PDA

View Full Version : Bunları biliyor musunuz?



Pages : 1 [2]

kantar
27-06-2007, 15:44
sivrisinek neden ısırır


Dünyada yaklaşık üç bin sivrisinek türü olduğu bilinmektedir. Bunların çoğu insana saldırmaz. Zaten aksi olsaydı dünyanın her yerinde bulunabilen bu yaratıklar ormanda, dağda, insan bulunmayan yerlerde yaşamlarını idame ettiremezlerdi.

İnsanların kanlarını emerek yaşayan sivrisinek türlerinin yalnız dişileri kan emer. Dişiler de insanların kanlarını kendi yumurtalarını üretebilmek için protein sağlayabilmek amacıyla emerler. Birçok cinste dişi sivrisinekler en azından ilk yumurtalarını kana ihtiyaç duymadan üretebilirler, fakat sonraki yumurtaları için kana ihtiyaçları vardır. Bulabildikleri her canlının kanını emerler, hatta deniz yüzeyine gelen balıklar bile ellerinden kurtulamaz.

Erkekler çiçek özleri ile beslenirler. Yumurta üretme gibi bir dertleri olmadığından insanları sokmazlar.

Dişi sivrisinekler avlarının yerlerini duyargaları ve üç çift bacaklarındaki alıcılarla bulurlar. Alıcılar ile nem, ter ve ısı özelliklerini saptarlar. Sivrisineğin duyargaları bir santigradın binde biri kadar sıcaklık değişimlerini algılayabilecek kadar hassastır.

Dişi sivrisinekler insanın nefes verirken çıkardığı karbondioksit bulutu içinde, ileri geri hareketler yaparak bu bilgileri değerlendirirler, avın yararlı olacağına karar verirlerse eyleme geçerler. Bazılarının 'sivrisinek bana dokunmaz' demelerinin esas nedeni ter ve nefes kokularının, sivrisinek için cazip ve özendirici olmamasıdır.

Sivrisinek sanıldığı gibi içi delik ve sivri uçlu bir boruyu deriye sokarak kanı emmez. Sivrisinekte ağzın altındaki kesede iki tüp, iki de neşter olarak kullandığı testere ağızlı bıçak vardır. Önce bıçaklarla deride delik açar, sonra tüplerden biri ile tükürüklerini bu deliğin içine akıtır.

Bu tükürük insan kanının pıhtılaşmasını önler, böylece ikinci tüpü sokarak, sıvı kanı size fark ettirmeden kolayca emer. Eğer bir dakika içinde hala fark etmediyseniz, deposu kanınızla dolu olarak, kafayı bulmuş şekilde derinizden ayrılır.

Sivrisinekleri tahrik eden şey nefesinizdeki karbondioksit oranı ile derinizdeki ısı ve nem oranı olduğundan, özellikle geceleri sivrisinek hücumlarını geçiştirebilmek için, çok sık nefes alışverişi gerektirecek fiziksel hareketler yapmamanız, teninizi serin ve kuru tutmanız gerektiğini unutmayın.

ÇAKAL
27-06-2007, 16:05
İnsanların kanlarını emerek yaşayan sivrisinek türlerinin yalnız dişileri kan emer. Dişiler de insanların kanlarını kendi yumurtalarını üretebilmek için protein sağlayabilmek amacıyla emerler. Ben şüphelenmiş zaten de kontrol etmek hiç aklıma gelmedi.:D:D

ÇAKAL
30-06-2007, 11:48
Hindistan’da Mukti Bhavan otelinde konaklayanlar, eğer iki hafta içinde ölmezlerse, kaldıkları odaları boşaltmak zorunda kalıyor...

Ülkenin kuzeyindeki Varanasi kentinde hizmet veren, Ganj Nehri’ne yürüme mesafesindeki Mukti Bhavan oteli, nehir kıyısında her gün tekrarlanan cenaze töreninde “yer almak” isteyen yaşlı Hinduları misafir ediyor.

Otelin yöneticisi Bhairav Nat Şukla, “Dünyanın geri kalanı bir çocuk doğduğunda yeni bir hayatın başlamasını kutlarken, kendilerinin ölümü böyle bir mutlulukla karşıladıklarını” belirtiyor...

Kentte pek çok otel, bu şehirde ölmek ve son yolculuklarını Ganj Nehri’nde yapmak isteyen Hindulara hizmet veriyor...

Şukla, şehirdeki birçok otelin, ölmek üzere olan bu misafirleri ağırlamak istemediğini ya da pahalı olduklarını, ama kendi otellerinin “ölmek için uygun bir ortam” sunduğunu kaydediyor...

turist
30-06-2007, 12:14
Zürafaların ses telleri yoktur o yüzden ses çıkaramazlar

orhanboz
30-06-2007, 13:10
Ağrı, ateş ve soğuk algınlığı haricinde kalp krizi, felç ve bazı kanser türlerinde fayda sağlanan ASA ya da bildiğimiz klasik Aspirin ilacının elbette kullanılmaması gereken durumlar da söz konusu. Asit özelliği sebebiyle mide rahatsızlığı olanlara kesinlikle önerilmiyor. Bununla birlikte kanama ve kanamanın durdurulamaması riski taşıyan kişilerin de kesinlikle içmemesi gerekiyor. İlacın kanı sulandırıcı etkisi bu rahatsızlıkta negatif tesir yapıyor.

Öte yandan ilaç, şüpheli bir sendrom dolayısıyla çocuklar için de önerilmiyor. Burada kesinlikle bir yanılgıya düşmemek gerekiyor. Başka bir ilaç firmasının babyprin ismiyle piyasaya sürdüğü ilaç da çocuklar için üretilmiyor. Bu ilaç, düşük doz kullanması gereken hastaların ihtiyacını karşılıyor.

Bu yazı http://tr.wikipedia.org/wiki/Aspirin adresinden alıntıdır. Bu yazıyı okuyana kadar ben de bebek aspirinin çocuklar için olduğunu düşünüyordum. Ama durum farklıymış.

Bilginiz olsun.

Saygılarımla..

ÇAKAL
03-07-2007, 05:31
Laboratuarda bebek devrimi



ilim adamları, dünyada ilk kez, laboratuarda büyüttükleri yumurtadan bebek dünyaya getirmeyi başardı. Teknik, kanserli veya rahminde sorun olanların da hamilelik yaşamadan anne olmasına imkan tanıyor.

Kanadalı araştırmacılar, laboratuarda olgunlaştırdıkları bir yumurtayı önce dondurdular, ardından çözdüler ve suni dölleme yaptıktan sonra bebeğin doğumuna kadarki tüm evrelerini laboratuarda gerçekleştirmeyi başardılar. Bu şekilde anne karnında döllenmeden ve gelişmeden bir bebek dünyaya getirilmiş oldu. Bugüne kadar bu sürece tabi tutulan yumurtaların, çözüldükten sonra döllenme ve doğum sürecine kadar hayatta kalıp kalmayacakları kesin olarak bilinmiyordu.
http://www.bugun.com.tr/haberler/030707/p57316.asp

ÇAKAL
04-07-2007, 08:04
Mehmet Paksu



Ormanda bir konserve fabrikası var

Biz bugünlerde taze sebzelerin, sulu sulu meyvelerin keyfini çıkarırken, ormanlardaki sincaplar kışa hazırlanmakla meşguller.

Bir yerlerde eğer kırmızı bir sincap görürseniz, ne kadar telaşlı olduklarını, oradan oraya koşturduklarını fark edebilirsiniz. Bu böyle birkaç ay daha devam edecek. Çünkü onlar yaz ayları bitmeden, bitkilerin öldüğü, her tarafın kar beyaz olduğu kış mevsimi için birbirinden leziz konserveler hazırlıyorlar. Evet, konserve hazırlıyorlar. İnsanoğlunun binlerce yıllık tecrübeden sonra keşfettiği konserve tekniğini sincaplar ilk yaratılışlarından beri yüz binlerce yıldır kullanıyorlar. Hatta "bir şeyi daha sonra kullanmak üzere saklamak" anlamına gelen "sincaplamak" deyimi de onların bu özelliğinden geliyor. Sincaplar konservelerini adeta bir hazine gibi saklarlar ve asla kendilerinden başkası bulamaz.

Bir kırmızı sincap bir günde yüzlerce çam kozalağı toplayabilir. Topladığı kozalakları ise, yapraklar, ağaç dalı ve kabuklarından yaptığı bir yığının altına gömer. Özellikle kozalakları tercih etmelerinin sebebi ise içlerinde bulunan tohumlardır. Bu doğal koruma sistemi sayesinde tazeliğini koruyan kozalak tohumları kış aylarında sincapları çürümüş ya da bozulmuş şeyler yemekten kurtarır.

Sincaplar, kozalak dışında bir de mantar konservesi yaparlar. Ama mantar işi, kozalak kadar kolay değildir. Mantarlar çabuk çürüyebileceği için önce güneşin altına serip kuruturlar, ardından depolarına yerleştirirler. Gerçekten hayret verici değil mi? 20 santimetrelik bu hayvancıklar adeta sanayi teknikleri öğretilmiş gibi hiç aksatmadan bir konserve fabrikası gibi çalışıyor. Kim bilir, belki atalarımız da konserve fikrini onlardan öğrenmiştir.

taita-x
04-07-2007, 10:11
Hindistan’da Mukti Bhavan otelinde konaklayanlar, eğer iki hafta içinde ölmezlerse, kaldıkları odaları boşaltmak zorunda kalıyor...

Ülkenin kuzeyindeki Varanasi kentinde hizmet veren, Ganj Nehri’ne yürüme mesafesindeki Mukti Bhavan oteli, nehir kıyısında her gün tekrarlanan cenaze töreninde “yer almak” isteyen yaşlı Hinduları misafir ediyor.

Otelin yöneticisi Bhairav Nat Şukla, “Dünyanın geri kalanı bir çocuk doğduğunda yeni bir hayatın başlamasını kutlarken, kendilerinin ölümü böyle bir mutlulukla karşıladıklarını” belirtiyor...

Kentte pek çok otel, bu şehirde ölmek ve son yolculuklarını Ganj Nehri’nde yapmak isteyen Hindulara hizmet veriyor...

Şukla, şehirdeki birçok otelin, ölmek üzere olan bu misafirleri ağırlamak istemediğini ya da pahalı olduklarını, ama kendi otellerinin “ölmek için uygun bir ortam” sunduğunu kaydediyor...


Allalalla ne adamlar var şu dünyada... zaten nerde bi acaiplik olsa ya hindu dur yada çinli... uzak durmak lazım bu adamlardan... ama otel uzun tutmuş 2 haftayı... bence kesin çözüm bir cellattır... otel yönetimi bir de cellat tutsun daha güZel olur bence...

ÇAKAL
06-07-2007, 03:19
Allalalla ne adamlar var şu dünyada... zaten nerde bi acaiplik olsa ya hindu dur yada çinli... uzak durmak lazım bu adamlardan... ama otel uzun tutmuş 2 haftayı... bence kesin çözüm bir cellattır... otel yönetimi bir de cellat tutsun daha güZel olur bence...:):):):):):)

ÇAKAL
06-07-2007, 03:28
Mehmet Paksu


Ehl-i Beyti nasıl sevmeli?

Hocam, elime bir tablo geçti. Üzerinde şöyle bir yazı var. Manasını da tam olarak anlayamadım. Ayrıca bu söz hadis midir, hadis değilse kime aittir? "Lî hamsetün utfî bihâ harre'l-vebâi'l-hâtima. el-Mustafâ vel-Mürtezâ, Ve'b-nâhümâ ve'l-Fâtimâ."
Sözünü ettiğiniz bu söz hadis değildir. Evliyanın sultanı olarak bilinen, anne-baba tarafından Peygamberimizin neslinden gelen, Gavs-ı Azam olarak tanınan, Kadirî tarikatının da kurucusu, meşhur Abdülkadir Geylânî Hazretleri'ne ait Arapça bir beyittir.

Anlamı şöyle: "Benim için öyle beş zat vardır ki, ben onlara yangınım... Vebâ âteşi gibi olan ateşimi onlarla söndürürüm ve onlarla dindiririm: Mustafa, murteza, onların iki oğlu ve fâtımâ."

Bu beyitte bahsedilen beş kişi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v), Hz. Ali el-Murtezâ, Hz. Fâtımâ ve oğulları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'dir.
Bu beş zat dini literatürde
"pençe-i al-i aba",
"hamse- i al-i aba" olarak ifade edilir.

* * *

Bir gün Hz. Peygamber (a.s.m.) Ümmü Seleme annemizin yanındayken, Ahzab Suresi'nin 33. ayeti nazil olur: "Ey Ehl-i Beyt! Allah kusurlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak ister." Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Hz. Ali'yi, Hz. Fatıma'yı, Hasan ve Hüseyin'i (r.a.) abasının (hırkasının) altına alır ve "Allah'ım, benim Ehl-i Beytim bunlardır. Bunların kusurlarını gider, kendilerini tertemiz yap!" diye dua eder. (Tirmizi, Tefsir:4, Müsned, 4:107).

Peygamber Efendimizin nesli, Hz. Ali ve Hz. Fatıma'nın oğulları olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin vasıtasıyla dünyaya yayılmıştır.
Bu mübarek neslin babaları olan Hz. Hasan'ın soyundan gelenlere "Şerif", Hz. Hüseyin'in soyundan gelenlere ise "Seyyid" adı verilir. Her ne kadar Ehl-i Beytin içine Peygamberimizin hanımlarını ve diğer kızlarını katan İslâm âlimleri varsa da, "ehl-i beyt, seyyidler, Peygamberimizin nesli" denince ilk akla gelen ve birinci derecede kabul edilen bu beş zattır.

* * *

Ehli Beyti sevmek, hem bir Kur'ân emri, hem de Peygamberimizin bütün ümmetten istediği bir sevgidir. Yalnız bu sevgi Kur'ân'ın ve Resulullahın sevgisi ölçüsünde olmalı. Aşırıya varması durumunda birçok sakıncaları beraberinde getirir. Ehl-i Beytin iki yolla sevilmesi vardır. Birincisi ve makbul olanı, onları bizzat Peygamber Efendimizin ve Allah'ın hesabına sevmektir. Bu sevgi Allah'ın ve Resulünün sevgisini arttıracağı için imanını ziyadeleştirir. Bu niyetle ne kadar çok sevilirse sevilsin zarar vermez ve bu zatların sevilmesi başkalarına düşmanlık edilmesini gerektirmez. Mesela bazı gruplar Hz. Ali'yi sevdiğini iddia ederken, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'e düşmanlık ediyorlar ki, bu sevginin özünde Allah ve Peygamber sevgisi yoktur.

Ehl-i Beyti sevmenin ikinci görünümü, Hz. Peygamberin üstünlüğünü ve yüceliğini düşünmeden bu zatların bizzat sevilmesidir.

Bu sevgi insanları Allah ve Peygamber sevgisine eriştirmez, hatta diğer sahabelere düşmanlık etmeye sebep olabilir. Bu sevginin "sevenlere" hiçbir faydası olmadığı gibi, sevgileri onları İslâm'ın dışına bile atabilir.

Diğer yandan bir şahsın veya bir ekolün Ehl-i Beyte ait olduğundan söz edebilmesi için Peygamberimizin sünnetine uyması şartı aranır. Sünnete uymayan bir insan gerçek Ehl-i Beytten olmadığı gibi, Ehl-i Beyte hakiki dost bile olamaz. (Lem'alar, s. 28)

ÇAKAL
08-07-2007, 12:26
:arf::arf::arf:

ÇAKAL
08-07-2007, 12:28
Silivri'de dev cezaevi

AA

Yaklaşık 11 bin kişilik Silivri'deki cezaevi kompleksine girenlerin kimlikleri göz biyometrisiyle belirlenecek. Eşyaların kontrolü ise X-Ray cihazlarıyla yapılacak..



Silivri'de uluslararası standartlara uygun olarak yapılan 10 bin 904 kişi kapasiteli ceza ve infaz kurumları yerleşkesinin büyük bölümünün bu yıl sonuna kadar tamamlanacak. İçerisinde 8 adet "L tipi kapalı cezaevi'' ile bir adet açık cezaevi oluşturulacak yerleşkede, her biri bin 333 kişi kapasiteli olan L tipi kapalı cezaevlerinde 61 adet 21 kişilik, 40 adet tek kişilik, 4 adet de 3 kişilik birimler bulunacak.

DURUŞMA SALONU DA OLACAK
Yerleşkeye girişler "göz biyometrisi taraması'' ile gerçekleştirilecek, böylece izinsiz girişlere de izin verilmeyecek. Yerleşkede kişi ve eşya giriş çıkışları sırasında duyarlı kapı ve her türlü eşyanın detaylarının görülebildiği X-Ray cihazları da kullanılarak güvenlik sağlanacak. 2 ayrı monitöre bağlı olarak çalışan ve eşyaları yakından gösterme imkânı sağlayan X-Ray sistemi sayesinde, yerleşkeye yasak eşya sokulması tamamen engellenecek. Yerleşkede ayrıca iki duruşma salonu, hakim ve savcı odaları, kalemler ve diğer bazı bölümlerin yer aldığı bir adliye binası da inşa edilecek.

ÇAKAL
10-07-2007, 04:02
Mehmet Paksu


Mide neden kendisini sindirmiyor?

Şöyle üzerinde dumanı tüten acılı bir adana kebap, birkaç tane içli köfte, yanına acılı şalgam, biraz da bol soğanlı bir piyaz... Tabii üstüne de bir porsiyon fıstıklı baklava...

Bir insan bu leziz yemekleri ne kadar sürede bitirebilir? En fazla yirmi dakika. Sonra? Aradan altı saat geçmeden yine midemizden ìacıktımî sesleri yükselir. Kebaplar, içli köfteler, tatlılar, hepsi mide tarafından eritilmiş, vücudun herhangi bir yerinde görev almak üzere yolculuklarına başlamıştır. Buraya kadar her şey normal. Biz yemek yeriz, midemiz eritir ve hayatımıza devam ederiz. Fakat bu noktada akıl almaz bir husus var. Mide nedir? Bir et parçası. Peki her türlü kebabı, tatlıyı, et çeşitlerini kısacık bir sürede eriten mide, niye kendisini eritmiyor? Yetişkin bir insanın midesinde, mide duvarlarından salgılanmış üç litre sıvı bulunur. Bu sıvı, bir metal parçasını veya odunu kolaylıkla eritebilecek güce sahip hidrolik asitten başkası değildir.

Midemizden daha sert olmasına rağmen sığır eti, kıkırdak gibi yiyecekler kolayca eritilirken, kendisini sindirmemesi için midenin çeperlerine yerleştirilmiş özel hücreler vardır. Bu hücreler hidroklorik asidin oluşturduğu bol asitli ortamı salgıladıkları bikarbonat ve amonyak gibi bazlarla dengelerler. Bilindiği gibi, asit özelliğindeki maddeler baz özelliğindeki maddelerle birleştiklerinde nötrleşirler.

Böylelikle bizim ancak saatlerce asitte kaynatmakla eritebileceğimiz et yemeklerini, bize tahsis edilmiş özel fabrikamız sessiz sedasız sindirir ve kullanıma hazır hale getirir.

ÇAKAL
14-07-2007, 14:45
:yes::yes::yes:

ÇAKAL
24-07-2007, 06:18
Vücudumuzda bir klima sistemi olsaydı...

Bugünlerde İstanbul'da her gün sıcaklık 1 derece artıyor. Biz de klimaların mucidine hayır dualarımızı gönderip duruyoruz. Yoksa bu sıcakta ne çalışabilirdik, ne uyuyabilirdik.

Allah'a şükür birçok işyerinde, evde ve alışveriş yerlerinde klimalar bize bu bunaltıcı havaları hissettirmiyor. Aslında vücudumuzda bir klima sistemi olsaydı ne kadar rahat ederdik değil mi? Mesela bedenimize yerleştirilmiş, sıcaklık her arttığında biraz daha fazla serinleten bir vantilatör sistemimiz olsaydı... Tabii bizim böyle imkânlara sahip olmamız mümkün değil. Onun yerine teknoloji üretebilecek bir zekâmız ve irademiz var. Ama filler öyle değil.

Yeryüzünün en sıcak bölgelerinde yaşayan fillere ‘nerede rahat edersin?’ diye sorabilseydik, tıpkı bizim yaz günlerinde özlemini duyduğumuz gibi, herhalde bir buzdolabında yuva kurmak istediklerini söylerlerdi. Zira filler, hem sıcak bölgelerde yaşadığı için hem de çok iri olan vücudu fazla ısı ürettiği için devamlı serinleme ihtiyacı hisseder. Klima ve vantilatörlere ulaşma imkanı olmayan filler adeta bir klimalı bedenle donatılmıştır. O kocaman yelpaze kulaklarının arkasındaki deri, vücudunun diğer kısımlarına göre çok ince yaratılmıştır.

Kulak arkasındaki bölgelerin derisi hem çok incedir, hem de çok muazzam zengin bir kan damarı ağı ile örülmüştür. Vücudunun sıcak kanı buradan geçerken kulaklarını yelpaze gibi sallayarak tıpkı radyatör gibi ayarlanmış bu bölgeden ısı kaybeder. Böylelikle bedenine yerleştirilen bu özel sistemle kolaylıkla serinler.

Rahman ve Rahim olan Rabbimiz, kimi kuluna klima yapacak zekâ verirken, kimi kuluna da klimalı vücut vererek yeryüzünün her yerine adalet dağıtıyor.

Mehmet Paksu.

ÇAKAL
25-07-2007, 06:05
Yeni teknoloji ile mangal keyfi çile olmaktan çıkıyor
Akarçeşme Akarçeşme Maden ve Kömürcülük şirketinin Türkiye'ye getirdiği firebrand mangal kömürü, yaz aylarının vazgeçilmez piknik keyfi mangalı çile olmaktan çıkarıyor. Sektöründe 42 yıldır faaliyet gösteren şirketin sahibi Hüseyin Akarçeşme, talaş ve orman ürünleri atıkları başta olmak üzere sap, saman gibi bitki artıklarının özel bir teknoloji ile preslenmesi ile yapılan yeni mangal kömürünün dumansız, kıvılcımsız, alevsiz, kokusuz bir mangal keyfi sunduklarını söyledi. Avustralyalı Pasifik International şirketinin ürettiği Firebrand mangal kömürünü Türkiye'ye getiren Akarçeşme, yüksek kalori değerine, düşük uçucu madde oranına sahip olan ve hiçbir kimyasal madde içermeyen kömürün çevreye en az zararlı kömür olduğunu söyledi. Yanma sona erene kadar ısısını muhafaza eden Firebrand mangal kömürünün 5 saat boyunca yandığını belirten Akarçeşme, pişirme işlemi bittikten sonra kor halinde kalan kömürün su ile söndürülüp tekrar kullanılabildiğini söyledi. Akarçeşme, yüksek kalite, düşük fiyat ve çevreci özelliğe sahip kömürün yakında Türkiye'de de imalatının başlayacağını söyledi.

25.07.2007

ÇAKAL
27-07-2007, 19:26
Dünyanın en eski barajı yeniden kullanılmaya başlandı

Çorum'un 45 kilometre güneyindeki Alacahöyük antik kentinde MÖ 1240 yılında yaptırılan ve Tanrıça Hepat'a ithaf edilen Hitit Barajı, yüz yıllar sonra yeniden tarım alanlarının sulamasında kullanılmaya başlandı. :beurk::beurk:



Hititlere başkentlik eden coğrafyanın içindeki üç yerleşmeden biri olarak bilinen kentteki arkeolojik çalışmaları yöneten Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF) Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aykut Çınaroğlu, bölgede ilk araştırmaların ve yüzey incelemelerinin 1907 yılında gerçekleştirildiği hatırlatarak, sistemli kazılara ise 1936'de büyük önder Atatürk'ün talimatıyla başlanıldığını söyledi.

Bu dönemde keşfedilen Hitit Barajı kalıntıları hakkında bilgi veren Prof. Dr. Çınaroğlu, ''Alacahöyük ören yerinde bulunan ve Hititler tarafından MÖ 1240 yılında yaptırılan, tarihin en eski barajlarından Hitit Barajı'nın gün yüzüne çıkarılmasıyla birlikte yeniden sulama amaçlı olarak asıl işlevini yürütmeye başladı. Barajın, Eylül ayında resmi açılışı yapılacak'' diye konuştu.

Prof. Dr. Çınaroğlu, bölgedeki kazılarda Hititlere ait tabletlerden bilgi edindiklerini belirterek, söz konusu barajın Hitit Kralı IV. Tudhalia tarafından Tanrıça Hepat'a atfen yapıldığını kaydetti.

2002 yılında Alacahöyük kazı ekibinin, baraj gövdesini temizleyerek, taş dolgu setini arkeolojik kazı metotlarıyla açtığını dile getiren Prof. Dr. Çınaroğlu, 3 bin 240 yıldır hiç kesilmeden günümüze kadar akan suyun o dönemde tarım arazilerinin sulanmasının yanı sıra taşlarla oluşturulan özel filtre sistemi sayesinde içme suyu olarak da kullanıldığını vurguladı.

Barajın çevre duvarlarının yapılan kazılarla yüzde 90 oranında gün yüzüne çıkarıldığını belirten Prof. Dr. Çınaroğlu, şöyle devam etti:

''3240 yıl sonra ilk kez antik bir baraj asıl işlevini yürütmeye başladı. Bu baraj şimdi 2 bin 300 nüfuslu Alacahöyük beldesine sulama göleti olarak hizmet verecek. 15 metre genişlik ve 135 metre uzunluğa sahip barajın derinliğini ise kazı çalışmalarının tamamlanmasından sonra öğrenebileceğiz.''

Prof. Dr. Çınaroğlu, geçen yıl bölgeyi ve Çorum Müzesi'ni ziyaret eden turisttin 2.5 kat arttığını, bu yıl bunun 3 kata çıkarılmasının amaçlandığını sözlerine ekledi.



27 Temmuz 2007, Cuma

ÇAKAL
28-07-2007, 09:21
Net P@no
Yahya Erkılıçoğlu
28 Temmuz 2007 Cumartesi netpano@ihlas.net.tr

Süper hızlı internet geliyor

İnternetteki veri çokluğuna rağmen bağlantı hızlarının düşüklüğü, özellikle Türkiye gibi internet erişiminin alınan hizmete oranla çok yüksek olduğu ülkelerde büyük bir sıkıntı. Bu konuda çalışmalarını sürdüren Japonya ve Güney Kore bağlantı hızı konusunda devrim yapmaya hazırlanıyor. Mevcut klasik geniş bant internet bağlantılarında büyük fotoğraf, müzik ya da film indirmenin oldukça uzun zaman alması, yeni geliştirilen “optik geniş bant” internet dünyasında yeni bir çığır açacak. Newsweek dergisinin haberine göre, Güney Kore ve Japonya’da geliştirilen “optik geniş bant” internet erişimiyle 4.7 gigabyte büyüklüğünde bir filmi 6 dakikada indirmek mümkün olacak.


> 20 kat daha hızlı
Derginin, “süper hızlı internet” olarak nitelendirdiği bu yöntemin, fiber kablolarla evlere internet hizmeti olduğu kaydediliyor. Söz konusu iki ülkede çok sayıda kişi tarafından kullanılmaya
başlanan bu bağlantının saniyede 100 megabitlik bir hız sunduğu belirtiliyor. Bu bağlantı, varolan erişim hızının 20 katından daha yüksek bir erişim hızı vaat ediyor.

> Hollywood endişeli
Daha hızlı internet bekleyen kullanıcılar için bu haber çok olumlu. Süper hızlı internetten rahatsızlık duyan kesimler de bulunuyor. Bunların başında film sektörü ile Asya’da bulunan DVD oynatıcı üreticileri geliyor. DVD oynatıcı üreticileri, bir filmi 6 dakikada indirebilen hiç kimsenin bir DVD oynatıcı almayacağını, bunun da sektöre büyük bir darbe vuracağını iddia ediyorlar. Bugün bir DVD filminin indirilmesinin 2 saat sürmesi sebebiyle, internetten film indirmek çok da cazip değil. Ancak hızın 20 kat artmasının ardından, yasal olmayan filmlerin internette hızla dağıtılmaya başlayacağı, bunun da fikri haklar açısından sıkıntılara yol açacağı belirtiliyor.

> Blackberry 8300 ile yazı yazmak daha da kolaylaştı
Mobil bilgisayar işlevi gören BlackBerry’ler, 8300 Curve ile daha da inceldi. Beş aşamalı zoom destekli 2.0 MP kamera, 3.5 mm stereo kulaklık ve mikrofon; polifonik, MP3, MIDI destekleyen zil tonu; birçok müzik ve video formatını destekleyen multimedya uygulamaları 8300’ün özellikleri arasında. Yazı girişlerinin daha hızlı ve kolay yapılmasını sağlayan tam takımlı klavyeli BlackBerry Curve, TurkcellExtra mağazaları ve Turkcell Abone Merkezleri’nde satılıyor.


> Samsung’dan 5 megapiksel kameralı cep telefonu
Samsung, 5 megapiksel kameraya sahip G600 modelini Avrupa pazarına sundu. İnce ve zarif tasarımı ve parlak dizaynı ile gelişmiş multimedya özellikleri sunan G600, şık dizaynı ve parlak tasarımı ile telefon ve fotoğraf makinesi özelliklerini bir arada sunuyor. Daha iyi görüş için 2.2” LCD ekrana sahip G600’ün gövdesi 14.9 mm inceliğinde. G600’nin, kasım ayı içerisinde Türkiye’de de satışa sunulması bekleniyor. Telefonun diğer özellikleri arasında LED flash, MP3 çalar yer alıyor.

ÇAKAL
12-08-2007, 08:30
> “turkey.ru” sitesinde yer alan “Türkiye’de yaşamak için 37 neden” şöyle:
X Duvarlarında küfürlü yazılar yok...
X Yılın 340 günü güneşli...
X Kış olmadığı için her sene kışlık elbise ve ayakkabı almaya gerek yok... X Dört yanı sıcak denizlerle çevrili...
X Her zaman taze sebze ve meyve var...
X Rusya’daki külüstür daireyi satıp Antalya’da 100 metrekarelik ev almak mümkün...
X Asık yüzlü Rus turistler dışında, insanları güler yüzlü ve nazik...
X Çalılıklar arasından alkolikler ve uyuşturucu kullananlar çıkmıyor. Evlerin girişi temiz...
X Uyuşturucu kullananlarla satanları hapse atıyorlar...
X Pencereden bakınca deniz ve dağlar görülüyor, elinde gamalı haç olan dazlak gençler değil...
X Votka değil, lale ülkesi.
X Kurallara uymayan sirenli Mercedesler yok...
X Üniversiteye evlenmek ya da askerden kaçmak için değil, topluma faydalı bir meslek edinmek için gidiyorlar...
X Doktorlarla öğretmenlere saygı duyuyorlar... X Yol sorana küfür etmiyorlar...
X Valiler ve belediye başkanları insanları öldürmüyor, rüşvet almıyor...
X Kadınlar erkeklerden tembel ve ayyaş diye söz etmiyor...
X Vatandaşlar yasalar önünde eşit. Polis felsefe profesörünün cebindeki parayı almıyor...
X Nehirler mikrop yuvası değil...
X Domuz yemiyorlar...
X Sokakları güvenli, üç kuruş için adam kesmiyorlar...
X Hakkını aramak için haydutlara gitmek gerekmiyor...

ÇAKAL
13-08-2007, 05:32
Sahtekarlıkta erkekler önde gidiyor
148 ülkede denetim hizmeti veren KPMG'nin yaptırdığı araştırmaya göre şirketlerdeki suiistimallerin yüzde 85'ini erkek çalışanlar gerçekleştiriyor.
http://www.milliyet.com.tr/2007/08/13/ekonomi/axeko02.html

foton
13-08-2007, 08:46
Bu bir e-posta olduğundan sizlerin bilgilerine sunuyorum.
----------------------------------------------------------------------

Siz hala uyumaya devam edin... Vatan evlatları gitti, gidiyor!!!!!!!


Siz hala futbolla yatıp kalkın.
**ASELSAN'DAKİ SIR ÇÖZÜLDÜ ( 3 intiharın sırrı )**
Bundan bir kaç yıl öncesine kadar F-16 üretim merkezi TAI de uçakların dost-düşman tanımlamasını yapan elektronik sistemi, bir tane dahi Türk mühendisin bile giremediği bir bölümde üretiliyordu. * *Bu sistem Türk F-16 sının bir uçak ile karşılaştığında karşıdakinin dost mu düşman mı olduğunu pilota iletiyordu. Yalnız burada bir sorun vardı.Bir Türk F-16 sı stratejik kadim dostlarımızdan (!) ABD, İngiliz veya Yunan uçaklarından biri ile karşılaştığında onları DOST görüyordu. Bu da bir savaş halinde Bu kadim dostlarımızın (!) bizi sinek avlar gibi avlayabilmesi anlamını taşıyordu. ASELSAN mühendisleri 6 ay gibi kısa bir sürede ABD tarafından bize güdülen bu uçak tanıma
sisteminin hakimiyetini lehimize çevirmeyi başardı. ABD'nin yıllarca çalışarak kurduğu tezgah, dahi Türk mühendisleri tarafından kısa bir zamanda bertaraf edilmişti.

**Peki dahi mühendislerimiz şimdi ne ile uğraşıyorlardı?**Kadim dostumuz (!)
ABD, sadece uçak tanıma sistemini elinde tutma kozunu elinde bulundurmuyordu. Bundan daha vahim ve önemli bir kozu var:* *ABD, herhangi bir savaş veya askeri operasyon sırasında ABD tarafından satılmış veya modernize edilmiş elektronik sisteme sahip uçak,helikopter,tank, zırhlı birlikler, izleme sistemleri gibi hayati araçları **UYDUSUNDAN VERDİĞİ BİR EMİR İLE SAF DIŞI BIRAKABİLİYOR.* *Yani, kendi yaptığı bu elektronik sistemler istendiği anda uzaktan kumanda misali uydulardan kontrol
edilebiliyor. Bu Türk Ordusunun savaş başlamadan yenilgisi anlamına geliyor. **İşte 3 dahi mühendisin katlinin nedeni :**ASELSAN mühendisleri, uçak tanıma sistemlerinin MİLLİLEŞTİRİLMESİ konusundaki başarısından sonra, benzer bir başarıyı bu ABD güdümlü elektronik sistemlerinin kontrol dışı bırakılması, uydu müdahalesini bertaraf edecek yeni elektronik sistemlerin geliştirilerek silahlı gücümüzün MİLLİLEŞTİRİLMESİ için çalışıyorlardı. Bunlardan 3 gencimiz kadim dostumuz (!) tarafından ŞEHİT edildi. **Dostumuz bu sistemi EŞREF BİTLİS PAŞA'NIN ŞEHİT EDİLMESİNDE DE içinde bulunduğu helikopterde kullanmıştı.
**Uyumaya devam etmek isteyenler, UYUMAYA DEVAM EDİN!**



*Tarih: 7 Ağustos 2006*
*Yer: Pursaklar-Ayancık Yolu(Ankara)* Aselsan'da çok önemli projolere imza atan 31 yaşındaki makine mühendisi Hüseyin Başbilen bir aracın içinde ölü bulunuyor. ODTÜ mezunu mühendisin sol el bileğinde ve boynunda kesik izleri var. Otopsi sonucu "intihar etmiştir"deniliyor.

*Tarih: 16 Ocak 2007*
*Yer: Gölbaşı(Ankara)* Aselsan'da çalışan ODTÜ mezunu elektrik mühendisi 30 yaşındaki Ali Ünsem Ünal aracının içinde tabancayla intihar ediyor.3 yıldır Aselsan'da çalışan mühendis ölüyor.

*Tarih: 26 Ocak 2007*
*Yer: Batıkent(Ankara)* 26 yaşındaki ODTÜ mezunu elektrik mühendisi Evrim Yançeken evinde intihar ediyor. 2 yıldır ASELSAN'da görev yapan 26 yaşındaki Evrim Yançeken, 7. kattaki evinin pencerisinden atlıyor. Genç mühendis ölüyor.

Yüksek lisans yapan genç mühendisin, uzun süredir tez için çalıştığı ve bu nedenle psikolojisinin bozulduğu iddia edildi. Bir de intihar notu bırakmış: "Artık *dayanamıyorum. Psikolojim çok bozuldu. Yüksek lisans tezimle ilgili büyük sıkıntılar yaşıyorum. İntiharımdan kimse sorumlu değil. Ailemin üzülmesini istemiyorum.* ***7 Ağustos'taki ilk intiharda şüpheler vardı. Mühendis Hüseyin Başbilen'in vücudundaki kesikler için "kendi yaptı" dendi.

***Gölbaşı'ndaki 2. intihar da mühendis Ali Ünsem Ünal,aracının içinde başından vurulmuş bulundu. "İntihar etti" dendi.

***Batıkent'teki 3. intiharda ise Evrim Yançeken intihar notunu yazıp 7. kattan kendini attı.
Dikkat ederseniz 3 ölüm de farklı biçimde gerçekleşiyor. 3 farklı intihar metodunu uyguluyor mühendisler. İntiharlar son 6 aya sıkışmış. İlginç. Aselsan, TSK'nın dışa bağımlılığını azaltmak için kurulmuş bir şirket. En önemli özelliği aviyonik bakımından bunu büyük ölçüde başarmış olması. Bu aviyonik meselesi çok önemli. 650 milyon dolara F-16'larımızı ABD modernize edecek ya, işte o uçaklarda bizimkilerin yapamadığı tek şey aviyonik sistemler. Dışa bağımlılık o yüzden. Türkiye'nin en parlak üniversitesinden mezun olmuş 3 parlak mühendis. Türkiye'nin en parlak kuruluşlarından birinde iş buluyorlar. Türkiye standartlarına göre hayli iyi maaş alıyorlar. Ve "yüksek lisans tezi sıkıntısı" onları intihara sürüklüyor. Yüksek lisans neden yapılır? Daha iyi maaş, daha iyi mevkii için. Adam zaten 26 yaşında bunu başarmış. Diğerleri de...

Aselsan'ın internet sayfasına giriyorum,intiharlarla ilgili tek açıklama yok. Türkiye'nin en gözde kurumunun 3 mühendisi intihar ediyor, herkes "sus-pus". Ölenler Aselsan'ın çalışanı değil yalnızca, Bu ülkenin yetiştirdiği beyinler, Olay sadece "ruhsal sıkıntı" ise, ilk intiharın ardından çalışanlarına yönelik tedbir almayan Aselsan yönetimi yine kusurlu sayılır. Türkiye'nin en gözde mühendisleri bu ölümleri görünce Aselsan'da çalışmak ister mi? Kurum, adeta içine kapanarak kendi bacağına kurşun sıkmış olmuyor mu? Yanıtı gizlidir ama yine soralım: Bu mühendisler hangi proje üzeride çalışıyorlardı? Geleceklerini garanti altına almış 3 kişinin ard arda intihar etmesini "yüksek lisans" notu açıklamaya yetmiyor.

*HERGÜN ZEVK İÇİN GÖNDERDİĞİNİZ BİR SÜRÜ MAİLDEN BİRİNİN YERİNE BU MAİLİ BİRİLERİNE GONDERİRSENİZ, BELKİ DE MEMLEKETİMİZİN YETİŞTİRMİŞ OLDUĞU BU GENÇLERİN HESABI SORULUR. SORULMASA DA BİZ ONLARA KARSI GÖREVİMİZİ YAPMIŞ OLURUZ. LÜTFEN İLETEBİLDİĞİNİZ KADAR ÇOK KİŞİYE İLETİN BU MESAJI...

reha kaya
19-08-2007, 03:09
Vücudumuzda bir klima sistemi olsaydı...

Bugünlerde İstanbul'da her gün sıcaklık 1 derece artıyor. Biz de klimaların mucidine hayır dualarımızı gönderip duruyoruz. Yoksa bu sıcakta ne çalışabilirdik, ne uyuyabilirdik.

Allah'a şükür birçok işyerinde, evde ve alışveriş yerlerinde klimalar bize bu bunaltıcı havaları hissettirmiyor. Aslında vücudumuzda bir klima sistemi olsaydı ne kadar rahat ederdik değil mi? Mesela bedenimize yerleştirilmiş, sıcaklık her arttığında biraz daha fazla serinleten bir vantilatör sistemimiz olsaydı... Tabii bizim böyle imkânlara sahip olmamız mümkün değil. Onun yerine teknoloji üretebilecek bir zekâmız ve irademiz var. Ama filler öyle değil.

Yeryüzünün en sıcak bölgelerinde yaşayan fillere ‘nerede rahat edersin?’ diye sorabilseydik, tıpkı bizim yaz günlerinde özlemini duyduğumuz gibi, herhalde bir buzdolabında yuva kurmak istediklerini söylerlerdi. Zira filler, hem sıcak bölgelerde yaşadığı için hem de çok iri olan vücudu fazla ısı ürettiği için devamlı serinleme ihtiyacı hisseder. Klima ve vantilatörlere ulaşma imkanı olmayan filler adeta bir klimalı bedenle donatılmıştır. O kocaman yelpaze kulaklarının arkasındaki deri, vücudunun diğer kısımlarına göre çok ince yaratılmıştır.

Kulak arkasındaki bölgelerin derisi hem çok incedir, hem de çok muazzam zengin bir kan damarı ağı ile örülmüştür. Vücudunun sıcak kanı buradan geçerken kulaklarını yelpaze gibi sallayarak tıpkı radyatör gibi ayarlanmış bu bölgeden ısı kaybeder. Böylelikle bedenine yerleştirilen bu özel sistemle kolaylıkla serinler.

Rahman ve Rahim olan Rabbimiz, kimi kuluna klima yapacak zekâ verirken, kimi kuluna da klimalı vücut vererek yeryüzünün her yerine adalet dağıtıyor.

Mehmet Paksu.

Bu vatandaş, fillerle uğraşacağına, sokaktaki köpeklere baksa hem Türkiye şartlarına uygun bir yorum yapmış, hemde damar ağıyla, radyatörle, ince kulakla uğraşmaz, dilden terleme diye bir olay olduğunu öğrenebilirdi. Malum fil dilini çıkartamaz. Bu nedenle dötünden terleyemeyeceğine göre kulağından terler.

adnanfd
19-08-2007, 04:28
Vücudumuzda bir klima sistemi olsaydı...

Bugünlerde İstanbul'da her gün sıcaklık 1 derece artıyor. Biz de klimaların mucidine hayır dualarımızı gönderip duruyoruz. Yoksa bu sıcakta ne çalışabilirdik, ne uyuyabilirdik.

Allah'a şükür birçok işyerinde, evde ve alışveriş yerlerinde klimalar bize bu bunaltıcı havaları hissettirmiyor. Aslında vücudumuzda bir klima sistemi olsaydı ne kadar rahat ederdik değil mi? Mesela bedenimize yerleştirilmiş, sıcaklık her arttığında biraz daha fazla serinleten bir vantilatör sistemimiz olsaydı... Tabii bizim böyle imkânlara sahip olmamız mümkün değil. Onun yerine teknoloji üretebilecek bir zekâmız ve irademiz var. Ama filler öyle değil.

Yeryüzünün en sıcak bölgelerinde yaşayan fillere ‘nerede rahat edersin?’ diye sorabilseydik, tıpkı bizim yaz günlerinde özlemini duyduğumuz gibi, herhalde bir buzdolabında yuva kurmak istediklerini söylerlerdi. Zira filler, hem sıcak bölgelerde yaşadığı için hem de çok iri olan vücudu fazla ısı ürettiği için devamlı serinleme ihtiyacı hisseder. Klima ve vantilatörlere ulaşma imkanı olmayan filler adeta bir klimalı bedenle donatılmıştır. O kocaman yelpaze kulaklarının arkasındaki deri, vücudunun diğer kısımlarına göre çok ince yaratılmıştır.

Kulak arkasındaki bölgelerin derisi hem çok incedir, hem de çok muazzam zengin bir kan damarı ağı ile örülmüştür. Vücudunun sıcak kanı buradan geçerken kulaklarını yelpaze gibi sallayarak tıpkı radyatör gibi ayarlanmış bu bölgeden ısı kaybeder. Böylelikle bedenine yerleştirilen bu özel sistemle kolaylıkla serinler.

Rahman ve Rahim olan Rabbimiz, kimi kuluna klima yapacak zekâ verirken, kimi kuluna da klimalı vücut vererek yeryüzünün her yerine adalet dağıtıyor.

Mehmet Paksu.

aklımızla keşke klimaları yapmasaydık.klima gazları ile atmosferin canına okuduk.şimdi kısır döngüye girdik.klimasız yapamıyoruz.ya klimadan vazgeçeceğiz yada atmosferden.aslında toplu yaşanılan mekanlar dışında bireysel klima kullanımı yasaklanmalı.50 yıl önce dedelerimiz nasıl klimasız yaşadılarsa bizde klimasız yaşamayı öğrenmeliyiz.klimalı ortamlarda sürekli yaşarsak birkaç nesil sonra insan vücudu terleme yeteneğini kaybedicek.kendi rahatımız için hem dünyayı hemde gelecek nesilleri tehlikeye atıyoruz.binlerce yıl önce insanlar çıplak ayakla dolaşırken depremi dahi hissedebiliyorlardı.insanda aklın gelişmesi ayağını topraktan kesmesi ile başladı.akıl gelişirken hissetme duyumuzu yitirdik.ya çıplak ayakla dolaşıp hissetme duyumuzu koruyacaktık yada ayağımızı yerden keserek aklımızı geliştirecektik.ayağımızı yerden kesip aklımızı geliştirdik.şimdi aklımızla depremleri tahmin etmeye çalışıyoruz.ne yapalım herşeyin bir bedeli vardır.klimanın icadı insanın ayağını yerden kesmesi kadar önemli bir olaydır.çünkü bu icadla insan vücudu terleme yeteneğini kaybedecek.hissetme duyumuzu yitirdik şimdi sıra terleme yeteneğimizin kaybedilmesinde.
aklımız geliştikçe farkında olmadan kendi sonumuza doğru ilerliyoruz.

ÇAKAL
25-08-2007, 11:49
Sabah-25.08.2007

İngiltere'de "helal gıda" standartları


Türkiye'de yakında uygulanacağı belirtilen Helal Gıda Standardı üzerine tartışmalar sürerken Müslümanların yaşadığı birçok Avrupa ülkesinde helal gıdaya ilişkin kurallar yürürlükte bulunuyor.

İngiltere'de yürürlükte olan Gıda Yasası Uygulama Rehberi'nde yer alan helal gıda standardına göre, kesilecek hayvanın bıçağı bilenirken görmemesi de bulunuyor.

İngiliz kamu görevlilerinin denetim yaparken kullandıkları Gıda Yasası Uygulama Rehberin "Gıda Yasası Uygulayıcıları için Helal Gıda Konuları" üzerine hazırlanan ekine göre, kesimi İslami kurallara göre yapılmamış, sağlığı bozan, kirli ve tüketim için uygun olmayan etler helal sayılmıyor. Rehberde, son kullanım tarihi' geçen etler de helal olarak nitelendirilemiyor. Bir Müslümanın haram yiyecek satması ciddiye alınıyor, hile ve aldatma olarak değerlendiriliyor.

Rehberde Kur'an-ı Kerim'in diğer maddeler yanında domuz, kan, kokmuş et ve alkol tüketimini yasakladığı, bir gıdanın helal olması için içinde bulunan malzemelerin de helal olması gerektiği belirtildi.

Bir gıdanın helal olması için hazırlama, işleme, arıtma, imalat, paketleme, depolama, ithalat, dağıtım, taşıma, ulaştırma, satış aşamasında başta temizlik diğer koşullara uyulması gerekiyor.

ÖRNEKLER

Rehbere göre, helal gıda üretmek isteyen bir girişimci sadece helal gıda standartlarına değil gıda yasalarına da uymak zorunda bulunuyor.

Helal gıdalarda şu özellikler aranıyor:
"-Hayvan kesim işlemi sırasında canlı olmalı, kasap İslam şeriatı ve yürürlükteki yasalarla uyumlu biçimde çalışmalı.
-Yiyecek içinde domuz ya da ürünleri bulunmamalı.
-Alkol ya da sarhoş edici maddeler kullanılmamalı.
-Hazırlama alanı ya da aletler helal ya da helal olmayan yiyeceklerde karışık şekilde kullanılmamalı."

Denetçilerin taze et konusunda şüpheye düştüklerinde, ilgili Bölge Et Hijyen Hizmet Bürosu aracılığıyla, resmi cerrah veterinerle bağlantıya geçebilecekleri kaydedilen rehberde, kesim işlemiyle ilgili İslami şeriat kuralları şöyle sayıldı:

"-Hayvanlar tercihen doğal mekanlarından uzaklaştırılmış olmalı.
-Yemleri hayvan bazlı ürünler içermemeli.
-Çiftlik ve barınaklardaki hayvanlar usulüne uygun şekilde bakıma tabi tutulmalı. Kesimden önce beslenmeli ve su ihtiyaçları karşılanmalı.
-Kesimden sonra, yalnızca sağlıklı hayvanların kesildiğine ilişkin inceleme yapılmalı.
-Kesimhanede hayvanların kesimini, kanını, diğer hayvanlar görmemelidir. Bu, kesim alanının, izleyen işlemden önce temizlenmesini gerektirir.
-Hayvanlara hiçbir şekilde işkence yapılmamalı.
-Tüm kesimler belgeli kesimhanelerde yapılmalı.
-Kasap keskin bir bıçak kullanmalıdır ve hayvanın önünde bilenmemeli. Kesim sırasında çırpınmayı kısıtladığı için omuriliğe dokunmamalı.
-Kasap her hayvanın kesiminde 'Bismillah Allahu Ekber' demeli."

Rehbere göre, ambalajsız haram yiyecek helal bir yiyeceğin karşısında duruyorsa, uygun etiketlemeyle ayrılacak. Rehberde, "Bununla birlikte, helal ve haram yiyecekler arasında herhangi bir dolaylı ya da doğrudan temas (örneğin aynı bıçak ya da doğrama tahtasının kullanılması) helal eti harama dönüştürebilir" denildi.

Görevlilerin helal gıdalar için rutin ve şikayete bağlı denetim yapmaları gerektiği belirtilirken "Örneğin konserveler arasında yapılan bir denetimde etin domuz eti olduğu ortaya çıkarsa bu bir Müslüman için haram anlamına gelecek, içerik ve etiketleme açısından gıda yasası ihlal edilmiş olacaktır" denildi.

Şu anda helal gıda sertifikası veren az sayıda sistem bulunduğu belirtilirken kimi Müslüman kuruluşların helal gıdalar için şemsiye bir sertifika sistemi oluşturmak için işbirliği yaptıkları kaydedildi.

(ANKA)

ÇAKAL
26-08-2007, 08:10
Kaynaklar tükeniyor Güneş Evi yaşatıyor



Tükenen enerji kaynaklarına alternatif, kendi kendine yetebilen Güneş Evi projesi hayata geçiyor. Dışarıdan hiçbir enerji girdisi almayan ev dışarıya da hiçbir atık vermiyor


Nasıl bir konutta yaşıyor, ne tür yapılarda hayatımızı sürdürüyoruz? Bu yaşantı bize, yöremize ve ülkemize kaça mal oluyor? Hayatımızı kolaylaştıran, yaşam ve üretim kalitemizi artıran, yüzde 50’den başlayan enerji tasarrufu ve sağlıklı yaşam olanağı veren kullanım ve inşa yöntemleri nelerdir? Bu soruların cevaplarını arayarak, tükenen enerji kaynaklarını verimli kulanma adına yıllardır araştırmalar yapan Yüksek Mimar Çelik Erengezgin, Diyarbakır Belediyesi ile Güneş Evi projesini hayata geçirdi. Proje yetkilisi ve AB danışmanı Erengezgin, AB fonlarının desteğiyle yapılan Güneş Evi’nin kendi kendine yetebilen bağımsız bir yaşam birimi olduğunu söyledi. Dışarıdan hiçbir enerji girdisi almayan evin, dışarıya hiçbir atık da vermediğini belirten Erengezgin, evin enerjisini güneşten, rüzgar ve toprağın sabit ısısı gibi kaynaklardan alacağını bildirdi. Türkiye’de ilk kez kendi kendine yaşayabilen bir evin üretildiğini vurgulayan Erengezgin, evin özelliklerini şöyle anlattı: “Ev kendini ısıtıp soğutabiliyor. Güneş enerjisinin elektriğe de dönüştürüldüğü ev, kendi aydınlatmasını sağlıyor. Güneşli saatlerde üretilen elektrik, hidrojene çevriliyor ve sıkıştırılarak depolanıyor. Ayrıca ev, ülkemizde çift sayaç uygulamasına geçildikten sonra, tükettiğinden fazla elektriği depolamadan devlete satabilecek, gerektiğinde geri alabilecek. Ev kullanım suyunu da yer altından temin ediyor. Kanalizasyon çıktısı ise biyolojik yöntemle arıtılarak, gübreye ve bahçe sulamasında kullanılan suya dönüştürülecek. Yağmur suyu da, yer altı deposunda saklanarak, bahçe sulamasında kullanılıyor. Mutfağında sadece güneş ve hidrojen enerjisi kullanılan ev, güneş ocağı ile yemek pişirebiliyor. Çatıdaki güneş kolektörlerinde ev kendi suyunu ısıtıyor. Aynı zamanda evlerde en süratli inşa sistemi olan ahşap ile, sıfır deprem riski sağlanacak. 120 metrekarelik evin sera bölümünde, evin ihtiyacı olan bazı sebzeler yetiştirilebilecek.”

METREKARESİ 500 EURO

Model olarak Diyarbakır Sümerpark alanında inşa edilen ev tüm kamuya açılacak. Teknik donanım hariç, kapısı penceresi ve basit tesisatı dahil bitmiş metrekaresi 500 euroya mal olabilen böyle evler, yüzde 50 enerji tasarrufu ile hayata başlıyor. Yüzde 100 enerji tasarrufu için burada sözü edilen araç gereç işin içine girdiğinde ise toplam maliyet, metrekarede 750 euro oluyor. Uluslararası Hidrojen Enerjisi Teknolojileri Merkezi’nin (ICHET) ve ülkemizin önde gelen firmalarının desteklediği projenin, 2 ay sonra inşaatı tamamlanacak ve halka açılacak. Kendi enerjisini üretecek olan Güneş Ev, broşürler, kitapçıklar ve basılacak 10 bin CD ile tüm dünyada tanıtılacak.

ÇAKAL
28-08-2007, 07:59
28 Ağustos 2007

Bizimkinin suyu çıkmıyor Brezilya portakalı içiyoruz




Türkiye’de portakalların kalitesinin meyve suyu endüstrisi için uygun olmadığını belirten Dimes Genel Müdürü Erol Diren, Türkiye’de portakal cinslerinin değişmesi gerektiğini söyledi.

Türkiye’deki portakalların 25 kilosundan 1 kilo konsantre elde edilebildiğini oysa bu oranın dünyada 10 kilodan 1 kilo olduğunu vurgulayan Erol Diren, "Bu nedenle meyve suyu endüstrisinde kullanılan portakal konsantresinin yüzde 85’i yurtdışından geliyor. Biz Brezilya ve ABD Florida’dan alıyoruz. Yani içtiğimiz meyve sularında yerli portakalın oranı yüzde 10-15" dedi.

OKUR İLE SEKTÖRDEN FAZLA BÜYÜDÜK: 1958 yılında Tokat’ta Mustafa Vasfi Diren tarafından kurulan Türkiye’nin ilk ve en büyük meyve suyu şirketi Dimes’in, NBA yıldızı Mehmet Okur ile sürdürdüğü reklam kampanyası sayesinde sektörün üzerinde büyüdüğü belirtildi. Dimes’in İzmir’deki tesislerinin tanıtım toplantısında konuşan Pazarlama Müdürü Seren Tümöz, "Mehmet Okur’la yaptığımız kampanya öncesi 39 milyon dolar olarak ölçülen Dimes marka değerinin yükselen marka bilinirliğiyle birlikte daha da yükseleceği öngörülüyor. Okur’lu kampanyayı da içine alan bu yılın ilk altı aylık döneminde pazar yüzde 26 büyürken, Dimes yüzde 40 büyüdü" dedi.

OKUR’LA SÖZLEŞMEYİ UZATTILAR: Dimes Yönetim Kurulu Üyesi ve uluslararası yatırımlardan sorumlu yöneticisi Ozan Diren, Dimes’in anne ve çocuktaki başarısının son dönemdeki kampanyayla gençleri de içine aldığını, gençlerin tercih ettiği marka haline geldiklerini ifade etti. Dimes’in Mehmet Okur ile 2007’nin nisan ayında başlayan bir yıllık anlaşmasının 2009 nisan ayına kadar uzatıldığını da belirten Ozan Diren, 2010 yılına kadar da opsiyon imzaladıklarını söyledi.

AZERBAYCAN’DAN SONRA BÖLGEDE

BÜYÜYECEK: 2010 yılına kadar bölgesel oyuncu olmak için kolları sıvadıklarını söyleyen Ozan Diren, son ürünün pazara yakın olması gerektiği gerçeğiyle lider oldukları Azerbaycan pazarında yatırım kararı aldıklarını açıkladı. Ozan Diren, şöyle konuştu: "Azerbaycan, Rusya ve Türk cumhuriyetlerinde gerçekleştirilecek üretim projeleri için toplam 10 milyon dolarlık yatırım planladık. Projelerin ilk ayağı, Azerbaycan’da kurulan Dimes Kafkas MMC’dir. Bakü’de 60 dönüm arazi üzerine kurulan ve çok kısa bir zamanda faaliyete geçecek olan tesisin yatırım tutarı 2 milyon dolar. Bu yıl faaliyete geçecek tesiste ilk etapta şeftali, vişne, kayısı ve portakal nektarı üretilecek."

TÜRKİYE ’DE 20 ÜRETİCİ BULUNUYOR: Türk meyve suyu pazarıyla ilgili bilgi veren Dimes Pazarlama Müdürü Seren Tümöz, 2006 yılı verileriyle; Türkiye’de meyve suyu pazarının büyüklüğünün 700 milyon litre, meyve suyu ve nektar kategorisindeki tüketimin de 520 milyon litre olduğunun altını çizdi. Tümöz şunları söyledi: "Türkiye’de yıllık kişi başı tüketim 8.1 litre. Meyve suyu ve nektar pazarında 20 firma, 30’un üzerinde markayla faaliyet gösteriyor. Yüzde 100 meyve suyu kategorisi 2005 yılında yüzde 11, 2006 yılında yüzde 15 büyüme gösterdi. Bu kategorideki ivmeli büyüme trendi devam ediyor."

ÇAKAL
28-08-2007, 08:03
AIDS'lileri canlı canlı toprağa gömüyorlar

DIŞ HABERLER SERVİSİ

Güney Pasifik'teki Papua Yeni Gine'de AIDS hastalarının, HIV'in kendilerine de bulaşmasından korkan akrabaları tarafından canlı canlı gömüldükleri açıklandı.
Ülkenin güneyindeki dağlık bölgede AIDS konulu bilinçlendirme kampanyalarında görev alan Margaret Marabe, 5 AIDS hastasının canlı canlı toprağa gömüldüğüne tanık olduğunu açıkladı. Marabe, canlı gömülenlerden birinin de kendi kuzeni olduğunu söyledi.


'Uyardım'
"Bunu neden yapıyorsunuz?" diye sorduğunu anlatan Marabe, kendisine "Yaşamalarına izin verirsek bize de bulaşacak ve biz de öleceğiz" yanıtının verildiğini söyledi. Köylülerin kendisine bunun yaygın bir uygulama olduğunu anlattığını belirten Marabe, bu konuda hükümeti uyardığını da açıkladı.

ÇAKAL
30-08-2007, 08:40
Mehmet Paksu


30.Ağustos.2007

Canlı bir şefkat gösterisi

Şefkat, dünyada var olan en temel bir duygudur. Nereye baksak bu rahmet tecellilerini çok berrak biçimde görürüz.

Bir baba penguenin aylarca hareket etmeden yumurtasını korurken yaşadığı, minicik bir kuşun yırtıcı hayvanlara karşı yavrularına kanat gererken sergilediği hal ve bir annenin bebeğini emzirirken, ondan daha önemli olarak duyduğu o tarifsiz his, hep bir şefkatin tecellisidir. Çöllerde yaşayan çöl tavuğunun hayatında ise şefkatin çok ilginç bir yansımasıyla karşılaşırız. Çoğu kuş türü gibi çöl tavuğu kuşu da, yavrusuna suyu kursağında taşıyarak götürür. Fakat erkek çöl tavuğu kuşu suyu çok uzak bir mesafeden getirmek zorundadır ve bu nedenle kursağında taşıyabileceği suya, yaptığı yolculuk sırasında kendisinin ihtiyacı vardır. Ancak, işin garip yönü, kursağındaki suyu içerse yavrularına bir şey kalmayacaktır. İşte bu noktada İlahî rahmet devreye girmiştir. Çünkü çöl tavuğu kuşu, su taşımak için eşsiz bir donanımla yaratılmıştır. Çöl tavuğu kuşunun su taşıma işlemi şöyle başlar:
Önce bir su birikintisinin kenarına gider. En başta kendi susuzluğunu giderir. Sonra suyun içine girer, vücudunu ileri geri hareket ettirir; böylece tüm tüyleri ıslanmış olur. Tüylerin üstündeki ince lif katmanı bir sünger gibi suyu çeker.

Tüyleriyle vücudu arasında taşıdığı sıvı yük, buharlaşmaya karşı sıkı koruma altındadır. Nihayet yavrularının yanına ulaştığında, yavrular ona doğru koşarlar. Baba çöl tavuğu kuşu vücudunu yukarı kaldırdığında, yavrular da sanki süt emen memeliler gibi suyu babalarının vücudundan içerler.

Erkek çöl tavuğu kuşu bu işi, yavrular kendi sularını kendileri temin edene kadar en az iki ay daha, her gün sürdürür.

ÇAKAL
01-09-2007, 22:38
Mehmet Paksu


01.Eylül.2007

Zürafanın kalbi

Dünyada nereye baksanız muazzam bir denge görürsünüz. Bir kedinin bacağına tavuk ayağı takıldığı veya bir ineğin vücuduna serçe başı yerleştirildiğini göremezsiniz. Her şey çok ince oranlarla yaratılmıştır. Trilyonda bir karşımıza iki başlı civciv, üç ayaklı keçi gibi hadiseler çıkar.


Halbuki dünya üzerinde yaratılan milyarlarca keçinin her seferinde aynı oranla yaratılması, bir defaya mahsus üç ayaklı bir keçi doğmasından çok daha hayret verici bir olaydır. Fakat "ülfet" duygusu bu mucizeleri gözümüzde sıradanlaştırır.

Mesela zürafalara bakalım. Zürafanın en büyük farkı beş metrelik dev cüssesidir. Bu kadar dev bir bünyeye sahip olmak aslında çok dezavantajlıdır.

En azından ağızdan alınan nefesin akciğere ulaşması, kalbin pompaladığı kanın beyne ulaşması çok uzun bir işlem haline gelebilir ve ölümcül tehlikelere yol açabilir.

Tabii zürafa asla böyle bir zorlukla karşılaşmaz. Çünkü diğer bütün canlılara ihtiyacı olan şeyleri, en hassas dengelerle veren, ona da ihtiyacı olanı özel olarak vermiştir.

Bir zürafanın akciğeri bir insanınkinden sekiz kat fazla havayı içine alabilir. Yine uzun vücudundaki organlara kan gidişini sağlayabilmek için zürafanın uzun damarlarında yaklaşık kırk litre kan dolaşır.

Bunun için oldukça büyük bir kalbi vardır. Çünkü ancak büyük bir kalp, uzun boyundan beyne kan gitmesi için yeterli basıncı sağlayabilir. Ancak, kalbin kanı büyük bir basınçla ulaştırması, zürafanın bacağı kesildiğinde büyük bir kan kaybına neden olabilirdi. Ama bu tehlikeye karşı da zürafaların kılcal damarları daha dar ve derileri daha kalın şekilde yaratılmıştır.

dolunay
02-09-2007, 16:51
buraya devamlı yazı ekleyen arkadaş bana tarikat kanallarındaki bazı belgeselleri kendine göre seslendirerek yayınlarını hatırlatıyor,poztif bilim diye birşey yok.

Çok dindar olabilirsin,ama doğada olan herşeyin bilimsel bir açıklaması var,herkesin inancı var,ama burda bişeyler empoze etmeye çalışmayın

ÇAKAL
02-09-2007, 20:57
buraya devamlı yazı ekleyen arkadaş bana tarikat kanallarındaki bazı belgeselleri kendine göre seslendirerek yayınlarını hatırlatıyor,poztif bilim diye birşey yok.

Çok dindar olabilirsin,ama doğada olan herşeyin bilimsel bir açıklaması var,herkesin inancı var,ama burda bişeyler empoze etmeye çalışmayın
Dostum bu yazıyı bana yazıyorsan ki çoğu zaman ben gönderiyorum,inandığım doğruların her zaman ardında dururum.Topik herkese açık.İnsanlarda da beyin var.İsteyen istediğini okur,istediğini kabullenir ya da yanlışın nerede olduğunu pozitif bilimden örnekler vererek yazar,biz de ha bu yanlışmış der,teşekkür ederiz,özür dileriz.
Pozitif bilim örneklerinizi bekliyoruz.

dolunay
02-09-2007, 21:43
bi yazarsın iki yazarsın

bu topik yaşamda ilginç olan şeylerin yazılması için açılmış

ama senin gönderdiğin yazılar bi amaca yönelik yazılar,sadece uyarmak istedim

dikkat edersen buraya katılım düşük

nedeni sen olabilirmisin acaba?

yalnız ben tüm insanları severim sanada duygularım nötrdür

aynı şeyleri bende yapsam benide uyarsınlar,sonuçta burası hepimizin

ÇAKAL
02-09-2007, 21:53
bi yazarsın iki yazarsın

bu topik yaşamda ilginç olan şeylerin yazılması için açılmış

ama senin gönderdiğin yazılar bi amaca yönelik yazılar,sadece uyarmak istedim

dikkat edersen buraya katılım düşük

nedeni sen olabilirmisin acaba?

yalnız ben tüm insanları severim sanada duygularım nötrdür

aynı şeyleri bende yapsam benide uyarsınlar,sonuçta burası hepimizin
Elbette bi amaca yönelik gönderiyorum,süs olsun diye değil.Hoşuma giden ne olursa istifade ettiklerimi yolluyorum.Herkes aynı şekilde düşünmek zorunda değil.Zaten bak katılımda düşükmüş,siz de biraz pozitif bilim içeren yazılar yollayın ki insanlar istifade etsin.Ya da gönderdiğim yazıların yanlış olan kısımlarını belirtin ki ben de yanlışlarımı bulayım.Sana teşekkür edeyim.:yes:Deniz Baykal tarzı muhalefet bitti artık.:D:D

hipoallerjen
02-09-2007, 22:08
şşşşşşttt cakhall abimizi kızdırmayın bakiim.

ben hocamızın yazdıklarını ilginç buluyorum.topice bakarsınız başlığının "bunları biliyor musunuz?" olduğunu göreceksin dolunay kardeşim.:super:

ben bilmiyordum öğrendim senin de pek bildiğini sanmam.haaaa ne işimize yarayacak dersen öyle bir ortamda işe yarıyorki bu bilgiler....karşındakiler üzerinde önemli bir etkiye sahip oluyorsun.:he:

cakhall abim sen devam et.müsbet bilimden de yeri geldiğinde faydalanırız...:cool:

ÇAKAL
02-09-2007, 22:33
şşşşşşttt cakhall abimizi kızdırmayın bakiim.

Teşekkürler.Faydalı olabiliyorsak ne mutlu.Sadece yazılarımda art niyet varmış gibi göstermesine üzüldüm.Yoksa kızma olmaz biz de.Hayatta neyin nereden geldiğini bilenlerdeniz şükür.Pişiyoruz işte:wink:,bunlar bizim için birer vesile.:yes:Bugün var yarın yokuz.''Ben gitmeyeceğim'' diyenimiz var mı?:)

anekdot
02-09-2007, 22:42
sayın dolunay sizin gibileri anlamak zor,hakaret içermedikçe herkes fikrini,düşüncesini dünyaya bakışını söyleme hürriyetine sahiptir.bundan rahatsız olacak ne var ki.hala farklı düşünenleri kabullenme olgunluğuna erişememiş sizi sevgiyle kucaklıyorum...

ÇAKAL
03-09-2007, 07:30
Kilosu 8 bin dolara satılan safran, çiftçilere umut oldu


Eylül ve ekimde çiçek açan safran, bir kez ekildiğinde 3-4 sene kendi yumrusunu üretiyor.
Boya, ilaç, kozmetik ve gıda sanayiinde hammadde olarak kullanılan 'safran' bitkisi, kilosu 8 bin dolardan alıcı buluyor. Uzmanlar, 'altın' değerinde olan bu bitkinin çiftçiler için iyi bir alternatif ürün olabileceğini belirtiyor.




Mersin'in Çamlıyayla ilçesinde gerçekleştirilen 'Çamlıyayla Ekolojisinde Safran Adaptasyonu' projesi sonuçlarını vermeye başladı. Projenin başkanlığını yürüten Gaziosmanpaşa Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Koç, çapları 2-4 santim kadar soğanlı bir bitki olan safranın bir kez ekildikten sonra 3-4 yıl süreyle kendi yumrusunu üretebildiğini belirtiyor. Dekar başına 70 kilogram yumru elde edilebiliyor. Safran (Crocus Sativus), boya, ilaç, kozmetik ve gıda sanayiinde hammadde olarak kullanılıyor. Halk hekimliğinde ise kaşıntıyı ve sivilceleri tedavi edici, sakinleştirici, teskin edici, ateş düşürücü, terletici, sinir sistemini rahatlatıcı, balgam söktürücü ve iştah açıcı özelikleriyle tanınıyor. Prof. Dr. Koç, dünya piyasalarında, safranın gramının altınla eşdeğer olduğuna dikkati çekerek, projenin amacının bitkiyi yöre çiftçisine tanıtmak olduğunu ifade ediyor. Koç, "Safran, işçiliği az, bakımı ve tarımı kolay, gübre isteği fazla olmayan ve fazla suya ihtiyaç duymayan bir bitki olduğu kadar pazar sorunu da yok. Geçim sıkıntısından yakınan çiftçi bir de safranı denemeli." diyor. Türkiye, şifalı bitkiler açısından dünyanın en önemli ülkelerinden biri. İlaç ve kozmetik sanayiinin en önemli hammaddesinin şifalı bitkiler olması sebebiyle bu bitkilere olan ihtiyaç her geçen gün artıyor. Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atabay Düzenli, değerli bitkilere sahip çıkmak için çeşitli çalışmalar yaptıklarını ve şifalı bitkilerin envanterini çıkardıklarını vurguluyor. Atabay Düzenli, tüm Avrupa kıtasında 2 bin 500, sadece Türkiye'de ise 3 binden fazla endemik bitkinin bulunduğuna dikkat çekerek, bunların değerlendirilmesine karşı olmadıklarını; ancak nesillerin korunması, tabiattan bilinçsizce toplanmasının önüne geçilmesi gerektiğini kaydediyor.

Adana, Tarsus, aa


03 Eylül 2007, Pazartesi

dolunay
03-09-2007, 18:14
sayın dolunay sizin gibileri anlamak zor,hakaret içermedikçe herkes fikrini,düşüncesini dünyaya bakışını söyleme hürriyetine sahiptir.bundan rahatsız olacak ne var ki.hala farklı düşünenleri kabullenme olgunluğuna erişememiş sizi sevgiyle kucaklıyorum...

*****

sorunda yazdığın gibi zaten,bu topik sadece ilginç haberler için açılmış,burda kendi dünya düşüncenizi başkalarına empoze etmek için yazmak etik değil

sevgilerle

zorbam2005
03-09-2007, 19:47
yukarıdaki örnekler yüce yaratıcının varlığının kanıtı bence..eğer o yazıları okuyanın imanını kuvvetlendiriyorsa ne mutlu ona..yok kızgınlığı artıyorsa kendine bakarak düzeltmesi için bir fırsat...keşke herkesi empoze edebilse o bilgiler..isteyinn empoze olmayı bence...kurtuluş emmpoze olmakta...

ÇAKAL
03-09-2007, 20:51
Abidal Müslüman oldu!

Geçtiğimiz ay İspanya takımı Barcelona ile anlaşan Fransız futbolcu Eric Abidal, Müslüman oldu. Bilal ismini alan oyuncu, küçük yaştan bu yana İslam'a büyük ilgi duyduğunu söyledi.

Cezayirli Müslüman bir kadınla evlenmesinin kararında etkili olmadığını belirten Bilal, "Ben Müslüman mahallesinde büyüdüm ve kendilerinden çok etkilendim." dedi. 1979 Fransa Lyon doğumlu olan Bilal 15 milyon Euro karşılığında Barcelona'ya imza atmıştı.
03.09.2007

ÇAKAL
03-09-2007, 23:10
Mehmet Paksu
03.Eylül.2007

Demiri yoğuran el

Bugün sanayi, fabrika denince hemen aklımıza madenler, madenlerin başında da demir ve bakır geliyor. Nerdeyse demirin kullanılmadığı bir alan yoktur.

Demir filizi yerden çıkarılıyor, demir-çelik fabrikalarına götürülüyor, çok büyük fırınlarda 1500 derece sıcaklıkta, haddehanelerde eritiliyor, sonra kalıplara dökülüyor, ihtiyaç olan yerde kullanılıyor.

Demir küçük sanayide de geniş çapta kullanılıyor. Küçük çapta bir alet yapılacağı zaman yine ateşe sokuluyor, kızartılıyor, demir balyozlarla istenen şekil veriliyor. Bu işlemin bir de mucize eli vardı. Bu eli Yüce Allah Hz. Davud'a vermişti.

Hz. Davud demiri eline alır almaz demir hemen elinin içinde yumuşuyor, hamur gibi oluyordu. Demire istediği şekli veriyordu. Demirden zırh yapıyordu. Bilindiği gibi önceleri askerler savaşlarda kılıçtan ve mızraktan korunmak için zırh adı verilen çelik yelek giyerlerdi. Demir madeni Davud Peygamberden önce de vardı şüphesiz, fakat ateşe sokmadan mum gibi biçim vermek ancak ona nasip olmuştu. Buradan anlıyoruz ki, bugünkü sanayinin bu anlamda babası bir peygamber olan Hazret- i Davud'du.

Kur'ân bu mucizeyi şöyle anlatıyor: "Demiri de onun için yumuşattık. Dokusu düzenli bol zırhlar yap, dedik. Güzel işler yapın; çünkü ben sizin yaptıklarınızı görüyorum." (Sebe', 34:10-11)

Yüce Allah bu mucize vesilesiyle insan oğluna şu çağrıda bulunuyor:

"Emirlerime boyun eğen bir kulumun eline öyle bir sanat verdim ki, elinde balmumu gibi demire her türlü şekli verir. Siz de kâinatta var olan kanunlara itaat ederseniz o sanat size de verilir, zaman içinde yetişir ve yanaşabilirsiniz."

ÇAKAL
04-09-2007, 11:38
Çeşme’nin 7 mil uzağındaki adada yaşayan eşekler günlük 75 kilo havuç ve 200 taze ekmek tüketiyor...:beurk::beurk:
Eşeklerin sorumlusu Gürol Algan, eşeklere, Pascal Nouma, Anelka, Alex :D:D gibi ünlülerin isimlerini koyduğunu anlatıyor...
Algan, “Kendi ismimi bile koydum, bunda kızacak bir şey yok ki” diyor...

Kayıt defteri tutulan eşeklerden ölenler, otopsi yapıldıktan sonra kayıttan düşülüyor...

HAŞAT
04-09-2007, 12:10
Doktorlardan uyarı: Türban takan kadınlar daha fazla D vitamini almalı
Romatoloji uzmanı Prof. Dr. İhsan Ertemli, türban takan kadınların güneş ışığından faydalanamadıkları, bu nedenle daha fazla D vitamini ve kalsiyum almaları gerektiğini söyledi. Ertemli, D vitamini ve kalsiyum eksikliğinin romatizmal hastalıklara yol açabileceği uyarısını yaptı.
Fethiye Ölüdeniz’de devam eden 2007 Romatoloji Kongresi’ne katılan Prof. Dr. İhsan Ertemli türban takan kadınlara uyarıda bulundu.
Romatolojik hastalıklara yakalanmada D vitamini ve kalsiyum eksikliklerinin oldukça etkili olduğunu işaret eden Ertenli “Bu doğrultuda güneş ışınlarının alınması çok önemlidir. Özellikle tesettürlü bayanlarımızın, türban kullanların bu ışıktan doğrudan yararlanması mümkün değildir. Bu yüzden bu bayanların vitamin ve kalsiyum takviyesi alması yararlı olacaktır dedi.
Ölüdeniz’deki 2007 Romatoloji Kongresi alanın uzmanlarının yoğun katılımıyla yapılıyor. Romatoloji Araştırma ve Eğitim Derneği tarafından her yıl düzenlenen kongrede romatolojideki son gelişmelerin yanında ulusal sorunların da tartışılıyor. (ANKA)

Sevgiler

ÇAKAL
04-09-2007, 12:55
Google Earth'deki gizli simülasyon

Dünyadan sonra kullanıcılarına uzayın derinliklerini de izlettiren Google Earth, şimdi de uçuş similatörünü sessiz sedasız devreye soktu.

Belirlenen şehirlerden havalanıp F16 ya da SR22 tipi uçaklarla dünyanın üzerinde uçabilmek için programın son sürümünü yüklemeniz yeterli.

Google Earth açıkken ctrl+alt+a tuşlarına bastığınızda uçağınızı seçiyorsunuz. Deneyimsizler için iki uçağı da kullanmak pek kolay değil, ama F16 özellikle daha zor.


04.09.2007

ÇAKAL
05-09-2007, 08:19
Mehmet Paksu


05.Eylül.2007

Ekolojik denge kahramanları

Onlar diken halinde yaratılmıştır. Hafifçe başını okşamaya kalkışsanız, parmaklarınızda unutamayacağınız bir iz bırakabilir.

Korktuğunda başını ve kuyruğunu bir araya getirerek dikenli bir topa dönüşebilir. Düşmanı yok denecek kadar azdır. Dikenlerine yaklaşabilecek yiğit az bulunur. Tabii arabalar istisna. Akrabalarına ulaşmak için bir tarladan diğerine geçmeye çalışırken çoğunlukla otoyollarda bir arabanın altında can verirler. Kahramanımız: Kirpiler... Bu minik yaratıkların o kadar ilginç özellikleri var ki, araştırdıkça insan hayrete düşüyor. Vücutlarının çevresinde sayısı 5 bin civarında olan dikenleri en çok bilinen özellikleridir.

Fakat kirpinin neresine baksak ayrı bir sanat eseri fark ediyoruz. Mesela, işitme kabiliyetleri... Biz 20 bin hertzlik sesleri işitebilirken, onun üst işitme sınırı 45 bin hertze ulaşıyor. Bu sayede yeraltındaki solucan, kırkayak gibi canlıların, bir başka deyişle "kahvaltılıklarının" ayak seslerini rahatlıkla duyabiliyorlar. Dikenli elbiselerini temizleyememeleri bir dezavantaj gibi görülebilir, ama bu sayede birçok canlıya ev sahipliği yapıyor ve ekolojik dengeyi koruyorlar.

Kene, bit ve pire gibi canlılar kirpinin dikenlerinin arasında yaşıyor ve gitmeleri gereken yerlere kirpi vasıtasıyla gidiyorlar. "Kene ve bitlerin yaşamasına ne gerek var?" demeyin. Onlar da her canlı gibi bu evrenin birer memuru.

Onların yaşayacak bir ortam bulamaması, yeryüzünde başka bir canlının haddinden fazla çoğalmasına ve ekolojik dengenin bozulmasına sebep olur. Bu küçük gezegende her varlık kendisine verilen görevi en güzel biçimde yapmaya çalışıyor, insan oğlunun gözlerinin içine girercesine...

ÇAKAL
06-09-2007, 07:16
Kaka zinaya karşı!


Milan’ın süper yıldızı Kaka’nın çok dindar olduğunu bilmeyen yok. Kaka evleninceye kadar cinsel ilişkiye girmediğini açıkladı.


Evanjelist Kaka evleninceye kadar bakire kaldı...

Milan’ın süper yıldızı Kaka’nın çok dindar olduğunu bilmeyen yok. Hristiyanlığın evanjelist mezhebinden olan Kaka, zinaya karşı. Ünlü yıldız dini vecibeleri gereği evlenene kadar cinsel ilişkiye girmediğini açıkladı.


Kaka her fırsatta ‘incilini’ yanından ayırmadığını ve başarısını tanrıya borçlu olduğunu söyleyen bir futbolcu. Öyle ki Tam Saha dergisinin haberine göre ünlü yıldız hristiyanlığın evanjelist mezhebine bağlı olduğunu açıkladı...


Dini inançları gereği zinaya karşı olduğunu belirten Brezilyalı yıldız; “evanjelik mezhebindenim ve çok dindarım. İncil’in öngördüğü kurallara uygun yaşamaya çalışıyorum. Bu nedenle evlendiğim güne kadar hiçbir kadınla cinsel ilişkiye girmedim. Bu durum eşim Caroline için de geçerliydi” diye konuştu.



Kaka eşi ile birlikte çok mutlu olduğunu söyledi ve bu mutluluğun sırrına da dini yaşantıyı benimsemesini gösterdi. Milanlı futbolcu; “zina yapmadan yaşamak çok kolay olmadı ama bugün eşimle mutluysak, yaşanması gereken şeyleri beklemesini bildiğimiz içindir” dedi.

05.09.2007

http://www9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=05.09.2007&Newsid=135603&Categoryid=5

dolunay
06-09-2007, 18:03
yukarıdaki örnekler yüce yaratıcının varlığının kanıtı bence..eğer o yazıları okuyanın imanını kuvvetlendiriyorsa ne mutlu ona..yok kızgınlığı artıyorsa kendine bakarak düzeltmesi için bir fırsat...keşke herkesi empoze edebilse o bilgiler..isteyinn empoze olmayı bence...kurtuluş emmpoze olmakta...

*****

o senin fikrin,burasıda hisse forumu

gidersin imanını camide kuvvetlendirirsin,iman kuvvetlendirmenin yeri burası değil

ayrıca dini içerikli yazıyı bulacağın istemediğin kadar site var hazır nete girmişken orda araştır

yani çakal arkadaş buraya bu yazıları koymasa dini duygularınmı zayıflayacak

ÇAKAL
06-09-2007, 19:02
*****

o senin fikrin,burasıda hisse forumu

gidersin imanını camide kuvvetlendirirsin,iman kuvvetlendirmenin yeri burası değil

ayrıca dini içerikli yazıyı bulacağın istemediğin kadar site var hazır nete girmişken orda araştır

yani çakal arkadaş buraya bu yazıları koymasa dini duygularınmı zayıflayacak
dolunay kardeş,sağolasın topiğe katkın çok büyük.:)Arada attığınız mesaj sayesinde yaw burada n'oluyor deyipte topiğe hiç uğramayanlar uğrar oldu.Sayende reytingi arttı.Teşekkürler.:fl::fl:

ÇAKAL
06-09-2007, 19:08
“Ali Rıza Malkoç“
Üçü bir yerde”
Aşk - sevda ve ateş, düşürür derde...
Cihana sığar mı, üçü bir yerde...
*******
Kar, sağanak, dolu; görüşe perde...
Her zaman yağar mı, üçü bir yerde...
********
Yükselir yürekten, ses nağme nağme...
Gel de bu mesaja, boynunu eğme...
********
Türkü, şiir, gazel... Gönlüme değme...
Bir daha doğar mı, üçü bir yerde...
********
Hayat iniş-çıkış, hepten mi kara...
Kaderim, nasibim, değil ki kura...
********
Çile, zulüm, kahır, atıp çukura...
Birleşip boğar mı, üçü bir yerde...
********
Tutuşur çıramız, sevdadan yana...
Muhalif rüzgâra, nasıl dayana...
*******
Aklım, fikrim, kalbim, umudum sana...
Kırmaya değer mi, üçü bir yerde...
*******
Haklı mı bilinmez, terk edip giden...
Çektiğim hasreti, düşün vergiden...
*******
Gam, keder, ıstırap; kaldırmaz beden...
Baskülden ağır mı, üçü bir yerde...

ÇAKAL
07-09-2007, 08:17
Arıları 'İsrail virüsü' ortadan yoketmiş

ABD'de arıların toplu olarak gizemli şekilde ortadan kayboluşuna, 2004'de İsrail'de keşfedilen bir virüsün neden olduğu düşünülüyor. Columbia Üniversitesi İmmünoloji ve Enfeksiyon Merkezi Direktörü Ian Lipkin




Columbia Üniversitesi İmmünoloji ve Enfeksiyon Merkezi Direktörü Ian Lipkin yaptığı açıklamada, araştırmacıların, İsrail'de bulunan ve (Israeli Acute Paralysis Virus) IAPV adı verilen bir virüsün, bu olayın potansiyel nedeni olabileceğini düşündüklerini belirtti.

Araştırmacılar, IAPV virüsünün, bu afete maruz kalan hemen hemen tüm kovanlardan gelen örneklerdeki tek mikro organizma olduğunu vurguladılar.

Lipkin, "Bir sonraki adımımız, bu virüsün, kovanların boşalmasının tek nedeni mi, yoksa mikrop, zehir, böcek öldürücüler veya kuraklık nedeniyle ortaya çıkan zayıf beslenme gibi diğer faktörlerle bir bağlantısı olup olmadığını saptamak" dedi.

ABD'de arıların yok olmasına neden olan bu gizemli durumun, bal fiyatlarını ve bal üretim maliyetini giderlerini olumsuz etkilemesi bekleniyor.

Albert Einstein, "Eğer arılar yeryüzünden kaybolursa insanın sadece 4 yıl ömrü kalır. Arı olmazsa döllenme, bitki, hayvan, insan olmaz" demişti.



07 Eylül 2007, Cuma

ÇAKAL
07-09-2007, 08:55
Mehmet Paksu

07.Eylül.2007

Anne hakkı ödenir mi, geçmişlere dua ulaşır mı?

"Hocam, annenin evladı üzerindeki hakkı ne kadardır? Anne ne yapmış olursa olsun evlat evlatlığını yapar mı?" İki hakkı ödeyemeyiz. Birisi Allah'ın hakkı. Çünkü O bizi yoktan var etmiş, hayatı vermiş ve yaşatıyor, dünyayı ve âhireti de bizim için hazırlamış.


Biz de sadece Ona olan şükrümüzü ifade etmek için kulluk görevini yaparak Rabbimize olan sevgimizi dile getiririz. Ödenemeyen diğer bir hak da anne hakkıdır. Ne yaparsak yapalım anne hakkını ödememiz mümkün değil. Ona da Kur'ân'ın öğrettiği biçimde "ihsan" ile muamele ederek, her konuda iyi davranıp, gönlünü hoş edip kalbini kazanarak evlatlığımızı yerine getirmeye çalışırız. Anneden sonra da, malum, baba hakkı gelir. Anne hakkının hiçbir biçimde ödenemeyeceğini Peygamberimiz çok güzel bir şekilde bildiriyor. Bir gün Efendimize bir sahabi gelir, der ki: "Yâ Resulallah, ben annemi sıcak bir günde omzuma alıp iki fersah yol yürüdüm. Hava, yere atılan bir et parçasını neredeyse pişirecek kadar sıcaktı. Acaba onun hakkını ödemiş oldum mu?" Peygamber Efendimiz şu cevabı verir: "Senin bu hizmetin, onun bir doğum sancısını belki karşılar."
Bu meselede herkes müttefik ve aynı görüşte. Hiçbirimiz aksini iddia edemeyiz. Anne babaya iyilik ve itaat etmek zaten tartışma götürmez bir gerçek. Fakat bunun da ölçüsü ve sınırı var. Sınırı Kur'ân getiriyor ve diyor ki: "Eğer onlar ilahlığına dair hiçbir bilgi olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlayacak olurlarsa, o zaman onlara itaat etme." (Lokman 31:15) Demek ki, dine aykırı olan, İslama ters düşen bir konuda anne babanın istekleri olursa onu yapmamak gerekir. Çünkü yapılırsa Allah'a isyan söz konusu olur. Allah'a isyan varsa, zaten kula itaat edilmez. Böyle bir durumda da âyetin devamında belirtildiği gibi, "Yine de dünyada onlarla iyi geçin" esası vardır.

* * *

"Dua ve sadaka ölmüşlerimize ulaşır mı? Kimden gittiğini bilirler mi?"

Öbür âleme göçmüş olan insanlar, ruhlarını imanlı olarak teslim etmişlerse, yani mü'min olarak ölmüşlerse, yapılan bütün dualar ve verilen bütün sadakaların sevabı onların ruhuna ulaşır. Bu manevi hediyeler, hem onların ruhlarını sevindirir, hem de varsa kabir azaplarının kalkmasına vesile olur.

Bir hadiste Peygamberimiz, insanın öldükten sonra amel defterinin açık kaldığını bildiriyor. Amel defterini açık bırakan iki şeyden birisi hayırlı evlat, diğeri de sadaka-i cariye. Yani geride bıraktığı ve sürekli kendisine sevap yazdırmaya vesile olan hayırlı işleri... Geçmişlerimize dua yapmak zaten bizim görevimiz. Onlar için dua yapmayı bize Kur'ân öğretiyor. Her namazdan sonra selamdan önce yaptığımız "Rabbenağfirlî..." ile başlayan meşhur duadır. "Hesap görülen günde beni, anne ve babamı ve bütün mü'- minleri bağışla ey Rabbim" diyoruz. (İbrahim, 14:41)

Buna benzer bir dua da Haşir Suresinde yer alıyor: "Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde iman edenlere karşı kin bırakma..." (59:10) Yüce Allah Kur'ân'da bu dualara yer verdiğine ve bizim yapmamızı emrettiğine göre, demek ki mü'min ruhlara da ulaştıracaktır ve onları yaptığımız dualardan haberdar edecektir. Diğer yandan, mü'min ruhlar meleklerle irtibatlı oldukları için melekler, hediyelerin kimden geldiğini onlara haber verirler. Hatta Peygamberimizin bildirdiğine göre imanlı ruhlar, bazı zamanlar, bir çeşit izinli olarak dünyadaki yakınlarının ziyaretine bile giderler. Onları iyi halde görürlerse sevinirler. Bu konuda daha geniş bilgi için ayrıca Ölüm ve Sonrası (Nesil Yay.) isimli kitabımıza bakabilirsiniz.

dolunay
07-09-2007, 17:14
çakal bunların hiçbirini bilmiyoruz,biz dinsiz imansızız,devam et

bide maşallah senin borsadan başka işin yok galiba,akşama kadar emek harcamadan al-sat sonrada dini propaganda yap

zaten ne demişler hacıdan hocadan korkacaksın :))

Ilhan Kurtoglu
07-09-2007, 17:26
Sayin Dolunay, emek harcayip bizlere bilgi aktaran herkes gibi,sayin Cakhallín da, takdir edilmesini beklerken üzerine böyle bir bicimde ,gitmeniz hos degil dogrusu,haci ve hoca mevzusuu da, yakisiksiz bir itham,okumayabilirsiniz, okuduklarinizdan da rahatsiz olabilirsiniz ama saygi herkesi ilgilendirir.

dolunay
07-09-2007, 18:40
bu bilgiler emek harcanarak bulunan şeyler değilki,girin tarikat sitelerine istemediğin kadar yazı makale bulabilirsin

benim demek istediğim akşama kadar pc başında emek harcamadan,alınteri dökmeden senet al-sat yap para kazan sonrada burda iyi niyetle açlıan bir topiğe kendi dünya düşüncelerini dikte edeyim diye uğraş

islamiyet en önce çalışmayı emreder,bide başkalarının hakkına tecavüz etmemeyi

ben saygılıyım ama benim gibi insanlara karşı saygılı olunsun diye yazıyorum

ÇAKAL
08-09-2007, 07:32
Oowwwwwww.dolunay dostum gelmiş.Hoş gelmiş.
7 erkek kardeşim ben ve en büyükleriyim.Çocukluğumuzda pazarda simitte sattık,naylon poşette.Fakülte yıllarında su arıtma cihazı da sattık,cafelerde garsonluk ta yaptık.Mezun olduk,Denizli,Muğla bölgesinde (610)inekte sattık,taaa ki deli dana hastalığı çıkana kadar.Denizli çevresinde toptancılar 6 milyona köylünün arpasını alırken piyasaya girdim çeşitli yem fabrikalarına yolladım arpanın fiyatını bir haftada 9.5 liraya çıkardım arpa toplayıcılar tarafından tehdit edildim.Kırtasiye dükkanı açtım,karşılıksız kardeşime devrettim.İstanbul'a geldim teyzeoğlu sayesinde doğalgaz spot piyasası işine girdim,onlara kamyon kamyon yük taşıma,tahsilat dahil her türlü yardımı yaptı.O piyasayı şu an avcumun içi gibi bilirim.Hoşver yapının sahibi Cemal Hoşver'i,plastermin sahibi Numan abiyi,Skos ve baykan d.gazın sahibi Numan abiyi,Zirve yapıyı ve küçük doğalgazcıların %50 sini komple bilirim.93 senesinse 700 milyon TL yi borsada iki günde gömdüm yılmadım ve bu paranın kat be katını buradan çıkardım.Kardeşime Ataşehir'in yanındaki Türk-iş bloklarından,Babama Denizli merkezden,kendime Beylikdüzü'nden daire aldım.Denizli'de şu an biri büyük diğeri küçük iki galerimiz var.Haftada 1-2 araba alır yollarım.Devlet memuruyum.Yani anlayacağın hayatım mücadele ile geçti,her yönüyle ve hâlâ devam ediyor.Şükür Allah'a.
Borsada havadan para kazanma işine gelince.Burada haklı olduğun ve yanıldığın bir nokta var.Borsada kâr ve zarar olma ihtimâli var.Çoluk çocuğunun rızkını sağladığın para ile borsada hisse senedi alıp satmak yanlış.Boşta olan paran varsa âilenin geçimine zarar vermeyecek,onunla oynayabilirsin.Borsayı kumar gibi görüp günlük al-sat yapmak yanlış.İnanarak beklentili hisselere girip beklemenin bence mahzuru yok.
Siteye yazı yazma hususuna gelince.İnternet bizim gibi insanlar için bir nimet sesimizi duyurabilmemiz,yanlışları dile getirebilmemiz ve kamuoyu oluşturabilmemiz için.Ben forumdaki çoğu yere yazı gönderirim(kendi çektiklerimiz topiği hariç-kovuldum oradan:p-hepsini severim yine de).Ama hepsinde mutlaka bir mesaj vardır,şakalaştıklarım hariç ki onlarda da mutlaka bir içerik vardır.Ama hiçbirinde art niyetli değilimdir,tartışırım,küskünlük,dargınlık nedir bilmem.
Toplumumuz çoğu konuda ihmalkâr.Daha perşembe günü kendi memur arkadaşıma(yaşı 33)gusül abdestinin nasıl alındığını anlattım.Ömründe hiç gusul abdesti almamış utancından da kimseye soramamış.Din nasihattir.Hepimizin sohbete,bilgilendirmeye ihtiyacı vardır.
Neyse daha fazla kafanı şişirmeyeyim.Yine bekleriz,:):)senden gayrı uğrayan yok zaten topiğe.Belki bi faydam dokunur.:wink:

forges
08-09-2007, 07:35
cakhall dostum sen bildiğin gibi devam et :)

ÇAKAL
08-09-2007, 08:05
Mehmet Paksu

08.Eylül.2007

Kesrette vahdet sırrı

Bir ağız, bir burun, iki göz, iki kulak, iki el, iki ayak... Hepimiz birbirimizin aynısıyız aslında. Ama hiçbirimiz de birbirimize benzemeyiz. Tek yumurta ikizleri bile birbirlerinden farklıdır. Sadece insanlar değil, kainattaki hemen hemen her canlı temelde birbirine benzer.

Hepsinin tek elden çıktığı bellidir. Ama o "el" öyle bir işlemiştir ki her bir mahluku, birbirinin aynısı bir çift canlıyı göstermek adeta imkansızdır.

Meselâ zebralar... Dışarıdan bir zebra sürüsüne bakınca, sanki tek bir zebra modelinin yüzlerce kopyası olduğunu sanırız. Halbuki şimdiye kadar yaratılmış zebralar arasında aynı çizgilere sahip bir çifti yaşamamıştır. Her çizgi ayrı ayrı, özenle, "kişiye özel" yaratılmıştır. Tabii benzerliğin avantajları da var. Zebralar bu avantajı daha çok düşmanlarına karşı korunurken yaşıyorlar. Nasıl mı? Bir kaplan, zebra sürüsüne yaklaştığında önce avını seçmeye çalışır. Fakat siyah beyaz dikey çizgili kürklü yüzlerce zebranın oluşturduğu sürüler, uzaktan bakan kaplanın gözüne adeta kocaman çizgili tek bir zebra gibi görünür. Metrelerce uzunluğunda siyah beyaz çizgilerden oluşmuş bir tablonun içinden avlayacağı zebrayı seçmek ise adeta imkansızdır. Böylece zebralar, hem sosyal birlikleri, hem de fiziksel birlikleri sayesinde kaplana av olmaktan kurtulurlar.

Zebralar aleminde adeta vahdet(teklik) ve kesret(çokluk) kavramları tam anlamıyla temaşa edilir. İster zebra olsun, ister evimizde gezen bir sivrisinek olsun, kainatı izlemek, bütün varlıkların sayısız aynalar şeklinde, aralarındaki birlik, beraberlik, ahenkleriyle, adeta bir bestenin farklı farklı yorumlamaları gibi, tek bir elden çıktıklarını, sayısız ayrı sesten dinlemektir.

dolunay
08-09-2007, 14:32
valla belgesellerde seyrediyoz,kaplanlar hep zebra yiyor,hiçde öyle kurtulmuyorlar

arada sadece buffalolar birlik oluyor kedilere karşı,

bide bu mehmet paksu ne zaman zebra görmüş hayatındada yorum yapıyor,yoksa bizmi afrikada yaşıyoz

ya bu paksuda ne çok şey biliyormuş,bide şu nesilleri kaybolmuş binlerce tür canlıları niye örnek vermiyor

ÇAKAL
09-09-2007, 11:17
valla belgesellerde seyrediyoz,kaplanlar hep zebra yiyor,hiçde öyle kurtulmuyorlar

arada sadece buffalolar birlik oluyor kedilere karşı,

bide bu mehmet paksu ne zaman zebra görmüş hayatındada yorum yapıyor,yoksa bizmi afrikada yaşıyoz

ya bu paksuda ne çok şey biliyormuş,bide şu nesilleri kaybolmuş binlerce tür canlıları niye örnek vermiyor
Çamur at izi kalsın.Zihniyet hep aynı,değişmeye de niyetin yok sanırım dolunay.İnsanlara çamur atana kadar biraz da faydalı olmaya çalış.Yine bekleriz canım.Sayende topik tavan yapacak.:):)O senin belgeselde gördüklerin sürüden ayrılanlardır.Atalarımız boşa dememişler''sürüden ayrılanı kurt kapar''diye.:wink:



PİJAMALI ATLAR:ZEBRALAR

Köpekler, birçok canlıdan çok daha zeki ve eğitilmeleri çok daha kolay olan hayvanlardır. İyi eğitimli olanları kimi zaman bekçi köpeği olarak kullanılır. Bir bekçi köpeği kendi vücudundan 5-6 kat büyük bir canlıyı etkisiz hale getirebilir. Ancak, çok ilginçtir ki, tehlike anlarında böylesine vahşi olabilen bu köpekler sahiplerine hiç zarar vermezler. Kendi canlarını sahipleri için tehlikeye atabilirler ve ne olursa olsun sahiplerini zorluk anlarında terk etmezler.

İnsana ilk bakışta atı hatırlatan zebralara, pijamalı sevimli atlar da denebilir. Zebralar, tıpkı atlarda olduğu gibi, yele denilen saçlara sahiptirler; vücut yapıları da atlara benzer şekilde yaratılmıştır ve en az onlar kadar hızlı koşarlar.

Yalnız ikisi arasında görünüm açısından bir fark vardır. Sizin de tahmin ettiğiniz gibi bu, zebranın başından tırnaklarına kadar tüm bedenini kaplayan düzgün şeritlerdir. Şerit deyip geçmeyin, çünkü bu düzenli çizgiler her zebrada farklıdır. Nasıl parmak izi her insanda farklıysa zebraların üzerindeki çizgiler de her birinde farklıdır. Bir zebranın çizgileri sanki onun kimlik kartı gibidir. Zebraların dikey çizgileri aynı zamanda önemli bir savunma unsurudur. Bir arada durdukları zaman kendilerini avlamak isteyen kaplan ve aslanlar bu çizgilerden dolayı sürüyü bir bütün olarak algılarlar. Bu durumda avcı, avlayacağı zebrayı seçmekte güçlük çeker, bu da zebralar için bir korunma olur.

Zebraların yaşamlarında önemli iki şey vardır, su ve ot...

Bazı günler ot ve su bulabilmek için sürü halinde 50 km yol yürüyebilirler. Fakat akşam tekrar yaşadıkları yere dönerler. Çünkü daha önce başka hayvanlar için de anlattığımız gibi, her sürü kendi için belirlediği bir bölgede yaşar.

Zebraların en hoşlandıkları şeyin toz-banyosu olduğunu biliyor muydunuz? Evet, çok ilginç ama doğru, zebralar toz banyosunu çok severler. Çünkü, toz banyosu üzerlerindeki asalak böcekleri temizler. Zebraların bir de onlara eşlik eden ve temizlenmelerine yardım eden misafirleri vardır. Oxpecker kuşu denilen bu kuşlar, zebraların üzerlerine konarlar ve zebraların hastalık kapmasına ve kaşınmasına yol açan asalak böcekleri üstlerinden tek tek ayıklarlar. Gördüğünüz gibi bütün canlıların yaşamlarını düzenleyen, idare eden ve birbirine yardımcı kılan Rabbimiz, hayvanlar aleminde de, onları birbirine yardımcı olarak görevlendirmiştir.

Küçük zebralar doğduktan yarım saat sonra titreyerek de olsa kalkıp yürümeye başlarlar. Hemen annelerine yönelerek onların sütlerini emerler. Süt onlar için çok faydalıdır. Allah'ın onlar için özel olarak yarattığı pembe renkteki süt, onları doğdukları andan itibaren hastalıklardan korur. Ayrıca bağırsaklarının da çalışmasını sağlar...

Allah'ın koruması altında olan tüm canlılar gibi zebralar da kendilerine öğretilen savunma sistemleri sayesinde yaşayabilirler. Bu savunma sistemlerinin birincisi, Allah'ın onlara doğuştan verdiği görme, işitme ve koku alma duyularının çok hassas olması sayesinde açığa çıkar. Bu duyu organlarının hassas olması zebraların düşmanlarını çok çabuk fark edip, kaçmalarına yarar. Koşmaya başladıklarında ise inanılmaz bir hıza ulaşırlar. İkincisi, sürü uykuya daldığında bir veya iki zebranın muhtemel tehlikeleri önceden haber vermek amacıyla nöbetçi kalmalarıdır.

İşte, zebralar insanların kullandığı savunma taktiklerine benzer savunma taktikleriyle hareket ederler. Ancak, bu hayvanların sürüler halinde uyum içinde yaşamaları ve belirli bir iş bölümü yapmaları ilginçtir. Çok açıktır ki, bunu onlara emreden, zebraları yaratan, onları bir araya toplayan, onlara yiyeceklerini veren Allah'tır. Eğer böyle olmasaydı zebraların uykularından vazgeçmelerini, gece boyu nöbetçilik yapan zebranın bu fedakarlığı niçin yaptığını hiç kimse açıklayamazdı.

Öte yandan, dünyaya gözlerini yeni açmış bir yavru zebra için, Allah'ın ona öğrettiği savunma taktiği çok daha basittir. Yavrunun tek yapması gereken annesinin yakınında olmaktır. Çünkü, yeni doğmuş bir zebranın dünyaya yeni açılmış gözleriyle ne sinsi düşmanlarını görmesi, ne de görse bile titrek bacaklarıyla onlardan kaçabilmesi mümkündür. İşte, Allah bu yavruya doğduğu andan büyüyünceye kadar annesinin yanından ayrılmaması gerektiğini ilham etmiştir. Yoksa zebra yavrusu doğar doğmaz kendisini düşmanların beklediğini, bu düşmanlardan korunabileceği en emin yerin annesinin yanı olduğunu nereden bilebilir?

Zebraların çoğu gizlenecek fazla yer olmayan açık otlaklarda yaşar. Bu nedenle hayatta kalabilmek için çok hızlı hareket etmek zorundadırlar. Zebraların tüm vücut yapıları bu ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde yaratılmıştır. Örneğin bacakları çok uzundur, güçlü kasları ve geniş bir alana sahip olan akciğerleri vardır. Bu yüzden hiç yorulmadan ve yavaşlamadan çok uzun mesafeleri koşabilirler. Zebraların kemikleri de hafif olmasına rağmen oldukça güçlüdür.

Bundan başka zebralar sık sık su içme ihtiyacı hissederler. Suyun olmadığı bölgelerde ise koku duyularını kullanarak çukur açacak bir yer bulurlar ve temiz suyu ortaya çıkarırlar. Herhangi bir tehlike anında yetişkin zebralar, sürüdeki yavruları koruyabilmek için onları sürünün içine doğru iterler. Tüm zebra sürüsü koşarken yavrular daima kalabalığın iç kısmındadır ve daha iyi korunmak için annelerine yakın hareket ederler.

ÇAKAL
10-09-2007, 22:23
Mehmet Paksu

10.Eylül.2007

Güneş'in yaptığı işler

Güneş uzay boşluğunda duruyor. Hiçbir yere asılı olmadan, hiçbir yere tutunmadan, hiçbir yere bağlı bulunmadan...

Milyonlarca senedir yanıyor, ne yakıtı bitiyor, ne ışığı azalıyor. Üstelik dünyamızdan bir milyon kat daha büyük olduğu halde. Güneş'in sadece bir günlük yakıt ihtiyacı için dünyadaki bütün denizler ve okyanuslar kadar gazyağı, dağlar kadar kömür ve dünyanın bin katı kadar odun yığınları lazım ki, sönmesin.

Bir gün değil, bin gün değil, milyonlarca senedir nasıl yanıyor, neden sönmüyor? Yeryüzündeki hayat ona bağlı. Güneş, Dünya ile bağını bir dakika kesecek olsa, her şey donar, buza keser, hiçbir canlı kalmaz, hepsi yok olur. Tersini düşünecek olsak, mesela, Güneş Dünya'ya birkaç santim daha yaklaşacak olsa, bu sefer de her şey yanar, kavrulur, dünya çöle döner.

Güneş bir lamba, bir ışık kaynağı, bir aydınlık ocağıdır. Bütün Dünya'yı aydınlatıyor, şehrimizi, mahallemizi, evimizi ve bizi aydınlatıyor. Güneş'in ışığı rahatsız etmiyor, usandırmıyor, bıktırmıyor, sevgiyle ve şefkatle okşuyor başımızı, yüzümüzü... Güneş her şeyiyle tam bize göre ayarlanmış. İhtiyaçlarımızı görecek biçimde...

Güneş bir fırın, bir ocak, kocaman bir mutfak, büyük mü büyük bir kazan... Yediklerimizi, yiyeceklerimizi pişiriyor yakmadan, kavurmadan, kurutmadan... Mükemmel bir şekilde, tam ağzımıza layık, midemize uygun bir tarzda pişiriyor. Her sene, her mevsim, her zaman, ara vermeden, durmadan, dinlenmeden...

Güneş kendisine verilen görevi mükemmel yapıyor, hiç mi hiç ihmal etmeden... Hem Dünya'yı, hem de Güneş'i emrimizde çalıştırana binlerce şükür, milyonlarca şükür...

dolunay
11-09-2007, 22:27
ya çakal bu Mehmet Paksu denen adamın mesleği nedir,adam maşallah her konuda uzman

bu adam nasıl böyle ezbere yazı yazabiliyor,yani insan şu yazıları şuraya koyarken bi düşünür,taşınır,hiçbir bilimsel temeliyok,adam aklına gelen her konuda bişeyler yazıyor

aşağıdaki tabire bakarmısınız valla o kadar çok güldümki


***Milyonlarca senedir yanıyor, ne yakıtı bitiyor, ne ışığı azalıyor. Üstelik dünyamızdan bir milyon kat daha büyük olduğu halde. Güneş'in sadece bir günlük yakıt ihtiyacı için dünyadaki bütün denizler ve okyanuslar kadar gazyağı, dağlar kadar kömür ve dünyanın bin katı kadar odun yığınları lazım ki, sönmesin***


güneşin yakıt ihtiyacı demiş,onuda gazyağılya kömürle karşılaştırmış,ben olsam tayyibin yazın dağıttığı kömür miktarını baz alırdım hehe daha iyi anlardık

ÇAKAL
11-09-2007, 22:31
ya çakal bu Mehmet Paksu denen adamın mesleği nedir,adam maşallah her konuda uzman

bu adam nasıl böyle ezbere yazı yazabiliyor,yani insan şu yazıları şuraya koyarken bi düşünür,taşınır,hiçbir bilimsel temeliyok,adam aklına gelen her konuda bişeyler yazıyor

aşağıdaki tabire bakarmısınız valla o kadar çok güldümki


***Milyonlarca senedir yanıyor, ne yakıtı bitiyor, ne ışığı azalıyor. Üstelik dünyamızdan bir milyon kat daha büyük olduğu halde. Güneş'in sadece bir günlük yakıt ihtiyacı için dünyadaki bütün denizler ve okyanuslar kadar gazyağı, dağlar kadar kömür ve dünyanın bin katı kadar odun yığınları lazım ki, sönmesin***


güneşin yakıt ihtiyacı demiş,onuda gazyağılya kömürle karşılaştırmış,ben olsam tayyibin yazın dağıttığı kömür miktarını baz alırdım hehe daha iyi anlardık
Onu senden ve yüce ilminden bekliyoruz dostum.Bi güneş te sen yak tayyip kömürüyle,biz de ısınalım.:D:D

taita-x
11-09-2007, 22:32
***Milyonlarca senedir yanıyor, ne yakıtı bitiyor, ne ışığı azalıyor. Üstelik dünyamızdan bir milyon kat daha büyük olduğu halde. Güneş'in sadece bir günlük yakıt ihtiyacı için dünyadaki bütün denizler ve okyanuslar kadar gazyağı, dağlar kadar kömür ve dünyanın bin katı kadar odun yığınları lazım ki, sönmesin***



Peki yalan mı söylemiş adam... milyonlarca yıldır yanmıyor mu?:he: illaki hidjojen ve oksijen falan mı demeliydi... bazı şeyleri anlatmak için illaki blimsel mi konuşmak lazım? adam olayı basite indirmiş... mantığını anlatmış....

anlamak isteyene tabi...

dolunay
11-09-2007, 22:35
yani güneşin bir günde ürettiği ısı miktarı nedir?ya ne demek dünyadaki denizler kadar gazyağı,dağlar kadar kömür

hadi diyelim birimin gazyağı,kömür peki dünyadaki deniz ve okyanus hacmini,dağların kütlesini nasıl hesaplayacaksın,

vede kömürün yanmasıyla,gazyağının yanmasıyla veya doğalgazın yanmasıyla ortaya çıkan entalpi birbirinden o kadar farklıki

burdaki insanların çoğu üniversite mezunu,valla ben o cümleyi okurken mühendiliğimi unuttum hehe

ÇAKAL
11-09-2007, 22:35
Peki yalan mı söylemiş adam... milyonlarca yıldır yanmıyor mu?:he: illaki hidjojen ve oksijen falan mı demeliydi... bazı şeyleri anlatmak için blimsel mi konuşmak mı lazım? adam olayı basite indirmiş... mantığını anlatmış....
Bakmak var,görmek var.:yes:
Bir de körün göz olmak var.:oley::oley:

dolunay
11-09-2007, 22:38
çakal sırada ne var ne yumurtlayacan yine mehmet paksudan

bu zat borsa konusunda bi makale yazmamışmı,bi örnekde ondan versin,bi fadası olur belki keh keh

dolunay
11-09-2007, 22:39
peki o zaman bi güneş yetecekken neden milyonlarca yıldız yanıyor,bunuda hocaya sorsana

ben enerji tasarruf etcem diye tvyi düğmeden kapatıyom,milyonlarca yıldız boşu boşuna yanıyo

taita-x
11-09-2007, 22:41
sn dolunay,

İnsanlara birşeyi anlatmak için örnekler verirsin, gösterirsin ... anlatılmak istenendir önemli olan... örneklere takılıp kalmamak lazım... yoksa çıkmazsın işin içinden...:)

dolunay
11-09-2007, 22:42
çakal bak online rekoru kırıyorsun 11 kişi oldu

dolunay
11-09-2007, 22:43
sn dolunay,

İnsanlara birşeyi anlatmak için örnekler verirsin, gösterirsin ... anlatılmak istenendir önemli olan... örneklere takılıp kalmamak lazım... yoksa çıkmazsın işin içinden...:)


***********

ya örnek verirsinde adam gibi olur,yoksa paksu denen zatın her konuda yapyığı saçmasapan yorumlara bakarsan dinden imandan olursun,anladın sen onu

ÇAKAL
11-09-2007, 22:43
peki o zaman bi güneş yetecekken neden milyonlarca yıldız yanıyor,bunuda hocaya sorsana

ben enerji tasarruf etcem diye tvyi düğmeden kapatıyom,milyonlarca yıldız boşu boşuna yanıyo
Hangi yıldızdan bahsediyosun?Fatih Terim'den mi,Mehmet Yıldız'dan mı?Sizin köyün yıldızları mı yanıyor yoksa?Hangi fakültede öğrettiler size bunu?:oley::oley:Vah gençliğim vah.Hem hisse topiği burası değil,yanlış yerdesin.Başlık okumayı da öğretmemişler size fakültede.:he::he::he:

Kaygan
11-09-2007, 22:45
Bakmak var,görmek var.:yes:
Bir de körün göz olmak var.:oley::oley:

Çakal sen bunları biliyormusun= :clown::clown::clown:
Hıncal uluça desenki şu topu 2 kere sektir, yapamaz beli kopar..
Ama futbolcu ufak bir hata yapsa adamı top gibi sektirir diliyle..
Kuyunun dibindeki taşı çıkaramadınızmı hala :D :D

ÇAKAL
11-09-2007, 22:45
çakal bak online rekoru kırıyorsun 11 kişi oldu
Valla yetenek sende dostum.Bu devirde şovmenler izleniyor.:D:D

ÇAKAL
11-09-2007, 22:47
Çakal sen bunları biliyormusun= :clown::clown::clown:
Hıncal uluça desenki şu topu 2 kere sektir, yapamaz beli kopar..
Ama futbolcu ufak bir hata yapsa adamı top gibi sektirir diliyle..
Kuyunun dibindeki taşı çıkaramadınızmı hala :D :D
Yanlış okutuyoruz demek ki nesli.Memleket Hınç-al ULUÇ larla doldu.:D:D

taita-x
11-09-2007, 22:48
Ne yani anlamadım, güneş yıldız değil mi beeee? Yanlış mı öğrendik... Güneş yanıca olmuyor mu... Kafam karıştı... Yıldızzz, güneşşşş abi hangisi yanıyo... yoksa güneşin yangınından alev alıp o da mı yanıyo... offf Allahım ya... kime ianacam ben şimdi... :):):):):):)

Sn Dolunay bi açıklık getir şu duruma...

dolunay
11-09-2007, 22:48
Valla yetenek sende dostum.Bu devirde şovmenler izleniyor.:D:D


*************

e tabi aklı başında şeyler yazsaydın sende okunurdun,bunları biliyormusun topiğini mehmet paksudan inciler topiğine çevirmeden düşünseydin

bi gün biri gelir böyle çomak sokar,ama çok eğleniyom valla,hele bide paksunun eski yazılarını okudumda neşem yerine gelid

şimdi uykum var onlarıda yarın analiz ederiz artık,
ben senin gibi avare değilim,neyseki piliçlerimiz var:biggrin:

ÇAKAL
11-09-2007, 22:52
Ne yani anlamadım, güneş yıldız değil mi beeee? Yanlış mı öğrendik... Güneş yanıca olmuyor mu... Kafam karıştı... Yıldızzz, güneşşşş abi hangisi yanıyo... yoksa güneşin yangınından alev alıp o da mı yanıyo... offf Allahım ya... kime ianacam ben şimdi... :):):):):):)

Sn Dolunay bi açıklık getir şu duruma...
Yetenek yıldızları yakabilmekte,onu da dolunay başardı sonunda.:D:D:D


*************

e tabi aklı başında şeyler yazsaydın sende okunurdun,bunları biliyormusun topiğini mehmet paksudan inciler topiğine çevirmeden düşünseydin

bi gün biri gelir böyle çomak sokar,ama çok eğleniyom valla,hele bide paksunun eski yazılarını okudumda neşem yerine gelid

şimdi uykum var onlarıda yarın analiz ederiz artık,
ben senin gibi avare değilim,neyseki piliçlerimiz var:biggrin:
Öyle, bazı ağaç suyla büyür bazısı susuz.Susuz büyüyene çok su verirsen kökü çürür.:yes:
Hangi piliç bu?Kızarmış mı,şeker mi,banvit mi?Yoksa kaygan dostumun piliçlerinden mi?:he::he:

dolunay
11-09-2007, 22:53
Ne yani anlamadım, güneş yıldız değil mi beeee? Yanlış mı öğrendik... Güneş yanıca olmuyor mu... Kafam karıştı... Yıldızzz, güneşşşş abi hangisi yanıyo... yoksa güneşin yangınından alev alıp o da mı yanıyo... offf Allahım ya... kime ianacam ben şimdi... :):):):):):)

Sn Dolunay bi açıklık getir şu duruma...

***
açıklıyim canım,tabi paksu amcanın yazdıklarına istinaden yane:

şimdi şöyle oluyor,güneş uzayda asılı duruyor mikron mertebesinde vede güneşde ağrı dağı kadar kömür,büyük okyanus kadar gazyağı,yine üç kış sezonu kadar tayyeb kömürü yanıyor bi günde(inanmıyorsan tart kardeşim)

bu güneş öle bi dengede yanıyorki,dünyada canlılar yaşıyabiliyor,yani bi dal odun atsan tüm canlılar kızarabilir**

olay bu kadar basittir,fazla incelemeyede gerek yoktur,joule nedir,entalpi nedir,astronmi nedir,nedir bunlar fasa fiso dur

dolunay
11-09-2007, 22:55
Yetenek yıldızları yakabilmekte,onu da dolunay başardı sonunda.:D:D:D


Öyle, bazı ağaç suyla büyür bazısı susuz.Susuz büyüyene çok su verirsen kökü çürür.:yes:
Hangi piliç bu?Kızarmış mı,şeker mi,banvit mi?Yoksa kaygan dostumun piliçlerinden mi?:he::he:**

şeker:clown: bayramı geliyor dostum

dolunay
11-09-2007, 23:00
bu arada zebraların giydiği pijamayla gaffurun giydiklerinin arasında ne tür bi bağ var onuda yarın irdeleyecem

ÇAKAL
11-09-2007, 23:00
**

şeker:clown: bayramı geliyor dostum
Hayırlı ramazanlar dolunay kardeş.:fl::fl:
Taze bilgileri bekliyoruz.:yes:
Ama lütfen yanık yıldızlardan olmasın.:oley::oley:

Kaygan
11-09-2007, 23:04
taita kardeşim sana bir yıldız örneği vereyim..süper bir yıldız fıldır fıldır bir halde herkesin gözünü kamaştırıyor..

LİNCOLN

dolunay
11-09-2007, 23:05
ya enerji dedinde çakal kardeş yılbaşına doğru çok zorlu** olacak hehe

ÇAKAL
11-09-2007, 23:11
ya enerji dedinde çakal kardeş yılbaşına doğru çok zorlu** olacak hehe:super::super:
Oh be.Ortak tarafımız varmış.:D:D
Önce vestel-vesbe.
4.60 ı kırmadan zoren düşünmem.:yes:

ÇAKAL
11-09-2007, 23:13
taita kardeşim sana bir yıldız örneği vereyim..süper bir yıldız fıldır fıldır bir halde herkesin gözünü kamaştırıyor..

LİNCOLN


Yaw hemşo bu araba markası gibi.Hani şu paytak bacaklı skoda vardı ya.Onun gibim bişey.:D:D

Kaygan
11-09-2007, 23:16
Yaw hemşo bu araba markası gibi.Hani şu paytak bacaklı skoda vardı ya.Onun gibim bişey.:D:D

2 sene önce kadıköyden geçmiş uçak sanmışlar hemşo :D :D :D

ÇAKAL
11-09-2007, 23:18
2 sene önce kadıköyden geçmiş uçak sanmışlar hemşo :D :D :D
Merak etme bi dahaki geçişinde BİS olarak döner.:D:DPark sorunuda olmaz hem.:wink:

ÇAKAL
12-09-2007, 00:01
> sanatik kritik
“-Caretta caretta gibi nesli tükenen hayvanlar nasıl koruma altına alınıyorsa erkekleri de koruma altına almak gerekir... Erkeklerin nesli tükenmek üzere... Evde kaldım...” (Şahsenem):p:p



> politik kritik
“-Anayasa’nın 24’üncü maddesi değişirse hemen değil ama Cumhuriyet yıkılır... En iyi ihtimalle Türkiye, Malezya gibi olur ve Malezya’nın ne olduğunu görüyoruz...”
(...Hüsamettin Cindoruk):aww::aww:



> sportik kritik
“-Orucu yasaklamak gibi bir şey olamaz... Bazen küçük çocuklarınıza bile bir şeyi yasakladığınız zaman aksine netice alabilirsiniz... Bu konuyu tartışmaya gerek yok...” (...Feldkamp):cool::cool:

ÇAKAL
12-09-2007, 00:16
En düşük fitre açıklandı

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu, 2007 yılı için en düşük fitre miktarını belirledi

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın internet sitesinde yer alan bilgiye göre, Din İşleri Yüksek Kurulu “2007 yılı fitre miktarı”nı belirlemek için toplandı. Kurulda yapılan müzakereler sonucu, asgari ücret, geçim standardı, gıda fiyatları gibi kriterler ile bir kişinin bir günlük asgari gıda ihtiyacı ve yıllık enflasyon oranı göz önünde bulundurularak, fitre miktarı en az 5 YTL olarak belirlendi. Müslümanlar arasında yardımlaşmayı sağlayan fitrenin Ramazan’ın başlangıcından bayram sabahına kadar ihtiyacı olanlara verilmesi gerekiyor.

taita-x
12-09-2007, 15:01
taita kardeşim sana bir yıldız örneği vereyim..süper bir yıldız fıldır fıldır bir halde herkesin gözünü kamaştırıyor..

LİNCOLN

Siz Bizden yediğiniz darbelerle Yıldız görüyorsunuz... heheheheee Hiç Yıldız görmesek pes hani...

dolunay
13-09-2007, 21:55
bunları biliyormusunuz,zorludda ve vestelde yakında hareket olacağını biliyormusunuz

ÇAKAL
13-09-2007, 22:05
bunları biliyormusunuz,zorludda ve vestelde yakında hareket olacağını biliyormusunuz
Way dostum,hoşgeldin.:mut::mut:
Böyle de canımı ye.:):)

dolunay
13-09-2007, 22:38
Way dostum,hoşgeldin.:mut::mut:
Böyle de canımı ye.:):)

****
biz yararlı bilgi veriyoruz,piliçlere yem verdik bir süre yavaş büyüyecekler daha tavul olmadılar

birazda manisalılardan para kazanalım ha birde kayseriden

dolunay
13-09-2007, 22:47
Mehmet Paksu
Tehlikeden korunma sanatı

Kamuflaj sanatı hayvanlar arasında çok ilginç görüntüler oluşturur. Kamuflaj, bir hayvanın dış görünüşüyle kendini başka bir hayvana benzetmesi, bazen bir taş ve ağaç parçası gibi görünmesi veya diğer bir hayvanın hareketlerini taklit etmesidir.

Mesela, avcının ateşini fark eden tilki, kendini yere atarak ölü taklidi yaparken, çöldeki engerek yılanı tarafından yutulmak istenen bazı böcekler, sırt üstü dönerek aynı hileye yapar. İpek böceklerindeki kamuflaj uygulamaları, daha larva dönemindeyken başlar. Çünkü larvalar, son derece zayıf ve savunmasızdırlar. Ancak onu dünya hayatı ile tanıştıran Kudret, larvaları bu savunmasız zamanlarında yalnız bırakmaz ve onlara verdiği değişik şekille hayatlarını devam ettirir. Bu dönemdeki tırtıllar üzerinde yapılan araştırmalar, kuşların bu tırtılları hayvan gübresine benzettiklerini ve bu yüzden onlara dokunmadıklarını gösteriyor.

İpek böcekleri, daha sonraki günlerde de aynı Rahmetten istifade ederler. İnsana kumaşın en yumuşağını giydirmekle görevlendirilen bu böcekler büyüdükçe, vücutları da, üzerlerinde yaşadıkları ağaç ve dalların renk ve desenleriyle süslendirilir. Bu desenlerin arasına yerleştirilen gözler ise, meraklı kuşların onları birer küçük yılan halinde görmesini sağlar.

Kamuflaj yoluna en fazla başvuran hayvanlardan biri de, kırkayaklardır. Kırkayaklar, tehlike sezdikleri bölgelerde genellikle başaşağı çevrilmiş "U" şekline girerek hareketsiz kalmayı ve böylelikle kuşlardan kurtulmaya çalışırlar. Tehlikeyi sezerek bu şekli alan bir kırkayağı bir dal parçasından ayırabilmeniz için hafifçe bir dokunmanız yeterlidir. Gerçekten bir dal parçası değilse, size küçük de olsa bir tepki gösterir. Aksi halde heykel gibi durmaya devam eder.

******


Paksu amca bu kezde kırkayaklara takmış,ya süpanallah meşhur olacak yarın benim yüzünden ona yanarım

ÇAKAL
18-09-2007, 06:23
Dünya bu resmi konuşacak



Şanlıurfa'da tesadüfen bulunan 'Amazon Kraliçeleri'ne ait mozaikler, dünyanın en değerli tarihi eserleri arasında gösteriliyor.

Şanlıurfa'da Balıklıgöl yakınlarındaki Halepli Bahçe'de dinler bahçesinin temel atma çalışmaları sırasında tesadüfen bulunan paha biçilmez 'Amazon Kraliçeleri'ne ait mozaiklerin görüntüleri Bugün'e ulaştı. Kültür ve Türizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından "hazine" olarak tanımlanan mozaikler, görenleri hayran bırakıyor.

DÜNYADA BİR İLK

Arkeologların "Savaşçı Amazon Kraliçelerinin Mozaiğe Resmedilmiş Dünyadaki İlk Örnekleri" olarak duyurduğu mozaiklerde av sahnesi çok net görülüyor. Ortaya çıkarılan eserler, Fırat nehrinin orijinal 3 milimetrekarelik taşlarından dolayı dünyanın en değerli mozaikleri olarak gösteriliyor.

100 METREKARE

ilk aşamada 100 metrekarelik mozaik, gün ışığına çıkarılırken, av sahnesi mozaiğinin kenar bordürlerinde, geometrik motifler, bitki desenleri, güvercin, kanatsız Eros, sincap, ördek, kaplan, keklik, ceylan ve tazı figürleri bulunuyor. Mozaik, doğadaki bütün renklerin kullanılması ve gölgelendirmeler bakımından da özel önem taşıyor. Av sahnesinde dört amazon kraliçesi Hippolyte (Hipplüte), Antiope, Melanipe (Melanipe) ve Penthesileia (Pentesileya) av kıyafetleri ve "tek göğüslü" olarak at üstünde tasvir ediliyor. Bu sahneler bugüne kadar rölyeflere resmedilmişti. Kraliçelerin Grekçe isimleri ile yer aldığı av sahnesinin mozaiğe resmedilmesi dünyada ilk defa Halepli Bahçe'de ortaya çıktı.

Ezelhan ÜSTÜNKAYA/ ANKARA

dolunay
18-09-2007, 18:17
çakal ben bu yazıyı okumam,pasu abinin değil bu yazı

ÇAKAL
18-09-2007, 21:02
çakal ben bu yazıyı okumam,pasu abinin değil bu yazı
hehehehhehe şaşırtmaca yaptım.:):):)


http://www.hisse.net/forum/showpost.php?p=1872956&postcount=196

ÇAKAL
18-09-2007, 23:22
Amerika düşük belli pantolona savaş açtı




Amerika'da özellikle siyahgençler arasında son 10 yılda hızla moda haline gelen düşük pantolonlara kaşı birçok belediye art arda harekete geçiyor. İç çamaşırlarını da gösteren bu tür pantolonları giyenleri 500 dolar para ve 6 ay hapis cezasına çarptırmaya başlayan Louisiana kasabasından sonra, Atlanta Belediye Meclisi de benzeri bir düzenleme için harekete geçmişti.

Son olarak New Jersey eyaletinin başkenti Trenton'da da bu tip pantolonları yasaklayan bir düzenleme teklifi sunuldu. Trenton Belediye Meclisi üyesi Annette Lartigue, cezanın bu tip pantolonları giyenlere mesajını, "Artık çamaşırlarınızı görmek istemiyoruz" şeklinde ifade etti.

"The bare-your-britches" veya "saggy" şeklinde ifade edilen düşük ve geniş pantolon modasının, hapishanelerde başladığı tahmin ediliyor. Kendilerine kemer verilmeyen ve çoğunlukla geniş beden olan pantolon verilen mahkûmların giyim tarzı, 1980'lerin sonunda sokak rap sanatçılarının kliplerinde de kullanılmaya başlayınca yayılmaya başladı. Son 10 yılda bir modaya dönüşen giyim tarzının benimseyenlerin yaş ortalaması da gittikçe düşmeye başladı.

Özellikle siyahve Hispanik gençler arasında bu tür giyime eğilim hızla artarken, bazı "Rap müzik" sanatçıları, gençlerin kimseyi rencide etmek gibi negatif bir temayülle değil, moda olduğunu düşündükleri için böyle giyindiğini savunuyor. Bu tür pantolonların yasaklanması için çaba harcayan çevreler ise, giyimin normalleştiği ölçüde ilkokul çocuklarını da etkilemeye başladığında yakınıyor.
Trenton'da Hip Hop kültürüne ait kıyafetler satan Mack Murray, son düzenleme teklifinin siyahı hedef aldığını savunarak, "Sıhhi tesisatçıları ve inşaat işçilerini de cezalandıracaklar mı? Onlar da geniş pantolon giyiyor?" diye sordu. Geniş pantolonları, normal kot pantolonlardan daha rahat olduğu için giydiklerini ifade eden Murray, "Bizi tek tip hale getirmek istiyorlar" diye yakındı.

Amerikan Özgürlükler Birliği temsilcileri de, Murray'a hak vererek, "Düzenlemelerin Afrika kökenli gençleri hedef aldığını ve giyimlerinden dolayı potansiyel suçlu muamelesi görmelerine neden olacağını" savundular.

ÇAKAL
20-09-2007, 17:54
KGB, Moskova'ya ''Seydişehir'' inşa etmiş...

Hamdi Çelikbaş


Anılarını kaleme alan emekli Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) personeli Yılmaz Tekin, Sovyet gizli servisi KGB’nin yıllar önce Türkiye’ye göndereceği ajanların eğitimi için Moskova yakınlarına, Konya’nın Seydişehir ilçesinin bir benzerini inşa ettiği iddiasında bulundu.
Söz konusu bilgiyi, gelecek hafta okuyucuyla buluşması beklenen "Simitçi" isimli kitabında okurları ile paylaşacak olan emekli MİT personeli Tekin, 1974 yılından itibaren Seydişehir Alüminyum Tesisleri’nin inşasında çalışan Rus mühendislerden bir bölümünün, KGB ajanı olduğunu savunarak, bu bölgede görev alacak ajanların, Moskova’daki kendi kurdukları "Seydişehir"de eğitildiğini öne sürdü.
Kitabında, Rusların ünlü KGB servisinin tüm dünya ülkelerinin yanı sıra Türkiye’de de "cirit attıklarını" kaydeden Tekin, "Onları yoğun bir şekilde izliyorduk, günün 24 saati yetmiyordu" ifadesini kullandı.

AYNEN İNŞA ETMİŞLER

Kitapta, Rus casuslarının nasıl takip edildiğini ayrıntılarıyla anlatan Tekin, KGB’nin eğitim çalışmalarında kullanılmak üzere bir Türk ilçesini, evleriyle, sokaklarıyla, çarşısındaki çeşitli dükkanlarıyla aynen inşa ettiği ve orijinalinden farksız olan bu yapma ilçe içerisinde, uzmanlarını eğittiği bilgisine yer vererek, şu iddialarda bulundu:
"Bu ilçe, Seydişehir’dir. Burada bulunan alüminyum tesisleri, Ruslar tarafından kurulmuş ve uzun yıllar, bu tesislerde Rus uzmanlar görev yapmışlardır. Eğitim amacıyla inşa edilen benzer yer ise Moskova yakınlarındadır. Sonradan burası, başta Türkiye’den gidenler olmak üzere, çeşitli ülkelerden gelen militanların yerleşim ve eğitim kampı olmuştur."

MOSKOVA’DAKİ "SEYDİŞEHİR"DE TANIDIK BİR İSİM"

Yılmaz Tekin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Moskova’nın 15 kilometre batısındaki "Seydişehir"in Odintsovo adındaki kentte inşa edildiğini belirterek, burada gizli veya açık devlet tesisleri bulunduğunu ileri sürdü. Tekin, inşa edilen alanın ilçenin kent merkezi ve caddelerinden oluştuğunu savundu.
Odintsovo’daki bu bölgenin başta Türkiye’den gidenler olmak üzere, çeşitli ülkelerden gelen teröristlerin yerleşim ve eğitim kampı olduğunu savunan Tekin, teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın Suriye’den kaçtıktan sonra gittiği Moskova’da bu kentteki bir evde gizlendiğini belirtti.
KGB’nin yoğun olarak faaliyetlerde bulunduğu çeşitli ülke ve kentlerdeki "hassas" bölgelerin bir benzerini de Odintsovo’ya inşa ettiğine inanan Tekin, bazı gizli servislerin benzer yöntemlerle çalıştığını ileri sürdü.

"SEYDİŞEHİR"DEKİ CASUSLARIN EĞİTİMLERİ

Seydişehir’deki Alüminyum Tesisleri’nin inşası sırasında çeşitli görevler altında çalışan "casusların" hafta sonları çevre il ve ilçelerde istihbarat faaliyetlerinde bulunduğunu ve MİT istasyonlarındaki görevli ekiplerin bu kişileri gece gündüz takip ettiğini dile getiren Yılmaz Tekin, Odintsovo’da inşa edilen "Seydişehir"de KGB elemanlarının nasıl MİT ajanlarından kurtulacağının anlatıldığını söyledi.
Söz konusu eğitim alanında, takip edildiğini anlayan bir ajanın hangi sokakta izini kaybettirebileceğinin uygulamalı olarak gösterildiğini ifade eden Tekin, hangi sokakta hangi evde kendisinin gözlenebileceğinin de ayrıntılarıyla anlatıldığını ve Seydişehir’e gönderilecek sivil personelin de "sakıncalı" yerlere gitmemeleri ve sorun yaşamamaları için bu eğitime dahil edildiğini sözlerine ekledi.

SEYDİŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI HALICI

Seydişehir Belediye Başkanı İbrahim Halıcı da AA muhabirine yaptığı açıklamada, Alüminyum Tesisleri’nin inşasında ilçeye çok sayıda Rus geldiğini ve uzun süre burada yaşadığını, halkla iç içe olduklarını, çok iyi diyaloglar kurduklarını kaydetti.
Babasına ait bir iş yeri bulunduğunu belirten Halıcı, müşterilerinden bir çoğunun tesislerdeki Ruslardan oluştuğunu anlatarak, "Şayet Rus makamları izin verirse, Moskova’daki ’Seydişehir’i bir heyetle ziyaret edip, görmek isteriz" diye konuştu.

http://www.milliyet.com.tr/2007/09/20/son/sontur58.asp

ÇAKAL
22-09-2007, 09:37
Can Aksın


22.Eylül.2007

Yüzsüz adam nasıl doğdu biliyor musunuz?

Mail olarak gelen bir hikaye beni etkiledi. Maili gönderen hikayeyi Paul Harvey’in yazdığını ve gerçek olduğunu söylüyor.

Gerçekten ilginç, bir de siz bakın. Yıllar önce çalışkan bir adam, ailesini daha avantajlı bir iş imkanı sağlamak için, Newyork’tan Avusturalya’ya götürdü. Adamın ailesinden biri, sirke trapez artisti olarak katılmak veya aktör olma tutkusu olan genç ve yakışıklı oğluydu. Bu genç adam zamanını bir sirk işi ya da herhangi bir sahne işi gelene kadar, kasabanın sınırdaki batı bölümünde yerel bir tersanede çalışarak geçirdi.

Bir akşam, işten eve gelirken, onu soymak isteyen beş haydut tarafından saldırıya uğradı. Genç adam, parasından vazgeçmek yerine onlara karşı koydu. Beş kişi onu kolayca alt ettiler ve feci şekilde dövmeyi sürdürdüler. Haydutlar öfkelerinden, botlarıyla yüzünü parçaladılar, tekmelediler, vücuduna sopalarla acımasızca vurdular ve onu ölüme terk edip gittiler.

Polisler, onu yolda uzanmış bir şekilde bulduklarında, aslında onun öldüğünü sanmışlardı. Morg yolunda, polislerden biri, adamın zorlukla nefes aldığını duydu ve onu hemen hastanedeki acil servisine götürdüler. Acil bölümünde yatarken, bir hemşire korku içinde bu genç adamın uzun süre bir yüze sahip olamayacağını fark etti. Genç adamın göz yuvaları parçalanmış, kafatası, bacakları ve kolları kırılmış, burnu askıda kalmış, bütün dişleri kırılmış ve çenesi hemen hemen kafatasından ayrılmıştı.

Yaşama imkanı az olmasına rağmen, bir yıla yakın zamanını hastanede geçirmişti. Sonunda hastaneden ayrıldığında, vücudu iyileşmişti, fakat yüzü bakılamayacak kadar biçimsiz ve iğrençti. Artık herkesin imrenerek baktığı yakışıklı genç değildi. Genç adam, çaresiz yeniden iş aramaya başladığında, herkes tarafından geri çevrildi. Biri bir sirkte, ona, “Yüzü Olmayan Adam” adında tuhaf bir şov önerdi. Bir süre bu işi yaptı. Çalışıyor ama, işyerinde, hiç kimse onunla görünmek istemiyordu. Genç adam bir ara intiharı düşünmüş, sonra vazgeçmişti. Böylece, beş yıl çeşitli üzüntülerle geçti.

Bir gün, kiliseye uğradı ve bir teselli aradı. Kilisenin bir sırasına diz çökmüş, hıçkıra hıçkıra ağlarken kendisini gören bir rahip onunla ilgilendi. Rahip onu dinledikçe daha çok acıdı ve uzun uzadıya konuşmak için odasına götürdü. Rahip genç adamın hayatından büyük ölçüde etkilenmişti, onun yaşamını ve gururunu tekrar kazanabilmesi için elinden gelen her şeyi yapabileceğinin mümkün olduğunu söyledi. Şartı ise genç adam, iyi ve örnek bir dindar olmak için söz verecek ve olacaktı. Rahibe söz veren genç adam, her gün ibadet için kiliseye gidiyor ve Allah’a onun hayatını bağışladığı için dua ettikten sonra, beyin huzurunu sağlamasını istiyor ve onun gözünde, iyi bir insan olması için şükran duasını ediyordu.

Rahip, kişisel ilişkileri sayesinde, Avusturalya’daki en iyi plastik cerrahla görüştü. Genç adam hiçbir ücret ödemeyecekti. Çünkü; doktor, rahibin en yakın arkadaşıydı. Doktor genç adamdan çok etkilenmişti. Onun hayata bakış açısı, tüm kötü tecrübelerine karşı mizah ve sevgi doluydu.

Cerrah harika bir iş başardı. En iyi yüz ameliyatını, diş ameliyatlarını onun için yaptı. Yeniden genç ve yakışıklı olmasını sağladı. Genç adam, Tanrı’ya söz verdiği her şeyi yerine getirmiş, Tanrı da ona harika ve çok güzel bir eş, yedi çocuk ve ileride kariyer için düşündüğü iş hayatındaki başarı ile ödüllendirmişti. Bu genç adam çoğumuzun hayranlıkla izlediği Mel Gibson’du. Onun hayatı “Yüzsüz Adam” filminin prodüksiyonuna ilham oldu. O hepimizi kendine imrendirdi. Cesareti olan her insana örnek oldu.

ÇAKAL
22-09-2007, 11:26
:arf::arf::arf:

ÇAKAL
28-09-2007, 04:11
‘Yılan bebek!’

28 Eylül 2007 Cuma





ADANA (İHA)- Milyonda bir rastlanan ve “yılan bebek” veya “palyaço bebek” olarak” adlandırılan 2 kilo 900 gram ağırlığındaki bir kız bebek dünyaya geldi. Bazı cilt katmanlarının aşırı çoğalma ve kalınlaşmasıyla gelişen bir hastalık olduğunu vurgulayan Çocuk Hastalıkları Uzmanı Dr. Deniz Kaya, hastalığın genetik geçişli olduğu için tedavisi bulunmadığını söyledi. Baba Adnan Kösedağ, “İki erkek çocuğumuzda herhangi bir problem yok. Kız çocukta genetik olarak böyle bir hastalık oluşuyormuş” dedi.

http://img216.imageshack.us/img216/715/3485151mm6.th.jpg (http://img216.imageshack.us/my.php?image=3485151mm6.jpg)

İbret almak lazım,halimize şükretmek lazım.

dolunay
29-09-2007, 20:12
çakal sabahın 5 inde ne iştah bu,

ÇAKAL
01-10-2007, 01:04
MSN'den yayılan virüse dikkat!



Anlık haberleşme programı MSN üzerinden otomatik olarak yayılan virüs binlerce bilgasayarı kullanılamaz hale getiriyor. MSN listesindeki bir kişiden gönderilen dosya, listedeki diğer kişiler aracılığıyla hızlı bir şekilde yayılıyor.

Her şey MSN kullanıcısının arkadaşından geldiğini sandığı dosyayı kabul etmesi ve sonrasında açmasıyla başlıyor. Virüs, bilgisayarı kullanılamaz hale getirirken MSN üzerinden yayılmaya devam ediyor.

Osmaniye'de onlarca MSN kullanıcısının virüsten etkilendiği bildirildi. Virüsten etkilenenlerden Şehir Plancısı Pelin Güntürkün, ne olduğunu anlamadan virüsün bilgisayarına bulaştığını söyledi.

Yakın bir arkadaşından kendisine sıkıştırılmış bir dosyanın gelmesiyle her şeyin başladığını belirten Güntürkün, "Dosyanın virüs olacağı hiç aklıma gelmedi. Hemen kabul ettim. Dosyayı açınca virüsün bulaştığını anladım. Ardından benim listemdeki kişilere aynı virüs otomatik olarak gönderilmeye başlamış." dedi.

Aynı yöntemle bilgisayarına virüs bulaşanlardan gazeteci Mehmet Avluklu, bilgisayar kullanıcılarını listelerindeki kişilerden gelen dosyalar konusunda uyarıyor. Bilgisayarına yakın bir arkadaşından gelen dosyayı kabul etmesiyle virüsün bulaştığını ve kendisine bulaşan virüsün listesindeki diğer kişilere otomatik olarak gittiğini aktaran Avluklu, "Virüsün bilgisayarına bulaşmasıyla MSN senin kontrolünden çıkıyor. Sıkıştırılmış dosya gönderildiği için bilgisayarın her alanına etki yapıyor. Virüslü dosyanın uzantılarını silmek için bilgisayarcı saatlerce uğraşıyor. Bazı kişiler tümden format atmak zorunda kalıyor" diye konuştu.
İşyerlerine yeni virüsün bulaşmasından dolayı birçok müşterinin geldiğini belirten Fatih Bilgisayar sahibi Fatih Güleç, virüsü temizlemenin bir hayli zaman aldığını ifade ediyor. İlk defa bir virüsün bu kadar hızlı bir şekilde yayıldığına şahit olduğunu aktaran Güleç kullanıcıları, "Bilmediğiniz zip dosyaları kesinlikle kabul etmeyin" diye uyarıyor.

mutlu
09-10-2007, 09:12
Coca-Cola'nın Sırrı

Yazar Muammer KARABULUT
Çarşamba, 21 Mart 2007

- COCA-COLA MAHKEMEDE SIRRINI AÇIKLADI... (MI?)
- VE COCA-COLA DAVASINI ANLAMAK ...

Başlangıç notu : Açılan dava ve yaptığımız açıklamada, Coca-Cola'nın ABD ile özdeş olması veya sahiplerinin Yahudi olarak bilinmesinden dolayı, o çok ama yanlış bilinen "yalnızca karşı durmak dürtüsü ile oluşan önyargı" anlayış kesinlikle yoktur. Tam tersi, ilgili açıklamamız dikkatlice okunduğunda Coca-Cola'nın, ABD ve Yahudileri nasıl kullandığı vardır!!!

Türkiye'de hatta, dünyada ilk kez 15 Eylül 2006 günü Coca-Cola'ya karşı, içeriğini açıklaması için Antalya Tüketici Mahkemesinde dava açıldı...
Açılan davada, merkezi Atlanta'da olan ve 1886 yılında Eczacı Dr. John S.Pemberton tarafından faaliyete geçen Coca-Cola, 120 yıllık geçmişi ile "dünyanın hiçbir yerinde hiç kimseye açıklamam" dediği sırını açıklayacak mıydı? Bu nedenle geçen gün (19 Mart 2007) açılan davanın 3. duruşması yapıldı.
Taraflar mahkemeye 100 sayfayı geçkin açıklamada bulundu. Coca-Cola mahkemeye savunma amaçlı verdiği dosyada (24 sayfa savunma metni, 18 sayfa belge) üretim, içerik ve ambalaj olmak üzere istenilen her hususa açıklık getirdi. Gözden kaçan, Coca-Cola açıklamam dediği "Ticari Sır" ın ne olduğunu da açıkladı. (!) Antalya tüketici mahkemesi kararını verdi ve Coca-Cola davasını bir üst mahkemeye taşınmasının yolunu açtı.
Yargı bundan sonra nasıl bir karar verir. Yargılama sonucunda, Coca-Cola ürün etiketlerinde bir değişiklik kararı çıkar mı? Bu yönde bir karar çıkarsa, verilen karar diğer benzer içecekler için de kullanılır mı, tabii ki merak konusudur. Bekleyip göreceğiz...
Diğer tarafta, Coca-Cola davasını yargıya taşıyan bir kişi olarak, şuana kadar beklentilerim büyük ölçüde gerçekleşti. Türk adalet sisteminde, bilinçli ve duyarlı bir tüketici olarak böylesi bir davanın üstelik Coca-Cola'ya karşı açılabileceği kanıtlandı. Dünyada binlerce haber yapıldı. On binlerce insan, yapılan haber ve açılan formlarda Coca-Cola davasına ilişkin düşüncelerini dile getirdiler.
Mahkeme tarafında ise Coco-Cola avukatları aracılığı ile yaptığı savunmada, Coca-Cola ürünlerinde, "... içeriğinde bulunan Coca-Cola Özütü nün içeriğinin ürün üzerinde..." belirtilmemesini, "ürünün ayırıcı lezzet ve kalitesi Coca-Cola Özütü sayesinde elde edilmekte..." olduğundan dolayı açıklanmadığını belirtti... Coca-Cola avukatı, Coca-Cola Özütü nün Coca-Cola'nın ticari sırı olarak "100 yılı aşkın bir süredir" muhafaza edildiğini, onun için de Coca-Cola Özütü nü açıklanmasını isteyen " davacı tarafın dilekçesini ve beyanlarını kabul etmiyoruz", dedi. Mahkemeden de, haklı olarak, "Davanın reddine karar...", verilmesini istedi. Fakat, mahkemeye verdiği Coco-Cola formülünün bileşim çizelgesinde;
Şeker : %10.58 W/V
Fosforik Asit : 0.544 G/L
Kafein : 150 MG/L
Coca-Cola Özütü : %0.015 W/V (!!!)
Karamel : %0.11
Karbondioksit : 7.5 G/L
Anlaşılacağa üzere açılan dava sonucunda, Coca-Cola'da bilinmeyen formülü değil, Coca-Cola Özütü olduğu resmiyet kazandı. O zaman, Coca-Cola Özütü nün ne olduğu araştırıldığında, Coca-Cola'nın çok merak edilen sırı da ortaya çıkacaktı.
- İlk önce; Türk Dil Kurumunun verilerinde "Özüt" nedir ona bakalım.
Biyoloji terimler sözlüğünde özüt: Herhangi bir organ ve dokunun mekanik olarak parçalanmasıyla (homojenizasyon) elde edilen yapı. Ekstrakt.
Türkçe. : hülâsa Latince.: extra: dışarda İngilizce.: extract Fransızca.: extrait Almanca.: Extrakt
Biyoloji terimler sözlüğünde özüt: Sıkıştırma, parçalama, çözme vb. yöntemlerle bulunduğu ortamdan ayrılan sıvı özdek.
T. : eskstrat, hulasa İng.: extract Fr.: extrait Alm.: Extrakt
Kimya terimler sözlüğünde özüt: (hulâsa) (kimya)
T. : hülâsa Fr.: extrait
Orta öğretim terimleri Kılavuzunda özüt: Özel süreçlerle töz ayrıştırılmış öğe.
T. : ekstre, hulasa İng.: extract Fr.: extrait
Uygulayım terimleri sözlüğünde özüt: Özütleme süreçleri ile, filizlerinden özütlenmiş olan element.
İng.: Extract Fr.: extrait Alm.: Extract
Metalbilimi işlem terimleri sözlüğünde özüt: Bir maddenin özünü çıkarma, özünü elde etme, ekstrakt.
İng.: extract
Özüt'ün hangi anlamları ifade ettiğini öğrendikten sonra,
- İkinci olarak; Coca-Cola avukatı, Coca-Cola Formülü olarak tanımlanan Coca-Cola Özütü" gıda aromalarının karışımdır. Aroma maddeleri ürüne tat vermek için ilave edilen maddelerdir..." dediği için "aroma" ne anlam geliyor ona da bir bakalım.
Besin hijyen ve teknoloji terimler sözlüğünde aroma: Gıdaların duyusal muayenelerinde çiğneme ve yutkunma sonucunda hissedilen tat ve kokunun birlikte oluşturdukları haz verici duyum, rayiha.
İng.: aroma
Coca-Cola savunmasında yer alan, Özüt ve Aroma'nın ne anlama geldiğini öğrendikten sonra ara bir toparlama yapacak olursak. Herhangi bir maddenin (organ veya doku) ezme-parçalama işlemi ile özü çıkartılıyor, yapılan işlem ile elde edilen "öz", söz konusu Coco-Cola'da kullanılıyorsa "öz" ün rengiyle birlikte damağımızda yutkunurken hissettiklerimiz ile aldığımız koku, o maddenin aromasının verdiği haz oluyordu...
Antalya Tüketici Mahkemesinde açılan davada, Coca-Cola'yı savunan avukatların mahkemeye verdikleri savunmada, Coca-Cola gerçeğinde bilinmeyenin, esrarengiz kasalarda gizlenen formül değil, yalnızca Coca-Cola içerisinde yer alan "özden" üretildiği açıklandı. O zaman bilinmesi gereken ve ticari sır olmaktan çıkan bir husus vardı. O da, o "öz" hangi canlıdan (hayvan ve bitki) elde edilmişti? Ortada bir formül değil, bir hayvan veya bitki olması gerekiyor.
Yapmış olduğumuz bir araştırma sonucunda, aslında bu maddenin, gıda katkı maddelerinde renklendirici (boya) olarak bilinen "Cochineal" (Coccus cacti ve Dactylopius coccus ) ismi ile anılan, başta Meksika olmak üzere, Kanarya Adaları, Şili, Peru ve Bolivya'da bulunan Opuntia cinsi kaktüs üzerinde yaşayan bir tür böcek türü olduğu bilgisine hemen ulaşıldı...
Günümüzde, Cochineal böceği doğal ortamda kaktüs bitkisine kene gibi yapışarak hayatını sürdürürken, tüketim alanının büyüklüğünden dolayı kültürel olarak da yetiştirilmektedir... Bizim aradığımız özüt ise Cochineal böceğinin dişisi ve larvalarından elde ediliyordu...
- Larva nedir?
Biyolojik terimler sözlüğünde larva: Ergin karakterlerini kazanmadan önceki genç hayvan. 2. Tüm başkalaşım gösteren böceklerde yumurtadan çıkan ve pupa evresine girmemiş olan kanatsız, genel olarak kurt biçimindeki evre. Tırtıl, kurtçuk.
Lat.: larva:hayalet İng.: larva Fr.: larve Alm.: Larve
Orta öğrenim terimler sözlüğünde larva: bk, kurtçuk:
Zooloji terimler sözlüğünde larva : (karşılık: kurtçuk), (Lât. larva = hayalet) 1. Ergin karakterlerini kazanmadan önce bağımsız olan genç hayvan, 2. Tüm-başkalaşma gösteren böceklerde, yumurtadan çıkan henüz pupa evresine geçmemiş, kanatsız, genel olarak kurt biçimindeki genç hayvan tipi.
T. : sürfe Lat.: larva İng.: larva Fr.: larve Alm.: Larve
Parazitoloji terimler sözlüğünde larva : 1. Bir çok zoolojik grupta görülen ilk gelişim evresi. 2. Ergin karakterlerini kazanmadan önceki genç hayvan. 3. Tam başkalaşım gösteren böceklerde yumurtadan çıkan ve pupa evresine girmemiş kanatsız, genel olarak kurt biçimindeki evre. 4. Böceklerin, solucanların ve öteki metamorfoza sahip türlerin yaşam sikluslarında yumurtadan sonraki solucan veya kurt benzeri evre. 5. Helmint ve eklem bacaklıların fertil olmayan gelişim evresi, tırtıl, kurtçuk.
İng.: larva, larvae, maggots, tadpoles, maggot, tadpole
Su ürünleri temel bilimler terimler sözlüğünde larva : Meydana geldiğinde ebeveynine benzemeyen canlı.
Su ürünleri yetiştiriliciliği terimler sözlüğünde larva : Bazı hayvanların hayat devrelerinde görülen ve metamorfoz sonucunda ergin formuna benzeyecek duruma gelinceye kadarki evresi.
Larva'nın ne olduğunu ve ne anlama geldiğini öğrendik. Aztek ve Maya köylüsü yüz yıllardır altın kadar değer verdikleri Cochineal böceği ve larvalarını toplayıp silindir ile ezerek özünü çıkarttı ve elde ettikleri özü kazanda kaynatarak iplerini boyadı. Böylelikle Amerikan yerlileri dünyanın turkuvazdan sonraki en güzel büyülü renklerinden birisi olan Carmine'yi (karmen-kırmızı-kızıl ,* ) elde etti. Sonra işin içine kimya girdi. Cochineal böceği ve larvalarından elde edilen özüt kimyasal işlem sonrası "Carmine pigmenti" (pigment: bitki ve hayvanlardan elde edilen boya) adı verildi. "Carmine pigmenti" daha çok dokumacılıkta boya maddesi olarak kullanıldı. Carmine'dan ilk etkilenen Amerika kıtasını işgal eden İngilizler oldu. Carmine renginin kıtada da çok sevildiğini fark eden İngilizler, belki de yerlilere şirin gözükmek adına askeri üniformalarında Carmine rengini kullandı. Amerikanın, Avusturalya'nın işgalinde, Carmine renkli askeri üniforma giyen İngilizler yerlilere eziyet (öldürdü) etti. Batı Carmine'yi İngiliz askeri üniformasından sonra, Cochineal böceğinin larva özütü olarak çeşitli gıda maddelerinde kullanmaya başladı ve yaklaşık 150 bin Cochineal böceğinden bir kilogram boya elde etti.

"Cochineal" kimyada EC 120 kodu ve Carminic Acid (Karminik asit - C22H20O13 )adı ve formülü ile anıldı. Tanımlaması yapılırken de, "Kırmızı, pahalı olduğu için ender kullanılır. Alkollü içecekler Embriyo için zararlıdır. Aşırı duyarlılık, hiper-aktiflik." belirtiler gösterir açıklaması yapıldı. (- -) (**)
Şimdi sıkı durun, Türkiye'de yürürlükte olan gıda kodeksine göre üretilen, "gıdalarda kullanılan renklendiriciler tebliğinin, renklendiricilerin kullanımının 5. maddesinde", - Renklendiricilerin kullanımı ile ilgili hükümlerin, c) şıkında, "sadece Ek-1 de belirtilen maddeler gıda maddelerinde renklendirici olarak kullanılabilir", denilmiştir. Ek-1 de ise, "EC (European Community) 120 kodu ile belirtilen, Cochineal-Koşineal, Karminik asit, Karminler'e 75470 E renk indeks numarası" verilmiştir. (***)
Demek oluyor ki, Türkiye'deki tüketici yasasına göre, Coca-Cola'nın açıklamak istemediği Cochineal böceğinin larva özütü olan Carminic Acid'in, içeceklerde kullanmasında bir sakınca yoktur.
Merak ettim, acaba bu izini verenler ve tebliğe imza atanlar, Cochineal-Koşineal böceği hayvan olduğu için, vejetaryenleri uyarma gereğini hiç duymadılar mı? Yine, Cochineal- Koşineal bir böcek türü olmasından dolayı bir çok dinde yenmesinin günah olduğu biliniyor mu?
Dinlerine bağlı olarak yaşayan Yahudilerin, "denizdeki balığın örtünmüş (pullu), karada yaşayan hayvanların çatal ve geviş getirmesini ararken, asla böcek türü gıdalar tüketmediğin" de biliyoruz. O zaman, Coca-Cola'ya karşı durularak, aslında Yahudi düşmanlığı yapılıyor söylemleri bir paradoks muydu? Sanırım, "ah" bu dünya demek gerekiyor. Benzer yalanlar ile İNSANLAR yalnızca bir birine düşman edilmişti. Ne için "dünya içeceği" olmak adına.
Üstelik Avrupa'da çok yaygın olan ve Türkiye'de uygulanmaya konulan kosher sertifikası (****) var iken, Hahamlar dünyada bu izni Coca-Cola'ya nasıl verdi?
Anlaşılacağı üzere, hayvan kökenli Cochineal böceğinin larva özütü Carmine kırmızısı daha çok meşrubat sanayinde renklendirici olarak tüketilmiş. Ortada açıklanmayan formül değil, yalnızca Coca-Cola Özütü vardı! O özütte yalnızca tüketici tarafından bilinmiyordu. Bütün hadise, Cochineal böceğinin larva özütü Carmine ve formül meraklılarına da C22H20O13
Devam edelim, Coca-Cola'nın mahkemeye yaptığı savunma dosyasına koyduğu eklerin son bölümünde bir Yargıtay kararı var. O kararda, " AYIPLI MALDAN SORUMLULUK (Ortada Ayıp Sayılan Bir Eksikliğin Olması-Maldaki Eksikliğin Önemli Olması-Ayıbın Malın Yarar ve Zararına Alıcıya Geçtiği Anda Varolması ve Bilmeden Satın Alması (!)" yazılıdır.
Şimdi mini bir anket yapalım, acaba içtiğiniz Coca-Cola Özütü'nin, Cochineal böceğinin larva özütü olduğunu biliyor musunuz? Sorusunu soralım. Alacağımız yanıt on milyonda "1" olacaktır.
"Carmine" Coca-Cola'ya renklerini verdi. O da yetmedi, Coca-Cola 1931 yılında tanıtımlarında kullandığı Noel Baba'nın kostüm rengini, çocuklar üzerinde daha çok etkili olması için büyülü Carmine kırmızısına dönüştürdü!!! İngiliz askerlerini üniforma rengini hatırladınız mı?
Daha bitmedi. Antalya Tüketici Mahkemesinde açılan davayı başta Coca-Cola olmak üzere, Türkiye'deki çoğu basın-yayın organları çok fazla ciddiye almadı. Cemaat, tarikat ve kulluk geleneği olsa gerek, o büyük bir kuruluş uğraşılmaz anlayışı, davanın nedenlerini mercek altına alınmasına engel oldu. Ne de olsa Coca-Cola'nın büyük oranda reklam bütçesi vardı. İstedikleri her türden değerler ile oyun oynayacaklar. Ayıbı kendileri yapacak, fakat siz yalnızca tüketici olacaksınız. Sesinizi çıkartmayacaksınız. Soru sormayacaksınız. Ne verilirse onu alacaksınız... Verdikleri kadar düşüneceksiniz. Coca-Cola'nın mahkemeye yazılı olarak verdiği ifadeyi aynen aktarıyorum, "...tartışmasız olarak..." kabul edeceksiniz...
- Cochineal böceğinin larva özütü Carmine'yi kullanan yalnızca Coca-Cola mı? Ve Coca-Cola sağlığa zararlı mı?
- Açın bir dava öğrenin, bizden bu kadar... Biz Coca-Cola'ya yalnızca içeriğini açıkla dedik.
Ayrıca, edindiğimiz bu bilgileri bir araya getirmemiz, Coca-Cola'nın mahkemeye sunduğu bilgiler sayesinde oldu. Onun için Coca-Cola'ya teşekkür ediyoruz.
Sonuç : Coca-Cola yüzyıllardır az bilinen sırının adı, "GÜNAH"!!!
Alıntıdır.

ÇAKAL
11-10-2007, 02:56
Mehmet Paksu


11.Ekim.2007

Kabir ziyaretinde nelere dikkat etmeli?

Kabir ziyareti nasıl yapılır? Belli günleri var mıdır? Abdest almak gerekir mi? Kabrin neresinde durulur? Hangi duaları okumak gerekir?

Kabir ziyaretinin asıl amacı, "Kabirleri ziyaret ediniz.

Çünkü kabirleri ziyaret, size ahireti hatırlatır" hadisinde geçtiği gibi ölümü düşünmektir. Abdestli olmak şart değil ama abdestli olmakta fayda vardır.

Ziyarete Cuma, Cumartesi günü ve mübarek gecelerde, arefe ve bayram günlerinde gitmek daha isabetli olur. Mesela, Peygamberimizin Berat Gecesi gittiğini biliyoruz.
Kabrin önünde durulur veya kıbleye dönülür, selam verilir.
Peygamberimiz şöyle selam vermiştir: "Allah'ın selâmı üzerinize olsun ey kabristan ahâlisi. Allah, sizi de, bizi de affetsin. Siz önden gidenlersiniz, biz de ardınızdan geleceğiz." Bir miktar mezarın yanında oturulur. Ölünün günahlarının bağışlanması için dua edilir.

Peygamberimizin "Ölülerinizin üzerine Yasîn okuyun" hadisinde bildirildiği gibi Fâtiha, İhlas, Yasin ve Mülk ve Tekâsür sureleri okunur, sevabı ölüye bağışlanır.
Ziyaret esnasında kabirleri çiğnemek, yaş otlarını yolmak ve ağaçları kesmek, mezarı öpmek, mum yakmak, bez bağlamak, ölüye adakta ve dilekte bulunmak hurafe ve sünnete aykırı davranışlardır.
* * *


Kabre erken veya geç defnedilen arasında fark var mı?

“Sayın hocam, kabre yeni defnedilen bir cenaze ile daha önce defnedilenlerin ziyareti arasında bir fark var mıdır? Kabir ziyareti ayakta iken de olur mu?” Kabre yeni defnedilen bir cenazeye hazır cemaat dua ederken, bu duadan diğer kabirde yatanlar da istifade eder. Çünkü duaya bütün ölmüş olan mü'minler de katılır. Kabir ziyaretinde ise öncekilerle sonrakiler arasında bir fark yoktur. Orada zaman kavramı olmadığı için oraya ilk girenle son giren aynıdır. Kabir ziyareti ayakta da yapılır, oturarak da. Bazı hadislerde Peygamberimizin oturarak dua okuduğunu biliyoruz. Bu açıdan oturmak daha uygun olur.

* * *

Ölünce hemen hesaba çekilecek miyiz?

Hocam, insan ölünce hemen hesaba çekiliyor mu, yoksa kıyamete kadar bekliyor mu? Bekletiliyorsa mezarda neler yaşanıyor? İlk âhiret sorusu, bir yerde ilk hesaba çekilme kabirde başlıyor. Asıl büyük hesap kıyametten sonra insan tekrar dirilip mahşerde toplandıktan sonra hesaba çekilecek. Bir hadiste de Peygamberimizin bildirdiği gibi, “Kabir, ahiret yolculuğunun ilk durağıdır. Eğer o, kabirde kurtarırsa ondan sonrası kolaydır. Eğer kabirde kurtaramazsa ondan sonrası şiddetlidir.” Kişi mezarda ya Cennet hayatı yaşar veya cehennem hayatı...* * *

Hocam, öldükten sonra çocuklarımızı bir daha görecek miyiz?

Çocuklar ergenlik yaşına gelmeden önce ölürlerse anne-babaları hangi inançtan olursa olsunlar, Cennette olurlar. Bunun için Allah nasip eder de Cennete gidersek çocuklarımızı görebileceğiz. Kur'ân, Cennetteki çocuklarını anlatırken, Cennet ehlinin "etraflarında hiç yaşlanmayacak çocuklar dolaşır. Onları bir görsen, saçılmış inciler sanırsın" gerçeğini dile getirir. (İnsan, 76:19)

mitli
16-10-2007, 16:05
· Radyonun Sesi Açılınca Pil Daha Çabuk mu Biter?

Pille çalisan portatif radyolarda sesin yüksekliği pilin ömrünü etkiler. Radyo açık, sesi kapalı durumu ile sesin sonuna kadar açık durumu arasındaki fark pillerin ömürlerinin kısalmasına neden olur. Ses sonuna kadar açıldığında pillerden çekilen akim yüzde 30 artmaktadır. Bu durum, küçüğünden büyüğüne, pille çalışan ve ses yükselticisi olan bütün radyo, teyp, volkmen vb. için aynidir.

mitli
16-10-2007, 16:06
· Termos Nasıl Sıcağı Sıcak, Soğuğu Soğuk Tutuyor?

Tek nedeni vardır, vakum. Yani boşluk. Bir termosta iç içe geçmiş iki kap vardır. Dıştaki metal bir kap olup içteki genellikle bir cam sisedir. İkisinin arasındaki hava ise boşaltılmıştır. Tam olmasa DA üreticiler tarafından elde edilebilen tama yakin bir boşluk vardır. Vakumlu bir ortamda hava molekülleri de olmadığından isi iletilemez. Cismin ısısı başlangıçta NE ise o halde kalır. İçerden dışarıya, dışardan içeriye ısı geçişi olmaz. Böylece termosa Konan sıvı sıcaksa sıcak, soğuksa soğuk kalır.

mitli
16-10-2007, 16:06
· Bir Hafta Niçin 7 Gündür?

Babilliler 7 günlük haftayı zaman birimi olarak kullanıyorlardı . İlk çağlarda bilinen beş gezegen ile güneş ve ayın sayısının 7 olusu bu sayıyı gizemli ve uğurlu kılıyordu. Daha sonra dinlerde, göğün 7 kat olusu ve doğadaki Ana renk sayısının 7 olusu, müzik notalarının 7 olusu sayının önemini daha çok belirtti. Daha sonra Fransa takvim yapısını değiştirerek hafta sayısını 10 yaptı AMA Kabul görmedi. Rusya 5 günlük hafta uygulamasına geçti, o DA tutulmadı. Sonunda yine hafta 7 gün olarak kaldı.

mitli
16-10-2007, 16:07
· Bardaktaki Buzlar Niçin Birbirlerine Yapışırlar?

Buzun erimesi için yalnızca sıcaklık değil basınç DA önemlidir. Dağlardaki buzulların kayma nedeni de budur. Basınçla alt tabaka erir ve kayma oluşur. Bir kabin içinde ya DA bir bardakta üst üste Duran buzların her biri altındakine değdiği noktada bir basınç oluşturur ve bu, noktada çok küçük kısım erir. Buradan hareket Eden su çok AZ yanda iki buz küpçüğünün birleştiği noktada tekrar donar. İki buz parçası kaynak yapılmışçasına birbirlerine yapışır ve orada bir daha erime olmaz.

HAŞAT
17-10-2007, 07:45
Herkesin 2025 yılına kadar tuvalet ihtiyacını uygun koşullarda giderebilmesini sağlamayı amaçlayan dünya tuvalet zirvelerinin yedincisi Hindistan’da yapılacak.

http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=292604

mutlu
02-11-2007, 09:51
her işin başı sağlık.

AŞAĞIDA GÖZ SAĞLIĞI İLE İLGİLİ ÖNEMLİ BİLGİLER BULUNMAKTADIR. LÜTFEN OKUYUN VE PAYLAŞIN.


Gözlerinizi bol bol kırparak dinlendirin


Gün boyunca ekrana kilitlenen gözlerde oluşan yorgunluk için Florence Nightingale Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Yard. Doç. Dr. Özgür Artunay gün içinde gözlerinizi 10 dakika arayla dinlendirmenizi tavsiye ediyor. Bilgisayara bağlı göz yorgunluğuna azaltmak için Dr. Özgür Artunay, şu önerilerde bulunuyor:

* Gözlerinizi mümkün olduğu kadar kırpın. Sigara dumanından uzak durun. Direkt kuru hava gözü rahatsız ettiğinden klimadan uzak durun.

* Ekranınızın renk ve parlaklık ayarını ayarlayın ve öyle kullanın. Bilgisayarın monitör ayarında parlaklık düşürülerek göze gelen ışımayı azaltın ve göz yorgunluğunun önüne geçin.

* Bilgisayar kullanırken gözlerin kurumasını ve çabuk yorulmasını önlemek için, göz kırpma sayısını bilinçli olarak arttırın.

* Monitörü göz hizasının 10- 15 derece altına olacak şekilde yerleştirin. Bunun ayarı monitörün üst kenarının göz seviyesinin biraz altında kalmasını sağlayarak yapılabilir.

* Ayrıca 10-20 dakikalık aralar verip uzağa bakın.

* Oturuş pozisyonunuzu ayarlayın ve dik oturun.

* Ekranın zemin renginin açık renk seçin. Çünkü koyu renkli zemin etraftaki açık renkli objelerle (beyaz kağıt, açık renk mobilya) kontrast yapacak ve gözünüzü yoracaktır.

* Belirli aralıklarla ekrandan farklı yere bakarak göz kırpma refleksini normale döndürün.

* Lenslerinizi mümkün olduğu kadar az kullanın ve bakımını iyi yapın. Eğer kuruma varsa yapay göz yaşı kullanın.

* Yaşadığınız ve çalıştığınız ortamlarda havalandırma ve ışığın durumuna dikkat edin. Az ışığın gözü yorduğu gibi yoğun ışık ve kuru havanın da yorgunluk oluşturduğunu unutmayın.

* Kirpik diplerinizde biriken artıkları düzenli sıcak su ile temizleyin. Bu gözyaşınızın da daha sağlıklı olmasını da sağlar.

* Kuru göz hastalığınız varsa bunun için sürekli yapay göz yaşı kullanın.

* Odada aydınlatmada kullanılan ışık kaynağı ne kadar parlak ve size direkt geliyorsa problem o kadar artacaktır. Arkanızdan ve omuz hizanızdan çapraz olarak gelen bir ışık kaynağı kullanın.

* Gözlerde kuruma yaratacak uzun süre bilgisayarla çalışmak, okumak, araba kullanmak, televizyon seyretmek gibi işleri dinlenerek yapın. Televizyon en az 3 metre uzakta olmalı. Okurken ve bilgisayar karşısında 10-20 dakikada bir gözü dinlendirip uzaklara bakın.

alıntı
www.sabah.com.tr

ÇAKAL
02-11-2007, 18:04
Öğrenciler Hepatit-B’ye karşı aşılanacak

02 Kasım 2007 Cuma



ANKARA - Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Seraceddin Çom, 3 ve 6. sınıflarda okuyan öğrencilerin Hepatit-B’ye karşı aşılanacağını, geçen öğretim yılında iki dozu yapılan 7. ve 8. sınıf öğrencilerinin 3. doz aşılarının da yapılacağını bildirdi. Çom, “Kızamıkçık aşısı da yapacağız. Aileler, aşı kartlarını saklasın ve eksik aşı varsa tamamlasınlar” diye konuştu.http://www.turkiyegazetesi.com.tr/HaberDetay.aspx?haberid=352604

ÇAKAL
17-11-2007, 13:27
Mehmet Paksu


17.Kasım.2007

Çocuğunuza tefekkürü öğretecek kitaplar

Tefekkür, her insana doğuştan verilen fıtri bir kabiliyet. Bir çocuk konuşmaya başladığı andan itibaren etrafında gördüğü her yeniliği fark edip anne babasına çeşit çeşit sorular yöneltmeye başlar.

"Anne, kuşlar nasıl uçuyor?", "Baba, Aydede bizim eve gelir mi?", "Yağmur nereden geliyor?" gibi sorular dünyayı tanımaya çalışan miniklerin en büyük meseleleri haline gelir.
Ama televizyondu, yüksek apartmanlardı derken doğal dünyadan uzaklaşan günümüz çocuklarının tefekkür kabiliyetleri köreliyor sanki. Üstelik miniklerin bu sorularını cevaplamaya "vakit" bulamıyor artık anne-babalar. Neyse ki kitaplar var. Son zamanlarda gelişen çocuk yayıncılığı hem ebeveynlere yardımcı oluyor, hem de çocukların ufkunu genişletiyor.

Özellikle okul öncesi çağ için yayınlanan rengârenk, cicili-bicili kitaplar, yavrularımızın hem oyun ihtiyacını karşılıyor, hem kitap okuma alışkanlığı edinmeleri için önemli bir adım oluyor, hem de televizyondan biraz olsun uzak tutuyor. Çocuk yayıncılığının başarılı isimlerinden Sevde Sevan Usak'ın Kağıtgemi Yayınları'ndan çıkan "Hoş Geldin" serisi de bu güzel kitaplardan birisi. Usak, hazırladığı "sesli kitaplar" serisinde kuzu, buzağı, tay, köpekçik ve civcivin dünyaya geliş hikayelerini anlatıyor.

Mesela "Hoş Geldin Minik Kuzu" kitabında bir kuzunun beş ay annesinin karnında bekledikten sonra dünyaya "merhaba" deyişi, yününden minik çocukların ayağını ısıtacak çoraplar yapıldığını öğrenmesi sevimli bir dille aktarılıyor. Üstelik kitapların üzerindeki düğmeye basan çocuk civcivin cik cik sesini, kuzunun melemesini, tayın kişnemesini duyuyor. Bu şirin kitaplar sayesinde çocuğunuz hem başka canlıları tanıyıp farkında olmadan tefekkürü öğreniyor hem de oyun ihtiyacını karşılıyor.

ÇAKAL
17-11-2007, 13:49
Binlerce yıllık kültür 9 saatte yok oldu

6-7 Eylül Olayları, 1955 yılında “Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve bomba atıldı” iddiasıyla başladı. Haberin yayılmasıyla galeyana gelen birtakım gruplar, 6 Eylül akşamı İstanbul’da yaşayan gayrimüslimlere saldırdı. 9 saat süren olaylarda ikisi papaz 13 Rum ve 1 Ermeni hayatını kaybetti, 32 Rum da ağır yaralandı. Fiziksel zararın boyutları ise korkunçtu; 4 bin 348 işyeri, 110 otel, 27 eczane, 23 okul, 21 fabrika, 73 kilise ve mezarlıklarla 1000’in üzerinde Rum evi tahrip edildi. Olaylardan sonra binlerce Rum Türkiye’yi terk etti. 1923 yılında 110 bin olan İstanbul’daki Rum nüfus, şimdilerde 2 bini bile bulmuyor.


17.11.2007
http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=98668,8

ÇAKAL
04-12-2007, 19:16
Öksürüğe doğal çözüm


ABD'de yapılan bir araştırma, çocuklara yatmadan önce verilecek bir tatlı kaşığı balın öksürüğü hafifletebileceğini ortaya koydu.

Araştırmayı yapan Pennsylvania Üniversitesi Tıp Fakültesi doktorlarından Ian Paul ve arkadaşları, balın, öksürük ilacı verilmesi ya da hiç tedavi yoluna gidilmemesiyle karşılaştırılınca, en iyi seçenek olduğunu belirtti. Araştırmacılar, balın, tahriş olmuş boğazı kaplayarak yumuşatabileceğini kaydetti.

'Archives of Pediatrics and Adolescent Medicine' dergisinin bu ayki sayısında yayımlanacak araştırmayla ilgili doktor Paul, birçok ailenin bu buluşlarına güveneceklerini ve 'Annelerimiz haklıymış' diyeceklerini söyledi.

Doktorlar, araştırma sırasında aileleri aracılığıyla, üst solunum yolu enfeksiyonu bulunan 105 çocuğun bir bölümüne yaşlarına uygun dozda bal tadı verilmiş öksürük şurubu, diğerlerine yalnızca bal verdi. Çalışmanın sonunda, bal verilen çocukların daha iyi uyuduğu ve öksürüklerinin azaldığı aileleri tarafından bildirildi.

Bununla birlikte doktorlar, bir yaşın altındaki çocuklara, botulizm (ender rastlanan besin zehirlemesi) riski oluşturabileceği gerekçesiyle kesinlikle bal verilmemesi uyarısında bulunuyor.:yes:



04.12.2007

ÇAKAL
02-01-2008, 06:56
Gönül Bahçesi
Mehmet Oruç
01 Ocak 2008 Salı



Yılbaşı, muhasebe günü olmalıdır

Bugün miladi yılbaşı. Batı’nın ortaya çıkardığı bir sistem de olsa, ömrümüzün bir yıllık yani 365 günlük zaman diliminden birinin daha bittiğini gösterir. Sistem olarak ister hicri yıl olsun ister miladi yıl olsun, zaman dilimleri insanı muhasebe yapmaya, düşünmeye, tefekküre sevk edebiliyorsa bir mana ifade eder. Bu idrake sahip değilsek diğer canlılardan bir farkımız kalmaz.

Bunun için, geçirdiğimiz bu bir yıllık zaman diliminin muhasebesini iyi yapmalıyız. Eksilerimizi artılarımızı önümüze koymalıyız. Eksilerimiz fazlaysa yeni yılda artılarımızı fazlalaştırmanın planlarını, hesaplarını yapmalıyız. Artılarımız fazlaysa mevcut eksilerimizin tamamını artıya çevirmenin yollarını aramalıyız.
Bu muhasebe, kendimizle hesaplaşma sadece ahiret ile ilgili işlerimiz için değil, dünyalık işlerimiz için de yapılmalıdır. İşimizde, ticaretimizde, başarımızın ve başarısızlıklarımızın muhasebesi yapılmalıdır. Yeni yıla yeni hedeflerle girilmelidir.

En değerli mahluk

Bunlar yapılmayıp, yeni yıla girmeyi, eğlence vasıtası yapmak, körkütük sarhoş olmayı marifet bilmek akla mantığa kısacası insanlığa aykırı şeylerdir. Bunlar, idrak yoksunu, düşüncesiz, idealsiz basit insanların yaptığı yanlışlardır. İnsan basit bir varlık değildir. Cenabı Hak insana değer vermiş, diğer bütün varlıkları insan için yaratmıştır. İnsanı da kendisi için, kendisini tanıyıp ibadet etmesi için yaratmıştır.

Yılbaşı dolayısıyla yapılan diğer bir yanlışlık da, Hıristiyanların dini istismarlarıdır. Müslümanların da bu istismara alet olmalarıdır. Yılbaşı dolayısıyla, caddelerde, mağazalarda “Noel Baba” olarak Aziz Nikolaos efsanesinin boy göstermesi; Hıristiyanlık propagandasının diz boyu olması bu istismarın tipik örnekleridir.
Yılbaşı ile Noel iç içe yaşansa da, aslında yılbaşının Noel’le bir ilgisi yoktur. Çünkü Noel’de ortak bir gün yoktur. Aralık ayının yirmibirinde, yirmibeşinde ve ocak ayının altısında olmak üzere farklı farklı zamanlarda kutlanmaktadır. Hıristiyanların büyük çoğunluğu aralığın yirmibeşinde Noel kutlamalarını yaptılar.
Hıristiyan âleminin Noeli kutlamaları, 4. asırda Roma İmparatorlarının birincisi olan Konstantin ile başlar. Konstantin, Eflatun’un ortaya koyduğu teslis “Trinite” yani “üç tanrı” inancını, papazlara yazdırdığı yeni İncil’e koydurdu ve Noel’i bayram ilan etti. Böylece yeni bir Hıristiyanlık dini doğmuş oldu.
Noel kutlamaları ve yeni yıl hep Hz. İsa’nın doğum günü üzerine bina edilmektedir. Halbuki, Hz. İsa’nın doğumu hakkında, o zamanın edib ve ilim adamlarının eserlerinde hiçbir bilgiye rastlanmamaktadır. Çünkü, İseviler, az ve asırlarca gizli yaşadıklarından, milad doğru anlaşılmamıştır. Bunun için, miladi sene, hicri sene gibi doğru ve kat’i olmayıp, günü de senesi de şüpheli ve yanlıştır. Mesela, İmam-ı Rabbani hazretlerinin bildirdiğine göre, üç yüz seneden fazla olarak noksandır. Çünkü İsa aleyhisselam ile Muhammed aleyhisselâm arasındaki zaman, bin seneden az değildir.

Hıristiyanların kutladığı Noel sonradan uydurulan bir hurafeden ibarettir. Hatta bazı Hıristiyan teşkilatlarının da artık Noel’i bir hurafe kabul ettikleri, dünya basınında çıkan haberler arasındadır. Nitekim, ABD’de yayınlanan 17 Aralık 1996 tarihli haftalık Newsweek dergisi bu gerçeği şöyle dile getirmektedir:
“Noel Baba bir hurafeden ibarettir. Gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Ticari maksatlarla sonradan uydurulmuştur. Hediyelik eşya sektörüne milyonlarca dolar kazandıran Noel Baba, kapitalizmin oyuncağı olmuştur. Tarihçi, Stephan Nissenbaun, “The battle for Christmas” (Yılbaşı ile Mücadele) kitabında Hıristiyanlığın temelinde yılbaşı kutlamalarının ve Noel Babanın bulunmadığını, bunun yasaklanmasının gerekli olduğunu bildirmektedir.”

Noel, Hıristiyan bayramıdır!
İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki:
“Hindûların bayram günlerine, ateşe tapanların nevruz günlerine ve Hıristiyanların Noel gecelerine ve diğer paskalyalarına hürmet etmek, o zamanlarda onların âdetlerini onlar gibi yapmak, insanı îmândan çıkarır.”

Bir Müslümanın dinimizin bildirdiği dînî günlerin dışında bazı günleri dînî bayram kabul etmesi, dînî gün olarak kutlaması veya bu günlere önem vermesi, bunlara kıymet atfetmesi hükmü küfür olan bir bid’attir.

Dînimize göre, milâdî yılbaşının diğer günlerden farklı bir tarafı yoktur. Bunun için sıradan gün muamelesi göstermelidir. Bu gecede, diğerlerinin yaptığının tersini yapmış olmak için mevlid okumak, sohbet toplantıları düzenlemek de uygun değildir. İyi niyetle de olsa dinde farklı bir uygulama bid’at olur.
Noel ile yılbaşı farklı şeylerdir.

Yeni yıla bir kudsiyet, manevi bir değer yüklemeden yeni yılı tebrik etmekte, hayırlı olmasını temenni etmekte dinen mahzur yoktur.

ÇAKAL
17-01-2008, 06:29
Bu camiye kimse giremez!

Çin, Doğu Türkistan'da camilerin kapılarına astığı liste ile öğrenci, memur, işçi, emekli, 18 yaşın altındakiler, kent yöneticileri ve kadınların camiye girmelerini yasakladı. Doğu Türkistanlı anneler de kürtaja zorlanıyor


OKTAY MEHMET/ İSTANBUL
Çin'in özerk bölgelerinden Doğu Türkistan ve Tibet'te yaşayan Müslümanlar, merkezi yönetimin uyguladığı baskıdan şikayetçi. Çin'in son uygulaması, camilerin giriş kapılarına asılan listeler ile toplumun pek çok kesimine camide ibadet yasağı getirilmesi. Doğu Türkistan'ın önemli şehirlerinden biri olan Hoten'e 30 kilometre uzaklıktaki Lop ilçesi Merkez Camii'nin kapısında, camiye girmesi yasak olanların listesi asılı. Bu liste, çok göz önünde olduğu ve yabancıların dikkatini çekeceği için büyük şehirlerdeki merkezi camilerin kapılarında yok. Ama daha küçük şehirlerdeki camilerin giriş kapılarındaki mermer levhalarda yazılı bulunduğu belirtiliyor.

CAMİ KAPISINDA YASAKLI LİSTESİ

Kurban kesmek için bölgeye giden İHH İnsani Yardım Vakfı ekibininin belirttiğine göre, camiye girmesi yasak olanlar şöyle sıralanıyor: l Partiye girmeye namzet öğrenciler l Devlet memurları, işçi ve emekliler l 18 yaşın altındakiler l Kent yöneticileri ve memurlar l Kadınlar. Öte yandan, camiye girmesi yasak olan kişilerin, caminin avlusuna bile giremedikleri belirtiliyor.


Mecburi kürtaj uygulanıyor

Çin'de Uygur Türklerinin yurtdışına çıkışına izin verilmiyor. 150 milyon Müslüman'ın yaşadığı Çin'de kadınlar kürtaj yapmaya zorlanıyor. Ülkede, Müslümanların sadece iki çocuk sahibi olmasına izin veriliyor.




17.01.2008

ÇAKAL
19-01-2008, 23:31
Rabbim neylerse güzel eyler.:yes:

BUSHIDO
20-01-2008, 09:54
http://video.google.com/videoplay?docid=-1682863741742530245

ÇAKAL
24-01-2008, 06:06
Karaciğer için yoğurt yiyin
Karaciğerinizin, kanınızı filtrelemekten yağların sindirilmesini sağlayan safrayı salgılamaya kadar birçok işlevi vardır. Düzenli olarak meyve ve yoğurt yiyenlerin karaciğer kanserine yakalanma riski, sağlığı için hiçbir şey yapmayanlara göre daha az. Karaciğerinizin sağlığı için çok fazla meyve ve yoğurt tüketmenize gerek yok, az miktarda yemeniz bile yeterli. Karaciğeri dışında farklı tıbbi sorunları olup haftada yarım fincan yoğurt ve en az 150 gram meyve yiyen kişilerin karaciğer kanserine yakalanma riskleri daha düşüktür. Araştırmacılar yoğurdun karaciğer sağlığı için neden çok faydalı olduğunu henüz kesin olarak tespit edememişler. Bunun sebebi yoğurt, süt ve yumurtada bulunan hayvansal gıda kaynaklı bir A vitamini olan retinol olabilir. Retinolün karaciğer kanserini düşürmekte etkili olduğu biliniyor.

BOSNA
28-01-2008, 21:29
Keçiboynuzu (Harnup)

Keçiboynuzu (Harnup) bitkisinden elde edilen Harnup Pekmezi bağışıklık sisteminin desteklenmesi ve vücudun direnç kazanmasında kullanılabilir.
Başta demir ve kalsiyum olmak üzere zengin mineral komposizyonu sayesinde kansızlık ve kemiklerin güçlenmesinde destekleyicidir.

Ayrıca kendim ve ailem bizzat kullandık öksürüğede iyi geliyor ilgilenen tüm arkadaşlarımın dikkatine sunarım.....:super:

e-fulya
30-01-2008, 11:18
Batı Trakya Türk Cumhuriyeti

Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, Tarihte ilk Türk Cumhuriyeti 31 Ağustos 1913’te Batı Trakya’da kurulmuştur. Garbi Trakya Müstakil Hükümeti adıyla da anılan bu Türk Cumhuriyeti Devleti’ni, hem Yunanistan hem de Bulgaristan tanır. Kuvay-ı Milliye tabiri ilk defa Batı Trakya mücadelesinde kullanılır. ...
Başkent: Gümülcine , şimdi Yunanistanda
Cumhurbaşkanı: Yunanistan Cumhuriyeti Balkan Yarımadasının güneyinde, kuzeyden Arnavutluk, Makedonya ve Bulgaristan, Doğudan Türkiye, güneydoğudan Ege Denizi, güneyden Akdeniz ve batıdan Adriyatik Denizi ile çevrili ülke. Başkenti Atina olan ülkenin nüfusu 10.665.989 kişidir. Resmi dili Yunanca, dini Hıristiyanlık (İslamiyet, Batı Trakya) ve para birimi Euro'dur.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Hoca Salih Efendi
Sınırlar: Tüm Batı Trakya (Doğuda Meriç, batıda Trakya Bölgesi (Batı Trakya), Trakya bölgesi'nin Yunanistan'da yer alan bölümüdür. Başlıca kentler şunlardır:
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Makedonya, Kuzeyde Makedonya Cumhuriyeti Balkan Yarımadasında yer alan bir devlet. Güneyinde Yunanistan, doğusunda Bulgaristan, batısında Arnavutluk, kuzeyinde ise Sırbistan-Karadağ'ın yer alır. Başkenti Üsküp olan ülkenin Yüzölçümü 25.713 km2, nüfusu 4.760.000, resmi dili Makedonca ve para birimi Makedonya Dinarı'dır.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Bulgaristan - Bulgaristan Demokratik Halk Cumhuriyeti Türkiye'nin kuzey batı komşusu olup, kuzeyden Romanya, batıdan Yugoslavya ve güneyden Yunanistan ile sınırlandırılır. Kuzeyde Tuna ve doğuda Karadeniz tabii sınırlarını teşkil eder. Ekonomi ve ideolojik bakımdan Sovyetler Birliği’ne bağlıyken, 1989’da Rusya’da başlayan yeniden yapılanma ve batıya açılma politikası, Bulgaristan’da da hızla yayıldı ve komünizm eski hakimiyetini büyük ölçüde kaybetti.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Rodop dağları ve güneyde Resim:Hvoina.jpeg|right|thumb|250px|Hvoyna köyü yakınlarından Rodop Dağları
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Ege Denizi.)(Ortaköy köprüsü- Kırcaali –Makas- Mesta Karasu ve İskeçe üzerinden Akdeniz’e, Enez’den Gümülcine -İskeçe- Dedeağaç- Karağaç- Fere’ye- Koşukavak- Mestanlı ile çevrilidir.)
Toplam yüzölçümü: 8.578 Km².
Ordu: Çoğunlukla piyade,29,170
Genel kurmay Başkanı: Ege Denizi, 41'-35' kuzey enlemleriyle 23'-27'/28' doğu boylamları arasında yer alır. Kuzeyden güneye yaklaşık 660km uzanır; genişliği kuzeyde 270, ortada 150, güneyde ise 400km kadardır. Balkan yarımadasının doğu bölümü ile Anadolu arasında yer alan deniz. Çanakkale Boğazı aracılığıyla Marmara Denizi’ne ve Karadeniz’e bağlanan Ege Denizi’i yüzölçümü 214000km2’dir.
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Süleyman Askeri,P.Kur.Bnb.

Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, Tarihte ilk Türk Cumhuriyeti 31 Ağustos 1913’te Batı Trakya’da kurulmuştur. Garbi Trakya Müstakil Hükümeti adıyla da anılan bu Türk Cumhuriyeti Devleti’ni, hem Yunanistan hem de Bulgaristan tanır. Trakya Bölgesi (Batı Trakya), Trakya bölgesi'nin Yunanistan'da yer alan bölümüdür. Başlıca kentler şunlardır:
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Kuvay-ı Milliye tabiri ilk defa Batı Trakya mücadelesinde kullanılır.

Bağımsızlığını ilan eden yeni yönetim, ilk olarak ülkenin sınırlarını belirlemiş, bağımsız devletin sembolü olan ay yıldızlı, yeşil, beyaz bayrağı resmi binalara çekmiş, 29.170 kişilik ordusunu kurup, bütçesini hazırlamış, pul bastırarak, pasaport uygulamasına geçmiştir. Bu arada Osmanlı yasa ve tüzükleri aynen kabul edilerek davalara da Garbi Trakya Adliyesi bakmaya başlamıştır.bkz. Kuvayımilliye
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.Samuel Karaso adında bir yahudi yurttaş görevlendirilerek resmi bir ajans kurulmuş ve Fransızca ve Türkçe olmak üzere “Müstakil/independant” adında bir gazete çıkarılmıştır. Ancak o dönemde Osmanlı Devleti, yeni kurulan bu Cumhuriyete dış baskıların da etkisiyle olumlu bakmıyordu. Buna ilaveten İstanbul’daki siyasi iktidar kavgası ve kargaşası Batı Trakya’da böyle bir bağımsız Türk devletiyle ilgilenme olanağını ortadan kaldırmıştı. Nitekim 29 Ekim 1913 tarihinde imzalanan İstanbul Anlaşmasıyla Osmanlı hükümeti, Batı Trakya'yı bütünüyle Bulgaristan’a bırakmıştır. Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’nin toprakları, General Lazarof komutasındaki Bulgar kuvvetlerince 30 Ekim 1913 tarihine kadar tamamen işgal edilir ve bu devlet sona erer.

Milli Marşı

ey batıtrakya’lı asil türk çocuğu ne mutlu sana;
sen hayat verdin kanınla milli kurtuluş savaşına;
yüce kahramanlığın naksedildi cihanın her yanına;
selam duruyor milletler senin şu milli bayrağına.

bastığın şu yerler senin şanlı şehitlerinde dolu;
düşmanlar taciz edemez yüce kahramanların ruhunu;

şanlı şehitlerin sarılmış kurtuluş bayrağına;
bu ne ulvi şereftir gömülmek ecdad toprağına;
yurtta hürriyetin, istiklalin rüzgarı esiyor;

kahraman mücahitler şu pis esareti deviriyor;

bu şanlı milli istiklal savaşından asla dönülmez!
karşımıza çelik ordular da çıksa, bizi ürkütemez!

biz; milli istiklal için meriç’i,karasu’yu aştık;
bütün müstevlileri ezerek,yenerek hedefe ulaştık;
balkan’larda şanlı bir cumhuriyet çığırını açtık;
ilk defa hürriyet mes’alesini biz yaktık;

bu bayrak dalgalanacak, cumhuriyet yaşayacak!
karşımızdaki düşmanlar bizden ürküp kaçacak!

binlerce yıl hür yaşayan bir milletin torunlarıyız;
su steplerin kurd’u, arslan’ı göklerin kartalıyız;
mücahitlerin hamlesi her zaman fırtınalar andırır;
savaşta heybetimiz dehşetinden düşmanlar bayılır;

batı trakya cumhuriyeti yaşayacak,yaşayacak!
terakkimizin karşısında milletler şaşıracak!

ey şirin batı trakya!... işte nihayet esaretten kurtuldun
ey düşmanlar!... sanmayın savaşlardan bu millet yorgun;
cumhuriyetin yüce bayrağı her an bu yurtta dalgalanacak;
şu bütün batı trakyalılar kıyamete kadar hür yaşayacak!

Süleyman Askeri
P.Kur.Bnb
Batı trakya Türk cumhuriyeti
Genel kurmay Başkanı
Dedeağaç, 3 Eylül 1913
http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Bat%C4%B1_Trakya_T%C3%BCrk_Cumhuriyeti
..................

14 Nisan 1878

Ayastefanos andlaşması üzerine, Boğmaklar da dahil olmak üzere bölgedeki Türkler, “karşı ihtilal” başlattılar. Türkler’le Kazak süvari bölükleri arasında 14 Nisan 1878’de şiddetli çarpışmalar oldu. “İhtilal”, ilk olarak Rodop balkanının kuzeyinde FİLİBE ile TATARPAZARCIĞI arasında başladı ve kısa sürede Balkan sıradağlarıyla Akdeniz arasındaki geniş sahanın birçok bölgesine yayıldı.


Bıyıklıoğlu’na göre “Mustafapaşa ile İHTİMAN ve SAMAKO(F) arası, yukarı Meriç vadisiyle bütün ARDA vadisi ve RODOP DAĞLARI kahraman TÜRK İHTİLALCİLERİNİN harekat sahası içinde idi… Rus askerleriyle, can, mal ve namuslarını korumak için silaha sarılan kahraman TÜRKLER arasında kanlı çarpışmalar olmuştu… Ayaklanan ahalinin maksatlarını anlamak ve onları yatıştırmak üzere, Rus memurlarıyla birlikte, İstanbul’dan da Seraskerkapısı (Osmanlı Milli Savunma Bakanlığı) Hassa Meclisi azasından Sami Paşa ile Vasa Efendi gönderilmişlerdi. İSTANİMAKA civarında, Osmanlı ve Rus temsilcileriyle buluşup görüşen Türk Milli hareket reisleri “OSMANLI İDARESİNDEN BAŞKA BİR İDARE ALTINA GİRMEYECEKLERİNİ VE OSMANLI TOPRAĞINDA RUS ASKERİ BULUNDUKÇA SİLAHLARINI BIRAKMAYACAKLARINI” söylemişlerdi.” Yine Bıyıklıoğlu’na göre, “milli mücadeleye kadar, bütün Trakya’da HÜRRİYET ve İSTİKLAL havasının kaynağını, RODOP DAĞLARINDA, KIRCAALİ VE ROPÇOZ’DA aramak gerekir.”


16 Mayıs 1878

“İhtilal”, “RODOP TÜRK HÜKÜMET-İ MUVAKKATESİ”nin (1878-1886) kurulmasıyla sonuçlandı. Yerel liderlerden Boğmak kökenli Ahmet Timirski (Timişli), Abdullah Efendi ve Kara Yusuf Çavuş, Sultanyeri kazasının Karatarla köyünde -Rodoplu 30 milletvekilinin ve yaklaşık 100 nahiye müdürünün de onayını alarak- hükümeti kurdular. İhtilal kahramanları, “Paris Andlaşması”nı imzalamış devletlerin İstanbul elçilerine verdikleri 16 Mayıs 1878 tarihli ve “hükümet-i muvakkate” mührünü taşıyan muhtırada ihtilal sebeplerini şöyle açıkladılar :


“Avrupa devletleri, geçici olarak idare etmekte olduğumuz halkın niçin silaha sarıldığını sorup araştırmak zorundadırlar. Biz, hiçbir şahsa karşı isyan etmiş değiliz. Silaha sarılmaktan MAKSADIMIZ, KENDİ MAL, CAN VE IRZIMIZI KORUMAKTAN İBARETTİR. Biz, hiçbir meşru hükümete karşı ayaklanmadık. Kendi şahsi haklarımızı korumakla, en tabii haklarımızı kullanıyoruz. Ayastefanos andlaşması, Paris andlaşmasını imzalamış olan devletlerin tasdikinden geçmedikçe hükümsüzdür. AYASTEFANOS ANDLAŞMASININ YERİNE BİR YENİSİ KONMALIDIR. Bulgarların irtikap ettikleri cinayetler, tarif olunamayacak kadar büyüktür. İleri karakollarımıza silahlı bir kuvvetin yaklaşmasını kabul edemeyiz. Bölgemizin ahalisi kamilen TÜRK VE MÜSLÜMAN olduktan başka buraya, aramıza, yüzbin müslüman göçmen de sığınmış bulunmaktadır.”


Muhtırada ayrıca “Ayastefanos andlaşmasından sonra Ruslar ve Bulgarlar memleketimizi istila ettiler. Biz ise hükümetsiz kaldık. Her ne kadar Osmanlı devleti, bizleri, Bulgaristan emaretine bırakmış ise de Avrupa devletlerinin tasdiki olmadıkça Bulgar hükümetine meşru bir hükümet gözüyle bakamayız. Ruslar ve Bulgarlar, girdikleri yerlerde, sayısız MEZALİM ve ağza alınmayacak CİNAYETLER işlediler. Mütecavizleri, geri atmak için silaha sarıldık. Eğer biz, muvakkat bir hükümet kurmamış ve bia zabıta heyeti düzenlememiş olsaydık, memleketimizde karışıklıklar çıkabilirdi. Bugün, bölgemizde, emniyet ve asayiş, Rus askerlerinin bulundukları yerlerde ise huzursuzluk ve karışıklıklar vardır… Ayastefanos andlaşmasını şiddetle protesto ederiz. Müslümanların idare ettikleri yerlerde Rus ve Bulgarlar tarafından idare olunan memleket arasındaki büyük farkı görmek üzere, kimi isterseniz gönderiniz. Meriç’in Güney-Batı tarafındaki topraklardan yeni Bulgaristan’a bir karış yer vermemenizi istirham ederiz. Çünkü idaremiz altında bulunan DÖRT MİLYON MÜSLÜMAN, işitilmemiş CİNAYETLERLE ismini kirletmiş olan ve her vakit düşmanımız bulunan bir hükümete BOYUN EĞMEKTENSE YOK OLMAYI TERCİH EDERLER.”


Bölgedeki bu ilk Türk/Soydaş hükümeti, özellikle Boğmak tabir edilen Türkler’in çabasıyla ortaya çıkmıştır. Yunanlı tarihçiler de bu gerçeği teslim etmekte, kurulan bu devletin “otonom cumhuriyet” (autonomi dimokratia) veya “bağımsız cumhuriyet” (aneksartiti dimokratia) olduğunu vurgulamaktadırlar. Örneğin “Berlin Anlaşması’yla “Şarki Rumeli”ye otonomi verilmesinden sonra, bölgedeki POMAKLAR [BOĞMAKLAR] kendilerine ait otonom cumhuriyet kurmak üzere ayaklandılar. Daha önce bunlardan çoğu 1876’da ayaklanan Bulgarlar’a karşı Türkler’e yardım etmişti. [Boğmaklar], Bulgaristan’da Bulgar kabul ediliyorlar, Yunanistan’da ise Müslüman niteleniyorlar. ” (“İ Megali Amerikaniki Egkyklopaideia”, Tomos IH’, ellin. ekdosis K. Emmanouil-D. Kitsa kai Sia, Athinai 1968, s. 579’dan aktaran Polys A. Mylonas, Oi Pomakoi Tis Thrakis, Nea Synora-A.A.Livani, Athina 1990, s. 26).


Ayrıca, “POMAKLAR [BOĞMAKLAR], Bulgaristan’ın en fanatik Müslümanları oldular. Bulgar ayaklanma hareketlerinin ve 1876 Nisan İhtilali’nin bertaraf edilmesinde Türkler’e derhal katkıda bulundular (Pomagkam=yardım ediyorum) ve Rodoplar’ın BATAN [BATAK] bölgesinde toplanmış olan binlerce Bulgar’ı boğazlamaya giriştiler. ‘Berlin Anlaşması’yla “Şarki Rumeli”ye özerklik verilince ve buna bazı POMAK [BOĞMAK] köyleri de dahil edilince ayaklandılar ve 21 köyü kapsayan bölgede bağımsız cumhuriyet (‘aneksartiti dimokratia’) kurdular. Şarki Rumeli’nin 1886’da Bulgaristan’la birleşmesinden sonra POMAKLAR’ın [BOĞMAKLAR’ın] cumhuriyeti Bulgaristan’a ilhak edildi.” (T. Vafeiadis, arthron POMAKOİ, Megali Elliniki Egkyklopaideia, Tomos K’, s. 529’dan aktaran Polys A. Mylonas, Oi Pomakoi Tis Thrakis, Nea Synora-A.A.Livani, Athina 1990, s. 28.)


Tevfik Bıyıklıoğlu’na göre de “Batı Trakya’daki bu ilk “MUVAKKAT” hükümet, Türk halkı arasında bir UYANIŞ ve YENİDEN DİRİLME işareti,…Kırcaali ve Rodop ayaklanması, Türk halkının, ZULÜM ve TECAVÜZE karşı silaha sarılmasının bir neticesidir.”
http://www.makturk.com/modules.php?name=News&file=article&sid=578

ariston
28-02-2008, 22:39
google da türk piramit çin deyince bazı bilgiler geliyor.
google earthden girdim gerçekten eski türklerin bulunduğu bölge de oldukça büyük piramitler var.

-Mısır piramitleri

-Sümer Piramitleri (Zigguratlar)

-Orta Amerika’da yer alan Maya, İnka, Aztek piramitleri

-Orta Asya’da yer alan Türk piramitleri



Hiç kuşkusuz bunların dışında da dünyanın çeşitli yerlerinde küçük ölçekli bazı piramitlere rastlanmaktadır.Ancak, topluca bir bölgede yer alan ve belli bir kültürün ürünü oldukları anlaşılan piramitler yukarıda saydıklarımızdır.



Yukarıda sıraladığımız piramitlerin yapım zamanları hakkındaki ortalama tarihler ise şöyledir:



-Mısır piramitleri :M.Ö. 3000

-Sümer piramitleri:M.Ö. 4.500

-Maya piramitleri :M.Ö. 4.500

-Türk piramitleri :M.Ö. 4.500 (Bize göre bu tarih en az M.Ö.10.000)

resimlere bakıca bunlardan şimdiye kadar haberdar olmamamız ilginç. Çin kapalı bir ülke olduğunda pek bilinmiyordu.

google da çıkan sitelerden ikisi, bu piramitler hakkında bilgi var. Bazı bilgiler abartılı. örnek olarak google earth deki ölçülerle sitedeki bilgiler biraz uyumsuz ancak yine de çok ilginç

Tarihe meraklılar için derinlemesine araştırılabilir.

http://www.webhatti.com/kultur/113810-turk-piramitleri-cin-de-piramit-var-midir.html
http://www.turkdirlik.com/Bilgimece/Turkoloji/Kultur/MKilic0023.htm

mbatuhan75
22-08-2008, 21:38
oyuncak botla balık tutulabileceğini biliyormuydunuz :)

http://www.vidivodo.com/108418/oyuncak-botla-balik-avi

doruca
24-08-2008, 09:28
""""""
Kaç burun deliğimiz ya da kaç duyumuz var? Penisilini kim keşfetti? Kaç Osmanlı padişahı vardı? Günde kaç saat uyumak gerekir? Bukalemunlar gerçekten ortama göre mi renk değiştirir? Bu ve buna benzer tam 210 sorunun yanıtını veren Cahillikler Kitabı bilmediklerimiz ve yanlış bildiklerimizi sorguluyor. İşte Cahillikler Kitabı’ndan sizler için seçtiklerimiz.
""""""
Dünyanın en uzun dağı Everest değilmiş 24 Ağustos 2008 Pazar, 03:39 PAZAR
Kaç burun deliğimiz ya da kaç duyumuz var? Penisilini kim keşfetti? Kaç Osmanlı padişahı vardı? Günde kaç saat uyumak gerekir? Bukalemunlar gerçekten ortama göre mi renk değiştirir? Bu ve buna benzer tam 210 sorunun yanıtını veren Cahillikler Kitabı bilmediklerimiz ve yanlış bildiklerimizi sorguluyor. İşte Cahillikler Kitabı’ndan sizler için seçtiklerimiz

Yükseklik ayrı uzunluk ayrı

DÜNYADAKİ en uzun dağ Manua Kea’dır. Burası Hawaii adasındaki en yüksek noktadır. Bu dağın deniz seviyesinden yüksekliği 4206 metre ama deniz yatağından zirvesine kadar olan yüksekliği 10200 metredir; yani Everest’ten 1352 metre daha uzun... Dağlar söz konusu olduğunda en yüksek deyince deniz seviyesinden zirveye kadar olan, en uzun deyince ise dağın dibinden tepesine kadar olan ölçü anlaşılır. Böylece 8848 metrelik Everest Dağı en yüksek dağ iken en uzun dağ değildir.

Su mavidir

ALIŞILDIK cevap suyun rengi olmadığıdır; su şeffaf ya da saydamdır ve denizin mavi görünmesinin tek sebebi gökyüzünün deniz üzerine yansımasıdır. Yanlış. Su aslında mavidir. Son derece soluk bir tonudur ama mavidir. Bunu doğada, kardaki derin bir deliğe ya da donmuş bir şelalenin kalın buzlarının içine baktığınızda görebilirsiniz. Çok büyük ve çok derin beyaz bir havuzu suyla doldurup içine baktığınızda su mavi görünecektir. Ancak gökyüzünden yansıyan renk de kesinlikle önemli bir rol oynar. Örneğin bulutlu bir günde deniz tam mavi görünmez.

Sindirella’nın ayakkabısı camdan mıydı?

HAYIR, sincap kürkünden... Masalın bilinen halini 17’nci yüzyılda yazıya döken Charles Perrault, Ortaçağ masalında vair (sincap kürkü) olarak geçen kelimeyi yanlış anlamış ve vere (cam) olarak yazmıştır. Sindirella eski ve evrensel bir hikayedir. Çince versiyonu 9’uncu yüzyıla dayanır ve Perrault’nun yazdığından önce 340 farklı versiyonu vardır. Bu versiyonların hiçbirinde camdan ayakkabıdan bahsedilmez. Orijinal Çin hikayesi Yen-Shen’de ayakkabılar altın tabanlı ve bağcıklıdır. İskoçya versiyonu Rashie-coat’ta ise sazlıklardan yapılmıştır. Perrault’nun hikayesini uyarladığı Ortaçağ Fransız efsanesinde ise ayakkabılar pantoufles de vair yani sincap kürkünden yapılmıştır.

Bir mavi balina en fazla greyfurt yutar

MAVİ balinanın boğazının dışındaki her yeri çok büyüktür. 32 metrelik uzunluğuyla şimdiye kadar yaşamış en büyük hayvandır. Dili bir filden ağırdır, kalbi bir araba boyundadır, midesi bir ton yiyecek alır. Ancak bir mavi balinanın boğazı onun yemek deliğiyle (küçük bir yemek tabağı boyunda) hemen hemen aynı çapa sahiptir. O yüzden yutabileceği en büyük şey bir greyfurttur.

Acı biberin en acı kısmı neresidir?

ACI biberin en acı kısmının çekirdekleri olduğuna inandırıldık ama durum öyle değil. Asıl acı olan kısım o çekirdeklerin tutunduğu merkezdeki zardır. Bu zar en fazla kapsaisin içeren kısımdır. Kapsaisin bibere acılığını veren renksiz, kokusuz bileşiktir. Biberin acılığı Scoville Ölçeği’yle ölçülür. Örneğin bir jalapeno biberi 4 bin 500 Scoville acı birimidir. Dünyadaki en acı biber ise İngiltere’nin güney batısındaki Dorset’te yetiştirilen Dorset Naga’sıdır. Bu biber 923 bin Scoville acı birimidir. Küçük bir Naga biberinin yarısı bile bir tabak yemeği yenilemez hale getirebilir. Bu tabağı bitirenin sonu hastanenin yolunu tutmak olacaktır.

Çin Seddi aydan görülmez

ÇİN Seddi’nin aydan görülebilen tek yapı olduğu düşüncesi çok yaygındır ama ayla uzayı birbirine karıştırmaktadır. Uzay oldukça yakındır. Yerin yüzeyinden 100 km uzaklaşıldığında uzay başlar ve bu noktadan birçok yapı görülebilir. Bununla birlikte dünyanın yörüngesini ter edip birkaç bin km yüksekliğe çıkıldığında insanoğlunun yaptığı hiçbir şey görülmez. Dünyaya uzaklığı 400 bin kilometreden fazla olan aydan kıtalar bile güçlükle görülür.

Flamingolar pembedir çünkü...

FLAMİNGOLAR çok fazla mavi-yeşil alg yerler. İsimlerine rağmen mavi-yeşil algler kırmızı, kahverengi, sarı, mor, hatta turuncu olabilir. Bu da flamingoların renklerini etkiler.

Japon balığının hafızası üç aylıktır

YAYGIN kanının aksine bir Japon balığının hafızası birkaç saniye değildir. 2003 yılında Plymouth Üniversitesi’ndeki Psikoloji Okulu tarafından yapılan bir araştırma, Japon balığının en az üç aylık bir hafızaya sahip olduğunu ve değişik şekilleri, renkleri ve sesleri ayırt edebildiğini gösterdi.
Star.

(Belki daha önce yapıştırılmıştır. :))

fatmanur
09-09-2008, 02:08
Türk Halkını Avrupa balonuyla kandıranlara 'yeter' deme zamanı
| Yiğit Bulut |

Devlet Bakanı Ali Babacan'ı dinliyorum, söylediklerini aklım almıyor. Ben mi algılayamıyorum yoksa anlatanda mı sorun var! Her neyse, Babacan ne söylerse söylesin, ben Avrupa ile ilişkimiz hakkında doğru bildiklerimi yazacağım.

Müzakereler askıya alındı
1- İçeride Babacan tarafından her fırsatta başladığı iddia edilen ama asla başlamayan Avrupa Birliği (AB) ile müzakereler 2007'ye girmeden resmi olarak askıya alındı. Hâlâ askıda.
2- AB ile müzakereler, sözde 2006 başında başladı. Tarama süreci ve müzakere süreci kamuoyunda birbirine karıştı. Hâlâ müzakere edilmiş ve Türkiye'nin, AB standartlarına uyduğuna dair onaylanmış tek bir başlık dahi yok. Hatırlatayım; "Başladı" dendiğinden bugüne en az 24 ay geçti.
3- Askıya alınan başlıklar: "Malların serbest dolaşımı, taşımacılık, Gümrük Birliği, tarım, balıkçılık, dış ilişkiler, mali hizmetler ve iş kurma hakkı."
4- Bu başlıkların çok büyük önemi var. Bu başlıkları çıkardığınızda tam üyelik süreci Chirac'ın ortaya attığı imtiyazlı üyelik sürecine dönüşüyor. Sarkozy'nin yeni tezi Chirac'ın projesinden de kötü.
5- Şöyle bir karar daha alındı: "Hangi başlık açılırsa açılsın, Türkler Rum tarafını Kıbrıs olarak tescil etmezse, o başlık kapanmaz." AB aynı kararla Türkiye'nin limanlarını açıp açmayacağına dair gözlem süresi koyuyor ve 2007, 2008, 2009 yıllarında rapor yazılacağını belirtiyor. Bunun anlamı çok açık; üç yıllık bir süre için en azından ilerleme yok.

Sürecin yokluğu kesinleşti
Sonuç 1: Bir kez daha yazacağım hatta gerçeği herkes görene kadar yazmaktan asla vazgeçmeyeceğim; bana göre Türkiye'nin gerçekten AB süreci yok. Hiçbir zaman olmadı... Ve asla olmayacak... Son 3 yılda yaşananlar ile yokluğu da kesinleşti.
Sonuç 2: Türkiye'nin içine girdiği AB süreci, bir devin beynine sıkılan ilaçla uyuşturulmasından başka bir şey değil. Avrupa, Türkiye'den her istediğini alıyor ve karşılığında hiçbir şey vermeden bizi uyuşturuyor. Bir Türk vatandaşı olarak tek bir temennim var; bu ilaçtan bir an önce kurtulmalı ve yeni yılda yeni senaryoları sorgulamalıyız.

Parçası değil rakibi olabilir
Son söz: Üzerinde yaşadığımız topraklar hiçbir zaman Avrupa'nın parçası olmadı. Avrupa ile bu topraklar arasında, üzerinde hangi medeniyet olursa olsun, her zaman iktidar kavgası oldu. Milattan Sonra 196 yılında, bölgenin ve Anadolu uzantısının en önemli yönetim merkezi olan bugünün İstanbul coğrafyası, Roma İmparatorluğu'nun eline geçti. 330 yılında Konstantin, bölgeyi Roma İmparatorluğu'nun ikinci başkenti ilan etti. 395 yılı ve sonrasına, yani Roma yıkılana kadar, İstanbul ve Roma arasında iktidar kavgası devam etti. Detaya lütfen dikkat edelim; bölge Doğu Roma'nın değil Roma İmparatorluğu'nun iki başkentinden biri. Kavga daha sonra "din" başlığı altında kiliseler arasında devam etti. Roma'dan gelen Papa'nın temsilcileri 1054 yılında Ayasofya'ya gelerek İstanbul Kilisesi'ni aforoz ettiler. Verdikleri mesaj çok açıktı; yönetim Roma'dan yapılır. İstanbul bölgesi ve Anadolu bizim elimize geçtikten sonra da durum değişmedi. Avrupa ile bu topraklar arasındaki mücadele Osmanlı dönemi ve Cumhuriyet Türkiyemiz'de de devam etti. Artık bir detayı anlamalıyız; bu topraklar Avrupa'nın bir parçası olamaz. Avrupa'nın ancak ve ancak rakibi, antitezi olabilir. Ne olur uyanalım!

BUSHIDO
24-09-2008, 17:35
BEBEKLER DOĞDUKLARI ANDAN İTİBAREN RİTM DUYGUSUNA SAHİP
Macar bilim adamlarının 1-2 günlük 100'ün üzerinde bebek üzerinde yaptıkları araştırmada, uyurken bebeklere müzik dinletildi ve bu esnada beyin faaliyetleri incelendi. Araştırmacılar, bebeklerin beyinlerinin tempo, ton ve melodideki değişimleri hesapladıkları belirlendi. Örneğin, bir ritimdeki bir vuruş eksik çalınırsa bebeğin beyni bu değişimi algılıyor. Bunun yanı sıra kadın ve erkek sesleri arasındakine benzer bir perde değişimi de bebeğin beyninde reaksiyona yol açıyor.

WaX
24-09-2008, 19:50
bende bir bilgi ekliyeyim bushido abimin guzel katkisinin yanina...

bebekler annelerini kokusundan tanirmis ve izledikleri koku sayesinde hem sut icin dogru yere yapisip hemde annesi olup olmadigini annenin salgiladigi ten kokusundan taniyorlarmis ve bilim adamlari yaptiklari incelemede parfum sikan bayanlarin bebeklerinin adaptasyon sorunu yasadigi belirlenmis

ARMAND
25-09-2008, 17:20
Eğer bu mesajı aldınız ise, bilin ki birileri sizi seviyor ve büyük bir olasılıkla sizin sevdiğiniz birileri var. Eğer bu mesajı gönderemeyecek kadar yoğunsanız ve kendi kendinize,'nasılsa bir gün -yollarım' diyorsanız çok uzak, hiç ulaşmayabilir.
Bu Tantra Hindistan`dan geldi. İster inanın ister inanmayın, onu okumak için birkaç dakikanızı ayırın, olur mu? İçinde, ruh için yararlı birçok mesaj var. BU İYİ ŞANS İÇİN BİR NEPAL TANTRA TOTEMİ.

Bu Totem Tantra size 'iyi şans' için gönderildi. Dünyayı 10 kez dolaştı.
YAŞAM İÇİN ÖNERİLER


Kepekli pirinçten çok ye.


İnsanlara beklediklerinden daha çok şey ver ve bunu zevk alarak yap.


En sevdiğin şiiri ezberle.


Dinlediğin her şeye inanma, sahip olduğun her şeyi harcama ve istediğin kadar uyuma.


'Seni seviyorum' dediğinde, cidden söyle.


Üzgünüm dediğinde, o kişinin gözlerinin içine bak.


Evlenmeden önce en az 6 ay nişanlı kal.

İlk bakışta aşka inan.


Başkalarının düşleriyle asla alay etme.


Tutkuyla ve derinden sev. Sonradan yara alabilirsin belki, ama hayatı komple yaşamanın tek yolu budur.


Anlaşmazlık durumlarında, dürüst ol.


Kimseyi kırma, hakaret etme.


İnsanları akrabalarına göre yargılama.


Yavaş konuş, ama hızlı düşün.


Biri sana, yanıt vermek istemediğin bir soru yöneltirse, gülümse ve en büyük aşkın ve en büyük başarıların daha büyük riskleri olduğunu hatırla.


Anneni ara.


Biri hapşırdığında 'çok yaşa' de.


Kaybettiğinde, ders al.


3 'S'yi unutma: Kendine Saygı; başkalarına Saygı; herşeyde Sorumluluk.


Küçük bir anlaşmazlığın büyük bir arkadaşlığı bozmasına izin verme.


Hata yaptığını farkettiğinde, onu hemen düzelt.


Telefona cevap verirken gülümse.Seni arayan kişi bunu sesinden anlayacaktır.


Konuşmaktan, sohbetten hoşlanan bir kadın/erkekle evlen. Yaşlandığınızda, konuşma yeteneğiniz her şeyden daha önemli olacak.


Biraz yalnız kal.


Değişikliklere kucak aç, ama değerlerini yitirme.


Suskunluğun, bazen, en iyi yanıt olduğunu unutma.


Daha çok kitap oku, daha az televizyon seyret.


İyi ve saygın bir hayat sür. İleride, yaşlandığında ve geçmişi hatırladığında, bir kez daha nasıl zevk aldığını göreceksin.


Allah`a güven ama arabanı kilitle. (Deveni bağla sonra tevekkül et).


Evde sevgi dolu bir atmosfer önemlidir.Huzurlu ve uyumlu bir ortam yaratmak için elinden geleni yap.


Sevdiklerinle anlaşmazlığa düştüğünde, o anki duruma önem ver.


Geçmişte çok yaşama.


Satırlar arasını oku.


Bildiklerini paylaş. Ölümsüzlüğü elde etmenin bir yoludur.


Gezegenimize karşı nazik ol.


Dua et. Duada, ölçülemeyecek bir güç saklıdır.•


Sana sevgi gösterisinde bulunan birini engelleme.


Başkalarının işine burnunu sokma.


Onu öperken gözlerini kapatmayan bir kadın/erkeğe güvenme.


Yılda bir kez hiç gitmediğin bir yere git.


Çok para kazanıyorsan eğer, hayattayken, başkalarına yardım et. Bu, Şansın sana verebileceği en büyük tatmindir. Unutma, istediklerini elde edememek, bazen büyük bir şanstır.


Bütün kuralları öğren, sonra bazılarına uyma.


İki insan arasındaki aşkın birbirine duydukları gereksinimden daha büyük olduğu ilişkinin, en iyi ilişki olduğunu unutma.


Başarını, onu elde etmek için vazgeçmek zorunda kaldığın şeylere bağlantılı olarak değerlendir.

ARMAND
25-09-2008, 17:22
YAKINDA MİGROSLAR WALL MART OLURSA WAL MART LA TANIŞACAK
OLANLAR ..


Bilgilenmekte fayda var diye dusundum...kim bilir bize
nasıl güzel tanıtılacak?..
Uzunca bir yazi ama enteresan ve fikir sahibi olmakta
fayda var


Walmart canavarı son rakamlara göre 256 milyar dolar
cirosu olan dev bir market zinciridir. Türkiye'nin koskoca
bir ülke olarak toplam gayrisafi milli hasılasının 250
milyar dolar olduğunu düşünürseniz WalMarta şirket
değil,şirket süsü verilmiş devlet dememiz gerektiğini
anlarsınız.
Bu koca devin kurucusu gerçektende tarihin gördüğü en
kurnaz ve hırslı işadamlarından biri olan Sam Walton. 1962
senesinde mahalle bakkalı benzeri ufacık bir dükkandan
bugünkü haline getirdiği WalMartın keyfini o da süremedi
ve 1992 senesinde ardında Karun kadar zengin dört çocuk
bırakarak herkes gibi bir kefenle dünyayı terk etti. Bugün
şirketi profesyonel yöneticiler idare ederken Walton
ailesinin üyeleri de 17 sülâlelerine yetecek parayı yemek
tüm zamanlarını aldığı için pek ortada gözükmüyorlar.
Sam Waltonun başarısın ardındaki sır şudur. Sam Walton
ikinci dünya savaşında Amerikan askeri istihbaratında
subaydı ve Yüzbaşı rütbesine kadar görev yaptı. Bu
dönemdeki görevi binlerce savaş esirinin tutulduğu dev
toplama kamplarındaydı .
Sam Walton bu dönemde kapitalizmin bir sırrına vakıf oldu
ve insanların çoğunluğunun güç ve korku karşısında nasıl
beyinsiz koyunlara dönüşebildiğini bu esir kamplarındaki
görevinde bizzat deneyerek öğrendi ve burada edindiği
yaşam felsefesini hayatının geri kalanında uyguladı.
Bugün WalMart şirketi de kurucularının izinden
gitmektedir. Şimdi gelin esir kamplarından edinilen bu
felsefe WalMarta nasıl yansımış inceleyelim. WalMartın
şirket parolası 'Always low Prices'dır yani 'Her zaman
düşük fiyatlar' Peki ilk bakışta biz tüketiciler için
güzel gibi gözüken bu düşük fiyatları nasıl sağlıyorlar.
Öncelikle WalMart şirketi bir yere girip dükkanını açtı mı
ilk olarak elinden geleni ardına koymayarak tüm
rakiplerini yok eder. Bakın rakiplerini geçer demiyorum
onları tam anlamıyla yok eder.
Sadece son on yılda Amerika'da Walmart tam 25 süper market
zincirini yok etti ve bu hesaba dahil olmayan yüzlerce
küçük ve orta boy esnafı tamamen buharlaştırdı. WalMart
rekabete inanmaz tek inandığı ister ufak bir bakkal,ister
orta boy bir market yada kendisi gibi koca bir süper
market zinciri olsun bayrağını diktiği yerdeki tüm
rakiplerini yok etmektir. Yani Walmartın en ucuz market
olması etrafında kendisinden ucuz fiyat verebilecek
herhangi bir şirketi ayakta bırakmamasından ileri
gelir.Bubirinci sebebti.
İkinci olarak WalMart şirketi devasa boyutlara sahip ve
büyük miktarda parasal gücü olduğu için girdiği ülkedeki
toptancıların hepsini ele geçirir. İlk olarak
rakiplerinden daha fazla parayı peşin olarak vererek
piyasadaki tüm toptancıları kendilerine bağlar. Çek
senetle çalışmaya alışmış toptancı ve üreticiler bir anda
kendilerine nakit olarak,zamanı nda verilen büyük çapta
siparişleri görünce hepside göbek atarak Wal Martla
çalışmaya başlarlar ama bu bir tuzaktır. WalMartın bu
güzel tavırları rakiplerini yokedene veya kendisiyle
rekabet edemez duruma düşürene kadar sürer. Bu aşama
geçildikten sonra WalMart toptancıların eline yeni bir
anlaşma tutuşturur. Buna göre istediği ürünler kendisine
istediği zaman ve istediği fiyattan verilmezse anlaşmasını
tek taraflı
feshedebileceğ ini yazar. Garibim toptancılar kendilerini
tümüyle WalMarta bağladıkları ve eski müşterilerini
kaybettikleri için kendilerine ne söylenirse kuzu kuzu
kabul ederler.
Bir süre sonra WalMart o kadar düşük teklifler vermeye
başlarki toptancılar neredeyse maliyetine WalMarta
çalışmaya başlarlar. Walmartın bir diğer özelliğiyse
çalışanlarını tam bir kölecilik mantığıyla
çalıştırmasıdır. Walmart dünyadaki hiçbir işyerinde
sendikalı işçilere izin vermez. Düşük fiyattan
çalıştıracağı sendikasız
işçiler bulamazsa bu sefer ihtiyacı olan hizmetleri
kendisi fason olarak dışarıdan getirtir.
Walmartın Çin'de,Bangladeş te,Latin Amerika'da kurduğu ve
çocuk yaşta köle işçilerin neredeyse bedava üretim yaptığı
pek çok tesisi vardır. Amerika'da bile ülkeye kaçak giren
göçmenler WalMartın onları ölü eşek fiyatına işe alacağını
bilirler. WalMart aynı zamanda bayan çalışanları da pek
sevmez.
Özellikle bayan çalışanların yükselmemesi için
mağazalarındaki bayan yönetici stajyerleri kırk kiloluk
köpek mamaları veya koca koca içecek kasalarının
hamallığını yapmaya zorlayarak onları bezdirir ve
ayrılmalarını sağlar. Ayrıca WalMart girdiği her ülkede
özellikle kaçak işçilerle çalışmayı bir alışkanlık haline
getirmiştir. İşte tüm bu sebepler dolayısıyla bir yere Wal
Mart girdimi bir süre sonra iflaslar,işsizlik ve
tekelleşmede başlar. Amerika gibi bize göre nispeten
oturmuş bir ülkede bile bunlar oluyorsa WalMartın
Türkiye'de ne yapacağını kestirmek pek de zor değil. Bu
yüzden WalMart kırk yıldır Amerikan orta sınıfında
yarattığı nefret sayesinde artık yeni market açamaz hale
geldi. Son olarak Şikagoda açmak istediği bir alışveriş
merkezi bölgedeki insanların ve sivil toplum örgütlerinin
açtığı kampanyalar ve yoğun protestolar yüzünden iptal
edildi. WalMartın az gelişmiş ülkelere yönelmesinin
sebeplerinden biride budur.
WalMart kapitalizmin temel kuralı olan sömürdüğünü diğer
ortaklarla paylaşma oyununu da iyi oynuyor. Mesela son iki
başkanlık seçiminde Cumhuriyetçi parti ve Başkan Busha en
büyük maddi destek verenlerden biride petrol şirketleriyle
beraber WalMart olmuştur. Bu desteği bugünde sürdüğü gibi
Amerikanın Irak işgali ve
emperyalist politikalarına da açıktan destek vermektedir.
Buna bir iki somut örnek verelim. Amerikan Dış Savaşlar
Gazileri adı verilen ve Amerikanın emperyalist işgal
savaşlarında görev alan askerlerin kurduğu bir vakfa
(Foundation to the Veterans of Foreign Wars-VFW) bir
milyon dolar bağışlayan WalMart bu vakıfla ortak olarak
M.A.C.K kampanyası başlattı.
Buna göre Amerikanın dünyanın her yanına dağılmış 900 bin
askerinin her birine Wal Mart tarafından özel hediye
paketleri ulaştırılıyor ve aileleri ile konuşabilmeleri
için bedava telefon kartları dağıtılıyor bu şekilde morali
bozuk Amerikan askerlerine WalMart eliyle destek
olunmakta. Aynı zamanda Amerikan ordusunun yetersiz
kaldığı durumlarda WalMart Irak cephesine yüzbinlerce
su,iç çamaşırı gibi temel sarf malzemesi hibe etmekte.
Bunun dışında WalMartın yüzlerce marketinde açılan mesaj
defterlerine binlerce Amerikalı tarafından
yazılan moral mesajları her hafta özel uçaklarla Irak
cephesine ulaştırılıyor.
Ayrıca Irakta öldürülen işgal ordusu askerlerinin
resimleri yerel WalMartlarda oluşturulan 'Onur Köşeleri'ne
asılmakta. (Yeri gelmişken acaba siz kaç marketimizde
Güneydoğuda düşen şehitlerimizin resimlerini gördünüz bir
düşünün bakalım. İşte elin adamı haksızda olsa davasına
böyle sahip.)
Kısacası WalMart şirketi Irak işgalinde açık bir taraftır
ve ileride Migros sayesinde Türkiye'de açılırsa sepetini
harıl harıl dolduracaklar 'Onur köşelerinde' resimleri
asılı duran askerlerin tecavüz ettiği küçük kızları ve
öldürdükleri insanları düşünürse iyi ederler.
Tabii WalMartın iyilikleri bunlarla sınırlı değil. Mesela
fakirlere de çok yardım ediyor.Tabi bu fakirlerin ufak bir
özellikleri olması lazım. Yahudi olmaları gerek. 184
milyon dolar yardım yaptıkları 'United Way-Birleşik Yol'
isimli yardım teşkilatı Evangelist papazlar ve yahudi
hahamların 1887 yılında açtığı bir yardım vakfıdır. Bu
vakfın ortağı da 'Yahudi Karşılıksız Kredi' kuruluşu ve o
kuruluşta 'Yahudi Federasyonu' isimli orgüte bağlı. Bu
kurumlar genelde Doğu Avrupa'dan Amerika'ya veya İsrail'e
yeni göç etmiş zor durumdaki Yahudilere karşılıksız para
dağıtıyorlar. Bu ilginç kurumun sitesi ' www.jfla.org '
merak edenler bakabilir. Toparlarsak sevgili dostlar
girdiği yeri kurutan ve tekelleşen,Bush hükümetinin can
dostu ve Irak işgalinin destekçisi olan Türkiye kadar
ciroya sahip WalMart şirketi Koç Holdingin değerli
katkılarıyla ülkemize giriyor .

guneysu
27-09-2008, 18:52
Yeter. Bu kadar saf olmayın artık. Bu kadar dikkatsiz
davranmayın.

Saflığın boyutu ileri derecelerde...

Neden mi bahsediyorum? Tabii ki sevgili internet
kullanıcılarından.

Sevgili arkadaşlarım.

1. Bir yere üye olduğunuz için fidan dikilmez!

2. Bir yerde oy kullandığınız için Türkiye'de bir
kanun teklifi yasalaşmaz!

3. Bir maili 10 kişiye gönderirseniz dileğiniz yerine
gelmez!

4. Bir maili ne kadar çok kişiye gönderirseniz o maili
microsoft veya aol gibi büyük firmalar takip edip o kadar
para yardımı falan yapmaz!

5. Evet bunu da gördük : Microsoft servetini falan
dağıtmıyor arkadaşlar!

6. LC Waikiki satılmadı!

7. Domino's Pizza domuz yağı/eti kullanmıyor!

8. Gerçekte yardım bekleyen yanan bir çocuk yok. Varsa da
aynı çocukgeçen sene zaten bir kez yanmıştı!

9. Hastanede kan bekleyen öyle bir vatandaşımız yok!

10. Kokakolayı tersten okuyup yorumlayabilen arkadaşlarımızı da
ödüllendirmek istiyoruz.

11. Doları katlayınca pentagonun yanmış resmi oluyormuş. Az daha
katlayınca ikiz kulelerin yanmış şekli çıkıyormuş. Evet arkadaşlar
bunu da gördük ki dolar, pentagon ve ikiz kulelerin inşasından
çokdaha önce şu andaki halini almış

12. Bu maili sana yollayana da yolla. Dostluğumuz
pekişsin diyenlere sesleniyorum. Aynı maili göndermeyin.
Başka şey yollayın kardeşim!

13. Nike logosunda aslında Allah yazısı gizliymiş. Biz baktık.
Göremedik :)

14. Türk polisi e-posta trafiğini takip etmiyor!

15. Sinemada koltuğumuzun altına aids virüsü taşıyan iğne
yerleştirebilen psikopat arkadaşlarımız varmış. Bu kişilerin
devlet tarafından halk eğitim merkezlerinde el sanatları
alanında hoca olarak istihdam edilmelerini istiyoruz.

16. MSN listenize biri eklendiği taktirde ciddi problemlerle
karşı karşıya kalma riskiniz, söz konusu hacker sizi kafaya
takmışsa zaten yeterli düzeydedir. Korkmanıza gerek yok.
Size birinin zarar verebilmesi için msn kullanmak gerekli
değildir :)

17. MSN paralı olmuyor. Logo mogo maviyken yeşile veya mora
dönmüyor.Bir yere tıklamanız da gerekmiyor!

18. Erkek milletini yeren, kız milletini öven mailler erkek
icadıdır. Maksat kız msn'i topalamaktır arkadaşlar!

19. İsrailli bilim adamlarının sivri sinek dna'sıyla oynayıp
süper kan emici,on kat daha dayanıklı hale getirdiği ve
komşu ülkelerin Türkiyede dahil dna haritasını çıkartmakta
kullanacağı casus sivrisinek olayı... Tabi mesajın sonlarındaki
damarlamızdaki asil kanı kirletmeye yönelik böyle bi girişimi
kemalist gençliğin asla kabul etmeyeceği vurgusu karşılıklı
akıl sağlığı dilekleriyle vedalaşmamıza yol açmıştır.

20. 1987'den beri dolaşan mail diye bir şey yoktur.
O dönemde mail yoktu!

21. Klavyemizdeki "w, h, k, ğ" tuşları paralı olmayacak.
Bunun için sitelere girip millete hit kazandırmayın!

22. Petrol rezervlerimizin üzerine amerika civa döküp kuyuları
kapatmış. Arkadaşlar cıva sıvı bir madendir. Tamam ağır ama sıvı!

23. Rus hackerler Türk hackerlara savaş falan açmadı. Açsa da ucu
bize dokunmaz!

24. Sizi kimse telefonunuzu kontrol etmek için arayıp sizin
kimlik bilgilerinize erişmek için kullanamaz. Faturasını
falan da sizin hesabınıza böyle bir yöntemle geç iremez!

25. Tao öğretileri Allah'ın güzelliğini savunan şeyler değildir!

26. Sırf birisinin rüyasına girdi diye o maili iletmemiz
dinen şart değil. Bunu yollamasak dinden filan da çıkmayız.

27.Turkcell'den gönderildiği iddia edilen mesaj da şöyle deniliyor.

"TURKCELL'den 2. Bahar kampanyası. Bu mesajı 1 saat içinde 25 kişiye gönder anında 250 kontör kazan. 5 mesajdan sonrası bedava. Daha çok gönder daha çok kazan"

Bu mesaj, yeni bir kampanya başladığını zanneden aboneler arasında hızla yayılıyor. Ancak Turkcell yetkilileri böyle bir kampanyaları bulunmadığı söylüyor.Zaten Turkcell'in resmi sitesinden yaplımış bir duyuru da yok.


bunları biliyorsunuzdur da ben yinede hatırlatmış olayım

tralfa
27-09-2008, 21:20
Yeter. Bu kadar saf olmayın artık. Bu kadar dikkatsiz
davranmayın.

Saflığın boyutu ileri derecelerde...

Neden mi bahsediyorum? Tabii ki sevgili internet
kullanıcılarından.

Sevgili arkadaşlarım.

10. Kokakolayı tersten okuyup yorumlayabilen arkadaşlarımızı da
ödüllendirmek istiyoruz.


bunları biliyorsunuzdur da ben yinede hatırlatmış olayım


ben tersten okudum ne ödülü vardı acaba:he::he::he:

amma tesadüf ama dimi ne kadar benziyo .

ÖZDOĞAN77
27-09-2008, 21:36
Karayolu-Demiryolu-Denizyolu




http://rapidshare.com/files/148508157/Karayolu-Demiryolu-Denizyolu.pps.html



NOT:Linki tıklayınız,''Free user'' seçeneğini tıklayınız,yuvarlak bir ikon içindeki,''DOWNLOAD'' u tıklayın ve izleyiniz.

yesilay42
10-07-2009, 23:24
MADDE 43 – 24/5/2007 tarihli ve 5668 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Besleme Kanununa aşağıdaki ek madde eklenmiştir.

“EK MADDE 1 – (1) 8 inci madde gereğince terörle yaygın ve yoğun bir şekilde mücadeleye yönelik iç güvenlik harekatı ile görevli birliğin kazandan beslenen birlik olmaması halinde, bu birliklerde görevli olan subay, astsubay, uzman jandarma ve uzman erbaşlara, birlikle beraber bulunmak zorunda oldukları günler için güçlendirilmiş yemek bedelinin tutarı ay sonunda ödenir.”

Sesil
15-10-2009, 19:01
http://www.mcaturk.com/Beyinle-ilgili-yanit-bekleyen-10-soru_797.htm


Son yıllarda beyin araştırmalarında çok büyük mesafeler kat edilmiş olmasına karşın, beyin ve beynin faaliyetleri konusunda daha bilmediğimiz çok şey var.

Beyin evrendeki nesnelerin en karmaşık olanıdır. Öyle ki beynimizdeki nöron sayısı ile Samanyolu Galaksisi'ndeki yıldız sayısı eşittir. Son yıllarda beyin araştırmalarında çok büyük mesafeler kat edilmiş olmasına karşın, beyin ve beynin faaliyetleri konusunda daha bilmediğimiz çok şey var. Beyin ile ilgili yanıt bekleyen 10 ana soru şu:
1-Bilgi sinir hücrelerine nasıl kodlanır?

2-Anılar nasıl kaydediliyor ve anımsanıyor?

3- Beynin istirahat halindeki faaliyeti neyi

gösteriyor?

4-Beyin geleceği nasıl kurguluyor?

5-Duygu nedir?

6-Zekâ nedir?

7-Zaman beyinde nasıl bir yol izliyor?

8- Beyin niçin uyur ve rüya görür?

9- Beynin bir konuda uzmanlaşmış sistemleri, bir diğeri ile nasıl

bütünleşiyor?

10- Bilinç nedir?

Sinirbilimcilerin bu 1.5 kilo ağırlığındaki gri ve beyaz maddeden oluşan kütle ile ilgili esrar perdesinin her gün biraz daha aralıyor olması, beyin ile ilgili 10 temel sorunun yanıtı için çok beklemeyeceğimizi gösteriyor. Bu sorular yanıtlandığı takdirde kim olduğumuzu tüm boyutlarıyla anlayabileceğiz.

1) BİLGİ SİNİR HÜCRELERİNE NASIL KODLANIR?


Beyin hücreleri dış membranlarında kısa elektrik atımları üretir. Bu elektrik atımları hücrelerin akson adı verilen uzantılarında yol alır ve beynin herhangi bir yerinde kimyasal sinyalleri serbest bırakır. Bu ya-hep-ya-hiç atımlarının dünya ile ilgili bilgileri taşıdığı varsayılıyor. Örneğin "Ben ne görüyorum?", "Aç mıyım?", "Hangi yöne dönmeliyim?" vb..

Fakat milisaniye süresindeki bu elektrik atımlarının kodu nedir? Atımlar, farklı zamanlarda beynin farklı yerlerinde farklı şeyler taşır. Merkezi sinir sisteminde (beyin ve omurilik), atımların hızı ile, bir renk veya bir yüzün varlığı gibi tanımlanabilir dış özellikler arasında bir ilişki vardır. Periferik (çevresel) sinir sisteminde daha fazla atım daha fazla ısı, daha yüksek ses veya daha güçlü bir kas kasılması anlamına gelir.

Ancak beynin derinliklerine inildikçe, daha karmaşık nöron topluluklarıyla karşılaşırız. Bu karmaşık olaylara örnek olarak değer yargıları, gelecekle ile simülasyonlar, bir eşe sahip olma isteği vb.. gibi düşünsel faaliyetleri gösterebiliriz. Burada sinyalleri deşifre etmek daha zordur. Bu, bir bilgisayarın kutusunu açarak, birkaç transistorun birbiri ile nasıl haberleştiğini anlamaya ve sörf edilen web sayfasının içeriğini tahmin etmeye benzer.

Zihinsel bilgilerin tek bir hücreye değil, hücre topluluğuna kaydedilmiş olduğu düşünülüyor. Ancak hangi nöronun hangi spesifik gruba dahil olduğunu anlamak şu an için mümkün değil. Daha da kötüsü bugünkü teknolojiler birkaç bin nöronu aynı anda ölçmeye uygun değil. Hâttâ tek bir nöronun bile bağlantılarını kontrol edecek donanıma sahip değiliz. Kaldı ki kortekste tipik bir nöron, 10.000 diğer nörondan sinyal alır.

Yol almakta olan elektrik atımları beynin dört bir yanına sinyalleri hızla taşırken, sinir sistemi içinde bilgiyi taşıyan tek yolun bu elektriksel sinyalleri olmama olasılığı büyüktür. Şu anda araştırmacılar olası, başka bilgi taşıyıcıların üzerinde duruyor. Bu olası taşıyıcılar glia hücreleri (tam olarak ne olduğu bilinmeyen beyin hücreleri, nöronlardan 10 misli daha fazla), hücrelerarası diğer türdeki sinyalleme mekanizmaları (son günlerde keşfedilen gazlar ve peptitler) ve hücrelerin içinde oluşan biyokimyasal faaliyetler olabilir.

2) ANILAR NASIL KAYDEDİLİYOR VE NASIL ANIMSANIYOR?

Birisinin ismi gibi yeni bir şey öğrendiğiniz zaman beynin yapısında fiziksel değişiklikler meydana gelir. Ancak bu değişikliklerin ne olduğunu, geniş bir alana yayılmış sinapslar ve nöronlar denizinde bunların nasıl yönlendirildiğini, bilgiyi nasıl kalıcı hale getirdiğini ve onlarca yıl sonra bu bilgilere tekrar nasıl erişildiğini henüz tam olarak bilemiyoruz.

Zorluklardan biri, anıların çeşitli olmasından kaynaklanıyor. Beynin, kısa vadeli bellek (birinin telefon numarasını çevirme süresince akılda tutmak gibi) ve uzun vadeli bellek (geçen yaş gününüzde ne yaptığınızı anımsamak gibi) arasında ayırım yapabildiği ileri sürülüyor. Uzun vadeli bellek içinde, bildiri amaçlı bellek (isimler ve olaylar) bildiri amacı taşımayan bellekten (bisiklete binmek, reklamlardan etkilenmek vb..) ayırt edilebilir. Bu genel kategorilerin arasında alt kategoriler de yer alır. Farklı beyin yapıları, farklı öğrenme ve bellek türlerini destekliyor gibi görünüyor.

Bellek ile ilgili tüm kuramlarda anı kaydının sinapslara bağlı olduğu ileri sürülüyor. Sinaps beyin hücreleri arasındaki bağlantıdır. İki hücre aynı anda faal duruma geçince, bunların arasındaki bağlantı güçlenir. İkisi aynı anda faal değilse, bağlantı zayıflar. Bu sinaptik değişikliklerden çağrışım dediğimiz olgu doğar.

Ancak yalnızca çağrışımlara bakarak belleği açıklamak mümkün değildir. Belleğin en büyük gizi, şeyler arasındaki ilişkiye, şeylerin ayrıntılarından daha fazla yer vermesidir. Bir melodiyi ezberlediğiniz zaman notalar arasındaki ilişkiyi kodlarsınız, notaları tek tek öğrenmezsiniz. . Bu nedenle o melodiyi farklı bir anahtarda söyleyebilirsiniz.

Bellekteki anıları geri çağırmak anıları depolama işleminden daha gizemlidir. Bu konuda kesin olarak bilenen tek şey anıların anımsandıkça dengesini yitirmesidir. Geçmişteki bir olayı anımsadığınız zaman, bellek geçici olarak silinme riski ile karşı karşıya kalır. Son yıllarda yapılan bir araştırma, bu geçici süre içinde anıların yeniden oluşumunu kimyasal olarak bloke etmenin mümkün olduğunu gösteriyor. Bu da yeni etik soruların gündeme gelmesine yol açıyor.

3) BEYNİN İSTİRAHAT HALİNDEKİ FAALİYETİ NEYİ GÖSTERİYOR?


Sinirbilimciler, genellikle bir resim, dokunma veya ses gibi laboratuvar ortamında yaratılabilen bir uyarıya tepki veren beyin faaliyetlerindeki değişiklikleri inceler. Ancak istihat halindeki beynimizin faaliyetleri -baseline activity, taban faaliyeti- zihinsel yaşamımızın en temel unsurlarından biridir. Uyanık ve istirahat halindeki beyin, toplam kütlemizin %2'sini oluşturmakla birlikte, vücudun toplam oksijeninin %20'sini tüketir. Bu taban faaliyetin bir kısmı, beynin geri planda bilgiyi yeniden kurması, olayların gelecekte nasıl olacağına ilişkin simülasyonları oluşturması veya anıları elden geçirmesi gibi süreçlere ayrılmış olabilir. Önem verdiğimiz pek çok şey -anılar, duygular, dürtüler, planlar vb..-bir dış uyarı olmadan ve dışarıdan gözlenebilen bir davranış şekline dönüşmeden yapılabilir.

Beynin bu taban faaliyeti ile ilgili ipuçları, sinir-görüntüleme deneylerinden elde edilir. Bu görüntüler, kişi hedefe yönelik bir işi fiilen yapmadan önce, bazı beyin bölgelerinde faaliyetin azaldığını gösterir. Faaliyetin azalmış olduğu bölgeler, yapılacak işin ayrıntılarından bağımsız olarak hep aynıdır. Bu bölgelerin hep aynı olması, bu bölgelerin taban programları çalıştırıyor olduğu anlamına gelebilir.

Algılama ile ilgili geleneksel görüşe göre, dış dünyadan gelen bilgi duyguların içini doldurur, beyinde kendine bir yol açar ve kendini bilinçli bir şekilde görülebilir, işitilebilir ve duyumsanabilir kılar. Fakat pek çok bilim adamı, bugün artık duyusal bir girdinin beyinde sürmekte olan bir içsel faaliyete yalnızca "ince ayar çektiğine" inanıyor. Örneğin, duyusal bir girdi algılama için gereksizdir. Uyku sırasında gözleriniz kapalıyken çok zengin görsel bir deneyim yaşayabilirsiniz. Uyanıklık ile uykudaki durum, kısmen bir dış uyarıya takılmış olmanın dışında büyük bir olasılıkla aynıdır. Bu görüşe göre insanların bilinçli yaşamı, uyanıkken rüya görmek gibi bir şeydir.

4) BEYİN GELECEĞİ NASIL KURGULUYOR?


Bir itfaiye şefi, yangına müdahale etmek için olay mahaline geldiği zaman çok büyük bir hızla adamlarını en uygun şekilde nasıl konuşlandırması gerektiğini düşünür. Gelecek ile ilgili bu tür simülasyonlar yapmak -Felsefeci Karl Popper'ın dediği gibi- "varsayımlarımızın bizim yerimize ölmesini sağlar". Bu nedenle akıllı bir beynin kilit görevlerinden biri olası bir geleceği kurgulamaktır.

Buna karşın geleceğe ilişkin beyin simulatörünün nasıl çalıştığı konusunda çok az şey biliyoruz, çünkü geleneksel sinirbilim teknolojileri, beyin faaliyetlerini, zihinsel hayallerle değil, kesin davranışlarla ilişkilendirir. Bu konuda ortaya atılan görüşlerden biri, beynin kaynaklarının yalnızca uyarıların işlemden geçirilmesine ve tepki verilmesine ayrılmadığı yönünde. Buna göre, beynin kaynakları dış dünyanın bir iç modelinin yaratılmasına da olanak tanıyor. İçerde yaratılan modeller yalnızca motor davranışlarda değil, algılamada da etkili oluyor. Örneğin görme duyusu, yalnızca retinadan değil, beyinden önemli ölçüde bilgi alarak kullanıyor. Pek çok sinirbilimci son yıllarda, algılamanın çıkış noktasının, küçük veri parçalarının bir araya gelmesi değil, gelen duyusal verilerin zihinde yaratılan beklentiler ile ne kadar uyum sağladığı ile ilgili olduğuna inanıyor.

Ancak beyin gibi bir sistem, dünya ile ilgili bu kadar başarılı tahminleri nasıl yapabiliyor? Bir görüşe göre bellek belki de yalnızca bu amaca hizmet ediyor. Bu yeni bir fikir değil. İki bin yıl önce Aristo ve Galen, belleğin gelecek ile ilgili başarılı tahminler yapılmasında en ideal araç olduğunu vurguluyordu.

5) DUYGU NEDİR?

Beynin bir bilgi işleme sistemi olduğunu düşünürüz. Ancak duygu, motivasyon, korku ve ümit gibi unsurlardan yoksun bir beyni düşünemeyiz. Yoğun duygular (emotions) belirli uyarılara verilen, ölçülebilir fiziksel tepkilerdir. Korkuya eşlik eden şiddetlenen kalp atışları ve ter; kedi ile karşı karşıya kalan farenin donup kalması; öfke ile kaslardaki gerilimin artması bunlara iyi bir örnektir. Oysa hisler (feelings) bazı süreçlere eşlik eden öznel deneyimlerdir. Bu süreçler mutluluk, kıskançlık, üzüntü vb..... Yoğun duygular (emotions) bilinçaltı bir mekanizmayı devreye sokar. Örneğin yoğun duygularla ilgili beyin bölgeleri kısa bir süre gösterilen ve daha sonra maske ile kapatılan kızgın yüzlere tepki verir. Ancak denekler bu sırada yüzü gördüklerinin farkında bile değildir. Farklı kültürlerde, temel duyguların ifadesi dikkati çekecek kadar birbirine benzer. Ve Darwin'in de belirttiği bi bu ifadeler memelilerde büyük ölçüde aynıdır. İnsanların, sürüngenlerin ve kuşların korku , öfke ve evlat sevgisi karşısında gösterdiği fizyolojik tepkiler de birbirine benzer.

Modern görüşlere göre, yoğun duygular (emotions), sonuçlara bir değer biçen ve basit bir eylem planı sağlayan beynin halleridir. Böylece duygu bir hesaplama eylemi olarak ele alınabilir. Bu tür bir hesaplama, uygun eylemi başlatan hızlı ve otomatik bir özettir.

Bellek dünyasında duygusal olaylar, amigdala denilen beyin bölgesindeki paralel bir bellek sistemi tarafından tespit edilir.

Duygusal sinirbilimin hedeflerinden biri, çok sayıda duygu bozukluklarının doğasını anlamaktır. Depresyon bunların içinde en sık görüleni ve tedavisi en güç olanlardan biridir. Dürtüsel saldırganlık ve şiddetin, hatalı duygusal düzenin bir sonucu olduğu düşünülüyor.

6) ZEKÂ NEDİR?

Zekâ farklı şekillerde karşımıza çıkar; ancak zekânın biyolojik olarak ne anlama geldiği henüz bilinmiyor. Milyarlarca nöron bir bilgiyi işlemek, yeni bir durumu değerlendirmek ve sonuç alınamayan bir bilgiyi silmek için birlikte nasıl çalışır? İki kavramın yan yana gelip bir soruna çözüm getirmesi nasıl gerçekleşiyor? Bir filmde katilin hiç kuşkulanılmayan koca olabileceği birden bire kafanıza nasıl dank eder? Zeki insanlar, bilgileri daha rafine, daha çeşitli veya daha çabuk erişilebilecek şekilde mi depoluyorlar?

Tüm bilim kurgu öyküleri akıllı robot kavramı üzerine kurgulanır. Ancak bugüne dek yapabildiklerimiz, yalnızca robotik elektrik süpürgesinden ibarettir. Öyleyse nerede hata yapıyor olabiliriz? Yapay zekânın yaşama geçirilmesinde bu kadar başarısız olmamızı açıklayan iki farklı görüş söz konusu: Ya beyin fonksiyonlarına ilişkin temel ilkeleri yeterince bilmiyoruz, ya da yeterli miktarda nöronu birlikte çalışacak şekilde oluşturmayı başaramıyoruz. Eğer bu sonuncusu doğruysa ortaya daha umut verici bir tablo çıkıyor. Bilgisayar teknolojisi her geçen gün biraz daha ucuzluyor ve hızlanıyor. Dolayısıyla Asimov'un öngördüğü tipte robotların yakında ev işlerimize yardımcı olacağı günler çok uzak değil. Ancak pek çok bilim adamı, bu amacın ne kadar uzağında bulunduğumuzun farkında. Halihazırdaki robotlar, deniz sümüklü böceklerinden biraz daha akıllı ve ancak onlarca yıl sürecek yoğun araştırmalardan sonra ön plandaki bir nesneyi geri plandan ayırt edebilecek düzeye gelebilecekler.

Son çalışmalar, kısa vadeli bellek kapasitesi, bilişsel sorunları çözme yetisi, olaylar arasındaki güçlü ilişkileri depolayabilme yeteneği ile zekâ arasındaki olası ilişkiyi araştırıyor. Ne yazık ki sonuçlar umut verici değil.

Kaldı ki zekâ tek bir mekanizma veya tek bir nöral bölge ile desteklenmiyor olabilir. Zekâ ne olursa olsun, Homo sapien'lerin en büyük özelliği. Diğer türler de spesifik problemleri çözme yeteneğine sahip olabilirler, ancak bizim soyut kavramları anlama yeteneğimiz, pek çok sorunu çözebildiğimiz ve çözebileceğimiz anlamına geliyor. Belki de zekâ konusunu fareler ve maymunlar üzerindeki deneylerle inceleme alışkanlığımız, başından beri yanlıştı.

7) Zaman beyinde nasıl bir yol izliyor?


100 metre koşularında başlama işareti, ışık sinyali ile değil tabanca ile verilir, çünkü beyin sese ışıktan daha hızlı tepki verir. İnsanoğlu motor tepki dünyasından, algılama (ne gördüğünü ve ne işittiğini belirtme) dünyasına geçtiği anda tablo değişir. Sıra farkındalığa geldiği zaman, gelen sinyalleri senkronize edebilmek için beyin çok büyük bir çaba harcar, çünkü bunların her biri farklı hızlarda işlemden geçmek zorundadır.

Bu süreci daha iyi anlamak için parmağınızı önünüzde şaklatın. Ses sisteminiz, görme sisteminizden 30 milisaniye önce sesi işlemden geçirmesine karşın, şaklamanın görüntüsü ile sesi sanki aynı anda olmuş gibi gelir. Çünkü beyin çok karmaşık bir düzeltme süreci sonunda, -farklı duyular bilgiyi farklı sürelerde işlemden geçiriyor olsa dahi- eşzamanlı olayları eşzamanlı algılamanızı sağlar.

Beynin zamanı nasıl ayarladığına bir diğer örnek de, gözünüzü kırpıştırdığınız anda görmeniz gereken 80 milisaniyelik karanlığa ne olduğu ile ilgilidir. Zamanla ilgili kesintisiz geçişler, beyninizin yaptığı bir düzeltmenin sonucudur. Ancak hasta bir beyin zamanlama sorununu çözerken hata yapabilir. Buna en tipik örnek de disleksi hastaları ve dengesini kaybedip sık sık düşme riski taşıyan yaşlılardır.

8) BEYİN NİÇİN UYUR VE RÜYA GÖRÜR?

Yaşantımızın en şaşırtıcı yönlerinden biri zamanımızın üçte birini uykuda geçirmemizdir. Yeni doğan bebekler bu sürenin iki katını uykuda geçirirler. Tam bir gün-gece döngüsünü uykusuz geçirmek insanı zorlar. İnsanlarda sinir sisteminin sürekli olarak uyanık kalması akıl hastalıklarına yol açar. 10 gün uyanık tutulan sıçanlar ölür. Tüm memeliler uyur.; sürüngenler ve kuşlar uyur; yunuslar gibi istemli soluk alanlarda beynin bir yarıküresi uyurken, diğeri uyanık kalır. Uykunun ne işe yaradığı net değildir.

Uykunun evrenselliği -zamanı tükettiği ve uyuyanı savunmasız bir durumda bıraktığı halde- çok önemli bir görevi olduğunun kesin göstergesidir. Ancak uykunun işlevi konusunda ortaya atılan açıklamalarda bir görüş birliğinin sağlanmış olduğunu söylemek zor.. Şimdilik bu konuda üç popüler açıklama söz konusu. Birincisi uykunun onarıcı bir işlevi olduğunu ve vücudun enerjisini yenilediğini, tazelediğini ileri sürüyor. Ancak uyku sırasındaki yüksek sinirsel faaliyetin sürmesi, bunun dışında başka bir şeylerin daha olduğunu işaret ediyor. İkinci kurama göre uyku, beynin mücadele etme, sorun çözme ve diğer kritik eylemleri gerçek dünyada uygulamadan önce, simülasyonlarını çalıştırmasını sağlıyor. Üçüncü kuram ise -en fazla kanıtı olan- uykunun öğrenme, anıları toparlama ve gereksiz ayrıntılardan kurtulma yolunda kritik bir rol oynadığını ileri sürüyor. Başka bir deyişle beyin uykuda önemli şeyleri bir kenarda biriktirip, gereksizleri çöpe atıyor.

Son zamanlarda araştırmalar REM uykusu üzerinde odaklanıyor. Bilim adamlarına göre uykunun bu aşamasında anılar uzun vadeli belleğe dönüşüyor. Son günlerde üzerinde en fazla uzlaşılan kuram, uykuda yeniden "oynatılan" bilgilerin ilerde anımsandığı yönünde. Uyku, bu bakış açısına göre, çevirimdışı bir egzersiz-alıştırma evresidir. Bir takım deneylerde, zor bir görev üzerinde çalışan deneklerin, uykudan sonra başarı oranlarının yükseldiği görülmüş..

Uyku düzeni travma ve hastalık nedeniyle bozulan insanlar, uyku araştırmalarında çok önemli bulgulara kaynak oluşturuyor.

9) BEYNİN BİR KONUDA UZMANLAŞMIŞ SİSTEMLERİ, BİR DİĞERİ İLE NASIL BÜTÜNLEŞİYOR?

Çıplak gözle bakınca beynin yüzeyi yapısal olarak aynıymış gibi görünür. Ancak faaliyetlerini ölçünce, farklı bilgi tiplerinin her bölgede farklı şekillerde işlendiği ortaya çıkar. Örneğin görme duyusunda, farklı bölgeler hareketi, kenarları, yüzleri ve renkleri işlemden geçirir. Yetişkin bir insanın beyni dünya haritasındaki ülkeler gibi çeşitli bölgelere ayrılmıştır.

Sinirbilimciler beynin nasıl parçalara bölündüğüne akılcı bir açıklama getirdikçe, beyin ağının koku, açlık, acı, hedefe kilitlenme, sıcaklık, öngörü ve yüzlerce diğer görev arasında nasıl dağıldığını görebiliyoruz. Birbirinden tamamen farklı işlevlerine karşın bu sistemlerin birbirleriyle sorunsuz olarak, uyum içinde çalıştığı anlaşılıyor. Bugüne dek bunu nasıl başardığına ilişkin tatmin edici bir açıklama getiren olmadı.

Ayrıca beynin bu bölgeler arasında nasıl eşgüdüm sağladığı da bilinmiyor. Beyinde atımların hızı dijital bilgisayarlardaki sinyal iletim hızının yüz milyonda biri düzeyinde. Örneğin bir insan sokakta karşılaştığı bir insanı tanıyıp tanımadığını anında anlarken, dijital bilgisayarlar yüz tanıma konusunda insanın çok gerisinde. Bu kadar yavaş atımları olan bir organ bu kadar hızlı nasıl çalışabiliyor? Bu soruya verilen en mantıklı yanıt, beynin paralel bir işlemci olduğu yönündedir; yani beyin çok sayıda işlemi aynı anda yürütebilir. Ayrıca beyin bu paralel işlemleri tek bir çıktı çatısı altında birleştirmeyi becerir. Bu beceri eşgüdüm sağlamak kadar önemlidir.

Beyinde farklı sistemlerden gelen bilgilerin birleştiği özel, anatomik bir bölge yoktur. Tam tersi, uzmanlaşmış bölgeler birbirine bağlanarak, paralel bağlantılardan oluşan bir ağ oluştururlar. Bir şekilde bizim dünya ile ilgili oluşturduğumuz bütünleşik görüntü, bu karmaşık labirentten beslenir. Şaşırtıcı olan, bu geniş ağ konusunda çok az araştırma yapılmış olmasıdır. Bunun nedeni büyük bir olasılıkla beyni, dinamik bir ağ olarak değil de, derli toplu bir montaj hattı olarak görme eğilimidir.

10) BİLİNÇ NEDİR?

Modern bilimin çözemediği problemlerinden biri de bilincin açıklamasıdır. Bunun tek bir olgu olmadığı artık biliniyor. Sinirbilimciler bilincin, beynin maddi malzemesinden kaynaklandığını düşünüyor, çünkü beyindeki en ufak bir değişiklik (ilaç alımı veya hastalık sonucu) öznel deneyimleri güçlü bir şekilde altüst edebiliyor. Sorunun merkezinde, kişinin yaşadığı öznel deneyimi oluşturan parçaların nasıl bir araya geldiği yatıyor.

Belirli bir zaman aralığında, bazı aktif sinirsel süreçlerin bilinç ile ilişki kurarken, diğerlerinin kurmadığı biliniyor.Burada sorun, bu süreçler arasındaki farkı ortaya çıkartmaktır. Şimdi bilim adamları nöronal faaliyetin hangi özelliklerinin öznel deneyimlerdeki değişikliklerle uyum sağladığını anlamaya çabalıyor.

Bilinç olgusunun altında yatan mekanizmanın çeşitli fiziksel düzeylerde yer aldığı görüşü giderek güçleniyor. Moleküler, hücresel, devresel veya daha tanımlanmamış bir düzeyde faaliyetini sürdüren bu mekanizma, ayrıca, bu düzeyler arasındaki ilişkilerin de bir sonucudur. Umut verici, ancak kesinleşmemiş bir görüşe göre, beynin yoğun geribesleme devresi, bilinç üretiminde çok önemli bir rol oynuyor olabilir.

Yakın zamana kadar bilim adamları bilinç ile ilgili beyin bölgelerini teşhis etmeye çalışıyordu. Şimdi sıra ikinci aşamada: Bu bölgeler aralarında nasıl ilişki kuruyor? Bu da sinir bilimi zorlayan önemli bir soru.

Çeviri: Reyhan Oksay (Cumhuriyet Bilim Teknik)
Kaynak: Discover, Temmuz 2007

BOSNA
15-10-2009, 19:15
Lütfen karanlıkta yatın ve çocuklarınız uyurken ışığı kapatın

melatonin denilen hormon beyinde ve sadece 23:00 ile 05:00 saatleri
arasında salgılanan bir hormondur..............


yazdıklarınıza tamamen katılıyrum ve destekliyorum...
bende ışık varken asla uyuyamam eğer bir yere misafir gitmiş ve ev sahibi ısrarla yattığım odaya gece lambası getirmişse o gidince mutlaka lambayı kapayıp öyle uyurum....

Sesil
17-10-2009, 23:46
BİLİMİN AÇIKLAYAMADIĞI 13 GÖZLEM...
Uzaydan gelen mesajlar. İlaç özelliği olan su. Bir metal parçasından elde edilen sınırsız enerji. Güneş sisteminin kenarındaki devasa cisim. Bütün bu gerçek dışı görünen olaylar bilimsel birer gözlem ama açıklaması yok...
03 Mayıs 2005 Salı 12:27


Bütün bunlar doğru değilmiş gibi görünse de, hepsi gerçek bilimsel gözlemlere dayanıyor. Bilimsel olarak açıklanamayan bu olaylardan bazıları şunlar:


1) PLASEBO ETKİSİ




Plasebo etkisinin gücünü anlamak için şu deneyi evde bile gerçekleştirilebilirsiniz. Günde birkaç kez, birkaç gün boyunca birinin canını yakın. Deneyin son gününe kadar ağrıyı morfin ile kontrol altına alın. Bu son gün morfin yerine tuzlu su kullanın. Sonuçta tuzlu suyun ağrıyı azalttığını göreceksiniz.


Buna plasebo etkisi denir. Nasıl olduğu bilinmemekle birlikte bu etki çok güçlü olabiliyor. Söz konusu deneyi İtalya'da Turin Üniversitesi'nden Fabrizio Benedetti yürüttü. Benedetti, son yaptığı deneyde, son gün tuzlu suya morfinin etkisini bloke eden "nalokson" kattı. İlginç olan tuzlu suyun ağrı kesici özelliğinin yok olmasıydı.


Bütün bunların anlamı nedir? Doktorlar plasebo etkisinin onlarca yıldır farkında. Ve nalokson katkılı sonuç, plasebo etkisinin bir şekilde biyokimyasal bir özelliği olduğunu gösteriyor.


Bu deneyden elde ettiği sonuçlardan destek alan Benedetti, Parkinson hastalarında plasebo etkisini araştırdı. Tuzlu suyun plasebo etkisinin hastalarda titreme ve kas sertliğini azalttığını gören (Nature Neuroscience, vol 7, p 587) Benedetti ve ekibi, hastalara tuzlu su verirken beyinlerindeki nöronların faaliyetlerini ölçtü. Deneyde "sub-thalamik çekirdek"teki nöronların tuzlu su verildikçe daha az tetiklendiği anlaşıldı. Bu şekilde hastalığın semptomları düzelirken nöron faaliyetleri de azalıyordu.


Benedetti bu deneyden elde edilen sonuçları şöyle değerlendiriyor: "Burada neler olup bitiğini öğrenmek zorundayız. Ancak bir şey kesin: Beklentiler ve terapötik sonuçlar arasındaki ilişki, beyin-beden etkileşimini anlamak için mükemmel bir model oluşturuyor. Şimdi bilim adamları plasebo etkisinin nerede ve ne zaman devreye girdiğini anlamaya çalışıyor. Hastalıklar farklı da olsa altta yatan mekanizma aynı olabilir. Ancak bu şu anda bilmiyoruz"







2) UFUK PROBLEMİ




Evren anlaşılmaz bir şekilde tekdüzedir. Görülür evrenin bir ucundan diğerine, uzayı bütünü olarak incelerseniz, kozmosu dolduran mikrodalga geri plan radyasyonunun sıcaklığının her yerde aynı olduğunu görürsünüz. Bu ilk bakışta şaşırtıcı gelmeyebilir; ancak bir uçtan diğer uca mesafenin 28 milyar ışık yılı olduğu ve evrenin 14 milyar yaşında olduğu düşünülürse, bu sonucun ne denli anormal olduğu ortaya çıkar.


Hiçbir şey ışık hızından daha hızlı değildir. Dolayısıyla ısı radyasyonunun, big bang sırasında ortaya çıkan soğuk ve sıcak noktalar arasındaki farklılığı eşitlemek için iki ufuk arasında yol alması mümkün görünmüyor. Bu "ufuk problemi" kozmologların başını ağrıtan en önemli problemlerden biri. Bu yüzden "enflasyon- genişleme" gibi akıl sınırlarının dışına taşan açıklamalarla problemi çözmeye çabalıyorlar.


Ufuk problemini çözmek için big-bang'den hemen sonra evrenin aşırı bir hızla genişlediğini varsayabilirsiniz. Cambridge Üniversitesi'nden astronom Martin Rees , "Enflasyonun bir açıklama olarak kabul edilebilmesi için, gerçekten meydana gelmiş olması gerekir" diyor.


Dolayısıyla enflasyon bir gizemi çözerken bir başkasının oluşumuna zemin hazırlıyor. Işık hızındaki farklılıklar da ufuk sorununu çözebilir. Ancak "Niçin" diye sorulduğunda bu açıklama çok yetersiz kalıyor. Sonuçta geri plan radyasyonunun tekdüze sıcaklığı bir anormallik olarak açıklama bekliyor.




3) AŞIRI-ENERJİK KOZMİK IŞINLAR




10 yıldan daha uzun bir zamandır Japonya'daki fizikçiler varolması mümkün olmayan kozmik ışınları gözlüyorlar. Kozmik ışınlar, evrende ışık hızına yakın bir hızda yol alan parçacıklardır *çoğunlukla proton, fakat bazen de ağır atom çekirdeği şeklinde- . Dünya'da tespit edilen bazı kozmik ışınlar, süpernova gibi şiddetli olaylar sırasında üretilir -hâlâ en yüksek- enerji parçacıklarının kökeni bilinmiyor- ve bunlar doğada görülen en enerjik parçacıklardır. Ancak gerçek gizem bu değildir.


Kozmik ışın parçacıkları uzayda yol alırken, evreni dolduran düşük enerjili fotonlarla çarpışarak enerjilerini yitirirler. Einstein'ın özel görelilik kuramına göre bizim galaksimizin dışındaki bir kaynaktan çıkıp Dünya'ya gelen kozmik ışınlar, o kadar fazla sayıda enerji azaltıcı çarpışmaya maruz kalır ki, bunların maksimum olası enerjisi 5 x 10 19 elektronvolta çıkar. Buna Greisen-Zatsepin-Kuzmin sınırı adı verilir.


Ne var ki son 10 yılda, Tokyo Üniversitesi'nden Akeno Giant Air Shower Array adı verilen 111 parçacık dedektörü, GZK sınırının üzerinde birkaç kozmik ışın tespit etti. Kuramsal olarak bunların, enerji yitirmemiş olmaları için, bizim galaksimizin içinden gelmesi gerekir. Ancak astronomlar galaksimizin içinde bu kozmik ışınların gelmiş olabileceği bir kaynak bulamadılar. Peki bunlar nereden geliyordu?


Bir olasılığa göre Akeno sonuçları yanlış olabilir. Bir diğer olasılık ise Einstein'in yanılıyor olmasıdır. Einstein'ın özel görelilik kuramına göre uzayın her yönde aynı olması gerekir. Ancak parçacıkların bazı yönlere doğru daha kolay yol alması durumunda ne olacak? O zaman kozmik ışınlar enerjilerinin daha fazlasını koruyabilir ve GZK limitlerinin dışına çıkabilir.


Arjantin, Mendoza'daki Pierre Auger deneyindeki fizikçiler de bu sorun üzerinde çalışıyor. 3000 kilometre kare üzerine yayılan 1600 dedektörden yararlanan bilim adamları, gelmekte olan kozmik ışınların enerjilerini tespit ederek Akeno sonuçlarının daha iyi anlaşılmasını sağlayabilecekler.


İngiltere, Leeds Üniversitesi'nden astronom Alan Watson *aynı zamanda Pierre Auger projesinin sözcüsü- doğru iz üzerinde olduklarına inanıyor: "10 20 elektrovolt'ta bazı olayların olduğu konusunda hiç kuşkum yok. Beni ikna edecek çok sayıda örnek mevcut. Burada soru şu: Bunlar nedir? Gelmekte olan kaç tane parçacık var? Bu bilgilere ulaşmadan olayı açıklamamız imkansız"






4) BELFAST HOMEOPATİ SONUÇLARI




Belfast'taki Queen's University'den farmakolog Madeleine Ennis, homeopatiyi şiddetle eleştirenlerin başında geliyor. Kimyasal ilaçların sulandırılması esasına dayanan homeopatik yöntemde, tek bir ilaç molekülü içermeyecek noktaya gelinceye kadar sulandırılma devam etse dahi suyun iyileştirme özelliğini koruduğu iddia edilir. Ennis bu inanışa karşı çıkarak homeopatinin hiçbir işe yaramadığını kanıtlamaya çabalıyor.


Ennis, son yazdığı makalede, enflamasyon durumunda ortaya çıkan insan akyuvarları üzerinde aşırı sulandırılmış histaminin etkilerini araştırdığı deneyden elde ettiği sonuçları açıkladı. Bu bozofiller, hücre saldırı altındayken histamin adı verilen maddeyi salgılar. Bunlar bir kez salgılandığı zaman, histamin bozofillerin daha fazla salgılamasını engeller. Farklı laboratuarlarda tekrarlanan bu çalışma homeopatik eriyiklerin - o kadar sulandırılmış oluyorlar ki tek bir histamin molekülü içermiyorlar- histamin gibi etki yarattığını ortaya çıkartmış. Bu sonucun üzerine Ennis bu etkinin yok sayılamayacak kadar gerçek olduğunu kabul etmek zorunda kalmış.


Bu nasıl oluyor? Homeopatlar kömür, örümcek zehiri gibi maddeleri etanol içinde eriterek, bu "ana eriyik"i su ile tekrar tekrar sulandırıyorlar. Sulandırma düzeyinden bağımsız olarak homeopatlar, orijinal ilacın su molekülleri üzerinde iz bıraktığını iddia ediyorlar.


Ennis'in niçin konuya kuşkuyla yaklaştığını anlayabiliyoruz. Kaldı ki homeopatik tedavinin, geniş kapsamlı, plasebo-kontrollu klinik bir deneyde bugüne dek yararlı olduğu kanıtlanmadı. Ancak Belfast çalışması (Inflammation Research, vol 53, p 181) bazı şeylerin "etkin olduğunu" gösteriyor. Enis bu konuda şöyle konuşuyor: "Bulgularımızı açıklamakta zorlanıyoruz. Dolayısıyla başkalarını ileri deneyler yapması için teşvik ediyoruz. Eğer bu ileri deneylerde sonuçlar olumlu çıkarsa kimya ve fiziği yeniden yazmamız gerekebilir."






5) KARA MADDE




Yerçekimi konusundaki bilgilerimizi galaksilerin nasıl döndüğü konusuna uyarladığınız anda ortaya yeni bir problem çıkar, çünkü galaksilerin hızla birbirlerinden ayrılması gerekir. Galaktik madde merkezi bir nokta etrafında yörüngeye oturur, çünkü bunların karşılıklı kütleçekimsel cazibesi, merkezcil kuvvetler yaratır.Ancak galaksilerde, gözlenen dönmeyi yaratacak miktarda kütle yoktur.


Washington D.C.'deki Carnegie Enstitüsü Yeryüzü Manyetizması Bölümü'nden astronom Vera Rubin, 1970'li yılların sonlarına doğru bu anormalliği tespit etti. Fizikçilerden gelebilecek en anlamlı tepki, görebildiğimizden daha fazla kütlenin varolabileceği doğrultusundaki önermeydi. Burada sorun bu "kara madde"nin ne olabileceği konusunda kimsenin bir fikri olmamasıydı.


Şu anda hâlâ bu soruya kimse yanıt veremiyor. Bilim adamları kara maddenin ne tür parçacıklardan oluşabileceği konusunda çok sayıda önerilerde bulundularsa da, bu konuda bir ortak bir görüş söz konusu değil. Bu da bilim adına utanılacak bir konudur. Astronomik gözlemlere göre kara madde evrendeki kütlenin yüzde 90'ını oluşturmakla birlikte, insanoğlu bu yüzde 90'ın ne olduğunu bilmemektedir.


Büyük bir olasılıkla kara maddenin ne olduğunun bilinmemesinin en önemli nedeni böyle bir şeyin varolmamasıdır. Rubin de gerçeğin bu olduğuna inanıyor: "Eğer seçme şansım olsaydı, geniş mesafelerdeki kütleçekimsel etkileşiminin doğru olarak tanımlanması için Newton'ın yasalarının değiştirilmesini talep ederdim."






6) VİKİNGLERİN METANI




Tarih 20 Temmuz 1976. Gilbert Levin gört gözle Viking misyonundan gelecek verileri bekliyordu. Mars'tan milyonlarca kilometre uzakta, Viking uzay araçları (lander) yerden aldıkları toprak örneğini karbon-14 etiketli madde ile karıştırdılar. Lander'ın üzerindeki enstrümanlar, topraktan yayılan emisyonun içinde metan gazı olduğunu tespit ettikleri anda Mars'ta yaşam olduğu anlaşılacaktı.


Viking sonucun pozitif olduğunu belirtti. Demek ki bazı organizmalar karbon-14'ü sindirip yaktığı için metan gazı çıkıyordu.


Ancak bu sonuçlar beklenilen etkiyi yaratmadı.


Çünkü, organik molekülleri bulmak için tasarlanan başka bir enstrüman hiçbir şey bulamamıştı. Bunun üzerine bilim adamları Viking'in yanlış veri gönderdiği konusunda görüş birliğine vardılar. Peki Viking niçin pozitif sonuç göndermiş olabilirdi?


Tartışmalar giderek şiddetlendi. Bu arada NASA'nın Mars'a son gönderdiği rover'ların yolladığı bilgilere göre Mars geçmişinde sulak bir gezegendi ve bu nedenle yaşam olasılığı vardı. Levin, Mars'tan gelen tüm verilerin yaşam olduğuna ilişkin görüşünü desteklediğini ileri sürüyordu.


Ve Levin bu iddiasından hiçbir zaman vazgeçmedi ve bu konuda da yalnız değil. Los Angeles'teki Güney Kaliforniya Üniversitesi'nden hücre biyoloğu Joe Miller , verileri yeniden gözden geçirerek, emisyonun sirkadiyen (24 saatlik biyolojik süreç ile ilgili) döngüsüne ilişkin kanıtlar içerdiğini ileri sürdü. Bu da yaşamın olduğuna ilişkin çok önemli bir kanıttı.


Levin bu arada, NASA ve ESA'yı Viking'in yeni bir versiyonu aracılığı ile "şiral moleküllerin aranması için ikna etmeye çalışıyor. Bu moleküller, birbirlerinin ayna görüntüsü olarak sağ ya da sol el versiyonu olabilirler.


Biyolojik süreçler, bir şiraliteyi diğerine tercih eden molekülleri üretmeye eğilimli olmakla birlikte, yaşamayan süreçler sol ve sağ el versiyonları eşit sayılarda yaratır. Gelecekte Mars'a gönderilecek araçlar, Mars'ta yaşam olup olmadığını şiral moleküllerin şekline bakıp karar verecekler.


7) TETRANÖTRONLAR




Bundan 4 yıl önce Fransa'da bir parçacık hızlandırıcısı varolmaması gereken 6 parçacık tespit etti. Bunlara tetranötron adı verildi. Dört nötronunun birbirine bağlanmasıyla oluşan bu yapılar fizik yasalarına meydan okuyordu.


Caen'deki Ganil hızlandırıcısında çalışan Francisco Miguel Marques ve ekibi bu yapıları yeniden ele geçirmenin yollarını arıyor. Eğer başarılı olurlarsa bu kümeler, atomik çekirdekleri bir arada tutan kuvvetleri yeniden gözden geçirmemize neden olacak.


Ekip, berilyum çekirdeğini küçük bir karbon hedefe ateşleyerek, çevresindeki dedektörde biriken parçacıkları inceledi. Dedektörlere çarpan 4 ayrı nötronun izini göreceklerini umut ediyorlardı. Oysa Ganil ekibi yalnızca tek bir dedektörün üzerinde tek bir ışık çakması tespit etti. Bu ışık çakmasının enerjisi, dedektöre 4 nötronun aynı anda çarpmış olabileceğini gösteriyordu. Kuşkusuz, bu rastlantısal bir keşif olabilirdi. 4 nötron aynı yere aynı anda rastlantısal olarak varmış olabilirdi. Ne var ki bunun bir rastlantı olma olasılığı çok düşüktü.


Ancak tetranötronların varolma olasılığı da bu rastlantı kadar düşüktü. Çünkü parçacık fiziğinin standart modelinde tetranötronlar yer almaz. Pauli ilkesine göre aynı sistem içindeki iki proton veya nötronun bile kuantum özellikleri aynı değildir. Aslında bunları bir arada tutan şiddetli nükleer kuvvet o şekilde ayarlanmıştır ki, bırakın 4 nötronu bir arada tutmayı, iki yalnız nötronu bile birlikte tutamaz. Marques ve ekibi bu keşif karşısında o kadar büyük bir şaşkınlığa uğramış ki, bulguların yanlış olduğunu düşünüp bir kenara atmışlar.


Bu arada tetranötronların varlıklarına ilişkin başka kuşkular daha söz konusu. Fizik yasalarını bir kenara itip 4 nötronun birbirine bağlanmasına izin verdiğiniz takdirde kaos meydana gelebilir (Journal of Physics G, vol 29, L9) Bu şu anlama geliyor: Big bang'den hemen sonra oluşan element karışımı bugün gözlemlediklerimiz ile uyuşmaz, hâttâ kozmosun kaldıramayacağı kadar ağırdır. İngiltere'deki Surrey Üniversitesi'nden Natalia Timofeyuk , "Evren genişlemeye fırsat bulamadan çökerdi" diyor.


Bu mantık silsilesinin içinde yine de bazı boşluklar var. Hâlihazırda geçerli olan kuramlar tetranötronların varolabileceğini kabul ediyor, ancak çok kısa ömürlü bir parçacık olarak. Timofeyuk " Bu 4 nötronun Ganil dedektörlerini aynı anda vurmasının nedeni bu olabilir" diye konuşuyor. Maddenin çoklu nötronlardan oluşabileceği fikrini destekleyen bir başka kanıt da nötron yıldızlarıdır. Çok fazla miktarda yapışık nötron içeren bu unsurlar, nötronların kümeleşmeleri durumunda açıklanamayan bazı kuvvetlerin ortaya çıkabileceği olasılığını gündeme getiriyor.







8) ÖNCÜ ANOMALİ




Bu iki uzay aracı ile ilgili bir öyküdür. Pioneer 10 1972 yılında fırlatıldı, Pioneer 11 bir yıl sonra yola çıktı. Şu günlerde iki uzay aracı, uzayın derinliklerinde sürükleniyor olmalılar. Ancak bunların yörüngesi göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir.


Çünkü bunları bir şey itiyor *veya çekiyor- olabilir. Bu şey uzay araçlarının hızlanmasına yol açıyor. Gerçi sonuçta ortaya çıkan hızlanma çok küçük *saniyede bir nanometreden küçük-. Bu da Dünya'nın yüzeyindeki yerçekiminin on milyarda birine eşit. Ancak yine de Pioneer 10'u 400.000 kilometre öteye sürükleyecek kadar güçlü. NASA'nın, Pioneer 11 ile bağlantısı 1975 yılında kesildi. Ancak o noktaya kadar Pioneer 10 ile benzer bir sapmaya maruz kalmıştı. Bu sapmanın nedeni ne olabilir?


Bunun kimse bilmiyor. BYazılım hataları, güneş rüzgârları veya yakıt sızıntısı gibi bazı olası açıklamaların yanlışlığı şu ana kadar kanıtlandı. Eğer bunun nedeni kütleçekimsel bir etkiyse, bu bizim bildiğimiz kütleçekimi olamaz. Aslında, bazı fizikçiler bu konuda o kadar çaresizler ki, bu gizemi açıklamak için açıklaması olmayan başka fenomenlere başvurmaktan çekinmiyorlar.


İngiltere'deki Portsmouth Üniversitesi'nden Bruce Bassett , Pioneer bilmecesinin, hassas yapı sabiti olan alfa'daki değişikliklerden kaynaklanmış olabileceğini ileri sürüyor. Diğerleri nedenin kara delikle ilgili olabileceğini düşünüyor.




Los Alamos National Laboratory'den Michael Martin Nieto , uzay aracından gelen erken yörünge bilgilerinin yeniden incelenmesi gerektiğine inanıyor. Bu veriler, yeni bilgilerin ışığı altında incelendiğinde taze fikirlere zemin hazırlayabilir. Ancak sorunun temeline inebilmek için güneş sisteminin derinliklerindeki yerçekimsel etkiyi test edecek yeni uzay araçlarına ihtiyaç duyuluyor. Böyle bir aracın 300 ile 500 milyon dolara mal olacak olması NASA'yı düşündürüyor. Haber7'nin Cumhuriyet bilim Teknik dergisinden alıntıladığı bilgilere göre, Bütün bu karamsar gelişmelere karşın Nieto, Pioneer anomalisinin fark edilemeyen bir ısı kaynağı gibi çok basit bir nedene bağlı olabileceği olasılığını da göz ardı etmemek gerektiğini söylüyor.




9) KARA ENERJİ




Bu, fiziğin en utanç verici, en ünlü problemlerinden biridir. 1998 yılında astronomlar evrenin giderek artan bir hızda genişlediğini keşfettiler. Ancak bu sonuç hâlâ nedenini arıyor. O zamana kadar evrenin genişlemesinin big bang'den sonra yavaşladığı düşünülüyordu.. Ann Arbor'daki Michigan Üniversitesi'nden kozmolog Katherine Freese , "Süpernova, galaksi kümeleri gibi gözlemlerimizden elde ettiğimiz bilgilerin bizlere uzayın genişlemesi ile ilgili bilgi vereceğini umuyoruz" diyor.


Bir öneriye göre boş uzayın bazı özellikleri bu konuyla ilgili. Kozmologlar buna kara enerji diyor. Ancak bu da her şeyi açıklamakta yetersiz kalıyor. Ayrıca evren geniş anlamda ele alındığı zaman Einstein'ın genel görelilik kuramının biraz manipüle edilmesi gerekiyor.




10) KUIPER UÇURUMU




Güneş sisteminin iyice uç noktalarına doğru yol alırsanız *Pluto'nun ötesine geçerseniz- çok tuhaf bir şeyle karşılaşırsınız. Birden, Kuiper kuşağını *buz tutmuş kayalarla kaplı uzay bölgesi- geçtikten hemen sonra artık hiçbir şey yoktur.





Astronomlar bu bölgeye Kuiper uçurumu adını veriyor, çünkü kaya yoğunluğu birden bire bu bölgede azalıyor. Bu nasıl oluyor? Bunun tek yanıtı 10. gezegen olabilir. Bu arada Quaoar veya Sedna'dan bahsetmiyoruz. Dünya veya Mars kadar büyük olabilen bu masif nesne, bölgeyi çer-çöpten temizliyor olabilir.


Colorado, Boulder'deki Southwest Araştırma Enstitüsü'nden Alan Stern, "GezegenX"in varlığı ile ilgili kanıtların giderek inandırıcı bir boyuta ulaştığını belirtiyor. Hesaplamalar böyle bir gezegenin, Kuiper uçurumunun varolma nedeni olabileceğini düşünse de, kimse bu gizemli 10.gezegeni görmüş değil.


Ancak bunu da açıklayabiliriz. Kuiper kuşağı Dünya'dan çok uzak olduğu için işe yarar bir görüntü almak zordur. Bölge hakkında bir şey söylemeden önce oraya gidip bu kuşağa bir göz atmak gerekir. Ancak bu da bir on yıldan önce olmaz. Haber7'nin Cumhuriyet bilim teknik dergisinden alıntıladığı bilgilere göre. NASA'nın Kuiper kuşağı ve Pluto'ya doğru yol alacak olan New Horizon uzay aracı, 2006 yılının ocak ayında fırlatılacak. 2015 yılından önce Pluto'ya ulaşamayacak olan uzay aracı, ancak o zaman bu bilinmeyen bölgeyle ilgili bilgi gönderebilecek. Bu arada Kuiper uçurumunun ne olduğunu öğrenmek isteyenlerin yapacağı tek şey, uzayı izlemek.




11) 28 YILDIR AÇIKLAMA BEKLEYEN SİNYAL




Bu sinyal 37 saniye sürdü ve uzaydan geldi. 15 Ağustos 1977 tarihinde Columbus'taki Ohio State University'den astronom Jerry Ehman, Ohio State'in "Big Ear" adı verilen radyo teleskobunun kaydettiği sinyali görünce şaşkınlıktan küçük dilini yutuyordu. Ne var ki aradan geçen 28 yıla karşın kimse bu sinyali neyin gönderdiğini çözemedi. Ehman, diyor.


Yay (Sagittarius) takımyıldızı yönünden gelen radyasyon pulsu, 1420 megahertz radyo frekansı aralığı içindeydi. Bu frekans, uluslararası antlaşmalar gereğince yayın yapılması yasaklanan bir radyo frekansı içinde yer alıyor. Gezegenlerden gelen termal emisyonlar gibi doğal kaynaklı radyasyonlar, genellikle daha geniş frekansları kapsar. Peki bu sinyali ne göndermiş olabilir?


Bu yöndeki en yakın yıldız 220 ışık yılı uzaktadır. Eğer sinyal buradan gelmiş olsaydı, çok daha güçlü bir astronomik olay meydana gelmiş olurdu -veya çok gelişmiş bir verici kullanan uzaydaki ileri bir uygarlıktan geliyor da olabilir.


Bu tarihten sonra gökyüzünün o dilimi yüzlerce kez tarandı. Ve bir kez daha o sinyale rastlanmadı. Ancak Big Ear teleskobunun, herhangi bir zamanda, gökyüzünün milyonda birini taradığını düşünürsek, aynı dilim içinde yayın yapan uzaylı bir vericinin yeniden tespit edilmesinin de çok zor olduğu anlaşılır.


Başkaları bunun çok basit ve sıradan bir açıklaması olduğunu düşünüyor. SETİ projesinde görev alan bilim adamlarından Dan Wertheimer, bu sinyalin kirliliğin bir sonucu olduğunu düşünüyor. Başka bir deyişle bu, Dünya'daki bir vericiden kaynaklanan radyo frekansı enterferansı (parazit) olabilir.Wertheimer, "Buna benzer pek çok sinyale rastlıyoruz. Bu tür sinyallerin genellikle enterferans olduğunu anlıyoruz" diyor.




12) ASLINDA SABİT OLMAYAN SABİTLER




1997 yılında, Sydney'deki New South Üniversitesi'nden astronom John Webb ve ekibi uzaktaki bir kuasardan (çok uzakta olan ve çok kuvvetli radyo dalgaları gönderen gökcismi) Dünya'ya gelen bir ışığı analiz etti. 12 milyar yıllık yolculuğu sırasında bu ışık, demir, nikel ve krom gibi metal bulutları arasından geçmiş olmalıydı. Ve bilim adamları bu atomların, kuasar ışığın fotonlarının bir kısmını emdiğini keşfetti.


Eğer bu gözlemler doğruysa, alfa adı verilen hassas yapı sabitinin, ışık bulutlar arasından geçerken farklı değerlere sahip olduğu varsayımı ortaya çıkar.


Ancak bu fiziğe ihanet anlamına gelir. Alfa, ışığın maddeyle nasıl etkileşim içine girdiğini belirleyen çok önemli bir sabittir. Dolayısıyla değişmemesi gerekir. Bunun değeri , elektronun yüküne, ışığın hızı ve Planck'ın sabitine bağlıdır. Bunlardan biri değişmiş olabilir mi?


Fizikçilerin hiçbiri bu ölçümlerin doğruluğuna güvenmek istemedi. Webb ve ekibi sonuçlarında bir yanlışlık olup olmadığını inceliyor. Ancak şu ana kadar bir hataya rastlamadılar.


Webb'in bulguları alfa ile ilgili bilgilerimize meydan okuyan tek fenomen değil. Bugün Gabon, Oklo'da bulunan ve 2 milyar yıl önce aktif olan, bilinen tek doğal nükleer reaktör, ışığın madde ile etkileşimi ile ilgili bir şeyin değiştiğini gösteriyor. Los Alamos National Laboratory'den Steve Lamoreaux ve ekibi, Oklo'nun başlangıcından bu yana alfanın yüzde 4'ten fazla azaldığını ileri sürüyor.


Ancak Paris'teki Institute of Astrophysics'ten astronom Patrick Petitjean , Şili'deki Very Large Teleskope (VLT) tarafından saptanan kuasar ışığı analiz edince, alfanın değiştiğine ilişkin herhangi bir bilgiye ulaşmadıklarını bildirdi. Bu arada VLT'ın ölçümlerini inceleyen Webb, Paris ekibinin daha gelişmiş bir analize ihtiyaçları olduğu sonucuna vardı. Bu ölçümler üzerinde çalışan Webb ve ekibi bu yılın sonlarına doğru anomaliyi çözdüklerini açıklayabilirler.




13) SOĞUK FÜZYON







16 yıldan sonra soğuk füzyon yeniden gündemde. Aslında, soğuk füzyon hiçbir zaman gündemden düşmemişti. 1989 yılından sonraki 10 yıl boyunca , ABD Deniz kuvvetleri laboratuvarlarında, nükleer reaksiyonların, oda sıcaklığında, tükettiğinden fazla enerji üretip üretmeyeceğini *yalnızca yıldızların içinde meydana geldiği varsayılan- araştırmak için 200'den fazla deney yürütüldü.


Kontrollü soğuk füzyon sayesinde dünyanın enerji sorunu anında sona erer. Aralık ayında Amerikan Enerji Bakanlığı yeni soğuk füzyon deneyleri için yeni önerilere açık olduğunu bildirdi.


Enerji Bakanlığı'nın 15 yıl önce yayımlanan ilk raporu, Utah Üniversitesi'nden Martin Fleischmann ve Stanley Pons 'un orijinal soğuk füzyon sonuçlarının yenilenmesinin mümkün olmadığını açıklıyordu. Dolayısıyla bu sonuçlar yanlış da olabilirdi.


Soğuk füzyonun temel iddiası şuydu: Paladyum elektrotları ağır suya *oksijenin hidrojen izotop döteryum ile birleştirilmiş hali *batırıldığı zaman ortaya çok büyük miktarda enerji çıkacaktı. Elektrotlara elektrik verildiği zaman, döteryum çekirdeklerinin paladyumun moleküler kafesine doğru ilerleyeceği, bunların doğal itme kuvvetini ortadan kaldırarak birbiriyle kaynaşacağı varsayılıyordu. Sonuçta bir enerji patlaması yaşanacaktı. Burada sorun füzyonun oda sıcaklığında gerçekleşmemesiydi.


Washington DC'deki George Washington Üniversitesi'nden mühendis David Nagel 'e göre bu sorun değil. Süper iletkenlerin açıklanmasının 40 yılda açıklandığına dikkat çeken Nagel, soğuk füzyonu bu aşamada reddetmenin yanlışlığına değiniyor.


New Scientist, 19 Mart 2005 - Çeviri: Reyhan Oksay

C. Bilim teknik

Sesil
18-10-2009, 03:17
yeni 1000 yılın yakıtı

Hidrojen, tüm yakıtlar içinde en temizi. Atmosfer'de yandığında, oksijenle birleşerek enerji açığa çıkarıyor. Bu süreçte yan ürün olaraksa, karbondioksit gibi kirlilik yapıcı gazlar değil, yanlızca su açığa çıkıyor.
Bu da kullanılabilir temiz bir enerji olduğunu gösteriyor, dünyanın pek çok yerinde laboratuvarlarda suni yolla yapılmaya çalışılıyor, tarımsal ürünlerdeki atıklardan, selülozu sindiren bakteriler yada fotosentez yapan mikroorganizmalar aracılığıyla suyu, hidrojen ve oksijenden ayrıştırarak, hidrojen elde etmek,araştırmacıların çeyrek asırdır gerçekleştirmeye çalıştığı bir düş bu çalışmalar arasında en bilineni,california üniversitesi.Yapılan çalışmalarda suyosunlarının hidrojen üretiminde kullanıldığı (hidrojen tarlası) yöntemi var.

Bunun için,toprakta ve özellikle tatlısu havuzlarında sık rastlanan, Chlamydomonas reinhardtii adlı bir yeşil su yosunu türü kullanılıyor.
Aslında su yosunları, içinde bulundukları zor koşulları atlatmak için hidrojen üretirler, tabii bu da uzun sürmüyor 1,2 günle sınırlı. Bunun için araştırmacılar genetik değişiklikler yapmayıdüşünüyorlar, bu sayede daha uzun süre üretebilmek mümkün olabilir.

Sesil
18-10-2009, 03:18
Hidrojen depolama

Yapılan araştırmalar sonucunda, mevcut koşullarda hidrojenin diğer yakıtlardan yaklaşık üç kat pahalı olduğu ve yaygın bir enerji kaynağı olarak kullanımının, hidrojen üretiminde maliyeti düşürücü teknolojik gelişmelere bağlı olacağı ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte, ihtiyaç fazlası elektrik enerjisinin hidrojen olarak depolanması günümüz için geçerli bir alternatiftir. Bu tarzda depolanan enerjinin yaygın olarak kullanılabilmesi, biraz da yakıt piline dayalı otomotiv teknolojilerinin geliştirilmesine bağlıdır.

Depolanabilirliği, hidrojenin belki de en önemli özelliğidir. Günümüzde büyük miktarlarda enerji depolamak için hala uygun bir yöntem bulunamamış olması, hidrojenin önemini daha da arttırmaktadır. Bir örnek verilecek olursa; eğer bugün hidroelektrik santrallerinden elde edilen enerjinin depolanması mümkün olsaydı, enerji sorunu büyük ölçüde çözülmüş olurdu. Hatta hidroelektrik enerji kaynağı bol olan Kanada ve Yeni Zelanda gibi ülkelerin bu doğrultuda programlar başlattığı bilinmektedir. Bu yaklaşım hidroelektrik santrallerinin belirli yoğunlukta sürekli çalışmasını esas almakta, ihtiyaç fazlası enerji ise suyun elektrolizi ile hidrojen üretiminde değerlendirilmekte ve bu şekilde enerji depolanmaktadır.

Buna rağmen hidrojenin en hafif element olması, depolanma açısından sorun oluşturmaktadır. Bu sorunun önüne geçmek için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir.
Sıkıştırılmış Gaz
Hidrojen konusunda en bilinen depolama yöntemi, gaz olarak basınçlı tanklarda depolamaktır. Hidrojen, günümüzde genellikle 50 litrelik silindirik depolarda 200-250 barlık basınç altında depolanmaktadır (bu basınç değeri 600-700 bar’a kadar çıkabilir). Ancak hidrojen çok hafif olduğundan dolayı hacimsel enerji yoğunluğu çok düşüktür. Bunun dışında, yüksek basınç sebebiyle depolama tankları çok ağır olmaktadırlar. Buysa, hidrojenden alınacak olan verimi düşürür. Örneğin, basınçlı depo malzemesi olarak ostenitik çelik ve bazı alüminyum türleri kullanıldığında, depolanan hidrojenin, tüm depo ağırlığına oranı %2-3 civarında kalmaktadır. Ancak bu malzemelerin yerine karbon kompozit kullanılmasıyla, ağırlık oranı daha da artmış ve %11,3 seviyesine yükselmiştir.

Sıvı Hidrojen
Hidrojen petrole göre 4 kat fazla hacim kapladığından dolayı, bu hacmi küçültmek için hidrojeni sıvı halde depolamak gerekir. Bunun için de yüksek basınç ve soğutma işlemine ihtiyaç duyulur. Hidrojen gazı 20,25 K sıcaklıkta sıvılaştığı için, sıvı depolarında izolasyon önemlidir. Sıvı hidrojen, özellikle uzay teknolojisinde ve bazı roketlerde kullanılmaktadır. Sıvı hidrojen, 900 bar basınç altındaki hidrojen gazıyla aynı yoğunluğa sahiptir: 71 kg/m3. Ancak sıvı depolama, gaz sıkıştırmaya göre daha düşük basınçlarla çalışıldığı için daha emniyetlidir. Ayrıca depolama tankı ile sıvı hidrojenin ağırlık oranı %26 civarındadır.

Bu yöntem orta veya küçük ölçekte depolama için en çok kullanılan yöntemdir, ancak büyük miktarlar için oldukça pahalıdır. Çünkü hidrojeni sıvılaştırmak için gereken enerji, hidrojenin sağlayacağı yakıt enerjisinin %28’i civarındadır. Bu oran büyük olsa bile, uzay araçları ve roketlerdeki sıvılaştırma masrafları göz ardı edilmektedir. Ayrıca, Mercedes, GM ve Honda gibi üreticiler, sıvı hidrojenle çalışacak modeller geliştirmektedir.

Bir diğer pratik çözüm ise, sıvı hidrojenin düşük sıcaklıktaki tanklarda saklanmasıdır. Örneğin, dünyanın en büyük sıvı hidrojen tankı, Kennedy Uzay Merkezi’nde olup, 3400 m3sıvı hidrojen alabilmektedir. Bu miktar hidrojenin yakıt olarak değeri 29 milyon MJ veya 8 milyon kW.saat'e karşılık gelmektedir.

Sıvı hidrojen büyük tanklarda depolanmışsa günlük %0,06’sı, küçük tanklarda depolanmışsa günlük %3’ü buharlaşarak kaybolmaktadır. Bu oranın azaltılması izolasyona bağlıdır.

Hidrojeni sıvı olarak depolama, karyojenik depolama (Cryogenic Liquid Storage) olarakta adlandırılır.

Hidrokarbonlar
Metanol veya etanol gibi hidrokarbonlu yakıtlar, saf sıvı hidrojenden daha fazla hidrojen içerirler. Yüksek sıcaklıklarda su buharı kullanılarak, hidrokarbonlardan hidrojen ayrıştırılabilir. Böylece, %70-75 oranında hidrojenin yanı sıra, karbondioksit, karbonmonoksit ve su oluşur.

Hidrokarbonlu yakıtlar, hidrojenli araçlar için daha iyi bir alternatif sunarlar. Örneğin, metanol kullanımı ile, ağır hidrojen tanklarına veya dolum istasyonlarına gerek kalmayacaktır. Daimler-Chrysler’e göre metanol, sıvı hidrojenden daha yaygın olarak kullanılacaktır. Çünkü normal şartlar altında sıvı olarak bulunması sebebiyle, kullanılan arabalar üzerinde fazla bir değişiklik yapılmadan adapte olunması mümkün olacaktır.

Hidrürler
Hidrojen kimyasal olarak metallerde, alaşımlarda ve ara metallerde hidrür olarak depolanabilmektedir. Önemli ölçüde hidrojen absorbe eden metal hidrürler, hidrojen depolamak için çok uygun bir yöntem olmasına karşın, kendi ağırlıkları ciddi sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Şu anda en öne çıkan metal hidrür cinsi olan Titanyum emdirilmiş NaAIH4, gelecek vaat etmekte ve 250°C’de %4,5 oranında hidrojen depolamaktadır. Ancak 35 defa tekrarlanan doldurma-boşaltma sonunda hidrojen depolama kapasitesinin %4,5’ten %3,5’e indiği gözlenmiştir.

Metal hidrürlerin çok ağır olması, belli bir doldurma-boşaltma kapasitelerinin olması ve ayrıca nadir bulunan elementlerden oluşmaları, eksi yanlarıdır. Son 10 yıldır yüksek depolama kapasiteleri nedeniyle alüminyum ve bor içeren kompleks hidrürler yoğun olarak çalışılmaktadır. Bor içeren kompleks hidrürler sıvı koşullarda kullanılması nedeni ile de önem taşımaktadır. Bor esaslı sistemler ana olarak sodyum bor hidrürü esas almaktadır. NaBH4, katı halde ağırlıkça %10,5 hidrojen içerir.

Çözelti halindeki sodyum bor hidrür, aşağıdaki reaksiyona göre hidrojenini vererek sodyum metaborata dönüşür:

NaBH4 + 2H2O → 4H2 + NaBO2

H2O ve NaOH ilavesi ile sodyum bor hidrürün sıvı içerisindeki miktarı ağırlıkça %20-35 arasında olabilmekte, bu da sistemde ağırlıkça %4,4-7,7 arasında hidrojenin depolanmasına olanak vermektedir.

Sodyum bor hidrürde hidrojen depolamanın en önemli üstünlüğü depolanan hidrojenin oda sıcaklığında geri alınabilmesi ve geri alımın katalizör yardımı ile kolaylıkla kontrol edilebilmesidir. Sodyum bor hidrürün hidrojen amaçlı kullanımında en önemli sorun, oluşan metaboratın tekrar NaBH4’e dönüştürülmesidir.

Hidrojen depolamada sodyum bor hidrür kullanmanın bir diğer avantajı, hidrojene geçişte en önemli sorun olarak görülen hidrojenin patlayıcılık riskinin azaltılmasıdır. Hidrojen kullanımının verimli hale gelebilmesi için, patlama riskinin mutlaka azaltılması gerekmektedir. Sodyum bor hidrür, belli koşullarda yanmayan, ancak istendiğinde hidrojeni açığa çıkartan bir özelliğe sahiptir. Halen özel camlar veya izolasyon malzemeleri gibi alanlarda kullanılan sodyum bor hidrürün ana maddesi olan bor, Türkiye’de de bolca bulunmaktadır.

Karbon Nanotüpler
Hidrojen, gaz veya sıvı olarak saf halde uygun çelik tanklarda depolanabileceği gibi, fiziksel olarak karbon nanotüplerde de depolanabilmektedir. Karbon, özellikle yüksek oranda gözenekli çok küçük parçalar haline getirilebilmesi ve karbon atomları ve gaz molekülleri arasında oluşan çekim kuvveti nedeniyle gaz depolamaya en elverişli maddelerden biridir. Karbon nanotüpler, grafit tabakaların tüp şekline dönüşmüş halidir. Çapları birkaç nanometre veya 10-20 nanometre mertebesinde, boyları ise mikron seviyesindedir. Elastiklik modülleri çelikten 5 kat daha fazladır. Tek cidarlı nanotüpler %14, çok cidarlılar %7,7, içlerine alkali elementler yerleştirilenler ise %20 ağırlık oranına kadar hidrojen depolayabilirler. 20 bar basınç altında yapılan deneylerde, bu oran %70’e kadar çıkarılmıştır.

Nanotüpleri en büyük dezavantajı maliyetlerinin oldukça yüksek olmasıdır. Eğer gelecekte ucuz üretim yöntemleri gelişirse, yaygın olarak kullanılabilecek hale gelebilirler.

Nanotüplerdeki absorbe işlemi, karbon atomlarının hidrojen moleküllerine uyguladığı Van Der Waal’s kuvveti ile gerçekleşmektedir. Yani kimyasal değil, fiziksel bir olaydır.

Cam Küreler
Çapları 25-500 µm arasında değişen cam küreler, cidar kalınlıkları 1 µm olan bir tarafı açık cam baloncuklardır. Bu kürelere yüksek basınç ve sıcaklık altında depolanmaktadır. Yüksek sıcaklık sonucunda cam cidarı geçirgen hale geldiğinde, hidrojen atomları camlara girer. Camlar soğutulunca da içeride hapsolur. Depolanan hidrojen, camların ısıtılması veya kırılması yoluyla tekrar geri alınabilir.

Cam kürelerin depolama kapasitesi 200-490 bar basınç altında %5-6 civarındadır.

Mağaralarda Depolama
Bütün bu yöntemlerin dışında hidrojen gazını depolamanın belki de en ucuz yöntemi, doğalgaza benzer şekilde, yeraltında, tükenmiş petrol veya doğal gaz rezervuarlarında depolamaktır. Maliyeti biraz yüksek olan diğer bir depolama şekli ise, hidrojeni maden ocaklarındaki mağaralarda saklamaktır. Örneğin Almanya’da Kiel şehrinde 1971’den beri yerin 1330 m altındaki bir mağarada hidrojen depolanmaktadır. Ancak mağaralarda saklanan hidrojenin yılda %1-3’ü arası, sızıntı nedeniyle kaybolmaktadır.

cengaver
22-10-2009, 16:17
Açılım, sizleri bilmem ama benim yeni tanıştığım kelimelerden.Anlamı 'bakış açısı'.

Şu konuya bakış açım şöyledir derseniz pek aldıran olmaz.Ancak x konusu açılımı dendiğinde iş değişir.

Sesil
19-11-2009, 01:42
ÖĞRENME STİLLERİ
------------------------

ÇOK UZUN BİR YAZI OLDUĞUNDAN BİR KAÇ BÖLÜMDE DERLEYEREK YAYIMLAYACAĞIM.
BİLİMSEL BİR ARAŞTIRMA MAKALESİ. ÖNEMLİ VE DEĞERLİ BULDUM. HİSSE NET'DE PAYLAŞMADAN DURAMADIM.

Bu araştırmaya ulaştığımda, böylesi bir konunun herkese yararlı olabileceğini düşündüm.

Ebeveynlerin, gençlerin, öğrencilerin, eğitimcilerin, yöneticilerin, çalışanların, iletişimcilerin, insan kaynaklarının, yazım alanında çaba sarfedenlerin, yani hepimizin.

İletişimde insan doğasını, nedenleri ile kavramaya çalışmanın açılımında temel alınabilecek, baş ucu kaynağı olabilecek kapsamlı bir çalışma bence.

İYİ OKUMALAR...

----------------------------------------------------------

Üç Öğrenme Stili: Kolb, Gregorc ve Dunn ve Dunn


Bu çalışma,öğrenme stilleri konusunda A. A. Kolb, A. Gregorc ve Dunn ve Dunn’ un ayrı ayrı geliştirdikleri kuramları tanıtmayı ve aralarındaki benzerlikler ile farklılıkları incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmada önce, her bir kuramın öğrenmeye bakışı, kuram ile kuramlarına dayalı olarak geliştirdikleri öğrenme stillerinin-biçimlerinin belirgin özellikleri verilecek ve izleyen aşamada kuramlar arasındaki benzerlikler ile farklılıklar ortaya konmaya çalışılacaktır.

Kolb’un Yaşantıya Dayalı Öğrenme Kuramı(ELT)

Öğrenmeye Bakışı

Kolb’a göre öğrenme, bir süreçtir. Kolb, öğrenme ile bilgiyi birbirinden ayırmış ve farklı tanımlamıştır. Kolb öğrenmeyi bir süreç olarak kabul edip bilgiyi ise, yaşantının dönüştürülmesi şeklinde tanımlamıştır . Tanımın işlevsel olduğunu zira, öğrenmenin yaşantıya dayalı olarak gerçekleştiğini belirtmektedir. Bu sürecin birkaç temel karakteristik özellikleri bulunmaktadır. Birinci olarak, öğrenmeyi çıktı ya da içeriğe karşıt olarak, “ öğrenme” ve “uyma” süreci olarak tanımlar. İkinci olarak, bilgiyi bütünüyle elde edilen ya da taklit edilen değil, bir dönüştürme süreci olduğunu vurgular. Üçüncü olarak, öğrenmenin hem somut hem soyut biçimlerinde yaşantıya dönüştürüldüğünü belirtir. Sonuç olarak, öğrenmeyi anlamak için, bilginin doğasını karşılıklı olarak incelemek zorundayız, der (Kolb). Yukarıda açıklamalar ışığında, öğrenmeye ilişkin anahtar kavramları şöyle tanımlanabilir;

1.Yaşantı yoluyla düşüncelerin biçimlendiği ve yeniden biçimlendiği ve en iyi kavrama biçimidir,
2.Yaşantıya dayalı bir süreçtir,
3.Çevresindeki dünyayı-olup biteni uyum biçimleri arasındaki çatışmaları diyalektik biçimde çözmeyi gerektiren bir süreçtir,
4.Yine dünyaya-çevresine uyumunu gerçekleştiren bütüncü bir süreçtir,
5.Birey ile çevre arasında gerçekleşen bir süreçtir,
6.Yaratıcı bilgi sürecidir .

Kolb’un Kuramının Temel Karakteristik Özellikleri
Kolb, Yaşantıya Dayalı Öğrenme Kuramının bilimsel dayanaklarını John Dewey, Kurt Lewin ve Jean Piaget’nin çalışmalarından almaktadır. Bu konuda Kolb kuramını, Piaget’in kavrama sürecine yönelik olarak tanımladığı taklit etme ve algılama olan sembolleştirme; kabaca amaçlılığa denk düşen eyleme-uygulama boyutları olarak tanımladıklarıyla kendisinin tanımladığı boyutlar arasında benzerlik olduğunu; yine benzer biçimde, Kurt Lewin’in geliştirdiği Lewinian modelindeki eyleme ve laboratuar araştırmaları ile Dewey’in öğrenme modeli arasındaki ilişkilerin bütünleştirilmesinin bir sonucu olarak tanımlamıştır Kolb..

Ergür’e (2000) göre Kolb’un kuramı, Davranışçı ve Bilişsel Alan kuramlarına yeni bir alternatif getirmek yerine, öğrenmenin yaşantı, biliş, algı ve davranışın bileşimi olduğunu ifade etmektedir Yaşantıya dayalı öğrenme biçimleri, dünyayla ilişkili dört temel öğrenme biçimi arasında, çatışma, mücadele etme ve yeni çözümleri yansıtır. Bunlar, yansıtıcı gözleme karşı aktif yaşantı ile aktif kavramsallaştırmaya karşı somut yaşantı biçimleridir.

Kolb’un öğrenme stili yapısı iki boyutludur. Birincisi, kavrama ve işlemeyi içeren somut ve soyut düşünme boyutu, ikincisi de bilgiyi işleme etkinliği olarak aktif ya da yansıtıcı biçimde işleme boyutunu oluşturmaktadır. Kuram, yaşantıya dayalı öğrenme sürecini dört alana sahip bir döngü ve bu alanların da dört öğrenme biçimine uyan Somut Yaşantı-hissetmeye dayalı , Yansıtıcı Gözlem-izlemeye dayalı, Soyut Kavramsallaştırma -düşünmeye dayalı- ve Aktif Yaşantı-yapma ve yaşamaya dayalı yapıları olarak tanımlamaktadır. Bu tanılamayı yapabilmek için Kolb, bireylerin kendilerinin öğrenme stillerini tanımlayabilmesine olanak veren on iki maddelik bir öğrenme stili envanteri geliştirmiştir. Envanter, bir kişinin öğrenme durumuna, öğrenme materyaline karşı bireysel yaklaşımını ve bu konuda zayıflıkları ile güçlü olduğu yanları belirlemede bir çerçeve oluşturmaya yardım etmektedir.

Bununla birlikte Kolb, kuramının belirgin özelliklerini şöyle açıklamaktadır. Her birey kavrama ve işleme boyutları arasında diyalektik bir stress-basınç geliştirirler. Bu durum, onların kalıtsal özellikleri, geçmiş yaşantı deneyimleri ve şu an içinde bulunduğu çevrenin istemleri doğrultusunda ortaya çıkar. Yine, sosyalleşme boyutunda ailede, okulda ve işte karşılaştığımız sorunlara ilişkin olarak, karakteristik biçimde etkin olma ya da yansıtma arasında veyahut çözümleyici ya da doğrudan doğruya hemencecik davranma arasında çatışmayı çözme sorunuyla karşı karşıya kalırız. İşte bu durum, güvendiğimiz dört temel bilme biçimlerinden birinin ortaya çıkmasını sağlar. Bunlar, amaçlı biçimde anlamayı dönüştürerek başaran değiştirenler, kavramayı yoğun biçimde sağlayarak başaran ayrıştıranlar (convergence); amaçlı biçimde kavramayı sağlayarak başaran özümseyiciler(assimilation); anlamayı yoğun biçimde sağlayarak başaran yerleştirenlerdir (accommodation).



DEVAMI VAR...

Sesil
19-11-2009, 04:58
ÖĞRENME STİLLERİ - 2 -



Yine Kolb’un tanımlarına göre bu stillerin belirgin özellikleri şunlardır :


Değiştirenler (Diverger) genelde değiştirenlerin öğrenme stillerine zıt özelliklerine sahiptirler. Daha çok somut yaşantı ve yansıtıcı gözlem özellikleri öne çıkmaktadır. Bu özelliğe sahip olanların bir başka özelliği, hayal edebilme, değerler ile anlama, özel dikkat edebilme yeteneklerinin olmasıdır. Değiştirenlerin en önemli uyma özelliği, bir bütünün bir çok ilişkilerini organize etme, değişik yönlerinden somut değerlendirebilme yapabilmesidir. Bu özelliğe sahip olanların öğrenme konusunda yönelimlerindeki vurgu, eylemden daha ziyade gözlem yapmalarındadır.

Ayrıştıranların (converger) güvendikleri öğrenme biçiminin en baskın yanı, soyut kavramsallaştırma ve somut yaşantıdır. Bu yaklaşımın temelinde problem çözme, karar verme ve fikirlerin pratik olarak uygulanması bulunmaktadır. Ayrıştıran tanımı bunlar için, tek bir çözümü bulunan durumlarda en iyi kararı seçmede iyi olmalarından dolayı yapılmıştır. Bu öğrenme biçimine sahip olanlar, bilgiyi tümden gelim yoluyla organize ederler. Yine, duygularını kontrol edebilmekteler. Ayrıca, bu öğrenme biçimine sahip olanların meyili teknik iş ve sorunlara yöneliktir.

Özümseyenlerin (assimilation) en baskın öğrenme yeteneği soyut kavramsallaştırma ve yansıtıcı gözlemdir. Bu yönelimin altında, tümavarımsal öğrenme biçimi vardır. Yine, bütünleştirilmiş olarak yapılan açıklamaları kuramsal model şeklinde ifade etme yeteneğine sahiptir. Ayrıca, toplumsal konulara daha az dikkat etmelerine rağmen, soyut kavramsal fikirlere daha çok dikkat ederler. Konuların pratik değerinden daha ziyade, kuramların mantıksal kurgusu ve değeri daha baskındır.

Yerleştirenlerin (accommodation) en önemli özelliği, özümseyenlerin tersine somut ve aktif yaşantı üzerine yoğunlaşmalarıdır. En güçlü özelliği de verilen bir plan ya da görev doğrultusunda işleri iyi biçimde yapabilmelerinde ve yeni yaşantılarda bizzat katılmalarıdır. Bu tip özelliğe sahip olanların en önemli özelliği, fırsat arama, risk alma ve eylemde bulunma konusunda diğerlerine göre daha bir üst konumda olmalarıdır. Zira öyle davranmalarının gereği, yeni ya da acil ya da beklenilmedik yönlerde olarak ortaya çıkabilen durumlara çözüm bulma isteğine sahip olmalarındandır. Böylesine acil durumlarda bu özelliktekiler önceden hazırlanmış planları kullanma eğilimi göstermezler. Çünkü bu özelliktekilerin temel amacı, sorunun çözülmesidir.

Yapılan araştırmaların sonuçları, her bir farklı biçimde öğrenme özelliğine sahip olanların öğrenme biçimlerine bağlı olarak eğitim görme ve iş alanlarında birbirlerinden farklı alanlarda kümelendiğini göstermektedir. Örnek vermek gerekirse, eğitim alanında, değiştirenlerin (divergers) tarih, politik bilimler, dil ve psikoloji alanlarında; özümseyenlerin (assimilations) ekonomi, yabancı dil, matematik, sosyoloji, kimya ve fizik konusunda; çözümleyenlerin (convergers) hemşirelik ve mühendislikte; yerleştirenlerin (accomodators) işletmecilikte yoğunlaştığı görülmekte olduğu görülmektedir. Bunun yanında, iş seçimine ilişkin olarak yapılan araştırma sonucunda, değiştirenlerin yerleştirenlerle (accomodators) ortak bir noktada sosyal çalışma konusunda bulunduğunu; özümseyenlerin (assimilator) ayrıştıranlarla ortak bir nokta olacak biçimde yöneticilikte; ayrıştıranların (converger) muhasebecilikte, mühendislikte ve tıpta; yerleştirenlerin (accomodators) ilköğretim eğitiminde, psikolojik terapide, iş terapisinde, tıp teknolojisinde ve tarım konularında yoğunlaştığı gözlenmiştir. Ancak, sahip olunan iş alanlarına bağlı olarak yapılan çalışmada, değiştirenler kişiler arasında; özümseyenler, parasal ve araştırma konularında; ayrıştıranlar mühendislikte ve yerleştirenler de piyasa-ekonomide yoğunlaştıkları gözlenmiştir.

Yukarıda sayılan bu özellikler, Kolb, tarafından üretilen öğrenme stili envanteri (LSI) aracılığıyla ortaya konmaya çalışılmıştır. Anket, on iki maddeden oluşmaktadır. Her bir maddeye ilişkin olarak, tercih edilen durumu içeren dört öğrenme biçimi bulunmaktadır. Anketin bir özelliği, anketi yanıtlayanların öncelikle kendilerinin öğrenme stilleri konusunda bilgi veren bir özelliğe sahip olmasıdır.

Bir kişinin öğrenme biçimi-stili şöyle hesaplanmaktadır: somut yaşantı (CE) özeliğine sahip olanlar ile soyut yaşantı özelliğine sahip olma özeliğine sahip olanların arasındaki fark hesaplanır. Daha sonra, bir başka boyut olan aktif yaşantı (AE) ile yansıtıcı gözlem (RO) arasındaki fark hesaplanır. Kolb, bu durumu, Bu iki konumdan elde edilen sonuç, analitik düzlemde iki boyutun sonuçları olarak eşleştirilir. Elde edilen iki farklı boyut, koordinat sisteminde karşılaştırılarak bulunan nokta, bireyin hangi öğrenme stilini ağırlıklı olarak seçtiğini ortaya koymaktadır, biçiminde yorumlar.

Ancak bu özellikler, her bir bireyde eşit biçimde değil, fakat, farklı düzeylerde bulunurlar. Bunun yanında, öğrenme bir döngüdür. Öğrenmenin her bir döngüsü birey tarafından farklı düzey ve zamanlarda gerçekleştirilir. Yukarıda da söylendiği gibi, her bir bireyin sahip olduğu öğrenme stili, bireylerin kalıtsal özellikleri, geçmiş yaşantıları (çocukluk, okul vb. diğer yaşantılar) ile şimdiki yaşantıları (sosyal çevre ve yaptığı işin gerektirdiği beceriler, anlayışlar) yoluyla sürekli olarak etkilenir (Kolb). Bu nedenle, Kolb’un öğrenme stili durağanlığı değil, sürekli değişen bir yapıyı ifade eder.

Kolb’un Öğrenme Stilleri ve Stillerin Özellikleri
Kolb, geliştirdiği öğrenme yaşantıya dayalı öğrenme kuramına bağlı olarak dört öğrenme stili tanımlamıştır. Bu stiller karşılıklı iki boyuttan oluşmaktadır. Boyutların diyalektik özelliğinden dolayı iki stil birbirinin karşıtı olacak biçimde farklı öğrenme özellikleri içermektedir.

(+)Somut Yaşantı
Aktif Yaşantı(-)
(+)Yansıtıcı Gözlem
(-)Soyut Kavramsallaştırma

Şekil 1: Kolb’un öğrenme stillerini ortaya çıkaran iki boyutluluğu ve dört öğrenme özelliği

Bu iki farklı boyutun kesişmesinden dört alan ortaya çıkmaktadır. Bunlar da öğrenme stillerini göstermektedir. Kolb’un öğrenme modelinde bireylerin öğrenme stilleri bir döngü şeklindedir. Kolb, geliştirdiği LSI anketi ile, bireylerin bu döngünün neresinde yer aldıklarını tanımlayabilmektedir. Ankette yer alan maddelerden birkaç örnek verilmiştir. Örnek;
Örnek 1:
Öğrenirken -duygularımı gözönüne almaktan
-izlemekten ve dinlemekten
-fikirler üzerinde düşünmekten
-birşeyler yapmaktan
hoşlanırım.

Örnek 2: En iyi
-kişisel ilişkilerden
-gözlemlerden
-akılcı kuramcılardan
-uygulama ve denetimlerden
öğrenirim.

Geliştirilen LSI ile hesaplanan puanlar iki boyutludur. Ankete verilen yanıtlar “çoktan az”a 4,3,2,1 şeklinde rakamsal değerleri içerecek biçimde verilmekte, dolayısıyla, aynı öğrenme biçimi özelliklerine sahip olan bireyin bu konuda toplam puanı hesap edilebilmektedir. Elde edilen puan, bu öğrenme biçimine zıt olan öğrenme biçimine ilişkin elde edilen puandan çıkarılması ile bireyin bu boyuttaki yeri matematiksel olarak bulunabilmektedir. Örneğin, soyut kavramsallaştırma boyutunda 24 alan biri, somut yaşantıya ilişkin olarak da 30 puan almış olsun. Bu bireyin bu boyuttaki puanı, (SK-SY) 24-30 olup –6’dır. Bu puan analitik düzlemde, bireyin somut yaşantı özelliğini, soyut kavramsallaştırmaya göre daha baskın olarak kullandığını göstermektedir. Bunun yanında aynı birey, anketten yansıtıcı gözlem (YG) boyutunda 28, aktif yaşantı boyutunda (AY) da 38 puan almış olsun. Bu boyuttaki puanı da (AY-YG) 38-28 olup +10’dur. Elde edilen iki boyuttaki puanlar, analitik düzlemde birleştirilerek bireyin belirgin öğrenme biçimi belirlenmiş olur. Puanı hesaplanan birey, somut yaşantı özelliği ile aktif yaşantı özelliği baskın olan “yerleştiren” öğrenme stiline sahiptir, denilebilir. Örneğin, “değiştiren” öğrenme biçimine sahip olanlar, yukarıdaki şeklin Yansıtıcı özelliği ile Somut algılama boyutlarının kesiştiği bölgede; “özümseyen” öğrenme biçimine sahip olanlar, Yansıtıcı özelliği ile Soyut algılama boyutlarının kesiştiği bölgede; “ayrıştıran” öğrenme biçimine sahip olanların Soyut algılama ile Aktif özelliğe sahiplik boyutlarının kesiştiği bölgede ve son olarak da “yerleştiren” öğrenme biçimine sahip olanların Aktif özelliği ile Somut algılama boyutlarının kesiştiği bölgede bulunmaktadır. Bu öğrenme biçimine sahip olanların temel özellikleri aşağıda sırayla verilmiştir;

Diverger-Değiştiren
1. Alışılmamış yollarla bilgi toplama,
2. Kendisine özgü etkinlikler yapma,
3. Açık uçlu soruları yanıtlama,
4. Bireyselleştirilmiş öğrenme,
5. Uygulamaları kurgulama,
6. Belirsizliği belirgin hale getirme,
7. Dinlemeye karşı açıklık,
8. Değerlere ve duygulara karşı duyarlılık,
olarak tanımlamak olasıdır.

Assimilator-Özümseyen
1. Bilgiyi organize etme,
2. Kavramsal modeller oluşturma,
3. Fikir ve kuramları sınama,
4. Yaşantıları desenleme,
5. Nicel verileri çözümleme,
olarak tanımlanabilir.

Converger-Ayrıştıran
1. Düşünme ve uygulamada yeni yollar yaratma,
2. Yeni fikirleri yaşantısına sokma,
3. En iyi çözümü seçme,
4. Hedefler belirleme,
5. Karar verme,
biçiminde tanımlanabilir.

Accommodator-Yerleştiren
1. Yapılandırılmamış işleri yapma,
2. Hedeflere bağlılık,
3. Fırsat kollama ve arama,
4. Başkalarını etkileme ve liderlik yapma,
5. Kişisel olarak toplumla bütünleşme ve onlarla ilgili konularda ilgilenme,
şeklinde tanımlanabilir.

DEVAMI VAR

Sesil
20-11-2009, 00:53
ÖĞRENME STİLLERİ - 3 -


Gregorc’un Kaynaştırma Yeteneği Kuramı


(Çalışmanın büyük bir bölümü, Kathlen A. Butler. Learning and Teaching Style In Theory and Practise, Yayımlanmış doktora tezi,1993, daha önce bu ders için yapılmış çalışmadan yararlanılarak hazırlanmıştır.)

Gregorc, öğrenmeyi bireysel olarak insan beyninin uygulamaları şeklinde tanımlar. Kuramının temelini, insanın öğrenme doğasını göz önünde bulundurarak en iyi sağlayan bir uygulama biçimi olan fenomolojik bir alan şeklinde oluşturur. Kuramını, insanların öğrenmelerine ilişkin, öğrenmeyi nasıl denediklerini-tecrübe ettiklerini sınıf ortamına katılarak yoğun gözlem, onlarla derinlemesine görüşme ile öğrencilerden elde edilen verilerin çözümlenmesinden ve öğretme etkinliğine katılan öğretmenlerin bire bir yaptıkları öğrenme etkinliklerini tanılayıcı verilerinden geliştirmiştir. Öğrenme stiline ilişkin açıklamaları, her bireyde bulunan ancak özel olarak fiziksel, duygusal ve zihinsel niteliklerin varlığına dayalı bir inanç üzerine temellendirir.

Gregorc’un Kaynaştırma Yeteneği Kuramının Özellikleri

Gregorc, insan beynine fenemolojik bir yaklaşımla çalışmaktan kastederken, “İnsanda bireysel olarak hangi yürütücü güçler vardır, birey bu güçleri nasıl ortaya çıkarır, bireylerin iç öğrenmeyi uygulama biçimi olan yürütücü güçlerinin ilişkisi nedir?” sorularına yanıt aramayı amaçlar. Son olarak da, “bizler, onların kendileri hakkındaki bu soruları göz önünde bulundurarak onları, nasıl destekleyebiliriz?” sorusunu yöneltir.

Kaynaştırma yeteneği kuramı ve enerjik zihin modeli zihnin nasıl çalıştığını göz önünde bulundurmak için organize bir yol izlemeye olanak verdiğini belirtir. Modelin aynı zamanda, hepimizin her birimizde doğal olarak bulunan kişisel temellerimizi anlamamıza ve bunları farkına varmamıza yardım ettiğini, bunu da zihinsel kanallarımız aracılığıyla gerçekleştirdiğimizi belirtmektedir. Güç kapasitesi ve becerileri ile ilgili kavramlarını da, bu kanallardan yararlanmak için kaynaştırma yeteneklerimizle birlikte işe koşulan araçlar olarak adlandırır. Gregorc, dört niteliği bu dört temel kaynaştırma kanalları içerisinde ifade etmektedir.

Gregorc, öğrenme stilini ilk önce, bir septom olarak algılamakta ve onu, tercihlerin psikolojik biçimlenmesinin ve zihinsel yürütücü yeteneklerinin altında yatan septomlar olarak görmektedir. Daha sonraki tanımında ise, stili genel anlamda stil, davranışın kişisel özelliklerimiz olan zihinsel ve karakteristik niteliklerimizi içermektedir, biçiminde tanımlamaktadır. Görüşlerini, insanlar bize yürütücü kuvvetleri hakkında bir şeyler anlatırlar ve görünen davranışları olan stilleri aracılığıyla nasıl öğrendiklerini açıklarlar, şeklinde sürdürür.

Kaynaştırıcı yeterlilik kuramını, dört tip kaynaştırıcı yeterlik alanı üzerinde biçimlendirir ve bunlara “kılavuz” olarak nitelendirir. Bunlar :1. Algılama, 2. Sıralama, 3. Süreç, 4. ilişkilendirmektir. Gregorc algılamayı, “Algılama, yeterlikleri ve bilgiyi elde etmede kullanılan yol(lar)" anlamında, sıralamayı da "Sıralama yeterliliği ise, bilinçli biçimde bilginin düzenlenmesi ve tercih edilmesi bütünleştirilmesi ve düzenlemede kullanılan yol(lar)" olarak tanımlamaktadır. Her bireyin algılama özelliğinin olduğu ve her birey, dünyayı bir diğerine göre daha farklı olarak somut ya da soyut olarak algılar. Yine aynı biçimde her birey sıralama yeteneğine sahiptir. Ancak, bunların bir kısmı doğrusal bir kısmı da doğrusal olmayan biçimde, bu sıralama yeteneğini kullanır. Her insan bu dört yeteneği de kullansa bile bir kısmı somut ve soyut, aşamalılık ve esnek öğrenme yetenekleri diğerlerine göre daha baskın kullanma eğilimindedir. Bu durum, aşamalılık ve aşamalı olmayan biçimde algılama gücüne sahip bireylerde de mevcuttur.

Algılama
Soyut/Somut

Soyut algılama yeteneği bize duygu, his, ruh ve zeka-tümü görünmez ve fiziksel özelliğe sahip olmayan şeyleri farkına varmayı ve onları elde etmeye yarar. Soyut algılama yeteneği sayesinde estetik değerlendirme, duyguları yaşama, ilişkileri anlama, fikirleri idrak etme, kavramları analiz etme, empati kurma gibi becerileri elde ederiz, geliştiririz.

Bilgileri zihinsel nedene dayalı olarak algılarız , duygusal ve sezgiye dayalı olarak kayıtlama, düşünceleri, fikirleri, duyguları, süreçleri, tutkuları ve manevi yaşantılar yoluyla iç dünyamızla ilgilenerek temin edersiniz, tasarlarsınız. Bu özelliğimiz, bize, dünyadaki görünmez ama varolanları algılama ve onu idrak etme yeteneği vermektedir.

Diğer yandan somutluğu algılama da fiziksel dünyanın özelliklerini tanımamıza yardım eder. Regorc, somut algılama özelliğimiz ile gördüklerimizi algılamamıza, zihinsel kayıt yapmamıza, işitmenin, tadın, dokunmanın, kokunun, görmenin fiziksel algılama aracılığıyla fiziki dünyayı somut olarak algılamamıza izin verir, der.

Somut
Soyut
Şekil 2:Algılama biçimi
Sıralama
Aşamalı/Esnek

Aşamalı sıralama yeteneği bize, dünyayı çabuk, açık, organize edilmiş sıralamalı olarak öğrenmemize yardım etmektedir. Gregorc, bu özelliği şöyle tanımlar;

“Düzenleme yeteneği ile beynimiz, doğrusal biçimde organize edilmiş, adım adım, metodolojik, önceki sıralamalara da uygun olarak bilgileri elde etmemizi sağlar. Bilgiler toplanan, birbirlerine bağlı ve birlikte zincirleme özelliği taşıyanlar aracılığıyla bir araya getirilir. Ayrıca, bu yetenek bize, kendimizi kurallı, mantıklı ve ileriye götürücü biçimde ifade etmemize yardım eder.”

Son olarak, sıralı olmayan esnek öğrenme yeteneği de bize, doğrusal olmayan, arada bir seçilen, eşit değerlere sahip varlıklar arasından seçici biçimde uygulama olanağı verir. Esneklik yeteneği, değişikliklere uyum sağlamayı, belirsizlik konusunda daha fazla sabırlı olma gücü verir.
Bu özelliğin bize kazandırdıklarını da;

“Bu nitelik zihnimizin doğrusal olmayan bir biçimde, aldatıcı, atlama halinde ve çok çeşitli anlamdaki bilgileri elde etmeyi ve onları organize etmeyi sağlar. Büyük güçlük gösteren bilgiler bu özellik sayesinde beynimizde kayıt edebilir, ikincil bir düzeyde kullanılmayan bilgileri her hangi bir fırsat verildiğinde bunları kullanabiliriz. Bu bilgiler, önceki öğrenilenlere eklenmeyebilir. Bu niteliğe sahip olanlar, sayılara, bilgilerin birbirinden bağımsız ve farklı olanlarına ilgi duyarlar. Çok yönlü bilgiler akıcı ve yeniden düzenlemeler biçimde işlenebilir. Yine bu nitelikler bizi çok yönlü ve geleneksel olmayan aktif biçimde kendimizi ifade etmemize olanak verir." şeklinde tanımlar.
Aşamalı
Aşamalı Olmayan-Esnek

Şekil 3:Sıralama Boyutu
Gregorc, bu kaynaştırma yeteneklerinden ikisini soyut ve somut, diğerini aşamalı ve aşamalı olmayan esnek biçimde bütünleştirdiğinde iş görme yeteneğinin dört tipini karakterize oluşturdu. Bunlar: Somut aşamalılık, soyut aşamalılık, soyut esneklik, somut esnekliktir. Bu kanalların her birisinin özellikleri ve davranışları vardır. Ve herkes kendi stilini gösterir.

Somut Aşamalılık
Somut Esneklik
Soyut Aşamalılık
Somut Esneklik

Şekil 4: Zihin kanalları
Bu iki boyuta ilişkin açıklamaları sonrasında, Şekil 4’te görüldüğü gibi, dört öğrenme biçimine ulaşır. Bunlar: soyut aşamalılık, soyut rastlantısallık, somut aşamalılık ve somut rastlantısallık olan öğrenme stilleri idi.


DEVAMI VAR...

Sesil
20-11-2009, 00:59
ÖĞRENME STİLLERİ - 4 -


Gregorc’un Öğrenme Stilleri ve Bu Stillerin Özellikleri:


Gregorc, öğrenme stillerini, öğrenme kuramına göre dört öğrenme stili belirlemiştir. Bunlar somut aşamalılık, soyut aşamalılık, somut rastlantısallık ve soyut rastlantısallıktır. Her bir öğrenme stilinin kendine özgü özellikleri olmakla birlikte, benzer yanları da bulunmaktadır. Aşağıda, bu stillerin özellikleri geniş olarak tanımlanmıştır
Somut Aşamalılık Özelliği
1. El becerilerine dayalı hobilere sahiptir; yapı maketleri, pul toplama, bilgisayar kullanma.
2. Özel ve gerçek örneklere ihtiyaç duyar. Bana göster tutumu içerisindedir.
3. Gerçek ürünler ya da tam bir kopya yardımıyla yaratıcılıklarını gösterme.
4. Yüzeysel değerlerleri kabul etme-gördüğüm şey aldığım şeydir anlayışına sahiptir.
5. El ile yapılan dokuma, elektronik ile uğraşma, eşyaları yerine oturtma,vb. yaşantılara karşı hoşnutluk duyma.
6. Eşyalar arasında ilişki kurma-organize etme, eşyaları çalıştırmaktan hoşlanma, eşyaları düzenleme, örneklere bakarak işleme-çalışma.
7. Zihindekilerini kolayca değiştirmez, önce bu konuda karar vermesi gerekir.
8. Bilgisayarın adım adım işlemesi gibi kolayca çalışma.
9. Toplama, organize etme, düzenleme, sınıflandırma, listeleme, kategorize etme, ve sıralama.
10. Yapılandırılmış durumlardan hoşlanma, oturma düzenini ve öğretmenin organize olmasından hoşlanan bir yapıya sahiptir. Eşyaların yeniden düzenlenmesine karşı tahammülü olmayan bir özelliğe sahiptir.
11. Notlar aracılığıyla alma; detaylara dikkat etme.
12. Bir işi tam zamanında yapmaktan hoşlanma ve yapılacak işi sonuna kadar sürdürme.
13. Bütün olguları elde ettikten sonra sonucu çıkarma.
14. Ayrıntıya, özel bilgiye, yönergeye ve zamana dikkate etme.
15. Öğretmenin çalışmaları kontrol etmesini isteme.
16. Özel bir bilgi ya da detayları okumaktan zevk alma.
17. Düşüncelerini gördüklerine, hissettiklerine, gözlemlediklerine göre oluşturma.
18. Genelleme ya da yorum türü yanıtlardan ziyade özel yanıtı arama.
19. Gösteri ve kılavuzlanmış örnekleri izleme yoluyla kolay öğrenme.
20. Grupla çalışmaktan kaçınma.
21. Olayları sonuna kadar izleme.
22. İşleri kendi kendilerine yapmayı tercih etme.
23. Birbirini izleyen açıklamalı yönergelere eğilim gösterme.
24. Çevresindekilerin kuralları uymalarını bekleme.
25. Zıtlıklarla birlikte daha iyi öğrenme.
26. Daha önce kullanılmış yaklaşımları güvenilir bulma ve kullanma.
27. Sorunlara yararlı çözümler arama.
28. Sonucu çabucak görme isteği.
29. Olguların, eşyaların gerçek yaşamda nasıl çalıştığını gösterme ve isteme.
30. Sunu biçimdeki dersleri sıkıcı bulma, fiziksel etkinlikler yoluyla öğrenmeyi tercih etme.
31. İşleri devam ettirmekten ve onlarla birlikte olmaktan hoşlanma.
32. İşlerine çaba harcama.
33. Çalışmanın ve çabaların sonucunda sonuçları görmek isteme.
34. Okul işlerini işlerle-uğraşlarla karşılaştırma.
35. Bir şeylerle meşgul olmaya ihtiyaç duyma ve uygulamalı işlere katılma.
36. Zamana özel önem verme ve zamanında bulunma.
37. Son tarihe özel dikkat gösterme.
38. Boşa zaman geçirmemek için tam yönergeleri isteme.
39. Başkaları zamanını çaldıklarında onlara kızma.
40. Diğerleri tarafından işini zamanında yapan olarak adlandırır.

Soyut Aşamalılık Özelliği:

Bu kanalın özellikleri entelektüel, mantıklı, kavramsal, rasyonel-gerçekçi ve çalışkan olmaktır. Belirgin özellikleri ise şunlardır;

1. Detaylandırılmış noktalardan daha ziyade fikirler üzerinde konuşmaktan hoşlanma.
2. Diğerleriyle kanıtları eşleştirme ve tartışma yapmaktan hoşlanma.
3. Bilginin müşterisi-tüketicisi olma.
4. Okumayı sevdiği için okuma.
5. Yaşlarına göre zengin bir kelime dağarcığına sahip olma.
6. Tutarlı ve ön görüde bulunma; çalışmaya dalma.
7. İşi tamamlamak için zaman bloklarına ihtiyaç duyma ve ödevleri geliştirmeyi isteme.
8. Grupla çalışmaktan hoşlanmama, düşüneceği ve çalışacağı sessiz bir çevreyi isteme.
9. Herkese kontrol edilen bir özgürlüğü verme anlamında kural ve yasalara uyma.
10. Kendilerini yasaların korucusu olarak görme ve birlikte yaşamada kendini sorumlu tutma.
11. Kitaptaki uygun bilgiyi çıkarma, zekasına saygı duyulması gerektiğine inanma.
12. Somut bir işi yapmaktan ziyade bir fikir aracılığıyla düşünmeyi tercih etme.
13. Kitapları raporlaştırma ve projeleri araştırmaya karşı eğilimlidirler.
14. Konu alanı konusunda öğretmenlerin uzman olmadığını iddia etme.
15. Nükleer savaşın potansiyeli vb. kavramsal problemlerden güdülenir.
16. Öğrenmeyi öğrenmek için hoşlanma.
17. Soruşturucu bir zekaya sahip olma.
18. Okuma ve sunu biçimdeki dersler yoluyla iyi öğrenme.
19. Nitelikli dersleri isteme, yeteneklerini sergilemede sabırsız olma.
20. Okumayı bir hobi olarak görme.
21. Sonuca ulaşma ve bilgi etmede yeterince zaman isteme.
22. İyi bir ders dinleyicisi olma.
23. Genelde kitap raporları seçme ya da diğer ödev seçimlerine göre okumayı tercih etme.
24. Çok fazla düşünme ile suçlanılır olma.
25. Kılavuzlanmış bağımsız çalışmaktan hoşlanma.
26. Entelektüel bir diplomat olabilme ya da belgeye dayanarak bir tartışmacı olabilme.
27. Yargılamada hislerini dışarıda tutma.
28. Kanıtları yakından inceleme.
29. Entellektüelliğe değer veren az sayıda arkadaş seçme.
30. Herhangi bir değişikliğe gitmeden önce güçlü nedenlere ihtiyacı hissetme.
31. Eşyaları neden ve nasıl böyle olduklarını anlamak isteme.
32. Fikirleri çözümlerken düşünmenin içinde kaybolmuş gibi görünme.
33. Bir soru için çok fazla okuyabilir ya da problemi aslından daha büyük hale getirebilir.
34. Somut ürünlerden ziyade yeni fikirler ve hipotezler yaratma.
35. Çözümleme yapmadan önce yoğun miktarda bilgiye ihtiyaç duyma.
36. Kendisini sürekli yüksek standartta tutma.
37. Az sayıda hataya karşı tolerans-tahammül gösterme.
38. Kendilerini birinci görme anlayışına sahip olma.
39. Üstünlüklerin bir ölçüsü olarak sınıf geçme derecelerini değerlendirme.
40. Zekalarını sorgularken eleştiri olarak algılar.

Soyut Rastlantısal-Esnek Öğrenme Stili Özelliği:

Bu öğrenme stiline sahip bireyler duygusal, yorumlayıcı, duyarlı, bütüncü (tekrar deneyen) ve tematik bir kişiliğe sahiptir. Belirgin özellikleri şunlardır:

1. Dünyayı duyguları aracılığıyla süzme.
2. Duygularını göz önünde bulundurma ve yansıtmak için özgür zamana ihtiyaç duyma.
3. Duygusal konularda ve yaşantılarda çok kolay ağlama.
4. Çevresindeki ruhsal duruma ayak uydurma-uyum sağlama.
5. Yarışmadan kaçınma.
6. Esneklik ve uyum sağlama becerisine sahip fakat bunları yapmak için yeterli zamana ihtiyaç duyma.
7. Değişiklikleri kolayca yorumlama yeteneğinden övgü alma.
8. Esnek bir zaman programına ihtiyaç duyma.
9. Yönergeleri unutma; çok fazla yapılandırılmış ödevleri zor bulma.
10. Düşsel imajların yapılandırılmış fiziksel ürünlere nasıl dönüştürüleceğini bilmeyebilir.
11. Kendine doğru açık olan öğretmenlerle iyi çalışırlar.
12. Diğerleriyle çalışmaktan zevk alma, onlarla özel ilişkiler geliştirmek ve yaratmaktan mutluluk duyma.
13. Çok utanılacak konularda, gizleri saklar.
14. Disiplinli öğretmen ve ailelerine karşı endişelidirler.
15. Başkaları benim hakkında ne düşünecek sorusunu disiplinlerin ötesinde ilgi gösterir.
16. Kitap kaplıklarını, kağıtlarını-ödevlerini ve odasını düzenler ya da kişiselleştirir.
17. Eşyaları güzel olduğu için tutma, pratik kullanımdan daha ziyade kişisel anlamı olduğu için saklama.
18. Tam yanıtlardan daha ziyade yorum ve açıklamaları tercih ederler.
19. Müziğe, şiire, sanata, edebiyata ve dramaya uygun yapısı vardır.
20. Oldukça fazla biçimde kategorilere bölünmüş parçaları ayırma konusunda zorlanırlar.
21. Renkli bir kişiliğe sahip olma.
22. Yaratıcı bir kıvılcım için zamana az ihtiyacı olmak.
23. Fantezi ve taklit etmekten hoşlanır.
24. Hiç soyut random olmayanlara göre düşlemede oldukça aktifliğe sahiptirler.
25. Hiç bir AR’de düşleyemeyeceğiniz gerçek korkulara sahiptirler.
26. Duygusal yüzlere sahiptirler ve kalplerini kollarına giydirmişlerdir.
27. Dinlenilmekten ve dikkat edilmekten hoşlanırlar.
28. Akıcı ve heyecan verici bir konuşma özelliğine sahiptirler. Ancak bunun için enerjiye ihtiyaç duyarlar.
29. Sınıf dışı yaşam ruhunu birbirinden ayırt edebilir.
30. Eğer kendi duygularını ifade etme olanağı tanınmazsa, gücenerek ceza alırlar.
31. Doğru bir arkadaşlıkta çok iyi bir duygusallık, dostlukta niyete odaklanma.
32. Özel bir kişi değilse dikkat toplaşımını yapamama.
33. Diğerleri tarafından kontrol edilmekten nefret etme, fakat güvenilir arkadaşlarına böyle davranmaya izin verme.
34. Diğerlerinin zamanlarını göz önünde bulundurma ve birlikte olmak için zaman yaratma.
35. Sözlerle, kibar olmayan sözlerle, dışarıda kalma gibi durumlarda kolaylıkla incinirler.
36. Sempatik ve sıcak kalplidirler, diğerlerinin de böyle davranmasını isterler.
37. İyi dinleyici ve destekleyicidirler.
38. Yaşantıları paylaşmaktan hoşlanırlar.
39. Diğerlerine yardım etmek için kendi işlerini bitirmeden ayrılabilirler.
40. Diğerlerinin duygularına karşı duyarlıdır, duygularına saygı duyan öğretmenlere çok iyi yanıtlar verir.

Somut Rastlantısal Öğrenme Stili Özelliği:

Somut rastlantısal öğrenme stiline sahip bireyler, özgün, uygulama, araştırma, seçenek üretme ve risk almada diğerlerine nazaran üstün özelliklere sahiptir. Bu bireylerin belirgin özellikleri şunlardır:

Somut Rastlantısal Öğrenme Stili
1. Problemlere çözüm üretme yoluyla güdülenirler.
2. Çok fazla detay gerektirmeyen problem stratejisini tercih ederler.
3. Sunulan problemlerin oyunlar ve uyarıcılar şeklinde olmasından hoşlanırlar.
4. Öğretmenlerin değil, kendilerinin bulduğu yanıtları değerli bulur.
5. Anlamlı etkinlikleri arzuladığında kendilerine ait yeni problemler üretirler.
6. Bir çok ilginç fikir ve ilgilere sahiptirler.
7. Fikirlerini kendi mantıksal yapısına göre bir araya getirirler.
8. Çok rahattırlar.
9. Seçenek ve fırsat ararlar.
10. Aynı anda işte etkinlikler ve bir çok proje üretirler.
11. Bağımsızlığını korumada diğerlerinden farklı bir özelliğe sahiptirler.
12. Lider olma ve bir takım görevler oluşturmaktan hoşlanırlar.
13. Diğerleri tarafından kolayca kontrol edilemezler.
14. Gerçek sorunlarla karşılaşmak ya da eşit yetenektekilerle yarışmaktan hoşlanırlar.
15. Diğerleriyle olduğu kadar, kendi kendilerine de yarışırlar.
16. Sıra dışı yanıtlar ya da ne olabileceği konusunda yanıtlar bulmaktan hoşlanırlar.
17. Bir çok alışılmamış yolları denemekten hoşlanır.
18. Özgün proje ve ürünler üretirler.
19. Daha önce yapılmamış bir şeyi yapma ya da yaratmak için elindeki fırsatlar aracılığıyla harekete geçerler.
20. Diğerlerine çözümü zor görünen sorunlara hemencecik yaratıcı biçimde çözümler üretirler.
21. Kendini araştırma ve sorgulamayı isterler.
22. Olayların ya da varlıkların çok farklı çeşitlerini incelemek isterler.
23. Tam kurallara uyma yerine genel anlamda kurallara uyarlar.
24. El becerilerinden hoşlanırlar.
25. Toplum ve onlarla ilgili fikirleri öğrenmek amacıyla sosyal etkileşimi göz ardı ederler.
26. Araştırmayı severler, bunu da daha çok kendi fikirlerini işe koşarak yaparlar.
27. Özel bir yanıtı olmayan problemler ve konularda çok isteklidirler.
28. İnsanlar ve fikirleri konusunda öğrenmek için durumları ve diğer yanları test etmek isterler.
29. Fırsat bulmak ve bir yanıt bulabilmek için risk almayı severler.
30. Sıra dışı durumlardan büyülenirler.
31. Herhangi bir yol izlemeden sorunlara çözüm bulurlar.
32. Farklı çözümleri kullanarak yanıtı bulurlar.
33. Ayrıntıları atlayarak sorunu genel bir bakış ile ele alırlar.
34. Problem çözmede, sezgi ve içe doğma-anlama biçimlerini kullanırlar.
35. Bir işin nasıl işeyeceğini görmek için tehlikeli de olsa yaklaşımları ve denemeleri gayet iyi kullanır.
36. Bir proje boyunca, hiç elde etmediği fikirleri için sürekli değişiklik yaparlar.
37. Bir projeyi bitirmenin önemli olduğuna inandığı kadar, süreç onun için daha önemlidir.
38. İşleme sırasında projeyi sürekli yenilemek için fırsatları değerlendirir.
39. “Eğer değiştirirsem ne olacak?” önemli bir özelliğidir.
40. Fikirleri sıralama ve onu yeniden yapılandırma yetenekleri bulunur.


(UMARIM OKUNUYORDUR.. ÇIKTI ALINIP ARADA GÖZ GEZDİRMEK DE DAHA SAĞLIKLI BİR YÖNTEM GİBİ.)

DEVAMI VAR

Sesil
21-11-2009, 01:44
ÖĞRENME STİLLERİ - 5 -


Dunn ve Dunn’ın Öğrenme Stili Kuramı


Dunn ve Dunn’ın öğrenme stili kuramı, doğrudan öğrenmeyi tanımlama yerine, bilgiyi yönlendirmede bireyin iç dinamiklerine -yeteneğine etki eden dış faktörleri- etkenleri tanımlamayı yeğlediği görülmektedir

Dunn ve Dunn’ın Öğrenme Stili Kuramının Özellikleri:
Dunn, çeşitli öğrencilerin öğrenme çıktılarını ve öğrenmeye ilişkin tercihlerini gözleyerek, bu farklılıkların yetenekten daha çok diğer etkenlerin bir sonucu olduğuna inandı. Gözlemleri sonucunda, öğrenme farklılıklarını gösteren yaklaşık olarak otuz iki alan tanımladı. Bunları duyusal, fiziksel, çevresel ve sosyal değişkenler olmak üzere dört büyük grupta toplayarak, bu değişkenlerin de kendi içlerinde alt değişkenlerini tanımladı. Daha sonraki aşamada, öğrenme grupları içerisinde ve çevresel değişkenleri de içine alan etkenlerin tanımlanmasıyla sonuçlar yeniden tanımlandı. Hem biyolojik hem de gelişimsel etkenler çıkartıldı. Biyolojik tercihleri içerenler ses, ışık, ısı, oturma düzeni, örneğe bakarak yapmada güçlülük, bir şeyler atıştırma, günün belirgin zamanlarında çalışma ve hareketlilik; gelişimsel açıdan içerenler de sosyal tercihler olan güdüleme, sorumluluk ve yapıdır.

Dunn, bu etkenleri bireyin durumunu ortaya çıkaracak biçimde bir anket (LSI-earning Style Inventory) geliştirdi. Dunn, bu anketin amacının, bireyin öğrenme stillerinin altında yatan psikolojik etkenleri, değer sistemlerini ve tutumlarının niteliğini belirlemek ya da öğrencilerin tercihlerinin neden varolduğunu araştırmak olmadığını belirtmiştir (Dunn, Dunn, & Price, 1989b’den aktaran Jonassen ve Grabowski, 1993).

Dunn ve Dunn, öğrenme stili tanımlamamıştır. Bunun yerine, öğrenme biçimlerine etki eden etkenleri öğrenme stili etkenleri olarak tanımlamıştır. Bunlar: çevresel etkenler, duyusal etkenler, sosyolojik etkenler, fiziksel etkenler ile genel faktörlerdir.

Dunn ve Dunn’ın Öğrenme Stili Etkenleri
Çevresel Etkenler
Işık, ısı, dekorasyon, müzik ve gürültü, şeklinde tanımlanmıştır.

Duyusal Etkenler
Güdüleme ve yapının niteliği şeklinde tanımlanmıştır.

Sosyolojik Etkenler
Bireysel ya da eşli çalışma, uzman kılavuz denetiminde çalışma, yalnız çalışma, biçimindedir.

Fiziksel Etkenler
Ders yapma zamanı, hareketlilik, bir şeyler yeme ihtiyacı duyma, işitsel, görsel, dokunma duyularına hitap etme, vb. olarak tanımlanmıştır.

Genel Etkenler
Kavramların düşük ya da yüksek düzeyde olması, öğretmenlerin kullandığı öğretme yöntemleri, kültürel ve diğer etkenler şeklinde tanımlanmıştır.

Dunn ve Dunn buradan hareket ederek öğrenme stilini eğitimde verimliliği sağlamak amacıyla öğretimsel çevreyi düzenleme bazında tanımlamıştır. Aşağıda bu özellikler verilmiştir.

Öğrenme Stiline Etki Eden Özellikler
Ses Düzeyi
1. Sesi tercih eden öğrenciler için kulaklıklarına yumuşak ve barok türü müzik verme,
2. Sesi tercih edenler için konuşma alanları sağlama,
3. Sessizliği tercih edenler için ayrı ve oldukça sessiz birimler sağlama,

Işık
1. Işığa gereksinim duyanlara lamba ya da onları pencere kenarına oturmalarını sağlama,
2. Az ışığı tercih edenler için doğrudan değil, dolaylı biçimde ya da ışığın şiddetini azaltma,
3. Az ışığı tercih edenler için ışığı dağıtıcı araçları kullanma,

Isı
1. Isıyı tercih edenler için, kazak giymesine, odanın ortasına oturmasına, sıcaklığı artırmasını sağlama,
2. Serin havayı tercih edenler için, vantilatör ya da klima sağlama,

Düzenleme
1. Doğru biçimde oturma gereksinimi hissedenler için, tablası olan çelik ya da plastik veyahut ağaç sandalyeler sağlama,
2. Rahat oturma biçimini gereksinim duyanlar için, yumuşak sandalyeler ya da koltuklar veyahut halı üzerinde oturmalarını sağlama,

Güdüleme
1. Üst derecede güdülenmiş öğrenciler için, bireylerin kendilerinin tanımladığı hedefler, kendilerince tanımlanan öğrenme ve değerlendirme stratejileri ya da zıt paket öğrenme etkinliklerini kullanma,
2. Güdülenmemiş öğrenciler için, küçük etkinlikler verme, sıkça denetim yapma, bireye kısa zamanlı dönemlerde güdülemeyi ve çalışmasını sürdürmesini sağlayıcı etkilerde bulunma, orta düzeyde bireysel hedef geliştirmesini destekleme, bunun yanında gelişim sürecini izleme ve kayıt altına alma ve sık biçimde dönüt verme,

Sebatlılık
1. Zıt öğrenme etkinlikleri sağlama, uzun dönemli değerlendirme, az sayıda denetleme, görev tamamladığında övgüyü kullanma,
2. Kısa dönemli sebata sahip olanlar için değerlendirmeleri sıkça yapma,

Sorumluluk
1. Kendisini sorumluluk anlamında üt derecede sahip olduğunu hissedenlere yönelik olarak kendi hedeflerini belirlemede ve kendisinden istenilen davranışlarını yerine getirmedeki durumlarını destekleme,
2. Başardığı işlere yönelik olarak kısa dönemli denetimler yapma, becerdiği her bir iş için övgüyü kullanma,

Yapı
1. Bireyleri yapı, zaman açısından serbest bırakma,
2. Aşamalı öğrenme yapısını böyle bir öğrenme biçimine sahip olanlar için kullanma,
3. Üst derecede yapılandırmayı tercih edenler için, hedefleri açık hale getirilmesi ve programlandırılmış çalışmaların ve aşamalandırılmış etkinlikleri programlayarak örnekleri sunma,

Öğrenme Grupları
1. Yalnız çalışmayı sevmeyenler için, bireysel değerlendirme ve bireysel seçebilecekleri tercihleri yaratma,
2. Eşli çalışmayı sevenler için eşli çalışma ortamı yaratma,

Yardım Tercih Etme
1. Çalışma esnasında uzman ya da geri bildirim verebilecek yapı ve ortamları sağlama,
2. Bunun dışında hiçbir kimseye ya da programlandırılmış her hangi bir düzenlemeye ihtiyaç duymayanlar için ortamlar yaratma,

Değişik Biçimlerde Öğrenme
1. Değişik öğrenme içimlerine sahip olanlar için ortamlar yaratma,
2. Bunun dışında, değişik öğrenme biçimlerine sahip olmayanlar için rutin-sıradan ve yapılandırılmış etkinlikleri yapılandırma,

Sese Bağlılık Durumu
1. Kayıtları, görüntüleri, tartışmaları, sunumları, radyo ve ağızdan-sözlü biçimde yapılan yönerge ve açıklamaları kullanma, bunun yanında, görsel, dokunmaya ve harekete yönelik olan uygulamaları destekleme,

Resimleme
1. Resimleri, filmleri izleme, grafiklerle destekleme, yansılarla, bilgisayarla çizimlerle, kitaplarla dergilerle ve programlanmış öğrenme aşamalarıyla destekleme ve sesli, dokunma ve hareketle destekleme,

Dokunma
1. Hareket edilebilir, dokunabilir, olan kaynakları ve özelikle üç boyutlu ve yönlendirilebilir araçları kullanma, bunun yanında, ses ve dokunma ile hareketi destekleme,

Kinesthetic (Devinduyumsal)
1. Ses, görüntü ve dokunmayı sağlama yoluyla güçlendirici yürümeyi; yer oyunlarını, eylemeyi, etkinliği, ziyaret etmeyi ve hedefleri sürdürmeyi, planlamada etkin davranmayı ve gerçek fırsatlar yaratmada etkinlikleri sağlama,

Alma
1. Çalışma sırasında bir şeyler içme ya da yeme ihtiyacı duyanlara olanak sağlama,
2. Ya da bunun dışında kalanlara böyle bir ortam sağlamama,

Sabah ya da Akşam Çalışma
1. Akşam çalışanlar için ödevleri akşama yapılacak çalışmalar verme,
2. Ya da bunun tam tersi yani sabah yapılacak çalışmaları verme,
3. Bu çalışmaları öğleye doğru ya da öğleden sonraları yapacak biçimde ödevlendirme,

Hareketlilik
1. Hareketlilik isteyen öğrenciler için ortam ve fırsat verme ya da tam tersi olanlar için belirli bir yerde oturmalarına izin verme,

Ailesi Tarafından Ödüllendirme-Güdülenme
1. Ailesi tarafından güdülenmesine fırsat verebilecek ödevler verme ve ailesine sıklıkla öğrenciyle birlikte çalışabilecekleri ödevler verme,
2. Ya da böyle durumda olmayanlara, ailesi tarafından ödüllendirmeyi gerektirmeyen ödevleri verme,

Öğretmenin Güdülemesi
1. Öğretmenin güdülemesini gerektiren durumlar yaratma ve küçük ya da bireysel anlamda doğrudan güdülenmeyi sağlayıcı ortam oluşturma,
2. Bunun yanında böyle bir ihtiyaç duymayanlara da gruplar arsı ya da eşleriyle birlikte çalışmalarına ortam sağlama,
3. Bireysel çalışma olanağı yaratma, olarak tanımlanabilir.


" BAŞLADIĞIM YAZI SERİSİNİ TAMAMLAMALIYIM. ÇOK UZUN GELEBİLİR BİZE AMA İNANIYORUM Kİ, BİR YERLERDE BİR VAKİTLER UZANDIĞIMIZDA HEMEN ELİMİZİN ALTINDA BULUNMASINDA YARAR OLACAKTIR. BÖYLE BİR ARAŞTIRMANIN VARLIĞINI BİLMEK DAHİ HUZUR VERDİ BANA. ÖĞRENME FELSEFESİNİ TARTIŞMAYA AÇMASINDA BİR ANAHTAR ROL DAHİ ÜSTLENEBİLİR. ÖZELLİKLE BİZİM GİBİ ÜLKELERDE.

ÖĞRENMEK: NASIL, NEDEN, NİÇİN GEREKLİDİR, BİLGİNİN AMACI NEDİR, BİLGİDE SEÇİCİLİK NASIL YAPILIR, BİLGİ NE İŞE YARAR? İNSANIN GELECEĞİNİ NASIL BİÇİMLENDİRİR?
SORGULAMASINI BECEREBİLSEK, BECERTEBİLSEK... NELER DEĞİŞİRDİ İNSANLARIMIZDA, ÜLKEMİZDE... AH KEŞKE!.."

Sesil
21-11-2009, 01:48
ÖĞRENME STİLLERİ - 5 -


Üç Kuramın Karşılaştırılması


Kolb, öğrenme stilleri kavramını yaşantıya dayalı öğrenme kuramına dayandırmaktadır. Kuramın temellerini, Kurt Lewin, Jean Piaget ve John Dewey’in öğrenme ve biliş üzerine yaptığı araştırmaların bulguları üzerine kurmuştur. Kolb’a göre, insan zihninde iki zıt algılama ve bilgiyi işleme kutupları vardır. Bunlar, birbirlerine göre tez antitez şeklinde diyalektik olarak biçimlenmiştir. Bu biçimlenmenin temelinde, insanın kalıtsal özelliği, geçmiş yaşantılar ve günümüz koşulları yatmaktadır. Kolb, bu nedenle sürekli bir değişiklik söz konusu olduğundan sabit bir öğrenme biçiminden söz edilemeyeceğini vurgular. Öğrenme ile bilgiyi ayırt ederek öğrenmeyi bir süreç, bilgiyi de bireyin kendine özgü hale getirdiği bir ürün olarak görür.

Gregorc ise, kuramını öğrencilerin davranışlarını gözlem ve onlarla yaptığı derinlemesine görüşme sonuçlarına dayalı olarak geliştirmiştir. Kuramını kaynaştırıcı yeteneği kuramı ve enerjik model ile açıklar. Gregorc, insanda iki farklı boyutun olduğunu bunların algılama ve sıralama olduğunu, bunların da ikişer kutuptan oluştuğunu ifade etmektedir. Algılamada somut ve soyut, sıralama boyutunda aşamalılık ve rastlantısallık kutuplarının olduğunu vurgular. Bu iki boyutun enerjik olarak etkileşimi sonucunda dört öğrenme stilinin ortaya çıktığını ifade eder.

Ancak, Gregorc’un stil özelliklerin, Kolb’un geliştirdiği öğrenme stillerinden farklı olarak sabit ve durağanlık niteliği vardır. Dış etkenler olarak sayılabilecek geçmiş yaşantı ve günün koşulları, stillerin özelliklerinin ortaya çıkıp çıkmama konusunda etken olarak tanımlanır.

Dunn ve Dunn, bir öğrenme kuramı geliştirmeyip, Gregorc gibi yoğun gözlem sonucunda elde ettiği verileri, bireyin öğrenme biçimine-stiline etki eden gerek dış gerekse bireyden kaynaklanan iç etkenleri tanımlamaya çalışmıştır. Bu yönüyle, Gregorc’un yöntemiyle benzerlik göstermektedir.

Kolb, öğrenmeyi bir döngü olarak tanımlar ve bireyler, yaşamların bir kesitinde bu evrelerden birinde bulunabileceğini belirtmesine karşın, Gregorc sabitliği, Dunn ve Dunn ise bu yönde bir açıklaması yoktur.

Bilimsel açıdan bakıldığında, en çok araştırmanın Kolb ve Dunn ve Dunn’ın geliştirdiği envanterlere ilişkin olduğu görülmektedir. Gregorc’un kuramı, deneye dayalı olmayıp, öğrenme özelliğinin oluşmasını sağlayıcı zihinsel yetenekleri bir “ön kabul” olarak görür.

Kolb ile Dunn ve Dunn, bireylerin öğrenme biçimlerini ya da öğrenme sırasındaki yönelimlerini belirlemek için öğrenme stili envanteri geliştirmişlerdir. Envanterler, uygulayanların yanı sıra yanıtlayanların kendilerine öğrenme stili konusunda fikir verecek biçimde yapılandırılmıştır. Kolb’un envanteri on iki maddeden oluşmasına karşın, Dunn ve Dunn’ın envanteri, 223 maddeden oluşmaktadır. Gregorc ise, böyle bir envanter yerine, dört öğrenme stilinin özelliklerini kırkar maddelik bir tür gözlem formu sayılabilecek biçimde tanımlamıştır.

Sonuç:

Üç kuramın temel amacı, bireylerin öğrenme stillerini tanımlayarak, bireyin daha etkin öğrenmesini sağlayabilmektir. Öğrenme açısından, bir tür bireyi tanıma tekniklerinden biri olarak adlandırılabilecek öğrenme stilini tanımak, özellikle başta öğretmen olmak üzere tüm eğitimcilerin hizmet sunduğu kitleyi daha iyi tanımasını sağlayacak ve daha verimli olmanın yollarını açacaktır. Araştırmalar, bu yönde yapılan çalışmaların öğrencilerin başarısını olumlu yönde etkilediğini ortaya koymuştur.

Oysa, öğrenme stilleri konusu, gelişmiş ülkelerde eğitimin niteliğini artırmak bazında önemli bir tartışma konusu yapılırken, konunun ülkemizde henüz akademik bir düzeyde tartışıldığı görülmektedir.

Ülkemiz eğitim sistemi, öğrencilerini bireysel ya da grupla çalışma olanaklarını yaygın olarak sunmaktan henüz uzak olduğu görülmektedir. Sistemde egemen olan anlayış toplu-sınıf öğretim, öğrencilere gerek ders içinde gerekse ders dışında çalışma olanakları yaratmada olabildiğince sıkıntının yaşanmakta olduğu bilinmektedir. İşte, bu nokta da, gerek eğitimin her kademesinde bulunanların gerekse öğretmenlerin, öğrencilerinin “daha kolay, en uygun nasıl öğrenebildikleri ya da ne tür ve nasıl bir çevrede öğrenebildiklerini” bilmeleri, sundukları eğitimin niteliğini kuşkusuz olumlu yönde artıracaktır. Tanıma sonrasında öğretmen, elde edeceği veriler doğrultusunda öğrencilerin öğrenme stillerine uygun olarak, yöntemlerini çeşitlendirebilecek, araçların sayı ve türlerini zenginleştirebilecek, çalışma ortamlarını yeniden biçimlendirebilecektir. Bu girişimlerin okula taşınması, eğitim sistemimizin nitelik sorununu çözmede önemli bir adım oluşturabilecektir.

KAYNAKÇA
Ramazan SAĞ* (S. Demirel Üni. Burdur Eğitim Fakültesi Öğretim Görevlisi)
Aşkar, Petek; Buket Akkayunlu. Kolb Öğrenme Stili Envanteri Eğitim ve Bilim. Ocak 1993, s. 87. ss:37-47.
Babadoğan, Cem. Öğrenme Stilleriyle İlgili Araştırmaların Taranması”Çeviri. Eğitim Bilimleri Dergisi. Ankara Üniversitesi, cilt 24, s. 2, ss.603-619.1991
Butler, Kathleen.A. Learning and Teaching Style In Theory and Practise. Puplished Ph.D. The Learner’s Dimension P.O.Box 6,Columbia, CT 06237.1993
Ergür, Oktar. Hacettepe Üniversitesi Dört Yıllık Lisans Programlarındaki Öğrencilerin Kişisel Özellikleri ile Öğrenme Stillerinin Karşılaştırılması. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi 19:234-241.2000
Heffler, Bo. Individual Learning Style and the Learning Style Inventory. Educational Studies, Vol.27, No. 3, p.307-316. 2001
Jonassen, David H; Barbara L Grabowski. Handbook of Individual Differences, Learning, and Instruction. Lawrence Erlbaum Associates, Publishers.Hiisdale, New Jersey.1993
Kolb, A. Individuality in Leraning and the Conept of Learning Styles.
Riding, Richard and Stephen Rayner. Cognitive Styles and Learning Strategies. London:David Fulton Publishers, 1998,pp.52-78.

-------------------------------------------------------------------------------------
SON


ÖĞRENMEK: ALGILAMA, İLGİLENME, ETKİLENME, KAVRAMA, ÖZÜMSEME AŞAMALARI İLE OLUŞAN ZOR BİR SÜREÇ.

5 BÖLÜMDE DERLEDİĞİM KAPSAMLI ANALİZ ÇALIŞMASININ HEPİMİZE YARARLI OLMASI DİLEĞİ İLE...

İYİ OKUMALAR

Sesil
21-11-2009, 15:06
ÖĞRENME STİLLERİ
------------------------

ÇOK UZUN BİR YAZI OLDUĞUNDAN BİR KAÇ BÖLÜMDE DERLEYEREK YAYIMLAYACAĞIM.
BİLİMSEL BİR ARAŞTIRMA MAKALESİ. ÖNEMLİ VE DEĞERLİ BULDUM. HİSSE NET'DE PAYLAŞMADAN DURAMADIM.


Konunun ilk bölümü bulunduğunuz sayfanın üst başlangıcında, sonuna kadar yukarı çekin sayfayı.

Bu araştırmaya ulaştığımda, böylesi bir konunun herkese yararlı olabileceğini düşündüm.

Ebeveynlerin, gençlerin, öğrencilerin, eğitimcilerin, yöneticilerin, çalışanların, iletişimcilerin, insan kaynaklarının, yazım alanında çaba sarfedenlerin, yani hepimizin.

İletişimde insan doğasını, nedenleri ile kavramaya çalışmanın açılımında temel alınabilecek, baş ucu kaynağı olabilecek kapsamlı bir çalışma bence.



İYİ OKUMALAR...

Sesil
21-11-2009, 18:26
HERKESİN DİKKATİNE: Bu ara internette çeşitli sitelerde, facebook'da ve MSN'de yoğun saldırılar var galiba.

Saçma, karmaşık, sahte, iletilere ve gönderilen linklere hemen güvenip açmayın, inanmayın. Araştırın. Mutlaka benzer durumlar olursa haberdar edelim birbirimizi. Örneğin özellikle MSN'den, hatta hissenet'de benden geliyor görünen linkleri açmayın ne olur.

Bazı arkadaşlarımdan bana geliyor. Kuşkulandığımdan açmadan telefonla aradım ve virüslü ileti olduğu ortaya çıktı. Şu anda iki olay bu şekilde tespit edildi. Buralarda kayıtlı şifrelerimizi değiştirmemiz belki önlem olarak yararlı olabilir henüz.

sovalye
26-12-2009, 11:33
bazıları bildiklerimiz, bazıları bilmediklerimiz bazıları ise gözlerimizi kapayıp inkar ettiklerimiz.

zeitgeist addendum:

http://www.youtube.com/watch?v=JB5Um...eature=related

http://www.youtube.com/watch?v=IFqtJ...eature=related

http://www.youtube.com/watch?v=phhU7...eature=related

http://www.youtube.com/watch?v=x7bdS...eature=related

http://www.youtube.com/watch?v=XndcI...eature=related

http://www.youtube.com/watch?v=snlkN...eature=related

http://www.youtube.com/watch?v=dfQQ3...eature=related

http://www.youtube.com/watch?v=atHoE...eature=related

http://www.youtube.com/watch?v=oaFUt...eature=related

http://www.youtube.com/watch?v=4PoaY...eature=related

http://www.youtube.com/watch?v=_tzqC...eature=related

http://www.youtube.com/watch?v=-4Lcf...eature=related

http://www.youtube.com/watch?v=rUloa...eature=related

aynı zamanda you tube izleyemeyenler için;

http://www.zeitgeisthareketi.org/

iyi seyirler...

Sesil
08-05-2010, 18:32
Yüksek duvarlı, dik köşeli açılarıla görüş kısıtlayan sadece çıkışa odaklı olanlar değil ilgi saham,

ancak, yanlamasına ve dikine 360 derece görüş açılarına serbeslik sağlayacak labirent örgülerinde genişletilen çemberdeki hareketliliği severim.

Tabii biz insanlar bu beyin düzeneğimize göre

merkez ve merkez kaç kuvvetine göre sadece iki ayaklı pergel icat etmişiz.

Henüz tahayyül edemediğimiz ama ilerde farklı çember tanımları da çıkaracağız kimbilir?..

Düşünürüm de; arabamızla yol alırken U dönüş virajını geçerken merkez kaç kuveti etkiliyor. Dönüşe hızla girersek sağa çekimle savrulmamız fazlalaşır, merkez kaçtan etkilenme oranı yükselir.

Dönme dolap denilen salıncak düzeneği de bu mantıkla işler. Dönüş hızı arttıkça salıncakların dairesel hareketi dışa doğru genişler.

İyi de çocukluğumuzda kız çocuğu olamama rağmen topaç çevirmekten çok hoşlandığımı anımsarım.
İnce bir ipe doladığımız topacı hızla maharet gerektiren usulünce öne fırlatışla yerde fırdöndü yaptırırdık.

Ama o topaç dönüş hızı azalıncaya kadar dibindeki sivri ucunda yerinden uzaklaşmaksızın kendi merkezinde dönmeye devam ederdi.
Ta ki hızı tükenmeye başlar dairesel dönüş çemberinde oynamalarla dışa doğru savrulması söz konusu olurdu.

Normalde merkez kaç kuralında işleyen hız ivme etkisi neden ters işliyordu. Yavaşladıkça merkez noktadan uzaklaşıyordu?

(Düz mantıkla hızı tükenmeye başladığında topacın altındaki sivri uçun denge ayarı tutmaz olur, denilebilir. Ama sorumun kıyaslamalı yanıtına tam açıklık getirmemekte bence)

strabon
29-07-2011, 21:23
Biliyormuydunuz?*-----Dünyanın en büyük elması hangisidir?
Topkapı Müzesi'ndeki ünlü "Kaşıkçı Elması" adını nasıl almış? Bu elmas Osmanlı Hazinesi'ne nasıl girmiş? Elmas kaç karattır? Dünyanın tanınmış elmasları arasında yeri nedir?
Topkapı müzesindeki ünlü elmasa neden "kaşıkçı elması" denildiği hakkında muhtelif hikayeler varsa da, bunların doğru olanı, elmasın kesiminin oval olması ve dolayısıyla da kaşığa benzemesindendir. Elmasın Osmanlı Sarayı'na nasıl girdiği hakkındaki bilgi de, rivayetten öte değildir. Son yıllarda yeni tartışılmaya başlanan ve doğru olması en muhtemel rivayet şöyledir: 1774 yılında Pigot adında bir Fransız subayı, bu elması Hindistan'ın Madaras Mihracesi'nden satın alıp Fransa'ya götürür. Bir zaman sonra tekrar satılığa çıkartılan elması Napolyon'un annesi satın alır ve uzun süre göğsünde taşır. Ne var ki, Napolyon sürgüne gönderildiği zaman, oğlunu kurtarabilmek için, annesi de elması mecburen satılığa çıkartır. İşte o sırada, Fransa'da bulunan Tepedelenli Ali Paşa'nın bir adamı, paşa adına 150 bin altın ödeyerek elması satın alır ve paşaya getirir.
Sultan 2'nci Mahmud zamanında, Tepedelenli Ali paşa, devlete karşı ayaklandığı gerekçesiyle öldürülür, paşanın varlıklarına el konulur ve nesi var nesi yoksa Osmanlı Hazinesi'ne gönderilir. Böylelikle, Napolyon'un annesinden satın alınan "Kaşıkçı Elması" hazineye girmiş olur.
Kaşıkçı elması'nın çevresini iki sıra 49 adet pırlanta kuşatmaktadır. Bu haliyle elmas, yıldızların ortasında pırıl pırıl parlayıp gökyüzünü aydınlatan bir dolunayı andırır. Pırlantaların, elmasa ışık ve güzellik vermesi için sonradan, 2'nci Mahmud tarafından dizdirildiği sanılmaktadır
Kaşıkçı elması 86 karattır ve dünya'nın tanınmış 22 elması arasındadır. Dünyanın en büyük elması olarak bilinen 191 karatlık Işık Dağı ya da Kuh-i Nur adıyla tanınan elmas Hindistan'da bulunmuştur ve bugün, İngiltere Krallık Hazinesi'ndedir. Adı Farsçada Işık Denizi anlamında olan, uçuk pembe renkli, yassı bir taş olan Derya-i Nur elması ise, yaklaşık 185 kırat ağırlığındadır ve bugün İran Milli Bankası'nda saklanmaktadır. Bunlara ilaveten, 1853 yılında Brezilya'da bulunan ve Güney Yıldızı adıyla tanınan 128 karatlık elmasla, Büyük Moğol Elması ve bizdeki 86 karatlık Kaşıkçı Elması, dünyanın en büyük elması ve en değerli 22 elmasın arasında bulunmaktadır.

Bunları Biliyor muydunuz?



- Kendi dirseğini yalamanın imkansız olduğunu,

- Ördeğin vakvaklamasının yankı yaratmadığını ve bunu kimsenin açıklayamadığını,

- Dünyadaki fotokopi makinelerinde meydana gelen arızaların %23 ünün, makinenin üstüne oturup kendi popolarının fotokopisini çekmek isteyen insanlar sayesinde meydana geldiğini :)

- Yaşamın boyunca uyku sırasında yaklaşık 70 böcek ve 10 örümcek yiyeceğini

- İdrarın zifiri karanlıkta parladığını,

- Eğer çok şiddetli hapşırırsan, kaburgalarından birini kırabileceğini. Hapşırmayı engellemeye calışırsan, başındaki veya boynundaki damarlardan birinin yırtılabileceğini ve ölebileceğini. Hapşırdığın sırada gözlerini açık tutmaya çalışırsan, yerlerinden fırlayabileceklerini,

- Domuzların vücut yapılarından dolayı hiçbir zaman başlarını yukarı kaldırıp gökyüzüne bakamadıklarını,

- Dünya nüfusunun %50 sinin hiç telefonla konuşmadığını,

- Farelerin ve atların kusamadıklarını,

1 saat süreyle kulaklıkla birşey dinlemenin kulaktaki bakteri sayısını %700 arttırdığını,

- Çakmağın kibritten önce bulunduğunu,

- Parmak izleri gibi dil izlerinin de her insan için benzersiz olduğunu,



biliyor muydunuz?

YILDIRIMM
11-12-2011, 20:03
Deve kuşlarının gözleri beyinlerinden büyüktür
Timsahların ağızlarını açma güçleri kapama güçlerinden daha azdır
Karınca deliklerinin girişi her zaman kuzey"e bakar
En zehirli hayvanın altın kurbağa olduğunu biliyor muydunuz?
Bir insanın damarları arka arkaya konulduğunda dünyanın çevresini 2 defa dönenecek kadar uzunluktadır.
Bir çift sineğin sadece nisan-mayıs aylarında bıraktıkları yumurtaların tamamından sinek çıksa idi, dünyayı 14 metre kalınlığında bir sinek tabakası kaplar
Nobel barış ödüllerinin kurucusu Alfread Nobel aslında dinamit yapımcısıydı
Dünyanın en soğuk yeri güney kutbu olup sıcaklık -80 ve -90 civarındadır
Tarihte en uzun hakimiyette kalmış sülale Osmanlı sülalesidir: 623 yıl
1533 yılında Rusyada hakimiyete gelmiş IV.İvan'ın kendi yerinde gözü olduğu gerekçesiyle öz oğlunu öldürmüştür.
Tarantulalar zehiri annesinden alır annesi de ölürmüş
Fransa Kralı XIV.Ludvig zamanında yapılan Versay sarayında tuvalet yoktu.
Noel babanın kıyafetleri onu yıllar önce coca cola’nın yarattığı için kırmızıymış
Kargalar ortalama 120yıl yaşarlar
Bir insan 1'den 1 milyara kadar 12 senede sayabildiğini biliyor muydunuz...
Zürafaların ses telleri yoktur.
Bir insanın damarlarının uzunluğunun dünyayı 200 kere dolaşabileceğini biliyor muydunuz?
yetişkin biri günde ortalama 25.000kez nefes alır
Bugün hayatınızın geri kalan günlerinin ilk günü...
Balıklar olan her şeyi 10 dakika sonra unuturlar
Bir bardak kolada yaklaşık 32 küp şeker bulunur.
Okyanusun en derin yerine inmek aya gitmekten daha zordur...
Ortalama alınırsa her yıl eşekler tarafından öldürülen insan sayısı uçak kazalarında ölen insan sayısından daha fazla(minare)
Bir gerpard saate 125km hizlan kosar
Jackie chan dünyadaki bütün dövüş sporlarında dünya şampiyonudur
Eskiden Mısırlılar beyin ameliyatından sonra kafayı dikmek için karıncaları kullanırlarmış.Karıncanın bir yerine basınca ağzı açılıyormuş bizim Mısırlılar da bunları ameliyat ettikleri adamın kafa derisiyle yüzünü birleştirmek için kullanıyorlarmış. Zekiler naparsın ....
Bir insanın ortalama 3 yılının tuvalette geçirdiğini??
En büyük insan Koreli bir iş adamı boyu 3 .10
Dünyanın en hızlı hayvanının cheetah olduğunu?
Bir maymunun kolunda 25 milyon kıl vardır
Normal yaşam süresinde ölen bir insan hayatının 12 yılını uyuyarak,6yılını banyo yaparak,5 yılını yolda geçirir ve 30 yılını seks ile
Sanılanın aksine köpekler yeşil ve kırmızı rengi ayırt edebilirler, renk körlülüğüyle alakaları yoktur.
Biliyor musunuz bir elektrik kablosu ile bir kadının arasındaki eşitliyi???? İkisi çıplak iken tehlikelidir
''Ünlü satranç ustası Kasparov saniyede 120 hamle düşünebilmektedir.'' ifadesi kesinlikle yalandır. Kasparov saniyede 2!! hamleden fazla hesaplayamadığını kendisi itiraf etmiştir
Filler fare gördüklerinde kaçmaktansa onu yemeyi tercih ederlermiş
Elektrikli sandalye bir dişçi tarafından icat edilmiştir.
Hindistan'da oyun kağıtları yuvarlaktır.
Dünyanın en hızlı büyüyen bitkisi bambu, bir günde 90cm. kadar uzuyor.
Bugüne kadar bilinen en ağır böbrek taşı 1.36 kg.
Uyurken, televizyon seyrederken yaktığımızdan daha fazla kalori harcıyoruz.
İnsan vücudundaki en güçlü kas dildir..
Hapşırdığımız zaman, kalbimiz de dahil olmak üzere bütün vücut fonksiyonlarımız bir an için durur...
Kadınlar erkeklere oranla, iki kat daha fazla göz kırpar...
Eğer Barby gerçekten yaşasaydı, vücut ölçüleri 97-72-82 cm olacaktı...
İnsanlar vücutlarında 300 adet kemikle doğuyorlar, ama yetişkin olduklarında bu sayı 206'ya düşüyor.
Külot giymediği için, Donald Duck'in çizgi filmlerinin Finlandiya'da oynatılması yasaktır...
Peru'da hiç umumi tuvalet yoktur..
Buckingham Sarayı'nda 602 oda bulunuyor.
Tom Sawyer daktiloda yazılan ilk romandır.
Mexico City her sene 25cm. kadar batıyor...

fatmanur
14-12-2011, 22:21
Krizden şanlı çıkmış bir ülkeyiz vesselam. Kriz yılı 2009’un ardından çeyrekler itibari ile nasıl büyüdüğümüze bakalım: 2010 1. Çeyrek % 12,2
2010 2. Çeyrek %10,2
2010 3. Çeyrek %5,3
2010 4. Çeyrek %9,2 büyüme ile yıllık yüzde 9,0’luk büyümüş ülkeyiz.

Yetmedi, 2011 yılında da büyümemizi sürdürüyoruz.

2011 1. Çeyrek % 12,0
2011 2. Çeyrek %8,8
2011 3. Çeyrek %8,2 İle ilk dokuz ayda yüzde 9,6’lık büyümüş ülkeyiz.

Bu muhteşem büyüme rakamlarına nasıl sevineceğiz?

Biliyoruz ki Dünya gelir dağılımının inanılmaz çarpıklığı ile adeta iç isyanlar yaşıyor. Bir taraftan ucuz işçilik akımı, diğer yandan şirketlerin soygunu insanlığı bir çıkmaz sokağa hapsetmiş durumda. Demokratik seçim sistemleri ve seçilmiş hükümetler bu çarpık düzenin ıslahına çözüm olamıyor. Demokrasinin beşiği kabul edilen Yunanistan ve orta çağdan çıkışın simgesi İtalya çoktan teknokrat hükümetlere teslim oldu bile.

Artık askeri darbeler

Diktatörler yok

Artık ekonomik darbeler yaşanıyor.

Seçilmiş hükümetler bir bir çekiliyor, teknokratlar iş başına geliyor.

Ekonomik düzenin bir çalışanı yetmez noktaya taşıdığını, ailede kadın çalışanın da nerede ise mecburi kılındığını görüyoruz.

Kadın çalışınca

Elbette doğum oranı azalıyor.

Refah etkisi kadar çalışma koşullarının ağırlığı ve doğum izni, kreş gibi nüfus artışını besleyecek maliyetlere kimse de katılmak istemiyor.

Nitekim ülkemizde kreş zorunluluğu patronların baskısı ile kadını çocuğundan ayırarak ya iş ya ev ikilemine bırakıverdi.

Ama hükümet boş durmadı. Kadına istihdamda vergi teşviki getirdi. Yeni kadın çalışanın kamu maliyetini devlet kendisi üstlendi.

Kadından

Hem 3 çocuk istendi

Hem de çok çalışması

Ağustos 2008 ila Ağustos 2011 arası 3 yıllık istihdam değişimini izlediğimizde karşımıza ilginç bir tablo çıkıyor.

Toplam çalışan sayısı 22,1 milyon kişiden 24,9 milyon kişiye çıkıyor. 2 milyon 817 bin kişi muhteşem ekonomik büyümenin katkısı ile yeni iş bulmuş.

Aslında mükemmel bir tablo

Hem büyüyoruz

Hem de iş buluyoruz.

Acaba alt detaylar da bu kadar güzel mi?

2 milyon 817 bin kişilik yeni istihdamın;

150 bin kişisi Sanayi sektöründe

1082 bin kişisi Tarım sektöründe

571 bin kişisi İnşaat sektöründe

Ve

1014 bin kişisi Hizmetler sektöründe İş bulmuş

Yeni istihdamın temel motoru tarım ve hizmetler sektörü olurken, İnşaat ve sanayi sektöründeki istihdam artışı çoğunlukla telafi kapatılması şeklinde olmuş.

Ama asıl sorun da istihdamın tarım ve hizmetler sektörü ile adeta gizli işsizlik oluşturması veya insanların köylerine geri dönüp çiftçi olmaları değil.

Bir alt detaya daha iniyoruz:

24,9 milyon çalışanın 17,6 milyonu erkek. Yani kadın çalışanlar 7 milyon 247 bin kişi ile toplam istihdamın yüzde 29,1’ini oluşturuyor.

Ama yeni istihdamın 1 milyon 292 bin kişisi kadınlardan oluşuyor. Ve daha da ilginci kadınların inşaat hariç her sektörde adeta istihdam patlaması yapmış olmalarıdır.

İşin daha da ilgincini ise sanayi sektöründe görüyoruz. Sanayi sektöründe erkek istihdam 9 bin kişi azalırken kadın istihdamı 159 bin kişi artıyor. Erkekler iş kaybederken sanayi sektörümüzde de artık kadın eli daha makbul oluyor.

İş yükü ağır olarak bildiğimiz bir sanayi sektörü yapısından acaba hafif sanayiye mi geçiyoruz, yoksa kadınlarımızı da ağır iş yükü altında çalışmaya mı zorluyoruz.

Bilmiyoruz…

Ama bildiğimiz bir gerçek var ki artık kadın eli her yerde.

3 çocuk isteyen bu Hükümetin başbakanı kendine şu soruyu sormalıdır: Bu kadınlar nerede ve nasıl çocuk sahibi olacak? Veya bu çocuklarına nasıl bakıp topluma yararlı birer evlat yetiştirecekler?

Ya da biri bu ülkenin “genç nüfusu dayalı demografik gücünü mü kırdırtmaya çalışıyor”.

Son söz:

Çiftçi ve hizmetli olarak çalışan, üretmeyen bir Türkiye’nin büyümesi sizi de mutlu ediyor mu?

bruglione
14-12-2011, 22:42
-Bilimadamlarina gore IQ'nuz ne kadar yuksekse o kadar cok ruya gorursunuz.

-Insan vucudundaki en buyuk hucre yumurta hucresi, en kucuk hucre ise sperm hucresidir.

-Bir adim atmak icin 200 kasinizi kullanirsiniz.

-Ortalama bir kadin ortalama bir adamdan 5 inc (12,5 cm) daha kisadir.

-Ayak basparmaginizda iki kemik olmasina karsilik diger dort parmaginizda ucer kemik bulunur.

-Bir çift ayakta 250,000 terbezi vardir.

-Tam dolu bir idrar kesesi asagi yukari bir beyzbol topu ebadındadr.

-Mide asidiniz bir jileti eritebilecek güctedir.

-Insan beyin hucresi 5 takim Encyclopedia Britannica'daki bilgileri alabilecek kapasitededir.

-Yiyecegin agzinizdan midenize ulasmasi yedi saniye surer ..

-Ortalama bir ruya 2-3 saniye surer.

bruglione
14-12-2011, 22:43
Gogusleri kilsiz erkekler, killi erkeklerden daha fazla karaciger sirozuna yakalanirlar.

-Dollenme aninda, yaklasik yarim saat tek bir hucre olarak yasarsiniz.

-Her bir ayaginizda yaklasik bir tirilyon bakteri vardir.

-Vucudunuzun 30 dakikada saldigi isi ile iki litre suyu kaynatabilirsiniz.

-Dis minesi vucudunuzdaki en sert seydir..

-Disleriniz dogumunuzdan 6 ay once (disetlerinizin icinde) olusmaya baslar.

-Sevdiginiz birine bakarken gozbebekleriniz genisler. nefret ettiginiz birine bakarken de genisler.

-Sarisinlar, esmerlerden daha fazla sac teline sahiptir.

-Burnunuzla basparmagini ayni boydadir.

bruglione
14-12-2011, 22:45
Dünyada her dakika iki tane düşük şiddette deprem olmaktadır.
Hindistan'daki yıllık doğum sayısı, Avustralya'nın toplam nüfusundan fazladır.
Rusya'nın dörtte biri ormanlarla kaplıdır.
Tarih boyunca yeryüzünde bulunan altın 200 kat daha fazlası okyanuslarda bulunmaktadır.
Köpeklerin ter bezleri ayaklarındadır.
Yazar Rudyard Kipling sadece siyah mürekkep kullanırdı.
Mickey Mouse'dan önce en meşhur çizgi film kahramanı Felix The Cat'di.
Larry Hagman (JR.)Dallas dizisinin setinde hiç kimsenin sigara içmesine izin vermezdi.
Salatalığın yüzde 96'sı sudur.
Bir kilo limonda bir kilo çilekten daha fazla şeker vardır.
Peru'da hiç umumi tuvalet yoktur.
Timsahlar renk körüdür.
Yarım kilo bal yapabilmek için arılar iki milyondan fazla çiçekten bitki özü toplamak zorundadırlar.
Tarantulalar iki buçuk yıl yiyeceksiz yaşayabilirler.
Havuca rengini karoten verir.
İnciler sirkede erir.
Venüs saat yönünde dönen tek gezegendir

bruglione
14-12-2011, 22:46
İnternetin yıllık büyüme yüzdesi 314.000'dir.
Rodin'in ünlü 'Düşünen Adam' heykeli aslında İtalyan şair Dante'nin portresidir.
En fazla asfaltlı yola sahip ülke Fransa'dır.
Sihirli sözcük 'abrakadabra' ilk olarak yüksek ateşli hastaların ateşlerini düşürmek için söylenmişti.
Marilyn Monroe'nun altı ayak parmağı vardı.
Albert Einstein dokuz yaşına kadar düzgün konuşamamıştı.
Her iki taraf da kan bağışında bulunursa, Paraguay'da düello yapmak yasaldır.
Eiffel Kulesi'nin tepesine çıkana kadar 1792 basamak vardır
Sümüklüböceklerin dört tane burnu vardır.
Elektrikli sandalye İsac Edison tarafından icat edilmiştir.
Bugüne kadar bilinen en ağır böbrek taşı 1.36 kg.
Hapşırdığımız zaman, kalbimiz de dahil olmak üzere bütün vücut fonksiyonlarımız bir an için durur...
Külot giymediği için, Donald Duck'in çizgi filimlerinin Finlandiya'da oynatılması yasaktır...
Mexico City her sene 25cm. kadar batıyor...
Çocuklar baharda daha fazla büyüyor.
Bir devekuşunun gözü beyninden büyüktür.

bruglione
14-12-2011, 22:48
İnek sütünün pH değeri 6'dır.
Bir timsahın gözlerinin arasındaki mesafe, ayaklarının büyüklüğüne eşittir
Dalmaçyalılar gut olmayan tek köpek cinsidir.
Değerli taşların çoğu birkaç elementten oluşur, sadece pırlanta tamamen karbondan oluşur.
Bukalemunların dilleri, vücutlarından iki kat daha uzundur.
Global ısınma yüzünden yükselen deniz seviyesi 2050 yılında Shangai ve deniz kıyısındaki diğer Çin şehirlerinde büyük sellere neden olacak. Bu sellerde 76 milyon kişi evsiz kalacak.
Kereviz yerken harcanan kalori, kerevizin içindeki kaloriden daha fazladır.
Hipopotamlar insandan daha hızlı koşarlar.
İnsan elinde, en yavaş uzayan tırnak baş parmağınki, en hızlı uzayan tırnak ise orta parmağınkidir.
Hawaii alfabesinde sadece 12 harf bulunmaktadır.

bruglione
14-12-2011, 22:49
İngilizcedeki Wendy ismi, Peter Pan hikayesinde kullanılmak üzere uydurulmuştur.
Sahra Çölündeki Tidikelt kasabasına on yıl boyunca hiç yağmur yağmamıştır.
Mumyaların ayak parmakları tek tek sarılarak mumyalanmıştır.
Dünyadaki ilk telefon rehberinde sadece elli isim yer almıştı.1878 yılının şubat ayında Connecticut New Haven'da yayımlanmıştı.
Yataktan düşerek ölme olasılığı iki milyonda birdir.
Ünlü çizgi film kahramanı Temel Reis, 1919 yılında Elzie Crisler Segar tarafından yaratıldı.
Hindistan'da oyun kağıtları yuvarlaktır
Uyurken, televizyon seyrederken yaktığımızdan daha fazla kalori harcıyoruz
Kadınlar erkeklere oranla, iki kat daha fazla göz kırpar...
Buckingham Sarayı'nda 602 oda bulunuyor.
Ortalama bir buzdağının ağırlığı 20 milyon ton.

bruglione
14-12-2011, 22:49
İnsanlar beyinlerinin %10'unu kullanırlar.
18 Subat 1979 tarihinde sahra çölüne kar yağmış.
Amerikan havayolları, uçuşlarda yolculara sunduğu kahvaltılarda, her tepsiden bir zeytini kaldırarak, 1987 yılında, 40 bin dolar kâr etmiştir.
İlk çamaşır makinesı 1907 yılında Hurley Machine Co. Tarafından pazarlandı.
Kıta isimlerinin hepsi aynı harfle başlayıp aynı harfle biter.
Avustralya'daki tuvaletlerin sifon suları saat yönünde akar.
ABD'de, yaşları 20 ile 29 arasında olan zenci erkeklerin üçte biri ya hapiste ya da gözaltında tutulmaktadır.
Ortalama bir erkek, hayatının 3350 saatini tıraş olmak için harcar.
Geçen 3500 yılın, sadece 230 yılı barış içinde yaşanmıştır.
Sallanan sandalyede hiç durmadan sallanma rekoru 440 saattir.
Bir cam kırıldığında, ufalanan parçalar saatte üç bin millik bir hızla etrafa saçılır.

bruglione
14-12-2011, 22:51
İnsan saçı, üç kilo ağırlık kaldırabilecek esnekliktedir.
Günümüzde, evlenenlerin yüzde ellisi boşanmaktadır.
Beethoven beste yapmadan önce kafasını soğuk suya sokardı.
Dünyadaki hayvanların yüzde sekseni altı ayaklıdır.
Bir okyanusun en derin yerinde, demir bir topun dibe çökmesi bir saatten uzun sürer.
Bugüne kadar ölçülmüş en büyük buz dağı, 200 mil uzunluğunda ve 60 mil genişliğindedir ve Belçika'dan daha büyük bir yüzölçümüne sahiptir.
Charles Dickens, uykusuzluk hastalığına yakalanmıştı. Sadece yüzünü kuzeye dönerse uyuyabileceğine inanıyordu.
Bugüne kadar kaydedilmiş en büyük dalga, 1971 yılında Japonya'nın Ishigaki Adası'nda 85 metre yüksekliğine ulaşmıştır.
Açık bir gecede, çıplak gözle iki bin ayrı yıldızı görmek mümkündür.
Herhangi bir okyanusun en uzak olduğu nokta Çin'dir.

bruglione
14-12-2011, 22:52
Rusya'da doğudan batıya doğru seyahat edilirse, yedi saat kuşağı geçilir.
Norveç'in kuzeyinde, her yaz 14 hafta gece gündüz güneşli geçer.
Dünyanın en hızlı büyüyen bitkisi bambu, bir günde 90cm. kadar uzuyor.
İnsan vücudundaki en güçlü kas dildir..
Eğer Barbi gerçekten yaşasaydı, vücut ölçüleri 97-72-82 cm olacaktı...
İnsanlar vücutlarında 300 adet kemikle doğuyorlar, ama yetişkin olduklarında bu sayı 206'ya düşüyor.
Tom Sawyer daktiloda yazılan ilk romandır.
Bir insan yaşamı boyunca iki yüzme havuzunu dolduracak kadar tükürük salgılar.
Newton, yer çekimi kanununu farkettiği zaman, 23 yaşındaydı.

bruglione
14-12-2011, 22:53
Ödemeli telefon konuşmalarının çoğu, babalar gününde ediliyor.
Sadece insanlar ve yunuslar zevk için cinsel ilişkide bulunurlar.
Ayı inlerinin girişleri her zaman kuzeye bakar.
Kedilerin beyninde 32 adet kas vardır.
Üzerinde barkodu olan ilk ürün Wrigleys marka sakızdır.
Bir devekuşunun gözu beyninden büyüktür.
Aslanlar bir günde 50 kez sevişebilirler.
Güney Kore başkenti Seul, Kore dilinde "başkent" anlamına gelmektedir.
Her 25 kişiden biri astim hastasidir.
Uranus, ciplak gozle gorulebilen bir gezegendir.

bruglione
14-12-2011, 22:54
Kaptan Cook, Antarktika haric butun kitalara ayak basan ilk insandir.
Gunişigindan daha fazla yararlanmak icin saat uygulamasini Benjamin Franklin başlatmiştir.
Bugune kadar kaydedilmiş en buyuk dalga, 1971 yilinda Japonya'nin ishigaki Adasi'nda 85 metre yuksekligine ulaşmiştir.
Sahra colundeki Tidikelt kasabasina on yil boyunca hic yagmur yagmamiştir.
Başkan John F. Kenndy, yirmi dakikada dort gazete okuyabilirdi.
Mumyalarin ayak parmaklari tek tek sarilarak mumyalanmiştir.
Dunyadaki ilk telefon rehberinde sadece elli isim yer almişti.1878 yilinin şubat ayinda Connecticut New Haven'da yayimlanmişti.
Yataktan duşerek olme olasiligi iki milyonda birdir.
unlu cizgi film kahramani Temel Reis, 1919 yilinda Elzie Crisler Segar tarafindan yaratildi.
İlk camaşir makinesi 1907 yilinda Hurley Machine Co. Tarafindan pazarlandi.

bruglione
14-12-2011, 22:54
Kita isimlerinin hepsi ayni harfle başlayip ayni harfle biter.
Herhangi bir okyanusun en uzak oldugu nokta cin'dir.
Kiş aylarinda, Moskova'daki buz pateni pistleri 250 bin metrekarelik bir alani kaplar.
Rusya'da dogudan batiya dogru seyahat edilirse, yedi saat kuşagi gecilir.
Norvec'in kuzeyinde, her yaz 14 hafta gece gunduz guneşli gecer.
Sadece dişi sivrisinekler isirir.
Dunyada her dakika iki tane duşuk şiddette deprem olmaktadir.
Hindistan'daki yillik dogum sayisi, Avustralya'nin toplam nufusundan fazladir.
Rusya'nin dortte biri ormanlarla kaplidir.
Tarih boyunca yeryuzunde bulunan altin 200 kat daha fazlasi okyanuslarda bulunmaktadir.
Kopeklerin ter bezleri ayaklarindadir.
Yazar Rudyard Kipling sadece siyah murekkep kullanirdi.

bruglione
14-12-2011, 22:56
Yetiskin bir insan gunde ortalama olarak 23 bin kez nefes alir.
Kaslari yukari kaldirmak icin 30 kasi harekete gecirmek gerekiyor.
Erkekler kadinlara gore on kat daha fazla renk koru oluyorlar.
Penguen yuzebilen ama ucamayan tek kustur.
Sineklerin bes gozu vardir.
Baykus mavi rengi gorebilen tek kustur
Bugune kadar bilinen en agir bobrek tasi 1.36 kg.
Sivrisinek kovucu spreyler sinekleri kovmuyor. Sizi gizliyor. Sivrisineğin alıcılarını bloke ederek sizin orada olduğunuz anlamamalarını sağlıyor...
Taze kakao içinde bulunan sıvı kan plazması yerine kullanılabiliyor!!!
Hiçbir kağıt parçası 7 defadan fazla ikiye katlanamaz!!

bruglione
14-12-2011, 22:56
devamı yarın iyi geceler

BORA YAŞAR
07-06-2014, 20:46
http://s2.postimg.org/am4bsgh89/10414542_553510488092019_2679699920089163098_n.jpg (http://postimage.org/)

egelim2
08-06-2014, 11:57
İlk saç kurutma makinesi

https://scontent-b-fra.xx.fbcdn.net/hphotos-xfp1/t1.0-9/10354748_810712248939565_8549740011633939643_n.jpg

egelim2
08-06-2014, 11:58
Atatürk; tarih boyunca hakkında elli bine yakın kitap, yüz binlerce makale yazılmış tek Türk’tür. 22 Ülkede Atatürk'e teşekkür anıtı vardır.

https://fbcdn-sphotos-f-a.akamaihd.net/hphotos-ak-xpa1/t1.0-9/10409709_810663082277815_3342650259562191980_n.jpg

egelim2
08-06-2014, 11:59
4 yaşındaki bir çocuk günde ortalama 400 soru sorabilir.

https://fbcdn-sphotos-g-a.akamaihd.net/hphotos-ak-xap1/t1.0-9/10346590_810661185611338_5618762160752027979_n.jpg

egelim2
08-06-2014, 12:01
İnsan beyni,kendine zıt olan karakterlerden hoşlanmaya meyillidir.

https://fbcdn-sphotos-a-a.akamaihd.net/hphotos-ak-xpa1/t1.0-9/10409161_809929045684552_4330471896167169772_n.jpg

egelim2
08-06-2014, 12:02
Dünya üzerindeki en eski ağacın 4600 yıllık olduğu tahmin edilmektedir.Bu ağaç Kaliforniya'dadır.

https://fbcdn-sphotos-h-a.akamaihd.net/hphotos-ak-xpf1/t1.0-9/10446485_809617705715686_1303784361572905102_n.jpg

egelim2
08-06-2014, 12:04
Köpekbalıkları ömürleri boyunca 30 bin adet dişlerini kaybederler.

https://scontent-b-fra.xx.fbcdn.net/hphotos-xpf1/t1.0-9/10256496_808932512450872_3226940944420231456_n.jpg

PARK
03-07-2014, 22:49
İnönü Stadı’nın altındaki dehlizler

26 Eylül 1980 gecesi… Yer İnönü Stadı ve stadın yanındaki kaldırım. Ellerinde fenerler askerler yerin altından gelen garip seslerin kaynağını arıyorlar…

Birçok asker duymuştur balyoz sesine benzer sesleri ve uğultuyu… Komutanlara haber verilir. Elde fener ses çıkarmadan şaşkın şaşkın etrafa bakınan ve ürken askerler sesin kaynağını arar. Ses yerin altından gelmektedir. Kulağını yere dayayanlar bunu fark eder. Askerler bu araştırmanın sonucunda hiçbir şey bulamaz…


2008 yılında spor basınına açıklama yapan Beşiktaşlı eski yöneticiler ilginç bir keşiften bahsederler. Fanatik Gazetesi’nden Orhan Yıldırım bu keşfi şu satırlarla anlatır.
Yeni projede (yeni stat projesinden bahsediyor) akıllara kazılan dehliz olayı var. Dolmabahçe Sarayı’ndan başlayıp, stadı diklemesine ikiye bölüyor. Dehlizi eski yönetici Erhan Solu ile incelemiştik. İki metre çapındaki delikten bakıldığında inanılmaz akustik görüntüsü vardı. Buraya üç kişi indirilmiş. Kanal, belli bir açıyla sağa yani, maçka parkına doğru yöneliyormuş. İlerledikçe, soğuk artmış. Tahminen parkın altına kadar gelmişler, bu kez sola kıvrılmaya başlamış. Fener tutmuşlar, ilerden beyaz bir cisim ışığı aynı şekilde geri yansıtmış, ekip korkup ürkmüş, tam gaz geri dönmüş! Burası sarayın gizli kaçış yolu. Nereye çıktığı meçhul.
İnönü’nün altından ‘cennete giden yol’ geçiyor! Padişahların gerektiğinde kaçış yolu da öyle patikadan ibaret olmayacağını göz önüne alırsak, buranın derhal açılması lazım.


Beşiktaş İnönü Stadı’nın tekrar inşa edilmesi tartışmaları yaşanırken dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ‘‘İnönü Stadı’nı yıktırmam, yıkılırsa altından arkeolojik tarihi kalıntılar çıkar’’ sözleriyle yıkıma karşı çıkmıştı.
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay neye dayanarak bu sözleri sarf ettiği sonradan ortaya çıktı. Bakan Günay stadın inşaatı sırasında dönemin Belediye Başkanı Lütfi Kırdar’ın yaptığı incelemeler ve fotoğrafları görmüştür. Fotoğraflarda sütun parçaları, kapak gibi arkeolojik mimari parçalar açıkça gözükmektedir.


Bakanlık, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı’na konu hakkında bir rapor hazırlatır. Raporda şu cümleler yer alır;
Sarayın inşası sırasında hem yüksek noktalardaki Taksim, Nişantaşı, Fulya, Ihlamur’dan gelen suların saraya zarar vermeden tahliye edilip denize ulaştırılması hem de saray zemininin havalandırılması amaçlı yeraltı tünelleri yapılmıştır. Bu tüneller 80 santimetre ile 6 metre çapında farklı ebatlardadır. En büyüğü olan 6 metre genişliğinde, 3 metre yüksekliğindeki tünel Nişantaşı-Maçka istikametinden gelip, İnönü Stadyumu altından geçerek Dolmabahçe Saat Kulesi ile Valide Sultan Camii arasından denize kavuşan tüneldir. İnönü Stadı’nın kapısının önünden girilen bu büyük tünelin girişinin üzeri asfalt ile kaplanmış olduğundan girilmesi mümkün olamamaktadır. Tünelin kısmi olarak görülebildiği tek nokta ‘saat kulesinin’ önündeki otoparkın zeminindeki 1 m x 1 m ebatındaki mazgaldan görülen kısmıdır. Saray içindeki diğer tünellerin kapakları mevcut olduğundan gerekli durumlarda girilmesi mümkün olabilmektedir. Ancak buralardaki su seviyesi de oldukça yüksektir.

Tekrar başa dönelim 26 Eylül 1980′e… Yerin altından gelen gizemli balyoz seslerine. 12 Eylül darbesi yeni gerçekleşmiştir. Askerler tarafından arananlar dehlizlere saklanmışlar ve uzun süre yaşayabilecekleri bir alan oluşturmak için hazırlık yapıyorlardır. Fakat çıkardıkları gürültünün bu kadar dikkat çektiğinin farkında değillerdir…

http://www.hayalleme.com/inonu-stadinin-altindaki-dehlizler/



İşte İstanbul böyle bir şehir, sizi bilmem fakat ben hiç şaşırmadım...