PDA

View Full Version : sürgündeki ortodoks Türkler (karamanlılar)



egedenizi
05-02-2007, 19:30
Bir hazin olaydır Karamanlı Türklerin Rum diye Yunanistan'a gönderilmeleri.

Hıristiyanlık ve Türklük. Yakın tarihimizde ve günümüzde bu ikisi, birbirine o kadar uzak mefhumlar olarak algılandı ki.. Daha "dün"e kadar Anadolu'da önemli miktarda Hıristiyan Türk topluluğunun yaşadığından, bunların Kurtuluş Savaşımıza canla başla katıldıklarından ve sonrasında başlarına gelenlerden bugünün Türkiyesinde kaç kişinin haberi var?
Onlar, Anadolu'nun değişik bölgelerine dağılmış olarak kendi hallerinde yaşarken, Batılılar Osmanlı'yı parçalayıp yutma planlarını uygulamaya koymuştu ve mutlaka Batılıların dikkatini çekmişti bu topluluk. Onlara Osmanlı'ya karşı mücadele teklifi götürmekte gecikmedi Yunanlılar. Fakat Anadolu'nun Hıristiyan Türkleri, hem de görkemli bir kongreyle, Kurtuluş Mücadelesinin yanında olduklarını beyan ettiler ve her Türk gibi İstiklal Savaşında üzerlerine düşeni fazlasıyla ifa ettiler. Sonra mı? İnönü, Lozan görüşmelerinde Türk Hıristiyanların da mübadeleye tabi tutulması kararına imza attı ve zorla trenlere bindirildiler.
Bu çalışmayla, çoğumuzun belki hiç bilmediği hazin ve ibretlik konuyu bir nebze olsun günışığına çıkarmak istedik. İslamiyeti tanıyıncaya kadar totemcilik, animizm(canlıcılık), şamanizm, budizm, manheizm gibi Asya kökenli (Asyatik) dinler arasında bocalayan Türkler, ilahi dinlerin gelmesiyle birlikte bu dinlerin en büyük koruyucu, savunucu ve yayıcıları oldular. Sosyolog Dr. Dursun Ayan'a göre bugün bile edebiyatımızda izleri olan Türkler'deki "Gök Tanrı" inancı onları ilahi dinlere daha yatkın kılmıştı. Göçeden Türklerin ilk önce Hıristiyanlıkla daha sonra İslam'la tanıştıklarını Harizmilere ait belgelerden anlıyoruz.

Karaman yöresinde bulunan "Binbirkilise" bu bölgenin 1922 yılına kadar Türk Hıristiyanlar için yurt edinildiğini ortaya
koyuyor. Konya, Niğde, Nevşehir, Kayseri, Ankara civarları Hıristiyan Karaman Türklerinin yaşadığı yerler. Bunun dışında bir kısmının İstanbul, İzmir ve Trabzon'da varlıklarını sürdürdüğü biliniyor. İsimleri Türk olan ve Türkçe Hıristiyan tapınış gösteren, Türkçe konuşan, Grek harflerini kullanarak Türkçe dini ve edebi eserler verip yayın yapan ancak karşılıklı değişime tabi tutularak Anadolu'dan göç ettirilen Hıristiyanlardı bunlar.
"Kavimler Kapısı-1" kitabının yazarı Hale Soysü, 1924 yılına kadar Aksaray, Ihlara Vadisi, Ürgüp, Göreme, Derinkuyu, Akşehir, Ereğli, Ermenek, İçel, Antalya ve Fethiye'de Hıristiyan Karaman Türklerinin yaşadığını belirtiyor. Evliya Çelebi, Seyahatname'sinde, "Alanya-kadim eyyamından beru Urum (Rum) keferesi bir mahallededir... Amma Urum lisanı bilmeyub, batıl Türk lisanı bilirler. Ve Antalya, dördü Urum keferesi mahallesidir. Amma keferesi asla Urumca bilmezler, Batıl Türkçe lisan üzre kelamet ederler" diyerek bölgedeki Hıristiyan azınlığın Türk kökenli olduğunun ve dillerinin de bozulmadığının altını çiziyor. Hıristiyan Türkler içinde Karamanlıların yeri ayrı bir öneme sahip. Tek kelime Rumca bilmeyen ve ibadetlerini Türkçe yapıp, yazı dilinde Grek alfabesini kullanan Karamanlılar'ın Türk soyundan geldiklerini hemen hemen tüm tarihçiler kabul ediyor. Hıristiyan Türklerin kendi durumlarını anlatmak için yaktıkları bir ağıt onları bütün yönleriyle anlatmaya yetiyor:

"Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz
Ne Türkçe yazar okuruz, ne de Rumca söyleriz
Öyle bir mahludi haddı tarikatımız vardır
Hurufumuz (harflerimiz) Yunanice, Türkçe meram eyleriz"

Bazı Yunan tarihçiler hariç Hıristiyan Türkler tarih boyunca Rumlarla yani Helen-Grek-İyon kökenli insanlarla hep karıştırıldı. Oysa Rumluk, bir ırk veya ulus adı olmayıp bir imparatorluğun adıydı. Bu konuları 1932'lerde yeniden gündeme getiren Abdülkadir Baykurt Cami de İstanbulluların "Karamanlı Rum" diye özel bir ayrıma tabi tuttukları Karaman yöresindeki Hıristiyanların; Yunancayı hiç bilmediğini, Müslüman Türklerden daha temiz bir Türkçe konuştuklarını vurguluyor. 1922-1923 yılları arasında 16 sayı yayınlanan "Anadolu'da Ortodoksluk Sadası" adlı gazete, Karamanlıların Hıristiyan Türkler olduğunu ısrarla savunuyor. Prof. Dr. J. Eckmann'a göre Karamanlılar, Hıristiyanlığı benimsemiş Selçuklu Türklerinden başkası değil. Gagavuzlar üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Atanas Monof da aynı görüşe sahip olduğunu söylüyor.

Herşey Yunan işgaliyle başladı
Orta Anadolu ve Karaman bölgesi Türkleri ile Doğu Karadeniz Türkleri, daha İslamiyet gelmeden Hıristiyanlığı seçmiş Türk boyları olarak, Kurtuluş Savaşına kadar varlıklarını ve benliklerini koruyorlar. Ancak, Yunanlıların Anadolu'yu işgali, Anadolu'da yaşayan Hıristiyanların sonunu hazırlayan en önemli etkenlerden biri. Emperyalist güçlere ve Yunanistan'a karşı başlatılan Kurtuluş Savaşı, Anadolu'daki Türk kökenli ve diğer Hıristiyanların birbirinden ayrılması için tam bir turnusol kağıdı işlevi yaptı. Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara Hükümetine başvurarak, Hıristiyan Ortodoks olduklarını, ancak soyları yönünden Türk olduklarını sık sık vurgulayan Türk Hıristiyanlar, Fener Rum Patrikliğinin etkisini kırmak için kendilerine bağımsız bir kilise kurulmasını talep ettiler. 11 Nisan 1921'de Kastamonu Valisi Sami Bey, Ankara'ya gönderdiği telgrafında, "Anadolu'da bir Türk Ortodoksluğunun kurulmasını isteyen Taşköprü Rumları dilekçelerini sundu" ifadesini kullanıyor. Trabzon Ortodoks Cemaatinin Ankara Hükümetine telgraf çekerek Ankara'da bir Türk Ortodoks Patrikhanesinin kurulmasını istediği de Doç Dr. Zeki Arıkan'ın yaptığı araştırmalardan anlaşılıyor. Dr. Sabahattin Özel, Maçka Rumlarının da benzer bir girişimde bulunduklarını söylüyor: "Anadolu'da tarihen dahi müspet olduğu üzere Rum-Elenik namıyla hiç bir millet yoktur. Mevcut Rumlar yalnız asırlarca Türk Müslümanlarla birlikte yaşayan Türk Ortodokslardır."

Fener Rum Patrikhanesine isyan
Türk Ortodoks olduklarını ısrarla vurgulayan Kayseri bölgesindeki Hıristiyanlar, Kurtuluş Savaşının başlamasıyla birlikte, diğer Hıristiyanlardan oldukça farklı bir strateji takip ediyor. Sosyolog Dr. Dursun Ayan, 1870'li yıllarda Bulgarların, Rumlarla karıştırılmaktan ve Rumlaştırılmaktan korktukları için padişahtan milli bir kilise kurma izni aldıklarını hatırlatarak, "Bulgarların bu kaygısını Anadolu'daki Türk Hıristiyanlar da taşıyor. Onlar da aynı dönemde milli bir kilise kurulması için başvuruda bulunuyorlar ama sonuç alamıyorlar" diyerek Ortodoks Türklerin Rumlarla karıştırılma endişelerinin 1870'li yıllarda başladığını söylüyor. Ankara ve İç Anadolu Bölgesindeki Hıristiyan Türklere ise Papa(baba) Eftim liderlik yapıyor. Atatürk, Papa Eftim'e her zaman Baba Eftim olarak seslendiği için, çoğu zaman ismi Baba Eftim olarak anılmıştır. Teoman Ergene'nin "İstiklal Harbinde Türk Ortodokslar" adlı eserinde, Türk asıllı Hıristiyan Ortodokslardan Baba Eftim'in Kırıkkale'nin Keskin ilçesi Metropoliti olduğunu ve Anadolu'nun çeşitli yerlerine dağılmış olan Türk Ortodokslarla sürekli haberleştiğini belirtiyor. Kayseri Erciyes Üniversitesi'nden Doç. Dr. Mustafa Ekincikli, "Türk Ortodoksları" adlı kitabında Baba Eftim'in Bağımsız Türk Ortodoks Kilisesi'nin kurulması için girişimlerde bulunduğunu dile getiriyor.
Kurtuluş Savaşının henüz yeni filizlendiği dönemde Türk kökenli Ortodoks Hıristiyanlar bu amaçla, TBMM'den ve Adalet Bakanlığı'ndan izin alarak Kayseri'de bir kongre topladılar. Kongreye, Gümüşhane Episkoposu Yervasyos, Konya Metropoliti Prokobios, Antalya Episkoposu Meletios ile Anadolu ve Trakya'nın diğer bölgelerinden gelen 72 temsilci katıldı. 21 Eylül 1922'de toplanan kongrede Türk Hıristiyanlar Türk Ortodoks Patrikliğinin kurulmasını kararlaştırdılar. "Milli Mücadelede Kayseri" adlı çalışmasında Zübeyir Kars, bu toplantıya Mutasarrıf Muammer Bey, Mevki Kumandanı ve Kalem Reisi Miralay Abdullah Bey ve sonraki yıllarda TBBM'de Eskişehir Milletvekili olan Türk asıllı Ortodoks Umumi Katip Bodrumi İstimad Zihni Özdamar Efendi'nin de katıldığını belirtiyor.
Yunanistan'ın Batı Anadolu'da işgal faaliyetlerine girişmesiyle birlikte İstanbul Fener Rum Patrikhanesi, Anadolu'daki tüm Hıristiyanları Yunanistan lehine faaliyette bulunmaya davet ediyor. Dr. Dursun Ayan, Fener Rum Patrikhanesinin Anadolu'daki Hıristiyanlara yaptığı çağrının ciddiyetini Atatürk'ün Nutku'ndaki önemli bir ifade ile açıklıyor: "Atatürk Nutuk'ta Mavri Mira'nın Fener Rum Patrikhanesinde hazırlandığını söylüyor. Fener Rum Patrikhanesi, Ortodoks ders kitaplarının içeriğinde Türk aleyhtarı düzenlemelere giderek Milli Mücadele safları oluşmadan Yunanistan'ı desteklemeye karar vermişti zaten. Rum kökenli olmayan diğer kiliselere de bunu kabul ettirmeye çalıştı. Ancak bir kısmı bu oyuna gelmedi."

Çerkez Ethem tanıştırdı
Kayseri'deki toplantıda Türk Hıristiyan Ortodokslar, Fener Rum Patrikhanesinin baskılarına rağmen Kurtuluş Savaşında Milli Mücadele saflarını seçtiler. Türk Ortodoksların Anadolu'daki bu hareketi Atatürk'ün takdirine mazhar oldu. Papa Eftim'le tanışmak isteyen Atatürk, 4 Eylül Sivas Kongresinden önce Papa Eftim'i Sivas'a davet ederek uzun uzun sohbet etti. Mustafa Kemal ile Papa Eftim'in biraraya gelmesini ise çok ilginç bir isim sağlamıştı: Çerkez Ethem. Papa Eftim'in oğlu ve Türk Ortodoks Cemaati Lideri Selçuk Erenerol, "Atatürk, Anadolu Hıristiyanlarının Kayseri'deki toplantısını yakından takip ediyor. Babamla tanışmak isteyince, Akdağmadeni'nden (Yozgat) yakın komşumuz Çerkez Ethem bu görüşmeyi sağlıyor" diyerek anlatıyor bu konuyu.

Kiliseden çıkıp İstiklal Harbine gittiler
Kayseri'deki kongreye katılan Hıristiyan Türk çevreleri Milli Mücadelede Atatürk ve arkadaşlarının yanında yer alırlar, gerekli desteği verirler. Türk Hıristiyan Ortodoksların önderi Baba (Papa) Eftim'e, Kurtuluş Savaşına verdiği destekten ötürü bizzat M. Kemal Atatürk tarafından İstiklal Madalyası verilir. Büyük Taarruzdan önce Ankara'da ilk toplanan TBMM bahçesinde, Atatürk'ün de hazır bulunduğu bir miting sırasında halka seslenen Papa Eftim, İncil'den bir pasaj okur: "Düşmanlarımızın herşeyi var, ancak bizim silah ve cephanemiz yok. Fakat göğsümüzde imanımız var, mutlaka kazanacağız. Yaşasın muzaffer Türk Ordusu!" Bağımsız Türk Ortodoks Patriği Selçuk Erenerol'un babası olan Papa Eftim, Kurtuluş Savaşına verdiği destekten sonra Atatürk'ün şu sözlerine mazhar oldu: "Baba Eftim, bu memlekete bir ordu kadar hizmet etmiştir."

Atatürk- Papa Eftim dostluğu
Çerkez Ethem'in Yozgatlı olduğunu bilen çoktur ancak onun Türk Ortodokslarının dini lideri Papa Eftim'in hane komşusu olması ilginç bir tecelli. Fener Rum Patrikhanesinin Yunanistan'ı destekleme konusundaki baskılarına ve çabalarına rağmen Papa Eftim ve 72 kilisenin Milli Mücadele saflarına katılmasının Mustafa Kemal'i bir hayli etkilediği biliniyor. Çerkez Ethem aracılığı ile Papa Eftim ile Sivas'ta tanışma imkanı bulan Mustafa Kemal, Selçuk Erenerol'a göre 1924 yılında Papa Eftim'den Fener Rum Patrikhanesinin başına geçmesini istiyor. Cemaatin halen dini lideri görevini yürüten Selçuk Erenerol, babasının Atatürk ve arkadaşlarının bu teklifini, "Benden üstün dini ruhbanlar dururken, benim o makamı doldurmam mümkün değil" diyerek geri çevirdiğini söylüyor. Ancak Papa Eftim, Atatürk ve arkadaşlarına Yunanistan'ın göndereceği patriğin özelliklerinin ne olması gerektiği konusunda 11 maddelik bir rapor veriyor. Papa Eftim'in, patrik için birinci şart olarak Yunanistan'da kral taraftarı olması gerektiğini ileri sürmesi dikkat çekiyor. O dönemde Kral taraftarı din adamlarının Yunan Hükümetinden farklı görüşlere sahip olduğu biliniyor. Papa Eftim'in, atanacak patriğin Yunan Hükümetinin kirli emellerine alet olmaması için böyle bir istekte bulunduğu tahmin ediliyor. Ancak Atatürk'ün ısrarından sonra Papa Eftim, yardımcısı Yakup ile birlikte Fener Rum Patrikhanesine giderek, bir anlamda yönetime el koyuyor. Ankara Hükümeti dış baskılara dayanamayıp kendisini geri çekinceye kadar orada kalıyor.
Lozan'da verilen ödül!
Kurtuluş Savaşında dindaşlarını değil de, kendi ırkından olan Türkleri destekleyen Türk Hıristiyanlarını, savaşın kazanılmasından sonra büyük ve acı bir sürpriz bekliyordu. İsmet İnönü'nün Türk delegasyonuna başkanlık ettiği Lozan görüşmeleri sırasında 30 Ocak 1923 tarihinde varılan anlaşmayla, Anadolu'daki Hıristiyan Ortodoksların, ırkına ve kişisel isteklerine bakılmaksızın karşılıklı değişime tabi tutularak Yunanistan'a gönderilmesine karar verildi. Mübadeleye tabi tutulan insan sayısı konusunda abartma olmadığını belirten Dr. Dursun Ayan, "Mübadeleye tabi tutulan nüfusun küçük gösterilmesi her iki ülkenin de işine geliyordu. Bu insanlık dramında Türkiye kendi yüreğine su serperken Yunanistan kendi demografyası açısından bu konuda tartışma bile yapmadı. Rakamın fazla olma ihtimalı elbette var" diyor. Doğan Avcıoğlu, "Türkler'in Tarihi" adlı eserinde Karamanlıların değişime tabi tutulmasının tartışmaya açık bir konu olduğunu ve mübadelenin yapıldığı yıllarda da bu tartışmanın yaşandığını belirtiyor. Bernard Lewis'ye göre, 1924 ve 1930 yılları arasındaki değişimin, Türk-Grek değişimi değil, Grek Ortodoks-Osmanlı İslam değişimi olduğunu söylüyor: "Bu değişim Anadolu Ortodoksları için vatana kavuşma değil, gurbete sürgündür."
Kayseri, Karaman, Trabzon, Sivas, Konya, Yozgat ve Ankara'da toplanan Hıristiyan Türkler trenlerle Yunanistan'a gönderiliyorlar. Yürek paralayan sahneler yaşanıyor; "Biz sizdeniz, göndermeyin" yalvarmaları, Lozan Anlaşmasının kararlılığında Ankara'ya kadar ulaşmıyor bile. İçlerinden sadece bir aileye özel bir ayrıcalık tanınıyor. Bir tek Baba Eftim ve ailesi (Erenerollar) bu zorunlu göçten muaf tutuluyor. Atatürk'ün isteği ile o dönemde TBMM'den şu özel kanun çıkarılıyor: "3 Ağustos 1924 tarihli Papa Eftim teskeresi. Papa Eftim efendinin harekat-ı milliyenin gidişatından beri Türkiye davasıyla alakadar görülmesi ve Patrikhane ile arasındaki vaziyet nazarı itibara alındığı takdirde efrad-ı ailesinin mübadeleye tabi olması düçar-ı felaket olacağı muhakkak bulunduğundan bir karar ittihazı talebini havi Dahiliyet Vekale-i Celilesinin 2.8.1340 tarih ve Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti'nin 3798 nolu teskeresi üzerine mumaileyh Papa Eftim ve ailesinin İstanbul'da yerleşmesine müsaade itası icra vekilleri heyetinin 3.8. 1340 tarihli ictimasında karargir olmuştur."
Ancak Baba Eftim'in kendi ırkdaş ve dindaşlarının gönderilmesine neden tepkisiz kaldığı da tam olarak bilinmiyor. Zaten bir süre sonra Anadolu'da Hıristiyan Türk azınlığı kalmadığı için Anadolu Türk Ortodoks Patrikliği Kayseri'den İstanbul'a taşınmak zorunda kalıyor.

Atatürk'ün üzüntüsü
"Hamdullah Suphi Tanrıöver'in Anıları"nda ismi geçen Mahmut R. Kösemihal, Hıristiyan Türklerin zorunlu göçüne ilişkin, "Biz Anadolu'nun bir miktar Hıristiyan Türk'ü ile Hıristiyan Elen'ini ayıran farkları incelemeye vakit bulamadan, mübadele, bir miktar Türk unsurunu Yunanistan'a göçtürdü.." değerlendirmesinde bulunuyor. Hamdullah Suphi'nin anılarında Celal Bayar'la aralarında geçen bir diyalog bu konuda Atatürk'ün üzgünlüğünü ortaya koyuyor: Celal Bayar bir gün Hamdullah Suphi'ye, "Bilir misin Hamdullah, Atatürk'ün son yıllarda en büyük üzüntüsü ne idi?" diye sorar. Hamdullah Suphi bilmediğini söyleyince, cevabı kendisi verir: "Anadolu'dan binlerce Hıristiyan Türk'ü göndermiş olmasıydı. Paşam yapmayın, yollamayın, bunlar özbeöz Türktür dedim. Kendisine kitaplar gönderdim, fakat dinlemedi." Yunanistan'a gönderilen Türk Hıristiyanlar Türkiye'de Rum olarak adlandırılıp mübadeleye tabi tutulurken, Yunanistan'da da "Turko Sporos-Türk tohumu" diye aşağılanarak Yunanlı olarak kabul edilmediler. Gittikleri Batı Trakya'da, biraz da Anadolu'yu hatırlamak için olsa gerek, "Karaman" adını verdikleri bir yerleşim birimi kurdular. Yunanistan'da Batı Trakya Türklerinden daha fazla horlanan ve ayrıma tabi tutulan Türk Ortodoks Hıristiyanların bir çoğunun daha sonra Avrupa'nın çeşitli ülkelerine dağıldığı biliniyor.

mehmetbaki
09-12-2008, 01:05
http://www.haber10.com/haber/145972/
MÜBADELEDE 200 BİN KİŞİ ÖLDÜ

Karakter boyutu :

17 Kasım 2008 09:25
Doç. Dr. Onur Yıldırım: Arada diplomasi vardı diye mübadele barışçıl olmadı. Büyük dramlar yaşandı. Şiddet vardı. Yaklaşık 200 bin kişi hayatını kaybetti..
Savunma Bakanı Vecdi Gönül, 10 Kasım'da "Bugün eğer Ege'de Rumlar, Türkiye'nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, acaba bugün aynı milli devlet olabilir miydi? Bu, mübadelenin ne kadar önemli olduğunu size hangi kelimelerle anlatsam bilemiyorum" dedi. Bu bir anlamda devletin, azınlıklara yönelik politikalarının itirafıydı. Yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan Ermeniler tehcire maruz kaldı, Rumlar mübadele yoluyla gönderildi. Kalanlar ise Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları gibi vahşetlerin sonunda gitmek zorunda kaldı. Bir de bu sözü söyleyenin kimliği çok önemli. Çünkü Gönül, İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı, Ankara ve İzmir Valiliği, Sayıştay Başkanlığı da yaptı. Cengiz Çandar'ın deyimiyle "devletin bir bedende cisimleşmiş hali." Peki, Gönül'ün sözleri var olan zihniyetin dışavurumu mu? Lozan Anlaşması sonrası yapılan mübadele sırasında neler yaşandı? Hem Yunanistan'a giden Rumlar hem de gelen Türkler nelere maruz kaldı? Bu değişim etnik temizlik miydi? Bunları mübadele üzerine hem Yunanistan'da hem de Türkiye'de araştırmalar yapan ODTÜ öğretim görevlisi Onur Yıldırım ile konuştuk.

GÜREL DE SÖYLEDİ

* Mübadele, etnik temizlik yöntemi mi?

Mübadele uluslararası diplomaside lanetlenmiş bir yöntem. Etnik temizliktir. Mübadeleyi telaffuz edenler bugün Filistin sorunuyla ilgili görüş belirten İsrailli aşırı sağcı gazeteciler. Birleşmiş Milletler, mübadele kavramını kesin bir şekilde topyekûn reddetmiştir. Kimse telaffuz bile etmiyor. Maalesef bizde ise bunu söylemek sıradan hal aldı. 57. Hükümet'in Bakanı Şükrü Sina Gürel de 1997'de Washington'da konferansta Karabağ'daki Azeri- Ermeni çatışmaları için mübadelenin en iyi yöntem olduğunu söyledi.

BÜYÜK BİR DRAM

* Arada iki devletin anlaşmış olması yani diplomasinin olması, masumiyet katıyor mu?

Araya diplomasinin girmiş olması buna maruz kalan ve hiçbir söz hakkı tanınmadan yerlerinden ve yurtlarından edilen kitlelerin hikâyesini önemsizleştirmiş hatta yok saymıştır. Aslında tarihe insanların değil de devletlerin gözüyle bakanların mübadeleye böyle bakması anlaşılır bir durum. "İki taraf da anlaştı barış içinde değişim yaşandı" demek absürt.

* Mübadelede şiddet yok muydu?

Aslında çok boyutlu bir dram. Özellikle belli gruplar için daha da zor. Anadolu'nun orta kısmında Karamanlar denilen 200 bin kişilik Rum grup mübadeleye son anda dahil edildiği için son derece hazırlıksız yakalandı. Onlar için büyük felaketti. Mübadele süreci resmi olarak başlamadan önce 1923'ün nisan ve mayıs aylarında Orta Anadolu ve iç kesimlerdeki Rumlar liman şehirlerine götürülmüştü; Mersin, Samsun, İzmir ve kısmi olarak da Trabzon'a. Son anda dahil edilenlere yönelik ciddi bir şiddet var. Hem mallarına yönelik hem de canlarına yönelik.

* Mübadele sırasında ölen veya öldürülen var mı?

İstanbul'daki mülteci kamplarında tutulan her 4 Rum'dan 1'i yaşamını yitiriyor. Buralara da toplama kampı demek daha doğru olur.

* Yani bir anlamda katliam...

Mübadele belli bir diplomasinin sonucunda uygulanmasına ve net bir belgeyle bu insanların nasıl bir sürece maruz kalacaklarının ortaya konmasına rağmen barışçıl şekilde gerçekleşmemiştir. Aksini söylemek her iki taraf için de haksızlık olur. Hem Anadolu'dan giden Rumlar, hem de Kuzey Yunanistan ve adalardan gelen Türkler açısından süreç acımasızdı. Büyük bir dram var. 1.5 milyon civarında Rum'dan bahsediyoruz. 200 bin civarında da can kaybı var.

Ortodoks Araplar bile gönderilmek istendi

* Ulus devletler tam da Vecdi Gönül'ün dediği gibi etnik temizlik üzerine mi kuruldu?

Etnik ve dini türdeşleştirme ulus devlet oluşum sürecinin bir parçası. Aslında bir Avrupa modeli. Özellikle 1. Dünya Savaşı sonrası Orta ve Doğu Avrupa'da farklı nüfus transfer yöntemleriyle kendini gösterdi. Azınlıklar savaş sırasında daha çok gönüllü olarak göç etti. Geride kalanlar da maalesef 2. Dünya Savaşı sonrasında aynı akıbete zorunlu maruz kaldı.

* Bizdeki etnik temizlik ne zaman başladı?

İttihatçıların azınlıklardan kurtulma çabaları Balkan Savaşları sırasında doruk noktasına ulaştı. Bulgaristan'la başarılı, Yunanistan'la da 1. Dünya Savaşı patlak verdiği için yarıda kalan iki gönüllü nüfus mübadelesi yaşandı. İttihatçıların etnik temizliği mübadele, tehcir ve yıldırma yoluyla göç ettirmek gibi bir paketten oluşuyordu. Paketten azınlıkların çoğu nasibini aldı.

* Temelinde İttihatçılık var...

Evet. Memleketi etnik türdeşleştirme İttihatçıların projesidir. Bunun temelini 1910'larda attılar. Aslında sürekliliği olan bir zihniyet. 1950'lere kadar gayet dimdik ayakta kalmış. Mübadele aslında etnik değil dini kriterli bir değişim. Yunanistan'dan gelenlere baktığımız zaman Müslüman olmayan Türk yok. Buradan gidenler arasında da Ortodoks olmayan Rum yok. Bu nedenle Ermenileri mübadelenin içine dahil etmeleri kolay oldu. Hatta 1928-29 yıllarında Mersin'deki Ortodoks Arapları mübadeleye maruz bırakma çalışması var.

Gitmeselerdi daha medeni olurduk

* Devletin, azınlıklara yönelik politikası tam olarak ne?

Yok farz etmek. İstanbul'da sınırlı kalan azınlıkları mümkün mertebe uluslararası dünyadan izole etmeye yönelik bir politika. Tecrit. Bu politikaya göre Lozan'da mübadele yaşanmasaydı 1930'lu yıllarda, 1960'larda, hatta 1974 sonrasında da gerçekleşmesi kaçınılmazdı.

* Sizce Vecdi Gönül bu sözleri neden bugün söyledi?

Bu tür mesajlar genellikle geri dönük değil ileriye dönük projeler için veriler. Ama uzun vadede 85 yıl geriye dönüp "İyi ki bunlar yaşandı, bugün türdeş bir ulus olarak barış içindeyiz" demek akıl kârı değil. "Ermeni ve Rumlar yok oldukça bizim ulus devletimiz daha sağlam temellere oturdu" diye düşünmek ise fantezi. Vecdi Gönül'ün söyledikleri aslında devlet katında azınlıklarla ilgili hakim anlayışın dışa vurulmasından başka bir şey değil.

* Ermeni ve Rumlar kalsaydı nasıl olurdu?

Ermeni ve Rumlar kalsaydı bu ülkenin beşeri sermayesi hiç şüphesiz çok yüksek olurdu. İttihatçıların baltaladığı cumhuriyet dönemi sanayileşmesi kesintiye uğramadan devam ederdi. Etnik ve dini farklılıkları demokratik şekilde çözebilmiş bir siyasi kültüre sahip olurduk. Bu siyasi kültürü özümsemiş bir toplumun sağlam bir kurumsal çerçeveyle kendi iktisadi ve sosyal gelişimini yönlendirecek kapasitesi olurdu. Cumhuriyetin modernleşme süreci daha etkin olurdu. Daha hoşgörülü, daha az fanatik vatandaş profili şekillenirdi.

* Son "Ya sev ya terk et" söylemi siyasetçilerin ağzından düşmüyor...

Böyle diyenler, terk et kısmına maruz kalan insanların yaşadıklarından haberdar değil. Az çok biliyor olsalardı söylemeden önce bir kez daha düşünürlerdi.

Rumlara da tehcir uygulanacaktı

* Mübadele üzerine araştırma yaparken neler dikkatinizi çekti?

Yerinden yurdundan edilen insanlar, yeni ülkelerinde neredeyse yoktan var olmaya çalışıyor; bazıları hiç bilmedikleri bir dili, bazıları hiç ekmedikleri bir ürünü, bazıları da hiç alışık olmadıkları yaşam biçimlerini öğrenmeye çalışıyor. Bir aile düşünün 15 ferdi var. Ama mübadeleden sonra hiç birbirini görmemişler. İki kız kardeş gördüm mübadeleden sonra hiç ayrılmamışlar, evlenmemişler.

* Mübadele, tehcirin devamı mı?

Mübadele azınlıklara yönelik imha paketinin bir parçası. Tehcir o günün şartlarında İttihatçıların yavaş yavaş başlayıp zamana yaydıkları bir süreç. Osmanlı, devam ediyor olsaydı tehcir Rumlar için de uygulanacaktı. Ama cumhuriyetin kuruluşu bunu farklı platforma taşıdı. 1910'lardaki şartlar 10 yıl devam etseydi İttihatçılar, tehcirle Ermenileri tamamen temizlerlerdi. Sonra da Rumlar buna maruz kalırdı. Çünkü mübadele sürecine Ermeniler de dahil edildi.

* Ermeniler de Yunanistan'a mı gönderildi?

Evet. Bir kısmı orada kaldı. Gerisi de oradan Avrupa, Lübnan ve Amerika'ya gitti.

* Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları bahsettiğiniz imha paketinin parçaları mı?

Mübadele, tehcir, boykot, özel vergi ihdas etme ve şiddet yoluyla yıldırma bir bütün. Devlet eliyle bir orta sınıf yaratma çabası ve milli iktisadı esas kılma anlayışı nedense hep azınlıklar pahasına oldu. Bu çabalar azınlıkları dışlamadan gerçekleştirilseydi belki de "Bunca yıldır iktisadi olarak neden bocalıyoruz" sorusunu sormamıza gerek kalmazdı. Ama Varlık Vergisi ile mübadele karşılaştırılamayacak kadar farklı. Çünkü mübadelenin bedelleri daha ağır. Varlık Vergisi'nde ise bir yıl sonra hiç olmamış gibi davranılmıştır. Ama mübadelede özellikle giden Rumlar açısından yaralar bugüne kadar sarılamadı.

* Neden Rumlarda daha ağır oldu? Şiddetle mi ilintili?

Türkiye'den giden Rumların, Yunanistan'dan gelen Türklerden farkı buradaki köklerini çok iyi bilmeleri. Anadolu'da nerede hangi şartlarda yaşadıklarını gayet iyi biliyorlar. Çünkü bu toprakların insanları. Köklerinden koparılmış olmanın acısı kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Bu da ciddi bir travma. Travma bile hafif kalıyor. Bugünün gençleri bile atalarının yaşadığı yerleri dün görmüş gibi anlatmakta. Canlı toplumsal hafıza travmatik olduğunun en büyük göstergesi.

* Gelen Türklerde neden aynı durum söz konusu değil?

Böyle bir kolektif hafızaya sahip olmak için belli bir eğitim, gelişim, sosyal ve kültürel düzeyde olmak lazım. Niğde'den giden Rumlar bile çok zengin ve kültürlüydü. Mübadele şartlarında sefil olmalarına rağmen 10 yıl sonra yeniden eski konumlarını kazanacak kadar girişimciydiler. Türkiye'ye gelen nüfusun büyük kısmı eğitimsiz, dağınıktı.

Onur Yıldırım kimdir ?

ODTÜ Tarih Bölümü'nü bitirdikten sonra, New York Eyalet Üniversitesi'nde yüksek lisans yaptı. Doktorasını Princeton Üniversitesi'nde tamamladı. ODTÜ İktisat Bölümü'nde Osmanlı, Türkiye ve Avrupa İktisat Tarihi dersleri veren Yıldırım'ın "Diplomasi ve Göç: Türk-Yunan Mübadelesinin Öteki Yüzü" adlı kitabı İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları'ndan çıktı.

Ecevit Kılıç - SABAH

mehmetbaki
09-12-2008, 01:06
http://azinlikca.blogspot.com/2008/09/karamanl-rumlar-ve-kimlik-kken.html
Ayşe Hür, Taraf gazetesinde haftada bir yazan ve bu yazılarında tarihsel olayları ve gelişmeleri resmi tarih anlayışından çok farklı, genellikle de bu anlayışa aykırı bir biçimde inceleyen bir tarihçi. Geçenlerde onun 11 Mayıs 2008 tarihli, “Türkler Mu’dan mı Ergenekon’dan mı?” başlıklı yazısını okuyordum. Hür’ün bu yazıda kullandığı şu iki cümle önce dikkatimi sonra da tepkimi çekti:


Şair/düşünür (!) İsmet Özel gibi ‘Müslüman olmayan Türk olamaz’ diyerek Ortodoks olan Gagavuzları, Sahaları ve Çuvaşları, Budist olan Tıvaları, kimi Ortodoks kimi Şamanist olan Hakasları ‘Türk’ saymayanların sayısı da az değil. Nitekim, 1923’teki mübadelede Ortodoks Karaman Türklerini bu yüzden zorla Yunanistan’a göndermiş; 1927’de Türkiye’ye göçetmek isteyen Ortodoks Gagavuz Türkleri’ni bu yüzden kabul etmemiştik.1


Yukarıdaki cümlelerde sözü edilen topluluklardan sadece Karamanlılar ve biraz da Gagavuzlar hakkında bilgim var. Karamanlılar hakkında bilgi sahibi olmamın en önemli sebebi hem ana hem de baba tarafımın Karamanlı kökenli olması. Annemin ailesi 19. yüzyılın sonlarında Ürgüp’ten, babamın ailesi de 20. yüzyılın başlarında Niğde’den, daha iyi bir hayat için, İstanbul’a göç etmişler. İstanbul’a yerleştiklerinde ana dilleri Türkçeymiş. Yunanca’yı İstanbul’da İstanbul Rum cemaatine entegre olurken öğrenmişler. Gagavuzlar ise ilginç bulduğum ve kendime yakın hissettiğim bir etnokültürel grup olduğu için son yirmi yıldır bu topluluğun yaşadıklarını yakından takip etmeye çalıştım.2


Ayşe Hür, belli ki bu iki topluluğu tartışmasız Türk olarak kabul ediyor ve hatta Karamanlıların mübadeleyle Yunanistan’a gönderilmiş olmasının, bazı Gagavuzların ise Türkiye’ye göç etmelerine izin verilmemesinin – bu iki topluluk da tartışmasız Türk olduğuna göre - yanlış birer karar olduğunu ima ediyor.


Sayın Hür aslında bu yazısında çok önemli bir sorunsala parmak basmış: Bir kişi veya bir grubun “Türk” olarak kabul edilmesi için o kişi veya grup hangi özelliklere sahip olmalıdır? Bir grubun ana dili Türkçe ise ve o grubun kültürü Anadolu Türk kültürüne benzerlikler gösteriyorsa o zaman o grubu Türk sayabilir miyiz? Saymalı mıyız? İslam dininin “Türklük” tanımında bulunması şart mıdır? Ana dili Türkçe olmayan bir grup ‘Türk” kabul edilebilir mi? Ayrıca burada “Türk” derken neyi kastediyoruz? Bir etnik grubu mu? Türkiye Cumhuriyeti’nin milletini mi? Çok-milletli bir pan-Türk topluluğunu mu?


Üstelik sadece Türkler ve Türklük için geçerli değildir bu sorular. Dünyadaki hemen her etnik grup ve etnik-temelli millet hep aynı sorularla karşı karşıya kalmış ve bunların doğurduğu sorunlarla boğuşmuştur.


Bu sorulara çelişkisiz ve her durumda geçerli bir yanıt vermek mümkün değildir. Oluşturduğumuz tanımlar veya kriterler ne kadar bilimsel ve adil ilkelere dayalı olursa olsun, sonuçta şu iki unsura çarpacak ve delinecektir: (a) Duygular (hem milli hem de milliyetçilik karşıtı duygular) ve (b) ülkeyi yönetenlerin belirlediği “milli çıkarlar”.
Bu sorunsalın son zamanlarda gittikçe önem ve değer kazanan bir boyutu daha var: Kişinin ve etnokültürel grupların kendi kimliklerini belirleme hakkı (δικαίωμα αυτοπροσδιορισμού). Kişi ve grupların kendi belirledikleri bir kimlikleri aslında her zaman vardı ama bu öz-belirlemenin bir hak olduğu, bir grubun kendi belirlemiş olduğu kimliğe devletlerin ve diğer millet ve etnokültürel grupların saygı duyması gerektiği düşüncesi nispeten yeni.


Ben bu yazımda Karamanlı Rumların kimliğini iste bu öz-belirleme boyutuna ağırlık vererek incelemeyi deneyeceğim.


Orta Anadolu’da, Kapadokya ve çevresinde, 1924 yılına kadar yaşamış olan “Karamanlides”, ana dili Türkçe olan, Türkçe’yi Yunan harfleriyle yazan bir Rum-Ortodoks topluluğu olduğu için, birçok sosyal bilimcinin ve aynı zamanda birçok Türk ve Yunan milliyetçisinin ilgisini çekmiştir. Onları “dışarıdan” inceleyenler en fazla şu soruya cevap aramışlardır: Karamanlides/Karamanlılar Rum mu, Türk mü? Bu insanlar Hellen kökenli mi, Türk kökenli mi?


Bu sorulara bilimsel açıdan kesin ve tartışma götürmez bir yanıt vermek zor, çünkü “Karamanlides” etnokültürel grubunun ilk oluştuğu veya ortaya çıktığı dönem olan 12. ve 13. yüzyıllardan kalma ve bu gruptan söz eden belge ve kaynak sayısı çok az. Ancak, o yüzyıllarda Kapadokya ve çevresinin önce Selçukluların sonra da Karamanlı beyliğinin yönetimi altında olduğunu biliyoruz. İslâmî bir toplumda kişilerin veya bir topluluğun İslâmdan Hristiyanlığa geçmesine izin verilmediğini, ama Hıristiyan topluluklarının dinlerini muhafaza ederek varlıklarını sürdürmelerine imkân tanındığını biliyoruz. Karamanlı beyliğinin Türkçe’nin resmi dil olarak ve bütün tebaa tarafından kullanılmasını amaçlayan3 dönemin diğer devletlerinden çok farklı ve katı bir dil politikası olduğunu da biliyoruz. Ayrıca, o bölgede yaşayan Rumların, Ortodoksluğun ve Yunanca’nın merkezi olan İstanbul’la ve tabii Ege kıyıları ve Yunanistan’la olan ilişkilerinin çok zayıfladığını ve zorlaştığını tahmin edebiliyoruz. Böyle bir ortamda Kapadokya Rumları’nın büyük ölçüde dilsel ve bir ölçüde de kültürel asimilasyona uğramış olması çok muhtemeldir.


Ondokuzuncu yüzyıla geldiğimizde Orta Anadolu’da kendine has Türkçesiyle kendi edebiyatını ve Yunan harflerine dayalı yazılı kültürünü geliştirmiş bir Karamanlides topluluğunu görüyoruz. Ama Karamanlides, Orta Anadolu’da, ana dili Türkçe olan tek Hıristiyan topluluk değildi. Ana dili Türkçe olan Ermeni toplulukları da vardı. Üstelik bu Ermeni toplulukları Türkçe’yi Ermeni harfleriyle yazıyorlar, Ermeni harfleriyle yazılmış Türkçe kitaplar ve gazeteler yayınlıyorlardı.4


Peki, Karamanlides kendi kimliklerini nasıl tanımlıyorlardı? Hiç kuşkusuz 19. Yüzyılın ortalarına kadar onlar için (Osmanlı yönetimi altındaki diğer topluluklarda olduğu gibi) en önemli kimlik dinî kimlikti. Kendilerini Rum-Ortodoks olarak tanımlıyorlardı. Türk komşularıyla araları genelde iyiydi. Ama Müslüman-Hıristiyan ayırımı hem onlar için hem de Türk komşuları için çok önemliydi. O nedenle bir Karamanlı Rum’un kendini -- Müslümanlığı kabul etmeden-- Türk sayması ve Türklerin de onu kendilerinden sayması mümkün değildi.


Ondokuzuncu yüzyıldan itibaren Yunan okullarının, öğretmenlerin, Yunanistan'da yayınlanmış kitapların ve Batı’ya (İstanbul’a, İzmir’e, Yunanistan’a ve Avrupa’ya) göç etmiş bazı Karamanlı Rumlar’ın etkisi ve aktif çabalarıyla, Yunan milliyetçiliği Karamanlı Rum topluluğunu da etkilemeye başlar. Dilsel ve kültürel açıdan Yunanlılaşamamış olsalar bile, kendilerini Yunanlı/Hellen olarak tanımlayan Karamanlı Rumlar’ın sayısı gittikçe artar.


1920’li yıllarda ise Karamanlı Rumlar arasında Hellenlik/Yunanlılık kimliği bütün topluluğa yayılmış olmasa bile Rumluk-Ortodoksluk kimliğiyle de sentezlenmiş olduğu için artık en baskın kimlik haline gelmiştir.


Bu dönemde Karamanlı Rumlar arasında Rumluk/Hellenlik kimliğini reddeden ve hatta bu kimliğe karşı mücadele veren bir tek organize hareket görüyoruz: Papa Eftim’in Türk Ortodoks Hareketi’ni. Karamanlı Rumlar’ın atalarının 11.yüzyılda Anadolu’ya yerleşmiş ve Hıristiyanlığı kabul etmiş Türk boyları olduğunu, dolayısıyla da Karamanlı Rumların aslında Türk olduklarını iddia eden ve bu topluluğun Yunan milleti ve devletiyle bütün bağlarının koparılması gerektiğini savunan, Papa Eftim’dir. Türk devleti Papa Eftim’i desteklemiş 1923-24’te onun bir Türk Ortodoks Patrikhanesi kurmasına da yardım etmiştir. Ancak Papa Eftim’e katılan ve bu yeni patrikhaneye tabi olmayı seçen Rumların sayısı birkaç yüzü geçmemiştir. Bu sayı sonra daha da azalmıştır.


Ne var ki, Papa Eftim’in “Karamanlı Rumlar Türk kökenlidir ve Türktür” şeklinde özetlenebilecek tezi Türkiye’de çok etkili olmuştur. Bu tezi önce Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi bazı Türkçü entellektüeller benimseyip tekrarlamış, sonra nedense bu tez sağcı olsun, solcu olsun, milliyetçi olsun, milliyetçi karşıtı olsun birçok Türkiyeli bilim insanı ve aydın tarafından kabul edilmiştir. Ayşe Hür de anlaşılıyor ki bu tezi sorgulamadan kabul edenler arasındadır.


1923-24 Nüfus Mübadelesi’yle yaklaşık 100.000 kadar olduğu tahmin edilen5 Karamanlı Rumlar Yunanistan’a gönderilmişlerdir. Bu yeni ülkelerinde Karamanlı Rumlar, ana dilleri ve kültürleri yüzünden çoğu kez hor görülmüşler, yeni komşularınca gerçek birer Yunanlı olarak kabul edilmemişler ve topluma entegre olmakta zorlanmışlardır. Ama karşılaştıkları bu horlanma onların Yunanlılık kimliğini güçlendirmiştir. Karamanlı Rumlar topluma entegre olmak için Yunanlılıklarını daha fazla vurgular olmuşlardır.


Karamanlıların hikayesinden şöyle bir genel sonuç çıkarmak mümkün: Bir etnokültürel grubun kimliğini belirlemek için yapmamız gereken dil, din, köken gibi kriterler belirleyip o grubu o kriterlere göre sınıflamak yerine, o grubun kendini nasıl gördüğünü, nasıl tanımladığını araştırmaktır. Grubun öz-tanımı, onun dışarıdan nasıl görüldüğünden ve bilimsel bazı kriterlere göre hangi kategoriye girdiğinden çok daha önemlidir. Yazımın başlarında sözünü ettiğim sorunsala da (çelişkisiz olmasa bile) en tatmin edici çözüm işte bu öz-tanıma dayalı yaklaşımla bulunabilir, sanırım.

mehmetbaki
09-12-2008, 01:48
http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt1/sayi4/sayi4pdf/hayrullahkahya_kitap.pdf

Ozellikle bu yaziyi okuyun ve bugun Ergenekon ve Turkiye'deki insanlarin arasindaki kavganin nerelere dayandigini butun yazilari okuduktan sonra iyice anlayacaksiniz...

Bizim ulkemizde hain olmak kolay.Ulkeni ve topragini ne kadar sevsende bir anda kendinle ilgili bir seyelri acikladigin icin hainlikle suclanirsin.Bu tabiiki demokrasiyi ve insana karsi saygiyi anlamamaktandir..Ben simdi acik ve netce yukardaki yazilari yazdiktan sonra su an bazi seyleri aciklamak istiyorum...

Bugun Ergenekon olayi yada Turkiye'de insanlarin biribirini dusman gormesi ve bu kadar sert goruslerin olmamasinin ana sebebleri tarihtedir.Ozellikle Osmanli tarihine gitmek gerekir.Osmanli'nin son zamanlarindaki ittihat Terakki denilen ayirimci ve ulkenin bugunku nefret etme duyugularini ortaya cikaran veozellikle etnik yapiyi bozan bu kurumu anlamak lazim.Ozellikle yahudi kokenli ve asiri ulusalci anlayista olan kisilerin Doktor Nazim ve Enver pasa gibi ulkeisne ihanete den kisileri incelemek gerekir.Bugunku dis diplomaside bu adamlarin elinde.Bunlarin torunlari su anda iktidarda ve her zaman iktidarda.Ben hukumeti kastedmiyorum...

Bugun insanlar birbirine dayanamamaktadir.Ben size kisa bir hikaye anlatacagim.Ben bazen yaziyorum.Mesela varlik vergisini koyan Turkiye Cumhuriyeti 1940'lardaki hukumeti ve Inonu'yu elestiriyorum.Ben ozellikle Ataturk'e cok saygi duyuyorum.Fakat gucunu bir noktada toplayamadi.Ataturk iyi bir liderdi ama guclu degildi.Bazen icine kapaniyordu.baioz istekleri kabul ettiremiyordu...

Ozellikle Ittihat terakki kokeninden gelen ve o dusunceleri yillarca surduren asiri uluscu yada tuhaf bir milliyetci liderler yuzunden Turkiye'deki renkli etnik yapi bozuldu.Bunla ilgili son zamanda bir suru yazi cikiyor.Ozellikle 1924 mubadelesi.Bakin o mubadelede Anadolu'daki rum ve ortodokslar Yunanistan'a gonderiliyor.Hic rumca bilmeyen ama hiristiyan olan insanlar var.Bunun yaninda gitmek istemeyanler bir yolunu bulup sahte belgelerle ve bilgilerle Turkiye'de kalmayida basariyor ve bugunku Turkiye'de torunlari olarak yasiyoruz.Ama simdi cesaretle yaziyoruz...Simdi size gonderecegim yazilarada bakin..Ozellikle yotoube'de simdi bulunan Mithat Bereket'in programindaki mubadele anlatimi cok onemli...
http://jp.youtube.com/watch?v=dIG1ogktjLw bu 5 kisim ozellikle 4.kismi dinleyin buda asagidaki...
http://jp.youtube.com/watch?v=4SMjzbHEAyE&feature=related Despina anne(nin konusmalarina bakin....

Yukardaki mubadele ile onemli bir kisim.Mubadelede gonderilen 2 milyon anadolu insani var.Bunlarin %15'si belki Greek kokenli %85'e yakini asya kokenli Bizans ordularinda gorev yapmis bati Turklerine dayandigi Ortada.Selcuklu zamaninda hacli seferlerinde bu insanlar Hacli ordularina karsi Selcuk ordusunda ve sonraki Karaman beyliginde asker ve onemli dusunce vede tuccar ureten insan olarak gorev almis kisiler ve onlarin torunlari...Turkler sadece musluman olmadi.Muslumanlik bazi Turklere ters geldi.banada simdi zaten uygun gelmiyor.Tabiiki din ortodoks oldugu icin Yunanlilar yakin gozukuyor.Bu soydan gelen Yunandan asla nefret etmez ama cokda yaklastiklari soylenilmaz.Fakat mubadelede gidenler zamanla fannatik yunan milliyetciligine yaklastilar.Yukarda yayinladigim yazilarda anlatilir. ben muslumanliga saygisiz degilim.Ama katilmiyorum ve benimsemiyorum...Birbirimize katlanmaliyiz.Burda bayramlasma yapiliyor 20 kere tanrinin adi kendi dinince aliniyor bu yanlis.Onemli olan insanlarin insanca yasamasi.Bana CHP'ninlaikligide ters geliyor.Onlar ucmus...Bakin gorun bugunde oy icin dans ediyorlar...1940'larda insanlardan varlik vergisi alan bir parti...Bugun hic bir parti demokrat degil...Turkiye asiri ulusal ve fasist bir yonetime gidiyor.AKP buyuk hatalar yapiyor ve gelecekte kendide ve kendi dusuncesine sahip insanlar belki mubadele yada tehcir olacaklar.Bunun farkinda degiller...Ulke buyuk bir ayirimin icine giriyor.Anadolunun gercek sahiplerini bu ulkeden Itthat terakki kafali insanlar kovdu.Bugun butun dis isleri bakanligi ve onemli kurumlar bu insanlardan...Bugun iktidarda muhalefette hikaye....Yukardaki yazida Vecdi Gonul bazi dusuncelerde bulunuyor Ben AKp ve zihniyetine her zaman karsiyim ama Vecdi bey cok dogru soyluyor....Turkiye'de Yunaistan ve savasta cok asiri fanatikce anlatiliyor...Yunanistan'da ayni hatalar var.Turkiye ve Turkler cok elestiriliyor.Buda buyuk hata.Ama Turkiye'de islam olmayan yada islami gerekleri yerine getirmeyenler yada baska kokenden oldugunu bugun aciklayanlar hain gozukuyor.Ben dil olarak Turkceyim ama ruhum Yunan kulturune yakin.Neden ben ulkemi birakip gideyim yada ulkemin vatandasligindan ayrilayim.Atalarim sonuna kadar burada kalabilmek icin herseyi yapmislar kalmislar.Belki kardesleri ayni kanda gelenler Yunanistan'da ama yinede birbirimizden kopmadik.Bu hainlik degil.Dun topraklarindan koparilan bir suru insan var.Onemli olan bunu anlamak.

Yillar once icanadolu'dan 200bin hiristiyan gidiyor Anadolu'dan toplam 2 milyon kisi.Bunlarin %85'si Turk menseili yada asya anadolu menseili hiristyanlar olabilir yada dilini unutmus yunanli.Ben kendimi anadolu goren ve dedesi Turkiye'de kalan ve kalmayi basaran bir kisinin torunuyum.Musluman asla degilim oyle gozuktuk ama olmadik.saygimiz her zaman muslumanliga oldu.Yahudiler ve sabetaistler gibi ulkemize hainlikte yapmadik...Ataturk ve Turkiye'ye her zaman saygi gosterdik.Atalarimiz hep Turkce konustu.Rumca az da olsa bilinir ama harfleri dedelerimiz cok iyi bilir.Yinede yunanistan'a gitmeyi istemedik.Bizimkiler sansli idi kaldik...Pisman degilim...

Turkiye'deki devlet yonetimlerini sevmedik.Ama ulkeyide terketmedik.Kimsede ya sev ya terket diyemez.Askerligimizi ve asker kokenli olarak belki Turk musluman gozukerek ordudada gorev aldik ve guneydoguda dahi ulkemiz icin canimizi ortaya koyduk.Bazi buyuklerimiz Kore ve Kibris'a dahi asker olarak gitti.Bazi buyuklerimiz orduda cok buyuk gorevlerde bulundu...Anlatilmaz buyuk bir hikaye.Dusunun dedemin kardesleri ,amca cocuklari,dayi ve hala cocuklari bugun Yunanistan'da ve Yunanli.Ve su an Turkce konusan 3.kusaklar ve 4.kusaklar var.Yinede ulke unutulmuyor.Yillar sonra onlari buldum ve su an yasadigim ulkede onlarlada bulustum.Turkiye'de buyuk sorun var.Bugun bu mubadele olmasaydi yetenekli zeki ve ulkesini seven anadolulu hiristiyanlar ulkede olsaydi ulkemiz bu kadar karisirmydi? Asla...

Ben muslumanligi hic bir zaman kabul etmedim ama asla saygisizlik yapmadim.Mubadeleye neden olan ve ozellikle turkofon olan turkce konusan hiristiyanlarin gitmesine neden olan Inonu'yu ve simdiki CHP'nin kuruculari olan kisileri asla affetmiyorum...Anadolu'nun gercek toplumlarindan biri burdan uzaklastirildi.Dinci ve asiri islamci vede gozu kor laikligide kabul etmiyorum.Bayragini seven,topragini seven bir akilla dolu milliyetcilige her zaman varim.Onemli olan butun dinlerin kardesce yasamasi.Fettulahcilar gibide gizli muslumanlik yaparak din barisi yalanlarida degil...Ben acikca soyluyorum Itthat terakki kokenli yanlislar devam ediyor.Bugun Ermeni olayi deniyor.Tabiiki balkan savasi varken Ermenilerden bazilari fanatikce davrandi vede cok yanlislari olanlar oldu ama hepsi degil.Kurtulus savasinda Yunan ordusunda gorev yapan bazi askerlerin yaptigi yanlislari butun yunan ve Ortodokslara atfetmek yanlistir...Halklarin birbirinden nefretini koruklmek yanlistir.

Bugun de gecmistede Yunanistan Turkiye'nin nufus olarak 5'te biri yada 6'tada biri kadardir...Bugun dunya agir boks sampiyonu ile boks yapindeseler arkanizda 10 kisi var sen basedersin deseler bunu goz onune alip kac kisi dovusebilir?Hic kimse...Bugun Turk ordusunun gucunu biliyorum ama Yunan ordusunuda kucuk gormek aynen Guney Dogu olayina dondurur....Bugun Kibris'ta sadece Yunanlilar haksiz demekte yanlis ve Yunanlialrinda sadece Turkler haksiz demeside yanlistir...Bugun Kibris'ta Yunan kesimindede artik sadece biz hakliyiz demeyenler var...Bugun Denktas yada Yunan kesiminde bazi siyasetcilere bakin mal varliklarina...Kibrisli rumlarda Turklerde artik hayir diyor...Bugun kibiris olayinda asiri sert milliyetci soylemleri olanlar bulunduklari tarafta mal varliklari ile gozleri kamastiriyor.Neyse fazla derine girmeyelim.

Ben asiri laikligede karsiyim asiri milliyetciligede asiri islamciligada asiri ortodokslugada...Artik gecmisi iyi bilmek gerek...Yunanlilari yada hiristiyan ortodoks kokenlileri dusman gormek yanlistir...Herkes ayni degildir.Anadolu'dan binlerce insani aglayarak gonderen kisileri affetmiyorum.Ataturk dahi Karamanli ve bazi anadolulu ortodosklarin gonderilme yanlisini Inonu'ye bildirmis bastirmis ve geri donun bu konudan demis ama Inonu denilen kisi inatla bu isi yapmis.Bu isin altinda simdiki CHP kokenli asiri laik fasist sistemini savunanlar olmus.

http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt1/sayi4/sayi4pdf/hayrullahkahya_kitap.pdf

Yukardaki yazi bilimsel bir yazi okuyun.Birde Ergenekon kismina yazmamin sebebi sudur.Sevgi Erenerol kendisi Mustakil Turk ortodoks kilisenin basin sozcusu idi.Ve bu kilisnein kurucusu papa Eftim'in torunudur.Pap Eftim karamanli hiristiyanlardan ordu kurarak ve asker alarak Yunan ordusuna karsi savasmistir.Kendisi Ataturk'un ozel izni ile Mubadelede ailesi ve kendisi Istanbul'da kalmistir.Diger butun Yunan ordusuna karsi savasan hirtisyan karamanlilar ulkeden Yunanistan'a gonderilmistir.Spiros Turkos denileerek karsilanan yani Turk tohumu olarak karsilanan bu insanlarin cektiklerini siz dusunun...Bir kelimede rumca bilmiyorlar...bakin Ermenilere herkes kizar tamam ermeni katliami olmadi bu karsilikli idi ama Ermeniler tecriti tamamiyle hepsi haketmedi.Hakaedenleri saptanir gonderilirdi.Bugun ermenilerden dusmnaca ulkemize saldiranlara tabiiki mucadele edilmeli...Ama butun ermeniler kotudur butun rumlar cocuk katilidir diyemezsiniz.Hiristiyanlar dan ozellikle anadolu ortodokslarindan insanlari kimse nefret ettirmemeli....Ben Sevgi Erenerol dedesi papa Eftim'ide hakli gormuyorum ve Sevgi haniminda hatalari oldu.Bugun anadoluda kalan 20000'ne yakin anadolu hiristiyani var ve bir tur kripto gibi kaldilar.Ozellikle ic anadoluda.Ama yardim edenler yine musluman Turk kardesleriydi.Dusunun tek kelime yunanca bilmeyen kisilerin inandigi dinden dolayi sevdigi topraklardan bir anda sokulup atilmasi ne kadar aci.Belki bizimd edemiz kaldi ama kardesleri sokulup gonderildi.iste bunu ceken bilir.Hep toplumda sessiz olmak ve kokenlerine her gun kufur edilmesi insani uzuyor.Yok yunan askeri bunu yapti...Yok Yunanlialr isgalde anadoludaki rumlarla bir oalrak cetelesip halki oldurdu....Falan filan bunlar dogru bir kismi olabilir ama butun ortodoks kokenli ve ayni dili konusan halki tamamen suclamak hatadir.Bugun Turkiye tecrit yada mubadelede gitmis insanlara tekrar vatandaslik vermelidir.Turkiye renkli olmalidir.Biz mozayipd emiyoruz birlesmis bir Turkiye olmalidir.Bugun Turkiye federasyon degil bir anda komsularindan bir cok vatandasin tekarar Turkiye katilmasindan bahsediyorum.belki hayal ama neden olamsin en azindan gidenlere Turkiye vatandasligi vererk bir tur gonul alma olmalidir.Ozellikle diyorum ulkede karsi dusunce oldum,u tecrit yada mubadele ile insanlar bugun gonderilmemeli....Ya sev ya terket diyen mantik haksiz....Kimse ulkeyi babasinin mali gibi gormemeli...Dunyada Tanrinin...Kimsenin mali degil...

Arkadas musluman olmak istemiyorum.Sevmiyorum demiyorum bana uzak...Ben Turklerin sadece musluman olduguna inanmiyorum...Bununda tarihte acik notlari var.Bu kadar Avrupa'dan ve hiristiyanlardan insanlari nefret ettirmeyin.Bugun laikim diyenlerin dedeleri ittihatcilar bunu yapti...Ya laikmisiniz islamcimisiniz en oldugunuz belli degil.Laiklik tabiiki akila olani dogru.laikligi sonuna kadar akil disi olmamak sartiyla kabul ediyorum.Dinlerede ayirimci olmamak sarti ile kabulum.Ayirmak ve siniflasmak kotu...

Yukarda bu konuyu baslatan arkadasa tesekkur ederim.Artik Turkiye'de bir seyler degismeli.Bizede kalkip burdan kufurle defol git diyen cikarsa ben bu ulkede ulkesi icin savasmis biri olarak sadece gulerim.Bugun Canakkale savaslarina bakin ve karaman kokenli hiristiyanlarin ne kadar insani gidip vatani icin savastigina ve Yunan ordusu isgal ettginde anadoluyu Turklerle birlikte savunan yada Yunanlilarla isgale katilmayan ne kadar cok ortodoks karamanlinin yada anadolulu Rum'un olduguna lutfen bakin...Bana bugun git Yunanistan'a diyenlere sunu soyluyorum ben gitsem yada benim gibiler bizleri orda kotu karsilamazlar ama Anadolu ve Anadolu halkindan ruhundan kopmak kadar kotu bir sey olamaz...Bizim ruhumuz anadoluda...Saygilar...

mehmetbaki
09-12-2008, 01:50
http://www.nette68.com/meydan/konu/209/G%C3%BCzelyurt(Gelveri)%20il%C3%A7esi%20tarihi-Aksaray

Güzelyurt(Gelveri) ilçesi tarihi-Aksaray | Kategori: İlçeler-Güzelyurt
Güzelyurt(Gelveri) ilçesi tarihi-Aksaray
Güzelyurt(Gelveri) ilçesi konum itibari ile İç Anadolu Bölgesinde,Aksaray İline bağlı şirin ve turistik bir ilçedir. Gelveri ilçesi 1965 yılında şimdiki ismi olan Güzelyurt’a çevrilmiş ve 1989 yılında Aksaray’ın il oluşu ile birlikte ilçe olmuştur.İlçemiz Aksaray iline 35 km,Niğde iline 80 km ve Nevşehir iline 70 km mesafededir.
Güzelyurt (Gelver)i’deki yaşam hakkında ilk kesin bulgular Hıristiyanlıkla beraber başlar. Ancak yörede bulunan obsidiyen ve çanak çömlek parçaları bize bu yörede yaşamın Paleolitik çağda varolduğunu kanıtlar. Eski adı Karballa, daha sonra Gelveri olan Güzelyurt, paleolitik çağdan beri insanlara yurt olmuştur. Şu andaki ilçe önemli bir neolitik (M.Ö 6500 – 5000) yerleşim merkezi üzerine kurulmuştur. Bu bölge Eti, Hitit, Pers, Kapadokya krallığı, Eski yunan, Roma, Bizans, Selçuk ve Osmanlı medeniyetlerine beşiklik yapmıştır.

M.Ö. 2000’den itibaren bölgede Hititler’in yaşadığını Güzelyurt içerisinde, Sivrihisar yolu üzerinde bulunan “Kulaklı Tepe”de iki kale kalıntısı ve “Analipsis Tepesi”’indeki kilisenin üzerinde oturduğu duvarlardan anlıyoruz. Yine Mamasun baraj gölü çevresinde Hitit yazıtları ve kabartmaları vardır.

Güzelyurt’un da içinde bulunduğu bölge M.Ö. VI. yy. da Pers İmparatorluğuna katılmıştır. Bu dönemde zaten var olan Feodal sistem daha da gelişmiş, köle satışı hızlanmış, bir yandan da bölgede Pers Ateşgedeleri görülmeye başlanmıştır. Persler, Kapadokya insanını kültürel ve dini açıdan öylesine etkilemiştir ki, Büyük İskender’ in bölgeyi işgalinde, İskendere boyun eğmeyerek Pers soylularından birini kral kabul ettiler. M.Ö. 332 yılında Kapadokya krallığını kurdular. Bu dönemde halk siyasi olaylarda da daima Persleri desteklemişlerdir.



Hititler’in çok tanrılı dinlerinden sonra, bu yıllarda ateşe tapmayı ve Tanrıya inanışı birleştiren “İpsistaryo dini” ortaya çıktı. Bu din, büyük toprak faaliyetleri arasında rağbet gördü .M.Ö. 17. yy. da bölge Roma İmparatorluğu topraklarına katıldı. Fakat kral gücündeki dini liderlerin (rahipler) yönetimi M.S. 2. yy.’ a kadar azalarak da olsa devam etmiştir.



Bu sıralarda köle durumunda bulunan halk arasında St. Paul’un bölgeye getirdiği Hıristiyanlık hızla yayılmaya başladı. Hıristiyanlık ilk yıllarda büyük tepki gördü. İmparatorluk tarafından resmi din olarak kabul edilinceye kadar bu dine inananlar, öncelikle Güzelyurt ve çevresi, Ihlara Vadisi, Peristrema Vadisi, Soğanlı gibi yerlerde saklanmışlardır.



Zaman içinde Hıristiyanlık bu bölgede de Pagan dini ve Pers kökenli geleneklerden etkilenerek yeni bir anlayışa dönüştü. Zaten tarihin başlangıcından beri çok değişik Kültür ve dinlerin geçişine sahne olan bölgede bu durum kaçınılmazdı.



Güzelyurt’lu Gregorius Teologos ve Kayserili Basilus, birlikte ortaya koydukları fikirlerle zaman içinde ortodoks mezhebinin kurucuları durumuna gelmişler, buna bağlı olarak da ilk manastır hayatı Güzelyurt’ta başlamıştır. İmparator Teodosius tarafından Güzelyurt’ta 385 yılında Gregorius Teologos adına bir de kilise yaptırılmıştır.Oğul Gregorius, 329 yılında “Arianzos” adı verilen çiftlikte doğmuştur.

VIII. ve IX. yy. larda Müslüman Araplar Bizans üzerine yaptıkları akınlar sırasında torosları, Kilikya geçidinden aşarak Melendiz ovasına iniyorlardı. Arap yol haritalarında Güzelyurt (Qualuari) Melendiz ovasında bir istasyon olarak gösterilir.

Romanın din üzerindeki baskısı, İkonoklast akım’ın başlamasına sebep olmuştur. Bu dönemde Aziz Gregorios’un ortaya koymuş olduğu dini sistem o kadar kuvvetlidir ki, bölge bu hareketten yara almadan kurtulmuş ve İkonoklast akım’a karşı olan Hıristiyan din adamlarına sığınak olmuştur.

XII. yy. da Anadolu’ya hakim olan Selçuklular, toprağı işlemeyi bilen Rumlar’ın göçünü önlemek için bazı imtiyazlar tanıdılar. Böylece Hıristiyan ve Müslüman halk bir arada yaşamaya başladılar. Belisırma’da bulunan St. Georges (Kırk Damaltı) Kilisesi buna iyi bir örnektir. Burada bulunan Fresk’de, bölgenin o dönemdeki beylerbeyi olan Basil Güyakupos, Türk kıyafetleri içinde resmedilmiş ve freskin kitabesinde Sultan II. Mesut için “çok yüksek ve çok asil bir sultan” olarak söz edilmektedir.

1470 yılında Osmanlı hakimiyetine giren Güzelyurt, bir müddet için Eratna ve Karaman beyliklerinin de toprağı olmuş, yine bu sıralarda Moğol akınlarına uğramıştır.

Osmanlı döneminde, Güzelyurt’taki hristiyan nüfus, Lozan antlaşmasına kadar, daima Selçuklular döneminde buraya yerleştirilen müslüman nüfustan fazla olmuştur. 1815 yılında yapılmış bir nüfus sayımında hristiyanların oturduğu 300

hane ve 100’den fazla kilise olduğu tespit edilmiştir. Buna karşılık, Müslümanlara ait üç cami vardır. Bu haliyle Güzelyurt, çok eskiden beri gelmekte olan ve kültürel geleneklerini sürdüren bir Rum köyüdür.





XIX. yy.’da hristiyanlar, Selçuklu döneminde daha önce bir takım ayrıcalıklara sahip olmaları ve Osmanlı zamanında kapitülasyonlardan yararlanmaları, ayrıca askere gitmemeleri sebebiyle ekonomik üstünlüğü ellerinde bulunduruyorlardı. Güzelyurt’taki Rumlar’ın büyük çoğunluğu arazinin verimsiz olması sebebiyle büyük şehirlerde iş yapmışlar ve çok zengin olmuşlardır. Bu gelirlerin memlekete aktarılması neticesinde, önemli bir dini merkez olan Güzelyurt bölge ticaretini elinde tutar hale gelmiştir.



Güzelyurt tarihi gelişmesini özellikle, Nenezili (bugün bekarlar) din bilgini Aziz Gregorios Teologos’a (4 Y.Y) borçludur. Kendisine gelveri’ yi merkez olarak seçen bu aziz Hıristiyanlığın Anadolu’ da yayılmasını sağlamıştır. O dönemde manastır yaşantısının temelini atmıştır. İleri sürdüğü fikirler daha sonra Ortodoks mezhebini ortaya çıkarmıştır. İlçe de ve Manastır vadisin de Bizans ve Osmanlı döneminden kalma, kayalara oyulmuş elliye yakın kilise vardır. Ayrıca üç yer altı şehri ve bir kaya camii bulunmaktadır. Yarı kayadan oyma, cepheleri işlemeli,yaşları 100 ile 200 yıl arasında olan Rum evleri, Kapadokya mimarisinin en güzel örneklerini teşkil etmektedir. İlçede ve yakın çevresinde bulunan tarihi eserler, Kapadokya’nın genelindeki bütün özellikleri içerirler.



Karballa Dini Okulu’nun (Otel Karballa) ilk binası 1856’da köyün Rum ahalisi tarafından inşa edilmiştir. 1913’te ikinci bina eklenmiştir. Rumların gitmesinden sonra bina , ilkokul, nahiye müdürlüğü, karakol ve sinema olarak kullanılmıştır. Güzel yurt Belediyesi ve Özel idareye ait olan bu tarihi binalar 1985 yılında İstanbul Yıldız Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Profesörü sayın İsmet Ağaryılmaz yönetiminde otel olarak restore edilmiştir.



Tarihte Güzelyurt’un önemi; Hıristiyanlığın yayılmasıyla beraber, baba ve oğul GREGORİOS ile başlar. Aziz GREGORİOS TEOLOGOS (oğul) un ortaya koyduğu fikirler yüzlerce yıl sonra Ortodoks mezhebinin ayrılmasına neden olmuştur. Ayrıca, yazmış olduğu mektuplar edebiyat tarihinin; ilk defa bu bölgede birlikte söylenen ilahiler Kilise müzik tarihinin ilk örnekleridir.



Osmanlının son dönemlerinde özel izinle para basabilecek kadar kuvvetli bir temele sahip olan bu dini sistem sonucunda, yalnızca merkezde 48 adet kilisenin varlığı saptanmıştır. 4.5 km. uzunluğundaki Manastır vadisi ise, tarihte bir manastır ve pek çok kilise ile binlerce insanı barındırmıştır. 3. veya 4. yy. larda ilk manastır yaşamının burada başlandığı söylenmektedir.



Denebilir ki; bugünkü Güzelyurt, Kapadokya bölgesi içinde – yer altı şehirleri, kaya oyma yapıları, eski Bizans stili binaları, kiliseleri, Manastır Vadisi ile – Kapadokya’nın tüm özelliklerini bir araya toplamış, tarihi ve turistlik açıdan mutlaka görülmesi gereken bir yerdir.



Güzelyurt Kapadokya Bölgesi’nin karakteristik çizgilerini taşır. Bunun en önemli belirtisi ise kaya oluşumları ile dolu olmasıdır. Turizm açısından değerlendirilebilecek önemli bir potansiyele sahip bulunması Güzelyurt’a ayrı bir özellik kazandırır. Bir yandan tarih, diğer yandan doğa burada birbirini bütünler. Kayalarda ki oyuklar Güzelyurt’un ilginç yanıdır. Bu oyuklarda yüzyıllar öncesinin izleri görülür.



Kapadokya’nın Güneybatı bölümünde yer alan Güzelyurt’taki kaya oymaların Hıristiyanlık döneminde yapıldığı belirlenmiş olmakla beraber tarihini kesin olarak söylemek mümkün değildir. Bölgede çevrenin doğal ve sosyal yapısına bağlı olarak diğer yörelerden farklı bir yerleşim kültürünün doğduğu kayaları oyarak yer altı şehirlerinin ortaya çıktığı öne sürülür. Kayaların oyulması bir söylentiye göre de IV. Yüzyılda Kayseri Başpiskoposluğu yapmış olan Saint Baslle, Atina ve İskenderiye gezilerinden sonra Hıristiyanlık için en iyi hayat yolunun şehirlerden uzakta, doğal koşullar içinde bulunduğu görüşünden hareket ederek Ürgüp çevresine yerleşmiş ve böylece kayaların oyulması önem kazanmıştır. Daha sonra çeşitli yerlerden gelen Hıristiyanlar buralara yerleşmiş ve bölge önemli bir yerleşim merkezi niteliğini kazanmıştır.



Kaya mekanlar için bir başka değerlendirmede ise farklı görüş ortaya çıkmaktadır. Buna göre VII. Ve VIII. Yüzyıllarda Hıristiyanlar arasındaki mezhep kavgası ve Arap akınları bu oyukların yapılmasına neden olmuştur. Ayrıca yapı yapmaktan daha kolay ve ekonomik olduğu için kaya mekanların yapımının 19. yüzyıla kadar sürdüğü de düşünülmektedir.



Güzelyurt ilçesinin ilk yerleşimi Aşağı mahalle’deki Ava Gregorios Theologos Kilisesi çevresindeki kaya mekanlarda yerleşim alanında yer aldı. Sonraları kaya konutların ön kısmına tonoz örtü sistemiyle yapılar eklendi. Bunun sonucu önü yapı, arkası kaya oyma olan konutlar kullanılmaya başlandı. 19. ve 20. yüzyıllarda ise yukarı mahallede kaya oymalarına konutlar inşa edildi.



Yörenin manastır vadisinde çizgi boyamalarla süslenmiş az sayıda da olsa kaya konutlar bulunmaktadır. Buradaki kaya oymalarda ön cephe yaratılarak kabartma süslemelere yer verilmiş ve bir anıtsallık elde edilmeye çalışılmıştır. Ayrıca buraya yönelik önlemlerin çok az oluşu da dikkati çekmektedir. Bu gözlemlerin sonucu olarak Güzelyurt’taki kaya mekan ve kiliselerin çoğunluğunun ikona yasağının kalkmasından sonraki dönemde veya Selçuklular zamanında yapıldığını söylemek mümkün olur.



1924 Mübadelesinden kısa bir süre önce, kilise Osmanlı Devletinden aldığı özel izinle para bastırdı. Kilisenin kontrolü ve garantisi altında 1 kuruş, ve 10 para olarak tedavüle çıkan bu paranın üzerinde Aziz Gregorius’un resmi bulunuyor; Rumların yanısıra Türkler de kullanıyorlardı. Mübadele ile Yunanistan’a giren Rumlar, Kavala yakınlarında “Nea Kalvari” adıyla yeni bir köy kurmuşlar ve Güzelyurt’taki kilisenin aynısını oraya inşa ederek, buradan götürdükleri kutsal eşyaların teşhir edildiği bir müze kurmuşlardır. Bugün, göç edenler ve hala hayatta kalanlarla onların çocuk ve torunları Güzelyurt’u ziyarete gelmekte ve bir bayram havasıyla karşılanmaktadır.



1924 yılına kadar, ilçe de Rum ve Türk nüfus bir arada yaşamışlardır. Büyük Mübadele de Rumlar, Yunanistan’ nın Kastorya ve Kozan köylerinden gelen Türklere evlerini terk etmişlerdir. İlçede mübadele 1924 yılında yapılmış ve buradan (Güzelyurt’tan) göç eden vatandaşlar Yunanistan’ın Kavala şehrine bağlı Nea Kalvari’ye yerleştirilmiştir.E.5 yolu üzerine kurulan bu yerleşim alanı tamamen Türk dili konuşmakta ve her yıl düzenli bir şekilde uluslar arası Kapadokya konferansı adı altında bir festivale ev sahipliği yapmaktadır. Her yıl olduğu gibi bu festivale 25.08.2002 yılında başta Belediye Başkanı olmak üzere 12 kişilik bir heyetle iştirak edilmiş ve ilçenin geleceği tartışmaya açılmıştır. Bu belde ve Kavla şehri ile kardeş şehir olma yoluna gidilecektir. Kalvari ilçesi ile ilişkilerimizi devlet politikası haline getirmek için çalışmaktayız. Bu konferansa başta Amerika, Japonya , İsviçre, Fransa , İngiltere, Almanya, Belçika,İtalya, Rusya ve Gagavuz ve Yunanistan’dan 150 bilim adamları ve araştırmacıları katılmıştır. Konuşmalar Türkçe Fransız’ca Yunan’ca ve İngilizce olarak çeviri yapılmakta ve Güzelyurt Belediye Başkanı da konuşmacı olarak katılmaktadır. Bu toplantıda ve konferansta Güzelyurt’un mübadelede götürülen tüm tarihi değere sahip eşyalar halen Nea Kalvari müzesinde izleyicilere sunulmaktadır.



Günümüzde ilçe halkı geçimini genellikle tarımcılık, hayvancılık, büyük şehirlerde veya yurtdışında inşaatçılık yaparak kazanmaktadır.

mehmetbaki
09-12-2008, 01:54
http://www.samsunmubadele.org.tr/duyuruarsivi.asp?Sayfa=386


Niğde Penceresi'nden Mübadele

07 Haziran 2008 Abdullah CEVDET Osmanlı Devleti, Balkan Savaşı sonrasında Avrupa'daki topraklarının neredeyse tamamına yakınını kaybederek çekilirken, geride sayıları yüz binlerle ifade edilen bir insan kitlesini bırakmak durumunda kalmıştı. Bu yüz binler Osmanlı'nın Millet-i Hakimesi iken bir anda başka bir devletin azınlıkları olmuş Müslümanlardı. Bunların 500.000 kadarı Yunanistan topraklarındaydı. Yunan tarafı bu durumu homojen bir ulus-devlet kurma amacında olumsuz bir engel olarak gördü ve bu azınlıklara yönelik özellikle Küçük Asya Yenilgisi (1919–1922) sonrasında, göç etmeleri için baskılara, yıldırma politikalarına başladı. Madalyonun diğer yüzünde ise büyük kısmı 'Küçük Asya Serüveni' sırasında Yunanistan'ı taraf bilip ayrılıkçı faaliyetlerde bulunan ve sayıları milyonu aşan Rumlar vardı. İki taraf için de olumsuz bir hâl olarak görülen bu durumun çözüme kavuşturulması ise 1923 Lozan Anlaşmasında oldu. Çözüm o güne kadar dünyada pek eşi benzeri görülmemiş bir uygulamaydı: Karşılıklı olarak Ortodoks Rumlar ile Müslümanların değişimi… 1923–1924 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi Lozan Ahali Mübadele Sözleşmesi (30 Ocak 1923) uyarınca Anadolu'da yaşayan 1,5 milyona yakın Ortodoks-Rum nüfus ile Yunanistan'da yaşayan 400.000'e yakın Müslüman yer değiştirecektir. İstanbul Rumları ile Garbi (Batı) Trakya Müslümanları mübadeleye tabi tutulmadı. Kısa bir süre sonra Balkanlardan bebekleri, çocukları, kızlı erkekli gençleri ve yaşlılarıyla yaklaşık 2 milyon insan 'müstakbel memleket'lerine doğru göç etmeye başladı. Göçmenlerin sorunlarıyla uğraşılması amacıyla, 13 Ekim 1923'te "Mübadele İmar ve İskan Vekaleti" kuruldu. Vekalet, gelecek göçmenlerin nakilleri ve iskanlarıyla ilgilenecekti. Göç, büyük oranda deniz yoluyla Anadolu'ya ardından Anadolu'nun sekiz mıntıkaya ayrılmış bölgesine taşınması sürecini kapsıyordu. Bunlar; Samsun ve çevresi; Adana ve çevresi; Malatya ve çevresi; Amasya, Tokat ve Sivas; Menteşe, Manisa, İzmir ve Develi; Çatalca, Tekirdağ, Karaman ve Niğde; Antalya; Ayvalık, Edremit ve Mersin'dir. Göç esnasında mübadillerde ciddi sağlık sorunları belirdi. Durumun kritik bir hal almasıyla Hilâl-i Ahmer (Kızılay), 1924 yılı içinde hükümetle bir protokol imzalayarak, göçmenlerin sağlık problemlerini çözmek için harekete geçti. Savaştan yeni çıkılmış bir ortamda olunduğundan mübadelede birtakım olumsuzluklar da tezahür etti. Örneğin, gelenlerin yerleştirilmesinde geldikleri yerlere benzer yerlerin tercih edilmesi gözetilmek istendiyse de bu pek mümkün olmadı. Göçmenlerin Türkiye'ye ayak basmasından sonra gelenlere devlet eliyle taşınmaz mallar dağılması konusu da bir sorun teşkil ediyordu. Türkiye'den ayrılan Rumlar, Türkiye'ye gelen mübadele göçmenlerine göre iki kat daha fazlaydı. Oysa tarım toprakları, aynı oransal dağılıma uygun değildi. Bunun nedeni, Türkiye'den ayrılan göçmen Rumların ancak yüzde 30 kadarının tarımla uğraşmakta ve ağırlıklı olarak şehirlerde yaşamakta oluşuydu. Yunanistan'dan gelen Türklerin çoğu köylerde yaşamakta ve tarım ve hayvancılıkla uğraşmaktaydı. Mübadele sonrasında ortaya çıkan bir sorun var ki günümüze dek çözüme kavuşturulmamıştır: Batı Trakya Müslüman azınlığının durumu.. Yunanistan'a bir milyonu aşkın Anadolu Rum'undan başka, Bulgaristan ve Rusya'dan 1.200.000 Rum daha geldi. Bu durum Yunanistan ekonomisine büyük zarar verdi. Buna bir de yenilginin ezikliği de eklenince durum Yunanistan için vahim bir hâl almıştır. Yunanistan bütün bu olumsuzlukların faturasını Batı Trakya'da kalan Türk-Müslüman azınlığa kesmiş ve günümüze kadar sürecek onlara karşı baskı, yıldırma politikasına başlamıştır. Niğde Penceresinden Mübadele Niğde, 1923 tarihindeki Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi sürecine tanıklık eden önemli illerden biridir. Mübadele'nin Niğde toplumsal hafızasındaki yeri, hem gelenler hem de gidenler açısından olumlu olmuştur. Mübadele öncesinde Niğde'de Türk/Müslüman ve Rum/Ortodoks gruplar son derece sükûn içinde birlikte yaşamışlardır. Öyle ki; Batı Anadolu'daki Rumlar mütareke yıllarında Patrikhane ve Yunanistan'ın kışkırtmalarıyla isyan edip çeteler oluşturarak Türk köylerine saldırılarda bulunuyorlarken Niğde'de bulunan Rumlar bu faaliyetlerin içinde bulunmamışlardır. Bu hoşgörü ortam mübadele yıllarında da sürmüştür. Hatta mübadele nedeniyle Türklerle Rumlar beraber ağlamışlar. Bu dönemde, 80 bin civarında olan Niğde nüfusunda Rumlar'ın oranı yaklaşık %30'dur. Salih Özkan'ın belirttiğine göre mübadiller Niğde'ye, İzmir üzerinden ağırlıklı olarak Selanik ve civarından gelmişlerdir. Kesendire, Poliroz, Sarışaban, Avrethisar, Nevrekop, kozana, Girebene, Kesriye, Görice, Hurpişte vs. Niğde'den yerleşilen yerler ise; Niğde, Bor, Ulukışla, Çamardı merkez ve köyleri şeklindedir. Mübadillerin sayısına ilişkin tam kesinlik söz konusu değil. Salih Özkan'ın çalışmasında geçen rakam, Niğde kaza ve köylerinde toplam 13.307 kişi şeklindedir. Ayrıca D.İ.E. rakamı 15.668, Amerikan kaynakları 15.702, McCarthy 15.671 kişi olarak belirtmişlerdir. Balkanlardan Anadolu'ya gelen Müslümanlar büyük oranda çiftçilikle geçinen kesimdi. Ancak giden Rumlar daha çok ticaretle uğraştıklarından bu durum bazı bölgelerde (arazi dağıtımı vs açısından) büyük bir sorun teşkil etmişti. Bu bakımdan Niğde şanslı bir ildi. Niğde'nin yapısı itibariyle çiftçilerin ihtiyaçlarını karşılar nitelikte olması Niğde'ye yerleşen mübadiller için olumlu olmuştur. Mübadele sonrası, mübadillere verilmiş taşınmazların daha önce Rum sahiplerinden alınmış olmaları veya işgal edilmesi sonucu bazı olumsuz durumlar doğmuştur. Niğde'de de bu vakalara örnekler var. Mahkeme ile sonuçlanan sürtüşme ve tartışmaların yanında arazi hububat dağıtımında da bazı usulsüzlükler görülmüş. Öte yandan Niğde'de de görülen bir olumsuzluk, mallarının karşılığını alamadıklarından şikâyetçi olanların olmasıdır. Beğenmedikleri için yerlerini değiştirenler olmuştur. Uyum ve dil konusunda da küçük olumsuzluklar doğmuş olduysa da Niğde bu süreci diğer bölgelere göre daha az sorunla atlatmıştır diyebiliriz. Ayrıca ilk Rum kafileleri Niğde ve Kayseri gibi İç Anadolu şehirlerinden gönderilmeye başlanmıştır. Niğde'den Yedikulu'ye Karamanlılar 1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi aslında acı dolu olayların yaşandığı bir süreçtir. Karamanlılar'ın hikayesi de bu türden. Ve İsmail Habib Sevük'ün 'Yurttan Yazılar'ında Niğde'den gidişlerine yandığı Karamanlılar kimlerdir? Artık dilimize yerleşmiş bir atasözüyle yaşayan Karamanlılar'ın Anadolu'daki tarihleri oldukça eskidir; yüzlerce yıllara dayanır varlıkları. Dinleri Hıristiyanlık olması sebebiyle Türk Hıristiyanları, Türk Ortodoksları olarak anılırlar. Kimilerince Türkleşmiş Rumlar olarak da adlandırılmışlardır. Karaman merkez olmak üzere Niğde ve civarında yaşamışlardır. Dilleri saf Türkçe'dir. İbadetlerinde dahi Türkçe'yi kullanırlar, Rumca bilenler enderdir. Tarih kitaplarında Selçuklu, Beylikler ve Fetret devirlerinde kendilerinden bahsedilir. Osmanlı devrinde ise 1453'ten sonra İstanbul'a getirilerek Yedikule civarına yerleştirilmişler. Çoğunlukla ticaretle uğraşmışlardır. Niğde'den buraya gidenler zahireci ve peynirci, Kurdonos Köyü'nden gidenler sabun tüccarı, Aravan'dan gelenler kuruyemişçi, Fertek'ten gidenler beratlı şarapçı imişler. Karamanlılar, Türk Ortodoksları kapsamına alınmalarına ve Türkçe konuşmalarına rağmen 1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi'nde Yunanistan'a gönderilen mübadillerdendir. Yunanistan'a gidenler içinde en çok zorlanan gruptur. Gittikleri yerde entegrasyon güçlüğü çekmişleridir. Türkçe dışında dil bilmediklerinden ve gelenekleri farklı olduğundan Rumlar ile anlaşmakta zorlanmışlardır. Ayrıca Yunan devleti de Karamanlılara ulusal bilinci ve Yunan dilini kazandırmak için hayli uğraşmıştır. Yerli halkta Karamanlıları 'Türklerin oğulları' şeklinde nitelendirerek, onlara karşı olumsuz muamelelerde bulunmuşlardır. Yani Karamanlıların gidişi 'acı' bir deneyimi ifade eder. Ayrıca Karamanlıların dahil edilmesi mübadelede 'ırk' değil 'din'in esas alındığının bir kanıtıdır. 80 yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen Karamanlılar, Türkiye'yi hâlâ gerçek vatanı olarak görmeye devam etti. Mübadillerin yanı sıra 2. hatta 3. Kuşak'tan akrabaları bile Niğde'ye çeşitli ziyaretler gerçekleştirerek bu hasretlerini gidermeye çalışıyorlar. Bugün Fertek'te Karamanlılardan kalmış Türkçe kitabeler bulunmaktadır. Karamanlılar hakkında son bir bilgi de mübadele sonrasında Yunanistan da halıcılığı başlatmış olmalarıdır. Sonuç: Aslında mübadele "Yunanistan adını ilk kez Balkan Savaşlarında duyduk" diyen Rumlar ile 'Evlad-ı Fatihan' iken azınlık durumuna düşmüş Balkan Müslümanlarının yer değiştirmesi sürecidir. Bu süreç sonucunda belleklerde kalanlar ise her iki ülkenin sosyo-ekonomik yapısına ve nüfus dengesine etkilerinin yanında yeniden kurulan yaşamlardır. Mübadele sonrasında Anadolu etnik ve dini yönden homojen bir görünüm kazanarak %99'u Müslüman bir ülke olmuştur. Sanayi ve ticaret alanında işgücü açığı oluşsa da milli ekonominin temeli de atılmıştır. Bu sürecin bir olumlu etkisi de gelen mübadillerin ulusa bağlı gönüllü yurttaşlar olmasıdır. Bunda devlet tarafından korunmalarının büyük etkisi olmuştur. 17.07.2008

mehmetbaki
09-12-2008, 02:09
http://www.tumgazeteler.com/?a=4348843

Mübadele Sabetay operasyonu mu?
Vecdi Gönül`ün tepkiyle karşılanan açıklamalarının ardından `mübadele` yeniden gündeme geldi.


BİRİNCİ KUŞ: Öncelikle 1453`ten beri en güçlü ve en ayrıcalıklı unsur olan ve Lozan ile kazanacakları azınlık statüsü neticesinde iyice kuvvetlenecek bulunan Rumların-ki bu arada Sabetaycılar Müslüman oldukları için azınlık statüsünden yararlanamayacaklardı- Türkiye içindeki nüfusları azaltılarak nüfuzları kırılacaktır. Nitekim bugün Türkiye`deki Rum nüfus 2 bine düşmüştür. Bu görüşe göre Lozan ile adaların verilmesi dahi bilinen birçok sebep ve Türkiye`yi istenilen güçte tutma arzusunun yanı sıra Rum nüfusun azaltılmasına yöneliktir. Bu arada Rumlar ile Yahudiler arasındaki tarihi ve onmaz husumet de bu operasyonda rol oynamıştır denmektedir.


İKİNCİ KUŞ: Vurulan ikinci kuş, mübadele ile Yunanistan sınırları içinde kalan birçok Sabetaycının Türkiye`ye sokulmasıdır. Mübadelenin başladığı yıl 1923`tür. Akabinde 29 Ekim 1923`te Türkiye`de yeni bir kazanımla Cumhuriyet ilan edilmiştir. Bu devirde Agop Martayan[Dilaçar], Moise Cohen gibi isimlerin yanı sıra karşımıza yine Ali Canib(Yöntem) ve Ziya Gökalp çıkar ve Prof. Zafer Toprak`ın deyimiyle `Selanik Milliyetçiliği` işlemeye başlar.


Mübadele olmasaydı ulus devlet kurulamaz mıydı? Mübadele Sabetaycıların nasıl bir operasyonuydu?


Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretit Üyesi Dr. Teymur Erdoğan`ın makalesi...


Uzun bir süredir 301. madde yani Türklük tartışılırken gündeme tekrar mübadele konusu geldi. Mübadele ile Türklük arasındaki bağa bir kez daha ama bu sefer derinlemesine bakmak yerinde olacak. Kısaca mübadele diye bahsedilen Lozan`da (1923) onaylanan ve 1924`ün sonuna kadar yoğunluklu yaşanan ve 1930`daki İnönü-Venizelos sözleşmesine kadar devam eden ve Mübadele Anlaşması`yla (30 Ocak 1923) başlayan Türk ve Yunan nüfus değişimidir. Pekiyi mübadeleye kimler tabi tutulmuştur?


İstanbul ve Gökçeada ile Bozcaada`da oturanlar hariç Türkiye`deki tüm Rumlar ile Batı Trakya`dakiler hariç Yunanistan`daki bütün Müslümanlar. Türkiye`den Rumlar Yunanistan`a oradan da Müslümanlar buraya `sürülmüştür`. Muaf tutulanların ise 1 Aralık 1926 Atina Anlaşması`na kadar başlarına birçok iş gelmiş, mallarına el konulmuş, haklarına tecavüz edilmiştir.


Sürülenlerin sayısına gelince rakamlar bize şunu söylüyor: Toplamda yaklaşık 1,5 milyon Rum Yunanistan`a gitmiş ve yaklaşık 500 bin Müslüman Türkiye`ye gelmiştir. Kafa sayısını bırakıp göçürtülenlerin niteliklerine baktığımızda karşımıza farklı bir tablo çıkıyor: Türkiye`den gönderilen Rumlar arasında onbinlerce Karamanlı vardır. Kimdir bunlar? İbadetlerinde, günlük yaşantılarında, hatta küfürlerinde bile Türkçe`den başka lisan kullanamayan Ortodokslar. Yunanistan`dan gelenlerinse hepsi Müslüman`dır ancak büyük kısmı Türkçe bilmemektedir. Bildikleri lisan, içinde Türkçe kelimeler bulunan diyalekt Yunanca`dır. Tam da bu noktada karşımıza incelenmesi gereken Türklük yani Türk`ün kim olduğu meselesi çıkıyor.


Karamanlılar Türk`tü


Türk tarihinin herhangi bir evresinde II. Meşrutiyet`ten önce Türk bir ırkın adı olarak anılmazken, Türk, ilk kez 1900`lu yılların hemen başında bir ırkın adı olarak geçmeye başlar. Başını Yusuf Akçura`nın çektiği `Soysopçu Türkçü` kimi yazarlara göre Türk, bir ırkın adıdır ve bunun içine Müslüman olsun veya olmasın Türk kanı taşıyan herkes girmektedir. Buna karşın başını Ziya Gökalp`ın çektiği `İslamcı Türkçü` yazarlara göreyse bütün Türkler Müslüman`dır ve Müslüman olmayan Türk değildir. O dönemin yazarları arasında bir tek Ali Canib [Yöntem] o da sadece tek bir makalesinde (Genç Kalemler, II/4, 26 Mayıs 1911) Türk`ü bir ırkın adı olarak kabul etmez ve ona göre Türk, gayet laik bir çerçeve içinde din ve kavim farkı olmaksızın aynı dili konuşanların oluşturduğu topluluktur.


Hatta`Türk olmak için `Ben Türküm!`` demek káfidir. Daha sonra Ali Canib bu görüşünü İttihad ve Terakki Partisi`nin para musluklarını açmasıyla -ki bu görüş tartışmalıdır- bir müddet hasıraltı eder ve partinin aynı zamanda genel kurul üyesi olan Ziya Gökalp`ın İslamcı Türkçü fikrine yaklaşır. 1922`de geldiği nokta itibariyle bir makalesinde `Müslümanlığı... Türklerin millî dini` olarak tarif eder (Genç Anadolu, 4, 16 Şubat 1922). Bir dönem Rus gizli servisinde dahi Türkçülüğün lideri olarak görülen ve çıkardığı Sırat-ı Müstakim dergisinde Türkçülere yer veren Arnavut asıllı Mehmed Ákif de bu yıllarda (1921) kaleme aldığı İstiklal Marşı`nda doğrudan Türk, İslam ve Müslüman kelimelerini kullanmasa da üstü örtülü biçimde `Kahraman ırkıma bir gül...` diyerek işgalcilere karşı çıkan tüm Müslümanları Türk ırkı olarak tanımlar.


Bu görüşlerin dönem üzerinde etkili olduğu şüphesizdir. Nitekim Atatürk iktidarının başındaki siyasalarda Milli Mücadele atmosferi içinde Türklük için Müslümanlığın şart koşulduğunu görüyoruz. Bunun sonucunda örneğin mübadele ile Türkçe`den başka dil bilmeyen Karamanlılar, Rum`dur ve Türk değildir diye yurtdışına göçertilirken -bunlar kendilerini ırken, lisanen ve ádeten Türk olarak tanımlıyorlardı (Anadolu`da Ortodoksluk Sadası, 1923, sayı: 14)-, Yunanistan`dan Türkçe dahi bilmeyen ama tek özellikleri Müslümanlık olanlar, Türk`tür diye ülke içine alındılar. Ayrıca Atatürk, Mübadele Anlaşması`ndan 10 gün önce (20 Ocak 1923) `fesat ve hıyanet ocağı Patrikhane`nin de Türkiye`den çıkarılarak Yunanistan`a atılması gerektiği...`ni söylüyordu (Hákimiyet-i Milliye, 20 Ocak 1923). Bu konuda hükümet başarılı olamadı ama Fener Patriği K. Arapoğlu sınır dışı edildi.


Selanik milliyetçiliği


Mübadeleyi açıklamada bu yaklaşımın yanında iki farklı görüş daha vardır: Bunlardan birincisine göre mübadele İngiltere temsilcisi Lord Curzon ve Milletler Cemiyeti`nden F. Nansen önderliğinde Avrupalı büyük güçler tarafından Türkiye`nin ve Yunanistan`ın zayıflatılması için uygulamaya konmuştur. Öyle ki her iki ülkede mübadele neticesinde sonuçları II. Dünya Savaşı`na kadar sürecek ekonomik sıkıntılar yaşanmış ve iktisaden dışa bağımlılık artmıştır.


Komplo teorisi olarak kabul edilebilecek diğer görüşe göreyse zafer mi hezimet mi, tartışması bir yana Türkiye`nin tapusu olarak kabul edilen Lozan Antlaşması`yla onaylanan mübadele, Sabetaycıların Türkiye`yi kurtarma, kurma ve yüceltme operasyonunun bir parçasıdır. Böyle düşünen yazarlara göre bir taşla iki kuş vurulmuştur:


Öncelikle 1453`ten beri en güçlü ve en ayrıcalıklı unsur olan ve Lozan ile kazanacakları azınlık statüsü neticesinde iyice kuvvetlenecek bulunan Rumların -ki bu arada Sabetaycılar Müslüman oldukları için azınlık statüsünden yararlanamayacaklardı- Türkiye içindeki nüfusları azaltılarak nüfuzları kırılacaktır. Nitekim bugün Türkiye`deki Rum nüfus 2 bine düşmüştür. Bu görüşe göre Lozan ile adaların verilmesi dahi bilinen birçok sebep ve Türkiye`yi istenilen güçte tutma arzusunun yanı sıra Rum nüfusun azaltılmasına yöneliktir. Bu arada Rumlar ile Yahudiler arasındaki tarihi ve onmaz husumet de bu operasyonda rol oynamıştır denmektedir. Vurulan ikinci kuş, mübadele ile Yunanistan sınırları içinde kalan birçok Sabetaycının Türkiye`ye sokulmasıdır. Mübadelenin başladığı yıl 1923`tür. Akabinde 29 Ekim 1923`te Türkiye`de yeni bir kazanımla Cumhuriyet ilan edilmiştir. Bu devirde Agop Martayan[Dilaçar], Moise Cohen gibi isimlerin yanı sıra karşımıza yine Ali Canib [Yöntem] ve Ziya Gökalp çıkar ve Prof. Zafer Toprak`ın deyimiyle `Selanik Milliyetçiliği` işlemeye başlar.


`Türklük laik bir idealdir`


Gökalp 1922`den beri önceki yazıları ile çelişkili biçimde hilafet aleyhine yazılar kaleme almaktadır: `Hilafet, siyasi hayatı kokuşturur` (Küçük Mecmua, 24, 27 Kasım 1922). 3 Mart 1924`e gelindiğinde hilafet, Atatürk`ün iktidarında Millet Meclisi`nin kararıyla ilga edilir. Bu arada Ali Canib birçok yerde artık: `Bizce Türklük `laik` bir idealdir... ve Türk olmak için `Ben Türküm!` demek káfidir` diye yeniden yazmaya başlar. Kısa bir süre sonra da 20 Nisan 1924 Anayasası`yla Türklük tanımı yine değişir ve `Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur...` denir (m. 88). Bu sefer Türklük dinden ve ırktan bağımsız, daraltılmış Osmanlılığa benzetilir ve Müslümanlık ile arasındaki bağ koparılır. Hatırlayalım 1876 tarihli Kanuni Esasi`de de Osmanlılık şöyle tarif edilir: `Devlet-i Osmaniye tabiyetinde bulunan efradın cümlesine, herhangi din veya mezhepten olur ise olsun bilá-istisna Osmanlı tabir olunur...` (m. 8). Kısa bir süre sonra laiklik konusunda bir ilerleme daha kaydedilir ve hem 29 Ekim 1923`te yapılan Anayasa değişikliğinde hem de 1924 Anayasası`nda korunan `Türkiye Devleti`nin dini, din-i İslam`dır...` ibaresi, 10 Nisan 1928`te değiştirilerek `...dini, din-i İslam`dır...` ibaresi çıkarılır (m. 2).


Birkaç yıl sonra da Ziya Gökalp`ın I. Dünya Savaşı yıllarında yazdığı Vatan şiirindeki `Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur` temennisi Temmuz 1932`de ezanın Türkçe okunması kararı ile gerçekleşir. Bu isimler, bu dönemde gerçekten bu kadar etkili midirler? Evet. Özellikle Ali Canib ve Ziya Gökalp, Atatürk`ün Selanik`ten kalma hem mesai, hem milletvekili olmaları hasebiyle meclis, hem sofra arkadaşlarıdır ve hem de sözleri ve nazları Atatürk`ün yanında geçmektedir. Sonuç olarak derinlemesine bakıldığında Cumhuriyet tarihinin bu kıymetli verileri bir yönden mübadelenin karanlıkta kalan yüzünü aydınlatırken bir yönden de bugün 301. maddeyi anlamamız için önemli ipuçları sunmaktadır.

mehmetbaki
09-12-2008, 02:13
Dun yapilan mubadele ve tecrit gibi butun halklari kapsayan olaylarda Turk omayan ittihatcilarin parmaklari vardi.Cumhuriyette'de cok etkili oldular.Atatruk engellemek istedi ama yapamadi.Ozellikle Dis isleri,MIT,bazi askeri unsurlar ve devletin onemli yerleri bu ksilere aittir.Muhafazakarlar,Islamcilar,Milliyetciler,sos yal demokratlarda bu kisilere karsi cok mucadele ettiler ama mucadeleler gucsuz kaldi.Ozellikle ulus devlet sisteminin nugunku kadar sert olmasinin temel sebebleri acisindan yukardaki makaleyi dikkatle okuyun....

Inonu burada cok etkin oluyor.Zaten onun ve esinin hakkinda yukardalki makalede anlatilanlar cikiyor.Ataturk zaten belli bir sure sonra Inonu'ye pek sicak davranmiyor ama is isten cikiyor.Varlik vergisini bile koyan Inonu'dur amac farklidir.Yahudilerde buna dahil olasada cogu bu isten siyrilmistir ve ozellikle sonradan musluman olan yahudi kokenliler varlik vergisine dahil olmadilar.fakat musluman olan bazi hiritisyanlar saptanarak varlik vergisine dahil oldular.Cok derin konular bunlarin acilmasi gerekli....

ali desidero
09-12-2008, 03:00
http://www.haber10.com/haber/145972/
MÜBADELEDE 200 BİN KİŞİ ÖLDÜ

Karakter boyutu :

17 Kasım 2008 09:25
Doç. Dr. Onur Yıldırım: Arada diplomasi vardı diye mübadele barışçıl olmadı. Büyük dramlar yaşandı. Şiddet vardı. Yaklaşık 200 bin kişi hayatını kaybetti..
Savunma Bakanı Vecdi Gönül, 10 Kasım'da "Bugün eğer Ege'de Rumlar, Türkiye'nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, acaba bugün aynı milli devlet olabilir miydi? Bu, mübadelenin ne kadar önemli olduğunu size hangi kelimelerle anlatsam bilemiyorum" dedi. Bu bir anlamda devletin, azınlıklara yönelik politikalarının itirafıydı. Yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan Ermeniler tehcire maruz kaldı, Rumlar mübadele yoluyla gönderildi. Kalanlar ise Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları gibi vahşetlerin sonunda gitmek zorunda kaldı. Bir de bu sözü söyleyenin kimliği çok önemli. Çünkü Gönül, İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı, Ankara ve İzmir Valiliği, Sayıştay Başkanlığı da yaptı. Cengiz Çandar'ın deyimiyle "devletin bir bedende cisimleşmiş hali." Peki, Gönül'ün sözleri var olan zihniyetin dışavurumu mu? Lozan Anlaşması sonrası yapılan mübadele sırasında neler yaşandı? Hem Yunanistan'a giden Rumlar hem de gelen Türkler nelere maruz kaldı? Bu değişim etnik temizlik miydi? Bunları mübadele üzerine hem Yunanistan'da hem de Türkiye'de araştırmalar yapan ODTÜ öğretim görevlisi Onur Yıldırım ile konuştuk.

GÜREL DE SÖYLEDİ

* Mübadele, etnik temizlik yöntemi mi?

Mübadele uluslararası diplomaside lanetlenmiş bir yöntem. Etnik temizliktir. Mübadeleyi telaffuz edenler bugün Filistin sorunuyla ilgili görüş belirten İsrailli aşırı sağcı gazeteciler. Birleşmiş Milletler, mübadele kavramını kesin bir şekilde topyekûn reddetmiştir. Kimse telaffuz bile etmiyor. Maalesef bizde ise bunu söylemek sıradan hal aldı. 57. Hükümet'in Bakanı Şükrü Sina Gürel de 1997'de Washington'da konferansta Karabağ'daki Azeri- Ermeni çatışmaları için mübadelenin en iyi yöntem olduğunu söyledi.

BÜYÜK BİR DRAM

* Arada iki devletin anlaşmış olması yani diplomasinin olması, masumiyet katıyor mu?

Araya diplomasinin girmiş olması buna maruz kalan ve hiçbir söz hakkı tanınmadan yerlerinden ve yurtlarından edilen kitlelerin hikâyesini önemsizleştirmiş hatta yok saymıştır. Aslında tarihe insanların değil de devletlerin gözüyle bakanların mübadeleye böyle bakması anlaşılır bir durum. "İki taraf da anlaştı barış içinde değişim yaşandı" demek absürt.

* Mübadelede şiddet yok muydu?

Aslında çok boyutlu bir dram. Özellikle belli gruplar için daha da zor. Anadolu'nun orta kısmında Karamanlar denilen 200 bin kişilik Rum grup mübadeleye son anda dahil edildiği için son derece hazırlıksız yakalandı. Onlar için büyük felaketti. Mübadele süreci resmi olarak başlamadan önce 1923'ün nisan ve mayıs aylarında Orta Anadolu ve iç kesimlerdeki Rumlar liman şehirlerine götürülmüştü; Mersin, Samsun, İzmir ve kısmi olarak da Trabzon'a. Son anda dahil edilenlere yönelik ciddi bir şiddet var. Hem mallarına yönelik hem de canlarına yönelik.

* Mübadele sırasında ölen veya öldürülen var mı?

İstanbul'daki mülteci kamplarında tutulan her 4 Rum'dan 1'i yaşamını yitiriyor. Buralara da toplama kampı demek daha doğru olur.

* Yani bir anlamda katliam...

Mübadele belli bir diplomasinin sonucunda uygulanmasına ve net bir belgeyle bu insanların nasıl bir sürece maruz kalacaklarının ortaya konmasına rağmen barışçıl şekilde gerçekleşmemiştir. Aksini söylemek her iki taraf için de haksızlık olur. Hem Anadolu'dan giden Rumlar, hem de Kuzey Yunanistan ve adalardan gelen Türkler açısından süreç acımasızdı. Büyük bir dram var. 1.5 milyon civarında Rum'dan bahsediyoruz. 200 bin civarında da can kaybı var.

Ortodoks Araplar bile gönderilmek istendi

* Ulus devletler tam da Vecdi Gönül'ün dediği gibi etnik temizlik üzerine mi kuruldu?

Etnik ve dini türdeşleştirme ulus devlet oluşum sürecinin bir parçası. Aslında bir Avrupa modeli. Özellikle 1. Dünya Savaşı sonrası Orta ve Doğu Avrupa'da farklı nüfus transfer yöntemleriyle kendini gösterdi. Azınlıklar savaş sırasında daha çok gönüllü olarak göç etti. Geride kalanlar da maalesef 2. Dünya Savaşı sonrasında aynı akıbete zorunlu maruz kaldı.

* Bizdeki etnik temizlik ne zaman başladı?

İttihatçıların azınlıklardan kurtulma çabaları Balkan Savaşları sırasında doruk noktasına ulaştı. Bulgaristan'la başarılı, Yunanistan'la da 1. Dünya Savaşı patlak verdiği için yarıda kalan iki gönüllü nüfus mübadelesi yaşandı. İttihatçıların etnik temizliği mübadele, tehcir ve yıldırma yoluyla göç ettirmek gibi bir paketten oluşuyordu. Paketten azınlıkların çoğu nasibini aldı.

* Temelinde İttihatçılık var...

Evet. Memleketi etnik türdeşleştirme İttihatçıların projesidir. Bunun temelini 1910'larda attılar. Aslında sürekliliği olan bir zihniyet. 1950'lere kadar gayet dimdik ayakta kalmış. Mübadele aslında etnik değil dini kriterli bir değişim. Yunanistan'dan gelenlere baktığımız zaman Müslüman olmayan Türk yok. Buradan gidenler arasında da Ortodoks olmayan Rum yok. Bu nedenle Ermenileri mübadelenin içine dahil etmeleri kolay oldu. Hatta 1928-29 yıllarında Mersin'deki Ortodoks Arapları mübadeleye maruz bırakma çalışması var.

Gitmeselerdi daha medeni olurduk

* Devletin, azınlıklara yönelik politikası tam olarak ne?

Yok farz etmek. İstanbul'da sınırlı kalan azınlıkları mümkün mertebe uluslararası dünyadan izole etmeye yönelik bir politika. Tecrit. Bu politikaya göre Lozan'da mübadele yaşanmasaydı 1930'lu yıllarda, 1960'larda, hatta 1974 sonrasında da gerçekleşmesi kaçınılmazdı.

* Sizce Vecdi Gönül bu sözleri neden bugün söyledi?

Bu tür mesajlar genellikle geri dönük değil ileriye dönük projeler için veriler. Ama uzun vadede 85 yıl geriye dönüp "İyi ki bunlar yaşandı, bugün türdeş bir ulus olarak barış içindeyiz" demek akıl kârı değil. "Ermeni ve Rumlar yok oldukça bizim ulus devletimiz daha sağlam temellere oturdu" diye düşünmek ise fantezi. Vecdi Gönül'ün söyledikleri aslında devlet katında azınlıklarla ilgili hakim anlayışın dışa vurulmasından başka bir şey değil.

* Ermeni ve Rumlar kalsaydı nasıl olurdu?

Ermeni ve Rumlar kalsaydı bu ülkenin beşeri sermayesi hiç şüphesiz çok yüksek olurdu. İttihatçıların baltaladığı cumhuriyet dönemi sanayileşmesi kesintiye uğramadan devam ederdi. Etnik ve dini farklılıkları demokratik şekilde çözebilmiş bir siyasi kültüre sahip olurduk. Bu siyasi kültürü özümsemiş bir toplumun sağlam bir kurumsal çerçeveyle kendi iktisadi ve sosyal gelişimini yönlendirecek kapasitesi olurdu. Cumhuriyetin modernleşme süreci daha etkin olurdu. Daha hoşgörülü, daha az fanatik vatandaş profili şekillenirdi.

* Son "Ya sev ya terk et" söylemi siyasetçilerin ağzından düşmüyor...

Böyle diyenler, terk et kısmına maruz kalan insanların yaşadıklarından haberdar değil. Az çok biliyor olsalardı söylemeden önce bir kez daha düşünürlerdi.

Rumlara da tehcir uygulanacaktı

* Mübadele üzerine araştırma yaparken neler dikkatinizi çekti?

Yerinden yurdundan edilen insanlar, yeni ülkelerinde neredeyse yoktan var olmaya çalışıyor; bazıları hiç bilmedikleri bir dili, bazıları hiç ekmedikleri bir ürünü, bazıları da hiç alışık olmadıkları yaşam biçimlerini öğrenmeye çalışıyor. Bir aile düşünün 15 ferdi var. Ama mübadeleden sonra hiç birbirini görmemişler. İki kız kardeş gördüm mübadeleden sonra hiç ayrılmamışlar, evlenmemişler.

* Mübadele, tehcirin devamı mı?

Mübadele azınlıklara yönelik imha paketinin bir parçası. Tehcir o günün şartlarında İttihatçıların yavaş yavaş başlayıp zamana yaydıkları bir süreç. Osmanlı, devam ediyor olsaydı tehcir Rumlar için de uygulanacaktı. Ama cumhuriyetin kuruluşu bunu farklı platforma taşıdı. 1910'lardaki şartlar 10 yıl devam etseydi İttihatçılar, tehcirle Ermenileri tamamen temizlerlerdi. Sonra da Rumlar buna maruz kalırdı. Çünkü mübadele sürecine Ermeniler de dahil edildi.

* Ermeniler de Yunanistan'a mı gönderildi?

Evet. Bir kısmı orada kaldı. Gerisi de oradan Avrupa, Lübnan ve Amerika'ya gitti.

* Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları bahsettiğiniz imha paketinin parçaları mı?

Mübadele, tehcir, boykot, özel vergi ihdas etme ve şiddet yoluyla yıldırma bir bütün. Devlet eliyle bir orta sınıf yaratma çabası ve milli iktisadı esas kılma anlayışı nedense hep azınlıklar pahasına oldu. Bu çabalar azınlıkları dışlamadan gerçekleştirilseydi belki de "Bunca yıldır iktisadi olarak neden bocalıyoruz" sorusunu sormamıza gerek kalmazdı. Ama Varlık Vergisi ile mübadele karşılaştırılamayacak kadar farklı. Çünkü mübadelenin bedelleri daha ağır. Varlık Vergisi'nde ise bir yıl sonra hiç olmamış gibi davranılmıştır. Ama mübadelede özellikle giden Rumlar açısından yaralar bugüne kadar sarılamadı.

* Neden Rumlarda daha ağır oldu? Şiddetle mi ilintili?

Türkiye'den giden Rumların, Yunanistan'dan gelen Türklerden farkı buradaki köklerini çok iyi bilmeleri. Anadolu'da nerede hangi şartlarda yaşadıklarını gayet iyi biliyorlar. Çünkü bu toprakların insanları. Köklerinden koparılmış olmanın acısı kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Bu da ciddi bir travma. Travma bile hafif kalıyor. Bugünün gençleri bile atalarının yaşadığı yerleri dün görmüş gibi anlatmakta. Canlı toplumsal hafıza travmatik olduğunun en büyük göstergesi.

* Gelen Türklerde neden aynı durum söz konusu değil?

Böyle bir kolektif hafızaya sahip olmak için belli bir eğitim, gelişim, sosyal ve kültürel düzeyde olmak lazım. Niğde'den giden Rumlar bile çok zengin ve kültürlüydü. Mübadele şartlarında sefil olmalarına rağmen 10 yıl sonra yeniden eski konumlarını kazanacak kadar girişimciydiler. Türkiye'ye gelen nüfusun büyük kısmı eğitimsiz, dağınıktı.

Onur Yıldırım kimdir ?

ODTÜ Tarih Bölümü'nü bitirdikten sonra, New York Eyalet Üniversitesi'nde yüksek lisans yaptı. Doktorasını Princeton Üniversitesi'nde tamamladı. ODTÜ İktisat Bölümü'nde Osmanlı, Türkiye ve Avrupa İktisat Tarihi dersleri veren Yıldırım'ın "Diplomasi ve Göç: Türk-Yunan Mübadelesinin Öteki Yüzü" adlı kitabı İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları'ndan çıktı.

Ecevit Kılıç - SABAH

Şu anda oturduğu yerden bu yorumları yapmak öyle kolayki. Durumu değerlendirebilmek için, o zamnın şartlarına uygun düşünmek lazım. Osmanlı coğrafyasına milliyetçiliği osmanlı getirmedi. Milliyetçilik batılılar tarafından getirildi. Balkanlardaki uluslar özellikle ruslar tarafından ayartıldı, teşvik edildi, ayaklandırıldı. Avrupalılarda, devlet yönetiminde hakim halkın dışında diğer halklardan, dinlerden, kolonilerden farklı insanların mecliste, yönetimde yer alması hayal bile edilemezken, bizim arap, ermeni, rum, boşnak vb. birçok halktan vekillerimiz, bakanlarımız vardı.

Sistem hep aynıydı. Ayaklan, başarılı olamasan bile batılıların yardımıyla osmanlıdan taviz ve sonrada bağımsızlık kopar, Türk azınlığı (veya çoğunlu-balkanlarda birçok yerde Türkler çoğunluktaydı)korkutarak, katliama tabi tutarak toprakların kov, ulus devlet yarat.

Aynı senaryoyu ermenilerle doğu anadoluda uygulamaya kalktılar ama bu sefer papaz pilav yemedi. Keşke bu trajedilerin hiçbiri olmasaydı. Ama objektif olarak duruma baktığımızda, bu süreci Türkler başlatmadı. Ağırlıklı kurbanlarıda Türkler oldu. Balkanlarda milyonlarca Türk ve müslüman azınlık, bu politikalrın kurbanı oldu.

Olmasaydı beşeri sermayemiz muhakkak daha iyi durumda olurdu. Peki başka ne olurdu? Bu konuda yazılacak, ama üstteki yazıda bahsedilmemiş çok şey var. Bu unsurlar, dış unsurlar tarafından sürekli Türkiye aleyhine kullanılacaktı. Buna itiraz edebilecek yoktur sanırım. Ayrıca işin birde ekonomik boyutu var. Türkler osmanlının yanlış politikaları yüzünden çiftçilik, memurlu, askerlik harici bieşey yapamaz hale getirilmişti. Memleketin ekonomik hayatı tamamen bu azınlıkların elindeydi. Bunlar avrupalılarında desteğiyle, ticareti, bankacılığı, üretimi tamamen ele geçirmişlerdi. Bunların arasında türklete diskriminasyon uyglnamaduğını, birbirlerini destekleyip türkleri dışarda bırakmadğını iddia eden varsa komik olur. Türkler, ekonomik aktivitelerin dışında tutulmaktaydı. Mübadele ekonomik olarak bizi zayıflatsada, devlet olarak güçlenmemize sebep olmuştur. Vede herşey ekonomi değildir.

mehmetbaki
09-12-2008, 06:49
http://www.dewforum.info/aksaray/89351-aksaray-guzelyurt-ilcesi.html
Aksaray Güzelyurt ilçesi

Günümüzde “Yüksek Kilise” olarak bilinen “ANALİPSİS TEPESİ” ve civarında çok miktarda işlenmiş obsidiyen (volkanik cam) dan işlenmiş taş baltaları ve seramik parçalara rastlanması, bölge de “Kalkolitik Çağı” İnsanının burada yaşadığını göstermektedir.

M.Ö. 2000’den itibaren bölgede Hititler’in yaşadığını Güzelyurt içerisinde, Sivrihisar yolu üzerinde bulunan “Kulaklı Tepe”de iki kale kalıntısı ve “Analipsis Tepesi”’indeki kilisenin üzerinde oturduğu duvarlardan anlıyoruz. Yine Mamasun baraj gölü çevresinde Hitit yazıtları ve kabartmaları vardır.

Güzelyurt’un da içinde bulunduğu bölge M.Ö. VI. yy. da Pers İmparatorluğuna katılmıştır. Bu dönemde zaten var olan Feodal sistem daha da gelişmiş, köle satışı hızlanmış, bir yandan da bölgede Pers Ateşgedeleri görülmeye başlanmıştır. Persler, Kapadokya insanını kültürel ve dini açıdan öylesine etkilemiştir ki, Büyük İskender’ in bölgeyi işgalinde, İskendere boyun eğmeyerek Pers soylularından birini kral kabul ettiler. M.Ö. 332 yılında Kapadokya krallığını kurdular. Bu dönemde halk siyasi olaylarda da daima Persleri desteklemişlerdir.

Hititler’in çok tanrılı dinlerinden sonra, bu yıllarda ateşe tapmayı ve Tanrıya inanışı birleştiren “İpsistaryo dini” ortaya çıktı. Bu din, büyük toprak faaliyetleri arasında rağbet gördü .M.Ö. 17. yy. da bölge Roma İmparatorluğu topraklarına katıldı. Fakat kral gücündeki dini liderlerin (rahipler) yönetimi M.S. 2. yy.’ a kadar azalarak da olsa devam etmiştir.

Bu sıralarda köle durumunda bulunan halk arasında St. Paul’un bölgeye getirdiği Hıristiyanlık hızla yayılmaya başladı. Hıristiyanlık ilk yıllarda büyük tepki gördü. İmparatorluk tarafından resmi din olarak kabul edilinceye kadar bu dine inananlar, öncelikle Güzelyurt ve çevresi, Ihlara Vadisi, Peristrema Vadisi, Soğanlı gibi yerlerde saklanmışlardır.

Zaman içinde Hıristiyanlık bu bölgede de Pagan dini ve Pers kökenli geleneklerden etkilenerek yeni bir anlayışa dönüştü. Zaten tarihin başlangıcından beri çok değişik Kültür ve dinlerin geçişine sahne olan bölgede bu durum kaçınılmazdı.

Güzelyurt’lu Gregorius Teologos ve Kayserili Basilus, birlikte ortaya koydukları fikirlerle zaman içinde ortodoks mezhebinin kurucuları durumuna gelmişler, buna bağlı olarak da ilk manastır hayatı Güzelyurt’ta başlamıştır. İmparator Teodosius tarafından Güzelyurt’ta 385 yılında Gregorius Teologos adına bir de kilise yaptırılmıştır.

Oğul Gregorius, 329 yılında “Arianzos” adı verilen çiftlikte doğmuştur.

VIII. ve IX. yy. larda Müslüman Araplar Bizans üzerine yaptıkları akınlar sırasında torosları, Kilikya geçidinden aşarak Melendiz ovasına iniyorlardı. Arap yol haritalarında Güzelyurt (Qualuari) Melendiz ovasında bir istasyon olarak gösterilir.

Romanın din üzerindeki baskısı, İkonoklast akım’ın başlamasına sebep olmuştur. Bu dönemde Aziz Gregorios’un ortaya koymuş olduğu dini sistem o kadar kuvvetlidir ki, bölge bu hareketten yara almadan kurtulmuş ve İkonoklast akım’a karşı olan Hıristiyan din adamlarına sığınak olmuştur.

XII. yy. da Anadolu’ya hakim olan Selçuklular, toprağı işlemeyiiyi bilen Rumlar’ın göçünü önlemek için bazı imtiyazlar tanıdılar. Böylece Hıristiyan ve Müslüman halk bir arada yaşamaya başladılar. Belisırma’da bulunan St. Georges (Kırk Damaltı) Kilisesi buna iyi bir örnektir. Burada bulunan Fresk’de, bölgenin o dönemdeki beylerbeyi olan Basil Güyakupos, Türk kıyafetleri içinde resmedilmiş ve freskin kitabesinde Sultan II. Mesut için “çok yüksek ve çok asil bir sultan” olarak söz edilmektedir.

1470 yılında Osmanlı hakimiyetine giren Güzelyurt, bir müddet için Eratna ve Karaman beyliklerinin de toprağı olmuş, yine bu sıralarda Moğol akınlarına uğramıştır.

Osmanlı döneminde, Güzelyurt’taki hristiyan nüfus, Lozan antlaşmasına kadar, daima Selçuklular döneminde buraya yerleştirilen müslüman nüfustan fazla olmuştur. 1815 yılında yapılmış bir nüfus sayımında hristiyanların oturduğu 300 hane ve 100’den fazla kilise olduğu tespit edilmiştir. Buna karşılık, Müslümanlara ait üç cami vardır. Bu haliyle Güzelyurt, çok eskiden beri gelmekte olan ve kültürel geleneklerini sürdüren bir Rum köyüdür.

XIX. yy.’da hristiyanlar, Selçuklu döneminde daha önce bir takım ayrıcalıklara sahip olmaları ve Osmanlı zamanında kapitülasyonlardan yararlanmaları, ayrıca askere gitmemeleri sebebiyle ekonomik üstünlüğü ellerinde bulunduruyorlardı. Güzelyurt’taki Rumlar’ın büyük çoğunluğu arazinin verimsiz olması sebebiyle büyük şehirlerde iş yapmışlar ve çok zengin olmuşlardır. Bu gelirlerin memlekete aktarılması neticesinde, önemli bir dini merkez olan Güzelyurt bölge ticaretini elinde tutar hale gelmiştir.

1924 Mübadelesinden kısa bir süre önce, kilise Osmanlı Devletinden aldığı özel izinle para bastırdı. Kilisenin kontrolü ve garantisi altında 1 kuruş, ve 10 para olarak tedavüle çıkan bu paranın üzerinde Aziz Gregorius’un resmi bulunuyor; Rumların yanısıra Türkler de kullanıyorlardı. Mübadele ile Yunanistan’a giren Rumlar, Kavala yakınlarında “Nea Kalvari” adıyla yeni bir köy kurmuşlar ve Güzelyurt’taki kilisenin aynısını oraya inşa ederek, buradan götürdükleri kutsal eşyaların teşhir edildiği bir müze kurmuşlardır. Bugün, göç edenler ve hala hayatta kalanlarla onların çocuk ve torunları Güzelyurt’u ziyarete gelmekte ve bir bayram havasıyla karşılanmaktadır.

Rumların göç etmesiyle birlikte Yunanistan’dan gelen Türk göçmenlerde Rumlardan kalan evlere yerleştirilmiştir. Güzelyurt ve civarı günümüzde çok iyi tanınan Kapadokya bölgesinin tüm özelliklerini üzerinde toplar. Manastır Vadisi, iki taraflı yüksek kayaların arasında olan su ve söğüt ağaçları, ayrıca pek çok kiliseler Ihlara Vadisi Analipsis tepesi civarındaki “Peri bacaları,Göreme, Zelve gibi Kapadokya bölgesi yüzey şekillerine iyi bir örnektir.

Jeolojik açıdan volkanik bir yapıya sahip olan Güzelyurt’da pek çok mesire yeri olabilecek olan ve güzel görüntülü yerler mevcuttur. İnşaa edilen gölet yöreye ayrı bir güzellik vermiştir.

Hasandağı eteklerinde kurulmuş bulunan Güzelyurt, klimatizm yönünden önemlidir. Deniz seviyesinden 1485 m. yüksekliktedir. Burada tam bir yayla havası hüküm sürer. Bu haliyle bölge, ileride yapılacak kış turizmi için bir konaklama merkezi de olabilecek niteliktedir.

İklim şartları Güzelyurt’ta pek çok değişik bitkinin gelişmesi için iyi bir ortam sağlar. İlkbaharla birlikte başlayan renk cümbüşü Ağustos ayına kadar devam eder. Sonbaharda ise ilçe kavaklık ve söğütlüklerin yanı sıra çeşitli meyve ağaçları ve üzüm bağlarının sararması ile bambaşka bir renge bürünür.

mehmetbaki
09-12-2008, 06:53
http://www.trakya.web.tr/yazar.asp?action=Read&aid=301
Karamanlis’in Soyu
Komşumuz Yunanistan’da genel seçimler vardı; gâlibâ oniki yıl sonra Yeni Demokrasi Partisi kazandı ve iktidâra geldi. Kaza-nan Parti’nin Başkanı yâni yeni Başbakan Kostas Karamanlis’in durumu hayli ilginç. Hani, Türk asıllı olduğu söyleniyor ya!?. Bu, aslında Yunan siyâsetindeki ilk Karamanlis değildir. Bunun amcası eski Karamanlis zamânında konu gündeme gelmemiştir de, şimdi ne olmuş-tur? diye düşünmek mümkündür. Pekiyi, Karamanlis’ler gerçekten Türk asıllı olabilirler mi? Gene biz cevaplayalım: Pekâlâ da olabilirler! Bu konuya, geçmişte bir kaç defâ değinmiştik. Ancak, o zaman asıl konu yanında bu gözden kaçmış olabilecektir. Şimdi, bir daha irde- leyip nasıl olabileceğine bakalım.

Türkler Anadolu’ya asl’olarak ve büyük kitleler hâlinde 1071 Malazgirt Savaşından sonra gelip yerleşmişlerdir. Ancak şu da bi- linmelidir ki, Anadolu’ya ilk ayak basan Türkler bunlar değildirler. Daha önce ve bundan epey bir zaman önce, küçük bâzı Türk grupla-rının Kafkaslar’dan inerek kuzey-doğu Adadolu’ya yerleştikleri anlaşılmaktadır. Bu Türkler asıllarını acaba ne kadar koruyabilmişler, ve-yâ yerli halklara karışmışlar mıdır? Bunu bilemiyoruz. Anadolu’ya Kafkaslar’dan gelen Türklere göre çok daha fazlası ise, Balkanlar’dan gelmişlerdir ve bunlar hakkındaki bilgiler daha açıktır. Anadolu Türkleri henüz Orta Asya’da yaşarlarken, günümüz Rusya’sının Avrupa’ daki güneyiyle Ukrayna’nın doğusundan önemli bir kısmı değişik isimler altındaki Türk ırkından toplulukların yurduydu. Sözümüzün bu- rasını biraz daha açalım. Türkler, gerçekte buralarda yalnız değildiler. Fakat sayıca o kadar çok o kadar çoktular ki, andığımız coğrafya-ya bu yüzden, Türk yurduydu, dememiz yanlış olmayacaktır.

Türk ırkından toplulukların biri Bulgarlar’dılar. Bulgarlar’ın güneyde yaşayanları daha sonra günümüz Bulgaristan’ına gelmiş-ler, burada Bulgar devletini kurmuşlardır. Devlet Türklerce kurulmuş olmasına rağmen, topraklar boş olmayıp İskit ve Traklar başta ol-mak üzere, bâzı başka topluluklarla meskûn bulunuyordu. Sonraki yıllarda kuzeyden gelen İslav (Slav) kitleleriyse Bulgar toplumuna sayıca egemen olmuşlardır. Sonuç itibarıyla günümüz Bulgarları İslavlaşmışlar, kültürleri içinde dillerini de kaybetmişlerdir. Volga’nın ku zeyinde kalan Bulgarlar ise, bâzıları gene Türkler olmak üzere, küçük topluluklarla karışmışlardır. Hepsinin üstüne de burada Altınordu İmparatorluğunu kuracak olan Cengiz Han torunu Batu Han önderliğindeki Moğollar geleceklerdir. Orta Asya Moğollar’ının sayıları her ne kadar idiyse, târih bunların da yüzde sekseniyle Türkler olduğunu yazmaktadır. Bulgarları bir sonuca bağlamak gerekirse, günümüz Rusya’sı içinde yer alan Kazan bölgesinde kurulu Tataristan halkı, karışmış olarak gene Bulgarların torunlarıdırlar. Artık Kazan Tatarları denilen bu toplulukta, tamâmen Moğol ve tamâmen Avrupalı tipler yanında, bu ikisi arasındaki melezlere de rastlanılmaktadır. Türk kö-künden dilleriniyse bizim anlamamız mümkün değildir. Dünyâdaki, Türkçülük (Pan Türkist) akımını başlatanlar Kazanlı bâzı aydınlardır. Bunlar Ülke’mize gelmişler, başta Yusuf Akçura’yla A. Zeki Velidi Togan olmak üzere Türkiye târihine bu sıfatlarıyla geçmişlerdir.

Aynı bölgenin Türk ırkından diğer bir topluluğuysa Kumanlar’dır. Kumral tiplerinden dolayı böyle anılan bu Türkler kendilerine Kıpçak demekteydiler. Gene aynı anlamda Ruslar’ın Polovets, Almanlar’ın Falben dedikleri Kumanlar da, yukarıda andığımız Cengiz Han tayfasının güneye yayılan kesimiyle karışmışlardır. Târihte Kırım Hanlığı diye anılan devleti kuranlar da bunlardır. Moğollarla karıştıktan sonra Ruslar’ın kendilerine yakıştırdığı Tatar adını önce benimsemeyip reddetmiş olsalar bile, sonuçta bunu kabullenmişler ve böylece anıla gelmişlerdir. Dilleri ve tiplerine gelince. Devletleri üçyüzsekiz yıl Osmanlı’ya bağlı kalmış olmakla, Türkiye Türkçesine yakın ve an-laşılabilir bir dil konuşurlar. Kırım Türkü de denilen tipleriyse Kazan Tatarlarından daha çok, Türkiye Türklerine benzerlik göstermekte-dir. Osmanlı devrinde, Rumeli’nin Türkleştirilmesi için büyük topluluklar hâlinde buralara getirilip yerleştirilmişlerdir. Gerek tip ve gerek-se kültür olarak benzerliklerinden dolayı da, Yörük ve diğer Türk unsurlarla kolayca ve tamâmen kaynaşmış, Tatar denilen adları bu sû retle artık unutulmuştur. Bunların büyük-büyük çoğunluğu Tatar asıllarını bile bilmemekte veyâ bilmek istememektedirler!

Hazarlar hâriç Avrupalı Türkler’in son grubuna Uzlarla Peçenekleri alacağız. Avrupalılar ve diğer Türklerle dövüşe-dövüşe tü-kenmiş bu son iki topluluktan daha çok Peçenekler iz bırakmışlardır. Bir ara Bosna ve çevresinde devlet kuran Peçeneklerin, günümüz Boşnaklarıyla ilgisi düşünülebilmektedir. Uzlar ve Peçenekler, Balkanlar’da Bizans’ın başına uzun süre gâile olmuşlardır. Bizans zaman-zaman savaştığı bu Türklerle barışık günler de yaşamıştır. İşte bu dönemlerde, bir kısım Uz ve Peçenekleri Balkan sınırlarına yerleştir-diği gibi, bir kısmını Anadolu’nun Kapadokya ve Karaman bölgelerinde iskân etmiştir. Barışta yerleştikleri toprağı işleyip geçinen Türk-ler, savaşta Osmanlı’nın Yeniçerileri gibi, Bizans’ın askerleri olarak orduda görev almışlardır. Alparslan, 1071’de Malazgirt’e gelip savaş düzeninde Diojen’i beklerken, karşı ordudaki Türk unsurların varlığını fark etmiştir. Bir yolunu bularak kendilerine ulaştığı Türkler’le an-laşan Alpaslan, onları kendi saflarına çekmenin yolunu da bulmuştur. Savaş’ın sonucuysa hepimizin mâlumudur.

Uzlar ve Peçenekler, Orta Anadolu’da dillerini koruyarak putperestlikten Hıristiyanlığa geçmişlerdir. Daha yoğun yaşadıkları bölgeye göre de Karamanlılar diye adlandırılmışlardır. Mevlâna döneminde, gayri Müslim yerli halktan bâzılarının kitleler hâlinde din de ğiştirip İslâm’a girdikleri hatırlardadır. Bunlardan bir kısmının Türkler olduğuna ilişkin târih kayıtları vardır. Meselâ Isparta’nın İslâmköy’ ü halkı Uz ve Peçenek Türkü yâni Karamanlıdırlar! Rumca bilmeyip Türkçe konuşan, bir kısmı öz Türkçe isimler taşıyan Hıristiyan Kara manlılar, Lozan Antlaşması hükümlerince dil ve milliyetlerine bakılmaksızın Rumlar’la birlikte Yunanistan’daki Türk ve diğer İslam unsur larla değiştirilmişlerdir. Atatürk’ün, Karamanlı uygulamasını daha sonra hatâ sayıp üzüldüğünü bilmekteyiz. Bir Karamanlı, Yunanistan’a gittikten sonra Kendisine sitem dolu bir mektup (dilekçe) yazmış ve geri dönmek istemiştir. Mektuptan son derecede duygulanan Ata-türk, bir terzi olan Karamanlı’yı geri getirtip, ölünceye kadar memleketi Afyon’da yaşamasını sağlayacaktır. İstanbul’daki Türk-Ortodoks Patrikliği de aslında Karamanlıları temsil etmektedir. Nitekim, Patrik Erenerol Karamanlı Ortodoks Hıristiyan bir Türktür.

Karamanlılar Yunanistan’a vardıklarında, yerli halk kendilerine ‘Türk Tohumu’ diyerek hakâret etmiştir. Bizim Karamanlı dedi ğimize, Yunanlılar Karamanlis demektedirler. Bu açıdan soyadı Karamanlis olan bir Yunanlı’nın, Türk ırkından bir Karamanlı olması lâzım gelir ki, târih gerçeği bilinince bunda şaşılacak bir yan olmayacaktır. Bölgenin diğer Türk unsuru olan Karamanoğulları’nı ise, yazımızın konusu Karamanlılar’la karıştırmamalıyız. Onlar Selçuklulardan olup, Orta Asya’dan göçen Türkmen (Yörük) asıllılardır.


13.04.2006

mehmetbaki
09-12-2008, 06:56
http://www.aleviweb.com/forum/showthread.php?t=25484
Karamanlı Ortodoks Türkler

Hıristiyanlık ve Türklük,yakın tarihimizde ve günümüzde, birbirine o kadar uzak mefhumlar olarak algılandı ki.. Daha "dün"e kadar Anadolu'da önemli miktarda Hıristiyan Türk topluluğunun yaşadığından, bunların Kurtuluş Savaşımıza canla başla katıldıklarından ve sonrasında başlarına gelenlerden bugünün Türkiyesinde kaç kişinin haberi var?
Onlar, Anadolu'nun değişik bölgelerine dağılmış olarak kendi hallerinde yaşarken, Batılılar Osmanlı'yı parçalayıp yutma planlarını uygulamaya koymuştu ve mutlaka Batılıların dikkatini çekmişti bu topluluk. Onlara Osmanlı'ya karşı mücadele teklifi götürmekte gecikmedi Yunanlılar. Fakat Anadolu'nun Hıristiyan Türkleri, hem de görkemli bir kongreyle, Kurtuluş Mücadelesinin yanında olduklarını beyan ettiler ve her Türk gibi İstiklal Savaşında üzerlerine düşeni fazlasıyla ifa ettiler. Sonra mı? İnönü, Lozan görüşmelerinde Türk Hıristiyanların da mübadeleye tabi tutulması kararına imza attı ve zorla trenlere bindirildiler. Büyük bir üzüntü içinde ülkeyi terketmek zorunda kaldılar.
Bu çalışmayla, çoğumuzun belki hiç bilmediği hazin ve ibretlik konuyu bir nebze olsun günışığına çıkarmak istedik. İslamiyeti tanıyıncaya kadar totemcilik, animizm(canlıcılık), şamanizm, budizm, manheizm gibi Asya kökenli (Asyatik) dinler arasında bocalayan Türkler, ilahi dinlerin gelmesiyle birlikte bu dinlerin en büyük koruyucu, savunucu ve yayıcıları oldular. Sosyolog Dr. Dursun Ayan'a göre bugün bile edebiyatımızda izleri olan Türkler'deki "Gök Tanrı" inancı onları ilahi dinlere daha yatkın kılmıştı. Göçeden Türklerin ilk önce Hıristiyanlıkla daha sonra İslam'la tanıştıklarını Harizmilere ait belgelerden anlıyoruz.

Karaman yöresinde bulunan "Binbirkilise" bu bölgenin 1922 yılına kadar Türk Hıristiyanlar için yurt edinildiğini ortaya
koyuyor. Konya, Niğde, Nevşehir, Kayseri, Ankara civarları Hıristiyan Karaman Türklerinin yaşadığı yerler. Bunun dışında bir kısmının İstanbul, İzmir ve Trabzon'da varlıklarını sürdürdüğü biliniyor. İsimleri Türk olan ve Türkçe Hıristiyan tapınış gösteren, Türkçe konuşan, Grek harflerini kullanarak Türkçe dini ve edebi eserler verip yayın yapan ancak karşılıklı değişime tabi tutularak Anadolu'dan göç ettirilen Hıristiyanlardı bunlar.
"Kavimler Kapısı-1" kitabının yazarı Hale Soysü, 1924 yılına kadar Aksaray, Ihlara Vadisi, Ürgüp, Göreme, Derinkuyu, Akşehir, Ereğli, Ermenek, İçel, Antalya ve Fethiye'de Hıristiyan Karaman Türklerinin yaşadığını belirtiyor. Evliya Çelebi, Seyahatname'sinde, "Alanya-kadim eyyamından beru Urum (Rum) keferesi bir mahallededir... Amma Urum lisanı bilmeyub, batıl Türk lisanı bilirler. Ve Antalya, dördü Urum keferesi mahallesidir. Amma keferesi asla Urumca bilmezler, Batıl Türkçe lisan üzre kelamet ederler" diyerek bölgedeki Hıristiyan azınlığın Türk kökenli olduğunun ve dillerinin de bozulmadığının altını çiziyor. Hıristiyan Türkler içinde Karamanlıların yeri ayrı bir öneme sahip. Tek kelime Rumca bilmeyen ve ibadetlerini Türkçe yapıp, yazı dilinde Grek alfabesini kullanan Karamanlılar'ın Türk soyundan geldiklerini hemen hemen tüm tarihçiler kabul ediyor.
Bazı Yunan tarihçiler hariç Hıristiyan Türkler tarih boyunca Rumlarla yani Helen-Grek-İyon kökenli insanlarla hep karıştırıldı. Oysa Rumluk, bir ırk veya ulus adı olmayıp bir imparatorluğun adıydı. Bu konuları 1932'lerde yeniden gündeme getiren Abdülkadir Baykurt Cami de İstanbulluların "Karamanlı Rum" diye özel bir ayrıma tabi tuttukları Karaman yöresindeki Hıristiyanların; Yunancayı hiç bilmediğini, Müslüman Türklerden daha temiz bir Türkçe konuştuklarını vurguluyor. 1922-1923 yılları arasında 16 sayı yayınlanan "Anadolu'da Ortodoksluk Sadası" adlı gazete, Karamanlıların Hıristiyan Türkler olduğunu ısrarla savunuyor. Prof. Dr. J. Eckmann'a göre Karamanlılar, Hıristiyanlığı benimsemiş Selçuklu Türklerinden başkası değil. Gagavuzlar üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Atanas Monof da aynı görüşe sahip olduğunu söylüyor.

Herşey Yunan işgaliyle başladı
Orta Anadolu ve Karaman bölgesi Türkleri ile Doğu Karadeniz Türkleri, daha İslamiyet gelmeden Hıristiyanlığı seçmiş Türk boyları olarak, Kurtuluş Savaşına kadar varlıklarını ve benliklerini koruyorlar. Ancak, Yunanlıların Anadolu'yu işgali, Anadolu'da yaşayan Hıristiyanların sonunu hazırlayan en önemli etkenlerden biri. Emperyalist güçlere ve Yunanistan'a karşı başlatılan Kurtuluş Savaşı, Anadolu'daki Türk kökenli ve diğer Hıristiyanların birbirinden ayrılması için tam bir turnusol kağıdı işlevi yaptı. Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara Hükümetine başvurarak, Hıristiyan Ortodoks olduklarını, ancak soyları yönünden Türk olduklarını sık sık vurgulayan Türk Hıristiyanlar, Fener Rum Patrikliğinin etkisini kırmak için kendilerine bağımsız bir kilise kurulmasını talep ettiler. 11 Nisan 1921'de Kastamonu Valisi Sami Bey, Ankara'ya gönderdiği telgrafında, "Anadolu'da bir Türk Ortodoksluğunun kurulmasını isteyen Taşköprü Rumları dilekçelerini sundu" ifadesini kullanıyor. Trabzon Ortodoks Cemaatinin Ankara Hükümetine telgraf çekerek Ankara'da bir Türk Ortodoks Patrikhanesinin kurulmasını istediği de Doç Dr. Zeki Arıkan'ın yaptığı araştırmalardan anlaşılıyor. Dr. Sabahattin Özel, Maçka Rumlarının da benzer bir girişimde bulunduklarını söylüyor: "Anadolu'da tarihen dahi müspet olduğu üzere Rum-Elenik namıyla hiç bir millet yoktur. Mevcut Rumlar yalnız asırlarca Türk Müslümanlarla birlikte yaşayan Türk Ortodokslardır."
Ne yazık ki Anadolu da rum diye yaftalanıp gitmek zorunda bırakılmışlardır.
Atatürk'ün üzüntüsü
"Hamdullah Suphi Tanrıöver'in Anıları"nda ismi geçen Mahmut R. Kösemihal, Hıristiyan Türklerin zorunlu göçüne ilişkin, "Biz Anadolu'nun bir miktar Hıristiyan Türk'ü ile Hıristiyan Elen'ini ayıran farkları incelemeye vakit bulamadan, mübadele, bir miktar Türk unsurunu Yunanistan'a göçtürdü.." değerlendirmesinde bulunuyor. Hamdullah Suphi'nin anılarında Celal Bayar'la aralarında geçen bir diyalog bu konuda Atatürk'ün üzgünlüğünü ortaya koyuyor: Celal Bayar bir gün Hamdullah Suphi'ye, "Bilir misin Hamdullah, Atatürk'ün son yıllarda en büyük üzüntüsü ne idi?" diye sorar. Hamdullah Suphi bilmediğini söyleyince, cevabı kendisi verir: "Anadolu'dan binlerce Hıristiyan Türk'ü göndermiş olmasıydı. Paşam yapmayın, yollamayın, bunlar özbeöz Türktür dedim. Kendisine kitaplar gönderdim, fakat dinlemedi." Yunanistan'a gönderilen Türk Hıristiyanlar Türkiye'de Rum olarak adlandırılıp mübadeleye tabi tutulurken, Yunanistan'da da "Turko Sporos-Türk tohumu" diye aşağılanarak Yunanlı olarak kabul edilmediler. Gittikleri Batı Trakya'da, biraz da Anadolu'yu hatırlamak için olsa gerek, "Karaman" adını verdikleri bir yerleşim birimi kurdular. Yunanistan'da Batı Trakya Türklerinden daha fazla horlanan ve ayrıma tabi tutulan Türk Ortodoks Hıristiyanların bir çoğunun daha sonra Avrupa'nın çeşitli ülkelerine dağıldığı biliniyor.

mehmetbaki
09-12-2008, 06:58
http://www.larende.com/site/page_popup.asp?dsy_id=22122
ULUSAL BASINDA KARAMAN VE KARAMANLICA DİLİ HAKKINDA ÇIKAN YAZILAR

(Hürriyet Gazetesinden alınmıştır):
"Anadolu'da yaşayan, Ortodoks olmalarına rağmen Yunanca bilmeyen ve sadece Türkçe konuşan gruba biz "Karamanlı" derdik.

Kayseri, Konya, Sivas ve Tokat taraflarında yaşayan Karamanlılar Ortodoks ama Türk idiler. Balkanlar üzerinden Anadolu'ya gönderilen Kıpçak'ların, Oğuz'ların ve Peçenekler'in soyundan geliyorlardı... Osmanlı vergi kayıtlarında Karamanlılar'ın eski Türklere mahsus adlar kullandıkları ve Aslan, Kaplan, Durmuş, Tursun, Budak, Sefer, Karaca, Karagöz, Kaya, Yağmur, Aykut, Ayvaz, Bahadır, Pazarlı, Bayram, Beyrek, Beytemür yahut Devletyar gibi isimler taşıdıkları görülürdü.

Anadilleri Türkçe olan Karamanlılar Yunanca bilmezler, dualarını bile Türkçe ederler ama Yunan alfabesini kullanırlar ve Türkçeyi Grek harfleriyle yazarlardı. 1896'da yayınlanan "Kayseria Mitropolitleri ve Mâlumat-ı Mütenevvia" isimli şiir kitabında yer alan bir dörtlük, Karamanlılar'ın bu karmaşık yapısını çok güzel anlatıyordu:

"Rum isek de Rumca bilmez, Türkçe söyleriz
Ne Türkçe yazar okuruz, ne de Rumca söyleriz
Öyle karışık yazı biçimimiz vardır
Hurufumuz Yunanice, Türkçe meram eyleriz."

Karamanlılar, Lozan Antlaşmasının imzalanmasından sonra yürürlüğe giren zorunlu mübadeleye tâbi tutuldular. Türkiye ve Yunanistan, İstanbul Rumları ile Batı Trakya Müslümanları dışında kalan bütün Rum Ortodoks ve Müslüman azınlığın karşılıklı olarak değişimine karar vermişlerdi ve bu zorunlu mübadele maddeleri Karamanlılara da uygulandı. Ortodoks Hıristiyan ama Türk olan ve neredeyse bin seneden beri Anadolu'da yaşayan onbinlerce Karamanlı, dilini bile bilmedikleri Yunanistan'a gönderildi.

Mübadeleden sonra Karamanlılar hakkında çok sayıda araştırma yapıldı ve bu araştırmalar Karamanlılar'ın Yunanlı değil Türk olduklarını yeniden gösterdi. Karamanlı'ların Türkiye'de yaşadıkları yıllarda 1854'ten mübadeleye kadar Türkçe ama Yunan harfleriyle bastıkları çok sayıda kitaplarda araştırma konusu oldu ve bu kitapların kataloğu, Yunanistan'da "Karamanlidika" adı altında ve dört ciltlik bir seri halinde yayınlandı."

(Atlas Dergisinden alınmıştır):
Aylık Coğrafya ve Keşif Dergisi Atlas'ın Ağustos 2003 tarihli sayısında sayın Gürsel Korat şöyle yazıyordu: "... Uzun zaman önce Karamanlıcayla ilgili bir yazı okurken, Pavli adında birine ait mezar taşının fotoğrafını gördüm. Bu mezar taşının üst kısmına Haydari baltası şekli işlenmişti. Altında ise Yunan harfleriyle Türkçe (Ya dost bana ziyarete mi geldin) yazıyordu. Mezar taşındaki derviş edası düşündürücüydü; bu haliyle ne Hristiyan, ne de Müslüman bir kimliğe aitti. Batıni bir kimliği ima ediyor, ancak yine de adını Havari Pavlus'tan alıyordu.

... Acaba başka yazıtlar ve mezar taşlan da var mıydı? Varsa neyi anlatıyor, hangi alfabe kullanılıyordu? Neden bu yazıya Karamanlıca denmişti? Karamanlıca adı verilen yazı dili Karamanoğullarından beri var olan bir dil miydi? Karamanoğlu Mehmet Bey'in Türkçe konuşma zorunluluğu getiren fermanı ile bu yazı dili arasında bir ilişki olduğu söylenebilir miydi?

Araştırmalarımdan çıkan sonuç, Karamanoğullarının hiçbir biçimde, Karamanlıca dediğimiz Yunan harfi Türkçe yazıyla bağının olmadığıdır.

... Karamanoğulları 1466’da yıkılıncaya kadar, Osmanlı tahtında veraset nedeniyle hak iddia eden, çok büyük tartışmaların ortasında ayakta kalabilen, siyaset bakımından Osmanlı’ya karşı ne varsa onunla işbirliği yapan, Selçuklu, Ermeni ve Moğol Devletlerine duyduğu tepki nedeniyle biraz içe kapanık duran ilginç bir devletti.
Karamanlıca, Karamanlıların hüküm sürdüğü bu coğrafyada Osmanlıların egemenlik döneminde ortaya çıktı. Bölgede bununla ilgili pek çok kitabe ve mezar taşı var.
Bununla birlikte Karamanlıca’nın Osmanlı’dan önce geliştiğini gösteren tek bir örnek bile yok. Osmanlılar 1466’da yıktıkları Karaman Beyliğini, Karaman Beylerbeyliği yaptıkları için bölgede ortaya çıkan yazı biçimlere, bölgenin adına bağlı olarak Karamanlıca denildi. Eldeki belgeler Karamanlıca’nın, Karaman Beyliği’nin yıkılmasından yaklaşık elli yıl sonra ortaya çıktığını gösteriyor.

... Karamanlıca en basit tanımıyla 16. yüzyıldan 20. yüzyıl başına kadar Yunan alfabesi kullanılarak yazılan Türkçe’dir. Konuşma dilinin fonetik özellikleri erken dönemde Orta Anadolu lehçesiyle, geç dönemde ise Osmanlıcaya benzeşir. Aslında bu yazı dili tümüyle Yunan harflerine dayanmaz. Latin ve Kiril harfleri de zaman zaman göze çarpar. Karamanlıca’nın Yunanca’nın bir lehçesi olduğu iddiası temelsiz, Yunan kültürü ne ait olduğu dayanaksızdır. Çünkü bu yazıyı Türkçe bilen bir Yunan bile okumayabilir. Sekiz yüz yıl Arap harfleriyle yazan Türklerin kültürü nasıl Arap kültürü olmuyorsa, dört yüz yıl boyunca Yunan harfleriyle Türkçe yazmış Hıristiyanların kültürü de Yunan kültürünün mali olamaz.

... Karamanlıca’da yazım birliği yoktur. Bölgeden bölgeye harf stilleri değişebilir veya yalnızca bir bölgede kullanılan harfe rastlanabilir.

... Yunan harfleriyle yazılan Türkçe; Karamanlıca Rumlar mübadeleyle Yunanistan’a göçünce bu dilde yaşayan kültür de Anadolu’dan silindi.”

(Hürriyet Gazetesinden alınmıştır):
“Rumlar, yani Doğu Romalılar, Yunanlı değil. Anadolu ve Trakya’nın en eski sakinleri. 6. yüzyıldan sonra Bizans’ın Yunancayı resmi dil olarak kabul etmesinden sonra farklı bir Grekçe konuşmaya başladılar. Aralarında, hiç Rumca —Yunanca bilmeyenler de vardı. Onlara “Karamanlı” deniliyor. Onlar Hıristiyanlığı seçmiş olan özbe öz Türkler. Ama mübadelede yaklaşık 200 bin Karamanlı da Rum sayılarak Egenin karşı kıyısına gönderildi.

Rumlar kendilerinin Likyalıların, Frigyalıların, Kayralıların, Lidyalıların, Truvalıların çocukları olduğunu söylüyor. Çoğu tarih kitabı da bu tezi doğruluyor. İstanbullu, Sakız Adah, Kapadokyalı, Kayserili, Gökçeadalı, Kastamonulu, Bozcaadalı, Muğlalı, Konyalı, Nevşehirliler. Yani hiçbir Yunanistan’dan buraya getirilip yerleştirilmemiş.

Balıklı Rum Hastanesi Vakfı Başkam Dimitri Karayani; biz de tıpkı sizin gibi, öz be öz bu toprakların evladı olan Rumlarız.”

(Hürriyet Gazetesinden alınmıştır):
“... Matmazel Evseviya Adasoğlu hanımefendi (91) Rum cemaatinin halen yayınını sürdüren iki gazetesinden biri olan Apoyevmatini’nin (Öğleden Sonra) sahibi. Babası Nevşehirli, annesi Kayserili: Babam İstanbul’a gelinceye kadar Rumca bilmezmiş, annem de ölene kadar Rumca konuşmadı. Çünkü biz Karamanlıyız. Yani köküne kadar Türküz. Biz Rumca'yı yabancı bir lisan gibi öğrendik. Ama Ortodoks Hristiyan olduğumuz için Rum cemati üyesi kabul edilmişiz. Rum alfabesiyle ilk Türkçe romanı yazan bizim soyumuzdan geliyor. Akrabalarımız mübadele döneminde ağlayarak gitmek zorunda kaldılar. Çok mutsuz oldular. Çocuklarına "Türk dölü" diye küfür edilirmiş. Burada da "Rum dölü" diyorlardı bize."

(Aktüel Dergisinin "İstanbul'un Son Domuz Kasabı" adlı haberinden alınmıştır):
"... Şehirdeki son domuz kasabı olan Lazari Kozmaoğlu şikâyetçi; elli yıl öncesine göre İstanbul'un artık çok değiştiğini söyleyen Kozmaoğlu sorunun sadece cemaat olarak sayılarının azalması olmadığını, İstanbul'un kimliğini kaybetme noktasına geldiğini söylüyor. "Ben buraya sonradan gelenlerden çok daha fazla Anadoluluyum." diyor."

32 yıldır Dolapdere'deki küçük dükkanında hizmet veren Lazari Kozmaoğlu, artık işlerinin eskisi gibi olmadığını söylüyor. Bunun nedeni olarak da şehirdeki gayrimüslim nüfusun her geçen sene biraz daha azalmasını gösteriyor.

... Türkiye'de kendilerinin zaman zaman dışlandıklarını, bunu hissettikleri içinde çok üzüldüklerini söyleyen Kozmaoğlu aynı şekilde Avrupa'ya gittiklerinde de Türk oldukları için hor görüldüklerini anlatırken, bunu akıl almaz bir şey olduğunu söylüyor. "Biz Türkiye'de Hristiyan olduğumuz için bazen hor görülüyoruz. Avrupa'ya gittiğimizde de Türkiye kimliği taşıdığımız için hor görülüyoruz. Adam bakmıyor ki dinine. Pasaportumuza baktığında ülkeyi görüyor adam. Biz de her yerde gümbürtüye gitmiş oluyoruz. "Nereden geliyorsun, Yunan mısın?" diye soruyorlar. Benim Yunanla ne işim olur. Benim ecdadım iki bin senedir Anadolu'da yaşamış. Bir yerden gelmemişiz biz, Anadolu'nun has evladıyız biz... Ben zaten Türküm, benim kimseden farkım yok ki. O İslam, ben Hristiyanım. Ben Karamanlıyım. Hakiki Türk benim yani."

(İslam Ansiklopedisinden alınmıştır.):
"Karaman ahalisinin ekseriyeti Türk idi. Hâttâ Karamanlılar, daha doğrusu Rum Ortodoks kilisesine bağlı olan Türkler Rumca bilmezlerdi; Yunan harflerini kullanarak Türkçe yazarlardı. Hâttâ bu tarzda İstanbul'da yayınlanan gazeteleri de vardı. 1919 - 1923 İstiklâl Mücadelesinde Karamanlılar milli hükümetin himayesi ile İstanbul Rum Patrikhanesinden ayrılmışlar ve bir müddet kendi Patrikhanelerinin idaresinde bulunmuşlardır."

Ulusal bir televizyon kanalında:
Barış Manço'nun aramızdan ayrıldığı günlerde (bizzat şahit olduğum) Barış'ın üvey babası şöyle diyordu: "Barış'ın dedeleri, Osmanlı Karaman'dan Yugoslavya taraflarına da sürüldü. Aile andaç olarak Osmanlı'nın (Os)'u, Karaman'ın (man)'ını almış ve (Osmanço) olarak anılmışlar."

(Sabah Gazetesinden alınmıştır):
"Mezartaşlarına "Allah rahmet eylesin" ve "Ya dost, bana ziyarete mi geldin" yazan Hristiyanlar... Arap harfli Osmanlıcayla XVI. Yüzyıldan XX. Yüzyıla kadar yan yana yaşayan bir dil... Yunan harfleriyle yazılan Türkçe, Rumlar mübadeleyle Yunanistan'a göçünce Karamanlıca ve bu dilde yaşayan kültür de Anadolu'dan silindi."

mehmetbaki
09-12-2008, 07:01
http://arsiv.sabah.com.tr/2004/08/08/cpsabah/yaz1034-20-120-20040620-102.html

Karamanlıca konuşan Karamanlılar'ın köyünde

Ürgüp Meydanı'nın hemen yanı başındaki tarihi hamamın üzerindeki yazıyı "işte
Karamanlıca" diye gösterdi Gürsel Korat...
Can Yayınları'nın Kapadokya
Edebiyat Kültür
Günleri kapsamındaki "Kapadokya'daki Halklar" adlı konuşmasında konuyu daha da derinleştirdi...
Bir mezar taşının üstündeki eski Yunan alfabesiyle yazılmış "Allah Rahmet Eylesin" ibaresini de daha sonra gördüm...
H H H
Karamanlıca...
Karamanlıca, Ortodoks Hıristiyanlar'ın konuştuğu Türk ağzı...
Bazı kaynaklara göre Karamanlıca konu- şanlar Türkleşmiş Rumlar...
Bazılarına göre ise Selçuklular döneminde Bizans'la yakın ilişki sonucunda Hıristiyanlığı benimsemiş Türkler...
Karamanlılar bazı değişiklikler ile Yunan alfabesi kullanmışlar...
18. yüzyıldan itibaren Karamanlıca dilinde bir çok da eser yayınlanmış...
H H H
Karamanlılar 1256 ila 1458 arasında Orta Anadolu'nun güney kesiminde egemen olmuş Türkmen beyliği...
Daha sonra Karamanlılar Osmanlı'ya bağlanmış... Karaman Eyaleti Osmanlı'nın önemli bir bölgesi olmuş...
Karaman Eyaleti'nin tarihçesinde şöyle bir cümle var:
"Osmanlılar'ın en önemli eyaletlerinden olan Karaman Eyaleti'deki halkın bir bölümünü oluşturan Karamanlılar'ın Hıristiyanlaşmış Türk ya da Türkleşmiş Rum oldukları sanılır. Bunların çoğu sonradan İstanbul'a göç ettirildi."
H H H
Yunan alfabesi kullanarak Türkçe yazmak Karamanlıca'yı oluşturuyor...
Ancak, Karamanlılar önceleri Farsça konuşurmuş... Karamanlılar'ın Türkçe konuşması Şemseddin Mehmed Bey (1261-??) yıllarına rastlıyor...
Karamanlılar Farsça'dan Türkçe'ye dönüyorlar, bir kısmı da Türkçe'yi Yunan alfabesiyle yazıyor ve Karamanlıca oluşuyor...
Karamanlıca konuşanların kim olduklarını en iyi Ürgüp'e bağlı Mustafa Kemal Köyü'nde görüyorsunuz...
O köy, vaktiyle Karamanlıca konuşanların köyü imiş...
Otobüsten inmeden önce bu hikayenin tümünü Saadet'ten dinliyoruz...
Sonra köyü dolaşmaya koyuluyoruz... H H H
Mustafa Kemal Köyü karakteristik özelliklerini yitirmemiş farklı bir köy... Geniş mekanların ince bir üslupla estetik renklerle bezenmiş olduğunu görüyorsunuz.
Yapıların mimarisi, kısacası üslubu farklı...
Köyün içlerinde dolanırken, eskilerden kalma bir koca konağın üstünde Selçuklu Kartalı'nı görüyoruz...



Kendilerini Selçuklu'nun devamı sayan Karamanlılar'dan gelen birinin evi bu...
H H H
Dillerin kaybolması hazin bir hikaye... Anlatıldığına göre Karamanlıca üç-dört asır yaşamış... Karamanlıca konuşanların Osmanlı döneminde İstanbul'a gönderilmeleri, sonra Rum azınlıklarla birlikte Yunanistan'a yollanmaları bu dilin tamamiyle ölmesine neden olmuş...
Karamanlıca ölü bir dil olarak eski belgelerde var şimdi yalnızca.
H H H
Anadolu her dem insanı şaşırtıyor... Karamanlılar... Karamanlıca... Şimdi geriye o kültürden Mustafa Kemal köyü türü köyler kalmış...
Dünya denen bu gezegenin üzerinde ne de çok macera yaşanmış... O yaşanan mace- ralardan birinin adı Karamanlıca... Ve Karamanlıca konuşmuş olanlar... Ve onların ya- şadığı köy...
Ve kaybolmuş diller, kaybolmuş hayatlar.
Mehmet Altan

mehmetbaki
09-12-2008, 12:46
http://www.tumgazeteler.com/?a=1478214

Hilal, Haç ve Kimlik
Hilal ve Haçın teğet yaşadığı topraklarda, can ciğer kuzu sarması birer akraba iken kopan ailelerle başlayan ve bugün alt-üst kimlik çekişmesine uzanan bir kavmin tarihi öyküsü.


Yazı boyutunu büyütmek için Bir gazeteci, Hilal ve Haçın birbirine teğet yaşadığı topraklarda filizlenen acılar ve günümüze taşan korkular, kılı kırk yararak belgesel bir romana dönüştürdü. Bir başka gazeteci, bu romanı kılı kırk yararak haberci gözüyle okudu ve yazarın bu romanla ne yapmak istediğini anlamaya çalıştı. Söyleşi, romanın amacını bütün yönleriyle aydınlatılabilmesi için oldukça uzun tutuldu. Ama bu uzunluğun kesinlikle sıkıcı ve `aman be!` dedirten bir içeriğe sahip olmadığına inandığımız için bölmeksizin tek bir metin halinde yayınlanmasına karar verdik. Yaşar İliksiz`in röportajı Feodal yapı ve modern hayatın getirdiği bireysel ilişkiler arasında sıkışıp kalan günümüz insanının kimlik travmasına dikkat çeken Nurten Ertul`un `Kimlik` adlı romanı Karamanlılar üzerine kurulu bir belgesel tarih çalışması... Tabi Karaman`ın koyunu sonra çıkar oyunu gibi bir deyime sahip olan Türk kültürünün bir parçası olarak, hele de günümüz şartlarında, kitabın içinde bir hinlik aramaktan kendimi kurtaramadığımı itiraf edeyim. Ama paranoya ile şüpheciliği karıştırmamak gerekiyordu tabi... KARAMANLILAR


`Karamanlılar`, malum Anadolu Selçuklu Beyliklerinden birisi olan Karamanoğulları`nın hüküm sürdüğü sahada yaşayan halka verilen ad. Onlar daha 1071`den önce bu toprakların sakini olmuşlardı. Anadolu`nun en eski sakinlerinden olan `Karamanlılar`ın günümüze hangi acıların çemberinden geçerek geldikleri ve nasıl bir halet-i ruhiye içinde taşıdıklarını çok yalın bir dille anlatıyor Nurten Ertul. Kitabın belgesel ve tarihi arka planı oldukça sağlam. Yazar, Türkiye ve Yunanistan`da izini sürdüğü kavimin kökleri ile ilgili olarak, Başbakanlık Osmanlı Arşivi Şube Müdürü Dr. Orhan Sakin, Türk Ortodoks Patrikhanesi Sözcüsü Sevgi Erenerol, Lozan Mübadilleri Derneği, Küçük Asya Araştırma Merkezi gibi uzman kurum ve kişilerden bilgi, belge ve Rumca-Türkçe çeviriler konusunda yardım aldığı için hiç boşluk bırakmamış. MÜBADELE İLE GELEN AYRILIK


Yunanistan ile Türkiye arasında büyük tartışma konusu olan bu kavmin Osmanlı döneminde yaşadığı acılar Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal harbi ile birlikte katmerleşiyor. `Lozan Anlaşması`na göre yapılması kararlaştırılan mübadele gereği, İstanbul dışındaki Ortodokslar Yunanistan`a, oradaki Müslümanlar da Batı Trakya hariç Türkiye`ye zorunlu göçe mecbur bırakıldı. Bu mübadele kararına göre, başta İç Anadolu bölgesi olmak üzere Türkiye topraklarında yaşayan ve tek kelime Rumca bilmeyen ancak Ortodoks dinine mensup Karamanlılara da Yunanistan`a gitmeye mecbur bırakıldılar. Türkofon diye çağrılan ve gittikleri yeni topraklarına uyum sağlayabilmek için çok ağır bedeller ödeyen Karamanlıların kaderini din tercihleri belirlemişti. Ancak Kayseri, Niğde ve Nevşehir bölgesi başta olmak üzere Anadolu topraklarında yaşayan bazı Karamanlılar, İslamiyet`i seçtikleri için Yunanistan`a giden akrabalarından ayrı düştüler. GEÇMİŞTEN BUGÜNE TAŞINAN BİR AİLE DRAMI 1821-1963 yıllarının Türkiye`si ile Yunanistan`ın anlatıldığı romanda: misyonerleri, toprak reformunu, çok partili sisteme geçişi, insan hayatında travma yaratan zorunlu göçleri ve yitirilen canları, evlatları görüp, çevrenize çok daha dikkatli bakmaya mecbur hissediyorsunuz kendinizi. Nurten Ertul, bütün bunları okurlara, biri Türkiye`de kalan diğeri Yunanistan`a gitmeye mecbur kalan iki Karaman ailesinin gerçek öyküsünü esas alarak anlatıyor. Yunanistan`a giden Karamanlıların yaşayan evlatları İoanes Spiropulos ailesi ile bire bir görüşen Nurten Ertul, aile mensuplarından Anastasyos, Kriyakos kardeşler, babaları Vasili ve anneleri Katarini baita olmak üzere pek çoğunun fotoğraflarını da kitapta kullanmış. Bu ailenin buram buram Anadolu kokan simalarından bazıları da bu haberi süsleyen resimlerde yer alıyor. ŞAKA YOLLU IRKÇILIĞIN DOĞURDUĞU BİR ROMAN Romanın ortaya çıkış öyküsü tam bir kara mizah. Açık açık ifade etmek gerekirse tam bir `eşek şakasının` yol açtığı travmanın ürünü. Yazarın çalıştığı gazetede bir gün kafatası ölçümü yapılır. Ve yazarımızın kafa tası ölçüleri Türk standartları ölçüsüne uymaz. Normalde, gülüp geçilmesi gereken bu durumu, `bazı dostları` ciddiye alınca, yazar bunalıma girer ve ailesinin köklerini araştırırken, romanına kahraman olarak seçtiği kişilerin dramı ile karşılaşır. Sonra ortaya çıkan eserle ilgili, aklımıza takılan, gözümüze çarpan, ne varsa yazara sorduk. YAZAR İLE ROMANI ÜZERİNE UZUN BİR SÖYLEŞİ > Romanın sizce farkı ve önemi ile başlayalım isterseniz. > Türkiye`de azınlıklar üzerine çok roman yazıldı. Özelikle Ermeniler üzerinde çok duruldu, Rumlar üzerinde çok duruldu. Fakat Anadolu`da yaşayan Karamanlılar ve diğer adıyla Türk Ortodokslardan hiç söz edilmedi. Kimlik romanının farkı Karamanlıları anlatması. Yunanistan`da Grek denilen Rumları, Helenleri anlatmadım. Ben Anadolu`nun yerlisi olan ve her dönem, Bizans döneminde de Osmanlı`da da gözden uzak olduğu gibi gönülden ırak olan, Karamanlı diye tabir edilen ve Yunanistan`da adları dahi telaffuz edilmek istenmeyen bir kitleyi anlattım. Bu alanda yazılan pek çok kitap var ama onların hepsi Helenleri, Rumları, Grekleri anlatıyor. Anadolu Karamanlılarını Anadolu`nun yerlisi olan Ortodoks yerlileri anlatan romanı bir Türk olarak ben kaleme aldım. > Peki ama bu romanı yazmaya neden gerek duydunuz? Daha önce yayınlanan röportajlarınızda bunun bir roman olarak değil içerik olarak önemli olduğunu vurgulamışsınız. Burada önemli olan roman değilse siz bu eserin yazarı olarak neyin önemine dikkat çektiniz neyi tartışmaya açtınız? > Ben bir gazeteciyim. Siz de bir gazetecisiniz. Bir gazeteci için en büyük haz hiç yapılmayanı ya da az yapılanı yapmaktır. Bir anlamda ben bu romanla arşiv araştırmacılığı yaptım. Arşivlerin tozlu raflarında saklanan, tozlu raflardaki üstü kapalı değerli ürünleri gün ışığına çıkarttım. Ve ben bu tarz gazetecilikten keyif ve haz alıyorum eminim ki siz de bundan zevk alırsınız... > Bu zaten gazeteciliğin doğasında yer alan bir özlem... > Ben de mesleki anlamda doyuma ulaştığım ve artık olağan haberlerden haz almadığım, kendimi körelmiş hissettiğim bir anda, yeniden heyecanımı uyandıracak bir arayışa girdim. O esnada garip bir takım rastlantı ve tesadüfler oldu. Bu konu gündeme geldi. Ben de bu konuya girmeye karar verdim. Yaklaşık iki yıl bu kitap üzerinde çalıştım. Altı aylık bir sürede de yazdım. `YAZARKEN ÇOK ACI ÇEKTİM` > Romanda Nurten Ertul kendisini anlatmış denildi. Buna sizden de bir itiraz gelmedi. Ama yaşam öykünüzün mekanları ile kahramanın mekan ve koşulları örtüşmüyor bunu biliyorum. Ancak insanın yaşamadığı, görüp şahit olmadığı duyguları bu denli duyarlı anlatması da hiç kolay değildir. Görüp şahit olduğunuz bir dramı mı yazdınız, kendinizi mi anlattınız? Nedir bu işin doğrusu? > Dediklerinizde doğruluk payı var. Toplumsal konularda olsun, kendi bireysel hayatımda olsun bir takım olayları öğrendikten sonra, yani Karamanlığımı öğrendikten sonra bu duyguları yaşadım ve hissettim. Karamanlı olduğumu öğrendiğimde bir travma geçirdim. Hatta bu romanı yazdıktan sonra yayınlamamayı dahi düşündüm. Benim gibi pek çok kişinin bunu kolay kolay bunu hazmedemeyeceğinin kaldıramayacağını, bir travma yaşayabileceğini düşündüm. Benim ailem İslamiyet`i kabul ettiği için göçe mecbur edilenlerden değil. Ama göç edip büyük acılar yaşayan Karamanlılar var. Benim ailem de çok acı çekti. Bu acıyı gerçekten hissettim yani. Yazarken çok acı çektim `BU ÜLKENİN DOĞUSU DA BATISI DA BENİM` > Peki kökeninizde Karamanlılık bulunması sizi niye bu kadar sarstı? Bir insanın köklerini bulması, kökeninde Ortodoks akrabalarının bulunması bir insan neden bu kadar acı verir ki? > Yani kendimizi bu ülkenin sahibi olarak görürken bir anda ülkeyi sizden daha çok sahiplendiğini empoze edenlerin gözünde `daha az sahip` konuma düşmüş olarak buluyorsunuz. Yani bu ülkenin ben hala sahibiyim. Ben daha çok sahibiyim ben daha az sahibiyim, yok böyle bir şey. Ben bu ülkeyi asli unsuru olduğum için seviyorum. Yeni bin yıla girdiğimiz şu tarihlerde ben hala bu topraklardayım. Ama toprağın bugünkü haline bakıyorum. Canım yanıyor. Bu ülkenin Doğusu da Batısı da benim. Orada bir terörist öldürüldü deniliyor. Bir Türk vatandaşı. Asker öldürülüyor şehitler veriliyor. Benim şehidim. Benim canım yanıyor. Yani bir çocuk saflığı ile sahipleniyorum ben bu ülkeyi. Tuzla`ya atılan varil de beni rahatsız ediyor, Karadeniz`de yaşanan Çernobil felaketi de beni rahatsız ediyor. Ben bin yıldır burada yaşıyorum. Buraya yönelik her olumsuzluk benim canımı yakıyor. `HALKIMIZ ASLINDA ÇOK BİLİNÇLİ AMA...`

> Türkiye kritik bir dönemde. Ciddi anlamda büyük çaplı paranoyalar yaşanıyor. Bu paranoyaların yaşanması da doğal, çünkü gerçekten Türkiye eksenli büyük oyunlar da oynanıyor. Böyle bir dönemde, böyle bir roman yazmaktan dolayı, gelebilecek olası tepkileri değerlendirdiniz mi? > Tabiki!. Ben gazetecilik yaparken şunu gözlemledim. Bizim halkımız durduk yerde her gelişmeye olumsuz tepki veren bir halk değildir. Bizim halkımıza dışardan bir ajitasyon ve provokasyon olmazsa on tanesini bir araya getiremezsiniz. Çeşitli siyasi organizasyonlar, çıkar grupları halkı provake etmediği sürece, halk okuyor, dinliyor, kulak veriyor. Eğer onaylarsa destek veriyor, hazmedebilirse hazmediyor, hoşlanmazsa ve hazmedemezse, hiç kulak vermeksizin, ciddiye almaksızın çekip gidiyor. Yani gerçek anlamda bize yakışan bir demokratlık ve insan hakları bilinci sergiliyor. Ama bir takım siyasi organizasyonlarla, bir takım güçlü kişilerle, bir takım rant sağlayıcıları ile olayları provake ederseniz halkı sokağa dökebiliyorsunuz. Her olayda her zaman birileri rahatsız olursa çirkin tablolar yaşanabiliyor. > Peki size bu güne dek siz bu kitabı nasıl yazarsınız? Siz hangi organizasyonun parçasısınız tarzında tepkiler gelmedi mi ? > Beni ve ailemi tanıyan herkes, bu kitabı, benim kendi kişisel sürecimle yaşadıklarımla, deneyimimle bilgi birikimimle yazdığımı bildiği için olumsuz bir reaksiyon almadım. Bu kitabı biz 5 bin adet bastık ve 3 bine yakın bir satış yakaladık bir olumsuzluk yaşamadım. Tekrar üstüne basa basa söylüyorum, siz halkı provake etmezseniz, ajite etmezseniz dört kişi bir araya gelmez.. > Ama işte işin kötüsü geldikleri zaman da hoş olaylar olmuyor. > Evet geldikleri zamanda hiç iyi gelmiyorlar, linç kampanyaları başlıyor. Ama benim kitabım iki aydır Doğudan Batıya tüm raflarda her yere girdi. Bir rahatsızlık da yaşanmadı. Okuyanlarda son derece olumlu tepki veriyor. `KİTAP NİĞDE VE NEVŞEHİR`E GİREMEDİ!` > Zaten okuduktan sonra olumsuz tepki verene ben de şaşarım. Benim sorumdaki kasıt da okumadan genel siyasi gelişmelerle kitabın adından yola çıkarak duyulabilecek bazı rahatsızlıklardı. > Yok öyle bir tepki olmadı çok şükür. Dediğim gibi kitap Doğudan Batıya tüm illere dağıtıldı. Şanlıurfa`da da Kahramanmaraş`ta da var. Ama ne hikmetse kitaptaki olaylar Niğde ve Nevşehir`de geçiyor ama sadece o illerin kitapevlerinde satılmıyor. Kitap Konya`ya girmiş, Kayseri`ye girmiş ama Nevşehir ve Niğde`ye girmemiş! Oysa romanın kahramanları orada yaşıyor. > Peki hiç konuşmadınız mı yayınevi ve kitapçılarla. > Konuştum tabi ama bir şey söylemiyorlar. Mantıklı bir açıklama da yapamıyorlar. Duyanlar tepki gösteriyor tabi `Yahu kitap Allah`ın Kırşehir`ine Kayseri`sine girmiş bize niye gelmedi?` diye > (Kahkaha) Belki de kitabı okuyan birileri rahatsız olmuştur. `Aman ha bu Karamanlılar bu romanı okursa etkilenirler! Bir alt kimlik de bunlar çıkmasın başımıza` demişlerdir. > (Kahkaha) Bu ülke Türküyle, Kürdiyle Alevisi ile ile Çerkezi ile, Karmanlısı ile bizim ya! Yani bunu artık değiştirmenin imkanı yok. Ne Orta Asya`ya gidebiliriz ne Avrupa`ya gidebiliriz. Hepimiz bu geminin içindeyiz. Ya batırmadan götüreceğiz, ya da maalesef hep birlikte batıracağız. Şimdi bu duyarlılığı hissetmeliyiz. Eğer bu hissedilmiyorsa art niyet aramalı. DÜNÜN VE BUĞÜNÜN MİSYONERLERİ FARKLI> Misyonerlerle ilgili, bence çok hoş bazı tarihi tespitleriniz var. Yani Misyonerlerin Anadolu`ya girdiği günlerde Hıristiyan mezheplerden insanların onlardan rahatsız olması Müslümanların ise İslam misafirperverliği ile onları ağırlayıp kol kanat germeleri, Misyonerlerin Müslümanlara değil de Hıristiyanlara yönelik mezhep değiştirmeleri yönünde telkinler yapmaları... Sonra Misyonerlerin bu insanlara sağladığı faydalar ve verdikleri eğitimin anlatılması, yani onların, bir cemaate yönelik olumlu yönlerinin anlatılması Bu gayet takdire değer ve cesur bir bakış açısı. Bu bir objektiflik mi, hakkaniyetli bir gözlem mi? Bugünün daha global hedefleri olan misyonerleri ile o günkü misyonerler arasında büyük farklar mı var? > Tabi ki, bugünün misyonerleri özelikle bizim gibi ülkeler için çok tehlikeli. Ama Osmanlı`nın o günlerine baktığımızda hem ülkenin şartları, hem de o şartların doğurduğu sosyal acılar da ortada. Şu an bile Anadolu`nun pek çok köyüne bakımsızlık, ilgisizlik, eğitimsizlik vs. her türlü olumsuz koşulu görebilirsiz. Şu anda bile oralara misyonerler gitse çok rahat çalışma ortamı bulabilirler. Ben esasında biraz da buraya dikkat edilsin isterim. Biz İstanbul`da belli konulara odaklanıyoruz. Belli bir kesim sadece Türk burjuvazisi oluşturma derdinde ve sadece onun savaşını veriyor. Kalanları Karadeniz köylüsü, Doğulu, Anadolu köylüsü gibi harici unsur görme durumunda > Yani onlara bir alt kimlik gözü ile mi bakıyorlar? > Evet, evet, tam olarak öyle. Onları bir alt kimlik olarak görüyorlar. Bir üst kimlik, bir Türk Burjuvazisi oluşturmak kaygısında olanlar, yorganın altını kaldırıp, ne var ne yok diye bakmıyorlar. Benim gittiğim o yerlerde hala kanalizasyon sistemi kurulmamış. Gittim, mikrop kapıp geldim ve 20 gün hasta yattım. Böyle bir ilgisizliğin, böyle bir sefaletin yaşandığı yerler tabi ki misyonerler için gene uygun bir ortam. Misyonerler gelmesin diye feryat etmek yetmiyor yani... Günümüz misyonerlerinin yetişmiş insan kaynaklarını tüketmek için geldiğini düşünüyorum ama bu ortam da onların iştahını kabartabilir. Dikkatli olup bu sefalet ortamı kaldırılmalı. > Kitabınızdaki azınlıkların konuşmalarından şunu da çıkarttım ben. Evet bu insanlar misyonerlere karşı ve onlardan rahatsızlar ama öte yandan kendi din adamlarını da yetiştirememiş olmanın verdiği bir sancı var. Eğer bu topraklarda yaşayan unsurlar yerli ve kendileri gibi düşünen din adamları yetiştirebilselerdi ithal din adamlarının işi sanırım daha zor olacaktı. > Karamanlılığım enteresan bir yönü var. Bölgede Helen kökenli Ortodokslar da yaşıyor Karamanlılar da yaşıyor. Araların da zaten bu bağın dışında bir bağ yok gibi. Ama Ortodoksluk ile İslamiyet bu bölgede o kadar çok birbirinin içine girmiş ki kendi din adamlarını yetiştirmeye ihtiyaç duymamış. Bu bölgeye İslam 1071`den daha önce girmiş İnsanlar birbiri ile daha rahat görüşüp anlaşabiliyor. Bir bakıyorsunuz Ortodoks yatmış bir Karamanlı sabah Müslüman uyanabiliyor. > Romanda beni en çok sarsan diyaloglardan biri Müslüman olan bir Ortodoks`u, bir çıkar uğruna bir Müslüman`ın `dönme` diye hitap etmesi oldu. Yani öyle bir dönüşüm sonrası Müslümanların takdir etmesi gereken birisine öyle bir hitapla seslenmesi sanırım o insan için çok büyük bir acı olmalı. > O bölgede bunlar çok olağan şeyler. O yüzden o bölge halkı bunu kanıksamış durumda. Birbirleri ile o denli kaynaşmışlar ki sadece dinleri farklı. Onun dışında yaşayışları, hayata bakışları, yaşam tarzları hep aynı. KİTABIN ADALETE OLAN GÜVENSİZLİĞİ ÜZERİNE...


> Kitapta adalet mekanizmasının tıkanmasından doğan `kurt kanunu` ortamına önemli bir vurgu var. Gerçi siz `Kürt` dememeye itina göstermişsiz ama aşiret vurgusundan ben o adı kullanan bir mafya oluşumunu çıkartıyorum, öte yandan bir kısım para babası göçmenlerin duruşları var. Yani bir anlamda `alt kimliklerin` birbirleriyle olan yasadışı ilişkilerine dikkat çekiliyor. Roman kahramanın böylesi bir `kurt kapanının` kıskacında adalet birimlerinden yardım dahi istemeyi aklından geçirmemesi hayli ilginç. Normalde bir insanın aklına ilk olarak `imdat polis` gelmesi gereken bir ortamda, benim `kurman` diye nitelendirdiğim roman kahramanın tavrı garip değil mi? Bu kadar mı iflas etmiş halde adalet mekanizması? > Esasında ben romanın tanıtım yazılarında da özellikle bu kısmın üzerinde duruyorum. Günümüzde yaşayan, şehirleşmesini tamamlamış, feodal kimliği olmayan insanların öyküsüdür bu roman. Şu an Türkiye`deki ve gelecekteki talihsizliğine dikkat çekiyorum. Dediğim gibi ben gazeteciyim. Ve gazeteciliğimin 15 yılı polis adliye muhabirliğinde geçti. 6 yılım da adliyelerde geçti. İyi bir gözlemciydim. Oralara gördüğüm insanların duygularının damıtılmış halidir o vurgular. Bu noktadaki insanların çaresizliği gereksiz arayış ve çırpınışlara girmeleri ve sonuçta ellrindeki ve avuçlarındakini de kaybetmeleri söz konusu. > Peki bu roman kahramanı bir `kurban` değil de mensup olduğu grubun güçlü bir üyesi olsaydı, kaçınılmaz olarak iki grup arasında kanlı bir silahlı çatışma mı olacaktı? > Yani günümüz Türkiye`sini hepimiz biliyoruz. İsim veriyorsunuz işleriniz halloluyor. Soyadınızla işlem görüyorsunuz, soyadınız sizden önce gidiyor zaten. Yani geç gelen adalet adalet değildir. Yani romanda sonuçta Jale`nin bir avukatı da var ama... > Avukatın da öncelikle Türk adaletinde çözümden çok AB kriterlerine göre şu kadar zamanda şunu yapmalıyız gibi bir çözümü düşünmesi de bu bağlamda ilginç tabi. Yani bir kanun adamı da bunu düşünüyorsa çiviler bayağı bir sallanıyor demektir. > Bir çok avukatla konuştuğunuzda size sergilenecek olan tavır da budur ama. İyi bir avukat önce en olumsuzundan gider. Romanda bu kurguya özellikle dikkat ettim: > O zaman romanın öncelikle adalet görevlilerinin bu romanın potansiyel bir okuru olması gerekiyor. Yani Türk halkının gözündeki imajlarının ne hallere düştüğünü görme açısından. ROMAN KAHRAMANI TAM BİR ZAVALLI Roman kahramanını özelikle bir kurban olarak seçmişsiniz. Yani ne tam bir Müslüman ne tam bir Hıristiyan iki cemaat arasında şaşkın bir vatandaş... > Evet tam bir zavallı. Çevreye baktığınız zaten görebileceğiniz pek çok zavallıdan biri. ANLATILAN OLAYLAR ÇOK CAN YAKICI> Bu roman kahramanın bir `alt kimlik` taşıdığını öğrendiği zaman çevresine baktığında hep `alt kimlikler` görmesi... Yazar neyi işaret ediyor kahramanını böyle bir ortama sokmakla? Yani bu kahramanın bir anlamda içine düştüğü bu kaos ortamından intihardan başka bir çıkış bulamayacağını mı düşünmemizi istiyor > Çok can yakıyor değil mi? > Ben doğrusu etrafıma baktığım zaman pek çok Jale görüyorum. > Romanını okuması bile can yakıyor değil mi? Bu romanın belki de bazı siyasi organizasyon ve çevrelerce görülmemesi ve provokasyonlara hedef olmamasına neden olan yönü de budur. Yani çok gerçek olması ve çok can yakması. Tanıdığım pek çok insan bu romanda kendi çocuğunu gördü. `Ben öldüğüm zaman, ben başından gittiğim zaman belki bir 20 yıl sonra benim çocuğum da böyle olacak` diye düşündü. KİTAPTA ÜLKÜCÜLÜK ÜZERİNE > Yani itiraf edeyim ki son derece dokunaklı ve gerçekçi. Ama ben yüzde yüz gerçekçi de diyemem çünkü, o kadar çeteleşmenin olduğu, o kadar silahların kanun yerine konduğu bir ortamda `Ülkücülük` vurgusunu kullanan bir oluşum olmaması dikkatimi çekmedi değil... > Ama Jale`nin sevgilisi Cem öyle. Siz sevgilisinden onu algılamadınız mı? Yani her ne kadar entelektüel görünse de gidip saldıracak.. Cem size göre neye güvenip horozlanıyor? Yasemin ve Cem o tip yapının insanları ve esasında kızın yanında onlar var ama... > Ben onlardan `Ülkücü mafya` izlenimi çıkaramadım. Onlar daha ziyade Türk olmaktan kaymak yiyen bir üst tabakanın izdüşümleri bana göre. Yanlış mı bilmem ama ben onlarda aristokrat beyaz Türkleri gördüm. Yani benim kast ettiğim `Ülkücülük` de sonuçta bir açıdan bakıldığında bir `alt kimlik` Onlarda kendilerini mazlum ve hor görülen olarak tanımlamaktan güç kazanıyor. > O bağlamda görüyorsanız haklısınız. O kesime yer vermemişim. Ama onları da açıkçası çok fazla tanımıyorum. Eğer layıkıyla tanısaydım mutlaka onlar da girerdi. > Yani çok da önemli değil. Ama böylesi bir `kurt kanunu` ortamında ben şahsen yadırgadım. > Aslında roman o kesimin bakış açısına vurgu yapıyor ve o ketum tavrı sarsmayı amaçlıyor.. Ben bu romanı yazarken herkesimi zan altında bırakmak istemedim. Yani özellikle kesimlerin adını bile vermedim. Çünkü ortalığın çorbaya dönüşmesini ve okuyucun aklının karışmasını da istedim Gözlemlediğim kesimlerle romanı yazdım. İyi bilmediğimi de yazmadım. `BİR ULUS HAYAL EDİN Kİ..` > Son olarak şunu sorayım o zaman. Peki bu ülkenin bu bağlamda olumlu bir çözüme işaret eden bölünmeye karşı olan bu esere sahip çıkması gerekirken duyarsız kalması ve bu illere girememesi garip değil mi? > Benim çok sevdiğim bir söz var. Ben de son söz olarak onu aktarayım. Tarihçi Frederic Harridson`a ait: `Bir ulus hayal edin ki geçmişini bilmiyor, tarihini bilmiyor ve bu uluslardan oluşan bir ülke hayal edin. Bu ülkede yaşayan insanlar nasıl acınası, garip, çaresiz bir durumdadırlar` Kimlik Nurten Ertul NESA Yayınları/ 240 sayfa / 11 YTL. İnternet üzerinden indirimli sipariş için bu linki kullanabilirsiniz (Haber7)

mehmetbaki
09-12-2008, 13:06
Ben koklerimi Yunanistan'da kavala'da buldum.Ve sadece agladik.Yukardaki romani yasayan cok insan var.Ozellikle bu romaini okuyun ve yukardaki yaziyi iyice analiz edin..Kimse ayri bir topluluk filan istemiyor ve korkmaya gerek yok...20bin kisi kalmisti geride goruntude musluman yada gercekten musluman olan veya muslumanlarla evlilik yapip musluman olan kisiler.Bugun belki 500 bin kokenli sadece Turkiye'de var.Yunanistan'da asagi yukari 1milyondan fazla...2milyonda olabilir.Yunanistan nufusu 12 milyon civarinda...Ayakta kalabilmek icin YUnanlilarin ozellikle yerlilerin kucuk gormesini engelemek icin milliyetcilige baglananlar oldu.Asiri yunani gozukenler oldu.Ama evlerde yine Turkce konusulur.30 yasindan buyuklerin hemen hepsi Turkce bilir.Ozellikle Nigde,Aksaray ve Nevsehir karamanli kokenli cok insan var.Herkes biliyor ama susuyor.Ozellikle muhafazakar ve ulkucu kokenli cok.Nigde'den orgeneral biel hemd ekaraman kokenli cikti.Bir suru onemli gorevli.Bu mubadeleye dayanamayip Nigde ve baska yerlerden Yurt disina goc edende cok.orada Yunanistan'daki akrabalari ile bir araya gelenler oldu...Su an Amerika ,Avustralya ve Yeni Zellan'dada bulunan insanlar var.Almanya'ya Yunistandan ozellikle isci olarak gelen karamanlillar Turkiye'den akrbalari olen ve isci olarak gelen cok Karamanli'da var.genelde kultur duzeyi cok yuksek.Nigde,Nevsehir ve benzeri yerlerdeki kulturel duzey yukseldimi kesin karamanli...

Yani Turkluk olayi dil ve kulturse karamanlilar Turk.Zaten koklere bakinca cok ileriye gidiyor.Nigde bu iste merkez gibi.Nigde'de benim saptadigim 25000 civarinda Nigde'de oturan karamanli.Amerika,Avrupa'da burda musluman olduktan sonra oralarda bulusan Karamanlilar oldu.Dedem bir ara bazi akrabalarini yakinlarini gonderdi.Sesiz olup ve ses cikarmadan seyretmek zor.

Birde cok ilginc bir olay anlatacagim.2.Dunya savasinda bazi karamanli kokenli Turkler Naziler Yunanistan'i isgal edince Yunanistan'daki Yunan bagimsizligi icin savasan karamanli mubadelede gitmis akrabalarimla beraber savasti.Bunu bilen cok az insan var.Bizim devlet biraz asiri milliyetciler bu islere bulasti ortaligi gerdi.Ulkuculer bu olaya farkli girdiler.Ulkuculere rica ettim bu olayi fazla irdelemeyin ve kendinize pay cikarmayin.Malazgirt'te Turk ordusunun yanina bu Turkoplol ordu komutanlari gecti.Bizans zamaninda hiristiyan olan Turkopller ozellikle Nigde,Aksaray.Karaman,Konya,Tokat,Samsun,Nevsehir' de cok insan vardi.Bazilari muslumanliga gecr tiler ama gecmeyenler karaman Beyliginden sonrada varligini surdurduler.Soy olarak anadoludaki ortodoks turkmenler,bizans zamaninda asker olarak gorev yapanlarin torunlari.Inonu'nun buyuk hatasi ile stratejik bir donum noktasi Karamanlilari oraya goturdu.papa Eftim kendisini ve aileisni kurtardi ama onunla beraber Turk ordusunda savasan ve destek veren bir cok ortodoks karamanli korkarak aglayarak gittiler.

Dedem kardeslerini gonderirken annesi ve buyukleri amcalarida gitti...Artik travmayi siz dusunun.Kalan kaldi...Ama burdada bilmedigi bir din ve arkadaslari olan muslumanlarla kaldi.Inaninki bazilari musluman olmadigi halde kaldigini bilen musluman Turkler mertce yardim ettiler.sahte belgeler,yadaduzmece evlilikler neler neler....

Sonra esas travma hiristiyan evlerinden sahibi oldugumuz halde ciktik...Turk gozukuyorsun ve musluman...Bu ev benim desen her sey ortaya cikacak.O zaman istihbart diye bir sey pek yok.Bakiyorsun babanin evi baska bir Turk mubadele insanina verilmis.Sorun degil.Helal olsun ama bu travma zor...Ses cikarmadan herseyi oluruna birakiyorsun.En azindan anadoluda kaldim diye seviniyorsun.Bana soracak olan varsa sorsun.

Birde olayin icinde onemli olan tarvam cocukken ailende yada baban evya annen karamanli ama sana bir sey anlatmiyorlar.Yunan adi geciyor bizde Turkiye'de olan herkes igib tarih kitaplarindan ogrendigimiz gibi karin desen jack gibi insanlar biliyorsun.Olaylarin bu boyutlarini belki kitaplari yazanda bilmiyor.Adam adi Murat deniroglu olarak gidiyor bir sure sonra cocuklari niko demiroglu oluyor.Bizde yillarca dusman bildigimizle akraba cikiyoruz.Birde dusunun Yunan ordusunda subay akraban oldugunu.Turkiye ile uacaklarin sorti yaptigini ve bunlardan kuzenlerinin oldugunu ogrendiginde ne yaparsin?Kibris savasinda bizim ailede panik vardi insallah bizimkiler yoktur diyorlardi.Iki toplum azili dusman ve savas var.Ve senin koklerin ortodoks ve saka ma maka en yakin akrabalarin kavala ve benzeri yunan sehirlerine yerlesmis ve yasiyorlar.Bugun Yunan basbakani bile karaman kokenli buda acik ama ses yok.O da hakli.Bizdede ses yoktu artik konusuyoruz.Ama hemen istihbarat birimleri yigiliyor.Ben bu ulke icin her yerde en iyi sekilde gorevimi yaptim.Benim yunanistan'daki akrabamlarimda deprem de Turkiye icin aglayan ve Turkiye'de bir ufaciksey olsa icleri ciz eden ve Anadolu'ya dunya bir sey yapmaya kalksa yada kendilerini en bahtsiz insan gorurler.Anadoluyu gelenekleri ile su an Yunanistan'da yasatan bir toplum.Bugun birine desen ben ortodoks kokenliyim yada oyleyim ben diyorum adam tuhaf tuhaf bakiyor.Korkuyor isin ciddiyetini anlayinca iyice cekiniyor.Sorduklari en komik soru Yunanistan sana vatandaslik veriyormu?Verse ne olur nedne gideyim?yada neden vatandasliktan ayrilayim.Bizim insanimiz mubadelede Yunanistan'a giderken aglayarak gitmis ve giotmek istemeyende elindne geldigi kadar kalmaya calismis.Mesel agecen pontus rumlari deniyor iclerinde turkcenin lazca agizini konusan kisilerle ilgili haberler gordum.Mubadelede ic anadoludan gidenlerdende karadenizdende ve egedende cok insan oldu yani vefat etti.Tabiiki mubadele zor.Yunanistan'danda gelen Turklerden olenler olmustur.allahtan ragmet dilerim.Ama Turkiye icin karamanli hiristiyanlar ve Anadolu Hrisitiyanlari buyuk bir kulturel kayiptir.Bugun 2 milyon kisi en az 15 milyon kisi olacakti.Turkiye'nin topragi bereketli burda cocuk cok olur.Yunanistan'da insanlar toprajtan ayrildigi icin hayata kusmus.Cok insan genc yaslarda olmus...Bir cogu cocugunu burda biraktigi icin ici kan agliyormus.Bu yuzden bunlari anlamak lazim...Bizim Turkiye vatandasi arkadaslarimiz Turkce konusan bu kisiler Turkiye'ye geldiginde ic anadolu haric hic bir yerinde ozellikle karadenizde insanca davranmiyorlar.hemen misyonerlik yada baska seyden sucluyorlarBakin sen dininden suphen olursa yani bizi hemen misyonerler Yunan yapacak dersen o zaman sorun sende...baskasinda arama...Muslumanlik ve Turk kuluturu biribirine bagli cok korkmamak gerekir.Ama ben asla musluman olmadim olmamda..Icimde yok.Uymuyor..Am saygimiz cok...Benim dilim Turkce ve ortodoks atalarimi aniyorum.Ve onlarin izinde olmaya calisiyorum...Onemli olan din degil onemli olan insanca yasamak...Saygili olmak...Bu en onemli sey.Turkiye'de 2milyon anadolu hrisitiyani kalsaydi daha yumusak gecisler olurdu.kavgalar bu kadar olmazdi.savas bittikten sonra baris baslar...
Bugun cok yakinim bir karamanli Andres arisoglu Japonya'ya geldi.beraberiz ve kuru fasulya cacik,yogurt corbasi iciyoruz.Yunanlialr bu kramanlilara YOGURT COCUGU DERMIS...Bakin yunanistan'a tarhanayi goturen,yogurt,beyaz peynir,sikma peynir,sut ve teryagi uretimi,el sanatlari ve ozellikle haliciligi goturen karamanlilardir.halilar tamamen deden gecmis.ben bu hali uzerinden dusunuyorum butun karamanlilar bunu biirmis o zaman buyuk ihtimal hiristiyan Turkmeniz...Ama sunuda soyluyoryumm ben yada baskasi dilim Turkce ama Yunan'a yakinim.Hic kizmayin.Bugun savas olsa ben yokum..Savas olamamasi icin elimden geleni yaparim.ne benim akrabalarim silah dogrultur nede ben.Yunan ve ozellikle mubadelede giden butun anadolu insani Pontusda olabilir onlar benim kardesim...Bizler birimizi sevmeliyiz.En yakin iki millet Turkler ve Yunanlilardir.ne orta asyadaki Turkler ne Azeriler ne baskasi size c yakin degil.yakin olan Yunanlidir.Stellyos kazantzidis'in Efige Efigesini dinleyin rahatlayin...Ve en son sunu soyleyeyim TURKIYE CUMHURIYETI SADECE KARAMANLI KOKENLI HIRISTIYANLARA TEKRAR ANADOLUDA YASAMLARI ICIN VATNDASLIK YADA AYNEN MAERIKADAKI GIBI GREEN CARD UYGULAMASI GETIRMELI....GEREKIRSE BUTUN ANADOLU'DAN MUBADELEYE UGRAYAN HIRISTIYANLARA BU UYGULANMALI.Saygilar

mehmetbaki
09-12-2008, 16:44
Aksaray'ın Güzelyurt ilçesinde de Mübadelenin açmış olduğu yaraların izleri var. 1924 yılına kadar Güzelyurt'ta yaşayan halkın büyük bir çoğunluğu Hristiyan ortadokslardan oluşmaktaydı. Bu yöre insanı kültür olarak türk kültürünü yaşamakta, Dil olarak türkçeyi kullanmata yazı dili olarak Rumcayı kullanmaktadırlar. kendilerine Türk demektedirler. 1924 Mübalesiyle birlikte Güzelyurt'ta( 1924 yılında ismi Gelveri) halk mübadeleyle birlikte Yunanistan'a gönderiliyor. Her yıl ilçeye Yunanistan'dan yüzlerce turist geliyor. çoğuda bu bölgeden mübadeleyle gidenler onların çocukları ve torunları. Zaten yunanistanda Nea Kalvari(Yeni Gelveri) adıyla bir bölgede kalmaktadırlar yıllar geçmesine rağmen Türkçeyi unutmamışlar ama 1924 yılındaki saf Anadolu türkçesi kullanıyorlar. Her yıl bu yüzden geleneksel ilçede Türk-Yunan Dostluk Festivali düzenlenmektedir.(Bir yıl Güzelyurt'ta bir Yıl Yunanistan'da)

Güzelyurt(Gelveri) deki mübale ile ilgili bir çok yazı bulunmaktadır. Bunlardan bir kaçını burada paylaşmak istedim

Alıntı:
Acılar ve yoksulluklarla geçen Kurtuluş Savaşı bittiğinde imzalanan Lozan Anlaşması, Güzelyurt’un acılarına bir yenisini daha eklemiş. Yunanistan ve Türkiye savaş sonrası çizilen sınırların ötesinde kalan yurttaşlarını toplayabilmek için ‘mübadele’ kararı almış. Karar gereği, 1924 yılında Yunanistan’ın Selanik, Manastır, Kozana ve Kesriye bölgelerinden getirilen Türkler Güzelyurt’a, Güzelyurt’da bulunan Rumlar ise Yunanistan’ın Kavala yakınlarına, adına sonradan Nea Kalvari dedikleri bir köye yerleştirilmiş.

O günkü şartlar altında bu yer değiştirme bile başlı başına bir sorunmuş aslında. Kağnılar önce Aksaray’a taşımış Güzelyurtlu Rumları, sonra Konya üzerinden Mersin’e kadar yaklaşık 500 km yol gidilmiş. Mersin limanında günlerce vapurun gelmesi beklenmiş ve ‘Rize’ vapuru bir aydan fazla süren bir yolculuktan sonra Yunanistan’a ulaşmış. Türklerin vapur yolcuğu sırasında ise birçok kişi hastalıktan ölmüş ve ölenler denize atılmış. Yunanistan’a ulaşıldıktan sonra da sorunları devam etmiş Güzelyurtlu Rumların. Türkçeden başka dil bilmeyen, ancak yazılarını Yunan alfabesi ile Türkçe (Karamanlıca) yazan bu insanlar yeni yerlerine bir türlü uyum sağlayamamış. Böylelikle özlem onların vazgeçilmez duygularından biri haline gelmiş.

Görünüşte basit gibi görünen bu nüfus hareketi, mübadeleye katılan insanların hayatlarında derin yaralar açmış. Yıllar yılı dostça ve kardeşçe yaşamış, bütünleşmiş topluluklar birbirlerinden ayrılmışlar. Anılar, evler, mezarlar, umutlar her şey geride bırakılıp gidilmiş.

Mübadeleye tanık olmuş kişilerden bugün yaşayan pek kalmamıştır sanırım. Ancak onların oğulları ve kızları dün gibi hatırlıyorlar kendilerine aktarılanları. Birçoğu güçlü bir bağlılıkla ziyarete geliyorlar Güzelyurt’u. Analarının babalarının evlerini arıyorlar, anılarını süsleyen yerleri bulmaya çalışıyorlar. Bugün karşılıklı organize edilen dostluk festivalleri sırasında Güzelyurt burada yaşamış Rumların yakınlarının akınına uğruyor. Geç de olsa yaralar sarılmaya, dostluklar tazelenmeye çalışılıyor.

Kaynak: Yavuz İşçen - Kapadokya Dergisi-Sayı 2

TÜRKÇE KONUŞAN HRİSTİYANLAR

Alıntı:
Orta Anadolu'da yaşayan Rumlar'a ‘‘Karamanlılar’’ denirdi. Bunlar Ortokods Hıristiyandı; ama Rumca bilmiyorlardı. Ana dilleri de Türkçe'ydi. Bu yüzden aslen Türk oldukları, sonradan Hıristiyan oldukları söyleniyordu. Ancak 1924'te mübadele sırasında Anadolu'daki tüm Rumlar Yunanistan'a göç ederken, Karamanlılar da Hıristiyan oldukları için Rum kabul edildiler. Kapadokya'dan Yunanistan'a gittiler; ama orada da ana dilleri olan Türkçe'yi korudular. Öyle ki, Yunanistan'da doğmuş, bugün 50 yaşlarında olan çocukları bile Orta Anadolu şivesiyle Türkçe konuşuyor. Anadolu'ya olan bağlılıkları ise hala sürüyor. Hacettepe Üniversitesi'nde sosyal antropoloji yüksek lisansı yapmakta olan Ahmet Arslan, 1993'ten beri Kapadokya bölgesi üzerine çalışıyor. Güzelyurt (Gelveri) kasabasından 1924'te nüfus mübadelesiyle Yunanistan'a göç eden Karamanlılar'la ilgili olarak TRT için yapılan bir dizinin danışmanı. Geçen ağustosta Yunanistan'dan gelerek ana yurtlarını ziyaret eden Karamanlılar'la Gelveri'de buluştu. Burada yaptığı röportaj ve araştırmaların bir bölümünü Hürriyet için yazdı.

1924'te Lozan Anlaşması gereğince Yunanistan'la Türkiye arasında kararlaştırılan mübadele iki ülke arasında büyük bir nüfus değişimine yol açmıştı. Anadolu'da yaşayan bütün Rumlar Yunanistan'a, Batı Trakya hariç Yunanistan'da yaşayan bütün Türkler de Türkiye'ye göç etmişti.

Aksaray'ı merkez alarak yaptığım araştırmalar sırasında buradaki eski yaşamla ve bölgenin eski sakinleri ‘‘Rumlar’’la ilgili bazı hikayeler duyuyordum. Geçen yıl bu konuda ilginç bir haber aldım. Tarihe karıştığını zannettiğimiz, bölgenin eski sakinlerinden bir kısmı, her yıl Aksaray'ın Güzelyurt (Gelveri) ilçesinde kısa bir süre için gözüküyordu. 1924'te Yunanistan'a gönderilen halktan bir kısmı hemen her yıl vatan özlemiyle gelip buraları ziyaret ediyor, eski evlerini buluyor, kiliselerinde dua edip Yunanistan'a geri dönüyordu.

Bunun üzerine Gelveri'ye yönelik ön araştırmalara giriştim. Bu aşamada daha şaşırtıcı bir bilgi çıktı karşıma. Gelveri'de eski evlerin kapı üstlerinde Yunan alfabesiyle yazılmış Türkçe yazılar vardı. Eğer buradan gönderilenler ‘‘Rum’’ idiyse neden Türkçe konuşmayı ve yazmayı tercih ediyorlardı? Tarih, anadilleri Türkçe olan, soyca da Türk oldukları iddia edilen Ortodoks Hıristiyan Karamanlılar'ın 1924'teki mübadelede Yunan sayılıp Yunanistan'a gönderildiğini kaydediyordu. Karamanlılar'ın yaşadıkları yerleri ayrıntılı olarak incelediğimde üzerinde çalıştığım bölgeyle çakıştığını gördüm. Buradan ‘‘Rum’’ diye gönderilenler ve her yıl vatan özlemiyle ziyarete gelenler Karamanlılar olabilir miydi?

BİR VASİYET TURİZMİ

Uzun zamandır Gelveri'de görülmeyen ve bir daha gelmeleri beklenmeyen sırrı çözülmemiş bir toplumun üyeleri olan bu insanlar, geçen ağustos ayında yine Gelveri'deydi. Türkiye'de Yunan, Yunanistan'da Türk kabul edilen, Anadolu'nun binlerce yılllık kültür mirasına sahip bu insanların ilginç öykülerini dinleme ve bazı özel anlarına/anılarına ortak olma şansı doğmuş oldu böylece... Marika, Doroteus, Haralambos, Alexis, Feodora ve daha niceleri vatan özlemiyle Orta Anadolu'nun bozkırlarına atıyorlar kendilerini. Kimileri doğduğu toprağı tekrar göremeden bu dünyaya gözlerini kapatan ana-babalarının vasiyeti üzerine yola çıkmış. Onlar Yunan vatandaşı ve anadilleri Türkçe. Bazılarının soyadı bunun belgesi gibi: Demiroğlu, Tekeyörüğü, Çekmezoğlu...

Tarih 8 Ağustos 1998. Gelveri meydanı Anadolu'nun eski günlerinden birini yaşıyordu. Alexis ile Mehmet, Haralambos ile Hüseyin, Kaplanis ile Ahmet, Feodora ile Zeynep, Maria ile Fatma bir aradaydı yıllar sonra.

Tahmin dilebilenin ötesinde sıcak bir karşılama anıydı bu. Birbirini hiç tanımayan insanlar (aynı toprağın çocukları olduklarını bilerek) öz kardeşleri gibi birbirlerine sarılıyorlardı. Yunanistan'dan gelenler yanlarında birçok küçük hediye paketi getirmişti. Sohbet ve dostluk koyulaştıkça birbiri ardına hediyeleri önümüze koyuyor, ellerindeki herşeyi paylaşmaya çalışıyorlardı. Arada bir de sitem etmeden duramıyorlardı: ‘‘Siz niçin gelmiyorsunuz Yunanistan'a?’’

ORTA ANADOLU ŞİVESİ

Çoğu Türkçe konuşuyordu. Yaşları genelde 50 civarındaydı. Onlar Yunanistan'da doğmuştu fakat babaları buralıydı.

Çocukluğu burada geçen yaşlılardan gelen olmamıştı bu yıl. Orta Anadolu şivesiyle konuşuyorlardı. Bazıları çocuklarıyla birlikte gelmişlerdi. Çocuklar 20 yaş civarındaydı ve hiç Türkçe bilmiyorlar, bilmediklerine hayıflanıyorlardı. Dedelerinin evinde yaşayan Müslüman amca ve teyzelere sarılıyor, kendilerini buraya ait hissediyorlardı.

Selanik'te tıp öğrenimi gören Maria Anthopoulou da bunlardan biri:

‘‘Buraya ilk kez geliyorum ve çok çok etkilendim. Yunanistan'a vardığımda tüm arkadaşlarıma bu geziden söz edeceğim. Bu benim için sıradan bir gezi değil, hayatımın en büyük tecrübesi oldu. Ama Türkçe bilmediğim için kendimi çok rahatsız hissettim. Dedem 1924'te Kaymaklı tarafından Yunanistan'a gelmiş. Ben burayı daha önce hiç görmemiş olmama rağmen kendimi buraya ait hissediyorum. Buraya tekrar geleceğim. Tabii arkadaşlarımla birlikte ve Türkçe öğrenmiş olarak. Çocukluğumu hatırlıyorum. Büyükannem hep Türkçe konuşurdu ve ben onu anlamazdım.’’

Türk, Urum bir idi

Kiryaki Philippidis, Yunanistan'dan ziyarete gelmiş bir Karamanlı. Niğde Gölcük'lü olduğundan o da diğerleri gibi Orta Anadolu şivesiyle Türkçe konuşuyor. Ailesi 1924'te Yunanistan'a göç etmiş. Ama aile Yunanistan'a gittikten sonra da ne Anadolu'yu, ne Türkçe'yi unutmuş. Philippidis, Gelveri'yi de iyi biliyor. Burada şimdi otel olan eski mektepte Yunan harfleriyle Türkçe öğrenim verilirmiş. Gelveri dışına gidip gelen, çevredeki Rumlar'la ilişkileri olanlar dışında hiçbir Karamanlı Rumca bilmezmiş. Hele kadınların hemen hemen tümü yalnızca Türkçe bilirmiş.

Kiryaki Philippidis'le birlikte Gelveri'nin eski fotoğraflarına bakıyoruz. Anlatıyor:

‘‘Bunlar hep o eskilerdendir. Burası şimdi bizim kaldığımız otel. Eskiden mektepti. Bu mektepte Türkçe okur, Türkçe konuşurlardı. Onun için Rumca bilmiyorlardı.’’

Soruyoruz:

Dersleri veren hocalar Hıristiyan mıydı?


- Hıristiyandı. Benim kaynata da Gölcük'de ders verirdi. Okuturdu hem Rumları hem Türkleri.

Burada yaşayanlar zaman içinde konuşmaya konuşmaya Rumcayı unutmuş olabilirler mi?

- Belkim. Anamın anasının anası da Türkçe konuşurdu. Gölcük'te Türk, Urum bir idi.

Siz eski evinizi bulabildiniz mi?

- Evet, bulduk. Babamın evinde oturan adam diyor ki: ‘‘Biz bu kadar senedir bekliyorduk. Çünkü anam ölmeden evvel vasiyet etmişti, 'eğer evime gelirlerse torunları neyim, hısımsınız. Bunları evimde oturtun, gelirlerse rahat ettirin, evde tutun, misafir edin' demişti.’’ Şimdi bana diyor ki ‘‘gaçmayacan.’’ Ben dedim: ‘‘Yarın gelecem, gaçiiim de yarın yine gelirim.’’ Babam bana evi nasıl anlattıysa öyle. Yokarı oda, aşağı oda, burda tandırdı, orda ambar varıdı, teneyi (buğdayı) koyarlarmış... Babam bana hepsini anlatmıştı. Şimdi adam ‘‘Anam bana vasiyet etti ama çok geç geldiniz’’ diyor. O kadar seneler geçti gelemedik, hencik (şimdi) saati geldi, geldik. Anaları demiş ki bunlara ‘‘Bu evin esas sahibi Doroteus'tur. Oğlum, gelen soran olursa de ki ev budur.’’

Sizinkiler birdenbire mi gitmişler Yunanistan'a, yoksa bir hazırlık devresi olmuş mu? Babanız gidişlerini size nasıl anlattı?

- Bizimkiler Yunanistan'a gitmeden bir sene evvel Yunanistan'dan buraya muhacirler gelmiş. Eski evimizde oturan bu adam diyor ki: ‘‘Bir sene babanlan beraber yaşadık.’’ Onlar geldi, bir sene sonra da bizimkiler gaçtı (gitti).

Aynı evde mi yaşamışlar?

- He beraber oturdular. Benim babamlar aşşağı kata inmiş, yokarı odada da bunlar otururmuş. Aynı evde kalmışlar ama bizimkileri yokarıdan aşşağıya indirmişler. Siz geçeceksiniz inin aşşağıya, buraya yeniler gelecek demişler.

mehmetbaki
09-12-2008, 17:00
http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?p=449867
Cok guzel bir yazi.Karamanlilar adina kutlarim...Bu yaziyi okuyun...Saygilar.

hurşit saral
Sal 06 Mar 2007, 12:13

--------------------------------------------------------------------------------
Merhaba arkadaşlar.

Konunun daha abecesinde, kavramlarda yanılsama içindeyiz.
Rum farklı; Helen, Grek sözcükleri farklı anlam taşır.

Anadolumuz, tarihsel seyir içinde değişik adlar almıştır:
Önce, Eski Yunanlılar kendi konumları gereği buraya "Asia" demişlerdir. Ki, bu sözcük "Anatolia"dan türemiş olup, onun da anlamı; Yunanca, "doğu" demektir. kendilerine göre güneşin doğduğu yön. Aynı düşünceyle güneşin battığı yer anlamında da batıya "Avrupa" demişlerdir. sonrasında Asia sözcüğü tarihçiler ve yazarlar tarafından Ön Asya, Küçük Asya, Asya Minör diye de tanımlanmıştır.

Roma-Bizans döneminde Anadolu'nun adı; "Roma diyarı" olarak geçer. Roma Diyarı'nın, doğulular, özellikle de İslam Topluluklarınca adı "Urum, Rum" dur. Yani Rum, Anadolu Yerlisi demektir. Anadolu açıldıktan sonra, Selçuklular bile anadolu yerliliğini kabul edip; kendi ekininden çıkardığı pek çok bilim, sanat ve siyasa insanına kıvançla Rumi önadını takmıştır.

Ama, İslam Toplumları Anadolu için Rumi derken; batı toplumları / Hristiyanlık artık farklı bir kavram kullanmaya başlar. "Türkiye". Hele Osmanlılar ve Memluklular döneminde "Türkiye" öylesine kullanılır ki, Türk olmayan tüm İslam coğrafyasının adı "Türkiye"dir. Batı tarihçilerinde Memluk devletinin adı, Küçük Türkiye; Osmanlı Devletinin adı, Büyük Türkiye'dir.

Anadolu'daki Yerli Ortodokslara "Rum" deme garabeti, yakın tarihimizin oynaklığıdır. Kimi Yerli, kimi de Avar, Kuman, Kıpçak, Bulgar kökenli halkımıza Grek yada Helen anlamında Rum diyerek soyutlamak; aymazlıktan da öte ihanettir.

Yunanlılarla hem dili hemde ekini ayrı; Anadolu Hristiyanlarını / Hele ki, öz be öz Türk "Karamaniler"i, Helen saymakla kazançlı mı çıktık acaba! Hele hele 1924'lerin Yunanistanında, dil bilmez, iz bilmez, birde "Türk Tohumu" yaftasıyla yaşamak çok mu akıllıca? Acaba! Bugün en büyük Türk düşmanlarının, bu mübadil torunları olduğunu biliyor muyuz? Acaba!

Aynı seyir Yunanistan'dan gelen kardeşlerimiz için de geçerli olmuştur. Onlar "Rum Tohumu"dur. Dil de bilemezler. Yaşam biçimleri farklıdır, Anadolu Türkmen yaşamına ayak uyduramazlar. Kendi ülkelerinde soyutlanırlar. Yalnızca İstanbul'a yerleşenler ayrık durumdadır. Çünkü çoğu varsıl, aydın, sanayıci, tecimen ailelerdir. Ve bu karşılıklı göçürme örneği o zamana dek dünyada ilk tir.

Doğu Karadeniz Hristiyanları, ayrı bir konudur. Birgün ayrıntılarıyla yazarım.

Arkadaşlar tüm bunlardan sonra, bir de madalyonun arka yüzü var.
Sömürgeci / Yayılmacı devletlerin elinde kukla olan ve Kurtuluş Savaşı'nda Anadolumuzu işgal eden Yunan güçleriyle işbirliği yapan bu halk [elbetteki tümü değil, milis güçleri]; Kurtuluş sonrası süreçte nasıl erinçli yaşayabilirlerdi. Araya kan girmişti, farklılıklarda birlikte yaşama mucizesini gösterebilirler miydi? Bilinmez. Ben Siyasacı değilim. Ama, Tarih Felsefesi açısından önemli bir kaynaktır. Daha da irdelenmesi gerekmektedir.

Tüm o dönem günahsız insanlarının anıları önünde saygıyla eğilirim.

Hoşçakalın sevgili dostlar.

mehmetbaki
09-12-2008, 17:04
Bakin mubadeleler us tuste Turkiye'de yasandi.belki rumelideki cok Turk musluman yada sadece muslumanlarda Turkiye'ye gedli.Once Ermeniler,sonra,ostodoks rum ve sadece ortodokslar,karamanli ortodokslar,karadenizli ortodoks turkofon ve laz sivesi kullanan hiristiyanlar...

Sira Kurtlerde ,sonra Alevilerde ve hedef anladigim kadari ile hanifi Turk bir toplum anadoluda birakmak.

Birakamayacaklar bunun mucadelesi akilla yapilmali.Bu artik olmali.Ikide bir insanlari yurtlarindan gondermek olmaz.Sonra gunahsiz karamanli insanina ypilan dogrumu?Bugun Turkiye acimasiz bir sisteme gidiyor.hersey yavas yavas dedigim gibi oluyor...Neyse hayirli olsun....

mehmetbaki
09-12-2008, 17:10
http://www.celikkol.org/kula.htm
KULA’DA KARAMANİCE MEZAR TAŞLARI

Karamanca, Karamanlıca, Karamanîce, Yunanca Karamanlidika, XVIII. yüzyılda Osmanlıca “Zımmiyan-ı Karaman”, Rumca Karamanian adı verilen Ortodoks Hıristiyanların konuştuğu Türkçe’dir. Ayırt edici özelliği, yazılışında Yunan alfabesinin kullanılması, yılın miladi, ayların Yunanca kökenli oluşudur. Başlıca Karaman İli ve çevresinde yaşadıkları için bu ad verilmiştir. Türkiye ve Avrupa’da birçok basılı eserler vermişlerdir.

Anadolu’nun birçok yöresinde, Konya ve Ürgüp çevresinde, birçok müzede, mesela Alanya Müzesi’nde, Niğde Müzesi’nde Yunan Alfabesiyle yazılmış Türkçe kitabelere rastlanmaktadır. Karamanlıca konuşanların, Selçuklu döneminde Türkçe konuşmaya başlayan Hıristiyan Rumlar mı yoksa Hıristiyan dinini kabul eden Türkler mi olduğu konusunda görüşler ileri sürülmekle birlikte, Türkçe’nin Karamanlıca ağzını konuşan Rumlar olduğu kabul edilir. Özetle Yunanca yazar, Türkçe konuşurlar.

Fotoğraf sanatçıları dönemin tanıklığını belgeler. Fotoğrafları yıllar sonra tarihsel belge niteliğini kazanır. Fotoğraf sanatçısı Günal Güngör’ün 10 yıl önce Manisa’nın Kula İlçesi’ndeki eski kilise bahçesinde çektiği mezar taşı fotoğraflarındaki yazıların Yunan Alfabesiyle yazılmış olmakla birlikte dilinin Türkçe olduğu sezilebiliyor. 1844, 1862 ve 1886 yıllarında dikilmiş. En eski olanı bugün 160 yaşında oluyor ve sanırım önem taşıyor. Bugün bu taşlar yerinde bulunmuyor. Umalım ki bu taşlar bir müzeye konmuş olsun, en azından bir köşede saklanıyor olsun.

Fotoğraflar elime geçtiğinde doğru biçimde okuyabilmek için, kendisiyle Türk ve Yunan kültür ve tarihi üzerinde uzun sohbetler ettiğimiz, tartıştığımız Yunanlı Dostum Kaplanis Iosifidis’e başvurdum. Kaplanis, Gelveri’den Yunanistan’a göçen Kaplan Ağa’nın torudur; Kaplan(is), Türkçe Kaplan’ın Yunanca söylenişidir. Buradan anlaşılacağı üzere, Lozan Antlaşmasıyla Türkiye’den Yunanistan’a göçen bir aileye mensuptur. Ailesinin göç ettiği Niğde ve ailesinin anadili olan Karamanlıca ile yakından ilgilenmekte ve çalışmalar yapmaktadır. Büyük bir Karamanlıca arşivine sahiptir. Dahası, bu yazıyı hazırlamak üzere internet araştırması yaptığımda tekrar kendisiyle karşılaşmak ve sıcak sesini duymak heyecan vericiydi:

Nea Kalvari Kültür Merkezi Müdürü Kaplanis Iosifidis, kınalı kaşıkla oynayıp, “Sevda nedir bilmezdim, o da geldi başıma..." türküsünü söylerken şöyle diyordu: “Kalbimizi biliyorsunuz. Seviyoruz birbirimizi. Düğünlerimize sizi bekliyoruz. Sizi davet ediyoruz, evlerimize gelin. Bizler komşuyuz. İyi komşu kardeşten de üstündür..." Nea Kalvari, İngiltere’deki York Kenti’nden göçenlerin Amerika Birleşik Devletleri’nde New York kentini kurmaları gibi, Anadolu’daki Gevyeri (bugünkü Güzelyurt) kasabasından göçenlerin Yunanistan’da kurdukları kasabanın adıydı ve Nea Kalvari Kültür Merkezi elbette Karamanlıca ile ilgiliydi. Fotoğraflar eline ulaştığında hemen telefona sarılmış, mezar taşı yazıtlarının Karamanca olduğunu, ayrıca mezar taşlarının Manisa Kula’da bulunuşunun heyecan verici olduğunu ifade ederek Latin Alfabesine çevirmişti.

Yüzyıllarca Orta Asya’dan Orta Avrupa’ya kadar konuşulan Türkçe’nin, tarih boyunca kullandığı alfabeler, Göktürk Alfabesi, sonra Uygur Alfabesi, ardından Arap Alfabesi, her halde Hindistan Babür Devleti’nde Hint Alfabesi, Sovyet Rusya döneminde Orta Asya Türki Devletlerde Kril Alfabesi ve XVIII. Yüzyıldan sonra Karamanlıca’da Yunan Alfabesi, Cumhuriyetle birlikte Latin alfabesi ve şimdilerde Sovyet Rusya’nın dağılmasıyla bağımsızlığa kavuşan Türki Cumhuriyetlerde de Latin Alfabesi; muhteşem, heyecan verici.

Mezartaşlarındaki Türkçe metin Latin alfabesine çevrildiğinde miladi yıl ve Rum ayları kullanıldığı dikkati çekiyor. Metin Yunan alfabesiyle yazıldığına göre elbette özel isimlerin Rum ismi olması gerekiyor.



Resim 1: Türkçe Transkripsiyon

1844 OCTOBER 26

YA RAPI HARP? ZİYARET SU MEZARDA TEFN OLUNAN GIULUN RAHMETLI HATZI YANİNİN OGLU MİHAİL (BEKİM UNUTMA?) YA (TIRIT?) PATİSAHLIGINDA GELTİYİNDE

Metindeki “padişahlığa geldiğinde”sözü ile muhtemelen 1839’da tahta geçen Sultan Abdülmecit kastedilmektedir. Bu tahmini doğru kabul edersek, adına mezartaşı dikilen Mihail 1839’da doğmuştur ve 5 yaşında vefat etmiştir.



Resim 2: Türkçe Transkripsiyon

1862 FEBRUARY 16, HATZI IOANNI OGLU … KIZI RAHMETLU AGELİKİ



Resim 3: Türkçe Transkripsiyon

1886 DECEMBER 14, BU MEZARDA TEFN OLUNAN RAHMETLI HATZI GEORGI TZILOS ALLAH AF ETSIN.

mehmetbaki
09-12-2008, 17:16
http://www.milliyet.com.tr/2000/07/01/yasam/yas01.html
Mübadele Allahın belası bir şeydi


Balkan Savaşı’ndan itibaren Ege’nin iki yakasından yapılan zorunlu göçler kimseyi mutlu etmedi...



DURSUN ÖZDEN



Yüzyılın ilk çeyreği biterken (1924) Ege Denizi’nin iki yanında oturan yüz binlerce insan, karşılıklı yurt değiştirdi. Vapurlar, trenler mi yol alıyor evler mi, bilemediler. 1912’de Balkan Savaşı ile başlayan göç dalgası binlerce Müslümanı Anadolu’ya savurmuştu. Ardından I. Dünya Savaşı patlak verdi. Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında, bu göç dalgası daha da büyüdü.
1924’de Lozan’da imzalanan “Nüfus Mübadelesi (değişimi) Sözleşmesi" ile büyük bir nüfus değişimi yaşandı. Selanik’ten Kavala’dan Girit’ten, Kesriye’den, Kozana’dan yaklaşık 400 bin Müslüman geldi. Anadolu’da yaşayan 1 milyon 300 bin Ortadoks Rum, Yunanistan’a göç etti. Orada yeni yurtlarını, yeni evlerini kurmaları kolay olmadı. Yıllarca çadırlarda ve barakalarda, büyük acı ve kayıplarla yaşadılar. Yolda ve yeni yurtlarında pek çoğu hastalandı ve öldü. Herkes doğduğu evi, diktiği ağacı ve komşularını özledi.

Burada doğduysa da..
Uzun yıllar sonra Yunanistan’dan kalkıp eski köylerini ziyarete gelenlerden Konstantin Feyzioğlu (95) “Mübadele (değişim) Allah’ın belası bir şeydi" diye söze başladı . “Bir başka ülkeye, bir başka denize gidelim dedim. Bundan daha iyi bir kasaba buluruz elbet. Her çabamız, kaderin olumsuz bir yargısıyla bir ceset gibi gömülür kalbimize. Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede. Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam, etrafta bir kara yıkıntı görüyorum. Bunca ömür tükettiğimiz bu ülkede, neden komşularımızdan ve topraklarımızdan bizi kopardılar? Cami ve kiliselerimizle, bayram ve yortularımızla gül gibi geçinip gittiğimiz kapı komşumuzla ayrı düştük. Oysa, iyi komşu kardeşten de üstündür."
Ortodoks bir anne ve Müslüman bir babanın çocuğu olduğunu söyleyen Kostantin Feyzioğlu’na göre iki halk arasındaki fark şundan ibaret: “Rumun avanağı yokuşta sigara içer, Türkün avanağı yokuşta nara çeker."
Gelveri; Ihlara, Misli, Konaklı, Aktaş, Niğde, Bor, Kavuklu, Ovacık, Maden, Ereğli, Ulukışla... ve öteki Anadolu kasaba ve köylerindeki komşularını özleyen göçmen Rumlar, geldikleri yurtlara bir türlü alışamadıklarını söylüyorlar. Zaman zaman “memleket" dedikleri bu ata topraklarını ve evlerini ziyarete geliyorlar. Onlar İç Anadolu’da bu topraklarda doğmuşlardı. Gelveri onların ana vatanı idi. Akakiadis Pantelis, Gelveri’de doğdu, Yunanistan Nea Kalveri’de ak düştü saçlarına. Ve bu kasaba hep arkalarından gitti. 1911 doğumlu Akakiadis, anasından öğrendiği Türkçe ile; “Gelveri’nin toprağını, suyunu ve taşını özledim..." diyor. Eski adı Gelveri olan Güzelyurt’ta her sabah sokakta göç öyküleri dolaşıyor. Yıllar önce Gelveri’den göç edenler, bu ak saçlı insanlar ömürlerinin son göçünü yenileyerek, torunları ile birlikte Gelveri’ye geldiler.
Farklı inançlar, yıllarca yan yana yaşamış burada. Dost ve komşu olmuşlar. Aynı dilde, aynı türküyü söylemişler. Türkçe, onların ana dili olmuş. Türküleşmiş:

“Emek kaldı orada..."
“Haniya da benim elli direm pastırmam / Konyalı’dan başkasına bastırmam / Yürü yavrum yürü, Konyalım yürü / Şimdi burdan geçti, Konyalı’nın biri..."
İonya’da oturan Yorgis Yamıkoğlu, Selanik’te oturan Statios Efstadiadis, Kavala’da oturan Makridis Uzunoğlu, Kozana’da oturan ve zurna çalan Hristofos Hristoforidis ve öteki göçmen Anadolu Rumları, atalarından öğrendikleri “Karamanca" dili ile özlemlerini ve tepkilerini dile getirdiler. Karamanca, Rumca, Türkçe ve Farsça karışımı bir dil. Kaval ve kemençe çalan Hristofos (1905 doğumlu): “Hepimiz Allah’ın adamıyız. Rum - Türk ayrımı niye? Bize burada el gibi bakıyorlar. Kendimizi turist gibi görüyoruz. Bir türlü ısınamadık buralara..." Bildiği Türkçe tüm sözcükler, öztürkçe idi. “Benim bubamın anası iyi halva yapardı. Anamda gevsi yıkar, gülibikli horuzun etini kalaylı bakır tasta bize virirdi. Bubam da avratlara bakar, göz hamamı (banyosu) yapardı. Yunanistan’a geldik ve mutsuz olduk... Emeğimiz kaldı orda..." dedi...
“Kaçgıncılık çok zor... “
“Kaçgıncılık çok zor..." diye söze başlayan Politeseni Katrancis, “cin arabası" dediği bisiklete binemeden göçte ölen kardeşini ve göçü anımsadığını, göz yaşları içinde anlattı:
“Yayla zamanı idi. Mayıs ya da haziran ayı. Gelveri’den Ihlara’dan ya da Aksaray’dan Hasan Dağı’nın yamaçlarına sürüleriyle göç eden komşularımız (Müslüman) bize ağlayarak el sallıyorlardı. Hakkınızı helal edin, dediler. Helallik, Türklerde çok önemli bir inanç. Yunanistan’dan gelen bir komisyon ile Türk yetkililer mallarımıza kıymet biçtiler. Taşınmaz tüm mallarımızı ucuza verdik, çoğunu bağışladık. Komşularımız arkamızdan su attılar. Tekrar geri gelelim diye. Kağnılarla, at arabaları ile Konya Ereğli’ye geldik. Bir kısmımız da Niğde üzerinden (o tarihte Niğde’de tren yolu yoktu) Ulukışla’ya geldi. Bir hafta burada, Öküz Mehmet Paşa Hanı’nda konakladık. Tren vagonları içine doluştuk. Tren Toros Dağları’nın içinden geçen tünellerden ilerlerken, bir bilinmeyene doğru yol alıyorduk. Tren mi yol alıyor, evler mi, bilemiyorduk. Karaisalı ve Yenice istasyonlarında bizleri taşlayanlar oldu. Sonra, Mersin limanı’na geldik. Yolda, asker kaçağı Türk eşkıyalar bize zarar verdi."
Aziz’in naaşı da göç etti
Başımıza kötülük gelmesin diye Hıristiyanlığı Anadolu’da yayan Aziz Grigoryos’un naaşını, bulunduğu yerden çıkardık. Elliye yakın sandığın içine yerleştirdik. Her kasa 80 okka kadardı. Arabalara yükledik. Trene ve oradan da vapura bindirdik. Denizde bir fırtına başlayınca Aziz’in parçalara ayrılmış naaş sandıklarına sarılarak dua ediyorduk. Ama hiç faydası olmuyordu. Çünkü yolda çok insan öldü. Babam, ‘goyu mu olur, gabardıcın gölgesi...’ türküsünü ünlemeye başladı.
İtalyan ve Türk gemileriyle Selanik’in Karaburnu Limanı’na geldik. Burada karantinadan geçtikten sonra Türklerin başlattıkları köylere gittik. Sıtma, hastalıklar yakamızı bırakmadı. Yerli Rumlar, bize göçmen olduğumuz için çok kötü davrandılar. Mutluluk ve komşuluk, Anadolu’da kaldı...
“Biz memlekette iken..." diye söze başlayan göçmen Rumların, Gelveri’den Nea Kalvari’ye uzanan göç destanları anlatmakla bitmiyor.
Nea Kalvari Kültür Merkezi Müdürü Kaplanis Iosifidis, kınalı kaşıkla oynayıp, “Sevda nedir bilmezdim, o da geldi başıma..." türküsünü söylerken şöyle diyordu: “Kalbimizi biliyorsunuz. Seviyoruz birbirimizi. Düğünlerimize sizi bekliyoruz. Sizi davet ediyoruz, evlerimize gelin. Bizler komşuyuz. İyi komşu kardeşten de üstündür..." Atalarının bıraktığı eski evlerini, kiliselerini ve komşularını özleyen, kardeşlik çağrısı yapan bu insanlara, kucak açan Güzelyurt (Gelveri) Belediye Başkanı Süleyman Gümüş ise, “Tek meyva ile bahçe olmaz" diyor... Oysa, Hasan Dağı zaman içinde akıp giden tarihe tanıktı... Bir göç türküsü gelir uzaktan: “Göçün ucu Ulukışla’ya ulaştı / Bostanı bozulmuş bağlara döndük / Ağlamaktan kan doldu gözlere / Kaynağına akan çaylara döndük..."

4444
09-12-2008, 21:49
şunu sizlere sormak istiyorum yunanistandan batı trakyadan mübadele ile gelen müslüman olanlar türk müdür bu konuyu açarmısınız ve diğer konu sebataycılar bunları öğrenmek istiyorum

mehmetbaki
10-12-2008, 11:33
şunu sizlere sormak istiyorum yunanistandan batı trakyadan mübadele ile gelen müslüman olanlar türk müdür bu konuyu açarmısınız ve diğer konu sebataycılar bunları öğrenmek istiyorum

Simdi olay aslinda tarihcilerin isi.Ben tarih felsefesine cok merakliyim.Bunlarin ingilizce,Turkce ve Osmnalica arastirmalarini yaptim.Yapanlari inceledim.

Simdi esas olay Itthat Terakkiden baslar.Fakat Ittihat terakki'de kuvvetli olanlar Selanikli yahudilikten donen kisiler.Sunuda soyeleyeyim her Selanikli Turk yahudi likten donen kisilerden degildir.ama cogunluk Selanik sehir merkezinden ise kesin Yahdui donmesi yada Sabetay sevi taraftaridir.Her yahudilikten donende sabetay kokenli degildir.Fakat yahudiler Ispan,Fransa,macaristan,Yunanistan,Italya,Almanya ve Polonya gibi ulkelerde yahudi dinine inandigi halde disarda hiristiyan yada musluman oldugu ulkenin dininden gozkuyor ama yahudilik dinine inanir.

Simdi Osmanlida olay farklidir.Osmanlida Ispan yahudilerini kabul etmistir.Fakat sadece Osmanli degil bir cok ulke bunlari ispanya'daki zorunlu goc sonucu almistir.sadece osmanli almisgibi yazilan seyler yanlistir.Italya(napoli,Sicilya,venedik gibi),Portekiz,bazi arap ulkeleri yani osmanliya bagli yada bagli olmayan yani ozellikle osmanli ulkeleri almistir.Portekiz ve Italya buyuk bir cogunlugu kabul etmistir.Portekizde bir cok zengin ve Italayada bir cok siyasetci bu kokenlidir.Avrupa'da bir cok kisi vardir.

Turkiye'de soru Itthat Terakki ile baslar.Ittihat Terakki'nin basinda cok iyi ve vatansever insanlar vardir ama bunun yaninda tilki gibi olan yahudilikten donen ailelerin cocuklari vardi.Doktor Nazim ve bunun gibi buyuk yonetciler.Ve onemli Turklerle evlilik yapan yahudilikten donenlerin akrabalari...Ittihat terakkideki yahduilikten donen insanlar Turkiye'nin yani Osmanlinin ozellikle anadoludaki etnik yapisini bozmak istediler.Ermenielr mesela cok iyi zanaatci ve cok onemli diplomatlardi.Ozellikle bu Ermeni diplomatlar muthis osmanli milliyetcisi ve osmanli yanlisi insanlardi.yahudilik donen diplomatlar bunlari hedef haline getirdi...Zamanla Turkiye'nin cumhuriyet sonrasi yahudi kokenli diplomatlarinin olusmasini sagladilar.Once Ermeni tecriti oldu.Simdi tabiiki bazi ermeni cetelerinin muthis yanlislari oldu.Bunu goren ozellikle yahudi kokenli ittihatcilar hemen bunu kullanarak ozellikle kuvvetli Turk yoneticileri kiskirtarak ve ozellikle ermenileride osmanliya karsi caktirmadan kiskirtarak rusya yanasmasini sagladilar.ve bazi Ermeniler bu oyuna dustu.Esas olay ermenilerin zaantci ve toplumda sevilen bir zumre olmasaydi.Bir anda Osmanlida gozden dustuler.En sadik osmanli milleti olan Ermeniler cile cekmeye basladi.Butun anadolu ermenileri tecrit ve Luban gibi ortadogu ulkelerine gitmeye mecbur ettiler.Bir tur mubadele gibi yer degistirttiler.

Sonra Ittihat Terakkicilerin yanlislarini goren Ataturk bir cok konuda bunlara akrsi geldi ama kurtulus savasi sirasinda yahudi kokenli ozellikle halide edip adivar ,Dr Nazim )Adnan Menderes'in kayin biraderi) bunun gibi bazi yahudi kokenli insanlar etkili olarak Inonu'yu mubadelede etkiledielr.Once anadoludaki insan degisimine Ataturk karsi idi ve oslada sinirli olmasini istiyordu.Ama sonra ikna edildi.Daha sonra ozellikle karadeniz hiristiyanlari ve karamanli turkofon hiristiyanlar bu maubadeleye katildi.karamnlilari ozellikle Ataturk gitmemsini istedi.Cok ugrasti ama Inonu bu ise kafayi takmisti.neden karisi Mevhibe inonu'nun etkisi ve Dr.Nazim gibi bazi diplomatlarin etkisi ile bu oldu.Yahudi kokenli dis isleri personeli coktu.su andada bunlarin torunlari etkin.Bugun ozellikle ya sev ya terketi ilk ortaya koyan Dis isleri personelidir.Ermeniler ozellikle asala olayinda sehit ettikleri Turk diplomatlarinin cogunun eski Itthat Terakki kokenli ve yahudi kokenli oldugunu iddia ettiler ve bilerek sectiklerini her yerde beyan ettiler.Bu tabii bir iddia ama dogrumu bana dogru gibi geliyor.Asala tabiiki hain bir kurulus ve terorist bir yapilanma.Sonra Pkk'ya katilidigi soyleniyor buda dogru.Kim olursa olsun Turk diplomatlarini oldurmemeli.Turk olmasalarda...Fakat sunuda bilin Turk diplomatlari dunyada en fazla maas alan diplomatlardir.Bugun buyukelciler 5 hizmetci havuzlu evelrde ve 40000 dolara yakin maas almaktadirlar.bakin buyukelcilierin soy adlarina ve inceleyin 100 yildir ayni kisilerin cocuklari yada torunlari...Buda bir iddia...


Bakin bugun Turkiye mubadelerle yeni bir toplum yaratti.Bu mubadele oalyalrinda ozellikle sadece diplomatlar degil Turkiye'nin babi alisi dedikleri basin yani gazetecilerede dikkat edelim.Kiskirtmalarin bir sebeide bu.Bugun yavas Turkiye once Kurtleri sonra,alevileri ve sonra laikleri ulkeden atmaya kalkabilir.Ve sonra sadece hanifi kokenli musluman bir ulke ve uzerine cullanan bir Avrupa ve dunya vede amac Anadolu'da Turklugu ortadan kaldirmak.Once Turklugune sahip olmazsa bu toplum biter...Bunu iyi bilmeli ve idrak etmeli...Din filan dinlemez.Din sadece ayakta tutacak sey degil.Millet olma dinden degil ruhtan gecer.Turkler musluman olmasaydi yada hangi dinden olursa olsun buyuk bir millet olurdu...Turkler muslumanligi muslumanlik yapan millettir.Turkelr hiristiyanlarin yaninda bizans ordularinin ynaindada savasirken Hirisityanalr ve Bizans en kuvvetli ordulardi...Turkler hangi milletin yada dinin yaninda olursa olsun kuvetli bir milelttir.Ve onun destek verdigide kuvvetli olur.Fakat Turkiye'de buyuk oyun var.ve bu oyunu yahudi kokenli insanlar yapiyor.ben islamcilari sevmem ve onalrda bu younun icine istemeyerek giriyorlar...Onlarin iyi niyeti kotuye kullaniliyor.Bakin en onemli tarikat ve medrese yada benzeri yerlere genelde Selanik kokenlidir.Bu yahudiler Aturk'u dahi Semsi eefendi okulunda egitim gordu yok kokeni yahudi diye islemeye calistilar.Ataturk fakir bir aileinin cocugu idi ve Selanikli degil Manastirli ve ailesi konya kokenli bir yoruk ailesidir.Bunu bile yahudiler kullanarak kadroslasmaya calistilar.Ben yahudi dusmani degilim ama hadlerini bilsinler.Bneim atalarimi biel ayirdilar.Bizde gerekirse onlari ispanyollar gibi gondermesini biliriz.

Turkiye'de hic aklina gelmeyecek insanlar bu yahudilikten donenlerle iliskili.Zamaninda Vahdettin zamaninda seyhislam yani din baskanin yaninda bile onemli olan kisiler yahudi donmesi idi...Ve ozellikle itihat terakki ve kokenlileri su an 2008'de dahi etkililer.Turkiye'deki butun insanlar teteikte olmali.Turkiye bolunmeye gidiyor ve yokedilmeye...Yavas yavas etnik yapiyi ayirarak ve gucsuzlestirerek dunyada dusman edilerek bir anda belkide buralar Israil olacak.Oyuna geldik ve oyun suruyor...Bunlar benim sahis dusuncem...Butun anadolu insanalri Allah'in insani.Biz yahudileride ayirmiyoruz.Ama sevmiyorum...Cunku bizim kalbimizden vurdular.karamanli hiritstiyanlari gonderdiler.Bugun Yunan ordusunda genel kurmay baskani,hava kuvvetleri komutani ve onemli subaylar ve hava kuvvetlerinin onemli pilotlari Anadoludan giden hiristiyan Karamanli insanlarin torunu.Bunlar Turk subaylari ile nato kurslarinda yada nato calismalrinda karsialstikalrinda Turkce konusarak orta anadolu agzi ile birlikte icanadolu kasik havasi iel eglenen insanlardir....Bizi bize dusman eden ittihat terakki ve onlarin yapilanmalaridir.Itihat terakki en buyuk dusmandir...Bunlar yahudi yapilanmasinin sonucudur.Osmanli padisahina karsi halkida kiskirtan itthat tearrakidir.Amac Turkiyeyi bolmekti.Bir cok kisi Ataturk gibi bunu gorerek uzaklasti....Bakin dusunun kasik havasini bu insanlar yunanistan'a goturmuslerdir...Neyse soylenecek cok sey var...Birde bir olay oldu.gecenelr bir ulkenin Turkiye buyukelcisi ile munakasimiz oldu.Dedim" sen yahudi kokenlisin Turk vatandaslarini kucumsuyorsun ve 50000 dolar mmas aliyorsun.Git fabrika kur dedim.Bana diyorki sen palikaryasin.ben karamanliyim tamam palikaryayim ama ben vatanimi seviyorum.Sen git desende gitmiyorum,Diyor seni ulkeye sokmam.Dedim zaten canlarimi attiniz benide atin.Ama yurek ister.Sen 60 yasinda utanmaz kisisin.50000 dolar ve 5 tane adami hizmetci yapmissin.Mit ajani diye lise 1 terkten adam almissin yanina.Adami tanimayan yok.Sen ancak bunu yapabilirsin.Ulkende insanlar ac ve issiz.Gencler ortada kalmis.Sen yurt disinda paraya para demiyorsun.Senin soyunun ittihatcilara dayandigini vede ihtilal yanlisi oldugunu butun internet siteleri yaziyor.Utanmiyormusun.Haydi dedim isi birak bu yabanci ulkede bir is bul goreyim seni..." dedim.

Ordan burda alinti kitap yaziyor kendini avutuyor...Ben karamn kokenli oldugunu bulmus benim yuzume vuruyor.ben bunu bir ara zarfladim kokeni cozdum zaten hemen cozuluyor.Bir ara bu sahis MIT baskanligi icin ugrasmis..Ama Israille iliskielri ortaya cikinca geri cekilmis...Boyle hainler ulkede...Hemde 50000 doalr maas aliyor ve asiri laik ve ihtilalci takiliyor...Birde sorsan sadece 28 subati savunuyor.Adamin adi Ergenekonda 2 numaralardan geciyor ama adami gorevden alan yok...Bu sahis yarin bakanda olur basbakanda ama olan ulkeye olur.yazik...Onemli olan palikarya olmak degil yada karamanli yada musluman onemli olan vatanina hizmet....bne bugun bu adami karamanli bir dedenin torunu olarak sorguluyorum adam benim gecmisimi sorguluyor.benim atalarim Kilic dansi ile aynen yoruk atalari gibi bunu yapiyor.Hiristiyansa hiristiyan sunuda bilin Turklewr sadece musluman olmadi...Turkler butun dinlere saygili idi ve butun dinlere giren Tuyrk miletinden insanlar oldu.Ama ben Karamanlialr kesin Turktur dmeiyorum ama buyuk ihtimal yoruk Turkmenler oldugu acik...Tabii burda dikaktli konusmam laizm cunku Yunnaistan bu konuda cok rahatsiz...Dusunun kilic segmenlerin ve bursadaki osmanli kokneli insanlarin geleneksel oyunu ve bu keisnlikle turkmen boylarinin bunu yunana anlatmak zor ve bunu yunan oyunu gibi konusyorlar.tabii onlarida rahatsiz etmeden kazanmak laizm.Yunanlilar cok kotu insanlar degil.Biraz konustunmu yerli yunanli ile anlasiyorsun.Damarina basmayacaksin...Onalr karamanliya yogurt cocogu der sende yogurt guzeldir ben yapayim sen ye dersin is biter...Bunu benim karamanli atalarim 1925'lerde yapmis.O turk tohumud edikce biizmkielr basmis caciki rakiyi...Sonra gelsin muhabet...Turkce bile ogrenen gercek greekler var....Bugun 65 yasindan once emekli olan mustesar yada diplomat yada bu tip paray para demyen devlet memuru tanirmisiniz?Birakin 65 yasinda genelkurmay baskanida olmaz...ya Ataturk 42 yasinda cumhurbaskani oldu...Ulke bitmis su an....Deniz Baykal 70'ni gecmis basbakan olmaya ugrasiyor.Emekli Bahceli oyle oda sali gunleri politikacisi baska gun gorulmuyor.kalp ameliyatindan sonra iyice yumusadi......RTE derseniz adam hayatinda dogru durust bir isi olmamis ama adam siyasetci.Hayretki ne hayret....Cumhurbaskanlarina bakiyorsunuz ya asker yada son zamnada eski Sezer gibi devlet sadece memurluk yapmis insanlar...Bu ulke ilerlemez....Sonunda yeniden bir devlet olurmu bilmiyorum ama olur.Turkiye ergec kendien gelir...55 ile 65 yasindaki devlet memurlarinin ayrilmais lazim.General bile osla emekli olmalilar.Ulke genc ve issiz.yazik...Butun diplomatlar 55 si geckin fosiller...Bilgisayar kullanmasini bile bilmiyorlar.Ingilizceyi cogu unutmus...Zavalli...

Lutfen birbirimiz sevelim.ya sev ya terket yok...Sevmeyebilir...Turkiye Cumhuriyetini develt yapilanma ve simdiki siyasi yapilanmasini ben sevmiyorum.Bunu soyluyorum diye hainmiyim ben?Ben ulkemi sorgularim her vatandas gibi.Ulkede diplomatlar 50000 dolar maas aliyorsa,Merkez bankasinda normal bir uzman 10000 dolar aliyorsa,genelmudrler 15000 dolar maas aliyorsa ve hayatinda hic bir ozel iste calismamis vede riske girmeden para kazanmamis egitimsiz burokratlari kabuletmiyorum.Bugun siyasal uluslararasi iliskileri bitiren biri 50000 dolar maas aliyorsa ben bu ulkeyi sevmiyorum...Ulkenin orgenerali ailesini helikoopterle piknige goturuyorsa benim elstirme hakkim var.Savas varken hic bir asker eglenemez...Turkiye'de gencler issizken 60 yasindaki adamlar ulkede gorev yapamaz...Tanri Turkiye'ye yardim etsin.ister kizin ister bagirin ben bu gercekelri soyluyorum...Butun mubadelelerde yahudi oyunu avrdi.ben laik ve demokratim ama laikligi manyakca kullananlara kiziyorum.Dindarlarada saygili olunmali..Ama onalrda develti yonetmeye kalkmamali yani devlete din karisitirilmamali.Din ve devlet isleri ayrilmali.Ayrilmazsa ulkede devamli mubadeleler olacaktir...En sonunda anadoluda Turk kalmayacak.Gidis o....Saygilar

mehmetbaki
10-12-2008, 11:46
Bakin yotoube Turkiye'de izliyebiliyorsaniz bizim karamanlilarin Konyali sarkisini soyelemesine bir bakin.kasik havasina.Konyalim diyor...Yoru be diyor yani yuru be diyorum...Oyle bir kasik havasi iki ve reismlere bakin..Bu insanlar nasil Anadilu7dan sokulur ...Hic bir Turk bunu yapmaz...Bakin ben islamci degilim ben dincide degilim ben asiri laikte degilim ben anadolu insaniyim.Ama yahudileri sevmiyorum...Butun kotuluklerin icinden bunlar cikiyor.Ynai bazen Hitleri hakli bulacagim geliyor.Turkiye'yi yahudiler bolecek...Dikkat edin.her pisligin altinda en ust yonetimde yapilanan bu kisiler cikiyor....Bu kadar....Seyredin bu videoyu gorun..yazik...Bne Yunaistan'da Kavalaya gittgimde evim de oluyorum ve anadoluda Nigde'ye gittgimde yine evimde oluyorum.Bneim iki evim oldu.Keske ayirmasalardi...ne rumeliden gelen muslumanlari neden kardesim hirisityan karamanlilari.Turkiye vatandaslik geri vermeli.En azindan surekli oturum izni.Avrupa birligine katilirsa butun karamanlilar Turkiye'ye geri gelebilir.Torunlari tabii....Umit ediyorum olacak....

http://uk.youtube.com/watch?v=HVkkLLWPb5o
http://uk.youtube.com/watch?v=Nol6Igq1JLQ
http://jp.youtube.com/watch?v=DDDH8VELPQQ&NR=1
http://jp.youtube.com/watch?v=jef3T_a-aHA&feature=related

mehmetbaki
10-12-2008, 13:05
Anadolu’da ‘Hıristiyan Türkler’ olduğu pek bilinen bir gerçek değildir. Ortodoks Türklerinin bu topraklardaki geçmişleri diğer Türk boylarından hiç de az değil.

Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve son olarak da Osmanlı Devleti’nin himayelerinde yaşayan Ortodoks Karaman Türkleri her dönemde devlet hükümranlarına sadık kaldılar. Konya, Nevşehir, Kayseri, Ankara ve Niğde civarında yaşamış olan Ortodoks Karaman Türkleri, Kurtuluş Savaşı’nda dinî değil ırkî tercihte bulunur ve Yunanistan safında değil Türkiye tarafında yer alırlar. Bu tercihleri onlara ödül değil ceza olarak geri döner. 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması ile Ortodoks Karaman Türkleri mübadele sonucu Yunanistan’a gönderilir. Atatürk’ün izni ile sadece Baba Eftim ve ailesi (Erenerollar) bu zorunlu göçten muaf tutulur. Yunanistan’a giden Karamanlılar burada da ‘Türk tohumu’ olarak adlandırıldıkları için ABD, Kanada, İsveç gibi ülkelere göç etmek zorunda kalırlar.

Ortodoks Türkler için Celal Bayar bir gün Hamdullah Suphi’ye, “Bilir misin, Atatürk’ün son yıllarda en büyük üzüntüsü ne idi?” diye sorar. Hamdullah Suphi anlamamış gibi davranınca Bayar sözlerine şöyle devam eder: “Anadolu’dan binlerce Hıristiyan Türk’ü göndermiş olmasıydı. ‘Paşam yapmayın, yollamayın, bunların hepsi Türk’tür’ dedim. Fakat dinletemedim.” Hazin bir şekilde Anadolu’dan koparılan Ortodoks Türklerinin bu hikâyesini gazeteci yazar Nurten Ertul kaleme aldı. Nesa Yayınevi tarafından basılan ‘Kimlik’, Ortodoks Türklerinin dramını günümüze taşırken yüzyıllardır sahibi olarak yaşadıkları yerlerden bir siyasi karar ile sürgün edilişlerini anlatıyor. Roman gerçek hikayelerden yola çıkarak kurgulanmış.

İki yıl kadar önce bir arkadaş şakası ile başlayan ve ‘kafatası ölçümlerine’ göre ‘Türk çıkmayan’ gazeteci Nurten Ertul, kimliğini araştırmaya kalkışır. İşler umduğu gibi gelişmez, araştırması ailesinin kökenini Niğde’nin Limna köyüne kadar götürür. Bugünkü adıyla Yeşilgölcüklü olan Nurten Ertul, Karamanlı soyundan gelen ve yaklaşık yüz yıl önce din değiştiren Ortodoks bir aileden geldiğini keşfeder. Yunanistan’a gönderilen Ortodoks Türkler ile de bağlantıya geçen gazeteci Ertul, bu insanların yaşadıkları yerlere giderek birebir görüşmeler yapar. “Romandaki bilgiler doğru, kişiler yalnızca hayal.” diyen Ertul, geçmişinden utanacağı ya da saklayacağı bir durumun söz konusu olmadığını ısrarla vurguluyor.

Türkiye’deki mikro düzeylere kadar inen milliyetçiliğin kendisini rahatsız etmesi sebebiyle ‘Kimlik’ romanını yazmaya karar veren Ertul bu düşüncenin çıkar, köy, ilçe, inanç ve hatta inancı yaşayış şekline kadar indirgendiğinden yakınıyor: “Bu rahatsızlıklar sonunda kitabımı kaleme aldım. İyi bir eser çıkardığımı düşünüyorum. Türkiye’de insanların kökenine inseniz, bugün milliyetçilik yapan kimselerin de geçmişlerinde mutlaka farklı ırk ve mezhep çıkabilir. Yalnızca, Türkiye’de değil dünyanın neresinde olursa olsun bunun böyle olacağına inanıyorum.”

‘Müslüman’ım Elhamdülillah’

Nurten Ertul kendini tanımlarken “Müslüman’ım Elhamdülillah ve dinim ile barışık bir insanım.” diyor. Ailesinin de bu zamana kadar böyle bir geçmişten geldiklerini bilmediğini söyleyen Ertul, “Üçüncü kuşağa kadar Ortodoks kimliğini bilen birisini görmedim çevremde. Memleketime gidip oralarda kaldım, insanlarla konuştum; ama kimse bu konuda ilk önceleri yardımcı olmak istemedi. Kapadokya bölgesinde insanlar Ortodoks geçmişleri konusunda çok ketum. Bu insanların ağızlarından bilgi almak iğne ile kuyu kazmak gibiydi. Zamanla yaşlı insanlar bana, oralarda yaşanılan olayları anlatmaya başladı. Farklı iki dine mensup insanların yüzyıllar boyu kavgasız, gürültüsüz nasıl yaşadıklarını anlattılar. Duygulanmamak, o insanlara saygı, sevgi duymamak elde değildi. Bu insanları Katolik yapmak için onlarca misyoner gelmiş yaşadıkları bölgeye; ama din değiştirenler yalnızca İslam’ı tercih etmiş. Ortodoks kalanlar ise çevresiyle hep barış içinde yaşamış.” sözleriyle yaşananları anlatıyor.

Aile kökeninin Ortodoks geçmişten gelmesi birçok insan için saklanması gereken bir durum iken gazeteci-yazar Nurten Ertul kamuoyu ile paylaşmayı tercih etmiş. Bu paylaşımın temelinde ise Ertul’un gazeteci olması yatıyor. Annesinin beş vakit namazında bir insan olduğunu ve kendisinin de Kur’ân-ı Kerim’i, Türkçe mealinden birkaç kez okuduğunu vurgulayan Nurten Ertul, romanı ile yok sayılan bir milleti ve onların acılarını günümüze taşıdığı düşüncesinde. Bunu da bir insanlık borcu olarak yorumluyor. Tarihî roman olması sebebiyle Kimlik’te olaylar daha ön planda. Ertul’un da ısrarla belirttiği üzere romanı edebi bir yapıt değil. Bir ilki gerçekleştirdiğine inanan Ertul, bugüne kadar bu konu üzerinde hiçbir roman yazılmadığını belirtiyor.

mehmetbaki
10-12-2008, 13:10
Yukardaki yaziyi okuyunca ozellikle Nigde'de ve benzeri yerlerde bu kastomonu'ya kadar gider.Bir cok ic anadolu ve orta karadeniz ili bunun icindedir.Cok insan musluman olsa bile genelde %70 civari ortodoks Turklere dayanir ama bu konusulmuyor.BIraz inceleyin serri siciler yani osmanli kaynaklarina ulasin mutlaka bir seyler yakaliyorsunuz.Benim zaten dedemin kardesleri Yunaistan'da idi cok fazla ugrasmama gerek kalmadi onalr bize ulasti bzide kavala'a...Gittinmi Turkiye'den gelen pastirma ile rakimizi iciyoruz...Ben tabiiki muslumanligi benimseyen ortodokslara saygiliyim.Ben Nuret hanim gibi dusunmuyorumBen ortodoks dedelerimin dinine geri dondum.Ve oyle olecegim.Turkiye renkli ulke.Biz misyonerleri kabul etmeyiz.Protestan Amerikalialr,Katolik Fransizlar buralarda gezsede prim yok.Bizden ya ortodoks cikar ya musluman.... Okadar...Biz birbirimizi seviyoruz...Hersey mertce acikca...Saygilar

yeter
10-12-2008, 13:16
Yüzbinlerin trajedisi

Sıcak savaşla çevrilen Anadolu, birbiri ardına patlayan Ermeni isyanları, kıtlık ve salgın hastalıklarla da dirliğini, düzenini kaybetmişti. Çeteler vuruyor, misillemeler yapılıyor, her tarafta kan akıyordu. Bu şartlarda alınan zorunlu göç kararı, kadın, çocuk, erkek yüz binlerce sivil Ermeni'nin ölümüyle sonuçlandı. Yaşanan büyük acıları ve trajik olayları siyaset malzemesi yapmadan bugün yeni bir başlangıç cümlesi önermek mümkün: Onlar da buralıydı!

Yazı: Gürsel Göncü / Fotoğraflar: Fatih Pınar

Konuya geliyoruz: `Peki daha eskiden Ermenilerle birlikte yaşanan zamanlar nasılmış?' Yüzlerde biraz endişe biraz üzüntülü ifadeler... `O zamanlar bambaşkaymış canım. Çok iyiymiş her şey. 1. Dünya Savaşı'na kadar insanlar büyük bir kardeşlik ve sevgi içinde yaşamışlar burada.'
Van'da konuştuğumuz neredeyse herkes Ermenilerden oldukça iyi bahsediyor. Babalarının, dedelerinin yaşadıkları büyük acılara rağmen, yine onların anlattıkları güzel ve iyi şeyler ortak hafızanın büyük bölümünü oluşturuyor. Yine herkesin üzerinde birleştiği nokta şu: Eğer bu acı olaylar yaşanmayaydı, Ermenilerle eskiden olduğu gibi barış içinde kalınabilseydi, onlar gitmeselerdi, Van şimdi Doğu'nun Paris'iydi...

Peki ne olmuştu? Yıllar yılı büyük bir fiziki, coğrafi ve manevi yakınlık içinde yaşayan bu insanlar neden düşman kesilmişti birbirlerine? Onca cinayet, kıyım ve göçler sonucu her iki taraftan da yüz binler mahvolmuştu. Neden?

Bugünden geriye politika
Birçok araştırmacı ve tarihçimiz bu konuya teğet geçmeyi tercih etti. Bazı olayların üstünü kapatmak ister gibi bir havaya girdik. Sonuçta bu konuda üretilen 20 bin kitap ve makaleden sadece onda biri Türk kaynaklı oldu; bunların da 3-5 tanesi Batı dillerinde yayımlandı.
Ermenilerden hiç hoşlanmayan hatta nefret eden etnik bir tutum bile, Ermenileri sanki bu toprakların en eski halklarından biri değilmiş gibi gösteren, onları yok sayan, 1915'teki olayları geçiştiren, onlardan kalan izleri silmeye çalışan yaklaşımlardan daha samimidir. Kaldı ki, bu toprakların hamuruyla yoğrulmuş büyük bir Ermeni kültürünü, bu kültürün insanlarını tanıyan, seven, hatta çoğu zaman bunları özleyen insanların Türkiye'de çoğunlukta olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Kimsenin reddedemeyeceği gerçek 86 yıl önce büyük ve yaygın bir acı yaşandığı ve bunun günümüze kadar süregelmekte olduğudur. Bununla yüzleşmek ve hesaplaşmak şarttır. Diğer türlü iki şey olur: 1. Bu topraklarda yaşamayanlar sizin adınıza ve sizin hayatınızı etkileyecek şekilde bu konuda karar almaya devam ederler. 2. Bu acılara yol açan olayların tekrarlanma riski artar.

Diaspora neden korkuyor?
Hem zaten bir zamanlar ölüm kalım mücadelesine girdiğimiz Batı'yla kucaklaştığımıza göre, neden bu topraklarda yüzyıllarca beraber yaşadığımız insanlarla kucaklaşmayalım. Bu da ancak çığırtkanlık yerine araştırma yapmakla, geçmişe sünger çekmek yerine tam tersine onu iyice aydınlatmaya çalışmakla mümkün. Unutmamak gerekir ki bu, Ermeniler için olduğu kadar, biz Türkler için de önemli bir rahatlık, vicdani ve coğrafi bir devamlılık sağlayacaktır.

Şöyle düşünenler var: Sen böyle kardeşlik türküleri söylüyorsun ama karşı taraf senin altını oyuyor! Doğru. Gerek Erivan'da gerekse çeşitli Batı şehirlerinde, 1915'te yaşanan acı olayları, Ermeni milli bilincinin temeli kabul eden militan çevreler de var. Dünyaya dağılmış olsa da, Ermeni milletini birlik içinde tutabilecek yegâne yapıştırıcının bu olduğunu düşünüyorlar.

Provokasyon
Hatırlanacağı gibi 70'li yıllarda ASALA terörüyle gündem yaratmayı başaran bu ekip, sonradan pek bilinen bir yöntemle "siyasi mücadele"ye geçti. Tarih, ondan ders almayanlar için tekerrür eder. Şimdi olayların başına dönelim ve bu `siyasi mücadele'nin 1892'deki görünüşüyle ilgili tarihçi Stephanos Yerasimos'a kulak verelim:
"Bütün bu gruplar için (Hınçak-Taşnak) izlenecek ilk örnek, stratejik açıdan olduğu kadar siyasal açıdan da Bulgaristan örneğidir. Eyalet nüfusunun yüzde 45'ini oluşturan Bulgarlar, Avrupa'nın hem manevi hem fiili desteğiyle, çoğunluktaki Türk-Müslüman halkı kırarak, olmazsa kaçırarak bir milli devlet kurmayı başarmışlardı. Ruslar işe karışmasa ve katliam haberlerine kamuoyunun gösterdiği duyarlılık sayesinde Avrupa tarafsızlık yolunu seçmese, böyle bir eylem asla başarıya ulaşamazdı. Öyleyse şimdi de aynı oyunu oynamak gerekirdi. Ermeni ahali, hatta kurulacak devrimci çeteler, Türk ordusu ve çoğunluktaki Müslüman halk karşısında tutunamazdı. Dolayısıyla Ermeni çeteleri, sadece Ermeni katliamına yol açmayı amaçlayan kışkırtma eylemlerine girişecekler, Avrupa kamuoyunu duyarlı hale getirerek, büyük devletleri Ermeni bağımsızlığından yana müdahaleye zorlayacaklardı. Bir Hınçak üyesine göre `çeteler Türkleri ve Kürtleri öldürmek, köylerini ateşe vererek dağlara kaçmak için fırsat kolluyordu. O zaman kızgınlıktan gözü dönen Müslümanlar, ayaklanarak kendini korumaktan aciz Ermenilere saldıracak ve onları öylesine barbarcasına öldüreceklerdi ki, Rusya insanlık ve Hıristiyan uygarlığı adına, Ermenistan'ı işgal etmek üzere müdahale etmek durumunda kalacaktı". Hesabını tek `kamuoyu' denen şeyin, Müslümanların katledilmesi karşısında kılını kıpırdatmayıp da, sadece bu yola zorla sokulan Müslüman-Türk ahalinin Ermenilere karşı girişecekleri zulümden etkilenip duygulanacağı düşüncesi üzerine kuran bu `devrimci strateji', insanlık ve Hıristiyan uygarlığı kavramının o pek kutsal uluslararası denge durumuyla bağımlı olduğunu, bu dengenin ise Bulgaristan olaylarının üstünden 15 yıl geçtikten sonra aynı kalmadığını unutmuştu.'

Biraz uzun ama epey şeyi izah eden bir alıntı. Ermeni örgütlerinin aynı planı 23 yıl sonra, bu kez sıcak savaş koşulları içerisinde, daha uygun bir zaman ve zeminde uygulamaya koydukları bellidir.
Şüphesiz yaşanan insan kıyımlarını sadece bu örgütlerin kışkırtmasıyla açıklamak ve sorumluluğu sadece bunlara yüklemek mümkün değildir. 1892-1915 arasında kışkırtma/misilleme politikası içerisinde Osmanlı idaresinin de, bir kısım Türk ve Ermeni ahali ile Kürt aşiretinin de ağır sorumluluğu vardır. Yerasimos şöyle diyor: `Kürtlere gelince, göz diktikleri toprakları ele geçirmek için hazır fırsattı. Müslüman Türk köylüsü içinse Ermeni tefeci demekti; ola ki bir fırsat doğar da borçlarından kurtulurdu.' Ermeniler ise bir taraftan devlete ödedikleri ağır vergilerden, diğer taraftan Kürt aşiretlerine verdikleri haraçlardan kurtulmak istiyordu.

İlk karışıklıklar
1915'teki patlama noktasına doğru giderken Anadolu'daki etnik farklılıklar iyice körüklenmiş, halkın huzursuzluğu artmış, çeşitli yerlerde çıkan isyanlarda ölenlerin sayısı binlerle ifade edilmeye başlanmıştı. O tarihlerde atılmaya başlanan düşmanlık tohumları, çeşitli deyişlerde de ifadesini buluyordu:

Önce Kayseri, Amasya ve Merzifon'da karışıklıklar çıkar. Müslümanlar öldürülür, hemen arkasından misillemeler gelir. Hükümet önce abartılı önlemler alır, 2000'e yakın Ermeni tutuklanır, bunlardan 17'si ölüme mahkum edilir. İngiltere'nin tehditleri karşısında II. Abdülhamid korkar ve mahkumları bağışlar. 1 yıl sonra, 1894'te bu kez Yozgat'ta olaylar patlak verir. Bunu Bitlis ve Diyarbakır'daki köy yakıp yıkmalar izler. Padişah kontrolü tamamen kaybetmiş, inisiyatif çetelerin eline geçmiştir.

Avrupa basını artık her gün Ermeni katliamı haberleri vermekte ve İngiltere, Fransa, Rusya için müdahale çığlıkları atmaktadır. Bununla birlikte bu devletlerin fiili müdahalesi için gereken koşullar henüz oluşmamıştır. Her üç devlet de birbirlerinin etki sahasına diğerlerini sokmamak ve kendileri için net bir coğrafi etki alanı oluşmadıkça statükoyu korumaktan yanadır. Osmanlı'nın fiilen parçalanması ve bölüşülmesi fikirleri de ilk olarak bu yıllarda olgunlaşmaya başlar. İstanbul'da 1895'te çıkan olayları, Trabzon, Sivas, Malatya ve Diyarbakır, Erzurum ve Van'dakiler izler.

Yine aynı yıl Zeytun'da (şimdi Kahramanmaraş'ın ilçesi Süleymanlı) Hınçak Partisi'nin öncülüğünde başlatılan Ermeni ayaklanması tüm yöreye yayıldı, yüzlerce Müslüman öldürüldü. İsyancılar Zeytun kasabasında kuşatıldı. Olayların büyümesi üzerine devreye giren Avrupalı devletler, Osmanlıları kuşatmayı kaldırmak, asiler için genel af çıkarmak ve ayaklanmanın beş önderine yurtdışına göçme izni vermek zorunda bıraktı.

Üç yıl içinde ölü sayısı 40 bin civarına ulaşmıştı. Genel olarak bakıldığında Ermeni ahalinin daha ağır bir telefata uğradığı su götürmez bir gerçektir.
Bundan sonraki süreç 1908 yılına kadar süren kısmi bir yumuşama dönemi oldu. 1896'da Galata'daki Osmanlı Bankası baskını, Batı'da Ermeni milliyetçileri için duyulan sempatiye darbe vurdu; zira bu kez direkt olarak sermayeyi hedef almışlardı. Komitacılar 1904 yılında Bitlis-Sason'da yeni bir ayaklanma provası yaptı. 1905 yılında ise bu kez Abdülhamid'i hedef alan Yıldız suikastında kendilerini gösterdiler.

Meşrutiyet ve yeni güç dengeleri
1908 yılında meşrutiyetin ilanına giden süreçte, Ermeni örgütleri Abdülhamit'e karşı İttihat ve Terakki Cemiyeti'yle işbirliğine girmişti. İttihatçılar da İstanbul'daki patrikhane ve onun esas olarak temsil ettiği ruhban/zengin zümreden ve onların ayrıcalıklı ticari ve sosyal statülerinden rahatsızdı. Patrikhane Ermeni cemaatinin ayrıcalıklarını koruyan ve Osmanlı Devleti bünyesinde bir yapıyı savunurken, Taşnak Devrimci Federasyonu (Hai Heghapokhakan Dashnaksutiun) Anadolu kökenli Ermenilerin desteğini almıştı ve bölgesel özerklik, hatta tam bağımsızlık peşindeydi.

1909 yılında patlak veren olaylar Ermeni sorununu iyice büyüttü. 13 Nisan günü Adana'da başlayan olaylar, adeta aynı gün İstanbul'u terörize eden provokasyonların bir uzantısı gibi tezgâhlanmıştı. Ünlü 31 Mart Vakası olarak bilinen gerici ayaklanma, aynı gün Adana'yı da sarsmaya başladı. Müslüman halkın en hassas duygularını yaralayan kışkırtıcı söylenti ve yalanlar çığ gibi yayıldı. Çok az Ermeni ayaklanmaya katılmış olduğu halde, galeyana gelen halk Ermeni mahallelerine saldırdı, taş üstünde taş bırakmadı. Resmi Osmanlı kayıtlarına göre 6 bin Ermeni öldürüldü. Gerçek rakamlar ise bunun en az iki üç katı olduğu şeklindedir. Müslüman ahaliden de 1500 kişi hayatını kaybetti.

Selanik'ten gelen Hareket Ordusu'nun İstanbul'da düzeni tesis etmesinin ardından ortalık biraz yatışır gibi oldu. Hükümet bütün ülkeye uyum ve kardeşlik mesajları vermeye çalışıyordu; hatta Adana olaylarının kurbanlarına maddi yardım yapma kararı bile aldı. Olayları soruşturmak için kurulan komisyonda Ermeni milletvekilleri de yer aldılar. Sıkıyönetim mahkemesi suçlu bulduğu bazı kişileri idam etti. Bunların arasında Türk eşrafın önde gelenleri ve suçu kanıtlanamayan Ermeniler de vardı.

İttihatçılarla Taşnak Komitesi arasındaki işbirliği 1914 yılına kadar sürdü. 1912 Temmuz'unda Bab-ı Ali Baskını'yla iktidarı tümüyle ele geçiren İttihatçılar, esasen doğu illerinde çeşitli idari ve sosyal reformlar yapmak, hatta Ermenilere özerklik tanımaktan yanaydılar. Bu sırada patlayan Balkan Savaşı ve doğudaki geleneksel ağalık ve aşiret sisteminin muhalefeti yüzünden, bu iyileştirmelerin önü kesilmiş oldu. Hatta 1914 Mart'ında Bitlis'te patlak veren Kürt ayaklanmasına karşı harekete geçen hükümet, isyanın bastırılmasına yardımcı olmak için Ermeni ahaliye silah dağıttı.

İttihat ve Terakki'nin 1908'den sonra Ermeni sorununun giderilmesine ilişkin gösterdiği çabaların ne derece samimi olduğu tartışmalıdır. Özellikle doğuda yerleşik Ermeni ahalinin korunması ve kollanmasına yönelik çalışmaların kısmen bir devlet kararlılığıyla, kısmense Batılı ülkelerin baskısı veya onların desteklerini kaybetmemek kaygısıyla yapıldığını kabul edebiliriz.

Bununla birlikte Osmanlı hükümeti için asıl kırılma noktasının Balkan Savaşı bozgunuyla başlayan büyük büzülme olduğu söylenebilir. Aynı dönemde hız kazanan Panislamist ve Panturanist akımlar, İttihat ve Terakki iktidarı içinde giderek bir devlet politikası halini almaktaydı. Yine de İttihat ve Terakki üst yönetimi içerisinde bu konuda kemikleşmiş bir yapı bulunmuyordu. Hükümetin özellikle Anadolu'da Türk kültürünü, dilini ve milli bir iktisadi yapılanmayı içeren planları, 1914 başlarından önce uygulamaya konmamıştı.

Aynı yıl içinde Avrupa'da başlayan savaş, zaten bütün iğreti dengeleri bozacak ve büyük insanlık trajedilerinin yaşanmasına yol açan olayları tetikleyecekti.

Savaş arifesinde Ermeni çetelerinin epey bir zamandır silah yığınağı yaptıkları, hatta Ermeni ahali arasında da silahlananlar olduğu bir gerçektir. Bu silahlanmanın hem isyana hazırlık gibi ofansif hem de ailelerin kendilerini koruması gibi defansif bir yönü vardı. Osmanlı hükümeti için ilk ciddi alarm işareti, Ermeni komitelerinin 1914 yazında Erzurum'da gerçekleştirdikleri kongre oldu. Ülkenin her tarafından gelen temsilcilerin Taşnak liderliği altında birleşmeleri, genel bir isyanın yakın olduğunu işaret ediyordu.

Kasım başında Rusya'nın savaş ilanıyla işler daha da kötüleşti. Takip eden aylar içerisinde birçok şehirde yerel Türk yetkililere karşı şiddet eylemleri gerçekleştirildi. 1915 yılı Türkler için Sarıkamış felaketiyle açıldı. Bu ağır darbenin ardından efektif olarak da gücünü yitiren 3. Ordu, hâlâ çok uzun bir cephe hattını tutmaya çalışıyordu. Allah'tan Rusların da hemen saldıracak hali kalmamıştı ve iki taraf da bahar operasyonları planları yapmaya koyuldular.

Hükümet 1915 Şubat'ında askeri birimlerin komuta kadrosunda ve karargâh personeli arasında bulunan Ermeni asıllı kişilerin uzaklaştırılmasını da içeren bir karar aldı. Bitlis, Halep, Dörtyol ve Kayseri'deki Ermeni ayaklanmalarına dikkat çeken ve olaylarda Rus ve Fransız etkisi ve yardımı olduğunu belirten 8682 sayılı bu yönetmelik 25 Şubat'ta bütün komutanlıklara şifrelendi.
Kritik an geliyor
Askeri açıdan da kritik bir durum söz konusuydu. 3. Ordu operasyon sahasının kuzey kanadını oluşturan Sivas, Erzincan ve Erzurum; yine güney kanadını oluşturan Van, Bitlis, Diyarbakır Ermeni isyanları için ciddi bir potansiyel barındırıyordu. Bu yollların kapanması halinde geriyle bağlantı kesileceğinden, ordunun toptan imhası kaçınılmaz olurdu. Aynı şekilde o günlerde ancak Niğde-Ulukışla'ya kadar gelen demiryolu hattı, 3. Ordu'nun batıyla tek bağlantısıydı (Karadeniz, Rus filosunun kontrolünde olduğundan Trabzon Limanı'na deniz yoluyla asker ve mühimmat sevketmek çok riskliydi). Bütün yiyecek ve cephane ihtiyacı bu yoldan, daha sonra atlı arabalarla ve yayan şekilde yaklaşık 700-750 kilometre gidilerek karşılanabiliyordu. Konya ve Adana'daki Ermeni faaliyetleri eğer bir isyana dönüşürse, bu demiryolu son durağının güvenliği de tehlikeye düşer ve Kafkasya Ordusu yine mahvolurdu. Aynı tehditler Suriye cephesindeki 4. Ordu ve Mezopotamya'daki 6. Ordu için de geçerliydi.

Anadolu'daki Ermeni isyanları bu savaş atmosferi içinde gelişti. Artık Ermenilerle Türkler arasında çok kötü olaylar çıkacağı belliydi. Birçok Ermeni ve Batılı tarihçi, Ermenilerin özellikle bu dönemde maruz kaldığı eziyet, aşağılama, tecavüz, cinayet gibi kabul edilemez davranışların onları isyan etmeye ve esas olarak kendilerini korumak için silahlanmaya zorladığını söylemektedir. Ermeni ahalinin gerek komitacılar gerekse Rusya başta olmak üzere İngiltere ve Fransa tarafından kışkırtıldığı ne kadar gerçekse, özellikle 1915 yılı Şubat, Mart ve Nisan aylarında bu insanların ciddi bir zulümle karşı karşıya kaldıkları da o kadar gerçektir. Tehcir öncesi ve sırasındaki olayları dile getiren ve Batı'da yayınlanan çeşitli tanıklıklar, çok büyük oranda abartılmış ve duygusal olsa bile, yine de epey çok sayıda tarafsız gözlemcinin yalan söylediği düşünülemez.

Yine de olayların sıralamasına bakıldığında, isyanların önce ortaya çıktığı, tehcir kararının ise bunları takip ettiği görülür. İlk önemli isyan Van'da çıkar ve Ermenilerin şehri ele geçirmesiyle sonuçlanır. 14 Nisan'da başlayan ayaklanma sırasında Van ve çevresinde 10 bin dolayında Türk ve Kürt öldürülür. Binlerce insan güneye doğru kaçar. Rus ordusunun şehre girmesiyle durumlarını sağlamlaştıran Ermeni güçleri, Bayburt, Erzurum, Tortum ve Diyarbakır'da da isyan başlatırlar. Artık ok yaydan çıkmıştır. Türk kuvvetleri bir aralık kısa bir süre için Van'da kontrolü sağlar; bu arada kaçamayan Ermeni sivillerin çoğu öldürülür.

Karşılıklı olarak sivil halka yapılan saldırılar, bölgenin bütününü topyekün bir savaş haline sokar. 1. Dünya Savaşı sırasında, hiçbir kıtada, hiçbir cephe veya cephe gerisinde bu anlamda bir topyekün savaş hali yaşanmamıştır.

24 Nisan'da meşhur tehcir kararı alınır. 16 ila 55 yaş arasındaki bütün Ermeniler Bağdat demiryolu hattından en az 25 kilometre uzağa, şimdiki Suriye topraklarına göç ettirilecektir. Zorunlu göç mayısın sonunda İçişleri Bakanlığı'na bağlı yerel jandarma ve mülki amirlerin kontrolünde başlatılır.

Yayınlanan resmi emirler, Ermenilerin canına ve malına zarar gelmemesi için alınacak detaylı önlem ve uyarılarla doludur. Ama fiiliyatta bunun bir ölüm davetiyesi olduğu bellidir. O tarihlerde bütün Osmanlı ülkesinde 1.5 milyon civarında (daha çok veya az olabilir) Ermeni yaşamaktadır. Yüzbinlerce insanın, uzun göç sırasında yolda başlarına hiçbir şey gelmemesi halinde bile büyük ölçüde hastalık ve açlıktan kırılacakları tabiidir. Bu ölçekte bir insan transferini gerçekleştirebilmek, Osmanlı'nın o günkü lojistik olanaklarının çok ötesinde bir işti. Düşünün ki, İstanbul'dan yola çıkan, trenle Ulukışla'ya kadar gelen ve oradan mecburen yaya şekilde Kafkas cephesine yola çıkarılan askeri takviye kuvvetleri bile, genç ve güçlü erkeklerden oluşmasına rağmen, yetersiz gıda, sağlık önlemleri ve teçhizat yüzünden her 4 askerinden birini kaybediyordu.

Bunun yanı sıra İçişleri Bakanlığı, askeri kuvvetler ve yerel yöneticiler arasında herhangi bir koordinasyon veya işbirliği söz konusu değildi. Bu durum göç ettirilen Ermenilerin, özellikle yerel yöneticilerin insafına kalmasına yol açtı. Ermeni yetişkin erkeklerin büyük çoğunluğu göç hareketleri başlamadan veya başlar başlamaz yolda öldürüldü. Bazı şehirlerde, Ermenilerin ayrılmadan önce gereken ihtiyaçları için alışveriş yapılmasına bile izin verilmedi; paralar üzerlerinde kalsın isteniyordu.

Göç ettirilenlerin güvenliği çok az sayıda jandarmaya bırakılmıştı. İçişleri Bakanlığı'nın gönderdiği memurların bazıları, bizzat gasplara ve cinayetlere katıldı. Özellikle doğudaki tehcir sırasında, çok sayıda savunmasız Ermeni, Kürt çeteler tarafından soyuldu, öldürüldü. Yine çok sayıda yerel jandarma ve asker kaçağı, Ermenilerin canlarını ve mallarını aldılar. Binlerce Ermeni kadın tecavüze uğradı ve kaçırıldı. Öldürülmeyenlerin büyük bölümü, daha sonra yiyeceksizlik veya hastalıklar yüzünden öldü.

Göç kafileleri önce geçici kamplarda konaklıyorlar, daha sonra uzun bir yolculuktan sonra Der-Zor ve Basra'daki genel kamp alanlarına yollanıyorlardı. Açlık had safhadaydı. Geçilen köy ve kasabalarda da kıtlık yaşandığı, savaş koşulları her şeyi daha da kötüleştirdiği için ekmek bulmak imkânsızlaşmıştı. Çoğu kamp yerinde çadır diye bir şey söz konusu değildi. İnsanlar çullara ve birbirlerine sarınarak açık havada geceliyorlardı.

Tehcire çıkarılan Ermenilerin sayısı 1 milyon civarındaydı. Bir yıl süren tehcir sırasında ölen veya öldürülen Ermenilerin, abartılı veya azaltıcı rakamları bir kenara bırakırsak, yarım milyon civarında olduğunu söyleyebiliriz. Diğer bir deyişle ortalama her iki Ermeni'den biri hayatını kaybetmiştir.

Osmanlı hükümeti mütareke döneminde, Ermeni kıyımında fiili ve idari sorumluluğu görülen 1397 devlet memuru hakkında kovuşturma başlattı. Bunlardan çoğu ağır hapis cezalarına çarptırıldı; 40 kişi idam edildi.

Daha sonra İngilizlere teslim edilerek Malta'ya sürülen ve savaş suçlusu görülen birçok Osmanlı devlet adamı, üst düzey subay, gazeteci ve entelektüel, haklarında somut bir delil elde edilemediği için serbest bırakıldı.

Sistemli imha hareketi mi?
Olayların geçmişine baktığımızda ve yaşanan sıcak savaş koşullarını dikkate aldığımızda, tehcir kararının askeri açıdan yanlış olduğunu söylemek zordur. Arkası isyanlarla kapanmış orduların savaşmaya devam etmeleri mümkün değildir. Yine, nüfusunun neredeyse bütün yetişkin erkekleri, hatta gençleri cephelere sürülmüş bir milletin, yerini yurdunu koruyamayacak bir duruma düşmüş olması da ayrı bir gerçektir. 1912-22 arasındaki on yıllık savaş döneminde ölen, öldürülen, yerinden yurdundan edilen Müslümanların sayısı 4 milyon civarındadır. Hem büyük bir coğrafya hem de büyük bir nüfus kaybedilmiştir. Sivil kayıplar bakımından 1. Dünya Savaşı en büyük darbeyi bu topraklardaki insanlara vurmuştur. Türkiye'de `Ermeni mezalimi' diye ifade edilen ve esas olarak savaşın son yılında, Rusların artçısı olarak geri çekilen Ermeni çetelerinin yaptığı katliamlar, trajediyi daha da ağırlaştırmıştır.

Bütün bunlar tabii ki 1915 yılındaki Ermeni kırımlarını haklı çıkarmaz veya bu konuda kelle hesabıyla muhasebecilik yapmayı gerektirmez.

İnsani açıdan tehcir kararına ve bunun uygulanışına doğru demek pek mümkün değildir. Siyasi açıdan tartışma konusu yapılabilecek en önemli nokta, birinci dereceden askeri ve stratejik öneme haiz olmayan yerleşim merkezlerinde tehcir kararının uygulanmasının gerekli olup olmadığıdır. İç ve Batı Anadolu'da oturan birçok Ermeni, isyan bölgelerine epey bir mesafede ve isyancıların etkisinin daha az olduğu bir coğrafyada bulunmalarına rağmen, ne olur ne olmaz denerek göç ettirilmişlerdir.

Yine de Batı Anadolu, Ege ve Marmara'da tehcir hareketleri yok denecek kadar azdır. Hatta İzmir ve Kütahya'da neredeyse hiç uygulanmamıştır.

Osmanlı hükümetinin sistematik bir etnik kıyım, yani soykırım uyguladığını teknik olarak söyleyemeyiz. Hem eldeki imkânlar hem de stratejik yoksunluk, zaten her türlü sistematik ve planlı faaliyete izin vermiyordu. Tam tersine İttihat ve Terakki, Ermeni sorunu üzerine tutarlı bir politika geliştiremediği ve olayların bütün kontrolünü yitirdiği için, tehcire de sadece bir "askeri operasyon" mantığıyla yaklaşabilmiştir.
Büyük kayıplar
Bu yaklaşım tarzını benimsediğinizde, insani ve vicdani sorumluluklarınız kaybolmasa bile azalır; Enver, Talat ve Cemal paşalar da bu noktaya sığınmışlar, sığınacak hiçbir şeyi kalmayan insanların çığlıklarına da kulaklarını tıkamışlardı.

Buna rağmen ülkenin birçok yerinde tehcir uygulaması sırasında insanlığını kaybetmeyen hükümet görevlileri ve Türk ahali de vardı. Çok sayıda Ermeni, özellikle çocuklar ve kadınlar Türkler, Kürtler ve Çerkezler tarafından korundu, saklandı, kaçırıldı.

Türkiye 1. Dünya Savaşı sonunda hem savaşı hem de insanlarını kaybetmişti. Bu insanlar arasında Ermenileri de saymak gerekir. Onlar da bu toprakların insanıydı, bizim insanlarımızdı. Onların gidişiyle bir kültür de büyük ölçüde bu topraklardan çekilip gitti. Onların gidişi bizi zenginleştirmedi, tersine fakirleştirdi. Birçok sanatkâr, zanaatkâr, usta insan, gelenekleri ve bilgileriyle beraber kayboldu.

Biz ise kalan izleri korumak yerine, onları silmeyi tercih ettik. Allah için diaspora içinde de bizi silmeye çalışan epey Ermeni vardı. Karşılıklı birbirimizi silip durduk. Beraber ve mutlu yaşadığımız zamanları da hafızalarımızdan kazımaya çalıştık. Kandillerde lokma, Paskalya'da çörek ikram ettiğimizi unutmak istedik. Van'da su şebekesinin başına 24 saat nöbetçi koyan Ermenilerin `aşağıda insanlar bu suyla abdest alıyorlar, kirli bir şey atılmamalı' diye düşündüklerini unutmak istedik.

Bu toprakların binlerce yıllık bir mozaik olduğunu görmezden gelerek, bize bizden başka dost yok diyerek biz bize kaldık. Etrafımızda bir `öteki' olmayınca, günlük hayatımızda daha `farklı' gelenek ve göreneklerle karşılaşmayınca, kendimize ait olan değerleri de yitireceğimizi anlamadık. Ermeni kiliselerindeki aziz resimlerinin gözlerini oymaya başlayınca; kendi atalarımızın tarihi mezar taşlarını çalıp Batılılara satma noktasına gelebileceğimizi görmedik. Van'da eski Ermeni mezarlıklarında dozerle hafriyat yapıp define arayınca kendimizi İstanbul'daki milli saraylarımızın bahçesine beş yıldızlı otel kondurmuş halde bulduk.

Farklılıkları zenginlik değil muhtemel bir tehdit olarak gördüğümüz için, giderek kendi özgünlüklerimizi de kanıksadık. Birbirimize baka baka karardık.

"Ermeni tohumu!"
Ucuz karalamalarla birbirimizi yıpratmaya, daha doğrusu Batı'daki abileri ve Avrupa kamuoyunu esas alan propagandalara yöneldik. 1915'te neler yaşandı, nasıl yaşandı, sonrasında neler oldu gibi konulara ciddi ve bilimsel şekilde eğilmedik. Van'ın 50 kilometre dışındaki Amik köyünün girişinde bir genç bize neden geldiğimizi sordu. Bu köy sakinlerinin özellikle 1915 yılında Ermeni çeteciler tarafından öldürüldüğü bilgisiyle geldiğimizi söyledik. `Şimdi mi' diye sordu, `Fransa'nın aldığı karardan sonra mı aklınız başınıza geldi?' Biraz şaşırmakla birlikte bozuntuya vermedim, `Evet' dedim, `Türk'ün aklı sonradan gelir'. Bu kez o şaşırdı, `Ama bu lafı eskiden Ermeniler söylermiş'. `Olabilir' dedim, `ama doğruya benziyor'.

Bu konudaki diğer bir tabu da, hayatta kalmayı başaran Ermenilerle ilgilidir. Bunlardan büyük kısmının isim ve din değiştirerek Türk toplumu içine karıştığı bellidir. `Dönme' tabir edilen bu kişiler kendi geçmişlerini ve köklerini unutmasalar bile, onların çocukları ve torunlarının epey bir kısmı bu durumdan bihaber yaşamış ve yaşamaktadır. Özellikle kaçırılan, alıkonan veya evlat edinilen Ermeni kız çocuklarının daha sonra Türk veya Kürtlerle evlendirilmesi sonucu oluşan bu durum, sanıldığından daha da yaygındır.

Acıları paylaşmak
Hayatta kalan dönme Ermeni erkekler, belli bir yaşa gelince iş güç gailesiyle yer değiştirmiş olabilirler; ama kadınlar genellikle ilk bulundukları yerde kalmışlardır ve dolayısıyla izlerini bulmak daha kolaydır. Halk arasında pek de hoş biçimde kullanılmayan `Ermeni tohumu' lafının, bu insanların çocukları için sarfedildiği aşikârdır. Ermenilere karşı duyulan tepki, ailesinde dönme Ermeni bulunduğunu bilen kişilerin bunu kesin olarak saklamasına hatta kimi zaman unutmasına yol açmıştır. Yazılıp çizilmese de bugün Türkiye'de önemli görevlere gelmiş, ünlü olmuş birçok Türk'ün ailesinde `Ermeni tohumu' vardır. Bunun bir zenginlik değil de bir utanç kaynağı olarak addedilmesi, aile içinde farklı düşünülse bile en azından sosyal yaptırımlara uğranacağı korkusuyla gizlenmesini getirmiştir.

Çok sayıda, on binlerce dönme Ermeni'nin içimize karışmış olması, kimilerine dehşet verici gelebilir. Türkiye'de Ermeniler konusunun tabu olması, 1915'te ölenler kadar, ölmeyip her şeyiyle bir Türk gibi yaşamış olanlara da bağlıdır diyebiliriz.

Su çatlağını bulunca
1915 öncesine kadar Ermenilerle yan yana, barış ve karşılıklı itina içerisinde 1000 yıla yakın yaşadık. Birçok şeyi paylaştık. Bu azımsanacak bir şey değildir. Şimdi eski acıları da paylaşabiliriz. Araya kimseleri katmadan, kimseyi araya karıştırmadan. Bugün diaspora Ermenileri arasında vatan hasreti çeken, buranın insanlarıyla kucaklaşmak isteyen kişiler yok diyebilir miyiz? Üç kuşaktır Batılı ülkelerde yaşayan ve yüzde 90'ının dedesi, ninesi burada doğmuş olan diaspora Ermenileri, acaba toprak ve tazminat peşinde mi dersiniz?

yazının tamamı
http://www.kesfetmekicinbak.com/kultur/tarih/00512/

yeter
10-12-2008, 13:24
Herşey Yunan işgaliyle başladı

Orta Anadolu ve Karaman bölgesi Türkleri ile Doğu Karadeniz Türkleri, daha İslamiyet gelmeden Hıristiyanlığı seçmiş Türk boyları olarak, Kurtuluş Savaşına kadar varlıklarını ve benliklerini koruyorlar. Ancak, Yunanlıların Anadolu'yu işgali, Anadolu'da yaşayan Hıristiyanların sonunu hazırlayan en önemli etkenlerden biri. Emperyalist güçlere ve Yunanistan'a karşı başlatılan Kurtuluş Savaşı, Anadolu'daki Türk kökenli ve diğer Hıristiyanların birbirinden ayrılması için tam bir turnusol kağıdı işlevi yaptı. Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara Hükümetine başvurarak, Hıristiyan Ortodoks olduklarını, ancak soyları yönünden Türk olduklarını sık sık vurgulayan Türk Hıristiyanlar, Fener Rum Patrikliğinin etkisini kırmak için kendilerine bağımsız bir kilise kurulmasını talep ettiler. 11 Nisan 1921'de Kastamonu Valisi Sami Bey, Ankara'ya gönderdiği telgrafında, "Anadolu'da bir Türk Ortodoksluğunun kurulmasını isteyen Taşköprü Rumları dilekçelerini sundu" ifadesini kullanıyor. Trabzon Ortodoks Cemaatinin Ankara Hükümetine telgraf çekerek Ankara'da bir Türk Ortodoks Patrikhanesinin kurulmasını istediği de Doç Dr. Zeki Arıkan'ın yaptığı araştırmalardan anlaşılıyor. Dr. Sabahattin Özel, Maçka Rumlarının da benzer bir girişimde bulunduklarını söylüyor: "Anadolu'da tarihen dahi müspet olduğu üzere Rum-Elenik namıyla hiç bir millet yoktur. Mevcut Rumlar yalnız asırlarca Türk Müslümanlarla birlikte yaşayan Türk Ortodokslardır."

Fener Rum Patrikhanesine isyan
Türk Ortodoks olduklarını ısrarla vurgulayan Kayseri bölgesindeki Hıristiyanlar, Kurtuluş Savaşının başlamasıyla birlikte, diğer Hıristiyanlardan oldukça farklı bir strateji takip ediyor. Sosyolog Dr. Dursun Ayan, 1870'li yıllarda Bulgarların, Rumlarla karıştırılmaktan ve Rumlaştırılmaktan korktukları için padişahtan milli bir kilise kurma izni aldıklarını hatırlatarak, "Bulgarların bu kaygısını Anadolu'daki Türk Hıristiyanlar da taşıyor. Onlar da aynı dönemde milli bir kilise kurulması için başvuruda bulunuyorlar ama sonuç alamıyorlar" diyerek Ortodoks Türklerin Rumlarla karıştırılma endişelerinin 1870'li yıllarda başladığını söylüyor. Ankara ve İç Anadolu Bölgesindeki Hıristiyan Türklere ise Papa(baba) Eftim liderlik yapıyor. Atatürk, Papa Eftim'e her zaman Baba Eftim olarak seslendiği için, çoğu zaman ismi Baba Eftim olarak anılmıştır. Teoman Ergene'nin "İstiklal Harbinde Türk Ortodokslar" adlı eserinde, Türk asıllı Hıristiyan Ortodokslardan Baba Eftim'in Kırıkkale'nin Keskin ilçesi Metropoliti olduğunu ve Anadolu'nun çeşitli yerlerine dağılmış olan Türk Ortodokslarla sürekli haberleştiğini belirtiyor. Kayseri Erciyes Üniversitesi'nden Doç. Dr. Mustafa Ekincikli, "Türk Ortodoksları" adlı kitabında Baba Eftim'in Bağımsız Türk Ortodoks Kilisesi'nin kurulması için girişimlerde bulunduğunu dile getiriyor.
Kurtuluş Savaşının henüz yeni filizlendiği dönemde Türk kökenli Ortodoks Hıristiyanlar bu amaçla, TBMM'den ve Adalet Bakanlığı'ndan izin alarak Kayseri'de bir kongre topladılar. Kongreye, Gümüşhane Episkoposu Yervasyos, Konya Metropoliti Prokobios, Antalya Episkoposu Meletios ile Anadolu ve Trakya'nın diğer bölgelerinden gelen 72 temsilci katıldı. 21 Eylül 1922'de toplanan kongrede Türk Hıristiyanlar Türk Ortodoks Patrikliğinin kurulmasını kararlaştırdılar. "Milli Mücadelede Kayseri" adlı çalışmasında Zübeyir Kars, bu toplantıya Mutasarrıf Muammer Bey, Mevki Kumandanı ve Kalem Reisi Miralay Abdullah Bey ve sonraki yıllarda TBBM'de Eskişehir Milletvekili olan Türk asıllı Ortodoks Umumi Katip Bodrumi İstimad Zihni Özdamar Efendi'nin de katıldığını belirtiyor.
Yunanistan'ın Batı Anadolu'da işgal faaliyetlerine girişmesiyle birlikte İstanbul Fener Rum Patrikhanesi, Anadolu'daki tüm Hıristiyanları Yunanistan lehine faaliyette bulunmaya davet ediyor. Dr. Dursun Ayan, Fener Rum Patrikhanesinin Anadolu'daki Hıristiyanlara yaptığı çağrının ciddiyetini Atatürk'ün Nutku'ndaki önemli bir ifade ile açıklıyor: "Atatürk Nutuk'ta Mavri Mira'nın Fener Rum Patrikhanesinde hazırlandığını söylüyor. Fener Rum Patrikhanesi, Ortodoks ders kitaplarının içeriğinde Türk aleyhtarı düzenlemelere giderek Milli Mücadele safları oluşmadan Yunanistan'ı desteklemeye karar vermişti zaten. Rum kökenli olmayan diğer kiliselere de bunu kabul ettirmeye çalıştı. Ancak bir kısmı bu oyuna gelmedi."

Çerkez Ethem tanıştırdı
Kayseri'deki toplantıda Türk Hıristiyan Ortodokslar, Fener Rum Patrikhanesinin baskılarına rağmen Kurtuluş Savaşında Milli Mücadele saflarını seçtiler. Türk Ortodoksların Anadolu'daki bu hareketi Atatürk'ün takdirine mazhar oldu. Papa Eftim'le tanışmak isteyen Atatürk, 4 Eylül Sivas Kongresinden önce Papa Eftim'i Sivas'a davet ederek uzun uzun sohbet etti. Mustafa Kemal ile Papa Eftim'in biraraya gelmesini ise çok ilginç bir isim sağlamıştı: Çerkez Ethem. Papa Eftim'in oğlu ve Türk Ortodoks Cemaati Lideri Selçuk Erenerol, "Atatürk, Anadolu Hıristiyanlarının Kayseri'deki toplantısını yakından takip ediyor. Babamla tanışmak isteyince, Akdağmadeni'nden (Yozgat) yakın komşumuz Çerkez Ethem bu görüşmeyi sağlıyor" diyerek anlatıyor bu konuyu.

Kiliseden çıkıp İstiklal Harbine gittiler
Kayseri'deki kongreye katılan Hıristiyan Türk çevreleri Milli Mücadelede Atatürk ve arkadaşlarının yanında yer alırlar, gerekli desteği verirler. Türk Hıristiyan Ortodoksların önderi Baba (Papa) Eftim'e, Kurtuluş Savaşına verdiği destekten ötürü bizzat M. Kemal Atatürk tarafından İstiklal Madalyası verilir. Büyük Taarruzdan önce Ankara'da ilk toplanan TBMM bahçesinde, Atatürk'ün de hazır bulunduğu bir miting sırasında halka seslenen Papa Eftim, İncil'den bir pasaj okur: "Düşmanlarımızın herşeyi var, ancak bizim silah ve cephanemiz yok. Fakat göğsümüzde imanımız var, mutlaka kazanacağız. Yaşasın muzaffer Türk Ordusu!" Bağımsız Türk Ortodoks Patriği Selçuk Erenerol'un babası olan Papa Eftim, Kurtuluş Savaşına verdiği destekten sonra Atatürk'ün şu sözlerine mazhar oldu: "Baba Eftim, bu memlekete bir ordu kadar hizmet etmiştir."

Atatürk- Papa Eftim dostluğu
Çerkez Ethem'in Yozgatlı olduğunu bilen çoktur ancak onun Türk Ortodokslarının dini lideri Papa Eftim'in hane komşusu olması ilginç bir tecelli. Fener Rum Patrikhanesinin Yunanistan'ı destekleme konusundaki baskılarına ve çabalarına rağmen Papa Eftim ve 72 kilisenin Milli Mücadele saflarına katılmasının Mustafa Kemal'i bir hayli etkilediği biliniyor. Çerkez Ethem aracılığı ile Papa Eftim ile Sivas'ta tanışma imkanı bulan Mustafa Kemal, Selçuk Erenerol'a göre 1924 yılında Papa Eftim'den Fener Rum Patrikhanesinin başına geçmesini istiyor. Cemaatin halen dini lideri görevini yürüten Selçuk Erenerol, babasının Atatürk ve arkadaşlarının bu teklifini, "Benden üstün dini ruhbanlar dururken, benim o makamı doldurmam mümkün değil" diyerek geri çevirdiğini söylüyor. Ancak Papa Eftim, Atatürk ve arkadaşlarına Yunanistan'ın göndereceği patriğin özelliklerinin ne olması gerektiği konusunda 11 maddelik bir rapor veriyor. Papa Eftim'in, patrik için birinci şart olarak Yunanistan'da kral taraftarı olması gerektiğini ileri sürmesi dikkat çekiyor. O dönemde Kral taraftarı din adamlarının Yunan Hükümetinden farklı görüşlere sahip olduğu biliniyor. Papa Eftim'in, atanacak patriğin Yunan Hükümetinin kirli emellerine alet olmaması için böyle bir istekte bulunduğu tahmin ediliyor. Ancak Atatürk'ün ısrarından sonra Papa Eftim, yardımcısı Yakup ile birlikte Fener Rum Patrikhanesine giderek, bir anlamda yönetime el koyuyor. Ankara Hükümeti dış baskılara dayanamayıp kendisini geri çekinceye kadar orada kalıyor.

Lozan'da verilen ödül!
Kurtuluş Savaşında dindaşlarını değil de, kendi ırkından olan Türkleri destekleyen Türk Hıristiyanlarını, savaşın kazanılmasından sonra büyük ve acı bir sürpriz bekliyordu. İsmet İnönü'nün Türk delegasyonuna başkanlık ettiği Lozan görüşmeleri sırasında 30 Ocak 1923 tarihinde varılan anlaşmayla, Anadolu'daki Hıristiyan Ortodoksların, ırkına ve kişisel isteklerine bakılmaksızın karşılıklı değişime tabi tutularak Yunanistan'a gönderilmesine karar verildi. Mübadeleye tabi tutulan insan sayısı konusunda abartma olmadığını belirten Dr. Dursun Ayan, "Mübadeleye tabi tutulan nüfusun küçük gösterilmesi her iki ülkenin de işine geliyordu. Bu insanlık dramında Türkiye kendi yüreğine su serperken Yunanistan kendi demografyası açısından bu konuda tartışma bile yapmadı. Rakamın fazla olma ihtimalı elbette var" diyor. Doğan Avcıoğlu, "Türkler'in Tarihi" adlı eserinde Karamanlıların değişime tabi tutulmasının tartışmaya açık bir konu olduğunu ve mübadelenin yapıldığı yıllarda da bu tartışmanın yaşandığını belirtiyor. Bernard Lewis'ye göre, 1924 ve 1930 yılları arasındaki değişimin, Türk-Grek değişimi değil, Grek Ortodoks-Osmanlı İslam değişimi olduğunu söylüyor: "Bu değişim Anadolu Ortodoksları için vatana kavuşma değil, gurbete sürgündür."
Kayseri, Karaman, Trabzon, Sivas, Konya, Yozgat ve Ankara'da toplanan Hıristiyan Türkler trenlerle Yunanistan'a gönderiliyorlar. Yürek paralayan sahneler yaşanıyor; "Biz sizdeniz, göndermeyin" yalvarmaları, Lozan Anlaşmasının kararlılığında Ankara'ya kadar ulaşmıyor bile. İçlerinden sadece bir aileye özel bir ayrıcalık tanınıyor. Bir tek Baba Eftim ve ailesi (Erenerollar) bu zorunlu göçten muaf tutuluyor. Atatürk'ün isteği ile o dönemde TBMM'den şu özel kanun çıkarılıyor: "3 Ağustos 1924 tarihli Papa Eftim teskeresi. Papa Eftim efendinin harekat-ı milliyenin gidişatından beri Türkiye davasıyla alakadar görülmesi ve Patrikhane ile arasındaki vaziyet nazarı itibara alındığı takdirde efrad-ı ailesinin mübadeleye tabi olması düçar-ı felaket olacağı muhakkak bulunduğundan bir karar ittihazı talebini havi Dahiliyet Vekale-i Celilesinin 2.8.1340 tarih ve Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti'nin 3798 nolu teskeresi üzerine mumaileyh Papa Eftim ve ailesinin İstanbul'da yerleşmesine müsaade itası icra vekilleri heyetinin 3.8. 1340 tarihli ictimasında karargir olmuştur."
Ancak Baba Eftim'in kendi ırkdaş ve dindaşlarının gönderilmesine neden tepkisiz kaldığı da tam olarak bilinmiyor. Zaten bir süre sonra Anadolu'da Hıristiyan Türk azınlığı kalmadığı için Anadolu Türk Ortodoks Patrikliği Kayseri'den İstanbul'a taşınmak zorunda kalıyor.

Atatürk'ün üzüntüsü
"Hamdullah Suphi Tanrıöver'in Anıları"nda ismi geçen Mahmut R. Kösemihal, Hıristiyan Türklerin zorunlu göçüne ilişkin, "Biz Anadolu'nun bir miktar Hıristiyan Türk'ü ile Hıristiyan Elen'ini ayıran farkları incelemeye vakit bulamadan, mübadele, bir miktar Türk unsurunu Yunanistan'a göçtürdü.." değerlendirmesinde bulunuyor. Hamdullah Suphi'nin anılarında Celal Bayar'la aralarında geçen bir diyalog bu konuda Atatürk'ün üzgünlüğünü ortaya koyuyor: Celal Bayar bir gün Hamdullah Suphi'ye, "Bilir misin Hamdullah, Atatürk'ün son yıllarda en büyük üzüntüsü ne idi?" diye sorar. Hamdullah Suphi bilmediğini söyleyince, cevabı kendisi verir: "Anadolu'dan binlerce Hıristiyan Türk'ü göndermiş olmasıydı. Paşam yapmayın, yollamayın, bunlar özbeöz Türktür dedim. Kendisine kitaplar gönderdim, fakat dinlemedi." Yunanistan'a gönderilen Türk Hıristiyanlar Türkiye'de Rum olarak adlandırılıp mübadeleye tabi tutulurken, Yunanistan'da da "Turko Sporos-Türk tohumu" diye aşağılanarak Yunanlı olarak kabul edilmediler. Gittikleri Batı Trakya'da, biraz da Anadolu'yu hatırlamak için olsa gerek, "Karaman" adını verdikleri bir yerleşim birimi kurdular. Yunanistan'da Batı Trakya Türklerinden daha fazla horlanan ve ayrıma tabi tutulan Türk Ortodoks Hıristiyanların bir çoğunun daha sonra Avrupa'nın çeşitli ülkelerine dağıldığı biliniyor. Bilinen bir gerçek var ki, mübadele sonucu Yunanistan'a gönderilen Türk Hıristiyanlar, bu ülkede de artık yok denecek kadar az.

http://www.angelfire.com/wy/yaw/Karaimler/Karaman/karaman.html

yeter
10-12-2008, 13:32
Hamdullah Suphi Tanrıöver'in maceraları
İstanbul'da cemaat bulmakta güçlük çeken Türk Ortodoks Patrikliği Hamdullah Suphi Tanrıöver'in girişimleriyle Galata Merkez Grek Ortodoks topluluğu ile birleştirilerek cemaat haline getirildi. Hamdullah Suphi'nin bundan sonraki uğraşı, büyükelçilik yaptığı Romanya'daki Hıristiyan Türkleri Marmara Bölgesine yerleştirmek oluyor. Ancak ll. Dünya Savaşının patlak vermesi Tanrıöver'in bu hayalini suya düşürüyor. Buna rağmen Hamdullah Suphi, büyük düşlerini gerçekleştiremese de 1935 yılında Romanya'dan 10'u kız 70 Hıristiyan Türk gencini getirip Türkiye'deki çeşitli okullara yerleştiriyor. 16 Eylül 1943'te nüfus kağıtlarına kavuşan 70 Hıristiyan Türk genci, kendilerinin diğer Hıristiyanlarla karıştırılmasını istemedikleri için "Türk Ortodoks" yazılmasını istiyor ve Hamdullah Suphi de bunu sağlıyor.
Türkçe dini eğitim yapan bu gençler iş hayatına atılmaya başlarken Hıristiyan olmaları engeliyle karşılaşıyorlar. Çevresel şartların da etkisiyle İslamiyeti seçen bu gençler, Müslüman kızlarla evlenerek çoğunluğa adapte oluyorlar. Hürgün Gazetesi'nden Osman Balcıgil'e göre ithal cemaatini de kaybeden Papa Eftim bu gelişmeler üzerine Hamdullah Suphi'yi arayarak, "Hamdullah bey, hani ya benim yetmiş kişilik cemaatim? Müslümanlığın defterinde 70 kişi mi eksikti?" diyerek sitem ediyor. Zaten o tarihten sonra da ne Anadolu'da ne de İstanbul'da Türk Hıristiyanların sayısı 1000'i geçmiyor. Bazı tarihçilere göre ise Türk Hıristiyanların sayısı 100'ü bile bulmuyor. Tarihçi Barker'e göre ise Türkiye'deki Türk Hıristiyanların sayısı sıfıra yaklaşmış durumda. Dr. Dursun Ayan'nın yaptığı araştırmalar İstanbul'da yaşayan Hıristiyan Türklerin sayısının 250'yi bulmadığını ortaya koyuyor. Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde çeşitli vesilelerle din değiştirerek Hıristiyan olan Türklere Presbiteryen adı veriliyor. Presbiteryenlerin ünlüleri arasında ilk sırada Tevfik Fikret'in oğlu Haluk yer alıyor. Sanatçı Barış Manço'nun da zaman zaman Presbiteryen Hıristiyan Türklerle ayinlere katıldığı biliniyor.

İkincisi "Tehcir"di
Atatürk'ün özel izni ile mübadeleden ayrı tutulan Papa Eftim ve 50 kişiyi bulan yakınları önce Ankara'ya getirildiler. Ardından İstanbul'a götürülerek Karaköy yakınlarına yerleştirildiler. 1964 yılına gelindiğinde Anadolu'da Türk kökenli Ortodoks kalmamıştı. Ancak mübadeleden uzak tutulan İstanbul'da Türk kökenli Ortodoksların sayısı azımsanmayacak kadar fazlaydı. Üstelik bu insanların büyük bölümü ticaret ve sanatta Müslüman Türklerle kıyaslandığında çok daha zengin durumdaydı.
Yunanistan ve yerli işbirlikçileri Kıbrıs'ta kanlı olayları başlatınca dönemin başbakanı İsmet İnönü, Yunanistan'a iyi bir ders olur niyetiyle İstanbul'daki Rumların sınırdışı edilmesini gündeme getirdi. Papa Eftim İsmet Paşa ile Taşlık'taki evinde görüşerek ikinci bir Lozan faciasının yaşanmamasını istedi. İsmet Paşa ile Papa Eftim arasında sert tartışmaların yaşandığı da biliniyor. Ancak İsmet Paşa kararlıydı. Tıpkı Lozan'da olduğu gibi 1964 yılında da insanların kökenine bakılmaksızın, din unsuru dikkate alınıp yaklaşık 70 bin kişi sınırdışı edildi. Selçuk Erenerol'a göre bu rakam 86 bin olup 15-20 bini hariç hepsi Türk'tü. Ağırlık kazanan rakam ise 50 bin. Mübadeledeki gibi toplu halde trenlere bindirme değil, tek tek toplayıp sınırdışı etme vardı bu defa.
Papa Eftim Türkiye lehine yaptığı çalışmalardan sonra Yunanistan'da istenmeyen adam ilan edilmişti artık. İstanbul'daki diğer Hıristiyan cemaatlerin aksine Türk Ortodoks Kilisesi mensuplarının Yunanistan'la ilişkileri bugüne kadar düzelmedi. Selçuk Erenerol, babasına Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanistan'ın yanında yer alması için çok büyük baskılar yapıldığını söylüyor: "Eğer babam Yunanistan'ın istediğini yapmış olsaydı, bugün Atina'da heykeli dikilmiş olacaktı."
İstanbul'da kalan Türk Ortodokslar Yunanistan'daki akrabalarının durumunu bir kaç kez dünya gündemine getirmeye çalıştılarsa da başarılı olamadılar. Çünkü Yunanistan'a gönderilen Türk Ortodokslar, orada üçüncü sınıf vatandaş muamelesi görüyordu. Papa Eftim, 1960'lı yıllara gelindiğinde Yunanistan'daki dindaşlarının trajik öykülerinin de etkisiyle felç geçirdi. Yunanistan'a gönderilen Türk Ortodoksların daha sonra İsviçre, Fransa, ABD gibi ülkelere göç ettikleri biliniyor. Bu ülkelere göç eden Türk kökenli Hıristiyanların Rumlardan kız almamak için özen gösterdikleri de kendilerinin ifadesi.
Yunanistan'a gönderilen Türk Ortodoksları her yaz, Kayseri'nin Zincirdere yakınlarındaki ilk Türk Ortodoksları kongresinin yapıldığı kiliseyi hala ziyaret etmeye devam ediyorlar.
*Katkılarından dolayı Dr. Dursun Ayan'a teşekkürler.(E.Y)

Dr. Dursun Ayan (Sosyolog): Türkler semavi dinlere ilgi gösterdi
Türk Kültür tarihini daha gerilere ve Anadolu dışına götürdükçe din temelinde bazı ayrımları hem kronolojik olarak hem de coğrafi olarak gözden geçirmek gerekir. 8-9. yüzyılda İslamiyeti kabul eden Türkler, Anadolu'yu fethederek İslam tarihinin seçkin bir cephesini Selçuklu, Osmanlı desteği ile oluşturmuşlardır. Müslümanlık ile Türklüğün beraber anılması bu tarihi gelişimin sonucudur. Anadolu'nun Müslüman Türkler tarafından fethinden öncesine gidildiğinde Türklerin İslamiyet öncesi tarihi karşımıza çıkar. Türk Hıristiyanlığının kökleri burdadır. Kaldı ki Malazgirt öncesi göçlerde Anadolu'da Türklerin Hıristiyanlık gibi bir semavi dini kabul etmesi normaldir. Semavi dinler Türk milletinin kültürel anlayışına uygundu. "Her dini bir alfabe izler" ilkesi dikkate alınırsa Grek alfabesinde yazılmış belgeler buna güzel bir örnektir. İster İslamiyet döneminde olsun, isterse daha önceki bir dönemde, Anadolu'daki Türklerin tarihi Karadeniz'in kuzeyinde dikkate değer bir canlılık göstermiştir. Hazar Türklerinin bir diğer semavi din olan Museviliği kabulü, her ne kadar tüm Hazar federasyon nüfusu Musevi olmasa da tarih ve kültür açısından ilginç bir olaydır ve bakiyeleri hala vardır. Bugün dünya Türkleri büyük bir çoğunlukla Müslümandır ve İslam kültürüne katkılarıyla tarih oluşturmuşlardır.

Selçuk Erenerol (Bağımsız Türk Ortodoks Cemaati Lideri): İnönü, babamı dinlemedi
Osmanlı'dan kalma bir yanlış olarak Rumlukla Hıristiyanlık hep karıştırıldı. Biz Türküz ve Milli Mücadelede Fener Rum Patrikhanesinin baskılarına rağmen Atatürk ve arkadaşlarının yanında yer aldık. Babamın Atatürk'le arası iyiydi. O dönemde Fener Rum Patrikliği babama teklif edildi ama babam kabul etmedi. Ancak Lozan'da İsmet İnönü büyük bir hata yaptı; Anadolu'daki tüm Ortodokslar toplanıp Yunanistan'a gönderildi. Bu insanlar orada daha feci şekilde aşağılandı ve dışlandılar. Atatürk'ün özel izni ile babam ve aile efradı Türkiye'de kaldı. 1964 yılında İsmet İnönü ikinci hatasını yapıp İstanbul'daki 86 bin Hıristiyanı Yunan uyruklu diye bu ülkeye gönderdi. Kıbrıs'taki gerilime karşılık bunu yaptığını söylediğinde babam, Taşlık'taki evinde İnönü'ye, "Lozan'da bir hata yaptın, ikinci hatayı yapma" dedi ama dinletemedi. Oysa gönderilen 86 bin kişiden sadece 15-20 bin kişi Yunan uyrukluydu. Şu anda cematimiz 250 kişi. Fener Rum Patrikhanesi ile ilişkilerimizin çok sağlıklı olduğunu söylemek güç ama bir iki defa görüştük. Protestan Kilisesi ile ilke olarak ayrıldığımız noktalar var. Bugün onların 2 bin 500 civarında misyoneri Anadolu'nun dört bir yanında Müslüman çocukları din değiştirmeye zorluyor. Baba nasihati olarak biz bunu hiç yapmadık ve yapmayız. Babam bize böyle nasihat etti. Ateistlerin bir dini benimsemesi önemli. Müslüman çocukların değil. Onların zaten bir dini var.
http://www.angelfire.com/wy/yaw/Karaimler/Karaman/karaman.html

mehmetbaki
10-12-2008, 13:49
Hamdullah Suphi Tanrıöver'in maceraları
İstanbul'da cemaat bulmakta güçlük çeken Türk Ortodoks Patrikliği Hamdullah Suphi Tanrıöver'in girişimleriyle Galata Merkez Grek Ortodoks topluluğu ile birleştirilerek cemaat haline getirildi. Hamdullah Suphi'nin bundan sonraki uğraşı, büyükelçilik yaptığı Romanya'daki Hıristiyan Türkleri Marmara Bölgesine yerleştirmek oluyor. Ancak ll. Dünya Savaşının patlak vermesi Tanrıöver'in bu hayalini suya düşürüyor. Buna rağmen Hamdullah Suphi, büyük düşlerini gerçekleştiremese de 1935 yılında Romanya'dan 10'u kız 70 Hıristiyan Türk gencini getirip Türkiye'deki çeşitli okullara yerleştiriyor. 16 Eylül 1943'te nüfus kağıtlarına kavuşan 70 Hıristiyan Türk genci, kendilerinin diğer Hıristiyanlarla karıştırılmasını istemedikleri için "Türk Ortodoks" yazılmasını istiyor ve Hamdullah Suphi de bunu sağlıyor.
Türkçe dini eğitim yapan bu gençler iş hayatına atılmaya başlarken Hıristiyan olmaları engeliyle karşılaşıyorlar. Çevresel şartların da etkisiyle İslamiyeti seçen bu gençler, Müslüman kızlarla evlenerek çoğunluğa adapte oluyorlar. Hürgün Gazetesi'nden Osman Balcıgil'e göre ithal cemaatini de kaybeden Papa Eftim bu gelişmeler üzerine Hamdullah Suphi'yi arayarak, "Hamdullah bey, hani ya benim yetmiş kişilik cemaatim? Müslümanlığın defterinde 70 kişi mi eksikti?" diyerek sitem ediyor. Zaten o tarihten sonra da ne Anadolu'da ne de İstanbul'da Türk Hıristiyanların sayısı 1000'i geçmiyor. Bazı tarihçilere göre ise Türk Hıristiyanların sayısı 100'ü bile bulmuyor. Tarihçi Barker'e göre ise Türkiye'deki Türk Hıristiyanların sayısı sıfıra yaklaşmış durumda. Dr. Dursun Ayan'nın yaptığı araştırmalar İstanbul'da yaşayan Hıristiyan Türklerin sayısının 250'yi bulmadığını ortaya koyuyor. Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde çeşitli vesilelerle din değiştirerek Hıristiyan olan Türklere Presbiteryen adı veriliyor. Presbiteryenlerin ünlüleri arasında ilk sırada Tevfik Fikret'in oğlu Haluk yer alıyor. Sanatçı Barış Manço'nun da zaman zaman Presbiteryen Hıristiyan Türklerle ayinlere katıldığı biliniyor.

İkincisi "Tehcir"di
Atatürk'ün özel izni ile mübadeleden ayrı tutulan Papa Eftim ve 50 kişiyi bulan yakınları önce Ankara'ya getirildiler. Ardından İstanbul'a götürülerek Karaköy yakınlarına yerleştirildiler. 1964 yılına gelindiğinde Anadolu'da Türk kökenli Ortodoks kalmamıştı. Ancak mübadeleden uzak tutulan İstanbul'da Türk kökenli Ortodoksların sayısı azımsanmayacak kadar fazlaydı. Üstelik bu insanların büyük bölümü ticaret ve sanatta Müslüman Türklerle kıyaslandığında çok daha zengin durumdaydı.
Yunanistan ve yerli işbirlikçileri Kıbrıs'ta kanlı olayları başlatınca dönemin başbakanı İsmet İnönü, Yunanistan'a iyi bir ders olur niyetiyle İstanbul'daki Rumların sınırdışı edilmesini gündeme getirdi. Papa Eftim İsmet Paşa ile Taşlık'taki evinde görüşerek ikinci bir Lozan faciasının yaşanmamasını istedi. İsmet Paşa ile Papa Eftim arasında sert tartışmaların yaşandığı da biliniyor. Ancak İsmet Paşa kararlıydı. Tıpkı Lozan'da olduğu gibi 1964 yılında da insanların kökenine bakılmaksızın, din unsuru dikkate alınıp yaklaşık 70 bin kişi sınırdışı edildi. Selçuk Erenerol'a göre bu rakam 86 bin olup 15-20 bini hariç hepsi Türk'tü. Ağırlık kazanan rakam ise 50 bin. Mübadeledeki gibi toplu halde trenlere bindirme değil, tek tek toplayıp sınırdışı etme vardı bu defa.
Papa Eftim Türkiye lehine yaptığı çalışmalardan sonra Yunanistan'da istenmeyen adam ilan edilmişti artık. İstanbul'daki diğer Hıristiyan cemaatlerin aksine Türk Ortodoks Kilisesi mensuplarının Yunanistan'la ilişkileri bugüne kadar düzelmedi. Selçuk Erenerol, babasına Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanistan'ın yanında yer alması için çok büyük baskılar yapıldığını söylüyor: "Eğer babam Yunanistan'ın istediğini yapmış olsaydı, bugün Atina'da heykeli dikilmiş olacaktı."
İstanbul'da kalan Türk Ortodokslar Yunanistan'daki akrabalarının durumunu bir kaç kez dünya gündemine getirmeye çalıştılarsa da başarılı olamadılar. Çünkü Yunanistan'a gönderilen Türk Ortodokslar, orada üçüncü sınıf vatandaş muamelesi görüyordu. Papa Eftim, 1960'lı yıllara gelindiğinde Yunanistan'daki dindaşlarının trajik öykülerinin de etkisiyle felç geçirdi. Yunanistan'a gönderilen Türk Ortodoksların daha sonra İsviçre, Fransa, ABD gibi ülkelere göç ettikleri biliniyor. Bu ülkelere göç eden Türk kökenli Hıristiyanların Rumlardan kız almamak için özen gösterdikleri de kendilerinin ifadesi.
Yunanistan'a gönderilen Türk Ortodoksları her yaz, Kayseri'nin Zincirdere yakınlarındaki ilk Türk Ortodoksları kongresinin yapıldığı kiliseyi hala ziyaret etmeye devam ediyorlar.
*Katkılarından dolayı Dr. Dursun Ayan'a teşekkürler.(E.Y)

Dr. Dursun Ayan (Sosyolog): Türkler semavi dinlere ilgi gösterdi
Türk Kültür tarihini daha gerilere ve Anadolu dışına götürdükçe din temelinde bazı ayrımları hem kronolojik olarak hem de coğrafi olarak gözden geçirmek gerekir. 8-9. yüzyılda İslamiyeti kabul eden Türkler, Anadolu'yu fethederek İslam tarihinin seçkin bir cephesini Selçuklu, Osmanlı desteği ile oluşturmuşlardır. Müslümanlık ile Türklüğün beraber anılması bu tarihi gelişimin sonucudur. Anadolu'nun Müslüman Türkler tarafından fethinden öncesine gidildiğinde Türklerin İslamiyet öncesi tarihi karşımıza çıkar. Türk Hıristiyanlığının kökleri burdadır. Kaldı ki Malazgirt öncesi göçlerde Anadolu'da Türklerin Hıristiyanlık gibi bir semavi dini kabul etmesi normaldir. Semavi dinler Türk milletinin kültürel anlayışına uygundu. "Her dini bir alfabe izler" ilkesi dikkate alınırsa Grek alfabesinde yazılmış belgeler buna güzel bir örnektir. İster İslamiyet döneminde olsun, isterse daha önceki bir dönemde, Anadolu'daki Türklerin tarihi Karadeniz'in kuzeyinde dikkate değer bir canlılık göstermiştir. Hazar Türklerinin bir diğer semavi din olan Museviliği kabulü, her ne kadar tüm Hazar federasyon nüfusu Musevi olmasa da tarih ve kültür açısından ilginç bir olaydır ve bakiyeleri hala vardır. Bugün dünya Türkleri büyük bir çoğunlukla Müslümandır ve İslam kültürüne katkılarıyla tarih oluşturmuşlardır.

Selçuk Erenerol (Bağımsız Türk Ortodoks Cemaati Lideri): İnönü, babamı dinlemedi
Osmanlı'dan kalma bir yanlış olarak Rumlukla Hıristiyanlık hep karıştırıldı. Biz Türküz ve Milli Mücadelede Fener Rum Patrikhanesinin baskılarına rağmen Atatürk ve arkadaşlarının yanında yer aldık. Babamın Atatürk'le arası iyiydi. O dönemde Fener Rum Patrikliği babama teklif edildi ama babam kabul etmedi. Ancak Lozan'da İsmet İnönü büyük bir hata yaptı; Anadolu'daki tüm Ortodokslar toplanıp Yunanistan'a gönderildi. Bu insanlar orada daha feci şekilde aşağılandı ve dışlandılar. Atatürk'ün özel izni ile babam ve aile efradı Türkiye'de kaldı. 1964 yılında İsmet İnönü ikinci hatasını yapıp İstanbul'daki 86 bin Hıristiyanı Yunan uyruklu diye bu ülkeye gönderdi. Kıbrıs'taki gerilime karşılık bunu yaptığını söylediğinde babam, Taşlık'taki evinde İnönü'ye, "Lozan'da bir hata yaptın, ikinci hatayı yapma" dedi ama dinletemedi. Oysa gönderilen 86 bin kişiden sadece 15-20 bin kişi Yunan uyrukluydu. Şu anda cematimiz 250 kişi. Fener Rum Patrikhanesi ile ilişkilerimizin çok sağlıklı olduğunu söylemek güç ama bir iki defa görüştük. Protestan Kilisesi ile ilke olarak ayrıldığımız noktalar var. Bugün onların 2 bin 500 civarında misyoneri Anadolu'nun dört bir yanında Müslüman çocukları din değiştirmeye zorluyor. Baba nasihati olarak biz bunu hiç yapmadık ve yapmayız. Babam bize böyle nasihat etti. Ateistlerin bir dini benimsemesi önemli. Müslüman çocukların değil. Onların zaten bir dini var.
http://www.angelfire.com/wy/yaw/Karaimler/Karaman/karaman.html

Sayin yeter arkadasim cok guzel bir alinti koymussun.Tesekkur ederim.Simdi alintin ek bir yorum yapacagim.
Inonu inat birisiydi ve ozellikle hanimi mevhibe hanimi cok dinlerdi.Mevhibe hanim iyibir yahudi dinine inanandir.ve fanatik Ittihatci bir aileden gelir.Dr nazimla buyuk dostluklari vardir...Latife haniminda dosturdur.Latife hanimda yahudi kokenli idi.Ataturk anlasamamasinin bir sebebide budur.Latife hanim da Mevhine hanim gibi cok ustune gitti.Ama Ataturk bildiginde sasmazdi.Ataturk'un en buyuk hatasi Inonu gibi fanatik birini ekarte edememeisydi.Kazim karabekir ve Fevzi pasa gibi degerli insanlar yok edildi ve zayif karekterli inonu baskan oldu...Turkiye'yi bugun yok eden ve mahveden bu Inonu Ve onun birlikte hareket ettigi arkadaslari idi.

Bugun Inonu mahkemeye verilmesi gerekilen ve ulkesine ihanet eden bir kisidir.Karamanli butun insanlarin hakkini yemisdir.Haram olsun.Oteki dunyada biliyorum zehir zemberek yasiyordur...

Birde bu Ermeni tecriti,Hirityanlarin mubadelede gonderilmesi Eylul olaylari bunlari yapan karar alanlar kisme bunlar ayni kokenden gelen kisilermi?bunu tarihciler incelemeli.ben soyluyorum hain Itihatcilar dolu.Ittihatcilar yuzunden 1.dunya savasina girdik.Bu itihat Terraki denilen kuurm butun mubadele ve insanalrin yurtlarindan ayrilmasina neden oldu...Bugun bu kokenden gelen 35 tane buyukelci,8 tane mustesar,20'ye yakin genel mudur,10 general odlugu soyleniyor...Milletvekilelrinin hepsi CHP ile DSP'de(ittihatcilarin torunlari)....Bunlar incelenmeli....Saygilar

mehmetbaki
10-12-2008, 15:44
http://www.tevhid.gen.tr/yuksekogretim-odev-ve-arastirma-merkezi/20548-karamanli-ortodoks-turkler-marmara-universitesi-tarih-bolumu/

Karamanlı Ortodoks Türkler Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü

--------------------------------------------------------------------------------



KARAMANLI ORTODOKS TÜRKLER


Anadolu’nun orta bölgesinde yüzyıllardır Müslüman Türklerden sadece dini açıdan farklılık sergileyen ve aslen kendilerinin Türk olduklarını beyan ile bunu gerek adet, gelenek ve görenekleri ve gerekse tarihi veriler ışığında ortaya koyarak Anadolu’ da yaşamakta olan Rum Ortodoks nüfustan farklı olduklarını ve onlarla bir tutulamayacaklarını vurgulamaya çalışsalar da, sonuçta Ortodoks Türkler de bu zorunlu nüfus mübadelesine tabi tutulmaktan kurtulamamışlardır.
Onlar, Anadolu'nun değişik bölgelerine dağılmış olarak kendi hallerinde yaşarken, Batılılar Osmanlı'yı parçalayıp yutma planlarını uygulamaya koymuştu ve mutlaka Batılıların dikkatini çekmişti bu topluluk. Onlara Osmanlı'ya karşı mücadele teklifi götürmekte gecikmedi Yunanlılar. Fakat Anadolu'nun Hıristiyan Türkleri, hem de görkemli bir kongreyle, Kurtuluş Mücadelesinin yanında olduklarını beyan ettiler ve her Türk gibi İstiklal Savaşında üzerlerine düşeni fazlasıyla ifa ettiler.
İslamiyet’i tanıyıncaya kadar totemcilik, animizm(canlıcılık), şamanizm, budizm, manheizm gibi Asya kökenli (Asyatik) dinler arasında bocalayan Türkler, ilahi dinlerin gelmesiyle birlikte bu dinlerin en büyük koruyucu, savunucu ve yayıcıları oldular. Sosyolog Dr. Dursun Ayan'a göre bugün bile edebiyatımızda izleri olan Türker’deki "Gök Tanrı" inancı onları ilahi dinlere daha yatkın kılmıştı. Göç eden Türkler’ in ilk önce Hıristiyanlıkla daha sonra İslam'la tanıştıklarını Harezmiler’ e ait belgelerden anlıyoruz.


Karaman yöresinde bulunan "Binbirkilise" bu bölgenin 1922 yılına kadar Türk Hıristiyanlar için yurt edinildiğini ortaya koyuyor. Konya, Niğde, Nevşehir, Kayseri, Ankara civarları Hıristiyan Karaman Türklerinin yaşadığı yerler. Bunun dışında bir kısmının İstanbul, İzmir ve Trabzon'da varlıklarını sürdürdüğü biliniyor. İsimleri Türk olan ve Türkçe Hıristiyan tapınış gösteren, Türkçe konuşan, Grek harflerini kullanarak Türkçe dini ve edebi eserler verip yayın yapan ancak karşılıklı değişime tabi tutularak Anadolu'dan göç ettirilen Hıristiyanlardı bunlar.
"Kavimler Kapısı-1" kitabının yazarı Hale Soysü, 1924 yılına kadar Aksaray, Ihlara Vadisi, Ürgüp, Göreme, Derinkuyu, Akşehir, Ereğli, Ermenek, İçel, Antalya ve Fethiye'de Hıristiyan Karaman Türklerinin yaşadığını belirtiyor. Evliya Çelebi, Seyahatname'sinde, "Alanya-kadim eyyamından beru Urum (Rum) keferesi bir mahallededir... Amma Urum lisanı bilmeyub, batıl Türk lisanı bilirler. Ve Antalya, dördü Urum keferesi mahallesidir. Amma keferesi asla Urumca bilmezler, Batıl Türkçe lisan üzre kelamet ederler" diyerek bölgedeki Hıristiyan azınlığın Türk kökenli olduğunun ve dillerinin de bozulmadığının altını çiziyor. Hıristiyan Türkler içinde Karamanlıların yeri ayrı bir öneme sahip. Tek kelime Rumca bilmeyen ve ibadetlerini Türkçe yapıp, yazı dilinde Grek alfabesini kullanan Karamanlılar'ın Türk soyundan geldiklerini hemen hemen tüm tarihçiler kabul ediyor.


Mübadele
Muhtelit Mübadele Komisyonu tarihte ilk ve tek olma özelliği taşıyan zorunlu mübadele uygulaması ile ilgili işlemleri başlatmak üzere 8 Ekim 1923 tarihinde toplanmıştır. İki hükümetin de değişimin 1 Mayıs 1924 tarihinden itibaren yapılması konusunda anlaşmaları komisyona nüfus transferini gerçekleştirmek için 7 ay gibi bir süre vermekteydi. Bu arada her ne kadar tarih Mayıs olarak belirlense de, yüzlerce Ortodoks ve Müslüman karma komisyonunun denetiminde ve her iki ülkenin onayıyla 1923-1924 arasında transfer edilmiştir. Aslında Yunanistan ile Türkiye arasında imzalanan antlaşmadan çok önce Balkan Savaşı döneminde (1912) karşılıklı olarak Anadolu’ yu terk eden Ortodoks ve Yunanistan’ ı terk eden Müslüman nüfus bulunmaktaydı. Alexios Alexandris’ in verdiği bilgilere bakılırsa 1912 ile 1922 arasında tahmini bir değerle Türkiye’ den Yunanistan’ a 847.931 Ortodoks, Yunanistan’ dan Türkiye’ ye 115.000 Müslüman göç etmişti. 1923 yılından 1925 yılına kadar da yine Alexandris’ e göre 200.000 Ortodoks’ a karşı 388.000 Müslüman yer değiştirmişti. Bu konuda Alexandris’ in verdiği rakamlara yakın değerlere Psomiades’ in eserinde rastlamak mümkündür. Psomiades 188.000 Ortodoks’ un Yunanistan’ a gittiğini belirtirken 355.000 Müslüman’ ın da Türkiye’ ye geldiğini ifade etmektedir.
Genel bir ifadeyle, 1912-1922 tarihleri arasında yaklaşık 1.200.000 Ortodoks Anadolu ve Trakya’ dan Yunanistan’ a göç etmiş, aynı dönemde 100.000 Ortodoks’ ta yine Bulgaristan, Rusya, Arnavutluk, Yugoslavya ve On iki adayı terk ederek Yunanistan’ a gitmiştir. Ekim 1924 tarihine kadar, yani bir yıl gibi bir süre içinde, mübadillerin büyük çoğunluğunun transferi tamamlanmıştır.
Ankara, Niğde, Kayseri, Nevşehir gibi İç Anadolu bölgesinde şehirlerde yaşayanlar gruplar halinde demiryolu aracılığıyla İstanbul, İzmir ve Mersin gibi liman şehirlerine taşınmışlardır. Ankara’da bulunanlar özellikle İstanbul ve İzmir’den Yunanistan’a gönderilirken, Niğde, Nevşehir ve Kayseri Bölgesinde yaşayanlar Mersin limanında bekleyen vapurlarla taşınmışlardır. Nevşehirli, Kayserili, Niğdeliler kendilerini Mersin limanına ulaştıracak olan trene binmek için yaya olarak, ya da kağnılar ile Ulukışla’ ya gitmişler, oradan bindikleri tren aracılığıyla Mersin’e ulaşmışlardır. Türkiye’ den ayrılışları konusunda kendileriyle görüşülen birçok Karamanlı Ortodoks, köylerinden ayrılırken yaşananlar hakkında kendilerinin memleket olarak nitelendirdikleri yaşadıkları toprakları bırakıp gitmenin zorluğu yanında, özellikle ayrılış esnasında Müslüman Türklerin de gitmelerini istemediklerine dikkat çekmişlerdir. Bu konuda mübadelede Nevşehir merkezden Yunanistan’ın Larissa şehrine gitmiş olan Despina ve Anastasia Merküroğlu kardeşler şöyle demekteydiler: “…daima ağlıyorlardı, bu kadar mülkleri evleri nereye koyup gideceğiz, nereye gideceğiz. Kağnılarla geldiler Türklerimiz kucaklayıp öpüyorlardı “ ah yavrularım nereye gideceksiniz…” bunları belleyin. Ne muhabbetleri vardı. Ah nerelere gidiyorsunuz deyip gönderdiler.” Yine Kayseri Rum Kavak’ tan Farsala Zoodohos Pigi köyüne giden Kosmas Pavlidis de: “Dostumuz çoğu… hep ağladılar, Hıristiyanlar buradan gidiyor… Bizim ora en temiz yer idi. Şöyle gıl gadar dokanmadılar bize. Onlardan girer çıhardık, oyle köylerine giderdik, onlar gelirdi…” demekteydi. Benzer sözleri bir çok Karamanlı dan duyamk mümkündür. Zaten, karışık veya ayrı köylerde yaşayan Müslüman ve Ortodokslar arasındaki ilişkiler istisnasız “çok iyiydik, çok muhabbetliydik, bir ev gibiydik” gibi ifadelerle nitelendirilmiştir. Bu şekilde ayrılış anında kendilerinin gidişleri ve yaşadıkalrı toprakları terk etmelerinin verdiği hüzün kadar yüzyıllardır farklı inançlarına rağmen aynı kültürün birer parçası olan Müslüman Türk ile Anadolu’ nun ortasında yaşayan Ortodoks Türk’ ün birbirinden ayrılması da zihinlerde yer eden bir olay olarak bugün dahi canlılığını korumaktadır denebilir.
İç bölgelerden Mersin’ e gelen mübadiller burada kendilerini Yunanistan’ a götürecek olan vapurları on beş gün ya da daha az bir süre beklemek zorunda kalmışlar, bu süre zarfında da bölgedeki kilise ya da ambar gibi mekanlarda kalmak zorunda kalmışlardır. Köylerinden çıkışı ve ondan sonraki aşamaları Kayseri Gelveri kökenli ve bu gün dahi bozulmamış olan yöresel ifadeleriyle Pandeleimon Akakiyakis şu şekilde ifadelendirmektedir: “ 1924 Ağustosunun 15’ inde yola çıktık. Arabalarnan kağnılarnan. Aksaray’ a endik. Gece kaldık zannedersem orda. Öbürsü gün yine arabalarnan Ereğli’ ye geldim. Orada hatırımda yok bir iki gün kaldık galiba. Tren geldi. Trene bindik oradan. Tarsus tren yoluyla Mersina’ ya geldik. Mersina’ da on onbeş gün oturduk. Galdık orda ambarlarda. Yük ambarıydı. Vapur geldikten sonra aldılar bizi gayıklan. O zaman liman yoğudu geri durdu gemi. Gayıklarınan götürdüler. Oradan vapura bindik…” Benzer şekilde bir tren yolculuğu tarifi yapan Kayseri Rum Kavaklı Yohannis Pavlidis de Mersin’ de on beş gün süreyle bir Ermeni kilisesinde kaldıklarını belirtmektedir. İç Anadolu’ nun bir çok yerinden gelerek Mersin’ de toplanan insanlar o dönemde liman olmadığından kayıklarla vapurlarla taşınmışlardır. Niğdeli, Nevşehirli, Kayserili, Konyalı birçok insanın kalabalıklar halinde bindikleri vapurların, çoğunun tarifine bakılırsa yolcu vapurundan ziyade yük vapuru olduğu anlaşılmaktadır. Diğer taraftan kendi masraflarını karşılamak şartıyla, yani paralı vapurla yolculuk edenlerin ise diğer insanlara nazaran daha iyi şartlar altında Yunanistan’ a ulaştıkları anlaşılmaktadır. Anastasia Merküroğlu vapura binen insanları ve vapurun durumunu tarif ederken: “Bir biri üstüne… kimi yoharlarda kimi ambarlarda… pislikler mundarlık… öyle kaç gün gittik” derken Konya Sille kökenli Anastasia Hacıteodorudou da: “Papurlar dolup dolup gidiyor. İnsanlar ağlaya ağlaya geri baka baka gittiler. Papur Rus papuruydu. Herkes evinde hazırlık etti, sucuklar ettik, pastırmalar ettik, ekmekler ettik… soğuk vardı, mangal yaktık. Ağlıyorlardı. Hastalandılar… Tifo hastalığı…” Savaş şartları altında yaşanan tüm bu olayların bu gün hala o günleri yaşayanların hafızalarında canlılığını koruduğunu ve insanların o günleri anlatırken yeniden yaşadıklarını, duygulandıkları ve ağladıklarını da burada vurgulamak gerekir. Anastasia Hacıteodoridou’ nun üzerinde durduğu ve vapurda bir çok insanın hastalandığı gerceği diğer mübadil Karamanlılar tarafından da vurgulanmıştır. Hatta vapurlarda ölen insanların denize atıldığı bir çok mübadil tarafından da dile getirilmektedir. Örneğin Niğde Sulucaovalı Melpomeni Haciliadou böyle bir olayı anlatırken: “ Günde bi dene adam öldü. Mercan… Mercanıdı adı… öldü. Demiri bağladılar denizin içine attılar” demekteydi. Vapurlarda yaşanan bu ve benzeri olay örnekleri bir tarafa bırakılacak olursa, zor bir deniz yolculuğunun ardından Yunanistan topraklarına ayak basan ve Türk Ortodokslarında dahil olduğu tüm mübadilleri yeni, ancak zorlu bir gelecek beklemekteydi. Daha açık bir ifadeyle Türkiye’ de bıraktıkları mallarına denk bir varlığa kavuşabilecekler miydi ve yıllardır yaşadıkları köyleri ve Müslüman komşuları gibi şimdi aralarında bulundukları dindaşları Yunanlılarla muhabbetli ve bir ev gibi bir arada yaşayabilecekler ve sahip oldukları kültürlerini yeni topraklarında devam ettirebilecekler miydi?

Her şey Yunan İşgaliyle Başladı

Orta Anadolu ve Karaman bölgesi Türkleri ile Doğu Karadeniz Türkleri, daha İslamiyet gelmeden Hıristiyanlığı seçmiş Türk boyları olarak, Kurtuluş Savaşına kadar varlıklarını ve benliklerini koruyorlar. Ancak, Yunanlıların Anadolu'yu işgali, Anadolu'da yaşayan Hıristiyanların sonunu hazırlayan en önemli etkenlerden biri. Emperyalist güçlere ve Yunanistan'a karşı başlatılan Kurtuluş Savaşı, Anadolu'daki Türk kökenli ve diğer Hıristiyanların birbirinden ayrılması için tam bir turnusol kağıdı işlevi yaptı. Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara Hükümetine başvurarak, Hıristiyan Ortodoks olduklarını, ancak soyları yönünden Türk olduklarını sık sık vurgulayan Türk Hıristiyanlar, Fener Rum Patrikliğinin etkisini kırmak için kendilerine bağımsız bir kilise kurulmasını talep ettiler. 11 Nisan 1921'de Kastamonu Valisi Sami Bey, Ankara'ya gönderdiği telgrafında, "Anadolu'da bir Türk Ortodoksluğunun kurulmasını isteyen Taşköprü Rumları dilekçelerini sundu" ifadesini kullanıyor. Trabzon Ortodoks Cemaatinin Ankara Hükümetine telgraf çekerek Ankara'da bir Türk Ortodoks Patrikhanesinin kurulmasını istediği de Doç Dr. Zeki Arıkan' ın yaptığı araştırmalardan anlaşılıyor. Dr. Sabahattin Özel, Maçka Rumlarının da benzer bir girişimde bulunduklarını söylüyor: "Anadolu'da tarihen dahi müspet olduğu üzere Rum-Elenik namıyla hiç bir millet yoktur. Mevcut Rumlar yalnız asırlarca Türk Müslümanlarla birlikte yaşayan Türk Ortodokslardır."

Fener Rum Patrikhanesine İsyan

Türk Ortodoks olduklarını ısrarla vurgulayan Kayseri bölgesindeki Hıristiyanlar, Kurtuluş Savaşının başlamasıyla birlikte, diğer Hıristiyanlardan oldukça farklı bir strateji takip ediyor. Sosyolog Dr. Dursun Ayan, 1870'li yıllarda Bulgarların, Rumlarla karıştırılmaktan ve Rumlaştırılmaktan korktukları için padişahtan milli bir kilise kurma izni aldıklarını hatırlatarak, "Bulgarların bu kaygısını Anadolu'daki Türk Hıristiyanlar da taşıyor. Onlar da aynı dönemde milli bir kilise kurulması için başvuruda bulunuyorlar ama sonuç alamıyorlar" diyerek Ortodoks Türklerin Rumlarla karıştırılma endişelerinin 1870'li yıllarda başladığını söylüyor. Ankara ve İç Anadolu Bölgesindeki Hıristiyan Türklere ise Papa Eftim liderlik yapıyor. Atatürk, Papa Eftim'e her zaman Baba Eftim olarak seslendiği için, çoğu zaman ismi Baba Eftim olarak anılmıştır.
Kurtuluş Savaşının henüz yeni filizlendiği dönemde Türk kökenli Ortodoks Hıristiyanlar bu amaçla, TBMM'den ve Adalet Bakanlığı'ndan izin alarak Kayseri'de bir kongre topladılar. Kongreye, Gümüşhane Episkoposu Yervasyos, Konya Metropoliti Prokobios, Antalya Episkoposu Meletios ile Anadolu ve Trakya'nın diğer bölgelerinden gelen 72 temsilci katıldı. 21 Eylül 1922'de toplanan kongrede Türk Hıristiyanlar Türk Ortodoks Patrikliğinin kurulmasını kararlaştırdılar. "Milli Mücadelede Kayseri" adlı çalışmasında Zübeyir Kars, bu toplantıya Mutasarrıf Muammer Bey, Mevki Kumandanı ve Kalem Reisi Miralay Abdullah Bey ve sonraki yıllarda TBBM'de Eskişehir Milletvekili olan Türk asıllı Ortodoks Umumi Kâtip Bodrumi İstimad Zihni Özdamar Efendi'nin de katıldığını belirtiyor.
Yunanistan'ın Batı Anadolu'da işgal faaliyetlerine girişmesiyle birlikte İstanbul Fener Rum Patrikhanesi, Anadolu'daki tüm Hıristiyanları Yunanistan lehine faaliyette bulunmaya davet ediyor. Dr. Dursun Ayan, Fener Rum Patrikhanesinin Anadolu'daki Hıristiyanlara yaptığı çağrının ciddiyetini Atatürk'ün Nutku'ndaki önemli bir ifade ile açıklıyor: "Atatürk Nutuk'ta Mavri Mira'nın Fener Rum Patrikhanesinde hazırlandığını söylüyor. Fener Rum Patrikhanesi, Ortodoks ders kitaplarının içeriğinde Türk aleyhtarı düzenlemelere giderek Milli Mücadele safları oluşmadan Yunanistan'ı desteklemeye karar vermişti zaten. Rum kökenli olmayan diğer kiliselere de bunu kabul ettirmeye çalıştı. Ancak bir kısmı bu oyuna gelmedi."

Çerkez Ethem Tanıştırdı

Kayseri'deki toplantıda Türk Hıristiyan Ortodokslar, Fener Rum Patrikhanesinin baskılarına rağmen Kurtuluş Savaşında Milli Mücadele saflarını seçtiler. Türk Ortodoksların Anadolu'daki bu hareketi Atatürk'ün takdirini kazanmalarına sebep oldu. Papa Eftim' le tanışmak isteyen Atatürk, 4 Eylül Sivas Kongresinden önce Papa Eftim' i Sivas'a davet ederek uzun uzun sohbet etti. Mustafa Kemal ile Papa Eftim' in bir araya gelmesini ise çok ilginç bir isim sağlamıştı: Çerkez Ethem. Papa Eftim' in oğlu ve Türk Ortodoks Cemaati Lideri Selçuk Erenerol, "Atatürk, Anadolu Hıristiyanlarının Kayseri'deki toplantısını yakından takip ediyor. Babamla tanışmak isteyince, Akdağmadeni'nden (Yozgat) yakın komşumuz Çerkez Ethem bu görüşmeyi sağlıyor" diyerek anlatıyor bu konuyu.

Kiliseden Çıkıp İstiklal Harbine Gittiler

Kayseri'deki kongreye katılan Hıristiyan Türk çevreleri Milli Mücadelede Atatürk ve arkadaşlarının yanında yer alırlar, gerekli desteği verirler. Türk Hıristiyan Ortodoksların önderi Baba (Papa) Eftim' e, Kurtuluş Savaşına verdiği destekten ötürü bizzat M. Kemal Atatürk tarafından İstiklal Madalyası verilir. Büyük Taarruzdan önce Ankara'da ilk toplanan TBMM bahçesinde, Atatürk'ün de hazır bulunduğu bir miting sırasında halka seslenen Papa Eftim, İncil'den bir pasaj okur: "Düşmanlarımızın her şeyi var, ancak bizim silah ve cephanemiz yok. Fakat göğsümüzde imanımız var, mutlaka kazanacağız. Yaşasın muzaffer Türk Ordusu!" Bağımsız Türk Ortodoks Patriği Selçuk Erenerol' un babası olan Papa Eftim, Kurtuluş Savaşına verdiği destekten sonra Atatürk'ün şu sözlerine mazhar oldu: "Baba Eftim, bu memlekete bir ordu kadar hizmet etmiştir."

Atatürk Papa Eftim Dostluğu

Çerkez Ethem' in Yozgatlı olduğunu bilen çoktur ancak onun Türk Ortodokslarının dini lideri Papa Eftim' in hane komşusu olması ilginç bir tecelli. Fener Rum Patrikhanesinin Yunanistan'ı destekleme konusundaki baskılarına ve çabalarına rağmen Papa Eftim ve 72 kilisenin Milli Mücadele saflarına katılmasının Mustafa Kemal'i bir hayli etkilediği biliniyor. Çerkez Ethem aracılığı ile Papa Eftim ile Sivas'ta tanışma imkânı bulan Mustafa Kemal, Selçuk Erenerol' a göre 1924 yılında Papa Eftim' den Fener Rum Patrikhanesinin başına geçmesini istiyor. Cemaatin dini lideri görevini yürüten Selçuk Erenerol, babasının Atatürk ve arkadaşlarının bu teklifini, "Benden üstün dini ruhbanlar dururken, benim o makamı doldurmam mümkün değil" diyerek geri çevirdiğini söylüyor. Ancak Papa Eftim, Atatürk ve arkadaşlarına Yunanistan'ın göndereceği patriğin özelliklerinin ne olması gerektiği konusunda 11 maddelik bir rapor veriyor. Papa Eftim' in, patrik için birinci şart olarak Yunanistan'da kral taraftarı olması gerektiğini ileri sürmesi dikkat çekiyor. O dönemde Kral taraftarı din adamlarının Yunan Hükümetinden farklı görüşlere sahip olduğu biliniyor. Papa Eftim' in, atanacak patriğin Yunan Hükümetinin kirli emellerine alet olmaması için böyle bir istekte bulunduğu tahmin ediliyor. Ancak Atatürk'ün ısrarından sonra Papa Eftim, yardımcısı Yakup ile birlikte Fener Rum Patrikhanesine giderek, bir anlamda yönetime el koyuyor. Ankara Hükümeti dış baskılara dayanamayıp kendisini geri çekinceye kadar orada kalıyor.

Lozan'da Verilen Ödül!

Kurtuluş Savaşında dindaşlarını değil de, kendi ırkından olan Türkleri destekleyen Türk Hıristiyanlarını, savaşın kazanılmasından sonra büyük ve acı bir sürpriz bekliyordu. İsmet İnönü'nün Türk delegasyonuna başkanlık ettiği Lozan görüşmeleri sırasında 30 Ocak 1923 tarihinde varılan anlaşmayla, Anadolu'daki Hıristiyan Ortodoksların, ırkına ve kişisel isteklerine bakılmaksızın karşılıklı değişime tabi tutularak Yunanistan'a gönderilmesine karar verildi. Mübadeleye tabi tutulan insan sayısı konusunda abartma olmadığını belirten Dr. Dursun Ayan, "Mübadeleye tabi tutulan nüfusun küçük gösterilmesi her iki ülkenin de işine geliyordu. Bu insanlık dramında Türkiye kendi yüreğine su serperken Yunanistan kendi demografyası açısından bu konuda tartışma bile yapmadı. Rakamın fazla olma ihtimali elbette var" diyor. Doğan Avcıoğlu, "Türkler'in Tarihi" adlı eserinde Karamanlıların değişime tabi tutulmasının tartışmaya açık bir konu olduğunu ve mübadelenin yapıldığı yıllarda da bu tartışmanın yaşandığını belirtiyor. Bernard Lewis' e göre, 1924 ve 1930 yılları arasındaki değişimin, Türk-Grek değişimi değil, Grek Ortodoks-Osmanlı İslam değişimi olduğunu söylüyor: "Bu değişim Anadolu Ortodoksları için vatana kavuşma değil, gurbete sürgündür."
Kayseri, Karaman, Trabzon, Sivas, Konya, Yozgat ve Ankara'da toplanan Hıristiyan Türkler trenlerle Yunanistan'a gönderiliyorlar. Yürek paralayan sahneler yaşanıyor; "Biz sizdeniz, göndermeyin" yalvarmaları, Lozan Anlaşmasının kararlılığında Ankara'ya kadar ulaşmıyor bile. İçlerinden sadece bir aileye özel bir ayrıcalık tanınıyor. Bir tek Baba Eftim ve ailesi (Erenerollar) bu zorunlu göçten muaf tutuluyor. Atatürk'ün isteği ile o dönemde TBMM'den şu özel kanun çıkarılıyor: "3 Ağustos 1924 tarihli Papa Eftim teskeresi. Papa Eftim efendinin harekat-ı milliyenin gidişatından beri Türkiye davasıyla alakadar görülmesi ve Patrikhane ile arasındaki vaziyet nazarı itibara alındığı takdirde efrad-ı ailesinin mübadeleye tabi olması düçar-ı felaket olacağı muhakkak bulunduğundan bir karar ittihazı talebini havi Dahiliyet Vekale-i Celilesinin 2.8.1340 tarih ve Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti'nin 3798 nolu teskeresi üzerine mumaileyh Papa Eftim ve ailesinin İstanbul'da yerleşmesine müsaade itası icra vekilleri heyetinin 3.8. 1340 tarihli ictimasında karargir olmuştur."
Ancak Baba Eftim' in kendi ırkdaş ve dindaşlarının gönderilmesine neden tepkisiz kaldığı da tam olarak bilinmiyor. Zaten bir süre sonra Anadolu'da Hıristiyan Türk azınlığı kalmadığı için Anadolu Türk Ortodoks Patrikliği Kayseri'den İstanbul'a taşınmak zorunda kalıyor.

Atatürk’ ün Üzüntüsü

"Hamdullah Suphi Tanrıöver' in Anıları"nda ismi geçen Mahmut R. Kösemihal, Hıristiyan Türklerin zorunlu göçüne ilişkin, "Biz Anadolu'nun bir miktar Hıristiyan Türk'ü ile Hıristiyan Elen' ini ayıran farkları incelemeye vakit bulamadan, mübadele, bir miktar Türk unsurunu Yunanistan'a göçtürdü.." değerlendirmesinde bulunuyor. Hamdullah Suphi'nin anılarında Celal Bayar'la aralarında geçen bir diyalog bu konuda Atatürk'ün üzgünlüğünü ortaya koyuyor: Celal Bayar bir gün Hamdullah Suphi'ye, "Bilir misin Hamdullah, Atatürk'ün son yıllarda en büyük üzüntüsü ne idi?" diye sorar. Hamdullah Suphi bilmediğini söyleyince, cevabı kendisi verir: "Anadolu'dan binlerce Hıristiyan Türk'ü göndermiş olmasıydı. Paşam yapmayın, yollamayın, bunlar özbeöz Türk’ tür dedim. Kendisine kitaplar gönderdim, fakat dinlemedi." Yunanistan'a gönderilen Türk Hıristiyanlar Türkiye'de Rum olarak adlandırılıp mübadeleye tabi tutulurken, Yunanistan'da da "Turko Sporos-Türk tohumu" diye aşağılanarak Yunanlı olarak kabul edilmediler. Gittikleri Batı Trakya'da, biraz da Anadolu'yu hatırlamak için olsa gerek, "Karaman" adını verdikleri bir yerleşim birimi kurdular. Yunanistan'da Batı Trakya Türklerinden daha fazla horlanan ve ayrıma tabi tutulan Türk Ortodoks Hıristiyanların birçoğunun daha sonra Avrupa'nın çeşitli ülkelerine dağıldığı biliniyor.

Hamdullah Suphi Tanrıöver’ in çabaları

İstanbul'da cemaat bulmakta güçlük çeken Türk Ortodoks Patrikliği Hamdullah Suphi Tanrıöver' in girişimleriyle Galata Merkez Grek Ortodoks topluluğu ile birleştirilerek cemaat haline getirildi. Hamdullah Suphi'nin bundan sonraki uğraşı, büyükelçilik yaptığı Romanya'daki Hıristiyan Türkleri Marmara Bölgesine yerleştirmek oluyor. Ancak II. Dünya Savaşının patlak vermesi Tanrıöver' in bu hayalini suya düşürüyor. Buna rağmen Hamdullah Suphi, büyük düşlerini gerçekleştiremese de 1935 yılında Romanya'dan 10'u kız 70 Hıristiyan Türk gencini getirip Türkiye'deki çeşitli okullara yerleştiriyor. 16 Eylül 1943'te nüfus kâğıtlarına kavuşan 70 Hıristiyan Türk genci, kendilerinin diğer Hıristiyanlarla karıştırılmasını istemedikleri için "Türk Ortodoks" yazılmasını istiyor ve Hamdullah Suphi de bunu sağlıyor.
Türkçe dini eğitim yapan bu gençler iş hayatına atılmaya başlarken Hıristiyan olmaları engeliyle karşılaşıyorlar. Çevresel şartların da etkisiyle İslamiyeti seçen bu gençler, Müslüman kızlarla evlenerek çoğunluğa adapte oluyorlar. Hürgün Gazetesi'nden Osman Balcıgil' e göre ithal cemaatini de kaybeden Papa Eftim bu gelişmeler üzerine Hamdullah Suphi'yi arayarak, "Hamdullah bey, hani ya benim yetmiş kişilik cemaatim? Müslümanlığın defterinde 70 kişi mi eksikti?" diyerek sitem ediyor. Zaten o tarihten sonra da ne Anadolu'da ne de İstanbul'da Türk Hıristiyanların sayısı 1000'i geçmiyor. Bazı tarihçilere göre ise Türk Hıristiyanların sayısı 100'ü bile bulmuyor. Tarihçi Barker' e göre ise Türkiye'deki Türk Hıristiyanların sayısı sıfıra yaklaşmış durumda. Dr. Dursun Ayan' nın yaptığı araştırmalar İstanbul'da yaşayan Hıristiyan Türklerin sayısının 250'yi bulmadığını ortaya koyuyor. Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde çeşitli vesilelerle din değiştirerek Hıristiyan olan Türklere Presbiteryen adı veriliyor. Presbiteryenlerin ünlüleri arasında ilk sırada Tevfik Fikret'in oğlu Haluk yer alıyor.

İkincisi "Tehcir"di

Atatürk'ün özel izni ile mübadeleden ayrı tutulan Papa Eftim ve 50 kişiyi bulan yakınları önce Ankara'ya getirildiler. Ardından İstanbul'a götürülerek Karaköy yakınlarına yerleştirildiler. 1964 yılına gelindiğinde Anadolu'da Türk kökenli Ortodoks kalmamıştı. Ancak mübadeleden uzak tutulan İstanbul'da Türk kökenli Ortodoksların sayısı azımsanmayacak kadar fazlaydı. Üstelik bu insanların büyük bölümü ticaret ve sanatta Müslüman Türklerle kıyaslandığında çok daha zengin durumdaydı.
Yunanistan ve yerli işbirlikçileri Kıbrıs'ta kanlı olayları başlatınca dönemin başbakanı İsmet İnönü, Yunanistan'a iyi bir ders olur niyetiyle İstanbul'daki Rumların sınır dışı edilmesini gündeme getirdi. Papa Eftim İsmet Paşa ile Taşlık'taki evinde görüşerek ikinci bir Lozan faciasının yaşanmamasını istedi. İsmet Paşa ile Papa Eftim arasında sert tartışmaların yaşandığı da biliniyor. Ancak İsmet Paşa kararlıydı. Tıpkı Lozan'da olduğu gibi 1964 yılında da insanların kökenine bakılmaksızın, din unsuru dikkate alınıp yaklaşık 70 bin kişi sınır dışı edildi. Selçuk Erenerol' a göre bu rakam 86 bin olup 15-20 bini hariç hepsi Türk'tü. Ağırlık kazanan rakam ise 50 bin.
Papa Eftim Türkiye lehine yaptığı çalışmalardan sonra Yunanistan'da istenmeyen adam ilan edilmişti artık. İstanbul'daki diğer Hıristiyan cemaatlerin aksine Türk Ortodoks Kilisesi mensuplarının Yunanistan'la ilişkileri bugüne kadar düzelmedi. Selçuk Erenerol, babasına Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanistan'ın yanında yer alması için çok büyük baskılar yapıldığını söylüyor: "Eğer babam Yunanistan'ın istediğini yapmış olsaydı, bugün Atina'da heykeli dikilmiş olacaktı."
İstanbul'da kalan Türk Ortodokslar Yunanistan'daki akrabalarının durumunu bir kaç kez dünya gündemine getirmeye çalıştılarsa da başarılı olamadılar. Çünkü Yunanistan'a gönderilen Türk Ortodokslar, orada üçüncü sınıf vatandaş muamelesi görüyordu. Papa Eftim, 1960'lı yıllara gelindiğinde Yunanistan'daki dindaşlarının trajik öykülerinin de etkisiyle felç geçirdi. Yunanistan'a gönderilen Türk Ortodoksların daha sonra İsviçre, Fransa, ABD gibi ülkelere göç ettikleri biliniyor. Bu ülkelere göç eden Türk kökenli Hıristiyanların Rumlardan kız almamak için özen gösterdikleri de kendilerinin ifadesi.
Yunanistan'a gönderilen Türk Ortodoksları her yaz, Kayseri'nin Zincirdere yakınlarındaki ilk Türk Ortodoksları kongresinin yapıldığı kiliseyi hala ziyaret etmeye devam ediyorlar.

Türkler Semavi Dinlere İlgi Gösterdi

Türk Kültür tarihini daha geriler e ve Anadolu dışına götürdükçe din temelinde bazı ayrımları hem kronolojik olarak hem de coğrafi olarak gözden geçirmek gerekir. 8-9. yüzyılda İslamiyet’ i kabul eden Türkler, Anadolu'yu fethederek İslam tarihinin seçkin bir cephesini Selçuklu, Osmanlı desteği ile oluşturmuşlardır. Müslümanlık ile Türklüğün beraber anılması bu tarihi gelişimin sonucudur. Anadolu'nun Müslüman Türkler tarafından fethinden öncesine gidildiğinde Türklerin İslamiyet öncesi tarihi karşımıza çıkar. Türk Hıristiyanlığının kökleri buradadır. Kaldı ki Malazgirt öncesi göçlerde Anadolu'da Türklerin Hıristiyanlık gibi bir semavi dini kabul etmesi normaldir. Semavi dinler Türk milletinin kültürel anlayışına uygundu. "Her dini bir alfabe izler" ilkesi dikkate alınırsa Grek alfabesinde yazılmış belgeler buna güzel bir örnektir. İster İslamiyet döneminde olsun, isterse daha önceki bir dönemde, Anadolu'daki Türklerin tarihi Karadeniz'in kuzeyinde dikkate değer bir canlılık göstermiştir. Hazar Türklerinin bir diğer semavi din olan Museviliği kabulü, her ne kadar tüm Hazar federasyon nüfusu Musevi olmasa da tarih ve kültür açısından ilginç bir olaydır ve bakiyeleri hala vardır. Bugün dünya Türkleri büyük bir çoğunlukla Müslüman’ dır ve İslam kültürüne katkılarıyla tarih oluşturmuşlardır.

[Linkleri Görebilmeniz için Üye Olmanız Gerekmektedir Üye Olmak için Tıklayınız...] (Bağımsız Türk Ortodoks Cemaati Lideri): “İnönü, babamı dinlemedi”

Osmanlı'dan kalma bir yanlış olarak Rumlukla Hıristiyanlık hep karıştırıldı. Biz Türküz ve Milli Mücadelede Fener Rum Patrikhanesinin baskılarına rağmen Atatürk ve arkadaşlarının yanında yer aldık. Babamın Atatürk'le arası iyiydi. O dönemde Fener Rum Patrikliği babama teklif edildi ama babam kabul etmedi. Ancak Lozan'da İsmet İnönü büyük bir hata yaptı; Anadolu'daki tüm Ortodokslar toplanıp Yunanistan'a gönderildi. Bu insanlar orada daha feci şekilde aşağılandı ve dışlandılar. Atatürk'ün özel izni ile babam ve aile efradı Türkiye'de kaldı. 1964 yılında İsmet İnönü, İstanbul'daki 86 bin Hıristiyan’ ı Yunan uyruklu diye bu ülkeye gönderdi. Kıbrıs'taki gerilime karşılık bunu yaptığını söylediğinde babam, Taşlık'taki evinde İnönü'ye, "Lozan'da bir hata yaptın, ikinci hatayı yapma" dedi ama dinletemedi. Oysa gönderilen 86 bin kişiden sadece 15-20 bin kişi Yunan uyrukluydu. Şu anda cemaatimiz 250 kişi. Fener Rum Patrikhanesi ile ilişkilerimizin çok sağlıklı olduğunu söylemek güç ama bir iki defa görüştük. Protestan Kilisesi ile ilke olarak ayrıldığımız noktalar var. Bugün onların 2 bin 500 civarında misyoneri Anadolu'nun dört bir yanında Müslüman çocukları din değiştirmeye zorluyor. Baba nasihati olarak biz bunu hiç yapmadık ve yapmayız. Babam bize böyle nasihat etti. “Ateistlerin bir dini benimsemesi önemli. Müslüman çocukların değil. Onların zaten bir dini var.”


Kaynak: "Karamanlı Ortodoks Türkler" Yonca Anzerlioğlu

mehmetbaki
10-12-2008, 15:52
The dance LEILALOUM from Cappadocia
http://jp.youtube.com/watch?v=fGr9CNVpmqE
Bu sarkiyi karamanli kapadokyadan Inonu denilen kisi yuzunden gonderilen vatansever ve Ataturk'un yaninda savasmis buyuk karamanli milletinin torunlari soyluyor.Dinleyin...Bu insanlari gonderen zihniyet simdi butun anadoludaki insanlari yavas yavas kume kume gondermeye hazirlaniyor.Basima gelmez demeyin gelir....Ittihat terakkici hainlerin torunlari her zaman her yerde.Butun buyukbaslar bunlar.Iktidarda kim olursa olsun degismezler...Bu hainler 1890dan beri basa bela....Bu kadar...
http://jp.youtube.com/watch?v=T-_rikbf_F0&feature=related buda kilic havasi
Karamnli hirtisyanlar anadoluya donecekler.Ya green carrd yada bir formul...Bunun cikilir hali yok...Yanlistan donulecek.Yakinda Inonu ailesi surgun olacak.Bunlari koruyamacaklar.Inonu butun Turkiyeyi mahbeden en buyuk kotuluk ruhudur....Ona hakaret bile etmiyorum...Allah ona cezasini oteki dunyada versin...Saygilar

mehmetbaki
10-12-2008, 16:17
http://forum.nevsehir.web.tr/ileti31720.html
Kapadokya'dan Yunanistan'a gönderilen insanların çocuklarından oluşan grup, Yunanistan'dan kiraladığı bir otobüsle buraya gelmişti. 75 yıl önce bu topraklardan Kaplanı (Gelverili Kaplan Ağa) öncülüğünde ayrılanlar şimdi yine aynı ismin (onun torunu Kaplanis Iosifidis'in) rehberliğinde ana vatanlarını ziyaret ediyordu.



Karamanlıları bazı tarihçiler Türkleşmiş Rumlar, bazıları ise Hıristiyanlığı benimseyen Selçuklu Türkleri olarak kabul eder. Geçen ağustosta Aksaray'ın Güzelyurt (Gelveri) ilçesinde yaşanan karşılaşma bu tezi kesinleştirdi. 1924 nüfus mübadelesiyle buradan Yunanistan'a göç edenlerin çocukları ve torunları Gelveri'yi ziyaret ettiler. Onlar 1924'te ‘‘Rum’’ diye Yunanistan'a gönderilen ve ana dilleri Türkçe olan Ortodoks Karamanlılar'dı.


Yunanistan'dan gelenlerin kafilesini taşıyan otobüs Gölcük'e uğradıktan sonra Gelveri'ye doğru hareket etti. Gölcüklüler Yunanistan'dan gelen hemşehrilerini ve akrabalarını uğurladılar. Gölcük'te teyze çocuklarını bulan Marika Demiroğlu'yla sohbete başladık. ‘‘Ben evlenince soyadım Demiroğlu oldu’’ dedi. ‘‘Babam burada Tekeyörüğü diye bilinirdi.’’


Karamanlı mısınız?


- Karamanlıyık. Gölcük'ten.


Gölcük'te neler yaşadınız?


- Orada ikinci kardaş uşağını gördüm. Anası burda kaldıydı 24'de mübadele olduğunda. Burada kaldı ve sizinkilerden biriyle evlenip iki tane oğlan çocuğu yaptı. Gölcük'te o oğlan çocuklarını gördüm az evvel. Onlar benim anamın kardaşının çocukları.


Yani sizler teyze çocuklarısınız. Gölcük'te onlara bir zorluk çıkarmamışlar mı, anneleri Müslüman değildi diye?


- Yok, iyi geçiniyorlarmış. Annesi gelmişti bizim oraya (Yunanistan'a). Mübadeleden 30 sene sonra geldi. İki ay beraber oturduk annesiyle.


Siz onları ilk defa mı gördünüz?


- Hee, bi kere gördük.


Onları nasıl bulabildiniz?


- Bana Yunanistan'da adres verdiler. Fotoğraf da verdiler. O fotoğrafı gösterdim, söyledim böyle böyle isim. ‘‘Kargacılardan Yumur Nenenin kızı vardı burda’’ diye. Anladılar, gel seni götürürük eve dediler. Gettik, birisi varıdı geldi bizimle beraber. Tomobili vardı götürdü. Dedi bu benim bacanağım olur. Bizi götürdü oraya. Bakıyor şimdi bu kim diye. Fotoğrafını gösterdim. ‘‘Kim bu?’’ dedim. Öbürü tarlada, yoktu. Haberi alınca işi bırakıp koşmuş. Beni gördüü! Sarıldık...


Neler hissettiniz o an?


- Eee... Canım sıkıldı. Üzüldüm. Benim mamamın annesi, onların evleri vardı burda... Söyledim ki ‘‘nirede evleri bakayım.’’ Bilmeyorlar. Küççükleridi. Anneleri demişti ama o vakit küççük olduklarından bilmeyorlar.


Anneniz babanız size neler anlattılar buradan gidişleri üzerine?


- Babamız hep buraya gelmeyi isterdi, bir kez olsun gelip görmeyi. O zaman yoğudu (yoktu) elimizde, fıkaraydık. Tam durumumuz iyileşti, onu getireceydik, o hastalandı, öldü, annem de öldü. 100 yaşına kadar yaşadı ama burayı tekrar göremedi. Bize hep derdi: ‘‘Bir gün olursa gidin görün yerlerimizi.’’ Vasiyet etti. Onun için biz de kalktık buraya geldik.


Çocuklarınız Türkçe biliyor mu?


- Bir kızım var benim evli, iki tane torunum var. Kızım iyi Türkçe biliyor ama torunlarım bilmeyor. Kardaşlarım da biliyor orda. Torunlarım az biliyor. Nenesini gördü ama, onu ağnayamadı. Bazı derdi benim mama: ‘‘Getir Sokrat pabuçlarımı, pantoplalarımı, su getir ekmek getir’’ onları biliyordu...


Anneniz Yunanca biliyor muydu?


- Annem hiç bilmeyordu hiç. Babam iyi bilirdi.


Sonradan mı öğrenmişti babanız?


- Yok burda öğrendi. Mektebe gitti.


Yunancayı mektepte öğrendi fakat aileden ilk öğrendiği anadili Türkçe'ydi?


- He, he. O zaman mektebe gidiyordu bizimkiler, yazılar Urumca yazısı, kelimeler Türkçeydi. Yunanca yazarlardı ama Türkçe söylerlerdi.


Babanız savaşta bulundu mu?


- Askere getti ama muharebeye getmediler.


TÜRK ASKERİYDİLER


Burada Marika gibi 70 yaşına yaklaşan Kiryaki Philippidis söze giriyor:


‘‘Yok gettiler, gettiler. Türk askerine gettiler bunlar, Türk askerine. Babamın anası parayı buraya dikmiş (Pantolonunun içine) göççüktür çalmasınlar diye. Tabii burdan bıçakla kesmişler parasını almışlar. Babam başladı ağlamağa benim param yok diye. Bunun babası demiş ki: ‘‘Ne ağlayorsun! Dur, başımızı ağrıttın. Bu kadar parayı ben sana veririm Vasili'm. Korkma ben burdayım, para var bende.’’


Marika gülüyor:


‘‘Yüzde yüz biliyordu o kazanacağını. Babam burda çok kumar oğnardı. Orda da oğnardı. Görmezdi gözü de yine kumar oğnardı.’’


Marika ve Philippidis'in babaları 1. Dünya Savaşı'nda Türk askeri olarak Afyonkarahisar'a kadar gitmişler. Ancak Yunan askeri yaklaşınca, onları geri çekmişler...



Kaplan Ağa'nın torunları



Kapadokya bölgesinin değişik yerleşimlerinden Yunanistan'a gönderilen insanların çocuklarından oluşan grup, Yunanistan'dan kiraladığı bir otobüsle buraya gelmişti. 75 yıl önce bu topraklardan Kaplanı (Gelverili Kaplan Ağa) öncülüğünde ayrılanlar şimdi yine aynı ismin (onun torunu Kaplanis Iosifidis'in) rehberliğinde ana vatanlarına dönüyordu, ama kısa bir süre için... Kaplanis Iosifidis Yunanistan'de Yeni Gelveri'de yaşıyor. Gruptaki birçok kişi gibi Türkçe bilen Kaplanis, Yunanistan'a Gelveri ve Kapadokya üzerine araştırmalar yapan bir etnoloji enstitüsü ve müzesinin de müdürü.


Sayın Iosifidis, Karamanlılar kimlerdir?


- Kapadokya bölgesi Anadolu ve Karaman olarak adlandırılıyordu. Bu yüzden Kapadokya'dan gelen bütün insanlar ‘‘Karamanlıyız’’ diyorlar. 1400-1615 arasında Kapadokya bölgesinin ismi Karaman olarak değişmişti. Ben diyorum ki, sonuçta biz Kapadokyalıyız. Eskiden burada yaşayan Hıristiyanlardı. Şimdi ise hepsi Müslüman. Buradaki halk Müslüman olsun, Hıristiyan olsun, barış ve sevgi içinde birlikte yaşıyordu.


Gördüğüm kadarıyla sizin rehberlik ettiğiniz bu grupta 50'sinden yukarıda hemen herkes Türkçe biliyor ve Orta Anadolu aksanıyla konuşuyor. Karamanlıların dili ve kültürü üzerine neler söylenebilir?


- Karamanlidika dediğimiz dil tüm Kapadokya'nın diliydi. Bu karma bir dildi. Yüzde 75'i Türkçe sözcüklerden yüzde 15-20'si Yunanca, geri kalanı da Arapça, Süryanice gibi diğer dillerden gelen sözcüklerden oluşuyordu. Bu yüzde 15'lik Yunanca sözcükler de Türkçe eklerle kullanılıyordu. Karamanlıların Yunan alfabesiyle yazılan Türkçe sözcüklerden oluşan bir dili vardı. Fakat bugünkü Türkçe'den farklıydı. Bu şekilde yazılmış sayısız kitap var. Kültür ise Hıristiyanlık öncesi dönemlerden, örneğin Hititlerden itibaren gelişen bir kültürdür.



İki tarafta acılı göç



Nüfus mübadelesi dolayısıyla Yunanistan- Türkiye arasında yapılan göç çok acılı geçmişti. Yunanistan'dan Türkiye'ye göç eden Türkler, Anadolu'da Rumların evlerine yerleştirildiler. Anadolu'dan Yunanistan'a gidenler de Türklerin evlerine. Ama zamanlama iyi yapılamadığından muhacir Türkler Anadolu'da bazen bir yıla kadar varan uzun bir süre, ters yönde göç etmek için bekleyen Rumlarla aynı evlerde kaldılar. Benzer bir olay, buradan Yunanistan'a giden Rumlar için de söz konusuydu...


Alexis Tavukçuoğlu Gelveri'de Selanik göçmeni Kadir ve Zeynep Hendeş'le sohbet ederken her iki taraf göçün acılarını anımsıyor. Yaşı 90'a yaklaşan Kadir Hendeş Yunanistan'dan Türkiye'ye yolculuklarını şöyle anlatıyor:


‘‘Biz gelirken Dört Ali köyünden çıktık, Selanik'e geldik on günde. Selanik'ten vapura bindik Mersin'e geldik. Mersin'den Konya, Konya'dan Aksaray'a geldik. Aksaray'dan öküz arabalarıyla buraya getirdiler. Geldik, bu evde Konstantin oturuyordu. Bir sene burada onunla beraber kaldık.’’


Alexis Tavukçuoğlu da aksi istikametteki gidişlerini anlatıyor:


‘‘Bizimkiler de oraya misafir gibi gitmişler. Evleri yoktu. Çadırlarda kalmışlar. Selanik'ten Kavala'ya giderken birkaç yer değiştirmişler. Kavala'dan 15 kilometre uzakta bir köy var, o köyde kaldılar. Çok fıkaralık çekmişler ama şimdi durumumuz iyidir. Babam anlatır da, burda bir sene Yunanistan'dan gelen muhacirlerle beraber kalmışlar gitmeden evvel. Onlar birbirleriyle çok samimiydi, çok sevgililerdi birbirlerine. Burdan gaçarken (giderken) birbirlerini kucaklamışlar...’’



Kaplan Ağa'nın torunu Kaplanis Iosifidis, ‘‘Sonuçta biz Kapadokyalıyız. Karamanlidika dediğimiz dil tüm Kapadokya'nın diliydi. Bu karma bir dildi. Karamanlıların Yunan alfabesiyle yazılan Türkçe sözcüklerden oluşan bir dili vardı’’ diyor.



Karamanlıları bazı tarihçiler Türkleşmiş Rumlar, bazıları ise Hıristiyanlığı benimseyen Selçuklu Türkleri olarak kabul eder. Geçen ağustosta Aksaray'ın Güzelyurt (Gelveri) ilçesinde yaşanan karşılaşma bu tezi kesinleştirdi.



Ahmet Arslan Gelveri'den Yunanistan'a giden göçmenlerden Kaplanis Iosifidis ve Yunanistan'dan Gelveri'ye gelen Mevlüt Karaer ile...



Yunanistan'dan gelenlerin kafilesini taşıyan otobüs Gölcük'e uğradıktan sonra Gelveri'ye doğru hareket etti. Kimisi Gölcük'te teyze çocuklarını bulmuştu.

4444
10-12-2008, 16:38
sn mehmet baki
selanik ve batı trakya dan gelenler müslüman olan mübadelede bunlar hepsi türk müydü aralarına sebetay sevi olanlar türkiye gelmedilermi çünkü gelen insanların eskiden bilhassa anadoluda bir kısmına sebetay dediler

mehmetbaki
10-12-2008, 17:11
sn mehmet baki
selanik ve batı trakya dan gelenler müslüman olan mübadelede bunlar hepsi türk müydü aralarına sebetay sevi olanlar türkiye gelmedilermi çünkü gelen insanların eskiden bilhassa anadoluda bir kısmına sebetay dediler

Arkadas on kere anlattim.Bir daha cevap yazma lutfen...Soru sorma arastir.beynini calistir...hayret...Birde 4444 denilen zat once mesaj yerini ac.Burdan soru filan sorma sana ben cevap vermeyecegim.hayret...Bulduk sorunu...

sabetay sevi izmirli zaten...Selanik'ten gelenlerden muslumanliga sonradan gecenler vardi.Bunlar selanik merkezinden ve zengin nufus.Sabetay ile ilgili yazan yazar bu konuyu yanlis biliyor.bazi yahudilikten muslumanliga gecen ve Selanik'te iyi bir konuma gelen zumre vardi.Bunlar sonra Izmir ve istanbul'a geldiler.Bu aileler hepsi isim isim belli.Bunalr genelde cikar icin ticaret cin gectiler...Yani hepsi sabetay sevi taraftari degil.................Anladinmi????

Bunlari sen bulursun.Buyuk olmayan ailelerde var.Bunlar Izmir Tire,Odemis,Cesme,Ankara,Nigde ,Giresun Tirebolu gbii yerlere yerlestirildiler.Sabetay sevi'nin kanindan gelen Selanik'te cokaz yada hic yok ama yahdilikten donen cok kisi var.Semsi efendi bunlardan biri.Selanikten gelen donmelerin hepsi sabetay taraftari degila ma bazilari bu tarftan.Sabetay sevi haricte gecen cok.Zaten butun Avrupa'da bu sorun var.Butun siyaset ellerinde.Bugun Turkiye'de 35'e yakin buyukelci selanikli ve yahudilikten donenlerin akrabalari.isimlere soyadalra baktiginda senelerce isimelr degismis ama soyadlar hep ayni...
Sabetay sevi Turkiye'ye selanikTen gelmedi.Onin memleketi Izmir...Selanik ispanya gocunde eskanizi soyundan gelenelri almistir.Cok ilginc istanbuldaki yahudilerin bazilari ibranice bilmez onalrda yunanca konusur.yani Istanbul'da daha evvelden yahudilerin oldugu ortada.Birde Hazar yahudileri var ve bunlarinda istanbul'da Karakoyde yani karaim sinagogu vardir.Buda ilginctir ayakkabi ile girilmez.

nalkin her yahudide Turkiye'de sorunolmamistir.Bu bir kisim yahudi islam gibi gozukup ozellikle itthat terakki partisinde onemli gorevlerde yer almislardir.Buyukleclikler ermenilerin ellerinden elinmis sadece bu yahudi donmeleri yerlesmis.Sonra ermeni tecriti sonra mubadele sonra iyice dis isleri ve ekonomi ellerine gecti.En son 1964'teki olaylar ve yahudilerinde bir kismi o zaman gitti sadece su an yahudi donemler ulkede kaldi.azda ermeni azinlik bir kac azinlik.Bu yahudi kokenli muslumanlar su an heryerde etkinler.Hukumetler filamn hikaye...her yer istihbaratindan polsinden askerine ekonomisine kadar....Anadolunun butun etnik yapisini yokettiler.Bizim halkimiz daha buna uyanamadi...Uyandida gozukmuyor ortada...

Sonra her selanikli yahudi donmesi degil....Tamammi arkadas.Hep ayni seyi soruyorsun.Ataturk yahudi degil.Bunu soruyorsan fakir yahudi olmaz...Ataturk manastir kokenli...Konya'dan goc etmis bir yoruk ailesi.Her selanikli yahudi degil>bunlar bir kiism toplan buraya gelen belki 5000 kiis belki 10000 tam bilemiyorum ama cok degiller...Anladinmi ikide bir bu soruyu sorma.Cevap acik sabetya sevi taraftari her yahudi donmeside degil.baizlari cikar icin menfaat icin musluman gozuktuler.Bunu butun ulkelerde yahudiler yapar.Bu nromal onalr icin.sabetay sevi tarftarida pek kalmadi.ama yahudilige hizmet eden cok tabiii...

4444
10-12-2008, 18:14
sn mehmetbaki
dostum kızmayın lütfen sordum o kadaar rahatsız olmayın ayrıca ATATÜRK ne alakası var onlarla tabiki biliyorum onun içinde sormadım . ve her gelen türk değildi bunu sormak istemiştim

mehmetbaki
11-12-2008, 01:45
sn mehmetbaki
dostum kızmayın lütfen sordum o kadaar rahatsız olmayın ayrıca ATATÜRK ne alakası var onlarla tabiki biliyorum onun içinde sormadım . ve her gelen türk değildi bunu sormak istemiştim

Ben senin israrina kizdim.Cevap ortada gelenlerden bir kisim yahudilik dininde cikar amacli donenler ile sabetay sevi tarikatina dahil cok az insan vardi.Tabii yinede az bir zumre degil.Butun Selanik'in kaymak tabakasi...Ataturk'te bunlara hep karsi geldi...Ataturk'e ticarete kazik atanlardan birielride bunlardan.Ama Ataturk bunalrdan ocunu aldi...Yanindaki butun mandaci yahudi kokenlileri uzaklastirdi...Bunlar Ataturk'u Semsi Efendi okulundan yetismis gostermeye calistilar.Bir seylerden ulasarak sonuc cikarmaya calistilar.Bugun selanikteki yahudlerin torunlari hem is adami hemde diplomasi alaninda cok etkililer.Ermenilerin bosalattigi butun buyukelciliklere bunlara yerlestiler.Tecritte gonderilen ve pasifize edilem ermenielrin yerine bu yahudi ama Turk goukenler yerlesti veozlelikle ittihatcilar.Butun ekonomik alanlarindaki yonetim kadrolari ellerinde.Develtte hazine mustesarligi bunlarin elinde...Mit'teki ozel kayitlar ellerinde.Butun kulutrel ve onemli yazimalar ellerinde.Ulkedeki butun istihbarat birimlerinin en buyuk kuvvetli kisileri bunalr.Yani yonetici olmasada gayri nizmai kuvvetleri var.1964'e kadar olan butun mubadele ile tehcir olaylarindaki arkadakiler bunlardi.yavas yavas anadoluyu temizleyerek kismeyi birakmayarak en son hanefi sunniler turkler kalarak bunlarinda basina dunyayi bela ederk k yok etmeyi dusunen israil kokenli kisilerdir.ve cok buyuk bir hareketle gidiyorlar.Kimse uyanamiyor.Mubadeleler yine baslayacak.Once kurtler,sonra aleviler sonra dinelre karsi laik bakanlar ama onalrdan olmayanlar,ve en sonra hanefi Turkler yok edilerek israil ordularinin girmesi saglanacak...Iste olay bu.Bunu bizim yoneticilerimiz goremiyor.Israil'in en buyuk dusmani ortodosk rumalr olmustur.Neden/Israilin ve yahudilerin planini ilk cozen ortodokslardir.Cok sey var anlatamayacagim.ama bir tek ortodoks karamanlialrin icine giremediler.Butun islami tarikatlara bulastilar.Butun laik topluma bulastilar.Her yerde  sol orgutlenmeden tutun ulkucu orgutlenmeye kadar girdiler.Acil olarak cok basit sekidle bu itihatcilar saptanip gerekilen en guzel sekidle yapilmali...Yoksa bolunuyoruz.Ve anadolu yok oluyor...Bunu herkes gormeli...

sabetay sevi'nin gercekten musluman olduguda soyleniyor bazi kayitlar var bunda.Ozellikle sevi'yi kullanmis oldiklarida soylenebilir.Yani bu butun ona inanan yada muslumanliga donenleri iyi incelemek lazim.Bazilari kendi cikarlari yada direk israil'e hizmette olayin icinde.Buyukelcilikler ve dis isleri su an ellerinde.ha Turk buyukelciligi yada israil buyukelciligi pek fark yok.Bugun buyukelcilerin resimlerine bir bakin bunlarin Turkiye Cumhuriyetindeki insanlarla hem yasam hemde dunyaya bakis tarzi vede tip bakiminda benzerligi varmi?cevap acik...bunun yaninda yahudilikten donenler heryerde yer alir.Her partide .Ozellikle hic bir zaman CHP'den ayrilmadialr.Ama diger partilerdede etkin oldular.Butun iktidarlarin icinde oldular...Onalri kimse yenemez durumda.Ama yenilecekler...Birileri dur diyecek...

mehmetbaki
13-12-2008, 10:04
Ozellikle Turk ortodoks kokenlier icin yarali olacak ve koklerini arayanlar icin guzel bir roman olan MKimlik Nurten Ertul'un bunu mutlaka okuyun...

Hilmi ÖZÇELİK
01-01-2009, 17:29
Kayınbiraderim Hollandada yaşamaktadır
Yüzme havuzunda çıkarken kaza ile çarptığı
delikanlıya Türk zannederek afedersin demiş
delikanlı yunanca cevap verir ve papa der
Türkçe biliyor Babasıyla tanıştırır
yaşlı ihtiyar Türk olduğunu ama hırıstıyan
oldukları için Mübadele sonucu Yunanistana gönderildikleri
ama orada bir lokma ekmeğe muhtaç aç ve sefil
kaldıkları büyüyüp devlet idaresinde görev alan çocuklarının da
Türkiye düşmanı insanlar olduğundan bahseder
Yunan vatandaşı Hırıstiyan Türk ,Ama der benim annem
Yunanlılara inat bir kelime yunanca öğrenmedi
Türkçe konuştu hayatı boyunca der