PDA

View Full Version : EN SON NE OKUDUK....(Gazete,kitap,makale,köşe yazısı,şiir)



Pages : [1] 2 3

PARK
13-01-2007, 15:56
sevgili arkadaşlar,gazete tirajları düşük olan,kitap satışları yayınevleri açıklamalarına göre yerlerde sürünen ülkemizde en azından okuyan insanlarla paylaşım yapmak istedim.katılımlarınız için şimdiden çok teşekkür ederim.......

PARK
13-01-2007, 16:04
ilk yazı benden ben en son köşe yazısı olarak çetin altan ı kitap olarakda klasiklerden tolstoy un ''kazaklar''ı okudum..........

PARK
13-01-2007, 18:38
şimdide ''FORBES'' dergisi ni okuyorum................

Alparslan72
13-01-2007, 19:49
Ben en son Ateş geçitleri Steven Pressfıeld okudum. Üç yüz Ispartalının Öyküsü.Herkese'de tavsiye ederim.

ÖZDOĞAN77
13-01-2007, 20:01
Sayın Arman Afrashi'nin,''Borsada kazanmak mümkün mü'' adlı kitabını okuyorum.

Yani mümkün olmayan birşeyi okuyorum.:)

ekselans
13-01-2007, 20:45
vergi iade fişlerini okuyorum

okuya okuya :oley: manyak oldum

loyd
13-01-2007, 20:47
hissenetten başka bir şey okuduğumuz yok:D

nefron1
13-01-2007, 20:52
borsaya bela okuyorum :)

taita-x
13-01-2007, 21:28
Aşkın canına okuyorum...

TOPTANCI
13-01-2007, 21:55
Ecel Terleri, Kara Üçleme 3...yazar leo malet

O zamanlar, dandik mücevher işi yapııyordum. Dandik mücevher işi, her şeyiyle altına benzeyen ve kurban olarak seçilmiş ev kadının ayağnın dibinde bulunduğu için ona ait olduğunun zannedildiği söylenen bir "mücevher"i ucuza . ama fazlaya satmatan ibadrıclığın mekanizması, namuslu insanların içinde yatan namussuzluğa dayanır. "Şunu buldum...
sizin olduğunu sanıyordum... hayır diyorsunuz... size ait değil, ama canınız çekiyor... ben de yolsuzum... o zaman..." İki kere iki dört eder. Fiyatta er veya geç anlaşılır, ama daima anlaşılır. İşte o gün de pazar yerinde dolanarak bir keriz arıyordum ki, Jeanne'ı farkettim. Tuhaftır, onu görür görmez...diye başlıyor -)

Bir insan ancak bu kadar aptal hırsız ve katil olur...yazarın kişiliğide yazdıklarından belli oluyor ...

rekorb
13-01-2007, 22:08
En son Ahmet Şerif İzgören'nin "Dikkat Vücudunuz Konuşuyor" adlı kitabını okudum.

Tavsiye ederim.

http://static.ideefixe.com/images/79/79431_2.jpg

PARK
13-01-2007, 22:25
ne güzel kitaptır o.......değilmi rekorb

PARK
13-01-2007, 22:28
ben herkese zülfü livaneli ''mutluluk'' tavsiye ederim.........tam bir türkiye resmi çizmiş sevgili livaneli yakında filmi çekiliyor zaten martta vizyonda........

rekorb
13-01-2007, 22:32
ne güzel kitaptır o.......değilmi rekorb

Evet vücudumuzun da bir dili olduğunu çok güzel anlatmış. Veridiği örnekler ve anlatım başarılı. Okuduktan sonra insanların hareketlerine dikkat etmeye başlıyorsunuz. Ayrıca kitabı okuyup beğenmezseniz iade edebiliyorsunuz. ama beğenmeyeceğinizi zannetmiyorum.

PARK
14-01-2007, 01:13
işte son okuduklarımdan her ne kadar tepki çektiyse de elif şafak ''BABA VE PİÇ'' gerçekten güzel yoğrulmuş bir roman.......................

PARK
14-01-2007, 01:26
sevgili arkadaşlar şimdi bir özeleştiri yapalım ben şahsen bu forumda bu kadar az okuma oranı olduğunu tahmin etmiyordum derin bir hayal kırıklığına uğramış durumdayım...sanki genel bir Türkiye tablosu....yazık hemde çok çok yazık.............:hayır: :hayır: :hayır:

PARK
14-01-2007, 01:45
arkadaşlar cemal safi nin ''kainatın ulu imparatoru '' http://www.youtube.com/watch?v=L_18jE-lYG4 dlı şiiri youtube de dinledim müthişşşş tüylerimi diken diken etti bir izleyin hak vereceksiniz....

PARK
14-01-2007, 13:46
buğünkü sabah gazetesinde yavuz donat ın yazısı.....gerçekten içler acısı

TOPTANCI
15-01-2007, 17:03
Sevdiklerimin Kelleleri...ıngrid noll

''Erkeklerle ve hayatla dalga geçen'' iki kız arkadaşın maceralarını anlatıyor. Onaltı yaşındayken aynı sınıfa düşen Maja ve Cora'nın, farklı aile yapılarından gelmelerine karşın çok önemli bir ortak noktaları vardır: mutsuz çocukluklarından ve ailelerinden kurtulma isteği. İçlerinde çocuksu bir yaramazlık taşıyan iki kafadar, geçmişlerinden kaçarken yollarına çıkan erkekleri kendilerine özgü (!) yöntemlerle bertaraf ederler ve sonunda Toskana'da, özledikleri anne-babayla yeni bir hayat kurarlar. Ingrid Noll'ün kaleme aldığı cinayet romaları alışıldık tarzın oldukça dışında hikayeler. Bu eserlerde ölüm ve cinayet adeta olağan ve hatta doğa gereği bir karaktere sahip. Sevdiklerimin Kelleleri'ne başından sonuna hakim olan kara mizah da bundan kaynaklanıyor. Ancak Noll yine de ölülerden çok, yaşayan kahramanlarıyla ilgileniyor ve onları günlük yaşamın dramlarına sürükleyen psikolojik sebepleri irdeliyor.

Bu kitabı her erkeğin okuması gerekir...gerçek olaylardan yola çıkılarak yazılan nankör ve acımasız tiplemesi bazı kadınlara uygun düşüyor .

PARK
15-01-2007, 17:05
sevgili toptancı öncelikle katılımlarınızdan ötürü tşk lerimi sunarım kitaba gelince alacağım kitaplar listesine koyuyorum en kısa zamanda alıp okuyacağım saygılarım la efendim..................

tekniker
15-01-2007, 17:16
Tolstoy'un Hayat Üzerine Düşünceler kitabını okuyorum.İsminden de anlaşılacağı gibi hayatın içinden gerçek tarifler var.Hepimizin hayatı aynı olmasa da hayatın içinde aradığımız,düşündüğümüz ve isteklerimiz gerçeğini sorgulamamızı sağlayarak birbirimizi ve hayatı anlamada kolaylık sağlayacak bir kitap.

balaban
15-01-2007, 18:41
sevgili arkadaşlar şimdi bir özeleştiri yapalım ben şahsen bu forumda bu kadar az okuma oranı olduğunu tahmin etmiyordum derin bir hayal kırıklığına uğramış durumdayım...sanki genel bir Türkiye tablosu....yazık hemde çok çok yazık.............:hayır: :hayır: :hayır:

Gençleri alıştırmamız lazım. Ailecek kitap okumayı severiz, yeğenimin biri hariç. Ona da okuduklarımdan bazılarını veriyorum, bana anlatırsın bitirince diyorum. Pek memnun olduğunu söyleyemem:)

Genellikle tek kitap okumam, bir kaç kitaba başlarım. Bazı kitapları okuması zor olur, bir kaç sayfa sonra bırakırım daha keyifli olana geçerim.

Şu anda Samuel A.Weems'in Ermenistan Terörist "Hıristiyan" Ülkenin Sınırlarını okuyorum. (tavsiye ederim, bunula ilgili topik açtım)

Bundan önce;
Muhammed Bozdağ - Ruhsal Zekası,
Attila İlhan - Gazi Paşa,
Thomas P.M.Barnett - Pentagon''un Yeni Haritası (çok utanç verici ama aylarca sürdü belki bir sene, bazı bitmeyenler olur ya bu onlardan, nedense gitmedi)
Grange - Siyah Kan

registan
15-01-2007, 19:26
yakın zamana kadar mustafa kutlu hikayelerine daldım birkaçtanesini bitirdim.

kitap okuma yukarıdaki mesajlarda denildiği gibi bizim türk milleti için zor bir mesele. ama birileri ile okununca okunuyor. evde eşim oğlumla kitap okumaya dalınca bakıyorum küçük kızım (4 yaşında) oda kendi kitaplarından birşeyler almış onları evirip çeviriyor. bizlere bişey anlatıyor.
küçük yaşta başlamak lazım okumaya ve okutmaya. küçük yaşta sevdirmek lazım kitap okumayı.

bazen kendini kaptırıp gidiyorsun bakıyorsun 4-5 tane kitap bitirmişsin . bazende içinden okuma isteği gelmiyor.

bu yakınlarda mustafa kutlu hikayelerinden 4 -5 tane bitirdim. türk klasiklerinden 4-5 tane (peyami sefa dan fatih-harbiye reşat nuri güntekinden 2 kitap bitirdim)

ama bu hafta elimde takip ettiğim bir kitap maalesef yok. işler biraz yoğun tatilin gelmesini bekliyorum. yine ailecek başlarız herhalde kitap okumaya.

mutlu
15-01-2007, 22:10
Dünyanın en zekî insanı: Türkiye'de okumak istesem ÖSS'yi kazanamam

Nadia Camukova, Einstein'ın zekâ testinden 200 puan üzerinden 199.37 aldı. 7 dil bilen Camukova, 25 yaşında dünyanın en genç profesörü oldu.

Prof. Dr. Nadia Camukova, Türkiye'deki sınav sistemini eleştirdi. Dünyanın en zeki insanı,"Bir insanın hayatını 3 saate sığdırmak çok yanlış." dedi.

Moskova Beyin Araştırmaları Enstitüsü tarafından dünyanın en zeki insanı ilan edilen Prof. Dr. Nadia Camukova, "Bugün Türkiye'de üniversiteye girmeye kalksam belki ÖSS'yi kazanamam!" itirafında bulunuyor. Türkiye'deki sınav sisteminin öğrencilerin kapasitelerini körelttiğini söyleyen Camukova, sınav sistemi ile ilgili ise şu yorumu yapıyor: "Bir insanın hayatını 3 saate sığdırmak kadar yanlış bir şey yok. İnsan hayatını Milli Piyango'dan çekmiyor ki!"
Dünyanın en zeki insanı Camukova, Türkiye'deki üstün potansiyelli insan özelliğinin dünyanın hiçbir yerinde olmadığını iddia ediyor. Türkiye'nin dahilerinin yabancı ülkeler tarafından bilinçli olarak yok edildiğini vurgulayan Camukova, "Bazı üstün zekâlı öğrencilerle normal zekâlı çocuklar aynı ortamda kaynaştırılmaya çalışılıyor. Bu tür yollarla üstün potansiyelli çocuklar yok ediliyor, normalleştiriliyor." diyor. Genç profesör, Türkiye'de televizyon kültürünün insanları tembelliğe sürüklediğine de dikkat çekiyor.
Dünyada genel kabul gören istatistiki verilere göre bir toplumda 1 milyonda 1 dâhi çıktığını söyleyen Nadia Camukova, Türkiye'de üstün potansiyelli dâhi seviyesinde en az 70 insanın olması gerektiğini belirtiyor. Türkiye'de bulunan 70 dâhiden en az 60'ının normalleştirilerek çürütüldüğünü öne süren genç profesör, yeni doğmuş çocuklarla 7-8 yaşına kadar gelmiş olanları kurtarmanın mümkün olduğunu anlatıyor. Camukova, Rusya'daki sistemi ise şöyle özetliyor: "Bu iş devlet politikası olmalı. Bunun içine o çocuğun doğduğu günden itibaren sağlık kontrolü ile birlikte beyin kontrolü gelişmesini inceleme işi devreye girer. 1 yaşına kadar her 15 günde bir, eve gelerek çocuğu kontrol eden doktorları olan ülkeler var. Bunlardan biri Rusya. 1 yaşını doldurana kadar doktor çocuktan sorumludur. Her 15 günde bir, eve giderek evin sıcaklık derecesinden içindeki moral düzeyine kadar bütün verileri, özel defterine geçer. Ve o çocuğun ölmesinden de doktor sorumludur."
Nadia Camukova şu an 30 yaşında. 25 yaşında iken dünyanın en genç profesörü olmuş. 3 yıl önce yapılan Picasso testinde 360 üzerinden 357, Einstein standartları ölçümünde ise 200 üzerinden 199,37 puan alarak dünyanın en zeki insanı unvanını almış. Camukova, Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça, Arapça ve Farsça olmak üzere 7 yabancı dil biliyor. Bugüne kadar 3 bin civarında kitap okuyan Camukova, "Her gün bir kitap okumaya çalışıyorum. Karl Marks'ın Das Kapital'ini 4 yaşında okudum. Kur'ân'ı da aynı yaşta okuyup ezberledim. Okuduğum bir kitabı ikinci kez okumam ama zevk alarak tekrar tekrar okuduğum tek kitap Kur'ân'dır. Her 20 günde bir okurum." diyor. 'Dindar mısınız?' sorusuna, 'İnanacak kadar zekiyim.' diye cevap veren Camukova, "Yaratılışa inanıyorum. İnanmıyorum diyen insanlar kısa vadeli inançlarla yaşarlar aslında." diye konuşuyor

ÇAKAL
15-01-2007, 22:17
sevgili arkadaşlar şimdi bir özeleştiri yapalım ben şahsen bu forumda bu kadar az okuma oranı olduğunu tahmin etmiyordum derin bir hayal kırıklığına uğramış durumdayım...sanki genel bir Türkiye tablosu....yazık hemde çok çok yazık.............:hayır: :hayır: :hayır:

sevgili expert bırak kitap okumayı forumdaki arkadaşların çoğu diğer topiclere dönüp bakmıyorlar bile.Öyle güzel,öyle ilginç,öyle faydalı,öyle emek verilmiş topicler var ki arkadaşlar hiç dönüp bakmıyorlar bile.:mad:

Şafak
15-01-2007, 22:20
sevgili arkadaşlar şimdi bir özeleştiri yapalım ben şahsen bu forumda bu kadar az okuma oranı olduğunu tahmin etmiyordum derin bir hayal kırıklığına uğramış durumdayım...sanki genel bir Türkiye tablosu....yazık hemde çok çok yazık.............:hayır: :hayır: :hayır:

hisse net de yazılanları okuyalım dıye ne gazete ne kıtap bı sey okuyamıyoruz burada yazılanlardan kendime winzip yapıyorum bilgileri:).kalın saglıcakla...

son_azrail
15-01-2007, 23:09
Ferruh Sezgin Sistemin intikamı en son bunu okudum kiap beliom şimdi okumak için:)

PARK
15-01-2007, 23:23
sevgili expert bırak kitap okumayı forumdaki arkadaşların çoğu diğer topiclere dönüp bakmıyorlar bile.Öyle güzel,öyle ilginç,öyle faydalı,öyle emek verilmiş topicler var ki arkadaşlar hiç dönüp bakmıyorlar bile.:mad:

sevgili cakhall söylediklerinize sonuna kadar katılıyorum.benim şaşırdığım ise bu zaten ben bu sitede olan arkadaşları toplumun bir üst katmanından biliyordum (kültürel olarak) fakat dediğiniz gibi o kadar güzel ve emek harcanmış topicler varki oralara aylarca yazan bir arkadaşımız bile olmuyor.buda beni derinden yaralıyor.
bütün arkadaşlarıma bol okumalı günler diliyorum.saygılarımla..........:tamam:

PARK
15-01-2007, 23:29
Ferruh Sezgin Sistemin intikamı en son bunu okudum kiap beliom şimdi okumak için:)

hakikaten güzel bir kitaptır ''sistemin intikamı'' herkes okumalı bu sistemin neyle beslendiğini güzel akıcı bir üslupla anlatıyor............saygılarımla..

PARK
18-01-2007, 14:41
zülfü livaneli------leylanın evi

PARK
18-01-2007, 21:43
şimdide günlük gazetelerde köşe yazılarını okuyorum ....

PARK
19-01-2007, 14:21
patron zangoçu ertuğrul özkök ün köşe yazısını okuyorum.....

PARK
28-01-2007, 03:07
nicholas sparks ..... geçmişin izleri............................

M.Işılak
28-01-2007, 04:47
En son Zaman Çarkı 10. Cilt 1. Kitabı bitirdim... 20 ana karakter, 500 civarı yardımcı karakter, 1000 lerce figüran... Adam nereden bulup bu kadar karakter uyduruyor hayret doğrusu...

Şimdi de Samuel Delany'nin Triton'unu okuyorum... Daha doğrusu okumaya çalışıyorum... Kitabın arka kapağında tanıtım şu cümleyle başlıyor: "Le Guin'in Mülksüzler'ine cevap: İkircikli Bir Heterotopya" Okurken ikirikleneceksiniz deseler daha iyiymiş... Zor gidiyor... Nerede Le Guin'in Mülksüzleri ya da siğer kitapları nerede bu?

http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=OBMHHNSSN5V0OVT7FPF4

ÇAKAL
28-01-2007, 12:40
Kavgam--Hitler

PARK
28-01-2007, 14:55
sevgili Judas,misilak ve cakhall katılımlarınız için teşekkür ederim ama şunuda belirtmek isterimki topiğe katılım oranı konusunda hayal kırıklığına uğradım sadece bu topic değil sitemizde öyle güzel ve faydalı topicler var ki kimseler uğramıyor bazen aylarca yazı yazılmıyor,oysa ben bu topigi açarken çok ama çok katılım olacağı ümidi ile iyi şeyleri paylaşmak için açmıştım...sizlere sevgilerimle............:düsün:

adabeyi
28-01-2007, 15:44
Erdal Ersarızeybek....Şemdinlide Sınırı Aşmak.

kumralada
28-01-2007, 17:52
Uzun bir süredir Burak Eldem'in "Fraternis" isimli kitabı var elimde. Sakin kafayla okumak gerektiği için yavaş ilerliyorum, bitirmek zaman alacak. Bu arada en son Zülfü Livaneli'nin "Leylanın Evi" isimli kitabını bitirdim, "Mutluluk" isimli kitabını ise bitirmek üzereyim. İkisi de çok güzel, okunması gerekir diye düşünüyorum.
Aslında internet maalesef mi desem bilmiyorum ama çok zamanımızı aldığı için eskisi kadar çok ve hızlı kitap okuyamıyorum. Bir yandan da pek çok bilgiye ve farklı görüşlere de internet sayesinde ulaştığımız da bir gerçek.

PARK
29-01-2007, 00:40
sevgili cypriot zülfü livaneli nin ''mutluluk '' romanı bu ülkedeki her türlü tezatlığı en iyi şekilde anlatan bir roman bu romanda bütün bir Türkiye tablosu çizilmiş.... zaten çekimleri bitmek üzere yakında dizi film olarak izliyeceğiz bu romanı............

PARK
30-01-2007, 02:44
hürriyet gazetesinde===emin çölaşan ın köşe yazısı..........

Serenler
30-01-2007, 10:53
Bildiğiniz gibi işim gereği epeyce seyahat etmek durumundayım. Başka zaman da iş yoğunluğu epeyce fazla oluyor.
Ama o bana bedava gibi gelen çok sevdiğim başka zaman bulamadığım seyahatte geçen süre var ya:)
Başlıyorum okumaya..
Doç Dr Ümit Sayın : Gizli Örgütler, 11 Eylül ve BOP
Mahir kaynak/Ömer Lütfü Mete : Dünyayı Kimler Yönetiyor
Atilla Akar : Kamikaze Operasyonu
Mümin Sekban : Ya Bir yol Bul, Ya Bir Yol Aç, Ya Da Yoldan çekil.

Bugün akşam gene birkaç günlük yolculuk maratonu başlayacak:

Proğramdaki kitap:

Serdar Akinan : Kan Uykusu

Smyrna
30-01-2007, 11:16
Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek

Prof. Dr. İlber Ortaylı
TİMAŞ YAYINLARI

"Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun 700. yıl kutlamaları Türkiye’de umulmaz bir ilgi uyandırdı ve Türk toplumu yedi asırlık tarihine ilgi duymaya başladı. Bu ilgi, kuru bir hamaset çizgisini geçti, anlaşılan toplumsal düşüncenin ve yorumlamaların tekâmül etmesi dolayısıyla "Osmanlı İmparatorluğu nedir? Bu imparatorluğun kurumları nedir? Yaşam şekli nedir? Bizim için anlamı nedir?" gibi sorulara cevap aranmaya başlandı. Ve bu meyanda, çalışmalar, hazırlıklar yapmak ve yaptıklarımızı geniş kitleye tanıtmak gibi bir ihtiyaç hâsıl oldu. Şüphesiz ki elinizdeki bu kitap da bunlardan birisidir ve o iddiadadır."
İlber Ortaylı



Geçmişten geleceğe tarihî gelişmelere ışık tutarken, tarihin bıraktığı izleri irdeleyen İlber Ortaylı bu sefer okuru Osmanlı'yı; padişahları, sarayları, yönetim şekli, semtleri ve abidevî eserleriyle kısacası kendine özgü kimliğiyle yeniden keşfetmeye davet ediyor...

http://img219.imageshack.us/img219/992/100636fw6.jpg

tam bitmedi daha ama güzel bi kitap, her zamanki İlber hocanın klasik

mükemmel tarzı...

PARK
30-01-2007, 14:15
sevgili venicera ve smyrna katılımlarınız bizi onurlandırdı efendim iyi varsınız....

PARK
10-02-2007, 12:53
LİVANELİ'NİN ROMANI ABD'DE ÖDÜLE ADAY...........
Filme de çekilen ’Mutluluk’ romanı, dünyanın en büyük kitap zinciri Barnes and Noble’ın ödüllerinde 3 finalistten biri oldu


10.02.2007



Dünyanın en büyük kitap zinciri olan ve Amerika’da 1000’in üzerinde kitabevi bulunan Barnes and Noble, ’Yeni Büyük Yazarları Keşfedin’programı kapsamında her yıl verdiği prestij ve para ödüllerinin 2006 yılı finalistlerini açıkladı. Zülfü Livaneli, Amerika’da ’Bliss’adıyla yayımlanan ’Mutluluk’kitabıyla roman dalındaki üç finalistten biri oldu. 28 Şubat’ta gerçekleşecek özel bir törenle ödüller sahiplerine verilecek ve tüm finalistler Barnes and Noble’ın New York Lincoln Triangle mağazasında kitaplarından bölümler okuyacaklar.

Keşif ödülleri bir önceki yıl tanıtılan kitapların en iyilerini ödüllendirmeyi amaçlıyor. Finalistler bülteninde Mutluluk’tan şu şekilde söz ediliyor: “Livaneli, şefkat dolu romanı ’Bliss’te, her üç roman kahramanını da son derece duyarlı bir biçimde betimleyerek , birbiriyle çatışan kültürlerin ülkesi Türkiye’nin mükemmel bir resmini çiziyor.”

Yılda 175 bin yeni kitabın yayınlandığı Amerika’da Barnes and Noble, ödüllerin amacını; “olağanüstü edebi kaliteye sahip eserlerin, kitap kalabalığında gözden kaçırılmaması için dikkat çekmek” amacıyla verildiğini açıklıyor. Livaneli’nin Bliss’i bir yıl boyunca 1000’den fazla BN mağazasında “Büyük bir yazarın keşfi” başlığı altında özel biçimde tanıtılacak.

Mutluluk, New York’un en büyük yayınevlerinden St Martin’s Press tarafından 2006 Ekim’inde yayımlanmasının ardından eleştirmenler tarafından büyük bir övgüyle karşılanmış ve ’Sonbahar Döneminin Kitabı’ seçilmişti. ’Mutluluk’un filmi ise 16 Mart’ta seyirciyle buluşacak

PARK
12-02-2007, 02:46
El Tayyip.... mehmet bölük Vay anam vayyyyyyyyyyyy bizi kimler yönetiyor mutlaka okunmalı....

mutlu
12-02-2007, 10:11
NEFİS BİR 12 EYLÜL YAZISI...

Yavuz Donat yazdı...

Adım adım gelen 12 Eylül darbesi

11 Şubat 2007 Pazar 22:34
Kimse karnından konuşmasın, Türkiye'de "derin devlet" var. "Dün" de vardı, "bugün" de var. Derin devlet olayını "isimli, resimli, örnekli, tanıklı" olarak ve "özetleyerek" anlatacağız. Gerekirse "örnekleri çoğaltırız." Yine gerekirse "günümüzden örnekler" sunarız..

OLAY- 1
Çok yakında

30 Ağustos 1980... Öğle saatleri.
Yer Konya Orduevi. Vali Lütfi Tuncel ile Belediye Başkanı Mehmet Keçeciler, Ordu Komutanı Org. Bedrettin Demirel'in konuğu. Keçeciler:
-Paşam bu anarşi nasıl önlenecek?
Org. Demirel:
- Reis bey çok yakında önlenir, merak etme.
- Nasıl önlenir paşam?
- Önleyeceğiz... Nasıl önleneceğinin kurallarını da koyacağız... Yakında görürsünüz.

OLAY- 2
Geliyorum diyen ihtilal

2 Eylül 1980... Sabah saat 09.00.
Konya Belediye Başkanı Mehmet Keçeciler, Konya Milletvekili (AP) Prof. Şaban Karataş Ankara'da, Başbakanlık konutundalar.
Keçeciler:
- Sayın Başbakanım. Alaaddin Camii'nin duvarı çatladı. Sizden destek istemeye geldim.
Demirel:
- Vakıflar'a, Hazine'ye, Bayındırlık'a derhal emir veriyorum... Gereken yapılacak.
Başbakan:
- Reis bey benim de sizden bir ricam var.
Keçeciler:
- Emriniz olur sayın Başbakanım.
- Hoca'ya (Prof. Erbakan) selam söyleyin. Meclis'ten erken seçim kararı çıksın... Askeri tutamıyorum... Erken seçim kararı alınırsa ihtilal önlenir.
- Benim de duyum ve endişelerim var.
- Reis bey, Hoca üzerinde ağırlığınızı kullanın, ihtilali önleyelim.

OLAY- 3
2 Demirel

2 Eylül 1980... Öğleden sonra.
TBMM'de, Milli Selamet Partisi Genel Başkanlık Odası.
Odadakiler: Prof. Erbakan, Oğuzhan Asiltürk, Şevket Kazan, Recai Kutan, Süleyman Arif Emre. Ve Mehmet Keçeciler.

Mehmet Keçeciler:
- Muhterem Hocam, bazı şeyleri arzetmek istiyorum.
Prof. Erbakan:
- Buyrunuz.
Keçeciler:
1. Hocam 6 Eylül'de Konya'da yapılacak Kudüs mitingi iptal edilsin.
2. Kudüs'e asker gönderilecekse beni 1'inci sıraya yazın.
3. Ama miting bizim başımızı belaya sokar.
4. İhtilal geliyor.

Oğuzhan Asiltürk:
- Ordu sağcı-solcu diye 2'ye bölündü... İhtilal falan olmaz.
Prof. Erbakan:
- Madem Konya istemiyor, Kudüs mitingini Kayseri'de yapalım.
Oğuzhan Asiltürk:
- Ama zaman yok... Konya'da yapmaya mecburuz.

Prof. Erbakan:
- Mehmet bey, ihtilal olacağını kimden duydunuz?
Keçeciler:
- 2 Demirel'den... Önce Org. Bedrettin Demirel söyledi, sonra da Başbakan Demirel.
Başbakan Demirel'in adını duyan hoca Prof. Erbakan birden sinirlenir:
- Bizi askerle korkutuyor... Miting yapılacaktır... 6 Eylül'de Konya'da.
Keçeciler de sinirlenir:
- Öyleyse ben de artık sizin belediye başkanınız değilim.

OLAY- 4
İstifa mektubu

3 Eylül 1980.
Mehmet Keçeciler Konya'ya döner ve MSP İl Başkanı Ali Güneri'ye "istifasını" verir.
İstifanın "mitingden sonra açıklanması" kararlaştırılır.
Keçeciler "miting günü" Konya'da bulunmak istemez.
Ama Vali rica eder:
- Konya'dan ayrılma.
Org. Demirel de:
- Seni tanıyorum, bir yere gitme.

OLAY- 5
Sahipsiz afiş

4 Eylül 1980.
Konya'da, Ordu Komutanlığı Karargahı'nın karşısına dev bir afiş asılır:
- "Şeriat İslam'dır."
Org. Demirel, Belediye Başkanı Keçeciler'i arar:
- Bu afişi asacak başka yer kalmadı mı?
- Paşam, ben astırmadım. Derhal indiriyorum.
Afiş indirilir.
Ve afişi kimin astırdığı da bulunamaz.

OLAY- 6
Derin devletin deli kadrosu

6 Eylül 1980.
İhtilal sebepleri arasında sayılan meşhur Konya mitinginin sabahında, Belediye Başkanı Keçeciler, şehri dolaşmaya çıkar.
Ve kentin "kimseye zararı olmayan, halkın harçlık verdiği" delileriyle karşılaşır.
Örneğin Deli Kazım, Deli İsmail.
Esnafın "sabah erkenden dükkânıma uğrarsa işlerim rast gider" dediği Deli Mustafa. Yine zararsız delilerden "İbibik Selahattin." 40-50 deli.
"Yeşil cüppeleri" giymişler, başlarında "yeşil sarık", ayaklarında "çizme", Konya sokaklarında "şeriat istiyorlar."
Keçeciler:
- Lan Mustafa, bu kılık kıyafet ne böyle?
- Reis abi, reis abi bizi giydirdiler.
- Kim giydirdi?
- Birileri giydiriverdi... İyi olmuş mu reis abi?
Konyalı delileri "kimlerin giydirdiği" hiç öğrenilemedi.

OLAY- 7
5 bilinmeyenli denklem

6 Eylül 1980... Öğleden sonra.
Milli Selamet Partisi'nin Konya Mitingi'nde tam İstiklal Marşı okunacağı sırada...
"Arkalardan 5 kişi" bağırmaya başlar:
- İstiklal Marşı değil, ezan istiyoruz.
5 kişinin "gazetelerde resmi çıkar."
Ama bu 5 kişiyi "Konya'da tanıyan, bilen yoktur."
Mehmet Keçeciler hemen savcılığa başvurur:
- Bunların bulunması ve haklarında soruşturma açılmasını rica...
Aradan 27 yıl geçti. Bu 5 kişi "hala kayıp."

Ve son not:
12 Eylül ihtilalinden sonra MSP yönetimi "hapse atıldı."
Keçeciler Ordu Komutanı'nın isteğiyle "bir süre Belediye Başkanlığı'na devam etti."

Sonra Ankara'ya, "Başbakan Yardımcısı Turgut Özal'ın Danışmanlığına" atandı.

Sabah/Yavuz Donat

PARK
12-02-2007, 21:56
mutluluğun mimarisi====alain de botton kesinlikle okunması gereken bir yaşam felsefesi kitabı.................

PARK
14-02-2007, 20:23
Nokta dergisinin son sayısını..................

ÇAKAL
14-02-2007, 20:44
Postada ibonun sauna çetesi olayından hapis cezası alacağını,hapse girmemek için urfadan milletvekili adaylığını koyacağını okudum,sıkıntı bastı beni.:grrr: :grrr:

elektrik-çi
14-02-2007, 20:53
sevgili cakhall desenize o da dokunulmazlık zırhına girecek :):):)

ÇAKAL
14-02-2007, 21:01
sevgili cakhall desenize o da dokunulmazlık zırhına girecek :):):)
Aynen,neyse fenerimin maçı başladı,bol şans bana.:) :)

hasat
14-02-2007, 22:08
Kafka "Dava" (Tavsiye ederim)

çakır.
15-02-2007, 00:54
stresten uzaklaşmağa iyi geliyor; masallar aleminde biraz dolaşmak. alim şerif onaran çevirisiyle BİNBİR GECE MASALLARI

PARK
15-02-2007, 01:49
stresten uzaklaşmağa iyi geliyor; masallar aleminde biraz dolaşmak. alim şerif onaran çevirisiyle BİNBİR GECE MASALLARI

sevgili çakır katılımınız için teşekkürler efendim renk kattınız.....:cool:

çakır.
16-02-2007, 16:37
BİNBİR GECE MASALLARI için iki söylenti mevcutmuş.. birincisi; okumaya başlayan bitiremezmiş,
diyeri ise;okumaya başlayıp bitiren ise ölürmüş
bunu okuduğumda üzerimde soğuk duş etkisi yapmıştı.

PARK
16-02-2007, 16:41
:seyt: sevgili çakır ben bu kitabı okuyalı bayağı zaman oldu fakat hala yaşıyorum azrail beni unuttumu acaba??

çakır.
17-02-2007, 01:23
:seyt: sevgili çakır ben bu kitabı okuyalı bayağı zaman oldu fakat hala yaşıyorum azrail beni unuttumu acaba??EXRERT gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ediyorum..yaşamanız tesadüf olmasa gerek..bilgiye, beceriye,dostluğa,paylaşıma önem veren kişiler;BİNBİR GECE MASALLARI kitabını ellerine alıp, bu söylentiyle karşılaştıklarında; okusakta,okumasakta nasıl olsa bir gün öleceğiz deyip ölüme meydan okurcasına başlarlarmış okumaya ve bitirirlermiş,aradan baya zaman yıllar geçmesine rağmen coşkuları,azimleri,renkli kişilikleri eksilmezmiş dahada artar yaşamlarına yaşam katarlarmış.
masal bu ya; taa eskilerden bu yana akar gelirmiş.

PARK
17-02-2007, 01:53
EXRERT gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ediyorum..yaşamanız tesadüf olmasa gerek..bilgiye, beceriye,dostluğa,paylaşıma önem veren kişiler;BİNBİR GECE MASALLARI kitabını ellerine alıp, bu söylentiyle karşılaştıklarında; okusakta,okumasakta nasıl olsa bir gün öleceğiz deyip ölüme meydan okurcasına başlarlarmış okumaya ve bitirirlermiş,aradan baya zaman yıllar geçmesine rağmen coşkuları,azimleri,renkli kişilikleri eksilmezmiş dahada artar yaşamlarına yaşam katarlarmış.
masal bu ya; taa eskilerden bu yana akar gelirmiş.

Bu masal gerçekten çok güzelmiş yaaa:cool:

PARK
17-02-2007, 15:53
emin çölaşan ın köşe yazısını okudum (17-02-2007) bizi yöneten zihniyeti ne güzel anlatmış...

yakkır
17-02-2007, 19:23
Herşeyin para kazanmak olmadığını anlamak açısından çok önemli bir haber.Bazen bu hırsla insanlığımızdan uzaklaştığımız anlar olabiliyor.Saygılarımla

http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=69175&uniq_id=1172328443

ÇAKAL
20-02-2007, 07:55
Kuzey Kore'den Japon otomobillerine yasak



SEUL (A.A
Kuzey Kore lideri Kim Jong-il'in, bir Japon otomobilin yolda bozulup trafiği tıkamasının ardından, ülkedeki tüm Japon otomobillerine el konulması talimatı verdiği bildirildi. Güney Kore ajansı Yonhap'a açıklamada bulunan bir kaynak, “Kim Jong-il Japon yapımı bir otomobilin bozulup trafiği tıkadığını gördü ve Ulusal Savunma Komisyonu'na Japon otomobillerine el konulması talimatı verdi” dedi. Yonhap ajansı, Kim Jong-il'in bu kararının uygulanmasının zor olabileceğini çünkü Kuzey Kore'deki otomobillerinin çoğunun Japon yapımı olduğunu bildirdi.
20.02.2007

ÖZDOĞAN77
20-02-2007, 13:35
AK PARTİ'Lİ AKGÜN, TURKCELL'DEN MESAJLAR İÇİN TÜRKÇE KARAKTERE UYGUN SİSTEM KURULMASINI İSTEDİ
AK Parti Karaman Milletvekili Mevlüt Akgün, Türkçe karakter kullanılan cep mesajlarından üç kat fazla ücret alındığını belirterek, Turkcell Genel Müdürü Süreyya Ciliv'den, Türkçe karaktere uygun sistem kurulmasını istedi. Akgün, Ciliv'e bir mektup göndererek, bu konuda kendisine iletilen şikayetleri aktardı ve cep telefonu faturasından bir örnek iletti. Telefon şirketine bağlı abonelerden, gönderdikleri mesajlardan üç katı fazla mesaj ücreti alındığı yönünde şikayetler aldıklarını belirten Akgün, mektubunda şunları kaydetti: ''Bu aboneler, mesaj yazarken Türkçe karakter kullanıldığı için sistemin müsait olmadığını ve bu nedenle 3 kat ücret sorunu ortaya çıktığı cevabı ile karşılaştıklarını ifade etmişlerdir. Türkiye'de faaliyet gösteren bir telefon şirketinin Türkçe karaktere uygun sistem kurması, millete saygının en önemli göstergesidir. Türkçe'miz aynı zamanda AB yazı ve konuşma dil ailesine alınmıştır. Sistemin Türkçe karaktere uygun hale getirilmesi için gerekli çalışmanın yapılmasını talep ederim.'' AA


Not:Aman yakalanmayın,tuttuklarını götürüyorlar.:wink:

çakır.
21-02-2007, 11:42
MUJDAT GEZEN; GALİBA BEN BİR SANATÇIYIM akıcı,çıtır bir kitap.

KOÇ
21-02-2007, 12:42
El Tayyip.... mehmet bölük Vay anam vayyyyyyyyyyyy bizi kimler yönetiyor mutlaka okunmalı....

aynen katılıyorum sayın EXPERT kitabı okudum ve tüylerim diken diken oldu dediğiniz gibi aynen vay anam vay tavsiyeniz için teşekkür ederim.:bravo: :bravo: :bravo:

ÇAKAL
21-02-2007, 21:01
Böyle adalet olur mu?

KESMİŞ arşivime koymuşum. Yeni Asır'dan.. Adam 4.5 yılda 24 suç işlemiş.. Ama serbest.. Buyrun sabıka kayıtlarına..

1. Okul kantininden hırsızlık
2. İşyerinden hırsızlık
3. Liseden hırsızlık
4. Alüminyum kapı hırsızlığı
5. Küçük yaşta kız kaçırma
6. Irza geçme, darp
7. Otomobilden hırsızlık
8. Alüminyum kapı hırsızlığı
9. Otomobilden hırsızlık
10. Zorla cep telefonu almak
11. Kaldırımcılık suretiyle hırsızlık
12. İşyerinden hırsızlık
13. Kapkaç suretiyle hırsızlık yapmak
14. Otomobilden hırsızlık
15. Evden hırsızlık
16. Kapkaç yapmak
17. İşyerinden hırsızlık
18. Otomobilden hırsızlık
19. Çanta kapıp kaçmak
20. Otodan hırsızlık
21. İşyerinden hırsızlığa teşebbüs
22. Parktan otomobil hırsızlığı
23. Kapkaç suretiyle hırsızlık yapmak
24. Polis memurunu bıçaklamak

Kaliforniya'da "3 Yasası" var. Üç suç işleyip mahkûm olana müebbet hapis veriyorlar. Üçüncü suçu bir dilim pizza çalmak olan delikanlıya verildi en son.. Yasanın gerekçesi..,
"Üç suç işleyen kişi bu toplumun içinde yaşamaya hakkı olmadığını göstermiştir.."
Orda olur.. Çünkü Amerika'nın Avrupa Birliği'ne girmek diye bir derdi yok..

ÇAKAL
21-02-2007, 21:05
Parmak çocuğun mucizesi Video

http://www.sabah.com.tr/gun94.html
İşte son tıp mucizesi... Amillia, 4 ay önce ABD'de dünyaya geldiğinde bir tükenmez kalem boyundaydı. 5.5 aylıkken doğan Amillia, yalnızca 284 gram ağırlığındaydı. Onca ameliyat ve müdahale sonrası "parmak mucize Amillia" 66 santim boya, 1.8 kilo ağırlığa ulaştı. Doğumu gerçekleştiren doktorlar, "O gerçekten mucize bebek" diye konuştu.



5.5 aylıkken kalem kadar doğdu, dün taburcu oldu

ABD'de 5.5 aylık ve 284 gram dünyaya gelen bebek, doktorlarını şaşırtıp hayata tutundu. Dün hastaneden taburcu edilen Amillia ana rahminde en kısa süre kalıp hayatta kalan bebek unvanını aldı.

Amillia 24 Ekim günü dünyaya geldiğinde bütün hastane şaşkınlık içindeydi. Çünkü henüz 6 aylık bile değildi ama doğmak için daha fazla bekleyememişti. Dünyaya geldiğinde sadece 284 gram ağırlığında olan ve doktorların çoğunun "yaşamaz" gözüyle baktığı Amillia, doktorlara inat yaşama minik elleriyle sıkı sıkıya tutundu ve 4 ay sonunda dün hastaneden taburcu olmayı başardı. ABD'nin Miami kentinde doğan Amillia Taylor, dünyanın anne rahminde en az kalarak yaşayabilen bebeği unvanını da ele geçirdi ve adını tarihe yazdırmış oldu.

DOKTOR UMUTSUZDU
Tüp bebek yöntemiyle hamile kalan Sonja Taylor (37), doğum günü arkadaşlarını ziyaret etmeye gitmişti. Henüz 21 haftalık hamile olduğu için doğum sancısının tutacağı aklının ucundan bile geçmiyordu. Ancak doğum hiç beklenmedik bir anda gelince, eşi Eddie'yle hemen kentteki Baptist Çocuk Hastanesi'ne koştular. Doktorlar doğumu geciktirmeye çalışsa da başarılı olunamadı. Sonja Taylor, sezaryenle minik bebeği doğurmak zorunda kaldı. Ancak Amillia adı verilen bebek, sadece 284 gram ağırlığında ve 24 santimetre boyundaydı. Doğumu gerçekleştiren Dr. Guillermo Lievanoönceki gün yaptığı açıklamada, dört ay önce bebeğin yaşamından hiç umutlu olmadıklarını itiraf ederek, "En kötü duruma kendimi hazırlamıştım ve kötü haberi de anneye vermek bana düşmüştü" dedi. "Doğduğu anda öyle canlı ağlamaya ve nefes almaya başladı ki ölmeyeceğinden emindik" diyen doğuma katılan doktorlardan William Smalling ise, "O gerçekten bir mucize bebek" diye konuştu.

1.8 KİLO OLDU...
'Parmak bebek' doğduğunda solunum bozuklukları, çok az derecede de olsa beyin kanaması ve sindirim sorunları bulunuyordu. Ancak bunlardan hiçbiri hayati tehlike yaşatacak aşamaya ulaşmadı. Kuvözde yaşayan bebek 24 saat sürekli olarak izlendi. Hatta doğumda kopan kulağı için ameliyata bile alındı. 4 ay sonundaysa küçük Amillia, 1.8 kilogram ağırlığa ve 66 santimetre boya ulaşmıştı. Doktorlar, 400 gramdan küçük bebeklerin yaşam şansının çok az olduğuna inanıyor. Amillia, kilosu hâlâ 2 kg.'dan az olduğu için, sürekli gözlem altında tutulacak. Fazladan oksijen verilecek, astım tehlikesine karşın gereken önlemler alınacak ve derisinin gelişimi için özellikle d vitamini verilecek.

PARK
23-02-2007, 17:12
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6003915.asp?yazarid=10&gid=61
Ertuğrul Özkök ü kişi olarak sevmememe rağmen Türk ırk ı ile ilgili çok güzel bir yazı yazmış okumaya doyamadım adeta.............

ally_mcbeal
23-02-2007, 17:28
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6003915.asp?yazarid=10&gid=61
Ertuğrul Özkök ü kişi olarak sevmememe rağmen Türk ırk ı ile ilgili çok güzel bir yazı yazmış okumaya doyamadım adeta.............


iyi bir öneri, şimdi okudum ve çok beğendim sn expert. tşkler.

hasat
23-02-2007, 19:17
Cengiz Aytmatov "Cemile" (Altı ayda bir okurum)

sahinhashus
24-02-2007, 20:31
12 Ağustos:Kanada'da evime taşındım.Dağların karlarla kaplı halini görebilmek için sabırsızlanıyorum.
14 Ekim:Kanada dünyanın en güzel yeri.Yapraklar kırmızı ve turuncunun tonlarına dönmeye başladı.Atla kır gezintisi yaptım,geyik gördüm.Yeryüzünün en harika hayvanları.Burayı çok seviyorum.
11 Kasım:Geyik avlama sezonu başlıyor.Böylesi güzel hayvanları neden öldürürler ki?Yakında kar başlar.Burayı seviyorum.
2 Aralık:Dün gece kar yağdı.Seyretmek için kalktım.Kartpostal gibi.Merdivendeki ve garajın önündeki karları küredik.Kartopu oynadık.Kar temizleme makinesi gelince,garajın önündeki karı tekrar temizlemek zorunda kaldık.Burası harika.Kanada'yı seviyorum.
19 Aralık:Dün gece biraz daha kar yağdı.İşe gitmek için garajdan çıkamadım.Burası çok güzel bir yer fakat kürekle kar temizlemekten yoruldum.Kar temizleme makinesine lanet olsun!
22 Aralık:Bu beyaz şeyden dün gece biraz daha yağdı.Kürekle kar atmaktan ellerim su topladı ve belim ağrıdı.Kar temizleme makinesinin ben garajın önünü temizleyene kadar yolun köşesinde gizlendiğini düşünüyorum.
25 Aralık:Lanet olası yine yağdı.Eğer kar temizleme makinesini kullanan herifi yakalarsam onu geberteceğim.
27 Aralık:Ya Rabbim dün gece yine yağdı.3 gündür karı kürekle atamadığım için eve hapis oldum.Hava durumunu sunan meteorolog,bu gece 25 cm daha yağacağını söyledi.
28 Aralık:Meteorolog yanılmış,kar 83 cm yağdı.Kar temizleme aracı kara saplandı,sürücü benden kürek istedi.Karları temizlerken tam altı kürek kırdığımı ve sonuncuyu onun kafasında kırabileceğimi söyledim.
4 Ocak:Nihayet evden çıkabildim.Yolda geyiğin biri arabamın önüne atladı.Hasar 3 bin dolar.Bu hayvanların hepsini gebertmek lazım.
3 Mayıs:Arabayı tamirciye götürdüm.Yollara dökülen tuz yüzünden kaportam çürümüş.
10 Mayıs:Türkiye'ye kesin dönüş yaptım ve bir daha ayrılmayacağım:)

ÇAKAL
25-02-2007, 12:42
Denge
M.Ali Özbudun
25 Şubat 2007 Pazar [email protected]

Piyasanın çiftesi...

Arz, talep, fiyat, piyasa...
Nedir bunlar?
Bunlar, alet çantamızdan eksik etmediğimiz, vazgeçemediğimiz kritik kavramlardır.
İktisat bilimiyle yeni tanışanlara anlatılır:
-Bir papağana, “Arzına ve talebine bağlıdır!” diye basit bir cümle ezberletirseniz, mükemmel bir iktisatçı elde edersiniz.
Şöyle de düşünebilirsiniz:
-Sorulan her şeye, “Arzına ve talebine bağlıdır!” tarzında cevap yetiştirenler, iktisatçı değil; papağandır!
Her neyse...
***
Arz ile talebin karşılaştığı ortamı, “piyasa” diye tanımlıyoruz. Piyasanın, Fatih’teki Çarşamba Pazarı gibi, fiziki bir mekan olması şart değil elbette. Arz ile talep, küresel ölçekte ve elektronik ortamda da karşı karşıya kalabiliyor.
Bu takdirde, mal, hizmet, para ve sermaye piyasalarının küreselleştiğini söyleyebiliyoruz.
Herhangi bir ekonomik problem göz kırptığında, “piyasa çözümü” bizi tatmin etmeyebilir.
Ne var ki, piyasaya müdahale ederek sonuçları etkilemek, hiç de kolay olmayabilir. Piyasayı, pasif uyum sağlayan bir değişken olarak algılamak, istenildiği gibi eğip bükmeye kalkmak, zaman zaman çok büyük bedeller ödetebilir.
Kısa vadeli spekülatif sermaye hareketlerinin, yani sıcak paranın doğurduğu finansal çalkantıları ortadan kaldırmaya yönelik, bir dizi önlem, sık sık gündeme geliyor. Sıcak paranın ateşini düşürmek adına tasarlanan ulusal girişimler, bugüne kadar başarılı olamadı. Dolayısıyla, sıcak para ile iyi geçinmenin yolları aranmaya başlandı.
Unutmayalım ki, küresel sermayenin sağladığı refaha “evet”, vurduğu silleye “hayır” demek, tam bir aymazlıktır.


Katırın cilvesi!
Bir süre önce, Tayland, dizginleri eline almaya kalktı. Tarih, tekerrür etti; karizmayı çizdirerek geri çekildi. Ne diyelim? Katıra, cilve yap, demişler; çifte atmış!
Tayland, bu konuda ilk skandal değil elbette.
Türkiye’nin yaşadığı, Nisan 1994, Kasım 2000, Şubat 2001 krizleri, sıcak para çıkışı ile tetiklenen krizlere örnek gösteriliyor.
1997 Güney Doğu Asya Krizi, 1998 Rusya Krizi, LTCM (Long Term Capital Management ) diye bilinen ünlü fonun çöküşü, küresel likiditede ortaya çıkan savrulmalara fatura edildi.
Piyasa ekonomilerinde oluşan “spekülatif balonlar” patlayabiliyor. Spekülatif balon, şişme ve inme aşamalarında, bir dizi “makroekonomik ve finansal” türbülansa yol açabiliyor. Balonun tohumlarının ekilmesine, olgunlaşmasına ve dayanıklılığına ilişkin sağlam tahminler, portföy yöneticilerinin ilgi alanını oluşturuyor.
Kısa vadeli sermaye hareketleri, bir yandan global alanda arbitraj kazancı kovalarken, diğer taraftan, özellikle gelişmekte olan ülkelerin ödemeler dengesi problemlerine, yeni belirsizlikler ekleyebiliyor.


Kasvetin fiskesi...
1997 sonrası, IMF ve Dünya Bankası, söz konusu belirsizlikleri aydınlatmak amacıyla yeni bir “Uluslararası Finansal Mimari” arayışına girdi.
Portföy yöneten, ülke riski analizi yapan kuruluşlar, derecelendirme (rating) kuruluşları, farklı bakış açıları geliştirmek zorunda kaldı. Risk, vade, getiri, likidite kavramları, yeni boyutlar kazandı. Bankacılık ve finans kesiminin gözetim ve denetimine ilişkin, bir dizi yeni ulusal ve uluslararası düzenleme yapıldı.
Finansal dalgalanmaların ve krizlerin “bulaşıcı” olması sebebiyle, daha önce denenmemiş risk azaltıcı tekniklerin (hedging) geliştirilmesine hız verildi.
Bütün bu gelişmelere rağmen, şaşkınlık ve belirsizlik, akademik, politik ve uluslararası düzeyde egemenliğini sürdürüyor.
***
Aslında böyle olması, bir bakıma, son derece normal. Böyle olmasa, spekülasyon denilen faaliyet, bu kadar boy atabilir miydi?
Özetle: Katır büyüdü, semer küçüldü!

ÇAKAL
25-02-2007, 13:32
Ermenilerden yüz yılın vahşeti


Çoğu kadın ve çocuk 613 Azerbaycanlı, bıçaklanarak, derileri yüzülerek ve yakılarak katledildi

--------------------------------------------------------------------------------

Çoğu kadın ve çocuk 613 Azerbaycanlı, bıçaklanarak, derileri yüzülerek ve yakılarak katledildi. 1 milyon soydaşımız sürgün edildi.

Serenler
25-02-2007, 14:34
http://img237.imageshack.us/img237/9671/975206117774lw5.jpg


"…Sadettin Tantan: “… Ancak Aziz Albayım, bu operasyon sonuçta seni de, beni de yiyecek. Ben hükümetin İçişleri Bakanı olarak hazırım bu işin sonucuna, vatan sağ olsun” dedi. Ben de “Biz de hazırız sayın Bakanım vatanımız için feda olmaya” dedim.

Emniyet Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı Emin Arslan; “Sayın Savcım, bu operasyonu biz yaparsak siyasiler iki günde bu operasyonu bitirir. Operasyona katılan herkesin kafasını koparırlar. Bu deliller çok önemli, Jandarma bunu yapabilirse biz de her türlü teknik desteği verebiliriz, askere müdahale edemezler.” dedi. "

Vah benim bahtsız ülkem vahhh...
Daha neler görecek neler yaşayacak..:confused: :aglayan:

Serenler
25-02-2007, 14:35
O genç bir subay olarak Doğu ve Güneydoğu"da sıcak çatışmaların içinde bulunmuş; ölümle burun buruna gelmişti... Ülkesinin en ücra köşelerinde “önce insan” sağduyusuyla hareket etmişti... Onun için Türkiye"nin geleceği her türlü makam ve mevkinin üstündeydi... Başarılı, gelecek vaat eden, Silahlı Kuvvetler"de derece ve takdir toplayan bir subaydı...

Onu Jandarma Kaçakçılık ve Organize Suçlar Daire Başkanlığı"na uygun görmüşlerdi... O da Cudi"de Gabar"da ne yaptıysa aynı anlayışla işine sarıldı... Bir gün, “küçücük bir kaset” geçti eline...

Bu kaset çok şey söylüyordu... Hemen gerekli hazırlıklara komutanlarının da bilgisi ve yönlendirmesiyle başladı. Operasyonun adını “Beyaz Enerji” koymuşlardı. Umudun, saflığın rengi olan “Beyaz” kısa sürede bir dizi operasyonun da ön adını oluşturacaktı.

Albay Aziz Ergen “Beyaz Enerji” olarak adlandırılan operasyonda üç aylık teknik soruşturmanın ardından tüyler ürpertici sonuçlara ulaşmıştı. Karşısına çıkan isimler ülkenin etkin siyaset adamları, bürokratları ve işadamlarıydı... O da gereğini yaptı. Eldeki sağlam deliller karşısında “yolsuzluk” kıskacındaki isimlerin söyleyecekleri bir şey yoktu. Rüşvet teklif etmek dışında... Trilyonluk rüşvet teklifini hiç düşünmeden elinin tersiyle itti...

O, “arı kovanına” değil “yılan yuvasına” çomak sokmuştu. “Etkin isimler”in “etkin dostları”nın devreye girmesi uzun sürmedi... Ve, Albay Aziz Ergen bir gece yarısı tebliği ile tayin edildi... Tam da “Mavi Akım”la ilgili sorgu ve tutuklamalara başlayacakken, görev yeri değiştirilmişti...

Tartışmalı görev yeri Jandarma Okullar Komutanlığı"nda da çok şeye tanık olmuştu... Amerikalı Bayan Rosa gibi... Tayin isteği onu Şırnak"ın Uludere ilçesi Gülyazı köyüne götürmüştü... Hem de Kıdemli olmasına rağmen... Olsun! .. Orası da “vatan toprağı”ydı. Orada da görevini layıkıyla yerine getirdi...

Kuzey Irak sınırındaki bir operasyonda Amerikalı Albay Martin Rollinson"u sorguya çekmesi, kamuoyuna “Çuval olayının rövanşının alınması” olarak yansıdı.

Beyaz Enerji Operasyonu"nun mimarı Aziz Ergen bu kitabında, “Yolsuzluk, PKK ve suç örgütlerinin güçleri ve ilişkileri” konusunda

bilinmeyenlere ışık tutuyor...

PARK
25-02-2007, 14:38
:bravo:
http://img237.imageshack.us/img237/9671/975206117774lw5.jpg


"…Sadettin Tantan: “… Ancak Aziz Albayım, bu operasyon sonuçta seni de, beni de yiyecek. Ben hükümetin İçişleri Bakanı olarak hazırım bu işin sonucuna, vatan sağ olsun” dedi. Ben de “Biz de hazırız sayın Bakanım vatanımız için feda olmaya” dedim.

Emniyet Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı Emin Arslan; “Sayın Savcım, bu operasyonu biz yaparsak siyasiler iki günde bu operasyonu bitirir. Operasyona katılan herkesin kafasını koparırlar. Bu deliller çok önemli, Jandarma bunu yapabilirse biz de her türlü teknik desteği verebiliriz, askere müdahale edemezler.” dedi. "

Vah benim bahtsız ülkem vahhh...
Daha neler görecek neler yaşayacak..:confused: :aglayan:

noktasına virgülüne kadar katılıyorum sevgili venicera..............

Serenler
25-02-2007, 14:46
Kitaptan alıntı:
"ŞEHİT ÇOCUĞU KİM Kİ?
Şehit binbaşımızın eşinin çocuğunu spor salonunda antremana getirme olayını okul komutanımız Tümgeneral Nurettin Çakır duymuş olacak ki; beni ve Spor Gücü Komutanını makamına çağırmıştı. Bu olayın doğru olup olmadığını sordu. Biz de evet komutanım Nurdan hanım çocuğunu antramana getirdi bir kez dedik. “Siz ne hakla buraya sokarsanız, şehit değil de ne çocuğu olursa olsun benim emrim olmadan sokamazsınız” dedi.

- “Komutanım ABD’li bayan Rosa ve Bilkent’ten Semra hanım geliyor, bu çocuk şehit bir subayın çocuğudur” dedim. Komutanımızın yaptığı bağırmalar ve hakaretler, inanılır gibi değildi. Spor Gücü Komutanı ile kanımız donmuştu. O an Erdoğan’ın yüzü gözlerimin önüne gelmişti."

Kısa bir soru:
Peki bu Nurettin Çakır kimin çocuğudur?

bourbon
25-02-2007, 20:49
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6014699.asp?yazarid=5&gid=61

bourbon
25-02-2007, 20:49
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6016366.asp?m=1&gid=112&srid=3601&oid=1

Yildizsever
25-02-2007, 21:14
Dünyanın en büyük kütüphanesinin her daim müşterisiyim!
Bu kütüphanedeki rahatlığı bir yerde bulamıyorum,
öyle bir yer ki mesela 10dk. içinde bir konuda 3 kitap kurcalıyorum!

Arada sırada bir takım kitapları koltuğumda okusam da
onun bilgi hazinesinin bana verilen en büyük nimet olduğunu anlıyorum...
Onun adı hepinizin de bildiği gibi: ''google''

ÇAKAL
26-02-2007, 21:40
Adalet Divanı, Srebrenitsa'ya 'soykırım' dedi, Sırbistan'ı akladı

http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=505778

ÇAKAL
26-02-2007, 21:41
Boşnaklar'da hayal kırıklığı: Çocuklarımıza ne öğreteceğimizi biliyoruz

http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=506067

ÇAKAL
26-02-2007, 21:46
'Türkiye'den neden bu kadar korkuyoruz'

http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=505708

PARK
27-02-2007, 13:37
Haberturk yazarı ATILGAN BAYAR dan çarpıcı bir tespit;okumaya değer.......
http://www.haberturk.com/haber.asp?id=16113&cat=110&dt=2007/02/27

PARK
28-02-2007, 14:20
İlber Ortaylı....Son İmparatorluk OSMANLI........Gerçekten ibretle okunması gereken bir bilimsel tespit........

ÇAKAL
01-03-2007, 07:53
Ecevit'in Medine'deki milyarlık arsası için muhatap bulunamıyor

Eski Başbakan Bülent Ecevit'in Diyanet'e bağışladığı Medine'deki 1,3 milyar dolarlık arazinin akıbeti tehlikeye girdi. Suudi makamları Diyanet'in resmî müracaatlarına cevap bile vermiyor. Hukukçular ise Suud Kralı devreye girmeden arsaları almanın mümkün olmadığına dikkat çekiyor.


Bülent Ecevit, anne tarafından dedesi Medine Harem Şeyhi Emin Paşa'dan kalan hissesini Diyanet'e bağışlayacağını açıklamıştı.
Merhum Başbakan Bülent Ecevit'e miras kalan ve 1,3 milyar dolar değerinde olduğu belirtilen Suudi Arabistan'daki araziye ulaşılamıyor. Ecevit, hayattayken, Medine Harem Şeyhi olan büyük dedesi Hacı Emin Paşa'dan miras kalan söz konusu arsayı Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağışlamıştı. Bunun üzerine harekete geçen kurumun hukuk bürosu, Suudi Arabistan'daki ilgili bütün mercilere müracaat etmesine rağmen hiçbir sonuç alamadı. Suudi makamları, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yaptığı resmi başvurulara cevap bile vermedi. Bağışlanan arsa için şu ana kadar 60'ın üzerinde mirasçı çıktı. Diyanet'in yanı sıra onlar da Medine'deki arazinin peşinde. Mirasçıların avukatlığını üstlenen Olgun Polatsoy'a göre, bir kısmı kamulaştırılan arazinin yeri aslında kayıtlarda belli; ancak bunu alabilmek şu an için zor. Polatsoy, gerekçesini ise şöyle açıklıyor: "Suudiler hukukla yetinmiyor, kralın olur vermesi gerekiyor."

Hacı Emin Paşa'nın terekesi olan topraklar, Medine Camii'nin etrafında ve 110 dönümü buluyor. Arazinin bir kısmı işgal edilirken üçte birlik bölümü ise devlet tarafından istimlak edilmiş. Suudi Arabistan'ın, istimlaktan dolayı 304 milyon dolar ödemesi gerekiyor. Ecevit, bu mirasta yüzde 4-5, Polatsoy'un müvekkilleri arasında bulunan Ayşe Nimet Seydem ve Mustafa Servet Aşar ise yüzde 2-2,5'er gibi oranlarla en büyük pay sahipleri.

Kendisinin 5 yıldır baktığı davanın yaklaşık bir asırdır sürdüğünü ifade eden avukat Olgun Polatsoy, "Arazilerimizin bir kısmı kamulaştırılmış. Bunlardan doğan 300 milyon dolarlık alacağımız var. Geriye kalan ya işgal altında veya boş. Bunların değeri ise 1 milyar doları buluyor." diyor. Hacı Emin Paşa'nın mirasını belirten belgelerin tapu belgesi niteliğindeki kadı kararları olduğunu aktaran Polatsoy şöyle konuşuyor: "Suudi Arabistan bunları kabul ediyor. Ancak konuyu bir sonuca bağlamıyorlar. Önümüzdeki engel, Suudi Arabistan'ın hukuki prosedürü. Bu mirasın alınabilmesi için Suudi Arabistan kralının 'olur' vermesi gerekiyor." Polatsoy, sorunun halledebilmesi için Türkiye'deki siyasî iradenin de devreye girmesi gerektiğini düşünüyor. Ancak Ecevit'in kendi başbakanlığı döneminde bu konuyla hiç ilgilenmediğini hatırlatıyor. Ecevit, geçen yıl Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'i ziyareti sırasında kendisine anne tarafından büyük dedesi olan Medine Harem Şeyhi Emin Paşa'dan kalan hissesini Diyanet'e bağışlamak istediğini belirtmişti. Sezer'in talebi uygun görmesi üzerine Ecevit, Diyanet İşleri Başkanlığı'na Medine'deki arazinin tapu fotokopisini vermişti.

Mükremin Albayrak
01/03/2007

PARK
01-03-2007, 14:04
Gerçekten çok ilginç bir haber dikkatiniz için teşekkürler sevgili cakhall...:)

PARK
01-03-2007, 20:02
DİLARA NIN VEBALİ KİMDE?
Ne de güzel yazmış sevgili üstadım YILMAZ ÖZDİL
bir okuyun bakalım yazıyı yürekleriniz dayanacakmı?gözleriniz dolacakmı?http://www.sabah.com.tr/ozdil.html

ÇAKAL
01-03-2007, 20:53
Necati Doğru (01.03.2007)




Muhammet’i de satın, kurtulun!




Bankaları da satın, fabrikaları da satın, marketleri de şirketleri de satın, limanları da satın ve “yurdun iyi değilse göç et...” kalıbıyla dile getirilen yenilmişliğe sığınarak Muhammmet’i de “Barcelona Futbol Takımı” na satın.

Onu da satacaklar.

O bir çocuk.

12 yaşında.

Sıradan bir çocuk değil, anasından “olağanüstü yetenekle” doğmuş bir çocuk. Ayaklarını, ayak bileklerini, vücudunu, kollarını ve kafasını milyonda bir insana nasip olacak “mükemmellikte” kullanarak top çeviriyor, top sürüyor, istediği noktaya milimetrik sapma yapmadan pas olarak atabiliyor, kısa boyundan beklenmeyecek bir sıçrayışla hava topunu alıp göğsüne indiriyor, sonra 5 müdafaa oyuncusunun ortasına dalıyor, 2’sine vücut çalımı, 3’üne ayak çalımı atıp topu kalecinin şaşkın bakışları arasında ya doksana ya köşeye bırakıveriyor.

Üç gündür izliyorum.

TV’ler yayınlıyor.

Minik yıldız diyorlar.

Maradona Muhammet!

Ronaldinho Muhammet!



***

Babası Mustafa Demirci işsizdir, annesi Sultan Demirci günlük temizliğe gider, ablası Fatma Demirci tezgâhtardır ve ağabeyi Nihat Demirci ise “ne iş olursa yaparım abi” diyenlerdendir.

Bodrum katında yaşarlar.

Gecekondu ailesi.

Maradona Muhammet, annesiyle-babasıyla-ablası-ağabeyiyle Türkiye’dir. Türkiye’deki çoğunluğun bir üyesidir. Mahalle arasında top koştururken Beşiktaş Kulübü için “yetenek keşfedici” Önder Karaevli’nin dikkatini çeker. Önder Karaevli onu Gaziosmanpaşa Beşiktaş Futbol Okulu kurucusu Seyit Ateş’e götürür.

Muhammet keşfedilir.

Babasına iş bulunur.

Ağabeyi işe alınır.

Bodrum katından aydınlık bir daireye taşınırlar. 12 yaşındaki Muhammet Beşiktaş küçükler takımında antremanlara başlar.

O bir cevherdir.

Pırlantadır.

Ender bulunur.

Dünyanın ve Avrupa’nın en büyük takımlarından biri olan Barcelona’nın 3 kişilik alt yapı güçlendirme ekibi Muhammet’in kasetlerini izler ve 3’ü birden 3 kez İstanbul’a gelip Muhammet’i çıplak gözle de seyrederler. Ve Barcelona takımının başkanı Laporta’ya “Türkiye’de yepyeni bir Ronaldinho bulduk. Bu çocuk bir futbol dâhisi ve yüzyılın en büyük yeteneği” diye rapor ederler.


***

Hemen karar verilir.

Muhammet alınacak.

Barcelona’ya götürülecek.

Adı değiştirilecek.

Mami olacak.

Muhammet’e yani Mami’ye şimdilik ayda 3 bin euro cep harçlığı verilecek, okula yerleştirilip eğitimine en iyi şekilde devam etmesi sağlanacak. Kulübü Beşiktaş’a da “Mami B takımına girdiğinde 1 milyon euro, A takımına çıktığında 3 milyon euro” yetiştirme parası ödenecek.

Muhammet satılacak.

Türkiye futbolla yatıyor.

Futbolla kalkıyor.

Yarınki yazıda ayrıntılarını yazacağım: “Türkiye futbol endüstrisinde yılda yaklaşık 1 milyar dolar para” dönüyor, her gün 3-4 milyon kişi sadece futbol yazısı okuyor, TV’de futbol programı izliyor. Türkiye futbol endüstrisi ise “doğuştan olağanüstü yetenek 12 yaşındaki Muhammet’i yüzyılın futbolcusu olarak yetiştirme şerefini” İspanyol futboluna satıyor.

Bazı şeyler anlatılamaz.

Hissedilir.

çakır.
02-03-2007, 11:03
KÜL veYEL;MÜGE İPLİKÇİ nin ALZHEİMER hastalığını ve bu hastalığa yakalananları daha iyi anlayabilmek için muhakkak okunması gereken bir kitap..romanın kahramanı hasta FEHİME nin serüveni ni ilgiyle okudum.

PARK
02-03-2007, 14:03
SON YENİÇERİ-REHA ÇAMUROĞLU..........Osmanlı imp.da Yeni çeri ocağınının nasıl bir entrikalara sahne olduğunu ve nasıl hazin bir şekilde kıyılarak kapatıldığı anlatan tarihi ve gerçeklere dayalı bir roman....MUTLAKA OKUNMALI..........

gemici
02-03-2007, 14:21
hürriyetin tv ekini okudum..bu topiği ilgilendirir mi bilmem ben yazdım ..

PARK
02-03-2007, 15:05
DİLARA NIN VEBALİ KİMDE?
Ne de güzel yazmış sevgili üstadım YILMAZ ÖZDİL
bir okuyun bakalım yazıyı yürekleriniz dayanacakmı?gözleriniz dolacakmı?http://www.sabah.com.tr/ozdil.html

iski genel müdürü görevden alındı...GÜZEL BİR GELİŞME..

PARK
03-03-2007, 14:51
Tek Kelİme İle Yaziklar Olsun..................:grrr: :grrr: :grrr: :grrr:
http://www.milliyet.com.tr/2007/03/03/son/sonsiy07.asp

PARK
04-03-2007, 13:06
gazetelerin hafta sonu eklerini:):):) pazar sabahları güzel bir zevk...............

ally_mcbeal
04-03-2007, 13:51
DİLARA NIN VEBALİ KİMDE?
Ne de güzel yazmış sevgili üstadım YILMAZ ÖZDİL
bir okuyun bakalım yazıyı yürekleriniz dayanacakmı?gözleriniz dolacakmı?http://www.sabah.com.tr/ozdil.html

yürek dayanır mı hiç sevgili expert?
düşüncesi bile çıldırtıyor insanı.

ÇAKAL
04-03-2007, 15:44
Mehmet Soysal
04 Mart 2007 Pazar
KIRK KAPI

Dağa çıkan demokrasiler

Demokrasi ile yönetilen bu ülkenin aydınları, sıkıştıklarında, nedense demokrasi ile yönetildiklerini birden unutuyorlar...
Başka bir ülkede, demokrasi zaafa uğradığında, kalem oynatan bu aydınlar, zaafiyet bu ülkede olunca, ne hikmetse kalemlerini kımıldatmaktan acze düşüyorlar...
‘İşine gelince demokrasi’ ipine sarılmak galiba bu ülkenin tüm kurumlarının ve adamlarının ruhuna işlemiş...
Çifte vatandaşlık pasaportuna sahip insanların sığındığı rahatlığın, ne acı ki duygulara ve düşüncelere kadar sirayet ettiğine şahit olmak üzücü...
*
İş adamı dostum İbrahim Cevahir ile bir gün sohbet ederken ilginç bir söz söyledi;
“Demokrasinin nimetlerinden yararlanarak iktidara gelenler nedense demokrat olamıyorlar! Bu anlayışı anlamakta zorlanıyorum”
Ülkedeki demokrasinin tarihini bu cümleyle özetleyen İbrahim Cevahir sözlerini sadece siyaset kurumu için elbette söylemiyordu...
Sendikalar...
Kooperatifler...
Dernekler...
Vakıflar...
Spor klüpleri...
Kısaca, demokrasiyi çelik-çomak gibi oynayanların hepsini dahil ederek söylüyordu...
Seçilerek gelenlerin, bir başkasının seçilmesinin önüne engeller çıkartarak, demokrat olunmayacağını ve demokrasinin ise asla oturamayacağını belirten İbrahim Cevahir sözlerine şu kelimeleri ilave ediyordu;
“Bu anlayışa sahip olanların sosyal demokratı, muhafazakâr demokratı da aynı.”
*
Sezar, demokrasileri nedense, zengin bir dul kadına benzettikten sonra, kadınla dostlukların hoş karşılanabileceğini ama evliliklerin ise çok düşmanı olabileceğini ifade eder...
Benjamin Franklin ise Sezar’a ait bu sözleri aktardıktan sonra der ki;
-Dünya da zengin bir dul kadın gibidir... Sahibi olmaya çalışanlar çok acı çekmektedirler!
Lakin; bizde demokrasi ile tanışan herkes nedense hemen evlenmek istiyor... Evlenemeyince de demokrasiyi dağlara kaçırtıyor...
İşin yoksa dağdan inmesini bekle!

bourbon
06-03-2007, 14:38
OCAK VE ŞUBATTA KAPANAN ŞİRKETLER YÜZDE 27.6 ARTTI
Bugün, 12:49

--------------------------------------------------------------------------------

Yılın ilk iki ayında 19 bin 87 şirket kurulurken, 27 bin 62 şirket kapandı. Geçen yılın aynı dönemine göre açılan şirket sayısında yüzde 6.22'lik, kapanan şirket sayısında ise yüzde 27.62'lik artış gözlendi.

ANKARA(ANKA)- Yılın ilk iki ayında 19 bin 87 şirket kurulurken, 27 bin 62 şirket kapandı. Geçen yılın aynı dönemine göre açılan şirket sayısında yüzde 6.22'lik, kapanan şirket sayısında ise yüzde 27.62'lik artış gözlendi.
TOBB'un Ticaret Sicili verilerine göre, 2007 yılının ilk iki ayında açılan şirket sayısı geçen yıla göre yüzde 6.22 oranında artarak, 19 bin 87'ye yükseldi. Kapanan şirket sayısı ise yüzde 27.62'lik bir artışla 7 bin 974'e ulaştı. 2006 yılının aynı döneminde 17 bin 969 şirket açılırken, 6 bin 248 şirket ise kapanmıştı.
Şubat ayında ise, 2006 yılı şubat ayına göre açılan şirket sayısında yüzde 8'lik azalma olurken, kapanan şirketlerde ise yüzde 13.36'lık bir artış oldu. Şubat ayında 8 bin 976 şirket açılırken, 2 bin 867 şirket kapandı. Geçen yılın aynı döneminde 9 bin 757 şirket açıldı. 2 bin 529 şirket ise kapandı.(ANKA)
(HLY/VÖ)
6.3.2007

bourbon
06-03-2007, 15:40
Emin ÇÖLAŞAN
[email protected]

Bir iğrençliğin ardından


SEVGİLİ okuyucularım, AKP’li İstanbul Mimarsinan Belediye Başkanı Cuma Bozgeyik’in Atatürk için yaptığı benzetme büyük tepki yarattı.

Şahıs sıkışınca "özür dilerim" gibi laflar etti ama bu kesmez. Bunların çoğunun kafa yapısı budur... Çünkü "milli görüş" çizgisinden gelmişlerdir. Zora girince ya özür dilerler, ya da "biz artık değiştik" deyip sıyırmaya yeltenirler.

Ankara’dan iki avukat, Efsun Ünal ve Duygu Bahadır, bu adamın sözleri için Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulundular. Ayrıca Bozgeyik hakkında tazminat davası açacaklar. Bu konuda Yargıtay’ın bir kararı var. Hepimizin, herkesin bilmesi gereken bir karar.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin Esas 1994/6361, Karar 1995/4352 sayılı kararı.

Kararın başlangıç bölümünü özetliyorum:

"Atatürk’e hakaret nedeniyle kişilik haklarının ihlali. Her Türk yurttaşının tazminat davası açması. Nesep bağı (akrabalık, soy ilişkisi) aranmaması.

Karar özeti: Atatürk’e hakaret eden kişiye karşı her Türk yurttaşının tazminat davası açma hakkı vardır. Ayrıca Atatürk ile nesep bağı bulunması aranmaz."

Bu karar doğrultusunda her Türk yurttaşı, Atatürk’e hakaret eden kişi hakkında tazminat davası açabilir. Davaları bulunduğunuz yer mahkemelerinde açabilirsiniz. Hakaret eden başbakan, siyasetçi, belediye başkanı vesaire olsun, hiç fark etmez.

Ayrıca ceza davası açılması ise savcıların görevi. Sizler de bu konuda bulunduğunuz yer savcılıklarına dilekçe verebilirsiniz.

* * *

AKP’li belediye başkanının Atatürk için söylediği söz ve yaptığı iğrenç benzetme, büyük tepki ve nefret yarattı. Bizim gazetenin www.hürriyet.com.tr internet sitesi iki gün boyunca bir anket yaptı. Ankete toplam 296.902 kişi katıldı. Soru şöyleydi: "Bu şahıs özür diledi. Özür dilemesi kabul edilsin mi?"

Gelen yanıtların dökümüne bakın: Toplam 5.365 kişi (sadece yüzde 1.8) kabul edilsin dedi. Onların bir bölümünün de iyi niyetli vatandaşlar olduğu kesin.

Toplam 291.537 kişi (yüzde 98.2) ise "kabul edilmesin" diye yanıt verdi.

Rakamlar arasındaki uçuruma ve tepkinin büyüklüğüne dikkatinizi çekerim.

* * *

Bu rezalet kamuoyuna belgelerle yansıdı. Bu iğrenç sözleri söyleyen şahıs, itiraf etmek zorunda kaldı. İnkár etmesi zaten söz konusu olamazdı. Bu şahıs sıradan biri değil, iktidar partisi AKP’nin belediye başkanı.

Peki bunca gelişmeden sonra hükümet nerede? İçişleri Bakanlığı nerede?

Kendilerinden olmayan belediye başkanlarının üzerine fırsat yaratıp acımasızca gidiyorlar. Kendi belediye başkanları, Atatürk’e hakaret ediyor, arkadaşlardan tık yok!

Aradan kaç gün geçti. Hükümet kesiminden "biz bu utanmazlığı kınıyoruz, gereken yapılacaktır" gibi bir açıklama duydunuz mu? Elbette duymadınız!

Oysa iş kendilerine geldiğinde gazetecileri, yazarları, karikatüristleri her gün mahkemeye verirler! "Vay efendim, bana hakaret etti" gerekçesiyle açtıkları dava sayısı bin’e yaklaşıyor.

Ama kendi adamları Atatürk için en utanmazca lafları söyleyince, beylerden ses yok, tık yok!

Bu belediye başkanı görevde bir dakika bile tutulamaz. Derhal alınması gerekir. AKP hükümetinin bu konuda ne yapacağını izleyeceğiz, göreceğiz! Meydan boş değil. Meydanı onlara bırakacak değiliz.

* * *

Cuma Bozgeyik isimli başkan, anlattığı fıkraya Büyükçekmece Kaymakamı Hayrettin Altunok’un da ismini karıştırmıştı. Altunok’tan gelen yazılı açıklamayı size iletiyorum:

"Yazınızda belirtilen Atatürk fıkrasının nerede, ne zaman ve hangi ortamda anlatıldığı konusunda bir bilgim yoktur. Olayın Yunanistan’a yapılan bir gezi sırasında meydana geldiğini öğrendim. O geziye katılmadım. Dolayısıyla söz konusu belediye başkanının bu fıkrayı benim bulunduğum bir ortamda anlatması söz konusu değildir. Kaldı ki, şahsen benim bulunduğum bir ortamda sıfatı ne olursa olsun, herhangi bir kimsenin böyle bir fıkra anlatma şansının da olmadığının bilinmesini isterim.

Bu konuyla ilgili olarak adı geçen belediye başkanı hakkında gerekli yasal işlemler başlatılmıştır. Hayrettin Altunok. Büyükçekmece Kaymakamı."

ÇAKAL
07-03-2007, 09:12
Neden kaos çıkar?

07.03.2007
SIRRI YÜKSEL CEBECİ






GENELKURMAY eski Başkanı Emekli Org. Doğan Güreş’in Haberturk televizyonu “Basın Kulübü” programında yaptığı açıklamalarının, hepsi birbirinden önemliydi.
Sayın Güreş’in önemli açıklamaları satır başları ile şöyle:


PKK’ya ABD helikopterleri malzeme attı. Bunu tespit ettik ve derhal ‘vur’ emri verdim. ABD’li generali arayıp bunu söyledim ve PKK’ya yardım etmeyi bıraktılar. ABD’liler Afganistan’ı yerle bir edeceklerdi. Ancak ben onlara Taliban’a karşı General Dostum’u silahlandırın dedim. Benim tavsiyelerimle Afganistan yerle bir olmaktan kurtuldu.

Çuval geçirmede suçlu oradaki komutandır. ABD’liler baskına geliyor. Bunu belirlemişsiniz Orada karşı konulmalıydı. Özel Kuvvetler çok özel olarak yetişmiş askerlerdir. Oradaki komutan karşı koyma iradesini göstermeliydi.

Eşref Bitlis’in ölümü tamamen bir kazadır. Sabotaj falan değil. Raporlarda açıkça yazıyor. Eşref Bitlis neden öldürülmek istensin, bunlar tamamen uydurmadır.
Birlikleri denetlerken kahve geldi bana, kahveyi kokladım, şüphelendim. Deterjanlı deyip içmedim. Sonradan öğrendim ki tuzluklar da dahil bizim kullanacağımız her şeye zehir katmışlar. Tahlil ettirdik siyanür çıktı.

Ben Genelkurmay Başkanı olsaydım, ben de 28 Şubat’ı yapardım. Çünkü artık son çere kalmıştı.

Güreş boş konuşmaz

EMEKLİ Orgeneral Güreş, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin her kademesinde görev yapmış ve Genelkurmay Başkanlığı’na kadar yükselmiş eski bir asker.
Emekli olduktan sonra iki dönem DYP Kilis Milletvekilliği de yaptığı için, hem Türkiye’yi ve Türk halkını, hem de Türk Silahlı Kuvvetleri’ni çok iyi tanıyor.
Yani hem sivil, hem asker kanadı iyi bilen, tecrübeli bir isim.
Genelkurmay Başkanlığı döneminde PKK’ya karşı verilen mücadeledeki başarısı ile takdir topladı.
Susurluk ve Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’in uçağının düşmesi gibi talihsiz olaylar da onun görevi sırasında meydana geldi.
Dolayısıyla Güreş Paşa konuşursa, boş konuşmaz.
Başkomutanlık sorunu
GÜREŞ Paşa’nın açıklamalarının en önemlilerinden biri de Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgiliydi.
Paşa’nın şu uyarısının altını özellikle çizmek gerekiyor:
“Ben bu hükümetin ekonomik reformlarını destekliyorum ama içindeki bazı isimlerle konuşmam, çünkü onlar 28 Şubat döneminde Sadet Partisi içindeydiler. İçlerinde hakikaten kıymetli insanlar var ama sessiz duruyorlar. Sessiz durmamaları gerekir. Laiklik çok önemlidir. AKP aklını başına almalıdır.”
AKP aklını başına almadığı ve Sayın Erdoğan kafasına koyduğunu yaparak Cumhurbaşkanı seçildiği taktirde ne olacağını da hatırlatıyor Güreş Paşa:
“Asker türban var diye Çankaya’ya gitmez. Eski bir asker olarak Erdoğan’ı uyarıyorum: Çankaya’ya çıkarsa çok büyük kaos çıkar. Bunu görüyorum.”
Asker, türbana ve başörtüsüne karşı mı?
Hayır.
Milletin gözünün içine baka baka, “Çankaya’yı bile böyle işgal ederiz” dercesine Cumhuriyet’in değerlerine meydan okunması ve türbanın siyasal simge olarak kullanılması askeri ciddi şekilde rahatsız ediyor.
Eğer asker Çankaya’ya gitmezse, o Cumhurbaşkanı savaşta Türk Silahlı Kuvvetleri’ne nasıl başkomutanlık edebilir?

PARK
07-03-2007, 22:24
100.000 Dolar kazananlar kulübü....Yılda 100.000 Dolar kazanmanın yolları....harika ve akıcı bir kitap adamlar neler yapıyormuş ağzım açık okudum:)

inorganik
07-03-2007, 22:31
oktay sinanoglu super adam.

loyd
07-03-2007, 22:35
hisse.netten başka bir şey okumuyoruz:he:

loyd
07-03-2007, 22:38
100.000 Dolar kazananlar kulübü....Yılda 100.000 Dolar kazanmanın yolları....harika ve akıcı bir kitap adamlar neler yapıyormuş ağzım açık okudum:)

acaba borsadaki zararların nasıl amorti edileceği hakkında bir yayın varmı?:arf:

PARK
07-03-2007, 22:42
acaba borsadaki zararların nasıl amorti edileceği hakkında bir yayın varmı?:arf:

Evet var sevgili loyd ama Orda yazan kurallar Bizim borsamız için geçerli değil çünkü bizde borsacılık yok dolandırcılık ve yasal kumarhanecilik yöntemi var:):):)yanılıyormuyum acep?

ÇAKAL
07-03-2007, 23:53
Mekteplilere başkan olacak

G.Saray Lisesi mezunu Candan Erçetin, Galatasaraylılar Derneği Başkanlığı'na aday oldu. Erçetin 17 Mart'taki seçimi kazanırsa derneğin ilk kadın başkanı olacak.



GS'liler Derneği başkanlığına aday

Galatasaray Lisesi mezunu olan Candan Erçetin, Galatasaraylılar Derneği Başkanlığı'na aday oldu. 1908'de kurulan ve sadece Galatasaray Lisesi mezunlarının kabul edildiği dernek, 17 Mart'ta yeni başkanını seçecek. Başkanlık için aday olan 1982 mezunu Candan Erçetin, eğer başka aday çıkmazsa, seçimde şu anki başkan Reha Bilge ile yarışacak. Ünlü sanatçı eğer seçimi kazanırsa, derneğin tarihindeki ilk kadın başkan olacak. Seçilen başkanın iki yıl görev yapacağı dernek, önümüzdeki yıl 100'üncü yılını kutlayacak.
MAGAZİN:super: :super:

Hemşo (Zamanlama)hayırlı olsun.:) Hadi gözünaydın.:beurk:

ÇAKAL
08-03-2007, 00:06
Emniyet'e Köksal atandı

Cumhurbaşkanı Sezer, Aydıner'in emekli olmasıyla boşalan Emniyet Genel Müdürlüğü'ne İzmir Valisi Oğuz Kaan Köksal'ın atanmasına ilişkin kararnameyi onadı.:cry:

Yanılmıyorsam Sn. valimizin adı bi dönem Halis Toprakla anılmıştı.Ve yine yanılmıyorsam sn. valimiz içişleri bakanımızın yeğeniydi ya da akrabası.:düsün:
Saltanat devam ediyor.:yes:

ÇAKAL
08-03-2007, 08:21
50 yıllık maaşa bedel villa

PARK
08-03-2007, 13:50
Hayat tatlı zehir....Aydın Boysan ''Yakın tarihimize ışık tutan güzel bir hikaye kitabı''....................

ÇAKAL
09-03-2007, 08:08
hisse.netten başka bir şey okumuyoruz:he:Ağaya beleş.:he:

ÇAKAL
09-03-2007, 08:09
Andıç'a en sert çıkış

Gazetecileri 'TSK yanlısı-karşıtı' olarak ikiye ayıran yeni andıça sert tepkiler geldi. Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi, haber için kimin görevlendirileceğine “gazeteciyi çalıştıran kurum karar verir” dedi. Genelkurmay da olayla ilgi soruşturma başlattı

http://www.yenisafak.com.tr/gundem/?t=09.03.2007&q=1&c=1&i=33916&Andıça/en/sert/çıkış

ÇAKAL
09-03-2007, 08:35
O şimdi asker canı neler ister

Bir rapor çıktı ortaya...
Hangi gazeteciler asker karşıtı?
Hangi gazeteciler asker yandaşı?
Liste yapılmış.

Hangi gazetecilere güvenilir, hangisi Genelkurmay'a akredite olabilir, hangisi olamaz...
İsim isim belirtilmiş.


Fenerbahçeli, Galatasaraylı, Beşiktaşlı gazetecileri zaten biliyorduk...
Şimdi, bunları da öğrendik.



Böylece geriye tek liste kalıyor...


Hangi gazeteciler AB'ye akredite?
Hangileri AB fonlarından para alıyor?
Hangi gazeteciler Belçika vatandaşı?
Türk bankalarını satın alan, elalemin bankalarına akredite gazeteci var mı mesela?
Kimler yabancı sermayeye akredite?


"Asker yandaşı" gösterilen gazetecilerden hangileri orduevlerinde yaptı askerliğini?
"Orduda tezkere bırakmış" ayaklarına yatıp, hiç askerlik yapmayan var mı aralarında?


Kimler İran'a akredite?
Şam'ın şekerini yalayanlar hangileri?
Kimler Arap radyosu?
Ermenistan'a akredite olan edebiyatçıları biliyoruz... Ermeni diasporasına akredite gazeteciler kimler?
Hangi gazeteciler, "sarı basın kartlı müteahhit" olup, Barzani'den ihale alıyor?


Kimler yerli Coni?
İsrail'in fahri megafonları kim?


İlla "yabancıcı" veya "askerci" olması da gerekmiyor aslında...
Hangi gazeteciler Başbakan'ın uçağına binebiliyor? Hangi gazetecilere yasak?
Kimler iktidara akredite?


Kimler tarikatçi?


Hangi gazeteciler komisyoncu?
Hangileri iş takipçisi?
Kimler, al takke ver külah yapıp, kooperatif arazileri ayarlıyor?
Kimler yalakalık yaptığı için "köşe" oluyor, terfi ediyor, transfer parası alıyor?


Bu liste de açıklansa...
Tadından yenmeyecek o zaman.

Yılmaz ÖZDİL

Smyrna
09-03-2007, 09:21
Özgüven Öğrenilebilir-----

Peter LAUSTER

özgüven kavaramını, insan ve toplum psikolojisinı anlayıp

daha yüksek kalitede kişisel ilişkiler kurmanın yollarını analatıyor çok faydalı

tavsiye ederim.

PARK
09-03-2007, 20:51
ANDIÇ ı okudum..........

ÇAKAL
10-03-2007, 00:06
İstanbul'da elektrik kesintisi

İstanbul'da enerji nakil hatları ile trafo merkezlerindeki çalışmalar nedeniyle 11-20 Mart tarihleri arasında Pendik, Beykoz ve Kadıköy'deki bazı semtlerde elektrik kesintisi uygulanacak.
http://www.sabah.com.tr/gun91.html

ÇAKAL
10-03-2007, 00:21
Genelkurmay'da köstebek avı


Genelkurmay Başkanlığı İletişim Dairesi’nin hazırladığı medya değerlendirme raporu basına sızınca ortalık karıştı. Karargah’ta soruşturma başlatıldı. Gazete, TV ve yazarların tek tek değerlendirildiği raporu veren isim aranıyor

Genelkurmay İkinci Başkanlığı’na Kasım 2006’da sunulan, hangi medya kuruluşları ile hangi gazetecilerin Türk Silahlı Kuvvetleri’yle (TSK) ilgili haberleri izleyebileceğini belirleyen, medya kuruluşları hakkında ayrıntılı değerlendirmeler yapan raporu Nokta dergisinden Ahmet Şık ele geçirdi.

“Akredite Basın ve Yayın Organları Yeniden Değerlendirmesi”ni amaç edinen belgede, medya kuruluşları ile gazeteciler “TSK yanlısı” ve “TSK karşıtı” olarak sınıflandırılıyor.

Uzan Grubu’ndan TMSF’ye geçen ve daha sonra AKP’ye yakın işadamlarınca satın alınan Star gazetesi ile milliyetçi yayınlarıyla dikkat çeken Yeni Çağ gazetesi hakkında özel bilgi notlarının bulunduğu raporda, Yeni Şafak, Vakit, Zaman, Evrensel, Birgün gibi gazetelerle Samanyolu ve Kanal 7 televizyonları zaten akredite olmadıkları için değerlendirme dışı tutuldu.

Raporda Radikal’den 4 (Hasan Celal Güzel, Murat Belge, Yıldırım Türker ve Nuray Mert), Habertürk’ten 2 (Ufuk Güldemir ve Erol Mütercimler), Takvim (Nazlı Ilıcak), SKY Türk (Nihat Genç), Jane’s Defense Weekly (Lale Sarıibrahimoğlu) ve Kanaltürk’ten birer gazeteci olmak üzere toplam 10 kişinin akreditasyonunun iptali istendi. Tercüman ve Star gazeteleri ile TGRT (Fox), Kanaltürk televizyon kanallarının bir müddet izlendikten sonra akreditasyon durumları hakkında karar verilmesi isteniyor.

Andıç olayı nedir?
1999’da yakalanan PKK elebaşı Şemdin Sakık, gazeteciler Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand ile İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal’ın örgütle ilişki içerisinde olduğunu iddia etti. Bir süre sonra bu ifadelerin Sakık’ın ifadelerine sonradan eklendiği ortaya çıkarken gazeteciler işlerinden oldu. Akın Birdal, suikasta uğradı. Daha sonra bunun dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Org. Çevik Bir ve Genel Sekreter Erol Özkasnak tarafından “Andıç” diye adlandırılan bir yazıyla hazırlandığı anlaşılmıştı. 2000 yılında Nazlı Ilıcak, “Andıç”ı deşifre etti.




--------------------------------------------------------------------------------



Genelkurmay köstebeği bulmak için düğmeye bastı

Genelkurmay Başkanlığı, Genelkurmay İletişim Dairesi tarafından hazırlanan ve basına sızan medyaya ilişkin değerlendirme raporu hakkında adli soruşturma başlattı. Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Kurmay Albay Mustafa Oğuz tarafından hazırlanan, “Akredite Basın ve Yayın Organları Yeniden Değerlendirmesi” başlıklı raporun dün medyada yer alması, ortalığı karıştırdı. Akreditasyon raporunun medyaya yansıması nedeniyle, Genelkurmay Karargahı’nda gün boyu toplantılar yapıldı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ergin Saygun’a sunulan rapor hakkında, Org. Saygun’dan bilgi aldı. Toplantıda, Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Salih Zeki Çolak da hazır bulundu. Yapılan değerlendirmeler sonucunda Org. Büyükanıt, olaya ilişkin adli soruşturma başlatılması emrini verdi. Soruşturma, Genelkurmay Adli Müşaviri Tuğgeneral Hıfzı Çubuklu tarafından yürütülecek.

Genelkurmay Başkanlığı’ndan konuya yönelik olarak yapılan açıklamada da “Genelkurmay Başkanlığı’nın basın yayın organları hakkında değerlendirme raporu hazırladığı şeklindeki haberlere, medyada yer verilmiştir. Konu ile ilgili adli soruşturma başlatılmıştır” denildi.

PERSONEL SORGULANACAK

Değerlendirme toplantılarında, olayın medyaya nasıl sızdığı üzerinde de duruldu. Bu konuda yapılan değerlendirmelerde, “köstebek kim “ sorusunun yanıtı aranıyor. Adli soruşturma kapsamında gerekli görülmesi durumunda, raporun sunulduğu Genelkurmay İkinci Başkanlığı, Genelkurmay Genel Sekreterliği ve raporun hazırlandığı Genelkurmay İletişim Daire Başkanlığı personelinin ifadelerine başvurulacak.



--------------------------------------------------------------------------------



Erdoğan: Açıklama yapmam uygun değil

BaŞbakan Tayyip Erdoğan, dün akşam Azerbaycan’a giderken, bir gazetecinin “Genelkurmay’ın medya değerlendirmesi konusundaki görüşünüzü alabilir miyiz’’ sorusuna şu yanıtı verdi:

“İlk elden bir şey duymadıktan sonra herhangi bir değerlendirme yapmam doğru olmaz. Sadece telefonuma geçen mesajla adli soruşturmanın başlatıldığını duydum. Tabii bu soruşturma kim içindir, nasıldır bilemiyorum. O bakımdan herhangi bir açıklama yapmayı uygun görmüyorum.’’

Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener de “Bir değerlendirme yapmayacağım” diye konuştu.

Adalet Bakanı Cemil Çiçek ise “Basın-yayından sorumlu Bakan var, onlara sorun. Ben bu işe hiç girmem” dedi.

AKP Grup Başkanvekili Salih Kapusuz da “Keşke bu tür şeyler gündemimizde hiç olmasa” demekle yetindi.



--------------------------------------------------------------------------------



DYP Lideri Ağar: Rapor tutmak yanlış

“Böyle bir rapor tutulması doğru bir şey değil. Türkiye’de değerlendirmenin ne gibi yansımaları oluyor, onu ben bilemiyorum. Türkiye’de aklı başında olan hiç kimse ordusunu karşısına almamalı. Bu coğrafya güçlü bir coğrafya, güçlü bir orduyu her zaman gerektirmektedir ve Türkiye bu gücünü de demokrasi içinde güçlendirerek yoluna devam edecektir.”



--------------------------------------------------------------------------------



TSK KARŞITI YAZARLAR

Mehmet Ali Birand, Cüneyt Ülsever, Hadi Uluengin, Ece Temelkuran, Çetin Altan, Hasan Cemal, Can Dündar, Nuray Mert, Yıldırım Türker, Murat Belge, Hasan Celal Güzel, Soli Özel, Ergun Babahan, Umur Talu, Mehmet Altan, Engin Ardıç, Faruk Mangırcı, Ömer Lütfi Mete, Oral Çalışlar, Hikmet Çetinkaya, Alican Satılmış, Lale Sarıibrahimoğlu, Derya Sazak, Taha Akyol, Nazlı Ilıcak, Ufuk Güldemir, Şakir Süter, Güngör Mengi, Bilal Çetin, Ruhat Mengi, Okay Gönensin ve Nihat Genç.

TSK YANLISI YAZARLAR

Ertuğrul Özkök, Özdemir İnce, Fatih Çekirge, Bekir Coşkun, Mehmet Y. Yılmaz, Fikret Bila, Melih Aşık, Semih İdiz, Doğan Heper, Güneri Cıvaoğlu, Nail Güreli, Yasemin Çongar, Güngör Uras, Güler Kazmacı, Yazgülü Aldoğan, Hakan Çelik, Kurtul Altuğ, Saygı Öztürk, Mehmet Türker, Rahmi Turan, Hüseyin Avuç, Ali Öztürk, Fatih Altaylı, Erdal Şafak, Aslı Aydıntaşbaş, Muharrem Sarıkaya, Hakkı Yalçın, İlker Sarıer, Mehmet Çetingüleç, İsmail Küçükkaya, Güler Kömürcü, Ali Saydam, Servet Kabaklı, Sırrı Yüksel Cebeci, Deniz Ülke Arıboğan, Deniz Som, Ali Sirmen, Emekli Tümgeneral Doğu Silahçıoğlu, İlhan Selçuk, Yılmaz Öztuna, Nuri Elibol, Fuat Bol, İsmet Giritli, Taylan Sorgun, Yıldıray Çiçek, Necdet B. Sivaslı, Ali Öncü, Orhan Karataş, Sadi Somuncuoğlu, Hayri Köklü, Altemur Kılıç, Yavuz Selim Demirağ, Altan Öymen, Behiç Kılıç.



--------------------------------------------------------------------------------



Yazarlar büyük tepki gösterdi

“Bundan çirkin bir suçlama olamaz”-Şakir Süter (AKŞAM): Andıç, mandıç bir tarafa, bu bir ayıptır. Bu, haber kirliliği, ortalığı kirletme çabasıdır. Bu ordu düşmanlığı yaratma çabasıdır. Beni ordu düşmanı ilan etmek kimsenin haddi de değildir. Yıllarca ‘demokrat olmanın yolu maalesef ordu düşmanlığı yapmaktan geçiyor’ diyen bir insan, asla objektif olmayan kriterlere dayanarak ordu düşmanı ilan ediliyor. Daha ayıp, çirkin bir suçlama olamaz. Bu listeyi hazırlayanların zerre kadar vicdanı varsa, şu sorunun yanıtını versinler: Ben ordu düşmanıysam, niye terör örgütü tarafından ölümle tehdit ediliyorum? Bunun yanıtını veremeyenlerin bana ciddi özür borcu vardır. Bu liste ayıbının ortağı olan herkese teessüflerimi bildiririm.

Nazlı Ilıcak (TAKVİM) Asker karşıtı olarak nitelendiriyorlar. Burada iki şey var. Biri asker karşıtı, diğeri askerin siyasete müdahalesine karşı olanlar. Ben siyasete müdahalesine karşıyım. Siyasi beyanat vermelerine karşıyım. Geri planda kalmalarını arzu ediyorum. TSK’nın karşı faaliyet içinde olmasını kabul etmiyorum.

Mehmet Altan (STAR): Hukuk dışı bir şey. Darbeleri desteklemeyen bizim itibar etmediğimiz adamlar mantığı dehşet verici bir şey. Biz orduya ülkeyi, savunmayı teslim etmişiz, ama ordu siyasetle uğraşıyor. Sevindiğim şey, devletin içinde bunu skandal ve rezalet olarak değerlendirenler var ki bu dışarıya sızdı.

Cengiz Çandar (REFERANS): Bu benim de adımın geçtiği ‘Andıç’tan farklı. Orada bir tertip vardı, olmayan bir şeyi iftira olarak yıktılar. Bunda iftira yok. Genelkurmay bazı gazete ve gazetecileri sevmiyormuş. Bir kurum böyle tercihler yapabilir. Genelkurmay bir devlet kurumu olduğu için bu tür ayrıma gitmesi sakıncalı.

Can Ataklı (VATAN): Her kurumun ve kişilerin, görüşüp görüşmediği gazeteciler vardır. Büyük holdinglerin bile konuşmak istemedikleri var. İlan edilmediği sürece çok anormal gelmiyor. Gördüğüm kadarıyla bir iç çalışma. Asker disiplinli olduğu için yazıya geçiriyorlar. Kendi içlerindeki çalışmaysa karışamayız.

Hasan Celal Güzel (RADİKAL): Sudan bir açıklama olarak değerlendiriyorum. 12 Eylül de dahil olmak üzere askeri müdahale dönemlerinde demokrasiye müdahale edenlere hep karşı çıktım ama bu, TSK’nın karşısında olduğum anlamına gelmez. Kimse kusura bakmasın ama hiç kimse Hasan Celal Güzel kadar vatanperver değil.

Nuray Mert (RADİKAL): Görüş belirtmedi

Nihat Genç (SKY TÜRK): Görüş belirtmedi



--------------------------------------------------------------------------------



Gazeteciler Cemiyeti’nden açıklama

“Genelkurmay’ın medya değerlendirmesi adıyla haber portallarına düşen rapor, son derece ilginç ve demokrasimiz adına da o ölçüde üzüntü vericidir. Düşünce ve ifade özgürlüğü önüne konulan yeni bir engeldir. Umalım ki Genelkurmay’dan sızan bu haber değerlendirme raporu da sadece bir iç hizmet değerlendirmesi olarak kalsın ve uygulamaya konulmasın. Cemiyet olarak habere ulaşmada gazetecilere çıkarılan güçlüklere, akreditasyon gibi engellemelere hangi makamdan gelirse gelsin karşıyız.”


09.03.2007

taita-x
10-03-2007, 00:31
son zamanlarda acaip oldum... ilginç bi kitap... Düzceli mehmet... kopardım bağları dünya ile...

ASB
10-03-2007, 02:15
En son teknoloji bölümündeki 'Evrim' topiğindeki JoNaThAn'ın yazılarını okudum. Çok yararlandım tavsiye ederim.
http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=12414&page=49

çakır.
10-03-2007, 12:58
10 mart 2007
Hürriyet yazarı Bekir Coşkun, bir çok şaire de ilham kaynağı olan İstanbul'u öyle bir anlattı ki...bugünkü yazısından alıntı.


"Ben İstanbul’u, eskiden genç, güzel, alımlı olan bir "hayat kadınına" benzetirim. Şimdi yine de çekici...Ama tenindeki kozmetik, koynuna giren áşıklarının bıraktıkları derin tükenişi silmeye yetmiyor"

ÇAKAL
10-03-2007, 19:46
Tuvalette sondan ikinciyiz

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü'nün (OECD) yayımladığı bir rapora göre, dünyada en fazla tuvalet sıkıntısı yaşayan ikinci ülke Türkiye. Örgütün her yıl yayımladığı raporda birinci sıraya ise Lüksemburg oturdu. Raporda, Lüksemburg'daki evlerin yüzde 14'ünde tuvalet bulunmadığı bildirildi. Lüksemburg istatistik dairesinden yapılan açıklamadaysa, raporun yanlış olduğu belirtildi. Listede Türkiye'nin ardından Polonya üçüncü oldu.
DIŞ HABERLER

Banyo yapmayı bile Türklerden öğrenenlere bakın:grrr: ,hayret bişey yahu,bunlar nerede denetim yapıyolar acaba.:aww:

ÇAKAL
12-03-2007, 13:59
Hakim ve savcıya hız yapmak serbest!
Yargıtay, araç kullanırken hız sınırını aşan savcılara ceza kesilemeyeceğine hükmetti.



Trafik kurallarını ihlal eden vatandaşlar ceza öderken, yargı mensupları bundan muaf tutulacak. Yüksek Mahkeme'nin kararı, Manisa'daki bir olayın Yargıtay'a taşınması üzerine gerçekleşti. Trafik denetimi yapan polis ekipleri, kuralları ihlal eden bir savcı hakkında tespit tutanağı düzenleyerek Salihli Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdi. Ancak başsavcılık, savcıya trafik cezası uygulanamayacağını belirtti. Buna itiraz eden Manisa Emniyet Müdürlüğü, cezanın ödenmesi talebiyle ağır ceza mahkemesine başvurdu. İtirazı kabul eden mahkeme, savcı hakkındaki tespit belgesinin 'ceza tutanağı' haline getirilmesine ve kararın başsavcılık tarafından uygulanmasına hükmetti. Bu kez Adalet Bakanlığı devreye girdi, savcıya verilen cezanın hukuka aykırı olduğu gerekçesiyle olayı Yargıtay'a taşıdı. Dosyayı inceleyen 7. Ceza Dairesi, hakim ve savcılara idarî para cezası verilemeyeceğine hükmetti.

Kararın gerekçesinde Kabahatler Kanunu'nun 23. maddesine atıf yapan Yüksek Mahkeme, savcılar hakkında sadece kanunda açıkça hüküm bulunan hallerde idarî yaptırım kararı verilebileceğini belirtti. Hakimler ve Savcılar Kanunu'nda yargı mensupları hakkında idarî yaptırımın hangi merciler tarafından verileceğine dair bir düzenleme bulunmadığını vurgulayan Yargıtay, kıyas yoluyla para cezası uygulamanın yasaya aykırı olduğunu kaydetti. Bu karar, hakim ve savcılarla ilgili benzer olaylarda emsal oluşturacak. Yargıtay, trafik kurallarını ihlal eden yargı mensuplarına ceza kesilmesinin yolunu tamamen kapatmış oldu.

Yargıtay'ın aldığı karara göre, trafik kurallarına aykırı davranan vatandaşlar hakkında uygulanan para cezaları hakim ve savcılar hakkında uygulanamayacak. Daha önce İçişleri Bakanlığı, trafik polisinin ceza kesemeyeceği kişilere ilişkin bir genelge yayımlamıştı. Zaman'ın manşetten duyurduğu yoğun tartışmalara yol açan genelgede, Anayasa Mahkemesi, Sayıştay, Danıştay, Yargıtay mensupları ile asker ya da sivil tüm hakim ve savcılara trafik cezası kesilemeyeceği belirtilmişti.


12 Mart 2007, Pazartesi

KOÇ
12-03-2007, 14:11
vay vay vay bu'dur halimiz bizim işte yazık yaaaaa....başbakan haklı imiş desene dokunulmazlıklar herkes için kalkmalı diyordu yaaaaa...

Serenler
12-03-2007, 20:31
http://img129.imageshack.us/img129/4159/adszsf5.jpg

Bu kitabı nerdeyse soluksuz okudum.

Yazarı da bir Amerika'lı;
Peter Galbraith, ABD Dış İlişkiler Komisyonu üyeliği ve çeşitli ülkelerde büyükleçilik yapmış bir uzman.
Bu kitabında ABD nin dış politikalarını, yaptığı vahşeti kıyasıya eleştiriyor. Hep ifade ettiğim gibi Irak'taki savaşın ABD tarafından kaybedildiğini açıkça yazmaktan da çekinmiyor. Oradan öğrendiğimiz kadarıyla olaylar o kadarla da bitmiyor. Ortadoğu ABD nin istediğinin çok dışında gelişmeye başladı bile. Düzelmesi belki de onyıllar sürecek. Yepyeni istenen veya istenmeyen sonuçlar ortaya çıkmaya başlayacak.


Bununla ilgili bir makaleyi ve aşağıya da kitaptan aldığım bir bölümü koyuyorum..

Saddam'ın sonu ve İran'ın yükselişi

Ortadoğu'da Saddam sonrası dinamikler artık hep İran lehine işliyor. Irak'ta Şiiler, Lübnan'da Hizbullah, Suriye'de Beşar Esad, Filistin'de Hamas ve Ortadoğu genelinde İslami hareketler güçlendikçe, işler hep İran'ın istediği yönde gidecek

01/01/2007


ÖMER TAŞPINAR (Arşivi)

WASHINGTON - Saddam Hüseyin'in idam edilmesi sadece bir diktatörün sonu anlamına gelmiyor. Saddam'la birlikte sona eren Ortadoğu siyasi denkleminde Abbasi döneminden beri devam eden Sünni egemenliği. Bundan 10 yıl sonra nasıl bir Ortadoğu ortaya çıkacak şimdiden kestirmek zor. Ancak şurası kesin: Şiilerin eskiye oranla çok daha güçlü olduğu bir siyasi harita daha bugünden ortaya çıktı. İşin ilginç tarafı Şiilik bu beklenmedik yükselişini amansız düşmanı ABD'ye borçlu. Washington'ın 11 Eylül sonrası izlediği askeri strateji en çok Şii âleminin merkezindeki bölgesel süpergüç İran'a yaradı.

ABD ne yapsa İran'a yaradı
ABD'nin İran için yaptıklarını bir düşünün. İran'ın en büyük düşmanı kimdi? Tabii ki Saddam Hüseyin. Azılı bir Şii kasabı, Hümeyni'ye karşı sekiz yıl savaşmış ve yüzbinlerce İranlının ölümüne sebep olmuş Sünni diktatör Saddam ABD sayesinde idam edildi. Gene Washington sayesinde Bağdat 800 yıldır ilk kez Şii bir yönetim tarafından yönetiliyor. Üstelik Bağdat'ın Şii hükümeti üzerinde İran büyük siyasi güce sahip. Ayetullah Humeyni bugünleri görse herhalde ABD'yi 'Büyük Şeytan' değil 'Stratejik Ortak' ilan ederdi. Şaka bir yana, Tahran, ABD'nin fiyaskosu nedeniyle Irak'ın siyasi ve dini dinamiklerini kontrol eder durumda. Unutmayalım ki Irak'ın en prestijli siyasi ve dini otorisesi Ayetullah Sistani aslen İran vatandaşı. İran'a bu tarihi fırsatı yaratan ABD ise, 160 bin askeriyle Irak'ta rehin kalmış durumda. Bush yönetimi bugün Irak'tan çıksa bir bela, çıkmasa ayrı bir bela. Zira kazançlı hep İran olacak.
Peki gene Irak gibi İran'a komşu ve Şiilerden nefret eden başka hangi ülke vardı? Tabii ki Taliban yönetimi altındaki Afganistan. 11 Eylül sonrası ABD bu radikal Sünni rejimi de yıktı. Şiiliği İslam dışı bir sapkınlık olarak kabul eden Usame bin Ladin ve El Kaide böylece İran'ın yanı başından sökülüp atılmış oldu. 'Büyük Şeytan' Amerika, İran'ı sadece Saddam ve Taliban gibi iki azılı düşmanından kurtarmakla kalmadı. ABD aynı zamanda gösterdiği stratejik ve askeri beceriksizlik nedeniyle Tahran'a Irak ve Afganistan üzerinde büyük bir etkinlik alanı hediye etmiş oldu. Bu sayede, yüzyıllardır şiddetle bastırılmış olan Şiilik, İran merkezli görkemli bir geri dönüş yapıyor. Öyle ki, İran bugün kendini ABD sayesinde beş yıl önce hayal bile edemeyeceği bir Şii kuşağın ortasında bulmuş durumda. Sünni kaleler olan Irak ve Afganistan' ın düşmesi sonucunda artık Lübnan'dan Tacikistan'a kadar uzanan toplam 800 milyonluk bir coğrafyada Şii bir hilal yükseliyor.


Petrol bölgeleri Şiilerin elinde
Petrol bölgeleri Şii olan Suudi Arabistan'da bile artık Şii muhalefet baş gösteriyor. Bahreyn'de zaten Şii coğunluk var. Lübnan'ın neredeyse yarısı Şii ve Hizbullah'a destek veriyor. İran destekli Arap Şii hareketi Hizbullah 2006 yazında İsrail'e ciddi kayıplar verdirdi ve İslam dünyasının medar-ı iftiharı durumuna geldi. Sünni Irak'ın eski düşmanı ve şimdi Şiileşmiş Bağdat'ın yeni dostu Suriye ise zaten Şiiliğe yakın Alevi bir kavim tarafından yönetiliyor. Bu Şii kuşağa bir de Azerbaycan, Tacıkistan ve Pakistan'ın azımsanmayacak Şii nüfuslarını ekleyin. Böylece ortaya İran merkezli, dünyanın hemen hemen en zengin petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip bir Şii coğrafya çıkıyor.
İran bu Şii coğrafyanın tam ortasında ve hızla nükleer silah peşinde koşuyor.


İran'ın hedefi egemen güç olmak
İran'ın uzun dönemli stratejik amacı belli: petrolü, doğalgazı ve nükleer silahı sayesinde körfezin ve Ortadoğu'nun egemen gücü olmak. Tahran nükleer güce kavuşunca bir taşla iki kuş vurup aynı zamanda ABD'ye karşı dokunulmazlık kazanmak istiyor. Bu stratejik amaç için İran'ın uygulamaya soktuğu taktikler son derece açık. Birinci taktik ABD ile masaya oturup nükleer güç konusunda zaman kazanmak ve herhangi bir askeri müdahaleden korunmak. İkinci taktik ise Şii yükselişe karşı Sünni Arap dünyasının göstereceği tepkiyi iyi hesaplayıp bu tepkiyi etkisiz hale getirmek.
İran bu taktiklerini uygulamakta son derece başarılı. Amerika'da son bir yıldır İran'la masaya oturalım diyenlerin sayısı son derece artmış durumda. Washington'ın İran'a bir askeri müdahale yapması ise Demokratların seçim zaferi sonrası artık imkânsız hale geldi gibi.
Arap dünyası ise İran karşısında şaşkın durumda. Şii yükselişe karşı Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi Sünni Arap rejimler basiretsiz bir acizlik içindeler. İran'ın stratejik zekâsı ve imparatorluk geleneği karşısında ellerinden pek bir şey gelmiyor. Zira Tahran Arap dünyasını en zayıf noktasıdan üzerinden yakalamış durumda. Bu zayıf nokta tabii ki İsrail. Neden İran son bir yıldır İsrail'e karşı son derece radikal bir meydan okuma içersinde dersiniz? Ahmedinecad'ın İsrail'i veYahudi soykırımını reddeden radikal söylemi aslen Arap dünyasını uyutup hedef şaşırtmaya yönelik. Amaç İslam dünyasında liderliğe soyunup Şii yükselişi kamufle etmek. İran'ın İsrail politikası İsrail ile barış yapmış Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan gibi Sünni rejimleri kendi halklarının gözünde aciz duruma düşürüyor. Böylece İran bir yandan Sünni Arap diktatörleri zayıflatıyor, öte yandan İsrail düşmanı Sünni İslamcı kitlelerin gönlünü fethediyor.


ABD Saddam'ı arayacak
Sonuçta Ortadoğu'da Saddam sonrası dinamikler artık hep İran lehine işliyor. Irak'ta Şiiler, Lübnan'da Hizbullah, Suriye'de Beşar Esad, Filistin'de Hamas ve Ortadoğu genelinde İslami hareketler güçlendikçe, işler hep İran'ın istediği yönde gidecek. ABD bu gidişle bölgede İran'ı dengelemiş Saddam gibi bir diktatörü çok arayacak.
Dr. Ömer Taşpınar: Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü

Serenler
12-03-2007, 20:35
Bu arada Birleşik Devletler’in de daha iyi durumda olup olmadığı tartışılabilir bir konudur. Birleşik Devletler korumak için, elinde kitle imha silahları bulunan hilekar bir devlete karşı bir operasyona başlamış olsa bile Irak Savaşı Birleşik devletler’i iran ve Kuzey Kore’nin potansiyel nükleer silahlarına karşı daha hassas hale getirmiştir. Bush yönetiminin planları iflas edince, Irak'ın feshedilmiş nükleer ve biyolojik silah programlarından arta kalan tehlikeli malzemeler yağmacıların eline geçti. Bu tehlikeli malzemelerin bazılarının işlemleri İran'da tamamlanmış ya da teröristlerin ellerine geçmiş olabilir, bugün savaş öncesiyle kıyaslandığında, Irak'taki kitle imha silahlarıyla ilgili malzemeler yüzünden Birleşik Devletler çok daha fazla tehdit altındadır.Dini kurallan esas alan İran, Şii Arap dünyasındaki tarihsel hırslarında başarılı olmuştur, bu savaşla Birleşik Devletler Ortadoğu'da stratejik olarak yenilmiştir. Irak Savaşı'ndaki tek "demokratik kazanım" Filistin ve İran'daki radikal unsurların seçimlerde başarılı sonuçlar almaları olmuştur. Yapılan anketlerde Amerika'nın Arap dünyasındaki saygınlığı hiç olmadığı kadar düşmüştür ve bazı Arap ülkelerinde Usame bin Ladin, George Bush'tan çok daha fazla sevilmektedir. Savaş, Birleşik Devletler'in Avrupa'daki en yakın müttefikleriyle olan ilişkilerine zarar vermiştir. Hiçbir Amerikan başkanı, George W. Bush'un gözden düştüğü kadar Avrupa'da itibar kaybetmemiştir.Irak Savaşı Birleşik Devletler'in dış politikadaki tarafsızlık ilkesine gölge düşürmüştür. Savaş Birleşik Devletler'in güvenliğini daha fazla artırmamış, terörle mücadelesinde aşama sağlamamış, Irak'ı istikrarlı bir devlet haline getirmemiş, Ortadoğu'da demokrasinin yaygınlaşmasını sağlamamış ve Birleşik Devletler'in petrol kaynaklarını da çoğaltmamıştır. Bu savaşın maliyeti çok pahalıdır. Bu kitap yazıldığı sırada, 2 500 Amerikan askeri öldürülmüş (bence 30,000den fazla) ve 40 OOO'den fazlası yaralanmıştır; 300 milyon dolar harcanmıştı. Bazı iktisatçıların yaptıklan hesaplara göre savaşın toplam maliyeti, doğrudan ve dolaylı olarak, 2 trilyon dolan bulacaktır.I Bugün sürdürülen faaliyetin tümü Birleşik Devletler'i başarıya yaklaştırmamaktadır ayrıca maliyeti de oldukça yüksektir.
Bu kitap "Birleşik Devletler Irak'ı 2003 yılında işgal etmeli miydi? tartışmasını tekrarlamak için yazılmamıştır. Bu çok önemli bir sorudur, ama özellikle bugün için neler yapılması gerektiğiyle ilgili bir soru değildir. 9 nisan 2003'te Saddam'ın düşürülmesinden beri uygulanan kavramsal olarak hatalı politikalarla ve uygulamalarla ne elde ettiğimizi tartışacağım. Irak'taki temel hata karşılaştıklarımız değil, orada bulmayı umduklarımızla ilgili. Silah zoruyla bir arada tutulan ve birliğini kendi halkının hiçbir zaman gönüllü olarak yaratmaya çalışmadığı bir devletin, gerçekçi olmayan ve beyhude bir kararla bütünlüğü korunmaya çalışıldı. Bu konuda savaş yandaşlan ve muhaliflerinin ya da Amerikan yönetiminin bugün yapmaya çalıştıklarının değerlendirmesini yapmayacağım. Benim amacım, kendisini Irak'taki karmaşadan ve patlayan iç savaştan kurtarması için, Birleşik Devletler'i harekete geçmeye zorlamak. Bu strateji Birleşik Devletler'in çıkarlarına sonuna kadar uygun dur ve gerçekleri yansıtmaktadır; Irak'ta Birleşik Devletler'in ismi ve şöhreti lekelenmektedir.

KOÇ
12-03-2007, 20:57
vayyyy beee bu kadarına da pes yani biz ne zannediyoduk neler olmuş......yuhhh yani...bu kitabı hemen okumalıyım.........sevgili venicera hangi yayınevi ne ait bu kitap acaba bir bilgi verirseniz sevinirim.........

Serenler
12-03-2007, 21:01
vayyyy beee bu kadarına da pes yani biz ne zannediyoduk neler olmuş......yuhhh yani...bu kitabı hemen okumalıyım.........sevgili venicera hangi yayınevi ne ait bu kitap acaba bir bilgi verirseniz sevinirim.........

Kitabı Doğan Yayıncılık çevirmiş ve yayınlamış.


http://www.kitapalemi.com/kitapdetay/58388/irakin_sonu__ulus_devletlerin_cokusu_mu.htm

ÇAKAL
12-03-2007, 21:33
Dini kurallan esas alan İran, Şii Arap dünyasındaki tarihsel hırslarında başarılı olmuştur, bu savaşla Birleşik Devletler Ortadoğu'da stratejik olarak yenilmiştir. Irak Savaşı'ndaki tek "demokratik kazanım" Filistin ve İran'daki radikal unsurların seçimlerde başarılı sonuçlar almaları olmuştur. Yapılan anketlerde Amerika'nın Arap dünyasındaki saygınlığı hiç olmadığı kadar düşmüştür ve bazı Arap ülkelerinde Usame bin Ladin, George Bush'tan çok daha fazla sevilmektedir. Savaş, Birleşik Devletler'in Avrupa'daki en yakın müttefikleriyle olan ilişkilerine zarar vermiştir. Hiçbir Amerikan başkanı, George W. Bush'un gözden düştüğü kadar Avrupa'da itibar kaybetmemiştir.:düsün:


Eksik bir analiz,sadece Filistin ve İran 'da değil tüm islam ülkelerinde USA nefreti daha da arttı .Eğer yanlışlıkla iran'ı da vurursa öncelikle uyuyan, uyuttukları arap toplumunun kıpırdamasını sağlamaktan başka bir iş yapmamış olurlar.Gerçi çoğu arap toplumunun başındaki devlet başkanları USA'nın kuklası.Toplumun uyanması da birşey ifade etmiyor.Çünkü sistemi oturtmuşlar.%70i şii olan ırak toplumunu %30 u temsil eden saddama yönettirdiler.%70i sünni olan suriye'yi şiilere yönettiriyorlar,halen.Kaddafi,Pervez Müşerref Türkiyede yetiştirilip liderlik payesi verilmiş adamlar.Şu an bizim başımızdaki iktidarın çoğu bakanı da bir zamanlar ingilterede aynı yurtta kalmış,yetişmiş insanlar.Biz sadece bir piyonuz.

Serenler
12-03-2007, 22:40
:düsün:


Eksik bir analiz,sadece Filistin ve İran 'da değil tüm islam ülkelerinde USA nefreti daha da arttı .Eğer yanlışlıkla iran'ı da vurursa öncelikle uyuyan, uyuttukları arap toplumunun kıpırdamasını sağlamaktan başka bir iş yapmamış olurlar.Gerçi çoğu arap toplumunun başındaki devlet başkanları USA'nın kuklası.Toplumun uyanması da birşey ifade etmiyor.Çünkü sistemi oturtmuşlar.%70i şii olan ırak toplumunu %30 u temsil eden saddama yönettirdiler.%70i sünni olan suriye'yi şiilere yönettiriyorlar,halen.Kaddafi,Pervez Müşerref Türkiyede yetiştirilip liderlik payesi verilmiş adamlar.Şu an bizim başımızdaki iktidarın çoğu bakanı da bir zamanlar ingilterede aynı yurtta kalmış,yetişmiş insanlar.Biz sadece bir piyonuz.

Haklısınız, düşüncelerinize tamamen katılıyorum sevgili cakhall.
Ancak kitabı yazan bildiğiniz gibi ABD nin en üst düzeyinde görev yapmış biri. Düşündüğümüz olayların belki çok daha fazlasına vakıf ama burada hepsini yazmasını bekleyemeyiz. Ama yazdığı kadarı bile beni çok hayrete düşürdü. Kitabın geri kaln bölümünde epey ilginç noktalar var.
Tabii tüm düşüncelerine katılmamız da mümkün değil elbette. Yazdıklarını kendi mantık süzgecimizden geçirip değerlendirmelerimizi ona göre yapacağız.

ÇAKAL
13-03-2007, 00:22
Haklısınız, düşüncelerinize tamamen katılıyorum sevgili cakhall.
Ancak kitabı yazan bildiğiniz gibi ABD nin en üst düzeyinde görev yapmış biri. Düşündüğümüz olayların belki çok daha fazlasına vakıf ama burada hepsini yazmasını bekleyemeyiz. Ama yazdığı kadarı bile beni çok hayrete düşürdü. Kitabın geri kaln bölümünde epey ilginç noktalar var.
Tabii tüm düşüncelerine katılmamız da mümkün değil elbette. Yazdıklarını kendi mantık süzgecimizden geçirip değerlendirmelerimizi ona göre yapacağız.
Aslında olayın özünü yakalamış yazar.Ve Usa'daki çoğu akıl sahibi insanlar ülkelerinin gitiği noktayı görebiliyorlar.Ama bence Dünyanın en azılı katilinden bile tehlikeli olan BUSH ,aynı babadan miras kalmış ve hiç bitmiyecek sanan zengin çocuğu edasında.Ama unutmasınlar ki daha önce bi yerde daha yazmıştım.Yıkılmasaydı,birlokma bir hırka yaşayan ve amacı sadece Allah rızası olan,ölüme severek koşan halka sahip olan Osmanlı imp.luğu yıkılmazdı.Ki parası hiç bir devlete bundan sonra nasip olmayacağını düşündüğüm altındı.Ne imparatorluklar yok olmuş tarihte.Hafif bir sendelesin,bakın o karşılıksız basıp dünyanın iliklerini emdikleri o dolarlar onların başına nasıl bela olacak,ömrümüz vefa ederse göreceğiz bunları,inşallah.

ÇAKAL
13-03-2007, 08:15
İstanbul Boğazı lastik mezarlığı


Sualtı Temizlik Hareketi, Harem sahilinde denizin dibini temizlemeye başladı. Dalgıçlar, denizin lastiklerle dolu olduğunu gözler önüne serdi


http://www.yenisafak.com.tr/gundem/?t=13.03.2007&q=1&c=1&i=34584&Kaptan/bu/bizim/lastik/değil/mi

ÇAKAL
15-03-2007, 22:02
Murat Bardakçı



İlber Hoca'ya yapılan bu ayıba sadece "Oha!" denir
http://www.sabah.com.tr/yaz1684-10-127.html

ÇAKAL
17-03-2007, 00:35
Buralarda bi dost dolaşırdı,nerelerde bu EXPERT kardeş.Adamın sesi soluğu kesildi.O da mı ixirlendi yoksa.:notr: Haberi olan yok mu ki?

KOÇ
17-03-2007, 02:14
evet sevgili cakhall, EXPERT forumda yokluğu hisseddilen bir arkadaşımız,değerli açılımları ve öngörüleri vardı...ixirlenmek ne demek anlamadım?

ÇAKAL
17-03-2007, 02:17
evet sevgili cakhall, EXPERT forumda yokluğu hisseddilen bir arkadaşımız,değerli açılımları ve öngörüleri vardı...ixirlenmek ne demek anlamadım?
Cezalı mı acaba diye ,merak ettim.:arf:

ÇAKAL
17-03-2007, 02:22
Soner Yalçın'a 'ajan' suçlaması
Son dönemlerin popüler kitabı 'Efendi' serisiyle dikkatleri çeken gazeteci-yazar Soner Yalçın, yabancı gizli servislerle işbirliği yaptığı suçlamasıyla karşı karşıya. İddiada bulunan kişiler, eski Gümrükler Başmüfettişi Necati Can ile BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu.


Eski Gümrük Müsteşarı Necati Can, Yalçın'ın yabancı servislere çalıştığını söyledi. Soner Yalçın (Küçük resim)
Soner Yalçın'ın Binbaşı Ersever'in İtirafları adlı kitabında, kendisi hakkında saptırma bilgiler yer aldığını ileri süren Necati Can, yazarı mahkemeye vererek kitabın toplatılmasını istedi. 12 Eylül öncesi 2 bin 500 adet kaçak tabanca yakalanması olayının bilinçli şekilde kitapta saptırıldığını iddia eden eski başmüfettiş, asıl kaçakçılığı yapan Ermeni, Kürt ve Yahudi organizatörler yerine kendisinin ve dönemin Ülkü Ocakları Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile MHP'nin suçlandığını öne sürüyor. Bu iddiayla ilgili belgeleri de mahkemeye sunan Can, bunun basit bir hata olmadığını, bilinçli bir operasyonun parçası olduğunu düşünüyor.


Soner Yalçın'ın Necati Can ile ilgili iddiaları kitabın 41. sayfasında şöyle dile getiriliyor: "Ersever, İstanbul'da kaçakçılık olayını soruşturan Gümrük ve Tekel Bakanlığı Müfettişi Necati Can'la görüşüyor. Necati Can'a Yazıcıoğlu'nun (dönemin Ülkü Ocakları Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu) mektubunu veriyor. Ersever, MHP'lilere ait olan 2 bin 500 tabanca ve kaçak malların yakalanması görevini ihmal ettiği için açığa alınıyor." Necati Can, suçlamalara şöyle cevap veriyor: "Bir defa olayı soruşturan müfettiş ben değilim, İsmail Yanlar. O tarihte Muhsin Yazıcıoğlu bana herhangi bir mektup göndermedi. Silahlar da MHP'ye ait değil." Necati Can, Binbaşı Ersever'in İtirafları adlı kitabın Yalçın tarafından yazılmadığını iddia ediyor. Can, Yalçın'ın Aydınlık dergisinde çalıştığı dönemde kitabın bir yabancı istihbarat servisi tarafından kendisine yayına hazır paket olarak getirildiğini öne sürüyor. Bu arada Muhsin Yazıcıoğlu da iddialarla ilgili dava açacağını söyledi.

Yanlış yazdıysam ne olmuş?

Gazeteci Soner Yalçın ise iddialar karşısında kendisini, "Necati Bey'in adı yanlışlıkla yazılmış olabilir. Bunda dava açacak ne var? Sizin isminiz böyle yanlışlıkla yazılsa dava mı açarsınız? Farz edelim ki Mesut Yılmaz yerine Bülent Ecevit yazdınız. Olay doğruysa, isimlerin yanlış yazılması neyi değiştirir?" sözleriyle savunuyor. "O kitap Türkiye'de bir milattır." diyen Soner Yalçın, kontrgerillanın, JİTEM ve Yeşil'in bu kitap sayesinde gündeme geldiğini söylüyor.

Ahmet Dönmez
16 Mart 2007, Cuma

ÇAKAL
18-03-2007, 13:43
Yılmaz Özdil

Emine'nin oğlu...

Colin Kazım Richards...
İsminde "Kazım" olan, İngiliz vatandaşı "siyahi" futbolcu, Türk Milli Takımı'na alındı.

Geleceğim Colin Kazım'a...
Ama önce şunu düzeltelim...
Deniyor ki gazetelerimizde:
"Aurelio'dan sonra milli takımımıza alınan 2'nci siyahi futbolcu Colin Kazım oldu."
Bu yanlış.
Çünkü Türk Milli Takımı'na alınan "ilk siyahi" futbolcu, Aurelio değildi...
Vahap'tı.


İstanbul'da doğdu Vahap...
Annesi de babası da, kendisi gibi çikolata renkliydi. İzmir'e taşındılar. Yunan işgali sırasında henüz çocuktu. Kastamonu'ya göçtüler. Babası hariç... Babacığı, ailesini akrabalarının yanına yerleştirdi, İstiklal Harbi'ne katıldı. Memleket kurtuldu, Cumhuriyet kuruldu. Aile, yeniden İzmir'e döndü. Vahap büyümüştü... İki sevdası vardı; biri futbol, biri Altay... Hatta o yüzden, soyadı kanunu çıkınca, "Özaltay" soyadını aldı.
İnanılmaz bir golcüydü... Boşu yoktu neredeyse. "Kara İnci" ydi İzmir'deki lakabı...
Yabancılar, keşfetti bu müthiş yıldızı... Fransa'nın Racing takımına transfer oldu. Yani, "yurtdışına transfer olan ilk Türk futbolcusu" dur Vahap... O kadar şık kafa golleri attı ki Fransa'da, ona "Le Tete de Turc" lakabı takıldı... Yani, "Türk kafası."
Türk takımlarına karşı forma giyen ilk Türk futbolcu da, Vahap oldu... Fenerbahçe ve Galatasaray'a karşı Racing forması giydi. Gol atamadı... Ama rivayet edilir ki, "kıyamadı..."
Böylesine efsane bir futbolcuydu Vahap... Futbolu bırakınca, Türkiye'ye döndü. Teknik direktör oldu. 1954'te Ordu Milli Takımı'nı dünya şampiyonu yaptı.
Dünya şampiyonu!
"Futbol nasıl oynanır" isimli bir kitap yazdı. Sonuçta... Altay sevgisiyle atan kalbi, 1965'te Altay Kongresi'nde konuşma yaparken, durdu... Altay binasında, Altay'ın kalbinde vefat etti.
Gelelim millilik meselesine...
1927'de İstanbul'da TürkiyeBulgaristan maçı oynandı. O takımın ilk 11'inde Vahap da vardı.
Yani, milli takımda forma giyen "ilk siyahi futbolcu" Vahap'tır... Aurelio değil.
Unutmadan ekleyelim...
Bugün İzmir Alsancak'taki Vahap Özaltay Meydanı var ya...
İşte o Vahap, bu Vahap'tır.

İstanbul'da dünyaya gelen, İzmir'de koskoca meydana adı verilen "milli futbolcu" Vahap'ı unutup, "Aurelio ilkti" diyen İstanbullu ve İzmirli gazetecileri görünce, "yuh" diyor insan...
"Yuh!"

Neyse...
Dönelim Colin Kazım'a...
İngiliz vatandaşı.
Kazım ismi, annesinden.
Derisinin rengi, babasından.
Annesi, Kıbrıs Türk'ü, Emine.
Babası, Antigualı, Rodney.
Kazım, dedesinin ismi. Türkçe bilmiyor.
Sadece "gel, git, evet, hayır" falan diyebiliyor.
1986 doğumlu.
Londra yakınlarındaki Leytonstone'da dünyaya geldi... Leytonstone, bir başka ünlü futbolcunun doğum yeri, David Beckham'ın... Bizim Kazım, Beckham'a özenerek büyümüş.
Amatörden başladı, Sheffield United'a geldi. Santrafor... 1.85 boyunda. Genelde yedek kalıyor; bu sene 1 golü var. Ama normal.
Premier Lig'de ilk senesi... Henüz yolun başında.


Ve, Colin Kazım Richards, Türkiye Ümit Milli Takımı'na alındı... 24 Mart'ta Antalya'da oynanacak olan Türkiyeİsviçre maçında forma giyecek... Ve, milli takıma alınan "ikinci" değil, "üçüncü siyahi futbolcu" olacak.


Ama "üçüncü" olmasından çok daha önemli bir hadisedir, "siyahi" Colin Kazım'ın milli takıma alınması...
Başta, Fatih Terim ve Ünal Karaman olmak üzere, Colin Kazım'ı bulup, milli takıma alan tüm yetkilileri kutluyorum.
Çünkü, gururumuz Emre Belözoğlu'nun İngiltere'de "siyahi futbolcuya küfür ettiği" iddiasıyla "ırkçılıkla" suçlandığı bu dönemde... İngiltere'den Türk kökenli bir "siyahi" futbolcunun milli takıma alınması, çok çok önemli bir hadisedir.


"Dün" ü hatırlamayan, "bugün" ün farkında olmayan Türk Basını'nın, horul horul uyumayı bırakıp, bu asisti gole çevirmesi lazım.

ÇAKAL
18-03-2007, 17:30
Hemşooooooooo (zamanlama) duy.:) Yaşadın.:wink:

İspanyol kadınlar Türk erkek sever

İspanya'nın yüksek tirajlı ABC gazetesinin cumartesi eki Mujey Hoy dergisi, İspanyol kadınların Türk erkeklerine olan tutkusunu işledi. Evli İspanyol bir kadının turist olarak gittiği İstanbul'da rehber bir Türk'e aşık olarak hayatını değiştirmesini konu alan İspanyol yönetmen Vicente Aranda'nın "La Pasion Turca'' (Türk Tutkusu) adlı 1994 yapımı filmi İspanyolların gözündeki Türk erkeği imajını oluşturuyor. Dergi, ''Türk Tutkuları'' başlığı altında verdiği röportaj haberde, 50'den fazla İspanyol kadının hayatını Türk erkeklerle paylaştığını ve Türkiye'de yaşadığını belirtti. İspanyol kadınların çoğunun orta sınıftan Türk erkekleriyle evlenip veya beraber yaşayıp, İstanbul'a yerleşmeyi tercih ettiği kaydedildi.

BASKI GÖRMEDEN YAŞIYORLAR
İspanyol kadınların bazıları ufak sorunlar yaşadıklarını söyleseler de genel olarak Türkiye'de ''dini veya sosyal ciddi hiçbir baskı görmeden yaşadıklarını'' ifade ettiler. 1994'ten beri İstanbul'da yaşayan ve birlikte yaşadığı bir Türkten çocuğu olan Ana Gomez, "Asla benden Müslüman olmamı istemediler. Ailesi asla evlenmemiz için baskı yapmadı'' dedi.

ÇAKAL
19-03-2007, 19:33
Sabah'ın Haberi




Fethullah Gülen Okulları'na takip

CHP, kamuoyunda 'Gülen cemaati okulları' olarak bilinen yurt dışındaki bazı özel eğitim kurumlarını takibe aldı.

CHP Parti Meclisi (PM) raporunda, söz konusu okulların ülkelere göre dağılımının tespiti yapılırken, cemaatin son yıllarda Afrika ülkelerine ağırlık verdiği belirtildi.

Bu okullarda 50 bin öğrencinin eğitim aldığına dikkat çekilirken, Japonya ve ABD'deki faaliyetlerin artışı vurgulandı.

Rapora göre okulların ülkelere göre dağılımı şu şekilde sıralandı:

-Asya, Avrupa, Ortadoğu, Uzakdoğu: Azerbaycan, Gürcistan, Rusya, Ukrayna, Moldova, Litvanya, Estonya, Romanya, Bulgaristan, Makedonya, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Macaristan, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Almanya, Avusturya, İtalya, İsviçre, Hollanda, Belçika, Fransa, Danimarka, Norveç, İsveç, Finlandiya, İngiltere, Portekiz, İspanya, Kazakistan, Tacikistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan, Afganistan, Pakistan, Hindistan, Nepal, Bangladeş, Moğolistan, Japonya, Güney Kore, Malezya, Vietnam, Kamboçya, Burma, Tayland, Irak, İsrail, Yemen.

-Kuzey Amerika: Kanada, ABD, Meksika.


-Güney Amerika: Kolombiya, Bolivya, Şili, Arjantin, Brezilya.


-Afrika: Fas, Cezayir, Mısır, Moritanya, Mali, Nijer, Çad, Sudan, Etiyopya, Senegal, Gambiya, Gine, Burkina Faso, Gana, Togo, Nijerya, Kamerun, Kongo, Uganda, Kenya, Tanzanya, Malavi, Mozambik, Madagaskar, Güney Afrika.

-Okyanusya: Avustralya, Endonezya, Filipinler.

Raporda, finansmanın araştırılması gerekliliğine de işaret edilirken, 'Nihai amacı, perde arkasındaki organizasyonu, örtülü destekçileri ne olursa olsun bu çaptaki faaliyetin sadece başlatılmasına milyarlarca dolar kaynağa mal olacağı bu faaliyeti sürdürmek için ise, benzeri düzeylerde kaynağa ihtiyaç duyulacaktır.

Bu boyutlarda kaynağın devlet dışında, ülke içinde hiçbir organizasyonun ve yurttaş grubunun sağlayabilmesi söz konusu olamaz. Bu nedenle bu faaliyetin kaynağı nereden geliyor araştırılmalıdır' denildi.

(ANKA)

ÇAKAL
19-03-2007, 19:45
Bu da Zaman'ın haberi



Gündem Son Dakika - 16:51

Türk okullarını gören CHP'liler: Mutlu olmamak mümkün değil


Türk işadamları tarafından yurtdışında açılan okullar TBMM'nin de gündeminde. Meclis Başkanı Bülent Arınç, geçtiğimiz günlerde Sudan'da açtığı okul için "Tek başıma kefilim" derken, CHP'li bazı milletvekilleri okulların 'örtülü destekçileri' olduğu iddiasıyla Araştırma Önergesi verdi.



Ancak okulları gören CHP'liler, yabancı çocukların İstiklal Marşı okumaları karşısında gözyaşlarını tutamadıklarını belirtiyor. CHP'li Mesut Değer ve Mehmet Yıldırım, devletin de bu okullara destek vermesi gerektiğini söyledi.



Bu yıl 100 ülkenin katılacağı Türkçe Olimpiyadı'nda Türkçelerini yarıştıracak olan binlerce yabancı öğrenci, Türk Okullarında çağdaş standartlarda eğitim görüyor. Her kesimden insanın maddi-manevi destek verdiği okullarla ilgili CHP, aksi iddialarda bulunuyor. Geçtiğimiz haftalarda TBMM'ye bir Araştırma Önergesi vererek okulların araştırılmasını isteyen CHP, aynı konuyu Parti Meclisi (PM) Raporu'nda da işledi. Raporda, okulların maliyetinin herhangi bir 'yurttaş grubunun sağlayamayacağı' ileri sürülüyor. Bu iddialara karşı okulları görme fırsatı bulan CHP milletvekilleri, okulların Türkiye'deki eğitim gönüllüsü hayırseverler tarafından finanse edildiğini ve bu kuruluşlarla gurur duyulması gerektiğini belirtiyor.



CHP Merkez Yönetim Kurulu (MYK) Üyesi Mesut Değer, geçtiğimiz günlerde Sudan'da ziyaret ettiği Türk okuluyla ilgili olumlu izlenimler edindiğini söyledi. Bu okulların gelecekte o ülkelerde Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesi adına çok önemli olduğunu belirten Değer, Türkiye'nin tanıtımı adına da bu kurumların büyük hizmetler verdiğini söyledi. Değer, "Okulların hem tanıtım, hem karşılıklı ilişki hem de Türk işadamlarının dışardaki yatırımlarıyla ilgili büyük katkıları var. Aynı zamanda okullardaki çocuklar Türkçe dersleri alıyor ve dilimizi öğreniyor. Bu okullara devletin de destek vermesi gerektiğine inanıyorum" dedi. Gezdiği okullarda zenci çocuklarla beyazların birlikte eğitim gördüklerine şahit olduğunu anlatan Değer, Türkiye'deki 'laik eğitim sistemi'ne aykırı bir duruma da rastlamadığını söyledi. Değer, şöyle konuştu: "Ben okullarda iyi bir eğitim gördüm, başarılı insanlar yetiştiriyorlar. Sudan'daki okulu çok kaliteli buldum. Okullar, Türk işadamları tarafından yaptırılıyor ve öğrencilerin verdiği ücretlerle finanse ediliyor" diye konuştu.

'Okulları görünce mutlu olmamak mümkün değil'

CHP Kastamonu milletvekili Mehmet Yıldırım da Yemen'de, Hindistan'da ve Moğolistan'da Türk okullarını ziyaret ettiğini ve gururlandığını söyledi. Yabancı çocukların kendilerini İstiklal Marşı'yla karşılamasının duygu verici olduğunu vurgulayan Yıldırım, "Gittiğim okullarda Atatürk'ün resmi asılıydı ve cumhuriyetimizin tem ilkeleri öğretiliyordu. Laik bir eğitim verildiğini gördüm. Çocuklar Türkçe öğreniyordu. Bu tablodan mutlu olmamak mümkün değil." dedi. Hindistan'daki okulda gözyaşlarını tutamadığını belirten Yıldırım, Türkiye'den binlerce kilometre ötede Türkçenin ve Türk kültürünün öğretildiğine dikkat çekti. Yıldırım, şöyle konuştu: "Yurt dışında bu okullar aracılığıyla çok yararlı hizmetler gördüm, çok etkilendim. Hindistan gibi bir yerde Atatürk'le Gandi'nin fotoğrafı yan yana. Moğolistan'a gittim; devletin yapamadığını bu okullar yapıyor. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin hizmet gönüllüleri, dünyada 100'den fazla ülkede bu hizmetleri yapıyor. Eğitime karşı durmak yanlıştır; Alkışlamamak lazım."

CHP'li Mehmet Yıldırım, CHP'nin araştırma önergesiyle ilgili olarak da şunları söyledi:
"Önergenin kabul edilmesi ve bu konuda bir komisyon kurulmasını istiyorum. Çünkü bu okulların araştırılması ve yapılan güzel çalışmaların herkes tarafından bilinmesi gerekir"


http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=515692

gemici
19-03-2007, 20:04
dünya uçtu bizim endeks yerinde sayıyor...bende lanet okudum son olarak

ÇAKAL
19-03-2007, 20:07
dünya uçtu bizim endeks yerinde sayıyor...bende lanet okudum son olarak:super: :super: Bizimki de yarın çufçuflar,sevgili gemici,kömürü bitmiş.:)

ÇAKAL
20-03-2007, 09:09
Hak yerini buldu


İlhan SÖYLER 20 Mart 2007
Disiplin Kurulu’nun hakkında soruşturma açtığı Newcastlelı futbolcu, "Çektiğim ıstırabı kimse çekemez. Bu suçlama ile yargılanıp, beraat ettim. Adalet yerini buldu, çok mutluyum. Bana böyle damga vuranlar utansın" dedi.

NEWCASTLE United’daki milli futbolcu Emre Belözoğlu, hakkındaki ırkçılık suçlamalarından aklandı. Dün İngiltere Futbol Federasyonu (FA) Disiplin Kurulu’na ifade veren Belözoğlu, Evertonlı Joseph Yobo’ya yönelik ırkçı hakaretlerde bulunmadığını bir kez daha dile getirirken, kurul da yaptığı incelemeler sonunda yeterli delil bulunmadığını ve milli oyuncunun suçsuz olduğuna karar verdi.

Irkçı değilim
Asılsız iddialarla zor günler geçirdiğini ancak FA’in yaptığı adil yürütmeyle adının temize çıktığını belirten Emre Belözoğlu, "Bu suçlama ile yargılanıp beraat ettim ve bundan dolayı çok mutluyum. Ben, ırkçı bir insan değilim ve ırkçılığı her zaman lanetlerim. Verilen bu kararla adalet yerini buldu. Yapmadığım şeyleri bana mal ettiler. Bu süreçte benim çektiğim ıstırabı kimse çekemez. Futbol oynamak için, kendimi toparlamak için çok uğraştım" dedi.

Deplasmanlarda ürküyordum

Takımı Newcastle United’la deplasman maçlarına giderken korktuğunu da itiraf eden Emre, şöyle konuştu: "Ne yalan söyleyim bu dönemde ürkmüştüm. Deplasman maçlarına çıkarken bana bir şey yaparlar, aleyhime bir şeyler der diye ürktüm. Ben bunları yaşadım. Ama şimdi olanları unutuyorum. Ama beraat kararından sonra mutluyum. Adeta zevkten uçuyorum. Hak yerini buldu. Bana böyle damga vuranlar utansın." Tecrübeli oyuncunun, gece geç saatlerde Milli Takım kampına katılmak üzere İstanbul’a geldiği belirtildi.

Bu arada Almanya’nın başkenti Berlin’de yayınlanan B.Z gazetesi, Yıldıray Baştürk’le olan sözleşmesini uzatamamaları halinde Hertha Berlin’in Emre’yi transfer etmek için çaba harcadığını yazdı. Gazete, Hertha Teknik Direktörü Falco Götz’ün, Newcastle’la 2010 yılına kadar sözleşmesi bulunan Emre’nin menajeri Ahmet Bulut’u G.Saray’da oynadığı yıllarda bizzat tanıdığına da yer verdi.

Bizim insanımız kadar zencilere veya başka ırka müsamaha gösteren bi ülke daha olduğunu zannetmiyorum.:yes:

ÇAKAL
20-03-2007, 09:14
Buyur burdan yak:yes:Bıçak atılmış,açıkmıymış,kapalımıymış.Allah Allah.


Bıçak sırtında


Atilla TÜRKER 20 Mart 2007


Galatasaray-Trabzonspor maçında sahaya atılan bıçağın açık mı kapalı mı atıldığı temsilcilerin farklı raporları nedeniyle netlik kazanamadı.GALATASARAY-Trabzonspor maçında tribünden atılan bıçak, sarı kırmızılı kulübün canını yakacak. Kıdemsiz yardımcı hakem Alper Ulusoy’un tarafına atılan bıçak, Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu’nun (PFDK) bugün yapacağı toplantıda karara bağlanacak. G.Saray Başkanı Özhan Canaydın, TV ekranlarında "Bıçak sahaya kapalı atılmış, sonradan hakem tarafından açılmış" dedi. Ancak bıçağın sahaya açık mı, yoksa kapalı mı atıldığı raporlarda netlik kazanmadı ve toplantı öncesi sorun yarattı. Bülent Demirlek’in bıçağı açılmış bir şekilde 4. hakem Özgüç Türkalp’e verdiği TV’den görünmesine karşın, hakem ve temsilci raporlarındaki değişik ifadelerin yer alması, toplantı öncesi sorun yarattı. Hakem Demirlek’in, bıçağı kendisinin açtığı öne sürüldü.

Türkalp’e bıçağı açık olarak ileten Demirlek, raporunda sadece "bıçak atıldı" ifadesine yer verdi. Ancak temsilcilerden Haluk Gözen, "açık bıçak" tanımını yaparken, diğer temsilci Turgay Polat "kapalı bıçak" yazdı. Bıçağın açık ya da kapalı olması arasında çok önemli fark olduğunu belirten yetkililer, gerek duyulduğu taktirde görevlilerden ek rapor isteneceğini bildirdi. Bıçağın açık olduğu kanaatine varılırsa, G.Saray’a bir maç seyircisiz oynama cezası, aksi taktirde ağır para cezası verilecek.

PFDK’nin bugünkü toplantısında F.Bahçe, Beşiktaş, Trabzonspor ve Ankaragücü de çeşitli para cezalarına çarptırılacak. Ankara’daki A.Gücü-Beşiktaş maçı öncesi ve sonrasında stat dışında büyük olaylar çıkmasına karşın, temsilci raporlarının "çok temiz" olduğu öğrenildi. Sadece maç esnasında sahaya yabancı madde atılması nedeni ile her iki kulübe para cezası verilecek. Çirkin tezahürat nedeni ile Ankaragücü ayrı bir para cezasına çarptırılacak. F.Bahçe-Sivas maçında asılan, "Ne Kıran, ne Saran, yalnız değilsin Aziz Başkan" yazılı pankart yüzünden, F.Bahçe para cezası alacak. Ayrıca G.Saray-Trabzon maçındaki centilmenliğe aykırı davranışlar nedeni ile de Trabzonspor’a para cezası verilecek.


http://www.hurriyet.com.tr/spor/futbol/6159933.asp?gid=143

bourbon
20-03-2007, 09:16
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6159731.asp?yazarid=4&gid=61

bourbon
20-03-2007, 09:16
[Emın Colaşan yuksek yargıdakı sıkıntılardan bahsetmıs.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6159055.asp?yazarid=5&gid=61

çakır.
21-03-2007, 21:27
xavier velasco nun kaleme aldığı KORUYUCU ŞEYTAN..2003 alfaguara roman ödülü almış..romanın kahramanı VİOLETTA nın; fahişelik yaparak sürdürdüğü kısa hayat öyküsü.. kural tanımayan,akıl almaz olaylarla dolu..para,aşk,kumar,kakoin,otel odaları,aksiyon,heyecan.. sonunda karşılaştığı koruyucu şeytanı belki onun için YENİ BİR HAYATIN başlangıcı olabilirdi..belki.

ÇAKAL
21-03-2007, 23:39
dünya uçtu bizim endeks yerinde sayıyor...bende lanet okudum son olarak
Sevgili gemici,tren yarın da kalkmazsa artıkın,var bi mohluk bu işte deyüp,ne var yok satcem.:yes:

ÇAKAL
22-03-2007, 21:41
300 çok, biri bize yetti

300 Ispartalı filmi herkesin dilinde.
Olay siyasi mesele haline geldi.
ABD yapımı film İranlıları barbar ve saldırgan gösteriyormuş. Ispartalılar da Batı medeniyetini simgeliyormuş.
İranlılar kızgınmış, Bush memnunmuş.
İşin siyasi boyutunu "Avrupalılar mağarada yaşarken İran'da medeniyet vardı" deyip geçmek lazım.
Bu arada filmde 200 küsur bin kişinin hakkından gelen 300 Ispartalının başarısı herkesi etkilemiş.
O da bir şey mi, ben 70 milyon kişinin anasını tek başına yıllarca ağlatan tek bir Ispartalı tanıyorum.
İyi ki, "O" Ispartalıdan 300 tane yok.

Not: Bazı aklıevveller çıkıp Sparta ile Isparta'yı karıştırdı demesin lütfen.

Fatih Altaylı

ÇAKAL
22-03-2007, 21:51
Yaz saatine hafta sonu geçilecek

Yaz saati uygulamasına hafta sonu geçiliyor. 25 Mart Pazar günü saat 03.00'de saatler bir saat ileri alınacak. Gün ışığından daha fazla yararlanmak amacıyla yapılan uygulamaya ilişkin Bakanlar Kurulu kararı, 7 Mart tarihli Resmi Gazete'de yayımlanmıştı.

ÇAKAL
22-03-2007, 21:54
Yahuda'nın şifresi bu kitapla çözüldü

Hıristiyan dünyası ve tarihçiler şimdi de bu kitabı tartışıyor... İngiliz yazar Jeffrey Archer kitapta İsa'ya ihanet ettiği kabul edilen Yahuda'nın onu kurtarmaya çalıştığını savunuyor.

Hıristiyanlar onu en büyük hain olarak tanıyor: Yahuda... Yani Hz. İsa'nın 13'üncü havarisi... "Peygamberi, Romalılara ihbar eden kişi"... Bu yüzden 13 rakamını da uğursuz kabul eden Hıristiyanlar yeni bir kitapla tartışmaya girişti. Vatikan'ın da desteğiyle İtalya'da önceki gün piyasaya çıkan kitap bu inancı temelden sarsıyor. "Yahuda'ya Göre Gerçek" isimli kitaba göre Yahuda hain değil, tersine Hz. İsa'yı kurtarmak için çabalayan bir "kahraman"...

İNTİHAR ETMEDİ
İngiliz yazar Jeffrey Archer ve Avusturyalı rahip Francis Moloney'in kaleme aldığı kitabagöre: "Yahuda, Hz. İsa'yı Kudüs'ten kaçırmak üzere Musevi bir din adamıyla anlaştı. Ancak o din adamı Yahuda'yı kandırarak Hz. İsa'nın yerini Romalı askerlere ihbar etti, çarmıha gerilmesine neden oldu. Dinde inanılanın aksine intihar etmeyen Yahuda, bunları oğluna anlattı..."

KAYNAK YAZITLAR
Kitap, yıllar önce bulunan Yahuda yazıtlarına dayanıyor. Peder Moloney, eserin daha etkileyici olması için roman tarzında yazıldığını söyledi. Hıristiyan dünyasında deprem etkisi yaratan "Da Vinci'nin Şifresi" isimli kitaptan daha gerçek temellere dayandığını belirtti.

AJANS
22-03-2007, 23:27
cigara tiryakileri " sigarayı bırakmanın kolay yolu" adlı kitabı okuyun bakem.belki bir faydası olur.

KOÇ
23-03-2007, 02:13
doktorun bana yazmış olduğu reçete deki ilacın prospektüsünü okuyorum...:):):)

ÇAKAL
23-03-2007, 08:03
Hacı Selin



Selin Toktay, Ali Rıza Özderici ile evlendikten sonra tamamen değişti. Namaza başlayan Selin, yakında umre ziyareti yapacak. Seneye de hacca gitmeyi planlıyor.


***

Hacı oluyor

MARJİNAL manken Selin Toktay geçen yıl Kayserili işadamı Ali Rıza Özderici ile gizlice evlenmiş ve gece hayatından da elini eteğini çekmişti. Beş vakit namaza başlayan Toktay, şimdi eşiyle birlikte Umre'ye gitme hazırlıkları yapıyor. Çift, önümüzdeki günlerde Umre'ye gidip Aralık ayında da Hac görevini yerine getirmeyi planlıyor.

Allah mutlu etsin.Hiç kimsenin geçmişi önemli değildir.Önemli olan son nefes.




Hemşoooooooo(azman kedi),biri daaa gitti.:) Sen bekle.:wink:

gemici
23-03-2007, 08:28
sabahın altısında gürültü yapıp bu saatlerde beni uyandıran arabanın şoförünün gelmişine geleceğine okudum..

ÇAKAL
23-03-2007, 08:35
sabahın altısında gürültü yapıp bu saatlerde beni uyandıran arabanın şoförünün gelmişine geleceğine okudum..
sevgili gemici senden Allah razı olsun,hiç güleceğim yoktu,sabah sabah kopardın beni yahu.:fl: :fl:

MAŞALI
23-03-2007, 09:13
sabahın altısında gürültü yapıp bu saatlerde beni uyandıran arabanın şoförünün gelmişine geleceğine okudum..

abi ver de senin adresi okuyayım..nolur molur ben de sert araba kullananlardanım..:D

bourbon
23-03-2007, 09:17
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6182786.asp?yazarid=2&gid=61

bourbon
23-03-2007, 09:18
tufan turenc sıca parayı yazmıs.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6182988.asp?yazarid=39&gid=61

bourbon
23-03-2007, 09:19
emın colasan kosesı

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6182787.asp?yazarid=5&gid=61

ayfer
23-03-2007, 11:04
Yeşil Düşmanlığı
YA DA para düşkünlüğü
Dinsel nedenlerle yeşil sevdiklerini sanıyorduk.Belediyelerine
egemen oldukları kentlerin otobüslerinden bina içlerine
kadar çok yeri yeşile boyadıkları da biliniyor.Gelgelelim,
kullanılmadan kalmış bir boş arsa,işi bitmiş garajdan veya
yıkılması gerekli görülmüş binadan boşalmış bir düzlük
gördüler mi,hemen satılığa çıkarmadan duramıyorlar.
Üstelik sıkışık ve bitişik yapılardan,daracık sokaklardan oluşan,meydansız,
parksız kentlerde.
diyor ,
Mümtaz Soysal,Cumhuriyet Gazetesindeki bugünkü yazısıda...

Londra'nın ve Paris'in şık semtlerindeki arsalar çok az mı değerlidir ki,
oralara serpiştirilmiş küçük parkları korumaktan ve bulunabilen
her köşeyi yeşillendirmekten vazgeçilmiştir.
...
Kimse son yirmi-otuz yılın düzenlemelerinden sonra Türkiye
kentlerinin kaynak sıkıntısı çektiğini iddia edemez.
Tam tersine,gereksiz şenliklere,plansız yatırımlara,
yanlış projelere harcanabilecek o kadar çok para var ki,en israflı
ve siyasal amaçlar için en çok para harcayan belediyelerin bile
kaynakları tükenecek gibi değildir.
...
diye de eklemiş
S&S

KOÇ
23-03-2007, 22:30
Ya Şu Çılgın Türkler Yeniden Çıldırırlarsa?..
Cumhuriyet Gazetesi Yazarı İlhan Selçuk yazdı...

23.03.2007 20:29
"- Kürtlerin üç lideri vardır..."

Eeee sonra?..

Kimmiş bunlar?..

Bacımız sayıyor:

"- Biri Irak Cumhurbaşkanı Talabani 'dir; diğeri Kürdistan Federe Bölge Başkanı Barzani 'dir; üçüncüsü ise Başkan Öcalan 'dır."

Aferin!..

Oysa biz Leyla Zana Bacımızın daha akıllı, dengeli ve gerçekçi olduğunu sanıyorduk...

*

Peki, bu konuşmanın anlamı ne?..

Yine biz saf Türkler, kendi kendimizi inandırmaya çalışıyorduk;

- Ulus devlet artık bitti, tarihe karıştı...

Sen şimdi Leyla Zana'ya bak!..

Bacımız "ulus devlet" peşinde!..

Ama belli ki bu Türk ulus devleti değil, Kürt ulus devleti...

Liderlerini de saymış:

Öcalan..

Talabani..

Barzani..

Haydi hayırlısı!..

Biz Türkler safçasına ne düşünüyorduk?

Türkiye AB'ye girerse, Anadolu'da yaşayan Kürt kardeşlerimizin de sorunları çözülür...

*

Çok partili rejime açıldığımız yıllarda umuyorduk ki özgürlük rejiminde halkımız mutluluğa kavuşacaktır...

Emekçiler..

Köylüler..

İşçiler..

Esnaf..

Vakti evvelde bizim solcu takımı, alınteri edebiyatı yaparken mangalda kül bırakmazdı...

Burjuva..

Proletarya..

Komprador burjuvazi..

Ulusal gelir paylaşımı..

Sömürü kahrolsun!..

Canım, demokrasi ulusal gelirin paylaşımı tartışmasından başka neydi ki?..

Alınterinin hakkını savunan solculara selam!..

Sosyal devlet, sosyal adalet, sosyalizm, sınıfsal demokrasi...

Tümü de birdenbire nisyan kuyusuna gömüldüler...

Bugünkü çok partili rejimde en çok konuşulan ve yinelenen sözcükler ne?..

Rumlar..

Ermeniler..

Kürtler..

Çok partili rejimde demokrasi tartışması bu üç sözcüğün üçgenine teyellendi...

Rumlar ile Ermeniler -hele Ermeni soykırımı savıyla Kıbrıs'taki Rum davası- gündemin başlıca maddeleri...

Kürtlerin etnik hakları da geldi dayandı Kürt devleti edebiyatına...

Peki, Türk nerede?..

Dinci devlet politikasıyla ılımlı İslam devleti siyaseti Türk'ü mürkü silip süpürdü...

*

Peki, ne olacak?..

Turgut Özakman 'ın satış rekorları kıran kitabının adı:

"Şu Çılgın Türkler!.."

Özakman vaktiyle Türklerin nasıl heyheylenip çıldırdığını anlatıyor; ama, bugün de sanki "tarih tekerrür ediyor"; Avrupa ve Amerika'daki dostlarımız da ellerini kollarını sıvamışlar Türkleri çıldırtmak için her şeyi yapıyorlar...

Aptala malum olur..

Haber vereyim:

Gidişata bakılırsa Türkler yine çıldıracaklar...

Bilelim ki bu işleri durmadan körükleyenler sonradan pişman olurlarsa, bizim sorumluluğumuz yoktur...


''NE DERSİNİZ ARKADAŞLAR ÇILDIRIRLARMI???????????

ÇAKAL
24-03-2007, 08:50
Buna da cevap ver Baykal

'İslam özel sektörünü teşvik' anlaşmasıyla ilgili tasarıyı 'Dine göre teşvik olmaz' diyerek rejim meselesi yapan Baykal'ın, 'Şeriat esaslarına göre yönetilir' yazan İKB kuruluş belgesini imzaladığı ortaya çıktı. y o belgeyi ele geçirdi






ABDÜLKADİR SELVİ, ERSİN YILANCI ANKARA
Cumhurbaşkanlığı seçimlerini bahane ederek ülkeyi geren CHP lideri Deniz Baykal'ın bunu alışkanlık haline getirdiği ortaya çıktı. Baykal'ın Maliye Bakanlığı yaptığı dönemde, “Şeriat esaslarına göre yönetilecek” olan İslam Kalkınma Bankası (İKB) anlaşmasının altına imza attığı ortaya çıktı. Konu gündeme geldiği zaman anlaşmayı imzaladığını kabul eden Baykal, “İKB, altyapı yatırımlarına destek veriyor, sosyal amaçlı projeleri destekliyor. Yani İslami bir kalkınma ve İslami ekonomi için şartı yok” demişti.
Yeni Şafak'ın eline geçirdiği belgelere göre Baykal'ın altına imza attığı belgelerde banka, üye ülkelerin İslam ilke ve ideallerini esas alarak kalkındırılmasını hedef alıyor.

GÖREV BAYKAL'A VERİLDİ

CHP-MSP koalisyon hükümetinde Maliye Bakanı olan Baykal, 8 Ağustos 1974'te, 7/8821 sayılı ve Cumhurbaşkanı Korutürk tarafından onaylanarak yürürlüğe giren kararname ile İKB'nin kuruluş anlaşmasını imzalamakla görevlendirildi. ile görevlendirildi. Kararnamede, “10 Ağustos 1974'te İKB anlaşmasını tasvip etmek üzere Cidde'de toplanacak olan, İslam Ülkeleri Maliye Bakanları toplantısına hükümetimizi temsilen ve delege olarak Maliye Bakanı Doç. Dr. Deniz Baykal başkanlığında ilişik listede adları ve görevleri yazılı kişilerden kurulu bir heyetin katılması... heyet başkanının yetkili kılınması... Bakanlar Kurulu'nca kararlaştırılmıştır” deniliyor.

Baykal'ın, Cidde'deki toplantıya katılarak altına imza attığı İKB'nin anlaşma metninde ise bankanın şeriat esaslarına göre çalışacağı kaydediliyor.

'ŞERİATA GÖRE YÖNETİLİR'

İlk kez Yeni Şafak'ın ele geçirdiği, “İslam Kalkınma Bankası'nın kurulmasına Dair Anlaşma”da çarpıcı hükümler yer alıyor. Anlaşmanın 1. bölümünün birinci maddesinde bankanın amacı şu şekilde tarif ediliyor: “İKB'nin amacı üye ülkelerin ve İslam topluluklarının 'Şeriat esaslarına' uygun olarak ortaklaşa olduğu kadar tek başlarına da ekonomik kalkınmalarını ve sosyal ilerlemelerini sağlamaktır.”
Anlaşmanın giriş bölümünde ise “Anlaşmaya imza atan hükümetler, Müslüman ülkeler halklarının refahının geliştirilmesine yardımcı olunması ve bu ülkelerin İslam ilke ve ideallerini esas alarak uyumlu ve dengeli bir kalkınma sağlamaları göz önünde tutar” deniliyor.

İMZASIYLA ÇELİŞKİYE DÜŞTÜ

Baykal, kuruluş anlaşmasına imza attığı İKB'nin bünyesinde 1999'da kurulan "İslam Özel Sektörünü Geliştirme Kurumu" ile Türkiye'nin anlaşma imzalamasına ilişkin 11 Mart 2005'te Meclis Dışişleri Komisyonu'nda görüşülen kanun tasarısına ise karşı çıktı. Baykal, İslam Özel Sektörünü Geliştirme Kurumu Anlaşması yasa tasarısına "Dine göre teşvik olmaz. Bu Anayayasa'ya aykırı" diyerek itiraz etti. Genelkurul'da bekleyen tasarı yasalaştığında Türkiye, kuruma üye olacak ve katılım payı olan 11 milyon 760 bin doları İKB ödenecek.


Ne dediyse tersi çıktı


Özel Sektörünü Geliştirme Kurumu'na ilişkin tasarı görüşmelerinde “Dine göre teşvik olmaz. Bu Anayasamıza da aykırı” diyen Baykal, “şeriat esaslarına göre yönetilecek” denilen İKB'nin kuruluşunun altına imza attı.

İKB'nin kuruluşunda imzası bulunduğunun ortaya çıkmasından rahatsız olan Baykal, “Evet doğrudur, İKB kuruluşunda Türkiye adına benim imzam var. O ülkelerin şeriat ile yönetilmesinden bize ne? Biz ticaretimize bakarız” demişti.

Cumhurbaşkanlığı sürecinde Başbakan Erdoğan'ın cumhurbaşkanı adaylığı için,”aday olmayacak” diyen Baykal, 22 Eylül 1989 tarihinde de SHP Genel Sekreteri sıfatıyla Özal için “Aday olmayacak” demişti.



24.03.2007

KOÇ
25-03-2007, 14:18
Fikret Bila.........Kürt sorununun algılanması.gerçekten güzel tespitlerde bulunmuş.........

http://www.milliyet.com.tr/2007/03/25/yazar/bila.html

ÇAKAL
25-03-2007, 14:52
İnternetten hesapları boşaltıldı, bankadan tazminat kazandı


http://www.milliyet.com.tr/2007/03/25/son/sontur04.asp

bourbon
31-03-2007, 19:17
Büyükanıt’ın uyarıları...


BASINA açık olmasa da Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın Harp Akademileri’nde yaptığı konuşma, daha bir süre tartışılacak galiba.

Önce belirtelim:

Sayın Başkan bu tür konuşmalarda, gazetecilere ayaküstü verdiği yanıtlardakinden çok daha başarılı oluyor.

Çünkü, ölçülü ve dikkatli bir üslubun avantajlarından yararlanıyor.

Büyükanıt’ın "Kimse bize Anayasa’yı hatırlatmasın" şeklindeki uyarısı, "askerin zamanı gelince görevini yapmak zorunda olduğunu" anımsatması, böyle dikkatle söylenmiş "altı çizilecek" ifadelerdir.

Büyükanıt’ın bu sözlerinin anlamını kavrayabilmek için kanımızca 2 Ekim 2006 tarihinde yine Harp Akademileri’nde yaptığı konuşmaya bir göz atmak doğru olur. Çünkü Silahlı Kuvvetler’in böyle özel önem verdiği mesajların daha öncekilerle tutarlılık içinde olmasına ve bir bütün teşkil etmesine dikkat ettiği bilinir.

Büyükanıt sözünü ettiğimiz konuşmada;

"Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün yalnız şahsı değil, düşünce sistemi, Cumhuriyet rejimimizin temel nitelikleri ağır bir saldırı altında değil midir? Her fırsatı Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmak için kullananlar kimlerdir? Toplumsal yapımızı bozarak insanımızı çağdışı bir görünüme sokmak isteyenler yok mudur? Bu sorulara ’Hayır, Türkiye’de bunlar yoktur’ diyebiliyor musunuz? Eğer diyemiyorsanız, Türkiye’de irtica tehdidi vardır ve bu tehdide karşı her türlü önlem alınmalıdır" diyordu.

Hepimiz biliyoruz ki Büyükanıt’ın o sözleri de Yargıtay başkanlarının her yıl 6 Eylül günü yeni Adli Yıl’ı açarken yaptığı konuşma gibi, gerçekleri ifade etmekle kaldı. Bir başka deyişle duyuldu, okundu ama o gerçekleri olumlu yönde değiştirecek hiçbir şey yapılmadı.

Oysa Büyükanıt’ın basına kapalı olan son konuşmasında "askerin, zamanı gelince görevini yapmak zorunda olduğuna" ilişkin sözlerinin temeli de -yanılmıyorsak- ondan önce yaptığı bir başka konuşmada ifadesini bulmuştu. Büyükanıt o konuşmada, "Anayasamızın temel ilkelerini korumanın, siyaset yapmak değil, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin asli görevinin gereğini yerine getirmek" olduğunu açık bir şekilde vurgulamıştı.

Bu uyarıların bazı zihinlerde ne gibi çağrışımlar yapacağını elbet biliyoruz. Bu çağrışımların hiçbiri kanımızca onlara, Anayasal sistemle ve devletin temel ilkelerinin gereği ile kavga etme hak ve yetkisini vermez. Tam tersine, bugünkü iktidarın kuruluş günlerinde resmen ifade edildiği gibi, Anayasal sistemi korumaya öncelik veren bir siyasi çizgi izlendiği takdirde, ne Büyükanıt’ın bu tür uyarılarda bulunmasına lüzum kalır ne de ülkede bir huzursuzluk olur.

Ama hem "aklımdakini yapacağım" yani "Cumhuriyetin temel değerlerini yok sayacağım hem de bana kimse ses çıkarmasın" diyen biri çıkarsa onun öğrenmesinde yarar olan şey çok açıktır:

Türkiye Cumhuriyeti, sözünü ettiğimiz temel ilkeleri ne pahasına olursa olsun korur. Bunun için hukuk dışına çıkmaya gerek de olmaz. Çünkü yapılması gereken sadece aynen içinde bulunduğumuz dönemde de olduğu gibi, "işletilmeyen" yasaları işletmekten ibarettir.

bourbon
31-03-2007, 19:18
31 Mart 2007

Yalçın DOĞAN


Bal gibi seçim ekonomisi


SEN, ben değil, hedef geniş kitle. Hedef, oy depoları. Seçim yaklaşırken, geniş kitleye göz kırpma harekatı. Bilinen deyimle, seçim ekonomisi.

Aynı sözü Tayyip Erdoğan pek çok kez tekrarlıyor: "Biz seçim ekonomisi uygulamayacağız."

İlk anda kulağa hoş geliyor. Ne var ki, son bir-iki aylık uygulamalar, bu sözü tekzip ediyor. Çünkü, inceden inceye bal gibi de, seçim ekonomisi, yani seçmene hoş görünme çabası artıyor.

Bunu görmek için, alınan kararlara toptan bakmak yetiyor.

ÇİFTÇİ-İŞÇİ AĞIRLIĞI

Sırayla gidelim.

- 540 bin çiftçinin 196 milyon YTL borcu var. Şu anda TBMM’de bir yasa önerisi var, bu borçları Hazine finanse etsin, deniyor. Türkçesi, 540 bin çiftçinin borcunu silelim, kampanyası.

- Elektrik dağıtımının özelleştirilmesinden vazgeçiliyor. On yıldır süren bu iş, son anda yine erteleniyor. Dağıtım özelleşmiş olsaydı, 2003’ten bu yana yapılmayan elektrik zammını özel sektör yapacaktı. Bu, tam seçim öncesinde geniş kitlelere ek yük.

- Toplu Konut İdaresi yaklaşık yüz bin aileye sattığı konutlarda taksit artış oranını düşürüyor. 2007 taksit artış oranı yüzde 8.8 iken, 4.8’e indiriliyor.

- Teşvik yasasında vergi, enerji ve arsa desteğinden yararlanma koşulu bir firma için en az 30 işçi çalıştırmak zorunluluğu. Bu on işçiye indiriliyor. Teşvik kapsamı genişletiliyor. Teşvik 49 ilde var.

- Devlette çalışan 215 bin geçici işçinin kadroya alınmasını sağlayan yasa Meclis’te. Bu kararın yükü 92 milyon YTL.

- Köylere 2.5 milyar YTL gönderiliyor. Köylerin yol, su ve benzeri, ne gibi eksikleri varsa, bunların giderilmesi amaçlanıyor.

IMF İLE SORUN

Alınmış ya da sırada bekleyen kararların hepsi, çok geniş kitleyi ilgilendiriyor. O geniş kitle, seçimde oy kullanacak olan büyük çoğunluk.

Bu kararlar o çoğunluk içinde yer alanların bütçesine doğrudan katkı. Aynı zamanda, Hazine’ye yük. Seçim ekonomisi, denilen zaten bu. Seçim öncesinde kesenin ağzını açmak.

O nedenle, bu kararlarda IMF ile sorun yaşanıyor. Başbakan Erdoğan her ne kadar, "mali disiplinden uzaklaşmak yok" dese de, bu kararların tümü, öyle bir disiplinden eser bırakmadığının resmi. IMF de bu kararları mali disiplinden sapma olarak görüyor. Ama, seçime birkaç ay kala, AKP’nin sapma filan görecek hali yok.

Kaldı ki, IMF’ye, "biz nasıl olsa yeniden iktidara geleceğiz, beş yıldır uygulanan ekonomik programa yine devam edeceğiz" güvencesi veriyor.

Seçimi kazanmak, sanki çantada keklikmiş gibi.

1950’den bu yana, yapılan tüm genel seçimler öncesinde, istisnasız tüm iktidarlar seçim ekonomisi uyguluyor. AKP de, aynı yolda yürüyor.

Arabuluculuk yine depreşti

ADRİYATİK Denizi’nden Çin Seddi’ne kadar uzanan coğrafyada nerede bir anlaşmazlık çıksa, Tayyip Erdoğan çözüm için mutlaka devrede.

Tarafların isteği önemli değil, önemli olan devrede olmak. Hatta, Filistin-İsrail örneğinde yaşandığı gibi, tarafların bunu açıkça geri çevirmeleri de önemli değil.

Şimdi Erdoğan, İngiltere-İran arasında arabuluculuk yapmaya çalışıyor.

Geçen yıl Tahran’da on gün kalıyorum. İran’lı yetkililerle görüşüyorum. İran, bize uzak komşu. Türkiye’yi ABD ve İngiltere’nin yanı başında görüyor ve bize inanmıyor.

Dün geçen yıl tanıdığım İran Dışişleri yetkililerini arıyorum ve Türkiye’nin krizin çözümündeki rolünü soruyorum. Söyledikleri şu:

"Burada İngiltere’nin Büyükelçiliği var. Onlarla görüşüyoruz. Araya bir başka ülkenin girmesine ihtiyaç yok."

Adam diplomatik nezaket içinde, Türkiye’nin söyledikleri bizi ilgilendirmez, diyor. Ama, Türkiye’ye pompalanan haberler öyle değil.

Eli kulağında, Tayyip Erdoğan, İngiliz rehine krizini çözdü, çözecek. İki ülke arasındaki barış ve huzuru yeniden sağlayacak.

bourbon
31-03-2007, 19:18
Bekir COŞKUN
[email protected]

Gazeteci...


BİRİSİ "Suçlu kalk" dese, ayağa fırlarım...

Bir yerde birisi "Bunlar suçlu..." diyecek olsa, gözlerimi yere diker, boynumu bükerim...

Bir yerde birileri "Bu suçu kim işledi?.." dese, ellerimi dizlerimin arasında sıkıştırıp yanımdakilerin kulağına "Ben yapmadım..." diye fısıldarım.

Niçin?..

Niçin bana hep ben suçluymuşum gibi geliyor.

*

Önceki gece TGRT’de Emin Çölaşan ile Melih Gökçek’in tartışmalarını izlerken, içimdeki bu sorunun yanıtını buldum:

Çünkü biz suçluyuz...

İşte; halkın trilyonlarını harcayan, hakkında birçok iddia ortaya atılan bir belediye başkanı, şimdiye kadar onlarca büyük hırsızlığı-vurgunu-rezilliği ortaya çıkarmış bir gazeteciyi karşısına almış, sorguluyor...

Bir suçlu gibi...

Normalde gazeteciler, elinde kamu varlıklarını ve parasını tutan yöneticileri sorgulamazlar mı?

Bu tersine...

Ve bir kısım insanlar, belediye ihalelerini, denetim yapılamayan belediye şirketlerinin harcamalarını, akıl almaz para çarkını değil, o gazetecinin maaşından ve telif haklarından olan birikimini merak ediyorlar.

*

Dürüstlüğünden zerre kadar kuşku duymadığım Emin Çölaşan, gerekli yanıtları herkesin önünde verdi gerçi.

Ama, dünyanın başka bir uygar ülkesinde böyle gazetecileri baş tacı yaparlar, aydınlar onu el üzerinde tutarlar, başbakanlar onları uçaklarına almak için çaba harcarlar, kendi kurumları o gazetecilerden gurur duyarlar.

Memleketimde öyle değil...

Yine olmadık suçlamalar, yine iftiralar, yine belden aşağı vuruşlar, yine kimsenin aklına gelmeyen karalamalar altında çaresiz yoluna devam etmek ister gazeteci.

Arkasında sadece okurlarının duası...

*

Çünkü; gazetecinin bu kirli düzene uymama suçu vardır boynunda.

Bu kokuşmuşluk içinde yerini alamamak suçundan, ne yaparsa yapsın, nasıl çırpınırsa çırpınsın, kurtulamaz.

Suçlanır...

Asıl hesap vermesi gerekenlerin karşısında, bakarsınız hesap vermek zorunda kalır.

Bu dönemin yüz karasıdır bu...

bourbon
31-03-2007, 19:19
Emin ÇÖLAŞAN
[email protected]

Hodri meydan dedik civciv çıktı!..


BANA sürekli mesaj atardı, ekranlara çıkıp konuşurdu!.. "Erkeksen televizyonda karşıma çık. Öyle belgeler açıklayacağım ki, o gece gazetecilik yaşamın bitecek!.." Sonra devam ederdi: "Kaçma, korkma, seni herkes tanıyacak. Melih sözünün eridir! Açıklayacağım belgeler sonrasında rezil olacaksın!"

Allah Allah, merak etmeye başladım. Bizim Melih demek ki benimle ilgili çok çarpıcı belgelere sahipti! Açıkladığı anda ben rezil olacak ve gazetecilik yaşamımı noktalamak zorunda kalacaktım.

Kendisine buradan bir "hodri meydan" çektim ve önceki gece TGRT’de, milyonlarca insanın önünde buluştuk. Bütün amacım beni rezil edip gazetecilik yaşamımı bitirmesiydi! Aaaa, bir baktım ki ağzında yine aynı sakızı çiğniyor. "Dokuz milyon dolar paran var mı? (Ekranda zam yaptı, 29 milyon dolara çıkarıverdi!) Sana yurtdışından havale geldi mi? Servetini açıkla. Servetini benimkiyle değiş!"

Dokuz milyon dolarım olmadığını, adıma yurtdışından gelmiş herhangi bir havale bulunmadığını ekranda belgelerle kanıtladım. Fakat onları ekranda okuyamadım ve gösteremedim; çünkü o düzmece haberleri yayınlayanlar şu anda Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanıyor... Ve mahkeme, bilirkişi raporları dahil yayın yasağı koymuştu. Belgeleri canlı yayında önüne koydum. Zaten kendisinde varmış. Herhalde okumuş ve dersini almıştır!

Türkiye Cumhuriyeti başkentinin belediye başkanını düşünün ki, insanların banka hesaplarına giren bir çetenin düzmece belgelerle yarattığı hukuksuzluk ve pisliğin ardına sığınıp onlardan medet umuyor! Vah yazık.

* * *

Bu şahısla ekrana niye çıktım? Kendisini muhatap almadıkça bağırıp çağırıyor, televizyona çıktığım takdirde gazetecilik yaşamımı bitireceğini iddia ediyordu! Çıktım ve kendisine -milyonlarca insanın önünde- defalarca sordum:

"Açıkla şu belgelerini, beni rezil et ve işimi bu gece bitir!"

Fakat elinde hiçbir şey yoktu. Rivayetler, dedikodular, duyumlar ve iddialar üzerinden konuşuyordu. Klasik taktiğini bana karşı da uygulamaya kalkıştı ama tutmadı. Nedir o?

Mimikleri ve laf atmalarıyla, blöf yaparak karşısındakinin sinirini bozmak, iddialarda bulunarak, desteksiz atarak yalan yanlış konuşmak, insanları birbirine düşürmek, suçlamak, üzerine gidip sindirmek.

Pek çok kişi ve yüzlerce Hürriyet okuru, bana yayından önce soruyordu: "Bu adamı niçin muhatap alıyorsunuz? Sizin sinirinizi bozar ve zor durumda kalırsınız..."

Düşünün ki, bana attığı mesajlarda Bekir Coşkun’un bile adını kullanmaktan çekinmiyordu. Ekranda belgesini gösterdim. Bekir el yazısıyla "Bu hizmetçi dedikodusudur, tamamen yalandır" diyordu. Melih ağzını bile açamadı.

Ortaya laflar atıyor, uluorta konuşuyor, suçluyor. "İsim ver" deyince veremiyor. Ekranda bunların tümünü izlediniz.

Ben bu şahsın karşısına niçin çıktım? Çiğnediği bu 9 milyon dolar, yurtdışından gelen havale sakızını ağzından almak için... Amacım belediye hizmetlerini, yolsuzlukları falan tartışmak değil, kendimi sorgulatmaktı. Ona bu fırsatı verdim, gazetecilik yaşamımı sona erdirecek (!) bilgileri açıklamasını, oraya o nedenle geldiğimi ısrarla vurguladım. Boştu. Hiçbir şey yoktu.

Zaten hayatım boyunca en ufak bir açığım olsaydı, "Herhalde geçmişteki şu olayımı haber aldı ve beni mahvedecek" deyip onun gibi birinin karşısına oturmaktan korkardım.

Şu komediye bakınız ki, sizin hakkınızda hiçbir şey söyleyemeyen yetkisiz bir şahıs piyasaya çıkmış ve "servetini açıkla" diyor! Ben kamu görevlisi değilim. Elimde trilyonlar yok. İhale dağıtmıyorum. Partim yok, partili yandaşlarımı zengin etmiyorum. Gizli kasalarım, şirketlerim, gizli ortaklıklarım, müteahhit yandaşlarım yok...

Dahası var. Savaş Ay’la evinde bir televizyon çekimi yapmıştı. Mutfağa girdiler. Savaş Ay kendisine "Şu buzdolabını açalım" dediğinde açtırmadı. Israr edince elleriyle buzdolabının üzerine kapandı. Ne vardı o dolapta? İçki, kola, meyve, sebze?..

Evindeki buzdolabını açtırmayan şahıs, şimdi el álemden servetini soruyor! Sonra iş daha da vıcıklaşıyor ve bu kez "servetimizi değiş tokuş edelim" muhabbetine sığınmaya kalkışıyor.

Önceki gece hadiseyi izlediniz. Benim gazetecilik yaşamımı sona erdireceğini ilan eden şahıs, defalarca sormama rağmen hiçbir şey açıklayamadı! Ben beklerdim ki, böylesine iddialı konuşan biri, belgeleri benim yüzüme çarpsın ve benim işim oracıkta bitsin.

Kalıbının adamı, sözünün eri çıkmadı.

Ancak hakkını yemeyelim, canlı yayını muhteşem bir güldürüyle bitirmeyi başardı. Aile nüfus kütüğümüzü okumaya başladı. Meğer ben orada kadın olarak görünüyormuşum! Vallahi billahi böyle dedi, bir anda benim cinsiyet elimden gitti! Ben de dayanamayıp "İşte bu belge sonrasında gazeteciliği bırakıyorum" demek zorunda kaldım! (Dün sabah Çankaya Nüfus Müdürü Mustafa Bey gazeteden aradı, elektronik kayıtlarda böyle bir şey olmadığını, onun da düzmece belge olduğunu söyledi.)

Rivayetler, söylentiler, iddialar, duyumlar, düzmece belgeler, o demiş ki, duydum ki, bana dediler ki!.. Yaaa!..

Golfer
31-03-2007, 20:18
Bir yanda en büyük holding patronları ve İş Adamları Örgütleri, öte yanda sağ olsun fevkalade demokrat ve de fevkalade İkinci Cumhuriyetçi (Bu Cumhuriyetçi lafından pek hazzetmezler ya) fikir adamlarının yaydığı bir hava var..

Tek partili AKP iktidarı ile Türkiye fevkalade bir yola girmiştir. İstikrar içinde hızla gelişmektedir. Şimdi bu iktidarın en az bir seçim dönemi daha sürmesinde Türkiye için büyük fayda vardır. Hele bu dönemde Cumhurbaşkanı da AKP'li olursa, tadından yenmez..

Acaba öyle mi gerçekten?..

Acaba AKP iktidarı gerçekten başarılı oldu mu?..

Şöyle bir bakalım.. En başından..


Ülke 2001 krizine girince, Amerika'nın yolladığı Kemal Derviş elinde iki planla çıka geldi. Birisi ekonomikti planların.. Çok sıkı önlemlerle kriz sona erdirilecekti.. İkincisi siyasal.. Amerika'nın Ortadoğu'da kurmak istediği Ilımlı İslam Türkiyesini gerçekleştirecek siyasal partinin önü açılacaktı.
Derviş'in kemerleri fevkalade sıkmaya dayalı önlemleri, koalisyon iktidarı tarafından aynen yürürlüğe kondu ve işlemeğe başladı. Zaten kriz içindeki halkın koşulları bir süre daha da ağırlaştı. Sonunda ekonominin düzelmesi aşaması yaklaşırken ortaya atılan "Ecevit, MHP'yi saf dışı bırakıp, Çiller'in DYP'si ile devam edecek" fısıltıları, devlet adamlığı deneyimi sıfır Devlet Bahçeli'yi panikletti. Bülent Ecevit ipleri çoktan elinden kaçırmıştı. Son anda ayılan Mesut Yılmaz'ın tüm gayretlerine rağmen, erken seçim kararı alındı. Sıkıntıdan boğulan seçmenlerin yüzde 24.5'u AKP'ye oy verince, Turgut Özal'ın "Siyasal İstikrar" için çıkardığı, halkın oyunu ne derece Meclis'e yansıttığı hayli tartışılır özel yasa işe yaradı.. Buncacık oy Recep Tayyip Erdoğan ve yandaşlarını nerdeyse Anayasayı bile değiştirecek bir güçle iktidara taşıdı. Çünkü bu arada Derviş ikinci misyonunu da tamamlamış ve AKP'nin karşısındaki solu darmadağın etmişti. Son anda ortaya çıkan Cem Uzan da, sağın oylarını bölüp DYP, MHP ve ANAP'ı barajın altına itince, talih kuşu konacak başka yer kalmadığından mecburen Erdoğan'ın omzuna tünedi.

Koalisyon kavgalarından ve çekişmelerinden sıkılan kamuoyu için bu "Tek şef, tek söz"lü siyasal iktidar ilk anda cazip geldi. Ardından Kemal Derviş'in ekonomik önlemlerinin meyveleri alınmaya başladı.. Sıkıntı bitmiş, rahat nefes alınır olmuş, bu iyileşme dönemi de Bahçeli paniği yüzünden tam da AKP iktidarına rastlamıştı. Devraldığı Derviş politikalarını aynen uygulama dışında pek birşey yapmayan AKP'ye..

Ecevit döneminde boğulan memlekette şimdi bir bahar havası vardı. Hasadı beklemeden kaçan Koalisyonun ektiklerini, Erdoğan ve AKP biçiyordu, Bahçeli'ye ve Derviş'e teşekkürlerle..

Yüzde 24.5 seçmen oyu ile iktidara gelenler, harika bir mirasa kondular.

Tamam!.. Peki, üstüne ne yaptılar?..
Türkiye'yi nereye getirdiler?.
"En az bir dönem daha" diyen Büyük Patronlar ve onları destekleyen Demokrat Fikir Adamları kadar haklılar ve neden mutlular?.

Gerçek ne?.

Gerçeği görmek, o bahar havasını geride bırakıp "Bugün"e gelmekle mümkün..
Bugünün Türkiye tablosuna doğru bakmak ve doğru analizler yapmak lazım.
Bugün, dünü anlattık.. Bugünü yarın yazacağız!..

http://www.sabah.com.tr/2007/03/23/yaz02-10-101.html

Golfer
31-03-2007, 20:21
Ülkede işsizlik had safhada.. Özellikle büyük kentlerde fena halde patlayan suç oranlarının arkasındaki en büyük neden bu.. İnsanlar aç.. Kapkaç suçlarının misliyle artması bu yüzden.. Ev ve otomobil hırsızlığı artık normal olaylara dönüştü. Arabası 3, evi 5 kez soyulanlar bile haber olmuyorlar.
Halkın polise güveni yok. Çoğu şikâyetçi bile olmuyor, "Nasılsa sonuç çıkmaz, ben süründüğümle kalırım" diye.. Adalet duyusu ise nerdeyse sıfırlanmış.. Mülkün temeline nerdeyse dinamit konmuş..

İktidar yargı ile kavgalı .. İktidar Üniversitelerle kavgalı.. İktidar, tüm laik ve Atatürk Cumhuriyetçisi Sivil Toplun Örgütleri ile kavgalı.. İktidar askerden kopuk..

Yolsuzluk haberleri, dağı taşı aşıyor.. Yerel yönetimlerde, iktidara yakın kişi ve firmaların, devlet eli ile nasıl zengin edildiğinin haberleri de artık ilgi toplamaz oldu. Bini bir para çünkü..

Meclis'te dokunulmazlık dosyaları yığılı.. İktidar, seçim öncesi söz verdiği halde dokunulmazlıkları kaldırmaya cesaret edemiyor.
Bakanlar hakkında birbiri ardına verilen gensoru önergeleri, kilitlenmiş parti milletvekilleri tarafından anında geri çevriliyor ve siyasal denetimin işlemesi de önleniyor.

Üniversite kapılarında yığılan gençler için çözüm ufukta dahi yok. Zaten çözüm de gerekmiyor. Çünkü üniversite bitirenler işsiz.. Ellerindeki diplomaları çöpe atıp, vasıfsız işçiliğe razı olan, amelelik yapan binlerce genç var.

Okullarda dersler boş geçerken, binlerce öğretmen okulu mezunu, sokakta simit satma imkânı bulursa, kendini mutlu hissediyor..

Şimdi bu mu başarılı iktidar?..

Çünkü onlar da "Memnun" olanlar sınıfındalar..

Peki kimler memnun AKP İktidarından..

Bir defa bu ülkede Amerika'nın istediği Ilımlı İslam Devletinin kurulmasını isteyenler ve bunların içinde mevzilenen şeriatçılar ve dinciler.. Gizli açık cemaatler bu ülkede en önemli tayinleri bile etkiliyor. Tarikatçılık Osmanlı'dan daha rahat yayılıyor.

İkincisi AB Uyum Yasaları adı altında yapılan düzenlemelerle büyük bir rahatlamaya kavuşan "Ayrılıkçılar!." En başta da PKK sempatizanları.. Nasıl rahatlamasınlar..

Nevruz günü neler oldu ülkede, duydunuz, öğrendiniz mi?..
Gazete ve televizyonlar "Birkaç küçük olay dışında Bahar Bayramı" haberleri verdiler.. Gerçek öyle miydi?.

Mesela İstanbul'da Kazlıçeşme'de yolların saatlerce kesildiğini, trafiğin nerdeyse durduğunu, binlerce göstericinin "Dişe diş, kana kan.. Liderimiz Öcalan" diye bağırdığının TV ve gazete haberlerinde gördünüz mü?.

Diyarbakır'da Nevruz'u izlemeye giden gazetecilerin, şenlik alanına, devletin değil, PKK yanlısı bir siyasal kuruluşun verdiği akreditasyon kartları ile girebildiklerini biliyor musunuz?. Bu kartların üzerinde Kürtçe "Basın" yazdığını.. Bu kartları vermek için kendilerinden kimlik istendiğinde verdikleri Başbakanlık Sarı Basın Kartının "TeCe kimliği istemiyoruz. Bunu kabul etmiyoruz" diye geri çevrildiğini biliyor musunuz?.

Bunların niye haber yapılmadığını biliyor musunuz?.

Diyarbakır'da 70 bin Öcalan posterinin, nerde, ne zaman, nasıl basıldığını, çocukların ellerine nasıl verilip şenlik alanına nasıl sokulduklarının haberlerinin medyaya niçin çıkmadığını biliyor musunuz?.

Üçüncüsü.. Zenginler memnun.. Forbes'in yıllık listesi geçen haftalarda çıktı. Türkiye dolar milyarderi sayısını katlamış, dünyanın sayılı ülkeleri arasına girmiş..

Holdingler memnun.. İşleri tıkırında.. Onun için zengin dernekleri, ticari kuruluşları AKP'nin tek başına devamını istiyorlar.. Dolar milyarderi sayısını katlamaya devam etmek için..

Hali vakti yerinde olanlar, ele güne muhtaç bulunmayanlar, halkın amiyane deyimi ile, şeyi şeyine denk düşenler de memnun.. Onlar da "Ne olur ne olmaz. Aman istikrar, aman böyle devam etsin" diyenlerden..

Peki medya kimin elinde.. Kim yönetiyor?..

Zenginler.. Holdingler.. Keyfi yerinde olanlar..

O zaman bu medya, durumu nasıl yansıtacak?. Seçim öncesi hangi mesajları verecek ki?.

Arada çatlak sesler var.. Olacak.. Demokrat ya bunlar.. Hoş görecekler.. "Nasılsa neticeye tesir etmez" diyerek..
Şimdilik!..

Çok ciddi olduk.. Bir tebessüm..

AKP düşüncesinde kadın erkek eşitliğinin olmadığı bir kez daha ortaya çıktı.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın kızları, eş dost bursu ile güç bela okurken, oğlu 2.5 milyon dolarlık gemi alıp şimdiden armatör oldu!..

http://www.sabah.com.tr/2007/03/27/yaz02-10-101.html

Golfer
31-03-2007, 20:25
AKP iktidarının nasıl ve de kimler için başarılı olduğunu anlatan üç günlük yazım, oku oku bitmez emaillere yol açtı.. Hani ne demiş eskiler.. "Bir dokun bin ah dinle kasei fağfurdan.."

Meğer nasıl dertliymiş millet, hem iktidardan, hem de Sabah'tan.. Ciltletsem kitap olur..

Bir iki de eleştiri çıktı.. Onlara da iki satırlık yanıt gerek..

Baran Demirezen "Hocam bu iktidarın günahı çok da sevabı hiç mi yok" diyor.. Olmaz olur mu?.. Siz öbür gazeteleri geçin, Sabah'ın öbür yazarlarını okumuyor musunuz?.. Sevapları ezberlemiş olmalısınız..

Erdinç Kuşçu "Ya çiftçinin hali, ona hiç değinmemişsiniz. Gel gör, Karacabey ovasında millet yumurta ile çay değişmeye gidiyor kahveye. Tabii kahveciye borcu yoksa.." diyor..

Kırsal kesim ve gece kondular AKP'nin oy deposu..

Milleti önce işsiz ve aç bırakıyor, sonra AKP'li yerel yönetimler ve onların emrine uyan iş adamlarının desteği ile, gecekondulara kömür ve erzak yardımı yapıp oy topluyorlar.. İzmir'de müthiş faaliyetteler. Solun son kalesini düşürmeye kararlı Erdoğan tüm imkânlarını seferber etmiş. Açsanız İzmir'de gecekondu yapın, seçime kadar garantidesiniz.. Öylesi..
Ama seçimden sonra ne olur bilmem.. Çiftçinin durumu daha da feci olacak. Tarihin en kurak kışını yaşadık. Yazın daha da felaket olacak iklim.. Bu yüzden ekimde hasat, yani çiftçinin cebine para girmesi de felaket.. Siyaset bilimciler "Erdoğan bu riski göze almaz. Ekimi beklemez. Cumhurbaşkanlığı seçimini kontrolündeki bu Meclis'e yaptırır yaptırmaz, erken seçime gider ki, çiftçi oylarını daha da kaybetmesin" diyorlar.. Buyrun, buradan yakın..
Levent Tansoy "Hadi iktidar öyle?.. Peki ya muhalefet. Onu da yazsana" diyor..
Haksızlık ediyor.. Onu defalarca yazdım.

AKP ve Recep Tayyip Erdoğan'ın en büyük şansı, muhalefet, başta da ana muhalefet CHP ve Deniz Baykal..

Aslında Baykal'la Erdoğan birbirlerinden çok mutlular.. Konuşmaları, saldırmaları şov.. Baykal, CHP için, Özhan Canaydın Galatasaray için neyse o.. "Küçülsün, küçük kalsın, yeter ki ben başkan kalayım" diyor ikisi de.. Baykal'ın iktidar hesabı yok aslında.. Bu yüzden Erdoğan, CHP ve Baykal'dan memnun.. AKP ve Erdoğan iktidar oldukça, tepki oyları, CHP'ye hep barajı aştıracak. Baykal da bunu bildiği için el altından Erdoğan'a duacı.. Bir oyundur gidiyor.
Adem Hilmi "Peki ben oyumu kime vereyim, onu söyleyin" diyor.. Vallahi bu sorunun yanıtını bir bilsem.. "CHP'ye verin" demek ne aklımdan geçiyor, ne içimden.. Deniz Hocamdan ve onun partisinden ne köy olur, ne kasaba.. O da biliyor, bu yüzden iktidara gelip ipliğini pazara çıkarırsa, evdeki bulgur da gider, muhalefette kalmaya razı, yeter ki CHP'nin başında kalsın. Bunu bile bile "CHP" nasıl derim..

Barajın altında kalacak partiye verilecek oylar ziyan.. ANAP ve DSP mesela, aynen öyle..

Uzan, geçen seçim MHP ve DYP'yi baraj altına itmişti, aldığı (Böldüğü) oylarla..
Ona verilecek oylar da zarar..

MHP, barajı aşacak gibi görünüyor.. DYP de öyle..

"Onların fikriyatı bana uymaz" diyebilirsiniz benim gibi.. Ama demeyin.. Bu defa CHP, MHP ya da DYP'den birini seçin, mutlak sandığa gidin ve mutlak oyunuzu birine verin, eğer AKP'den memnun değilseniz..

Bu arada "Seçmenin yüzde 24.5 oyu ile" deyişime durmadan itiraz geliyor.. Bilerek yazıyorum.. İyi okuyun..
"Seçmenin yüzde 24.5'i.."

Sandıktan çıkan oyların değil..
AKP, Türk seçmeninin yüzde 24.5'inden oy almıştır. Yüzde 75, başka partilere oy vermiş, ya da oy verecek parti bulamadığından AKP'ye de oy vermek istemediğinden sandığa gitmemiştir. Ama bu defa gidecektir. Gitmelidir.. Ben genel seçmen sayısının yüzde 24.5 oyuna dayanarak, Anayasa değiştirme ve Cumhurbaşkanı seçme gücü ile iktidara gelenleri desteklerken "Demokratlık" oynayanların hilesinin altını çiziyorum böyle yazarak..

Yüzde 25 oyla, yüzde 75'i bildiği gibi yönetmenin adı, nasıl "Demokrasi" oluyor, benim öz ve has demokrat kardeşlerim?..

http://www.sabah.com.tr/uluc.html

ÇAKAL
01-04-2007, 13:41
Ankara Atatürk Kültür Merkezi

(Hipodrom)

Saat 14:00

Hulkİ Cevizoğlu, satış rekorları kıran “İsgal ve Direniş”i bugün okurları için imzalıyor.


Haber Tarihi : 01.04.2007

ÇAKAL
01-04-2007, 14:23
01 Nisan 2007 / Pazar - 12:10

Bebeğin hayatını ağlaması kurtardı :düsün:


Muğla'da bir cami avlusunda çanta bulunduğu ihbarı alan polis, çantayı fünye ile patlatma hazırlığı yaparken, 6 günlük bebeğin ağlama sesiyle karşılaştı.
Alınan bilgiye göre, iki gün önce Muğla kent merkezinde bulunan Kurşunlu Camisi'nin avlusunda bir çanta bulunduğu ihbarını alan polis ekipleri, yaptıkları ilk incelemede çantayı fünyeyle patlatmaya karar verdi.

AĞLAMASI HAYATINI KURTARDI
Polis ekiplerinin bu kararının ardından bir süre sonra çantadan ağlama sesi duyuldu. Çantayı açan bomba imha uzmanı içinde bir bebek olduğunu gördü.
Muğla Devlet Hastanesi yeni doğan servisine kaldırılarak, tedavi altına alınan 6 günlük 2 kilo 980 gram ağırlığındaki bebeğe hemşireler ''Ravza'' adını verdiler.
İlk tedavisinin ardından Muğla Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğüne teslim edilecek bebeğin, Muğla'da bebeklerin bırakıldığı bir çocuk yuvası olmadığı için başka bir ile gönderileceği öğrenildi.

ÇAKAL
01-04-2007, 19:52
Bakalım garibim Fatih Altaylı şimdi ne yazacak.Ne de olsa ateş düştüğü yeri yakarmış.:beurk: :beurk:


Hükümette bu işi öğrendi.Artık tek tek rakiplerine boyunduruk atıyorlar.Uzan'ı susturdular.Doğan'ı sabahla susturdular.Şimdi de sabaha ahanda dediler.Zamanlama da müthiş.Takdir ettim:bad: kasımpaşalıyı.:yes:



TMSF, Sabah ve atv'ye el koydu
Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), Medya Grubu (Dinç Bilgin Grubu) ve Merkez Grubu şirketlerinden Sabah ve atv'nin temettü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetimlerini devraldı.



TMSF'den yapılan yazılı açıklamada, 5411 sayılı Bankacılık Kanununun ilgili hükümleri gereğince Medya Grubu (Dinç Bilgin Grubu) ve Merkez Grubu şirketlerinin temettü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetimlerinin fon tarafından devralındığı belirtildi.

Fondan yapılan açıklamada şöyle denildi:

''Etibank A.Ş. hakim ortağı Dinç Bilgin ile Turgay Ciner arasında imzalanmış olan gizli sözleşmelerin yeni ortaya çıkması sonucunda, Bilgin ve Merkez Grubunun medya sektöründe faaliyet gösteren 63 adet şirketinin yönetim ve denetimleri 5411 Sayılı Bankacılık Kanunu'nun ilgili hükümleri uyarınca TMSF tarafından devralınmıştır.

Etibank A.Ş'nin hakim ortağı Dinç Bilgin ile Merkez Grubunun doğrudan veya dolaylı hakim ortağı Turgay Ciner arasında imzalanan 1 Ekim 2002 tarihli lisans sözleşmeleri, Fon ile Medya grubu arasında imzalanan 17 Kasım 2003 tarihli ve Fon, Medya ve Merkez Grubu firmaları arasında imzalanan 3 Mayıs 2005 tarihli protokollerin imzası aşamasında mevcut olduğu halde protokol taraflarınca Fonun bilgisinden gizlenen 12 Haziran 2002 tarihli protokol ve 8 Ağustos 2002 tarihli sözleşmeler, Fon tarafından muvafakat verilen satış ve devir protokollerini geçersiz hale getirmiştir.

Bu hukuki durum karşısında, Dinç Bilgin'in Merkez grubu da dahil olmak üzere yukarıda zikredilen protokollere konu mal, hak ve varlıklardan oluşan tüm Medya sektöründe Turgay Ciner ile ortak olduğu, 1 Ekim 2002 tarihli ilk lisans sözleşmelerinden itibaren başlayan bu sürecin tamamında ortak hareket ettikleri, hileye dayalı ve muvazaalı işlemlerle Fon'u yanılttıkları belgelenmiştir.

Bu nedenle, 5411 sayılı Bankacılık Kanununun ilgili hükümleri gereğince Medya Grubu (Dinç Bilgin Grubu) ve Merkez Grubu şirketlerinin temettü hariç ortaklık hakları ile yönetim ve denetimleri fon tarafından devralınmıştır.''


01 Nisan 2007, Pazar

ÇAKAL
02-04-2007, 22:27
Mason locası, toplu istifayla sarsıldı


Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası'nda geçtiğimiz yıl mart ayında eski Büyük Üstat Kaya Paşakay ve iki yöneticinin ihraçlarıyla başlayan çalkalanma, tarihinde ilk kez toplu istifaların yaşanmasıyla devam ediyor.


Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası'nın Büyük Üstadı Asım Akin, düzenledikleri Cumhuriyet Balosu'nda kürsüye, ellerinde asa olan 3 kişinin eşliğinde gelmişti.
Eski büyük üstatlardan Demir Savaşçın ve 5 yönetim kurulu üyesi ile 3 yedek üye istifa etti. Böylece 19 yönetim kurulundan 5'i görevinden ayrıldı. İzmir'deki istifalar locayı yönetim boşluğuna düşürürken masonlar mevcut yönetime sert suçlamalar yöneltiyor. Locada, Büyük Üstat Asım Akin'e dönük çok büyük tepkiler olduğu ve haziranda yapılacak genel kurulda aday olsa bile devrileceği söylentileri ayyuka çıktı. Eski yönetim kurulu üyesi Yalçın Erceber, toplantının 14 Mart'ta yapılmasına rağmen ihraç kararlarının 11 Mart 2006 tarihli karar defterine işlendiğini, bunun için daha önceden boş kağıda attırılmış imzaların kullanıldığını belirtiyor.

Mason Locası'nda fırtına dinmek bilmiyor. Eski Büyük Üstat Kaya Paşakay, Büyük Sekreter Koray Darga ve Büyük Hazine Emini Prof. Dr. Ali Sait Sevgener, Mart 2006'da 'yolsuzluk' gerekçesiyle ihraç edilmişti. İhraçların arkasında başka sebepler arayan mason üstatları, 'yolsuzluk' iddialarını gerçekçi bulmuyor. Yaşanan istifalara bir de mülkiye müfettişlerinin talimatıyla yapılan tüzük değişikliği eklendi. 4 Mart 2007'de tüzük değişikliği için yapılan olağanüstü genel kurulda da, bir eski büyük üstat ve 3 yönetim kurulu üyesi yedekleriyle birlikte istifa etti.

Demir Savaşçın, verilen bir önerge lehinde konuşunca Asım Akin ve eski büyük üstat Tunç Timurkan, el kol hareketleri yaptı. Savaşçın, büyük üstat tarafından 'sözünde durmamakla' suçlandı. Bundan rahatsız olan Savaşçın, Büyük Görevliler Kurulu'ndan istifa etti. Ardından İzmir Vadisi'nden Haluk Kahyaoğlu, Erkan İmrek ve Berkhan Savaşçın isimli 3 yönetim kurulu üyesi 7 Mart'ta istifalarını verdi. İstifa dilekçesinde, tüzük değişikliği gibi önemli bir konuda uzlaşma sağlama ihtiyacı dahi güdülmediği eleştirisi getirildi.

İstifalar loca gündemine bomba gibi düştü. Konu, Büyük Görevliler Kurulu'nun 17 Mart'taki toplantısında ele alındı. Seçimlere 2 ay kala İzmir vadi başkanlığının boş bırakıldığına dikkat çekilerek, "Türk masonluk tarihinde ilk defa rastlanacak bir şekilde Büyük Görevliler Kurulu üyeliğinden toplu istifa yaşanmaktadır. Toplu istifanın masonlukta önemli suç oluşturacağını göz önünde bulundurarak hareket etmelisiniz. Haber verilmeksizin bütün İzmirli kardeşler bir toplantı yapmışsa bu davranış bir örgütlenme şekline dönüşür ve masonik bir suç işlenmiş olur." denildi.

Locadaki çatlak, haziran ayında yapılacak genel kurula da yansıdı. Akin'i devirmek için farklı gruplar kolları sıvadı. Şimdiden 4 adaydan söz ediliyor. Alınan bilgilere göre, yönetim kurulu için yapılan ön seçimlerde Akin'in desteklediği adaylar ya liste dışı kaldı ya da son sıralara girebildi. Akin'in İstanbul'da en büyük destekçisi olduğu iddia edilen Naif Timur, 22 kişilik listede 14. sıraya girebildi. İstifa eden Yalçın Erceber'in en çok oyu alan 2. kişi olması, Asım Akin'e mesaj olarak yorumlandı.

Ahmet Dönmez
02 Nisan 2007, Pazartesi

PARK
03-04-2007, 12:44
TMSF nin Merkez medya grubuna el koymasını adeta bir bayram havasında kutlayan basının içler acısı ve acınacak halini okuyorum..........

PARK
04-04-2007, 12:44
İnci Aral==SAFRAN SARI adlı kitabında çağımızın hastalıklarına ışık tutuyor........akıcı ve bilgilendirici bir eser.......

ÇAKAL
04-04-2007, 19:15
Siirt'te içme suyu bedeli Euro üzerinden alınacak

Siirt Belediye Meclisi, içme suyu bedelini vatandaşlardan Euro olarak tahsil etmeye karar verdi. Gerekçe ise altyapı projesi için Alman Yatırım Bankası'ndan 21 milyon Euro kredi alınması. Dövizle borçlanan belediye, su parasını da vatandaştan döviz olarak alacak.



Belediye Başkanı Mervan Gül, abonelerin 1 ton su bedeli olarak 0,75 Euro ödeyeceğini, bu rakamın önümüzdeki yıl 1 Euro'ya yükseleceğini açıkladı.

Bush duymasın,Siirti bombalar,niye $ la alışveriş yapmıyonuz diye.:)

PARK
05-04-2007, 14:19
YÖK Başkanı Teziç in basın açıklamasını...önemli detaylar vardı söz arasında........

PARK
22-04-2007, 14:37
Muhtemel cumhurbaşkanı adayları hakkında fasa fiso lar:):):)

HaN
23-04-2007, 10:13
Çanakkale Mahşeri...:)

PARK
11-05-2007, 02:25
CALIGULA-Yaralı Cumhur===Yalçın Küçük

PARK
19-05-2007, 12:00
Aykut Küçükkaya-----ŞEF (YİMPAŞ'la kurulan para diktatörlüğü)
Mutlaka ama mutlaka okunmalı.............

elf_ada
19-05-2007, 21:07
Son Hazaryalı - Cahit ÜLKÜ

PARK
31-05-2007, 14:07
Şeytanın kokusu===Douglas Prethon

Pedro
31-05-2007, 14:17
Paul Auster - Yanılsamalar Kitabı

PARK
16-06-2007, 16:22
MUSA'NIN ÇOCUKLARI----Ergün Poyraz (mutlaka okunmalı)

Pedro
17-06-2007, 15:48
Atlas Vazgeçti (1. Kitap) - Ayn Rand (henüz bitmedi...)

dapdap
26-06-2007, 17:49
Yaşar Erdinç - 36/42 Para Harekâtı

PARK
09-07-2007, 00:40
Zafer Kanı----Alan Furst (mutlaka okunmalı)

PARK
18-07-2007, 01:26
YOLCU === Osman Pamukoğlu (Em.Tümgeneral) şiddetle tavsiye ederim...

dapdap
18-07-2007, 01:46
Borsa Sihirbazları----Jack D. Schmager

PARK
24-07-2007, 01:22
Robin COOK ===Belirleyici

PARK
26-07-2007, 12:58
Alan Furst === ZAFER KANI

ÇAKAL
28-07-2007, 10:28
Baraj kuruyunca Sinan'ın büyük eseri ortaya çıktı Alibeyköy Barajı'nın kuraklık sebebiyle sularının çekilmesi, Mimar Sinan'ın en önemli eserlerinden biri olan ''Mağlova Kemeri''nin tamamen ortaya çıkmasını sağladı.



Mağlova Kemeri'ne ilişkin bilgi veren sanat tarihi uzmanı Prof. Dr. Semavi Eyice, ''Dinî mimaride Süleymaniye ve Selimiye camileri neyse, sivil mimaride de Mağlova Kemeri o derece önemli bir eserdir. Benim nazarımda onu baraj gölü içinde bırakmak Türk sanat tarihi açısından yapılmış en büyük cinayettir.'' dedi. Arkeolog Görkem Kızılkayak da suların çekildiği arazideki kemerin, henüz barajın yapılmadığı 16'ncı yüzyıldaki görüntüsüne sahip olduğunu belirterek, ''Tarihî yapıda herhangi bir hasar yok.'' diye konuştu.:super::super:

İstanbul, aa


28 Temmuz 2007, Cumartesi

dapdap
02-08-2007, 17:40
Metin SOYLU -- PİRİ REİS HARİTASININ SIRRI

foton
03-08-2007, 08:55
A Wholly Different Way of living
(J.Krishnamurti in a dialogue with Prof.Allan W. Anderson)

kerdi
03-08-2007, 09:25
Şu Cılgın Türkler'i okumanızı ve okutmanızı tavsiye ederim

dapdap
03-08-2007, 14:10
Osman PAMUKOĞLU--- UNUTULANLAR DIŞINDA YENİ BİRŞEY YOK
( KİTAP OKUMAYI SEVMEYENLERİN BİLE BİR ÇIRPIDA OKUYABİLECEĞİ, BİZLER RAHAT EVLERİMİZDE YAŞARKEN BU VATANIN NASIL KORUNDUĞUNU ANLATAN, ANLATMASI ZOR, YAŞANMASI CESARET İSTEYEN İNANILMAZ BİR KİTAP )

naylon vicdan
07-08-2007, 09:43
"yalnızlık gittiğin yoldan gelir"; selçuk altun.

bu arada, bir de edebî magazin yapalım: enis batur'un "selçuk altun" rumuzuyla yazdığı konuşuluyor!
dedim ya magazin işte!

PARK
11-08-2007, 01:04
Dualar kalıcıdır.....Tuna Kiremitçi

NOT: Kiretmiçi'den ummadığım kadar güzel bir kitap...

PARK
14-08-2007, 15:13
Bizans altınları >>>>> David Gıbbıns

bourbon
16-08-2007, 19:15
WASHINGTON - ABD yönetimi, Rusya'nın yıllar sonra ilk kez Soğuk Savaş geleneğini diriltip Pasifik'teki Guam Adası'na kadar iki TU-95 savaş uçağını gönderip 'gülücük atmasının' soğuk duşunu yaşıyor. Rusya'nın dünya kamuoyuna açıkladığı uçuşu doğrulayan ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) 'Karşılık vermemizi gerektirecek kadar yaklaşmadılar' açıklamasını yapsa da adını vermek istemeyen üst düzey bir Pentagon yetkilisi, "Bu bir soğuk duş" sözleriyle Washington'daki hissiyatı yansıttı. Pentagon sözcüsü Teğmen Chito Peppler'in "Ruslar Guam'daki üssün 480 km. yakınına bile gelemedi" vurgusuyla küçümseme çabası dikkati çekti.

'İki uçak daha vardı, dalışa geçtiler'
Rusya Hava Kuvvetleri Komutanı Tümgeneral Pavel Androsov, önceki akşam Çin sınırındaki Vladivostok'tan 5 bin 150 km ötedeki Amerikan üssünün bulunduğu Guam'a yapılan sorti haberini, "Çarşamba iki pilotla eski geleneği yineledik. Durdurmaya çalışan Amerikan uçaklarını görünce selamladık, gülücük teatisinde bulunup eve döndük" sözleriyle duyurmuştu. Pentagon sözcüsü Peppler ise, Rus uçaklarının asla Amerikan toprağı Guam üzerinde uçmadığını savunarak, "Amerikan güçleri 8 Ağustos'ta gün ortasında iki Rus Tupolev-95 'Ayı' uçağını Guam'ın güneyine doğru uçarken saptadı. ABD güçleri bombardıman uçaklarını durdurmaya hazırdı ama donanmaya ya da Guam'a yeterince yaklaşmadılar" dedi. Soğuk Savaş gediklisi bir pilot olan Amerikan Hava Kuvvetleri Komutanı Amiral Robert F. Willard da "Buna son derece alışığız ve bizim için özel bir sürpriz olmadı" vurgusu yaptı. Ancak Pentagon'dan bir yetkilinin de "Dört uzun menzilli Rus bombardıman uçağı vardı. İkisi dalışa geçti ama havasahası alarmı vermeyi gerektiren alana girmediler" bilgisini vermesi dikkati çekti. Yetkili diğer iki uçakla ilgili detaya girmedi.

'Rus gücünün dirilişini gösterdik'
Rus uçuşu 30 gemi, 275 uçak ve 20 bin Amerikan askerinin Japonya'nın da katılımıyla Guam açıklarında 'Tetikte Kalkan' adıyla uzun menzilli müdahale tatbikatına denk geldi. Rus uçakları da, 13 saat süren Guam yolculuğunu sekiz güdümlü füzenin denendiği ve 40 sortinin yapıldığı üç günlük uzun menzilli uçuş tatbikatı çerçevesinde yapılmıştı. Androsov tatbikatın amacını "Ulusun askeri gücünün yeniden dirilişini göstermek" diye özetledi. Rusya Savunma Bakanı Anatoli Sedyukov geçen hafta ordunun yeni model 36 silah ve ekipmana kavuştuğunu duyurmuştu. Rusya Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Vladimir Masorin de ay başında Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi Akdeniz'de daimi filo bulundurma planlarını açıklamıştı.
Geçen ay da Britanya ve Norveç hava sahasına kadar uzanmış ve bu ülkelerin F-16'ları tarafından geri çevrilmişlerdi.

PARK
23-08-2007, 12:56
Fransız Türkolog Jean Paul Roux’nun “Türklerin tarihi-Pasifikten Akdeniz’e 2000 yıl”

Mutlaka okunmalı...

ÇAKAL
30-08-2007, 10:46
30 Ağustos 2007

Rauf TAMER
[email protected]

Çağrışımlar


Nasıl ki Osmanlı Padişahı, babasını çağırır:

- Padişah sen isen, gel, devletin başına geç... Ben isem emrediyorum, yine gel, devletin başına geç.


Yemin Töreni bunu hatırlattı bana.

Abdullah Gül, sahiden Başkomutan ise, öbür komutanlar da davet’e icabet edip orada olmalıydılar.

Yok eğer Abdullah Gül Başkomutan değil ise, eh, o zaman da hanımefendi’nin türbanını hiç dert etmesinler.

*

Esasen mekanizma işlemiş sayılır.

Komutanlar yoktu ama Tören Kıt’ası oradaydı.

- Merhaba Asker.

- Sağol.

Sonra da yemin töreni.

Anıtkabir ziyareti.

Ve Çankaya.

Anlaşılamayan tek şey devir-teslim’in basın’a kapatılması, gözlerden kaçırılması.

Utanılacak bir durum mu var ortada? Varsa, ayıpların gizli mi işlenmesi lâzım? Gizli işlenmesi lâzımsa o ayıp ortadan kalkmış mı olur?

İşin sadece o kısmını sevmedim.

*

Meclis’teki 98 boş sandalya’ye gelince...

Hiç sürpriz değil.

Önemli de değil.

Ama onlarla hep eylem birliği içinde gözükmek, sürekli aynı fotoğrafta bulunmak, halk’ın

hoşuna gider mi acaba?

Yani demek istiyorum ki, genel kurulda 98 sandalye boş kalırken, localarda bazı koltukların da boş kalması, talihsiz bir rastlantı oldu.

ÇAKAL
30-08-2007, 10:51
30 Ağustos 2007

Yılmaz ÖZDİL
[email protected]

30 Ağustos...

HER yazar, okur-yazar...

Ama her yazar, okuyarak yazmaz.

Çoğu okumadan yazar.

*

Benim böyle bir kötü alışkanlığım var, okumadan yazamıyorum... Dün sabah da okudum, Türkiye’de piyasaya çıkan tüm gazeteleri... Yazayım.

*

"Yağmur bereketi" demiş biri...

"AKP’li Hüsrev Kutlu, kuraklığın sebebi Sezer, o giderse yağmur yağar, demişti... Dün yağmur vardı!"

Bilimsel bir tespit.

Demek ki Sezer, sadece ulusal değil, küresel felakete de sebep olmuş...

Gölbaşı’nın gölü kurursa, şaşmam artık!

*

"Nihayet gitti" demiş, bir başkası...

Anlatmış sonra, "Sezer’in gidişine hemşehrileri ve akrabaları bile zerre kadar üzülmedi, çünkü depremde bile halkının yanında değildi..."

Gidenin tarifi bu.

Gelenin?

"O bizden biri..."

Niye?

"Babasını ziyarete gittiğinde pekmez kaynatarak ne kadar mütevazı bir insan olduğunu gösterdi..."

40 yıl düşünsem, pekmezin Çankaya kriteri olacağı aklıma gelmezdi... Yazan arkadaş iyi akıl etmiş... Sağolsun.

"Başkomutana selam!"

"Demokrasi şaheseri..."

Ama en çarpıcı başlık şu:

"Halk çocuğu..."

Öbürleri malum.

"AB mutlu..."

Ya ne olacaktı?

"Gül kokusu..."

"Gül’ler açtı..."

"Gül döktüm yollarına..."

Bir tanesi, "Halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı" demiş...

Ve eklemiş, "bir günden diğerine değişiklik beklemeyelim; Türkiye esas, Abdullah Gül makamı terk ettiğinde bambaşka bir ülke haline gelecek."

Doğru.

Bambaşka olacak.

Başka?

Şuna bayıldım...

"Abdullah Gül benden tam not almıştı. Onu Cumhurbaşkanı olarak hayal etmiş ve bu düşüncemi, bizim hanım dahil, birkaç kişi ile paylaşmıştım. Hayalim gerçek oldu."

Ah be güzel abim...

Yengeye söyleyene kadar yazsaydın da köşende... İster misin bu saatten sonra Abdullah Gül inanmasın yazdıklarına?

Ya göze giremezsen?

"Rize’de horon."

"Denizli’de halay."

"Amasya’da davul zurna."

"Düzce’de havai fişek."

"Giresun’da top atışı."

"Kayseri’de gülüm benim."

*

Özetle...

Büyük taarruz ve zafer bayramı diye buna derim ben... Gerisi hikáye.

bourbon
30-08-2007, 11:03
Siirt'te çatışma: 8 PKK'lı öldürüldü
SİİRT DHA

Siirt'te güvenlik güçleriyle çatışmaya giren 8 PKK'lı terörist öldürüldü. Siirt Valiliği'nden yapılan yazılı açıklamaya göre, terör örgütü PKK'dan kaçarak güvenlik güçlerine teslim olan bir teröristin ifadeleri ve mevcut istihbarat bilgilerinin değerlendirilmesi sonucunda, geçici köy korucularının da katılımıyla Pervari ilçesi Doğanca köyü kırsalında operasyon düzenlendiği belirtildi.
Açıklamada, operasyon sırasında güvenlik güçlerinin "Teslim ol" çağrılarına ateşle karşılık verilmesi üzerine çıkan çatışmada, 8 teröristin öldürüldüğü, çatışmada yaralanan bir geçici köy korucusunun Siirt Asker Hastanesi'nde tedavi altına alındığı bildirildi.

bourbon
30-08-2007, 11:04
Kısmen kontrol altına alınan orman yangınlarında 64 kişi öldü, 16 bin kişi evsiz kaldı, 2.7 milyon dönümlük alan da kül oldu...


ATİNA AA

Yunanistan'ın Mora yarımadası ile Eğriboz Adası'nda bir haftadır süren orman yangınlarının şu ana kadar 64 kişinin yaşamını yitirmesine, 16 bin kişinin evsiz kalmasına, 2.7 milyon dönüm arazinin kül olmasına yol açtığı bildirildi.
Yunan basını, onlarca kişinin de yaralandığı yangınların kontrol altına alınması çalışmalarının sürdürüldüğü, bir bölümünün şiddetini yitiren rüzgârların da yardımıyla kısmen kontrol altına alındığını kaydetti.


Su ve elektrik de yok
Yüzlerce köyün yok olduğu, 60 bin küçükbaş hayvanın telef olduğu yangınlarda su dağıtım şebekelerinde büyük hasar meydana gelmesi yüzünden susuzluk çekildiğini belirten Yunan basını, 100 kadar elektrik direğinin de yanması yüzünden 250'nin üzerinde köyün günlerdir elektrik alamadığını yazdı.
Öte yandan Yunan hükümeti, yangınlarda evini ve yakınını kaybeden kişilere 10'ar bin euro yardımda bulunulacağını açıkladı. Yangın bölgelerinde yaşayanların üç ay vergi ödemeyeceği, çok düşük faizli banka kredisi olanağından yararlanacağı ve kredi kartı borçlarının 6 ay erteleneceği belirtildi

bourbon
30-08-2007, 11:05
Gül, cumhurbaşkanı seçildikten sonra komuta kademesiyle ilk kez GATA'daki mezuniyet töreninde buluştu. Törende Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt, Gül'e 'cephe alarak selam' vermedi. Komutanlar da Org. Büyükanıt'ı selamladı


ANKARA Milliyet


Abdullah Gül, cumhurbaşkanı seçildikten sonra düzenlenen yemin törenine katılmayan komuta kademesiyle dün ilk kez Gülhane Askeri Tıp Akademisi'ndeki (GATA) mezuniyet töreninde buluştu. Askerler ile Gül arasında esen soğuk rüzgâr, törende ağırlığını hissettirdi.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, dereceye girenlere ödüllerini vermek üzere platforma giderken ve dönerken Gül'e "cephe alarak selam" vermedi. Tören sırasında ayağa kalkan komutanlar da Org. Büyükanıt'a "cephe alarak selam" durdular.
GATA'da dün 3'ü misafir toplam 80 tabip teğmenin mezuniyeti nedeniyle bir tören düzenlendi.
Cumhurbaşkanlığı makamı koltuğuna önceki gün oturan Gül, bu sıfatla ilk kez askerlerin ev sahipliğindeki bir törene katıldı. Gül'ün, GATA'ya gelişinde makam aracı Kızılay Meydanı'nda kırmızı ışıkta durarak yeşil ışığın yanmasını bekledi. Bu arada Gül'ün konvoyu ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın konvoyu yan yana geldi. Erdoğan'ın makam aracı, Başbakan'ın Gül'den önce GATA'ya ulaşması ve Gül'ü karşılayabilmesi için Cumhurbaşkanı'nın makam aracını solladı.
Gül, GATA'ya gelişinde, protokol gereği kapıda Orgeneral Büyükanıt tarafından karşılandı. Gül'ün, salona girişi öncesinde, "Sayın Cumhurbaşkanı ayakta karşılanacaktır" uyarısı yapıldı. Bunun üzerine salondaki herkes ayağa kalktı.
Gül salona geldiğinde GATA Öğrenci Grup Komutanı Kurmay Albay Yücel Karauz, "27. Dönem tabip teğmenler görüşlerinize hazırdır" diyerek teğmenleri Gül'e takdim etti. Gül, kendisi için hazırlanmış mikrofondan "Merhaba arkadaşlar" diyerek diploma alacak teğmenleri selamladı. Gül, salondan ayrılırken de "Allahaısmarladık arkadaşlar" diye seslendi.


Büyükanıt ve Başbuğ oturdu
Gül, oturduğu bölüme yönelerek protokoldekilerle tek tek tokalaştı, ancak ters tarafından kalan Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, Hava Kuvvetleri Komutanı Aydoğan Babaoğlu ile Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ergin Saygun'la tokalaşmadı. Gül, protokoldekilerle selamlaşarak tokalaşmaya devam ettiği sırada Başbakan ve TBMM Başkanı ayakta beklerken Büyükanıt ve Başbuğ'un koltuklarına oturdukları gözlendi.
TBMM Başkanı Köksal Toptan ile Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün türbansız eşleriyle katıldıkları törene Gül, Erdoğan ve Sağlık Bakanı Recep Akdağ yalnız geldiler.


'Cumhurbaşkanım' demedi
GATA Komutanı Korgeneral Necati Özbahadır, konuşmasına, "Sayın Cumhurbaşkanı" diyerek başladı. Özbahadır'ın Gül'e, teamüllerin aksine "Cumhurbaşkanım" dememesi dikkat çekti. Dönem birincisi Hava Tabip Teğmen Eyüp Düzgün de konuşmasına "Sayın Cumhurbaşkanı" diyerek başladı.


'Aşkımız sadık olanlara'
Özbahadır, konuşmasında şunları söyledi:
"TSK, hiçbir grup, düşünce, hizip ya da çıkara hizmet etmez. Bütün varlığı yüce Türk milleti içindir. TSK'nın hizmet aşkı Atatürk ilke ve inkılapları ile bütünleşmiş, ayırım yapmadan vatan ve millet sevgisi duyan ve cumhuriyetin temel kanunlarına sadık olanlarla beraberdir."


Gül'e selam yok
Özbahadır'ın ardından konuşan GATA Dekanı Prof. Tabip. Tümgeneral Zeki Bayraktar, genç teğmenlere hekim andını içiren Prof. Dr. Tuğamiral Okan Özcan ve 28 Şubat'ta Sincan'da tankları yürüten, bu yıl orgeneralliğe terfi eden Erdal Ceylanoğlu'nun Gül yerine Büyükanıt'a cephe alarak selam vermeyi tercih etmeleri dikkat çekti. Kuvvet komutanları ise genel cephe selamıyla yetindi.
Dönem birincisinin konuşmasının ardından dereceye girenlerin diplomalarının verilmesine geçildi. Teğmen Düzgün, diplomasını Gül'ün elinden aldı. Salonda bu sırada cılız bir alkış sesi duyulurken Çankaya Köşkü protokol yetkilisi, Gül'ü, ödülü verirken foto muhabirlerine poz vermesi için uyardı.
Büyükanıt'ın dönem dördüncüsü Deniz Tabip Teğmen Tolga Düzenli'ye diplomasını vermesi sırasında ise salonda yoğun alkış sesleri yükseldi. Büyükanıt, ödül vermek üzere giderken ve yerine dönerken aynı zamanda "Başkomutan" sıfatını taşıyan Gül'e cephe alarak selam vermedi. Erdoğan da dönem üçüncüsü Hava Tabip Teğmen Arif Selçuk'a diplomasını vermek için ayağa kalktığı sırada Gül'e mesafeli bir selam verdi.


Hiç sohbet etmediler
Tören boyunca, komutanlar ile Gül ve Erdoğan'ın sohbet etmediği ve yüzlerinde düşünceli bir ifadenin olduğu gözlendi. Gül'ün GATA'da karşılanması ve uğurlanması bölümlerinin basın mensupları tarafından izlenmesine izin verilmedi.



GATA'da ilk kez kılıçlar çekildi

Diplomalarını alan genç teğmenler, protokol sırasının önünde bir Türkiye haritası oluşturdu, ardından da kınlarından çıkardıkları kılıçları havada birleştirdi. GATA'daki törenler sırasında ilk kez böyle bir program uygulandığı belirtildi.
Oluşturulan Türkiye haritasında yer alan bir teğmen, kılıcı çekili şekilde, "Biz biriz. Tek nefes, tek yüreğiz. Biz Türkiye'yiz. Kılıcımız keskin, kanımız helal olsun. Varlığımız Türk varlığına armağan olsun" dedi. Teğmenler daha sonra Gülhane Marşı'nı okudu.
Marşın ardından Atatürk'ün 10. Yıl Nutku'ndan bir bölüm ses ve görüntü sisteminden yayımlandı. Bu sırada salonda ışıklar bir süre kapatıldı. Salon yeniden aydınlatıldığında Türk bayrağının açıldığı görüldü, bu sırada konfetiler yağdı.

bourbon
30-08-2007, 11:07
Cepheden anneye ve sevgiliye

1921 yılı, ağustos ayının son haftası... Sakarya savaşının en sıkıntılı günleri... Ordumuz mağlup olabilir, Yunan Ankara'ya girebilir! Her ihtimale karşı, Meclis'in Kayseri'ye taşınması için hazırlık yapılıyor!
Çankaya'da 'seven kadın' Fikriye Hanım, hem ülkesi hem Mustafa Kemal Paşa için derin kaygılar içinde...
26 Ağustos günü Mustafa Kemal Paşa, özel kalem müdürü Hayati Bey'e bir telgraf gönderiyor: Fikriye Hanım'ın Keskin ilçesine gitmek üzere "iki gün zarfında hareket etmesinin" sağlanmasını istiyor!
Fikriye Hanım'la birlikte birkaç aile dostu, Fethi Okyar ve gazeteci Ruşen Eşref ile eşleri Keskin'e gönderilecektir; muhtemelen oradan da Kayseri'ye...
Mustafa Kemal'in telgrafında bir talimat daha vardır:
"Fikriye Hanım'ın yanında lüzumu kadar muhafız bulundurunuz!"
O dönemde Anadolu'da eşkıyalık yaygındı çünkü.

Kumandan ve insan
Aradan tam bir yıl geçmiştir; 26 Ağustos 1922'deyiz. Büyük Taarruz başlamıştır; İzmir'e akan orduların başında Gazi Paşa 28 Ağustos'ta Afyon'a girmiştir. Aynı gün yine Ankara'daki özel kalem müdürü Hayati Bey'e bir telgraf çekiyor; iki kadına ulaştırılmak üzere:
"Validem Hanımefendi'ye ve Fikriye Hanım'a:
Buraya geldikten sonra düşmanı kovmak icap ettiğinden, taarruz ederek İnayet-i Bâri (Allah'ın inayeti) ile (düşmanı) attık ve Afyon Karahisar'ını aldık. Dolayısıyla daha birkaç gün buralarda kalmam lazım gerekecektir. Siz müsterih olunuz. İnşallah duanız bereketiyle bütün memleketi düşmandan kurtarmak mümkün olacaktır.
Başkumandan Mustafa Kemal"
Başkumandan'ın insani tarafı, kan ve ateş içinde unutulmayan sevgiler...
Birinci telgrafta, kara haber vardı, ikincisinde zafer müjdesi.
Bir yıl içerisinde, "Milli Mücadele ruhu"nun manevi gücü, "Tekâlif-i Milliye" denilen olağanüstü vergilerle başarılan büyük fedakârlıklar, Bolşevik Rusya ve İslam Dünyası ile yürütülen dış politika Milli Ordu'yu bu kudrete ulaştırmıştı.
Mustafa Kemal sadece kumandan değil, bu yönleriyle, siyasi lider ve diplomattır aynı zamanda.

Ve siyaset...
9 Eylül 1922, İzmir!..
Ama Çanakkale, İstanbul, Trakya hâlâ işgal altında! Karşıda Ege adaları!
Muzaffer ordu, yeni zaferler için yürümeyecek mi?!
Bunun tehlikeli olacağını yazan Karabekir'e Gazi'nin 22 Eylül 1922 günlü cevabı:
"Pek kuvvetli olmamıza rağmen, siyasette pek hesaplı ve mutedil bulunuyoruz... Herhalde meseleyi siyasetle halletmeyi tercih etmekteyiz."
Evet, Çanakkale, İstanbul ve Trakya, "siyasetle halledilecek"tir; yani Mudanya ve Lozan...
Peki, Musul meselesi?
Misak-ı Milli'ye göre "İzmir gibi, Erzurum gibi vatan toprağı" olarak görülen Musul yöresinden Türkiye'ye bölücülük tehdidinin gelebileceğini Gazi de söylüyor, Karabekir de, İsmet Paşa da...
Fakat siyasetle başaramıyorlar! Yunanı denize döken ordunun Musul'u almak için savaşa girmesini ise, Gazi ve bütün kumandanlar "vatanın tamamı için tehlikeli" buluyorlar; 1926'da Milletler Cemiyeti'nin çizdiği bugünkü sınırımızı kabul ediyoruz.
Milli Mücadele insani, askeri, sosyal ve siyasi yönleriyle muazzam bir kitaptır.
O muazzam kitabı kanla ve akılla yazan Gazi, Fevzi, İsmet, Karabekir Paşa'ları, silah arkadaşlarını, Birinci Meclis'in kahraman üyelerini saygı ve rahmetle anıyorum.

[email protected]

ÇAKAL
30-08-2007, 11:25
Cumhurbaşkanını nasıl bilirim?

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü 1991’in sonlarında tanıdım. Gül, 91 Kasım’ında yapılan genel seçimlerde, RP-MHP seçim ittifakı ile TBMM’ye girmişti.
Abdullah Bey’i bize tanıştıran, o yıllarda Ankara temsilciliğini yaptığım Türkiye gazetesinin başyazarı Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’tı.
Yalçıntaş, “öğrencim” dediği Gül için bana dönerek, “Ankara’da sana teslim” ifadesini kullanmıştı.
Abdullah Bey’le bu tanışma ile başlayan ilişkimiz yıllar boyu kesintisiz devam etti.
Cumhurbaşkanı Gül, özellikle özel TV’lere geçilmesi süreciyle (1993 yılı) hazırlayıp sunduğum Alternatif Programının demirbaş katılımcılarından biri oldu.
Gül’ün yıldızı ,1996’nın ikinci yarısında kurulan Refahyol hükümetinde parladı. Lisan bilen Abdullah Bey, RP’nin adeta vitrin ismi ve Erbakan Hoca’nın da gözbebeğiydi.
28 Şubat süreci, Milli Görüş hareketi eksenindeki kırılmanın miladıdır.
Abdullah Güller, Tayip Erdoğanlar ve Melih Gökçekler ilk defa bu süreçle beraber fikir ya da çizgilerini değil, ama Erbakan Hoca’yı sorgulamaya başladılar.
Nitekim çok sürmedi; RP’nin kapatılması sonrasında Erdoğan-Gökçek destekli Gül, Erbakan Hoca’nın emanetçisi Recai Kutan’a karşı aday oldu.
İşte bu adaylık AKP’nin doğum işaretiydi.
99’da işbaşına gelen DSP-MHP-ANAP koalisyonunun başarısızlıkları ile yaşanan deprem ve ekonomik kriz, AKP’ye ballı kaymaklı bir zemin inşa etmişti.
Washington’da ard arda yapılan derin temaslarla küresel efendilerden vize alınmış, kervan yola koyulmuştu.:düsün:
Abdullah Bey’le yoğun olarak görüştüğüm dönemlerden biri de bu süreçtir.
Bir gün hikayesini geniş olarak aktaracağım bu dönemde; Abdullah Gül, Melih Gökçek ve hatta Abdüllatif Şener arasında müthiş bir rekabet vardı.
Erdoğan yasaklı olduğu için, bu üç isim de onu rakip olarak görmüyor ve birbirinin önüne geçmeye çalışıyordu.
Hiç unutmuyorum o dönem, Ankara temsilciliğini yaptığım Star’a Abdullah Gül ve Abdüllatif Şener bir grupla öğle yemeğine gelmişti. Yemek sonrasında kahve faslında sıra nihai mesaja geldiğinde, Şener’in Gül’ün sözünü keserek; “Bir dakika bu hareketin lideri sen değilsin ki! Sen niye partimiz adına konuşuyorsun” demesi kahkahalara sebep olmuştu.
Burada az kimsenin bildiği bir şeyi paylaşmalıyım ki o da Abdullah Gül’ün bazılarının zannettiği gibi Tayyip Erdoğan’dan çok hazzetmemesidir.. (Bunu 2002 yılından bazı somut olaylarla biliyorum.) Onların beraberliği ortak karşıtlara karşı kader birliğinden başka bir şey değildir.:düsün:

Gelelim Sayın Gül’ü nasıl bildiğime?

Siyasi çizgisinde kırılma yoktur, ancak her siyasetçi gibi konjonktüre göre tavır aldığı ortadadır. Dış dünyada, özellikle de Musevi lobilerinde etkili ilişkileri vardır.:düsün:
Türkiye ve dünya realitelerini çok iyi bilir. Fevkalade hırslı, uyumlu ancak inatçıdır.
Ekipçidir. Adamlarını korur ve kollar.
Ben Sayın Gül’ün askeri yumuşatmak ve güven vermek için bazı adımları atacağı kanaatindeyim.
Örneğin YÖK Başkanlığına atama ve benzeri önemli kararlarda askere danışacak diye düşünüyorum.
Sonuç: Sayın Gül’ün siyasi çizgisi ve geçmişi ortadadır. Dahası, onları gerçekten geride bıraktığına dair söylemden öte bir şey yani eylem de mevcut değildir.
Bu itibarla Sayın Gül için, geçmişi geleceğine referanstır diyemiyoruz.
Peki, iyi bir cumhurbaşkanı olmak için hiç mi şansı yok sorusuna gelince:
Taç giyen baş akıllanırmış. Dolayısı ile ben Sayın Gül’ün, merhum Özal’ı taklit edeceği ve de Erdoğan misali devleti zerre germeyeceği kanaatindeyim.
Sayın Gül’ün pek çok bakışına katılmam, ancak onun vatanperverliğinden de zerre şüphe etmem...

Sebahattin ÖNKİBAR

ÇAKAL
03-09-2007, 09:11
03.09.2007

Köşk’te namaz da kılınırdı, kurban da kesilirdi!

İsmet İnönü'nün torunu Gülsün Bilgehan, Çankaya ve türban tartışmalarını yorumladı

İSMET PAŞA’NIN TORUNU GÜLSÜN BİLGEHAN, elinde bir paketle geldi röportaja... Paketten altın simlerle işli, mavi atlastan bir seccade çıkardı; anneannesinin çeyiz sandığıyla Köşk’e gelmiş ve beş vakit namazdan yıpranmış. Özellikle Batı basınının “Çankaya Köşkü’ne ilk kez seccade girecek” yorumundan üzgün, söze girdi: “Köşk’e ilk kez Abdullah Bey’le çıkar mı seccade? Bu ülkenin yüzde 98’i müslüman. Her evde seccade varken, Çankaya’da olmaz mı?”

Abdullah Gül’ün Çankaya Köşkü’ne çıkmayı garantilediği günden itibaren Batı basınında çıkan yazılar hep aynı ana fikir üzerineydi. Başlıklarda, “İslam’la demokrasinin evliliği”, “Laikliğin ve İslam’ın kavşağında bir cumhurbaşkanı”, “Demokratik seçimle iş başına gelmiş İslamî lider” ve benzerleri yer aldı... Ama en ilginci, bundan böyle Çankaya Köşkü’nde ilk kez seccadenin yer alacağını iddia eden yazıydı ve bu bir kez daha Batı’nın Türkiye’yi ne kadar az tanıdığını ortaya koydu. Sanki bugüne kadar o Köşk’te oturan 10 cumhurbaşkanı da ateistmiş, bu ülkede Çankaya Köşkü’nde hiç namaz kılınmamış gibi!.. İşin garip tarafı, özellikle kendini dindar olarak tanımlayan çevrelerde de benzer bir görüşün olması. Sanki ilk kez Köşk’e dini bütün bir Müslüman çıkıyor. Gerçeği öğrenmek, aslında bu yanlış anlamayı düzeltmek için hem bir cumhurbaşkanı ailesinden, hem de siyasetin içinden biriyle görüşmek şart oldu. Cumhuriyet tarihimizin ikinci cumhurbaşkanı ve laikliğin en sıkı savunucusu olan İsmet Paşa’nın torunu Gülsün Bilgehan’la... Dindar aydınların, ’dine karşı hoyrat, baskıcı’ olarak tanımladıkları İsmet Paşa’ya nasıl haksızlık edildiğini bizzat torununun anılarından dinledim. Aslında, eleştirenler Gülsün Bilgehan’ın anneannesinin hayatını ayrıntılarıyla anlattığı ‘Çankaya’nın Hanımefendisi-Mevhibe’ biyografisini okumaya zahmet etseler, Çankaya’da her zaman Kuran’ın, seccadenin müstesna bir yeri olduğunu öğrenebilirler.

Gülsün Hanım ile röportaj yapmak için Ankara’da İnönü Vakfı’nda buluştuk. Odaya koca bir paketle girdi. Üşenmemiş, Pembe Köşk’teki seccadeyi de alıp gelmişti. Öyle dokunmuş ki, Gülsün Hanım’a bu garip yorumlar; “Çankaya Köşkü’nde seccadenin olmaması mümkün mü? Bu ülkenin yüzde 98’i Müslüman. Her evde seccade varken, Çankaya’da olmaz mı?” diye girdi söze. Getirdiği altın simlerle işli, mavi atlastan seccade, Mevhibe Hanım’ın çeyiz sandığından çıkmaymış. İsmet Paşa beş vakit namazında değilmiş belki, ama eşi kazaya bırakmazmış. O Köşk’te mevlit de okunmuş, oruç da tutulmuş, bahçesinde kurban kesilip, etleri fakirlere de dağıtılmış. İşte bu yüzden üzgün ve biraz da şaşkın Gülsün Hanım... Peki bu şaşkınlıkta, İsmet Paşa’nın ‘siyasi hayatında’ ağzından bir kez bile Allah adının çıkmamasının payı olamaz mı?
Bu ve benzeri pek çok sorumuzu geçen dönem CHP Ankara milletvekili olan ve Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Kadın-Erkek Eşitliği Komisyonu Başkanlığı’na seçilen Gülsün Bilgehan içtenlikle yanıtladı.


“İslam’la demokrasinin evliliği Abdullah Gül Çankaya’ya çıktığında değil, Cumhuriyet kurulduğunda gerçekleşti!”

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte Batı basınında yer alan, “Cumhurbaşkanlığı köşküne ilk kez seccade girecek” yorumlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Seccade yıllardır Köşk’te... Bir tanesi annem Özden Toker tarafından Pembe Köşk Müzesi’nde sergileniyor. Biz bu seccadeyi gösteriyor ama hiçbir zaman bir olağanüstülük gibi görmüyorduk.

Sonuçta biz Müslüman bir ülkeyiz, Çankaya’da da seccade olması çok doğal değil mi?

Tabii ki öyle. Şu anda, kendi ailemi bildiğim için bunun tanıklığını yapıyorum. Sadece Mevhibe İnönü değil, ailenin içindeki başka üyeler de bu seccadeyi kullanmışlardır. Ayrıca bugün de seccade kullanılıyor.

Evren de, Çankaya’da eşi için mevlit okuturdu

Bildiğim kadarıyla Mevhibe Hanım beş vakit namazını kılıyordu. Peki ya İsmet İnönü?

Onun da zaman zaman kıldığı olmuştur. Bunu anılarından öğreniyoruz. Günlüklerinde söylüyor. Mesela, ilk çocukları İzzet’in doğumunu, çektiği heyecanı şöyle anlatıyor: “Saat 6:00’da, sabah namazı vaktinden evvel, Mevhibe uyandırdı. Dedi ki, işaret geldi, belim şiddetle ağrıyor. Aşağıdan ebeye haber göndermişler... Yatmaya çalıştık, uyuyamadık, kalktık, kırmızı odaya geçtik. Sabah namazını kıldım. Ağrı devam ediyor...” Tabii düşünürseniz İsmet Paşa, Mustafa Kemal öyle bir hayat içindeler ki, cepheden cepheye savaşa koşmuşlar, beş vakit namaz kılmaya zamanları oluyor muydu, bilemiyorum.

Bunu hiç konuştunuz mu?

Hayır. Biz birlikte yaşadık biliyorsunuz. Ben dedemi evde, ancak kısıtlı zamanlarda görebiliyordum. Ya Meclis’te, ya partide, ya da seyahatteydi... Ama anneannem daha çok bizimle birlikteydi. Anneannemin günlük hayat içersinde odasına gidip namaz kıldığını biliyorum... Bu bizim çok alışık olduğumuz bir hayatın parçasıydı.

Peki Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını İslam ve demokrasinin evliliği diye yorumlayanlar var. Katılıyor musunuz?

Bu yanlış bir yorum. İslam’la demokrasinin evliliği ilk defa olmuyor. Daha önce de vardı Çankaya’da... Seccade bunun bir örneği. Üstelik sadece benim anneannemin seccadesi değil, diğer ailelerin de seccadeleri vardı. Mesela Celal Bayar ve eşi Reşide Bayar’ın... Yani İslam’la demokrasinin evliliği Abdullah Gül ve Hayrünnisa Gül çiftinin Çankaya’ya çıkmasıyla gerçekleşmedi. Bence Cumhuriyet kurulduğunda gerçekleşti. Bu ülkenin yüzde 98’i Müslüman.

O zaman şimdi olan ne?

Ilımlı İslam Cumhuriyeti...

Latife Hanım’ın da seccadesi var mıydı acaba?

Tabii... Eminim ki Latife Hanım da çeyiziyle birlikte Mevhibe Hanım’ınki gibi bir seccadeyi Çankaya Köşkü’ne götürmüştür. Çünkü o da Müslüman bir ailenin kızıydı. Mesela Kenan Evren her yıl eşi için mevlit okuturdu Çankaya’da. O mevlitlere anneannem de giderdi...

Sekine Hanım, çok farklı bir Cumhurbaşkanı eşiydi. Çankaya’da hiç oturmamıştı. Evren’e, “Darbe yapılıp gelindi. Referandum yapılmadan, halk istemeden asla Çankaya’ya gitmem” demişti. Ve çok sıkı da bir CHP’liydi, değil mi?

Öyle... Ben bugün de başörtüsü takan pek çok kadının CHP’ye oy verdiğini biliyorum.

Anneannem, İsmet Paşa’yı Meclis’e dualarla uğurlardı.

İsmet İnönü yanında daima küçük bir Kuran taşırmış, doğru mu?

Her zaman Kuran taşır mıydı bilmiyorum. Ama anneannemin verdiği küçük duaları üzerinden eksik etmezdi. Başka bir şey daha söyleyeyim size; anneannem İsmet Paşa’yı her gün Çankaya’dan Meclis’e dualarla uğurlardı. Bizi de okula aynı şekilde arkamızdan dua okuyarak gönderirdi... Yatak odalarının duvarında, ’Allah’ın dediği olur’ yazısı vardı. Her Kurban Bayramı’nda Pembe Köşk’ün bahçesinin bir köşesinde kurban kesilip fakirlere dağıtılırdı. Oruç tutarlardı. Ramazan’da iftar sofraları kurulur; CHP’li milletvekilleri ve eşleri gelirdi. Onlar da aynı anneannem gibi oruçlarını tutarlardı. Ayrıca, Çankaya Köşkü’ne bir hoca geliyor ve evde anneme ve iki dayıma (Erdal ve Ömer İnönü) din dersi veriyor, Kuran okumayı öğretiyor. Aynı zamanda eve bir beden eğitimi öğretmeni geliyor, anneme jimnastik yaptırıyor. Ayrıca hem İngilizce, hem Fransızca öğretmenleri var. Üç çocukları da dil öğreniyor.

Kör baktığım beyaz başörtüsü...

Mevhibe Hanım’ın dindar bir cumhurbaşkanı eşi olduğunu halk biliyor muydu?

Sanırım bilmiyordu... Mete Akyol’un bir yazısı var. ’Kör Baktığım Beyaz Başörtüsü’ diye... Yıllar önce yayınlanmıştı. Kısaca şöyle; 1960’ların sonu... Akyol, habersiz bir şekilde Pembe Köşk’e geliyor. Bakıyor, girişteki odada birkaç erkek var. Soruyor, ’Kim bunlar?’ diye. ’Onlar hoca. Mevhibe Hanım’ın duası var’ diyorlar... Tam da o sırada anneannem beyaz başörtüsüyle merdivenlerden iniyor. Tabii Köşk’te gazeteci olduğunu bilmeden... Akyol’u görüyor ve sinirleniyor. “Nasıl girdiniz buraya?” diyor. Mete Akyol, biraz mahçup anlatıyor. Ve, “O an bana öyle bir baktı ki, bütün gazetecilik hayatımın en önemli fotoğrafını çekemedim” diyor. O bakış, “Bu benim özel hayatım, bu Allah’la benim aramdaki bir şey. Bu evde böyle bir fotoğraf çekemezsiniz” demek. Çünkü, o dönem bir geçiş dönemi. Ve anneannemin de cumhurbaşkanı eşi olarak bu değişime ayak uydurması çok önemli. O hem dinine son derece bağlı, ibadetini yapan, iyi bir eş, iyi bir anneydi, yani bir Türk kadınının taşıması gereken bütün özellikleri taşıyan bir kadındı, hem de aynı zamanda çağdaş bir kadın olmayı başarabilmişti. Bu da Cumhuriyet devriminin en büyük başarısı, en büyük kanıtıdır.

“Kişiler dindar olabilir ama laik devlet dindar olmaz!”

Mevhibe Hanım’ın dindar olduğunu halk bilseydi daha iyi olmaz mıydı? Bugün böyle bir özeleştiri yapmak gerekmez mi?

Gerekmez herhalde. Çünkü onlar laikliği sadece devlet ve din işlerinin ayrılması olarak görmemişlerdi. Aynı zamanda dinin insanların özel hayatında kalması gerektiğini düşünmüşlerdi. Bence zor ama doğru bir karar vermişlerdi. Bu endişelerinin en iyi kanıtını bence İran İslam Devrimi vermiştir. İsmet Paşa konuşmalarında kendisi de çok vurgulamış zaten. “Ben dini, dinin bütün kurallarını herkesten çok daha iyi bilirim. Osmanlı döneminde biz böyle yetiştik... Dini siyasete karıştırmaya çalışsam bunu çok da iyi yaparım. Ama bunu yaparsanız kurtuluş yoktur. Din konusunda ödün verdiğimiz zaman bunun sonu gelmez. Kurduğumuz sistem yıkılır” diyor. Söylediği çok doğru. Neden 1950’den itibaren bazıları çıkıp da, “Biz de Allah’ın adını kullanalım” diyor? Fransa’da, İtalya’da da herkesin dine ihtiyacı var. Onların politikacıları, başkanları da özel hayatlarında dindarlar ama bu özelliklerini siyaset yaparken kullandıklarını gördünüz mü? Ben çok çok az gördüm. Kişinin dindar olmasında bir sakınca yok. Ama laik devlet dindar olmaz. Bu yüzden İsmet Paşa Allah’ın adını siyaset meydanlarında anmadı. Doğru yaptı. Allah’ın adını anarak oy isteyen siyasetçiler oy aldılar. Peki doğru mu yaptılar? Ben 1950’ye kadar olanın doğru olduğunu düşünüyorum. Bence bugün yaşadıklarımız, İran İslam Devrimi’nden sonra yükselen siyasi İslam’ın getirdiği bir sonuç.


Paşam, hani dinden söz edecektiniz? Allahaısmarladık dedim ya!..

İsmet İnönü’nün laiklik konusundaki hassasiyetiyle ilgili şu anıyı bilmeyen yoktur ama biz bir kez daha tekrarlayalım. Türkiye’nin çok partili siyasal yaşama geçtiği 14 Mayıs 1950 seçimleri öncesi... Demokrat Parti ve CHP arasında kıyasıya bir rekabet yaşanıyor. CHP’liler ısrarla, genel başkanları İnönü’den, Demokrat Parti’nin yaptığı gibi seçim kampanyalarında biraz dinden, imandan bahsetmesini istiyor. İnönü de, Konya Mitingi öncesi dayanamayıp ’peki’ diyor. Miting bitiyor, “Hani dinden söz edecektiniz” diyor partililer, biraz da sitemkâr. “Allahaısmarladık dedim ya...” cevabını veriyor İnönü.
“İmanlarını gizlerken abartmış olabilirler”

“Peki ama doğru mu yapmıştı? Bu yüzden dinsiz olmakla suçlanmadı mı hep? Bu yüzden CHP halktan kopuk bir görüntü vermedi mi?” diye soruyorum Gülsün Bilgehan’a. Durup, düşünüyor biraz ve ”Tabii ki biz de nerede yanlış yaptık diye düşünüyoruz. Belki din duygularının bu kadar özel hayatın içine kapatılması abartılmış olabilir. Ama o zaman doğru yapmışlardı. Bence yanlış, ‘Hadi Paşam Allah’ın adını anın’ diyenlerdeydi” diyor.


Haber: Mine Şenocaklı

PARK
24-09-2007, 19:19
KARANLIĞA OKUNAN EZANLAR....NİHAT GENÇ

taita-x
24-09-2007, 20:26
Evlilik Psikolojisi Prf Dr Nevzat TARHAN

PARK
01-10-2007, 16:06
TÜRKİYE'de Ölmeden önce yapmamız gereken 101 ŞEY

rogdopsink
01-10-2007, 16:08
para ve kapitalizm............. fuat ercan......

PARK
01-10-2007, 16:14
para ve kapitalizm............. fuat ercan......

Bu kitabı okumuştum gerçekten güzel bir çalışma...:super:

rogdopsink
01-10-2007, 16:22
Bu kitabı okumuştum gerçekten güzel bir çalışma...:super:


açıkçası geçen sene almıştım kitap agır geldi biraz ama her gün yeni şeyler öğrendiğimiz için her satırını zorlanmadan okudum ve gerçekten bir çok konuda daha beni egirriği için mutluum tavsiye edrim:he:

gemici
01-10-2007, 16:26
zagor özel seri 11-15 . cilt

ipeksay
01-10-2007, 16:34
Suntzu/ Savaş Sanatı ----------Yönetimle ilgili herkesin okuması gereken bir yapıt.

ipeksay
01-10-2007, 16:35
Ermiş, Sörfçü ve Bilge./Robin Sharma.

PARK
02-10-2007, 02:28
Sema Kaygusuz.... Yere düşen dualar...

ÇAKAL
02-10-2007, 03:59
Osmanlı, El-Maktum'un dedesine maaş ödemiş!

ALİ KEMAL ERDEM

Osmanlı, İstanbul'a dikeceği ikiz kulelerle gündeme gelen Dubai Şeyhi El Maktum'un büyük dedesine 132 yıl önce eşkıyalık yapmaması için aylık 300 kuruş maaş ödemiş..

Milyar dolarlık serveti ile Türkiye'ye yatırım yapması için davet edilen Arap sermayesinin sembol ismi Dubai Şeyhi El Maktum'un dedeleri zamanında eşkıyalık yapmaması karşılığında Osmanlı'dan 300 kuruş aylık alıyordu. Araştırmacı Müfit Yüksel, Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde yaptığı çalışmalar sonunda bugün zenginliğin sembolü olan Arap Emirleri'nin dedelerine Osmanlı döneminde ödenen paraların belgesini çıkardı. Birleşik Arap Emirlikleri her biri aslında ayrı bir aşiret olan yedi Arap emirliğinin bir araya gelmesiyle oluştu. Bu birliği sağlayan emirliklerden biri de El Maktum'un da bağlı olduğu El Mürre aşiretinin emirliğiydi ve başında da El Maktum'un dedeleri oturuyordu. Yüksel'in verdiği bilgiye göre bu emirlikler geçimlerini sağlamak için eşkıyalık ve yağmacılığa da sıklıkla başvuruyordu. Çöl koşullarında bu aşiretler üzerinde denetim sağlamakta zorlanan Osmanlı devleti ise çözüm yolu olarak bağlı kalmaları ve eşkıyalık yapmayarak bulundukları bölgeyi korumaları için onları aylığa bağladı. Rumi takvimle 1291 miladi takvimle 1875 yılında hazırlanan evrakta emirliklerin her birine ne kadar para ödeneceği isim isim yazıyor. Belge adeta şeyhlerin bordrosu niteliğinde.

Haydutluk yapmamak karşılığı ayda 300 kuruş

BAŞBAKANLIK Osmanlı Arşivi'ndeki dosyalarda El Maktum'la ilgili bölümde şöyle deniyor." Asl-ı Maaş Abdurrahman bin Tekbiran'a (Maktum'un dedesi) tahsis edilmiş. Tarih-i Tahsisinden 1319 senesi Nisan'ı Gayesine tesviye edilmiştir" Osmanlı topraklarında eşkıyalık yapmama karşılığı aylık 300 kuruş ödenen maaşlar babalarının ölümü durumunda oğullarına geçiyordu. Diğer önemli emirlikler Acman, Bu Dahi'ye de 300 kuruş para ödeniyordu. Maktum ve ailesinin bu parayı Osmanlı yıkılana kadar aldığı sanılıyor. Ancak bugün Osmanlı'nın varisi Türkiye petrol zengini Maktum'dan gelecek paraları bekliyor.

PARK
16-10-2007, 19:39
Raymond Chandler-------ÇÖLDEKİ KADIN

ÇAKAL
16-10-2007, 19:47
Raymond Chandler-------ÇÖLDEKİ KADIN
PARK dostum sevgili güneysu duymasın:):)
İstanbul'u kuruttun da çölde mi geziyorsun diyebilir.:p:p:p

PARK
16-10-2007, 20:01
PARK dostum sevgili güneysu duymasın:):)
İstanbul'u kuruttun da çölde mi geziyorsun diyebilir.:p:p:p

Çok güzeldi:super::super::super:

Ne de olsa onun çırağıyız paşam...:)

guneysu
17-10-2007, 02:38
PARK dostum sevgili güneysu duymasın:):)
İstanbul'u kuruttun da çölde mi geziyorsun diyebilir.:p:p:p

demiyorum öyle bir şey cakall :wink::wink:

istanbulu bana bıraktığı için ayrıca teşekkür ediyorum:he::he::he:

ÇAKAL
17-10-2007, 05:35
demiyorum öyle bir şey cakall :wink::wink:

istanbulu bana bıraktığı için ayrıca teşekkür ediyorum:he::he::he:
Avatardan belli başlamışsın çalışmaya kepçe ile.:D:D:D

PARK
17-10-2007, 13:21
demiyorum öyle bir şey cakall :wink::wink:

istanbulu bana bıraktığı için ayrıca teşekkür ediyorum:he::he::he:

Sevgili abim şu çalışmalarını bir gün kitaplaştırsanda bu işleri bilmeyenlerde biraz ilhamlansa diyorum...

Beni sayma biz zaten senin Rahle-i tedrisindeyiz...:):):)

PARK
26-10-2007, 15:52
AŞIKLAR KORUSU----- MACYE BINCHY

taita-x
26-10-2007, 23:25
PKK ya lanet okuduk...

derya ocal
27-10-2007, 00:13
Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna

PARK
29-10-2007, 14:16
AyŞe Kulİn-----VEDA

PARK
30-10-2007, 16:04
O kadar çok çay içtimki midemin canına okudum...:cry::cry:

ipeksay
30-10-2007, 16:15
Vehbi KOÇ

Hatıralarım,Görüşlerim,Öğütlerim.

PARK
07-11-2007, 01:38
Zülfü Livaneli

Sevdalım Hayat

PARK
20-11-2007, 04:04
Murathan Mungan

YEDİ KAPILI KIRK ODA

Harika bir roman

PARK
21-11-2007, 19:19
Banu Avar----Hangi Avrupa

Serenler
21-11-2007, 19:32
İlk okuyacağım kitap ama henüz bulamadım :notr:

http://img514.imageshack.us/img514/2553/portakalyk3.jpg

"Bu kitapta geçen olaylar tamamen gerçektir.

1992-1994 yılları arasında bölgede görev yapan bir öğretmenin başında geçen olaylarla birlikte Doğu ve Güneydoğu'da oynanan oyunlara bir eğitimci gözüyle sosyolojik bir perspektifte bakılarak anlatılmıştır.

Kitapta göreceğiniz Ermeni gencin içindeki ihtirasların; günümüzde tartışılan sözde Ermeni soykırımı iddiaları ile ne kadar örtüştüğünü gösterir niteliktedir:

"Amcalarım bir gün buralara gelecek. Bütün topraklarımızı geri alacaklar. İşte o zaman ben Türk çocuklarını kesip annelerine yedireceğim. Kürtler ise yanımızda ırgat olarak çalışacak. Böylece bizim için yaptıkları bu mücadelenin mükâfatını alacaklar!"

Doğu ve Güneydoğu'da olayların bu boyutlara varmasının nedeni eğitiminin ihmal edilmesindendir.

Bugün bile, ideolojisi ve milliyeti ne olursa olsun kötü niyetli bir insan isterse, parayla istediği şekilde bir ordu kurar. Orduya aldığı insanlar niçin savaştığını sorgulamadan gözünü kırpmadan canını verirler.

Eğitimsiz toplum pusulasız gemi gibidir, rüzgâra hangi yöne eserse, o yöne yelken açar.

Devletin terörü önlemede harcadığı paranın yüzde birini, bundan otuz yıl önce eğitime ayırsaydı, Bugün örgütler ne vaat ederse etsinler dağa götürecek bir genç bile bulamazlardı.

Vakit geç değil, terörü daha tanımlamasını bile bilmeyen bu insanlar eğitilerek bataklıkta kurtarabilir.

taita-x
21-11-2007, 22:43
Murathan Mungan

YEDİ KAPILI KIRK ODA

Harika bir roman


Banu Avar----Hangi Avrupa

Maşalahın var abi... okumak lazım...

ÇAKAL
09-12-2007, 09:15
Bekir Hazar
http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=09.12.2007&y=BekirHazarPazar

Topaloğlu'nun 10 yıldır sakladığı sır!
Tam on yıl öncesiydi...

Ünlü türkücülerimizden Mustafa Topaloğlu'nun telefonu çaldı. Arayan kişi “Mustafacığım kardeşin tarlada kaza geçirdi, elini makineye kaptırdı, koptu. Acil İstanbul'a getirip ameliyata almamız, diktirmemiz lazım” diyordu...

Topaloğlu'nun dünyası yıkıldı...

Kardeşi Adapazarı'nda köydeydi. O günlerde İstanbul'da sadece bir tek hastanede kopan kollar yerine dikiliyordu. Bu işin olabilmesi için üç saat içinde kardeşinin İstanbul'a getirilmesi gerekiyordu. Çünkü bu tarz ameliyatlar sıcağı sıcağına yapılabiliyordu.

Derhal hastaneye koştu. Durumu bildirecek, gerekli hazırlıkları erkenden başlatacaktı...

Ancak hastanede korkunç bir manzara ile karşılaştı...

Acil serviste kolu testere ile kesilen bir başka adam yatıyordu...

Onun da derhal ameliyata alınması lazımdı. Öncelikle bir yakındaki kan merkezinden kan alınmasına ihtiyaç vardı. Bunun için de para gerekiyordu...

Ve dahası kanlar içinde yatan adam kimsesizdi. Onun kan parasını ödeyecek bir tek yakını bile yoktu...

Mustafa Topaloğlu karşılaştığı manzara karşısında dehşete düştü. O anda karar vermesi gerekiyordu...

Cebinde biraz para vardı ve o da ancak kardeşi için ihtiyaç duyulacak kanı almaya yetiyordu.

Eğer bu parayı hiç tanımadığı adamın kan parası için kullanırsa işler karışacaktı...

Adam derhal ameliyata alınacak, operasyon en az 7-8 saat sürecekti...

Bu şu anlama geliyordu; Adapazarı'ndan kardeşi gelirse acilde tutulacak, içerideki adamın ameliyatının bitmesi beklenecekti.

Ve kopan kol üç saat içinde sıcağı sıcağına ameliyata alınmazsa... Yani kardeşi sıraya girerse, kopan kolunun operasyonla yerine dikilmesi mümkün olmayacaktı...

Saniyeler içinde düşündü... Önünde yatan hiç tanımadığı adam kimsesizdi, çaresizdi... Ve dahası ilk ameliyat sırası onundu... Yani hak sahibiydi...

Hemen kararını verdi. Kardeşi için ayırdığı parayla kimsesiz adam için kan aldı, derhal onun ameliyata alınmasını sağladı...

Ve hastane bahçesinde oturup kardeşi gelene kadar içerideki ameliyatın bitmesi için dua etmeye başladı...

İki saat sonra müjdeli haber geldi... İnanılması zordu ama içerideki ameliyat 7-8 değil, iki saatte bitmiş, kimsesiz adamın kolu yerine dikilmişti...

On dakika sonra Mustafa Topaloğlu'nun kardeşi baygın halde hastane kapısından içeri girdi. Mustafa yakınlarından tedarik ettiği borç parayla kardeşine kan aldı, derhal ameliyata sokulmasını sağladı.

7 saat sonra da kardeşi çıktı içeriden, kol yerine dikilmişti...

“İnsanlığın ölmediğini insanlığa anlatmak lazım” diyordu Mustafa...

“Kardeşime rağmen adaletten sapmadım, ameliyat sırasının hak sahibine verilmesi için hiç tanımadığım yabancı birini kardeşime tercih ettim. Yüce Rabbim de bunun mükafatını verdi. İlk ameliyat ilk kez erken bitti. İki kişi birden koluna kavuştu” diye ekliyordu...

Ve daha ilginci... Bu inanılmaz sırrını kardeşi henüz bilmiyordu.

“On yıldır ona hiç tanımadığım birini sana tercih etmedim diyemedim”...

Son sözleri buydu Topaloğlu Mustafa'nın...

BEYAZIT
09-12-2007, 10:31
charles bukowski KAdınlar

deep
09-12-2007, 11:31
On Bir Dakika / Paulo Coelho

PARK
11-12-2007, 16:09
Türkiye yaşadığımız Cennet / NTV yayınları

ÇAKAL
12-12-2007, 08:19
Nur Serter, 'Atatürkçülük gençleri robotlaştırıyor' demiş


Prof. Dr. Nur Serter, kitabında, içi boşaltılmış hamasi kalıpların Atatürk milliyetçiliği diye sunulduğunu söylüyor. Serter, bir dergideki yazısında da doçentliği Beyti Dost tarikatının gücüyle aldığını anlatmıştı.
Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Nur Serter'in, Atatürkçülüğe ağır eleştiriler getiren başka bir kitabı daha ortaya çıktı.



CHP İstanbul Milletvekili Serter, "Dinde Siyasal İslam Tekeli" isimli kitabında Atatürkçülüğü 'dar kalıplar' diye nitelemişti. Serter, 'İnsan Merkezli Eğitim' isimli kitabında fanatik Atatürkçülüğün düşünemeyen robot gibi insan yetişmesine sebep olduğunu anlatırken, Atatürkçü kalıplara sığınarak düşünmeyen insan yetiştirme eylemine son verilmesini istiyor. Serter, Atatürk milliyetçiliğini "İçi boşaltılmış hamasi kalıplar." olarak nitelendiriyor.

Serter'in, 'İnsan Merkezli Eğitim' isimli kitabı 1997'de Sarmal Yayınevi tarafından yayımlanmış. Kitabın 133. sayfasında Serter, gençleri Atatürkçülük dışındaki fikirlere kapamanın demokratik olmayacağını şöyle anlatıyor: "Atatürkçülük, kendini koruyamayacak kadar zayıf temellere mi oturtulmuştur ki, onu tartışmaya açmak vatana ihanetle eşdeğer tutulmaktadır? Bütün bunların ötesinde, gençliğe Atatürk milliyetçiliği diye sunulan, içi boşaltılmış hamasi kalıpların ardına sığınarak, Atatürkçü gençler yetiştirmede başarı elde edilmiş midir?"

Serter, 10 yıl önce yazdığı kitabının 138. sayfasında o günlerde "fanatik Atatürkçülerin" nelere yol açtığını şu sözlerle anlatıyor: "Gençliğin kimi beğenip beğenmeyeceğine, neyin yanlış ya da doğru olduğuna, hangi inanca bağlanıp bağlanmayacağına, hangi tutum ve davranışın erdem olması gerektiğine karar vermek için Atatürk'ten teyit arar duruma getirilmesi, zaman içinde bireyin aklına, mantığına, düşüncesine, kararlarına olan güveni zedelemekte, robot insan üretimini hızlandırmaktadır. Atatürk gibi akla değer veren bir lideri kullanarak düşünemeyen insan yetiştirmek, ancak Atatürkçülüğü anlayamayan fanatik Atatürkçülerce başarılabilirdi..."

Beyti Dost tarikatını övmüştü

Nur Serter, daha önce de bir dergide kaleme aldığı yazıda, doçentlik sınavını dünyayı yönettiğine inandığı 'Beyti Dost' isimli bir tarikatın ruh gücüyle kazandığını söylemişti. Tarikatın yayın organı 'Sevgi Dünyası' dergisinde 1984 yılındaki sınav anını anlatan Serter, kendisini sevmeyen jüri başkanının düşüncesinin Beyti Dost'un gücüyle değiştiğini iddia ediyor.

Erkan Acar
12 Aralık 2007, Çarşamba

YANKIBERKE
13-12-2007, 09:39
EZOTERİK - BATINİ DOKTRİNLER TARİHİ..Cihangir Gener.

BOSNA
15-12-2007, 16:15
Ben en son aşağıdaki yazıyı okudum tavsiye ederim....LÜTFEN SIKILMADAN OKUYUN HARİKA BİRŞEY





Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta
okuyordu, öbürü
mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir
kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı
otobüse bindiler.
Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları
biraz zaman aldı ama sonunda başrdılar. İkisi de her sabah otobüse
bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı
için o duraktan
binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini
görebilmek için,
her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o
durağa, onların
durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok
mutlu... Bazen
işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki
yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor
getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da
hep mutluydular. Zaman
aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para
kalmadığı
için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek
uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri,
yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri
çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi
olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur"
diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler...
"Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adma "Hayır, ben
senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep...

Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın,
"Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...." Kütüphanenin ikinci
rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok
sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu
notları okuya okuya
koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en
sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı...
Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....

Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa
olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı
yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam,
hastaneden
ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da
mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha
fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda
bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu
evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız.
Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya
davet
edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben
hiç hayır diyebilirmiyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp
kongresinden döner
dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir
artık...."

Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları
zor oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla.
Gözyaşları
içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra,
kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu
görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi
hatırlattı ve
çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı:
"Canım, o ev
bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..."

Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha
da çekilmez
gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini
söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur
anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve
sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton
duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...

Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte
geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek
zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam
karşısındaki
restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş
dolaş biniyorlar arabaya...."
"Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı
kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi
gün, öğle vakti
o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri
masallarının
sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede
çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları
kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak,
bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her
şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta
yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve
bavulunu
alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak
isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle...

İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son
bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya
çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini
öğrendi. Bazen yalnız
kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri
geçiriyor, aşkın
yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için
dua ediyordu.

Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman
bile, kadının
derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle
uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle
geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme
izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti
ve
zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: "Hiçbir şey göründüğü
gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl
Amerika'daki kongre
sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü
kaldğını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek
isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden
sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte
Amerika'ya
yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs
durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına
inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda
yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..." Gözlerinden akan yaşları
durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline
tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış
bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları
sırayla oku bir tanem"
diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç
vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini
bilirdim."
"Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni
istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline
alırken, kutuda bir
anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:
"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta
martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...."

PARK
15-12-2007, 16:40
En son ne 0kuduk...?

Tabiiki sevgili BOSNA'nın gönderdiği ve yukarıdaki gerçekten müthiş olan o yazıyı okudum...

Ve anladım ki?

Sevgi için gerçekten ölmeye değermiş!!!

YANKIBERKE
15-12-2007, 16:53
FELSEFE TARİHİ.ORHAN HANÇERLİOĞLU.not-ileti-anlatı...

YY.GERÇEĞİ VE MİRASI...SERVER TANİLLİ

PARK
16-12-2007, 20:18
http://img232.imageshack.us/img232/3103/parkig7.jpg
Soğuk bir gazoz istermisin yavrum/ Seyhan Sevinç

Güzel bir otobiyografi:):)

PARK
18-12-2007, 22:39
http://img240.imageshack.us/img240/5347/4643432by3.jpg

İsmet Paşa'nın Kürt Raporu/Saygı Öztürk

İsmet İnönü'nün yıllarca gizli kasalarda saklanan Kürt Raporu'yla Devletin “Kürt Politikası”na bakışı da ortaya çıktı. Gazeteci- yazar Saygı Öztürk'ün Doğan Kitap tarafından yayınlanan “İsmet Paşa’nın Kürt Raporu” adlı kitabı bu konudaki bilgileri de ilk kez günışığına çıkarıyor.