PDA

View Full Version : Komplo Teorileri



Pages : 1 [2] 3

warfeet
27-05-2007, 22:34
ALINTI

Genelkurmay: İki ABD F-16'sı Türk hava sahasını ihlal etti
27 Mayıs 2007
Özgür EKŞİ/ANKARA
Amerikan F-16 savaş uçaklarının 24 Mayıs 2007 günü hava sahamızı 4 dakika süreyle ihlal ettiği öğrenildi.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ihlali Efes 2007 tatbikatı için gittiği İzmir’de öğrendi.

Alınan bilgiye göre uçaklar Türk hava sahasını Güneydoğu Anadolu Bölgesinde Üzümlü Hakkari’de ihlal etti ve 4 dakika süreyle Türk sahasında uçtu ve Türk uçakları herhangi bir önlemede bulunmadan tekrar Irak’a döndü.

4 DAKİKA’DA NELER OLUR

Alınan bilgilere göre sesten iki kat daha hıza ulaşabilen F-16 savaş uçakları bu hıza acil şartlar dışında çıkmaz ve genellikle saatte 900 kilometre hızla uçar bu nedenle 4 dakika sürede yaklaşık 80 kilometre boyunca Türk sınırında uçabilir.

NEDEN 4 DAKİKA

Hava sahası ihlallerinin genelde 1 ile 2 dakika sürdüğüne dikkat çeken uzmanlar Türk uçaklarının önleme uçuşu yapmak için duruma göre en az 2 en çok 5 dakika içinde havalandığına ve sesten 2 kat hızla uçarak kısa sürede olay yerine ulaşma imkanına sahip olduğuna dikkat çektiler. Türk hava kuvvetlerinin önleme uçuşu yapacak uçakları Diyarbakır’da konuşlu bulunuyor ve Hava sahası ihlali yapan bir uçak için bu nedenle 4 dakikalık ihlal uçuşu riske etmeyecek en uzun süre olarak geçiyor.

UÇAKTA NE VARDI

Bu tür ihlallerin havadan bilgi toplamak amacıyla yapıldığına dikkat çeken uzmanlar F-16 uçaklarının hava ve uçuş koşullarına göre uçtuğu hat boyunca 100 kilometre genişliğinde bir alanın fotoğraflarını çekebildiğini belirtiler. Uydulardan çekilen fotoğraflar iki boyutlu olduğu için yeterince bilgi vermiyor ve uçaktan çekilen fotoğraflar uydu görüntülerinin anlamlandırılmasına yardımcı oluyor. TSK, yaklaşık 2 aydır Kuzey Irak’a girmek için operasyon hazırlıkları yaptığı için Amerikan uçaklarının Türk Silahlı Kuvvetlerinin hazırlıklarını gözlemlemesi en yakın ihtimal olarak görülüyor.

SINIRIN YANLIŞLIKLA GEÇİLMESİ MÜMKÜN DEĞİL

F-16 uçaklarında bulunan bir sistem uçakların konumunu elektronik olarak pilota ve merkeze bildirdiği içi uçakların sınırı yanlışlıkla geçmesi mümkün değil. Amerikan hava kuvvetlerine ait uçaklar daha önce hava sahasını ihlal etmemişti ancak geçmişte helikopterlerin sınır ihlalinde bulunduğu biliniyor.

ABD: YANLIŞLIKLA GEÇİLDİ

Amerika’nın Ankara Büyükelçiliği Basın sözcüsü Kathryn Schalow de geçişi doğrulayarak “planlı bir geçiş değildi, kaza ile oldu konu ile ilgili soruşturma açıldı” diye konuştu. (ulan....efsizler asagiya inin demis bizimkiler bunu da aciklasanıza)...


HİK OLSAYDI TÜRKİYE ÖNLEMİNİ DAHA ERKEN ALIRDI

Türkiye bu tür olaylara karşı önlem olarak talep ettiği Havadan İhbar Uçağı (Batış Kartalı Projesine) şu anda sahip olsaydı Türkiye Güneydoğu sınırına yaklaşan uçaklardan daha erken haberdar olabilirdi. Türkiye’nin 2003 yılında başlattığı proje gecikmesiz yürüyor olsaydı ilk HİK uçağı Türkiye’ye teslim edilmiş olacaktı. HİK projesinin yürütücüsü Amerikan Boeing firması iki hafta önce yaptığı açıklamada projenin 3 yıl gecikeceğini belirtti ve gecikmenin Türkiye’ye getireceği güvenlik zafiyeti hakkında konuşmak istemedi.
(yukaridaki haberi bu haberi gormeden kopyalamistim, radar haberini... BOEIN.IT denen firmanin neden vermedigi ucagi daha belli olmuyormu ???

o radara ihtiyacimiz olmadigini BILSINLER...

lanet sürüleri HEPINIZIN SONU GELECEK...

warfeet
27-05-2007, 22:40
ABD'nin füze kalkanı denemesi başarısız

ABD'nin Doğu Avrupa ülkelerinde hayata geçirmeyi planladığı füze kalkanı projesi çerçevesinde önceki gün Pasifik'te yaptığı bir deneme başarısızlıkla sonuçlandı.
Polonya ve Çek Cumhuriyeti'nde kurulması planlanan füze savunma sistemlerinin komutanı ABD ordusundan General Henry Obering yaptığı açıklamada, Alaska'nın Kodiak Adası'ndan fırlatılan füzenin tehdit olarak algılanacak irtifaya ulaşamadığını ve bu yüzden balistik füzesavar savunma sisteminin devreye girmediğini söyledi. Yetkililer, daha önce de kötü hava koşulları nedeniyle defalarca ertelenen denemenin neden başarısız olduğunun belirlenmesi için soruşturma açılacağını belirttiler.

**************

Sorusturma acmalarina gerek yok... Beceriksizsiniz, baska ülkelerden caldiginiz teknolojileri bugüne kadar uyguladiniz.. Ama artik yemiyor degil mi?

Amerikaya giden baska ülkelerin insanlari artik amerikadan kaciyor. Becerik olduklari icin...
Ruslarin yaptigi yeni ucaklar amerikalilarin ucaklarini sivrisinek gibi eziyormus DUYUMLARA GÖRE....

BITTIN AMERIKA... teknolojin BITTI...
zaten askerlerin korkak.. SU IC teknolojinin üzerine, CIN 3 sene önce füze kalkanı YAPTI, SIMDI KULLANIYOR, RUSLAR 5 SENEDIR TAKIR TAKIR calistiriyor...
BU sonuc BITTIGININ KANITI ABD...

warfeet
27-05-2007, 22:42
ABD'den Lübnan'a 3 uçak dolusu silah

Lübnan ordusunun İslamcı Filistinli militanlarla mücadelesine destek çerçevesinde askeri yardım taşıyan 3 ABD nakliye uçağının dün başkent Beyrut'a ulaştığı belirtildi. ABD uçaklarının ülkeye Kuveyt'ten geldiğini belirten Lübnanlı yetkililer, dün gelen uçaklarla birlikte perşembe gününden bu yana Beyrut'a silah taşıyan toplam 4 Amerikan, 2 Birleşik Arap Emirlikleri ve 2 Ürdün uçağı inmiş oldu.

***************

ALLAH sizin belanızı öyle bir verecek ki, kardesi-kardese öldürtmekten dolayı..

lanetlenmis oldugunuz icin de LUT kavmi gibi yerin dibini boylayacaksiniz...
Lanet olasilar..

KEYFEKEDER
28-05-2007, 00:07
Heyyy coni bekle bizi geliyoruz


ALLAH ALLAH ALLAH ALLAH.....................

ATAJPAO
28-05-2007, 10:57
Genelkurmay Başkanlığı, ABD'ye ait 2 F-16 uçağının 24 Mayıs Perşembe günü Türk hava sahasını Güneydoğu Anadolu Bölgesinde 4 dakika süreyle ihlal ettiğini bildirdi.

Genelkurmay Başkanlığı'nın internet sitesinde yer alan hava ihlallerine ilişkin bilgiye göre, ABD'ye ait 2 adet F-16 uçağı, 24 Mayıs Perşembe günü Hakkari'nin Üzümlü bölgesinde Türk Hava Sahasını dört dakika süreyle ihlal etti.

Açıklamada, gerekli girişimlerde bulunulması maksadıyla olayın Dışişleri Bakanlığına bildirildiği kaydedildi.

AA

selçuk efendi
28-05-2007, 11:47
DTP lideri Ahmet Türk, Doğu ve Güneydoğu'da AK Parti ile yarıştıklarını söyledi.

Milliyet'ten Devrim Sevimay'a röportaj veren Türk, "Ama gerçekten demokratik bir seçim olursa AKP'yi geriletebilecek tek parti biziz. O yüzden kimse sanmasın ki bize baskı yapılınca oylar MHP'ye, CHP'ye dağılır diye... Bize gelmeyen oy mutlaka AKP'ye gider" dedi.

Meclis'e girdikleri taktirde "Kürtçe yemin etmeye" niyetleri olmadığını belirten Türk, "Kimsenin gerilmesine gerek yok. Hassas bir süreçten geçtiğimizin bilincindeyiz. Sonuçta biz de dersler aldık ve biz de değiştik. Niyetimiz çok açık; parlamentoyu sorunların çözüm yeri olarak görüyoruz. Daha mantıklı, daha sağduyulu bir süreci başlatmanın hesabını yapıyoruz" diye konuştu....

http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=86804

Allah, Allah... Dün neler söyleyenler, bugün hassas süreçlerden bahsediyor... Akp'nin rakibi biziz deniyor... Herhalde AB-D büyükelçilerinin talimatları doğrultusunda, biraz daha akıllı konuşuyorlar ama bana hiç inandırıcı gelmedi.

selçuk efendi
28-05-2007, 14:15
bir de arkadaşlar, eskiden böyle bomba patlamaları sonrasında AB ülkeleri genelde Türkiye'nin riskli ülke olduğunu, vatandaşlarının gitmemesini falan isterdi. ben böyle bir haberle karşılaşmadım. doğru mu?

warfeet
29-05-2007, 02:50
MAGARA ayisi barcaninin sürüsünden olan irakin conynin atadigi basbakan yardimcisi (coban olamaz) nın açıklaması:

BUNLARIN sonu yabanci asker üniformasi giyim cocukları, hamile kadinleri, ve BURASI ONEMLI, (soykirim derlerle o hinler) cocuklari HAVAYA ATIP SÜNGÜ ILE DESEN it sürülerinden FARKI OLMAYACAK...

****************
''Türkiye diplomatik yolları kullanmalı''
Irak Başbakan Yardımcısı Berham Salih, Türkiye'ye PKK ile mücadelede 'diplomatik yollar'ı kullanma çağrısında bulundu. Salih, bu çağrıyı Kuzey Irak'taki PKK varlığı ile ilgili Bağdat'ta temaslarda bulunan Büyükelçi Oğuz Çelikkol başkanlığındaki Türk heyetine iletti.
Salih, tehditlerle mücadele etmek için, çeşitli ortak girişimlerin olduğunu hatırlattı ve "Çözüm için bu yolları takip etmek gerekiyor" diye konuştu.
Oğuz Çelikkol da görüşmede Türkiye'nin PKK eylemleri ile ilgili artan kaygılarını ilettiklerini söyledi.
Çelikkol, Irak'ın Türkiye'nin komşusu olduğunu belirterek, buradaki gelişmelerin Türkiye'yi yakından ilgilendirdiğine dikkat çekti ve PKK terörünün yanısıra iki ülkeyi ilgilendiren diğer konuların da görüşmede gündeme geldiğini belirtti.

"MÜDAHALE ETMEYİN"

Irak Başbakan Yardımcısı Berham Salih’in, Irak’ı ziyaret eden Irak Özel Temsilcisi Büyükelçi Oğuz Çelikkol’a “müdahale etmeyin" mesajı verdiği bildirildi.
Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin internet sitesine göre, Irak Başbakan Yardımcısı Berham Salih, görüşmede Irak Özel Temsilcisi Büyükelçi Oğuz Çelikkol’a, “Irak’a her hangi bir dış müdahalenin bölgede sorunları derinleştirmesine yol açacağını ve Irak’ın egemenliğinin ihlal edilmesini kabul etmeyeceklerini" bildirdi.
Salih’in Türk heyetine, Irak’ın zor süreçten geçtiğini anlattığı ve “ülkesinin vahşi saldırılara maruz kaldığı radikal dinci ve terörist gruplarla mücadelede uluslararası toplumdan ve özellikle de komşu ülkelerden destek istediği" kaydedildi.
Görüşmeden sonra Ahmet Salih’in ofisinden yapılan yazılı açıklamada, Türkiye’ye Irak toprakları üzerinden güvenlik tehdidi gelmesi yönündeki tespitlerin ele alındığının belirtildiği ifade edildi. "Belirlenen tehditlerle ilgili konuların, Irak ve Türkiye hükümetleri arasında var olan kanallar üzerinden ele alınması gerektiğini vurguladık" denilen açıklamada, "Irak’a her hangi bir dış müdahalenin, bölgede sorunları derinleştirmesine yol açacağı" ifadelerinin yer aldığı kaydedildi.
Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği’ne göre Salih, "Irak’ın egemenliğinin ihlal edilmesini kabul etmeyeceklerini bildirdiklerini" söyledi.
Türkiye’nin Irak Özel Temsilcisi Büyükelçi Çelikkol ise görüşmede bir çok konunun ele alındığını kaydetti.

TÜRKİYE: ACİL ÖNLEM BEKLİYORUZ

Dışişleri Sözcüsü Levent Bilman, geçtiğimiz Perşembe günü düzenlenen haftalık bilgilendirme toplantısında, Türkiye’nin PKK ile ilgili olarak 9 Nisan’da Irak hükümetine verdiği notaya yanıt gelip gelmediğinin sorulması üzerine, notada belirtilen hususların açık olduğunu söylemiş, “Biz illa ki yazılı bir şekilde notaya cevap veya böyle bir şeyin peşinde değiliz. Bizim beklediğimiz acil önlemler, kararlı önlemlerin alınmasıdır" açıklamasını yapmıştı.

******************

ırakta bombaları cony patlatıyor, bu hırtlarla beraberler, bombaları ozellikle kendileri imal ediyor kumandayla PATLATIYOR...
BUNLAR OYLE BIR LANETLENDI KI... O COCUKLARIN HESABINI ODEMEYECEKLER...

warfeet
29-05-2007, 03:13
ABD jetleri hava sahamızı ihlal etti
BARKIN ŞIK Ankara

Genelkurmay Başkanlığı, ABD'ye ait 2 F-16 uçağının 24 Mayıs Perşembe günü Türk hava sahasını Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde 4 dakika süreyle ihlal ettiğini bildirdi. Açıklamanın, TSK'nın PKK'ya karşı yürüttüğü operasyonları ABD'nin yakından izlediği ve Türk ile Amerikan ordusunun karşı karşıya gelebileceği şeklindeki haberlerin gündeme geldiği bir dönemde yapılması dikkat çekti.
Genelkurmay'ın internet sitesinde dün yer verdiği açıklamada şunlar kaydedildi: "24 Mayıs 2007 Üzümlü / Hakkâri. ABD'ye ait 2 adet F-16 uçağı Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde Türk hava sahasını 4 dakika süreyle ihlal etmiştir. Gerekli girişimlerde bulunulması maksadıyla olay Dışişleri Bakanlığı'na bildirilmiştir."
Dışişleri yetkilileri ihlaller konusunda, bugün ABD Büyükelçiliği yetkililerinin bakanlığa çağrılarak bilgi isteneceğini belirtti.

ABD: Yanlışlıkla girdik
Türk tarafının kendilerini iki gün önce bilgilendirdiğini açıklayan ABD'nin Ankara Büyükelçiliği Sözcüsü Kathy Schallow, yaptırdıkları araştırmada uçaklarının "yanlışlıkla" Türk hava sahasını ihlal ettiğinin ortaya çıktığını bildirdi.
Bu arada, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün Genelkurmay'ın resmi internet sayfasının hava ihlalleri bölümünde yer verdiği olaydan haberi olmadığı öğrenildi.
*************

Yanlislikla gecmek uluslararasi kuralSA,

Yanlislik (kuralina) bizde uygulariz abd. (gerci senin kanun-manun tanidigin hikayelerine senden baska kimse inanmiyor ya neyse)..

Hersey sirayla..

harbi
29-05-2007, 10:04
Türkiye savaşsın ve bölgeden çekilsin istiyorlar!

Ankara Ulus'ta meydana gelen ve altı vatandaşımızın hayatını kaybettiği saldırı sonrasında emekli MİT'çi Prof. Dr. Mahir Kaynak ilk olarak saldırıyı iyibilgi'ye yorumlamış ve "yarın basının konuyu nasıl ele aldığına bakın" demişti. Saldırı sonrasında basında PKK ismi ön plana çıktı. Hatta iki Suriyelinin ismi de geçmedi değil. Peki, Kaynak saldırının üzerinden birkaç gün geçtikten sonra basındaki yansımalardan "Kuzey Irak'a operasyon" tartışmalarına, gelişmeleri nasıl yorumladı? Bu soruyu kendisine sorduk.

İyibilgi'nin sorularını yanıtlayan Kaynak çok ilginç bir iddia ileri sürüyor. Türkiye'nin Kuzey Irak'a gireceğinin tahmin edildiğini, bu yüzden bu saldırının gerçekleştiğini belirtiyor. Kaynak şöyle söyledi:

"Türkiye'nin Kuzey Irak'a gireceğini tahmin ediyorlardı. Türkiye Kuzey Irak'a iki şekilde girebilir: ya barışçı bir şekilde girersiniz ya da çatışma ile girersiniz. Amerika artık çatışmasız bir müdahale istiyor. Irak'tan çekildikten sonra Kuzey Irak için doğacak güç boşluğunu Türkiye'nin doldurmasını istiyor. Ancak onun karşısında pek dikkat edilmeyen bir güç var. İngiltere Türkiye'nin Kuzey Irak'a çatışma ile girmesini istiyor."

Kaynak'ın sözleri bir hayli ilginç. Neden İngiltere Türkiye'nin Kuzey Irak'a çatışarak girmesini istesin? Kaynak'ın sözleri bu noktada daha da önem kazanıyor. Kaynak "ABD doğacak güç boşluğunu Türkiye'nin doldurmasını isterken, İngiltere İran'ı istiyor!"

Yani Kaynak'a göre ABD ve İngiltere arasında "Türkiye mi İran mı gerilimi" yaşanıyor. Kaynak'a göre ABD ve İngiltere arasındaki ilişki tahmin edildiğinin aksine.

Kaynak'a tam bu noktada Emin Gürses'in iyibilgi'ye yaptığı analizi soruyoruz. Gürses, ABD'nin Türkiye'yi Kuzey Irak'ta değil, Orta Irak'ta istediğini söylemişti. Kaynak ise bunun aksini düşünüyor. "Asıl mesele Kuzey Irak'ın korunması" diyen Kaynak, ilginç iddiasını şu sözlerle sürdürüyor: "Türkün çatışmasını ve bölgeden çıkmasını istiyorlar. Eğer çatışma olursa bu içeriye de yansır. İçeride Türk-Kürt çatışması tezgahlanır. Ancak çatışmasız bir şekilde girilirse o noktada problem çıkmayabilir. Hatta gider ve orada kalırız."




Bana da İran Türkiye savaşına hazırlık gibi geldi.

ATAJPAO
30-05-2007, 14:44
DTP lideri Ahmet Türk, Doğu ve Güneydoğu'da AK Parti ile yarıştıklarını söyledi.

Milliyet'ten Devrim Sevimay'a röportaj veren Türk, "Ama gerçekten demokratik bir seçim olursa AKP'yi geriletebilecek tek parti biziz. O yüzden kimse sanmasın ki bize baskı yapılınca oylar MHP'ye, CHP'ye dağılır diye... Bize gelmeyen oy mutlaka AKP'ye gider" dedi.

Meclis'e girdikleri taktirde "Kürtçe yemin etmeye" niyetleri olmadığını belirten Türk, "Kimsenin gerilmesine gerek yok. Hassas bir süreçten geçtiğimizin bilincindeyiz. Sonuçta biz de dersler aldık ve biz de değiştik. Niyetimiz çok açık; parlamentoyu sorunların çözüm yeri olarak görüyoruz. Daha mantıklı, daha sağduyulu bir süreci başlatmanın hesabını yapıyoruz" diye konuştu....

http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=86804

Allah, Allah... Dün neler söyleyenler, bugün hassas süreçlerden bahsediyor... Akp'nin rakibi biziz deniyor... Herhalde AB-D büyükelçilerinin talimatları doğrultusunda, biraz daha akıllı konuşuyorlar ama bana hiç inandırıcı gelmedi.

Yanılmıyorsam geçenlerde haberlerde dinlemiştim, Apo'yu zehirlediniz diye TC devletini ve milletini tehdit eden DTP eşbaşkanı Tülay Tuğluk'un açıklamaları epey garipsenecek cinstendi.Açıklama özetle şöyle;

Misak-ı Milli mutlaka korunmalıdır.

K. Irak, Misak-ı Milli’nin parçasıdır.

Kürtler, Türklere "sömürgeci" demesin.

Türkler de Kürtleri "bölücü" görmesin.

enteresan değilmi?


bir de arkadaşlar, eskiden böyle bomba patlamaları sonrasında AB ülkeleri genelde Türkiye'nin riskli ülke olduğunu, vatandaşlarının gitmemesini falan isterdi. ben böyle bir haberle karşılaşmadım. doğru mu?

Doğrudur,AB ülkelerinden bazıları olayıkınadı o kadar.

radiolaria
31-05-2007, 15:13
1. içinde iran hükümetine ait silah parçaları bulunan tren mayınlanıyor.
2. irana giden uçak düşürülüyor.
3. kuş beyinli bir zat içi boş telefonlu bomba tüzeneği ile x-ray cihazından geçiyor. adam nereye gidiyor iran' a

bu bana ırak savaşı sırasında murat 124 arkasında ıraka giden bir vatandaşın bagajında çıkan radyoaktif cisim bulunması olayını anımsattı. her halde bunu planlayan Türkiye' de atom enerjisi kurumu olduğunu fark etmedi. bu olay kendi tv lerinde anlatıldı. ancak uyduruk olduğu anlatılmadı. ne oldu bu durumda Türkiye' den ıraka saddama nükleer bomba parçaları gidiyor düşüncesi kamu oyunda oluşturuldu.

warfeet
31-05-2007, 20:31
ALINTI


***************
Kissinger: Kuzey Irak’a girmeyin
ex ABD Dıfliflleri Bakan› Henry Kissinger, Sabancı Center’da verdi€i konferansın ard›ndan soruları cevaplandırdı Kuzey Irak’a Türkiye’nin yapacagi herhangi bir askeri operasyon konusunda da “Türkiye’nin askeri müdahalesinin terörle mücadele kapsamında makul görünebilece€ini ancak ABD’nin bu duruma sıcak bakmayaca€ını söyledi. Ancak Kissenger bu ifadeleri kullan›rken ön sırada oturan ABD’li Baflkonsolos Deborah K. Jones’a bakarak, “Bunlar benim flahsi görüfllerimdir” dedi. Kissinger, Irak’tan derhal asker çekilmesi görüflüne de karflı çıkarak, asker çekilmesi halinde krizin daha da derinleflece€ini ve di€er ülkelere de sıçrayaca€ını söyledi.

Bak adam konusuyor: Diyorki terörle mücadele kapsamında makul görülebileceğini............... ancak cony nin sıcak bakmayacağını...........
söylüyor bu sahis...

ABD ıraka (kendi kurdugu el-kaide yi kendisine saldirtarak isgal etti: Bahane TERÖR, HIC OLMAYAN nükleer bilmem ne?
terörü bahane ederek iyi okuyun: IRAKTA 1.2 milyon INSANI ÖLDÜRDÜ...

Uyduruk terör, uyduruk nükleer bilmem ne.......

isin özü su: ben hirsizim diyor, benim hirsizlik mallarima kimse dokunmasin diyor.. kissittinger: sen osmanli topragindasin, ve HIRSIZSIN... canilik yapiyor senin devlet!in, SOYKIRIM yapıyor...

BUNLARIN HESABINI SORACAGIZ... KIS.sittin.ger..

warfeet
31-05-2007, 20:42
[QUOTE=ATAJPAO;1672561]Yanılmıyorsam geçenlerde haberlerde dinlemiştim, Apo'yu zehirlediniz diye TC devletini ve milletini tehdit eden DTP eşbaşkanı Tülay Tuğluk'un açıklamaları epey garipsenecek cinstendi.Açıklama özetle şöyle;

Misak-ı Milli mutlaka korunmalıdır.

K. Irak, Misak-ı Milli’nin parçasıdır.

Kürtler, Türklere "sömürgeci" demesin.

Türkler de Kürtleri "bölücü" görmesin.

enteresan değilmi?

***********

1: TÜRK'ler ırktır..
2: 5.000 yıldır verdigimiz SEHIT SAYISI. 150 MILYONA YAKLASMISTIR.
1700 yılından sonra kürt'ler meydana çıktı. veya ingiltere tarafindan cikarildi. O zamana kadar ortada olmayanlar ortaya çikarildi. Irk olmayani yadirgamiyoruz FAKAT,
BINLERCE yıldir TÜRK'ler ne cektiyse cekti, oradan buradan toplamalar SÖZ SAHIBI OLAMAZ.
KÖLE'de olmalarini kimse istemiyor.
fakat (yine yaziyorum, akilli, uslu, adam gibi adam olanlarini, namuslu, serefli, TÜRK' düsmanı OLMAYANLARI TENZIH EDEREK YAZIYORUM),
fakat, hicbirseyleri düzgün degil.
O kadar askerin, o kadar kürt vatandasin ölmelerini, it kopuk cony, mony, ve onlarin ortaklarini DESTEKLEYEREK SAGLADILAR.
OSMANLInın o bölgelerde, toplam 17 ülkeyle mücadelesinde OSMANLI'yı sırtindan bicakladilar. En basit örnek:
Diyarbakir'a anadoludan toplanarak gönderilen (asker eksikliginden dolayi) diyarbakirdaki birlikte toplam: 789 gencimizi. 14-15 yasindaki OSMANLI ASKERINI (GENCECIK COCUKLARI), (BU sadece bir örnek..),
ERMENILERIN kesmesini önleme icin GELEN OSMANLI askerini de ÖLDÜRDÜLER..
Bu insanlikmi, bunu hayvan bile yaparmi... BUNLARI ACIKLAYIN.
SONRA SÖZDEN, yok sömürge yapmayin muhabbetinden bahsetmeyin lanet sürüleri.

IYI OKUSUNLAR O lanetliler
14-15 yasindaki osmanli askerini KESTINIZ...

onu bunu anlatmaya gerek yok: insanlik vasflari olmayanlar
SÖZ SAHIBI OLAMAYACAKLAR...

SONUNA KADAR,
IYI OKUSUNLAR

SONSUZA KADAR SAVASACAGIZ...

cony mony farketmez.
HESAP ZAMANI GELIYOR it ve sürüleri için...

warfeet
31-05-2007, 22:49
ABD'nin dün uygulamaya geçirdiği Kuzey Irak'ta 3 vilayetten çekilme kararı, zamanlaması nedeniyle öncelikli olarak "Sınır ötesi operasyona yeşil ışık mı yandı" sorusunun ortaya çıkmasına neden oldu ancak Irak'taki gelişmeler çok boyutlu olarak ele alındığında bugüne kadar böyle bir operasyona sıcak bakmadığı mesajını defalarca veren ABD'nin bu kararının ardında başka nedenlerin yatıyor olabileceğini de hesaba katmak mümkün.

ABD askerlerinin Sünni Arapların yoğun olarak yaşadığı bölgelerde son bir ayda önemli kayıplar verdiğine dikkat çeken terör uzmanı ve stratejist Ercan Çitlioğlu Referans'a yaptığı açıklamada "Irak'ın diğer bölgelerine göre daha sakin ve güvenli olan Kuzey Irak'taki ABD askerinin sorunlu olan çatışma bölgelerine kaydırılarak oralardaki güvenlik önlemlerinin artırılması düşünülüyor olabilir" dedi. Bu kararı Türkiye'nin bölgede operasyona girişmesine yeşil ışık yakmak olarak değerlendirmenin doğru olmayacağını düşünen Çitlioğlu'na göre şu anda Kuzey Irak Kürtlerini bekleyen en büyük tehlike Sünni ve Şii Arapların aralarındaki anlaşmazlıkları geçici olarak bir tarafa bırakıp özellikle Kerkük gibi sorunlu yerlerde Kürtlere karşı birlikte hareket etmeleri olasılığı.



Türkiye'yle ilgisi yok

ABD'nin çekilme kararının zamanlamasının Türkiye'ye yönelik nasıl bir mesaj taşıdığı sorusu da tartışılıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tom Casey dün yaptığı açıklamada güvenlik sorumluluğunun Kürt Bölgesel Yönetimi'ne devredilmesinin Türkiye'deki gelişmelerle herhangi bir ilgisi bulunmadığını belirterek "Bu yeni bir şey değil ve Irak ’ın güvenlik güçlerinin en az söz konusu bölgelerde güvenliği idare edebilme kabiliyetinin cesaret verici bir işareti" dedi. Çitlioğlu da bu kararın ardında yatan nedenlerden birinin Mesut Barzani liderliğindeki bölgesel Kürt Yönetimi'nin artık buradaki tek hakim güç olduğu mesajını vermek ve böylece Kuzey Irak Kürtlerini daha güçlü bir pozisyona getirmek olabileceğini söylüyor. ABD'nin bu kararla Türkiye'nin Kürtlerle gireceği bir çatışmada taraf olmayacağı mesajını vermiş olma olasılığını zayıf bulan Çitlioğlu, "Bununla birlikte Barzani'ye peşmergelerin ABD askerleri tarafından korunmayacağı mesajı verilmiş olabilir" diyor. ABD'nin Ortadoğu'daki ülkelerden kime yakın duracağının henüz netlik kazanmadığını dile getiren İhsan Bal ise peşmergelerin hem Arapları hem de Türkleri rahatsız eden görünümlerinin bir süre daha devam edebileceğini bununla birlikte ABD'nin ileride demokratik Türkiye'ye daha yakın durmasının mümkün olduğunu düşünüyor.



Peşmergeler kime bağlı olacak

Kürtlerle Araplar arasında husumetin devam etmekte olmasına karşın Türkiye'de çok fazla gündeme gelmediğine dikkat çeken Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu terör uzmanı İhsan Bal ise Barzani'nin zaman zaman küstahlık boyutuna varan açıklamalarının Arapları rahatsız ettiğini, ABD'nin peşmergeleri teşvik etmesinin Arapların kızgınlığını artırdığını söylüyor.

Bu düzenlemenin Irak anayasası çerçevesinde yapıldığını belirten TEPAV Dış Politika Etütleri araştırmacısı Nihat Ali Özcan da "Şu ana kadar 7 vilayette iç güvenliği ABD ve İngilizler yerel güçlere devretti. İngilizler Güney'de Şiilere, ABD de şimdi kuzeyde Kürtlere" diyor.

Kürt grupların 100 bin silahlı peşmergeden oluşan bir güvenlik gücü olduğunu ifade eden Özcan "Bunların bir kısmı Irak ordusunun bir parçası. Hatta Bağdat ve Musul'da da görev yapıyorlar. Ancak (peşmergelerin) bir kısmı da yerel yönetimlerin emrinde. Yetki devrinden sonra sınırı koruma görevi de üstlenecek bu güçlerin merkezi Bağdat yönetimini mi yoksa bölgesel yönetimi mi dinleyerek hareket edecekleri kritik bir konu. Bu konu önümüzdeki günlerde anlaşılır" yorumunu yapıyor.

Özcan'a göre mülki idare amirlerinin bir sorun yaşandığı zaman kiminle muhatap olacakları konusu da kritik. Türkiye Bölgesel yönetimin yetkilerinin netleştirilmesini istiyor. Bu mesele ABD'nin Irak'a ilişkin politikası netlik kazanana kadar tartışılmaya devam eder gibi gözüküyor.

Erbil, Duhok ve Süleymaniye'de Arap nüfusun olmadığını dile getiren Özcan "Buralarda tamamen Kürtler ve Türkmenler var. Bu nedenle Araplarla Kürtler arasında çatışmaların tırmanması gibi bir durum söz konusu olmaz. Ancak bölgede geleceğin nasıl şekilleneceğine ilişkin ipuçları veren bir gelişme" diyor.



Arap-Kürt çatışması büyüyor

ABD'de yayımlanan New York Times gazetesi dünkü haberinde Kuzey Irak'ta Sünni Araplarla Kürtler arasında çatışmaların arttığına vurgu yaptı. Edward Wong imzasıyla yayımlanan haberde, Irak'ın 3'üncü büyük kenti olan Musul'daki Kürtlerin direnişçi Sünni Araplar tarafından ölümle tehdit edildikleri ve artan etnik gerilim nedeniyle Kuzey Irak'ın doğusundaki daha güvenli bölgelere kaçtıkları belirtildi. Haberde 1.8 milyon kişinin yaşadığı kent nüfusunun dörtte birini Kürtlerin oluşturduğu, ancak Sünni Arapların baskıları sonucu 70 bin Kürdün evlerini terk etmek zorunda kaldıkları ifade edildi. Musul'daki Kürt yetkililer çatışmalar nedeniyle 1000'den fazla Kürt sivilin öldüğünü ve bu sayıya her gün 2-3 kişinin eklendiğini ileri sürüyor.

Kürtlerin Irak'ın kuzeyindeki zengin petrol kaynaklarının gelirini ülkenin geri kalanıyla paylaşmaya yanaşmaması da etnik çatışmaların boyutunun büyüyeceği endişesini körüklemekte.



Sınırda hareketlilik var

Bu arada Reuters muhabiri Daren Butler dün Türkiye'nin Kuzey Irak sınırındaki Görümlü'den geçtiği haberde ordunun bölgeye daha fazla tank yığdığını ve bölgedeki halkın sınır ötesi operasyona yönelik endişelerinin arttığını yazdı. Haberde Silopi Belediye Başkanı Muhsin Kunur'un "Böyle bir operasyon büyük kayıplar, acılar yaşanacağı anlamına gelir ve Türklerle Kürtler arasındaki uyuma darbe vurur" yorumuna da yer verildi.

İngiliz Financial Times gazetesi ise, birçok Avrupalı diplomatın Türk ordusunun Kuzey Irak'a girmesinin Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) umutlarından feragat etmesi anlamına geleceğini söylediğini yazdı. Gazete, son günlerde Türk ordusu ile AK Parti arasında yaşanan gerginlik sonrasında çok sayıda AB diplomatının bir darbe olması ya da Türk ordusunun Kuzey Irak'a girmesi halinde, Türkiye’nin AB umutlarının sonu anlamına geleceğini söylediğine yer verdi.

****************

Üst teki yazinin cogu bilinen katil sürülerinin yaptiklarindan ibaret
..


Avrupa birligi konusuna kafam takildi.
Avrup Birligine giden bir ülkenin, teröristler ve sürüleri ile uğrasmak (conynin kaidesi kendi kurdugu terörist örgüt olmasina ragmen), bu avrupa hristiyan birlgi..

Dikkat edelim, irakin kuzeyine müdahale avrupa birligi umut (UMUTMUS), sonuna gelinecegini söylüyormus bu AB yetkilileri...

Avrupa birliginin ne ALAKASI var ırakla...

Simdi hükümetin bunu görmesi: (ASLINDA BILIYORLAR), veya görmeyenlerin görmesi gerekmiyormu?

AB - MABE, ABD hikaye...

DOST most ta hikaye: Dostlar!, KINLERINI DEVAM ETTIRIYOR..

UNUTMA HÜKÜMET: Bunlar hiç dost olmayacak...

Çok şükür ke TÜRK'ler bunu görüyor...

Digerleri görmüyor.
görmesin, SANDIKTA GÖRÜRLER...
üçün-birini...

warfeet
31-05-2007, 23:02
ALINTI
*************
irakin kuzeyinen askerini cekti:


Amerikalılar, Irak’ın kuzeyindeki üç vilayetin güvenlik sorumlulu€unu Kürtlere b›rakt›. Erbil kentinde düzenlenen törende konuflan bölge yetkililerinden Neçirvan Barzani, “Bu tören, Irak’›n yeniden inflas›nda yeni bir baflarıya iflaret ediyor. Devraldı€ımız sorumluluk, 16 yıllık tecrübenin ürünüdür” dedi. Törenden önce silahl› kürtler resm-i geçitte bulundu. Törende konuflan ulusal güvenlik dan›flman› Muvaffak erRubai, “Kürdistan’›n güvenli€ini pekifltirmek Irak’ın güvenli€ini güçlendirmektir” dedi. Amerikal› general Benjamin Mixon da konuflmas›nda, bugünün “tarihi ehemmiyetine” vurgu yapt›. Erbil, Süleymaniye ve Dohuk vilayetlerinden oluflan bölge, 1991 Körfez savafl›ndan bu yana özerk yönetim alt›nda bulunuyor. ABD, böylece Irak’taki 18 vilayetten 7’sinin güvenli€ini Irakl›lara devretmifl oldu. Daha önce de Necef, Muthanna, Zi Kar ve Missen bölgelerinin güvenli€i Irakl›lara geçmiflti.
Neçirvan Barzani """"(yahudidir)"""" ve Amerikalı General Benjamin Mixon """"(yahudidir)""" katıldı.

Ne tesadüf degilmi bu irkdas olmalari... oradaki kürtlerde bu barcani mandasini kürt filan bilirler...

..tlerini koruyamadiklari yerde güvenligi teslim ediyormuslar.
israil bunlari filistinlilere benzetecek... haberleri yok.


oyuncularin OYUNLARI, OYUNLA bozulacak...

selçuk efendi
02-06-2007, 02:48
Rezaletin böylesi görülmedi..
Eskiler, hâttâ ‘’rezaletin daniskası’’ derlerdi..

‘’Sınırı geçtiği’’ söylenilen iki Amerikan F-16’sı olayı komedidir, orta oyunudur, rezalettir, rezaletin üç perdelik daniskasıdır.

PERDE 1.

24 Mayıs Perşembe günü Hâkkâri’nin Üzümlü Bölgesi’nde iki Amerikan F-16’sı Türk hava sahasını dört dakika süreyle ihlâl ediyor, Türk toprakları üzerinde 165 kilometre katediyor. Olay Genelkurmay’ın web sitesinde, ‘’Dışişlerine de bildirilmiştir’’ ibaresi eklenilerek yer alıyor.

Dört gün sonra, 28 Pazartesi günü hali hazırda Dışişleri Bakanı olan; ama üzerinden hâlâ Cumhurbaşkanlığı adaylığı rüyasını atamadığı anlaşılan Gül; ‘’Tamamlayıcı bilgi bekliyoruz, gelince gereğini yapacağız’’ diyor.

Halbuki Gül’den bir gün önce; Türkiye’yi ziyaret etmekte olan Amerikan Senato ve Temsilciler meclisi üyeleri heyeti basın toplantısında soru üzerine olayı kabullenmişlerdi.

Durum ilk bakışta ancak ve sadece ‘’tüyler ürpertici’’ olarak nitelendirilebilir.

Türk hava sahası dört dakika süre ile ihlal edilmiş, (sonradan açıklandığına göre) derhal havalanan iki Türk F-16’sı duruma vaziyet etmiş ama Genelkurmay ile Dışişleri arasında her nedense ‘’hatlar kopuk’’ olduğu için siyasi ‘’beyan’’ ancak dört gün sonra yapılabilmiştir.

Rivayetler muhteliftir. Bir tanesi, Dışişleri nöbetçi memurları tarafından teslim alınan konu ile ilgili evrakın araya giren hafta sonu tatili yüzünden Pazartesi gününe kadar bakana çıkarılamadığı ile ilgilidir.

Peki Genelkurmay, konuyu önce/ bir de web sitesinde kamuoyu ile paylaşmakla hatâ mı etmiştir.

Bence etmemiştir.

Tecrübeyle sâbittir ki siyasi irade, hele konu Amerika olunca büyük bir ihtimalle konuyu kapalı devre, kayıt dışı, ahbap usulü ve de kamuoyuna duyurmadan kendi üslûbunca ve muhatabını ‘’küstürmeden’’ halletmeyi tercih edecekti.

Genelkurmay’ın ‘’şeffaf’’lığından neden endişe ediyorsunuz?

PERDE 2.

Neymiş? ‘’İki Amerikan F-16’sı sınırı geçmiş’’..

Yapmayın, etmeyin Allah Aşkına..

İncirlik Türk sınırları içinde değil mi? İncirlikte o kadar Amerikan F-16’sı gece-gündüz ‘’konuşlanırken’’, inip-kalkarak ‘’göreve’’ gidip dönerken, günde yüzlerce sorti yaparken, nereye gidip geldiklerinin asla hesabı sorulamazken
(Bakınız.. Doğan Güreş’in PKK’lılara yardım malzemesi atarken yakalanan Amerikan helikopterleri ile ilgili anıları) ; sınırı sadece dört dakika geçen F-16’ların lâfı mı olur?

Güldürmeyin insanı..

PERDE 3.

Üçüncü ve son Perde, şu veya bu sebeple olayı dört gün sonra öğrenen siyasi iradenin gösterdiği tepkinin dozu, kapsamı ve vizyonu ile ilgilidir.

Çuwall’da hatırlarsınız,

‘’Büyük devletler özür dilemez’’,
‘’Nota mı, ne notası, müzik notası mı’’

yaklaşımı sergilenmişti..

Dört buçuk sene sonra ne yazık ki Amerika-Türkiye ilişkilerinde Akepe sayesinde bir arpa boyu bile yol alınamadığı gözlemlenmektedir.

Olay 24’ünde cereyan etmiş, Gül 28’inde konu ile ilgili açıklamada bulunmuş,

29’unda, yâni beş tam gün sonra Dışişlerine çağırılan Amerikan Büyükelçiliği bilmem kaçıncı müsteşar yardımcısına mahcup, mazlum ve müteessir bir notacık verilmeye cesaret edilebilmiştir.

Dışişleri Sözcüsü Bilman nota sözcüğünü bile kullanmaktan çekinmiş,
‘’diplomatik girişim’’ deyimini tercih etmiştir.

Büyükelçi Bay Wilson yoksa ‘’Ben gelmem’’ mi demiştir?

İçeride Cumhuriyetin bütün kurumlarıyla ve bizzat Cumhur’un kendisiyle kavgalı ve küs olan Akepe etkili ve yetkilileri dışarıya karşı neden böyle ürkek ve çekingendirler?

Bilman açıklamasında
‘’ihlalin Genelkurmay tarafından yerleşik usullere göre ayni gün bakanlığa bildirildiğini’’
kabul ediyor.

O kadar önemsiz, büyütülmemesi, duyurulmaması gereken, küçümsenecek bir olay mıdır ki ‘’detaylı bilgi’’ için Dışişleri ‘’derhal’’ Genelkurmay’a dönmüyor da, hafta sonu tatilinin geçmesini bekliyor?

İhlal olayı ile Barzani’nin Yardımcısı Dizai’nin;

‘’Türk askeri giremez, burada Amerika var’’

çıkışının aynı gün gerçekleşmesi sadece rastlantı mıdır?

Peki Amerika’nın;

‘’Sınır ötesi harekâtın problemleri çözeceğini zannetmiyoruz’’

deyişi ile AB diplomatlarının

‘’Sınır ötesi harekât AB müzakerelerini etkiler’’

demesi de mi rastlantıdır?

Bakın Le Figaro ne yazıyor? (28 Mayıs 2007)

‘’Türk ordusu devlet içinde devlet..Laiklik ve batılı yaşam tarzının güvencesi olan ordu siyasete darbeler yoluyla karışıyor.. Türkiye’nin AB adaylığı da bu yaşlı cinleri kovalayamadı.. Atatürk’ün ölümünden sonra askerler Kemalizmi bir dogma haline getirdiler ve buna sahip çıktılar.. TSK 27 Nisan’da sanal darbe yaptı… Türk kamuoyunda AB ve ABD’ye desteğin azalmasıyla Türk generalleri Kuzey Irak, Kıbrıs ve laiklik konularında kendilerini ifade ederken daha özgür hissetmektedirler.’’

O halde iyi ki ‘’devlet’’ var..

Devlet var, millet var, bayrak var..

Çünkü İran’dan Suriye’ye giderken Bingöl’de ‘’vurulan’’ trende füze ve rampaları çıkması da, Kuzey Irak’taki üç vilayetin güvenliğinin Amerikalılar tarafından peşmergelere teslimi de rastlantı değil..

TMSF Gazetesi SABAH’ta Yavuz Donat’ın Kürtçe yazması da.. (31 Mayıs 2007)

Akepe 12 Nisan ile başlayan süreçte çok büyük bir iş başardı..

İlk defa e-muhtıraya muhatap oldu..
İlk defa da ‘’Adlî Muhtıra’ya..

Peki şimdi Le Figaro buna ne diyecek, ‘’Türkiye’de Hâkimler Var’’ mı?

Başbakan’ın ‘’Anayasa Mahkemesi’nin kararı yüz karasıdır’’ demesinin ardından Anayasa Mahkemesi Başkanı da ‘’Saygı sınırını aşıp Mahkememizi hedef gösteriyor’’ dediği bir basın toplantısı yaptı.

Konuşma metni resmen bir ‘’Adlî Muhtıra’’dır.

Yoksa Adli Muhtıra da Amerikan F-16’larının bir sonucu mudur?

Hem bu arada Türkiye’de ‘’üçüncüsü’’ yapılmakta olan bir toplantıya dikkat ediyor musunuz?

Bilderberg?

İlk ikisi 1959 ve 1975’te gerçekleştirilmiş.
İlki 1960 ihtilalinden hemen önce..

Diğeri Kıbrıs harekâtı’ndan hemen sonra..

Peki…

Şimdi bu…

2007 toplantısından ‘’hemen sonra’’ da bir şeyler beklememiz gerekiyor demek mi oluyor?
O da mı rastlantı?

http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=6680

selçuk efendi
02-06-2007, 03:05
ABD televizyonu ‘Bridge TV'de, PKK teror orgutunun acık propagandasını yapan ve Abdullah Ocalan'ın acıklamalarına yer veren ‘iyi Kurtler, Kotu Kurtler' isimli belgesel gosterildi.

Kevin McKiernan isimli gazeteci tarafından 2001 yılında Washington , Guneydogu Anadolu ve Kuzey Irak'ta cekilen belgesel, PKK'nın Washington'daki temsilciligini yapan Kani Gulam'ın Beyazsaray onunde yaptıgı gosteride
‘Turkiye, Kurdistan'ı terketsin' ( Turkey out of Kurdistan )
sloganıyla ba$lıyor.

Yapımcı Kevin McKiernan, teror orgutu mensuplarından ‘ Kurdistan i$ci Partisi uyesi gerillaları' olarak bahsederken, teroristlerin onunde yaptıgı anonsta Kurtlerin ‘bagımsızlık sava$cısı' oldugunu iddia ediyor.

Amerikan Kurt Network'u isimli orgut uzerinden PKK propagandası yapan Kani Gulam ve ailesinin hayatına ve calı $malarına yer verilen belgeselde, Kurtlerin, ‘vatanı olmayan dunyanın en buyuk nufuslu milleti' oldugu one suruluyor.

Turkiye'nin Guneydogusu'nu ‘ Kurdistan ' olarak gosteren bircok haritanın yer aldıgı belgeselde, PKK kamplarının goruntulerine ve Kevin McKiernan'ın, Abdullah Ocalan ile Beyrut yakınlarındaki evinde yaptıgı roportaja da yer veriliyor. Roportajda Ocalan'ın Turkiye aleyhtarı sozleri dikkat cekiyor.

Belgeselde, daha once fotomontaj oldugu belgelenen ve Turk askerlerinin ellerinde kesik ba$larla cektirdigi sozde resimler de gosteriliyor. ABD'nin ise kendi cıkarları icin Turkiye'deki insan hakları ihlallerini gormezden geldigi iddia ediliyor.

Clinton yonetiminin Kurtleri ‘iyi Kurtler ve kotu Kurtler' olarak ikiye ayırdıgı, Saddam'a karşı mucadele eden Kuzey Irak'taki Kurtlere iyi Kurtler, Turkiye'deki bolucu Kurtlere de kotu Kurtler denildigi vurgulanan belgeselde, Amerikan yapımı sava$ ucaklarının ve silahların Kurtlere kar$ı kullanılması ele$tiriliyor.

ABD'li buyukelci, diplomat ve yetkililerin yanı sıra kimi gazetecilerle de roportajların yer aldıgı belgeselde, Mustafa Kemal Ataturk onderliginde kurulan cumhuriyetten bu yana Turkiye'deki Kurt sorununa ili$kin detaylara da yer veriliyor. Belgesel Leyla Zana'nın yargılanmasını gosteren bolumlerle son buluyor.

‘SOROS VE ROCKEFELLER VAKFI SPONSOR OLDU'

ABD yasalarına gore, teror orgutlerine mali destek vermek, orgutleri kamuoyuna kar$ı savunmak yasaklanıyor. Ancak bu tur yayınların teror eylemlerine neden te$kil etmesi durumunda yayın yapanlara kar$ı dava acılabiliyor.

Belgeselin sonunda yer alan bilgilere gore belgeselin yayınına destek verenler arasında ‘Soros Belgesel Fonu' ve ‘Rockefeller Vakfı' gibi kurumlar yer alıyor.

Belgeseli yayınlayan Bridge TV ise kablo yayını uzerinde yer alan ve daha cok Muslumanlara yonelik dini yayınlara yer veren bir televizyon kanalı olarak biliniyor.

tanıtım videosu:
http://www.kevinmckiernan.com/video/GKBK.swf

selçuk efendi
05-06-2007, 00:08
Aydın Doğan'a ağlamadan cevap verecek birisi varmış:

http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=6684

Su
05-06-2007, 01:11
bush baş evangelistlerden biridir. iyi bir tahminle 300 milyonluk ABD 180 milyonu evangelistdir. ve ABD evangelistler en büyük şirketlerin ve ABD yönetiminin başındadır.


evanjeliklere göre, kıyamete ulaşmak için yahudilere yardım etmek ve kıyametin çabuklaştırılması için ne gerekiyorsa yapmak gerekmektedir.(küresel ısınmaya tepkisizlik ) armageddon savaşı ancak ve ancak yahudilerin bir millet olarak arz-ı mevudda yeniden bir araya gelmelerinden sonra gerçekleşecektir. Bu ifade KURAN da da yer alıyor.

İSRÂ SÛRESİ
(104) Bunun ardından İsrailoğullarına şöyle dedik: "Bu topraklarda oturun, ahiret va'di (kıyamet) gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz."


evanjelik inanca göre, mesih geldikten sonra armageddon savaşında (ibranice megiddo tepesi anlamına gelir ve israilde megiddo ovası mevcuttur) deccalı yenecektir. ancak isanın yeryüzüne dönebilmesi için gelişini tamamlayacak alametlerin tamamlanması gerekmektedir. vuku bulacağına inanılan yedi aşama şunlardır:



i) yahudilerin filistine geri dönmeleri

ii) büyük israilin kurulması (DİKKAT kutsal TOPRAKLAR NİLDEN FIRATA KADAR OLAN BÖLÜM KÜZEY IRAKDAKİ DESTEĞİ ORTAYA ÇIKARIYOR -MOSAD ve ABD büyük ortadoğu projesi )

iii) israiloğulları dahil tüm dünya uluslarına incilin vaaz edilmesi (misyonerlik faaliyetleri bununla bağlantılıdır)

iv) yedi yıl sürecek olan felaket dönemi (tribulasyon)

v) armageddon savaşı

vi) kiliseye iman edenlerin cennete yükseltilmeleri

vii) hz. isanın ikinci kez dünyaya gelişi


.................................................. ............
KAYNAKLAR;

İSMAİL VURAL
Beyaz Saray'ın Gizli Dini Evanjelizm

Doomstay Code:

http://www.youtube.com/watch?v=78pnqY4w77g

ekşi sözlük

BUSHIDO
05-06-2007, 01:47
Nil den Firat a kadar topraklar ic catismalarla, terorle bosaltilmaya calisiliyor ve kimsenin sesi cikmiyor!

ATAJPAO
06-06-2007, 14:55
61006
İnternette bir Irak haritası arıyorsunuz . Karşınıza bu harita çıkıyor. Irak Birleşik Devletleri kağıt üzerinde yaratılmış bile. İşte internette dolaşan üç eyalete bölünmüş Irak haritası:

İşte korkulan harita... İnternet ortamında bir Irak haritası arıyorsunuz . Karşınıza bu harita çıkıyor. Irak Birleşik Devletleri kağıt üzerinde yaratılmış bile. Haritayı aldığımız web sitesinden her şeyi öğreniyoruz .

ABD ‘nin Irak ‘dan çekilmesi planı içinde üç eyalete bölünmüş bir Irak var .

Bu siyasi yapı nasıl çalışacak ? Muhtemelen Bağdat ‘ta kurulacak federal parlemento birliği yönetecek. Birliğin bugünkü Maliki yönetimi gibi dini bir kimliği olmaması, daha çok laik bir eğilimde olması gerekiyor. Etnik ve din kökenine göre yapılan bu eyaletleşme ne kadar sürecek bilinmez. Herhalde BM Barış Gücü Afganistan‘da olduğu gibi bu eyaletlerin oluşturduğu birliği yönetecek.

Harita çizme modası git gide yayılıyor. Eline cetveli alan Ortadoğu ‘yu yeniden çiziyor.. Harita üzerine harita çiziliyor. Aynen soğuk savaşın bitişi ve Sovyetler Birliği‘nin etnik devletlere bölünmesi gibi, Yugoslavya’nın bölünmesi gibi şimdi de sıra Ortadoğu ‘da .

Avrupa ‘nın tam ortasında Çekoslovakya ikiye bölünüyor . Yugoslavya dörde bölünüyor . Bosna dışında hiçbir yerde sorun yok . Sorun olan yere BM askerleri gönderiliyor . 21. Yüzyılın yeni dünyasında Ortadoğu ülkeleri de nasibini alacak .

Bunların arasında en kolay çözülecek olan Lübnan , sonra Irak ve daha sonra Suriye ve İran ve belki de Mısır , Ürdün , Suudi Arabistan ve Türkiye.

Etnik ve dinsel alanda kendiliğinden bir kutuplaşma oluştu Irak ‘da . Yukarıdaki harita da bunun ispatı . Evet bakalım sıra hangi ülkeye geliyor .

Tek kelimeyle yorum yok ..



Hürriyet

ATAJPAO
06-06-2007, 15:00
Nil den Firat a kadar topraklar ic catismalarla, terorle bosaltilmaya calisiliyor ve kimsenin sesi cikmiyor!


Hiç sordukmu kendi kendimize... Neden diye.

Neden Nil-Fırat arası boşltılıyor?
Neden bilinen insanlık tarihinden beri Nil-Fırat arası hep kavgalara,savaşlara konu olmuş?
Neden peygamberler bu bölgeye gelmiş?
Neden burada hiç kan durmamış?
Acaba neden?

nerkan
06-06-2007, 15:22
Hiç sordukmu kendi kendimize... Neden diye.

Neden Nil-Fırat arası boşltılıyor?
Neden bilinen insanlık tarihinden beri Nil-Fırat arası hep kavgalara,savaşlara konu olmuş?
Neden peygamberler bu bölgeye gelmiş?
Neden burada hiç kan durmamış?
Acaba neden?

Dünyanın merkezi burasıda ondan, savaş burada

ATAJPAO
08-06-2007, 09:19
Dünyanın merkezi burasıda ondan, savaş burada

Herkesin merkezi kendine göre farklıdır sn.nerkan.

Nasrettin Hoca merhum'a sormuşlar;
"Hocam Dünyanın merkezi neresidir ?" diye. Hoca hiç düşünmeden "şu karakaçanın ayağını bastığı yerdir" demiş. :he:

Dolayısı ile Dünyanın merkezi henüz belirlenememiş yada merkezlik kavramı çok göreceli.
Başka bir sebep olmalı :düsün:

radiolaria
08-06-2007, 13:14
Irak savaşında kürtleri kullanan ABD, bir süre sonra kuzey ıraklı kürtleri yanlız bırakacak. Onlara şunu salık verecek; yıllarca bu iş böyle gitmez. Başınızı Türkiye ve iranla derde sokmayın. Gelecekte tek gelir kaynağınız olan petrolün de bitmesiyle, açlıktan kırılırsınız diyecektir. Bana; iranla, ıraklı mualiflerle, kelküklü türkmenlerle, güneyli şiilerle, azerilerle ve hatta çinlilerle sıkıntı yaratmayın. oturun oturduğunuz yerde. Malı götürün, paraları dünyanın değişik bölgelerine aktarın. Topu topu 50 yıl. Sonra bölgeden sıvışırsınız akraba-i talukat. Nasıl olsa geride kalanlara komşuları bakar diyecektir.
Malı götüren barzani sülalesi, götürdüğü dolarlarla dünyanı dört bir köşesinde fink atarken zavalı kürt komşularımıza yine biz sahip çıkacağız. Eğer hiç bir şey bilmiyorlarsa bosna savaşından sonra Türkiye' ye yerleşen boşnaklara sorsunlar. Tüm kademeleri akraba-i talükattan oluşmuş bir yönetim sürekli olamaz. Farklıda bir şey yapamazlar öte yandan...

GÜRKAN
09-06-2007, 11:05
Seçim anketleri ve beklentiler yine AKP'nin birinci parti olacağını belkide tek başına bir dönem daha iktidar olacağını söylüyor.Genelkurmayın bu durumdan en az benim kadar rahatsız olacağı açıktır.Bu durumda Türk Silahlı Kuvvetleri hükümetten habersiz seçim öncesinde Kuzey Irağa operasyon düzenlemeye kalkarsa ne olur acaba?:confused:




(Not:Zihin egzersizi olsun diye yazılmıştır,hayal ürünüdür.)

warfeet
10-06-2007, 02:58
Şırnak'ta patlama: 3 şehit, 5 yaralı
Mustafa ŞAN / DHA

ŞIRNAK'ın Güçlükonak İlçesi'nde, karayoluna bölücü terör örgütü PKK'lı teröristler tarafından güvenlik güçlerinin geçiş güzergahı üzerine döşenen uzaktan kumandalı patlayıcının patlatılması sonucu, ilk belirlemelere göre, 1 yarbay ile 1 binbaşı ve 1 er şehit oldu.
Akçay Köyü yakınlarında bulunan 6'ıncı Motorlu Taşıtlar Tugay Komutanlığı'na bağlı askeri aracın Güçlükonak İlçesi'ne giderken PKK'lı teröristler yola önceden döşedikleri mayını uzaktan kumandayla patlattı.
Güçlükonak'a 10 kilometrlik mesafede meydana gelen patlamada, ilk verilen bilgilere göre 1 yarbay, 1 binbaşı ve 1 er şehit olurken, 5 asker de yaralandı. Yaralı askerler Şırnak Askeri Hastanesi'nde tedavi altına alınırken, bölgede geniş çaplı operasyon başlatıldı.

**************************
Şehitlerimize Allah rahmet eylesin.
*************************

Bunu yapanın, insan olduğuna inanmadığım, Allah'ın bunları havyan türünden bile türetmediğine inandığım, cony-barzani-pkk soysuz köpeklerinin işi olduğunu bildiğimiz lanet ..rospu çocuklarının, SOYLARINI kurutacağımıza YEMİN ETTIĞIMIZİ buradan onların ajanı-iti-köpeklerine bildiririz...

Türkiye, bunların hepsini sınırdışı etmelidir. Normal vatandaşlarımızın günahı yoktur. Bu abd soysuzunun köpekleride dahil, cony sürüleri ajan takımını sınırdışı etmelidirler.
adana boşkonsolosu ollan o denyo, dtp denen soysuz köpeklerle görüşmelerinden sonra bu olaylar ARTTI. o şere..sizi, DTP yi kim destekliyorsa SINIRDIŞI etmelidirler. Sayıları birkaç yüzbin SOYSUZ hayvan olamayacak it dolu bu ülke...

Onlar gitmezse BİZ .İKTİREDECEĞİZ o soysuzları.

warfeet
10-06-2007, 03:15
TARİHÇİ AHMET UÇAR BARZANİ’NİN YAHUDİ OLDUĞUNU BELGELEDİ

Kendisi de bir Kürt Yahudisi olan UCLA öğretim üyesi Prof. Yona Sabar, yazdığı kitapta bu iddiaları doğruladı. Tarihçi Ahmet Uçar da, Osmanlı arşivlerinde, Sallum Barzani adlı bir hahamın önce Selanik’e, arkasından da Kudüs’e sürgün edildiğine dair bir belge yayımladı. Bilindiği gibi, Molla Mustafa Barzani ile oğlu Mesut Barzani, İsrail’le kurduğu iyi ilişkilerle tanınıyor ve İsrail öteden beri Irak Kürtleri’nin bağımsızlığını destekliyor.

1982 yılında Yale Üniversitesi tarafından yayımlanan ‘‘The Folk Literature of the Kurdistani Jews: An Anthology (Kürdistan Yahudilerinin Halk Edebiyatı: Antoloji) başlıklı kitap, başlangıçta sıradan bir antropolojik çalışma muamelesi gördü. Kendisi de bir Kürt Yahudisi olan ve Los Angeles’teki Californiya Üniversitesi’nde (UCLA) görev yapan Prof. Yona Sabar tarafından kaleme alınan kitap, büyük çoğunluğu Kuzey Irak’ta yaşayan Kürt Yahudileri’nin hayatına ışık tutuyordu.

Ancak, Prof. Yona Sabar’ın kitabında daha ilginç bilgiler de vardı. Bunlardan en önemlisi de Barzani ailesi ile ilgiliydi. Prof. Sabar’ın verdiği bilgiye göre, 16. ve 17. yüzyılda bölgede yaşayan ailelerin en ünlülerinden biri Barzani ailesiydi ve bu aileye mensup hahamların kurduğu Yahudi eğitim kurumları büyük bir itibara sahipti. Öyle ki, başta Mısır olmak üzere Ortadoğu’nun muhtelif ülkelerinden buraya öğrenci akını oluyordu. Hatta, Haham Nathanel Barzani, bölgede nadiren görülen zenginlikte bir kütüphaneye de sahipti ve kitapların büyük çoğunluğu da elyazmasıydı. Bu kitaplar, yine haham olan oğlu Samuel Barzani’ye miras kalacaktı. İşin daha da çarpıcı yanı, Amerikan reformcu Yahudileri tarafından tam bir yüzyıl sonra kabul edilecek olan ilk kadın haham da Samuel Barzani’nin kızıydı ve ismi de Asenath Barzani’ydi.

BİR TEK AİLE VAR

İnternet aracılığıyla konuya ilişkin görüşlerine başvurduğumuz Prof. Yona Sabar, Yahudi Barzani ailesinin kurucusunun 16. yüzyılda yaşayan Haham Samuel Barzani olduğunu belirterek, ailenin sonraki yüzyıllarda Musul, Kerkük ve Erbil yöresinde etkili olduğunu söyledi. Ancak, Barzani ismini taşıyan herkesi Kürt Yahudisi olarak görmenin doğru olmadığını savunan Prof. Yona Sabar, Barzan doğumluların bu isimle çağrıldığını söyledi.

Ancak, tarihçi Ahmet Uçar, Osmanlı arşivlerinde bölgede bir tek Barzani ailesi bulunduğuna dair kayıtların yer aldığını hatırlatarak, günümüz Barzanileri’nin atalarının Yahudi olduğundan şüphe duyulamayacağını ifade etti. Ahmet Uçar, Prof. Sabar’ın, Barzaniler’in ne zaman müslüman olduklarına ilişkin detaylara girmediğini de savundu.

Ahmet Uçar’ın yine Osmanlı arşivinde bulduğu bir başka belge ise 1856 yılında Sallum Barzani isimli bir hahamın, Musul’dan Selanik’e, oradan da Hahambaşılığın özel ricası ile Kudüs’e sürgün edildiğini gösteriyor. Uçar’ın ifadesine göre, ‘‘Kudüs’e Yahudi iskánı ile tereddütler olduğu için; Hariciye Nezareti’nin de görüşü alınarak 29 Şubat 1856′da Hahambaşı’nca verilen dilekçe Osmanlı hükümetince 11 Nisan’da görüşülerek uygun bulunmuş ve Sallum Barzani 20 Nisan 1861′de bir irade ile Kudüs’e sürülmüştü.’’ Uçar, Tarih ve Düşünce Dergisi’nde konu ile ilgili olarak yazdığı yazıda şöyle devam ediyor: ‘‘Mustafa Barzani’nin yıllar sonra kurduğu ilişkiler, hahamlarla Sallum Barzani ailesi arasındaki ilişkilerin yıllarca sürdüğünü göstermektedir. Molla Mustafa Barzani, 1950′den beri sık sık ziyaret ettiği İsrail’de her zaman Kuzey Irak kökenli, Kürtçe konuşan bir Yahudi hahamın evinde kalmaktadır: Haham David Gabay.’’

Ailede pek çok ünlü haham var

Siz Yahudi Kürtler konusu ile ne zaman ilgilenmeye başladınız?

- Batılı seyyahların Kürtçe konuşan Yahudiler’den söz edildiğini görüyorsunuz. Ben bunu okuyunca, Başbakanlık Arşivi’nde, bölgedeki yerleşime ilişkin araştırmalar yaptım ama uzunca bir süre bununla ilgili herhangi bir evrak bulamadım. A. Medyalı isimli birisinin yazdığı ‘‘Kürt Yahudiler’’ isimli bir kitaba rastladım. Faik Bulut’un ‘‘Filistin Rüyası’’ isimli kitabında da İsrail’de Kürtçe konuşan Yahudiler’in bir organizasyonundan bahsediliyordu. Araştırmalarım sonucunda, Kuzey Irak’tan İsrail’e göçler yaşandığını tesbit ettim. Bugün İsrail’de geniş bir Kürtçe konuşan Yahudiler topluluğu mevcut.

Peki ya Barzani ailesi?

- Barzani ailesi ile ilgili ilk iddiaları da Amerika’da yaşayan ve kendisi Kürtçe konuşan bir Yahudi olmakla kalmayıp bu konuda uzman olan Prof. Yona Sabar’ın bir kitabında rastladım. Prof. Sabar, Barzani ailesinden gelen hahamların bölgede dini çalışmalar yaptıklarını söylüyordu. Bunun üzerine ben Barzani ailesinin kökenlerini araştırmaya başladım.

Ne buldunuz?

- Bir defa bölgede Barzani adıyla bilinen tek bir aile var. Bu aile, Kuzey Irak’taki Barzan köyünde yaşıyor. Osmanlı Arşivi’nde çalışırken, bu aile ilgili bir belge buldum. Bu belgede, 1855-56 yılında bu köyün mensuplarından Sallum Barzani adlı bir hahamın önce İstanbul’a, arkasından Selanik’e sürgün edildiği belirtiliyor.

Başka bir belge veya delil var mı elinizde?

- Molla Mustafa Barzani, ilk kez 1967 yılında İsrail’e gidiyor. Kendisini kabul eden İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan’a, hediye olarak bir ‘Kürt hançeri’ ile birlikte, Kerkük petrol rafinelerinin planlarını da getiriyor. Mart 1969′da yapılan bir operasyonda da Barzani-Mossad işbirliğiyle Kerkük rafinerileri bombalanıyor ve çalışamaz hale getiriliyor.

Barzani aşiretinin Yahudi kökenli olduğunun anlaşılması, bölgeye ve tarihe bakışımızda değişikliklere sebep olabilir mi?

- Olmaz mı? Tevrat’ta ‘‘Vaadedilmiş Ülke’’ olarak Nil’le Fırat arasının işaret edildiğine dair yorumlar vardır. Ayrıca, Barzani ailesi sürekli Mehdi çıkartmaktadır. Yahudilik’te de Mehdilik çok önemlidir. Ama bir yanlış anlaşılma olmasın. Ben bütün Kürtler Yahudi’dir filan demiyorum.

MUHSİN KIZILKAYA FARKLI GÖRÜŞTE!..

Nereden başlasam… Biliyorsunuz, Yahudiler dünyanın her yerine dağılmış olan bir kavimdir. Tabiatıyla bir kısmı da Mezopotamya’da Kürtlerle iç içe yaşıyorlardı İsrail devleti kurulunca kadar. Kürtlerle birlikte yaşayan Yahudiler, iki grubu ayrılıyordu. Bir kısmı ticaretle, kuyumculukla, el sanatlarıyla uğraşırken, bir kısmı da toprak işleterek, Kürtler gibi yaşıyordu. Kürtler üzerine araştırma yapmış olan bütün Kürdologlara göre, Kürtlerin en önemli özelliği dillerine karşı olan kıskançlıklarıdır. Yabancı bir dili öğrenmede müthiş bir direnç gösterirken, başkalarına kendi dillerini öğretmede o kadar esnektirler. Kürtlerle birlikte yaşayan Süryaniler’in, Ermeniler’in, Yahudiler’in büyük bir kısmı Kürtçe bilir, fakat Kürtler bu dillerin hiç birini bilmezler.

Kürtlerle birlikte aynı yerlerde yaşayan Süryaniler, Ermeniler gibi, zaman içinde bazı Yahudi aileleri de, çeşitli nedenlerden, dinlerinden vazgeçerek Müslüman olmuşlar. O ailelerin birkaçını ben de tanıyorum ve şu anda Yahudilikle hiçbir ilgileri kalmamıştır. Bu tür ailelere Kürtler, “Binemal Cuhî” (Yahudi Kökenli) diye çağırırlar.

Yahudi aileler Hakkari’de olduğu gibi, Barzan’da da vardı. Barzan bölgesinde yaşayan Yahudiler’e, “Bîrker” denir. “Bîr” geleneksel Kürt kıyafeti olan şel û şepik’lerin dokunduğu tezgahın adıdır. Burada yaşayan Yahudiler’in bir kısmı, Barzan ailesinin erkeklerine şel û şepik dokuyorlardı. Barzaniler de onlara gözü gibi bakıyordu. Hatta Barzaniler bunlara Bêdiyal adlı bir köy vermiş, tümü bu köyde toplu halde yaşıyordu. İsrail devleti kurulunca da bir kısmı İsrail’e gitti, bir kısmı da kendi köylerinde kaldı. Tabiatıyla, bunların içinde hahamlar da vardı, sanatkarlar da, çiftçiler de… Buralarda yaşayan ahali, soyadlarıyla çağrılmaz. Hangi köyde yaşıyorsan, oralısın ve soyadın o köyün adıdır. Yaygın kanının aksine, Barzani adı sadece Barzani sülalesinden gelenlerin adı değildir. Barzan bölgesindeki aşiret konfederasyonuna mensup herkese Barzani denir. İşte Uçar’ın büyük buluş olarak bize sunduğu Sallum Barzani de muhtemelen, o bölgede yaşamış olan bir Yahudidir ve Barzani ailesiyle hiçbir ilişkisi yoktur.

Çünkü tarihçi Uçar’ın iddia ettiği gibi Barzan tek bir aşiret ve köyden müteşekkil değildir. Barzani aşireti, Beroji, Mizorî, Şêrvanî ve Dolemêri gibi dört aşiretten oluşan bir aşiret konfederasyonudur. Kökenleri, Amediye paşası Zübeyir’e dayanmaktadır. Bugünlerde, Doz Yayınları arasında çıkmış olan Mesut Barzani’nin babasının hayat hikayesini anlattığı “Barzani” adlı kitabında da belirttiği gibi, Barzani ailesinin kökleri Amediye paşalarına uzanır. 1600’lü yıllardan bugüne kadar gelen aile seceresinin içinde bir tane yabancı ada rastlanmaz. Aile, baştan beri İslam dinine bağlı, imam ve şeyhleriyle ünlüdür. Amediye Paşası Zübeyir’in oğlu Mansur’dan Mela Sait, Abdülrahim, Şeyh Mehmet, Mela Ehmedê Reş, Sait, Mela Abdülselam, Mela Tacettin, Mela Abdülrahim, Şeyh Mehmet 2, Mela Abdullah, Şeyh Abdülselam, Şeyh Mehmet 2, Musul’da Osmanlılar tarafından asılan Şeyh Abdülselam 2, Şeyh Ahmet ve Mela Mustafa Barzani’ye kadar yaklaşık dört yüz yıllık tarih boyunca Barzaniler, hep otoriteye kafa tutmuş, devletlerle yıldızı barışmamış, yerlerinden yurtlarından edilmiş, sürgüne gönderilmiş, çocukları hapishanelerde doğmuş, kıyıma uğramış bir ailedir.

BARZANİ HER ZAMAN İSRAİL’LE SIKI İLİŞKİ İÇİNDE OLUP ZAMAN ZAMAN CASUSLUK YAPTI

Ünlü Amerikalı gazeteci Jack Anderson, Washington Post’taki bir makalesinde şöyle yazıyordu: “Her ay kimliği belli olmayan bir İsrail yetkilisi İran sınırından Irak’a gizlice girerek Kürt lider Molla Mustafa Barzani’ye 50 bin Amerikan doları veriyor. Bu para Kürtler’in, İsrail karşıtı olan Irak hükümetine karşı faaliyetlerini sürdürmelerini sağlıyor.”

Anderson’ın o sıralarda yayınlanan bir CIA raporuna dayanarak verdiği bilgiler arasında, Molla Mustafa Barzani ile dönemin Mossad şefi Zvi Zamir arasındaki yakın ilişki de vardı.

Söz konusu rapora göre, Zamir, Barzani’yi Kuzey Irak’taki karargahında en azından bir kez ziyaret etmiş ve ondan Bağdat hükümetine karşı yürütülen saldırı ve sabotajların dozunu artırmasını istemişti. Bunun yanında, Irak’taki Yahudilerin İsrail’e gizlice göç edebilmeleri için de Barzani’den yardım istenmişti. Bu tür “rica”ların hepsi, Barzani tarafından olumlu karşılanıyor, İsrailliler de her ay düzenli verilen 50 bin dolarlık yardımların dışında, ekstra ödemeler yapıyorlardı.

İsrailli eski general Rafael Eitan’ın anıları da, İsrail-Barzani iş birliğinin boyutlarını bütün çıplaklığıyla ortaya koyan bilgiler sağlıyordu.

Anılarında yazdığına göre, Rafael Eitan, Mustafa Barzani’nin talebi üzerine, 1969 yılında Kuzey Irak’a giderek ayaklanmayı yakından görmüş ve ayaklanmanın lideri Barzani ile, mücadeleyi daha yaygın bir savaş haline dönüştürme konusunu görüşmüştü. Eitan ziyaretinden sonra, İsrail Savunma Bakanlığı’na, ayaklanan Kürtlerin çok iyi savaşmakla beraber gelişmiş savaş araçları ve silahlarından mahrum olduklarını, kendilerine yardım edilmesi gerektiğini bildiren bir rapor da yazmıştı.

Ayaklanmacı Kürtlerle kurduğu bu gizli ittifak, İsrail’e Irak ordusu hakkında çok önemli istihbaratlara ulaşma fırsatı da veriyordu. 1967′deki Altı Gün Savaşı’ndan kısa bir süre önce İsraillilerin Irak’tan çaldığı MIG-21 uçağı, bunun en önemli örneğiydi.

İsrailliler, Irak Hava Kuvvetleri’ndeki bir pilotla gizlice bağlantıya geçmişler ve onu bir deneme uçuşu sırasında aniden İsrail’e uçmaya ikna etmişlerdi.

Iraklı pilotla İsraillilerin bağlantısını kuran aracılar ise Kürtlerdi.

Ağustos 1966′da Tel-Aviv’e inen söz konusu MIG, bu Sovyet yapımı uçak hakkında daha önce yetersiz bilgiye sahip olan İsrail’e ve onun Batılı müttefiklerine büyük bir avantaj sağladı.

Hatta bazı yorumlara göre, İsrail’in Altı Gün Savaşı’nın ilk gününde Mısır Hava Kuvvetleri’ne yaptığı büyük baskın, MIG’lerin teknik özellikleri hakkında edinilen bilgi sayesinde mümkün olmuştu.

Altı Gün Savaşı’nın hemen öncesinde ilginç bir olay daha yaşanmıştı. Iraklı bir askeri delegasyon, yaklaşan savaşta “Siyonist düşmana karşı tek bir cephe olarak savaşabilmek için” ayaklanmacı Kürtlere geçici bir ateşkes önermişti. Ancak bu teklife karşı söz alan bir “Kürt gerilla”, ne olursa olsun taviz verilmeyeceğini ve ateşkesin kabul edilemez olduğunu söylemişti. İşin en önemli yanı ise, bu “Kürt gerilla”nın gerçekte İsrail’in bölgeye yolladığı askeri danışmanlardan biri olmasıydı.

Ian Black ve Benny Morris’e göre, Kuzey Irak dağları ile Tel-Aviv arasındaki bu ilişki giderek “Ortadoğu’nun en kötü saklanan sırrı” sıfatını kazandı.

İsrail 1967 yılında Arap ordularından ele geçirdiği çok sayıda Sovyet silahını Kürt ayaklanmacılara yolladı. Kendilerine verilen Doğu Bloku silahlarına önce şaşıran daha sonra çok sevinen Molla Barzani, ayrıca bulduğu İsrail yapımı bombalardan daha çok istemişti. Kendisini silah ve paraya boğan İsrail’in gücüne hayran kalan Barzani, İsraillilere ortak bir seferberlik de önermişti.

Barzani’nin planına göre, Kürt peşmergeler Irak’ı zaptettiğinde İsrail de Suriye’yi işgal edebilecekti.

İsrail’in Kürt ayaklanmacılara giderek artan desteğinin en sembolik göstergelerinden biri, 1967 Eylül’de Kürt hareketinin lideri Molla Mustafa Barzani’nin İsrail’e yaptığı ziyaretti.

Moşe Dayan’a hediye olarak bir Kürt hançeri getiren Barzani, Yahudi devletinde oldukça sıcak bir biçimde ağırlandı. Bu ziyaretin uyandırdığı yankılar, Kuzey Irak’taki Kürt isyanında İsrail’in parmağının var olduğu gerçeğini siyasi gündeme taşımaya başladı.

Mısırlı ünlü gazeteci Muhammed Hasaneyn Heykel’in ulaştığı ve açıkladığı bilgiler de, 1971′de “Kuzey Irak’taki Kürt bölgesindeki İsrailli subayların İsrail ile düzenli bir telsiz bağlantısı içinde olduklarını ve Irak içindeki istihbarat ve sabotaj faaliyetlerini organize ettiklerini” ortaya koydu.

İsrail’in Kürt ayaklanmacılarla olan ittifakı, dönemin Irak basınında da yoğun biçimde konu edilmişti.

Barzani ikinci olarak 1973 yılında İsrail’i ziyaret etti. Bu ziyaretinde de, ilkinde olduğu gibi, 1950 ortalarında İsrail’e göç etmiş Kürt Musevisi David Gabay’ın evinde kalmış, hediye olarak da Moşe Dayan’ın eşi için altın bir kolye getirmişti.

Kuzey Iraklı Kürt ayaklanmacılarla İsrail arasındaki bu iş birliği, 1975 yılına kadar sürdü. O yıl, Kürt isyanının diğer büyük destekçisi olan İran, Irak ile bir anlaşmaya vardı ve bunun üzerine Kürt ayaklanmacılara yaptığı tüm yardımı kesti. ABD de İran ile birlikte hareket edince, Barzani hareketi Bağdat rejimi karşısında savunmasız kaldı.

İsyan, bu rejim tarafından kanlı biçimde bastırıldı. İsrail’in durumu kabullenmekten başka seçeneği yoktu. Ama İsrail, Irak’ın kuzeyindeki Kürtler arasındaki bazı grupların oluşturmak istediği parçalanmış Ortadoğu için en ideal “kart” olduğunu her zaman aklında tutacak ve bu kartı yeniden devreye sokmak için fırsat çıkıyordu.
(yazmadan geçemeyeceğim: kürt dili filan demişler: üzgünüz, öyle bir dilin olmadığını hatta kürt denen bir ırkın olmadığını ONLAR kendileri de iyi biliyorlar. İnsan iyiyse problem yok. Fakat kalleşse sorun orada).


***********

bu barzani itinin israilin ne mal olduğunu anlatıyor yeteri kadar.
Su UYUR DÜŞMAN UYUMAZ.

warfeet
10-06-2007, 20:56
ALINTI
********
Genelkurmay ne diyor?

Her fırsatta, yurt içinde ve yurt dışında barış, özgürlük ve demokrasi gibi insanlığın yüksek değerlerini, terör örgütüne paravan olarak kullanan kişi ve kuruluşların, bu olayların gerçek yüzlerini görme zamanı artık gelmiştir


Bazı aydınların tepkisi ne oluyor?
Genelkurmay Başkanlığı’nın bu yukarıdaki önemli tespitinden sonra, bazı aydınların(!) hemen refleks göstermesi gözlerden kaçmadı.

Fehmi Koru (Yenişafak):
Terörle mücadelede mitingler yoluyla nasıl bir sonuç almayı umuyorlar acaba; PKK kitle protestolarını görünce eylemlerini durduracak mı? Yoksa istenen fikir ve ifade özgürlüğünü kullananların tel’in edilmesi mi? Başımızı ağrıtan bunca sorun yetmedi, bir de aydınlarımızı mı lânetleyeceğiz?

Mustafa Karaalioğlu (Star):
Askerin yapacağı işi toplum yapamaz. ’Toplumsal tepki’ karakol bekleyemez, harekat yönetemez, operasyon planlayamaz.
Harekat kararı alırsa; bu kez sadece PKK ile değil bütün bölgeyle karşı karşıya kalacaktır. Yani, zor ve maliyeti yüksek, geri dönüşü belirsiz, ’ciddi’ bir savaşa girişecektir. Bu ihtimal kapıdayken, toplumu da başka bir çatışmanın eşiğine getirmenin mantığını iyi düşünelim.

Ali Bayramoğlu (Yenişafak):
Genelkurmay açıklamasıyla tüm yasal imkânlarını aşmış, kendisini yasama ve yürütme gücü yerine koymuş, “ulusa siyasi çağrı” yapmıştır.
Bilin ki “çatışmaya davet niteliği taşıyan bu çağrı ve bu oyun son derece tehlikeli”dir... Sadece militer demokrasiye kapı açmaz, aynı zamanda, ülkeyi şiddet dolu ve kontrol edilmez bir durumun, iç çatışmanın, linçlerin içine sürükler.

Mehmet Ali Birand (Posta):
Mesajların verildiği açıklamaların neden gece yarısına doğru yayınlandığını pek anlayamıyorum. Genelkurmay Başkanı’nın çeşitli konuşmaları, cenazeler ve Cumhuriyet Mitingleri’ndeki hava, Başbakan’ın aynı konulardaki yanıtları, bölgeye asker sevkıyatı ve önceki gün üç ilde açıklanan sivil uçuş yasağı, ortaya bir resim çıkarıyor. Bu resimde, sanki Genelkurmay, Hükümeti bir harekat veya bir şeyler yapması için sıkıştırıyormuş da, Başbakan direniyormuş, seçime kadar beklemek istiyormuş gibi bir görüntü var.

M. Yakup Yılmaz (Hürriyet):
Bu maddenin o açıklamaya neden koyulduğunu anlamam zor. Türkiye’de halkın çoğunluğu, ırkçı ve bölücü teröre destek mi veriyor ki Genelkurmay, Türk milletini terör olaylarına karşı kitlesel karşı koyma refleksi göstermeye davet ediyor?

Oktay Ekşi (Hürriyet):
“Kalkın ey ehl-i vatan!” çağrısı mı? Öyle bir çağrının ne gibi felaketlere yol açabileceğini -örneğin bunca yıl barış içinde yaşayan insanlarımızı hızla bölüp birbirine düşman edeceğini- bu satırları yazan veya yayımlatan her kim ise bilmiyor mu?

*************
Buradan aylarca yazdık:

Bilmemne safffakkkkkkkkkkkk gazetesi vs zürriyet, zilliyet vs...

Bir büyük gazetenin yazari da bunlari'n ne mal oldugunu tek tek yazmis...

Bizim yazdigimiz 2-3 ay önceki ve daha yillar önceden bildigimiz bu PARAVAN (amerikadan dolar maasli), teyyip in destekcilerini yazmistik.

bilmem ne saffakkkk gazetesinin yahudi kaynakli oldugunu, dinle minle alakali olmadiklarini, TÜRK düsmani ve ordu düsmani oldugunu yazmistik...
Satilmis, hain sürüleri ni abd ve israil piyon olarak her zaman kullanmistir.
Maksat bu sürüleri ve elebaslarinin HESABINI kesmektir.
Gazetecilik ve bilmem ne özgürlügü adi altinda yazi yazdiklarini SANAN, bilderberg denen zimbirtinin davetlisi olan bu gazteci bozmalarini HEMEN SINIRDISI etmeliyiz.
Ha, birsey yapmayin, killarina zarar gelmesin, öteki dünyada bunlarin ne hale geleceklerini, hainligin, vatan satmanin cezasini ise Allah verecektir.
Defolup bu ülkeden gitmeleri makbuldur.
Zaten bunlarin ele baslarinin sonu COK DAHA KÖTÜ olacaktır.

Lanet olasi cony ve öteki sürülerinin de cezasiini ALLAHIN ASKERLERI verecektir.
Gerisi hikaye...
Bekleyin it sürüleri.

ATAJPAO
11-06-2007, 15:03
TARİHÇİ AHMET UÇAR BARZANİ’NİN YAHUDİ OLDUĞUNU BELGELEDİ



***********

bu barzani itinin israilin ne mal olduğunu anlatıyor yeteri kadar.
Su UYUR DÜŞMAN UYUMAZ.


Yok be yaw.

Bu iti "sen yahudisin" diye kandırdılar.Bu İT ler "Biz yahudiyiz,arkamızda İsrail,Amerika var" diye gaza geldiler.

Yarın Amerika ve İsrail'in onlarla işi bitince "yahudi olunmaz doğulur " diyeceği günler çok yakın.

ATAJPAO
12-06-2007, 11:27
Amerika ve Türkiye, Irak'ta çatışmaya girecek mi? Her şeyden önce, Metal Fırtına bir ABD-Türk savaşının tarihi olarak 2007'de öngörülmüştü. Metal Fırtına kurgusu sağ olsun, ancak kitabın hikayesi ABD Savunma Bakanı Robert Gates'in Türkiye'yi, Irak sınırına geçerek tek taraflı bir askerî operasyon yapmaması konusunda uyardığında zihnimde çaktı.

Türkiye'nin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, "Irak'ta saklanan ve saldırılar gerçekleştiren PKK gerillalarını ezmek için Kuzey Irak'a girmeye hazırız." dedi ve Başbakan Erdoğan bu açıklamaya destek verdi. Metal Fırtına kitabında da, Türkiye'nin Amerika ile bir savaşın, PKK'nın Türkiye'de saldırılar düzenlemesini müteakiben Türk ordusunun Kuzey Irak'a girmesi nedeniyle vuku bulacağı belirtiliyordu. Ben, Türkiye ve Birleşik Devletler arasında bir savaş olacağını ummuyorum; ancak Amerika'nın Kürt meselesine dahil olması iki ülke arasında zaten sorunlu olan ilişkileri daha da kötüleştirebilir. Amerikan dış politika planlayıcıları, Ortadoğu'yu Iraklı Kürt liderlerin tarihî yakın bağları bulunduğu İsrail'in gözlerinden görüyor. Kürdistan Demokratik Partisi lideri Mesud Barzani'nin babası son Molla Mustafa Barzani, peşmerge gerillalarını İran silahlarını İsrail'e taşıması için kullanırdı. O dönem, İran Muhammed Rıza Pehlevi tarafından yönetiliyordu, yani Amerika'nın Ortadoğu'daki en büyük polisi.

Türk-ABD ilişkilerinde en sorunlu dönem

1991 yılındaki Körfez Savaşı'nın sonlarına doğru, neo-muhafazakar stratejist, dönemin Savunma Bakanı Dick Cheney'nin yardımcısı Paul Wolfowitz, Irak'ın Kürt bölgelerinde dizginleri ele alması için patronunu ikna etti (güney Irak topraklarıyla birlikte) ve Irak güçleri için bu bölgeleri 'uçuşa kapalı bölge' ilan ettiriverdi. 12 yıl boyunca, Amerikan gazeteci Seymour Hersh ve diğerlerinin de işaret ettiği gibi, İsrail peşmergeleri eğitirken Amerikan ve İngiliz savaş uçakları da Kürt bölgesini Irak ordusu ve hükümetinin ulaşım kordonu dışında tuttu. Ortadoğu için uygulanan neo-muhafazakar strateji, Kuzey Irak'ta Amerika ve İsrail ile müttefik otonom bir 'Kürdistan'ı planlıyordu.

Türkiye'nin Kuzey Irak'ta otonom ya da bağımsız bir Kürdistan'ın kendi ülkesinde Kürt ayrılıkçılığını kızıştırabileceği kaygıları konusunda hassas olan Amerikalılar, Iraklı Kürt liderliğin bağımsızlık taleplerine karşı baskı oluşturuyor. Ancak, Türkiye'deki İslamcı politik güçlerin nüfuzu ve üstünlüğü, ABD dış politikası ve entelektüelleri arasında bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Bir grup -Wolfowitz, Richard Perle ve Douglas Feith, Iraklı Kürtlerin Türkiye, Amerika karşıtı devletler ve Ortadoğu'daki gruplar üzerinde yular olarak kullanılmasına 'büyük sadakatle' destek veriyor. Bu güçlü politik kodamanlar, Adalet ve Kalkınma Partisi'nin Türkiye'de iktidara gelmesi ile alarm durumuna geçtiler. 2 Aralık 2002'de AKP, Türk parlamento seçimlerini henüz kazanmışken Erdoğan, Washington'da Stratejik Araştırmalar ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'ndeki bir resepsiyondu konuşuyordu. O dönem, ABD Savunma Bakan Yardımcısı olan Wolfowitz, Türk liderin diğer programlara katılımına eşlik etmek için en öndeki safta yerini almıştı. Onunla birlikte gelen bir adam da Wolfowitz ile benim aramda oturuyordu. Bir ara, bu adam Wolfowitz'e doğru eğildi ve kısık bir sesle, "Ona (Erdoğan'a) güveniyor musunuz?" diye sordu. Wolfowitz, "Tam olarak değil." yanıtını verdi ve adamın kulağına duyamadığım bir şeyler fısıldadı.

Resepsiyon bitti, İstanbul belediye başkanlığı günlerinden tanıştığım Erdoğan ile kısa bir görüşmem oldu. Erdoğan'a başbakan olması durumunda hükümetinin İslamcı idealleri, ajandayı koruyup korumayacağını ve Avrupa Birliği üyeliğinin ve Birleşik Devletler ile dostluğun peşinden gidip gitmeyeceğini sordum. Bana, partisinin 'fundamentalist' olmadığını, ancak Türkiye'nin kendisine güvendiğini ve Amerika'yla ya da Avrupa ile yakın bağlar arayışına girmekten korkmayacağını söyledi. Erdoğan'ın hükümetinin İslami değerlere bağlılığı ılımlı idi ve çoğu zaman da Avrupa Birliği'ne üye olmadaki çıkar nedeniyle de askıya alınabiliyordu. Yine de, bu İslami kökler meselesi, Amerika'nın AKP'ye karşı düşmanlığının ve Kürt meselelerine sempatisinin ana kaynağı oldu. Amerika'nın artan Türk antipatisinin ve Iraklı Kürtlere desteğinin en önemli nedenlerinden biri, bu ülkenin Ortadoğu'daki askerî üsler nedeniyle yaşadığı hayal kırıklığıdır. Amerikalılar, 2003 yılındaki Irak işgali öncesinde Türk parlamentosunun ABD askerlerinin Türk topraklarını kullanmalarına izin vermemesi nedeniyle çileden çıktı. Amerikalıların Türk karşıtı hisleri geçen sene, İran'a karşı muhtemel bir bombardımanda, Ankara'nın İncirlik hava üssünü kullanıma açmamasıyla kartopuna dönüştü. Birleşik Devletler'in İncirlik'te 90 adet nükleer başlığı var ve görünen o ki bunların bir bölümünü İran'ın yeraltındaki nükleer tesislerini yok etmek için kullanmak istiyor.

Türk yetkilileri, ordusu ve sivilleri kendi topraklarından iyi bir komşusunun gökyüzünde mantar bulutlarının dolaşması düşüncesi karşısında dehşete kapıldı. Bu durum, İncirlik'in ABD için kullanışlılık oranını azalttı. Kendi davalarını yürütmede İncirlik'i bir fiyasko olarak gören ve Kuzey Irak'ı ABD askerî üslerine uygun yer seçen neo-muhafazakarlar bu bölgeyi ön plana çıkarıyor. Ek olarak, El Kaide ve Irak'ın Sünni Arapları ve Mehdi Ordusu militanları Amerika'nın Kuzey Irak'ta çıkarlarını biledi. 2002 yılında, 11 Eylül saldırıları karşısında hâlâ yalpalayan Bush yönetimi, Suudi monarşisinin Amerika'nın askerî güçlerini Suudi topraklarından çekmesi ricası ile eşekten düşmüşe döndü. Suudiler, ülkelerindeki Amerikan karşıtlığının 11 Eylül'den sonra arttığını ve Sultan kentindeki Amerikan üslerinin bunu daha da körüklediğini söyledi. Bununla birlikte, daha önce yaptığım ziyarette çok sayıda Suudi vatandaşının 1991 yılındaki yerleşmesinden sonra Amerikan askerlerine öfkeli olduğunu gördüm. Çoğu, Usame bin Ladin'in 2001'deki saldırıları ABD'yi 'Muhammed'in topraklarından' çıkarmak için düzenlediğini düşünüyordu. 2003 Nisan'ında Amerikalılar Sultan kentindeki üslerini terk ettiğinde, El Kaide'nin Suudi destekçileri bu olayı 'Usame'nin zaferi' olarak kutladı. Söz konusu tavır, neo-muhafazakarları çileden çıkardı ve Irak'ı ABD askerleri ve üsleri için en uygun yer yapma planlarını güçlendirdi. Fakat, bu umut da Sünni Arap ve Mehdi Ordusu gerillalarının Amerikan askerlerini Irak'tan çıkarmaya yemin etmeleri ve sokakları ele geçirmesiyle buhar oldu. Amerikalılar şimdi, Irak'ta memnuniyetle karşılanabilecekleri tek yerin Kürt kentleri olduğu düşüncesine tümüyle ikna olmuş durumda.

Metal Fırtına gerçeğe mi dönüşüyor?

Mesele, Amerika'nın Kürt liderliğine dışarıdan topraklarına yönelik herhangi bir saldırı karşısında kendilerini korumaya yardım etme sözü verip vermediğidir. 25 Ekim'de Celal Talabani'nin Washington Post'a verdiği demeç bu yönde bir bilgiyi doğruluyor. PUK lideri ve Irak hükümeti Cumhurbaşkanı Talabani şöyle diyordu: "Uzun bir süre Amerikan güçlerine ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum, hatta iki askerî üs dış müdahalelere karşı bizi koruyacak." Türkiye, Kuzey Irak'a müdahale etme gibi bir niyet taşıyamaz. Çünkü, önemli ticaret ve güvenlik bağları olan Amerika'yı öfkelendirme riskini çok iyi biliyor. İkincisi, komşu bir ülkeye karşı bir saldırganlık Türkiye'nin zaten sıkıntılı olan Avrupa Birliği üyeliğini de sıkıntıya sokacaktır. Dahası, askerî bir saldırı Türkiye'deki Kürt ayrılıkçılığı da çözmeyecektir. Yine de, Türkiye ve Amerika, tuttukları yolu değiştirmedikçe, iki ülkenin yanlış bir karşı karşıya gelme ihtimali mevcut. Amerikalılar, askerî üsler konusundaki hayal kırıklığının kendisini Kürt önceliklerine hapis ettiğinin farkına varabilecek mi acaba? Kuzey Irak'taki otonom Kürt bölgesinin lideri Barzani, kendilerine desteği garantiye almış görünüyor. Irak'ta biraz vakit geçirmiş olan herkes, benim gibi, Irak Kürtlerinin kendilerine ait bir yurt niyetinin peşinden gittiğini bilir. Onlar, böylesi bir yurt yaratma niyetleri içinde PKK'yı desteklemeyi sürdürebilirler. PKK, Türkiye'nin güneydoğusunda kurulacak kendi bağımsız Kürdistanlarının sonuç olarak Kürt bölgeleriyle bütünleşebileceğini söylüyor. Muhtemelen PKK, Türk hedeflere saldırılarını sürdürecek ve Türk ordusu Kuzey Irak'ta onların peşlerine düşmenin zorunlu olduğu hissine kapılacak. Bunun karşılığında, ABD'de de kendisini Türkiye'ye saldırmaya zorunlu hissedecek mi? Bu durumda, Metal Fırtına'nın bir bölümünün sahneye konduğunu görebiliriz. Bu pek muhtemel olmayan senaryoda, Amerikalılar muhtemelen İngilizlerin 1915'teki Gelibolu'da aldığı dersi alacaktır.

Metal Fırtına'yı yazan Orkun Uçar ve Burak Turna ile, Washington'da bir Türk nükleer patlamasının Amerika'nın Türkiye müdahalesini durduracağı konusunda aynı fikirde değilim. Aksine, bu Amerika'nın Türkiye üzerinde nükleer silah kullanması için bir bahane oluşturacaktır ve ülkeyi daha da zor bir duruma düşürecektir. Bunun yerine, Türkiye'nin güçlü konvansiyonel ordu güçleri Amerika'nın bir müdahalesi için caydırıcı olacaktır. Vietnam ve Irak bize bir ders verdiyse, bu Amerika'nın konvansiyonel silahlı güçlerinin umutsuz bir biçimde yabancı savaşlarda başarısız olduğudur. Ayrıca, bir NATO müttefikinin diğerine nükleer silah atacağını sanmıyorum. Hem Amerikan hem de Türk savaş planlayıcıları bunu biliyor; işte bu nedenle Amerika ve Türkiye'nin birbirine saldırma ihtimali pek yok. Hem Amerika hem de Türkiye, ilişkilerinin ikincil meseleler yüzünden koparılamayacak kadar önemli olduğunu biliyor. Türkiye, AB'nin baskısı altında Ankara bürokratlarının zoraki uygulamaları yerine Kürtlerine destek olmak, kendi kültürlerini geliştirmeleri için güçlü bir programı uygulamaya koymalı. İkincisi, Kürt gençlerinin eğitim, iş ve benzeri imkanlar bulabilmesi için ülkenin güneyine devasa yatırımlar yapılmalı. Türkiye'deki Kürt ayrılıkçılığını ortadan kaldırmanın en iyi yolu Kürtlerin Kürt olarak kalmasını ve Türk vatandaşı olmaktan gurur duymasını sağlamaktır.

(*) Bu yazıyı Zaman için kaleme alan Sayın Malik, Washington merkezli gazeteci ve yazar, Pakistan başbakanının ve Cumhurbaşkanı Nurul Amin'in konuşmalarını hazırladı.

MUSTAFA MALİK (*)

ZAMAN

warfeet
13-06-2007, 22:39
EN BÜYÜK HAREKAT GELİYOR
13 Haziran 2007
Ankara’da toplanan toplanan güvenlik zirvesinin detaylarına ancak bu sabah ulaşabiliyorum…

/_newsimages/3541422.jpg

Saat 07.30 sularında iki önemli telefon konuşması, zirvenin kapılarını açıyor….

Sevgili okuyucular; aslında şimdi size aktaracaklarım bir süredir hükümet ve asker arasında güvenlik konusunda oluşmuş “ortak hissiyatların” ve kararların dünkü zirvede daha rafine bir hale getirilmesinden ibarettir.

Şimdi detaylara girebiliriz….

Dün zirve öncesinde bölgenin bazı önemli valileri Ankara’da çok kritik değerlendirmeler yaptılar. Yeni direktifler aldılar. Bölge valileri yoğun insiyatif kullanma ve en geniş yetkilerle reaksiyon verme noktasına geldiler… (Bazı olaylar nedeniyle valiler kısmi sokağa çıkma yasağı ilan edebilirler.)

-Bu kapsamda önümüzdeki kısa bir dönemde önceden hava fotoğrafları çekilmiş bölgeleri kapsayacak şekilde; kendi sınırları için çok büyük bir kara harekatı yapılacak. Harekat özellikle teröristlerin sığınma bölgeleri haline getirdikleri, Şırnak merkezli Gabar, Namaz ve Cudi dağlarında yoğunlaşacak.

-Ayrıca sınırımızdan Kuzey Irak’a doğru 15-20 kilometre derinliğinde her türlü geçişe karşı “yoğun hassasiyetli” bir tampon şerit oluşturuluyor. (Bu tampon bölge fiilen vardı ancak çok daha yoğun bir hale getirilip, termal bir kalkan oluşturulacak.)

-Teröristlerin amacı halkı bölmek, halkla devleti ve idarecileri karşı karşıya getirmek, ekonomiyi zaafa uğratmak, kin ve nefret yaymaktır. Bu kapsamda şehit cenazelerinde ortaya çıkan psikoloji halkla devlet arasında olumsuz görüntülere yol açmaktadır. Bir anlamda terörizm psikolojik harekatı cenaze törenlerinden yayılan öfkeyi devlete karşı tetiklemeye çalışmaktadır. Bunun önüne geçilmesi için gerekli çalışmaların yapılması …

-Halkın Irak’a doğru geniş kapsamlı bir harekat yapılarak terörün ancak bu şekilde önleneceği yolundaki beklentisinin azaltılması,

-Bölgede, dağlarda devriye gezen özel kuvvetler personelinin artırılması,

BAŞBAKAN VE BAZI KOMUTANLAR BÖLGEYE GİDEBİLİR

Sevgili okuyucular,

Ankara’da Başbakan, Genelkurmay Başkanı; Dışişleri Bakanı, Kara ve Jandarma Komutanları ile istihbarat makamlarının katıldığı toplantının en kritik özet sonuç manzarası ise şudur:

-“Hükümetle askerin arası bozuk, kopukluk var” gibi söylenti ve eleştirilere karşı “Hayır, güvenlik konusu her şeyin üzerindedir. Bu konuda tam bir uyum içerisindeyiz” mesajı verilmiştir.

Bunun perde arkasındaki detayına iyi dikkat etmek lazım…

Daha başka bir deyişle perde arkasındaki detayı şöyle özetleyebilirim:

Cumhurbaşkanlığı seçimleri, başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere yapılan bazı uygulamalar ve kadrolaşmalar, türban, askeri şuura kararları konusunda asker hükümetle aynı görüşte olmayabilir. Ancak terör meselesinde bütün bu görüş ayrılıkları bir kenara bırakılıp önceliğin güvenlik olduğu ilan edilmiş ve bu konuda uyum içerisinde olunduğu vurgulanmıştır. Çünkü burada mesele şehit verdiğimiz gencecik vatan evlatlarıdır.

Çünkü burada mesele Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bekasıdır. Çünkü burada mesele bayraktır, devlettir, millettir…

İşte bu değerlendirmeler sonucunda zirveden sonra “güvenlik birinci önemlidir, asker ve hükümet tam bir uyum içerisindedir” mesajı verilmiştir.

PKK’NIN “ATEŞKES” OYUNU

Ankara’daki bir başka önemli değerlendirme ise şu:

Amerikan kökenli AP ajansı daha önce Türk askerinin Kuzey Irak’a girdiğini ve harekata başladığını iddia etmişti. Bunun doğru olmadığı ortaya çıkmıştı. Şimdi aynı ajans Ankara’daki zirveden 64 dakika önce PKK’nın “ateşkes” ilan ettiğini duyurdu. Peki bu uluslararası ajans ne yapmak istiyordu?

Bu sorunun değişik cevapları var, bu cevaplar da değerlendiriliyor.

Acaba bu Türkiye’nin terörle mücadelesine karşı bir uluslararası bir psikolojik harekat mıydı?

Öncelikle Türk askerinin Kuzey Irak’a geçtiği ilan edilerek bölgeye dikkat çekilmiş oluyor.

Ve terör örgütü Türkiye’yi kana buladıktan sonra çok önemli bir zirve öncesinde “ateşkes” ilan edildiği duyuruluyor. Bu uluslararası düzeyde terör örgütünün insiyatifi ele aldığı gibi bir imajı oluşturmaya gayret etmek anlamına gelebilir.

Elbette bütün bunlar Ankara’daki değerlendirmeler…

Bunların ötesinde ajansın haberciliği “masum” bir yanılgı olarak savunulabilir.

BÖLGEDE SEÇİM GÜVENLİĞİ

Zirve öncesinde, sırasında ve sonrasında Ankara şu kritik soruyu da artık değerlendirmeye başladı…

Terör örgütü bu eylemleri başlatarak eğer istersek bölgede seçimleri kanlı bir hale getirebiliriz mesajı mı vermeye çalışıyor. Bölgede, seçim, seçmen ve sandık güvenliği konusunda bazı bölge valileri Ankara’da toplantılar yapıyor. Bu arada yine Ankara’daki istihbarat merkezlerine şu bilgi ulaşıyor:

-Terör örgütü aday olmasını istemediği kişilere tehdit göndermeye başladı.

Aday güvenliği meselesi özel olarak değerlendirmeye alındı. Özellikle terör örgütünün istemediği bağımsız adayların durumu hassasiyetle izleniyor.

Evet, sevgili okuyucular sabahın erken saatlerinde aralamaya başladığımız perdenin arkasındaki Ankara manzarası şu saat itibariyle böyle gözüküyor. Tabii bu arada alçakça mayınlarla ve pusularla şehit verdiğimiz vatan evlatlarımız için ruhumuza yapışan gözyaşları kurumuyor dinmiyor…

O göz yaşları giderek daha da büyüyen bir öfke seline dönüşüyor.

****************

Yukaridaki yaziya yoruma gerek yok.. Haber ortada...

Yazidaki sadece bir paragrafi iyi okuyun...

BU AP denen associated press denen AJAN's tamamen, amerikan çıkarları için kurulmuş, muhabir dedikleri adamlari AJAN olarak calistiran bir ajan'stir...

Bu ajan's ve sürülerinin ülkemiz topraklarinda ve yaptigi haberlerde KAALE alinmamasini ve dikkate alinmamasini ve alinmadigini o AJAN'sa buradan yaziyorum..

Ajan sürülerini de bildigimizi onlara yaziyorum..

onlara sunu da yaziyorum: TERÖRIST'lerle isbirligi yapiyorsunuz, terörist le isbirligi yapan TERÖRIST'TIR...

anladiniz siz onu...

warfeet
16-06-2007, 01:03
ALINTI..
SENARYOnuz bir tarafiniza .....ECEK .. ..SİN demiyoruz dikkat edin neo.concon pirelliler...

-----------------------
Washington'da tüyleri diken diken eden senaryo...
BBC TÜRKÇE

ABD'de çarşamba günü, Türkiye'den askeri yetkililerin de katılımıyla muhafazakâr Hudson Enstitüsü'nde yapılan bir toplantıda, Anayasa Mahkemesi'nin emekliye ayrılan başkanı Tülay Tuğcu'ya suikast, PKK'nın Beyoğlu'nda 50 kişiyi öldürmesi, ardından da Türkiye'nin Kuzey Irak'a girmesini içeren bir senaryonun konuşulduğu iddia ediliyor. Washington'dan gazeteci Yasemin Çongar konuya ilişkin sorularımızı yanıtladı.
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin Washington'u ziyaret eden milletvekillerinden Egemen Bağış ve Reha Denemeç basın toplantısında sorular üzerine, bu toplantıyı çok sert cümleler ile eleştirdiler.
Egemen Bağış, Washington'da böylesi bir toplantıda konuşulduğu ileri sürülen şeyler eğer doğruysa, bunu konuşanların, hele bu kişiler Türkler ise, vatan haini olacaklarını söyledi.
Edindiğimiz bilgilere göre bu toplantı, Hudson Enstitüsü adlı muhafazakâr eğilimli fikir kuruluşunda düzenlendi.
Toplantı Çarşamba günü, Türkiye'den ve Washington'dan Türk askeri yetkililerin katılımıyla yapılıyor.
Türkiye'den, Genelkurmay Başkanlığı bünyesindeki Stratejik Araştırma ve Etüd Merkezi'nin Başkanı ve bazı yetkilileri katılıyor toplantıya. Ayrıca Türkiye'nin Washington'daki Savunma Ataşesi Tuğgeneral Bertan Logarlaroğlu'nun da katıldığını öğrendik.
Toplantıda ayrıca Kürdistan Bölgesel Yönetimi Washington Temsilcisi ve Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin oğlu Kubat Talabani'nin de hazır bulunduğu yönünde bilgiler var.
Toplantıyı tartışmalı kılan, anlayabildiğimiz kadarıyla, bu toplantıda katılımcılara daha önce yazılı olarak sunulan, inanılması son derece güç bir dehşet senaryosunun masaya yatırılmış olması.
Bu senaryoda, Türkiye'de Anayasa Mahkemesi'nin emekliye ayrılan başkanı Tülay Tuğcu'nun suikaste kurban gitmesi ele alınıyor.
Tülay Tuğcu'nun henüz görevindeyken, Anayasa Mahkemesi Başkanı iken, bir suikast sonucu öldürülmesi ve yine aynı zaman diliminde, İstanbul Beyoğlu'nda PKK'nın üstlendiği bir eylemde, 50 kişinin hayatını yitirmesi üzerinde duruluyor.
Bu iki vahim senaryo da, Haziran ayının son günleri için öngörülüyor ve bu olayların gerçekleşmesinden sonra Türkiye, 50 bin askerlik bir kuvvet ile Kuzey Irak sınırını geçerek, bir askeri harekât düzenliyor.
Tartışılan senaryo bu ve anlayabildiğimiz kadarıyla, farklı farklı kaynaklardan doğrulatabildiğimiz kadarıyla, bu senaryo tartışılırken esas yanıtı aranan soru, Amerika'nın böyle bir durumda nasıl tepki vereceği.
Toplantıya Türk diplomatlarının davet edilmediğini de öğrendik.
Türk askeri yetkililerinin hazır bulunduğu ortamda, bu senaryo tartışılırken bir de, Amerika'nın PKK'nın Kuzey Irak'taki liderlerini yakalayıp teslim etmesi konusu ele alınıyor.
Bu çerçevede de, PKK liderlerinin bu aşamada Türkiye'ye teslim edilmesinin, siyasi sakınca doğurabileceğini ifade eden bir Türk uzman ve yetkilinin bulunduğunu iddia ediyor bazı katılımcılar.
Bu duyumlara göre, PKK liderlerinin yakalanıp bu aşamada teslim edilmesinin siyasi açıdan sakıncalı olacağı, AKP'ye yarayacağı ve Amerika'nın Türkiye'deki bazı siyasi partileri kayırdığı izlenimi yaratacağı ifade ediliyor.
---------------------

o michardingen perle sürüsü ve çapulculari ne bok yerseniz yeyin... kökünüz kazinacak...

afrika televizyonlarinda ve abd de zencilerin artik AYRI BIR ÜLKE ISTEDIGINI AMERIKADA VE SIKI DURUNNNNN EZILMEKTEN AYAKLANMA BASLATMA ISTEDIKLERI... .... AFRIKA TELEVIZYONLARINDA INCEDEN INCEDEN AMERIKAYA seyrettirilmeye BASLANIYORMUS... duyduguma göre...

richard perle, sen icinde patlayacak BU AYAKLANMAYI durdur ilk önce...
dikkat et ZENCILER, DEDELERININ ACISINI SENDEN VE SÜRÜLERINDEN çıkaracak..

o senaryo mevzuu ise TAMAMEN ..VSAKLIK

uyusturucu parasini amerikan bankalarinda saklayan it ve sürüleri SENARYO üretmede ve kalleslikte öndedir ama,

..öt... savas meydaninda CIR CIR OLUYOR CONY...

Meydan bizde CIK MEYDANA...

selçuk efendi
16-06-2007, 19:18
Masonlar Seçimde Kimi Destekleyecekler?

Cumartesi akşamı Ankara Swiss Otel'de Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük
Locası'nın etkili bir üyesi olan eski bir tanıdığımla karşılaştım ve o isimle bir saati aşkın bir süre sohbet ettim.

Sohbetimizin konusu tahmin edeceğiniz üzere siyasetti.

Geçmişte laiklikteki titizliği ile tanınan etkili loca üyesinin ilk sözleri beni şaşkına çevirdi:

"Asker, CHP ve MHP, Türkiye'yi içeriye kapatmak istiyor, buna karşın AKP Türkiye'nin küresel penceresi konumunda. AKP seçimi kaybeder ya da engellenirse Türkiye'nin başı derde girer. Seçimde AKP ya tek başına iktidar olmalı, ya DP barajı aşarsa onunla hükümet kurmalı, ya da Güneydoğudan seçilecek bağımsızların dış desteği ile hükümeti kurmalıdır."

Türkiye'nin başı derde girer sözüne takılıyor ve bunu soruyorum...

Cevap:

"Şayet AKP'nin önü kesilir ise sıcak para ülkeyi terk eder ve ekonomik kriz
gündeme gelir. Bu ekonomik kriz de asker dahil olmak üzere CHP, MHP ve AKP
karşıtı olan herkesi zora sokar ve hatta hedef yapar."

Kibarcası Türkiye artık dönülmez bir yolun ufkundadır ve bu yoldan dönüş de
ekonomik kriz anlamına geldiğinden artık çok geç yani imkansızdır demek
istiyor.

Tam bu noktada bu bakışın, mensubu olduğunu önceden bildiğimi bildiği Hür
ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası tarafından da paylaşılıp
paylaşılmadığını sordum.

Cevap net:

"Paylaşılıyor. Daha açık ve net ifade etmek gerekirse Türkiye'deki Masonlar
yani benim kardeşlerim Tayyip Erdoğan ve partisini Türkiye için olmazsa
olmaz görüyor. Büyük üstadımız Asım Akin bu seçimde AKP'yi
destekleyeceğimizi tebliğ etti."

Peki ya Masonların Türkiye'deki ikinci kolu olan Özgür Mason Büyük Locası?

Onlar da AKP'yi destekleyecek mi?

Cevap:

"AKP'nin desteklenmesi uluslararası bir talep veya emir olduğu için onlar
da destekler diye düşünüyorum. Hüseyin Özgen üstadın da Büyük Üstadımız
Asım Akin gibi düşündüğünü bir arkadaşımdan duydum."

Peki ama Masonların desteği ne anlama gelir ya da ne ifade eder?

Tamam Masonluk Türk insanı için bir heyüla kavramdır da, bunların destekleri
nasıl yansır?

Cevap:

"Biz; iş, medya ve reklam dünyasında çok yoğunuz ve o cenahta etkili kardeşlerimiz var. Bu kardeşler Üstadımızın buyruğunu elbette yerine getirir ve AKP'nin lehinde zemin oluşması için her türlü katkıyı yaparlar."

Çok özet olarak sunduğum sohbetimizin yorumuna gelince:

Kuşkusuz Masonların AKP'yi destekleme kararı Tayyip Erdoğan'ı çok sevmeleri ya da onun Fenerbahçeli oluşuyla ilgili değildir.

Uluslararası Siyonist bir örgütlenme olan Masonluğun, Erdoğan'a Kuzey Irak'ta bağımsız bir Kürt devletinin kurulması ve Tevrat'ta bahsedilen vaat edilmiş topraklara bir adım daha yaklaşılması için bu desteğin verildiği ortadadır.

İyi de bütün gençliğini Masonlar ve Siyonistler diye vaveyla koparmakla geçiren Erdoğan bu olguyu görmüyor mu?

Görüyorsa birkaç yıl öncesine kadar şeytanla bir tuttukları bu güruha bu teslimiyet niye?

Anlamakta zorlandığım bir şey de, sadece Masonlar cenahında değil, AKP'ye yandaş diğer çevrelerde de sıcak para gider ve kriz olur korkutmalarından medet umulmasıdır.

Eğer böyle bir kriz olursa -ki eninde sonunda olacaktır- bunun müsebbibi Türkiye'yi bu cendereye sokan AKP'den başkası olmayacaktır. Hiç kimse bu faturayı başkasına kesemez.

Eski Dev-Gençlilerden sonra Masonlar da AKP'ye yoldaş oldu, mübarek olsun...

Sabahattin Önkibar - Yeniçağ Gazetesi,

Kaynak: http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=6721

selçuk efendi
25-06-2007, 12:28
Milli Görüşten önemli bir isim. Her yerde onun kitabı ve bu şok iddia konuşuluyor.

Kitabın adı “AKP İntihara Gidiyor.” Yazarı Ahmet Akgül. 2 aydır piyasada olan kitapta müthiş iddialar yer alıyor. Bugüne kadar kitapla ilgili bir dava da açılmadı.

“AKP’yi kuranların ve kurduranların, özellikle Tayyip Erdoğan’ın özel bir önem verdiği danışmanlarından ve operatörlerinden biri ile yemekte karşılaştık. Tam bir panik havasındaydı. ‘Hayrola işleriniz iyi gitmiyor galiba!’ dedim.

- AKP’li: Tezkere krizinde oldu ne olduysa, büyü o zaman bozuldu, beklediğimiz sonuç çıkmadı, sonrasını zaten biliyorsunuz.

- Katılmıyorum, Edelman’ın YSK’ya ziyareti, Londra, Washington, New York, Dubai ve bazı şehirlerde daha AKP kurulmadan önce verilen sözler sonunuzu hazırladı. Devleti tanımadan, Anayasal organlardan ve milletten gerçek anlamda bir olur almadan küreyi yerinden oynatacak kararları alabileceğinizi sanmak çocukçaydı. Bu durum AKP’yi bitirdi.

- AKP’li: Hayır, bizi Özkök Paşa ve Paşalar bitirdi. Tezkere krizinde ne yapacağımızı bilemedik. Sorduk ne yapılmalı diye; ‘İktidar sizsiniz, karar almak sizin işiniz, biz kararı uygularız’ dediler.

- Ama zaten siz orduya sormadan informel olarak her türlü garantiyi vermiştiniz. Asıl hata o değil mi?

- AKP’li: Tamam her türlü garantiyi ve tavizi verdik ama ABD’nin Doğu ve Güneydoğu’ya tam yerleşeceğini bilmiyorduk. Yani, ABD ve İngiltere Türkiye’yi işgal edeceklerdi, paniğe kapıldık.

- Ama ABD’lilere bu garantinin AKP’nin kurulması aşamasında verdiniz.

- AKP’li: Evet, çok yanlış yaptık.

- Peki o halde Özkök Paşa’nın ve Paşaların suçu ne?

- AKP’li: Onlar diyebilirlerdi ki; ‘Tezkerenin çıkmasına karşıyız.’ Ancak asker kararı bize bıraktı!

- Normal, demokrasilerde zaten böyle olmaz mı?

- AKP’li: Tamam da, tezkerenin faturasını sonunda AKP’ye kesti ABD’liler. Asker, ‘tezkereye karşıyız’ deseydi, parti ile ABD değil, ABD ile TSK karşı karşıya gelecekti, biz yırtacaktık!?

- Özkök Paşa ve Paşalar size tezkere çıkarmayın demedi mi?

- AKP’li: Hayır demedi ama cesaret edemedik!

- ABD, Türk askerlerinin başına çuval geçirdi ama ceza olarak?!

- AKP’li: Yahu o olayı hiç sorma. O Wolfowitz’in halt yemesi. Bizimkiler (AKPliler), ‘tezkerenin öcünü TSK dan alalım’ diye ona akıl vermiş!

- Yoksa sizin danışman arkadaşlarınızdan biri ve İstanbul’da iki işadamı Wolfowitz’e asıl suçlu AKP değil, TSK demiş olmasın? Çünkü Amerika’ya söz verdiği gibi AKP tezkereyi çıkaracaktı! TSK’yı cezalandırma teklifi, iki işadamı ve bir danışmandan gitmedi mi?

- AKP’li: Çok büyük, çok fahiş bir hata yaptık zaten Wolfowitz Türk ordusunu bizimkilerin teklifi üzerine cezalandırmaya karar verdi.

- Tek başına mı?

- AKP’li: Yok canım, Tayyip Erdoğan ve ve Gül’le paylaşıldı, onlar da ‘olur’ dediler.

- Yani Wolfowitz’in, ABD’nin bu çokbilmiş danışmanının ve İstanbul’daki iki işadamının: ‘Türk ordusunu cezalandırma önerisine’ Tayyip Erdoğan ve Gül ya da Eş Genel Başkanlar ‘Evet’ mi dedi?

- AKP’li: Maalesef öyle!... Tayyip ile Gül’ün gezileri bu plana göre ayarlandı. O gün Tayyip Erdoğan Rize de, Gül de Kayseri’de olacaktı. Çok ters bir şey olursa ikisi ABD’liler tarafından alınacaktı. Bu planı Wolfowitz hazırlamıştı.

- Ne tür bir terslik bekliyordunuz?

- AKP’li: Tayyip Erdoğan ve Gül’e yönelik askeri bir hareket olabilir diye düşündük.

- Yani AKP üst yönetimi, AKP’nin yıldız danışmanı ve İstanbul’daki iki işadamı Türk askerlerinin başına çuval geçirileceğini biliyor muydu?

- AKP’li: Evet tabii... Yanılmıyorsam bir de emekli bir Paşa biliyordu.

- Hiçbir kimse çıkıp ta Tayyip ve Gül’e bunun sonuçlarının çok ağır olabileceğine ilişkin görüş bildirmedi mi?

- AKP’li: Tezkerenin mecliste reddedilmesine çok kızmıştık. ABD Savunma Bakanı arkamızdaydı. Kendimizi çok güçlü hissediyorduk!

- Ordunun sessiz kalacağını mı düşündünüz?

- AKP’li: Biz değil, Wolfowitz öyle düşündü. Türk askerlerinin başına çuval geçirilince, Genel Kurmay Başkanı Özkök ve diğer Kuvvet Komutanı Paşaların, o günkü harekatın nöbetçisi Büyükanıt’ın istifa edip emekli olacaklarını öngörmüştük. Eğer o gün paşalar istifa etseydi, bizim Genel Kurmay Başkanımız hazırdı.

- Kimdi?

- AKP’li: Onu söylemem.”

kaynak: http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=91094

tent
25-06-2007, 19:56
Can Ataklı

‘Çuval geçirme’ olayı biliniyor muydu? (http://www4.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=25.06.2007&Newsid=125054&Categoryid=4&wid=142)

Piyasada satılan bir kitapta diyor ki “Erdoğan ve Gül, tezkerenin geçmesinde kendilerine destek olmayan Silahlı Kuvvetler’i cezalandırmak için Amerika’dan bir şey yapmalarını istedi. Onlar da Türk subay ve askerlerinin başına çuval geçirdiler”

Ahmet Akgül isimli Milli Görüşçü yazara göre, Türk subaylarının başına çuval geçirilmesinden sonra Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları’nın istifa edeceği hesaplanıyordu. Ancak asker olaya çok öfkelenip yönetime el koymaya kalksaydı Amerika Erdoğan ve Gül’ü kaçıracaktı
(...)
Gelelim kitabın 278 ve 279’uncu sayfalarından yapılan alıntıya.

Yazar burada ismini vermediği bir AKP’li danışmanla konuşuyor. Belli ki eskiden çok yakın arkadaş olan ikili arasındaki konuşmalar inanılır gibi değil.
-----------
not: "bi şey" olursa rte ve gül'ün kaçırılacağı iddiası var. olay sırasında gül kayseri'deydi. iddialar doğruysa, gül'ü oradan kimse kaçıramazdı, koskoca hava indirme tugayı, seyirci kalmazdı herhalde...

can ataklı'nın alıntıladığı yazıyı okursanız, "bi şey"in ne anlama geldiğini de anlarsınız.:)

tent
26-06-2007, 16:30
Can Ataklı

‘Çuval olayında paşalar istifa etmeyince Özkök için ‘Fethullahçı’ söylentisi çıkardık’ (http://www4.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=26.06.2007&Newsid=125232&Categoryid=4&wid=142)

Dün size “AKP İntihara Gidiyor” isimli kitaptan çok çarpıcı bir bölüm aktarmıştım. Bu kitap aylardır piyasada satılıyor, yazdığım bölüm internet sitelerinden yüz binlerce kişiye ulaştı. Bir tek yerden “çıt” bile çıkmıyor. Ne AKP yalanlıyor, ne kitap hakkında dava açılıyor ne de bir toplatma kararı alınmış. Yani bir anlamda “sessiz bir onay” var. İnsan bu dehşet verici ifadeleri okudukça çok şaşırıyor

Bugün, dün yazdığım bölümün hemen arkasından gelen ve internet sitelerinde yer verilmeyen daha da dehşet verici bölümü yazıyorum. Bu bölümde itiraflarda bulunan AKP’li danışman, AKP’nin başta İngiltere, pek çok batılı ülkenin yardım ve desteği ile kurulduğunu anlatıyor. Ayrıca Hilmi Özkök Paşa’nın “nasıl Fethullahçı yapıldığına” ilişkin çok çarpıcı ifadeler de bulunuyor

selçuk efendi
26-06-2007, 16:40
Tuhaf bir sohbet şekli. eğer doğruysa, yazar herhalde edindiği bilgileri konuşma diyalog şeklinde yazmak istemiş ve kendi üslubunca yazıya dökmüştür. eğer doğruysa, tabii...

warfeet
03-07-2007, 17:19
İngiliz tanıktan 'ÇUVAL' anıları
2003'te Süleymaniye'deki 'Çuval' baskınında ABD askerleri tarafından Türk Özel Kuvvetleri Komutanı sanıldı. Oysa sadece kayıp kızını arıyordu. İngiliz sanatçı Michael Todd, yaşadıklarını "Çuval" adlı kitapta anlattı
İSTANBUL Milliyet


Amerikan askerleri tarafından 4 Temmuz 2003'te Süleymaniye'de Türk askerleriyle birlikte tutuklanarak başına çuval geçirilen İngiliz pandomim sanatçısı Michael Todd, yaşadığı acı dolu günleri, Doğan Kitap tarafından piyasaya çıkarılan "Çuval" adlı kitapta anlattı.
İngiltere'de hayatını sunuculuk yaparak ve çocukları eğlendirerek kazanan Todd, kayıp kızını bulmak için gittiği Süleymaniye'de fotoğraf çerçevesi almaya çıktığı sırada "Çuval baskını"nı yaşadı. Amerikan 173. Hava İndirme Tümeni askerleri, onu Türk Özel Kuvvetleri Komutanı sanınca başına gelmeyen kalmadı. Todd, yaşadığı dehşet dolu günleri kitabında özetle şöyle anlattı:

Kayıp kızımı arıyordum
"...ABD'li askerlere İngiliz olduğumu, Süleymaniye'de kaldığımı, kayıp kızımı aradığımı ve çocuklara oyuncak dağıttığımı anlattım. Kimse ilgilenmedi. Beni hemen serbest bırakacaklarından emin olduğum için ABD askerlerinin yanında kendimi çok rahat hissediyordum. Orduya ait bir kamyonun içinde sessiz ve hareketsiz insanlar görüyordum. Hiçbiri hareket etmiyor, hepsinin başına birer çuval geçirilmişti. Onlar insan, hepsinin kafasında plastik çuvallar var ve elleri kelepçelenmiş."

Yumruk indirdi
"...Bana herhangi bir talimat vermediler, sadece sonradan öğrendiğime göre içinde Türk Özel Kuvvetleri'nin bulunduğu kamyonun içine fırlattılar... Kamyonun sıcak metal zeminine sert bir biçimde düştüm. Boğucu çuvalın altında, yarı karanlıkta hiçbir şey anlayamıyordum...
'Pislik torbası hacılar, çenenizi kapayın, çuvalları çıkarın da sizi iyice bir pataklayayım' ve buna benzer şeyler duydum. Amerikalıların küfürlerinin dışında da sesler duyuyordum... Bir askerin kamyona tırmandığını gördüm ve yumruğunu sol tarafımda duran adamın suratına indirdi. Çuvalı çıkarmamasını söyledi."

Aniden saldırıyorlar
"...Fırın-kamyonun içinde beklerken çok fazla konuşma duyuyorum, tüm yakarışlara kayıtsız kalıyorlar. Diğer adamlar su istiyor, ama anadilleri İngilizce değil. Aniden saldırıyorlar yanımızdaki askerler, kafalara vuruyorlar ve bağırıyorlar... Parmakları sürekli tetikteydi ve bıçaklarını gösteriyorlardı.... Bu çocuk sayılacak yaştaki askerler bazılarımızın El Kaideci olduğundan şüpheleniyorlardı."

Silahlarına mermi sürdüler
"...Yanımdaki adam çok acı çekiyordu, plastik kelepçeler ona eziyet ediyordu... Hepimiz öyleydik ama onun hayati tehlikesi vardı, çünkü ellerinin rengi değişmeye başlamıştı... Bu kadar El Kaide şüphelisi nereden çıkmıştı? Türkçe konuştuklarından emindim, bu mümkün değildi çünkü ABD ve Türkiye müttefikti... Kimse gülmüyordu. Herkes şaşkındı. Yanımda yatan adamla aramda bir yakınlık olduğunu hissettim, şükürler olsun ki adam sağdı ama pek iyi durumda değildi. İngilizcesi gayet iyiydi, bana milliyetimi sordu, kendisi Türktü, Ankaralıydı, aramızdaki bağ büyüdü...
Kamyondaki diğer insanların da Türk olduğunu söyledi ama bazılarını tanımıyordu. Bizim konuşmamızdan nefret ettiler ve silahlarına mermi sürerek çenemizi kapatmamızı söylediler."

Ayakkabılarını atıyorlardı
"...Çuvalları başımızdan söküp aldılar. Süleymaniye'yi gördüm, anayolda gidiyorduk, herkes gözünü bize dikmişti; bizimle alay ediyor ve Amerikan askerlerini alkışlıyorlardı. Amerikan askerlerine el sallıyorlar ve gülümsüyorlardı, bize aşağılayıcı şeyler fırlatıyorlardı. Bazılarının ayakkabılarını savurduğunu ve tükürdüğünü gördüm.
Neden başımızdaki çuvalları çıkarmışlardı? Bunu kasıtlı yaptıklarını şimdi anlıyorum, insanlar yüzlerimizi görüp tanımıştı ve böylece ABD iyi bir iş yaptığını Kürtlere göstermiş oluyordu."
"...Duyduklarım şunlardı, bunları yazdığım için üzgünüm çünkü kötü laflar: 'Şu alçak bir daha çuvalını çıkarmaya kalkarsa onu delik deşik edeceğim', 'Şu alçaklardan birini süngülemek çok hoşuma gider', 'Çok üzgün görünüyorlar, sanki birazdan kafası kesilecek olan bir grup tavuğa benziyorlar!', 'Burayı biraz boşaltalım, kapıları kilitleyelim ve birkaçının kafasını keselim, bakalım kafaları kesilince ortalıkta koşabiliyorlar mı?'..."

Türk su verdi
"...Biri koluma dokundu ve su şişesiyle kafamdaki çuvalı dürttü. Çuvalı kaldırdım, komşum nazikçe bana su ikram ediyordu. Bu dostluğu asla unutmayacağım, o da en az benim kadar korkmuştu, benim gibi o da yaşamının en korkulu dakikalarını yaşıyordu ve bu Türk bana su ikram ediyordu, şişenin içinde çok az su kalmıştı, suyun hepsini içebilirdi ama bu suyu benim için ayırmıştı...
Bu Türkler kimdi? Hiçbiri gözüme 'tehlikeli teröristler' gibi görünmüyordu."



Türk komutan önsöz yazdı

Eski Türk Özel Kuvvetleri Süleymaniye Timi Komutanı Binbaşı Aydın E. de kitabın önsözünde, Todd'a hitaben duygularını şöyle dile getiriyor:
"... Bağdat. Ben ve arkadaşlarımın uzaylı olmadığını anladığın an. Biz de senin gibi çirkef bir Bizans oyununa kurban edilmiştik. Paylaştık. Artık seninle aynı dünyaya aittik. Gözlerimiz güvenli bakmaya başladı ve aynı lisanı konuşmamıza rağmen seni anlamamakta direnen ahmakların ait olduğun dünyaya kilometrelerce uzak kaldıklarına şahit oldun. İşte o an bana bir söz verdin. Zebanileri ahmaklardan oluşan cehennemden kurtulduğun gibi karşılaştığın rezil muameleyi tüm gerçekliği ile ulaşabildiğin her insana aktaracaktın.
2003'ten beri üzerine gordion düğümü kadar sağlam bir kilit vurduğum 4 Temmuz acısını seninle paylaşarak, temelinden çatısına kadar megalomanlık hastalığına yakalanmış bir toplumun sapkın egolarını diğer toplumlar üzerinde test etmesine seyirci kalmamak adına kaleme aldığın kitabına katkıda bulunabildiysem ne mutlu bana. Ne mutlu bana ki sözünün eri, cesur bir İngilizi tanıdım."
***********

oku bunu amerikan büyükelcisi ve sürüleri oku...

oku bunu petretus iti.... sen de oku...
BUNUN ACISINI HEPINIZDEN teker teker cikaracak TÜRK MILLETI....

it gibi sürüneceksiniz it sürüleri...

Bunun ve bir sürü mehmetcigin acısını sizden cikaracagiz.

PETROL HIRSIZLARI, cani sürüleri...
iyi okuyun bunlari...

warfeet
03-07-2007, 17:20
o bilmem ne tümenindeki itler sizde bunu biryerden iyi okuyun..

bu yazdiklarimi

beceriksiz asker sürülerisiniz...
kelepcelilere erkeklik taslayan it sürüsüsünüz...

Meydan bos ulan 174. piyade itleri...

Gelsenise daga...

korkak köpekler.

selçuk efendi
03-07-2007, 21:03
ABD'nin Kandil'i Yatsıya Kadar ... - Ali İhsan Gürcihan

Şırnak'ta güvenlik kuvvetlerine teslim olan üç terörist,

"ABD'liler tarafından zırhlı araçlarla Kandil dağında PKK'lılara silah teslim edildiğini"

açıkladı. Bu haber nedense Türkiye'nin üç büyük gazetesinde manşet olmamakla birlikte, ABD'nin ne olduğunu göstermesi açısından çok önemli ama hiç de şaşırtıcı olmayan bir gelişmeydi.

ABD denen "stratejik ortağımızın" PKK ile ilişkilerine ve ona yaptığı desteğe yönelik 1993 yıllından bu yana gözlenen ama çok üzücüdür ki, bir türlü tam olarak üzerine gidilip, aydınlığa çıkarılmayan veya çıkarılamayan, o kadar çok olay vardır ki...

Geçmişte de basına çıkan sadece bir kaç tanesini hatırladığımızda :

-- Cudi üzerinde meçhul uçuşlar
-- PKK'ya havadan atılan malzemeler
-- 2000-2001 yılında fotoğraflarla da tespit edilen, ABD'lilerin Kandil'de PKK'lılarla yaptığı görüşmeler

Bunlar şu an için aklımıza gelenler...

Sadece bunların üzerine zamanında ciddi bir şekilde gidilseydi, ABD'nin bölgede ne dolaplar çevirdiğini çok daha erken farkına varır, vatandaş seviyesinde gerçekleri çok daha önceden kavrayabilirdik.

Geçmişte bir çok yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, PKK terör örgütünün Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde ABD çıkarlarına uygun olarak kullanılan bir güç olduğu açıkca ortadadır.

ABD denen ve terörü siyasi araca dönüştüren devlet; Irak'ta ve Irak kuzeyinde KDP (Barzani) ve KYB (Talabani) 'yi yanına çekerek, yani kullanarak yürüttüğü politikalarını, Türkiye'de ise PKK terör örgütü baskısı ve pazarlığı ile Kandil ve Irak kuzeyi üzerinden dolaylı olarak ve Türk Milleti'ni enayi yerine koyarak yürütmeye çalışmaktadır.

Teröristbaşının şartlı teslimi ve hüsranla sonuçlanan koordinatörlük tuzağı da dahil olmak üzere, ABD hiç bir yaklaşımında samimi değildir.

Bizim işbirliği gibi gördüğümüz veya öyle gösterilen her konu ABD'nin çıkarlarına göre geliştirilmiş maksatlı bir oyundur.

Teröristbaşının teslim edilmesi gerçekte PKK'nın sözde siyasallaşmasını kontrol altına almak adına;

koordinatörlük ise , bizleri hem oyalama, hem de daha acısı PKK'yı ve sözde Kürt meselesini Irak kuzeyi ile birlikte düşünülmesi gereken bir bütün haline getirmek için yürütülmüş operasyonel faaliyetler olduğu zaman içinde daha da iyi anlaşılacaktır.

Barzani , Talabani ve ülkemizdeki DTP'li bazı satılıkların birbiri ile eşgüdümlü ve uyumlu bir şekilde haykırışları da bu planın yürürlükte olduğunu açıkca göstermektedir.

Eğer terör örgütünü çökertmek istiyorsak, önce ABD'nin bu konudaki niyetini ve yaptıklarını ortaya çıkarmamız ve dost geçinen bu ülkenin PKK üzerinden sergilediği oyunlara son vermemiz gerekmektedir.

Bunu yapabilmek için de,

kaderini, çıkarlarını ve geleceğini;

AB-D veya onun tekelindeki kurumlarla ortak gören, yatlarda gezen ve "reina"larda eğlenen mösyölerle bağlantılı olan değil;

tam aksine;

kaderini ve geleceğini,

bu ülke için karşılıksız ekmek parasına ter döken, dirsek çürüten , beynini harcayan ve de kanını canını veren insanlarla paylaşan bir kişiliğe ve kimliğe sahip olmak gerekir.

Kaynak: http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=6761

selçuk efendi
07-07-2007, 03:00
http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=6767

Biraz uzunca bir bilgi verilmiş. 100 AKP Gerçeği başlığı altında öyle şeyler sıralanmış ki şüphelenmeye başladım bu adamlar neci diye... Tamam, gömlek değiştirilir de sen ciğerini de değiştirmişsin be kardeşim...

Cüneyt Zapsu geçenlerde Cnn Turk'te (idi sanırım ya da bir yerde okudum) "bu adamı kullanın" demedim ben, bu kişiyi değerlendirin dedim falan filan diyordu. asıl metni buraya koymaları iyi olmuş... Bence ne demek istediği gayet açık..

Zaten alışmadık mı, Akp'li milletvekillerinin ya da bakanların eski bir konuşması çıkar, önce sözcüler yalan, böyle birşey yok der, sonra da tamam, söylemiştir ama o anlamda değil, saptırıyorsunuz der...

Ne diyelim, Allah ıslah etsin...

ibrahimbjk
07-07-2007, 20:12
DTP'li bağımsızların vaatleri
07 Temmuz 2007 Cumartesi 19:33
DTP'nin desteklediği 4 bağımsız aday 14 maddelik vaatlerini açıkladı.

DTP'nin Diyarbakır'da desteklediği 4 aday 14 maddelik vaatlerini açıkladı. İşte DTP'li bağımsız adayların ilginç vaatleri.

Demokratik Toplum Partisi'nin (DTP) Diyarbakır'da desteklediği 4 aday 14 maddelik vaatlerini açıkladı. Vaatler arasında genel siyasi af, ana dilde eğitim hakkı ve düşünce, ifade ve inanç özgürlüğü için mücadele bulunuyor.

16 YIL SONRA TEKRAR MECLİS'TEYİZ

DTP'nin Diyarbakır’da desteklediği 4 bağımsız aday seçim vaadlerini seçim broşürlerinde açıkladı. DTP'nin Diyarbakır’da desteklediği bağımsız adaylar İnsan Hakları Derneği eski Genel Başkanı Akın Birdal, Aysel Tuğluk, Selehattin Demirtaş ve Gültan Kışanak'ın, ‘16 yıl sonra tekrar Meclis'e gidiyoruz' başlığı ile bastırdıkları broşürlerinde yer alan bazı vaatleri şöyle:

* Vedat Aydın, Musa Anter, Mehmet Sincar, Serdar Tanış, Ebubekir Deniz, Uğur Kaymaz ve tüm faili meçhul cinayetlerin, yargısız infazların aydınlatılması
* Düşünce, ifade ve inanç özgürlüğü.

* Türkiye'nin gerçek bir hukuk devleti olması

* Kadına yönelik her türlü ayrımcılığa ve şiddete ‘dur' demek.

* Gençliğin sesini ve enerjisini yaşamının tüm alanlarına etkin kılmak

* Genel siyasi af

* Ana dilde eğitim hakkı

* Demokratik ve özgürlükçü bir anayasa için mücadele.

Adayların vaatleri içeren broşürlerinde, “Rantın ve koltuğun değil, sözlerimizin, vicdanımızın, değerlerimizin ve irademizin sesi olacağız' denildi



2002 seçimlerine neden bagımısız olarak katılmadılar ?????.......

ibrahimbjk
08-07-2007, 09:42
Bu pis oyunu bırakın lütfen



http://www.gazetevatan.com/pics/yazarlar/142.jpgSon birkaç gündür AKP destekli medyada yürütülen bir kampanya var. “Temiz devlet” adına sözde çetelere karşı yürütülen bu kampanyada hedef silahlı kuvvetler. Aslında bu kampanya Şemdinli olaylarından sonra başlatıldı.

Şemdinli olaylarını ısrarla silahlı kuvvetlere bağlamak isteyen iktidar, bu uğurda Genelkurmay Başkanı hakkında bir savcının suç duyurusunda bulunmasına bile göz yummuş, ancak gösterilen tepki nedeniyle geri adım atılmıştı.

Ancak iktidar yanlısı çevre bu konudaki ısrarlı yayınlarını bıkmadan usanmadan sürdürüyor.

Şimdi İstanbul’da ele geçirilen bir çete içinde kimi emekli subayların da olmasından yola çıkılarak “Bu işin ucu nereye kadar giderse gitsin, takipçisi olacağız” söylemi kullanılıyor.

Bu medya birkaç gündür de, çetelerin başının, halen orduda görev yapan bir generale kadar uzandığını yazıp çiziyor. Haber metinlerine “çok gizemli” cümleler konuyor. Emniyet istihbarat teşkilatlarının “bu generale ulaşmak üzere olduğu” ileri sürülüyor.

Hiç kimse merak etmesin, orduda halen görev yapan bu generalin kim olduğunu biliyorum. Kastedilen kişi Tuzla Piyade Okulunun komutanı tuğgeneraldir.

Bu generalin, sanıyorum dönem arkadaşı olan emekli yüzbaşı Muzaffer Tekin’le makamında çekilmiş bir fotoğrafı var. AKP medyası günlerdir elinde tuttuğu bu fotoğrafı yayınlayacak bir ortam arıyor. Bunun yanısıra yayınlarıyla kimi kastettiğini ima ederek bunu bir tür tehdit aracı olarak da kullanmak istiyor. Neden böyle söylüyorum, çünkü bir türlü yayınlanamayan bu fotoğraf internetten herkese dağıtılıyor.

Çünkü halen görevli bir generalin kendi makam odasında çekilmiş fotoğrafını internette değil de gazetede yayınlayıp altına “çete bağlantısı” haberini yazmak herhalde o kadar kolay değil. Ancak bir punduna getirerek bu fotoğrafı yayınlayıp, en azından şaibe oluşturmaya çalışacaklarını da tahmin ediyorum.

Bu çok pis bir oyundur. Emekli ordu mensubu olsa da, bir takım kendini bilmezlerin kişisel menaffat uğruna çeteleşmeleri, eski görevleri nedeniyle kendilerini bir tür dokunulmaz saymaları, bundan cesaret alarak fütursuzca davranmaları silahlı kuvvetlere mal edilemez.

Söz konusu fotoğraflar bana da geldi. Muzaffer Tekin’le tuğgeneral yan yana görülüyor. Ciddiye bile almadım, çünkü çeteleşme içinde olan bir generalin kendi makam odasında fotoğraf çektirmesi kadar saçma sapan bir şey olamaz.

Fotoğraftan da anlaşıldığı kadarıyla bu bir nezaket ziyareti, tuğgeneral de, dediğim gibi belki de dönem arkadaşı olan Muzaffer Tekin’le aynı fotoğrafa girmekten çekinmemiş.

İktidar cumhurbaşkanı seçmekteki beceriksizliğini sözde demokrasi adına dolaylı yollardan silahlı kuvvetlere yüklemeye çalışıyor ve böyle pis oyunların oynanmasına göz yumuyor.

Çok ayıp. Bu ayrıca demokrasiye de darbe vurmaya ve bundan çıkar sağlamaya da yöneliktir.


Kendi kendine zarar veren bir millet dünyada yoktur türkler kadar bu hükümet bence 5 yıl az bir zaman degil.. Borsacı görüşü ile bakarsak işlemlerde hata oranı çok olmaya başladısa işlem yapılmamalı gibi bir kural var buda aynen öyle olmaya başladı hataları artmaya başladı bir yerde sermayeyi bitirebilirler ....

selçuk efendi
10-07-2007, 18:57
4 Temmuz 2007, Çuvalın 4. yılı...

http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=6769

selçuk efendi
12-07-2007, 02:01
Erdoğan'ın henüz kamuoyu ile paylaşmadığı bu kritik kararını çok güvendiği bir kurmayı aracılığı ile
çok büyük iki uluslararası finans kuruluşuna da bildirdiği anlatılıyor....

% 70'i yabancıların elinde bulunan borsayı ekonominin esas göstergesi sayan ve bunu millete aşılamaya çalışan RTE'nin böyle bir şey yapması, bugün söylediği 'uzlaşma' laflarının sebebiymiş meğer... AKP'yi borsa kurtaracakmış meğer...

http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=6778

JoNaThAn
12-07-2007, 04:16
Can Ataklı

‘Çuval olayında paşalar istifa etmeyince Özkök için ‘Fethullahçı’ söylentisi çıkardık’ (http://www4.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=26.06.2007&Newsid=125232&Categoryid=4&wid=142)

Dün size “AKP İntihara Gidiyor” isimli kitaptan çok çarpıcı bir bölüm aktarmıştım. Bu kitap aylardır piyasada satılıyor, yazdığım bölüm internet sitelerinden yüz binlerce kişiye ulaştı. Bir tek yerden “çıt” bile çıkmıyor. Ne AKP yalanlıyor, ne kitap hakkında dava açılıyor ne de bir toplatma kararı alınmış. Yani bir anlamda “sessiz bir onay” var. İnsan bu dehşet verici ifadeleri okudukça çok şaşırıyor

Bugün, dün yazdığım bölümün hemen arkasından gelen ve internet sitelerinde yer verilmeyen daha da dehşet verici bölümü yazıyorum. Bu bölümde itiraflarda bulunan AKP’li danışman, AKP’nin başta İngiltere, pek çok batılı ülkenin yardım ve desteği ile kurulduğunu anlatıyor. Ayrıca Hilmi Özkök Paşa’nın “nasıl Fethullahçı yapıldığına” ilişkin çok çarpıcı ifadeler de bulunuyor

AKP yi sevmem. benzerlerinide sevmem.sevmem için bir neden yok ve olmayacak:)

biz komployu seven bir milletiz. Atatürk'ün uzaylı olduğuna inananlar, mason olduğuna inananlar, Yaşar Büyükanıt'ı yahudi yapanlar, RTE nin yahudi olduğunu söyleyenler, Bülent Arınç'a musanın mücahiti diyenler (kendisinin dedesi ve menemen olayının bağlantısını araştırınız.aslında kökten dincidir kendisi.ve yahudilik ile alakası yoktur.bazen sormadan edemiyorum,herkes yahudiyse kim gerçek aslını yansıtıyor diye..ayrı bir manyaklık bu.eğer herkes yahudiyse helal olsun bu yahudilere.takdir edin kendilerini..) ve benzerleri..yeter ki komplo olsun:)atlarız hemen ve sahipleniriz.artık, bu tip olaylardan bahseden 3. kalite bir kitabı birinin elinde gördüğümde, hem okuyana hem de yazana acıdığımı farkediyorum.

tabii ki.. Türkiyedeki partiler ve siyasi oluşum dış güçlerle bağlantılı. bunun aksini düşünmekte komploculuk olur. ve tabiki akp dış güçler tarafından destekleniyor ve işlerine geliyor. ayrıca demokrasisi bozulmuş bir türkiye, rejim tartışmalarının yaşanacağı derecede önemli gelişmelerin olduğu bir türkiye, işlerine gelir. Demokratik toplumlar güçlüdür. hala bilmem ne şeriatından bahseden, buna geçmeye çalışan toplumlarda onun bunun oyuncağı-ayakçısı olmaktan öteye gidememişlerdir.bakınız: orta doğu ve araplar..petrolleri olmasa ne yaparlardı merak ediyorum.umarım ben ölmeden petrolleri biter ve bende görürüm:)

gerçi petrol baştaki çok sevdikleri şeyhlerine-şıhlarına yarıyor ama..


kısacası..bir akp linin çıkıp böyle konuşması biraz garip."evet onların oyuncağıyız biz.ankesörlü telefon gibiyiz..kim jeton atarsa......" v.s.. bu sözler akpliden çok, akp yi eleştiren birinin sarfedeceği sözlerdir. bilmem bana öyle geldi.

ayrıca bir millet, başındaki tehlikeden habersizse varsın yok olsun. varlığı medeniyete zarar verecektir. böylesi daha gururlu olur. bu tip haberleri çıkarmak biraz dürüstlükten uzak.. adamların amacı zaten belli.yapmak istedikleri ve kadrolaşma yöntemleri zaten belli. sonuçları ortada.. gidişat ortada.. tüm bu arapçılıklarına rağmen, hala ortaya çıkıp bunlara yahudi demek ya da bu tip yalanlara başvurmak ancak iltifat olur. bunu yapanı da haksız konuma düşürür. gerçek bir Cumhuriyetçi nin ve Atatürkçü nün bunlara ihtiyacı olamaz. Bunun hurafeye, hacıya-hocaya inanmaktan farkı yoktur. kusura bakmayın.

diğer komplolar:

-gerçekten aya gidilmemiş.

-uzayda, dışa doğru olan basıncı dengeleyecek elbise yapılamaz.. uzaya insan çıkmadı..

-ay, dünya yörüngesine sonradan yerleştirilen bir uydu.. zaten toprak yapısıda bunu kanıtlıyor..dünyadan daha yaşlı ayın toprağı..

-uzaylılar belli zamanlarda dünyayı ziyaret ederler ve kıyametler yaparlar. (uzayda bir çok canlının ve organizmanın olma ihtimali bana tanrıdan daha gerçekçi gelir. 3000 yıl öncesinden gerisinde, tek tanrılı inanışın hakim olmadığını gördüğümüzde, tanrı kelimesinin bir çok alana yayıldığını görebiliriz.uzaylılara tanrı demekte ayrı bir inanıştır.)

-depremlerin belli güçler tarafından yapıldıkları..ve bunun için zaman kollandığı. (bu yalanda bana, depremin insanlara ceza olarak yollandığı hurafesinden başka bir şeyi hatırlatmaz.gerçeklerden umudunu kesmiş insanlar..) tesla makinesi..

-matrix in olduğuna inanan insanlar..

-uzayın aslında bir power point sunusundan, video gösteriminden başka bir şey olmadığına inananlar.. dünyanın bir deney fanusu olduğunu ve ölen insanın tepede bekleyen bir gemiye çıkacağına inanıp intihar edenler..

falanlar filanlar..

komplo topiği ya.. bende komple yazdım.

bunlar arasında bence tek ipe sapa gelir şey, uzayda başka bir yaşamın olma ihtimalinin yüksek olduğu.. bunun nedenide, dünyada bir yaşamın olduğunu biliyor olmam. bu dünyada gerçekleştiyse, bir çok yerde de ya gerçekleşmiştir..ya da gerçekleşiyordur..

aslında hepimiz masonuz:gulen:

bana da şüphe ile yaklaşınız lütfen..


Not: bir millet batmaya niyetliyse, bu önce ya da sonra olmuş farketmez. Dolayısıyla, rte nin bilmem kimlerle uzlaşı arayarak, borsayı ayakta tutan sermayedarlarla anlaşarak gerçekleri gizlemesi..veya benzerleri..eğer bu halkı kandırmaya yeterliyse, aynı ayarda başka bir gizleme hileside aynı oranda yeterli olacaktır. dolayısıyla ha rte olmuş, ha osman olmuş farketmez diye düşünmekteyim. halkı bilgilendirmeli önce.. insanlara laf anlatmak o kadar zor ki.. bazen bunun yerine "çay demlemelisiniz.."

ibrahimbjk
12-07-2007, 08:22
Başbakan, Hakan Uzan’dan ne istedi?



http://www.gazetevatan.com/pics/yazarlar/102.jpgGenç Parti Genel Başkanı Cem Uzan bu soruyu ilk kez geçen pazar akşamı Habertürk TV’de katıldığı Basın Kulübü programında gündeme getirdi. Programa katılan gazetecilerin gözlerinin içine bakarak, “Başbakan açıklasın. 2003 yılında kardeşim Hakan’ı Başbakanlık binasına davet ederek ondan hangi talepte bulundu? O görüşmede başka kimler vardı” dedi.

Konuk gazeteciler arasındaki Mehmet Tezkan, “bomba haber”in kokusunu hemen aldı ve bu sorunun yanıtını Uzan’ın kendisinden istedi.

Ama o, “Bu bir gazetecilik görevidir. Yanıtı siz bulun. Sorun Başbakan’a, söylesin. O söylemezse ben söylerim. Yanlış bir şey söylerse, çıkar doğrusunu açıklarım” diyerek tüm gazetecilik manevralarına kapıyı kapattı...

Başbakan önceki gün bu soruya Uşak’tan yanıt verdi:

“Benden ÇEAŞ’ı (Çukurova Elektrik), Kepez’i istedi. Dedik ki kusura bakma. Borcunuzu ödeyin, ondan sonra gereği yapılır...”

Cem Uzan anında yalanladı ve “O görüşme olduğunda ÇEAŞ’a, Kepez’e henüz el konulmamıştı. O sırada el konulmamış bir malı kardeşim neden geri istesin? Tekrar soruyorum, kardeşimi çağırıp ne istedin, açıkla... Yoksa seçimden önce ben açıklayacağım...”

***
Sizi daha fazla merakta bırakmayayım... Ben bu soruların yanıtını biliyorum!

Sadece ben bilmiyorum, o dönemde Star Gazetesi’nde, Star Televizyonu’nda çalışan tüm gazeteciler biliyor.

Ama “Cem Uzan’a yakınmış” gibi bir izlenim vermekten çekindiklerinden olsa gerek susuyorlar...

“Bilmiyorlarmış” gibi yapıyorlar!

Benim hiçbir zaman böyle bir kompleksim olmadığı için susmam da gerekmiyor...

Uzan’ın sahibi olduğu gazetede yazarken de meslek ilkelerinden bir an için olsun sapmadım, meslek onurundan taviz vermedim; bunu da herkes biliyor...

Gelelim soruların yanıtına:

AKP Hükümeti’nin, Uzan Grubu’nun mal varlığına el koymasından hemen önce grubun başında Hakan Uzan bulunuyordu. Çünkü Cem Uzan yaklaşık bir yıl önce aktif siyasete girmiş ve tüm işlerini kardeşine devretmişti. Hükümetin, muhalif yayın yapan Star Gazetesi’nden ve televizyonundan rahatsız olduğunu bilmeyen yoktu. İşte o günlerde; yani 2003’ün mayıs ayında gerçekleşti bu sürpriz davet... Hakan Uzan, yanına o günlerde Star Medya Grubu’nun Başkanı olan deneyimli gazeteciyi de alarak Başbakanlığa gitti. Gitti diyorum; çünkü bu davet kimseden gizlenmedi. Hakan Uzan, Ankara’dan döndüğünde Star kulislerine sızan bilgi inanılır gibi değildi. İddiaya göre Başbakan ondan muhalefetin dozajını düşürmelerini, Cem Uzan’ın da aktif siyasetten çekilmesini istemişti.

***
Şimdi söz sırası Başbakan’da...

Yıllardır zaten konuşulan bu iddialar doğru mu, açıklasın...

Hakan Uzan’dan böyle bir talepte bulundu mu, söylesin...

İktidar olmanın avantajını ve gücünü, böyle bir tehdide aracı kıldı mı, bizi aydınlatsın...

Şimdi söz savunmanın.

Yanıtları merakla bekleyeceğim.

selçuk efendi
14-07-2007, 01:51
Irak'ta yaptıklarını itiraf eden amerikalı askerlerin, Türkiye'de yaptığı hayvanlıkları da öğrenelim...

http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=6789

tent
14-07-2007, 02:40
Irak'ta yaptıklarını itiraf eden amerikalı askerlerin, Türkiye'de yaptığı hayvanlıkları da öğrenelim...

http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=6789

1869 yılında Sultan Abdülaziz zamanında Amerika'dan Türkülerimize konu olan 600 bin Martini tüfek ile 114 bin Spingfield tüfeği alındı.

Bu silahlar Amerikan iç savaşından (1861-1865) arta kalan silahlardı. Savaş bittiği için Amerikalılar ellerinde kalan işe yaramaz silahlarını satmak için Türklerle anlaşmıştı.
içsavaş sırasında bu tüfekler henüz icat edilmemişti...

selçuk efendi
14-07-2007, 02:49
http://www.tarihsayfam.com/tarihteki-ilginc-olaylar/yerli-silah-takintisi.html adresinde de şöyle bir bilgi var:

(...)
Komisyonun ilk durağı Springfield cephaneliğiydi. O sırada burada 1855 model Springfield 58 tüfeklerinin seri üretimine geçilmişti. Bu yüksek isabet oranına hayran kalan İngiliz hükümeti tüm fabrikayı satın aldı. (...)

http://www.militaryfactory.com/smallarms/detail.asp?smallarms_id=153 adresinde de temel özellikleri şöyle:

Basic Information:
Designation: .58 Springfield
Type: Muzzle-Loading Musket
Manufacturer: Springfield Armory (among others) - USA
Country of Origin: United States
Operation: Hammer-Action Muzzle-Loading
Caliber: .58 Minie Ball
Service Year: 1856

Dimensions:
Overall Length: 56 in (1,422 mm)
Weight (Empty): 9.5 lbs (4.37 kg)
Weight (Loaded): Not Available

Performance:
Rate of Fire: 3 rds/min
Rounds: 1
Range: 1,804 ft (550 m)

tent
14-07-2007, 14:43
yanılmışım demek ki. şimdiki amerikan ordusunda albay ripley'den bir kaç tane daha olmasını dilerim.:)

warfeet
26-07-2007, 01:50
Oylar kime, neden verildi?
Seçim sonuçlarıyla ilgili olarak iyi bir sınav veren A&G'nin kapsamlı anketinde katılımcılara hangi partiye hangi sebeple ve gönülden mi gönülsüz mü, oy verecekleri de soruldu
İSTANBUL Milliyet

22 Temmuz Genel Seçimleri araştırma şirketleri için de büyük bir sınav oldu. KONDA gibi A&G de seçim sonuçlarını en iyi tahmin eden şirketlerin başında geldi.
Adil Gür'ün yönetimindeki A&G araştırma şirketinin 7-8 Temmuz tarihleri arasında yaptığı çalışmada partilerin muhtemel oy oranları AKP (yüzde 47.5), CHP (yüzde 21.1), MHP (yüzde 11) olarak tahmin edildi.
Bir hafta sonra yani 14-15 Temmuz tarihleri arasında Türkiye'nin 7 coğrafi bölgesinde 65 ilde 3589'u kadın toplam 7211 denekle yeni bir araştırma daha yapıldı. Bu dönemde MHP'nin atağa kalktığı saptandı. Buna göre de partilerin oy oranları şöyle öngörüldü:
"AKP (yüzde 48-51), CHP (yüzde 18.5-21), MHP (yüzde 13-14.5)"
Araştırmalarda deneklere siyasi tercihlerinin yanı sıra değişik sorular da yöneltildi. Seçmenlerin verdikleri yanıtlarda da, "oylarını neden ve ne kadar gönülden verdiklerine ilişkin ilginç sonuçlar da ortaya çıktı:

Niçin bu parti?
7-8 Temmuz'daki araştırmada seçmenlere tercihlerinde hangi nedenlerin etkin olduğu sorulduğunda, AKP'ye oy vereceklerini söyleyenlerin yüzde 75.8'i "İktidarda iyi hizmetler yaptı" derken, yüzde 41.8'i "Erdoğan için", yüzde 21.7'si ise "Cumhurbaşkanı seçtirmedikleri için" yanıtını verdi.
CHP'ye oy vereceğini söyleyenlerin yüzde 64.6'sı ise, "Cumhuriyet ve laiklik endişeleri"ni gerekçe olarak gösterirken, "Baykal için" diyenlerin oranı yüzde 12.3'te kaldı.
MHP'ye oy vereceklerini söyleyenlerin arasında ilk sırada ise, "Terör çözümü" yer aldı. DTP'ye oy vereceklerini söyleyenlerin yüzde 83.2'si ise "Siyasi görüşüme en yakın parti" dedi.

En gönülden oy DTP'ye
14-15 Temmuz'daki araştırmada ise deneklere, "22 Temmuz'da oy vereceğinizi söylediğiniz partiye ne kadar gönülden oy veriyorsunuz?" sorusu yöneltildi.
Deneklerin verdiği yanıtlarda en gönülden oy verilen parti DTP (yüzde 93.7) çıktı. DTP'yi yüzde 85.2 ile AKP, yüzde 78.4 ile de MHP izledi. CHP ve GP'nin ise seçmen tarafından diğer partilere göre daha az oranda gönülden desteklendiği belirlendi.

***********

Şimdi Bu vatanda yasayan yilanlarin sayisi da belli olmus durumda. bu bilmem ne ..t partisi ne oy verenler (bence bilincli olan yüzde 10, yani bile bile TÜRK düsmani olan it sürüleri yüzde 10), digerleri baski ile vs vs...neyin ne oldugunu bilmediklerinden...
Asil sayi 300 bin civarinda terörist sayisi... bir de gönülden verenler varmis bu itlerin.. gönülden terörist olanlar...

neye oy verdiklerini bilmeyenleri disarida tutuyoruz. ama terörist teröristtir....

Bu it sürülerini temizlemek bu ülkenin boynunun borcudur...
Bu ajan ve cony usaklarini temizlemekte TÜRK'lerin borcudur..

Bu mantiksiz oylarla iktidar olanlarinda 5 senesi olduguna inanmiyorum...
Hersey satildi piyasa o PARAYLA IDARE edildi.
Satacaklari birsey kalmadi... Toprak satisina yeltendiler VATAN HAINLIGIne girecegini biliyorlardi, YEMEDI....

Bu terörist partisi olan bu sürülerin meclise alinmamasi ve hepsinin teröristlikten hapsi tıkılmaları gerekiyor...

Ona göre 'oyu'nu PIYASAlara verenler simdi iyi düsünsün...
PARAMI, VATANMI??

iyi halt ettiniz....

selçuk efendi
26-07-2007, 02:45
Asıl kurtlar vadisi burada... Bir acayip oldum:

http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=6812

warfeet
05-08-2007, 01:44
Yaralı askerleri kurtarmak isterken şehit düştü
Yaralı askerleri kurtarmak isterken şehit düştü Tunceli’de teröristler ile güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada şehit olan Jandarma Astsubay Üstçavuş Fatih Çarman’ın yaralı askerleri kurtarmak isterken şehit düştüğü öğrenildi.
Alınan bilgiye göre, 1 Ağustosta Tunceli’nin Ovacık ilçesi sınırları içindeki Mercan Dağı Katırgediği bölgesinde arazi taraması yapan güvenlik güçleri ile terör örgütü PKK üyeleri arasında çıkan çatışmada, Jandarma Komando Er Mehmet Kıl ve Jandarma Komando Er Murat Çömez açılan ilk ateş sonucu ağır yaralandı.
Bu sırada, yaralanan askerleri korumak için yanlarına gitmeye çalışan Jandarma Astsubay Üstçavuş Fatih Çarman’ın, açılan ateşte vurularak şehit düştüğü kaydedildi.
Tunceli’nin Ovacık ilçesindeki terör örgütü PKK üyeleri ile güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada Jandarma Komando erler Murat Çökmez ve Mehmet Kıl ile Jandarma Astsubay Üstçavuş Fatih Çarman şehit olmuş, aynı çatışmada 5 terörist ölü ele geçirilmişti.
************

Diyarbakır Dicle'de mayınlı tuzak: 3 şehit
DİYARBAKIR, (DHA)
DİYARBAKIR'ın Dicle İlçesi kırsal kesiminde, PKK'lı teröristlerle çıkan çatışmada, 2'si astsubay, 1'i er olmak üzere 3 güvenlik görevlisi şehit olurken, 2 asker de yaralandı.
Diyarbakır 16'ıncı Zırhlı Tugay Komutanlığı'na bağlı birlikler, bugün Dicle İlçesi'nin Kurşunlu Köyü, Balaban Mevkii'nde arazi arama tarama faaliyetleri sırasında bir grup bölücü teröristle karşılaştı. Güvenlik güçlerinin ‘teslim ol’ çağrılarına ateşle karşılık veren teröristlerin açtığı ilk ateşte, Piyade astsubaylar Mehmet Özdemir, Abdullah Şaştım ile Piyade er Ayhan Güngör şehit olurken, 1'i Uzman Çavuş, 1'i er olmak üzere 2 güvenlik görevlisi de yaralandı.
Yaralı askeler, helikopterle Diyarbakır Askeri Hastanesi'ne kaldırılarak tedavi altına alındı. Bölgeye Diyarbakır'dan hava destekli takviye birlikleri gönderilerek geniş çaplı bir operasyon başlatıldı. Operasyon sırasında teröristlerle zaman zaman sağlanan sıcak temasın sürdürüldüğü bildirildi.
Şehit güvenlik görevlileri için yarın Diyarbakır'da askeri tören düzenleneceği belirtildi. Törenin ardından şehit astsubay Özdemir'in cenazesi, memleketi Ankara, Şaştım'ın cenazesi memleketi Kayseri ve şehit er Göngör'ün cenazesinin de memleketi Osmaniye'ye gönderileceği öğrenildi.

**************

Gümüşhane'de teröristlerle çıkan çatışmada 4 asker yaralandı!
Gümüşhane'nin Şiran ilçesi kırsalında güvenlik güçleriyle teröristler arasında çıkan çatışmada, 4 asker yaralandı.
Alınan bilgiye göre, arazi aramasından dönen güvenlik güçleri, Şiran ilçesi Mertekli ve Karaşeyh köyleri arasındaki alanda, PKK'lı teröristler tarafından pusuya düşürüldü.
Teröristlerin açtığı ateş sonucu 1'i ağır 4 asker yaralandı. Güvenlik güçlerinin karşı ateşi sonucu kısa süren çatışmanın ardından teröristlerin, havanın karanlık olmasından da yararlanarak kaçtıkları bildirildi.
Çatışmada yaralanan askerlerin, Şiran Devlet Hastanesi'ne kaldırıldıkları ve teröristlerin yakalanması için bölgede geniş çaplı bir operasyonun başlatıldığı kaydedildi

***********

AL SANA RTE. AL SANA AK MISIN NESIN PARTISI... İYİ OKU RTE

yapacagınız politikanında, böyle devlet adamlığınında, ALKIŞLADIĞINIZ İT VE SOYSUZ Ş.REFSİZLERİN DE NE YAPTIRDIKLARIN YUKARIDA İYİ OKUYUN...

ELLERINI SIKTIĞINIZ LANETLİLERİN DE NE MAL OLDUĞUNU, SİZDEN NE NAMUSSUZ ŞEYLER İSTEYECEKLERİNİ O KANLI ELERINI SIKTIĞINIZ BAHÇELİ, İYİ OKUYUN BU PİSLİKLERİN ELİNİ SIKARKAN VİCDANINIZ SIZLAMADIMI...

AMA EĞER, sızlamadıysa, biz vicdansızları da satılmışlarıda, HEPSİNİ BU ÜLKEDE YOLA GETİRMEYİ 1000'LERCE SENEDİR BAŞARDIK..

BUNDAN SONRA DA BAŞARACAĞIZ..

İYİ OKUYUN. neyin vekillerini olduğunu sananlar, o ş.refsizlerin elllerini sıkanlar, TÜRK'ün meclisine ALANLAR, yarın gidip askerlerimizi şehit edenlere BELKİ DE ulaşım teşekkür edecek, it sürülerini MECLİSİMİZDE BARINDIRANLARA


YAZIKLAR OLSUN...

warfeet
28-08-2007, 17:41
Atatürk ilkeleri eğitimden çıkarılıyor

Atatürk ilkeleri eğitimden çıkarılıyor Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ergun Özbudun ve altı akademisyence hazırlanan anayasa taslağının ayrıntıları netleşiyor.

Taslak metinde Anayasa’nın 42’nci maddesinden “Atatürk ilke ve inkılaplarına göre eğitim” esasının kaldırıldığı ortaya çıktı. Akşam gazetesi'nin haberine göre, maddenin Kürtçe eğitimin seçmeli ders olarak okutulmasını ve yükseköğretimde türbanın kullanılmasını sağlayacak şekilde düzenleneceği biliniyordu.

LAİKLİK YALNIZ KALDI

Anayasa’nın “Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi” başlıklı 42’nci maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan “Eğitim ve öğretim, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetiminde yapılır” maddesi, “Eğitim ve öğretim, laik ve demokratik ilkelere uygun olarak, çağdaş bilim esaslarına göre yapılır” şeklinde değiştiriliyor. Böylece, eğitimde sadece laiklik ilkesi dikkate alınıyor.

Anayasa’da türban yasak değil ki zaten

AKP’nin Dengir Mir Mehmet Fırat başkanlığındaki 10 kişilik Sivil Anayasa Komisyonu, taslağı görüşmeye başladı. AKP Genel Başkan Yardımcısı Fırat, Sivil Anayasa ile ilgili basına açıklama yaptı. Fırat şöyle konuştu: “Meclis’ten hangi oyla çıkarsa çıksın, halk oylamasına sunulacak. Nihai taslak toplumun katkısıyla ortaya çıkacak. Yapılacak katkılardan sonra Türkiye modern bir Anayasa’ya sahip olacaktır. Yeni Anayasa taslağı 1982 Anayasası’na göre daha özgürlükçü. Yargının bağımsızlığı ve hızı artacak. Bir hafta içinde çalışmalarımızı tamamlarız, daha sonra taslağı hazırlayan bilim adamlarını çağıracağız. En geç ay sonunda metin ortaya çıkacaktır. Anayasa’da türban yasağı yok. Bu nedenle ‘Yeni Anayasayı türban yasağını kaldırmak için hazırlıyorlar’ gibi bir yorumu doğru bulmuyorum. Bu konunun türban meselesine indirgenmesi çok yanlış. Türbanın yasaklanmasıyla ilgili üniversitelerde bir yönetmelik bulunuyor. Yoksa Anayasa’da yer almıyor.”

Yüce Divan’a temyiz

Tasarıya göre, TBMM Başkanı ve Genelkurmay Başkanı Yüce Divan’da yargılanabilecek. Yüce Divan’ın Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay üyeleri arasından seçilecek 10 kişiden oluşması öngörülüyor. Başkanlığını da Yargıtay Başkanı’nın yapması düşünülüyor. Yüce Divan kararlarına temyiz yolu açılırken, incelemeyi, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın geriye kalan üyelerinin yapması öneriliyor.

*****************

Bu anayasayı hazırlayanlar yine hain planlar peşindeler.

Yukaridaki haberi iyi okuyun, halk oylamasında İYİ KARAR VERIN..
RED EDİLİRSE KRİZ OLMAZ... BUNU DA BİLİN. neyse

birincisi, gelelim Anayasayı hazırlayan ....KENT denen üniversitemi YABANCI ÜLKELERIN ADAMLARININ, TÜRK eğitim sisteminin içine ETME ÜNİVERSİTESİ Mİ belli olmayan üniversitede hazırlanmış.
Malum, bu üniversitenin bazı yöneticileri de yabancı kaynaklı yönetici denen şahıslardır.

Bu anayasayı hazırlattıran elemanların başında zaten alengirli işlerle meşgul olan milletvekili olmuş birisi var.
Hiç gözüm tutmuyor bunu başından beri... Bu adama dikkat edilmeli...
Türk düşmanlığı bir yana, yabancı ülke menfaatine çalıştığına dair haberler hep var.

***********
Bu anayasaya bilmem NECE dili (BUNUN DİL OLDUĞUNU İSPATLAYAN OLURSA, KENDİMİ RESMEN GAVUR İLAN EDECEĞİM VEYA EN KÖTÜ SIFATI KABUL EDECEĞİM)..

Adamların nereden geldiği köklerinin ne olduğu bile sorulmaması gerekir. NE OLDUKLARI belli değil denen toplamalara içinde yüzde 60 ı FARSÇA, yüzde 20 si arapça, yüzde 10 ü MUSEVİCE (Bu museviceye dikkat edin), yüzde 10 diğer kalanı da ingilizce, bedevi, zerdüşt (ki bunlarda dil değilde neyse), zerdüşt kabilelerinden 250 yıl önce toplanan uyduruk konuşmaya HIRTÇA deniyor günümüzde... GEÇİN BUNLARI SAHTEKARLAR....

Ayrıca, ALMANYA, Almanca bilmeyeni vatandaş yapmıyor, AVRUPA BİRLİĞİNİN ÇOĞU üllkesinde ikinci dil SEÇMELİ MEÇMELİ Dil var AMA HAİNLİK PLANLARINI DESTEKLEYEN SEÇMELİ DİL YOKKK..
bu hainler 6 yaşına kadar evde ZATEN çocuklarına TÜRKÇE öğretmiyor...

Bu alçak, hain ve damarlarında asil kan olmayan sahtekarlar, burada hırtça denen birşeyi DİL olarak BİZİM ders kitaplarına sokmaya çalışıyorlar. n.h sokarsınız...
Maksat şu: hırçı zırtça denen dili milli eğitime sokalım, 1 tane öğrenci olsa bile hırt öğretmen ATAMASINI Türkiye'nin her yerine YAPALIM, PKK lıları da ÖĞRETMEN YAPALIM MANTIĞI..
Siz şeytansınız fakat TÜRK'ler uyanıktır KEFERELER... Milli eğitime PKKlı sürüleri öğretmen olarak ATAMANIZA İZİN VERİLMEYECEK...

Bu anayasayı açıklayan şahısların KELİMESİ ŞU: Özgürlükçü anayasaymış??!!!

Bu pkk lılar ve it sürüleri ne der, özgürlük mözgürlük vs...
Birbirlerinin dilinden nasıl anlıyor bunlar bu kefereler...
aynı kelimeleri kullanıyorlar.. ÖZGÜRLÜKÇÜ... (maksatları şu: Türk'leri daha rahat KESELIM).. aynen şunu diyorum: Er meydanına çıkınca görüşeceğiz HEPINIZLE...


Özgür değilim diyen kalleşler....
Türkiye'de istediğini herkes yapabiliyor. İstediğini alabiliyor, kimse kimseye KÖPEK SOYU HAİNLİĞİ yapmasına rağmen, SOKAKLARDA KASITLI OLARAK o dil dediklleri ŞEYÇE- HAYVAN GİBİ BAĞIRARAK konuşmalarına rağmen yine DİŞİNİ SIKIYOR...
Bir takım, hainler zaten, bu çocuklarına 6 yaşına kadar evlerinde TÜRKÇE zaten öğretmiyor ki, sen BU HAİNLERE DİL OLARAK UYDURUK BİR KAÇYÜZ KELİMEYİ dil olarak derslere sokuyorsun...

Bu ANAYASAYI hazırlayan, hazırlattıran HERKES hemen TUTUKLANMALIDIR...

Genelkurmay Başkanını YÜCE divana GÖNDERMEYE çalışıyor bu HAİN sürüleri...

Ulan ne ..ok yerseniz YEYİN... Hiçbirşey başaramayacaksınız...

Aldığınız oyların YÜZDE 80'i milletin borç yükünde bulunmasından dolayı ŞANTAJ YAPTIĞINIZ İNSANLARIN, ŞİMDİLİK size verdiği oylardır...

beceriksizler şunu unutmayın:
Piyasalara para pompalayacak SATACAĞINIZ BİR ŞEY KALMADI..
Bu yazı KOMUTANLARA, savcılara YETKILI MAKAMLARIN DİKKATİNE DE YAZILMIŞTIR.
Bu ANAYASAYI HAZIRLAYANLAR TUTUKLANMALI,

Asıl, bunlar YÜCE DİVANA BUNLAR GÖNDERİLMELİ, SONRA GEREKLİ İPE SERİLMELİDİR...
(Türk düşmanı olmayan, Türkiye sevdalısı olanlara, bu vatanda adam gibi yaşayanlara, yabancı da olsa ne olursa osun ADAM GİBİ ADAMLARA LAFIMIZ YOK)..
Bu yazı, o kendini İYİ BİLEN SOYSUZLARA YAZILMIŞTIR.

warfeet
04-09-2007, 20:16
Maliki Bush'a 'Türkiye Kuzey Irak'ı bombalıyor' dedi
Irak Başbakanı Nuri El Maliki, ABD Başkanı George W. Bush’un Irak ziyareti sırasında Türkiye’nin Kuzey Irak’ı bombaladığını öne sürdü.
New York Times gazetesi, İran’ın, PKK’nın bir "yan kuruluşu" olarak nitelendirilen Pejak örgütünün Kuzey Irak’taki mevzillerini iki hafta aralıksız olarak bombaladığına dikkat çektiği haberinde Irak Dışişleri Bakanı Zebari’nin tepkisi yanısıra Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin, Türkiye’ye ilişkin ifadelerine de yer verdi.
ABD’li gazete, El Maliki’nin, ABD Başkanı George W. Bush’un Irak ziyareti sırasında düzenlenen bir basın bilgilendirme toplantısında Kuzey Irak’taki durumu da ele aldığını ve Türkiye’nin, sınırının öteki tarafından Irak’ı bombaladığını öne sürdüğünü yazdı. Gazete şöyle devam etti:
"Geçen ay Türkiye’de yapılan seçimler öncesi Türk askerleri, sınırda muazzam bir yığınak yaptı ve bazı anlatımlara göre silahlı Kürt gruplarının Irak’tan Türkiye’ye sızmalarına dile getirerek büyük bir saldırı arifesinde idi. Bu grupların bazılarının, Kürtlerin çoğunlukta olduğu Güney Türkiye’nin bazı bölgelerini de kapsayacak bağımsız bir Kürt devleti kurmaktan yana oldukları söyleniyor".
Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari de, NYT ile yaptığı söyleşide İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejad’a sert sözlerle uyardı. Zebari, İran’ın Kuzey Irak’taki dağlık bölgesini bombaladığını, bunun sonucunda da 3 bin kadar Kürt köylüsünün evlerden terk etmek zorunda kaldığını, tarlaların da yakıldığını söyledi.
Kürt köylerinin ayrım yapılmadan bombalandığını savunan Zebari, İran’ın Pejak hedeflerini vurma konusunda pek başarılı olmadığını da öne sürdü.
Iraklı Kürt Yönetiminin sabrının taşmakta olduğunu da belli eden Zebari, "İki ülke arasındaki normal bir ilişkide bu bir saldırı eylemi anlamına gelir" diye konuştu. (ANKA)

*******
Bu .t oğlu .t abd sürülerinin bu açıklamayı yapmasını istediği için yapmıştır.
Bu .t, 2 milyon ıraklıyı öldüren bu it sürülerine sesini çıkarmamıştır.
Bu .t, o soysuz itzani ve mandabani soysuzu ile birlikte cony köpeğidir.

memleketimizde de bu itlerin soysuz sürüleri dolaşmaktadır.
Ortalığı karıştırmak vs vs amaçlarıdır. Köpek gibi geberip cehennemin dibine gideceklerdir. Ateisttirler, ermeni bozması asala devamıdırlar.
bu birkaç belediye başkanı olan!! it soysuzu ve destekçileri de abd köpeğidir.
Bu ülkede, herkes, her istediğini alabilmekte ve satabilmektedir. Kanun uyarınca istediğini yapabilmektedir. Bu şartlar altında bunların yaptıkları bilmemne çocuğu oldukları içindir.
cony zaten bitik durumda. Bu teröristleri adana konsolosu olan ajan bozması tetikliyor diye haberler basında yer aldı.
Yazacağım şudur: bu hırtlara ne arsa satın, ne alış veriş yapın, ne aynı apartmana kiracı olarak alın, hiçbirisine güvenmeyin. köpekçe dedikleri dilce konuşarak sokakta küfür etmedikleri ne malum.
İki it sürüsü olduğunu herkes bilsin. Bunlara acımayın. Batıdaki köydeki garibanda AÇ....
bu hain sürüleri soysuzluklarından gelen bu davranışları hiçbir zaman değiştirmeyecektir.
Uyuşturucu satmayı bile işadamlığı sayan bir TOPLULUK adi sıfatların hepsine layıktır.
Adam gibi yaşayana laf yok.
Uyanık olun, arsanızı, tarlanızı, evinizi satmayın, evinizi bunlara kiraya vermeyin, çolukçocuğunuza sarkarlar...
Bunlar hakettikleri gibi yaşıyor. HERKES HAKETTİĞİ GİBİ YAŞAR...

Uyanık olun, it sürüleri ve dıştaki köpek bozuntuları salyalarını akıtmaya devam ediyor.

warfeet
05-09-2007, 03:32
LÜTFEN BU İSİMLERİ BAŞTAN SONA KADAR OKUYUN LÜTFEN….

İbrahim ERTEN (Konya)

Mustafa YILMAZ (Konya)

Erkan KAÇAN(Konya)

Mevlüt ÖZKAN (Konya)

Hilmi ŞAHİN (Konya)

Ali ARAR (Konya)

İlyas UYAR(Konya)

Hüseyin ÇELİK (Denizli)

Ahmet APAK (Denizli)

Ercan ÇOBANOĞLU (Denizli)

Mustafa KOÇANOĞLU (Denizli)

Baki UMUTLU (Denizli)

Şeref TAY (Denizli)

Mehmet ÖZTÜRK (Denizli)

Hasan GÜLTUTAN (Hatay)

Mehmet TURA (Adana)

Şenol CANSIZ (Samsun)

Cavit YAMAN (Samsun)

Nihat ODABAŞI (Kastamonu)

Ramazan AKKAYA (Kastamonu)

Uğur BOZACI (İstanbul)

Ünal KALAFAT (İstanbul)

Ahmet ARAN (Manisa)

Haydar ASLAN (Trabzon)

Murat ELİBOL (Çanakkale)

Aydın KUZEY (Çanakkale)

Adem ZONGUR (Kırıkkale)

Musa SARIGÖZ (Osmaniye)

Murat MENTEŞ (Bolu)

Hikmet ÖZDEMİR (Malatya)

Abdullah KARA (Antalya)

Birol İrfan ASKAR (Afyonkarahisar)

Selahattin AYSAN (Isparta)

?





33 KİŞİNİN İSMİNİ OKUDUNUZ…







BU İSİMLER ÇOĞUNUZA BİR ÇAĞRIŞIM YAPMAMIŞTIR.



BEN SİZE HATIRLATIYIM.





LÜTFEN DİYEREK OKUMANIZI RİCA ETTİĞİM BU İSİMLER 24 MAYIS 1993 GÜNÜ ÜZERLERİNE 1570 ADET KELEŞ MERMİSİ SIKILARAK (HER BİRİNE ORTALAMA 50 MERMİ) KATLEDİLEN 33 SİLAHSIZ 20 YAŞLARINDA GENCECİK VATAN EVLATLARININ AD VE SOYADLARIDIR.



EVET 33 BU RAKAMI ÖMRÜNÜZÜN SONUNA KADAR UNUTMAMANIZ DİLEĞİYLE.

AŞAĞIDA YAZILANLARI KENDİNİZİ O TARİHTE O ASKERLERİMİZİN YERİNE KOYARAK OKUMANIZI RİCA EDİYORUM…





YER:

Elazığ-Bingöl Karayolu Bilaloğlu Mevkii



YIL: 24 MAYIS 1993



33 vatan evladının şehit olduğu 12 yıl önceki katliamdan sağ kurtulan üç asker, yaşadıklarını anlattı.

Malatya'dan iki sivil midibüse biniyorlar. Hepsi sivil giysili, üniforma ve postalları çantalarında. Hiçbirinde silah yok, kendilerine refakat eden tek bir askeri personel de. Saat 18.00. Bingöl'e 10 kilometre var. Dağlık, dar bir yol. Birden silah sesleri yankılanıyor. İlk virajı geçtiklerinde, 50 PKK'lının karşı yönden gelen Bingöl Tur'a ait bir otobüsü durdurup, çoğunluğu terhis olmuş ya da dağıtıma giden sivil erlerden oluşan 50 yolcuyu esir aldığını görüyorlar. Şoföre bağırırlar; 'Geri dön!' Şoför oralı olmaz. Zaten 4 saatlik yolda 3 mola vermiş... Otobüsün kapısını, 'Orada ben yoktum' diyen Şemdin Sakık, o zamanki adıyla 'Parmaksız Zeki' açıyor.

OSMAN PARTAL ANLATIYOR

Trabzonluyum. İki midibüsteki toplam 50 askerden biriydim. Van-Özalp'taki birliğime gidiyordum. Yol boyunca gereksiz molalar veren şoför bir ara lastik patladığını söyleyip durdu. Lastiğin patlamadığını, krikoya dokunmadığını gördüm. Aksın altına girdiğinde birileriyle konuşma yaptığını duydum. Galiba telsizle konuşuyordu. Şemdin Sakık, 'Eylem planlanırken buradan askerlerin geleceğini bilmiyorduk' diyor. Yalan söylüyor. Çünkü ilk otobüsün en ön koltuğunda oturuyordum. Yolumuzu kestiklerinde şoförün kapısını bizzat Sakık açtı. Toprak rengi üniforması vardı üzerinde, aynı renk kasketi ters takmıştı. Omzundaki tüfeğin namlusu yere bakıyordu. Şoföre, diğer otobüsün nerede olduğunu sordu. 'Arkada, geliyor' cevabını aldı. İki dakika sonra diğer otobüs düştü pusuya. Yani bizi bekliyorlardı.

DOĞULU - BATILI DİYE AYIRDILAR

Geceyarısına kadar teröristlerle yürüdük. Mola verildiğinde niçin kaçırdıklarını, amaçlarını sorduk. 'TC ateşkes ilan edince, iki gün içinde sizi serbest bırakacağız' dediler. Saat 01.00 sularıydı. Sakık'ın talimatıyla tek sıra olduk. Şemdin Sakık nereli olduğumuzu sorup, Doğulu - Batılı diye bizi iki gruba ayırdı. Sakık, doğulu olmayan benim de içinde olduğum 34 kişinin eğitim kampına götürülmesini söyledi . Dağda koşar adım yürümeye başladık. Bize eşlik eden teröristler sürekli değişiyordu. Toplam 300 kişiydiler. Bir köye gittik. Kapısını çaldıkları evlerden başka teröristler çıkıp gruba katıldı. Kimi terörist evlere gidip istirahat etti. Bir ahıra soktular bizi öldürmek için. Sonra vazgeçtiler. Tekrar yürümeye başladık. Sabahı göremeyeceğimi düşünüyordum. Yıldızlara son kez bakıp annemi, babamı, köyümü düşündüm. Bir ırmaktan geçerken su içtik. Dağ yoluna çıktık. Davranışları sertleşti. Durdurdular. Saat 03.00 sıralarıydı. Yolun kenarına dizilmemizi istediler. Kolkola girip sıklaşmamızı istediler. Yanımdaki arkadaşıma 'Devrem bizi vuracaklar' dedim.

DEVREMİ ÖLÜ GÖRÜNCE BAYILDIM

Tir tir titriyordum. Kalaşnikof, Bixi ve Kanvasların emniyetlerini açtılar. Sonumuzun geldiğini anladım, kelimeyi şahadet getirip kendimi yere attım. Taramaya başladılar. Dizime bir mermi isabet etti. Vurulanlar üzerime düşüyordu. Kafamı koruyordum. Hepimizin öldüğünden emin olmak için yüzlerce mermi yağdırdılar. Gittiklerini, seslerin uzaklaşmasından anladım. Altı yedi arkadaşım sağdı henüz. Diğerleri paramparçaydı. Can çekişenler, hırıldayanlar, ağlayanlar, inleyenler... Su istiyorlardı. 'Anne, anne' diye bağırıyorlardı. Öldüğümü zannediyordum. Kendimi çimdikledim, ölmemişim. Devremi beyni parçalanmış görünce bayılmışım.

Bizi yan yana dizip 1570 mermi sıktılar

Ayılınca şehit arkadaşlarımı sırt üstü çevirdim. Dokunduğum her uzuv elimde kalıyordu. Beyin, ayak... Yardım aramak için yukarı doğru koşmaya çalıştım. Kan kaybediyordum. Asfalta çıktım, bir kamyonla yakındaki Elmalı Karakolu'na gittim. Olanları anlattığımda dinleyen jandarmalar ağlamaya başladı. Helikopter, tanklar geldi. Şehitleri aldık. Olay yerinde 1570 mermi kovanı bulundu. Yani silahsız erlerin herbiri için 50 mermi kullanmışlardı...





EVET BU SAYIDAN ÇOK FAZLA GÜVENLİK KUVVETİMİZ VE VATANDAŞIMIZ ÖLMÜŞTÜR. AMA SİLAHSIZ KATLEDİLEN 33 VATAN EVLADI ŞEHİT EDİLEN BÜTÜN İNSANLARIMIZIN SATIR BAŞI OLMALIDIR VE KESİNLİKLE UNUTULMAMALIDIR.



BUNLARI NİYE YAZDIM

NEDENİ:

14 YIL ARADAN SONRA KATLEDİLEN VATAN EVLATLARI İÇİN KATLEDİLDİKLERİ YERE NİHAYET BİR ANIT DİKİLMİŞTİR. AMA NE ACI DEĞİLMİ TAM 14 YIL SONRA…



YOLU BİNGÖL'E DÜŞENLERİN BU ANITA UĞRAMALARI DİLEĞİYLE..





UNUTULMAK NE KADAR ACIYSA

HATIRLANMAK O KADAR GÜZELDİR…

warfeet
06-09-2007, 19:53
alıntı
DTP'li belediye askere su vermedi



ŞIRNAK’ın Cizre İlçesi'nde DTP'li Belediye su isteğini geri çevirdiği Hisar Tabur Komutanlığı'nın, ilçe merkezine Çağlayan Köyü'nden gelen içme suyunu hattına kaçak bağlantı yaptığını ileri sürdü.
Cizre Belediye Başkan Yardımcısı Zeki Eliş, ilçenin içme suyu ihtiyacının yüzde 80'ini sağlayan ana su şebekesine, 90 santimlik boru eklenmesi ile kaçak hat döşendiğinin tespit ettiklerini söyledi. Eliş, Hisar Tabur Komutanlığı'nın kendilerine su için daha önce başvurduğunu, ancak askeri yetkililere ilçeye gelen suyun yetersiz olduğunu söyleyerek olumsuz yanıt verdiklerini anlattı.
Başkan Yardımcısı Eliş, yaklaşık bir hafta boyunca ilçeye içme suyunun yetersiz gelmesi üzerine ekipleri Çağlayan su hattına gönderdiklerini belirterek, şu iddialarda bulundu:
“Yapılan incelemede hattın delindiği ve 90’lık polieten boru eklenerek su hattı bağlandığı ve suyun Hisar Tabur Komutanlığı'na gittiği tespit edildi. Askeri yetkililer, su sorununu çözmek için Köy Hizmetleri'ne ihale verdiklerini söylediler. Köy Hizmetleri'nin de ihaleyi başka bir müteahhit firmaya verdiğini öğrendik. 31 Ağustos’ta avukatımız nezdinde yetkili mercilere müracaatta bulunduk. Mahkeme heyeti ile beraber iki gün önce keşfe gidecektik. Ancak Hisar Taburu'na yakın bir yerde güvenlik gerekçesi nedeni ile askerler tarafından geri çevrildik.'' İçişleri Bakanlığı'nca ‘örgüt propagandası’ yaptığı gerekçesiyle görevden alınan Cizre eski Belediye Başkanı DTP'li Aydın Budak ise, 100 bine yakın insanın yaşadığı ilçede askerlerin belediyeden izin almadan kendilerine su hattı çekmelerini doğru bulmadıklarını söyledi. Nevruz kutlamaları sırasında yaptığı konuşmada ‘İmralı'ya selam, nevruzun kutlu olsun’ dediği için hakkında açılan davada bir üsre tutuklu kalan Budak, ilçede yaşayanların mağdur olmaması için su sorununun çözümlenmesi gerektiğini söyledi.


***********

ABD'nin bir yerinde bir belediye başkanı, ASKERE, NE OLURSA OLSUN SU VERMEYECEK..
O VE ONA DESTEK VERENLERİN, ANASININ SOYUNU SAYARLAR.. YEDİ CEDDİNE İNERLER... YETMİŞLE ÇARPIP...
GÖMERLER, MİKROP KADAR İZLERİ KALMAZ...

Kısacası etnik metnik kavga hikayesini geçsinler.
HERKES HADDİNİ BİLECEK, birkaç yüz bin çapulcu, TERÖRİSTe oy veriyorsa OTURACAKLAR..
İtaat edecekler. ETMEYEN... defolup gitsin.. Kimse burası benim vatanım hikayelerine kanmasın. 300 yıllık geçmişleri yoktur. Prof.Bardakoğlunun ermeni dönme mevzuları gibi. Bu ülkede yaşayanların o kendilerine hırt diyenlerin yarısının ermeni dönmesi olduğunu kanıtladı... (ABD arşivleri destekli) Baksınlar hainler, sizin abd niz size ne yaptı...

Türk'e Türk'ten başka dost yoktur.
Uyanık olun.

warfeet
13-09-2007, 22:17
Gökçer Tahincioğlu / Milliyet

AKP'nin Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığındaki akademisyen heyetine hazırlattığı, sır gibi saklanan sivil anayasa taslağı, AKP'li hukukçularla akademisyenlerin metinleri değiştirmek için bugün yapacakları toplantıdan önce basına sızdı. Yerel seçimlerin 4 yılda bir yapılmasını öngören taslak yürürlüğe girerse, 2008'de baskın yerel seçim yapılabilecek. Taslakta, yargı organlarını kızdırabilecek çok sayıda düzenleme de yer alıyor.
CNN Türk'ün internet sitesinde dün tam metni yayımlanan taslakta yer alan ve bugüne kadar basına yansımayan düzenlemelerden bazıları şöyle:

Başlangıç tek paragraf.

Anayasa'nın başlangıç kısmı tek paragrafa indirildi. Bu kısımda Atatürk ilkelerine atıfta bulunuldu, ancak mevcut Anayasa'nın aksine "başlangıç" bölümünün metne dahil olmadığı vurgulandı.
Yargıç ve savcılara dernek kurma sınırlaması getirileceği vurgulandı. Buna göre hükümetin kapatılmasını istediği YARSAV ortadan kaldırılabilecek.

Resmi dil Türkçe.

Anayasa'nın değiştirilemez 2 ve 3. maddesinde oynamalar yapıldı. "İnsan haklarına saygılı devlet" yerine "İnsan haklarına dayanan devlet" ifadesi getirildi. "Devletin dili Türkçedir" ifadesi yerine "Resmi dili Türkçedir" ifadesi konuldu.
Temel hakların kötüye kullanılması maddesinden de "bölünmez bütünlüğü bozmayı ve demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler" istisnası çıkarıldı. Taslakta, maddenin aynı biçimde kalabileceği de belirtildi.
Mahkemelere, hürriyetinin kısıtlanmasına itiraz eden kişiyi dinleme zorunluluğu getirildi.

Fişlenme yasağı.

Anayasa'ya "kişisel bilgilerin korunması" düzenlemesi eklendi. "Fişlenmeyi" engelleyen düzenlemeye göre herkes, hakkında toplanmış bilgilerin ne amaçla kullanılabildiğini öğrenebilecek.
Düşünceyi açıklama hürriyeti maddesine, "Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir" ifadesi eklendi. Bu hürriyetin 'cumhuriyetin temel nitelikleri, bölünmez bütünlük' nedeniyle sınırlandırılabileceği kaldırılldı.

Makul süre ve Kürtçe.

Mahkemelere davaları AİHM'de olduğu gibi makul sürede bitirme zorunluluğu getirildi.
Türkçe bilmeyen her sanığa suçunun anladığı dille anlatılması ve mahkemelere bedeli devletçe ödenmek üzere tercüman görevlendirme zorunluluğu getirildi.
Siyasi partilerin tüzük ve programlarının "sınıf veya zümre diktatörlüğünü amaçlayamayacağı" ifadesi kaldırıldı. Böylece "komünizmi" amaçlayan partilerin kurulmasının önü açılırken, TKP gibi partiler kapatılmaktan kurtulacak.
Temelli kapatılan partinin bir başka ad altında kurulamayacağı hükmü kaldırıldı. Böylece kapatılan partinin ismiyle parti kurulmasının yolu açıldı.
Partilerin kapatılmasına neden olanlara 5 yıl siyaset yasağı verilmesinin yerine, bu kişilerin ilk seçimde aday olamamaları önerildi. İkinci öneride bu yaptırımın tamamen kaldırılması yer aldı.
276 oyu alacak bir başbakan adayı bulunmadan gensoruyla hükümet düşürülemeyecek.
TBMM'deki 550 milletvekilliğinden 100'ü partiler arasında aldıkları oy oranına göre bölüştürülecek. Baraj altında kalan partiler de TBMM'ye milletvekili sokabilecek.
Yerel ve genel seçimler 4 yılda bir yapılacak. Böylece 2008'de yerel seçim yapılması ihtimali doğabilecek.
Öğretim elemanlarına istifa etmeden seçimde aday olabilme hakkı tanındı.
Yasama dokunulmazlığı yüz kızartıcı suçlar yönünden sınırlandırıldı.
Seçimlerin yenilenmesi halinde Bakanlar Kurulu'nun bütününün görevden çekilmesi, yerine grubu bulunan partilerden yeni bir kabine oluşturulması sistemi getirildi.

Köşk'ün yetkileri kısıtlanıyor.

Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi düzenlemesi getirildi. 200 bin seçmenin dilekçeyle aday gösterebilmesi önerildi.
Cumhurbaşkanının yargı ve üniversiteler üzerindeki atama yetkileri, kanunları halkoyuna sunma, Genelkurmay Başkanı'nı atama yetkileri elinden alındı.
Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemlerle, HSYK ve YAŞ kararları için yargı yolu açıldı.
TBMM'ye yargılaması süren davalarla ilgili komisyon kurma yetkisi tanındı.
Yapısı değişecek Anayasa Mahkemesi, gerekçesini yazmadığı kararlarını kamuoyuna açıklayamayacak.
Yüce Divan, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi'nden oluşacak. Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve TBMM Başkanı da Yüce Divan'da yargılanacak.
Yargıtay ve Danıştay üyeleri göreve 9 yıllığına seçilecek. Ömür boyu görev yapma kalkacak.
Danıştay üyelerinin dörtte birini Bakanlar Kurulu seçecek.
'Türkiye vatandaşlığı' formülü önerildi Taslakta, bir bölümü kamuoyuna yansıyan ve tartışma yaratan şu düzenlemeler de yer alıyor:
Devletin temel araç ve görevleri kısmından, "bölünmezlik, cumhuriyet ve demokrasiyi korumak" ifadesi çıkarıldı.
Egemenliğin yetkili organ eliyle kullanılacağı ifadesi yerine "yasama, yürütme, yargı" tarafından kullanılacağı belirtildi.
Din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili düzenlemenin toplu ibadete olanak sağlayan ve tarikatlara özgürlük eleştirilerine neden olan düzenleme yer aldı.
Vatandaşların Türk olduğu ifadesi yerine yeni taslakta "Türkiye vatandaşlığı" formülü önerildi.
Eğitim hakkıyla ilgili maddeye üniversitelerdeki türban yasağının kaldırılmasına yönelik öneriler eklendi.
Taslakta, temel hakların korunması, eğitim, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve kanaatlerin yayılması gibi çok sayıda kritik bölümde "bölünmez bütünlük ve laiklik" ayıklaması yapıldı. Bu hakların bütünlüğe ve laikliğe aykırı şekilde kullanılamayacağı vurguları taslakta yer bulamadı.
Cumhurbaşkanına verilen af yetkisi kaldırıldı.
**************************

Biz birkaç gün önce yazdık ama belki millet güldü. Alsinlar işte bu ampül partisinin anayasasi. Dikkat edin onlarin anayasasi.
UTANMASALAR, (utanmalari da yok gerçi) bunlar, Bu ülkenin ismini bile değiştirecekler..

ADAMLAR TÜRK İSMİNDEN NEFRET EDİYOR...

Kibristaki rum .i.ti papadopolus gibi sanirim TEK DÜŞMAN TÜRKİYE diyecekler...
Adamlarin kafasinda ne oldugu da ne istedikeri de belli degil.
Seriat isterler ona göre yasamazlar... iki dakkada ben degistim dansözlüğü yaparlar.
Delikanliysan degismeyeceksin ..............

Bunlar 1. dünya savasindaki ingiliz ve fransizlarla issbirligi yapan damat feritten bile DAHA FAZLA HAIN CIKTI...
bir de komisyon baskanligina kevgir mevgir isimli bir milletvekili denen sahsi vermisler ki bu adam zaten canli bomba, her yaptigi sey TÜRKİYE ve TÜRK'LERIN ALEYHINE... Adam Türk düsmani. hazirlanan üniversite israil, amerika kökenle adamlarin, amerikanin adamlarinin üniversitesi... Bu akp bu üniversiteye anayasa hazirlattiriyor aklinca... Gerzek herifler, kurucu meclis anayasa yapabilir. BU ANAYASA ELLERINDE PATLAYACAK...
Diyecegim su... şu hırtça dedikleri dil dedikleri seyi bile Anayasaya sokmaya calisiyorlar. O dil degil. Bunu ulan karincalar bile biliyor. Bunlarin amaci uyduruk lehçe bile olmayan birseyi dil olarak BOLUCULUK YAPMAK ICIN Anayasa sokmak..
Buradan yetkilileri (ampul yetkilierini degil) uyariyorum. Bunlar birinci dünya savasindaki ingiliz ve fransiz mandasi altina girmeye calisanlardan HICBIR FARKLARI OLMADIGINI, BU ANAYASAYLA Belli etmislerdir.
Bu kadar oy aldilar diyen kardeslerimize de o oylarin nereden geldigini otuz kere yazdik.

Mortgage muhabbetiyle millete evleri sattilar, kredi aldirdilar, Bu insanlara, rte televizyonda KRIZ CIKAR HA dedi.... Santaj yapti... Delikanliymis meger, hadi oradan...
Yüzbinlerce insan otomobil aldi, milyonlarca insan bireysel kredi aldi.
BUNLARI CARPIN ALDIKLARI (SANTAJLA, OYUNLA) ALDIKLARI OYLARIN nerelerden geldigini bulursunuz....
Tas üstüne tas koyulmadigi SANAYI YATIRIMLARININ NEREDEYSE EKSI 50 LERE GELDIGINDEN BELLI DEGILMI ARKADASLAR...

Böylelerine kanmayin, bu sahtekarlara inanmayarak anayasayi yutmayin...
UYANIK OLUN...

DÜSMANLAR ve ÖZELLIKLE TÜRK DÜSMANLARI UYUMUYOR...

Bilsinler ki TÜRK'lerde uyumuyor...

yeter
13-09-2007, 23:46
Mortgage muhabbeti ile bu millete zorla mı ev aldırdılar? Zorla mı araba aldırdılar? Ben ev ya da araba alıp da keşke almasaydım diyen neredeyse tek kişi görmedim. Hem siyaset yapıyorsunuz hem de gerçekleri çarpıtıyorsunuz. Kim kime ne şantaj yapmış.

Daha önceki anayasaları kurucu meclis mi yapmıştı da şimdi değişiklik yapmak isteyenlere gerzek herif deme hakkını kendinizde buluyorsunuz. Hangi bilimsel veriye göre anayasanın mutlaka kurucu meclis tarafından yapılması gerekiyor. Eğer öyleyse bunu hangi bilimsel verilerle doğruluğunu ispatlayabilirsiniz? Sosyal bilimlere göre uygun bir çözüm başka bir döneme göre de uygun olmayabilir. Sabih kanadoğlu nun daha cumhurbaşkanlığı dönemindeki fikirlerinin hayata geçmesi ile seçimlerde neler olduğu da görüldü. İstediği cumhurbaşkanlığı seçimindeki engellemesi gerçekleşmediği gibi normalde zayıflaması gereken iktidar daha güçlenirken güçlenmesi gereken muhalefet daha da eridi.

Kaldı ki anayasanın değiştirilmesi için muktedir olmak dahi yeterlidir. Örneğin 1961 ve 1982 anayasasında gücü elinde bulunduran paşalar yeni bir anayasa hazırlamışlardı ve kimse de itiraz dahi edememişti. Zaten kim itiraz edecek cesareti bulabilirdi ki. Oysa şimdi yeni sivil anayasa için daha ortada görünür birşey yokken en yüksek tondan itiraz sesleri geliyor. Bu ülkede darbe yapılmadıkça yeni bir anayasa yapılamaz mı acaba? Çünkü sadece o durumda kimse sesini çıkaramıyor ve sadece boynunu büküp izlemekle yetiniyor. Acaba demokrasi bize birkaç beden büyük mü diye mi düşünülüyor ki, askeri dönem anayasalarına hiç ses çıkarıl(a)mazken sivil dönemde hazırlanmak istenen sivil anayasaya tepkiler bu derece yüksek oluyor.

warfeet
26-09-2007, 23:56
ABD'den Türkiye'ye ilk yaptırım

ABD Kongresi'nin alt kanadı Temsilciler Meclisi, İran'ın enerji sektörüne yatırım yapan yabancı şirketlere yaptırımların ağırlaştırılmasını öngören bir yasa tasarısını kabul etti. Temsilciler Meclisi genel kurulundaki oylamada tasarı, 16'ya karşı 397 oyla kabul edildi.

Tasarının yasalaşması için, Kongre'nin üst kanadı Senato'da da onaylanması ve Başkan George W. Bush tarafından imzalanması gerekiyor.

1997'den bu yana yürürlükte olan mevcut yasa, İran'ın petrol ve doğal gaz sektörlerine 20 milyon dolardan fazla yatırım yapan yabancı şirketlere yaptırım uygulanmasını tavsiye ediyordu, ancak bu yaptırımların ilanı zorunlu değildi. Temsilciler Meclisi'nde kabul edilen tasarının yasalaşması durumunda ise, söz konusu şirketlere yaptırım uygulanması otomatik hale gelecek.

Tasarıyı hazırlayan kıdemli Demokrat milletvekili Tom Lantos, “İran, havuçla sopa arasında bir seçim yapacak. Umarım havucu tercih ederler, ancak her durumda biz, bugün büyük bir sopayı yerine yerleştirdik” dedi.

Avrupa ülkeleri, ABD'nin, İran'ın enerji sektörüne yatırım yapan yabancı şirketlere otomatik yaptırım uygulamasına karşı çıkıyor.

Bu arada Temsilciler Meclisi'nde kabul edilen tasarı, ayrıca Başkan Bush yönetiminden İran Devrim Muhafızlarını terörist örgüt ilan etmesini istiyor.

Senato'ya da bugün, Devrim Muhafızlarının terörist örgüt ilan edilmesini öneren bir başka tasarı sunuldu.

Bush yönetiminin, Devrim Muhafızlarını veya en azından bir kolunu terörist örgüt ilan etmeye hazırlandığı yönündeki haberler, geçen ay ABD basınında yer almıştı. Ancak yönetim, bu adımı henüz resmileştirmedi.

TÜRKİYE'Yİ DE İLGİLENDİRİYOR

Tasarının yasalaşması Türkiye'yi de yakından ilgilendiriyor. ABD Dışişleri'nin 3 numaralı İsmi Nicholas Burns'in ani Abkara ziyareti sırasında ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson'a, İran'la doğalgaz anlaşması yapan Türkiye'ye bir yaptırımın söz konusu olup olmadığı sorulmuş Büyükelçi, "Varsayımlar üzerine konuşmayacağım" demişti.

İstanbul'da geçen hafta düzenlenen enerji konferansına katılan Amerikan Ekonomi, Enerji ve Tarım İşleri Bakanlık Müsteşarı Reuben Jeffrey ise "Bölgede doğalgaz sıkıntısı yok. Sorun, enerji ilişkilerinin siyasi açıdan istikrarlı ve uluslararası topluma karşı sorumluluk sahibi ülkelerle geliştirilmesi" demiş ve bu ülkelere örnek olarak Türkmenistan ve Kazakistan'ı göstermişti.

*********************


B
Adamlar iranin ordu mensuplarinin en güçlü, kuvvetli olanlarını terörist ilan ediyor... Çok korkak bu cony.

Bildigim kadariyla iranin devrim muhafizlari iyi egitimli askerleri oluyor... Görüyormusunuz su cony i.ti.nin nelerden korktuguna.. Vay be, yarin, bir ülkeye SENIN ORDUN VAR ONLAR TERORIST diyecek kadar adiligin en önde gideni olmus bu cusami, usami ne oldugu belli olmayan ülke...

BATIYOR ABD... birsey yapamiyor. korkuyor...

Nükleer bomba olmayan büyük devlet kalmadi gibi. Hepsinde var...
elden birsey gelmiyor abd... ne yapsan bos...
BOYUN EGMEK YOK...

iran batisinin ilk sinyali senin..

JAKO
28-09-2007, 12:49
ASELSANDAKiSIRCÖZÜLDÜ.pps (http://www.keepmyfile.com/download/c3cf911900801)

adali
28-09-2007, 13:11
yeni sivil anayasa [/COLOR]için daha ortada görünür birşey yokken en yüksek tondan itiraz sesleri geliyor... Çünkü sadece o durumda kimse sesini çıkaramıyor ve sadece boynunu büküp izlemekle yetiniyor. Acaba demokrasi bize birkaç beden büyük mü diye mi düşünülüyor ki, askeri dönem anayasalarına hiç ses çıkarıl(a)mazken sivil dönemde hazırlanmak istenen sivil anayasaya tepkiler bu derece yüksek oluyor.

Aklıma takılanlar
*Madem ki sivil anayasa, neden halktan köşe bucak kaçırılıyor?

*Madem ki hazırlanması için belli kriter yok , neden herkesin fikri alınmıyor?

*Madem ki askeri anayasalara itiraz edilememesinden şikayetciydik, neden şimdiki itirazlara b8u kadar tepki veriliyor? İnsanlar karşı oldukları noktaları dile getirmezlerse bunun askeri anayasadan ne farkı kalır?

*Neden insanların bu yüksek perdeden yaptıkları itirazlar dikkate alınmak yerine susuturulmaya ve en kötüler örnek gösterilerek haklı pozisyonlar yaratılmaya çalışılıyor?
ne dersiniz sayın yeter?

selçuk efendi
01-10-2007, 22:10
Hani petrol yoktu?

Bundan yaklaşık 2 yıl önce Suriye-Türkiye sınırında özellikle Nusaybin bölgesinde petrol denizi olduğunu yazmıştım ve bu petrol ve doğalgazın neden çıkarılmadığını sormuştum.

Emin Şirin bir soru önergesi vererek açıklama istemişti. O dönemde yapılan açıklamada “petrol denizi” diye bir şeyin söz konusu olmadığını ve iddiaların gerçek dışı olduğu belirtilmişti. Ardından da hatırlayacaksınız, bu bölgedeki mayınlı arazinin temizlenmesi için İsrail ile anlaşma imzalanacağı ve yüzlerce kilometrelik arazinin 49 yıllığına İsrail’in işletmesine verileceği haberleri bomba gibi patlamıştı. Sanki Türk Ordusu kendi döşediği mayını imha edemeyecek kadar beceriksiz. Anlaşma kamuoyunda infial yaratınca AKP hükümeti geri adım atıp anlaşmayı durdurdu. Peki, şimdi ne oldu? İsrail’e verilmek istenen ve “petrol yok” denilen mayınlı arazide 21 kuyuda üretim yapılıyor. AKP iktidarının mayından temizlemeleri karşılığında Yahudilere yağmalatacağı sınırlarımızda bulunan petrol yatakları yüzleri güldürdü. Açılan 25 kuyudan 21’inde üretime geçildiğini belirten yetkililer, çıkarılan petrol miktarının günde 2 bin 500 varile ulaştığını açıkladılar.

"Bu petrol 80 yıldır neden çıkartılmıyor" ya da “petrol yoksa bu petrol nereden geldi” diye sormak lazım. Buralarda petrol yok diyen işbirlikçilere ve mandacılara tekrar soruyorum. Sizin petrol yok dediğiniz güneydoğu’yu karış karış petrol arama ruhsatı alan dünyanın en büyük şirketleri enayi mi? Eğer petrol yoksa bu şirketlere 30 yıllığına verilen ruhsatların süresi neden kısaltılıp ellerinden alınmıyor? Tam tersine bir şey çıkartmadığı halde yıllardır ruhsat parası ödeyerek başkasının arama yapmasını engelleyen bu şirketlerin süreleri neden uzatılıyor. Yıllarca arama mı olur? Ne bitmez tükenmez bir aramaymış. Ellerinde en son teknoloji olan bu şirketlerin işleri bu kadar ağardan almaları normal mi? Bu arada aynı bölgede sınırın güneyinde Suriye çok zengin yataklardan doğal gaz çıkartırken sınırın kuzeyinde doğal gazın olmaması da çok tuhaf bir durum. Sınırın tam karşısındaki Ömerli bölgesi ve Bagok dağlarından çıkan doğalgazı bütün köylüler biliyor. Hatta iki küçük fabrika da bu doğalgazı kullanıyor. Ama tam bir arama tarama yapılamıyor. Neden? PKK bölgeyi elinde tutuyor ve huzur ortamı gelmemesi için elinden geleni yapıyor. Geçen hafta bu dağlardaki PKK’lılarla çıkan çatışmada yine şehit verdik. PKK’nın ne pahasına olursa olsun petrol, kömür, altın, uranyum ve doğal gaz zengini Cudi ve Bagok gibi stratejik dağları çatışma bölgesi ilan etmesi bir tesadüf değildir. İnşallah bir gün uyanacağız…

Kaynak: http://www.21yyte.org/tr/yazi.aspx?ID=766&kat=5

warfeet
03-10-2007, 02:03
Bu terörist dtp lileri, bu almanya, fransa ve bilimum ajan bozuntularını, TÜRK düsmanlarini bir bir temizlemedikçe kimsenin uyanacagi yok...
Adamlar resmen ajan.. bazi ülkelerin konsolosları ajan gibi çalisiyor....
bu hükümet uyusun... abuk subuk anlasma yaptik yalanlarini ortaya sikiyorlar... Kimse yemiyor farkinda degiller... bu terörist bozuntularının asala devami oldugunu herkes biliyor. bir prof un acikladigi gibi gizli ermenilerin oralarda yasadiklari teröre asil onların destek verdikleri, ermeni ölü teröristlerden de anlasiliyor... digerleri kandirilmis, ne yaptigini bilmeyen, ama yine de terörist olanlardir..
bu meclise giren bu partinin vekil !!! denen sahislerin soyagaclarinde kesinlikle ermenilik vardir. kimliklerini gizliyorlar. dogudaki bazi vatandaslari kullaniyorlar.. barzaninin yahudi oldugu, bu imradaki denyonun ermeni oldugu heryerde biliniyor...
Kisacasi, gaza gelmeyecegiz, uyanik olacagiz, bu ÜRETILMELERE gereken dersi verecegiz...

Adilik sifatinin bile az oldugu bu ülkedeki ve baska ülkelerdeki soysuzlarin kökünü er-geç temizleyecegiz...
NE PAHASINA OLURSA OLSUN... BÖYLE BILINE...

warfeet
03-10-2007, 02:23
İzmir'de bombalar patladı: 1 ölü 9 yaralı
2 Ekim 2007
İzmir'de bombalar patladı: 1 ölü 9 yaralı İmir'in Buca İlçesi Şirinyer semtinde PKK tarafından gerçekleştirildiği sanılan iki ayrı patlamada, Atilla Eraslan(29) adlı bir kişi öldü, 9 kişi de yaralandı.

**********************

Bunu destekleyen INSAN degil...
Bunu destekleyen tipler icin yazdik...
Alis-veris yapmayin, arsa, tarla, ev satmayin...
Süphelendiklerinizi hemen polise ihbar edin...
Adam gibi olana kimsenin lafi yok...

BU ÜLKEDE ÖZGÜR DEGILIM DIYEN .REFSIZDIR...

bunlar, TÜRK düsmanidirlar...

Bunlar asalanin devami olan terör örgütünün destekcisi ve bir profun acikladigi gibi kimliklerini gizlemis, kendilerini dogulu vatandas diye tanitan ermenilerdir... O kayip dedikleri ermeniler nerede HERKES ANLAMISTIR umarım....

Bunlari destekleyenin BU ÜLKEDE BULUNMU ÖZGÜRLÜGÜ HAKKI YOKTUR...
Defolup gitsinler...
Gitmezlerse o Osmanlinin askerlerini kesen BAZI ermeniler gibi DEFEDILECEKLERDIR...
Yine yaziyorum, adam gibi yasayana, TÜRK düsmani olmayana LAFIMIZ YOK...

Bu ülkede, öyle veya böyle parasi olan veya az cok olan herkes istedigini YAPABILMEKTEDIR...

ASIL AMAC, abd, ab AJANLIGI altinda, 7 düvelin EMIRLERINI yerine GETIRME AMACIDIR..
meclisteki o milletvekili !!!! denen sahislarin hepsi ajandir, cogu gizli ermenidir...
ASALA ile baglantili kisilerle bu vekil denen ve sürülerinin BAGLANTISI eskiden beri vardir...
apo ermenidir...
barzani yahudidir.
Bu soysuzlar emin olun KI düsmanliktan dolayi, 50 tane TÜRK oldugunu bildikleri BEBEGI öldürecek kadar S.REFSIZDIRLER...
Bunlar insan degildir...

TÜRK düsmani olmak irkciliktir. Türk Askerine düsmanlik irkciiktir...
Türkiye düsmanligi irkciliktir. ABD, ab ajanligi irkciliktir...
Türkiye de Türkiye yi sevmeyenleri, GÖZÜMÜZE BATA BATA ben TÜRK düsmaniyim DIYENLERE SEVMEYENLERI

IRKCI yapan,
.refsiz bazi gazeteler, televizyonlar, yazar denen yazamayan hainler, ajan bozuntulari VARDIR...
Türkiye düsmani, TÜRK düsmani OLAN, BUNU DÜSÜNENLERI SEVMEYEN TÜRK vatandasina IRKCI diyenler SOYSUZUN ve. .refsizin EN ÖNDE GIDENIDIR...

ÖZDOĞAN77
03-10-2007, 09:40
03.10.2007 07:48:14 ABD KONGRESİ'NE BUSH'A DESTEK, 1995'TEN BU YANA İLK KEZ YÜZDE 29'LA EN DÜŞÜK DÜZEYDE

ABD'deki son kamuoyu yoklaması
sonuçlarına göre başkan George W. Bush'un halktan aldığı destek yüzde
33'e indi.
The Washington Post ve ABC News tarafından yaptırılan kamuoyu
yoklamasında sınıfta kalan yalnızca George W. Bush olmadı. ABD Kongresi
de halktan yalnızca yüzde 29 destek alabildi. Bu rakam, ABD
Kongresi'nin, 1995 yılı kasım ayından bu yana aldığı en düşük destek
oldu.

TOP SECRET
Kongrede ortak karar alan,cumhuriyetçi ve demokrat
senatörler adına Mr.Harrison tarafından Başkan Bush'a verilen rapor;
Sayın Bush,ülkemizin ve yüksek amerikan ideallerinin gerçekleşmesi doğrultusunda verdiğiniz mücadele bügüne kadar takdirle karşılanmıştır.
11 eylül saldırılarını,planlayıp uygulayarak,Irak ve Afganistanı bir Amerikan toprağına dönüştürmeniz,Irak petrollerini amerikan şirketlerinin emrine sunmanız,eski silah stoklarının eritilip,yeni silahların denenmesi,dünya silah pazarına tanıtılmasının sağlanması ve daha sayamayacağımız hizmetlerinizden dolayı size şükranlarımızı sunarız.

Bush'un cevabı;
Sayın senayo üyeleri,değerli neo-con dostlarım,
evet beni büyük fedakarlıklarla seçtirdiniz.Bu arada petrol ve silah lobilerinin fedakarlıklarını da unutamam.amerikanın önümüzdeki 100 yılını şekillendirirken bazı kıyım ve katliamlar kaçınılmazdı.Kendi ülkemin insanlarını,dünya ticaret merkezinde katletmeme sebep olacak senaryomun,gelecek kuşakların refah ve huzuru için,gerekliliğini zamanla anlayacaktır halkım.Oradaki 8 bin kişinin harcanması,milyonlarca amerikalının önünü açacak,ortadoğuya girme bahanesiydi.
Gördünüz işte,Irak halkını saddam zulmunden kurtarmak bahanesi ile girdiğimiz Irak'ın,zengin petrol kaynaklarını,büyük petrol şirketlerimize bağladık.Depolarımızdaki yenilenmesi gereken silahlarımız,oradaki hayvan kadar değeri olmayan pis Iraklılar üzerinde denendi ve eritildi.Yeni silahlarımız,dünyaya gösterildi ve çok yüksek siparişler alındı.Ne içindi bunlar,yüksek amerikan çıkarları için.Dünyanın tepkisini çektik,binlerce insanı öldürdük diye,her türlü insanlık dışı vahşeti uyguladık,en aşağılık işkence ve yıldırma politikaları uyguladık,ama gördünüz kimse sesini çıkarabildi mi?
Hayır,çünkü biz güçlüyüz.Büyük amerikayız,büyük olursak,kimse bize karışamaz.İşte büyük kalmak için,bu insanlık dışı uygulamalar ve katliamlar devam etmeli.
Dostlarım,biliyorum,benim yerime aynı idealleri devam ettirecek,birini seçtireceksiniz."
Size, büyük amerikanın yoluna devam etmesi için kutsal meryem adına dua edeceğim son nefesimi verene kadar.

warfeet
08-10-2007, 22:11
DTP “sehit” dedi ama kınamadi............


************************************
Bu haberi veren gazetelere sasiriyorum...
Bu ermeni dönmeleri zaten sehit desede demesede TÜRK düsmanidir. Amerikan ve avrupa ülkelerinin usaklaridir...

Kayip dedikleri ermeniler vs hep dümendir. ASALA'nın devamı PKK dir...
Bunlarin cogu ermeni dönmesidir...
Soysuz olduklari konusunda da çok belge vardir...
Soysuz demek ne demektir soysuzlar daha iyi bilir..
o dil dedikleri seyin icinde, yüzde 50 si de ermenice olan kelimeler vardı... hindistan dilinden kelimeler (romanlar alinmasin ama akrabaliklari da var, fotokopileri)..
Bu s.refsizlerin gözlerine bakin, kan bürümüs...
Elin ingilizi bile sirtindan vurmaz adami, cirkeflik yapar ama gözüne bak kan bürümemistir...
Fakat bunların soysuz olduklari gözlerinden okunur...
BU yazilar PKK'yi destekleyen it sürülerine ve TÜRK düsmanlarina yazilir...
X vs kisilere adam gibi adam olana, ADAM GIBI YASAYANA, ne milletinden veya yapisindan olursa olsun LAFIMIZ YOKTUR...

warfeet
08-10-2007, 23:53
Eğitim'de İkinci Dil ve Etnik Fragmantasyon: II

Bir memlekette eğitimin dili, daha açık ve anlaşılabilir bir ifâdeyle, resmen tanınmış ve kabûl edilmiş eğitim dili, o memleketteki “hükümranlık”ın - yerleşmiş uydurmacası ile “egemenlik”in -, yâni, siyâsî otoritenin, âidiyetinin, sembolü ve hattâ kendisidir. Binâenaleyh, bir memlekette birden fazla dile eğitimde resmî nitelik kazandırmak, o memlekette birden fazla siyâsî otorite, birden fazla hükümranlık kazandırmak, hükümranlığın parçalanmasını meşrûlaştırmak demektir; “gibi” değil, doğrudan-doğruya kendisi.
İmdi: Bir memleketin “resmî eğitim dili” ile “resmî dili” fonksiyonellik açısından özdeştir; tamâmiyle ve bire-bir özdeştir. Bu sebeple, resmî eğitim dili değişimi veya ikinci bir eğitim dili ilâvesi talebinde bulunmak, hükümranlık değişimi veya hükümranlık eklenmesi talebinde bulunmak demektir. Bunun içindir ki, “farklı dil(ler)de eğitim” talebi, sâf ve mücerret bir mâsum talep olmayıp, doğrudan-doğrudan Mülk’ün Tapusu’na el uzatmaktır; Haldûn’un, “Ona uzanıldığında yer yerinden oynar” dediği Mülk’ün Tapusu’na.
İmdi: Türkiye’de Türkçe’nin dışında herhangi bir dile - ki bu pratikte Kürtçe için tasarlanmış olan bir “Büyük Proje”dir - resmî eğitim dili niteliği kazandırılınca, bizim cıvık liberaller ile onların kuyruğuna takılmış bir kısım - ve onlardan daha cıvık - ’sözde’İslâmcı (?) yazar-çizer taîfesinin diliyle, “hemen Türkiye parçalanacak mı?” denecektir. Cıvıklığın luzûmu yok; elbette hayır, elbette “hemen” değil! Bouterweck’in “bir kamışı aşırı derecede bükerseniz kırılır; çok isteyen azı da bulamaz” deyişini ve “salam metodunu”nu unutmayalım. Bu ilk safhada Türk’ün kamışı henüz çok sert ve salamının dilimi de çok kalındır; o sert kamış birden kırılmaz ve hattâ geriye dönerek suratları dağıtır ve dahi o kalın salamı birden ağzına atan da gırtlağına takılacağından, fücceten gider; onun içün birden olmaz, asla: Dilim-dilim, usul-usul, ağır-ağır, ceste-ceste! Çünkü, bu projeyi hazırlayan keskin zekâ, herşeyi birden almaya kalkışanın herşeyi birden kaybetme riski ile karşıya bulunduğunu bilmeyecek değil her hâlde; öyle ya, ya Türkler uyanıp da “neler oluyor, yâhû” derse nic’olacak? Ne olacağını herkes biliyor, “onlar” dahi.
Dikkatinizi çekmek isterim ki, işbu azametli proje aynı zamanda Biz Türkler için bir zekâ testi testidir de ve bu projenin bu ilk safhası, İç Kamuoyu, yâni onların aptal telâkkî ettiği Biz Türkler’in kamuoyu - artık nasıl olsa bir Türkler ve bir de “Ve Diğerleri” varsayıldığına göre biz de “Biz Türkler” diyebiliriz, velev ki pek doğru olmasa da - ve “ricâl-i devlet” pasifize edilerek gerçekleştirilebilecek olursa, diğer safhalar çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecek ve “mutlu son” ile noktalanacaktır.
Şimdi bu safahâtı sıralayalım hulâsaten:
1. Safha, Kürtçe’nin eğitimde Türkçe’nin yanında ikinci resmî dil olarak tescîlidir; bu safha, bu büyük projenin giriş kapısıdır;
2. Safha’da sıra, Kürtçe’nin mahkemelerde Türkçe’nin yanında ikinci resmî dil olarak tescîline gelecektir;
3. Safha’da, ilk ikisinin tamamlanmış olması ile, Türkiye’nin Türkçe ve Kürtçe diye iki ayrı dil sâhibi olan Türk ve Kürt adlı iki ayrı halktan oluştuğu da “de facto” (fiîlen) tescîl edilmiş olacaktır. Artık Türkiye bir üniter ülke değildir, o iş bitmiştir. Zîra, iki dilli ve iki halklı bir ülkenin hâlâ “üniter” sıfatı ile muttasîf olduğunun iddia edilmesi abesle iştigalden başka birşey olamaz.
4. Safha’da sıra, Türkiye’nin ikili yapısının “de facto” (fiîlî) tescîlinin “de jura” (hukukî) tescîline gelecektir. En önemli safha budur ve muhtemelen şöyle olacaktır :
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda çok köklü bir tâdilât yapılarak şu meâlde hükümler konacaktır:
1: Türkiye Cumhuriyeti, Türk ve Kürt halklarından oluşmuş bir devlettir.
2: Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dilleri Türkçe ve Kürtçe’dir.
Hârika değil mi? Evet öyle, hârika; ama dahası var.
Buraya kadar getiren elbet de burada ve bu kadarcıkla bırakacak değil.

*******************


kürt halkı denen bir nesne yoktur... (ingiliz uydurmasi)
(Bu anayasada rte nin koydurmaya calistigi .ilmem ne yaptigimin kanunu)...
o dil dedikleri sey yoktur... (ermeni, fars, arap, bedevi kelimelerinin toplanip, ingilizlerin de w harfiyle tamamlanmis dil zimbirtisidir)...

rte nin israil den kaynakli emirleri yapmasi da zordur...
Kimin ne MAL, kimin ne idügü belirsiz toplama kalabalik oldugu bellidir.
BU MAL VE IT SÜRÜLERININ geberme zamani geldi...

Hicbirsey olmaz, onlar düsünecek bundan sonra...
Memleket, huzur ve temiz olmus olacaktir...
Yedi cedleri defolup gidecektir bu ülkeden..

AMPÜL ANAYASASINA HAYIR...

Yol buradan gecer...

warfeet
09-10-2007, 02:43
Şehit haberleri yayınlanırken TV'de dansözlü program devam etmesi TBMM gündeminde
CHP İstanbul Milletvekili Mustafa Özyürek, Şırnak’ta 13 askerin şehit edildiğine ilişkin haberlerin verildiği sırada, televizyonlarda magazin programlarının kesilmemesini TBMM gündemine taşıdı.
Özyürek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın cevaplandırması istemiyle TBMM Başkanlığına sunduğu soru önergesinde, "Şırnak’ta 13 askerin şehit olduğuna dair üzücü haberin televizyon ekranlarından halka duyurulurken, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) bünyesinde bulunan ATV televizyonunun, dansözlü magazin programını kesmek lüzumunu görmediğini" ifade etti.
Eğlence programlarının diğer bazı kanallarda da devam ettiğini belirten Mustafa Özyürek, "Böyle bir durum ülkemizin bütünlüğünü borçlu olduğumuz şehitlerimizin aziz hatırasına saygısızlık değil midir? Böyle bir durum, söz konusu bazı televizyonlar tarafından artık terörün kanıksandığı ve aziz şehitlerimizin boşuna öldüklerinin düşünüldüğünü mü göstermektedir?" diye sordu.
CHP’li Özyürek, bir kamu kurumu olan TMSF bünyesinde yer alan ATV yöneticileri hakkında herhangi bir işlem yapılıp yapılmayacağının açıklanmasını istedi.

*******


Zamanında yazmıştık,
bu abd, ab ve o mason lobilerinin bu hırbo takımını kullanarak tv'lere sanatçı diye kakaladığını,
bunların yüde 80 inin Türkiye yi sevmediğini, terörist sempatizanı olduğunu,:grrr:
bu LOBİlerin Bir TÜRK'ün arsızlık yapmayacağını, o yüzden bu hırbo ların dişi ve erkeklerini! kullandıklarını tv lere magazinlere saldıklarını, Türkü söyleyecem diye bazılarının anırdıklarını daha önceden yazmıştık.

Bu ...n önde gideni sanatçı bozuntuları Şehit haberinden etkilenmez ki?:grrr:
Bunlarda vatan, memleket kavramı yoktur. Dinleri imanları paradır...

Bunlar gibilerini tv lerden temizlemedikçe ve ***SEYRETMEDİKÇE***, çoluk çocuğa bunların NE OLDUĞUNU ANLATMADIKÇA, bunlar çoluk-çocuğumuzun AHLAKINI bozma görevini o yedi düvelin gönderdiği veya DEVŞİRDİĞİ, isimlerini TÜRK yaptığı PATRONLARINDAN ALMAYA DEVAM EDECEKLERDİR...

Türkiye yi seven, bu bayrağı seven kimliği ne olursa olsun onlara lafımız yok ayrıca belirtelim.

warfeet
15-10-2007, 21:10
Tam bir DTP dostu!

Tam bir DTP dostu!
Sabıkalı Konsolos iyice azıttı
Güney ve Doğu’da ‘fitne turları’ düzenleyen ABD Adana Konsolosu Eric Green çizmeyi aştı. Bir dönem baro seçimine müdahale eden Green, bu kez de ‘Suriye ile iş ilişkisine girmeyin’ talebini reddeden Türk Arap İşadamları Başkanını görevden aldırdı.

Konsolos Green çizmeyi aştı
ABD’nin Adana Konsolosu Green’in ’Suriye ile iş ilişkisine girmeyin’ talebini reddeden TURAB Başkanı Hadra’yı görevden aldırdığı iddia edildi

Sık sık Güney ve Doğu Anadolu’da ‘fitne turları’ düzenleyerek, DTP’lileri ziyaret eden ABD’nin Adana Konsolosu Eric Green çizmeyi aştı. Geçtiğimiz günlerde bir ilin baro seçimine müdahale ettiği iddia edilen Green, bu kez de ‘Suriye ile iş ilişkisine girmeyin’ talebini reddeden Türk Arap İşadamları (TURAB) Yüksek İstişari Konseyi Başkanı Mehmet Hadra’yı görevden aldırdığı belirtildi. Hadra’ın görevdan alınma olayının şöyle geliştiği iddia edildi: Amerika’ın o dönem ki Adana Konsolosu Walter Scott Read, 2006 yılı yaz ayında görevini Green’e devretmeden önce TURAB’ı ziyaret ederek, yönetimden Şam ile Washington yönetimi arasındaki ilişkilerin gerginliğinden sözederek “Suriye ile ticari ilişki içine girmeyin” talebinde bulunur. TURAB yönetimi ise, böyle bir talebin karşılanmasının mümkün olmadığını belirtir.

Sömürge değiliz
Mehmet Hadra’nın Mersin’de bir gazeteye Scott Read’la yaptıkları görüşme ile ilgili açıklamalarda bulunmasının ardından Eric Green TURAB’ı ziyaret eder. Bu ziyarettin ardından TURAB yönetimi, Hadra’yı görevden alır. TURAB Yönetim Kurulu Üyesi Servet Çamurdaş, Hadra’nın görevden ve üyelikten alınmasının arkasında ABD’nin etkisi olmadığını söyledi. TURAB Yüksek İstişare Konseyi ise, görevden almanın kesinlikle tüzüğe aykırı bir uygulama olduğunu bildirdi. Mehmet Hadra da, “Böyle bir karara ancak kongre karar verebilir. ABD elçisinin küstah talebini açıkladım ve böyle bir uygulamayla karşılaştım Türkiye sömürge ülkesi değil” dedi.

-********************

Böyle sarapsizlari bu memlekette dolastirmayin, sinirdisi edin dedik,
bakin, küçük beyniyle neler karistiriyor bu deutz...!!! :grrr:

Bu ajan bozuntusu derhal sinirdisi edilmeli...

warfeet
15-10-2007, 21:18
Kürt Devleti'nin fikir babası Washington
( Suradan yillardir yaziyoruz, böyle bir hırt veya mırt halkı, milleti yoktur diye... Ayrica, parca asiretler vardir, fakat kürt diye bir kavram isim yoktur... DERINE INEMEYEN BILMEM NE YAZAR VEYA TARIHCI BOZUNTULARI, NEDEN INEMEDIKLERINI AÇIKLAYAMAZLAR......... INSELER, BIR TARAFLARINA ....LER ÇIKAMAYACAK... KÖK'LER baska tarafa gidiyor ve HIC DE IYI TARAFA DEGIL... BU YÜZDEN DERINE INEMIYOR BU TARIHCI BOZUNTULARI..
Buradan asagilama algilanmasin... Yillardir yaziyoruz, ciziyoruz, bir tane te tarihli BELGE'de yok.. TARIHLI bir eser yok... Kültüre dair bir BELGE YOK... Bu .refsiz cony ve onun ajan sürüleri BUNU UYDURA UYDURA BILE kimseye kabul ettiremediler... Adamlar hain, bozma yilan kurusu gibi birsey... dunyanin öteki yanindan ötüyor ötüyor..) Bu parantez ici, KENDINNI TÜRK düsmani olarak gören bazi ayarsiz bilmem nelere karsi yazilmistir... Baskalari alinmasin...


‘Kürt Devleti’nin fikir babası Washington
Amerika, petrol kuyularına muhafız, İsrail’e müttefik oluşturma gayreti ile 36’ncı paralelde peşmergeyi korumaya alarak, bugün yaşanan süreci başlattı

İran ile sekiz yıl süren savaşın ardından, Irak’ın Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in girdiği ekonomik darboğazdan çıkabilme bahanesiyle çıkardığı Körfez Krizi, Orta Doğu coğrafyasının bugün geldiği kaos ortamını yaratması açısından son derece önemli bir kırılma noktasıdır. Irak’ın Kuveyt toprakları üzerinde hak iddia etmesi ve 1990’da Kuveyt’i işgal etmesi neticesinde çıkan Körfez Savaşı, hem Irak hem de Türkiye için milattır. Çünkü 1991’den itibaren Kuzey Irak’ta bir ‘Kürt devleti’nin kurulması için düğmeye basıldı. Türkiye, bin yıl hakimiyetinde kalmış bu coğrafyadaki soydaşlarının menfaatlerini koruyamadığı gibi, yaptığı tarihi hatalarla da küresel ve emperyalist güçlerin tezgahına düşmekten kurtulamadı.

Mesajı aldılar
‘Kürt devleti’nin kurulması yönünde atılan en önemli adım ise, tarihi 36’ncı paralel komedisidir. Petrol kuyularına muhafız ve İsrail’e müttefik oluşturma gayreti ile hareket eden ABD, 1991’de başlayan Körfez Savaşı sonrasında Irak’ın kuzeyinde 36’ncı paraleli sınır kabul edip Baas rejiminin askeri güçlerinin bu sınırın kuzeyine geçmesini yasakladı. Peşmergeyi çekiç güçün korumasına alan Amerika, bölgede oluşan egemenlik boşluğuna göz yumdu. Mesajı alan peşmerge, Batı dünyasının yönlendirmesiyle ‘Kürt devleti’ hayalini kurmaya başladı.

Aktörler değişti
Arkasını ABD’ye ve Avrupa’ya dayanan peşmerge, 36’cı paralel ile Saddam’ın tehdidine karşı kendilerini güvenceye alınca, sözde Kürt devleti hayaline tek tehdit olarak Türkmenleri görmeye başladı. Buna karşılık Türkiye, ABD’nin baskısı altında, altı ayda bir çekiç güçün süresini uzatmaya devam etti ve Kuzey Irak’taki gelişmeleri görmezlikten geldi; hatta peşmergeleri koruyarak ve Habur sınır kapısı yoluyla finanse ederek yanı başındaki ‘ejderha’nın güçlenmesine yardımcı oldu. Böylece ‘Türkmenleri yok etme’ politikasının önü de açılmış oldu. 2003 yılında ‘demokrasi ve insan hakları’ yalanıyla Irak’ta başlayan işgal ile ülkede anarşi, terör, soykırım ve vahşet kol gezmeye başladı. Saddam rejiminin devrilmesi 35 yıl süren mezalim’in aktörlerini değiştirdi. Ve siyasi dengelerin yerinden oynamasına neden oldu. Bundan sonraki süreçte Sünnilerin elimine edilmesi ve Şiilerin iktidarı ele geçirmesiyle Irak’ta ciddi boyutlarda bir Şii hâkimiyeti de başlamış oldu. Dolayısıyla Kürt grupları da iktidarı ele geçirmek için uygun zemini buldu. Önemli bakanlıklar Şiilerin ve Kürtlerin kontrolüne geçerken, seçim ve nüfus kayıtlarına da ciddi müdahaleler başladı. Nüfus yapısındaki bu müdahaleler, Türkmenlerin bin yılı aşkın süredir yaşadıkları bu topraklardan göç ettirilmeye zorlanmasına ve Arapların özellikle Kerkük’ü terk etmesine yol açarken, bölgeye yoğun bir Kürt göçü de alenen teşvik edildi.

Küstah açıklama
Bunun en açık örneği ise Irak Geçici Valisi Jay Garner, ABD güçlerinin ‘zaferi ve Irak’ın özgürlüğü’ operasyonunu başarısını kutlamak için gittiği Süleymaniye ve Erbil’de düzenlenen geçit töreninde Kuzey Irak’ta peşmerge liderleriyle biraraya geldi. ABD’li Vali, burada ‘Kürt devleti’nden bahsederek, Kerkük’ün bir Kürt şehri olduğunu savundu. Garner’a, Erbil’e yaptığı ziyarette ise, Kerkük’ün idari yapısı ve statüsü soruldu. Garner, soruyu şu kesin ifadelerle cevapladı: “Kerkük meselesi, pek yakında yeni atanacak yönetimin görevi olacaktır. Henüz Kürt kenti Kerkük’ü kimin yöneteceğine net bir karar verilmedi.”

Türkiye tezgaha düştü
Irak Danışma Meclisi Başkanı Prof. Dr. Ümit Akkoyunlu, 36’ncı paralel modelinin Irak’ın kuzeyinde bir ‘Kürt devleti’ kurulmasının ilk ve en önemli adımı olduğunu söyledi. Amerika tarafından tasarlanan 1991 yılındaki ‘36’ncı paralel tezgahı’na Türkiye’nin düştüğünü ifade eden Akkoyunlu, “Kürtler Washington’dan aldığı cesaretle kendi devletlerini kurma hamlesini başlattı” dedi.

Ay yıldızı görünce ağladım
Irak Türklüğü için verdiği mücadele nedeniyle 17 yılı hapishanelerde işkence ile geçen Sadun Köprülü’nün 4. bölümünde anlatıklarına bugün devam ediyoruz. Acı ve vatan hasreti ile geçen yıllarını anlatırken gözleri dolan ve o günleri tekrar yaşayan Köprülü, şunları söyledi: “Hapishanede sadece Saddam’ın kitapları okunuyordu. Herşey Saddam’dı. Saddam’ın tüm televizyon programları, ne kadar sürerse sürsün izlenmek zorundaydık. O saatlerde tuvalete bile gitmek yasaktı. Bütün bu yasaklara rağmen pek çok kitap okudum. Annem, Kerkük dolması yapıp getirirdi görüş günlerinde. Tencerenin üzerinde dolma, altında kitaplar... Necati Sepetçioğlu, Ziya Gökalp, Nihal Atsız’ın bütün kitapları ve Alparslan Türkeş’in Dokuz Işık’ı. Hepsini satır satır okudum... 1988 yılında Kürtlere yönelik bir genel af ilan edildi. Biri yanında bir kağıtla geldi...’Eğer Kürt olduğunu yazar ve imzalarsan... serbet kalırsın’dedi. ‘Ben Kürt değilim. Hayatım boyunca burada kalsam da o kağıdı imzalamam’ dedim. 1 Ocak 1996’da serbest kaldım. Tekrar arandığımı duyunca Türkiye’ye geldim. Kafamı kaldırdım ay yıldızlı bayrağı gördüm. O an kendimi kaybetmişim... Ağladım. Etrafımdaki hiç kimseyi görmedim. Önce toprağı öptüm. Etraftaki insanlar bana delirmişim gibi bakıyordu... ‘17 sene bu bayrağa hasret kalsanız, siz de çıldırırdınız’ dedim.”

Düğüm noktası Türk şehri Kerkük
Yıllardır, Türkmen kenti Kerkük’ün Kürtleştirilmesi yönünde büyük oyunlar oynanıyor. Bu süreç 2003’teki işgal ile hızlandırıldı. 28 Aralık 2005 tarihli Irak Anayasası, Kerkük’ün sözde Kürt devletine katılabilmesi için gereken tüm hukuki zemin hazırlandı. Irak Anayasa’nın 140’ncı maddesinde Kerkük ihtilaflı bölge olarak tanımlandı ve kentin 2007 yılı sonuna kadar statüsünün belirlenmesi öngörüldü. Bu tarih, geçtiğimiz günlerde Irak Parlamentosu’nda alınan bir kararla 2008 yılı Mayıs ayı olarak değiştirildi. Irak Anayasası’nın 140’ncı maddesi, Kerkük’ün kaderini belirleyecek bir referandumu işaret etmesi son derece önemlidir.

Kaos - karmaşa
Irak’ta yaşanan tüm kaos, karmaşa ve Türkmenlere yapılan katliamların tamamı Kerkük referandumuna düğümlenmektedir. 140’ncı maddeye göre Kerkük’te önce normalleştirme gerçekleştirilecektir. Daha sonra nüfus sayımı yapılacak ve referanduma gidilerek halka “Kerkük’ün nereye ait olması gerekiyor?” sorusu sorulacak.

Oyunlar hâlâ devam ediyor
Böylece, işgalden sonra nüfus yapısı değiştirilen Kerkük ele geçirilerek, Türk kentinin yönetimi peşmergeye devredilecek. Peşmergenin elde etmek istediği Kerkük, binlerce yıldır Türk şehri olduğu tarihi belgelerle sabit. Büyük petrol kaynaklarını barındıran Kerkük’ün nüfusunu değiştir meye yönelik Amerikan patentli oyunlar bugün hala devam ediyor.

Binlerce Türkmen Ramazan’da katledildi
Irak’ta çıkan her kargaşa, Türkmenleri ortadan kaldırılmak için bir bahane oldu. 1990’da Irak’ta tam bir kargaşa hakimdi. Saddam kendisine karşı ayaklanan peşmerge güçlerini bastırmak için önüne gelen herşeyi yıkıp yakıyordu. Saddam’ın güçleri girdikleri Altınköprü kentinde binlerce Türkmeni katletti. Ziyat Köprülü, Altunköprü katliamından 10 gün önceki durumu şu sözlerle anlatıyor: “Peşmergeler 18 Mart 1991 günü Kerkük’e girebildiler ve yaklaşık bir hafta boyunca şehri alt üst edip önce nüfus ve tapu dairelerini daha sonra diğer resmi daireleri yaktılar ve birçok sahipsiz ev ve işyerini soyup talan ettiler. Ancak 26 Mart’ta Saddam’ın Cumhuriyet Muhafız Birlikleri önce Tuzhurmatu kazasını daha sonra Tazehurmatu bucağını top ateşine tutup, tank ve zırhlı birlikleriyle saldırmaya başladılar. Saldırı sonucu çok sayıda Türkmen hayatını kayıp etmiş ve birçoğu da yaralanmıştır. Askerin gelmekte ve Kerkük’e girmek üzere olduğunu duyan peşmergeler geri çekilerek Kerkük’ü terk etmişlerdi. Paniğe kapılan masum Türkmenler, çareyi kaçmakta buldu.”

Can pazarı...
Kerkük halkı, tam bir kaos ortamına dönüşen şehirde, canlarının derdine düşmüş, yaşlılarını, çocuklarını ve kadınlarını güvenli bir yere götürebilme telaşıyla Altunköprü, Erbil ve Süleymeniye’ye doğru yola çıkmıştı. Onları, Irak ordusunun gözü dönmüş milisleri kovalıyordu. Kerkük ve Erbil arasındaki Türk kenti Altunköprü’de yakalandılar. Yüzlerce masum Türkmen kadını, çocukları, yaşlı ve genç Türkmen yiğitleri orada katledildi. Şehitler ve gaziler şehri Altunköprü, 28 Mart 1991 günü can pazarı olmuştu. Ramazan ayında, oruçlarını açmaya hazırlanan Türkmenler, Dibis kazası civarında, Kayabaşı olarak anılan yerde açılmış bir çukurda üst üste yığılmıştı. Cesetler, günler sonra ancak giysilerinden teşhis edilebilmişti.

Koruyucu melekleri Bush!
Irak’ın kuzeyindeki peşmerge liderleri, Washington yönetimi tarafından korunup kollanıyor. ABD Başkanı George Bush, 2005 yılında Beyaz Saray’da aşiret reisi Mesut Barzani’yi ağırlayarak, “sayın başkan” diye hitap etmişti.

****************

ingiliz, amerika, israil, fransiz, vs vs vs...

Bunlarin hepsi pkk destekçisidir...
Hinoglu planlari vardir..
Düsmandirlar...
Hiçbirine güvenilmez...
Bunlari okusun vatandas diye gazetelerde böyle yaziyor...
IYI OKUYUN. UYANIK OLUN...

warfeet
16-10-2007, 22:41
Bazı seytanlarin acıklarini yakaladigim icin bu yazilari buraya kopyalıyorum...

Bakın cakal sürüleri neler yapiyor okuyun diye...
Ama su yazi icinde bazi yerlere aciklik getireyim...
Ermeni nüfusu müfusu hikaye... Hain ve kallesligin alasini yapip HAMILE KADINLARIN KARNINDAKI COCUGU ÇIKARIP, SÜNGÜ UCUNA TAKIP ÖLDÜREN S.REFSIZ KÖPEK SÜRÜLERI ve OSMANLININ 14-15 YASINDAKI ASKERLERININ DE ******** IYI OKUYUN********** BOGAZLARINI KESEREK ÖLDÜREN BU ******** SOYSUZ KALABALIKLAR SINIRDISI EDILMISTIR...
BU KÖPEKLER HICBIR ZAMAN TÜRK'LERI SEVMEDI...
ONLARIN YÜZÜNDEN 50 BINE YAKIN OSMANLI ASKERI HIÇ YOKTAN ÖLDÜ...
2 MILYON TÜRK'Ü ÖLDÜRDÜLER...
ULAN IT SÜRÜLERI... ERMENI TOPLU MEZARI BULUNDUMU HIÇ...
BIR (1) TANE BULUNAMADI... ARADI IT DIASPORA BULAMADI... ÇÜNKÜ YOKKKKKKKKKKKKKKKKKKK....
SIMDI...
KAYIP DEDIKLERI NEREDE...
NEREDE OLDUGUNU PROf.BARDAK OGLU ACIKLADI... NÜFUS KAGITLARINI YAKTILAR... BIRDEN TÜRK VATANDASI OLDULAR... veya dogudaki arap-fars-emevi etnik kökenlerinden olusan asiretler gibi yasamaya basladilar... ISIN ÖZÜ DE BU.... O KAYIPLAR ISTE BURADA?..

BU S.REFSIZLERIN YÜZÜ BÖYLEDIR... Piyondurlar. amerika, fransa vs vs... bize zit ülkeler... o itleri de biliyoruz o ayrı...
Gellelim
süryani vs cakallarına...
Bu olayda tamamen aynidir... ASLINDA ZERRE SÜRYANI mevzuu yoktur... Osmanli zamanında AÇIK YAZIYORUM, it'lik ve .iclik YAPAN bazi süryani les kargalari yurtdisina kacti... bu SAHTEKARLIGI yazip yazip duranlarda onlarin torunlaridir... kuyruk acilari var....

Hesap ayni hesap, arkasinda, amerika, vs vs fransa, ingiltere, isvec (onlara ne oluyorsa), bu ülkeler kendilerinin bir taraflari yemedigi icin böyle abuk-subuk islerle ugrasiyorlar... Ha, savasmaya da .......tleri yok aslinda... Köpek gibi korkuyorlar...
Bu yaziyi görünce bu yaziyi yazma geregi duydum...
****adam gibi olana da, Türk düsmani olmayana, bu memleket içinn calisana ve onun kökenine ne olursa, kimlerden olursa olsun lafimiz yoktur... onu da ayrica yazalim...*****

***********************
Süryaniler ayaklandı sırada “Pontus” var!

Süryaniler ayaklandı sırada “Pontus” var!
Ermenilerin ardından İsveç’te yaşayan Süryaniler de harekete geçti. Süryani iletişim grubu, ABD Temsilciler Meclisi’nin önemli, fakat eksik bir karar aldığını savundu ve Süryanilerin soykırıma uğradığının da kabul edilmesini istedi. Bu arada Yunanistan’ın da Pontus kartını açmaya hazırlandığı bildirildi.

Pontusçular sıraya girdi
Süryaniler, ABD’ye “Süryani soykırımını da kabul edin” çağrısı yaptı. Yunanistan ise Pontus iddialarını gündeme getirmeye hazırlanıyor

AKP’nin dış politikadaki teslimiyetçi tutumu, Türk düşmanlarını iyice azdırdı.Merkezi İsveç’te bulunan ve Süryani lobisinin oluşturduğu ve “Easternstar News Agency” (Doğu Yıldızı Haber Ajansı) adını verdiği Süryani iletişim gurubu, ABD, Temsilciler Meclisi’nin önemli, fakat eksik bir karar aldığını savundu ve Süryanilerin soykırıma uğradığının da kabul edilmesini istedi.Kendi halklarının da soykırıma tabi tutulduğunu savunarak hareket eden ve soykırımı iddiaları konusunda Ermeni lobiline açık destek veren Süryani Lobisinin iletişim grubunda, Seyfo Center imzası ile atılan bir metinde şu ifadeler yer aldı:

Karar eksik oldu
“Bilindiği gibi her sene, ABD’de temsilciler Meclisin de, Ermeni Soykırım yasa taslağı tartışılır ve bu son anda reddedilirdi. Ancak, 1915 Soykırımını içeren bu yasa taslağı, nihayet bu sene, ABD temsilciler Meclisi Dışilişkiler Komitesi’nde görüşülüp kabul edildi. Hiç suphesiz bunun önümüzdeki süreçte, bütün dünyada önemli ve olumlu yansımaları olacaktır. Alınan bu tarihi ve önemli kararı selamlıyoruz.

Biz de aynısından isteriz
Ancak şunu bildirmek isteriz ki, 1915 Soykırımında sadece Ermeniler değil; Süryaniler de yok edildiler. Peki, bunlardan niye söz edilmedi ve bunlardan niye söz edilmiyor? Önemle bütün dünya kamuoyuna duyurmak isteriz ki, önümüzdeki süreç bu eksikliğin giderilmesi süreci olacaktır” Öte yandan Yunanistan’ın da önümüzdeki günlerde sözde Pontus soykırımı iddiaları gündeme getireceği ifade ediliyor. Yunan hükümetinin sivil toplum kuruluşları tarafından yapılan hazırlıklara açık destek verdiği ifade ediliyor.

Festival alanına Osmanlı savaş çadırını
temsilen bir de çadır kondu. Yeniçeri kıyafetlerini giyen bir Amerikalı da, sözde soykırım ile ilgili olarak, “Bu iş çok organize değilmiş ama insanlar ölmüş” dedi.

Tasarı ABD’deki Türklerin umrunda değil!
Sözde Ermeni soykırımı yasa tasarısı oylaması sırasında lobi çalışması yapmak için toplanan Türkler’in sayısı 5’i geçmezken, dün Washington’da yapılan Türk Festivali’ne yaklaşık bin kişi katıldı. Festivalde, tasarı ağızlara bile alınmadı.Washington’daki Türk Amerikan Derneği’nin (ATADC) bu yıl beşincisini düzenlediği festivalde bol bol halay çekilip yemekler yendi.Soykırım tasarısının adının bile geçmediği festivalde, bu yönde herhangi bir pankart ya da döviz de taşınmadı. ashington’da, festival nedeniyle ABD Meclisi’ne giden ana caddelerden Pennsylvania sabah saat 10.00’dan 18.00’e kadar kapatıldı. ABD’de öğrenim gören Emrah Safa Gürkan, Ermeni tasarısına karşı bireysel olarak bir şey yapıp yapmadığı sorusuna, “Bir şey yapmadım. Vize durumum belli. Ama Türkler bir şeyler yapmalı” yanıtını verdi. Festivale katılan İspanya asıllı bir Amerikalı ise Ermeni soykırımına karşı bir yürüyüşe katıldığını belirterek, bu konuda kılını bile kıpırdatmayan Türkler’e ders verdi.

selçuk efendi
19-10-2007, 00:33
Gizli Ellere Dikkat! - Serdar Akinan - Akşam Gazetesi

İsmail Hakkı Bey’in Rumeli türküsünü duyuyor musunuz?

“Ceddin deden neslin baban...”

Tüm televizyonlar gazeteler bir mehter marşı tutturmuş gidiyor.

Çılgınlar gibi çalan mehteran marşlarına kulak tıkayarak
serinkanlılıkla bir kez daha şu meseleye bakalım mı?

PKK, ordumuzun Irak’a girmesini istiyor. Kanlı provokatif eylemler
yapıyor...

Tüm bu olaylar, bir anda, nasıl başladı hatırlıyor musunuz?

Şırnak Beytüşşebap’ta bir minibüs içinde 12 köylü kurşuna dizildi.

PKK en ufak saldırıları bile üstlenirken bu olayı üstlenmedi.

“Bu katliamı PKK yaptı” diye operasyona başlandı ve o operasyon
esnasında 13 evladımızı Gabar’da şehit verdik.

Türkiye ayağa kalktı ve şimdi hükümet tezkere çıkartıyor.

Bi parça, “gazetecilik” yapınca işin aslının böyle olmadığını
ortaya çıkartabiliyorsunuz.

Beytüşşebap’ta kurşuna dizilen bu insanlar kimdi ve asıl hikaye ne?

Malum 1993 terörün en ateşli zamanları.

O güne kadar hayvancılıkla geçinen bir grup köylü son derece verimli Beytüşşebap’ın verimli meralarını terk etmeye zorlanıyor.

Yıllar sonra köylerine geri dönüyorlar. Ancak bölge Jirki aşiretinin kontrolündedir.

2004 yılında bir su ihalesi açılıyor ve ihaleyi alan müteahhid köye suyu bir türlü getiremiyor. Zira su gelirse bu köylüler yerleşecekler ve tekrar merayı kullanmaya başlayacaklar.

Köylüler ne yapıyor?

Jirki’lere rağmen su yolu inşaatını kendileri yapmaya başlıyor.

O gün taranan minibüsteki 12 vatandaş o inşaattan dönüyordu.

Peki Jirkiler kim mi?

30 yıldan fazla bir süre önce Süryani vatandaşlarla gene arazi üzerine çıkan bir tartışmada 7 askerimizi ve bir cumhuriyet savcısını öldürdüğü öne sürülen, sonra PKK’ya karşı silahlanmayı kabul ettiğinden devlet tarafından “bir şekilde” korunan binlerce silahlı adam...

Mahkemeler tarafından yıllarca “gıyabi tutuklama kararı” ile aranan bu
aşiretin lideri Tahir Adıyaman o tarihlerde Süleyman Demirel tarafından
Köşk’te ağırlanmıştı.

Bu dosya zaman aşımından düştü.

Jirki aşiretine mensup silahlı korucular bu kararı nerede ve nasıl kutluyorlar biliyor musunuz?

7 askerimizin öldürüldüğü Beytüşşebap’ın Başaran Köyü meydanında devletin verdiği silahlarla havaya ateş açarak.

İddia o ki bu 12 köylüyü Jirki aşireti kurşuna diziyor ve orada görevli bir tuğgeneral bir grup gazeteciyle bu gerçeği paylaşıyor.

“Türkiye’yi Irak batağına çekmek isteyen gizli eller var.” diyoruz ya...

Asıl bu iddiaları örten “gizli eller”i merak ediyorum.

Önümüzdeki günlerde çok daha provokatif eylemlerden korkuyorum...

Ve, tam anlamıyla bir savaş çığırtkanlığı yapan medyanın, gerçekte ne
olduğuna kafa yormamasına hayret ve esefle bakıyorum.

Genelkurmay’ın Gabar şehitleriyle ilgili çok ciddi bir soruşturma
başlattığını da yazmadan edemeyeceğim.

Sıralı komutanlarda metal yorgunluğu olur mu?

Bu ciddi soru kamu önünde tartışılır mı? Bilemem.

Ama şunu görüyorum.

Gizli bir el bizi Irak’a çekiyor.

Bu gizli el sadece yurtdışında değil aynı zamanda yanıbaşımızda da
duruyor.

Son olarak Irak’a giren Türkiye, PKK ile savaşmayacaktır.

Bu savaş açık ve kesin bir şekilde ABD’ye karşı verilecektir.

Soru, bu savaşı kimin kazanıp kaybedeceği değil asıl neye sebep
olacağıdır.

Kaynak: http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7043

pyross
19-10-2007, 23:45
MİGROS-- Wal Mart oluyor...
YAKINDA MİGROSLAR WALL MART OLURSA WAL MART LA TANIŞACAK OLANLAR ..

Bilgilenmekte fayda var diye dusundum...kim bilir bize nasıl güzel tanıtılacak?.. ......... .

Uzunca bir yazi ama enteresan ve fikir sahibi olmakta fayda var.

Walmart canavarı son rakamlara göre 256 milyar dolar cirosu olan dev bir market zinciridir. Türkiye'nin koskoca bir ülke olarak toplam gayrisafi milli hasılasının 250 milyar dolar olduğunu düşünürseniz
WalMarta şirket değil,şirket süsü verilmiş devlet dememiz gerektiğini anlarsınız.
Bu koca devin kurucusu gerçektende tarihin gördüğü en kurnaz ve hırslı işadamlarından biri olan Sam Walton. 1962 senesinde mahalle bakkalı benzeri ufacık bir dükkandan bugünkü haline getirdiği WalMartın keyfini o da süremedi ve 1992 senesinde ardında Karun kadar zengin dört çocuk bırakarak herkes gibi bir kefenle dünyayı terk etti. Bugün şirketi profesyonel yöneticiler idare ederken Walton ailesinin üyeleri de 17 sülâlelerine yetecek parayı yemek tüm zamanlarını aldığı için pek ortada gözükmüyorlar.
Sam Waltonun başarısın ardındaki sır şudur. Sam Walton ikinci dünya savaşında Amerikan askeri istihbaratında subaydı ve Yüzbaşı rütbesine kadar görev yaptı. Bu dönemdeki görevi binlerce savaş esirinin tutulduğu dev toplama kamplarındaydı .
Sam Walton bu dönemde kapitalizmin bir sırrına vakıf oldu ve insanların çoğunluğunun güç ve korku karşısında nasıl beyinsiz koyunlara dönüşebildiğini bu esir kamplarındaki görevinde bizzat deneyerek öğrendi ve burada edindiği yaşam felsefesini hayatının geri
kalanında uyguladı.
Bugün WalMart şirketi de kurucularının izinden gitmektedir.
Şimdi gelin esir kamplarından edinilen bu felsefe WalMarta nasıl yansımış inceleyelim. WalMartın şirket parolası 'Always low Prices'dır yani 'Her zaman düşük fiyatlar' Peki ilk bakışta biz tüketiciler için
güzel gibi gözüken bu düşük fiyatları nasıl sağlıyorlar. Öncelikle WalMart şirketi bir yere girip dükkanını açtı mı ilk olarak elinden geleni ardına koymayarak tüm rakiplerini yok eder. Bakın rakiplerini geçer
demiyorum onları tam anlamıyla yok eder.
Sadece son on yılda Amerika'da Walmart tam 25 süper market zincirini yok etti ve bu hesaba dahil olmayan yüzlerce küçük ve orta boy esnafı tamamen buharlaştırdı. WalMart rekabete inanmaz tek inandığı ister ufak bir bakkal,ister orta boy bir market yada kendisi gibi koca bir süper market zinciri olsun bayrağını diktiği yerdeki tüm rakiplerini yok etmektir.
Yani Walmartın en ucuz market olması etrafında kendisinden ucuz fiyat verebilecek herhangi bir şirketi ayakta bırakmamasından ileri gelir.Bu birinci sebebti.
İkinci olarak WalMart şirketi devasa boyutlara sahip ve büyük miktarda parasal gücü olduğu için girdiği ülkedeki toptancıların hepsini ele geçirir. İlk olarak rakiplerinden daha fazla parayı peşin olarak vererek piyasadaki tüm toptancıları kendilerine bağlar. Çek senetle çalışmaya alışmış toptancı ve üreticiler bir anda kendilerine nakit olarak,zamanı nda verilen büyük çapta siparişleri görünce hepside göbek atarak Wal Martla çalışmaya başlarlar ama bu bir tuzaktır. WalMartın bu güzel tavırları rakiplerini yokedene veya kendisiyle rekabet edemez duruma düşürene kadar sürer.
Bu aşama geçildikten sonra WalMart toptancıların eline yeni bir anlaşma tutuşturur. Buna göre istediği ürünler kendisine istediği zaman ve istediği fiyattan verilmezse anlaşmasını tek taraflı
feshedebileceğ ini yazar. Garibim toptancılar kendilerini tümüyle WalMarta bağladıkları ve eski müşterilerini kaybettikleri için kendilerine ne söylenirse kuzu kuzu kabul ederler.
Bir süre sonra WalMart o kadar düşük teklifler vermeye başlarki toptancılar neredeyse maliyetine WalMarta çalışmaya başlarlar.
Walmartın bir diğer özelliğiyse çalışanlarını tam bir kölecilik mantığıyla çalıştırmasıdır. Walmart dünyadaki hiçbir işyerinde sendikalı işçilere izin vermez. Düşük fiyattan çalıştıracağı sendikasız
işçiler bulamazsa bu sefer ihtiyacı olan hizmetleri kendisi fason olarak dışarıdan getirtir.
Walmartın Çin'de,Bangladeş te,Latin Amerika'da kurduğu ve çocuk yaşta köle işçilerin neredeyse bedava üretim yaptığı pek çok tesisi vardır.
Amerika'da bile ülkeye kaçak giren göçmenler WalMartın onları ölü eşek fiyatına işe alacağını bilirler. WalMart aynı zamanda bayan çalışanları da pek sevmez.
Özellikle bayan çalışanların yükselmemesi için mağazalarındaki bayan yönetici stajyerleri kırk kiloluk köpek mamaları veya koca koca içecek kasalarının hamallığını yapmaya zorlayarak onları bezdirir ve ayrılmalarını sağlar. Ayrıca WalMart girdiği her ülkede özellikle kaçak işçilerle çalışmayı bir alışkanlık haline getirmiştir.
İşte tüm bu sebepler dolayısıyla bir yere Wal Mart girdimi bir süre sonra iflaslar,işsizlik ve tekelleşmede başlar. Amerika gibi bize göre nispeten oturmuş bir ülkede bile bunlar oluyorsa WalMartın Türkiye'de ne yapacağını kestirmek pek de zor değil. Bu yüzden WalMart kırk yıldır Amerikan orta sınıfında yarattığı nefret sayesinde artık yeni market açamaz hale geldi.
Son olarak Şikagoda açmak istediği bir alışveriş merkezi bölgedeki insanların ve sivil toplum örgütlerinin açtığı kampanyalar ve yoğun protestolar yüzünden iptal edildi. WalMartın az gelişmiş ülkelere yönelmesinin sebeplerinden biride budur.
WalMart kapitalizmin temel kuralı olan sömürdüğünü diğer ortaklarla paylaşma oyununu da iyi oynuyor. Mesela son iki başkanlık seçiminde Cumhuriyetçi parti ve Başkan Busha en büyük maddi destek verenlerden biride petrol şirketleriyle beraber WalMart olmuştur. Bu desteği bugünde sürdüğü gibi Amerikanın Irak işgali ve
emperyalist politikalarına da açıktan destek vermektedir. Buna bir iki somut örnek verelim. Amerikan Dış Savaşlar Gazileri adı verilen ve
Amerikanın emperyalist işgal savaşlarında görev alan askerlerin kurduğu bir vakfa (Foundation to the Veterans of Foreign Wars-VFW) bir milyon dolar bağışlayan WalMart bu vakıfla ortak olarak M.A.C.K kampanyası başlattı.
Buna göre Amerikanın dünyanın her yanına dağılmış 900 bin askerinin her birine Wal Mart tarafından özel hediye paketleri ulaştırılıyor ve aileleri ile konuşabilmeleri için bedava telefon kartları dağıtılıyor bu şekilde morali bozuk Amerikan askerlerine WalMart eliyle destek olunmakta.
Aynı zamanda Amerikan ordusunun yetersiz kaldığı durumlarda WalMart Irak cephesine yüzbinlerce su,iç çamaşırı gibi temel sarf malzemesi hibe etmekte. Bunun dışında WalMartın yüzlerce marketinde açılan mesaj defterlerine binlerce Amerikalı tarafından
yazılan moral mesajları her hafta özel uçaklarla Irak cephesine ulaştırılıyor.
Ayrıca Irakta öldürülen işgal ordusu askerlerinin resimleri yerel WalMartlarda oluşturulan 'Onur Köşeleri'ne asılmakta. (Yeri gelmişken acaba siz kaç marketimizde Güneydoğuda düşen şehitlerimizin resimlerini gördünüz bir düşünün bakalım. İşte elin adamı haksızda olsa davasına böyle sahip.)
Kısacası WalMart şirketi Irak işgalinde açık bir taraftır ve ileride Migros sayesinde Türkiye'de açılırsa sepetini harıl harıl dolduracaklar 'Onur köşelerinde' resimleri asılı duran askerlerin tecavüz ettiği küçük kızları
ve öldürdükleri insanları düşünürse iyi ederler.
Tabii WalMartın iyilikleri bunlarla sınırlı değil. Mesela fakirlere de çok yardım ediyor.Tabi bu fakirlerin ufak bir özellikleri olması lazım.
Yahudi olmaları gerek. 184 milyon dolar yardım yaptıkları 'United Way-Birleşik Yol' isimli yardım teşkilatı Evangelist papazlar ve yahudi hahamların 1887 yılında açtığı bir yardım vakfıdır. Bu vakfın ortağı da 'Yahudi Karşılıksız Kredi' kuruluşu ve o kuruluşta 'Yahudi Federasyonu' isimli orgüte bağlı. Bu kurumlar genelde Doğu Avrupa'dan Amerika'ya veya İsrail'e yeni göç etmiş zor durumdaki Yahudilere karşılıksız para dağıtıyorlar.(Bu arada bizim İslami finans kuruluşları denen yerler size üç kuruş para vermek için ya cemaat kartı yada ipotek isterler ama Yahudiler parayı karşılıksız veriyor, yazık bizim halimize) Bu ilginç kurumun sitesi ' www.jfla.org ' merak edenler bakabilir.
Toparlarsak sevgili dostlar girdiği yeri kurutan ve tekelleşen,Bush hükümetinin can dostu ve Irak işgalinin destekçisi olan Türkiye kadar ciroya sahip WalMart şirketi Koç Holdingin değerli katkılarıyla ülkemize giriyor.

ŞEHZADE-Çakal2
19-10-2007, 23:53
babam yıllardır malum şahıslara igros yerine migrop der. demek haklıymış:grrr::grrr::grrr:

selçuk efendi
22-10-2007, 17:30
Irak'tan Gelen Gizli Konvoy - Melike FK

19 Ekim 2007 tarihinde yani dün Kanal D'nin haber saatinde çok ilginç ancak bütün uğraşlarıma karşın şuana kadar hiç bir haber sitesinde izine rastlayamadığım görüntülü bir haber vardı.
Habere göre, Habur kapısından giriş yapan ve Türkiye tarafından verilen sivil güvenlik eskortlarıyla korunan bir jip konvoyu Ankara'ya kadar gittiği bildirildi. Habercilerin izlemesine izin verilmeyen konvoyda ABD'den gelen kişilerin bulunduğu söylendi...
Tezkereyle gelişen süreç içerisinde dün AA'nın verdiği haberde Cuma namazını kıldığı Akabe Camii'nden çıkışında basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Başbakan Erdoğan'a bir gazetecinin,


''Görüşmelerde teröristlerin 3 elebaşısını istediğiniz söylendi. Böyle bir pazarlık oldu mu?''

sorusuna karşılık Erdoğan, ''Böyle şeyler konuşulmaz'' diye cevap verdiği bildirilmekte...

Bugüne kadar izlediği yöntemler nedeniyle kamuoyunda hiç bir inandırıcılığı kalmayan Erdoğan, "Irak yönetimi PKK'yı kazımazsa tatmin olmayız" dese de bu söylediğine ne kadar güvenmek gerekir bilinmez ama ABD güdümlü AKP'nin Tezkereyi işletmeyeceğine dair ciddi belirtiler var ve Irak'tan verilecek 3 paçoz teröristle Türk Milletinin tansiyonu düşürülmek isteniyor olabilir..
Irak üzerinden Ankaraya büyük bir gizlilik içerisinde gelen kişilerin kimlikleri henüz belirlenmese de Tezkereyle bağlantılı olduğunu görmek için kahin olmak gerekmiyor.

Çok ilginçtir ki Ülkemizde bilinmedik konvoylar fink atarken, bir söylediği ile bir diğeri birbirini tutmayan Erdoğanın açıklamaları haber ajanslarına geçerken, Türkiye’nin kuzey Irak’a operasyon düzenlememesini söyleyen ABD Savunma Bakanı Robert Gates de PKK'lıların bulundukları yer hakkında sağlam bilgi sahibi olduğu taktirde Amerika’nın Kuzey Irak’tan Türkiye’ye saldırı düzenleyen PKK’lılara karşı harekete geçebileceğini belirtti.

Gates

"Eğer kesin bilgilere sahip olursak, biz ve Iraklılar gerekeni yaparız. Bunlar hakkında bilgi sahibi olursak, bu bilgileri de Türkiye ile paylaşırız. Türk halkını ve ordusunu hedef alan bu tehdidi önleme konusunda Türkiye ile birlikte çalışmaya kararlıyız."

açıklamaları yaptı.
İnsan, herşeyi bildikleri iddiasıyla okyanus ötesi işgaller yapıp, PKK'ya silah satarken bilgi ihtiyacı duymayan, dahası işgal ettikleri bölgede PKK'nın elini kolunu sallayarak gezme güvencesini sağlayan bu soytarıya

"be hey obez beyinli Amerikalı daha neyi öğrenmek istiyorsun , siz PKK için "koordinatör" diye birini görevlendirmemiş miydiniz?"

sormadan edemiyor!!!

http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7055

warfeet
25-10-2007, 23:14
İtilaf çetesi!

Haber .:Fatih ERBOZ:.

İTİLAF ÇETESİ!
ABD, AB, Barzani ve işbirlikçileri parçalamak istedikleri Türkiye’yi teröristlerle pazarlığa zorluyorlar

Büyük Ortadoğu Projesi adı altında Türkiye’yi bölmek isteyenler, 1. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi yine el ele verdi. Nihai amaçları, Türkiye’yi PKK terör örgütüyle masaya oturtmak...

Hepsi tescilli CIA ajanı
ABD’nin ünlü Yahudilerinden Richard Holbrooke, Ankara eski büyükelçileri Morton Abramowitz ve Mark Parris ile CFR’nin Türkiye uzmanı Steven Cook, PKK terörünü tartışırken “En iyi seçenek, diplomasi” dedi.

Paker de aynı kafada
Soros’un fonladığı TESEV’in Başkanı Can Paker, Türkiye’nin sorunları, özgürlükleri genişleterek çözmesini istedi.

Çapulcu geri kalmadı
ABD’nin kuklası olan çapulcubaşı Mesut Barzani de, Türkiye’nin terör örgütü PKK’yla masaya oturmasını öneriyor!

Şer cephesi
Amerikalı Yahudiler, sınır ötesi operasyonun önlenmesi için ABD’nin Türkiye’ye tam saha baskı yapmasını isterken, AB ile TESEV de askeri çözümün hata olduğunu savunuyor

Dış düşmanlarımız ile içimizdeki işbirlikçiler, el ele verip PKK ile ABD’nin desteği ile terör örgütünü kucağında besleyen peşmergeyi korumaya aldılar. Türkiye’nin ulusal birliğine yönelik tehditlere çanak tutan “Şer cephesi” Ankara’nın PKK ile masaya oturmasını istiyor. Merkezi Washington’da bulunan “Ulusal Güvenlik Ağı” (NSN) adlı düşünce kuruluşu, ABD’nin eski BM Daimi Temsilcisi Richard Holbrooke’un yanı sıra eski Ankara büyükelçileri Morton Abramowitz ve Mark Parris ile “Dış İlişkiler Konseyi” (CFR) adlı düşünce kuruluşunun Orta Doğu ve Türkiye uzmanı Steven Cook’un katıldığı bir telekonferans düzenledi. Telekonferasta Türkiye’nin sınır ötesi operasyon olasılığını ele aldı.

Diplomasi şart
Holbrooke, bugün gelinen durumun, Bush yönetiminin daha önce bu konuya gereken önemi göstermemesinden kaynaklandığını söylerken, Mark Parris de bu görüşe katıldığını ifade etti. Parris şunları söyledi: “Bu duruma gelinmesi gerekmiyordu. ABD verdiği sözleri eyleme dökmüş olsaydı, bugün bu durumla karşılaşmayacaktık. Durum, 2003 yılında, bugün olduğundan daha kolay halledilebilirdi. Şimdiki durumda, Mesud Barzani’ye bağımlıyız ve seçeneklerimiz çok iyi değil. ABD’nin PKK’ya karşı bir eylemi, en az Türkiye’nin müdahalesi kadar istikrarsızlaştırıcı olabilir. Bu nedenle en iyi seçenek diplomasi. Ancak bu noktaya kadar, o da eksikti.”

Diyalog gerek
Morton Abramowitz ise, Türk-Amerikan ilişkilerinin iyi durumda olmadığını savundu. CFR’nin Uzmanı Steven Cook da, diplomasinin kullanılmasında geç kalındığına işaret ederek, Türkiye’nin, bu meselenin kontrol altına alınabileceğine şüpheyle yaklaştığını kaydetti. Cook, “Türklerin, bizim bu konuda bir şey yapabilme kapasitemize çok az güveni var. ABD’nin, PKK’nın şiddet eylemlerine gözünü kapadığını düşünüyorlar. Washington diyaloğu sürdürmek zorunda. Irak’ın kuzeyinin istikrarsızlaşmasını önlemeyi ümit ediyorsa, tam saha baskı uygulamayı sürdürmeli” dedi.

BOP’un mimarı Holbrooke
Yahudi kökenli Richard Holbrooke Büyük Orta Doğu Projesi’nin mimarlarından... Amerika ziyaretlerinde Başbakan Erdoğan ile biraraya geliyor. Erdoğan’ın danışmanı Cünyt Zapsu’un aracılık ettiği görüşmeler basına kapalı gerçekleştiriliyor.

CFR; Yahudi kökenli sözde düşünce kuruluşu
CFR, 21 Temmuz 1921’de New York’ta kuruldu. Kuruluşunda yahudi kökenli Walter Lippmann’ın önemli rolü oldu. CFR, diğer “Gizli Dünya Devleti” organları gibi son derece gizli çalışmaktadır. Ancak yönlendirme amaçlı faaliyetlerini dışa yansıtmakta ve bu yansıtma ile açıktan çalıştığı intibaı vermeye gayret etmektedir. CFR’nin bugün finans, iletişim, akademi, istihbarat, teknoloji alanlarında en etkin konumlarda bulunan 3500 civarında üyesinin olduğu sanılmaktadır. Özellikle Amerika’daki istihbarat örgütleri üzerinde etkilidir. “Gizli Dünya Devleti” nde önemli etkinliği olan yahudi kökenli Rockefeller ailesinin bir ferdi olan David Rockefeller, CFR’nin onursal başkanı olarak kabul edilmektedir. Soros Vakfı vasıtasıyla dünya ülkelerinin geleceği için Gizli Dünya Devleti’ne hizmet edecek yöneticiler yetiştirmeye çalışan yahudi kökenli George Soros ABD’nin CFR üyesi ünlülerinin başında gelir. CFR üyelerinin birçokları aynı zamanda Bilderberg ve/veya SBS üyesidirler. CFR’nin Türkiye’den de üyeleri mevcuttur.

AB: Diplomasi tercih edilmeli
AB Komisyonunun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn, Türkiye’nin sınır güvenliği konusunda öncelikle diplomasi yolunu tercih etmesi, verilecek tepkisininse “ölçülü ve dengeli” olmasının önemli olduğunu söyledi. Avrupa Parlamentosundaki Türkiye tartışmasından sonra gazetecilerin sorularını yanıtlayan Rehn, tezkere ve sonrasındaki gelişmeleri, Irak’a yönelik sonuç getirmeye yönelik baskı olarak gördüğünü belirtti ve bu baskıların şimdiden bazı sonuçlar verdiğini kaydetti. Iraklı yetkilerinin ve Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetimin, terörle mücadele konusunda Türkiye’ye yardımcı olmaları gerektiği belirten Rehn, bu konularla ilgili olarak AB Yüksek Temsilcisi Javier Solana ve kendisinin Türk yetkililerle sürekli görüştüğünü söyledi.

TESEV: Devlet hata yapıyor
“Renkli devirimlerle” anılan ünlü spekülatör George Soros’un desteklediği Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı(TESEV)’in Yönetim Kurulu Başkanı Can Paker, askeri çözümlerin hata olduğunu savunarak, “Ya demokrasi, ya askeri çözüm” dedi. Bugün Türkiye’nin yol ayrımında olduğunu savunan Peker, “Terörle en etkili mücadele, terörün kökeninde yatan toplumsal sorunla hukuk, demokrasi ve insan hakları çerçevesinde siyaset yoluyla yüzleşmektir. Türkiye’de siyasetin hala normalleşememiş ve demokrasinin yerleşmemiş olmasında geçmişte yaşanan acıların payı büyüktür. Oysa, sayın Başbakanımız Erdoğan’ın Ağustos 2005’te Diyarbakır’da yaptığı konuşmasında belirttiği gibi, büyük devletler, hatalarını kabul eden ve sorumluluklarını üstlenen devletlerdir.”

Avrupa’nın CFR’sinden psikolojik operasyon
ABD’de yahudiler tarafından kurulan ABD Dış İlişkiler Konseyi (CFR) ile aynı rolü oynayan Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR)’nin hedefe koydukları ülkeler de aynı: İran, Rusya ve Çin... İki kuruluş da küresel sermayenin çanına ot tıkayan, Amerika ve Avrupa’ya boyun eğmeyerek ittifaka giden bu üç ülke hakkında olumsuz propaganda yapıyor. Son olarak Gallup tarafından, Londra merkezli Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) ile ortak gerçekleştirilen “Halkın Sesi 2007 Araştırması” adlı kamuoyu yoklamasının sonuçları yayımlandı. 52 ülkeden seçilen toplam 57 bin kişiyle yapılan anket sonuçlarına göre İran, Rusya ve Çin, “olumsuz imaja sahip” ülkeler. Yüzde 39’luk bir kesim İran’ın güç yitirmesini isterken, yaklaşık 3’te 1’lik bir kesim de “Rusya ve Çin’in güç yitirmesinden dünya kazanır” görüşünde.

***************

Bakın deyyuz'lara neler çeviriyor bu ne idüğü belirsiz denyolar... :grrr:
ULAN ELINIZDE PATLADI O PLANLARINIZ.... ADI HERIFLER...

KAYNAK: Kaynak Makinasi.. :)))

selçuk efendi
26-10-2007, 00:12
AKP'nin Sansürü Yüksekova'daki ABD Medyasına İşlemiyor

Bazılarınca "demokrat" olarak lanse edilen AKP'nin Türk medyasının başına geçirdiği sansür çuvalı geçerliliğini korurken; yabancı medya bölgeden yayın yapmaya devam ediyor.

Sözkonusu sansür uygulaması kamuoyunu Internet üzerinden hız kazanan fısıltı gazetesinin dezenformasyonuna mahkum ederken; bölgeden yayın yapan yabancı medya kuruluşlarının haberleri ilginç detaylar içeriyor.

Yüksekova'dan muhabiri Ivan Watson aracılığı ile dünyaya yayın yapan ABD'nin NPR radyosu AKP'nin sansürleyemediği yayın kuruluşlarından bir tanesi.

Watson sözkonusu yayında Yüksekova'daki atmosferi dinleyicilerine aktarırken;

"Türkiye'deki yüksek anti-Amerikan atmosfere ve bölgedeki askerlerin çoğu ABD'nin PKK'ya yardım ettiği görüşünü dile getirmelerine rağmen insanlar bize beklenmedik bir konukseverlik gösteriyor"

ifadelerini kullanıyor.

NPR'ın dikkat çekici gözlemlerinden bir tanesi de ; Türk askerlerinin uzaktan kumandalı mayın pususuna düşmemek için sivil olarak sivil kamyonlarla bir yerden bir yere intikal etmesi.

Yüksekova Belediye Başkanı ile gerçekleştirdiği röportajı da okurlarına duyuran NPR muhabiri;

Yüksekova Belediye Başkanının iki oğlunun PKK gerillası olarak öldüğünü ve şu anda kızının da dağda PKK ile beraber olduğunu söylediğini okuyucularına anlatıyor.

Yüksekova Belediye Başkanı, NPR aracılığı ile dünyaya, Türkiye'nin genel bir af çıkarması durumunda kızı gibi binlerce PKK'lının silah bırakacağı çağrısında bulunuyor.

Türk medyasının başına sansür çuvalını geçiren AKP'nin ; kızının PKK saflarında çatıştığını gururla açıklayan Yüksekova Belediye Başkanı'na yönelik bir işlem yapıp yapmayacağı merakla bekleniyor.

Dünya medyası Hakkari'den canlı yayınını tam hız sürdürüyor.

Haberin tam metnini dinlemek için

http://www.npr.org/templates/story/story.php?storyId=15567219

adresindeki "listen"(dinle) düğmesini tıklayın.

Kaynak: http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7074

selçuk efendi
26-10-2007, 00:18
http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7069

Resimli olduğu için kopyalamadım yazıyı... Çok ilginç bilgiler var...

warfeet
27-10-2007, 01:24
ABD ile danışıklı dövüş
27.10.2007 0:34
Hükümet operasyona karar verdiği an bunun gününü, saatini. Ne şekilde, nerelere ve ne kadarlık bir askeri güçle yapılacağını anında ABD´ye bildirecek
Ve hiç kuşku yoktur ki ABD aldığı bu bilgileri derhal PKK´ya iletecek. PKK da bu bilgiyi alır almaz operasyon yapılacak yerleri bomaltarak güvenli bölgelere geri çekilecektir. Sonuçta operasyondan amaçlanan elde edilemeyecek ama AKP alkışlanacak, ABD operasyona ses çıkartamayacağı için Türk halkı karşısında aklanacaktır."

Peki, bu harekâttan "zararlı" çıkan olmayacak mı?


Muhtemelen en başta TSK olacak. Sokaktaki insan başarısız harekatın faturasını askere çıkaracak. Kuzey Irak´a gidelim, deyip duruyordun, girdin de ne oldu, diye soracak. En azından böyle düşünmeye başlayacak. TSK´yı yıpratmak için elinden geleni yapan iç ve dış çevreler de bu "başarısızlığı!" tepe tepe kullanacaklardır.
Son söz... Eğer bir ülke bağımsızlığını bu veya bu ölçüde yitirmişse .Ülkenin rotası ulusal çıkarlara göre çizilmiyor, başkalarının çıkarları işin içine giriyorsa; ne sağlıklı karar almak nede ulusal başarıya ulaşmak mümkün olur.


***********

Yoruma bile gerek yok...

Çakalların sonu gelecek...

warfeet
28-10-2007, 16:14
Türkiye diyeni tutukluyorlar
28 Ekim 2007
Türkiye diyeni tutukluyorlar Belçika'da, PKK'yı protesto etmek isterken gözaltına alınan Türk gençlerinin, gözaltında iken nezarethanede dövüldükleri ve ırkçı muamelelere maruz kaldıkları ortaya çıktı

İŞTE BRÜKSEL'DE TÜRKLERE YAPILAN ZULMÜN FOTOĞRAFLARI

Belçika'da yaşayan Türkler, Brüksel'de son günlerde art arda terörizm karşıtı protesto yürüyüşleri düzenlemek istedi, ancak her seferinde polis tarafından engellendi.
Belçika'da yaşayan İlhan Gök (37) "Türkiye'ye düşen ateş burada bizi de yaktı. Uzakta olmamıza rağmen sesimizi duyurmak istedik ve buna izin vermediler. Belçika polisi bize çok kötü davrandı. Nezarethanede suratımıza göz yaşartıcı gaz sıktılar. Toplam 60 kişiydik nezarethanede. Türk olduğumuz için kendi ülkemizde bunları yapmamızı söylediler ve gerekirse daha da kötüsünü yapacaklarını belirttiler."



PKK'YA İZİN VAR BİZE YOK

"Kesinlikle izin vermeyeceklerini de söylediler. Bu olaylar onları ilgilendirmiyormuş. Bu bizi kesinlikle yıldırmadı. Ama bize neden bu haksızlık yapılıyor? DHKP-C ya da PKK yürümek istediği zaman neden onlara izin veriliyor da bize neden verilmiyor? Fehriye Erdal meselesi 8 yıldır devam ediyor. Bir içeri alıyorlar, bir salıyorlar. Bunlara karşı hiçbir şey söylenilmiyor da biz bir yürüyüş yapınca, bize terörist muamelesi yapılıyor" şeklinde konuştu.

****************

Belçika polis köpekleri pardon polisleri havlamış..

Bu polis denen it sürüleri bunları neden yapar:

UYUŞTURUCU parasının bankalarına yatmasının devamı için yapar..

Bu şerefsz belçika ve polisi teröristin DİK ALASIDIR...

Bu it sürülerinin maili aşağıdadır.

Yağdırın maili..
fransızcam yok, onların anlayacağı :grrr: dilden gönderdim 100 e yakın mail.
YAĞDIRIN MAILERI BU İTLERE...

cepol@police.ac.be

selçuk efendi
28-10-2007, 21:58
Siyasi Terörü Tırmandıranlar

Ne demiş benim milletvekilim Ahmet TÜRK denen adam;

‘ PKK’yı kınamayız çünkü,o zaman halktan koparız.’

Ne demiş siyasetçimiz ve de milletvekili maaşı ile beslenen Leyla ZANA hanımefendi ;

‘ Onu halktan koparmayacaksın.9 yıl adaya aldınız,halktan kopardınız.Halkın yanına getireceksin,burada siyaset yapsa kötü mü olur ? ‘

SİYASET YAPIYOR GÖZÜKEN, EY TÜRK ve de EY ZANA;

Kastettiğiniz halk kimdir ?

Hangi halktan bahsediyorsunuz ?

Teröristleri kastediyorsanız, yani hem dağda hem de ovada olan teröristleri ,evet doğrudur şimdilik onlar sizin halkınızdır.

Sizin halk diye bahsedip bu ülkeye karşı açıkça sözde direnişe,isyana ve teröre davet ettikleriniz,eli kanlı teröristler ve onlardan daha kalleş olan insanlık düşmanı işbirlikçileridir.

Uşaklık etmeye ve de terör estirmeye hazır bir avuç satılmışlardır.

Onların hepsi zaten o kadardır ya sizin yanınızda ya da yanı başınızda olanlardır.

Aldanmayın, kendi çıkarları gereği sesinizin çok çıkmasına fırsat verenlere.

Zannetmeyin ki, terör ve baskı ile sindirdiğiniz ortamda suskun kalmak zorunda kalan cefakar insanlarımız sizin yanınızda.

Eğer Kürt kökenli vatandaşlarımızı halkınız gibi göstermek istiyor ve de güçlü olduğunuzu zannediyorsanız !!!!....

DURUN ORADA….BIRAKIN HEDEF SAPTIRMAYI ve de UŞAKLIK ETTİĞİNİZ STRATEJİK ORTAKLARINIZI KANDIRMAYI.

Bu hain ve kalleş duruş,oyunun içinde olan kuklalar ve teröristler dışında, ne sizin,ne de size cesaret verenlerin hayal ettiği bir halk desteğine sahip değildir.

O NEDENLE DURUN.BİR DAHA DÜŞÜNÜN ve KİMİN ADINA ve NE KONUŞTUĞUNUZU ÇOK İYİ BİLİN.

Yoksa adına konuştuğunuzu zannettiğiniz bu ülkenin Kürt kökenli onurlu vatandaşları,sözde kendileri adına hareket ettiğini iddia eden hem dağdaki hem de ovadaki teröristleri SUSTURACAK ve de RAHAT BİR NEFES ALACAK ZAMANI BEKLEMEKTEDİR.

Bu ülkede hangi bölgeden,hangi yaştan,hangi cinsten,hangi meslekten olursa olsun, dününü paylaşmış,bugününü paylaşan ve geleceğini de paylaşmak için çaba gösteren,TEK YÜREK ve TEK MİLLET olmasını bilen 70 milyon insanın, SEVGİ ve KARDEŞLİK SELİ İÇİNDE ERİMEYE MAHKUM OLDUĞUNUZU BİLMEK ve BU ASİL İNSANLARLA GECİKMEDEN KUCAKLAŞMAK SİZLER İÇİNDE EN GÜZEL ve EN AKILCI BİR YOL OLACAKTIR.

Ali İhsan Gürcihan

Kaynak: http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7079

cengaver
10-11-2007, 15:57
Tekel ihaleye çıkıyor.Öncesinde sigara yasağı meclisten geçmek üzere.Hiperaktif holdingimiz teklif vereceğim diyor.İhale sonucuna göremi yasa yürürlüğe girerer dersiniz?

warfeet
11-11-2007, 23:16
Mitingde polisten ‘federatif’ sözüne bayraklı sansür
Ferit ASLAN DHA

DİYARBAKIR'da Hak ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR) ve Katılımcı Demokrasi Partisi'nin (KADEP) a düzenlediği, yaklaşık 300 kişinin katıldığı ‘Savaşa ve ırkçılığa hayır' mitinginde ‘Yaşasın Kürdistan' sloganı atıldı. Terör örgütü PKK'dan silahlarını bırakması istenilen mitinge, ‘Kürt sorununa adil, demokratik, eşitlikçi ve federatif çözüm' yazılı bez afişin sokulmasına polis izin vermedi. Afişte yer alan ‘federatif’ sözünün üzeri HAK-PAR bayrağı ile kapatılınca asılmasına izin verildi.
HAK-PAR Genel Başkanı Sertaç Bucak, terör örgütü PKK'nın silahlı mücadelesinin Kürtler'in meşru hakları için verdikleri mücadelenin önünde engel olduğunu söyledi. Bucak, mitingte partisi ile KADEP'in birleşme kararı aldığını açıkladı.
HAK-PAR ile KADEP tarafından İstasyon Meydanı'nda düzenlenen, miting için polis olağanüstü güvenlik önlemi aldı. Mitinge gelenler polis tarafından sıkı arandı. Polisler arama sırasında eldiven kullandı. Alana sadece iki parti bayraklarının sokulmasına izin verilirken, polis üzerinde, ‘Kürt sorununa adil, demokratik, eşitlikçi ve federatif çözüm' yazılı bez afiş, ‘federatif' sözü nedeniyle sokulmasını engelledi. Partililer ve polisin anlaşması sonucu afişteki, ‘federatif’ yazısının üzeri HAK-PAR bayrağı ile kapatılarak bez afişin asılmasına izin verildi. Polisin, Emniyet Müdürlüğü'ne bildirilen yazıda söz konusu afişin bulunmadığı gerekçesiyle izin vermek istemediği bildirildi.

SUNUCU KÜRTÇE, GENEL BAŞKAN TÜRKÇE KONUŞTU
Mitig sırasında sık sık, Türkçe ve Kürtçe ‘Yaşasın Kürdistan', ‘Kürdistan faşizme mezar olacak', ‘Yaşasın özlüklük, ölsün kölelik', ‘Yaşasın halkların birliği' ve ‘Yaşasın Kürtler'in birliği' sloganları atıldı. Sunucunun Kürtçe konuşmasına rağmen HAK-PAR Genel Başkanı Sertaç Bucak konuşmasını Türkçe yaptı. Bucak, sınır ötesi operasyon ve Kuzey Irak'taki bölgesel Kürt yönetimine düşmanlığın sorunları çözmediğini belirterek, “Irak'taki Kürt halkı, Saddam sonrası oluşturulan federal Irak'ta demokrasinin, özgürlüğün güvencesidir. Kendi ülkesinde katılımcı demokratik bir toplumu inşaa ediyor'' dedi.
Kuzey Irak'taki Bölgesel Kürt Federe yönetiminin meşru ve Anayasal bir oluşum olduğunu söyleyen Bucak, şunları söyledi:
“ABD Başkanı Bush, Federe Kürt yönetiminin Başkanı Msut Barzani'yi Beyaz Saray’da kabul edekken kendisine, ‘Sayın Başkan’ diye hitap etmiştir. Onun için ABD ve AB ülkeleri ‘başkent' Erbil'de konsolosluk açmak için sıraya giriyor. Kürt bölgesel yönetimi ile ilişkilerde gerilim yaşanmasını istemiyoruz. Son günlerde Başbakan Erdoğan ve Bölgesel Kürt yönetiminin gerilimi düşürücü açıklamalarını önemsiyoruz. İlişkilerde sağduyu ve diplomatik taamüller geçerli olmalıdır. Kuzey Irak'a uygulanacak ekonomik ambargo, bölge ekonomisini çökertir. İnsanlarımız sosyol ve ekonomik çöküntüye uğrar. Sınır ötesi operasyon içinde risk taşıyan, savaş tehlikesi barındıran bir yöntem, bir tuzaktır. Bu tuzağa düşülmemelidir. Olası bir çatışma sınırın bu tarafında yaşayan milyonlarca Kürdü olumsuz etkiler. Bu boğazlaşma sık sık vurgu yapılan kardeşlik duygularını dinamitler. Savaşan galiyi olmaz. bu savaşın mağdurları kardeş Türk halkı ve sınırın iki yakasında yaşayan Kürt halkı olur.'' HAK-PAR Genel Başkanı Sertaç Bucak, Kuzey Irak'taki Kürt yönetiminin geleceğine, istikrarına, gelişmesine silahlı eylemleri ile zarar veren terör örgütü PKK'nın silahlı eylemleri ve bir bütün olarak şiddet politikasından vazgeçmesi gerektiğini söyledi. Bucak, “Türkiye'de Kürt sorunun çözümünü şiddetten arındırmak için PKK ön şartsız ateşkes ilan etmeli ve silahları gömmelidir. Silahlı mücadele, artırılan şiddet sarmalı ve buna dayalı politika Kürtlerin meşru hakları için mücadelesinin önünde bir engeldir'' dedi.
Bucak, parti olarak, Kürt dilinde yayın ve Kürtçe eğitimin serbest olmasını, ifade özgürlüğünü sınırlayan tüm yasaların kaldırılmasını, Kürtler'in kendi siyasal kimlikleri ile özgürce örgütlenmesinin önünün açılmasını gerektiğini söyledi. Bucak, “Koruculuk sistemi kaldırılmalı, göçedenler yeniden göç ettikleri yere dönüşleri sağlanmalıdır. AB üyeliği ile Kürt sorununun çözümünün önü açılacaktır. En iyi çözümler özgür ve demokratik ortamlarda olur. 84 yıldır bu ülkede yaşadıklarımız bizim ile devlet arasında bir güven bunalımına yol açmıştır. Biz sborunun çözümü için Federal bir sistemi öneriyoruz. Bu sistem bir toplumsal kalkınma modeledir. Kürtlerin Federasyon istemine kuşku ile değil, gerçekçi b.ir çözüm yolu diye bakmak gerekir'' diye konuştu.
HAK-PAR Genel Başkanı Bucak, konuşmasının sonunda Şerafettin Elçi'nin Genel Başkanı olduğu Katılımcı Demokrasi Partisi (KADEP) ile birlişme kararı aldıklarını, bunun için önümüzdeki hafta çalışmaya başlayacaklarını sözlerine ekledi.
KADEP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Acer ise, sınır ötesi operasyon konusunda terör örgütü PKK'nın bahene edildiğini ve asıl hedefin Kuzey Irak'taki Bölgesel Kürt Yönetimi olduğunu iddia ederek “Asıl hedef ‘Kak' (Kardeş) Mesut' (Irak Kürdistan Demokrat Partisi lideri Mesut Barzani) ve ‘Mam Celal'dir (Celal amca-Kürdistan Yurtsever Birliği lideri ve Irak Devlet Başkanı)'' diye konuştu.

****************

1. dünya savasi yıllarinda isyan degil, OSMANLI askerini fransız-ermeni cetelerine ispiyon eden YINE BUNLAR... KIMLERMI
O prof.un acikladigi ermeniler...
O ISYANLARDA bunlar ermeni idi....

Hani KAYIP ERMENILER VARYA... HEP YAZACAGIM GÖZ.LERININ ICINE SOKA SOKA...
O KAYIP ERMENILER.... ISTE BUNLAR... DTP denen dogudaki terörist partizanlari...

Bunlarin bazilarinin dinle imanla-alakasi olmamasinin sebebi de O DUR ZATEN...

HEY S.refsiz toplulugu.... O dil dediginiz DIL DEGIL'DIR...

ISPATLAYIN...
UYDURMA lehceniz DIL DEGIL... NE KADAR ZORUNUZA GITSE DE BOYLE...
Nasıl ingiliz, uydurma topluluklar cikarip o devletlere KARSI ISYAN YAPTIRDIYSA..
UYDURMA DIL'LER DE ÇIKARMISTIR...

Bu soysuzlar, dogudaki vatandaslarimizi da KULLANIYOR...
ONLARIN LEHCELERI VAR, ama bu teröristlerin kullandiklari DIL denen seyde ERMENICE............ IYI OKUYUN ERMENICE COKKKKK KELIME VAr..
Yakalanan IT ve gebertilen IT lerin cogu ERMENI...

NE ISI VAR ERMENININ ORADA...

ASALA'NIN DEVAMI PKK..

ISTE BU YÜZDEN...

Herseyi uyduruyorlar..... Bunlar rezil bir kalabaliktan baska birsey degildir...
PISLIK YÜZLERINDEN OKUNUYOR...
Oradaki kürt vatandaşlarimiz UYANSIN..
ERMENILER ONLARI KULLANIYOR...

BARZANI, yahudi kirmasi... TALABANI ERMENI...

DAHA ACIK ANLATMA OLMAZ SANIRIM...

O PISLIK SOYSUZLAR BEKLESINLER KÖKLERINI KAZIYIP...
ORADAKI VATANDASLARIMIZI SÖMÜRMELERİNE IZIN VERMEYECEGIZ..

BEKLEYIN SOYSUZLAR..

ÇELEBİOĞLU
12-11-2007, 14:08
Bu aralar çok fazla uçağımız,helikopterimiz düşmeye başladı..son olarak şereflikoçhisarda bugün düşen uçağın pilotu yaralı olarak kurtulmuş kazadan...Bu olaylarda acaba yüksek teknolojiye sahip ABD nin parmağı olabilirmi...

warfeet
26-11-2007, 02:24
Bu çakallar için ne diyorduk...

PKK eşittir ASALA...
ne diyorduk, ermeni teröristler pkk icinde dolasiyor..
Ne diyorduk, TALABANİ ve barzani i.ti ermeni veya yahudi......

Ne diyorduk, dikkat edin... Bunlardan, (TÜRK düsmani olani, pkk yanlisi terörist bozuntulari) alis-veris yapmayin, arsa-tarla satmayin, daire-kira vermeyin.... Kasinan varsa YEDI CEDDINE kadar kasiyin... Bu pisliklerin ne bize, ne memlekete, ne de GITTIKLERI gavur memleketine BILE FAYDASI OLMAMISTIR...
Her türlü pislik ve serefsizlik barindiran ISLER bu soysuzlar tarafindan yapilir...
UYANIK OLUN.... DÜSMAN bozuntusu, haketmedigi PETROLÜ satip, KURSUN olarak bize atmaya calisiyor.... Bunlari MEMLEKETINIZDE DE BARINDIRMAYIN...
O SATTIGINIZ ARSA- TARLA'nin önünden BİR GÜN GELİR SIZ GECEMEZSINIZ...
Hirsizlik yapar, seni de biktirmaya calisirlar... AKILSIZLAR, bunlarla alis-veris yapanlar BIR GÜN GELINCE GEC KALDIKLARINI ANLIYORLAR...
SIZ GEC KALMAYIN.... EN ÖNEMLI SEY TARLA-ARSA OLACAKK...

TOPRAGINIZI BU .REFSIZLERE SATMAYIN...
(lafimiz terörist, Türk düsmani olanlaradir. Diger ahali alinmasin)....
ALTTAKI YAZIYI IYI OKUYUN...
DÜSMAN ve soysuzlar toplamalari neler yapiyor...

-------------------------
Ermeni ve kürtlerden Hollywood atağı

ANKA
Kuzey Iraklı Kürtler ve Ermeniler, yapımcılığını Hollywood prodüksüyon şirketlerinin üstleneceği bir dizi sinema filmiyle, uluslararası propaganda atağına başlamaya hazırlanıyor. Hollywood yapımı çok büyük bütçeli filmlerle propaganda başlatma hazırlıklarında son aşamaya gelen , Kuzey Irak Kürtleri ile Ermeniler show dünyasının gücünden yararlanmak için bütün kozlarını ortaya koydular.

Hollywood yapımı sinema filmlerinde , Kuzey Irak Kürtleri de bağımsız bir Kürt devletinin kurulması için propaganda yapacak . Ermeniler ise sözde Ermeni Soykırım iddialarını vurgulayacak. ABD’de yayın yapan internet portalı Turkishny.com’ın haberine göre, Ermeni ve Kürtler’in konuyla ilgili hazırlıklarında son aşamaya gelindi.

KÜRTLER HOLLYWOOD FİLMLERİ İÇİN KESENİN AĞZINI AÇTI

Kuzey Irak Yönetimi , Hoolywood’da sinema yoluyla başlatacağı tanıtım atağında, Kürtlerin Saddam döneminde başta Halepçe katliamı olmak üzere yaşadığı çeşitli olayları konu ala filmlerle , uluslararası kamuoyunda Kürtlere sempati duyulmasını sağlanacak. Yaklaşık 30 kadar Hollywood yapımcısını şu ana kadar Kuzey Irak’a davet eden Kürt özerk yönetimi , Hollywood filmleri için kesenin ağzını da açmış durumda. Milyonlarca dolarlık bütçelerle yola çıkan yapımcılar, Ömer Şerif, Antonio Banderas başta olmak üzere birçok ünlü sinema yıldızıyla geçtiğimiz aylarda görüşerek, Kürt lider Molla Mustafa Barzani'nin hayatının anlatılan ‘ Peşmerge’ filminin çekimi için kolları sıvamış, Kürt asıllı Mısırlı yönetmen Ali Bedirhan , Peşmerge filminde oynaması için ünlü aktör Antonio Banderas’ı ikna etmek için yoğun bir çaba başlatmıştı.

AMAÇ HOLLYWOOD FİLMLERİYLE DÜNYADA KÜRT SEMPATİSİ YARATMAK

Bazı Amerikalı yapımcılar, Kuzey Irak’taki Kürt yönetiminin uyguladığı uzun vadeli bir taktikle, dünyada bir Kürt sempatisi yaratma hazırlığında olduğunu belirterek. ‘ Show dünyasını en iyi şekilde kullanarak propaganda yapmak istiyorlar. Kuzey Irak’lı Kürtler bu konuda yoğun bir çaba içerisine girdiler. Kürtlerin çıkarları doğrultusunda Hollywood’u en iyi şekilde kullanacaklar.‘ diye konuştular.

ASIL HEDEF BAĞIMSIZ BİR KÜRT DEVLETİ İÇİN KAMUOYU YARATMAK

Hollywood’da çekilecek filmlerde, Kürtlerin bir taşla bir kaç kuş vurma hazırlığında olduğunu belirten Amerikalı yapımcılar’ Bu uzun vadeli bir beyin yıkama yöntemidir. Belli stratejiler hedeflenerek düşünülmüştür, Hollywood yapımı bir kaç iyi sinema filminde Kürt propagandası yapılması Türkiye’yi önümüzdeki yıllarda çok zor duruma düşürebilir ‘ şeklinde konuştular. Kuzey Irak yönetiminin aslıda yapmak istediğinin ileride kurulması düşündükleri bağımsız bir devlete uluslararası bir kamuoyu yaratmak olduğunu vurgulayan Hollywood kaynakları Türkiye’nin yıllardır dünyanın en etkili propaganda aracı olan Show Business’i ihmal ettiğini vurgulayarak’ Türkiye Cumhuriyeti ve Türkler, Alan Parker’ın yönettiği sinema filmi Midnight Ekspres bıraktığı kötü izleri silmek için hala uğraşıyor. Etkili bir sinema filmi en büyük silahtır, Türkiye henüz bir Atatürk projesini bile hayata geçiremedi. Yılların vurdum duymazlığı sürüyor, ancak bu kez bunun bedeli Türkiye için çok ağır olabilir.‘ şeklinde konuştular.

HOLLYWOOD FİLMLERİNDE KÜRTLER HEP KAHRAMAN OLARAK GÖSTERİLECECEK

Irak gibi kan gölü ve savaşın tüm şiddeti ile sürdüğü bir ülkeye yaklaşık 30 kadar Hollywood yapımcısını getirmenin çok başarılı bir iş olduğunu vurgulayan yapımcılar, ‘ Artık, Hollywood’da Vietnam filmleri gibi bir dizi , Irak filmleride yapılacaktır. Hollywood’da bu filmlerde de Kürtler hep Amerikan askerlerine yardım etmiş acı çekmiş, barışcıl bir bölgenin halkı olarak gösterilecektir, duygu sömürüsü yapılacaktır, Kürtler birer kahraman olarak tanıtılıp, bölgelerinde yarattıkları huzur ve istikrar vurgulanacak, ve filmlerde hep Kürtlerin artık hep bir şeyleri hakettikleri vurgulanacaktır. ‘Peşmerge ‘ filminin çekilmesinin ardından, bir çok Hollywood yapımı film bir biri ardına vizyona girecek. Hollywood yapımı filmlerde, Kuzey Irak’lı kürtlerin Amerikan halkına verdiği destek birer kahramanlık öyküsü haline getirilerek, Amerikan halkının Kürktlere olan sempatisi arttırılacak. Saddam Hüseyin döneminden başlayarak, Halepçe katliamında bölgede yaşayan Kürt halkının çektiği acıların konu edildiği Hollywood filmlerinde de Kürtlerin çektiği acılar ve verdikleri mücadele ile bağımsız bir devleti hak ettikleri vurgulanarak, sinema yoluyla ‘ Bağımsız bir Kürt Devleti ‘ propagandası yapılacak.’ diye konuştular.

ERMENİ LOBİSİNDEN HOLYWOOD’A 100 MİLYON DOLAR

Ermeni lobisi, sözde Ermeni soykırım iddialarına uluslararası destek sağlmak amacıyla 100 milyon dolar nakit parayı Hollywood yapım şirketlerine aktararak, kendi tezlerinin savundukları bir kaç sinema filminin yapımı için hazırlıklarını tamamlamak üzere, Hollywood’un bulunduğu Kaliforniya’da Ermenilerin yoğun olarak yaşamasının avantajını en iyi şekilde kullanmaya hazırlanan Ermeni Lobisi, Hollywood yapım şirketlerinde çalışan binlerce Ermeni kökenli Amerikalı’nın da desteğiyle, büyük bütçeli ve ünlü aktör ve aktrislerin de yer aldığı sinema filmleriyle sözde Ermeni soykırımı iddialarını daha geniş kitlelere taşımaya çalışıp uluslararası kamuoyunun desteğini almaya çalışacak. Hollywood kaynaklarından elde edilen bilgiye göre, sinema proje kapsamında Hollywood yapımcılarına 100 milyon Dolar nakit bir para aktarılacak. Hollywood kaynakları’ Bu para Hollywood için oldukça büyük bir meblağ, 100 milyon Dolar nakit 250 ? 300 milyon dolarlık bir proje demektir, bu bütçelerle yola çıkan Ermeniler’in birden fazla sinema filmi çekme hazırlığında, yapımcılarda para kazanır, Ermeniler’de en iyi şekilde sözde Ermeni soykırımı propagandası yaparak amaçlarına ulaşırlar . ‘ diye konuştular.

MUSA DAĞINDA KIRK GÜN YENİDEN ÇEKİLİYOR

Sözde Ermeni soykırımı iddialarını destekleyen en önemli edebi eserlerden biri olarak kabul edilen, 1930’larda yayınlanan , Franz Nobel’in ‘Musa Dağında Kırk Gün‘ adlı romanının , sinemaya yeniden uyarlanması için yapılan hazırlıklar ise artık son aşamasında. Avusturyalı bir Yahudi olan Franz Werfel’in 1929'da Suriye’nin başkenti Şam'a yaptığı bir gezi sırasında, bölgedeki Ermenilerle konuşarak yazmaya başladığı roman. 1933'te Viyana’da yayımlanmıştı. Kitap satış rekorları kırararak 18 ayrı dilde yayımlanmıştı. 1983 High Investments Films tarafından sinemaya uyarlanılan romanın filmi ise tutulmamıştı. Sylvestor Stalonne ile birlikte hareket eden ABD’deki Ermeni lobisi filmi yeniden Holyywood’da daha geniş bir bütçeyle çekmek istemiş, Stallone’da bu filmle ödül alacağını iddia etmişti. Kaynaklar, filmde tutucu bir Hristiyan olarak bilinen oyuncu Mel Gibson ile başrol oynaması için antlaşmanın an meselesi olduğunu belirterek, Mel Gibson’ın Ermenilere duyduğu sempati nedeniyle bu teklife çok sıcak baktığını belirttiler.

selçuk efendi
11-12-2007, 21:58
PKK - ASALA Muhabbeti

Fransa Kürdoloji Enstitüsü, Ermenilerin ve Kürtlerin ARİ olduklarını ve Kürtlerin, Ermenilerle amca oğlu olduklarını iddia ederek, Kürt- Ermeni işbirliğini sağlamaya çalışmaktadır.

1980'lerde 51 Elçimizi Şehit eden ASALA, Abdullah ÇATLI ve ekibi tarafından susturulunca, PKK ile işbirliği yaparak, eylemlerini Türkiyenin doğu kesimine kaydırarak, hem Kürt haklarını savunur göründüler, hem Kürt öldürmeye başladılar.

_Son zamanlarda isminin sonuna “Yan” yazan Kürtseverler türedi. Öncelikle Kürtlerde sonu "Yan" ile biten isim olmaz. Bakıyorum Şiwan Serciyan adını kullananlar var. Benim bildiğim Ermenilerde "Yan" ile biten isimler olur. Koçaryan, Fıstıkçıyan gibi isimler Ermeni isimleridir. Bu isimleri taşıyanlar gerçekten Kürtler mi merak ediyorum?

_Çünkü gerçek bir Kürt, KURT TÜRKLERİden olduğu için KURT KANI taşıdığı için bölücülük yapmaz ve Türk düşmanlığı yapmaz. Eğer bölücülük yapıyorsa, “ben Türk olacağıma, Ermeni olmayı tercih ederim” diyorsa, araştırın onun soyu Kürt çıkmayacaktır. O soyunu Kürt zannetse de, sadece “Kürtçe bilen Ermeni” olduğu meydana çıkacaktır. Çünkü kan Ermeni'den yana çekecektir.

PKK Marksist Ermeni bir örgüttür. Abdullah Öcalan'ın babası Ermenidir. Amarlı Köyü, eski bir Ermeni yerleşim birimidir. Abdullah Öcalan'ın aile içindeki asıl adı "Artin Agopyan" dır. Ayrıca A. Öcalan, Kürtçe de bilmiyor.

Bu nedenle PKK'nın Komutan düzeyinde olanları Ermeni, dağda ölen ayak takımı Kandırılmış Kürt'tür.

Cezaevinde yatarak çıkan bir PKK'lı ile sohbet esnasında bana bazı şeyleri itiraf etti;

“Evet doğru, bir Ermeni komutan benim yanımda bir Kürt arkadaşımı öldürdü. Ne suçu vardı, neden öldürdün, dediğim zaman, O; “Onun Müslüman olması benim için yeterli. Bir Müslüman eksilmiş oldu ya”. Dedi. Ben bu işte Ermeni Parmağı olduğunu görünce, bunun üzerine örgütten ayrıldım”

Ölü olarak ele geçen bazı cesetlerin Sünnetsiz çıkması da bunların Ermeni olduklarını göstermektedir. Kürtler Müslüman, bu nedenle Kürt Çocukları arasında Sünnetsiz kimse olamaz.

_ Ayrıca PKK Komünist- Marksist- Ateist ve Allah'a- Dine inanmayan, Dini bir Uyuşturucu Afyon olarak gören bir örgüttür.

Yani bu savaşta Kürtler ölecek, Zafer Ermenilerin olacak... Çünkü Ermeni araştırmacı Johannes Lepsius;

"Gecekondu bir Kürt devleti kurulmadan, Büyük Ermenistan kurulamaz"

diyor.

_Hem şahsen ben PKK sempatizanı biri olsam, böyle korkak, her şeyi bülbül gibi Türk makamlarına anlatan, hatta; "benim anam da Türk, Türk Devleti ne isterse yaparım." diyen, uçakta tirtir titreyen, korkak ve yalaka bir liderin peşinden gitmem.

_PKK'nın elindeki haritada, daha önce Ermeni öldüren Kürt köylerinin isimleri işaretlidir.

Örgüt elemanı köye giriyor ve öncelikle Ermeni öldüren eve misafir oluyor, Kürtçe konuştuğu için ev sahibi ona güveniyor ve hürmet ediyor, birkaç saat sonra PKK'lı ev sahibine bir soru yöneltiyor;

“Dayı siz buralarda hiç Ermeni öldürdünüz mü?”

PKK'lı Kürtçe konuştuğu için, ev sahibi ona güvenerek, nerede ve nasıl öldürdüklerini detayları ile anlatıyor. Gece yarısı PKK militanları kalkıp giderken;

“Dayı, sen kendi ağzınla Ermeni öldürdüğünü itiraf ettin, ayrıca şahit'e gerek yok.” diyor ve;

“Aha işte Ermeni öyle öldürülmez, böyle öldürülür!”

diyor ve ev halkını tarayarak öldürüyor.

Beşikteki çocuğa kadar öldürmesinin nedeni, hem Ermeni İntikamının alındığı Kürtlerce bilinmesin diye şahit bırakılmıyor, hem de beşikteki çocuğa kadar öldürüyor, Kürtlerden 1915 'lerin intikamını alıyor.

PKK, doğuda Kürtleri göçe zorlamakla, bilinçli olarak doğudaki Kürt nüfusunu azaltma yoluna gidiyor ve ileride olabilecek bir oylama ile, bu toprakların bir ilhak sonucu Ermenistan'a bağlanabilmesi için zemin hazırlıyor.

_ Peki bu Hristiyan dünyası, 93 harbinde Ermeniler tarafından öldürülen bir milyon Kürt için neden insan hakları demedi?

Ne zamanki 1915 lerde eli silah tutan Kürtler cepheden dönerek, Ermenilerden intikam almaya başlayınca, Hristiyan dünyası "Soykırımdan" söz etmeye başladı.

Hemen “Berlin Anlaşmasını” Osmanlı'ya imzalattırarak,

“Ermenileri Kürtlerden Koruma Görevi Osmanlı Türküne verilmiştir.”

diye bir madde koydurdu. Bu maddeye göre Osmanlı Ermenileri Kürtlerden korumaya çalıştı.

Bu maddeden dolayı, göçmek istemeyen Ermeniler, Türk Devletine Yağcılık olsun diye özbe öz Türk Soy isimleri aldılar. Bu nedenle doğuda Türk, Öztürk, Asiltürk gibi soy isimleri alanları incelemeye almak lazımdır.

Dün Kürtlerden korunmak isteyen Ermeniler, bu gün Kürtsever oldular.

_Dün Kürtlerin feryatlarını duymayan Hristiyan dünyası, bu gün ne oldu da "Kürtsever" oldu. Çünkü kullanacak keriz buldu da ondan. Kısacası; “alavere, dalavere Kürt Memet nöbete...” Ermeni PKK'ya göre Kürt de ölse kardan Türk de ölse kardan...

_Bu Sözde Kürt Milliyetçisi geçinen PKK'lılara soruyorum;

“Madem Kürtleri çok seviyorsanız, 1876-78 yıllarında, 93 Harbinde, Ermeniler Ruslarla birlikte Bir Milyon Kürt ve Türk öldürdüler. Öncelikle bu soykırımın hesabını Ermenilerden, o sizi Marksist eden Ruslardan sorun”

dediğimiz zaman,

“böyle bir soykırım olmamıştır, biz hatırlamıyoruz.”

diyorlar ve “Baba Katili olan Ermenilerle işbirliği yapıyorlar.” Doğuda çıkan toplu mezarların baba-dedelerine ait olduklarını görmezlikten geliyorlar. Bu kadarına da enayiliğin danıskası derler.

Aslında bilinçli olarak “Türk-Kürt Soykırımından” habersiz görünen PKK'lılar, Kürtler için çok müteessir olmamakla, Ermeni olduklarınında açığını veriyorlar.

_ Ermeni PKK ve ASALA, Batıyı Türkiye'nin üzerine göndererek, bu haklarını almak ve bölünmeyi hızlandırmak istiyor.

Eğer batı daha çok Türkiyenin üzerine gelmeye devam ederse, Türkiye;

"ben soy kırım yapmadım, o zaman oralarda Kürtler oturuyordu, eğer yaptıysa Kürtler yapmıştır, gidin Kürtlerle kozunuzu paylaşın"

derse, Kürtler suyu kesilmiş balık gibi ortada kalırlar.

Fakat Türkiye hala Kürtleri kendinden ayrı görmediği için böyle bir kelime kullanmıyor. Aslında Ermeniler, asıl düşmanlarının Kürtler olduklarını biliyorlar. Ermeni PKK da bu nedenle doğuda Kürt öldürerek, temizlik harekatı yapmaktadır.

Jonannes Lepsius anılarında;

"Ermenilerin Türklerle toprak, Kürtlerle kan davası vardır"

diyor. Bir çok nedenden dolayı Ermeni Terör Örgütü PKK, Kürtleri temsil edemez. Takdiri sizlere bırakıyorum.

Mehmet Demir Atmalı - Antep Kuvvai Milliye
Kaynak: http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7211

selçuk efendi
30-12-2007, 11:56
KARGOCU KIZ

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi ve eski milletvekili
Doçent Dr.Bahriye Üçok, 6 Ekim 1990'da Ankara'daki evine gönderilen bir
kitabın içine yerleştirilen bombanın patlaması sonucu yaşamını yitirdi.
Üçok, İslam dininin yanlış yorumlandığını, oruç tutmanın zorunlu
olmadığını, İslam'da başörtüsü kavramının da bulunmadığını savunuyordu...

Üçok suikasti yıllarca karanlıkta kaldı. Ve Mayıs 2000'de Uğur Mumcu
cinayetiyle ilgili Umut Operasyonu başlatıldı.

Ankara'da yakalanan ve kendilerine "Kudüs komandoları'' adını veren
sanıkların sorgulaması sonucu Üçok'a yönelik olay da aydınlatıldı.

"Tekin" kod adlı Ferhan Özmen'in parmak izi, Üçok'a gönderilen bombalı
pakette tespit edilen parmak iziyle örtüşüyordu. Prof. Dr. Muammer
Aksoy'un 31 Ocak 1990'da Bahçelievler'deki evinin girişinde silahla, Doç.
Dr. Bahriye Üçok'un 6 Ekim 1990'da evine gönderilen bombalı paketle 24
Ocak 1993'te Uğur Mumcu'nun aracına konan bomba ile ve 21 Ekim 1999 günü
de Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı'nın, otomobiline konan bomba ile
öldürülmeleri olaylarını kapsayan Umut Operasyonu'na ilişkin davada,
sanıklar, müebbet ve çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı.

Üçok'un hayatına mal olan bombalı paket, İstanbul'da Ekspres Kargo'nun
Perşembe Pazarı Şubesi'nden postalanmıştı. Paketi teslim alan isim ise
Gülay Calap adlı bir kargo görevlisiydi. O günlerde "Kargocu kız'' olarak
anılan 1970 doğumlu Gülay Calap, Doçent Üçok gibi Trabzon doğumluydu ve
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okuyordu.

İfadesinde paketi getirenlerin eşgallerini verdi, robot resimler çizildi.
Ardından kayıplara karıştı. Yıllar sonra, 16 Ocak 1994 günü ise İzmir'de
Türkiye Devrimci Halk Partisi İzmir sorumlusu olarak gözaltına alındı.
Örgütün PKK'nın bir yan kuruluşu olduğu öne sürülüyordu.

Mahkeme, Calap'ı 22 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırdı. Umut Operasyonu
davasında yargılanıp mahkum olan sanıkların davaları Yargıtay tarafından
"Calap'ın mahkemede tanık olarak dinlenmemesi'' nedeniyle bozuldu. Sonra o
da mahkemeye getirildi ama sanık sandalyesinde oturan kişileri teşhis
edemedi. Paketi teslim eden kişiden telefon numarası alırken yüzüne
bakmıştı. "Orta boylu, ince bıyıklı bir kişi'' diye hatırlıyordu ama
''Paketi veren kişiyi bugün yakalayıp getirseler, o şahıs demem mümkün
değil'' diyordu.

ŞİMDİ NEREDE?

İşte bir zamanlar "Üçok suikastinin kilit ismi'' denilen, sonra ortadan
kaybolan ve ardından PKK ile bağlantılı bir örgüt nedeniyle hapse mahkum
olup 12 yıl yattıktan sonra serbest kalan "kargocu kız'' bugün nerede
dersiniz? Gülay Calap, DTP'nin 8 Kasım 2007 günü yapılan kongresinde, önce
Parti Meclisine, sonra MYK'ya seçildi. Şimdi ise DTP Genel Başkan
Yardımcısı...

Üçok suikastindeki "kargocu kız'' tam 17 yıl sonra DTP kongresinden çıktı.
Hem de partinin yöneticisi olarak...

Bu da bir garip Türkiye tesadüfü...

warfeet
06-01-2008, 01:39
İncir ağacı cinayeti Mersin'i birbirine kattı!
Cenk AYKIR- Tolunay DUMAN
Mersin'in Tarsus İlçesi’ne bağlı Yenice Beldesi’nde Diyarbakırlı 32 yaşındaki Necati Balkara’nın tartıştığı ev sahibi 26 yaşındaki Hüseyin Çakır’ı yaralayıp, Çakır’ın dayısının oğlu 28 yaşındaki Nezran Şan’ı öldürmesi beldede gerginliğine neden oldu. Olayın olduğu günden bu yana, katil zanlısının evindeki eşyalar yakıldı, bazı Doğu illerinden gelen ailelerin evleri ile DTP belde teşkilatı taşlandı. Belde Belediye Başkanı CHP Veli Sarı, sağduyu bildirisi dağıttı.
Yenice’de gerginliğe neden olan olay 30 Aralık’ta Atalar Mahallesi Afet Evleri Mevki Elma Sokak’ta meydana geldi. Hüseyin Çakır’ın evinde kiracı olarak oturan çiftçi Necati Balkara, evin bahçesinde bulunan incir ağacını kesti. Kiracısının bahçesindeki ağacı kestiğini gören Çakır, Balkara ile tartıştı. Hüseyin Çakır’ın dayısının oğlu Yenice Belediyespor Kulübü’nde oynayan amatör futbolcu Nezran Şan’ın da karıştığı tartışma kavgaya dönüştü. Bunun üzerine Necati Balkara, evinde bulundurduğu tabancayı alarak Hüseyin Çakır ile Nezran Şan’a 2 el ateş etti. Göğsünden yaralanan Nezran Şan ile sağ bacağından yaralanan Hüseyin Çakır, Tarsus 70’nci Yıl Devlet Hastanesi’ne götürüldü. Ancak, ağır yaralanan Nezran Şan kurtarılamadı. Olaydan sonra Balkara, eşi ve iki çocuğuyla beldeden kaçtı.
Nezran Şan’ın toprağa verilmesinin ardından bir grup Yeniceli, DTP belde binasına saldırarak, camlarını kırdı, Doğu illerinden gelen bazı ailelerin evleri de taşlandı. Ölenlerin yakınları bununla yetinmeyip aynı gün, olay sonrası kaçan katil zanlısı Balkara’nın evine girip eşyalarını ateşe verdi. Olayın duyulması üzerine jandarma beldede yoğun güvenlik önlemi aldı.

SAĞDUYU ÇAĞRISI

Olayın meydana geldiği günden bu yana gerginlik yaşanan beldenin Belediye Başkanı CHP’li Veli Serin, siyasi partilerin temsilcileri, sivil toplum örgütünün temsilcileri ve mahalle muhtarlarıyla birlikte bir bildiri hazırladı. Bugün yaklaşık 100 kişi ile Cumhuriyet Meydanı’na gelen Başkan Veli Serin hazırlanan bildiriyi okudu. Belde halkını sağduyulu olmaya davet eden Başkan Serin, şöyle dedi:
“Üzücü bir olay sonucu Nezran Şan’ı kaybettik. Aynı olayda kuzeni Hüseyin Çakır da yaralandı. Bu olayı şiddetle kınıyoruz. Bu çirkin saldırının faili bellidir. Güvenlik güçlerinin zanlıyı en kısa zamanda yakalayıp adalete teslim edeceklerine inancımız tamdır. Olay kişisel bir olaydır. Fakat ülkemiz genelinde hakim olan psikolojinin etkisiyle farklı hassasiyetleri harekete geçirmiştir. Bu nedenle konu mecrasından sapmış, farklı ve tehlikeli yönlere kayma eğilimi göstermiştir. Burada en büyük görevlerden biri de, Güneydoğu ve Doğu’dan göç ederek beldemize yerleşen ve artık bizlerin bir parçası olan insanlara düşmektedir. Onlar da kendi içlerinde huzur bozucu unsurlara karşı tavır koymalı ve bu tip insanların Yenice’ye yerleşmesi aşamasında seçici davranarak, belediye ve muhtarlarımızla işbirliği içerisinde olmalıdırlar. Bu konularda gösterecekleri samimi çabalar karşılıklı güven ortamının oluşmasına da katkı sağlayacaktır. Bu da barış ve kardeşliğe hizmet edecektir. Yeniceli hemşerilerimizin bundan böyle de soğukkanlı ve akılcı davranmaya devam edeceklerine inancımız tamdır.'' Bildiri daha sonra ev ve işyerlerine dağıtılıp, halk sakin olmaya davet edildi. Katil zanlısını arayan jandarma soruşturmayı sürdürürken, beldede yeni olayların da çıkmaması için güvenlik önlemleri artırıldı.

*************

Şimdi, yazının başında yineyazalım da ADAM GİBİ YAŞAYAN, TÜRKİYE DÜŞMANI OLMAYAN, TÜRK ÖRF ve geleneklerine GÖRE YAŞAYAN, Türk olmayan FAKAT ADAM GİBİ OLANA LAFIMIZ YOK..

FAKATTTTTTTTTTT

Burada yazıların çoğunda onlar dolaylı biz açık seçik yazıyoruz...
MERSİN bunun EN BELİRGİN ÖRNEĞİDİR...

Mersinde saf vatandaşımız ARSA-TARLA-DAİRE derken bu BAZI (TÜRK ve TÜRKİYE DÜŞMANI OLANLARA DİYORUM), bilmedende olsa SATTI, SATTI...

Görüyorsunuz haberde HEM DÜŞMANLIK YAPIP, HINCINI AĞAÇ'TAN alacak kadar şerefsizleşiyorlar...
AYNI DERSHANE ÖNÜNDEKİ ÇOCUKLARI BOMBALAMALARI GİBİ...
Aynı, bunların başlarından bazılarının soyadlarının ciyan'dan demirtaş olması gibi...
Ermeni kırmaları örneği...

AĞAÇ düşmanı olmalarını doğudaki BAZI yerlere gidin AĞAÇLARI kesip kesip yakar bazıları.. Bazı yerlerde BALTA GİRMEMİŞ ORMAN DENEN yerler ÇÖL GİBİ OLMUŞTUR... Yeşilik kalmamıştır..
ÇALIŞMA bilmez, YEŞİL KARTLA senin benim sigorta primleriyle BUNLARA İLAÇ verilirr...
O İLAÇLARI TA SATARLAR.... YA DA pkk itlerine verirler....
Fakat, (MUHTAÇ OLANLARA LAF YOK)

ARSANIZI, TARLANIZI, DAİRENİZİ, üç KURUŞ fazla para kazanmak UĞRUNA, EROİN parasının KARA PARANIN AKLANDIĞININ FARKINDA OLUNUZ...

O eroin, kaçak, pis, kalleş işlerden KAZANDIKLARI paralarla, BATIda
ARSA- TARLA- DAİRE SATIN ALIYOR BAZILARI...

ARSA-TARLA-DAİRELERİNİZİ bunlara satmayın, kiraya vermeyin,
UYANIK OLUN..
BİR GÜN GELİP, ÇOLUK ÇOCUK SOKAĞA ÇIKAMAZSANIZ MAHALLENİZDE,


(TÜRK düşmanı olanlara, TÜrkiye düşmanı olanlara bu yazı yazılmıştır)

selçuk efendi
28-01-2008, 02:48
Duyan, Bilen Var mı?

Diyarbakır bombacısı olarak yakalanan on beş yaşındaki çocuğun arkasında bir terör örgütü tespit edilmiş mi?

Bilmiyoruz…

Devletin paraları ile yurtdışında bir takım bölücü konferanslara katılıp "Türkiye bölünecek" diyen 'milletvekili' kılıklı mağara ......... hakkında herhangi bir soruşturma var mı?

Yok…

Sınırötesi operasyonu dünya kamuoyunda "Kürtlere kırım uygulanıyor" şeklinde lanse etmeye hazırlanan, bu amaçla büyük bir kampanya başlatmış olan ve "dağda çadır kuracağını" açıklayan ayrılıkçılara "Siz siyasi parti misiniz, terör örgütü müsünüz?"

diye soran var mı? Yok…

DTP'li 'milletvekili' Pervin Buldan'ın devlet tarafından tahsis edilmiş resmi aracında uyuşturucu ve silah bulundu…

Netice ne oldu, milletvekilliğinin düşürülmesi için herhangi bir girişim falan var mı? Yok…

Meclis'te gözümüzün önünde Türkiye Cumhuriyeti'ne bağlılık yemini edip de her gün bu yemine aykırı eylem ve söylem icra edenlere "N'oluyor?" diyen var mı?

Yok…

Özellikle Türk bayrağı asılı evlerin önündeki arabaları yakan çapulculardan kaçı yakalandı, kaçı tutuklandı, arkalarından terör örgütü çıktı mı? Bilmiyoruz….

"Diyarbakır'ın adı Amed olarak değiştirilsin" diyerek açıkça bölücülük yapan entel hakkında harekete geçen bir resmi makam gördünüz mü? Göremezsiniz….

Mustafa Kemal'in manevi huzuruna başında kapşon, elinde simitle çıkan soytarıyı bir tek Dışişleri yetkilisi uyarma ihtiyacı hissetmiş mi?

Yok….
E benim de söyleyecek bir şeyim yok…Her şey ortada.

Olup bitenleri bir avuç insanın yazıp çizmesinden ve sürekli bedel ödemelerinden hiç hicap duymayanların yolu açık olsun…

Adı hâlâ Türkiye Cumhuriyeti olan bu ülkede "Türküm" demek bir cesaret meselesi haline gelene kadar susanlar….

Türkiye Cumhuriyeti tasfiye edilirken kadeh kaldırırsınız artık (Cola Turka kadehi…)

Tabii sıra size gelmemişse….

Fatma Sibel Yüksek

Kaynak: http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7333

kdr1965
03-02-2008, 13:34
Talat Turhan: 'Derin Devlet' 'Kontrgerilla'nın Adıdır, 'ABD İcadı'dır, Emperyalizme ve Siyonizme Bağlıdır
Kontrgerilla
Talat Turhan
25 Ocak, 2008 - 00:34

Siyasal strateji, mücadele eden insanın önünü görmesini sağlar. Uzunca bir zamandır ülkemiz gündemini işgal eden derin devlet olgusu sizce ne kadar eskilere dayanıyor?

1950’de başlatılan “Küçük Amerikalaşma” süreci NATO ve CENTO’ya bağlılığını söylese bile 27 Mayıs devrimcilerince kesintiye uğratıldı. Kore’deki birliğin çekilmesi ABD tarafından tepkiyle karşılandı ve sindirilemedi. Aslında özel savaş yöntemlerini kuramlaştıran, ihraç ederek dünya darbelerini yönlendiren ABD dipten gelen bir dalga olan 27 Mayıs’a hep karşı durdu. Derhal karşı devrim sürecini başlatarak 12 Eylül ve giderek bugünlere gelen politikaları organize etti.

Bu süreç tasfiyelerle mi başlamıştı?

Talat Turhan - 42 sayılı kanun binbaşı ve üst rütbeli subaylardan kendi rızaları ile emekli olmak istediklerine dair dilekçe düzenlemelerini istemekteydi. Eğer emekli edilirseniz ekonomik avantajlar sağlanacaktı. O dönem çalıştığım 2. Ordu bölgesinde dilekçe vermeyen tek kişi olduğumu ve bunun MBK kararlarına karşı gelmek olduğunu söyleyen 39.Tüm. Kurmay başkanına "Dilekçe vermeyeceğimi, 36 yaşımda ve mesleğimin zirvesinde olduğumu, para uğruna mesleğimi terk etmeye zorlanamayacağımı" söyledim.

27 Mayıs’ın hemen sonrasında bu yasaya dayanarak 238 general ve 5000 kadar subay bir gecede emekli edildiler. İlk önce sıfır general tartışması yapılmasına rağmen, pazarlıklar sonucu TSK’nın en iyileri olduğunu söyleyemeyeceğim 19 general görevde kaldı. MBK’sinin tehlikesiz ve itaatkar gördüğü bu generallerin bir çoğu gelecekte karşıdevrimci saflarda yer alıp, olayları yönlendirdiler.

Bu yasa ne süreyle uygulandı?

Talat Turhan - Ben emekli edildiğimde 40 yaşında devremin birincisi, parlak kariyerli bir subaydım. Demirel iktidarı kendi siyasal yandaşı olarak düşündükleri için 1961 yılı ekim ayına kadar emekli edilenlere ekonomik, bürokratik vb. ayrıcalıklar tanıyan ek yasalar çıkardı. TSK içinde en büyük tasfiye 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963 olayları bahane edilerek yapıldı. 21 Mayıs olayı hükümetçe bilinmesine rağmen tasfiye yapılabilmesi için önlenmemiştir. Bu konuda Suphi Karaman ve Haydar Tunçkanat (1965 yılında Dickson raporu doğrultusunda tasfiye listesi programlarını açıklamıştı) tarafından Cumhuriyet Senatosu konuşmalarında dile getirilmiştir.

Benim de bu olayla ilgili tasfiyemi isteyenlere Bakan İlhami Sancar karşı çıkmış ancak Afyon’a sürgünüme engel olamamıştır. Olaylar sonucunda 1459 Harp Okulu öğrencisi, 200 kadar subay TSK’dan çıkarılmış, ne yazık ki Talat Aydemir ve Fethi Gürcan asılmışlardır.

Ve giderek 70’li yıllar?

Talat Turhan - Askeri okullar da Dünya ve Türkiye’deki gelişmelere paralel olarak sol yayınlara ilgi duyuyorlardı. Okul kütüphanelerine ajanlar yerleştirilerek, izleme ve fişlemeler yapılıyordu.

HHO mezunları “Göksenin” adlı bir yıllık çıkardılar. İlk sayfasında H.P.Yzb. S.Zeki Yılmaz’ın İSYAN şiiriyle başlıyor, ikinci sayfasında “Genç Kemalistler Marşı”yla sürüyordu. Aynı dönemlerde DHO öğrencileri de 69’lar bildirisini yayınladılar. Bunlar bahane edilerek çeşitli davalar açıldı.

Olayların kimi güçlerce yönlendirilip yönetildiğini düşünebilir miyiz?

Talat Turhan - Ülke yönetimlerinde bulunmuş birçok etkili kişi, bakan, başbakanlardan sıradan insanlarımıza kadar bu konu dile getirilmiştir. 1995 yılında Newsweek çağımızda iktidarların tüm dünyaya egemen olmak isteyen çokuluslu şirket ve holdinglerin tekeline geçtiğini yazıyor. Menderes’in F.Rüştü Zorlu’yu; Erim’in Atilla Karaosmanoğlu’nu bakan seçtirmek için ABD’den izin aldıkları bilinmektedir. Yakın geçmişimizde birçok konunun ABD onayı olmadan değerlendirilemediğini biliyoruz.

ABD yönetimlerinin Türkiye’ye bakışı nedir?

Talat Turhan - Büyük dost ve müttefikimiz ABD’nin Türkiye Cumhuriyeti’ni en geç tanıyan ülkelerden biri olduğunu hatırlatarak başlayayım. Kurtuluş savaşı sonrasında en saldırgan demeçler ABD’li devlet adamlarından gelmiştir. Arşivlerden alabileceğimiz birkaçı şöyledir:

“Türkiye parçalanmalı ve haritadan silinmelidir.”,
“Türkler Ortadoğu ve Avrupa barışı için tehdittir.”,
“Avrupa’dan süpürülen Türklerin dünya siyaset sahnesinden de dönmemek üzere silinmesi en büyük dileğimizdir.”
Bu politikalar günümüze dek Ermeni sorunu, PKK, usanmadan ısıtılan Sevr hükümleri olarak süregelmiştir. Küreselleşme olgusu altında dünyada tekelci egemenliği ele geçirmek isteyen Amerika’ya karşı en zayıf yanımız politikacılarımızdır.

Jacques Bordist’in 1974 yılında öne sürdüğü gelecekteki Dünya Hükümetinin amaçları şöyledir:

Uluslararası finans forumları
Karşılıklı muhaceret özgürlüğü
Gümrüksüz serbest mal dolaşımı
Uluslararası ekonomik birlik
Silahlı kuvvetlerin kaldırılması, uluslar arası kolluk gücü kurulması
Uluslararası bir parlamento oluşturulması
Ulusal egemenlik haklarının bu parlamentoya devredilmesi
Bir Dünya Hükümetinin kurulması.
Paul Werberg devam ediyor. “Hoşunuza gitsin ya da gitmesin bir Dünya hükümetine sahip olacağız. Tek sorun bunun işgalle mi gönül rızasıyla mı kurulacağı sorunudur.” Tüm bunlar ağır fakat sağlam adımlarla gerçekleşmektedir. Sorunumuz ulus devletlerinin geleceği sorunudur.

Bu noktaya nasıl gelindi?

Talat Turhan - Anglo- Amerikan sistemde küreselleşme gizli örgütün organizasyonuyla yaşama geçiriliyor. Önem sırasına göre bu örgütler :


Council on foreign relations (CFR)
Trilateral Comission (TC)
Bilderberg Group (B.B)
Dünyayı yönetenler aslında bu gizli örgütlerin üyeleridir. Bu örgütlerin yani dünyanın imparatoru, Sezar’ı David Rockefeller’dir. CFR, bir Dışişleri Komisyonu olarak 1921’de New York’ta Siyonist, üniversal, mali sermaye oligarşisinin Rockefeller önderliğinde kurduğu organizasyondur. 1954 yılında CFR’nin Avrupa ayağı olarak Bilderberg örgütü kurulur. TC, Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya sermaye gücünü CFR güdümünde birleştirmek için kuruluyor. Böylece Japonya da küresel sistem içine alınıyor.

Halit Özkul’a göre 1975 yılında yapılan Jamaika protokolü ile ABD’nin bütün istihbarat örgütleri CFR’nin denetimim altına alınıyor. Ancak bana göre bu tespiti ABD ile sınırlı tutmak yanlış ve eksik olur. Çünkü yukarıda saydığımız tekel gizli örgütlerine seçilmiş uluslararası sermaye temsilcileri yanında üst düzey istihbarat örgütü yetkilileri, NATO başkumandanları, genel sekreterlerini ve hatta BM’nin etkin görevlerinin yer aldığını da görmekteyiz.

Küreselleşmenin bu 3 büyük gizli örgütünün merkezinde bulunanlara “Boğanın Gözü” denilmektedir. Bu merkezde ABD başkanı, David Rockefeller (ve daimi bir üyesi) diğer seçilmişlerle yer almaktadır. Başkanlar değişmekte fakat aile her zaman gözün içinde yer almaktadır. Bundan dolayı Rockefeller için Sezar tanımlaması yerine oturuyor.

Bunlar Dünyayı yönetmek için kara alan kişiler. Küreselleşmeyi yönlendiriyor, diğer halkadaki insanlarla organize ediyorlar. İç halka YDD için çalışan idareciler ve 3 büyük gizli örgütün birden üyesi olanlardan seçilenler yer alıyor. Merkez halka en az 2 örgüte üye olanlardan seçiliyor. Dış halka en az bir örgüte üye olanlardan seçiliyor. Bilgilenme ve yetki dış halkaya doğru giderek azalıyor. Bu halkalarda yer alan David Rockefeller’e bağlı YDD için çalışan uluslararası şirketlerden bazılarına göz atalım: Japonya’dan Toyota, Mitsubishi; Kuzey Amerika’dan Rockefeller, Morgan, Dupont; Avrupa’dan Philips, Henkel, Siemens, Fiat vs.

Rockefeller elindeki Chase Manhattan Bank ve Citibank (Türkiye’de de şubeleri vardır.) marifetiyle Dünya finans kapitalini de kontrol altına almaktadır. Bankaların danışmanı olarak Henry Kissinger karşımıza çıkmaktadır. Bütün liderlerimizin can dostu olan bu kişi de Boğanın Gözünde yer alanlardandır, aynı zamanda BB Grubunun doğal olarak Türkiye’deki BB’lerin de başkanı durumundadır. Yabancı sermayeye entegre Koç Grubunda Rahmi Koç Chase Manhattan Bank’ın Yönetim Kurulu üyesidir.

ABD yönetimleri de bağımlı diyebilir miyiz o halde?

Talat Turhan - Elbette.Tümü Sezar’a bağlı durumda. Rockefeller’in hiyerarşisinde aynı zamanda NATO, BM vb gibi örgütlerde yer alıyor. Pentagon, CIA, FBI, tüm finans kuruluşları, üniversite üst kuruluşları, medya, sendika temsilcileri, think-thank kuruluşları, vakıflar, Asya-Afrika ekonomik toplulukları, AB, AGIT, NAFTA.

Türkiye ve benzeri ülkelerde satın alınan yönetimler tüm ulusal değerleri satıyor ya da ipotek ediyorlar. Sonrasında da birbirlerine ödüller yağdırıp, medya kanalıyla kamuoyuna parlatıp yutturuyorlar.

YDD ve küreselleşme politikalarının uygulamaya konması ne zamandır?

Talat Turhan - Her ne kadar son on yılda ortaya atılmış gibi görünse de oldukça eskidir. 1 US dolarına bakarsak üstünde göz olan masonik piramit amblemini görürüz. Göz, Mason localarında kutsal olan ulu gözdür. Piramidin üzerinde “Annuit Coeptis” yazmaktadır. Bizim meselemiz, planımız başarıyla tamamlanmıştır anlamına gelir. Kendine güveni ifade etmektedir. Altında ise Romen rakamıyla 1 Mayıs 1876 yazıyor. Bu Amerika’nın kuruluş tarihi değildir, illuminat denilen bir mason kurumunun önemli bir tarihi olarak buraya yazılmıştır. En altta ise yine Latince olarak “Novus Ordo Seclerum” yazıyor. Çağların yeni düzeni demek yani YDD. Söylendiği gibi YDD’nin SSCB’nin dağılmasından sonra oluştuğu safsatası yalanlanmış oluyor. YDD doların basımından beri gündemde olan ABD’nin Masonik ve Siyonist bir dünya emelini gösteriyor. Kuşkusuz ABD başkanlarının böyle bir yapılanma içinde bulunması da rastlantı değildir. Boğa gözüne giden yollar premasonik örgütlerle başlıyor. Diners, Bonnie ve Scot vb kuruluşlardan Lions ve Liones’lere ve oradan Rotarienlere geçişle başlıyor. Masonlaşanlar, BB, TC ve CFR’ye seçilebiliyorlar. Premasonik örgütlerin amacı küreselleşmeye hizmet ve masonik ideallerin gerçekleşmesi için topluma hoş gözükecek ve bolca reklamı yapılan toplumsal faaliyetler göstermektedir. Aynı zamanda yukarıdan aşağıya doğru yöneltilen direktifler doğrultusunda ülkelerinin tekelci sisteme entegre olması için satılma koşullarını kolaylaştırmak, kamuoyu oluşturmak, bulundukları mevkilere göre onaylamak biçiminde görevlerini yerine getirmektedirler. Tüm bunlar yapılırken gizlilik temel esastır. Harun Yahya yani Adnan Hoca’nın masonlukla ilgili incelemelerinde araştırıp doğru olduğunu saptadığım 1989 yılında Avusturya Büyük Mason Kurultayınca Türkiye’yi yönetmek için alınmış kararların Emperyalizmin Batağında İstihbarat Örgütleri kitabımda yayınladım. Birkaç başlık şöyleydi:

Biraderlerimiz arasındaki dayanışmanın güçlenmesi bunların afişe olmalarının engellemek amacıyla suni bir rekabet havası yaratılması. Özellikle basındaki biraderlerin gerici dindarları bildirmek konusunda daha duyarlı ve dikkatli davranması için uyarılması.
Büyük derneklerimizin GAP düzenlemesi işine sokulması. Bölgeye yapılacak yatırımlar için ön koşulların hazırlanması. Yapılacak yatırımlar için girişimci biraderlerin organize edilmesi. (Sabancı ve Koç GAP’a el atıyorlar bölgede arazilerin çoğunun yabancı uluslar arası holdinglerin ve özellikle İsrail kuruluşlarının ellerine geçmeleri için uygun ortam sağlıyorlar.)
Premasonik kuruluşların aracılığıyla uygun gençlerin gözlemlenip seçilmelerine devam edilmesi; seçilenlerin masonik idealle doğrultusunda yurtdışında eğitilmesi, yurtdışına gönderilemeyenler için yurtiçinde eğitimlerinin organize edilmesi vb?
YDD’nin Türkiye katılımcıları kimdir?

Talat Turhan - Genelde BB seviyesinin üstüne çıkamıyorlar. BB örgütü iki kere de Türkiye’de toplandı. Birincisi 18-20 Eylül 1959 Yeşilköy'de (ki iki ilginç katılımcı vardır. A. Menderes ve F. Rüştü Zorlu. Onları asanların da bu örgüte üye olduklarını bilmediklerini sanıyorum.) İkincisi 25-27 Nisan 1975 yılında Çeşme’de toplanıyor. Örgütün Türkiye lideri uzun yıllar Selahattin Beyazıt’tır. Kissinger’ın ağzından kaçan “Türkiye’de ilk dostum Selahattin Beyazıt’tır” sözleri Sabah gazetesinde yayımlandı. Dostlukları 1971 yılı Amerika Woodstock, Vermont’ta yapılan BB toplantısında başlamıştır. Beyazıt 1957’den 1998’e kadar tüm BB toplantılarına katılmıştır. Kissinger’a karşı Türkiye BB sorumlusudur. Sonrasında Gazi Erçel öne çıkarıldı. Şu anda Türkiye sorumlusu Suna Kıraç’tır. AKP iktidarı da Ali Babacan ile sistem içine alınmıştır. (Babacan 2003-2004 örgüt toplantısı katılımcısıdır). Yerli üyelerimizden bazıları şunlardır: 1990 yılında Erdal İnönü, 1995 yılında Hikmet Çetin bu örgüte üye olmuştur. Özelleştirme idaresi başkanı Dünya ekonomik forumu tarafında “Yarının küresel lideri” Uğur Bayer de örgüt üyesidir. Aynı ödülü daha önce 1995 yılında örgüt üyesi olan Cem Boyner de almıştı. S. Demirel ve B. Ecevit 1975 Çeşme toplantısında örgüt üyesi yapılıyorlar. O yıllarda ülkemizde kamplaşma ve kıyasıya bir çatışma var. Ecevitçiler ve Demirelciler olarak Türkiye 2 keskin kutba ayrılmış durumda. Oysa aynı yıl bu ikili aynı örgüte üye olabiliyorlar. Hiçbir medya organı bu örgüt birlikteliğini, kardeşliğini dile getiremiyor. Yıllar sonra örgüt kardeşi Demirel Ecevit’in başbakan olması için, başbakan olan Ecevit de Demirel’in cumhurbaşkanlığı süresinin uzatılması için ellerinden geleni yapıyorlar. 75 toplantısının yabancılarından bazılarına da bir göz atalım: Avrupa’nın Rockefeller’i sayılan Rotchil ailesinden Fransız Edmund de Rotchil, Die Zeit gazetesi başyazarı ve şefi Theo Sommer, NATO genel sekreteri Joseph Luns, Dünya Bankası başkanı Robert Mc Namara, Fiat’ın patronu Giovanni Agnelli, La Stampa gazetesi genel yayın yönetmeni Arrigo Levi, Olaf Palme, Margaret Thatcher, W. George Ball ve tabii ki Brezinsky.

ABD başkanlarından Clinton üç örgütün de üyesi; Jimmy Carter iki örgütün üyesi, George Bush iki örgütün de üyesi ancak aynı zamanda EEF (Eisenhower Exchange Fellowship) başkanı. Ancak Japonya başbakanı tek örgüte üye olabilir ve yalnızca TC üyesi olabilir. Türkler de Rahmi Koç CFR�ye üye olana kadar yalnızca BB üyesi olabilirdi. Avrupalılar hem TC hem BB üyesi olabilir. Sadece Amerikalılar üç örgüt üyesi olabilirler.

EEF 1954 yılında kurulmuş diğer ülkeden seçilmiş kişileri ABD görüşleri doğrultusunda eğiten bir organizasyon. Türkiye’den ilk katılımcısı, katılımından sonra önü açılan defalarca başbakan ve cumhurbaşkanı olmuş mason Süleyman Demirel’dir. 1993 yılında EEF Dünya kontenjanını iptal ediyor ancak Türkiye’den 10 kişi seçiyor. Dikkatle izlememiz gereken bu kişiler gelecekte yeni başbakanlar, yeni cumhurbaşkanları olarak karşımıza çıkacaklardır. Bir örnek verebiliriz. TEMA Vakfının genel sekreteri Leyla Derya Çelikel bir EEF üyesidir.

Kitaplarınızda darbe okullarını da gündeme getirmiştiniz yanılmıyorsam

Talat Turhan - Noam Chomsky, Yahudi kökenli bir ABD vatandaşı. ABD terörü adlı yapıtında Rooswelt’in konuşma, ibadet, yaratma, yaşama özgürlüklerine beşinci özgürlük adını verdiği “Soyma, sömürme, hüküm altına alma, güce başvurma” özgürlüğünü de ekliyor. Dünyada yaşanan da bu.

Latin Amerika’da darbeler geleneğini başlatan Bolivya’nın kurucusu Simon de Bolivar’dır. ABD başkanlarından Monroe “Amerika Amerikalılarındır” yani Güney Amerika Kuzey Amerikalılarındır anlamından yola çıkarak darbe geleneğini kurumsallaştırıyorlar. Laboratuar olarak kullandıkları Latin Amerika deneylerinden çıkardıkları sonuçları tüm dünyaya ihraç ediyorlar.

Panama’da 1946 yılında kurulan Ford Gullic, ilk darbe okulu olarak 1984’e kadar hizmet veriyor. Sonra sistem Ford Benning’e taşınıyor. Sonrasında en büyük olan Ford Bragg açılıyor. Buraya “Kennedy Özel Savaş Okulu” da deniyor. İsimleri değişene kadar School of Americas (SOA) olan bu okullarda en üst düzey işkenceci, katil ve darbeciler yetişiyor.

NATO bağlamında değerlendirildiğinde emir komuta zinciri altında üye ülkelerde de lokal okullar olduğu görülmektedir. Bu okullarla kurulan bağlarda öncelik CIA’ya aittir. İkinci bağ ABD Denizaşırı Kuvvetler Komutanlığıdır. Ayrıca Brüksel’deki NATO Müttefik Başkomutanlığı SHAPE Karargahında, ACC denilen bir örgüt var. Bütün NATO ülkelerinin yer altı örgütlerini yönlendiren, kumanda eden açılımı Allied Coordination Center (Müttefik Koordinasyon Merkezi) olan örgüt. Yani derin devletler SHAPE Karargahı vasıtasıyla Washington’a bağlanıyor.

Bizler kendimizinkilerin dışında Dünyanın katil ve işkencecilerini biliyoruz. Ford Bragg’tan geçen Ahmet Yıldız’la konuştum. 27 Mayıs’tan sonra Amerikalılar yanaşmışlar, iş çıkmayınca geri çekilmişler. Her biri kendi ülkelerinde ABD çıkarları doğrultusunda faşist rejimler kurmak üzere yetiştirilmiş on binlerce insanın katillerinden bazılarını hatırlayalım: Manuel Noriega, Leopaldo Galtirei, Humbarto Regalado, Hugo Banzer Suaret, Roberto D’aubuisson

Bu okullarda talimname olarak kullanılan işkence el kitabında sahte suçlama, şantaj yapma, yanlış bilgilendirme, fiziki ve diğer işkence yöntemlerinin yanı sıra toplu öldürme teknikleri, dinsel ve sendikal alanlarda çalışma taktikleri, yoksulluğu kullanma taktikleri gibi başlıklar göze çarpmaktadır.

Bu okulların kapatılması için verilen önergelerin ret gerekçesi ise okulun Latin Amerika demokrasilerini güçlendirmek için önemli olduğudur. ABD eski Genelkurmay Başkanı Oramiral William Crove’un savunması ise şöyledir: “Biz müttefik ülke subaylarına ABD’de eğitim ve askeri kurslar veririz. Bu kursların amacı tabiidir ki bu ülkelerin orduları ve askeri kadrolarının siyasi kadrolar üzerinde etki sağlamasıdır.”

Talat Turhan denilince akla size gözaltılarda, ceza ve tutukevlerinde yapılan sayısız işkenceler geliyor..

Talat Turhan - Coğrafyamızda işkence olgusu çok uzun yıllardır görülmesine rağmen sistematik hale 12 Mart sürecinden sonra gelmiştir. Aynı süreçte bu olgunun 3. Dünya ülkelerinde de yoğunlaştığını görüyoruz. Bu bir rastlantı değildir. Çünkü soğuk savaş döneminden beslenen Mc Carthycilik akımının ABD tarafından Dünyaya anti-komünizm ideolojisi olarak ihraç edildiğini biliyoruz. Yukarıda saydığımız çeşitli örgüt, organizasyon ve okullarda eğitilen asker ve sivil kişiler politik alandan eğer başarısız olurlarsa darbe ve işkencehanelere kadar ne yapmaları gerektiği konusunda eğitilmişlerdir. Bu öğretinin geneline gerçekçi ve makul görünen düşman işgalinde gerilla yöntemiyle direnmek, barış zamanında ise provakatif iç unsurlarla baş etmek gibi bir gerekçe uydurulmuştur. Komünizmle mücadelenin ön koşulu “milliyetçi ve dinci” olmaktır. Sermaye komünizmle mücadelenin her zaman doğal müttefikidir.

Euro-komünizmin yükselişi özellikle İtalya ve Fransa gibi ülkelerde demokratik yollarla iktidara gelecek kadar güçlenmesi karşısında “Gladio” türü örgütler, faşist partiler, çeşitli anti-komünist örgüt ve derneklerle iç düşman sayılan komünistlerle amansız bir kavgaya tutuşturuldular. ABD sermayesince kurulan ve ABD yandaşı okul ve örgütlerde yetiştirilen “milliyetçi vatansever katiller” bilerek ya da bilmeyerek ABD’nin çıkarları adına halkları üzerinde organize devlet terörü, sabotaj, provokasyon vb. gibi yöntemler uygulayarak ülkelerini de-stabilize ve de-magnetize ettiler. Eski CIA başkanı Colby itiraflarına şöyle diyor: “NATO üyesi olması dolayısıyla Türkiye’de de Gladio benzeri bir kurumun varlık ihtimali bulunuyorç Türkiye’nin komünistlerin eline düşmemesi için CIA’nın anti-komünist kuruluşlara destek vermiş olması ihtimali vardır.”

Kuşkusuz Türkiye bu oluşumun dışında tutulmadı. Ülkemizde de sosyal demokrasiyle komünizm koşut sayılarak CHP bile komünistlikle suçlanarak özellikle 12’li darbelerden sonra benzeri yöntemler uygulamaya konuldu.

12 Mart muhtırasal darbesinden sonra sistematik olarak uygulamaya konulan işkence olgusu, o dönemin 1. Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün’ü öne çıkarttı. Faik Türün açıkça CHP’ye cephe aldı ve de özel savaş yöntemlerinden biri olan “Temizlik Operasyonunu” başlattı. Bu amaçla tüm İstanbul’u değişik tarihlerde, 2 kez evlere hapsederek ve sokağa çıkma yasağı koyarak, “Fırtına 1” ve “Fırtına 2” operasyonu adı altında aramalar yaptırdı. Binlerce aydın, yurtsever, ilerici, Atatürkçü kişi ve özellikle solcu olarak tanımlanan öğrencileri göz altına alarak, işkenceden geçirdi. İşkence 30 yıldır ülkemizde sistematik bir şekilde uygulanmakta ve uzun vadede toplumu sindirmenin yani “sessiz çoğunluğu” yaratmanın metodu olarak kullanılmaktadır.

Faik Türün o dönemde emniyet örgütündeki işkenceleri yeterli görmemiş olacak ki özel işkence merkezleri kurarak zulme devam etti. Bunlar içinde en ünlü olanı da “Zihni Paşa (Ziverbey) İşkence Köşkü’dür”. Bu köşkten sırf kuram gereğince komünist olanlar geçirilmediler. Ek olarak Faik Türün Genelkurmay Başkanı olabilmek için önünde engel olan generalleri bir komplo içine alarak etkisiz halde bırakmak ve amacına ulaşmak için de işkence yaptırmıştır. Bunlardan biri de benim.

Kanımca “Dreyfus” davasından yüz kere daha önemli sayılması gereken bu olay 30 yıllık uğraşıma karşın kamuoyunca tam olarak kavranmış değildir. Nitekim bu akıl almaz, çirkin komployu sergilemek için yazdığım 4500 sayfalık “savunma” hala elimde durmaktadır.

Yargılandığım “Bomba Davası” da dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Faruk Gürler, Orgeneral Muhsin Batur, Oramiral Kemal Kayacan ek iddianameyle Marksist ve Leninist bir cuntanın lideri olarak suçlanmalarına karşın mahkeme önüne getirilememişlerdir. O nedenle de “Bomba Davası” diye adlandırılan balonu söndürmek bana kaldığı için ben bu misyonu alnımın akıyla yerine getirmeye çalıştım.

Mahkeme dışında tarihe de verilecek bir hesap bulunması gerektiğine inanarak, adı geçen üç orgeneralin Marksist ve Leninist olup olmadıkları saptanmalı, eğer bu sav doğru değilse - ki benim savım da budur- başta Faik Türün olmak üzere bu tertibi düzenleyen kadro açığa çıkarılmalı, ölmüş olsalar bile kınanmalıdır ki benzeri olaylar yaşanmasın.

Türkiye’de işkence var çünkü işkence öğreten okullar da var, oradan geçen insanlar da var. Ve sistematik işkence var. 1974 yılında Ecevit işkenceye karşı çıkıyordu. “Çok şeyi değiştireceğiz” diyordu. Demirel ona cevap veriyor: “İşkence ve kontrgerilla iddialarını ispat etmek için devlet arşivini karıştırmaya gerek yok.” Yıl 2000 Ecevit başbakan işkence devam ediyor. Şimdi o dönemde bize işkence yapan Faik Türün gayet pişkin olarak 1974 yılında Milliye Gazetesiyle yaptığı söyleşide “İşkence olarak dün ne yapıldıysa bugün de onlar olmuştur” diyor. Bu işkenceci general cumhurbaşkanının protokolüne alındı. Hatta bu adam Demirel tarafından Cumhurbaşkanı adayı gösterildi.

Peki Derin Devlet nedir?

Talat Turhan - Derin devlet aslında kontrgerillanın başkalaşmasıdır. İlk önce kontrgerilla çıktı, sonra gladio, sonra Süper NATO, en sonunda derin devlete işi bağladılar.

EEF örgütünün 1200 üyesi var. Bush eski CIA başkanı sıfatıyla bu kişilerin lideri. Grubun içinde devlet, hükümet başkanları, bakanlar, üst düzey yetkililer, STK yöneticileri, akademisyenler vb. var. ABD’den 1975 yılında getirttiğim bir belgede, emniyet görevlilerinden, eğitimcilerden, medyadan, iş ve ticaret mensuplarından da derin devlet elemanları olduğu yazılmaktadır. İlhan Bilici konuya vakıf bir milletvekili,onun sınıflamasında da ek olarak doktorlar, her tür kaçakçılar, mafya yöneticileri de saymaktadır.

Licio Gelli, P2 Mason Locası üstadı azamı. İtalyan istihbarat örgütü başkanı olan generalle birlikte tutuklandığında “Ben ABD’den aldığım paralarla ülkemde sol iktidara gelmesin diye sağ ve sol terörü yönlendirerek seçimleri etkiledim” demiştir. Devam ederek “Kalktım Arjantin’e gittim. Arjantin’deki masonların desteğiyle Peron’un cumhurbaşkanı olmasını sağladım. Yapmış olduğum hizmetlerden dolayı Bush tarafından Beyaz Sarayda ödüllendirildim.” İşte "derin devlet" budur.

Sizin AİHM’ye Türkiye aleyhine dava açtığınızı biliyoruz. Ulusalcı kimliğinize uymamasına rağmen bu yola başvurmanızın nedeni nedir?

Talat Turhan - 1963 yılında tutuklanarak ülkemde yargı ile ilk kez tanıştım. Genç Kemalistler adlı dava 3.5 yıl sürdü. Davada takipsizlik almakla beraber duruşmada siyaset yapmaktan ACK 148’e göre 4 ay ceza aldım. Bunu şahsıma yapılmış bir adaletsizlik olarak yorumladım. Bağımsız yargıya olan güvenimi yitirdim. Mahkemenin başkanı ilk yılda Tuğ. Gen. Faik Türün’dü. Direncim ve kararlılığım karşısında tartışarak zarar görmemek, sicilini bozmamak için sürekli susmak zorunda kaldı. Ancak bunu bir kan davasına dönüştürerek 12 Mart döneminde tepkisini fazlasıyla gösterdi. Aslında kişisellik katılmış ideolojik bir çatışmanın dışa vurumuydu.

Yargılama sürecim içinde 1964 yılında Albaylığıma 15 gün kala hukuksuz ve mesnetsiz olarak emekli edildim. TSK içinde bu olay türünün tek örneğiydi. Bunun özellikle 27 Mayıs dönemi sonrasında ulusalcılığından şüphe duyduğum üstlerimle özellikle en üstteki amirlerimle sürekli çatışmam olmuştur. Öyle ki durdurulması davamda bile sivil mahkemeler gizli emirlerle baskı altına alınmış ordudan ayrıldıktan sonraki süreçte ekonomik olarak yaşamımı sürdürmek için bulduğum sivil işler de örtülü uyarılarla engellenmiştir. Bu dönemde sivil polis tarafından 3 yıl süreyle izlendim.

12 Mart döneminden sonra açılan davalarda askeri kesimde yer almamama rağmen tüm suçlamalarda 9 Mart’ı organize eden ve yönlendiren kişi olarak suçlanıp uzun işkenceler ve mahkemeler dönemi geçirdim. Suçlamalar TCK 146 ve 171’e göre yapılıyor, gizli ittifak kurmak ve anayasayı değiştirmekten yargılanıyordum. Bu arada 1974 affı ile dava düşürüldü. Yargılanmamın sürmesi için başvurduğum temyiz mahkemesi sanık kendi aleyhine temyiz yapamaz denilerek engellendi. 1991 yılında Em. Gen. Orhan Kilercioğlu aleyhime tazminat davası açtı. Bu davanın sonuçlanması geçtiğimiz günlerde gerçekleşti. Ben de bunun üzerine bu davadan yola çıkarak hem haksız kararı hem de hep üzeri örtülen bir dönemi tartışmaya açmak üzere AİHM’ye başvurdum. Dilerim özellikle 12 Eylül sonrası geçmişleri unutturulan gençler ve tüm Türkiye yaşananları tekrar değerlendirir ve gelecek için önlemlerini alır.

Teşekkürler Talat Turhan. Dileklerinize katılıyor size nice sağlıklı ve üretken yıllar diliyoruz.

Kaynak: Katman İnternet Dergisi, yıl: 1, sayı: 2, 1 Ocak 2005,
Söyleşi: Dr. Orhan Dörttepe'nin Talat Turhan ile söyleşisi

http://www.zekibingol.com/content/view/1641/2/

http://www.oyumuz.net/node/1319

bms1
04-02-2008, 11:00
Son yıllarda harıl harıl sürdürülen Sümer çalışmalarının lanse edilmesinin altında yatan gerçek sebep Büyük İsrail Projesidir. Daha önce Sümeroloji ile ilgili yine netpano'da kısa bir yazı yazmıştım.Dayanamadım kısa bir yazı daha yazıyorum.

Sözde Sümeroloji Sümer uygarlığını meydana çıkarma amacını taşımakta.

Her tarihin net bir gerçekliği olmadığı gibi Sümer tarihinde de çıkan binlerce kalıntı ve tabletlerle, böyle bir medeniyetin nasıl şaşalı bir şekilde parladığının reklamı yapılmaktadır. Daha önceki yazımızda bu medeniyetin buğday tarımına dayalı gelişim ile parladığını "Hadid" suresinden örnek vererek kısada olsa açıklamıştık. Evet asıl maksadı tekrar açıklamaya çalışalım. Sümerologlar şu iddiadırlar: Sümerler bir anda buğdaya dayalı tarımla zenginleşmiş, ordular kurmuş ve devrin bilim sanat vs. her alanında süper bir medeniyet haline gelmişlerdir. Bizde bu parlayışın kodlarını araştırıp bugün yeni bir medeniyete ışık tutacak örnekler arıyoruz. Kodlar arıyoruz. Oysa durum böyle değildir. Durum iddia edilenlerin tam tersidir.

Bir medeniyet buğdaya dayalı tarımla nasıl yok edilir onun kodlarını aramaktadırlar. Örnek: Sümerlerin parladığı dönemlerde çevre medeniyetlere bir şeyler olmuştur. Çevre medeniyetlerin halkları anormal şekilde şişmanlamış ve birer yağ kütlesi haline gelmişlerdir.

Öyle ki savaş meydanlarında sırım gibi askerlerler yerine hımbıl ve mongol kitleler kalmıştır. Bu bir askeri stratejidir. Sümerler Yahudi sihirbazlarla işbirliği yaparak, diğer medeniyetleri, tarıma dayalı besinler üreterek, hamur işlerini yaygınlaştırıp, besin haline getirip, diğer et ve sebze ürünlerini unutturarak bu hale sokmuşlardır. Bu medeniyetler öyle bir konuma gelmişlerdir ki, kralları bile şişmanlıklarından tahtlarından kalkamamışlardır. Çoğu erkek nüfus hastalanıp yerlerine şişman kraliçeler oturtulmuştur.

Oturtulmuş diyoruz ama bu bir mecazdır. Şişmanlıktan zaten kalkacak halleri yoktu. Böylelikle Sümerliler diğer medeniyetleri sömürge olarak kullanmışlardı. Mezopotamya ve Anadolu'da yapılan kazılarda bulunmuş şişman kadın heykelleri aslında o devirde obez olmuş insanların figürleridir.

Fakat arkeoloji ilmi ile uğraşan yahudi bilim adamlarının ve özellikle çağımızda Mossad'ın tarihi saptırmalarından dolayı bu konu olduğundan farklı lanse edilmiştir. Örneğin MÖ 6000 yıllarına ait Çatalhöyük'te bulunan (Konya) ana tanrıça formatında, şişmanlıktan yağları sarkmış iri kadın heykellerinin doğurganlığı ve bereketi sembolize ettiğini söylemişler ve şöyle bir açıklama getirmişlerdir: "O günkü insan neslinin tarıma bağlı endişe taşıması, dolayısı ile tarım alanlarına işçi yetiştirmenin çok önemli olmasından kadınların doğurganlığı özellikle bu şekilde vurgulanmıştır." diye yazılmıştır.



Bu

strateji o kadar yayılmıştır ki Graviteyen kültürüne ait Fransa, Avusturya ve

Rusya'da, göğüsleri, kalçaları ve kaba etleri aşırı derecede şişman olarak

yapılmış, birbirine benzeyen heykeller bulunmuştur.





Yine Obeid çağına ait şişman kadın heykelleri İran,

Suriye, Makedonya ve Samara'da bulunmuştur. Sırım gibi kadın hayal olmuş ve

nadir olarak bulunan bu tipteki kadınlar bir özenti olarak ilahlaştırılmışlardır.





İşin

aslı o dönemde bir strateji olarak, bugünkü ismi ile bir obez toplum meydana getirmişlerdir. Öyle ki, bu durum

çevre komutanlarının ve ülke krallarının korkulu rüyası haline gelmiştir.

Bundan türklerde nasibini almıştır. Zira Bilge Kağan, Orhun kitabelerinde şöyle

bir cümle sarf ederek duada bulunmuştu: "Tengri (Tek tanrı) türkün karnını tok

tutma ki savaşta cengaver olsunlar." Kitabeyi çözenler bu ibareyi yıllardır

şöyle yorumladılar: "Türkün karnı doyarsa rehavete kapılırlar." Oysa işin aslı

anlattığımız gibi. Bir başka örnekte milattan önceki döneme ait Grek ve İskender

paralarındaki buğday başaklı sembollerdir.




Bu paraların

manası şudur: O dönemde bunlar özel para olarak basılmıştı(Buğday başaklı

paralar). Bu paralardan halka belirli sayıda veriliyordu. Adeta ekmek karnesi

gibi. Görevli kişilere bu paralar verilip komutanların takdir ettiği kadar buğday

ve ekmek malzemesi halka ölçülü şekilde veriliyordu.



Eski Mısırlılar birayı çok seviyorlardı. Resimdeki kadın Arpa hamuru ile bir çeşit bira yapıyor.








Bu paraların dışında buğday

ürünü almak idamla cezalandırılıyordu. Böylelikle kontrollü beslenme sağlanıyor

ve obeziteden uzak durulmuş oluyordu.



Fakat bizim arkeoloji tarihimiz bu bilgileri

belirtmezler.







Hamur açan mısırlı



(Not: Ekmek

parası tabiri buradan doğmadır.)Şimdi gelelim

günümüze. İsrail tarafından dünya halkları obez bir nesil haline dönüştürülmek isteniyor.

ABD'de obezite %67, İngiltere'de %43, Almanya'da %70'lere varmıştır. (Almanlara

bira ile alakalı özel bir uygulama yapılmıştır.)



Bugün obezite operasyonu sümerlerin stratejisinden

farklı olarak yalnızca insan fiziğine yönelik değil aynı zamanda insan zihni ve

beynide hedeflenmiş bir operasyondur. Bugünkü tıp ilmi şunu söyler: "Obezlerin

%90'ı mongol beyinlidir." Obeziteyi tetikleyen yan yöntemlerden biri de Köln Üniversitesi'nin

1000 çocuk üzerinde yaptığı bir araştırmayla ortaya çıkmıştır. Geceleri yatmadan

önce, sadece bir saat bilgisayar başında duran çocuklar hem bildiklerini

unutuyorlar hem de obez oluyorlar.



Bugün yurdumuzda da ekmeklerimizin içine katılan bazı maddeler

obeziteye yol açıyor. Aynı zamanda İsrail'in

genleri ile oynanmış hormonlu tohumları da aynı etkiyi meydana getiriyor.

Duyurulur !!!!













Tüm bunlara deli saçması diyenlere küçük bir

hatırlatma: Üç ay önce Vatikan tapınak sövalyeleri ve gizemli tarikatlar

belgelerini dünyaya açarak bir itirafta bulunmuş oldular. O güne kadar pek çok

kişi bunlara fantezi ve komplo teorisi gözü ile bakıyordu. Birgün bütün

bunlarda açıklandığı zaman umarım geç olmaz.

(Not: İtalya'da bulunan Pizza kulesi bir

obezite anıtıdır. Bu yapı bilinçli bir şekilde dikilmiştir. Bu konularla ilgili

bilgiler ileride çıkmasını düşündüğümüz dördüncü kitabımızda verilecektir. İtalyanlar

hamur işi ve makarna ile meşhur olduklarından bu operasyonu İtalya'dan başlatıp

bu anıtıda bunların bir sembolü olarak yapmışlardır.)

Sevgilerimle Oktan Keleş/netpano.com

selçuk efendi
12-02-2008, 00:58
Erhan Göksel : "Kamuoyunu Uyutmaya Çalışıyorlar"

Stratejist Erhan Göksel, son dönemde ortaya atılan türban ve Merkez Bankası'nın İstanbul'a taşınması tartışmalarının gerçek gündemi saklamak amaçlı yapıldığını iddia ederek, "Bu tartışmalar Türk kamuoyunu uyutmayı amaçlıyor. Yabancı oyuncular Türkiye'yi medya üzerinden maniple ederek soyup soğana çevirecekler" dedi

Stratejist Göksel, ANKA'ya yaptığı açıklamada, Türkiye'den yurtdışına büyük bir servet transferinin kapıda olduğunu söyledi.

Bütün dünyada yakından izlenen ve açıkça gözüken, küresel krizin Türkiye'de bulunan yabancı sermayenin dışarı çıkışına ve yapısının ciddi oranda değişmesine neden olacağını ifade eden Göksel, "Dün IMF ciddi bir açıklama yaptı. Krizden kimse sıyrılamaz dediler. Türkiye'de bir hava pompalanıyor, bu hava hükümet tarafından kriz çıkmasın diye yapılıyor" dedi.

Türkiye'de Merrill Lynch başta olmak üzere bazı büyük sermaye sahiplerinin Türkiye'nin iç piyasasını manipule ettiğini ifade eden Göksel, bu büyük sermaye sahipleri medya üzerinden de atağa geçtiler.
Sonuçta küçük yatırımcı hatta sanayiye yatırım yapmış büyük oyuncular mali sermaye tarafından soyulacaklar. Küresel ekonomide kapitalizmin en üst aşaması olan mali sermaye Türkiye'yi soyacak" dedi.

-"YABANCILAR 15 SANİYEDE TÜRKİYE'DEN ZARAR ETMEDEN KAÇACAK"-

Merrill Lynch Avrupa-Orta Doğu-Afrika Bölgesi Global Varlık Yönetimi Bölüm Başkanı Gary Dugan'ın, doların düşmeyeceği mesajı verdiğini hatırlatan Göksel, "Kendileri el altından hisse senetlerini ve bonoları satarak dolara dönüyorlar. Yılbaşından bu yana yabancılar 11 milyar dolara yakın alım yaptı. Doların fiyatın yükselmeden almaya çalışıyorlar. Doları tetiklemeden halkı paniklendirmeden dolar alıyorlar. Böylece 15 saniyede zarar etmeden Türkiye piyasasından çıkmak mümkün olabilecek" açıklamasında bulundu.

"11 MİLYAR DOLAR DIŞARI ÇIKACAK"

Dugan'ın kendisi ile çelişen sözlerinin olduğun hatırlatan Göksel, "Dugan, 2008 yılının çalkantılı geçeceğini söylemişti. Mortage krizinde en kötüsünün yaşanmadığını da söyleyen Dugan, şimdi ise Türkiye'de her şey daha iyi olacak açıklamaları yapıyor. Bunun nedeni 11 milyar dolara yakın sıcak paranın Türkiye dışına çıkarılması kararı. Gerek mali oyuncular ve Türkiye'deki yerli oyuncular böylece 'ütecek'. Merrill Lynch ayrıca nakitten çıkmayın biz de çıkmayacağız mesajı veriyor. Çünkü eğer herkes nakitten çıkarsa dolar maliyeti artar" diye konuştu.

-"TÜRBAN VE MB MESELESİ KAMUOYUNU UYUTMA AMAÇLI"-

Göksel, başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bakanı Ekren'in ekonomik krizin geleceğinin farkında olduğunu kaydederken sözlerini şöyle sürdürdü: "Hükümet gelmekte olan ekonomik krizin farkına vardı. Merkez Bankası Başkanı'nın açıklamaları da MB ile hükümet arasında çelişkinin başladığını da gösteriyor. MB'nin taşınması işlemi zaten hükümeti ilgilendiren bir konu olmaması gerekiyor. Buna MB yönetimi karar verir, hükümet ise uygular. Merkez Bankası tartışmaları da türban da bugünkü gündemi değiştirmeye yönelik olarak yapılıyor.

Bunlar zaten siyasal sistemin sorunları değil. Gelen ekonomik krizi saklamak amacıyla yapılıyor. Gelecek kriz 2001 yılı krizinden çok daha ağır olacak. Çünkü yapısal bir kriz gelecek. MB ve türban meselesi bu durumu kamuoyundan kaçırmak için kullanılıyor. Bu tartışmalar Türk kamuoyunu uyutmayı amaçlıyor. Yabancı oyuncular Türkiye'yi medya üzerinden maniple ederek soyup soğana çevirecekler."

"AKBANK VE MERRİLL LYNCH EKONOMİYİ MANİPLE EDİYOR"

Göksel, Türkiye'nin en büyük bankalarından biri olan Akbank'ın da Merrill Lynch gibi açıklamalarda bulunduğuna işaret ederken, iki kurumun da Türk ekonomisini maniple etme çabasında olduğunu savundu.

Merrill Lynch'in Türkiye'nin küresel krizden az etkileneceği yönündeki açıklamalarının çelişkili olduğunu ifade eden Göksel,
"Türkiye'nin bu kadar çok cari açığı varken, borcu varken, nasıl en az etkilenen ülke olacağını merak ediyorum. IMF Başkanı bir toplantıda krizin özellikle cari açığı olan ülkeleri vuracağını söylemişti. Türkiye halkına pembe tablo çiziyorlar. Türkiye ekonomisindeki bu büyük oyuncular Türk oyuncuları sulu getirip susuz götürecekler" şeklinde konuştu.

Göksel, Devlet Bakanı Mehmet Şimşek'in bakanlık öncesinde hangi şirkette çalıştığına dikkat edilmesi gerektiğinin de altını çizdi.

ANKA

Kaynak:http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7364

selçuk efendi
25-02-2008, 19:55
Burak Erdoğan Kurye mi?

KARAPARA DOSYASI GELDİ, MASAK'TA BEKLİYOR

Federal Almanya Frankfurt Savcılığı, kara para aklama ve dolandırıcılık suçundan geçen Nisan ayında açtığı soruşturmayla ilgili olarak Türk makamlarından bazı talepleri içeren dosyayı Ankara'ya gönderdi. Dışişleri Bakanlığı'na iletilen dosya Adalet Bakanlığı'nca incelendikten sonra Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK)'na devredildi. Dosya MASAK'ta bekliyor.

TUTUKLANMASAYDI AKP'DEN ADAY OLACAKTI

Soruşturmada tutuklanan, Almanya'daki bütün hesaplarına el konulan, bütün mal varlığının satışı durdurulan Mehmet Gürhan'ın Türkiye ilişkileri konusunda Frankfurt Savcısı Doris Moeller-Scheu şunları belirtiliyor:

"Mehmet Gürhan aldığımız bilgilere göre Türkiye'de Temmuz ayındaki seçimlerde AKP'den milletvekilliğine aday gösterilecekti. İncelediğimizde şahsın, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmelerini Ankara'ya giderek bizzat gerçekleştirdiğini tespit ettik."

TAYYİP ERDOĞAN'IN İFADESİNİN ALINMASINI TALEP EDECEĞİZ

Savcı Doris Moeller Scheu'ün açıklaması şöyle devam ediyor:

"Erdoğan ailesi ile sıkı ilişkilerde olan Mehmet Gürhan'ın İzmir limanında demirleyen ve İtalya'dan Türkiye'ye gurbetçi taşımak için satın alınan geminin Deniz Feneri'ne yapılan bağışlarla alındığını tespit ettik. Ayrıca uluslararası hukuksal yaptırımlardan faydalanarak Recep Tayyip Erdoğan'ın ifadesinin alınmasını talep edeceğiz.

"1992 yılında 2000 Mark karşılığı taksi şoförlüğü yapan Gürhan'ın 1,5 milyon Euro değerindeki filosuna nasıl sahip olduğunu, bir villa ve dört daireden oluşan 4,5 milyon Euro'luk mülkiyeti nasıl ve hangi parayla aldığını Gürhan'dan sorduk. Gürhan gibi avukatları da çelişkili açıklamalarda bulundular."

BURAK ERDOĞAN KURYE Mİ?

Frankfurt Savcılığı'nın 2007 yılının Nisan ayında başlattığı soruşturmada, en çok Mehmet Gürhan ile Türkiye arasındaki para trafiği üzerinde duruluyor. Buna göre Deniz Feneri Almanya'dan Türkiye'deki bazı banka hesaplarına yüklü miktarlarda paralar transfer ediliyor.

Para transferlerinde üst düzey bir bürokratın Ziraat Bankası hesaplarının kullanıldığı, savcılık tarafından belirleniyor. Bu konu, Ankara'ya gönderilen ve şu anda MASAK'ta bulunan dosyaya da yansıtılıyor.

Alman savcılığı, kara para hareketlerinin yaşandığı dönemde bir başka noktaya dikkat çekiyor.

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın oğlu Ahmet Burak Erdoğan, tam da bu dönemde Deniz Feneri ve Kanal 7 Almanya'nın bulunduğu binaya sık sık gidip geliyor. Savcılığın bu ziyaretleri önemsemesi ve para transferleriyle aynı döneme denk geldiğine dikkat çekmesi, gazetecilerin de dikkatini çekiyor. Akşam ve Güneş gazeteleri internet siteleri gibi bazı yayın organlarında, "Burak Erdoğan kurye mi?" soruları ortaya atılıyor. Burak Erdoğan'ın Başbakan'ın oğlu olarak VIP salonlarını kullanması, üstünün veya eşyalarının aranmaması gibi özellikler de bu soruların dayanağı olarak değerlendiriliyor.

İÇ İÇE İLİŞKİLER AKP'Yİ GÖSTERİYOR

Frankfurt'ta kapılar kırılarak girilen binada çok sayıda belgeye el konulmuştu.

Operasyonun nedeni Deniz Feneri Derneği'nin topladığı 16 milyon Euro'nun 8 milyon Euro'sunu Kanal 7'nin Avrupa bürosuna aktarmasıydı. Frankfurt Savcılığı'nın baskında gözaltına aldığı dört zanlıdan üçünün, hem Deniz Feneri Derneği'nde hem de paraların aktarıldığı Kanal 7 ve YİMPAŞ Grubu şirketlerinde yöneticilik yaptığı açıklandı.

Kanal 7, 1995 yılında, Almanya'da Media 7 GmbH adıyla bir şirket kurdu. Gurbetçileri dolandıran Yimpaş'tan Media 7'ye, Media 7'den de Kanal 7'ye milyonlarca dolar aktarıldı. Paralarını Yimpaş'a ve patronu Dursun Uyar'a kaptıran gurbetçiler perişan olurken, onların paraları ile Media7 ve Kanal 7 palazlandı. Bu operasyonda görev yapan isimler daha sonra Deniz Feneri Derneği'nin Avrupa merkezinde bir araya geldiler.

O dönemde şirketin başında son operasyonda tutuklanan Mehmet Gürhan ve arkadaşları vardı. Bu isimler aynı zamanda Kanal 7'nin de yönetiminde görev yaptılar. Hortumlanan paralar Kanal 7'ye akıyordu.

Gurbetçi paralarını hortumlayan Yimpaş'ın ortak olduğu Media 7 daha sonra iflas ettiğini açıkladı. Media 7 iflas edince yerine Euro 7 kuruldu.

Mehmet Gürhan Euro 7'nin de ortağı. Mehmet Gürhan son operasyonda Deniz Feneri'nin topladığı yardım paralarını Euro 7'ye aktardığı için tutuklandı. Aslında Almanya'da başlatılan operasyonunun Türkiye'ye uzanan ilişkiler zincirinde hep aynı isimler ve bu isimlere ait şirketler var.

BURAK ERDOĞAN SIK SIK GİDİP GELİYORDU

Ön soruşturması yapılan davada Deniz Feneri Avrupa Başkanı ve Kanal 7 Avrupa Genel Müdürü Mehmet Gürhan'ın ve muhasebe sorumlusu Firdevsi Ermiş'in de ifadeleri alındı.

Önceleri taksicilik yapan Mehmet Gürhan'ın Frankfurt'ta 17 taksiden olusan taksi filosunu nasıl elde ettiği ve Frankfurt yakınlarındaki Dietzenbach kasabasındaki daire ve villa gibi gayrimenkullerin kaynağı soruldu.

Frankfurt Savcısının yaptığı araştırmaya göre Tayyip Erdoğan'ın oğlu Ahmet Burak Erdoğan'ın da çeşitli zamanlarda Frankfurt Deniz Feneri ve Kanal 7'ye gelip gittiği belirlendi.

Savcılık, araştırmanın en az bir yıl süreceğini, iki kamyon dolusu dosyanın incelenmesinin zaman alacağını, açıkladı.

Ayrıca İzmir limanında bulunan Atlas isimli gemiye el konulabileceğini, bunun için de Frankfurt savcılığı nezdinde ön çalışmaların tamamlandığını belirten Savcılık, ileriki günlerde bir grup Alman avukatın, Ankara'daki Alman Büyükelçiliği ile işbirliği yaparak, gemiye el konulması için hareket edilecek.

ALMAN POLİSİ KOSOVA'DA ARAŞTIRMA YAPTI

Federal Suç Dairesi (Kriminalamt) Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika, Avusturya ve İngiltere'nin yanı sıra Kosova, Türkiye ve Endonezya'da topladığı bilgilerle makbuzları karşılaştırdı.

Savcılık, Kosova'dan gelen ilk makbuzlarla Deniz Feneri'nin kayıtlarında yer alan; Kosova'da fakir köylere dağıtıldığı ileri sürülen yardımlara ilişkin makbuzların ilk karşılaştırmasında söz konusu Deniz Feneri'nin bağışladığı miktarlar ve kişilerin hayal ürünü olduğunun belirlendiğini açıkladı.

Alman ve Kosova polisinin işbirliğiyle Deniz Feneri'nin makbuzlarda verdiği adres ve köylere gidildi. Buna göre 28 köyün muhtarı ile yapılan görüşmelerde söz konusu makbuzlarda yer alan bu isimlere ait kayıtlar bulunamadı.

Kosova'daki muhtarlar, Alman İnterpol yetkililerine,

"Hayatımızda ne Deniz Feneri duyduk, ne de sözü edilen kişiler köylerimizde var"

dediler.

PAKİSTAN'DA HAYALİ ÜNİVERSİTE KURMUŞLAR

Alman polisi, Kosova'nın yanı sıra Pakistan'da da araştırmalarını sürdürüyor. Pakistan'daki araştırmalarda Deniz Feneri'nin kayıtlarında yer alan üniversite yapımı işi de uydurma çıktı. Konu edilen üniversite ile ilgili hiçbir şeye rastlanamadı.

Fatih'te muhtarların düzenledikleri sahte yardıma muhtaç kişiler ve yardım edildiği şeklindeki belgeler ayni zamanda araştırmanın diğer bir kanadını oluşturuyor.

İşçi Partisi

Kaynak: http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7424

selçuk efendi
25-02-2008, 23:43
Birlikte Dağa Çıktılar

AKP’ye yakınlığı ile bilinen Avrupa Birliği fonlu Taraf gazetesinin iki yazarı Yasemin Çongar ve Ahmet Altan, Kandil Dağı’nda PKK’lı teröristlerle görüştü. Kandil’e nasıl gittiklerini ve nasıl ağırlandıklarını iki tam sayfada roman havasında anlatan Altan ve Çongar ikilisi, medenileştirme merkezi olarak sundukları örgütün inlerini “eğitim akademisi” diye nitelendirdi.

Ahmet Altan’ın aklı bölücülerde kalmış...

PKK kampından dönüşte teröristlerin hayatı konusunda duyduğu endişeyi gizlemeyen Ahmet Altan, röportajında şu ibretlik satırlara yer verdi:

" Ben o köy evinin kapısında PKK’lılar bırakmadım; aynı odayı paylaştığım, konuştuğum şakalaştığım insanları bıraktım. Salih’i, Bozan’ı, Mizgin’i, Jiyan’ı, Roj’u, Adem’i bıraktım. Bir daha operasyon olursa eğer, sonuçlarını içim titreyerek okuyacağımı biliyorum; tanıdık bir isme raslamaktan korkarak...”

Taraf dağa çıktı!

AKP’ye yakınlığı ile bilinen Taraf gazetesinin iki yazarı Yasemin Çongar ve Ahmet Altan, Kandil Dağı’na çıkarak PKK’lı teröristlerle görüştü.

Kandil’e nasıl gittiklerini ve nasıl ağırlandıklarını iki tam sayfada roman havasında anlatan Altan ve Çongar, medenileştirme merkezi olarak sundukları örgütün inlerini “eğitim akademisi” olarak nitelendirdi.

Yasemin Çongar, Kandil’e gitme amaçlarını,

“PKK üst düzey yönetiminin olası ateşkes, silahsızlanma, eve dönüş konusundaki değerlendirmelerini gerekse sınırötesi operasyonlarla ablukanın örgüt üzerindeki fiziksel ve moral etkisini ilk elden öğrenmek”

olarak açıkladı.

Öcalan’a af isteği!

Verilen binlerce şehidi görmezden gelerek tercümanlığa soyunan Taraf’ın yazarları, PKK’lıların

“Silahı fetişleştirmedik. Silahla Kürdistan’ı fethedeceğiz düşüncesinde değiliz. Silahlar bir takvim biçiminde hareket edilirse bırakılır. Çözümden yanayız. Çözüm olacağına inanıyoruz”

dediğini aktarak, terör örgütünü bir muhatap olarak sundu.

Röportajda teröristbaşı Öcalan’ı ’önderlik’olarak nitelendiren PKK’lı teröristler, yapılalacak bir afın Öcalan’ı da kapsamadan çözüm olmayacağını ifade ederek, iki yazarın uzattığı mikrofonlar üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’ne meydan okudu.

Türk halkına mesaj

“Teröristlerin hiç bir zaman ABD’nin dostu olmadıklarını söylediğini”

ifade eden Çongar ve Altan, Genelkurmay ve istihbarat birimlerinin belgelerle ortaya koyduğu Washington-Kandil bağlantısını da yalanlamaya çalışarak, Türk halkına mesaj vermeye çalıştı.

Röportajlarında “terörist, terör örgütü” gibi ifadeleri kullanmaktan özellikle kaçınan ikili, Kandil Dağı’ndaki caniler için “Kürdistan Toplum Birliği Yürütme Konseyi Başkanı” “Kürdistan Toplum Birliği Yürütme Konseyi Başkanı Yardımcısı” gibi sıfatlar kullandı.

Teröristi çok sevmiş

PKK’ların nasıl yakışıklı, kibar ve nazik olduğunu anlatan Ahmet Altan,

“Bu yaşımda bir gerilla kampında uyuyacağım hiç aklıma gelmezdi”

dedi.

Altan, PKK’lı bir terörist ile olan ilişkisini ise şöyle anlatıyor:

“Salih’i o kısacık konuşmada bile çok sevdim. Zeka her yerde zeka, dağın başında da şehrin göbeğinde de...her zaman pırıltısıyla çekici.”

Teröristleri yere göğe sığdıramayan Altan, yazısını duygusal bir tonda şöyle tamamladı:

“...Salih beni sanki oğlummuş gibi kucaklıyor. Ben de ona sarılıyorum...Her üniformanın altında bir insan olduğunu biliyorum... Ben o köy evinin kapısında PKK’lılar bırakmadım; aynı odayı paylaştığım, konuştuğum şakalaştığım insanları bıraktım.

Salih’i, Bozan’ı, Mizgin’i, Jiyan’ı, Roj’u, Adem’i bıraktım. Bir daha operasyon olursa eğer, sonuçlarını içim titreyerek okuyacağımı biliyorum; tanıdık bir isme raslamaktan korkarak...”

PKK’ya Kemalist yakıştırması

Röportajlarında PKK’lılarla türban tartışması yaptıklarını da anlatan Taraf’ın ikilisi,

“Yemekte türban konusu açılıyor. Türbanın serbest bırakılmasına şiddetle karşı çıkıyorlar. Öyle şeyler söylüyorlar ki türbanla ilgili, o konuşmaları bir CHP kurultayında yapsalar ortalık alkıştan kırılır”

ifadesini kullanarak,

“Karşımıza Kemalist PKK çıkıyor”

yorumunda bulundu.

Hatıra fotoğrafı çektirdiler

Taraf gazetesinin yazarları Yasemin Çongar ve Ahmet Altan , Kandil Dağı’na çıkarak teröristlerin tercümanlığına soyundu.

PKK’lılardan ‘gerilla’ diye bahseden ikili, örgütün inlerini “eğitim akademisi” olarak niteledi. PKK’lılarla yaşadıklarını roman havasında anlatan Çongar ve Altan teröristlerle hatıra fotoğrafı çektirdiler.

Yeniçağ Gazetesi
Kaynak:http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7415

O kadar aşmışlar ki adamlar, o kadar Avrupalılar ki kinmiş, nefretmiş hiçbir olumsuz duyguları yok... Hayat ne kadar da güzel; sevgi, barış, lay lay lom... Yılan da, akrep de canlıdır ve tabiatta bir işlevi vardır ama sokarsa, hayatınızı kaybedebilirsiniz... Yılanlarla koyun koyuna yattık, akrepleri kucağımda uyuttum, hey hey... Zaten suç dediğin nedir ki, çocukları öldürmek dediğin nedir ki, öğretmenleri, kimilerinin canından çok sevdiğinin canını almak nedir ki? Af çıkarsınlar da öpüşüp barışıverelim... Ahmet Altan ve Yasemin Çongar'a öyle bir acı yaşatacaksın ki o mühendisiz diyerek girebildiklerini söyledikleri, gözümüzün içine baka baka yalan söyledikleri dağlarda bağırlarını karlara bulasalar da yangınları sönmese... Sonra o acıyı yaşatanları karşılarını çıkartıp 'olmuş işte bir şey... Affediverin gitsin.. Çiçek, böcek, kıl, tüy...' diyeceksin en sevgi dolu gülümsemeyle...

lutas
21-03-2008, 11:20
Komplo teorisi değil belki ama,
okuyunca imkansız değil dedirten bir yazı.

Aktaran ve yazanın ifadeleri aşağıda...
---------------------------------------

Mercedes'i olanlar okusun!

31 Ocak 2008 Perşembe 17:46

Lüks Mercedes"i olanlar bu yazıyı iki kere okuyun



Bu bir hikâye, ya da şehir efsane değil.

Yaşanmış bir olayın kahramanından dinlediğim gerçek bir anı. İster inanın, ister inanmayın cinsinden. Hele bir de son yıllarda satın aldığınız lüks bir Mercedes sahibiyseniz bence bu yazıyı iki kere okumanızda fayda var.

Günümüz zenginliğinin simge markası Mercedes otomobillerinin sağlamlığını, dayanıklılığını bilmeyen yoktur.

Başbakan Tayip Erdoğan"ın Ankara"da bir hastane bahçesi içerisinde yaşadığı rahatsızlığın ardından meydana gelen ve balyozlu kurtarma operasyonu daha hafızalardaki yerini koruyor.

Aralarında babaları oldukça nüfuzlu kişiler olan, hatta bir bankanın en üst düzey yöneticilerinden birinin de oğlunun bulunduğu dört genç, geçtiğimiz yılın yaz ayında İstanbul Anadolu yakasından babalarının yeni aldığı otomobille E-5 üzerinden Tekirdağ"a doğru yola çıkarlar.

Amacı olmayan bir gezintidir bu.

Dört arkadaş Silivri"yi de geçtikten sonra hava kararmaya başlayınca uygun bir yerden geri dönmek isterler. Silivri"den 40-50 km sonra bir sapaktan geri dönerler. Oto yoldan çıkan gençlerden biri rahatsızlanır.

Otomobil yolun kenarına çekilir, arkadaşlarına temiz hava aldıran gençler tarlaların kenarında bir süre yürüdükten sonra geri dönerler.

Arabayı kullanan genç, anahtarı düşürdüğünü fark ettiğinde arabanın otomatik kilitlerinin kapıyı adeta bir kaleye çevirdiğini anlar.

Dört genç yürüdükleri yol kenarında girdikleri tarla çizileri arasında Mercedes"in anahtarını aramaya başlar. Cep telefonlarının cılız ışıkları ile yarım saatten fazla süren aramanın ardından anahtar bulunmaz.

Bir çekiciye yükleyip arabayı Anadolu yakasına evin önüne getirmeyi düşünürler önce, ama arabayı babasından izinsiz aldığını söyleyen genç bunu kabul etmez. Babasının haberi olacağı ve kendisine kızacağı endişesiyle iyice paniğe kapılır.

Gençlerden biri, cep telefonundan Mercedes"in İstanbul"daki temsilcisine ulaşır. Kendini ve aracın yanında bulunan arkadaşlarını tanıtır.

Kendilerine bir servis aracı yollanmasını isteyen genç, bu konuda olumsuz yanıt alır. Ama ısrarlı çıkış ve siyasi bir nüfuzun varlığının hissettirilmesi kısa sürede sonuç verir.

Mercedes"in Türkiye ofisinde etkili bir isim, Silivri yakınlarında gecenin karanlığında bir otomobilin etrafında dolaşan gençlere umut olur.

Kendilerini arayan Mercedes yetkilisi önce gençlere kullandıkları araçla ilgili bilinmesi gereken özel bilgiler sorar.

Aracın kime ait olduğu, plakası, araç sahibinin ev iş teli ve adresleri gibi güvenlikle ilgili bir takım sorular yöneltilir.

Bu bilgilerin doğruluğunun teyit edilmesinin ardından, yönetici başka bir telefonla Almanca görüşmelere başlar.

Mercedes yetkilisi, gençlerin en önemli müşterilerinden birinin oğlu olduğunu telefonda konuştuğu kişiye anlatmaktadır.

Mercedes"teki telefon trafiği devam ederken gençler mahsur kaldıkları köy yolunda eve dönüşte babalarına ne diyeceklerini düşünürken, yetkili aracı kimin kullandığını sorar.

Otomobil sahibinin oğlu kendisinin kullandığını söyler.

-Şu anda bulunduğunuz yerden oturduğunuz ev ya da park edeceğiniz yere ne kadar sürede ulaşabilirsiniz.

-2 saat 10 ya da 15 dakika içerisinde

Bu sırada Almanya"daki yetkili Türkiye"de konuştuğu yöneticiye talimatları iletir.

-Sürücü otomobilin yanına gelsin.

Gençler zaten otomobilin yanındadır.

Beş on sanaye sonra önce otomobilin iç lambası kendiliğinden yanar. Ardından Park lambaları, sonra motor çalışır. Ardından kapıların kilidi açılır.

Telefondan ikinci talimat gelir.

-Sürücü otomobile binsin.

Otomobili kullanan genç ve arkadaşları şaşkınlık içinde otomobile biner. Direksiyonun kilitli olduğunu fark eder. Bu sorun da 30 saniye sonra giderilir.

Telefondan son talimat gelir.

-Aracın en son park edildiği yere ulaşması için size 2 saat 20 dakika izin verildi. Araç 2 saat 20 dakika sonra yeniden stop ettirilecek ve kapıları kilitlenerek emniyet altına alınacak. Geçmiş olsun iyi yolculuklar.

Otomobilin sürücü koltuğuna oturan genç ve arkadaşları şoke olmuş durumdadır. O köy yolundan keskin bir U dönüşü yaparak istenilen süre içinde İstanbul"da Anadolu yakasındaki evin önüne ulaşmayı başarırlar. Gençler sözü edilen saat ve dakikanın dolmasını beklerler aracın yanında.

Araç motoru durdurulur ve kapılar kilitlenir.

Yedek anahtarın bile kullanımı iptal edilirken şirket araç sahibine bir sonraki gün yeni anahtarını ulaştırır.

Bu olayı anlatan arkadaşım aracın içinde bulunanlardan biridir.

O yaşadıklarını anlatırken başta Susurluk kazası olmak üzere, bütün Alman malı BMW ve Mercedes marka otomobillerin karıştığı olaylar ve Türkiye"de çok tartışılan kazalar aklıma geldi.

Rahmetli Vali Recep Yazıcıoğlu, Bakan Adnan Kahveci ve Mustafa Taşar gibi nice değerlerimizin birbiri ardına yollarda kaybettiğimizi düşündüm. İçim sızladı.

Bakanlarımızın, milletvekillerimizin bindiği güvenlik açısından “Kale” olarak nitelendirilen son model lüks otomobillerin aslında tepemizde dolaşıp duran bir uydunun kör bir frekansında yol aldığını düşündüm.

Parasını bastırıp satın aldığı otomobilin kontak anahtarının bir nevi mülkiyet sembolü olduğu ülkemizde, binlerce lüks aracın asıl sahibinin hâlâ üretici şirket olduğunu hissetmek içimi burktu.

Aynı araçlar uzaktan böylesine kontrol edilebiliyorsa, neden içindeki konuşmalar dinlenmesin, ürettiği sattığı aracı kontrol edebilen güç, içindeki kişilerin konuşmalarını dinlemeyecek kadar aptal olamaz diye düşündüm ve ürperdim.

KAYNAK: (http://www.haber90.com/author_article_detail.php?id=907&uniq_id=1206446328)

selçuk efendi
27-03-2008, 17:01
Türkiye'deki İç Savaştan Kürt Devleti Çıkacak

Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, AK Parti'nin kapatılması istemi ve Ergenekon çetesi ile ilgili yaptığı açıklamalarda; Türkiye'de devlet içi bir savaş olduğunu ve bununda Kürt devletinin kurulmasına adım adım yürüdüğünü iddia etti.

AK Parti'nin kapatılması ve Ergenekon davası gibi görünen devlet içi çatışmanın aslında olayların sadece görünen yüzü olduğunu ve olayın özünü sakladığı inancında olduğunu savunan Prof.Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Türkiye'nin önümüzdeki dönemde çok temel bir problemle karşı karşıya kalacağını ifade etti.

İktidar partisinin kapatılması ve Ergenekon davası'nın Kürt sorununu çok ciddi biçimde Türkiye'nin gündemine getireceğini düşündüğünü söyleyen Prof. Dr. Arıboğan,

'Bunu söylememin en önemli sebeplerinden bir tanesi Leyla Zana'nın en son yaptığı açıklama;

'Abdullah Öcalan'ın 2010 yılında bizlerle beraber olacak' demesi, oradaki insanlara'

dedi.

Genel görümüme bakıldığı zaman Türkiye'de, bir devleti oluşturan bütün bacakların tümünün kırıldığının görüldüğünü, yargı sisteminin iflas etmiş durumda olduğunu ifade eden Prof.Dr. Arıboğan, yasama, yürütme ve yargının en önemli bacaklarından bir tanesi olan yargının şuan şaibe altında siyasallaştırılmış durumda olduğunu ileri sürdü.

Meclis idaresinin üzerinde kapatma gölgesi bulunduğunu vurgulayan Arıboğan, bunun dışında AK Parti'nin yürütmesi açısından Başbakan ve onunla birlikte AKP'nin en kuvvetli kadrolarının tavsiye edilmesinin söz konusu olduğunu kaydetti.

Liderlik potansiyeli olan kişilerin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile birlikte tasfiye edilmek istenen 71 kişilik listenin içinde olduğunu anımsatan Prof. Dr. Arıboğan,

'Hem yasama hem yürütmede kriz vardır. Devletin hukuk sistemi iflas ettiğinde, devletin meclisi, hükümeti iflas ettiğinde ordusunun ne vaziyette olduğuna bakmak gerekir. Devletin ordusu üzerindeki şaibelerde hem bu Ergenekon davası hem de Kuzey Irak operasyonu sonrası yapılan spekülasyonlarla oldukça zedelenmiştir.

Ordu'yu kıpırdayamaz hale getirmiş durumdalar. Baktığınız zaman ekonomik bir kriz kapıda görünüyor. Artı bu ülkenin en önemli yapıştırıcılarından biri olan Müslümanlık denilen konu tamamen irtica veya şeriatla örtüştürülmüş durumdadır.

Kısaca bu devleti, bu toplumu bir arada tutan bütün bacakların üzerine çok direk bir saldırı var şu anda ve devlet çökmek üzere.

Aslında böyle bir çöküşten ya kaos ya askeri darbenin ortaya çıkması beklenir. Her iki durumda da ortaya çıkacak görüntü çok nettir. Türkiye'de askeri bir yönetim gelirse, istikrarlı ya da çok demokratik bir yönetim sağlasalar bile uluslar arası kamuoyu nezdinde bunun bir askeri yönetim olacağıdır ve bir Kürt devletinin kurulmasını anormal şekilde kolaylaştıracaktır.'

şeklinde konuştu.

'İKİ YIL SÜRMEZ KÜRT DEVLETİ ORTAYA ÇIKAR'

Sistemin böyle gitmesi ve devletin kendi içinde çatışmaya devam etmesi halinde iki yıl sürmez bir Kürt devletinin ortaya çıkacağını iddia eden Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, bu gidişin kesinlikle ne devletin içindeki temizlik ne de AK Parti'nin kapatılması olmadığının altını çizdi.

Herkesin bunu laik, antilaik çatışması olarak algıladığını ancak bu durumu herkesin görüp ve masanın başına oturması gerektiğini söyledi.

Hiç kimsenin sonucun ne olacağını görmediğine işaret eden Prof. Dr. Arıboğan, oluşturulan kaos ortamında Kürt devletinin kurulmasını kolaylaştıracağını belirtti.

Askerin gücünün önemli ölçüde zayıflatıldığını iddia eden Prof. Dr. Arıboğan, sözlerine şöyle devam etti:

'Zaten asker şuanda kıpırdayamaz durumda. Türkiye çok direk bir saldırı altındadır. Türkiye zannediyor ki bir temizlik yapılıyor. Laik çatışması var Türkiye'de, böyle bir şey yok. Türkiye'de çok ciddi bir uluslararası operasyon var.

Adım adım Kürt devletine doğru gidiliyor. Eğer masaya oturmasalar, bu böyle olacaktır. Herkesin bunu görmesi lazım. Bir devletin bacakları sağlam değilse o bölgeye gideceğiniz zaman hukukla mücadele edemezsiniz. Yürütmeniz, karizmatik liderleriniz tavsiye edilmiş durumda.'

Yaşanan bu olaylara karşı halkın nasıl tepki göstereceğinin ise bilinmediğini anlatan Prof. Dr. Arıboğan, AK Parti'nin kapatılması ile çok zayıf bir hükümet oluşturulacağını da sözlerine ekledi.

'TÜRKİYE EKONOMİK KRİZİ KALDIRACAK ALTYAPIYA SAHİP DEĞİL'

Olası bir ekonomik krizi durdurabilecek Türkiye'nin güçlü bir alt yapısı olmadığını da açıklayan Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, ekonomik krizle birlikte Güneydoğu'da çok şiddetli tepkiler ortaya çıkabileceğine işaret etti.

Güneydoğu'da sadece PKK'nın değil Barzani'nin de etkili olduğuna vurgu yapan Arıboğan, Barzani'nin uluslar arası meşrutiyet açısından çok önemli birisi olduğunu da kaydetti.

Bu nedenle hemen tarafların masa başına oturması gerektiğini belirten Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, Türkiye'nin yüzeysel şeylerle uğraşmayı bir tarafa bırakmasını önerdi. Bu konuların gündemden kaldırılması ve devlette birliğin oluşturulmasının şart olduğunu bildiren Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, asker üzerinden siyaset yapılmasının bir tarafa bırakılması gerektiğini ifade etti.

'TSK'NİN ÜZERİNDEN SİYASET YAPILMASI KABUL EDİLEMEZ'

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan, sözlerini şöyle tamamladı:

'Ordu'nun üzerinden siyaset yapılması kabul edilemez bir şeydir. Devletin en güçlü kurumlarından bir tanesi Kuzey Irak'ta bir operasyon yaptı ve başarıyla dönen orduya şu söylendi;

'Sen ABD'nin komutası altındasın, çekil dedi sende çekildin'

denildi. Türkiye bu üslupla tartıştı. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin başarılı operasyonunu başarısız göstermeye çalıştılar. Türk askerine bir şiar darbesi vurdular.

Barzani bu psikolojik ivmeden faydalanacak. Zaferi iyi savaşarak kazanamayacaklarını gördüler. Genelkurmay Başkanı'da bunu hakaret olarak algıladı ve cevap verdi. Türkiye yapılamaz denilen şartlarda ve yapılamaz denilen operasyonu yaptı. Türk Silahlı Kuvvetleri muzaffer bir şekilde döndü. TSK şuan ikilem içinde kaldı. Dışarıda mı savaşsın içerde mi.

Siyaset TSK ve dini referanslar üzerinden yapılmamalı. Müslümanlığı şeriat ya da irtica haline getirilmemeli. İslam'ın, siyasi çerçeve içerisinde kullanılmasının sağlıksız olduğunu düşünüyorum. Bu toplumun en büyük yapıştırıcılarından biridir.

Hiçbir siyasi partinin Türkiye'de İslami sahiplenmeye hakkı yoktur. Çok tehlikeli bir gidiş olduğunu düşünüyorum ve konunun tamamen Kürk sorununa bağlanacağını ve Kuzey Irak'tan Nevruz hadiseleri ile şiddetli bir dalga geleceğini düşünüyorum.

Türkiye'nin karşısına dev gibi bir sorun çıkacak. Uluslar arası kanallarda Türkiye'ye müdahale edilebilir. Birleşmiş Milletler kanalı ile gelip oraya bir kanal çizerler ve 'senin askerin oraya gidemez' der. Masaya oturmazsak zaten birileri kendi masalarını kurmuş durumdalar.'

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7510)

selçuk efendi
27-03-2008, 17:23
Elif Sucuklarının Geçmişi

Yıl 1984. Özal`n ANAP Hükümeti ekonomiyi libere ederken et ithalâtına da izin çıkarıyor...

Bazılar ayağa kalkıyor ve "bu ithalât serbestisi hayvancılığımızı öldürür" diye haykırıyor ama bu
haykırışlara rağmen ithalât başlıyor..

Kopuzlar Gıda`ya (Mustafa Kopuz merhum) ait Elif Sucukları`nın muhasebe ve fabrika müdürü, (Fabrika Kağıthane`de) futbolculuktan gelme ve aynı zamanda Erbakan`ın genç bir müridi..

Çevresinde "Lâik Devlete düşmanlığı"" ile tanınıp biliniyor..

Bu genç islâmcı ayn zamanda Elif sucuklarının küçük bir hissedarı da…

Ve; adı: Recep Tayip Erdoğan..

İşte bu genç adam bir gün, yannda patronu Mustafa Kopuz da olduğu halde, ülkenin en büyük et ithalâtçısına gidiyor.

Vadeli çek verecekler ve ithâl eti satın alıp, sucuk üretecekler..

Ancak ithalâtçı firma, ilkeleri gereği bu genç adamın ve patronunun taleplerini geri çeviriyor.. Vadeli çekle mal verseler bile mutlaka bir banka teminat mektubu istediklerini söylüyorlar..

Aradan birkaç gün geçtikten sonra Mustafa Kopuz, yanında Ankaralı ünlü bir müteahhit (aslen Rizeli) de olduğu halde et ithalâtı yapan firmanın yetkililerini ziyarete geliyor..

Ankara`dan gelen bu müteahhit konuk, et ithalâtı yapan firmanın bağlı olduğu holdingin bir başka inşaat malzemesi şirketinin iyi bir müşterisi.. Kendi çalıştığı bankalardan birinden teminat mektubu vermeyi öneriyor…

Et ihtilâtçısı firma yetkilileri de Elif Gıda lehine olmak şartyla bu teklifi kabul ediyorlar..

Teminat mektubu ile birlikte çekler tanzim edilip ithalâtçı firmaya teslim ediliyor ve Danimarka`dan gelen islâmi Kurallara uygun kesilmiş olması mümkün değil ithal etlerin sevkiyatı da başlıyor..

Çekleri, genç muhasebeci Recep Tayip imzalıyor..

Ve..

Günü geldiğinde çekler bir türlü ödenmiyor..

Recep Tayip alacaklı firmaya gidip karşılıksız çıkan çekleri yeni çeklerle değiştirmeyi, nasıl olsa banka teminat mektuplarnn olduğunu söylüyor..

Talebi bir sefere mahsus olmak üzere kabul ediliyor…

Ve..

O yeni çekler de ödenmiyor..

Teminat mektubu nakde çevriliyor..

Ankara`da iş yapan Rizeli müteahhit ile Elif Gıda`nın arasına kara kedi giriyor..

Buraya kadar her şey normal çünkü çekler karşılıksız çıksa da teminat mektubunun paraya çevrilmesi sonucu tahsil edilmiş oluyor…

Ama asıl olaylar ondan sonra gelişiyor..

Aynı firma, o büyük et ithalâtçısından mal alamayınca bu kez piyasadaki başka küçük firmalara yöneliyor..

Ve bir sabah…

Tercüman Gazetesi şu başlıkla çıkıyor:

"Skandal.. Vicdansızlar!.. Eşek etinden sucuk üretip halka satıyorlar"..

Gazetede, Recep Tayip beyin bir fotoğrafı yer alıyor..

Tutuklanıp götürülmüş.

Birkaç geceyi nezarethanede geçiriyor. Dava açılıyor.

Sonuç: Yanlışlıkla karışmış birkaç parça eşek eti..

İlerleyen günlerde Mustafa Kopuz ölünce Elif Sucukları (gizli olarak) Tayip beyin oluyor.

Ve Allah`ın; "Yürü ya Tayip" emrini bu genç adam nasıl algılıyor bilinmez çünkü yürümektense, yürütmeye başlıyor..

İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı oluyor..

İstanbul Büyük Şehir Belediyesi çalışanlarına satılan bütün sucukları Elif Sucuklarndan almaya başlıyor ve o satın alma halen devam ediyor..

Elif Sucuklar günümüzde kapalı devre çalışıyor..

Yani sadece İstanbul Belediyesi Büyük Şehrin ihtiyaçlarını karşılıyor..

Ve elbette firma, Recep beyin üstüne kayıtlı değil..

Gazetelerin birinde Tayip Bey`in Kısıklı'da toplam 6 milyon YTL değerinde 3 adet villâsı olduğunu ve ilk villâya büyük oğlu Burak`n taşınmak üzere olduğunu okuyunca bunlar hatırladım..

Nazlı Hanım (Ilıcak) )bu haberin yer aldığı Tercüman Gazetesi`nin (eğer o günkü nüsha kaybolmadysa) arşivden çıkarıp medyaya verse de biraz eğlensek..

Saygılarımla

İmay Teker - Ülkücü Haber

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7505)

selçuk efendi
27-03-2008, 17:38
O Astsubaylar Kahramandır

İHANET şebekeleri şu sıralar dillerine yeniden “Şemdinli” meselesini dolamaya başladılar... Hevesleri kursaklarında ya, fırsat buldukça kusuyorlar..

Oysa “Alayı” o meseleden yakayı sıyırdıklarına, adaletin peşlerine düşmediğine şükretmelidirler!..

Türk Silahlı Kuvvetleri’ni hedef aldıkları komplonun neferleri olarak hepsi sorumludur...

Biz bugün hafızaları tazeleyelim ve Şemdinli’de o gün neler olduğunu, doğruları ile hatırlatalım...

Eşkıya’nın “Elinizle öldürün kanını için!..” çağrısından başlayarak...

Şemdinli’de tuzağa düşürülen astsubaylar için o gün PKK telsizinden, şehirdeki eşkiyaya gelen talimat böyle tespit edildi.

Çetebaşı militanlara bu emri veriyordu...

“Kanlarını için!..”

Tekrarlıyorum...

Amerikan malı patlayıcılarla Şemdinli’den yola çıkan Sevr çetesi, şu ünlü iddianame ile Genelkurmay üzerinden geçerek hedefe doğru bir büyük adım atacağı inancı ile hareketlenmişti.

Barzani’nin karargahından alınan rüzgarlarla, Nevruz bahanesi ile desteklenen güç gösterileri Ankara’nın göbeğinde büyük bir gedik açarak tavan yapacaktı.

AB patentli bir kanlı oyunu sergilediler...

Medyadaki, barolardaki, sendikalardaki vs uzantıları ile bas bas

“Çete var, derin devlet iş başında, devletin izindeki mafya”

diye yırtınıp devleti suçlama gayreti ile kendi marifetlerini perdeleme, daha doğrusu amaçlarına ulaşma gayretindeydiler...

Devletin elinde önemli belge ve bilgi var...

Bunların arasında bazı ses kayıtları önemli yer tutuyor. Bu ses kayıtları, PKK çetesinin mensuplarının kendi aralarındaki görüşmelerini de ihtiva ediyor..

Şu ünlü Seferi Yılmaz’ın sözde kitabevinde bomba patladığı gün...

9 Kasım 2005, Saat 13:53... Sabri kod adlı F.B. ile diğer örgüt üyesi M.S. görüşüyor...

F.B. Alo...

M.S. Nasılsın iyi misin?

F.B. Başım üstüne sen nasılsın?

M.S. Vallahi ben de iyiyim, şimdi biz çarşıdayız. Kıyamet gibi. Biz de onların arabasını yakaladık, resimlerini aldık.

F.B. Kaç kişi yakaladınız? Elinizde ne var?

M.S. Vallahi birini yakaladık onu da bıraktık. Millet eksik gelmişlerdi. Şimdi arabada eşyaları var. Millet yürüyüş yapıyor.

F.B. Ne kadar millet var çarşıda?

M.S. Vallahi milletin hepsi komple çarşıda.

F.B. E tamam arabayı yakın arabayı.

M.S. Vallahi biz o tarafa gidemedik, biz adamları imha ettik.

F.B. Evet evet bana bak kim yapmışsa, elinizle öldürün kanını için.

M.S. Vallahi biz Yüksekova’nın çıkışına getirdik imha ettik.

F.B. Tamam iyi yapmışsınız.

M.S. Biz şimdi sloganlar atıyoruz. Millet çok, ben de içine giriyorum İyidir.

F.B. Tamam artık ilçe başkanı ilçe başkanı ile bir çözüm yapın olay yaratın.

M.S. Tamam yapıyoruz.

F.B. Tamam iyi.

M.S. Gözüm üstüne.

Bu tespitler sadece bir bölüm

Dahası da var...

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

ASIL “Suçlular” bu meseleden kendilerine göre sıyrılıp, üstüne bir de Türk Silahlı Kuvvetleri’ne dalış yapıyorlar ya!..

İşin aslını milletimizin iyice bellemesi gerekir...

Şemdinli tezgâhı elbette sağduyulu insanımızca deşifre edilmiştir...

Bu meselenin içerisindeki Barzani’den eşkıya çetesine ve malum tarikat yapısına uzanan saadet zinciri biliniyor...

Biz konuyu hatırlatmayı sürdürelim, hem de ilk elden...

Şemdinli’de ilk patlama 29 Temmuz 2005’te ikincisi ise 5 Ağustos 2005’te meydana geldi.

İlkinde jandarma 2 astsubayını şehit verdi.

PKK’nın ikinci saldırısında, 3 çavuş 2 er şehit oldu.

Bu patlamaların ardından 26 Ağustos gecesi jandarmaya gelen isimsiz bir ihbar telefonu ise son patlamayla ilgili Seferi Yılmaz’ı işaret ediyordu.

26 Ağustos 2005’te, gece saat 00.40’ta jandarmayı arayan bir kadın, Seferi Yılmaz ile ilgili iddialarda bulundu. Şemdinli davası dosyasına da giren bu telefon konuşmasının metni şöyle:

KADIN: Hani şu Şemdinli İlçe Jandarma Komutanlığı önünde patlama olmuştu ya. Bilgi vermek istiyorum.

JANDARMA: Evet.

KADIN: Birisinin ismi Seferi Yılmaz’dır. Yanındaki oğlan da Cahit Erler. Seferi Yılmaz patlama olduktan sonra ortalık yatışıncaya kadar Irak’a kaçmayı düşünüyordu. PKK olayında şimdi kendisi başkanlık yapıyor. Örgüt başı.

JANDARMA: Biz size gerektiğinde nasıl ulaşacağız?

KADIN: Ben korkuyorum, bunlar bilirlerse beni yaşatmazlar... Rüyalarıma dahi giriyorlar, çünkü ben o gece olayı gören tek şahidim. Çünkü Seferi Yılmaz var ya, sesini duydum. 12.00’ye çeyrek vardı, gece ben bu konuşmaları duydum.

Bütün bu bilgilere karşılık, Seferi Yılmaz’a dokunulamadı!..

Malum savcı bu bilgileri belgeleri yeterli bulmadı, tıpkı 23 klasörlük dokümandan, devlet dışında kimseyi suçlayacak bir sonuç çıkartamadığı gibi...

Bu yüzden ilk elde Seferi serbest, astsubaylar içerde...

Şimdi bu “İçerdeki” astsubaylardan Ali Kaya’nın söylediklerine bir bakalım...

Astsubay Kaya şunu vurguluyor...

“Ben eğer oraya Seferi Yılmaz’ı öldürmek için gitseydim beni durduramazlardı”

Ve ekliyor “Tezgâha geldik.”

Görgü tanıkları da çelişkili.

Kimisi “Kaçtı”, kimisi “Arabadaydı”, kimisi “Görmedim” diyor.

Astsubay Kaya, Seferi’yi anlatıyor.

“İlk günlerde herkes Seferi Yılmaz için

‘1984’de bir itirafçının ifadesine dayanarak cezaevine girmiş, gariban birisidir’

diyordu. Ancak, Cumhuriyet Savcısı’nın iddianamesinin 4. sayfasında bu kişinin ‘Hacı’ kod adıyla halen örgütle işbirliği içinde olduğu, örgüt mensuplarıyla görüştüğü, askeri birliklerle ilgili istihbarat yaptığı, örgütün dağ kadrosuna adam kazandırdığı, iki büyük patlamada rol aldığı, telefon konuşmalarıyla da tespit edilmiş durumda. Hani bu adam masumdu? Bazı siyasiler de kolundan tutup dolaştırıyor.

Olay günü, PKK’nın dağ kadrosunda bulunan ‘Agiri’ kod adlı terörist orada. Sabri kod adlı kişinin konuşması var. Bu kişinin babasıyla yaptığı telefon konuşmasında ‘Baba, Şemdinli’yi yerle bir ettik’ diyor. Konuşmalar arasında ‘Hacı’ kod adlı kişiye yani Seferi Yılmaz’a sahip çıkılması isteniyor.”

Astsubay’ın bir çarpıcı açıklamasıda şöyle...

”Şemdinli’ye giderken yanımıza Kalaşnikof silahlar, el bombası, hücum yeleği almışız diye eyleme gittiğimiz izlenimi yaratılıyor. Şemdinli’ye elimize kaval alıp gidecek değiliz. Tabii ki oraya silahlı olarak gideceğiz.”

Dedikten sonra bir karargâhı işaret ediyor...

“Şemdinli’de Barzani’nin sözü geçer.”

Behiç Kılıç - Tercüman

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7509)

selçuk efendi
27-03-2008, 17:39
Erhan Göksel'e Egemen Bağış Sansürü

23 Mart 2008 Pazar günü saat 13:30'da, TV-8'de "Sağduyu" programında yayınlanacağı TV-8 tarafından sürekli duyurulan VERSO Başkanı Dr. Erhan Göksel'in, "AKP'ye Kapatma Davası ve Sonuçları" konulu söyleşisi, aldığım bazı duyumlara göre, AKP Genel Başkan Yardımcısı Egemen Bağış tarafından sansürlenmiştir.

Bağış, bizzat dün (Cumartesi günü) programı kanalda izledikten sonra, bugün öğlen saatlerine doğru Amerika'ya uçmadan önce, Erhan Göksel'in söyleşinin yayınlanmasını engellemiş bulunduğu ileri sürülmektedir.

İzlediğim kadarıyla, Pazar sabahı aralıksız alt yazı ile duyurulan program yerine birdenbire bir yabancı film yayına sokulmuş ve programın yayından kalkması için hiç bir gerekçe duyurulmamıştır. Bu da göstermektedir ki, sorun bir teknik arıza veya kanaldan kaynaklanan bir sansür değildir.

Ne gariptir ki aynı sabah, Kanal 7'de, AKP Milletvekili Haluk Özdalga'nın söyleşisinde de, aynı durum yaşandı. Haluk Özdalga ile yapılan röportaj, ani olarak, aldığım bilgilere göre, Başbakanlık Basın Müşaviri Akif Beki tarafından sansürlenerek, yayından kesildi. İzlediğim kadarıyla, Özdalga, Ergenekon Davası'nındaki son gözaltıları savunarak, AKP'yi zor duruma sokan sözler ederken, bu sansürü yedi.

AKP, artık, hem kendi üyelerini, hem de eleştiricilerin ifade özgürlüklerini sansürleyerek, 12 Eylül asker cuntasını arkasına almış olan Turgut Özal'ın bile cesaret edemediği tarzda, Menderesvari bir yönetim biçimine girmiş bulunuyor.

AKP, 1965 yılında % 52 ile iktidar olmuş Süleyman Demirel'in ve 12 Eylül asker cuntasının Başbakan Yardımcısı ve 1983'de % 48 ile iktidar olmuş Turgut Özal'ın bile arkasına alamadığı bu gücü nereden alıyor?

"Millî irade"den mi?

Güvenilir kaynağım, Erhan Göksel'in sansürlenmesini bana şöyle anlattı:

"Program Perşembe günü TV-8'in Ankara stüdyolarında çekildi ve anında linkle İstanbul TV-8 merkezinde bant kaydı yapıldı. Burada kayıt çok pürüssüz ve net olarak alındı, montaj için stüdyoya sokuldu ve yayına hazırlandı. Egemen Bağış'a bu bant kaydı izlettirildi. Bağış, daha sonra, kanal yetkililerine, yayının son dakikaya kadar ne yapılacağı belirsiz bir halde bırakılmasını söyleyerek, 'teknik sorun nedeniyle' programın yayının, program saatinde durdurulması emrini verdi."

Egemen Bağış bu sansürü kendisi yapamaz.

Bu emri ona kim verdi ya da verditti?

Kamusal iletişim araçlarının özelleştirilmesini ve ifade özgürlüğünü savunan bir iktidar partisinin, eleştirilere tahammülsüzlüğü artık had safhaya çıkmıştır.

Yeni anayasa hazırlanması süreci içinde, "liberal özgürlük anayasası olacak bu anayasa" temasını liberal profesörleri maşa gibi kullanarak toplumun bilgisiz çoğunluğuna yaymaya çalışan bir anlayışın geldiği son nokta, kendine yönelik eleştirileri sansürlemektir.

Bilindiği gibi bundan bir iki hafta önce, Zaman gazetesi Alev Alatlı'nın yazısını sansürlemişti.

Yine aynı gazete, Nedim Gürsel'in romanının ilanlarını yayınlamayı ret etti.

Yine, Yalçın Küçük'ün SKYTÜRK-TV kanalında yoğun ilgi gören muhalif programı da, yayından en yüksek rating yaptığı bir dönemde, nedensiz bir biçimde kaldırılmıştı.

2007'deki AKP'nin seçim zaferi sonrasında, iktidar giderek, 1957 seçimlerinden sonraki Menderes hükümetine benzemektedir.

AKP'yi özgürlükçü zanneden liberal aydınların, kafalarını duvara toslamadan, bu vahameti görmeleri gerekiyor.

Herkesin bilmesi gerekir ki, gerçeklerin ortaya çıkmasının sansür yöntemiyle önleneceğini sanmak, bir gaflettir. Bu gaflete de, en çok, Türkiye'de iktidar sarhoşluğu yaşayanlar düşüyor.

Prof. Dr. Veysel Batmaz

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7502)

indian
01-04-2008, 18:44
http://gaziantephaberler.com/koseyazilar.php?id=218&yazarid=9
FETTULLAH GÜLEN KİMDİR? LÜTFEN DİKKATLİ OKUYUN

ABD'de geliştirilen Büyük Ortadoğu Projesi'nin en önemli etabı 'ılımlı İslam' siyasetinin gönüllü sözcüsü olan Gülen'in, bütün Türkiye'yi bir ağ gibi saran gizli örgütlenmesinin, sinsi hesaplarının ve yürütülen örtülü operasyonlarının deşifre edilmesi gerekiyor.
Sığındıkları ve on yıldır yaşadıkları ABD'den Türkiye'ye karşı ihanet projeleri hazırlayanların; bölge ülkelerine yönelik kuşatma ve işgal planlarının parçası olanların; toplumun inançlarını istismar ederek, bunu sermaye ve iktidar gücüne dönüştürenlerin oyununun bozulması için herkesin üzerine düşen görevleri yapması, her şeyden önce bir vatandaşlık görevidir.
İlkokulu dışarıdan bitirmiş, vaaz verirken ağlayıp, bayılan, Cumhuriyet Devrimi ve Atatürk'e kinle dolu gezici vaiz Fethullah Gülen, ne zaman başı sıkışmış ise ABD'ye kaçmıştır. 1950'lerden itibaren dünyanın efendiliğine soyunan ABD, kıtalararası imparatorluğunu sürdürmek için, her kıtasal din içinde kendisine bağlı bir tarikat örgütledi. Bu tarikatların hepsinin söylemi de aynı: Dinlerarası diyalog.
Dinlerarası Diyalog, Fethullah Gülen'in CIA ile ilişkilerini sürdürmede kullandığı örtünün adı. CIA denetiminde yürütülen bu faaliyetin ilk başarılı örneği Moon tarikatıdır. 1951'de Kore'yi işgal eden ABD, Güney Kore'yi sömürgeleştirirken, sömürgeleştirmenin aracı olarak bir de Hıristiyan tarikatı kurdu. CIA'nın misyonerleri, bu tarikatı kullanarak Güney Kore nüfusunun yüzde 40'ını, Budistlikten vazgeçirip Hıristiyan yaptılar. Moon, işte bu tarikatın adıdır. Resmi adıyla söylersek; Birleştirme Kilisesi. CIA, Moon tarikatını kullanarak Dünya Anti Komünist Lig'ini örgütledi. Türkiye'de Komünizmle Mücadele Dernekleri, Dünya Anti Komünist Lig'inin uzantıları olarak kuruldu.
Diğer cemaatler Kur'an kursu ve İmam Hatip Liseleri gibi doğrudan dini eğitim kurumlarına önem verirken, Fethullah Gülen cemaati, Turgut Özal döneminde, yurt içinde Anadolu liseleri ve kolejler açmaya başladı. Sovyetler Birliği'nin çözülmesi üzerine Gülen örgütü uluslararası okullar atağına geçti. Gülen'in öncelik verdiği ülkeler son derece dikkat çekici: Orta Asya, Kafkaslar, Balkanlar. Yani Amerika'nın ilgi alanındaki bölge ve ülkeler. Nitekim 1992'den itibaren, öncelikle Orta Asya Türk cumhuriyetleri olmak üzere Kafkas ve Balkan cumhuriyetlerinde, 'Fethullahçı' diye bilinen vakıf ve şirketler, art arda kolejler açtılar. Ardından Asya ve Afrika ülkeleri geldi.
ABD'nin Soğuk Savaş döneminde, Sovyetler Birliği'ni çökertmek için örgütlediği ve büyük olanaklarla yürüttüğü 'CIA muhalefeti'nin, Gülen Örgütü'nün önünü açtığı net olarak saptanabiliyor. Sovyet bloğuna karşı yürütülen psikolojik savaşın en önemli aygıtı Hür Avrupa Radyosu, Fethullah Gülen'i bültenlerinin baş konusu yapıyor. Amerika'nın Sesi Radyosu'nun değişik lehçelerdeki Türkçe yayınlarında, Gülen ve misyonu döne döne övülüyor.
Fethullah Gülen, 28 Şubat sürecinde panikledi. Uzun süre ABD'de kaldı. Hükümet ve CIA yetkilileriyle görüşmeler yaptı. Cumhuriyet Devrimi güçlerini, 'Arkamda Amerika var' mesajı vererek tehdit etmeye çalıştı. İkinci Cumhuriyetçi köşe yazarlarını seferber ederek kendini Amerika'nın adamı olarak savundurttu. Nevval Sevindi'nin Sabah Kitapları'ndan çıkan, 'Fethullah Gülen İle New York Sohbeti'nde ABD emperyalizmiyle Nur tarikatının bağı, açıkça dile getiriliyor. İşte kitaptan bazı seçmeler:
'Amerika şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir. Amerika hâlâ bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır. Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkılmamalı. Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinden hiçbir iş yaptırmazlar. Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz. Amerika ile iyi geçinmezseniz işinizi bozarlar. Amerika'nın bize yarım arpa kadar sadece bizim menfaatimize desteği yoktur. Buna rağmen şurada bulunmamıza izin veriyorsa, bu bizim için bir avantajsa, bu avantajı sağlıyor demektir.'
Yani her şey ortada...
Fethullah'ın okullarının propagandası, 'Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar Türk dünyasının hizmetinde' sözleriyle yapılıyor. Oysa bu okullar, Türkiye Cumhuriyeti'nin değil, ABD'nin hizmetindedir. Gülen cemaati tarafından yurt dışında, özellikle de Türk Cumhuriyetlerinde açılan okullarda, diplomatik pasaportlu Amerikalı CIA ajanları, 'İngilizce öğretmeni' diye barındırılıyor. Bu işbirliği, Türkiye'de yapılan üst düzey resmi bir toplantıda, bizzat Fethullahçı okul yöneticisi tarafından itiraf edildi. Toplantıda, dönemin Milli Eğitim Bakanı Mehmet Sağlam ve MIT temsilcisi de bulunduğu halde, olay karşısında sessiz kalındı. Durum, devletin resmi olarak yayımladığı kitapla da belgelendi.
Yer, Ankara'daki Başkent Öğretmen Evi. Önemli bir toplantı yapılmaktadır. Ev sahibi, Milli Eğitim Bakanlığı Yurt Dışı Eğitim Öğretim Genel Müdürlüğü. Konu, yurt dışında açılan Türk okullarının sorunları. Toplantıya, başta Milli Eğitim Bakanı olmak üzere Bakanlığın bütün üst düzey bürokratları katılıyor. Dahası; Başbakanlıktan, MİT'ten, Dışişleri Bakanlığı'ndan temsilciler de katılımcılar arasında. Ve elbet, yurt dışında okul açmış vakıf ve özel şirket yetkilileri de hazır. Sıra, Özbekistan'daki 18 okulun sahibi gözüken Silm A.Ş.'nin yetkilisine gelir. Bu okullar da, 'Fethullahçılara ait' diye bilinmektedir. Müdür, birçok talebini dile getirir. Sözlerini Amerika'nın Özbekistan'daki bir uygulamasını örnekleyerek bağlar. MEB'in yayımladığı 'Yurt Dışında Açılan Özel Öğretim Kurumları Temsilcileri-İkinci Toplantısı' adlı kitabın 63-64. sayfalarından okuyalım:
'Amerika Birleşik Devletleri, dostluk köprüsü adı altında getirdikleri 70 öğretmene diplomatik statü kazandırmışlardır. Biz de, eğer devletimiz, büyükelçiliğimiz, bu konuda diplomatik statü konusunda bize yardımcı olursa Türk öğretmenlerinin, Türk eğitim elemanlarının itibarlarının biraz daha artacağını zannediyoruz.'
Özbekistan'da diplomatik pasaportla bulunan ABD'li 'öğretmen'lerin çoğu, Gülen cemaatinin okullarında çalışmaktadır. İngilizce dil 'öğretmeni' olarak gözükmektedirler. Kırgızistan'da da 50-60 kadar Amerikalı 'öğretmen' var. Bunlar da diplomatik pasaportlu. Ve Kırgızistan'da 'Fethullahçı' diye bilinen okullarda 'öğretmenlik' yapıyorlar. Gülen'in okulları, Adriyatik'ten sadece Çin'e kadar değil, Vietnam'a, Endonezya'ya kadar uzanmaktadır ve eğitim dili olarak da Türkçe'yi değil, İngilizce'yi kullanmaktadır. Özellikle hazırlık sınıflarında haftalık ortalama 24 saati bulan İngilizce derslerine, çoğu okulda ABD'li ve İngiliz 'öğretmenler' giriyor.
Gülen'in yurtdışındaki okullarında çalışan bine yakın ABD'li öğretmende, yalnızca devlet görevlilerine verilen ABD resmi pasaportu var. Çoğunluğu Türk Cumhuriyetleri'nde faaliyet yürüten okullardaki ABD'li öğretmenler, İngilizce adıyla 'official passeport'a sahipler. Amerikan Eğitim Bakanlığı personeli olmayan ABD'li öğretmenlerin, normal olarak turist pasaportu sahibi olmaları gerekiyor. Ancak, Amerikan devleti, Gülen'in okullarında çalışanları resmi görevli sayıyor. Türkiye'deki karşılığı 'yeşil pasaport' olan resmi görevli pasaportu, ABD'li öğretmenlere diplomatik dokunulmazlık sağlıyor.
İşte ABD, işte Gülen... Bütün bunlara rağmen, hangi vatansever Türk vatandaşı hâlâ Gülen'in hizmetlerini savunabilir, anlamak çok güç...

selçuk efendi
12-04-2008, 16:10
Tayyip Erdoğan'ın serveti
http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7557

selçuk efendi
14-04-2008, 20:01
Erdoğan Bir İç Darbe Atlattı

Belki de hâlâ atlatamadı…

Sadece "herkes bir adım geri attı"…

Ama AKP içinde!

TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu'nun başını çektiği "Ankara-Kayseri" ekseni tarafından ortaya atılan "Herkes bir adım geri atsın" çağrısı, her ne kadar iktidar-muhalefet-iş dünyası-asker-yargı terkibine yapılmış gibi göründüyse de, mesajın asıl hedefi 'AKP'nin içiydi'…Yada en azından, çağrı orada yansıma buldu…

AKP yetkili organlarının "gerilim düşürme" kararını 'iç gerilimi düşürme' kararı diye okursak, her yazılana inanan ahmak insanlar olmamakla övünmeye hakkımız olur. Zaten, "birer adım geri atın" çağrısının CHP'ye, MHP'ye, Yargıtay Başsavcısı'na veya Ergenekon savcısına yapılmasının ne mantığı olabilirdi ki?

Anayasa'ya karşı girişilen her atağı anında Anayasa Mahkemesi'ne götüren CHP, birden bire parti kapatma ile ilgili maddeler üzerinde pazarlığa mı girişecekti? Veya AKP'ye destek atma limitini çoktan doldurmuş olan MHP, bir kapatma davası da kendisine açtırma riskine mi girecekti? Yargıtay Başsavcısı, kapatma davasını geri mi çekecekti? Ergenekon savcısı Zekeriya Öz, "Pardon, ben yanlış bir soruşturma başlatmışım!" deyip 9 aydır "AKP'nin rehineleri" olarak elde tutulanları serbest mi bırakacaktı? Askerler zaten hiçbir şekilde topa girmiyorlardı..Nitekim, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, "Bunlar romantik talepler" diyerek dalgasını geçti. MHP lideri Bahçeli ise, oynanmak istenen oyunu herkesten daha iyi gördü, "Benden bu kadar" dedi ve çekildi.

Kim, nereden nereye geri adım atacaktı? Doğu Perinçek mi, Yalçın Küçük mü, kim? Dolayısıyla, en doğru soruyu yine Erdoğan sordu: "Neyden geri adım atacağım?"

Sordu ama, "gerilimi düşürüyorum" adı altında ilk geri adımı da kendisi attı. Hissi dalgalanma durumları göz önüne alındığında, bu tavrı ne kadar sürdürebileceği bilinmiyor. Ancak Erdoğan'ın görmek zorunda kaldığı bir durum vardı ki o da şuydu: Topluma masum ve iyi niyetli bir girişim olarak lanse edilen "Herkes bir adım geri atsın" harekâtının hedefi düpedüz kendisiydi!

Böyle "makûl" bir çözüm formülüne direnmek de, yelkenleri hemen indirip Baykal'ın kapısına koşmak da Erdoğan'ı siyaseten bitirebilirdi. Kendisince en doğru taktiği seçti ve "gerilimi düşürme-Anayasa Mankemesi ile kavga etmeme" cihetine giderek, topu şimdilik kendi kalesinden uzaklaştırdı. Bu arada, AB'nin ve "demokrat kamuoyunun" desteğini yeniden kazanmaya yönelik adımlar atarak kaleyi bir miktar daha güçlendirdi.

"Herkes bir adım geri adım atsın" kampanyasının Erdoğan cephesinde yarattığı 'nefret' bildiklerimiz ve tahmin ettiklerimizin ötesindedir. Erdoğan, bu kampanyada parmağı olan herkesi bir bir defterine kaydetmiştir ve eğer bu süreçten sağ salim çıkarsa, gerekli hesapları itinayla soracağından kimsenin kuşkusu olmasındır. Kendisini bir ihanet çemberinin içinde görmekte ve hesap sorma anının bir an önce gelmesi için hınçtan yanmaktadır..Ancak Erdoğan öfkeli olduğu kadar 'kısmetli' de bir adamdır. Kendisi Musa'nın soyundan geldiği için, (Aman ha! Bu bilgiyi vallaha Akif Beki'nin 'Erdoğan'ın Harfleri' kitabına dayandırıyorum, Ergun Poyraz'a değil! Beni de içeri falan atmayın. Kaynağım Akif Beki'dir!) Evet, kendisi Musa'nın soyundan geldiği için, Kızıldeniz'i asası ile yararak bu kez de kefeni yırtabilir. Ancak, Erbakan Hoca gibi 'bertaraf olmak' da vardır. Durum, "fifty-fifty" görünmektedir…

Gelelim, "Bir adım geri" girişiminin aktörlerine:

RIFAT HİSARCIKLIOĞLU:

Hayatı boyunca başbakanlık hayalleri kurduğunu, en azından ben iddia ediyorum. Kendisini hep 'potansiyel başbakan' gibi görmüştür. Hatırlayın, Ecevit'in başına sarılan bir hastalık vesilesiyle 'iktidardan uzaklaştırılması' operasyonunda da Hisarcıklıoğlu 'makul çözümler öneren adam' olarak ortaya çıkmıştı.

Siyasette bu tipoloji, Türk sinemasında "esas oğlanın iyi kalpli arkadaşı' tiplemesine denk düşer. Dikkat! Kızı sonunda bunlar kapabilir! Olay bir 'aşk evliliği' değil, 'mantık evliliğine' gider ama olsun…

Sonra, Rıfat Hisarcıklıoğlu'nun TÜSİAD'la alttan alta rekabet etme gibi bir huyu da vardır. "İstanbul'da TÜSİAD varsa, Anadolu'da da biz varız koçum!" şeklinde müphem bir kafa tutuş içerisindedir. TÜSİAD, Gül'ün cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesine 'resmi açıklamayla' karşı çıkarken, beklenen destek "Kayseri lobisi"nden gelmişti. TOBB'un desteği olmasaydı, Gül o koltuğa zor otururdu. Şimdi bu Hisarcıklıoğlu, yola Erdoğan ile devam edilemeyeceğini düşünmektedir. Ancak siyaset tarzı gereğince işi "muhalefet cephesi açarak" değil, "makul çözüm önerileri ortaya atarak" kotarmak peşindedir. Ayrıca, gerilimin bir 'darbe ortamı' yaratması da herkesin hesaplarını bozabilir. O bakımdan, en iyisi Erdoğan'ın 'tereyağından kıl çeker gibi' giderilmesidir. "Bir adım geri" projesi Ankara merkezlidir. Bir ayağı Şamil Tayyar'ın bir türlü ortaya çıkaramadığı (!)'derin devlete' uzanmaktadır ve harekâtın siyasi sahibi Rıfat Bey'dir..

ABDÜLLATİF ŞENER:

Bu ismin, Açık İstihbarat'ın bu fukara yazarının gözünde, potansiyel bir İlhan Kesici gibi görünmesi, Şener'in ileride önemli bir misyon üstlenmeyeceği anlamına gelmemelidir.

Bendeniz, on beş yaşımdan beri "Biliyor musun, İlhan Kesici parti kuruyormuş!" söylentisini duyarım. Aradan yirmi küsur yıl geçti, İlhan Bey halen "bir gün parti kuruverecek adam" tiplemesi üzerinden siyaset kurumundan maaş alıyor! Şener'de de biraz 'İlhan Kesici havası' var…

Ancak, AKP'nin ölüsünden çıkarılacak en önemli 'embriyo'' "Devletle barışık, mütedeyyin bir parti" olacaksa, bunun tek alternatif lideri Şener'dir. Denilebilir ki, "Şener, Erdoğan'ın karizmasının yanından geçebilir mi? Erdoğan'sız bir AKP çekirdeğinin ne hükmü olur?"

Doğru ama, önümüzdeki gelişmeler, hayvan sürülerinde olduğu gibi "tapınılan lider" tiplemesine de uzun vadede son vermeyi hedefliyor olabilir. Erdoğan, böyle bir 'doğal lider' türünün dünyadaki son örneklerinden biridir. Ve bu lider tiplemesi giderek sorun yaratmaktadır. Madem, "yüzünü AB'ye dönmüş" bir toplum projesinden vazgeçmeyeceğiz, daha 'etten-kemikten' liderler yaratmakta ne beis olabilir? Hata yapan, hatasını kabul eden, eleştirilebilen, gerekirse istifa etmesini bilen…Mesela "Alman modeli" neden olmasın? Hisarcıkloğlu Başbakan, Şener parti başkanı? Ne dersiniz?

Şener'in en önemli artılarından birisi de 'devlet malına el uzatmamış' olmasıdır. Yolsuzluğun belde teşkilatlarına kadar indiği AKP'de ne büyük bir haslet! Şener'in geçmişinde gerçekten hiçbir 'yiyicilik' olayı yoktur. Bakanlığı döneminde kendisine gönderilen altın kaplamalı dolma kalemleri bile geri gönderirdi.
(İzin verin, burada biraz 'çerkesçilik' yapıp, hemşehrimin bu özelliği ile gurur duyacağım. Çerkeslerde 'devlete ihanet ve millet malına el uzatmak' davranışı pek yaygın değildir. Çünkü onlar, anayurtlarından kovulduklarında kendilerine kucak açmış ve devletin önemli görevlerini teslim etmiş Türklere her zaman vefa ve bağlılık duydular. Bu vefa kuşaktan kuşağa geçti ve genlere işledir. O bakımdan Çerkesler, Anadolu'ya ayak bastıkları günden beri devletin en güvendiği unsur olmuşlardır)

Şener'in Vatan gazetesine yaptığı "AKP'nin kapatılacağını biliyordum, bu nedenle aday olmadım" şeklindeki açıklama, 'dürüst siyasetçi' imajını bir miktar zedelemiştir. Bu açıklamanın 'gemiyi terk eden fare" görüntüsü yarattığını hemen fark etmiş ve yanlış hatırlamıyorsam Fikret Bila'ya "yanlış anlaşıldım" diyerek Vatan'a verdiği demeci düzeltme cihetine gitmiştir.

Sayın Şener, şu anda Rıfat Hisarcıklıoğlu'nun üniversitesinde ders vererek geçimini sağlamaktadır. Dolayısıyla, en azından bu bakımdan 'TOBB merkezli' siyasi projelerin dışında olduğunu düşünemeyiz. Sonra, Şener'in doğruya doğru 'akademisyen' olarak ne kıymet-i harbiyesi vardır da TOBB kendisine üniversitesinde 'hocalık' makamı tesis etmiştir? ( Kusura bakmayın Sayın Bakan, sizi severim ama doğruları da yazmak zorundayız)


DOĞAN GRUBU GAZETELERİ:

"Memleketin hayrı için arayı buluyoruz" görünümü altında Erdoğan'ı bitirmeyi amaçlayan bu planın medya ayağını, beklendiği gibi Doğan grubu (özellikle Radikal ve Milliyet) üstlenmiştir.

Radikal Ankara Temsilcisi Murat Yetkin'in bu konudaki 'üstün çabaları' her türlü takdire şâyandır! Kendisi, Deniz Baykal'ı bile Erdoğan ile bir araya gelmeye ikna etmeye çalışmış, ancak başarılı olamamıştır. Buna rağmen, Baykal'ın açıkça "hayır" dediği uzun röportajın üstüne "Baykal'dan açık kapı!" diye başlık atarak hepimizi aptal yerine koymuştur. Yetkin, Ankara'da Hisarcıklıoğlu'na en yakın gazetecilerden biridir. İçtikleri su ayrı gitmez. Böyle bir operasyonda özel bir görev üstlenmesi yadırganmamalıdır.

Hem arkadaşın şöyle bir özelliği daha mevcuttur:

Biliyorsunuz, 2002 yılında Hüsamettin Özkan ile birlikte Ecevit'e çıkıp, "Efendim, size askerlerden bir mesaj getirdim. Hüsamettin Bey'in söylemesi şık olmayacağından ben arz ediyorum: Komutanlarımız Başbakanlık koltuğunu Hüsamettin Bey'e bırakmanızı rica ediyorlar" demiş olan gazetecidir. Böyle bir 'postacılık'la da daha sonra bir güzel övünmüştür. Şimdi var mısın aynı Murat Yetkin, yanına Abdullah Gül'ü alıp Erdoğan'a gitsin ve "Efendim, devletimiz ve stratejik ortaklarımız sizi biraz dinlendirmek arzusundalar. İstersiniz koltuğunuzu bir süre Şener-Hisarcıklıoğlu ikilisine devrediniz.." desin?!

ABDULLAH GÜL:

İşte 'bir adım geri' harekâtının en önemli kalesi! Her zaman olduğu gibi 'karda yürüyüp iz bırakmama' tekniği ile hareket etmiş ve Hisarcıklıoğlu ile Şener'in adımlarının ne sonuç vereceğini izlemiştir. Erdoğan Balkan gezisindeyken ortaya atılan "Tarafları cumhurbaşkanı bir araya getirsin" pasını yumuşak bir göğüs plasesi ile karşılamış, ancak Erdoğan'ın bu tezgâha erken uyanması üzerine, hemen geri adım atıp, Başbakan'a el altından "senin onaylamadığın hiçbir yönteme yanaşmam. Biz Harun ile Musa'yız" mesajları göndermiştir. Tabii Erdoğan'da bu numaraları yiyecek hâl kaldıysa!

Gül, Erdoğan'ın kendisini Dolmabahçe'de fedâ etmesini unutmamıştır. Cumhurbaşkanlığı makamına oturmasını da Erdoğan'dan çok Rıfat Bey'e borçlu olduğunu bilmektedir. Ancak, Erdoğan ile ayran içtim ayrı düştüm görüntüsü vermeyi de şimdilik yararlı bulmamaktadır. "Bir adım geri" girişimini 'donduran' kişi Gül olmuştur. Rıfat Bey'e "biraz daha sabır" telkin etmiş olması muhtemeldir. Ayrıca Gül'ün önünü biraz daha görmeye ihtiyacı vardır. "TOBB planının "Gül Cumhurbaşkanı-Hisarcıklı Başbakan- Şener parti lideri" şeklindeki yapılanmasını yabana atmamakla birlikte, kapatma davasının gidişatını bir süre daha izlemekte fayda vardır.

AKP'nin 'parçalanmasının' doğal bir biçimde gerçekleşmesi herkesin işine gelir. Kimse 'darbeci' veya "kardeşini satan Harun" konumuna düşmeden Erdoğan'ın işi bitirilebilirse ne âlâdır..Hem belki böyle ayak oyunlarından uzak durarak, "siyasi yasak" tehlikesini atlatma umudu da mevcuttur. Neden olmasın? Yüce Mahkeme'den kuşku duymak istemeyiz ama, Rıfat Bey'in geçen Pazartesi gizlice Anayasa Mahkemesi'ne gidip Haşim Kılıç ile görüşmesi son derece manidardır (İsmail Küçükkaya yazdı: 12 Nisan 2008 tarihli köşe yazısı) Ayrıca, Rıfat Bey'in askerlerle temasları bulunduğunu da açıkça iddia ederiz.

NETİCE-İ KELÂM:

Yazıyı okumada gösterdiğiniz sabır için teşekkür ederim. O kadarcık da yoralım birbirimizi.

Biz burada 'resmi tarih' yazmıyoruz..Netice: "Geri adım" planı Gül'ün şimdilik verdiği 'ayar' sonucu rafa kaldırılmıştır. Erdoğan da sinirlerine hakim olarak tehlikeye açık konumunu bir nebze olsun savuşturmuştur. Ancak, bilinmelidir ki bu plan hâlâ devrededir. Erdoğan'ın en yumuşak karnı, gidişat karşısında kendisine ikbal aramaya başlayacak olan milletvekilleridir. Bunlar her an çelinebilirler. Erdoğan'ın bir hata daha yapması, AKP'yi daha kapatma davası sonuçlanmadan parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya getirebilir. Başbakan, sessiz sedasız bir 'iç darbe' atlatmıştır.

Dengir Mir Fırat gibi en 'şahin' adamların bile tehlikenin farkına varması ve "Anayasa değişikliği falan yapmıyoruz, hukuka da saygı duyuyoruz" diye açıklamalar yapmaya başlaması ne kadar da dikkate şâyandır! Bir başka 'yumuşak karın' ise Sayın Başbakan'ın sağlık durumudur. En ufak bir karikatüre dava açan Erdoğan, Yalçın Küçük'ün bu konudaki ağır tacizlerine neden susmaktadır acaba?

NOT: Sahi, bu arada!..Farkında mısınız? Gül ile Erdoğan hiç "haftalık olağan görüşme" yapmaz oldular. En son görüşme tarihleri 30 Mart Pazar! Oysa, haftalık olağan görüşmeler devletin protokol kuralları gereğince Perşembe günleri yapılmaktadır. Pazar günkü son görüşmenin konusu da 'bir adım geri kapsamında' lider kabulüydü ve Erdoğan bu görüşmeye gitmeden önce Gül'e cevabını 'basın aracılığıyla' vermişti.

Uyuma ey Ankara gazetecisi! Cumhurbaşkanı ile Başbakan birbirine küs! Üstelik onlar, Ecevit ile Sezer de değiller. Onlar "Harun ile Musa"lar!

Fatma Sibel Yüksek
Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7565)

selçuk efendi
14-04-2008, 20:01
Erdoğan Bir İç Darbe Atlattı

Belki de hâlâ atlatamadı…

Sadece "herkes bir adım geri attı"…

Ama AKP içinde!

TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu'nun başını çektiği "Ankara-Kayseri" ekseni tarafından ortaya atılan "Herkes bir adım geri atsın" çağrısı, her ne kadar iktidar-muhalefet-iş dünyası-asker-yargı terkibine yapılmış gibi göründüyse de, mesajın asıl hedefi 'AKP'nin içiydi'…Yada en azından, çağrı orada yansıma buldu…

AKP yetkili organlarının "gerilim düşürme" kararını 'iç gerilimi düşürme' kararı diye okursak, her yazılana inanan ahmak insanlar olmamakla övünmeye hakkımız olur. Zaten, "birer adım geri atın" çağrısının CHP'ye, MHP'ye, Yargıtay Başsavcısı'na veya Ergenekon savcısına yapılmasının ne mantığı olabilirdi ki?

Anayasa'ya karşı girişilen her atağı anında Anayasa Mahkemesi'ne götüren CHP, birden bire parti kapatma ile ilgili maddeler üzerinde pazarlığa mı girişecekti? Veya AKP'ye destek atma limitini çoktan doldurmuş olan MHP, bir kapatma davası da kendisine açtırma riskine mi girecekti? Yargıtay Başsavcısı, kapatma davasını geri mi çekecekti? Ergenekon savcısı Zekeriya Öz, "Pardon, ben yanlış bir soruşturma başlatmışım!" deyip 9 aydır "AKP'nin rehineleri" olarak elde tutulanları serbest mi bırakacaktı? Askerler zaten hiçbir şekilde topa girmiyorlardı..Nitekim, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, "Bunlar romantik talepler" diyerek dalgasını geçti. MHP lideri Bahçeli ise, oynanmak istenen oyunu herkesten daha iyi gördü, "Benden bu kadar" dedi ve çekildi.

Kim, nereden nereye geri adım atacaktı? Doğu Perinçek mi, Yalçın Küçük mü, kim? Dolayısıyla, en doğru soruyu yine Erdoğan sordu: "Neyden geri adım atacağım?"

Sordu ama, "gerilimi düşürüyorum" adı altında ilk geri adımı da kendisi attı. Hissi dalgalanma durumları göz önüne alındığında, bu tavrı ne kadar sürdürebileceği bilinmiyor. Ancak Erdoğan'ın görmek zorunda kaldığı bir durum vardı ki o da şuydu: Topluma masum ve iyi niyetli bir girişim olarak lanse edilen "Herkes bir adım geri atsın" harekâtının hedefi düpedüz kendisiydi!

Böyle "makûl" bir çözüm formülüne direnmek de, yelkenleri hemen indirip Baykal'ın kapısına koşmak da Erdoğan'ı siyaseten bitirebilirdi. Kendisince en doğru taktiği seçti ve "gerilimi düşürme-Anayasa Mankemesi ile kavga etmeme" cihetine giderek, topu şimdilik kendi kalesinden uzaklaştırdı. Bu arada, AB'nin ve "demokrat kamuoyunun" desteğini yeniden kazanmaya yönelik adımlar atarak kaleyi bir miktar daha güçlendirdi.

"Herkes bir adım geri adım atsın" kampanyasının Erdoğan cephesinde yarattığı 'nefret' bildiklerimiz ve tahmin ettiklerimizin ötesindedir. Erdoğan, bu kampanyada parmağı olan herkesi bir bir defterine kaydetmiştir ve eğer bu süreçten sağ salim çıkarsa, gerekli hesapları itinayla soracağından kimsenin kuşkusu olmasındır. Kendisini bir ihanet çemberinin içinde görmekte ve hesap sorma anının bir an önce gelmesi için hınçtan yanmaktadır..Ancak Erdoğan öfkeli olduğu kadar 'kısmetli' de bir adamdır. Kendisi Musa'nın soyundan geldiği için, (Aman ha! Bu bilgiyi vallaha Akif Beki'nin 'Erdoğan'ın Harfleri' kitabına dayandırıyorum, Ergun Poyraz'a değil! Beni de içeri falan atmayın. Kaynağım Akif Beki'dir!) Evet, kendisi Musa'nın soyundan geldiği için, Kızıldeniz'i asası ile yararak bu kez de kefeni yırtabilir. Ancak, Erbakan Hoca gibi 'bertaraf olmak' da vardır. Durum, "fifty-fifty" görünmektedir…

Gelelim, "Bir adım geri" girişiminin aktörlerine:

RIFAT HİSARCIKLIOĞLU:

Hayatı boyunca başbakanlık hayalleri kurduğunu, en azından ben iddia ediyorum. Kendisini hep 'potansiyel başbakan' gibi görmüştür. Hatırlayın, Ecevit'in başına sarılan bir hastalık vesilesiyle 'iktidardan uzaklaştırılması' operasyonunda da Hisarcıklıoğlu 'makul çözümler öneren adam' olarak ortaya çıkmıştı.

Siyasette bu tipoloji, Türk sinemasında "esas oğlanın iyi kalpli arkadaşı' tiplemesine denk düşer. Dikkat! Kızı sonunda bunlar kapabilir! Olay bir 'aşk evliliği' değil, 'mantık evliliğine' gider ama olsun…

Sonra, Rıfat Hisarcıklıoğlu'nun TÜSİAD'la alttan alta rekabet etme gibi bir huyu da vardır. "İstanbul'da TÜSİAD varsa, Anadolu'da da biz varız koçum!" şeklinde müphem bir kafa tutuş içerisindedir. TÜSİAD, Gül'ün cumhurbaşkanlığına aday gösterilmesine 'resmi açıklamayla' karşı çıkarken, beklenen destek "Kayseri lobisi"nden gelmişti. TOBB'un desteği olmasaydı, Gül o koltuğa zor otururdu. Şimdi bu Hisarcıklıoğlu, yola Erdoğan ile devam edilemeyeceğini düşünmektedir. Ancak siyaset tarzı gereğince işi "muhalefet cephesi açarak" değil, "makul çözüm önerileri ortaya atarak" kotarmak peşindedir. Ayrıca, gerilimin bir 'darbe ortamı' yaratması da herkesin hesaplarını bozabilir. O bakımdan, en iyisi Erdoğan'ın 'tereyağından kıl çeker gibi' giderilmesidir. "Bir adım geri" projesi Ankara merkezlidir. Bir ayağı Şamil Tayyar'ın bir türlü ortaya çıkaramadığı (!)'derin devlete' uzanmaktadır ve harekâtın siyasi sahibi Rıfat Bey'dir..

ABDÜLLATİF ŞENER:

Bu ismin, Açık İstihbarat'ın bu fukara yazarının gözünde, potansiyel bir İlhan Kesici gibi görünmesi, Şener'in ileride önemli bir misyon üstlenmeyeceği anlamına gelmemelidir.

Bendeniz, on beş yaşımdan beri "Biliyor musun, İlhan Kesici parti kuruyormuş!" söylentisini duyarım. Aradan yirmi küsur yıl geçti, İlhan Bey halen "bir gün parti kuruverecek adam" tiplemesi üzerinden siyaset kurumundan maaş alıyor! Şener'de de biraz 'İlhan Kesici havası' var…

Ancak, AKP'nin ölüsünden çıkarılacak en önemli 'embriyo'' "Devletle barışık, mütedeyyin bir parti" olacaksa, bunun tek alternatif lideri Şener'dir. Denilebilir ki, "Şener, Erdoğan'ın karizmasının yanından geçebilir mi? Erdoğan'sız bir AKP çekirdeğinin ne hükmü olur?"

Doğru ama, önümüzdeki gelişmeler, hayvan sürülerinde olduğu gibi "tapınılan lider" tiplemesine de uzun vadede son vermeyi hedefliyor olabilir. Erdoğan, böyle bir 'doğal lider' türünün dünyadaki son örneklerinden biridir. Ve bu lider tiplemesi giderek sorun yaratmaktadır. Madem, "yüzünü AB'ye dönmüş" bir toplum projesinden vazgeçmeyeceğiz, daha 'etten-kemikten' liderler yaratmakta ne beis olabilir? Hata yapan, hatasını kabul eden, eleştirilebilen, gerekirse istifa etmesini bilen…Mesela "Alman modeli" neden olmasın? Hisarcıkloğlu Başbakan, Şener parti başkanı? Ne dersiniz?

Şener'in en önemli artılarından birisi de 'devlet malına el uzatmamış' olmasıdır. Yolsuzluğun belde teşkilatlarına kadar indiği AKP'de ne büyük bir haslet! Şener'in geçmişinde gerçekten hiçbir 'yiyicilik' olayı yoktur. Bakanlığı döneminde kendisine gönderilen altın kaplamalı dolma kalemleri bile geri gönderirdi.
(İzin verin, burada biraz 'çerkesçilik' yapıp, hemşehrimin bu özelliği ile gurur duyacağım. Çerkeslerde 'devlete ihanet ve millet malına el uzatmak' davranışı pek yaygın değildir. Çünkü onlar, anayurtlarından kovulduklarında kendilerine kucak açmış ve devletin önemli görevlerini teslim etmiş Türklere her zaman vefa ve bağlılık duydular. Bu vefa kuşaktan kuşağa geçti ve genlere işledir. O bakımdan Çerkesler, Anadolu'ya ayak bastıkları günden beri devletin en güvendiği unsur olmuşlardır)

Şener'in Vatan gazetesine yaptığı "AKP'nin kapatılacağını biliyordum, bu nedenle aday olmadım" şeklindeki açıklama, 'dürüst siyasetçi' imajını bir miktar zedelemiştir. Bu açıklamanın 'gemiyi terk eden fare" görüntüsü yarattığını hemen fark etmiş ve yanlış hatırlamıyorsam Fikret Bila'ya "yanlış anlaşıldım" diyerek Vatan'a verdiği demeci düzeltme cihetine gitmiştir.

Sayın Şener, şu anda Rıfat Hisarcıklıoğlu'nun üniversitesinde ders vererek geçimini sağlamaktadır. Dolayısıyla, en azından bu bakımdan 'TOBB merkezli' siyasi projelerin dışında olduğunu düşünemeyiz. Sonra, Şener'in doğruya doğru 'akademisyen' olarak ne kıymet-i harbiyesi vardır da TOBB kendisine üniversitesinde 'hocalık' makamı tesis etmiştir? ( Kusura bakmayın Sayın Bakan, sizi severim ama doğruları da yazmak zorundayız)


DOĞAN GRUBU GAZETELERİ:

"Memleketin hayrı için arayı buluyoruz" görünümü altında Erdoğan'ı bitirmeyi amaçlayan bu planın medya ayağını, beklendiği gibi Doğan grubu (özellikle Radikal ve Milliyet) üstlenmiştir.

Radikal Ankara Temsilcisi Murat Yetkin'in bu konudaki 'üstün çabaları' her türlü takdire şâyandır! Kendisi, Deniz Baykal'ı bile Erdoğan ile bir araya gelmeye ikna etmeye çalışmış, ancak başarılı olamamıştır. Buna rağmen, Baykal'ın açıkça "hayır" dediği uzun röportajın üstüne "Baykal'dan açık kapı!" diye başlık atarak hepimizi aptal yerine koymuştur. Yetkin, Ankara'da Hisarcıklıoğlu'na en yakın gazetecilerden biridir. İçtikleri su ayrı gitmez. Böyle bir operasyonda özel bir görev üstlenmesi yadırganmamalıdır.

Hem arkadaşın şöyle bir özelliği daha mevcuttur:

Biliyorsunuz, 2002 yılında Hüsamettin Özkan ile birlikte Ecevit'e çıkıp, "Efendim, size askerlerden bir mesaj getirdim. Hüsamettin Bey'in söylemesi şık olmayacağından ben arz ediyorum: Komutanlarımız Başbakanlık koltuğunu Hüsamettin Bey'e bırakmanızı rica ediyorlar" demiş olan gazetecidir. Böyle bir 'postacılık'la da daha sonra bir güzel övünmüştür. Şimdi var mısın aynı Murat Yetkin, yanına Abdullah Gül'ü alıp Erdoğan'a gitsin ve "Efendim, devletimiz ve stratejik ortaklarımız sizi biraz dinlendirmek arzusundalar. İstersiniz koltuğunuzu bir süre Şener-Hisarcıklıoğlu ikilisine devrediniz.." desin?!

ABDULLAH GÜL:

İşte 'bir adım geri' harekâtının en önemli kalesi! Her zaman olduğu gibi 'karda yürüyüp iz bırakmama' tekniği ile hareket etmiş ve Hisarcıklıoğlu ile Şener'in adımlarının ne sonuç vereceğini izlemiştir. Erdoğan Balkan gezisindeyken ortaya atılan "Tarafları cumhurbaşkanı bir araya getirsin" pasını yumuşak bir göğüs plasesi ile karşılamış, ancak Erdoğan'ın bu tezgâha erken uyanması üzerine, hemen geri adım atıp, Başbakan'a el altından "senin onaylamadığın hiçbir yönteme yanaşmam. Biz Harun ile Musa'yız" mesajları göndermiştir. Tabii Erdoğan'da bu numaraları yiyecek hâl kaldıysa!

Gül, Erdoğan'ın kendisini Dolmabahçe'de fedâ etmesini unutmamıştır. Cumhurbaşkanlığı makamına oturmasını da Erdoğan'dan çok Rıfat Bey'e borçlu olduğunu bilmektedir. Ancak, Erdoğan ile ayran içtim ayrı düştüm görüntüsü vermeyi de şimdilik yararlı bulmamaktadır. "Bir adım geri" girişimini 'donduran' kişi Gül olmuştur. Rıfat Bey'e "biraz daha sabır" telkin etmiş olması muhtemeldir. Ayrıca Gül'ün önünü biraz daha görmeye ihtiyacı vardır. "TOBB planının "Gül Cumhurbaşkanı-Hisarcıklı Başbakan- Şener parti lideri" şeklindeki yapılanmasını yabana atmamakla birlikte, kapatma davasının gidişatını bir süre daha izlemekte fayda vardır.

AKP'nin 'parçalanmasının' doğal bir biçimde gerçekleşmesi herkesin işine gelir. Kimse 'darbeci' veya "kardeşini satan Harun" konumuna düşmeden Erdoğan'ın işi bitirilebilirse ne âlâdır..Hem belki böyle ayak oyunlarından uzak durarak, "siyasi yasak" tehlikesini atlatma umudu da mevcuttur. Neden olmasın? Yüce Mahkeme'den kuşku duymak istemeyiz ama, Rıfat Bey'in geçen Pazartesi gizlice Anayasa Mahkemesi'ne gidip Haşim Kılıç ile görüşmesi son derece manidardır (İsmail Küçükkaya yazdı: 12 Nisan 2008 tarihli köşe yazısı) Ayrıca, Rıfat Bey'in askerlerle temasları bulunduğunu da açıkça iddia ederiz.

NETİCE-İ KELÂM:

Yazıyı okumada gösterdiğiniz sabır için teşekkür ederim. O kadarcık da yoralım birbirimizi.

Biz burada 'resmi tarih' yazmıyoruz..Netice: "Geri adım" planı Gül'ün şimdilik verdiği 'ayar' sonucu rafa kaldırılmıştır. Erdoğan da sinirlerine hakim olarak tehlikeye açık konumunu bir nebze olsun savuşturmuştur. Ancak, bilinmelidir ki bu plan hâlâ devrededir. Erdoğan'ın en yumuşak karnı, gidişat karşısında kendisine ikbal aramaya başlayacak olan milletvekilleridir. Bunlar her an çelinebilirler. Erdoğan'ın bir hata daha yapması, AKP'yi daha kapatma davası sonuçlanmadan parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya getirebilir. Başbakan, sessiz sedasız bir 'iç darbe' atlatmıştır.

Dengir Mir Fırat gibi en 'şahin' adamların bile tehlikenin farkına varması ve "Anayasa değişikliği falan yapmıyoruz, hukuka da saygı duyuyoruz" diye açıklamalar yapmaya başlaması ne kadar da dikkate şâyandır! Bir başka 'yumuşak karın' ise Sayın Başbakan'ın sağlık durumudur. En ufak bir karikatüre dava açan Erdoğan, Yalçın Küçük'ün bu konudaki ağır tacizlerine neden susmaktadır acaba?

NOT: Sahi, bu arada!..Farkında mısınız? Gül ile Erdoğan hiç "haftalık olağan görüşme" yapmaz oldular. En son görüşme tarihleri 30 Mart Pazar! Oysa, haftalık olağan görüşmeler devletin protokol kuralları gereğince Perşembe günleri yapılmaktadır. Pazar günkü son görüşmenin konusu da 'bir adım geri kapsamında' lider kabulüydü ve Erdoğan bu görüşmeye gitmeden önce Gül'e cevabını 'basın aracılığıyla' vermişti.

Uyuma ey Ankara gazetecisi! Cumhurbaşkanı ile Başbakan birbirine küs! Üstelik onlar, Ecevit ile Sezer de değiller. Onlar "Harun ile Musa"lar!

Fatma Sibel Yüksek
Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7565)

nocen
21-04-2008, 20:39
Mailime gelmiş:

Petrol yoksa çıkartma ruhsatı neden vermiyorsunuz?
Değerli okurlar, geçenlerde Türkiye-Suriye sınırında uydu verilerine göre petrol deniz i olduğu iddiasını yazmıştım. Yazı sonrasında Silopi de madencilik yapan Beşir Yılmaz aradı. Yazacaklarımı lütfen iyi okuyun!...
Beşir Yılmaz telefonda. 'Vedat bey, gelin Silopi' de Cudi eteklerine sizi götüreyim de petrolü kendi gözünüzle görün!..'diyerek feryat ediyordu.
'Nasıl yani!..' diye sorduğumda anlatmaya başladı..
'Biz aileden madenciyiz.Irak sınırında yaklaşık 300 km ya da bir başka deyişle yaklaşık 150 milyon ton asfaltit madeni buldum.. Bu madeni bir süre resmi olarak işlettikten sonra devlet 1978 yılında kamulaştırıyoruz' diyerek el koydu. Rezervin de 50 milyon ton olduğu iddia edildi. Madem asfaltit rezervi az, neden el koyuyorsunuz. Dünyanın neresine giderseniz gidin asfaltit maddesi bulunan her yerin altında petrol vardır. Silopi'nin altı da petrol deniz idir. Yaz aylarında etraftaki ocaklardan resmen petrol akar ve Hezil çayına karışır. Gelin görün! Sadece petrol değil, burada çok zengin uranyum Ve nikel madeni de
var'
- Nereden biliyorsunuz? 'Türkiye'deki analizlere güvenmediğim için madenin her tarafından örnekler alarak Almanya'ya bizzat götürdüm ve analiz yaptırdım. Raporları gönderdim size ( Sonuçlar elimde Yatağan ve Tunç bilek'e göre iki misli rakamlar var)
dünyanın en önemli uranyum madenlerinden birisi buradadır ve aktif haldedir..'
Beşir Yılmaz'ın anlatacak o kadar çok şeyi var ki makineli tüfek gibi art arda sıralıyor.
Ben de zaman zaman araya girip soru soruyorum.
-Petrol olduğunu nereden biliyorsunuz?
'Bu bölgede İngilizler 1967-87de petrol aramışlar. Açılan kuyulardan gökyüzüne doğru 100 metre kadar petrol fışkırmış. Ardından kapatmışlar ve betonlamışlar. Benim madenimin yanında da bu kuyudan var ve vanasını gelin birlikte açalım eğer beton ve cıva basıp tıkamadılarsa bakalım ne kadar petrol fışkıracak. Dönemin köylüleri arasında hâlâ yaşayan görgü tanıkları var ve petrolün 100 metre kadar fışkırdığını görenler var.
'Beşir Yılmaz konuştukça pür dikkat dinlemeye devam ediyorum..'
Vedat Bey, asfaltit maddesi olan her yerde petrol vardır. Eğer petrol yoksa bana neden petrol çıkartma ruhsatı vermiyorlar? Musul ve Kerkük' ün rakımı 80-100 metre civarındadır. Cudi Dağı'ndaki petrolümüz resmen Irak'a doğru akıyor ve başta İngilizler ve ABD bunu biliyor..' Beşir Yılmaz bugünlerde Silopi' ye bile zor gider hale gelmiş.
Devlet kamulaştırılacak diye el koyduğu madeni şimdi Turgay Ciner 'in sahibi olduğu
Park Holding'e devretmiş. Durum böyle olunca, Yılmaz da dava üstüne dava açmış ve yürütmeyi durdurma kararı aldırmış. Eğer tekrar el konulursa AIHM' YE başvuracakmış.
Kısacası madeninin peşini bırakmıyor ama artık bölgedeki aşiret ağaları da onun peşini bırakmaz hale getirilmiş..Bütün dava tutanakları elimde okudukça dehşete kapılıyorum. Şimdi sıkı durun...
Beşir Yılmaz Başbakan Tayyib Erdoğan' a bu durum üzerine başvurmuş ve dilekçe vermiş dilekçede aynen şöyle yazıyor..
'Bürokrasi ve çeteler milletin hak ve hukukunu aramaktan bezdirmiştir. Televizyonda ve basındaki konuşmalarınızda 'hortumcu çetelerin ve bürokrasinin üstüne gidilecektir diyorsunuz'. Millet buna çok seviniyor. 25 yıldır gasp edilen madenimiz çete ve bürokratların, anayasa, kanunlar ve insan hakları hiçe sayılarak ihale yolu ile peşkeş çekiliyor. Allah'a ve sizin yüksek adaletinize sığınıyorum.' Beşir Yılmaz devlet tarafından el konulan mallarını ve bunun karşılığında devletin verdiği parayı yazıya eklemiş..
1- 35 km yol yaptım.
2- 500 bin ton hazır çıkarılmış kömürüm var.
3- 3,5 milyon metreküp hafriyat yapılmış.
4- Mazot tankları.
5- Dinamit ambarı.
6- Kantar ve kantar binası.
Resmi olarak bana ait olan ve vergisini ödediği madenimde Bugüne kadar yaptığım işler ve halen bulunan demirbaş ve çıkarılmış maden içinde 5.800.800 TL. (Buna resmen gasp ve devlet terörü denir!)
Beşir Yılmaz Başbakan Erdoğan'a yazdığı dilekçede devam ediyor.
'Bu para halen bankada duruyor. Buna rağmen Türkiye Kömür İşletmeleri ihaleyi adamlarına ve hortumculara peşkeş çekiyor'
Beşir Yılmaz' ın bu başvurusuna Başbakan Erdoğan bugüne kadar cevap vermemiş.
Beşir Yılmaz'dan al ve ABD bağlantılı şirketlere ver. Uranyum konusu da bir başka skandal. Güneydoğu resmen petrol deniz i üzerinde ve Türkiye ABD Firmalarının peşinde 'bize petrol bul' diye yalvarıyor... İddialar devam ediyor:6 mühendisin kafaları kesildi.
TPIK diye Türkiye Petrolleri'nin kurduğu bir kurum yurt dışına petrol arama işlerine giriyor ve bugüne kadar milyar dolar zarar ediyor.
Beşir Yılmaz diyor ki: 'Kimin hain kimin işbirlikçi olduğunu anlamak çok kolay!
Eğer bölgede petrol yok ise neden bana petrol çıkartma ruhsatı verilmiyor. Ruhsat verin 800 metreden petrolü çıkartmazsam ben bu ülkeyi terk ederim. MTA yıllar önce sondaj yaptı 480 metrede su bulundu ve ardından delici aletin ucu kırıldığı için sondaja son verildi. Herkes bilir sudan sonra petrol gelir. Biz yerli teknoloji ile 1200 metreye kadar sondaj yapabiliriz kimseye ihtiyacımız yok. İzni versinler siz görün petrol nasıl fışkıracak.
' Bu görüşmemizden bir gün sonra Beşir Yılmaz tekrar aradı ve Soma'da görevli bir mühendis ile görüşmemi isteyerek telefon numarasını verdi. Adını burada yazmak istemiyor. Mühendis ile görüşmemde daha da çarpıcı gerçekler çıktı ortaya.
Altı ay kadar önce Cudi dağları eteklerinde bulanan 6 insan iskeletinin ne olduğunu bilip bilmediğimi sordu. Ben de 'bilmiyorum' dedim. Mühendis ekledi
'Bu iskeletler 18 Yıl önce Cudi Dağı'nda kaybolan 6 Türk petrol mühendisinin iskeletleri. Kafaları kesilerek öldürülmüş..' Dondum kaldım. Ne diyeyim.Kendisi de mühendis olduğu için yalan söylemiyordur diye düşündüm..Ardından devam etti..
'Vedat Bey Türkiye maden bakımından dünyanın en zengin ülkesi. Siz Ödemiş yakınlarındaki Bozdağ'ın dünyanın en büyük altın rezervi olan dağlarından biri olduğunu
biliyor musunuz? Ama bu madenleri kimse çıkaramaz. Hatta bu konunun üzerine giden
gazeteciler öldürüldü. Uğur Mumcu ve Çetin Emeç'in öldürülmeden kısa bir süre önce bu madenler üzerine gittiğini biliyorsunuz her halde...' İlgiyle dinledim. O kadar çarpıcı şeyler anlattı ki, yazmaya sayfalar yetmez. İddiaların hepsinin belgeli olduğunu söyleyen bu mühendis, gazete ve televizyon kanallarında hiçbir gazetecinin bu yönde bir haber yapamadığını ve milletin resmen uyutulduğunu örneklerle anlattı. Beşir Yılmaz'a son
sözüm ' Bana anlattıklarınızı Genelkurmay''a anlatınız mı?' oldu. Aldığım cevap da aynen şöyle.
' Vedat Bey her şeyi belgeleriyle birlikte bir kaç kez askeri büyüklerimize anlattım ama bugüne kadar bir arpa boyu ilerleme kaydedemedik!'. Ne diyeyim, bu milleti korumaya yemin etmiş olanlar utansın!.. Son sözüm: 'AB ve ABD, PKK''yı boşu boşuna özellikle bu bölgede güçlendirip milletin başına bela etmedi. Bölgeye gelecek barış ortamı Türkiye''yi ekonomik olarak uçuracak gelişmelere gebedir!..'

Von
21-04-2008, 20:45
Mailime gelmiş:

Petrol yoksa çıkartma ruhsatı neden vermiyorsunuz?
Değerli okurlar, geçenlerde Türkiye-Suriye sınırında uydu verilerine göre petrol deniz i olduğu iddiasını yazmıştım. Yazı sonrasında Silopi de madencilik yapan Beşir Yılmaz aradı. Yazacaklarımı lütfen iyi okuyun!...
Beşir Yılmaz telefonda. 'Vedat bey, gelin Silopi' de Cudi eteklerine sizi götüreyim de petrolü kendi gözünüzle görün!..'diyerek feryat ediyordu.
'Nasıl yani!..' diye sorduğumda anlatmaya başladı..
'Biz aileden madenciyiz.Irak sınırında yaklaşık 300 km ya da bir başka deyişle yaklaşık 150 milyon ton asfaltit madeni buldum.. Bu madeni bir süre resmi olarak işlettikten sonra devlet 1978 yılında kamulaştırıyoruz' diyerek el koydu. Rezervin de 50 milyon ton olduğu iddia edildi. Madem asfaltit rezervi az, neden el koyuyorsunuz. Dünyanın neresine giderseniz gidin asfaltit maddesi bulunan her yerin altında petrol vardır. Silopi'nin altı da petrol deniz idir. Yaz aylarında etraftaki ocaklardan resmen petrol akar ve Hezil çayına karışır. Gelin görün! Sadece petrol değil, burada çok zengin uranyum Ve nikel madeni de
var'
- Nereden biliyorsunuz? 'Türkiye'deki analizlere güvenmediğim için madenin her tarafından örnekler alarak Almanya'ya bizzat götürdüm ve analiz yaptırdım. Raporları gönderdim size ( Sonuçlar elimde Yatağan ve Tunç bilek'e göre iki misli rakamlar var)
dünyanın en önemli uranyum madenlerinden birisi buradadır ve aktif haldedir..'
Beşir Yılmaz'ın anlatacak o kadar çok şeyi var ki makineli tüfek gibi art arda sıralıyor.
Ben de zaman zaman araya girip soru soruyorum.
-Petrol olduğunu nereden biliyorsunuz?
'Bu bölgede İngilizler 1967-87de petrol aramışlar. Açılan kuyulardan gökyüzüne doğru 100 metre kadar petrol fışkırmış. Ardından kapatmışlar ve betonlamışlar. Benim madenimin yanında da bu kuyudan var ve vanasını gelin birlikte açalım eğer beton ve cıva basıp tıkamadılarsa bakalım ne kadar petrol fışkıracak. Dönemin köylüleri arasında hâlâ yaşayan görgü tanıkları var ve petrolün 100 metre kadar fışkırdığını görenler var.
'Beşir Yılmaz konuştukça pür dikkat dinlemeye devam ediyorum..'
Vedat Bey, asfaltit maddesi olan her yerde petrol vardır. Eğer petrol yoksa bana neden petrol çıkartma ruhsatı vermiyorlar? Musul ve Kerkük' ün rakımı 80-100 metre civarındadır. Cudi Dağı'ndaki petrolümüz resmen Irak'a doğru akıyor ve başta İngilizler ve ABD bunu biliyor..' Beşir Yılmaz bugünlerde Silopi' ye bile zor gider hale gelmiş.
Devlet kamulaştırılacak diye el koyduğu madeni şimdi Turgay Ciner 'in sahibi olduğu
Park Holding'e devretmiş. Durum böyle olunca, Yılmaz da dava üstüne dava açmış ve yürütmeyi durdurma kararı aldırmış. Eğer tekrar el konulursa AIHM' YE başvuracakmış.
Kısacası madeninin peşini bırakmıyor ama artık bölgedeki aşiret ağaları da onun peşini bırakmaz hale getirilmiş..Bütün dava tutanakları elimde okudukça dehşete kapılıyorum. Şimdi sıkı durun...
Beşir Yılmaz Başbakan Tayyib Erdoğan' a bu durum üzerine başvurmuş ve dilekçe vermiş dilekçede aynen şöyle yazıyor..
'Bürokrasi ve çeteler milletin hak ve hukukunu aramaktan bezdirmiştir. Televizyonda ve basındaki konuşmalarınızda 'hortumcu çetelerin ve bürokrasinin üstüne gidilecektir diyorsunuz'. Millet buna çok seviniyor. 25 yıldır gasp edilen madenimiz çete ve bürokratların, anayasa, kanunlar ve insan hakları hiçe sayılarak ihale yolu ile peşkeş çekiliyor. Allah'a ve sizin yüksek adaletinize sığınıyorum.' Beşir Yılmaz devlet tarafından el konulan mallarını ve bunun karşılığında devletin verdiği parayı yazıya eklemiş..
1- 35 km yol yaptım.
2- 500 bin ton hazır çıkarılmış kömürüm var.
3- 3,5 milyon metreküp hafriyat yapılmış.
4- Mazot tankları.
5- Dinamit ambarı.
6- Kantar ve kantar binası.
Resmi olarak bana ait olan ve vergisini ödediği madenimde Bugüne kadar yaptığım işler ve halen bulunan demirbaş ve çıkarılmış maden içinde 5.800.800 TL. (Buna resmen gasp ve devlet terörü denir!)
Beşir Yılmaz Başbakan Erdoğan'a yazdığı dilekçede devam ediyor.
'Bu para halen bankada duruyor. Buna rağmen Türkiye Kömür İşletmeleri ihaleyi adamlarına ve hortumculara peşkeş çekiyor'
Beşir Yılmaz' ın bu başvurusuna Başbakan Erdoğan bugüne kadar cevap vermemiş.
Beşir Yılmaz'dan al ve ABD bağlantılı şirketlere ver. Uranyum konusu da bir başka skandal. Güneydoğu resmen petrol deniz i üzerinde ve Türkiye ABD Firmalarının peşinde 'bize petrol bul' diye yalvarıyor... İddialar devam ediyor:6 mühendisin kafaları kesildi.
TPIK diye Türkiye Petrolleri'nin kurduğu bir kurum yurt dışına petrol arama işlerine giriyor ve bugüne kadar milyar dolar zarar ediyor.
Beşir Yılmaz diyor ki: 'Kimin hain kimin işbirlikçi olduğunu anlamak çok kolay!
Eğer bölgede petrol yok ise neden bana petrol çıkartma ruhsatı verilmiyor. Ruhsat verin 800 metreden petrolü çıkartmazsam ben bu ülkeyi terk ederim. MTA yıllar önce sondaj yaptı 480 metrede su bulundu ve ardından delici aletin ucu kırıldığı için sondaja son verildi. Herkes bilir sudan sonra petrol gelir. Biz yerli teknoloji ile 1200 metreye kadar sondaj yapabiliriz kimseye ihtiyacımız yok. İzni versinler siz görün petrol nasıl fışkıracak.
' Bu görüşmemizden bir gün sonra Beşir Yılmaz tekrar aradı ve Soma'da görevli bir mühendis ile görüşmemi isteyerek telefon numarasını verdi. Adını burada yazmak istemiyor. Mühendis ile görüşmemde daha da çarpıcı gerçekler çıktı ortaya.
Altı ay kadar önce Cudi dağları eteklerinde bulanan 6 insan iskeletinin ne olduğunu bilip bilmediğimi sordu. Ben de 'bilmiyorum' dedim. Mühendis ekledi
'Bu iskeletler 18 Yıl önce Cudi Dağı'nda kaybolan 6 Türk petrol mühendisinin iskeletleri. Kafaları kesilerek öldürülmüş..' Dondum kaldım. Ne diyeyim.Kendisi de mühendis olduğu için yalan söylemiyordur diye düşündüm..Ardından devam etti..
'Vedat Bey Türkiye maden bakımından dünyanın en zengin ülkesi. Siz Ödemiş yakınlarındaki Bozdağ'ın dünyanın en büyük altın rezervi olan dağlarından biri olduğunu
biliyor musunuz? Ama bu madenleri kimse çıkaramaz. Hatta bu konunun üzerine giden
gazeteciler öldürüldü. Uğur Mumcu ve Çetin Emeç'in öldürülmeden kısa bir süre önce bu madenler üzerine gittiğini biliyorsunuz her halde...' İlgiyle dinledim. O kadar çarpıcı şeyler anlattı ki, yazmaya sayfalar yetmez. İddiaların hepsinin belgeli olduğunu söyleyen bu mühendis, gazete ve televizyon kanallarında hiçbir gazetecinin bu yönde bir haber yapamadığını ve milletin resmen uyutulduğunu örneklerle anlattı. Beşir Yılmaz'a son
sözüm ' Bana anlattıklarınızı Genelkurmay''a anlatınız mı?' oldu. Aldığım cevap da aynen şöyle.
' Vedat Bey her şeyi belgeleriyle birlikte bir kaç kez askeri büyüklerimize anlattım ama bugüne kadar bir arpa boyu ilerleme kaydedemedik!'. Ne diyeyim, bu milleti korumaya yemin etmiş olanlar utansın!.. Son sözüm: 'AB ve ABD, PKK''yı boşu boşuna özellikle bu bölgede güçlendirip milletin başına bela etmedi. Bölgeye gelecek barış ortamı Türkiye''yi ekonomik olarak uçuracak gelişmelere gebedir!..'

Mailinize gelen bu yazının kaynağı kimdir acaba ? Yani bu yazıyı kaleme alan ? Uydudan petrol tesbit eden bu arkadaşa birkaç bilimsel makale göndermek istiyorum da :)

ÇAKAL
21-04-2008, 21:07
Mailinize gelen bu yazının kaynağı kimdir acaba ? Yani bu yazıyı kaleme alan ? Uydudan petrol tesbit eden bu arkadaşa birkaç bilimsel makale göndermek istiyorum da :)


http://forum.ceviz.net/vedat-yenereryeni-safak-gazetesi-7-2-2005-t19062.html
Sn Von bu yazı şu an Ergenekon olayından tutuklu Vedat Yenerer'e aittir.

http://yenisafak.com.tr/gundem/?t=22.02.2008&i=101434

Von
21-04-2008, 21:14
http://forum.ceviz.net/vedat-yenereryeni-safak-gazetesi-7-2-2005-t19062.html
Sn Von bu yazı şu an Ergenekon olayından tutuklu Vedat Yenerer'e aittir.

http://yenisafak.com.tr/gundem/?t=22.02.2008&i=101434

Teşekkürler. Acaba bu yazı gerçekten ona mı ait, yoksa onun yazısı gibi mi yayılmış. Eğer onun yazısı değil ve zamanında birilerinin ağzındanmış gibi yayınlanan veya eksajere edilen bir yazıysa birşey diyemem ama eğer kendisinin yazısı ise kendisini Türkiye'de Petrol ve maden ile ilgili Uydu görüntüleri ile ilgili biraz bilimsel araştırma yapmaya ve insanları popüler komplo teorileri ile ve bilmediği konularda ahkam kesmemeye davet etmem gerekecek.

Bir ara oturup her hafta bir komplo teorisi uydurayım ben. Öyle güzel anlatacam ki okuyanların en az %70 i yazdıklarıma inanacaktır :) Nasıl olsa bayılıyoruz suçu kendimizden başka hereyere atmaya.

ÇAKAL
22-04-2008, 22:38
Bir ara oturup her hafta bir komplo teorisi uydurayım ben. Öyle güzel anlatacam ki okuyanların en az %70 i yazdıklarıma inanacaktır :) Nasıl olsa bayılıyoruz suçu kendimizden başka hereyere atmaya.:super::yes::super:

selçuk efendi
13-05-2008, 22:31
"Batı Bey" Can Polat'ını 3 Seneliğine Kızağa Çekiyor

http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7648

selçuk efendi
16-06-2008, 12:01
Zahide Uçar - Ulus Devletten Kabile Devletine…

Yazımıza bu günlere nasıl geldiğimizi izah eden bir anahtar sözcükle başlayalım:

“Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenirse diğerleri de yanlış gider”!...

Biz ilk yanlış düğmeyi “hukuk dışı” bir seçime evet diyerek ilikledik.
Seçime girme yasağı olan RTE, Siirt’ten vekil seçildiğinde hukuk zaten katledilmişti. AKP yüksek oranda oy aldığında, RTE seçim dışı kalmış, AKP genel başkanlığı dışında bir vasfı olmadığı halde AB ülkeleri ve ABD’de resmi bir yetkili gibi görüşmeler yapmıştı.

Erol Mütercimler bir televizyon programında şöyle diyordu: “Avukat olan ve Tayyip Bey’in yatak odasına kadar girebilecek samimiyette bir öğrencim, Tayyip Bey cezaevinde iken bana gelip Tayyip Bey’in Başbakan olacağını ve benim de yanında yer almamı istedi. Ben güldüm tabii ve siyasi yasaklı bir insanın nasıl başbakan olacağını sordum. O da bana: ‘-Abi olacak’ dedi. Tayyip Bey’in içeriden çıktığı gün aynı avukat beni bir yere çağırdı. Gittiğimde orada Fehmi Koru, Nazlı Ilıcak, Bülent Akarcalı, Güler Kömürcü vardı. Sonra Tuğrul Türkeş ABD Konsolosluğu’ndan bir kişi ile beraber geldi. Daha sonra Tayyip Bey geldi. Bu konuyu zaten Güler Kömürcü yazdı. Sonra zaman geçti. Bunlar AKP’yi kurdu. Bu sefer de Tayyip Bey seçime giremedi. Gene bizim avukat geldi ve :’-Abi, Tayyip Bey Siirt’ten vekil seçilecek, Siirt seçimleri iptal olacak’ dedi. Gerçekten hepsi oldu.”

Programı yapan O. Can sordu: ”-Peki o avukat şimdi nerede"? Erol Mütercimler: ”- Artık Tayyip Bey’in yanına bile sokulamıyor. Taksim’de avukatlık yapıyor” dedi.

İşte böyle sevgili okur. Kuklacı başı “kadrosundaki oyuncularını “ istediği gibi yönlendiriyor. Hatırlayın o günleri... CFR seçime müdahil olmuştu. Hatta ABD Başkonsolosu “CİA ajanı olan ve her görev yaptığı ülkenin bölündüğü ” Edelman YSK’lunu, CHP ve itiraz edebilecek bütün organları ziyaret etmişti de, herkes de bu ziyaretten sonra susmuştu. Hatta Sayın Cumhurbaşkanı, Yüksek Yargı ve muhalefet de… Peki o gün susarak hukuk gömleğinin ilk düğmesini yanlış ilikleyenler bugün hangi hukuktan bahsediyorlar? Normali ne idi peki? AKP’nin bir yasa ile RTE’nın siyasi yasağını kaldırması ve seçime 22 temmuz 2007’de girmesiydi.

O gün birilerinin ”itaat edin” demesi ile itaat edenler, bugün “itiraz edin” demesi ile itiraz ediyorsa ve kuklacı başı hiç değişmiyorsa, kukla değiştirmenin de benim için hiç bir kıymeti yoktur efendim !.. Ha o olmuuuuuş, ha bu olmuş…

AKP zihniyeti CHP zihniyetinin ve aynı zihniyetteki basın, bürokrasi, aydın tiplemelerinin saksısında boy vermiş bir olgudur.

“Halksız halkçı” olan bu zihniyet, aydın olmanın gereği “din düşmanlığıdır” diye algıladı. Avrupa ülkeleri din kavgaları ile kanlı iç çatışmalar geçirmiş ve gereken dersi çıkarıp din ve devlet işlerini ayırmış ama halkın inanç ve değerlerini de küçümsememiştir.

Bizde ise halkçıyım deyip halka yabancı olan bir zihniyet oluşmuştur. Bu zihniyet devlet ile halkı yabancılaştırmıştır. Milli eğitimde etkili olan ve milli eğitim kitaplarını yazan da aynı zihniyetin insanlarıdır. Ve bu zihniyet sayesinde tarihe –milli değerlere-öz benliğine uzak, kimliksiz nesiller yetişmiştir. İşte devletine kendini uzak gören vatandaşlar bu eksikliği İmam Hatipler üzerinden gidermeye çalıştı. Din düşmanlığını maharet sanan zihniyet o alanlara uzak durarak halkın çocuklarını birilerinin kucağına oturttu.
Bugün olan ne? Şu söz her şeyi açıklıyor:

Bağdaki sevmez iken dağdakini; dağdaki gelse, kovar bağdakini. (Şinasi)

İşte olan budur dostlar. Dağdaki geldi, şehir kurallarını bilmiyor ve ülkeyi dağ kanunları ile idare etmeye çalışıyor. Fizik kuralıdır, etki ne kadar büyük ise tepki de aynı ölçüde şiddetlidir.

Dağdakilerin kimi 1920’den bu yana “İngiliz ve ABD mandacıları”, kimi de 1938’den bu yana bileniyor. Birinci gruptakiler zaten hain. 2. Gruptakiler din düşmanlığı yapan ve Atatürk’ü bu düşmanlıklarına maske yapan güçlere karşı bileniyordu. Burada trajik olan 2. gruptakilerin vatan haini olmadıkları halde vatan haini mandacı grubun yanında bilmeden yer almalarıdır.

Ne yazık ki günümüzde birçok insan, Atatürk’ü kendine maske yapmış mason grupların Atatürk’ü temsil ettiğini sanıyor. Oysa Atatürk vergi memurlarının öküzünü aldığı Halil Ağa’nın hakkını Başbakan, Tarım Bakanı, Maliye Bakanı, Vali, Kaymakam ve Halil Ağa’nın da davet edildiği bir yemekte sorabilecek kadar “gerçek insan”dır.

Gündemimize bomba gibi düşen ve Humeyni’yi seven kız aslında iki gayri milli zihniyet arasına sıkışmış hastalıklı bir üründür. Bu gayri milli yapının ilk ayağı masonik yapılanmadır. Diğer ayağı ise mandacı zihniyet… Türk Halkı bu iki zihniyetten de kurtulursa ancak öz benliğine dönebilir.

88 Yıllık cumhuriyet’in bu günkü durumundan Kemalizm ve Cumhuriyet sorumlu değildir. Sorumlu olan Atatürk maskesi ile ülkeyi “Türkiye Yalta Antlaşması ile küresel sermayece ABD ‘ye bırakılmıştı” emperyalizme açan zihniyettir. Bu da maalesef İsmet İnönü ile başlar, Menderes ile hız alır. Hemen Atatürk’ün ölümü ile başlayan kültür emperyalizmi Türkiye’yi hedefsiz ve ABD gemisinde yol alan bir ülke konumuna düşürmüştür. Milli Eğitimde ki sapmalar sonucu ülkeyi devşirme beyinler yönetmiş, üniversite, hariciye ve üst bürokrasi kadrolarında “dönüşmeyen beyinlerin” önü kesilmiştir. İşte mandacı zihniyet de bu itelenmişlik duygularını çok iyi kullanarak iktidara gelmiştir. Kısacası AKP sözde halkçı ve aydın, aslında mason veya AB-D ajanı olan kadroların fabrikasında üretilmiş bir üründür. Ülkenin asıl açmazı ne yazık ki bu durumdur. Gerçek vatanseverler bu iki gayri milli unsur arasına sıkışmıştır. O nedenle de sahipsizdir…

Ayrıca bu kızlara o kadar niye tepki gösteriyorsunuz ki? Bu ülkenin Cumhurbaşkanı “yeniden milli mücadele” denilen bir grubun üyesi değil mi?… Yıl 1972-78. Bu grup İngiliz Mandası’na inanan bir grup ve İngiliz sömürgelerinde dini baskı olmadığını ve önemli olanın bağımsızlık değil dini yaşamak olduğunu savunan bir grup. BKNZ:”http://www.internetajans.com/default.aspt=wa&wid=18&aid=554.”

Bu düşüncedeki bir insan Cumhurbaşkanı olmuş, hazmetmişsiniz. Kitabında bu üyeliği deşifre eden Ergün Poyraz nerede biliyor musunuz? Sahi, sizler neye itiraz ediyorsunuz? Güce susun, zayıfa kusun. Geçiniz beyler bu ikiyüzlülükleri…

Sevgili Cumhurbaşkanınız Kraliçe’nin boğazlarımızdan geçirdiği savaş gemisinde kimi takdim etti Kraliçesine? Ali Kemal’in torununu… Ali Kemal neye inanıyordu? İngiliz mandasına… Mesele bu kadar açıkken ve bu durumu içlerinize sindirmişken, neyin hesabını yapıyorsunuz?

Lise öğrencisi olan bir genç ile konuşuyoruz. Akıllı bir çocuk. Bana yaşadığı küçük bir ilimizin okullarında olanları anlatıyor. "Liseden 80 kız hamile mezun oldu" diye illerinin gazetelerinde manşet olmuş. Ayrıca okul kapılarında ve bahçelerinde esrar-eroin-ecstasy satıldığını anlatıyor. Öğrenci uyuşturucu alıp derse giriyor, kızlar kontör karşılığında arkadaşlık kabul ediyorlarmış.

İmam Hatip lisesini sordum, öğrencimiz güldü ve: “-Hiç farklı değil. Sözüm ona başı kapalı kızlar bizi görünce başlarını açıp eteklerini yukarı çekiyorlar. Onlar bize laf atıyor” dedi.

Beyler, sizler insanların şekli ile uğraşırken toplum içten içe çürüyor farkında mısınız? Örtülü kız diye manşet atıp, bu rezillikleri yazmaz ve Milli Eğitim Bakanı’na bu olanların hesabını sormazsanız, bu halk da size asla inanmaz, zaten inanmıyor da.

Milletlerarası siyonist teşkilâtın 21 maddelik ilke ve düsturlarından birkaç tanesini yazarsak, meselenin ciddiyeti ortaya çıkar:
1-Genç nesilleri ahlâka mugayir telkinlerle ifsat etmeli.
2. Aile hayatını yıkmalı.
3. İnsanlara aşağı sınıflarla tahakküm etmeli.
4. Sanatı zayıflatarak edebiyatı müstehcen ve şehevi bir hâle sokmalı.
5. Mukaddesata hürmeti yıkmalı, hürmetle anılan kimseler hakkında rezilane vakalar uydurmalı.
6. Hudutsuz bir lüks, baş döndürücü modalar icat etmeli, çılgınca sarfiyatı teşvik eylemeli.
7. Kalabalıkların vakitleri, eğlencelerle, oyunlarla geçirtilmeli, herkes düşünmekten alıkonulmalıdır.
8. Müfrit nazariyelerle fikirler zehirlenmeli, gürültü ve kargaşalar yaratılmalı, sınıflar arasına kin ve itimatsızlıklar sokulmalı.

Bu maddeler ülkemizde tek tek uygulamaya konmuştur. Hem de Türk Basın ve Yayını (!) tarafından.
Peki ben nerede duruyorum? Ben sevgili Behiç’in "Gladyo’ya Mektuplar" kitabında yazdığı gibi;

“Ülke elden gidiyor' DEĞİL
Ülke nasıl geri ALINIR?

Kendi gemilerinde tayfa konumuna düşürülmüş ve kaptan köşkünü kaptırmış kitlelerin sorması gereken temel soru 'GEMİNİN YÖNETİMİNİ TEKRAR NASIL ELE ALIRIZ' olmalıdır...

Ne Mustafa Kemal'in, ne Kazım Karabekir'in, ne de Mehmet Akif'in gölgesinin bile bulunmadığı bir ortamda, ülkeyi kıyılarından değil, bankalarından çıkan bir düşmana karşı çok daha farklı bir strateji kurgulamak ve izlemek gerekir... B.G.”

Ben de "Kendi gemilerinde tayfa konumuna düşürülmüş bir milletin evladı olarak 'GEMİNİN YÖNETİMİNİ TEKRAR NASIL ELE ALIRIZ” diye düşünüyorum.

Kuklalar mı? Kuklacı başı aynı olduktan sonra kuklalar beni hiç ilgilendirmiyor.

KAREN FOGG M. Ali Birand'a ne demişti?
"Türk tarihinin hakkından nasıl geleceğiz şekerim…"

AKP mi? Dedik ya..."Ulus Devlet'ten Kabile Devletine..."

Kaynak: http://www.internetajans.com/default.asp?t=wa&wid=18&aid=1778

selçuk efendi
18-06-2008, 02:18
Cemaat Frene mi Basıyor? - Fatma Sibel Yüksek

Bakalım içine düşülen kaostan kim zaferle çıkacak?

Bize sorarsanız, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt'ün izlenmesi ile başlayıp İlker Başbuğ'un Kudüs'te çektirdiği turistik fotoğrafın iğrenç imalar eşliğinde servis edilmesi ve yine Paksüt ile İlker Başbuğ arasında yapıldığı öne sürülen görüşmenin kopardığı gürültü, tamamen cemaatin yürüttüğü psikolojik savaşın ürünleridir... (Bu arada, bu kadar kritik bir süreçte, bir kuvet komutanı ile kısa bir süre sonra iktidar partisinin kapatılıp kapatılmayacağına karar verecek olan bir yargıçın görüşme yapması haber değeri taşır. Yayıncılık anlayışına tamamen karşı olduğumuz "Taraf" adlı gazetenin bu haberi yayımladığı için suçlanmasını haksız buluyoruz. Sayın Paksüt, açıklamalarındaki çelişkilere artık son vermeli ve gerçeği söylemelidir. Ve mümkünse, ileride çok büyük bir medyatik unsur olma potansiyeli taşıdığı anlaşılan eşini bu işlerden uzak tutmalıdır...)

Evet, biz ülkeyi ağır ve sonu kestirilemez bir çatışmanın eşiğine getiren bu tehlikeli süreçten cemaatin karanlık odaklarını sorumlu tutuyoruz... Ancak, örneğin Şamil Tayyar'ın bugünkü yazısına baktığımızda da, ortalığı karıştıran haber ve dosya servislerinin "Erenekon kaynaklı" olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz!

"İyi ama, Ergenekon denilen umacı, bu kadar organize ve etkili bir harekâtı yürütebildiğine göre, içeride tutulan garibanlar kim?" diye sormuyor ve konumuza dönüyoruz.

Aslında Şamil Tayyar'ın yazdıklarında haklılık payı var; şöyle: Bütün bu provakatif yayınlar, kapatılma davası ile karşı karşıya olan AKP'nin hiç mi hiç işine gelmemelidir. Çünkü yayınların tümü AKP ile yargıyı ve orduyu daha de karşı karşıya getirici, Anayasa Mahkemesi'ndeki dosyayı kabartıcı mahiyettedir...

Hem bugün İlker Başbuğ üzerinde uygulanan çirkin kampanya, 2 yıl önce Yaşar Büyükanıt için denenmiş ve sonuç, iktidar partisi ile TSK'nın birbirinden daha da uzaklaşması olmuştur. Bu garabetin bedelini bugün bile ödemeye devam eden AKP'nin, başarısızlığı kanıtlanmış bir yöntemle- üstelik kapatılma davasıyla yüzyüzeyken-tekrar ordunun komuta kademesine hücum etmesi pek mantıklı görünmemektedir...

Dolayısıyla ben kendi adıma, olup bitenlerden en azından Tayyip Erdoğan'ın bilgi sahibi olmadığı, hatta kendisini tehlikede hissettiği kanısındayım, Çünkü bu süreçten en fazla zarar gören ve görecek olan kişilerin başında Sayın Başbakan ve partisi gelmektedir....

Geriye ne kalıyor? Malum cemaat...

Cemaatin son derece profesyonel ve donanımlı psikolojik harp kadrolarına sahip bulunduğunu kimse inkâr etmesin. Sınırsız bir para, teknoloji ve uluslararası desteği ellerinde tuttuklarını da herkes biliyor. Yani cemaatin, böyle büyük organizasyonları planlama ve uygulama yeteneği vardır...

Vardır da...Bu gerçek bile bir takım 'soruların' peşimizi bırakmasına çare olmuyor. "Cemaat bunu neden yapsın?" sorusu zihnimizi kurcalamaya devam ediyor...

Öyle ya...'Hedefe' bu kadar yaklaşılmışken, 6 yıllık AKP iktidarında bu kadar önemli kazanımlar elde edilmişken, nihai amaca ramak kalmışken...

Cemaat, 80 yıl sonra "yasal ve meşru yollardan" gelmekte olan nihai iktidarı neden bu kadar akılsızca ateşe atsın?

Denilebilir ki, "Tayyip Erdoğan'la sorunları var, yola Gül ile devam etmek istiyorlar..."

Denilebilir ki, "Cemaat içindeki büyük sermaye grupları arasında menfaat çatışması var"...

Denilebilir ki, "Cemaat öyle büyük bir yapı ki bazı unsurları kontrol edilemiyor olabilir..."

Denilebilir ki, "Bunların hepsi danışıklı dövüş. Taktik yapıyorlar, iyi polis-kötü polisi oynayarak sonuç almaya bakıyorlar..."

Bunların hepsi mümkündür ve olabilir..ama 'akıl' yine de ortaya çıkan manzaradan ne AKP'nin, ne de cemaatin kârlı çıkamayacağını söylüyor...

Tam bu noktada, Zaman'dan Hüseyin Gülerce'nin 12 ve 13 Haziran 2008 tarihlerinde yazdığı 2 yazıyı çok dikkatli okumak gerekiyor; çünkü Gülerce'nin yazıları cemaati bağlar...

Bakın, 12 Haziran'daki yazısında ne diyor Gülerce:

"Maçı doğru okuyalım. Demokratik hiçbir ülkede kimsenin hayalinden bile geçiremeyeceği bir şekilde, yüzde 47 oy almış iktidar partisinin kapatılması için davulla zurnayla iddianame hazırlanıyor. Mahkeme bunu kabul ediyor. Hatta Cumhurbaşkanı'nın işin içine çekilmesi hamlesini bile onaylıyor. Fevkalâde bir durum var. Ortada bir kararlılık var. "Bu tepe ya alınacak, ya alınacak" diyorlar. Yargıtay ve Danıştay bildiri yayınlıyor. Yani yargı harekete geçmiş. Hamle, topyekûn bir hamle. Silahlı Kuvvetler bu hamleye destek veriyor. "Malûmun ilâmı" diyor. CHP zaten karargâhta ve hamlenin siyasî ayağını, kitlelere takdimini üstlenmiş. Üniversite yönetimi, medyanın asıl gücü, iş dünyasının en önde olanları lojistik desteği sonuna kadar sağlıyor. Hepimiz, "demokrasi, hukuk, istikrar" diye sesimizi yükseltsek, bu keyfiyet karşısında netice alabilir miyiz? Bunu yapmayalım demiyorum. Yapıyoruz da zaten. Dilimiz döndüğü kadar insan haklarını, özgürlükleri, evrensel hukuk kurallarını hatırlatıp duruyor, bu ülkeye yazık etmeyelim, kendi ayağımıza kurşun sıkmayalım deyip duruyoruz. Ama oyunun kuralları değiştirilmiş ve hakem bundan asla rahatsız değil, tam tersine işin içinde.Bu ülkede demokrasi terbiyesi yok. Demokrasi özümsenmemiş. Hatta statükonun devamını isteyenler, "demokrasi bize uymaz, bizi bozar. Avrupa Birliği'nde din özgür olabilir ama Türkiye'de Müslümanlar bu özgürlüklerden yararlanıp, bizim dünyada tek örneği olan yaşam biçimimiz laikliği yıkarlar, demokrasiye geçit veremeyiz" diyorlar.

"Ne demek istiyorum? Bu ülkede demokratikleşme zaman alacaktır. En az bir nesil geçmesi gerekir. Gerilim ve kutuplaşma da, gücümüzü tüketiyor, zaman kaybediyoruz. Üvey anne gibi değil, gerçek anne gibi davranmalıyız. Yüreğimize taş basalım ama gücü elinde tutanların nasırına basmayalım. Onlarla zıtlaşmanın bir faydası yok. Taviz mi verelim? Vermeyelim, dik duralım ama hissiyatı bırakıp, aklın ve mantığın yolunu bulmaya çalışalım, bugünden yarına demokrasi gelmez"

Yani, "sabır telkin ediyor cemaat, "büyük anın" geldiğini zannedip pervasız davrananların frenine basıyor. "Gün bugün değil, akıllı olun, başımızı belaya sokmayın" mesajı veriyor.....

Ve Gülerce'nin 13 Haziran tarihli yazısı:

"Bence AK Parti'nin kapatılması ihtimali yüzde 99'dur. Çünkü devlet kurumlarının, kendilerini bugüne kadar görülmemiş ölçüde yıpratacak bu süreci iyi hesaplamış olmaları gerekir.

Laiklik ve demokrasi konusu tamam bir kırılma noktasıdır, fakat çözüm zıtlaşmada değildir. Zıtlaşma devam eder, kutuplaşma şiddetlenir ise hepimiz kaybederiz. O halde toplumsal mutabakatı acı çeksek de, içimiz kan ağlasa da denemek ve başarmak zorundayız.

Bunun yolu var mı? Tek bir yolu var; AK Parti'yi kapatmamak.

Kutuplaşmayı sadece ve sadece AK Parti'nin kapatılmaması önler. Yeniden bir uzlaşma zemini, ancak AK Parti kapatılmazsa doğar. Yaralanan demokrasinin tedavisi, ancak bundan sonra mümkün olabilir.

Evet, AK Parti'nin kapatılmama ihtimali yüzde 1 olsa da vardır.

AK Parti neden kapatılmaz?

Bunun iki sebebi var.

Birincisi, baştan beri asıl niyet, kapatma değil AK Parti'ye bir mesaj vermek olabilir. Bu; "Yüzde 47 ile de gelsen, istediğini yapamazsın. Nasihat ettik anlamadın, ne kadar ciddi olduğumuzu artık anlamış olmalısın" mesajıdır. Bu mesaj, Anayasa Mahkemesi'nin başörtüsü kararı ile net olarak verilmiştir. Denen şudur: "Kurucu irade olarak bizim için iki husus çok önemli: İmam hatip liseleri ve başörtüsü. Bu iki husus bizim nasırımız. Bir daha bu nasıra basma..."

AK Parti'yi kapatmamanın ikinci sebebi, ekonomik enkazın altında kalmak korkusudur. AK Parti kapatılırsa, işaretleri şimdiden ortaya çıkan ekonomik krizin faturası, bu süreci başlatanlara kesilecektir. Bu fatura CHP'yi bitirir. Er ya da geç, sandık milletin önüne konacaktır. CHP, bir daha çıkmamacasına o sandığa gömülür. Ayrıca süreci planladıkları malûm kurumlar, millet nezdinde bir daha itibar kazanamaz.

Hepimiz farkındayız ki, AK Parti'yi kapatma süreci, herkesi, her kurumu savurmaktadır. Silahlı Kuvvetler 27 Nisan muhtırası ile hatırlanıyor, Anayasa Mahkemesi yara üzerine yara alıyor, Yargıtay ve Danıştay, mahkemeyi etkileyen bildirilerin ezikliği altında... İnsanlar savruluyor, nice eski bakan savruluyor, demokrat bilinen yazarlar, akademisyenler, anlı şanlı işadamları savruluyor. Savrulan savrulana... Buna bir yönüyle sevinebilirsiniz. "Demokrasi gerçek savunucularına kavuşuyor" diyebilirsiniz. Belki böyle bir süreci yaşamamız da gerekiyordu. Ancak bu savrulmanın, kutuplaşmanın bir yerde durması gerekiyor.

Avrupa Birliği üyeliği olur ya da olmaz. Ama kendi göbeğimizi kendimizin kesmesi gerekiyor. Toplumsal bir mutabakata varmak zorundayız.

AK Parti kapatılırsa, ihtiyaç duyacağımız uzlaşma zeminlerini uzun bir süre bulamayabiliriz.

Ümidimizi korumalıyız. İhtimali yüzde 1 de olsa..."

Bu ikinci yazının çağrısı da açık..."Amaç AKP'ye ders vermektiyse, biz bu dersi aldık. Gelin ortak bir zeminde buluşalım, siz partiyi kapatmayın biz de devletle ve rejimle didişmekten vaz geçelim; hatalarımazı gözden geçirelim..."

Gülerce'nin bu iki yazısına, Ekrem Dumanlı'nın bugünkü (16 Haziran 2008) yazısını da ekleyebilirsiniz.."Birbirimizi kartelci, iktidar yanlısı, Ergenekoncu medya ilan etmekten karşılıklı vazgeçelim; gazetecilik mesleği zarar görüyor" demiş Dumanlı...

Bakalım cemaatin dikkatlerden kaçan bu önemli adımı ne sonuç doğuracak? Her zamanki gibi evdeki bulgurdan olacağını anlayınca 'çarkedip' zaman kazanmaya çalışan klasik bir cemaat taktiği ile mi karşı karşıyayız...

Yoksa, hep birlikte uçuruma doğru gittiğimizi ve bu sürecin kazananı olmayacağını görenlerin sesi mi yükseliyor.. Tabii onlar aynı zamanda, medya üzerinden işleme konulan son provakasyonlarda yabancı istihbarat örgütlerinin parmağını da görmüş olmalılar...

"AKP kapatılmasın" diyenler, içine düşürüldükleri Ergenekon histerisini gözden geçirmelidir. Devlet içine çöreklenmiş çeteler varsa tabii ki ortaya çıkarılsın, ama tek suçları AKP'yi eleştirmek olan onlarca araştırmacı, öğretim üyesi, avukat, muhalif parti lideri, gazeteci ve düz vatandaşa ve ailelerine aylardır uygulanan zulme son verilmelidir. Ergenekon davası artık açılmalı ve adil yargılama başlatılmalıdır...

Yoksa bunun azabının esas öbür dünyada hissedileceğini en iyi Zaman'ın yazarları bilir....

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7728)

selçuk efendi
25-06-2008, 21:31
Dengir Mir Cumhuriyet'e Değil, Erdoğan'a Meydan Okudu - Fatma Sibel Yüksek

Dengir Mir Fırat kimliğindeki bir siyasetçinin Atatürk devrimlerini "travma" olarak nitelemesinden daha doğal ne var?

Şimdiye kadar savunduklarına ve yaptıkarına aykırı bir şey mi söylemiş de şaşırıyoruz?

Şaşırtıcı olan, Mir Dengir Mehmet Bey'in kafasından böyle fikirler geçmesi değil. Şaşırtıcı olan, Başsavcının ve kendisine karşı açık bir "cihat" ilan edilmiş olan Anayasa Mahkemesi'nin değirmenine su taşırcasına böyle bir dönemde, bir Amerikan gazetesine böyle bir demeç verilmesi..

Son zamanlarda nedense adı "AKP'nin 2 numaralı ismi"ne çıkmış olan Mir Dengir Fırat'tan böyle bir 'akılsızlık' beklenir mi?

Beklenmez.

Öyleyse, 'akıllıca' bir şey yapılmış demektir....

Dengir Mir Fırat ve onun "gelecekteki liderliğine" bel bağlamış olanlar, kendilerince akıllıca bir çıkış yapmışlardır. Çünkü artık herkes, Erdoğan'ın 'defterinin dürüldüğüne' inanmaktadır. Böyle ortamlarda, kendisinde 'liderlik potansiyeli' görenler, mesajlarla yüklü stratejik çıkışlar yaparlar. Henüz su yüzüne çıkmadığına bakılmasın, AKP içinde Erdoğan'ın "teslimiyetçi" yaklaşımından endişe duyanların sayısı azımsanmayacak miktardadır. Böyle badirelerin Erbakan gibi buram buram terleyerek atlatılamayacağını düşünenler mevcuttur. Sayın Başbakan'ın "Artık kimse bizden hukuka riayet etmemizi beklemesin" diye kükreyen Star gazetesi Genel yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu kadar siyasi dirayet gösteremeyişi ne kadar da üzücüdür!

İşte böyle umutsuzluğun kol gezdiği bir ortamda, Dengir Mir Mehmet Ağabeyimiz adeta bir Mesih gibi ortaya çıkmakta ve "Merak etmeyin ey ehl-i iman! Erdoğan yoksa ben varım!" demektedir. "Atatürk devrimleri travmadır" sözünü ABD'nin etkili gazetelerinden New York Times'a söylemesi ise Sam Amca'ya bir mesajdır. Dengir Abi demek istemektedir ki: "Tayyip Bey'in kişisel hataları yüzünden ortak BOP projemiz kesintiye uğradığı için üzgünüz. Lütfen bunu bir yol kazası sayınız. Erdoğan yoksa biz varız, bundan sonra yolumuza daha daha sorunsuz bir şekilde devam edebiliriz..."

Bunu ben bile anlıyorum da Washington mu anlamayacak...

Sonra Mir Fırat, bu beyanatı ile AKP içindeki "boyun eğmeyelimcilere" de mesaj vermektedir. Kendisinin, "Ama biz aslında laikiz, Atatürk'ü de pek sevip sayarız" diyerekten mırın kırın eden Erdoğan'dan "daha cesur" bir lider olabileceğini göstermeye çalışmaktadır. Bu saatten sonra, kavganın temel nedeni artık açıkça ortaya konulmalıdır. Evet AKP, Mustafa Kemal'in kurduğu rejime ve ülkenin bugünkü idari yapısına karşıdır. Federe olmayan bir yapının BOP projesine engel teşkil ettiği de aşikârdır. Öyleyse artık kartları daha açık ve daha cesur oynayacak bir 'lidere' ihtiyaç vardır.

O 'lider' de Dengir Mir Beyefendi'dir...

Hem kendisi Hukuk Fakültesi mezunu olup, eşi hanımefendi de ecnebidir. Etnik kimliği deseniz, artı üstüne artıdır. Biraz İngilizce de bilmektedir. Erdoğan kadar uzun boylu olup, yaşına göre de pek dinç ve yakışıklı bir beyefendidir. Özgüveni "küstahlığın' sınırlarını zorlayacak kadar yüksektir. Ezik büzüklügün zerresi olmayıp konuşurken alaycı bir üslup takınır ve kaşının biri aşağıda biri yukarıdadır. Pek de güzel giyinir. Sol eli daima sol pantolon cebinde, adeta Hatemoğlu'nın mankeni gibi gezinir..Etrafında kendisine hayran 8-10 adet yalaka gazeteci halkası deseiz her daim mevcuttur...Ha bir de..parası pulu vardır. Mersin Limanı'nda kendisinden habersiz kuş uçmaz. Lütfen bu güzel sicile bu bilgiyi de ekleyiniz..

Daha ne olsun?

Bu arada, 'alternatif lider' arayışının Dengir Mir ile sınırlı kaldığı saflığına kapılmayınız. Sayın Meclis Başkanı'nın son günlerdeki saçlarını tarayış şekline hiç dikkat ettiniz mi? O da bir 'görüntü' vermektedir kendince...Geçen gün,okul çocuklarını kabulünde ne dedi biliyor musunuz? "Lider" dedi, "öfkesine yenilmemeli, sakin ve sabırlı olmalı. Karşındakini dinlemeyi bilmeli..."

Adeta Erdoğanı tarif ETMEDİ yani!

Kendisini tarif etti...

Millet oyunu bu kadar büyük oynarken benim naif Başbakan'ım ne yapıyor? Milli takımın başarıları üzerinden siyaset yaparak, ham
milliyetçi duygulara hitap ederek, giderek zayıflayan kalesini güçlendirmeye çalışıyor..

Sayın Başbakan'ım siz son derece yalnız ve çaresiz bir adamsınız..Üzülüyorum...

Aslında Sayın Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanlığını engelleyemediğiniz günden beri başınıza gelecekleri biliyordunuz. Haydi artık bu bilgiyi de tarihin not defterine kaydedelim; zamanı geldi çünkü.... Bugün "darbeci-cuntacı" diye suçladığınız 'aşırı milliyetçi' kesimlere bile, geçen yıl mart ayı zarfında "Abdullah Bey'in cumhurbaşkanlığı için Manş denizinin ötesinden bana çok ağır baskı yapıyorlar. Direnme gücümü giderek kaybediyorum, bana destek olun" mesajı göndermiştiniz. İtiraf edelim, 'milliyetçiler' sizin kadrinizi bilmedi..Siz de biraz yanlış adamlarla mesaj gönderdiniz.

Neyse olan oldu artık...

Şimdi, "millet"in ipine sarılarak kurtulmaya çalışıyorsunuz. Millet'in 'sadakatından' fazla emin olmayın isterseniz.. Önemli olan güçtür. İktidardan düşenin dostu olmaz Sayın Başbakan'ım...

Rahmetli Menderes yaka paça Yassıada'ya tıkıldığında, O'nu yüzde 50 oyla iktidara getiren "Millet" tanklara alkış tutmakla meşguldü...

kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7735)

selçuk efendi
27-06-2008, 18:34
Hikmet Bulduk Olayı ve Örtülü Ödenekte Pis Kokular - Sebahattin Önkibar - Yeniçağ

Adı: Hikmet Nuri Bulduk.
1967 İstanbul doğumlu.
Başbakan’ın Erdoğan’ın sırdaşı ve önceki özel kalem müdürü.
Bulduk, hatırlanacaktır kısa bir süre önce Erdoğan tarafından apar-topar görevinden alındı.
Tam bu noktada soralım:
Yer değişme sırası gelen kendine yakın bürokratları bile yasayı zorlayarak görevinde tutan Başbakan Erdoğan, Hikmet Bulduk’u neden kapıya koydu?
O Tayyip bey ki değil özel kalem müdürünü, İstanbul belediyesindeki bekçileri bile güvenlik müdürü yapacak kadar kadrosunu tutan ve sırtlayan bir liderdir.
Ne oldu da Başbakan mahremine aldığı en yakınında olan bir ismin apar topar kalemini kırdı?
Belli ki ortada kamuoyuna açıklanmayan korkunç şeyler var.
Peki bu Hikmet Bulduk, özel kalem müdürü olarak ne işler mi yapardı?
Başbakan’ın istisnasız eli, ayağı, kolu gibiydi. Dahası, pek çok mahremini bilirdi.
En önemlisi örtülü ödenekte imza yetkisi olan ikinci isimdi.
Birinci isim o aralar Maksut Serim’di ki ona da birazdan geleceğiz.
Şimdi bu soru cevap arıyor?
Hikmet Bulduk’un eksiği ya da yanlışı neydi ki kovuldu?
Eğer bir suç işledi ise bunun için soruşturma emri verilmiş midir?
Tam bu noktada bir parantez açalım ve TBMM’nin abartısız en çalışkan milletvekili olan bürokrat kökenli Kemal Kılıçdaroğlu’nun Hikmet Bulduk bağlamında yönelttiği soruları gündeme getirelim..
Dün görüştüğüm Kılıçdaroğlu soruyor:
1) Hikmet Bulduk halen Zirvekent’te aylık kirası 2500 dolar olan dubleks dairede oturuyor mu? Oturuyorsa aradan aylar geçmesine rağmen bu kirayı nasıl karşılıyor? Aldığı devlet memuru maaşının bir kaç katı olan kira geliri nerden?
2) Hikmet Bulduk’un 3 ayrı arabası olduğu doğru mudur? Doğru ise bir devlet memuru bunlara nasıl sahip olabilir?
3) Evinde Sofia Kristian isimli bir mürebbiye çalıştırıyor mu?Çalıştırıyorsa bu masrafları nasıl karşılıyor?
4) Hikmet Bulduk gibi geliri sınırlı, işten atılan bir memur Türkiye-Hırvatistan maçına gidebilir mi? Hikmet bey gitti ise bu keyif seyahatinin masraflarını nasıl karşıladı?
5) Hikmet Bulduk’un İstanbul Boğaziçi’nde Çengelköy’de tripleks bir daire satın aldığı doğru mudur? Doğru ise kaynağı neredendir?
Evet Kemal Kılıçdaroğlu’nun soruları bunlardır. Hikmet Bulduk bu sorulara cevap verirse sütunumuz emrinde olacaktır.
Bütün bu soruları yönelten Kılıçdaroğlu ilginç bir şey daha söylüyor:
-Başbakan’ın, görevine son verdiği Hikmet Bulduk için soruşturma emrini vermemesi acaba onun çok şeyi bilmesinden ötürü müdür?
Kılıçdaroğlu demek istiyor ki Başbakan, Hikmet Bulduk çok şey bildiği için üstüne gidemiyor! Yok biz bunu kabul etmeyiz... Haşa Başbakanımızın kanunsuz bir şeyleri mi var ki Bulduk gibilerden çekinsin?
Başbakanlık bu konuda da bir açıklama yaparsa onu da yayınlamaya hazırız.
Yok açıklama yapılmaz ve bütün bunlara karşı susulur ise işte o zaman kafalar karışacaktır.
Öyle çünkü örtülü ödenek bağlamında ortada başka iddialar da var...
Mesela bir Maksut Serim olayı var ki tüyler ürperticidir.
Kim midir Maksut Serim?
Örtülü ödenekten birinci derecede sorumlu olan zattır.
Başbakan onu İstanbul’dan getirdi.
Vakıfbank’da çalışırken Erdoğan’ın en mutemet adamıydı. Sahte diploma ile Vakıfbank’a genel müdür yardımcısı yapıldı. Olay ortaya çıktı ve mahkûm oldu.
Düşünebiliyor musunuz işte böyle bir adam bu milletin kör kuruşunun yani örtülü harcamalarının patronu yapıldı.
Sorarım size; başında Maksut Serim gibi birinin olduğu ve ikinci imza yetkisini de Hikmet Bulduk gibi bir ismin taşıdığı örtülü ödenekle ilgili bir iddia ortaya atılınca insanın kafası doğal olarak karışmaz mı?
AKP’ye din gibi değil de parti gibi bakan hür vicdanlara soruyorum, bakın şöyle etrafa, birilerinin 5 yılda Karun gibi zenginleştiğini görmüyor musunuz?
Bu zenginliklerin kaynağının hesabı gün gelecek mutlaka sorulacak. Bunu türbanla, inançla, asker karşıtlığı ve milli irade istismarı ile örtemez ve geçiştiremezsiniz..

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7740)

Turhan Çömez'in dedikleri de aklıma geliyor bu yazıyı okuduktan sonra...

selçuk efendi
01-07-2008, 00:27
Başbakan Samimiyse, Taraf'a Verilen Resmi İlanları İnceletsin - Fatma Sibel Yüksek

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ arasında yapılan görüşmenin içeriğini bilmiyoruz. Bilemeyiz de... Bu tür görüşmelerin detayları ancak yıllar sonra ortaya çıkabilir; o da taraflardan birisi anlatırsa...Bir yolu daha vardır; görüşmenin 'tutanakları' zaman içerisinde basının eline geçebilir. Ancak, bu da pek mümkün görünmüyor; çünkü biliyorsunuz AKP iktidarı döneminde devlette 'kayıt tutma' geleneğine son verildi. Devletin hafızası boşaltıldı. Eğer Sayın Başbuğ, tedbirli davranıp da kayıt tutturmadıysa, Başbakan bunu zaten yaptırmamıştır. Yıllar sonra ikisi, görüşmeye ilişkin ayrı şey anlatırlarsa ne yapacağız bilmiyorum..

Allah'tan 'telekulak' diye bir şey var (!) Genelkurmay ve Başbakanlık cenahları görüşmeyi kayıt altına almadıysa bile 'birileri' bu önemli görüşmeyi 'ortam dinleme' yöntemiyle tespit etmiş olabilirler. Yarın öbür gün, olayın detaylarını internet paylaşım sitelerinde dizi film seyreder gibi seyredersek şaşırmayalım...

Ne konuştuklarını bilemeyiz ama şöyle bir tahminde bulunursam hiç de yanılmış olacağımı zannetmiyorum:

Sayın Başbakan demiştir ki;

"Paşam, hakkınızda yapılan yayınlar konusunda infial halindeyiz. Hükümetim, ("Hükümetim" derken, i harfini uzatıp 'hükümetiiiim" demiştir ki etkisi daha fazla olsun) bu alçaklığı yapanların peşindedir. Size yapılanı kendimize yapılmış sayarız. Kim benim müstakbel Genelkurmay Başkanı'mı böyle çirkin ithamlarla karalayabilir? Ordu ile hükümetimizin arasını bozmak isteyenler var.Kulakları vaaar duymuyorlar, gözleri vaaaar görmüyorlar..."

Sözünü muhakkak "Bu böyle biline!" diyerek bitirmiştir...

Nitekim Sayın Başbakan, görüşmeden 2 gün sonra Polis Akademisi diploma töreninde, güvenlik güçlerinin hakarete varan eleştiriler karşı karşıya kaldığını hatırlatarak, "Polisi ve askeri yıpratmaya çalışan güçler, karşılarında milleti bulacaktır" diyerek yüreklerimize su serpti...

Başbakan'ın samimiyetini ispat için elinde çok pratik bir imkan var: Şöyle:

Ordu'ya ve üst düzey komutanlara yönelik sistematik saldırılar, ağırlıklı olarak hangi yayın organlarından geliyor?

Vakit ve Taraf'tan...

Vakit kampanyanın pespaye, belden aşağı kısmını yürütüyor. Taraf ise güya daha bir 'gazete' havalarında..."Bulduk belgesini yazıyoruz; gazeteci bulunca yazar kardeşim" diyerek itiraz edilmesi imkansız olan bir mesleki gerekçeye sığınıyorlar.

Doğru, gazeteci belge bulunca yazar...

Yazar da, daha önce Nokta dergisinde oraya çıkan ve ordunun içine bodoslama dalan ekibin aynı misyonu azimle ve hırsla bu kez Taraf gazetesinde devam ettirdiği de kimsenin gözünden kaçmıyor. Bu acar gazeteciler, durmadan "darbe günlükleri", yok bilmem "Batı Çalışma Grubu raporları" bulup bulup yazıyorlar da her nedense, örneğin Başbakanlık'taki örtülü ödenek skandalı gibi konulardan itinayla uzak duruyorlar...

On bin satan bir gazetenin mesela Murat Belge gibi masraflı bir yazarı kendi kadrolarına katması da kolay bir şey olmasa gerek. Murat Belge, yeşil dolarcıkları görmeden şuradan şuraya gitmez. Benim 2 aylık gelirim, Murat Belge'nin günlük viski masrafını karşılamaz valla.Yasemin Çongar da öyle... Sen Doğan Grubu'nun Washington temsilciliği gibi ballı bir işi bırakıp on bin tirajlı zottirik bir gazeteye gideceksin..

Sonra da "tek amacımız gazetecilik" diye bizi yiyeceksiniz. Hadi canım sen de!

Taraf gazetesinin TSK'ya yönelik bu sistematik yayınlarını "habercilik başarısı" diye alkışlayan diğer medya mensuplarına ne demeli? Gülay Göktürk, geçen gün Kanal 7'deki İskele -Sancak programında "Bu belgeler TSK içindeki rahatsız subaylardan sızmıştır. Taraf'a vermelerinin nedeni de yayınlayabilecek tek gazete olması..." demesin mi...

Siz ne güne duruyorsunuz Hanımefendi? Yani bu belgeler size gelse, köşenizde yazmayıp Taraf'a mı göndereceksiniz?

Patronunuz olsam bu lafa karşılık savunmanızı isterdim doğrusu.. Yani şimdi siz, "Taraf'tan başka kimse yazamazdı" derken "Bakmayın böyle afralı tafralı konuştuğuma, tırsarım aslında. Ben olsam yazamazdım" mı demiş oldunuz, yoksa "Benim çalıştığım gazetenin patronu bize özgür habercilik yaptırmıyor, bu belge bana gelse gazetem yazdırmazdı" mı demiş oldunuz?

Madem, "özgür gazeteciliğin" yapıldığı tek yer olarak Taraf'ı görüyorsunuz, gidip orada yazsanıza..Akın İpek Beyefendi'ye neden fuzuli masraf çıkarıp altın işletmeciliğinden gelen milli serveti ziyan ettiriyorsunuz? Ayıptır.

(Bu arada, programa Ankara'dan 'bir bilen' olarak katılan Şamil Tayyar, İsmail Küçükkaya'nın gazetesinin 'devlete yakın' olduğunu alaycı bir dille ima edeyim derken inanılmaz bir gaf yaptı. Tayyar, yüzünde müstehzi bir ifadeyle, "İsmail'in gazetesi Çankaya'ya daha yakındır, biz biraz uzağız" dedi. Çankaya'da artık Abdullah Gül oturuyor Ey Şamil(! )Sen kendini hâlâ Sezer döneminde zannettin galiba.."Çankaya'ya yakın' olanlar artık senin kasttettiğin 'devlete' yakın olmuş olmuyorlar. Anladın?")

Konumuza dönüyorum. Sayın Başbakan, eğer orduyu yıpratmak isteyenlerin üstüne gitme konusunda samimiyse, öncelikle on bin tirajlı Taraf gazetesine Vakıfbank'ın trilyonluk reklamlarını kimlerin verdirdiğine baktırmalıdır. Sonra bu 'minik' gazeteye ve onun küfürbaz refiki Vakit'e akan resmi ilan trafiğini dikkatlice bir inceletmelidir. Basın İlan Kurumu'nun Yönetim Kurulu Başkanı, Başbakanlık Müsteşarı'dır. Soruversin Efkan Bey'e...Efendime söyleyeyim... Maliye Bakanı'na bir talimat verip tıpkı Kanaltürk' e yapılan denetim gibi bir denetimin başlatılmasını sağlamalıdır. Vakit'in hakaret tazminatlarından yırtmak için yasaya karşı kurduğu Ali Cengiz oyunlarını bir bir açığa çıkarmalıdır...

Bunları yaparsa, belki TSK'yı ve ordunun sistematik biçimde yıpratılmasından rahatsız olan kamuoyunu bu kirli tezgâhların içinde hükümetin parmağı olmadığına inandırabilir.

Boş vaade karınlar tok...

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7750)

selçuk efendi
03-07-2008, 00:01
Ergenekon'la Uyutulduk Mu?

Bakın ‘dün’ Türkiye'de Ergenekon’la hemen aynı zamanlama ile başka neler oldu?
Salı günü, yani dün yaşanan Ergenekon gözaltıları medyayı felç ettiği gibi kamuoyu ilgisini de körleştirdi. Bu normal de sayılabilir belki ama bir başka normal de şudur; bir ülkenin tüm dikkati bir yöne çevrildiğinde, ‘arkada ne oluyor’ diye bakmak da gerekir.

Aslında çok küçük oranda bu yapıldı. Operasyonun Anayasa Mahkemesi’ndeki Başsavcı sunumuna denk getirildiği iddia edildi. Ama bu eş zamanlamayı fark etmek için büyük bir dikkat ya da zekâ gerekmiyor.

Bu tür sansasyonel olaylarda “hatta ve sadece” aynı güne bakmak bile yeterli olmayabilir. Öncesi ve sonrasına da göz atmak işe yarayabilir. Ama biz yine zamanı “eş”likle sınırlı tutalım, bir-iki örnek de akrebi geri-ileri oynatalım.

Bakın dün Ergenekon operasyonu ile aynı zamanlarda Türkiye’de neler oldu:

OLAY-1: Tam 1.8 milyar dolara elektrik dağıtım özelleştirmeleri yapıldı. Yani, iki ayrı ihalede Başkent EDAŞ ve SEDAŞ satıldı. İhalelere şu firmalar girdi: EDAŞ: Sabancı-Verbund-Enerjisa, Doğan-Saray Halı-Kantur-Akdaş, Hema Endüstri, Akcez Ortak Girişik Grubu, Park Holding. SEDAŞ: AkCez Ortak Girişim Grubu, Alsim Alarko Sanayi, Sabancı Verbund Ortak Girişim Grubu, Park Holding, Unit-Doğuş-Doğan-Anadolu Endüstri. Böylece yaklaşık 4.5 milyon kişiye ulaşan elektrik dağıtım özelleştirmesi yapıldı.

OLAY-2: Başbakan Erdoğan tartışmalı yabancı şirketlerin Türkiye’de mülk edinmesiyle ilgili “sınırlama” taleplerini reddetti. TBMM’de bugün görüşülecek Tapu Yasası değişikliği AKP parti grubunda tartışılırken bazı milletvekilleri, yabancı şirketlerin alabilecekleri tarım arazilerinin belli bir sınırı olması gerektiğini söylediler. Yasada her il için (her şehirde imarlı alanın) yüzde 10’luk bir genel sınır bulunuyor ama milletvekilleri özel sınırlama da olsun dediler. Başbakan “olmaz” dedi. “Sınırlama getirirsek küresel sermaye gelmez” dedi.

OLAY-3: Başbakan ve İçişleri Bakanı hakkında, halk arasında “Telekulak önergesi” olarak adlandırılan “yasa dışı dinleme yapılmasına zemin oluşturdukları” gerekçesiyle TBMM’ye verilen, “Meclis Soruşturma Önergesi” reddedildi! TBMM Genel Kurulu’dan tüm parti temsilcileri tarafından hararetle dile getirilen iddialar ve İçişleri Bakanı’na yönelik sert eleştirilerden fazla bir işe yaramadı.

OLAY-4 Tam da yine aynı zamanlama ile Rusya Dışişyeri Bakanı Lavrov Türkiye’ye hareket etti. Dışişleri Bakanı Babacan’ın davetlisi olarak Ankara’ya gelen Bakan muhtemelen Başbakan ve belki Cumhurbaşkanı ile de görüşecek.

OLAY-5 Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, akşam saatlerinde ABD'nin en büyük Yahudi lobi kuruluşu Anti-Defamation Leagua (ADL) Direktörü Abraham H. Foxman ve beraberindeki heyeti kabul etti. Heyet, yan kapıdan girdiği Başbakanlık'tan yine yan kapıdan ayrıldı. Yaklaşık 1 saat süren görüşmeye, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Dış İlişkiler Başkanı Egemen Bağış da katıldı.

Tabi başka olaylar da oldu Türkiye’de ama yukarıdakiler, eğer Ergenekon olmasaydı basının ve kamuoyunun ilgi sıralamasında çok daha yukarıda yer alabilirdi. Elbette bu olayların Ergenekon zamanlaması ile çakışmanın anlamı ne diye sorulabilir. Biz de “var diyen” oldu mu yanıtını veririz.

Herhalde-örneğin-Rusya Dışişleri Bakanı’nın Türkiye’ye gelişine denk düşürelim diye operasyon yapılacak değil!

iyibilgi

http://www.internetajans.com/default.asp?NID=59366

selçuk efendi
09-07-2008, 03:35
Burası Ergenekon, Burdan Çıkış Yok - Fatma Sibel Yüksek

Olay korku filmine dönmeye başladı...

"Burası Ergenekon, burdan çıkış yok!"

Önceleri, pek çoğu adı sanı bilinmeyen, kimsesiz insanlardan oluşan "Ergenekon sanıklarının" ve ailelerinin bir yıldır çektikleri zulüm kimseyi ilgilendirmedi. Hatta, ilk gözaltına alınanlar bir kaç ay içinde yargılanıp mahkûm edilseler herkes rahat bir soluk alacak, kimse olayın üstüne gitmeyecekti. AKP de "devlet içindeki çeteleri çökertiyoruz" edebiyatından sonsuza kadar nasiplenebilecekti...

Ama birileri dur durak bilmeyi kabullenmedi...Daha doğrusu, "dur durak bilmeyen arsız nefisler" bir güzel kullanıldı. Başbakan'ın kin dolu bünyesinden, dedikodular ve hurafelerden beslenen kişiliğinden, kindarlığın batağında çırpınan ruhundan ustaca istifade edenler oldu.

Size bir anektot aktarayım:

Tarih 28 Nisan 2007...

Açık İstihbarat'taki yazılarımdan ve Başbakanlığın Bilinmeyenleri adlı 'mizah' kitabımdan dolayı başıma gelmeyen kalmadı. İşimden, mesleğimden oldum. Bakmakla yükümlü olduğum bir ailem vardı ve parasızlıktan kıvranıyordum. Yeniçağ'ın İstanbul'da çıkan Günboyu adlı bir gazetesi var. Sağolsunlar, yürekleri mühürlenmemiş bir-iki iyi insan, "Sana maaş veremeyiz ama hiç değilse basın kartın devam etsin, sağlık sigortan işlesin" diye beni bu gazetenin kadrosuna dahil ettiler. Elimde kalan tek şey basın kartım ve sağlık sigortam..AKP bunu da çok gördü. Her gün kapıya polis dayanıyor ve benden "basın kartımı hangi statüyle sürdürdüğümü" soruyorlar. Durmadan karakollara davet ediliyorum. Polislerin dediğine göre hakkımdaki bu 'tahkikatı' Başbakanlığa bağlı olan Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü Ankara Valiliği'nden istemiş, Böyle bir uygulama yok! Daha doğrusu, basın kartlı gazeteciler için zaman zaman valilik kanalıyla güvenlik soruşturması güncellenir ama bundan bizim haberimiz olmaz. Öyle her gün kapıya polis dayanmaz..
Basın-Enformasyon Genel Müdürü Salih Melek'e gittim, Dostumdur, doğru söylediğine inanmak istiyorum, "Fatma, vallahi billahi benim haberim yok" dedi...

Bunun üzerine, o dönem basından sorumlu Başbakan Yardımcısı olan Beşir Atalay'a gittim. Tekrar ediyorum, tarih 28 Nisan 2007, yer Beşir Atalay'ın Başbakanlık'taki odası.."Bu nasıl bir uygulamadır Sayın Bakan? Basın kartları ne zamandır semt karakolları tarafından takip ediliyor? Üstelik ben polis arkadaşlara gerekli açıklamayı yaptığım halde, her gün eve gelip yaşlı annemi korkutuyorlar" dedim...

Beşir Atalay ne karşılık verdi biliyor musunuz?

"Bizim de genel müdür adaylarımızın evine polis gönderilip eşlerinin türbanlı olup olmadığı araştırılıyor Fatma hanım, ne yapalım yani?"

O dönem Zaman gazetesi, Cumhurbaşkanı Sezer'in hükümet tarafından ataması yapılmak istenen TRT genel müdürü adayı hakkında tahkikat yaptırdığını, komşularına eşinin başörtülü olup olmadığını sordurduğunu yazmıştı...

Diyelim ki bu haber doğruydu ama Sezer'in uygulamasıyla benim alakam neydi ki intikam benden alınmak isteniyordu?

İşte o zaman, korkunç bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuzu açık seçik gördüm. Belli ki AKP, gücünün yetmediklerine karşılık 'tuttuğunu öpecekti' Cumhurbaşkanı'na ilişemiyor musun? Vur muhalif gazeteciye! Genelkurmay Başkanı'na gıcık mısın? Karart Kuvai Milliye Derneği çaycısının hayatını..Yargıtay'a mı diş biliyorsun? Tutukla gariban avukatı...

İşte bu zihniyet bizi, bugün "Bu kadar da olmaz ki, toplumun saygın insanları gece yarısı gözaltına alınıyor" diye ağlaşanların da desteği, en azından sessiz kalmamaları ile buraya kadar getirdi...

İşte bu zihniyet ve bu zihniyete çanak tutuculuk, hepimizi Kuddusi Okkır'ın ölmeden önceki o acılı bakışlarıyla başbaşa bıraktı. Ömür boyu içimizde çivi gibi duracak o bakışlar. Uyudukça, uyandıkça hançer gibi saplanacak...Yaşadıkça insanlığımızdan utanacağız, ebediyete geçtikten sonra da büyük günahlarımızın hesabını vereceğiz..

Ergenekon bir bataklıktır...

Sonu toplama kamplarına kadar gidecek olan bir bataklık.. Birilerini hiç bir korkaklık, hiç bir haysiyetsizlik, hiç bir kendini satma, hiç bir 'silah arkadaşını' düşmana elleriyle teslim etme kurtaramayacaktır. Kendisini en aşağılık biçimde satanlar bile Kuddusi Okkır'a benzer bir akıbetten kurtulamayacaklar. "Dün Ömer Çelik'le Reina'da oturduk" diye yazılar yazan, yetinmeyip kelle avcılarına Emin Çölaşan'ı teslim eden Ertuğrul Özkök, bugün neyden korkuyor sanıyorsunuz?

Sıranın apaçık kendisine geldiğini görüyor da ondan korkuyor...28 Şubat'ta üstlendiğin vazifeleri affedecekler mi sanıyorsun Ertuğrul Bey?

Unutmayın, burası Ergenekon, burdan çıkış yok...

Ergenekon bataklığına sadece Mustafa Balbay, Sinan Aygün, Şener Eruygur, Doğu Perinçek, Behiç Gürcihan vs'nin saplandığını zannedenler acele etmesin. Hele hele "Veririz beş-on kelle, sonra sen sağ ben selamet" hesapları yaparak viski yudumlayanlar, üç kere daha düşünsün...

Mehmet Bekaroğlu, "Operasyon muvazzaflara uzanacak" dedi; doğrudur. Uzansın ayrıca...

"Darbe günlükleri" yazıp da sonra da oğullarını AKP'nin 'gemicik' ihalelerine sokanları da görelim. Zerre kadar erkeklikleri varsa, çıksınlar ve "Ben de bedel ödemeye hazırım" desinler...

Pekiii...

"Ergenekon bataklığı" Atatürkçüsünü, Cumhuriyetçisini, AKP muhalifini, mafyacısı, çetecisi, tetikçisini yutacak da...

Geleceklerini bu operasyonlara bağlayanları, daha şimdiden sevinç ve intikam çığlıkları atanları unutacak mı sanıyorsunuz?

ERGENEKON OPERASYONU İLE EN BÜYÜK TUZAK AKP'YE VE BAŞBAKAN ERDOĞAN'A KURULMUŞTUR!

Amaç, "gerçek gladyoyu" ortaya çıkarmak olsaydı, daha dava açılmadan bu kadar adli hata, bu kadar hukuk katliamı yapılır mıydı- yaptırılır mıydı dersiniz?

Ortaya saçılan soruşturma skandalı ve bu inanılması zor acemilik, "gerçek gladyoyu" ortaya çıkarmanın önünü de sittin sene kapatmıştır.

Olan, herşeyi eline yüzüne bulaştırmış, büyük hatalar sonucu masum insanların hayatını karartmış ve bin yıl yaşasa bir daha "mazlum" rolü oynayamayacak bir figür olarak tarihe geçecek olan Tayyip Erdoğan'a olacak. Herkes suçu ona atıp kendisini aklamaya çalışacak. Arkasına bir bakacak ki, 'Hocaefendi' bile kalmamış....

Erdoğan ve çevresindeki güruh, "Atatürk'ü toprak kabul etmedi, onun için betonla Anıtkabir'e gömdüler" şeklindeki hurafelerle büyümüş bir kuşaktır. Orada, akıl ve vicdan değil, kin ve intikam vardır Bütün fikri ve duygusal altyapıları dedikodulara, hurafelere, iflah olmaz husumetlere dayanır.

İşte bu 'kanserli hücreden" çok iyi yararlandılar..

Birileri Tayyip Erdoğan'ı "Derin devletin üzerine gidiyoruz" diyerek Ergenekon bataklığına çektiler...

O da çırpındıkça batacak...

Burası Ergenekon, burdan çıkış yok...

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7763)

selçuk efendi
19-07-2008, 14:38
Ergenekon'un Arkasındaki Mutabakatlar - Behiç Gürcihan

Yazı (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7771)

selçuk efendi
20-07-2008, 23:48
Ergenekon Mutabakatının 'Sivil Kanadı' Oyuna Gelmiş Olmasın? - Fatma Sibel Yüksek

El-Kadı’ya kefil olan bir başbakanın ülkesinde, terörle yıllarca boğuşmuş kahraman askerler “terörist” oldukları”gerekçesiyle tutuklanıyorsa kimsenin kafası karışmasın…

Ortalığı kasıp kavuran enformasyon kirliliğine rağmen her şey apaçık ortada demektir…

Önümüze atılan kaos tablosunda, taşlar giderek yerine oturuyor.

Bu büyük karmaşanın ortasında sorulması gereken en önemli soru, “Darbe günlüklerine, Ergenekon – pardon Agarta!- iddianamesinde neden yer verilmedi?” sorusudur. Başsavcı Engin’in açıklamasına göre, bu önemli unsur iddianamede yer almıyormuş!

Daha iki yıl önce “Türkiye’de darbeler dönemi bitmiştir” diye yazıp çizenler, şimdi kamuoyunu korkunç bir darbe girişimiyle karşı karşıya olduğumuzu iknâ etmeye çalışıyor. The Exorcist filmini aratmayacak senaryolar anlatıyorlar. Kamuoyunu iknâ edemedikçe daha da çılgınlaşıp saçmalığın batağına batıyorlar. Uydurdukları senaryolara kimse inanmayınca, kendileri inanmak zorunda kalıyorlar, çevrelerindeki güvenlik önlemlerini falan arttırıyorlar; çatılara keskin nişancı yerleştiriyorlar…

Geçen gün Başbakanlığın önünde, muhtemelen işsizlikten bağrı yanmış bir garibanın üstüne korumalar, “Ergenekon tetikçisi olmasın” diye öyle bir çullandı ki, adamcağız çareyi düşüp bayılmakta buldu. Bu trajikomik olayı televizyonlardan içimiz acıyarak izledik…

Evet, şu meşhur darbe günlükleri iddianamede neden yok?

Sözkonusu günlükleri yazmakla itham edilen fakat her nedense yargıdan muaf tutulan zat, (ki maalesef şerefli Türk Ordusu’nun eski bir üst düzey mensubudur), üzüntüsünden on altı aydır denize girmiyormuş! Eşi hanımefendi öyle söyledi..

Ne kadar büyük bir mağduriyet! İnsan on altı ay denize girmeden nasıl yaşayabilir? Yazık.

Darbe girişimi iddialarını soruşturmayan bir iddianame daha baştan çökmüştür. Suçlanan bunca insan, yazıp çizilen o korkunç eylemler ve planların sonucunda, orduyu arkalarına alamamışlarsa, çelik çomak oynadıklarıyla kalmışlar demektir. Ama siz bir yıldır öyle demiyorsunuz ki…”Devletin içine çöreklenmiş ve darbe yapmaya hazırlanan büyük bir gizli örgüt yakaladık. İddianameyi açıklayınca gözlerinize inanamayacaksınız!” diyorsunuz…

Sonra iddianameyi bir açıklıyorsunuz ki darbenin d’si yok! “Böyle tutarsızlık olur mu?” diyenleri de “bu önemli soruşturmayı sulandırmakla” suçluyorsunuz. Siz varken başka “sulandırıcıya” ihtiyaç varmış gibi…

Soru peşimizi bırakmıyor…

Darbe günlükleri iddianamede neden yok?

Ergenekon soruşturmasının, bir “büyük mutabakatın” sonucu olduğu artık sır değil..

Behiç Gürcihan’ın söylediği gibi, “Herkes kendi muhalif kotasını kullanmış”…

Muhalif kotaları kullanılırken, oğullarını AKP’li işadamlarının yanına yerleştiren ve Başbakan’a eşine ait arazinin değerini yükselltirecek kadar yakın olan Paşa’yı birileri koruyup kollamış olabilirler mi?

“Hükümetin Ofer’ini de, Amiral’in lüferini de yazarım arkadaş!” diye efelenenler neden suskun?

Bakın ben size bir şey söyleyeyim mi..Erdoğan “vefalı” bir adamdır. Bu öyle bizim bildiğimiz gibi hakkaniyetli bir ‘vefâ’ olmasa da “yakınındakileri” ne yapmış olurlarsa olsunlar, sonuna kadar koruyan, kendine has bir “vefa” anlayışına sahiptir. Ergenekon davasının en önemli çıkış noktalarından birisi olan “Günlükçü Paşa”yı” böyle bir ‘nüfuz ve vefa atmosferi’ korumuş olabilir. Ne dersiniz?

Birincisi bu…

İkincisi daha da önemli…Dolmabahçe saraylarında, veya Başbakanlık konutlarında, veya karargâhın harita odalarında “Ergenekon mutabakatı” yapanlar, “İşin darbe kısmını bize bırakın. Siz emekli askerler ve sivil unsurlar üzerinden gidin. Paşa ve darbe boyutunu biz hallederiz” demiş olabilirler mi?

Bu arkadaşlar da bir yıldır, “Genelkurmay soruşturma başlatacak, iddianameyi eş zamanlı açıklayacağız” diyerek Kuddusi Okkır’ın ölümüne neden olmuş olabilirler mi? Ergenekon savcısının Genelkurmay’a ikide bir yazı yazdığını ve aylarca cevap beklediğini hatırlayın…

Sonra, Genelkurmay, “Biz incelemeyi sürdürüyoruz, hele siz kendi önünüzdekini bitirin” şeklinde bir ‘güvendirme ve oyalama’ taktiğine girmiş olabilir mi?

Ne de olsa, kusursuz plan yapmak sadece Allah'a mahsustur.

Kamuoyunun ve siyasi muhalefetin “İddianame neden çıkmıyor?” baskısına daha fazla dayanamayan ve Kuddusi Okkır’ın ölümüyle hem bu dünyada, hem Allah’ın huzurunda suçlu düşmenin telaşıyla, on üç aydır beklenen iddianame, en önemli ayağı eksik olarak, yani “darbe günlükleri” olmaksızın açıklanmak zorunda kalınmış olabilir mi?

Bitmedi…

“Biz bu işi TSK ile işbirliği halinde yapıyoruz” havası basanlar, dayanaksız bir iddianameyle ortada kalakalınca, böyle bir işbirliğinin varlığına kamuoyunu inandırmak için, “MİT bilgi verdi, TSK soruşturma başlattı” haberini yaymış olabilirler mi?

Ve bu haber, “yandaş medya” inandırıcılığını giderek kaybettiği ve psikolojik harbin ortasına tam anlamıyla büyük abdest yaptığı için, Akşam gazetesinden İsmail Küçükkaya’ya yazdırılmış olabilir mi? (Çukurova grubu üzerindeki TMSF baskısını da aklınızın bir köşesinde tutun)

Murat Yetkin’in 5 yıl önce övüne övüne yazdığı “Askerlerin ‘çekil’ mesajını Ecevit’e ben götürdüm” haberini, hiç duyulmamış bir şeymiş gibi bugün tekrar ısıtanlar, giderek irtifa kaybeden inandırıcılık meselesinde çuvallayanlar olabilir mi?

Genelkurmay’ın bekleyip bekleyip, basının ayranını iyice kabarttıktan sonra, haberi akşam geç saatlerde yalanlamasıyla zobuduk gibi ortada kalınmış olabilir mi?

Şu soru sorulabilir: “Madem saraylarda, karargâhlarda yapılmış büyük mutabakatlar var; öyleyse mutabakatın bir tarafı refikini neden yolun ortasında tek başına bırakıversin?”

Bilemeyiz…

Siz deyin, “alt kademelerde rahatsızlık başladı”; ben diyeyim “Gül’ü cumhurbaşkanı yapmayacağına söz verdikten sonra mutabakata uyma iradesini gösteremeyen Erdoğan’dan rövanş alınıyor…”

Öyle ya…Sen, “Gül’ü aday göstermeyeceğim” diye söz verdikten sonra, “Paşa’m kusura bakma, tabana söz geçiremedim” diye mazeret bildirip çekil. Onlar da şimdi demezler mi ki, “Sayın Başbakan, kusura bakma sadece senin tabanın yok, bizim de tabanımız var. Biz de söz geçiremedik..Genç subaylar rahatsız!..” derler.

İnsanı böyle eli böğründe bırakıverirler. Elinde bir adet Doğu Perinçek, bir adet Veli Küçük, kırk küsur muhalif, bir ölü ve içeride kahrından siroza yakalanmış bir kadıncağızla kalakalırsın orta yerde…

Darbe günlükleri açığa kavuşturulmadıktan sonra bu iddianame dikiş tutmaz. Ölü doğmuştur.

İstediğiniz kadar şehir efsaneleri yazdırın, bu iş yü-rü-mezz! Kendi sonunuzu getirirsiniz. Siyaset kör inadı kaldırmaz, “ben yaptım oldu” mantığını Hitler olsanız götüremezsiniz. Hak ve hakkaniyet o kadar güçlü bir şeydir ki hiçbir güç onun üstüne çıkamaz.

Bu saatten sonra, “darbe günlüklerini” alelacele hazırlanacak ek iddianamelere sığdırmaya çalışmak da durumu kurtarmaz. Biz bu ülkenin akıllı ve okumuş insanları olarak, darbe günlüklerinin Genelkurmay’ın da katılacağı adil bir yargılama ile açıklığa kavuşturulmasını istiyoruz. Emekli Oramiral de, “darbe girişimlerini” askeri savcılığa bildirmeyip turşusunu kuran eski Genelkurmay Başkanları da , yetkisini kullanmak yerine ordunun peşine istihbarat örgütünü düşüren Başbakanlar da, ortalık yangın yerine dönmüşken Köşk’te futbolcu ağırlayan Cumhurbaşkanları da yargı önüne çıkmalıdır.

Yok öyle üç-beş garibanı içeri tıkıp kahrından kanser etmek, siroz etmek…

Bu perişanlığı da "Temiz eller operasyonu" diye yutturmaya kalkışmak...



SİNAN AYGÜN’ÜN DURUMUNA İLİŞKİN NOT: Sayın Aygün, serbest bırakılmanıza çok sevindik. Bu adil karar için ilgili mahkemeyi kutlar, size de geçmiş olsun deriz. Yalnız, geri kalan elli kişinin çok daha sağlam gerekçelere dayandırılmış itiraz dilekçelerine ret kararı verenlerin bir tek sizin tutukluluğa itirazınızı dikkate almaları biraz ilginç. “Devletim onbeş gün beni misafir etti, hakkını helal etsin” şeklindeki tuhaf açıklamalarınızı da ‘serbest kalmanın heyecan ve duygusallığı içinde’ sarfedilmiş sözler” sayalım…İyi ama şu “ağabey” meselesi ne oluyor Sinan Bey? Telefon dinlemesine takılan “ağabeyinizin” kim olduğunu “Bu bir devlet sırrıdır, sadece Yargıç’ın kulağına söylerim” demenize rağmen, kimsenin size böyle bir şey sormaması ve alelacele serbest bırakılmanız ne kadar da dikkate şâyan..Size, “Devlet sırrının ne olduğuna sen mi karar veriyorsun? Ne demek ‘sadece yargıca söylerim?’Kimse muhakeme usulünde yer almayan ayrıcalıklar talep edemez” diyen de olmamış anlaşılan. “Ağabeyinize dua edin” derim. İyi ki telefon dinlemesine takılmış, yoksa belki de hâlâ yatıyor olacaktınız…

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7772)

selçuk efendi
05-08-2008, 15:23
(Bana bile yok artık dedirtecek bir yazıyı aktarıyorum buraya. Şekil itibariyle değil ama içerik olarak dikkate almak da fayda var.)

Ergenekon terör örgütünün liderleri arasında olduğu öne sürülen Kuvay-i Milliye Derneği Genel Başkanı M. Fikri Karadağ’ın yazdığı 3 sayfalık, “Türkiye Artık Bizim Kontrolümüzde” başlıklı kurmaca yazıda, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile o dönem Kara Kuvvetleri Komutanı olan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt arasında bir gizli görüşme yapıldığı iddia ediliyor.

Bu diyaloglar özetle şöyle:

HÜKÜMETİN TSK'YA KARŞI KONUŞMALARINA DAHA FAZLA GÖZ YUMAMAYIZ

Büyükanıt: Sayın Başbakan Şemdinli iddianamesi kapsamında elde ettiğimiz istihbarat TSK’ya karşı hükümetinizin ve partinizin bir komplo içinde olduğunu gösteriyor.

Bana ve TSK’ya karşı tavrınızı ve YAŞ’a yönelik dış destekli oluşum tezgâhını kabul etmemizi ve sessiz kalmamızı bekleyemezsiniz. Eğer bugüne kadar TSK olarak, sorumlu paşalar birçok tepkiyi Anayasal platformda şahsınıza ve makamınıza iletmemişsek ülkemizde bir kaosa malzeme edinmekten çekinmemizdendir, ‘TSK konuştu, ekonomi çöktü’ dedirtmemek için kamuoyuna açık konuşmadık. Ama hükümetinizin ve partinizin dış destekli TSK’ya yönelik hamlelerine çok fazla seyirci kalamayız.

TÜRKİYE ARTIK TSK'NIN KONTROLÜNDE DEĞİL

Erdoğan: Sayın Paşam, korkmayın ‘TSK konuştu’ diye Türkiye’de ekonomik kriz çıkmaz. Dünyanın önde gelen finans kuruluşlarıyla anlaştık. Şemdinli iddianamesinde size ve TSK’ya yönelik araştırılması gereken ne varsa araştırılacak. Türkiye artık TSK’nın kontrolünde bir ülke değil, millet idaresinin hâkim olduğu bir ülke olacaktır. TSK’da bir paşa da konuşsa ekonomide bir şey olmaz. Rockefeller gibi dünyanın en zengin, en güçlü gruplarıyla birlikte hareket ediyoruz.

TÜRKİYE'YE KARŞI BİR KOMPLONUN İÇİNDESİNİZ

Büyükanıt: Sayın Başbakan, bu üslup Türk Hükümeti’nin Başbakanı’na ait olamaz. Dünyanın önde gelen finans kuruluşları ile TSK’nın Anayasal sorumluluklarını yerine getirmesini engellemek için mi anlaştınız? Sayın Başbakan, Türkiye’ye karşı bir komplonun içindesiniz. Şemdinli’de Türk askerine karşı girişilen linç hareketinin arkasında partinizi iktidara taşıyan dış güçlerin istihbarat servisleri var. Sayın Başbakan, Şemdinli araştırılırsa TSK aklanır, ben aklanırım ama siz bu işin altında kalırsanız. Sayın Genelkurmay Başkanım, soruşturmaya gerek görmeyerek beni değil, Türk Hükümeti’nin onurunu ve haysiyetini korudu. Şayet, Şemdinli iyice soruşturulursa o işin ardından siz, sizin müsteşarınız ve sizi destekleyen dış güçler görülecekti.
Hükümetinizin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni temsil ettiğini unutuyorsunuz. Sayın Başbakan, siz Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı değil, Rockefeller’ın başbakanı olmuşsunuz.

ŞEMDİNLİ'NİN ARDINDA TSK'NIN SAVAŞ LORDLARI VAR

Erdoğan: Sayın Paşam, istihbaratınız yanlış, Şemdinli’deki hadisenin ardında TSK’daki “Savaş Lordları” var.

ASIL SİZİN PARTİNİZİN ARKASINDA SAVAŞ LORDLARI VAR

Büyükanıt: O “Savaş Lordları”, AKP’yi iktidara taşıyanların içinde. Sizin ve partinizin arkasında “Savaş Lordları” var. Bazı müttefiklerimiz, partinizi ve sizi “Truva Atı” olarak kullanıyorlar. Siz Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin Başbakanı değilsiniz, ‘Savaş Çuval olayını Türk Silahlı Kuvvetleri’ni cezalandırmak için sizi iktidara getiren ABD içindeki güçlerle birlikte tezgâhladınız. Şemdinli hadisesini sizi iktidarda tutmaya çalışan siyonistler ve İngilizler kurguladı. Siz Türk milletine değil siyonistlere güvenen bir korkaksınız! TSK bu durumu eninde sonunda ortaya çıkaracaktır.

KİMİ İSTERSEM ONU GENELKURMAY BAŞKANI YAPARIM

Erdoğan: Türkiye, bizim kontrolümüzde, TSK da benim kontrolümde. Kimi istersem onu paşa, Genelkurmay Başkanı yaparım. Biz ABD ile anlaştık, Irak’a da İran’a da Suriye’ye de birlikte operasyon düzenleyeceğiz. BOP’ta ABD bizi de ortak olarak görüyor. Sayın Paşa, Türkiye artık TSK’nın elinde değil.

SİZLER GERÇEK MÜSLÜMAN OLAMAZSINIZ

Büyükanıt: Bu görüşmeyi Sayın Genelkurmay Başkanıma rapor etmek zorundayım. Sizler, gerçek Müslüman olamazsınız, sizler Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olamazsınız? Bu haliniz apaçık bir ihanet.
İhanetiniz cezasız kalmayacaktır. Bu millet sahte dincilerden, sahte Atatürkçülerden, sahte milliyetçilerden, sahte demokratlardan çok çekti ama eninde sonunda hepsini cezalandırdı.

SİZ DE BİZE KATILIN

Erdoğan: Hiçbir şeye gücünüz yetmeyecek. Türkiye başka ellere geçti ve geçiyor. Her yere hâkimiz, Size tavsiyem, siz de bize katılınız.

Büyükanıt: Sayın Başbakan... Sizler gibi ihanet içinde olamam...

BU YALAKALIKLAR BAŞBAKANA YAKIŞMIYOR

Erdoğan: Beni yanlış anladınız. (Ayakta Paşa’nın çıkmasını engellemeye çalışırken)... Biz Şemdinli olayında Savcı’yı cezalandıracağız. Bazı cemaatler, TSK’nın aleyhinde olabilir. Olayı onların uzantıları araştırdı.

Büyükanıt: Bu tavırlar ve yalakalıklar bir Başbakan’a yakışmıyor. Bu iğrenç ortamdan çıkıyorum, toplantı bitmiştir.

YANLIŞ YAPTIK

Bu diyalogların ardından metinde parantez içinde şunlar yazıyor: “RTE, bir takım telefon konuşmaları yapar. Çok sinirlidir. ‘Birini bul, Paşa’yı teskin etsin arkadaş, çok büyük yanlış yaptık. Kim dediyse Yaşar Büyükanıt her türlü teklife açık diye bizi yanılttı, onu bana bulun, ismini verin’ emirleri ve azarları birbirini kovaladı)

Kaynak (http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=151485)

(Ortalığın toz duman olduğu böyle bir dönemde sakin ve de çok mantıklı olmak gerekiyor diye düşünüyorum.)

ÇAKAL
05-08-2008, 15:33
(Bana bile yok artık dedirtecek bir yazıyı aktarıyorum buraya. Şekil itibariyle değil ama içerik olarak dikkate almak da fayda var.)



Büyükanıt: Sayın Başbakan... Sizler gibi ihanet içinde olamam...

BU YALAKALIKLAR BAŞBAKANA YAKIŞMIYOR


Diyelim ki doğru!
Paşanın bunları bile bile çıkıpta milleti uyarmaması onun da ihaneti olur.
Piyasa çökerse çöker,kaç kez çöktü bu piyasa?
Ceketini alıp sessizce çıkıp giderek iyi mi yaptı şimdi!!

selçuk efendi
12-08-2008, 22:22
Zahide Uçar - Görünmeyen Düşman Ve Çöküş…

Değerli okurlar, sizlerden epey uzak kaldım. Bazen uzaklaşmak, kendini topraklamak insana iyi geliyor. Nesimi der ki:

Gah çıkarım gökyüzüne, seyrederim alemi,
Gah inerim yeryüzüne, seyreder alem beni.

Evet, bazen geri çekilip yangın alanından uzaklaşmak lazım ki, resmin bütününü görebilelim. Ne yazık ki gördüğüm resim hiç de iç açıcı değil.

AKP iktidara geldiğinden beri gerilim üzerine siyaset yürütüyor. Ülkede kutuplaşmalar bu noktaya hiç gelmemişti.

Ülkede itibarsızlaştırılmayan bir kurum kalmadı.

Siyaset ve basın zaten itibarını kaybetmiş, güven konusunda yerlerde sürünüyordu.
Sıra ile diğer devlet kurumları polemik konusu yapıldı.

Polis , YARGI VE TSK…

Polis içinde var olduğu söylenen Fetullahçı kadrolaşma ile polise olan güven sarsıldı.

Kapatma davası ve Ergenekon davası ile yargı itibar kaybetti.

Özden Paşa’nın sözde darbe günlükleri ve Başbakan’ın Özden’in eşine kamulaştırma kıyağı… Örnek’in oğlu Burak Örnek'in AKP bağlantıları… Diğer oğul Tolga Örnek Çanakkale ile ilgili bir film yapmıştı. Film daha çok Anzaklar ve işgal askerlerinin mektuplarına yer veriyordu. Adı da “gallipoli” gibi bir garabet isimdi. Atatürk’e çok az yer verilmişti. Anzaklar filmi öyle sevdiler ki, Avustralya Genel Valisi tarafından Tolga Örnek “Order of Australia” madalyası ile ödüllendirildi. O zamanlar “bu nasıl asker çocuğu” diye şaşırmıştım. Cevabı bu günlere gelerek öğrendik. Fatih Altaylı bir yazısında Özden Örnek’in darbe günlüklerine ilaveler yapılarak gerekli yerlere oğul Burak Örnek’in verdiğini ima eden bir yazı yazdı. Bu bilgi kendisine bir asker tarafından verilmişti. Bilgiyi veren asker diyor ki:"Burak Örnek'in ilişkilerini takibe almak lazım.Pazar günleri hangi NATO müteahidiyle buluşuyor. Kimlerle arkadaşlık ediyor. Kimlere takılıyor. Kimlerle çalışıyor. Babası emekli olduktan sonra çalıştığı şirketten ayrılmak üzere idi. Sonra birdenbire darbe günlükleri ortaya çıktı..." Özden Örnek’in suskun kalışı da adeta söylenenleri teyit ediyor. Ve bu günlük olayından sonra oğlun düzelen işleri… Varsayılan günlüklerin sahibinin sorgulanmayışı…

Sonra Büyükanıt ve Başbakan arasında pazarlık konusu yapıldığı basına yansıyan Dolmabahçe mutabakatı (!)… Paşanın eşinin harcamalarının Başbakan tarafından bir dosya halinde Büyükanıt’a verilerek pazarlık yapıldığı iddiaları…

Ülke öylesine tımarhane’ye dönmüştü ki, insanlar bu durumu normal karşılıyorlardı. Oysa bu durumda Başbakan “şantajcı” durumuna düşüyordu ki, bunu yapana Başbakan değil, mafya lideri denirdi. Siz bir Başbakan düşünün ki, kendine bağlı kurum çalışanları hakkında dosya hazırlayıp bunu şantaj aracı olarak kullansın. Böyle bir Başbakan irticadan değil, bulunduğu makamın güç ve yetkisini kullanarak, insanlar hakkında “kötü niyetle” bilgi oluşturmak ve bir mafya-çete lideri gibi “zamanı gelince kullanmak üzere” işleme koymamaktan yargılanır. Aklını laiklikle bozmuş, sistemin ve oyunun bir parçası haline gelen salakların bu rezaleti görmeleri mümkün değildir. Zaten görselerdi, Filiz Büyükanıt böyle bir harcama yaptı mı diye tartışmak yerine “şantajcı” bir Başbakan olur mu diye tartışırlardı. Eğer Filiz Büyükanıt’ın harcamalarında bir usulsüzlük var idi ise, bu usulsüzlüğün gereğini zamanında yapmayan Başbakan zaten görevini kötüye kullanmış, suçluyu korumuş olur.

Tam bunlar olurken Büyükanıt’a alınan çok özel donanımlı araç tartışma konusu oldu. Aslında bu araç konusu ve medyada yer alma şekli yürütülen “sinsi bir planın” parçası idi.

Çuval olayı, Dağlıca baskını, sınır ötesi harekatta “ABD dönün dedi diye operasyonun gününden önce bitirildiği” söylemleri… Operasyon öncesi YouTube düşen operasyon ile ilgili bir komutanın görüntüleri… Medya aracılığı ile yapılan bu servisler ”askerin güvenlik açığı var, kendi bilgilerini korumaktan aciz, bizim sandığımız gibi değil, askeriyenin de içi boşmuş” fikirlerinin oluşmasına neden oldu.

Bu olumsuz söylentiler, içeri alınan komutanlar ve aşağı tükür sakal, yukarı tükür bıyık konumuna düşürülen asker… Böylece TSK üst kademesi de itibar kaybına uğrayan kurumların içinde yerini aldı.

Bu arada neler oldu? Ergenekon adlı garabet operasyon ve kapatma davası ile ilgili tuhaflıklar “YARGI”ya olan güveni sarstı. İki davaya da siyaset bulaştı. Böylece yargı da itibar kaybeden kurumlar arasında yer aldı.

Cumhurbaşkanlığı Makamı’na gelince… Bu helva da çok su götürür… Cumhurbaşkanı Arap Kralı’nın oteline giderek o kurumun ciddiyetini fena halde zedeledi. Kraliçe’nin savaş gemisinde kendilerine biat ederek “Kraliyet Nişanı” almayı hak etti. Tarafsız olması gereken bir Cumhurbaşkanı olarak ülkenin değil, AKP’nin Cumhurbaşkanı gibi davrandı. Konukları nedense hep yandaşlardı. En son olarak hapisten meclise taşınan bebek katili hayranı bir bayanı Cumhurbaşkanlığı konutunda ağırlayarak sıfırı tüketti. Çıkarılan ve kendi onayladığı emeklilik yasasından 15 yaşındaki oğlunun mağdur olmaması için sigorta ettirilmesi kendi çıkarlarını nasıl koruduklarının göstergesidir.

AKP iktidarı askere yapılan hiçbir taaruza sesini çıkarmadı. Sorumlular hakkında araştırma yapıldığı duyulmadı. PKK Ankara’nın göbeğinde toplantılar yaptı, Türk Polisi kapıda güvenliklerini sağladı. Bu arada şehit cenazeleri gelmeye devam etti. Zaten şehit cenazelerine katılıma ve protosto edilmesine yasak gelmişti. Şehit haberleri sıradanlaştırıldı ve gazetelerin 3.4. sayfalarında kendine yer bulabildi. DTP’lilerin tehditleri ve federasyon talepleri hükümetçe görmemezliğe gelinerek insanlar alıştırıldı.

Yabancılar ülkemizin iç işlerine sürekli karıştıkları halde iktidar bunlara cevap vermeyerek manda devletinin manda hükümeti gibi hareket etti. Bu durum zihinsel dönüşüm projesinin adım adım yürütülmesine sebep oldu.

Ergenekon soruşturması gelecekte üniversitelerde ibret olarak ders diye okutulacak bir iddianamedir.
Soruşturma ve tutuklamalar bir kısım medya ile birlikte yürütülüyor kanaatinin oluşmasına sebep oldu. Sanıklar mahkemeye çıkmadan suçlu konumuna düşürülüp hukuk hukuksuzlaştırıldı. Son olarak da içeri alınanlar ve o insanlarla konuşan herkesin kimliği, telefonları ve adresleri Zaman ve Sabah gazetelerinin internet sayfalarından yayınlanarak bu insanlar adeta hedef haline getirildi. Bu iddianame aynı zamanda bir fişleme halini alırken ve böyle bir durum bu bilgiyi veren Savcı ve Başsavcı’nın alınmasını gerektirirken, İçişleri ve Adalet Bakanı durumu seyretmekle yetinerek suça ortak oldular.

Taraf Gazetesi’nin Ergenekon soruşturmasını bahane ederek attığı “1923'te kuruldu, 2008'de arınıyor." başlığı ise nerelere geldiğimizin açık delili idi. Yani Cumhuriyet’in kuruluşundan arınıyorlar… Kurtuluyoruz diyememiş emperyalizmin beslemeleri. Taraf'a devlet reklamları da verildiğine göre Taraf'ın taraflarının sadece dışarıda olmadığı da aşikardır.

Toplumda her kurumun itibarsızlaştırılması sistemli yürütülen bir projedir ve bilerek ya da bilmeyerek birçok insan bu projeye el vermiştir. Her olayda aslında olayın kahramanlarına değil de, arka yüzde “telkin eden” kim varsa ona iyi bakmak lazım. Mesela Büyükanıt’a o arabanın alınmasını kim telkin etti? Sonra medyaya servisi kim yaptı? Keşke Büyükanıt Paşa bu oyunu görebilse idi.

Bu özeti niye çıkardım? Ülke çökertiliyor, değiştiriliyor. Ve bu değişim hiç sözü edilmeyen bir ülke istihbaratınca yapılıyor.

Fehmi Koru ne dedi? Ergenekon Operasyonu kararı ABD’de Bush-Tayyip görüşmesinde alındı dedi değil mi? Bizler bir ince noktayı kaçırdık. Fehmi Koru bu söz ile Başbakan’ı refüze ederken başka bir devleti saklıyordu. Hükümet yanlısı olan ve parti basın sözcüsü görünümünde olan bu zat bu bilgi ile Başbakan’ın itibar kaybedeceğini bilmez mi? Biliiiir… Kendileri Abdullah Gül’ün ev arkadaşıdır ve ikisi de İngiltere EXSTER okulu mezunudur. Abdullah Gül’ün Kraliyet nişanı… Fethullah Hoca’nın İngiltere Lordlar Kamerası’ndan aldığı paye…

Ergenekon iddianamesinde Tayyip Bey’in hakkında birçok iddia yer alırken Abdullah Gül hakkında hiçbir iddianın yer almayışı normal midir? Herkes hakkında konuşulurken Abdullah Gül hakkında hiçbir iddiada bulunulmamış mıdır yoksa “özenle” yazılmamış mıdır?

İstihbarat Dairesindeki Fethullahcı kadrolaşma iddialarını da hatırlarsak, taşlar yerine oturmuyor mu?

Evet sevgili dostlar, İngiliz İstihbaratı her zamanki soğukkanlı yaklaşımı ile kendini deşifre etmeden, ABD ve İsrail’i hedef yaparak hedefe ilerliyor. Çanakkale’de denize dökülmesinin intikamını ve 100 yıllık hedefini kendince gerçekleştiriyor. Ve Kraliçe’nin Marmara’ya izinsiz demirlediği Savaş gemisi bu bağlamda anlam kazanıyor. İngiltere şimdilik haklıdır(!) Türkiye’ye Maliyeden Sorumlu Bakan Yaptığı İngiliz Vatandaşı Mustafa Şimşek ve Kraliyet nişanlı Gül vasıtası ile en yüksek düzeyde Çanakkale geçilmiştir. Ali Kemal’in Torunu’nun Kraliçe’ye takdimi Taraf’ın“1923’te kuruldu, 2008’de arınıyor” başlığını niye atabildiğinin göstergesidir.

Bir hikaye ile yazımızı bitirelim:
Bir at sineğinden bahsedilir. Bu sinek atın derisinden içeri girer ve orada yumurtlamağa başlarmış. At bu evrede sağlamdır. Sinek atın derisi altında çoğalmaya devam eder ve sonunda at birden dört ayağı üzerinde çöker ve ölürmüş.

Siz atı Türk Devleti, sineği de o malum istihbarat örgütü ve içeride ki kozalar olarak düşünün. Ve büyük resmi görün. Sinekler yeterince üremedi mi dersiniz?

Sağlıkla kalın, hep uyanık kalın…

Kaynak (http://www.internetajans.com/default.asp?t=wa&wid=18&aid=1875)

selçuk efendi
12-08-2008, 22:23
Zahide Uçar - Görünmeyen Düşman Ve Çöküş…

Değerli okurlar, sizlerden epey uzak kaldım. Bazen uzaklaşmak, kendini topraklamak insana iyi geliyor. Nesimi der ki:

Gah çıkarım gökyüzüne, seyrederim alemi,
Gah inerim yeryüzüne, seyreder alem beni.

Evet, bazen geri çekilip yangın alanından uzaklaşmak lazım ki, resmin bütününü görebilelim. Ne yazık ki gördüğüm resim hiç de iç açıcı değil.

AKP iktidara geldiğinden beri gerilim üzerine siyaset yürütüyor. Ülkede kutuplaşmalar bu noktaya hiç gelmemişti.

Ülkede itibarsızlaştırılmayan bir kurum kalmadı.

Siyaset ve basın zaten itibarını kaybetmiş, güven konusunda yerlerde sürünüyordu.
Sıra ile diğer devlet kurumları polemik konusu yapıldı.

Polis , YARGI VE TSK…

Polis içinde var olduğu söylenen Fetullahçı kadrolaşma ile polise olan güven sarsıldı.

Kapatma davası ve Ergenekon davası ile yargı itibar kaybetti.

Özden Paşa’nın sözde darbe günlükleri ve Başbakan’ın Özden’in eşine kamulaştırma kıyağı… Örnek’in oğlu Burak Örnek'in AKP bağlantıları… Diğer oğul Tolga Örnek Çanakkale ile ilgili bir film yapmıştı. Film daha çok Anzaklar ve işgal askerlerinin mektuplarına yer veriyordu. Adı da “gallipoli” gibi bir garabet isimdi. Atatürk’e çok az yer verilmişti. Anzaklar filmi öyle sevdiler ki, Avustralya Genel Valisi tarafından Tolga Örnek “Order of Australia” madalyası ile ödüllendirildi. O zamanlar “bu nasıl asker çocuğu” diye şaşırmıştım. Cevabı bu günlere gelerek öğrendik. Fatih Altaylı bir yazısında Özden Örnek’in darbe günlüklerine ilaveler yapılarak gerekli yerlere oğul Burak Örnek’in verdiğini ima eden bir yazı yazdı. Bu bilgi kendisine bir asker tarafından verilmişti. Bilgiyi veren asker diyor ki:"Burak Örnek'in ilişkilerini takibe almak lazım.Pazar günleri hangi NATO müteahidiyle buluşuyor. Kimlerle arkadaşlık ediyor. Kimlere takılıyor. Kimlerle çalışıyor. Babası emekli olduktan sonra çalıştığı şirketten ayrılmak üzere idi. Sonra birdenbire darbe günlükleri ortaya çıktı..." Özden Örnek’in suskun kalışı da adeta söylenenleri teyit ediyor. Ve bu günlük olayından sonra oğlun düzelen işleri… Varsayılan günlüklerin sahibinin sorgulanmayışı…

Sonra Büyükanıt ve Başbakan arasında pazarlık konusu yapıldığı basına yansıyan Dolmabahçe mutabakatı (!)… Paşanın eşinin harcamalarının Başbakan tarafından bir dosya halinde Büyükanıt’a verilerek pazarlık yapıldığı iddiaları…

Ülke öylesine tımarhane’ye dönmüştü ki, insanlar bu durumu normal karşılıyorlardı. Oysa bu durumda Başbakan “şantajcı” durumuna düşüyordu ki, bunu yapana Başbakan değil, mafya lideri denirdi. Siz bir Başbakan düşünün ki, kendine bağlı kurum çalışanları hakkında dosya hazırlayıp bunu şantaj aracı olarak kullansın. Böyle bir Başbakan irticadan değil, bulunduğu makamın güç ve yetkisini kullanarak, insanlar hakkında “kötü niyetle” bilgi oluşturmak ve bir mafya-çete lideri gibi “zamanı gelince kullanmak üzere” işleme koymamaktan yargılanır. Aklını laiklikle bozmuş, sistemin ve oyunun bir parçası haline gelen salakların bu rezaleti görmeleri mümkün değildir. Zaten görselerdi, Filiz Büyükanıt böyle bir harcama yaptı mı diye tartışmak yerine “şantajcı” bir Başbakan olur mu diye tartışırlardı. Eğer Filiz Büyükanıt’ın harcamalarında bir usulsüzlük var idi ise, bu usulsüzlüğün gereğini zamanında yapmayan Başbakan zaten görevini kötüye kullanmış, suçluyu korumuş olur.

Tam bunlar olurken Büyükanıt’a alınan çok özel donanımlı araç tartışma konusu oldu. Aslında bu araç konusu ve medyada yer alma şekli yürütülen “sinsi bir planın” parçası idi.

Çuval olayı, Dağlıca baskını, sınır ötesi harekatta “ABD dönün dedi diye operasyonun gününden önce bitirildiği” söylemleri… Operasyon öncesi YouTube düşen operasyon ile ilgili bir komutanın görüntüleri… Medya aracılığı ile yapılan bu servisler ”askerin güvenlik açığı var, kendi bilgilerini korumaktan aciz, bizim sandığımız gibi değil, askeriyenin de içi boşmuş” fikirlerinin oluşmasına neden oldu.

Bu olumsuz söylentiler, içeri alınan komutanlar ve aşağı tükür sakal, yukarı tükür bıyık konumuna düşürülen asker… Böylece TSK üst kademesi de itibar kaybına uğrayan kurumların içinde yerini aldı.

Bu arada neler oldu? Ergenekon adlı garabet operasyon ve kapatma davası ile ilgili tuhaflıklar “YARGI”ya olan güveni sarstı. İki davaya da siyaset bulaştı. Böylece yargı da itibar kaybeden kurumlar arasında yer aldı.

Cumhurbaşkanlığı Makamı’na gelince… Bu helva da çok su götürür… Cumhurbaşkanı Arap Kralı’nın oteline giderek o kurumun ciddiyetini fena halde zedeledi. Kraliçe’nin savaş gemisinde kendilerine biat ederek “Kraliyet Nişanı” almayı hak etti. Tarafsız olması gereken bir Cumhurbaşkanı olarak ülkenin değil, AKP’nin Cumhurbaşkanı gibi davrandı. Konukları nedense hep yandaşlardı. En son olarak hapisten meclise taşınan bebek katili hayranı bir bayanı Cumhurbaşkanlığı konutunda ağırlayarak sıfırı tüketti. Çıkarılan ve kendi onayladığı emeklilik yasasından 15 yaşındaki oğlunun mağdur olmaması için sigorta ettirilmesi kendi çıkarlarını nasıl koruduklarının göstergesidir.

AKP iktidarı askere yapılan hiçbir taaruza sesini çıkarmadı. Sorumlular hakkında araştırma yapıldığı duyulmadı. PKK Ankara’nın göbeğinde toplantılar yaptı, Türk Polisi kapıda güvenliklerini sağladı. Bu arada şehit cenazeleri gelmeye devam etti. Zaten şehit cenazelerine katılıma ve protosto edilmesine yasak gelmişti. Şehit haberleri sıradanlaştırıldı ve gazetelerin 3.4. sayfalarında kendine yer bulabildi. DTP’lilerin tehditleri ve federasyon talepleri hükümetçe görmemezliğe gelinerek insanlar alıştırıldı.

Yabancılar ülkemizin iç işlerine sürekli karıştıkları halde iktidar bunlara cevap vermeyerek manda devletinin manda hükümeti gibi hareket etti. Bu durum zihinsel dönüşüm projesinin adım adım yürütülmesine sebep oldu.

Ergenekon soruşturması gelecekte üniversitelerde ibret olarak ders diye okutulacak bir iddianamedir.
Soruşturma ve tutuklamalar bir kısım medya ile birlikte yürütülüyor kanaatinin oluşmasına sebep oldu. Sanıklar mahkemeye çıkmadan suçlu konumuna düşürülüp hukuk hukuksuzlaştırıldı. Son olarak da içeri alınanlar ve o insanlarla konuşan herkesin kimliği, telefonları ve adresleri Zaman ve Sabah gazetelerinin internet sayfalarından yayınlanarak bu insanlar adeta hedef haline getirildi. Bu iddianame aynı zamanda bir fişleme halini alırken ve böyle bir durum bu bilgiyi veren Savcı ve Başsavcı’nın alınmasını gerektirirken, İçişleri ve Adalet Bakanı durumu seyretmekle yetinerek suça ortak oldular.

Taraf Gazetesi’nin Ergenekon soruşturmasını bahane ederek attığı “1923'te kuruldu, 2008'de arınıyor." başlığı ise nerelere geldiğimizin açık delili idi. Yani Cumhuriyet’in kuruluşundan arınıyorlar… Kurtuluyoruz diyememiş emperyalizmin beslemeleri. Taraf'a devlet reklamları da verildiğine göre Taraf'ın taraflarının sadece dışarıda olmadığı da aşikardır.

Toplumda her kurumun itibarsızlaştırılması sistemli yürütülen bir projedir ve bilerek ya da bilmeyerek birçok insan bu projeye el vermiştir. Her olayda aslında olayın kahramanlarına değil de, arka yüzde “telkin eden” kim varsa ona iyi bakmak lazım. Mesela Büyükanıt’a o arabanın alınmasını kim telkin etti? Sonra medyaya servisi kim yaptı? Keşke Büyükanıt Paşa bu oyunu görebilse idi.

Bu özeti niye çıkardım? Ülke çökertiliyor, değiştiriliyor. Ve bu değişim hiç sözü edilmeyen bir ülke istihbaratınca yapılıyor.

Fehmi Koru ne dedi? Ergenekon Operasyonu kararı ABD’de Bush-Tayyip görüşmesinde alındı dedi değil mi? Bizler bir ince noktayı kaçırdık. Fehmi Koru bu söz ile Başbakan’ı refüze ederken başka bir devleti saklıyordu. Hükümet yanlısı olan ve parti basın sözcüsü görünümünde olan bu zat bu bilgi ile Başbakan’ın itibar kaybedeceğini bilmez mi? Biliiiir… Kendileri Abdullah Gül’ün ev arkadaşıdır ve ikisi de İngiltere EXSTER okulu mezunudur. Abdullah Gül’ün Kraliyet nişanı… Fethullah Hoca’nın İngiltere Lordlar Kamerası’ndan aldığı paye…

Ergenekon iddianamesinde Tayyip Bey’in hakkında birçok iddia yer alırken Abdullah Gül hakkında hiçbir iddianın yer almayışı normal midir? Herkes hakkında konuşulurken Abdullah Gül hakkında hiçbir iddiada bulunulmamış mıdır yoksa “özenle” yazılmamış mıdır?

İstihbarat Dairesindeki Fethullahcı kadrolaşma iddialarını da hatırlarsak, taşlar yerine oturmuyor mu?

Evet sevgili dostlar, İngiliz İstihbaratı her zamanki soğukkanlı yaklaşımı ile kendini deşifre etmeden, ABD ve İsrail’i hedef yaparak hedefe ilerliyor. Çanakkale’de denize dökülmesinin intikamını ve 100 yıllık hedefini kendince gerçekleştiriyor. Ve Kraliçe’nin Marmara’ya izinsiz demirlediği Savaş gemisi bu bağlamda anlam kazanıyor. İngiltere şimdilik haklıdır(!) Türkiye’ye Maliyeden Sorumlu Bakan Yaptığı İngiliz Vatandaşı Mustafa Şimşek ve Kraliyet nişanlı Gül vasıtası ile en yüksek düzeyde Çanakkale geçilmiştir. Ali Kemal’in Torunu’nun Kraliçe’ye takdimi Taraf’ın“1923’te kuruldu, 2008’de arınıyor” başlığını niye atabildiğinin göstergesidir.

Bir hikaye ile yazımızı bitirelim:
Bir at sineğinden bahsedilir. Bu sinek atın derisinden içeri girer ve orada yumurtlamağa başlarmış. At bu evrede sağlamdır. Sinek atın derisi altında çoğalmaya devam eder ve sonunda at birden dört ayağı üzerinde çöker ve ölürmüş.

Siz atı Türk Devleti, sineği de o malum istihbarat örgütü ve içeride ki kozalar olarak düşünün. Ve büyük resmi görün. Sinekler yeterince üremedi mi dersiniz?

Sağlıkla kalın, hep uyanık kalın…

Kaynak (http://www.internetajans.com/default.asp?t=wa&wid=18&aid=1875)

selçuk efendi
29-08-2008, 21:47
AZERBAYCAN'DA TAKİYENİN DANİSKASI - Meyyal Uygur

“İSRAİL, NASIL BİR AYSBERGSE, ERMENİSTAN DA BU BÖLGEDE BİR AYSBERGDİR. BUGÜN BUNU HAFİFE ALABİLİRSİNİZ, FAKAT İLERİDE KARŞIMIZA BÜYÜK BİR DÜŞMANI ÇIKARTTIĞIMIZI GÖRÜRSÜNÜZ. ÇÜNKÜ, DIŞ DESTEĞİ OLAN, TÜRKİYE'NİN BÜYÜMESİNİ, TÜRKİYE'NİN GÜÇLENMESİNİ İSTEMEYEN BÜTÜN DÜNYA ÜLKELERİNİN DESTEĞİNE SAHİP OLAN BİR ERMENİSTAN'IN, BÜYÜYECEĞİNİ BUGÜNDEN GÖREMEZSENİZ, BU DIŞ POLİTİKA ÇOK YANLIŞ DEMEKTİR.”

““DÜNYA KAMUOYUNUN BASKISI ALTINDAYIM” FALAN DİYE BAHANELER UYDURARAK; ERMENİSTAN’A YARDIMLAR YAPILMIŞTIR. BU YARDIMLAR, ASLINDA SİLAHLI YARDIM DEĞİL AMA, ATEŞSİZ YARDIMLARDIR.”

“ŞİMDİ SİZ, ERMENİSTAN'IN YÖNETİCİLERİ DURUMUNDA OLSANIZ, NASIL BİR POLİTİKA TAKİP EDERSİNİZ?..TÜRKİYE'Yİ, İLERİDE “BANA BİR PROBLEM ÇIKARIR” DİYE HİÇ DİKKATE ALIR MISINIZ?”

“TÜRKİYE, İŞTE BUNU YAPMIŞ, GÜDÜLEN DIŞ POLİTİKAYLA, ERMENİSTAN'A YEŞİL IŞIK YAKMIŞTIR VE DOLAYLI OLARAK DENMİŞTİR Kİ; "YAPABİLECEĞİNİ YAP, BİZ SANA HİÇBİR ŞEY YAPMAYACAĞIZ."

“TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ, SADECE BUGÜNÜ DEĞİL, TÜRKİYE'NİN GELECEĞİNİ DE İPOTEK ALTINA ALMAKTADIR, TÜRKİYE'NİN POTANSİYEL DÜŞMANLARINA CESARET VERMEKTEDİR. HÜKÜMET, BU DAVRANIŞIYLA, “TÜRKİYE'DEN, HER İSTEYEN, HER İSTEDİĞİNİ MALİYETİ OLMADAN KOLAYCA KOPARABİLİR” İMAJINI VERMEKTEDİR.”

“SİZ BANA BİR ÜLKE GÖSTERİN Kİ, KARDEŞLERİNİZ SAVAŞ HALİNDE OLACAK, KARDEŞLERİNİZ KATLEDİLECEK, ONLAR KATLEDİLİRKEN, "BUNUN MÜSEBBİBİ TÜRKİYE'DİR" DİYE DEMEÇLER VERECEK; O KARDEŞLERİMİZ KATLEDİLİRKEN, "AVRUPA'NIN HARİTALARI BELLİDİR, YERİNE OTURMUŞTUR; FAKAT ORTADOĞU'NUN, ASYA'NIN HARİTALARI NİHAÎ ŞEKLİNİ ALMAMIŞTIR" DİYE AÇIKLAMALAR YAPACAK; “KARS'IN, ERMENİSTAN TOPRAĞI OLDUĞUNU” İDDİA EDECEK VE SİZ DE O ADAMIN ELİNİ SIKACAKSINIZ!..

BU A’DAN Z’YE HAKLI FERYAT CHP LİDERİ BAYKAL, MERHUM ELÇİBEY VE ALİYEV YA DA AZERİ KARDEŞLERİMİZİN FERYADI MI?...YOKSA…


Evet, kime ait bu sözler?

Tarih 13 Nisan 1993: Dönemin hükümeti hakkında, “Ermenistan’'a karşı izlediği yanlış dış politika nedeniyle Azerbaycan’a yapılan son Ermeni saldırısı ve işgalinde dolaylı sorumlulukları bulunduğu” iddiasıyla gensoru önergesi verilir.

Bu gensorunun TBMM Genel Kurulu’ndaki öngörüşmeleri de 14 gün sonra yapılır.

Tarih 27 Nisan 1993: Önerge sahibi sıfatıyla ilk konuşmayı yapan zat, kürsüde tabir-i caizse kükrer. Tüyleri diken diken eden, coşkulu alkışlarla kesilen bu kükreyişi özetleyerek, hatırlatmak istiyoruz:

“Her şeyden önce, tarihi bir sorumluluğu yerine getirmek amacıyla bu gensoruyu vermiş bulunuyoruz…Asırlardır Azerbaycan toprakları içinde bir Azeri yurdu olan Dağlık Karabağ bölgesi üzerinde Ermeniler, oradaki nüfuslarını ileri sürerek hak iddia etmekteler ve Dağlık Karabağ Bölgesinin, Ermenistan'ın olduğunu ileri sürmektedirler…Şu anda, Karabağ ile Ermenistan arası birleştirilmiş ve Azerbaycan'ın yüzde 10'u geçen miktarı, Ermeni işgali altına girmiştir. Bütün bunlar olurken, maalesef, Türkiye, kendisinden beklenenleri yerine getirmemiştir.”

“Ermenistan'ın bu saldırgan ve yayılmacı politikasında, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Rusya ve diğer Batılı ülkeler gibi -bizim kanaatimiz odur ki- Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin de sorumlulukları söz konusu olmuştur. Güttükleri politikayla da, gizli bir teşvikle ve gizli bir cesaretlendirici rol oynamışlardır.”

“Hükümet, iktidara geldiği günden beri, dış politikada teslimiyetçi bir tavır takınmıştır. Bu teslimiyetçi tavır içerisinde Hükümet, caydırıcılığını maalesef kaybetmiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, AGİK, Paris Şartı, Avrupa Konseyi gibi uluslararası birçok kuruluşu daima dile getirmiş ve daima bunların alacakları kararlarla Türkiye'nin bir şey yapabileceği imajını vermiştir. Halbuki, Kıbrıs'ta, Bosna'da, Azerbaycan'da ve Türkiye'nin içine girdiği diğer çatışmalarda, bu kuruluşların tavırları, hepimizin malumudur.”

“Hükümet, başta Başbakan olmak üzere, Dışişleri Bakanı ve diğer yetkili bakanlar devamlı şunu dile getirmişlerdir : "Dünya ile beraber hareket edeceğiz." Şimdi, "Dünya ile beraber hareket edeceğiz" diyebilirsiniz; fakat, bu dünyanın kim olduğunu da tarif etmeniz lazım. "Dünya" derken, Birleşmiş Milletlerin üyesi 180'in üzerindeki ülkeleri mi kastediyorsunuz, yoksa Güvenlik Konseyi’ndeki on beş ülkeyi mi kast ediyorsunuz veyahut da bunların 5 daimi temsilcisi olan Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, İngiltere, Rusya ve Çin'i mi kastediyorsunuz?..Biz daha geniş alalım; "dünyayla beraber..." derken, bu 5 ülkeyi ele aldığınızda, bu 5 ülke, ne zaman Türkiye'nin menfaatleri alenen çiğnendiğinde arkasında olmuştur? Kıbrıs davasında mı olmuştur, Ege'de çıkan meselelerde mi olmuştur, Bosna-Hersek'teki şu anki dram, trajedi bugüne kadar gelirken, bunda mı bir olumlu tavır sergilemişlerdir veyahut da olayların bugüne geleceğini bile bile gizli tertipler içinde Bosna'yı, ‘bade harabül Bosna’ haline bunlar mı getirmişlerdir?..Bu ülkeler, şimdiye kadar sizinle beraber olmadığına göre, demek ki, hiçbir şey yapamayacağınızı endirekt olarak -daha doğrusu yapmayacağınızı- ifade etmiş bulunuyorsunuz.”

-Bütün bunlar şudur; Türkiye, caydırıcılığını kaybetmiştir ve belki de dış politikada yapılan en büyük hata budur. Türkiye, caydırıcı olmaktan vazgeçmiştir. Dolayısıyla, Türkiye'nin karşısında olan herkese, Türkiye'den bir şey koparabileceği imajı verilmiştir.

“Ayrı bir şey de şudur; Başbakan, diğer bakanlar, Hükümet sözcüleri verdikleri demeçlerle, bir nevi, Ermenistan'a yine yol gösterici olunmuştur. Ne denmiştir? "Ben hiçbir şey yapmayacağım" denmiştir ve burada, Ermenistan’a karşı yanlış politika uyguluyorsunuz diye muhalefet tarafından Hükümet sıkıştırıldığında, Hükümet daima şunu söylemiştir: "Dış politikayı iç politikaya karıştırıyorsunuz"…Aslında Hükümetin, dışarıda ulusal millî emellerimize ulaşabilmemiz için, bizi el altından tahrik de etmesi lazımdı. “

“Bazı köşe yazarları, hatta bazı diplomatlar ve bazı politikacı arkadaşlarımız şunu söylüyorlar: "Ermenistan'ın nüfusu 3 milyondur; Azerbaycan 7 milyondur, Türkiye 60 milyondur ve etrafı hep sarılmıştır." Bunlar, aslında bizim tutarsız laflarımız...Çünkü, İsrail'e bakın...İsrail'in nüfusuyla, İsrail'in çevresindeki düşmanlarının nüfuslarını kıyaslayın...İsrail, nasıl bir aysbergse, Ermenistan da bu bölgede bir aysbergdir. Bugün bunu hafife alabilirsiniz, fakat ileride karşımıza büyük bir düşmanı çıkarttığımızı; görürsünüz. Çünkü, dış desteği olan, Türkiye'nin büyümesini, Türkiye'nin güçlenmesini istemeyen bütün dünya ülkelerinin desteğine sahip olan bir Ermenistan'ın, büyüyeceğini bugünden göremezseniz, bu dış politika çok yanlış demektir.”

“Yine başka bir toplantıda, biz bu konuyu buraya getirdiğimizde, Sayın Dışişleri Bakanımız bize cevaben şu konuşmayı yaptı: "Biz, düşmanlığa dayalı bir politikada yarar görmüyoruz. Bunun ne Türkiye'ye, ne Ermenistan'a, ne de bölgeye yararı vardır. Yapmış olduğumuz değerlendirmenin ve uygulamaya çalıştığımız geleceğe yönelik politikanın, Ermenistan’da iyi anlaşılması gerekmektedir, özellikle bu açıdan, son zamanlarda Erivan'dan alınan işaretler olumludur."

“Ne olmuştur? Netice alınmış mıdır? Tam tersi olmuş ve bu cesaret vermiştir…Yapılan bu yardımlar, aslında silahlı yardım değil; ama, ateşsiz yardımlardır. Yardımlar, ille de, "ben size silah veriyorum" diye yapılmaz. Ateşsiz silah yardımıdır bu yapılan yardımlar. Türkiye bu yardımları nasıl yapmıştır? Türkiye, önce hava sahasını çok rahat bir şekilde kullandırmıştır…Türkiye üzerinden Ermenistan'a uçaklarla silah yardımı yapılmıştır. Türkiye, bunu durdurma cesaretini gösterememiştir…Enerji meselesinde de aynı şey olmuştur. Sonradan enerji, yine, gerek Azerbaycan'ın, gerekse burada muhalefetin ve Türk kamuoyunun baskısı üzerine uygulamaya geçmemiştir; fakat 300 milyon kilovat/saat elektrik enerjisi verme anlaşması, protokol anlaşması yapılmıştır Ermenistan'la. Gelen tepkiler üzerine, geri adım atılmıştır; ama, maalesef büyük hayal kırıklıklarına sebep olunmuştur, büyük ümitler mahvolmuştur. Şimdi, başka bir konuya geliyoruz. Buğday meselesi…Türkiye kendi kaynaklarından, hem de Ermenistan'a hiçbir şart koşmadan, onlarla hiçbir anlaşmaya gitmeden, onları, bundan sonraki hareketlerinde kısıtlayıcı hiçbir davranışa mecbur etmeden bu buğdayı vermiştir.”

-Şimdi siz, Ermenistan'ın yöneticileri durumunda olsanız, nasıl bir politika takip edersiniz?..Türkiye'yi, potansiyel bir tehdit olarak, Türkiye'yi kendi ulaşacağınız emellerinizde, ileride bana bir problem çıkarır diye, hiç dikkate alır mısınız?..Türkiye, işte bunu yapmıştır güdülen dış politikayla, Ermenistan'a yeşil işaret verilmiştir dolaylı olarak ve denmiştir ki: "Yapabileceğini yap, biz sana hiçbir şey yapmayacağız."

“1974 yılında iktidarda olsaydınız ve aynı politikayı uygulasaydınız, Kıbrıs meselesi bitmeyecekti. Aslında, bizim için Kıbrıs meselesi bitmiştir. Kıbrıs meselesinin bittiğini, orada iki ayrı toplumun ve devletin olduğunu, bugün Hükümet de kabul etmektedir. Deminden beri işaret etmek istediğim konu budur ve bunun için bu gensoru önergesini verdik. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, sadece bugünü değil, Türkiye'nin geleceğini de ipotek altına almaktadır, Türkiye'nin potansiyel düşmanlarına cesaret vermektedir. Hükümet, bu davranışıyla, Türkiye'den, her isteyen her istediğini maliyeti olmadan kolayca koparabilir imajını vermektedir.

-Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum; Hükümet, bu politikasıyla, geleceğimizi öyle ipotek altına almıştır ki, bunu adım adım ispatlamıştır. Ermenistan Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanının cenaze merasimine katılma cesaretini göstermiştir. Şimdi, siz, bu olayı çok insanî şeylerle ifade edebilirsiniz, gerekçeler bulabilirsiniz...

(Burada sözü edilen Turgut Özal’ın cenaze törenidir ve bir milletvekili, “Beynelmilel protokol o” hatırlatmasını yapar) Kürsüdeki zat, şöyle devam eder:

“Sizin orada kardeşlerinizi katleden, haksızlığı alenen herkes tarafından bilinen ve buna rağmen bu cesareti gösteren Ermenistan Cumhurbaşkanına, buraya gelme cesaretini kim vermiştir? Sizin nasıl bir uzlaşmacı olduğunuzu, Türkiye’nin menfaatleri söz konusu olduğunda, sizin şahin gibi davranmayacağınızı bildiği için, yüzünüzün ne kadar yumuşak olduğunu bildiği için cesaret bulmuş ve Türkiye'ye gelmiştir. Siz bana bir ülke gösterin ki, kardeşleriniz savaş halinde olacak, kardeşleriniz katledilecek ve onlar katledilirken, "bunun müsebbibi Türkiye'dir" diye demeçler verecek; o kardeşlerimiz katledilirken, "Avrupa'nın haritaları bellidir, yerine oturmuştur; fakat Ortadoğu'nun, Asya'nın haritaları nihaî şeklini almamıştır" diye açıklamalar yapacak; “Kars'ın, Ermenistan toprağı olduğunu” iddia edecek, bütün bunlardan sonra o adam Türkiye'ye gelecek ve siz de elini sıkacaksınız!..”

“Hükümet, bu cesareti verdiği için, bundan sonra da Türkiye’nin başına onarılması zor daha başka meseleler çıkaracağı için, bu yanlış politikanın geçerliliği de, bütün bu ifade ettiğim delillerle teyit edildiği için, bu gensoru önergesini vermiş bulunuyoruz. Ülkenin geleceğini, milli menfaatlerimizi ve ulusal çıkarlarımızı tekrar tehlike altında bırakmamak için, bütün arkadaşlarımı bu gensoru önergesine olumlu oy vermeye davet ediyorum.”

BUNLARI SÖYLEYEN ZAT KİM Mİ?

6 YILDIR;

-ERMENİSTAN’LA GİZLİ GÖRÜŞMELER YAPAN VE YAPTIRAN,

-SANKİ NASIL SONUÇLANACAĞI BUGÜNDEN BELLİ DEĞİLMİŞ GİBİ, TÜRKİYE’NİN, SOYKIRIM İFTİRALARININ ULUSLARARASI LAHEY ADALET DİVANINA GÖTÜRÜLMESİ İÇİN HAZIRLIKLAR YAPTIRAN,

-ERMENİ KİLİSELERİNİ BİZİM VERGİLERİMİZLE ONARTTIRIP, İBADETE AÇILMASINI TEŞVİK EDEN,

-SAYILARI 60 BİNİ GEÇEN KAÇAK ERMENİNİN ÇALIŞMASINA GÖZ YUMMAKLA ÖVÜNEN,

-ERMENİ İSYANLARININ BAŞLANGICI ÇOK ESKİLERE GİTTİĞİ HALDE, ERMENİLER VE ONLARIN DESTEKÇİSİ EMPERYALİSTLER GİBİ, OLAYLARI “1915 OLAYLARI” DİYE ADLANDIRIP, ONLARIN TEZİNİ FİİLEN KABUL EDEN,

-HANGİ AMAÇLA DEĞİŞTİRİLMESİNİN İSTENDİĞİ BİLİNEN TCK’NIN 301’İNCİ MADDESİ DEĞİŞİKLİĞİNE CANLA, BAŞLA ÖNCÜLÜK EDEN,

AYRICA;

-TÜRK TARİH KURUMU BAŞKANI HALAÇOĞLU’NUN GÖREV SÜRESİNİ UZATMAYARAK, TESEV’İN DIŞ POLİTİKA DİREKTÖRÜ MENSUR AKGÜN’ÜN, “UMARIM ERMENİ TARAFI, TÜRKİYE'NİN ATTIĞI -TÜRK TARİH KURUMU'NDA YAPILAN DEĞİŞİKLİK DE DAHİL- ADIMLARI DOĞRU OKUYORDUR” DİYEBİLMESİNİ SAĞLAYAN,

-İÇİŞLERİ BAKANLIĞI KARARIYLA, HASSAS YERLEŞİM YERLERİNİN TÜRKÇE ADLARININ, ERMENİLERİN KULLANDIĞI İSİMLERLE DEĞİŞTİRİLMESİNE SESİNİ ÇIKARMAYAN,

-KAFKASLAR’DAKİ KRİZ BAHANE EDİLEREK, HAVA SAHASININ ERMENİSTAN’A TAMAMEN AÇILMASINA, İKTİDARIN KAFKASLARLA İLGİLİ HER GİRİŞİMDE ERMENİSTAN’IN DA YER ALMASI İÇİN SARFETTİĞİ ÇABALARI SEYREDEN

VE EN ÖNEMLİSİ;

Cenaze değil, başka bir “beynelmilel protokolün” gereği değil, 2010 Dünya Kupası eleme grubu maçlarını izleme davetini kabul edip, 6 Eylül’de Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın “elini sıkmak” için Ermenistan’a gitmenin yollarını arayan Sayın ABDULLAH GÜL’dür.

O Sarkisyan ki, Cumhurbaşkanı olmadan önce, Başbakanken, 27 Ekim 2007’de, “Yanımızda soykırımı kabul etmeyen bir komşu bulunduğu sürece huzur içinde olmamız beklenemez. Onlar sadece soykırımı inkar etmekle kalmıyorlar, Ermeni sınırını da kapalı tutuyorlar. O nedenle biz uygar ve normal ilişkileri kabul etmeyen bir komşuya sahibiz. Biz yaşadığımız yeri kendi isteğimizle seçmedik. Biz uzun asırlar hatta binlerce yıl boyunca orada yaşamış olduğumuzun bilincindeyiz. Önümüzdeki binlerce yıl boyunca da orada yaşamamız gerektiğinin farkındayız. Ama bunu komşularımız da anlamalı… Soykırım bugün Türkiye sınırları içinde olan Batı Ermenistan’da meydana geldi…O insanlar kendi yurtlarından soykırım nedeniyle ayrılmaya mecbur kaldı" demiştir.

Evet şimdi biz Sayın Gül’e soruyoruz;

Siz bize bir ülke gösterin ki;

Kardeşleri savaş halinde olacak, kardeşleri katledilecek, 1 milyon kardeşi yıllardır dağlarda “kaçkın” olarak, aç-bilaç yaşamak zorunda kalacak;

Büyük bir soykırım iftirasının kabul edilip, bir büyük milletin alnına “soykırımcı” damgasını vurmak için tepesinde boza pişirilecek, o ülkeden tazminat ve toprak istenecek, Misak-ı Milli sınırları tanınmayacak,

Ama o ülkenin Cumhurbaşkanı, “Ermenistan’a gidip, o adamların elini sıkacak”

Peki bu hal ve tavırlarınız, aynen sizin ifade buyurduğunuz gibi, onlara “cesaret” verip, “bundan sonra da Türkiye’nin başına onarılması zor daha başka meseleler” çıkarmayacak mı? Yine sizin ifadenizle, “Bu yanlış politikanın geçerliliği delillerle teyit edilmemiş” midir?

Sayın Gül;

“Ülkenin geleceğini ipotek altına almamak , milli menfaatlerimizi ve ulusal çıkarlarımızı tekrar tehlike altında bırakmamak için”

O MAÇA GİTMEYİNİZ!...

“Sizin ne hükmünüz olur” dediğinizi duyar gibiyiz!..

Biliyoruz, sizler sadece “milletle uzlaşırsınız” !...

O halde belki görmemişsinizdir, takdim ediyoruz. “Türk basınının amiral gemisi” HÜRRİYET, sizin Ermenistan’a gidip, gitmemeniz konusunda yaptığı anketin sonucunu 20 Ağustos’ta açıkladı. Sonuçlar;

Evet Gitmeli diyen yüzde 36
Hayır Gitmemeli diyen yüzde 61.8
Fikrim Yok diyen yüzde 2.2

Yani yüzde 47’den yüksek. Gelin milletle uzlaşın, o maça gitmeyin, dünyadaki son gardaşlarımızı daha fazla İNCİTMEYİN!...

Kaynak (http://acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7817)

selçuk efendi
29-08-2008, 21:47
AZERBAYCAN'DA TAKİYENİN DANİSKASI - Meyyal Uygur

“İSRAİL, NASIL BİR AYSBERGSE, ERMENİSTAN DA BU BÖLGEDE BİR AYSBERGDİR. BUGÜN BUNU HAFİFE ALABİLİRSİNİZ, FAKAT İLERİDE KARŞIMIZA BÜYÜK BİR DÜŞMANI ÇIKARTTIĞIMIZI GÖRÜRSÜNÜZ. ÇÜNKÜ, DIŞ DESTEĞİ OLAN, TÜRKİYE'NİN BÜYÜMESİNİ, TÜRKİYE'NİN GÜÇLENMESİNİ İSTEMEYEN BÜTÜN DÜNYA ÜLKELERİNİN DESTEĞİNE SAHİP OLAN BİR ERMENİSTAN'IN, BÜYÜYECEĞİNİ BUGÜNDEN GÖREMEZSENİZ, BU DIŞ POLİTİKA ÇOK YANLIŞ DEMEKTİR.”

““DÜNYA KAMUOYUNUN BASKISI ALTINDAYIM” FALAN DİYE BAHANELER UYDURARAK; ERMENİSTAN’A YARDIMLAR YAPILMIŞTIR. BU YARDIMLAR, ASLINDA SİLAHLI YARDIM DEĞİL AMA, ATEŞSİZ YARDIMLARDIR.”

“ŞİMDİ SİZ, ERMENİSTAN'IN YÖNETİCİLERİ DURUMUNDA OLSANIZ, NASIL BİR POLİTİKA TAKİP EDERSİNİZ?..TÜRKİYE'Yİ, İLERİDE “BANA BİR PROBLEM ÇIKARIR” DİYE HİÇ DİKKATE ALIR MISINIZ?”

“TÜRKİYE, İŞTE BUNU YAPMIŞ, GÜDÜLEN DIŞ POLİTİKAYLA, ERMENİSTAN'A YEŞİL IŞIK YAKMIŞTIR VE DOLAYLI OLARAK DENMİŞTİR Kİ; "YAPABİLECEĞİNİ YAP, BİZ SANA HİÇBİR ŞEY YAPMAYACAĞIZ."

“TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ, SADECE BUGÜNÜ DEĞİL, TÜRKİYE'NİN GELECEĞİNİ DE İPOTEK ALTINA ALMAKTADIR, TÜRKİYE'NİN POTANSİYEL DÜŞMANLARINA CESARET VERMEKTEDİR. HÜKÜMET, BU DAVRANIŞIYLA, “TÜRKİYE'DEN, HER İSTEYEN, HER İSTEDİĞİNİ MALİYETİ OLMADAN KOLAYCA KOPARABİLİR” İMAJINI VERMEKTEDİR.”

“SİZ BANA BİR ÜLKE GÖSTERİN Kİ, KARDEŞLERİNİZ SAVAŞ HALİNDE OLACAK, KARDEŞLERİNİZ KATLEDİLECEK, ONLAR KATLEDİLİRKEN, "BUNUN MÜSEBBİBİ TÜRKİYE'DİR" DİYE DEMEÇLER VERECEK; O KARDEŞLERİMİZ KATLEDİLİRKEN, "AVRUPA'NIN HARİTALARI BELLİDİR, YERİNE OTURMUŞTUR; FAKAT ORTADOĞU'NUN, ASYA'NIN HARİTALARI NİHAÎ ŞEKLİNİ ALMAMIŞTIR" DİYE AÇIKLAMALAR YAPACAK; “KARS'IN, ERMENİSTAN TOPRAĞI OLDUĞUNU” İDDİA EDECEK VE SİZ DE O ADAMIN ELİNİ SIKACAKSINIZ!..

BU A’DAN Z’YE HAKLI FERYAT CHP LİDERİ BAYKAL, MERHUM ELÇİBEY VE ALİYEV YA DA AZERİ KARDEŞLERİMİZİN FERYADI MI?...YOKSA…


Evet, kime ait bu sözler?

Tarih 13 Nisan 1993: Dönemin hükümeti hakkında, “Ermenistan’'a karşı izlediği yanlış dış politika nedeniyle Azerbaycan’a yapılan son Ermeni saldırısı ve işgalinde dolaylı sorumlulukları bulunduğu” iddiasıyla gensoru önergesi verilir.

Bu gensorunun TBMM Genel Kurulu’ndaki öngörüşmeleri de 14 gün sonra yapılır.

Tarih 27 Nisan 1993: Önerge sahibi sıfatıyla ilk konuşmayı yapan zat, kürsüde tabir-i caizse kükrer. Tüyleri diken diken eden, coşkulu alkışlarla kesilen bu kükreyişi özetleyerek, hatırlatmak istiyoruz:

“Her şeyden önce, tarihi bir sorumluluğu yerine getirmek amacıyla bu gensoruyu vermiş bulunuyoruz…Asırlardır Azerbaycan toprakları içinde bir Azeri yurdu olan Dağlık Karabağ bölgesi üzerinde Ermeniler, oradaki nüfuslarını ileri sürerek hak iddia etmekteler ve Dağlık Karabağ Bölgesinin, Ermenistan'ın olduğunu ileri sürmektedirler…Şu anda, Karabağ ile Ermenistan arası birleştirilmiş ve Azerbaycan'ın yüzde 10'u geçen miktarı, Ermeni işgali altına girmiştir. Bütün bunlar olurken, maalesef, Türkiye, kendisinden beklenenleri yerine getirmemiştir.”

“Ermenistan'ın bu saldırgan ve yayılmacı politikasında, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Rusya ve diğer Batılı ülkeler gibi -bizim kanaatimiz odur ki- Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin de sorumlulukları söz konusu olmuştur. Güttükleri politikayla da, gizli bir teşvikle ve gizli bir cesaretlendirici rol oynamışlardır.”

“Hükümet, iktidara geldiği günden beri, dış politikada teslimiyetçi bir tavır takınmıştır. Bu teslimiyetçi tavır içerisinde Hükümet, caydırıcılığını maalesef kaybetmiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, AGİK, Paris Şartı, Avrupa Konseyi gibi uluslararası birçok kuruluşu daima dile getirmiş ve daima bunların alacakları kararlarla Türkiye'nin bir şey yapabileceği imajını vermiştir. Halbuki, Kıbrıs'ta, Bosna'da, Azerbaycan'da ve Türkiye'nin içine girdiği diğer çatışmalarda, bu kuruluşların tavırları, hepimizin malumudur.”

“Hükümet, başta Başbakan olmak üzere, Dışişleri Bakanı ve diğer yetkili bakanlar devamlı şunu dile getirmişlerdir : "Dünya ile beraber hareket edeceğiz." Şimdi, "Dünya ile beraber hareket edeceğiz" diyebilirsiniz; fakat, bu dünyanın kim olduğunu da tarif etmeniz lazım. "Dünya" derken, Birleşmiş Milletlerin üyesi 180'in üzerindeki ülkeleri mi kastediyorsunuz, yoksa Güvenlik Konseyi’ndeki on beş ülkeyi mi kast ediyorsunuz veyahut da bunların 5 daimi temsilcisi olan Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, İngiltere, Rusya ve Çin'i mi kastediyorsunuz?..Biz daha geniş alalım; "dünyayla beraber..." derken, bu 5 ülkeyi ele aldığınızda, bu 5 ülke, ne zaman Türkiye'nin menfaatleri alenen çiğnendiğinde arkasında olmuştur? Kıbrıs davasında mı olmuştur, Ege'de çıkan meselelerde mi olmuştur, Bosna-Hersek'teki şu anki dram, trajedi bugüne kadar gelirken, bunda mı bir olumlu tavır sergilemişlerdir veyahut da olayların bugüne geleceğini bile bile gizli tertipler içinde Bosna'yı, ‘bade harabül Bosna’ haline bunlar mı getirmişlerdir?..Bu ülkeler, şimdiye kadar sizinle beraber olmadığına göre, demek ki, hiçbir şey yapamayacağınızı endirekt olarak -daha doğrusu yapmayacağınızı- ifade etmiş bulunuyorsunuz.”

-Bütün bunlar şudur; Türkiye, caydırıcılığını kaybetmiştir ve belki de dış politikada yapılan en büyük hata budur. Türkiye, caydırıcı olmaktan vazgeçmiştir. Dolayısıyla, Türkiye'nin karşısında olan herkese, Türkiye'den bir şey koparabileceği imajı verilmiştir.

“Ayrı bir şey de şudur; Başbakan, diğer bakanlar, Hükümet sözcüleri verdikleri demeçlerle, bir nevi, Ermenistan'a yine yol gösterici olunmuştur. Ne denmiştir? "Ben hiçbir şey yapmayacağım" denmiştir ve burada, Ermenistan’a karşı yanlış politika uyguluyorsunuz diye muhalefet tarafından Hükümet sıkıştırıldığında, Hükümet daima şunu söylemiştir: "Dış politikayı iç politikaya karıştırıyorsunuz"…Aslında Hükümetin, dışarıda ulusal millî emellerimize ulaşabilmemiz için, bizi el altından tahrik de etmesi lazımdı. “

“Bazı köşe yazarları, hatta bazı diplomatlar ve bazı politikacı arkadaşlarımız şunu söylüyorlar: "Ermenistan'ın nüfusu 3 milyondur; Azerbaycan 7 milyondur, Türkiye 60 milyondur ve etrafı hep sarılmıştır." Bunlar, aslında bizim tutarsız laflarımız...Çünkü, İsrail'e bakın...İsrail'in nüfusuyla, İsrail'in çevresindeki düşmanlarının nüfuslarını kıyaslayın...İsrail, nasıl bir aysbergse, Ermenistan da bu bölgede bir aysbergdir. Bugün bunu hafife alabilirsiniz, fakat ileride karşımıza büyük bir düşmanı çıkarttığımızı; görürsünüz. Çünkü, dış desteği olan, Türkiye'nin büyümesini, Türkiye'nin güçlenmesini istemeyen bütün dünya ülkelerinin desteğine sahip olan bir Ermenistan'ın, büyüyeceğini bugünden göremezseniz, bu dış politika çok yanlış demektir.”

“Yine başka bir toplantıda, biz bu konuyu buraya getirdiğimizde, Sayın Dışişleri Bakanımız bize cevaben şu konuşmayı yaptı: "Biz, düşmanlığa dayalı bir politikada yarar görmüyoruz. Bunun ne Türkiye'ye, ne Ermenistan'a, ne de bölgeye yararı vardır. Yapmış olduğumuz değerlendirmenin ve uygulamaya çalıştığımız geleceğe yönelik politikanın, Ermenistan’da iyi anlaşılması gerekmektedir, özellikle bu açıdan, son zamanlarda Erivan'dan alınan işaretler olumludur."

“Ne olmuştur? Netice alınmış mıdır? Tam tersi olmuş ve bu cesaret vermiştir…Yapılan bu yardımlar, aslında silahlı yardım değil; ama, ateşsiz yardımlardır. Yardımlar, ille de, "ben size silah veriyorum" diye yapılmaz. Ateşsiz silah yardımıdır bu yapılan yardımlar. Türkiye bu yardımları nasıl yapmıştır? Türkiye, önce hava sahasını çok rahat bir şekilde kullandırmıştır…Türkiye üzerinden Ermenistan'a uçaklarla silah yardımı yapılmıştır. Türkiye, bunu durdurma cesaretini gösterememiştir…Enerji meselesinde de aynı şey olmuştur. Sonradan enerji, yine, gerek Azerbaycan'ın, gerekse burada muhalefetin ve Türk kamuoyunun baskısı üzerine uygulamaya geçmemiştir; fakat 300 milyon kilovat/saat elektrik enerjisi verme anlaşması, protokol anlaşması yapılmıştır Ermenistan'la. Gelen tepkiler üzerine, geri adım atılmıştır; ama, maalesef büyük hayal kırıklıklarına sebep olunmuştur, büyük ümitler mahvolmuştur. Şimdi, başka bir konuya geliyoruz. Buğday meselesi…Türkiye kendi kaynaklarından, hem de Ermenistan'a hiçbir şart koşmadan, onlarla hiçbir anlaşmaya gitmeden, onları, bundan sonraki hareketlerinde kısıtlayıcı hiçbir davranışa mecbur etmeden bu buğdayı vermiştir.”

-Şimdi siz, Ermenistan'ın yöneticileri durumunda olsanız, nasıl bir politika takip edersiniz?..Türkiye'yi, potansiyel bir tehdit olarak, Türkiye'yi kendi ulaşacağınız emellerinizde, ileride bana bir problem çıkarır diye, hiç dikkate alır mısınız?..Türkiye, işte bunu yapmıştır güdülen dış politikayla, Ermenistan'a yeşil işaret verilmiştir dolaylı olarak ve denmiştir ki: "Yapabileceğini yap, biz sana hiçbir şey yapmayacağız."

“1974 yılında iktidarda olsaydınız ve aynı politikayı uygulasaydınız, Kıbrıs meselesi bitmeyecekti. Aslında, bizim için Kıbrıs meselesi bitmiştir. Kıbrıs meselesinin bittiğini, orada iki ayrı toplumun ve devletin olduğunu, bugün Hükümet de kabul etmektedir. Deminden beri işaret etmek istediğim konu budur ve bunun için bu gensoru önergesini verdik. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, sadece bugünü değil, Türkiye'nin geleceğini de ipotek altına almaktadır, Türkiye'nin potansiyel düşmanlarına cesaret vermektedir. Hükümet, bu davranışıyla, Türkiye'den, her isteyen her istediğini maliyeti olmadan kolayca koparabilir imajını vermektedir.

-Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum; Hükümet, bu politikasıyla, geleceğimizi öyle ipotek altına almıştır ki, bunu adım adım ispatlamıştır. Ermenistan Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanının cenaze merasimine katılma cesaretini göstermiştir. Şimdi, siz, bu olayı çok insanî şeylerle ifade edebilirsiniz, gerekçeler bulabilirsiniz...

(Burada sözü edilen Turgut Özal’ın cenaze törenidir ve bir milletvekili, “Beynelmilel protokol o” hatırlatmasını yapar) Kürsüdeki zat, şöyle devam eder:

“Sizin orada kardeşlerinizi katleden, haksızlığı alenen herkes tarafından bilinen ve buna rağmen bu cesareti gösteren Ermenistan Cumhurbaşkanına, buraya gelme cesaretini kim vermiştir? Sizin nasıl bir uzlaşmacı olduğunuzu, Türkiye’nin menfaatleri söz konusu olduğunda, sizin şahin gibi davranmayacağınızı bildiği için, yüzünüzün ne kadar yumuşak olduğunu bildiği için cesaret bulmuş ve Türkiye'ye gelmiştir. Siz bana bir ülke gösterin ki, kardeşleriniz savaş halinde olacak, kardeşleriniz katledilecek ve onlar katledilirken, "bunun müsebbibi Türkiye'dir" diye demeçler verecek; o kardeşlerimiz katledilirken, "Avrupa'nın haritaları bellidir, yerine oturmuştur; fakat Ortadoğu'nun, Asya'nın haritaları nihaî şeklini almamıştır" diye açıklamalar yapacak; “Kars'ın, Ermenistan toprağı olduğunu” iddia edecek, bütün bunlardan sonra o adam Türkiye'ye gelecek ve siz de elini sıkacaksınız!..”

“Hükümet, bu cesareti verdiği için, bundan sonra da Türkiye’nin başına onarılması zor daha başka meseleler çıkaracağı için, bu yanlış politikanın geçerliliği de, bütün bu ifade ettiğim delillerle teyit edildiği için, bu gensoru önergesini vermiş bulunuyoruz. Ülkenin geleceğini, milli menfaatlerimizi ve ulusal çıkarlarımızı tekrar tehlike altında bırakmamak için, bütün arkadaşlarımı bu gensoru önergesine olumlu oy vermeye davet ediyorum.”

BUNLARI SÖYLEYEN ZAT KİM Mİ?

6 YILDIR;

-ERMENİSTAN’LA GİZLİ GÖRÜŞMELER YAPAN VE YAPTIRAN,

-SANKİ NASIL SONUÇLANACAĞI BUGÜNDEN BELLİ DEĞİLMİŞ GİBİ, TÜRKİYE’NİN, SOYKIRIM İFTİRALARININ ULUSLARARASI LAHEY ADALET DİVANINA GÖTÜRÜLMESİ İÇİN HAZIRLIKLAR YAPTIRAN,

-ERMENİ KİLİSELERİNİ BİZİM VERGİLERİMİZLE ONARTTIRIP, İBADETE AÇILMASINI TEŞVİK EDEN,

-SAYILARI 60 BİNİ GEÇEN KAÇAK ERMENİNİN ÇALIŞMASINA GÖZ YUMMAKLA ÖVÜNEN,

-ERMENİ İSYANLARININ BAŞLANGICI ÇOK ESKİLERE GİTTİĞİ HALDE, ERMENİLER VE ONLARIN DESTEKÇİSİ EMPERYALİSTLER GİBİ, OLAYLARI “1915 OLAYLARI” DİYE ADLANDIRIP, ONLARIN TEZİNİ FİİLEN KABUL EDEN,

-HANGİ AMAÇLA DEĞİŞTİRİLMESİNİN İSTENDİĞİ BİLİNEN TCK’NIN 301’İNCİ MADDESİ DEĞİŞİKLİĞİNE CANLA, BAŞLA ÖNCÜLÜK EDEN,

AYRICA;

-TÜRK TARİH KURUMU BAŞKANI HALAÇOĞLU’NUN GÖREV SÜRESİNİ UZATMAYARAK, TESEV’İN DIŞ POLİTİKA DİREKTÖRÜ MENSUR AKGÜN’ÜN, “UMARIM ERMENİ TARAFI, TÜRKİYE'NİN ATTIĞI -TÜRK TARİH KURUMU'NDA YAPILAN DEĞİŞİKLİK DE DAHİL- ADIMLARI DOĞRU OKUYORDUR” DİYEBİLMESİNİ SAĞLAYAN,

-İÇİŞLERİ BAKANLIĞI KARARIYLA, HASSAS YERLEŞİM YERLERİNİN TÜRKÇE ADLARININ, ERMENİLERİN KULLANDIĞI İSİMLERLE DEĞİŞTİRİLMESİNE SESİNİ ÇIKARMAYAN,

-KAFKASLAR’DAKİ KRİZ BAHANE EDİLEREK, HAVA SAHASININ ERMENİSTAN’A TAMAMEN AÇILMASINA, İKTİDARIN KAFKASLARLA İLGİLİ HER GİRİŞİMDE ERMENİSTAN’IN DA YER ALMASI İÇİN SARFETTİĞİ ÇABALARI SEYREDEN

VE EN ÖNEMLİSİ;

Cenaze değil, başka bir “beynelmilel protokolün” gereği değil, 2010 Dünya Kupası eleme grubu maçlarını izleme davetini kabul edip, 6 Eylül’de Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ın “elini sıkmak” için Ermenistan’a gitmenin yollarını arayan Sayın ABDULLAH GÜL’dür.

O Sarkisyan ki, Cumhurbaşkanı olmadan önce, Başbakanken, 27 Ekim 2007’de, “Yanımızda soykırımı kabul etmeyen bir komşu bulunduğu sürece huzur içinde olmamız beklenemez. Onlar sadece soykırımı inkar etmekle kalmıyorlar, Ermeni sınırını da kapalı tutuyorlar. O nedenle biz uygar ve normal ilişkileri kabul etmeyen bir komşuya sahibiz. Biz yaşadığımız yeri kendi isteğimizle seçmedik. Biz uzun asırlar hatta binlerce yıl boyunca orada yaşamış olduğumuzun bilincindeyiz. Önümüzdeki binlerce yıl boyunca da orada yaşamamız gerektiğinin farkındayız. Ama bunu komşularımız da anlamalı… Soykırım bugün Türkiye sınırları içinde olan Batı Ermenistan’da meydana geldi…O insanlar kendi yurtlarından soykırım nedeniyle ayrılmaya mecbur kaldı" demiştir.

Evet şimdi biz Sayın Gül’e soruyoruz;

Siz bize bir ülke gösterin ki;

Kardeşleri savaş halinde olacak, kardeşleri katledilecek, 1 milyon kardeşi yıllardır dağlarda “kaçkın” olarak, aç-bilaç yaşamak zorunda kalacak;

Büyük bir soykırım iftirasının kabul edilip, bir büyük milletin alnına “soykırımcı” damgasını vurmak için tepesinde boza pişirilecek, o ülkeden tazminat ve toprak istenecek, Misak-ı Milli sınırları tanınmayacak,

Ama o ülkenin Cumhurbaşkanı, “Ermenistan’a gidip, o adamların elini sıkacak”

Peki bu hal ve tavırlarınız, aynen sizin ifade buyurduğunuz gibi, onlara “cesaret” verip, “bundan sonra da Türkiye’nin başına onarılması zor daha başka meseleler” çıkarmayacak mı? Yine sizin ifadenizle, “Bu yanlış politikanın geçerliliği delillerle teyit edilmemiş” midir?

Sayın Gül;

“Ülkenin geleceğini ipotek altına almamak , milli menfaatlerimizi ve ulusal çıkarlarımızı tekrar tehlike altında bırakmamak için”

O MAÇA GİTMEYİNİZ!...

“Sizin ne hükmünüz olur” dediğinizi duyar gibiyiz!..

Biliyoruz, sizler sadece “milletle uzlaşırsınız” !...

O halde belki görmemişsinizdir, takdim ediyoruz. “Türk basınının amiral gemisi” HÜRRİYET, sizin Ermenistan’a gidip, gitmemeniz konusunda yaptığı anketin sonucunu 20 Ağustos’ta açıkladı. Sonuçlar;

Evet Gitmeli diyen yüzde 36
Hayır Gitmemeli diyen yüzde 61.8
Fikrim Yok diyen yüzde 2.2

Yani yüzde 47’den yüksek. Gelin milletle uzlaşın, o maça gitmeyin, dünyadaki son gardaşlarımızı daha fazla İNCİTMEYİN!...

Kaynak (http://acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7817)

selçuk efendi
29-08-2008, 21:56
Zahide Uçar - Tüyü Bitmemiş Yetim Hakkıymış (!)…

Kaynak (http://www.internetajans.com/default.asp?t=wa&wid=18&aid=1905)

selçuk efendi
30-08-2008, 21:38
BAŞBAKANLIK VE BASIN MENSUPLARINA ERGENEKON KLASÖRLERİNDEKİ “TELAŞLI HAREKETLİLİK” ÜZERİNE İKİ SORU….

SORU 1

SAYIN BAŞBAKANLIK YETKİLİLERİ,

ERGENEKON İDDİANAMESİNİN 442 KLASÖRLÜK EKLERİNDEN, SAYIN BAŞBAKAN’I ZOR DURUMA SOKABİLECEK BELGELERİN ÇIKARILMASI İÇİN YOĞUN VE SONUÇ ALICI GİRİŞİMLERİNİZ OLUYOR MU?


SORU 2

SAYIN BASIN MENSUPLARI,

ERGENEKON İDDİANAMESİNİN EK KLASÖRLERİNDE HER GÜN BİR TAKIM DEĞİŞİKLİKLER YAPILDIĞININ, ÖZELLİKLE AKP’NİN VE ÖNDE GELENLERİN İLİŞKİLERİNE DAİR BAZI BİLGİ VE BELGELERİN ORTADAN KALDIRILDIĞININ FARKINDA MISINIZ?


Kaynak: Açık İstihbarat

fatmanur
02-09-2008, 13:36
AKP NASIL KURULDU?‏
Kimden: Mustafa Erol (mustafaeroll2008@gmail.com) adına e-komploteorileri@googlegroups.com
Gönderme tarihi: 02 Eylül 2008 Salı 08:20:24
Yanıtla: MustafaEroll2008@gmail.com
Kime: E-KomploTeorileri@GoogleGroups.com

AKP NASIL KURULDU?

Karasinekler, iltihaplı yaraları arayıp kondukları gibi, Siyonizmin süvarileri de makam ve menfaat düşkünlüğü dışa vurmuş tipleri bulup, onları kendi milletine ve ülkesine karşı kullanmakta ustalaşmışlardır...



--------------------------------------------------------------------------------





ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz de (aslen Yahudi olup Siyonizmin Türkiye ve Ortadoğu stratejisti) Refah Partisi İstanbul Beyoğlu İlçe Başkanı Tayyip Erdoğan'ı keşfetmesinden sonra Erdoğan malum medya marifetiyle toplum gündemine taşınmış, İlçe Başkanlığından İl Başkanlığına, oradan belediye başkanlığına ve derken Parti kurulup başbakanlık adaylığına varan hızlı yükseliş tirendi başlatılmıştır. Erdoğan'ın Abramowitz'le Kasımpaşa'daki özel bir vakıfta başlayan tanışıklıkları, belediye başkanı seçilme öncesi ve sonrası Belediyenin Florya tesislerindeki görüşmelerle devam etmiş, ardından Tayyip Erdoğan'ın Amerika ziyaretleri yoğunlaşmıştır. İlk defa 17-21 Nisan 1995'te başlayan, daha sonra 17-22 Kasım 1996, 20-23 Aralık 1996, Cezaevine girmeden hemen önceye rastlayan 1 Mart 1998 ve yine 16 Temmuz 2000 tarihlerinde tekrarlanan ABD gezileri bunların bazılarıdır.

Tayyip Erdoğan'ı Belediye makamında 15 Ekim 1996 günü ziyaret eden Abramowitz'in

"Siz İstanbul'u yönetip yıldızınızı parlatabildiğinize göre, Türkiye için de çok şey yapabilirsiniz!..." sözleri basında yer almış ve "Tayyib'in bazı şartları kabul etmesi halinde, ABD'nin kendisini başbakanlığa hazırlayabileceği mesajı" şeklinde yorumlanmıştır. Hatta o günlerde bazı gazeteler "Abramowitz Erbakan'ın yerine Tayyib'i hazırlıyor" manşetlerini atmıştır.[1]

Abramowitz ise zaten bu gerçeği çok önceden ve Ertuğrul Özkök'ün köşesinden şöyle açıklamıştır:

"Evet, kravatlı ve daha şehirli kılıklı görünen Erdoğan'ı Erbakan'a tercih ederiz"[2]

Tayyip Erdoğan'ın Abramowitz'in ziyaretinden sonra Erbakan Hoca'dan uzak durmaya başladığı ve Hoca'nın İstanbul'daki açılış törenlerine bile katılmadığı da dikkat çekici bir ayrıntıdır.[3] Erbakan Hoca, elbette bütün bunların farkındadır. Ama O, hem İstanbul'da büyük başarılar kazanılması yolunda bu rüzgardan yararlanmayı, hem de T.Erdoğan'ın bu tuzaktan kurtulacağını ummaktadır. Ve tabi içimizden bazıları şimdilerde her ne kadar "biz bu hıyanetleri yeni anlamaya başladık" deseler de, aslında Erbakan Hoca'ya bir rakip hazırlanmasından ve Milli Görüşün altının oyulmasından gizli bir memnuniyet duymaktadır.

Abramowitz-Erdoğan görüşmelerini ayarlayan kişi ise gazeteci Ruşen Çakır'dır. Ruşen Çakır 1992'de Türkiye'ye gelen CIA Ortadoğu şefi ve Yahudi asıllı Graham Fullerle görüşüp, ılımlı Amerikancı İslamcılar hakkında bilgiler verip onların ele başlarıyla buluşmalarını da sağlamıştı. Bunun arkasından Çakır, Graham Fullerin de yetkili olduğu Rand Corporotion'dan burs alarak Amerika'ya yollanmıştır. Daha sonra Milliyet Gazetesine "özel Muhabir" atanan Ruşen Çakır İsrail'e gidip birkaç ay kalmıştır. Ruşen Çakır şimdi de, Dönme İsmail Cem'in YTP'sine katılmıştır.

312-2'den aldığı cezanın onanmasından bir gün sonra 28 Eylül 1998'de, ABD'nin İstanbul başkonsolosu bayan Caroline Hagins, Tayyip Erdoğan'ı Belediye makamında ziyaret edip, Washington'un talimatıyla, "bu tür gelişmeler, Türkiye demokrasisine olan güveni azaltır" açıklamasını yapmıştı. Oysa aynı ABD yetkililerinin Erbakan'a karşı girişilen, haksız yere partilerini kapatma, hükümetini yıkma ve cezaevlerine tıkma olayları karşısında sessiz ve tepkisiz kalmaları dikkatlerden kaçmamıştı.



Tayyip Erdoğan'ın AKP'yi kurmadan önce 18 Temmuz 2001'de İsrail büyükelçisi David Sultan'la bir görüşme yaptığı ve Ona "Yeni oluşacak partinin İsrail ve ABD politikalarına asla ters düşmeyeceği" yolunda garanti verdiği konuşulup yazıldı. Bu David Sultan, uzun yıllar İsrail ordusunda görev yaptıktan sonra dışişleri kadrosuna alınan azılı bir İslam düşmanıydı...[4] Hatırlanacağı gibi, daha önceleri Erbakan Hoca'ya "İsrail ve Amerikan karşıtı politikaları terk edelim" teklifini getiren kişi olan Korkut Özal da Tayyip Erdoğan'ın fikir babalarındandı.

Tayyip Erdoğan ve ekibinin, AKP'yi kurma aşamasında ABD Büyükelçiliğinde görevli üst düzey mason, müsteşar Lawrence ile sık sık görüştükleri ve yine Abdullah Gül'ün İngiltere Büyükelçisi Sir David Logan'ı makamında ziyaret edip parti çalışmaları hakkında bilgilendirdiği basına sızdı.

Ve zaten Londra Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Türkiye Uzmanı Dr. Andrew Mango, Abdullah Gül'ün sık sık ABD ve İngiltere'ye giderek görüşmeler yaptığını açıklamıştı.[5] Dış güçlerin, T.Erdoğan'ın seçimlere sokulmayarak mağdur edilmesini ve bu durumun merhamet istismarıyla AKP'ye birkaç puan daha getirmesini ve böylece kendilerine daha yakın gördükleri ve güvendikleri Abdullah Gül'ün genel başkanlığa seçilmesini kurguladıkları da sezilmeye başlanmıştı. Ve zaten SP'li Mehmet Bekaroğlu'nun T.Erdoğan'a da yarayacak olan kanun değişiklikleri teklifine AKP yönetiminin özellikle ilgisiz kalmaları da bu görüşümüzü haklı çıkarmaktaydı... Ve AKP'ye hangi zihniyetin hakim olduğunu ortaya koymaktaydı...

Başsavci Sabih Kanadoglu'nun itirafiyla, affa ugrayan katillerin, çetecilerin ve irza tecavüzcülerin bile milletvekili olabildigi, ama 312. magdurlarinin engellendigi bir uygulamaya AKP'lilerin razi olmalari, insanlarin kafalarini kariştirmaktaydi.

Ülkemize hıyanet ve hakaretleriyle meşhur AB'nin eski Türkiye temsilcisi bayan Karen Fogg da "Erdoğan'ın Hıristiyan Demokratlara benzediğini, sol ve sağın boşalttığı alana yöneleceğini, siyasal ve ekonomik bakımdan batılı değerlere yanaşacağını ama bunlara ahlaki ve kültürel bakımdan yerli öğeler katacağını ve başarılı olacağını" ortaya atmıştı.[6] Böylece, AKP'nin IMF zehirine, yerli çikolata sürerek millete yutturacağı anlaşılmıştı.

Daha da düşündürücü olani, Tayyip Erdogan'in Yenilikçi Hareketine meşhur Siyonist ve CIA ajani Graham Fuller'in tam destek vermesiydi... Fuller, Türkiye'de artik Kemalizm'in modasinin geçtigini ve "ilimli Islam"a öncülük etmesi gerektigini ileri sürmekteydi. Bir röportajinda "Fazilet Partisindeki gençlerin baskin çikacagi ve Yenilikçi Hareketin ilimli Islama liderlik yapacagi" kehanetini dile getirmekteydi!?..[7]

Batılı güçlerin ve masonik merkezlerin sık sık seslendirdiği "ılımlı İslam", Siyonizmin sömürü saltanatına taşeronluk yapacak... Kuran'ın adalet ve asaleti öngören kurum ve kavramlarını teferruat sayıp yozlaştıracak... Müslümanları köle ruhlu, uysal ve uygar(!) vatandaşlar haline sokacak bir anlayışı ifade etmektedir.

Türkiye için tasarlanan "ılımlı İslamın" siyasi aktörlüğüne: "Biz din eksenli parti değiliz..." "Dinsel milliyetçiliği reddederiz..." "Adil Düzen, faizsiz sistem, İslam Birliği gibi içi doldurulmamış kavramları terk etmişiz, değişmişiz..." "Milli Görüş markasıyla alakamızı kesmişiz..." itirafında bulunan Tayyip Erdoğan... Dini önderliğine ise Fethullah Gülen seçilmiştir. Bunlara sorarsanız, hakkında açılan mahkemelerden kaçarak Amerika'ya sığınan Fethullah Gülen'in bu davranışı "Hicret", Mason zenginlerin yüz binlerce dolar karşılıksız burs vererek Tayyib'in kızlarını, oğlunu ve gelinini Amerika ve İngiltere'de okutması, başörtüsü yasağından kaynaklanan bir "mağduriyet"tir. Açıkça görüldüğü gibi dini kavramları ve manevi duyguları istismar etmek, bunların mesleğidir.

Evet, Peygamber Efendimiz, Mekke'den Hicret etti ama, önce Medine'de müsait bir ortam meydana getirdi. Halbuki şu andaki Amerika hala zulmün ve Siyonizmin kalesidir.

İkincisi, Peygamberimiz önce sahabesinin en fakir ve çaresiz olanlarını... Bir müddet geçince orta halli bulunanları ve nihayet kısmen iyi durumda sayılanları Medine'ye göndermiş... Böylece hepsini emniyete aldıktan sonra en tehlikeli döneme Hz.Ali ve Ebubekirle birlikte kendi hicretini ertelemişti... Halbuki hoşgörü edebiyatıyla, dünyadaki bütün dinlerin karışımıyla ortaya çıkarılan Siyonist Moon tarikatının temsilcisi gibi davranan kişi, en küçük bir baskı karşısında Amerika'ya önce kendisi kaçıyor, ardından ekibinden bir iki zengin ve saygın kimseyi çağırıyor... Binlerce talebesini ise kendi haline terk ediyor... Bunun adı da "hicret" oluyor!..

Ve yine on binlerce kız evladımızın, okullarının önünde en temel haklarından mahrum edildiği bir ortamda, Tayyip Erdoğan'ın kızlarının bu mağdur ve mazlum yavrularımızın yanında ve arkasında mücadele etmesi gerekirken, tutup, hem de kaynağı karanlık ve kıskandırıcı imkanlarla Avrupa ve Amerika'ya kaçırması "mecburiyet" sayılıyor!.. Üstelik artık başörtüsü AKP için öncelikli sorun olmaktan da çıkmış bulunuyor. Hem, Türkiye'de Müslümanların eğitim özgürlüğünün kısıtlandığından ve bu yüzden çocuklarını yurt dışına kaçırmak zorunda kaldığından bahsediyor, hem de başörtüsünün öncelikli sorunları olmadığını beyan ediyor!... Her konuda olduğu gibi bunda da çelişkiye düşüyor. Ve zaten Fethullah Gülen tarafından, başörtüsü sadece teferruat kabul ediliyor!..

Mayıs-2000 de gerçekleşen ABD ziyaretinde Tayyip Erdoğan, orada yaşayan Fethullah Gülen'le görüşmüş ve kuracakları partinin genel politika ve projelerini konuşmuşlardı. Bu arada Erdoğan-Gülen arasındaki köprü görevini eski radikal İslamcı yazar bilinen ve "Mekke Resullerin Yolu" gibi kitaplarını şimdi inkar eden Ali Ünal yürütüyor, İstanbul Washington arasında mekik dokuyor. Fethullah Gülen-Tayyip Erdoğan partisinin teorik temellerinin hazırlanmasına Yeni Şafak yazarı Fehmi Koru katkıda bulunuyor... Ve yine Fethullah Gülen'in onursal başkanlığını yaptığı ve İshak Alaton, Üzeyr Garih gibi Musevi iş adamlarına ödül dağıttığı Gazeteciler Ve Yazarlar Vakfının düzenlediği meşhur Abant Toplantılarında bu yeni oluşumun siyasi zihniyet ve şahsiyetleri eğitilip yetiştiriliyordu.

Bugün AKP'de siyaset yapan Bülent Arınç, Ali Coşkun, Cemil Çiçek ve Prof. Burhan Kuzu gibi isimler Abant Toplantılarını kaçırmıyordu...

Bülent Arınç, Saadet Partisi Genel Başkanlığı kendisine verilecek hevesiyle günlerce bekleyen, olmayınca AKP'ye geçen ilkeli bir isim!... Eğer Genel Başkanlık verilseydi şu anda Milli Görüşü savunurdu... Ve geçenlerde, sayesinde Amerika'nın Türkiye'yi telefonla yönetmeye başladığı, döneminde hırsızlık ve soysuzluğun meşrulaştığı ve ABD hatırına bulaştığımız Körfez Savaşıyla ülkemizin 50 Milyar dolar zarara uğratıldığı Turgut Özal için "Eğer yaşasaydı gidip şortunu öperdim... Çünkü Özal şortla asker teftiş ediyordu" diyecek kadar da, ordumuza karşı içlerinde bir hınç besledikleri ortaya çıkıyordu... Halbuki zaman zaman bazı yamuk ve yanlış kafalar çıksa da, ordumuz vatanımızın ve bağımsızlığımızın sigortasıdır ve komuta kademesinde, Milli Şuur giderek ağırlık kazanmaktadır.

Ve zaten Tayyip Erdoğan'ın 90 yıllarında Trabzon'daki bir miting konuşmasında ordumuzu hedef alan sorumsuz ve seviyesiz sözleri de, aslında davamızı ve Erbakan Hocamızı sıkıntıya sokmaya yönelik kasıtlı bir ucuz kahramanlıktı... Çünkü ilk yıllarında belki yeterli eğitimi almamış askerlerimizle PKK mücadelesi başlatılmış olabilir-bu da tabiidir. Çünkü hiçbir devlet teröristlere, siz katliama devam edin, benim eğitilmiş askerim yok diyemez- Ama 1983'lerden sonra terörle mücadele için özel eğitimli birlikler oluşturulmaya başlanmıştı. 1990'larda ise tamamen hazırlıklı ve her bakımdan donanımlı olan güvenlik güçlerimiz, bütün Siyonist ve emperyalist dünyanın desteklediği PKK terörüne karşı üstün başarılar kazanmaktaydı. Mayası ve marifeti belli olan Çevik Bir ekibiyle sıkı fıkı ilişkiler kuran bu AKP'lilerin Milli ordumuza karşı olumsuz tavırları acaba nereden kaynaklanmaktaydı? Herhalde bazıları, Erbakan karşıtlığı yanında ordu düşmanlığının da, Siyonist odaklarda pirim yaptığının ve puan kazandırdığının farkındaydı...

Milli Görüş bünyesine uyum saglayamadiklari için bu davadan kopan radikal ve marjinal unsurlarin, bütünüyle AKP'de buluşmalari... Ve daha önce bunlari bahane ederek Milli Görüş'e saldiran masonik merkezlerin şimdi ayni kesimlere sahip çikmalari da, beyinleri zorlamakta ve kuşkulari arttirmaktadir.

Fethullah Gülen-Tayyip Erdoğan ortaklığındaki önemli bir aracı da "Müthiş Türk" diye isim yapan Ali Rıza Bozkurt'tur. Sivas'ın Kangal İlçesine bağlı, alevi Mamaş Köyünden, çiftçilik yapan Ali Rıza Bozkurt, şimdi Dünya Mason locasının en gözde simalarından... ABD'li Siyonist şirketlerin Orta Asya ve Orta Doğudaki en önemli simsarlarından... Körfez Savaşında bir ara Irak askerlerine esir düşen Ali Rıza Bozkurt, 24 saat içinde serbest bırakılmıştı.[8]

Geçenlerde Amerika'dan dönen Mason Ali Rıza Bozkurt ayağının tozuyla AKP'ye katılmıştı. Orta Asya petrollerinin Akdenize taşınması konusunda BOTAŞ'ın karşısında ABD şirketlerini savunan Meşhur Türk(!) Tayyip tarafından ayakta karşılanmıştı...

Gülen-Erdoğan arasındaki önemli ayaklardan birisi de Azizler Holding A.Ş.'nin başkanı ve BİM Marketler zincirinin ortağı mason Cüneyt Zapsu'dur. Aynı zamanda TÜSİAD üyesi olan ve F.Gülen'e yakınlığıyla tanınan Zapsu, Tayyip Erdoğan'ı TÜSİAD'çılara pazarlayan kişidir. Bülent Eczacıbaşı, Tuncay Özilhan, Can Peker, Kaya Turgut gibi Mason TÜSİAD'çılarla Tayyib'in buluşmasını sağlayan, Fethullah Gülen'in gözdeleri Cüneyt Zapsu ile Münci İnci'dir.[9]

AKP'nin AB ile ilgili yaklaşimlari da tutarli ve yararli degildir. Çünkü "Sevr"i uygulamaya koymak, yani Türkiye'mizi parçalamak isteyenler, şimdi bu emellerini Avrupa Birligi dayatmalariyla gerçekleştirmek istiyorlar. PKK'ya siyasallaşma ve Kürtçe egitime kapi açma girişimleri, Kürt kardeşlerimizin hak ve hürriyetlerini saglamaktan ziyade, Sevr'in "Elbistan'dan Musul'a kadar olan bölgede Kürdistan kurulmasini öngören" maddesine hazirlik niyeti taşimaktadir.

Ve yine AB uyum yasalarıyla "azınlık vakıflarına tanınan haklar ve imkanlar", Bizansı, Ermenistan'ı, Pontus Rum planını diriltmeye yarayacak sinsi fırsatlar tanımaktadır. Şu anda ülkemizde sadece 100 bin kadar azınlık bulunmasına karşılık tam 160 tane vakfın ortaya çıkması ve hak aramaya başlaması... Yahudilerin Almanya'dan aldığı gibi, Ermeniler'in de Türkiye'den sözde soykırıma karşı tazminat talebinde bulunması, öyle zannedildiği gibi insan hakları ve demokratikleşme ile pek ilgisi olmadığının kanıtıdır. Böylece misyonerlik faaliyetleri (Hıristiyanlaştırma hıyanetleri) de resmiyet ve cesaret kazanacaktır.

Ve yine AB'ye alınmak için ille de çözüm diye, Kıbrıs'ın bütünüyle Rumlara devredilmesi şart koşulmaktadır.

Ve hele İngiliz Başbakanı Blair dışında, başta Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve İslam ülkeleri olmak üzere bütün dünyanın, Bush'un kovboy mantığıyla Irak müdahalesine karşı çıkmasına rağmen, AKP'lilerin masum ve müslüman Irak halkını değil zalim ABD'nin bu saldırganlığını destekler mahiyetteki tavırları, bunların hangi güçlerin güdümüne girdiğini açığa vurmaktadır.

Tayyip Erdoğan'ın uluslar arası Yahudi Lobileriyle ilişkili bazı generallerle bağlantılarını kuran kişi ise, Çevik Bir'dir. Çevik Bir Siyonist kuruluş JİNSA'dan ödül alan birisidir.[10]

JİNSA (Yahudi Milli Güvenlik Enstitüsü)
JEWİS COMMİTE (Amerikan Yahudi Komitesi)
USIP (Birleşik Devletler Bariş Ve Strateji Enstitüsü) gibi Siyonistlerin kontrolündeki örgütlerin Tayyip Erdogan, Fethullah Gülen ve Çevik Bir'le ortak ilişkileri dikkat çekmektedir.

USIP, CIA ve Pentagonla bağlantılı, başka ülkelerde ve özellikle Türkiye'de iktidara gelecek kişilerin İsrail ve ABD'ye sadık kalıp kalmayacaklarını araştıran ve garantiye alan bir üst kuruluş olarak bilinmektedir.

1998 yılında bu USIP'ın düzenlediği Lonra'daki bir özel toplantıya Abdullah Gül ile, MÜSİAD'ın eski başkanı Erol Yarar katıldı...Ve ne tesadüf aynı tarihler Tayyip Erdoğan da Londra'daydı. ABD'nin Yahudi kökenli iki Türkiye stratejisti Marc Grosman ile Morton Abramowitz ise bu toplantının mimarlarıydı...

Çevik Bir, talihsiz 28 Şubat hareketinde ABD'nin truva ati görevini üstlenmişti. Şükür ki bu ekip kisa bir zaman sonra tasfiye edilmişti. Tayyip Erdogan'la münasebetleri, belediye başkanligi döneminde başladi. Ocak 1999 da cezaevinden çiktiktan sonra Çevik Bir'le Istanbul'da yine bir araya gelindi. Bundan bir müddet önce de Çevik Bir ekibinden emekli Koramiral Atilla Kiyat'la Hidiv Kasrinda yemek yenildi. Çevik Bir'le Atilla Kiyat'in Danişma Kurulu üyesi oldugu Cumhuriyet Gazetesinin yayin yönetmeni Ilhan Selçuk, Tayyib'i "gerçekçi" ilan etti ve "degiştigine inandigini" yaziverdi. Daha da enteresani Ilhan Selçuk "Yeni oluşumcularin miladinin (AKP'nin dogum başlangicinin) 28 Şubat oldugunu" dile getirdi!.?[11] İlhan Selçuk doğru söylemekteydi. Çünkü 28 Şubatın gizli ve kirli olan asıl hedefi, Siyonist sömürü sermayesinin korkulu rüyası Erbakan'ı etkisiz hale getirmek, Milli Görüşü bölmek ve Tayyip Erdoğan'ı sivrilterek yeni oluşumu "kurtuluş ümidi ve can simidi" diye millete takdim etmekti... Yoksa, görünürde farklı kutupların adamları olan Tayyip Erdoğan'la, Çevik Bir'in irtibat ve ittifakı nasıl izah edilebilir?

Çevik Bir ekibinden olan ve 2 Temmuz Pazartesi NTV de İshak Alaton'la yaptığı bir programda "Eylül ayında halkı sokağa dökülmeye" çağıran yani ordumuza ve Milli oluşumlara karşı halkımızı isyana kışkırtan bu Atilla Kıyat... Ve yine Çevik Bir ekibinden olup, ordudan ayrıldıktan sonra Albayraklar Holding'e girip Tayyib'e danışmanlık yapan emekli Albay Adem Darama gibi kişilerle Tayyip Erdoğan'ın buluşmasını "Askerle iki temas" manşetiyle duyuran ve güya Genel Kurmayın Tayyib'i desteklediği imajını yayan Hürriyet gazetesinin[12] bu balonu Genel Kurmayın net ve sert açıklamasıyla söndürüldü.

3 Kasım 2002 seçimleri öncesi Deutsche Bank, Chase Manhattan, Moore Kapital, American Expres gibi siyonist sermayenin güdümündeki finans kurumlarına:"AKP'nin tek başına iktidara taşınacağını, ve bunun endişe duyulacak bir sonuç doğurmayacağını" söylemek üzere bilgilendirme çıkan ve bu ziyeretlerini araştırma şirketi verso'nun başkanı Erhan göksel ve mesut Yılmaz'ın kuzeni meşhur borsacı Mehmet Kutman'la birlikte yapan kişi'de yine Çevik Bir'dir.[13]

Bu Atilla Kıyat ki, Fethullahçıların Aksiyon Dergisi "Terfisine kesin gözüyle bakılırken, teamüllere aykırı olarak emekli edildi" diye sahip çıkılmıştı ve uzun uzadıya övülmüştü...

Tayyip hareketinin önemli finansörlerinden Asya Finansın yönetim kurulu başkanı ve Fethullah Gülen'in yakın adamı İhsan Kalkavan da Tayyip Erdoğan, Çevik Bir, Atilla Kıyat buluşmalarına önemli katkılar ve kolaylıklar sağlamaktaydı.

Bu arada "Genel kurmaya kulak yerleştirmek ve elde ettigi bilgileri ABD'ye iletmekle" suçlanan eski emniyetçi Bülent Orakoglu, Hanefi Avci ve Meral Akşener ekibinin de önce Tayyip Erdogan'la birlikte hareket ettiklerini açiklayip, sonra her ne hikmetse bundan vazgeçmeleri de oldukça ilginçti.[14]

Ve yine Amerikan güdümünden çıkan Milli ve güçlü orduya karşı, alternatif bir polis teşkilatını kurmayı ve bunu ılımlı ve Amerikancı İslamcılarla doldurmayı ve ordu-polis çatışması gibi bir kaos ve kavgayı başlatmayı amaçlayan, Emniyetteki "Süper NATO" örgütlenmesinin ele başlarından sayılan Abdulkadir Aksu ve ekibi de Tayyip Erdoğan'ın çekirdek kadrosunu teşkil etmekteydi. Turgut Özal 1983'ten itibaren, ABD'nin talimatları doğrultusunda "Polis vazife ve Selahiyetleri yasasını" değiştirdi. 1987 de polis, iç güvenlik harekatında TSK'nin önüne geçirildi. Polise olağanüstü yetkiler hatta TSK içinde bile istihbarat toplama imkanları verildi. Bu "Özel Harekat Timleri" ABD'li subaylar ve MOSSAD tarafından eğitildi. Emniyetteki ele başları ise, Korkut Özal'ın hazırlayıp, ANAP'a devrettiği bir ekipti.

21 Şubat 1998 tarihli "2000'e Dogru" Dergisinde "Gizli Kirikkale Toplantisi" başligiyla TÜPRAŞ Tesislerinde dönemin Gaziantep Valisi Abdulkadir Aksu, Izmir Valisi Vecdi Gönül, Ankara Valisi Cahit Bayar, Emniyet Genel Müdürü Saffet Arikan Bedük, içişleri Müsteşari Galip Demirel gibi isimlerin 21 Ocak 1987 de toplanarak, TSK ya karşi emniyette oluşturulan bu tehlikeli yapilanmayi planladiklari bildirildi.

Polisimizin her bakımdan güçlendirilmesi elbette milletimizin takdir edeceği ve sevineceği bir şeydir. Ama hıyanet kokan ve kuşku uyandıran gelişmeler, polisimizi ordumuza karşı kullanma girişimleriydi...

Yine sevinerek söyleyelim ki, bu yöndeki girişim ve oluşumlar, sonunda fark edilip etkisiz hale getirildi.

Son yıllarında genel merkezi kısmen bazı masonların kontrolüne giren MTTB'nin bir nevi devamı mahiyetinde görünen ve 29 Mayıs 1985 de MTTB eski başkanlarından İsmail Kahraman, Ali Coşkun, Cemil Çiçek, Abdulkadir Aksu, Zeki Ergezen, Hasan Kalyoncu ve Tayyip Erdoğan tarafından kurulan BİRLİK VAKFI'da Yenilikçilerin karargahı gibi faaliyet gösterdi. Açılışına, Star Tv'nin bir "Kırmızı Koltuk" programında "Türkiye İsrail'in önderliğinde oluşacak bir Orta Doğu ortak pazarına girmelidir!?." diyen Korkut Özal ve Necati Çetinkaya da iştirak etti. 1 Temmuz 1995'teki 10.Genel Kuruluna ise Mesut Yılmaz, Hasan Celal Güzel, Muhsin Yazıcıoğlu, Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan ve Abdulkadir Aksu'nun yanında Fethullah Gülen ve yakın adamı Manisa milletvekili Rıza Akçalı'nın da katılımı dikkatleri çekti.

O dönemde Prof. Esat Coşan'in da destekledigi bilinen bu hareket, Milli Görüş bünyesinde anti Erbakan bir oluşuma hiz verdi ve partide yenilikçi-gelenekçi tartişmasini tetikledi.

Tayyip Erdoğan'ın, ABD ile ilişkili İslam ülkelerindeki bazı masonik mahfillerle münasebetlerini ayarlama konusunda Riyad Büyükelçisi Yaşar Yakış ta önemli görevler üstlendi.

Ve yine eğitimini Amerika'da yapan, ABD'deki birçok lobiyle ve özellikle Amoco petrol şirketiyle irtibatları saptanan ve MİT eski Kontr-terör daire başkanı olup sonra Amerika'ya kaçan Mehmet Eymür'le de ilişkileri bulunan ve Kanal 7'nin Ankara temsilciliğinde görev alan bir kişinin de Tayyip Erdoğan'ın Amerikan Büyükelçiliğindeki görüşmelerinde rol aldığı iddia edildi.

Şimdi bütün bunlarin işiginda, izanla ve insafla düşünelim; Siyonist lobilerden TÜSIAD üyelerine... Din istismarcilarindan Atatürkçü geçinenlere... Mason Localarindan, medya temsilcilerine bütün karanlik ve kiralik merkezlerin el birligi içinde Tayyib'i desteklemeleri ve sürekli şişirmeleri... Müslüman kesimi ürkütmemek için bir yandan vuruyor görüntüsüyle tozunu silkelemeleri... Ama diger taraftan da suni ve sahte anketlerle AKP'yi yüzde 30'larda göstermeleri... Evet bütün bunlar sadece tesadüflerin ve ülkemiz hakkinda iyi temennilerin bir sonucu olabilir mi?

Ve hatta AKP'nin kendisini batıya beğendirmek için geçmişini bu denli inkar etmesinin ve kimliksizleştirmesinin toplum tabanında nefret uyandıracağını ve AKP'nin hazır dünya düzenine fark eden Cengiz Çandar'ın İsrail'den yazdığı yazı ibret ve dikkatle okumaya değerdir.

"Hele hele AKP'li Murat Mercan'ın Ariel Sharon'a yakın The Jerusalem Post gazetesine verdiği ve Türkiye-İsrail ilişkilerinin asla zarar görmeyeceğini dile getirdiği demeci, bende "ama yeter artık!" gibisinden bir duyguya yer açtı. "Bu yatıştırma girişimlerinin AK Partiyi "Kimliksizleştirme" sonucunu vermeye dönüşmesi tehlikesini de fark etmek gerekir."

"Ak partinin "İslami Kimlik" imajını top yekün ortadan kaldırmasının hiçbir gereği yoktur." "Böyle bir gelişme AK Partiyi anlamsızlaştıracağı gibi, Türkiye'yi uluslar arası sisteme yapabileceği en önemli katkıdan da mahrum bırakır."[15]

Yarım asır boyunca ülkemizi yapay sağ-sol çekişmeleri ve Ecevit-Demirel ikilisiyle oyalayan güçler, şimdi aynı oyunu Tayyip'li AKP ve Dervişli CHP tahtaravallisiyle sürdürmek peşindedir. Evet AKP, köksüz, renksiz, fikirsiz ve hedefsiz bir derlemedir. Bu gerçeği anlamak için dahi olmak gerekmiyor, biraz samimiyet ve feraset yeterlidir. Ve zaten, medya patronları ve Amerikancı parti başkanlarının katılımıyla gerçekleşen Frankfurt mutabakatı da bunun açık bir göstergesidir. Ve yine Erbakan Hoca'nın defalarca uğradığı haksız mahkumiyet ve mağduriyet kararlarına ilgisiz kalan, hatta alkış tutan kesimlerin, şimdi Tayyip Erdoğan'a doğrudan veya dolaylı destek çıkmaları da düşündürücü değil midir?

AKP'nin kaynak için düşündügü 12 projeye dikkat edin:



Yastık altı tasarrufların ve gurbetçi gelirlerinin ekonomiye çekilmesi için özel tedbirler alınacak
Boğaz köprüleri, barajlar ve havalimanları 3-5 yıl kar garantisi ile hisse senedi düzenlenerek satılacak.
Devlete ait 100 bin lojman öncelikle içerisindeki personele belirli vadeler içinde devredilecek.
Kamunun elinde bulunan 2 bin 350 sosyal tesisin en az bin tanesi özelleştirilecek.
Devlete artık yük olan 125 bin resmi aracın en az 50 bin adedi peyderpey elden çıkarılacak.
İmar affı ve gecekondu önleme projesi ile modern şehir planları yapılarak gelir sağlanacak.
Kamunun elindeki araziler belediyelerle işbirligi yapilarak arsa üretilmek suretiyle satilacak.
Turistik tesislere tahsis edilmiş Hazine arazileri işletmeci firmalara rayiç bedelle devredilecek.
Madan ve enerji kaynakları ile bor madenleri daha iyi değerlendirilerek devlete ek gelir sağlanacak.
Bütçeye yük olmaktan kurtarılamayan KİT kuruluşlarından özelleştirilemeyenler tasfiye edilecek.
RTÜK tarafından TV'lerin frekans tahsisi ihalesi yapılarak gelir sağlanacak.
Paralı askerlik uygulamasına geçici olarak bir kez daha imkan sağlanacak.



Açıkça görülüyorki, bunların içinde yatırım yoktur, üretim yoktur... Yerli imkanlarla Milli kalkınma hedefi yoktur. Sadece, Mirasyedi kafasıyla ülkeyi bir avuç rantiyeye pazarlama ve Türkiye'yi top yekün satılığa çıkarma ve böylece geleceğimizi karartma pahasına günü kurtarma niyeti taşımaktadır.[16]

Ve zaten AKP'nin seçim kazanmasını sevinçle karşılayan Yunan hükümetinden batı gazetelerine Avrupa Birliğinden Amerikan lobilerine... Bu malum merkezlerin tavrı da oldukça anlamlıdır.

Bu arada asla unutulmasın ki, mazlumların bedduasını alıp zalimlere yanaşanlar, en büyük hıyanet ve hakareti yine onlardan görecektir. Bu ilahi adaletin bir tecellisidir. Ve herkes cezasını işlediği suçun cinsinden çekecektir. Uğruna Hak'tan ve hayırdan ayrıldığı şeylerden de mahrum edilecektir.

Derin devletin ve gizli güçlerin ortaya çıkardığı ve paravan olarak kullandığı Genç parti'nin MHP, DYP, ve ANAP gibi partilerden kopardığı birkaç puanla onların barajın altında bırakılması sayesinde tek başına iktidara taşınan ve hatta anayasayı değiştirebilecek şekilde önü açılan AKP'nin hiçbir mazerete sığınamayacağı bu şartlarda neleri yapıp yapamayacağına çok kısa bir sürede anlaşılacak ve bir tasfiye sonucu Milli güçler yönetime el koyacaktır.

Artık bu oyunları bozmak ve şeytan şebekelerinin tuzağından kurtulmak zamanı gelmiştir.

İşte bunun için Erbakan ve Milli Görüş her zamankinden daha çok anlamlı ve önemlidir. Ve göreceksiniz, AKP'de her şey tersine dönecek ve Milli Görüş, saflaşmış olarak saadet sabahına erişecektir.

[1] Bak aydınlık:26 Ekim 1996
[2] Bak hürriyet-1994
[3] Milliyet.24 Nisan 1995
[4] Bak yenilikçi Hareket.Nasuhi Güngör.sh.97
[5] 7 Mayıs 2000-Aydınlıktaki röportajı
[6] Milliyet, 23 Temmuz 2002
[7] Aktüel Dergisi, 520.sayı
[8] 2000'e Doğru Dergisi-13 Eylül 1992
[9] Bak.Hürriyet 28 Ekim 1999
[10] Nasuhi Güngör-Yenilikçi Hareket, sh.46
[11] Cumhuriyet-24 Temmuz 2001
[12] Hürriyet- 25 Haziran 2001
[13] 06 kasım 2002 T. Kıvanç Y. Şafak
[14] Bak: Hürriyet-25 Temmuz 2001
[15] 7 Kasım Y. Şafak
[16] İnternetHaber.com 6kasım 2002

selçuk efendi
05-09-2008, 21:50
“ERİVAN ZİYARETİ” VE DİNK CİNAYETİNDE YENİ SORULAR

1-Hrant Dink cinayetinin azmettiricisi olduğu iddia edilen, 1 numaralı sanık “Büyük Abi” Erhan Tuncel’in kökü-kökeni bizzat Başbakanlığa bağlı birimleri tarafından araştırılmış mıdır?

2-Kezâ, Türk Tarih Kurumu eski Başkanı Yusuf Halaçoğlu benzer bir çalışma yapmış mıdır?

3-Cinayetten sonra Dink ailesinin avukatlığını üstlenenlerden birisi ile Erhan Tuncel arasında ikinci-üçüncü dereceden akrabalık var mıdır?

4-Bize ulaşan iddialara göre eğer bu inceleme ve araştırmalar yapıldıysa, çıkan sonuç nedir? Bu sonuç gizli mi tutulacak, açıklanacak mıdır?

5-İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Erkan Önsel’in geçtiğimiz günlerde gündeme getirdiği, ancak bir iki gazetenin kıyısında-köşesinde kalan, “Hrant Dink cinayetinin azmettiricisi Erhan Tuncel’e suikast girişiminde bulunulduğu” iddiası doğru mudur?... Doğruysa bu girişimi yapanlar kimlerdir, bu iddia araştırılıp, soruşturuluyor mu?

Bu sorulardan sonra Erhan Tuncel’le ilgili bazı ‘köşe taşı bilgileri’ hatırlatalım:

-Emniyet Genel Müdürlüğü İstahbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in muhbiri.

-Emniyet Genel Müdürlüğü de, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin istediği bilgi üzerine, “Tuncel’den 17 Kasım 2004 ile 23 Kasım 2006 tarihleri arasında ‘haber’ kaynağı olarak faydalanıldığını, 23 Kasım 2006’dan itibaren de kendisiyle görüşülmeye son verildiğini” resmen bildirdi.

-Erhan Tuncel’in bizzat Ramazan Akyürek tarafından korunduğu şu olaylarla ortaya çıktı:

Yasin Hayal’in Mc Donald’s’ı bombalaması davası suçlanmadı. Oysa Tuncel, bombalama olayının faili ve azmettiricisiydi.

Hayal bombalama olayı nedeniyle girdiği cezaevinden çıkınca Dink’i öldürmeyi Erhan Tuncel’le birlikte planladı. Cinayetten sonra sanıklar önce Tuncel’in adını vermedi. Daha sonra verdikleri ifadelerinde cinayetin tüm aşamalarından Tuncel’in haberinin olduğunu söylediler. Hatta Dink’in resmini internetten çıkarıp, sanıklara veren Tuncel’di.

Tuncel’le ilgili karanlık noktalardan biri imha edilen 48 sayfalık rapor ve telefon konuşma kayıtlarıydı. Bu evrakların imhasını Ramazan Akyürek istemişti. Nitekim Dink Ailesi avukatları, Erhan Tuncel’in dosyasını mahkemeden istediğinde, bu talep, "Devlet sırrı olduğu için imha edildi" denilerek, reddedildi.

Suikasti bildiği Tuncel’le yaptığı telefon görüşmelerinde ortaya çıkan polis memuru Muhittin Zenit hakkında soruşturma açılması talebi de reddedildi. Zenit’in, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in yanına atandığı ortaya çıktı.

Tuncel duruşmalarda, sekiz istihbaratçının adını vereceğini söyleyip, ‘Ben birilerini temsil ediyorum’ dedi.

Ve nitekim, İstihbarat Daire Başkanı Akyürek de, TBMM’de kurulan Hrant Dink Cinayeti Alt Komisyonu’na verdiği ifadede, “Devletin bir görevlisi olarak, Erhan Tuncel`in medyada fazlaca örselenmesi beni üzmüştür” itirafında bulundu.

EVET, DİNK CİNAYETİNİN AZMETTİRİCİSİ BÜYÜK ABİ ERHAN TUNCEL GERÇEKTE KİMDİR?..

GERÇEKTE, O KİMLER TARAFINDAN AZMETTİRİLMİŞTİR?..

TÜRKİYE’YE BÜYÜK FATURALAR KESİLMESİNİN ÖNÜNÜ AÇAN, HATTA BUGÜNLERDE BİRİLERİNİ, “ERİVAN SEFERİNDE GÜL SOYKIRIM ANITINI ZİYARET EDİP, SAYGI DURUŞUNDA BULUNSA NE KADAR BÜYÜK BİR JEST OLUR” DİYECEK KADAR CESARETLENDİREN BU BÜYÜK CİNAYETİN TÜM YÖNLERİYLE ORTAYA ÇIKARILMASI, HER ZAMANKİNDEN DAHA FAZLA ÖNEMLİ VE ACİL HALE GELMEMİŞ MİDİR?

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7829)

selçuk efendi
10-09-2008, 12:09
Erdoğan Putin’in Tepesini Nasıl Attırdı? - Meyyal Uygur

Başbakan, geçen hafta gümrük krizi için, “Bu iş birkaç gün içinde çözülür yoksa ben Putin ile konuyu görüşeceğim" demişti. Hiç sanmıyoruz!.. İş işten geçti. Zira Rusya’nın Türkiye’ye kestiği gümrük cezasının ardında görünen-görünmeyenlerin ötesinde çok farklı bir sebep ve derin bir güven bunalımı var. ABD-AB ile Rusya arasındaki mücadele için, “Türkiye'nin tümüyle bir tarafa itilmesine müsaade etmem. Türkiye'nin ulusal çıkarları neyi gerektiriyorsa ona göre hareket ederiz” diyen Başbakan Erdoğan, sadece Rusya değil Türkiye için de hayati önemde olan hassas olan bir konuda, Türkiye’yi tamamen Batı cephesine itti. Bundan önemlisi, Putin’in “gizli kalsın” ricasını dikkate almadı. Ve Erdoğan, Putin nezdinde de “güvenilirliğini” kaybetti, fatura ise Türkiye’ye kesildi. Türkiye’nin önün konan sadece ekonomik bir fatura değildir. Ağır siyasi faturalara da hazır olalım!..
Gürcistan krizi, dünyanın yeniden kurulduğunu ortaya koydu. Bu büyük savaşta silah, para, din-mezhep ne varsa hepsi kullanılıyor, kullanılacak. Başbakan Erdoğan da güya bunun farkında, geçen hafta Fikret Bila’ya, Türkiye’nin konumunu şöyle izah ediyordu: "Gürcistan olayından sonraki süreçte bizi bir tarafa doğru itmeye çalışıyorlar. Bazıları tümüyle ABD'nin, bazıları tümüyle Rusya'nın tarafına itmeye çalışıyor…Ben Türkiye'nin tümüyle bir tarafa itilmesine müsaade etmem. Türkiye'nin ulusal çıkarları neyi gerektiriyorsa ona göre hareket ederiz.”
Acaba?...

Türkiye ile Rusya, daha doğrusu Erdoğan-Putin arasında gerçekte ne olduğunu anlatmak için biraz geriye gidelim.
2004 Eylül’ünde Putin, “Tayyip Erdoğan’ı tanıyor musunuz? Şahsi ilişkiler kurabilir misiniz?” şeklindeki bir soruyu, “Şahsi ilişkileri sevmem önemli değil. Önemli olan, güven ortamının oluşması. Güven ortamı işlerin halledilmesine yardımcı oluyor. Sizin başbakanınızı, sözünü tutan bir insan olarak tanıyorum…”diye cevaplandırıyor, “Erdoğan’ın bu özelliği, şahsi konulardan ziyade devletlerarası ilişkilerde çok önemlidir” diyordu.
Özetle Putin, “güven, sözünü tutma”nın kendisi için her şeyden daha önemli olduğu mesajını veriyordu.
Sonrası malûm… Erdoğan-Putin arasında gelsin ziyaretler, gitsin telefon görüşmeleri. O kadar ki Putin, “Telefon görüşmelerini sıklaştıralım, fırsat olursa hafta sonları da buluşalım” demiş, Temmuz 2005’te Soçi’de 5 saat, tutanaksız- Gerçi sonradan Rus tarafı kendilerinin tutanak tuttuğunu, Türkiye’nin tutanak tutmadığını açıklamıştı- baş başa görüşmüşler, yetmemiş 2.5 saat ortadan kaybolmuşlar, iki liderin özel bir doğum günü partisine gittiği ortaya çıkmıştı falan…Yani adeta can-ciğer kuzu sarması olmuşlardı.
Ama o da ne?..Gürcistan krizi patlak verdi ve iddialara göre Putin, Erdoğan’ın telefonuna bile çıkmadı. Erdoğan ise Putin’i aramadığını söylüyordu. Özrü de kabahatinden büyüktü; Bush, Putin’le görüştüğü için, kendisi görüşmeye gerek duymamış. Hani şimdilerde, “Dışişleri Bakanımı muhalefet liderlerine gönderiyorum” diyor ya, demek ki, “Bush’unu da Putin’e göndermişti” !..
Ve Ardından Rusya’nın Türkiye’ye gümrük ambargosu geldi. Bu kadar yakınlık, bu kadar muhabbetten sonra, neden? Görünenlerin, söylenenlerin ötesinde, daha derinlerde bir sorun mu var?
Var, hem çok derin, hem çok önemli!..İşin bir ucunda Bartholomeos ve Ukrayna’da egemenlik savaşı, diğer ucunda, “güven” var!..

BARTHOLOMEOS’UN ELİNİ ÖPMEYEN YEGANE LİDER KİM?..

İzliyoruz, ABD-AB-NATO üçlüsü, turuncu devrimler, NATO üyeliği, AB üyeliği yemleri ile Rusya’nın eski egemenlik alanları Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini kontrolü altına alıp, Rusya’yı kuşatıyor. Yetmiyor, Lozan’la statüsü belirlenmiş, Fatih Kaymakamlığına bağlı bir Türk kurumu olan Fener Rum Patrikahenesi üzerinden de sessiz ve derinden bir çalışma yürütülüyor. Onların iddiasına göre, Patrik “ekümenik” yani “evrensel” ve tüm dünya Ortodokslarının lideri. En önemlisi, “birleşik Avrupa’yı temsil ediyor”, bir diğer ifadeyle, Balkan ve Doğu Avrupa’daki kiliselerin ruhani merkezi… Ve AKP iktidarı döneminde Bartholomeos, tabir-i caizse gemiyi azıya alıyor. Gittiği her ülkede “devlet başkanı” gibi karşılanıyor, Türkiye’ye gelen her lider ve bakan Fener’e koşup, Patriğin elini öpüyor. Yetmiyor, Lozan’a göre, sadece İstanbul’daki Rumların ruhani lideri olan Patrik, İstanbul’daki Bulgar kilisesine baskı yapıp, Başpiskoposunu görevden aldırıyor, Kudüs Kilisesi Başpiskoposu için İstanbul’un ortasına mahkeme kurup, onu azlediyor, Türkiye’nin çeşitli yerlerindeki kiliselere metropolit tayin ediyor, yine Lozan’da Patrikhane yöneticilerinin Türk vatandaşı olma mecburiyeti bulunduğu halde Sen Sinod-Kutsal Meclis’ine yabancı patrikler atıyor vs. Sözüm ona Gül ve Erdoğan, Patrikhanenin “ekümenliğini” tanımıyor ama, bunlar da gözlerinin önünde oluyor. Daha vahimi, bazı Ortodoks kiliselerin Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlanması operasyonunun ABD sorumlusu Dışişleri Bakan Yardımcısı Nicholas Burns, “Gül ve Erdoğan’ın her ikisi de Ekümenik Patrikliği kuvvetli şekilde desteklediklerini söylediler” diyor. (14 Kasım 2007-ABD Temsilciler Meclisi Alt Komisyon toplantısında) Gerçi Erdoğan da, Ekim 2006’da, partisinin bir grup toplantısında, “Fatih İstanbul’a geldiğinde ekümenikliği serbest bıraktı. Çünkü, kendine güveni vardı, bizim de kendimize güvenimiz var” diyerek, “ekümenliği” tanıdığını fiilen ilan etmişti. Dayanağının aslı-astarı olmamasına rağmen…Zira Fatih Sultan Mehmet, Patriğe “ekümenik” demediği gibi, onu sadece Osmanlı sınırları içindeki Ortodoksların başı yapmış ve kendi otoritesine bağlamıştı.
Peki, Bartholomeos’u ziyaret etmeyen, elini öpmeyen tek lider kim? Putin…Peki “ekümenliği” tanımayan kilise hangisi, Moskova Patrikhanesi…Moskova, Fener için, “Eşitler arasında birinci ama ekümenik değil” diyor. Kavga öylesine tarihi ve büyük ki, anlatmaya sayfalar yetmez. Tek kelimeyle bu, Doğu Kiliseler Birliği savaşıdır. Hıristiyanlar arasındaki mezhep savaşlarını, Balkanların kopuşunu hatırlayın yeter!.. Şu kadarını söyleyelim, bu savaşın bugünkü en büyük arenası Ukrayna’dır. Turuncu devrim, Batılı emperyalistlerin Ukrayna’ya hükmetmesine yetmedi. Zira Ukrayna’daki kiliselerin çok büyük bölümü Moskova Patrikliğine bağlıydı. O yüzden Fener de tüm gücüyle devreye sokuldu. Haziran 2005’te Türkiye’ye resmi ziyarette bulunan Ukrayna Devlet Başkanı Yuşçenko, Bartholomeos’un elini öptü, Bartholomeos da, “Ukrayna’daki Ortodoks kiliseleri hakkında görüştük. Orada yerel problemler var. Ortodokslar arasında bölünmeler var. Bunların nasıl giderilebileceğini konuştuk. Oradaki Ortodoksları patrikhanemize getirdi. Bizim patrikhanemiz, Ukrayna’daki Ortodoksların ana kilisesidir” dedi.

19 TEMMUZ’DA PUTİN, ERDOĞAN’I NİÇİN ARADI?

Sabrınızı daha fazla zorlamadan, bugüne gelelim… Putin, 19 Temmuz’da Erdoğan’ı aradı, “insani bir konuda özel bir ricasını” iletmek üzere, Yardımcısı Victor Zubkov’u Ankara’ya göndereceğini söyledi. Bu ziyaretin gizli tutulmasını da özellikle rica etti.
Putin, “insani bir konu” dedi ya, bizimki, bunun o sıralarda Antalya’da sorun yaşayan 120 çocukla ilgili olduğunu sanıp, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ı apar topar Antalya’ya gönderdi. Sorunu birkaç saat için de çözdü.
Zubkov 22 Temmuz’da Ankara’ya geldi ve Erdoğan’la “gizlice” görüştü?!..
Putin’in Erdoğan’dan isteği, Fener Rum Patriği Bartholomeos ile görüşerek, “arabulucu” olmasıydı. Neyin arabuluculuğu mu?
28 Temmuz’da Ukrayna’nın Başkenti Kiev’de, Rusların atası olan Kiev Prensliği’nin Hıristiyanlığı kabul etmesinin 1020’nci yıldönümü kutlanacaktı ve Ukrayna Devlet Başkanı Yuşçenko, törenlere Bartholomeos’u davet etmişti. İşte Zubkov, bundan rahatsız oldukları, törenlerin siyasi bir şov haline getirilmek istendiği mesajını getirip, Erdoğan’dan Bartholomeos ile görüşüp Kiev’e gitmekten vazgeçirmesini istedi. Erdoğan ise, Bartholomeos’u ikna etmeye çalışacağını ancak durumun zor göründüğünü söyledi.
Neticede Bartholomeos, hem de Yuşçenko’nun uçağıyla Kiev’e gitti, devlet başkanı gibi karşılandı. 1648’den beri ilk kez gelen Fener Patriği’ni ellerinde bayraklarla karşılayan Ukraynalılar bir anlamda Moskova Patrikhanesine sırtlarını dönmüş oldular. Bartholomeos da, Ukrayna ve Patrikhane bayrakları önünde, Moskova’ya mesaj verircesine, "Kiliselerimizin, birleşmesi için dua ediyorum. Bin yıl önce Konstantinopol tüm Ortodoks kiliselerinin anasıydı. Rusya Ortodoksluğu’na kaynaklık eden Kiev Ruslarının da ana kilisesiydi. Moskova Patriği II. Aleksios’la birlikte ayin yöneteceğimiz anı bekliyorum" şeklinde konuştu.
Şimdi Putin, bu kadar kredi açtığı Erdoğan’ın, doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de egemenlik hakkına saldırı niteliğinde olan bir olayda yetkisini ve imkanlarını kullanmamasına mı yansın, Türkiye üzerinden Moskova Patrikhanesi’ne vurulan hançere mi kızsın, Ukrayna’nın egemenlik savaşında Türkiye’nin taraf olmasını mı içine sindirsin?...Hepsi bir yana, “gizli” kalmasını istediği “rica”sının çarşaf çarşaf ortalara dökülmesini nasıl hazmetsin? Sahi, bunu kim, neden sızdırdı? Batılı emperyalistlere, “Bakın Putin bizden ne rica etti, ama biz yapmadık” mesajı mı verildi?
İyi de hançerin en büyüğünü Türkiye kendi kendine saplamış, “Türkiye tümüyle bir tarafa itilmiş” hatta bir tarafa mahkum edilmiş olmadı mı?
Erdoğan geçen hafta, “Çok ciddi bir gümrük krizi yok. Bu biraz da abartıldı… Bu iş birkaç gün içinde çözülür, yoksa ben Putin’le konuyu görüşeceğim" dediğinde, acı acı güldüm…Biraz zor görüşürsünüz!

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7835)

selçuk efendi
15-09-2008, 18:37
14 Ekim’de Ermenistan Sınırını Açıyor musunuz? - Meyyal Uygur

Türkiye’nin gerçek sahipleri Ermenistan meselesini tüm boyutlarıyla biliyor. Ama yine de ukâlalığımdan değil, bilmeyenler, özellikle genç kardeşlerimiz için meseleyi özetlemek istiyorum. Sözü de, dün Gül’ün, bugün onun en has adamı Babacan’ın başında olduğu Dışişleri Bakanlığı’nın internet sitesindeki bilgilere bırakıyorum:

“Ermenistan ile diplomatik ilişki kurulamamasının belli başlı nedenleri arasında, sözde soykırımın uluslararası alanda tanınması yönünde Ermenistan’ın çaba harcaması yer almaktadır. Ermenistan Anayasası’nın giriş bölümünde Bağımsızlık Bildirisi’ne, dolayısıyla sözde 1915 ‘soykırımına’ da atıfta bulunulmaktadır. Ayrıca Ermenistan, BM Güvenlik Konseyi kararlarına uymayarak, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü tanımamaya ve Azerbaycan topraklarının yaklaşık yüzde 20’sini işgal altında tutmaya devam etmektedir. Ancak Ermenistan'ın Azerbaycan'a ait özerk bir bölge olan Dağlık Karabağ'ı işgal etmesi yüzünden Ermenistan'la Azerbaycan arasında patlak veren savaş Türkiye'yle Ermenistan arasındaki ilişkilerin bozulmasına neden oldu. 1993 yılında Türkiye Ermenistan'la olan sınır kapılarını insan ve mal trafiğine kapattı.”

Görüldüğü gibi konu gayet net. Türkiye A’dan Z’ye haklı. Ama Ermenistan bu haksız-hukuksuz taleplerinde bir milim değişiklik yapmadığı halde birileri yıllardır tepemizde boza pişiriyor. Kim o birileri? Bunu da sadece 3 yıl önce, 13 Nisan 2005’te TBMM’de yapılan Ermeni İddiaları konusundaki genel görüşmede anlatan dönemin Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Gül’den öğrenelim:

“Özellikle Batılı ülkeler Ermenistan’la diplomatik ilişki kurarak sınırı açmamız için bize telkinde bulunmaktadırlar. Hangi devletten sınırlarını resmen tanıdığını ortaya koymayan bir devletle ilişkilerini normalleştirmesi beklenebilir?...”

Bu sözler, daha önemlisi duruşlar ciddiye alınmadı ki, AB-ABD bastırmaya devam etti. Son olarak ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Daniel Fried, Haziran ayında, “Türkiye'nin Ermenistan ile olan sınırını açması ve tarihinin karanlık bir bölümüyle yüzleşmesi gerektiğine” buyurdu.

Şimdi Ermenistan’dan kahraman(!) gibi dönen Abdullah Gül, ''Biz müttefiklerimizle ilişkilerimize sadığız ve birlikte çalışmaya önem veriyoruz. Ama inandığımız şeyler için de izin almıyoruz. Doğru gördüklerimizi izin alarak yapan bir ülke değiliz. Türkiye'yi 'muz cumhuriyeti' gibi gören bir zihniyet var. ABD söyledi (yapıyor ya da yapmıyoruz) diye bir şey yok. Ermenistan ziyareti konusunda da hiç bir telkin söz konusu değil, ABD ve Avrupa dahil...” diyebiliyor.

Madem öyle adama, “ülkenin bu kadar acil derdi varken Ermenistan’a gitmek nereden çıktı, dahası gitmeden önce Bush’a niye bilgi verdiniz” diye sormazlar mı?

Bunları da sorarlar, “Aslında biz bu ziyarete daha önce karar vermiştik ama gelmeden iki gün önce açıkladık” itirafının anlamını da!..Ya birileri çıkıp, “Türkiye Cumhurbaşkanı kendi milletine yalan söylemiş” derse, ne cevap vereceksiniz? “Kendi milletine” diyorum, zira gariban Türklere 2 gün önce haber verildi ama 30 Ağustos’ta, Rusya’nın Ragnum Haber Ajansı, Ermenistan hükümetinden ismini açıklamak istemeyen bir yetkiliye dayanarak, Gül'ün Erivan ziyaretinin kesinleştiğini çoktan duyurmuştu.

JARGON DEĞİŞTİREN GÜL MÜ, ERMENİSTAN MI?

Gül, Erivan dönüşünde ve Bakü’ye giderken Ermenistan seferini anlata anlata bitiremedi. Bir bilanço da ben çıkarayım, kararı siz verin:

-Ermenistan’la güya diplomatik ilişkimiz yoktu, Cumhurbaşkanı düzeyinde ayaklarına gidildi.

-Ermenistan “önkoşulsuz görüşelim”, yani “Ne sınırlarınızı tanımamızı, ne soykırım iddiamızdan vazgeçmemizi, ne de Azerbaycan işgalinden vazgeçmemizi isteyin” diyordu. Dediğini yaptırdı. Şimdi Gül, “Sözde soykırım meselesini ne açtılar, ne de imada bulundular” diye seviniyor. Sırayla bayım, sırayla…

-Gül, sözde “soykırım anıtına” gitmedi ama Sarkisyan’ın odasındaki Ağrı Dağı tablosu önünde poz verdi. Bu poz için, “Ağrı Dağı o şehirde her yerden gözüküyor” savunmasını yaptı. Kargalar bile gülemedi!..

-Çankaya muharrirleri, “Jest için o gece anıt ışıklandırılmadı” balonu uçurdu. Bu balonu bizzat “baş bıçkın” Cengiz Çandar patlattı.

-Tüm bunlara rağmen Gül, “Ermenistan’ın jargonu değişti” gibi çok veciz ve derin bir değerlendirme yaptı.

Evet şimdi söyleyin; jargonu değişen kim, Ermenistan mı, Gül mü?

Bu adımlardan sonra bir anlam ve önemi kalıyor mu bilemiyorum ama heybedeki büyük turpu da duyuralım. Başbakan Erdoğan’ın, Baykal’ın önerisi zannedip, “çok çirkin…herhalde aynaya bakarak, böyle konuşuyor” diye nitelendirdiği “soykırım anıtına çelenek” fikrinin babası, Gül’ün “Baş muharriri” Cengiz Çandar’a göre, 14 Ekim’de Türkiye-Ermenistan sınırı açılacakmış!..

Belli ki o iş de bitmiş!.. İyi de sizin bundan haberiniz var mı Sayın Erdoğan?..Bunca meclislerin, hükümetlerin, MGK’ların aldığı, uyguladığı bir politikayı bir Gül kendi başına değiştirir mi?

Biz en iyisi Gül’ün bir gece ansızın Yunanistan’la ilgili “casus belli” kararını kaldırmasına da hazır olalım!...

TANRI DEĞİL, İLAHLAR İSTEDİ BAŞPİSKOPOSUM

Çok ciddi takıldık, biraz gülümseyelim…Türkiye Ermeni Patrikliği Başpiskoposu Aram Ateşyan, Türk ve Ermeni toplumunun muhakkak bir araya gelmesi gerektiğini vurguladı, bunun için bir vesileye ihtiyaç olduğuna dikkat çekti. Ve ekledi: “İki toplum da bir adım atmadı. Bence ilk adımı Tanrı attı. Dur dedi iki takımı karşı karşıya getireyim”.

Yok Sayın Başpiskoposum, yok; Tanrı değil, “ilahlar” öyle istedi!..Boşuna mı AB, Gül için, “Kendisinden şüphemiz yok” diyordu? Ya Ermeni seferinden önce Bush’un, “Seninle gurur duyuyoruz” gazı?..

ÇANKAYA- BİLGİ ÜNİVERSİTESİ EL ELE

Bir haber daha…Eğer görmediyseniz, Çankaya Köşkü’nün yeni internet sitesini mutlaka görün. Abdullah-Hayrünisa Gül sitesi dense yeridir. Nerede Çankaya Köşkü’nün diğer birimlerinin faaliyetleri, nerede Cumhurbaşkanının imzaladığı, imzalamadığı kararlar, kararnamelerle ilgili bilgiler, nerede o Devlet Denetleme Kurulu’nun her biri ders niteliğindeki raporları?.. (Deniz Fener’i soruşturması için Gül’den DDK’nun devreye sokulmasını isteyen Bahçeli’ye özellikle duyurulur) Koyduysan bul, hepsi buhar olmuş. Adeta devlet silinmiş.

Peki bu temizliği kim yaptı biliyor musunuz? Soros’un kalesi Bilgi Üniversitesi!...Hatırlar mısınız, Cemil Çiçek Adalet Bakanı iken, o üniversite 2005’te Ermeni konferansı düzenlediğinde, “Türk Milleti’ni arkadan hançerlediler, millete ihanet ediyorlar” demişti. Acaba 3 yıl sonra geldiğimiz bu müthiş (!) noktayla ilgili de bir değerlendirmeleri olur mu?

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7837)

selçuk efendi
19-09-2008, 12:18
Yeni Devlet’in Yeni “Cumhuriyet”i: Taraf Gazetesi - Behiç Gürcihan

Eski devletin müttefikleri ile soğuk savaş doktrini çerçevesinde uzlaştığı dönemde üç eksen gazete mevcuttu; Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet.

Hürriyet’in solistliği üstlendiği, Cumhuriyet’in “sessiz kahraman” olarak bas’tan sorumlu olduğu bu sahne düzeninde Milliyet; gazetecilik ve entelektüellik adına bu ikisinin arasını doldurdu.

Devletin temel kaygısı kitleyi yönetmektir ve o dönemlerde kitlenin zihin dünyası ve hareket aksları açısından bu üçleme yeterliydi.

Zamanla toplum çeşitlendi; soğuk savaş doktrini tedavülden kalkıp yerine yenisi oturtulmaya çalışılırken, küresel güçlerin devlet ve egemenlik yapılarında ayrışmalar oldu ve bugüne kadar hep “dış” ortaklıklarla “iç”i şekillendiren devletimiz aynı paralelde ayrıştı ve kendi içinde çatışmaya başladı.

Yeni Devlet’in yeni tabulara, yeni totemlere ihtiyacı vardı ve bunlara yer açmak için eskilerin yıkılması gerekiyordu. Yeni sermaye birikimleri ve teknoloji eşikleri sayesinde toplum da artık yönetilmesi daha zor; daha eklemli, daha ‘çok bilinmeyenli’ bir denkleme dönüşüyordu.

Devletin bir yandan kendi bağırsak düğümlenmesi ile uğraşırken, diğer yandan kitleyi yönetmek ve eski tabuları kırmak adına “ürün çeşitlemesine” (product differentiation) gitmesi gerekiyordu.

Bu geçiş döneminde tabu kırıcılar çıktı piyasaya.

Sabah, Habertürk, Radikal, Vakit…

Serbest piyasa propagandasının bayraktarlığını üstlenen Sabah’ın çıtasını; “serbest piyasa” fetişizmini, “özgürlük” fetişizmi ile soslayan Habertürk bir üst seviyeye taşıdı. Milliyet’te sırıtacak ve tepki görecek sol-liberal jargonu Radikal üstlendi.

“Şehit”e “şehit değil, “ölü” dersek ne olur? tarzı sosyo-istihbari deneyler Radikal’de yapıldı.

Yeni Devlet’in aynı zamanda yeni bir ordu’ya ihtiyacı vardı ve eskisine saldırma görevini Vakit üstlendi. Sermaye sosyal yapısı ve ilişkiler ağı gereği asla paşalara “küfredemeyeceklerin” misyonunu dosyalar ve üslûbu ile Vakit üstlendi. Vakit’in mutfağında sadece “gazeteciler” ve cemaatten “dinciler” yoktu.

Eski devletin yıkım işinde artık sonlara gelindi. Ergenekon operasyonu; içteki ve dıştaki müttefiklere bu mesajı net olarak verdi. (İlker Başbuğ dönemi, geriye dönüşün değil; bir sonraki aşama için şart olan ordu içi konsolidasyonun taşıyıcısıdır. Doğru okuyun ki; Yaşar Büyükanıt ile geldiğiniz gaza gelmeyesiniz…)

İşte bu Yeni Devlet’in yeni “eksen gazetelere” ihtiyacı vardı.

Yeni Devlet’in yeni Hürriyet’i Sabah’tır. Toplumun haber, polemik, sansasyon ve ‘dekolte’ ihtiyacını doğru oranda harmanlayarak bu çizgiye oturmuştur.

Yeni Devlet’in yeni Milliyet’i Zaman’dır. Net mizanpajı, tek yanlı da olsa haber ve fikir ağırlıklı yapısıyla; Yeni Devlet’in badem bıyıklı orta seviye kadrolarının düşünsel ve eylemsel pusulası (“şuna bak, buna bakma; bunun peşinden git, bunu görmezden gel”) görevini üstlenmiştir. Cemaat katılığını atmak adına içine biraz daha “esprili” bakış katılabilir ama Albayraklar’ın Yeni ŞafaK’ına göre bu yönde çok daha avantajlıdır.

Peki; Yeni Devlet’in az satsa da, kritik zamanlarda devreye girecek ve yeni “ideolojisinin” mutemetliğini kim üstlenecek?

Tabii ki; Taraf.

Taraf, yeni Cumhuriyet’tir.

Mehmet Altan da yeni İlhan Selçuk.

Bu bağlamda “yeni genelkurmay” da Emniyet Genel Müdürlüğü’dür.

Cumhuriyet nasıl “laikliği” fetişleştirip, içini boşaltıp rozet olarak yakamıza taktıysa;

Taraf da, “demokrasinin” içini boşaltıp, fetişleştirip rozet olarak yakamıza takacaktır.

Cumhuriyet nasıl “laiklik” sopasıyla bu ülkenin sapına kadar seküler eğitim veren kurumlarında okumak isteyen türbanlıları öcüleştirip cemaatlerin ve Tayyip Erdoğan’ın kucağına attıysa;

Taraf da, “demokrasi” sopasıyla, bu ülkenin vatanseverlerini, çeteciler ve faşistlerle aynı ideolojik kuyulara hapsetmektedir.

Cumhuriyet nasıl “türbanı” gericilikle özdeşleştirdiyse;

Taraf da “bayrağı” faşistlikle eşitlemektedir.

Cumhuriyet nasıl Genelkurmay’ın her söylediğini “sert uyarı” olarak manşetten verdiyse;

Taraf da, Emniyet’in verdiği her “belgeyi” haber diye manşete çekmektedir.

Cumhuriyet ne kadar propagandistse, Taraf da onunla yarışmaktadır.

Yeni Devlet’in ideolojik totemi “demokrasi”dir.

Bu totem altında kitlelerin AB-D’ye de, NATO’ya da, küresel sermayeye de (kısacası Batı) biat etmesi istenecektir. Bu totemin bekçiliği Taraf’a verilmiştir.

Post modernizmin her orospuyu “Meryem Ana”, her “Meryem Ana”yı da orospu olarak pazarlayan muğlaklaştırıcı araçlarını kullanarak; faşizmin yolunu “demokrasi” taşlarıyla döşemek bu bekçinin işidir.

Tekrar okuyun…

İlhan Selçuk yıllardır aynı yazıyı yazmaktadır.

Güncel bir anektodla süslenen yazı; “gericiliğe” lanetle başlayıp “Aydınlanma Çağı” övgüleri ile sona ermektedir. İlhan Selçuk için tarih Fransız devrimi ile son bulmuştur.

Baba-kardeş Altanlar da yıllardır aynı yazıyı yazmaktalar. İlhan Selçuk’un “Aydınlanma Çağı”nın yerini Altanlar’da “Bilgi Çağı” almıştır ve hâlâ ‘bilgisayar’a olan hayranlıklarını aşamayan Altanlar, “Cam kumdan daha pahalıdır, bilgisayar da camdan” denklemi üzerinden yıllardır silikon kokan bir edebiyatla aynı “çağdaşlık” ve “demokrasi” masalını okumaktadırlar.

İlhan Selçuk herkesi türbansız ve mini etekli gördüğü gün; Mehmet Altan da manavda aynı boyda AB standartlı hıyar gördüğü gün ülkede demokrasi sorununu aşılmış sayacaklardır.

Birilerinin Selçuk’a “aydınlanma çağının”, Altanlar’a da “bilgi çağının” sona erdiğini anlatması gerekir.

“Bilgi”nin insanı zenginleştirdiğini değil köleleştirdiğini de…

(Bill Gates’in Facebook zıpırlarının zenginleşmesi ile insanlığın zenginleşmesi aynı şey değildir)

Siyasi ve teknolojik üst yapılar dikkate alınmadan (örnek: Patent yasaları) yapılan her “bilgi” analizinin yanılsamadan ibaret olacağını artık birileri Altan’lara öğretmelidir. Bu zorba cehaleti artık sona ermelidir.

İlhan Selçuk “laiklik” diye diye laikliğin içini boşaltmıştır.

Ahmet Altan da “demokrasi” diye diye bu kavramın içini boşaltmaktadır.

Yeni Devlet’in “demokrasi” totemi etrafında, kitleleri düşünceden bağımsız kimlikler üzerinden yöneteceği yeni dönemde, işte bu yüzden “yeni İlhan Selçuk” olarak Ahmet Altan’a ihtiyacı vardır.

Bu değişim, İlhan Selçuk’lara ihtiyaç duyulan Sivas katliamlarının yaşanmayacağının garantisidir belki ama Kerkük katliamlarının yaşanmayacağının garantisi değildir.

O yüzden, yeni “İlhan Abi”niz, “Ahmet Abi”nin Taraf’ını okumaya devam edin.

O, Yeni Devlet’in Yeni Cumhuriyeti’dir.

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7841)

selçuk efendi
19-09-2008, 12:32
Fethullah Gülen’in “Gel” Sezonu Açılıyor mu? - Meyyal Uygur

ABD’ye gitmesini merhum Ecevit istemiş…Bir kuvvet komutanı helallik istemiş…Başka bir komutan, “Okulları bize devreder misiniz” teklifinde bulunmuş…Bir de “hayır duasını almak için” kapısına yüz süren ünlüler listesi var ki, sıkı bir “mazlum ve lider” portresi ile karşı karşıyayız. Öyle ki, “Heyyy, bunca yıldır bu insanı tehdit gösterenler, neredesiniz?” diye bağırasım geldi!.. Amma benim pusulam Fener Rum Patriği Bartholomeos.

“RAHATIM KAÇACAK OLSA DA, YİNE DE GEL”

Hocaefendi hakkında yeni bir kitap çıkmış. ABD’ye gitmesini merhum Ecevit istemiş…Bir kuvvet komutanı helallik istemiş…Başka bir komutan, “Okulları bize devreder misiniz” teklifinde bulunmuş…Bir de “hayır duasını almak için” kapısına yüz süren ünlüler listesi var ki, sıkı bir “mazlum ve lider” portresi ile karşı karşıyayız. Öyle ki, “Heyyy, bunca yıldır bu insanı tehdit gösterenler, neredesiniz?” diye bağırasım geldi!..

Amma benim pusulam Fener Rum Patriği Bartholomeos… Geçenlerde Hocaefendi’nin basın örgütü Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın Grand Cevahir Oteli’ndeki iftar yemeğine katılmış ve demiş ki; “Hocaefendi'yi çok özledik”!..

Duydunuz mu Sayın Erdoğan, Bartholomeos ister de, bu “özlem” giderilmez mi?!..

“Gel Hocam gel, rahatım kaçacak olsa da yine de gel” demenizin zamanı yaklaşıyor mu ne?..

ERDOĞAN-DOĞAN KAVGASI DA ERGENEKON İDDİANNAMESİ GİBİ ÇIKTI

Yeni atanan 23 rektörden 16’sı türbancı mı, değil mi?..Gül’ün Ermenistan “seferi” Türkiye’nin bir kırmızı çizgisini daha bembeyaz etti mi?.. Montrö delik, deşik edildi mi?..Kıbrıs Talat’ın ellerinde Hristofyas’a doğru sürükleniyor mu?..Kerkük İl Meclisi, referanduma gidilmezse Barzani yönetimine bağlanma kararı aldı mı?..Bir yandan terör, bir yandan bölücülük aldı başını gitti mi?.. Ve dahi ABD Genelkurmay Başkanı Mullen Türkiye’ye niye geliyor?(Başbakan ve Genelkurmay Başkanı ile görüşmesini anlarız da, Gül’le görüşme ne oluyor? İran hazırlığı mı?)…Bunlar devletimizi damardan etkileyecek konular…Duydu ki, bir Arap ülkesinin bakanı, karısı bir tv dizisine takıldı, kaldı diye, Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın telefonuna, “Otel odasında kilitli kaldım, Kurtar beniii!..” mesajı çekmiş. Bu, “Babacan Süperman oldu” diye takdim ediliyor…Adamlar dış politikamızla resmen dalga geçiyor, benim şu çıkardığım liste ile yaptığım işgüzarlığa bakın!..

Neyse…Bir de vatandaşımıza damardan giren dertler var. Büyüme 2002 seviyesine düştü mü? Fındıkçıların isyanı Ordu sınırlarında tutuldu mu? Tekstil sektörü , “Ya Doğu’ya taşın, ya bat” seçeneği ile karşı karşıya bırakıldı mı? (Sanki ev taşınacak)…

Geçiniz!..Deniz Fener’i yolsuzluğu her şeyi örttü. İtirazım yok, yolsuzluk çok önemli ama bari onu doğru dürüst, layıkıyla konuşabildik mi?..Hakkını teslim edelim, Başbakan Erdoğan yine başarılı bir strateji ile 10 gün boyunca meseleyi Deniz Feneri olmaktan çıkarıp, kartel medyası tartışmasına dönüştürdü. Brezilya dizisi gibi herkes Başbakan’ın ağzına kilitlendi. Sonuç?..Ergenekon İddiannamesi gibi bir şey çıktı. Telefon konuşmaları değil ama mektuplar, dedikodular, muhbirler, hakaretler, argolar vs.vs…

HER BİR LAFI MANŞETLİK

Amma Allah’ı var Başbakan manşetlik laflar verdi…

Mesela, “Şapkaları karıştırma” dedi.

Dinime söven Müslüman olsa mı, desem, imam-cemaat meselesi mi desem bilmiyorum ki… Biz onu Başbakan biliyorduk ama o, gazetelerin neyi nasıl yazacakları, hangi sütunda kullanacaklarını tarif ederek, Genel Yayın Yönetmenliği, hatta Sayfa Sekreterliğine talip olduğunu gösterdi..”Bizim Çalık alacak” diyerek, İhale Komisyonu Başkanlığı yaptığı ortaya çıktı. Hatırlar mısınız, Mesut Yılmaz, Korkmaz Yiğit’le pazarlık yaptığı için, Tansu Çiller de ihale zarflarını Başbakanlık Konutu’nda açtığı için suçlanmıştı…Vay be, ne günlerdi onlar!...Hiç olmazsa o zaman pazarlık, açılacak zarflar vardı. Ya şimdi, “Verdim, gitti” diyorlar..

Mesela, “medya terörü” dedi.

Ah Sayın Erdoğan, daha Ergenekon iddianamesi çıkmadan, bazı telefon konuşmalarının yandaş medyada satır satır yer aldığını hatırlıyor musunuz? Sanki dinlemeyi yapanlarla, bu gazeteler arasına özel bir hat çekilmişti…İddianameye gerek kalmadan birçok insan hakkında hüküm verildi, infaz yapıldı. İddianneme çıktı, baktık yazılanlar harfiyen aynı. Acaba bu servisi kimler yapmış, bu insanların daha mahkemeye çıkmadan hükmünün verilmesini hangi medya organları sağlamıştı? Herhalde o zaman, “medya terörü” kavramını henüz keşfetmemiştiniz!.. Savcının yayın yasağına rağmen, kimse iplemedi, yayınlar sürdü. Sesiniz niye çıkmadı?

Mesela “medya terörü ile savaşacağım” dedi.

Keşke PKK terörü ve bölücülerle de bu kararlılıkla mücadele edeceğinize bizi inandırabilseniz. Bakın son 1 ayda 44 şehidimiz var. Ramazan ayının sadece ilk 10 gününde 18 eve ateş düştü. Bölücüler Doğu-Güneydoğu’da, “ana dilde eğitim” mitingleri yapıyor, DTP’liler Meclis’te Kürtçe konuşmaya hazırlanıyor. Yani Milli Devlet çatır çatır çatırdatılıyor, haberiniz var mı?..

Mesela, “Baykal’ın eşinin malvarlığı” dedi.

Hani “Harem-i İsmet’e girilmezdi”?..Harem-i İsmet sadece sizin eşiniz için mi geçerli? Ya, Ergenekon adı altında insanların harem-i ismeti ortalıklara saçılırken, neredeydiniz?

Bir nebze tutarlılık, bir nebze empati…Lütfen!..

“KELLE DAVASI”NIN KİNİ

Adalet Bakanlığı, şehitler için “kelle” diyen Başbakan Erdoğan’ı 3 kuruşluk tazminata mahkum eden Hakim Sevgi Övünç hakkında dava açtı. Malum davayla hiiiç ilgisi yokmuş, bir davada gerekçeli karar geç yazılmış, ondanmış. Velev ki öyle, Anayasa Mahkemesi Başkanı Sn. Haşim Kılıç’a, “AKP kapanma davası ile ilgili gerekçeli kararı aman daha fazla geciktirmeyin, ne olur, ne olmaz” deyip, balık hafızamızı uyandıralım.

“Kelle” davasını açan kimdi?..Türk Hukukçular Birliği Başkanı Kemal Kerinçsiz. O şimdi Ergenekon’dan içeride. Tabii tamamen tesadüftür ama bazı şeyleri de lütfen hatırlayalım. Kerinçsiz, Orhan Pamuk davasına müdahil olduğu için kimleri kızdırdı? AB’cileri…“Kelle” davasını açınca kimi kızdırdı? Başbakan Erdoğan’ı…Vallahi uydurmuyorum. Zira, Kerinçsiz gözaltına alınmadan kısa bir süre önce aynen şöyle demişti:

“Bir zat var. Şöhret olmak için her şeye dava açıyor. İsabetli yollardan biri değil. Bunu önlemek için ne yapılabilir, arkadaşlarla çalışıyoruz”(Zaman Gazetesi- 15 Şubat 2007)

Erdoğan “kelle” hükmün verilmesinden sonra da, “Ne demek bu?.. Olmaz böyle şey... Nefislerimizi tatmin için bu tür kararlar verilmez” diye köpürmüştü.

Şimdi iki olayı alt alta koyup, “arkadaşların önleyici çalışmalarının” ne olduğunu sormamız abes kaçar mı?

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7839)

kaya
03-10-2008, 18:39
:> > LÜTFEN İHMAL ETMEYİN> > > > > >
> > > > > > > > > ÇOK ÖNEMLI
> ................. > > > > > > MSNBC de
> Amerika da ermeni soykirimi kabul edilmeli> > mi ya da
> edilmemeli mi diye bir oylama var...Lutfen > > oylayin
> > > ve acilen tum tanidiklara email ile iletin.
> Orani> > hemen gosteriyor..> > > >

ADRESİ

> : http://www.msnbc.msn.com/id/21253084/ > > > >

selçuk efendi
05-10-2008, 03:20
PKK Neden Aktütün'e Saldırdı? - Erdal Sarızeybek

6 Kasim 2007'de Basbakan'in Amerika gezisi toplumun her kesiminde oldugu gibi bizde de merak uyandirdi. Basbakan, yetkili burokratlar ve Genelkurmay II. Baskani Orgeneral Saygun, ellerinde operasyon haritalari, PKK'nin yerleri, kamplari, lider kadrolari ve daha bircok istihbarat bilgileri ile ABD'ye gittiler. Baskan Bush ile yaptiklari samimi bir gorusmeye ve de iki ulke otoritelerinin alisageldik dostluk mesajlarina tanik olduk.
En onemlisi, gorusmeden cikan sonuctu: PKK müşterek dusman, anlık istihbarat paylasimi!

Kendi kendimize sorduk, ne oldu ne bitti de PKK müşterek düsman oldu diye....

Yazının devamı (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7860)

selçuk efendi
07-10-2008, 20:27
Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'ün gizlenen 4 yılı! - Aydınlık

Yıl 1995, Çine Adliyesi. Bütün adliyelerde olduğu gibi, faks ve adli sicil kaydı yaptıran yurttaşların ödediği paralar Çine Adliyesi'nde de Adaleti Güçlendirme Vakfı'na aktarılıyordu. Zekeriya Öz, bir gün, dönemin kıdemli savcısı Ayhan Uğurdan'ın kapısını çaldı. Savcı Öz, Vakfa aktarılan paranın bir bölümünü "paylaşma", teklifinde bulunuyordu! Kıdemli Savcı, çirkin teklife büyük tepki gösterdi. Kıdemli Savcı Ayhan Uğurdan, Zekeriya Öz'ü Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na şikâyet etmeyi de ihmal etmedi. Sonunda, hem Zekeriya Öz hem de Kıdemli Savcı Ayhan Uğurdan soruşturma geçirdi. Zekeriya Öz, Çine'den Bitlis Mutki'ye sürüldü.

Yazının devamı (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7865)

Serenler
26-10-2008, 14:22
Bu teorilere dikkat

Ayşe ÖZEK KARASU
akarasu@hurriyet.com.tr

Küresel mali krizin yere yatırdığı ekonomiler elbet ayağa kalkacak ama, bu kriz yüzünden ölecek milyonlarca insan geri gelmeyecek.

Dünya Bankası’na göre kriz yüzünden gıda yardımlarının azalması nedeniyle 100 milyon insan açlıktan ölüm tehlikesiyle burun buruna gelecek. Kriz, bölgesel gerilla hareketlerini de tırmandırabilir. Tarım ürününü satamayan ülkelerin kırsallarında işsiz gençlerin gerilla hareketlerine katılımı hız kazanabilir. Bu yüzden kanlı iç savaşların çıkması muhtemel. Bir de Starbucks teorisi var. Newsweek yazarı Daniel Gross, kahve zincirini barındıran bütün finans merkezlerinde bankaların battığını söylüyor, "Dikkat et Türkiye" diyor.

New York Times’ın ünlü köşe yazarı Thomas Friedman’ın McDonald’s teorisi çökeli hayli zaman oldu. "Her ikisinde de McDonald’s zinciri bulunan iki ülke arasında savaş çıkmaz" demişti. Çıktı. 2006’da İsrail-Lübnan savaşı çıktı. Geçen ağustos ayında da Rusya ile Gürcistan çatıştı. Hepsi de McDonald’slı.

Friedman’a göre, orta sınıfı Big Mac alabilecek kitlesel tüketim kapasitesine ulaşmış bir ülke, ihtilaflarını silahla değil, barışçı yollarla çözebilirdi. Ancak realpolitik teoriye uymadı.

Şimdi de Newsweek’in ekonomi yazarı Daniel Gross, benzer bir teoriyi öne sürüyor. Gross’a göre bir ülkede Starbucks dükkanlarının sayısı ne kadar fazlaysa, o ülkenin mali sorunları da o kadar kabarık oluyor. O ülkenin finans merkezi olan kentinde bankalar batabiliyor. Şu yaşadığımız küresel mali krizde olduğu gibi.

İşte New York. Manhattan’da 200 Starbucks dükkanı var, bankalar battı. İşin ironik yanı o dükkanlar strateji gereği, hep büyük yatırım bankalarının çevresinde kümelenmiş bulunuyor. Londra; 256 Starbucks şubesi var, batık bankalar da var.

Bu örnekleri çoğaltıyor Gross. Sonra karşı örneklere geçiyor. Starbucks’ı olmayıp, mali sistemi de güçlü olanlara. İtalya’da yok, batan banka da yok. 200 milyon nüfuslu Brezilya’da sadece 14 Starbucks dükkanı var, bankacılık sistemi sağlam. Afrika ve Güney Amerika ülkeleri ile Avrupa’nın kuzeyindeki ülkeler de öyle. Çünkü bu ülkelerdeki bankalar, Starbucks ekonomisinin bankalarıyla entegre olmamışlar. Danimarka’da sadece iki şube, Hollanda’da üç şube var. İsveç, Norveç ve Finlandiya’da hiç yok.

Starbucks ile batık bankaların alakası şu: Gross’a göre Starbucks’ın bir ülkedeki yaygınlığı, tüketimdeki aşırılığın dozu açısından önemli bir gösterge oluşturuyor. Starbucks’ın yaygınlığı aynı zamanda o ülkenin iş dünyasında geleneksel yöntemleri terk edip, Amerikan usullerini benimseme eğiliminin de göstergesi. Starbucks’ın yayıldığı bütün ülkelerin aslında kendi kahve (hane) geleneği var. Ancak o ülkelerdeki tüketicinin, parasını bu pahalı kahve çeşitlerine akıtması, mali iyimserliğin de yüksek olduğunu gösteriyor. Sonuçta krediler ödenemiyor vs.

Peki bu teorinin tutmayan ayağı neresi? Türkiye. Şöyle yazıyor Gross: "İstanbul’dan henüz döndüm. Orası, Batılı fonlarla sıkı bağları bulunan, yükselen bir finans başkenti. Köklü bir kahve kültürü var ama, ben en merkezi mekanları işgal eden Starbucks dükkanlarını sayamadım bile. 67 tane olduğunu öğrendim. Dikkat et Türkiye!"

KAN AKACAK MI

Mali krizle bağlantılı bir diğer teori de, bu krizin iç savaşlara neden olabileceği şeklinde. Teorinin esin kaynağı, Harvard Üniversitesi ekonomistleri Oeindrila Dube ve Juan Vargas’ın Kolombiya ile ilgili çalışması. Dube ve Vargas’a göre emtia piyasalarındaki iniş-çıkışlar, bazı ülkelerde savaş ve barış durumunu da belirliyor. Örneğin Kolombiya’nın petrolü, altını ve kahvesi var ama, iç savaştan yakasını kurtaramıyor. İki ekonomist, 1990’lı yıllarda kahve ve petrol piyasalarındaki fiyat dalgalanmalarına göre çatışmaların dozunu inceliyor. Sonuçta, kahve fiyatları arttığı zaman, kahve yetiştirilen bölgelerde çatışmaların durulduğunu, fiyatlar düştüğü takdirde ise şiddetin arttığını tespit ediyorlar. Petrol bölgeleri de aynı seyri izliyor.

Özellikle kahve üretimi gibi emek yoğun bir sektörde fiyatların düşmesi, tarım kesiminde işsizlik yaratıyor. Böylece gerilla hareketleri beslenecek insan kaynağı buluyor.

İşte şimdi de mali kriz nedeniyle uluslararası piyasalarda tarım ürünlerine talep azalıyor. Acaba bu ortamda Güney Amerika’da ya da Afrika’da işsiz gençler gerilla hareketlerine mi katılır? Sonuçta şiddet tırmanır mı?

"Ekonomik Gangsterler" kitabının yazarı Ray Fisman’a göre tam tersi de olabilir.

Altın, elmas, petrol gibi hammaddesi olan bazı ülkelerde iç çatışmalar, yüksek değerdeki bu malların paylaşımı yüzünden çıktığına göre, fiyatların düşmesi çatışmaların durulmasını da sağlayabilir. Çad’da, Sierra Leone’de daha az insan ölür.

ONLAR ÖLECEK Mİ

Çad’da, Sierra Leone’de daha az insanın ölebileceği teorisi umut verici, ancak çok karamsar öngörüler de var. Dünya Bankası’na göre mali kriz öncesinde artan gıda fiyatları yüzünden dünyadaki aç insan sayısı 967 milyona çıktı. Bunların 100 milyonu açlıktan ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Zenginleri vuran mali kriz, yardım kuruluşlarına yapılan bağışları etkilediği için Kızılhaç, World Vision, Oxfam, CARE International gibi örgütler nakit sıkıntısı çekiyor.

Bu nakit sıkıntısı yoksul ülkelere daha az gıda yardımı, daha az AIDS aşısı anlamına geliyor.

Hayır kurumları uyarıyor: Bu krizin yoksul Afrika, Latin Amerika ve Asya ülkeleri üzerindeki ölümcül etkilerini hemen şimdi değil, aylar sonra göreceksiniz!

----------------------------

Doğru..
Üretmeden çılgınca tüketim olursa olacağı bu tabii.
Karaca'nın sahibi Sn Hayrettin Karaca 20 yıldır aynı kazağı giyiyor. Bu gün görmüşlüğün ve kanaatın eseri...

ozbek1
22-11-2008, 17:07
4 no daki diana olayı kesinlik kazanmamakla birlikte doğruluk payı en yuksek komplo teorisi

cengaver
23-11-2008, 12:01
Sovyetler en totaliter rejim tanksız tüfeksiz dağıldı gitti gözümüzün önünde.Kimse anlayamadı ne olduğunu.
Dünyaya hükmeden en güçlü ABD nin sonu da aynısı olur mu kriz sonrası.
Romanlar gerçek olur sermaye , yani şu veya bu şövalyeleri Dünyanın hakimi
olup yeni bir çağ başlatırlar mı?
Sapık ideolijilerin sınırı olmadığına göre.

_Camoglu_
26-12-2008, 17:51
kurtlar vadisini seyredin... komplo teorilerin hası orda ...:D:D:D gerçi ben pek seyretmiyorumda.... öyle duyumlar alıyorum...:D yaşamın her bölümünde kendi çapında komplolar dönüyor...hayatımızda ya komploya kurban giderek.. ya komployu çözmeye çalışarak... ya da komplo kurmakla geçip gidiyor... insanoğlu gerçekten çok garip bir varlık...
neysee....

celikbilek
29-12-2008, 13:25
iste size yeni bir komplo teorisi daha: Bu benim komplo teorim henuz kimseden boyle bir sey ben sahsen duymadim

KOnu Ekonomik Krizle ilgili

Bi bakalim: ABD deki 11 eylul hepinizinde bildigi gibi bir komploydu. ABD devletin bekaasi icin her seyin mubah oldugunu her firsatta belirtiyor. Bu baglamda iki kule, 4 ucak ve olen 3-5 bin kisinin hic onemi yok onlar icin.

Onumuzdeki 10-20-50 yilin bile hesaplamasini ve planlamasini yapan bir ABD nin onundeki bir iki yil icinde olabilecek ve tum dunyayi derinden etkileyecek bir ekonomik krizi ongorememis olabilirmi sizce.Ben buna ihtimal vermiyorum.

Ekonomik kriz tamamen gorunen, herkesin algiliyabildigi bir goruntu, unutmayinki onem arzeden seyler asla herkesin gordukleri degildir aksine gorunmeyenlerdir. 11 eylulun gorunmeyen tarafini herhalde hepimiz az cok tahmin edebiliyoruz.

Ekonomik krizinde gorunmeyen ve birilerini yok etmeye, ABD yi dahada guclendirmeyi ongoren bir tarafi var, bu belki (bence) CIN i yavaslatmak olabilir. Su anki benim dusuncem bu.

Ekonomik krizin nasil bir senaryo oldugunu birde soyle bakarsak: Belcika da tum zamanlarin en cok iflasinin yasandigini belirttiler. Evet oyle olmus hersey kurallara uygun ama orda yasayan insanlarin soyledigi, iflaslarin cogunun formalite oldugu, kapanan sirketlerin hic birinin ne iscisine ne de baska bi yere borcunun olmadigi ve ayni sahiplerin hemen yeni sirketler kurdugu gibi bilgiler.

Yani aslinda yeni bir 11 eylul komplosu daha. cok merak ediyorum ardindan ne cikacak :)

REST
13-01-2009, 21:34
ABD de obAMA başkan oldu...
Busht'tan sonra demokrat partiden ve barışçı görünen SİYAH fazla politik tecrübesi olmayan biri...
Tüm dünya olayı destekledi..kabul gördü.
ABD nin imajı bir şekilde düzeldi...
Busht..tipik bir ABD li...ne eksik ne fazla...
obAMA düzgün duruşu ile az ABD li bir görüntü veriyor..
AMA..
Bence..
obAMA ya her istediklerini yaptıracaklar..
obAMA daha göreve gelmeden ekonomik çöküntüyü devreye aldılar..
Zaten ..gelecek olan bir kriz..hızlandırıldı ve eski yönetime faturası çıkartıldı..
obAMA..adeta kurtarıcı bir rolde göreve gelecek..
Paket vs ile zaten dibe oturmuş ABD ekonomisini düzeltmeye çalışacak..
Bunlar olağan...
obAMA görevde kendisinden sonra gelen 1.adamı İsrail'in yayılması/bağımsızlığını kazanması için mucadele vermiş olan...siyonist bir aileden...
Ne var bunda..denebilir..:notr:
obAMA göreve gelmek üzere gün sayarken..
İsrail Filistine saldırdı...katliam yapıyor..dünya seyrediyor..
obAMA susuyor..daha görevde değil ya...
Bunların hepsinin bir plan dahilinde yapıldığını ve İsrail in bu saldırısının kolay sonlanmayacağını ve sonunda İRAN'a bu işin ihale edileceğini düşünüyorum..
Hedef..İRAN bence.
Ekonomik çöküntüler..savaşlar getirir..
İsrail Filistin bu ekonomik krizi kesmez...
İRAN bu işe mutlaka dahil edilecektir..
11 eylülde İsrail kuleleri uçurunca..
ABD Irak'a girdi...
İRAN a girmesi içinde önemli bir gerekçe yaratılacaktır..
İsrail'e ciddi bir füze saldırısı..mesela..
İRAN a girmek için bahane olabilir..veya başka bir olay olacaktır..
Barışçı görünümlü obAMA ..
Savaşçı görünen busht tan daha savaşçı çıkacaktır.
Misyonu budur...:notr:
Bu yüzden ABD de bir SİYAH Başkan seçilebilmiştir..
Bu KOMPLO Teorimin fazla zaman geçmeden uygulamaya geçeceğini tahmin etmekteyim....
SONUÇ olarak bu teorimin ana destek olayları...
-Ekonomik KRİZ adeta zorlanarak uygulamaya alındı...çok kolay ötelenebilirdi.
-obAMA gibi birinin Başkan yapılması.
-İsrail in saldırı ve tüm dünyanın gözünün içine baka baka katliam yapması ve halen sürdürmesi...
-.................................SON BAHANE OLACAK OLAY...????
REST

UNYELI CONAN
13-01-2009, 21:54
ABD de obAMA başkan oldu...
Busht'tan sonra demokrat partiden ve barışçı görünen SİYAH fazla politik tecrübesi olmayan biri...
Tüm dünya olayı destekledi..kabul gördü.
ABD nin imajı bir şekilde düzeldi...
Busht..tipik bir ABD li...ne eksik ne fazla...
obAMA düzgün duruşu ile az ABD li bir görüntü veriyor..
AMA..
Bence..
obAMA ya her istediklerini yaptıracaklar..
obAMA daha göreve gelmeden ekonomik çöküntüyü devreye aldılar..
Zaten ..gelecek olan bir kriz..hızlandırıldı ve eski yönetime faturası çıkartıldı..
obAMA..adeta kurtarıcı bir rolde göreve gelecek..
Paket vs ile zaten dibe oturmuş ABD ekonomisini düzeltmeye çalışacak..
Bunlar olağan...
obAMA görevde kendisinden sonra gelen 1.adamı İsrail'in yayılması/bağımsızlığını kazanması için mucadele vermiş olan...siyonist bir aileden...
Ne var bunda..denebilir..:notr:
obAMA göreve gelmek üzere gün sayarken..
İsrail Filistine saldırdı...katliam yapıyor..dünya seyrediyor..
obAMA susuyor..daha görevde değil ya...
Bunların hepsinin bir plan dahilinde yapıldığını ve İsrail in bu saldırısının kolay sonlanmayacağını ve sonunda İRAN'a bu işin ihale edileceğini düşünüyorum..
Hedef..İRAN bence.
Ekonomik çöküntüler..savaşlar getirir..
İsrail Filistin bu ekonomik krizi kesmez...
İRAN bu işe mutlaka dahil edilecektir..
11 eylülde İsrail kuleleri uçurunca..
ABD Irak'a girdi...
İRAN a girmesi içinde önemli bir gerekçe yaratılacaktır..
İsrail'e ciddi bir füze saldırısı..mesela..
İRAN a girmek için bahane olabilir..veya başka bir olay olacaktır..
Barışçı görünümlü obAMA ..
Savaşçı görünen busht tan daha savaşçı çıkacaktır.
Misyonu budur...:notr:
Bu yüzden ABD de bir SİYAH Başkan seçilebilmiştir..
Bu KOMPLO Teorimin fazla zaman geçmeden uygulamaya geçeceğini tahmin etmekteyim....
SONUÇ olarak bu teorimin ana destek olayları...
-Ekonomik KRİZ adeta zorlanarak uygulamaya alındı...çok kolay ötelenebilirdi.
-obAMA gibi birinin Başkan yapılması.
-İsrail in saldırı ve tüm dünyanın gözünün içine baka baka katliam yapması ve halen sürdürmesi...
-.................................SON BAHANE OLACAK OLAY...????
REST

aynen katiliyor imzami cakiyorum..

obama bushu aratacak.. bariscimis filan hikaye ömrümüz varsa hep beraber görecegiz..

hallederiz
13-01-2009, 22:10
ABD de obAMA başkan oldu...
Busht'tan sonra demokrat partiden ve barışçı görünen SİYAH fazla politik tecrübesi olmayan biri...
Tüm dünya olayı destekledi..kabul gördü.
ABD nin imajı bir şekilde düzeldi...
Busht..tipik bir ABD li...ne eksik ne fazla...
obAMA düzgün duruşu ile az ABD li bir görüntü veriyor..
AMA..
Bence..
obAMA ya her istediklerini yaptıracaklar..
obAMA daha göreve gelmeden ekonomik çöküntüyü devreye aldılar..
Zaten ..gelecek olan bir kriz..hızlandırıldı ve eski yönetime faturası çıkartıldı..
obAMA..adeta kurtarıcı bir rolde göreve gelecek..
Paket vs ile zaten dibe oturmuş ABD ekonomisini düzeltmeye çalışacak..
Bunlar olağan...
obAMA görevde kendisinden sonra gelen 1.adamı İsrail'in yayılması/bağımsızlığını kazanması için mucadele vermiş olan...siyonist bir aileden...
Ne var bunda..denebilir..:notr:
obAMA göreve gelmek üzere gün sayarken..
İsrail Filistine saldırdı...katliam yapıyor..dünya seyrediyor..
obAMA susuyor..daha görevde değil ya...
Bunların hepsinin bir plan dahilinde yapıldığını ve İsrail in bu saldırısının kolay sonlanmayacağını ve sonunda İRAN'a bu işin ihale edileceğini düşünüyorum..
Hedef..İRAN bence.
Ekonomik çöküntüler..savaşlar getirir..
İsrail Filistin bu ekonomik krizi kesmez...
İRAN bu işe mutlaka dahil edilecektir..
11 eylülde İsrail kuleleri uçurunca..
ABD Irak'a girdi...
İRAN a girmesi içinde önemli bir gerekçe yaratılacaktır..
İsrail'e ciddi bir füze saldırısı..mesela..
İRAN a girmek için bahane olabilir..veya başka bir olay olacaktır..
Barışçı görünümlü obAMA ..
Savaşçı görünen busht tan daha savaşçı çıkacaktır.
Misyonu budur...:notr:
Bu yüzden ABD de bir SİYAH Başkan seçilebilmiştir..
Bu KOMPLO Teorimin fazla zaman geçmeden uygulamaya geçeceğini tahmin etmekteyim....
SONUÇ olarak bu teorimin ana destek olayları...
-Ekonomik KRİZ adeta zorlanarak uygulamaya alındı...çok kolay ötelenebilirdi.
-obAMA gibi birinin Başkan yapılması.
-İsrail in saldırı ve tüm dünyanın gözünün içine baka baka katliam yapması ve halen sürdürmesi...
-.................................SON BAHANE OLACAK OLAY...????
REST

ben de imzamı atıyorum.neler yapması gerektiğini(neler yapacağını)öğretmişlerdir obama ya.o da çarka uyacak.uzun vadeli planların bi piyonu olacak.

exitance
29-01-2009, 03:33
Ekonomik bir suikastçinin itirafları isimli kitabın yazarı John Perkins diyor ki;


"Bir ulusu fethetmenin ve köleleştirmenin iki yolu vardır. Birincisi kılıçla, diğeri borçla." John Adams 1735-1826


Biz ekonomik tetikçiler, küresel imparatorluğun yaratılmasında gerçekten sorumlu olanlarız, ve bir çok farklı şekilde çalışırız.


Belki de en sık kullanılanı, öncelikle şirketlerimize uygun kaynakları olan ülkeleri bulur ve gözümüzü üstlerine dikariz, petrol gibi...


Ardından Dünya Bankası veya onun kardeşi başka bir organizasyondan o ülkeye büyük bir kredi ayarlarız, fakat para asla gerçekte o ülkeye gitmez.


Ülke yerine o ülkede projeler yapan kendi şirketlerimize gider.


Enerji santralleri, sanayi alanları, limanlar....

Bizim şirketlere ilaveten, o ülkedeki birkaç zengin insanın kar sağlayacağı şeyler.

Bunlar toplumun çoğunluğuna yaramaz. Yine de o insanlar, yani bütün ülke bu borcun altına sokulur.

Bu borç ödeyemeyecekleri kadar büyüktür ve bu da planın bir parçasıdır. Geri ödeyemezler.

Ardından, biz ekonomik tetikçiler gidip onlara deriz: "Dinleyin, bize bir sürü borcunuz var. Borcu ödeyemiyorsunuz. "

"O zaman petrolünüzü petrol şirketlerimiz için oldukça ucuza satın"

"Ülkenizde askeri üs kurmamıza izin verin, veya askerlerimizi desteklemek için dünyanın bir yerine asker gönderin - Irak gibi -, veya bir dahaki BM seçimlerinde bizimle oy verin"

Elektrik şirletlerini özelleştiririz, sularını ve kanalizasyon sistemlerini özelleştiririz ve ABD şirketleri veya diğer çok uluslu şirketlere satarız.

Bu, mantar gibi biten bir şey ve çok tipik, IMF ve DÜnya Bankası bu şekilde çalışır.

Ülkeyi borca sokarlar ve bu öyle büyük bir borçtur ki ödenemez.

Ardından yeniden borç teklif edersiniz ve daha fazla faiz öderler.

Koşullara bağlı veya daha iyi yönetim talep edersiniz.

Aslında bu onların kaynaklarını satmalarını sağlar.B

Buna sosyal hizmetleri, teknik şirketleri, bazen eğitim sistemleri de dahildir.

Adli sistemlerini, sigorta sistemlerini yabancı şirketlere satarız.

Bu ikili- üçlü -dörtlü bir darbedir.....

ÇAKAL
29-01-2009, 08:03
Ekonomik bir suikastçinin itirafları isimli kitabın yazarı John Perkins diyor ki;


"Bir ulusu fethetmenin ve köleleştirmenin iki yolu vardır. Birincisi kılıçla, diğeri borçla." John Adams 1735-1826
.....
Desene ABD gitti.

bonzai
07-02-2009, 11:17
Davos'da İran'ı Yalnızlaştırma Operasyonu

Dünyanın gündemini değiştiren bir tiyatro oyununu dün akşam (29 Ocak 2009) hep birlikte AKP'nin özel kanalı gibi kullandığı TRT 2'den naklen izledik. Panel şeklinde bir oyundu. Adı; "Gazze Ortadoğu için model."

Davos'ta oynanan bu oyunda, başrolde Şimon Perez vardı, ama oyun içinde R.T.Erdoğan ondan rol kaptı!

Oyunun kötü bir yöneticisi vardı, ama o da onun rolüydü; dakika tutmayı bilmiyor, konuşmacının omuzuna vurarak sözünü kesiyor, ikinci tur yaptırmıyor, soru sordurmuyor, vb. Perez'in rolü ise Erdoğan'ı kızdırmaktı...

Koca kurt Perez bilmez miydi bu kadar saldırmanın karşı tarafı haklı durumda bırakacağını ve sonra da "özür" dilemenin karşı tarafı tamamen haklı çıkaracağını?

Başbakan Erdoğan, Davos'un kapanış toplantısına kalmayıp o gece o anda İstanbul'a dönmeye karar verdi ve az sonra TRT 2Atatürk havalimanından canlı yayına geçti.

Saat 24.00 de Atatürk Havalimanına ilkin ortaokul çocukları (belli ki yurt öğrencileri) ellerinde Filistin ve Türk bayraklarıyla görünmeye başladı. Kalabalık büyüdükçe yaş grubu da büyüdü, bayraklar o anda dağıtılıyordu. Biraz sonra özel basılmış pankartlar görünmeye başladı.

Üç tane söz vardı, bütün pankartlarda aynısı yazıyordu. Sanki daha önce hepsi bir elden hazırlanmış gibi.

"Hoş Geldin DÜNYA LİDERİ" (Büyütülmüş harflerine dikkat ediniz)

"Dünya başbakan görsün"

"Davos Fatihi"

Perez'e veya İsrail'e karşı yazılmış olan bir tane bile pankart yoktu. Ne ilginçtir, aniden dünyanın başbakanı oluvermişti R.T.Erdoğan.

Başbakan basına açıklama yaptı, Davos'tan ayrılırken Perez ondan özür dilemiş ve "Türkiye'deki yatırımlarımız devam edecek" demiş. Yani, borsalara da mesaj verildi; "Telaş etmeyin, sorun yok!"

Bugün saat 14.00 de metro açılışını yapacağını duyurdu orada. Demek ki Davos'tan önce bunu biliyordu başbakan. Davos'tan bir gün önce ayrılmış olmasaydı bu açılışa nasıl katılacaktı, çok tuhaf!

Bu olay bana birkaç gün önce yine TRT 2'de konuşan Amerikalı gazetecileri, şöyle bir şey diyorlardı: "İran'ın Hamas'a silah desteği verdiği biliniyor. İran'ın Müslüman ülkeler üzerinde önemli itibarı var. Bu itibarın kaldırılması gerekir. Bize Türkiye gibi her tarafla eşit ilişkisi olan ılımlı Müslüman bir ülke lazım…"

Gecenin 24.00'de, başbakanın Davos'u terk edeceğini önceden biliyorlarmış gibi hazır bekleyen, TRT muhabirleri tüm dünyadan canlı yayına alındı. Mesajlar heyecanlıydı Arapların gururu okşanmıştı. Türk vatandaşı olmak isteyen doktorlar bile vardı. "Türkiye bizim ikinci vatanımız. Bize böyle lider lazım" diyorlardı.

TRT 2'nin canlı yayın konukları da nasıl olmuşsa gecenin o saatinde telefonla bağlanmamış, stüdyoda hazır bekliyorlardı. İçlerinden Can Baydaroğlu bir önemli analiz yaptı, Davos krizinin(!) sonuçlarını üç cümlede özetledi:

1-"Herkes artık bilecek ki Türkiye'siz barış yok."

2-"Erdoğan iç politikada güven tazeledi."

3-"Arap liderlerin hepsinin önüne geçti. Çavez bile Erdoğan'ı kıskanacak."

Bu analizden sonra gülerek şunu ekledi:

"Perez öyle bir pozisyona getirdi ki, ona müstehak oldu. Bu kriz buraya kadar getirilmeyebilirdi. Toplantıdan önce metinler görülür, kimin ne konuşacağı bilinirdi. Bu hale niçin getirildi? Niyet bu idiyse çok iyi başarıldı. Artık Arap dünyasının bütün liderlikleri sallanmaya başladı."

Bravo Can Baydaroğlu'na. Ama bunu ti'ye alarak söyledi, vurgulamadı. TRT 2'de başka türlü de söyleyemezdi.

Anladım ki hep beraber bir oyun izlettirildik.

Eğer bu bir oyun olmasaydı, başbakan Erdoğan'ın bu kadar esip gürleyebilmesi için Türk Silahlı Kuvvetlerini arkasına almış olması gerekirdi. Hem Türk Ordusunu çetecilikle suçlayacaksın, Ergenekon operasyonlarının savcısı olacaksın, Türk ordusunu gözden düşürme operasyonları yapacaksın, hem de İsrail'e kafa tutacaksın!

Bu kovboy kurnazlığını ben yutmadım. Eğer bu bir oyun olmasaydı, değil İstanbul'a inecek uçağın kapısı, arabasının kapısı bile açılmazdı.

Yavrum Gazze, canım Filistin, sevgili Arap, Kürt, Türk, Fars kardeşlerim, biricik yurdum Türkiye'm, yani Ortadoğu'm, size daha çoook gözyaşı dökeceğim!

Çünkü bu gece, postmodern Davos darbesiyle, herkesin gözü önünde, tıpkı 11 Eylül filmini ekranda izler gibi, BOP eşbaşkanı RTE, Arap ülkelerinin liderliğine getirildi; artık "Ortadoğu'nun her yeri Gazze"!


Mahiye Morgül - 01.02.2009

JAKO
07-02-2009, 11:27
Hedef, su , bence.
Ortadoğuda yıllardır süren savaşa ait yer isimleri saymanız istense, sayabileceğiniz yerler, su kaynakları olan yerlerdir.
Türkiye'nin yeni barajlar kurmasına itiraz ediliyor. Hedef, dicle ve fırat sularıdır. Akıllılar, yirmi yıldan sonrasının hesabını yapıyorlar, Türkler, ahiretin hesabını yapıyorlar.
İstanbul satıldı, limanlar satıldı, telefona ait ne varsa satıldı, sular da özelleştirilir, öldükten sonra rahat edilir.

besta
20-02-2009, 16:00
http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=32151
bo komplo değil

celikbilek
05-03-2009, 16:15
Yukarida yazdigim komple teorime ek olarak :
Kriz oldugu soylenen USA de her gun nerdeyse dolar basiliyor, dusununki bi ulkede para bastikca o ulkenin parasinin degeri duser ama goruyoruzki USA in dolar dunyanin tum ulkelerinde gorulmedik bicimde deger kazaniyor. Bu arada buzlu duz yolda hizla giden CIN durmak uzere duvara toslamadan yani, buzda durdugunda yeniden yuruyebilmesi icin bir kac sene patinaj yapmasi lazim, ayrica son zamanlarda insanlarda beliren AB cok guclendi USA ya kafa tutacak fikirleri hizla duvara carpti, yani ABD hala tas gibi duruyor, hedeflere yavas yavas ulasilmaya baslaniyor, aslinda ABD de kriz yok ABD dunyaya hizla kriz ihracati yapan super bi guc olmaya devam ediyor, daha oncede dedigim gibi ABD de kisi ve kurumlarin cok onemi yoktur aslolan devlettir, devletin bekaasidir bunun icinde her yol mubahdir

cengaver
07-03-2009, 17:09
Kriz var.

Dünya kaynaklarını yok eden bir felaket, bir durum mu var?Hepsi yerli yerinde.

Nükleer savaş oldu veya asteroid çarptı da tesisler harap mı oldu? Hepsi yerli yerinde.

Salgın gibi birşey insanları sildi süpürdü mü?Yoo.

Birileri çok borca girip , parasız kalmış , batıp işlerini kapatmışlar veya kaptacaklar.
Çok borcun çok da alacaklısı vardır.Öyle ise:

Alacaklı güçlü çıkacak çok şey el değiştirecek ve çarkı yeni sahipler döndürecek.

Veya bir zorba çıkıp kimsenin kimseye borcu yoktur hepsi benimdir diyecek.

Bunlar olmaz ise demekk ki şakaymış denilip geçiştirilecek.

paneraı
08-05-2009, 02:41
Nanotaknoloji uzman Detlef Kuschel, 2029 yılında dünyanın yakınından geçmesi beklenen Apophis adlı asterodin 2036 yılında yörüngesini değiştirip dünyaya çarpabileceğini söyledi.


Kütahya'da Bilim ve Sanat Merkezi tarafından Öğretmenevi salonunda düzenlenen ‘Nanoteknoloji ve Popüler Astronomi Bilgi Günü' konulu toplantıya konuşmacı olarak nanoteknoloji uzmanı Detlef Kuschel katıldı. Çok sayıda kişinin izlediği toplantıda slayt gösteriler eşliğinde konuşan Detlef Kuschel, 2004 yılında gökbilimcilerin keşfettikleri ve Yunanca'da yok edici anlamına gelen Apophis adını verdikleri asterodin, 2029 yılında dünyanın 30 bin kilometre yakınından geçmesinin beklendiğini söyledi.


Apophisin güneşin etrafından dönüp yörüngesini değiştirebileceğini ve 2036 yılında dünyaya çarpabileceğini öne süren Detlef Kuschel şunları kaydetti:“300 metre çapında olduğu tahmin edilen Apophis'in dünyaya çarpması halinde Hiroşima'ya atılan atom bombasının 65 bin katı şiddetinde etki yapacağı düşünülüyor. Çarpma nedeniyle 300 kilometrekarelik alanda hiçbir canlıya yaşama ihtimali verilmiyor. Apophis denize düşecek olursa boyu 100 metreyi aşacak tusunami tehlikesi oluşturabilir. 8 şiddetindeki bir depremin bin megatonluk etki yaptığı düşünülürse Apophis'in dünyaya düşmesi halinde bin 480 megatonluk etki yapacağı tahmin ediliyor.


Asıl tehlike ise Apophis'in 2029 yılında 30 bin kilometre yakından geçecek olması değil güneşin etrafından dönüp yörüngesi değişebileceğinden 2036'da tehlike oluşturmasıdır. Apophis, 2029 yılında geçip gidecek ancak güneşin etrafından dönüp gelirken şayet yörüngesi değişirse 2036 yılında dünyamıza çarpabilir. Çarpma olursa atmosfere gaz ve toz parçaları dağılır. Bu da çok tehlikelidir. Çünkü kalın toz bulutundan dolayı bitkiler fotosentez yapamaz. Bitkiler yetişemeyeceği için de insanların ve hayvanların yaşama şansı azalır. Umarım, bilim adamları evrendeki bu tür tehlikelere karşı dünyamızı savunmak için silahlar bulurlar ve gerekli tedbirleri alırlar.”

selçuk efendi
19-05-2009, 17:05
Zahide Uçar - Yeni Bir Meslek “Başbakan”lık(!)

Anadolu’da bir söz vardır. “Arkasıyla köy yıkmak” diye. Başbakan da diliyle köy yıkıyor. Kendileri Polonya’da maç yapıyor. Sonra bir cümle ediyor ki, dillere şenlik. Kültürüne bayıldım valla (!)… Aynen şöyle söylüyor:”Biz de önceden futbol oynadık, sonra okuyup Başbakan olduk (!)…”

İnsanı okuyunca başbakan yapan ünüversite nerede acaba? Böyle bir bölüm var mı? Okuyup, başbakan olmak (!)…

Bu RTE’ye ait özel bir üniversite herhalde (!) Ben de hep düşünürdüm, Başbakan'ın neden bir okul arkadaşı ortaya çıkmaz? Nerede okudu? Niye bütün tanıdıkları İstanbul belediyesinden?

Meğer özel- gizli bir okulda okumuş? Adamı başbakan yapan bir okul (!)…

Kendi de başbakan olduğuna inanamıyor olmalı ki, ikide bir “başbakanım” deyip duruyor.

Gerçek lider oturduğu koltuktan güç almaz, oturduğu koltuğa güç verir. Olgun, hazımlı insanlar hatayı kendine, başarıyı ekibine atfeder.

Bir Savunma

Yatıp-kalkıp Ergenekon diyen paçavra bir basın var. Her seçim öncesi zayıf noktasından hadım edilen bir Doğan medyası var. O medyada da Başbakan’ın Hasan Abisi var , Akif Deki, pardon, Beki’si var. Bunun adına da "Türk basını" diyorlar(!)..

Silivri’ye gidip davayı seyretmiyorlar ya da savunmaları asla yazmıyorlar. Yazarlarsa “yalan rüzgarı dizisi” iflas eder.

Ergenekon davasının 82. Duruşmasında gazeteci Hayrullah Mahmut Özgür’ün sorgusu yapıllıyor. Star gazetesinin Uzan Grubuna ait olduğu dönemde 2003 yılında Ankara Temsilciliğini yapan Özgür, çapraz sorgusu sırasında çarpıcı bilgiler veriyor.
Bu bilgilere göre:

“Tayyip Bey, belediye başkanı olduğu dönemde Zapsu ile birlikte ABD Başkonsolosluğu'nu ziyaret ediyor. Başbakan olması halinde neler yapacağını anlatıp sözler veriyor. İşte bu sahnelerin videosunu bazı kişiler Hayrullah Mahmut'a izletiyorlar.

Ardından söz alan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in, Özgür'e sorduğu sorular ve Özgür'ün yanıtları şöyle:
PERİNÇEK:
İzlediğiniz, ABD İstanbul Başkonsolosluğu’ndaki toplantı görüntülerinde, Tayyip Erdoğan'ın “özelleştirmeyi sonuna kadar götürme” taahhüdü dışında başka başlık var mı? Görüntülerde Cüneyt Zapsu da var mı?

MAHMUT ÖZGÜR:
Görüntülerde RTE, Neo-Sevr dediğimiz sonradan yaşananlarla somutlanan ABD’yle gizli anlaşmanın tüm maddelerini kabul ettiğini, Ermeni soykırımının kabul edileceği, Büyük Ermeni devletinin kurulması, anayasa değişikliği, AB uyum yasalarının değiştirilmesi, TSK etkisizleştirilmesi vb tüm hususları kabul ettiğini söylemektedir. Başkaca taahhütlerde vardı, aklımda kalan bunlardır.Görüntülerde Cüneyt Zapsu da bulunmaktadır.”

Ülkeye bakın. Normal ülkelerde böyle vahim bir iddia karşısında kıyamet kopar. Böyle bir iddia manşet olur. Bizim ülkemizde Ergenekon ile yatıp-kalkan, nerede ise sırtı kaşınsa Ergenekon diyecek hale gelen Ergenekon sapıkları bunları görmüyor. Onlar “çakma” gazeteci.

Ne demişti Cüneyt Zapsu? “Bu adamı deliğe süpürmeyin, kullanın.” RTE’nin bu söze tepkisi ne oldu? Sıfır!

Onurlu bir insanın yapması gereken nedir? Derhal bu insan hakkında gerekli hukuku işletmek ve kendi ülkesinin başbakanını yabancı bir ülkenin yetkililerine “kullanın” deme cüretini göstermesinin hesabını sormak.

Başbakan ne yaptı? Üç maymunu oynadı. Böyle bir hakareti insan niye yutar? Bir gebeliği varsa yutar tabii…

Koskoca ülke RTE ve saz ekibinin mecburiyetlerine mahkum edildi.

Mayın Temizleme İşi

Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesi gene gündemde… Ülke gene AKP’nin mecburiyetlerinin faturasını ödemekle karşı karşıya...

Hangi ülke SINIRINI mayın temizleme kılıfı ile yabancıya vermeye kalkar? Bu aleni ihanettir ama bu ihanet yasaları artık sıradan bir şey gibi gündeme geliyor.

Ne buyurmuş İngiliz vatandaşı Mustafa Şimşek? Yabancıya satışı savunmuş(!)… Eee… İngiltere Şimşek’i oraya boşuna oturtmadı.

Osmanlı’yı parçalamanın alt yapısını kim oluşturdu? İngiltere! Ortadoğu üzerinde en büyük istihbarat çalışması yapan ve Kürt Kartı’na oynayan devlet kim? İngiltere! İsrail’in kurulmasına kim sebep oldu? İngiltere!

Şimdi Suriye sınırını mayın ayağına tarım arazisi olarak İsrail’e vermeye kalkıyorlar. İsrail aslında bu noktadan Suriye’yi kontrol edecek. Sonra vaat edilen topraklar için bir ÜST. Ne ala bir memleket ya.

Mehmet Şimşek İngiltere’de böyle bir savunma yapsa tutuklanır. İngiltere’de bütün mülk Kraliçe’ye aittir. Kendi vatandaşına toprak satmaz, belli süre ile kiralar.

Mehmet Şimşek görevini yapıyor, Kraliçesine bağlılık yemini zaten neyi gerektirir ki(!)?

İlk önce Talabani ve Barzani’yi Türkiye’ye beslettirdiler. Yani, kendi canavarımızı kendimize büyüttürdüler. Şimdi İsrail’e bir üst vermeye çalışıyorlar. “Sahi, o bölgede çıkan petrol ne oldu? Önce bir haber: ‘Çok kaliteli petrol fışkırdı.’ Sonra ne oluyor? Ne olduğu meçhul.”

Rumlar’ın AB’ye girişini imzalayanlar güneyimize AB ordusunu da yerleştirmiş oldular. Şimdi Ermenistan’ı büyütün diyorlar.

Nasıl Kurtuluruz?

Hep yazdım, ilk önce bu ülkede aydın görünümlü tipler ve üniversite kadroları devşirildi.

Bakınız, Trakya Üniversitesi Biyoloji Bölümü bilinmeyen yeni bir tür buluyor. Bir Türk üniversitesi yeni bir buluşa normalde ne ad verir? Kendi dilinde bir ad verir değil mi? Tıpkı Behçet hastalığını bulan doktorun kendi ismiyle dünya tıp literatürüne geçtiği gibi. Peki bunlar ne yapıyor? Türkçe bir isim yerine Latince bir isim koyuyor. Biz de kendi dilini küçümseyen bu zihniyete “bilim adamı” diyoruz öyle mi (!)? Beyni kültür emperyalizmine teslim olmuş insanlardan ne kadar bilim adamı olur?

Bu üniversitelerin GDO konusunda gıkı çıkmadı. Halkı aydınlatması gereken kesimler susarak halkına ihanet etti.

Küresel gücü elinde bulunduranlar tohum bankası kuruyor. Çok yakın bir gelecekte dünya açlık sorunu ile karşı karşıya kalacak. Bunu bilen güç Türkiye’ye tarım arazi satış kanunu çıkarttırdı.

Dünyayı az bir nüfus ile yönetmeyi hedefleyen güç, gerekli yatırımını yapıyor. Biz ise birilerinin koltuk-makam sevdası mecburiyetleri nedeni ile sonumuzu hazırlıyoruz.

Neler yapmalıyız diye soruyorlar. Aslında herkes ne yapması gerektiğini biliyor ama herkes bir başkası yapsın, ben hazıra konayım diye bekliyor.

Zulme sessiz kalan herkes zulme ortaktır. Korkaklar ile çetin yollar aşılmaz.

Farkında mısınız, birçok vatansever Boğazlıyan Kaymakamı durumunda. “Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’i idama götüren müftü zihniyeti her yerde…” Kemal Beyler’in idamını seyredenlerin konuşmaya hakkı yoktur.

ATV Diye Bir Kanal

Bizim paralarımızla alınan Çalık televizyonu... Ana haber sunan zat haber yerine kin kusuyor.

Türüt’ün son yaptığı şarkısı için “yeni kışkırtıcılık” diye suç duyurusunda bulunuyor. Aslında kendi haberi kışkırtıcılık yapıyor. Ne demiş Türüt? Karanlık aydınlara sövmüş.

Türüt’ü kışkırtıcılıkla suçlayanlar Etyen Mahçupyan’ın PKK’ya "silah bırakmayın" çağırısını kışkırtıcılık ve teröre destek vermek olarak görmüyor.

Eğer Türk isen ağzını açmayacaksın. Ya faşist olursun, ya Ergenekoncu. İtibar görmek için illa “etki ajanı “ olacaksın.

Kaynak (http://www.internetajans.com/default.asp?t=wa&wid=18&aid=2397)

selçuk efendi
15-06-2009, 20:58
Taraf'ın Haberini "Mutabakatlar" Ekseninde Okumak - Fatma Sibel Yüksek

On bin tirajlı küçük provokatör, kendisinden bekleneni yine büyük bir başarıyla icra etti ve İran’ın karışmasıyla eş zamanlı olarak Ankara’yı karıştırmayı başardı. Bir taş bile atmadan… Oturduğu yerden.. Bir piyon muhabirciğe imza attırarak…

Oysa her şey iyi gidiyor gibiydi. Bir takım “mutabakatlar” rayına oturmuş görünüyordu. “İnsan kendi askerini teslim eder mi” diye hislenenler bağrına taş basmışken, Ergenekon’a kurban seçilenler hapishane hayatına alışmaya başlamışken, gece sohbetleri sunucusu ve Ajda Pekkan’ın eski partneri Aziz Üstel bile “İlker Paşa, Özkök Paşa’nın yolundan gideceğini ispatladı” diye yazılar döktürürken…

Eski genelkurmay başkanları “İfademe başvurmazsanız ölümü görün; ama tanık ama sanık olarak benim de çorbada tuzum olsun” diye kuyruğa girmişken,

“Darbeler dönemi bitmiştir” şeklinde manşetler atılırken…

Ne oldu da birden bire “Ergenekon 2009!” noktasına gelindi?

Taraf gazetesine yaptırılan son hamle, bir takım “mutabakatlarda” bir takım kırılmalar yaşandığını düşündürüyor. Sarı öküz feda edenler, sıranın ‘kara öküzlere’ geldiğini görünce mızmızlanmaya başlamış olabilirler mi? Veya sarı öküz almaktan sıkılmış olanlar, hazır İran da karışmışken, planın son perdesini sahneye koyma kararına varmış olabilirler mi?

“Bana paşam demeyiniz” ricasında bulunan, eline Ceza Mukakemeleri Usulü Kanunu’nu alarak basın toplantısı düzenleyen, üç güne bir “Hukuka bağlıyız” açıklamaları yapan bir Genelkurmay’a reva görülen davranışa bakar mısınız?

Provokatör gazetenin manşeti üzerine aynı gün soruşturma başlatıldığı halde, soruşturma başlatılmasaydı, “Genelkurmay neden sessiz kalıyor” diye manşet atacak olanlar, bu kez “Böyle bir soruşturma askeri mahkeme tarafından yapılamaz” demeye başladılar. Bir yandan askeri mahkemelere savaş açıp diğer yandan belgenin doğruluğunu baştan kabul eden bir yaklaşımla haberler yayımlamaya, bu doğrultuda tepkiler organize etmeye giriştiler.

Böyle bir soruşturmanın bir günde sonuçlandırılamayacağı bilindiği halde, “TSK neden geciktiriyor, kamuoyuna derhal açıklama yapılsın” diyen bir koro daha ortaya çıktı. Yani, zaten başından beri yapılması gerekenleri gecikmeksizin yapmış olan TSK, haberin yayımlanmasının üzerinden daha 48 saat geçmeden “ ağır hareket etmek ve belgenin doğruluğu konusundaki kuşkuları güçlendirmekle” suçlanmaya başlandı.(Bu arada, belgenin ofisinde ele geçirildiği iddia edilen eski malûl üsteğmenin avukatı, “Bizde böyle bir belge ele geçirilmedi” diye kendini paralıyor, ancak bu önemli açıklama kayıtlara bile geçirilmiyordu)



TSK üzerinde bir süredir alttan alta kaynatılan kazanlar, birden bire meydanlara taşındı. Bu iş artık açıktan açığa yapılmaya başlandı…

N’oluyor?

Bir takım ‘kırılmalar’ şu noktalarda ortaya çıkmış olabilir mi?

1-Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, göreve geldikten sonra kullandığı dikkatli üslupla iktidar ve cemaat çevrelerinin teveccühünü kazanmış, yeni “demokrat paşa” alkışlamaları ortaya çıkmıştı. Ancak, 14 ve 29 Nisan’da yaptığı açıklamalar bu havayı birden bire tersine çevirdi. Ergenekon iddiamasinin hukukiliği konusunda kuşku belirtmesi, kazılarda bulununan mühimmat konusunda Emniyet’i adres göstermesi, yandaş medyayı açıkça “ahlaksızlıkla” suçlaması, Ergenekon sanıkları hakkında “İnşallah hepsi beraat eder” temennisinde bulunması ve cemaati hedef alıcı ifadeler kullanması, kendisine açılmış olan kredinin sona erdirilmesine neden oldu. “Biz Başbuğ’u yanlış tanımışız, erken hüküm vermişiz” diyenler belirdi. Ordunun üst kademesine yönelik değerlendirmeler gözden geçirildi, iyimserlik havasına erken kapılındığına karar verildi.

2-“Kürt sorununun çözümünde tarihi fırsat” adı verilen ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkan’nın Kandil’deki terörist bozuntusuyla muhatap kılınmasına neden olan süreçte Genelkurmay ayak sürüdü. Abdullah Gül ve Beşir Atalay’ın “Devletin her kademesinde uyum ve kararlılık var” şeklindeki heyecanlı açıklamaları sessiz geçiştirildi. Dahası, “Kimin kiminle ne pazarlık yaptığı bizi bağlamaz. Teröristi gördüğümüz yerde vururuz, üniter devletin de çivisini oynatmayız” şeklinde açıklamalar yapıldı. Bize göre de bu konuda “devletin her kademesinde uyum” var ama “kararlılık” aynı seviyede mi, işte orası belli değil… TSK gibi bir kurumun, Kandil’deki terörist bozuntusu bir gazeteciyle haber gönderdi diye ‘sevindirik’ olması da beklenemezdi zaten. O tuzağa, sanki on yıllık tecrübe büyük bir tecrübeymiş gibi, “Devlette on yıllık tecrübem” var diye övünen Abdullah Gül düştü. (Devlette on yıl tecrübe genel müdürlük için yeterlidir, cumhurbaşkanlığı için değil(!)). Devletin sivil kanadını coşturan bu ani “tarihi fırsat” rüzgârı, askerde aynı heyecanı yaratmadı. İhale hükümet ve Çankaya’nın üzerinde kaldı. Askerden kamuoyu önünde destek gelmeyince açıkta kaldılar. İşte bu süreç de Başbuğ’a ve Genelkurmay’a duyulan “güvenin” aşınmasına neden oldu.

3-Başbuğ’un ABD gezisi. Bu ziyaret, cemaat cephesinde ciddi bir tedirginlik yarattı; çünkü; “Uzun zamandır kopan TSK ABD hattı yeniden onarılıyor” şeklinde yorumlar yapılmaya başlanmıştı. Birden bire ortaya çıkan “ABD ilişkilerini artık TSK üzerinden mi götürecek” sorusunun kaynağı, Washington'ın etkili düşünce kuruluşlarından Stratejik ve Uluslararası Etütler Merkezi'nin (CSIS) yerel seçimlerden 1 gün sonra, yani 30 Mart’ta yayımladığı rapordu.. Raporda, Obama yönetimine "Genelkurmay'ın siyasî rolünün artması Türk-Amerikan ittifakını bitirmez" önerisinde bulunuluyor, tıpkı eski yönetimler gibi Türkiye ile ilişkileri askerler üzerinden kurmalarının yararlı olacağına işaret ediliyordu. Bu rapor, hükümet-cemaat cephesinde küçük çaplı bir panik atak yaşanmasına neden oldu. Acaba AKP döneminde siviller üzerinden işleyen mekanizma bitirilecek, bunun yerine askerlerin belirleyeceği yeni yol haritası mı benimsenecekti? AKP hükümetine yakın gazetelerde, böyle bir makas değişikliğinin “darbeler dönemine” geri dönüşü getireceğini ima eden felaket yazıları bile yayımlamaya başladılar. General Başbuğ'a, ABD’de CSIS'in, ABD Başkanı Barack Obama'nın Türkiye ziyareti öncesinde hazırladığı bir raporda, Türkiye'de daha milliyetçi bir yönetimin veya askeri bir yönetimin iktidara gelmesinin ABD ile ilişkiler bakımından sıkıntı teşkil etmediğini yazdığı söylendi. Bunun üzerine Başbuğ, CSIS yöneticilerinin ABD Savunma Bakanlığının 25 kişilik danışma kurulundaki isimlerden oluştuğuna işaret etti ve “O düşünce kuruluşu önemli bir kuruluş olduğu için biz o kuruluşla beraber olmanın yararlı olacağını düşündük” diye konuştu.Yani, “Neticede bir düşünce kuruluşudur, değerlendirmeleri kimseyi bağlamaz, zaten bizim de ABD ile doğrudan irtibat kurmak diye bir niyetimiz yok” falan demedi. Bu yaklaşımın da Başbuğ ve Genelkurmay’la ‘kankalık’ tesis etmeye başlayanların hoşuna gitmediği anlaşılıyor.

4-Ve Erdoğan cephesi….Dikkat edilsin Erdoğan, askerin soğuk durduğu iki konuda, yani Ermenistan sınır kapısı ve “Kürt açılımı” konusunda kendisini bir takım rüzgârlara kaptırmadı. (Bunu, Serdar Akinan duygusallığı veya Yeniçağ gazetesi uyanıklığı ile söylemiyorum; yani Erdoğan’ın “ehven-i şer” olduğunu düşünenlerden değilim, sadece bir tespit yapıyorum) “Erdoğan, Gül’e karşı Başbuğ’a yakın duruyor” fısıltısı bu yaklaşımla birlikte yayılmaya başladı. Anlaşılan Gül de kendisini bütün “Devlette uyum var” açıklamalarına rağmen, “farklı bir çizgiye itilmiş’ gibi hissetti ki, hem anayasa değişikliği, hem de “tarih fırsat” konusunda giriştiği ataklarda, liderlik pozisyonu almalarda frene bastı. Bir süredir sesi soluğu çıkmaz oldu.

O bakımdan, Küçük Provokatör’e attırılan manşeti, sadece TSK’ya karşı yürütülen psikolojik harbin yeni bir safhası olarak değil, aynı zamanda Erdoğan-Başbuğ eksenine vurulmak istenen bir darbe olarak okumak gerekir. Her ikisi de bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek bir takım planlarda senkronizasyon sorunu yaşanmasına neden oluyorlar çünkü…

Kaynak (http://acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7938)

selçuk efendi
21-06-2009, 12:54
Sahte MİT Belgelerinin Tarihi - Soner Yalçın

“İrticayla Mücadele Eylem Planı” bu haftanın bir numaralı gündem maddesiydi. Herkes kendi ideolojik safına göre belgeyle ilgili görüş/yorum ileri sürdü. Medyadaki bu gürültülü ortama son bir-iki yıldır sık rastlamaya başladık. Bir “belge” manşet yapılıyor; sonra birkaç gün tartışılıyor ve sonra hemen bir başka “belgenin” peşine sürükleniyoruz. Ancak belgeler sahte çıkınca, “belgeleri” konuştuğumuz kadar sahtelik üzerinde durmuyoruz. Çünkü arkasından hemen bir “belge” daha çıkarılıveriyor. Bu konuda size iki somut örnek vermek istiyorum.

Tarih 11 Mayıs 2008
Taraf Gazetesi manşeti:
“İşte MİT’in Sabancı Cinayeti Raporu.”
Sabancı Holding Yönetim Kurulu üyesi Özdemir Sabancı, Toyota-SA Genel Müdürü Haluk Görgün ve sekreter Nilgün Hasefe, 9 Ocak 1996 tarihinde Levent’te bulunan Sabancı Center’ın yönetim katı olarak adlandırılan 25’inci katında öldürülmüştü.
Gazetenin haberine göre MİT’in, 1996/114 hazırlık, 1997/443 esas belgesi bu suikasti ortaya çıkarıyordu.
Haber şöyleydi:
“Özdemir Sabancı suikastıyla ilgili ortaya çıkan bir Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) belgesinde, DHKP-C’nin cinayeti para karşılığı üslendiği, organizasyonun ise Abdullah Çatlı, Hüseyin Kocadağ ve o dönemde kıdemli piyade yüzbaşı rütbesindeki Hüseyin Pepekal tarafından yapıldığı saptanıyor. MİT belgesinde ayrıca cinayeti işleyen Mustafa Duyar, Fehriye Erdal ve İsmail Akkol’un devlet tarafından kullanıldığı; olay sırasında Piyade Yüzbaşı Hüseyin Pepekal’ın da cinayet mahalli olan 25. katta bulunduğu belirtiliyor.
MİT raporunda başka tespitler de var. Belgede, İstanbul Büyükçekmece’deki Akçimento fabrikasında, Emniyet’in kaçakçılardan ele geçirdiği uyuşturucuların yakıldığı, ancak bir süre sonra bunların Akçimento ocaklarında imha edilmek yerine Avrupa’ya satıldığının öğrenildiği anlatılıyor. Özdemir Sabancı’nın uyarılmasına rağmen işleyişin sürdüğü bilgisi de belgede yer alıyor.”

Bırakın gazeteci olmayı, bir vatandaş olarak böyle bir belgeye ulaşsanız ne yaparsınız? Tabii ki öncelikle doğrulatmaya çalışırsınız.
Hayır bu yapılmadı; haber manşetten bu deli saçması iddialarla yayınlandı.
Tabii medyada yer yerinden oynadı; kimi köşe yazarları “kanım dondu” diye makale yazdı.
Bu haberden sonra odatv.com adlı haber sitemizde Ahmet Altan’a bir mektup yazdık:
Sayın Altan,
Gerçeğe sadık olmayan ne Türkiye'yi ne dünyayı analiz edemez.
Taraf Gazetesi bazen siyasal görüşlerine ve dolayısıyla gazetenin çizgisine uygun gördüğü haber ya da belgeyi gözü kapalı sayfalarına taşıyor.
Ve ne yazık ki en az bir-iki kaynaktan ‘çek edilmeyen’ bu haberler sonuçta fiyaskoyla sonuçlanıyor.
Sayın Altan,
Birçok gazeteci bilir ki, bu tür sözde MİT belgeleri gerçek değildir.
Ve tüm yayın organlarına sızdırılır.
Bu belgeye inanan yayın organları ya da son dönemlerin, internetten bulduklarıyla kitap yazan kişiler bu oyunun bir parçası oluyorlar.
Telefon açıp Ankara'daki deneyimli gazeteci temsilcinize ve meslektaşlarınıza bu durumu sorabilirsiniz. Eminiz ki onlar da size ‘evet bizde de buna benzer onlarca belge var’ diyeceklerdir.
Sayın Altan,
Böylesine büyük bir iddiayı ne kadar kolay manşete taşıyorsunuz?
En azından açıp bu deli saçması haberi Güler Sabancı'ya sorabilirdiniz.
Ve bir uyarı:
Taraf Gazetesi şimdiden yorulmaya başladı; bu tür editoryal hatalar bunun sonucudur.
Ve karanlık güçler bunu bildikleri için bu tür belgeler / bilgiler sızdırıyorlar.
Lütfen biraz daha dikkat ediniz.”

MİT AÇIKLAMASI

Taraf Gazetesi’nin haberinin ardından sonra ne oldu?
MİT belgenin sahte olduğunu açıkladı.
Peki bu sahte belgenin hikayesi neydi?..
MİT’in Silivri’deki “Ergenekon Mahkemesi”ne gönderdiği açıklaması şöyleydi:
“Ergenekon Soruşturması kapsamında tutuklu bulunan Doğu Perinçek’in ikametgâhında yapılan aramada, Tuncay Güney İpek'ten elde edildiği öğrenilen dokümanlar arasında ayrıca benzer içerikli, MİT antetli. Mart 1996 tarih ve 11.07.14 (okunmuyor) sayılı yazının da bulunduğu belirlenmiştir.
- Her iki dokümanın incelenmesi neticesinde;
-MİT Müsteşarlığı olarak yasal görevimiz gereği çeşitli Bakanlık/ kuruluşlarla bu tür antetli kağıtlar kullanılarak yazışma yapıldığı, bu itibarla Müsteşarlığımıza ait antetli kağıtların Müsteşarlık dışından da temin edilerek fotokopi ile boş kağıt haline getirilip kullanılmasının mümkün olduğu,
-Belge olduğu öne sürülen yazılardaki sayıların Müsteşarlığımızca kullanılan sistem ile ilgisinin bulunmadığı, makama hitap tarzının Teşkilatımızın yazışma kurallarına uymadığı,
-Sabancı Center başlıklı yazının sonunda yer alan 413-914 Dinçer Bozak (Kd.Bnb.) ve 210-719 Yusuf Balbay (İstihda Yrd.) ibarelerinin Teşkilatımızla ilgisinin bulunmadığı, hususları belirlenmiş olup, söz konusu dokümanların dezenformasyon çalışması olduğu izlenimi edinilmiştir.”

Ne sözüm ona MİT belgesi ne de MİT’in benzer açıklamaları yeniydi.
Son yıllarda gazeteciler benzer olaylarla sık karşılaşır oldu.
Taraf’ın manşeti yalandı.
Peki sonra ne oldu dersiniz?
Bu kez şöyle bir iddia ortaya attılar...

“ERGENEKONCULAR’IN İŞİ BU”

Tarih 25 Temmuz 2008.
Haber şöyle:
“ 'Gizli' kaşeli MİT belgesinin Ergenekon soruşturması kapsamında örgütün üst düzey yöneticisi olduğu iddiasıyla tutuklanan İşçi Partisi (İP) lideri Doğu Perinçek'in evinden çıktığı öğrenildi. Soruşturmayı yürüten savcılığın Sabancı suikastını anlatan belgenin doğru olup olmadığını MİT'e sorduğu ancak olumsuz cevap aldığı kaydedildi. Savcılığın, iddianamede, Ergenekon terör örgütünün suikastlar sonrası sahte belgelerle kamuoyunu manipüle etmeyi amaçladığı tespitine yer verildiği ileri sürüldü.”

Ne kolay değil mi?
MİT belgesi yalan çıktı.
O halde bu sahte belgeyi de Ergenekoncular hazırladı!
Gördünüz mü şu Ergenekoncuları, sahte belgelerle gözüpek/cesur süper gazetecileri nasıl ellerinde oyuncak yapıyorlardı. Manşet bile atmalarına neden oluyorlardı! Şaka gibi…
Bitmedi.
Bir de bu sahte MİT belgesi üzerine “Kod adı Darbe” adında kitap yazan Zihni Çakır gibi gazeteciler vardı.
Kooperatif yolsuzluğu suçlamasıyla tutuklanan Çakır, yine sahte bir MİT belgesine göre Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden'in CIA ajanı olduğunu da yazdı! Güya bu MİT belgesine göre Özden, 1994 yılı başlarında CIA Türkiye masası eski şeflerinden Direktör Albay W.Bob tarafından CIA ile irtibatlandırılıp, 'güvenilir ajanlar' statüsünde alıyordu. Kod numarası ise, EC-7-97 idi!
Gülmeyin, bunları yazanlar tv tv dolaştırılıp, ekranlara “uzman” diye çıkarılıyor…Neyse.

Sabancı cinayetiyle ilgili sahte MİT belgesi dava konusu da oldu. Sahte MİT belgesinde adı geçen Albay Hüseyin Pepekal Taraf Gazetesi’ne dava açtı. Dava Kadıköy 2’inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde devam ediyor.
Bir not ile bu bölümü noktalayayım.
21 Şubat 2009 tarihinde yapılan bu duruşmadan başka, aynı gün Taraf Gazetesi’nin 20 duruşması daha vardı!…
İnanması zor ama, mesleğin duayeni olarak bildiğimiz bazı gazeteci ağabeyler Taraf’ın bu tür sansasyonel haberciliğine övgü düzüyor.
Öyle ya haberin gerçek/doğru olup olmaması önemli değildi; yeter ki ses çıkarsındı!

İŞTE UĞUR MUMCU’NUN KATİLLERİ

Tarih 11 Nisan 2008
Vakit Gazetesi’nin manşeti:
“İşte Uğur Mumcu katilleri”
Gazeteye göre bakalım Uğur Mumcu’nun katilleri kimdi?
“2 Şubat 1993 tarihli ve MİT tarafından Başbakanlık'a hitaben yazılmış MİT Müsteşarı Sönmez Köksal imzalı 'çok gizli ibareli' Uğur Mumcu cinayeti konulu belgenin içeriği şöyle:
ABD'nin, güvenliğini ve hayat çıkarlarını yakından ilgilendiren Türkiye'nin, gerekli yerlerinde kuvvet bulundurmak ve bu maksatla Orta Doğu'yu kontrol altına alıp, Türkiye'nin dine dayalı bir yönetim altına girmesini önlemek maksadıyla; ABD Haberalma Servisi CIA denetiminde, İsrail kabine görevlisi Haim Bar-Lev kontrolünde, İsrail GANDA birliklerinde eğitim gören altı kişilik özel TİM Hayf Deniz Üssü'nden botla Türkiye'ye giriş yapmışlardır. Mezkur timin ülkemizdeki görevleri, Teşkilatımızın değerli haber kaynaklarından Gazeteci Uğur Mumcu ve Mehmet Ali Birand'ı öldürmektir.
Gazeteci Uğur Mumcu'yu öldüren tim elemanları, ikinci görevleri olan Mehmet Ali Birand'ı öldürmek için ülkemizden çıkış yapmamışlardır. TİM elemanlarının yaptığımız istihbarat neticesinde İsrail Hükümeti'nin Ankara Temsilciliği'nde kaldıkları tesbit edilmiştir."

BENZER OLAYLAR ÇOK

Bu haberden sonra hemen aynı gün odatv.com’da şunu yazdık:
“Karanlık odaklı merkezlerin en çok sevdiği yayın organları el altından sızdırdığı bilgi/belgeleri hiçbir süzgeçten geçirmeden yayınlayan yayın organlarıdır.
Son dönemlerde özellikle “Ergenekon” soruşturması nedeniyle bunun medyada sıkça örneğini görüyoruz.
Bu gazetelerin başında ne yazık ki Vakit Gazetesi geliyor. Bugün yaptıkları habere göre: “Ergenekon terör örgütüne yönelik düzenlenen operasyon kapsamında Veli Küçük’ün evinde çıkan ‘çok gizli’ kaşeli eski MİT Müsteşarı Sönmez Köksal imzalı bir belgeye göre, Uğur Mumcu ve M. Ali Birand MİT’e haber kaynaklığı yapmış.
Yine aynı belgede Uğur Mumcu’nun MOSSAD tarafından öldürüldüğü dile getiriliyor.”
Haber bu.
Vakit Gazetesi’nin bilmediği gerçek ise şu:
Bu tür uydurma sahte belgeler Ankara’da her medya kuruluşuna gönderilir. Hangi gazeteye gitseniz bir torba dolusu böyle akla ziyan belgelerin bulunduğu dosya görürsünüz.
Ve işin daha garip yanı:
Vakit’in haber yaptığı bu belge zamanında medyada tartışma konusu oldu. Uğur Mumcu cinayetinden hemen sonra basın toplantısı düzenleyen RP Genel başkan Yardımcısı Şevket Kazan’ın dağıttığı belgenin aynısıydı.
Ancak kısa bir zaman sonra bu belgenin sahte olduğu ortaya çıktı.”

MİT “YALAN” DEDİ

Vakit’in manşetinden verdiği MİT belgesi sahteydi.
MİT yıllar önce yalanladığı belgeyi bir kez daha yalanladı. Bakın nasıl bir açıklama yaptılar? Ancak MİT’in açıklamasını dikkatli okumanız gerekiyor. Bakın sahte belgeciler neler yapabiliyor:
“Uğur Mumcu suikastı ile ilgili basında yer alan sahte MİT belgesi hakkında; 16/05/2000 tarih ve 10.2.001.01.000.440.35-610/14026 sayılı yazı ile Adalet Bakanlığı’na yapılan suç duyurusu. (Listede yer aldığı sıra no: 35, 92, 103, 259)
Uğur Mumcu Suikastını konu alan ve MİT tarafından yazıldığı izlenimi yaratılmak istenen her iki dokümanla ilgili olarak yapılan incelemelerde;
-İlk belgede (02/02/1993 gün ve 01.786/0875/433 sayılı yazı) geçen imzanın doğru olduğu ancak, başka bir belgeden alınarak bu yazının altına monte edildiği,
-MİT Müsteşarlığı olarak yasal görevimiz gereği çeşitli Bakanlık/ kuruluşlarla bu tür antetli kağıtlar kullanılarak yazışma yapıldığı, bu itibarla Müsteşarlığımıza ait antetli kağıtların Müsteşarlık dışından da temin edilerek fotokopi ile boş kağıt haline getirilip kullanılmasının mümkün olduğu,
-Belge olduğu öne sürülen yazıdaki sayılarında Müsteşarlığımızca kullanılan sistem ile ilgisinin bulunmadığı, makama hitap tarzının Teşkilatımızın yazışma kurallarına uymadığı, hususları belirlenmiş olup, dezenformasyon olduğu anlaşılmış ve Adalet Bakanlığı'na suç duyurusunda bulunulmuştur. Anılan dezenformasyon çalışmasının Uğur Mumcu suikastının gerçekleştirildiği tarih itibariyle, faillerin tespitine ilişkin hedef saptırmak amacıyla ortaya çıkartıldığı izlenimi edinilmiştir.”

Vakit Gazetesi, Ergenekon sanığı Veli Küçük’ün evinde bulunan MİT belgesini hiç doğrulatma gereği duymadan manşetine taşımıştı.
Herhalde belgeyi aldığı kaynağına çok güveniyordu!
Haberi doğrulatma ihtiyacı duymamıştı.
Durun ilgili haberle ilgili gelişmeler bitmedi.

AH ERGENEKONCULAR!

Tarih 13 ağustos 2008
Aynı Sabancı suikastiyle ilgili sahte belge olayında olduğu gibi yandaş medyada yine benzer manşeti yaptılar:
“Ergenekoncular suikastlerden sonra sahte MİT raporu düzenlemişler.”
Peki bu önemli iddiaya ilişkin elde hiç somut bir delil var mıydı?
Vardı! Çünkü bu sahte MİT belgeleri Ergenekon sanıklarının evlerinde ele geçirilmişti!
Siz hala, “İrticayla Mücadele Eylem Planı”nı gerçek mi sahte mi olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Bu sözde belgenin sahte olduğu ortaya çıkarsa ne yazacakları da şimdiden belli değil mi?
Türkiye tarihinin gördüğü en büyük psikolojik savaşa sahne olmaktadır.

Kaynak (http://www.odatv.com/Siyaset/sahte_mit_belgelerinin_tarihi-16599.html)

selçuk efendi
21-06-2009, 13:00
Dün Gülay Göktürk, Emekli bir paşa ve Tarhan Erdem'in konuk olduğu bir program izledim Bugün Tv'de. Bu belgeyle ilgili konuşurlarken Gülay Göktürk bu belgenin gerçek olması varsayımından hareketle görüşlerini açıkladı fakat sahte çıkması durumunda söylediği şuydu: 'Unutur geçeriz.'. Ben oradaki emekli paşadan bu unutup geçmenin nasıl olacağını bir sormasını beklerdim ama sormadı. Nasıl mümkün olabilir? Belgenin sahte çıkması durumunda, sanki TSK yıpratılmamış, bu kadar büyük bir iftira atılmamış, halkın gözünde en çok güvenilen kurumun itibarı sarsılmamış gibi unutulup gidecek mi bu olay? Ne acayip işler bunlar?

KARADENIZ
21-06-2009, 14:01
Dün Gülay Göktürk, Emekli bir paşa ve Tarhan Erdem'in konuk olduğu bir program izledim Bugün Tv'de. Bu belgeyle ilgili konuşurlarken Gülay Göktürk bu belgenin gerçek olması varsayımından hareketle görüşlerini açıkladı fakat sahte çıkması durumunda söylediği şuydu: 'Unutur geçeriz.'. Ben oradaki emekli paşadan bu unutup geçmenin nasıl olacağını bir sormasını beklerdim ama sormadı. Nasıl mümkün olabilir? Belgenin sahte çıkması durumunda, sanki TSK yıpratılmamış, bu kadar büyük bir iftira atılmamış, halkın gözünde en çok güvenilen kurumun itibarı sarsılmamış gibi unutulup gidecek mi bu olay? Ne acayip işler bunlar?

"Camur at izi kalsin" demek cok kliselismis, cok banal geliyor ama tam da bu iste.

Ama gercekte budur. L.Althusser ' in Ideological Apparatus of State tanimlamasi ve bu tanimla icindeki "Medya" tam da bu ise yariyor zaten.

Yillarca medya nin ozerkligi , bagimsizligi konusulur. Neye gore ? kime gore ?
iktidardan yana olmamak midir ozerklik ?
peki iktidar degisir, dun desteklediginiz muhalefet iktidar oldugunda, o zaman da dun elestirdiginiz bugun muhalefette olan eski iktidarimi desteklemeli..
Tabi ki Degil,

basin, HABER her zaman her kosulda ozerk olmali , biliyorum bir utopya bu, esyanin tabiatina aykiri bir utopya.

Bir rastlanti degildir, medya, manupile etmek istedigi insanlar uzerinde etkisi oldugunu bildigi araclari kullanir. "MIT Raporu" denildi mi sokakdaki vatandas bir an durur.. oyle ya. koca MIT raporu.. !!! Yalan olcak degil ya..

Ya da TURKIYE CUMHURIYETI SILAHLI KUVVETLERI mensubu bir Pasa nin dedikleri.. "yalan olmaz ki" olamaz ki.. diye dusunur..

ve medya bilir bunu, bilir ve kullanir..

selçuk efendi
30-06-2009, 22:15
Esrarengiz Ziyaretler… Bir Kâğıtla İşgal Hazırlıkları – Meyyal UYGUR

Muhalefet ellerine verilen çelik-çomakla oynadığı ya da uyumakla meşgul olduğundan bazı çarpıcı iddia ve gelişmeleri, soru önergesi formatında ilgililerin dikkatine arz edelim:

1- Haziran ayı ortalarında çok üst düzeyde bir yetkili, bir gece yarısı özel uçakla Erbil’e gitti mi?..Gitti ise kim veya kimlerle görüştü?..Birkaç gün sonra yıllardır sır gibi saklanan “Kürdistan Anayasa” taslağının, Barzani Parlamentosu’na sunulup, kabul edilmesinin o görüşme ile bir ilgisi var mı?..Kerkük başta olmak üzere Türkmen bölgelerini Barzani’ye bağlayan bu sözde Anayasa’ya tepki gösterilmeyeceği güvencesi verildi mi?..”Anayasa”nın Barzani Parlamentosu’nda kabulünün üzerinden yaklaşık 1 hafta geçtiği halde T.C. Dışişleri Bakanlığı veya AKP iktidarının bu gelişme karşısındaki sessizliğinin sebebi nedir?

2- Söz konusu Erbil ziyareti, Gül’ün, Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesine ilişkin yasayı, “popülist” olmadığı gerekçesiyle imzaladığı güne mi denk getirildi?

3- Gül’ün Mayın Kanununu imzalamasından sonra bir ülkenin Büyükelçisi, bir yüksek yargı organını ziyaret etti mi?..Bu ziyaret oldu ise Mayın Kanunu gündeme geldi mi?

4- Türkiye’de ilk “bölge” gezisini 17 Haziran’da Diyarbakır’a yapan ABD Büyükelçisi James Jeffrey, DTP’li Belediye Başkanı Osman Baydemir’i ziyaretinde, “Bugün bölge, bütün dünya için çok önemli” ve “Ankara Parlamentosu’nda biz her türlü teröre karşı çıkıyoruz” dedi mi? “Ankara Parlamentosu” ifadesi ne anlama gelmektedir, Türkiye’de TBMM dışında başka bir parlamento mu bulunmaktadır?..Keza o ziyarette Osman Baydemir, “İnanıyorum ki, Ortadoğu’nun tümünde diller, kültürler ve medeniyetler arasındaki barışın tesisinde Diyarbakır’ın rolü oldukça önemli ve oldukça etkili olacaktır” dedi mi?..ABD Büyükelçisi’nin Kervansaray Otel düzenlediği basın toplantısında yaptığı şu açıklamaların üzerinde duruldu mu: “Diyarbakır benim Türkiye’deki üçüncü evim (Acaba diğer iki evi neresi?)…Demokratik siyaset içinde silah ile muhalefet olmaz (Bölücü, kanlı teröre, silahlı muhalefet dediğinin farkında mıyız?)…Olayın sadece askeri ve silahlı tedbirlerle çözülmediğini gördük. Kültürel, dil, siyasi ve iktisadi reformlara da ihtiyaç var (malum siyasi çözüm)…

Soru önergemize burada son verip, “PKK’ya silah bıraktırma ve af” tartışmalarının yapıldığı Mart ayı ortalarına gidelim. Urfa’daki Nevruz kutlamalarında
Leyla Zana Hanım, “21. yüzyılın Kürtlerin özgürlük çağı olacağını” söyledikten sonra “2010 yılında Diyarbakır meydanındaki Nevruz kutlamasını Abdullah Öcalan ile birlikte kutlayacaklarına dair inancım sonsuz” diyor, Başbakan Erdoğan’ın yakın kurmayı Dengir Mir Fırat da, “Bu bir devlet sorunudur, devlet politikasıdır. Kararı verecek olan milletvekilleri, hükümet ve Cumhurbaşkanıdır. Genel kanı olarak sorunun çözümü isteği var. Ben de vatandaş olarak hangi yöntemler uygunsa, biran önce çözülmesini diliyorum. Eğer genel af çıkarsa PKK’lılar dağdan inebilir. Kapsamı tartışılmalı” açıklamasını yapıyordu. Fırat’ın, “Kararı verecek olan milletvekilleri, hükümet ve Cumhurbaşkanıdır” sözüne dikkat!..25 yıldır bölücü terörle mücadelede kan-can veren TSK’nın adını bile anmıyor!..

Diyeceğim o ki, bir kağıt parçası ile TSK, kendi canının derdine düşürülerek, öncelikle, “Barzani Kürdistanı”nın tanınması (Aslında soru önergesinde belirttiğim ziyaretle, tanınma işlemi tamamlandı. Millete ilanı sırasında TSK’nın çıt çıkarmaması için tedbir alınıyor) ve “PKK’ya af” sürecinden bertaraf ediliyor. Demek ki “Sarı Öküz” Mayın Kanunu’ndaki sessizlik yetmedi, aksine devamı geldi!..Daha da gelecek…Tüm memleket kağıt parçası ile meşgulken, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Korfu Adası’nda Yunan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyani ile “Ege sorunlarını” masaya yatırması ve “çözüm için tam mutabakat” sağlanması, limanlarımızın Rum gemilerine açılması için “Tayvan Modelinin” esas alınacağının duyurulması (Rum kesiminin tanınmasının kılıfı), ABD’nin Kıbrıs’ta yıl sonuna kadar çözüm istediğinin açıklanması, Ruhban Okulu’nun açılması için seferberlik ilan edilmesi tesadüf olabilir mi? TSK köşeye sıkışmışken dört koldan, bin atlılar gibi saldırıyorlar!..

Koca Irak, CIA mahsulü sahte belgelerle işgal edilmedi mi? İşte onun gibi Türkiye’yi de bir kağıt parçasıyla işgal etmeye yelteniyorlar!..

Erdoğan’ın “Polis Devleti” İlanı…Başbuğ’a Açık Mektup

O kağıt parçasından sonra bize, “Ya Darbeci, Ya Demokrat olacaksınız”ı dayatıyorlar. Evet ülkemde şu anda, bir yandan zaten olmayan “demokrasi” katlediliyor, bir yandan “sivil darbe” yapılıyor. O yüzden kendi nam-ı hesabıma ikisine de “Hayır” diyorum.

Başbakan Erdoğan, rejimin güvencesinin “Emniyet teşkilatı” olduğunu açıklıyor. Bu “Polis Devletin” ilanı değil mi? Peki özellikle son yıllarda “Emniyet” denince akla ilk ne geliyor; “F-Tipi”!.. Demek ki, “Rejimimiz F-Tipine emanet”!..Sayın Başbakan bir de, “Polisi siyasetin içine çekme çalışmalarından vazgeçilmesi gerektiğini” söylemiyor mu? Ört ki, ölem!..

Haddimize düşmez, ama AKP’ye “akıl” veren verene ya, birazcık bundan da cesaret alarak, Sayın Başbuğ’a sadece bir seslenişte bulunmak istiyorum:

“Belli ki ABD, NATO, AKP istekleri karşısında direniyorsunuz ve direneceksiniz. Direndikçe de, asimetrik psikolojik saldırılar artacak. Askerlerin sivil mahkemelerde yargılanması gibi…O kağıt parçasının aslını dahi imal edebilirler…Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş esaslarına, üniter-milli yapımıza, Mustafa Kemal’e sahip çıkan, kendi öz vatanında garip kalan biz Türklerin ne asimetrik psikolojik savaş silahları, ne muazzam para kaynakları, ne emperyalist destekçileri, ne de rejimin güvencesi ilan edebileceği silahlı güçleri var…Kurbağa gibi yavaş yavaş haşlanıyor, hızla bir iç savaşa sürükleniyoruz. Bu ahval ve şerait içinde, kimseye değil sadece kendinize ve millete güvenin, milletten güç alın. Kimler, size, neleri dayatıyor, çıkın, açık-seçik milletle paylaşın. Paylaşın ki, sizden günah gitsin, Türk Milleti de son sözünü söylesin. Demokrasi diye diye ülkeyi gözden çıkaranlar, herhalde bu kadarcık demokrasiyi size-bize çok görmezler!..”

Kaynak (http://acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=7989)

selçuk efendi
28-08-2009, 05:13
Pavlov'un Köpekleri ve Refleks Kırılması - Prof. Dr. Kerem Doksat

Bilirsiniz, ünlü rus fizyolog Pavlov, köpeklerine et verirken zil çalınca ve bunu çok kez tekrarlayınca, zil sesini işittiğinde et görmeden de hayvanın salyası akmaya başlar.

Bu, “şartlı refleks”tir.

Hayvanın “tabiatında olmayan” bır uyaran (zil sesi), onu “tabiatında olan” eti görmüş gibi heyecanlandırmaktadır.

Eğer sürekli olarak zil çalar ama hiç et göstermezseniz, bir süre sonra şartlı refleks söner.
Devamın sağlanması için arada bir et gösterilerek refleks pekiştirilmelidir.

Hiçbirimiz dünyaya Türk, meksikalı, sünni veya katolik olarak gelmeyiz. Bunlar bize öğretilen değerler, bir başka deyişle, şartlı reflekslerdir.

Eğer pekiştirilmezlerse, zamanla sönerler.

Bir gün Pavlov’un enstitüsünü su basar. Köpeklerin bır kısmı boğulur, bır kısmı da günlerce korkuyla titreşir çünkü ölümden zor kurtulmuşlardır.

Kurtarılabilenler tekrar enstitüye toplanır. Pavlov zil çalar, köpeklerde tık yoktur.

Şu müthiş sonuca varır Pavlov:

Ağır travmalar, şartlı refleksleri ortadan kaldırmaktadır.

Hayvan en doğal, en ilkel durumuna geri dönmektedir.

Bir yandan her gün güneydoğu şehitleri için “kanları yerde kalmayacak” denmesine rağmen kanların sürekli “yerde kalması”,

bir yandan “ergenekon” denilerek büyük bir çoğunluğunun tek suçu “atatürk’ü sevmek” olan insanların sabaha karşı evlerinden alınarak hapse atılmaları,

bir yandan araba yakıp polise taş atarak gelişen etnik kalkışmalar…

Hepsini toplarsanız, temel güvenlik duygusunun artık zaten ortadan kalktığını görürsünüz.

Pavlov’un köpeklerindeki gibi, ağır travmalarla bizim de şartlı reflekslerimiz (milli duygularımız ve tepkilerimiz) kırılıyor.

Emperyalistler sinsi savaşlarında psikoloji bilimini kullanırlar.

Mesela Ermenılerle, Türkler arasında ulusal bır düşmanlık mı var, orada psikiyatrist Vamık Volkan gırer devreye ve bu düşmanlığın kökenlerını “inceler” (!)

Burada ızlenen yol, ABD’nin tehdit olarak gördüğü ulusların ulusal bilinçlerinin, tarihlerinin ve benliklerinin sorgulanması, “aşındırılması”dır.

Kısacası, milli duygunun yok edılmesıdır etnik psikiyatrinin görevi.

Bır ulusun ulusal bilincini, ulusal duygusunu ve reflekslerini nasıl yok edersiniz?

Bunun denenmiş, sınanmış bir yöntemi vardır: “o ulusun tarihsel varlığını sorgulamaya açarsınız”.

Yani o ulusun tarihini yeniden tartışırsınız.

Mesela Türkler kendilerini kahraman bır ulus olarak mı görüyorlar?

Onlara ne kadar korkak bır ulus olduklarını göstermek gerekir.

Ya da Türkler Atatürk’ü çok mu yüceltiyorlar?

Onlara Atatürk’üne kadar sıradan birisi olduğunu göstermelisiniz.

Farkındaysanız son on yıldır tam da böylesi bir dönemden geçiyoruz. “Demokratlık”, “tartışma kültürü” adına neyi tartışıyoruz ve bizden neyi kabul etmemiz isteniyor?

Diyorlar ki, “siz soykırımcı bır milletsiniz! Ermenilere soykırım uyguladınız …”

Biz diyoruz ki, “hayır, uygulamadık !”

O zaman deniyor ki:

“tamam, madem uygulamadınız, bunu tartışalım, öyle sonuca varalım”.

Size mantıklı geliyor, “nasılsa suçlu değiliz, tartışmadan galip ayrılırız” diyorsunuz.

Ama tartışma masası kurulduğunda eşit bir tartışma şansı olmadığını görüyorsunuz.

Bakıyorsunuz, tüm televızyonlar, gazeteler, “aydınlar” sizin ermenileri katlettiğinizi yaymaya başlıyor.

Kanıtları var mı?

Elbette yok.

Ama yalan bir kez yayıldı mı ve yalanı söyleyenlerin sayısı da yeteri kadar çok oldu mu, gerçeğin sesi baskılanıyor.

“hayır” diyorsunuz, “gerçeklerı bir de biz anlatalım”, ama anlatamıyorsunuz çünkü tüm propaganda kanalları size kapatılmış durumda.

İşte o zaman anlıyorsunuz “tartışmaya açmak” denilen tuzağı.

Bu sürecin sonunda, ulusal gururu ve hassasiyetlerı yüksek insanlar bile “acaba” demeye başlıyor, “acaba gerçekten ermenileri biz mi katlettık?”

“ulusal benlikte ilk kırılma” yaşanıyor…

Psikolojik harbin etkisi büyük bır hızla bu şekilde yayılıyor.

Sıra kürtlere gelıyor. Sızden tartışmanızı ıstıyorlar. Tartışma başlıyor ve yıne kaybedıyorsunuz.

Bir düşünün lütfen, son dönemde nelerı tartışmaya açtık ve şimdi neredeyiz:

Bugün Misak-ı Milli’yi pek önemsemiyoruz.

Kırmızı çizgileri umursamıyoruz.

Türk dilinin önemi kalmamış.

Bu ülkede federasyon da olabılır, ermenılerden özür de dileyebılırız, kürtlere “bıraz” toprak da verebiliriz.

Kısacası, ulusal varlığımıza ait hayatı her alanda kaybetmiş durumdayız.

Sırada ne var?

Atatürk var elbette… çünkü önemlı olan, ulusal önderleri yok etmek.

O halde, onun ne kadar zalım bır diktatör olduğunu tartışalım.

Onun zaaflarını tartışalım.

Hatta onun anasını bile tartışalım.

Evet, emperyalistlerın gündemınde bu bile var.

“tartışın” dıyorlar, “biz sizinle önderinizin anasını tartışmak ıstıyoruz !”

Sonra sıra sizin ananıza gelecek elbette.

Hepinizinkine gelecek…

İşte psikolojık harp budur arkadaşlar…

Şimdi yıllar öncesine gidelim.

Mondros imzalanmış.

Düşman askerlerı İstanbul’a çıkartma yapıyor.

Milyonlarca türk, sadece izliyor!

Demek ki önemlı olan ilk adım: “işgali izlettirebilmek”miş.

Ama aynı zamanda bır de masa konuyor ortaya:

“tartışacaksınız”…

Tartışma masasında bizim sadrazam efendi emperyalistlere yalvarıyor, “biraz acıyın” diye.
“izleyerek”, “tartışarak” nereye varabilirsiniz?

Emperyalistler şu anda beyinlerimize ve yüreklerimize yüzyılın çıkartmasını yapıyor.

Mehmet akif, Çanakkale için ne diyordu?

“şu boğaz harbi nedir, var mı dünyada bir eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi
tepeden yol bularak geçmek için marmara’ya
kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya”…

Çıkartma sürerken iki tavır vardır alınabilecek.

Birincisi şu:

İstanbul’da ışgalcılerı karşılayan ve onlardan “tokat yiyen” bır osmanlı paşası olabilirsiniz veya dolmabahçe’den çıkartmayı izleyen bir padişah.

Belki de evinin perdelerini kapatan sıradan ve suskun bır türk.

Ama aslında hepsı aynı kapıya ve aynı kişiliğe çıkar:

“İzlersiniz !”

Her şeyi…

Ya da ilk kurşunu atan Hasan Tahsin olursunuz.

Hasan tahsın’e kadar bu ülkede düşmana hiç kurşun atılmadığını bilmek ne kadar utanç vericidir aslında.

Hasan tahsin’ı ne kadar tanıyoruz?

Onu “hasan tahsin” yapan nedır?

“ilk kurşun”dan önce de kurşun atmıştır bu kahraman adam.

Hasan tahsın Avrupa’dadır ve bır fılme gıder. Fılmde türkler aşağılanmaktadır. Hasan tahsin bu filmi izlemez, “önce izleyeyim, sonra eleştireyım” demez.

Çıkarır silahını, ateş eder beyaz perdeye.

Film de orada biter!

Hasan Tahsin’in insani ve sıradan yanıdır bu.

Hiçbir insan kendisine, anasına, babasına, mılletine, bayrağına küfrettirmez.

En basit insan gerçeğidir bu.

İlkokulda bır çocuğun anasına küfretmeye kalkarsanız, sizinle “anasının durumunu” “tartışmaz”.

Bunun cevabı, suratınıza yiyeceğiniz bir yumruktur.

Çünkü çocuğun en insani ve sıradan yanıdır bu.

Ergenekon, ermeni sorunu, kürt açılımı ve Can Dündar’ın “insani” denilen “mustafa” belgeselinin bam teli “burasıdır”…

cumartesi70
05-09-2009, 05:17
Burası Ergenekon örgütünü destekleme platformu olmuş.Ergenekon davasında,Erdoğan'ın ABD ile gizli anlaşmaları kabul ettiği vs. varmış ne demek yaa?Bütün başbakanlar seçildiğinde bu anlaşmaları imzalar,hatta çoğunun ilk yaptığı iş Amerika'ya gidip bunları kabul ederek yönetime başlamaktır.Neticede arkamızda Amerika var.
Rusya'nın 1. dünya savaşında bize verdiği destek karşılığında Türkiye'nin kuruluşundaki unsurlar dün solcuydu bugün ergenekoncu.2. dünya savaşından sonra Amerika'nın etkisiyle yerleşen unsurlar dün faşistti bugün yobaz.
Cumhuriyetin 100. yılı geliyor biz hala bir sağa bir sola dolap beygiri gibi dönüyoruz bir adım ileri gidemiyoruz.

selçuk efendi
21-09-2009, 12:17
Kiminle yatacağını şaşırmış aile kadınları - Atılgan Bayar

Aliye'de, kadın zalim kocası ile iyi kalpli sevgilisi arasında gidip gelir...
Sıla'daki kadın ise şehirli eski nişanlısıyla doğulu Boran ağa arasında...
Bir Bulut Olsam'da Narin, psikopat amcaoğlu ile diğer alternatifler arasında sıkışır...

Asi'de, sadece Asi değil, kız kardeşi de 'esas sevdikleri' ile diğer seçenekler arasında her nedense, gidip gelmek zorundadır...
Hatırla Sevgili'de ise kadın, aralarında gidip geldiği erkeklerden birinin çocuğunu ondan habersiz doğurur, ancak başka birini o çocuğa baba yaptıktan sonra, eskisine dönebilir...
Aşk Yakar'daki kadın, nikahtan önce kendisini terk eden adamı vurur, kendisine sahip çıkan savcı ile unutamadığı eski sevgilisi arasında gel gitler yaşar...
Dudaktan Kalbe, sevmesini bilmeyen bir adamın hikayesi olmaktan çıkar; başrol kadını, kemancı ile dayı oğlu arasında gidip gelmekten perişan olur...
Aşkı-ı Memnu'nun Bihter'i yaşlı kocası ve kocasının yeğeni arasında metronom çubuğu gibi salınır. Romanda bu duruma fazla dayanamayan Bihter'in intihar etmesine rağmen, dizide bu gidiş geliş daha da uzayabilsin diye intihar olmaz...
Daha fazla sayayım mı?
Yoksa bu kadar örnek, Türk dizilerindeki hemen hemen bütün kadınların 'aşk' adı altında en az iki seçenek arasında gidip gelen profillere dönüştürüldüğünü; bütün erkeklerin ise boynuz parlatma yarışmalarına aday gösterildiğini anlatmak için yeterli mi?
Şimdi...
'Tesadüf' diyenler olacaktır...
'Aman canım dizi film teması başka ne olabilir ki' diyenler olacaktır...
'Toplumun merakı bu konulara... Dizi toplumun aynasıdır' diyenler olacaktır...
Ancak; hayatta savaş vardır, terör vardır, ölüm vardır, mücadele vardır, bilim vardır, kurgu vardır, mizah vardır, siyaset vardır, tersane vardır, sevinç vardır...
Hayat, kiminle yatacağını şaşıran kadınların ve onların etraflarındaki erkeklerin hikayesinden ibaret olmadığı için, dünyanın her televizyonunda da 24 gibi, Lost gibi, Tudors gibi diziler yayınlanabilir.
Bu yüzden, toplumu şekillendirmede çok büyük payı olan Türk dizilerinin tek tema seçimindeki ısrarlı ortaklık, kimse kusura bakmasın, 'çok fazla tesadüf' gelmeye başladı bana...

Yazının tamamı (http://www.aksam.com.tr/2009/09/15/yazar/14313/atilgan_bayar/kiminle_yatacagini_sasirmis_aile_kadinlari.html)

selçuk efendi
21-09-2009, 12:19
Abant Toplantıları’nın müdavimlerinden Fetullahçı ve “İkinci Cumhuriyet” düşüncesinin savunucularından Prof. Dr. Mete Tunçay, 1993 yılında şunları söylüyordu:

“Yeni Osmanlılık hareketine gelince; Türkiye’nin federasyon şeklinde eski Osmanlı topraklarına hükümran olması şekliyle değil, bu topraklar üzerinde oluşturulacak demokratik ve özgürlükçü bir sistem şekliyle katılıyorum. Çünkü bu coğrafyanın insanları Osmanlı döneminde ve Bizans döneminde bir arada yaşadıkları için ciddi bir dil ve din yakınlığına sahipler. Balkanlardan, Kafkasya’ya kadarki coğrafyada şu an yaşanan sorunlar – Bosna Hersek’ten tutun da, Çerkes, Ermeni, Gürcü, Azeri çatışmaları, İsrail sorunu ve bizim için çok önemli olan Kürt sorunu- bu ortaklıklar nedeniyle demokratik ve özgürlükçü bir YAKIN DOĞU FEDERASYONU ile çözümlenebilir diye düşünüyorum. Ben Türk-Kürt federasyonuna karşıyım. Ama DEMİN İFADE ETTİĞİM BÜYÜK YAPI İÇİNDE SADECE TÜRKİYE KÜRDİSTAN’I DEĞİL, İRAN VE IRAK KÜRDİSTAN’I DA BİRLEŞİK BİR BİRİM OLUŞTURABİLİR.”
(İkinci Cumhuriyet Tartışmaları, İstanbul, 1993, s. 141-142)

***

22 Mart 2005 tarihinde Abdullah Öcalan, Türkiye, Irak, İran ve Suriye ile Kürtlerin yaşadığı diğer bölgelerde Kürdistan Demokratik Konfederalizm projesini ilan etti.

***

27 Ocak 2008 tarihinde Diyarbakır Bağlar’da DTP 1. Olağanüstü Kongresi’nde konuşan DTP Genel Başkan Yardımcısı ve Mardin Milletvekili Emine Ayna şunları söyledi:

"ABD'nin Ortadoğu Projesi'ne alternatif olarak, ben Sayın Abdullah Öcalan'ın Demokratik Konfederalizm önerisini önemsiyorum. Bunu tartışmaya açmamız ve konuşmamız gerekir."

***

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek de yaklaşık 1,5 yıl sonra, ABD’nin Ortadoğu Projesi’ne karşı “Batı Asya Topluluğu” önerisini yaptı:

“…Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Azerbaycan; ekonomiden güvenliğe uzanan bir kurumlaşmaya gitmek durumundalar. …Topluluk olarak başlayıp, ileride belki bir konfederasyona, bir tür devletler birliğine varabilecek olan bu örgütlenme, dünyanın beş büyük gücünden biri olur.”

Sonuçta bir “Fetullahçı”, bir bölücü ve bir “bilimsel sosyalist”(!)

Ortak noktaları nedir peki?

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8210)

selçuk efendi
21-09-2009, 12:22
ERDOĞAN DİYARBAKIR'I NEREYE MERKEZ YAPACAK? - Mehmet Ali Güller

Başbakan Erdoğan, Erbil’e başkonsolosluk açacaklarını ilan etti. Başbakan’ın ilanı birkaç nedenle büyük önem taşıyor.
Öncelikle, herkes Erbil’e “konsolosluk” açarken, bir tek AKP hükümeti “başkonsolosluk” açıyor. Bunun özel bir anlamı var!
Cumhurbaşkanı Gül’ün “Kürdistan”ı ilk defa telaffuz etmesinin üzerinden geçen bu 6 ay içinde, Ankara adım adım ABD’nin kurduğu Kürt Devleti' ini tanımayı sürdürdü. Barzani’ye “devlet” başkanı sıfatı verildi; “bölge hükümeti” ile resmi görüşmeler yapıldı! Bir yandan da “Kürt açılımı” yapılarak, ABD’nin “Türkiye himayesinde Kürdistan” planı için içeride taşlar döşendi.
Bu arada Başbakan’ın “başkonsolosluk” ilanının yeni olmadığının da altını çizelim. Başbakan Erdoğan, iktidarı öncesinde Atlantik ötesinden tasarlanan bir sürecin aşamalarını adım adım uygulamakla mükellef! (Ki eşbaşkanı olduğunu övgüyle dile getirdiği BOP, bunu gerektiriyor)
Örneğin, Ankara’nın Erbil’e “baş” konsolosluk açacağı aslında 7 yıl önce saptandı; geçen yıl da tebliğ edildi:
Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık Haşimi, Bağdat Büyükelçimiz Derya Kanbay’ı 17 Mart 2008 günü makamında kabul eder ve Türkiye’nin Basra ve Erbil’de konsolosluk açmak istemesinden büyük memnuniyet duyduklarını söyler! (19 Mart 2008 günlü gazeteler)
Ki bu beyanın iki hafta öncesinde Talabani, Irak Cumhurbaşkanı sıfatıyla Cumhurbaşkanı Gül’ü ziyaret etmiş ve plan yürürlülüğe konmuştu!
Öte yandan Başbakan Erdoğan’ın Erbil’e “baş”konsolosluk açma ilanlı konuşmasında, “Kuzey Irak yönetimiyle de irtibatlarımızı çok farklı bir şekilde geliştireceğiz” dediğinin altını özellikle çizelim ve 5 yıl öncesine dönelim:
“ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” (15 Şubat 2004, Kanal D, Teke Tek)
Erbil’e “baş”konsolosluk açacağını ilan eden Başbakan Erdoğan, eşbaşkanı da olduğu ABD’nin Büyük Ortadoğu Planı içerisinde Diyarbakır’ı acaba nereye merkez yapacak?

Kaynak (http://www.odatv.com/Siyaset/erdogan_diyarbakiri_nereye_merkez_yapacak-17735.html)

selçuk efendi
21-09-2009, 12:40
Şimdi son iki yazıyı da hesaba katarak ufak bir değerlendirme yapalım:

Bu gelişmeler ışığında artık komplo teorisi değil de neredeyse normal haber olmaya başlayan bu yazıların içeriğindeki ve son zamanların manşeti olan Kürt Açılımının biraz ilerisine bakalım. Yazılarda belirtildiği üzere Türkiye'nin yönetim şeklindeki değişiklik, büyümesi ya da küçülmesi; yani, bölünmesi, Türkiye için ve Türkiye'nin çoğunluğunu oluşturan milletimiz için iyi mi olacaktır, kötü mü? Bugünlerde bence bu konu artık servis edilecektir önümüze. Aslında ufaktan başlandı da...

Projenin menşeinin, büyük çoğunluk tarafından da söylendiği üzere, Amerika olması, Amerika'nın bizi niye bizden çok düşündüğü aslında yukarıdaki sorunun da cevabını açıkça ortaya koyuyor ama iktidarın da, inanıyorum ki ileride yaşlı gözlerle (hatta, üstüne bir de beraber yürüdük biz bu yollarda'yı patlatır) söyleyeceği üzere, bu Türkiye'nin kalkınması, büyümesi anlamına mı geliyor yoksa vezir'ini kaptırmak üzereyken yiyeceği bir fille basireti kapatılan bir Türkiye resmi midir?

Amerika, eğer bahsedilen planları doğruysa, kağıt üzerinde istediklerini almış ama asla gözleri arkada kalmadan bırakıp gidemeyecekleri Irak'tan sonra, İran ve Türkiye'yle benzer bir savaşı göze alabilir mi? Yoksa, dahili ve harici bedbahtlar ve işbirlikçi iktidarlarla bu iş daha mı kolay olacaktır, ne?

Neyse, bunlar benim ilk evvelde aklıma gelenler... Sn. cumartesi70'in şikayet ettiği husustan biraz kurtaralım başlığı dedim...

selçuk efendi
21-09-2009, 23:42
A.Altan'ın yazısı (http://www.taraf.com.tr/makale/6935.htm)

Bu yazıyı Facebook'ta gördüğüm ayrılıkçı Kürtçü bir grubun sayfasında gördüm. Farkında mısınız nasıl da yol gösteriyor, nasıl da inceden gaz veriyor her iki tarafa da? Kürtlere 'yav siz ne korkacaksınız bölünmekten, dilinizi resmi dil olarak görmeyen bu devlete isyan etmekten?' diyor, Türklere de 'Adamlar zaten ayrılmak istiyor, sen niye seni istemeyen adamlarla birarada olmaya çabalıyorsun. Zaten bölünecek, bölecekler.' diyor...

Bunların istediği olur da bir iç savaş, bir bölünme olursa bir yürekli, Allah rızası için bu fitneciyi sağ komasın...

Sesil
22-09-2009, 10:45
Kuyrukluyıldızda yaşamın yapıtaşı bulundu

NASA bilim insanları, Stardust (Yıldıztozu) aracından gelen Wild-2 kuyrukluyıldızının örneklerinde yaşamın oluşması için elzem bir yapıtaşı olan glisin aminoasidini buldular.
Buluş, yaşamın bileşenlerinin uzayda oluşup çok uzun zaman önce Dünya üzerine düşen bir meteorit veya kuyrukluyıldız tarafından yeryüzüne ulaştırıldığı teorisini de destekliyor.


“Glisin canlı organizmalarda protein oluşturmak için kullanılan bir aminoasit ve ilk kez bir kuyrukluyıldızda aminoasit buluyoruz” diyor Greenbelt’teki NASA Goddard Space Flight Center’dan (Uzay Uçuş Merkezi) Dr. Jamie Elsila, “Buluşumuz, yaşamın bileşenlerinin uzayda oluşup çok uzun zaman önce Dünya üzerine düşen bir meteorit veya kuyrukluyıldız tarafından yeryüzüne ulaştırıldığı teorisini destekliyor” diye ekliyor.

Araştırmaya katkıda bulunan NASA Astrobiyoloji Enstitüsü müdürü Dr. Carl Pilcher de, glisinin kuyrukluyıldız üzerindeki keşfinin, yaşamsal yapıtaşlarının uzayda mevcut olduğu ve evrende yaşamın oluşumunun sanıldığından daha yaygın olabileceği görüşlerini güçlendirdiğini belirtiyor.

Elsila, Meteoritic and Planetary Science dergisinde yayınlanmak üzere kabul alan bu çalışmanın makalesindeki başyazarı ve çalışmayı Washington’daki Marriott Metro Merkezinde 16 Ağustos’ta yapılan Amerikan Kimya Topluluğu’nun toplantısında sundu.

Aminoasitler yaşamın yapıtaşları olarak biliniyor, saç ve deriden vücuttaki kimyasal reaksiyonların düzenlenmesinde rol oynayan enzimlere kadar her yapının oluşumunda görev alıyorlar. Var olan 20 farklı aminoasit ile çok büyük bir çeşitlilikle milyonlarca farklı protein oluşturabiliyor.

2 Ocak 2004’te Wild-2'nin buzlu çekirdeğinin etrafındaki yoğun gaz ve tozun arasından geçen Stardust uzay aracı, bu maddelerin arasından geçerken aerojel -%99’u boşluklu süngerimsi madde- dolu özel bir toplama sistemi ile kuyrukluyıldızın gaz ve tozundan nazikçe örnek topladı.

Elsila, gaz molekülleri aerojelden geçerken alüminyum folyoya tutundukları için toplama sistemindeki aerojeli tutan ince folyo bölmeleri analiz ettiklerini belirtiyor. Bunu yapabilmek için iki yıl boyunca, bu kadar küçük ölçekli örneklerden hassasiyetle ölçüm yapabilecek ekipmanlar geliştirmek için hazırlıklar ve kalibrasyonlar yaptıklarını ekliyor.

Nasıl emin olundu?

Goddard laboratuarlarındaki hazırlık analizleri, hem aerojelde hem de alüminyumda daha önceden glisini tespit emişti. Ancak glisin yeryüzündeki yaşamda mevcut olduğundan Dünya'daki kaynaklardan bir kontaminasyon (kirlilik, bulaşma) olmuş olabileceğini düşünen Goddard ekibi yaptıkları izotopik analizler sonucu glisin varlığını tespit ederek böyle bir ihtimali de elemiş oldu.

İzotoplar, bir elementin farklı kütle ve ağırlıklardaki versiyonları; örneğin en yaygın karbon atomu olan Karbon 12 atomu, merkezinde (çekirdeğinde) altı proton ve altı nötron taşırken, Karbon 13 izotopu çekirdeğinde fazladan bir tane nötron barındırdığından daha ağırdır. Uzaydan gelen bir glisin molekülünün, daha ağır olan Karbon 13 atomuna Dünya’daki glisin molekülündekinden daha fazla sahip olması beklenir. “Bu da tam olarak ekibimizin bulduğu şey, Stardust gerçekten de bize kaynağı bir kuyrukluyıldız olan, dünyadışı karbon izotopuyla imzalanmış glisin getirdi.” diyor Elsila.

NASA Goddard’dan Dr. Daniel Glavin ve Dr. Jason Dworkin, folyodaki ve aerojeldeki sonuçlara bakarak Stardust’ın kuyrukluyıldıza maruz kalmış tarafının tümündeki toplama sisteminin uzayda oluşmuş glisin ile kaplı olduğunu gördüklerini söylüyorlar.

selçuk efendi
25-09-2009, 22:09
AKP bitmiştir. İran tezkeresi yolda !...

ABD çok yakında saldıracağı İran için AKP’yi sildi.

Durup dururken ne oluyor diyeceksiniz. Anlatayaım…

ABD’nin İran’a İsrail ile birlikte ciddi bir saldırı düzenleyeceği artık gün gibi ortadadır. Bu saldırı öncesi hazırlıkların ve yığınağın yapılması için TBMM’den tezkere almak zorunda. Türkiye’nin İran sınırını TSK’ya emanet edip arkasını sağlama almak istiyor. Ancak bunu artık AKP ile yapamaz.

Son olarak yapılan bakan değişimi AKP’nin rengini belli etmiştir. Milli görüş tabanını mutlu etmeye yönelik bu bakanlar, ABD ile İsrail’i çok germiştir. Davos’ta İsrail’i çok kızdıran ‘Van münit’ skandal’nın ardından dün ABD’de konuşan Tayyip Erdoğan, Hamas ve Filistsin konularını sanki Türk milletinin başka sorunu yokmuş gibi, ısrarla ve kafa ütülercesine konuşması bu düşünceyi doğrulamış ve gerginliği had safhaya taşımıştır.

Değerli mayınlı arazileri göz boyamak için İsrail’e verme girişimi fos çıkınca bu kez insansız uçak konusunda İsrail’e yalakalık yapılmıştır. Bu yalakalık TSK’nın kesin tavrıyla daha da ortaya çıkmıştır. Şöyle ki;
İsrail’i ürettiği Heron'ların satın alınmasına TSK çok ihtiyacı olmasına karşın karşı gelmiştir ve gerekçeleri İsrail’e maddeler halinde bildirilmiştir.

En önemli çekincelerin başında uçakların menzillerinin kısa olması, havada az kalabilmeleri ve kullanıcılarının İsrailli olma şartlar oluştur. Yani TSK aldığı Heron’u istediği yerde istediği gibi uçuramayacak. Uçuracak olursa da teknik ekip İsrailli olacak ve yapılanı görecek. İsrail bu bekleyiş sırasında Türkiye için ürettiği 5 Heron’u apar topar Hindistan’a satınca da TSK ile ipler kopma noktasına geldi.

Ancak AKP hükümeti yalakalık olsun diye şimdi de Savunma Bakanlığı aracılığı ile savunma sanayi adına bir gözlerden uzak bir açıklama yaptı ve Heron’ların bu şartlarda alınması gerektiğini ilan etti. Yani resmen her hareketimizi onların denetimine sokmayı kabul ettiler. Mide bulunduracak kadar onur kırıcı kısmen de ihanet anlamına gelebilecek bu yalaka istek, helal süt emmiş Türk generalleri tarafından hala kabul edilmedi. Yani, AKP İsrail yalakalığında ikinci bir Fosu yaşamış durumda

Şimdi dikkat!..

Türkiye bazı işadamları aracılığı ile bir başka ülkenin insansız izleme uçağını alma görüşmelerine başladı. Bu komşu ülke’nin üreteceği uçak, İsrail Heron’una göre neredeyse üç misli bir süreyle havada kalabiliyor ve rampadan fırlatılabiliyor. Fiyatı da yarısından daha ucuz. Bu şu demek. Bir tabur, bu uçağı alıp Cudi dağında istediği yerden fırlatabilir ve havaalanı yerine 25 metrelik düz her hangi bir yere iniş yapabilir. Yaklaşık 1000 km uzaktaki bir hedefi gözleyebilir. Bu müthiş büyük bir üstünlük demektir…

Ne oldu biliyor musunuz?

Bu komşu ülkedeki uçağı üretip TSK’ya satma görüşmeleri yapan, hatta Türkiye’de ortak üretime geçmeye çalışan bazı işadamları ve emekli subaylar apar topar Ergenekon Terör Örgütü üyesi oldukları gerekçesiyle tutuklandılar ve hala hapisteler.

Sınırları koruyacak TSK desteği ve askerlerini topraklarımızdan geçireceği tezkere olmadan İran’a saldıramayacağını bilen ABD çok yakında harekete geçecektir. ABD yanlısı gibi görünen ama her fırsatta ümmetçilik yapan ve bu konuda Anayasa mahkemesinden ceza alan AKP’nin bu tezkereyi çıkartmayacağı gün gibi ortada.

Peki bunu nasıl yapacak?

Her şeyden önce TSK ile arasını düzeltmek zorunda.İddia ediyoruz, cılkı çıkan Ergenekon davası çok yakında seyrini değiştirecektir. Çünkü ABD desteğini çekecektir. Çekmek zorundadır. Zaten hukuk skandallarıyla ve Adalet bakanlığının gayrı siyasi ahlaki gayretiyle yürüyen dava, yakında çökmeye başlayacaktır. ABD, TSK'nın sarstığı itibarını iade etmediği sürece yol alamaz.Çünkü ABD'nin Ortadoğu'daki en büyük müttefiki Türkiye değil, TSK'dır. bunun da gereği TSK'ya uzaklaşmaktan değil yakınlaşmaktan geçer.

Merkezi Virjinya’da olan Fethulllah cemaati de bu seçimde AKP’nin yerine henüz kurulma aşamasında olan ve ABD fonlarından büyük miktarda yararlanacak olan sosyal demokrat bir partiyi destekleyecektir. ABD’nin yeni hedefi bölgedeki çıkarlar ile doğru orantılı olacaktır. Nabucco proesi boş bir proje değildir. ‘Gaz nereden bulunacak’ deniyordu. O gaz, İran operasyonu sonrasında Türkiye ve ABD denetimindeki Batı Azerbaycan’dan sağlanacaktır. Zaten nihayi hedef de budur.

İran’ın parçalanmasına Türkiye’de sadece ABD ve MİT destekli MHP yönetimi “EVET” der. Vatansever ve Türk milliyetçisi tabana da “Bakın bizim zaten ülkümüz buydu” derler haklı olarak.

Diyoruz ki, bir erken seçim sonrasında Türkiye’nin Yeni parti ve MHP koalisyonu tarafından yönetilmesi isteniyor. Ancak bu hükümet ABD’nin istediği İran tezkeresini bacakarasından geçirir…

Eğer bütün bunlar hayal mahsulü ile ABD patriot füzeleri için neden “geç kaldınız” derken; İran da “Patriot'a gerek yok, bizden zarar gelmez.” Açıklamasını yaptı. Türkiye ve İran’ın en büyük iki terör örgütünü PKK ve PJAK sizce neden ABD koruma altına aldı.

internetajans-ÖZEL (http://www.internetajans.com/default.asp?NID=82043)

Achiles
25-09-2009, 23:38
Heron muadili İHA(İnsansız Hava Aracı) larımız yıllar önce de vardı, düşe düşe geriye pek birşey kalmadı..

Mesele..İHA ların uydu bağlantısıyla uçurulabilmesi meselesi..Uydu yoksa HERON da alınsa, kendi rölesi ile sınırlı bir menzille uçurulacak..

Yazınıza ilave olarak, galiba Azerbaycanı ve Türkiyeyi, İranın kuzeyindeki Güney Azerbaycanı kopartıp, Kuzey Azerbaycana ilhak etme noktasında tavlayacaklar..İrandan kopacak olan Doğu Kürdistan da eşantiyonu olacak..

Alıntı;
Her şeyden önce TSK ile arasını düzeltmek zorunda.İddia ediyoruz, cılkı çıkan Ergenekon davası çok yakında seyrini değiştirecektir. Çünkü ABD desteğini çekecektir. Çekmek zorundadır.

Bu durumda da, hem CHP hem MHP tabanından açılım mevzusuyla iyice kıllanmış büyük bir grubun desteğini alacak yeni bir parti doğacaktır..

selçuk efendi
27-10-2009, 22:40
Son zamanlarda her nedense iyice yaygarası yapılan domuz gribi meselesini, okul tatil etmeleri, böylece okulları arındırma çalışmaları benim tuhafıma gidiyordu ki şu yazıya rastladım:

http://www.keremdoksat.com/2009/10/27/domuz-gribi-mi-islak-imza-mi/#more-792

selçuk efendi
28-10-2009, 21:21
PKK Açılımının Ardında İsrail'in "Mezopotomya Projesi" Var

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Ağustos ayında, Irak, Suriye gezisine çıkmadan önce

“İki ülke arasında güçlü bir stratejik işbirliğinin ortaya çıkması, ortak bölge olan Mezopotamya Havzası ve Orta Doğu’yu refah ve istikrar alanı haline dönüştürecektir. Bu bizim vizyonumuzdur”

demişti.

“Mezopotamya Havzası” konusuna biz ART’deki programımızda dikkat çekmiş ve eski Amerikan Büyükelçisi Pearson’un “Erzurum’dan Bağdat’a kadar uzanan bölge tek bir ekonomik bölge olacak” sözünü ve ayrıca Barzani’nin İnternet sitesinde,

“Bu bölge aynı zamanda tek bir siyasi bölge haline gelecek, TSK bu topraklardan çekilecektir”

yorumunun yayımlandığını hatırlatmıştık. Daha sonra aynı tespiti bu sütunda da tekrarlamıştık.

* * *
Basında bizim dışımızda konu ile ilgili yazı yazan, takip ettiğim kadarı ile sadece Cengiz Çandar oldu.
Çandar, “Bağdat’ta ‘Mezopotamya Birliği’nden Silopi’de ‘Barış Grupları’na” başlıklı yazısında

“Türkiye ile İsrail ilişkilerinde ara açılırken, Suriye ile vizeyi kaldırarak 40, Irak’la ‘iki devlet-tek hükümet’sloganı ile adeta entegrasyona giderek 48 anlaşma imzalanmasının kendiliğinden bölge dengelerine getireceği ‘devrimci değişikliği’görmek gerekiyor”

ifadelerini kullanmıştı.

* * *

Bu arada, avukatları aracılığı ile konuşan terör örgütünün başı Abdullah Öcalan, şu iddiada bulundu:

“AKP benim yol haritamdan yararlanıyor. Davutoğlu dışarıda, Erdoğan içeride bundan yararlanıyor. Ben yol haritamda Ortadoğu’daki demokratik çözümleri belirtirken Dicle-Fırat Havzası Demokratik Konfederalizmini önermiştim. Davutoğlu şimdi bunun görüşmelerini yapıyor Irak ve Suriye’yle.”

Öcalan’ın daha eski tarihli açıklamalarını araştırınca, gerçekten de “Dicle-Fırat havzasında tarım, su ve enerji konfederasyonu” ifadelerini kullandığını görüyoruz.

* * *

The Economist dergisi ise PKK militanlarının Türkiye’ye gelişi ile ilgili haberinde

“Bu adım, Türkiye, Amerika, savaşçıların üstlendiği dağlık bölgeyi kontrol eden Iraklı Kürtler ve belki de PKK arasında bir yıllık gizli görüşmelerden sonra gerçekleşiyor”

dedi.

Bilindiği gibi Avrupa Birliği Komisyonu’nun 6 Ekim 2004 günü açıklanan Türkiye İlerleme Raporu’nda, Dicle ve Fırat havzalarındaki barajların ve sulama tesislerinin İsrail’in de dahil olduğu uluslararası bir konsorsiyum tarafından yönetilmesinden söz ediliyordu.

AKP hükümeti, o dönemde bir taraftan, AB’nin Türkiye’de yeni azınlıklar yaratma politikasına uyum sağlarken, diğer taraftan GAP ve Orta Anadolu bölgelerinde İsrail yatırımlarının önünü açıyordu.

İsrail ile imzalanan mutabakat metni 5 Ekim 2004 günü Resmi Gazete’de yayınlanıyor, 6 Ekim günü de İlerleme Raporu açıklanıyordu.

Birincisinde, İsrail, GAP bölgesi ve Orta Anadolu’ya sulama tesisleri yatırımı için davet ediliyor, ikincisinde ise, bu tesislerin uluslararası yönetime kavuşturulacağı belirtiliyordu!

* * *

Biz son olarak 3 Şubat 2009 tarihli ve

“Olmert, Tayyip Erdoğan’ı Palandöken için mi kolluyor?”

başlıklı yazımızda da eski Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp’in

“Fırat ve Dicle’nin toplandığı suların havzası sadece Şanlıurfa veya Mardin’le sınırlı değildir. Kuzeyde Erzurum Palandöken Dağı’na kadar uzanır bu sınır. ‘Suların idaresi’ne demek?

Bu, Palandöken’den itibaren, idareyi onların eline vermektir. Ayrıca bu konsorsiyumda İsrail’in işi ne? Bu ülke Avrupa Birliği’nde midir? Belli ki ABD’nin AB’ye baskısıyla bu şart Türkiye’ye dayatılmaktadır. Bu şart asla kabul edilemez”

açıklamalarına yer vermiştik.

Vizyonda olan proje “Mezopotamya Projesi” dir.

Arslan Bulut - Yeniçağ Gazetesi

selçuk efendi
04-11-2009, 15:55
Pavyon, Taraf ve Ordu-Yılmaz Dikbaş (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8317)

selçuk efendi
07-11-2009, 15:43
Adli Tıp"ta ıslak imza rezaleti - Ali Serdar BOLAT

Önce Ankara'daki Amerikan askeri karargahı ODC'nin katkılarıyla Albay Çiçek'in
imzası taklit edilerek sahte bir "İrticayla Mücadele" belgesi hazırlanıyor.
Belgenin hazırlanmasından gayet tabii Ergenekon Savcılığının ve Büyük Ortadoğu
Projesi Eşbaşkanı Tayyip Bey'in bilgisi var.

Sonra bunun fotokopisi çekilerek sahte bir ihbar mektubu ilişiğinde Savcılığa
postalanıyor.

Savcılık, her zaman yaptığı gibi "soruşturmanın gizliliği" ilkesini takmayarak
fotokopiyi yandaş basına servis ediyor.Gayet tabii fotokopi imzanın gerçek olup
olmadığı teknik olarak anlaşılamayacağı için sürece bir ara veriliyor.

Sonra, sabaha karşı başka bir kanunun peşine monte edilen bir madde ile "askerin
sivil mahkemelerde yargılanması" kanunu çıkarılıyor.

Daha sonra, Adli Tıp Kurumu'na iki yandaş doktor ataması yapılıyor.

İşte şimdi belgenin aslını ortaya çıkarma zamanı gelmiştir.
(Yandaş doktorlar daha önce atanabilseydi, önce fotokopi değil, doğrudan ıslak imza
ortaya çıkarılacaktı)

Yine sahte bir ihbar mektubu ilişiğinde belgenin ıslak imzalı aslı Savcılığa
postalanıyor.

Islak imza Adli Tıp Kurumu'na gönderiliyor.

Kurallara göre, inceleme yapacak olan heyet kura ile belirlenir.
Önemli vakalarda ise Adli Tıp Genel Kurulunun tümü incelemeye katılır.

Islak imzayı inceleyecek heyet ise, kurallara aykırı olarak, kura ile değil de tayin
ile belirleniyor.

Kimler tayin ediliyor bilin bakalım.

Bilmeyecek ne var, bir hafta önce atamaları yapılmış olan iki yandaş doktor tabii.

Prof. Dr. Bülent Üner ile Uzman Dr. Hacı Mehmet Akın.
Heyetteki üçüncü üye ise yine gayet tabii yandaş Uzman Dr. Lokman Başer.

++++++++++++ +++++++++ +++++++++ +++++++++ ++++

Cezaevinde kanser olan Güler Zere için aylardır Adli Tıp raporu çıkmamıştı.
Geçen gün Abdullah Gül "Usulüne uygun belge hazırlanırsa tahliye işini inceleriz"
demişt.Aylardır çıkmayan rapor, bir gün içinde çıkıverdi.

Adli Tıp Kurumu Başkanı Haluk İnce, bu durumu şöyle açıkladı:
"Hastayla ilgili vereceğimiz kararda, hastanın yararını düşündüğümüz kadar, toplumun
bazı kesimlerinin düşüncelerini de düşünmek zorundayız"

Vay canına...

Demek ki Adli Tıp Kurumu, sadece önüne gelen olaya bakarak karar vermiyor.
"Toplumun bazı kesimleri ne der" diye düşünerek karar veriyor.

Mesela kadın kanser. Cezaevinden tahliye edilmesi lazım.Ama "toplumun bazı
kesimleri" bu tahliyeyi istemiyorsa, Adli Tıp bu raporu hazırlamaz.

"Cumhurbaşkanı mız" istiyorsa, rapor anında hazır...

Islak imza olayında da aynı şekilde "toplumun bazı kesimleri", bilhassa "Ergenekon
Savcıları, Tayyip Bey ve bilumum Amerikancılar ne der" diye düşünülerek karar
verilmiştir.

Bundan şüphesi olan, Adli Tıp Başkanı'nın yukardaki ifadesini tekrar tekrar
okumalıdır.

Kaynak (http://www.internetajans.com/default.asp?NID=84505)

tekas
07-11-2009, 16:43
A.Altan'ın yazısı (http://www.taraf.com.tr/makale/6935.htm)

Bu yazıyı Facebook'ta gördüğüm ayrılıkçı Kürtçü bir grubun sayfasında gördüm. Farkında mısınız nasıl da yol gösteriyor, nasıl da inceden gaz veriyor her iki tarafa da? Kürtlere 'yav siz ne korkacaksınız bölünmekten, dilinizi resmi dil olarak görmeyen bu devlete isyan etmekten?' diyor, Türklere de 'Adamlar zaten ayrılmak istiyor, sen niye seni istemeyen adamlarla birarada olmaya çabalıyorsun. Zaten bölünecek, bölecekler.' diyor...

Bunların istediği olur da bir iç savaş, bir bölünme olursa bir yürekli, Allah rızası için bu fitneciyi sağ komasın...


ABD nin,AB nin velhasıl tüm dış güçlerin yaptıklarından daha tehlikeli ve daha adi bir iş yapıyorlar.

Demokratik haklar adı altında resmen ülke bütünlüğünü dinamitlemeye çalışıyorlar.

Sanki ABD vatandaşlığı,Alman,Fransız,İngiliz vatandaşlığı,ve resmi dilde eğitim eğitim,resmi dille devlet işlemlerinin görülmesi uygulaması sadece Türkiye de varmışcasına bir saptırma ve aldatma içinde kaleme alınmış bir yazı.

İçimizdeki düşmanları bilmek,tanımak ve karşı durmak zorundayız.

selçuk efendi
10-11-2009, 22:21
Taraf'ın Atatürk'ten ve eserinden ölesiye nefretinin ve AB-D'nin köpeği oluşunun resmidir... (http://www.internetajans.com/default.asp?nid=84655)

selçuk efendi
14-11-2009, 18:20
Erdoğan’ın Telefonlarını Kim Dinledi, Kim Sızdırdı? - Meyyal UYGUR

Yargıtay’ın dinlendiğinin de ortaya çıkmasından sonra bütün gözler ve eller “1 Numara” olarak Başbakan Erdoğan’ı göstermeye başladı. Hem acele edin, hem etmeyin!..Çünkü 1’den fazla “1 numara” var, ama neticede hepsi tek bir “patrona” hizmet ediyor!..

- Onlarca insan sadece telefon konuşmalarından dolayı Silivri’ye tıkılıp, hayatında cep telefonu kullanmamış İlhan Selçuk ve Kemal Alemdaroğlu da, “Cep telefonu kullanmadıklarına göre, gizlenmeye çalışıyorlar” iddiasıyla “Örgüt lideri” ilan edilirken,
- AKP hakkında kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçın, değil odasında böcek aratacak, selam verecek kimseyi bulamazken,
- Kara Harp Okulu Komutanı Tümgeneral Reha Taşkesen, sadece telefonları değil, 24 saati izlenip, istifa ettirilirken,
- Ergenekon davasının eninde sonunda önüne geleceği Yargıtay’daki ilgili daire başkanları 1 yıl önceden dinleme ve izlemeye alınırken,
- PKK baskınlarından naklen yayın yapılırken,
- TSK Karargâhı BBG evine çevrilirken,

Başlarını yorganın altına sokanlar, “neredeydiniz” diye sormayacağım!..


* * *

Her şey 2002’yi, 2003’e bağlayan o kış günlerinde, emperyalizm dayatması Annan Planı’nın, efsanevi Lider Rauf Denktaş’a kabul ettirilmesi çabalarıyla başladı. AKP iktidarı, Denktaş’ı kabule zorluyor, TSK ise karşı çıkıyordu. Neticede Denktaş’a New York’ta hasta yatağında o plan kabul ettiriliyor, bu arada sağlığından daha doğrusu can güvenliğinden endişe duyulan Denktaş apar topar Türkiye’ye getirilip, GATA’ya yatırılıp, sağlığına kavuşturuluyordu.

Şimdi “Ergenekon- 2” iddianamesiyle önümüze ne konuyor? Denktaş’a planı reddetmesini söyleyen dönemin Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur’muş!..

Filmi yeniden geriye saralım. Tarih 3 Aralık 2005. Dışişleri Bakanı Gül, Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serdar Turgut ve Ankara Temsilcisi İsmail Küçükkaya’nın sorularını cevaplandırmaktadır. Şöyle bir şey söyler:

“Denktaş’a ‘Sen evet de, Rumlar hayır desin’ demiştim. Kabul etmişti. Odamdan çıktı, havaalanına gidene kadar birileri telefon edip, görüşünü değiştirtti.”

Gül, Serdar Turgut’un “Kim telefon açmış?” sorusunu da “Onu tarih yazacaktır. Bunların kimler olduğunu biliyoruz” diye cevaplandırır.

Bu röportajdan, Gül’ün, “Türkiye, Kürtlere ağabeylik yapacak. K. Irak bizim ilgi alanımız, hinterlandımızdır…(Şemdinli olayıyla ilgili olarak) Hukuk hepimizi bağlıyor. Kurumsal olarak da, bireysel olarak da. Hepimiz hizaya geleceğiz. Türkiye çok değişti. Türkiye’nin kuralları değişti. Yeni kurallara göre yaşamaya alışacağız” şeklindeki sözlerinin altını çizdikten sonra, ana konumuzla ilgili ilk sorularımızı soralım:

1- KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş’ı veya iddianameye göre Şener Eruygur’u dinleyen kimlerdi? “Ergenekoncular” kendi kendilerini mi dinletmişti, aynı “cephede” olduklarına göre, bundan ne çıkarları vardı?

2- Peki Gül’ün bu telefondan, üstelik Denktaş’ı arayanın kimliğine kadar nasıl haberi olmuştu? “Ergenekoncular”, Gül’e mi servis yapmıştı?

Devam edelim. Gül’ün bu açıklaması üzerine Denktaş o günlerde haklı olarak, aynen bugün bizim sorduğumuz gibi, “Nereden biliyorlar bana telefon geldiğini?” sorusunu sorar ve “Telefonu biliyorlarsa, kimin aradığı da açıklansın” çağrısında bulunur. Ama Gül, “Telefonu kimin ettiğini açıklamanın zamanı değil, ileriki bir tarihte açıklarım” demekle yetinir.

Demek ki “ileriki tarih”, tam 7 yıl sonra “Ergenekon İddianameleri ” imiş!..

Bitmedi…Gül’ün bu itirafından bir gün sonra Serdar Turgut’a ABD’den ilginç bir telefon gelir. Turgut’un ifadesiyle, “Hem ABD yönetimine yakın olan, hem de Kıbrıs’la ilgili gelişmeleri yakından takip eden bu kaynak” şunu söyler:

“Telefonu açanın Aytaç Paşa olduğunu biliyor musun?”!..

Ara verip, yeni sorular soralım:

1- ABD, neden bu konuyla yakından ilgileniyordu?
2- Denktaş’ın arandığını onlar nereden biliyordu?
3- Aytaç Yalman ismi hedef şaşırtmak için mi veriliyordu?

Devamında Serdar Turgut, Aytaç Yalman’a telefon edip, “telefon eden kişi siz miydiniz?” diye sorar. Aytaç Paşa, “telefon edenin kendisi olmadığını” söyler falan.

Turgut, “Sayın Denktaş’ın da, Sayın Gül’ün de yalan söylemeyeceğini bildiğimden ve kendilerine tamamen güvendiğimden nihai gerçeğin ortaya çıkmasını merakla bekliyorum ve emin olunuz ki, gerçek ortaya çıktığında bu sayfalarda haber hak ettiği yeri bulacaktır” dese de, konu kapanır gider. Taa Ergenekon iddianamesine kadar!..Yine de Mehmet Altan ve Cengiz Çandar dışında hiç kimse bunun üzerine gitmez. Onların gidişi de, “Denktaş’ın nasıl yargılanacağı, meğerse ne badireler atlatmışız” üzerinedir. Oysa yukarıda yönelttiğimiz sorular orta yerde duruyor, niye kimse bunları sormadı, sormuyor?

Sorulsa, “Tele-kulak skandalı” bu boyutlara varır, “numaracıklarla”, gerçek “1 Numara” erken teşhis edilmez miydi?

Erdoğan’ın Telefonlarını Kim Dinledi, Kim Sızdırdı?

Malum, Erdoğan’ın, Başbakan olmadan öncekiler de dahil, yaptığı bazı telefon görüşmelerinin kayıtları yayınlandı, bunun neticesinde Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım ile Ulusal Kanal İstihbarat Şefi Ufuk Akaya, tutuklanarak, cezaevine konuldu.

O kayıtlarda Erdoğan’ın, Denktaş’ın devre dışı bırakılması için Talat’la yaptığı konuşmalar da, işadamı Remzi Gür’den çocuklarına para gönderilmesini istemesi de var. İşin ilginç yanı Erdoğan’ın şu ana kadar bunların hiçbirini yalanlamaması.

Ancak başka ilginçlikler de var.

Mesela yandaş medya kafadan, Erdoğan’ın telefonlarını, “Ergenekoncuların” dinleyip, servis ettiğini öne sürdü.

Aydınlıkçıların ev ve işyerlerinde yapılan aramalarda ele geçirilen CD ve belgelerden, Erdoğan’ın 1999’dan 2004’e kadar dinlendiğinin ortaya çıktığı duyuruldu.

Yine yandaş medyanın iddiasına göre Savcı Zekeriye Öz, Aydınlıkçılara, “Dinleme kayıtlarını Levent Ersöz’den mi aldınız?” diye sordu. Savcıya gönderilen bir ihbar e-mailine göre de dinlemeleri, Levent Ersöz’ün bilgisi dahilinde, bir diğer tutuklu sanık emekli Albay Atilla Uğur yaptı.

Keza iddialara göre, Erdoğan dışında şu isimler dinlendi: Cemil Çiçek, Ali Babacan, Hilmi Güler, Egemen Bağış, Mehmet Ali Talat, Kadir Topbaş, Melih Gökçek, Remzi Gür, Münci İnci, Cüneyd Zapsu, Alvaro De Soto, John Hanford, Bülent Alirıza, Yalçın Balcı, Murat Yetkin, Serdar Denktaş ve Hakan Aygün.

Gelelim sorularımıza;

1- Gül-Denktaş hikâyesinde görüldüğü üzere, Erdoğan’ın telefon konuşmalarının merkezinde de Kıbrıs’ın bulunması tesadüf mü?

2- Tüm yollar “Jandarma”ya çıkartıldığına göre, o yıllarda Jandarma’nın bu kadar insanı, an ben an dinleme imkân ve kapasitesi var mıydı? Başka bir yerli veya yabancı istihbarat birimi neden akla gelmez, getirilmez?

3- Bu “Ergenekoncular” ne menem insanlar ki, davanın gidişatı ortadayken, bu saatte, kendilerini ömür boyu mahkûmiyete götürecek kayıtları sızdırır?

4- Bu “Ergenekoncular” kime hizmet eder ki, daha Başbakan olmayan Erdoğan’dan, Hakan Aygün’e herkesi, hatta “suç ortakları” Rauf Denktaş’ı bile dinler de, Başbakanlığının ilk gününden itibaren “Kıbrıs, Ermeni, Kürt açılımlarının” mimarlığını yapan Gül’ü dinlemeyi hiç düşünmez?

5- Aydınlık’ta bulunan CD’lerle, Gül’ün önüne giden Denktaş kayıtları aynı adresten çıkmış olamaz mı?

6- Peki neden Aydınlık ve neden sadece Erdoğan’ın konuşmaları? O karanlık, tele-kulak günlerini de “Ergenekonculara” yıkmak, ama daha önemlisi hem Başbakan Erdoğan’ı iyice köşeye sıkıştırıp, daha fazla tavize zorlamak ve dahi giderek tıkanan bilumum “açılımların” olası faturalarını tümüyle ona yıkmanın hazırlığını yapmak gibi bir taşla, birden fazla kuş vurmak olamaz mı? Yanlış anlaşılmasın, bu değerlendirmeyi yaparken, Erdoğan’ı “masum” göstermiş gibi olmak istemeyiz. O’nun “köşeye sıkışmak” gibi bir problemi yok, aksine rol kapma kavgasına büyük bir hırsla asılıyor, ancak büyük planların başarısızlıkları tarihte mutlaka birilerinin sırtına yıkılmıştır; işte Erdoğan da en azından bu “hırsından” dolayı böyle bir riske açık hale geliyor. Belki de hak ediyor bunu…

Sadede gelirsek; Ankara’da gücü elinde tutan herkesin, “dinleme-izleme” mekanizması kurduğu görülüyor. Bu da demektir ki, birden fazla “1 Numara” ve bir tane de “En 1 Numara” var!..Ve bunlar, başından beri sadece “muhaliflerini” değil, birbirini de “kolluyor”!..

Ama neticede galiba, herkese plansal, lojistik, basım ve dağıtım desteği veren, Türkiye’nin başımıza yıkılıp, “Yeni bir Türkiye kurulmasından” kârlı çıkan patron bir tane!..

O patron, Çankaya-GOP arasındaki rezidansında, bilgisayarı aracılığıyla eserini keyifle izleyen Mr. CIA veya Mr. IM-6 mıdır bilemeyiz, ama gidişat diyor ki;

Erdoğan’ın “Ergenekon’dan Çıkışı” olmayacak, çünkü “yeni Türkiye”de ona da yer verilmeyecek!..

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8349)

selçuk efendi
20-11-2009, 22:45
http://www.odatv.com/Siyaset/tunceli_alevilerinin_dinleri_yoktur-18477.html

İlginç bir haber...

selçuk efendi
02-12-2009, 15:21
Necati Doğru - “Flash forward!”

Ukalalık etme niyetim yok. Başlığında “flash forward” bulunan bir yazı yazmak istemezdim. Mecbur kaldım, bağışlayın. Kelimenin tam karşılığını ben bulamadım; “öngörü” desem değil, “olacaklar” desem “gelecek senaryosu” diye çevirsem ya da “geleceğe ait bir beklenti” diye yazsam da tam oturmuyor.

Şöyle anlatayım.

Hepimiz film izliyoruz.

Filmi çeken rejisörler, bize geçmişte yaşanmış bir olayı hatırlatmak için geri gidiyorlar. Örneğin büyük yazar Orhan Kemal’in “Hanım’ın Çiftliği” romanını TV’de dizi yapmışlar; rejisör sık sık çiftliğin hanımı Güllü’nün genç kızlık günlerinde babasından ve ağabeyinden yediği kan-revan dayak sahnelerine ve genç kızlık sevgilisi Kemal’in hayaline geri dönüyor.

Buna flash back diyorlar.

Geriye dönüp, geçmişe bakmak.

Bunun tersi: Flash forward.

Durup ileriye bakmak!

AKP Genel Başkan Yardımcısı, Milli Eğitim eski Bakanı Hüseyin Çelik, bizim gazete VATAN’a verdiği bir söyleşide; durup ileriye bakıyor ve “Çözemezsek sorun doğuda değil batıda olacak” diye hepimizi uyarıyor. Hüseyin Çelik flash forward’ında; ülkede halk arasında büyük çatışmaların çıkacağı tahminini dile getiriyor.

Hüseyin Çelik’in uyarısını okuyunca aklıma; geçen gün sağduyu sahibi bir arkadaşımın flash forward’ı geldi.

Dostum tersini düşünüyordu.

“Sorun doğuda olur” diyordu.

Dostum flash forward’ını şöyle anlattı: Batı kentlerinin birinde ölümlü bir olay olur. Ölen Türk, öldüren Kürt’tür. Türkler, Kürtlerin yoğun olduğu mahalleye yürürler, dükkânlar taşlanır, otomobiller tahrip edilir, polis araya girer, şiddet önlenir. Fakat bu haber doğu kentlerine yıldırım hızıyla; “Türkler Kürt mahallelerini bastı” diye ulaşır
Doğu kenti gerilir.

Provokatörler işbaşı yapar.

Mahallelerden akın halinde insanlar kentin vilayet binasına doğru yürüyüşe geçerler. Vilayet binası basılır, silahlı adamlar kalabalığın arasına karışır. Vilayet binasına yürüyenleri durdurmaya çalışan polis karakolu da silahlı adamlarca taranır.

33 polis ölür.

Kalabalık, vilayet binasına ulaşır. Valiyi esir alırlar. Türk bayrağı indirilir. Yerine PKK bayrağı çekilir. Tabur komutanı, durumu tugay komutanına bildirir, yardım ister. Tugay komutanı durumu Ankara’ya Genelkurmay’a rapor eder. Genelkurmay Başkanı, “Biz demokratik bir ülkede yaşıyoruz, Başbakan’a bağlıyız” diye düşünerek durumu Başbakan’a bildirir ve raporunu “Emirlerinizi bekliyoruz” diye bitirir.
***
Başbakan ne diyecektir?

Hangi emri verecektir?

Asker yürüsün, vilayet binasını geri alsın, Türk bayrağını yerine assın, valiyi makamına yeniden oturtsun. Polis öldüren, askere karşı duran kim olursa olsun, gereği yapılsın mı diyecektir? Dostumun flash forward’ı gelip bu noktada duruyor.

Bu soruda kalıyor.

İleri gidemiyor.

Tanıtım ve medyadan sorumlu AKP Başkan Yardımcısı ve Milli Eğitim eski Bakanı Hüseyin Çelik, “Problem çözülmezse sıkıntı doğuda değil batıda olacak” diyor. Bütün kalbimle ne doğuda ne batıda sıkıntı olmasını, problemin “ülke bölünmeden ve kardeşliğin ebediyen devam etmesi” yönünde çözülmesini diliyorum. Hepimizin sorumluluğu var, barışı isteyelim, omuz verelim, arka çıkalım. İnsanlar birlikte yaşasın. Ancak PKK’nın ve CIA’nın istediği gibi sorun “doğuda olursa” Başbakan ne yönde emir verir?

Ben bilmiyorum.

Tahminde de bulunamıyorum.

Kaynak (http://www.odatv.com/n.php?n=bu-catismada-basbakan-hangi-karari-verirdi--3011091200)

Achiles
02-12-2009, 16:09
Sn Selçuk Efendi,

Malesef yukarıda anlatılanlar kurgu değil gerçek ve bu ülkede yaşandı.

92-93 yıllarında Şırnak ve Cizre'de bu kalkışma yaşandı. Üstelik batıda, doğudaki insanları galeyana getirecek bir gelişme olmadığı halde..

Neredeyse birebir idi olaylar. Zaten bu olaylar sonrası bakış açıları değişti, şiddetin dozu arttı. Etki tepkiyi merhale merhale tanımladı, gerektirdi.

Evet..mesele o kararı vermekte..aman hiç can kaybı olmasın diye, zamana yayılabilecek bir rehine krizindeki karar gibi değildir o karar..Daha tersine, devletin ciddiyetini onurunu ortaya koyacak ve tüm dünyaya mesaj niteliğinde olur o karar..Yani kanlı olur, kansızı olmaz, şimdiye kadar da olmadı...Daha çok Kardak Kayalıklarındaki el kadar toprağı bile vermeyiz gerekirse savaşırız mantığına benzeyen bir duruş, bir sınır, bir kurdun dişlerini göstermesi vardır altında..

Bu olaylar yaşandıktan sonra ise 50 yıl konuşulur, tartışılır. O karar verilmezse ne olacağı asla konuşulmaz.

Asıl mesele o duruma düşülmeden öncesi yaşananlardır, hatalardır, kontrolün kaybedilmesidir.

Başbakan ne emir verecek..Neye mal olursa olsun bastırın diyecek..Herkes öldürülecek, bayrak dikilecek, vali yerine oturtulacak, savcılara görev verilecek, soruşturma başlatılacak, failleri salonlara sığmadığından Spor Salonlarında düzen alınacak, bir sürü türev insan hakları sorunları yaşanacak, ve bu kin, bu kan, müteakip nesillere miras kalacak..

Yargılananların torunları dedelerinin uğradığı zulmü anlatacak ama asla dedesinin valilik kapısında nöbet bekleyen polisi niye ve neden öldürdüğünü, o polisin eş ve çocuklarına ne olduğu anlatmayacak..Aynı Yılmaz Güneyin öldürdüğü hakimin eş ve çocuklarının kimsenin umrunda olmaması, ve Yılmaz Güneyin hala bazı çevrelerce kahraman olarak görülmesi gibi..

Hani var ya çok amiyane bir laf; Olacak olur..

selçuk efendi
10-12-2009, 00:14
ÖCALAN HEP BENİM KİM OLDUĞUMU ÖĞRENMEK İSTEDİ

Odatv.com olarak Ergenekon savunmalarını elimizden geldiğince vermeye çalışacağız.
İşte emekli Albay Atilla Uğur'un ifadesi;

- 1999 yılının şubat ayında terörist başının sorgulanması görevini devletim bana ve arkadaşlarıma verdi. Elbette bu büyük bir onurdu...
İmralı'daki görevimi de başarıyla tamamladım. Daha sonra terörist başının, avukatlarına defalarca 'Beni sorgulayan kim, adını öğrenin' şeklinde talimatlar verdiği bilgisini aldım.
Devletim ve şahsım bu konuyu yaklaşık 10 yıl gizli tutmayı başardık. Taa ki bu dava ile gözaltına alınıncaya kadar b u konu gizli kalabildi.
Ciddi devlet anlayışının da gereği zaten buydu.
Ancak bu gözaltından sonra tamamen deşifre oldum.
Bu husus sorgu sırasında heyetinizde yer alan savcı S. S. H'na da şahsım ve avukatım tarafından söylendi.
Deşifre olmama müteakip eşim ve çocuklarım defalarca tehdit aldılar, hâlâ da sıkıntı içerisindeler...

- Emniyet amiri M. K, bana 'Albayım, sen 25 sene ben 15 sene hizmet etmişiz. Bak seni kullanmışlar, bunu söylemekten çekinmiyorum, bir dönem ben de kullanıldım. Bu çok doğaldır.
Seni de kullanmışlar, s en bize Şener (Eruygur) ve Hurşit (Tolon) ile ilgili şeyler söyle, mesleki taassubu bırak. Savcı Zekeriya Öz biz ne dersek onu yapar, seni bıraktıralım.
Bak göreceksin, Şener ve Hurşit kesinlikle tutuklanacaklar' dedi.
Sayın Başkan, emniyet amiri bana bunları söylediğinde Şener ve Hurşit paşaların henüz sorguları yapılmamış ve mahkemeye de sevk
edilmemişlerdi.
Bir emniyet amiri, onların tutuklanacaklarını nereden biliyordu ve nasıl böyle emin konuşabiliyordu, takdiri size bırakıyorum."

- "Savcı Z. Ö, emniyette bana, 'Biz seni geçen sene alacaktık , baktım yeni emekli olmuşsun, bırakalım biraz emekliliğini yaşasın, dedim. Bu Şener ve Hurşit'le ilgili bir şeyler anlat hakkında iyi düşünelim, seni yarın bırakalım.' dedi."

- "01 Temmuz 2008 günü gözaltına alındım. Emniyette 6 metrekarelik bir hücreye konuldum.
İçeri leş gibiydi ve kokuyordu, gözüme vuran ışık ve ortam, zaman mefhumunun kaybettirilmesini amaçlamıştı.
Tabiri caizse uyku uyunmaması için tüm şartlar mevcuttu.
Ben askeri ve komando eğitimi almış bir insan olarak, bunlara dayanabilirdim, ama hiç böyle yerleri görmemiş bazı insanlar için bu resmen bir çökertme harekâtı idi.
Nitekim yanımdaki hücrelerde bulunan bazı insanlar rahatsızlandılar ve bağırış çağırış ile doktora sevk edildiler.
Ben yıllarca terörle mücadele etmiş bir jandarma subayı olarak bölücü teröristlere ve hatta sorgulamam nasip olan terörist başına bile bu eziyeti yapmadım."

NOT: Emekli Albay Uğur'un mahkemede isimlerini açıkça verdiği emniyet görevlisi ve savcıların adlarını yasa gereği baş harfleriyle verdik.

Odatv.com

selçuk efendi
29-12-2009, 23:42
ARINÇ SUİKASTİNDEKİ GİZLİ PLAN

Önce “İki subay Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast yapacaktı” denildi. Sonra Genelkurmay’ın en gizli karargahı (Özel kuvvetler Komutanlığı) basıldı.
İki olay arasında nasıl bir illiyet bağı var, henüz belli değil.
Ama…
Devletin mahfillerinde bambaşka konuşmalar oluyor.
****
Özel Kuvvetler Komutanlığı’nda kozmik odaya giren hakim Kadir Kayan hangi mahkemenin üyesi? Ankara 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi.
Bu mahkemenin eski adı Devlet Güvenlik Mahkemesi’dir.
Bu mahkeme on yıllar boyu (ağırlıkla) devrimcileri yargıladı. Mahkemenin tekil amacı “Devlete karşı işlenen suçları” mahkum etmekti.
Aynı mahkeme Türk Silahlı Kuvvetlerini yargılamaya hazırlanıyor. İki subayın derdest edildiği gün 11’inci Ağır Ceza’dan çok sayıda karar çıktı. Kimi takip, kimi telefon dinleme, kimisi de baskınlarla ilgiliydi.
****
Şimdi de delil toplayan makama bakalım; yani özel yetkili savcıları. Bunlara eskiden Devlet Güvenlik Mahkemesi savcıları denilirdi. Bugün “özel yetkili” unvanını taşıyorlar
Savcılar, askeri mahalde nasıl arama yapıyor, gözaltı - tutuklama talebinde bulunuyor?
Bunun için çok değil, 5 ay öncesine dönüp bakmak lazım. Hükümet bir gece yarısı askere sivil yargı yolunu açan yasayı el çabukluğuyla Meclis’ten geçirdi. Zaten Avrupa Birliği de bu yasayı istiyordu.
Asker karşı çıktı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise acele tarafından yasayı onayladı. Onaylarken de “ek düzenleme yapılsın” dedi. (*)
Ek düzenlemeler halen yapılmadı. Ama bu arada çok sayıda asker Ergenekon soruşturmasında şüpheli oldu, sanık oldu, hapse girdi. Bazıları da intihar etti.
****
Sıra polislerde…
Mustafa Bilgili başkanlığındaki savcılık heyeti Özel Kuvvet Karargahı’na polisle birlikte geldi. Bu polisler hangi birimde görevli? Terörle Mücadele.
Yani polisin amacı “terör yapanları” bulup, yargıya teslim etmek. Özel kuvvet askerleri acaba hangi terör eyleminde bulundu?
Arınç’ı mı öldüreceklerdi?
Genelkurmay Başkanlığı o subayların köstebek takibinde olduğunu açıkladı.
Savcılık buna rağmen terörle mücadele polisleriyle birlikte karargah basıyorsa, Genelkurmay Başkanı başından itibaren zan altındadır. Bu doğru mu?
Genelkurmay Başkanlığı bir kuvvet değildir. Kuvvetlerin tepesinde bir Başkan’dan ibarettir. Bütün teşkilatlanma buna göre yapılandırılmıştır. Bu durumda Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ terörle mi suçlanacak? Devletin güvenliğini tehdit ettiği mi iddia edilecek?
Soruların her biri devlet düzenindeki yeni dönemin işaret fişeği gibi anlaşılmalı.
****
ABD Ankara Büyükelçiliğinde uzun yıllar “siyasi müsteşar” olarak görev yapan John W. Kunstadter’in bir sözü var: “Devlet, sizde MİT ve askerdir” (**)
Erzincan’da MİT mensupları polis marifetiyle hapsedildi. Suçlama, cemaat – tarikat örgütlenmesi yapanları takip etmekti.
Bugün özel kuvvet askerleri gözaltına alındı. Henüz resmiyet kazanmamakla birlikte “Devlete karşı suç işlemekle” itham edilmeleri bekleniyor.
MİT’i şimdilik bir kenara koyun. Gelinen aşama, askerin devlet nizamından tasfiye sürecinin işletildiğini ortaya koymuyor mu?
Çünkü askerin “Devlet güvenliğini, terör yöntemini kullanarak tehdit ettiği” iddia ediliyor.
Bu sorulara öncelikle yanıt vermesi gereken iki kişi, iki makam var: Başbakan ve Cumhurbaşkanı. (***)
Odatv’nin sayfaları sizlere açıktır. Tabi soruları bizim sormamız ve çanak soru beklememeniz şartıyla…
Yukarıdaki soruların yanıtlarını tüm Türkiye merak ediyor.
(*) http://www.odatv.com/n.php?n=gul-askere-sivil-yargiyi-onayladi-acelesi-neydi-0807091200
(**) Kunstadter’in 2005 Kasım ayında ODTÜ Mezunlar Derneği`nde yaptığı konuşma.
(***) Yargının siyasi baskı altında tutulduğunu kesinlikle iddia etmiyoruz. Başbakan TSK’yla anayasal “ilgi” içindedir. Cumhurbaşkanı ise “Başkomutan”.

Odatv.com (http://www.odatv.com/n.php?n=arinc-suikastindeki-gizli-plan--2812091200)

selçuk efendi
29-12-2009, 23:47
EN DERİN SIRLARI BİLEN HAKİM KİM?

NTV dün önemli bir haber verdi. Şu saat oldu kimse üzerinde durmadı.

Haber, Ankara Seferberlik Başkanlığı’nın kozmik odasında arama – inceleme yapan Ankara 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi üyesi Kadir Kayan’la ilgili.

Kayan’a belge fotokopisi verilmiyor. Bu yüzden bulgularını el yazması ile notluyor. Notların da 170 sayfaya ulaştığı belirtiliyor.

Peki kim bu hakim? Hakimin görevli olduğu 11’inci Ağır Ceza ne tür kararlara imza attı. İşte o haber:

“Danıştay üyelerine ve Cumhuriyet gazetesine yönelik saldırılarla ilgili dava, Ergenekon davasıyla birleştirilmeden önce bu mahkemede görüldü.

Fethullah Gülen hakkında "Laiklik karşıtı faaliyet" iddiasıyla açılan davaya Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi baktı. (NTV unutmuş ama Hakim Kayan’ın oyu beraat yönünde olmuştu.)

Madımak davası burada sonuçlandırıldı.

Mahkeme son olarak, eski DTP'li Aysel Tuğluk, Selahattin Demirtaş ve Sabahat Tuncel'in zorla getirilmesi kararıyla gündeme geldi.”

Hakimler Türk milleti adına karar verir. Şüphesiz Hakim Kayan da bu kültürün insanıdır.

Ama insanın aklında başka başka bilgiler uçuşuyor.

Örneğin güz dönemi Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) toplantıları çok çekişmeli geçti. Hangi hakim nereye atanacak, kim yerini koruyacak konuları üzerine Hükümet ile HSYK hakimleri arasında haftalarca pazarlık yapıldı.

Gazeteci şüpheyle yaşadığı için soruyoruz. Acaba pazarlıklarda Hakim Kayan da konu olmuş muydu?

Bu soruyu gündeme getirdiğimiz için içimizin acıdığını da not etmeliyiz. Çünkü adalet yoksa insan için hiçbir şey yoktur.

Odatv.com (http://www.odatv.com/n.php?n=en-derin-sirlari-bilen-hakim-kim-2912091200)

selçuk efendi
04-01-2010, 22:56
Zahide Uçar - AKP Gözetiminde ABD Operasyonu…

Arınç’a “sözde suikast” ortaoyununda suikast yapacak denilen subaylar serbest bırakıldı, çünkü suikast ya da ortam dinlemesine yönelik hiçbir delil bulunamadı. Olmayan suikast Özel Kuvvetlere girebilmek için “maymuncuk” olarak kullanıldı. Bir takım öngörüsüz cahiller ve basının Lawrence’ları kirli yorumlar yapıyor. Neymiş efendim, Ö.K.K.’lığı gladionun merkeziymiş.

Özel Harp Dairesi herkesin bildiği gibi Sovyet tehditine karşı Amerika(CİA) güdümünde kurulmuştur. Sovyetlerin yıkılmasıyla bu tehdit ortadan kalkmıştır. ABD’nin Kuzey Irak’taki hesapları Türk Ordusunun tehdit algılamasını değiştirmiş, ABD’nin kendisi tehdite dönüşmüştür. Ordu CİA güdümünde olan Ö.H.D.’ni ABD’ye karşı kullanılamayacağı için 1991 yılında Özel Kuvvetler Komutanlığı’na dönüştürdü. Özel Harp Dairesi’nin Ö.K.K.’na dönüştürülerek ulusallaştırılması ABD’nin hoşuna gitmedi. Org. Eşref Bitlis’in uçağı bu süreçte düştü(düşürüldü).

1994-98 arası Org. Karadayı ABD ve NATO yapılanmasını Genelkurmay’dan temizler ve Ö.K.K.’nın ulusal amaçlar için kullanılmasına yönelik çalışmalar yapar. 1998 yılında Genelkurmay Başkanı olan Kıvrıkoğlu ABD’nin Türkiye ve bölge ülkeler için tehdit oluşturduğunu açıkça ifade eder. Kıvrıkoğlu ABD’yi ziyaret etmeyen ilk ve son Genelkurmay Başkanıdır. Kıvrıkoğlu deyince bir suikast iddiasını hatırlatmadan olmaz.

“Türk Silahlı Kuvvetleri 1997 yılında, Ege tatbikatları çerçevesinde Kıbrıs’ta bir çalışma yapmıştı. 5 Kasım 97 günü Toros-2/97 adlı bu tatbikatta bir kaza(!) yaşandı. Özel kuvvetlerden seken kurşun, Komutan çadırında tatbikatı izleyen Albay Vural Berkay’a isabet ederek öldürdü. Albay Berkay’ın hemen önünde Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu oturuyordu. Kıvrıkoğlu Paşa, seken (!) kurşundan bir şans eseri, yerinde vücudunu oynattığı için kurtulmuştu. Kurşun isabet etseydi ve Kıvrıkoğlu hayatını kaybetseydi ne olacaktı?.. Komuta kademesindeki terfi kimlikleri değişecekti.. O günleri takip eden gözlemciler, Kıvrıkoğlu’nun ortadan kalkması durumunda, Çevik Bir’in birdenbire önünün açılacağını, normalde ulaşamayacağı Genel Kurmay Başkanı koltuğuna bu durumda ulaşabileceğini belirtiyorlardı.”

Çevik Bir 28 Şubat döneminde öne çıkarak, toplum vicdanını yaralayan uygulamalarıyla AKP’nin iktidar, RTE’nin Başbakan olmasına zemin oluşturdu. 20 Ekim 1996 Yılında Abramowitz “Erdoğan Erbakan’ın yerini almalıdır” diyordu. AKP iktidara gelmeden 6 yıl önce…

Geldiğimiz noktada; ABD'nin Ö.H.D.’nden boşalan yeri emniyet içinde örgütlenen Fetullahçı gladio ile sürdürdüğü anlaşılıyor. Emniyet’e alınmak istenen ağır silah hikayesini de bu bilgiler doğrultusunda değerlendirin.

Belli ki ABD’nin Türkiye ile ilgili hesapları var. Kuzey Irak Kürt oluşumu, Kıbrıs, Türkiye’yi iç savaşa sürüklemek gibi planlar olabilir. ABD Kıbrıs konusunda 1974 yılında yanıldı, yeniden yanılmak istemiyor olabilir mi? Türkiye’de çıkarmayı planladığı bir iç savaşa karşı Ordunun nasıl bir hazırlığının olduğunu öğrenmek istiyor olabilir mi?

ABD AKP’yi kullanarak Ordu üzerinde operasyonlar yapıyor. Kuzey Irak’ta Ö.K.K. ekibinin başına çuval geçirerek başlayan bu süreç, Ö.K.K.’nda arama yaptırılarak devam ediyor.

Ö.K.K.’nın kozmik odalarında ne tür belge ve bilgilerin bulunduğuna dair askerler medyaya bilgi verdi. Verilen bilgilere göre bu odalarda olağanüstü bir durumda (savaş gibi) ne tür işlemler yapılacağına dair ‘çok gizli’ olan bilgiler bulunmakta. Bu bilgiler ışığında ‘arınç’ hikâyesindeki sekiz subayın serbest bırakıldığını da göz önünde bulundurursak, kozmik odalara niçin girildiğini ve buradaki bilgileri kimlerin çok merak ettiğini anlamış oluyoruz.

ABD’nin eski Ankara Konsolosu Edelman; “AKP’li bazı bakanlar 2004-2005 yıllarında bana gelerek Ordu darbe yapabilir dediler ve benden yardım istediler, Ordunun darbe yapabileceğine dair bir bilgi yoktu, bunu onlara söyledim” diyor. Zavallılıklarını görüyor musunuz? Abisine şikayete giden çocuklar gibi… Bir ülke başka nasıl küçük düşürülebilir?

Biraz beyin jimnastiği yapalım: "Bir ülke üzerinde emelleriniz var. Hatta 24 Temmuz 2004 yılında emeliniz olan ülkeyi işgal planı olarak Nevada çölünde bir tatbikat bile yapmışsınız. Hedef ülkeyi 96 saat içinde işgal ederek 96 saatte dış saldırıya karşı hazırlanan orduya da mesaj göndermişsiniz. O ülkeyi yöneten iktidarın bakanları gelmiş, ordusunu size şikayet ediyor ve yardım istiyor. Bundan iyi fırsat olur mu? 1991 yılında kapı dışarı edildiğiniz bir kurumun yatak odasına girmek için en iyi fırsat. Bu darbe paranoyaklarını Ö.K.K.’na yönlendirerek kendi ülken adına fırsata dönüştürürsün. Böylece o ülke üzerinde emellerini gerçekleştirmeden önce direnç noktalarını ve planlarını öğrenirsin."

RTE’nin danışmanları zaten büyük oranda ABD tedrisatından geçmiş Kürtçüler. RTE’nin nasıl yönlendirildiği malum. Güneydoğu’da yapılan mesnetsiz dedikodular RTE ve hükümet edenler için gerçek bir bilgi gibi kabul görüyor. O dedikodulara göre Ordu suçlu ilan ediliyor. Yani, dedikodu ile siyaset yapıyorlar. DTP’liler istifa edecekken, Öcalan boşuna mı hükümetin imdadına yetişerek DTP’lileri istifadan vazgeçirdi?

Bu görünen tabloya göre; ABD AKP’yi kullanarak Fetullahçı Gladio ile beraber Türk Ordusuna operasyon düzenliyor. Bu da demektir ki, ABD Türkiye aleyhine bir şeyler tertipliyor.

Birileri Ö.K.K.’nı kasten 1991 öncesi ABD kontrolündeki Özel Harp Dairesi ile özdeşleştirerek kakafoni yapıyor. Özdeşleştirenler kim? Fetullahçılar, Çandar gibi ABD derin devletinin elemanı olan provakatörler… Ö.K.K. ABD’nin derin devletine hizmet ediyor olsaydı; 1960, 12 Mart Muhtırası, 1980 darbelerini alkışlayanlar “Altanlar gibi” bugün de Orduyu alkışlardı.

Sözün özü; “ABD+FettulCİA” AKP gözetiminde Orduya operasyon yapıyor. Geldiğimiz noktada, asker Ankara’da alışveriş bile yapacak olsa; emniyete noter tasdikli bir görevlendirme belgesi yollayarak bilgilendirsin(!).. Ankara’nın her semtinde bir AKP’linin bulunma ihtimali olduğuna göre, maazallah her an suikast suçlamasıyla gözaltına alınabilirsiniz(!)

Kaynak (http://www.internetajans.com/default.asp?t=wa&wid=18&aid=2792)

selçuk efendi
11-01-2010, 21:47
Üçüncü Dünya Savası, Türkiye’den çıkabilir - Guillaume Perrier - LE MONDE

Türkiye, son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor. Bu ülke korkulduğu gibi ırka ya da dine dayalı bir bölünme yaşamadı. Daha korkunç ve daha temel bir bölünmeye gidiyor. Cumhuriyet boyunca suren "kültürel bölünme". Bu artik iyice keskinleşti.

Şimdi bir yanda, ayakkabılarını sokak kapısı önünde çıkaran, kadınları başı örtülü, erkekleri sokağa pijamayla da çıkabilen, erkek çocukları kahveye giden, kız çocukları tam bir baskı altında yasayan, türkü ile arabesk arası bir müzikten hoşlanan, futbol izleyen, belki de hiç kitap okumamış, hiç dans etmemiş, hiç kari koca birlikte yemeğe gitmemiş, hiç tiyatro seyretmemiş, iyi eğitim alamamış, dini inançları kuvvetli, kalabalık, bir kitle var.

Diğer yanda ise kız lisesi-Kolej yelpazesinde eğitim görmüş, en azından bir düğün salonunda ya da kolej partisinde dans etmiş, sinemaya giden, çok fazla olmasa da kitap okuyan, müzik zevki pop şarkılarla klasik müzik arasında dolasan, evi nispeten daha zevkli döşenmiş, kızlarının flörtüne göz yuman, Kadınları modern görünümlü, Şarabin kalitesinden pek anlamasa da kadın erkek bir arada içki içebilen, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kıyasla çok gelişmiş hisseden, entelektüel düzeyi çok yüksek olmasa da, Bati standartlarına yakin bir grup var.

Bu iki grubun yasam tarzı birbirinden kopuk.

Onları, Batı’daki sınıflar arasında ortak zevk alanları yaratan kilise müziği, dini resimler, İncil’in sinemalara bile yansımış hikâyeleri gibi birleştirici kültürel zeminler yok. Hayatları, zevkleri, inanışları birbirinden çok farklı. Hatta birbirine düşmanca.

Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmış, aşağılanmış, itilip kakılmış. Simdi bu grup siyasal olarak örgütlendi. Kalabalıklar. Ve her secimi kazanacak siyasi bir güçleri var artik.

İkinci grup ise azınlıkta. Ve artik bir daha secim kazanma ihtimalleri yok. Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya çıkıyor.

Daha Batili olan "ikinci grup", Bati'nin siyasi değerlerini kabul ederse bir daha asla iktidarı ele geçiremeyeceğini bildiği için git gide Batı’ya ve Bati'nin demokratik değerlerine düşman oluyor.

Yasam tarzı olarak Batı’ya düşman olan kesim ise iktidarı ancak Bati'nin kriterlerini kabul ederek ele geçirebileceğini bildiği için Batı’yla iliksileri geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.

Bu kültürel parçalanmada "ordu" önemli bir role sahip. Eğer, birinci grubu desteklerse ve Bati'nin demokrasisi burada kabul görürse, ordu da iktidarını kaybedecek. Aslında birinci grubun çocuklarından oluşan ordu, kendi iktidarını sürdürebilmek için, kendisine benzemeyen ikinci grupla işbirliği yapıyor. Bir anlamda kendi köklerine ihanet ediyor.

Bu iki grup siyasi iktidar için son kez çarpışmak üzere hareketlenmiş gözüküyorlar.

Birinci grup ekonomik olarak da güçlü artik, Anadolu'da üretim yapıyor, "devletle" arası iyi olmadığı için malini dış dünyaya satıyor. Para kazanıyor. Siyasi örgütünü destekliyor.

İkinci grup ise parasal olarak da kuvvetli değil artik. Mevcut iktidarın da baskısıyla giderek ekonomik kazanımlarını kaybediyor.

Dış dünyayla iş yapan, dışarıdan borçlanan büyük burjuvazi, Türkiye’nin ancak demokrasiyle normalleşebileceğin e inanan entelektüel kesim, devletin yapısının değişmesi ve dünyayla bütünleşmesi gerektiğini düşünen bir grup bürokrat, birinci grubun destekçileri.

Yargı, ordu, bürokrasinin önemli bir kısmı ikinci grubun arkasında.

İkinci grup, siyasetle, demokrasiyle iktidarı elinde tutmasının mümkün olmadığını kavradığından simdi siyaset ve demokrasi dışında bir çözümün peşinde.

Cumhurbaşkanı secimi kavganın keskinliğini ve iki tarafın niyetlerini açıkça ortaya koydu.

Ordu destekli ikinci grup artik secim de istemiyor. Ve darbe söylentileri gittikçe artıyor. Cuntalardan söz ediliyor. Peki, darbe olursa ne olur?

Yasam tarzı Batı’ya daha yakin olan grup orduyla birlikte iktidara gelir ve Bati'nin desteğini kaybeder. Avrupa buna kesinlikle karsı çıkar. Amerika her zamanki pragmatizmiyle, Kuzey Irak ve Ortadoğu politikalarını desteklemesi karşılığında darbeyi kabullenebilir aslında. Ama Amerika’nın önünde de ciddi bir engel var. "Demokrasi getireceğim" diye Irak’ı işgal eden bir ülke, dünyaya ve kendi kamuoyuna Türkiye’deki "darbeyi" niye desteklediğini açıklayamaz. Ve Irak faciasından sonra ikinci bir "zorlamayı" gerçekleştirecek gücü yok. İstese de istemese de darbeye karşı çıkacak.

Silahını ve parasını Batı’dan alan bir ordu ve ülke, Batı’dan koptuğunda ne yapacak?

Sanırım uzun zamandır bunu düşünüyorlar ve korkarım bunun cevabini buldular. Türkiye’de darbe olursa, tarihte bugüne kadar hiç gerçekleşmemiş yeni bir oluşumla karşılaşacak dünya.

Türkiye, olası bir darbeden sonra, Rusya ve İran’la ortaklık kurmak isteyecek. Silahı, enerjiyi ve parayı bu iki ülkeden alacak. Rusya'yla İran’ın elindeki doğal gaz, petrol ve nükleer güç, Türkiye’yi ayakta tutmaya yeter.

Ama Rusya-Türkiye- Iran bloğu dünyanın bütün dengelerini değiştirir. Ortadoğu’nun kontrolünü tümüyle ele geçirir. Avrupa’yı küçük kıtasına hapseder. Kafkaslar'ı, Afganistan’ı, Pakistan’ı kendi gücüne katar. Müslüman dünyayla yakin bir ilişki kurar. Petrol kaynaklarına egemen olur. Cin'le işbirliği yapabilir.

Bu gelişme, Avrupa, Amerika ve biraz da Japonya'dan oluşan "Bati"nin dünyadaki etkinliğini inanılmaz bir bicimde azaltır. Yeni blok asker, enerji ve para açısından çok güçlenir. Böylece, Türkiye’deki çatlama dünyada büyük bir çatlamaya yol acar.

Eğer Üçüncü Dünya Savası çıkacaksa, sanırım, bu çatlamadan çıkar. "Asla böyle bir şey olmaz" diyebilirsiniz. .. Niye olmayacağına dair elinizde çok kuvvetli veriler varsa, söyleyin.

Ama ya olursa... Ki bana çok mümkün geliyor. O zaman ne yapacaksınız?

Bugün Türkiye’de kamplaşan ve bölünen insanların, Türkiye’yi Avrupa dışına itmeye çalışan, eski bir imparatorluk olmanın bir yanıyla çok görkemli, bir yanıyla çok zayıf mirasına sahip olan bir ülkeye küstahça davranan, işbirliği yerine "bas öğretmenlik" yapmaya kalkan Avrupa’nın, Türkiye politikasında "ikili" oynayıp, kurnazlık ettiğini sanan Amerika’nın da bu senaryoyu bir düşünmesini isterim doğrusu.

Türkiye’de yaklaştığı görülen kanlı bir çatışmanın bütün dünyayı yakması sandığınız kadar uzak bir ihtimal değil.

Hiç unutmayın ki ilk dünya savası tek bir tabancanın patlamasıyla başlamıştı.

Kayna (http://www.internetajans.com/default.asp?nid=88632)k

Cezve
11-01-2010, 22:20
Üçüncü Dünya Savası, Türkiye’den çıkabilir - Guillaume Perrier - LE MONDE

Türkiye, son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor. Bu ülke korkulduğu gibi ırka ya da dine dayalı bir bölünme yaşamadı. Daha korkunç ve daha temel bir bölünmeye gidiyor. Cumhuriyet boyunca suren "kültürel bölünme". Bu artik iyice keskinleşti.

Şimdi bir yanda, ayakkabılarını sokak kapısı önünde çıkaran, kadınları başı örtülü, erkekleri sokağa pijamayla da çıkabilen, erkek çocukları kahveye giden, kız çocukları tam bir baskı altında yasayan, türkü ile arabesk arası bir müzikten hoşlanan, futbol izleyen, belki de hiç kitap okumamış, hiç dans etmemiş, hiç kari koca birlikte yemeğe gitmemiş, hiç tiyatro seyretmemiş, iyi eğitim alamamış, dini inançları kuvvetli, kalabalık, bir kitle var.

Diğer yanda ise kız lisesi-Kolej yelpazesinde eğitim görmüş, en azından bir düğün salonunda ya da kolej partisinde dans etmiş, sinemaya giden, çok fazla olmasa da kitap okuyan, müzik zevki pop şarkılarla klasik müzik arasında dolasan, evi nispeten daha zevkli döşenmiş, kızlarının flörtüne göz yuman, Kadınları modern görünümlü, Şarabin kalitesinden pek anlamasa da kadın erkek bir arada içki içebilen, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kıyasla çok gelişmiş hisseden, entelektüel düzeyi çok yüksek olmasa da, Bati standartlarına yakin bir grup var.

Bu iki grubun yasam tarzı birbirinden kopuk.

Onları, Batı’daki sınıflar arasında ortak zevk alanları yaratan kilise müziği, dini resimler, İncil’in sinemalara bile yansımış hikâyeleri gibi birleştirici kültürel zeminler yok. Hayatları, zevkleri, inanışları birbirinden çok farklı. Hatta birbirine düşmanca.

Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmış, aşağılanmış, itilip kakılmış. Simdi bu grup siyasal olarak örgütlendi. Kalabalıklar. Ve her secimi kazanacak siyasi bir güçleri var artik.

İkinci grup ise azınlıkta. Ve artik bir daha secim kazanma ihtimalleri yok. Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya çıkıyor.

Daha Batili olan "ikinci grup", Bati'nin siyasi değerlerini kabul ederse bir daha asla iktidarı ele geçiremeyeceğini bildiği için git gide Batı’ya ve Bati'nin demokratik değerlerine düşman oluyor.

Yasam tarzı olarak Batı’ya düşman olan kesim ise iktidarı ancak Bati'nin kriterlerini kabul ederek ele geçirebileceğini bildiği için Batı’yla iliksileri geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.

Bu kültürel parçalanmada "ordu" önemli bir role sahip. Eğer, birinci grubu desteklerse ve Bati'nin demokrasisi burada kabul görürse, ordu da iktidarını kaybedecek. Aslında birinci grubun çocuklarından oluşan ordu, kendi iktidarını sürdürebilmek için, kendisine benzemeyen ikinci grupla işbirliği yapıyor. Bir anlamda kendi köklerine ihanet ediyor.

Bu iki grup siyasi iktidar için son kez çarpışmak üzere hareketlenmiş gözüküyorlar.

Birinci grup ekonomik olarak da güçlü artik, Anadolu'da üretim yapıyor, "devletle" arası iyi olmadığı için malini dış dünyaya satıyor. Para kazanıyor. Siyasi örgütünü destekliyor.

İkinci grup ise parasal olarak da kuvvetli değil artik. Mevcut iktidarın da baskısıyla giderek ekonomik kazanımlarını kaybediyor.

Dış dünyayla iş yapan, dışarıdan borçlanan büyük burjuvazi, Türkiye’nin ancak demokrasiyle normalleşebileceğin e inanan entelektüel kesim, devletin yapısının değişmesi ve dünyayla bütünleşmesi gerektiğini düşünen bir grup bürokrat, birinci grubun destekçileri.

Yargı, ordu, bürokrasinin önemli bir kısmı ikinci grubun arkasında.

İkinci grup, siyasetle, demokrasiyle iktidarı elinde tutmasının mümkün olmadığını kavradığından simdi siyaset ve demokrasi dışında bir çözümün peşinde.

Cumhurbaşkanı secimi kavganın keskinliğini ve iki tarafın niyetlerini açıkça ortaya koydu.

Ordu destekli ikinci grup artik secim de istemiyor. Ve darbe söylentileri gittikçe artıyor. Cuntalardan söz ediliyor. Peki, darbe olursa ne olur?

Yasam tarzı Batı’ya daha yakin olan grup orduyla birlikte iktidara gelir ve Bati'nin desteğini kaybeder. Avrupa buna kesinlikle karsı çıkar. Amerika her zamanki pragmatizmiyle, Kuzey Irak ve Ortadoğu politikalarını desteklemesi karşılığında darbeyi kabullenebilir aslında. Ama Amerika’nın önünde de ciddi bir engel var. "Demokrasi getireceğim" diye Irak’ı işgal eden bir ülke, dünyaya ve kendi kamuoyuna Türkiye’deki "darbeyi" niye desteklediğini açıklayamaz. Ve Irak faciasından sonra ikinci bir "zorlamayı" gerçekleştirecek gücü yok. İstese de istemese de darbeye karşı çıkacak.

Silahını ve parasını Batı’dan alan bir ordu ve ülke, Batı’dan koptuğunda ne yapacak?

Sanırım uzun zamandır bunu düşünüyorlar ve korkarım bunun cevabini buldular. Türkiye’de darbe olursa, tarihte bugüne kadar hiç gerçekleşmemiş yeni bir oluşumla karşılaşacak dünya.

Türkiye, olası bir darbeden sonra, Rusya ve İran’la ortaklık kurmak isteyecek. Silahı, enerjiyi ve parayı bu iki ülkeden alacak. Rusya'yla İran’ın elindeki doğal gaz, petrol ve nükleer güç, Türkiye’yi ayakta tutmaya yeter.

Ama Rusya-Türkiye- Iran bloğu dünyanın bütün dengelerini değiştirir. Ortadoğu’nun kontrolünü tümüyle ele geçirir. Avrupa’yı küçük kıtasına hapseder. Kafkaslar'ı, Afganistan’ı, Pakistan’ı kendi gücüne katar. Müslüman dünyayla yakin bir ilişki kurar. Petrol kaynaklarına egemen olur. Cin'le işbirliği yapabilir.

Bu gelişme, Avrupa, Amerika ve biraz da Japonya'dan oluşan "Bati"nin dünyadaki etkinliğini inanılmaz bir bicimde azaltır. Yeni blok asker, enerji ve para açısından çok güçlenir. Böylece, Türkiye’deki çatlama dünyada büyük bir çatlamaya yol acar.

Eğer Üçüncü Dünya Savası çıkacaksa, sanırım, bu çatlamadan çıkar. "Asla böyle bir şey olmaz" diyebilirsiniz. .. Niye olmayacağına dair elinizde çok kuvvetli veriler varsa, söyleyin.

Ama ya olursa... Ki bana çok mümkün geliyor. O zaman ne yapacaksınız?

Bugün Türkiye’de kamplaşan ve bölünen insanların, Türkiye’yi Avrupa dışına itmeye çalışan, eski bir imparatorluk olmanın bir yanıyla çok görkemli, bir yanıyla çok zayıf mirasına sahip olan bir ülkeye küstahça davranan, işbirliği yerine "bas öğretmenlik" yapmaya kalkan Avrupa’nın, Türkiye politikasında "ikili" oynayıp, kurnazlık ettiğini sanan Amerika’nın da bu senaryoyu bir düşünmesini isterim doğrusu.

Türkiye’de yaklaştığı görülen kanlı bir çatışmanın bütün dünyayı yakması sandığınız kadar uzak bir ihtimal değil.

Hiç unutmayın ki ilk dünya savası tek bir tabancanın patlamasıyla başlamıştı.

Kaynak (http://www.internetajans.com/default.asp?nid=88632)

Allah göstermesin...Bu , 3. Dünya savaşının yükünün büyük bölümünü bizim sırtlamamız anlamına gelirki;altından biraz zor kalkarız.

Sesil
11-01-2010, 23:49
Üçüncü Dünya Savası, Türkiye’den çıkabilir - Guillaume Perrier - LE MONDE

Türkiye, son ve büyük bir hesaplaşmaya doğru gidiyor. Bu ülke korkulduğu gibi ırka ya da dine dayalı bir bölünme yaşamadı. Daha korkunç ve daha temel bir bölünmeye gidiyor. Cumhuriyet boyunca suren "kültürel bölünme". Bu artik iyice keskinleşti.

Şimdi bir yanda, ayakkabılarını sokak kapısı önünde çıkaran, kadınları başı örtülü, erkekleri sokağa pijamayla da çıkabilen, erkek çocukları kahveye giden, kız çocukları tam bir baskı altında yasayan, türkü ile arabesk arası bir müzikten hoşlanan, futbol izleyen, belki de hiç kitap okumamış, hiç dans etmemiş, hiç kari koca birlikte yemeğe gitmemiş, hiç tiyatro seyretmemiş, iyi eğitim alamamış, dini inançları kuvvetli, kalabalık, bir kitle var.

Diğer yanda ise kız lisesi-Kolej yelpazesinde eğitim görmüş, en azından bir düğün salonunda ya da kolej partisinde dans etmiş, sinemaya giden, çok fazla olmasa da kitap okuyan, müzik zevki pop şarkılarla klasik müzik arasında dolasan, evi nispeten daha zevkli döşenmiş, kızlarının flörtüne göz yuman, Kadınları modern görünümlü, Şarabin kalitesinden pek anlamasa da kadın erkek bir arada içki içebilen, gazetelere bakan, magazin haberlerini izleyen, kendini birinci gruba kıyasla çok gelişmiş hisseden, entelektüel düzeyi çok yüksek olmasa da, Bati standartlarına yakin bir grup var.

Bu iki grubun yasam tarzı birbirinden kopuk.

Onları, Batı’daki sınıflar arasında ortak zevk alanları yaratan kilise müziği, dini resimler, İncil’in sinemalara bile yansımış hikâyeleri gibi birleştirici kültürel zeminler yok. Hayatları, zevkleri, inanışları birbirinden çok farklı. Hatta birbirine düşmanca.

Birinci grup Cumhuriyet boyunca horlanmış, aşağılanmış, itilip kakılmış. Simdi bu grup siyasal olarak örgütlendi. Kalabalıklar. Ve her secimi kazanacak siyasi bir güçleri var artik.

İkinci grup ise azınlıkta. Ve artik bir daha secim kazanma ihtimalleri yok. Bu noktada da tarihi bir paradoks ortaya çıkıyor.

Daha Batili olan "ikinci grup", Bati'nin siyasi değerlerini kabul ederse bir daha asla iktidarı ele geçiremeyeceğini bildiği için git gide Batı’ya ve Bati'nin demokratik değerlerine düşman oluyor.

Yasam tarzı olarak Batı’ya düşman olan kesim ise iktidarı ancak Bati'nin kriterlerini kabul ederek ele geçirebileceğini bildiği için Batı’yla iliksileri geliştirmek ve demokrasiyi kabullenmek istiyor.

Bu kültürel parçalanmada "ordu" önemli bir role sahip. Eğer, birinci grubu desteklerse ve Bati'nin demokrasisi burada kabul görürse, ordu da iktidarını kaybedecek. Aslında birinci grubun çocuklarından oluşan ordu, kendi iktidarını sürdürebilmek için, kendisine benzemeyen ikinci grupla işbirliği yapıyor. Bir anlamda kendi köklerine ihanet ediyor.

Bu iki grup siyasi iktidar için son kez çarpışmak üzere hareketlenmiş gözüküyorlar.

Birinci grup ekonomik olarak da güçlü artik, Anadolu'da üretim yapıyor, "devletle" arası iyi olmadığı için malini dış dünyaya satıyor. Para kazanıyor. Siyasi örgütünü destekliyor.

İkinci grup ise parasal olarak da kuvvetli değil artik. Mevcut iktidarın da baskısıyla giderek ekonomik kazanımlarını kaybediyor.

Dış dünyayla iş yapan, dışarıdan borçlanan büyük burjuvazi, Türkiye’nin ancak demokrasiyle normalleşebileceğin e inanan entelektüel kesim, devletin yapısının değişmesi ve dünyayla bütünleşmesi gerektiğini düşünen bir grup bürokrat, birinci grubun destekçileri.

Yargı, ordu, bürokrasinin önemli bir kısmı ikinci grubun arkasında.

İkinci grup, siyasetle, demokrasiyle iktidarı elinde tutmasının mümkün olmadığını kavradığından simdi siyaset ve demokrasi dışında bir çözümün peşinde.

Cumhurbaşkanı secimi kavganın keskinliğini ve iki tarafın niyetlerini açıkça ortaya koydu.

Ordu destekli ikinci grup artik secim de istemiyor. Ve darbe söylentileri gittikçe artıyor. Cuntalardan söz ediliyor. Peki, darbe olursa ne olur?

Yasam tarzı Batı’ya daha yakin olan grup orduyla birlikte iktidara gelir ve Bati'nin desteğini kaybeder. Avrupa buna kesinlikle karsı çıkar. Amerika her zamanki pragmatizmiyle, Kuzey Irak ve Ortadoğu politikalarını desteklemesi karşılığında darbeyi kabullenebilir aslında. Ama Amerika’nın önünde de ciddi bir engel var. "Demokrasi getireceğim" diye Irak’ı işgal eden bir ülke, dünyaya ve kendi kamuoyuna Türkiye’deki "darbeyi" niye desteklediğini açıklayamaz. Ve Irak faciasından sonra ikinci bir "zorlamayı" gerçekleştirecek gücü yok. İstese de istemese de darbeye karşı çıkacak.

Silahını ve parasını Batı’dan alan bir ordu ve ülke, Batı’dan koptuğunda ne yapacak?

Sanırım uzun zamandır bunu düşünüyorlar ve korkarım bunun cevabini buldular. Türkiye’de darbe olursa, tarihte bugüne kadar hiç gerçekleşmemiş yeni bir oluşumla karşılaşacak dünya.

Türkiye, olası bir darbeden sonra, Rusya ve İran’la ortaklık kurmak isteyecek. Silahı, enerjiyi ve parayı bu iki ülkeden alacak. Rusya'yla İran’ın elindeki doğal gaz, petrol ve nükleer güç, Türkiye’yi ayakta tutmaya yeter.

Ama Rusya-Türkiye- Iran bloğu dünyanın bütün dengelerini değiştirir. Ortadoğu’nun kontrolünü tümüyle ele geçirir. Avrupa’yı küçük kıtasına hapseder. Kafkaslar'ı, Afganistan’ı, Pakistan’ı kendi gücüne katar. Müslüman dünyayla yakin bir ilişki kurar. Petrol kaynaklarına egemen olur. Cin'le işbirliği yapabilir.

Bu gelişme, Avrupa, Amerika ve biraz da Japonya'dan oluşan "Bati"nin dünyadaki etkinliğini inanılmaz bir bicimde azaltır. Yeni blok asker, enerji ve para açısından çok güçlenir. Böylece, Türkiye’deki çatlama dünyada büyük bir çatlamaya yol acar.

Eğer Üçüncü Dünya Savası çıkacaksa, sanırım, bu çatlamadan çıkar. "Asla böyle bir şey olmaz" diyebilirsiniz. .. Niye olmayacağına dair elinizde çok kuvvetli veriler varsa, söyleyin.

Ama ya olursa... Ki bana çok mümkün geliyor. O zaman ne yapacaksınız?

Bugün Türkiye’de kamplaşan ve bölünen insanların, Türkiye’yi Avrupa dışına itmeye çalışan, eski bir imparatorluk olmanın bir yanıyla çok görkemli, bir yanıyla çok zayıf mirasına sahip olan bir ülkeye küstahça davranan, işbirliği yerine "bas öğretmenlik" yapmaya kalkan Avrupa’nın, Türkiye politikasında "ikili" oynayıp, kurnazlık ettiğini sanan Amerika’nın da bu senaryoyu bir düşünmesini isterim doğrusu.

Türkiye’de yaklaştığı görülen kanlı bir çatışmanın bütün dünyayı yakması sandığınız kadar uzak bir ihtimal değil.

Hiç unutmayın ki ilk dünya savası tek bir tabancanın patlamasıyla başlamıştı.

Kayna (http://www.internetajans.com/default.asp?nid=88632)k



Bu tarz senaryolar son senelerde çokca kurgulanıyor. Altan kardeşlerin işlediği konulardır aynı zamanda.

Anlamakta zorlanıyorum cidden, neden sürekli pişirilip önümüze çıkarılıyor?

Ülkemizde Ordu-iktidar, halkımızda ise bölünme yaratacak unsurlar aranıp birbirimize düşürme-kızıştırma-ürkütme-tehdit psikolojileri ile diken üzerinde yaşatılmaya teşvik edilmek istenen, öte yandan günah keçisi-dünyayı istikrarsızlığı ile sarsacak ülke izlenimine sürüklenmeye çalışılıyoruz sanki.

Sürekli açıklarımızı deşip, siz böylesiniz ha!.. demeye zemin yaratılmaya çalışılıyor.

Kendimizden kuşku duyarak; "biz böyleyiz galiba" söylem girdabında bizleri zayıflatmaya mı çalışıyorlar?

Kapılarımızı ardına kadar açtık, başkalarının sunduğu fotoğraflarda arar olduk kimliğimizi sanki.

selçuk efendi
16-01-2010, 22:33
Gerçek Olduğu Anlaşılan "Komplo" Teorileri (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8526)

ender
22-01-2010, 01:43
Kordinatları veriyorum. google earth te bakın şaşıracaksınız...
31 26' 46.55" K
24 25' 32.20" B

Bu Komple Bir komplo teorisi yaratıcak... saygılar...

MUTLAKA BAKIN ARKADAŞLAR ÇOK İLGİNÇ.....

selçuk efendi
24-01-2010, 11:52
AKP’NİN İSRAİL’LE GERİLİMİ NE KADAR GERÇEK (http://www.odatv.com/n.php?n=akpnin-israille-gerilimi-ne-kadar-gercek-2301101200)

selçuk efendi
28-01-2010, 11:25
Taraf'a Başbuğ kadar, Erdoğan da Kızgın

Tayyip Erdoğan'ın veryansın söylemleri, biraz da sürecin kontrolünden çıkmasından kaynaklanıyor. O da; "Ergenekon" sürecinin nasıl iddianameden yapılacak seçmelerle kendine döndürülebileceğinin farkında. Taraf'a en az Genelkurmay kadar, Tayyip Erdoğan da kızgın ama bunu "demokrasi havariliği" adına açıkca ifade edemediğinden öfke sanatını belagat olarak topluma pazarlamaya devam ediyor.

Taraf aracılığı ile yapılan; "bu işin sonuna kadar gitmezsen yokolursun" tehdidinin ne anlama geldiğini, "Ergenekon" iddianamesindeki bazı belgelerin (Bkz. Aşağıda Korg. Tokat'a yapılan özel örgüt tekliflerinin telefon konuşmalarını) nasıl kendisine karşı kullanılabileceğini biliyor. "Ergenekon" iddianamelerinde adı geçmeyen tek isim olan ABDullah Gül'ün hesaplı sessizliğinin anlamını da.

"Ergenekon" iddianamesinde o dahil, herkesin adı çeşitli iddialara bulaştırılmış durumda. Ergenekon iddianamesinde tek kişinin ismi yok : ABDullah Gül. Bugün "cunta" diye feryat edenlerin, kendi cuntalarını nasıl kurmaya çalıştıklarını ortaya çıktığında;
bu ayrıntının önemini kavrayacaktır.

1. Ergenekon iddianamesinin 245. ek klasörüne konulan ve emekli Korgeneral Altay Tokat'a; nasıl Tayyip Erdoğan'a bağlı özel bir örgüt kurması teklifinin götürüldüğünü açığa çıkaran konuşmaları Aydınlık Dergisi 27 Aralık 2009 tarihli sayısında yayınlamıştı. Bu konjonktürde tekrar hatırlatıyoruz :
Açık İstihbarat
------------------------------------------------------------------------------------------------
Tarih: 1 Nisan 2004
İbrahim Taşdelen, aynı gün bir araya geldiği Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın telefon görüşmesine "kulak misafiri" olmuş, ortağı Esat Kurucu'ya anlatıyor:

TAŞDELEN: Yolda gidiyoruz, şey aradı. Bugün MGK vardı ya.
KURUCU: He.
TAŞDELEN: Kulak misafiri oldum. Tabii askerlerle tartışmışlar bugün.
Kıbrıs konusu için askerler demiş "Böyle bir hata yaptığınız zaman ipinizi çekeriz" demişler.
KURUCU: Evet
TAŞDELEN: İşte Bakan Bey diyor ki, artık hala biz bu askeri diyor, bir türlü diyor diskalifiye edemiyoruz.

----------------------------------------------------------------------------------------------

Tarih: 4 Nisan 2004

İbrahim Taşdelen, arkadaşına, Korg. Altay Tokat'a verilecek ihale rüşvetini anlatıyor:
Ergenekon dosyasında, el yazısı ile, özgün belgenin altına "hediye ihale" notu düşülmüş.

TAŞDELEN: Sabah saat 6 sında Paşa mesaj geçmiş bana
X: Ne diyor?
TAŞDELEN: Yav her şeyi beraber yapacağız şöyle olacak böyle olacak
X: Abi canını yiyeyim şu işlerini çöz, bizi de al yanına artık yav
TAŞDELEN: Demin İkbal ile senin muhabbetini yapıyorduk.
Dedim ki şimdi Paşa'yı biliyorsun.
En tepedekiler bir hediye olsun diye bir ihale verecekler.

------------------------------------------------------------------------------------------------

Tarih: 9 Nisan 2004
Bir kaçakçılık soruşturması nedeniyle telefonları dinlenen İbrahim Taşdelen ile Gümrük Müsteşar Yardımcısı Hüseyin Hüsnü Güler telefonla konuşuyorlar.
Konu: Cüneyt Zapsu'nun 11 Nisan'da Bolu'da düzenleyeceği toplantı.

TAŞDELEN: Pazar günü o toplantı var abi biliyorsunuz.
GÜLER: Söyledi Paşa. Dün de aradı. Kimler katılıyor?
TAŞDELEN: Cüneyt Bey herhalde büyük ihtimalle.
Bir de çok yakın bir iki insanlar daha var.
Ciddi bir teklif olayı var abi. Bu teklifi işte bu Pazar açıklayacaklar.
GÜLER: Teklif mi yapıyorlar Paşa'ya?
TAŞDELEN: Sayın Erdoğan vasıtasıyla.

-------------------------------------------------------------------------------------------------

Ergenekon dava dosyasında aşağıdaki telefon görüşmesi tutanağının üzerinde el yazısıyla:
"Abi (RTE) Altay Tokat'tan askeri istihbarat kurmasını istiyormuş" yazıyor.
Hiç korkuları yok. İlerde hesabı sorulur diye düşünmüyorlar. İlelebet iktidarda kalacaklarına iyice inanmışlar.

11 Nisan toplantısından 2 gün sonra İbrahim Taşdelen, ortağı Esat Kurucu ile telefonda konuşuyor.

TAŞDELEN: ...Sonra dediler ki, paşam dediler, sizden bir ricamız daha var dediler, şu anda Hükümet ile Asker çok kötü abi...
KURUCU: Öyle, de mi?
TAŞDELEN: Çok kötü, çok kötü, aşırı.
Dediler ki böyle böyle.
Sayın abimizin bir ricası var, bir ekip kursun bize.
Görevlendirelim her bölgede.
Türkiye'nin büyük bölgelerinde askeri olarak istihbarat birimi kursun.
KURUCU: Evet.
TAŞDELEN: Tüm yetkilerle donatalım bir de, dediler. Sadece yani bu ülkenin gelişmesi için bu ülkeye zarar veren birimlerle ilgili bir takım işte bilgiler falan toplayalım, başına da sizi getirelim diye teklifte bulundular.
Ne ise dediler işte, üç yüz beş yüz falan filan, şu bu kontrolleri sizin elinizde, gizli ödenek sizin elinizde.
Neyse, Paşa yolda geliyoruz ikimiz beraber. Paşa'nın arabasını kullanıyordum. Baba, dedim, yani bu saatten sonra bizim menfaatimiz, senin siyasi geleceğin söz konusu dedim.
KURUCU: He.
TAŞDELEN: Biz dedim parti olarak bir daha başa gelemeyiz (MHP'yi kastediyor) öyle şansımız yok, bunu da dedim göz önüne al

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Tarih: 17 Nisan 2004

Korg. Altay Tokat'a rüşvet olarak Honda verecekler. Ama Paşa, Honda yerine Toyota Rav 4 istiyor.

Korg. TOKAT: Hani bu Honda dedik ya
TAŞDELEN: Ha evet abi, babacığım
TOKAT: Peki onu Ravatöre çevirsek nolur? Aynı fiyat ben baktım.
TAŞDELEN: Ney babacığım?
TOKAT: Toyota Rava 4, Rava 4
TAŞDELEN: Tamam babacığım olur

-------------------------------------------------------------------------------------------------

Tarih: 27 Nisan 2004

İbrahim Taşdelen, Korg. Altay Tokat'ın Erdoğan, Gül ve Ömer Dinçer ile görüşmelerini arkadaşına anlatıyor:

TAŞDELEN: Abi ne yapsın baba. Var ya tapıyorlar resmen.
X: Allah Allah?
TAŞDELEN: Hükümetle asker arasında köprü ya şimdi
X: Allahını seversen?
TAŞDELEN: Kur'an çarpsın. Şimdi bu Tayyip Bey'le de bazı şeyleri var. Bir görüşmeleri oldu Abdullah Bey ile
X: Hı
TAŞDELEN: Ömer Bey geldi bugün babanın yanına.
X: Ömer Bey kim?
TAŞDELEN: Dinçer

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8566)

selçuk efendi
28-01-2010, 11:39
BÜYÜK BİR PSİKANALİST: AHMET ALTAN (http://www.keremdoksat.com/2010/01/24/buyuk-bir-psikanalist-ahmet-altan/)

selçuk efendi
05-02-2010, 02:53
Bülent Arınç Mason mu? - Anafor

Büyük Kulüp adıyla bilinen ve mason örgütlenmesi olduğu iddia edilen bir kuruluş vardır. Elimde somut kanıt olmadığından, böyle bir iddiayı tekrarlamak niyetinde değilim. Ancak, burada bizi ilgilendiren, mason örgütlenmesi olduğu iddia edilen Büyük Kulüp üyelerinin arasında üst düzey AKP yöneticilerinin olmasıdır.

Vakit gazetesi, 14 Haziran 2008 tarihinde, İlker Başbuğ’a saldırmak amacıyla, Büyük Kulüp’ün aslında bir mason örgütlenmesi olduğu iddiasını ortaya atınca, Büyük Kulüp YK Başkanı Duran Akbulut yaptığı açıklamada AKP’li üyelerini de açıklayıverdi:

“AKP milletvekili Sn. Şaban Dişli, AKP E. Milletvekili ve Milli Savunma Başkanı Sn. Cengiz Kaptanoğlu, AKP E milletvekili Sn. Muharrem Eskiyapan, 22. dönem AKP İstanbul milletvekili Sn. Gülseren Topuz, 22. dönem İstanbul milletvekili ve İçişleri Bakanı Sn. Abdülkadir Aksu ve halen Akparti Başkan vekili Sn. Mehmet Dengir Mir Fırat da üyeliğinden onur duyduğumuz üyelerimiz arasındadır.”

Yani, eğer Vakit ve dinci bezirgan kuruluşların ve emekli tarih öğretmeni Cezmi Yurtsever’in iddiası doğru ise, o halde AKP’nin şu an 2 ve 3 numaralı isimlerinin de bir mason örgütü üyeleri olduğu ortaya çıkmış oluyor! Bu durumun ortaya çıkması, doğal olarak, AKP’de suskunlukla karşılandı!

Masonların 100. örgütlü varlığını kutlamaya devletin kurumlarının da katılımını en azından sessiz kalarak onaylayan AKP hükümeti, kendi üst düzey yöneticilerinin Büyük Kulüp üyeliğine de sessizlikle cevap verdi!

Bu durum, bana, şimdi anlatacağım daha eski bir olayı hatırlattı.

AKP'nin, hükümeti kurar kurmaz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’e, görülmekte olan türbanla ilgili bir dava nedeniyle avukat göndermesi gerekiyordu.

Kimi gönderdiler dersiniz?

Münci Özmen. Dışişleri bürokratlarından olan Münci Özmen, AİHM’de, şimdiki ABD Büyükelçisi Namık Tan’ın ifadesiyle, “hükümetin görüşünü” yansıttı.

Peki, daha sonraları “velev ki siyasi simge” diyerek radikal türban savunuculuğu yapan hükümetin görüşü ne idi, dersiniz?

“Devletlerin eğitim kurumları üzerinde bu tür düzenlemeler yapmaya hakkı”

vardır! Aynen böyle! Münci Özmen’in mason olduğu iddiaları daha önce sıklıkla dile getirildi. Ben şimdiye kadar, bu iddianın yalanlandığını duymadım.

Aynı şekilde, AKP hükümetinin protokol müdürlüğünü yapan, 4 yıl Brüksel Büyükelçiliği görevinden sonra Dışişleri Bakanlığı Başdanışmanı görevine başlayan Fuat Tanlay da, şu an Ergenekon adı verilen davada tutuklu yazar Ergün Poyraz’ın açıklamalarına göre mason!

AKP’nin üst düzey yöneticilerinin, milletvekillerinin mason olduğu iddialarından sonra, AKP iktidarı döneminde yıldızı parlayan bürokratların da mason olduğu iddialarını ciddiyetle analiz etmek zorundayız.

Çünkü, mason ilişkisi AKP’nin kimin hükümeti olduğu sorusunun da cevabı olacaktır.

Bu noktada, önemli bir soru ortaya atacağım: AKP’nin dört kare asından birisi olarak gösterilen Bülent Arınç da mason olabilir mi?

Bu sorunun bende oluşması, Ergün Poyraz’ın “Musa’nın Mücahiti” kitabından bir anekdotu hatırlamamla başladı.

Poyraz kitabında, Bülent Arınç’ın büyük mason üstadı olduğu artık herkesçe bilinen İhsan Doğramacı’dan övgü dolu sözlerle bahsetmesini konu ediyordu.

15 ve 16 Mart2007 tarihlerindeki günlük gazetelerde yer alan haberlere göre, TBMM Başkanı olarak, Doğramacı’yı telefonla arayarak, “müjdeyi bizzat verdiğini” açıklayan Bülent Arınç, TBMM Onur Ödülü’nün Türkiye’nin eğitimde kanayan yarası YÖK’ün kurucusu Doğramacı’ya verilmesini “Türkiye'ye yaptığı katkılardan dolayı” şeklinde açıklıyordu.

Liberallikleri safsatadan öte gitmeyen sözümona aydınların bugünlerde dillerinden düşürmedikleri “askeri vesayet”e biat konusunda en aşırı örnek olabilecek İhsan Doğramacı’nın, ülkemizin en üst makamı olan TBMM tarafından onurlandırılmasının nasıl bir “metin altı anlamı” olabilir?

Hele ki, bu seçimin Abdullah Gül tarafından önerilmiş ve TBMM Başkanlık Divanı tarafından oy birliği ile karar altına alınmış olduğunu da göz önüne alırsak, yüksek öğrenim sistemini tepetaklak ederek, bugünkü bilimden uzak üniversitelerin oluşmasını “başaran” Doğramacı’ya ödül verilmesinin kendisinin mason olması ile ilişkisi var mıdır, sorusu haklılık kazanır mı?

Kazanır ise, bu ödülün Bülent Arınç tarafından verilmesine özel bir anlam yüklemek doğru mudur? Bu soruların cevaplarının hayati derecede önemli kazandığını düşünüyorum.

Arınç başka bir vesile ile, diyor ki:

“Şunu açıklıkla söylüyorum. Türkiye’de masonlardan daha fazla gericiler yoktur. Hala iki bin yıllık Hiram ustalarının efsanelerine inanıyorlar. Hala pergelin, gönyenin, malanın peşinden koşuyorlar... Hala dul kesesi öpüyorlar... Hala gözleri kapalı sağda solda dolaştırılıyorlar...”

İlericilik-gericilik tartışmasında geleneğe bağlılığı, kültürel kökleri savunmayı sola karşı argümanlaştıran sağ geleneğin laf cambazlığını hitabet sanatıyla süslemesini göz önüne aldığınızda, bu sözlerde, kesin olarak saf eleştiri vardır, diyebilir misiniz?

Solcuların gericilik eleştirisini, geleneğe bağlılığa saldırı olarak tersyüz eden sağ geleneğin demagojilerine aşina iseniz, bu cümleleri sarf eden bir kişinin kesin olarak eleştiri getirdiğini söyleyemezsiniz.

Bir de şu sözlere bakalım:

“Bir işi Allah takdir etti mi, hiçbir beşeri kuvvet yoktur, onu önleyemez. Bir ışık, bir nur, bir ziya ki, onu Allah yaktı. Kimse onu üfleyerek söndüremez.”

Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Derneği’nin, Beyoğlu’nda, ismini kendilerinin belirlediği Nur-u Ziya Sokak’ta yerleşik olması gerçeği bir yana, “nur ve ziya” masonlar arasında gerçeğin ışığı, “nur ve ziyaya kavuşmak” ise, mason locasına kabul edilmek anlamında kullanıldığını belirtelim.

Ben, tekrar etmeliyim ki, Bülent Arınç’ın herhangi bir mason locasında üyeliği hakkında kanıtlara dayalı bir iddia ortaya atmıyorum.

Türkiye’de, bilime, ülkeye, siyasete çok daha fazla katkıda bulunmuş o kadar insan varken, TBMM Onur Ödülü’nün neden ülkenin eğitim sisteminin parçalanmasına katkıda bulunmuş ve masonluğunu kendi ağzından itiraf etmiş birisine verilmesini sorguluyorum.

Bu “iş”i neden AKP’nin ve neden en önde gelen yuneticilerden Bülent Arınç’ın üstlendiğini sorguluyorum. Övgü veya yergi dile getirirken kullanılan ifadeleri sorguluyorum. Kafasında kendi özgür iradesini taşıyan her insan gibi gerçeği arıyorum.

Ne dersiniz? Olayı, “masonlarla iyi geçinmek adına” AKP tarafından verilmiş bir taviz olarak mı değerlendirmeliyiz? Yoksa, AKP üst yönetimi ile mason kuruluşlar arasında daha güçlü bağlar mı söz konusudur?

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8595)

selçuk efendi
08-02-2010, 16:46
BUNLAR NASIL MEDYA SİTESİ

Akşam'dan Oray Eğin, Taraf gazetesi genel yayın yönetmen yardımcısı Yasemin Çongar'ın eşi M. Chris Mason ile ilgili "CIA Ajanı" iddiasını ortaya attı.
Yazar Eğin, bugüne kadar hep söylenen bu iddiayı ilk kez belgelere dayandırdı...
Odatv bu habere yer verdi.
Bugüne kadar ilgili iddia konusunda hep suskun kalan Mr. Mason belgeler yayınlanınca hemen açıklama yaptı. 'CIA ajanı değilim" dedi.
Eğin de Odatv de bu açıklamaya yer verdi.
Ayrıca...
Odatv burada kalmadı; nedense el çabuk marifetiyle ortadan kaldırılan Mr. Mason'un biyografisine ulaştı ve CIA iddiasını tekrarladı.
Ayrıca Mr. Mason'un ders verdiği Naval Postgraduate School'un ders müfredatını da yazarak, okulun normal bir okul olmadığını gözler önüne serdi.
Yani Odatv habercilik yaparak bu önemli iddianın peşini bırakmadı.
Bırakmayacak da...
Şimdi gelelim olayın bir diğer yönüne...
Taraf gazetesi genel yayın yönetmeni Ahmet Altan'ın kızı Sanem Altan, Vatan gazetesinde Yasemin Çongar ile röportaj yaptı. İddiaları sordu.
Çongar da yanıt verdi. CIA iddiasını o da reddetti.
Odatv bu röportajı da yayınladı.

Şimdi gelelim sonuca...
Buraya kadar olanları Odatv okurları zaten biliyor.
Bilmedikleri şu...
Bu tartışmalar sürerken bazı medya bu haberleri görmedi; sitelerinde yer vermedi.
Diyeceksiniz ki "haber değeri" görmemişlerdir!
Olabilir.
Peki konuya başından beri soğuk bakan medya siteleri dün ne yaptı?
Çongar'ın Sanem Altan'a verdiği röportajı yayınladı.
Peki niye?
Biz "niye" sorusunu kamuoyuna bırakıyoruz.
Artık bazı medya sitelerinin üzerindeki örtü kalkmalıdır.
Tıpkı CIA ajanlarının üzerindeki örtünün kalkacağı gibi...
Medya sitesi olmak sadece üç-beş emekçi muhabirin dedikodusunu yapmak değildir. Ya da ahbap çavuşlarının programlarının reklamını yapmak hiç değildir.
Mesele gazetecilik yapmaktır; haberci olmaktır.
Göz boyama dönemi bitti artık...
Herkes aklını başına alacak.
Ya gazetecilikte ısrar edecekler.
Ya da "pazarlamacı" kimlikleriyle birlikte yok olacaklar...

Kaynak (http://www.odatv.com/n.php?n=bunlar-nasil-medya-sitesi-0802101200)

selçuk efendi
21-02-2010, 12:24
İstihbarat Açık: Çukurambar Senaryosu Çözüldü

Gündeme aynı anda iki haber düştü. Biri bomba etkisi yaratırken, diğeri gündem yarışında arka sıralarda yer alsa da önemliydi.

Birinci haber ile Türkiye'de ilk kez bir Genelkurmay Başkanı'nın gizli kayıtla alınmış ses kaydına tanık oldu kamuoyu.

Sözkonusu kayıtta ; İlker Başbuğ'un , müttefiklik masalının kalesi (Brüksel)'de subaylarına yönelik bir konuşma yaptığı ve bu sırada ortam dinlemesine maruz kaldığı anlaşılıyor.

Kaydın sızdırılan kısmında üç ana başlık var:

1) Başbuğ; Kozmik Odaya girişe izin vermese TSK'nın zan altında kalacağını, bu yüzden şaibe oluşmasın diye izin verdiğini belirtiyor. Konuşmanın bu kısmı; "istesek tabi ki sokmazdık, nah girerlerdi" gibi genç subayların gönlünü hoş tutacak, üzerlerindeki üniformanın namusuna halel gelmediği psikolojisi yaratacak hoşluklarla süslü.

2) Başbuğ; ordu içindeki çürüklerden şikayet ediyor. 10

On yıldır akaryakıt kaçakçılığı yaptığı halde farkına varılmayan albay örneği üzerinden huzurundaki subayları bu tarz vakalara karşı uyanık olmaları konusunda uyarıyor.

3) Konuşmanın en kritik kısmında; Başbuğ, Çukurambar'da yakalanan subayları kendisinin görevlendirdiğini, bölgenin bir çok şahsa ev sahipliğini yaptığını belirtiyor fakat bu subayların da profesyonelliklerindeki eksiklikten dolayı takip edildiklerinin farkına varmayıp, kendilerini yakalattıklarından şikayet ediyor.

Gazetelerin ; bu dinleme kaydını görme biçimi, AKP'ye karşı mesafe ve AKP içi dengelere mesafeye göre farklılık gösteriyor. Yandaş medyanın bile kendi içinde bu dinleme kaydına yaptığı farklı muamele; AKP içindeki dengelere dair önemli göstergeler barındırıyor.

Bu farklılıklar ayrı bir haberin konusu fakat biz dikkatinizi bir , hatta iki tesadüfe çekmek istiyoruz.

Her gazetenin ana sayfasından, şu ya da bu şekilde gördüğü Başbuğ kaydını ana sayfadan tek satır bile olsa görmeyen gazete hangisi ?

Habertürk

Peki; bu gazetede olup da, diğer hiç bir gazetede olmayan haber hangisi?

1402 gündür kayıp olan Şemdinli savcısının, Arınç'ın evinin 700 metre uzağında, Çukurambar'daki evinde tespit ettiklerini duyuruyor Habertürk.

Habertürk'ün Çukurambar'da "bulduğu" Savcı Ferhat Sarıkaya ile yaptığı kısa röportajı hangi TV kanalları bu manşetlerle aynı tarihte yayınlıyor:

Samanyolu TV

Savcı Sarıkaya'nın Çukurambar'da tespit edildiğinin cümle aleme duyurulduğu gün; Başbuğ'un Çukurambar'da görevlendirdiği subayların profesyonellik eksikliği sonucu yakalandığından şikayetçi olduğu ses kaydının manşetlere taşınmasını nasıl yorumlarsınız?

Tesadüf...?

Hiç sanmıyoruz.

Açık İstihbarat olarak, gözümüzün önündeki açık istihbaratı şu şekilde ihtimallendiriyoruz :

1) Çukurambar'da yakalanan subayların görevi - aslında her aklı başında ve TSK'yı az çok tanıyan insanın tahmin edebileceği gibi - suikast değil, bir istihbarat görevidir.

2) Uzun dönemdir yurtdışında bulunan Sarıkaya'nın, yurtdışından dönüş yaptığı duyumuna ulaşan Genelkurmay bu bilgiyi teyit etme ve/veya bir önceki Genelkurmay Başkanı hakkında altına imza attığı iddianame ile bir çok odağı memnun eden bu savcı hakkında daha ayrıntılı istihbarat elde edinme ihtiyacı hissetmiştir.

3) Başbuğ'un profesyonellik eksikliğinden şikayet ettiği subayların gerçekleştirdiği istihbarat faaliyeti sahadaki daha profesyonel ekiplerin dikkatini çekince; Genelkurmay'a kamuoyu önünde bir darbe daha vuracak tuzağın planları yapılmaya başlanmıştır.

4) İzleyenleri izleyenler durumun olgunlaştığını hissettikleri noktada; bu operasyonu, sansasyon yaratacaklarından emin oldukları Bülent Arınç üzerinden kurguladıkları bir senaryo ile kamuoyuna duyurmuşlardır.

5) Şemdinli'de İngiliz/Alman istihbaratının ortak tuzağına düşürülen istihbarat astsubaylarından sonra, bu sefer Çukurambar'da subaylar birilerine istedikleri malzemeyi vermişlerdir.

6) Ferhat Sarıkaya'nın Ankara'daki ikametgahının Habertürk üzerinden duyurulması ile Başbuğ'un Çukurambar'la ilgili sözlerini içeren kayıtların aynı anda servis edilmesi tesadüf değildir.

7) Servis eden ortak akıl ; (servisin üzerinden yapıldığı garsonları kastetmiyoruz) , diğer akıllardan üstündür; daha namuslu olmasa da.

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8644)

selçuk efendi
01-03-2010, 16:52
Fethullah Gülen'i Neden Samimi Bulmuyoruz? - Mustafa Uzun - Haber 5

“ve işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, hızır gibi imdadımıza yetişen mehmetçiğe, istihâlelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz”

Hocaefendi’yi seversiniz veya sevmezsiniz, bu sizin bileceğiniz bir iş. Yeryüzünün belli coğrafyalarına giden ve kimileri de oradan hakka uğurlanan talebelerinin samimiyeti karşısında da hayranlığınızı belirtir veya belirtmesiniz. Bu da sizin bileceğiniz bir iş.

Lakin son yıllarda ilk defa siyaseti de, tarafgirliği de bu kadar aleni yapmaları karşısında gözümüze çarpanları ifade etmemiz de çok doğal bir süreç. Üstelik samimiyet noktasında çok ciddi soru işaretlerimiz varken, zihnimize takılanları ifade etmemizi cemaat “hoşgörü” ile karşılamalı diye düşünüyorum.

Bilirsiniz, bugünlerde STV, Samanyoluhaber filan günün her saatinde “darbecilere” ve “darbelere” çakıyor. Destansı bir ses tonu ile STV Ana Haber’in spikerleri “darbecilerin” üstüne üstüne gidiyor. ZAMAN grubuna yakın internet sitelerinin ilk 10 haberinden büyük çoğunluğu “darbecilere” yönelik oluyor. Ne gizli çamaşırlar, ne kirli çamaşırlar…

Lakin daha önce bütün darbecilerle “kanka” olan bu cemaatin bu defa her fırsatta Ergenekonculara tekme tokat dalıyor olmasını “garip” karşılamamız normal değil mi?

Gerek 12 Eylül darbesinde ve gerekse 28 Şubat darbesinde “Gülen cemaati” yolların kenarında birikip geçen tankları alkışlarken o tanklar ülkenin diğer Müslümanlarını ezip geçiyordu.

Hapishaneler Müslümanlarla dolup boşalırken “ev” ve “dershane”lerin öğrencilerle dolup boşalması uğruna “cemaat” diğer bütün Müslümanlardan kendilerinin “farklı” olduğunu anlatmak istiyordu darbecilere…

Hem de alenen…

Hem de tarihe not düşerek “darbecileri” alkışlıyordu o günlerde Gülen Cemaati…

Ve elbette Hocaefendi bu işin sözcülüğünü yapıyordu yazdığı yazılar ve verdiği vaazlarla.

28 Şubat sürecini birçoğumuz hatırlıyoruz sanırım.

Ben o dönemde ortaokul öğrencisiydim. Birçok şeyin farkında değildik lakin şimdi geriye dönük yaptığımız okumalar durumun vahametini net olarak ortaya koyuyor.

Uğur Dündar’ın programına çıktı diye Erbakan’a söylemediğini bırakmayan cemaat, Hocaefendinin 28 Şubat darbe sürecinde Uğur Dündar’ın programlarına çıkıp “başörtüsü, Refah Partisi” gibi konularda darbecileri alkışlayan sözler söylemesini “anlayışla” karşılıyorlardı.

Dündar’ın programına katılan Hocaefendi bir defasında “Seçimlerden önce Refah Partisi’ne kapatma davası açılmalı ki oyu düşsün” mealinde sözler söylemişti de, ne kızmıştık.

Ama sanırım hiçbiri, gözleri yaşlı ve onurlu bir şekilde “tesettür direnişi” veren Müslümanları yakıp, yıkıp darbecilerin arzularına göre fetvalar verilmesi kadar Müslümanları yaralamamıştır.

Üniversite önlerinde direnişe devam eden Müslüman kızları yüz üstü bırakan ve hatta “abi” ve “ablaların”Müslüman öğrencilerin üstlerinden aşarak “derslere” katılmalarını isteyen Hocaefendi, bugün her fırsatta “saldırdıkları” TV ve Gazetelere demeç üstüne demeç veriyordu o darbe günlerinde.

Bakın, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin "Başınızı açabilirsiniz" dediği bir konuşmasından alıntı yapayım ve mevzu netleşsin.

“Okullarımızdaki başörtüsü sorunu, çok hassas hale geldi. Ancak şu kadar söyleyeyim, okumayı istemek ile okumamak arasında kalan bir insan ne yapmalı? Ülke ve millet adına okumak mı yararlıdır, okumamak mı?

Dinin füruata ait bir meselesinde bu denli hassas olmak mı, yoksa tercihini başka istikamette kullanmak mı gerekli? Kişi kanaatı vicdaniyesi ile bu mevzuda hükmünü verip öyle davranmalıdır. Bana göre okumayı tercih etmelidirler. Genç kızlarımızın zorlanmaları halinde tercihlerini eğitim gören hedefinden yana yapmalarını arzu ederim.”

Bu sözler Hocaefendi'nin sözleri.

Akşam gazetesinde, Orhan Yurtsever'in Fethullah Gülen'le Yaptığı Röportaj'dan alınmıştır. Tarih, 13 Mart 1998'dir.

İnanmayan dostlar arşivlerden bu gazeteye ulaşabilirler veya daha emin bir kaynak olan Hocaefendi'nin resmi sitesine bir göz atabilirler. Yani şu adrese; http://tr.fgulen.com/content/ view/2257/5/

Haydi, 28 Şubat sürecini iyi biliyoruz. O süreçte Müslümanları ters köşeye yatıran “cemaat” şimdi fırsatını yakaladı ve indiriyor yumruklarını darbecilerin yüzüne. Böyle mi?

Hayır, sanmıyorum. Ne güven veriyor, ne de samimi bir hava var bu “hava”da.

Hocaefendi 12 Eylül darbesinde de darbecileri selama durmuştu.

Matbuat dünyasında sanırım “darbeci paşalara” Hocaefendi’den daha “yağlı” cümleler kuran olmamıştır. Mesela darbeden hemen sonra çıkan ilk “Sızıntı” da yer alan “Son karakol” yazısı “muhteşem” bir örnektir.

“Hızır gibi yetişen Mehmetçiğe” inanılmaz methiyeleri düzen Hocaefendinin şimdi ABD’de oturup “derin istihbarat” destekleri ile Türkiye’deki“darbecilere” yönelik mücadele etmesini takdirle karşılıyoruz ancak samimi bulmuyoruz. Bulmak zorunda olduğumuzu da kimse iddia edemez. Biraz“hoşgörü” lütfen.

Arzu edenler için Hocaefendinin “Son Karakol” başlığı ile “darbecilere” düzdüğü o muhteşem satırları altta veriyorum. Kaynak, darbenin hemen sonrasında çıkan ilk dergi olan Sızıntı ve Hocaefendinin kendi resmi sitesidir. Sızıntı Ekim sayısı 1980, Cilt 2, Sayı 21 ve http://tr.fgulen.com/content/view/10747/3/

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8667)

MaTHiLDa
01-03-2010, 18:42
Kaynak, darbenin hemen sonrasında çıkan ilk dergi olan Sızıntı ve Hocaefendinin kendi resmi sitesidir. Sızıntı Ekim sayısı 1980, Cilt 2, Sayı 21 ve http://tr.fgulen.com/content/view/10747/3/

sn.Selçuk Efendi'nin verdiği linki okuyordum da, takıldım şuraya;

'Dost bî-pervâ, felek bî-rahm, devran bî-sükûn;
Dert çok, hemdert yok, düşman kavi, tali' zebûn' (Fuzulî)

Fuzulinin dizelerini yeni Türkçemize çevirebilecek arkadaş varsa sevinirim

selçuk efendi
01-03-2010, 18:59
Anlayabildiğim kadarıyla:

Dost pervasız (çekinmesi, utanması yok), felek merhametsiz, devir hareketli;
Dert çok, dert ortağı yok, düşman güçlü, tali' (bilemedim) düşkün...

(takipçi, okuyucu gibi anlamları olabilir tali''nin...)

selçuk efendi
09-03-2010, 15:15
aşağıdaki linkte Başsavcı Cihaner'in tutuklanmasına giden yolda sebeplere farklı bir bakış var. İlginç:

http://www.facebook.com/photo.php?pid=4846449&op=1&view=all&subj=10150093291290282&aid=-1&auser=0&oid=10150093291290282&id=171344419879

ardahan
09-03-2010, 15:40
Siyaset dışı ama...

Ali, Cengiz, Ömer Dayının oğlu :)

selçuk efendi
28-03-2010, 01:44
Ergenekon'un Arkasındaki Mutabakatları Yıllar Önce Duyurmuştuk - Behiç Gürcihan

Tespiti baştan yapalım, ayrıntısına sonra girelim…

“Ergenekon” bir kadro operasyonudur.

“Ergenekon” bir “Yeni Devlet” operasyonudur.

“Ergenekon” bir darbe üzerinden Türkiye’yi federalleştirecek esas darbe sürecini kolaylaştırma ve gizleme operasyonudur.

Burada, “operasyon” ile yargı sürecini değil, bu yargı süreci ile şekillendirilen kamusal siyasi alanı kastettiğimi de ayrıca vurgulamalıyım.

Tamamı (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8740)

mcman
10-04-2010, 13:29
Leh milleti kadar talihsiz, bahtsız bir bir topluluk yok sanırım dünyada..Tarih boyunca art niyeti, kötü emelleri olmamakla birlikte (bildiğim kadarıyla) en büyük bedelleri ödeyen ve o bedeli neden ödedikleri de kendimce cevaplandırılamayan halk..Rusya ile ilişkilerinin düzelmeye başladığı bir dönemde meydana gelen bu elim uçak kazası komplo teorisi barındırır mı acaba..

Ölenlere Allah'tan rahmet dilerim.. Polonya'nın başı sağolsun..

sabonis
10-04-2010, 15:05
Rusya ile ilişkilerin düzelmesi demek, birilerinin bundan rahatsız olması demektir, Rusya (S.S.C.B.) ile ilişkilerin gizliden gizliye düzelmesi nedeniyle bu ülkede ihtilal oldu, Cumhuriyet tarihinde ilk ve tek kez bu ülkede bir başbakan asıldı, tüm dünyada neler oldu, kartların yeniden dağıtılmaya başlanacağı dünya düzeninde hiç bir kaza, hiç bir olayın tesadüfe ve kadere bağlanamama ihtimalinin bulunduğu hissi hep içimde yer alıyor, bu kadar nefretlik bir hegemonluk hastası A.B.D. ve Cia dünyanın tepesinde dururken hele...

wo1
07-05-2010, 07:51
VAKİT GAZETESİNİN ödemeye mahkum bırakıldığı tazminat davasından sonra , SN. DENİZ BAYKALIN KASEDİNİ yayınlamaları

gazetenin arkasının ne denli kökleşmiş olduğunu gösteriyor ,

bu konuyla ilgili komplo teorisi olarak çok uzun şeyler yazabilirim ama

şu anda sadece bir cumhuriyet çocuğu ,genci olarak yayınlanan bu kaseti kınıyorum

özel hayat özeldir

selçuk efendi
11-08-2010, 00:50
OBAMA TAK DEYİNCE ERDOĞAN ŞAK DİYOR

Yeniçağ yazarı Sabahattin Önkibar, YAŞ krizinde çözümü 30 Ağustos’a ertelediğini söyleyen Erdoğan’ın, Obama’dan gelen telefon üzerine uzlaşmak zorunda kaldığını yazdı. Ceylanoğlu’nu atayarak 28 Şubatla kol kola girdiğini söyledi.

Önkibar’ın bugünkü yazısının YAŞ kriziyle ilgili bölümü şöyleydi:

“Tayyip Erdoğan’ın hesabı, YAŞ üyelerinin önerdiği atamaları yapmayıp askere meydan okuyan adam olmaktı.

30 Ağustos tarihinde yasa gereği sadece Başbuğ değil aynı zamanda Koşaner de emekli edilecek ve TSK tarihinde ilk defa Karacı olmayan bir Genelkurmay Başkanını atayan Başbakan olacaktı. Bu olayla da askere ve darbeye meydan okuyup demokrasiyi arayan adam imajıyla referandum oylamasına girecekti.

Ne var ki yapılan bu hesap okyanus ötesinin buyruğuyla tutmadı.

Erdoğan, Obama’dan gelen telefonlu buyrukla frene basmak zorunda kaldı!

Peki bu telefonun perde gerisi mi?

Ankara’nın öbür yakasında konuşulanları aktaralım:

Odatv.com (http://www.odatv.com/n.php?n=obama-tak-deyince-erdogan-sak-diyor--1008101200)

selçuk efendi
11-08-2010, 01:16
HAARP’E DEVAM - Prof. Mehmet Kerem Doksat

Konunun üstü kapatılıyor, bizdeki seviyesizlik altı politik atışmaların gölgesinde kalan bir vâkıa es geçiliyor:

Daha önce de değindiğim HAARP mes’elesi!

Bakın Doğan Haber ajansının 30 Temmuz tarihli haberine (http://www.dha.com.tr/n.php?n=abd-rusyaya-haarp-acti-2010-07-30), okuyun:

Benim derdim hem bütün dünyaya hem de bize bundan dolayı çıkacak faturada…

Konuyla ilgili önceki makalemden naklediyorum (http://www.keremdoksat.com/2010/07/30/bakin-abg%e2%80%99nin-yaptiklarina/):

Hava sıcaklığının 40 derecede seyrettiği Rusya’da bilim adamları, boğucu yazdan ABD’yi sorumlu tutmaya başladı. Buna göre, ABD, HAARP sistemiyle iyonosferde güçlü dalga göndererek Rusya’yı kavuruyor. Komplo teorisi gibi duran bu iddia, ülkenin büyük gazetelerinden Komsomolskaya Pravda Gazetesi’nde enine boyuna ele alındı.

Rusya, gölgede 40 dereceye yaklaşan anormâl çöl sıcaklarının ardında düşman eli aramaya başladı. Kavurucu sıcakların doğal olamayacak kadar uzun sürdüğünü dile getirmeye başlayan Rus fizikçiler, “ABD, bize gizli iklim silahı HAARP ile savaş açmış olabilir” görüşünü öne sürmeye başladı.

Sahra çölünü aratmayan Rusya’daki sıcak dalgasını inceleyen Komsomolskaya Pravda Gazetesi, bir dizi uzmandan görüş alarak böyle bir ihtimalin bulunduğu sonucuna vardı. En büyük şüphe ise Pentagon’un kontrolünde 1997 yılından beri Alaska’da çalıştırılan yüksek frekans dalga yayıcı HAARP istasyonu üzerinde toplandı.

Devamı (http://www.keremdoksat.com/2010/08/08/haarp%E2%80%99e-devam/)

selçuk efendi
03-09-2010, 00:53
BÜLENT ARINÇ DARBECİ KENAN PAŞA’DAN NASIL HESAP SORDU (http://www.odatv.com/n.php?n=bulent-arinc-bu-fotograflarina-masallah-diyecek-mi-0209101200)

Buna komplo teorisi de denmez de, neyse...

selçuk efendi
03-09-2010, 01:13
İsmailağa Cemaati'nin bir kolunu temsil eden Furkan Dergisi'nin 29 Ağustso 2010 tarihli son sayısında "öldürülecekler listesi" yayımlandı. 58 kişilik listede Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, Haşim Kılıç, İlker Başbuğ, Devlet Bahçeli, Deniz Baykal,Mehmet Ali Şahin, Fatih Altaylı, Mehmet Baransu, Hüseyin Gülerce, Hasan Cemal, Nuray Mert gibi çok sayıda isim var.

Yazı (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=9081)

selçuk efendi
06-09-2010, 02:40
KPSS SKANDALINI HANEFİ AVCI MI ÇÖZECEK

Türkiye günlerdir KPSS sınavında yaşanan skandalla çalkalanıyor. KPSS sorularının çalındığına ilişkin şüpheler, sonuçların açıklanmasının ardından tam puan alan öğrencilerle başladı. Kulaktan kulağa yayılan soruların çalındığı iddiası soruların sınavdan önce e-posta yoluyla dolaştığının ortaya çıkarılmasıyla kanıtlandı.

Devamı (http://www.odatv.com/n.php?n=kpss-skandalini-hanefi-avcimi-cozecek-0509101200)

selçuk efendi
06-09-2010, 02:44
BEN İŞEMEDİM MİKİ İŞEDİ

Referandum gündemi içinde kaynadı gitti. AKP, Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu başkanlığındaki bir heyeti önceki hafta Washington’a yolladı. Türk delegasyonunun en önemli görüşmeleri Yahudi toplum liderleri ile olanıydı. Basına pek yansımayan bu görüşmeler, İsrail gazetelerinde oldukça önemli yankılar buldu. Örneğin 29 Ağustos tarihli Yedioth Ahronot Gazetesi, “Türkiye, Netenyahu’yu bekliyor” başlıklı haberinde şu yorumu yapıyordu: “Türkiye kameralar önünde İran’la yakın ilişkiler kuruyor gibi görünebilir ancak hafta sonu boyunca İsrail’e sakinleştirici sinyaller gönderdi”.

Tamamı (http://www.odatv.com/n.php?n=ben-isemedim-miki-isedi-0509101200)

selçuk efendi
28-09-2010, 01:54
YAŞAR BÜYÜKANIT HARP OKULU KOMUTANINI NASIL “KURBAN” ETTİ? - Müyesser Yıldız (http://www.odatv.com/n.php?n=yasar-buyukanit-harp-okulu-komutanini-nasil-kurban-etti----2709101200)

BORA YAŞAR
29-09-2010, 21:42
Bugünlerde en çok yazı yazılması gereken başlık bu bence..

Belki bölüm olarak yanlış yerde.

Malum hemen tüm önemli komplolar siyasidir..

Şu anda en popüler komplo teorileri şunlar:

1. Baykal'ın indirilip yerine getirilen Kemal Kılıçdaroğlu'nun başkanlığında önümüzdeki seçim sonunda planlanan AKP-CHP koalisyonuna dair olanı. Bakın başörtüsünden YÖK'e nasıl anlaşmaya başladılar..:)

2. Bu teoride MHP nin etkisizleştirilmesi..

3. Hanefi Avcı ile ilgili komplo teorileri..Türlü çeşitli..Buna aslında gerçekleşmiş komplo teorisi bile denilebilir..


Hadi boş durmayalım..

cumartesi70
11-10-2010, 03:17
İçeriğinde piramitler,firavunlar,UFO ve UFO tarikatları,Hitler,Marlyn Monroe,Madonna,Matrix,Yüzüklerin efendisi,çizgi filmler,masonlar,satanistler,dünyayı yönetenler,deccal,dubai gerçeği,11 eylül gibi tüm komplo teorilerine cevabı olan gelenler-arrivals adlı bir belgesel var izlemenizi tavsiye ederim,içerdiği bilgilere karşı bile olsanız dökümantasyon oldukça zengin.50 bölüm uzun gelebilir ama herşeyi biliyor dahi olsanız yeni birkaç bilgi öğrenmek için değer.

selçuk efendi
02-12-2010, 22:12
Kanada, HSBC, Lichtenstein ve Katar'da Bir Kuruşun Çıkarsa? - Açık İstihbarat

Wikileaks tarafından sızdırılan ABD Dışişleri Bakanlığı yazışmalarında yeralan, Tayyip Erdoğan'ın İsviçre bankalarında 8 ayrı hesabı olduğu yönündeki iddia Tayyip Erdoğan'ı canevinden vurmuşa benziyor.

Tamamı (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=9275)

selçuk efendi
18-12-2010, 13:25
BÖYLE KIYAK GÖRÜLMEDİ - Odatv.com (http://www.odatv.com/n.php?n=boyle-kiyak-gorulmedi--1712101200)

Aydınlık Dergisi'nde bu hafta çok tartışma yaratacak bir belge yayınlandı. 17 Kasım 2010 tarihinde Londra'da Oxford Street bölgesinde ‘10 Maple Street London W1 5HA’ adresinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından açılışı yapılan ‘Yunus Emre Enstitüsü’ ile ilgili şok bir gerçek bu belge ile ortaya çıktı. Cumhurbaşkanı Gül, açılış sırasında binayı satın aldığı için Remzi Gür’e teşekkür ederken, olayın içyüzü yayınlanan tapu belgesiyle ortaya çıktı.

Buna göre binanın sahibi Hanefi Avcı'nın kitabında örtülü ödenekten yardım aldığını iddia ettiği USİDER isimli dernek. Avcı kitabında derneğin cemaatin sivil imamı tarafından yönetildiğini iddia etmişti.

USİDER'in satın aldığı bina ise kayıtlara göre yıllığı 1 paunddan Başbakan ile yakın ilişkisi ile gündeme gelen işadamı Remzi Gür'e kiralandı. Gür'ün direktörlüğünde bulunan “Turkish –UK Cultural and Educational Centre Limited” isimli şirket tarafından sadece 1 pounda kiralanan bina Londra'nın merkezinde bulunuyor.

Aydınlık, sözkonusu binanın tapusunu ve kira sözleşmesini yayınlarken, USİDER hakkındaki soru işaretleri Odatv tarafından daha önce gündeme getirilmişti. USİDER Başkanı Yusuf Atalay, daha önce Deniz Feneri Derneği'nin Başkanlığı'nı yapmaktaydı. Atalay halen Kanal 7'nin patronu Zekeriya Karaman'ın avukatlığını yapıyor.

Gül'ün açılışını yaptığı Yunus Emre Enstitüsü'nün Kurucu Başkanı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün bizzat kendisi. Mütevelli Heyeti Başkanı ise Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu.

Kayseri Belediyesi'nde yaşanan skandalın ardından ortaya çıkan bu skandal çok tartışılacak...

selçuk efendi
08-01-2011, 22:35
ABD'nin 3. Dünya Savaşı Planları - Emrah Akgün

Ekonomik kriz, Afganistan başarısızlığı ve Irak’da istenilenlerin elde edilememesinin ardından, parçalanma riski üst seviyelere çıkan Amerika, bununla birlikte güneyinden sosyalist iktidarlarca sıkıştırılmaya başlayınca kendine çıkış yolu aramaya başladı.
Konuyu bu şekilde ele almamızın sebebi ABD’in üçüncü savaş gemisini Pasifik’e yollamasıdır.


Amerikan medyası bu olayı korku ve endişe ile takip etti. Tartışmalar yaşandı. Fakat nedense bizde pek ele alınmadı.

Oysa bütün dünya “beklenmedik olaylara gebe” olarak gördü durumu ve haksız da değiller. Biz bu dünyada yaşamadığımız için olsa gerek, bizim gündemimiz de bu durum yok. Ya da özellikle bunun üstü örtülmeye çalışılıyor.

Tamamı (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=9331)

selçuk efendi
14-02-2011, 13:31
İŞTE AMERİKALILAR’IN ERGENEKON POLİSLERİNE VERDİĞİ EĞİTİMİN BELGESİ - Barış Terkoğlu

Oda TV.com polis tarafından basılmadan önceki son haber. Bu görüntüler Ergenekon Davası’nın kaderini değiştirecek

AMERİKALILAR KURS VERDİ

İlki Zir Vadisi’nde bulunan bir mühimmat ile ilgili. Bombanın adı “datasheet” okunuşu “detaşit”. Zir Vadisi’nde bulunan malzemenin içinde çıkan bu bomba türünü Türk polisi tanımaz diyebilirsiniz. Gerçekten de polisin bu bombayı aldığı eğitimle tanıması mümkün değil. Ancak aşağıda izleyeceğiniz görüntülerde bu bombayı tanıma konusunda polisin Zir Vadisi kazısından sadece 2 gün önce Amerikalı uzmanlardan eğitim aldığını bizzat polislerin ifadesi ile izleyeceksiniz.

İnsan sormadan edemiyor. Polis iki gün önce ABD’lilerin aldığı eğitim sayesinde tanıdığı bombayı iki gün sonraki kazıda nasıl buluyor? Bu ne tesadüf. Mustafa Dönmez de kazının olduğu gün Zir Vadisi yakınlarındaki 5 ABD’li istihbaratçının ne işi olduğunu soruyor haklı olarak?

Bu kadar değil…

http://www.internetajans.com/default.asp?NID=103330

Not: Odatv.com adresine girmek biraz sıkıntılı görünüyor. Alternatif adres:
http://www.guncelmeydan.com/pano/iste-amerikalilar-in-ergenekon-polislerine-verdigi-egitimin-belgesi-t27500.html#p143797

selçuk efendi
26-02-2011, 10:11
Arslan Bulut - Yeniçağ Gazetesi

Evet Hükümet, Libya’daki Türk vatandaşlarının tahliyesi için elinden gelen her şeyi yapıyor.

Peki ama bu çaba, AKP iktidarının İslam Dünyası’ndaki girişimlerini aklar mı?

Bu sütunun okuyucusu, 29 Nisan 2005 tarihinde “İstanbul’da Kadife Devrim Toplantısı!” başlıklı yazıyı hatırlayacaktır.

30 Nisan-1 Mayıs 2005 günlerinde, Topkapı’daki Eresin Otel’de “Uluslararası İslam Dünyası Sivil Toplum Örgütleri Toplantısı” düzenlenmişti.

Toplantıyı görünürde “Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı” düzenlemişti. Arap Basını ise toplantıyı, aslında “Türk Dışişleri Bakanlığı Büyük Orta Doğu Projesi Genel Koordinatörü” Ömür Orhun’un düzenlediğini belirtiyor ve bu konudaki bilgileri Amerikan basınına dayandırıyordu.

Tamamı (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=9414)

selçuk efendi
18-03-2011, 22:45
Üzeyir Garih ve Georges Marovitch... Fethullah Gülen’le dostlukları bilinen iki isim. İkisinin de, Gülen’i Papa İkinci John Paul’le buluşturmakta ayrı ayrı rol oynadığı, “WikiLeaks Türkiye Belgeleri”ne yansıyan bilgiler arasında.

Üzeyir Garih ve Georges Marovitch’in Gülen’i Papa ile buluşturma gayreti de belgelerde. Garih dört yıl sonra öldürüldü, Marovitch ise öldürülmek istendi.

Tamamı (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=9447)

JAKO
20-03-2011, 13:03
Bugün yaşadıklarımızı, bundan on yıl önce anlatıyorlardı, konuşuyorduk, ve bana inandırıcılıktan uzak geldiği için,
komplo teorileri sizi avcı fıkraları zeminine çekmiş diyordum.
Şimdi, o on yıl önce anlatılanları yaşıyoruz.
Bugün de on yıl sonra yaşanacakların temelleri atılıyor.
Yaşamaktan mahrum etmiyorlar.
Yunanistan'da pontus tv kuruldu.
Doğu Karadeniz eyaletine alınacak elemanlar için ilan verildi.
Ordu, Giresun, Trabzon, Rize ve Artvin illerini kapsayan bu eyalet için internet sitesi de kuruldu.
Böldük demeden, bölecekler, kimse anlamayacak.
Yeni anayasa değişikliği ile, İstanbul başkent olabilir.
Başka eyaletler de var fakat ben bu eyalette yoğunlaştım, çünkü, Yunanistan iflas edip yardım istediğinde, edilecek yardım karşılığında adalarını istemişlerdi.
İpin ucunu gördük, söküldükçe yumağını da göreceğiz ve kanımca, Yunanistan, Doğu Karadeniz eyaletine taşınacak.
Ege, Akdeniz ve Marmara, Türklere bırakılmayacak kadar kıymetlidir, İstanbul Türklere bırakılmayacak kadar güzel şehirdir.
Bunları ben söylemiyorum, içimizdeki hain kontenjanı söylüyor.
Hain kontenjanını Nato çok besledi, çok iyi devşirdi, ve hele Özal iktidarından itibaren, hainler çoğunluk oldular.
Vietnam'da başaramadılar, çünkü, orada hain kontenjanı yoktu, içeride işbirlikçi yoktu.
Bizde işini bilenler işbirlikçi, gemisini kurtaranlar işbirlikçi, liboşite işbirlikçi, yobazite işbirlikçi, hain potansiyeli besili.
Başaramazlar, başaramayacaklar diyebilecek bir görüntü veremiyoruz.

selçuk efendi
20-03-2011, 20:53
Tayyip Erdoğan'a Wikileaks Şantajı- Fatma Sibel Yüksek/Açık İstihbarat (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=9452)

selçuk efendi
23-03-2011, 20:02
"Ergenekon" Davasından Seçme "Sehven"ler - Oktay Yıldırım

Oktay Yıldırım'ın davanın 173. celsesinde yaptığı savunmanın metnidir (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=9457)

selçuk efendi
26-03-2011, 23:51
Tatlıses Olayında Soru İşaretleri - Otuz Beş Yıllık Rant Nasıl Siyasetin Emrine Verildi? - Açık İstihbarat (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=9467)

KONYALIYIZ
26-03-2011, 23:56
Bugün yaşadıklarımızı, bundan on yıl önce anlatıyorlardı, konuşuyorduk, ve bana inandırıcılıktan uzak geldiği için,
komplo teorileri sizi avcı fıkraları zeminine çekmiş diyordum.
Şimdi, o on yıl önce anlatılanları yaşıyoruz.
Bugün de on yıl sonra yaşanacakların temelleri atılıyor.
Yaşamaktan mahrum etmiyorlar.
Yunanistan'da pontus tv kuruldu.
Doğu Karadeniz eyaletine alınacak elemanlar için ilan verildi.
Ordu, Giresun, Trabzon, Rize ve Artvin illerini kapsayan bu eyalet için internet sitesi de kuruldu.
Böldük demeden, bölecekler, kimse anlamayacak.
Yeni anayasa değişikliği ile, İstanbul başkent olabilir.
Başka eyaletler de var fakat ben bu eyalette yoğunlaştım, çünkü, Yunanistan iflas edip yardım istediğinde, edilecek yardım karşılığında adalarını istemişlerdi.
İpin ucunu gördük, söküldükçe yumağını da göreceğiz ve kanımca, Yunanistan, Doğu Karadeniz eyaletine taşınacak.
Ege, Akdeniz ve Marmara, Türklere bırakılmayacak kadar kıymetlidir, İstanbul Türklere bırakılmayacak kadar güzel şehirdir.
Bunları ben söylemiyorum, içimizdeki hain kontenjanı söylüyor.
Hain kontenjanını Nato çok besledi, çok iyi devşirdi, ve hele Özal iktidarından itibaren, hainler çoğunluk oldular.
Vietnam'da başaramadılar, çünkü, orada hain kontenjanı yoktu, içeride işbirlikçi yoktu.
Bizde işini bilenler işbirlikçi, gemisini kurtaranlar işbirlikçi, liboşite işbirlikçi, yobazite işbirlikçi, hain potansiyeli besili.
Başaramazlar, başaramayacaklar diyebilecek bir görüntü veremiyoruz.

hürriyet gazetesinin bir yazarı da , Türkiye Türklere birakilamayacak kadar önemli bir ülkedir diye yazmıştı

selçuk efendi
30-03-2011, 17:51
Wiki Sızdırdı, Taraf Sansürledi - Ali Serdar Bolat

Taraf gaz tenekesi Wiki Sızıntılarının Türkiye ile ilgili olanlarını tefrika halinde yayımlıyor, ama sansür ederek.

Dönemin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson'un "Acil" koduyla 22 Mart 2003 günü Vaşington'a gönderdiği 7 sayfalık kriptoda Türk Ordusu ve Tayyip Erdoğan hakkında değerlendirmeler var.
Taraf gaz tenekesi kriptonun Tayyip Erdoğan hakkındaki kısımlarını sansür etti, sadece ordu ile ilgili kısımları yayımladı.

Aydınlık gazetesi kriptonun ilgili bölümlerini olduğu gibi yayımladı, Melih Aşık da Milliyet gazetesinde "Wikileaks çözdü" başlıklı köşe yazısında "O bölümlerin neler olduğunu dünkü Aydınlık’tan öğrendik." diyerek önemli bölümleri aktardı. Odatv, Melih Aşık'ın yazısını yayımladı.

İşte kriptonun o bölümleri:

"... (Türk generaller) Tayyip Erdoğan’ın davranışlarından büyük rahatsızlık duymaktadır.
Erdoğan güçlü bir müttefiğimizdir.

Generallerin bu tutumu, Amerikan menfaatlerinin korunması açısından engelleyicidir.
Orgeneral Hilmi Özkök’ün sadakatli duruşu sahiplenilmelidir.

Muhalif orgeneraller, Orgeneral Hilmi Özkök’ün çizgisine itiraz etmektedirler...
Tayyip Erdoğan'ın siyasi kavrayışı ve bölge ülkeleri ile Türkiye içindeki yüksek orandaki halk desteğinin kalıcı desteğe dönüşmesi mutlak destek olarak değerlendirilmelidir.

Erdoğan, kendisine desteğin devamı halinde, ABD’nin bir müttefiği olarak, Ortadoğu ve Irak dahil olmak üzere Türk hava sahasını, kara ve demir yolları ile Mersin ve İskenderun limanlarını
kullanımımıza açacağını taahhüt etmektedir. Zaten zaman içerisinde bu imkanların büyük bölümü gerçekleşti, bölgedeki hava hareketimize yeterince katkı sağlandı.
Ancak Türk ordusundaki üst rütbeli subaylar tarafından sürekli engellenmek istenmekteyiz.

Amerikan menfaatlerine karşı çıkan Org. Aytaç Yalman, Org. Şener Eruygur, Org. Çetin Doğan,
Org. Hurşit Tolon, Org. Fevzi Türkeri, Org. Tuncer Kılıç, Org. Yaşar Büyükanıt, Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ün emir ve talimatlarına uymadıkları gibi, Org. Hilmi Özkök'e her an muhtıra verebilirler.

Bu bakımdan değerlendirildiğinde güçlü bir medya grubunun oluşturulmasına acilen ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ihtiyaç acilen giderilmelidir.


Bu konu Recep Tayyip Erdoğan ile paylaşılmış olup "gereğinin değerlendirileceği hakkında olumlu değerlendirmelerin yapıldığı ve yapılacağı" teyidi alınmıştır."

Kaynak (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=9469)

selçuk efendi
01-04-2011, 01:02
Zekeriya Öz Olayını Bir de Böyle Analiz Edelim- Fatma Sibel Yüksek/ Açık İstihbarat

HSYK'nın "sürpriz' operasyonunda gözden kaçmaması gereken noktalara maddeler halinde dikkat çekelim. Öncelikle belirtelim ki Zekeriya Öz'ün özel yetkilerinin kaldırılmasıyla sonuçlanan olaylar zinciri bir sürecin sonucudur. Açık İstihbarat olarak ilk tutuklamalardan beri dikkat çektiğimiz "Ergenekon ittifakının" içinde bir takım "kırılmaların" ve tabii aynı zamanda kontrolden çıkmaya başlayan sürece çeki düzen verme ihtiyacının sonucudur. İttifakı oluşturan kanatların birbirine mesajlar verdiğini de unutmayalım...

Tamamı (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=9478)

selçuk efendi
04-04-2011, 18:41
Türk Ordusu,Sesimi İşit - Erdal Sarızeybek

Bir ayaklanma hazırlığı var ama bu öncekiler gibi değil, sakın aldanmayın, bu ayaklanma yüz elli yıl öncesi gibi değil…

AKP siyaseti PKK’nın siyasi gücü oldu, destek veriyor, devlet desteği, bu bir…

AKP siyaseti PKK’ya halk desteği verdi, devlet eliyle, Habur’a iyi bakın, PKK eski PKK değil, artık ardında bir kısım halk desteği var… Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde bir takım kişiler yol kesiyor, kimlik kontrolü yapıyor, yolu kapatıyor, iyi bakın bu olaylara, devlete karşı isyandır bu isyan, hazırlık yapılıyor gelecek için, bu iki…

Bir takım kişiler polisi tokatlıyor, hatta linç etmeye kalkışıyor, polis panzerine çıkıyor, müdahale eden yok, bu ne demek biliyor musunuz; ayaklanmaya güç vermek demektir, güç…

Hatırlayın, Ahmet Türk isimli şahsa bir tokat atıldı diye PKK iki polisimizi LADİK’te şehit etti, bu güç gösterisidir, bu devlete kafa tutmaktır, bu bir ayaklanma hazırlığıdır, bu da üç…

Diyeceksiniz ki iş başa düşünce ben hallederim… Ama bu mesele hal edilecek mesele olmaktan çıkıyor, çünkü terörist olmayacak karşınızda, halk olacak halk, halkın karşısında nasıl durulabilir ki…

PKK’ya halk ayaklanması yapabilme yeteneğini veren kim? AKP…

AKP kim?

Hükümet, yani devlet!

Devletle baş etmek kolay değil, iyi düşünmeli!

PKK kim? ABD-AB-İsrail, yani müttefiklerimiz, yani NATO, yani Birleşmiş Milletler…

Sevgili Mehmetçik!

Sevgili Ordum!

TAMAMI (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=9483)

selçuk efendi
06-04-2011, 23:47
Sözkonusu belge (hizmete özel-kozmik gizli kaşeli) R-4590/6232N ve RL- 325657/898-09 no.lu iki adet ana dosyadan ibaret olup bu hafta gelecek olan Amerikalı general James Jones ve heyeti ile Türk askeri heyeti arasindaki görüşmeler sonucunda imzalanacak olan mutabakatın esasını oluşturmaktadır (sayet iddia edildigi gibi dogru ise)...

Buradaki çok önemli ve Türkiye'nin kaderini belirleyen ana maddeler özetle şöyledir:

1 - ABD ve Türk tarafı, en geç 3 ay içinde resmen ilan edilecek olan "Federe Güney Kürtdevleti" (yani Kuzey Irak Kürdistanı) konusunda ortak uzlaşmaya varmışlardır. Bu devletin başkanlığı dönüşümlü olarak M. Barzani ve C. Talabani tarafından icra edilecektir.

Söz konusu devletin şu an için "tam bağımsızlık" elde etmesi düşünülmemektedir. Ancak ileride söz konusu olduğu takdirde -Türkiye tarafından herhangi bir itirazın yapılmaması- konusunda ABD ve Türk heyetleri anlasmış bulunmaktadır.

TAMAMI (http://www.doguturkistan.net/modules.php?name=News&file=article&sid=5452)

selçuk efendi
26-04-2011, 20:43
BEHZAT Ç.’NİN ÖLDÜRÜLEN ALBAYI KİM - Odatv

Star Tv’nin fenomen dizisi Behzat Ç. Pazar günü yayınlanan bölümünde cemaat konusunu ele aldı. Cemaatin polis içindeki yapılanmasını anlatan bir emekli albay intihar süsü verilerek öldürüldü. Öldürülen emekli albayın cemaat hakkında bilgi verdiği gazeteci de tutuklanıp cezaevine kondu. Emekli albayın ölümünü araştıran Behzat Ç. ,cemaatçi polislerin baskısıyla karşılaştı. Baskının İstanbul’daki savcılar tarafından da yapıldığı dile getirildi. Ankara’daki savcı açıkça Behzat Ç.’ye “soruşturmayı bitirip intihar raporu vermezse, hepse atılacağını” söyledi.
Sonuçta Behzat Ç. Geri adım attı. Bakalım önümüzdeki bölüm ne olacak?
Buna kuşkusuz Doğan Medya Grubu’nun CEO’su, eski polis İrfan Şahin karar verecek! Senaryo cemaatçi polisler konusuna nokta koyarsa bunun sebebini de Odatv’de okuyabileceğinizi söyleyebiliriz.
Bu arada…
Behzat Ç.’deki emekli albay kimdi?

TAMAMI (http://www.odatv.com/n.php?n=behzat-c.nin-oldurulen-albayi-kim--2604111200)

okidoki2006
26-04-2011, 21:42
Amaç ne mısıra ne tunusa ne libyaya ne irana ne ıraka özgürlük değil özgürlük getirme maskesi altında bu ülkeleri teker teker ateşe vererek bir akrep gibi gördükleri ülkemizin bu ateş çemberi içerisinde kendi kendisini sokmasını beklemek buda tutmassa etrafı bu kadar yakılan ekilen tarlası misali ateşin sıçrayarak bu tarlanın yanmasını sağlamaktır

selçuk efendi
19-05-2011, 00:09
Bahçeli Seks Kasetlerinin İzini Buldu - Baykuş'tan Al Haberi - Yeni Tan

“Genel seçimlere kasetler damgasını vurdu” diyenler pek de haksız sayılmazlar. Bu saptama vatandaş açısından bakıldığında da doğru.

Bizim yandaş basın, yandaş kalem ve hatta eski MHP’li - Ülkücü sonradan da AKP’ye eklemlenen kalemşör ve silahşörler de işin pek de güzel tadını çıkarıyorlar.


MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Fethullah Gülen’i kastederek sonra da AKP’li bir ismi ifşa ederek kasetlerin servis yerini Okyanus Ötesi olarak gösterince, vay anam vay!..

Hop oturup hop kalktılar.

Baykuş’un yazılarını takip edenler iyi bilirler bu sütunda yeri geldiğinde Devlet Bahçeli’nin yanlışları da hatta onun hiç de hoşuna gitmeyecek haberler de yazıldı. Bizim işimiz yalnızca ve yalnızca hak ve doğru bildiğimizi yazmak.

****

Şimdi, bu kaset tezgahlarının ardındaki siyasi oyunlar hakkında ki somut haberleri vermeden önce kısa bir bilgi verelim.

Devlet Bahçeli hem sevenleri hem de sevmeyenleri tarafından ciddi, seviyeli ve terbiyeli bir devlet adamı ve siyasetçi olarak kabullenilir. Bahçeli’nin dedikodulara ve özellikle belden aşağı konuşmalara hiç taviz vermeyen bir yapısı vardır. Arkadaşları onun yanında malum “Temel fıkralarını” bile anlatmaktan çekinirler.

Milletvekilleri listeleri yapılmadan önce malum kaset skandallarına karışanlardan daha fazla isim Bahçeli’ye bildirilmişti. Bahçeli bu isimleri kendisine bildirenlere ve “haklarında seks kasetleri var, seçim sathı mahallinde servis edecekler” diyenlere pirim vermemiş ve “bana dedikodu ile gelmeyin” deyip, pek çoğu parti kurmayı olan bu isimleri garanti seçilecek yerlere koymuştu.

Bu, Devlet Bahçeli’nin büyük hatası olabilir. Tartışmaya açık.

Tamamı (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=9550)

selçuk efendi
02-06-2011, 17:13
Acilen "Farklı Ülkücüler" Aranıyor! - Açık İstihbarat

AKP'yi Türkiye resmen bölünene kadar iktidarda tutmaya çalışan güçler, MHP'nin başına örülen kaset komplosunu yamayacakları "farklı ülkücüler" arıyor....

Kaset komplosunun kamuoyunda ters tepmesi ve komploların arkasında AKP'nin bulunduğu görüşünün yaygınlaşması üzerine AKP ve cemaat kesimi, kaset olayını -daha önce CHP'ye yapıldığı gibi- "MHP'nin içine" fatura etmek için telaşlı bir faaliyet başlattı.

İlk yöntem olarak, önde gelen bir MHP'lin kişisel bilgisayarına veri yüklemek ve bu kişiyi "komploların adresi" olarak ifşa etmek düşünüldü ancak plana erken uynanan MHP yönetimi, yapılan hazırlığı kamuoyuna açıklayarak yeni bir komplonun önünü kesti. Bilgisayarına virüs yerleştirilecek kişinin Ümit Özdağ olduğu tahmin edildi; çünkü Özdağ geçmişte Devlet Bahçeli'ye muhalefet etmiş ve genel başkanlığa adaylığını koymak istemiş bir isim olarak "farklı ülkücü" profiline uyuyordu.

Planın erken deşifre olması üzerine, seçim öncesi ara verilen klasik Ergenekon operasyonlarına yeniden dönmek zorunda kalındı. Önceki gün gerçekleşen yeni bir "Ergenekon dalgası" ile aralarında İstanbul Ülkü Ocakları eski Başkanı Erdem Karakoç ve Avukat Mehmet Taşdelen'in de bulunduğu 17 "eski ve yeni" ülkücü gözaltına alındı. Gözaltı gerekçesi, "Bahçeli'nin Diyarbakır mitingine yönelik provokasyon hazırlığı yapmak!"

Ancak MHP bu kez de oyuna gelmedi ve Devlet Bahçeli, aralarında "küskünlerin" de bulunduğu gözaltındaki tüm ülkücülere sahip çıkarak “Hali hazırda gözaltında bulunan dava arkadaşlarımızın başına geleceklerden ve bundan sonraki yaşanacak olumsuzluklardan Başbakan ve hükümeti birinci derecede sorumlu olacaktır” açıklamasını yaptı.

AKP'yi içine düştüğü itibar ve güven kaybından kurtarmaya çalışanlar fellik fellik olayları yıkabilecekleri "farklı" ülkücü" ararken, MHP'ye yakın yayın yapan Ortadoğu gazetesi, "farklı ülkücüler" adlı sitede çıkan yazıların Mümtazer Türköne tarafından yazıldığını öne sürdü. Ortadoğu gazetesinin haberinde, “Tesadüf olabilir mi? Tek kalemden çıktığı belli olan Farklı Ülkücüler’in yazılarını Mümtazer Türköne mi yazmaktadır. Buu sitelerin altından hep Önder Aytaç ve Mümtazer Türköne’nin çıkmasını kamuoyunun takdirine bırakıyoruz’’ denildi.

Tansu Çiller'e danışmanlık yaparken "Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de kahramandır" vecizesine imza atan Türköne, Fethullah Gülen cemaatine demirledikten sonra Öcalan'a generallik ünvanı verilmesini önerecek kadar "farklı bir ülkücülük" ortaya koymuştu...

selçuk efendi
09-06-2011, 16:16
AKP İKTİDAR OLMALIDIR

Seçimlere birkaç gün kaldı. İçime nereden düştü bilmiyorum, sanki AKP iktidara gelemeyecek. Ne bir araştırma ne de soruşturma da yapmadım üstelik. Hadi diyelim önsezi. İşte ben asıl böyle bir sonuçtan korkuyorum. Bir arkadaşıma şakayla karışık şunu söyledim:

“Eğer AKP’nin iktidara gelemeyeceğini bilsem, gelebilmesi için oyumu AKP’ye verirdim.”

Devamı (http://www.odatv.com/n.php?n=akp-iktidar-olmalidir--0806111200)

selçuk efendi
09-06-2011, 16:24
MEHMET AĞAR YENİ DERİN DEVLETE TRANSFER Mİ OLDU

AKP, mağduru oynamaya doyamadı. 2007 yılındaki genel seçimlerde halka, “bize dindar Cumhurbaşkanı seçtirmediler” demiş, bu kara propoganda AKP'nin bayağı işine yaramıştı.

Şimdi yine aynı konuyu gündeme taşıyor AKP. “Dindar biri Cumhurbaşkanı seçilmesin diye TSK, ANAP ile DYP'yi meclisteki oylamaya sokmadı” diyor. DYP ve ANAP'ı ikna eden de, o zamanki Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ'muş güya. AKP hala bu konu üzerinden mağduru oynamaya çalışıyor.

Devamı (http://www.odatv.com/n.php?n=mehmet-agar-yeni-derin-devlete-transfer-mi-oldu-0906111200)

selçuk efendi
09-06-2011, 16:35
Genelkurmay'ın Boşluğunu İngiliz Basını Dolduruyor


Bu seçimler öncesinde herkeste bir Genelkurmay korkusu mevcuttu.

Yaşar Büyükanıt'ın bir önceki seçimler öncesinde 27 Nisan bildirisi ile Tayyip Erdoğan'a attığı desteğin benzerinin gelmesi durumunda Tayyip Erdoğan'ın keyfine diyecek olmazdı. "Ergenekon" sürecindeki son tutuklamalar , Genelkurmay'ın AKP'nin işine yarayacak bir tepki verebileceği korkusunu arttırdı ama neyse ki şimdiye kadar korkulan olmadı.

Devamı (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=9592)

selçuk efendi
25-06-2011, 01:43
"Ergenekon"'a Saklanmış Öcalan Affını Hürriyet'ten İzleyin - Behiç Gürcihan

Hürriyet bir kaotik gündem sırasında sessizce "Türkiye Türklerindir" ibaresini kaldıracak. Tabu kıran Özkök (Hilmi değil, Ertuğrul) bu görevini yine o müthiş sosyo-psikolojik yazılarından biri eşliğinde ifa edecek.

(Soruyoruz : "Kürt Açılımının" gizli bir maddesi acaba Hürriyet'in motosunun değişmesi mi? Özkök; "Ergenekon"'dan içeri alınmama karşılığında bu görevi de üstlendi mi?)

Tamamı (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=8133)

selçuk efendi
12-08-2011, 20:28
Devlet Seyrediyor, PKK Haraç Topluyor

TEHDİTLE 'ÖZERKLİK VERGİSİ' TOPLUYORLAR

Barış ve Demokrasi Partisi'nin (BDP) sözde demokratik özerklik ilanından sonra örgütün bölgedeki işadamları ve esnaflarından 'Demokratik Özerklik Vergisi' adı altında tehdit ve şantajla haraç aldığı belirtiliyor. Kısa bir süre önce de Bingöl'e yatırım yapan Bingöllü bir işadamı kaçırılıp serbest bırakılmıştı.

Hükümet sözcüsü Bülent Arınç'ın BDP'li milletvekillerine, "DTK diye bir şey iki günde bir toplanıyorlar. Çay içip gidiyorlar.'' ifadesine Aysel Tuğluk şu cevabı vermişti: "Çay içip dağılmadığımızı yakında herkes görecektir.''

Tamamı (http://acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=9693)

selçuk efendi
14-09-2011, 16:14
KEMAL KILIÇDAROĞLU: "KİM ŞEREFSİZ MERAK EDİYORUM"

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, MİT ile PKK arasında yapıldığı iddia edilen görüşme kaydı konusunda konuştu. Kılçdaroğlu şunları söyledi:

Ortaya çıkan bir gerçek var. Görüşmelerin doğrudan Recep Tayyip Erdoğan'ın isteğiyle gerçekleştiği anlaşılıyor.

Kapalı kapılar ardında kullanılan dille, halkın önünde kullanılan dil arasında 180 derece fark var.

Biz bunu dile getirdiğimizde Sayın Erdoğan "Bunu söyleyenler ispat etmezse şerefsizdirler" demiştir. Şimdi merak ediyorum kim şerefsiz? O dil bir ülkenin başbakanına yakışıyor mu? Ortaya çıkan tablonun altındaki ezikliği nasıl giderecek.

Türkiye'nin güvenilirliği büyük yara almıştır. Herkes dinleniyor. Gizlilik kavramı sadece vatandaş için var. Onun dışında kişiler, gruplar, örgütler, ülkeler için gizlilik kavramı kalmamış. O anlaşılıyor. Türkiye kevgire dönmüş bir ülke. Acı bir tablo maalesef.

Kaynak (http://www.odatv.com/n.php?n=kim-serefsiz-merak-ediyorum-1409111200)

selçuk efendi
14-09-2011, 16:16
BAŞBAKAN ERDOĞAN FETHULLAH GÜLEN'E NEDEN SESİNİ YÜKSELTMEDİ

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu; İsrail'in Mavi Marmara gemisine yaptığı baskınla ilgili, BM'nin hazırladığı rapor konusunda özetle şöyle dedi:

“Dünya kamuoyunun büyük desteğine rağmen Türkiye'nin ve dolayısıyla Gazze'nin aleyhinde çıkan bu rapor, dış politika tarihimizin en ağır hezimetlerinden birisidir.”

Kılıçdaroğlu'nun bu açıklamasına Başbakan Erdoğan şu yanıtı verdi:

“İsrail'in avukatlığını bıraksın. İsrail'in avukatlığına soyunan bir muhalefet, bu ülkede siyaset yapamaz.”

Ardından, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da benzer bir açıklama yaptı ve Kılıçdaroğlu'nu “İsrail'in avukatlığını yapmakla” suçladı.

Peki...

Dokuz vatandaşımızı kaybettiğimiz o günlere dönelim...

Hani; İsrail'in yoğun bir şekilde suçlandığı, İnsani Yardım Vakfı'nın (İHH) Gazze seferinin her şeye rağmen alkışlandığı günler...

İşte o günlerde Fethullah Gülen, ABD'de Wall Street Journal gazetesine ne demişti, hatırlayanınız var mı?

Gülen'in ağzından şu çarpıcı sözler dökülmüştü:

“Gördüğüm şeyler hiç de hoş değildi. Çok çirkin şeylerdi. Organizatörün Gazze'ye yardım götürmeden önce İsrail'le uzlaşma yolunu seçmemeleri faydalı sonuçlar doğurmayacak şekilde otoriteye başkaldırmaktadır. İHH'nın politik bir amaç güdüp gütmediğini söylemek kolay değil.”

O ana kadar İHH'nın Gazze seferindeki tavrını eleştirenlere demediğini bırakmayan hükümet, Fethullah Gülen'in bu çıkışı karşısında sessizliğe gömüldü.

Ne başbakan Erdoğan ne de Bülent Arınç, Fethullah Gülen'e “İsrail'in avukatlığını yapıyorsun” diyebildi.

Erdoğan ve Arınç, bu çifte standarda bir açıklık getirse de, meselenin aslını öğrenebilsek...

Kaynak (http://www.odatv.com/n.php?n=basbakan-erdogan-fethullah-gulene-neden-sesini-yukseltmedi-1009111200)

selçuk efendi
21-09-2011, 00:32
Bombanın Hedefi Erdoğan'ın Gizli Örgütü ise AKP Çarşısı Karışır

Erdoğan'a birilerinin ikonik terör saldırıları ile mesaj ilettiğini daha önce yazmıştık.

İkonik terör kavramını ise ilk kez kavramsallaştırırken yaptığımız tanım şuydu :

"İKONİK TERÖR; küresel güçlerin ve istihbarat örgütlerinin birbirlerine SMS servisidir.

Mesaj kanla yazılır ama mesajın asıl hedefi kitleler değil, terör olayının ortaya saçtığı işaretleri okuyabilecek derinliğe ve arka plan bilgisine sahip odaklardır."

Bu açıdan baktığımızda Ankara'da bugün gerçekleşen bombalı saldırı hakkında bir ikonik terör okuması yapılabilir.

MİT'in PKK ile tarihi rezalet olarak kayda geçen görüşmelerinin ifşa edilmesi sonrasında çarşının karıştığı/karışacağı bir yeni dönemin işaret fişeği de olabilir bugün 3 can alan bombalı saldırı.

MİT-Emniyet gerginliğe dair emarelerde dolaşmıyor değil ortalıkta...

Tamamı (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=9750)

selçuk efendi
21-09-2011, 00:35
Yıldıray Oğur Haklı Çıktı: Ergenekon Öyle Bir Örgütmüş ki...

Hrant Dink davasında sona yaklaşılırken, yeni bir garabet ortaya çıktı.

Savcı mahkemeye sunduğu mütaalada, Dink cinayetinin "Ergenekon"'un Trabzon'daki bir hücresi tarafından gerçekleştirildiğini iddia etti.

Teröristlere evlat, evlatlarına terörist muamelesi yapılan bir ülkede, varlığı kanıtlanmamış bir örgütten ve hücrelerinden kesin bir dille sözedilip, bizzat "Ergenekon" mahkemelerinin aldığı kararları gözardı edebiliyor. Garipsenen bu değil.

Zekeriya Öz'ü savcı yapan Allah, bu yumurtaya da can vermiş olabilir.

Esas sorun şu:

Trabzon'daki "Ergenekon" hücresi olduğu iddia edilen yapının başında Yasin Hayal ve Erhan Tuncel mevcut. Erhan Tuncel, AKP hükümeti tarafından Emniyet İstihbaratının başına getirilen Ramazan Akyürek tarafından Emniyet'in resmi yardımcı istihbarat elemanı (YIE) yapılmış ve cinayet öncesinde bir çok kez faydalanılmış bir isim...

Tamamı (http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=9749)

selçuk efendi
24-09-2011, 20:04
BU SES KAYDI ODATV İDDİANAMESİNİ BİTİRDİ - Barış Terkoğlu - Odatv.com


MİT yöneticilerinin PKK liderleriyle Oslo’da yaptığı görüşmenin ses kaydı çok konuşuldu. Ben okurken daha çok savcı Kansız’ın durumunu düşündüm. Hatta üzüldüm. Neden mi?

Düşünün, birçok gazetecinin sanığı olduğu Odatv iddianemesinin mahkemece kabul etmesinin ardından günler geçmiş. İddianamenin 23. Sayfasında Odatv’nin AKP ile PKK arasında sanki irtibat varmış gibi haberler yaptığını ve bu yolla hükümeti yıprattığını söyleyeceksiniz. Sanıklar hakkında ağır cezalar isteyeceksiniz. Daha iddianamenin mürekkebi kurumadan Oslo’da Hakan Fidan “bu noktada sayın başbakan beni görevlendirdi” diyecek. Siz o iddianamenin yazarı için üzülmez misiniz? O görüşmede Fidan’ın “Etrafta bazı bakanlar defalarca gidip benim ismimin ve benim pozisyonumda burada bulunmamın hükümet için çok ciddi bir risk alanı, sıkıntı alanı olduğunu söyledi” sözleri deşifre olacak. Siz dünyada daha hızlı yanlışlanan başka bir savcı var mıdır diye sorgulamaz mısınız? Üstelik Başbakan’ın özel temsilcisi olan Fidan, Erdoğan’a Öcalan’ın durumunu “İmralı’daki çözüm iradesinin olaya iyi niyetle yaklaşımı, Sayın Öcalan’ın yıllar içinde oluşturduğu düşünsel evrimi, ulaştığı sonuçları, ulaştığı sonuçların bölgeye yönelik vizyonunun, ülkeye yönelik vizyonunun yüzde 90-95 oranında kendi çizdiği vizyonla nasıl örtüştüğünü anlattım” sözleriyle aktardığını ifade edecek...

Tamamı (http://www.odatv.com/n.php?n=bu-ses-kaydi-odatv-iddianemesini-bitirdi--2409111200)

selçuk efendi
25-10-2011, 15:38
ÇUKURCA SALDIRISININ ŞİFRELERİ - Mehmet Yiğittürk

Türkiye şehitlerine ağlarken ekranlarda konuyla ilgili ahkam kesen yorumcular, her saldırıdan sonra olduğu gibi yine aynı cümleleri kuruyorlar.

Oysa ortada 24 şehit ve saklanmaya çalışılan bazı gerçekler var. Yazalım...

NİYE GECE 01:00’DE SALDIRDILAR

Çukurca ve Şemdinli’deki saldırıların başlama saati gece 01:00. Bunun özelliği şu: Eskiden teröristler karanlığı önlerine alırlar ve kaçmak için kullanırlardı. Yani gecenin başlangıç saatleri, saldırı saatleri olurdu. Şimdi buna ihtiyaç duymuyorlar. Gündüz vakti yol kesip adam kaçırmalar veya il-ilçe merkezlerinde güpegündüz yol ortasında askerlere yapılan saldırılar hep aynı rahatlığın sonucu.

Tamamı (http://www.odatv.com/n.php?n=cukurca-saldirisinin-sifreleri-2510111200)

selçuk efendi
28-10-2011, 22:12
Erdoğan'la Çevik Bir'i Birleştiren Deprem Silahı Teknolojisi - Açık İstihbarat

1999 depreminden bu yana bu konuda en ayrıntılı raporları yazan, yetkililerin önüne ABD'nin elinde deprem silahı bulunduğuna dair somut kanıtı koyan ve 2001 yılında ABD Büyükelçiliğine yönelik gerçekleştirilen depremle ilgili eylemi ilk duyuran yayın olarak bu teknolojinin varolup olmadığını tartışmıyoruz bile.

Merak eden alır, ""Dört Yaz Önce Ne Yaptığınızı Biliyoruz" - Sosyal ve Siyasal Çözülmenin İşaret Fişeği Depreme Farklı Bir Bakış" başlıklı raporumuzu okur.

Gerçekleşen her depremi , bu deprem silahına bağlayanlardan da değiliz. HAARP teknolojisi, deprem teknolojisi değil özel bir iletişim teknolojisi ve aynı zamanda atmosfer silahıdır. HAARP, esas deprem silahı teknolojisini perdelemek için piyasaya salınmış bir sis bombasıdır...

Tamamı (http://www.acikistihbarat.com/haberdetay.aspx?id=9805)

selçuk efendi
28-10-2011, 22:23
Bir de, Türkiye'de meydana gelen depremlerin doğal olmadığını öne süren yabancı kaynaklı bir video...

http://haber.mynet.com/van-depremi-saldiri-mi-599181-dunya/

Koray 3448
11-11-2011, 17:53
Bir de, Türkiye'de meydana gelen depremlerin doğal olmadığını öne süren yabancı kaynaklı bir video...

http://haber.mynet.com/van-depremi-saldiri-mi-599181-dunya/


Sürekli böyle bir silahtan bahseden fısıltı gazetesine ek olarak (özellikle) Rusya kaynaklı yazılı iç yazışma belgeleride dolaşmakta ortalıklarda ...

Nedense hep ABD menşeili olduğu söylentiler ...

Bu silah bana nedense hep dezenformasyon gibi gelmiştir ...

selçuk efendi
26-11-2011, 00:09
GÜNAYDIN TÜRK BASINI

CHP Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün'ün cemaatin propaganda gazetesi Zaman'a yaptığı röportaj sonrasında, Dersim tartışması gündeme oturdu. AKP bu tartışmayı gündemde tutarak Cumhuriyet'e ve Mustafa Kemal Atatürk'e olan "öfkesini" dışa vurdu. Yandaş medya ve bazı köşe yazarları ise Dersim'le ilgili Kemal Kılıçdaroğlu'nun elindeki "belgeleri" Soner Yalçın'a verdiği söylendi. Ancak bunu açıklama şekilleri çok farklıydı.

Sanki bu durum çok gizliymişcesine yazıldı ve adeta yeni bir şey bulduk diye sevinç çığlıkları atıldı. Odatv olarak hep şunu söyledik: Gazetecinin işi araştırmacı olmaktır. Keza bu bilgiyi bulmak için öyle günlerce araştırma yapmaya da gerek yok. Çünkü Soner Yalçın Hürriyet gazetesindeki köşesinde bunu kendisi yazdı.

Ne diyelim: Günaydın Türk basını!

İşte "bulduk" diyerek araştırmacı gazetecilik yaptığını sananlara Soner Yalçın'ın 22 Ağustos 2010'da Kılıçdaroğlu sordu Çağlayangil yanıtladı KONU: DERSİM başlıklı Hürriyet gazetesinde yazdığı o yazı:

Tamamı (http://www.odatv.com/n.php?n=gunaydin-turk-basini-2511111200)

Koray 3448
28-11-2011, 17:25
O dönemlerde Baykala kameraların "açı ayarını" kim hazırlattıysa Kılıçtaroğlu ve "Dersim"de aynı planın parçaları ...

Dersim konu itibarıyla hassas ancak olaylar "Yüzleşelim"in ötesinde, konu üzerinden en küçük çıkar sağlayabileceklerin tutumu sebebiyle durum "Hesaplaşalım"a doğru yol alıyor ...

Çağlayangil: 1936-37. (O dönem) " Dersim’e jandarma giremiyor. Dersim’e tahsildar giremiyor "

Çağlayangilin bu cümlesi çok önemli, tüm olayların başlangıç noktası " Tahsildar " ...

yağmur
28-11-2011, 17:29
O dönemlerde Baykala kameraların "açı ayarını" kim hazırlattıysa Kılıçtaroğlu ve "Dersim"de aynı planın parçaları ...

Dersim konu itibarıyla hassas ancak olaylar "Yüzleşelim"in ötesinde, konu üzerinden en ufak çıkar sağlayabilecek herkes dahil olmaya çalışıyor ve durum "Hesaplaşalım"a doğru yol alıyor ...

Çağlayangil: 1936-37. (O dönem) " Dersim’e jandarma giremiyor. Dersim’e tahsildar giremiyor "

Çağlayangilin bu cümlesi çok önemli, tüm olayların başlangıç noktası " Tahsildar " ...


Sayın Koray bey, değişen fazla bir şey yok.... hala aynı şeyler var... ülkemizin bazı bölgelerinde...