PDA

View Full Version : Su ve Dua



selçuk efendi
07-11-2006, 15:13
Su ve Dua
Dr. Senai Demirci

SU insan hayatının en önemli vazgeçilmezi... Susuz edemiyoruz. Susuz hayat mümkün görünmüyor. İnsan vücudunun ve yeryüzünün dörtte üçü, meyvelerin ise yüzde 90’a yakını sudan oluşuyor. Aslında her birimiz ‘su içinde’ yaşıyoruz. Hücrelerimiz ince bir zarla çevrelenmiş birer su küpüne benziyor. Bu küçücük küpler içindeki herşey su içinde oluyor.

Su hayatımızın bu kadar merkezinde olduğu halde, suyu hep varmış varsayıp üzerinde düşünmeye bile değer görmüyor olabiliriz. ‘Sudan ucuz’ pek az şey var gündelik hayatımızda. Sözümona, su basit bir madde. Sıradan bir molekül. Önümüz sıra akıp giden, cansız, duygusuz birşey.

Öyle mi?

Japon araştırmacı Dr. Masaru Emoto’nun on yılı aşkın bir süredir gördükleri, suyun hiç de duyarsız, cansız, sıradan bir şey olmadığını düşündürüyor. Su sesi dinliyor, söze kulak veriyor, çevredeki duygu atmosferini yüzüne yansıtıyor. Deyim yerindeyse üzülüyor, ağlıyor, küsüyor, seviniyor, gülüyor, neşeleniyor, barışıyor.

Emoto’nun yaptığı çalışmalar su moleküllerinin ve atomlarının bir insan duyarlılığına sahip olduğunu ‘resm’en ortaya koyuyor. Emoto’nun bugünlerde dünyanın çeşitli şehirlerinde heyecanla sergilediği çarpıcı görüntüler herşeyi anlatıyor.

Dr. Emoto her bir maddenin kendine özgü bir manyetik alanı olduğu gerçeğinden yola çıkmış ve ilk olarak suyun manyetik alanını incelemeye başlamış. Emoto, herşey gibi, su moleküllerinin de manyetik alanının elektronların atom çekirdeği etrafındaki dönüşlerinden kaynaklandığını hatırlatıyor. Elektronların dönüşü ve dolayısıyla da suyun manyetik alanı, çevredeki ses dalgalarından etkilenebilir miydi? Konuşulan sözlerin içeriğinin olumlu ya da olumsuz olması suyun manyetik alanını ve dolayısıyla moleküler ve atomik yapısını etkileyebilir miydi? Emoto mikroskopla fotoğrafını çektiği su kristallerine bakarak, bu sorulara kesin bir “Evet” cevabı veriyor.

Emoto ve ekibi ilk olarak suya müzik dinletmiş. Bir miktar arıtılmış suyu birkaç saat farklı müzikler yayınlayan iki hoparlörün önünde bekletmişler, sonra bu suları dondurarak su kristallerinin fotoğrafını çekmişler.

Emoto’nun ekibi su moleküllerinin insan sözünün içeriğinden nasıl etkilendiğini görmek için Fujiwara Barajından topladıkları suya dua okumuşlar. Su kristalinin duadan önceki biçimi ile duadan sonraki biçimi arasında belirgin bir farklılık gözlemlemişler.

Suyun tüm bir hayatı yakından ve derinden etkilediğine dikkat çeken Dr. Emoto, negatif duygularla içilmiş suyun ya da negatif duygular yüklenmiş suyun canlı bedeni içindekilere adı konmamış zararlar verebileceğini belirtiyor. Canlı bedenleri büyük oranda su içerdiğine göre, negatif duyguların, sözlerin ve müziklerin kanser oluşumuna zemin hazırlayacak derin moleküler değişikliklere de yol açabileceğine dikkat çekiyor.

Bu bakımdan, siz siz olun, sevdiklerinizin ‘huyuna suyuna gidin.’ Tek bir sözünüzün ve hatta bakışınızın bile vücut kimyasını etkileyebileceğini aklınızdan çıkarmayın.

kaynak: http://www.zaferdergisi.com/article/?makale=1501

selçuk efendi
07-11-2006, 15:14
http://www.life-enthusiast.com/twilight/research_emoto.htm

linkte Dr. Emoto ile ilgili yapılmış bir söyleşi var... fotoğrafları çevirileriyle birazdan buraya aktarmaya çalışacağım...

selçuk efendi
07-11-2006, 15:33
http://img377.imageshack.us/img377/9767/fujiwarabeforejb9.jpg (http://imageshack.us)
Fujiwara barajından alınmış su

http://img292.imageshack.us/img292/3729/fujiwaraprayerdm0.jpg (http://imageshack.us)
Fujiwara'dan alınan su (dua edildikten sonra)

http://img377.imageshack.us/img377/1387/heavymetalce9.jpg (http://imageshack.us)

heavy metal müziğe maruz kalmış suyun tepkisi

http://img451.imageshack.us/img451/7912/loverp5.jpg (http://imageshack.us)

sevgi

http://img369.imageshack.us/img369/6734/makemesickbp9.jpg (http://imageshack.us)

beni hasta ediyorsun, seni öldüreceğim...

http://img369.imageshack.us/img369/596/nov1smlovegratitudeur5.jpg (http://imageshack.us)

sevgi + şükür

http://img454.imageshack.us/img454/5016/thankyoubz6.jpg (http://imageshack.us)

teşekkür ederim

selçuk efendi
07-11-2006, 15:37
İşte bunları farkettikten sonra, şimdi gelelim Müslümanlığın bir gereği olarak bize teklif edilen “abdest” olayına!.

1986 yılında yayınladığım “İNSAN VE SIRLARI” isimli kitabımda “abdest” olayının tanrıya tapınmak için değil, kişinin bedeninin biyoelektrik enerjinin, sudaki enerjiden yararlanması amacına dönük olduğunu açıklamıştım. Su bulunmayan ortamda yapılan teyemmümün ise bünyedeki statik elektriğin topraklanması amacına dönük olduğunu anlatmıştım. Taklit ehli olarak yetiştirilen kitle ise o zamandan bu yana hep karşı çıkmıştı bu gibi açıklamalarıma, biz tanrıya tapınmak için abdest alırız hikmeti bizi ilgilendirmez, diye!!!.

Şimdi bir adım daha ileriye gidip, bu konudaki çok önemli bir sırrı daha açıklayalım...

Allah Rasûlü muhteşem insan Hazreti Muhammed aleyhisselâm daima “abdest” alırken dua ediyordu; herkese de abdest alırken dua etmesini tavsiye ediyordu...

Niçin?...

Gökteki tanrıya seslenip, “ey tanrı bak senin peygamberinin dediğini yapıyorum; sen de beni nur eyle”, diye mi?

Yoksa?...

İşte geldik, Allah Rasûlü Muhammed Mustafa’nın bir mucizevî tesbitine daha...

Kişi, abdest alırken, dua etmek suretiyle, belli bir anlam ihtiva eden beyin dalgalarıyla su kristallerini değiştirerek, etkileyerek, iyonize ederek vücüduna yararlı su iyonlarının girmesini sağlar!.

Su içerken veya birşey yerken elindekine besmele “OKU”manın (beyin dalgalarını içtiğine veya yediğine yönlendirmenin) anlamı da buradadır!.

Kurşun döktürmek ise dinsel bir ritüel olmayıp, başta birikmiş bunalım oluşturan statik elektriğin, akıtılan eriyik kurşuna boşaltılması amacına yöneliktir.

Beyni, göz ve kulağına esir düşmüş; gördüğünün ötesini düşünmekten âciz; çağdaş bilimlerden ve dünyadaki tesbitlerden bîhaber kimselerin bunları anlaması elbette çok zor! Ne var ki dünya dönüyor ve bir kısım insanlar hâlâ yüzyıllarca önceki kulübelerinde yaşamakta ısrar etseler dahi; öte yanda gökdelenler uzaya yükselip, uydudan bahçesindeki böcekler seyredilebiliyor!.

Ve dahi, su kristallerinin insanların yaydıkları düşüncelere göre nasıl şekil aldıkları mikroskoplarla açık seçik tesbit edilebiliyor!.

İnsan beyninin farkında olarak veya olmayarak yaydığı dalgalar, aynı esasla, suyu, sudan varolmuş canlıları sürekli etkilemektedir. Bu yüzden de “insan düşüncelerini açıklasa da açıklamasa da sonucunu yaşayacaktır” anlamına gelen bilgi verilmiştir Bakara suresi 284. âyetinde.

İnsan beyninin yaydığı düşünce dalgalarının suyu nasıl etkilediğini gösteren araştırma sonuçlarını aşağıdaki linklerden İngilizce okuyabilirsiniz.

http://www.hado.net/index2.html

http://www.wellnessgoods.com/messages.asp

http://www.adhikara.com/water.html

http://www.life-enthusiast.com/twilight/research_emoto.htm

http://www.cerncourier.com/main/article/46/2/8

(İngilizce bilmeyenler Prof. Dr. Masaru Emoto’nun Türkçeye çevrilerek yayınlanmış “SUYUN GİZLİ MESAJI” isimli kitabını okuyabilirler.)

Şimdi bu konuyu çok iyi düşünelim!.

Abdest alırken dua okumak, yani, düşünceni dileğini beyin dalgaları şeklinde suya yönlendirerek, su kristallerini şekillendirme ve o suyu ozmos yoluyla vücuduna almak... Ya da “suya okumak” denilen şekilde belli bir anlam taşıyan beyin dalgalarını suya yönlendirerek o yönde suyu şekillendirmek ve o suyu içmek veya içirmek!..

Düşünün ki, insan vücudunun yaklaşık yüzde 80’i sudur. Bu duruma göre, bu su yapı ağırlıklı varlığa, karşısındaki kişinin yönelerek pozitif veya negatif düşünce dalgalarını yollaması, acaba ne boyutta tesirler oluşturur?..

1400 küsur yıl önce, çölün ortasında, bugünün bilgilerini hayal bile etmesi hayal edilemiyecek bir toplum içinde yaşamış olan o yüce Zât’ın, tüm açıklamaları aslında Yaratan’ın bir mucizesidir... Ne var ki, bunları değerlendiremeyen, “biz inanıyoruz bize yeter” diyen ve taklitle ömür süren toplumların “sevgili peygamberimiz”den öte görebilecekleri hiç bir şey yoktur ne bu dünyada ne de öte dünyada! Zira, “Dünyada âmâ olan öte yaşam boyutunda da ebeden kördür” gerçeği ile yüzyüzeyiz. Değeri değerlendirmek, ancak onun açıklamalarını anladıktan sonra mümkün olur.

Allah Rasûlü muhteşem insan Muhammed aleyhisselâm, yaşamı boyunca “OKU”duğu “Sünnetullah”, yani, Allah isimleriyle işaret edilen anlamların, evren içre evrenlerde açığa çıkış sistem ve düzenine dayalı olarak, nice mucizevî tesbitlerde bulunmuştur!. Ne var ki, vahiy veya keşif yollu açığa çıkan bu tesbitlerini, o devrin yaşam şartları içinde tüm detaylarıyla açıklayamamış, sadece elde edilecek sonuçlarına göre “şunu yapın” veya “şöyle yapın” şeklinde uyarılarda bulunmuştur. Konuları mecaz veya işaret yollu anlatmıştır.

Eğer, düşünmeden yaşayan taklitçi grubundan değil isek, bize düşen, Allah Rasûlü’nün her dediğini anlamaya çalışmak,; ne yaparak veya ne söyleyerek, bize neyi anlatmak istediğini, deşifre etmek olmalıdır.

Bugünkü bilimle bu kadarcık anlayabiliyorum o Zât’ı... Yarınkiler, muhakkak ki bizim farkedemediklerimizi dahi farkedecek; O’nun ihtişamını çok daha fazla anlayacaklardır......

Son olarak şunu sakın unutmayalım... Ne “Allah” ismiyle işaret edilenin, ne de Allah Rasulü’nün, bizim yapacağımız hiç bir çalışmaya ihtiyacı yoktur!. Yapılanlar tanrıya tapınma amaçlı değil; her varlığın Allah adıyla işaret edilene kulluğu içindir. Kim ne yapıyorsa veya yapacaksa yalnızca kendi geleceğini güzelleştirmek için yapacaktır. “İbadet başka amaçla değil yalnızca kulluk için yapılır” cümlesinin anlamı, “ibadet ötedeki tanrıya tapınmak için yapılır” olmayıp; “ibadet, varlığındaki Allah ismiyle işaret edilenin kuvvelerinin sende açığa çıkması, geleceğine mutluluk getirmesi amacıyla, beynine yön vermen için yapılır, ki bu da gerçek kulluktur”, demektir!. İnsan, sorgulayıp düşünebildiği, o çağda ve şartlarda bildirilenlerin azametini farkedebildiği kadarıyla, Rasulullah’ın değerini anlar; o nisbette de Kendilerine yakın olur.

kaynak: http://www.ahmedbaki.com/turkce/yeniyazilar/mucizevi.htm

selçuk efendi
07-11-2006, 19:01
Dua öyle bir güçlü bir vesiledir ki, hastalıkları iyileştirir, suyu dahi halden hale sokabilir. Bu konuda Japon Bilim adamı Prof.Dr.Masaru Emoto’nun su üzerine yaptığı bir araştırma son derece ilginç yeni bilgiler sunuyor bize.. Yaptığı araştırmanın verilerine göre, “The message of the water” isimli kitabında, “Su, cansız bir madde değil; canlı ve duyguları algılayan kristallerden oluşmaktadır. Su çevresinden pozitif ve negatif bilgileri alır ve ona göre tepki verir.”diyor Prof.Emoto.

“Emoto, üç yıl kadar önce mikroskopla yaptığı araştırmalarda, donmuş su kristallerinin dış tesirler karşısında çok değişik şekillerde reaksiyon gösterdiğini keşfetti. Bu araştırmalara göre su kristalleri, dış çevre tesirlerinin yanı sıra, müzik, söz ve kavramlara da tepki veriyor.

Emoto, on iki yıl süren çalışmaları ve yaptığı on binlerce deney neticesinde, suyun sadece iyi ve kötü bilgileri, müzik ve sözleri değil, hisleri ve şuuru da kaydettiğini ortaya çıkardı.

Çekilen kristal fotoğraflarında suyun verdiği mesaj çok açık; sevgi ve minnettarlık gibi duygular fıtrat tarafından tasvip görmüştür. Yani sevgi ve minnettarlık, fıtratın özüdür. Su, ne kadar sevgi, duygu ve âhenk dolu söz ve musikî ile karşılaşırsa; altıgen kristal yapısı da o kadar güzel ve düzgün olmaktadır. Meselâ çekilen fotoğrafların birinde suyun yanında "şeytan" dendiğinde, kristaller kaotik bir biçime girerken, diğerinde de güzel sözlerle dua edildiğinde, suda, berrak ve estetik yapısı ile mükemmel bir altıgen ortaya çıkıyor. Emoto, bu çalışmalarıyla görünmeyen bir ruh âleminin varlığına da işaret ediyor.

Emoto’nun ekibi su moleküllerinin insan sözünün içeriğinden nasıl etkilendiğini görmek için Fujiwara Barajından topladıkları suya da dua okumuşlar. Su kristalinin duadan önceki biçimi ile duadan sonraki biçimi arasında belirgin bir farklılık gözlemlemişler.

Emoto, araştırmasıyla suyun sadece hâfızasının ve bilgi taşıyıcı özelliğinin olmadığını, aynı zamanda kâinatın dilini ve gerçek sevgi titreşimini de yansıttığını ispatlamaktadır. Meselâ iki kavanozun içine haşlanmış pirinç konuyor. Birine “teşekkür” , diğerine “aptal” yazılıyor. Bir ay boyunca bu sözler bu şişelere söyleniyor. Netice çok enteresan: "Aptal" denen kavanozun içindeki pirinçler siyahlaşıyor ve kavanozdan çok kötü koku çıkıyor. Diğerinde ise; pirinç beyaz kalıp, hoş bir koku yayılıyor. Bu da gösteriyor ki, kötü ve iyi sözler, su ve pirincin üzerinde tesirli oluyor. Öyleyse Allah'ın nimet ve ihsanlarına karşı, zikir, fikir ve şükür vesilemizi hiç unutmamamız gerekiyor. Bilhassa Bismillahirrahmanirrahim ile Elhamdülillah gibi son derece basit ve etkili duaları hiç unutmamalıyız..

Başlangıçta söylenen bir söz var ve bu söz, önce maddî bir titreşime, şekil oluşturan bir sese dönüşüyor. Ve sonra tekrar belli bir bilgi haline geliyor. Su böyle frekansları en açık bir şekilde ispatlanabilir olarak çeken bir maddedir. Su kristallerinin şekli, dünyanın nasıl bir durumda olduğunu gösteriyor. Meselâ; Berlin, Londra veya Paris'teki klorlu çeşme sularının dejenere olmuş kristal yapılarına karşılık; temiz kaynak suları estetik ve çok ince dizayn edilmiş altıgen yapılar göstermektedir. Bu geometrik şekil tabiattaki bütün hayat olaylarının temel biçimini oluşturuyor. Heavy-metal müzik ve küfür sözlerinin aksettiği suyun kristal yapısı, yapılan deneylerde tamamen parçalanıp dağılarak eski kristal formları binlerce parçaya bölünüyor. Vücudumuzun % 70 gibi büyük bir kısmının sudan oluşması gerçeği de, bizim, diğer insanların ve tabiatla olan münasebetlerimize dikkat etmemiz gerektiğini ortaya koyuyor.

Su Kristalleri adlı kitabında suyu çeşitli yönlerden ele alan Prof. Emoto, çalışmalarının ilmî temelini oluştururken, din gerçeğini de göz ardı etmiyor. "21. yy'da en önemli olayın ilimle dinin yeniden buluşması olacağını düşünüyorum. Eğer din olmasaydı insan aptallaşacak, modern ilim de hiçbir zaman ortaya çıkmayacaktı." diyor.

Emoto, su kristallerinden edinilen bilgilerden depremin önceden tespit edilebileceğini söylüyor. Bunun için evvelâ deprem olan bölgelerdeki su kristalleri hemen incelenerek, suyun buna verdiği tepki gözlenmelidir. Daha sonra bilgisayar bağlantılı mini mikroskoplarla sürekli bu bölgelerdeki su kristallerinin bir merkezde değerlendirilerek takip edilmesi gerekiyor. Zira deprem bölgelerinde yer altında meydana gelen değişikliklerin bir anda olmayıp, günler, hattâ haftalarca sürdüğünü ve bu değişikliklerin oradaki su kristallerinden takip edilebileceğini söylüyor. Su kristallerinin fotografının çekilmesi de şöyle oluyor: Önce su eksi yirmi derecede donduruluyor. Sıcaklığı eksi beş dereceyi bulduğunda kristal ortaya çıkıyor. 5 mm'lik buz parçasında ancak 25 mikron, yani 0,025 mm büyüklüğünde bir kristal oluyor. Bu yüzden bunun 200 defa büyütülmesi ve bu esnada en ufak bir titreşimin meydana gelmemesi gerekiyor. Su kristalleri de yaklaşık elli-altmış saniye, buzun sıcaklığı sıfır dereceye ulaşana kadar görülebiliyor.

kaynak: http://www.hanimlar.com/moduller.php?modul=makale_oku&id=372

selçuk efendi
07-11-2006, 19:13
çok daha ayrıntılı bilgi burada:

http://www.falundafatr.com/turkish/yaz/022.html

JoNaThAn
07-11-2006, 19:32
sözkonusu dua değil, sevgi sözcüğü.o konuyla ilgili bir istanbul projemiz bile var.emotoyu istanbula getircez.

suyun hafızası olduğu yönünde bir araştırma ve deney.suyun sevgiyle söylenmiş sözcüklere o duruma göre tepki verdiğinin kanıtı.

burda ise herşeyi duaya yormuşsunuz..

dua hastalığı iyileştirmez..güzel sözcükler insan psikolojisi ve doğal olarak sağlığına iyi gelir..anlamını bilmeden dua ederseniz ezbere, hiçbir işe yaramaz.sihirli bir sözcük değil dua..

ama içten gelen en güzel sevgi sözcüğünü, yine içten gelen o sevecenlikle haykırırsanız bunun etkilerini çevrenizde gözlemleyebilirsiniz;)ana tema budur.bu duruma suyun verdiği tepki ise bilimsel yolla gözlemlenmiştir..

saygılar..

gemici
07-11-2006, 20:01
heavy metal müziğe maruz kalmış su şekli bence en güzeli

selçuk efendi
07-11-2006, 20:22
bence burada sözkonusu olan sözcükler değil; duygular, düşünceler ve dolayısıyla varlıklardan yayılan dalgalar... dua da sonuçta bunu karşılayacak en kapsamlı kelime... dua denilen şey kelimeden ibaret değildir ama çevreye aktarırken genelde kelimelere dökmek gerekir...

henüz Emoto'nun kitabını okumadım ama anladığım kadarıyla durum budur...

selçuk efendi
07-11-2006, 21:28
Masaru EMOTO

"İÇİNDE SU OLAN ŞİŞENİN ÜSTÜNE YAZILMIŞ VEYA SÖZEL SÖYLENMİŞ OLAN SÖZCÜKLER, DÜŞÜNCELER, SUYA ÇALINMIŞ OLAN MÜZİK VEYA OYNATILMIŞ FİLM İLE SUYUN YAPISAL ÖZELLİĞİ DEĞİŞİR."

Yaratıcı Japon bilim adamı Emoto'nun çalışmasında somut kanıtlarla insanın titreşimsel enerjisinin, düşüncesinin, kelimelerin, fikir ve müziğin, hatta son yaptığı çalışmalarda suya oynatılan filmlerin dahi suyun moleküler yapısını etkilediğini ispat etmiştir. Su bu gezegendeki yaşamın kaynağıdır. Beden bir sünger gibidir ve hücre denilen, sıvı dolu trilyonlarca odacıktan oluşur. Yaşamımızın kalitesi sıvımızın kalitesi ile direk bağlantı halindedir. Su son derece uyumlu bir maddedir. Fiziksel şekli kolayca bulunduğu ortama adapte olur. Fakat değişen sadece fiziksel şekli değildir, moleküler şekli de değişir. Çevreden aldığı enerji veya titreşimler suyun moleküler şeklini değiştirir. Bu anlamda su sadece görsel olarak çevresel durumu yansıtmaz, aynı zamanda moleküler anlamda da yansıtır.
Bay Emoto görsel anlamda bu moleküler değişimi belgelemekte. Su damlacıklarını dondurup fotoğraf çekme kapasitesi olan bir karanlık alan mikroskobu altında inceliyor. Yapılan çalışmalar çevresel etkilerin suda yarattığı moleküler değişimi açıkça ortaya koymakta. Bay Emoto dünyanın değişik kaynaklarından alınan ve değişik durumlarda olan suyun kristalize şekillerinde birçok büyüleyici farklılıklar keşfetmiş. Akarsulardan ve kaynaklardan alınan su çok güzel geometrik şekilleri olan kristal desenler gösterirken, sanayi ve yerleşimin yoğun olduğu yerlerden alınmış kirli ve toksik su ile su borularında, depolarda bekletilen durgun su damıtılmış olsa bile kesin olarak şekilsel bozukluk ve rastgele oluşmuş kristal şekiller oluşturuyor.

kaynak: http://sufizmveinsan.com/arastirma/suyun_hafizasi_var.htm

selçuk efendi
07-11-2006, 21:33
Dr. MASARU EMOTO ve SU KRİSTALLERİ MUCİZESİ

Su! Üzerinde yaşadığımız dünyanın büyük bir bölümü sudan oluşmuştur, aynen bizim bedenlerimiz gibi.

Ancak, öncü bir Japon araştırmacının su ile ilgili olan fotoğraflarla doküman haline getirilmiş şaşırtıcı keşfini öğrenene kadar biz su hakkında çok az şey biliyorduk. Bu keşif bize bilmediklerimizi öğretti ve üzerinde yaşadığımız dünyanın en kıymetli kaynağı ile ilgili olarak yeni bir şuur seviyesine ulaşmamızı sağladı.

Dr.Masaru Emoto 1943 yılında Japonya da doğdu uluslarası ilişkiler ağırlıklı olarak aldığı üniversite eğitiminden sonra ikinci bir üniversite eğitim aldı ve Alternatif Tıp Doktoru oldu. Su kristalleri fotoğraflarını ‘’Suyun Verdiği Mesajlar’’ isimli iki kitabında yayınladı ve bu kitaplar tüm dünyada 400 bin adet sattı.

Dr.Emoto’nun su araştırmasını bu kadar popüler kılan nokta ise onun bu araştırma ile ispat ettiği düşünce ve duyguların fizik realiteyi etkilediği gerçeğidir. Aynı yerden alınan su örneklerine yazılı ve sözlü kelimelerle veya müzikle değişik niyetler, düşünceler yönlendirildiği, odaklanıldığı zaman ‘’su kendi ifadesini değiştimektedir’’.

Temel olarak Dr.Emoto suyun ifadelerini yakalamayı başarmıştır. Geliştirdiği teknikte çok soğuk bir odanın içinde son derece güçlü bir mikroskop ve çok yüksek hızlı bir fotoğraf çekim şekli uygulamıştır. Bu teknikle henüz oluşmuş donmuş su kristallerini fotoğraflamıştır. Ancak, değişik bölgelerden alınmış su örneklerinin hepsi kristalize olamamaktadır. Örneğin, çok kirli nehirlerden alına su örnekleri sadece suyun içinde bulunduğu hali, durumuu gösterirler.

Dr.Masaru Emoto donmuş suda oluşan kristallerin kendilerine belirli düşünceler yoğun olarak yönlendirildiğinde değişiklik gösterdiğini keşfetmiştir (düşüncenin şekline göre su kristalleri değişiklik gösterir).

Yapılan deneyler sonucunda çok temiz kaynaklardan gelen su örneklerinin ve kendilerine sevgi dolu sözcükler söylenen su örneklerinin aynen kar tanelerinin modeline benzeyen çok parlak, yoğun motifli, simetrik ve çok renkli desenler oluşturdukları görülmüştür.

Buna karşılık çevre kirliliğinin çok olduğu bölgelerden gelen su örnekleri veya negativ düşüncelere maruz bırakılan su örnekleri ise koyu renkli, asimetrik ve tamamlanmamış motifler oluşturmuşlardır.

Bu araştırmanın ve keşiflerin sonuçları bizim üzerinde yaşadığımız dünyayı ve kendi sağlığımızı nasıl positiv olarak etkileyebileceğimizi göstermiş ve devrim niteliğinde şuursal bir farkındalık yaratmıştır.

Dünyanın her tarafından konferanslar vermek üzere davet edilen Dr.Emoto Japonya, Avrupa ve Amerika da canlı deneyler yapmış ve düşüncelerimizin, davranışlarımızın, duygularımızın çevre üzerinde ne kadar derin etkileri olduğunu göstermiştir.

Bu konu ile ilgili olarak Amerikan Holistik Tıp Derneği Başkanı ve aralarında ‘’Kutsal Şifacılık’’ isimli kitabı da olan 295 yayını olan Dr.Norman Shealy şu yorumu yapmıştır:

‘’Dünyanın yarısı sularla kaplıdır ve bizim vücudumuzun dörtte üçü de sudur. Su, bizim içinde yaşadığımız dördüncü boyutla ruhumuzun beşinci boyutu arasındai bağlantıyı temsil eder. Bundan evvel pek çok çalışma, şifacıların hidrojen birleştirmeleri veya suyun infrared ışınları emmesi ile ilgili gözle görünmeyen etkilerini meydan çıkartmıştır. Ancak, bu çalışmaların hiçbirisi Dr.Emoto nun zarif çalışması ile boy ölçüşemez. Düşünce ve güzelliğin etkisi bundan evvel bu kadar iyi bir şeklide hiç anlatılamamıştı.’’

Naturally Well mecmuasının editörü olan Marcus Laux ise şöyle bir yorum yapmıştır ‘’Galile, Newton ve Einstein gibi Dr. Emoto’nun net vizyonu bize hem kendimizi hemde evreni farklı bir şekilde algılamayı göstermiştir. Burada bilim ve ruh birleşerek bizim dünyayı algılayışımızla ilgili inkar edilemeyecek bir kuantum sıçraması yapmış, sağlığımızı kazanarak nasıl huzur yaratabileceğimizi göstermiştir.’’

Bütün bunlara ek olarak şimdilerde yeni bir çalışma yapan Dr.Emoto bunu Islam dünyasına hediye edeceğini bildirmiştir. Bu çalışmada Allah’ın 99 ismi su örneklerinin üzerine yazılmakta ve oluşturdukları su kristali fotoğraflanmaktadır. Buna örnek olarak ‘’Adl ve Muksit’’ isminin yazılmış olduğu suyun oluşturduğu kristalin resmi Dr.Emoto’nun web sayfasında yayınlanmaktadır.

Kaynaklar: Dr. Emoto web sayfası www.masaru-emoto.net/english/entop.html
www.whatthebleep.com

Dr. EMOTO ve HADO FELSEFESİ

www.hado.com’dan derlenmiştir

Araştırmacı Dr.Masaru Emoto Tokyo da bulunan Hado Enstitüsünün başkanıdır. ‘’Hado’’ fenomeni ile ilgili yazdığı pek çok kitap vardır. Japonca da bu kelimeyi meydana getiren iki hece ‘’dalga’’ ve ‘’hareket’’ anlamına gelmektedir.

Aşağıda ki tanım ise Dr.Emoto tarafından yapılmıştır ve suyun tabiatı ile ilgili olarak pek çok keşif yapmasına vesile olmuştur.

Dr. Emato ya göre Hado tüm maddede atomik seviyede görülen titreşim desenine verile isimdir ve bunun temeli de insan şuurudur.

Yıllar geçtikçe ve Dr. Emoto nun teorisi kabul gördükçe Hado anlayışıda bütün Japonya da yaygınlaştı. Öyle ki bu kelime günlük konuşma dilinin bir parçası oldu. ‘’Buranın hado su çok düşük haydi gelin buradan ayrılalım’’. ‘’Gelin çevremizin Hado sunu değiştirelim.’’ İşte bu tip konuşma şekilleri özellikle Emoto’nun devrim yaratan su kristalleri ile ilgili çektiği fotoğrafların yayınlanmasından sonra Japonya da çok yaygınlaşmıştır.

Ancak, resimleri sadece kristalize olmuş bir su molekülü olarak düşünmemek lazımdır. Dr.Emoto yu Hado fenomeninin öncüsü yapan şey onun DÜŞÜNCE VE DUYGULARIN FİZİK REALİTEYİ ETKİLEDİĞİNİ İSPAT ETMİŞ OLMASIDIR.

Yazılan ve söylenen kelimelerle değişik hado=titreşimler meydana getirmekte ve hatta müzik dinletildiği zaman da su ‘’ifadesini değiştirmektedir.’’

Örneğin insan şükran duygusunu ifade edince bu hemen suya yansımaktadır.

Bu konu ile ilgili sıkça sorulan sorulara ve cevaplarına aşağıda yer verdik:-

Soru: Su kristali bize ne anlatıyor?

Cevap: Su kristalleri meydana gelen titreşimlerin deseni ve görüntüleridir. Genelde positiv titreşimler güzel bir şekilde oluşmuş su kristalleri meydana getirirler ve kristalizasyon oranı negative titreşimlerin meydana getirdiklerinden daha fazladır.

Soru: Su kristalleri neden çeşitli kelimeler ve onların manalarına bağlı olarak değişiklik gösteriyorlar.?

Cevap: Bütün lisanlar tabiatın titreşimlerinden meydana gelir. Ebeveynlerimiz ve öğretmenlerimizden tarafından eğitildikten sonra biz tabiatın lisanını konuşmaya başlarız. Ancak, biz küçük yaşlarda onların konuştuğu lisanı nasıl öğrenebildik? Muazzam büyüklükteki tabiatın titreşimi bizi bu sorunun cevabına yönlendirebilir. Positive titreşimler güzel sözleri yarattı ve negativ titreşimler ise negativ kelimeler yarattı. Bu evrenin en temel prensibidir.

Soru: Şayet suya önce negative bir söz olan ‘’beni rahatsız ediyorsun’’ söylenip ardından tekrar ‘’Sevgiler ve teşekkürler’’ gibi bir ifade söylenirse su gene güzel kristaller oluşturabilirmi?

Cevap:Evet, oluşturabilir. Özellikle ‘’Sevgiler ve teşekkürler’’ gibi bir kelime yaptığımız araştırmalara göre en güzel su kristalini oluşturmuştur.

Soru: Hangi tip su insanlara en uygun olanıdır?

Cevap: Birlikte kendinizi en rahat hissettiğiniz su. Kendinizi su ile yanyana koymaya çalışın. Öyle ki, biz su çeşitleriniz arasından seçim yapabilir ve kendimize en uygun olanını bulabiliriz. Suyu aynen bir erkeği veya kadını sevdiğimiz gibi sevmeliyiz.

Soru: ‘’Suyun verdiği Mesajlar’’ isimli kitabınızda delillerle sabit olan bir fotğraf kolleksiyonu var. Bundan da şu sonuca varabiliriz; hayvanlar, bitkiler, insanlar, organik veya inorganik herşey, kısacası tüm varlık birbirleri ile olan ilişkilerinde muhteşem bir ahenk içindedirler. Diğer taraftan inanıyorumki aynı deneyi tekrar tekrar yapmakta sonuçların aynı veya farklı olup olmadığını görmek açısından büyük fayda var.

Cevap: Evrenin sürekli bir akış içinde olduğu söyleniyor. Bu dakika bir sonraki dakikada burada olamaz. Bu bağlamda su kristalleri de aynı sonucu vereceklerdir, ancak deney yapılan ortam aynı kalırsa beklediğimiz gibi aynı sonuçları alırız. Bu yüzden kelime deneyleri için el yazısı değilde basılmış harfler kullanıyoruz. Tabii daha kapsamlı bir görüş bildirmek için daha fazla deney yapmamız gerekiyor.

Soru: şayet DNA ve insan dokusunun ve virüslerin kelimelere reaksiyon verdiğini bilseydik bunu tedavi amaçlı kullanabilirmiydik?

Cevap: İnsan bedenin yapısı 42 octavdan meydana gelmiştir ve bu frekanslarla ifade edilebilir. Bu da demektirki hem bakteriler hem de mitokondri bu skalada yer alırlar. Şayet, biz, bunlara denk gelen uygun frekansları yayabilirsek o zaman bir iletişim imkanı doğabilir. Zaten şimdi de pek çok insan alternatif tıp uygulamalrı yapıyor, ama bu teori hakkında bilgileri yok. Zaten DNA ve virüslerin yüksek frekans seviyelerinde yer aldığını gördüğümüze göre bu konuda önemli olan şuurumuzu nasıl yönlendireceğimizdir frekansları konuşmaktansa.

Soru: Su da benlik veya rahatsızlık duygusu varmıdır?

Cevap: Sonuç olarak su da benlik veya rahatsızlık yoktur. Ancak, suyun misyonu bizim düşüncelerimizi veya önlerindeki herhangi birşeyi taşımak ve çok boyutlu bir nakliyeci olarak davranmaktır. Su, sürekli olarak verilen bilgileri kopyalar. Su kristali fotoğrafına baktığımızda ilk etapta suyun şuurlu olduğunu düşünürüz. Bu durumda su, projeksiyon yapan bir yansıtıcı ve ayna görevini yapan tek şeydir.

www.hado.com’dan derlenmiştir

kaynak: http://sufizmveinsan.com/arastirma/sukristalleri.html

foton
08-11-2006, 10:47
bence burada sözkonusu olan sözcükler değil; duygular, düşünceler ve dolayısıyla varlıklardan yayılan dalgalar... dua da sonuçta bunu karşılayacak en kapsamlı kelime... dua denilen şey kelimeden ibaret değildir ama çevreye aktarırken genelde kelimelere dökmek gerekir...

henüz Emoto'nun kitabını okumadım ama anladığım kadarıyla durum budur...


yazıların muhteşem etkileyici tebrikler

Smyrna
08-11-2006, 11:28
redkit'in bu topiğide kapatmaması dileğimle:) geçen off topicte heralde böyle güzel bi niyetle açılmış topiği daha ilk mesajından itibaren kilitlemişti, su bu dünyada en güzel düzenleyicidir insan vücünda maddi olsun manevi olsun, sadece insan üzerinde değil her türlü canlı bitki hayvan aleminde vede bilindiği üzere cansız alemdede bu düzenleyeci işlevsel hale getirici özelliğe sahip madde, görebilenler için muhteşem sistem....

selçuk efendi
08-11-2006, 11:41
merak etmeyin, mesajlar rayından çıkmaz ve kurallara aykırı hale gelmez ise birşey olmaz... Bunun yanında, ben açarken sadece bilgilendirme amacıyla açtım ve eğer tartışmaya dönmezse iş, zaten çok fazla katılım olmayacaktır... insanlar 'aa, bak bu da varmış' deyip geçip gidecek veya düşünce dünyasında gerekli bağlantıları kurup yeni ufuklara doğru yol alacaktır... bu bilgiyi değerlendirip şükür ederse de yine faydası kendinedir çünkü anladığım kadarıyla, şükür nimeti arttırır; şikayet de şikayet edeceğiniz yeni konuların sizi bulmasını sağlar...

hıtec
09-11-2006, 03:20
sn.Selçuk efendi, yazdıklarınız çok etkileyici, araştırmalar ve bulgular çok etkileyici, bence tamamen doğru,insanın kendini tanımasını,tanıdıkça bilginin tadına varması müthiş.Herşey sonsuzluğa doğru büyüyor,ama sonsuzluğa doğru da küçülüyor, yani atomlar incelendikçe daha küçük varlıklar ortaya çıkıyor,onlar inceleniyor,daha küçüğe iniliyor,ama hep işin ucu sonsuzluğa gidiyor, ama anlamsız bir iki uçlu sonsuzluk değil,hepsi anlamlı daha küçük ve daha büyük parçalar, hepsi etkiye tepki veriyor; adını bilmediğim atomu oluturan (elektron,çekirdek ve adını bilmediğim,fakat bilim tarafından adlandırılmış daha küçük parçalar ve sürekli daha küçükleri bulunuyor) küçükler,atom,hücreler,dokular,organlar,insan(veya diğer tüm canlılar),
aile,toplum,millet(ulus),bölge,uluslararası kurumlar,dünya...., bunların herbiri kendini oluturan bir öncekinin 'ortak aklı' ile ve ancak o kadar hareket edebiliyor ve etkilere ona göre tepki veriyor.İnsanı dünyadaki diğer canlılardan
üstün kılan veya en zaralı hale sokan yine 'aklı'. Bir düşünürseniz, insan aklı dışında tüm canlılardan daha az yetenekli, ne bir ağaç kadar dayanıklı,ne bir kedi kadar hızlı reaktif, ne bir aslan kadar güçlü, ne bir tavus kuşu kadar narin,
ne kuş gibi uçabiliyor, ne bir balık gibi yüzebiliyor, ne 10 dakika nefessiz kalabiliyor,ne bir deve gibi 120 gün susuz kalabiliyor, ne,ne,ne.....Ama aklı var, o üstün olmadığı dünyadaki herşeye hükmedebiliyor,onları eğiyor,büküyor,kesiyor,avlıyor,hepsini kendi istekleri ile yönlendirebiliyor ve
su!!!! Yukarıdaki araştırma ve canlılar,insan örneği; insan doğduğunda vücüdunun %80'ini su,yaşlandıkça su miktarı azalıyor,bakın 80'indeki insanların cildine, kurumuş toprakla aynı değil mi,çatlakları o su görmemiş toprağa benzemiyor mu? Araştırmada iki şeyden bahsediliyor,belki üç şeyden;1, yaşam
su demek,2, su bile belki asla düşünemeyeceğimiz,aklımıza getirmeyeceğimiz şekilde dış etkilere ölçülebilir cevaplar veriyor,3,dış etki stress oluşturan etki ise son derece basitçe ölçülen cevap( ölçülen sonuç;bu araştırmada mikroskobik görüntü) KÖTÜ, stress oluşturmayan(stresi azaltan diyelim) etki ise sunuç İYİ.E peki stress ne (uzun bir yazı oldu,sonra devam ederim,kusura bakmayın....)

hıtec
09-11-2006, 03:46
Neyse biraz daha yazayım. Stres ne? enerji/hacim mi? Yani kapalı bir alandaki
kinetik enerjinin fazlalığı mı? Yani hacim düşerse veya düşürülürse,içerideki hareket(enerji) ne olur?Hareketsizlikten hareketliliğe doğru bir yöneliş olur mu,hareket varsa hareket hızlanır mı?Veya hacim değişmeksizin içerideki hareket artarsa ne olur? Stres, yani, gerginlik(strength) nedir?Hiç farkettiniz mi, farkettiyseniz hiç düşündünüz mü; neden yaşlı insanlar daha çok
gece uykudan kalkarlar ve (afedersiniz) tuvalete giderler?

taita-x
09-11-2006, 09:43
Bence en önemlisi dua... zaten denmiyor mu: duanız olmasa ne ehemniyetiniz var diye... dua bizim acizliğimizin bir göstergesdir aslında... bu acizliğin gücünü kullanarak yalvarmak lazım samimiyetle... ama çoğu zaman buna bile yüzümüz olmuyor...

Serenler
09-11-2006, 18:29
Sevgili Selçuk Efendi;
Öncelikle böylesi güzel bir konuda topik açtığınız için tebrikler ve teşekkürler..
Su benim mesleğim, uğraş alanım, işim aşım...
Böylesi bir işle uğraşmak beni bunca yıldır bir gün bile yormedı, işimi hep sevdim, suyu sevmem başka herşeyi sevmemi sağladı, onunla ıslanan toprakları, üzerinde yeşeren bitkileri,ağaçları, üzerinde beslenen binlerce tür canlıyı..
Velhasıl herşeyi ama herşeyi sevdim..
Yazacak şey çok elbet devam edeceğiz de burda çok sevdiğim sakladığım bir yazıyı paylaşalım hele önce;

SU


Şimdi sen su olduğunu düşün. Su kadar özel, su kadar faydalı ve su kadar
çok, tükenmez...

İnanıyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çeşmelerden dökül, ister
göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayı
dolduramazsın. Yani seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsın...

Unutma Daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin... Gürültünün parçası
olursun sadece!..

Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü Su nasılsa burada,
lüzum yok ki suyu kana kana içmeye diye düşünürler... Aynen, sesini
sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi!

Ormandaki hiç bir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye
çalışmadı şimdiye kadar. Hepsi, hep sabahın en sakin anını bekledi suyun
durgun yerlerini bulabilmek için, gittiler ve sakin sakin ihtiyaçlarını
giderdiler. Onlar için en uygun olan ve kendi istedikleri zamanda...

Sen, hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi
vazgeçilmez...

Ve su gibi hayat kaynağı olduğunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol Su gibi
yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!..

Sen bir su ol... Ama rahmet ol Afet değil ! Su isen tarlalarını basma
insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme; Sana felaket denmesin !

Su isen bir bardağa sığabil ki; Damarlara giresin!..

Su Yüce Tanrının insanlar için yarattığı en büyük nimetlerden biri... Ve
suya benzediğini unutma ! Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi faydalı, su
gibi lüzumlu ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu da unutma.

Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de kıyametler koparıcı
olabileceğini unutma...

Unutma; Senin işin rahmet olmak, afet değil !

Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabileceğin

Küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan,
hayat verirsin çevrene.

Ve yasayabilirsin dünya dönmesine devam ettiği müddetçe...

Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen korkulan ve kaçılan olursun seller,
afetler gibi...

Tercih elindeydi hep ve hep de senin ellerinde olacak...

Ya tutmayı öğreneceksin dilini veya hiç durmadan konuştuğun için, sadece
bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin
çevrendeki insanlara !

Ama yapman gereken şu, değil mi;

Düşüneceksin ne zaman ne söyleyeceğini. Düşüneceksin kimin dinleyip
dinlemediğini, kimin anlayıp anlamadığını. Düşüneceksin anlatmak
istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini...

Hatta anlayanların anladıklarını da senin anlattıklarını ne kadar
olduğunu düşüneceksin...

Ve konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun kelimeleri
seçmeye çalışacaksın...

Ahmak olmayan yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu
halde, saatlerini kontrol ederek, vakit yaklaştığında, vapurun kalkacağı
iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bildireceğin kişinin kıyıya
yanaşmasını bekleyeceksin !..

Demeyeceksin; Ben canim isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede
gelmek zorunda!..

Demeyeceksin; Ben aklıma geleni aklıma geldiği biçimde söylerim.
Karsımdaki de değil duymak, değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını
anlamak zorunda!..

Keşke öyle olsaydı. Keşke hakli olsaydın, ama maalesef değil...

Ağzını açıp şelaleden dökülen suyu içmeye çalışan bir tavsan gördün mü hiç
?..

Veya önüne çıkan ağaçları dahi sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye
uğraşan bir ceylan gördün mü ?

Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler Beyni olan her
yaratık gibi !

Hadi... Sen simdi su olduğunu düşün, ve kendini su gibi hisset...

Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı...

Su gibi hayat kaynağı ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu hatırla...

Ama yine su gibi bir küçük bardağın içine sığdır ki kendini

Girebilmeyi öğren insanların damarlarına.

Hayat ver... Vazgeçilmez ol !!..

SU GİBİ OL: TEMİZ VE TEMİZLEYEN !!!

Kaynak: Füsun Aydoğan

burcay
08-01-2007, 01:41
Dua edenlere cevap veren, ızdırapları dindirip ihtiyaçları gideren, devrilenleri kaldırıp doğrultan, çatlayıp kırılanları sarıp-sarmalayıp tedavi eden yüce Rabbimize, O'nun ilmi adedince hamd ü sena; ölümün yüzündeki perdeyi yırtan, kabri ebedî saâdet âleminin bekleme salonu olarak gösteren, her yaş ve her başta mutluluk arayan gönülleri Hızır çeşmesine ulaştırıp onlara ölümsüzlük iksiri içiren sevgili Habîbi'ne, O'nun nezih ailesine, seçkin ashabına salât ü selam ediyor ve bir kez daha başımız eğik, boynumuz bükük, kalblerimiz mahzun, her zaman çaldığımız kapının tokmağına arz-ı hal etmek üzere dokunuyoruz:

Rabbimiz! Dualarımızı kabul buyur.. aczimize, zayıflığımıza, düşmüşlüğümüze ve muhtaç oluşumuza merhametinle mukabelede bulun.. (aşılmaz gibi görünen) zorlukları bizim için kolaylaştır.. gaye-i hayallerimize hakikat urbası giydir.. bizi dünya ve ahirette utanılacak durumlara düşmekten muhafaza eyle!

Rabbimiz! Gönüllerimizi ve bütün kullarının kalblerini iman, İslam ve Kur'an yolunda hizmete tevcih buyur.. sineleri bize düşmanlıkla köpürüp duranlara karşı yardımcımız ol ve bizi sevip hoşnut olduğun amelleri işlemeye muvaffak kıl...

Bütün bunları Sen'den, Sen'in güzel isimlerinin hakkı için ve Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa hürmetine dileniyoruz Rabbimiz!
Salât ü selâm Efendiler Efendisi'nin, güzide âilesinin ve yıldızlar kadar parlak ashab-ı kiramının üzerine olsun!
amin.

burcay
08-01-2007, 23:19
Bütün âlemleri yaratan ve ayakta tutan Rabbimiz’e, zerrât-ı kâinat adedince hamd ve şükür, Peygamberler Serveri Efendimiz’e, diğer enbiya-i izâma, melâike-i kirama, ehl-i beyte ve Hakk’ın bütün sadık kullarına da deryalardaki su damlaları, çöllerdeki kum taneleri adedince salât ü selam olsun.

Üzerimizdeki lütuflarını saymakla tüketemeyeceğimiz, ihsanı, keremi bol, rahmeti, şefkati ve merhameti sonsuz Rabbimiz! Bize dünya adına verdiğin bütün nimetleri din-i mübin-i İslam’a hizmet etme istikametinde kullanmayı nasip eyle! Bizi, kardeşlerimizi, hepimizi bütün mevcûdâtı kuşatan ve her şeye şâmil olan engin rahmetinden mahrum etme!

Allahım! Kapıkulların olarak biz, sadece Sana güveniyor ve ümid edip beklediklerimizi de yalnız Sen’den bekliyoruz; her halimizi ıslah buyur ve bizi göz açıp kapayıncaya kadar, hatta ondan da az bir süre için bile olsa kendimizle, nefsimizle başbaşa bırakma!

Ey kullarına her zaman hilmle muamele edip, onların günahlarını görmezden gelen ve yeniden dönüp sırat-ı müstakimi bulmaları için fırsat üstüne fırsat veren yüce Mevlâmız! Bizler çok hatalar irtikap ettik, çok günahlar işledik. Şimdi “Tevbeler tevbesi!” diyor, yüce huzurunda boyun büküyor, huşû ile iki büklüm oluyoruz. Şayet bizi cezalandıracak olursan adaletinle muamele etmiş olursun; yok eğer onca günahlarımıza, kusurlarımıza ve isyanlarımıza rağmen o hududu olmayan rahmet ve merhametinle muamelede bulunur ve affedersen, o da Sen’in fazlın olur; Sen’in fazlın bizim hayal sınırlarımızı bile aşacak kadar büyüktür.
Ey rahmeti gazabının önünde bulunan, kullarının tevbelerini kabul buyuran ve dua dua yalvaranların nidalarına icabet eden Yüce Rabbimiz! Amellerimizdeki eksikliklere ve sözlerimizdeki kırık-döküklüğe değil, hakkındaki hüsn-ü zannımıza ve rahmetine bağladığımız recâmıza göre muamele et ve bizim dualarımıza da icabet buyur; bizi haybet ve hüsrana uğratma!

Efendiler Efendisi'ne, O’nun nezih ehl-i beytine, seçkinlerden seçkin ashâbına salât ü selam ederek bunları Senden dileniyoruz, Rabbimiz!

varjan
09-01-2007, 10:15
Tuz ve Su…...

Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli herşeyden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Yaşamındaki herşeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi.

Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.

"Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle "Acı" diye cevap verdi. Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu: "Tadı nasıl?"

"Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak.

"Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam,

"Hayır" diye cevapladı çırağı.

Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:

"Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."

ipeksay
09-01-2007, 12:32
"Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış."
***kişiyi geniş ufuklara götüren bu yazı için varjan' A TEŞEKKÜR ederim.. Topic çok güzel devam etmesini dilerim...***

ceng
09-01-2007, 13:33
hikmetinden sual olunmaz degil
"mucip sebebin" bilirim
ve "kafi delil" ortada.(a.arif)

burcay
19-01-2007, 21:13
''Rabb'imize nasıl dua etmeliyiz?" meselesine gelince özetle şunları söyleyebiliriz: Dua ederken, evvela Cenab-ı Hakk'ın kabul edeceğine gönülden inanarak ve ciddi bir itminan içinde dua edilmelidir. "Olsa da olur, olmasa da olur" veya "Falan şeyi bana verir misin ya Rabbî?" şeklinde dua edilmemelidir. Çünkü Allah'ın hazinesi çok geniştir ve O'nun her şeye gücü yeter. İsterse bir an ve bir lahzada gedayı sultan eder. Onun için dua ederken himmetler âlî tutulmalı ve O'ndan yüce şeyler talep edilmelidir. Mesela, Allah'tan Cennet yerine Firdevs istenmelidir. İşte bu şekilde dua etmeyi bize Allah Resûlü öğretmektedir.

İkincisi biz, istediğimiz şeyleri yerine getirir diye Allah'ın kudret ve kuvvetini kabul ediyoruz. Yine biz, "cennet gibi bir âlemi hazırlamasına O'nun gücü yeter" diyor ve O'ndan cenneti istiyoruz. Bu, sadece dua etmek ve birine halimizi arz etmek değildir, bu derin bir arz-ı hal ve bu arz-ı hal içinde Cenab-ı Hakk'ın bütün evsaf-ı kemaliyesi ve esma-i hünsasıyla ifade edilmesi demektir. İşte böyle bir dua, hâlis bir ubudiyettir ve katiyen reddedilmez.

Ayrıca dua ederken insan gevşek durmamalı, özenerek dua etmelidir. Hani camilerin önünde dilencilik yapan insanlar vardır; onlar, bazen öyle içli laflar ederler, öyle gönülden isterler ki, insan mutlaka onlara bir şey verme zaruretini hisseder. İşte bizler de kul olarak Rabb'imize öyle yalvarmalıyız ki, bu yalvarışlar Rabb'in rahmetini ihtizaza getirsin. Bazı insanlar, yapmış oldukları bu içli yalvarışlarla kurtulmuşlardır. Mesela birisi aşkla coşunca, "Ya Rabbî! Kendimi biliyorum. Ben bu amelimle cennete zor girerim ama Sen lütfedersen olur. Beni cehenneme de koysan, Sana öyle tutkunum ki, ben oradakilere de hep Seni anlatırım." Bir başka Hak âşığı ise şöyle der: "Ya Rabbî! Ben Sana baktım, bir de kendime baktım. Bana günahlar yakışmıyor; ama Sana af öyle yakışıyor ki." Evet bu tür yürekten ifadeler rahmeti ihtizaza getirir ve Cenab-ı Hak da kendine yakışanı yaparak bu duaları onların afvına vesile kılar.

ÖZETLE

1- Dua, Rabb'imize karşı yapılan çok sırlı, gizli ve kudsi bir ubudiyettir. Dua, insanın ihlas ve samimiyetle Rabb'isine yönelip O'ndan bir şeyler dilemesi halidir.

2- Dua eden kul, "Ben her zaman sesimi duyan, bana yakınlığını hatırlatan, vaat ettiği şeyleri yapmaya gücü yeten, o Yüceler Yücesi Zat'a ellerimi kaldırdım" düşüncesinde olmalıdır.

3- İnsan dua ederken gevşek durmamalı, özenerek dua etmelidir. Camilerin önünde dilencilik yapan ve içli laflarıyla duygularımızı harekete geçiren insanlar gibi gönülden istemelidir.

özgün
19-01-2007, 22:59
Bence en önemlisi dua... zaten denmiyor mu: duanız olmasa ne ehemniyetiniz var diye... dua bizim acizliğimizin bir göstergesdir aslında... bu acizliğin gücünü kullanarak yalvarmak lazım samimiyetle... ama çoğu zaman buna bile yüzümüz olmuyor...

Dua? neden bu kadar önemli?

eskiden düşkünler, zor durumda olanlar ve benzerleri için dua ederdim hep. sonra düşüncem değişti. onların durumunun iyileşmesi için benim dualarıma mı gereksinimleri var? onlar için neden ben dua ediyorum. ben kimim ki? yani zor durumda olan insanlar benim dualarımla iyi duruma kavuşacaklarsa hiç kavuşmasınlar. onlarda insan bende insanım.

birde şöyle düşünürüm hep. yüce yaratıcı neden dua etmemizi ister? neden hep kendisine yalvarmamızı ister. hayattaki iyilikleri bize, dua ve yalvarma karşılığında mı veriri bize? ne kadar dua ve yalvarma, o kadar iyilik mi? dua etmezsek güzel şeyler olmaz mı? yani iyi şeylerin olması için illa bizim yalvarmamız mı lazım?

selçuk efendi
19-01-2007, 23:17
ben de bu aralar duanın ne demek olduğunu ve mahiyetini kendi bakış açımdan yazmayı düşünüyordum... bir ara toparlarım inşallah. belki sorularınızın yanıtını o yazıyla verebilirim...

kaksi
20-01-2007, 01:03
Sabırsızlıkla bekliyecegiz.Bu akşam İstanbul da yagmur yagıyor.Yoksa rahmet mi?

mutlu
20-01-2007, 14:06
Ben lise sondaydım.Bu ibretli olayı ayeti her okuduğumda yaşar gibi oluyorum.Ben bunu bana lutfedilen büyük bir hazine olarak değerlendiriyorum.Çünkü Rabbim bana ereceğim hidayetin ilk müjdesini vermişti.Buna önceleri anlam verememiş, bu şuura da erememiştim.Hidayet bana nasip oluncaya kadar.Bunu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Din dersindeydik.Öğretmenimiz kim Ayetül Kürsi'yi ezbere okursa sözlü notuna yüz vereceğini söylemişti.Bende parmağımı kaldırmış öğretmende bana söz hakkı vermişti.Ayeti Kerimeyi okumaya başlar başlamaz.Ben Mekke de ve Kabe karşımdaydı. Bedenim sınıfta ama ruhum başka bir aleme gitmişti.Bu hal ayeti okuduğum süre içinde devam etti.Ayeti bitirir bitirmez her şey bitmiş ve ben sınıftaydım.Bunu o anda kimseye anlatmadım.Bana kimse inanmaz diye düşündüm.Bu ibretli olay beni çok etkiledi.Bunu şimdi yazıya dökerken yaşamış gibi oldum.Ah yine böyle bir olay daha olsa nelerimi vermezdim ki.Bu ayeti okuyorum ama hiç nasip olmuyor.


Selam ve dua ile...
alıntı---

chemeng
20-01-2007, 14:23
çok güzel bir topic sn.selçuk efendi ...ellerinize sağlık..

selçuk efendi
21-01-2007, 04:18
aslında çok daha uzun bir şekilde ele alınabilirdi ama sıkmayacak ve günümüze hitap edecek şekilde konuyu özetlemek istedim sadece. önce bir girizgah yapayım ön bilgi olarak:

insan dediğimiz varlık, et ve kemikten ibaret değildir. bugün bilim kesinlikle, şüphesiz ortaya çıkarmıştır ki evren birbirinden ayrılmaz bir dalgalar okyanusudur. insan da bundan bağımsız değildir. bu gerçeği görmek için değerlendirmeyi gözümüzle değil, ilmimizle ve basiretimizle yapmak şart.

dua, ötedeki bir tanrıdan talep mi?..

özünde ve varlığının her boyut ve zerresinde kendisiyle kâim olduğun Allâh'ın kudretinin ortaya çıkmasını taleb mi?..

dua, insanın varlığındaki ilahî gücün ortaya çıkartılması tekniğinden başka bir şey değildir!..

Bu sebeptendir ki; insan, tam bir konsantrasyon ile dua edebildiği anda, imkânsızmış gibi görünen pek çok şeyin gerçekleştiğini farkedebilir.

İşte bu yüzdendir ki, insanın en güçlü silâhı duadır.....

duanın gerçekleşmesinde en önemlisi konsantrasyon ve devamlılık olmak üzere bazı etkenler mevcut olsa da burada konuyu genişletmeyeceğim... isteyenler vereceğim kaynaklardan araştırabilirler...

selçuk efendi
21-01-2007, 04:19
Beyninizin ürettiği dalgalar ne yönde, beyniniz neye yoğunlaşmış durumda, neye odaklanmış?.. Siz ister onu istek konusu yapın, ister umut, ister korku; ister arzuladığınız, ister çekindiğiniz şey olsun; beyin, bakış açınızda açığa çıkan bu değer yargılarınızın hiçbirisini esas almaz! Beyin sadece neye odaklanmış olduğunuza, neye yoğunlaştığınıza, yaşamınıza neyi dahil ettiğinize, düşüncelerinizi neye yönlendirdiğinize, neye ağırlıklı olarak yer verdiğinize, kafanızı neyin işgal ettiğine ve ne ürettiğinize bakar! Bu "şeylere" sizin etiketlediğiniz değer yargılarının sistem ve beyin için hiçbir geçerliliği yoktur! Siz onu "isteğiniz" olarak da etiketlemiş olabilirsiniz, "korkunuz" olarak da, onu "ümit ediyor da" olabilirsiniz. Ondan "şikayet ediyor" da olabilirsiniz; fakat bu etiketler beyinde ve sistemde hükümsüzdür!

Beyin, asıl dünyası olan evrensel sistemin hükümlerine göre yaşar! Bakış açınızda açığa çıkan yargılarınıza hiç bakmadan, düşüncelerinizi odakladığınız şeylerle karşılıklı etkileşimini güçlendirir. Bu suretle, umut ettiğiniz kadar umduğunuz şeyler; ancak şikayet ettiğiniz kadar da şikayet edeceğiniz şeyler artar yaşamınızda. Öte yandan, kucak açtığınız şeyler de sizden güç alır, ittiğiniz şeyler de! Sonuçta "nasıl" yöneldiğiniz önemli olmadan, "neye" yönelmişseniz onu ziyadesiyle bulursunuz hayatınızda.
Kişi buna ister inansın, ister inanmasın, ister anlasın, ister anlamasın, farketmez! Her kişi düşüncelerinden mesuldür ve düşüncelerinin sonuçlarını yaşar!

Neye inanırsanız inanın veya isterseniz inanmayın! Her an etkiliyor ve etkileniyorsunuz! "Ben bunlarla uğraşmıyorum" deyip de bir kenara çekilseniz dahi, o kuvvelerin işleyiş yasalarına tâbisiniz ve sizinle herşey arasında bu etkileşim her an kesintisiz biçimde devam etmektedir. Yaşamınızdaki herşey sizinle karşılıklı etkileşim içerisinde! Algıladığınız dünyada süregiden herşeye yön veren eşyanın özündeki güç, sizin kendi özünüzde mevcut... Herşeyle aranızda her an karşılıklı bir ilişki var ve bu ilişkiye hakim güçlere göre gelişen olaylar söz konusu... Yaşama ve gelişen olaylara yön veren sistemin ana kuvveleri, sizin kendi özünüzde de mevcut ve kesintisiz işliyorlar! Onlar hakkında bilinçlenmek suretiyle kendi özünüzden bu güçleri doğru kullanmayı öğrenebilirsiniz..
Fizik bedeninizle etrafınızdaki herhangi bir nesne üzerindeki kontrolünüzü düşünün! İstediğiniz bir nesneyi tutup yakınınıza alabilirsiniz veya atıp uzaklaştırabilirsiniz, hatta hiç yokken farklı bir ortamdan temin edebilir ve yanıbaşınıza getirebilirsiniz veya gözünüzün önünden tamamen uzaklaştırabilirsiniz. Bunun için neyi kullanmaktasınız? Elinizi... Bunu nasıl başarmaktasınız? Elinizdeki gücü kullanarak! Hangi el hareketlerinin hangi sonucu getireceği konusunda melekelerinizi kullanmaktasınız!

Tıpkı fizik bedeninizdeki elinizi kullanabilmeniz gibi, zihinsel güçlerinizi, yani bilincinize ait kuvveleri harekete geçirerek de, sisteme yön veren ana kuvveleri kullanabilir, daha doğru ifadeyle, değerlendirebilirsiniz. Yaşamınızı şekillendiren kuvveler dışarıda değil, sizin kendi özünüzde mevcut! Bilinciniz, evreni var eden ve her şeyin özündeki bilinç ile aynı özden meydana geldiği için, sizden ortaya çıkan düşünceler, sürekli kesintisiz etkileşim içerisinde olduğunuz evrenin özünden çıkan kuvvenin ta kendisidir. Siz ilişkilendirseniz de ilişkilendiremeseniz de, bu yapıdaki karşılıklı etkileşimin sonuçlarına tâbisiniz. "Bilmiyordum" veya "farketmedim" demek mazeret değil! Sizden çıkanın neticesini yaşamanız kaçınılmaz!.. Sizden çıkan her düşünce ve değerlendirme, yaşamınızdaki herşey, kendi düşüncelerinizle yön verdiğiniz kuvvelerin eseri olarak oradalar.

"İnsan hayrına olan duası gibi, şerrine de dua eder." (Kur'an 17:11)

selçuk efendi
21-01-2007, 04:32
İnsan, çevresiyle ve yaşadığı doğa ile özde bir bütündür; algıladığımız düzeyde ise herşeyle sürekli olarak karşılıklı etkileşim içerisindedir.

İster gizlensin, ister açıklansın, bir şeyin bilinçte yer alması, o şeyin Sistem indinde bilinmesidir ve bilinçte oluşan herşeyin yapısına göre Sistemde karşılığı mutlaka ortaya çıkar.

Doğayı ve oluşumları anlamanın yolu kişinin kendi bilincinin doğasını anlamaktan geçer... Dolayısıyla topluluklar, kendi bilinçlerindeki gidişata ilmin gerektirdiği şekilde yön vermedikleri sürece, doğal oluşumların getireceği zararlardan korunmaları mümkün olmaz!

"Kul azmayınca belâ nazil olmaz" sözü, evren ile bilinç, doğa ile insan arasında gözlenen bu karşılıklı ilişkinin mekanizmasına işaretle söylenmiştir.
Bir toplumdaki bireylerin yaşam biçimlerinin ve beyin faaliyetlerinin sonucu yaydıkları çeşitli dalgaboyları sistemdeki çeşitli dalgaboylarını etkileyerek olayları yönlendirir ve bu da ya çeşitli güzelliklerin ya da çeşitli felaketlerin oluşmasında etkili olur.

Basiret yetersizliği dolayısıyla "tanrı" kavramıyla şartlanmış beyinler ise insanla dünyası arasındaki birliği göremeyip, göremediği için de inkâr eder. Mecazla işaret edilenlerin hakikatini çözemez; yaşadığı olaylar karşısında kâh kafasındaki O(!)ndan korkar, kâh ona sığınır, kâh onu suçlar, kâh ta onu hesaba çeker...
"ALLAH" ismiyle işaret edilen hakikati bilememenin neticesinde ise özüne ait kendinde mevcut gerçek özellikleri yaşamaktan mahrum kalması sebebiyle kendi hakikatini örten ve kendine zulmedenlerden olur...

Oysa, insanlara ve toplumlara mükâfat veya azap veren yukarda bir yargıç tanrı yoktur, Kur'an'a ve Bilime göre! Evrensel SİSTEM'in gereği olarak kimseye haksızlık edilmeden herkes sonsuza kadar kendinden ortaya çıkan düşünce ve fiillerin sonucunu yaşar...

Bilinçten her çıkan, tıpkı suya atılan bir taşın yaydığı dalgalar gibi zincirleme etkiler oluşturmaya devam eder... Her sahneyi, o sahneye göre oluşan yeni sahneler takip eder ve böylece bugünün temelleri üzerine yarının dünyası inşa olur...

Her adım sadece atıldığı yere götürür. İyilik edenin iyiliği kendinedir; fenalık eden de yine kendine fenalık etmiş olur...

Karşılaşılan zorlukları, ‘bunlar sadece bizim dışımızda, herşeyin dışında gelişen sıradan doğal olaylardır, insanlarla, insanların yapıp ettikleriyle hiç bir ilgisi yoktur, biz bildiğimize devam edelim’ deyip geçiştirmek, araştırmadan, sorgulamadan ve gerçekçi düşünceden uzak ilkel bakışın sonucudur; getirisi ise yaşananlardan ibret alamamak, evrende işleyen şuurlu Sisteme kendini kör etmek ve dolayısıyla doğruya, iyiye ve güzele yönelmek yerine kara bulutları çağıran yanlışlarda ısrar etmektir...

Zira, nasıl ki kayıpların gerisinde bir toplumun hata ve eksikliklerinin yer aldığı, onun gerisinde de bireylerin çıkarları ve tamahının yattığı anlaşılabiliyorsa ve ıslah edilmesi gerekenin dış dünyadan evvel iç dünyanın olduğu anlaşılabiliyorsa, buradan hareketle, karşılaşılan olayların gerisinde yaşamın ve bilincin özelliklerinin hakkıyla değerlendirilememesinin yeri ve önemi fark edilebilmelidir...

Tüm yanlış değerlendirmelerin temelinde, ALLAH Sistemi ve Düzenini "OKU"yamamak ve bir "tanrı" kavramına dayalı olarak düşünmek yatar!

(53-39) Ve en leyse lil İnsani illâ ma sea:
İnsan için ancak sa’yettiği (yaptığı, amel olarak işlediği; kuvveden fiile çıkardığı, gerçekleştirdiği) vardır.

kaynaklar:

http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/dua/dua00.htm
http://www.ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/gulsen/gulsen111.htm
http://www.ahmedbaki.com/turkce/blog/2006/07.htm

selçuk efendi
21-01-2007, 06:22
rüşvetin, dedikodu programlarının, hakka riayet etmemenin, zulmün ve benzerlerinin yaşandığı yere getirdiklerine bir de bu gözle bakalım... nasıl ki güzel veya kötü sözler suyu etkileyip yapısını değiştiriyorsa, olumsuz düşünce ve fiiller de olumsuz sonuçlar doğuracaktır... bunun da sebebini iblisin yaptığı gibi ötemizden, tanrılarımızdan değil; bizzat kendimizin yaptıklarından olduğunu fark edelim artık...

unutmayalım ki yağmur yağdığında, altındakilerin şemsiyesinin olup olmadığına bakmaz... varsa ne ala, yoksa ıslanmaktan kurtulamayız...

ayrıca, şemsiyemiz olsa bile paçalarımız çamurlanacaktır. bunu da tanrılarımızın adaletsizliğine değil(kurunun yanında yaşın da yanması), yine kendi basiretsizliğimizden bilelim ki Allah adıyla işaret edilenin sünnetini(kanunlarını, adetini) belki değerlendirmeye başlarız...

SaVaRoNa
21-01-2007, 09:10
Su gibi Aziz olun Selçuk efendi ellerinize sağlık...

özgün
21-01-2007, 10:32
iyide selçuk efendi kardeş, sen düşünce gücünden bahsetmişsin. Dua'dan değil.

Serenler
21-01-2007, 11:09
Dr. Mehmet ÖZ'den
Alıntı:

"Dua etmek insanı iyileştirir. Ben inançlı biriyim. Her ameliyatımda mutlaka dua ederim... Bence duanın, meditasyon gibi, şifa gibi, iyileştirici özelliği var... Ameliyat sonrası hastalarıma da mutlaka dua ettiriyorum. Bunun sağlıklarına çabuk kavuşmalarında müthiş bir etkisi var."

Dr Mehmet ÖZ'ün "Şifayı Kalbinde Ara" adlı kitabını okudunuz mu bilmiyorum. Ama okumadınızsa mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.
Bildiğiniz gibi bu doktorumuz dünyanın en ünlü kalp cerrahlarından biridir. Bu kitabı okuduktan sonra doktorumuzun başarısındaki sırrın sadece gelenksel tıp eğitimine ve yöntemlerine dayanmadığını öğreniyoruz.
Orada duayla ilgili enteresan bir araştırmadan söz ediliyor;
bir bölüm kalp hastası tamamen istatistiksel yöntemlerle 2 ayrı gruba ayrılıyor. Bunların isimleri birer listeye yazılıp ayrı ayrı zarflara konup mühürleniyor. Tabii orada bildiğiniz gibi din Hristiyanlık ve bu deney için kiliseye gidiliyor, deneyden bahsediliyor, zarflardan birini seçmeleri isteniyor. Orada seçilen listedeki zarf alıkonuluyor ve bu hastalar için dua edilmesi isteniyor.
Seçilen süre sonunda görülüyor ki, dua edilen grupta diğer gruba oranla ölüm, oranları çok daha düşük, iyileşme oranları da çok daha yüksek çıkıyor. Tabii bu gruptaki insaların moral güçlerinin de son derece iyi olduğu gözleniyor.

Bu araştırma tamamen bilimsel olarak yapılmış. Adamlar hiç bir şeyi peşinen reddetmiyorlar.
Eski şifahanelerimizde müzikle tedavi yapıldığını da hepimiz biliyoruz.
Akapunktur daha düne kadar reddedilmiyor muydu?
İstiklal savaşı gazisi merhum büyükbabam öyle enteresan tedavi yöntemleri kullanıyordu ki anlatsam şaşarsınız.
Hasta odasındaki rengin bile iyileşmedeki olumlu ya da olumsuz rolü..
Mehmet Öz çok net bir şekilde bir hekim olarak tedavideki payının % 49 u geçmeyeceğini kalan %51 lik payın hastanın moral ve manevi gücüne dayalı olduğunu söylüyor.
Doktorumuz kitabındaki yöntemleri elbette kendi keşfetmedi;
Sadece herşeyi araştırdı, peşinen reddetmedi, gözlemledi, denedi, sonuçlarını bizimle paylaştı...
Hele orda inanışları gereği kalp ameliyatı sırasında ölmeyi göze alması pahasına kendisine kan naklini reddeden bir yahudi hastanın bu şekilde ameliyat edilmesine rağmen sağ kalma olayı var ki inanılacak gibi değil.
Üstelik bu safhada hasta yakınları da kan nakline karşı çıkıyorlar ve hasta için dua edeceklerini ve eğer Allah ona daha ömür biçmişse yaşayacağını söylüyorlar.
Aynı olayı yaşayan bir başka hekim arkadaşım da bunu bana teyit etti.
O kitabı okursanız sadece sağlık alanında değil her alanda işinize yarayacak çok önemli ipuçlarıyla karşılaşacağınıza inanıyorum.

selçuk efendi
21-01-2007, 14:57
iyide selçuk efendi kardeş, sen düşünce gücünden bahsetmişsin. Dua'dan değil.

iyi de özgün'cüm, sen duayı ne zannetmiştin?:)

ÇAKAL
21-01-2007, 17:26
Gökkuşağı
Enver Seyidoğlu
21 Ocak 2007 Pazar

Eylem ve duâ olmadan rahmet olur mu?..

Dünya kaynıyor!.. İnsanoğlu kaynattı!.. Çünkü 21. yüzyılda hâlâ savaş, kan, vahşet, gözyaşı ve ölüm var. Silahlanma, teknoloji, savaşlar ve bilimsel çalışmalar adına dünyanın dört bir tarafı -karası ve deniziyle- kirlendi. Bu yüzden yıllar önce ozon tabakasının delinmesiyle birlikte artık bugün dünyamızda ciddi anlamda küresel ısınma ve kirlenme var. Kuzey kutbunun önemli bir bölümünün küresel ısınma sebebiyle erimekte ve yavaş yavaş yok olmaya yüz tuttuğu sadece vahim durumlardan bir tanesi. Son on yıl içerisinde dünyada deprem, sel gibi çeşitli âfetlerin sayısı çok arttı. Afetler, savaşlar ve çok çeşitli hastalıklar -AIDS, Asya, Çin gribi, kuş gribi gibi- sayesinde son yıllarda ölenlerin sayısında son derece ciddi artışlar var.
Ülkemize gelince... Kışın tam ortasında olmamıza rağmen havalar günlük güneşlik geçiyor ancak çok ciddi bir kuraklık tehlikesiyle karşı karşıyayız. Çünkü yurdun önemli bölgelerinde kar ve yağmur yok. Toplumu infiâle sokacak niyetimiz ve hâlimiz de yok elbette ama 2007 tarihinde kış bu minvalde geçecek olursa yaz mevsiminde hâlimiz cidden harap, çünkü hepimiz susuzluktan kırılırız... Düşünmek bile istemiyorum.
Su hayat ve can demektir. Aziz olan su tükendi mi her şey tükenir. Ayıklayalım o zaman pirinç taşını; tabii o hâlde ayıklayacak pirinç ya da başka bir şey bulabilirsek...
Bendeniz derim ki; o günler gelmeden bütün televizyon ve radyo kanallarında bu konularla ilgili ciddi bilinçlendirme programları yayınlansın; tabii ki herhangi bir infiâle mahâl vermeden. Uzmanlarla, yetkililerle ve yurdum insanıyla el ele vererek ülke coğrafyamızı, yaşayanlarını dikkâte alarak ve yönlendirerek...
Aslında en kolay yol, şükürden, çalışkanlıktan ve dürüstlükten geçer ya... Özellikle yurdum insanının her ferdi gerçek anlamda gönülden verilenlere şükreder ve kendini birazcık toparlarsa Yüce Yaradan bakın o zaman nasıl rahmet yağdırır!!... Belki de buna benzer bir ‘TV Kampanyası’na ihtiyacımız vardır, ne dersiniz?... (Çünkü bir aralar TV kanallarında ‘bir dakika karanlık’ diyerek tencere, tavalara kaşıklarla vurularak ve elektrikler açılıp kapatılarak kampanyalar düzenlenmişti, hatırlarsınız...) Ancak ‘Yağmur duâsı’nı önce hak etmemiz lâzım!..

kemal
21-01-2007, 17:45
Ne güzel bir konu bu böyle. Bilgisi olan arkadaşlar yazsınlar da biraz birşeyler öğrenelim. Eline sağlık, kalemine kuvvet Selçuk. :) :) :) :)

balaban
22-01-2007, 14:45
Yardımlar iki türlü yapılır. Biri maddi, diğeri manevi. Her zaman maddi yardımda bulunma imkanı olmayabilir ama ihtiyacı olan birine; dualarım sizinle demek bile büyük bir manevi destektir.

İstekler karşısında görünmeyen kuvvetlerin yardım ettiğine inanırım. Buna ister düşünce gücü dersiniz, ister dua dersiniz. Koyulan ismin çok önemi yok. Önemli olan düşüncenin pozitif olması. Amaçlarınız ne kadar büyükse alacağınız yardım da o kadar büyük olur.

İste - inan - çalış - ulaş. Çok zor değil ama anlatıldığı kadar kolay da değil. İş isteyene düşüyor. Önce isteyen samimi olmalı, amacının gerçekleşmesini ne kadar istiyor.

Eskiden IQ'ya bakılırdı, sonra EQ'nun da IQ kadar önemli olduğu ortaya atıldı. Şimdi Rusal Zeka'nın da IQ ve EQ kadar önemli olduğu konuşuluyor.

Muhammed Bozdağ Ruhsal Zeka kitabında bunu çok güzel anlatıyor.

ÇAKAL
22-01-2007, 20:47
Dua? neden bu kadar önemli?

eskiden düşkünler, zor durumda olanlar ve benzerleri için dua ederdim hep. sonra düşüncem değişti. onların durumunun iyileşmesi için benim dualarıma mı gereksinimleri var? onlar için neden ben dua ediyorum. ben kimim ki? yani zor durumda olan insanlar benim dualarımla iyi duruma kavuşacaklarsa hiç kavuşmasınlar. onlarda insan bende insanım.

birde şöyle düşünürüm hep. yüce yaratıcı neden dua etmemizi ister? neden hep kendisine yalvarmamızı ister. hayattaki iyilikleri bize, dua ve yalvarma karşılığında mı veriri bize? ne kadar dua ve yalvarma, o kadar iyilik mi? dua etmezsek güzel şeyler olmaz mı? yani iyi şeylerin olması için illa bizim yalvarmamız mı lazım?

Dostum normal bir iş için birinin yanına gideceğimiz zaman kendimize çeki-düzen veririz.Yanında saygıda kusur etmeyiz.Konuşma şeklimiz bile değişir.Niye ?Çünkü muhtaç olan biziz.
Duayı yalvarma şeklinden ziyâde bir nevi ,bizi yaratana ,verdiği ve vereceği nimetlere baştan şükretmek gibi görmeli.
Ve her zaman O'nu anmalıyız,herşeyi ondan beklediğimizi belirtmeliyiz.
Normal hayatta da bu böyledir.
Hiçbir zaman arayıp sormayan bir dostun seni arasa bir işi düştüğünde tavrın nasıl olur.
Bugün sara nöbeti geçiren bir çocuk gördüm.Bağırtısı,kasılması hâlâ gözümün önünde.Sadece görenler bilir.Bir tek nefes bile o kadar önemli ki hergün şükredip,yalvarsak yine azdır.
Allah hepimize hidayet nasip etsin,şaşırtmasın.
Herkese sevgiler.

m_aydin
22-01-2007, 21:37
dustum önce ülkeyi agaç dikelim agacları kesmeyelim o zaman ülkede bol yagmur olur

balaban
24-01-2007, 01:10
dustum önce ülkeyi agaç dikelim agacları kesmeyelim o zaman ülkede bol yagmur olur

Önce ağaç dikelim evet, bununla ilgili topik bile açıldı ama fazla ziyaretçisi yok. :hmm:

onkel 3
24-01-2007, 01:18
Sanlrlm biz bu dua etmeninde dozunu kaclrlyoruz , hatta biraz fazla kaclrlyor gibiyiz. örnek : Allah senden razl olsun Memed Ali Bey, Allah ne muradln varsa versin Memed Ali Bey, Allah gönlüne gözüne göre versin Memed Ali Bey gibi .

sezi
24-01-2007, 02:04
Duanın gerçekleşmesi,tamamen gerçekleşmesini ne kadar istediğimize bağlı.Gönülden isteyip o doğrultuda çalıştığımız zaman elde edemeyeceğimiz hiç bir şey yoktur.

kemal.erdem
24-01-2007, 02:13
Duanın gerçekleşmesi,tamamen gerçekleşmesini ne kadar istediğimize bağlı.Gönülden isteyip o doğrultuda çalıştığımız zaman elde edemeyeceğimiz hiç bir şey yoktur.

baskasinin zararina olmamasi,herkesin hayri ve rizasi gozetilmesi sartiyla o dediginiz olur.
baskasinin ve sizin en yuce hayriniz yoksa kalbinizi yaradana yada istediginiz her neresiyse actiginizda (esasinda o farkli bir andir,yasayanlar bilirler)zerrece isteme gucunuz olmaz,isteyemezsiniz

sezi
25-01-2007, 00:59
baskasinin zararina olmamasi,herkesin hayri ve rizasi gozetilmesi sartiyla o dediginiz olur.
baskasinin ve sizin en yuce hayriniz yoksa kalbinizi yaradana yada istediginiz her neresiyse actiginizda (esasinda o farkli bir andir,yasayanlar bilirler)zerrece isteme gucunuz olmaz,isteyemezsiniz

Çok küçük örnekler de olsa anlatmak istediklerinizi yaşadık.Hiç bir zaman başkasının zararına olan dileklerde bulunmayı düşünmediğim için sınırlı yazdım.
Tüm iyi dilekleriniz gerçekleşsin

katre
25-01-2007, 01:45
dustum önce ülkeyi agaç dikelim agacları kesmeyelim o zaman ülkede bol yagmur olur

o dediğiniz de bir nevi dua.. dua 2 çeşit.. biri kavli, diğeri fiili.

kavli dua dille yapılan dua.. istediklerimizi dilimizle ve kalbimizle istemek.
fiili dua ise icraatlerimizle yaptığımız dua.. tohumu toprağa atmamız fiili bir dua.
daha sonra ihtiyaç olursa genişçe yazmaya çalışırım..

katre
25-01-2007, 02:08
Dua? neden bu kadar önemli?

eskiden düşkünler, zor durumda olanlar ve benzerleri için dua ederdim hep. sonra düşüncem değişti. onların durumunun iyileşmesi için benim dualarıma mı gereksinimleri var? onlar için neden ben dua ediyorum. ben kimim ki? yani zor durumda olan insanlar benim dualarımla iyi duruma kavuşacaklarsa hiç kavuşmasınlar. onlarda insan bende insanım.

birde şöyle düşünürüm hep. yüce yaratıcı neden dua etmemizi ister? neden hep kendisine yalvarmamızı ister. hayattaki iyilikleri bize, dua ve yalvarma karşılığında mı veriri bize? ne kadar dua ve yalvarma, o kadar iyilik mi? dua etmezsek güzel şeyler olmaz mı? yani iyi şeylerin olması için illa bizim yalvarmamız mı lazım?

küçük bir çocuk.
annesinden az önce bir fiske yemiş.
yaramazlıkta ileri gittiği için, işi huysuzluğa vardırdığı için.
köşeye çekilmiş ağlıyor.
5 dakika geçti
10 dakika.
hadi yarım saat olsun.
canı nesquik istiyor artık.
ahhh şööle kocaman bir bardak nesquik.
kim yapacak onu şimdi
annesini de kızdırdı az evvel.
napsa ne etse...
...
....
en sevecen halini takınıyor..
en masum gülümseme olabilir.
en muzip yürüyüş de fena olmaz.
..
şimdi annesinin etekleri ellerinde..
sert bakışlar yumuşuyor bir gülücükle..
" bi daha yapmıcam" diye verilen söz ve ardından sıcacık bir sine...
...

barışma sonrası yudum yudum zevkini tadıyor nesquikin..

hangisi daha tatlı....
nesquik mi....
annesinin şefkat dolu bakışları mı...
.....
annesine yalvarmaktan zillet mi duydu
yoksa annesi onu affedip de mükafatlandırırken böbürlendi mi...
arada ezen ve ezilen ilişkisi mi vardı acaba..
sevgiden öte birşeyler miydi aralarında yaşanan...
yalvarmak zillet miydi yoksa acz mi..
hata yapmak kime mahsustu...
hatayı affetmek kimin şanındandı..


..................................

öyle hale geldik ki...
izzet ve zillete düşme arasında dengeyi kaybettik.
izzet yanlış yerde durunca kibre dönüştü.
zillete düşmeme adına tanrılaştırdık kendi nefislerimizi...
kula kulluk yapmaktan Rabb'e kulluğu unuttuk...
kula -farında olmasak da- yalvarmakta dağları tepeleri aştık..
Hakk'ın huzurunda eğilmeyi zillet sayarken;
sevgililerin önünde maskara, elinde oyuncak olduk,...
....................

istemek,
gecenin son üçte birinde,
meleklerine hitaben,

yok mu hastalığına şifa isteyen, "vereyim",
yok mu rızık isteyen, "vereyim",
yok mu !!!
yok mu !!!
yok mu !!!

diyen bir Rabb'den istemeyi zillet saydık.

"duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var" derken,
"vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi" diye bildiğimiz O Rabb'den ;
kaybolan ayakkabı bağımızı bile isteriz yeri gelirse.

..............................................
katreden selamlar...

katre
25-01-2007, 02:15
suya söylenen şeylerde sanırım en önemli kavram "iyi" ...
suya beddua da edilse herhalde kötü bir şekle bürünecekti.
yani duanın içeriği de önemli orda.
burdaki duadan kasıt iyiliklerin ve güzelliklerin istenmesi ve dile getirilmesidir..

insan şimdi anlıyor neden insanların ara sıra birbirine "seni seviyorum" demesi gerektiğini. bu sevgi illa ki iki cins arasında değil tabi..
burdan sesleniyorum tüm foruma...
sizi seviyorum forumdaşlarım...
illa ki şu anda sizde farkına vardığınız ya da varmadığınız, varamadığınız bir takım değişimler oldu. belki 300 000 hücreniz yenilendi bir anda.. bunu size söylemekle benim de vücudumda ve ruhumda değişimler ve dönüşümler oldu.
işte bu yüzden konuşan ve düşünen varlık olarak insan farklı...

ally_mcbeal
25-01-2007, 03:46
ben de duaların kabul olduğuna inananlardanım. bu nasıl bir mekanizma anlayamadım ama konsantre olarak birşeyi istersem mutlaka gerçeğe dönüşüyor. mesele konsantre olmakta bence...
bence inancı olsun/olmasın herkes zaman zaman duanın rahatlatıcı kollarına sığınmalı.

sn katre ben de sizi seviyorum. son üç gönderinize rasgeldim. size mutluluklar diliyorum.

Serenler
29-01-2007, 21:38
SUYUMUZU NASIL TÜKETİYORUZ?

http://www.wwf.org.tr/fileadmin/media/wwfsu.html

ÇAKAL
29-01-2007, 22:06
Sevgili katre 49 daki mesajınız o kadar güzel ki eminim yaşayarak yazmışsınız,teşekkürler.

mutlu
30-01-2007, 13:47
DEPREM GECESİ

Bazı insanlar vardır, gece gündüz ibadet eder, bazı insanlar da vardır ki gece ve gündüz ibadetlerine insanların dünya ve ahiret kurtuluşu için çabalarını eklerler.

Anneannem de gerek gündüz koşturmaları, gerekse gece ibadetiyle ikinci gruba dahil olanlardandı.

O, gündüz Allah’ın (cc) ve Peygamberimizin (s.a.s) anıldığı söyleşilere katılır, insanları da oraya götürmek için uğraşır, oradan çıkar Kur ‘an derslerine devam eder, oradan çıkar maddi olarak yardım edilmesi gereken insanları dolaşır, onların bazılarına harçlıklar verir, bazılarına gıda, bazılarına kıyafet yardımı yapar ve gönüllerini alırdı.

Bu paraları da inşaat malzemeleri işi ile uğraşan dedemin kasasından toplar, bunu gören dedem de görmezlikten gelirdi.

Ben de; “Anneanne, Bursa’da da benim tanıdığım yardıma muhtaç öğrenciler var. Onlara da yardım eder misin” dediğimde hiç geri çevirmez, öğrenci oldukları için de ayrı bir iştiyakle hemen yardımını yapardı.

Kurban mevsiminde, “Anneanne, onların et ihtiyacı da var” derdim. O da Gölcük’teki yardımına ilave olarak, Bursa’ya da yardım ederdi.

Hatta bir gün Kurban zamanı olmadığı halde bana; “İşlerimiz biraz bozuk. Sen benim adıma kurban kestir de öğrencilere dağıt. Parasını ben sana veririm” demişti. Fakat ömrü para vermeye yetmemiş, ben de kestirmeyi unutunca bana rüyamda görünüp bunu hatırlatmış, bunun üzerine hemen onun adına kurbanı kestirmiş ve öğrencilere yine onun adına dağıtmıştım.

Büyük Marmara depremine yakın, teyzemlere ve annemlere; “Deprem olacak, hepimiz öleceğiz. Ne olur namaz kılın. Tesettüre girin” diye yalvarır yakarırdı. Anneannemin manevi durumunu bilen teyzem ve eniştem de son iki ay sabahlara kadar uyumayıp, sabah uyur hale gelmişler ama deprem gecesi uyuya kalmışlardı.

Depremden 1 gün önce anneme; “Ben hep namazlarımda şehit olmak için dua ediyorum. Siz de öyle dua edin” demişti.
O gün, yani 17 Ağustos 1999’da, dayımlarla beraber yaşayan anneannem, dayımlar bize gelmesine rağmen, onlara eşlik edip de bize gelmemişti. Belki de ilk defa, onlar bize gelirken, o gelmek istememiş ve evde ibadet etmeyi tercih etmişti. Ve belki de daha garip olanı, ibadeti sırasında, en son 10 yıl önce giydiği ihram elbisesini giyip, kulluğunu yerine getirdikten sonra da aynı şekilde istirahate çekilmişti. Gece 03.02’de meydana gelen deprem neticesi, başına gelen kolon darbesi ile Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu.

Not: Anneannemin vefat ettiği 5 katlı bina tamamen tost şekline girmiş ve bu binada sadece anneannem vefat etmiş, cansız bedeni 1 gün sonra çıkarılmıştır.

Tahsin BARIŞ


Ebu Hureyre (r.a) bildiriyor.” Şüheda beştir. Taundan ölen, karın illetinden vefat eden, suda boğulan, yıkık altında kalıp ölen, bir de Allah yolunda şehit edilen.”

“ Onlar Allah’tan gelen nimet ve keremin; Allahın müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler.” (003/171)
“Müminler içinde Allah’ a verdikleri sözde duran nice erler vardır. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde sözlerini değiştirmemişlerdir.” (33/23)

“Mallarını gece gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya onların mükafatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler ”(002/274)

mutlu
30-01-2007, 13:50
--------------OKUMADAN GEÇMEYİN LÜFTEN---------------

DUA
"Kitab-ı kâinat esrar-ı hikmetle lebâlebdir,
Şikâyet celhden feryat biidraklikden.”
Urfalı Nabi
Bir gün okyanusta yol alan bir gemi kaza geçirerek battı. Gemiden tek bir kişi sağ kurtuldu. Dalgalar bu adamı küçük ıssız bir adaya kadar sürükledi. Adam ilk günler kendisini kurtarması için Allah'a devamlı yalvardı, yakardı ve yardım bulurum ümidiyle ufku gözledi. Ama ne gelen oldu ne giden...
Adayı mecburi mekan tutan adam, daha sonra rüzgardan, yağmurdan ve zararlı hayvanlardan korunmak için ağaç dallarından ve yapraklarından kendine küçük bir kulübe yaptı. Sahilde bulduğu, gemiden arta kalan konserve, pusula gibi eşyaları bu kulübeye taşıdı.
Günler hep aynı geçiyordu. Balık avlıyor, pişirip yiyor, ufku gözlüyor ve kendisini bu ıssız yerden kurtarması için Allah'a dua ediyordu.

Bir gün, tatlı su getirmek için yürüyüşe çıkmıştı. Geri döndüğünde kulübesinin alevler içinde yandığını gördü. Dumanlar döne döne göğe yükseliyordu. Başına gelebilecek en kötü şeydi bu. Keder ve öfke içinde donakaldı. Ne yapacağını, ne diyeceğini bilemedi.
O geceyi tarifsiz bir keder içinde geçirdi. Feryat etti. Oysa o kadar dua etmişti.

Ertesi sabah erken saatlerde adaya yaklaşmakta olan bir geminin düdük sesiyle uyandı. Evet, evet onu kurtarmaya geliyorlardı! Hem de her şeyden ümidini kestiği bir anda.
"Benim burada olduğumu nasıl anladınız, diye sordu bitkin adam, kendisini kurtaranlara...
Aldığı cevap onu hem şaşırttı, hem de utandırdı:
“Dumanla verdiğin işareti gördük!"
İbrahim Refik

tekniker
30-01-2007, 14:36
Dua? neden bu kadar önemli?

eskiden düşkünler, zor durumda olanlar ve benzerleri için dua ederdim hep. sonra düşüncem değişti. onların durumunun iyileşmesi için benim dualarıma mı gereksinimleri var? onlar için neden ben dua ediyorum. ben kimim ki? yani zor durumda olan insanlar benim dualarımla iyi duruma kavuşacaklarsa hiç kavuşmasınlar. onlarda insan bende insanım.

birde şöyle düşünürüm hep. yüce yaratıcı neden dua etmemizi ister? neden hep kendisine yalvarmamızı ister. hayattaki iyilikleri bize, dua ve yalvarma karşılığında mı veriri bize? ne kadar dua ve yalvarma, o kadar iyilik mi? dua etmezsek güzel şeyler olmaz mı? yani iyi şeylerin olması için illa bizim yalvarmamız mı lazım?

İnsanlar için iyi duygular istemek içimizde olan acıma,şevkat duygusu vs.gibi içsel duyguların tanımı oluyor bence.Temenni,dilek,istek duygusunun en iyi iç anlatımı saf duygu olarak dua oluyor.İyi dilekler temenni etmek sosyal yaşantımızdaki doğum,evlilik,hastalık gibi olaylardaki gibi sadece iyi olmasını dilemek.Dua insanın kendini eleştirmesinin samimi bir biçimidir.Sadece istemek için değil,iç huzurun,güzel insan olma hevesinin,paylaşma ve merhamet duygusunun da gelişmesine yardımcı olur bence.En ulaşamayacağımız duygular,istekler için yalvarmamız aciz olduğumuz,bu acizlikle de bazı kötü duygulara fren yapmamız düşüncesi geliyordur,belki de kendimizi acımasızca eleştirip,yaşamın kıymetini bilmemiz gerektiğini,bu üç harflik kelimenin altında yatan uçsuz bucaksız anlamlarını çıkarıp mutlu olmak yatıyordur kimbilir?

balaban
30-01-2007, 14:46
öyle hale geldik ki...
izzet ve zillete düşme arasında dengeyi kaybettik.
izzet yanlış yerde durunca kibre dönüştü.
zillete düşmeme adına tanrılaştırdık kendi nefislerimizi...
kula kulluk yapmaktan Rabb'e kulluğu unuttuk...
kula -farında olmasak da- yalvarmakta dağları tepeleri aştık..
Hakk'ın huzurunda eğilmeyi zillet sayarken;
sevgililerin önünde maskara, elinde oyuncak olduk,...
diyen bir Rabb'den istemeyi zillet saydık.



:tamam: Kula kulluk edenler O'na kulluk edemiyorlar.






"duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var" derken,
"vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi" diye bildiğimiz O Rabb'den ;
kaybolan ayakkabı bağımızı bile isteriz yeri gelirse.


O'na emanet ediyoruz, O'na söyleriz, şikayet ederiz, isteriz. Başka kapı var mı?

Serenler
30-01-2007, 15:17
Sn Mehmet Ekizoğlu nefis bir site hazırlamış.
Zevkle izliyorum:)
http://mehmetekizoglu.blogspot.com

DrX
04-02-2007, 01:33
Kur'an'da geçen bazı ifadelerin yer aldığı sayı ve oranlar, çarpıcı bazı sonuçları ortaya koyuyor. Bunları okuduğunuzda, "Hiç bu kadarını düşünmemiştim" diyeceksiniz.

23 sene boyunca parça parça inen, tamamı 600 sayfa olan Kur'an'da;
Dünya kelimesi 115 defa,
Ahiret kelimesi de 115
defa zikrediliyor.

Melaike kelimesi 88 defa,
Şeytan kelimesi de 88 defa
yer alıyor.

Hayat kelimesi 145 defa, Mevt (ölüm)
kelimesi 145 defa.

Nef' (fayda) kelimesi 50 defa,
Fesad (zarar) kelimesi de 50 defa.

Nas (insanlar) kelimesi 368 defa,
Rusül (Peygamberler) kelimesi de 368 defa.

İblis kelimesi 11 defa zikredilmiş,
İblis'ten Allah'a sığınmak ifadesi de 11 defa zikredilmiş.

Musibet kelimesi 75 defa,
şükür kelimesi de 75 defa.
(İnsan Allah'a karşı gelmek hariç her haline
şükretmeli.)

İnfak kelimesi 73 defa,
rıza kelimesi de 73 defa
(O kimseler ki, Allah yolunda infak ederler. Allah onlardan razıdır.)

Zeheb (altın) kelimesi 8 defa,
Teref (lüks içinde yaşama) kelimesi de 8 defa.

Sihir kelimesi 60 defa,
fitne kelimesi de 60 defa
(Sihir vesilesi ile yeryüzünde fitne çıkardılar.)

Zekat kelimesi 32 defa,
bereket kelimesi de 32 defa.
(Zekat malın bereketidir ve o malı asla eksiltmez.)

Şiddet kelimesi 114 defa,
sabır kelimesi de 114 defa.

Recül (Adam) kelimesi 24 defa
mer'e (Kadın) kelimesi de 24 defa

Namaz kelimesi 5 defa zikredilmiş,
(Beş vakit),

Şehr (ay) kelimesi 12 defa zikredilmiş
(12 ay).

Bahr (Deniz) kelimesi 32 defa zikredilmiş.
Berr (Kara) kelimesi 13 defa zikredilmiş.
Buradaki enteresan husus şudur: Kur'an'da 32 defa Bahr kelimesi
sulara, 13 defa zikredilen Berr kelimesi de kuru yani toprak kısmı olan karalara işaret etmektedir.

Biz bu ikisini (32 ve 13) toplarsak 45 eder. Sonra basit bir denklemle bunları 45 üzerinden bir yüzdelemeye gidecek olursak, karşımıza 32'nin % 71,11111111111, 13'ün %28,888888888888 çıkar. Çünkü Arz Küresi üzerinde suların nisbeti % 71,11111111111'dir. Karaların nisbeti ise % 28,8888888'dir.


kaynak: www.haber7.com

2 Şubat 2007 - 13:01:55 -

sezi
04-02-2007, 16:08
Ey ademoğlu!
Rızkın sana her gün muntazam geliyor ve sen üzülüyorsun.
Her gün ömründen bir gün eksiliyor ve sen seviniyorsun.
Sana kafi gelen şey verilmiştir.Oysa sen seni azdıracak şeyi istiyorsun.
Ne aza kanaat ediyorsun,ne de çokla doyuyorsun.
Cenab-ı Allah.

GÜRKAN
06-02-2007, 15:16
SUYUMUZU NASIL TÜKETİYORUZ?

http://www.wwf.org.tr/fileadmin/media/wwfsu.html



Su tasarrufu için sevgilinle beraber duş al.:D

selçuk efendi
13-02-2007, 15:18
(aslında yazının başlığı 'kendiliğinden' ama ben değiştiriyorum.)

Öteden mi, Özden mi?

Bir tohum düşer toprağa! Ne toprak haberdar akîbetinden, ne de bahçe sahibi! Bilinmez ne olur! Bakarsın yeşermekte bir süre sonra… Büyür, bitki olur, çiçek açar, meyve verir… Bakar yeşeren bu güzelliğe, seyredersin bahçende…

"Su verdik büyüdü, çiçek açtı, meyve verdi," der kimi…

Kimi duymuştur, "Allah'ın hikmeti, kendiliğinden büyüdü," der!..

Peki düşündün mü hiç, nerede o büyürken, "onu büyüten Tanrı"?..

Bu sözün üzerinde dur!

Dar düşünce var, geniş düşünce var…

Kimi yaşar bilgisizliğin yaktığı ateş için, kimi yaşar bilmenin getirdiği saadet için…

Koymuşlar bir kalp hücresini kültüre; bölünmüş, çoğalmış, organ olmuş; zaman sonra başlamış yürek gibi çırpınmaya olduğu yerde… Düşün bir kez, nereden geldi o hücreye, sen çoğalıp yürek olacaksın ve kendi kendine çarpacaksın, hükmü?.. Kimden?

Göremediğin kadar küçük bir hücrenin içlerinde bir yerde, bir "gen"de, hakkındaki tüm bilgi yazılı… Boyun, posun, kaşın, gözün, beynin, dilin… Ve aynı gen, her yanındaki milyarlarca hücrenin her birinin içerisinde gizli, değişmeden… Her bir gene, vücudunun hangi hücresi ve organı olacağını, ne iş için var olduğunu bildiren kim? Nereden gelmekte bu bilgi, bu istem; düşündünmü hiç?

Yağmuru yağdıran biri mi var?.. Yoksa kendiliğinden mi düşmede yere damla damla?…

Irmakları coşturan!

Denizi biriktiren!

Suyu buharlaştıran; gökte bulutu gezdiren; fırtınayla yağmuru indiren!

Kim?..

Nerede Tanrı?..

Gök gürlerken gürleten kim?

Akan suyu yürüten nerede?

Yağmur "yağar" mı kendiliğinden, yoksa "yağdıran mı var?"

Böyle değil mi herşey?

Mecazda mı hakikat var? Hakikat mi bir mecaz?

"Rüzgâr eser" mi, yoksa estiren mi var?.. Nerede rüzgârın Tanrısı?

Bir kasırga çıkar, yıkar ağaçları şiddetiyle, binaları, evleri… Ne acır hayvan böğürtülerine, ne tanır insan haykırışlarını!.. Sende merhameti çağrıştırsa da feryatlar, inlemeler; anlam ifade etmez doğaya, ne yakarışlar, yalvarmalar, ne çaresiz imdat sesleri!..

Sarsılır arz bir zelzeleyle! Tanımaz üzerinde kim olduğunu! Bakmaz üstündeki dünyalıların kurduğuna, mevkisine, şanına, dinine, devletine!

Hayvan böğürtüsüyle, insan feryadının farkı yoktur tufanın kulağına! Farketmez ne tayfuna, ne sele, ne depreme, ne yanardağa, ne de ateşe!.. Farksızdır onlara önlerindeki, işitmeden kimseyi, yürürler kendi yollarında; yakar, yıkar, ezer, geçer, gider onlar…

Bakmazlar senin yargılarına, kimsenin değerlerine, satın aldıklarına; düşünmeden lâfını edip kendini inandırdıklarına!

Gecenin karanlığında çekip gider herşeyin elinden, ansızın derinlerden gelen bir uğultuyla; sen, tanrının, bu azaba müsaade etmeyeceğini beklesen de…

Yöresel ve göresel inançlarla bakışının, hükümlerinin, yoktur değeri gerçekler karşısında!

Kendi yörüngesinde yüzer her nesne … Ne var ki bir Güneş tutulması sırasında, Ayı, gölge ettiği yerden kaçırtmak için gürültüler çıkararak yaşayan toplumlar var hâlâ, yanıbaşımızda!

Aramızdaki milyonların gözünde, bir deprem, tanrının bir toplumu cezalandırması…

Sen yukarıda başına geleni tanrının "kudret" gösterisi diye yorumlasan da, aşağıda, tutunamayıp kayan güçsüz topraktan, fizik kurallarıyla cereyan eden olaylardan başka birşey yok… Bak ki, uzaktan seyreden, zelzeleye "tanrının cezalandırması" derken, adetâ mezarından çıkan yaralı, sağ kurtulmasını "tanrının merhametine" bağlıyor, "beni O korudu," diyor…

Anla artık doğayla ve insanlarla uğraşan bir TANRI'nın olmadığını, adına ne dersen de!

* * *

Yaşayan sensin, öyle ya da böyle; kendine dön, kendinde ara!

Sistemin hükmü "ellerinle önceden hazırladığını" vurguluyor! Sistemle ve yaşadığın ortamın şartlarıyla arandaki, sonuçlarını kendin yaşayacağın meseleyi, dünyandaki otoriteyle, sürünün çobanıyla arandaki mesele gibi algılamanın sonuçları ağır olur…

Kurunun yanında, yaş ta yanmada! Altında kaldığın enkaz, cehalet! Üzerine gelen tonlarca yük, tamâhın, tabiatın! Yerinden kayıp giden, değer yargıların, duyguların… Seni sıkıştıran, ezen, huyların, şartlanmaların… Seni üzen yerküre değil, sahiplik duygun, ansızın koptuğunu gördüğün bağların! Arınmadıkça bu zincirlerden insan, asla ulaşılamaz felâha!.. İman etmedikçe hakikate, asla erişilemez arınmışlığa…

Yaşananlardan ibret alıp gerektiği gibi içsel arınmayı gerçekleştirmeyen toplumlar, bilinçsizce satınaldıkları necasetin getireceklerini ve sonuçlarını kendi elleriyle biriktirirler.

Taşta, toprakta, tabiatte çözüm arama; taşı, toprağı belâ haline getiren kendi tabiatına bak!

"Bir topluluk kalplerindeki gidişatı değiştirmedikçe, Allah onlar üzerine verdiklerini değiştirmez…" (8/53)

Hakikat apaçık bildirilmişken, Rasul, "Allah uyarısını" seslendirirken; sen duygularına, şartlanmalarına, huylarına, hırsına, açgözlülüğe, bedeninin tabiatına hizmetle ne kadar daha oyalanacaksın? Geçici olanı alıp ta, ebedi olanı görmezden gelerek daha ne kadar kandıracaksın kendini?

* * *

Doğada duygu yok! Doğada acıma yok! Doğada kayırma yok!

Varlık böyle, Sistemin gereği bu!

Bunu iyi düşün!

Kendiliğinden olur herşey, kimseye "başkası" zarar veremez! Kendiliğinden; ne bir özne, ne de karşısında bir nesne olmadan!… Kendine bir bak!..

Kuşattığını yakan güneş te öyle! Güzergâhında herkesin!

Tutuşmuş ateşin hiç yanacakları kayırdığını gördün mü?

Güneş kuşatır dünyayı! Cehennem yakar, ayırmadan taşları ve insanları!..

Düzen bu!

Hâlâ göremedin mi "acıma" olmadığını fiziğin yasalarında? Kimsenin göz yaşına bakılmadığını!!!

Yakan, ateşin kendisidir, başkası değil! Sönmemişse içindeki ateşin eğer, bekleme birinden ne acıma, ne kayırma!

Hiç ateşe farkeder mi kömürün çıkardığı çıtırtı ile senin acıdan feryadın, yanarken?.. Bunu bir ciddi düşün!

Sen diri diri kabre konup, yanından ayırmak bile istemediklerin üzerine tomarla toprak atarken, nerede seni kayıracak yüce Tanrın? Bırakıp giderlerken seni yapa yalnız, tek başına, kim kurtaracak seni, "seni" yakan kaybın, ayrılığın ateşinden?..

Aslanın pençesindeki ceylan gibi, düşer dev hararet girdapları ve kaynar fokurdamaların eline, kozasına tutsak olmuş, kendindekini bilip bulamamış eli kolu bağlı zayıf gariban!

Oltaya takılan balığın gücü yeter mi, balıkçı, insanların en masumu olsa dahi?

Senin sıcak çorbanı yudumladığın bir akşam, gün ağardığından beri kaç bin masum bebeğin daha açlıktan dünyayı terk ettiğini biliyor musun? Açlıktan kim öldürdü onları? Nerede o herşeyi ayıran iyi Tanrının yardımı, nerede seni kayırmasını beklediğin Tanrının, biçare aç anneyi kayırması bu günde?

Düşündünmü hiç, ateşin kağıdı acı çektirmek için yakmadığını, ama varolmak için yanmaktan başka birşey bilmediğini!..

* * *

Farket, üzerinde dur artık işleyen Sistemin ve kendi geleceğinin! Güzergâhın üzerinde olandan gaflette inad etme! Herkesin sırf kendi derdine düştüğü, yakınlarından dahi kaçacağın günü düşün ve kendin için birşeyler yap!..

"ALLAH'tan kendini satın al!" diye uyarıyor ALLAH Rasûlü!

"İnsan" olmak için "vermek" üzere yaşayamayı prensip edinenlere katıl… Onlar, ulaşılması gerekenin ne olduğunu ve karşılığında ne verilmesi gerektiğini akleden ve o gerçeğe iman edenlerdir… Er-geç elinden çıkacak olan dünyalığı satın almakla geçerken günlerin, kaybettiğin değerlerin bilincinde misin?!

Galaksilerden, gezegenlerden; vücudundaki hücrelere, atomlara kadar herşey üzerinde, kimsenin asla müdahalesi olmadan yürüyen SİSTEM'e gafil olup, "olmayan ama varsaydığın" şeylere, fail olarak "özgür iradeni" veya karşındaki başkasının(!) "iradesini" atfetme yanılgısından kurtulup, ne zaman gerçeğin ışığına yöneleceksin?

Tek hakikat olan ve "ALLAH" ismi ile işaret olunanı bilmeden, anlamadan; ALLAH isminin manâsını, anlayışının ve bakışının esası olan hakikat olarak kabul etmeden ve yaşamı bu anlayış üzere değerlendirmeden, kendiliğinden oluşun, -ÖZ'den gelenin- manâsını kavrayamaz; varsaydığın kendini vermeden, hiç bir mahlûkattan ileri gidemezsin.

Ulaşman gerekenin ne olduğunu bildiysen, bunun için vermen gerekeni farket, Sistemin Seslenişine kulak ver ve gereği için değerlendir bu yaşamı?

"Onlar malları ve canlarıyla satın aldılar, cenneti…"

Hitaba kulak ver; "Şükür, Nimeti Veren olarak görmektir…" Bu nimettir, bir de veren var zannıyla, nankörlükten geç artık… "Kendi"liğinden olanı anla!

* * *

Yeni bir Millennium'a girerken, insanoğlu en yalın bir gerçeği farkediyor:

"Asırlar boyunca, bir dünyada bizler varız, yaratılmış; bir de herşeyi vareden tanrı sanırdık, yaratan; oysa şimdi farkediyoruz ki, iki varlık yok imiş, asla var olmamış…"

Kendindeki, seni var kılan hakiki güçleri ve özellikleri bilip, bulup, gereğini yaşamaksa amacın, önce kendine atfettiğin, "benim" sandığın güçlere aslında sahip olmadığının, ancak onları edinmen gerektiğinin bilincine var!

Gördüğünün hakikatinin farkında olarak yaşamaksa amacın, O'nu "sen" veya "o" diye ayırmaktan, suçlamaktan, kızmaktan, kıskanmaktan, yargılamaktan, kınamaktan, dedikodusunu yapmaktan, kısacası "gayrı" diye nitelemekten uzak dur.

ALLAH ilmi ile bakışı kazan ki, aslını bulasın!

Kendiliğinden olmanın manâsı, gören ile görülenin ayrılığının hakikatte olmayışı, etken ve edilgen, özne ve nesne varsayımının geçersizliğidir.

Mutasavvıf diye bilinen, gerçeğe erenlerin yüzyılardır dile getirdiğini, artık çağdaş bilimin dilinden de işitiyoruz…

"Anlam" denen şey, "bilgi, ilim" denen şey her yerde, her nesnededir, deniyor, bir nesne, bir de anlam ayrılığı yoktur; gafil olan ise, tüm bildiklerine rağmen, "benim bilincimden", "benim ilmimden" bahsediyor!..

Sana ceza veren veya seni kayıracak birini aramayı bırak! Kendiliğinden işleyen varlığın Sistemini, varlığını ebedi kılan Sistemi farkedip anlamaya çalış! Ve bil ki o Sistemi görüp, anlayabilmek ve korunmak için en temel bir ihtiyacın var:

"ALLAH" ismiyle işaret edileni hakkıyla bilmek ve o manâya inanarak gereğini ortaya koymak zorundasın.

Evet dostum! Korunanlardan olmak varsa Özünden gelen takdirinde, bırakırsın zanları bir yana, gerçekler rehberin olur! Arınırsın tanrı varsayımından, ki o tanrının kulu, o tanrının velisi, o tanrının peygamberi, o tanrının dini, o tanrının mükâfatı, o tanrının azabı, kaynağından yok olsun indinde!

Bilincini = kalbini = gönlünü, tanrından paklamadan, kendiliğinden oluşun manâsını göremeden, "ALLAH" ismiyle işaret edilen hakikatin ne olduğunu anlamadan, inanıp ta o hakikatin gereğini yerine getirmeden ve o hakikate dayalı bakışa ermeden, içinde bulunduğun evrensel Sistemi OKUyamaz, çözemezsin…

kaynak: http://ahmedbaki.com/turkce/kitaplar/ayna/04kendiliginden.htm

selçuk efendi
13-02-2007, 15:31
The Secret Law of Attraction (Çekim Yasası Sırrı)

"The Secret", tarihte ilk kez tüm dünyaya açıklanan ve insanlığın yeni bir döneme girişini simgeleyen "Gizli Yasa" veya "Sır" diye tanıtılan yeni bir filmin adı. Daha önce blogdan duyurduğumuz "What the Bleep Do We Know" formatında ancak içinde bir hikaye olmayan belgesel türünde bir film. Avustralya, Yeni Zelanda ve Papa Yeni Gine'de televizyon kanallarında DVD ve internetten satışı yapılıyor; fakat bildiğim kadarıyla henüz sinemalarda gösterimde değil.

"İnsanoğlu bu sırrın açıklanmasıyla yeni bir döneme girecektir" diye sunuluyor. "Evrenin büyük sırrı, çağlar boyunca yolculuğunu yapıp şimdi size ulaştı" deniyor. "Öğrendiğinizde hayatınızı sonsuza kadar değiştirecek. Herşeyin sırrı, huzur, mutluluk, başarı, sağlık, zenginlik, sevgi, dostluk, istediğiniz herşey için... Tüm yapmanız gereken sırrı anlamak ve uygulamak. Bunu bilen herkesin yaşamı değişti. Sizinki de değişecek! Tarihte ilk kez, dünyanın önde gelen bilimadamları, yazarları, filozofları, herkesin hayatını değiştiren bu sırrı açıklıyorlar. Daha önce de çeşitli felsefelerde, dinsel öğretilerde, edebiyatta yeralan bu sırrı Plato, Newton, Carnegie, Beethoven, Shakespeare, Einstein gibi ünlü kişiler biliyor ve kullanıyorlardı." deniyor... Filmde, çeşitli kişiler bu prensiple yaşadıkları olayları anlatıyorlar; tıp ve kuantum fiziği konularında bilimadamları gerekçelerini açıklıyorlar.

devamı...

Sır, "çekim yasası": "Tıpkı yerin her nesneyi çekmesi gibi, yaşamınızdaki herşeyi de oraya siz çekiyorsunuz. Filmde, istediğiniz şeyi yaratmak için çekim yasasının (law of attraction) nasıl kullanılacağı ve ne şekilde etkin olduğu açıklanıyor. İnsanların çoğunun düşüncelerini ya istemedikleri şeylere ya da zaten elde ettikleri şeylere yoğunlaştırmakta olduğu noktasından hareketle, niyet ettiğiniz şeylerin gerçekleşebilmesi ve başarabilmeniz için, düşüncelerinizin tamamen "istediğiniz şeye" yoğunlaşması gerektiği vurgulanıyor. Hayatınızda o istediğiniz gibi birşey henüz hiç olmasa dahi... Yeter ki isteyin, kendinizi neye ulaşmak istiyorsanız öyle hayal edin!

"Çekim yasasını doğru uygulayıp uygulamadığınızı hissettiklerinizden anlayabiliriniz: Eğer, mutlu, neşeli, huzurlu, başarılı, yani pozitif hissediyorsanız, bu demektir ki istediklerinizin gerçekleşmesi konusunda çekim yasasını doğru kullanıyorsunuz ve başarılı olmaktasınız. Eğer korku, depresyon, kızgınlık gibi negatif hisleriniz varsa, o halde istemediğiniz şeylere yoğunlaşmış olduğunuzdan hayatınıza onları çekmektesiniz ve çekim yasasını kendi aleyhinize kullanmaktasınız."

Filmde bilimadamları ve yazarlar Esther Hicks, Jack Canfield, Joe Vitale, Fred Alan Wolf (ayrıca What the Bleep'te idi), John Demartini ve Denis Waitley gibi birçok tanınmış kişinin konuşmaları yeralıyor. Batıda, özellikle ABD'de milyonlarca insan bu tür prensipleri yaşamlarına uygulamaya çalışıyorlar. Bununla ilgili yüzlerce kitap 1980'lerden beri en çok satanlar arasında her biri milyonlarca satılıyor ve gün geçtikçe de yayılıyorlar.

"Sırrın anlamı, yaşamınızda varolan her şeyin sorumluluğunun yüzde yüz size ait olduğu. Aklınız bunu kabul etmekte zorlansa dahi... Yaşamınızdaki herşeyi vareden güç sizin kendi özünüzde mevcut. Yaşadıklarınızı ve dünyanızı olduğu şekliyle vareden sizsiniz ve bunu düşüncelerinizle, duygularınızla, inançlarınızla, niyetlerinizle gerçekleştirmektesiniz. Bunlar sizin titreşimlerinizi belirliyor ve evrene salınan bu titreşimleriniz de aynı frekanstaki insanları, objeleri, olayları, şartları yaşamınıza çekiyor. İç dünyanızdaki düşünceleriniz, dış dünyanızı şekillendiriyor. Bunu bilerek, dilediğinizi seçin, sonuçlarını yaşayın!"

Sitemiz ziyaretçilerinin ve özellikle sitemizdeki kitapları okuyanların ilk kez duymadığı, yabancı olmadığı konular bunlar... Özellikle yakında sitemizde İngilizcesini yayınlayacağımız Dua ve Zikir'deki, insanın kendi özündeki ilahi kuvveleri harekete geçirmesi ve beynine bahşedilmiş güçleri değerlendirmesi anlamına gelen "dua" konusundaki açıklamalar, adeta bu filmde yeniden ele alınmakta, ancak farklı bir perspektiften, ağırlıklı olarak bireysel başarılara ulaşma aracı düzeyinde batı insanına açıklanmakta...

Neye odaklanırsanız, yaşamınıza onu çekmektesiniz. Sizin değer yargılarınızın beyniniz için geçerliliği yoktur. İster korkarak, ister istemeyerek, ister arzu ederek odaklanın, hepsinde aslında o odaklandığınız şeyi yaşamınıza çekmektesiniz...

Dünyayı ve insanların yaşamını yöneten gökte bir tanrı olmadığını ve insanın özündeki evrensel güçleri farketme yolunda önemli bir adım bu ve benzeri filmler. Evrende işleyen bir sistemin varlığını ve insanın kendi yaptıklarının sonucunu yaşadığını anlamasına da önemli bir katkı...

Hazreti Rasûlullah aleyhisselâmın bizlere "dua" adı altında kendi özümüzde mevcut bu kuvveleri kullanabilmenin yollarını öğütlemiş olmasını bir kez daha iyi değerlendirmek ve şükretmek için iyi bir fırsat bu. "Dua edin, icabet edilecektir" sırrını, batı toplumları "evrene ne verirseniz, o size geri döner" kadarıyla farketti... Bu konudaki değerlendirmelerimizi merak edenler, web sitemizdeki Aynadaki Evren kitabından "Modern Bilimin Ötesi" başlıklı yazımızı okuyabilirler.

Müslüman toplumlar kendi iç sorunlarıyla boğuladursun, kalkınmış Batı toplumları, kendi özlerindeki ilahi güçlere yönelmekle ve onları deneyimlemekle dünya yaşamlarını değerlendirmeye çoktan başladı bile... Bundan sonra geriye kalan ve çözüm bekleyen sırrın, "Allah" ismiyle işaret edilenin ne olduğunu farkedebilmek olduğu apaçık ortada! Kim bilir, belki de bundan sonraki adımda sıra onda...

Rasûlullah'a imanın ne büyük bir hazine olduğunu görebiliyor muyuz acaba?

(filmi hisse.net cinema topiğinde şu linkte:http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=502&page=47 ve http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=502&page=48
foreverdivx.com'da ise şurada: http://www.foreverdivx.net/index.php?act=ed2k&CODE=07&rid=32944 bulabilirsiniz....)

bu bilgi ile şimdilik bu konuya noktayı koyuyorum...