bakıyordu.

Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu. Hemşirenin cevabı, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi. “Sanırım seni cesaretlendirmek istedi” dedi.

Epilog: Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir, kendi durumunuz ne olursa olsun. Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan multuluklar ise iki katı artar. Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız, sahip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi sayın. Bu gün bize bir hediyedir.

baron11
29-04-2006, 00:53
Bir an için sen su oldugunu düsün. Su denli özel, su denli yararli ve su denli çok, tükenmez... Inaniyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çesmelerden dökül, ister göklerden yag, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayi dolduramazsin. Yani seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsin. Unutma daha çok bagirdiginda daha çok dinlenmezsin, gürültünün parçasi olursun yalnizca!... Suyun yaninda olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü"Su nasilsa burada, gerek yok ki suyu kana kana içmeye" diye düsünürler.. Tipki, sesini sürekli duyanlarin seni dinlemedikleri gibi! Ormandaki hiçbir hayvan, irmagin gürültüler koparan yerinden su içmeye çalismadi simdiye dek. Hepsi, hep sabahin en sakin anini bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için. Gittiler ve sakin sakin gereksinimlerini giderdiler. Onlar için en uygun olan kendi istedikleri zamandi. Sen hep bir su oldugunu düsün. Su gibi güzel, su gibi vazgeçilmez... Ve su gibi yasam kaynagi oldugunu düsün. Ama su gibi yasatici ol. Su gibi yikici, sürükleyici ve öldürücü degil!.. Suysan tarlalarini basma insanlarin, yuvalarini yikma, ocaklarini söndürme; sana "felaket" denmesin! Suysan bir bardaga sigabil ki damarlara girebilesin!..


Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi yararli, su gibi gerekli ve su gibi bitmez tükenmez oldugunu da unutma. Ayrica su gibi sakin olabilecegin gibi, su gibi de "kiyametler" koparici olabilecegini unutma... Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayilabilecegin küçük irmaklara ayirabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, yasam verirsin çevrene. Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen, korkulan ve kaçilan olursun seller, afetler gibi. Tercih elindeydi hep ve hep "senin" ellerinde olacak... Ya tutmayi ögreneceksin dilini ya da hiç durmadan konustugun için, yalnizca bombos ve anlamsiz sesler çikartan birisi oldugunu zannettireceksin çevrendeki insanlara! Ama yapman gereken su degil mi? Düsüneceksin ne zaman ne söyleyecegini. Düsüneceksin kimin dinleyip dinlemedigini, kimin anlayip anlamadigini.

Düsüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarini anlatabildigini... Hatta anlayanlarin anladiklarinin da senin anlattiklarinin ne kadari oldugunu düsüneceksin... Konusmak için en uygun zamani bekleyecek, en az ama en uygun sözcükleri seçmeye çalisacaksin... Yolcularin, önceden aldiklari biletleri ceplerinde oldugu halde, saatlerini kontrol ederek, zaman yaklastiginda, vapurun kalkacagi iskelede hazir olmalari gibi, sen de fikrini bildirecegin kisinin " kiyiya yanasmasini" bekleyeceksin!.. Demeyeceksin " Ben canim isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!.." Demeyeceksin " Ben aklima geleni geldigi biçimde söylerim. Karsimdaki de degil duymak degil dinlemek, anlattigimdan bile fazlasini anlamak zorunda.." Keske öyle olsaydi. Keske hakli olsaydin, ama maalesef degil... Agzini açip "Selaleden dökülen suyu" içmeye çalisan bir tavsan gördün mü hiç?... Ya da önüne çikan agaçlari bile sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye ugrasan bir ceylan gördün mü? Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasini bekler; beyni olan her canli gibi! Hadi... Sen simdi " su oldugunu" düsün ve kendini " su gibi " hisset... Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararli... Su gibi yasam kaynagi ve su gibi bitmez tükenmez oldugunu animsa... Ama yine su gibi " küçük bir bardagin içine" sigdir ki kendini girebilmeyi ögren insanlarin damarlarina. Yasam ver... Vazgeçilmez ol!...



H.KOLÇAK

kantar
29-04-2006, 12:50
ÜNLÜ KAHİN

İçi sıkılıyordu. Anlayamadığı bir duygu içini burkuyordu. En iyisi ona gitmekti. O yardımcı olabilirdi. Telefon açtı kâhine. "imkansız, tam çıkmak üzereydim." "lütfen" dedi kadın kendisini kıramayacağını düşünerek. Çok zengindi kadın, ülkenin en zenginlerinden. Doğaüstü güçlere inanırdı ve kahinin müdavimlerindendi. Tabi ki kahin böyle iyi bir müşterisini kıramamıştı. Karşılıklı oturuyorlardı. Önlerindeki suya baktı kahin, kaşları çatıldı, gözbebekleri büyüdü, alt dudağı düştü, kafasını kaldırıp ona baktı "çok üzgünüm" dedi, durakladı, belli ki söylemek istemiyordu. "ne?" dedi kadın ısrarla ve kahin söyledi : 'suda yarını göremiyorum..." yıkılmıştı kadın. Medyum bugüne kadar hiç yanılmamıştı. Yarın olmadığına göre bu gece ölecekti. Ne yapmalıydı? Evine gitti, vasiyetini yazdı, biraz tv izledi uykusu gelmişti. Son gecesiydi ve ne yapacağını bilmiyordu. En iyisi uyumaktı. Böylece ölürken hiç bir şey hissetmezdi. Yatağına uzandı, gözlerini kapattı ve derin bir uykuya daldı. Uyandığında güneş yeni doğmuştu, kuş sesleri geliyordu. "cennette miyim?" diye düşündü. Her şey gece bıraktığı gibiydi. Kalktı, sabahlığını giydi, salona indi, her şey normal gözüküyordu kahin bu kez yanılmış mıydı acaba? Masanın üstündeki gazeteye gözü ilişti. Manşette şöyle yazıyordu : "ünlü kahin öldü".
Hayatlarını kendi kararları ile yaşamak yerine başkalarının kararları ile yaşamayı seçenlere...

baron11
01-05-2006, 12:32
Bir zamanlar gökyüzünde birbirlerini
gerçekten çok seven bir bulutla yıldız vardı...
Bulut gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu
yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıydı...

Gökyüzündeki her varlık onların sevgisini kıskanırdı...
Tatlı bir kıskançlıktı onlarınkisi... Ama biri vardı ki;
bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyordu...
Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen...

Bulut biraz saftı, kimseyi kıramazdı...
Yıldızsa bulutu için elinden gelen her şeyi yapabilir,
herkese meydan okuyabilirdi... Zaten onun için
bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri vardı...
Bir derdi olduğunda gider periye anlatırdı...
Nereden bilebilirdi ki, perinin bir gün bunların hepsini
yıldızla bulutun ayrılmalari için kullanacağını?

Bir gün nazar değdi bulutla yıldıza...
Hiç yoktan bir sebepten tartıştılar.
Bulut, çekti gitti, hatalı olmasına rağmen.
Yıldızsa "Nasılsa bulutum beni seviyor,
dönecektir." diye düşündü... Fakat hiç bir şey
beklendiği gibi gitmedi... Bulut dönmedi.
Kim bilir, belki de cesaret edemedi dönmeye.
Tek bir gerçek vardı ki:
O da; ikisinin de çok üzgün olduklarıydı...

Gökyüzündeki iyilik melekleri bile ağladılar
onların durumlarına ama ne fayda...

Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlattı...
Periyse göstermelik bir hüzne büründü...
Eline büyük bir fırsat geçmişti. Artık hayatı boyunca
kıskandığı kişiye karşı kozları vardı elinde.
O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen
kullanacaktı kozlarını... Hem de büyük bir zevkle...

Bulutun yanına gitti ve yıldızın artık onu sevmediğini
söyledi. Bulutsa üzüldü, boynunu büktü ama elinden
hiç bir şey gelmeyeceğini düşündü...
Çünkü yıldız inatçıydı..
Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezdi.
Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp
ona olan sevgisini itiraf etti...
Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin,
yıldızının yerine geçmesine izin verdi...

Yıldız, günlerce bulutunun dönmesini,
ondan af dilemesini bekledi... Ama bulut gelmedi.
Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip,
konuşmaya karar verdi. Gece yola çıktı.

Bulut, dostu sandığı periyle birlikte ayda eleleydi...
Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlattılar yıldıza...
Çok üzüldü ve çaresiz, döndü arkasını gitti...
Yavaş yavaş sönmeye başladı...

O günden sonra yıldız söndü, ışık veremez oldu..
Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeydi.

Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçti, hayata küstü...
Ama kolay pes etmezdi.
Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı verdi.

O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekti
ve biraz daha ışık isteyecekti ondan. Çok geçmeden
daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitti...
Ondan yansıtması için biraz daha ışık istedi...
Güneş ışık yerine sevgisini verdi yıldıza...

O gün bu gündür yıldız,
dünyaya güneşin sevgisini yansıtır....
Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya...
Bir de yüreğinde kopan fırtınaları...

kantar
01-05-2006, 20:57
Çocuk sahibi olmak üzerine bir yazı

Çocuk Isteyenler Için... Çocuklari çok seviyor, çocuk istiyorsunuz.Emin misiniz? Tekrar soruyorum; emin misiniz? Karar vermeden önce,çocuklu yasama kendinizi hazirlamaya ne dersiniz?
1-) Köse basindaki süpermarkete gidin. Hiçbir sey satin almadan kasaya yönelin ve cebinizdeki bütün parayi kasiyere verin. Daha sonrada yandaki eczaneye gidin kredi karti ile ilaçlar alin. Aksam saat 17:00 ile 22.00 arasinda elinizde yaklasik 4 kg. agirlik tasiyarak sürekli ev içinde volta atin. Saat 22.00'de agirligi yataga birakin. Saati 24.00'e kurun ve yatin uyuyun. Saat tam 24.00'de kalkin.4 kg. agirligi tekrar elinize
alin ve saat 01.00'e kadar evin içinde dolasin. Agirligi tekrar yataga koyun. Saatin alarmini 03.00'e kurun. Yatin. Uyuyamayacaginiz için tekrar kalkin; bu kez elinizde agirlik olmadan evin içinde dolanip durun. Koltukta kendinizden geçin.03.00'te çalan alarm ile firlayin, 15 dakikalik uykunun sersemligi ile yataga yönelin, agirligi elinize alin. Saat 04.00'e kadar elinizde agirlik varken karanlikta dolanin ve bu arada yüksek sesle çocuk sarkilari, ninniler söyleyin. Kendinizden geçerek bir süre daha uyuyun. Böylece toplam uyku miktarinizi 45 dakikaya yükseltin. Kahvaltiyi hazirlayin. Güleryüzlü olun ve bunlari 5 yil boyunca her gece tekrarlayin.
2-) Eve canli bir ahtapot getirin...5 yil boyunca düzenli bir biçimde her sabah onu giydirmeye çalisin. Ayrica ahtapotu bir çuvala, hiçbir kolu disarda kalmayacak sekilde, en kisa zamanda sokmanin provasini
yapin.
3-) Bir kavun alin. Kavunun üstünde bir delik açin. Kavunu uzunca bir iple tavana asip, sallayin. Kavun sagdan sola sallanirken, bir kasik sicak su alin,.sallanan kavunda daha önce açmis oldugunuz delige,yere dökmeden sokmaga çalisin.
4-) Agzinizdan çikan her cümleyi en az bes kez daha tekrarlayarak konusmaya alisin. Bunu bir yasam biçimi haline getirin.
5-) Disariya çikmak için giyinin. Banyonun kapisi önünde tam tamina yarim saat bekleyin. Asagiya inin. Kapinin önünde bes dakika bekleyin. Sonra tekrar eve dönün.Tekrar disariya çikin. Evin önündeki yolda yürümeye baslayin. çok ama çok yavas yürüyün. Yürürken de yerde gördügünüz her sigara izmaritini, cikleti, kirli kagidi,mendili, karincayi dikkatle ve uzun uzun seyredin. Aniden "yeter artik senden
çektigim" diye avaziniz çiktigi kadar bagirin. Eve geri dönün. Her gün böyle yürüyüsler yapin.
6-) Süpermarkete gidin.Yaniniza da orta büyüklükte bir keçi alin: Süpermarkete girince keçiyi serbest birakin.Daha sonra da keçinin içerde kırıp, tahrip ettigi her seyin parasini sorgusuz sualsiz peki deyip
ödeyin.
7-) Evdeki koltuklara tereyagi bulayin. Perdelere de reçel bulastirin.
8-) Mutfakta pismekte olan bir adet baligi çalin ve onu misafir odasinda bir yere saklayin. Baligin odada 5 ay kimse tarafindan bulunmadan kalmasini saglayin.
9-)Evdeki yeni sulanmis çiçeklere elinizi so kun ve aldiginiz çamurlar ile temiz duvarlar üzerinde figürler yaratin. Nasilmis, çocuklu yasama hazir misiniz? Bir daha DÜSÜNÜN.

kantar
01-05-2006, 21:43
Üstteki bu yazıya sayın Gülay Emercenin (eğer ağlamadan okuyabilirseniz)duygu yüklü cevabı

Bir saglik problemimden dolayi izinliydim, Dönüste maillerimi kontrol ettigimde, üsttekiI METNI gördüm.Beni bu denli sasirtacak bir yaziyi kaleme alan kisinin bir çocugu olmadigi için bu düsüncede oldugunu, hosgörebilecegimi düsündüm. Herkesin düsüncesine saygi duydugumu belirttikten sonra, ben de 11 yasinda dünya tatlisi bir kiz annesi olarak birkaç düsüncemi sizinle paylasmak istedim.
* Karnimda ilk hareketini hissettigimde, tekrar hareket etmesi için nefesimi tutup bekledigim anlar o kadar çoktu ki... Benimle kurdugu ilk iletisimiydi onun.
* Bebegimin (cinsiyetini ögrenmek istemedim, dünyaya gelene kadar da bilmedim), karnimda 9 ayini doldurmasi için benden fazladan hiç bir sey istemedigini söyledi doktorum. Her zaman ne yiyorsam onu yemem gerekiyordu.
*Dogal süreç onun beslenmesi için yeterliydi. Ancak, babasi ve ben onu öyle çok istiyor ve fasülye tanesi kadar bir varligi ne kadar çok seviyorduk ki, durmadan onu beslemeye çalisiyorduk. Oysa tek istegi sevgiydi, bu da bizde vardi zaten...
* Öyle sirin bir hamilelikti ki, evden çikarken esime: " BIZ ise gidiyoruz hosçakal sevgilim" diye seslendigimde, onun karnimda degil yüregimde durup, babasina el salladigini görebiliyordum.
* Bebegime merhaba dedigim dakikayi ömrüm oldukça unutmayacagim. Onu kucagima verdikleri, miniminnacik parmaklarini öptügüm; yumusacik tenine dokundugum; sanki bin yilda bir kez açmis bir çiçegi koklar gibi usulca mis kokusunu içime çekerek kokladigim o özel an... Tanrim! Ne büyük saadet!
* Kizim... Bir kizimiz olmustu. Içimizdeki isik yumagini bölmüs, hiç eksilmeden artmistik.
* Esim askti benim için, sevgiydi. Simdi de bebegimizle birlikte çogalmistik, artmistik, kocaman(!) bir aileydik artik.
* Evimizdeki ilk gecesinde; bütün aile fertleri, yeni ünvanlarini sayesinde aldiklari muhtesem varligin etrafinda (anneanneler, babaanneler, dedeler, amcalar, dayilar, teyzeler, halalar..), çok çok özel bir konuga gösterilen
ihtimam ve özen için kosusturuyorlardi. Oysa bebegim, herseyden habersiz uyuyordu. Onlarin kosturmalari yalnizca birkez kucaga almak içindi. Bir kralin önünde diz çöken askerin sövalye ünvani aldigi an, ayaga kalktiginda daha bir gururlu gözükmesi gibi; bebegimi kucagina alan herkesin yüzüne kocaman bir gülümseme yayiliyor, kendisini ayricalikli hissediyordu.
* Uykumuzu öyle degisik bazen de tuhaf seyler için feda ederiz ki. Bir sevgi pinari için, degil uyku, herseyi feda edebilirdim...
* Dünya ne kadar güzeldi ertesi sabah: günes hiç bu kadar parlak olmamisti, ne güzel isitiyordu isiklari, bizim evimizdeki isik topu da öyleydi. Bahar bebegiydi kizim, henüz kis soguklari sürüyordu yine de. Ama niye böyle birdenbire bütün agaçlar çiçek açmisti? Renkler ne kadar göz kamastiriciydi. Gönül kislari yasamamaliydi hiç kimse. Içimizde kuslar sarkilar söylüyordu. Kizimizin da bir tek sesini duymak için basinda, sessizce, gözgöze bakisarak beklemistik esimle. Sevdalanmak böyleydi iste, bir bebege, bir sese,
küçücük bir varliga sevdalanmak böyleydi..
Baska hiçbir seyde bulunamayan hazlar getirdi bu bebek hayatimiza....
* Bize dogru ilk adimini attigi gün, ilk dogum gününü kutladigimiz gün, elinden tutup birlikte yürüdügümüz ilk park gezintimiz; ayni masali okudugumuz kaçinci gecede, masalin ayni satirinda ayni ses tonuyla yaptigi
taklitler; mama yedirirken gülüsmelerimiz, ilk kez "anne" dedigi gün, "baba" dedigi ilk gün (aldigi hiç bir ünvan ve duydugu hiçbir seslenisin bu kadar haz vermedigini söylemisti), evimizin bahçesine ilk kez yalniz
çikmasina izin verip gözlerimizle onu izledigimiz gün, anaokuluna ilk basladigi gün, çizdigi ilk resmini bana gururla gösterisi (benim ondan daha çok gurur duydugum gün), ask kavramini sormasi ve babasiyla ben açiklama yapmaya çalisirken, bize bakip bilgiç bilgiç "tamam anladim" dedigi an, ilk kavgasi ve bir filozof edasiyla kavga ettigi arkadasina nutuk çekmesi,kendi kavgalarini kendisinin halletmesi gerektigi kuralini arkadasinin annesine anlatisi, mutfakta yumuk elleriyle kurabiye yogurmaya çalismasi, asla basaramayacagim kurabiye kaliplari icat etmesi, içeriki odadan bana seslenip, sonra da "annecim seni seviyorum" dedigindeki mutlulugum, hiç bir güzellik uzmaninin basaramayacagi denli özgün bir makyaji denedigi gün yüzündeki çildirtan sirinlik, yatak örtümü kremle kapladigi gün yumuk ellerini gözlerinin önüne getirip "canim sagolsun dimi annecim" derken ki ses tonu (o günden sonra "canim sagolsun" diyebilmenin büyük mutluluklar getirdigi baska anlar), kitaplardan ögrenemedigim ama o minnacik beyninden,
tatli dilinden ögrendiklerim, ondan ögrendiklerim, ondan ögrendiklerim, ondan ögrendiklerim...
* Su çiçegi çikardiginda, kucagimdaki ates topu için ölebilecegim düsüncesi, anneanneye telefonda "hasta degilim, ben çiçek açiyormusum" diye suçiçegini tarif edisi, kabakulak oldugunda çok kilo aldim deyip yemek yemeyi reddedisi ve yüzündeki sislik iniyor mu diye elinde aynayla 5 dakikada bir kendini
inceleyisi...
* Ilkokula basladigi günün sabahi, okul önlügünü giydiginde bakmaya doyamadigim güzellik, ev ödevlerini zaten biliyor edasiyla yapmasi, ögretmeninin ve arkadaslarinin olusturdugu yeni dünyasini betimleyisi,
çantasina evdeki bütün oyuncaklarini doldurup götürmeye çalistigi gün, ilk karnesi (çerçevelenen basari belgeleri için ayrilan duvarin önünden geçerken kasila kasila yürüyüsü), buz pateni yapmaya çalismasi; her seyi anneyle ve babayla yapmaya, her çocuk oyununa ve mutluluguna bizleri de ortak etmeye çalismasi (buz pateni yaparken ona eslik etmeye çabalayip gülmekten kirildigimiz gün), feminist bir bakis açisiyla çikarilan bir dergiyi konustugum arkadasim gittikten sonra kizimin bana "annecim feminist ne demek?" sorusunu sormasi, ben ona açiklama yaptiktan sonra "oooh rahatladim, ben de annem terörist mi acaba diye çok korkmustum" demesi,bize verilen tek bir yasami bile yeterince yasayamadigimizi düsünenlere inat
gibi, kizimin gözleriyle yasadigim ikinci yasamim. Ilkokulu yeniden okumam,Türkçe dersindeki okuma parçalarini aklimiza hiç gelmeyecek sekilde yorumlayip bize ana fikirler anlatmasi, ailece havuz problemleri çözmemiz ("iki musluk havuzu doldururken, üçüncü muslugu açip bosaltmak ne kadar saçma" diyerek
yürüttügü mantigin sirinligi)...
* Gözlerimin önünde geçen zamanla, hiç bir anini kaçirmama istegiyle yasanan dolu dolu günlerle birlikte büyüyen güzellik. Askla, sevgiyle baglandigim varlik, hayatimdaki hiç kimsenin yerini dolduramayacagi kadar olaganüstü güzellikteki kizimla, yetiskin sohbetlerine çok benzeyen ama farkli bir gözlük takarak yapilan sohbetler, o artik bir genç kiz olma yolunda...
* Bir bebegimiz olmasini istedigimizde hayatimiza güzellikler gelmesini zaten bekliyorduk, ancak bu kadarini biz bile hayal edemezdik. Esimle kizimizi büyütürken ona sadece sevgi verdik, sevgi, sevgi, sevgi...
Karsiliksiz bir vermekti bu, ancak sirin bakan bir çift göz verilen sevgiyi fazlasiyla hemen yansitiveriyordu bize...
* Ilerde esimin vefatiyla yalniz kalacagimizi bilmiyorduk, kizimin gösterdigi inanilmaz destek herkesi hayrete düsürdü. Bütün sevenlerimiz ve ben de dahil kizima karsi son derece dikkatli davrandigimizi düsünüp
acimizi (onun acisini gidermek için) yansitmamayi seçtigimiz bir anda, "benim yanimda aglayabilirsin annecim, rahatlarsin" dedi o... ona sarilip tanriya sükrettim! "iyi ki varsin bebegim", ve paylastim, simdiye kadar nasilsevgimi açikça paylasmissam, acimizi da paylastik biz... O benim kizim,yavrum, askim, arkadasim, ben onu çok seviyorum.
* Sonuçta istemek gerekir. Istemeyerek çocuk sahibi olunmaz.Mutlulugu da diger hersey gibi ister ve onun için emek veririz. Emek vermeden hiç birsey kazanamayanlar, kendilerine verilen ikinci yasamlari hakedenlerdir...

Gülay Emerce
Melike'nin annesi

kantar
01-05-2006, 21:47
HERSEY GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ DEĞİL

Iki melek yeryüzünü dolasmaya çikmislar.. Tabii insan kiliginda.. Aksam olmus.. Kentin en zengin semtinde lüks bir villanin kapisini Tanri misafiri olarak çalmislar.. Ev sahipleri somurtarak buyur etmisler onlari.. Yemek falan teklif etmemisler.. Sicacik misafir odalari yerine, buz gibi ve nemli bodruma iki silte atip "Geceyi burada geçirebilirsiniz" demisler..Silteleri betona sererken, yasli melek duvarda bir çatlak görmüs. Elini uzatmis. Söyle bir sürmüs yariga.. Duvar eskisinden saglam olmus.Genç melek "Niye yaptin bunu?" diye sormus merakla.."Her sey her zaman göründügü gibi degildir" demis yasli melek yavasça..
Ertesi aksam melekler bir köy evinde çok fakir, ama çok iyiliksever bir aileye misafir olmuslar. Her seyleri bir tanecik inekleri imis. Onun sütünü satip geçiniyorlarmis. Ev sahipleri mütevazi sofralarina almis onlari..
Allah ne verdiyse beraber yemisler. Yatma zamani gelince kadin "Siz uzun yoldan geliyorsunuz, yorgun olmalisiniz" demis.. "Bizim yatakta siz yatin,bir rahat uyuyun. Biz su divanda idare ederiz."
Günes dogarken uyanan melekler, zavalli adamla karisini iki gözleri iki çesme aglar bulmuslar. Hayattaki tek servetleri inekleri bahçede ölü yatiyormus.Genç melek öfkeden deliye dönmüs.."Bunu Nasıl yaparsin.. Bu kadar iyi insanların yegane servetinin ölmesine Nasıl izin verirsin.. Önceki gece gittigimiz villada her sey vardi, ama kötü ev sahipleri bize hiçbir sey vermediler. Sen onlarin bodrumlarini tamir ettin. Bu fakir insanlar bizimle her seylerini paylastilar. Ineklerinin ölmesine göz yumdun?..""Her sey her zaman göründügü gibi degildir evlat" demis, yasli melek gene.."Nasıl yani?" diye daha da öfkeyle yinelemis sorusunu genç melek..
"Her sey her zaman göründügü gibi degildir evlat" demis yasli melek bir daha.. Ve anlatmis.."Ilk gittigimiz zengin evinin o duvar çatlaginin içinde yillar önceden saklanmis bir hazine vardi. Ev sahipleri, zenginlikleri ile çok magrur, ama hiç paylasmayi sevmeyen insanlar olduklari için bu defineyi bulmayi hakketmemislerdi. Çatlagi kapayip, onlari bu hazineden ebediyyen mahrum ettim. Dün gece fakir köylünün yataginda yatarken ölüm melegi, adamin karisini almaya geldi. Kadinin hayatini bagislamasina karsilik ona inegi verdim. Her sey her zaman göründügü gibi degildir. Isler bazen istendigi gibi gitmez göründügünde, aslinda olan budur. Eger inançli isen, her iste bir hayir oldugunu düsünürsün. O hayrin ne oldugunu da, bir süre sonra anlarsin.."

kantar
06-05-2006, 13:59
ALLAH'TAN BİR HEDİYE

Bir genç bir adam üniversiteyi bitirmek üzereydi. Aylardan beri çok istediği ve hoşuna giden bir araba vardı. Bunu babasına duyurdu ve hayatının en çok istediği şeyin bu olduğunu da söyledi babasına. Babasının da bu arabayı alacak gücü vardı. Okulun biteceğine yakın bir donemde, babasından bazı sinyaller bekler arabayı aldı diye. Ve sonunda diploma alma günü gelmiştir ve babası ona onu ne kadar sevdiğini söyledi. Ve sonunda babası oğlana bir hediye paketi verdi. Meraklı ve az hüzünlü bir şekilde paketi çocuk açar ve için de deri kaplı bir KURAN-I KERİM bulur. Kızgın bir şekilde babasına bağırır: "Bu kadar paran var ve sen bana KURANI KERİM veriyorsun" Çocuk kitabı bırakır ve evden koşarak kaçar. Yıllar geçer aradan ve genç adam çok başarılı bir iş adamı olur. Her istediğine kavuşmuş biri olur. Çok güzel bir evi ve sevgi dolu bir ailesi vardır. Ama bir dönem sonra kendi kendi ne düşünür, babasının çok yaşlandığını ve onu görmeye gitmesi gerektiğini düşünür. O evden çıktığı günden beri babasını hiç görmemiştir. İşlerini halledir babasına gidesiye kadar, kendine bir telgraf gelir ve telgrafta babasının öldüğünü ve babasının tek varisidir. Onun için oraya gitmesi lazımdır. Babasının evine geldiğinde kendisini üzüntülü ve suçlu hisseder. Ve babasının bütün kağıtlarına bakarken birden gözüne o Kuran-ı Kerim çarpar. Kitap kendisinin evden çıktığı zaman ki bıraktığı yerdedir. Kitap o dönemden beri hiç yerinden alınmamıştır. Gözlerinden yaş gelerek Kuran-ı açar ve içinden okumaya başlar. Sözleri okurken, içinden bir zarf çıkar ve içinde de bir anahtar. Ve anahtarın ucunda bir anahtarlık vardır. Onun üstünde de bir yazı; araba garajının ismi ve o araba garajında da beğendiği araba durmaktaydı. Bir başka yazı da diploma töreninin günü ve bir kelime daha......'Parası tamamen ödenmiştir"

kantar
12-05-2006, 07:08
Sözün Bittiği Yer...

Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı.
Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurtdışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkanı bulamamıştı.Serap'ı özel bir ilgiyle biz-zat ben tedavi altına aldım.
Ve kısa bir süre sonra da Allah'ın izniyle iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu.
Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir'e gitmek istedi.Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim.

Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz
bindiği otobüsün kaza gecirmesi uzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa 1 sure sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı.Serap bacak kemiklerindeki metasaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahuru sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu.
Evine gittiğim gün,yine güçlükle konuşarak:
- Doktor bey, dedi. Ben size...dargınım.
-" Niçin?"diye sordum.
-d indar... bir... insanmışsınız... niçin...bana...da, Allah'ı... ölümü... ahireti... anlat mıyorsunuz?"
Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:
-"Doktora ulaşmak kolaydır dedim. Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."

Konuşmaya mecali olmadığından "ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra,ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve son günlerini yaşayan Serap için bu dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü.

Anlattığım iman hakikatlarını bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soruyordu.
Vefatına bir hafta kala:
-"Doktor Bey, dedi.Ben...ölürken...ne...söyleme-liyim?"
-"Senin durumun çok özel" dedim. Kelime-i
Şehadet sana uzun gelir. O anı farkedince Muhammed (s.a.v) sana yeter."

O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı.Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim.

Dönüşumde annesi telefon ederek:
-"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi.
"Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor."
Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının
sebebini sordum. Aldığım cevabı hala
unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.
-"Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda
yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?.

İşte Serap, böyle bir hanımdı.
Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gun daha ömrü varsa , son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını
rica etti. Ben hiç adetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine olacak ki Salp gunune kadar yaşıyacağına dair işaret sezdim.
Ertesi gün O'na:
-"Hiç korkma!" dedim."İğneyi vurdurabilirsin. "Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:

- Doktorbey...Azrail...bana...nasıl...görünecek?"
-"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi?Hiç
merak etme,sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."
Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandi. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:
-"Doktor bey, biliyor musunuz , bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!"dedi ve devam etti:
-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını
attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı,
iki rekat namaz kıldı. Bütın ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:
-"Doktor bey'e söyleyin, dedi.
Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!!!"

Onk. Dr. Haluk Nurbaki

kantar
13-05-2006, 18:09
Affetmenin Hafifliği

Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur: "Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?" Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. "O zaman" der öğretmen. "Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin" Öğrenciler bunu da yaparlar. "Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!" Öğrenciler , bu işten pek birşey anlamamışlardır. Ama ertesi sabah hepsinin sıralarını üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen: "Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun." Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur. Öğretmen, kendisine "Peki şimdi ne olacak?" der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar: "Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde? hep yanınızda olacaklar." Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar: "Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor." "Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık." "Hem sıkıldık, hem yorulduk?" Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir: "Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.

yosun
15-05-2006, 23:03
21.yy da Leyla ve Mecnun Olmak


21. yy. aşkları da yüzyılın ruhuna uygun hale geldi..19. yy. da başlayan sanayi devrimi, mekanik olanı yaşamımıza sokarken, yaşamımızdan çıkardığı gerçek duygular oldu. Yapılan buluşlar sayesinde daha da kolaylaşan günlük yaşam ve insanın kendine ayırdığı zamanın artışı, nedense duyguları öteleyivermiş durumda. Çağımızın ruhunu elektronik ve fiber optik gücün kullanılıyor olmasının rahatlığı oluşturmakta artık.

Yeniye olan düşkünlüğümüz, moda olanla içli dışlı oluşumuz ve mükemmel adaptasyon yeteneğimiz sayesinde 95'li yıllarda yaşamımıza giren interneti kısa bir süreç içinde duygusal yaşamımız için kullanılabilir hale getirdik. Türlü yazılımlarla desteklenen, modern kahvehane niteliğinde sohbet odaları kurduk. İlişkileri sığlaşmış kitleler yarattık. Batılı insanların aksine İnterneti bilgi alışverişinin sağlandığı sanal bir pazar olarak görmek yerine sanal bar, çay bahçesi, sinema, mesire yeri, pastane, postane, şeklinde algılamayı seçtik, yurdum insanı olarak. İnsanların birbiriyle tanışıp, yeni aşklara yelken açtıkları bir mecra oluverdi kısa zamanda İnternet dünyası. Evlerde ve işyerlerindeki İnternet bağlantıları bu amaca hizmet eden birer sanal çöpçatan oldu ve sanal ilişkilerin yaşandığı uçsuz bucaksız, sayısız pazarlar kuruluverdi. Yüz yüze olanın yerini ekrandan ekrana olan aldı, konuşmanın yerini yazma aldı. Duygular artık şifahen değil resmen bildirilir oldu!!! Vakitten kazanma adına yapılan kısaltmalar da dilimize yeni bir soluk getirdi bu sayede!!! Merhabalar mrb, selamlar slm. şeklinde kısalarak kısırlaşan insanımın yaşamındaki vazgeçilmez yerlerini alıverdi... Daha içine kapanık, daha asosyal, daha az konuşan bir topluluk yaratıverdik ellerimizle. Hal böyle olunca, aşkın olmazsa olmazları da bu değişimden payına düşeni aldı ister istemez. Ekranda farklı bir isim, farklı bir dünya kısacası öz yaşamdan bir çok farkla tanışır oldu insanlar birbirleriyle. Eskiden gözlere, sese, fiziksel görünüme, akla... vs. aşık olunurdu. Şimdilerde yazılanlara (kes-kopyala-yapıştır rahatlılığı içinde) aşık olunur oldu... Sonra aşık olunan insanla paylaşıldı bir ekran saatlerce. Konuşacak çok şey bulundu ilk zamanlar...Uzayıp giden sanal sohbetler esnasında maşuka, kahve smileyi ile sanal ikramlarda bile bulunuldu. Bu vazgeçilmez buluşmaların birinde kurt düştü içlere. Başka bir kılığa bürünüp, hafiye gibi adım adım takip edildi sevilen. Çünkü aşk kıskanmayı, kıskanma ise takibi gerektirirdi. Başka biriyle konuşulduğu tesbit edildi. Bu apaçık bir aldatma, bir sadakatsizlikti! Nasıl olur da sevdiğini söylerken başkasıyla sohbet edilebilirdi! Kızılca kıyamet koptu sanal alemde. Patırtı, gürültü sonrası sanal küsmeler, sanal kaprisler... Bir süre sonra, uzayıp giden ekran paylaşmaları azaldı. Yavaş yavaş konuşulacak şeyler azalıp, suskunluklar başlar hale geldi... Yanlış insan diye düşünüldü. Ve bir gün başladığı gibi bitiverdi sanal aşk. Aşk acısıyla dövünülürken diğer yandan da çivi çiviyi söker düsturunca yeni aşklara yelken açma adına yeniden ekran karşısındaki yerler alındı, zaman kaybedilmeden... Mücadele yeniden başladı sanal alemde...

Gelecek yy da aşk denilen olgu nasıl evirilir, yurdum insanı buna nasıl adapte olur bilinmez ama bu yy da aşklar artık sanallaştı. Çamlıca’da içilen gazozların yerini kahve smileyleri, sevgiliye hediye edilen güllerin yerini çiçek resimleri, öpüp okşamaların yerini öpücük işaretleri, kızgınlığı, sevinci, şaşkınlığı ve daha bir çok mimiğimizin yerini de noktalar, virgüller, parantezler, üst üste noktalar aldı. Bugün eğer bir bilgisayar, bir de İnternet bağlantınız varsa artık siz de bir Leyla bir mecnun olmaya adaysınız demektir. Fakat küçük bir farkla. Sanal Leyla, sanal Mecnun...

Sevdaların özde yaşanacağı, aşk dolu günler diliyorum hepinize.



Bahar Ş. Gülşen
Demokratgazete
15 Ocak 2005

kantar
16-05-2006, 07:59
Yaşanmış Bir Sevda Masalı

Dünyada iki gül olsun, biri kırmızı biri beyaz, sen beni unutursan kırmızı gül solsun, ben seni unutursam beyaz gül kefenim olsun”.

“Bir söylenceye göre düşman iki ailenin çocukları olan Ali ile Zehra biribirine ölesiye sevdalıymışlar. İki genç daha çocukken ailelerinin düşmanlığına rağmen, gönül verip sevmişler biribirilerini. Aşkları, gökle- yerin aşkı kadar büyük, çiçekle suyun-aşkı gibi temizmiş…

Günler gecelere, geceler günlere akıp giderken, herkes aşkına göre almış hisesini hayatın pınarından.. Yıllar su gibi akıp gitmiş, Ve yöre de herkesin dilinde Zehra kızın güzelliği söylenir, Zehra kızın güzelliği konuşulur olmuş. Taa.. topuğuna kadar inen saçları, simsiyah gözleri, inci dişleri, kıpkızıl dudakları, pembe yanakları ve tanrı heykelleri gibi kusursuz bedeni ile perileri kıskandıracak kadar güzel ve alımlıymış…

Derken Ali ile Zehra büyüyüp evlenme çağına erişmişler ama evlenmelerine her iki tarafta bir türlü razı olmamış. İki düşman aile arasında kavgalar başlamış, günlerce silahlar patlamış…

Zehra ile Ali de çevrelerine aşklarını, biribirine bağlılıklarını kanıtlamak için evlerini terkedip iyi yürekli bir çobanın yardımıyla uzak bir vadideki mağaraya gizlenip yıllarca orada barınmışlar.

Zehranın kardeşleri her yeri aramış taramışlarsa da hiç bir yerde izine rastlamamışlar. Epey bir zaman yabani meyveler, bitkiler, kökler yiyerek ve geceleri çobanın köyden taşıdığı yiyeceklerle yaşamını sürdürmüşler…

Dolunaylı gecelerde iki derin vadi arasındaki mağaranın önünde oturup, alt tarafından çağıl çağıl akan sulara bakarak dağlara, taşlara türküler yakmışlar.
Zehra kızın saçları gece, gözleri yıldız, bakışları gökkuşağını andırırmış. Baktıkça rengarenk bir ahenk sararmış vadinin içini… Her sabah gün burada aşkla başlayıp, aşkla bitermiş… Kuşların inceden soluyuşu, ağacların nazlı nazlı sallanışı, yaprakların hışırtısı bir başka güzelleştirirmiş çevreyi… Renk renk, desen desen çicekler içinde, pınarların da akışıyla bu renk ve ahenk harmonisi, iki gönül coğrafyasının ve iki yurek ikliminin mutluluğuyla uzayıp gitmiş günler…

Genç adam sevdiği kıza her gün hayran hayran bakarak sazına sarılıp türküler dizermiş ırmaklara… Dağ, taş dillenirmiş sesinde… Sevdiğinin gözleri denizin incileri, dişleri mercan, saçları gecenin karanlığı, gülüşü bahar gülü kadar güzelmiş, güldükçe cangülleri saçılırmış dağa, taşa…

Sonra Zehra kızın kardeşleri iz sürüp yatmışlar pusuya. Herşeyden habersiz dağlara, kayalara saz çalıp sevdiğinin ceylan gözlerine türküler söyleyen Ali tek kurşunla kayadan aşağı yuvarlamışlar.

Ağıt yakıp saçlarını yolan Zehra kız Ali nin acısına dayanamayıp ümitsizliğe kapılarak oda kendini aynı uçurumdan aşağı bırakır.

İkisi yan yana gömülür. Sonraları kızın baş ucuna ak, erkeğin başucunda al bir gül fidanı çıkar ve her bahar yeşerip biri ak biri kırmızı gül açarak biribirine sarılarak tekrar kavuşurlar hiç ayrılmamak üzere....

Yelpınarın suyu gövdelerine değdikçe ağlamışlar, iri iri yaşlar süzülmüş yapraklarından… Beyaz duvağını takıp tomurcuğuna, ağıtlar yakmışlar kayalara dönüp sırtını munzur dağına. Ne zamanki acısı, ne zamanki hasreti işlemiş kayalara bu iki çiçeğin, paramparça olmuş kayalar, her parça kızıl bir ağgül olmuş kanamış. Yıllarca pınarlar kan akmış… Tarifsiz bir acı çökmüş her yana…

İşte o gün bu gündür her bahar biribirine kenetlenen bu iki çiçeğin olduğu yerde ağlama ve inilti sesleri duyulur geceleri… Halk arasında mağaranın önünde gömülü olduğuna inanılan bu iki sevgilinin aslında ölmediklerinin, onların değişik zamanlarda değişik şekillerde göründüğüne dair rivayet edilir.

Halk arasında hala iki sevgilinin, iki çiçeğe dönüşerek yaşadıklarına inanan yörenin gençleri. Bu söylentilerin de etkisiyle olacak ki, her bahar mağarayı ziyaret ederek dilek tutup kısmet ve murat duası ederler…

Rüzgarın sesi bu yörelerde her gece yaşanmış efsaneleri fısıldar. Bazen yaşlı bir ninenin anlattığı masalda dillenir, bazen de bir sazın tellerindeki ezgide...

yosun
23-05-2006, 00:18
Aşk



Tanrı evreni yaratıp ardından da aşkı yaratmış olmalı. Dünya var olduğu sürece aşk da hep var olmuş. Yüzyıllar boyunca adına tanrılar, tanrıçalar atfedilen, binlerce şiir, roman yazılan, on binlerce söz söylenen, tarih kadar eski, bu gün kadar yeni, genç ve dinamik başka bir olgu daha yok.

Geçmişten günümüze aşkı böylesine ölümsüz kılan, varlığı yediden yetmişe herkes tarafından kabul edilmesine rağmen onun görünmez, dokunulmaz ve ulaşılamazlığı olsa gerek... İnsan ruhu öylesine ilginç ve karmaşık ki.. Hangimiz varlığını duyduğumuz, hissettiğimiz ancak, şöylee.. dünya gözüyle görüp, dokunamadığımız bir şeyi merak etmeyiz ki? Genellikle de merak edilen şeyi bir şekilde çözüp, öğrendiğimizde duyduğumuz ilgi azalır, hatta yok olur. İşte aşk tarih boyunca görünmez ve dokunulmaz olmakla başka bir deyişle gizemini korumakla daima ilgi odağı olmayı başarmış.

O, gizemini sürdürmeye, insanoğlu ise bu gizemi çözmek ve kendisi için bir bilinmez olan şeyi anlamak için çaba sarfetmeye devam ettikleri sürece, aşk hep var olacak!

Tarih boyunca ilgi odağı olmakla birlikte günümüze kadar aşkın tam olarak ne olduğu, ne olmadığı açıklığa kavuşturulamadığı gibi, aşk için bir tanım da yapılamamış. Kimi o’nu demirden bir leblebiye, kimi turşu suyuna benzetmiş, kimi de ateşten bir gömlek demiş aşk için..

Bazen de peşine düşülmüş aşkın. Yollarda aranmış, çöllerde aranmış. Haa.. bir de mevsimlerde arayanlar olmuş. Genellikle de bahar coşkusu ile bütünleştirilmiş bu arayışlar. Ne mi olmuş? Kimileri bulmuş, kimleri ise bulduğunu sanmış. Kimileri ise beklemişler de o gelmemiş. Ekinti halleri yani... Kim bilir? Belki de gelmiştir de bekleyen o’nu görmemiştir. Ne dersiniz?


NEREDESİN

baharda ilk çiçekle gelecektin.
çiğdem ile sümbülü bir kenara bıraktım
papatyayı erkencilikle suçlayıp
kardeleni ise hiç hesaba katmadım
erguvanlar çiçeğini döktü
ayva çiçeği çoktan meyveye döndü
sen hala yoksun aşk...

Bahar Ş. Gülşen

Demokratgazete
15 Aralık 2004

kantar
26-05-2006, 12:26
Acılar

Zamanın birinde bir oduncu, ormanda odun keserken çalı arasında bir yılana
raslamis. Elindeki baltayı kaldırıp yılanın başını vurmak üzereyken bir an
göz göze gelmiş. Yaradana olan aşkı -yılan bile olsa- yaratılana yansımış ve yılanı vurmaya kıyamamış. Yılan da duygulanmış, dile gelmiş.Ey insanoğlu, sen bana kıyamadın, ben de sana bir iyilik edeceğim demiş.Bir kör kuyuya dalmış ve kaybolmuş.
Biraz sonra ağzında bir altın lira ile dönmüş ve oduncuya uzatmış.
"Bundan böyle ömür boyu sana her gün bir altın lira vereceğim."
Oduncu altını bozdurmuş ve evinde o gün şenlik olmuş. Hiç kimseye olan biteni anlatmamış, ailesi dahil.Herkes sadece oduncunun çok çalıştığı için durumunun düzeldiğini zannetmiş.Yıllar boyu her gün o kör kuyunun başına gitmiş, yılan ile bulusmuş ve altınını almış.
Gel zaman git zaman, oduncu ağır hastalanmış. Kuyunun başına gidemez olmuş. Bir kaç gün geçince bolluğa alışmış evinde darlık başlamış. Oduncu oğlunu yanına çağırmış ve yılanın sırrını anlatmış.
"Git kör kuyunun başına ve oğlum olduğunu söyle, yılan sana altın verecek"
demiş. Oğlu inanmamış ama gitmiş, yılan önce saklanmış, sonra ortaya çıkmış.
Onun oduncunun oğlu olduğuna iyice kanaat getirince de kuyuya inip bir altın
getirmiş. Oğlan önce inanmadığı hikayenin gerçek olduğunu görünce hırsa kapılmış, kimbilir daha ne kadar altın var kuyudan içeride demiş....Hırsla yılanı öldürmek için bir hamle yapmış, ıskalamış ama yılanın kuyruğunu koparmış. Yılan da can havliyle dönüp oğlanı sokmuş ve öldürmüş.
Akşam yaklaşıp da oğlu gelmeyince oduncu iyice endişelenmiş. Hasta yatağından sürünerek bile olsa kalkmış.
Kuyunun başına gitmiş ki oğlu cansız yatıyor. Yılan o arada görünmüş ki, kuyruğu yok ve kanlar içinde..
Oduncu durumu anlamış ve çok üzülmüş. Canının parçası oğlu yerde cansız, yıllardır velinimeti olan yılan yaralı...
Hatalı olan oğlum olmalı demiş ve yılandan özür dilemiş. Tekrar dost olalım
demiş...
Yılan ise acı acı gülümsemiş. Çok isterdim ama...Sende bu evlat acısı..bende de bu kuyruk acısı varken biz artık dost olamayız.

kantar
03-06-2006, 12:02
çatlak kova

hindistan'da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. kovalardan biri çatlakmış. sağlam olan kova her seferinde ırmaktan patronun evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. sucu her seferinde patronunun evine sadece 1,5 kova su götürebilirmiş. sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş.

iki yılın sonunda birgün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş. "kendimden utanıyorum ve senden özür dilemek istiyorum."

"neden?..." diye sormuş sucu. "niye utanç duyuyorsun?..."

kova cevap vermiş. "çünkü iki yıldır çatlağımdan su sızdığı için taşıma görevimin sadece yarısını yerine getirebiliyorum. benim kusurumdan dolayı sen bu kadar çalışmana rağmen, emeklerinin tam karşılığını alamıyorsun."

sucu şöyle demiş. "patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri farketmeni istiyorum."

gerçekten de tepeyi tırmanırken çatlak kova patikanın bir yanındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş.

sucu kovaya sormuş.

"yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını farkettin mi?... bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. iki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronumun sofrasını süsleyebildim. sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşayamayacaktı."

kantar
11-06-2006, 11:56
BENIM ADIM OLUM ...

27 YILIN ÖYKÜSÜ

1. YIL:
adam yüzüne baktı…aradığı çizgileri yoktu.yanı başında duran adama döndü ve " benimle çizgilerimi aramaya gelir misin? "dedi.yaşlı adam başını önüne eğdi biraz bekledi… " merhaba " dedi. Benim adım ölüm! ! ! adam etrafına bakındı ve yaşlıya dedi: " ne olur beni uzaklara götür…! ! ! "

2. YIL:
adam ölmek istemiyordu.duvarda baş aşağı sallanan çocukluğuna baktı: "sana karanlık bir gelecek bırakıyorum " dedi.ağrıyan gözlerinden bir çift uğur böceği doğdu.sonsuz bakıyordu adam,süresiz ağlıyordu.adam ölmek istemiyordu.gölgesinin elinden tutup bir sığınak aramaya koyuldu….yürüdü….

3. YIL:
adam insanla barışmak için açtı karanlık kanatlarını.yükseklerden düşen adamdı.sahibiydi uçmanın,önündeydi rüzgarın.adam uçmak için yürüdü…

4. YIL:
adam gözlerini uzaklara dikip şöyle seslendi: beni yürüten anlam! bak düştüm ve içimde sancı var.bırak boğazımı bir lokma zehir yutkunayım! ! !

5. YIL:
adam ne yapması gerektiğini düşünmeye başladı.beyninde ki çizgileri birleştirmeye koyuldu.yanında ki yaşlı adama sordu: söyle bana ey yaşlı! kimdir bu çizgilerin hırsızı?

6. YIL:
adam karaya bürünmüş yüzünü ak bir sineye yaslamak için yaşlı adamın elini bıraktı.boşlukta ki sesin silueti adamın tarihinin değişeceğinin nesiydi ki?

7. YIL:
adam taşıdığı ağrıya ve acıtan sızısına karşın, yüzüne çarpan aşk kokusuna, özgürlüğe koşan bir köle gibi sarıldı…

8. YIL:
adamın boğazında ki kapanın dişleri gevşedi.nefes bir adadan bir yarımadaya geldi.adam beyaz anlara olan hasretiyle şöyle dedi: adanın nefesi içime gir.

9. YIL:
adam yeşillenen dağların akşamını biliyordu, kesmek için arada ki mesafe çizgisini.toza yağmur değdirmenin zamanıdır dedi takvim işçisine…adam uzaklaşan yaşlı adamın torbasına baktı,torbadan mutsuzluk damlıyordu.adam anladı.kalbinde ki ağrının mana-ı emsali yoktu.

10. YIL:
sarsılıyordu adam.çalkalanan bir şimdi vardı, boğulan bir geçmiş…periye gebe gözleri süt kusuyordu adamın.adam periye dedi: zamanımsın.

11. YIL:
sihir adamın zamanıydı.kuruyan yüzüne sihriyle dokundu zaman ve adam yüzüne baktı.işte kaybettiği çizgileri geri gelmişti.adam zamanı yakaladı,alnından öpüp içine gönderdi.koşan şimdi adamdı.insan için elini yakan adam, bu büyük ve kutsal koşu için gözlerini dağladı…

12. YIL:
adam kanatlanan düşünceyi durdurdu ve düşünceye dedi: bundan böyle iki solukluk zaman getir bana.çünkü sen hep beni yalnız yakaladın ey düşünce! ! !


13. YIL:
adam yüzüne bilinmezliğin balçığını sürdü.papatya kokan ağzıyla nefesini dünyaya armağan eden adanın perisine dedi: kutsal elini sürer misin yüzüme?

14. YIL:
adam ayağında ki siyah-beyaz lekeleri sıyırıp attı, hafifledi.arkasında bir kaosun iniltileri ölüyordu.ayaklarının ucu şimdi yüksek sesle uçuşup duran bir kelebeğin izini gösteriyordu.adam kelebeğe dedi: söyle bana beş renkli kelebek, taşır mısın beni güldüğün yere?

15. YIL:
Huzur gölü durulmuştu adamın.adam eğildi, bir avuç aldı ve içti.insan tadındaydı.birinin tadı vardı şimdi avuçlarında.yarattığı iblislerin kalbi durmuştu, çünkü tanrının armağanı periye şöyle dedi: beni senliyorum ey peri! uzandı adam…perinin teninde yüzdüğünü düşledi..

16. YIL:
adam ellerini açtı.kanatları kapalı yaklaştı periye.hızlanan diri bakışlarını adanın perisinin alnında birleştirdi.parmakları uyuştu,gönlü oynadı, kirpiklerine bir kelebeğin tozları kondu.dizleri takatini yitirdi. Adam perinin saç telini uyuşan parmak uçlarına aldı ve secde etti …adam dedi: peri…

17. YIL:
adam kirpiğinde ki tozların kokusunu gözlerine doldurdu.inci tenli perinin sinesinde ki ize baktı…suretini gördü.aklından şu geçti: perideyim ben …

18. YIL:
adam salınan bir iğdeydi şimdi rüzgarda.dünyanın ortasındaydı.adaya koşan görkemli bir yelkenliydi.perinin kokusu dalgalandırdı yelkenlerini. Arş-ı semaya baktı ve tanrıçalara seslendi: ey Atina 'nın ölümsüz güzelleri! kaynağınız bu beş renkli kelebektir! ! !

19. YIL:
adam diyar- ı perinin yoluna düştü.terlemiş tarlalardan, ıslak çayırlardan eski yaylalardan geçti.nefeslendi bir kayada..kelebeğe dedi: ne güzel! ! !

20. YIL:
adam ruhunu üfledi kanatlarına.parlayan bir vahşi at gibiydi koşmaları..nereye mi? kaynağına ışığın.yani bir kelebeğin uçuş rotasına..yani sona.

21. YIL:
adam poseidon' a sordu: ey lacivert saçlı tanrı! üç yabalı sopayı saplar mısın bir kez daha toprağa? sapla ki buradan adaya yol olsun emrindeki dalgalar..

22. YIL:
adam göğsünde ki ayara baktı ve dedi: çeşm-i yardır bu ağzı açık yara.incidir yani bir öykünün ortasında.erkeklik öğrenmişti artık gebeliği.çünkü bir tutku doğdu adamın yarasından…adam dedi: elime el değsin…yüzüme yüz…aklıma sen değsin…dışıma biz…

23. YIL:
adam genç gözleri tandır gibi yanarken, dönüp karalara baktı.kurtuluştan kopmuş bir adaydı kara kent.adam kelebeğin kokusunu taa tuşba 'dan alıyordu.adam dedi: emanetin göğsümdedir ey peri " adam yanan ciğerinden dedi: ey pegasus! ne olur kanatlarını ekle kanatlarıma… ver ki bir gece olsun huzurun koynunda uyuyayım…

24. YIL:
adam yarasından bir parça kopardı, zamanın kartallarına yedirdi ve dedi: ey zeus ' un habercileri! ! alın beni..alın ve bir leb-i derya kelebeğine bahar edin artık …..

25. YIL:
adam inançla bekliyordu havanın durulmasını.tanrılar öfkeliydi bu akşam.birbirlerine ve dünyaya öfke kusuyorlardı.adam engin fırtınadan korunacağı yere yaklaşıyor muydu? yani bir kelebeğin beneklerine… adam fırtınadan ürkmüş kalbini kaldırıp bir ada perisinin pelerinine sardı ve dedi: kalbim emanetindir ey peri! ! !

26. YIL:
adam, bir kelebeğin el ayası gibi yumuşak kanatları olan kelebeğin iri ve derin gözlerine baktı.beşe bölünmüş kendini gördü ve çokluğuyla öldürdü kısalığını baharın…adam ifadesiydi şimdi, bir yüzün en rahat şeklinin..bir destanın en sır yerinin…bir uçuşun en yüksek yerinin…adam periye dedi: kalbim! ! !

27. YIL:
adam iki zirvenin arasından kutsal dramların doğduğu dağa baktı.birden irkildi! ! adam dedi: ey yüce Süphan..! sonumu eski öykülerin gibi kederli hazırlama….bu kez çok yorgunum çünkü.


yazari bilinmiyor

baron11
17-06-2006, 00:37
BİR ŞİŞE SERUM

İhtiyar doktor beyaz uzun gömleğini ilikleyerek doğruldu, sigarasını söndürdü. Loş çadırın kat kat perdeli kapısını kaldırdı. Çukura batmış uzun kirpikli gözleriyle etrafına bakındı. Dışarıda kolları kırmızı beyaz işaretli askerlerin taşıdığı boş sedyeler süratle uzaklaşıyor, üzerlerinde kırmızı aylı beyaz bayrakların sallandığı geniş çadırların önünde öteye beriye gidip gelen doktorlar dolaşıyor, derinden top sesleri aksediyordu. Daha harp bitmemişti. İlerleyen fırkanın geride bıraktığı yaralıları toplamak için henüz yeni vesait yollanıyordu… Elinde sımsıkı tutmakta olduğu perdenin kıvrımlarını bıraktı, köşeye çekildi… Kaşlarını çattı, yüzünde müziç bir sıkıntının derin çizgileri gözüküyordu. Yanı başındaki portatif bir iskemleye oturdu, kır düşmüş uzun saçlarını uzun parmaklı ve damarlı elleriyle kavradı ve bulanmış gözlerini karşıda masanın üstünde sarı dişleri, karanlık gözleriyle sırıtan bir ölü kafasına dikti, düşünmeye başladı: Daha yaralılar gelmemişti. Bugünkü intizar çok sürmüştü. İçinde müthiş bir şüphe kendini yiyip bitiriyordu. Ya bugün oğlu da yaralanmışsa… Ya… Ya… O hiç gelmezse… Bütün ümidi, bütün tesellisi oğlu, bir tek oğlu ölmüşse…

Oğlu için yaşayan bu biçare ya ne yapardı?.. O da ölürdü, o da…

Gözleri büsbütün büyüdü, saçları dikildi, yüzü sarardı. Şimdi oğlunu kanlı göğsü, kapalı gözleri, mor dudaklarıyla görür gibi oluyordu. Doğruldu, ellerini ileriye doğru, o hayali, o kanlı hayali itmek ister gibi uzattı… Sonra titreyen kolları yana düştü.

- Of!.. Bugün içimde öldürücü bir şüphe var, diye mırıldandı… Kalktı, hızlı adımlarla çadırın içinde dolaşmaya başladı… Ona oğlunun yaralandığını veya öldüğünü kim söylemişti?.. Hiç kimse… Fakat bir ses, ta içinden gelen bir ses ona, başına muhakkak bir felaket geleceğini haykırıyordu… O, bu sesi, bu melum sesi boğmak ister gibi göğsünü tutuyor, sıkıyor, fakat muvaffak olamıyor ve yine kendi boğuluyordu. Bir aralık dışarıda gürültüler çoğaldı…

Yaralılar getiriliyordu… Kapıya doğru ilerlemek istedi, fakat müteredditti… Ya onu da şimdi bir sedyenin üstünde sarı yüzüyle görecek olursa?.. Fakat vazife onu davet ediyordu, çıkmalıydı.. Çıktı… Birçok sedyeler gidip geliyor, beyaz uzun gömlekli doktorlar öteye beriye koşuşuyorlardı… Ameliyat çadırına doğru ilerledi… İçeri girdi ve oradakilere boğuk bir sesle:

- Ne haber? dedi. Ağır yaralılarımız var mı?
Arkadaşlardan biri cevap verdi:
- Pek de yaralımız yok. Yalnız miralayın sağ bacağını bir gülle misketi fena halde hırpalamış, büyük bir yara açmış. Bu esnada hücuma kalkan fırka da ilerleyince, uzun bir müddet bakılamamış… Yarası çok pis, herhalde bir serum yapmak lazım…
- Ya?.. Allah bize acımış, çünkü bilirsiniz, bizim fırkamızın hayatı miralayımızın hayatıyla beraberdir. Hemen bir serum yapıp tatanos tehlikesini atlatmalıyız. Kendisi nerede?
- Pansumanda!

Pansuman çadırına gitmek üzere dışarı çıkıyordu ki birdenbire kapıda durdu, sarardı, bir defa sarsıldı, sonra "Oğlum! Oğlum!" diyerek kapıdan girmekte olan bir sedyenin üstüne atıldı. Arkadaşları onu tuttular… Mecruh çok ağır gözüküyordu. Göğsünde derin yarası vardı. Ameliyat masasının beyaz muşambası üzerine yatırdılar. Biçare sarı rengi, mor dudakları, korkunç gözleriyle bir köşede ellerini birbirine sürterek bunu seyrediyordu… Yaralı yatırıldı. Yarası açıldığı zaman ihtiyar doktor birden bire masaya koştu… Hırıltılı bir sesle:

- Berbat, pis bir yara! Diye söylendi… Kendi eliyle yarayı muayene etti. Çok derin değildi, tehlike yoktu… Geniş bir nefes aldı… Gözlerinin içi gülüyordu… Şimdi yanlız bir tehlike vardı, tatanos tehlikesi… Bu da izale edilebilirdi. Elde serum olduktan sonra… Heme arkasını döndü ve eczacıya:
- Aman, beyim, dedi, iki serum. Çabuk yetiştirin. Biri oğlum, öbürü miralay için iki şişe…

Ak sakallı, gözlüklü bir adam olan muhatabı yavaşça:
- Unutuyor musunuz, beyim, dedi. Geçen tayyare taarruzunda bombalarla yanan ecza depoları meyanında serumlar da mahvolmuştu.. Fakat yalnız bir tane kurtarıldı zannediyorum… Size bunu söylemiştik. İstanbul'a yazdık, daha…

O artık fazla tafsilat dinlemiyordu. Yalnız serumun bir tane olduğunu hatırlıyordu… Artık bütün ümidi mahvolmuştu, oğlu ölüme mahkum demekti… Seruma muhtaç iki yaralı var. Buna mukabil bir tek şişe… Birisi mülazım, diğeri miralay… Biri alay kumandanı, diğeri küçük zabit! Biri sade kendi oğlu, diğeri bütün bir alayın babası… Vazife hissi ve baba şefkati çarpıştı… Hem de zaten, miralay dururken, "Serumu oğluma yapın," dese sözünün hükmü olacak mıydı?

Arkadaşları donmuş gibi bu mücadelenin kanlı izlerini onun gözlerinden takip ettiler… O, yerden doğruldu, gözlerini masada yatan oğluna çevirdi, durdu, dakikalarca durdu… Sonra birden titrek, meyus, fakat azimkar bir sesle:
- Serumu miralaya tatbik ediniz, emrini verdi ve oğlunun üstüne yığıldı…

On gün hiç oğlundan ayrılmadı… Onun tatanosun yakıcı pençesinde ne büyük ıstıraplarla kıvrandığını boş gözlerle seyretti ve o son bir gerinişle katıldığı zaman ilerledi. Bir kere sarstı, bir daha, bir daha! Sonra gözleri büyüdü, saçları dikildi, ağızı çarpıldı, acı bir kahkaha salıvererek oğlunu, oğlunun donmuş, katılaşmış cesedini kucağına alarak çıktı. Ne yapacağını bilemez serseri bir revişle, uzaklarda yeşil zirveleri dalgalanan duradur dağlara doğru uzaklaştı.
O geceden sonra ne doktoru, ne de oğlunu bir daha göremediler.

kantar
17-06-2006, 13:15
Kanser

Doktor Serkan Acar beyin şaşkınlığını kanser olduğumu ve beynimdeki radyoaktif maddenin iki ay içerisinde ölümüme sebeb olacağını açıklamaya çalışırken gözlerinden okuyabiliyordum. Neden olmasındı çünkü bu üçüncü kez kansere yakalanışımdı. Bir insan üç kez mi kansere yakalanırdı?
Ümitsiz bir sesle devam etti " Göğüs ve cilt kanserlerini daha önce yenmeyi başarmışsınız. Yine başarabilirsiniz. Allah'tan ümit kesilmez"

hastaneden çıktığımzda hava kararmıştı ve umutsuz bir sonbahar yağmuru yağıyordu. Bir taksi çeviren kocam şoföre " konak pier " dedi. Oraya vardığımızda yağmur şiddetini iyice artırmıştı. Koşarak içeri girdik ve deniz manzarası olan bir kafenin cam kenarına oturduk. İkimizde sessizdik. Ben başımı pencereye dönerek denize düşen yağmur tanelerinin oluşturduğu noktacıkları izlemeye koyuldum. Kalbim güm güm vuruyor ve bu sefer ölümden çok korktuğumu düşünüyordum. Aslında kendim için değil küçük kızım için korkuyordum. Çünkü zavallıcık henüz sekiz yaşındaydı. Bu vahşi dünyada onu nasıl annesiz bırakabilirdim ben. Bu düşünceyle pencereden şiddetle yağan yağmuru izleyip sitemle "Allah'ım neden yine ben" diye mırıldandım. Sesimi duyan kocam bana doğru usulca uzandı avuçlarını yanaklarıma yapıştırarak gözyaşlarımı sildi. " hayatım " dedi, onunda gözlerinden akan acı yaşları görebiliyordum. Buna rağmen çok tatlı bakışları vardı. Lafını bitirmeesine izin vermeden " korkuyorum " dedim. " bu sefer çok korkuyorum, mücadele edecek gücüm kalmadı "
Ellerimi yanaklarıma kocamın ellerinin üzerine yapıştırdım ardından yüzümü çevirerek avuç içini tarif edilemez bir hüzünle öptüm. Ellerim benide şaşırtacak derecede titriyordu.
Kocam konuşmaya devam etti. " Pes edemezsin. Sende biliyorsun Önünde kalıcı eserler bırakabilmen için koskoca iki ayın var. Hem sen demiyormuydun -- bir gün herkes tarafından beğenilen resimler çizip ünlü olacağım -- diye. Hadi önümüzdeki iki ayı dolu dolu değerlendirelim." Kocam son derece içten konuşuyordu.
Titrek bir sesle " Öleceksem bile iz bırakarak öleceğim" diyerek kocamı tasdikledim.
Günler hızla ilerlemeye başladı. her gece ölümü hatırlayıp kızımı öpüyor, kokluyor kocamla vedalaşıyordum. Allah'ım ne kadar acı vericiydi bu. Öte yandan
Doktorun belirttiği iki ayı doldurana kadar gece-gündüz resim yaptım. Bana "anne" diyen öğrencilerimle daha fazla zaman geçirdim. Bu arada Mithatpaşa caddesi Asansör durağında " Obje Sanat Galerisini " açtım. Herşey mükemmel gidiyordu benim için. Ölümü bile unutmuştum. Fakat bir öğleden sonra öğrencilerimle birlikte çay içiyorken baygınlık geçirmişim. Beni hemen doktoruma götürmüşler. Uyandığımda kocamın, dostlarımın ve ailemin yanımda olduklarını gördüm. Değişik duygular içerisindeydim. Mutlu mu olsaydım üzülsemiydim? Hepsinin gözlerinde ölümümü gün be gün an be an izlemiş olmanın verdiği hüznü görebiliyordum. Ölüm bir insana bu kadar mı yaklaşırdı. Bir süre sonra doktorun odasına çağrıldığımda karmakarışık duygularla içeri girdim. Doktor tatlı tatlı gülümsüyordu, önce oturmam için yer gösterdi ve sonra konuşmaya başladı " kızım, sana önemli iki haberim var, bunların ilki, beyninde biriken ve kansere neden olan radyoaktif maddeyi terle atmışsın. aslında birkaç tahlil daha yapacağız ama bu formaliteden öteye gitmeyecek"
şaşkınlıktan dilim tutulmuştu. Doktor gözlerimdeki merakı anlamış olmalı ki daha açık bir şekilde hem heceleyerek hemde daha neşeli bir sesle " Ha-ya-ta ge-ri dön-dün" dedi.
Hayata geri dönmüştüm. Evet kızıma, kocama ve öğrencilerime geri dönmüştüm. İlacım resme ve insanlara duyduğum sevgi ve inandığım şeyler için çalışmamdı. Ağlıyordum. Hem gülüyor hem ağlıyordum. Ne garip birşeydi.
doktor devam etti " baygınlığının sebebini merak etmiyor musun "
" Ediyorum " dedim.
" iyi öyleyse sıkı dur," tüm dikkatimi doktora yönelttim, vurgulayarak devam etti " Tam iki aylık hamilesin "
O an yüksek tonlu bir çığlık attım. Sesten ürken kocam ve ailem son sürat odadan içeri girdiler. Şaşkınlardı. Kocamı görür görmez sımsıkı sarılarak " hamileyim, iki aylık hamileyim" diye çılgınca bağırdım.
Kocam ya hastalığın diye homurdandığında ise sevinçle " yendim, onuda yendim. Hayata üçüncü kez geri döndüm "

İşte böyle, beynimdeki radyoaktif madde beklenmedik bir surprizdi benim için. İlk duyduğumda söylenenlerin yalan olmasını o kadar çok istedim ki, bu gerçekle başa çıkmak kolay olmadı ama çalışarak atlattım. Yaşamdan kopmamak için resme sarıldım. Gece gündüz resim yaptım. Ve hala galerimdeki çocuklarıma dersler veriyor ve resim yapıyorum.

Morientes
18-06-2006, 22:38
Yıllar önce bir adam büyük sel felaketi yaşayan bir
memlekette
birçok kişiyi selden kurtarmış. Herkes büyük mutluluk yaşamış ve
bu adama karşı hayranlıklarını her defasında dile getirmişler.
Cesareti ve yaptığı iyiliklerin ağızdan ağıza dolaşması sonucu zamanla bu kişi "selden adam kurtaran adam" diye anılır olmuş. Çok uzak
diyarlardan pekçok kişi "selden adam kurtaran adam"ı görmek
ve maceralarını dinlemek için akın etmişler. "Selden adam kurtaran adam" da yaşadıklarını ve kahramanlıklarını herkese anlatır
olmuş.
Bu hal adamda öyle bir alışkanlık haline gelmiş ki, hayatta en
çok zevk aldığı olay selde yaşadıklarını ve nasıl adam kurtardığını
anlatmak olmuş.
Zamanı gelmiş, vadesi dolmuş ve meşhur "selden adam kurtaran
adam"vefat etmiş. Tabii iyi bir insan olduğu ve insanlara faydalı
işler yaptığı için cennete buyur etmişler adamı. Adam büyük bir neşe
ile cennete girmiş. Günler güzel güzel geçerken, bir anda adam
hayatında birşeylerin eksik olduğunu fark etmiş. Kendini sorgularken bu
eksikliğin "selden adam kurtaran adam" diye ünlendiği hadiseyi
kimsenin dinlemeye gelmemesi olduğunu fark etmiş. Canı sıkkın
bir vaziyette dolaşırken "burası cennet ne dilersem olur" diye düşünüp,
sorumlulara bir isteği olduğunu bildirmiş. Adam burada kimsenin
kendisinin selden nasıl adam kurtardığını sormadığını ve bu
maceralarını anlatamadığı için canının çok sıkıldığını söylemiş.
İsteğini dinleyen sorumlular, "selden adam kurtaran adam"ın
hikayesini anlatabilmesi için cennette bir konferans
ayarlayabileceklerini söylemişler. Adam çok sevinmiş ve yeniden
dünya günlerindeki gibi kendisine hayran bir kitlenin
oluşacağını ve dinleyenlerden bu hikayeyi duyanların da kendisine geleceğini,
yeniden eski mutlu günlerine döneceğini düşünmüş. Gel zaman git
zaman adam konferans gününü iple çekerken, vakit gelmiş ve deniz
kenarında muhteşem bir platform kurulmuş. Dinleyiciler gelmiş ve
yerlerini almışlar. "Selden adam kurtaran adam" büyük bir
heyecan ve gururla kürsüye doğru yönelmiş. Tam konferansına başlayacakken bir sorumlu yanına gelmiş ve heyecandan kalbi fırlayacak gibi atan"selden adam kurtaran adam"ın kulağına şu ifadeleri fısıldamış;"efendim, şu en önde oturan uzun beyaz sakallı zatı görüyür musunuz?" Adam her halinde önemli bir zat olduğunu hissettiği dinleyiciye bakmış ve böyle bir kişinin bile dinlemeye gelmesine sevinerek "evet" demiş. Sorumlu "o kişi Nuh Peygamberdir
efendim,anlatırken biraz dikkatli olursanız iyi olur" demiş.

Kıssadan hisse;
Hiç kimse vazgeçilmez değildir,
Herkesin anlatacak bir hikayesi vardır.

kantar
20-06-2006, 14:35
Kabağın da Sahibi Var

Vaktiyle Kalenderîyye yoluna mensup bir derviş, nefsle mücahede makamının sonuna gelir. Meşrebin usulünce bundan sonraki makam Kalenderîlik makamıdır. Yani her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir... Saç, sakal, bıyık, kaş ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.
- Vur usturayı berber efendi, der.
Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:
- Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye kükrer.
Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz. Kabadayı koltuğa oturur, berber traşa başlar. Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
“Kabak aşağı, kabak yukarı…”
Nihayet traş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır. Ölmüştür. Görenler çığlığı basar. Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar:
- Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:
- Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!..

kantar
24-06-2006, 11:59
Kuş İle Avcı

Bir varmış Bir yokmuş, ülkesinde avcının biri kuşlara meraklı imiş.
Hem yemeye meraklı, hem de tutup kafese kapatıp seyretmeye, söyletip dinlemeye.
Kurmuş ormanın kuytusuna kapanı, yatmış pusuya. Tüyleri alacalı bulacalı nadir bulunur az rastlanır cinsinden bir kuş da gelmiş girmiş kapanın içine.
Avcı ortaya çıkınca kuş yalvarmaya başlamış.;'' Avcı avcı bırak beni gideyim. Yemeğe kalksan ufacığım, pişirdin mi benden bir lokma bile et çıkmaz.
Kafese kapatsan ağzımı bile açmam,ne şakırım ne konuşurum, ama beni özgür bırakacak olursan sana üç öğüt veririm ki hem çok mutlu olursun yasamda, hem de çok basarili.''
Avcı düşünmüş taşınmış: ''Eh söyle , ver bakalım su üç öğüdünü o zaman bırakırım seni,'' buyurmuş....
'' Önce...'' demiş, kus
1.Sağduyuya, akla aykırı düşecek hiç bir şeye inanma
2.Yaptığın hiç bir şeyden pişmanlık duyma,gerçekleştiremeyeceğin şeyler için üzülme
3.Asla ama asla olanaksızın peşine takılma....
Avcı söyle bir bakmış kusa,'' Bu söylediğin büyük cevherler değil, ben zaten yaşamımda her an bu prensipleri uyguluyorum. Ama fazla ise yarayacak bir kus değilsin, o yüzden sözümü tutup seni bırakacağım,'' demiş.
Kus fırlamış yakındaki bir ağacın tepesine, açmış ağzını yummuş gözünü..
'' Avcı avcı salak avcı sen beni herhangi bir kuş mu belledin? Ben bütün kuşlardan daha farklı bir kuşum.
Kalbim yakuttan benim. Kalbimin yerinde kocaman bir yakut var, beni kesip kalbimi çıkarsaydın dünyanın en zengin adamı olacaktın.
Salak avcı... dönmüş, bağırıp çağırmaya başlamış...''Avcı seni yine yakalayacağım....'' diye tepinmeye başlamış, deliye dönmüş hırsından.Hemen ağaca tırmanmaya başlamış.
Kus ağacın en üst dallarından birine adamın erişemeyeceği bir yere konmuş. Avcı üst dala erişip de kuşu yakalayayım derken yuvarlanmış ağaçtan ....
''Nasılsın bakalım?'' demiş kus, '' Öğütlerimi beğenmemiştin, ben bunların hepsini zaten biliyordum demiştin. Ben sana ne dedim önce? sağduyuya akla ters gelecek hiç bir şeye inanma. Be adam kalbi yakuttan kus olur mu? Hemen inandın, gözün döndü.Yaptığın hiç bir şeyden pişmanlık duyma, yani sonradan pişman olmamak için bir şeyi yapmadan önce iyice düşün taşın, dedim. Beni bıraktın, ardından da hemen bıraktığına pişman olup peşime düştün.
Üçüncü öğüdüm,gerçekleşmesi olanaksız bir şey için bos yere gücünü harcamaydı. Sen beni nasıl yakalarsın, ben kuşum,uçmuş uçmuş en üst dala konmuşum. Sen oraya nasıl erişirsin be adam? demiş.. ve uçmuş gitmiş............

kantar
30-06-2006, 15:13
Rüya Tadında

Ege' de bir efsane vardır; " Hilal' in gözüktüğü ilk gece, yıldızların altında denize dileğinizi iletirseniz, deniz size mutlaka geri döner ve dileğinizi yerine getirir... "

Gülay, iskelenin ucuna doğru yürümeye başladı. Güneş, batmaya hazırlanıyordu ve deniz oldukça dalgalıydı. Dalgalar zaman zaman iskeleyi aşıp, ayak bileklerini ıslatıyordu. Yavaş ve donuk gözlerle, iskelenin ucuna kadar yürüdü ve durdu. Yavaş hareketlerle oturarak ayaklarını denize bıraktı. Bacakları ıslanıyor, arada bir gelen dalgalarla da baldırlarına kadar ıslanıyordu. Gözlerini kısarak ufuğa baktı. Turuncu ve kırmızının karışımından oluşan karışım, hafif hafif karanlık maviye karışıyor ve bulutların arasından karşıdaki adalar gözüküyordu. Gökyüzünde bulutlar simetrik bir şekilde duruyorlar ve çok hafif bir şekilde ilerliyorlardı.

Gülay bir İstanbul çocuğuydu. Genç yaşta aşık olmuş, okuduğu üniversiteyi sevdiği adamla evlenmek için bırakmıştı. Çok kısa bir zamanda hazırlıklarını tamamlamışlar ve sade bir düğünle evlenmişlerdi. Evliliklerinde, kimsenin çözemediği bir mutluluk sırrı vardı. Onlar hiç tartışmaz, kavga etmez ve daima iyi geçinirlerdi. Herkes bunu kötüye yorsa bile, onlar böylesine mutlu ve huzurlu iki sene geçirmişler, ikibin sene daha geçirmeye yetecek kadar da yanlarında sevgi biriktirmişlerdi. Mutluluk sırları eşinin trafik kazasında hayatını kaybetmesiyle son buldu. Gülay, adeta yıkılmış ve erimişti. Kazadan aylar sonra bile halen eşinin eve döneceğini düşünür, her akşam onu karşılamak için en güzel kıyafetlerini giyerdi. Gece olduğu halde halen eşi eve gelmeyince, sinir krizleri geçirir, ağlayarak sabahı bulurdu. Ailesi bir süre sonra Gülay' ı yanına almıştı. Daha sonraları iyice içine kapanan genç kadın, zamanla insanlarla konuşmayı bile bırakmış ve sadece dalgın dalgın düşünür olmuştu. Böyle zor geçen 1 senenin ardından Gülay psikolojik tedavi görmeye başlamış ve ilaçlarla yaşamaya alışmıştı. İlaçlar onu bol bol uyutuyordu. Uyandığı zamanlarda karnını doyuruyor, eşine mektuplar yazıyor ve akşamları erken saatlerde tekrar uykuya dalıyordu. Bir süre sonra uyku ilaçlarının müptelası olan genç kadın, doktor tavsiyesiyle, ailesi ile birlikte Çanakkale' ye taşındı. Evleri Çanakkale yolu üzerinde bir köyün biraz uzağındaydı. Evlerinin hemen arkasında yükselen yüksek dağlar ağaçlarla kaplıydı. Evlerinin hemen önünde ufak bir bahçeleri ve deniz balkonları vardı. Bahçenin önünde taşlıkla kaplı bir sahil ve hemen ilerisinde deniz vardı. Gülay denize girmeyi çok sevmesine rağmen, buraya taşındıklarından beri hiç denize girmemişti. Gündüzleri bahçedeki çiçekler ve ağaçlar ile uğraşıyor, ailesinin sohbetlerini dinliyor ve akşamları deniz balkonlarında eşine mektuplar yazıyordu.

Ayaklarına gelen suyun soğukluğu ile irkildi. Hava iyice kararmaya yüz tutmuş ve az önceki o güzel renk karışımı, yerini sise bırakmıştı. Deniz biraz daha durgunlaşmış ve dalgalar yerini ufak çırpıntılara bırakmıştı. Burada her insan mutluluğu tadabilirdi çünkü doğanın güzelliklerini her saat görebilirdiniz. Sabahları adeta bir havuz gibi sakin olan denizde yürüyerek bile balıkları seyredebilir, akşamları çıkan rüzgarlar ile ruhunuzun en derinliklerinde yolculuklara çıkabilirdiniz. Fakat bunlar genç kadını mutlu etmeye yetmiyordu. O, eşinin ölümüyle birlikte sanki bir yarısınıda kaybetmişti. Gördüğü her güzelliği ve tadına baktığı her mutluluğu onunla paylaşmadığı sürece, ne anlamı vardı bu güzelliklerin ? İçi her zamanki gibi, kara bulutlarla kaplanmıştı. Ufukta görebildiği son noktayı seçmeye çalışıyor ve amansız bir şekilde içinin yandığını hissediyordu. Bu acımasız olay neden onun başına gelmişti ? Devamlı mutluluğunun neden ve kimin tarafından kıskanılıp, yok edildiğini düşünüyor fakat bir türlü düşüncelerini bir yere bağlayamıyordu. Eşini her düşünüşünde, ona bir daha dokunamayacağını, bir daha öpemeyeceğini ve bir daha asla onun kokusunu koklayamayacağını farkediyor ve bu düşünce yüreğini sıkıyordu. Kurtulmak için çırpınsa bile kurtulamıyor, çevresinde ki herşeyin bir çaresizlik çemberiyle sarıldığını hissediyordu. Her gece uyurken, rüyasında eşi ile buluşacağını düşünüyor ve bu düşünce onun karanlıklarında, sıcak ve parlak bir ışık oluşturuyordu. Bu ümitle uykuya dalıyor, fakat bir türlü eşini rüyasında göremiyordu.

Rüyasında onu görebilmek için bir çok yol denemiş fakat hiç birinde başarılı olamamıştı. Bu onu gitgide dahada ruhunun derinliklerine götürüyor, saatlerce boş boş düşünmekten başka birşey yapmıyordu. Ailesi bu duruma çok fazla üzülüyor, biricik kızlarının tekrar eski haline gelmesi için ellerinden geleni yapıyorlardı. Lakin hiç biri genç kadının yüzünü güldürmüyordu, o sanki intihar etmeyi gururuna yediremediğinden dolayı sadece yaşamını sürdüren biri haline gelmişti. Bu durumdan nasıl ve ne zaman çıkacağını hiç kimse bilmiyor fakat bunun böyle sürüp gidemeyeceğini tahmin ediyorlardı. Buraya geldiklerinden beri ilaçlarını da kullanmıyordu. Ailesi, onu ilaç kullandığı zamanlardan daha iyi görüyordu. Çünkü kızları ilaç kullanırken devamlı uyuyor, söylenen hiç birşeyi anlamıyor ve daima hasta gibi oluyordu. Oysa şimdi, sabah erken kalkıyor, bahçeyle uğraşıyor, deniz kenarında oturuyor ve alışagelmiş mektuplarını yazıyordu. Onlar için bu bile, oldukça iyi bir gelişmeydi.

Gülay iskeleden kalktı ve eve doğru yürümeye başladı. Sahilde ki taşlardan dolayı düzgün yürüyemiyor ve yalpalıyordu. Çocukluğundan beri buraya gelip gittiklerinden, denize dair olan tüm hikayeleri bilirdi. Yarın ay hilal şeklini alacaktı ve genç kadın bir dilek dileyecekti. Eve ulaştığında akşam yemeği hazırlanmıştı. Sessiz bir şekilde yemeğini yedi ve odasına çekildi. Yarın için içi umutla dolmuştu. Kimbilir belki gerçekten deniz ona geri döner ve isteğini yerine getirirdi. Bu düşüncelerin verdiği garip bir huzurla uykuya daldı.

Sabah uyandığında henüz güneş yeni doğuyordu. Uzun zamandır yaptığı gevşek hareketlerin tersine, büyük bir çeviklikle yatağından sıçradı. Üzerini değiştirip yatağını ve odasını topladı. Kahvaltısını yaptıktan sonra her zamanki gibi bahçedeki çiçeklerle ilgilenmeye başladı. Çiçeklerin hepsi bugün daha bir canlıydılar. Gülümsemeyi unutan yüzü ile onlara gülümsedi ve her biriyle tek tek ilgilenmeye başladı. Diplerini temizliyor, sularını veriyor ve hepsine birer öpücük konduruyordu. Gülay' ı balkondan izleyen annesi ve babası birbirlerine sarıldılar. Onu böyle görmek onları çok mutlu etmişti. Akşama doğru genç kadın deniz balkonuna gitti ve büyük bir titizlikle kağıdı önüne yerleştirip, kalemini çantasından çıkardı. Yazacağı her kelimeyi özenle seçmeliydi. Düşüncelerini netleştirdi ve yazısına başladı ;

" Sevgili Deniz,

Bilirsin, çocukluğumdan beri devamlı seninleyim. Tatil için geldiğimiz zamanlarda saatlerce seninle dans eder, İstanbul' a döndüğümüzde devamlı seni izlerdim. Sen kimi zaman durgun, kimi zaman neşeli olurdun. Hep bunu çözmeye çalıştım ve artık çözdüğümü sanıyorum. Sanırım sen aya aşıksın deniz. Ne zaman ay çıksa, onun ışıklarını alıp, binlerce yakutmuş gibi yansıtıyorsun. Rüzgar ile konuşuyor, kıyı ile oyunlar oynuyorsun. Akşamları kimseye içini göstermiyor, adeta içine bakmaya çalışan olursa, sendeki aşkı göreceklermiş gibi kendini saklıyorsun. Fakat sabahları ayın yerini güneşe bırakmasıyla birlikte durgunlaşıyor, kendini unutuyorsun. Akşama kadar böyle zaman geçirip, akşam kendini aya hazırlıyorsun. Kimi zamanlar rüzgar şiddetleniyor ve bulutlar ayı kapatıyor. Böyle zamanlarda, sevdiğini göremediğin için oldukça sinirleniyor ve içinde ne bulursan darmadağın ediyorsun. Ben senin öfkeni kıyılara vurduğun tekmelerden bile anlıyorum denizim. İnan bana, belki de seni benden iyi anlayacak kimse yoktur...

Söyle bana denizim, bir gün ayın hiç bir zaman doğmayacağını anlasan ne yapardın ? Bir daha hiç yakamozlar oluşturamayacağını, onunla olan sevginizin içinde olmasına rağmen onu asla göremeyeceğini bilsen ne düşünür, ne hissederdin ? Eminim ki öfkeyle buraları yıkardın ve bir daha hiç yüzün gülmezdi. İşte sevdiğini kaybetmek böyle birşey denizim. Sen ayını asla kaybetmeyeceksin ama ben güneşimi kaybettim. Onu her düşündüğümde içim ağlıyor, yaşam duruyor. Hiç bir şey yapmak istemiyorum. Bedenimi yırtmak ve gökyüzüne yükselmek, her neredeyse onu bulmak istiyorum. Lakin hiç bir şekilde onu tekrar göremiyor ve ona tekrar sarılamıyorum. Anlattıklarımı her gün az çok gözlerimden anladığını farzediyorum. Bu yüzden sana yazmaya ve senden yardım istemeye karar verdim denizim. Hilal' in göründüğü ve senin en sevinçli olduğun bugün senden bir dileğim olacak. Beni sevdiğime kavuştur denizim. Bir defalığına bile olsa onu görmek istiyorum. Beni aydınlatan, neşemi yerine getiren ve zamanla hayatımın anlamı olmuş o gülümseyişini görmek istiyorum. Artık buralarda daha fazla onsuz kalmak istemiyorum. Ne olur denizim, beni onunla buluştur. Onu görmeme ve bir defacık dahi olsa sarılmama aracı ol. Beni anlayacağını umud ediyor ve bana dileğim ile ilgili geri dönmeni bekliyorum.. "

Gülay, mektubunu dikkatle katladı ve göğsüne yerleştirdi. Akşam yemeğini yedikten sonra iskeleye çıkarak bir süre karanlıkta hiç bir ışığın meydana getiremeyeceği o güzel yakamozu izledi. Ardından yaşlı gözlerle dileğini denize bıraktı ve gözlerini kapattı. Sanki deniz dileğini hemen yerine getirecek gibi hissediyordu. Sanki gözlerini açsa, sevdiğini karşısında görecek ve bu doğaüstü olaya deniz neden olacaktı. Yavaşça gözlerini açtı ama sevdiğini göremedi. Gözlerinden bir kaç damla yaş, denize damladı. Genç kadın büyük bir hüzünle yürüyerek evine gitti ve kimsenin yüzüne dahi bakmadan odasına kapandı. Ağladı, ağladı, ağladı.. Hayat, yaşanılabilecek bir olgu olmaktan çıkmış ve adeta bir çileye dönüşmüştü. Buna daha fazla sabredemiyordu. Fakat aksi yöndede yapabilecek hiç birşeyi yoktu. Kalbi daralıyor ve nefes alması zorlaşıyordu. Derin derin nefes alarak kendine gelmeye çalıştı fakat her nefes alışında göğsü sızlıyor adeta nefes alırken bedeni yırtınıyordu. Hırıltılar çıkarmaya başladı. Hızlı hızlı öksürdü ve bir süre sonra kendine geldi. Oldukça halsiz kalmıştı, yatağına uzandı gözlerini kapattı.

Gece uykusunda bir rüzgar hissetti. Galiba balkon kapısını açık unutmuştu. Ama kalkıp kapatabilecek hali de yoktu. Rüzgar ayaklarından beline doğru ilerledi ve göğsünden başına kadar inanılmaz bir yumuşaklıkla esip gitti. Gülay, rüzgar ile birlikte muhteşem bir huzur duygusuna sarınmıştı. Gözlerini açtı. Gördüklerine inanamayıp, gözlerini tekrar kapatıp açtı. Denizin ortasındaydı. Sahilden bir hayli uzakta olmasına rağmen evlerini zar zor görebiliyordu. Denizde yürüyebiliyor ve koşabiliyordu. Büyük bir sevinçle ordan oraya koşup durdu, kendince rüyasının tadını çıkartıyordu. " Gülay... " Duyduğu sesle irkildi. Ses tam arkasından geliyordu ve yıllardır hasret kaldığı bir sesti. Hızla arkasını döndü. Kocası yüzünde o bilindik gülümsemesiyle kendisine bakıyordu. Hiç birşey diyemeden, hasretle kocasına sarıldı. İşte dileği gerçek olmuştu, onca zamandır başaramadığı şeyi deniz başarmıştı. Kocasının kollarından ayrılmadan tüm gücüyle onu sıktı. Kokusunu öylesine özlemişti ki, yıllarca böyle durabilirdi. " Ah seni öyle özledim, öyle bekledim ki.. " Eşi yanıt vermeden onun yüzüne baktı. Gözlerinde hafif bir keder vardı. Genç kadın, gayet iyi tanıdığı kocasının yüzündeki gülümsemesinin ardına saklanmış, gözlerindeki kederi hemen farketmiş ve onunda yıllardır kendisini özlediğini düşünmüştü. Onu görmenin verdiği sevinçle hiç birşey düşünemiyordu. Kocasına tekrar sarıldı, onu tekrar kokladı. Hiç uyanmak istemiyor, kalan tüm yaşamı boyunca bu rüyanın devam etmesini istiyordu. Yılların verdiği özlem ve hasretle saatlerce konuştular. Birbirlerini ne kadar özlediklerini, birisinin olmadığı yaşamda diğerinin eksikliğinin nasıl hissedildiğini anlatıp durdular. Her ikiside heyecanlı ve sevinçliydi. Bir o kadarda hüzünlüydüler. Genç kadın güneş ufuktan yavaş yavaş doğarken, gözlerini bakmaya doyamadığı kocasından alarak denize çevirdi ve ağlamaya başladı. Kocası " Ağlama.. " dedi. Ağlamaması imkansızdı, birazdan uyanacak ve bu güzel gece sona erecekti. Bir ay boyunca yine kocasına hasret kalacaktı. Ona hızlı hızlı yine mektup yazacağını, hiç durmayacağını, her ay hilali sabırsızlıkla bekleyeceğini söyledi. Kocası elleriyle karısının ağzını kapattı. Gözlerinde garip bir bakış vardı. Gülay' ı öptü. " Gitme desem de, gideceksin, fakat döneceğinde unutma, burada seni bekliyor olacağım.. " dedi. Güneş doğmuştu, gülay artık uyanması gerektiğini ve uyanmazsa ailesinin endişeleneceğinden, onu zorla uyandıracaklarından, bu güzel rüyanın sarsıntılarla bitmesini istemediğinden bahsetti. Ona son defa sarılarak, denizin üzerinden yürümeye başladı. Evine doğru yaklaştıkça yüreği sızlıyordu. Ara ara arkasına bakıyor ve kocasının orada beklediğini görmek içine tarifi imkansız bir huzur veriyordu. Gözyaşları içerisinde sahile çıktı ve evlerinin önündeki kalabalığı farketti. Biraz daha yaklaşınca, kulakları annesinin feryatlarıyla çınladı..

" Gülay, Gülaaay, Gülaaaay.... "

kantar
06-07-2006, 22:42
Yaşamın anlamını kavramak için dünyayı dolaşmaya çıkan bir genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir bilgeyi ziyarete gitmişti.
Gezgin genç, bilgenin yaşadığı evde, tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gördü.
Fakat evi dikkatle gözden geçirdikteb sonra , yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalyeden başka evde hiçbir eşyanın olmadığını gördü ve merakla sordu:
"Neden hiç eşyanız yok?" dedi. "Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz.... Onlar nerede?"
Bilge, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sordu gezgin gence;
"Senin de yalnızca, sırtında taşıdığın küçük bir çantan var, yavrum" dedi. "Peki, senin eşyaların nerede?"
Gezgin genç, kendini savunurcasına yanıtladı bu soruyu:
"Ama görüyorsunuz.... Ben yolcuyum."
Ünlü bilge, hak verircesine güldü:
"Ben de öyle, yavrum" dedi. "Ben de öyle...."

baron11
09-07-2006, 21:52
KALIPLANMIŞ İNSAN

Dere tepe , dağ ova dolaşmasını seven tek gözlü bir adam varmış.Yürür yürür gidermiş,gider gider yürürmüş.
Bir gün uzakta renkleri karmakarışık bir köy görmüş; alacalı bulacalı garip bir köy.Yaklaşmış köye doğru . Yolları bir tuhaf, evleri bir tuhaf ,evleri bir tuhaf,insanları bir tuhafmış köyün..
Girince köyün içine anlamış meseleyi .Körler köyüymüş burası .Kadınların, erkeklerin,çocukların, velhasıl herkesin sımsıkı kapalıymış gözleri..
Gezginci adam karar vermiş burada yaşamaya :
-Hiç değilse benim bir gözüm var, diyormuş. Körler ülkesinde şaşılar kral olur, derler.Ben de bunların başına geçer yaşarım.
Körlerin gözleri yokmuş ama elleri ,kulakları , burunları çok hassasmış.Kendilerine göre kurdukları bir düzen içinde yuvarlanıp giidyorlarmış.
Adam şaşkın hallerine bakıyormuş onların Yürümeleri ,konuşmaları
doğrusu başka türlüymüş.

...

Bir gün körlerden biri öteki körün malını aşırmış.sadece tek gözlü adam görmüş bunu.Bağırarak ilan etmiş.
-Filanca malını çaldı falancanın.
Körler:
-Nereden biliyorsun o kadar uzaktan duyulmaz ki, demişler
-Ben duymadım ,gördüm. Gözüm var benim görüyorum
Körler göz diye , görmek diye bir şey bilmiyorlarmış.Uzun yılar içinde çoktan unutmuşlar bu hissi.
-Ne demek görmek demişler,nasıl görüyorsun yani, duyulmayacak mesafedenanlıyor musun ne olup bittiğini?
-Anlıyorum tabi..
-İnanmayız,imtihan edeceğiz seni..

....

Adamı almışlar ,uzakça bir yere dikmişler.Tecrübeleriyle biliyorlarmış o uzaklıktan hiç bir şeyin işitilmeyeceğini
- Anlat bakalım, şimdi biz ne yapıyoruz, demişler.
Adam anlatmış:
-Oturuyorsunuz, konuşuyorsunuz.Şu ayağa kalktı, bu elini oynattı, beriki bacağını sallıyor vs..
Derken körler bir evin içine girmişler,bağırmışlar:
-Anlatsana
-İçeri girdiniz, göremiyorum ki.
Körler bilmedikleri için içeri girmenin ne olduğunu:
-Ne olmuş yani içeri girmişsek.Elli santim farketti ,anlat, anlat demişler.
-Arada duvar var görmüyorum.
Körler:
- Sen atıyorsun, demişler. Demincek tesadüf etti.Bak, şimdi bilemiyorsun.
-Çıkın dışarı , söyliyeyim.
-Bu kadar uzaktan duyunca ha içerisi, ha dışarısı ne çıkar yani..
- Ben duymuyorum, ben görüyorum diyormuş adam.
-Öyle şey olmaz, demişler.Sen de bir bozukluk var.Saçmalıyorsun,acayip şeyler söylüyorsun.Hekime muayene ettireceğiz seni..


...

Adamı yaka paça köyün hekimine götürmüşler.Hekim de kör tabi..
Elleriyle yoklamaya başlamış adamı.Yoklamış yoklamış ve parmaklarını adamın yüzünde gezdirirken :
-Buldum, demiş bozukluk burada..

Adamın açık olan gözünü kastediyormuş hekim ve:
-Saçmalaması bundan dolayı , diyormuş.Ben şimdi hallederim,düzeltirim onu..
Körler ülkesinde kral olmaya kalkan gezginci zor bela kurtarmış kendini oradan.
Körler görenleri anlıyamazlar.Saçmalıyor sanırlar ve onu da düzeltip kendilerine benzetmek için gözlerini çıkarmaya uğraşırlar.


20 Mayıs 1996 Sabah Gazetesi Çetin Altan'ın 'Şeytanın Gör Dediği 'köşesinde Körlerin Hikayesi başlıklı yazısı..( Öykü H.G Wells)

Warren Bennis 'AN INVENTED LİFE' adlı kitabında kendini yeni baştan inşa eden insanla,başkalarının oluşturduğu bir yaşamı sürdüren insanı karşılaştırır.O'na göre kendilerini yaratamayaan insanlar,kendilerini tanıyamazlar.Kendileri sandıkları şey aslında aileden, eğiitimden, kültürden ödünç aldıkları tavırlar, roler, özdeşimlerdir.Bir kişinin kendini yeniden yaratabilmesi için,içine doğmuş olduğu rollerin ötesine geçebilmesi gerektir.
Warren Benis 'bir kere doğanlar', 'iki kere doğanlar' diye bir kavramdan söz eder.İki kere doğanlar kendilerini yeniden yaratan insanlardır.Bu insanlar özgün (authentic) insanlardır ve yaşamı başkalarının verdiği rol ve beklentiler içinde değil, kendi yazdıkları bir vizyon içinde yaşarlar.Kendi yaşamlarını yaratan, kendi yaşamlarının yazarlığını yapanlar ,kendileri için doğal olanı yaşarlar.Diğerleri ise 'kalıplanmış insan ' bölümünü oluşturur.

Gelişmiş insan başkasının gözüyle olayları görebildiği için kendini onların yerien koyabilir,onların gözü ve kulağıyla onları değerlendirip kendini onların yerine koyarak empati ile dinleyebilir.
KALIPLANMIŞ İNSAN da eksik olan budur.Bilinci kalıplanmış olduğu için olayları başkasının gözü ve kulağı ile değerlendirme yapamaz, empati ile dinleyemez.
Amerika'nın ünlü avukatlarından Gerry Spence How to Argue and
Win Every Time' adlı kitabında 'Aya giden , atomu parçalayan ,genleri yeniden birleştiren insanlık, kendi insanlığını henüz öğrenemedi.Tüm teknik gelişmelere rağmen insanlık yönünden henüz karanlık çağları yaşıyoruz.


KAYNAK

İÇİMİZDEKİ BİZ
KALİTE BİLİNCİNİN TEMELİ

DOĞAN CÜCENOĞLU

kantar
10-07-2006, 07:03
Hediye

Karla kaplı sokakta sağa sola koşuyor ve rastladığı kişilere, avucunda tuttuğu şeyi gösteriyordu:

- Bak, abla ne verdi!..

Olayı başından beri görmüştüm. Okuldan çıkan liseli kızlardan birisi yanına yaklaşmış ve yanağına bir öpücük kondurup, küçücük avuçlarına birşeyler bırakmıştı. Beş ya da altı yaşlarındaki yavrucuk, kızın arkasından bir süre baktıktan sonra büyük bir sevinçle yerinden fırlamış ve belki de şimdiye kadar kendisine verilen o tek hediyeyi, başkalarına göstermek istemişti.

Sıra bana geldiğinde, gülen gözlerle yaklaşıp aynı şeyleri yaptı :

- Bak, abla ne verdi!..

O değerli hazinesine duyduğum merakla ellerini araladığımda, ne diyeceğimi bilemedim. Soğuktan moraran avuçlarında, erimeye yüz tutan bir kartopu tutuyordu.Hemde dizlerine kadar kar içindeyken.

Çocuk hızla kaybolmakta olan hazinesini birkaç kişiye daha göstermek arzusuyla koşarak yanımdan uzaklaştı.

O küçük çocuğun kim olduğunu sorduğumda, ailesinin bir kazada öldüğünü ve dedesiyle birlikte yaşadığını söylediler.

Ona, " mahallenin yetimi" diyorlarmış...

kantar
15-07-2006, 14:00
Yolumuzdaki Engeller
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacaktı?. Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı.. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde.. "Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral. Köylü, bu gün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. "Her engel, yasam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır

kantar
15-07-2006, 14:02
Kıymet Bilmek

Bir padişah acemi bir köle ile gemiye binmişti. Köle hiç deniz görmemiş, geminin mihnetini tatmamıştı. Ağlamaya, inlemeye başladı. Tir tir titriyordu. Avutmak için çok uğraştılar, ama bir türlü sakinleşmedi. Padişahın keyfi kaçtı. Herkes aciz bir vaziyetteyken gemide bulunan yaşlı bir adam padişahın huzuruna çıktı, 'Müsaade buyurursanız ben onu sustururum' dedi. Padişah da 'Lütfetmiş olursunuz' dedi. Yaşlı adam emretti, köleyi denize attılar. Köle birkaç kere suya battı çıktı. Sonra saçından yakaladılar, gemiden tarafa çektiler. Köle gemiye yaklaşınca iki eliyle dümene asıldı, oradan gemiye çıktı, bir köşede uslu uslu oturmaya başladı. Yaşlı adamın yaptığı iş padişahı hayrete düşürdü, 'Bu işteki hikmet nedir' diye sordu. Yaşlı adam cevap verdi: ''Köle evvelce suya batmayı tatmamıştı. Gemideki selâmetin kıymetini bilmiyordu. İşte huzur ve saadet de böyledir, bir felâkete duçar olmayan kimse, huzurun kıymetini bilemez."

kantar
15-07-2006, 14:06
Aşk Ve Çılgınlık

Uzun zaman önce,dünya yaratılmadan ve insanlar dünyaya ayak basmadan önce,iyi huylar ve kötü huylar ne yapacaklarını bilemez vaziyette dolanıyorlarmış.Bir gün toplanmışlar ve her zamankinden daha sıkkın oturuyorlarken Saflık ortaya bir fikir atmış: "Neden saklambaç oynamıyoruz?" Ve hepsi bu fikri beğenmiş,ve hemen Çılgınlık bağırmış:"Ben ebe olmak istiyorum!!!"ve başka hiç kimse Çılgınlığı arayacak kadar çıldırmadığı için,Çılgınlık bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış...1,2,3... Ve Çılgınlık saydıkça,iyi huylarla kötü huylar saklanacak yer aramışlar.Şevkat Ay'ın boynuzuna asılmış,İhanet çöp yığınının içine girmiş,Sevgi bulutların arasına kıvrılmış,Yalan bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama yalan söylemiş çünkü gölün dibine saklanmış.Tutku dünyanın merkezine gitmiş,Para Hırsı bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış... Ve Çılgınlık saymaya devam etmiş,79,80,81,82,83...Aşkın dışında,bütün iyi ve kötü huylar o ana kadar zaten saklanmış.Aşk kararsız olduğu gibi,nereye saklanacağını da bilmiyormuş.Bu bizi şaşırtmamalı çünkü hepimiz Aşkı saklamanın ne kadar zor olduğunu biliriz.Ve Çılgınlık 95,96,97.. ye gelmiş ve 100 e vardığı an Aşk sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış.Ve Çılgınlık bağırmış"Sağım solum sobedir,geliyorum!" ve arkasına döndüğünde ilk önce Tembelliği görmüş,o ayaktaymış çünkü saklanacak enerjisi yokmuş.Sonra Şevkat'i ayın boynuzunda görmüş ve İhaneti çöplerin arasında,Sevgiyi bulutların arasında,Yalanı gölün dibinde ve Tutkuyu dünyanın merkezinde,hepsini birer birer bulmuş sadece biri hariç.Ve Çılgınlık umutsuzluğa kapılmış,en son saklı kişiyi bulamamış.Derken Haset,Aşkın bulunamamasından haset duyarak,Çılgınlığın kulağına fısıldamış:"Aşkı bulamıyorsun,o güllerin arasında.."Ve Çılgınlık çatal seklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına çılgınca saplamış,ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar.Ve haykırıştan sonra Aşk elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış,ve parmaklarının arasından iki sicim kan akıyormuş,gözlerinden.Çılgınlık Aşkı bulmak için heyecandan Aşkın gözlerini kör etmiş."Ne yaptım ben?Ne yaptım ben?"diye bağırmış."Seni kör ettim.Nasıl onarabilirim?"Ve Aşk cevap vermiş"Gözlerimi geri veremezsin ama benim kılavuzum olabilirsin" VE O GÜNDEN BERİ, ASKIN GÖZÜ KÖRDÜR VE ÇILGINLIK HER ZAMAN YANINDADIR!!!!

kantar
16-07-2006, 14:50
Sırası mı Şimdi?

Geçenlerde düşündüm de ; hayatımız boyunca hep bir şeyleri yapabilmek için zamana karşı beklemek zorunda bırakılmışız. Sizde fark ettiniz mi? Nasıl akıntıya karşı kürek sallamaya çalıştığımızı.. Neyin, ne zaman, neye göre sırasının geldiğini, küçük çıkarlar yüzünden hep başka birilerinin belirlediğini. Belki de siz, ufku dar, yoz, küçük insanların dışında kalmayı başarabilenlerdensinizdir. Bilemiyorum, siz istediklerinizi "sırasında" yapabildiniz mi ama
ben hiç yapamadım.
Belliğimin çizgilerinde, çocukluk günlerimi, şimdi anımsıyorum da; saçlarımı o zamanın modası olan aslan başı modelinde kestirebilmek için bile, beklemek zorunda kalmıştım. Tabi o zaman hiç gelmedi, çünkü büyükler (yani, güçlü olan taraf) diğer tarafı o yada bu şekilde, kandırmayı başarır.
Annem hep: "Bak, ablana hala saçları dümdüz.Sen bi büyü bakarız o zaman" deyip beni oyalamıştı.O saç modelini kestirebileceğim yaş ise hiç bir zaman gelmedi.Kendimce ne zaman: "Belki sırası gelmiştir" diye düşünsem, annem : "Hiç olur mu? Bu yaşta, biraz daha büyü bakarız" derdi.
Şimdilerde ise aslan başı saç modeli sadece 80'li yıllara ait Ajda Pekkan resimlerinde kaldı.
Sonra balerin olmak istedim. “20:00” haberleri başlamadan önce TRT'de 10 dakikalık "bir bale" adlı program yayınlanırdı.Salonun ortasında bir köşeden bir köşeye uçardım.Annem :"Akşam akşam sırası mı şimdi kızım tepinmenin, hadii yatağa" derdi. Ben de öylen vaktinde radyoyu açtığım gibi; parmak uçlarımda dönmeye başlardım.Bu sefer de cevap hazırdı;"Kızım bi rahat dur, etrafı temizleyeceğim, şimdi sırası mı hiç? uslu uslu otursana yerinde"derdi. Bir türlü rastlayamazdım rahat rahat dans edebileceğim bir ana.Bir gün annem boş bulunup bana; "Seni konservatuara göndereceğim" demişti. O zaman göklere uçacak kadar dans edebileceğimi, iyi bir balerin olacağımı vaadetmişti. Ama bir daha bu vaadini hiç anımsamadı. İkide bir anneme gider: "Anne ilkokuldan sonra balerin olacağım dimi?"derdim. Annem: "Şimdi yaşın küçük, zamanı gelince önce sınavlara gireceksin, sonra kazanırsan gidebileceksin" derdi. Bazen annemi bunaltır başı ağırdığı için cevap veremezdi. Sırası değildi çünkü. Başı ağrımadığı için, gazete okuduğu için, gazete okumuyorsa, banyoya gireceği için.....Bir türü zamanı ve sırası ve gelmedi. Ne konuşulacak nede bale yapabilecek..
Sonra; okulda öğretmen ders anlatırken, aklıma gelen bir şeyi sormak için parmağımı kaldırırdım. Öğretmen bir süre görmezlikten gelirdi, parmağım yanlış yere dikilmiş bir fasulye sırığı gibi öyle havada kalırdı..Sonunda öğretmen: "Şimdi sırası değil, anlattığım konu bitsin ondan sonra"derdi. Teneffüslerde; yakamıza taktığımız daracık kurdeleden sıkılır çıkartırdım. Hemen öğretmenlerden biri gelir; "Okulda bulunduğun süre o kurdeleyi çıkartamazsın! Okul saatinin bitmesini bekle"derdi. Okula giderken annem saçlarımı hep iki yandan örerdi.Annemi öpüp kapıyı kapattığı an daha merdivende saçlarımı açar, arkadan salkım saçak toplar okula giderdim. Daha kapıda öğretmenlerden biri; "Ne saçının başının hali ? Okulda saçını böyle toplamanın ne zamanı nede yeri. Hem yaşına daha uygun iki örgü yapmalısın saçını.Saçlarını böyle toplamanın daha çok zamanı var."derdi. Bir keresinde; "Saçımı neden üç örgü değil de, iki örgü yapmak zorundayım" dedim diye öğretmenim annemi okula çağmıştı. Annemde gözleri üzüntüden fal taşı gibi açılmış ne yapacağını bilemez şekilde; "Kızım neden büyümek için acele ediyorsun? Zamanı gelince istediğin gibi tararsın saçlarını, daha ablandan görmediğim şeyler ..."demişti
Biraz filizlenip, aklımın kestiği bazı şeyleri kendi özgür irademle karar vermeye çalışınca, her şey değişecek, artık tüm zamanları ve sıraları ben belirleyeceğim diye pek bir mutlu olmuştum. Ama bu mutlulukta çok uzun sürmedi. Çünkü; sevdiğim kişiyi, yemekte, yahut yürürken, yahut otururken, canım birden öpüvermek istemişti. Kursağımda kalmıştı istediğim. Şaşkın bir yüz açıvermişti yine gözlerini ardına dek; "Hişşt yapma, sırası mı şimdi ?"...... İnsanlar ne çok seviyorlardı, bir şeylerin sırasını ve zamanını belirlemeyi... Otobüste, minibüste, sokakta, şirkette, evde ve hatta sevgide......
Velhasıl hiç bir şeyin sırasını tam getiremedim. Ama sırasız mırasız bir şeyler yapmaya çalıştım kendimce bunca zaman. Bir şey yapmak için sırasını bekleyenler ise, genellikle hiç bir şey yapamadılar. Zaten hep, öteden beri aklıma takılıp kalmıştır, bir şeyi yapıp yapmamanın "sırası"nı kimin saptadığını... İşin garibi çoğu kez kimse de başaramıyor şu zamanlama işini. Kumandayı ele alalım derken teslim olmak zorunda kalıyorlar. Hani şu her şeyi ben belirleyeyim duygusu var ya...

Sonuçta, kendimce ; “Bir şeyi yapmanın sırası, onu yapmak istediğin an olduğuna, kanaat getirdim.”
Zaman ayarını ters kullanmışsan zaten toz olur gidersin.
Yok ters kullanmamışsan, "şimdi sırası mıydı" diyenlere uzaktan nanik yapıyorum artık.

kantar
19-07-2006, 11:29
HAYATI ÖĞRENMEK

Bir yerlerde tıkanıp kaldıysa hayat, soluk almak güçleştiğinde,
Yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını,
Dağlara dönmeli yüzünü insan.
Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak;
Yeni insanlarla 'tanışmalı, yeni keşifler yapacak....
Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa,
Gerçekleştirmeyi denemeli!
Her geçen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını zamanın bir nehir,
Kendisinin bir sal olup da, O dursa da yolculuğun devam ettiğini
anlamalı.
Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler,
Her aksam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa,
Değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri;
Küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin, bir kaç durak önce inip
Servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş
gözlüklerini;
Gördüğünü hissedebilmeli!
Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce,
Değerli olabilmeli hayat!
İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için!
Başkasının yerine koyabilmeli kendini;
Ağlayan birine "gül", inleyen birine "sus" dememeli!
Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli!
Şu adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı;
Sevgisiz, soysuz kalarak!
Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden,
Derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine...
Güneşin doğuşunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını...
Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna; fırtınada boranda;
Öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!
Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği;
Bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli!
Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu
Olmayı beklememeli!
Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı;
Bir fırsat yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için; kaçırmamalı!
Çünkü hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için, hiç
Çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin; ağlamayı bilmiyorsan,
Neşesizdir kahkahaların;
Merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların...
Ne, herkesi düşünmekten kendini, ne; kendini düşünmekten herkesi
unutmamalı!
Bilmeli; çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek ya da hep almak için...
Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil,
Söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli!
Aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere...
Hafızası olmalı insanın; hiç değilse, aynı hataları, aynı bahanelerle
tekrarlamaması için!
Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak!
Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak!
Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi;
Ama kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki, hakkını verebilsin
sevdiklerinin;
Zaman bulabilsin;
Bir teşekkür, bir elveda için...
Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer;
Asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten;
Ama herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark
edebilmeli insan!
Tıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi...
Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı...!

EN GÜZEL SEVGİLER SİZLERİN OLSUN...

seabıscuıt
29-07-2006, 18:58
sn kantar ve diğer arkadaşlar ellerinize sağlık,

kantar
30-07-2006, 09:23
sn kantar ve diğer arkadaşlar ellerinize sağlık,
iyi ve güzel olan her şeyi arkadaşlarla paylaşmaya çalışıyorum, beğendiğinize sevindim, teşekkür ederim.

kantar
30-07-2006, 13:07
Acı

Sizin için ne derece önemi var bunu bilmiyorum ama ben bu satırları yazarken gözümden damlalar akıyor klavye üzerine. Erkekler ağlamaz lafı bana göre değil. Ağlamaktan hiç utanmadım,duygularım,acılarım beni boğduğu zaman hep ağladım.Yine ağlıyorum... Sizleri tanımıyorum ama sizlerle paylaşmak istiyorum.Lütfen;bu satırlara bir seven olarak sahip çıkın ve lütfen yazılı satırlar olarak geçmeyin. Okudukça yeryüzünde insanlar neleri yaşarmış diyeceksiniz buna eminim. Bir memur ailenin en küçük çocuğu olarak babamın tayininin çıktığı bir köye taşındık.Huzursuzdum,okulumu bir köy okulunda okumaktansa ,şehirde medenice okumak istiyordum.kaydımı yaptırdı babam okula.İlkokul 4. sınıftan başladım köy okuluna.Beni bir sınıfa verdiler.Öğretmen köyde yabancı olduğumu biliyordu ve hangi sıraya oturmak istiyorsan otur dedi bana.Bir kızın yanı boştu sadece oraya oturdum.Hayatımı adadığım,gidişiyle beni bitiren insanla ilk o zaman tanıştım.İsmi Altınay idi.Çocuk yaşımda bile onun güzelliği beni çok etkilemişti.Masmavi gözleri,gamze yanakları ile arada bir bana dönüp gülüşü,yanlış yazdığım notlarımda kendi silgisiyle defterimdeki hatayı silmesi beni o minik yaşımda ona bağladı.O dönemlerde çocukça bir arkadaşlıktı. Zaman ilerledikçe onsuz tek saniye geçiremiyordum.ya ben onlara gidip ders çalışıyor, yada o bize geliyordu.Mükemmel bir paylaşımcıydı.Yüreğini,sevgisini,dostluğunu daha o yaşta vermişti bana.İlkokulu birlikte okuduk ve aynı sırada bitirdik.Hep onunla hep ona biraz daha alışarak. Ortaokula geçtiğimizde ailelerimize rica ettik ve bizi aynı okula yazdırdılar, hatta aynı sınıfa,hatta aynı sıraya oturmamız için babalarımız öğretmenlere adeta yalvardılar.Başarmıştık. Yine aynı sıradaydık.Geride kalan ilkokul dönemindeki iki yılda anladım ki onsuz hayat bana huzur vermiyordu.Yaşımız olgunlaştıkça o beni,ben onu daha çok seviyordum.Çocukça başlayan arkadaşlığımız sevgiye aşka dönüşmüştü ortaokul yıllarımız bitmek üzereyken.Şehir merkezinde.Ailelerimiz liseye geçtiğimiz sırada ortak bir karar aldılar.Buna göre tek ev kiralayacak ikimiz aynı evde kalacaktık.Annem de bizimle kalacaktı.Allah'ım o karar bize iletildiğinde dakikalarca sarmaş dolaş kutlamıştık bunu.Ona aşık olmuştum.Aynı duyguları o da paylaşıyordu ve bunu fareden ailelerimiz okul bittiğinde evlendirelim diye karar almışlardı bile.Ona tapıyordum artık.Haşa Allah'a şirk koşar gibi günah işlercesine seviyordum.İlk elini tuttuğumda sakın bir daha bırakma demiştim. Yanakları kızarmıştı,utanmış ve başını önüne ! eğmiş,gülümsemiş ve elimi sıkı sıkı kavramıştı.Artık her gün elele tutuşup okula gidiyor okuldan çıkarken elele dolaşıyor geziyor öyle gidiyorduk evimize.Arada bir elleri terler ve her terleyişte elini elimden kurulamak için çekerdi.Bunu her yaptığında kızar elimi bırakma diye azarlardım,hep tamam tamam diyerek gülümser ve hızla elini avucuma sokuştururdu. Her şey harikaydı,dünya cennet gibiydi gözümüzde.Yıllar akıp gidiyordu mutluluk içinde.Nihayet liseyi de bitirmek üzereydik.karne dönemi gelmişti.Karnelerimizi aldık hiç kırığımız yoktu.Sevinçle sarıldık birbirimize elimi tuttu.bunu kutlamak için bir cafeye gidip cola içerek kutlayacaktık.Okulun az ilerisinden geçen bir çakıl yol vardı.Her zaman toz duman içinde olurdu.çakıllarla kaplıydı.O yolun benim ve ölürcesine sevdiğim insanın ayrılmasında bu kadar rol oynayacağını bilsem hiç girer miydik o yola.Neler vermezdim o yolu yürümemek için. Eli yine elimdeydi,ansızın elini çekti,terlemişti yine eli.Sanırım dört adım atmıştım.Dönüp yine azarlayacaktım.Çünkü hem elimi bırakmış,hem de geride kalmıştı.Dönüp baktığımda Dünya başıma yıkıldı.Sanki gök kubbenin altında kaldım.yerdeydi ve yüzünden kan fışkırıyordu.ne yapacağımı bilemedim üzerine kapandım yüzüne yapışmış saçlarını kaldırdığımda hayatımı bitiren o görüntüyle karşılaştım.Başı kesilmiş bir tavuk gibi çırpınıyordu.Suratına bir taş parçası bıçak gibi saplanmıştı ve bakmaya doyamadığım mavi gözlerinden biri akmıştı.Suratının yarısı yoktu.Hırlıyordu bana bir şeyler demek istiyor kanla kaplı diğer gözünü temizleyerek bana bir şeyler demeye çalışıyordu.Yoldan geçen bir kamyonun tekerinin altından fırlayan bir taş suratına saplanmıştı.Ölürcesine bir aşkı,geleceğimizi kibrit büyüklüğünde bir taş parçasının bitireceğini bilemezdim.Donuk donuk hiç konuşamadan yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. Ellerini tuttum kaldırdım başını göğsüme dayadı ve elimi sıkı sıkı tuttu.Akan kan ellerimize damlıyordu.Yoldan geçen bir araba durmuş bizi seyrediyordu,hastaneye yetiştirelim dediğimde kanlı olduğu için almadı ve kaçtı gitti.Kimse arabaya almıyordu.çevreme bakıp yardım eden demekten,ona dönüp seni seviyorum,beni bırakma,dayan demekten başka bir şey yapamıyordum.İki dakikalık bir çırpınıştan sonra kucağımda öldü.Cennet olan Dünya 5 dakikada cehenneme döndü.Tam dokuz yıl oldu onu yitireli.Kendime olan güvenimi yitirdim.Artık kimseyi sevemem,kimsede beni sevemez korkusundan kurtaramıyorum kendimi.Bitkisel hayatta gibiyim.Tek elimde kalan bu net.bu net aracılığıyla sizinle paylaşmak istedim.Yitiren,ya da ben yitirenle paylaşmak isteyen herkese elleri terlese bile ellerimi bırakmamaları şartıyla elimi uzattım.Dost,kardeş,arkadaş ne olursanız olun ama elimi bırakmayın.Size sesleniyorum, elimi bırakmayın lütfen...

kantar
30-07-2006, 13:23
BİR MAKAS VE BİR KUTU İLAÇ


Bir makas ve bir kutu ilaç. Tercih sözkonusu olduğunda hiç düşünmemiştim hangisini seçeceğimi ama işte o an bir kutu ilaca baktım baktıkça kendimi değil geride bıraktıklarımı düşündüm. Ne yaparlardı tek tek bütün tanıdıklarımı düşündüm.
Ölüm haberimi aldıklarında ne yapacaklardı. Görmek isterdim kimin ne kadar üzüldüğünü ama şuna emindim ki üzülmeyen bir tek insan olmazdı tanıdıklarımın içinde belki tanımadığım insanlar bile yada beni tanımayanlar üzülürdü duyunca hikayemi.
Bu suçsuz insanın nasıl olurda kendi canına kıyacağını. Sonra gidip uyuyan kızımın o güzel masum yüzüne baktım.
Beni ne kadar çok sevdiğini söylediği sevgi sözcüklerini duydum kulaklarımda. Bensiz düşünemiyordu hayatı belki herkes gidebilirdi ama ben yani annesi olacaktı hep yanında. Kimse yoktu ben bunları düşünür savaşırken hayatta kalmakla gitmek arasında. Biri gelsin birşey söylesin gitme desinde işim dahada kolaylaşır diye düşündüm. Sonra tekrar kendi evim diyebileceğim ama evim olmayan evin mutfağına attım kendimi. Kardeşim arkadaşı ile gülüyor şakalaşıyordu sanki nereden çıktı bu ablamlar dercesine baktığını hatırladım bu akşamki yemekte gözlerimin içine. Bakmıştı ama tamam gidiyorum hayatından sen rahatını bozma diyemiyordum. Sırtımı dönüp o bakışı unutmak istercesine kızımı alıp kaçmıştım hemen odaya. Bir taraftan bulaşıkları yıkarsam belki fazla yorulmaz ve bize katlanabilir diye düşündüm. Ve kızımı uyutmaya karar verdim kendimle başbaşa kalabilmek için.

Çok üşüyordu minik yavrum yere serili yatakta yatarken başına pencereden gelen rüzgarı elimle ölçtüm birşeyler daha giydirip yeni aldığım hikaye kitabını okudum. Okuduğumu duymuyordum o anda kafamda bin tane düşünce savaşıyor ve kaybediyordu saniye farkla. Sonunda uyumuştu gözlerini kapattığı an başladı yaşlar süzülmeye yanaklarımdan. Kalkıp oturdum çünkü bende hastaydım ve nefes alamıyordum. Nefes alabilmek çok güzeldi ama değerini bilemiyordum. Bir süre ağladım düşüncelerime meze olsun diye.Bir hafta öncesine kadar bir odası kurulu düzeni ve çok sevdiiği arkadaşlarının olduğu bir okula gidiyordu kızım. Bir gün içerisinde değişmişti hem onun hem bizim hayatımız ama biz bile anlayamazken yaşadıklarımızı ona anlatamıyorduk. Artık kirasını bile ödeyemediğimiz evimizden eşyalarımızı alıp götürerek taşıdılar bizi kardeşimin evine. Gelmeyi düşünüp gelmemek çok daha rahatlatıcıydı oysa. Gidelim diyordum gidelim buralardan ama bir evimin olması sadece bana ait olması her zaman daha çekiciydi gözümde. Gitmemek için direndik birsüre sonra onlar geldi. Küçüklüğümün kötü adamları icra polis avukat üçlüsü.Alıp götürdüler ele dokunur ne varsa evimizden. Sanki kararın doğru taşınmalısın der gibiydiler, ne yaptıysak durduramadık bu talanı.
Eve geldiğimde eşim her yeri toplamış süslemişti. Kızımın evi görmesini istemedim, eşyaların yoklukları değil onun vereceği tepki korkutuyordu beni. Neyseki Kızım yoktu evde gittiğimde. Oh şükür dedim içimden görmemiş bize dokunan şeyler kimbilir onda ne yaralar açardı belkide onunda çocukluğundan hatırladığı bu kötü adamlarmı olurdu.

Eşim evi toplamış almayı unuttukları bir müzik çalarda hafiften bir müzik çalıyordu. Çoktandır sermediğim örtüleride sermişti sehpanın üzerine koltuklarımız ve sehpamız vardı hala onu güzelleştirmek istercesine. Aslında görmedi diye sevinmiştim ama kızımın evin o manzarasını gördüğünü ama sandığım kadar büyük bir tepki vermediğini öğrendim. Eve getirdim televizyon seyrettiği bakıcısını evinden. Eve girer girmez o akşam televizyonda oynayacak olan dizileri saymaya başladı sadece hızlı hızlı sevdiği programları sayıyor ve ağlıyordu. Onu yatıştırmak bir gün daha sabretmesini söylemeye çalışmak faydasızdı ama hala bizim ağlamadığımızı ve yalanda olsa gülücükler saçtığımızı görünce sustu. Ertesi günü televizyonumuzun geleceğini söylemiştik ona geleceğine inanmasakta. Gidecek bir yerimiz vardı oda ne zamandır gelmemizi isteyen kardeşimin eviydi. Sanki sevgi doluydu gelin abla beraber yaşayalım dediğinde ağzından çıkan kelimeler. Ama aslında kabus yeni başlıyordu. Aslında hayata sen öyle bakarsan kabus olurdu biliyorum ama artık yaşadıklarımın çok ağır gelmesi beni delirtecek güce ulaşması güzel görmemi engelliyordu hayatı. Ertesi günü bekledik ve eşyalarımızı hemen geri alamayacağımızı söylemeleri ile o akşam bir haftalık kıyafetlerimizide alarak uzaklaştık o evden sanki gecenin karanlığı herşeyi kapatıyor soğuğu ise içimize işliyordu. Otobüs beklerken yeni bir hayata başladığımı düşünüyor kızımın anlamsızca bakan gözlerine bakmamaya çalışıyordum.Zaten ağlayarak çıkmıştı o evden artık bir daha o eve gelmeyeceğini okulunu arkadaşlarını göremeyeceğini biliyordu sanki.

Çok yakında aylardır hazırlandığı 23 Nisan gösterileri yapılacaktı okulunda ve bu gösteri onun için çok önemliydi. Gösteriye katılacağını söyledik buna bizde inanmadan ve çok uzun bir bekleyişten sonra bizi kardeşimin evine götürecek otobüse bindik. Hiç konuşmak istemiyordum durakalmıştım. Oysaki en çok ben istemiştim kardeşimin evine gitmeyi neden mutlu değildim. Eve gittiğimizde kardeşim yeğenim ve bir arkadaşı yemek yiyorlardı. O zaman bu evdemi yaşayacaktım artık dedim içimden kendi evim gibi olmayacaktı hiçbir zaman ama kendi evimiz gibi hissetmek gerekiyordu huzurlu olmamız için.

Aradan bir hafta geçmişti kabus gibi bir hafta yeğenim ve kızım sürekli tartışıyor ve kardeşim ve eşim bu konuda hep kızımın üzerine geliyorlardı. Onu korumak bana aitti. Onu korumak kendimi yaşadıklarımı üzüntülerimi unutup sadece onu korumak. Bu annelik iç güdüsümüydü bilmiyorum ama o çok sevdiğim yeğenimi bir düşman gibi görüyordum kızımı üzdüğü için. O hafta sonu tekrar apar topar çıktığımız evimize gittik hala almamız gerekli şeyler vardı üstelik bir hafta sonra kalan eşyalarımızı bir depoya taşımak zorundaydık ve toparlanacak çok şey vardı. Hızla evi toplayıp sarmaladık ve yine kabus dolu bir hafta geçirmek üzere döndük kardeşimin evine.Kızımı çok seviyordu ne de olsa teyzesiydi ama oda annelik iç güdüsünden hep oğlunu haklı görüyor zaten babasız büyümesinden dolayı acıdığı yeğenimi o da kendince koruyordu.

O hafta Salı günü tatildi ve kızımın yirmiüç nisan gösterilerine katılmak gibi bir hayali vardı hala. Onu gösteriye götürmeye üşendiğimizden değilde gösteride giyeceği kıyafetleri alamadığımızdan götüremiyorduk. Ona havaların yağmurlu olduğunu ve gösterinin iptal edildiğini söyledik hiç tepki göstermedi yine korktuğum gibi olmamıştı ama benim kızım niye tepksizdi kendisi için çok önemli, şeyleri kaybettiğinde bile neden bu kadar tepkisizdi.Oda alışmışmıydı bu yokluğa bu anlamsızlığa bilmiyorum. Pazartesi günü yine çaresizliklik artık son safhasına varmış ve beni hiç istememem birinden borç istemeye kadar zorlamıştı. Herkez herşey beni o kadar incitiyor o kadar üzüyorduki bunun da üzmesi incitmesi hatta çok sevdiğim birini kaybedebileceğim düşüncesi bile beni engelleyemedi.
Ona bir faks çektim sadece yalvardım öl dese ölecektim geldese de gidecek o kadar bıkmıştım o kadar çaresizdim.Faksı çekerken avucumun içine gömmüştüm tırnaklarımı ruh gibiydim ayakta zor duruyor bir yere yaslanmak istiyordum. Çabucak kaçtım faksı çektikten sonra masamın bulunduğu odadan. Çünkü telefon çalsın beni arasın istemiyordum çünkü onunla konuşacak kadar cesaretli değildim. Kimseye yalvarmamıştım üstelik yalvardığım bu kişi başkası olsaydı belki bu kadar etkilenmezdim. Ağzımda iki kelime çıkıyordu sadece onu kaybettim kelimeleriydi. Sigaramı içerken sürekli bunu tekrarlıyor ve ağlıyordum.O anda yaşadığım o büyük acıyı ve sebebini kimseye anlatsamda anlayamaz. Ömrümden ömür silinmişti sanki ölmeyi tercih ederdim o kadar. Sonra toparlandığımı sanarak yerime gittim kardeşim onu aramış ve gelen haber olumsuzmuş.Yani bana borç falan veremezmiş çünkü onunda durumu da iyi değilmiş. Boşuna kendimi küçük düşürmüş yalvarmıştım. Peki şimdi ne yapacaktım. Onu arayamazdım artık konuşamazdım çare değil ölmek istiyordum.Kimseyle konuşmadım iş dışında ve akşam olunca yine bir ruhtan farksız olan bedenimi eve taşıdım. Bu yabancılığı bu umursamazlığı hiç bu kadar hissetmemiştim kardeşim yaşadıklarımı anlattığımda sanki hiç önemsemeden beni dinliyordu bana yabancı gibi bakıyordu çünkü onun hayatı ve heyecanları olduğu gibi kalmış kaldığı yerden devam ediyordu.

Kendimi oraya ait hissetmek için elimden geleni yapmıştım ama başaramadım o gece yanlış bir geceydi. Eşim yoktu çalışıyordu. Bir an önce ölmek tek düşündüğüm buydu saaatler geçtikçe buna daha çok yaklaşıyordum kızımı uyuttum evde sezsizlik hakimdi, kardeşim benim uyuduğumu sanıp arkadaşı ile bilgisayarda chat yapıyordu. Sanki son bakışını unuttuğumu düşünüyor oh be kendi evim kendi odam ve hayatımda bunların ne işi var der gibi salonun kapısını sıkı sıkıya kapattı. Bizi duymak görmek bile istemiyor böyle bir günde tüm olup biteni ona anlatmışken beni nasıl olurda yanlız bırakır diye düşünüyordum, kendimde değildim ve kızımı uyuttuktan sonra mutfağa gittim. Hem ağlıyor hem sigara içiyor hemde saçlarımla uynuyordum. Sanki o saçlar bana ağırlık veriyordu sanki onları kessem başımdaki bu ağırlık kaybolup gidecekti. Şimdi ilaçları içmenin tam zamanı diye düşündüm sigaramı bitirdim ve tekrar kızıma bakmaya gittim dönüşte de yatak odasında makası alıp tekrar mutfağa geldim, makasla ilaç kutusu yanyanaydı. Ölmek kafamdaki tek şeydi herşeyin sonunu ölümümden sonrasını düşündüm. Kızımı eşimi dostlarımı kendimi. Haketmediğim bir hayatı yaşıyordum hakketmediğim acılar çekip inciniyordum. Artık beni hayata ne bağlayacaktı ki. Saçlarımı avuçladım ve kestim umurumda değildi nasıl kestiğim çünkü ölecektim zaten. Kestikten sonra tekrar elimi saçlarıma götürdüm ve rahatladığımı hissettim. Sanki herşeye rağmen yaşamam gerekliydi. Kizım için yaşamam gerekliydi. İçimdeki his bana bunu söyledi. Hala umut vardı ve umutların sebeplerin en büyüğü kızımdı. Saçlarımı toplayıp çöp tormasına attım saklamadım çünkü birileri ben ölmeden onları görsün beni kurtarsın istiyordum keserkende birleri gelsin ne yapıyorsun desin diye bekledim. Kimse gelmedi makası aldığım yere bıraktım ve kızımın yanına başımda korkunç bir ağrı ile uzandım artık ağlamak istemiyordum çok yorgundum. Uyumak ve bir dahada uyanmamak hayalmiydi bilmiyorum ama bu halde uykuya daldım. Sabah kalktığımda olanları unutmuştum. O gün yirmiüç nisandı işe gitmeyecektim kızımla beraberdim.

Hala yaşıyordum ama saçlarım yoktu. Artık kimseye güzel görünmesemde olurdu. Nasıl yaşadığımı bilmeden yaşamaya devam edecektim. Sadece nefes alacak kadar kızımı sevecek kadardı yaşama sevincim. Bu kadar.

Yorgun Ve Savaşçı Bir Anneden

kantar
01-08-2006, 17:12
Mucize

“En olmayacak yerde
En olmayacak zamanda
En olmayacak olay
Her zaman ve her yerde olabilir.”

Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen herşeyi yapmışlardı. Georgi’nin yalnızca çok pahalıya malolacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu.

Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Sally:

“Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir.”

Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally. Domuz biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı.

Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti.

Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally’nin beklediğini görünce

“Evet, ne istiyorsun söyle bakalım” dedi. “Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum” diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi.

Sally “Kardeşim” dedi. Sessizce yutkunduktan sonra devam etti:

“Kardeşim çok hasta, bir mucize almak istiyorum.”

Eczacı Sally’e bakarak “Anlayamadım” dedi.

“Şeyy, babam ‘Onu ancak bir mucize kurtarabilir’ dedi, bir mucize kaç paradır, bayım?”

Eczacı Sally’e sevgi ve acımayla baktı bu kez:

“Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım” dedi.

Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak “Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını söylemeniz yeterli” dedi. Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally’e dönerek “Ne tür bir mucize gerekiyor kardetin için küçük hanım? diye sordu.

“Bilmiyorum” dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara aldırmaksızın devam etti: “Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ve ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok.

Ama babam ‘Onu ancak bir mucize kurtarabilir’ deyince ben de paramı alıp buraya geldim.”

“Ne kadar paran var?” diye sordu iyi giyimli adam. “Bir dolar ve onbir sent” dedi Sally. “Ve dünyadaki tüm param bu!” “Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para” dedi, iyi giyimli adam.

Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally’nin elini tutarak “Beni yaşadığın yere götürür müsün lütfen?” diye sordu. “Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum” dedi.

İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong’du ve George için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı.

Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı.

Anne “Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu maliyeti ne kadardır merak ediyorum” dedi.

Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça malolduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve onbir sent!

kantar
03-08-2006, 13:24
Kalbimin Sahibi..


Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilan vermişlerdi... Canını feda edecek birini arıyorlardı...Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı.
Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu...Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı... Yinede engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına, fakir ama onu seven sevgilisi... Her gün aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu...
"Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var" demişti delikanlı... Genç kızda zaten başka birşey istemiyordu...Sevgiye muhtaç biri, sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki... Ama olmamıştı
işte, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş, onları ayırmıştı... İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi.. Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi...
Ayrılıklarından bu yana 5 bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti...Her günü zehir, her günü hüsran...Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış,kalbini kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı bu kadar sene boyunca.. Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı... Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı, bir zamanlar ellerinin, elerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi... En çokta saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş, koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu. Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama... Zaten artık ölüm umrunda değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki.. Tekrar o geldi aklına... Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık...
Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu.. Ufakta olsa ondan bi hatırasını almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu... Oysa sevdiği, kimbilir kiminle beraberdi. Kendi sevgi dolu kalbinin kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile, ama acaba o paylaşmış mıydı ? Onun sevgisini silmiş atmış mıydı acaba kalbinden ? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü. Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır geliyordu genç kıza... Ölmek istedi,
artık yaşamak istemiyordu bu dünyada.. Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti. Tekrar gözlerini açtı. Kimbilir belki de sevdiği onu unutmuştu.. Bu düşünceler içinde derinliğe daldı...Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı.. Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı...
O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. 1 hafta sonra tekrar gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki bir şeyler eksikti... Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu.. Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı...Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu... Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlatmış, ama ameliyat kolay değil, bir aydan geçer demişti doktor.
Aylar geçmişti ama hala aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Her gün onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlarla.. En çokta kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi.
Oda genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle...
Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti. Yavaşça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı. Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı. Yıllar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği
sevdiğinin kokusu vardı mektupta.. Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip oturdu yavaşça...Kağıdı açtı. Ve elleri titreyerek okumaya başladı.
"Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe 2 sevginin sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim... Her günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin dahada artıyordu.. Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden daha da hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım... Her gün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım... Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime, sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım... Ve bir gün her şeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme. Bunu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim...Ve değerlendirdim... Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye..Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık... Senden çok uzaklardayım belki, ama yinede seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hem de her gece...Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğimi sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin 6. senesi... Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarında sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak olur mu ? Çünkü göz yaşlarımla, adını yazdım ona...Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde... Unutma, kırmızı gülü de unutma olur mu ??...
Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadarda Seveceğim...

SEVGİLİN !!!

kantar
03-08-2006, 13:25
Aşkın Öteki Yüzü..


Bazen öyle birisi çıkar ki karşınıza, öyle bir zamanda girerki hayatınıza, daha önceki ilişikilerinizde yaşadığınız tüm olumsuzlukları unutturur birden. Ne kadar korusanız da kendinizi birkez daha acı çekmemek için, karşı koyamazsınız duygularınıza. Çok fazla direnmez ve bütün kapılarınızı açarsınız ona. Ve hadi dersiniz "Gel içeri, gel ve aşkın ispatla bana "Her şeye rağmen gerçekten sevmeye ve sevilmeye, aşkın varlığına tekrar inanabilmek için o kadar ihtiyacınız vardır ki. Bu kez herşey çok güzel olacaktır. Beklediğiniz insanın o olduğuna emin olmasanız bile, öyle olmasını istediğiniz için buna kendinizi inandırmışsınızdır bir kere. Tüm canayakınlığı, güzelliği, sempatisi ve sevgi dolu görünüşüyle gelir ve girer sevgiyle açtığınız kapıdan içeriye. Onunla yeniden herşey çok güzeldir işte. Sevdiğiniz zaman tam seversiniz çünkü siz. Sınırı yoktur ve hiçbir zaman olmamalıdır sizin sevginizin. Ya heptir ya hiçtir felsefeniz. Ölmek var Dönmek yoktur. Var oluşunuzun nedenidir sevgi. Hayatınıza girmesine izin verdikten sonra ondan başka hiçbirşey önemli değildir sizin için. Aşk kapınıza gelmiştir bir kez daha. Nereye gidrseniz beraberinizde onu da götürür, gözlerinizi kapatınca onu görürsünüz. Öyle içten, yalansız ve çıkarsız sürüyordur ki ilişkiniz, bir gün bitebilecegini aklınıza getirmek istemezsiniz.
Her şeyin çok güzel gitmesi, bir sonu olabileceği gerçeğini değiştirmez yine de. Sizin istediğiniz, aşkın varlığını ispatlamasıdır size. Ama onun amacı size aşkın varlığını ispat etmek değildir. Deneme yanılmayla kendisi için uygun insanı arıyordur o aslında. Ve yanılmıştır yine. Aşk için seçtiği yol sizi inciten yanlış bir yoldur ama yanılmış olsa da iyi bir insandır. Sizi kırmadan uzaklaştırmak için kendisinden, klasik "kendinden soğutma" oyunlarını oynamya başlar sonra. Bu oyunların sizde işe yaramayıaağını anlamayacak kadar az tanımıştır sizi. Siz bilmezsiniz o oyunları. Aşka en sahici yolu olarak bakanlardansınızdır siz çünkü. Aşk varsa eğer gerçektir sizin için ya da hiç olmamıştır. Oyunları işe yaramayınca daha fazla dayanamaz ve; "hiç sevmedim seni çok çalıştım ama beceremedim. Beni anla ve affet ne olur. Aslında ne kadar istesemde kimseyi sevemiyorum" der. Yada "Çok düşündüm, sen çok iyi bir insansın, inan seni üzmek istemiyorum. Hayatım çok karışık. Bunu hak etmiyorsun ama bu aralar kendimle bir savaş veriyorum ve bu savaşta yanımda olmanı istiyorum " der. Siz onun için hayatınızı ve geleceğinizi sorgulamaya başladığınız sırada söyler bunu hemde. Sizin için ne kadar inandırıcı olmasada söyledikleri, artık onu kaybetmişsinizdir bir kere yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur. Aşkta mantıkta yoktur sizin için gururda yoktur, olmamalıdır da. Bu yüzden biraz daha gidersiniz üstüne son bir şans için. Hiç ummadığı bir anda karşısına çıkıp "Seni hala seviyorum" diye bağırabilmek için her zaman geçtiği yerlerde beklersiniz. Ama göremezsiniz. Görmedikçe ona daha çok bağlanır, uzaklaştıkça daha çok yakınlaşırsınız ona. Ama bütün gemileri yakmıştır o artık. Önce beyninde bitirmiştir ilişkinizi, sonra da kalbinden çıkarıp atmıştır sizi. Çok uzun değil, daha bir gün önce yüzündeki o küçücük tebessümüyle sizi sevdiğini söylerken, gökyüzünden kendisi ve sizin için birer yıldız seçerek hayatınıza küçük anlamlar katan o güzel insan, hayatınızı kabusa dönüştürür aniden. Birdenbire kapatır kalbinin kapılarını, yasaklar kendini size. O acımasız yüzünü gösterir bir kez daha size hayatın. Ne olduğunu anlayamazsınız. Duvara çarpmışsınızdır. Kendinize güveniniz ve bütün güzel duygular altüst olmuştur. Hayatı kendinizde aramaya başlarsınız yine. Öyle ya, eğer yanlış bir şey yapılmışsa bunu hep kendisinde arayanlardansınızdır siz. İyilik ve güzel şeyler için varsınızdır çünkü. Hatalarınızı sorgularsınız bu kez. O size "suç sende değil, kendimle savaş veriyorum, hata bende" dese de bunu kabullenmez ve nerede yanlış yaptığınızı anlayabilmek için çırpınır durursunuz. Sonunda yine bütün hatayı kendinize yüklersiniz. O yüzden her seferinde biraz daha dikkatle ve tereddütle başlarsınız yeni ilişkinize. Bir yanınız hep korunaklı tutarsınız. Uzun süre açmazsınız kapınızı kimseye. Ve her seferinde daha zor açarsınız kapıyı oradan içeri girmek isteyene. Ne zaman ki.........

kantar
03-08-2006, 13:26
Gül Kız

Genc adam, işe giderken hergün yolunun üzerindeki güllerle dolu bahceye bakmadan geçemezdi.Her sabah o rengarenk güller içini neşeyle, sevinçle dolduruyordu. Günler geçtikce güllere bakan gözleri, bahçedeki eve takılmaya başladı.
Çünkü, son günlerde o evde, tül perdenin gerisinde bir genç kızın silüetini görüyordu. Her geçisinde güllere ve pencerede belli belirsiz görünüp kaybolan genc kıza bakmadan edemiyordu. Bir sabah her zamankinden daha erken yola çıktı. Bahçenin önüne geldiginde yüreğinin titrediğini, içinin ürperdiğini hissetti; her gün tül perdenin arkasında gördügü kız, bahçede gülleri suluyordu. Güzel kız, genç adamı görünce yüzü kızararak içeri kaçtı. Genc kızın hayali gözlerinden kaybolmasın diye gayret eder gibi gözlerini sabit bir halde bir güle dikerek öylece kalakaldı. Gördüğü güzelliğin etkisinde kalıiş, sevdalandığını düşünüyordu. Genc adam, artık hergün bir öncesine göre biraz daha erken geçiyordu, kızı tekrar görürüm umuduyla. Fakat tüllerin gerisinde görünüp kaçan bir silüetten başka şey göremiyor, kahroluyordu. Genç kız da her sabah heyacanla tüller arkasına geçiyor, genç adamın gelmesini bekliyordu. Bir gün, genç adam bahçenin önünden geçmedi. Genç kız gün boyunca boşuna bekledi. Ertesi gün, daha ertesi gün yine boşuna bekledi, genc adam gelmedi. Genç kızın yüreğine hüzün doluyordu. Başka bir gün, yine umutsuz gözlerle yola bakarken, bir grup insanın omuzlarında tabutla geçtiklerini gördü genç kız. Aklından geçen korkunç düşünceden tüm vücudunun titrediğini hissetti, yüreği sıkıştı; yoksa genç adam ölmüş müydü !..
Genç kız yine hergün tüllerin arkasına geçiyor, boş gözlerle dışarıya bakıyordu. Yüzü de, artık bakmadığı, sulamadığı gülleri gibi soluyordu. Genç adam bir gün yine geçti bahcenin önünden. Bir aydır yattığı hastaneden sonunda çıkmışs, ilk iş olarakta güllü bahçenin önüne gelmişti. Ama ümit içinde geldigi bahçenin önünde, gülen yüzü asıldı; bahçedeki güller solmuş, pencere kara perdelerle sımsıkı kapatılmıştı.
Genc adam yolda oynayan çocuklara sordu; "Bu evde kimse yaşamıyor mu? " Bir çocuk; "İhtiyar bir kadın yaşıyor." dedi. Genç adam cevabını duymaktan korkarcasına, başka bir soru sordu; " Burda yşsayan genç kız ne oldu?" Çocuklardan biri atıldı; "O öldü." dedi, genc adamın yana düşen kollarını, yaşaran gözlerini görmeden başka bir çocuk atıldı; "Verem olmuş, dün öldü."
Yıllar sonraydı, küçük bir çocuk heyacanla annesiyle babasının yanına koştu, güller arasında, sallanan sandalyede oturan ihtiyar adamı göstererek bağırdı; "Dedem gülüyor, dedem gülüyor baba !.. " Koşarak ihtiyarın yanına gittiler, gülerken hiç görmedikleri yüzüne baktılar. Elinde bir gül olan ihtiyar adamın yüzüne, gerçekten bir gülümseme yayılmıştı; biten bir hasrete seviniyormuş gibi, yıllardır görmedigi birine kavusuyormuş gibi mutlu bir gülümseyişti bu.
Fakat gözleri kapalıydı...

baron11
06-08-2006, 22:16
Yedikule

Sahil yolundan Mermer Kule’yi gördükten sonra 5632 metre boyunca uzanan Kara Surları’nın yanından yürümeye başlıyor ve çok geçmeden Yedikule’ye geliyoruz. Kara trafiğinin işlediği dar bir kapıdan şehir içine girilir. Kapının iç tarafında kemerin üzerinde çift başlı Bizans Kartalı kabartması işlenmiş. Yedikule kapısı burası. İçeride daha görkemli bir yapı daha bulunuyor.

Şimdilerde kalenin bir parçası haline gelen bu kapıyı 390 yılında I.Theodosius yaptırmıştır. O zaman bu şehir dışında zafer takı olarak inşaa ettirilmiş daha sonra II.Teodosios bu güne kalan yeni surları yaptırınca sur kapılarından biri haline gelmiştir. En şatafatlı kapı bu olduğu için zafer kazanan imparator ve komutanlar sefer dönüşü şehre bu kapıdan giriyorlardı. Son olarak 1261’de Mihail Paleologos şehrin Latin Haçlılarından geri alınmasıyla şehre bu kapıdan girmiştir. Bu nedenle adı “Altın Kapı” Porta Aurea olarak kalmıştır. Burada üç kemerli kapı bulunmaktadır. Ortadaki en yüksek olanıdır. Hepsinin üzerinde Herakles’in Prometheus’un vb. heykelleri varmış bir zamanlar. Duvarlarda çeşitli haç kabartmaları seçilebiliyor. Avlunun ortasında fazla derin olmayan kuyu bulunmaktadır.

Fetih’ten sonra surların bu bölümüne şehrin içinden yeni duvar ve kuleler ekleyen Fatih bir de bağımsız kale yaptırı. Yedikule bu kalenin ismidir. Başlangıçta hazinenin önemli bir kısmını bu kaleye yerleştirmiş ama daha sonra hazinanın sarayda sultanın yanı başında durması daha uygun görülünce Yedikule bundan böyle zindan olarak daha çok siyasi kimliklerin kapatıldığı bir hapisane olarak kullanıldı.

Günümüzde müze olarak kullanılan Yedikule içinde kale muhafızları için yapılan caminin minare kalıntısı ilk olarak göze çarpar. Ondan daha sonra yapılan amfitiyatr da şehrin bu bölgesinde tiyatroya merak uyandırmanın güçlüğünden olsa gerek neredeyse cami kadar haraplaşmıştır. Hapisanenin acı anılarını müzede görebilirsiniz. Padişahın öfkesini çeken yabancı elçiler buraya hapsediliyordu. Aralarında Rusya’dan Obrestov Fransa’dan Pangueville ile Ruffin gibi diplomatlar olduğu biliniyor. Kule duvarlarında bunlardan bazılarının taşa kazıdığı özgürlük övgülerini hala görmek mümkün.

Yedikule ‘yle ilgili en karanlık anılar 17.yy başlarında kısa bir saltanat süren II.Osman’dan (Genç Osman) kalmadır. “ BKZ.OSMANLI PADİŞAHLARI > gerileme devri > Genç Osman ” Reform girişimlerine kızan yeniçeriler onu tahttan indirdiler epey hakaret ve eziyetle kısa süre burada tuttuktan sonra burada öldürüldü. Bu olay daha sonraki birçok Osmanlı Padişahının korkulu rüyası olmuştur. Osman’ın kapatıldığı küçücük hücre sur tarafındaki büyük dörtköşe kulelerden birinin içinde bugün de görülüyor.

Burada alt katta ayrıca idam mahalli de vardır. Kesilen kelle zemindeki delikten aşağı atılır oradaki su yolu denize bağlandığı için birkaç güne kadar kelle denize kavuşurmuş. Günümüz koşullarında kıyılarda naylon torba ve patlıcan karpuz kabuğu türünden yabancı nesnelerin denizi kirletmesine üzülüyor ve kirlenme öncesi zamanı özlemle anıyoruz. O zamanlarda da “yabancı madde”nin bu türüne rastlama ihtimali aklımıza pek gelmiyor. Gene de şimdi soyulan karpuz o zaman kesilen kelleden herhalde fazla olmalıdır.

kantar
07-08-2006, 15:42
Horozun Fendi Tilkiyi Yendi


Tilki, birkaç gündür çiftliğin etrafında fırıldak gibi dönüyordu. Bakışlarındaki bütün dikkat çiftlik evinin yan tarafındaki tavuk kümesinde toplanmıştı. “Ah “diyordu, “Ah şu semiz tavuklardan birisini, ikisini yakalasaydım da çıtır çıtır yiyiverseydim, ne olurdu sanki? Karnım doyardı, sonra da güzel bir uyku çeker yarına kadar yiyecek derdim olmazdı” diye düşünürken çiftlik sahibinin kümesin önündeki kuyudan su çekmeye gittiğini gördü. Kaşlarını çattı. Yüksek sesle: “Fakat bunlar rahat bırakmazlar ki, adam, karısı, oğlu, kızı sabah gün doğarken kalkarlar, bütün gün çiftliğin avlusunda oraya buraya koşuştururlar. Ne zamana kadar? Ta akşam oluncaya kadar. Peki akşam olunca bunlar yatar uyurlar da meydan bana mı kalır? Yooo…Gecelerin hakimi Popsi’dir. Benim gibi üç tanesini bir araya getirsen ancak bir Popsi eder. İriyarı, kalıplı bir köpektir kendisi. Geceleri hiç ayrılmaz kümesin önünden. Bazı geceler yere yatar, uyur gibi yapar.

Bilirim ben onun iki gözü açık uyuyanlardan olduğunu. Geceleri değil kümese girmek, çiftliğin avlusuna adım atmayı kendi kendime teklif bile edemedim “diyerek sitem etti. Ertesi gün tilki sevinçten neredeyse kanatlanıp uçacaktı. Çiftlik sahipleri öğle vaktine doğru temiz elbiselerini giymişler, arabalarına binip şehre misafirliğe gitmişlerdi. Belli ki birkaç günden önce dönmeyeceklerdi. İkindi zamanı olmuştu. Popsi sıcak havanın etkisiyle gevşemeye başladı. Zaten bütün gece uyumamıştı. Göz kapakları ağırlaşmıştı. Gezerken dalıyordu. Birkaç kere neredeyse yere düşecekti. Sonunda dayanamadı, gitti kulübesinde uyumaya başladı. Tilki Popsi’nin haline için için güldü. Sessizce çiftliğin avlusuna süzüldü.Kümesin yanına sokuldu. İçeride tavuklar yem yiyorlardı. Kapının sürgüsünü çekti. En yakınında duran tavuğu kaptığıyla, kümesin kapısını kapatıp ormana doğru kaçması bir oldu. Kümeste bulunanlardan hiçbirisi bu durumun farkına varmadı.

Tilki geceyi ormandaki bir ağaç kovuğunda geçirdi. Ertesi gün yine ikindi vakitleri Popsi kulübesinde uyurken kümese geldi. Aynı şekilde kapının sürgüsünü çekti, en yakınında duran tavuklardan birini yakaladı, kapıyı kapatıp ormana doğru koşarak uzaklaştı. Kümeste bir horoz vardı. Adı “Kırmızı “idi. Geriye kalanların hepsi tavuktu. Tilki kümese dadanmadan önce on dört tane tavuk vardı. Kırmızı o sırada kümesin köşesinde tahtadan yapılmış tünekte oturmuş, pencereden dışarısını seyrediyordu. Tilkinin kümese girip tavuklardan birini kapıp götürmesine film seyreder gibi bakakaldı. Kendisini çarçabuk toparladı. Aniden tünek penceresinden kümesin ortasına doğru uçtu. Avazı çıktığı kadar “ü-ü-rüü-üüüü “diyerek ötmeye başladı. Amacı, Popsi’yi uyandırıp tilkiyi yakalamasını sağlamaktı. Belki tilkinin götürdüğü tavuk kurtarılabilirdi. Hemen durumu kümesteki tavuklara anlatıp, tavukların “gıt gıt gıdak, gıt gıt gıdak” diye bağırmalarını sağladı.

Aradan dakikalar geçtiği halde Popsi yardıma koşmadı. Saatler sonra Popsi uyandı.Ağır ağır gerindi.Kulübesinden dışarı çıktı. Hava kararmaya başlamıştı, akşam oluyordu. “Ne güzel uyumuşum!..Şöyle bir çıkıp dolaşayım “dedi kendi kendine. Tam kümesin önünden geçerken duyduğu sesle irkildi. Birisi onu çağırıyordu. Kümese doğru yaklaştı. Seslenen horoz Kırmızı idi: “Popsi nerelerdesin? Sen gündüz uyurken tilki geldi. Kümesin kapısını açıp bir tavuk kaptı, kapıyı kapatıp kaçtı. Seni uyandırmak için hepimiz bağırdık. Fakat sen koşup gelmedin. Ayrıca bir tavuk daha kayıp. Çiftlik sahiplerinin gitmelerini fırsat bildi bu tilki, iki günde iki tavuk çaldı. “Popsi kulaklarına inanamadı. Tilkinin kendisini önemsememesi canını sıkmıştı. Gözlerini iri iri açarak: “Vay be..Bu ne cesaret..O tilkiyi bir yakalarsam dünyasını karartırım..Ne sanıyor ya bu tilki kendisini “diye bağırdı. Kırmızı, Popsi’ye susmasını işaret ederek: “İş işten geçtikten sonra sinirlenmenin ne anlamı var? Bir plan hazırladım. Şimdi beni iyi dinle “dedi. Planı dinleyen Popsi gece nöbetine devam etti. Aynen iki gündür olduğu gibi ikindi vaktine doğru ayakta uyuklamaya başladı. Kulübesine girdi. Kapısını kapattı. Fakat uyumak için kulübeye girmemişti. Plan gereği, kulübesinin arka tarafındaki tahtalardan birinin çivilerini geceden sökmüştü. Tahtayı yerinden alıp sessizce dışarı çıktı. Çiftlik evinin arkasından öbür yandaki kümesin arkasına geldi. Kırmızı ve tavuklar da bütün gece boş durmamışlar, kümesin köşesindeki tüneğin tahtalarını aralayıp, Popsi’nin geçebileceği kadar bir yer açmışlardı.

Popsi buradan tüneğe girdi. Tahtaları yine eski durumuna getirdi. Tünek kapısının arkasında yere yattı. Tavukların hepsi tünekteydiler. Sadece Kırmızı kümesin ortasında dolaşıyordu. Tilki Popsi’nin kulübesine girmesinden sonra bir yarım saat bekledi. Popsi’nin uyuduğuna kanaat getirdi. Çiftliğin avlusuna girdi. Kümesin önündeki kuyunun duvarı arkasına saklandı. Etrafı dinledi. Her şey yolundaydı. Kuyunun duvarı üstünden başını kaldırdı. Kümese doğru baktı. Horozdan başka kimseyi göremedi. “Tavuklar tünekte uyukluyorlar olsa gerek “diye düşündü. “Yaşasın! Bugün de horoz eti yiyeceğim “dedi kendi kendine. Bulunduğu yerden ayrıldı. Parmaklarının ucuna basarak kümese doğru yaklaştı. Kırmızı tilkiyi kuyunun arkasına saklanırken görmüş ve Popsi’yi haberdar etmişti. Sanki hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi kafası yerde yem yiyor gözüküyordu. Aslında tilkiyi göz hapsine almış, tilkinin her hareketini kontrol ediyordu.

Tilki kümes kapısının sürgüsünü çekti. Hızla kırmızının üstüne yürüdü. Tam kırmızıyı tutmak için eğildiği anda sağ gözünde bir şimşek çaktı. Kırmızının tek ayağı üstünde dönerek vurduğu kanat tokadı tilkinin gözüne gelmişti. Tilki neye uğradığını şaşırdı. Bu sırada Popsi saklandığı yerden yay gibi boşandı. Kümesin kapısını kapattı. Kapıya kilidi taktı.Anahtarı kümesten dışarıya attı.Kendisi için hiçbir kaçış yolu kalmayan tilki gerilemeye başladı. Yalvarmak faydasızdı. Kendini savunmaya karar verdi. Popsi ile tilki hırsla birbirlerine girdiler. Popsi tilkiye göre, çok iriydi ve çok güçlüydü. Sonunda tilki Popsi’nin vurduğu yumruklarla pestile döndü. Yere yığıldı, kendinden geçti. Popsi’nin tekrar tilkinin üstüne atılmaya hazırlandığını gören Kırmızı Popsi’nin önüne geçti: “Dur bakalım!. Bu kadar ders ona yeter. Kümese girdiğin yerden dışarıya çık, anahtarı bul, kapıyı aç. Yaptığım planın dışına çıkmamak gerek. “Daha sonra Kırmızı ile Popsi, tilkiyi götürüp ormana bıraktılar. Tilki ancak iki gün sonra gece yarısı kendine gelebildi.Yüzü,gözü çürük içindeydi. Her yanı ağrıyordu, arka ayakları tutmuyordu. “Ölmemişim buna da şükür “dedi içinden. Tilki vücudunda sağlam kalan ne varsa hepsini toplayıp sürüklenerek ormanın içlerine doğru uzaklaştı, karanlıklarda kayboldu.

kantar
14-08-2006, 16:10
BİRAZDA "BİLGELİK BELGESİ" OKUYALIM...

Molla Abdurrahman Camî, "Baharistan" adlı kitabında bazı hikâyeleri "şaka-latife" başlıkları altında serpiştirmiştir.

Cahillerin "bilenleri" küçümsemeye çalışması bugünün meselesi değildir, yüzyılların meselesidir.

Molla Camî bir dokumacı ile bir bilginin arasında geçen şu olayı anlatır:

Dokumacı bilginin evine bir emanet bıraktı. Birkaç gün sonra o bıraktığı emanete ihtiyaç hissetti. İstemek için bilginin evine gitti. Baktı ki bilgin kürsüsünde oturuyor, öğrencileri de karşısına dizilmiş.

Dokumacı, "Üstad, sana bıraktığım emanete ihtiyacım oldu, verir misin" dedi.

Bilgin de "Şimdi ders yapıyoruz, bir kenarda otur bekle, ders biter bitmez getirip vereyim" diye cevap verdi.

Öğrencileri bir şeyler okuyor, bilgin başını sallayarak onları takip ediyordu. Dokumacı biraz izledi, okunanlardan bir şey anlamadı, sıkıldı. Ve zannetti ki ders yaptırmak, sadece baş sallamaktan ibarettir. Ders uzadıkça dokumacının sıkıntısı arttı, sonunda dayanamadı bilgine seslendi:

"Üstad sen bir zahmet benim emaneti getiriver, ben de bu arada senin yerine oturur başımı sallarım."

***

Körün biri gece elinde lamba, omzunda bir testi, yolda giderken karşısına bir zevzek çıktı ve köre şöyle seslendi:

"Behey cahil adam! Senin nazarında gece ile gündüzün ne farkı var? Senin için hepsi bir değil mi? İster karanlık olsun ister aydınlık, bu lambanın sana ne faydası var?"

Kör gülerek şu cevabı verdi:

"Bu lamba benim için değil. Senin gibi gözü görür fakat gönlü görmez ve kafasız kimseler içindir. Bana çarpmasınlar ve testimi kırmasınlar diyedir."

***

Bir halife çölde rastladığı bir bedeviyi sofrasına davet etti, karşısına oturttu. Birlikte yemek yemeye başladılar.

Bir ara halifenin gözü bedevinin lokmasına ilişti ve gördü ki lokmada bir kıl var. "Ey bedevi" dedi, "Dikkat et, yediğin lokmada bir kıl var, at onu."

Bedevi bir lokmasına baktı, bir halifeye baktı ve şöyle dedi:

"Yemek yedirdiği kimsenin lokmasındaki kılı görecek kadar lokmada gözü kalanın yemeğini yemek doğru bir şey değildir."

Sonra sofradan kalktı ve başka bir söz söylemeden uzaklaşıp yoluna gitti.

kantar
21-08-2006, 13:34
Yaşlı Çınar ve Zeytin Gözlü Çocuk

Kış mevsiminin, etkisini yavaş yavaş kaybetmeye başladığı günlerdi. Baharın geleceğini muştulayan cemreler bekleniyordu. Sonunda cemre, hava ve topraktan sonra suya da düştü. Hem de ateş topu bir sıcaklıkla....

Su da hava gibi, toprak gibi ısınmaya, yaşam daha kolay, daha güzel yaşanılır olmaya başladı. Cemre; havanın güzelleşmesini, suyun ısınmasını ve toprakta gizlenen tohumların, kuru ağaç dallarının, canlıların uyanmasına sebep oldu. Bir umut oldu canlı cansız tüm varlıklara.

Cemre toprağa düştükten sonra bahar geliverdi dağlara, ovalara, kırlara, köylere, şehirlere. Ve ardından yüreklere. Önce kardelenler, nergisler kaldırdı bükülmüş boyunlarını gökyüzüne, ardından frezyalar, kır karanfilleri, kırkkanatlılar ve güller. İç gıdıklayan kokularını etrafa yaydılar, renk renk ışıklarını sulara aksettirdiler.

İşte bu baharı soluyan, zeytin gözlü bir çocuk vardı uzaklarda. Zeytin gözlü çocuk gülümsüyordu karlar erirken. Bahar, onun da içini kıpırdatmış, bir şeyleri yerlerinden oynatmıştı. Kıpır kıpırdı içi. Dağlara doğru yürümeyi geçiriyordu içinden. Ve dağlardan ovalara doğru koşmayı.

Fırladı, bahar kokan sokağa. Baharın gelmesiyle birlikte; kuşların daha bir neşeli öttüğünü, daha bir neşeli uçtuğunu gördü gökyüzünde. Dereler daha bir sevinçle akıyor, çoşkuyla esen rüzgar; dağ doruklarında konaklayan karın sularını ovalara indiriyordu..

Kalbi umut ve sevinçle çarptı o an. En soğuk sözler bile yumuşayip inceldi, eridi yüreğinde. Sevdiklerini anımsadı. Yaşlı çınarı, dallarında yuva yapan ve sevinçle kanat çırpan minik minik kuşlari.Ulu çınarına gitmeliydi.Uçarcasına yöneldi çınarına doğru. Koştu koştu koştu.

İlkbaharın kokusunu cigerlerine derin derin çekerek, yemyeşil çayırlarda, çiçek desenli kırlarda koşarak, çınarın yanına geldi. Çınarın dibinde durdu. Kabaran solugunu dinlendirdi önce.Sonra, gülen gözlerle sevgi ve dostluk kokan yaşlı çınara baktı. Rüzgar dağlardan, ormanlardan kırlardan topladığı bütün çiçek kokularını alıp buraya getirmişti. Çınar sıcacık sevgisini, ulu bedenine tutsak etmişti.

Fakat, zeytin gözlü çocuğun dostluğu, canevine dalga dalga dolduğunu hissediyordu. Zeytin gözlü çocuk da öyle....Çınardan çocuğa, çocuktan çınara doğru akıp giden bir şeyler var gibiydi. O küçücük yüreğinde dağ gibi kederini büyüten ve dallarının altına sığınıp gizli gizli ağlayan, hülyalarına kara bulutlar düşüren çocuk o değildi sanki. Çınarın yanında umutlu, mutlu görünüyordu.

Şimdi sevinçliydi zeytin gözlü çocuk. Yüzü, gözleri gülüyordu. Bahar gülüyordu. Sular, dağlar, bütün dünya gülüyordu onunla ..Bir şarkı vardı dudaklarında, sevinç ve neşe dolu. Her yer çınlıyordu sesiyle. Bir yıldızı vardı şimdi, gecelerini aydınlatan bir yıldız. Bir bulutu vardı şimdi, üstünden bembeyaz geçip giden. Kar gibi, tüy gibi, rüzgar gibi bir bulut.

Bir sevgisi vardı şimdi, içinde çoğalan, hep içinde kalan, sıcacık. Bir mevsimi vardı şimdi, gülümseyen, içinde bütün güzellikleri saklayan. Bir ümit, bir ses, bir ışık, bir heves gibi. Bir yeri vardı şimdi; ıssız bir ada, bir dağ, bir deniz kıyısı gibi. Belki herkese uzak, ama kalbine en yakın yer. İşte o yer bu çınarın altıydı. Hemen her gün buraya gelir, acılarını unuturdu. Hayallerini burada kurar, içini bu çınara dökerdi.

Kimbilir aradan ne kadar zaman geçti... Bir gün düşüncelere daldı yaşlı çınar. Çünkü içten içe bağ kurduğu, her gün yolunu beklediği, kendisiyle konuştuğu dert ortağı, zeytin gözlü, tatlı sözlü arkadaşı gelmiyordu artık.

Şaşırdı. Acaba neler olmuştu? ''Her gün gelirdi.'' diye düşündü çınar. Günler geçip gidiyor, zeytin gözlü çocuk gelmiyordu. "Belki hastalanmıştır. İyileşince gelir." diye avuttu kendini. Ama her dakika, yerini ümitsizliğe bırakan bir oyundu sanki.

Günler usul usul geceye, geceler usul usul gündüze akıp gidiyordu. Ne zeytin gözlü çocuk vardı ortalarda, ne de kendisinden bir haber. Hala ne olduğunu düşünüyor ama , zeytin gözlü çocuğun neden gelmediğine bir türlü yanıt bulamıyordu.

Birden durup sessizligi dinlemeye başladı, ürperdi. Yalnızlığın içine işlediğini hissetti.Rüzgar dallarını salladıkça inliyordu.''Nerdesin zeytin gözlü çocuk? Seni çok özledim, tatlı sözlerini de.'' diye iç geçirdi."Hasta değilsin ya! İstersen sana bir demet kırmızı karanfil yollarım." Diye fısıldadı.

Günler böylece geldi geçti. Geceler sabahları soluyarak uzaklaştı yanından.Gündüzler gecelere bıraktı yerini, geceler gündüzlere.Bir umutla zeytin gözlü çocuğun yolunu gözledi durdu.

Ama o gelmiyordu.Umudu, her geçen gün biraz daha azalıyordu çınarın. Her gün bir sürü insan gelip geçiyor, çevresinde kuşlar kelebekler uçuşuyordu. Bir tek o gelmiyordu. Kıpır kıpır doğada yalnızlık çekiyor, o kalabalıkta yalnızlığı yaşıyordu. Kendini ıssız bir çöldeymiş gibi hissediyordu. Susuz, kimsesiz, ağacı, yeşili olmayan bozkırda kavruluyor gibiydi.
Oysa çevresi kuşlarla, ağaçlarla, yeşilliklerle doluydu. Tüm bunlara ragmen, içinde bulunduğu ortamda kendi başına kımıltısız, mutsuz ve yalnızdı.

Bir gün etrafındaki sessizliği dinlemeye başladı, ürperdi. Bir ayak sesiydi beklediği, bir çift zeytin gözdü. Ama nafile! Damarlarındaki kanı donmuş gibi, bütün dalları yaprakları fırtınaya tutulmuşçasına titredi. Oysa her şey aynıydı. Güneş, gökyüzü, kuşlar, rüzgar hep aynıydı. Eksik olan, sadece zeytin gözlü çocuktu.
Aylar geçmesine rağmen, zeytin gözlü çocuk hala ortalarda yoktu, gelmiyordu. Umudunu nerdeyse tamamen kaybediyordu....

''Umudumu kaybettim , umut her şeydir. Kırgınlığım, kızgınlığım o zeytin gözlü çocuğa. Giderken yanında götürdü umudumu. Umudum benim yaşama nedenimdi, yaşama sevincimdi. Ben umutsuz nasıl yaşarım!'' diye sitem etti içinden. Sonra sararmaya başladı
yaprakları. Birer birer terkediyorlardı onu.....

Heybetli gövdesi üşümeye başladı. Isındığı ateşler söndü, küllendi.Üşüdü üşüdü.. Yollara baktı uzun uzun. Ne gelen vardı, ne giden.. Bomboş geldi her yer. Hiç bir şeyin anlamı kalmamıştıişti. Titredi koca çinar. Ürperdi yapraklari tiril tiril. Savurdu kalan yapraklarını. Yaprakları dinmez gözyaşı oldu, döküldü. Derelere, ıssız ovalara, kırlara şehirlere doğru savrulup gitti...

Neden sonra karlar yağdı yağdı, aylar sonra eridi. Kar suları, bir yatak bulup, indiler ovaya doğru.Ardından leylekler döndü yuvalarına, kırlangıçlarla süslendi gökyüzü. Deniz dalgalandı. Toprak menekşeler armağan etti çocuklara. Yıldızlar kaydı, ayvalar sarardı. Zeytin gözlü çocuk yine gelmedi.

Çocuklar büyüdü; kimi genç kız oldu, kimi, yağız bir delikanlı. Erguvan dudaklı genç kızlar beyaz duvaklara büründü. Evlerde her akşam lambalar yandı, lambalar söndü. Ay ışığı yeri gögü süslerken, sevgililer buluştular gizlice, gür dallarının altında. Saatlerce yan yana oturdular, birbirlerine sevgi dolu sözler fısıldadılar.Kah susarak, kah konuşarak sarıldılar birbirlerine. Çınar gördü tüm bu oldu bittileri, sevgi dolu fısıltıları dinledi. Yıldızlar ışıklarını gönderdi.Rüzgar yapraklarını okşadı. Neye yarardı ki tüm bunlar! Zeytin gözlü çocuk gelmedikten sonra neye yarardı!.

Yine umuda yöneltmişti yüzünü dağlar. Havaya, suya ve toprağa cemre düşeli epey olmuştu. Zeytin gözlü çocuksuz gelen kaçıncı bahardı bu! Dağlarda kardelenler, ovalarda erik ağaçları, kırlarda papatyalar bir sevinçle açıverdiler. Güneş; bahçeler, çiçekler, börtü böcek ısın ,yer- gök, çocuklar şenlensin, bütün ağaçlar, bitkiler yeşersin diye, güneş gün boyu dikildi tepelerinde.

Herşey zamanı gelince görevini en iyi bir şekilde yerine getirdi. Ne yağmur, ne rüzgar, ne güneş, ne kar unutmadı çınarı.. Ama zeytin gözlü çocuk gelmedi.
Bulutlar yere inip, kümelendi çınarın başında. Sonra yağmur olup, gözyaşı gibi damladı çınarın dallarına, yapraklarına. Ki, koca çınar yeşersin diye. Toprağın derinliklerine uzanan köklerine yağmur suları indirildi, beslensin diye. Bahar rüzgarı, dallarına vurdu, çınarı kış uykusundan uyandırmak için. Olmadı! Hiç biri yeterli olmadı bu çabaların. Çınar, yeşermedi. Çünkü eksik olan bir şey vardi. O da, zeytin gözlü çocuktu....

Bir daha hiç bir bahar yeşermedi yaşlı çınar. Damarlarindaki can suyu çekildi. Uçlarından başlayarak dalları, gövdesi kurudu. Artık kuru bir odun parçasından farksızdı.

Aradan çok uzun bir zaman geçmişti. Bir gün koca bir adam geldi Hollanda’dan, zeytin gözleriyle baktı uzun uzun ağaçların olduğu yere, yapraklar yeşil yeşildi. Yıllardır ayrı kalmıştı ve yıllar sonra ancak gelebilmişti çocukluğunun geçtiği bu yerlere.

Ağaçların dallarında yine kuşlar cıvıldıyordu, kelebekler uçuşuyordu etrafında. Çınarını aradı yorgun gözleri, baharında eylülü yaşayan kanadı kırık bir kuş gibi çırpındı, kalbini hüzünle dağladı, ağladı hülyalarına siyah bulutlar inmişçesine… Bir demet kızıl karanfil bıraktı çınarın koynuna, gülümsedi içi burkularak kurumuş yaşlı çınara, eğilip kulağına fısıldadı ‘seni seviyorum’ dedi…


Ben dalları fırtınalarda kopmuş
yaslı ve yaşlı bir çınarım
binlerce acının ortasında yorgun ve yalnız

alnı gül işlemeli günler getir bana ey çocuk
hülyalı gülüşler
gözlerinle görmek istiyorum sabahı
dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum
umutlu ve şen

ne zemheriler gördüm ben
ne fırtınalar geçirdim
çağının ışığıyla yak beni ey çocuk
çağının ışığıyla sar, üşüyorum

gövdemde kaç balta izi var
kaç kan lekesi alnımda
nice ihanetler gördüm ben
nice zulümler

üşüyorum
alnı gül işlemeli baharlar getir bana
umudu sevda kokan sabahlar
gözlerinle görmek istiyorum yarınları
dünyayı yüreğinle sarmak istiyorum

pınar seslerine kat
başak tanelerine koy
arıt beni günahlarımdan
lekesiz bir sevgiyle geçilir ancak ırmaklar
kocaman bir yürekle ey çocuk
beni yüreğinle sev, gözlerinle okşa
bırakma ellerimi n’olur
Bırakma ellerimi…

naylon vicdan
22-08-2006, 16:30
Cüneyd Bağdadi bir gün şehir dışında misafirliğe gitmiş. Evsahibi sohbet açmış:
"Efendim, Allah bize rızık verince şükrederiz, vermeyince sabrederiz" demiş.
Cüneyd Bağdadi: "Eyvallah, bizim Bağdat'taki sokak köpekleri de öyle yaparlar." deyince evsahibi şaşırmış. "Ya siz ne yaparsınız" diye sormuş.
Cüneyd Bağdadi: "Varken dağıtırız, yokken şükrederiz."

kantar
26-08-2006, 10:44
Dost-Düşman

Adamın birini yakmak için müthiş bir ateş yığını hazırlayıp içine atmışlar.O sırada gökte, ağzında küçücük bir kuru dal olan minik bir kuş belirmiş ve adamın üzerinden geçerken kuru dalı ateşe bırakmış...

Adam kuşa seslenmiş:

- “O minicik çöpü atmışsın, bu koskocaman ateş için ne fark eder ki?”
- Kuş, “Olsun, düşman olduğumuz belli olsun” demiş.

Az sonra minicik gagasına bir damla su ile bir başka kuş belirmiş ve o da suyu ateşin üzerine bırakmış. Adam ona da sormuş:

- “Bir damlacık suyu bıraktın ama bu kocaman ateş için ne fark eder ki?”

Kuş cevap vermiş:

- “Olsun, dost olduğumuz belli olsun

kantar
26-08-2006, 10:49
Herşey her zaman göründüğü gibi değildir

İki melek yeryüzünü dolaşmaya çıkmışlar.. Tabii insan kılığında... Akşam olmuş... Kentin en zengin semtinde lüks bir villanın kapısını Tanrı misafiri olarak çalmışlar... Ev sahipleri somurtarak buyur etmişler onları... Yemek falan teklif etmemişler... Sıcacık misafir odaları yerine, buz gibi ve nemli bodruma iki şilte atıp “Geceyi burada geçirebilirsiniz” demişler... Şilteleri betona sererken, yaşlı melek duvarda bir çatlak görmüş. Elini uzatmış. Şöyle bir sürmüş yarığa... Duvar eskisinden sağlam olmuş. Genç melek

- “Niye yaptın bunu?” diye sormuş merakla...

- “Her şey her zaman göründüğü gibi değildir” demiş yaşlı melek yavaşça...

Ertesi akşam melekler bir köy evinde çok fakir, ama çok iyiliksever bir aileye misafir olmuşlar. Her şeyleri bir tanecik inekleri imiş. Onun sütünü satıp geçiniyorlarmış. Ev sahipleri mütevazi sofralarına almış onları... Allah ne verdiyse beraber yemişler. Yatma zamanı gelince kadın “Siz uzun yoldan geliyorsunuz, yorgun olmalısınız” demiş... “Bizim yatakta siz yatın, bir rahat uyuyun. Biz şu divanda idare ederiz.” Güneş doğarken uyanan melekler, zavallı adamla karısını iki gözleri iki çeşme ağlar bulmuşlar. Hayattaki tek servetleri inekleri bahçede ölü yatıyormuş. Genç melek öfkeden deliye dönmüş...
- “Bunu nasıl yaparsın... Bu kadar iyi insanların yegane servetinin ölmesine nasıl izin verirsin.. Önceki gece gittiğimiz villada her şey vardı, ama kötü ev sahipleri bize hiçbir şey vermediler. Sen onların bodrumlarını tamir ettin. Bu fakir insanlar bizimle her şeylerini paylaştılar. İneklerinin ölmesine göz yumdun?..”

- “Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat” demiş, yaşlı melek gene...

- “Nasıl yani?” diye daha da öfkeyle yinelemiş sorusunu genç melek..

- “Her şey her zaman göründüğü gibi değildir evlat” demiş yaşlı melek bir daha.. Ve anlatmış... “İlk gittiğimiz zengin evinin o duvar çatlağının içinde yıllar önceden saklanmış bir hazine vardı. Ev sahipleri, zenginlikleri ile çok mağrur, ama hiç paylaşmayı sevmeyen insanlar oldukları için bu defineyi bulmayı haketmemişlerdi. Çatlağı kapayıp, onları bu hazineden ebediyyen mahrum ettim. Dün gece fakir köylünün yatağında yatarken ölüm meleği, adamın karısını almaya geldi. Kadının hayatını bağışlamasına karşılık ona ineği verdim.

- Her şey her zaman göründüğü gibi değildir. İşler bazen istendiği gibi gitmez göründüğünde, aslında olan budur. Eğer inançlı isen, her işte bir hayır olduğunu düşünürsün. O hayrın ne olduğunu da, bir süre sonra anlarsın...”

kantar
26-08-2006, 10:53
Dile benden ne dilersen DEME…

Ünlü bir sofu öyküsüdür bu...

Bir imparator sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastlar. “Dile benden ne dilersen” der.
Dilenci güler ve “Sanki dileğimi gerçekleştirebilecekmiş gibi soruyorsunuz.” Diye yanıtlar. Kral alınır ve söyleşi koyulaşır.

-Pek tabii her dedigini yerine getirebilirim. Sen söyle hele; ne istiyorsun?

-Söz vermeden önce iki kez düsünün kralım. Dilenci sıradan bir dilenci değildir. İmparatorun ilk yaşantısında ögretmeni olmustur.

Ve ona şu sözü vermiştir. “Bundan sonraki yatantinda tekrar kartina çikip seni uyaracagim.” İmparator olayı unutmuştur. Zaten geçmişi hangimiz noktasına virgülüne kadar anımsayabiliriz ki? Birlikte yaşlanan kişilerin bile
anıları farklıdır. Bu nedenle imparator bastırır.

-Ne istersen verebilirim. Ben güçlü bir imparatorum. Yerine getiremeyeceğim hiçbir dileğin olamaz.

Bunun üzerine dilenci, çanağını uzatıp, “tu çanagi herhangi bir teyle doldurabilir misiniz?” diye sorar. İmparator kahkaha atar ve vezirine çanağı altınla doldurmasını emreder. Çanak dolup taşmakta ve anında boşalmaktadır. Paralar buhar olup uçmaktadır sanki. İmparatorun onuru kırılır. Bir dilenci çanağını dolduramadığı kulaktan kulağa yayılır. Giderek pırlantalar, elmaslar,yakutlar akıtılır çanağa. Nevar ki çanağın dibi yoktur sanki. Yer yutar ama boşkalır. İmparator yenik düşmüştür. Dilenciye yakarır:

“Tamam, sen kazandın. Dileğini yerine getiremedim ama ne olur bana çanağın neden yapılmış olduğunu itiraf et.”

- Çok basit, diye yanıtlar dilenci. İnsan damağından yapılmıştır. Yani insanın arzu ve isteklerinden. Doymak bilmez oluşu bundandır. Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir.İstek nedir ki! İstek ulaşılana kadar, belli bir süre heyecen veren bir duygudur.
Örneğin; bir araba istersin... bir yat... bir ev... Tek tek her birini elde ettiğinde, tümü anlamını yitirir. Neden? Çünkü beynin, aklın onları dışlar. Araba garajdadır ve artık istek uyandırmamaktadır. Heyecen, onu elde ettiğinde sönüp gitmiştir. Para cebindeyse, onlara erişmek için katlandığın yoğun istek yok oluverir. Gene boşluğa düşer, yeni bir istek yaratmak zorunda kalırsın. İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek dilenci olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun. Amacına ulaşır ulaşmaz bir yenisini yaratırsın. İsteğin bu yönünü kavradığında hayatının dönüm noktasındasın demektir. Sürekli yolculuk hali iyi sonuç vermez. Geri dön...Evine dön...

burcay
28-08-2006, 22:04
Mutluluğu kendinden vazgeçme, umudu cennet olan bilge kişi, serveti gördüğü her şeyi aşan bir prensle karşılaşmış. Prensin çadırı dinlenmek amacıyla şehrin dışında kuruluymuş. Çadır çok kıymetli bir kumaştanmış. Hatta çadırı tutan çiviler bile som altındanmış. Sade ve şatafatsız bir hayat sürmeyi savunan bilge kişi, prense dünya varlıklarının, altın çadır çivilerinin anlamsızlığı ve insan çabasının sonuçsuzluğuyla ilgili bir araba laf etmiş. Diğer taraftan da kutsal yerlerin ne kadar ölümsüz ve görkemli olduğunu söylemiş. Elinden geleni yaptıktan sonra beklemenin, en büyük mutluluk olduğunu belirtmiş. Prens büyük bir ciddiyetle bunları dinlemiş. Bilge kişinin elini tutmuş ve şöyle demiş: "Benim için sözlerin yol gösterici. Dostum, benimle gel, kutsal yerlere yolculukta bana eşlik et." Bu sözlerden sonra prens bir kez bile geriye bakmadan, yanına hiçbir şey almadan yola koyulmuş.

Bilge kişi bu duruma şaşırmış, prensin arkasından koşmuş ve bağırmış: "Prensim, kutsal yerlere gitme konusunda gerçekten ciddi misiniz? Eğer ciddiyseniz, gidip yanıma eşyalarımı almak için beni bekleyin." Prens gülerek cevap vermiş: "Ben servetimi, atlarımı, altınlarımı, çadırımı, uşaklarımı ve sahip olduğum her şeyi bıraktım. Senin ise eşyaların için geri gitmen gerekiyor." Bilge kişi yine şaşkınlık içinde sormuş: "Prensim, lütfen bana açıklayın, nasıl bütün servetinizi almadan gidebilirsiniz?" Prens yavaş ama anlaşılabilir bir ses tonuyla şöyle söylemiş: "Biz altın çadır çivilerini toprağa çaktık, kalbimize değil."

kantar
01-09-2006, 20:18
*Nereden nereye!..*

Atalarımız boşuna söylememişler, *"Körle yatan şaşı kalkar" *diye. Avrupa
ile olan yüz elli yıllık beraberliğimiz neticesinde çok şey kaybettik. Çok
özelliklerimizle biz de Avrupalılaştık artık.

Batı'nın en büyük özelliği *maddeci *olmasıdır. Karşılıksız verme diye bir
şey yok onların lügatinde, öz annesi, öz çoğu bile olsa; al gülünü ver
gülümü.... Yaşı on sekizi buldu mu, kendini kapı önünde bulur genç... Öz
annesi ve babası "Bizden bu kadar; bundan sonra sen başının çaresine
bakacaksın" der. Nerede kaldı ki komşusuna, hele hele hiç tanımadığı birine
yardım etmek?



Almanya'dan yeni gelen bir arkadaş, Almanların, kendisini lüks bir lokantaya
götürüp ziyafet çektiklerini anlatınca sordum:

*- Nasıl oldu bu ziyafet işi? Almanlar karşılıksız yemek yedirmezlerdi;
huyları mı değişmiş yoksa? *

- Hayır, huyları değişmedi, dedi. Mal satacaklar ya, bizi tavlamak için
yedirdiler.

Görüldüğü gibi, adamlar her işe menfaat, para açısından yaklaşıyorlar. Bu
gidişle fazla sürmez, maddeci Batı'nın tam bir kopyası oluruz biz de.
Kendimize ait örfümüzün, güzel ahlâkımızın çoğu unutuldu gitti zaten. Şimdi
bu unutulan değerlerimizden bazıları anlatılınca ağızları açık kalıyor
gençlerin. Bir türlü inanamıyorlar. Sanki masal gibi geliyor onlara...

*B*erat Kandili'nde oğlum *Fatih *ve arkadaşları; *Mustafa, Mehmet, İbrahim,
Salih *Eyüp Sultan hazretlerini ziyarete gitmişler. Eyüp Camii'nde namaz
kılıp dua etmişler. Duada, hayırlı eş mi, iş mi istediler, yoksa her ikisini
mi, bilmiyorum. Onu söylemediler. Fakat, ziyaret esnasında caminin revakları
altındaki mermer boşluklar dikkatlerini çekmiş.

Dönüşte bana sordular:

*- Mehmet amca, bu boşluklar neyin nesidir? Rastgele bir boşluğa benzemiyor.
Bir maksatla yapıldığı belli. *

Böyle güzel bir ziyaretten dolayı memnuniyetimi bildirdikten sonra, gençlere
anlatmaya çalıştım:

- Biliyorsunuz, dinimizde fakirlere verilmesi farz olan zekât, bir de
verilmesi vacip olan adak ve fitre borçları var. Bunlar mutlaka Müslümanın
eline verilir. Bunun dışında, bir de ihtiyaç sahibi kimselere Allah rızası
için verilen şeyler var.

İşte, Ramazan günlerinde, mübarek gecelerde, hayır sahiplerinin hayır
hasenatını çoğu defa birer kadife veya atlas çıkın içinde bıraktıkları
yerlerdir sizin o gördüğünüz boşluklar...

Müslümanlar, bir dileğinin kabul olmasının şükranı, sağlık ve afiyetlerinin
minneti, hiçbiri olmadığında da ihtiyaç sahiplerine, cenab-ı Hakkın rızasını
kazanmak için, gönüllerinden kopanı keselere koyarlar, yatsı namazından
sonra bu revakların mermer boşluklarına bırakırlardı.

O zamanlar elektrik olmadığından, ne imamlar, ne müezzin ve kayyumlar, hiç
kimse ortada kalmaz; namazdan sonra evlerine çekilirler; fakat kandiller
sabaha kadar yanık bırakılırdı.

*M*übarek gecelerin hayır hasenat kutsiyetini bilen fakirler, düşkünler,
yardıma muhtaç olanlar, zaruret çekenler, başkalarının olmadığını
hissettikleri zaman caminin avlusuna girerler, bu çıkınlardan birisini
alırlardı.

Mustafa hemen sordu:

*- Kesede ihtiyacından fazla altın çıkarsa... Veya ihtiyacı olmayanlar
alırsa? *

- Eğer çıkındaki para, ihtiyaçlarının üstünde ise, ihtiyaçları kadarını
alırlar, kalanını yine aynı itina ile sararlar, yerine koyarlardı; bir başka
ihtiyaç sahibinin zaruretini def etsin diye... Fazla olanı, bir başka
ihtiyaç

sahibine muhakkak bırakılırdı. Bırakmamak bir nevi başkasının malını
gasbetmek sayılırdı.

Hiç kimse, bu yardımsever insanları bilmezdi. Yine hiç kimse, kim ihtiyaç
sahibidir ve kim sıkıntıdadır; onu da bilmezdi. Bu mübarek ve kutsî
gecelerin gelmesini bekleyenler asgarî ihtiyaçlarını tesbit etmiş olarak
gelirlerdi. İhtiyacı olmayanların ise aklından bile geçmezdi buradan para
almak.

Bu defa Mehmet sordu:

*- Peki ihtiyacından az çıkarsa ne yaparlardı? *

- İlk açtıkları kesede bu miktarın azı çıkarsa, "Kısmetim bu imiş... Bununla
yetineyim. Nasibim bu imiş. Buna da bin şükür..." der, tanımadığı hayır
sahibinin sağlık ve huzuruna, ölmüşlerinin ruhuna dua ederdi.

Bugün, böyle bir şey yapmak bir tarafa, böyle bir şeyin eskiden yapıldığına
insanları inandırmak bile çok zor. Nereden nereye!...

kantar
12-09-2006, 18:52
Sevgi

Eleanor, büyükannesine neler olduğunu anlamıyordu. Büyükannesi şekeri nereye koyduğunu, faturalarını ne zaman ödeyeceğini, markete alışverişe götürmek üzere onu evden ne zaman alacaklarını unutuyordu. Eleanor annesine sordu: "Büyükannemin nesi var ? Eskiden çok düzenli bir insandı. Şimdi üzgün ve aklı karışık görünüyor ve her şeyi unutuyor." Annesi "Büyükannen yaşlanıyor. Şimdi sevgiye her zamankinden daha çok gereksinimi var" dedi. "Yaşlanmak nasıl bir şey ? Her yaşlanan unutkan mı olur ? Ben de mi öyle olacağım ?" "Yaşlanan herkes unutkan olmaz, Eleanor. Büyükannenin Alzheimer hastalığına yakalandığını sanıyoruz ve bu onu daha unutkan yapıyor. Gereksinim duyduğu bakımı görmesi için onu bir bakımevine götürmek zorunda kalabiliriz." "Ama anne, bu çok kötü! O zaman büyükannem küçük evini çok özlemez mi ?" "Herhalde özler, ama yapabileceğimiz başka bir şey yok. Orada ona iyi bakılacak ve yeni arkadaşları olacak." Eleanor üzülmüştü. Bu fikir hiç hoşuna gitmemişti. "Onu sık sık ziyaret eder miyiz ?" diye sordu. "Büyükannem unutkan da olsa onunla konuşmayı çok özleyeceğim." Annesi "Hafta sonları onu görmeye gideriz. Ona armağanlar da götürürüz" dedi. Eleanor gülümsedi. "Dondurma götürebiliriz. Büyükannem çilekli dondurmaya bayılır." Annesi "Tamam, çilekli dondurma götürürüz" dedi. Büyükannesini bakımevinde ilk ziyaret ettiklerinde Eleanor ağlamamak için kendini zor tuttu. "Anne burada neredeyse herkes tekerlekli sandalyede." "Tekerlekli sandalyede olmak zorundalar. Yoksa düşerler büyükanneni gördüğün zaman gülümse ve ona ne kadar güzel göründüğünü söyle." Büyükanne, güneşli salon dedikleri bir odanın köşesinde yalnız başına oturuyordu. Dışarıdaki ağaçlara bakıyordu. Eleanor büyükannesine sarıldı. "Bak büyükanne, sana bir armağan getirdik" dedi. "Çilekli dondurma, senin en sevdiğinden." Büyükanne söz etmeden kutuyu ve kaşığı eline alıp dondurma yemeye başladı. Annesi Eleanor"a "Eminim bunu çok sevdi" diyerek onu rahatlatmaya çalıştı. Eleanor düş kırıklığına uğramıştı: "Ama sanki bizi tanımadı." "Ona biraz zaman vermelisin. Şimdi yeni bir çevrede ve buna alışması gerekiyor." Ama Büyükanneyi bir sonraki ziyaret edişlerinde de her şey aynıydı. Büyükanne dondurmayı yedi, onlara gülümsedi, ama hiçbir şey söylemedi. Eleanor "Büyükanne benim kim olduğumu biliyor musun ?" diye sordu. Büyükanne, "Sen dondurma getiren kızsın" dedi. Eleanor ona "Evet, ama ben Eleanor'um, senin torununum. Beni hatırlamıyor musun ?" deyip kollarını yaşlı kadının boynuna doladı. Büyükannenin yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. "Hatılamak mı ? Elbette hatırlıyorum. Sen dondurma getiren kızsın." Eleanor, birdenbire, büyükannesini onu hiç hatırlamayacağını anladı. Büyükanne, yalnızca kendine ait bir dünyada, belirsiz anılarla ve yanlızlıkla dolu bir dünyada yaşıyordu. Eleanor "Seni çok seviyorum büyükanne!" dedi. O sırada büyükannesinin yanağından bir damla yaş süzüldüğünü gördü. "Sevgi" dedi. "Sevgiyi anımsıyorum" Annesi, "İşte bir tanem, onun tüm istediği bu. "Sevgi" dedi. "O zaman ben de her hafta sonu ona dondurma getireceğim ve beni haıyrlamasa bile on sarılacağım." Ne de olsa sevgiyi anımsamak birinin isimin anımsamaktan daha önemliydi.

kantar
20-09-2006, 20:33
İyi ve Kötü

Leonardo da Vinci 'Son Akşam Yemeği' isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı... İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı...

Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı... Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti..Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.. Aradan 3 yıl geçti.

'Son Akşam Yemeği' neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı.. Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı.. Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu..Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı..Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi... Çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.. Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler.Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı..Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu..
Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun Etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.
Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi: 'Ben bu resmi daha önce gördüm'...

'Ne zaman diye sordu'Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı.

'Üç yıl önce adam ..Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti'..

İyi ve Kötü'nün yüzü aynıdır..Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...

kantar
20-09-2006, 20:35
Julia Dixon, kazayla anahtarını evde unutmuş ve sokakta kaldığı sırada postacı ona doğru yaklaştı.
Bayan Dixon !

Üzgün görünüyorsunuz, bir sorun mu var? Ne yapacağımı bilmiyorum. Kapıda kaldım. Anahtar evde ve yedeğini bıraktığım komşum şehir dışında. Kocamda anahtar var, fakat o da şehir merkezinde bir otelde konferansa katıldı. Ona ulaşabileceğimi sanmıyorum. Eve nasıl gireceğim??



Postacı kadını sakinleştirmeye çalıştı ve ona bir çilingir çağırmasını tavsiye etti. Sanırım yapabileceğim tek şey bu, fakat doğruyu söylemek gerekirse, çilingirler dünya kadar para alıyorlar. Oysa şu anda üzerimde bir kuruş bile yok. Postacı kadının derdine ortak oldu. Kadının başka çaresi yoktu. Gitmem gerekiyor, buyrun mektubunuzu. Kim bilir, içinde belki sizi neşelendirecek güzel haberler vardır.

Julia zarflara baktı. Kardeşi Jonathan dan bir mektup vardı. Geçen hafta onları ziyaret etmiş ve birkaç gün kalmıştı. Neden bu kadar çabuk mektup yazdı acaba diye mırıldandı Julia. Zarfı yırtıp açtığında, avucuna bir anahtar düştü. Mektupta şunlar yazılıydı:

Sevgili Julia. Geçen hafta sizde kalırken, siz alışverişe gittiğinizde kazayla kapıda kaldım. Komşunuzdan yedeğini istedim ama geri vermeyi unuttum. Bu mektupta onu da gönderiyorum.

Yorum; Kapalı bir kapıyla yüz yüze gelmiş ve kendinizi ümitsiz hissediyorsanız, bilin ki tüm kapılar zamanı gelince içeri girmeniz için ardına kadar açılacaktır.

kantar
26-09-2006, 23:13
Coelho 'nun kaleminden kibir öyküleri

Kıskançlığın kibiri

Suriye''nin çöllerinde Şeytan öğrencilerine şunları anlatıyordu: ''İnsanoğlu her zaman kendisi için iyi bir şeyler yapacağına başkalarının kötülüğünü istemekle meşguldür.''

Ve söylediklerini öğrencilerine göstermek için çölde dinlenmekte olan iki adam üzerinde bir deney yapmaya karar verdi.

Şeytan, adamlardan birinin yanına yaklaştı ve ''Buraya senin dileklerini gerçekleştirmeye geldim'' dedi; ''Benden ne dilersen gerçek olacak. Arkadaşın da bu dilekten aynı senin gibi yararlanacak, yalnız ona her ne dilediysen onun iki katı verilecek.''

Adam uzun bir süre sessiz kaldı ve sonunda şöyle dedi: ''Arkadaşım benden daha mutlu ve kazançlı olacak çünkü ne dilersem dileyim o benden iki kat fazlasını alacak. Bu yüzden ben de ona bir tuzak hazırladım: Tek gözümü kör et, işte senden bunu diliyorum.''

Kutsallığın kibiri

Zen rahibi gerçeğe giden yolu bulabilmek için on yılını bir mağarada meditasyon yaparak geçirmişti. Bir öğleden sonra mağarasında dua ederken içeriye bir maymun girdi. Rahip konsantre olmaya uğraşıyordu ama maymun iyice yanına yanaşmış, ayağından sandaletini almaya çalışıyordu.

''Kahrolası maymun!'' dedi rahip. ''Neden dualarımı bölüyorsun?''

''Karnım aç'' dedi maymun.

''Git buradan! Tanrı''yla iletişim kurmamı engelliyorsun!''

''Benim gibi zavallı bir yaratıkla bile iletişim kuramazken Tanrı''yla nasıl iletişim kurabilirsin ki'' dedi maymun.

Bunu duyunca kendinden utanan rahip özür diledi.

Gücün kibiri

Köy bir barbar kabile tarafından tehdit ediliyordu. Köyün sakinleri de birer birer evlerini terk edip daha güvenli yerlere göç ediyorlardı. Bir yılın sonunda köyde bir grup Cizvit''ten başka kimse kalmamıştı.

Barbarlar ordusu köye geldiğinde hiçbir dirençle karşılaşmadı ve vahşi adamlar kazandıkları bu zafer şerefine büyük bir ziyafet düzenlediler. Tam yemeğin ortasında bir rahip karşılarına dikildi.

''Buraya gelip bizim bütün huzurumuzu kaçırdınız. Sizden burayı hemen terk etmenizi rica ediyorum.''

''Sen neden hala buradan kaçmadın?'' diye bağırdı barbarların şefi. ''Seni gözümü bile kırpmadan kılıcımla ikiye bölebileceğimi görmüyor musun?''

Rahip sakin bir şekilde cevap verdi:

''Peki sen, gözümü bile kırpmadan bir kılıçla ikiye bölünebileceğimi görmüyor musun?''

Rahibin ölüm karşısında bu kadar soğukkanlı kalabilmesine şaşıran şef, ertesi gün adamlarını toplayıp köyü terk etti.

kantar
08-10-2006, 16:06
Yine savaş rüzgarları eserken anlamlı bir ağıt yazı...


Yaz Yağmuru...



Neler oluyor bize.

"İçimizi ısıtan, topraklarımızı yeşerten yağmur, kurşun mu oldu, bomba mı oldu?"

Sokaklar su yerine kanla mı doldu DA bizim haberimiz yok...

Oysa yaz yağmurları bereket değil miydi...

Bu yaz yağmurları artık Kara kışı aratmaz.

Filistin, İsrail ve Lübnan'da "Yaz yağmuru"

Doğduğumuz bu topraklar bize haram mı oldu DA biz fark etmedik.

Oysa, yokluk yoksulluk yaşamın eti kemiği olmuştu DA biz katık etmiştik hayatımıza.

Şans bizim doğduğumuz yer, şanssızlık yaşadığımız yerdi.

Aynı toprağın insanlarıydık DA ayrı dinlerin çocuklarıydık.

Aynı gökyüzünde baktık DA ayrı peygamberlere inandık.

Ayrı peygamberlere inandık DA aynı Yaradan'a sığındık.

Aynı yağmurlar yağdı DA ayrı mahsulleri yedik.

Aynı mahallede oturduk DA ayrı evlerde yaşadık.

Aynı okullara gittik de ayrı kitapları sevdik.

Ayrı dünyaların insanıydık DA aynı kalplerde attık.

Ayrı sokaklarda koştuk DA aynı kalplerde attı yüreğimiz.

Aynı yola açıldı kapılarımız DA ayrı yollara gittik.

Aynı düğünlere gittik de ayrı oyunlar oynadık.

Ayrı nikahlar kıydık DA aynı evi paylaştık.

Ayrı ayrı anlattık çocuklarımıza DA onlar sevgiyi seçti.

Ayrı acıları paylaştık DA aynı topraklara verdik sevdiklerimizi.

Aynı hoşgörüden, sevgiden bahsettik de ayrı kötülükler işledik.

Yaz yağmurları...

Yaz yağmurları şimdi anaların gözyaşı olmuş...

Yaz yağmurları şimdi intikam olmuş, bomba olmuş, kurşun olmuş yağıyor...

Yağıyor DA toprakları kötülük suluyor. Sevgi yerine kin ve nefret büyüyor. Anaların feryadı yürekleri dağlıyor. Çocuklar yetim, çocuklar kolsuz, çocuklar bacaksız...

Dinlerin doğduğu bu topraklar terör biçiyor, vahşet biçiyor...

İntikam ateşi alev topu olmuş, olmuş DA tüm dünya seyrediyor.

Oysa, yaz yağmuru serinlik, yaz yağmuru bereket değil miydi.

Yazan: EROL ŞENGÜL
(alıntıdır)

kantar
09-10-2006, 20:26
Kapıdan içeri girer girmez neşeyle bağırdı:
"Anne biliyormusun bugün yuvada ne oldu?"
"Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum."

Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu.

Hersey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda.

Bir de eve misafir gelecek oldumu kendisine hiç yer kalmıyordu.
Nerelere gitsindi?

Annesi kapattı telefonu. Mutfaktan tencere kaşık sesleri geliyordu.
Koşarak yanına gitti.
"Sana yardIm edeyim mi?" dedi en sevimli halini takınarak. Annesi manalı manalı baktı.
"Hayırdır. Bir yaramazlık filan. Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten."

Yorgunluk nasıl bir şeydi. Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır "Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni"
diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi. Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, ne diye annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.

"Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor."
"Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum."

Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun olduğumdan. Böyle yorgun yorgunken...

"Anneciğim sen yorulma diye..."
"Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi.Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz."
"Hani siz yoruluyorsunuz ya..."
"Eeee...."
"Ben de oynamaktan yoruluyorum."
"Ne yapayım?"
"Bilmem..."

Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı. Işıklar söndü birden.

Annesi öfkeyle söylenmeye başladı."Mum da yok" diye diye karıştırdı dolapları el yordamı.

Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü.
Gaz lambasının ışığında deli tavsan masalını anlatışını. Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne.

Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavsan kafası yaptı. "bak deli tavsan" diyerek parmaklarını oynattı.

Yoldan gecen arabaların farları duvardaki tavsana yol açtı. Tavsan alabildiğine hür dolaştı sağda solda.

Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu.

Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı.

Neden sonra ışıklar geldi. Kadın çocuğun hiç konuşmadığını akıl etti birden.
Kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı.

Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini. Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu.
Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormuşçasına "İşin bitince beni sever misin anne?" dedi.

Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı.

JoNaThAn
17-10-2006, 01:53
M e m l e k e t i n B i r i n d e


ESKİ ROMA'DA YAŞAYAN BİRİ


Anlatacağım olay, milattan önce 128 yılında geçti. Dikkat buyurun, geçmiş demiyorum, geçti diyorum. Ben bu olayı tarih kitaplarından almadım, kendi başımdan geçti.
"Tenasüh" denilen ruh göçüne, yani şimdiki insanların çok daha önceki yıllarda başka kişilerin, hatta hayvanların kalıplarında yaşadıklarına inanır mısınız? İster inanın, ister inanmayın, bu beni ilgilendirmez. Ben dün gece, bundan ikibinseksendört yıl onceki hayatımı yeni baştan yaşadım. Daha "ruh-ül-kudüs" ebedi bakire Hazret-i Meryem'in karnına girmemiş, yani ortada Hazret-i İsa'nın ne adı, ne sanı var. Yıl, milattan önce 128... Ben Romalı bir yurttaşım. Plafium dağının eteğinde çok geniş bir bahçe içinde büyük bir villam var. Üç gece önce villama bir sürü konuk geldi: Valustus, Yulius Perus, Sompeius, Tiseron ve daha başkaları. Bütün dostlarım gelmişlerdi. Siz bunların hiçbirini tanımazsınız. Onun için kimler olduklarını kısaca anlatayım. Dostum Valustus, ünlü bir gladyatördür. Daha geçenlerde Kolesseum'da çok tanınmış bir gladyatörle dövüştü. Bu sıkı dövüşü görmenizi çok isterdim. İki gladyatör ortaya çıkınca, Kolesseum'u dolduran altmışbin kişinin uğultusu insanı sağır edecek kadar yükseldi. Şimdiki zamanda parti toplantılarında, bir de milli takımların futbol maçlarında ancak bu kadar gürültü olur. Dostum Valustus, saygıyla Konsül'ün locasına döndü, Konsül'ü selamladıktan sonra,
- Elveda saygıdeğer konsülümüz, Şimdi ölecek olanlar seni selamlıyor!.. diye bağırdı.
Halk öyle alkışladı ki, siz bu kadar gürültüyü ancak striptiz'e çıkan bir dansöze yapılan gösteride duymuş olabilirsiniz. İki gladyatör tam üçbuçuk saat dövüştüler. Sonunda dostum Valustus düşmanını amansız bırakıp yere yıktı. Yerdeki gladyatörün, pınl pırıl parlayan tunç zırhlarının altında göğsünün kalaycı körüğü gibi nasıl inip çıktığı görülecek şeydi. Yenik gladyatör, elinin iki parmağını konsüle doğru uzattı. Öldürmemesi için af diliyordu. Coşan seyirciler,
- Ölüm, ölüüüüüm!.. diye bağırdılar. Bu, tıpkı, futbol maçlarında seyircilerin,
- Kovaaa! Kova! Ye onu!.. diye bağırmalarına benziyordu.
Konsül, aslan pençesine benzeyen elini, locasının önünü örten, altın sırma işlemeli kadifeye uzattı, güldü. Başını yavaşça aşağı indirdi. Bu, Valustus'a işaretti. "Düşmanın işini bitir!..." diyordu. Valustus, mızrağını kaldırdı, yerdeki düşmanın kalbine sapladı. İşte, dostum Valustus, böyle bir adamdır.
Çağırdıklarımdan öbürü Yulius Perus benim savaş arkadaşım. Ünlü bir generaldir.
Hellenizm krallığını yıkan ordunun başındaydı.
Dostum Sompeius'e gelince, o eskiden köleydi. Ama ünlü bir hekim ve felsefeci olduğundan, efendisinin hastalığını iyi edince efendisi de onu azat etti. Kölelikten patrici'ler arasına katılan Sompeius aklı ve bilgisiyle Tribuna Meclisinde tribun oldu.
Dostum Tiseron gençliğinde Roma'nın en iyi araba yarışçısıydı. Şimdi şiirler, piyesler yazar.
Evimdeki şölen çok iyi geçti. Çalgıcılar harp, lir, gitar, filavtalar çaldılar. Dansözler en iyi rakslarını oynadılar. İçki sel gibi aktı. Valustus, şölenin şampiyonu oldu. Üç günde, uzandığı divanın önüne tam yirmi defa yiyecek, içki ve yemişle dolu sini geldi. Volustus dört defa kustu, sonra yeni baştan yedi, içti. Böylece şölenin şampiyonu oldu. Bu kadar yiyen adamı siz belki gazetecilere verilen ziyafetlerde görmüş olabilirsiniz. Çok güzel bir şölen oldu. Üç gün yenildi içildi. Sonra yemekten, içmekten hepimiz baygın düştük. Şimdiki açılış törenlerindeki ziyafetler gibi bişeydi bu. Üç gün sonra kendimize gelebildik.
Banyodan sonra vücuduma kokular sürdüm, harmaniyemi omuzuma alıp dışarı çıktım. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Komşum Plebius'un villasına gittim. Plebius,
- Yarın ava çıkacağız, adamlarınla hazırlan!.. dedi.
- Yarınki iş kolay, dedim, bugün ne yapacağız?
Plebius parti arkadaşımdır. Bizim partiye büyük hizmeti vardır.
- İstersen yarışlara gidelim, dedi, iddialı koşular var.
- Yorgunum Plebius... dedim.
- Öyleyse Büyük Amfi'ye gidelim, iyi oyun var.. dedi.
Dostum Plebius'la Büyük Amfi'ye gittik. Hesapianus'un bir komedisi vardı. Bu alçak herifi ben hiç sevmem. Dili koparılacak bir heriftir, zehir gibi dili vardır hergelenin. Her oyununda da ya Senatus'a çatar yada Kuria Meclisine... Ya Konsül'ü yerer, yada Pretur'u. Kaç defa "Şu herifin işini bitirelim, şölende zehirli şarap verelim..." dedim. Bizim felsefeci Sompeius,
- Roma cumhuriyettir. Bir cumhuriyette böyle şey olmaz. Herkes istediği gibi yazar da söyler de... dedi.
Çok kızıyorum bu Hesapianus denen hergeleye. Ben Konsül'ün yerinde olsam, onu sirkte kudurmuş aç kaplanlara parçalatırdım. Onun leşini yiyen kaplanlar bile zehirlenirdi, pis herif..
Halka da kızıyorum. Şu hergelenin yazdığı oyun oldu mu, Büyük Amfi'yi tıklım tıklım dolduruyorlar. Ama gelenlerden çoğu pleb'ler. Patrici'lerden, yani öz yurttaşlardan pek az gelen var.
Hesapianus o günkü oyununda yine bizim partiyi yeriyordu. Güya bizimkiler seçmenleri kandırmışlar. Düpedüz böyle söylemiyor ama, ne kadar dolambaçlı söylerse söylesin, anlaşılıyor yine. Oyun bitince alkıştan Büyük Amfi yıkılıyordu. Çok canım sıkıldı. Söve saya villama geldim. Ama ne o? Ne oluyor? Villamın önünde bir kalabalık. Kölelerim dışarı fırlamışlar.
- Ne oluyor?.. diye sordum.
Kölelerimden biri,
- Efendimiz, dedi askerler oğlunuz Kabakius'u tutuklamaya geldiler.
Oğlumu tutuklamaya gelen askerlerin başında dostum Yulius Perus vardı.
- Bu ne iş bre Perus? Oğlumu neden tutukluyorsunuz?.. dedim. Perus,
- Sebebini bilmiyorum ama, söylentilere bakılırsa, oğlun Kabakius bir şiir yazmış. Şiirin bir mısrasında "Roma'ya giden yollar kapalı" demiş.
- E, bunda ne var? Lağım çukurları kazıldığı için yollar kapalı. Yalan mı söylemiş?
- Belki de suçu bu değildir. Belki budur. Bilmiyorum. Herkesin bildiği gerçekleri açıkça söylemek bazan suç olur. Mercimekius'un neden öldürüldüğünü hatırlarsan. Roma'nın cumhuriyetle yönetildiğini herkes bildiği halde o, "Roma bir cumhuriyettir!" diye bağırdığı için öldürülmüştü. Ben tutuklama sebebini bilmem. Ama elimde tutuklama buyruğu var.
- Yulius Perus, bu emri kim verdi? Çabuk söyle Jupiter hakkı için leşini sereceğim onun.
Hançerimi kınından çıkardım. Yulius Perus elindeki kağıtları uzattı:
- İşte senin düşmanın bu kağıtlar, dedi. Emir burada. Mars'ın üzerine yemin ederim ki, oğlunu ben kendiliğimden tutuklamıyorum. Sen de bilirsin ki ben ancak görevimi yapıyorum.
- Evet, görev görevdir, dedim. Ama sana bu buyruğu veren kim?
- Bucak Müdürü Polakius.
Harmaniyemi savura savura Bucak Müdürü Polakius'e giderken yolda dostum felsefeci Sompeius'la karşılaştım.
- Beberius, nedir bu telaşın, arkadan cehennem tanrısı mı kovalıyor?.. dedi.
- Plüton beni çarpsın ki, bu Bucak Müdürü Polaikus'un canını cehenneme yollayacağım. Oğlum Kabaikus'un tutuklanması için buyruk çıkarmış.
- Polakius kendiliğinden bişey yapmaz. 0 da biyerden emir almıştır.
- Ben halis yurttaş patrici'lerden değil miyin Sompeius?.. diye sordum.
- Evet, dedi, sen eski bir Romalısın. Romalı ana babadan dünyaya gelen soylu yurttaşsın.
- Ben toprak, çiftlik ve köle sahibi değil miyim?
- Evet Beberius.
- Bu herifleri iş başına getirmek için oy vermedim mi?
- Verdin Beberius.
- Öyleyse bu iş bana yapılır mı? Bu haksızlık değil mi?
- Haksızlık Beberius.
- Öyleyse bu haksızlığı yapan bir suçlu var. Jupiter hakkı için onu öldüreceğim.
- Yemin etme Beberius. Eğer gerçek suçluyu bulabilirsen öldüremezsin. Hançerin suçlunun kalbine değil, kınına girer.
- Büyük yemin ettim. Görürsün... dedim.
Harmeniyemin eteklerini uçura uçura, hançerim elimde, firladım. Bucak Müdürü Polakius'a,
- Doğruyu söylediği için oğlumu tutuklayan sen misin?.. diye sordum.
- Benim suçum yok, işte kaymakamın verdiği yazılı buyruk... dedi.
Kaymakama koştum. O da,
- Ben aldığım emri yapıyorum, o kadar, dedi. İşte Roma Valisi Zıbarius'un emri. Valiye koştum.
- Oğlumu sen mi tutukluyorsun?
- Hayır Beberius. Doğru söylediği için bir gencin tutuklanmasına ben de üzüldüm.
- Öyleyse suçlu kim? Bana bir sürü kağıt parçaları, dairelerin taş duvarlarını gösteriyorlar. Oğlumu, doğruyu söyledi diye bu kağıtlar, bu mermer duvarlar mı tutukluyor? Kağıtları mı hançerleyeyim? Duvarları mı dişleyeyim? Söyle, düşmanım kim?
Zıbarius da bir sürü kağıt uzattı,
- İşte Tribuna Meclisi'nin emri, dedi, üstünde üç tribün'ün imzası var. , Hemen soluk soluğa tribünlere koştum
- Ben Roma için kanım döken Beberius değil miyim?
- Kahraman Roma yurttaşı, partimizin en iyi üyesi Beberius'u selamlanz... dediler.
- Selam da, kahraman da yerin dibine batsın! diye bağırdım. Oğlumu siz mi tutukluyorsunuz?
- Biz bu işi nasıl yaparız? dediler. Konsül emir verdi.
- Konsül mü? İsterse Konsül olsun, bu haksızlığın cezasını çekecektir.
Hançerim elimde Konsül Oktamirus'un karşısına çıktım.
- Söyle, benim düşmanım sen misin?.. diye bağırdım.
Konsül Oktamirus,
- Çıldırdın mı Beberius, dedi, ben kral değilim, diktatör de değilim. Roma cumhuriyetle yönetiliyor. İşte oğlunun tutuklama emri burda.
- Yine mi karşıma kağıtlar çıktı? Oğlumu bu kağıtlar mı tutukluyor? Birisi çıksın karşıma!
- Bu emri Senatus verdi, Beberius. Senatus üyelerinin kararıyla oluyor.
Rüzgar gibi fırladım. Mutlaka düşmanımı bulacaktım. Yolda o uğursuz herife rastladım, hani Şu Senatus aleyhinde yergiler, taşlamalar, alaylar yazan oyun yazan Hesapianus'la karşılaştım.
- "Roma'ya giden yol kapalı" dedigi için oğlumu tutukluyorlar Hesapianus, dedim. Bu haksızlık değil mi?
- Evet, haksızlık... dedi.
- Bu haksızlığı yapan kim? Düşmanım kim? diye soruyorum, bana üstünde emirler yazılı bir sürü kağıt gösteriyorlar. Söyle, ben kağıtları mı parçalayayım? Bu haksızlığı yapan suçlu nerede?
- Suçluyu ne yapacaksın?
- Jupiter hakkı için leşini akbabalara yem yapacağım. O da tıpkı dostum felsefeci Sompeius gibi.
- Suçluyu bulsan bişey yapamazsın... dedi.
- Yapamaz mıyım? Görürsün. Büyük yemin ettim. Bu kağıtları ilk çıkaran yeri arıyorum.
- Hiç şüphesiz Senatus... dedi.
- Evet... dedim.
- Senatus üyeleri kimler?
- Bizim partililer.
- Onları kim seçti?
- Ben!
- Öyleyse daha suçluyu mu arıyorsun?
Hançerimi kaldırdım, göğsüme sapladım. Beyaz harmaniyem ala boyandı. Suçluyu öldürmüştüm..
İnsanın, eskiden hangi çağda, hangi kalıplarda yaşadığını hatırlaması kadar kötü hiçbişey yok. Aranızda benim gibi milattan önce 128 yılında Roma Cumhuriyetinde yaşamış biri daha var mı?


AZİZ NESİN

kantar
18-10-2006, 20:18
Mor menekşe

Güneş ufuk çizgisinde; temmuz ayının son cumartesi günü, güne vedaya hazırlanıyordu. İki balıkçı sandalı; günün yorgunluğu içinde kıyıya dönmeye çalışıyordu. Altın sarısı rengindeki ışık huzmeleri arasında martılar günün son uçuşlarını yapıyorlardı. Vedia hanım, evinin balkonundan sahilde ki yüzmekte olanları seyrediyordu. Üzerinde tarifi yapılamamış bir yorgunluk hissediyordu. Kalabalıklar arasında tamamen yalnızdı. Sahipsizdi. Korumasızdı. Yüreğinde her günkünden daha farklı bir şeyler olduğunu hissediyor, bir anlam da veremiyordu. Evliydi ama hem yalınız hem de mutsuzdu. Yaşadıkları kaderi miydi? Kaderse bu kader, ne kadar sürecekti? Daha mı iyi yoksa daha mı kötü olacaktı? Çocukluğundan beri umudun yokluğunu yaşıyordu. Yüreğinde taşıdığı umutlar bitmek üzereydi. Bilmiyordu. Bilemiyordu artık. Ne, nasıl olacak! diye Arada bir öylesine teselli verecek, umutlarını tazeleyecek insanın bir sevdiği, bir dostunun olmayışı ne kadar da acıydı. “Dünyanın en fakiri parası dışında hiç bir şeyi olmayandır” derler, ne kadar da doğruymuş meğer. Akşam olacaktı ama canının sıkkınlığından yemek bile hazırlamak içinden gelmiyordu.
Kocası yanlarında yoktu. Tek başına iki çocuğun terbiyesine yetişemiyordu. Oğlunu rahat okuması için yurda vermiş, sonra da yaz kapına gitmişti. Yanında tamamen yalnızlığını unutturacak Hollanda hatırası sarı saçlı bir kanaryası vardı. O da olmasaydı hayatın ve yaşamanın hiçbir anlam ve ifadesi olmayacaktı. Kalkıp mutfağa gitmek üzereyken telefon çaldı. Arayacak birini de beklemiyordu aslında. Merakla ahizeyi kaldırdı. “Alo buyurun!” dedi. Telefondaki “Ben” kelimesinin ardından ismini söylemeden sesin sahibini tanımıştı. Kanı hızlanmış, kalp atışları birden bire elinde olmadan artmıştı. Duygularını bastırmaya çalıştı. Yüreğinde belirleyemediği yoğunlaşmanın karşılığını şimdi daha iyi anlıyordu. Yıllardır bir araya gelip dertleşmeye o kadar ihtiyacı vardı ki, Hayati Bey’in eşinden çekindiğinden bu düşüncelerini Hayati Bey’e söyleme cesaretini kendinde bulamamıştı. Onun konuşmaları karşısında rahatlıyordu. Duyguları duruluyordu. Fırtınadan sonra sakinliğe eren denizlerin sükunu kadar.
“Nasılsınız Hayati Bey?”
“Teşekkür ederim.”
“Sesiniz çok yakında gibi...”
“Seslensem duya bilirsin. Evet. Size çok yakındayım.”
“Ne geziyorsun buralarda...”
“Öylesine bir hafta sonu kaçamağı sayabilirsin.”
“Peki! Misafirim olmaz mısın?”
“Bir şartla, misafiriniz olurum. Önce sizi bir yemeğe götürmek istiyorum.”
“Zahmet etmesen olmaz mı?”
“Asla mazeret kabul etmiyorum.”
Genç kadının içi içine sığmaz olmuştu. Çok uzun zaman olmuştu. Kocası ile uzun yıllar maziye dayanan dostlukları vardı. Kocasının yaptıkları için kendi utanıyordu. Kavgalı değillerdi. Eften püften sebepler bardağı taşırmıştı. Hiç aramamıştı. Birkaç defa aramış ise de; hep eşi ile görüşmüştü. Hayati Bey, yıllar öncesinde Akdeniz’e nazır şirin bir beldede simetrik sırt sırta, bahçeli iki ev yapmış ve orada uzun sürmeyen ama çok tatlı komşulukları olmuştu. Hayati Bey’in eşi; Nevin hanımın mutluluğunu bile zaman zaman kıskandığı olmuştu. Ona inanıyordu. İyilik sever ve güvenilir biriydi. Cana yakın, olgun, hoş sohbet, duygulu ve hassas bir insandı. Yalnızlığını pekala paylaşabilirdi. Bir an şaşırdı. Ne yapacağına karar veremedi. “Sizi bir akşam yemeğine götürmek istiyorum” demişti ya!
Vedia hanımın kocası yurt dışında çalışıyordu. Beyinin ailesinden de tamamen uzaktaydı. Çevrede pek tanıyanı da yoktu. Kendi öz ailesi ise çocukluğunda dağılmıştı. Kocası, yılda bir defa olsa bile eve gelmiyordu. Ev almıştı. Evi dayamış, döşemişti. Geçimliklerini de şöyle veya böyle gönderiyordu. Yeter miydi? Yetmiyordu. Kocalık vazifesini bile yerine getirmiyordu.
En güzel elbisesini giydi. Kocasına karşı bu kadar özen gösterememişti. Kocası geleceğini asla önceden haber vermezdi. Hep aniden gelirdi. En güzel elbiselerini giyse ne fark ederdi ki evlendi evleneli gün mü göstermişti. Hayatı heba olup gitmişti. Sıkıntı, çile ve yalnızlık hayatının en vazgeçilmezleriydi.
Hayati Bey, akşamın ilk alaca karanlığında bir buket çiçekle merdivenleri ağır ağır çıktı. Kapının zilini çaldı. Bekletilmeden kapı açıldı. Koşarak, kapıyı açan sarı kanarya olmuştu. Anne! bir amca” dedi.
Vedia hanım, hazırdı. Kapıya geldi. Uzun etekli, üzerine gül kurusu renginde saten bir elbise vardı. Elbisenin üzerinde saçılmış parlak renkli ve sanki canlı mor menekşeler vardı. Yüreğinin derinliklerinden gelen ve pembe dudaklarında gülümseyerek tebessüme dönüşen “Hoş geldiniz.” Sözleri; billur bir suyun sesini andırıyordu. Uzatılan çiçekleri aldı. “Zahmet ettiniz. Teşekkür ederim. Bunları solmaması için kalbimin en nadide köşesinde saklayacağım.”
“Bu kadar büyütmemelisiniz.” Dedi Hayati Bey.
“Özür dilerim. Kapıda kaldınız. İçeri buyurun.”
“Hayır, Hazırsanız çıkalım.”
Annesinin yanına dikilen, sevimli, sarı saçlı sarı kanarya ne kadar tatlı ve şirin bir yaratık olmuştu. Doğduğu günü hatırladı. Vedia hanımın doğumu yaklaştığı günlerde, kocası bir bahane ile yine yurtdışına gitmişti. Hayati Bey, bir siyasi kurultayın davetine icabet edeceğinden; eşi ile kavgalı gittiği bir bahar gününün gecesinde doğum yapmıştı. Vedia hanım, çiçekleri vazoya yerleştirdikten sonra geldi. Birlikte çıktılar. Hayati Bey :
“Küçük hanım, sen ne kadar da büyümüşsün öyle. Ne kadar tatlı, ne kadar şeker şeysin sen.” İltifatına, küçük hanımdan yabancı bir ifade belirdi.
“Sen beni nereden tanıyorsun ki?”
“Tanımaz olur muyum? Baban, çok uzaklara gitmişti. Annen yalnızdı. Hastanede doğduğun gün; eben ile kavgalı olmuştuk. Beni baban zannederek; şakayla karışık bir oturma gurubu istemişti. Hiç unutur muyum?”
Yemeği, yazlık bir lokantanın terasında; renk renk çiçeklerle kaplı, denize açık bir yarde baş başa yediler. Ayışığı’nı eğlendirdiler. Küçük hanım gördüğü ilgi ve alaka karşısında açılmıştı. Cıvıl cıvıldı. Bülbüller gibi şakıyıp durmuştu. Kendini sürekli gündemde tutmak istemiş ve bu arzusuna da nail olmuştu. Sıradan şeyler dışında; bir şey konuşamadılar. Eve döndüklerinde; saat onu geçiyordu. Ayışığı, bir türlü; gönüllü olarak uyumak istemedi. Annesinin ısrarı ile biraz küskün, biraz da “yarın denize gitmek” vaadini alarak; odasına gitti.
Vedia Hanım: “Hava sıcak. İsterseniz balkonda oturalım.” İçeriden sıkılmaya neredeyse bunalmaya başlamıştı. Bir anlıkta olsa evden uzaklaşmak, dışarıda yemek yemek ve dolaşmak biraz olsun rahatlatmıştı. Hayati Bey’in, getirdiği saten kaplamalı üzerinde kalp resimleri olan çaydanlıkta; çayı ağzına kadar demlemişti. Yaş pasta ile birlikte getirmişti.
Üzerinde geyşa, deniz ve ada gravür resimli porselen fincana çayı doldurdu. Kendi eli ile karıştırdı. Bu; Hayati Bey’in gözünden kaçmadı. Vedia hanım; zeki bir kadındı. Yıllar öncesinden biliyordu, Hayati Bey’in uzak doğuya düşkünlüğünü. Bu arada; salondaki müzik setine de kaset koymayı unutmamıştı. Ağırdan ağıra çalıyordu. Neşe hanım olmalıydı.
“Bir yol ki dönüşü bulunmaz”
“Gidenler geri dönmez”
“Bir gün cennette görsem seni”
“Beni tanır koşar mısın? Kollarına alır mısın?”
“Bir melek gördü beni yolda”
“Sordu bana nerdesin diye”
“Yoksa o melek sen miydin diye”
“Anladım ki Cennetteyim. Anladım ki Cennetteyim “
Şarkıdan dolayı kısa bir sessizlik oldu. Kadın nereden başlayacağını bilmiyordu. O kadar bitkindi. Tükenmişti. Yılgındı. Kahırla yaşanan bir hayatın güzelliğinde ve saçlarında izi kalmıştı.
“Senin en iyi yanın nedir biliyor musun? diye söze başladı ve cevabını da yine kendisi verdi. “Beni, elde etmeye yeltenmeyen tek erkeksin. Biliyorum, sen de erkeksin. Bundan asla kuşkum yok.” Kadın kendini güvende hissediyordu.
“Bu geceyi sana ayırdım. Seni dinlemeye geldim.”
“Teşekkür ederim.”
“Boşalacak; bir yer aradığına eminim.”
“Çok ince ruhlusun. Kendi dertlerimle seni de huzursuz etmek istemiyorum.”
Bu yaz günün masmavi gökyüzünde, ufuktan dolunay geceye hakimiyetini vurmuştu. Denizden gelen dalgaların seslerine, birkaç cırcır böceğinin yaz senfonisi eşlik ediyordu. Çayları yudumluyorlardı. Kadın, rahatlamak istercesine anlatmaya başladı.
“Benim kadersizliğim daha ben doğmadan önce başlamış. Babam şehirli, annem ise taşralı bir kadın. Annemin yüzünü bile hatırlamıyordum. Beni doğuran kadını; yani öz annemi ben evlendikten epey bir zaman sonra tanıdım. Yürekten anne diyemedim. Doğurmak dışında bana fazla bir katkısı, bir emeği yoktu. Isınamadım. Tanıdığımda yeniden evlenmiş, çocuklarını büyütmüştü. Kocası, bir baraj inşaatında bekçilik yapıyordu. Belki fakirlerdi ama huzurluydular. Babamla nasıl tanışmışlar bilmiyorum. Bir birilerini nerde görmüşler, nasıl bulmuşlar bilmiyorum. Senin tabirinle “sipariş usulü” evlendiklerine ise adım kadar eminim.
Baba annem; görünüşte dini bütün, tesettürlü, inançlı, meleği andıran bir kadın. İnançlı kisvesine rağmen; gerçekte ise tam bir cadı mı cadı kadındı. “Kızın kaderi anaya çeker” derler. Öz annemin kadersizliğinin bir benzeri de bende. Annem genç bir kız, beyaz bir gelinlik -içinde köylü bir çok kıza nasip olamayacak bir görüntüde- şehre gelin gitmektedir. Anadolu geleneklerini ve göreneklerini –ki ben göreneksizliklerini diyorum – bilirsiniz. Düğünler kalabalık, heyecanlı, adeta bir yarış gibi geçtiğini benden daha iyi bilirsiniz. Gelin köyden alınmış, şehre gelinmektedir. Tam detayını bende bilmiyorum. Düğünde bir kaza sonucunda; babamın genç kardeşi ölür. Nedendir bilinmez, nenem daha ilk günden anneme: “uğursuz gelin” “katil gelin” “düğünü kanlı gelin” şekliyle sürekli bir şekilde sözle başlayan tacizler, hırs ve kinini tatmin için zaman zaman saç baş yolmaya kadar vardırır. Bu sıkıntı ve ezalar aralıksız bir şekilde artarak devam eder. Diğer yönden ise gelinini oğluna karşı karalamalar, oğlunu geline karşı kışkırtmalar, hatta oğluna bu uğursuz gelini terk ettirme telkinlerine başlar. Masum ve zavallı bir kadının suçu nedir? Neden suçludur? Sorulmaz. Aslında yargısız bir infazın en müşahhas acı bir temsilidir o. İlerleyen zamanlarda hınç alma, aile içi huzursuzluklar; kavgalara sebep olur. Anne kin ve hırsına kurban, adet ve anane, anne ve babaya, büyüğe saygı yaftası adı altında; kişiliksiz ve kimliksiz yaşayan genç koca da huzursuzdur. Evde yaşananlardan dolayı huzursuzdur. Mutsuzdur. Her geçen gün evini ve eşini ihmal eden ve uzaklaşmaya hatta gece alemlerine ve alkole gitmektedir. Kuru bir bağnazlık adına insanlıktan nasibini almamış, vicdan ve merhametten asla eser olmayan bu kadın, zavallı annemi adeta elinin ve evinin içine hapsetmiş boğmaktadır.
Her şeyin bir dayanma ve her insanın da bir tahammül gücü vardır. Evliliğinin daha ilk gününden beri tahammülsüzlük derecesinde acılı ve sıkıntılı, geçen günlerindeyken ben de zavallı kadının karnında aynı derecede mutsuzluk ve huzursuzluk ceninken kara bir bulut gibi kanıma ve damarlarıma girmiştir. Kurulurken yıkılan bu evlilik çatısının enkazı altında dünyaya gözlerini talihsizlikler içinde açan zavallı ben gelmişim. Yıkılışı mukadder olan bir evlilikten geriye masum ve günahsız bir bebek, talihsiz bir kadın, anne saltanatı ve sultası altında büyümüş iradesiz, kişiliksiz ve kimliksiz bir baba, hırs ve hıncı tatmin olmuş bir zalim baba anne vardır. Genç kadın her şeyini yitirmiş ve perişan bir şekilde baba evine döner. Zalim kaynana hıncını almış, arzusuna kavuşmuş, timsahın gözyaşları görüntüsünde artık rahattır. Bu zalim kadının ellerinde, anne sütüne ve sevgisine mahrum zavallı ben. Sevgi ve merhametinden mahrum, her insanın kişilik ve kimliğini oluşturacak anne sütünden mahrumken ilk ayrılık acımasız ve zalim bir şekilde beni karşılamıştır. Acizliğime ve masumluğuma aldırmayan, oğlunun bedeninden gelen ben bu zalim timsahın dişleri arasından bir türlü kurtulamadım. Belki köyde, annemin sıcacık koynunda büyüseydim bu kadar olmazdı. Olamazdı.
İlk çocukluk yıllarımı hatırlamıyorum. Bir itin koynunda mı yoksa yılanın mı bilmiyorum ama bir öz ana koynunda büyümediğim bir gerçek. Aklımın ermeye başladığı ilk genç kızlık yıllarımda yaşadıklarımın annemin başına gelenlerden hiç de geri kalır yanı yoktur. “İnsanın karakteri üzerine tesir eden kişilik ve kimliğini kazandığı sıfır-yedi yaş arasıdır” derler. Ruhuma o yılarda kin, nefret, intikam duygusu işlenmiş ki bir verem mikrobu gibi bütün ruhuma kök saldı sanki.
Kızlar okumazmış. Neden okumasınlar ki? İlk okuldan öteye okutulmadım. Okusaydım belki kendimi kurtarırdım. Bir iş bulur çalışırdım. Bir sütsüze kurban edilmezdim. Kısır, sığ bir cahilliğe boğulmuş bir ailenin yanında sıra dışı, hayata ve gerçeklere sırtını dönmüş gayesiz, çabasız bir hayat kime ne verebilir ki. Sevilmeyen, lanetlenen bir kadından doğmayı ben istemdim. Bunu ben hak etmedim. Baba sevgisinden, ana şefkatinden mahrum olduğum bir kadının kocasından neler beklerse onlardan da tamamen mahrumum.
Duygulanmıştı. Sesi titremiş ve ağlamaya başlamıştı. Gözlerinden dökülen yaşları tutamıyordu. Acıyan yüreğin semalarından göze ekelenen gözyaşları uzatılan beyaz bir mendili ıslatıyordu. Ay yükselmişti. Deniz üzerinde birden çıkan birkaç parça siyah bulut, ayla bir o yana bir bu yana oynaşıyorlardı. Günün sıcaklığı bir nebze gitmişti. Hafif bir rüzgarın serinliği ortalığı biraz rahatlatmıştı. Geceye bir sığıntı gibi giren yakın tavernalardaki müzikler de susmuştu. Sahilde ki kalabalık çekilmiş, kıyıda köşede arada bir sevdalıların karaltıları kalmıştı. Neşe hanım bir başka şarkısını okuyordu deniz kenarında, gecenin koynunda acılar içinde ağlayan şu kadına göz yaşlarına inat.
“En sonunda ben buldum aşkı, derken”
“Bir zalimin elinde, oyuncak oldum.”
“Ölürüm aşkından, yaşayamam derken”
“Bir dönüp bakmadı, çekip giderken”
“Ne verdi ki bana dertlerden başka”
“Gencecik ömrümü çürüttü gitti”
“Belki de uslanır diye, beklerken”
“Bakmadı yüzüme, çekip de gitti.”
“Ben ne anlatayım ki bak söylenen şarkı bile beni anlatıyor. Benim için yazılıp söylenmiş sanki.” Ağlamaya devem etti. Gözyaşları belki kaderini değiştirmeyecekti ama dökülen gözyaşları bir anda olsa huzura kavuşturacaktı.
“Vedia hanım; İçindeki iyilikleri; ölene kadar sulamaya devam edin. Dikenlerini görmezlikten gel ve her ruhta açmak üzere bir gonca gül vardır. Her ilişki bir bahçeye benzer. Eğer yeşerip gelişmesini istiyorsan düzenli su vermelisin. Güzel tohumlar ekmeli, otları ayıklamalısın. Beyine gözyaşı borcunu “nasıl ödeyebilirim?” diye sordun mu? Gülümseme ile ödeyebilirdin. Mutluluk borcunu dizlerine yatarak ödedin mi? Güneşe ve yağmura hasret, hiç yaşanmamış baharlara benzeyen saçlarında çaresizliğini sıra sıra ördürdün mü? Yürek borcunu, gül kokusu sinmiş sıcacık ellerinde eritiverdin mi? Can borcunu, masum titreyen ince dudaklarına hayat öpücükleriyle ödeyemedin mi? Güneşe, suya gerek yoktu. Gülümsemelerin bile yeterdi. Gül veren elde gül kokusu kalır. Sevilen insan sevgisini insanlara veren insandır.”
“Fırtınaya hazırsanız, bir şeyden korkmanız gerekmez. Hayatınızın her anı, zaman deryasının kenarında şiddetli fırtınalarla sarsılıyor. Her anınız gidiyor ve gidenler geri gelmiyor. Her gününüz ömürden gidiyor. Saatler döndükçe, ömrünüz saniye saniye eriyor. Biriktirdiklerinizi dağıtmaya, sevdiklerinizi uzaklara savurmaya, bedeninizi toprağa sürükleyen bir fırtınaya rağmen; huzurlu musunuz?”
“Eğer; çevrenizdeki insanları, fakir-zengin, güçlü güçsüz, sevimli-çirkin, kim olursa olsunlar, şefkate muhtaç kişiler olarak görüyor ve öyle davranabiliyor musun? Dünyayı değiştirmeye, ülkeni değiştirmeye, şehrini değiştirmeye hatta aileni değiştirmeye gücün yetmeyecek. Göreceksin ki değiştirebileceğin tek kişinin kendinin olduğunun farkına varırsan işinin daha kolay olduğunu göreceksin.”
“Kalbinizi ölüme giden yola koyarsanız, gelip geçenler kalbini çiğnemek zorunda kalırlar. Eğer, onu ölümlülerin ölümsüzleştiği yere koyarsanız rahat edersiniz. Yere düşmenizin, hırpalanmanızın, hatta; canınızın acımasının hiçbir önemi yoktur. Mutluluğunuz bunlara bağlı olmadığını bilin, başkalarının sizi nasıl gördüğü veya başınıza neler geldiği değil, sizin kim olduğunuzu bilmeniz daha önemlidir. Yaptıklarımıza değil, yapmadıklarımıza pişman oluruz. Ölümden korkanlar pişman olurlar. Allah, omuzlarınıza yüklediği her bir yükün bir sebebi vardır. Aslında gelişmenizi, mutluluğunuzu ve huzurunuzun anahtarı dertlerinizle yüzleşmek ve onu çözüm fırsatları olarak görmektir. Karşılaştığınız meselelerin ve zorlukların sizi yönetmesine ve hayatınıza hükmetmesine fırsat verme. Meseleleri arkanıza alır, onların sayesinde ilerleyebilirsiniz. Sizi yönetmesine izin vermezseniz; siz meselelerin yöneticisi olursunuz. Her zorluk, kolaylıkla beraberdir. ”
Zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmamışlardı. Şafak atmış, tan yeri ağarmıştı. Gün gelirken; gecenin karanlığı başını alıp kaçacak yer arıyordu.

kantar
18-10-2006, 20:20
Gamzesini Kaybeden Adam


Her sabahki gibi bir sabahtı. Kış mevsiminin getirdiği soğuk ve tuhaf hüzne evin serin cansızlığı eslik ediyordu.. Uykusunun hemen dağılması için bir sese ihtiyacı vardı. Uzanıp radyonun düğmesini cevirdi yorganı tekrar başına çekti beş dakika daha uyumak için. Bazen kedisi KIYMIK yatağına gelir uyandırırdı ama bu sabah o da uykuya yenik düşmüştü. Adam kalktı, Kıymık’ın tabağına biraz sut koydu. Kedi sütün kokusunu alır almaz gerinerek sahibine uykulu bir bakış fırlattı ve tabağının başına koştu.

Pek çok arkadaşının yaptığı gibi koyu bir kahve içip işin yolunu tutanlardan değildi. Hassas bir yapısı vardı. Çok içki içemez, uzun süre uykusuzluğa katlanamazdı. Çay hazır olana kadar tıraş olmak için banyoya geçti. Elini dünden uzamış sakalı üzerinde gezdirdi. Tıraş makinesinin sesi radyonun sesini bastırdı. Kedisi Kıymık ayaklarının arasında dolaşıp duruyordu. Kedi yere düşmüş bir tuvalet kağıdı rulosu ile oynarken birden dengesini kaybedip takla atarak yuvarlandı. Adamın göz ucuyla tanık olduğu bu hareket, ruhsuz donuk ev atmosferi içinde sıcak bir neşe dalgası yaratmıştı. Birden gülmeye başladı. Bir yandan da tıraş olmayı sürdürüyordu. Ama bir anda aynadaki görüntüsünde bir değişiklik dikkatini çekmişti. Sol yanağındaki gamzesi yerinde yoktu. Yüzünü aynaya biraz daha yaklaştırdı, biraz daha gülmeye sırıtmaya çalıştı ama gamzesi yerinde yoktu işte. Garip dedi kırk yıldan beri sol yanağında durup duran gamze birdenbire yok olmuştu. Belki uzun zaman önce yok olmuştu da ben yeni fark ediyorum diye düşündü. Çaldırdım herhalde dedi kendi kendine gülerek kahvaltı masasına doğru yürürken. Bir gamze kim tarafından ne için çalınabilirdi ki? Kahvaltısını hızla geçiştirdi. Çalışan pek çok insan gibi hafta içi günlerde kahvaltı keyfini uzun tutamıyordu. Hafta sonlarında ise uzun uzun kahvaltı masasında oturur, gazeteleri okur, öğlene kadar tembellik yapardı. Çayını yudumlarken günlük gazetesine hızlıca göz gezdirdi. Saatine baktı, gitme vakti gelmişti. Kıymık’la göz göze gelmek istemedi. Kıymık her zamanki gibi kapının yanına gelmiş, gözlerini kocaman kocaman açmış, yalnız bırakılacak olmanın hesabini sormaya çalışır ifadesini takınmıştı. Böyle anlarda ayrıldığı eşinin, unutmaya çalıştığı son telefon konuşması aklına geliyordu. "Kedini de al kendin bak!" demişti eşi.

Adam işine gitti, evine döndü, işine gitti evine döndü. Birbirine benzer günler, birbirine benzer yavaşlıkta ve hızlılıkta geçip gitti. Yine bir hafta daha bitmişti. Her sabah tıraş olurken aynaya baktığında kaybolan gamzesini düşünüyor ama kayboluşuna bir anlam veremiyordu. Bir zaman sonra belki de benim hiç gamzem yoktu, ben yanlış hatırlıyorum diye düşündü. Ama kitaplıktaki gençlik resmi onun yanılmadığının, eskiden gamzeli olduğunun bir kanıtıydı. Ayrıca sekiz yaşına basan ve annesiyle yaşayan kızının da gamzesi vardı ve herkes gamzesini babasından aldığını söylerdi. Öyleyse yanılmıyordu, vardı ama şimdi yok olup gitmişti. Hem nasıl unuturdu. Bir erkek olarak, gamzesini istediği zaman bir cazibe odağı olarak kullandığı çok olmuştu. Hoşuna giden kadınlara gamzeli bir gülücük attığında, bazı kadınların gözlerinin parladığını, bazı çekingen kadınların da bakışlarını kontrol altına almaya çabalayarak bu sevimli çukura fazla dikkat etmemeye çalıştıklarını çok iyi bilirdi. Gerçekten tuhaf geliyordu gamzesini kaybetmiş olmak. Aman son yıllarda o kadar çok şey kaybettim ki bir gamze kaybetmişim çok mu diye düşündü. Ama yine de kafasına takılıyordu. İnsan yaşlandıkça belki kasları falan eriyordu. O kadar yaşlı değilim ki. Belki doktorların bildiği bir şeydir. Doktor kuzenine sormayı düşündü. Şimdi kent dışındaydı. Haftaya gelirdi şundan bundan konuşurken lafı yerine getirip sorardı.

Ne iş yerindeki, ne de iş dışındaki arkadaşları gamzesizliğini fark etmişlerdi. Olsun o gamzesinin yokluğunu hissediyor ve neden yok olduğunu çok merak ediyordu. Mutlaka olağan bir açıklaması olmalıydı bu garip eksikliğin.

Sakin sayılabilecek bir iş gününün bitiminde metroya yetişti. İki durak sonra inecekti ki, onu gördü. İki daire üstte oturan, arada bir markette karşılaştığı, ama tanışmadığı, dalgın bakışlı kısa saçlı, esmer kadın karşısında oturuyordu. Çekimser bir gülümsemeyle karışık bir selamlaşma oldu. Yolda apartman sorunları üzerine yakınmalarla dolu, sıradan, çok mesafeli bir sohbet geçti aralarında. Oturdukları binanın önüne gelince, önümüzdeki hafta toplantıda biz de bulunalım diye sözleştiler. Ortak sorunlarımız için güç birliği oluşturalım diyerek, birbirlerine iyi akşamlar dilediler, aralarında ayrılmalarına yakın tatlı bir sohbet başlamak üzereydi sanki, ya da adama öyle gelmişti ki, binada oturanlardan biri iyi akşamlar diyerek onların sohbetini sonlandırıp geçip gitmişti.

Nefret ettiği, katılmamak için bin bir türlü mazeret bulduğu, apartman toplantılarının bu defakisine kendisini apartman sorunlarıyla çok ilgiliymiş gibi hissederek gidiyordu. İyi ısınmıyorlardı ve o esmer kadın da kendisi gibi sabah ayazında üşüyüp duruyordu herhalde. Kendisinden çok, onun ısınmasını sağlamak için bu soruna parmak basacaktı. "Yaaa bana ne onun dairesi çok soğuk oluyorsa, ben de pazar günleri çamaşır bulaşık yıkayan, elektrik süpürgesini çalıştıran, sarışın sıskanın gürültüsünü çekiyorum," diye düşünüyordu. Bir yandan da sivil dayanışma, toplumsal görevlerin yerine getirilmesi v.s gibi kendisinin toplantıya içtenlikle katılmasını sağlayacak çağdaş nedenler bulmaya çalışıyordu..

Esmer kadın ondan önce gelmiş etrafındakilerle sohbet etmekteydi. Bekledikleri bir kaç kişi daha gelince toplantı başladı. Gizlice birbirlerine destek veriyor, hemen hemen her konuda esmer kadınla görüş birliğine varıyorlardı. Saatler çabuk geçmiş toplantı bitmişti. Yine hiçbir sorun çözülememiş, herkes her şeyden şikayet etmiş, kafalar tartışmaktan, gözler uykusuzluktan şismiş olarak herkes dairesinin yolunu tutmuştu. Adam ve kadın herkesin kendi dairesine çekildiğini fark etmemiş hala daha bazı konularda ne yapılması gerektiği üzerine adamın dairesinin önünde konuşup duruyorlardı. En son yönetici de iyi geceler diyerek ayrıldığında, kadın da bu ayaküstü laflaşmaya son verip iki üstteki dairesine gitmek zorunda olduğunu hissetti.

Adam kapısını kapattı. Kıymık’ı kucağına aldı. Kıymık çok keyiflenmişti. Kedi uykusu kaçtığı için oyun oynamaya başlamıştı. Adam dişlerini fırçalamak için banyoya gitti kedi de pesinden koştu. Kıymık oynarken yine bir cambazlık yapmaya çalışmış, becerememiş, şampuan sabun gibi bazı araç gereçlerin bulunduğu raftan kutularla birlikte yuvarlanmıştı ve kendi yarattığı gürültüden ürkerek fırlamış kaçmıştı. Adam Kıymık’ın bu haline kahkahalarla gülmeye başladı. Gülmesi geçmemişti ki gözü aynadaki görüntüsüne takıldı ve şaşkın gözlerle aynaya bakakaldı. Kaybolan gamze yerli yerinde duruyordu. Hem de en belirgin haliyle. Işıl ışıl parlıyordu gamzesi, işte bak ben buradayım dercesine. Gamzesine kavuşmanın sevinciyle iyice gülmeye başlamış, yüzü gülücüklere boğulmuştu. Kendi kendine gülmek aptalca gelse de, durduğu anda gülmeye başlamanın önüne geçemiyordu. Gülmekten yorulduğunda yavaşladı, yatağının bulunduğu odaya geçti. Ev de eskisi gibi soğuk değildi sanki. Yatağa uzanıp biraz televizyon seyretmek istedi. Belki güzel bir film bulurum, bulsam iyi olur diye düşündü. Uykusu kaçmıştı ama olsun gamzesi yerine gelmişti.
Niye kayboldu ve sonra niye geri geldi acaba dedi kendi kendine.
Gamzesini çalanın hayat olduğunu düşündü, çalmıştı ama yine geri getirmişti. Hayatın bu hırsızlığını tahmin etmişti aslında ama hayatı kimseye şikayet edemezdi. Hayatın bir dokunulmazlık zırhı vardı ve herkesin üzerinde hüküm sürüyordu. Hayatla iyi geçinmenin, olur olmaz her şeyini kaptırmamanın bir yolunu bulmalıydı artık. Yoksa hayat acımasızca pek çok şeyini alıp götürebiliyordu. Yok yok bundan sonra sen beni değil, ben seni kullanacağım dedi. Bunu nasıl becereceğini bilmiyordu ama hayata kafa tutmak hoşuna gitmişti. Acaba esmer kadın sabahları evden kaçta çıkıyordu? Gece vakti niye aklına takılmıştı insanların kaçta evden çıkıp döndükleri. Elinde olmadan gülümsedi. Bir eliyle de sol yanağını yokluyordu gamze yerine duruyor mu diye...

kantar
18-10-2006, 20:21
KAYIP TRENİN PENCERESİNDEN…

Etrafta oynayan çocuklar görebilmek, duyguların henüz gelişmemiş tomurcuklarına ortak olmayı istemek ancak elini uzattığında çoktan o sahneyi geçmiş olduğunu fark etmek. İsyan etmeye çalışmak fakat tiyatro kapısındaki nöbetçilere takılmak...

Susamışlığın sınırlarını zorlayan kediciklerin sinercesine ağlamalarını duyan bir yaşlı annenin onlara ulaşacak gücü olmadığındaki boyun bükmesini yaşamak...

Yaratıkların çok yakınında olduğunu bilmek, arkandaki yoldaşlarının yavaşça, ensende hissettiğin nefeslerinin verdiği tuhaf bir cesaretten sonra, bir an yoldaşlarının da aslen insan kılığına girmiş birer mahluk olabileceği düşünce karmaşası anında güvensizlik duygusunun içindeki kayıp güven...

Sahtecilik oyunlarının en sahte bölümüne gelmişken yırtılan hayallerin umutsuzluğuyla bir an etrafına bakınmak, oyunu terk etmeyi istemek ancak kasaya olan borçları yüzünden ayağa kalkıp gidememek...

Hayatının her döneminde içinde gizli-gizli filizlenmiş bir armağan alma güdüsü gitgide büyürken, hediye niyetine uzatılan gerçeklerin aslen birer hiç, o hiçlerin ise koskocaman birer gerçek olduğunu anlamak...

Çok soğuk bir kompartımanda, hücrelerinin yavaş-yavaş ısı durumuna uyum gösterdiğini hissederken camdan baktığında güneşi görebilmek fakat sadece görebilmek. Isısını hissedememek...

Üzülmenin bile yüreğinin bir onur taşıdığını, onursuz hissetmenin bile onurunu görebilirken boynu dimdik gezen içi boş kıyafetlerin dehşetine kapılmışken onuruyla yürüyen birinin elbisesizliğine kırgınlaşmak...

Yüzlerce nokta görürken aralarından bir tane virgülün gözüne çarpması, ancak yaklaştığında virgülün kuyruğunun sadece renkleriyle aldatmaya çalışan, parlaklığıyla sahtekarlığını sofraya sunmaya hazırlanan bir kumaş parçası olduğunu fark etmenin, hem diş gıcırtısı eşliğinde hem de gülümseyerek, hiçbir şey yokmuş gibi devam etmeleri...

Gözlerini dumanın ve uykusuzluğun kızarmışlığına esir bırakmışken, uzaklarda, birkaç istasyon geride bıraktığı gençliğin özlenmişliğiyle yorgunluğun yıkılmalarını tadarken gördüğü narin bir ceylanın ihtişamıyla bir an geride bıraktığı istasyonlara döndüğünü sanıp heyecanlanırken trenin uzun bir tünele girmesi ve koca bir karanlık...

Çok güzel bir müzik sesinin ahengini ruhuna karıştırmış, elini yanağına koyup kulağı yavaşça, şefkatle okşayan notaların yırtılmış hayallerini tamir edebileceği umuduna kapılmayı bile göze almaya hazırlanırken tren raylarının gıcırdamasıyla beyninde kurmayı düşlediği hayallerin kayıp düşlerin hükümdarlıklarına bir yeni öğe olarak eklenmesi...

Bir trende olmak,
Nereye gittiğini bilmeden,
Hangi istasyonda o trene bindiğini ve daha kaç istasyon sonra ineceğini hatırlamadan,
O an kimsenin senin nerde olduğunu bilmediğinin az bulutlu hissizliklerini hissetmek,

Kayıp trenin penceresinden bakmak...

kantar
21-10-2006, 16:04
SENİN DAHA ÇOK İŞİN VAR

Zamanın birinde parasıyla övünen "zengin" bir adam, ıssız bir yerde, kör bir kuyuya düşmüş. Zıplasa da tırmansa da bir türlü kuyudan çıkamıyormuş.
Tam tüm ümitlerini yitirmişken ordan geçen bir derviş adamın sesini duymuş. Kuşağını sarkıtmış ve adamı kuyudan kurtarmış.

Zengin sevincinden ne yapacağını şaşırmış:
- Dile benden ne dilersen..... demiş.

Derviş:
- Bir şeye ihtiyacım yok, benim için dua et yeter... demiş.

Zengin inanamamış. 100 altından başlamış teklif etmeye... 1000 altına kadar çıkmış, ama dervişin umrunda bile değilmiş.

Israr devam edince, derviş paragöz adama sormuş:
- Senin kaç altının var?
- 100.000

Derviş tekrar sormuş:
- 200.000 altının olsun ister misin?

Adamın gözleri parlamış;
- İsterim tabii.

Derviş hafifçe gülümsemiş:
- Bak... demiş...
Senin daha 100.000 altına ihtiyacın var.
İyisi mi sen altınlarını kendine sakla,
gerisini kazanırken önüne bakmayı unutma...

demiş, gülümseyerek selâmını vermiş, yoluna devam etmiş.

kantar
26-10-2006, 14:36
Çocuklar;

Olmamış meyveleri koparmak için ağaçlara çıkıp giysilerinizi yırtmayın bekleyin...

Olgunlaştıkları zaman ellerinize düşeceklerdir.

Gençler;

Kızların peşinden koşup boşuna yorulmayın

bekleyin...

yaşlanmaya başlayınca onlar sizin peşinizden koşacaklardır

Ve ey insanlar;

Birbirinizi öldürmeyin bekleyin... bir gün hepiniz öleceksiniz!

kantar
27-10-2006, 21:07
Babaannemin ilk ve son rakı tecrübesi

Seneler öncesinde babaannem bir hafta sonu evimize kalmaya gelmişti. O dönemlerde hatırladığım kadarıyla babaannem nerdeyse her hafta sonu bize kalmaya gelir bir, iki gün kaldıktan sonra giderdi. Fakat son gelişi hepsinden farklı ve onun için acı bir tecrübe olmuştu.

Babam yakın senelere kadar her akşam bir yada iki duble rakısını ihmal etmez, ilaç niyetine kendi elleriyle hazırladığı mezelerle beraber içerdi. Yani o zamanlarda evimizden rakı şişesi eksik olmazdı.

O gün olanları dün gibi hatırlıyorum ve sanırım ölene kadar da hiç unutmayacağım. Bir yaz akşamıydı, annemler balkonda masayı hazırlarken babam da mutfakta mezelerini hazırlıyordu. Bu hareketlilik devam ederken babaannem de oturma odasında oldukça şikayetkâr bir şekilde suratı asık bir şekilde oturuyordu. Sebebi babaannem hacıydı ve babamın içki içmesine çok kızardı. Fakat ne babam ne de diğer amcalarım rakı konusunda pek babaannemi dinlemezdi.

Uzun lafın kısası o gün mutfakta babamın mezeleri hazırlayışını izliyordum. Babam bütün mezelerini hazırlamış son olarak Yeni Rakı şişesini açıcaktı. Fakat şişenin kapağı sıkışmıştı, babam kapağı zorlarken bir yandanda mırıldanıyordu "Babaannenin duası tuttu galiba" diye. Sonunda şişeyi çok zorladığı için ağız kısmı çatladı ama kapak açıldı, babam da derhal rakıyı bir sürahiye doldurdu.

O gece yine her zamanki gibi babamın neşesi, annemle sohbeti, babaannemin söylenmesi derken çok güzel bir şekilde bitmişti. Ertesi sabah babaannemin öksürme ve aksırma sesleriyle uyandık. Hepimiz koşarak mutfağa gittiğimizde tezgahın üstünde yarım dolu bir bardak ve öksüren babaannemi gördük, ilk aklıma gelen içerken boğazına kaçtığıydı. Sonra kokudan anladık ki babaanem önceki gece babamın çatlayan şişeden sürahiye koyduğu rakıdan koca bir bardağı yarısına kadar kana kana içmişti. Diyeceksiniz ki kokusundan anlamamış mı, babaannemin koku alma problemi vardı. Neyseki varmış, yoksa rakının tadını tam alırdı. Ogün bugündür babaannem bize hiç kalmaya gelmedi ve hayatındaki ilk ve son rakı macerası da bu oldu.
(Alıntı)

honest
29-10-2006, 15:44
Beklenmedik Misafirler
Çalar saatin zil sesiyle sıradan bir güne daha merhaba demek için yataktan doğruldum. Çocukların ve kocamın kahvaltısını yaptırıp sırasıyla gönderdikten sonra oturma odasının , dün akşamdan kalan , misafirlerin bıraktığı dağınıklığı toparlamaya koyuldum. Bir yandan da televizyona kulak misafiri oluyordum. Bir zaman sonra söylenenler işimi bırakmama neden oldu. Oturup can kulağıyla dinlemeye koyuldum. Konuşan konuk insanın hayatta ne istiyorsa onu elde etmesinin ve yapmasının en doğru şey olduğunu ve hedeflerini buna göre belirlemesi gerektiğini söylüyordu. Bunun kişiyi mutlu edeceğini ve kendine güveni sağlayacağını söylüyordu. Bu sözleri dinlerken o ana kadar yaşadığım hayatım bir su gibi gelip geçti gözümün önünden. Uzun zamandır düşünmediğim geçmiş hayatım adetâ kendini bana bağırırcasına haykırıyordu. “Hayata başlarken ne istiyordun , şimdi nerdesin?” diyerek.
Hayata orta halli iki çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak Çankırı da dünyaya geldim. Babam ayakkabı tamircisiydi. Fazla bir gelirimiz olmasa da kimseye bir muhtaçlığımız yoktu. Kapı komşumuz Ayşe hanım teyze ile aram çok iyiydi. Kendisi yaşlı çocuksuz dul bir kadındı. Annemden beni boş zamanlarımda ister ev ,pazar, temizlik gibi işleri yaptırdı. Eli açıktı. Bana verdiği harçlıklarla aileme yük olmadan okul masraflarımı bu şekilde çıkarıyordum. Çalışkan öğrenciydim ve orta öğretimi taktirle bitirdim.
Sırada üniversite eğitimi vardı. Üniversite sınavında Türkiye deki hatırı sayılır üniversitelerden birinin İşletme bölümünü , iyi bir dereceyle kazandım. Okula başladıktan bir süre sonra ithalât-ihracaat yapan bir şirketin finans bölümünde yarım gün çalışmaya başladım. Hem okul hem de iş yorucu oluyordu benim için. Ailemin yardımı da bir yere kadar destek oluyordu. Büyük şehir hayatı ister istemez pahalı oluyor.
Okul bitince aynı şirkette çalışmaya devam ettim. 3 ay sonra çalıştığım bölüme Ahmet isminde hoş,iyi eğitimli biri işe alındı. Ahmet’i tanıdıkça hayat görüşlerimizin çok benzediğinin farkına vardım ve “Bu adam benim kocam olacak” dedim içimden. Bir yıllık söz ve nişan döneminden sonra evlendik. Bir buçuk sene sonra ilk çocuğumuzu bekliyorduk. Ahmet işten ayrılmamı istedi,ben de ayrıldım. Sağlıklı bir erkek çocuğu dünyaya getirdim. Adını Cihan koyduk. Aradan aylar geçince çocuğumun diğer çocuklardan anlam veremediğim bir farkı olduğunu hissettim. Bir fark vardı ama ne?
Doktora götürdüm doktor ‘Çocuğunuz maalesef otistik” dedi. O an dünya altüst oldu benim için. İnanamadım. İki doktora götürdüm ikisi de aynı şeyi söyledi. Aile fertlerimizin hiçbirinde bu hastalık yoktu. Ahmet’in ailesinde de yoktu. Laboratuvar tahlil sonuçları da her iki ailede herhangi bir kan ve genetik hastalık bulamadı. Ben artık özürlü bir çocuk sahibiydim ve bu kabul etmek zorunda olduğum bir gerçekti. Hayatta her sorunla mücadele edip mutlaka bir şekilde alt etmiştim. Ama bu sorun elimi kolumu bağlamış , çaresizliğin en ağırını yaşattırmıştı bana. Ahmet bir türlü kabullenemedi. Hep bir suçlu hep bir neden aradı durdu. Elbette ikimizde bu durumu hak etmiyorduk. Keşke elden bir şey gelseydi de yapsaydık. Bir süre sonra Ahmet eve geç ve içkili gelmeye başladı. Erken geldiği zamanlarda ise evde içki içiyordu. İçmemesi için müdâhalede bulunduğum zamanlar tartışma yaratıyordu. Bu şekilde altı ay geçti.
İkinci bir çocuk istedik. Hiç olmazsa bir çocuğumuz normal olsun dedik. Bir sene Evrim doğdu. Birkaç ay sonra Cihandaki belirtilerin aynısı onda da vardı. Doktora götürdüm. Doktordan çıktığımda bir özürlü çocuk sahibi olan kendime iki özürlü çocuk sahibi olmayı kabullendirmeye çalışıyordum. Ahmet durumu öğrendiğinde evde ne varsa kırdı. Artık gece yarısından önce eve gelmemeye başladı. Her iki çocukla da ben ilgileniyordum. Biraz büyüdüklerinde özürlülerin gittiği bir okula başladılar. Sorunlarımın ağırlığınım altından artık kalkamıyordum. Sinir hastalıkları uzmanına gittim. Durumu anlatırken doktor hanım ve iyice açılmış gözler ve şaşkın yüz bir ifadeyle beni dinledi. Kendisine iki özürlü çocuk sahibi olduğumu ve artık bu duruma katlanamadığımı söylemiştim. Konuşmam bittikten sonra bana sitemkâr bir şekilde “Anneliğe ne oldu? Anne sevgisine ne oldu?” diye iki soru sordu. O ana kadar düşünmediğim bir şey yüzüme tokat gibi çarpmiştı adetâ. Ben , özürlü iki çocuk sahibiydim. Özürlü iki çocuk annesi değildim. Daha doğrusu , kendimi anne olarak görmüyordum. Doktorun konuşması bitip eve doğru yola çıktım. Otobüste yanığımdan süzülen gözyaşlarımı zor farkettim. Tuhaf. Bugüne kadar hiç sormadığım sorular ve kendi kendime verdiğim cevaplar silsilesi beni durgunlaştırmıştı. Eve vardığımda
çocuklarıma farklı bir gözle bakıyordum artık. Onları doyasıya öptüm , okşadım , koklayıp bağrıma bastım. Ne olursa olsun onlar benim kanımdı , canımdı ve bana , şans,kader ya da doğa dan gönderilmiş eşsiz bir hediye idi. Her gün Allah’a şükrediyorum bana bu iki harika yavruyu gönderdiği için.
Ahmet ise iç dünyasındaki kavgayı bir türlü bitiremedi. Bense alkol bağımlısı bir kocaya sahip, sinir hastalıları uzmanına gitmekte olan bir ev kadınıyım. Hayata başlarken amacım ve hedefime şöyle bir bakıyorum da , hesap etmediğim bir şey vardı. O da hayatın bana ne getireceği idi. Yani bilinmezlik. Çünkü yapılabilecek her şeyin insanoğlunun elinde olduğuna inanmıştım ve bu inançla başarılarımı elde etmiştim. Oysa şimdi hayata bakışım değişti. Elde etmek isteklerim ve hayatın bana sundukları. Bu iki unsuru bir arada tutmak. Hayatın içinde yaşadığımı unutmadan yaşamak.
Yazan:Ercan Kardeş
Not:Hayatta amacımızı unutturacak derdimiz olmasın.

kantar
29-10-2006, 19:21
Eski ama, eskimemiş matrak bir hikâye


Beyefendinin canı, saftirik biri olan uşağı Kel Memiş'le eğlenmek istemiş ve Kel Memiş'i yanına çağırarak:
- Oğlum, demişti, git bana "hiç" al...
Kel Memiş de:
- Baş üstüne efendim, demişti.
* * *
Kel Memiş, efendisinin ısmarladığı "hiç"i unutmamak için:
- Hiç, hiç, hiç, hiç diyerek yollara düştü.
Yolunun üstündeki deniz kıyısı rıhtımında amatör bir olta balıkçısı, balık tutmaya uğraşıyordu. Kel Memiş, biraz seyretmek için başına dikilmiş, bir yandan da durmadan tekrarlıyordu:
- Hiç, hiç, hiç, hiç...
* * *
Amatör balıkçı önce ters ters baktı Kel Memiş'e. Arkasından da yanına yaklaşıp birkaç tokat patlattı suratına:
- Ulan, dedi; başıma dikilmiş "Hiç, hiç, hiç, hiç" diye dalga mı geçiyorsun benimle hıyar?
Kel Memiş şaşkın sordu:
- Peki, ne diyeyim?
- Kısmetin bol olsun, tuttuğun büyük olsun, de...
Kel Memiş:
- Peki, dedi ve devam etti yoluna:
- Kısmetin bol olsun, tuttuğun büyük olsun, diye diye...
* * *
O sırada kimi çarşaflı, kimi türbanlı bir kadın kalabalığı, gelin götürüyordu hamama. Bir ara kalabalığın arasında kalan Kel Memiş, geline bak baka tekrarlıyordu:
- Kısmetin bol olsun, tuttuğun büyük olsun...
* * *
Kadınlar, Kel Memiş'in geline baka baka durmadan "Kısmetin bol olsun, tuttuğun büyük olsun" dediğini duyunca; ayakkabılarını çıkardıkları gibi vurmaya başladılar Kel Memiş'in kafasına:
- Sersem herif, geline baka baka "Kısmetin bol olsun, tuttuğun büyük olsun" denmez, dediler.
Kafasını gözünü kollarıyla saklamaya çalışan Kel Memiş, yine sordu:
- Peki ne diyeyim?
Yaşlıca bir kadın:
- Oh aman ne güzel, ah aman pek güzel dersin, dedi.
Kel Memiş:
- Peki peki dedi ve devam etti yoluna:
- Oh aman ne güzel, vah aman pek güzel, diye diye...
* * *
Bu kez de cadde ortasında tekme tokat dövüşen bir TIR sürücüsüyle bir minibüs şoförü çıktı karşısına.
Kel Memiş, kavgayı görünce durakladı, bir yandan da yine sürdürüyordu:
- Oh aman ne güzel, ah aman pek güzel, demeyi...
Bir ara şoförle sürücü kavgayı bırakıp Kel Memiş'in üstüne yürüdüler ve başladılar pataklamaya:
- Ulan ayı, eğleniyor musun bizimle, "Oh aman ne güzel, ah aman pek güzel" diyerek?
Kel Memiş:
- Durun durun vurmayın, dedi; siz söyleyin ne diyeyim peki?
Kavgacılar:
- Sen de yapma aslanım, sen de yapma tosunum, dersin, dediler...
* * *
Kel Memiş, "Sen de yapma aslanım, sen de yapma tosunum" diye diye yürürken, hırlaşan ve dalaşmaya başlayan iki köpeğe rastladı bu sefer de; ağzında da yeni nakarat:
- Sen de yapma aslanım, sen de yapma tosunum...
Gelip geçenler sarıverdiler Kel Memiş'in çevresini:
- Manyak mısın sen, dediler; oportalık yerde tiye mi alıyorsun milleti; dalaşan sokak köpeklerine "Sen de yapma aslanım, sen de yapma tosunum" diyerek?
Kel Memiş yine boynunu büktü:
- Peki, dedi; ne diyeyim sizce?
- Başını bir o yana çevirir "Hoşt" dersin, bir bu yana çevirir "Hoşt" dersin...
* * *
Saftirik Kel Memiş'in şansı da pek parlak değildi. Başını sağa sola çevire, "Hoşt, hoşt, hoşt" diye yürürken, gazetecilere sel baskınları üstüne açıklama yapan bir politikacıya rastlamaz mı?
Politikacı ne dese hemen bir ses duyuluyordu:
- Hoşt...
Korumalar alıp götürdüler Kel Memiş'i:
- Büyüklerimizden biri konuşurken, sadece alkışlar "Yaşa" diye bağırırsın, dediler...
* * *
Ellerini çırpa çırpa "Yaşa" diye bağırarak yürüyüp giden Kel Memiş...
Tam o sırada da bir kadının kaptığı çantasıyla kaçarak yanından geçen bir gaspçı...
Ve Kel Memiş'in alkışlaya alkışlaya "Yaşa" diye bağırması üstüne; yanına öfkeyle yaklaşan kadın:
- Utanmıyor musun, "Yaşa" diye bağırarak bir hırsızı alkışlamaya?
Kel Memiş'in yine o masum sorusu:
- Peki ne diyeyim?
Kadının yanıtı:
- Hiç...
Birden Kel Memiş'in sevinci:
- İyi ki söylediniz "hiç" diye; bizim beyefendi de "hiç" almaya göndermişti beni zaten...
Sonra da yoluna devamı, "Hiç, hiç, hiç, hiç" diye diye...
* * *
(Milliyet - Çetin Altan)

kantar
05-11-2006, 13:49
MİNİK KARPUZ

Oldum olası doğayla barışık yaşamıştı. Zaten, dağlar arasında, küçük bir vadide bulunan, doğa harikası bir köyde doğmuştu. Çocukluğunda, ilk gençlik yıllarında doyasıya yaşamıştı doğayı… Toprağı, toprağa dokunmanın tadını, yeşili, meşe ve dut ağaçlarının gölgelerinin keyfini doyasıya tatmıştı. Şimdilerde, yaşamın sonbaharına doğru yelken açmışken, hala o özlemlerle tutuşuyordu. Mahkum olduğu kent yaşamında, minik uğraşlarla bile olsa, özlemlerini gidermeye çalışıyor, bulduğu her fırsatta hemen kendini kent dışına atıyordu.
Evinin balkonunda bulunan küçük, dar ve uzun bir tahta tekneye, pazardan aldığı maydanoz ve dereotu tohumları serpiştirmişti. Birkaç gün sonra tohumlar filizlenmiş, serpilmeye başlamıştı. Bir sabah, dereotu ve maydanoz filizlerinin arasında, ötekilerden farklı, minik iki yaprağa sahip olan başka bir filizin çıkmış olduğunu gördü. Tanıdığı bitkileri filizlerinden de tanıması zor değildi ama bu daha çok küçüktü. Yine de “karpuz veya salatalıktır” diye düşündü. “Büyüyecek, o da büyüyecek” diye geçirdi içinden. Bunu kendisi ekmemişti. Her nasılsa, tekneye koyulan toprağa karışmış bir çekirdekti bu.
İhtiyaçları olduğunu düşündüğü zamanlarda onları suluyor, varsa, aralarından yabancı otları ayıklıyordu. Ama o tek filiz!..Ona ayrı bir özen gösteriyordu. Onun uğruna birkaç dereotu ve maydanoz kökünü bile feda etmişti. Etrafını açıp kök civarını çapalamak için… Arada bir de eşine takılıyordu: “Hanım, bu yıl karpuza para vermeyiz artık!”
Balkon; sabah yataktan kalktığında uğradığı ilk adresti artık. Evet!.. Büyüyordu ve tahmininde yanılmamıştı; bu, bir karpuz filiziydi. Günler geçtikçe boyu, biraz büyümüş olan maydanoz ve dereotlarını aşıyor, uzayıp gidiyordu. Bir süre sonra dallarından ikisi, biri sağ yandan diğeri sol yandan olmak üzere, teknenin dışına taşmışlardı. Çiçek bile açmaya başlamıştı. Birkaç gün sonra, çiçeklerden bazılarının kök kısmında minik yumrular gördü. Mahsul veriyordu karpuzu… Ama günler geçtikçe durumun hiç de iç açıcı olmadığı anlaşıldı. O minik yumrular, bir pinpon topu kadar bile büyüyemeden, üzerilerinde koyu renk bir leke oluşuyor, büyüyor ve çürümelerine neden oluyordu. Bildiği bir-iki küçük müdahalede bulunduysa da bir yararı olmadı. Hemen her gün bir-iki tane yumru oluşuyor, biraz büyüyor ve kaçınılmaz sonu yaşıyor, çürüyorlardı. Bu duruma oldukça üzülse de ev halkına fazlaca hissettirmiyordu. İçinden “hiç değilse iki-üç tane…” diye geçiriyordu.
Bu durum haftalarca sürdü. Bitkisinin boyu iki-üç metreyi bile bulmuştu. Ama sonuç pek değişmiyordu. Sekiz-on tane minik karpuzu gözlerinin önünde çürüyüp gitmişti. Artık umudunu kestiği günlerde, sonradan çıkıp büyüyen diğer dalların birinde oluşan bir yumru daha gördü. Onun da üzerinde minik bir leke vardı. Özenle eline aldı, parmağıyla usulca o lekeye dokundu, okşar gibi, o bölgeyi sildi. Leke kalıcıydı, çamur falan değildi. Yine yerine bıraktı. Akşam serinliğinde suladı. Bu arada, maydanoz ve dereotu, salatalarda kullanılmak üzere sökülmüş, bitmişti. Aslında, karpuza zararları olur diye, bilinçlice, onların tükenmesini sağlamıştı.
Günler geçmiş, o son oluşan yumru biraz büyümüştü. Büyükçe bir limon kadar vardı artık. Üzerindeki, cinsinin belirteçleri olan çizgiler iyice koyulaşmış, netleşmişlerdi. Bu durum onun içinde öylesine bir duyguya neden oluyordu ki, bu duyguyu yaşarken kendisini yakaladığında, kendisi bile şaşırıyordu. Duygunun adını koyamasa da… Eşi, kendisine takılıyor, “kıskanıyorsun, benden bile…” diyordu.
………….

Misafirleri vardı o gün. Yakınlarıydı... Onun ve eşinin… Farklı yaş gruplarındandı hepsi. Aralarında, üç yaşında, kendisi ve çevresiyle oldukça barışık, çok sempatik bir kız çocukları olan genç bir çift de vardı. Kendi yaşıtları ve onlardan büyükler de…
Yaş gruplarına ve ilgi alanlarına göre kümelenmişlerdi. Kimileri “mutfak muhabbeti”ne, büyükler salonda sohbete dalmışlarken, en gençler ise; genç odasında bilgisayarla oynaşıyorlardı. Minik Zekiye Şemal de, ev sahibesi teyzenin terliklerini minnacık ayaklarına giymiş, tüm sevimliliği ile oradan oraya koşturuyor, hiç kimseyi ilgisinden yoksun bırakmıyordu. Kimseyi rahatsız etmeden ve en küçük bir antipatik davranış göstermeden…
Bir ara balkona çıktı. Sokağa bakmak istiyordu. Bu eve çok gelmişti, etrafı tanıyordu. Balkonu, oradaki bitkileri, karpuzu da biliyordu ve o güne kadar çok da ilgi göstermemişti. Ama o da neydi?.. O güne kadar hep gördüğü ama ilgisini çekmediği sanılan o bitkinin dalının üzerindeki o minik karpuzu görür görmez tiz bir çığlık attı. Bir sevinç çığlığıydı bu tabii ki.
- Annneeee!..
Balkona mutfaktan geçiliyordu. Annesi de oradaydı. Önce küçük çocuğunun çığlığıyla irkildi ama onu tanıyordu. Atılan çığlığın bir sevinç çığlığı olduğunu anlamıştı, rahatladı. Çocuk ona doğru koştu.
- Anne anne, gel gel!..
- Efendim kızım!
- Anne gel, bak karpuz!
- Gördüm kızım!
- Ama anneee…
Israrla annesini elinden çekiyordu. Annesi, daldığı işten başını kaldırmaksızın,
- Git, babayı çağır kızım, ona göster, dedi.
Şemal, duyduğu müthiş heyecana kapılmış, içeriye doğru koşuyordu. Bunu, mutlaka birileriyle paylaşmalıydı. Paylaşıldıkça büyümüyor muydu mutluluklar? O, bu bilinçte değildi belki, ama içgüdülerinin ona bunu hissettirdiği ve yaşattığı gün gibi ortadaydı. Koşarken, ayağındaki koca terlikler yerlere takılıyor, dengesini yitiriyor, sendeliyor ama yılmıyor, babasının kucağına ulaşıyor.
- Baba baba!.. Gel, bak; karpuz karpuz!..
- Nerede kızım, ne karpuzu?
- Balkonda balkonda…gel!..
- Hı, gördüm, biliyorum.
- Ama baba, geeeel!
Elini çekiştirdiği babayı da yerinden kaldırmayı başaramadı. Diğerlerini denedi. Birer birer… Ama başaramadı. O minik beyninde var olup da kent yaşamına doğmasının sonucunda ötelenmiş olan doğa sevgisini tetikleyen o minik karpuzun önemini kimseye anlatamamıştı. Onun, onu o kadar yakından görmesinin kendi saf yüreğinde, henüz dış etkenlerin istilasına uğramamış olan dimağında yarattığı mutluluğu, sevdikleriyle, ayrım gözetmeksizin hepsiyle paylaşmak istemişti. Ama onlar, tümü, farklı neden ve şekillerde de olsa çoktan hayata teslim olmuşlar, minik bir karpuzun o minik yürekte yaratabildiği büyük mutluluğu görebilme ve paylaşabilme yetilerini çoktan yitirmişlerdi. Onların iç dünyalarındaki çok önemli gündemleri, yaşamın yarattığı yeni endişelerdi.
Şemal son bir umutla “büyük dede” dediği adama, ev sahibine yöneldi. Şemal’in tüm bu çabaları onun gözünden kaçmamıştı. Kalktı, Şemal onun elinden tuttu, ‘götürdü’.
- Dede bak, karpuz!..
- Evet kızım, minik karpuz…çok güzel, değil mi?
- Evet, çok güzel!
Minik eli ‘dede’nin avucunda, ikisi de kıpırtısız, ters orantılı bedenleri ile, yan yana duruyorlardı. İkisi birden karpuza uzun uzun baktılar. Büyük bir hayranlıkla…
O hayranlıklarına neden olan duygularını birbirlerine kelimelerle
anlatamasalar da...................

kantar
05-11-2006, 15:21
HAC

Vakit gece yarısı... Ortada ses sada yok... Uzaktan bir iki köpek havlaması duyuluyor o kadar. Rıfkı amcanın yüreği kıpır kıpır... Akşam üzeri hac işlemini birlikte yaptırdığı müstakbel hacı arkadaşlarıyla vedalaşmış, evine gidiyor. Birkaç gün sonra Allah nasip ederse mukaddes topraklara doğru yola çıkacaklar... Bu duyguyu ailesi ve çocuklarıyla paylaşmak için aceleci... Tenha sokakta ilerlerken, loş ışığı henüz sönmemiş bir evin önüne geldiğinde pis bir koku burnunun direğini kırıyor. Öyle pis koku ki,midesi bulanıyor. "Üüffff!" diyor gayri ihtiyari, "Bu ne pis bir koku Allahım. Leş kokusu bu be..." Koku sebebiyle sağına soluna bakınırken loş ışıklı penceireden bir ses duyuyor ağlamaklı: -Anne pişmedi mi daha? Durup içeriye kulak kabartıyor. Duyduğu ses yüreğini dağlıyor: -Az daha sabret yavrum. Az kaldı. Bir başka çocuk sesi. Diğer kardeşi olmalı. -Anne çok acıktım. -Tamam oğlum pişiyor işte. Pis koku insanın midesini bulandırıyor. Öğürmemek için çaba gerek. Peki yavrularını teselli etmek isteyen annenin sesindeki mahzunluğa ne demeli... Rıfkı amca duramıyor: "Ben altmış yaşıma gelmiş bir ihtiyarım. Merak ettim yahu. Bir gidip soracağım." diyor kendi kendine. O zamanlar terör nerde, öyle anarşist nerde? Kimin aklına gelir art niyet... Üstelik biraz araştırsan herkes birbirini tanır. Hele Rıfkı amca ki, Erzurum'da bilmeyen çıkmaz. Biraz da bu cesaretle burnunun direği kırılsa da çalıyor kapıyı. Bir iki tıklatıyor tabii. Sonunda kapı çekingen bir şekilde gıcırtıyla açılıyor. Tamam işte, o leş kokusu içerden geliyor. Ama artık merak, kokuyu bastırmıştır. Kapı aralındı işte. Gencecik bir gelin. Otuz otuzbeş yaşlarında. Yüzüne yaşmak denilen cilbabını çekmiş kapı aralığından soruyor: -Kim o? -Benim kızım, ismim Rıfkı. -Ne istersiniz? -Yoldan geçiyordum. Sesler duydum. Halinizi merak ettim yavrum. Müsaade ederseniz bu meraktan kurtulmak istiyorum. O esnada zaten çocuklar da annelerinin eteğinden tutarak kapı aralığından bu meçhul adama bakıyorlar, niçin geldiğini anlamak istercesine... Rıfkı amca üstleri başlan loş ışıkta bile perperişan olan bu çocukların halini görünce koyveriyor kendini. Dünyası allak bullak oluyor. Ne haccın sevinci kalıyor yüreğinde, ne az önceki manevi heyecan. O yürek şimdi bir sorumlulukla sarsılıyor. Bir mü'min olarak, bu gece vakti iki küçük çocukla bu tenha sokakta loş ışığın altında hayat mücadelesi veren bu sahipsiz genç kadının halinden sorumlu hissediyor kendini. -Kimin kimsen yok mu kızım? -Yok amca. Kocam öleli iyice naçar kaldım. -Evine misafir olabilir miyim? -Buyur gel ama... Cümlenin sonundaki "ama"nın ne anlama geldiğini çok iyi biliyor Rıfkı amca. "Ne oturtacak misafir odam var, ne ikram edecek bir kahvem" denilmek isteniyor. Ne fark ederdi ki, Rıfrı amca ne misafir köşesine kurulmak ne de kahve içmek istiyor. Onun tek derdi bu kimsesiz ailenin halini öğrenmek. Öğreniyor tabi. Yüreği kıyım kıyım kıyılarak öğreniyor. Kapıdan içeri girer girmez dayanamayıp soruyor: -Kızım bu pis koku ne Allasen. Susuyor genç kadın. Dudaklan titriyor. Gözlerinden aşağı inen yaşları fazla saklayamıyor. Başını kaldırıp şöyle bir bakıyor, gece yarısı belki de Allah tarafından gönderilen nur yüzlü ihtiyara. -Söyle yavrum çekinme söyle. -Ölmüş köpek eti amca... Ardından hıçkırıklarını koyveriyor anne. Başını Rıfkı amcanın omuzuna koyup babasına sarılır gibi çaresizliğini anlatıyor: -Çocuklarım aç amca. Kimsem yok. Ne yapaydım? Kime gideydim... Rıfkı amca taş mı sanki? Kim dayanır o hale? Koskoca adam, çocukluğundan beri ilk kez hıçkırarak ağlıyor, hem de çocuklar gibi: > -Allahım affet... Allahım affet!.. Çocuklar melül melül annesiyle birlikte ağlayan ak saçlı adamın yüzünden aşağı süzülen yaşlara bakadursunlar, Rıfkı amca ani bir kararla anneyi omuzundan tutuyor: -Tamam kızım, artık ben yanındayım. Sen benim kızımsın, bunlar da torunlarım. Hemen indir o leşi ocaktan. Bekleyin ben yarım saate kalmaz gelirim. Kimsede konuşacak hal yok. Rıfkı amca kapıdan çıkar çıkmaz, ardından atlı kovalarcasına koşuyor. Hem koşuyor hem söyleniyor: -Hacca gitmiyorum bu sene... Hacca gitmiyorum... Allahım affet... Hacca gitmiyorum... Kendi evine vardığında evdekilerin yüreği ağzına geliyor. Eyvah, babalarına ne oldu? Öyle ya Rıfkı amcanın göğsü körük gibi inip kalkıyor. -Baba, bu ne hal. -Hemen dediğimi yapın! -Tamam da baba? Ardından talimatlar yağdırıyor herkese: -Hanım, kullanmadığın ne kadar tabak çanak varsa hepsini çıkart. Yastık yorgan, halı kilim ne varsa çıkartın. Bu telaş üzerine Rıfkı amcanın diğer çocukları da başına üşüşüyor. Ama baba bu. Kimse bir isteğim ikileyemez. Öyle bir saygı var o zaman. Rıfkı amca, hem ağlıyor hem oğluna kızına torunlarına emirler yağdırıyor tatlı tatlı: -Sen badana boya için kireç vs tedarik et; sen keser çekiç çivi falan ayarla. Sizler yastık yorgan çarşaf çıkartın. Sen un yağ şeker gibi erzak hazırla... Haydi hemen yola çıkacağız! "Eyvaah" diyor aile, "Rıfkı amca hac sevdasıyla aklını oynattı." Çünkü gece gündüz hac için hazırlık yapan bu adam birden ne oldu da bu hale geldi? "Tamam bu iş burda bitti" diyor aile. Ama bakalım ne olacak? Yarım saat sonra baba önde, yastık yorgan, mala çekiç, tencere tabak,ailesi ardında. Rıfkı amca yine aynı heyecanla kapıyı tıklatıyor. "Geldik yavrum, geldik!" diyor. Rıfkı amcanın ailesi gördüğü manzara karşısında şaşkın. Herkes nerdeyse küçük dilini yutacak. Ama az sonra işin sırrı anlaşılıyor. Bu kez görev taksimatı hemen aracıkta yapılıyor. Mağdur anne ve çocukları hemen Rıfkı amcanın evine misafir olarak götürülüyor. Çocukların yemekleri hazırlanacak. Güzelce yıkanıp temizlenecek ve karınları doyurulacak. Orda kalanlar da kadıncağızın evini oturacak hale getirecekler. Sabaha kadar evin altı üstüne getiriliyor. Biri kapıyı pencereyi tamir ediyor. Biri boyayı badanayı başlatıyor. Yastıklar yorganlar yerleştiriliyor. Kilimler seriliyor. Ev sabaha bayram evi gibi hazırlanıyor. Üstelik o gürültüyü ne bir komşu duyuyor, ne kimse rahatsız oluyor, hayret!.. Sabah ezanlanyla birlikte herşey tamam... Rıfkı amca ertesi gün huzura kavuşmuş, belli... Sakinleşmiş halde, çocukları tekrar evinde ziyaret ediyor. Erzak getirilmiş çuval çuval... Ayrıca hacca gitmek için ayırdığı parayı da genç anneye teslim ediyor. -Amca Allah senden razı olsun. Allah gönlüne göre versin. Birkaç gün sonra... Hacı adayları yola revan oluyorlar... Rıfkı amca arkadaşlarını yolcu ederken bir garip halde. O mübarek topraklara gidemediği için yüreği buruk. Gerçi çaresiz bir annenin imdadına yetiştiği için de huzurlu. Bu garip duygularla yol arkadaşlarını uğurlayıp,mahzun bir şekilde arkalarından el sallarken, Rıfkı amcanın çocukları, babalarının bu haline doğrusu çok üzülüyorlar. İkibuçuk ay boyunca hacdan dönen arkadaşlarının yolunu gözlüyor Rıfkı amca. Hiç olmazsa onlardan dinleyecek o mübarek yerleri... Ama Rıfkı amcanın ailesi bir kere daha şaşıracak. Çünkü hacdan dönen arkadaşlarının soluk aldığı ilk yer Rıfkı amcanın evi. Herkes Rıfkı amcaya gelip, hürmetle elini öpmek için eğiliyor. Rıfkı amca bile şaşkın: -Hayırdır, hacdan dönen sizsiniz. Ben size gelecekken? -Sen oradaydın. Bizden sonra nasıl gittin? Bizden önce nasıl döndün Hacı Rıfkı? -Yanılmış olmayasınız. -Nasıl yanılırız Hacı Rıfkı, Bize bu yeşil akikleri hediye vermedin mi? Rıfkı amcanın buğulu gözleri uzak ufuklara dalıp giderken, hacı arkadaşları hala, ellerindeki yeşil akikleri Rıfkı amcaya gösterip onu inandırmaya çalışıyorlardı

kantar
05-11-2006, 15:41
Çocuk Gibi Düşünmek

O gun hava çok kötüydü.. durmadan gök gürlüyor, bardaktan boşanır gibi yağmur yağıyordu.... küçük kız yine de her sabahki gibi annesinin sesiyle uyanmış, kahvaltısını etmiş ve her gün yürüyerek gittiği Okuluna doğru yola koyulmuştu... ancak gökyüzünde şimşekler birbiri ardına ve o kadar gürültüyle çakıyordu ki, küçük kızın annesi "yavrum bu havada yolda yürürken korkmasın?" diye telaşlandı.. Arabasına atladığı gibi yolda kızını aramaya başladı.... derken bir baktı,küçük kızı az ilerdeydi.. Minik minik adımlarla yürüyor, ama ne zaman şimşek çaksa durup gökyüzüne bakıyor ve gülümsüyordu.. Annesi önce bir anlam veremedi ama kızın niye böyle yaptığını çok merak etmişti, nihayet arabayla ona yaklaşıp sordu: "Yavrum hiç korkmadın mı bu havada yalnız yürümekten...? Hem ne zaman şimşek çaksa durup yukarı bakarak öyle ne yapıyorsun...?" Küçük kız cevap verdi: "Gülümsüyorum... çünkü Tanrı fotografımı çekiyor..."

istanbul 000
07-11-2006, 02:03
Arkadaşlar, bir sorum var. Affınıza sığınarak Necmi Zeka adlı yazar/şair ile ilgili bilgisi olan var mı acaba diye sormak istiyorum. Bilgi verebileceklere şimdiden teşekkür ediyorum... :)

kantar
07-11-2006, 20:35
Arkadaşlar, bir sorum var. Affınıza sığınarak Necmi Zeka adlı yazar/şair ile ilgili bilgisi olan var mı acaba diye sormak istiyorum. Bilgi verebileceklere şimdiden teşekkür ediyorum... :)


Meşk

yazılmış olsaydı bu sevda önceden bilirdim
-hiç katkım olmadı bir ayin başlatmaya
ama yıldızları saymaktan siğilli ellerim-
umman olup bu adı taşımayan çöllerden
iki piyano için konçertodan
sen yokken habersizdim
Hep sesin gelirdi uzaklardan bir yerden
bir gözaşinalığı -bir top ışık- erişilmez gibiydi
nereden başlasam
daha öncesi vardı benim için

ve bir gün gelip bende unuttun her şeyini
her şeyin titrekti -inatçı anaç bir pozda-
rötuşlar bölmeler sana ters gelirdi
her seferinde tünellere dalıp
tam ortasına düşüyorduk batağın
hiç geri vermedin sırtına yüklediklerimi
bunca katlanman gerekir miydi sıskalığıma
azı zarar bu ışığın daha çoğu hiç yoktu
nerede bıraksam
hep sonrası vardı benim için

Necmi Zeka

kantar
07-11-2006, 20:41
''NİYE BEN'' DİYEN HERKES İÇİN

Brenda, yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı.
Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karşılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı.

Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu. Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Brenda'nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu.

Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens, yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah'a dua edebilirdi yalnızca... Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı. "Allah'ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et."

Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri "Aranızda lens kaybeden var mı?" diye bağırdı.

Brenda'nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.

Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı:

"Allah'ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım..."

"BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM" demeyin...

akuarist
11-11-2006, 22:09
amerikalı bir zengin, iş seyahati sırasında meksika'nın küçük bir kıyı kasabasına uğramış. limanda gezerken, bakmış ağzına kadar balık dolu bir tekne ve içinde keyifli bir balıkçı...
"merhaba balıkçı" diye seslenmiş, bu balıkları kaç zamanda tuttun?"
"bir iki saatimi aldı" demiş balıkçı...
iştahlanmış bizim işadamı;
"e, niye biraz daha kalıp daha fazla tutmadın?" diye sormuş.
"bu kadarı bize yetiyor da ondan" diye omuz silkmiş balıkçı.
şaşmış balıkçının bu kanaatkarlığına işadamı;
"kalan zamanını nasıl geçiriyorsun peki" diye üstelemiş.
balıkçı, özetlemiş bir gününü:
"sabahları açılır, biraz balık tutarım. sonra çocuklarımla oynarım. öğleyin karımla biraz siesta yaparım. akşamları amigolarla beraber gitar çalıp şarap içer, geç vakte kadar eğleniriz. oldukça meşgul sayılırım senyor".
gerinmiş amerikalı:
"bak" demiş "... ben sana yardımcı olabilirim. bu işe daha çok zaman ayırmalısın. daha büyük bir tekne bulup daha çok balık tutmalısın. oradan elde edeceğin gelirle daha büyük tekneler alırsın. kısa sürede değil, doğrudan işletme tesislerine satarsın. hatta zamanla kendi balık fabrikanı bile kurabilirsin. kısa zamanda balıkçılık sektöründe bir numara olursun".
balıkçı merakla
"bunları yapmak kaç sene alır sinyor" demiş:
"15-20 yılda halledersin" demiş amerikalı,
"ama sonrası daha parlak: zamanı gelince şirketini halka açarsın, hisselerini iyi paraya satarsın, kısa zamanda zengin olup milyonlar kazanırsın."
"milyonlar ha..." diye tekrarlamış balıkçı...
"eeee... sonra?"
"sonra emekli olursun. küçük bir balıkçı kasabasına yerleşirsin. istersen zevk için balık tutarsın. çocuklarınla oynar karınla keyfince siesta yaparsın. akşamları da arkadaşlarınla şarap içip gece yarısına kadar gitar çalarsın. nasıl...? mükemmel değil mi?"

sezaiozener
11-11-2006, 23:21
İki gurbetçi ,arkadaş bayram tatilini gecirmek için memleketlerine gitmeye karar verir .iki adet tren bileti alarak yola koyulurlar...
yanlarına mütevezi bir çift oturur ,ve yolculuk başlar...
Bir müttet sonra ,bayan cantasından iki adet muz cıkarır birini eşine verir.digerini kendine ayırır..yanlarında oturan iki arkadaşın baktıgını görünce birer tane de onlara ikram eder...
adam daha önce hiç muz yemedigi için bu nedir acaba diye bakınırken
bayanın muzu soydugunu göz ucuyla takip eder
oda bayan gibi soymaya başlar.. bizimkide aynısını yapar...
Bayan muzu ısırır...tabiki bizimkide ısırır... bu arada tren tünele girer...
bizimki .cok heyecanlanarak.yanındaki arkadaşına..
-Ola ahmet ısırdınmı
ahmet..
-yog daha soyirem
bizimki ..bir heyacanla,
-sagın kıtlama .. ben kor oldum..der...

kantar
15-11-2006, 18:28
4 Temmuz 1952 gunu 34 yasinda bir kadin, Pasifik Okyanusu'na dalarak, Catalina adasindan, 21 mil batisinda kalan Kaliforniya'ya dogru yuzmeye basladi. Eger basarili olursa, bunu yapan ilk kadin olacakti. Adi Florence Chadwick olan bu yuzucu, Mans Denizi'ni her iki yonde gecen ilk kadindi. O sabah su, vucudu uyusturacak kadar soguktu ve sis o kadar yogundu ki, beraberindeki tekneleri guclukle secebiliyordu. Milyonlarca insan televizyonlarindan onu izliyordu, kopekbaliklari ve dondurucu sogugun etkisini hice sayarak 15 saat yuzdu. Yakindaki bir teknede bulunan annesi ve antrenoru, karaya cok yaklastiklarini ve devam etmesini soyledilerse de o, kendisini sudan cikarmalarini istedi. Azimli yuzucu, Kaliforniya kiyisina yarim mil kala sudan cikisinin nedenini soyle acikladi: "Karayi gorebilseydim, basarabilirdim!" Vazgecmesinin nedeni ne yorgunluk, ne de soguktu... Tek neden, sis yuzunden karayi gorememekti.

Bu hayatin bir gercegiydi: Bir seyi basarabilmek icin, ortada gozle gorulur bir hedef olmaliydi!

kantar
15-11-2006, 21:24
Papatya Tarlası
Ümit Yaşar'dan sevgi üzerine hoş bir yazı...

Bir papatya tarlası düşün.İlkbahar ayı.
Ve sen onun yanından geçen yolda yürüyorsun.
Ve o papatya tarlasında bir papatya dikkatini çeker.
Binlercesinden birisidir, ama sen onun yanına gidersin.
Onda seni çeken bişeyler vardır.O papatyayaı olduğu yerden
koparırsın. Sadece senin olsun istersin.Sadece senin öleceğini
düşünmeden ve gidersin o tarladan
içindeki şiddetin durduramadığı bir benciliktir ama bir o kadar güzel ve hapsedici.
TUTKU bu olsa gerek...

Yine o tarlanın kenarındaki yolda
yürüyorsundur. Yine milyonlarcası arasından bir tanesi seni çeker. Yaklaşırsın yanına.Gözlerin başkasını görmez olur o an.Onun için herşeyi yapmak istersin.Dokunmak istersin, dokunamazsın..Orda onunla ölmek istersin.Ama birden hafif bir rüzgar eser ve bir başka güzel çiçek kokusu gelir burnuna.Dayanamazsın onun kokusuna unutturur herşeyi bir anda ve o kokunun geldiği yöne gidersin. Diğer papatya orda kalmıştır.Yüreğinin bir kenarında...Paylaşılmamış birçok şey vardır.Unutamaz belki ama geri de dönemezsin ona.
AŞK bu olsa gerek...

Yine o yoldasın.Papatya tarlasının yanından geçen.
V eyine bir papatya milyonlarcasının içinden seni çeker, gidersin yanına.Orda kalakalırsın.O hiç ölmesin diye herşeyi yaparsın.
Tüm gücünle onla olmak istersin. Ondan seni koparacak hiçbir güç olmadığına inanırsın ve orda onunla ölene dek birlikte kalırsın.
SEVGİ bu olsa gerek...



"....Ben şimdi varım ve seni sevmek hakkımı kullanıyorum. Sen bile buna karşı koyamazsın..."

Bazı duygular vardır anlatılamaz, anlaşılır sadece. Sevenin sevdiğini bilmesi kadar; sevilen de anlar sevildiğini. Sevgi her zaman belirli kelimelerle söylenmez. Çoğu defa bir bakış yeter de artar bile..
Yeryüzünde hiçbir kuvvet insanoğlunu sevme hakkından alıkoymaz.
Sevmek çoğu zaman var olmaktır. Sonunda bizi yok olmaya götürse bile. Ben şimdi varım ve seni sevmek hakkımı kullanıyorum. Sen bile karşı koyamazsın. Sana gelinceye kadar sonu gelmez bir arayıştı sevgilerim. Bir zaman başkalarında aradım seni, başka yüzlerde, başka ellerde aradım. Aldandım, fakat birgün seni bulmak ümidini kaybetmedim. Nasıl olsa gelecektin birgün. Ve işte geldin de! Bana tatmadığım hüzünleri tattırmaya, bilmediğim kederleri öğretmeye geldin. Acıdan yana ne kalmışsa yaşamadığım hepsini bir bir sen yaşatacaksın bana. Birgün yaşamanın gereksizliğini desenden öğreneceğim. Bu selin akışını hiçbirşey durduramaz artık. Ummadığım ve ummadığın bir anda çıktın karşıma. Coşkun ırmaklar gibi, amansız seller gibi geldin, mutlaka yıkarak ve benden birçok şeyleri beraberinde sürükleyerek gideceksin. İşte o zaman yoklukların en dayanılmazı ile karşı karşıya kalacağım. Ergeç gideceksin; beni anlayamadan, beni sevemeden gideceksin. Yalnız bir iç kırıklığı kalacak senden, tesellisiz bir hüzün kalacak. Yıllardır aradığım sendin, ama sen gittikten sonra başkasını aramayacağım. Gelmeyecek bile olsan ömrümün sonuna kadar arardım seni. Ama geldin bir kere; ister bilerek gelmiş ol, ister bilmeden...

Geldin ya! Şimdi herşey güzel seninle. Yürümenin, konuşmanın, nefes almanın bir başka anlamı var artık. Sen varsın ya herşey bambaşka gözlerimde...

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN...
Bir Nefes Düş Gibi...

kantar
29-11-2006, 19:39
Doğum Gününde

Yorgun argın geldi evine genç adam. Her zaman ki gibi uzandı o eski püskü kanepesine. Tam uykuya erişmeden, sersemleşen kafası bir anda çalan telefonla irkildi. Sersemleşmenin etkisiyle tam sesi çıkmayarak ‘’efendim’’ diye cevapladı. Uzaklarda olan bir arkadaşıydı telefonun diğer ucunda ki. Doğum günün kutlu olsun diyordu. Bunu duyunca daha da sersemledi kafası ve o eski kanepenin yanındaki masanın üzerinde duran her günü karalanmış takvime baktı. Gerçektende doğum günüydü. Bu tarihi belki arkadaşı yeterince gelişmiş teknolojinin eseri olan telefonun ajandası sayesinde hatırladı, bu günü belki. Ama bu günü ne teknoloji eseri bir telefon ve en önemlisi kendisi bile hatırlayamadı.
Hayatın koşuşturmasına o kadar kendini kaptırmıştı ki kendisi için bu önemli gün sıradan bir gün gibi geçirmişti. Aslında bu gün onun için acı bir gün. Her doğum gününü ölüme bir yıl daha yaklaştığının habercisi olarak bakıyordu. Ölümden korktuğundan değildi bu içindeki duygu.
Dostuna bu günü hatırlatmasından dolayı için teşekkür etti. Ve telefonunu kapattı.tamamen kapattı telefonu Çünkü dostu anlamıştı telefonundaki ses tonunun çok hüzünlü oluşunu. Biraz moral bulması için hakanın arkadaşlarına haber verip doğum günü için tebrik etmeleri isteyebilirdi. Bunun için cep telefonunu kapattı.
Zar zor geçimini sağlamasın rağmen bir türlü vazgeçmediği o pahalı sigarasını yaktı. Bir nefes çekti. Arkadaşı bir soru sormuştu kaç yaşına bastın diye. Hakan 35 diye cevaplamıştı. Aslında 21 idi. Espri zannetmişti belki bunu arkadaşı ama hakan 21 değil 35 yaşına basmıştı. Nüfus cüzdanının üzerindeki tarihi göre değil ama. Çünkü 35 yılla değer hayattan sille yemişti. Saçlarına aklar bile düşmüştü.
Sigarasından bir nefes daha çekti. Yüreğindeki boşluk bir daha aklına geldi. Kimsesi kalmamıştı şu hayatında hep kaçmıştı insanlardan. Babasının kendisini sevmediğini düşünerek ayrılmıştı evinden. İzini kaybettirdi başka şehre yerleşerek. Annesi üzülmesin diye ayda bir telefon ediyordu kendisinin iyi olduğunu söylemek için annesi ile telefondaki tek konuşması anne ben iyiyim merak etme diyip kapatırdı telefonunu. İki kardeşi vardı onlarda kendi derdine düşmüştü zaten umurlarında bile değildi. O şehri terk ederken birçok varlığını kaybetmişti. Ailesini, dostlarını, arkadaşlarını sevgilisini... aşklarını terk etmişti. Her şeyini terk etmişti. O şehri terk ederken bunları göze almıştı.
Kim bunları göze alabilirdi ki. O nüfus cüzdanındaki yaşına bakılacak olunursa eğer.
.Belki aptaldı bunu yaptığı için. Cesur biriydi hakan bunları bir anda silip attığı için.
En çok ona bir nebze olsun bu terk etmeleri unutturan bir aşk aradı. Buldu. Yada bulduğunu zannetti. Ama korktu o aşkıda o sevgiyi de bir gün terk ederim diye. O sevdiği, seven kişiyi de acı çektirmekten korktu. Çünkü o babasını annesini dostlarını memleketini terk edebilmiş bir şahsiyetti. Aşkı da terk etmişti.
Ve artık tek dileği yalnız başına bir apartman dairesinde o eski kanepede uyurken ve DOĞUM GÜNÜN DE ölmekti. O doğum gününde bir yıl daha ölüme yaklaştığını hatırlamadan bir arkadaşının telefonuyla irkilmeden.pahalı sigarasından bir nefes çekmeden O kanepenin üzerinde bu hayatı da terk ederek.
__________________

cocochanel
30-11-2006, 22:42
Ben hayatı alayım, şıklık size kalsın!


Boşver, aldırma diyorsun içinden. Olur mu, boşvermek yakışır mı hiç sana, diyorlar.

Önemsiyorsun, dertleniyorsun, üzülüyorsun. Uykuların kaçıyor.

Hiç takmayacaksın, bunları dert etmek sana yakışmıyor, diyorlar.

Üstten bakıyorsun...Yakışmadığını söylüyorlar.Aşağıdan alıyorsun.Yakışmıyormuş, öyle diyorlar.

Arkanı dönüyorsun.Olmuyor.

O zaman gözünün içine içine bakıyorsun.Bu sefer de kabalık sayıyorlar.

Sanki hayat yakaya takılan bir gül bunlara göre...Öyle uzaktan bakıp değerlendiriyorlar: İyi duruyor mu, durmuyor mu? Uymuş mu, uymamış mı? Cıvık mı, şık mı?

Öyle olsa ne güzel olur.Ama değil, bu bizim mecburiyetlerimizle özgürlüklerimizi aynı kazanda harmanlamaya çalıştığımız hayat olsa olsa ancak solgun bir gül oluyor dokununca...

Duygularının dikine gidiyorsun.Yaşına başına yakıştırmıyorlar.

Aklını başına topluyorsun.Bu kadar usluluk sana yakışmaz, diyorlar.

Öfkeleniyorsun. Yakıştıramıyorlar.

Sakin kalıyorsun. Bu kez ya tepene çıkıyorlar ya da yakışıksız bir kayıtsızlık olarak algılıyorlar.

Susuyorsun. “Sana yakışmaz!”

Konuşuyorsun. “Sana yakışmaz!”

Bağırıyorsun. “Hiiiç yakışmaz!”

Arkanı dönüp gidiyorsun. “Oldu mu ya şimdi, biz seni böyle kaçak bilmezdik!”

Orada durup kişiliğinde, sevginde ve inancında ayak diriyorsun. “Şık olmadı!”

Sanki her şey hayatın üzerine geçirdiğimiz kılık kıyafetten ibaret!

Sanki bir kravatın hafifçe yana kayık, bir davranışın hafifçe uyumsuz görünmesinden daha önemli bir şey yok!

Anlıyorum hepsini, anlıyorum da; bu “dış”ın hiç mi “iç”i yok yahu?

bu garip şıklık merakınının zirve noktasına gelince...Ölüyorsun. Basbayağı ölüyorsun.

Herkes gibi...Eninde sonunda herkesin öleceği gibi...

Gazeteye ilan veriyorlar: “Ölüm sana yakışmadı”

Geride kalanların acı duygularının, ince kederlerinin sonucu elbette böyle bir ifade!

Ama en derin “şıklığın” bile ne kadar sığ bir arayış olduğunu nasıl da nasıl da yüzümüze vuruyor.


Yok. Yanlış anlaşılmasın!

“Şıklığı” seviyorum. (Dikkat! Önemsemiyorum şıklığı, seviyorum. İkisi farklı!)

Her şey birbirine; davranışlarımız da her zaman bize yakışsa ne güzel olur!

Fakat biliyorum... Çoktandır biliyorum ki, göze hoş görünen nice şeyin içi boş!

Üstelik şıklıkta horlayıcı bir alay; yakıştırma çabasında gizli bir şiddet de var.

Oysa gerçek şu ki, içtenlik çoğu zaman dışardan bakana yakışıksız geliyor.

Aşk, itici.

Zekânın saçı başı dağınık, gömleği dışarda.

Bilgelik, bir lokma bir hırka.

Özgür düşünce deseniz, o zaten hepten kaba saba kalıyor.

Bu durumda tercihim açık!

Şıklığınız; içi şiddet dışı etiket “medeni”liğiniz size...

Bazen vandallık gibi algılanan ve çoğu zaman “biçimsiz” olan şey; yani bütün saflığıyla hayat bize!


HAŞMET BABAOĞLU

kantar
03-12-2006, 23:28
Bir Dostla Aşk

Fırtınalı bir hayatın ortasında birleştik. Sen, kendine yakın bulduğun insanların sana yaptığı hatalardan şikayet ediyordun., bense uzun yıllar acısını çektiğim bir aşkın yaralarını sarmaya çalışıyordum.
İyi birer dosttuk, her şeyi paylaşır olmuştuk. Bu yakınlaşmamızın kısa bir sürede olmasına rağmen zamanım öyle tatlı, öyle güzle geçiyordu ki ben içimdeki kıpırdanmalardan habersizdim.
Sanki rüyadaydım, gözlerimi açtığımda dostluğun yerini aşk almıştı. Kendimi tutamamıştım işte. Duygularıma hakim olamamıştım. Sen benim aşkım, bense senin dostundum artık. Sana aşık olduğumdan habersizdin. İçimdeki volkan öyle taşmıştı ki patlamak için sabırsızlanıyordu.
Sonunda o gün gelip çatmıştı. Bütün duygularımı bütün hislerimi açıklamıştım ben sana. Sense bana sadece şaşkın bir ifadeyle bunların yalan ve şakadan ibaret olması için yalvarmıştın.
Bende sana bunların ne şaka ne de yalan olduğunu üstüne basa basa vurgulamıştım. İçim rahatlamıştı. Çünkü bir insana ‘’ seni seviyorum ‘’ demek kolay bir iş değildi. Yürek isterdi. Ben bu işi becerememiştim ama sonucuna da katlanmak elimde değildi. Çünkü asıl olan benim için bugündü ve ben bugün sana söylemem gereken şeyleri yarına bırakmamıştım. Yarın böyle bir fırsatın elime geçeceğini düşünerek bütün her şeyi açıklamıştım.
Dünya fani her an her şey olabilir bizim dünyamızda... Şimdi içim çok rahat ama bir o kadar da huzursuzum. Çünkü bunları sana anlatınca suçlu ben oldum. Şimdi o eski günleri arıyorum, hiç sebepsiz, ani ayrılışın şokunu üzerimden atamamamın sonucundandır. Ve zaman eskiden öyle güzel öyle tatlı geçerken şimdilerde, bin bir azap bin bir acıyla geçiyor.
O günün üstünden çok zaman geçti. Şimdi ben senden benim olmanı değil bana biraz hak vermeni istiyorum. Bana duyduğun nefreti duygularımın üstünden çekmen için yalvarıyorum. Bana ne kadar kızsan ne kadar nefret etsen de ben seni yine de seviyorum. Duydun değil mi? Seni seviyorum.

kantar
23-12-2006, 21:28
AHMET

Yaptıkları yolculukta her birinin amacı farklıydı.
Kimi çoluk çocuğunu,
Kimi yaşlı anne - babasını, küçük kardeşlerini geride bırakmıştı.
Aileleri için umutlular ...
Para kazanıp ailelerine gönderecek,
Fukaralığın belini kıracaktılar ...
Gidiş için çekilen onca eziyet, kahır, çile ...
Ne olursa olsun sonuçta istedikleri yere varmıştılar.
Gerçi daha vardıkları an hayal kırıklığına uğramıştılar ya, olsun ...
Şimdi Fransa’ daydılar !
Daha önce hiç görmedikleri insanlardan burda yığınla vardı.
Çoğunun da burnu bir karış havada görünüyordu ...
İlk işleriydi, inşaatta amele olarak çalışıyorlardı.
Sekizer kişilik üç yatakhaneleri vardı.
Gündüzleri akşama kadar durmak yoktu.
Bu gavurların her şeyi böyle nizamiydi.
Burda istediğin zaman sigara içemiyordun
Çay molaları yoktu ikide bir ...
İki kelime sohbet edemiyordun ...
Akşama öylesine yorgun geliyordun ki birbirleriyle daha sohbet etmemiş,
Birbirlerinin memleketlerini bilmeyen on kişiye yakın gurbetçi vardı.
Gurbetçiydi, işçiydi, emekçiydi, umuttular ...
Gecelerini gündüzlerine katacaktılar ...
Geride bıraktıklarına para gönderecektiler ...
Tabi içlerinde geldikleri yeri unutmak isteyenlerde vardı.
Kazandıklarını içkilere yatıranlar,
Bonjur’ u öğrenip madam - madam diye haykıranlar da vardı.
Onlar için yeni bir dünyanın kapısı açılmıştı.
Önce kibarlıktan kırılmak üzere olan bu saray dilini öğreneceklerdi.
Sonra biraz para,
Ve en büyük idealleri madamlardan biriyle hoş beşti ...
Biri Cumali, biri Nevzat, biri Serkan, İsmet, Neşet, Nusret ...
Ve Ahmet ... Ahmet duygu sağanağıydı.
Ahmet beş kız kardeşin ağabeyiydi.
Ahmet yaşlı ve hasta anasıyla babasının ilk göz ağrısıydı.
Ahmet herkesten hüzünlü, herkesten garipti.
Ahmet ilk mektubundan onbeş gün sonra aldığı tüm maaşını ailesine göndermişti.
Ahmet şirketin verdiğiyle idare ediyordu, ekstradan bir kuruş harcamıyordu.
Hem bu ülkeyi sevmemişti.
Bu garip ülke de sırıtıyordu.
Beyazların içinde kahverengi gibiydi, hatta hiç keşfedilmemiş kadar tuhaf bir renk.
Beden ölçüsünü çok fazla aşmıştı bu ülke ...
Anne ve babasını Adana’ lara, Ankara’ lara, İstanbul’ lara götürecek kadar para gönderip vatanına dönecekti.
Yurdunun minarelerinde dillenen davudi sesli ezanları özlemişti.
Buradaki apartmanlara karşın köyünün yerden bir buçuk metre üstündeki evlerini özlemişti
Köyünün yeşillerini özlemişti
İneklerini, koyunlarını, keçilerini ...
Köyünün vakitsiz öten horozunu özlemişti
O koca koca domatesleri, sivri biberleri ...
Bordo iz bırakan tombul dutları,
Kızarmış narları, bal gibi tatlı üzümleri ...
Köyün ortasından akan kirli suyu özlemişti ...
Özlemişti iste, köyünü, kasabasını, şehrini ...
Anadolu’ yu özlemişti hadsiz hesapsız ...
.........................
Özlemlerle dolu iki yıl geçmişti.
Ahmet dönüşsüz gidişatı yapmak isteyen tek kişiydi.
Bavulu geldiğinin aynısıydı;
Artı bir mendil bile almamıştı.
Patronun işçilere gönderdiği birer gömlek hediyesini de başkasına vermişti.
Helalleşti tüm arkadaşlarıyla
Doğruca otobüs terminaline
Daha şimdiden asil yurdun kokusu burnuna geliyordu
Otobüs perona yaklaşır yaklaşmaz atıverdi kendini koltuğuna ...
- Bu ne acele, bu ne telaş Ahmet” demeyin
Ahmet’ in yüreği yaralı kuş gibi:
Beş kız kardeşin ağabeyi olmak kolay mı ?
Yaşlı ve hasta bir anayla babanın tek erkek evladı olmak kolay mı ?
İki yıl, yirmi dört ay, yedi yüz otuz beş gün gurbette çalışmak kolay mı ?
Ahmet yolculuk boyunca gözlerini kapamamaya çalışıyordu
Anne ve babasını, kız kardeşlerini, köyünü düşündü.
Köylerinin köpekleri bile gözlerinde tütüyordu.
Ahmet üç gün sonra köyüne vardı
Köyde bir matem havası,
Bir ölüm sessizliği, suskunluk, durgunluk ...
Ahmet’ i görenler ona nemli gözlerle bakıyor
Ahmet’ i görenler ağlıyor
Annesinden sonra Ahmet’ in babası da ...

sahinhashus
27-12-2006, 13:30
Hollywood'un yüzlerce kez işlediği; "uçakta pilotlar ölür ya da bayılır,yolculardan biri merkezden telsiz talimatıyla uçağı indirir" klişesinin uyarlanmış hali. ABD de olur da Türkiye'de olmaz mı yurdum insanı el atmış mevzuuya.



- Aloo, aloo, abi ben Kamil Koc İstanbul-Ankara otobüsünden arıyorum. kaptan molada içkiyi fazla kaçırdı herhalde, uyuyor şimdi.
- Evlat sakin ol, muavin orda mı?
- Hayır, otobüste değil, tanrım ona ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yok!
- Tamam evlat, hiç korkma, sizi kurtaracağız. Şimdi şoförü yavaşça koltuktan yana çek, sen oturacaksın onun yerine.
- Ama onu yana çekersem düşer, kendinde değil!
- Düşsün pezevenk! oraya senin oturman lazım.
- Tamam, oturdum. şimdi ne yapmalıyım?
- Direksiyonu tut, ne çok sıkı ne çok gevşek.
- Tuttum. Çok eğlenceli görünüyor ehu.
- Evlat, ciddi ol, 40 yolcunun hayatı senin elinde. Şimdi; önündeki panelde bir çok gösterge var değil mi? tam ortadaki büyük olana bak, ne yazıyor orda?
- Bismillahirrahmanirrahim.
- Hayır göstergenin üstündeki yazıya değil göstergeye bak! hız göstergesine bak, kaçla gittiğinizi görebiliyor musun?
- Sıfır.
- Nasıl sıfır? dikkatli bak.
- Sıfır, gerçekten sıfır. Ölecek miyiz?
- Otobüs duruyor mu gidiyor mu bunu söyle bana seni kuş beyinli!
- Duruyooor.
- Kalk sittir git eşşoğlueşşek! bize de panik yaptırdın. Şoför uyanınca devam edersiniz.

Not:Küfürler için özür diliyorum.Onlarsız espri iyi olmazdı.

kantar
18-01-2007, 20:01
Doğum günü hediyesi

Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir
dostum olan fırıncı,"Biraz bekleyeceksin hocam," dedi.
"İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum."

Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye
yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol
yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe
topallıyordu. Selam verdikten sonra, fırıncının tezgahına
yaklaşarak, "Ekmeklerimi alayım," dedi.
"Benim ikizler acıkmıştır."

Fırıncı, adamın kendesine uzattığı torbayı alarak tezgahın
altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan
ekmeklerden dört-beş tane çıkardı.

Ben o arada oturması için kendi yerimi o adama vermiş,
tezgahın yanına iyice yaklaşmıştım. Ekmeklerden birkaç
tanesinin şekli değişmiş, katılaşmış, taş gibi olmuştu.

Fısıltı şeklinde fırıncıya sordum. Neden taze ekmeği
beklemesini söylemiyorsun? Biraz sonra çıkacak ya!..

"Bayat ekmekleri kendisi istiyor." dedi fırıncı. "Çok fakir
olduğundan, ona yarı fiyatına veriyorum."

"Kim bu adam?" diye sordum.

"Kore gazilerinden " dedi. "Oğluyla gelini bir trafik kazasında
vefat edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardır
onlara bakıyor, hem de çok az bir maaşla."

Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor ve
ufak da olsa bir şeyler yapmak istiyordum.

"Aradaki farkı ben vereyim," dedim. "Hiç olmazsa bugün
taze ekmek yesinler." Fırıncı, teklifimi kabul etti ve biraz
sonra da, fırından yeni çıkan taze ekmekleri adamın torbasına
doldururken şekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgahın altına koydu.

"Çok şanslısın hacı amca," dedi. Çocuklar için sana
bugün pasta gibi ekmek vereceğim."

Yaşlı adam, bir evlat sevgisiyle kucakladığı torbayı
göğsüne bastırırken. "Allah, senden razı olsun evladım" dedi.
"Bugün onların doğum günü olduğunu nereden biliyordun?"

Cüneyd Süavi
(Alıntı)

kantar
18-01-2007, 20:06
Şimdilik

Büyükler, çocukların konuşmalarını yarım yamalak
dinlediklerinden, onların sözlerinde gizli derin anlamları kaçırırlar.

Bizim eve, karıma elbiselerin, örtülerin, çarşafların
söküklerinin dikilmesinde yardım eden bir terzi kadın gelir.
Bu kadın bize geldiği zaman küçük oğlunu da beraberinde
getirir. İşte ben, kalıcı ve derin imanın anlamını bu küçük çocuktan
öğrendim. Onunla uzun zamandan beri arkadaş olduğumdan,
bizim eve geldiğinde biraz sohbet etmeyi ihmal etmem.

Geçenlerde bana yakında güzel bir futbol tuopu alacağını söyledi.
Onu tekrar görüşümde futbol topunu alıp almadığını sordum.
Çocuk cevap verdi: "Hayır efendim, annem şimdilik
topa ayıracak paramız olmadığını söyledi."

Onun bu sözleri, durumlarının yakında düzeleceğine dair
derin inancını gösteriyordu. Bilhassa, kullandığı 'şimdilik'
kelimesinde kuvetli bir güvenin izi seziliyordu.

Bu çocuğun söyledikleri beni uzun uzun düşündürdü. Onu
uzun bir süre görmedim. Günün birinde tekrar rastladım.
Çocuk, bahçede oturmuş, bir karınca yuvasını seyrediyordu.

Yavaşça yanına sokuldum.
Onu konuşturmak için babasından bahis açtım:
"Eve gidince yemekten sonra babanla oynayacak mısın?
Yoksa yemekten sonra hemen yatacak mısın?" diye sordum.
Çocuk ciddiyetle yüzüme baktı ve:
"Babam bir kaza geçirdiğinden hastanede. Şimdilik
babamla oynayamayacağım!" dedi.

Geçen gün yolum, oturdukları mahalleye düştü.
Çocuğu kaldırımda aceleyle yürürken gördüm. Üzerinde temiz
koyu renk bir elbise vardı. "Heyy" diye seslendim.
"Neden bayramlık elbiselerini giydin?
Herhalde hastaneye babanı görmeye gidiyorsun."
Çocuk gülümseyerek başını salladı. Bundan sonra
söylediği sözler, dünyayı içinde yaşamaya değer bir hale getiren,
ölümden sonraki hayata olan imanın bir insan için neler
yapabileceğini anlamama sebep olan sözlerdi.

Çocuğun soruma verdiği cevap şu olmuştu:
"Hayır efendim, hastaneye babamı görmeye gitmiyorum.
Babam geçen hafta öldüğünden, onu şimdilik göremeyeceğim."

John Golden
(alıntı)

kantar
18-01-2007, 20:10
Papatya ve kelebek

Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini
hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,
kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,
rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
"Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa
benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis,
sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık
kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum"
diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..."
diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.

İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
sonra da dökülmeye başlamış.
Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.

İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
"Seviyor mu, sevmiyor mu?"...
(alıntı)

kantar
21-01-2007, 00:28
CENNET-CEHENNEM

"Yolları oldukça uzunmuş, yokuş yukarı gidiyorlarmış, güneş yakıcıymış, ter içinde kalmışlar, susamışlar. Bir donemecin ardında harika bir mermer kapı görmüşler; kapı, ortasında bir çeşme bulunan altın döşeli bir meydana açılıyormuş, çeşmeden berrak bir su akıyormuş
Yolcu kapıdakı bekçiye dönmüş.
-Iyi günler.
-Iyi günler, diye yanıt vermiş bekçi.
-Burası harika bir yer, adı ne?
-Burası cennet.
-Ne iyi, cennete gelmişiz, çünkü çok susadık.
-Içeri girip dilediginiz kadar su içebilirsiniz, demiş bekçi ve eliyle çeşmeyi göstermiş. 'Atımla köpegim de susadılar.
-Kusura bakmayın, demiş bekçi.Buraya hayvanlar giremez.
Yolcu çok üzülmüş, çok susamışmış, ama suyu tek başına içmek istemiyormuş.Bekçiye teşekkür edip yoluna devam etmiş.
Epeyce bir süre yamaç yukarı gittikten sonra eski görünümlü küçük bir kapıya varmışlar, kapı iki yanı agaçlıklı toprak bir yola açılıyormuş.
Agaçlardan birinin altında, şapkasını alnına indirmiş, uyur gibi yatan bir adam varmış.
-Iyi gunler, demiş yolcu
-Adam başını sallamış.
-Atım, köpegim ve ben çok susadık.
-Şurada taşların arasında bir pinar var, diyen adam eliyle orayı işaret etmiş.
-Istediginiz kadar su içebilirsiniz.
-Yolcu, atı ve köpegi pınara gidip susuzluklarını gidermişler.
Yolcu bekçiye teşekkür etmiş.
Istediginiz zaman yine gelebilirsiniz, demiş bekçi.
-Buranın adı ne?
-Cennet.
-Cennet mi? Ama mermer kapıdaki bekçi bana orasının cennet oldugunu söyledi ..
-Orası cennet degil cehennemdi.
Yolcunun aklı karışmış; -Sizin adınızı kullanmalarına niye izin veriyorsunuz? Yanlış bilgi vermeleri büyük karışıklıga neden olur!'
-Hiç de degil. Aslinda onlar bize büyük bir iyilikte bulunuyorlar. En iyi dostlarına sırt çevirenlerin hepsi orada kalıyor çünkü.

mutlu
24-01-2007, 19:03
KAMYON YOLCULARI
Üç sene evvel Ayvalık'tan Balıkesir'e geliyordum. Yan yolda bir kamyona te¬sadüf ettim ki tıpkı bayramlarda cinci meydanına kurulan eski salıncaklara benzi¬yordu. Dört tarafında peykeler, ortasında gene iki peyke... Kenarlarında, çocuklar düşmesin diye tırabzan biçiminde yeşile, kırmızıya, sarıya boyanmış korkuluklar...
Fark yalnız şurada ki birbirinin kucağında oturan bayram çocukları otuzar, kır¬kar, ellişer yaş ihtiyarlamışlar. Bir de yandan yana sallanacakları yere, aşağıdan yu¬karı hopluyorlar. Sonra bayram elbiseleri artık çok eskimiş, çok paramparça ol¬muş... Fakat ne ziyam var! Gönüller şen olsun. Bu araba, mihneti kendine zevk et¬miş peygamber ahlâklı Anadolu fakirinin arabasıdır. Maksat, günlerce sürecek bir yolu üç beş saatte aşmak, ayağı yerden kaldırmak değil mi? Pekâlâ güle eğlene gi¬diliyor... Allah bunu da aratmasın!
Yol kenarında bekleyenler için "Ya kamyonda yer bulunmazsa!..." korkusu da yoktur. Onlar, çok kere zerzevat arabası gibi tepeleme dolu gelir. Fakat, "Yer yok." diye müşteri çevrildiği görülmüş şey değildir.
Bir ses, "Az müsaade. Az sıkışalım." diye bağırır. Arabanın içinde hafif bir çal¬kantı olur. Öndeki jandarma neferinin kucağına bir çocuk yahut kuzu, delikanlı bir oğlun dizine ihtiyar anası oturtulur. Kamyonun patronu içeriden çamurluğa, ça¬murlukta seyahat eden şoför yamağı kamyonun üstündeki denkler, fıçılar arasına çı¬kar; böylece yeni yolculara ve yüklerine de yer açılmış olur.
Biraz ötede iki, üç kişi daha mı el sallıyor? Gene korkmayın! Onlara da Allah'ın izniyle yer bulunacak, hatırlan hoş edilecektir. Allah'ın izniyle diyorum; çünkü bu kadar az yere bu kadar insan aldırmak fizik kanunlarına sığmaz; ancak Allah'ın iz¬niyle kabildir.
İstanbul tren yahut vapurunda hele bir kimseyi biraz sıkıştırın; hemen çarpılır, çay semaveri gibi oturduğu yerde fıkır fıkır kaynamaya başlar. Anadolu kamyon yolcusu, kamyona yeni adam almak için sıkıştırıldıkça darılmıyor, kızmıyor. "Baş¬kasının kân için ben niye rahatsız olayım?" demeyi aklından geçirmiyor.
Yanında yer açmaya çalışırken gösterdiği gayrete, güler yüze bakılırsa hatta bundan bir zevk, kendini daima ihmal etmiş, hayatını başkalarının saadeti için har¬camaya alışmış bir insanın zevkini de duyuyor.
Reşat Nuri GÜNTEKİN Anadolu Notlan (Kısaltılmıştır.)

mutlu
24-01-2007, 19:04
HAKKÂRİ'DE KOYUN KIRPMA ŞENLİKLERİ

Hakkâri sert doğası, heybetli dağları ve derin vadileri ile dünyada eşine az rastlanan tabiî güzelliklere sahip bir ilimizdir. Yılın on İki ayı daima karlarla kaplı dorukları, buzul gölleri ve yüksek şelâleleri ile süslenmiş Cilo ve Sat dağlarındaki manzaraya hayran kalmamak elde değildir.
Tarıma elverişli alanları yetersizdir İkliminin sert, kışlarının uzun, soğuk ve karlı geçmesi sebebiyle Hakkâri'de tarım üretimi istenilen ölçülerde yapılamamak¬tadır.
Bu sebeple, Hakkâri halkı geçimini büyük bir çoğunlukla hayvancılıktan sağ¬lamaktadır. Bunun sonucu olarak da, yöre halkı hayvanlarını otlatabilmek için gö¬çebe hayatı yaşamak zorunda kalmıştır. Özellikle mayıs ile ekim aylan arasında su ve otların bol bulunduğu yaylalarda, yüksek dağ eteklerinde yayla hayatı yaşa¬nır. Hakkârililer, keçi kılından yapılmış siyah çadırlarda koyun ve hayvan sürüle¬rini otlatırlar.
Hayvanları otlatmak, elde edilen ürünleri değerlendirmek, insanlar arasında dayanışmayı sağlamak üzere çıkılan yaylada, temmuz ayı sonunda "Koyun Kırp¬ma Şenliği" yapılır.
Yaylada tören havası içerisinde toplanan Hakkârililer "Koyun Kırpma Şenlik¬lerinin başlamasını beklerken, kent hayatının koşuşturması içerisinde yeterince görüşemedikleri dostları ile söyleşirler.
Bütün dargınlıkların giderilmesi, sosyal ve kültürel bağların güçlendirilmesi amacıyla düzenlenen Koyun Kırpma Şenlikleri'ne yöre halkı mahallî kıyafetler ile katılırlar. Şenlik günü bütün yayla sakinlerinin katıldığı bir yemek yapma yarışma¬sı düzenlenir. Tamamı hayvan ürünlerinden yapılan yemekler hazırlandıktan son¬ra şenlik alanına getirilir. Yarışma için yapılan yemekler şenliğe katılan davetlilere sunulur. Davetliler yemek yerken genç kızlar ve delikanlılar yörenin folklor oyun¬larını oynarlar. Daha sonra ise davetlilerin de katılımı ile yüzlerce kişi halay çeker. Artık sıra koyun kırpma yarışmasına gelmiştir. Bu yarışma şenliğin temelini oluş¬turur.
Yarışmada amaç koyunun yününün en kısa sürede ve en iyi şekilde kesilme¬sidir. Koyunun yününü canını yakmadan kırpmak gerekmektedir. Adaylar kendi besledikleri koyunlar üzerinde yeteneklerini gösterirler ve bu yarışma sonunda başarılı olanlara ödüller verilir. Böylece Koyun Kırpma Şenliği o yıl için tamamlanır.
Havalar soğumaya başladığında kurulan çadırlar sökülür, eşyalar toplanır. Sert geçecek bir kışı karşılamaya hazırlanan Hakkârililer hep birlikte evlerine döner¬ler. Kışın ardından, gelecek yıl aynı yerde insanlar bir önceki yılın anılarıyla, yeni¬den buluşur ve yeni bir şenliğin hazırlıklarını yaparlar.
Enver Naci Gökşen
(Dağarcık, 1977)

mutlu
24-01-2007, 19:07
KURDUN NEZAKETİ
Bir kurt, sarp bir kaya kenarında otlayan bir keçi gördü.
Hemen kaya dibine gitti, nazik bir sesle:
— Merhaba arkadaş! Basının dönmesinden ve uşağı yuvarlanmaktan korkmuyor musun? dedi.
Keçide cevap yok.
— Orası rüzgarlı değil mi? Fırtına çıksa, sığına¬cak bir yerin bile yok.
Keçide yine cevap yok.
— Hem bu aşağıdaki otlar, yukarıdaki otlardan daha lezzetli, daha bol...
Keçi nihayet konuştu:
— Kurt arkadaş! Sizi böylesine nazik yapan ko¬nunun; benim yediklerimden ziyade, sizin yemek is¬tediğiniz şey olduğundan eminim. Boşuna dil döküp yorulma.
— Yüze gülen, tatlı söz söyleyen herkesi dost sanma.

kantar
26-01-2007, 21:51
Yoldaş

Küçüklüklerinden beri arkadaş olan iki kurt vardı. Ellerine bir av geçti mi birlikte yer, bir mağarada yaşarlardı.

Bir yıl kış çok çetin geçti. O kadar kar yağdı ki iki kurt da aç kaldı. Birkaç gün karın durmasını beklediler mağarada. Bu arada av leşlerinden ne kaldıysa, onları yediler. Ama kar durmayınca bir gün dışarı çıkmak zorunda kaldılar. Ne kadar dolaştılarsa da ağızlarına göre bir şey bulamadılar. Kar da duracak gibi değildi. Hava kararmak üzereydi. Soğuk ve açlığın şiddetinden kımıldayamaz oldular.

Artık yürüyecek takati kalmayan kurt arkadaşına "Köye inmekten başka çaremiz kalmadı" dedi.

- Köye inelim de başımıza üşüşüp işimizi bitirsinler, öyle mi?

-Dağ yamacındaki o büyük ağıla girip bir koyun kaçıralım.

- Anlaşıldı, sen kafayı yemişsin! Böyle karlı bir gecede kim ağılını boş bırakır? Gitmemizle sopa altında yamyassı olmamız bir olur.

- Biliyor musun, ödleksin sen! Karnı aç olan korkmaz böyle şeylerden.

- Unuttun mu, baban nasıl öldü? Acemi hırsız gibi samanlığa daldı da bin parça oldu!

- Yine mi karıştırıyorsun babamın adını? Senin ölüyle işin ne? Ben senin babanı anıyor muyum? O kadar dangalaktı ki sümüklü bir insanoğlu onu evcilleştirmişti de köye götürmüştü tavuklara, eşeklere gözkulak olsun diye.Sahibi o kadar aç bıraktı ki öldü gitti açlıktan. Sonra da postuna saman doldurdu. Böylece baban bütün kurtların şerefini beş paralık etmiş oldu!

-Benim babam dangalak değil, herkesten daha akıllıydı. Bugün insanoğlu bana güvenseydi, gider yaşardım onunla. Biz köyde insanoğlu gibi bir hamimiz olsun istiyoruz, sen köye hırsızlığa gitmeyi düşünüyorsun. Hadi git de kelleni kesip dolaştırsınlar köyde!

-Ben bayılmak üzereyim. Ayağımı oynatacak gücüm kalmadı artık!

- Aaa, basbayağı nalları dikiyorsun sen! Bir de bu halinle köye inecektin ha?

- Evet, namertçe ölmek istemiyorum. Hayatta kaldığım sürece mertçe yaşamak ve yiyeceğimi insanın ağzından almak istiyorum.

Bitkin kurt bunları söyledikten sonra yere yığıldı ve bir daha da kımıldayamadı. Arkadaşı onun düşmesine sevindi. Bitkin kurdun etrafında döndükten sonra böğründeki tüylerin arasına burnunu sokup birkaç yerinden ısırdı. Yerde yatan kurt dostunun bu işine çok şaşırdı ve dili dolaşarak sordu:

- Ne yapıyorsun? Niye ısırıyorsun beni?

- Gerçekten onurdan nasibin yokmuş senin! Dostluk ne zaman işe yarayacak? Sevgili dostunun yolunda küçücük bir fedakarlık yapmak istemiyorsan bu dostluk neye yarar?

- Ne fedakarlığı?

- Sen ölüyorsun. Hiç olmazsa bırak, yiyeyim seni de hayatta kalayım bari!

-Beni mi yiyesin?

-Evet, ne var bunda?

-Yahu biz yıllardır can ciğer kuzu sarması değil miyiz?

-İşte bunun için fedakarlık etmelisin diyorum ya!

-Ama ikimiz de kurduz. Kurt kurdu yer mi hiç?

- Neden yemesin? Şimdiye kadar yememişse, şimdi ben bunun öncüsü olayım da çocuklarımız öğrensinler.

- Ama benim etim kötü kokar!

- Allah iyiliğini versin, ben açlıktan ölüyorum,sen etim şöyleydi böyleydi diyorsun!

- Şimdi sahiden yiyecek misin beni?

- Evet, niye yemeyim?

- Öyleyse bir ricam var senden.

- Neymiş?

-Bırak, öleyim. Ben öldükten sonra ne yaparsan yap.

- Gerçekten de sana ne denilse azdır.Ben fedakarlık yapıyorum, dostluğumu göstermek için seni canlı canlı yemek istiyorum. Bilmiyor musun, seni yemezsem leşin yerde kalacak. O zaman leş yiyenlere yem olacaksın. Üstelik öldüğün vakit etin kokar ve hasta eder beni!

Bunu söyledikten sonra canlı canlı dostunun karnını parçaladı; ciğerini ve kalbini sıcak sıcak yuttu.
(alıntı)

kantar
26-01-2007, 22:38
Konuşan Kabak

Bir zamanlar ak saçlı bir adam, bu adamın akıllı mı akıllı, yürekli mi yürekli bir oğlu vardı. Bu çocuğun adı Bahtiyar’dı. Bahtiyar her gün dere tepe dolaşır, avlanır sonra da evine gelirdi.

Bir gün yine dolaşmaya çıkmıştı ki karşısına bir çakal çıkıverdi. Çakal gözlerini bir o yana bir bu yana devirerek kulaklarını dikti, kuyruğunu salladı. Sonra Bahtiyar’a yaklaşarak:

-Hey çocuk! Yiyeceğim seni! dedi.

-Yeme beni. Ben cılız bir çocuğum. Karnını doyuracak çok etim yok. Şimdi sana keklik, kuş avlar getiririm. Birlikte oturur yeriz, dedi Bahtiyar.

Çakal razı oldu. Bahtiyar vedalaşıp yoluna devam etti. Derken karşısında aç bir kurt belirdi. Kurt gözlerini bir yukarı bir aşağı çevirdikten sonra keskin dişlerini gösterdi. Bahtiyar’a yaklaşıp:

-Hey, çocuk! Hazır ol, şimdi yiyeceğim seni! dedi.

- Dostum, yeme beni. Beni yemekle hiçbir şey kazanmazsın. Dişinin kovuğuna bile gitmem. Çünkü bir deri bir kemiğim. Şimdi keklik, kuzu, keçi avlar getiririm sana. Oturup keyifle yeriz, dedi Bahtiyar.

Kurt razı oldu. Bahtiyar da tekrar yürümeye başladı. Bu kez de pençelerini açmış, dişlerini gıcırdatan, kükreyen, heybetli bir arslan çıktı karşısına.

-Hey , çocuk! Yiyeceğim seni!

-Ey hayvanların kralı! Beni yeyip de ne yapacaksın? Ben ufacık bir çocuğum. Bırak beni, Şimdi keklik, kuş, koyun, keçi avlayıp getireyim sana. Ağız tadıyla yersin bari, dedi Bahtiyar.

Arslan da Bahtiyar’ı serbest bıraktı.

Bahtiyar avlayacaklarını avladı. Dönerken bir bağa rastladı. Olgunlaşmış, sapsarı, kocaman kabaklar gördü bağda. Sevinç içinde hemen kabaklardan birini koparıp içini oydu. Sonra da içine girip çıktı bahçeden. Yürürken yeleleri kabarmış, öfkeli arslanla karşı karşıya geldi.

Arslan: - Kabak! Kabak!

- Buyrun.

- Bir çocuk gördün mü, kabak?

-Kabak sana kurban! Çocuğu nerden görsün kabak? dedi Bahtiyar ve sallana sallana yürümeye başladı.

Yolda aç kurda rastladı. Dişlerini gıcırdatan kurt kabağı görünce sordu:

- Kabak! Kabak!

- Buyrun.

- Bir çocuk gördün mü, kabak?

- Kabak sana kurban! Çocuğu nerden görsün kabak? dedi Bahtiyar ve tekrar yürümeye başladı.

Evine yaklaşmıştı ki bu kez çakalı gördü. Çakal kuyruğunu sallıyor, kuş ve keklik umuduyla ağzından sular akıyordu. Kabağı görünce seslendi:

- Kabak! Kabak!

- Buyrun.

- Bir çocuk gördün mü kabak?

- Kabak sana kurban. Çocuğu nerden görsün kabak? dedi Bahtiyar ve evine girdi. Kabağı yarıp içinden çıktı ve mutluluk içinde yaşamına devam etti.

kantar
26-01-2007, 23:04
Kör Adam ve Dilenci...

Gözleri görmeyen bir adam evinin geçimini sağlayabilmek için çalışmak ister.Yakınları buna gerek olmadığını söylesede o kimseye muhtaç olmadan yaşamak istediğini söyler.
Elinde küçük bir tezgah içinde kırtasiye malzemeleri ile bir durağın yanına yerleşir.Her gün aynı yere gidip gelmeye başlar.Satışları çok iyidir ve bayağı keyiflenmektedir.Çünkü bir işe yaradığını hissetmektedir,bundan çok hoşnuttur.Bir müddet sonra yanına bir dilenci gelir ve dilenmeye başlar.Bu durum kör satıcının hiç hoşuna gitmez.Fakat hiç bir şey söylemez,insanların sırtından geçinmesine sinir olur.Kendisi bu halinde çalışmaktadır,oysa o önüne gelene el açıp dilenir.Adam bunu hazmedemez çok kızar ama belli etmez.
Daha sonra durağı ordan kaldırırlar.Ve adamın işleri yavaşlar artık zorlanmaktadır.Ama yinede yüksünmez işine devam eder.Bir gün bir adam gelir ve okul müdürü olduğunu söyler.O gün daha sonraki günler bir çok defa kör satıcıdan alışveriş eder.Ama bir müddet sonra ortadan kaybolur.
Kör satıcının işleri büsbütün bozulur,o arada artık dilencininde gelmediğini fark eder için,için sevinir etrafındaki esnafa ondan kurtulduğuna sevindiğini söyler.
Bu arada inşaat halindeki bir evin bodrumunda bir ceset donmuş olarak bulunur.Cesedin bulunduğu yerde bir yığın defter,kalem kırtasiye malzemesi bulunur.Polisler buna bir anlam veremezler.
Kör satıcı yine bir gün esnafa dilenciden kurtulduğunu ondan nefret ettiğini söyler ve sorar siz görüyormusunuz o asalağı?
Esnafın söylediği sözlerle yıkılır yerin dibine girdiğini hisseder. O asalak dediği dilenci ve kendini okul müdürü diye tanıtan elindeki kırtasiye malzemelerini alan dilenciden başkası değildir.Ve bu defterler onun ölüsünün etrafında bulunmuştur.
Adam duyduklarından sonra tezgahını toplar ve o günden sonra bir daha onu hiç kimse görmez...

kantar
08-03-2007, 21:22
Hırsızlar







Herkesin hırsız oldugu bir ülke varmış" diye başlar Italo Calvino'nun "Kara Koyun" adlı öyküsü. Ama istisnasız herkesin. Gece olunca, insanlar maymuncuklarını ve fenerlerini yanına alır ve komşusunun evini soymaya gider. Gün dogarken geri döndüklerinde yüklerini almışlardır. Ama her seferinde kendi evlerini de soyulmuş bulurlar.

Italo Calvino'nun, defalarca okumaktan bıkmadıgım, Numbers in Darkness adlı eserinde geçer bu öykü. Ülkede herkes çok mutludur, kimse kaybetmez, çünkü herkes birbirinden çalar ve bu dolaşım, son kişi ilk kişiden çalana kadar sürer. Bir gün, nasıl olmuşsa, dürüst bir adam ortaya çıkar. Gece oldugunda, çanta ve fenerle dışarı çikmaktansa evinde kalıp roman okumayı tercih eder.

Hirsızlar geldiginde ise evde ışık yandıgını görüp soymak için içeri girmezler. Ve bu durum bir süre devam edince, ahali bir konunun açıklıga kavuşmasını ister: "Çalışmadan yaşamak senin tercihin, ama başkalarını bir şey yapmaktan alıkoymaya hakkın yok." Bunun üzerine dürüst adam, geceleri evinden çıkar, fakat hiçbir şey çalmaz. Döndügü zaman evini hep soyulmuş bulur. Ve bir haftadan daha az bir sürede, yiyecek tek bir şeyi kalmaz. Dürüst adam soygun yapmadıgı için soyulmayanlar digerlerine göre daha zenginleşmekte ve artık çalmak istememektedir. Dahası, dürüst adamın evi de artık bomboş oldugu için o evi soymaya gidenler de yoksullaşmaktadir. Zenginler, kendileri için soygun yapmak üzere maaşlı hırsızlar tutmaya başlar. Zengin fakir ayrımı giderek çogalır. Zenginler mallarını korumak için polis teşkilati ve hapishane de kurarlar. Birkaç yıl geçtikten sonra, artık kimse soymaktan ve soyulmaktan söz etmemektedir, sadece zengin ve yoksul vardır; ama hâlâ hırsızlık yapmaktadırlar. Tek dürüst adam ise daha işin başında açlıktan ölmüştür.

(Deniz kabugunu yaklaştırdıgınızda kulagınıza, suların sesi çaglar. Umudun sesi güzeldir, uzak da olsa.)

mutlu
13-03-2007, 16:11
BEDELİ CANAKKALEDE ODENDİ
Askerlik vazifesi yaparken vatan uğrunda şehadet mertebesine ermek veya gazi olmak her Türk için tabii bir şeydir. Ancak bu 45 şehit ve 150 gazinin durumu başkadır. Zira bunların istisnasız hepsi (1909 ve 1914 Askeri Mükellefiyet Kanunu gereğince) askerlik vazifesinden ya muaf ya da maksureli ( tecilli) tutulmuş gençlerdir. Bu iki kanun sultani mektepleri talebe ve mezunları askerlik vazifesinden “ maksureli” ettiği gibi, Balkan Harbi sırasında mer’i olan 1909 kanunu da üstelik bütün İstanbul halkını askerlik vazifesinden azade kılmaktadır. bu şehit ve gazilerin hepsi 17-22 yaşındayken ve bir kısmı henüz mektebin lise ve orta kısmında, bir kısmıysa mezun ve İstanbul Darülfünunu veya Avrupa üniversitelerinde tahsildeyken, birbirleriyle yarış edercesine askerlik şubelerine koşmuşlar ve gönüllü olarak askere yazılmışlardı. Hatta içlerinden Irak Cephesi’nde şehit düşen 646 Celal İbrahim seferberliğin ilanıyla beraber geceden gidip askerlik şubesinin kapısında sabahlamış ve “1 Numaralı Gönüllü” yazılmak şerefini elde emiştir.
Galatasaraylıların bu şüheda menkıbeleri arasında dünyada eşi bulunamayan bir tanesini (Mehmet Muzaffer’in Destanını) Gazeteci Ziyad Ebuzziya şöyle dile getiriyor:

****
Üç aylık bir talimden sonra Mehmet Muzaffer “zabit namzedi” olarak Çanakkale’de idi. ( Mart 1916) müttefik İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Çanakkale’ de uğradıkları mağlubiyetlerden ve verdikleri yüzellibin zayiattan sonra Boğaz’ı aşamayacaklarını anlamışlar, 1915’in son haftasıyla 1916’nın ilk haftasında bütün hatları tahliye edip çıkıp gitmişlerdi.
Galatasaray Lisesi öğrencisi iken gönüllü Çanakkale cephesine giden zabit (subay) adayı Mehmet Muzaffer Bey'in alayının otomobillerine lastik satın almak için bir gecede (1916 yılı baharı) yaptığı sahte 100 liranın ön yüzü. Paranın altında "bedeli Çanakkale'de altın olarak ödenecektir" yazılıdır. Teğmenliğe yükselen bu vatanseverimiz, 1917 yılında Gazze'de şehit düşmüştür.
Muzaffer Çanakkale’ye vardığında harp durmuştu. Zaman zaman İmroz ve Bozcaada’da üslenmiş düşman gemileri ve uçakları bombardımanda bulunuyorlarsa da 1915 Nisan’ın da Aralık sonuna kadar sekiz ay süren kanlı boğuşmalarla kıyasla bu bombardımanlar“ hiç mesabesindeydi. ”Çanakkale’de ki birliklerin büyük bir kısmı Kafkas, Irak, ve Filistin cephelerine sevk edeceklerdi. Hazırlanma ve noksanlarına ikmal emri aldılar. Muzaffer birliğinin alay karargahında görevliydi. Alay’ın kamyon ve otomobil lastiği ile diğer bir takım malzemeye ihtiyacı vardı. Bunlar ise ancak İstanbul’dan sağlanabilirdi. O devirlerde bu gibi basit mubayaalar için arttırma yapmak ilanlarda bulunmak ne adetti, ne de bunlar için kaybedilecek vakit vardı. Her şey “itimat” ile yürürdü. Muzaffer açıkgözlü ve becerikli İstanbul çocuğu olduğundan Karargah, gerekli malzemenin temin ve mubayaasına onu memur etti. İcab eden paranın kendisine itası içinde Erkan-ı Harbiye Riyaseti’ne hitaben yazılı bir tezkereyi eline verdiler.
O yıllarda İstanbul’da otomobil ve kamyon nadir rastlanan vasıtalardı. Bunların lastikleri de yok denecek kadar azdı ve karaborsaydı. Muzaffer aradı, uğraştı, nihayet Karaköy’de bir Yahudi de istediklerini buldu. Fiyatlar pek fahişti, ama yapacak başka bir şey de yoktu. Anlaşmaya vardı. Lazım gelen parayı almak üzere Erkan-ı Harbiye’ye gitti. Elindeki tezkereyi tediye merciine havale ettiler. Muzaffer az sonra yaşlı bir kaymakam Yarbay’ın huzurundadır. Kaymakam uzatılan tezkereyi okudu. Karşısında hazırol da duran ihtiyat zabitine baktı. İsteyeceği paranın miktarını sormadan, ”Ne alınacak” dedi “Oto kamyon lastiği” cevabını verilince bir an durdu. Sonra Muzaffer’e dik dik baktı:
“bana bak oğlum! Ben askerin ayağına postal sırtına kaput alacak parayı bulamıyorum. Sen otomobil lastiğinden bahsediyorsun. Haydi yürü git, insanı günaha sokma para mara yok!...
Muzaffer selamı çaktı dışarı çıktı. Harbiye Nezareti’nin (bugünkü hukuk fakültesi binası) bahçesinden dışarıya ağır ağır yürürken ne yapacağını düşünüyordu. Malzemelere Alay’ın ihtiyacı vardı. Elindeki (Almanların verdiği) iki Mercedes-Benz kamyon ve iki binek arabası lastiksizdi. Diğer malzemeler de mutlaka lazımdı. Kendisi bulur alır diye görevlendirilmişti. Malzemeyi bulmuştu fakat para yoktu. Eli boş dönemezdi, bir çaresini bulmak lazımdı...
Muzaffer bunları düşüne düşüne Beyazıt Meydanı’na vardı birden durdu. Kendi kendine gülmüştü aradığı çareyi bulmuştu.
Doğru tüccar Yahudi’ nin yanına gitti:
“Paranın tediye muamelesi akşamüstü bitecek, ezandan sonra gelip malları alamam. gece kaldıracak yerim yok. Yarın öğleden evvel vapur Çanakkale’ye kalkıyor, yetiştirmem lazım. Onun için sabah ezanında geleceğim malları mutlaka hazır edin...”
Tüccar “peki” dedi. Muzaffer tam ayrılırken ilave etti.
“Altın para vermiyorlar kağıt para verecekler” Yahudi yine “peki” dedi. Ertesi sabah Muzaffer Merkez Kumandanlığından sağladığı araba ve neferlerle ezan vakti Yahudi’nin kapısındaydı. Ortalık henüz ışıyordu. Tüccar malları hazırlamıştı. Hava gazı fenerinin yarım yamalık aydınlattığı loşlukta mallar arabaya yüklendi. Muzaffer bir yüzlük kaime (yüz liralık kağıt para) verdi. Araba dörtnal Sirkeci’ye yollandı. Malzeme şat’a oradan dubada bağlı gemiye aktarıldı. Az sonra da gemi Çanakkale yolunu tutmuştu.
Üç gün sonra Yahudi elindeki yüzlük kaimeyi bozdurmak üzere Osmanlı Bankası’na gitti. Bozmadılar zira elindeki para sahte idi.
Muzaffer, evrak-ı nakdiyelerin basımında kullanılan kağıtın aynını Karaköy kırtasiyecilerinden tedarik etmiş bütün gece oturmuş çini mürekkebi ve boya ile gerçeğinden bir bakışta ayırt edilemeyecek nefasette taklit bir para yapmıştı. Tüccara verdiği ve yutturduğu para buydu. O devrin hakiki paralarının üzerindeki yazılar arsında bir de şu ibare bulunuyordu: “Bedeli Dersaadet’te altın olarak tesviye olunacaktır” Muzaffer yaptığı taklit paradaki bu ibareyi değiştirerek şöyle yazmıştı:
“Bedeli Çanakkale’de altın olarak tesviye olunacaktır.”
Onun burada altın dediği Çanakkale’de Mehmetçiğin akıttığı, altından daha kıymetli kanı idi.
Sahte paraya gelince...
Yahudi tüccar bunu mesele yapmadı. Yapmak mı istemedi, yapmaktan mı çekindi bilinemez. Ancak olay bütün İstanbul’da yayıldı. Dünyada emsali olmayan ve olmayacak olan bu hadise Şehzade Halim Efendi’nin kulağına kadar gitti. Şehzade hemen lalasını göndererek Yahudi tüccarı buldurdu. Yüzlük taklit evrak-ı nakdiyeyi bedelini altın olarak ödeyip aldı. Çok zarif sedef kakmalı, içi kadifeli bir mücevher çekmecesine yerleştirip, İstanbul polis okulundaki emniyet müzesine hediye etti. Bu emsalsiz parça müzede şeref mevkiinde muhafaza olundu.

KOÇ
13-03-2007, 16:20
Sevgili kantar 210 no lu gönderiniz gerçekten çok ama çok anlamlı....adeta bir hayat dersi niteliğinde............

mutlu
14-03-2007, 14:44
BİSİKLET

Dokuz yaşındaki Almie Rose bana ve babasına bir bisiklet istediğini söylediğinde Noel' e iki ay vardı. Noel yaklaştıkça Almie Rose' un bisiklet tutkusu yavaş yavaş yok olmaya başladı ya da bize öyle geldi. Bunun üzerine ona son günlerde kız çocukları arasında büyük beğeni toplayan bir bebek ve bebek evi satın aldık Noel için.
Fakat, 23 Aralık' ta birdenbire, "bir bisikleti olmasını, her şeyden çok istediğini" dile getirdi.
Artık çok geçti. Noel yemeğinin hazırlanması, unuttuklarımız için ufak tefek armağanların alınması gerekiyordu ve küçük kızımızın istediği bisikleti seçmek için yeterli zamanımız kalmamıştı.
Noel gecesi gelip çatmıştı. Gece saat 9 olduğunda ise Almie Rose ve küçük kardeşi Dylan mışıl mışıl yataklarında uyuyorlardı. O anda Almie Rose' un düşlediği bisiklet aklımıza geldi, suçluluk duyuyorduk ve anne baba olarak çocuğumuzu düş kırıklığına uğratmak bizi çok üzüyordu. Babası, "Ne dersin, bilmiyorum. Aklıma şöyle bir şey geldi. Kilden bir bisiklet yapayım ve üzerine bu bisikleti verip, yerine gerçek bir bisiklet alabileceğini yazalım" dedi. Bulduğumuz çözüm çok hoşumuza gitmişti, çünkü kızımız artık büyümüştü ve istediği bisikleti kendisinin seçmesi çok mantıklıydı. Böylelikle eşim, tam dört saat uğraştıktan sonra kilden minyatür bir bisiklet yaptı.
Noel sabahı, Almie Rose' un kalp seklindeki paketi açıp, içinden beyaz ve kırmızı renkli kil bisikleti eline almasını heyecanla izledik. Üzerindeki notu yüksek sesle okuduktan sonra bize dönüp, " Yani babamın yaptığı bisikletin yerine gerçek bir bisiklet mi alabileceğim?"
" Evet" dedim gülümseyerek.
Almie Rose' un gözleri doldu ve "Babamın yaptığı bu güzel bisikleti veremem. Gerçek bir bisiklet istemiyorum" dedi.
O anda uçtuk sanki ikimiz da mutluluktan. Yeryüzündeki bütün bisikletleri alabilirdik kızımıza.

kantar
19-03-2007, 22:55
Dünyayı dolaşan genç adam güzel bir şehre geldi. Gözleri Emir Sultanın
gözlerine benzerdi. Kaşları çatık, rengi yanık sarı, kalın dudakları soluk.
İnce, uzun boylu. Erkeğin yakışıklısı dünyadaki en güzel yaratıktır. Dünyada
bir arap atının tayı güzel olur, bir de erkeğin yakışıklısı. Genç adam atından
indi, baktı ki bu şehir başka, öteki şehirlere hiç benzemiyor.

Şehrin insanları dünyanın en kanı sıcak, en cana yakın insanları.
Konuk için dersen deli divane oluyorlar. Fıkarası yok gibi, zengini de cömert.
Bet bereket dersen yedi iklim dört bucaktan taşıyor. Bütün şehrin insanlarının
yüzyıllardan beri büyük bir mutluluk içinde oldukları besbelli. Bura halkının
hiç mi hiç bir şeyden şikayetleri yok. Bir şikayetleri varsa o da ölümden.
Herhal ölüm bile güzel olur bu şehirde. Yolcu böyle düşündü.

Bu şehirde bir de çok güzel atlar vardı. Küheylan, seklavisi, cins
cins, don don. Dorusu doruların en parlağı, alı kırı, kulası, abeşi,
demirkırı, yağızı da öyle. Burada atların donları da bir başka. Her bir atlar
ki tüyleri yıldır yıldır. Her birisi sürmeli gözlü ceren gibi. Tıpkı.

Adam bu güzel şehre, bu iyi insanlara, bu cins atlara hayran kaldı. Bu
şehirde bir süre kaldı. Sonra ayrıldı. Bundan sonra da nereye gittiyse, kimi
gördüyse yıllar yılı bu şehri, bu insanları, bu atları söyledi. Dilinden
düşürmedi. Hayranlığını bir ömür dile gitirip, bütün insanları da bu şehre
hayran kıldı.

Adam çok yaşlandı. Günlerden bir gün kendi kendine dedi ki, ölmeden,
şu güzelim dünyayı terketmeden varayım da o güzel şehri, o iyi insanları, o
soylu atları bir daha göreyim de, hiç olmazsa, şu dünyadan ağız tadıyla
ayrılayım.

Ora senin, bura benim günlerce yol tepti, bir sabah iyi insanların,
güzel atların mutlu şehrine geldi.

Geldi ki ne görsün, şehir ne oeski şehir, insanlar ne o eski insanlar,
atlar da yok. Her şey değişmiş, her şey bambaşka.

O eski konuksever, her bir sözleri cana can katan kişiler verdiği
selamı bile almıyorlar. Geldi ki ne görsün, yalnız selamını almamak değil,
yüzüne bile bakmıyorlar. Yüzleri kara, karanlık, mutsuz.

Şehrin büyük çayıları, ovası, tarlaları, ahırları da bomboş. O ceren
gibi atların imi timi yok.

Adam şaşkınlığından, kederinden ne edeceğini bilemedi. Beli büküldü.
Issız, yıkık, bir örene dönmüş şehri lal-ü ebkem dolaşırken o eski, mutlu
günlerden kalmış yaşlı bir adama rastladı. Adam sırtını bir hanın yıkık
duvarına vermiş, güneşleniyordu. Ak sakalı kir içinde, kızarmış hastalıklı
gözlerine sinekler üşüşmüş.

Kederinden dişleri kenetlenmiş, sakalı ak, sakalı kirli, aydınlık
yüzlü, geniş alınlı duvar dibinde güneşlenen yaşlı adama sordu:

"Bir zamanlar bu şehirde konuksever, sıcak yürekli, dost canlısı iyi
insanlar, ceren gibi, kırmızı mercan gözlü, uzun boyunlu, kalem kulaklı, suna
gibi cins atlar vardı. Onlara ne oldu?"

Yaşlı adamdır ki, azıcık doğruldu, ak saklı kirli, titredi, yüzü eski
bir ışıkla parıldadı, derin bir aaah dedi, ciğeri söken. Aaaah! Duvara sırtını
iyice verdi.

Neden sonra gözlerini açtı:

"O iyi insanlar," dedi, "o güzel atlara bindiler çekip gittiler...
Aaaah! Aaaaah! Aaaaaah!"


Yaşar Kemal, Demirciler Çarşısı Cinayeti.
.................................................. .................................................. ...
IŞIĞI YANAN EVLER...
(Müthiş bir anı; okumanız ve neden bugünlerde huzursuz bir toplum olduğumuzun anlaşılması dileğiyle.. ..)


Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer.

İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de
diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacı anneye
sıkılarak: "Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim.

Hacı anne:"Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi. Merak ettim, tekrar sordum: "Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?"
Hacı anne: "Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, "ışığı yanan bir ev" bulsun diye bekliyoruz."

Konya Ovası'nda, yada bir başka yerinde Türkiye'nin, trenden inen yabancılar için "Işığı yanan evler" yerinde hâlâ duruyor mudur? Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler? Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.

Şâir öyle diyordu: "Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler." Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler? Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler? Ey güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?

hiskin
28-03-2007, 19:16
Bir baba ve çocuğu parkta yürüyorlardı. Çocuk şımarıkça babasını
çekiştiriyordu. Ne görse almak istiyor, babası da onu hiç kırmıyordu.
-Ben biricik oğlumu üzer miyim hiç!
Her istediğine kolayca ulaşan bir çocuğun nasıl doyumsuz olacağını ve
büyüdükçe ya bencil ya da en ufak bir sorunda mutsuz, asabi olacağını
düşünmüyordu bile.
Çikolata, dondurma oyuncak derken, çocuğun gözü yemyeşil dallara
konan-kalkan güzel kuşlara takıldı. Babasının çocukluğunda yaptıklarıyla
ilgili anlattıkları aklına geldi;
-Baba sen çoculuğunda sapanla kuş avladığını söylemiştin ya!
-Evet, köydeyken sapanla çok kuş avlamıştım.
Çocuk ağaçtaki kuşları gösterdi;
-Ben de senin gibi avlamak istiyorum.
Adam güldü;
-Yok be oğlum, burda görürlerse kızarlar.
-Bana ne, ben de sapanla kuş avlayacağım.
Adam bir iki vazgeçirmek istedi ama şımarık yetiştirdiği çocuğunun
vazgeçmeyeceğini hemen anladı.
-Tamam, ben çevredeki oyuncakçılarda sapan var mı bir arayım. Bu arada sen
dedenin yanına git otur ama kesinlikle dedene anlatma. Deden çocukluğumda
bir gün kuş avladığımı duyunca çok kızmıştı bana, iyi bir de dayak atmıştı.
Çocuk istediğine kavuşacak olmanın sevinciyle dedesinin yanına koştu,
oturdu. Babasının nereye gittiğini soran dedesine sadece "Bana oyuncak
almaya gitti." dedi. Parktaki güzel havayı içine çeken, kuş seslerini
dinleyip huzur bulmaya çalışan dedesi de başka bir şey sormmadı, sustu.
**** ****
Az sonra babası gelmişti. Dede görmeden çocuğa göz kırpıp cebindeki
şişkinliği işaret ettikten sonra;
-İstediğin oyuncaktan kalmamış oğlum. Gel seninle biraz da ağaçların
arasında yürüyelim.
Çocuk sevinçle babasına koştu. Dedesi "istediği oyuncak alınmayınca ortalığı
birbirine katardı bu çocuk. Büyümeye mi başladı nedir!" diye düşündü, fazla
üzerinde durmadı.
Çocukla uzaklaşan baba fısıldadı;
-Ortalık yerde sapan kullanırsan herkes kızar. Hem ağaçların arasında daha
çok kuş vardır.
**** ****
Dede oğluyla, torununun arkasından baktı; "Uslanıyor kerata uslanıyor." diye
mırıldandı. Sonra yine çevreyi seyre daldı. Birden gözleri bir renkli kuşa
takıldı; "-Alaca serçe." Yüzünde bir sevinç dalgası dolaştı." -Nadir kuş,
çocukluğumdan beri görmemiştim böyle rengarenk serçelerden." Yüreğinde bir
heyacan duydu, ayağa kalktı. Çocukluğundaki gibi kuşların peşisıra koşmak
istiyordu sanki. Hatıraları da o kuşla gökyüzünde kanat çırpıyordu. "-Alaca
serçe. Hey Allahım, şu işe bak hele, dağda bayırda zor rastladığım serçe, bu
parkta ha!". Kuşu takip ederken, kuşun dallar arasında bir yuvaya
yaklaştığını gördü. Yüreği pırpır etti. Yuvada da bir dişi kuş vardı. Sanki,
ağzında yemle gelen erkek kuşu karşılamak ister gibi sevinçle havalandı.
İhtiyar adam rahatsız etmemeye çalışarak, biraz daha yaklaştı. Onların bu
sevincine ortak olmak ister gibiydi.
Yuvanın olduğu ağaca epey yaklaşmıştı, sevinçle kuşlara başını çevirmişti
ki, dişi kuş göğsüne isabet eden bir taşla, acı çığlıklar atarak havada
çırpınmaya başladı.
İhtiyar adam, kalbinin sıkıştığını, gözlerini yaşardığını hissetti. Kuşun
çırpınarak gittiği yöne koştu. Kuş, parkın ortasına düşmüştü. İhtiyar adam
yaşaran gözlerini silmeye çalışırken, erkek kuş çırpınarak ölen dişi kuşun
yanına kondu.
Her zaman insanlardan kaçan erkek kuş, o anda yakındaki insanları görmüyor
gibiydi. Eşinin yanına inmiş, bağırarak onu uyarmaya çalışıyor. Öldüğüne
inanmıyormuş gibi sanki "Kalk insanlar geliyor" diye bağırıyordu.
Kuşun bağırışlarına toplananlar, saygı ve acı dolu bir şekilde uzakta
durdular. Ortalıkta kuşun feryadından başka ses duyulmuyordu. Kuş gagasıyla
eşini kaldırmak istiyor, itekliyor, çekiştiriyor, bağırıyordu.
Yaşlı adam torunuyla, oğlunun koşarak ağaçların arasından çıktıklarını
gördü. Yüzlerinde ilk gördüğü gülüş ve torununun elindeki sapan herşeyi
anlatıyordu. uzandı sapanı alıp, kırdı. oğluyla torununu ağlayan serçeyi
görmeleri için, öne doğru itekledi. Torununa hiç bir şey söylemedi ama gözü
yaşararak oğluna söylediklerini, torununun da duyacağı yükseklikte söyledi;
-Eşini kaybeden şu kuşun feryadını dinle önce, sonra da yuvada açlıktan
ölecek yavruları düşün ve azcık vicdanın varsa utan. Çünkü ben senin bu
yaptığından utandım.
Şımarık torun, dedesinin ilk defa ağladığını görüyordu. Erkek kuşun
feryadları karşısında kendisi de, belki ilk defa şımarıklıktan değil,
kalbinde başka bir canlı için duyduğu üzüntüden ağlıyordu.

kantar
04-04-2007, 16:41
DİLENCİ KİM?

Saltanatının sınırları geniş diyarlara uzanan bir hükümdardı. Kibrinin ve gururunun ise sınırı yoktu. Elinden gelse bütün dünyayı eline geçirmek ve mülküne dahil etmek istiyordu. Sürekli “daha, daha” diyordu. Hiç kimse ondan bir gün olsun “yeterli” veya “Buna da şükür” sözünü duymamıştı. Yeme-içmede, eğlenmede, hakarette, haksızlıkta hep dünden bir adım ileriye gidiyordu. Öyle bencildi ki, iyilik yaparken bile başkalarına ne kadar cömert olduğunu sergilemek isterdi.
İşte bu hükümdar, bir gün sarayının önündeki bahçede yürüyüşe çıkmış gezinirken, yanına başı önünde eğik, elinde dilenci kabı taşıyan bir adam yaklaştı. Muhafızlar, dilencinin hükümdarın yanına sokulmasının engellediler.

Hükümdar, adamlarına o ana dek hiç konuşmayan dilenciyi bırakmalarını emretti.

“Ne istiyorsun?” diye büyüklenerek sordu hükümdar. Adamın onun yanına dilenmek için geldiği besbelliydi, ama o bu soruyu yine de sordu, çünkü karşısındakinin kendisine yalvarmasını istiyordu. Bu hep böyle olurdu.

Fakirler, dilenciler birşeyler ister, o onlara fazlasıyla ihsanda bulunur, adamlar binbir teşekkürle ve minnetle yanından ayrılırken o “Var mı benim gibi cömert?” dercesine sağına soluna bakınır ve etraftaki yağcıların övgü dolu sözlerini kendinden geçerek dinlerdi.

Ama bu defa öyle olmadı!

Dilenci güldü ve başını kaldırıp hükümdarın gözlerinin içine bakarak şöyle dedi:

“Sultan hazretleri yoksa benim arzumu yerine getirebileceklerini mi sanıyorlar?”

Böylesine küstahça bir söz karşısında önce ne yapacağını bilemedi hükümdar. İstese oracıkta dilencinin kafasını vurdurabilir ya da onu zindanlarda çürütebilirdi. Ama, bu dilenci kendisine meydan okumaya kalkmıştı ve bu söz ne kadar ağırına giderse gitsin, ona dersini başka bir şekilde vermeliydi. Evet, kararını vermişti: Onu cömertliğiyle ezecekti.

“Elbette ki senin arzunu yerine getirebilirim ey dilenci! Ne olduğunu söyle yeter.”

“Çok basit,” dedi dilenci ve dilenirken kullandığı kabı uzattı:

“Bu kabı birşeyle doldurmanın istiyorum.”

Bu kadar basit bir isteği duyunca rahatlayan hükümdar kahkahalarla güldü:

“Bundan kolay ne var?”

Yanındaki vezirlerden birisine dönüp emretti:

“Bu adamın kabını parayla doldurun.”

Vezir saraya gitti, dönüşte getirdiği büyükçe bir kese altını dilencinin kabına boşalttı. Normalde kabı doldurup taşması gereken altınlar kaba dökülür dökülmez yok oldu ve dilencinin kabı biraz önceki gibi bomboş kaldı.

Hükümdar ve etrafındakiler gördüklerine inanamadılar. Dilencinin hiç de öyle büyücü bir görünümü yoktu, ama yine de ondan ürkmeye başladılar. Hükümdar, adamlarını daha fazla altın getirmeleri için saraya yolladı. Ancak, her gelen kesedeki altınlar aynı akıbete uğradı. Dilencinin kabına boşanır boşanmaz, uçup gittiler. Bu kap sanki kara delik gibi altınları yutuyordu. Önce saraydakiler, sonra da olup biteni duyan şehir ahalisi toplandı etraflarına.

Ne kadar altın ve gümüş boşaltırsa boşalsın, hükümdar dilencinin küçük kabını dolduramıyordu. Şanı, şöhreti, itibarı elden gitmek üzereydi. Ama o “Bütün hazinemi gözden çıkarırım da bu dilenci parçasına mağlup olmam” diye homurdanıyordu.

Gerçekten de, altınlar, gümüşler, elmaslar, yakutlar... hazinesinde ne varsa dilencinin kabına boşaltıldı. Ama sonuç değişmiyordu: Dilencinin uzattığı kap bomboştu. Saatler geçiyor, insanlar hayret ve şaşkınlıkla hükümdarın hazinesinin avuç avuç kabın içinde eriyişini seyrediyordu.

En sonunda, hükümdar dilencinin ayakları dibine kapandı ve mağlubiyetini ilan etti: “Sen kazandın, ama gitmeden önce bana tek bir şey söyle. Bu kabın sırrı nedir?” Hırsıyla, kibriyle ün salan koca hükümdar, sıradan bir dilencinin önünde böyle yalvarıyordu.

Gerçekte, bir dilenci değildi karşısındaki. Ona ders vermek için gönderilen dilenci görünüşündeki bir melekti. Melek “Bu kap” dedi, “insan hırsından yapılmıştır. Ve hiçbir şey onu dolduramaz. Hırsına mağlup olan insan, ister senin gibi sultan olsun ister köylü, kabı hiç dolmayan dilenciye benzer. Dünyanın en güzel sarayları, dünyanın en güzel atları, dünyanın en büyük hazineleri onu doyurmaz. Hatta dünyayı da yutsa tok olmaz. Elindeki kabı, dilenir durur.”

kantar
04-04-2007, 16:48
Hali vakti yerinde bir kadın havaalanında bekliyordu. Uçağının kalkmasına da uzun saatler vardı. Önce hoşuna giden bir kitap, sonra da bir paket çukulatalı bisküvi satın aldı ve bir banka oturdu. Kitabına daldığı bir sırada, fakir görünümlü bir adam yanına oturdu ve aralarında duran çikolatalı bisküvi paketinden atıştırmaya başladı.

Kadın bu küstahlığı görmezden gelmeye çalıştı. Onun yerine, bisküvilerini yiyip bir taraftan kitabını okudu, bir taraftan da saati gözledi.
Ancak yanıbaşında oturan bisküvi hırsızı arsızca birer-ikişer bisküvileri midesine indiriyordu. Kadın gittikçe daha rahatsız oldu bu durumdan.”İnsan gibi istese, veririm! Utanmadan bisküvilerimi yiyor, birde yüzüme gülümseyip duruyor. Ne terbiyesiz insanlar var bu dünyada!” diye düşünüyor, yüz hatlarıyla bu düşüncesini ifade ediyordu.

Sonunda, her biri birer bisküvi aldı paketten. Geriye tek bir bisküvi kalmıştı. Adam gülümseyerek o bisküviyi aldı ve ikiye böldü. Yarısını kadına uzattı. Kadın hırsla yarım bisküviyi adamın elinden çekip “Şunun yaptığı arsızlığa bak!” diye düşündü. “Tek kelime teşekkür de etmiyor.”

Uçağın kalkışa hazır olduğu anonsunu duyunca eşyalarını toplayıp kapıya doğru yöneldi. O utanmaz bisküvi hırsızının yüzüne bile bakmak istemedi. Uçağına bindi ve koltuğuna gömüldü. Neredeyse bitirmek üzere olduğu kitabı almak için çantasını açtı. Bir de ne görsün? Gözlerinin önünde bir paket çikolatalı bisküvi. Elinde olmadan dudaklarından bir hayret nidası yükseldi. Kendi bisküvisi buradaysa bekleme salonunda atıştırdığı bisküviler demek ki yanında oturan adamındı! Adamın, bisküvilerini kendisiyle paylaştığı gibi, sonuncusunu bile bölüştürecek kadar cömertlik gösterdiğini anladı.

Özür dilemek hatasını telafi etmek için artık çok geçti. İçini tarifsiz bir üzüntü kapladı. Bir kaç dakika önce adamı suçladığı bütün kötü sıfatların gelip kendi üzerine yapıştığını hissetti. Kaba olan kendisiydi, hırsızlık yapan kendisiydi ve nankörce davranan yine kendisiydi!

kantar
04-04-2007, 16:53
Bir küçük oğlancık

Bir küçücük oğlancık, bir gün okula başlamış. Pek mi pek akıllıymış. Okulu da
pek büyükmüş. Ama akilli çocuk, sınıfına dışarıdan kestirme bir yol bulmuş.Buna
çok sevinmiş. Artık okulu ona kocaman görünmüyormuş.

Bir zaman sonra, bir sabah öğretmen demiş ki;"Bugün resim yapacağız."
"Ne güzel ! " demiş çocuk. Resim yapmasını pek severmiş. Her türlüsünü de
yaparmış. Aslanlar, kaplanlar, tavuklar, inekler, trenler, gemiler ...
Mum boyasını çıkarmış ve çizmeye başlamış.
Ama öğretmen "Durun!" demiş. "Henüz başlamayın."

Ve çocuk herkes hazır olana kadar beklemiş.
"Simdi" demiş öğretmen, "Çiçek çizmesini öğreneceğiz."

"İyi demiş" çocuk. Çiçek çizmesini çok severmiş ve pek güzellerini yapmaya
başlamış pembe, mavi, turuncu mum boyalarıyla..

Ama öğretmen, "durun" demiş, "size nasıl yapacağınızı göstereceğim.

" Yeşil saplı kırmızı bir çiçek çizmiş."İste" demiş öğretmen, "Böyle
çizeceksiniz. Simdi başlayabilirsiniz."
Küçük çocuk bir öğretmenin resmine bakmış, bir de kendininkine...Kendininkini
daha bir sevmiş ama bunu söyleyememiş. Kağıdı çevirip öğretmeninki gibi yeşil
saplı kırmızı bir çiçek çizmiş.

Bir başka gün küçük oğlancık, sınıfa çıkan kapıyı tek basına açmayı
becerdiğinde, söyle demiş öğretmen."Bu gün çamurdan bir şey yapacağız."
"İyi" demiş çocuk. Çamurla oynamayı pek severmiş. Her şeyi yapabilirmiş onunla.
Yılanlar, kardan adamlar, filler, fareler, arabalar... Başlamış çamuru yoğurup
sıkıştırmaya..

Ama öğretmen "Durun, daha başlamayın !" ve beklemiş hazır olmasını herkesin.
"Simdi" demiş öğretmen, "Bir çanak yapacağız."

"Güzel" demiş çocuk. Çanak yapmasını da pek severmiş ve başlamış yapmaya boy
boy, şekil şekil çanakları.

Ama öğretmen "Durun !" demiş, "Size nasıl yapılacağını göstereceğim." Ve de
göstermiş herkese bir büyük çanağın nasıl yapılacağını.
"İste" demiş öğretmen "Artık başlayabilirsiz."

Küçük çocuk bir öğretmenin çanağına bakmış, bir de kendininkine.Kendininkini
daha çok sevmiş, ama bunu söyleyememiş. Toprağını yuvarlayıp yeniden yapmış
öğretmeninki gibi
derin bir çanak. Ve çok geçmeden küçük çocuk öğrenmiş beklemeyi, izlemeyi ve her
şeyi öğretmen gibi yapmayı.
Ve çok geçmeden başlamış kendiliğinden hiçbir şey yapmamaya. Ama birdenbire küçük çocuk ve ailesi taşınıvermiş başka bir eve,
başka bir şehire ve çocuk gitmiş başka bir okula...

Bu okul daha da büyükmüş öbüründen. Kestirme yolu da yokmuş dışarıdan. Büyük
basamakları çıkmak ve uzun koridorları geçmek gerekiyormuş sınıfa kadar.
Ve daha ilk gün demiş ki öğretmen: "Simdi resim yapacağız !"

"Güzel" demiş çocuk ve beklemiş öğretmenin ne yapacağını söylemesini. Ancak
öğretmen bir şey söylemeden başlamış dolaşmaya.Küçük çocuğun yanına gelince
sormuş:"Resim yapmak istemiyor musun?"
"İstiyorum" demiş çocuk. "Ne yapacağız?"
"Ne istersen" demiş öğretmen. "Her kes ayni resmi yaparsa ve ayni renkleri
kullanırsa, kimin ne yaptığını ve neyin ne olduğunu nasıl anlarım ben?"
"Bilmem" demiş çocuk ve başlamış "YESIL SAPLI KIRMIZI ÇIÇEGI" çizmeye...

kantar
05-06-2007, 22:54
Eskiden, yoldan geçen birisi, bahçesinde acâyip hareketler yapan bir adama sorar:

- Niye öyle tepinip duruyorsun?
- Keçe tepiyorum. Sıkıştırıp pazarda satacağım. Ne yapalım, fâni dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!..
- Başındaki çıngırak ne?
- Çevredeki bahçelerin ekin ve meyvelerine kuşların gelmemesi için, çıngırakla ses çıkarıyorum. Sâhipleri de bana bunun için biraz ücret ödüyor. Ne yapalım, fâni dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!..
- Peki, sırtındaki yük nedir?
- Bu yayıktır. Yoğurttan yağ çıkarıyorum. Sonra da götürüp pazarda satacağım. Ne yapalım, fâni dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!..
- O elinde döndürdüğün nedir?
- Elimdeki kirmen. Komşuların yünlerini eğiriyorum. Onlar da ücretini ödüyor. Ne yapalım, fâni dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!..
- Ağzınla ne mırıldanıyorsun?
- Hatmi tehlil okuyorum. isteyenlere hediye ediyorum. Onlar da bana çeşitli hediyeler veriyorlar. Ne yapalım, fâni dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!..
- Gözlerini niye öyle çevirip duruyorsun?
- Komşu çocuklarını tâkip ediyorum. Onları tehlikelerden korumak için bakıcılık yapıyorum. Komşular da bana ufak-tefek biraz hediye veriyorlar. Ne yapalım, fâni dünya işte; üç-beş kuruş kazanıyoruz!..
- Peki, dünya fâni olmasaydı daha neler yapardın?
- Fani olmasaydı ona göre tedbir alırdım.

hiskin
26-06-2007, 01:45
İKİ KUM TANESİNİN HİKAYESİ
Günün birinde bir çölde iki kum tanesi karşılaşmış ve birbirlerini çok
sevmişler uzun bir süre çok yakın olmuşlar. Birbirlerini yanlarında,
canlarında olarak sevmeyi öğrenmişler. Derken bir rüzgar çıkmış kum
tanelerinden biri yerinde kalırken diğeri biraz uzağa savrulmuş. Çok
uzak değillermiş ama yinede göremiyorlarmış birbirlerini. Sevgileri hiç
azalmamış yine sevmeye devam etmişler. Birbirlerine ulaştırabildikleri
sesleriyle, haberleriyle yaşıyorlarmış ve artık görmeden seslerinde
sevmeyi öğrenmişler.

Bir gün biri diğerine ´sevdamız sonsuza erişmesi için aynı anda bir
dilek dileyelim´ demiş. Ikisi de aynı anda bir dilekte bulunmuşlar ve
tam o sırada bir fırtına çıkmış. Bu kavuşmamız, sevdamızın sonsuza dek
sürmesi olabilir diye ikisi de kendilerini fırtınaya bırakmışlar.
Gözlerini kapayıp fırtına dindiğinde sevdalarının yanı başında olmuş
olmayı arzulamışlar. Fırtına o kadar kuvvetliymiş ki o güne kadar
yıllarca yerlerinden kıpırdamayan kumlar bile başka yerlere
savruluyorlarmış.

Fırtına günlerce sürmüş kum taneleri de oradan oraya savrulup durmuşlar.
Ikisini de bir sabırsızlık sarmış. Fırtına durmuyor aksine artıyormuş.
Fırtına dinmek bilmedikçe onlarda sabırla sevmeği öğrenmişler. Günler
geçmiş sonunda fırtına durmuş gözlerini açtıklarında ikisi de başka
alemlerde bulmuşlar kendilerini. Bu fırtınanın onları birleştireceğine
o kadar inanmışlar ki birbirlerini yanlarında bulamayınca yüreklerinde
derin bir acı hissetmişler ve acıyla sevmeği öğrenmişler. Kendilerine
birazcık geldiklerinde ikisi de bu fırtınayla başka başka yerlere
savrulduklarını anlamışlar. Biran ölmek istemişler ama sonra
birbirlerini hiç görmeden,mesafelere, engellere rağmen sevmeği
öğrenmişler. ´Eskisi gibi bağırsakta sesimiz ulaşmaz ki birbirimize´
demişler. Ikisi de yeni yerlerinde kimseyle konuşmamışlar ve yıllarca
hep susmuşlar. Hep yeni bir fırtına ümidiyle birbirlerine ihanet
etmeden beklemişler. Böylece umutla sevmeği öğrenmişler.

Yıllar geçmiş ama sevgileri hiç geçmemiş. Birbirlerinden hep umutlu olarak yaşamışlar.
Bir gün ikisi de birbirlerinden habersiz aynı anda gözlerini kapamışlar ve kavuşmak için
yeniden fırtına çıkmasını dilemişler. Beklemişler beklemişler ama fırtına bir türlü çıkmamış.
Kendilerini tüm benlikleriyle fırtınaya bırakmak için oldukları yerde dönmüş durmuşlar
ama hepsi nafile küçük bir rüzgar bile çıkmamış. Sonunda durmuşlar ve gözlerini açmışlar.
Sevdiklerinin, sevdalarının, yıllarca beklediklerinin tam karşısında durduklarını görmüşler
ve hemen ikisi de yıllar önce diledikleri dileği anımsamışlar.

Dilek şöyleymiş ´Allah´ım bizi birbirimize her şeyiyle sevmeği
öğrendiğimizde kavuştur. Öğle kavuştur ki sevdamız sonsuza erişsin.´
Sonunda anlamışlar ki birbirlerinden çok uzaklarda geçirdiklerini
sandıkları yılları aslında birbir yanı başlarında geçirmişler.
Dileklerinin kabul olması için yılların geçmesi gerektiğini öğrenmişler
çünkü onlar sevmeği her şeyiyle öğrenmeği dilemişler.

Dilekleri kabul olmuş umutla, sabırla, acıyla, yakında, uzakta...her
şeyiyle sevmeği öğrenip birbirlerine kavuşmuşlar.

Sevmeği bildikten sonra mesafeler, acılar, yıllar, aylar...asla sevdayı
söndürmez ama sevmeği bilmedikten sonra yanı başında ki sevdiğini bile
yıllarca göremeyebilir insan...

kantar
03-07-2007, 18:51
Yaşanmış Bir Olay

1974'teki Kıbrıs çıkarmasına katılan bir asker anlatıyor:

“-Çok şiddetli bir taarruz vardı. Mermiler kulağımızın dibinden geçiyordu. Siperde daha önce hiç görmediğim bir asker yanıma yaklaştı. Belli ki bizim birlikten değildi. Bir zarf çıkardı ve:

“-Memlekete dönünce bu zarfı, üzerindeki adrese bırakır mısın?”

“-İkimiz de döneriz inşallah” dedim.

Israrla kendisinin dönemeyeceğini, benim ise memleketime ve aileme kavuşacağımı söylüyordu. Biraz isteksiz de olsa zarfı aldım. Ancak o çatışma sırasında birbirimizi kaybettik. Taarruz bitip memlekete döndüğümden bir-iki yıl sonra eski eşyaları karıştırırken o zarfı buldum. Unuttuğum görevi, geç de olsa yerine getirmek için İstanbul'a gittim. Üzerindeki adres, Aksaray'daki eski bir eve götürdü beni. Kapıyı yaşlı bir amca açtı.

“-Merhaba amca. Ben Kıbrıs'ta savaşan oğlunuzdan bir mektup getirdim. Belki kendisi de gelmiştir.”
“-Bizim Kıbrıs'ta savaşan bir oğlumuz yoktu ki evlâdım.”

Beni içeri davet ettiler. Eşi, bir fotoğraf albümü ile geldi. Fotoğrafları gösterip:

“Sana zarfı bu genç mi verdi?”

“-Evet. Çok iyi hatırlıyorum. Buydu.” Ve işte o an beni şok eden ve hâlâ düşündükçe aklımı başımdan alan şu cevabı verdi:

“-Bu çocuk benim oğlumdu. Fakat onu 35 sene önce Kore harbinde şehit verdik...”

hiskin
26-07-2007, 19:42
KADINLAR gittiklerinde arkalarında daha büyük
boşluklar bırakırlar.
Onlar bir gün çekip gittiklerinde, peşlerinde
"yetim-öksüz" kalan çok
olur:
Mutfaktaki dolap, perdeler, kavanozun içindeki eski
düğmeler, özenle
saklanmış küçülmüş giysiler, dolap diplerindeki
kurdeleler...
Sabah karanlığında mutfaktan gelen tıkırtılar susar,
yetim kalmıştır
tabaklar.
Bir kadın gittiğinde hep suyu unutulur saksıların.
Sık sık boynunu büker "sarıkız".
O teki kalmış eski bardağın anlamını bilen olmaz,
değerini kimse
anlayamaz krom hac tasının.
Balkon artık sessizdir, koridor kimsesiz.
Hep böyle olur; bir kadın gittiğinde; övgüler,
uyarılar, yakınmalar,
dualar yetim kalır.
Kapı eşiğindeki "Dikkat et..." duyulmaz, annesi
gitmiştir "geç
kalma"nın.
Kadınlar, arkalarında büyük boşluklar bırakarak
giderler.
Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında.
Ve bir kadın
gittiğinde pek çok "yetim" bırakmıştır arkasında.
Bir kadın gittiğinde...
Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında; bir
ağır işçi, bir
temizlikçi, bir bakıcı, bir bahçıvan, bir
muhasebeci...
Bir anne gider...
Bir dost...
Bir arkadaş...
Bir sevgili...
Ne çok kişi yok olur bir kadın gittiğinde.

kantar
30-10-2007, 23:01
İskender, Arİsto'ya Bİr Mektup Yazar.
"zaptettİĞİm Topraklardakİ İnsanlari Tahakkumum Altinda Tutabİlmek İÇİn
Neler Yapmaliyim"

Diye GÖrÜŞ Beyan Ister;
1- Ülkenİn İlerİ Gelen İnsanlarini SÜrgÜne Mİ GÖndereyİm?
2- Ülkenİn İlerİ Gelen İnsanlarini Hapse Mİ Atayim ?
3- Ülkenİn İlerİ Gelen İnsanlarini KiliÇtan Mi GeÇİreyİm ?

Arİsto' Nun Cevabi :
1- SÜrgÜnde Toplanip Sana KarŞi BaŞkaldirirlar,
2- Hapishaneler Mİlİtan Yuvasi Olur, Kontrolden Çikar,
3- Onlardan Sonrakİ KuŞak İntİkam Hirsiyla BÜyÜr, Tahtini Sallar.

ÇÖzÜm Olarak Şu Nasİhati Verİr:
"İnsanlarin Arasina Nİfak Tohumlari Ekeceksİn,
Bİrbİrlerİyle SavaŞinca Hakem Olarak Kendİnİ Kabul Ettİreceksİn,
Ama AnlaŞmaya Gİden BÜtÜn Yollari Tikayacaksin."

gizemliduygular
10-12-2007, 00:38
İlk'im oldun sonsuzum olacaksın.


Bir akşamüstü tanıdın beni. Günler geçti, mutluluğumuz her gün yükseliyordu. Her şey o kadar hızlı ilerliyordu ki buna anlam veremiyorduk. Her şey o kadar güzeldi ki, seninle ilk heyecan, ilk mutluluk, ilk sevinç…

İlk'im oldun sen benim…

Hep seni düşünüyordum, seni özlerdim. Ve ben ilk defa birinin bu kadar çok hayalini kurdum, ilk defa bir hayal benim için bu kadar güzel olmuştu. Uzun zamandır kurduğum en güzel hayal olmuştun…

İlk defa, bir insanı bu kadar çok düşünüp hayalini kurdum ben…

Sebepsiz tartışmalar, gereksiz konular… İkimizde suçluyduk. Birbirimizin arkasına sığınmak yerine kavgaların, sorunların, sözlerin arkasına sığındık ama hiç küsmedik. hiç ayrılmadık. İlk defa bu kadar çok sevmiştim birini…

İlk defa bu kadar çok seviyorum ben…

Buluşmalarımızda sabırsız bekleyişler, dakikaları beklememiz… “Evet, aşkım gelecek, geç kaldı” diye sinirlensekte, geldiği zaman içime güzel bir huzur dolması…


Ben ilk defa birisiyle bu kadar huzurluydum…


Sabaha kadar uyumayıp, sabah erkenden yola çıkıp görmek için uykusuz kalışlarım ama aksama kadar seninle olmam, aksama kadar elini hiç bırakmadan tutmam…

İlk defa birinin elini hiç bırakmak istemedim…

Mutluluğumuz için kurduğumuz planlar, düşüncelerimiz, mutluluğumuz için gösterdiğimiz çabalarımız… Ben ilk defa bunları seninle yaşıyorum, ilk defa birini bu kadar çok seviyorum…

İlk’imsin sevdiğim…

İlk’imsin, sonsuzum olacaksın…

hiskin
13-12-2007, 15:32
Sevginin Gücü yada Eylemi


Sevgi asil soylemeden de anlasilabilendir. Insanin derinlerinden gelen bir sestir. Sevgi erdemdir, kutsaldir. Eger gercekten seviyorsa biri ve bu eylemde hakli buluyorsa kendini, sevmenin elbet bir bedeli, cilesi de olacaktir. Seven insan hakli olarak sevgisini bir madalya gibi gogsunde tasimanin gururunu da yasayacaktir.

Sevgi benim icin onleyemiyecegim ve her gun biraz daha buyuyen bir tutkudur. Bana gore doganin gercek koku hic bir zaman sokulup atilamiyacak tek yasasidir. Butun yaraticiliklarda ask vardir. Her seye ragmen nasil ki, insan umutsuz yasayamiyorsa ve yureginde bir umut tasima zorunlulugu duyuyorsa. Bence insan sevgisizde yasayamaz, sevgiyi de yureginde tasimak zorundadir.

Sevgidir insani insan kilan, ululuyan, insani insanligi da mutlu, onurlu, erdemli kilan. Insan sevmeden yasayabilir mi? dogayi, topragi, suyu, havayi en onemlisi de insani sevmeden nasil yasar..Insanla beraber sevgi de var olmadi mi yeryuzunde? Bu anlamda sevgi ve sevginin kokeni en az insaninki kadar eski degil midir?.

Insanoglunun sahip oldugu sevgi duygusu butun zenginliklerin ustundedir. Insanin, insan oldugunun dogal bir tezahurudur. Sevginin olmadigi yerde iyi ve guzel olan hic bir sey yasayamaz... Onun icindir ki, zamanin icinde ne gecmisi silik bir ayna gibi durmaliyiz, ne de duygularimizi yuzeyselligin gergefine kurban etmeliyiz. Bu nedenledirki, sevgiyi yuzeysel ucuz degerler kavramiyla sinirlayamayiz. Sevgi duygusu butun zamanlarin derinligini icinde barindiran, insanin ic degerlerinin derinligiyle ilintilidir.

Diger anlamda bilgi yada aliskanliklar, sonradan edinilmis tarihsel bir arka plana sahip olabilirler. Ne kadar da yeni olurlarsa olsunlar, bizden once yasamis olanlar uzerinden gecerek bize ulasan bir yani vardir elbette.

Butun bilgiler aliskanliklar davranislar kolektiftir. herkese ait bir yani vardir. Bilgi, duygu ancak harcadigimiz zaman sahip olabilecegimiz seydir. Bu sadece onu soylemekle degil, onu ayni zamanda eylemsel olarak da gerceklestirebildigimiz zaman anlam kazanir. Kendimize sakladigimiz bilginin, duygunun kime ne faydasi olabilir. Bir insan sevgisini, saygisini davranislariylada karsi tarafa yansitirsa ancak bu o zaman gerceklilik kazanir. Iste bu zihince dusundugunu pratikte yapma eylemidir.

Tabi ki, her dusundugumuzu soylemek ve soyledigimizi yapmak cok kolay da degil. Ama bizim sevgi dedigimiz budur. Eger insanin evrensel ve insani boyutu olan sevgi, saygi yasamla insan davranisinda bir yeri yoksa bir aldatmacadir. Sadece dilde kalir. eylemde gerceklesemez. Bu demektir ki, biz birey yada toplum olarak eger sevginin dusuncesini, sozu ve eylemini bir arada gerceklestiremezsek, toplum yada birey olarak sevgi, saygi, hosgorude fazla ileri gitme sansimiz yoktur.

Sevginin gucu olmadan hayat yolunda yolumuzu bulabilir miyiz?
Aklimizi basimizda alsa da sevgi ayni zamanda yol gosterir ve de korur bizi.
Sevgi, sevdigimiz kimselerden uzak kaldigimizda buyulu bir cig gibi onumuzdeki yolu dumduz eder; Kurallari, engelleri, uzaklari, ayriliklari dumduz edip cikmazlara, cilelere, korkulara, kuskulara sabirla ve inatla dayanmamizi saglar.

O sevgi ki, gucu olmadan dizimizde derman, halimizde aman kalmaz.. O sevginin gucu olmadan sIkinti denizlerinde ruzgarsiz kalmis tekneler gibi oluruz denizlerin ortasinda...

Sevgiyle,

DUVAR USTASI
12-10-2008, 09:43
Güzel bir yaz günüydü. Batur elinde sapan evlerinin yakınındaki ağaçlıkta kuş avına çıkmıştı. Gözleri radar gibi dikkatle çevreyi tarıyordu. Birden arkasında bir ses duydu:



- “Vurma kuşları.”



Döndü, baktı. Seslenen yabancı değildi. Mahalle arkadaşı Sarper’di:



- “Ne istersin şu küçük yaratıklardan bilmem ki? Ne zararı var onların sana? Bırak ötsünler, uçsunlar, kanat çırpsınlar. “



Batur: “Sarper yine mi sen? Bu kaçıncı? İşime karışma demedim mi ben sana? Bak kuşları ürküttün, kaçıp gittiler. Kuş vurmak yasak mı yani?”



Sarper: “Yasak tabii. Şu sıralar kuş yavrularının büyüme zamanı.



Batur: “Amma yaptın ha.. Yasakmış.. Yasaksa yasak. Kim bilecek benim kuş vurduğumu? Çevrede bir yığın kuş var. Bir kuş vursam kuş kıtlığına kıran girmez ya, kuş nesli tükenmez ya. Bana bak Sarper, sen iyi bir arkadaşsın, fakat şu kuş işine karışma“ dedi ve ses çıkarmamaya dikkat ederek usul usul ilerlemeye başladı. Yirmi metre kadar gittikten sonra bir ağacın altında durdu. Sapanını yukarıya doğru kaldırdı. İyice nişan aldıktan sonra sapanındaki taşı fırlattı. Taş hedefini bulmuştu. Kuş yere düşerken aynı anda havalanan bir başka kuşun kanat sesleri duyuldu. Batur az ötesinde yere düşen kuşu aldı. Kuş can çekişmekteydi. Hemen kuşun kafasını kopardı. Kendisine doğru yürümekte olan Sarper’e dönerek:



- “Nasıldım ama? Tek atışta hedef on ikiden. Tık kafa gitti. Tüylerini yoldum mu, küçük bir ateş yakarım. Cız bız. Sonra deyme keyfime“ dedi. Arkadaşının sözlerine aldırış etmemesine içerleyen Sarper:



- “Ne desem, ne söylesem boşuna. Başkalarının senden daha iyi düşünebileceğini hiçbir zaman kabul etmezsin zaten. Vurduğun bir yabani güvercin yavrusu. Yirmi gram et ya çıkar, ya çıkmaz. Hem düşünmediğin bir şey var. Bu yere düşerken kanat sesleri duymuştuk. Herhalde anne güvercindi uçan. Yabani güvercinler bildiğim kadarıyla kin tutarlar. Yavrusunu vurmakla hiç iyi yapmadın“ dedikten sonra geriye dönerek hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Batur daha sonra ağaçlığın kenarında küçük bir ateş yaktı. Buraya gelirken yavru güvercinin tüylerini yolmuş ve iç organlarını temizlemişti. Kuşu pişirmeye başladı. Fakat arka tarafındaki ağaçlardan birinde üzgün ve yaşlı bir çift gözün kendisini izlediğinin farkında bile değildi.



Anne güvercin bir taraftan yavrusunu vuran çocuğu seyrederken, bir taraftan da düşünüyordu:



- “Aslında elinde bir çocuğun bize doğru yaklaştığını görmesek, duymasak bile hissederiz. Fakat biz kuşlar, ağaç dalları üzerinde otururken dalar gideriz. Geçmişi düşünürüz. Hatıralar gözlerimiz önünde canlanır. Doğrularımız, yanlışlarımız aklımıza gelir. Çoğu zaman da hayaller kurarız. Bunlar genellikle tadını damağımızda hissedeceğimiz hayallerdir. Yani gerçek olmasını istediğimiz. İşte bu gibi durumlarda bir sapanın veya bir tüfeğin bize doğru nişanlandığını görmemiz yahut yaklaşan birinin hışırtısını, ayak seslerini duymamız mümkün değildir. Biricik yavruma uçmayı öğretiyordum. Yavrum çok yorulmuştu. Bir ağacın dalına konduk, dinleniyorduk. Etraftaki ağaçlar kuş doluydu ve sanırım çoğu da benim gibi hayallere dalmıştı. Küt diye bir ses duydum ve yavrumun feryadı ile kendime geldim. Baktım yavrum vurulmuş düşüyordu. Kanatlarımı çırptım ve uçtum. Havada geniş bir daire çizdikten sonra olayın olduğu yere döndüm. Çevrede kuş yoktu, hepsi kaçıp gitmişlerdi. Olayın nasıl olduğunu kuşlardan sorar, öğrenirim. Neyse bırakayım şimdi bunları düşünmeyi. Yavrumu vuran çocuk kalktı, gidiyor. Gözden kaybetmeden takip edeyim şunu. Evinin nerede olduğunu öğrenirim hiç olmazsa.“



Batur yolda gördüğü bir arkadaşıyla konuştuktan sonra oturdukları apartmanın kapısından içeriye girdi. Oturdukları daire 4. kattaydı. Anne güvercin karşı sokaktaki bir apartmanın çatısında saatlerce bekledi. Akşam olunca odaların, salonların ışıkları yanmaya başladı. Yavrusunu vuran çocuğun girdiği binanın oda ve salonlarını kontrol etmeye başladı. Örtülmeyen veya aralık bırakılan perdelerin arkasından içeri bakıyordu. 4. kattaki balkonun korkuluk demirlerinin üzerine kondu. Şöyle bir etrafına bakındı, bir tehlike var mı diye. Sonra ağır ağır başını pencere tarafına doğru çevirdi. Perdesi kapatılmamış pencereden içerisi rahatlıkla görünüyordu. Ve onu gördü…tam karşıda oturmuş, yanındaki birkaç kişiye bir şeyler anlatıyordu. El-kol hareketleri yapıyor, kahkahalarla gülüyor, etrafındakileri güldürüyordu. Onun son derece neşeli hali içini sızlattı. Bu sahneyi daha fazla görmeye dayanamadı, kanatlarını çırptı ve simsiyah gökyüzüne doğru uçup gitti.



Daha sonraki günlerde Batur evlerinin yakınındaki ağaçlıkta sık sık kuş avına çıktı. Fakat hayret!..Her zaman pek çok kuşun bulunduğu bu ağaçlıkta bir tek kuşa rastlayamıyordu. Batur, yine bir gün elinde sapanıyla buraya geldi. Çevreden çıt çıkmıyordu, etrafta hiç kuş yoktu. Tam yavru güvercini vurduğu ağacın altına gelmişti ki, aniden kanat sesleri duydu. Şaşırmıştı. Üzerine doğru dalışa geçen kuşu son anda fark etti. Elleriyle yüzünü kapatması onu yaralanmaktan kurtardı. Kuş çığlıklar atarak hemen ikinci defa saldırıya geçti. Bu saldırı birincisinden çok daha şiddetli oldu. Kuşun kanat vuruşları birer tokat gibi yüzüne gelen Batur, sırtüstü yere yuvarlanırken eliyle kuşa sert bir darbe indirdi. Kuşun ilerdeki çalılıkların arasına düştüğünü gören Batur, arkasına bile bakmadan kaçıp gitti.



Batur o gece hiç uyuyamadı. Yatağında devamlı olarak bir o yana, bir bu yana döndü, durdu. Sabaha karşı şafak sökerken o kuşun kim olduğunu ve kendisine neden saldırdığını anlamıştı. O kuş, birkaç gün önce vurduğu yavru güvercinin annesiydi. Demek ki anne güvercin yavrusunu vuranı unutmamış, devamlı olarak takip etmişti. Kuş vurmak için ağaçlığa gelirken orada bulunan kuşların kaçıp gitmesini sağlamıştı. Bu birkaç gündür ağaçlıkta hiç kuş görememesinin nedenini ortaya çıkarıyordu. Korkunç bir takip altındaydı. Eğer kuş vurmaya devam ederse anne güvercinin felaketine neden olacağını anladı. Zararın neresinden dönülürse kardı. Bir daha kuş avına çıkmazsam anne güvercin belki peşimi bırakır diye düşündü. Zaten sapanını anne güvercin ile boğuşurken düşürmüştü. Bundan sonra kuş vurmayacağına söz verdi.



Anne güvercin ise, Batur ile yaptığı mücadeleden sonra yerde bulduğu sapanı gagasının arasına kıstırıp uçup gitmiş, uzaklara, çok uzaklara, kimsenin onu bulup bir daha kuş vurmasına imkan bulamayacağı kadar uzaklara giderek oralarda bulduğu bir çukura sapanı atmış ve üzerine toprak, yaprak ne bulduysa doldurarak gömmüştü. Anne güvercin daha sonraki günlerde ağaçlığın kenarında nöbet tutmaya devam etti. Birisi buraya gelmeye kalksa hemen ağaçlar üzerinde dinlenen, uyuklayan veya hayal kurmakta olan kuşları uyaracak ve bu ağaçlıkta kimsenin kuş vurmasına izin vermeyecekti. Böylece aradan haftalar geçti. Sonbaharın gelmesiyle havalar soğumaya başladı. Bütün göçmen kuşlar gibi anne güvercin de grubuyla birlikte kışı geçirmek için sıcak ülkelere göç etti. Ertesi yıl nisan ayında anne güvercin grubuyla birlikte tekrar bu ağaçlığa geldi. Günler çok sakin ve olaysız geçiyordu. Anne güvercin fırsattan istifade ederek üç tane yumurta yumurtladı. Bu yumurtaların üzerinde günlerce kuluçkaya yattı. Sonunda yumurtalar çatladı ve üç tane minimini yavru sahibi oldu. Yaz mevsimi boyunca yavrularını büyüttü, onlara uçmayı öğretti. Hayatta kendilerine yönelebilecek tehlikelere karşı daima uyanık durumda bulunmayı öğütledi. Batur verdiği sözü tuttu. Bir daha onu kuş vururken gören olmadı.

DUVAR USTASI
12-10-2008, 09:54
Bir zamanlar bir Kral ile Kraliçe bir kız çocukları olunca bu mutlu günün şerefine bir ziyafet vermişler. Ziyafetten sonra Kral çevresindeki insanlara baba olmanın kendisini nasıl mutlu ettiğini anlatmış, zira yıllar yılı karısıyla birlikte hep bir çocuk sahibi olmayı beklemiş durmuş. Sonra bebeğin altını değiştirmeyi yeni öğrendiği sıralarda başına gelenleri anlatırken konukların hepsini güldürmüş. Derken konukların bebek Prenses’e hediyelerini verme zamanı gelmiş.

Herkes hediyelerini verdikten sonra sıra on iki periye gelmiş. “Benim Prenses’e hediyem Mutluluk,” demiş birinci peri.

Konuklar sevinçle alkışlamışlar, Kral’ın ağzı kulaklarına varmış.

“Benim hediyem Güzellik,” demiş ikinci peki. “Benim hediyem Akıl,” demiş üçüncüsü. Böylece on bir peri hediyelerini tek tek vermişler.

On ikinci peri tam hediyesini vermek üzereymiş ki, bir gökgürültüsüyle sarsılmış bütün saray. Kapılar ardına kadar açılmış, içeriye yaşlı bir kadın girmiş ayaklarını sürüye sürüye. Onu gören herkes korkudan gözlerini kapatmış.

“On üçüncü peri!” diye bağırmışlar hep bir ağızdan.

“Bana davetiye yok mu Kral?” demiş on üçüncü peri korkun sesiyle kapı ağzından.

“Sana davetiye yollamayı unutmuş olmalılar,” demiş Kral kem küm ederek. “Hizmetkârlar! Sofrada hemen bir yer daha açın! Çabuk!” Aslında Kral onu bile bile davet etmemiş, çünkü sarayda periler için sadece on iki altın tabak varmış. O da düşünmüş taşınmış, çareyi birini davet etmemekte bulmuş.

On üçüncü peri minik Prenses’in kundağının yanına gitmiş. Bebek agu deyip minik elini ona doğru uzatmış. Derken peri birden, “Benim de prensese hediyem, on beşinci yaş gününde parmağına iğ batar batmaz ölmesi,” demiş iğrenç bir kahkaha atarak.

Yine bir gökgürültüsüyle, kötü peri kaybolup gitmiş. Sarayın kapıları gürültüyle kapanmış ardından. Korkunç bir sessizlik kalmış geriye. Sonra Kraliçe ağlamaya başlamış.

On ikinci peri öne atılmış. “Ben hediyemi vermedim daha,” demiş yumuşak bir sesle. “Kötü büyüyü bozamam belki, ama onu değiştirebilirim. Benim hediyem de büyüyü, Prenses’in parmağına iğ battığında ölmesi yerine, yüz yıl uyuması şeklinde değiştirmek olsun o zaman.”

Yıllar geçmiş aradan. Bebek büyümüş, sağlıklı, güzel, mutlu ve akıllı bir genç kız olmuş. Kral’la Kraliçe kötü büyüyü çoktan unutmuşlar. Zaten ülke içinde ne kadar iğ varsa, daha Prenses bebekken yok edilmiş. Prenses uzun yıllar güvendeymiş.

Fakat tam da on beşinci yaşına bastığı gün Prenses daha önce hiç fark etmediği bir kapı keşfetmiş. Kapıyı açmış, kıvrıla kıvrıla yukarı çıkan bir merdivenle karşılaşmış. Merdiveni çıkınca üzerinde altın bir anahtar bulunan bir kapıya varmış. Kapıyı açınca, içerdeki küçük odada tekerlekli bir şeyi çalıştıran yaşlı bir kadın görmüş. “Ne yapıyorsunuz öyle?” diye sormuş prenses. Yaşlı kadın gülümsemiş. “Iplik eğiriyorum!” demiş. “Orada öyle bakıp durma. Gel, bir de sen dene, hadi.” Iği Prenses’e doğru uzatmış.

O anda olanlar olmuş. Iğin sivri ucu Prenses’in parmağına batmış, Prenses hemen yere yığılıp kalmış. Dışarıda, avluda tavuklar gıdaklamayı kesmiş. Prenses’in köpeği, aşçının kedisini kovalamaz olmuş. Çalışma odasında kızının doğum günü davetiyesini yazmakta olan Kral’ın elinden kalem düşmüş. Mutfaktaki ocaklar yanmaz olmuş. Tüm saray uykuya dalmış.

Yıllar yavaş yavaş akıp geçmiş. Saray unutulmuş. Ama olaydan yüz yıl kadar sonra bir gün yakışıklı bir Prens o civardan geçiyormuş. Uzaklarda dikenli çalılarla kaplı bir yer gözüne ilişmiş. Adamları gülerek bu büyülenmiş sarayla içindeki uyuyan güzel hakkında duydukları bir hikâyeyi aktarmışlar ona. ‘Ya doğruysa,’ diye düşünmüş prens ve atını dikenli çalılarla kaplı yola sürmüş.

Önce çalılardan geçilecek hiç yol bulamamış. Çalılar hem çok sıkmış ve hem de üstüne tırmanılamayacak kadar dikenliymiş. Bakmış olacak gibi değil, çekmiş kılıcını ve yolunu açmak için çalıları kesmeye başlamış. Çalılıkları aşan Prens gördüklerine inanamamış. Her yer bir heykel gibi kıpırdamadan duran hayvalar ve insanlarla doluymuş. Sarayın içinde dolaşmış. Güneşle aydınlanan pencerelerde tek bir sinek bile vızıldamıyormuş. Hiç kimse kımıldamıyor, hiç kimse cevap vermiyormuş sorularına.

Derken kapısı yarı açık bir kuleye varmış. Içeri girmiş, kıvrıla kıvrıla yukarı doğru uzanan bir merdivenle karşılaşmış. Prens, merdivenlerin bittiği yerde, tepede altına benzer bir şeyin parladığını görür gibi olmuş. Merdivenleri çıkmış ve kendini Prenses’in önünde bulmuş. “Uyuyan Güzel,” demiş fısıltılı bir sesle. Kızın güzelliğine dayanamamış, eğilip dudaklarından öpmüş.

Prens onu öper öpmez Prenses gözlerini açmış. Onun uyanmasıyla birlikte sarayın mutfağında ocak tekrar yanmaya başlamış. Çalışma odasında Kral leinden düşürdüğü kalemi almış ve kızının doğum günü davetiyesini yazmaya devam etmiş. Tavuklar yerdeki buğday tanelerini gagalamaya başlamış.

Kulenin en üst katındaki odada Prenses karşısında Prensi görmüş. Yüz yıldan sonra ilk defa dudaklarında bir tebessüm belirmiş. “Benimle evlenir misin?” diye sormuş Prens fısıltıyla. “Evet!” demiş Prenses ve Prensi öpmüş. Kral bu güzel haberi alınca muazzam bir ziyafet hazırlatmış. Prens ile Prenses evlenmişler ve ömür boyu mutluluk içinde yaşamışlar.

kantar
14-10-2008, 22:58
Bir Türk Kadınının Gerçek Öyküsü

ADALET

Yaşlı kadın yatağından kalktı. Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda içinde yankılanıyordu. 88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu. Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerine sabahın ılık esintisi ile doldurdu. Abdestini aldı, sabah namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki lokma bir şeyler atıştırdı. Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna ilişti. Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı. Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı. Yaşlı kadın “Günaydın Anne, Günaydın Baba” dedi. Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı. Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı. Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü. “Günaydın Kocacığım” dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son çerçeveye uzandı. Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara bakıp “Günaydın Evlatlarım” dedi. Tüm çerçevelere kısaca göz atıp “Sizleri, hepinizi çok özledim” dedi.


Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan adama “Bir taksi istiyorum” dedi ve adresi verdi. Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu. Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu. “Patlama be adam” dedi. Nihayet taksiye binebildi. “Teyze hoş geldin” dedi 25-30 yaşlarındaki şoför. “Nereye gidiyoruz?” Kadın kısa bir sessizliğin sonunda “Tüm bir gün beni taşırmısın?” diye sordu. “Sana 500 lira veririm.” Adam küçümser bir gülümseme ile, “Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze” dedi.


Kadın gülümsedi


“O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?”


“Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce nereye gideceğiz?”


“Anıtkabir’e”


“Anıtkabir’e mi?


“Evet”


“Tamam teyzeciğim”


“Yaş kaç teyzeciğim?”


“Seksen sekiz”


“Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim”


“Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum”


“Haklısın teyzecim”


Taksi Anıtkabir’in kapısına gelmişti. Şoför “Teyzeciğim geldik” dedi. Dalgın görünen kadın “Evladım burada yardımına ihtiyacım var” dedi. “Benimle gel” Adam şaşırmıştı. “Tabii teyze” dedi. Kuşkulu gözlerle “Bizi buraya alırlar mı?” diye sordu.


O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak “Ne demek almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?” dedi


“Hayır”


“Kaç yıldır Ankara’da yaşıyorsun?”


“Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme”


“Ee o zaman”


“Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası kapalı sanıyordum ben”


Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.


Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde


“Nasıl çıkacaksın Teyze?” diye sordu.


“Her ay nasıl çıkıyorsam öyle”


“Her ay geliyormusun?”


“Evet”


Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi. Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti. “Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım” Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra “Hadi gidelim” dedi.


Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler. Şoför kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı. “Yoruldun mu Teyze” dedi.


Kadın sustu. Bir süre suskunluktan sonra “Evet hem de çok yoruldum” diye cevapladı.


“Nereye gidiyoruz?”


“Bankaya”


Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı kadının Atatürk’e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda dayanamadı.


“Teyzeciğim bir şey sorabilirmiyim?”


“Sor bakalım evladım”


“Anıtkabir’de Atatürk’e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?”


“Uzun hikaye evladım”


“Olsun be teyze anlat ne olur”


“Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende “Adalet” dedim. Bunun üzerine “Ne güzel ismin varmış” dedi. “Okulu bitirince ne olacaksın” dedi bana. Hemşire dedim. Oda “Güzel meslek ama bence sen Hakim ol ismine çok yakışır” dedi. Ben kadından hakim olmaz ki dedim. Kaşlarını çattı, “Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hakim olacaksın” dedi .”


“Sen ne dedin peki?”


“Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.”


“Peki olabildin mi Adalet Teyze?”


“Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim.”


“Vay be. Sende ne hikaye varmış Adalet Teyze”


“Herkesin bir hikayesi vardır evladım. Herkesin hikayesi de kendine göre değerlidir. Eğer insanların hikayelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha anlayışlı davranabilirsin”


“Haklısın Adalet Teyze. Bu bankamı gelmek istediğin”


“Evet”


“Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?”


”Hayır. Sen burada bekle lütfen.Bu arada adın neydi evladım”


“Osman teyzeciğim”


“Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur mu?”


“Tamam teyzeciğim”


Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin geldiğini fark edip yemeğe gitti. Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü. “Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür” diye düşündü. Tam vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi.


“Hoş geldin Hakim Teyze”


“Çok uzun zamandır bana Hakim denmemişti.”


“Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?”


“Yok aksine hoşuma gitti. Sağol”


“Nereye gidiyoruz?”


“Seyranbağlarına”


“Tabii”


“Hakim Teyze çok yer gezmişsindir sen”


“Tüm Anadolu’yu karış karış gezdik rahmetli kocamla”


“Ne iş yapardı amca?”


“Subaydı.”


“Ne zaman vefat etti?”


“1952′de”


“Çok olmuş.Gençmiş”


“Kore savaşında şehit oldu.”


“Allah rahmet eylesin Hakim teyze”


‘ Sağol’


“Seyranbağları’na geldik nereye gideceğiz?”


“Sağa sap. İkinci binanın önünde dur.”


“Tamam.Buyur Hakim Teyze.Geleyim mi ben”


“Yok bekle burada”


Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan görünen levhasına baktı. “Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu” yazısını okudu. Anlam veremedi. “Bu kadın burada ne yapar ki?” diye düşündü.


Yarım saat sonra Adalet hanım göründü. Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı. Adalet hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın “Adalet Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin” dedi.


Adalet hanım, buğulu gözlerle “İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın” dedi.



Araba hareket etti.


“Nereye Hakim Teyze?”


“Hemen iki sokak öteye”


Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park etti. Bu binada da “Ankara Seyranbağları Huzurevi” yazıyordu.


“Bekle beni”


“Tabii Hakim Teyze”


Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında bir çok yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp öpüştükten sonra oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından Adalet Hanım’ın gözlerinden akan yaşları fark etti.


“İyi misin Hakim Teyze”


“İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor”


“Nereye gidiyoruz?”


“Cebeci Asri Mezarlığına”


“Tamam”


“Teyze nerelisin sen?”


“Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle. Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke’ye döndük. Allah’a Şükür Babam’da sağ salim döndü savaştan.”


“Sonra ne oldu?”


“Liseye Aydın’a gönderdi babam. Orada Atatürk’le karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul’a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye’de okuyordu o zaman. Mezun olunca evlendik..”


“Çocuğunuz var mı?”


“Bir kızım bir oğlum vardı.”


“Neredeler şimdi?”


“Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.”


“Ne güzel”


“1978′de Fransa’da Ermeniler öldürdüler.”


“Üzüldüm Hakim Teyze. Başın sağ olsun.. O da babası gibi şehit oldu yani”


“Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı vermesin.”


“Amin. Ya kızın?”


“O eşi ve çocukları ile İzmit’te yaşıyordu. Öğretmendi. 1999′da depremde hepsi vefat ettiler.”


“Allah rahmet eylesin.Boş boğazlığımla üzdüm seni Hakim Teyze kusura bakma”


“Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım.Sen üzülme sağol”


“Geldik Teyze”


“Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin.”


“Hakim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim eve bırakayım.”


“Yok beni alacaklar buradan”


“Hakim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim. Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350 ‘yi ona veririm. Gerisi kalsın. Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal karşılığı yok zaten.”


“Çocukların var mı?”


“İki tane ellerinden öperler.” Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp gösterdi.


“Adları nedir?”


“Kemal ve Ayşe”


“Oğlumun adı da Kemaldi.”


Sessizliğin ardından Osman’ın elindeki parayı ittirdi Adalet Hanım..


“Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut. Atatürk’ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark etmelerini sağla. Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.”


Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi. Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken; Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu. Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı. Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı.


Ertesi gün Ankara’da garip bir yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti. Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi.. Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı. Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri genellikle oradan alırlardı. Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti.


“Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hakimlerinden Adalet YILMAZ’a ait olduğu belirlendi. Adalet YILMAZ’ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye bölerek Seyranbağları’ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ’ın mezarlığa ölmek için gittiğini düşünüyor.”


Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar. Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını. Herkesin tek bildiği Osman’ın bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında “Gökler bile sana ağlıyor” diyerek ağladığı…

DUVAR USTASI
22-10-2008, 21:45
Güzeller güzeli bir prensese, 22 yaşındayken bir beyefendi sürpriz bir teklifle gelir. Hasta kızı için gençlik yılları aradığını söyler ve :

- "Bana gençliğinizden bir yıl ödünç verirseniz, ömrünüz sona ermeden onu gün gün size geri ödeyeceğim" der.

Prenses henüz o kadar gençtir ki, cömertçe gözden çıkarır bir yılı; ödünç verir beyefendiye... 23 yerine 24 yaşına basar o yıl yaş gününde...

Yıllar yılı hatırlamaz verdiği borcu... Ancak; ne zaman ki 40 yaşını aşar ve o dillere destan güzelliği bozulmaya yüz tutar; arar beyefendiyi ve 365 günlük alacağını tek tek tahsil etmeye başlar. Özellikle balo günleri, bütün çizgileri yok olmuş bir yüzle ve körpe bir bedenle girer salonlara...

Gece, odasına sızmayı başaran aşıkları, gece yarısından sonra yüzünün nasıl kırıştığını hayretle gözlerler... Her gençleşmenin ardından uyanış anı daha acı verici olur. Çünkü yaşı ilerledikçe, o hali ile 23 yaşı arasındaki fark daha da açılır. Fark açıldıkça "bir gün, bir saat, bir an olsun" gençlik aşısını tatmak daha güzel gelir.

Ancak sayılı gün çabuk geçer... Kalan günlerini hoyratça harcayan prenses, geri isteyebileceği sadece bir günü kaldığını fark eder: "Bir günlük ışık, sonra sonsuza dek karanlık...!"

Ateşli bir sevgilinin bütün bedenini okşaması için o tek günü özenle saklar. Bu son yaşam parasını harcamak için çılgınca bir istek duysa da kıyamaz bir türlü...

Nihayet evine gelip, öyküsünü dinleyen ve dizlerine kapanarak gençliğinin son gününü kendisiyle geçirmesi için yalvaran bir adamın teklifini kabul eder.

"O gün" geldiğinde adam, en şık elbisesi ve titreyen yüreğiyle açar bahçe kapısını... Kadının villasına girer, iki kişilik hazırlanmış masada mumların yandığını görür. Bir süre bekledikten sonra meraklanıp prensesin kapısını tıklatır.

Yanıt gelmeyince açıp girer. Dört bir yana savrulmuş görkemli giysilerle dolu odada prenses, aynanın karşısında bir kanepeye uzanmıştır. Yüzü bembeyazdır. Gençliğinin dönmesini beklerken son nefesini vermiştir prenses....

Adam, bu ani ölümün nedenini yerde bulduğu mektupta okur. Satırlar, borçlu beyefendiye aittir:

- "Soylu prenses...! Size borçlu olduğum son gençlik gününü geri veremeyeceğim için çok üzgünüm. En derin bağlılığımla

DUVAR USTASI
22-10-2008, 21:46
Genç bir adam, değerli taşlara ilgi duyarmış ve mücevher ustası olmaya karar vermiş. "Bu mesleği yapacaksam, iyi bir mücevher ustası olmalıyım" diye düşünmüş ve ülkedeki en iyi mücevher ustasını aramaya başlamış. Sonunda bulmuş, yanına varmış, bir süre bekledikten sonra usta tarafından kabul edilmiş. "Anlat, dinliyorum" demiş usta.

Genç adam anlatmaya başlamış; taşlara ilgi duyduğunu ve iyi bir mücevher ustası olmaya karar verdiğini heyecanla anlatmış.

Yaşlı usta sesini çıkarmadan genç adamı dinlemiş, sözleri bitince de ona bir taş uzatmış, "Bu bir yeşim taşıdır" dedikten sonra genç adamın avucuna taşı bırakmış ve avucunu kapatmış. "Avucunu aynen böyle kapalı tut ve bir yıl boyunca hiç açma. Bir yıl sonra tekrar gel. Haydi şimdi güle güle" demiş ve şaşkın genç adamı öylece bırakıp kalkmış, odadan çıkmış.

Genç adam evine dönmüş, kendisini merakla bekleyen annesiyle babasına neler olduğunu anlatmış. Anlattıkça da kendisine çok anlamsız gelen bu hareketi ve soğuk konuşması nedeniyle kızdığı ustaya olan öfkesi artıyormuş. Günler geçmeye başlamış. Genç adam sürekli söyleniyor ama avucunu hiç açmıyormuş.

- "Nasıl böyle budalaca bir şey yapmamı ister. Bir de ülkenin en iyi mücevher ustası olacak. Bu saçmalığa bir yıl boyunca nasıl katlanacağım, böyle bir eziyetle nasıl yaşarım. Bu ne biçim ustalık. Ustalık kaprisi yapacaksa, bari başından yapmasaydı." diye devamlı söyleniyor, her önüne gelene ustadan yakınıyor ama avucunu hiç açmıyormuş.

Avucu kapalı uyuyor, bütün işlerini diğer eliyle yapıyormuş. Ve bu duruma da giderek alışmaya, diğer elini çok rahat kullanmaya başlamış. Uyurken de yanlışlıkla avucu açılıp taş düşmesin diye hep yarı uyanık uyuyormuş.

Böylece bir yıl geçmiş, her günü zorluklarla dolu, her gecesi de yarım uykuyla yaşanmış bir yılı tamamlamış. Ve o gün gelmiş. Genç adam tam bir yıl sonra, büyük ustanın karşısına çıkmış. Usta bir süre beklettikten sonra yanına gelince, genç adam ne kadar saçma bulursa bulsun, bu sınavı başarıyla tamamlamış olmanın verdiği gururla elini uzatmış, avucunu açmış.

"İşte taşın" demiş, "Bir yıl boyunca avucumda taşıdım, şimdi ne yapacağım?" Yaşlı usta sakin bir sesle cevap vermiş:

- "Şimdi sana bir başka taş vereceğim, onu da aynı şekilde bir yıl boyunca avucunda taşıyacaksın."

Bu söz üzerine genç adam bütün sükunetini kaybetmiş, bağırıp çağırmaya başlamış.

Yaşlı ustayı bunaklıkla, delilikle suçlamış, mücevher ustalığını öğrenmek için gelen genç bir insana böyle eziyet ettiği için, hasta olduğunu bağıra çağıra söylemiş. Genç adam bağırıp çağırırken, yaşlı usta ona hissettirmeden birtaşı avucuna sıkıştırmış. Öfkeden yüzü kıpkırmızı genç adam, bir yandan bağırıp çağırırken avucundaki taşı hissetmiş. Durmuş, taşı biraz daha sıkmış ve heyecanla konuşmuş:

"BU TAŞ, YEŞİM TAŞI DEĞİL USTA!"

kurtul
22-10-2008, 21:50
ADALET



Yaşlı kadın yatağından kalktı. Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda içinde yankılanıyordu. 88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu. Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerine sabahın ılık esintisi ile doldurdu. Abdestini aldı, sabah namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki lokma bir şeyler atıştırdı. Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna ilişti. Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı. Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı. Yaşlı kadın 'Günaydın Anne, Günaydın Baba' dedi. Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı. Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı. Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü. 'Günaydın Kocacığım' dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son çerçeveye uzandı. Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara bakıp 'Günaydın Evlatlarım' dedi. Tüm çerçevelere kısaca göz atıp 'Sizleri, hepinizi çok özledim' dedi.

Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan adama 'Bir taksi istiyorum' dedi ve adresi verdi. Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu. Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu. 'Patlama be adam' dedi. Nihayet taksiye binebildi. 'Teyze hoş geldin' dedi 25-30 yaşlarındaki şoför. 'Nereye gidiyoruz?' Kadın kısa bir sessizliğin sonunda 'Tüm bir gün beni taşırmısın?' diye sordu. 'Sana 500 lira veririm.' Adam küçümser bir gülümseme ile, 'Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze' dedi.

Kadın gülümsedi

'O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?'

'Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce nereye gideceğiz?'

'Anıtkabir'e'

'Anıtkabir'e mi?

'Evet'

'Tamam teyzeciğim'

'Yaş kaç teyzeciğim?'

'Seksen sekiz'

'Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim'

'Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum'

'Haklısın teyzecim'

Taksi Anıtkabir'in kapısına gelmişti. Şoför 'Teyzeciğim geldik' dedi. Dalgın görünen kadın 'Evladım burada yardımına ihtiyacım var' dedi. 'Benimle gel' Adam şaşırmıştı. 'Tabii teyze' dedi. Kuşkulu gözlerle 'Bizi buraya alırlar mı?' diye sordu.

O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak 'Ne demek almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?' dedi

'Hayır'

'Kaç yıldır Ankara'da yaşıyorsun?'

'Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme'

'Ee o zaman'

'Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası kapalı sanıyordum ben'

Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.

Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde

'Nasıl çıkacaksın Teyze?' diye sordu.

'Her ay nasıl çıkıyorsam öyle'

'Her ay geliyormusun?'

'Evet'

Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi. Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti. 'Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım' Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra 'Hadi gidelim' dedi.

Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler. Şoför kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı. 'Yoruldun mu Teyze' dedi.

Kadın sustu. Bir süre suskunluktan sonra 'Evet hem de çok yoruldum' diye cevapladı.

'Nereye gidiyoruz?'

'Bankaya'

Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı kadının Atatürk'e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda dayanamadı.

'Teyzeciğim bir şey sorabilirmiyim?'

'Sor bakalım evladım'

'Anıtkabir'de Atatürk'e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?'

'Uzun hikaye evladım'

'Olsun be teyze anlat ne olur'

'Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende 'Adalet' dedim. Bunun üzerine 'Ne güzel ismin varmış' dedi. 'Okulu bitirince ne olacaksın' dedi bana. Hemşire dedim. Oda 'Güzel meslek ama bence sen Hakim ol ismine çok yakışır' dedi. Ben kadından hakim olmaz ki dedim. Kaşlarını çattı, 'Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hakim olacaksın' dedi .'

'Sen ne dedin peki?'

'Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.'

'Peki olabildin mi Adalet Teyze?'

'Evet ben Cumhuriyetin ilk kadın hakimlerindenim.'

'Vay be. Sende ne hikaye varmış Adalet Teyze'

'Herkesin bir hikayesi vardır evladım. Herkesin hikayesi de kendine göre değerlidir. Eğer insanların hikayelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha anlayışlı davranabilirsin'

'Haklısın Adalet Teyze. Bu bankamı gelmek istediğin'

'Evet'

'Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?'

'Hayır. Sen burada bekle lütfen.Bu arada adın neydi evladım'

'Osman teyzeciğim'

'Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur mu?'

'Tamam teyzeciğim'

Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin geldiğini fark edip yemeğe gitti. Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü. 'Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür' diye düşündü. Tam vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi.

'Hoş geldin Hakim Teyze'

'Çok uzun zamandır bana Hakim denmemişti.'

'Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?'

'Yok aksine hoşuma gitti. Sağol'

'Nereye gidiyoruz?'

'Seyranbağlarına'

'Tabii'

'Hakim Teyze çok yer gezmişsindir sen'

'Tüm Anadolu'yu karış karış gezdik rahmetli kocamla'

'Ne iş yapardı amca?'

'Subaydı.'

'Ne zaman vefat etti?'

'1952'de'

'Çok olmuş.Gençmiş'

'Kore savaşında şehit oldu.'

'Allah rahmet eylesin Hakim teyze'

' Sağol'

'Seyranbağları'na geldik nereye gideceğiz?'

'Sağa sap. İkinci binanın önünde dur.'

'Tamam.Buyur Hakim Teyze.Geleyim mi ben'

'Yok bekle burada'

Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan görünen levhasına baktı. 'Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu' yazısını okudu. Anlam veremedi. 'Bu kadın burada ne yapar ki?' diye düşündü.

Yarım saat sonra Adalet hanım göründü. Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı. Adalet hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın 'Adalet Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin' dedi.

Adalet hanım, buğulu gözlerle 'İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın' dedi.

Araba hareket etti.

'Nereye Hakim Teyze?'

'Hemen iki sokak öteye'

Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park etti. Bu binada da 'Ankara Seyranbağları Huzurevi' yazıyordu.

'Bekle beni'

'Tabii Hakim Teyze'

Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında bir çok yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp öpüştükten sonra oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından Adalet Hanım'ın gözlerinden akan yaşları fark etti.

'İyi misin Hakim Teyze'

'İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor'

'Nereye gidiyoruz?'

'Cebeci Asri Mezarlığına'

'Tamam'

'Teyze nerelisin sen?'

'Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle. Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke'ye döndük. Allah'a Şükür Babam'da sağ salim döndü savaştan.'

'Sonra ne oldu?'

'Liseye Aydın'a gönderdi babam. Orada Atatürk'le karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul'a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye'de okuyordu o zaman. Mezun olunca evlendik..'

'Çocuğunuz var mı?'

'Bir kızım bir oğlum vardı.'

'Neredeler şimdi?'

'Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.'

'Ne güzel'

'1978'de Fransa'da Ermeniler öldürdüler.'

'Üzüldüm Hakim Teyze. Başın sağ olsun. O da babası gibi şehit oldu yani'

'Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı vermesin.'

'Amin. Ya kızın?'

'O eşi ve çocukları ile İzmit'te yaşıyordu. Öğretmendi. 1999'da depremde hepsi vefat ettiler.'

'Allah rahmet eylesin.Boş boğazlığımla üzdüm seni Hakim Teyze kusura bakma'

'Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım.Sen üzülme sağol'

'Geldik Teyze'

'Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin.'

'Hakim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim eve bırakayım.'

'Yok beni alacaklar buradan'

'Hakim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim. Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350 'yi ona veririm. Gerisi kalsın. Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal karşılığı yok zaten.'

'Çocukların var mı?'

'İki tane ellerinden öperler.' Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp gösterdi.

'Adları nedir?'

'Kemal ve Ayşe'

'Oğlumun adı da Kemaldi.'

Sessizliğin ardından Osman'ın elindeki parayı ittirdi Adalet Hanım..

'Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut. Atatürk'ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark etmelerini sağla. Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.'

Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi. Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken; Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu. Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı. Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı.

Ertesi gün Ankara'da garip bir yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti. Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi. Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı. Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri genellikle oradan alırlardı. Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti.

'Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hakimlerinden Adalet YILMAZ'a ait olduğu belirlendi. Adalet YILMAZ'ın bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye bölerek Seyranbağları'ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ'ın mezarlığa ölmek için gittiğini düşünüyor.'

Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar. Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını. Herkesin tek bildiği Osman'ın bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında 'Gökler bile sana ağlıyor' diyerek ağladığı…

DUVAR USTASI
22-10-2008, 22:00
Dünya hayatının en çetin imtihanlarından biri de, gerçeğe yaklaşmakta çekilen zorluklardır. Çünkü beyinlerimiz maddi olaylarla yıkanmış, gözler görmediğine inanmaz olmuş, bu yüzden de dualarımız bile samimiyetini kaybetmiştir. Aslında her insan, başta rüya gerçeği olmak üzere bir çok kere madde ötesindeki esintileri farkeder. Veya birçok kere madde ötesinden yansıyan mânâ gücünün varlığına şahit olur. Fakat kuvvetli bir imana sahip olmayan insan, madde ötesi gerçekleri nefsin ve şeytanın tesiri ile ya görmezlikten gelir, ya da "tesadüf" der geçer.

Ben, kırk yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.

Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurtdışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkânı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da Allah'ın izniyle iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk beş yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir işkadını olan Serap, dört yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine altı saat karda mahsur kalmış. Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap, bacak kemiklerindeki metasaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu.

Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:

- “Doktor bey” dedi. “Ben size...dargınım.”

- “Niçin” diye sordum.

- "Siz... dindar... bir... insanmışsınız... niçin... bana... da, Allah'ı... ölümü... ahireti... anlatmıyorsunuz?"

Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için, bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. Onu üzmemeye çalışarak:

- "Doktorlara ulaşmak kolaydır”dedim. “Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."

Konuşmaya mecali olmadığından "ben o isteği duyuyorum" mânâsında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbî tedavinin yanısıra, ebedî hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve son günlerini yaşayan Serap için bu dersler "hızlandırılmış öğretime" dönüşmüştü.

Anlattığım iman hakîkatlarini bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.

Vefatına bir hafta kadar kala:

- "Doktor bey” dedi. “Ben...ölürken... ne...söylemeliyim?"

- "Senin durumun çok özel" dedim.

Kelime-i şehâdet sana uzun gelir. O anı farkedince Muhammed (s.a.v) sana yeter."

O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı.

Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim.

Dönüşümde annesi telefon ederek :

- "Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi.

- "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor."

Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hâlâ unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.

- "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?"

İşte Serap, böyle bir hanımdı.

Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer birkaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmamasını rica etti. Ben hiç âdetim olmadığı hâlde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın âcizliği hürmetine olacak ki, salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.

Ertesi gün ona: -"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin."

Ve Serap, bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde, son sorusunu sordu:

- "Doktor bey...Azrail...bana ...nasıl...görü..necek?"

- "Kızım," dedim. "O bir melek değil mi?

- “Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."

- Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen evine gittim.

Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam mânâsıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:

- "Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:

- Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık.

Ve kelime-i şehâdet getirerek vefat etmeden biraz önce de:

- "Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş

DUVAR USTASI
22-10-2008, 22:10
Hayat alınacak derslerle dolu! İşte size 5 önemli ders... Birinci ve en önemli ders

Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi: "Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedir?.." Bu herhalde bir çeşit oyun olmalıydı.

Kadını yerleri silerken hemen her gün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki!.. Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu. "Tabii dahil" dedi, hocamız... "İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi bir birinden farklı insanlar, ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hakkeden insanlar, onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba' demeniz gerekse bile...

Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Hademenin adını da... Dorothy idi.

İkinci önemli ders yağmurda otostop!..
Bir gün vakit gece yarısına doğru Alabama otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. Geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir zenciye hem de Alabama'da yardıma kalkması pek olağan şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi verdim. Bir hafta sonra kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda... "Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardım eden herkesi kutsasın!.. En iyi dileklerimle, Bayan Nat King Cole."

Üçüncü önemli ders size hizmet edenleri hep hatırlayın...

Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu... Çocuk sordu:
"Çukulatalı pasta kaç para?"
"50 cent!.." Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
"Peki dondurma ne kadar?"
"35 cent" dedi garson kız sabırsızlıkla, dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki? Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma alabilir miyim lütfen" dedi. Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 centlik bahşiş duruyordu...

Dördüncü önemli ders yolumuzdaki engeller...

Eski zamanlarda bir kral, saraya giden yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacaktı? Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü açtı... Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde... "Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral. Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun Farkında olmadığı bir ders almıştı. "Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirebilecek bir fırsattır...

Beşinci önemli ders önemli olan vermektir...

Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam şansı beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden bağışıklık oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı, sonra derin bir nefes aldı ve "Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı" dedi. Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu... Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu: "Hemen mi öleceğim?.. Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu.

Eğer burada anlatılanlar sizi hiç bir şekilde etkilemediyse içinizdeki bazı duyguları kaybetmişsinizdir. Aslında en önemli şey, elinizdeki değerlerin Farkında olup, kıymetini bilmektir... Gün gelir burun kıvırdığınız şeyleri de bir bakmışsınız yitirmişsiniz.. Sanırım hayattaki en kötü şeyde bu olsa gerek...

DUVAR USTASI
02-11-2008, 19:54
Hemen her gün aynı yoğunlukta geçen günler, çılgınlıkta sınır tanımayan arkadaş çevresi, ailesiyle arasındaki kapanması iyice imkansızlaşan uçurumlar.Bunu telafi etmek için her isteğinin anında gerçekleşmesi,ne yaparsa yapsın asla sorgulanmaması,istediği an istediği yere izinsiz rahatça gidebilmesi,cebinde sayısını bile bilemeyecek kadar bol parasının olması hiç biri ama hiç biri Harun’un içinde bulunduğu bunalımlı günleri huzura çeviremiyordu.O denli sıkılıyordu ki, artık bulunduğu ortamlarda konuşmuyordu bile. O hızlı, uçarı delikanlı bir anda sessizliğe bürünmüştü. Arkadaşları ona “Düşünen Adam” diye lakap bile takmışlardı. Harun için bu günler hayatının en karmaşık en sıkıntılı dönemiydi. Harun artık varlığının sebeplerini sorguluyordu. Varlığı; sınırsızca yaşamak, eğlenmekten mi ibaretti acaba?Varlığının amacı neydi?Fert varlığının sebeplerini sorgularda; toplumlar varlıklarının sebeplerini sorgulamaz mıydı? Harun’un bu yaşantısını sorgulamasına yeni tanıştığı arkadaşı Fatih vesile olmuştu.Üniversitede bu yıl yeni katılmıştı aralarına. Bulunduğu bölümden yatay geçiş hakkı kazanarak okulda aralarına yeni katılmıştı Fatih.Onun katılımı pek çok arkadaşı ve onun içinde çok iyi olmuştu. Oldukça zeki bir delikanlıydı Fatih. Varlığının anlamını bilen, söylem-eylem bütüncüllüğünü yakalamış, yaşantısında Kur’an’ı referans kabul eden, okuldaki nadir gençlerden biriydi.Her yaptığıyla,her söylediğiyle örnek oluyordu çevresindekilere.Çok fazla bir şeyler anlatmasına gerek kalmadan yaptıklarıyla öyle güzel gösteriyordu ki yaşadığı dini.Dürüstlüğü,yardım severliği,hiç ayırım yapmadan herkesle eşit bir şekilde muhabbet etmesi,ihtiyacı olan birine ilk onun yardıma koşması,etrafındakilere olan saygısı,Ezan okunur okunmaz Namaz kılmak için koşturması,özellikle her gördüğü güzellikte veya kötü olan bir olayda Allah ve yaratma ilişkisini çok güzel bir şekilde kurup onunla ilgili bir ayeti söyleyivermesi çok şaşırtıyordu Harun’u. O kadar çok kitap okuyordu ki, elinde okuduğu bir kitap olmadan onu görmek hemen hemen imkansızdı.

Gerçi Harun da okumayı seviyordu ama neden farklı olamıyordu? Sanki okudukça daha bir bataklığa saplandığını hissediyordu. Battıkça batıyor, bunaldıkça bunalıyordu. Sonunda Fatih ile konuşmaya, içerisinde bulunduğu hali paylaşmaya karar verdi. Zaten Fatih’de ona her defasında

- Oturup konuşalım diye teklifte bulunmamış mıydı? Harun bir hafta sonu okul çıkışı Fatih’e seslenir;

- Fatih arkadaşım. Ne haber? Hiç arkana bile bakmadan hızlı hızlı nereye böyle?

- Harun kardeş kusura bakma . Birkaç arkadaşla görüşecektim. Sözüm var da, ona yetişmeye çalışıyorum. Ama biraz vaktim var yine de.Hayırdır bir şey mi vardı?

- Buna sevindim dostum. Ben seninle konuşmak, bazı şeyleri sorgulamak ve paylaşmak istiyorum. Yarın için müsait misin Fatih?

- Tabii ne demek, memnuniyetle istersen yarın öğlen bize gelebilirsen daha rahat konuşur dertleşiriz.”

- Tamam arkadaşım İnşallah yarın bol bol konuşuruz.

Daha sonra vedalaşarak hızla uzaklaştılar birbirlerinde. Harun bir kez daha yalnızlığını hissetti. Kendisi için anlamsız olan bu alem, mutlak anlamlı olmalıydı, yada anlamlaştırılmalıydı. Başı boş hayvan yığınları bile olmazken, insan yığınları dolayısıyla insan olabilir miydi? Fatihle ayrıldıktan sonra kendini şehrin sahil kesimindeki bir banka attı. Belki temiz bir hava rahatlatır düşüncesiyle saatlerce oturdu, anlamsız, ruhsuz, dalgın adeta bir robot gibi.Etrafındaki insanlar çekti dikkatini.Farklı yönlere giden,hayatı sanki tüketmek için koşuşturan bir yığın insan.Acaba kaç tanesi yaratılış gerçeğini düşünüyordu?Kaçı Yaratanını tanıyarak O’na yönelmişti?Kaçı bu hayatı sorguluyor,düşünüyor,kafa yoruyordu?

Ayakları isteksiz bir şekilde üzerine kabus gibi çöken evine doğru yöneldi.

Ertesi gün Fatih ile buluşmanın verdiği heyecanla evden çıktı.Zaten Fatih’in evi de hemen arka sokakta birkaç dakika ötelerindeydi. Mahallelerine yaklaştığında Fatih evin önünde birisi ile konuşmaktaydı. Harun’u gören Fatih yanındaki arkadaşı ile alelacele vedalaşıp, Harun’nun geldiği istikamete koştu;

- Selamünaleyküm. Dostum hoş geldin.

- Aleykümselam. Hoş bulduk.Çok uzun zamandır bu sokaktan geçmemiştim. Ne kadar güzelleşmiş sokağınız.

- Güzelleşti Harun kardeş. Kaldırımlar elden geçti. Sokak yeşillendirildi, derken şirin bir sokak oldu hamdolsun.Neyse arkadaşım buyur eve geçelim.

Eve geçtiklerinde Fatih, Harun’u kendi çalışma odasına buyur etti.

- Fatih kardeş ben Namazımı kılamamıştım.Dışarıda gördüğün arkadaşın bir sorunu için dışarıdaydım.Sen keyfine bak ben şimdi geliyorum.

- Ne demek arkadaşım bende odana göz gezdiririm.Bakalım ne ile zaman geçiriyorsun.

- Allah razı olsun kardeşim benim.

Fatih dışarı çıktığında Harun odaya göz gezdirdi. Odanın bir ucundan diğer ucuna uzanan kitaplıktaki kitaplar gözüne çarptı. Muazzam bir kitaplık ve ağzına kadar dolu raflar arasında göz gezdirdi.

Bu arada Fatih karşı odada Namaza durmuştu.Harun huşu içerisinde Rabbine yönelen arkadaşını seyre daldı.Öyle içten,öyle huzurlu, öylesine kendinden geçmiş olan arkadaşını hayranlıkla seyrederken kendi kimliğini ve kulluğunu düşündü.Uzun süre sadece onu sessizce seyretti utanarak.Fatih,nihayet Namazını bitirip,duasını etmiş mutfağa gitmişti.Harun da Masanın üzerinde yarısı işaretlenmiş ve altı özenle çizilmiş, cep kitapçığı şeklindeki minik mavi kaplı bir kitap dikkatini çekti.Belli ki Fatih okuyor ve yarım kalmıştı. Kitabın adına ve yazarına baktı ilk defa görüyordu. Kitabın adı “İşte İslam” yazarı ise Seyyid Kutub idi.

Harun kendisine mutfakta içecek bir şeyler hazırlamakta olan Fatih’e seslendi;

- Arkadaşım bu kitap ismi bana çok tuhaf geldi.Ne demek bu İşte İslam. diğerleri İslam değilmi ki?

Fatih, elinde sıcaktan terlemiş arkadaşına soğuk içecek bir şeyler ikram ederken ;

- Harun kardeş. Tepkinde haklısın. “İşte İslam” adı insanı düşünmeye sevk ediyor. Ama düşündükçe de insan bu ismin güzelliğini daha iyi idrak ediyor. İslam sadece belli ibadetler manzumesinden oluşan bir din değildir ki, gel gör ki bugün ortaya konulan din toplumlara afyon olmakta uyuşturmakta, düşündürmemektedir. Aklın yularını vahyin eline vermektense, vahyin dışındaki beşeri unsurlar aklı yönlendirmektedir.

- Peki Fatih. Bir şey sormak istiyorum. Okuduğum bunca kitap neden beni bunaltıyor, battıkça battığımı hissediyorum neden sence?

- Bak kardeşim. Okuma eylemi ilk Rabbani eylemdir.

“Oku” “Adına Oku” emirleri peygamber döneminde özelde genelde tüm çağ ve zamanlarda şeytan ve dostlarına rahatsızlık veren bir emir olmamakta. Allah okumamızı istiyor, Rab adına okumamızı istiyor. Zaten cahiliye fertleri Allah’ı inkar etmiyor ki ne o gün ne bugün. Vahyin geliş sebebi de zaten Allah’ı inkar eden bir topluma işte Allah vardır, sebepleri de şudur gibi bir düşünce sunmadı ki, zaten zulmün ele başlarından tutunda ona kan, can olan halkta Rabbin varlığını kabul ediyordu. Yoksa sorun Allah var-yok meselesi değildi. Hiçbir zaman da olmadı. İslam onun varlığını ispat için değil, kendisine eş koşulmamasını telkin etmek için gelmiştir. Zaten cahiliye de her dönemde Allah için, Rab için okuduğunu iddia etmekte. Ama nasıl bir Allah inancı, nasıl bir Rab ki. Pratik hayatta etkinliği olmayan, bir Rab gerçekten Rab midir?.Göklere hakim olup da yeryüzüne ,ilişkilere hakim olmayan Rab Rab’midir? İşte problem “Oku” Yaratan Rabbin adına oku” emri geldiğinde başlıyor. Neden başlamasın ki? Muhammed (as)in Rabbi yaratan, yoktan var eden, düzenleyip şekil veren iken, cahiliyenin Rableştirdikleri kendi elleriyle yapıp, ilahlaştırdıkları putları, düzenleri, sistemleri yaratmaya muktedir değildir ki? İşte bu yüzden okuma eylemi Kur’an ile başlamalı, Kur’an okunmalı, fıtrat terbiye olmalı, huzura, felaha erdirilmelidir.

Bu sözler karşısında pür dikkat dinleyen Harun derin düşüncelere içerisindedir artık. Fatih susmuş, adeta onun gözlerini kıpırdatmadan dalgın duruşunu seyretmektedir artık.Fatih ellerini Harun’un omzuna atarak;

- Dostum burada mısın? Derin bir nefes alan Harun;

- Evet arkadaşım. Yaşantım geçti bir an gözlerimin önünden bir film şeridi gibi. Yaptıklarımı ve yapmam gerekirken yapamadıklarımı düşündüm. Düşündürdün beni. Neredeyse sendeki kitaplarının sayısı kadar bende de kitap var ama senin kitaplarını okuman ile benim okumam arasında bir fark var. Oda O’nun adına olmayışı. İnşallah bundan böyle okurken Yaratan Rab adına ,onun istediği, hoşnut olduklarını okuyacağım. Varlığımın sebebi de bu olsa gerek.

- Haklısın Harun. Yaradılışın sebebi bu insan hayatını Rabbin adına şekillendirmeli, her şeyimizi o yönlendirmeli. Onun hakkı değil mi bu? Yaratan, yoktan var eden, yaratılışa uygun kanunlar vaaz eden, o değilmi ki? O halde O adına okunulmaya en layık olan değil mi? İşte bu kitabın minik “İşte İslam” kitabının yazarı da bunun pratik örneğidir. Rab adına okumak fedakarlık ister, çile ister, devamlılık ve dinamizm ister. İşte kitabın yazarı bu noktada yazdıklarını ispatlamış birisidir de aynı zamanda. Bu yolda darağacına asılıp şehid edilmiştir de zaten.

Fatih’in bu sözleri karşında artık Harun adeta tekrar dirilmiş okuma bilincini yakalamıştı.Vahyin okunması gereken öncelik olduğunu, varlığının sebebini idrak etmişti.Bu düşüncelerle arkadaşından müsaade isteyip evine geldiğinde ilk işi Kur’anı açıp okumak oldu. Alak suresini düşünce dünyasında fırtınalar estirircesine okurken tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Sahabe ile aynı frekansı yakaladığını hissederken artık o bunalımlı, durgun Harun gitmiş, sanki asırlar öncesinden günümüze gelen bir Harun pratik hayatta varlığını ortaya koymuştu.....

DUVAR USTASI
02-11-2008, 19:56
Fatih Sultan Mehmed'in yerine geçen oğlu ikinci Bayezıd avdan dönüyordu. Bir an önce saraya varıp dinlenmeyi düşünürken atını durdurdu, havayı kokladı ve derin derin nefes alıp ferahladıktan sonra sordu:

"- Bu güzel kokular da nereden gelir böyle?"

Yanındaki vezirlerden biri cevap verdi:

"- Devletlü Padişahım! İstanbul kuşatmasına katılan gazilerimizden tabiat aşığı biri vardır ki, O'na Gül Baba derler. Ak sakallı, nur yüzlü bir ihtiyardır. Şu yamaçları güllerle ve dahi türlü çiçeklerle donattı. Bu hoş kokular O'nun bahçesinden gelmektedir."

Padişah, vezirin anlattıklarını tebessümle dinliyordu. Sözlerini bitirince kararını bildirdi:

"- Merhum babamın bu gazi askerini ziyaret etmek isterim!"

Artık yorgunluklar unutulmuştu. Gül Baba'nın kulübesine doğru yürüdüler. Kulübeye doğru yaklaştıkça gül kokuları artıyor, insanın gözü - gönlü açılıyordu. Değerli misafirlerin geldiğini gören Gül Baba koştu, onları kapıda karşıladı. Padişah, daha atından inmeden sordu:

"- Savaşta bastığı yeri sarsan, barışta oturduğu yeri gül bahçesine çeviren yiğit asker, selam sana!"

Gül Baba mahçup olmuştu, güçlükle konuşabildi:

"- Sizden böyle iltifatlar görmek bizim için ne büyük şereftir Sultanım, sağolun!"

"- Sen ki, İstanbul'u fetheden ordunun bir neferi olarak şereflerin en büyüğünü almışsın Gül Baba. O büyük şerefin yanında bizim sözlerimizin hükmü mü olur?"

Gül Baba tebessümle başını öne eğerken Padişah atından indi ve Gül Baba'nın gösterdiği mindere bağdaş kurup oturdu ve O'nun kendi elleriyle pişirdiği kahveyi yudumlayıp yorgunluğunu giderdi. Sonra da şöyle bir teklifte bulundu:

"- Dilersen seni saraya alayım. Artık çalışma da yaşlılık devrini dinlenerek geçir!"

"- Sağolun Sultanım! Burada oturmak benim için daha iyi. Amma bir iyilik yapmak istersen, şu kulübemin bulunduğu yere bir mektep - medrese yaptır ki, memleketimizin çocukları ilim - irfan öğrensinler!"

Gül Baba'nın sözleri Padişah'ı çok duygulandırmıştı. Yerinden kalkarken O'nu mutlu edecek cevabı verdi:

"- Gönlün rahat olsun Gül Baba, dilediğin olacaktır!"

Sonra bahçeyi gezdiler...

Padişah gülleri okşuyor, eğilip kokluyor ve yanındakilerle konuşuyordu. Bu arada Gül Baba da özenle seçtiği gülleri koparıp demet yapıyordu. Padişah ayrılırken O'na bir demet sarı, bir demet kırmızı gül verdi. Padişah gülleri alıp kokladı, bağrına bastı ve atını sürüp gitti.

Kısa zaman sonra ise Gül Baba'nın kulübesi yıkıldı ve oraya büyük bir bina yapıldı. Zaman içerisinde okul oldu, hastane oldu ama hep insanlığa hizmet etti. 1868 yılında "Mekteb-i Sultani" adıyla yeni bir kimliğe bürünen okul, Cumhuriyet döneminde de "Galatasaray Lisesi" adını aldı.

Gül Baba'nın Sultan İkinci Bayezıd'a verdiği o güzel kokulu sarı ve kırmızı güller önce bu lisenin, sonra da Galatasaray Spor Kulübü'nün sembolü oldu.

Gül Baba'nın türbesi bugün de orada, okulun bahçesindeki yeşillikler arasında duruyor ve ziyaretçilerinden fatihalar bekliyor.

foton
03-11-2008, 13:06
Vay be çok düşündüren bir hikaye teşekkürler Duvar üstası,

DUVAR USTASI
08-11-2008, 16:46
Hemen her gün aynı yoğunlukta geçen günler, çılgınlıkta sınır tanımayan arkadaş çevresi, ailesiyle arasındaki kapanması iyice imkansızlaşan uçurumlar.Bunu telafi etmek için her isteğinin anında gerçekleşmesi,ne yaparsa yapsın asla sorgulanmaması,istediği an istediği yere izinsiz rahatça gidebilmesi,cebinde sayısını bile bilemeyecek kadar bol parasının olması hiç biri ama hiç biri Harun’un içinde bulunduğu bunalımlı günleri huzura çeviremiyordu.O denli sıkılıyordu ki, artık bulunduğu ortamlarda konuşmuyordu bile. O hızlı, uçarı delikanlı bir anda sessizliğe bürünmüştü. Arkadaşları ona “Düşünen Adam” diye lakap bile takmışlardı. Harun için bu günler hayatının en karmaşık en sıkıntılı dönemiydi. Harun artık varlığının sebeplerini sorguluyordu. Varlığı; sınırsızca yaşamak, eğlenmekten mi ibaretti acaba?Varlığının amacı neydi?Fert varlığının sebeplerini sorgularda; toplumlar varlıklarının sebeplerini sorgulamaz mıydı? Harun’un bu yaşantısını sorgulamasına yeni tanıştığı arkadaşı Fatih vesile olmuştu.Üniversitede bu yıl yeni katılmıştı aralarına. Bulunduğu bölümden yatay geçiş hakkı kazanarak okulda aralarına yeni katılmıştı Fatih.Onun katılımı pek çok arkadaşı ve onun içinde çok iyi olmuştu. Oldukça zeki bir delikanlıydı Fatih. Varlığının anlamını bilen, söylem-eylem bütüncüllüğünü yakalamış, yaşantısında Kur’an’ı referans kabul eden, okuldaki nadir gençlerden biriydi.Her yaptığıyla,her söylediğiyle örnek oluyordu çevresindekilere.Çok fazla bir şeyler anlatmasına gerek kalmadan yaptıklarıyla öyle güzel gösteriyordu ki yaşadığı dini.Dürüstlüğü,yardım severliği,hiç ayırım yapmadan herkesle eşit bir şekilde muhabbet etmesi,ihtiyacı olan birine ilk onun yardıma koşması,etrafındakilere olan saygısı,Ezan okunur okunmaz Namaz kılmak için koşturması,özellikle her gördüğü güzellikte veya kötü olan bir olayda Allah ve yaratma ilişkisini çok güzel bir şekilde kurup onunla ilgili bir ayeti söyleyivermesi çok şaşırtıyordu Harun’u. O kadar çok kitap okuyordu ki, elinde okuduğu bir kitap olmadan onu görmek hemen hemen imkansızdı.

Gerçi Harun da okumayı seviyordu ama neden farklı olamıyordu? Sanki okudukça daha bir bataklığa saplandığını hissediyordu. Battıkça batıyor, bunaldıkça bunalıyordu. Sonunda Fatih ile konuşmaya, içerisinde bulunduğu hali paylaşmaya karar verdi. Zaten Fatih’de ona her defasında

- Oturup konuşalım diye teklifte bulunmamış mıydı? Harun bir hafta sonu okul çıkışı Fatih’e seslenir;

- Fatih arkadaşım. Ne haber? Hiç arkana bile bakmadan hızlı hızlı nereye böyle?

- Harun kardeş kusura bakma . Birkaç arkadaşla görüşecektim. Sözüm var da, ona yetişmeye çalışıyorum. Ama biraz vaktim var yine de.Hayırdır bir şey mi vardı?

- Buna sevindim dostum. Ben seninle konuşma