View Full Version : tepeden tırnağa sağlık
herkese merhaba.Benim paylaşmak ve sizinde görüşlerinizi beklediğim konu sağlığımızı etkileyen tüm zararlı şeylerle ilgili bilgi alışverişi yapmak ve bu sorunların üstesinden nasıl gelebileceğimizi tartışmakk.mesela bugünkü bir haber.deterjanlar erkek çocuklarında meme büyümesi yapıyormuş.düşünebiliyor musunuz.herşey okadar kirli ki temizleyiciler bileeee.bu konu o kadar geniş ki haydi neler yapılabilir hep beraber tartışalım.dokunduğumuz yediğimiz içtiğimiz kullandığımız SOLUDUĞUMUZ herşey ama herşey kirlenmiş
porselenlere dikkat.bazı ucuz porselenlerin kurşun ve kadmiyum içerdiğini biliyor muydunuz.?çok zehirli çokkkkk
porselenlere dikkat.bazı ucuz porselenlerin kurşun ve kadmiyum içerdiğini biliyor muydunuz.?çok zehirli çokkkkk
iyide nereden bileceğiz hangisi sağlıklı...fiyat göstergemi burada
eet gösterge sayılabilir.kesinlikle çin malı olmasın?
ewet.gösterge sayılabilir.kesinlikle çin malı olmasın.kütahya dikkat ediyor böyle şeylere
Serenler
08-03-2007, 13:40
Yediğiniz içtiğiniz tüm gıda maddelerine dikkat!..
Alışveriş yaptığımız özellikle gıda mamulü üreten ve satan (kasap,pastane,manav vb.) gibi işletmelerin işletme hijyeni ve kişisel temizliklerine dikkat edip etmediklerini iyi gözlemlemeliyiz, sonuçta bizim sağlımızı direkt ilgilendiren hassas konular bunlar...........
kemal.erdem
26-08-2007, 08:39
Kalp krizi bastırırsa kuvvetlice öksürün!
Kalp krizine erken müdahale edilmediği takdirde beslenemeyen kalp kasının öldüğünü anlatan Prof. Dr. Mustafa Şan, "Bu da kalbin vücuda kan pompalama fonksiyonunu bozabilir ve bu durum ölümle sonuçlanabilir." açıklamasında bulundu.
Kalp krizinin aniden bastırması durumunda, paniğe kapılmadan üst üste kuvvetlice öksürmenin yararlı olduğu belirtildi. Öksürmeden önce her seferinde derin bir nefes alınmasını tavsiye eden uzmanlar, "Öksürükleriniz güçlü olsun, derinden gelsin ve uzun sürsün, tıpkı göğsünüzde birikmiş balgamı atmaya çalışır gibi öksürün. Her iki saniyede bir derin nefes alıp öksürün ve bunu ya yardım gelene dek ya da kalp atışlarınız tekrar normale dönene dek sürekli yapın." tavsiyesinde bulunuyor.
Bursa Özel Çekirge Kalp ve Aritmi Hastanesi'nden Prof. Dr. Mustafa Şan, kalp krizinin, kalbi besleyen ve onun canlılığını sağlayan koroner arterlerden birinin ani tıkanması sonucu beslediği kalp kasına kan gitmemesi ile ortaya çıkan hastalık olduğunu kaydetti. Kalp krizine erken müdahale edilmediği takdirde beslenemeyen kalp kasının öldüğünü anlatan Prof. Dr. Şan, "Bu da kalbin vücuda kan pompalama fonksiyonunu bozar ve ölümle sonuçlanabilir. Ayrıca kalp krizi anında ciddi, ölümle sonuçlanabilen ritim bozuklukları da ortaya çıkabilir. Sigara, kolesterol yüksekliği, hipertansiyon, şeker hastalığı, yaş, erkek cinsiyet ve ailede erken yaşta kalp krizi olması risk faktörleridir. Ayrıca önemi yeni anlaşılan fibrinojen, homosistein, lipoprotein, stres gibi risk faktörleri de vardır. Göğüste kollarla boyuna vurabilen baskı şeklinde göğüs ağrısı, terleme, nefes darlığı, çarpıntı, baygınlık hissi gibi belirtilerin tek ya da bir arada görülmesi de en büyük belirtidir." dedi.
"Yalnız başınayken kalp krizi geçirirseniz nasıl hayatta kalırsınız?" diyen Prof. Dr. Mustafa Şan, şöyle devam etti: "Pek çok insan kalp krizi geçirdiği sırada tek başına oluyor; etrafta yardım edecek kimse bulunmuyor. Kalp atışları düzensizleşen ve kendisini bayılacakmış gibi hisseden birinin bilincini yitirmeden önce yalnızca 10 saniye kadar zamanı vardır. Bu durumda ne yapmanız gerekir? Paniğe kapılmadan üst üste kuvvetlice öksürmeye başlayın. Öksürmeden önce her seferinde derin bir nefes alın; öksürükleriniz güçlü olsun, derinden gelsin ve uzun sürsün, tıpkı göğsünüzde birikmiş balgamı atmaya çalışır gibi öksürün. Her iki saniyede bir derin nefes alıp öksürün ve bunu ya yardım gelene dek ya da kalp atışlarınız tekrar normale dönene dek sürekli yapın. Derin nefes almak ciğerleri oksijenle doldurur. Öksürmek kalbe tazyik yapar ve kan dolaşımını rahatlatır. Kalbe uygulanan bu tazyik, kalbin normal ritmine dönmesini kolaylaştırır. Bütün bunlar size, bilincinizi kaybetmeden önce hastaneye yetişecek zamanı tanır. Bu bilgi sayısız insanın hayatını kurtarabilir. Asla 'benim başıma gelmez' diye düşünmeyin. Hayat tarzımızın epeyce değiştiği şu son yıllarda artık her yaşta insan kalp krizi geçiriyor."
kemal.erdem
24-09-2007, 08:13
Yazarlar / Dr. Murat Kınıkoğlu
Hipertansiyonda ilaçsız tedavi mümkün mü?
Türkiye’de 45 yaş üzerindeki her iki kişiden biri yüksek tansiyon hastası. Bunların da yarısı kendisinde tansiyon olduğunun farkında değil. Halbuki yüksek tansiyon, kalp damar hastalıklarının bir numaralı risk faktörüdür. Eğer tansiyonunuz 135/85 mmHg üzerindeyse kalp krizi veya felç geçirme riskiniz 2 misli artıyor. Tansiyonunuz 155/95 üzerinde ise 4, 175/105 ve üzerinde ise 8 misli daha fazla risk altında oluyorsunuz. Bu yüzden sağlıklı kişilerin bile her altı ayda bir tansiyon ölçtürmeleri, yüksek değerler saptanması halinde hemen doktora müracaat etmeleri gerekiyor.
Yüksek tansiyon kendisine verilen “sessiz katil” ismini fazlasıyla hak eden bir hastalıktır. Bazı hastalarda baş ağrısı, çarpıntı, çabuk yorulma, baş dönmesi gibi şikayetler oluştursa da çoğunlukla hiçbir şikayete neden olmaz; ta ki kalp, böbrek, göz, beyin gibi iç organlarımızda düzelmesi mümkün olmayan hasarlara neden olana kadar.
Sevgili okurlarım, dünyada tansiyon yüksekliği ile ilgili milyonlarca çalışma yapılmıştır. Hepsinin ortak sonucu şudur: yüksek tansiyonu düşüren kişiler tansiyonuna aldırmayan kişilere göre daha uzun yaşıyorlar. Lütfen bu temel bilgiyi unutmayın ve tansiyonunuzu ciddiye alın.
Hemen ilaca sarılmak yok.
Tansiyonunuzun art arda yapılan birkaç ölçümde hep 140/85 mmHg ve üzerinde çıkması tedaviye ihtiyacınız olduğunu gösterir. Tedaviden kastım hemen ilaca başlamak değildir. 180/120 gibi oldukça yüksek değerlerde gelip diyet, kilo verme ve spor gibi basit önlemlerle tansiyonu normale dönen pek çok hasta vardır.
1. Zayıflayın:
Tansiyonu yüksek olan hastaların zayıflaması iki yönden çok önemlidir.
A) Normal kilonuza inerek yüksek tansiyondan tamamen kurtulabilirsiniz.
B) Kilolu kişilerde ilaçla tansiyonu kontrol altına almak, normal kişilere göre daha zordur. Bir diğer deyimle, zayıfladığınızda tansiyonunuzu normale dönmese de daha hafif ilaçlarla, daha kolay kontrole alınır.
2. Spor yapın:
Araştırmalar, haftada en az üç gün 45 dakika spor yapan kişilerin tansiyonunda, iki ay içinde belirgin düşme olduğunu gösteriyor. Koşabilir, hızlı yürüyebilir, yüzebilir, bisiklete binebilirsiniz. Daha önce düzenli spor yapan biri değilseniz, günde 15 dakika ile başlayıp 45’e kadar çıkın.
3. Stresten uzak durun: Öfke, hırs, nefret, kıskançlık gibi duygulardan kurtulmaya çalışın.
4. Günde 7-8 saat uyuyun: İyi uyuyamayan kişilerin tansiyonu, ilaç alsalar bile tam olarak kontrole girmez.
5. Aşağıda temel özelliklerini verdiğim diyeti yapın:
Yasaklarınız:
1.Yiyeceklerinizdeki tuz miktarını azaltın. Salamura ve tuzlanmış yiyecekler, turşu, tuzlu zeytin yemeyin. Tuzsuz peynir veya lor peyniri tercih edin, peyniri suya koyup tuzunu çıkarın.
2.Alkol, kola ve diğer gazli içecekler, soda, hazır kutu meyve suları yasak.
3.Şeker, tatlılar, beyaz un, patates, pirinç pilavı gibi kötü karbonhidratlardan uzak durun.
Potasyum ve kalsiyumdan zengin yiyecekleri tercih edin.
Kırmızı et, tavuk ve hindi potasyum açısından zengindir. Kolesterol sorununuz yoksa haftada birkaç öğün yiyebilirsiniz. Kuru üzüm potasyum açısından çok zengindir. Her gün bir avuç çekirdekli kara üzüm yiyin.
Sebze ve meyve tüketiminizi artırın. Havuç, brokoli, karnabalar, kereviz yemeklerini tercih edin. Kavun, muz, avakado, elma, armut gibi meyveler de potasyum açısından zengindir. Ayrıca portakal, mandalina ve greyfut gibi narenciye ürünlerini bol tüketin.
Her gün 1 bardak az yağlı süt, 1 kâse yağsız yoğurt yiyin. Esmer ekmeği tercih edin.
Kabuklu pirinç, bakla, barbunya, fasulye potasyum açısından zengindir.
Tuzsuz yer fıstığı hem potasyum hem kalsiyum açısından zengindir.
Sarımsak faydalıdır ama yakınlarınızı rahatsız etmenize değecek kadar tansiyon düşürmez.
Üç ay süreyle spor ve diyet yaptınız, normal kilonuza indiniz. Hâlâ tansiyonunuz yüksekse size uygun ilacı tespit etmek için doktorunuza başvurun. Unutmayın; yüksek tansiyonun size vereceği zarar, ilaçların yan etkilerinden çok daha fazladır.
24.09.2007
kartal35
29-09-2007, 02:13
İftar sofrasının janjanlı bombaları
Bomba her zaman fünyeli olmaz, ambalajlı da olabilir. Bakkalda markette satılan birçok ürün sağlığımızı tehdit ediyor. İşte iftar sofranızdan uzak tutmanız gereken sanayi tipi gıda bombaları… iyibilgi özel
Manevi güzellikler getiren Ramazan ayını soframızda da hak ettiği güzelliklerle karşılayabiliyor muyuz? Zengin bir sofradan, bol çeşitten söz etmiyoruz. Sofranızda bulunanlar, orada olmayı hak ediyor mu? Size sağlık, sıhhat vermek için mi sofradalar; yoksa hasta mı ediyorlar? Karmaşık beslenme bilgilerinden bahsetmeyeceğiz. Çoğumuzun duyduğu bildiği bilgileri alt alta sıralıyoruz sadece.
Kola, meyveli gazoz, gazoz: Yasaklılar listemizde birinciliği “kola”ya veriyoruz. Dünyanın parasını harcayarak yaptıkları Ramazan reklâmlarının aksine, iftar sofrasına bunları yaklaştırmamak gerekiyor. Hiçbir faydası yok; zararı var.
Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Şükrü Hatun kola için şunları söylüyor: “Bir litre Coca Cola yaklaşık 400 kalori eşdeğeri şeker, 0.15 gram kafein, değişik miktarlarda renk veren maddeler, orijinal tadı sağlayan kola özü ve esas önemlisi gazlı içecek olmasını sağlayan fosforik asit içeriyor.” Prof. Hatun’a göre şişmanlık ile kola arasında önemli bir bağlantı var. Çocuğunuzun şişman olmasını ister misiniz?
En önemlisi de, kullanılan şekerin niteliği… Bunların içinde kullandıkları nişasta bazlı sıvı şeker, mısırdan üretiliyor. Bu mısırların ise, genleriyle oynanmış oldukları tahmin ediliyor.
Taze meyveden sıkılmış meyve suları, hoşaflar, mis gibi kaynak suları içecebilecekken, kolaya ihtiyacımız var mı?
Diyet kola ve diğer diyet içecekler: Diyet gazlı içecekler daha masum şeyler değil. İçinden şeker çıkıyor; daha da zararlı olan yapay tatlandırıcılar kullanılıyor. Yapay tatlandırıcıların kansere neden olduğu yönünde araştırmalar yapıldı. İtalyan Ramazzini Vakfı’nın yaptığı son bilimsel araştırmalara göre, aspartam kullanımının meme kanseri, lösemi ve lenf kanseri ile ilişkili olduğu bulundu.
Hazır çorba, hazır bulyon (et-tavuk suyu), tavuk harcı ve diğer yemek harçları: Bunların hepsi MSG (monosodyum glutamat) isimli bir yapay lezzet verici içerirler. E621 kodlu gıda katkı maddesi MSG, başağrısı, bulantı, ishal ve göğüste sıkışmaya sebep olabiliyor. Migreni tetikliyor. Çocuklar için çok zararlı; çocuk ve bebek ürünlerinde kullanımı yasak. Bu yasağa rağmen, çocukların da yediği cips, kraker gibi ürünlerde kullanılıyor.
Hazır çorbada taze sebze değil, bunların kurutulup toz haline gelmiş ve besleyici özelliğini büyük oranda yitirmiş halleri kullanılıyor. Kurutunca solan renkleri telafi etmek için boya, uçan kokuyu telafi etmek için parfüm kullanılıyor.
Evde, kemikten veya kemikli etten yaptığınız et suyu, tavuk suyu çok şifalı ama hazır olanları sağlam insanı hasta edecek nitelikte. Hazır bulyonlarda et veya tavuk kokusu vermek için yapay parfüm kullanılıyor. Paketin yarısı ise rafine tuz. Yani, içine katkı maddeleri eklenmiş tuzu, tuzun birkaç katına satıyorlar.
Margarin: Margarin gıda sanayiinin insanlığa ürettiği başka bir bomba. O kadar zararlı ki, New York’ta lokanta ve kafelerde kullanımı yasaklandı. Normalde beş kuruş vermeyeceğiniz pamuk yağı, kolza yağı, vs gibi yağlar, teknolojiyle katı hale getiriliyor. Trans yağ veya hidrojenize yağ denen bu yağ çeşidi sağlığa zararlı.
Lütfen, kendisini, çoluğunu, çocuğunu seven margarin kullanmasın. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Ahmet Aydın gönül rahatlığıyla tereyağı, kuyruk yağı, iç yağı gibi yağları kullanabileceğimizi ifade ediyor. (Detaylı bilgi için tıklayınız)
Pasta, kek ve böreklerinizi tereyağı ile yapabilirsiniz. Hem daha lezzetli, hem de daha sağlıklı olur.
Önemli not: Becel de bir margarindir, reklâmlarına kanmayın
http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=36679
kartal35
29-09-2007, 02:15
Salam, sosis ve “bazı” sucuklar: Artık salam ve sosislerdeki katkı maddelerini duymayan kalmadı. Şarküteri ürünleri kansere, hafıza kaybına ve beyin hasarına sebep oluyor. Bunların daha pembe görünmesi için eklenen “sodyum nitrit (E250) ” çok zararlı bir katkı maddesi: Kanseri tetikliyor!
Sodyum nitrit özellikle çocuklar, bebek bekleyen hanımlar ve ceninler için tehlikeli. Avustralya’da hiperaktif çocukları koruma grubu, “Sodyum nitritli ürünlerin tüketilmesi, baş dönmesi, baş ağrısı, nefes alma zorluğu ve potansiyel kanser riskine neden olabilir. Çocukların yiyeceklerinde kullanılmamalıdır.” diyor.
Bu ürünlerde kullanılan diğer bir katkı maddesi de “sodyum sülfit (E221)”. Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Yard. Doç.Dr. Vural Küçükatay şunları ifade ediyor: “Deney hayvanları üzerinde yaptığım araştırmada sodyum sülfitin beyin fonksiyonlarını etkilediği yönünde bulgular elde ettim. Sodyum sülfitin besin ve ilaç yolu ile alınması halinde öğrenme ve hafıza bozukluğu başta olmak üzere beyin fonksiyonlarına zarar verdiğini tespit ettim. Sürekli tüketime bağlı olarak bu zararın daha da büyük boyutlara çıkması kaçınılmazdır.”
Bazı sucuklar da zararlı diyoruz. Hangi sucuklar? Gıda endüstrisinin bu katkı maddelerini eklediği sucuklar zararlı. Eski usul, sadece baharat, yağ ve et ile yapılan sucuk bulabilirseniz kullanın.
İftar sofranızda gönül rahatlığıyla pastırma yiyebilirsiniz. Hun Türklerinden gelen pastırma et, tuz ve baharat ile hazırlanıyor. (Doğal yolla hazırlanan pastırma kastediliyor)
İftar sofranız ve aslında tüm sofralarınız için seçim yaparken, gıda katkı maddelerinden, sentetik lezzet verici, boya ve parfümlerden uzak durmak önceliğiniz olsun. Yapay gıdalar değil, hakiki yiyecekler bize fayda verir… Sadece midenize birşeyler atmış olmak için değil, yediklerinizden sağlık kazanmak için beslenin.
http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=36679
NOT: Meralarda otlamayan çiftlik hayvanlarının etlerinin sağlıklı olmadığını düşünüyorum.
yediği otlar insektisit içermemeliki etide sağlıklı olsun.
kemal.erdem
08-10-2007, 07:49
Çocuğa rastgele ilaç vermeyin
Yazarlar / Dr. Murat Kınıkoğlu
Biz doktorlar sık sık üzücü olaylarlar karşılaşırız; tedavisi güç hastalıklar, büyük acılar, maddi imkansızlıklar v.b. Hiçbir hasta beni, hastalık hastası bir annenin veya paranoyak düşünceleri olan bir babanın yanında sessiz sedasız oturan bir çocuktan daha fazla üzemez. Onları kucaklamak, kendi kabahatleri olmayan dünyalarından çekip almak isterim ama takdir edersiniz ki bu kolay bir şey değil. (Duyamadım, her insan eşit doğar mı dediniz?)
Geçenlerde on dört yaşlarında, çocukluktan gençliğe geçen bir hastayı muayene ederken boynuna asılmış muskalar gördüm. Doğru okudunuz, muska değil muskalar... Deri muhafazalara sarılmış, üçgeni, dörtgeni, büyüklü küçüklü muskalar... Soyunmak zorunda kalan çocuk garip görüntüsünün farkında, yüzünde gülmekle ağlamak arası çaresiz bir ifade... Ben “Bir tanesi yetmiyor mu?” diye sorunca anne hemen yanıma gelip kendince muskaların fonksiyonlarını açıkladı, birisinde hastalık duası varmış, birinde ayet sarılıymış... Zavallı çocuğun beden eğitimi dersinde, arkadaşlarının yanında soyunmak zorunda kaldığını düşünün...
Bunları niçin yazıyorum, çağımızda çocuğuna muska takan anneleri çok nadir görüyoruz ama modern muskalara tutkun olan annelerin sayısı çok fazla.
Modern muskalarımız: İlaçlar.
Ey ilaçsever, hastalık hastası anneler!.. Çocuklarınızı kendinize benzetmeyin. “Başın ağrıdı şunu yut, karnın ağrıdı bu hap iyi gelir, burnun aktı çantamda fısfıs var, öksürdün hemen şurup vereyim,” demeyin.
Unutmayın, çocuklarınızın ileride kendine güvenen sağlıklı bir insan olup olmaması büyük ölçüde size bağlıdır. Ellerinde ilaç torbaları ile dolaşan, en ufak bir rahatsızlığında ilaca sarılan ebeveynlerin çocukları, ileride aynı büyükleri gibi hastalık hastası, her sorununda yardıma muhtaç bireyler olur. Çocuklarınıza, doktorunun önermediği, hastalığı tedavi etmeyen, sadece öksürük, burun tıkanıklığı, ağrı gibi şikayetleri gidermeye yönelik (semptoma yönelik) ilaçları KENDİ kafanızdan vermeyin. Bu tip müdahalelerinizin “Ben iyi bir anneyim, çocuğumla ilgileniyorum,” duygunuzu tatmin etmekten başka bir işe yaramayacağını, hatta çocuğunuza zarar verebileceğini unutmayın.
Öksürük ilaçları ve şurupların çoğu dekonjestan dediğimiz burun akmasını önleyen maddeler ihtiva eder. Bu ilaçlar, burun içindeki damarları büzerek burnun salgı yapmasını engelledikleri için görüntüde nezlenin şiddeti azalmıştır ama aslında hastalık devam eder, hatta ilaçların mikroplu bölgedeki kanlanmayı önlemesi yüzünden daha kötüye gider.
Sadece ABD’de 1996 - 2006 yılları arasında dekonjestan ihtiva eden öksürük ilaçlarına bağlı 54, antihistaminik, allerji ilaçlarına bağlı 64 çocuk ölümü vakası bildirilmiştir. Pek çok çalışma öksürük ve soğuk algınlığı ilaçlarının geçici rahatlama dışında hiçbir faydası olmadığını göstermektedir.
Bir diğer örnek olarak karın ağrısı için kullanılan ilaçları verebiliriz. Çocuklarda, (özellikle kardeşi olanlarda) bazen okulun bazen arkadaş ilişkilerinin tetiklediği karın ağırları görülebilir. Hemen ağrı giderici vermek yerine sorunu anlamaya çalışmak, biraz şefkatli davranmak veya karnına sıcak uygulaması yapmak sorunu çözebilir. Londra Üniversitesi’nden Dr. Brain King 40 derecelik sıcak su torbasının karın ağrısına neden olan kimyasal uyarıcıları engellediğini göstermiştir.
Son olarak çocukların ruhsal sorunlarında kullanılan ilaçlara değinmek istiyorum. Bu ilaçlara başlanma yaşı gittikçe düşerken kullanılma oranı büyük bir hızla artıyor. Bence bunun en büyük nedeni çocuklarımıza ayırdığımız vaktin her geçen gün daha da azalması. İş hayatının yoğunluğu, özellikle anne babası çalışan çocukların yalnız büyümesine bu da çeşitli ruhsal sorunların ortaya çıkmasına neden oluyor. Lütfen çocuklarınıza daha çok vakit ayırın, onları dinleyin, anlamaya çalışın, ilacınız da muskanız da onlara gösterdiğiniz sevgi ve ayırdığınız zaman olsun.
Evin varsa bir sıfır koymalısın varlıklar hanene,
İşin varsa bir sıfır daha koymalısın,
İş seninse üç sıfır daha koymalısın,
İşin iyi gidiyorsa üç sıfır daha,
Araban varsa bir sıfır,
Yazlığın varsa bir sıfır daha,
Daha sıralanabilir sıfırlar hanesi...
Ancak, Sağlığın varsa bir koyarsın başına, bütün
sıfırlar anlamlı bir değere ulaşır.Yoksa
sonuç sıfırdır, hiç uğraşmayasın boş yere..."
VEHBİ KOÇ
kemal.erdem
05-11-2007, 06:17
Karaciğer yağlanması
Yazarlar / Dr. Murat Kınıkoğlu
aksam
05.11.2007
muratkinikoglu@yahoo.com
Karaciğer yağlanması, adı üstünde karaciğer hücrelerinin yağla işgal edilmesi ve buna bağlı olarak karaciğerin büyümesidir. Orta yaş üstü, özellikle kilolu kişilerde oldukça sık görülür. Erişkin insanların yaklaşık yüzde 20-30’unda karaciğer yağlanması olduğunu ve kabaca her 10 kişiden birinde karaciğer enzimlerinin yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Karaciğer yağlanması, genellikle hiçbir şikayete neden olmamakla birlikte ileri dönemlerinde karnın sağ üst kısmında dolgunluk ve şişkinlik hissine neden olabilir. Laboratuvar bulguları olarak karaciğer enzimlerinin (GOT, GPT, GGT) normal değerlerin üzerine çıkmasına neden olur -ki bu da insanları endişeye sevk eder.
Karaciğer yağlanması ve enzim yükselmesinin pek çok nedeni olabilir. Tabii ki bunların bir kısmı önemli olup ileri tetkikler gerektirir, ancak çoğu zararsızdır. Örneğin geçirilmiş basit viral hepatitler karaciğer enzimlerinde ömür boyu sürecek hafif yükselmelere neden olabilirler. Ülkemizde 50 yaşını geçen insanların yüzde 80-90’ı (farkında olarak veya olmayarak) hepatit A geçirdiği için enzim yüksekliği de sık görülmektedir. İkinci en büyük karaciğer yağlanması nedeni alkol kullanımıdır. Bunun haricinde örneğin kolesterol ilaçları gibi bazı ilaçların yan etkisine bağlı olarak da karaciğer enzimleri yükselebilir. Örneğin uzun süreli antibiyotik kullanımı karaciğer yağlanması yapabilir. Hormon tedavileri, ağrı giderici ilaçlar, vitamin kullanımı da karaciğer yağlanması nedenleri arasında sayılabilirler. Bazı bitkisel ilaçların bile karaciğer enzimlerini yükselttiği gösterilmiştir. Son olarak şişmanlığında karaciğerde yağlanmaya neden olabileceğini söylemek gerekir. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de obezitenin artması ile karaciğer yağlanmasının daha sık görülmesi kaçınılmazdır.
Karaciğerimiz, kanımızı toksinlerden, ölü hücrelerden, mikroorganizmalardan ve aşırı yağdan temizleme görevi yapan önemli bir organımızdır. Aşırı karaciğer yağlanması hücrelerin yeteri kadar fonksiyon görmesini, kanın temizlenmesini engeller. Karaciğerin en önemli görevlerinden birisi de yağ yakıcı rolüdür, bu yüzden kilo kontrolünde karaciğerin önemli bir işlevi vardır.
YAĞLI KARACİĞERİN TEDAVİSİ
Karaciğerdeki yağlanma giderilebilir mi? Eğer karaciğerinizde önemli bir nedene bağlı olmayan basit bir yağlanma varsa ve doktorunuz enzim yüksekliklerini izah edecek başka önemli bir neden bulamadı ise (hepatit A, B, C geçirmediyseniz) aşağıdaki önlemler işe yarayabilir, en azından yağlanmanın ilerlemesi engellenebilir.
1. Doktorunuza danışarak başta vitaminler olmak üzere ilaçlarınızdan azaltılabilecek olanları kaldırın.
2. Kilo kaybı ve egzersizin karaciğer yağlanmasını azalttığını ve enzim seviyelerini düşürdüğünü gösteren çalışmalar vardır. Diyet yaparak ideal kilonuza inin. Dikkat!... Hızlı kilo kaybının karaciğer için zararlı olduğu gösterilmiştir. Haftada 1.5 kg.’dan daha fazla kilo verilmesi doğru olmaz.
3. Alkolü tam olarak kesin veya azaltın.
4. Şekerli ve unlu yiyeceklerden uzak durun, şeker hastalığınız varsa açlık ve tokluk şekerlerinizin tam olarak kontrol altında olduğundan emin olun.
5. Yağlı yiyeceklerden ve yağda kızartılmış yiyeceklerden uzak durun.
6. Meyve ve sebze tüketiminizi artırın.
7. Kan trigliserid seviyenizin normal sınırlar içinde olmasına dikkat edin. Doktor kontrolü altında yılda bir kez karaciğer enzimlerine baktırın. Sonografi ile karaciğer ve dalak büyüklüğünün takip edilmesi de yararlı olur.
Salam, sosis ve “bazı” sucuklar: Artık salam ve sosislerdeki katkı maddelerini duymayan kalmadı. Şarküteri ürünleri kansere, hafıza kaybına ve beyin hasarına sebep oluyor. Bunların daha pembe görünmesi için eklenen “sodyum nitrit (E250) ” çok zararlı bir katkı maddesi: Kanseri tetikliyor!
Sodyum nitrit özellikle çocuklar, bebek bekleyen hanımlar ve ceninler için tehlikeli. Avustralya’da hiperaktif çocukları koruma grubu, “Sodyum nitritli ürünlerin tüketilmesi, baş dönmesi, baş ağrısı, nefes alma zorluğu ve potansiyel kanser riskine neden olabilir. Çocukların yiyeceklerinde kullanılmamalıdır.” diyor.
Bu ürünlerde kullanılan diğer bir katkı maddesi de “sodyum sülfit (E221)”. Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Yard. Doç.Dr. Vural Küçükatay şunları ifade ediyor: “Deney hayvanları üzerinde yaptığım araştırmada sodyum sülfitin beyin fonksiyonlarını etkilediği yönünde bulgular elde ettim. Sodyum sülfitin besin ve ilaç yolu ile alınması halinde öğrenme ve hafıza bozukluğu başta olmak üzere beyin fonksiyonlarına zarar verdiğini tespit ettim. Sürekli tüketime bağlı olarak bu zararın daha da büyük boyutlara çıkması kaçınılmazdır.”
Bazı sucuklar da zararlı diyoruz. Hangi sucuklar? Gıda endüstrisinin bu katkı maddelerini eklediği sucuklar zararlı. Eski usul, sadece baharat, yağ ve et ile yapılan sucuk bulabilirseniz kullanın.
İftar sofranızda gönül rahatlığıyla pastırma yiyebilirsiniz. Hun Türklerinden gelen pastırma et, tuz ve baharat ile hazırlanıyor. (Doğal yolla hazırlanan pastırma kastediliyor)
İftar sofranız ve aslında tüm sofralarınız için seçim yaparken, gıda katkı maddelerinden, sentetik lezzet verici, boya ve parfümlerden uzak durmak önceliğiniz olsun. Yapay gıdalar değil, hakiki yiyecekler bize fayda verir… Sadece midenize birşeyler atmış olmak için değil, yediklerinizden sağlık kazanmak için beslenin.
http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=36679
NOT: Meralarda otlamayan çiftlik hayvanlarının etlerinin sağlıklı olmadığını düşünüyorum.
yediği otlar insektisit içermemeliki etide sağlıklı olsun.
Bu tür et ürünlerini önce haşlayıp suyunu döküp sonra istediğiniz şekilde pişirirseniz katkı maddeleri suya geçer özellikle sodyum nitritten arıtabilirsiniz
sosisleri haşlayıp suyunu süzüp tekrar pişirmenizi öneriyorum
10 yıl önce odtü de kendi yaptığım bi araştırma sonucu...
araştırmanın adı et ürünlerini pişirme yöntemleri ile katkı maddelerinden arıtabilirmiyiz...
kartal35
07-11-2007, 23:11
Bu tür et ürünlerini önce haşlayıp suyunu döküp sonra istediğiniz şekilde pişirirseniz katkı maddeleri suya geçer özellikle sodyum nitritten arıtabilirsiniz
sosisleri haşlayıp suyunu süzüp tekrar pişirmenizi öneriyorum
10 yıl önce odtü de kendi yaptığım bi araştırma sonucu...
araştırmanın adı et ürünlerini pişirme yöntemleri ile katkı maddelerinden arıtabilirmiyiz...
Sn ırmak ;
Haşlama süresi minumum ne kadar olacak ?
Geçen gün Pastırma alayım dedim, Hipermarketteki markaların tümünün içine katkı maddesi konulduğunu tekrar görmüş oldum.
Can sıkıcı bir durum .
Sucuğu,Pastırmayı evde yapacağız bu gidişle.
Tomografinin etkisi zamanla geçiyor mu? Mesela 1 yıl aralıklarla çekilen iki tomografi de bahsettiğiniz atom bombası 2.5 km etkisi gösterir mi? Etkiyi vücut zamanla atar mı?
kemal.erdem
24-12-2007, 09:52
İkide bir tomografi çekilmez, cekilmemeli!!!
Dr. Murat Kınıkoğlu
AKSAM
24 Aralik 2007
Geçen hafta 40 küsür yaşlarında bir hasta elinde dosyalarla ziyaretime geldi. Babası 42 yaşında akciğer kanserinden vefat etmiş, kendisi de aynı hastalığa yakalanacak diye korkuyor. Filmleri bana uzatırken “Düzenli aralıklarla akciğer tomografisi çektiriyorum. Şimdiye kadar bir sorun çıkmadı” dedi. Masanın üstündeki tomografi dosyalarını görünce “Şu an bir sorun olmayabilir ama bu sıklıkla tomografi çektirirsen yakında kötü bir haber alabilirsin” diye cevap verdim.
Bildiğiniz gibi herhangi bir nedenle röntgen çektiren veya tomografi, mamografi, anjiyografi gibi tetkikler yaptıran kişilerin vücudu zararlı ışınlara maruz kalır. CT tomografilerde, basit röntgen tetkiklerinden 50-200 kez daha fazla şua alınır. İki kez CT scan çektirdiğinizde Japonya’da atılan atom bombasına 2.5 km uzakta bir kişinin aldığı kadar radyasyon alırsınız.
“Bir makineye girsem içimde ne var, ne yok belli olsa!...”
Açıkça söylemese de her hasta böyle mucize bir tetkik yaptırma ümidini taşır. Keşke teknoloji bu kadar ileri olsaydı, keşke bir kan alarak veya bir makineye sokarak tüm hastalıkları bulabilseydik. Belki 100 yıl sonra parmağımızı bir deliğe sokarak veya gözümüzü bir merceğe dayayarak sağlık sorunlarımızı öğrenebileceğiz ama şu an için böyle mucize bir cihaz yok. (Tıbbi teknolojideki onca ilerlemeye rağmen, hastasının sorunlarını dikkatle dinleyen bir doktordan daha mükemmel bir teşhis aleti bulunamadı.)
Önce ticaret, sonra sağlık...
Kurnaz tüccarların mallarını bire bin katarak övmesi gibi medikal sektör de teşhis metodlarını bire bin katarak anlatmayı adet haline getirdi. Yeni metotlar piyasaya sürülürken avantajları anlatılıyor ama risklerinden hiç bahsedilmiyor. Amerika’da her yıl 20 milyon yetişkine ve 1 milyon çocuğa lüzumsuz yere tomografi yapılıyormuş. Önümüzdeki 20-30 yıl içinde ortaya çıkacak olan kanserlerin yüzde 2’sinin nedeninin çekilen tomografiler olacağı söyleniyor. Bizim ülkemizde kaç kişiye lüzumsuz tomografi çekiliyor bilmiyorum ama cihaz sayısına bakarak ABD ile yarışabileceğimizi söyleyebiliriz.
Geçenlerde Journal of Medical Screening dergisinde Dr. Nicholas Wald imzalı bir makale yayınlandı. Dr. Wald basit endikasyonlarla tomografi çektiren hastaları iki konuda uyarıyor:
1.Tomografide verilen yüksek dozlu şua kanser riskinizi artırır.
2. Hastalık süphesi ve beklentisi anksiyete ve depresyon riskinizi artırır.
Tomografi önerilen hastaya “Başınızdaki ağrı beyindeki tümöre ait olabilir, tomografi çekmeden kesin bir şey söyleyemeyiz,” veya “Kalp damarlarınızda ciddi bir tıkanıklık olabilir tomografiye sokmadan anlayamayız,” diyerek belirli bir hastalık şüphesinden bahsedilir. Bu insanlar daha sonra ne kadar rahatlatılmaya çalışılırsa çalışılsın “kötü hastalık ihtimali” şuur altlarına takılıp kalır. Tomografiye veya MR’a girerken karısıyla ve çocuklarıyla vedalaşan pek çok hasta biliyorum. Bazıları sonuçları normal çıksa bile iki-üç günlük kötü beklentinin etkisini üzerlerinden atamıyorlar.
Dikkat!..Yaş küçüldükçe röntgen ışınlarının vücuda verdiği zarar artar. Bu yüzden çocuklarınızdan tomografi istendiğinde iki kez daha dikkatli olun, doktorunuza bu tetkikin gerçekten gerekli olup olmadığını, teşhise daha zararsız bir yolla ulaşıp ulaşamayacaklarını sorun. Hamile kadınlar radyasyona bağlı kanserlere karşı çok daha hassastırlar. Bu yüzden röntgenden ve tomografiden özellikle uzak durmalıdırlar.
Sonuç olarak; hiçbir şikayeti olmayan bir kişinin “sadece tarama amaçlı” tomografi yaptırması doğru değildir. Eğer doktorunuz belirli bir hastalığın kesin teşhisi için tomografi istiyorsa tabii ki yapılmalıdır, ancak yukarıda anlattığım hastada olduğu gibi benim ailemde risk var diyerek kontrol-tarama amaçlı röntgen ve tomografi filmleri çektirmek veya basit bir şikayetle, örneğin, başım ağrıyor diye beyin tomografisi çektirmek “kansere davetiye çıkarmaktır.”
uzun uzun yazmıyacağım;işte sizlere pratik birkaç öneri..istediğiniz doktora test ettirebilirsiniz..
-baklava,pasta türü şekerli gıdaları mutlaka ya yemeklerden 1 saat önce veya yemeklerden 2 saat sonra almayı alışkanlık haline getiriniz...bunları yemeklerle birlikte alarak aşırı insülin salgılamasını önleyiniz..bu alışkanlığı edinemezseniz şeker hastalığı,aşırı yağlanma,göbek oluşumu kapınızı çalabilir..
-gece yatmadan önce ve sabah kalktıktan sonra bir bardak su içmeyi alışkanlık haline getiriniz..
-her sabah içtiğiniz mis gibi organik ürün olan çaykur rize çayınızı içine 6-7 kuşburnunu parçalayıp atarak demleyiniz..kuşburnu çayınızın tadını daha da güzelleştirecektir..kuşburnu,madensel tuzlar,a,c,e,b vitamini yönünden şaheser bir bitkidir..çok arzu ederseniz çayınıza birkaç yaprak biberiye,ısırgan yaprağı da atarak vitamin ve mineral dopingini azami düzeye çıkarabilirsiniz..
-siyah seylan,iran çaylarını kesinlikle tercih etmeyiniz..bunların yetiştiği yerler genelde tropik bölgeler olduğu için ve oralarda haşerat fazla olduğu için böcek ilacı kalıntısı çoktur onlarda..en ideali çaykurun %100 organik ürünü olan doğu karadeniz çaylarıdır..
2008'in sağlıklı bir yıl olması dileğiyle..
kemal.erdem
15-04-2008, 05:10
Dr. Murat Kınıkoğlu
alinti: aksam
Margarin mi?
Margarin Üreticileri Birliği son günlerde atağa kalktı. Margarinin hiçbir zararı olmadığını, kalbe asıl zararlı olanın tereyağı gibi doymuş yağlar olduğunu söylüyorlar. Dikkat!.. Çok yakında Tereyağı Üreticileri Birliği’nin karşı kampanyası başlayabilir. (Böyle bir birlik var mı bilmiyorum, yoksa da eli kulağındadır.)
Daha önce de yazdım, ne yiyip içeceğimize biz değil Üretici Birlikleri karar veriyor. Örneğin Şarap Üreticileri Birliği günde bir bardak şarap içmemizi istediği için her gün gazetelerde şarabın faydaları ile ilgili yazılar okuyoruz. Arasıra Bira Üreticileri Birliği araya girip, biranın da en az şarap kadar faydalı olduğuna dair haberler patlatıyor. Şarap, bira derken hepiniz alkolün kalbe faydasını ezbere biliyor ama fazla içildiğinde “beyin için ne kadar zararlı olduğunu” öğrenemiyorsunuz.
Margarin kampanyasını izleyen halkımız da şaşırmış durumda. “Ne oldu da kırk yıldır ‘aman yemeyin’ dediğiniz, tu-kaka ettiğiniz margarinler birden faydalı oldu?” diye soruyorlar. Efendim meselenin özü şu: Mısır, soya gibi bitkilerin yağlarından devşirilerek yapılan margarinleri aslında III. Louis Napoleon’a borçluyuz. Fakir halk için yeni bir yağ bulunmasını isteyen Fransa imparatoru “Kim ki bana tereyağı gibi ekmeğe sürülen (ama ucuz) bir yağ yaparsa ona büyük bir ödül vereceğim” diye ferman çıkarmıştır. Topladığı bitkisel yağları basınç altında katı hale getiren uyanık kimyacı Mouires margarini bularak büyük ödülü kapmıştır. Bundan 150 yıl önce fakir insanları kandırmak için bulunan margarin o yıldan bu yana teknolojik evrim geçirerek en sonunda kalbimiz için yararlı(!) margarin haline dönmüştür.
Margarinler bitkisel kaynaklı oldukları için kalp damar sistemi için zararlı olan kolesterol ve doymuş yağları içermezler. Buna karşılık imalatları sırasında doymuş yağlardan bile zararlı “trans yağlar” ortaya çıkar. Günümüzdeki modern üretim teknolojisi margarin üretiminde trans yağ oluşumunu engelleyebilmektedir. Son yıllarda margarine rağbet edilmesinin arkasında işte bu teknolojik gelişme vardır. Ülkemizde üretilen margarinlerin büyük kısmı yeni teknoloji ile trans yağsız üretilmekte birlikte piyasadaki bütün margarinlerin bu özelliğe sahip olduğunu söyleyemeyiz. Bu yüzden “Margarinler zararsızdır” diyerek genelleme yapmak yerine “Trans yağ içermeyen margarinler kalp damar sistemine zararsızdır” demek daha doğru olur.
Benim tavsiyem:
1-Margarinler, (ekonomik olarak avantajlı olmalarına rağmen) mutfakta ilk aklımıza gelen yağ olmamalıdır. Öncelikle sıvı yağı ve bilhassa zeytinyağını tercih etmeliyiz.
2-Margarinlerin kalp hastalarına iyi geldiğini söyleyemeyiz, belki zararlı olmadığını söyleyebiliriz (ki bunu söylemek için bile vaktin erken olduğunu düşünüyorum.)
3-Ekmeğe margarin sürdürülerek çocuklara yedirilmesini doğru bulmuyorum. Çocuklar allerjik reaksiyonlar açısından erişkinlere göre daha hassastırlar. 2001 yılında Melbourne - Royal Children’s Hospital tarafından yapılan ve Thorax dergisinde yayınlanan bir çalışmada margarin yedirilen çocuklarda astım görülme riskinin daha fazla olduğu gösterilmiştir. İngiliz Toraks Cemiyeti başkanı Dr. Lenney, annelerin çocuklarına fazla margarin vermemelerini, bu yağlarda kızartılmış yiyecekleri fazla yedirmemelerini önermiştir. Avustralya’da yapılmış bir diğer çalışmada zeytinyağlı Akdeniz diyeti kullanan kişilerle margarin kullanan kişiler mukayese edilmiş ve sonuçta alerjik rinit, astım ve cilt döküntüleri gibi alerjik reaksiyonların margarin kullananlarda iki misli daha fazla olduğu görülmüştür. Son olarak 2005 yılında Eur J Clin Nutr. Dergisi’nde yayınlanan bir çalışmada margarindeki yağ asitlerinin erişkinlerde de astım riskini artırdığı gösterilmiştir.
4-Günümüz Türkiyesi’nde herkesin çocuklarına tereyağı yediremeyeceği gerçeğini de gözardı etmememiz gerekir. Margarinler, özellikle kalabalık aileler için enerji ve A,D,E vitaminleri açısından zengin bir besin kaynağıdır.
Yazımın sonunda bir itirafta bulunayım; eşim, özellikle kek ve kurabiyelerde hiçbir yağın margarinin yerini tutamayacağını söylüyor. (Özellikle birisinden şaşmaz.) Öyle veya böyle bize de zaman zaman onun yaptığı margarinli kurabiyleri afiyetle yemek düşüyor.
Özetin özeti: Zeytinyağı birinci, tereyağı ikinci, arasıra margarin...
Serenler
15-04-2008, 10:14
Dr. Murat Kınıkoğlu
alinti: aksam
Margarin mi?
.................................
Özetin özeti: Zeytinyağı birinci, tereyağı ikinci, arasıra margarin...
İşte sağlık...
Herkes için...
kemal.erdem
05-05-2008, 06:39
Dr. Murat Kınıkoğlu
alinti: aksam
5/5/2008
Kanser artıyor mu?
Hastalarımla “Eskiden bu kadar kanser yoktu, şimdi kime baksak kanser” muhabbetini çok sık yaparız. Gerçekten kanser artıyor mu, yoksa bize mi öyle geliyor? Hemen cevabını vereyim: Bizim gibi sigarayı ve çevre kirlenmesini kontrol altına alamayan az gelişmiş ülkelerde kanser artıyor, Amerika’da azalıyor.
Check-up yaptıranlar kanlarına baktırarak kanser olup olmadıklarını anlamak isterler. Hastalarıma kanseri erken teşhis eden mucize bir tetkik olmadığını söylüyorum. C harfi ile başlayan, çoğunuzun ezbere bildiği meşhur kan tetkikleri maalesef erken tanıda pek bir işe yaramıyor. Aksine, bilinçsizce yapılan tetkiklerin bazen yarardan çok zararı oluyor. Örneğin; babanız akciğer kanserinden öldü diye altı ayda bir röntgen çektirirseniz maruz kalacağınız şua ile akciğer kanseri olma riskinizi artırırsınız.
Başta Amerika olmak üzere gelişmiş Batı ülkelerinde alınan önlemler sayesinde kanser oranlarında düşüş sağlandı. Erkeklerin bir numaralı kanseri olan akciğer kanseri, 2001 yılından bu yana her yıl yüzde 1.8 oranında azalıyor. Bizde ise sigaraya bağlı olarak artıyor. Amerika’da kalın bağırsak kanseri yılda yüzde 2, kadınlarda meme kanseri yüzde 3.5 oranında azalıyor. Meme kanseri ölümlerindeki azalmanın en büyük nedeni menopoz sonrası hormon kullanımından vazgeçilmesi. Amerika’da sıklığı artan kanserler ise şunlar; kadınlarda: Tiroid, böbrek, mesane, kan kanseri ve lenfomalar, erkeklerde: Karaciğer, böbrek, yemek borusu kanserleri...
Merak ediyorum, Sağlık Bakanlığımızın Türkiye’de kanserin azaltılmasına yönelik hedefleri ve uygulamaya koyduğu projeler var mı? Yoksa konunun uzmanlarının sıkça ikaz ettiği gibi on yıl sonra bir kanser patlamasıyla mı karşılaşacağız?
1. Sigara ülkemizdeki en büyük kanser nedenidir. Sigara yasası dışında bakanlığın sigara kullanımının azaltılması yönünde bir çalışması var mıdır?
2. Şişmanlıkla kanser arasındaki ilişki kesinleşmiştir. Ülkemizde obezite oranları nedir? Bakanlığın ülkemizde hızla yükselen obezite oranının düşürmek konusunda bir hedefi ve projeleri var mıdır?
3. Düzenli spor yapmanın kanser oranlarını azalttığı gösterilmiştir. Düzenli spor yapanların sayısını artırmak, sporu halka yaymak için hangi projeleri yürütüyoruz?
4. Bayanlarda 40 yaşından sonra yapılan düzenli mamografi kontrollerinin meme kanserinden ölüm oranlarını azalttığı biliniyor. Ülkemizde kadınların yüzde kaçı düzenli mamografi yaptırabiliyor? Beş yıllık hedef nedir, tetkikin yaygınlaştırılması için ne yapılacaktır?
5. Düzenli kolonoskopi kontrollerinin kalın bağırsak kanserlerinin erken teşhisinde etkisi gösterilmiştir. Ülkemizde 50 yaş ve üzerindeki kişilerin yüzde kaçı kolonoskopi yaptırabiliyor? Oranı artırmak için bakanlığın herhangi bir projesi var mı?
6. Erkeklerde prostat kanserinin erken yakalanması amacıyla düzenli aralıklarla PSA testi yaptırmak gerekiyor. Bakanlığın bu testin yaygınlaşmasını sağlamak için belirli bir hedefi ve projesi var mı?
--------------------------------------------------------------------------------
Kemik erimesi ilacı kalpte ritm bozukluğu yapıyor
Washington Üniversitesi tarafından yapılan ve “Annual of İnternal Medicine” dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre ülkemizde de kullanılan Fosamax (Alendronate) isimli kemik erimesi ilacı kalpte ritm bozukluğuna sebep oluyor. İlacın mide ve yemek borusunda yaptığı tahrişe bağlı rahatsızlıklar eskiden beri biliniyordu. Atrial Fibrilasyon dediğimiz ritim bozukluğu bu ilacı kullananlarda % 86 oranında daha fazla görülüyor. Düzenli kasılma işlevini kaybeden kalp boşlukları içinde oluşan pıhtılar felce kadar giden önemli sağlık sorunlarına neden olabiliyor.
Daha önce de birkaç kez değindiğim gibi kemik erimesinde ilk seçenek ilaç tedavisi olmamalı. Tüm sağlık sorunlarında kullanılacak ilacın getiri ve götürüsünü değerlendirmek çok önemli. Kemik erimesi denilen rahatsızlıktan korunmak istiyorsanız bugünden tezi yok sigarayı bırakın, doğal besinler yoluyla kalsiyum alımını artırın ve düzenli spor yapın.
kartal35
17-07-2008, 14:10
KULAK MEMESİNDEN KALBE UZANAN YOL
İzmir Kent Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Cevad Şeküri, kulak memesindeki yatay derin çizginin kalp ve damar hastalıklarının habercisi olduğunu söyledi.Doç. Dr. Şeküri, kulak memesi çizgisinin kalp damar hastalığı belirtilerinden biri olarak kabul görmesiyle ilgili ilk çalışmanın 1973 yılında yapıldığını, bugüne kadar bu konuda 35′e yakın yayın oluşturulduğunu anlattı.
Kulak memesindeki çizginin damar dolaşım yetersizliğinin kronik bir bulgusu olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Şeküri, bu çizgiye sahip olanlarda kalp damar hastalığı görülme sıklığının, olmayanlara oranla daha yüksek olduğunu dile getirdi.
Kulak memesindeki bu çizginin cilt bulgularından biri olduğunu dile getiren Doç. Dr. Şeküri, ”Bu çizgiyi görmek için aynaya bakmak yeterli. Bir ya da iki kulak memesinde bu çizgi bulunanlar kalp damar hastalıkları yönünden taranmalı, risk faktörleri açısından da tetkik edilmeli” diye konuştu.
”KALPTEN ÖLENLERİN YÜZDE 80′İNDE BU ÇİZGİ VAR”
Kalp ve damar hastalıklarından hayatını kaybedenler üzerinde yapılan otopsi çalışmaları sonucunda ilginç verilere de rastlanıldığını kaydeden Şeküri şöyle konuştu:”Kulak memesindeki yatay derin çizgi kalp damar hastalıklarının habercisi. Kalp rahatsızlığı sonucu ölenlerin yüzde 80′inde bu çizgi saptandı. Kulak memesinin tam ortasında yan devam eden ‘Diagonal’ tarzda dediğimiz bir yarık oluşuyor. Bu yaşlılıkla birlikte olmakla beraber kalp damar hastalığının da önemli belirtisi olabilir. Bu çizgiye taşıyanlarda kalp damar hastalığı ortaya çıkma riski çok yüksek. İki kulakta da bu çizgi varsa kalp damar hastalığı birlikteliği oranı yüzde 77′e çıkıyor. Tek kulakta olduğunda bu risk yüzde 30-35′lerde kalıyor. Bu çizgiyi taşıyanların kalp damar hastalığı yönünden tetkik edilmeleri gerekiyor. Özellikle risk faktörleri açısından yani hipertansiyon, kolesterol, sigara, şeker ve şişmanlık yönünden tetkik edilmeleri çok isabetli olur. Yapılan çalışmalarda bu çizgi orta ve ileri yaş olgularında çıkıyor, yaş ilerledikçe daha da sık görülüyor, çizgi derinleşiyor. Erkeklerde görülme oranı kadınlara göre daha yüksek. Kadınlarda küpe kullanımından dolayı bu çizginin ayrımı şaşırtabiliyor.”
kemal.erdem
22-09-2008, 05:29
Allı pullu davetiye ile çağrılan hastalık...
Çağrılmadan gelenler de vardır ama hastalıkların çoğunu kendimiz davet ederiz. Örneğin, gece dışarı çıkarken “Oğlum üstüne bir şey al üşüyeceksin” diyen annenize “Üşümem” diye cevap verirseniz hastalığı davet etmiş olursunuz. Sonraki gün 40 derece ateşle yatarsınız ama iş işten geçmiştir artık. Davetli misafirler her zaman bu kadar kolay gitmezler. Bazıları tüm organlarınızı işgal eder, hatta sonunda sizi evinizden bile edebilir.
Kendi davet ettiğimiz hastalıklara güzel bir örnek olarak “şeker hastalığı”nı gösterebiliriz. Fazla kilolarınız allı pullu davetiyenizin zarfıdır. Hiç spor yapmaz, evden işe-işten eve arabayla gidip gelerek zarfa pul yapıştırmış olursunuz. Ne yediğinize dikkat etmez, çikolata, dondurma, tatlı yeme alışkanlığından vazgeçmezseniz allı pullu davetiyenizi postaya vermiş olursunuz. Ve... Sonunda “şeker hastalığı” size misafirliğe gelir. İşin kötü tarafı onun evinizde olduğunu uzun bir süre fark etmezsiniz. Metabolik Sendrom Derneği’ne göre ülkemizde şeker hastası olduğu halde farkında olmayan üç milyon kişi var. Geldiydi gelmediydi, vardı yoktu derken bir de bakarsınız evinizin en güzel köşeleri işgal edilmiş, gözleriniz eskisi gibi görmez, böbrekleriniz çalışmaz olmuş.
Şeker hastalarının çoğu komplikasyonlar ortaya çıkmadan hastalıklarının farkına varmazlar. Örneğin eskisi gibi iyi görmediklerini fark edip doktora gittiklerinde gözlerinin yüksek şekerden hasar gördüğü veya ayaklarındaki uyuşma nedeniyle doktora başvurduklarında şekere bağlı nöropati olduğu anlaşılır. İşte bu yüzden şeker hastalığında organlar hasar görmeden hastalığı teşhis etmek çok önemlidir.
Hastalığın teşhis edilmesiyle de iş bitmiyor; yüksek şekeri önemsemek, ciddiye almak gerekiyor. Şeker hastası olduğunu bildiği halde “ucundan birazcık yiyorum” diyerek yarım ramazan pidesini mideye indirenler var. Onlara yüksek şekerin vereceği zararları bir kez daha hatırlatmakta yarar görüyorum:
1. Şekeri yüksek olanların kalp krizi veya felç geçirme ihtimali üç misli daha fazladır.
2. Şeker hastalarının dörtte üçünde yüksek tansiyon da ortaya çıkar.
3. 20 yaşından sonra ortaya çıkan körlüklerden büyük oranda şeker hastalığı sorumludur.
4. Diyaliz merkezlerinde böbrek yetmezliği nedeniyle tedavi olan ya da böbrek nakli yapılması planlanan hastaların çoğu şeker hastasıdır.
5. Şeker hastalarının yarısından çoğunda el ve ayaklarda uyuşma, hissizlik veya ereksiyon sorunları vardır.
6. Şekerin neden olduğu damar ve beslenme bozuklukları bazen ayakların kesilmesine kadar giden sorunlara neden olabilir.
7. Şeker hastalarının üçte birinde dişeti sorunları görülür.
8. Şekerin iyi kontrol edilemediği hamileliklerde bebeklerin yüzde 5-10’unda doğumsal anormallikler görülür, düşük oranı artar.
--------------------------------------------------------------------------------
Şekerin gelmesini önlemek için
1. Her gün (haftanın yedi günü) yarım saatten fazla yürüyün ya da koşun. Haftada 2.5 saat yürüyüş yapanlarda şeker hastalığı ortaya çıkma riskinin yüzde 58 azaldığı gösterilmiştir.
2. Zayıflayın, ayda
3-4 kg vererek ideal kilonuza inin.
3. Şeker ve kötü karbonhidratlı yiyeceklerden uzak durun.
4. Kas güçlendirici ağırlık çalışmalarının şekerin kontrolünde önemli olduğu gösterilmiştir. Amerikan Şeker Derneği diyabet eğilimi olanların haftada üç kez ağırlık çalışmasını önermektedir.
5. Yemeklerden önce iki çorba kaşığı sirke içmenin (örneğin elma sirkesi) kan şekeri ve insülin seviyesini düzenlediği gösterilmiştir, ayrıca kilo vermenize de yardımcı olur.
6. Tarçının kan şeker seviyesini dengelemekte yararlı olduğu gösterilmiştir. Tarçın kabuğundan yapılmış çayı içebilir veya bir tatlı kaşığı toz tarçını bir parça ekmek içinde yutabilirsiniz.
--------------------------------------------------------------------------------
Aşağıdaki bulgular varsa şeker hastalığından şüphelenin:
Çok su içiyorsanız
İdrara sık çıkmaya başladıysanız
Son günlerde iştahınız arttıysa, bir şeyler atıştırmadan duramıyorsanız
Aşırı halsizliğiniz varsa
Yaralarınız geç iyileşiyorsa
Erkeklerde sertleşme sorunu varsa
Hamile iken şekeriniz yükseldiyse
Görmenizde bozukluk varsa
aksam
dr.murat kinikoglu
22.09.2008
Sofralarımızda ekmeğin yeri nasıl olmalıdır? Azaltmalı mı, hep mi kaldırmalı?
Buğday ekmeği, köy ekmeği, Trabzon ekmeği, çavdar ekmeği, kepekli ekmek... Hangisini tercih etmeli?
vBulletin® v3.7.4, Copyright ©2000-2009, Jelsoft Enterprises Ltd.