PDA

View Full Version : Komplo Teorileri



Pages : [1] 2 3

M.Işılak
26-06-2004, 00:51
Ben severim Komplo Teorilerini... Filmine de bayılmıştım. Belki 10 defa seyrettim. Geleceğe yönelik teorilerin bir kısmını da saklarım, yıllar sonra bakmak için... Neyin ne kadarı olmuş diye kontrol edeceğim, Allah ömür verirse...

Habertürk'ün komplo teoricisi Güler Kömürcü'den:
Yazı giriş tarihi - saati : 25.06.2004 - 11:43

İSTİHBARAT ÇEKİŞMESİ...CIA-DIA

Son günlerin ve de yakın geleceğin en önemli haberi budur, siz lütfen onu-bunu boşverin kayda geçin ey okur; 'Pulitzer ödüllü Amerikalı gazeteci Seymour Hersh, İsrail'in, Irak'ın kuzeyinde Kürtler'le işbirliği içinde operasyonlar yaptığını ve bu durumdan Türkiye'nin çok rahatsız olduğunu açıkladı. Bağdat'taki Ebu Garib hapishanesindeki işkence skandalını ortaya çıkaran Hersh, İsrail istihbarat ve askeri yetkililerinin şu sırada KUZEY IRAK'TA AYRILIKÇI KÜRTLER'LE BERABER ÇALIŞTIĞINI ve bazı OPERASYON'lar için KUZEY IRAK'A GİRDİĞİNİ belirtti.' Bitmedi, salı günkü yazımı tekrar okuyup- hatırlayın lütfen, İsrailli ajanların desteklediği Iraklı ayrılıkçı Kürtler, sizlerin-bizim o topraklarda yüzyıllardır yaşayan kardeşlerimizi; Türkmenler'i, evlerinden silah zoruyla çıkartıp mülteci durumuna düşürüyor, arazilerine el koyuyor ve bölgenin demografik - siyasi haritasını değiştiriyor, Kürtler'in alanlarını güneye genişletmeyi amaçlıyorlar diye de duyuruldu. İsrailli yetkililer apar topar ayrılıkçı Kürtleri eğitmediklerini açıkladılar ve skandal olayı dünyaya duyuran 'DEĞERLİ' gazeteci HERSH'i yalanladılar... Ve... İsrailli ajanların Kuzey Irak'ta Kürtler'e askeri eğitim verdiği iddiasını ortaya atan Amerikalı gazeteci Hersh tekrar açıklama yaptı, İsrail'in Türkiye'ye doğruları söylemediğini öne sürdü.


Şimdi aklınız karışmasın, arka planlar konusunda size ipucu vereyim, Irak'ta ayrılıkçı Kürtleri destekledikleri iddia edilen İsrail'in mevcut yetkilileri, Başkan Bush'un yakın çevresiyle de oldukça samimidirler. Mesela; Kuzey Irak'a gidip oradaki Kürt gruplarla temas kuran, bağımsız Kürt devletini savunan ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz'in Yahudi lobileri ile ilişkisi malumdur. Buna karşın... Bush'un operasyonlarından son derece rahatsız oldukları söylenen, bağımsız Kürt devletine karşı olan,Türkiye'nin menfaatlerine 'derinlikle' bakabilen Amerika'nın 'askeri' kanadı ise bilinir ki Pulitzer ödüllü değerli gazeteci Hersh'i oldukça sever-destekler.


Kısacası, iddia o ki; Amerika içindeki dengelerde, sağduyulu davranan Amerika'nın askeri kanadı, Ortadoğu'daki politika tarzını beğenmedikleri Bush'a sessiz bir darbe başlatmıştır. Askere yakınlığıyla bilinen gazeteci Hersh'in haberlerine bu çerçeveden bakınız...


Evet, HERSH (ve de ...) sayesinde biz Türkler de gerçekleri öğrendik işte.


Ve şimdi... Hazır söz derin Amerika'ya gelmiş iken... Size bugün dünyanın tartışmasız en gelişmiş istihbarat ağına sahip ülkesi Amerika'nın savunma istihbarat örgütü yani Amerika'nın askeri istihbaratını yürüten en tepedeki organı DIA'dan bahsetmek istiyorum.


'Amerika'da ulusal güvenlik örgütü, merkezi haberalma örgütü, federal soruşturma dairesi, ulusal keşif ofisi gibi bilinen tam 13 tane istihbarat örgütü var. Bunlardan, DIA savunma savaşı yapan bir istihbarat örgütü olarak biliniyor. Tüm dünyada 7000'in üstünde askeri ve sivil çalışanı var. DIA'nın görevi diğer istihbarat örgütlerinden farklı olarak yabancı ülkelerin askeri güçlerine de istihbarat desteği sağlamaktır.


DIA 1961'de kuruldu. Aslında CIA, 1940'lı yıllarda kurulduğunda, Amerika'daki tüm istihbatı tek elde toplamak amaçlanıyordu. Ama sonra Pentagon kendi istihbarat örgütünü kurmaya karar verdi. Ve böylece geleneksel CIA-Pentagon çekişmesi de başlamış oldu.


1990'lı yıllarda istihbarat daha aktif bir role büründü. Artık yalnızca istihbarat yapılmıyor aynı zamanda operasyonlarda da aktif rol alınıyor... '


Geldik bugüne... Bu da fotoğraf arşivinize sunulmuş büyük bir resimdi sevgili okur...

son_azrail
26-06-2004, 01:24
misilak abi kendini kolla bu yazıları bize duyurdun dite sniper a kurban gitme...

tifosiferre
27-06-2004, 01:12
Önemli not: Bu öykü tamamıyla bir kurgudur. Öyküde adı geçen gerçek kişi, yer ve olayla tamamen rastlantısaldır.
Yaklaşık olarak seksen bin İstanbul’lunun hayatını kurtarmam ilginç tesadüflerin sonucu oldu. Belki de bütün bu tesadüfler, bir tesadüf değildi, belki de kaderdi. Ne derseniz deyin işte. Komplo teorilerini çok sevmem ve deprem konusundaki paranoyak ilgim de tabi buna katkı sağladı. Ne olursa olsun yaptığım işten ve odamda duran devlet üstün hizmet madalyasından gurur duyuyorum.Bütün olan biteni en baştan anlatmak sanırım en doğrusu. 17 Ağustosta meydana gelen korkunç depremden sonra ister paranoya deyin ister merak, eskiden hakkında hiçbir şey bilmediğim depremler ve depremle alakalı her şeyle ilgilenmeye başlamıştım. Teorik bilgiler, üniversite hocalarının çıktığı televizyon programları ve hatta bu konuda yazılmış pek çok kitabı yuttum. Bütün bu ufak çaplı bilgi birikimime ek olarak, Türkiye’de olan depremleri Kandilli rasathanesinin web sitesinden her gün takip ediyordum.Her sabah işe gelince, İnternete bağlanıp bir gün önce olmuş depremleri inceleme gibi manyakça bir alışkanlık edinmiştim. İlk zamanlar bu sayfaya öylesine şöyle bir bakıyordum, yani deprem olmuş mu? diye. Daha sonraları ise sistematik olarak depremleri incelemeye başlamıştım. Depremleri önceden tahmin etmek ya da bilimsel bir makale yazmak gibi büyük amaçlarım yoktu. Öylesine bakıyordum işte.Depremler nerede yoğunlaşıyor? Zamanla ya da başka bir şeyle bağlantısı var mı? diye inceliyordum. Bu benim için bir tür hobi olmuştu. Sanırım yaptığım bütün bu beyhude amatör bilimsel çalışmalar, 17 Ağustos büyük depreminden sonra ben de oluşan korkuyu bir nebze azaltmak içindi. Korkum kesinlikle ölüm değildi. Beni asıl korkutan, bir enkazın altında çaresiz bir fare gibi kalıp ölmekti ve bu korku hiç de yersiz değildi. Büyük depremle ilgili çok kötü anılarım var. Ne kadar ısrar ederseniz edin bu konuya hiç girmeyeceğim.Neyse, biz yine olaylara dönelim. Her gün olan deprem kayıtlarını o kadar dikkatli takip ediyordum ki günlük kayıtlarla, bir hafta öncesine kadar uzanan kayıtlar arasındaki herhangi bir anlamlı ufak bir bağlantıyı bile hemen fark edebiliyordum. Bu konuda neredeyse keskin sezgilerim oluşmuştu. Zaten her şeyi de bu sezgim sayesinde keşfettim. Keşfettiğim şey ise aslında bir tesadüf gibi duruyordu. Bir hafta boyunca, peşi sıra, günün farklı zamanlarında ama hep aynı yerde (Bolunun bir ilçesi), aynı şiddette (3.5) ve aynı derinlikte (3 km) üç deprem dikkatimi çek ti hemen. 3.5 şiddetindeki bir deprem insanlar tarafından hissedilmez. Sadece aygıtlar fark eder. Benim fark ettiğimi Kandilli’deki uzmanlar da fark etmiştir muhakkak ama sanırım şiddeti çok düşük olunca dikkate almadılar.Birbirinin tıpatıp aynı deprem silsilesinden sonra iki hafta boyunca Bolu’da hemen hiçbir deprem görülmedi. Ben tam paranoyalarımdan kurtulmak üzereyken tuhaf bir şekilde tekrar benzer depremler olmaya başladı. Bu sefer dört tane deprem olmuştu. Bu sefer Bolu’nun başka bir ilçesindeydi. Depremler yine aynı şekilde, yer, şiddet ve derinlik olarak birbirinin tıpatıp aynıydı. Bu kadar tesadüfi olması bana şaşırtıcı gelmişti. Tekrar deprem paranoyalarım başlamıştı.Aklıma ilk gelen olasılık, aslında tek bir deprem olduğunu ama web sitesine aynı depremin yanlışlıkla birden fazla girildiği olmuştu. Akla yakın ve doğru gibi gözüküyordu ama yine de bu teori benim kaygılarımı gidermedi.Uykusuz bir geçen paranoyak bir gecenin sabahında işe gidince ilk işim Kandilli rasathanesini telefonla aramak oldu. Benim gibi paranoyak sayılabilecek insanların aşırı vesveseli şikayetlerine alışmış olan sabırlı ve anlayışlı görevli, korkulacak bir şey olmadığını, depremlerin kayıtlara yanlışlıkla birden fazla girilmiş olduğunu söyleyip kibarca beni başından savdı. Daha sonra beni bir telesekretere bağlayıp depremle ve depreme hazırlıkla ilgili uzun ve sıkıcı bir bant kaydına yönlendirdi. Hepsi de ezbere bildiğim şeyler olduğu için hemen kapadım telefonu. Görevli de kendince haklıydı çünkü benim gibi günde yüzlerce arayan kişi ile başka türlü başa çıkamazdı. Yine de kaygım geçmemişti. İçimden bir ses bu deprem silsilesinde bir tuhaflık olduğunu söylüyordu. Sezgilerime güvenirdim ama bunu nasıl araştıracaktım.İlk iş olarak zamanları dışında birbirinin tıpatıp aynı olan iki deprem dizisinin enlem ve boylamlarını dikkatlice not ettim. Sezgi, paranoya vs. işte ne derseniz deyin içimden bir ses garip bir şekilde depremlerin olduğu yere gitmemi söylüyordu. Bu fikri karıma çekinerek açtığımda gülerek benim tatlı bir paranoyak olduğumu ama bu izlenmediğim anlamına gelmediğini söyleyip (yine aynı bayat espri) bir güzel dalga geçti fakat benimle birlikte Bolu’nun ilçesine gitmeyi itirazsız kabul etti. “Ne güzel işte, piknik yaparız, sen de ne göreceksen görürsün benim tatlı paranoyağım” dedi.Planımız, benzer depremlerin olduğu iki yeri görmek ve daha sonra dönüşte Abant’a uğrayıp ufak bir piknik yapmaktı. Pazar günü sabahtan arabaya atlayıp önce Bolu’ya ardından da önce o ilçeye ve sonra enlem ve boylama göre haritadan bulduğum o köye gittik. Konu doğrudan Milli Güvenlik ile ilgili olduğu için ilçenin ve köyün adını size maalesef açıklayamam. Yerleri tam olarak belirlemek için oraya giderken, yanımda Almanya’dan aldığım ufak GPS cihazını da yanıma almıştım. Depremlerin olduğu ilk köy sıradan bir Anadolu köyüydü. Tahmin ettiğim gibi köylüler olan depremleri hatırlamıyorlardı. 3.5 şiddetindeki bir deprem 500 metre uzaktan geçen bir Tır kadar etki yapar. Yine de muhtar misafirperverlik gösterip bize rehberlik etmesi için bir delikanlıyı yanımıza vermişti. Depremin olduğu tam enlem ve boylam köyden beş kilometre uzaklıktaydı. Gittiğimiz yerde gördüğümüz sadece ama sadece boş tarlalardı. Tam hayal kırıklığı içinde geri dönüyorken yaklaşık üç yüz metre uzakta belli belirsiz görünen uzun çelik kuleyi gördüm. Bu mesafeden ne olduğu pek seçilmiyordu. Bize eşlik eden delikanlıya gördüğümüzün ne olduğunu sordum. Delikanlı sanki bizimle birlikte ilk defa görüyormuş gibi baktı ve yüzünü kırıştırıp biraz düşündü. Sonra birden hatırladı, bir şirket yer altı kaynak suyu arıyormuş. Uzaktan gördüğümüz uzun çelik kule de petrolcülerin kullandığı türden bir delme makinesiydi. Alık genci köye bırakıp, muhtarın paşa çayını içip, Ankara’ya bekleriz dedikten sonra diğer noktaya gittik. Karım biraz mırın kırın ettiyse de söz verdiğini hatırlatıp diğer köye gittik.Yaklaşık kırk beş dakikalık bir yolculuktan sonra başka bir köydeydik.Bu sefer bize bir rehber verecek anlayışlı bir muhtar bulamadık çünkü köy neredeyse boşalmış gibiydi. Issız bir vahşi batı kasabası gibiydi. Mecburen elimdeki GPS cihazına güvenip arabayla toprak bir yola saptık. Elimdeki GPS cihazı çok hassas değildi ama yine de artı yada eksi 50 metrelik bir hassasiyet işimi fazlası ile görürdü. Sonuçta belirlediğim enlem ve boylama gelince GPS cihazı dıt dıt etti. Yeni biçilmiş buğday tarlasının yanındaydık. Çocuğunun yaptığı numaralara aşırı bir hoşgörü ile bakan bir anne gibi gözlerini üstüme dikmiş olan karım bu olaydan sıkılmaya başlamıştı. Arabadan inip tarlanın ortasında etrafa şöyle bir bakarken birden onu gördüm. Aman allahım!Bir saat önce gördüğümüz çelik kulenin neredeyse tıpatıp aynısı yaklaşık bir kilometre uzakta duruyordu. Bu bir tesadüf müydü? İçimden bir ses “Bu da mı bir tesadüf” diye soruyu farklı şekilde tekrarladı. En iyisi şu tuhaf çelik kuleye ve yanındaki barakaya bir bakmalıydım. Karımın “delirdin mi sen?” türündeki itirazlarına rağmen kulenin yanına gittik ama pek hoş karşılanmadık.Daha kuleye varmamıza 50 metre kala yolda bir bariyer bizi durdurdu. Elinde bir avcı tüfeği tutan hapishane kaçkını bir adam hiç de sevimli olmayan bir şekilde bizimle konuşup eliyle gösterdiği “oranın” yasak olduğunu söyledi. Mecburen geri dönmek zorunda kaldık. Normal şartlarda kuru gürültüye pabuç bırakmazdım ama karım epey bir tedirgin olmuştu. Yine de uzaktan zorlukla görebildiğim tabelayı okuyabilmiştim: Akdorme İnşaat ve Taahhüt limited şirketi.Peki Akdorme şirketinin bu kabalığı niyeydi? Yer altı su kaynağı arayan bir şirket için güvenlik biraz abartılmamış mıydı? Şirketin adını not defterime kaydederken bu düşünceler beynime üşüşmüştü. Arabayla biraz gittikten sonra çelik kulenin olduğu yerden epey şiddetli bir patlama sesi geldi. “Sanırım sondaj için dinamit kullanıyorlar” diye içimden geçirdim. Patlamanın asıl sebebini merak etmiştim ama karımı daha fazla tedirgin etmemek için direksiyonu Abant’a kırdım. Ertesi gün işyerinde bilgisayarımı açıp internete girdiğimde yine rutin olarak bir gün önce olmuş depremlere baktım. Bolu’da yine 3.5 şiddetinde bir deprem olmuştu. Depremin zamanına bakınca hayret ettim. Çelik kulenin yanından ayrılırken meydana gelen patlamanın zamanı ile çok yakındı. Hemen depremin yerine baktım.Hayal kırıklığı. Deprem sondaj yapılan yerin 30 km ötesinde bulunuyordu. Zaten tonlarca dinamit yığsan bile 3.5 şiddetinde bir deprem oluşturmazdı. Fakat yine de olaylar arasında tesadüflerle açıklanamayacak bir sürü bağlantı vardı. En iyisi şu Akdorme inşaat şirketini bir araştırmak iyi olacaktı.Odalar Birliği, Sanayi Bakanlığı ve MTA’da çalışan okurlarımın yardımlarıyla Akdorme Şirketi hakkında epey bir bilgi sahibi oldum. Orta çaplı, elli kişinin çalıştığı, inşaat, taahhüt, ithalat, ihracat vs. gibi uzun bir listesi olan sıradan bir şirketti. Genel Merkezi İstanbul’daydı. İki ilginç bilgi ilgimi çekti;
Şirket üç ay önce kurulmuştu. Kurulur kurulmaz, on beş farklı yerde kaynak suyu aramak için MTA’dan izin almıştı. İzin için başvurduğu yerler Bolu ve civarıydı. MTA’da çalışan ve Maden Mühendisi olan okurum şirketin buralarda maden suyu aramasını tuhaf bulmuştu. Çünkü dediğine göre maden suyu pek aranmazdı, ayrıca köylerine fabrika yapılması için sürekli çağrıda bulunan bir çok yerde zaten hazır maden suyu kaynağı vardı. Yani arayış ona gereksiz bir çaba olarak gelmişti. Çelik kuleden ve patlamalardan bahsedince, bu tür bir aramanın pek usule uygun olmadığını ekledi.Okurumdan Akdorme şirketinin nerelerde arama yapmak için izin aldığını ve lokasyonlarını bana iletip iletemeyeceğini sordum. Bunun kurallara aykırı olduğunu ama sevgili yazarı için bir güzellik yapacağını söyledi. İnsanın okurları olması çok güzel bir duygu.İçimdeki şüpheler ve karımın “teknolojik komple teorileri” diyerek dalga geçtiği düşüncelerle geçen iki günün sonunda okurumdan bir e-mail geldi. Şirketin maden suyu aramak için izin aldığı yerlerin enlem ve boylam olarak tam yerleri e-mail ile birlikte gönderilmişti. Tam tamına on beş yer.Akşam eve dönünce ilk işim büyük bir Marmara haritasının üzerinde on beş araştırma yerini kırmızı başı olan toplu iğnelerle işaretlemek oldu. Enlemi boylamı buluyordum ve oraya bir iğneyi yerleştiriyordum. On beşinci iğneyi de yerleştirdiğimde ortaya tuhaf bir şey çıkmıştı: iğnelerden oluşma iki çizgi.Sekiz tane iğne bir çizgi, kalan yedi tane iğne ise bir başka çizgi oluşturuyordu. İki çizgi bir üçgenin kenarları gibi duruyordu ve uzatılırsa bir yerde birleşecekler gibi aralarında açı vardı. Aslında tam çizgi sayılmazdılar, biraz bombeleri vardı. Sonra düşündüm. Tabi ya! Dünya yuvarlaktı. Yuvarlak olduğu için küre üzerindeki düz bir yay, iki boyutlu haritada bombeli duruyordu. Çayımdan bir yudum alıp duvardaki haritaya biraz geriden baktım. On beş tane sondaj yerinin böyle iki çizgi oluşturması da mı tesadüftü? Karımı çağırdım, bakmasını istedim. O da şaşırdım. Bu sefer hemen tatlı paranoyağım demedi. O da benim gibi bu düzenli iki çizgiden huzursuzlanmıştı.İkimizin de aklından geçen şey aynıydı sanırım. Çizgiler nasıl böyle dümdüz olabiliyordu ve ikisi nerede birleşiyordu? Açıkçası o anda iki çizgiyi bir cetvelle uzatıp birleştirmekten korktum.“Karım hadi dışarıda yemek yiyelim “dedi nedensiz. Çizgileri birleştirmekten nedense ben de çekinmiştim. Teklifi hemen kabul ettim. Dışarı çıkıp yakınlardaki bir kebapçıda güzel bir köfte yedik. İkimizde eve dönmekten çekinir gibiydik. Epey bir oyalandıktan sonra gece yarısı tekrar eve döndük.Biraz oyalandıktan sonra tekrar haritanın başına geçtim. Elime bir cetvel alıp iki çizgiyi de cetvelle uzattım. Marmara denizinin üstünde bir yerde birleştiler. Birleştikleri yere bakınca dehşete kapıldım.Burası kuzey Anadolu fay hattının üzerindeydi ve özellikle bu bölge fay hattının en çok gerilime sahip kısmıydı. Zaten olası büyük İstanbul depreminin buralarda olması bekleniyordu çünkü bütün yük neredeyse burada odaklanmıştı. Deprem konusundaki daha önceki araştırmalarımdan biliyordum bu bölgeyi. Bir çok metinde “tetik bölgesi” olarak anılıyordu.Bütün bunların tesadüf olmadığını biliyordum. Akdorme şirketi ve arkasındakilerin bir şeyler çevirdiğine emindim. Ama ne? Aklıma ilk gelen şey, bu şirketin büyük İstanbul depremini daha erken ya da belirlenen bir zamanda yapmak istemesiydi. İyi de nasıl? Yer altında meydana gelebilecek patlamalar asla büyük depremi tetikleyemezdi? Mi acaba? Tetikleyemezdi. Ancak yer altı nükleer denemelerde olabilirdi. Bir atom bombası patlatamayacaklarına göre nasıl yapacaklardı?Nasıl? Evet nasıl? Beni bu noktaya kadar getiren sezgilerim doğru yolda olduğumu söylüyordu. Kötücül bir şey vardı bu sıralanışta ama ne?
Neredeyse gece gündüz hep bunu düşünerek bir hafta geçirdim. Mühendislik bilgimin tümünü kullanarak bir çözüm bulmaya çalışıyordum ama nafile. Bir şey bulmadan da hiçbir resmi makama başvuramazdım. Ne diyecektim? Bu adamlar bu sondaj aygıtları ve birkaç dinamitle İstanbul’da deprem oluşturmaya çalışıyorlar. Tabi ki inanmazlardı. Bunu düşünerek eve giderken havanın güzel olduğunu düşünüp parka oturmaya karar verdim. Gazetemi açıp okurken sıkıldım, bir kenara koydum. Parktaki ufak bahçesindeki çocuklar gözüme takıldı. Bir ufak çocuk salıncakta sallanıyordu. Annesi ve babası sallıyordu. İlgi çekici olan bir şey yoktu. Babası salıncağın arka tarafında itiyor, salıncak tam annenin hizasına gelince anne de salıncağı itiyordu. Çocuk sevinçle kahkaha atıyordu. Bu mutlu aile tablosu nedense benim farklı bir şekilde ilgimi çekti.Bir süre bakıp mırıldanır gibi “Anne salıncağı rezonansa getiriyor” dedim.Rezonans! Çok zekice ve dahice. Yiğidi öldür hakkını ver. Adamlar çok akıllıca düşünmüşlerdi. Evet ya, rezonans. Nasıl oldu da daha önce bunu düşünmedim bunu? İster salıncak olsun ister Los Angeles’taki bir asma köprü, her şeyin bir doğal salınma frekansı vardı. Salıncak gibi basit bir sistemde doğal salınma frekansını bulmak kolaydı. Zaten annenin yaptığı da buydu. Doğal salınma frekansında çok ufak bir güç uyguluyordu. Doğal frekansla, uygulanan kuvvetin frekansı aynıysa sistem rezonansa girerdi. Sistemin salınımları gitgide büyür ve en sonunda sistem çökerdi. Bu yüzden askerler köprülerden düzenli adımlarla geçmezlerdi çünkü bu şekilde Fransa’da bir köprü yıkılmıştı. Ve tabi ki Los Angeles ’da yıkılan o meşhur asma köprü. Şiddetli olmamasına rağmen rüzgarın frekansı köprüyü yıkmıştı.
Evet ya, rezonans. Bu kadar basitti açıklaması. Her şey rezonansla çok kolaydı. Atom bombası patlatmaya gerek yoktu. Ardı sıra fak patlamalarla kuzey Anadolu fay hattının en zayıf yeri rezonansa getirilebilirdi. Rezonansa gelen fay hattı sonunda kırılacaktı ve... Bu ufak depremler fay hattının doğal rezonansını belirlemek için yapılmıştı. Çok basit ve aynı zamanda ölümcül bir denklem.Çelik kuleler peşi sıra dinamitlerini patlatıp bir şok dalgası yaratacaklardı. Şok dalgası çok hızlı ilerler. Birinci çelik kulenin altında patlayan TNT’nin şok dalgası ikinci kuleye erişince o da patlıyordu ve sonra üç, dört.. diğer çizgideki kulelerde aynı şeyi yapıyordu. Sonuçta tek ve büyük bir şok dalgası fayın o kısmını vuracaktı. Fakat bu bir kez değil, fay rezonansa getirmek için bir den fazla olacaktı ta ki deprem oluncaya kadar.Fayın o bölgedeki frekansını bulduktan sonra gerisi çok kolay bir mühendislik hesabıydı. Zaten o çelik kulelerde patlayıcıları yere gömmek için yapılmıştı.Parkta öyle kalakalmıştım. Çocuğun salıncağı deliler gibi sallanmaya başlamıştı çünkü annesi onu rezonansa getirmişti.Hemen eve gittim. Karımın bütün itirazlarına rağmen olan biteni tek tek yazdım. Tabi ki Kandilli rasathanesi kayıtlarını, Akdorme şirketi ile ilgili her şey, çelik kulelerin tam yeri ve tabi ki oluşturduğum harita. Tüm bunların bir kopyasını çıkartıp Kandilli Rasathanesine Prof. Ahmet Mete Işıkara’ya gönderdim. Asılları ise yanıma alıp doğruca Yenimahallede bulunan MIT müsteşarlığına gittim. Kapıda pek hoş karşılanmadım ama ısrarlarım sonucu bir yetkili ile görüşmemi kabul ettiler. Beyaz bir masanın başında dört çay içtikten sonra beni içeri aldılar.Öykümü dinleyen üç görevli beklentilerimin tersine beni başlarından savmadılar. Beklememi rica edip başka bir bekleme odasına aldılar. Neredeyse bir saat boyunca bekledikten sonra bu sefer amirleri olduğunu sandığım bir adamla geri geldiler. Adama sürekli “efendim” diye hitap ediyorlardı. Benden demin anlattıklarımı ona da detaylı olarak anlatmamı istediler. Ben heyecanla anlatırken tüm belgeleri tek tek incelediler. Ama beyaz saçlı amir pür dikkat beni dinliyordu. Bazen aydınlatmamı istediği bir nokta için “Emin bey” diye lafımı kesiyordu. Cevap alınca da önündeki kağıda not alıyordu. Neredeyse iki saat boyunca böyle konuştuk.Garip. Beni beklediğimden çok ciddiye almışlardı. Hatta gelirken kapıdan kovulacağımı bile düşünmüştüm.Amirleri olduğunu sandığım kişi notlarını son bir kez kontrol ettikten sonra konuşmaya başladı.“Emin bey, sizi bize Allah gönderdi. Uzun zamandır böyle bir inşaat şirketinin peşindeydik çünkü bir inşaat şirketinin bizi pek de çok sevmeyen bir ülke istihbarat teşkilatının kurdurduğunu iki ay önce öğrendik. İstihbarat eksik olduğu için şirketin amacını ve adını bir türlü öğrenemedik. Şimdi elimizde bir şey var. Normal şartlarda sizi ciddiye almazdık. Benimle görüşmeniz bir hayaldi. Olayı araştırmadan hiçbir şey yapamayız.Bu noktadan sonra olayı bize bırakmanızı rica ediyorum. Sizden başka kim biliyor bunu?” dedi.Karım. Bir de Ahmet Mete Işıkara’a hocaya gönderdim.” “Anlıyorum. Biz de zaten hocamıza başvuracağız. Sizden ve karınızdan sessiz kalmanızı rica ediyorum. Konu bir boyutuyla Milli Güvenlik ile ilgili.”“Tabi. Biz de askerlik yaptık” dedim gülümseyerek.Hepsi de gülümsedi. “Peki. Şimdi sizi evinize bırakacağız ve muhakkak gelişmelerden size haberdar edeceğiz. Bu arada normal hayatınızı sürdürün. İşinize gücünüze bakın. Tanıştığımıza memnun oldum Emin bey. Bundan sonraki bir ay boyunca hiçbir ses çıkmadı. Karım bu arada “Sevgili Ajanım, vatan kurtarmaktan vakit bulursan marketten bir şeyler alsan” diye benimle dalga geçiyordu.Ajan aşağı ajan yukarı.Hiçbir şey çıkmayınca ben de kendi komplo teorimin saçma olduğuna inanacaktım neredeyse.Tam olayı unutmaya hazırlanırken cep telefonum çaldı. Arayan kendini tanıttı. MIT’te benimle konuşan kır saçlı adamdı.Telefonda detay veremeyeceğini ama ertesi akşam için işim olup olmadığını sordu. Ben de yok deyince, takım elbise ve kravatla resmi giyinmemi, bir toplantıya katılacağımı söyledi. Gelip beni kendisi alacakmış.
“Peki” dedim.Akşam bir kokteyle katılacakmışım gibi gayet şık bir şekilde hazırlandım. Nereye gideceğimizi ve niye böyle resmi giyinmek zorunda olduğumu anlamadım. Sonunda kırmızı plakalı bir Mercedes beni evden aldı. Arka tarafta kır saçlı o bey vardı. Sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi sohbet ettik.“Emin bey, dedikleriniz harfi harfine doğru çıktı. Bütün kuleleri Jandarma bastı ve dediğiniz şekilde yüzlerce kilo TNT toprağa gömülmüş halde bulundu. Şirketi kurmak ve olayı yapmak için bir sürü ajanı Türkiye’ye sokmuşlar. Halkı telaşlandırmamak için olay hiç duyurulmadı. İşi yapan ülkeyi biliyoruz ama ispat edemiyoruz. Zaten şu anda açıklanırsa ülkemiz açısından nahoş olaylar olabilir.Amaçları basit. Krizden hala çıkamamış Türkiye’de bir büyük İstanbul depremi ile ülkemizi bir kaosa sürüklemek istiyorlardı. Biliyorsunuz, bu çok büyük bir felaket olurdu. Neyse. Sonuçta gerçekten çok iyi bir iş başardınız Emin Bey” dedi.“Peki şimdi nereye gidiyoruz.” diye sordum.“Başbakanlığa” dedi.“Başbakanlığa mı? ama ne için?” “Evet. Sizin için bir ufak bir tören düzenlendi. Tabi gazeteciler yok. Biz bizeyiz. Gidince göreceksiniz” dedi ve gülümsedi.Daha sonra olan biten benim için tam bir sürpriz oldu. Bizzat başbakanın olduğu ve ben dahil olmak üzere beş kişinin katıldığı ufak törende Devlet Üstün Hizmet Madalyası verildi. Tören kısa sürdü. Başbakanla ayak üstü sohbet ettik. O da benim gibi bir şair olduğu için tabi ki konu hemen şiirden açıldı. Şiirlerimden birini ezberimden okudum, o da sağ olsun bir kitabını imzalayıp verdi. Kütüphanemde durur hala.



Başbakanın işi olduğu için gitmesi gerekiyordu. Kadife bir kutu içinde Devlet Üstün Hizmet Madalyası verildi, bir de dolmakalemle yazılmış bir berat. Gurur içindeydim. Başbakan tam ayrılırken tokalaştık.“Efendim, bütün bu olup bitenleri bir bilimkurgu öyküsü olarak yazabilir miyim?”Başbakan tereddütte kalmış bir şekilde kır saçlı adama döndü.“Ne dersiniz? Emin bey yazsa sorun çıkar mı?” “Hayır efendim. Bu o kadar sıra dışı bir olay ki aynen yazsa bile kimse doğru olduğuna inanmayacaktır. Olduğu gibi yazabilir. Sadece öykünün başına bütün bir öykünün kurgu olduğunu belirtir bir ibare koyarsa iyi olur. Bir de şirket ismini değiştirirse bizce hiçbir sorun yok.” dedi gülümseyerek.Ben de gülümsedim. Başbakan tekrar yaptıklarım için ve olası bir depremde ölecek 80.000 İstanbul’lunun hayatını kurtardığım için teşekkür etti. Seçimlerde kime oy vereceğimi sorup biraz takıldı.Kırmızı plakalı Mercedes ile eve dönerken çok garip hissediyordum kendimi. Elimdeki kadife kaplı kutunun içindeki özel madalya gururun ötesinde bir his veriyordu bana. Kahramanlık? Seçilmişlik? Kim bilir...
Neyse. Karım bir daha bana “tatlı paranoyağım” demedi. Madalyayı büfeye koyma teklifini Milli Güvenlik ve tozlanmasın diye reddettim. Artık ben onun “kahramanıyım”. Belki de hep öyleydim yoksa böyle harika bir kadın benimle niye evlenirdi ki?

Mehmet Emin Arı











































































































































































































































































.

berin
28-06-2004, 17:26
4'üncü uçağa ne oldu?

ABD'li Prof. David Ray Griffin'in "New Pearl Harbor" adlı kitabında şok iddialar: Pentagon bir uçakla değil, füzeyle vuruldu. Binaya girdiği söylenilen ve en son Ohio'da görülen o uçak ve yolcuları nerede? ABD, 11 Eylül'e göz yumdu. Tıpkı, Roosevelt'in II. Dünya Savaşı'na girebilmek için Japonlar'ın Pearl Harbor'u vurmasına göz yumduğu gibi....

İkiz Kuleler'e yapılan ilk saldırıdan 3 dakika sonra CNN, canlı yayındaydı. Nasıl oldu da Bush saldırılardan ancak 15 dakika sonra "haberdar" oldu?

Profesör Griffin'in 11 Eylül 2001 günü için ilk olarak dikkat çektiği şey, ABD Başkanı George W. Bush'un tavırlarıydı. Bush, Florida eyaletine bağlı Sarasota şehrindeki bir ilkokulda ülkenin yeni milli eğitim planını anlatacaktı. Bütün medya oradaydı. Bush, okula geldi. Kameralar, gülüp çocuklarla şakalaşan Bush'u görüntülüyordu. Saat 08.45... Dünya Ticaret Merkezi'ne (DTM) ilk saldırı gerçekleşti. CNN, saat 08.48'te canlı yayına girdi. Bush saat 09.30'da, yani İkiz Kuleler'e düzenlenen ikinci saldırıdan da sonra canlı yayına katılıp "açıkça terörist saldırıya uğradıklarını" söyledi. Başkan, niye 45 dakika bekledi? Bush bu soruyu saldırıdan 2 ay sonra verdiği bir röportajda "CIA, beni saat 09.00'da bilgilendirdi" diye cevapladı. Yani CIA, CNN'nin 3 dakika sonra verdiği saldırıyı, başkana 15 dakika sonra söyledi!.. Bunun imkansız olduğunu belirten Griffin, "Okul saldırıları öğrenmek için iyi düşünülmüş bir yerdi. Çocuklarla oynayan Bush gülüyordu. Sonra saldırının etkisiyle yüzü asıldı. Kararlı bir şekilde terör saldırısı dedi. Halk, bu değişimden etkilendi ve Afganistan'a açılan savaşta Bush'a tam destek verdi" diyor.

4'üncü uçağın Pentagon'a girdiği söyleniyor. Oysa 708 km hızla giden bir Boeing gerçekten çarpsa bina yok olurdu. Binada 5 metre çapında bir delik oluştu. Bu yalnızca füzeyle olabilir. FBI, güvenlik kameralarını neden imha etti?

Griffin'in kitabında yer alan diğer bir önemli konu da aynı gün saat 09.43'te Pentagon'a düştüğü (İkiz Kuleler sonrası üçüncü saldırı) iddia edilen American Airlines'ın uçağı... Pentagon'da oluşan 5 metre çapındaki çukuru inceleyen Griffin, bunun bir uçakla değil ancak bir füzeyle yapılabileceğini söylüyor. Bunun için de 2 teori ileri sürüyor: Yetkililer, "Boeing, 708 kilometre hızla Pentagon binasına girdi" demişti. Oysa 100 ton ağırlığında ve 708 kilometre hızla gelen bir uçağın, Pentagon binasının tamamını yok etmiş olması gerekliydi. Bu kadar küçük çaplı bir çukur ancak bir füzeyle gerçekleştirilebilir. FBI, Pentagon'un güvenlik kamerasının görüntülerini saldırıdan birkaç saat sonra aldı ve yok etti. Onun için binaya neyin çarptığı kesin olarak açıklanamıyor. Füze teorisi doğruysa, içi yolcu dolu olan 4'üncü uçak nerede?.. Pentagon'a giren bu uçağı Hani Hunjur adlı teröristin kullandığı söyleniyordu. Oysa Hunjur'un 1 yıl önceki uçuş kayıtları, öğretmenlerinden hep kötü not aldığını gösteriyor. Öğretmenleri 5 kez yetkilileri Hunjur'a pilot brövesi verilmemesi için uyarmıştı. Bu kadar başarısız bir pilot, nasıl oldu da ABD'li yetkililerin söylediği gibi 7 bin metre yüksekteki Boeing'e 360 derecelik uzmanlık gerektiren bir manevra yaptırmıştı...

İkiz Kuleler'e yapılan saldırılardan önce 2 uçak şirketinin hisse değerleri düşüyordu. Buna rağmen bir kişi, iki şirketle satış sözleşmesi imzaladı. Saldırı sonrası sözleşme değeri 1200 kat arttı. 10 milyon dolar kazanan bu kişi, Ladin miydi?

Borsada 11 Eylül saldırılarından en çok 3 şirket etkilendi. Bunlardan biri Dünya Ticaret Merkezi'nin ikiz kulelerinin 22 katının sahibi Morgan Stanley, diğer ikisi de saldırıda teröristler tarafından uçakları kullanılan United Airlines ve American Airlines şirketleriydi. Saldırı öncesi 2 şirketin hisse senetleri değer kaybediyordu. Ancak "buna rağmen birileri", saldırıdan 3 gün önce 2 şirketle satış sözleşmesi (put option) imzaladı. 11 Eylül saldırılarıyla hisse senetlerinin değeri yerlerde sürünen 2 uçak şirketinin satış sözleşmelerinin değeri tam 1200 kat arttı.
Bu şans olabilir miydi? Hisse değeri düşen 2 şirkete sözleşmesiyle yatırım yapan kişi kimdi? Bu ancak saldırıların o şirketlerin uçaklarıyla olacağını bilen biriydi. Griffin, 10 dakikada 10 milyon dolar kazanan bu kişinin borsada oynadığı söylenen Usame bin Ladin olabileceğine dikkat çekiyor. Bir başka deyişle, Griffin bu miktarın Ladin'in payına düşen miktar olduğuna inanıyor...

İkiz Kuleler'e giren ilk uçakla bağlantı 31 dakika önce kesildi. En yakındaki üs yerine, 280 km uzaktaki bir başka üsten F-16 havalandı. Pilot, saldırıdan önce bölgeye özellikle yetişmemek için mi jeti yavaş kullandı?

Dünya Ticaret Merkezi'nin kuzey kulesine saat 08.45'de çarpan American Airlines'a ait uçağın radyo bağlantısı 08.14'te kesildi. Yani saldırıdan 34 dakika önce... ABD havacılık kurallarına göre böyle bir durumda en yakın üsten kalkan bir F-16, uçağı bulup telsizle pilotla bağlantıya geçmeliydi. Tehlike arz eden bir durum varsa da F-16, uçağı düşürebilirdi. Griffin'e göre sorun da burada zaten... F-16, olması gerektiği gibi yolcu uçağının bağlantısının koptuğu yere en yakın hava üssü olan McGuire'den değil, 280 kilometre uzaklıktaki New Jersey'deki Cape Cod'dan kalktı. (Oysa McGuire, DTM'ye 3 dakikalık uzaklıktaydı.) Saat 08.52'de İkiz Kuleler'e gelen F-16 pilotu resmi ifadesinde "Son hızla gittim ancak yetişemedim" demişti. Griffin'e göre pilot yalan söylüyor. Çünkü bir jet son hızla gidiyor olsa, dakikada 51 kilometre yol kat eder. Bu hesaba göre, pilotun 8 dakika içinde New York'ta olması gerekliydi. Yani saat 08.22'de, ilk saldırıdan tam 23 dakika önce!!!

greenback
28-06-2004, 19:49
george bush başkan seçildikten sonra beyaz sarayda en az vakit geçiren başkandı...
11 eylüle kadar...

selçuk efendi
28-06-2004, 19:53
hımm, bayılırım komplo teorilerine...okuması biraz uzun sürüyor ama olsun... sayın misilak ve katkıda bulunan/cak arkadaşlar, çok teşekkürler böyle bi konu açtıınız ve beslediiniz için....

Salacaklı
28-06-2004, 22:48
Günün deprem raporu: Türkiye Yunanistan sınırı son 24 saatte 11 kez sallandı

BALIKESİR (İHA) - Türkiye-Yunanistan sınırında öğle saatlerinden itibaren 5 ayrı hafif şiddetli deprem oldu. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü'nden alınan bilgiye göre, saat 12.58'de 3.2 büyüklüğünde hafif şiddetli deprem meydana gelen Türkiye-Yunanistan sınırında, müteakiben Richter ölçeğine göre saat 12.59'da 3.3, saat 13.24'te 3.7, saat 13.28'de 3.5 ve saat 13.42'de 3.5 büyüklüğünde hafif şiddetli depremler meydana geldi. Derinlikleri 2.1 kilometre ile 11.6 kilometre arasında değişen sarsıntıların yakın yerleşim bölgelerinde kısmen hissedildiği, ancak herhangi bir kaybın olmadığı öğrenildi. Türkiye-Yunanistan sınırında dün akşam da saat 18.31'de Richter ölçeğine göre 4.5 büyüklüğünde orta şiddetli, bu sabaha karşı da saat 01.37'de 3.8 büyüklüğündeki hafif şiddetli depremlerle sarsılmıştı. Son 24 saatte Türkiye-Yunanistan sınırında orta ve hafif şiddette 11 ayrı deprem meydana geldi. Öte yandan, gün içinde Savaştepe (Balıkesir), Biga (Çanakkale), Tavşanlı (Kütahya), Kırkağaç (Manisa), Germencik (Aydın), İkizce (Ankara), Kiğı (Bingöl) ve Kırıkkale'de 2.6 ile 3.0 büyüklükleri arasında hafif şiddetli depremler kaydedildi.
28/06/2004 20:17

greenback
29-06-2004, 02:39
akdorme geri dönmüş....

son_azrail
29-06-2004, 02:44
küçük küçük bol bol deprem iyidir.....

greenback
29-06-2004, 02:58
Ekonomimizin 'Efendi'leri
Yiğit Bulut

21/06/2004 (2443 defa okundu)

Geçtiğimiz hafta bu köşede, 'Efendi' tezinden yola çıkmış, kitaptaki
'Osmanlı'nın son günlerini ekonomik anlamda' tasvir eden bölümlerden alıntıları aktarmıştım. Bugün, gelen mesajlar ve yapılan katkılardan hareketle, ekonomik anlamda bir adım daha ileri gitmek istiyorum.
Konuya girmeden, kitabın tezini yeniden kısaca tarif edelim; 'Cumhuriyet kurulurken, bizim bilmediğimi gizli bağlarla bağlı kişiler bu yapının içinde yer aldılar ve sonrasında günümüze kadar süren dayanışmaları sayesinde önemli yerleri işgal ettiler ve ülkenin 'en' tabakası oldular.'
Sevgili dostlar, tezi tartışmıyorum. İnanırsınız, inanmazsınız. Benim 'ekonomik efendiler' başlığı altında ortaya atmak istediğim, bu tezden yola çıkan ve ekonomimizdeki 'en'leri tartışmaya açmayı amaçlayan sadece bir giriş. İmkânımız olursa detaylarını önümüzdeki günlerde tartışmaya devam edeceğiz.
İlk önce tablolarımızı inceleyelim.
Tablo 1: 1994-2004 arasında ekonomik gerçeklerimizin değişimi:
Nüfus artış hızı: Yüzde 17.4;
Milli gelir artış hızı: Yüzde 82;
İç borç artış: Yüzde 589;
Dış borç artış: Yüzde 129;
Kişi başı gelir artış: Yüzde 53;
Kişi başı borç artışı: Yüzde 189
Tablo 2: Yabancı yatırımcıların veya yabancı sandıklarımızın yıllar itibarıyla milyar dolar olarak ilk üç aylık takas bakiyeleri
1999 3.429 5.196 5.554
2000 14.597 13.362 12.734
2001 8.636 5.331 4.009

Grafik 1: Dolar ve borsada görülen hareketlerin son kriz dönemindeki seyri. Bu grafiğin gösterdiği en ilginç nokta ise şu:
22 Şubat 1999 tarihinde 3891 olan endeks değeri 2000 yılında 20 bin 617 seviyesini test ediyor ve 19 Şubat 2001 tarihine, yani dolarda hiç kıpırdama olmayana kadar aynı seviyeye geliyor...
Tablo 3: Türkiye'de mevduat ve borsa bakiyesinin dağılımı ve DİBS gerçeği.
- Mevduatın yüzde 17-20'si yüzde 0.05'in elinde.
- Mevduatın yüzde 20-22'si yüzde 97 kişinin elinde.
- 1 trilyon üstü mevduatı olan sayısı 3-5 bin.
- 3-5 bin kişinin mevduat toplamı 66-70 bin kişinin toplamına eşit.
- Sermaye piyasasında ilk 10 yerli-yabancı tüzel ve gerçek kişinin portföy değeri 1 milyon gerçek yatırımcınınkine eşit.
- Finansmanı için 2004 bütçemizden büyük pay ayrılan tüm gerçek ve tüzelkişilerin toplamı 5 bin.
- İç borcumuzu elinde tutan kişilerin kim olduğunu bilmiyoruz, nedeni de DİBS'lerin şahıs bazında saklanmasına, yarattıkları lobilerle izin vermemeleri.
Tablo 4: Borçlarımıza ait gerçekler.
- İç borcumuz son 10 yıl içinde 20.6 milyar dolardan 142 milyar dolara yükseldi.
- Dış borcumuz aynı tarih aralığında 65.6 milyar dolardan 150 milyar dolara yükseldi.
- Toplam borcumuz son on yılda 86.2 milyar dolardan 292 milyar dolara yükseldi.
- Toplam borç artış hızımız 2000 yılı öncesi yüzde 10'un altında kalırken, IMF ile yapılan stand-by ve yaşanan kriz sonrası yüzde 12-20 aralığına çıktı.
Yaşanan 1: '1978'lerden bu yana Türkiye'de halen de süren hâkim politikaların temeli, 1978'in temmuz ayında, Dünya Bankası'nca hazırlanan Türkiye için kalkınma ve sanayi stratejisine ilişkin raporla atılmıştır. Bu raporun mümzileri (imzalayıcıları) Kemal Derviş ve Sherman Robinson olarak karşımıza çıkmaktadır. 1980'den itibaren uygulamaya konulan bu raporla, Türkiye'nin 1978'e kadar başarıyla süren kalkınmacı, bireysel ve küçük ölçekli sermaye birikimlerine dayalı yapısı, büyük ölçekli çokuluslu sermaye ilişkilerinin kontrolünde serbestleşmeyi savunan bir dinamiğe dönüşmüş, sermaye birikimi tamamlanmadığı için 1980 sonrası ekonomide uygulanan bu yanlış programın izlenmesiyle verilen yüksek faiz, sıcak para girişi gibi ödünler Türkiye'nin varlıklarının yurtdışına kaçmasına yol açmış.
Yaşanan 2: '2001 yılında yukarıdaki hareket sonrası, Türkiye IMF tarafından atanan bir kişiye teslim edildi ve Türkiye dünya üzerinde görülmemiş bir dolar faizini IMF'yi fonlayanlara aktarmaya başlarken, en borçlu üç ülkeden biri haline geldi.
Sevgili dostlar, bu satırları paylaştıktan sonra tartışmayı başlatmak amacıyla ortaya atacağımız teze gelelim; 'Türkiye haftada bir milyar dolar faiz ödüyor. Hesabı kolay, bütçede de yer alan faiz artı ana para bölü 52. İç ve dış kreditörlerine olan borcu on yıl içinde 86 milyar dolardan 292 milyar dolara çıkmış. Ödediğimiz faizler hariç. En önemlisi de alacaklıların sayısı, gerçek-tüzel-IMF-tefecileri' dahil 5 binden az. İnsanın aklına şu soru geliyor; kim bu sırtımızdaki efendiler? Kitapta iddia edildiği gibi önemli yerleri işgal edenlerden farkları ne? Etkileri daha mı az? Yoksa kitapta geçen efendiler ile aynı isimler mi?
Son söz: Dünyanın hiçbir yerinde 70 milyonun ödediği bu faizi bulamazlar. Bu gerçek bir türlü çözemediğim bir noktayı da aydınlatıyor; Kemal Derviş neden uçaktan inince 'sürdürülebilir borç dinamiği' dedi. Ya sürdürmezsek? Her neyse, benimki sadece bir komplo denemesiydi, siz bana uymayın ve lütfen uyumaya devam edin. Çok işiniz var; daha çok borç ödeyeceksiniz.



------------

bu yiğit bulutu ayrı bir topikte tartışma konusu yapmak istiyordum ama bu topik ,bu yazısına cuk oturuyor.

izlemeyenlere şiddetle öneririm.ayağı yere sağlam basan yorumları var ki bu ülkede az bulunan bir özelliktir...

casaubon
29-06-2004, 10:12
en büyük komplo....

mutlaka izleyin....

casaubon
29-06-2004, 10:14
her şeyi gören göz

casaubon
29-06-2004, 10:16
Oral Çelik’e göre Fransa eski cumhurbaşkanının eşi Danielle Mitterrand, Vatikan’ın başına Fransız kökenli Le Fevre’nin geçmesini istiyordu. Bu sebeple Kardinal Pecci ile birlikte hareket edildi. Ancak Papa’nın ölmemesi planları altüst etti. Önce Bulgar istihbaratı suçlandı. Ardından Ağca’nın dava arkadaşlarının Emanuella Orlandi adlı kızı kaçırdığı yalanı ortaya atıldı.

Papa 2. Jean Paul 13 Mayıs 1981’de düzenlenen suikastın kilit isimlerinden Oral Çelik, olayı planlayanlar arasında Kardinal Pecci ve Fransız Kardinal Le Fevre’yle birlikte, Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand’ın eşi Danielle Mitterrand’ın olduğunu söyledi. Çelik, Sır’rın Sırrı adlı kitabında, Fransız gizli servis elemanlarını da suikasta karışmakla suçladı.

Oral Çelik’e göre Fransa, planlarını ‘büyük çabalarla kardinal seviyesine tırmandırdığı’ Le Fevre üzerine kurmuştu.

Çelik, Le Fevre’nin suikasttan sonra Bayan Mitterrand’ı arayarak, planın tüm detaylarını konuştuğunu iddia ediyor. Çelik, şöyle devam ediyor: “Mitterrand, Fransız Kardinal Le Fevre’nin en güvendiği siyasi dostuydu. Polonyalı (Papa) vurulmadan önce, bu konu hakkında defalarca görüşmüştü. Danielle Mitterrand, Vatikan’ın başına Polonyalının getirilmesinden rahatsızdı. Vatikan’da işin başına geçecek bir Fransız’ın Fransa’nın çıkarlarına uygun düşeceğine inanıyordu. Bu nedenle başından beri Le Fevre’nin Vatikan’ın başına geçmesi için çaba gösteriyordu. Hatta, Danielle Mitterrand, Fransız istihbaratının ikinci adamını görevden aldırmış, onun yerine Kardinal Le Fevre’nin istediği bir ismi getirmişti. Görevden alınan istihbarat şefinin suçu, Papa’ya suikast komplosunu iki ay önce Vatikan’a bildirmesiydi. Bu istihbarat raporu Le Fevre’nin eline geçince, makamından olmuştu.”

Suikasttan sonra Abdullah Çatlı, sahte pasaport taşıdığı gerekçesiyle Fransız polisince yakalanır. Kardinaller Pecci ve Le Fevre, Papa ölmeyince, olayı bir planla Bulgarların üstüne yıkmak isterler. Bu yüzden Çatlı’dan, Mehmet Ali Ağca’nın Bulgarlar tarafından kullanıldığını söylemesini isterler. Soruşturmayı yürüten Fransız polis şefi Philip’in bu talebi üzerine Çatlı, elinde, olayla Fransız Kardinal Le Fevre’nin doğrudan bağlantısı olduğunu ispatlayan belge olduğunu ifade eder. Philip, bunun üzerine şöyle der: “Madame Mitterrand’a ulaşmam gerekiyor. O bu durumu bilmeli ve talimatlarını ona göre vermeli.”

Suikast günü St. Pierre Meydanı’nda Kaplan ve Sansar kodlu iki ülkücü de vardır. Çelik, bu kişilerin samimi ülkücüler olduğunu belirtiyor. Ağca’nın ise Kardinal Pecci tarafından beyninin yıkandığını söylüyor. Ağca, kendisini kutsal görevli kabul ediyordu. Kardinal’in ise hedefi, Polonyalı Papa’yı öldürtüp yerine kendisinin ve yandaşlarının geçmesiydi. Suikastın son planları, 12 Mayıs gecesi, Vatikan’da yapılır. Toplantının yapıldığı odada Ağca’yla birlikte Kardinal Pecci, İtalyan Askeri İstihbarat Teşkilatı (SİSMİ)’ndan Brocconetti, Franz (Sicilya’da görevli) ve ismi belirtilmeyen 3. bir gizli servis elemanı ile iki ülkücü (Kaplan ve Sansar) bulunuyordu. Pecci, bu işi başarması halinde, Brocconetti’nin İtalyan istihbaratının başına şef olarak geçeceğini müjdeliyordu. Abdullah Çatlı ve Oral Çelik ise bu sırada Viyana’dadır. Suikast gününden önceki gece, Ağca, ikisini telefonla arayarak “Siz bana inanmadınız; ama yarın televizyondan görürsünüz.” der. Onun bu sözlerine ikisi de güler.

Ağca yakalandıktan sonra SİSMİ bir mizansen hazırlayarak, DİGOS’u (İtalyan İç İstihbarat Servisi) devre dışı bırakır. Çelik, SİSMİ’nin amacının olayı aydınlatmaktan çok örtbas etmek olduğunu vurguluyor. “Davaya bakacak savcı da SİSMİ’nin adamıydı.” diyen Çelik, savcının aldığı talimat doğrultusunda Ağca’ya kendi kontrollerinde stajyer bir avukat ayarladığını belirtiyor.

Oral Çelik, 22 Haziran 1983’te Ağca ile takas edilmesi amacıyla kaçırıldığı öne sürülen o dönem 15 yaşında olan Emanuella Orlandi olayının da söz konusu kardinallerin bir senaryosu olduğunu iddia ediyor. Çelik’e göre suikastın ardındaki bir numaralı isim olan Kardinal Pecci’nin endişeleri giderek artmaktadır. Bunun üzerine, o sırada Orlandi’yle birlikte yaşayan Vatikan Bankası’nın başındaki Kardinal Monsenyör Mancinkus’la bir plan hazırlar. Orlandi kaçırılmış gibi gösterilecek ve eylemi Ağca’yla takas amacıyla Avrupa’daki Bozkurtların yaptığı yayılacaktı. Bu durum, Mancinkus’un da işine geliyordu. Makam odasındaki kısa süreli beraberliklerinden zaten memnun değildi. Bu senaryo sayesinde, sürekli olarak yanında olacaktı. Planı, Orlandi’ye şöyle açıkladı: “Kaçırılmış gibi olacaksın... Böylece kamuoyu Vatikan’ın beklediği doğrultuda bilgilere sahip olacak... Babana yüksek bir mevki vaadim olacak... Ben zaten Vatikan’ın parasının başındayım. Bu plan herkesin faydasına olacak.” Bu plan, Vatikan’ın avukatı Nikola’ya anlatıldı. Bundan sonraki görevi de sözde kaçırılan kızın ailesinin avukatlığını yapmak olacaktı. Nikola, konuyu Savcı Marini ile de görüştü. İtalyan medyası hızla devreye sokuldu. Bu çerçevede Ağca’ya dava arkadaşlarına masum kızı serbest bırakmaları yönünde bir çağrı da yaptırıldı.

Ağca’nın (Santos) elinde uzun bir vurulacak adamlar listesi vardı. SİSMİ (İtalyan Askeri İstihbarat Teşkilatı) içindeki bir grup bunu planlamıştı. Listede İngiltere Kraliçesi Elizabeth, Kurt Waldheim (İsmi Nazi skandalına karıştı.), Cezayir lideri Burgiba gibi ünlü isimler bulunuyordu. Çatlı, listeyi gördükten sonra, Çelik’in ifadesine göre, Ağca’ya hafif alaycı bir ses tonuyla şöyle der:

“... Sana yakışan Papa’yı vurmak olacak. Diğerleri ile hiç uğraşma.” Çelik de Çatlı’nın bu ifadelerini onaylar. Ağca, bu sözlere hazırlıklıdır. Çünkü Roma’da buluştuğu kardinaller tarafından Papa’yı vurmaya ikna edilmiş, hatta bu görev için dünyaya gelmiş olduğuna inandırılmıştır. Çelik, şöyle devam ediyor: “Abdullah Çatlı ile ben, işi şakaya alıyorduk. O ise çok ciddiydi.”

greenback
29-06-2004, 16:12
hem her komplo başarılı olamıyor,hem de hiçbir şey gizli kalmıyor ...

her halde gizli servislerin ve locaların tarihindeki en büyük fiyaskodur,bu papa olayı...

zaten arkasından vatikan ve italyadaki tüm oluşum darma duman edilmişti,temiz eller vs. ile...

işin komik tarafı kennedy suikasti, veya lady di kazası gibi başarılı bir operasyonda değil,illaki bir fiyaskoda Türklerin yer bulması...

Böyle düşününce de,en başından bu işin başarılmaması istendiği fikrine kapılırım hep...

adamlar düşünmüş,taşınmış,"kim bu işi eline yüzüne bulaştırır, onları bulalım" diye uğraşmışlar sanki...

casaubon
29-06-2004, 16:23
hem her komplo başarılı olamıyor,hem de hiçbir şey gizli kalmıyor ...

her halde gizli servislerin ve locaların tarihindeki en büyük fiyaskodur,bu papa olayı...

zaten arkasından vatikan ve italyadaki tüm oluşum darma duman edilmişti,temiz eller vs. ile...

işin komik tarafı kennedy suikasti, veya lady di kazası gibi başarılı bir operasyonda değil,illaki bir fiyaskoda Türklerin yer bulması...

Böyle düşününce de,en başından bu işin başarılmaması istendiği fikrine kapılırım hep...

adamlar düşünmüş,taşınmış,"kim bu işi eline yüzüne bulaştırır, onları bulalım" diye uğraşmışlar sanki...



haklısın. doğru söze ne denir?

Salacaklı
17-07-2004, 16:19
TÜRKİYE'Yİ SARSACAK İDDİA: DÜN GECE ANKARA'DA MEYDANA GELEN DEPREMİ BİR ŞİRKET YAPTIRDI

Ankara'da gerçekleşen deprem, kısa bir süre önce Türkiye'ye yabancı ülkelerden yer altı araştırması için gelen şirketlerin marifeti mi?..
17 Temmuz 2004 Cumartesi 16:10


Jeofizik Mühendisi A.T.,gelen ekibin kaynak suyu aramak için ruhsat aldığını ama ''Rezonans'' denemesi yaptığını ve bu denemenin depremi tetiklediğini,aynı ekibin benzer çalışmayı İstanbul için de yaptığını söyledi.Jeofizik Mühendisi'nin Türkiye'yi sarsacak iddiaları:



''Başkentin uzak ilçe sınırlarında fay hattına yakın ( kuzey-kuzey doğu-kuzey-kuzey batı) ilçelerinde bazı ülkeler den gelen şirketler yer altı araştırması araştırma yaptılar.Ruhsatları ise kaynak suyu aramak içindi.Fay hattına uzak bir yerde “ölü fay hattında” bu amaçlı “Rezonans” denemesi yapıldı.Rezonans çalışması depremi tetikleyen en önemli unsurlardan biridir.Bu deneme sonucunda Başkent'te deprem oldu.Üstelik bu çalışmaları esnasında yakalandılar.Yine aynı kişilerin büyük İstanbul depreminin yoğunluğunu arttırmak için çalışmalar yaptığına dair ciddi duyumlarımız var.


Türkiye de asla görünmeyen ve yakın zamanda Ankara’da görülen “Hortum” bir tesadüf sonucu mu çıktı? Yoksa rutin iklim değişikliklerinden mi kaynaklandı? Hortum Türkiye de şimdiye kadar “karada” asla görülmemiş. Daha önce Antalya, Bodrum ve İskenderun açıklarında birde KKTC de görülmüş-Türkiye genelinde denizde birkaç vak’a olmuş o kadar.


- Nedir bu Rezonans?


''Rezonans, Bina için en önemli olan deprem yer hareketlerinin karakteristikleri, yer hareketinin müddeti, genliği ve salınım frekansı veya periyodudur. Frekans saniyede bir dalganın salınım sayısıdır.


- Türkiye'de büyük depremin olması niye birilerinin işine geliyor?


''Beyefendi, büyük deprem sonucunda Türkiye belini doğrultamaz.Büyük kargaşada İstanbul'da Vatikan tarzı bir yapılanmaya gitmenin önü de açılabilir.Yani, böyle bir ortamın o isteklerin gerçekleşmesi için zemin teşkil edeceğini biliyorlar.Ayrıca diğer taleplerine karşı Türkiye'nin elini zayıflatmak düşüncesi var.


- Konunun uzmanı olarak elbette söyledikleriniz önemli ama daha somut ve ikna edici kafamızda soru işareti bırakmayacak şekilde son sözleriniz ne olabilir?


-Büyük Körfez depreminden önce yine aynı yabancı güçler körfezde çalışma yaptılar. “Rezonans” amaçlı çalışmalar burada da yapıldı.Bu depremin iç içe iki ve daha fazla kuvvet oluşturmasının sebebi budur.


türktime

M.Işılak
17-07-2004, 16:38
Sn. Salacaklı sizin yazınızla sn. Tifosiferre'nin yazıları arasında bir ilişki gözlemliyorum...

Ne dersiniz sevgili dostum?

Salacaklı
17-07-2004, 16:42
Aynen öyle sevgili Arkadasim..

:D

tifosiferre
17-07-2004, 23:30
2004'de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerini ilkinde olduğu gibi yine sandıkta yapılan sahtekarlıkla tekrar Cumhuriyetçiler, yani ABD Başkanı Bush kazanır. Evangalist-Yahudi-Şeytan ortaklığı, dünyayı kana buladıkları birinci dönemin ardından ikinci kanlı dönem paketini açma fırsatı yakalar. Bu arada plan gereği, İsrail'in Suriye ve Lübnan'ı işgal projesi, yapılan provakasyonlar ve yalan haberlerle 'legal' hale getirilmiştir. Suriye ve Lübnan,' terörist ülkedir'; Hizbullah, İslami Cihat ve HAMAS gibi örgütleri desteklediği için işgal edilme fetvası ABD Kongresinden çıkar ve Başkan Bush'a savaş açma yetkisi verilir. Zaten bu sırada İsrail savaş açmıştır ve işgal tamamlanmıştır. Geriye İsrail'in açtığı pislikleri temizleme kalmıştır. ABD'nin dolarları İsrail'in korunması için akıtılır. İsrail korunurken, üç-beş ülke işgal edilmiş, milyonlarca insan mağdur olmuş önemi yoktur. İsrail, vaadedilmiş topraklarına kavuşmaktadır.

2005 yılı içinde meydana gelen Richter ölçeğine göre 7 şiddetindeki depremde Mescid-i Aksa'nın ve çoğunluğu Filistinlilere ait binaların yıkılması ile tüm dünya şoke olur. İsrail'de binalar hasar almaz, zira depreme dayanıklıdır. Herkes mabedin yıkılma nedenini bu depreme bağlar. Esasında Kudüs merkezli bu depremi yaptıran Türkiye'de 17 Ağustos 1999 depremine yolaçan ABD-İsrail teknolojisidir. İsrail'in Süleyman Tapınağı'nı bulmak için sürdürdükleri kazma işlemleri sonuçlanmıştır. Ancak tabi bir yıkımla dünyada masum rolu oynayabilleceklerini bilen Yahudiler, korkunç planının ikinci aşamasına geçerler. Depremden sonra Filistinlilerin barınacakları ev kalmaz, ancak İsrail Süleyman Tapınağı'nı ortaya çıkarır, Mescid-i Aksa tarihe karışır. Evsiz kalan Filistinli depremzedeler, başta Kanada olmak üzere dünyanın dörtbir yanına dağıtılır. Artık yeni İsrail yerleşimcileri için yer açılmıştır. Filistin diye bir ülke yoktur, zaten bu topraklarda yaşayan Filistinlide kalmamıştır. Filistin sorununa çözüm bulunmuştur!


Irak'ta ABD'nin planı gereği birbirine gevşek bağlarla bağlı üç bağımsız devlet kurulmuştur, adına Irak Federasyonu densede bu bal gibi Kondefederasyondur. Irak Ulusal Konseyi göstermelik bir bağlılık arzeder. ABD, Irak'taki 5. valisini de değiştirmiştir. Ülkede bulunan 200 bin Amerikan askeri için her yıl Kongre'den istenen 50 milyar dolarlık ek bütçeler tarihe karışmıştır, zira bu para artık Irak petrolünün satışından elde edilmektedir. Güneyde Şiiler, Kuzeyde Kürtler ve ortada Sünni Araplara kurdurulan üç devlet aslında Osmanlılının Basra, Musul ve Bağdat vilayetleri şeklinde bölgeyi yönettiği tecrübeden esinlenilmiştir. Tek farkla ki, Kerkük Kürdistan devletinin başkentidir. Türkiye, sünni bölgesinde asker sayısını 15 binden 30 bine çıkartmıştır, ancak ABD yönetimi Kürtlerin bölgesine müdahele etmeme önşartını koşmuştur. PKK, Kürdistan'da yönetim konseyinde üçte birlik pay almış ve terör faaliyetlerine son vererek siyasileşmiştir. Suriye'deki Kürtlerde Kürdistan'la birleşmek istemektedir. Ancak aradaki tampon bölgede Türk askerinin varlığı vardır, bu nedenle PKK destekli Kürtler Türk askerlerine yönelik her gün intihar saldırıları düzenlemektedir. Washington tabiki terörü kınar!


2006 yılında Irak petrollerinde üretim kapasitesini günlük 2 milyon varile çıkaran ABD, artık 11 Eylül 2001 saldırısının gerçek faili olarak gördüğü, ancak günlük 1,5 milyon varil Suudi petrolüne bağımlı olduğu için ses çıkaramadığı Suudi Arabistan'a dersini vermeye karar verir. Irak, Suriye ve Lübnan işgalleri sonrasında gerçekleşen intihar saldırılarında 10 binden fazla Amerikan askeri ölmüştür. Washington bu saldırıların Vehhhabiler tarafından organize edidiğini ve arkasında Suudi hükümetinin olduğunu açıklar. Bu ülke artık baş terörist ülkedir. Amerikan kamuoyu, ölen evlatlarının intikamının alınması konusunda doldurulur. CNN bu konuda baş provakatörlüğü üstlenir. Ve nihayet Bush, Suudi Arabistan'a savaş açar. Önce Amerikan bankalarında yatan 4 trilyon dolara yakın Arap sermayesine el konur. ABD, Irak işgalinde olduğu gibi BM'yi ve dünya kamuoyundaki tepkileri takmaz. Suud Kraliyeti devrilir, CNN bu ülkeye demokrasi ve özgürkük getirecekleri masalını anlatmaktadır. Neticede Suud petrolünede ABD el koyar. ABD, gelmez ayın 15'inde seçim yapılarak yönetimi devredeceklerini açıklar, ama aşiret savaşları ve intihar saldırılarından dolayı bunu hiç bir zaman yapamaz.


Kabe'nin işgali ve kutsal toprakların ayaklar altında çiğnenmesi tüm müslüman aleminde büyük infiale yol açar. İran, Çin ve Rusya'nın yardımları ile yaptıkları atom bombasını Tel Aviv'e atar. Bu saldırıya cevap olarak havalanan, atom bombası taşıyan İsrail uçakları önce 20 milyonluk Tahran'a doğru uçmaktadır, ancak Washington'un uyarısı ile bombalar radikal dini çevrelerin üsleri Kum ve İsfahan'a atılır. ABD Kongresi 2007 başında İran'a savaş açar, atom bombasından sonra direnmeye mecali kalmayan Tahran teslim olur. İran'da öğrenciler ayaklanır ve kanlı biçimde molla iktidarına son verirler. İsrail, İran tehditinden böylelikle kurtulurken İran'ı işgal eden ABD güçleri, İran petrolüne el koyar ve ihracatının dondurulduğunu açıklar. Bu durum petrol ihtiyacının yüzde 80'ini İran'dan karşılayan Japonya ekonomisini krize sürükler. Japonya'da hükümet üyeleri harakiri yaparak intihar eder.


2008 yılında ABD Başkanlığını seçimlerde cumhuriyetçilerden Kaliforniya valisi Arnold kazanır. ABD anayasası seçimden önce değiştirilmiş, ABD'de doğmayan Amerikalılarada başkan olma imkanı tanımıştır. 2005'de Dünya Ticaret Örgütü üyesi olmuş Çin, son üç yılda dünya piyasalarını allak bullak etmiş, ABD başta olmak üzere tüm dünya ülkelerinde işşizlik oranı 1929 krizini sollayarak yüzde 35-40'lara varmıştır. Çin mallarının istilasını ve ekonomisinin büyümesini önlemek için ABD'nin Çin'de çıkarttığı SARS ve yeni hastalıklara rağmen Çin, ABD için global bir tehdit haline gelmiştir.


Çin'in yayılmacılığını durdurmak için yeni başkan Arnold'a şeytanı külahını ters giydiren Yahudi danışmanları, üçüncü kanlı paketlerini gösterirler. Kahraman Arnold, bol kanlı bu paketi bol patlama sahneli bir Hollywood filmi zannedecek ve mucizevi kahraman rolünü seve seve kabul edecektir..

derindeniz
18-07-2004, 01:48
sayın tifosiferre bu komplo teorisi size mi ait çok etkilendim her şey düşünülmüş
ellerinize saglık

tifosiferre
18-07-2004, 03:43
Derindeniz bu teori bana ait değil ama ben de sizin gibi gelecek yıllara ait her şeyi iyi bir şekilde tasarlanmış ve yazılmış bir teori olduğunu düşündüğüm için koydum...

M.Işılak
18-07-2004, 11:33
Derindeniz bu teori bana ait değil ama ben de sizin gibi gelecek yıllara ait her şeyi iyi bir şekilde tasarlanmış ve yazılmış bir teori olduğunu düşündüğüm için koydum...

Sn. tifosiferre,

Kabus gibi bir şey bu... Ama hiç de uzak gözükmüyor doğrusu... Bir de bu petrolleri ele geçirme planına Karadenizde o zamana kadar çıkacak ciddi rezervleri ele geçirme amacı eklenirse... Offff offff....

Salacaklı
18-07-2004, 14:25
Amerika'nin Ay'daki enerji kaynaklarini kontrol etme plani
Bir Rus gazetesinin bildirdigine gore Amerika,enerji kaynaklarinin kullanilmasi konusunda buyuk bir hakimiyet elde etmek icin Ay'a ust kurmayi planliyor.Izvetista gazetesinin haberine gore 2020 yilina kadar bitirilmesi tasarlanan ve G.Bush tarafindan ilk adimi atilan proje medyanin yansittigi gibi bie secim calismasi degil ekonomik ve stratejik yonu olan bir buyuk plan.

Bu plana gore, ay'daki bir ust dunyada olmayan ama ay'da fazlasiyla bulunan ve termonukleer reaktorlerin yakiti olarak kullanilan Helyum -3 maddesinin gemilerle Abd'ye tasinmasina olanak saglanacak.Akademisyen Eric Galimov, '' bir kac uzay gemisi butun dunyanin 12 aylik global enerji gereksinimini giderecek Helyum-3 maddesini bir kac seferde getirebilir ayrica termonukleer reaktor reknolojisine sahip olunuldugu taktirde Helyum-3 maddesinin uzaydan getirilmesinin uranyumun ve fosilin yakit olarak kullanilmasindan cok daha ekonomik olacaktir"dedi.Bu konuyla ilgili olarak gazete 20020 yilinda Amerika'nin ay'da ustler kuracagini ve termonukleer reaktorlerin insasina baslayacagini cunku bu donemde buyuk bir global enerji krizi beklendigini ozellikle vurguladi.
Tahminlere gore ay'da 500 milyon ton Helyum-3 maddesi bulunmaktadir.

Kaynak: Vladimir Radyuhin

derindeniz
18-07-2004, 15:07
sayın tifosiferre dogru söylüyorsunuz peki devamında ne olacak sonraki yıllarda dünya savaşımı

tifosiferre
18-07-2004, 22:37
ABD Başkanı Arnold'a Şahinler daha doğrusu şeytanlar korosu olarak nitelenen Evangalist-Yahudi danışmanları 3. kanlı paketlerini kabul ettirirken, Amerikan kamuoyunda Antisemitik akımlar güçlenmiş ' Jewishs Go Home' slagonları Hitler'in 1932'de iktidara geldiği dönemi anımsatmaya başlamıştır. ABD'nin dünya petrolünün yüzde 80'ini kontrol eder hale gelmesi AB'ini çileden çıkartmaktadır. Venezuella'da darbe yapan CIA, bir Amerikan vatandaşını bu ülkenin başına oturtmuş, diğer petrol ülkesi Meksika ABD'den izinsiz petrol ihracatı yapmayacağını teyit etmiştir. Rusya'da dünyanın 4. büyük petrol şirketi Yukos-Sibneft'in yarı hissesini satın alan Exxon-Mobil ve Chevron ortaklığı, OPEC ülkelerinin petrol üretimini kontrol eden ABD ile birlikte petrol fiyatlarını 30 dolardan varilini 50 dolara çıkartmıştır. Bunun sonucu petrol ithal eden ülkeler iki kat fazla fatura ödemek zorunda kaldıkları için ekonomileri çökmüştür. AB, Locherbei eylemimde tazminat ödemeye ikna ettikleri Libya ve Norveç petrolü sayesinde ayakta durmaktadır.
ABD'ye direnen tek ülke Çindir. Şahinler, Çinde sosyalizmin devrilerek yerine ABD güdümlü kapitalist bir yönetimin gelmesi konusunda ABD Başkanı Arnold'a Çin'in dört parçaya bölünmesi projesini sunarlar. Buna göre, Mandarince konuşan Şankay, 1997'de devredilen Hong Kong, Uygurların yaşadığı Doğu Türkistan, Tibet ve Aşağı Moğolistan'ın Çinden kopartılması için muhaliflere destek verilecektir. Çin'in ucuz malları karşısında Yahudi sermayesi büyük zarar görmektedir. Ayrıca başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere Çin dünya pazarının yüzde 40'ını elinde tutmaktadır. ABD'nin Orta Asya, Afganistan ve Uzak Doğu üslerini tehdit eden Çin, bu bölgedeki ülkeleri işgale hazırlanmaktadır.

Şahinlerin diğer planı Türkiye üzerinedir. Artık büyük Kürdistan'in kurulması için zemin hazırdır. Kürtlerin yaşadığı ülkeler Türkiye dışında işgal altındadır. ( Önceki tezkere geçseydi, 120 bin ABD askeri nanik diyecekti) ABD'nin Ortadoğu'da istediği gibi kullabileceği ve intihar saldırısı yapmayan tek güç Kürtlerdir; Türkler, Kabe'nin işgal altında olması nedeniyle gittikce Arap dünyası ile dahada yakınlaşmakta ve ABD'yi bölgede istememektedir. Bu plan aslında vaadedilmiş topraklarının peşinde olan Büyük İsrail delisi fanatik Yahudilerin, yani İsrail'in dileğidir. Türkiye'de Alevi-Sünni provakasyonu çıkartılacak, aynı anda Kürtler ayaklanacak, Yunanistan'a Kıbrıs'ı işgal izni verilerek TSK sıcak savaşa sokulacaktır. Bu sırada İran'daki 25 milyon Azeri Türküne Güney Azerbaycan devleti kurna izni verilecek, İran'daki 5 milyon Kürt ise Kürdistan ile birleşecektir.

Bu plan ABD için sonun başlangıcı olmuştur. 2008 ve 2009 yıllarında ince ince işlenen eylem planları ters tepmiş Çin, Türkiye ve İran'da milliyetçi akımlar güçlenerek ABD'yi esir alan Yahudileri teşhir etmeye başlamış, dünya kamuoyu ellerindeki medya gücünü kullanarak kendilerini yıllardır uyutan Yahudilere karşı tek yumruk olmaya karar vermiştir. 6 milyon Yahudinin yaşadığı ABD'de Amerikalılar, başlarına tüm felaketleri Yahudilerin açtığını savunarak Yahudileri ülkeyi terkedip İsrail'e gitmeye zorlamaktadır. Binlerce Yahudi, Filistinlilerin yıkılan evleri, toprakları üzerinde inşa edilen yerleşim yerlerine göç etmektedir. Bir kısmı ise 1964'de kovuldukları Irak, Suriye ve Kuzey Irak'ı mesken seçmiş, binlerce Yahudi Türkiye'nin GAP bölgesinde büyük topraklar satın alarak Kürtlere komşu olmuştur.

2011 yılında Çin, Afganistan üzerinden ABD'nin Uygurlara askeri yardım yaptıklarını iddia ederek Afganistan'ı işgal eder. Kabil dışında Afganistan'da hiç bir bölgeye yıllardır hakim olamamış ABD, bu beklenmeyen işgale nasıl cevap vereceğini bilemez. Dünya güvenlik sistemi ABD'nin 11 Eylül 2001 eyleminden sonra başlattığı haksız işgaller ve içibol olduğu anlaşılan BM'nin anlamsızlığı nedeniyle tamamen çökmüştür. Kim güçlü ise o haklıdır. ABD'nin tepkisizliğinden cesaret alan Çin, Kazakistan, Kırgızıstan, Özbekistan ve Türkmenistan'ı da işgal eder. Dananın kuyruğu şimdi kopmuştur.

ABD-Çin arasında 9 yıl sürecek kanlı bir savaş başlayacak, kazananın olmadığı bu savaşta binlerce kişi ölecektir. Savaş, Güney Kore, Vietnam'ı da içine alacaktır. Bu arada Hindistanla anlaşan Çin, Hindistan'ın Pakistan, Endenozya, Filipinler ve Bangladeş'i işgal etmesi için destek verecek ve ABD'nin Uzak Doğu karakolları yok edilecektir. ABD'ye İran işgaliyle yol açtığı petrol krizi nedeniyle kızgınlık duyan Japonya, perde arkasında Çin'in arkasında yer alacaktır. Rusya savaşa girmese bile Şankay anlaşması gereği Çin'e tam destek verecektir. ABD- Çin savaşı, Uzak Doğu'yu kana bulayacaktır.

Bu arada İran'da Turan-İran karışımı yeni bir devlet kurulacak ve ABD, bu topraklardan çekilecektir. Yeni hükümetle Türkiye ve Rusya arasında kurulan güvenlik paktı, Washington'u şok eder. Irak ve Suriye, 1960'larda temeli atılan Pan-Arap devletini kurarak birleşirler. ABD, Çin ile savaşı sırasında bölgedeki askerlerini çekmek zorunda kalmıştır. Pan-Arap devleti, içine Ürdün, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Suudi Arabistan'ı da alarak büyür. Sadece Mısır ABD'nin sadık müttefiki olarak bu oluşumun dışında kalır. Ancak 2020 yılında İhvani Müslim haraketi, Kahirer'de darbe yaparak birliğe katılır.

İsrail'in vaadedilmiş toprak hülyası gittikçe çökmektedir. Son 10 yılda Kürtler üzerinden Türkiye'de terör estiren İsrail, TSK'nin Irak, Suriye ve İranla olan iyi diyaloğu ve bölge halkı ile yapıcı yaklaşımları karşısında bocalamış ve bu arada Türkiye-İsrail stratejik ortaklığı Yahudilerin hain planlarının ortaya çıkması ile bitmiştir. İsrail ile Türkiye'nin uzaklaşması Arap Birliği'ni Türkiye'ye yakınlaştırmıştır. Son 15 yılda Türkiye'ye akan Arap milyar dolarları ve Arapların iş ve seyahat için Türkiye'yi tercih etmesi bunda önemli rol oynamıştır. Türk ordusunun Irak ve Suriye'de halkın gönlünü kazanmasının bunda payı büyüktür. ABD, Ortadoğu'dan çekilirken geçiş döneminde hep Türk askeri Suudi Arabidtan dahil işgal altındaki müslüman ülkelerde görev almış, yılların önyargıları parçalanmıştır. Araplar, nihayet Türkleri müslüman olarak görmeye başlamıştır.

2022 yılında AB, büyük bir ekonomik krize girer. Ayrıca Almanya'da hortlayan ırkçılık akımları, AB kimliği adı altında Almanların üstünlük kurma çabaları siyasi birliği parçalamıştır. ABD'nin Truva atı İngilizler, son 20 yılda hep ABD ile haraket ederek petrol krizleri sırasında birliğe yüzünü dönmüştür. 2005'de üye olan 13 yeni üye ülkeye akıtılan paralar halkın refah seviyesini düşürmüştür. Türkiye, tam üyelik müzakerelerine 2013 yılında başlamasına rağmen hala tamamlayamamıştır. Bunun nedeni AB'nin bölgesel güç haline gelmiş bir müslüman ülkeyi, dini ve kültürel farklılığı nedeniyle kabul etmemek istemesidir. Bu yılın sonlarında AB ülkeleri biraraya gelerek birliğin dağıldığını açıklayacak, Türkiye'nin üyeliği kıyamete kalacaktır!

Öte yandan 2012 yılında ABD Başkanlığını Arnold, Çinle savaşın zaferle bitirilmesini isteyen Şahinler tarafından zorda olsa sahte bir seçimle yeniden elde etmiştir. 2016 yılında ise savaşın sona ermesini isteyen Demokrat aday başkan olsada savaşın sona ermesi 2020 yılını bulmuştur. Bu yıllarda ABD, yurtdışındaki tüm askerlerini geri çekerek büyük bir ricat yapmış, içeride ise ülkeyi terketmek zorunda kalan Yahudilerin yol açtığı ekonomik yangınları sarma ile meşgüldür. Yoksulluk seviyesinin çok altında yaşayan zenciler, heryeri talan etmekte, ülke içi terör nedeniyle hergün binlerce insan ölmektedir.

2020-2026 arasında Ortadoğu'da dayısız kalmış İsrail, son gücü ile dünyadaki tüm Yahudileri sermayeleri ile birlikte İsrail'e taşımış ve nüfusu 13 milyona çıkmıştır. İsrail'in başdüşmanı artık Amerikalılardır. Dünyanın süper gücünü 25 sene içinde haksız işgallerle savaştırmış, öldürtmüş, nihayet ekonımisini çökertmiş ve dünyada yapayalnız bırakmıştır. 2003'lerin gelişmiş ülkeleri yerlerine yeterli nüfus bulamamaları ve işci gücü kalmaması nedeniyle çökerken, son 20 yılda Batı medeniyetini her bakımdan yakalamış müslüman ülkelerin yüzünü dinamik nüfus yapıları ve aile kurumları güldürmüştür.

Ve 2027 yılında İsrailli intihar komandoları, yıkmak amacıyla Kabe'ye saldırır. İslam alemi, artık 2007'deki ABD Kabe baskınına boyun eğen müslümanlardan oluşmamaktadır. Üstelik İsrail'in dayısı ABD kendi iç meseleleri ile uğraşmaktadır, AB dağılmış, Çin ise dünyanın başına bela olmuş Yahudilere kin bilemektedir. Arap Birliği, 200 bin kişi ile dört bir koldan İsrail'e girer ve bir ay devam eden savaşta canlı kimse kalmaz. Bu tarihin bazı kutsal beyanlarda işaret edilen, Gargad ağacının arkamdaki Yahudiye öldür diye dile geleceği belirtilen hadisin Ebced hesabıyla hesaplandığı tarih olması, teorimin komplo olduğu gerçeğini değiştirmez !

greenback
19-07-2004, 00:40
üç yıl oldu galiba ,ortalıkta hiçbir şey yokken,macaristanda bir türk arkadaş muhabbet esnasında ıraktaki karışıklık ihtimalinin ,suriye ,iran , türk ittifakının abd yi boğma planı olduğunu söylemişti...

Salacaklı
19-07-2004, 13:24
Beyaz Saray'da komplo teorileri
19 Temmuz 2004 12:12
--------------------------------------------------------------------------------

Mehmet Yılmaz'ın 'Neden komplo romanları çok okunuyor?' sorusunu cevaplayan Taha Kıvanç, ABD'de yaşanan bir komplonun hikayesini Ali Kırca'nın ağzıyla cevapladı.



Roman gibi gerçekten

Milliyet yönetmeni Mehmet Y. Yılmaz, etrafındakilerin harıl harıl Dan Brown'un 'Da Vinci Şifresi', 'Melekler ve Şeytanlar' ile 'Dijital Kale' romanlarını okuduklarını görünce, "Neden?" diye sorma ihtiyacı duymuş... O soruya benim cevabım şu: "İnsanlar gerçekleri romanlardan öğrenebildiklerinin farkındalar... Gazeteciler bile olayların perde arkasını anlamalarına yarayan romanları gazetelerinde okuduklarına tercih ediyorlar..."

Mehmet Yılmaz'ın "Neden komplo romanları çok okunuyor?" sorusunu Milliyet'te sorduğu sırada, Ali Kırca da Sabah'ta 'komplo teorisi' yazılarıyla okurları karşısına çıktı. Cesurca bir çıkış. Televizyon haberciliğinin inandırıcı yüzü Ali Kırca'nın "Aklını komplolarla bozmuş" denilmeyecek bir yazı hayatı var. Bir hafta boyunca, adını 'komplo' koysa bile yüreği ve aklıyla inandığını belli ettiği bir tezi gündeme taşıdı: "Monica Lewinsky Mossad ajanıydı..."

Ülkemizi ziyaret eden İsrail başbakan yardımcısı Ehud Olmert'e, çok satan gazetelerden birinde, hemen her kamuoyu yoklamasında 'en güvenilir televizyon habercisi' çıkan birinin, "Monica, İsrail'in çıkarlarına aykırı davrandığında Bill Clinton'u devirmek üzere devreye sokulan bir ajandı" tezini savunduğunu anlatmışlarsa ne tepki vermiştir acaba?

Tezi Ali Kırca'nın kendi ifadeleriyle aktarayım: "Bill Clinton'ın 'ikinci başkanlık' döneminde başına sarılan 'Monica Skandalı' aslında uluslararası bir komplonun parçasıdır. (..) Radikal Yahudi grupları; ya 'Monica skandalı'nı başından beri tezgahlamıştır... / Ya da bu 'ilişki'yi öğrendikten sonra olayı, Amerikan ve dünya kamuoyuna 'skandal' boyutunda 'deşifre' etmek için kullanmışlardır. / Öyle ya da böyle... / Her iki halde de amaç bellidir: Başkan Clinton'ı koltuğundan etmek... Beyaz Saray'ı terk etmesini sağlamak... Yerine Al Gore'u getirmek... / Clinton'la 'özdeşleşmiş' ya da Clinton'ın 'kafaya koyduğu' 'İsrail-Filistin' barış girişimlerinin önünü kesmek... Böylece Arafat'ın Washigton'dan ayağını kesmek! / İsrail devletine rahat nefes aldırmak!"

Biraz daha okuyalım: "Hikâyenin 'seks ve skandal' boyutu çok yazıldı, çok çizildi... / Ayrıntıları da bu yazının konusu değil... Ancak 18 ay süren 'Oval-oral' ilişkisinin hangi 'uygun momentum'da skandal olarak patlatıldığı önemli: Netanyahu-Arafat görüşmesi arefesinde!.. / Ve delillerin nasıl toplandığı... Skandalı 'patlatan'; genç stajyerin 'mesai arkadaşı' Linda Tripp'e, 'Monica'nın telefon konuşmalarını kaydet!' tâlimatını, New York'lu Musevi yayıncı Lucianne Goldberg'in vermesi meselâ... / Skandal patladıktan sonra, Monica'nın Musevi avukatı William Ginsburg'un Clinton'a karşı yürüttüğü 'agresif' savunma! Vesaire, vesaire... / Ve... The Jerusalem Report dergisi'nin yorumu: Teşekkürler Monica!"

Burada dursa neyse, bir başka tesadüfe daha dikkat çekiyor Sabah yazarı: "Ocak 1998'de, Monica skandalının 'Amerikan ve dünya kamuoyu'nda bomba gibi patlamasından hemen önce İsrail Başbakanı Netanyahu'nun resmi bir ziyaret için Washington'a geldiğini... / Görüşmede Başkan Clinton'un; İsrail Başbakanı'na, 'Filistinliler'e toprak bırakma konusunda ödün vermeleri' için baskı yaptığını... / Bu talebin bir kez daha reddedildiğini... / Bu görüşmeden hemen sonra Netanhayu'nun Washington'da, Clinton'ın 'muhalif'lerinden aşırı sağcı 'evangelist-din taciri' Jerry Falwell'le buluştuğunu 'anlamlı' bir rastlantı olarak hatırlatabilirdiniz. / Ve Monica'nın adının gazete manşetlerine bu 'trafik'ten birkaç gün sonra düştüğünü de..."

Böyle bir konu durduk yerde gündeme taşınmıyor elbette; belli ki Ali Kırca'nın zihninde başka bazı sorular daha var. Şu soru sözgelimi: "Filistin sorunu, 1998 yılında, bütün tarafların ve elbette İsrail devletinin 'kesin imza'sıyla 'nihai' çözüme ulaşmış olsaydı... Bölgede kalıcı barışın temelleri 'o yıllar'da atılmış olsaydı... / 11 Eylül yaşanır mıydı? / Irak işgali yaşanır mıydı? / Bu sorulara 'evet' yanıtını verebilecek bir tek 'vicdanlı ve akıllı kalem erbabı' var mıdır yer yüzünde?"

"Monica olayı yaşanmasaydı eğer..." diye özetlenebilecek merak dizinin bir başka yerine şöyle sorularla da yansımış: "1998'ten beri yaşadığımız süreç nasıl gelişirdi acep? / Evet, nasıl gelişirdi? 11 Eylül yaşanır mıydı meselâ? Irak işgal edilir miydi? / Ortadoğu'da 'kan ve şiddet' konçertosunun notaları çalınmaya devam edilir miydi? / Belki evet!.. Belki hayır!.."

Kadınlara zaafı olduğu bilinen Bill Clinton'un Monica Lewinsky ile köşeye sıkıştırılmak istendiği, hizaya gelmeyince en uygun zamanlamayla koltuğundan edilme operasyonunun başlatıldığı tezi doğru olabilir mi? "Patenti bana ait" dediği bu tez, Ali Kırca'nın aklına, Clinton'un yeni çıkan 'My Life' (Hayatım) adlı anılarını okurken gelmiş... Ali Kırca, "Monica Lewinsky skandalıyla ilgili olarak ulaştığımız bilgilerin hiç birinde Beyaz Saray'ın bu 'fettan' stajyeriyle, İsrail gizli servislerinin bağlantısı olabileceğine dair hiçbir ipucuna hatta 'ima'ya rastlamadık. / Adına ister 'komplo teorisi'; isterse sadece 'teori' deyin; olaylar arasında kurduğumuz 'rasyonel' ilişkiler bizi ister istemez bu sonuca götürdü." sözleriyle özetliyor konuya ilgisini...

Roman gibi değil mi?

Yazı: Taha Kıvanç
Kaynak: www.yenisafak.com.tr

Salacaklı
19-07-2004, 13:36
İsrail gözünü Sudan'a dikti
19 Temmuz 2004 09:53
--------------------------------------------------------------------------------

Türkiye'nin neredeyse üç misli bir toprağa sahip olan Afrika'nın en önemli Arap ülkesi olan Sudan üzerinde çeşitli oyunlar oynanıyor. Oyunun başrolünde ise, İsrail var.



Ortadoğu'yu çok iyi bilen bir kişiliğe sahip Yeni Şafak yazarı Hüsnü Mahalli, İsrail ve ABD'nin yeni oyunlarını yazdı. Mahalli'ye göre, İsrail'in hedefi 40 milyon nüfuslu Afrika ülkesi Sudan... İşte Mahalli'nin yazısı...

Sudan!
Dün sizlere benzer bir başlıkla Yeni Zelanda ile İsrail arasında devam eden gerginlik konusunda bilgiler aktarmaya çalıştım.

Bugün ise direkt olmamakla birlikte yine İsrail'in parmağının bulunduğu başka bir coğrafyadan söz etmek istiyorum..

Sudan'dan..

Sudan; Afrika'da önemli bir Arap ülkesidir..

Nüfusunun büyük bölümü Arap ve Müslüman..

Sudan; Türkiye'nin neredeyse üç misli bir toprağa sahip..

Nüfusu ise yaklaşık 40 milyon..

Herhangi bir Afrika haritasına bakarsanız Sudan'ın ne denli önemli bir ülke olduğunu görürsünüz..

Sudan'ın komşuları; Mısır, Libya, Çad, Orta Afrika Cumhuriyeti, Zaire, Uganda, Kenya ve Etiyopya..

Dünyanın en verimli topraklarına sahip Sudan'da milyonlarca küçük ve büyükbaş hayvan bulunmaktadır.

Sürekli yeni petrol kuyularının açıldığı Sudan, topraklarından Nil nehrinin geçmesi nedeniyle doğal olarak İsrail'in ilgisini çekmektedir.

İsrail; ilişki içinde olduğu Sudan'ın komşusu ülkeler üzerinden bu ülkenin iç işlerine karışmaktadır..

Sudan neredeyse 50 yıldır güneydeki ayrılıkçı Hıristiyanlarla uğraşmaktadır.

Tüm Hıristiyan Batı bu ayrılıkçılara sahip çıkmakta ve destek vermektedir.

İsrail ise ayrılıkçılara en çok destek veren ülke.

Amerika ise Usame Bin Laden'e ait olduğu ve kimyasal silah ürettiği gerekçesiyle 4 yıl önce başkent Hartum'da bir ilaç fabrikasını bombaladı..

Afganistan ve Irak'ın işgali ile Sudan'daki İslamcı yönetim Washington ile diyaloğa girdi..

Bu ülkede zengin petrol yataklarının varlığı ise Amerikalıların iştahını açtı..

Amerikanın devreye girmesi ile Hartum'daki merkezi hükümet ile güneydeki ayrılıkçı Hıristiyan grup barıştırıldı.

Barış anlaşması tam imazalanmak üzereyken olaylar bu kez başka bir bölgede patlak verdi..

Ülkenin kuzeyinde bulunan Darfur bölgesinde yine Hıristiyan ve ateist Afrikalılar merkezi hükümetin ilgisizliğini bahane ederek ayaklandı..

Ayaklanan Darfur'culara ilk destek Etiyopya'dan geldi.

Etiyopya ise İsrail ajanlarının en yoğun olarak bulunduğu ve aktif olarak çalıştığı Afrika ülkesidir.

İsrail; Etiyopya üzerinden Nil nehri üzerinde söz sahibi olmayı ve iki Müslüman ülke Sudan ve Mısır'a problemler yaratmayı amaçlamaktadır.

Darfur'da ayaklanan ayrılıkçılara karşı Darfurlu Arap Müslümanlar karşı koyuyor..

İşte kıyamet da o zaman kopuyor..

Başta ABD olmak üzere, İngiltere, Almanya ve diğer batılı ülkeler Sudan hükümetine baskı yapmaya başladılar..

BM Genel Sekreteri apar topar bu ülkeye gitti.

ABD; Sudan'ı tehdit etmeye başladı..

BM, Sudan'a ambargo koymayı düşünüyor..

Oysa aynı BM 57 yıldır Filistin toprağını işgal eden İsrail'e her nedense ambargo koymayı aklından bile geçiremiyor..

Aynı BM yüzbinlerce Çeçen'i öldüren Rusya'ya bırakın ambargo koymayı eleştirmeyi bile düşünmüyor..

Gerekçe ise ' o konu Rusya'nın iç işiymiş'..

Peki Sudan'daki olay neden Sudan'ın iç işi olmuyor..

Sudan'da belki Darfur'daki insanlara hükümet birlikleri ve halk sert bir şekilde karşılık veriyordur..

Bu eleştirilebilir..

Ancak merak ediyorum acaba benzer bir ayaklanma Amerika'da ya da başka bir Batı ülkesinde olsaydı o zaman bu ülkeler ne yapacaktı..

Amerika ve Batı artık şu aşağılık çifte standardından vazgeçmelidir..

Batı bundan 7-8 yıl önce Ruanda'da milyonlarca insan birbirlerini boğazlarken olaylara bir magazin haber olarak bakmıştı..

Çünkü Ruanda önemsiz bir ülke idi ve o ülkede ne Müslümanlar ne de Hıristiyanlar vardı..

Bugün Amerikanın neden olduğu çevresel ısınmadan dolayı milyonlarca Afrikalı kuraklık ve açlık nedeniyle ölmektedir.

İnsanlıktan söz eden Batı silahlanmaya milyarlarca dolar harcarken milyonlarca AİDS hastası Afrikalı'ya yardım etmiyor..

Başta Amerika olmak üzere Batı'nın ilgisini çekmek için mutlaka petrol ülkesi olmak gerekiyor..

İsrail'in ilgilendiği ise, Nil ve Fırat'ın suları ve Müslümanlarla tarihsel ve ideolojik hesaplaşmadır!!!

Belki de bu nedenle Darfur'da ayaklananlar 'Peşmergeler' veya 'Tora Bora Savaçıları' adını kullanmaktadır..

Afganistan ve Irak'tan sonra Amerika ve İsrail'in hedefi Sudan'dır..

Tüm sosyal, ekonomik ve coğrafi verileri ile Sudan İsrail için çok önemlidir.

Buna karşı acilen tadbir almayan Sudan'ı kötü bir gelecek bekleyecektir. Tüm Arap ve Müslüman ülkeler Sudan'a yardımcı olmak zorundadır yoksa sıra onlara gelecektir.

Sudan'da olup bitenleri yakından izlemek gerekiyor..

Sudan'daki İslamcı yönetim Amerika'ya verdiği ve vereceği tavizlerle kurtulacağını sanıyorsa yanılmaktadır.

Çünkü İsrail'in Sudan'daki emelleri verilen tavizlerle karşılanmayacak kadar büyüktür!!

Irak; Fırat'ın doğu, Sudan ise Nil'in batı sınırıdır!
Bu haber 3962 defa okundu.


Yorum Ekle Arkadaşına Gönder Yazdır

www.internethaber.com

derindeniz
19-07-2004, 20:47
4'üncü uçağa ne oldu?

ABD'li Prof. David Ray Griffin'in "New Pearl Harbor" adlı kitabında şok iddialar: Pentagon bir uçakla değil, füzeyle vuruldu. Binaya girdiği söylenilen ve en son Ohio'da görülen o uçak ve yolcuları nerede? ABD, 11 Eylül'e göz yumdu. Tıpkı, Roosevelt'in II. Dünya Savaşı'na girebilmek için Japonlar'ın Pearl Harbor'u vurmasına göz yumduğu gibi....

İkiz Kuleler'e yapılan ilk saldırıdan 3 dakika sonra CNN, canlı yayındaydı. Nasıl oldu da Bush saldırılardan ancak 15 dakika sonra "haberdar" oldu?

Profesör Griffin'in 11 Eylül 2001 günü için ilk olarak dikkat çektiği şey, ABD Başkanı George W. Bush'un tavırlarıydı. Bush, Florida eyaletine bağlı Sarasota şehrindeki bir ilkokulda ülkenin yeni milli eğitim planını anlatacaktı. Bütün medya oradaydı. Bush, okula geldi. Kameralar, gülüp çocuklarla şakalaşan Bush'u görüntülüyordu. Saat 08.45... Dünya Ticaret Merkezi'ne (DTM) ilk saldırı gerçekleşti. CNN, saat 08.48'te canlı yayına girdi. Bush saat 09.30'da, yani İkiz Kuleler'e düzenlenen ikinci saldırıdan da sonra canlı yayına katılıp "açıkça terörist saldırıya uğradıklarını" söyledi. Başkan, niye 45 dakika bekledi? Bush bu soruyu saldırıdan 2 ay sonra verdiği bir röportajda "CIA, beni saat 09.00'da bilgilendirdi" diye cevapladı. Yani CIA, CNN'nin 3 dakika sonra verdiği saldırıyı, başkana 15 dakika sonra söyledi!.. Bunun imkansız olduğunu belirten Griffin, "Okul saldırıları öğrenmek için iyi düşünülmüş bir yerdi. Çocuklarla oynayan Bush gülüyordu. Sonra saldırının etkisiyle yüzü asıldı. Kararlı bir şekilde terör saldırısı dedi. Halk, bu değişimden etkilendi ve Afganistan'a açılan savaşta Bush'a tam destek verdi" diyor.

4'üncü uçağın Pentagon'a girdiği söyleniyor. Oysa 708 km hızla giden bir Boeing gerçekten çarpsa bina yok olurdu. Binada 5 metre çapında bir delik oluştu. Bu yalnızca füzeyle olabilir. FBI, güvenlik kameralarını neden imha etti?

Griffin'in kitabında yer alan diğer bir önemli konu da aynı gün saat 09.43'te Pentagon'a düştüğü (İkiz Kuleler sonrası üçüncü saldırı) iddia edilen American Airlines'ın uçağı... Pentagon'da oluşan 5 metre çapındaki çukuru inceleyen Griffin, bunun bir uçakla değil ancak bir füzeyle yapılabileceğini söylüyor. Bunun için de 2 teori ileri sürüyor: Yetkililer, "Boeing, 708 kilometre hızla Pentagon binasına girdi" demişti. Oysa 100 ton ağırlığında ve 708 kilometre hızla gelen bir uçağın, Pentagon binasının tamamını yok etmiş olması gerekliydi. Bu kadar küçük çaplı bir çukur ancak bir füzeyle gerçekleştirilebilir. FBI, Pentagon'un güvenlik kamerasının görüntülerini saldırıdan birkaç saat sonra aldı ve yok etti. Onun için binaya neyin çarptığı kesin olarak açıklanamıyor. Füze teorisi doğruysa, içi yolcu dolu olan 4'üncü uçak nerede?.. Pentagon'a giren bu uçağı Hani Hunjur adlı teröristin kullandığı söyleniyordu. Oysa Hunjur'un 1 yıl önceki uçuş kayıtları, öğretmenlerinden hep kötü not aldığını gösteriyor. Öğretmenleri 5 kez yetkilileri Hunjur'a pilot brövesi verilmemesi için uyarmıştı. Bu kadar başarısız bir pilot, nasıl oldu da ABD'li yetkililerin söylediği gibi 7 bin metre yüksekteki Boeing'e 360 derecelik uzmanlık gerektiren bir manevra yaptırmıştı...

İkiz Kuleler'e yapılan saldırılardan önce 2 uçak şirketinin hisse değerleri düşüyordu. Buna rağmen bir kişi, iki şirketle satış sözleşmesi imzaladı. Saldırı sonrası sözleşme değeri 1200 kat arttı. 10 milyon dolar kazanan bu kişi, Ladin miydi?

Borsada 11 Eylül saldırılarından en çok 3 şirket etkilendi. Bunlardan biri Dünya Ticaret Merkezi'nin ikiz kulelerinin 22 katının sahibi Morgan Stanley, diğer ikisi de saldırıda teröristler tarafından uçakları kullanılan United Airlines ve American Airlines şirketleriydi. Saldırı öncesi 2 şirketin hisse senetleri değer kaybediyordu. Ancak "buna rağmen birileri", saldırıdan 3 gün önce 2 şirketle satış sözleşmesi (put option) imzaladı. 11 Eylül saldırılarıyla hisse senetlerinin değeri yerlerde sürünen 2 uçak şirketinin satış sözleşmelerinin değeri tam 1200 kat arttı.
Bu şans olabilir miydi? Hisse değeri düşen 2 şirkete sözleşmesiyle yatırım yapan kişi kimdi? Bu ancak saldırıların o şirketlerin uçaklarıyla olacağını bilen biriydi. Griffin, 10 dakikada 10 milyon dolar kazanan bu kişinin borsada oynadığı söylenen Usame bin Ladin olabileceğine dikkat çekiyor. Bir başka deyişle, Griffin bu miktarın Ladin'in payına düşen miktar olduğuna inanıyor...

İkiz Kuleler'e giren ilk uçakla bağlantı 31 dakika önce kesildi. En yakındaki üs yerine, 280 km uzaktaki bir başka üsten F-16 havalandı. Pilot, saldırıdan önce bölgeye özellikle yetişmemek için mi jeti yavaş kullandı?

Dünya Ticaret Merkezi'nin kuzey kulesine saat 08.45'de çarpan American Airlines'a ait uçağın radyo bağlantısı 08.14'te kesildi. Yani saldırıdan 34 dakika önce... ABD havacılık kurallarına göre böyle bir durumda en yakın üsten kalkan bir F-16, uçağı bulup telsizle pilotla bağlantıya geçmeliydi. Tehlike arz eden bir durum varsa da F-16, uçağı düşürebilirdi. Griffin'e göre sorun da burada zaten... F-16, olması gerektiği gibi yolcu uçağının bağlantısının koptuğu yere en yakın hava üssü olan McGuire'den değil, 280 kilometre uzaklıktaki New Jersey'deki Cape Cod'dan kalktı. (Oysa McGuire, DTM'ye 3 dakikalık uzaklıktaydı.) Saat 08.52'de İkiz Kuleler'e gelen F-16 pilotu resmi ifadesinde "Son hızla gittim ancak yetişemedim" demişti. Griffin'e göre pilot yalan söylüyor. Çünkü bir jet son hızla gidiyor olsa, dakikada 51 kilometre yol kat eder. Bu hesaba göre, pilotun 8 dakika içinde New York'ta olması gerekliydi. Yani saat 08.22'de, ilk saldırıdan tam 23 dakika önce!!!

Pentagona düştü denilen,
American Airlines 'e ait içinde 58 yolcu ve 6 mürettebat ile,
Washington Dulles Uluslararası Havaalanından Los Angeles'a uçan,
77 sefer sayılı Boeing 757 tipi yolcu uçağı,
komplo teorisine göre,
düşmemiş ve yerine bir füze düştüyse...
koca uçak nereye gitmiş peki ?
Prof. David Ray Griffin kitabında bu konuda ne diyormuş ?

ali desidero
20-07-2004, 14:05
incile göre isa mesih tekrar yer yüzüne inmeden önce dünyadaki tüm yahudiler israile toplanacak. bu yüzden amerikada bazı kiliseler isrile kesin dönüş yapacak yahudilerin yol masraflarını karşılamaktadır. israil ne kadar güçlü olursa yahudilerin dönmeside o kadar kolay olur. bir anlamda isanın yeryüzüne dönüşü hızlandırılmaya çalışılmaktadır.

selçuk efendi
21-07-2004, 22:56
AKLINIZA BİLE GETİRMEYİN! BU YAZININ GERÇEKLE İLGİSİ
YOKTUR.

Son günlerde, Ortadoğu’da bir ülkeyle, uzaktan da
olsa! çok büyük bir münakaşa içinde gibiyiz. Neredeyse
olay fiiliyata dökülecek gibi... Görenler bu ülke ile
köprüleri attığımız sanır. Gerçekten durum böyle
midir? Ya da nedir?

“Hadi bu konudan çıkış alarak sizinle “sadece soruya
dayalı” bir “kurgu” yapalım olur mu?

Bu münakaşa dan amaç, sadece bir ülkenin korunması
düşünülerek mi yapılmaktadır? Sizce?. Gerçekten bu
nedenle mi çatılmaktadır bu ülkeye? yoksa bizim
bilmediğimiz ama ülkemizle ilgili bazı güvenlik
sorunları mı var? ne dersiniz?

Ya da bazı kişilerin daha önce Türkiye’de çok önemli
olayların içine mi girdikleri anlatılmak mı
istenmektedir?

Bakın şurdan başlayalım: Türkiye’ye yolcu taşıyan
ilgili ülkenin, uçaklarında güvenlik görevlileri!
bulundurma isteğinin, red edilişinin arkasında bu tür
bir güvenlik sorunu mu vardır? Bu kişiler daha önce
ülkemize geldiler mi? Geldilerse, “ülkeleri asıllı”
bazı işadamlarının bazı alacaklarını tahsil ettiler
mi?

Bunlar, zamanın da, daha öncede bu tür bir olayların
içine girmiş olabilirler mi?, şimdi kargaşa süren bir
ülkenin malum yerine büyük çaplı bir silah gönderilmiş
olabilir mi?

Bu silahlarının gönderilişini zamanın da çok ünlü bir
gazeteci, ölmeden ortaya çıkarmış mıydı?

Bu yazarın yazmak istediği son yazısı bunlar üstüne
miydi?

Bu yıllarda uçak kazasında ölen çok önemli resmi bir
kişi bazı olayları ortaya çıkarmış mıydı?

Küçük bir adacık yüzünden nerdeyse savaşacağımız bir
ülkeden (bu ülkenin sesi neden yaklaşık bir senedir
fazla çıkmamaktadır?) elimizi daha çabuk tutarak adaya
çıkan “vatansever” güvenlik elemanlarımız o olaydan
hemen sonra olan kazada ve “dışarıdan paketlenerek
getirilen binlerce kişinin katilinin yakalanmasından”
sonraki günlerde olan helikopter ve uçak kazası
sonucunda şehit olmasının arkasındaki ayrıntıda bu
kişiler çıkmış olabilir mi?

Böyle bir olaylar oldu da bazıları bu olaylar sonucu
yakalandı mı?

Bunlar, o zaman temelleri atılan BOP için mi devreye
giriyor? BOP’un hangi ülkeye öncelikle faydası
olacaktır?

Bazı kişiler toprak satın almanın da yasalaştığı
ülkemizde özellikle meskun yerlerde yer altı yerüstü
bazı araştırmalar yaptılar mı? Ya da araştırma
yaparken güvenlik güçlerince şans eseri yakalandılar
mı? (bu konuya yaklaştırmak bile istemiyordum ama) bu
kişiler, yakın zamanda beklenen “büyük” İstanbul
depremi için çalışmalar mı? Yapıyorlar dı?

Türkiye de asla görünmeyen ve yakın zamanda Ankara’da
görülen “Hortum” bir tesadüf sonucu mu çıkmıştır?
Yoksa rutin iklim değişikliklerinden mi
kaynaklanmıştır? (Not:Hortum Türkiye de şimdiye kadar
“karada” asla görülmemiş. Daha önce Antalya, Bodrum ve
İskenderun açıklarında birde KKTC de görülmüş-Türkiye
genelinde denizde birkaç vak’a olmuş o kadar)





Başkentin uzak ilçe sınırlarında fay hattına yakın
(kuzey-kuzey doğu-kuzey-kuzey batı) ilçelerinde bazı
ülkeler den kişiler ya da şirketler yer altı
araştırması (kaynak suyu vb. aramak için!) araştırma
yaptılar mı? Fay hattına uzak bir yerde “ölü fay
hattında” bu amaçlı “Rezonans” denemesi yapıldı mı? Bu
deneme sonucunda Başkent yakınlarında (nadir olan) bir
deprem oldu mu?

“Rezonans” nedir? (*) Bunun depremde etkisi nedir?
Depremi tetikler mi? Bazı güçler bu sistem ile Türkiye
deki depremi tetiklemek istemiş olabilirler mi? Deprem
sonucunun “vahim olmasının” BOP’a katkısı! ne
olabilir? Olabilecek Büyük Marmara depremi sonucunda
bu tetiklenerek daha kuvvetli bir hale getirilebilir
mi?

Deprem sonucunda Türk Ekonomisi belini doğrultabilir
mi? Bu olaylardan önce bazı yasaların hızlı
çıkarılması o aşamada hangi güçlerin işine gelebilir?
İstanbul da ki bir Okul neden bir an önce açılmaya
çalışılmaktadır? Bu güçlerin, olası bir deprem
sonrasında çok büyük kargaşa da İstanbul’da “Vatikan
tarzı” bir yapı oluşturabilecekleri düşünülebilir mi?
İstanbul’un en önemli ve hakim yerinde bulunan Ruhban
okulunun yanı sıra bir ülkenin yine çok önemli bir
yerinde devasa konsolosluğunun bu kadar büyük
yapılışın da da bu mu amaçlanmış dır?

Büyük Körfez depreminden önce yine bazı-aynı yabancı
güçler körfezde çalışma yapıyorlar mıydı? “Rezonans”
amaçlı çalışmalar burada da yapıldı mı? Bu depremin iç
içe iki ve daha fazla ve kuvvetli deprem oluşturması
bu amaçla olabilir mi? Deprem öncesi bu yabancı
güçlerin bir kısmı resmi davetli miydiler? Depremden
sonra “eski büyük” bir ülkenin gemileri yakın bir
yerde miydiler? O ülke bu yabancı güçlerin
araştırmasını daha önce haber almış mıydı? Bu yardımı
kabul etmeyişimizin arkasında ne yatmaktaydı? Daha
sonra yine başka “şimdi büyük” bir ülkenin yardımını
hangi amaçla aldık? Bu ülke o ülke için yardım almayın
dedi mi? Eğer burada böyle bir çalışma yapıldıysa bu
olaylara katılanların tamamı öldüler mi? Kurtulan oldu
mu? Gelen gemi buradan herhangi bir şey götürdü mü?

Daha önceki büyük körfez depreminden sonra, bu
yörelerde yabancı din adamları aktif olarak görev
aldılar mı? Başka dinin yayılması için çeşitli ibadet
evleri bu olaylardan sonra mı açılmaya başlandı? Şimdi
İstanbul’da açılmakta olan bu okulun bu tür bir olayda
katkısı onlar lehine “büyük amaçlı mı” olacak? Bu
güçlerin yaptıkları sadece bunlar mıydı?
…………..
Yıllar önce yabancı bir ülkenin okullarda dağıtılması
için gönderilen süt tozunun “kalıcı” göz
hastalıklarına neden olduğu doğrumuydu?

Şimdi de bu güçler, eklem ağrılarına neden olan bir
mikrop mu? Kullandılar? (kısa adı “AER”* olarak
adlandırılan ve kişilerin ellerinin ayaklarının
tutmamasına neden olan bir hastalıkla- bir ülke en
kısa sürede böyle teslim alınabilir!) ileri boyutta da
(özellikle kalp’de) vücutta büyük hasarlara neden
olmakta mıdır?
…..
Bundan önceki Hükümette yer alan Başbakan, 1.Başbakan
Yrd, ve Dışişleri Bakanının çok anlamlı hastalıkları
sadece bir rastlantı mıdır? Daha önce bir devlet
adamımıza yapıldığı iddia edilen bir olay bu kişiler
içinde başka türlü mü uygulanmıştır?
2.Başbakan yrd. Bu olaydan kıl payı mı? kurtuldu?
Yoksa yabancı bir ülkede uzun süre bu amaçlı (sigara
ya da zayıflama adı altında) tedavi gördü mü?
Diğerlerine göre daha şanslı olan bu kişinin siyaseten
sona erdirilmesi sadece rastlantı mıdır?
………
Şu an hükümette yer alan ve bu dönemden önce Başbakan
olan kişi de o malum güçlerin oyununa mı düştü?
Hastanede tedavi görüyor mu? Saçlarının aniden
beyazlaması bu olaylar sonucu mu? Şu an siyasetten
biraz soğumuş “gibi” görünen bu kişiye de aynı
taktikle mi politika bıraktırılmak isteniyor? Askere
gitmesi gündem de olan başka bir siyasetçi için de
yine aynı olaylar mı amaçlanmıştır?
……..
Çok önceleri başbakanlık yapan iki kişi de çeşitli
olaylarla saf dışı mı bırakıldı? Özellikle bayan
olanın sesi neden çıkmıyor? Ülkesi için “çok anlamlı”
bir olay yaptı da onun “gururuyla mı” sessiz kalmaya
çalışıyor!? Yoksa onun da (zayıflama amaçlı
düşünülerek) başka bir tedavisi oldu mu?
………….
Sanırım bu konu daha uzatıldığı takdirde bazılarının
kan beynine sıçrayacaktır.
…….
Umarım bu yazılanlara inanmamışsınızdır.O zaman sorun
yok. Eğer inanma gibi bir eğilim gösteriyorsanız bunun
sadece “soruya dayalı” bir kurgu olduğunu düşünün..
……
En iyisi mi normal yaşamaya devam edin ve unutun
bunları…
Bunlar zaten bir kurguydu!..

Not:Güvenliğimizle ilgili olduğu düşünülen-sanılan ve
gizli kalması gerekli olanlar (zaten bilinmemektedir)
bu kurguda yer almamıştır. Hiçbir zamanda yer
al(a)mayacaktır.

Saygılarımla, Ata TÜRKBEYİ ata_turkbeyi@turkiye.com
……………………………..
* “Rezonans” ile ilgili teknik bilgi:
Rezonans durumu(depremde yer hareketi ve bina
salınımları) Bina için en önemli olan deprem yer
hareketlerinin karakteristikleri, yer hareketinin
müddeti, genliği ve salınım frekansı veya periyodudur.
Frekans saniyede bir dalganın salınım sayısıdır. 10
katlı betonarme bir binanın doğal periyodu saniyede 1
ve iki katlı bir binanın doğal periyodu 0.2 olduğu
varsayılır.

Yer hareketinin frekans içeriği binanın doğal frekansı
ile aynı veya yakın olduğu zaman bina ve yer hareketi
birbiriyle rezonanstadır denir. Rezonanstaki bina
salıncaktaki bir kişinin iki taraftan daha yükseğe
salınmasına benzer davranış gösterir. Bu nedenle
rezonans binanın tepkisini büyütür ve daha çok hasara
sebep olur.

Deprem esnasında bina ani olarak kuvvetle çok hızlı
bir şekilde hareket etmeye zorlanır. Bina ivmesi, yer
ve bina hareket ederken salınım hızındaki değişim
miktarı olarak tanımlanır. Daha çabuk değişim daha
büyük ivme demektir. Bu ani harekette bina dengesi
bozularak hasara uğramaktadır.

Deprem esnasında binanın kırılarak hasara uğramaksızın
eğilmeye, şekil değiştirmeye ve bozulmaya karşı
direnme kabiliyetine düktilite denir. Genel olarak
metaller taş, tuğla ve betonarme gibi malzemelerden
daha çok dütildir.

Depreme maruz kalan bir binada binanın salınımının
sönümü bina yapı elemanları tarafından enerjinin
soğurulması ve içsel sürtünmesine bağlıdır. Bina
salınımının çabuk sönümlenmesi tercih edilir.
Günümüzde depreme dayanıklı dizayn ve yapım teknikleri
depremin şok hareketini zayıflatıcı ilave vasıtalar
kullanmaktadır.
…………………………..
Aer nedir? (Akut Eklem Romatizması): Aer, Beta
Hemolitik Streptokok denilen bakteri enfeksiyonu
sonucu olaşan özel bir hastalıktır. Kalp, deri,
akciğerler ve sinir sistemi gibi vücudun birçok doku
ve organlarıın tutabilir. Hastalık genellikle beş ile
on beş yaş arasında çocuklarda görülmekte ise de, her
yaşta ortaya çıkabilir. Akut safhada eklem ağrıları ve
öldürücü olabilen kardite, kronik safhada ise kapak
hastalıklarına neden olur.
Aer nasıl oluşur? Aer’in gerçek nedeni ve nasıl
oluştuğu kesin olarak bilinmemektedir. Ancak,
Beta-Hemolitik Streptokok enfeksiyonuyla yakından
ilgili olduğu birçok kanıtlarla tespit edilmiştir.
Aer, Beta-Hemolitik Streptokok enfeksiyonunun
oluşturduğu boğaz ağrısı, bademcik iltihamının hemen
arkasından ortaya çıkmaktadır. En çok kabul edilen
teori, “otoimmün” teoridir. Bu teoriye göre, vücudun
normalde streptokokları tutmak için salgıladığı
antikor denilen maddeler, kalbe yaşıpır ve iltihabı
bir hadise başlar. Bu hastalığın gelişmesi için kişide
özel bir duyarlılığınmevcut olması gerektiği
sanılmaktadır.
Aer, eklemleri nasıl tutar? Hastalığın ileri
dönemlerinde her eklem tutulabilir. Belirtiler, bir
veya daha fazla eklemlerde hafif rahatsızlıktan, çok
şiddetli ağrıya kadar değişebilir. Genellikle diz,
dirsek, el bileği ve ayak bileği tutulur. Ancak,
herhangi bir eklemi de tuttuğu görülebilir.
Romatizmanın karakteristik özelliği “göçebe” gibi
hareket etmesidir. Hastalık bir ekleme yerleştikten
sonra, burada iyileşir ve beklenmedik başka bir
eklemde yeniden kendini gösterebilir.
Aer’in kalıcı hasar bıraktığı organlar hangilerdir?
Kalıcı hasar bıraktığı tek organ kalptir. Hastalık
süresince bir çok organ tutulmakla birlikte, kalp
dışındakilerin hepsi kalıcı hasardan kurtulurlar…………….

CERİTKALE
21-07-2004, 23:12
Vay anasını!!!
İnanmak istemiyorum ama inanıyorum!

OCEANS
22-07-2004, 01:37
yaw hakkaten vay anasını yani!!!
daha neler duyacağız.

Seaoa_NoDelete
26-07-2004, 09:35
O kadar uçmaya gerek yok. Mustafa Sarıgül'ü takip edin. Haberleri izleyin. Nasıl pompalandığına bakın.

Sarıgül ABD dönüşü parti lideri gibi karşılandı
http://www.sabah.com.tr/2004/06/22/siy103.html
Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, Amerika temaslarını tamamlayarak Türkiye'ye döndü. 15 gündür Amerika'da bulunan Mustafa Sarıgül, Atatürk Havalimanı'nda 200 kişilik partili tarafından çiçeklerle karşılandı. Havaalanında ABD izlenimlerini anlatan Sarıgül "Bundan sonra yapacağım iki tane iş var. Bu işin biri inşallah Türkiye Cumhuriyeti'nin bayrağını, ikincisi ise Cumhuriyet Halk Partisi'nin bayrağını en yükseklere taşımak'' dedi. Mustafa Sarıgül, gazetecilerin, "CHP'nin bayrağını en yükseklere taşıyacağınız sözünden CHP genel başkanlığına aday olacağı anlamının mı çıkıyor'' sorusu üzerine de şöyle konuştu: "Hayır. Benim hiçbir yere aday olmam söz konusu değil. Benim adaylığıma ben karar veremem. Yurttaşlarımızın takdir duygusudur. Mustafa Sarıgül'ün makam ya da mevki hırsı olmaz. Benim rütbe heyecanım yok. Halkımıza hizmet heyecanım var.''

ABD'de ne yaptı Sarıgül?

M.Işılak
27-07-2004, 13:19
Seyahatten yeni dönmüştü.. Cuma sabahı çalışma ofisine inerek imzalanması gereken evrakları inceledikten sonra eşinin yanına döndü.. Eşofmanları giyerken, Semra Hanım'a "Dün geceki uyku yetmedi, biraz daha dinleneceğim.." diyordu.. Fakat saat 19.00'da telaşla konutun kapısını çalan Kaya Toperi'nin sözleri bu istirahate izin vermeyecekti..
-"Efendim sanırım gözden kaçırdığınız bir daveti size hatırlatmak istedim.. Bulgar sefaretinde bir Bulgar ressamın sergisi açılıyor.. Kokteyl veriliyor. Muhakkak gitmemiz lazım.."
Programa genellikle uymasıyla tanınan Turgut Bey her zamankinden farklı olarak bu kez karşı koydu:
-Kaya çok yorgunum.. Gitmeme imkan yok.. Beni bırakın.. Dinlenmek istiyorum..
Kaya Toperi ısrarına devam edince Semra Hanım girdi devreye..
- Çocuklar görmüyor musunuz, çok yorgun.. Niye bu kadar ısrar ediyorsunuz?.. Hem ben de gelemem.. Çin yolculuğu için bavulları hazırlamam lazım..
Kaya Toperi geri adım atmıyordu.. Tüm isteksizliğine rağmen bu kadar ısrar karşısında çaresiz, "Tamam," dedi Turgut Bey.. Ayrılırken kendisini endişeli gözlerle izleyen eşinin yanağına bir öpücük kondurarak, "Merak etme" dedi: "Fazla kalmaz hemen dönerim."
İki saat sonra köşke döndüğünde keyifsizliği artmıştı.. Yatak odasına doğru yönelirken akşam yemeği için hazırlanan eşine, "Ben yemeyeceğim" dedi. Kızdı Semra Hanım, "Yoksa dışarıda bir şeyler mi yedin yine?."
Eşine sevgiyle sarılan Turgut Bey, kendini savunmaya başladı..
- Yok hayatım hiçbir şey yemedim.. İçki içmiyorum diye limonata hazırlamışlar, onu içtim.."
- Ben sana açıkta gelen bir şeyi içme demiyor muyum?..
Semra Hanım'ın en korktuğu şey başına gelmişti.. Suikastten sonra Turgut Bey'in dışarıda kapağı önceden açılmış hiçbir şeyi içmesine müsaade etmiyordu.. Hatta Turgut Bey'e köşkte soda getirildiğinde bile şöyle diyordu:
"Sodayı mutfakta açmayın.. Şişeyi burada açın.. Gazı gidiyor.. Turgut Bey sevmiyor.."
Bulgar Büyükelçiliği'nde ikram edilen açık limonatanın ertesi günü cumartesi sabahı, duşunu alıp traşını oldu Turgut Bey.. Kahvaltı masasına doğru ilerlerken, yatak odasıyla oturma odası arasındaki spor aletlerinin durduğu bölüme girdi.. Yürüme bandına çıkmıştı ki, vazgeçti.. Yanına gelen Semra Hanım'a "Yürümeyeceğim.. Terlerim şimdi.. Yeniden banyo yapmak istemiyorum" dedi.
Semra Özal kahvaltıyı hazırlamak için dönmüştü ki arkasında bir gümbürtü koptu.. Korkuyla arkaya döndü eşini gördü.. Turgut Bey boylu boyunca yerde yatıyordu.. Hiç zaman kaybetmeden eğildi, nabzını yokladı.. Atmıyordu..

TURGUT BEY ÖLMÜŞTÜ
Zeynep Özal, Bir Kadın Birkaç Hayat isimli kitabında Müge Anlı'ya anlatıyor:
Annemin içi içini yiyordu.. Babamın eceliyle öldüğüne emin olamadı bir türlü.. İyiydi Turgut.. Nasıl kalp krizinden ölür?.."
Doktoru Cengiz Aslan, Amerika'da kalp ameliyatını yapan Dr. De Bakey'i arayıp sordu:
- Bir insan ağrısı sızısı olmadan bir anda ölebilir mi?..
Dr. De Bakey'in yanıtı ilginçti..
- Ağrısız sızısız, hiçbir belirti olmadan kalp krizinden ölüm ancak milyonda bir olur.."
- Zehirlenme ihtimali olabilir mi?..
- Zehirlenen kişinin bedeni de aynı şekilde etkilenir.. Zehirlenme de olabilir.."
İki yıl sonra, Azerbaycanlı orta yaşlı bir erkek Semra Hanım'ın evde olmadığı bir sırada kapıyı çaldı.. Semra Hanım'ın evde olmadığını öğrenince, kapıdaki görevlilere şöyle söyledi:
- Özal'ı zehirlediler.. Elçibey'i desteklediği için.. Bir zehir içirildi kendisine.. Zehirin içeriğinin ne olduğunu biliyorum..
Türkçesi bozuk ziyaretçi, cebinden çıkardığı kağıttan okuyarak verildiği söylenen zehrin içeriğini yazıp teslim etti.. Cerrahpaşa'da doktorluk yapan bir arkadaşını ziyarete gelmişti.. Hem bu arkadaşını hem de kaldığı otelin adresini vererek ayrıldı evden..
Semra Hanım eve gelince durumu öğrence çok heyecanlandı.. Korumasını hemen otele göndererek, "Al çabuk getir o beyi" dedi..
Koruma otele gitti ama adamı bulamadı.. Pasaportunun fotokopisini çekti.. Gelince haber verin diye telefon numaralarını bıraktı. Ama adam bir daha otele gelmedi.. Semra Hanım bütün sınır kapılarına haber verdirdi.. Adam ülkeye giriş yapmıştı.. Ama ne kara, ne deniz ne de havayollarından çıkış yapmıştı..
Cerrahpaşa'dan arkadaşım dediği doktoru buldular.. Ancak doktor, "Ben böyle bir adamı tanımıyorum" dedi.. Kısacası adam yok olmuştu..

İSTENEN SAATTE ÖLDÜREN ZEHİRLER
Zeynep Özal Müge Anlı'ya diyor ki:
"Annem bu işin üzerine çok düştü.. babam Türki Cumhuriyetler'in Rusya'nın etkisinden koparak Türkiye'nin etkisine gireceğine inanıyor ve bu yönde inanılmaz çalışıyordu.. Elçibey en büyük müttefikiydi..
Özellikle Ruslar suikast konusunda saatli bomba gibi etki eden saatli zehirler geliştirmişler.. İnsanı verildiği sırada değil, istenen saatte öldürebiliyormuş.. Teşhis de edilemiyormuş.. Bu zehrin Bulgarlar tarafından kullanıldığı istihbaratını alınca annemin kuşkuları daha da arttı.. Babamın ölmeden bir gece önce, Bulgar sefaretinde içtiği limonatayı bir türlü unutamadı..
Ama otopsi yapılmamıştı.. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Özal, gerçekten limonatanın içine katılan zehirle mi öldürülmüştü?.. Bu sorunun cevabı hiçbir zaman öğrenilemedi..

Sabah 27.7.2004 Reha MUHTAR

OCEANS
01-08-2004, 22:43
Son günlerde tren ve deniz yollarında yaşanan kazalar bana 2 izlenim uyandırdı.
Birincisi her iki ulaşım sisteminde sistematik hatalar var. İkinci izlenim ise şu: Özellikle avrupalı büyük otomotiv üreticileri Türkiye gibi bir pazarda yeni ulaşım alternatiflerinin oluşmasını istemiyor. Bunun içinde bu ulaşım ağlarını sabote etmek için türlü tuzaklar hazırlıyorlar.
Önce deniz yollarında yaşanan ve medya ya yansıyan iki önemli ve ses getiren kaza haberi.
İlki italya dan izmir e gurbetçileri taşıyan bir gemi izmir açıklarında arızalanması. İkincisi ise bu gün yenikapı-bandırma seferini yapan deniz otobüsünün kayaya yada bilinmeyen bir cisme carpması sonucu su alması olayı.
Burda ilginç olan ise deniz otobüsünün bilinmeyen bir cisme çarpma ihtimalinin olması ve kaya ya çarptığının kesin olarak söyelenememesi..
Acaba bu bilinmeyen cisim ne olabilirki.. İşte bunlarla birlikte geçtiğimiz günlerde saros ta bulunan ve 1-2 metre boylarında adeta ufak bir denizaltını andıran cismin incelenmek üzere askerlerce alınması haberini birleştirdiğimizde olaya ilginç bir ciddiyet kazandırmış oluyoruz. Ayrıca bu bulunan cisimle ilgili haber bir gazete de bir iki satırla geçiştirildi.

Şimdi de demir yolları ile ilgili şüphelerimi açıklayayım. Geçtiğimiz günlerde mersindeydi yanılmıyorsam, demiryollarında rayları tutan vidalar güya " demir toplayan hurdacılar" tarafından çalınmış, ancak görevlilerin durumu farketmesiyle bir faciadan dönülmüştü.
Bence olay hiçte hırsız işine benzemiyor. Çünkü bu 4-5 vidanın ağırlığı nedir ki, bunları satsa kaçpara edecek. Hem bunları yerinden çıkarmak alet olmadan mümkün değil, hem yakalansa ciddi bir ceza alacak. İşte tüm bu sebepler bana olayın bir sabotaj olduğu izlenimini veriyor.

Eğer olaylarda sabotaj varsa olay çok ciddi, birilerinin kuyruğuna fena halde basmışız demektir.

etkin57
02-08-2004, 00:04
Eğer olaylarda sabotaj varsa olay çok ciddi, birilerinin kuyruğuna fena halde basmışız demektir.

Bir de son zamanlarda yalandan da olsa İsrail devletne yönelik, pek de diplomatik olmayan ve de üstelik açıktan ifade edilen söylemler var
Sakın hızlı tren olayında hükümeti kolladığımı sanmayın.
Mesele şudur, hattı uluslararası norma getirmeden ve sertifika almadan, ben yaptım oldu zihniyeti ile cahilce ve beceriksizce, bir iş yaptığında.....
Yani yanlış bir atak yapıp, savunma zayıf bir konuma düşürürsen kendini....
Şah, mat!
:confused:

northwind
02-08-2004, 00:20
Bu yaziyi buraya kopyalamamin sebebi olaydan epey sonra yazmistim ama bu son yazilardan sonra...


Kaza haberini tatildeyken ogrendim,hemen hic seyretmedigim televizyondan altyazi geciyordu,resmi makamlardan alinan bilgilere gore 136 vatandasimizin hayatini kaybettigi,trenin raydan cikma nedeninin henuz bilinmedigi soyleniyordu,bir kac dakika sonra BBC world ve CNN de ilk haber olmustu bile.
Canim ulkem bir kez daha kaza ve felaket haberiyle gundeme geliyordu.Once tarifsiz bir uzuntu hemen ardindan da muthis bir kizginlik kapladi her yanimi.Benzer gorusler topicte fazlasiyla dile getirildiginden ayni seyleri yazmayacagim ama bir kac kelimeyle dusuncelerimi paylasmak isterim:
Denizyollarina ve demiryollarina onem verilmesi bence hukumetin en dogru uygulamalarindan biridir belki de ulkemizin geleceginde donum noktalarindan biri olacaktir
zaten en buyuk suclu bugune kadar bunun onemini anlamayan gecmis hukumetlerdir,nedeni de bitmek bilmeyen cikar iliskileridir,yillarca bize KARTON otomobilleri fahis fiattan sattilar,defalarca sokulup yeniden yapilan yollarla nicelerini zengin ettiler.
Aslinda o sasali otogarlarimiz bizim utanc kaynagimiz olmalidir,dunyanin gelismis hic bir ulkesinde baska bir ornegi yoktur.
Eger zamaninda ulke kaynaklari kullanilrken deniz ve demiryollari ihmal edilmeseydi Turkiye nin simdi ulasim diye bir sorunu olmayacakti.......
Peki bu kadar olumlu bir dusunceyi niye yuzumuze gozumuze bulastirdik.
Cevap cok basit.SARK KURNAZLIGI
Maalesef genlerimizde var,cok cabuk sonuca ulasmak istiyoruz,yurumeyi tam ogrenmeden kosmaya calisiyoruz.
Bizim daha hizli trenin gececegi birak altyapiyi ,
etrafini telle cevirecek kadar paramiz yok(aslinda var da yok)
O halde ne yapalim eski demiryoluna cekiduzen verip hizli treni orda kullanalim.
Ya bunun muhakkak bir yerde patlak verecegini dusunmek icin muhendis olmaya gerek
var mi?
Oyle bir milletiz ki vesselam her bi seyi yapabiliriz ama ayni zamanda hic bi b.k da yapamayiz.
sonuc bence sil bastan yapmaliyiz buna hukumetin ne gucu ne parasi yetmez ama bir yerden baslamamiz lazim,yavas yavas;
ama 5 yilda biter ama 10 yilda bilemem,
hizli trenin altyapisina sifirdan baslamamiz lazim,belki biz goremeyiz
ama hic olmazsa
cocuklarimiz icin...
__________________
Kaybetmemek için zaaflarını, kazanmak için gücünüzü bilin

bgali
02-08-2004, 14:17
Son günlerde tren ve deniz yollarında yaşanan kazalar bana 2 izlenim uyandırdı.

(...)
Geçtiğimiz günlerde mersindeydi yanılmıyorsam, demiryollarında rayları tutan vidalar güya " demir toplayan hurdacılar" tarafından çalınmış, ancak görevlilerin durumu farketmesiyle bir faciadan dönülmüştü.
Bence olay hiçte hırsız işine benzemiyor. (...)



SON GÜNLERDE PEŞİSIRA MEYDANA GELEN TREN KAZALARI SABOTAJ İHTİMALİNİ GÜNDEME GETİRDİ...



BUGÜN, TARSUS YENİCE ARASINDAKİ RAYLARDAN 300 CİVATANIN SÖKÜLMÜŞ HALDE BULUNMASI SABOTAJ İHTİMALİNİ GÜÇLENDİRİYOR. ŞİMDİ SORU ŞU EĞER TREN KAZALARI SABOTAJ İSE, SABOTAJLARIN ARDINDA HANGİ GÜÇLER VAR?… 80 YILDIR DEMİRYOLLARINA YATIRIM YAPILMASINI ENGELLEYEN ÇIKAR GRUPLARI VAR MI? VARSA BU GÜÇLER KİMLER?...


http://www.ufukturu.net/anasayfa2.asp?SimdikiSayfa=2

Uzaklar
02-08-2004, 14:55
80 YILDIR DEMİRYOLLARINA YATIRIM YAPILMASINI ENGELLEYEN ÇIKAR GRUPLARI VAR MI? VARSA BU GÜÇLER KİMLER?...

Ankara Istanbul arasi otobusle seyehat ettiyseniz, yolda otobusleri saymaya calisin, olmadi firma sayisini hesaplamaya calisin, mola yerlerinde tuvaletlere gidenleri, alisveris yapanlari izleyin...

Otobanlarin neden bu kadar geciktigini ve neden alakasiz yollara oncelikle yapildigini dusunun.

OCEANS
02-08-2004, 18:02
Teşekkür ederim sayın bgali işte mersinle ilgili haber buydu. Ancak haberde bazı civataların çalındığı belirtiliyordu. Ancak olay çok daha profesyonelce tasarlanmış bir olaymış. Çünkü civatalar "virajın" olduğu yerlerden sökülmüş. Pes vallahi pes doğrusu. Demekki hakkaten birilerinin kuyruğuna fena halde basmışız.

Ayrıca bahsettiğim bu 1-2 metrelik denizaltı benzeri aletle ilgili net te bir haber bulamadım. Bu olay da çok ilginç ve bence altından ilginç şeyler çıkabilir.

casaubon
05-08-2004, 16:09
ABD’de medyayı ve beyinleri kim kontrol eder?
ABD’de her yere yayılan ve en çok seyredilen kanallar yaklaşık 15 aile tarafından ve 24 şirketle yönetilmektedir (Chomsky, 1988, 1991, 1992, 1994). Bu şirketler şunlardır (Chomsky, 1988, 1991): Advance Publications (Newhouse ailesi), Capital Cities (Devlet Kökenli, DK), CBS (DK), Cox Com (Cox ailesi) , Dow-Jones (Bancroft-Cox ailesi), Gannet (DK), GE (General Electric), Hearst (Hearst ailesi), Knight-Ridder ailesi, News Corp (Murdoch ailesi), New York Times (Sulzberger ailesi), Reader’s Digest (Wallace ailesi), Scripps-Howard (Scrips ailesi), Storer Corp (Storer ailesi), Taft (Taft Ailesi), Time Inc. (karışık ve DK), Times Mirror (Chandler ailesi), Triangle (Annenberger ailesi), Tribune Co. (McCormick ailesi), Turner Broadcasting (Turner ailesi), Fox Broadcasting (Fox ailesi).
ABD’de bugün, hem gizli-derin devletten izinsiz, hem de bu ailelerden izinsiz hiç bir gerçeği yayımlayamazsınız (ABD gizli devleti için bkz. Vankin 1996; Constantine1997; Blum 2000). Belirli bir elit zümrenin kontrolü altında olan ABD medyasının, bunun bir sonucu olarak da dünya medyasının gerçeklerle ilgili fazla bir bilgi yayınlanması beklenemez. Zaten tüm Amerikan halkı 11 Eylül olayında olduğu gibi medya tarafından tamamen uyutulmuş ve inanılmaz senaryolar ile sadece Amerikan halkı değil, tüm dünya kandırılmıştır (Meyssan 2002; Sayın 2002).
Bu şirketlerin pek çoğunun yöneticisi özel ve elit bir alt kültürden gelmektedir ve hep aynı söylemi dile getirirler ve Yeni Dünya Düzeni’nin temel bir parçasıdırlar. Bu eğilim, dünyayı dinlemek ve yönetmek için NSA (National Security Agency) tarafından kurulmuş ECHELON sisteminin diğer üyeleri Ingiltere, Kanada, Yeni Zelanda ve Avustralya’da da pek değişmemektedir (Sayın 1998; Hager 1997). ABD’de de Washington ve New York merkezli CFR’nin yerini bu ülkelerde Bilderberg ve Trilateral Komisyon almaktadır.

Medyanın başında da mutlaka bu örgütlerin elemanları bulunur. Aşağıda bazı örnekleri sıralıyoruz (Kısaltmalar B: Bilderberg üyesi; T: Trilateral Komisyon; C: Council on Foreign Relations, en az iki veya üç gizli cemiyete üye olanlardan örnekler verilmiştir, bu örgütler daha sonra tanımlanacaklardır, Kaynak: Ross 2000):

Robert Erburu (C ve T): Times Mirror başkanı
Forester Lynn ( B ve C): Netwave Inc. Haberleşme sistemleri
Paul Gigot (B ve C): Wall Street Journal, Washington yazarı.
Henry Anatole Grunwald (B ve C): Time dergisi, editör
Jimmie Lee Hoagland (B ve C): Washington Post, editör yardımcısı.
Claude Imbert (B ve T): Le Point, Paris.
Dinç Bilgin (B ve T): Sabah Yayıncılık ve 1 Numara Yayıncılık.
Wyatt Thomas Johnson (C ve T): CNN başkanı.
Flora Lewis (C ve T): New York Times, Paris, köşe yazarı
Charles William Maynes (B ve C): Foreign Policy Magazine, Carnegie vakfı (CIA bağlantılı)
Albert J. Wholstetter (B ve C): Wall Street Journal, yazar
Robert Leroy Bartley (B, C ve T): Wall Street Journal, Editör ve başkan.
Thomas L. Friedman (B, C ve T): New York Times, köşe yazarı.
David Gergen (B , C ve T): US News and World Report, Başkan ve editör.
Katharine Graham (B, C ve T): Washington Post, direktörlerden
James Fulton Hoge (B, C ve T): Foreign Affairs Magazine direktörü (bu dergi CFR’ın resmi organıdır).
Mortimer Benjamin Zuckerman (B, C ve T): US News ve World Reports, Atlantic Montly, NY Daily News. Baş Editör.

Dünyada hakimiyeti elinde tutan bu Anglo Sakson ve Yahudi medyalarında tek bir ideolojinin borusu öter: Globalizm. Globalizasyonun ve Yeni Dünya Düzeni’nin temel felsefesini ortaya koyan da ORDO AB CHAO (Kaostan Düzen) mottosu ile ortaya çıkmış Illüminati, Skulls and Bones Society (SBS, Kuru Kafa ve Kemik Cemiyeti), Bohemian Grove (veya Bohemian Club) gibi gizli cemiyetlerin ta kendisidir! Daha sonra bu cemiyetlere 20. yüzyılda Council on Foreign Relations (CFR, Dış Ilişkiler Konseyi), Bilderberg ve Trilateral Komisyon eklenecek ve diğer ülkelere de yayılarak kayıtsız şartsız bir Yeni Dünya Düzeni veya bir Anglo Sakson Firavunlar devri yaratmak için büyük bir mücadele verilecektir (Sutton 1986; Domhoff 2000; Ross 2000; Marrs 2000).
Dünyadaki pek çok tüketim malzemesini ve diğer malları sistematik gizli örgüt ağına sahip bir elitler grubu kontrol etmektedir. Bu elitler grubu tüm dünyaya yayılmışlar ve pek çok kilit noktayı bilinçli ve planlı bir biçimde işgal etmişlerdir. Artık dünyayı yöneten bir Büyük Ağabey vardır ve bu Büyük Ağabey bahsedilen elitlerin oluşturduğu gizli bir ağdır; bu ağın tarihsel mistik bir geçmişi de vardır! Büyük Ağabey örgütünün üye sayısı 8-10 bini aşmaz, ama savaşların çıkmasından dünyadaki para hareketlerine, uyuşturucu trafiği ve kara paradan ülkelerin çökertilmesine, hükümetlerin değiştirilip, ülkelerin parçalanmasına kadar (Rusya ve Yugoslavya örneği) bu elitler grubu ve Büyük Ağabey etkilidir.
Yeni Dünya Düzeni, arkasında masonik gizli örgütlenmelerin olduğu bir uluslararası ağın ve Council on Foreign Relations (Dış ilişkiler konseyi), Trilateral Komisyon ve Bilderberg isimli örgütlerin planlayıp, dünyaya dayattığı kayıtsız şartsız emperyalist bir sömürü sistemidir.
Yeni Dünya Düzeni ve bu örgütler neden tehlikelidirler?
Yeni Dünya Düzeni’nin amaçları ve tehlikeleri hakkında tonlarca kitap yazılmış, globalizasyonun insanlığa sunacağı acımasız gerçekler hakkında yüzlerce konferans verilmiştir. Fakat bahsedilen gizli örgütlerin ve CFR, Bilderberg ve Trilateral Komisyo’nun tehlikeleri hakkında yazılan kitaplar bir avuçtur. Çünkü bu örgütler hakkında bilgiye ulaşmak çok zordur. Bu örgütlere üye olan kişiler istihbarat örgütlerinin, silahlı kuvvetlerin, NATO’nun veya Savunma Bakanlıklarının, bankaların, dev tröstlerin en tepesindeki insanlardır. Nazilerden pek de farklı olmayan bu insanların gerçek yüzlerini daha iyi anlayabilmek, ancak onların dünya insanlığı üzerinde oynadıkları rolü sergileyerek mümkün olabilir. Bu örgütler niye tehlikelidirler? Çünkü:
Savaşları onlar çıkarırlar. Ne kadar süreceğine onlar karar verirler, kimlerin katılacağına ve hangi sınırların çizileceğine onlar karar verirler (Şu anda içine girmekte olduğumuz savaşta olduğu gibi). Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasında J. P. Morgan ve Rockefeller’ın büyük etkileri olduğu ve savaş sonunda da inanılmaz kârlar elde ettikleri bilinmektedir (Marrs 2000). Ayrıca 2. Dünya Savaşı’nın başında (Hitler’in yükselişinde de) Rockefeller grubunun Hitler’e yaptığı yardımlar bilinmektedir. Rockefeller’lar, bu Büyük Ağabey’in, CFR veya Skulls and Bones Society’nin merkezindedirler.
Parayı kayıtsız şartsız onlar kontrol ederler. ABD’deki Merkez Bankası’ndan tutun, diğer uluslardaki merkez bankalarına kadar tüm temel bankaların kilit noktalarını onlar kontrol ederler. Iskonto oranlarını, para teminini, altın stoklarını ve altın fiyatlarını, borsa fiyatlarını onlar ellerinde tutarlar ve kontrol ederler. Dünyada akmakta olan tüm kara para bu örgütlerin kontrolündedir.
Hükümetleri onlar kontrol ederler. Pek çok ülkede kimin başbakan, kimin vali veya kimin yönetici konumuna geleceğini onlar kontrol ederler. Gerekirse hükümetleri yıkarlar, yerine yenisini kurarlar, işlerine gelmezse onu da yıkarlar ve bunu kimsenin ruhu duymadan yaparlar. Medya bu gerçeklerden bahsedemez.

Medya ve bilgiyi onlar kontrol ederler. Temel pek çok medya kuruluşlarını onlar kontrol ederler. Beyin yıkama yöntemleri ve medyayı yönlendirme yöntemleri korkunçtur. Onların izni olmadan büyük medyaya yayın yapmanız mümkün değildir.
Ücretleri, vergileri maaşları onlar kontrol ederler. Emeğinize net olarak hakimdirler. Tüm ücretleri, endüstrilerdeki maaşları, işçi maaşlarını onlar kontrol ederler.
Mafyayı onlar kontrol ederler. Detaya girmeye gerek yok, çünkü zaten kendileri mafyadır. Diğer mafya örgütlenmelerini onlar kontrol ederler.
Bilimi ve teknolojiyi onlar kontrol ederler. Bilimi ve teknolojiyi çok kilit noktalardaki öğretim görevlileri veya çok kilit noktalardaki şirket görevlileri sayesinde onlar kontrol ederler.
Istihbarat örgütlerini ve orduları onlar kontrol ederler. ABD’deki hemen her istihbarat örgütünün üst düzey görevlisi veya ileri geleni ya bahsedilen gizli örgütlerin üyesidir, ya da CFR, Trilateral Komisyon veya Bilderberg üyesidir. Avrupa ve Japonya’daki istihbarat örgütlerinde de bu kişiler çok etkilidir. Türkiye’de ise son 50 yıldır yönetici konumuna gelmiş pek çok kişi ya Trilateral Komisyon veya Bilderberg üyesidir.
Şu unutulmamalıdır: Bu örgütlerin güçleri, nitelikleri ve üyeleri ortaya çıkarıldıktan sonra kesinlikle alt edilebilirler. Bu örgütleri böylesine sıralamak onların yenilmez oldukları vurgulamak amacıyla değil, aksine onların iç yapılarını ortaya koymak ve alt edilebileceklerini vurgulamak amacıyla yapılmaktadır.
Aşağıda her üç örgüte de (Trilateral Komisyon, Bilderberg ve CFR) üye olan kişilerin isimlerini ve bulundukları konumları sunuyorum (Ross 2000).
Her üç örgüte de üye olan elitler
Paul Arthur Allaire: Xerox şirketi direktörü, CFR direktörü.
Graham T. Allison: Ulusal Politika Merkezi üyesi, eski CFR Direktörü.
D. Orville Andreas: Archer Daniels Şirketi Başkanı.
R. Leroy Bartley: Ünlü Wall Street Journal Editörü.
C. Fred Bergsten: Ünlü Brookings Institition Yöneticisi.
Robert R. Bowie: Kıtalararası Geliştirme Merkezi üyesi.
John Bredemas: Texaco şirketi direktörü, eski senatör.
Zbigniew Brzezinski: Ulusal güvenlik danışmanı, Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü.
John H. Chafe: Senatör, Fin. Sel. Intellig. Direktör.
Bill Clinton: Eski Başkan, Arkansas Valisi.
Richard N. Cooper: Harvard’da Prof. CFR direktörü, Devlet Bakanlığı, Ekonomik işler.
Gerald Corrigan: CFR direktörü, Federal Merkez Bankası. Eski direktörü, Goldman Sachs.
Lynn E. Davis: Devlet Bakanı, Uluslararası Güvenlik Sekreteri.
John Mark Deutch: CIA direktörü, Savunma Bakanlığı.
Martin S. Friedman: Prof. (Harvard) Ekonomik Araştırmalar Ulusal Bürosu.
Stephan J. Friedman: Goldman Sachs Şirketi.
Thomas L. Friedman: New York Times gazetesi, köşe yazarı.
David. L. Gergen: US News ve World Report Direktör ve Clinton’ın danışmanı.
Louis Gerstner: IBM Şirketi sahibi ve Başkanı.
Kathrine Graham: Washington Post gazetesi, köşe yazarı ve Brookings Inst.
Maurice Greenberg: CFR direktörü, Am. Int. Group Inc. Başkan Yardımcısı.
Lee Herbert Hesburgh: Senatör, Indıana uluslararası ilişkiler.
W. Alexander Hewitt: Jamaica Büyükelçisi.
James F. Hoge: CFR’nin yayın organı Foreign Affairs’ın direktörü.
Richard Holbrooke: ABD Büyükelçisi, B. M. üyesi Credit S. First Boston Corp.
Vernon E. Jordan: Aikin, Huer and Feld Şirketi, RJR Nabisco yöneticisi.
Henry A. Kissenger: Nıxon ve Carter dönemi Devlet Bakanlığı, Sekreter.
Winston Lord: Devlet Bak. Sekreter yardımcısı, Doğu Pasifik ve Asya Ilişkileri.
Jessica T. Mathews: Uluslararası barış için Carnegie Vakfı Başkanı (CIA ve DIA).
Winston P. McCracken: Michigan Üniversitesi Prof.
Robert Strange Mc Namara: Dünya Bankası Başkanı, Eski Savunma Sekreteri, Brookings Inst. (CIA bağlantılı).
Walter F. Mondale: ABD Büyükelçisi, Japonya Devlet Bakanlığı.
J. Benjamin Nye: Hazine Bakanlığı Sekreteri ve etkin başkanı.
Joseph S. Nye: Ulusal Istihbarat Konseyi Başkanı, Harvard Dekanı
Rozanne L. Ridgway: Atlantik Konsül, RJR Nab Direktörü.
Charles W. Robinson: Kıtalararası Geliştirme Konsülü, Brookings Inst. (CIA bağlantılı).
David Rockefeller: Chase Manhattan Bankası başkanı, Rockefeller Şirketi Başkanı, CFR başkanı, Trilateral Komisyon başka. Bahsedilen tüm örgütlerin başındaki çekirdeğin yöneticisi.
Brent Snowcroft: Ulusal Güvenlik Konseyi Başkan yard, CFR eski başkanı.
Helmut Sonnefeldt: Brookings ve Carnagie Endowment (CIA bağlantılı).
George Soros: Soros Fund Başkanı, Open Society Institute.
Laura D. Tyson: Prof, Harvard, Ekonomik danışmanlık Komisyonu başkanı.
Paul A. Volcker: Federal Reserve System (Merkez Bankası) Başkanı.
John C. Whitehead: Brookings Institution başkanı (CIA yan kuruluşu) NYC, AEA investor.
Paul D. Wolfowitz: John Hopkins Ünv Dekanı, Ileri Uluslararası Ilişkiler (CIA).
Robert B. Zoellick: Stratejik ve Uluslararası Ilişkiler Merkezi başkanı.
M. Benjamin Mortimer: US News, World Reports, NY Daily News, Atlantic Montly Başkanı ve yöneticisi, pek çok medyayı kontrol etmekte.

Eski ve Yeni Dünya Düzeni’nde gizli cemiyetlere kısa bir bakış
Dünyanın kuruluşundan beri insanlar sosyal sistemler içinde belirli bir güç arayışında olmuşlardır. Belirli sosyal sınıflarda ve özellikle 16-18. yüzyıldan sonra yönetici sınıfı teşkil eden üst burjuvazide belirli mevkilerin dağılımı arz-talep dengesine uygun olmamaya başlamıştır. Ayrıca klise ve din baskısına karşı da, farklı ve daha açık görüşlü düşünceye sahip insanlar farklı örgütlenmeler içine girme ihtiyacı duymuşlardır. Bu yüzyıllarda eski mistik gizli cemiyetlerin de törelerini ve yöntemlerini kullanan yeni yapılanmalar görmekteyiz. Masonluk ve ILLUMINATI bu özellikleri fazlasıyla içermektedir.
Aslında gizli cemiyetler büyünün ve ayinlerin başladığı çok eski dönemlere kadar gider ve pek çok gizli cemiyetin kuruluşu Mısırlılar ve Mezopotamyalılar zamanına kadar uzanmakta, Sümer ve Akadlara, 5000 yıl önceye gitmektedir. Ama ilk gizli cemiyetlerin temel çıkış noktası din ve Tanrı ile bütünleşme çabasıdır. Ilk gizli cemiyetleri oluşturanlar da zaten şamanlar, din adamları ve ruhban sınıfı olmuştur. Zoroastrianizm, Mithraism, Pitagorasçılık, Neo-Platonizm, Kabalizm, Sufism, Batıniler (Hasan Sabbah’ın gizli cemiyeti), Tapınak ve Malta Şovalyeleri ve Gül Haç örgütü ve daha binlercesi Mısır, Mezopotamya ve Ortadoğuda kendi inanç, sembolizm ve ritüel sistemleri ile yoğrulmuşlar ve yıllarca birbirlerinden etkilenerek Rönesans dönemine kadar ulaşmışlardır. Burada söz konusu olan masonik cemiyetlerdir, ama burada hedefimiz tüm masonları ve masonik aktiviteleri kötülemek değildir. Yüzlerce kola ayrılmış olan masonluk kendi alt kültürü içinde bazı masonik olguları ve yapıları da beraberinde getirmiştir. Masonluğun tarihte insanlara olumlu etkileri de olmuştur. Öncelikle 18. yüzyıl öncesi Anderson Anayasası’ndan önceki masonların pek çoğu aydınlanmacı ve bilimsel kişiliği ön plana çıkan kişilerdir.
Varlığı halen tartışılan Gül Haç (Rose Croix) örgütünün de masonluğun farklı bir devamı olduğu, hatta 1614’lerde kliseye karşı Ingiltere’de manifestolar verdiği de söylenir. Rose Croix’da bulunduğu ve büyük üstatlık yaptığı söylenen bazı kişileri son yıllarda bulunan parşomenlerdeki kayıtlarına ve ‘Holly Blood and Holly Grail’ (Kutsal Kan, Kutsal Kase) isimli kitaptaki bilgiye göre sayalım isterseniz (Baigent 1983). Leonardo da Vinci (1510-1519); Robert Boyle (1654-1691); Isaac Newton (1691-1727); Charles Radclyffe (1727-1746); Victor Hugo (1844-1885); Claude Debussy (1885-1918). Daha pek çok ünlü isim mevcut bu gizli masonik örgüttedir! Bu örgütün de farklı bir masonik örgüt olarak faaliyetlerini halen dünyanın heryerinde sürdürdüğü iddia edilmektedir. ILLUMINATI’ye de bir kol veren grubun Gül Haç teşkilatı olduğu düşünülmektedir.
Bu gizli cemiyetlerin hepsi tarihte olumsuz etkiler yapmamıştır, aksine Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Cemiyeti Fransız Ihtilali ve Amerikan Devriminin örgütlenme yapısını ve temel kardeşlik, eşitlik felsefesini oluşturmuş, devrimlere ideolojik bir ağ örmüştür. Fransız Ihtilali’nin pek çok kahramanı masondur. Kuzey Amerika’ya masonluk 1730’larda gelmiştir. Benjamin Franklin 1731’de mason olmuş ve 1734’de Pennsylvania’nın Büyük Üstadı olmuştur. Rose Croix’ların (Gül Haç) üçlü konsülünde yer almıştır. George Washington 1752’de masonluğa alınmış 1789’da da Başkan olmuştur. Amerikan başkanlarının büyük çoğunluğu masondur. Masonik örgütlerin pek çoğu Türkiye’de de adı çok tartışılan Tapınak Şovalyeleri’ne dayanır.
Tapınak şovalyeleri
Tapınak şovalyeleri, Haçlı seferleri sırasında Hugues de Payen isimli soylu bir şovalye tarafından 8 diğer şovalye ile birlikte 1119’da kurulmuştur (Baigent 1983; Barret 1999; Draul 1989). Bu dönem Hasan Sabbah’ın ve Batinilerin etkisinin bitmek üzere olduğu bir dönemdir. 1099’da Kudüs alınınca, Tapınak şovalyeleri buraya giden hacıları ve Avrupalıları korumak için devreye girdiler. Resmi olarak Troya konsülü tarafından 1129’da Isa’nın Fakir Şovalyeleri ve Süleyman Tapınağı Tarikatı olarak kuruldular. Tapınak şovalyelerinin sayısı hızla arttı, 1130’da 300 kadar Tapınak şovalyesi Kudüs civarına vardı. Tapınak şovalyesi olabilmek için klise karşısında fakirlik yemini etmek, bekaret ve kliseye itaat başta geliyordu. Görevleri din adamlarını ve Kudüse gidenleri korumaktı. Sayıları arttı, Anadolu’da ve Kudüs civarında kendilerine kaleler inşaa ettiler ve kendilerine ait bir alt kültür kurdular. 1139’da başarılarından dolayı Papa Innocent II onlara tam bağımsızlık tanıma hatasında bulundu. Krallar ve soylular da hoşlanmamalarına rağmen mecburen Tapınak Şovalyeleri’ne toprak ve toprak kirası alma hakkı tanıdı. Böylece sayıları binleri aştı ve hem Anadolu’da hem de deniz kenarındaki diğer bölgelerde kaleler inşaa ettiler ve duvarcı ustası anlamına gelen ilk ‘masonik’ aktivitelerine başlamış oldular. Zamanla soyulmaktan korkan hacılara yardımcı olmak için onların değerli eşyalarını muhafaza etmeye, ilk seyahat çeklerini ortaya çıkarmaya başladılar. Tabii gizli bazı işaretler taşıması gereken bu yazılı kağıtlardaki semboller yüzyıllardır bölgedeki mistik akımlardan etkilendi ve onların alt kültürleriyle bütünleşti.
Tapınak Şovalyeleri’ne üye özel olarak seçilir, tarikata kabul edilirler ve çok farklı bir eğitimden geçirilirlerdi. Bu sırada Arapça öğrenip, eski Yunan eserlerini okumaya başladılar. Bankerlikle ve ticaretle de çok zenginleştiler. Papalık ve Fransız kralı onların gücünün azaltılması gerektiğini sonunda anladılar, çünkü hermetizm, alkemi (simya) ve bilimle de uğraşan bir alt kültür yaratmışlardı. 1307’de Papa Clement V’in emri ile bazı Tapınak Şovalyeleri geri çağrıldılar, büyücülükle suçlandılar, işkence gördüler ve yakıldılar. 1314’de Tapınak Şovalyeleri’nin büyük üstadı Jacques de Molay Paris’te bir kazığa çakılarak yakıldı. Bunun üzerine geri çağrılan Tapınak Şovalyeleri Iskoçyaya kaçtılar ve orada operatif masonluğu kurdular ve Anadolu’daki, Kudüs’teki kaleleri ve merkezleri ile haberleşmeyi sürdürdüler. 36’sının haricindeki Tapınak Şovalyelerini yakalayamadılar. Özellikle suçlama büyü, hermetizmle (ilk kaynakları astroloji, astrolojiye dayalı hekimlik ve büyü olan, I.S. II ve III yüzyılda ise Stoacılığın ve Platonculuğun, Zerdüşt dininin de da damgasını taşıyan, Hristiyanlığını Mesih anlayışını reddeden, Batı mistisizminin esasını oluşturan bir felsefe ve din) ve alkemi ile uğraşmaları, maddi güçlerini Papalığın hizmetine sunmamaları ve Papalığa garip gelen sembolik ve allegorik ritüelleriydi. Bu ritüellerde söylenen sözler ezberleniyordu ve yazılı değildi ve ne yaptıkları belirsizdi, kliseye karşı ayaklanıyor olabilirlerdi. Avrupa’da büyük bir olasılıkla Tapınak Şovalyeleri daha sonraki yüzyıllarda farklı örgütler olarak devam ettiler, bunların en önemlisi aşağıda açıklayacağımız Rose Croix (GÜL HAÇ) örgütüdür.
Rose Croix (Gül Haç örgütü)
1188’de Prieree De Sion MS 46 yılında kurulan ORMUS (inisiye edilenler tarikatı veya tekris edilenler tarikatı) isimli tarikatın bir adının da l’Ordre de la Rose-Croix Veritax olduğu, bir rivayete göre de Isa’nın çarmıhtan inip bu tarikatı kurduğu söylense de, Dames Frances Yates’e göre ilk ismine 1614’de yayımlanan Fama Fraternatis’de, Confessio Fraternatis ve The Chemical Wedding of of Christian RosenKreuz’ da rastlanır. Bu devirde yazılan ve Rosy Cross Manifestoları olarak bilinen üç eser bir Hıristiyan olan Rossy Cross’dan ve allegorik bir efsaneden ve bir manifestodan bahseder. Almanya’da 1378’de doğan Rosy Cross Anadolu’ya ve kutsal topraklara gitmiş 106 yaşında 1484’de ölmüştür. Bu eserler simya ile, gizli bilimle ve tıpla uğraşan kliseye karşı olan gizli bir topluluğun varlığından dem vurur. Eserlerde masonik sembolizm ve dolaylı anlatım kullanılır. Bu yazılarda belirttiğimiz gibi Boyle ve Leonardo da Vinci’den, Isaac Newton’a kadar pek çok bilim insanı bu gizli örgüte üye olmuş ve bu örgüt sayesinde kendini geliştirmiştir. Örgütün tüm özellikleri masoniktir ve Tapınak Şovalyeleri ile ilişkileri olduğuna kesin gözüyle bakılmaktadır. Daha sonra ABD’ye masonluğu getiren kişiler ve Benjamin Franklin’in kendisi bile Gül Haç örgütünün iç çekirdeğindendir. Manifestolar insanlık için çalışan kardeşlik ve iyiliği yayma motiflerini işler, Fransız Ihtilali ve Amerikan ihtilalinde de gelişen devrimci masonik örgütlenme Rose Croix ile içiçedir. Gül Haç isminin de çok sembolik bir anlamı vardır (detaylar için Baigent 1983 ve Barret 1999) Rose Croix ayrıca pek çok yönü ve mistik işlevi ile Kabalizmle içiçedir, bu da hem Yahudilerden hem de konuyu işleyen Tapınak Şovalyelerinden geçmiş bir gelenektir. 1623’de Gül Haç örgütü Pariste çok yaygındı ve bazı üyelerinin görünür, bazı üyelerinin de görünmez olduğu ve görünmez olanların şeytanla işbirliği içinde olduğu dedikodusunu doğurmuştur. 1640’larda Avrupa ve Ingiltere’de pek çok Rose Croix örgütü mevcuttu ve Ashmole ve Lilly tarafından Londra’da 1646’da kurulan bir locanın Hür ve Kabul Edilmiş masonluğun, Tapınak Şovalyeleri ile birlikte temeli attığı iddia edilmiştir. 17. Yüzyıldan sonra Gül Haç örgütü masonluktan daha gizli ve daha ölümcül bir biçimde devam etmiş ve bir kola ayrılarak ILLUMINATI’yi oluşturmuştur. Rose Croix o kadar gizlidir ki, halen sürüp sürmediği bile resmi olarak bilinmemektedir. Şeytana taparlar mı? Bu konuda belirsizdir, ama 20. yüzyılın başında GOLDEN DAWN (ALTIN GÜNDOĞUMU) isimli koyu okkült, kara büyü ve satanizm örgütünü kuran Aleister Crowley’in Rose Croix örgütünden olduğu iddia edilmektedir, aynı zamanda Crowley Hür, Kabul Edilmiş Masonlar Locası’nda Büyük Üstadlık yapmış, Skoç ritinde de 33. derece mason olmuştur.
Yaptığım araştırma ve incelemelerden çıkardığım sonuç, Rose Croix örgütünün hiç bir zaman yok olmadığıdır. Fakat başka örgütler doğurmaya devam etmiştir. 16. yüzyıldan beri gerek masonluğun, gerekse ILLUMINATI’nin ve Skulls and Bones Society’nin doğuşunda etkin rol oynamıştır. Ama Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar resmi ve kanuni bir dernek olmasına karşın, ne ILLUMINATI ne de Rose Croix ortaya çıkıp kendini gösteren birer dernek değildirler ve masonluğu kendilerine üye çekmek için bir havuz olarak kullanırlar. Yani daireler içiçedir. En içteki dairede ve çelik çekirdekte hangi mistik gizli örgütün yüzyıllarca etkili olduğu meçhul kalmıştır.
Illuminati
Illuminati 1 Mayıs 1776 da Adam Weishaupt tarafından Bavyera-Almanya’da kurulmuştur. Adam Weishaupt Ingolstadt Üniversitesinde hukuk profesörü iken masonik eğilimlere merak sarmış ve bir gizli örgüt kurmuştur. Ama hükümete karşı bazı hareketler de içeren yayınları nedeniyle 1786’da polis tarafından basılmış ve ondan sonra da tamamen yer altına inmiştir. Illuminatinin daha sonra çok güçlendiği ve 1833’de Yale Üniversitesinde General William Russel tarafından Skulls and Bones Society (SBS) olarak kurulduğu rivayet edilmektedir (Marrs 2000; Sutton 1986). Yani bir rivayete göre SBS Illuminatinin ABD’deki devamıdır. ILLUMINATI’nin Rose Croix örgütü ile direkt ilişkisi olduğu bilinmektedir. Hangi ülkede birleşik çalışırlar, hangi ülkede farklıdırlar ve ayrılırlar bilinemez. Bu gizli örgütlerin terör örgütlerinden özde pek bir farkı yoktur; terör örgütleri bomba ve silahla terör ve anarşi yaratırlar. ILLUMINATI, SBS, CFR ve benzerleri ise sadece anarşi ve kaosu yani ORDO AB CHAOS’u (kaostan düzen) imza yetkisi, uluslararası strateji, paranın kontrolü ve mafyanın indirekt kontrolü ile yaratırlar.
Illuminati adını ve üyelerini inanılmaz bir sır gibi saklayan ve ölümcül bir kuruluştur. Bugün hemen her ülkede mevcuttur. Özel eğitim, tören ve alt kültürlerden gelmeyenler Illuminatiye kabul edilmezler. ABD başkanlarının pek çoğu Illuminati’den ya icazet alırlar ya da üyesidirler. Bu gizli örgüte ihanet edenlerin cezası kayıtsız şartsız ölümdür. Illuminatinin NATO ile veya Gladyo gibi yeraltı örgütleri ile de ilişkisi olduğu sanılmaktadır (Domhoff 1974, 2000; Sutton 1986, 1988, 1990; Marrs 2000; Ross 2000; Marrs 2001)


Skulls and Bones Society (Kuru Kafa ve Kemikler Örgütü-SBS)
Baba ve oğul George Bush’un üyesi olduğu SBS, merkezi Connecticut Yale Üniversitesi’nde olan çok gizli bir cemiyettir (Ironhouse 2002; Sutton 1986). Her yıl sadece bu örgüte 15 kişi girebilir, ama bu 15 kişi daha sonra ABD’de en kilit noktalara getirilir, ayrıca akrabaları ve dostları da bu elitizmden paylarını alırlar. Sayıları az olmasına rağmen etkileri fazladır ve bir çember içindeki merkez usulüyle çalışırlar, yani bir çemberdeki çeşitli noktaların kontrolü bir SBS üyesinde ise, onlar için sorun çözülmüştür, bu nedenle üyelerini yönetici ve etkin çemberlerin merkezine koyarlar. Tabii ki ILLUMINATI, Rose Croix (Gül Haç), Trilateral Komisyon ve CFR ile ile direkt ilişkileri vardır.
Her ikisinin de gizli Rose Croix örgütü ile ilişkisi vardır. Alphonso Taft daha sonra ABD başkanı ve SBS üyesi olan William Howard Taft’ın da babasıdır. SBS’nin son 150 yılda 2500’den fazla üyesi olmuştur. SBS Yeni Dünya Düzeni’nin temel ideologlarından biridir (Bohemian Grove ve CFR ile birlikte). Elimizdeki ilk kayıtlar Haziran 1882’ye aittir.
Bu gizli cemiyete girebilmek ancak davetle mümkündür ve inisiasyon töreni masonlarınkine çok benzer. Fakat tüm ritüeller ve yapılanlar gizlidir, kimse dışarıya bilgi sızdıramaz. Inisiasyon törenlerinde denekler çırılçıplak soyunup bir tabuta girerler, bu tabuttan çıktıklarında yeniden doğmuş sayılırlar. Birbirlerini özel tanıma yöntemleri vardır. Son yüz yılda SBS üyeleri ABD’de en kilit noktalara gelmişlerdir ve özellikle belirli ailelerden seçilen kişiler özenle bu gruba alınır. Bu cemiyete girebilmek için temel özellik WASP olmaktır (White:Beyaz; Anglo Sakson ve Protestan). Başka ırka veya geçmişe mensup başka dinden olanlar bu yapıya giremez.
SBS ABD’de pek çok kilit noktaya gelmiş insanın yer aldığı bir cemiyet olmuştur. 6-7 kuşak öncesinden Anglo Sakson ve protestan olmasına çok dikkat edilir. SBS’nin temelinde bir çelik çekirdek iç hücre, etrafında daha büyük bir çember, onun etrafında da daha dış bir yapılanma vardır. Chapter 322 ismi ile de anılan iç merkezin direkt olarak merkezde olmak koşuluyla Trilateral Komisyon, CFR, Bilderberg, Atlantik Konsül (Bir ‘round table’ masonik grubu), Bohemian Grove (veya Bohemian Club), Pilgrem Society, ve SBS’nin dış gölge örgütleri (yani üye almak için havuz oluşturdukları yan klüpler vardır) (Marrs 2000; Marrs 2001; Sutton 1986, 1988, 1990).
ABD’ye yerleşen ve pek çok tüketim aracını kontrol altından tutan ve etkin ailelerden SBS’ye üye verenlerden bazıları şunlardır (çok uzun süredir bu ailelerin mutlaka bir kaç ferdi SBS üyesidir):
Whitney Ailesi ( yerleşim 1635, Watertown, Massachusets),
Perkins Ailesi ( yerleşim 1631, Boston Mass.),
Stimson Ailesi (yerleşim 1635, Watertown, Mass.),
Taft Ailesi (y. 1679, Braintree, Mass),
Wasdworth Ailesi (y. 1632, Newtown, Mass.),
Gilman Ailesi (y. 1638, Hingham, Mass.)
Payne Ailesi (Standard Petrolün sahibi),
Davison Ailesi (J. P. Morgan ve şirketinin sahibi, her iki dünya şavaşında da etkili olmuşlar ve büyük paralar kazanmışlardır),
Pillsburr Ailesi (Un ticareti),
Sloane Ailesi (Ticaret ve parekende satışıın dev ismi),
Weyerhauser Ailesi (Kereste ve orman ürünleri tröstü),
Harriman Ailesi (Demiryolu Kralları),
Rockefeller Ailesi (Standard petrol, Chase Manhatten Bank ve binlerce şirketin sahibi CFR, Trilateral Komisyon ve Bilderbergin başındaki aile),
Lord Ailesi (y. 1635, Cambridge, Mass.),
Bundy Ailesi (y. 1635, Boston, Mass.),
Phelps Ailesi (y. 1630 Dorchester, Mass.),
Bush aileleri (Baba Bush CIA ve ABD başkanı, oğul Bush bu örgütlerin bir entrikasıyla ABD başkanlığına getirildi, her ikisi de SBS üyesi).
SBS toplumdaki hemen her yapıya girmiştir. Bunların içinde Beyaz Saray, Yüce Divan, Medya, Iş ve Endüstri, Federal Banka sistemi, Kanun yapıcı kurullar, Mahkemeler vb vardır. SBS’nin temel ideolojisi Anglo Sakson ve Protestan beyazların dünyadaki hakimiyetini sağlamaktır, ideolojisi oldukça faşistir ve her iki dünya savaşında da bu cemiyet çok önemli roller oynamıştır. Bohemian Grove ve CFR ile birlikte Skulls and Bones Society Yeni Dünya Düzeni’nin yaratıcısıdır (Marrs 2000; Marrs 2001; Sutton 1986, 1988, 1990; Ironhouse 2002).
Bohemian Grove (Bohemian Klübü)
Bohemian Grove (BG) aynı Skulls and Bones Society gibi gizli amaçlar ve yöntemler için 1880’lerde Kaliforniya’da kurulmuş bir cemiyettir. Üyeleri, törenleri, ritüelleri ve ne yaptıkları çok gizli tutulur. Merkezdeki çiftlik aynı anda yüzlerce kişinin hafta sonu toplantılarına katılabileceği niteliktedir. ABD’nin hemen her eyaletinde tapınakları vardır. Sembolleri BAYKUŞ’tur. Ritüellerde baykuşa hitap edilir ve bir fetiş olarak baykuş motifi kullanılır. Bohemian Grove’a üye olanlar başka masonik klüplere de üye oldukları için bu rituellere ve sembolizme alışıktırlar.
1970’li yıllarda en kilit noktadaki ve zengin 1000 civarında üyesi olan Bohemian Grove üyelerinin ünlülerinden bazıları şunlardı (Domhoff 1974):
Dwight David Eisenhower (ABD başkanı), Herman Wouk, Robert Kennedy (ABD Başkan adayı), Johson (ABD Başkanı), Richard Nixon (ABD Başkanı), Gerald Ford (ABD Başkanı), Ronald Reagen (ABD Başkanı), Bill Clinton (ABD Başkanı), Nelson Rockefeller, David Rockefeller, Henry Kissenger,Edgar Kaiser (Kaiser Industries başkanı), Henry Morgan (J.P. Morgan Şirketi), Charles Morgan (J.P. Morgan Şirketi), Neil Armstrong (aydan döndükten sonra katılmıştır), Hoover Enstitüsünün bazı ileri gelenleri, Wernhern Von Braun (Alman roket ve uzay bilimcisi), David Sarnoff (Işadamı), Senator Robert Taft (Taft ailesinin SBS ile yakın ilgisini hatırlayınız!), Lucius Clay, American Express, Standard Brands, Int. Investment Corporation başkanı, Earl Warren (Yüce Divan üyesi), Kalifornia valisi Goodwin Knight, Kalifornia valisi Pat Brown, Başkan Herbert C. Hoover (1913’te klube katılmıştır), Rudolph Peterson ( Bank of Amerikanın eski başkanı), Melvin Laird (eski Savunma Bakanı), William Rogers (Eski CIA bağlantılı Devlet Bakanlığı sekreteri), Francis Baer (United California bank eski başkanı), Stephen D. Bechtel: J.P. Morgan şirketi direktörü, Gilbert Humprey(: National Steel, General Electric, Texaco, National City Bank of Cleveland, Sun Life Insurance direktörü, Lewis Lapham): Mobil Oil, Heinz, TriContinental Corp. Başkanı), Edmund Littlefield): Wels Fargo Bank, Hewlett-Packard, General Electric eski başkanlarından), Leonard McCollum ( Morgan Trust, Capital National Bank eski başkanı)
Dikkat ederseniz Bohemian Grove hem çok zengin hem de en kilit noktalardaki elitlerin oluşturduğu daha üst ve çok daha gizli bir seçkin klübüdür (Daha detaylı listeler ilerideki çalışmamızda yayımlanacaktır, yer tutmaması açısında sadece bazı kritik görevlerdeki kişileri verdik). Dikkat edilirse en fazla ABD başkanı üyesi olan klüp Bohemian Grove’dur. ABD’de kaldığım 7 yıl boyunca her gittiğim kütüphanede ve kitapçıda bu klüple ilgili bilgi aradım. Bu konuda sadece William Domhoff’un yazdığı bir kitap ile bir kaç makale geçti elime. Düşünün 1000’e yakın ABD eliti sürekli bir hafta sonu California’da veya diğer eyaletlerdeki çiftiklerde toplanıp kadınlı, erkekli törenler yapıyorlar ve gizli ritüeller uygulanıyor, inisiasyon törenleri yapılıyor; insanlar komik komik kılıklara veya durumlara giriyor çeşitli dramalar ve roller oynuyorlar. Bunlara bir sürü hizmetçi hizmet ediyor, bir sürü polis bunları koruyor, bir sürü kişi bu klübe geliyor ve bu klüp 1880’den beri var. ABD’de elime geçen pek çok kütüphanenin veritabanında bu klübe ait bilgi aradım, ama çok sınırlı bilgiye ulaşabildim. Halbuki masonlukla ilgili kitaplar heryerde satılıyordu. Benzer şekilde Skulls and Bones Society (SBS) konusunda da elime geçebilen kitap sayısı bir avuçtur. SBS de Bohemian Grove gibi çok gizli bir örgüttür. Bu örgütleri ABD’de sorduğum hiç bir Amerikalı bilmiyordu. Üstelik bu kitapta diğer örgütlerle ilgili listeleri yayınlayan kitaplar veri tabanlarından çıkarılmıştı, elimdeki kitapların çoğuna direkt yazarlarına ulaşarak eriştim. Neden ve nasıl sağlanır bu gizlilik bunu anlamaya imkan yok! Bu gizliliğin tek hedefi olabilir, törenlerde ve toplantılarda çok ciddi bazı kararların alınması. Örneğin atom bombası projesinin kararının verildiği yerin, siklotronu ilk kurgulayan Prof. Ernest O. Lawrence’a bu kararın verdirildiği yer olan Bohemian Grove’dur (Nuel Pharr Davis, Lawrence and Oppenheimer, New York: Simon and Schuster, 1968). Vietnam’a savaş açılması kararının verildiği yer de Bohemian Grove’dur. Kaliforniya’daki çiftlikte bazı zamanlarda ciddi güvenlik önlemli toplantılar yapılır. Çiftlik San Fransisco’nun 65 mil kuzeyindedir 300-500 kişiyi barındırabilecek ve anayoldan ulaşılamayacak, ancak bilenlerin helikopterle veya arazi araçları ile gidebilecekleri bir alanda tüm çevre yerleşim merkezlerinden uzaktadır ve çok yoğun koruma altındadır. Bu ana merkezin haricinde başka şehirlerde de merkezleri vardır. Bohemian Grove üyeleri belirli aralıklarla toplanıp klasik ritüelik törenlerini yaparlar. Törenleri bir rahip ile bir rahibe yönetir. Törenlerde genellikle allogerik ve yukarıda tanımını yaptığımız sembolik dramalar oynanır, fakat törenlerle ilgili yazılanlar da çok sınırlıdır.Bohemian Grove’un merkezinin bu kadar izole olmasına karşın, Bohemian Grove SBS, Pilgrem Society, Rotary Club gibi masonik cemiyetlerle iç içedirler. Bir söylentiye göre BG’dan icazet alamayan bir istihbarat örgütünün başına getirilemez, başkan seçilemez; devletle ilgili pek çok önemli karar buradaki toplantılarda verilir. Üyeleri yukarıda saydığımız gibi en kilit noktalardaki kişilerden oluşur; örneğin 1991 de BG’da olup da aynı zamanda önemli şirketlerde yönetici olanların sayısı şöyleydi: Bank of America 7 direktör, Pacific Gas and Electric 5 director, AT-T 4 direktör, First Interstate Bank 4 direktör, McKesson Corporation 4 direktör, Ford Motors 4 direktör, General Motors 3 direktör, Pacific Bell Telephone 3 direktör. Ayrıca pek çok istihbarat örgütünün başkanları veya üst düzey yöneticileri de BG veya SBS üyesidir. BG, SBS ile birlikte 1880’ilerden beri Yeni Dünya Düzeni’nin ideoloğudur ve bu cemiyetlerdeki kişilerin çoğu ise Bilderberg, Trilateral Komisyon ve CFR’da yer alırlar. 1974’teki Domhof’un kitabında belirtildiği üzere Bohemian Grove’a üye olan azınlık, ABD’deki o tarihteki tüm malların yaklaşık yüzde 30-40’ına, özel sektörün tüm servetinin yaklaşık yüzde 70-80’nine sahipti.
CFR, Trilateral Komisyon ve Bilderberg örgütleri
Diğer masonik örgütlerin iç çatısı ve yapısı altında CFR, Trilateral Komisyon ve Bilderberg günümüzün BÜYÜK AĞABEYI haline gelmiştir.
CFR (Council on Foreign Relations-Dış Ilişkiler Konseyi)
Clinton, Antony Lake, Al Gore, George Bush, Warren Christopher, Colin Powell, Les Aspin , James Woolsey (CIA direktörü) gibi isimlerin CFR (Council on Foreign Relations-Dış Ilişkiler Konseyi) isimli bir komisyona kayıtlı olmaları herhalde okuyucuyu bunca bilgiden sonra şaşırtmaz. Ama dünyadaki en ciddi karar mercilerine gelenlerin bağlı oldukları bir örgüt olması herhalde doğal karşılanabilir, üstelik bunların bazıları BILDERBERG veya Skulls and Bones Society üyesidirler. Yani hiç kimse hak ettiği ve olması gerektiği için bir pozisyonda değildir Yeni Dünya Düzeninde. Ipleri ne kadar iyi oynatabildiği, ne kadar sır tuttuğu ve bu örgütlere ne kadar bağlı olduğu önemlidir onlar için.
Globalizasyon ideolojisinin Bohemian Grove ve Skulls and Bones Society gibi masonik örgütlerden daha az gizli bir branşı olan CFR 21 Temmuz 1921’de New York’ta kurulmuştur (Ross 2000; Marrs 2000). Zaten yüzyıllardır ülkü piramiti, Süleyman mabedi, tek hükümetli dünya, Sionun oğullarının vaad edilmiş birleşik krallığı, evrensel kardeşlik gibi fikirleri savunan gizli cemiyetlerin bu ideolojisini ilk harekete resmi olarak geçiren kuruluş CFR’dır. Globalizmin gizlilikten çıkıp dünyaya ilanı CFR’ın kuruluşu ile başlamıştır. 1917’de Başkan Wilson savaş sonrasında yüze yakın elit adamını toplamış ve global barış (!) planları yapmışlar ve Wilson’ın bilinen on dört nokta teorisini 8 Ocak 1918’de kongreye sunmuşlardır. Bu plan özünde tüm ekonomik sınırları kaldırmayı amaçlayan ve ABD sermayesini tüm dünyaya hakim kılmaya yarayan bir plandı. Ama 1919’da Paris Barış Görüşmelerindeki Versailles anlaşması Almanya’ya ağır koşullar koymuştu. 30 Mayıs 1919’da Paris’in Majestic otelinde toplanan Ingiliz ve Amerikan delegeleri bir ‘Uluslararası Ilişkiler Enstitüsü’ kurmaya karar verdiler. Bunun adı daha sonradan Ingiltere’de ‘Royal Institute of International Affairs’ oldu. 21 Temmuz 1921’de de ABD’de CFR gizli koşullar altında kuruldu, 1945’e kadar merkezi New York’taki Prat House oldu (Halen merkezi burasıdır: The Harold Pratt House, 58 East 68th Street, New York, NY 10021). Bu bina Rockefeller tarafından bağışlanmıştı. CFR üyelerinin büyük çoğunluğu New York ve Washington D.C.’de yaşayan elitlerden oluşuyordu. Daha ziyade New York ve Washington, D.C.’de yaşayan elitlerden oluşan CFR’ın bugün finans, komünikasyon, akademi, istihbarat, teknoloji alanlarda en etkin konumlarda bulunan 3300 üyesi mevcuttur. Bu sayı bir zamanlar 1600 ile sınırlıydı. Özellikle tüm CIA, DIA, DEA ve başka istihbarat şefleri bu örgütün de elemanıdır ve CFR’ın ilkelerinden dışarı çıkamazlar. Ilk üyeler arasında New York senatörü Colonel House, Devlet Bakanlığı Sekreteri John Foster Dulles, CIA’da uzun süre çalışmış Allen Dulles, kurucu başkan milyoner John W. Dawis ( J. P. Morgan’ın finansörlerinden) vardı. CFR için ilk para John D. Rockefeller, Bernard Baruch, Jacob Schiff, Otto Kahn, Paul Warburg gibi milyonerlerden geldi. Bugün CFR için finans şu kuruluşlardan gelir: Xerox, General Motors, Bristol-Myers-Squip, Texaco, Alman Marshal Fund, McKnight Vakfı, Ford Vakfı, Andrew Mellon Vakfı, Rockefeller kardeşler vakfı, Starr Vakfı vb. CFR yönetim üyeleri bugün dünyadaki her işe burnunu sokan ve ekonomik kontrolü amaçlayan kurum, vakıf, enstitü ve gizli örgüt ile içiçedir.
CFR Ikinci Dünya Savaşı’nda çok önemli bir rol oynamıştır. Yayınladığı Foreign Affairs isimli dergi ile de çalışmalarını tüm dünyaya duyurur. CFR her ne kadar gizli olmayan bir görünüme sahip olsa da, bu gerçek değildir. CFR, SBS, Bilderberg gibi çok gizli bir örgüttür. Her yıl hazine sekreteri, CIA veya NSA yöneticileri ile çok gizli, halka açık olmayan toplantılar yapar. Normal koşullarda CFR’ın anayasaya bile aykırı olduğu iddia edilmişse de bunu yargılayacak olan Anayasa Mahkemesi veya Yüce Divan üyelerinin büyük çoğunluğu da CFR üyesidir. J.P. Morgan ve Rockefeller gibi devler CFR’ye büyük paralar yatırırlar, ama işadamlarına devletin güvenlik sırları hakkında brifing verilmesini kimse anlayamaz ve anlatmakla bitip tükenmeyen Amerikan demokrasisinin neresine koyacağını bilemez. Bu demokrasi ise neden hiç bir şey halka ve basına açıklanmamaktadır? Orası da pek anlaşılamaz. Gerçi basına açıklansa da farketmez, çünkü CFR tüm medyayı kontrol eder. 1988’den beri 14 devlet bakanı, 14 hazine bakanı, 11 Savunma bakanı ve bir sürü federal büroya ait görevli CFR üyeleri arasından seçilmiştir. Özel şirketlerin devletin bu kadar içine girmesi nasıl demokrasi ve hukuk sistemi ile bağdaşır bunu J.P. Morgan’a ve Rockefeller’a sormak gerekir tabii. Dullestan beri her CIA direktörü, örneğin Richard Helms, William Colby, George Bush, William Webster, James Woolsey, John Deutsch, ve William Casey hep CFR üyeleri arasından seçilmişlerdir. Ne işi vardır Rockfeller’ın kurduğu bir konsülde halkın ulusal güvenliğini korumakla görevli onca insanın? Hukuk ülkesi ve demokrasinin beşiği olduğu iddia edilen Amerika’nın bu gerçeklerini Amerikalıların çoğu bilmez, onlar kredi kartı borçlarını ve ev taksitlerini ödeyip, evde patlamış mısır yiyerek biralarını içerler. ABD’li pek çok yazar CIA’ın Amerika ve Amerikan halkı için değil, CFR’ın dostları ve gizli ilişkide olduğu dernekleri için bilgi topladığını dile getirmişler, ama komünistlikle suçlanmışlardır. CFR bu işadamlarının istediği kişileri hep yükseltmiş en üst ve dokunulmaz noktalara getirmiştir. Bunun en güzel örneği sıradan bir akademisyen olan ve David Rockefeller ile tanıştıktan sonra şansı açılan Henry Kissenger olmuştur. Clinton döneminde de tüm devlet yetkilileri CFR üyeleri arasından görevlendirilmiş neredeyse yurt dışına yollanan büyükelçilerin yarısı CFR içinden seçilmiştir. Başkanların seçiminde de aynı yol izlenmektedir, seçmenler bir CFR üyesi ile öteki arasında tercih yapmak zorunda bırakılmaktadırlar, zaten Demokrat Parti ile Cumhuriyetçi Parti birbirinden çok farklı değildir ki! CFR’ın gizli raporlarından ve konferanslarından birinde şöyle denilmektedir (Ross 2000):
“Silahsızlanma, Amerika’nın bağımsızlığı ve bu bağımsızlığın tek dünya hükümetine dönüşmesi CFR’nin 1551 üyesinin yüzde 95’ine 1975’te açıklanmıştır. CFR’nin üyelerin yüzde 75’ine açıklanmamış ve yazılmamış iki amacı daha vardır. Bu oluşumun hedefleri size biraz garip gelebilir, bunları biraz tartışalım.
“Bu inancımızın temelinde yatan, monopolistik kapitalizmin dünyanın her yerindeki farklı para birimlerini, banka sistemlerini kredi ve üretim sistemlerini, temel kaynaklarını tek hükümetle kontrol edilebilir hale getirmek ve aydınlatılmış dünya sistemindeki üstünlüğümüzü kendi dünya ordumuzla temin etmektir.”
Kendi kurduğu dünya ordusu ile tüm dünyadaki kaynakları ve para sistemini kontrol edip, tüm kaynaklara el koyacakmış. CFR’ın amacı buymuş! Skulls and Bones Society’nin 1880’lerdeki faşist ideolojisinin bir devamıdır bu! Bu mentalite bugün Ortadoğuyu bir ordu indirerek kontrol altına almak istemektedir.
CFR’ın gizli bir organizasyon olmadığını söyleyenlere de CFR’in 1992 yıllık raporundan bir cümle ile yanıt verelim. Sayfa 21: “Tüm toplantılardaki konuşmalar ve açıklamalar bu toplantılar dışında kimseye açıklanamaz!” (Ross 2000). Aynı raporun, 122, 169, 174, 175 ve 176 ıncı sayfalarında da bu gizlilik sürekli tekrarlanmakta ve gizlilik bozulup da medya veya birisine bir bilgi sızdırılırsa nasıl cezalandırılacağı ima ediliyor. Daha önceki masonik ilkelerin tümünün uygulandığı bir örgütlenmedir CFR. Ayrıca CFR’ın ve gizliliğinin ve faşist ideolojilerinin ABD anayasına aykırı olduğu defalarca zikredilmiştir.
IMF ve Dünya bankası da CFR’in tamamen etkisi ve yönetimi altındadır (Ross 2000; Sklar 1980). Geri kalmış ülkeleri fakirleştirmek ve ekonomilerini yoketmek yolunda IMF, CFR’ın emirleri doğrultusunda çalışmaktadır.
Bilderberg gizli örgütü
CFR’in temel globalizasyon planları daha kurulduğu günden beri bilinmekteydi. Ama CFR ABD içinde tam bir kontrol sağlamak ve tek jandarmalı kapitalizmi Avrupa’ya yaymak ve sosyalizm ve komünizm ile mücadele etmek zorunda idi. Eski CFR başkanı ve Rockefeller’in Chase Manhatten Bankası başkanı olan John McCloy OSS (Office of Strategic Services) isimli istihbarat örgütünün (Bill Donovan tarafından 1941-1942’de kurulmuştur) kurulmasını ve CFR ile karşılıklı iletişim içinde çalışmasını sağladı. 1947’de OSS, CIA’ya (Central Intelligence Agency’e) dönüştürüldü. 1947 Ulusal Güvenlik Kanunu ile de gerek sivil gerekse kriminal yasalara karşı korunan bir örgüt haline getirildi. Yani CIA, anayasaya rağmen ulusal güvenlik adına her türlü suçu işleyebilen bir örgüt yapısına kavuştu. 1950’de General Walter Bedel Smith CIA başkanı olduğu zaman, CFR’den aldığı emir üzerine Avrupa’da etkin bir örgüt kurulmasını istedi. Daha sonra CIA ve Ulusal Güvenlik Konseyine konan bu şemsiye daha da güçlendirildi ve 1982’de Reagan tarafından Executive Order 12333 (Etkin Yasa 12333) devreye sokuldu (Montalvo 2000).
Bilderberg, CFR ve öteki örgütlerin Avrupa ayağını ve etkinliğini teşkil etmek için CIA tarafından Hollanda’da Oosterbeek şehrinde Bilderberg otelinde 1954 de kurulmuştur. Dünyanın yönetimi ve globalizasyon konusunda her yıl farklı ülkelerde toplantılar yapar (Ross 2000; Marrs 2000). Toplantılar son derece gizli koşullarda ve özel ortamlarda yapılır. Katılanlar bu konuda hiç bir bilgi vermezler. Spotlight isimli bir dergileri de vardır. Liberty Lobby Inc, 300 Independence Ave., SE, Washington D.C. 20003 adresinden yayın yapar.
Bilderberg örgütünün Avrupa adresi: Maja-Banck Polderman, Bilderberg Meetings, Amstel 216, 1017 AJ, Amsterdam, Hollanda. Bilderbergin ABD adresi ise Charles W. Muller, American Friends of Bilderberg, Inc. 477 Madison Ave., 6th Floor, New York, NY 10022.
Bilderbergin kurucuları arasında Hollanda prensi Bernhard ve Polonyalı sosyolog Dr. Joseph Hieronim Retinger de vardır, Retinger Bilderbergin babası olarak bilinir. Bilderbergin kuruluşunda ABD istihbarat örgütlerinin, özellikle CIA’in rolü olduğu çok iyi bilinmektedir. Prens Bernhard ise eski bir NAZI SS üyesidir, 1937 de Hollanda prensesi ile evlenmiştir, ama Nazilerle olan yakın bağları çok iyi bilinmektedir (Marrs 2000). ABD’li gizli örgüt ve CFR üyelerinin bazıları da Bilderberg üyesidir. Retinger ABD’ye CFR başkanlarından Averell Harriman tarafından getirilmiştir. David ve Nelson Rockefeller, John Foster Dulles ve CIA direktörü Walter Smith ile görüştükten sonra CIA güdümünde bu gizli örgütü oluşturmuştur. Bilderbergin oluşmasında etkili diğer isimlerden birisi de Başkan Eisenhover’ın psikolojik savaş danışmanı C.D. Jacksondır.
Bilderberg, merkezi Hollanda olmak ve içine Ingiliz kraliyet ailesini de dahil etmek üzere CFR’nin Avrupa ayağını oluşturdu. Önemli işadamları, politikacılar, bankerler, medya sahipleri, askeri kilit isimler ve istihbarat örgütlerinin üst sınıfı ile ilişki kurup onları üye yaptılar ve her yıl gizli toplantılar düzenlemeye başladılar. 1991’de Bilderberg başkanı Ingiliz Lord Peter Carrington idi. Carrington NATO genel sekreteri, kabine üyesi, CFR’nin Ingiliz kuruluşu olan Royal Institute of International Affairs’ın başkanı idi. Kendisi Rothschild banka imparatorluğu ile hem evlilik, hem iş bağlantılarına sahipti.
CFR’nin resmi olmadan uluslararası düzeyine taşınmış bir şekli olan Bilderberg yine Ingiliz ve ABD CFR’lerini finanse edilen kişiler ve CIA’in örtülü ödeneği tarafından destekleniyordu. Bilderberg diğer bir kardeş grup olan Trilateral Komisyona çok benzemektedir. Bunlarda her ne kadar daha önce bahsedilen masonik ritueller yoksa da zaten bu grupların çoğuna katılanlar bahsedilen masonik gizli örgütlenmelerin içinde de olan insanlardır. Her yıl yapılan çok gizli ortamdaki toplantıları hem CIA, hem de o ülkenin istihbarat örgütü kontrol eder. Türkiye’de son 50 yıldır başa geçen ünlü politikacıların çoğunluğu Bilderberg üyesidir, halen bu gizli Bilderberg üyeleri Türkiye’nin etkin yönetiminde rol almaktadırlar. Türkiyedeki toplantılar şu ana dek 18-20 Eylül 1959’da Yeşilköy-Istanbulda, 25-27 Nisan 1975’de (Çeşme’de Hotel Altın Yunus’da) yapılmıştır. 2001’deki toplantı ise Isveç’de gerçekleşmiştir.
Trilateral Komisyon
Trilateral Komisyon (Trilateral Commission, TC) ABD’de yeşertilen Yeni Dünya Düzenini tüm dünyaya yani Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonyaya daha iyi yayabilmek için oluşturulmuş ve 1973’te David Rockefeller, Henry Kissenger ve Zbigniew Brzezinski tarafından kurulmuş gizli bir örgüttür (Sklar 1980; Robertson 1991; Ross 2000; Marrs 2000). Brzezinski 1973-1976 arasında başkanlığını yapmıştır. CRF’nin Atlantik ötesi ülkelerde CIA tarafından örgütlediği bir kuruluş olduğu bilinmektedir. Adresi: 345 Street, East 46th Street, Suite 711, New York, NY 10017 dir.
1994’teki bir TC bildirisine göre Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya’dan 325 kilit noktadaki isim TC’ye üyedir. Sistem CFR’da olduğu gibi işlemektedir. Ama bu ABD’nin ve globalizasyonun tüm dünyaya yayılması için Amerikan-Nazizminin yeni bir oyunu sahneye koymasından ibarettir. Buradaki hedef yine ekonomik sınırların kaldırılması ve politik, ekonomik, askeri, politik ciddi noktalardaki kişilerin kontrol altına alınmasıdır. CFR anayasasındaki ilkeler TC’da da geçerlidir.
Her ne kadar adresi yeri, üyeleri belli ise de Trilateral Komisyonun yaptığı aktivitelerin ardında gizli amaçlar, ABD’li istihbarat örgütleri ve NATO’nun gizli özel savaş örgütleri vardır. ABD başkanlarının ve Avrupa, Amerika ve Japonya’daki yönetici kadroların çoğu TC üyesidir. Tüm dünyada TC, Bilderberg ve CFR birbirinin içine girmişlerdir ve her üçünün de üyesi olan 50 kişi vardır (daha önce sunuldu). Örneğin Bill Clinton, Brent Scowcroft (Ulusal Güvenlik Konseyi), John Mark Deutsch (CIA direktörü), Robert Strange McNamara (Savunma Bakanlığı Sekreteri), Henry Kissenger, Walter Fritz Mondale ( Japonya Büyükelçisi), Benjamin Nye (Hazine sekreteri) gibi dokunulmazlığı olan isimler her üç teşkilatın da üyesidirler.
Burada temel olarak anlatılmak istenen 19. yüzyılda bazı gizli cemiyetler, zengin aileler tarafından yaratılan bir ideolojinin nasıl önce ABD’de CFR olarak kök salıp, sonra nasıl Bilderberg ve Trilateral komisyon sayesinde her ülkenin iç yapısını ve politikasını, endüstrisini, medyasını ve sosyal yapısını kontrol ettiğidir. Amerikan derin Devleti ve Dünya Gizli Hükümetine karşı tüm Amerikalılar ve Avrupalılar bilinçsizdirler, çünkü 45 yıl boyunca totaliter bir komünizm gelecek korkusu ile uyutulmuşlardır.
Sonuç ve Türkiye bu gizli örgütlerin neresinde?
Türkiye’de de bu gizli örgütlerin çok büyük etkinliği vardır ve 1948’lerden sonra Türkiye’yi hiç bir zaman bu ülkeyi kuran Kemalist ulusalcı ve vatansever ideoloji yönetmemiştir, Türkiye 1948’den sonra bize Batı tarafından biçilen Türk-Islam Sentezci ve ülkeyi emperyalizme köle haline getiren bir ideoloji tarafından yönetilmiştir. Bu yönetim bahsedilen CFR, Bilderberg ve Trilateral Komisyon tarafından da şekillenmiştir. Ne yazık ki gerek Türkiyeyi yöneten, gerekse Türk istihbarat örgütlerinin içinde olan bazı Bilderberg ve Trilateral Komisyon üyeleri vardır. Bu örgütlerin Türkiye için verdiği kararın Sevr koşullarının uygulanması olduğunu görmemek için ise kör olmak gerekir.

casaubon
05-08-2004, 16:18
Tarİh...................... Olaylar

1090......sİon TapinaĞi Tarİkati'nin KuruluŞu
1099......haÇlilar'in KudÜs'Ü Almasi Ve Katlİam Yapmasi
1127......azİz Barnard'in Templar Tarİkati'ni DÜzene Sokmasi
1139......papa 2. Innocent'İn Templar Tarİkati'na Özel İmtİyazlar Tanimasi
1187......kudÜs'Ün TÜrkler Tarafindan Gerİ Alinmasi, Papa 3. Urben'İn FelÇten Ölmesİ
1188......sİon Ve Templar Tarİkatlerİnİn Ayrilmasi; Ormus Tarİkatİ'nin Ortaya Çikmasi
1208......katar Katlİaminin BaŞlamasi
1291......akra Kalesİnİn DÜŞmesİ; Templar ŞÖvalyelerİ'nİn Fİlİstİn'İ Tamamen BoŞaltmasi
1303......templar Yanlisi Papa 8. Bonifice'İn Zehİrlenmesİ
1305......templar Yanlisi Papa 11.benedict'İn Zehİrlenmesİ; Fİlİp Yanlisi 5. Clement'İn Papa Olmasi
1307......fransa Krali Fİlİp'İn Templar Katlİamini BaŞlatmasi
1307......guillaume'İn Sİon TapinaĞi Tarİkati'ni Yenİden DÜzenlemesİ
1308'den Sonra......kaÇak Templar'larin "azİz John", "İsa'nin ŞÖvalyelerİ" Gİbİ Tarİkatlere Sizmasi
1307-1520......uyku DÖnemİ: Sİon Ve Templar Mensuplarinin Asİllerle, SanatkÂr Ve Bİlİm Adamlariyla Yakinlik Kurarak VarliĞini SÜrdÜrmeye ÇaliŞmasi
1492......haÇlilarin EndÜlÜs'Ü Ele GeÇİrmesİ; MÜslÜman Katlİami, Yahudİler'İn TÜrkler'e SiĞinmasi
1522......sİon Mensuplarinin Martİn Luther'İ Desteklİyerek LÂİkleŞmesİ
1527......lorraine Aİlesİnden Ganzeque'İn Sİon TapinaĞi BÜyÜk Üstadi Olmasi
1550......sİon Tarİkati'nin Fransa KralliĞi İÇİn Rakİp Valois Ve Quise Aİlelerİnİ Ortadan Kaldirmasi; Lorraine Aİlesİnİn Rakİpsİz Kalmasi
1605......"rosecruix" (kizilhaÇ) Tarİkati'nin Kurulmasi
1618......kizilhaÇ Tarİkati'nin DestekledİĞİ Frederic'İn Bohemya Krali Olmasi; 30 Yil Dİn SavaŞlarinin BaŞlamasi
1620......kizilhaÇ'in "hirİstİyan Bİrlİklerİ" TeŞkİlatini Kurmasi; Engİzİsyon'dan KaÇan Aydinlara Kapilarini AÇmasi
1645......İngİlİz BaŞbakani Cromwell'İn KizilhaÇ Kolejİ AÇmasi
1660......kizilhaÇ Tarİkati'ni Desteklİyen 2. Charles'in İngİltere Krali Olmasi
1670......spalding Beyefendİler Cemİyetİ'nİn KuruluŞu
1717......londra BÜyÜk Locasi'nin Kurulmasi; "mason" Adinin İlk Ortaya ÇikiŞi
1723......"anderson Nİzamnamesİ"nİn KabulÜ
1725......radeclyffe'İn Parİs'te İlk Mason Locasini Kurmasi; İngİlİz-fransiz Mason SÜrtÜŞmesİnİn BaŞlamasi
1730......ramsey'İn Fİladelfİyalilar Cemİyetİ'nİ Kurmasi
1732......İlk Mason TÜrk: 28 Mehmet ÇelebİzÂde Saİt Çelebİ; Masonlarin TÜrkİye'ye El Atmaya BaŞlamasi
1738......papa 12. Clement'İn Farmasonlari LÂnetlemesİ
1750......hund'un "strict Observance" Sİstemİnİ Kurmasi
1750......"menfius Oryantal Rİtİ"nİn KuruluŞu
1750......yahudİler'İn Loncalardan Sizarak Mason Localarina Gİrmeye BaŞlamasi
1770......yahudİler'İn "hÜrrİyet-musavat-uhuvvet" Sloganlarinin Mason Localarini Etkİlemesİ
1771......İllİmunatİ Masonİk TerÖr ÖrgÜtÜnÜn Kurulmasi
1775......İlk Mason HÜkÜmdar FranÇois'İn (1731) Marİa Teresa İle Evlenmesİ; Habsburg Hanedani İle Lorraİne Hanedani Arasinda Kan BaĞi Kurulmasi
1776......fİlÂdelfİyalilar Cemİyetİ Mensuplarindan G. Washİngton, B. Franklİn Ve T. Jefferson LİderlİĞİnde Amerİka BİrleŞİk Devletlerİ'nİn İngİltere'den BaĞimsizlik Elde Etmesİ
1789......masonlar'in ÖnderlİĞİnde Fransiz İhtİlalİ
1800......abd Charleston'da İskoÇ Rİtİ YÜksek Şurasi'nin Kurulmasi (gÜney JÜrİsdİksİyonu); KontrolÜn İngİlİz Ve Fransizlar'dan Abd'ye GeÇmeye BaŞlamasi
1814......abd New York'ta "kuzey JÜrİsdİksİyonu"nun Kurulmasi
1815......İlk Üst DÜzey Mason Olan Yahudİ: Eliphus Levİ
1860......mary Baker Eddy'nİn "scientology" Tarİkatinin Temelİnİ Atmasi
1875......helena Petrovna Blavatsky'nİn Teozofİ Tarİkatinin Temelİnİ Atmasi
1879......yahova Şahİtlerİ'nİnİ Ortaya ÇikiŞi
1880......mathers'İn "golden Dawn" (altin Şafak) Tarİkati'ni Kurmasi
1886......charles Ve Myrtle Filmore'un "new Age-yenİ ÇaĞ" Tarİkatinin Temelİnİ Atmasi
1890......paledan'in "İsa'nin Kupasi" Tarİkati'ni Kurmasi
1894......papus'Ün "sİon ProtokolÜ"nÜ Hazirlamasi
1896......theodor Herzl'İn Fİlİstİn'İ Yurt Edİnmek İÇİn Bİr Dernek Kurmasi; Ve "sİon ProtokolÜ'nÜ Yayinlamasi
1900......papa 13. Leo Ve Papa 10. Pius'un Farmasonlar'i Bİr Kere Daha LÂnetlemesİ
1900......anglİkan Kİlİsesİ'nİn Masonlar'i Desteklemesİ
1900-1915......osmanli Devletİ'nde Mason Etkİsİnİn DoruĞa UlaŞmasi
1905.....abd Şİkago'da İlk "rotary" KlubÜ'nÜn AÇilmasi
1917......melvİn Jones'un Abd Şİkago'da İlk "lions" KlubÜ'nÜ AÇmasi
1917......mason Lenİn LİderlİĞİnde Rus Sosyalİst İhtİlalİ
1918......haÇli İttİfaki'nin Anadolu'yu İŞgalİ
1947......alice Bailey'İn "lucis Trust" Cemİyetİnİ Kurmasi
1947......yahudİlerİn KontrolÜnde "tek DÜnya Devletİ" İÇİn İlk Adim: BİrleŞmİŞ Mİlletler TeŞkİlÂti
1948......yahudİlerİn Fİlİstİn'de Satin Aldiklari Topraklar Üzerİnde Yenİ Bİr Devlet Kurmalari
1950......"saint Julien Geneois" Tarİkati'nin Kurulmasi
1956......"sİon TapinaĞi" Tarİkati'nin Yenİden Organİze Olmasi Ve DÜnya Üzerİndekİ Etkİsİnİ Arttirmasi
1957......hirİstİyan "avrupa BİrlİĞİ" İÇİn İlk Adim - Aet
1958......plantard'in De Gaulle'Ü İktİdara Getİrmek İÇİn "halkin GÜvenlİĞİ Komİtelerİ" Kurmasi
1959......"sİon TapinaĞi" Dergİsİ "circuit"de "yenİ Bİr Fransa" Yazisinin Yayinlanmasi
1973……"sİon TapinaĞi" Tarİkati TÜzÜĞÜnÜn Yayinlanmasi
1979......plantard'in Lorraine DÜkÜ Otto Von Habsburg'un Bİr "morevenj" OlduĞunu AÇiklamasi
1981......vatİkan'in Mason P-2 Locasi Ve Mafya İle Bİr Skandala KariŞmasi
1991......haÇli İtİfaki'nin Irak'a Saldirmasi
1991.......mason Abd BaŞkani George Bush'un "yenİ DÜnya DÜzenİ" Tezİnİ Ortaya Atmasi

selçuk efendi
31-08-2004, 16:51
Amerikan dolari dunyada en cok bilinen banknot
olmasina ragmen uzerindeki ortacaga ait sembollerin
anlami o kadar da bilinmemektedir.Paranin uzerindeki
semboller 4 Temmuz 1776 yilinda "kurucu babalarinin
inanclari"ni yansitmak amaciyla ilk olarak Continental
Congress tarafindan yururluge konuldu.Dolarin
uzerindeki Great Seal ( buyuk damga ) sembolu
Amerika'nin kurucularinin inaclarini yansitan birer
aractirlar.
Great Seal'in ilk dizayni 20 Haziran 1782'de kongre
tarafindan kabul edilmis,1935 yilinda da yeniden
duzenlenmistir.Dolarin uzerindeki Masonik semboller
Amerika'nin kurucularinin inanclarinin gostergesi
olarak bugunde dolar uzerinde varliklarini devam
ettirmektedirler.
Amerikan kurucularinin inanclari neydi?
Bircok kaynaga gore Amerika'nin kurucularinin cogu
hur masonlar orgutunun birer uyesiydiler.Masonluk
karsiti metaryellere gore ise neredeyse Amerika'nin
devlet kurucularinin hepsi birer masondular.
33.dereceden Mason olan Palmer Hall ise 55 Amerikan
kurucusu arasindan sadece besinin mason oldugunu geri
kalanlarinin ise masonlukla bir ilgisi olmadigini
iddia etmistir.

Great Seal'in bir tarafinda antik bir Misir
piramitini gostermekte,tepedeki ucgenin ise parlayan
bir gozu icine almaktadir.Ucgen icindeki parlayan goz
Masonlarin cok unlu ve yaygin bir semboludur.Great
Seal'in on tarafinda Masonlar icin yine cok onemli bir
sembol olan kartal resmi bulunmaktadir.Ucgen icindeki
parlayan gozun isik demetiyle cevrili motifi Ordo
Templi Orientis'in resmi muhurunde var olup bu
sembolun masonlar icin onemini vurgulamaktadir.



Kutsal numara 13 de burada cesitli sembollerle
ifade edilmistir.Ornegin 13 tane ok,13 tane
cizgi,yildiz kumesinin 13 tane yildizi gibi...13
basamakli Misir pramidi de yeni Amerikan caginin
baslangicini ifade etmektedir.Tesadufi bir sekilde
butun Amerikan federal yonetimleri kendi resmi devlet
damlgalarina(seal) sahiptirler.Ornegin,Colorado
eyaletinin Great Seal'i(resmi sembolu) ucgen icinde,
her tarafa isik sacan bir gozdur.Bu Great Seal'de yer
alan bir pramitin altindaki bir yazitta Latince "Novus
Ordo Seclorum" parolasi,yani "Cagin Yeni Duzeni"
bugunku vurgusuyla "Yeni Dunya Duzeni" yazmaktadir.

Great Seal'in dolar uzerine basilmasindaki en onemli
karar 1930'lu yillardaki hukumet bakani Henry Agard
Wallace sayesinde olmustur.Henry Wallace tam anlamiyla
Amerika'nin yeni dunya duzenini insa etmesi icin tanri
tarafindan secildigine inanmistir.Wallace'nin
biyografisini yazan D.McDonald'ta gore Wallace,
Amerika'nin tanri tarafindan secildigine ve kendisinin
de mesih olduguna inaniyordu.Hur masonlar orgutune uye
olan Wallace bunu saklamiyordu.Inancsal coskusunun
etkisiyle 1934'te, bir kac kisi tarafindan bilinen
Great Seal'in gercek anlamini deklare eden bir yazi
yazdi.

"Evrenin buyuk mimarisinin tanimlanmasi daha fazla
kesinlik istemektedir.Piramitin en ustundeki tas
yerine yerlestilrilmeden once bu devlet guclu bir
sekilde,obur devletler icinde yerini Yeni Dunya
Duzeni'nin baslangicindan once almalidir."

Great Seal'in tam anlamini aciklamak oldukca guc ve
butun anlami cok bir kac kisi tarafindan bilinmekte,
uzerindeki semboller gizli topluluklara ait anlamlar
ifade etmektedir.

soldier
10-09-2004, 18:51
16 YAŞINDAN KÜÇÜKLER OKUYAMAZ
HIRİSTİYANLAR BUNU TARTIŞIYOR
İNCİL’DEKİ 666 KEHANETİ BARKOD MU?
666 HANGİ SIRLARI SAKLIYOR?
Sadece ilahiyatçılar değil bilimadamları da yıllardan beri onu çözmeye uğraşıyor. Kimileri onu yeryüzü ve insanlığı tehdit eden bir Canavar olarak görüyor... Deccal yani şeytanı temsil eden 666!
Aytunç Altındal'ın kaleminden ele alınan 666 ile ilgili detaylar arasında kendinizi kaybedeceksiniz. 666 sırları arasında bulunan Fatih Sultan Mehmet ve Hz. Muhammed (S.A.V) detayları ise oldukça akıl karıştırıyor!


Sayılara ve harflere özel anlamlar yükleyerek geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği öğrenebilmek arzusu 2500 yıl gerilere gider. Antik Mısır’da, Mezopotamya’da Babil’de, Anadolu’da ve geç olarak da Batı Anadolu’da ve oradan da Miken ve Grek toplumlarında sayılar ve harfler arasındaki gizemli ilişkiler hayatı belirleyen ilim dallarıydılar. O dönemlerde en ünlü sayı üstadları; Pisagor, adı İncil’de de geçen Simon Magus(büyücü) ve Niğde’nin bugünkü Kemerhisar kasabasının adıyla tanınan Pagan ermişi Apollonius’tu.

Sayılar aleminde en çok konuşulan sayılardan biri hiç kuşkusuz 666 sayısıdır. Gizli ilimlerde (Okültizm) yanyana üç hamile kadın simgesiyle gösterilen ve gizlenen bu sayıya ilk kez İncil’in son kitabı olan ‘Revelation’ 13’üncü Bab’da rastlanır. İncil’in 22 Bab’dan oluşan bu kitabı İsa’ya en yakın Havari olarak tanınan ve İsa tarafından kendisine sırlar verildiği kabul edilen Aziz John tarafından, İsa’dan sonra 90-93 yılları arasında yazılmış ve İ.S 325 yılında değiştirilmemek kaydıyla İncil’e alınmış. Tamamen semboller, sayılar ve şifrelerle kodlanmış olan bu kitap, ilahiyatçılara göre Tevrat’ta yeralan Danial (Daniel Peygamber) kitabıyla benzerlikler göstermektedir. İki kitap da rüya/düş formunda yazılmış ve en önemli rolü sayılar ve kodlar oynamıştır. Aziz John tarafından yazılmış olan Revelation kitabındaki sembollerin, sayıların, şifrelerin ve kodların bu kişiye ‘Düş Gönderme’ diye bilinen Okült gizli yöntemiyle aktarıldığına kesin iman edilir.

Bu kitapta o kadar çok sır ve şifre vardır ki, ilahiyatçılar olduğu kadar bilimadamları da yüzyıllardır bunları çözmeye uğraşmışlardır. Bu şifre hem Daniel kitabında hem örtülü şekilde Revelation kitabında kıyamet fikri ile bağlantılıdır. 666 sayısı işte bu esrarengiz üst şifreyle ilgili. Revelation kitabında 666 sayısı yeryüzü ve insanlığı tehdit eden bir Canavar’ı (Beast) temsil eder. Canavarın başları ile boynuzları özel anlamı sembolize eder. Örneğin dört başı var denilen yerde dört imparatorluk ve on boynuzu var denilen yerde on kral anlatılmıştır. Bu yorumda 666 sayısı Doma İmparatorluğu olarak algılanmıştır. Boynuzlara atfen yapılan bir de İslami uygulama vardır ve bu da “Zülkarneyn” peygamberle ilgilidir. Ve benzer anlatımları içermektedir.

Revelation kitabında yoruma göre; dünya ve insanlık son boynuzun kırılarak 666 şifrelenmiş olan Canavar’ın Armegeddon da (Mecidiye-Suriye’de) ortaya çıkmasıyla büyük bir felaket yaşanacaktır. 666 sayısı özellikle de 1618-1648 yılları arasında Avrupa’da yaşanan 30 yıl süren din savaşlarının sonunda Protestanlar tarafından Katolik Kilisesi’ni simgeleyecek şekilde yorumlanmış ve Vatikan ve Papalar ‘Anti-Christ(Deccal) olarak anılmışlardı. Bu savaşlar sırasında Katolik Avrupa, 20 milyondan fazla (çoğu Alman) Protestan Avrupalı’yı vahşice öldürülmüşte. Katolik Kilisesi ise 666 sayısının İslamiyeti ve Hz. Muhammed’in (S.A.V) peygamberi simgelediğini öne sürmüştür. Onlara göre Hz. Muhammed’in (S.A.V) adının Grekçe yazılım ve harflerdeki sayısal toplamı 666 idi ve Canavar’ı simgeliyordu. 666 sayısının esrarı biçok ünlü fizikçiyi ve matematikçiyi de etkilemiştir. Örneğin Roger Bacon, Agrippa, Leonardo da Vinci ve Isaav Newton bu sayıyla çok ilgilenmişlerdi. Newton, Daniel kitabıyla Revelation kitabını karşılaştırmış ve bulgularını ölümünden 10 yıl sonra yayınlanması kaydıyla (1733) güvendiği kişilere emanet etmişti. Newton’a göre 666 sayısı sadece Muhammed’i değil onunla aynı adı taşıyan Fatih Sultan Mehmed’i de simgeliyordu. Newton sadece fizikçi ve matematikçi değil aynı zamanda okülist idi.

Avrupa’da 666 sayısının Hz. Muhammed’i (S.A.V) simgelediğini belgeleriyle açıklayan ilk kişi Dr. Veryard, 1670-1710’da bu bulguları İngiltere’de yayınlandı. Buna göre 666 sayısı sadece İslamiyet’i ve Hz. Muhammed’i (S.A.V.) simgeliyordu. Günümüzde ise 666 sayısı, Katolik Kilises tarafından satanizm simgesi olarak görülmektedir. Ancak bu yine de Hz. Muhammed (S.A.V) ile bağlantılanmıştır. Vatikan iddiasına göre Hz. Muhammed’in (S.A.V) eşi Hz. Hatice gerçekte gizli Hıristiyan’dı ve Hz. Muhammed’i (S.A.V)Yahudi ve Hıristiyan geleneğine göre yönledirilmiş ama o başka bir din yaratmıştı!... Köktendinci Protestan cemaatler, en başta da Evangelistler ise 666 sayısının Vatikan’ı ve Papalığı olduğu kadar İslam alemini de simgelediğine inanır. ABD Başkanı Bush’un da üyesi olduğu köktendinci Evangelist ‘’Skulls and Bones’’ adlı gizli örgüt için 666 sayısı, Canavar’ın sembolü olarak Orta Doğu’ya ‘Armegeddon, günümüze Suriye içinde bulunan Mecidiye şehrinin eski adıdır) gösterilmektedir. Onlara göre 666 sayısı ‘’Anti-Christ’’ olarak hem Papalıktır hem de şeytanın sureti olarak İslam alemindeki bazı liderler. Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad’ı ve Irak Devlet Başkanı Saddamı’ı Anti Christ (Deccal) ilan edilmiştir. Yahudiler ise Revelation kitabından çok kendilerinin Daniel kitabındaki sayısal şifrelere itibar ederler.


Bu iddiaları tetikeyen 13:16-18
“Küçük büyük, zengin yoksul, özgür köle, herkesin sağ eli ya da alnı üzerine bir işaret vurduruyordu. Öyle ki, bu işareti, yani canavarın adını ya da adını simgeleyen sayıyı taşıyanların dışında hiç kimse; ne bir şey satın alabiliyor, ne de satabiliyordu. Onun sayısı 666’dır.”

“Onları izleyen üçüncü bir melek yüksek sesle şöyle diyordu: Bir kimse canavara ve onun benzeyişindeki puta taparsa, alnı üzerine ya da eli üzerine onun işaretini kabul ederse, Tanrı gazabının kasesinde saf olarak hazırlanmış Tanrı öfkesinin şarabından içecektir. Böylelerine, kutsal meleklerin ve Kuzu’nun önünde ateş ve kükürtle işkence edilecek.”

666 rakamı ve barkod ilişkisine yönelik iddialar sadece ABD’de değil Almanya, İngiltere gibi birçok Avrupa ülkesinde de taraftar buluyor.

BİZİM HOCALAR NE DİYOR?

Peki bir Müslüman “666 rakamı ve barkod arasındaki ilişki” konusunda nasıl bir duruşa sahip olmalı? Cevabı Prof. Süleyman Ateş ve Prof. Dr. Zekeriya Beyaz veriyor.
Ateş: “Müslümanlıkla hiçbir sayının kutsallığı yoktur.666 sayısıyla Müslümanlığın uzaktan yakından alakası yoktur. Bu inanış tamamen hurafedir, daha ötesine de geçemez zaten.”
Beyaz: “Bazı kaynaklarda birtakım isimlere numaralar ve rakamlar verilmiştir. Her harfi bir rakamla özdeşleştrimişlerdir. Yani bunun bir aritmetiği ve sistematiği olduğunu düşünenler var. Örneğin Ahmet ismi 334’ü temsil ederken, başka bir isim 576’yı temsil edebilir. Ama bunlar fantezinden başka bir şey değil. Ayrıca bu konunun Deccal ile de alakası olduğunu sanmıyorum.” diyor.

soldier
10-09-2004, 18:56
Saadet Partisi (SP) Kocaeli İl Teşkilatı'nda bir basın toplantısı düzenleyen SP Genel Başkan Vekili Recai Kutan, ''Tren kazalarında İsrail'in parmağı var'' dedi. Kutan, kısa bir zaman sonra duraklayan terör eylemlerinin ardından emniyet güçlerinin derin bir nefes aldığını, ancak tamamen rehavetin içine düşüldüğünü, İsrail'in ise Ortadoğu'da yaptığı hain oyunlara bizi de katmak istediğini söyledi. Kutan, Verheugen hakkında da çarpıcı açıklamalar bulundu;


Geçtiğimiz aylarda yurdun çeşitli yerlerinde meydana gelen tren kazalarının terör eylemleri nedeniyle gerçekleştiğini belirten Kutan, "Ülkemiz, uzun yıllar boyunca terör belasıyla karşı karşıya idi. Bizler, Milli Görüşçü olarak terör olaylarının dış güçler tarafından yapıldığını açıkladık. Kısa bir zaman sonra duraklayan terör eylemlerinin ardından emniyet güçlerimiz derin bir nefes aldı, fakat tamamen rehavetin içine düştük. İsrail ise Ortadoğu'da yaptığı hain oyunlara bizi de katmak istedi. 'Eğer bizimle iyi geçinmezseniz başınız terörden kurtulamaz' dendi. Birden bire terör yine ortaya çıktı. Kimi zaman Güneydoğu'da, kimi zaman ise tren kazaları ile başgösterdi. İleride terör eylemlerinde artış olacağından şüphe ediyoruz. Halen daha terör eylemlerini Müslümanlığa yıkmaya çalışıyorlar. Adeta İslam ile terörü bir tutuyorlar" diye konuştu.

AK Parti Hükümeti'nin ülkeyi ekonomik krizin eşiğine getirdiğini de sözlerine ekleyen Recai Kutan, "Şu anda ülkemizin dış ticaret açığı 20 milyar dolardır. Yıl sonunda bu rakamlar 40 milyar doları bulacaktır. Biz, hükümet yetkililerini defalarca ikaz ettik fakat gidişat çok yakında krizi getirecektir. Hükümet sadece büyük sermayenin arzusu istikametinde yatırım yapmaktadır. Dış siyasette durumumuz çok kötüdür en kısa sürede ciddi önlemler alınması gerekmektedir" dedi.

Ülkemizi ziyarete gelen Avrupa Birliği (AB) Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu üyesi Günther Verheugen hakkında da çarpıcı açıklamalar yapan Kutan,"Verheugen denilen adam, adeta müstemleke komiseri gibi Türkiye'ye gelerek 'ben oraya gidiyorum ben şurayı ziyaret edeceğim gibi' tavırlar takınmıştır. Ülkemizde Kürt azınlığı diye birşey yoktur. Niye diğer vatandaşları değil de sadece Kürtleri ziyarete gidiyorsun. Bu hain adamın geliş nedeni ortadadır. İsrail planlarına uygun şekilde hareket ederek çalışmalar yürütmektedir" diye konuştu.

Kutan'ın yanısıra, SP Kocaeli Eski Milletvekili Mehmet Batuk, İl Başkanı Birol Aydın ve partililer katıldı.

selçuk efendi
18-09-2004, 13:42
Deprem Dosyası Yeniden Aralanıyor

*"Bazılarının; elektromanyetik dalgalar yolu ile iklimleri değiştirme, depremler yaratabilme , volkanları harekete geçirebilme yeteneğine sahip silahlar geliştirdiğini biliyoruz.
ABD Savunma Bakanı William Cohen; 1997, Georgia Üniversitesi
"Terörizm, Kitle İmha Silahları, Kitlesel İmha ve ABD Stratejisi" üzerine konferansta
E(r)= (I(p)/2pi)*(4L/r-cube)*(Cos 0)
Yukarıdaki denklem; fay hatlarını harekete geçirebilecek kadar güç üretebilen MHD jeneratörlerinin yarattığı elektrik alanını ifade eder. Bu yazıyı okumayı bitirdiğinizde; çok daha fazlasını ifade edecek.
Raporun Özeti
Büyük felaketler büyük çözülme süreçlerinin işaret fişeğidir. Sovyetlerin; küresel düzen adına yeniden yapılandırılması öncesinde Çernobil ve Ermeni depremi felaketleri; Japonya'nın yıllarca içinde çıkamayacağı ekonomik durgunluk dönemi öncesinde Kobe depremi yaşanmıştır. Türkiye'de gözlerimizin önünde yaşanan devletin çözülme sürecinin işaret fişeği ise; 17 Ağustos 1999 Gölcük depremidir.
Toplumun gözü önünde devlet ordusundan politikacına bütün mekanizmaları ile küçük düşürülürken; sivil toplum örgütlerinin gücü kutsanmıştır. Deprem sonrasında; çöken bir ekonomi için itici güç olması gereken inşaat sektörü ise; "katil müteahhitler" imajının üzerinden inşa edilen bir meşrutiyet zemini üzerinden altı ay süre ile durdurulmuş ve bu sürede Türkiye'nin yaşayacağı derin ekonomik krizlerin temeli atılmıştır.
Bu rapor; 17 Ağustos depremi ile daha önce duymadığınız, duyamadığınız veya duymuş olsanız bile medyanın "mantık perdelemesi" sayesinde algılayamadığınız bazı ayrıntıları biraraya getirerek; "Deprem Dosyası'nın "toplumsal hezeyan", "zemin etüdü/rant ilişkisi" ve "duyarsız devlet/duyarsız toplum" perspektifinde farklı bir boyutta açmakta ve şu kritik iddiayı ortaya koymaktadır :
17 Ağustos Depremi'nin doğal olmayan yollarla gerçekleşmiş olma ihtimali; incelenmeye değecek kadar yüksek bir olasılıktır. Devletin elinde; diğer devletlerin elinde "tektonik silah" teknolojisinin bulunduğuna dair her türlü bilgi bulunmasına ve bölgede deprem sırasında "uluslararası bir tatbikat" gerçekleştirildiği bilinmesine rağmen konunun üstü kapatılmıştır.
Bu rapor; depremin 4. yıldönümünde, duymaktan sıkıldığınız perspektifin ötesinde bir perspektifle konuyu daha önce duymadığınız veriler ve unsurlarla destekleyerek yeniden gündeme getirmeyi hedeflemektedir.
Başına geçirilen çuvalın hesabını soramayanların; olası bir deprem saldırısına karşılık verebileceğini düşünecek kadar saf beklentilere sahip olmak ise tamamen bizim kusurumuzdur; okuyucularımızdan özür dileriz.
Dört Yaz Önce Neler Olduğundan Emin Olma Gereği
17 Ağustos 2001'de; yani onbinlerce canımızı alan depremin ikinci yıldönümünde, ABD Büyükelçiliği'nin fakslarına yurdun dört bir yanından yüzlerce fax geldi. Faxın üzerinde; o sıralarda popüler olan bir ABD filminin ismine atfen sadece şu sözler yazılı idi :
"We Know What You Did Two Summers Ago"
Bir grup üniversiteli öğrencinin, geçen yaz işledikleri ve üstünü örttüklerini zannettikleri bir cinayetin, gizli bir el tarafından tekrar önlerine getirilmesini konu alan "We Know What You Did Last Summer" filmine gönderme yapan bu mesajın kaynağının neresi olduğunu ABD Büyükelçiliği'nin bulmaya çalıştığını ama bulamadığını biliyoruz. Neticede karşısına Türkiye'nin çeşitli yerlerindeki faks ofisleri çıktı ve bir kaç birim nezdinde yaptığı sondaj; "bilmiyoruz, bizim alakamız yok" cevabı ile karşılaştı.
Bu küçük ama etkili eylem tabiki medyada yeralmadı; alması da istenmiyordu. Amaç; bir zanlının yüzüne hiç beklenmediği anda "senin suçlu olduğunu biliyoruz" dediği anda verdiği tepkilere bakarak, gerçekten suçlu olup olmadığını test etmeye yönelik bir psikolojik test yapmaktı. ABD'lilerin bu testten geçip geçmediklerini öğrenemedik; öğrendiğimiz, eylem sonrası yaptıkları sondajın CIA kadrolarından beklenmeyecek kadar amatör düzeyde olduğu idi.
İşte bu eylemden iki; depremden ise dört sene sonra; "Deprem Dosyası"'nın kapağının yeniden aralandığına dair sesler geliyor.
Birilerinin önüne "yazmaları için" yeniden "sarı zarflar içinde kapsamlı ve odaklı literatür tarama çalışmaları" konuyor.
Geçenlerde bunlardan bir tanesi bizim de önümüze geldi. Sağolsunlar; bizi de unutmamışlar.
Kendilerine; dosyada sundukları bilgilerin çoğunun zaten bizim tarafından üç sene önce yine benzer bir zarf içinde ilgili birimlere sunulduğunu; hatta o zarfta bulunmayan bilgilerin bizde olduğunu söyledik ve şu soruyu sorduk : "O gün bu dosya ile ilgilenmeyip; daha doğrusu ilgilenip gibi yapıp klasör sektörüne katkı yapanların ne oldu da aklı başına geldi?". Sorumuza net bir cevap alamadık.
Böyle bir durumda; SESAR olarak "Deprem Dosyası"'nı bir de biz aralayalım ve günışığına çıkmamış hususları dikkatinize sunalım dedik .
Konuyu aşağıdaki başlıklar altında kategorilendirmenin; 17 Ağustos depremini bir "magazin" ve "toplumsal paranoya" haline getiren dezenformatif güçlerin elinden "komplo teorisi" silahını almak için yararlı olacağını düşünüyoruz.
a) Bilinmeyenler - Veriler ve Sorular
b) Bilimsel Gerçekler - Tesla; MagnetoHydroDynamics ve Tektonik Silah Gerçeği
c) Tetikçisi Belirsiz; Tetiklediği Belirli (17 Ağustosun diğer depremlerle benzerliği)
d) Tektonik Silahın varlığına dair somut kanıtlar
f) SESAR olarak tezimiz
Bunları biliyor muydunuz?
Depremle ilgili o kadar yazıldı, çizildi ve Internet'te bu konu ile ilgili o kadar yazı dolaştı ki;deprem öncesinde, sırasında ve sonrasın da artık bir çok bilgiyi, okuyucuların bir şekilde duyduğunu varsayıyoruz. Aşağıda daha önce gün ışığına çıkmamış; ya da o bilgi karmaşası içinde gözlerden kaçan veya üzerine yeteri kadar odaklanmayan ve en önemlisi önümüzdeki bilmeceyi çözmede kritik olduğunu bildiğimiz bilgileri ve soruları dikkatinize sunuyoruz :

*
Depremin olduğu gece Gölcük'teki donanma üstünde, devir teslim töreni ile ilgili bir yemek/eğlence vardı. Bu eğlenceyi düzenleyen kuruluşun bütün elektronik sistemleri saat 11:00 civarında bozuldu. Çalışanlar; elektronik sistemleri bozulurken; havai fişekleri kontrol eden mekanizmaların kendiliğinden ateşlendiğini gördüler. Bu; bölgede depremden çok önce ciddi bir elektro manyetik alanın varlığının en büyük kanıtı idi.

*
Depremler öncesinde, elektromanyetik dalga alanları oluştuğu ve bölgede görülen ışık ve elektrik fenomenlerin "doğal" olduğu tezi ilk başta çok mantıklı gelmektedir. Depremlerden önce elektromanyetik alan oluştuğu tezi doğrudur ama ve çeşitli bilimsel araştırmalar bu tür elektromanyetik stresin deprem öncesi göstergesi olup olamayacağı üzerine yoğunlaşmaktadır.( Örnek : Physical Review; Volume 65, "Guternebrg-Richter type relation for laboratory fracture-induced electromagnetic radiation"). Halkın yanıltıldığı nokta; bu tür bir elektromanyetik stresin, bölgede görülen garip elektrik/ışıma efektlerinin sebebi olduğudur ki, bu tezin arkası bilimsel olarak boştur. Bu tarz bir elektrik ışıma/plazma etkisine neyin neden olabileceğini "Bilimsel Gerçekler" başlıklı bölümde okuyabilirsiniz.
*
Sözkonusu gecenin organizasyon hizmetlerini sunan şirketin elinde o gecenin videosu bulunuyordu.Bu video; o gece yaşanan gariplikler açısından bir belge niteliğindeydi. Bir gazeteci o videoyu almak için şirkete başvurduğunda şirket ilk başta bunu kabul etti ve ertesi gün videoyu vermek için gazeteci ile sözleşti. Fakat nedense şirket bu kararından vazgeçti ve gazeteci ile yaptığı konuşmayı bile inkar etme noktasına geldi.
*
Bölgedekiler radyolarının kendiliğinden kanal değiştirmesi gibi fenomenlere depremden saatler önce tanık oldular. Deprem sonrası ise bölge balıkçıları, denizden çektikleri ağlarının yanmış olduğunu tespit ettiler. Depremden önce dikkat çeken bir diğer fenomen; depremden iki gün önce Büyükada semalarında gözüken mavi ışık topuydu.
*
Donanma üssünün yanında oturanlar; deprem sırasında, gemilerin üzerinde bir elektrik arkının oluştuğunu, yıldırım ışığına benzeyen bu ışığın göğü yarar gibi, "dizel motor" sesi gibi bir ses çıkararak bir süre ilerledikten sonra gemilerin tam üstünde denize doğru büyük bir gürültü ile boşaldığını gördüler.

o
Bu gözlem; "Bilimsel Gerçekler" başlığı altında geliştirdiği teknolojiden bahsettiğimiz Tesla'nın; atmosfer üzerinden transfer edilen elektrik enerjisinin istenildiği anda herhangi bir noktaya öldürücü bir güçle nasıl indirilebileceğini anlatan ve kanıtlayan çalışmaları biliyorsunuz daha bir anlam kazanır.
*
Depremden önce; Karl Buckthought isimli bir Kanadalı uzman'ın 10 Temmuz'da Saroz körfezi açıklarında 6 şiddetinde bir deprem yaşanacağı yolundaki tahmini Aktüel dergisinde yeraldı. Bu haber "deprem profesörü" Işıkara'yı, "halkı paniğe sürüklediği" için çok kızdırmış olacak ki; o gün Saroz'a gidip halkla birlikte sabahladı. Buckthought medyada Kanada Toronto Üniversitesi'nden profesör olarak tanıtıldı. Halbuki kendisi bu üniversitede profesör değil, sadece mezunu. "Deprem hezeyanını" başlatan bu isim; depremden hemen sonra ortalığa çıkmaz oldu ve kendisi ile temas kurmayan gazetecilerin hiç bir isteğine cevap vermedi.

o
Aktüel dergisinde bu haberi yapan muhabirleri Buckthought'a kim yönlendirdi?
*
Deprem öncesinde bölgede bir tatbikat yapılıyordu. Tatbikata; İngilizler ve İsrail'liler de katılıyordu. Tatbikat için bölgeye bu devletlerin denizaltıları da gelmişti. Kritik sorular şunlar :

o
Bu tatbikatın konusu neydi ve tatbikat sırasında özel bir teknoloji denendi mi?
o
Denendiyse; bu teknoloji denenmesi Türk yetkililerin bilgisi dahilinde miydi?
o
Yabancı denizaltılar bünyesinde bölgeye bu teknolojiye dair özel bir cihaz getirildi mi?
+
Bu denizaltılarla birlikte bölgeye bir MHD jeneratörü sokulma ihtimali nedir? (MHD Jeneratörünün ne olduğunu merak edenler; Bilimsel Temeller başlıklı maddeyi okuyabilirler)
*
O günlerde "deprem silahı" tezini ortaya koyanlara "komplo teorisi" suçlaması ile deli muamelesi yapılıyor ve "bilimadamı" kisvesi altında isimler teknik olarak böyle bir şeyin mümkün olamayacağı şeklinde ahkam kesiyorlardı. (Benzer bir mantıksal perdeleme; ilk yıllarında cep telefonları teknolojisinin dinlenip dinlenemeyeceği tartışmaları sırasında da yaşandı Bkz. Bilimsel Temeller başlığı) Fakat aynı günlerde; ABD Savunma Bakanı'nın 1997 yılında Georgia Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada bizzat kendi ağzından "tektonik silahların" varlığını kabul ettiği konuşma açık kaynaklardan tespit edilmiş ve ilgili makamlara iletilmişti.

o
İstedikleri zaman basında her türlü konuyu önplana çıkarabilme yeteneğine sahip bu makamlar; bu bilginin üzerine neden yattı ve medya bu somut kanıtı neden görmezden geldi?
*
Depremden iki saat sonra bölgeye İsrail'in ordu bağlantılı kurtarma ekipleri geldi. Trakya'daki birliklerin bile bölgeye 24 saat sonra intikal edebildiği düşünülürse; İsrail'li kurtarma ekiplerinin bu kadar hızla bölgeye intikal etmesinin arkasında bilmediğimiz bir ön hazırlık nedeni mi mevcut?
*
Bu kadar devasa bir depremin sismografi kayıtları ilk günlerde kimseye gösterilmedi. Bu kayıtlar çok sonraları toplumun önüne getirildi. En ufak depremden sonra bile medya malzemesi yapılan bu kayıtların bu kadar uzun süre saklanmasının nedeni neydi?

o
"Deprem Profesörü" Işıkara bu kayıtların saklanması konusunda ne rol oynadı?
*
Depremden hemen sonra Cumhurbaşkanı Demirel, "deprem profesörünü" Kandilli'de ziyaret etti. Demirel ile Işıkara'nın basına kapalı görüşmesinin konusu ile yukarıdaki maddenin bir alakası var mıydı?
*
Gölcük'teki deprem öncesinde bölgede başka depremler kaydedildiği halde bunlar Rasathane'nin kayıtlarında yeralmıyor. Afet İşleri Genel Müdürlüğü'nün ve TÜBİTAK'ın kaydettiği depremleri Kandilli'nin es geçmesinin bir nedeni var mı?


Bilimsel Gerçekler
Depremin hemen sonrasında; "kontrol dışı teorileri" kontrol altına almak için bir "mantık perdelemesine" gidildi ve tabi bu operasyonun tarafları bir yanda "bilim adına" konuşan "profesörler"; diğer tarafta "saçmalayan" komplo teorisyenleri olarak belirlendi. Sonuç belliydi.
Bu noktada sizlere cep telefonlarının ilk çıktığı dönemlerdeki tartışmaları hatırlatırız. Tansu Çiller'i örtülü ödenek üzerinden dolandırdığı iddia edilen Selçuk Parsadan'ın yerinin cep telefonu üzerinden tespit edilmesinin ardından kamuoyunda "cep telefonları dinlenebilir mi?" tartışması yaşanmıştı ve bu konuda "uzmanlar" panel üzerine panel düzenlemeye başlamışlardı.
Bu uzmanlar arasında Zeynel Abidin Erdem gibi Türkiye'de cep telefonu pazarının öncülerinden bir isimde vardı ve kendisi çıktığı panellerde "cep telefonlarının asla dinlenemeyeceği" yolunda "garanti" veriyordu. Teknolojiden biraz anlayan herkes, bu "garanti"nin ne kadar saçma olduğunun farkına varsa da; "zıplayan frekanlars yüzünden mümkün değil" gibi olayı derinlemesine kavramayan her zihne mantıklı gelen açıklamalarla toplum bir süre uyutuldu. Bugün geldiğimiz noktada; cep telefonlarının dinlenmekle kalmayıp, istenildiği zaman patlatılabildiğini bile biliyoruz ve en acısı; bu izleme teknolojisini yadırgamıyor ve kabullenmiş durumdayız.
Deprem üzerine tartışmalar da; benzer bir seyir izledi ama tabi olayın hassasiyeti nedeniyle; "deprem silahı" teknolojisinin varlığı henüz kamuoyunun önüne serilmiş değil.
Bu noktada sözkonusu teknolojinin ismini ve öncüsünü ayrıntılı olarak koymamız gerekiyor :
Magnetohydrodynamics, Teleforce, Telegeodynamics ve Tesla bu doğrultuda bilmemiz gereken başlangıç kavramları.
1800'li yılların sonlarında yaşayan Sırp asıllı bilimadamı Tesla; "kayıp bilimin" dehaları arasında sayılır. Günümüzdeki elektrik teknolojisinin temeli olan "dönen manyetik alan"ı keşfeden Tesla; elektrik enerjisinin iletimi konusunda çığır açtı ve kendi adına 700 patent kaydettirdi. Tesla'nın "ucuz üretilen ve iletilen elektrik/enerji" teorilerinin ve motorlarının (yarattığı bir türbin, elde tutulabilecek büyüklükteydi ve 10 beygir gücü büyüklüğünde enerji üretebiliyordu) zamanın yeni yeni palazlanan enerji baronlarının pek hoşuna gitmediği ve Sırp asıllı bu bilimadamının tarihin karanlıklarına itilmesinin sebebi arasında olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu.
(Tesla'nın kablosuz enerji iletim projesi; enerjinin ücretsiz ve kablosuz olarak doğal ortamlardan üzerinden iletilmesi durumunda para kazanamayacak olan J.P. Morgan'ın hoşuna gitmedi ve General Electric'in arkasındaki güç olan J.P Morgan Tesla'nın laboratuvarına sağladığı finansmanı kesti)
Tesla'nın tarih karşısında uğradığı haksızlıklara bir örnek olarak; radyo'nun mucidinin Marconi olduğunun zannedilmesini gösterebiliriz. Halbuki patent kayıtları Tesla'nın radyoyu Marconi'den daha önce keşfettiğini açıkca göstermiştir ve ABD Anayasa Mahkemesi Tesla'nın ölümünden iki yıl sonra aldığı kararla bu gerçeği yasal olarak tescil etmiştir.
Merak edenler bu dahi bilimadamı hakkında daha fazla bilgiyi çeşitli kaynaklardan edinebilirler.
Bu yazının içeriği açısından bilinmesi gereken; Tesla'nın 1890'lı yıllarda "teleforce"; enerjinin kablosuz olarak doğal ortamlar üzerinden dünyanın herhangi bir yerine iletilmesi ve "telegeodynamics"; herhangi bir uzaklığa mekanik enerji transferi prensiplerini deneyleri ile gerçekleştirmesi ve bu deneylerin sonuçlarının bilimsel dergilerden; zamanın New York gazetelerinde kendisi ile yapılan röportajlar aracılığı ile kamuoyuna duyurulması.
1934 yılında New York gazeteleri 78. yaşgününde Tesla'nın; kilometrelerce öteden orduları ve uçak filolarını bir enerji dalgası ile yokedebilecek silahın temelini oluşturacak teknolojiyi geliştirdiğini duyuruyorlardı. Bir sene sonra; Tesla'nın 79. doğumgününde, gazeteler bu sefer bilimadamının dünyanın katmanları üzerinden enerji iletimi sorununu çözdüğünü ve bunun "kontrollu depremler" yaratmak için askeri anlamda kullanılabileceğini duyuruyordu.
Kısacası; bizim medyamızın 1900'lerin sonlarında deli saçması olarak nitelediği teknolojinin varlığı; 1890'larda keşfedilmiş 1900''lerin başında ABD Basınında yeralmaya başlamıştı bile.
Tesla; bilimsel kişiliği, buluşları ve enerji/elektrik teorisi ile tarihin sayfalarından silindi. Ta ki; birileri bu teknolojinin aktif olarak kullanımında bir artış olduğunu keşfedene kadar.
Tesla'nın prensipleri üzerine geliştirilen bir diğer dal ise MagnetoHydroDynamics (MHD.
Bu dal; "iletken bir sıvı ile manyetik alanın" etkileşiminin incelenmesi olarak özetlenebilir.
MHD'nin en büyük avantajı; mekanik parçalar olmadan verimli enerji sağlaması ve bu sıvı bir doğal yakıt ile ısıtılıp plasma haline dönüştürüldüğünde oluşturulan enerji ise, normal santrallerden elde edilenden çok daha verimli hale geliyor. Örnek olarak; 1000 Megawatt'lık bir MHD jeneratörü 42.000 pound ağırlığında olabiliyor ki; bu rahatça hava taşıtları ile kaldırılabilir bir büyüklük.
Günümüzde bu prensibi kullanarak enerji üreten jeneratörlere yönelik araştırmalar yapılmakta olup; bu araştırmalardan bir tanesinin başlığı aynen şöyle :
"MHD Jeneratörlerin Yarattığı Elektromanyetik Etki Sonucu Oluşan Sismik Faaliyetler"
Araştırmanın katılımcıları;
Moskova Yüksek Yoğunluklu Enerji Araştırma Merkezi
NPO Soyuz Dzerzhinsky, Moscow
Shizuoka Institute of Science and Technology; Fukuoaka/ Japonya
Textron Systems / ABD
University of Tsukuba / Mühendislik Mekanikleri ve Sistemleri Enstitüsü
Araştırma; MHD jeneratörlerin yarattığı elektromanyetik darbenin yarattığı deprem dalgasının incelenmesini ve bu dalganın; küçük depremler yaratarak büyük depremleri önleme yolunda kullanılıp kullanılmayacağını incelemeyi hedefliyor. Araştırmanın; ön sonuçları MHD jeneratörünün çalıştırılmasından 2-7 gün sonraki aralıkta yerel depremlerde ciddi bir artış gözlemlendiği yönünde.
Elimizde bir başka araştırmanın metni; Gürcistan Bilim Akademisi'ne ait. Akademide; Tamaz Chelidze başkanlığında yapılan ve ilk periyodik raporu 2001 Mayısında sunulan proje hayli teknik ayrıntılara girerek; fay hattına sahip kayalar üzerinde etkilli deneysel ekipmanların nasıl yapıldığından, "Electromanyetik Depremlerin Laboratuvar Modellemesi" gibi başlıklara kadar bir çok ilginç alt başlığa sahip.
Sizlere sadece özetleyebildiğimiz bir kaç bilimsel kavram, bir bilimadamı ve çeşitli araştırmaların açıkça ortaya koyduğu gerçek; dünyada tektonik ve elektromanyetik silah teknolojisinin en az yüzyıl öncesinden konuşulmaya başlandığı ve Gürcistan dahil bir çok ülkenin bu teknoloji üzerinde çalışmalar yapmaya başladığı.
Böyle bir ortamda; "deprem silahı" kavramını saçmalık olarak ilan eden bilimadamlarının literatür olarak neyi takip ettiklerini; etseler bile anlayıp anlamadıklarını; anlasalar bile doğruları konuşma cesaretine sahip olamadıklarını ciddi anlamda sorgulamamız gerekiyor.
Tetikleyicileri Belirsiz ama Tetikledikleri Belli Depremler
7 Nisan 2001'de ABD'de yayın yapan bir radyo programının konuğu "YerKüre Değişiklikleri" isimli kitabın yazarı Alfred Webre idi. Programın konusu ise; "Doğa silahları ve 28 Temmuz 1976 Çin ve 17 Ağustos 1999 Türkiye depremleri gibi elektromanyetik olarak tetiklenmiş(kaza ile veya kasten) depremler" idi.
Gölcük'te yaşadığımız felaketin tetikleyici unsurunu bulmak bir yana; bu depremin diğer bazı depremlerle benzerliği, olasılıkla açıklanamayacak kadar ilginç özellikler arzediyor. İlginç olan; Gölcük depremi ile benzerlik gösteren bütün depremlerin kendilerini tetikleyen kesin olarak bilinmese de; bu depremlerin kendilerinin başka jeopolitik süreçleri tetikledikleri.
Tezimizi daha net ortaya koyabilmek için adım adım ilerleyelim.
1995 Kobe Depremi, Öncesi ve Sonrasının Düşündürdükleri :

*
1990'lı yılların başında; Japonya'da ciddi bir siyasi güce sahip ve 1995 Tokyo kimyasal gaz saldırısının faili olduğu iddia edilen Aum Tarikatı'ndan bir ekip; Tesla teknolojisini incelemek için Belgrad'ı ziyaret etti

*
1990'ların başında; sınırlarındaki adalar sorunu nedeni ile teknik olarak halen "savaşta" olan Rusya ile Japonya arasında barış rüzgarları esmeye başladı ve Aum Tarikatı lideri, eski Sovyet Başkanı Gorbaçov ve KGB şefi arasında Moskova'da bir görüşme gerçekleşti.İddialara göre; toplantıda Sovyetlerin elindeki "tektonik silah teknolojisine"" karşılık Japonların elindeki "süper bilgisayar teknolojisi"nin değiş tokuşu görüşüldü.
*
Bu görüşmenin hemen sonrasında; Moskova'da Rus-Japon Üniversitesi kuruldu ve Aum tarikatının yönettiği bu üniversitede Rus ve Japon fizikçiler çalışmaya başladı
*
1993 yılının başında; Aum tarikatı liderinin yardımcılarından biri Avustralya'ya gitmeden önce Rusya'ya uğradı. Daha sonra Avustralya'ya geçen başkan yardımcısı; Batı Avustralya'da Banjawarn bölgesinde 200.000 (ikiyüz bin) hektarlık devasa bir koyun çiftliği aldı. Bir iddia Aum tarikatının bu çiftlikte sarin gazını denediği yolundaydı.
*
28 Mayıs 1993 tarihinde merkezi Banjawarn'deki koyun çiftliğine çok yakın olan 3.7 şiddetinde bir deprem meydana geldi. İşin ilginci; bu deprem Avustralya'nın o bölgesinin tarihinde kaydedilen tek depremdi.
*
Görgü tanıkları; deprem öncesinde, gökyüzünde bir ışık çizgisinin/topunun ilerlediğini ve daha sonra yere doğu mavi bir şimşek olarak çakmasına müteakip depremin meydana geldiğini belirttiler. Patlamanın olduğu bölgenin üzerinde daha sonra; turuncu yarımküre şeklinde bir ışıma belirdi.Yarımküre şeklinde bu ışık havada iki saat asılı kaldı ve daha sonra; tanıkların ifadelerine göre "birinin düğmeyi kapaması gibi", ortadan kayboluverdi.
*
8 Ocak 1995'te; Aum tarikatının lideri Asahara; radyoda yayınlanan bir röportajda aynen şöyle dedi : "Japonya 1995 yılında bir deprem saldırısına maruz kalacak. Büyük ihtimalle hedef Kobe olacak" dedi.
*
17 Ocak 1995'te; yani Aum liderinin uyarısından tam 9 gün sonra Kobe'yi yerle bir eden deprem meydana geldi.
*
7 Nisan 1995'te; Aum tarikatının Bilim ve Teknoloji "Bakanı" Hideo Murai Yabancı Muhabirler Kulübün'de düzenlediği basın toplantısında sorulan sorulara cevap verirken aynen şöyle dedi : "Bu depremin elektromanyetik güç yoluyla tetiklendiğine yönelik güçlü bir olasılık mevcut ya da birileri yerkabuğu üzerine böyle bir gücü uygulayan cihaz kullanmış olabilir"
*
1995 Kobe depremi sonrasında Tokyo borsasının çöküşü ile başlayan ve Asya'da Barings bankasının çöküşü ile devam eden finans depremi Japonya'yı uzun yıllar içinden çıkamayacağı bir ekonomik krizin içine soktu.
*
Aum tarikatına yüklenen Tokyo sarin gazı saldırısı sonrasında Rusya ile yakınlaşmaları başlatan hükümet istifa etmek zorunda kaldı ve tarihin makro seyri içerisinde kurulmaya çalışılan Rusya - Japonya - Almanya ekseni (Kobe'nin sanayi kalkınması ve inşa ettiği yeni devasa liman Alman finansmanı ile mümkün olmuştu) fay hattı ile birlikte kırıldı. Japonya 1990'ların sonlarına doğru yaklaşılırken; ABD'nin uzaydan sağlayacağını söylediği "güvenlik şemsiyesi" altına girmeye ve ABD'nin koalisyon ortaklığı için daha uyumlu bir müttefik haline gelmişti.

Yukarıda temel hatları ile vermeye çalıştığımız olaylar dizisi Kobe depremini öncesi ve sonrası ile ele almaktadır.
1988 Ermenistan Depremi ve düşündürdükleri
Buna benzer bir tezi 1988 yılı 7 Aralıkta Ermenistan'ın Spitak şehrinde meydana gelen deprem için de ortaya koyabiliriz. Bu depremi incelediğimizde bazı çarpıcı benzerlikler ile karşı karşıya olduğumuzu görürüz :

*
Ermenistan'daki depremden hemen önce, 6 Aralığı 7 Aralığa bağlayan gece Ukrayna'nın Lvov kentinden Ermenistan'ın başkenti Erivan'a ; Sovyetlerin özel kuvvetlerinden 400 kişilik özel bir tim getirildi. Stratejik noktaları korumakla görevli bu tim; 7 Aralıkta depremin gerçekleşmesinden tam 45 dakika sonra Spitak'daydı ve hassas bölgeleri ve devlet binalarını korumaya aldılar.
*
Ermeniler; özel kuvvet askerlerine ne zaman intikal ettiklerini sorduklarında şu cevabı aldılar : "Depremden bir gün önce Erivan'dayken bize yarın Spitak'a geçeceğimiz söylendi"
o
Deprem bölgesine iki saat önce ulaşan özel İsrail ekibine; Gölcük'e gidecekleri ne zaman söylenmişti acaba?
*
Diğer bir ilginç benzerlik; sismograf kayıtları ile ilgili idi. Depremden bir saat sonra; güvenlik görevlileri ilgili merkezlerden sismograf kayıtlarını topladılar ve Ermeni Televizyonu; "bütün sismograf kayıtlarının depremin şiddeti ile paramparça olduğunu" duyurdu.

o
Türk kamuoyuna böyle bir yalan söylenme bile gereği duyulmadı. "Deprem dede" bu anlamda görevini fazlası ile yaptı.
*
Ermenistan depreminde de; aynen Gölcük'teki gibi tek değil; iki ayrı sarsıntı yaşandı. Gölcük depremini yaşayanlar; birinci sarsıntının sona erdikten sonra ikinci ve daha şiddetli bir sarsıntının gerçekleştiğini gördüler.
*
Deprem sırasında Erivan'dan bile duyulan güçlü bir patlama sesi geldi. Normal depremlerde bu tür patlama sesi olmaz. Türkiye'de de Marmara'nın öte yakasından duyulan bu patlama sesi neyin sesiydi?
*
Depremden bir yıl sonra; Moskova'daki Komunist Parti kongresinde, bayan Ermeni delege Ludmila Harotunyan ile zamanın savunma bakanı Marshhal Yazov arasında şu konuşma geçti :

o
Ermeni Delege : Sayın Yazov; Ermenistan depreminde felaket alanına ne zaman geldiniz; PATLAMADAN önce mi, sonra mı?
o
Yazov : PATLAMADAN iki saat sonra
o
PATLAMA'yı kabul ettiğini farkeden Yazov bir kaç saniye sonra kendini toparlıyor ve cevabını; "Hayır; Depremden iki saat sonra" diye düzeltiyor.
o
Ermeni Delege : Spitak'a iki saat içinde varmayı nasıl başardınız? Spitak'a varmak için ya önce Tiflis'e veya Erivan'a gelmeniz lazım ki; buradan da Spitak'a varmanız en az 1.5 saat sürer
o
Bu noktada konuşmanın kontrolden çıktığını gören Gorbaçov; Ermeni delegenin mikrofonunu kapatarak, Sovyet Savunma Bakanı'nın daha fazla zorda kalmasını engelledi.
*
Başta da belirttiğimiz gibi büyük çözülme süreçlerinin işaretidir; büyük felaketler. Ermenistan depremi; Ukrayna'daki Çernobil faciasından sonra Sovyet sisteminin çözülüşünün ikinci işaret fişeği idi. Sovyetlerin çözülüşü bazıları için kontrollü bir operasyondu. Fakat; Stalin zamanında topraklarını kaybettiklerini iddia eden Ermenilerin başlattığı Karabağ hareketi, Sovyetlere karşı kontrol dışı bir ayaklanmaya dönüşmek üzereydi ve Ermeni depremi bu hareketi kökünden etkisiz hale getirerek; Sovyet çözülme sürecini yeniden rayına oturttu.

Papua Yeni Gine'deki Tisunami'den ilginç bir ayrıntı

17 Temmuz 1998'de Papua Yeni Gine'de gerçekleşen ve onbinlerin ölümü ile sonuçlanan Tsunami felaketinden kurtulanlar; üzerlerine gelen denizin ve üzerindeki havanın "alevler" içinde olduğunu söylediler.
Tsunami ile "ateş"'in görüldüğü ilk defa olmaktadır ve felaket sonrasında yanmış cesetlerin varlığı, "kayalara sürterek yandılar" gibi garip açıklamalarla geçiştirilmeye çalışılmıştır. Balıkçılarımızın ağlarının yanması ile ciddi benzerlikler gösteren bu yanma olayına bilim adamları hiç bir mantıklı açıklama getiremediler.
Deprem Silahı Teknolojisine Dair Ek Kanıtlar
Deprem sonrası yaşanan tartışmalarda; depremin doğal olmayan sebeplerden olabileceğini söyleyen herkes "komplo teorisi" çamuru ile bulandı ve medya bu kişileri bir grup kaçkın olarak göstermeyi başardı. Bu konularda Aydoğan Vatandaş gibi bir kaç yazar dışında kalem oynatıp, fikir yürüten olmadı ve konu "kontrolsuz teorileri" saha dışına çıkarmaya yarayan "komplo teorisi" silahı ile bertaraf edildi.
O günlerde "deprem silahı" ve "tektonik silah" gibi kavramlara gülünüyordu.
Halbuki depremden hemen sonra, ABD Savunma Bakanı Cohen'in 1997 Nisan ayında; ABD'nin Georgia Üniversitesi'nde "Terörizm, Kitlesel İmha Silahları ve ABD Stratejisi" başlıklı konferansta yaptığı açış konuşması çok açık olarak deprem silahı gerçeğini itiraf ediyordu. (Bkz. Raporun girişinde Cohen'in konuşmasından yapılan alıntı)
Resmi yetkililerin de bilgisine sunulan bu açık kanıt tozlu raflara konuldu ve "deprem silahından" sözedenleri komplocu olmakla suçlayan basın nedense ABD Savunma Bakanı'nın ağzından yapılan bu resmi itirafı hiç görmedi.
Günümüze geldiğinizde; yukarıda "Bilimsel Gerçekler" başlığı altında açıkladığımız bilimsel temellerin ve gerçeklerin ötesinde tektonik silahların varlığını kanıtlayan bir çok örneğe sahibiz. İşte birkaçı :

*
Rusya'daki Moscow News gazetesi 1996 Aralık ayından yayınladığı bir haberde; Rusya'nın tektonik silah geliştirmek yolunda bir araştırma programı yürüttüğünü ve "Mercury" ve "Volcano" başlıklı bu programların 1987 yılında başlayıp, 1992 yılında sonlandırıldığını yazdı
*
ABD Kongresi'ne sunulan H.R. 2977 numaralı 107. yasa taslağı şunu öngörmektedir :
o
Uzayın işbirlikçi ve barışçıl amaçlarla kullanılması ve ABD'nin uzaya silah platformları yerleştirilmesinin önlenmesi ve aşağıdaki silah sistemlerinin yasaklanmasına yönelik harekete geçmesi
+
Elektronik, psychotronic veya bilgi silahları
+
Kimyasal iz bırakan silahlar (chemtrails)
+
Yüksek irtifa çok düşük frekans silahları
+
Plazma, elektromanyetik, sonik veya ultrasonik silahlar
+
Lazer silah sistemleri
+
Kimyasal, biolojik, çevresel, iklimsel ve tektonik silahlar
(Hiç duymadığınız silah sistemlerini duymak için güzel bir liste)

*
International Science and Technology Center (ISTC)'ın 1545 nolu projesinin başlığı ve açıklaması

o
Başlık : Güçlü Elektromanyetik Dalgaların Etkisi ile Uzaydan Sismik Değişim Yaratma
o
Açıklama : MHD jeneratörlerinin (MHD jeneratörü ile neyi kastettiğimizi anlamak için "Bilimsel Gerçekler" başlıklı bölüme bakınız) silah olarak kullanılma olasılığı sonsuzdur. Etkilli bir MHD savunması kurulduğu takdirde ve sadece atmosferin gücünü kullanarak; 8-10 tane Tesla Coil'i (Yay) ve mıknatıslar aracılığı ile çok güçlü elektrik alanları yaratmak mümkündür.

Yukarıdaki bilgileri "Shell 20" ismi verilen ve aynı bilimsel prensipler kullanılarak; havada uçan herhangi bir aracın (füze;uçak) içinde geçtiği takdirde düşmesine yolaçacak "elektromanyetik zırh" teknolojisi ile birleştirdiğinizde; bir ülkede yabancı güçlere "üs" vermenin düşündüğümüz çok ötesinde bir tehdit içerdiğini söylememize gerek var mı bilmiyoruz.

İçindeki özel kuvvet askerleri ile birlikte uçan Casa uçağının bilinmeyen bir sebeple birden yere çakıldığı bölgede bir NATO üssü bulunduğunu; duymayacağını, duysada hareket edecek cesareti kendinde bulamayacağını bildiğimiz kulaklara hatırlatmanın tam zamanı.
SESAR olarak tezimiz
Elimizdeki konunun hassasiyeti; herhangi bir analiz konusunun ötesinde bizleri tezimizi en doğru ve sağlıklı şekilde dile getirmeye zorluyor.
SESAR olarak biliyoruz ki;
1) Tektonik silah teknolojisi en az 100 yıldan beri vardır ve bu teknoloji bir silah olarak belli başlı büyük devletlerin elinde bulunmaktadır.
2) Türk Devleti; aslında NATO çalışmaları kapsamında bu teknoloji ile 1970'li yılların başından itibaren çalışmıştır. FEYDAMİK isimli Adana'da başlayıp; Marmara'ya taşınan bir projede çalışan Türk mühendisler bu teknoloji ucundan da olsa görme imkanı bulmuşlardır.
3) Türk Devleti; bu teknolojinin ve silahının varlığına dair gerekli somut bilgilere ve dolayısı ile 17 Ağustos depreminde inandırıcı olasılıklardan birinin "tektonik silah" teknolojisi olduğunu bilecek birikime sahiptir. Sorun; bilgi eksikliği değil; böyle bir olasılığı; doğru ya da yanlış, araştırıp sonlandıracak cesaret, misyon ve vizyon eksikliğidir.
4) Depremin öncesi ve sonrasına dair bütün bilgiler bilinçli bir kampanya ile kamuoyundan saklanmış ve kamuoyu depremin hezeyan boyutunda tutularak; deprem fenomeninin bugüne kadar toplum üzerinde bir psikolojik silah olarak kullanılmasının da önü açılmıştır. ((Deprem sırasında Gölcük tersanesindeki gerçek hasarın ne olduğunun saklanması gibi devlet sırrı kapsamındaki bilgilerin ifşa edilmesi gerektiğini savunmuyoruz. Savunduğumuz; bu konunun olası sebeplerine dair bütün boyutların ortaya dökülmesi Türk devletinin seyirciliğinde, medya tarafından başarı ile engellenmiştir)
SESAR olarak elimizdeki bulgulara ve bilgilere dayanarak iddia ediyoruz ki;
a) 17 Ağustosta Gölcük'te yaşanan deprem felaketinin doğal olmayan yollardan olma ihtimali; doğal yollardan olma ihtimali kadar fazladır ve sonuna kadar "milli güvenlik" meselesi olarak takip edilmesi gereken bir konudur. Bu inceleme yapılmadığı gibi "vatana ihanet" boyutunda bir aymazlıkla konu örtbas edilmiştir
b) Deprem sırasında bölgede "uluslararası bir deniz tatbikatı" gerçekleşiyor olması; bu tatbikata katılan İsrail, İngiltere ve ABD gibi güçlerin hepsinin elinde bu teknolojinin şu veya bu boyutunun olduğunun bilinmesi yukarıda belirttiğimiz inceleme gereğini daha da arttırmaktadır.
c) Deprem sonrasında; Türkiye'nin ekonomik ve sosyal olarak girdiği ve bir türlü içinden çıkamadığı istikrarsızlık girdabı; dünyadaki diğer depremlerin jeo-politik analizleri ile gösterdiği benzerlik dikkate alındığında; 17 Ağustos depreminin Türkiye'ye yönelik küresel operasyonun işaret fişeği olması ciddi bir olasılıktır. Deprem sonrasında; bölgede yaşanan sosyal çözülmeden, bölgenin misyonerlik faaliyetleri için giriş kapısı haline gelmesi, ekonomik krizlerin deprem sonrasındaki süreçlerle bağlantıları ve istihbarat örgütlerinin bölgede gerçekleştirdikleri yapılanma bu tespitler ışığında yeniden değerlendirilmelidir.

KISACASI;



17 Ağustos'ta Gölcük'te gerçekleştirilen teknolojik bir deneyin; kasten veya bilinçli olarak kontrol dışına çıkarak; Türkiye'nin halen yaşamakta olduğu istikrarsızlık girdabının fitilini ateşleyecek; fiziki, sosyal ve siyasi bir çöküşü hızlandırmış olması ihtimali ciddi bir olasılıktır ve sadece yaşayan değil; kaybettiğimiz onbinlerce vatandaşımızın bu olasılığın ciddi bir incelemeye tabi tutulmasını istemesi en doğal vatandaşlık hakkıdır.

Depremin dördüncü yıldönümünde; bu ülkenin vatansever kadrolarının ve kamuoyunun dikkatine sunulur.



SESAR


www.sesar.com.tr

tifosiferre
23-09-2004, 02:28
Yazıyı okuduğunuzda yazanların delirmiş olduğunu düşenebilirsiniz! Bu kadar da 'komplo teorisi kurulmaz ki' de diyebilirsiniz. Ancak, çılgın olan bu yazının kanlı detaylarında gerçek olmasından korktuğunuz birçok bilgi bulunuyor. ABD'nin politikası olarak duyduğunuz ve kulağımızın alışkın olduğu Ortadoğu Projesi'nin altında neler yok ki... Şeytan yani Deccal; Kofi Anan, Javier Solana, Yaser Arafat veya, daha makulü, Silvio Berlusconi kılığında aramızda dolaşıyor. ABD'de seçim hesapları bu teorilere göre yapılıyor. Hikayeye başlıyoruz, kemerlerinizi bağlayın!


Amerika'nın, Ortadoğu'ya yönelik politikası, çılgınlığın az bulunan bir biçimi tarafından yönlendiriliyor. Artık bunu ciddice incelemenin vakti geldi.

Ortadoğu'da ne olduğunu anlamak için, önce Texas'ta ne olduğunu anlamak gerekir. Orada ne olduğunu anlamak için de, geçen ay olan Cumhuriyetçi Parti Eyalet kongresinde geçirilen kararları okumanız gerekir. Örneğin, Harris Bölgesinde alınan kararlara bakın. Bunlar Houston'da alınan kararlarla aşağı yukarı aynı.

Delegeler, birkaç sorunsuz meseleyi hemen onaylayarak başladılar: Eşcinsellik Tanrının gerçeklerine aykırıdır; "Silah sahipliğini, ruhsata bağlayacak, kayıt altına alacak, takip etmeye yarayacak bütün mekanizmalar feshedilmelidir"; Gelir vergisi, veraset intikal vergisi, ve şirketlere uygulanan vergiler kaldırılmalıdır; Ve, göçmenler elektrikli çit kullanılarak caydırılmalıdır. Böylece birliklerini pekiştirdikten sonra, asıl meseleye giriştiler : 7000 mil ötedeki küçük bir devlet hakkındaki sorunlara. Katılanlardan birinin deyimiyle, işte o anda "bağrış - çağrışlar ve dövüşme" başladı.

Orijinal önergenin ne dediğini bilmiyorum, ancak görünüşe göre bağırma müsabakasının sonucunda önerge oldukça "sulandırılmıştı." Kabul edilen önerge, İsrail'in Kudüs ve Batı Şeria'da bölünemez bir hakkı olduğunu, Arap devletlerine Filistinli göçmenleri absorbe etmeleri için baskı yapılması gerektiğini ve İsrail'in terörizmi yok etmek için ne isterse yapabileceğini ifade ediyordu. İyi ki de radikaller kazanmamışlar.

Ancak, dış siyaset için pek nadiren tutku duyan bir devletin insanları, neden bu konuya böyle büyük bir önem veriyorlar? Cevap gittikçe belirginleşiyor, ancak, bunu ciddiye almakta hala zorluk çekiyoruz.

Amerika Birleşik Devletlerinde, birkaç milyon insan sıra dışı bir kuruntuya boyun eğmiş halde. 19. yüzyılda, iki göçmen vaiz, birlikte, İncil'in birbiriyle bağlantısı olmayan pasajlarını yan yana döşeyerek, tutarlı gibi görünen bir anlatı geliştirdiler : Hz. İsa, belli ön şartlar yerine getirildikten sonra yeniden dünyaya gelecekti. Bu şartlardan ilki, İsrail Devletinin kuruluşuydu. Sonrakiler, İsrail'in, İncil'de gösterilen kutsal yerleri işgal etmesi (yani Orta Doğu'nun büyük kısmını), ve de, 'Üçüncü Tapınağın' şimdi ki El-Aksa Camiinin ve Kubbet-üs-Sahra'nın bulunduğu yere inşa edilmesiydi. Deccal'in (AntiChrist) taburları o zaman İsrail'e karşı muharebeye girişecek, ve onların savaşları Mahşer Vadisindeki (Armageddon) son hesaplaşmaya varacaktı. Yahudiler, Hristiyanları ya döndürecek, veya yakacaklar, ve de, Mesih yeryüzüne dönecek.

Hikayeyi, köktendinci Hıristiyanlar için bu kadar çekici kılan ise; [hikayeye göre] büyük savaş başlamadan önce, bütün "gerçek inananlar" (yani ONLARIN inandığı şeye inananlar) giysilerinden sıyrılıp göğe yükseltilecek, ve, adına Vecde Dalma (Rapture) denen olay gerçekleşerek, cennete doğru sürüklenecekler. Seçilenler, yalnızca Tanrı'nın sağ tarafında oturmakla kalmayacaklar, ama ayrıca, savaştan sonra gelecek 7 yıllık karmaşa dönemi boyunca, dini ve siyasi düşmanlarının kaynar kazanlar, sızlayan yaralar, çekirgeler ve kurbağalar tarafından yenilip yutulmasını, en öndeki koltuklardan izleyecekler.

Gerçek inanlar şimdi bunların olmasını sağlamaya çalışıyorlar. Bunun anlamı; Eski Mabedin bulunduğu yerde çatışmalar sahnelemek (2000 yılında, 3 Amerikalı Hıristiyan, camileri havaya uçurma girişiminde bulundukları gerekçesiyle sınır dışı edildiler), işgal altındaki yerlere kurulan Yahudi yerleşimlerini desteklemek, İsrail için daha da fazla ABD desteği istemek, ve Müslüman Dünyası / Şer Ekseni / Birleşmiş Milletler / Avrupa Birliği / Fransa, ya da Deccal'in ordusu olduğu ortaya çıkan kimse, onunla bir savaş kışkırtmak.

İnananlar çok yakında çabaları için ödüllendirileceklerine eminler. Görünüşe göre Deccal; Kofi Anan, Javier Solana, Yaser Arafat veya, daha makulü, Silvio Berlusconi kılığında aramızda dolaşıyor. Walmart Şirketi de adaylardan biri (benim görüşüme göre oldukça güçlü bir aday), çünkü ürünleri radyo dalgası yayan etiketler yerleştirerek insan ırkını Şeytanın Damgasına maruz bırakıyor (Mini not: İmedya, geçtiğimiz hatfa barkotlar ile ilgili yazı dizinisini yayınlamıştı.) Internet'te www.raptureready.com adresine tıklayarak, pijamalarınızdan dışarı uçmaya ne kadar yakın olduğunuzu öğrenebilirsiniz. Aramızdaki inançsızlar bilmeli ki, Vecde Dalışa Yakınlık Endeksi şu anda 144'ü gösteriyor, yani kritik eşiğin yalnızca bir puan altında, bu eşiği geçince gök uçan nüdistlerle dolacak. Canavar Hükümet, Delirmiş İklim ve İsrail, üst sınır olan 5 puanı alıyorlar (Canavar Hükümet : Avrupa Birliği, anayasasını kabul etmeyi tartışıyor, Delirmiş İklim : Güney Atlantik'te korkunç bir fırtına oldu, İsrail: Hamas öldürülen liderleri için intikam yemini etti), ancak Yeniden Diriliş şu ara ertelendi, zira gençler arasındaki uyuşturucu kullanımında üzüntü verici bir düşüş var, ve, Deccal adayları zayıf bir varlık gösterdiler, (iki adayda yalnızca ikişer puan aldılar).

Bu insanlara gülebiliriz, ancak onları görmezlikten gelmemeliyiz. İnançları ve saçmalıkları onların marjinal (azınlık) olduğunu göstermez. Amerikan seçim anketçileri, Amerikalı oy verenlerin 15 ila 18% 'inin bu öğretileri yayan kilise veya hareketlere mensup olduğuna inanıyorlar. 1999'da yapılan bir araştırma, bu rakamın Cumhuriyetçi oy verenlerin 33%'ünü oluşturduğunu gösterdi. ABD'de en çok satan güncel kitapların başında Left Behind serisinin 12 cildi geliyor. Bu kitaplar, Vecde Dalışın "kurgusal" bir anlatısını sunuyor, ve, geriye kalanlarımızın başına neler geleceğini anlatan kanlı detayları içeriyor. Buna inanan insanlar, 'birazcık' inanmıyorlar; onlar için bu bir sonsuz yaşam ve ölüm meselesi.

Ve onların arasında Amerika'nın en güçlü insanlarından bazıları var. Başsavcı John Ashcroft gibi, birkaç saygın senatör daha ve Kongre çoğunluk lideri Tom DeLay de gerçek birer mürit. Bay DeLay (ki aynı zamanda, seçim kampanyalarının devlet tarafından finansmanını düzenleyen yasaların reformunu erteleyen -ve çok yerinde bir adla- "DeLay-Doolittle Islahatı" olarak anılan belgenin hazırlayıcılarındandır) geçen sene, Knesset'e "almaya değer bir ılımlı pozisyon, bir orta çözüm yok" demek için İsrail'e kadar gitti.

Öyleyse, dünyanın en güçlü ülkesinde, faal olarak yeni bir dünya savaşını kışkırtmak arayışında olan - ve şu anki ABD Başkanının oylarının çoğunluğunu oluşturan - önemli bir siyasal seçmen kitlemiz var. Bu kitlenin üyeleri, Irak'ın işgalini bir ısınma hareketi olarak görüyorlar, [İncil'de] Esinleme'nin (9:14-15) söylediği gibi "Büyük Fırat nehrinin içinde bağlı duran" dört melek "insanlığım üçte birini öldürmek üzere" çözülecek. Onlar, İsrail'i desteklemekte tereddüt ettiği anda Beyaz Saray'ın kapılarına dövmeye başlıyorlar; 2002 yılında; Bush, Ariel Sharon'dan Cenin'deki tanklarını geri çekmesini istediğinde, Hıristiyan köktendincilerden tam 100 bin kızgın mektup aldı, ve, bir daha bu meseleden bahsetmedi.

Çılgınca olsa da, seçim hesapları böyle yapılıyor. Hükümetler, iç meselelerdeki durumlarına göre kalır ya da düşerler. Amerikan seçmeninin 85%'in göre, Orta Doğu bir dış mesele ve bu yüzden seçim sandığına gidildiğinde ikincil bir ilgi alanı. Seçmenlerin 15%'ine göre Orta Doğu yalnızca bir iç mesele değil, aynı zamanda bir kişisel mesele; eğer Başkan bölgede büyük bir yangın çıkartmazsa, çekirdek seçmen kitlesi Tanrı'nın sağ tarafında oturamaz. Başka bir deyişle Bush, İsrail saldırılarını desteklemekle, İsrail'i desteklemediği vakit kaybedeceğinden daha az oy kaybediyor. Bu insanları dinlemek için delirmiş olması gerekir. Ama, aynı zamanda dinlememek için de delirmiş olması gerekir.

BOYNER
19-02-2005, 17:07
>Soru : Kemal Derviş, DSP lideri Ecevit tarafından Türkiye'ye ilk
>davet edildiğinde kimin evinde
>kalmıştı ? En yakın ilişki içinde olduğu kişi kimdi ?
>Yanıt : Asaf Savaş Akat !..
>Soru : Başka ?
>Yanıt : Hurşit Güneş...
>Soru: Asaf Savaş Akat, hangi üniversitenin eski rektörlerindendir ?
>Halen hangi üniversitenin
>Mütevelli Heyeti üyesidir? Ve şu anda da orada öğretim üyesidir ?
>Yanıt : BILGI ÜNIVERSITESI...
>Soru : Asaf Savaş Akat hangi gazetede yazmaktadır?
>Yanıt : VATAN gazetesi..
>Soru : Vatan gazetesi sahibi kimdir ?
>Yanıt : Serdar Mutlu...
>Soru : Serdar Mutlu hangi üniversitenin Mütevelli Heyeti üyesidir ?
>Yanıt : BILGI ÜNIVERSITESI...
>Soru : Mustafa Sarıgül hangi üniversitenin Mütevelli Heyeti üyesidir ?
>Yanıt : BILGI ÜNIVERSITESI...
>Soru : Bilgi Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Oğuz Özerdem,
>başka hangi "sivil" toplum örgütünün (!) yönetiminde görevlidir ?
>Yanıt : AÇIK TOPLUM ENSTITÜSÜ...
>Soru : Açık Toplum Enstitüsü'nün arkasında kim vardır ?
>Yanıt : George SOROS
>Soru : Soros Türkiye'ye geldiğinde hangi üniversitede konferans
>vermişti ?
>Yanıt : BILGI ÜNIVERSITESI
>Soru : Sorosun desteklediği ve bağlantılı olduğu Ünivesite hangi
>Üniversitedir?
>Yanıt : BILGI ÜNIVERSITESI
>Soru : George Soros ve Açık toplum Üniversitesi Türkiye'de nereye
>maddi destek sağlar?
>Yanıt : Bilgi Universitesi, Sabancı Üniversitesi, TESEV.
>Soru : George Soros ve Açık Toplum Universitesi başka nereye yardım
>sağlar?
>Yanıt : Kadın Derneklerine (Uçan Süpürge, Kadın Girişimciler Derneği,
>Kadın Yurttaş ağı gibi), Sözde Demokrasi derneklerine.
>Soru : TESEV (Türkiye ve Ekonomik ve Sosyal Etudler Vakfı)
>yurtdışında başka hangi kurumlarla ilişki içindedir?
>Yanıt : CFR (Council on Foreign Relations), Bilderberg ve Trilateral
>Komisyon.
>Soru : Nerden biliyorsunuz CFR ilişkisini?
>Yanıt : Çünkü CFR Uyeleri 2003 Temmuz ayında TESEV'e gelip, MGK'nin
>TSK etkisinden arındırılması ve MGK ile TSK'nın zayıflatılması için
>TESEV'de toplantı yapmışlardır.
>Soru : Kimle?
>Yanıt : TESEV başkanı Can Peker, Cengiz Çandar ve diğer Amerikancı
>başka vakıf üyeleriyle.
>Soru : Sonra ne olmuştur?
>Yanıt : MGK Etkisizleştirilmiş ve TSK'ya karşı bir psikolojik savaş
>zinciri başlamıştır.
>Soru : Siz paranoyak mısınız?
>Yanıt : Hayır, gazeteleri ve çıkan kitapları takip ediyorum.
>Soru : Bilderberg ve CFR nereye bağlıdır?
>Yanıt : Amerikan National Security Council'a, ya da ABD Derin
>Devletine. Tüm CIA ve istihbarat örgütleri yoneticileri CFR üyesidir.
>Soru : Yok canım, abarttınız!
>Yanıt : Sadece soruları yanıtlıyorum.
>Soru : Peki Sorosla bağlantılı başka vakıflar var mıdır?
>Yanıt : Neden olmasın. Democracy Project isimli Sivil Demokrasi
>Projesinin finansörü NATIONAL
>ENDOWMENT FOR DEMOCRACY (NED), ki demokrasilerin içindeki bir truva
>atıdır, bu ilişkileri ve
>projeleri finansal olarak desteklemektedir.
>Soru : Aklım karıştı, şu TESEV'in INSAN HAKLARI raporunu ve Liberal
>Düsünce Topluluğunun yaptığı TSK aleyhindeki anketi de NED finanse
>etmemiş miydi?
>Yanıt : Evet. Tam üstüne bastınız. TSK aleyhindeki her hareketin
>finansörü NED'dir, kendi demokrasilerine göre TSK işlerini bozuyor ya!
>Liberal Düşünce Topluluğu ve TESEV tamamen Amerikan Vakıfları gibi
>çalışmaktadır ve SOROS VAKFI VE AÇIK TOPLUM ENSTITÜSÜ VAKFI ile
>ilişkilidir.
>Soru : Sorosun AÇIK TOPLUM ENSTITUSÜ, TÜSIAD, TÜSEV, AÇEV, Uluslarası
>Basın Derneği vb. Sivil Örümcek Kuruluşlarını da desteklemiyor mu?
>Yanıt : Evet. Bu kadar da değil. Tablo çok daha büyük. Türkiye içinde
>NED'in ve SOROS'un artık devlet içinde devlet olduğunu söyleyebiliriz.
>Soru : Yani Mustafa Sarigül Amerikan Vakıfları ve istihbarat
>yapılanmaları tarafından mı destekleniyor?
>Yanıt : Bravo, BILGI Üniversitesi de bu eylemler için merkez
>Üniversite.
>Soru : Mustafa Sarıgül, Şişli Belediye Başkanı seçildikten sonra eski
>Şişli Belediye Başkanı (ve tabii yine Bilgi Üniversitesi Mütevelli
>Heyeti üyesi !) kanun kaçağı Gülay (Atığ) Aslıtürk zamanında yapılan
>Bilgi Üniversitesi ile ilgili usulsüzlüklerin üzerine gitmiş midir ?
>Yanıt : ??? Gitmiştir canım, niye gitmesin !..
>Soru : Hurşit Güneş'in öncülerinden olduğu Yeniden CHP Hareketi Kemal
>Derviş'i ve Mustafa Sarıgül'ü destekliyor mu ?
>Yanıt : Buna şüphe var mı?
>Soru : Yeniden CHP Hareketi'nin çıkardığı derginin adı nedir ?
>Yanıt : AÇILIM...
>Soru : Taner Berksoy, Serhat Güvenç, Erol Katırcıoğlu, Ayhan Kaya,
>Şule Kut, Pınar Uyan, Boğaç Erozan gibi AÇILIM dergisi yazı kurulu
>üyeleri hangi üniversitede öğretim üyesidirler?
>Yanıt : BILGI ÜNIVERSITESI...
>Soru: Mehmet Ali Birand'ın 32'inci gü TV programı nerede çekiliyor
>Yanıt: BİLGİ ÜNİVERSİTESİ
>Soru : BILGI ÜNIVERSITESI aslinda bir Amerikan Üniversitesi mi acaba?
>Yanıt : GÜNAYDIN

washingtonhaber

Augustlobster
10-03-2005, 19:30
Arkadaşlar siz Amerika herşeyi petrol için yapıyor diyorsunuz ama hayır.Amerika teröre hayır diyor masumca.Bizi koruyor,barışı keep ediyor,değil insanları karıncaları bile incitenlere karşı çıkıyor.kötü adamlarla savaşıyor.hey hey hey..

M.Işılak
10-03-2005, 20:05
Arkadaşlar siz Amerika herşeyi petrol için yapıyor diyorsunuz ama hayır.Amerika teröre hayır diyor masumca.Bizi koruyor,barışı keep ediyor,değil insanları karıncaları bile incitenlere karşı çıkıyor.kötü adamlarla savaşıyor.hey hey hey..

Hayatımda duyduğum en inanılmaz komplo teorisi... :p :p :p

Matematikçi
13-03-2005, 10:45
Arkadaşlar siz Amerika herşeyi petrol için yapıyor diyorsunuz ama hayır.Amerika teröre hayır diyor masumca.Bizi koruyor,barışı keep ediyor,değil insanları karıncaları bile incitenlere karşı çıkıyor.kötü adamlarla savaşıyor.hey hey hey..

Seni tebrik(!) ediyorum.
Son zamanlarda duydugum en ariel ultra ötesi komplo teorisi bu...
:bravo:

İlkokula giderken Rambo'yu seyredip bende böyle düşünürdüm...
:D

Augustlobster
13-03-2005, 11:53
Seni tebrik(!) ediyorum.
Son zamanlarda duydugum en ariel ultra ötesi komplo teorisi bu...
:bravo:

İlkokula giderken Rambo'yu seyredip bende böyle düşünürdüm...
:D

Tabiki bende biliyorum gerçekleri.Ama herşeyden önce Amerikayı perde arkasındada Yahudileri suçlamadan önce (suçsuz değiller demiyorum) biraz doğudaki müslümanların cahilliğine yönelseniz..Eğer dünyadaki müslümanların yüzde 90ı kendini müslüman sanıp cahilliğinden ötürü Usame Bin Laden gibi (zekasını takdir ederim buarada) adamların arkasından gitmese biraz daha farklı olurdu şuanki alem..Benim şahsi görüşüm Sayın Usameninde Amerikayla ilişkisi olduğu ve bukadar büyük ölçüde cahil insan topluluğunu birarada tutup çayıra gezmeye çıkarmanın en kolay ve ikna edici yolunun müslümanlık olması benimde müslüman sayılmamdan dolayı beni hem rahatsız ediyor hemde nekadar üzücü bir olay diyorum..Akıllı olan kazansın bu zaten değişmez.. :cheers:

M.Işılak
30-01-2006, 03:05
Mail olarak geldi... Biraz uzun ama ilginç geldi... İlk bölüm standart komplo teorilerimize benziyor... Ama iş Amerikalılara atılan kazığa gelince kendi milletine böylesine kazık atan bize daha beterini niye yapmasın ki dedirtiyor...

Buyurun, arkanıza yaslanın ve gecenin bu saatinde hala hattaysanız okuyun:

KUS DEGIL BUSH - RUMSFELD GRIBI

2 MILYAR DOLARI SADECE AMERIKADA KUS GRIBI ILAC PARASI OLARAK HESABA BASLAYIN.

DUNYADA YARATILAN PANIKLE TUM ULKELERE SATILABILECEK DIGER ILAC PARALARINI DA EKLEYIN....

AYRICA TURKIYEDE

"TAVUKCULUK SEKTORUNU MEDYA DESTEGIYLE BATIRARAK" TRILYONLUK MODERN TAVUKCULUK YATIRIMLARINI YINE "SIFIR" PARAYLA AMERIKAN SIRKETLERININ SAHIPLENECEGINI HESABA EKLEYIN .

AYRICA TAVUKCULUK SEKTORUNDE ISSIZ KALACAK OLAN 2,5 MILYON IS GUCUNUN YARATACAGI FAKIRLIGI , PARASIZLIGINI EKLEYIN.....
(15 MILYONLUK NUFUS YAPAR)

HALKIMIZIN VE COCUKLARIMIZIN TAVUK VE YUMURTA YEMEYEREK TAMAMEN UCUZ PROTEINDEN YOKSUN OLARAK BUYUTULECEGINI LISTENIN BESLENME BOLUMUNE EKLEYIN.....

MADDI BOLUME DE DIS PAZARLARIN ULKEMIZDE URETILMEYECEGI ICIN DISARIDAN "PAHALI" TAVUK VE YUMURTA PAZARLAYARAK YAPACAGI KARLARI TOPLAYIN......

ISTE SIZE BUSH - RUMSFELD GRIBI.....

Dr. Mercola: Kuş Gribi Paniği bir Aldatmaca

9 Ekim 2005

Lütfen aşağıdaki linki kontrol edin, bazı önemli bilgiler var … Ve “Neden bu aniden bu kadar büyük bir olay oldu?” sorusunu sorduğumda, bana anlamlı geliyor.

http://mercola.com/blog/2005/oct/18/avian_flu_epidemic_scare_is_a_hoax
(TERCUMESI SAYFANIN SONUNDADIR.)

Rumsfeld Kuş Gribi Aldatmacasından Kazanıyor

Sonunda, bulmacanın parçaları birleşmeye başlıyor. Geçen hafta, Başkan Bush, bize kuş gribinden minimum 200,000 insanın öleceğini, ama bu sayının sadece Amerika’da 2 milyon olabileceğini söyleyerek bu ülkede panik telkin etmeye çalıştı.

Sonra, bu aldatmaca, kuş gribine faydası olmayan, ama sadece kişinin hasta olduğu günlerin sayısını artıran ve virüsün daha fazla öldürücü mutasyonlar geçirmesine katkıda bulunan, değersiz bir ilaç olan Tamiflu’dan 80 milyon doz satın alınmasını hemen haklı çıkarmak için kullanıldı.

Böylece ABD, bu değersiz ilaçtan doz başına $ 100 fiyatla 20 milyon doz sipariş etti. Bu, $ 2 milyar ediyor. Bize Roche’un Tamiflu’yu ürettiği söylendi ve, dünkü New York Times’ta, generic (ambalajında üreticinin adı/markası bulunmayan) ilaç şirketlerine izin verip vermeyeceklerinin mücadelesini yapıyorlardı.

Ama, eğer daha fazla araştırırsanız, Tamiflu’nun gerçekte Gilead isimli bir şirket tarafından geliştirildiğini ve 10 yıl önce Tamiflu’yu pazarlama ve satma haklarını Roche’a verdiklerini bulursunuz.

http://sfgate.com/cgi-bin/article.cgi?file=/c/a/2005/06/24/MNGHTDE8LG1.DTL

Linki okursanız, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in 1997’de Gilead’ın Başkanı olduğunu keşfedersiniz.

Rumsfeld Gilead’daki hisselerin büyük bölümüne sahip olduğu için, $ 2 milyonluk Tamiflu satın alınmasını haklı çıkarmak için kullanılan hükümetin korkutma taktiklerinden çok büyük miktarda kar edecek.

Kuş gribi aldatmacası ile ilgili daha fazla bilgi için, dünkü yazımı gözden geçirmek isterseniz ;

http://mercola.com/blog/2005/oct/18/avian_flu_epidemic_scare_is_a_hoax
Gilead Sciences Inc.
http://www.gilead.com/wt/sec/pr_933190157/
http://mercola.com/blog

Grafiksel kanıtlar aşıların bizi kurtarmadığını gösteriyor.

Tarihsel gerçekler aşıların tehlikelerini ve etkisizliğini sergiliyor

Doktorlar ve bilim adamları, aşıların neden etkisiz olduğunu açığa çıkartıyorlar

http://www.drlenhorowitz.com
http://www.healingcelebrations.com
http://www.tetrahedron.org
http://www.originofAIDS.com

USTTE BELIRTILEN LINKTEKI YAZININ TERCUMESI:

http://mercola.com/blog/2005/oct/18/avian_flu_epidemic_scare_is_a_hoax

Kuş Gribi Korkusu Bir Aldatmaca

“Eğer medyayı gözden geçirdiyseniz, medyanın ve başkanın sizi ve halkı yönetmeye çalıştığı korkuyu görmüş olmalısınız. Hükümetin, potansiyel olarak felaketsel olan bu yeni kuş gribi ile savaşma planının taslağına göre, kuş gribi yaklaşık İKİ MİLYON Amerikalıyı öldürebilir.

Ancak, bir konferanstan dönerken, en iyi durum senaryosu olan 200,000 insanın ölebileceğini okuduğum zaman, uçaktaki koltuğumdan neredeyse düşecektim.

Sonra, korkuyu artırmak için, 1918 deki gripten korkutucu resimler yayınladılar. Sizi grip aşısı almanız için korkutmak için hükümetin ve ilaç şirketlerinin manipüle ettiği o kadar açık olan bu türde raporların nasıl verildiği beni şaşırtıyor.

Popüler medya, bu temelsiz korkuyu güçlendirmeye devam ediyor. Wall Street Journal’ın 17 Ekim 2005 sayısının editör bölümünde, FDA’daki Biyoteknoloji Ofisinin eski yönetcisi Dr. Henry Miller, kuş gribi virüsünün kuşlardan insanlara geçebileceği ve etkilenenlerin % 50 sinde öldürücü hastalık üretebileceğini söyleyerek ABD halkini korkutmaya çalışıyor.

Dr. Miller ve diğer uzmanların açıklamakta başarısız olduğu şey, bu rakamların nasıl elde edildiğidir. Kuş gribine yakalanan herkesi inceleyip bu rakamları mı kullandılar, yoksa kuş gribi ile zayıf düşen hastaların en hastasını inceleyip ölüm oranını buna göre mi tayin ettiler ?

Şüphesiz, ÜÇÜNCÜ dünya ülkelerinde kuş gribinden ölen 60 insan nedeniyle, bize 200,000 den iki milyona kadar insanın kuş gribinden öleceğini söylüyorlar.

Bu olsa olsa, gelişigüzel yapılmış bilimdir ve herhangi saygın bir bilim adamı böyle saçmalıklara izin vermez.

Günlük Şov Parodisi

Çok şükür ki, çağdaş komedyenler bu saçmalık vasıtası ile doğruyu görebilir. İşte Jon Stewart’ın skeci ve parlak Günlük Şovun kuş gribi üzerine bölümünün linkleri. Ama, sizi uyarmam lazım, çünkü çok gülmekten kendinizi incitebilirsiniz, özellikle Dünya Sağlık uzmanı, kuş gribinin 150 milyon insanı öldürdüğü yorumu ve daha komiği George Bush’un kuşlardan insana aktarım yorumu.

(misilak notu: bu link gelmemişti...)

Sağduyuya Ne Oldu ?

Kuş gribi aldatmacası, bana sadece “sağduyunun” nasıl nadir olduğunu hatırlatıyor. Arkadaşlar, buradaki sağlam temel bilim nerede ? 60 ölümden, kuşlardan insanlara, veya insandan insana kolayca bulaşmayan bir virüsten, ABD’de 200,000 – 2 milyon ölüme dönüşen bu dev sıçramayı nasıl yapıyorlar ?

Bu enfeksiyona uğrayan insanların çoğu, bu hasta kuşlar ile sürekli temasta olan kuştavuk bakıcılarıdır. Herhangi biri ABD de benzer durumları tasavvur edebilir mi ?

Bunun gibi araştırmalar, bazı gizli amaçları kuvvetle desteklemiyorsa, çöpe atılır.

ABD nin dev miktarda antiviral ilaçlar satın almasına ve oldukça kuşkulu etkisi olan Tamiflu’nun 20 milyon dozunu satın alması ile birlikte grip aşısı üretimini artırmasına ne dersiniz ? Tamiflu’nun tek bir tedavisinin fiyatini tahmin edin ? 100 Dolar.

İzin verilen bu 20 milyon doz ABD de vergi ödeyenlere 2 MİLYAR dolara mal oluyor.

Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, hükümetin 2 milyar dolarlık Tamiflu satın almasını anons etmesinden muhtemelen çok büyük miktarda kar edecek ; Tamiflu , Rumsfeld şirketin başkanı olduğu zaman Gilead tarfından geliştirildi. Rumsfeld’in, Gilead'daki hisselerin büyük bölümüne sahip olduğu bildirildi.

Bu durum, daha önceki aspartam tecrübesinden çok farklı değil, Rumsfeld, Searle’ün başkanı idi, aspartam FDA tarafından bloke edildikten sonra, aspartamı onaylatabilmişti.

Şimdi, çok azımızın bu ilacın gerçekten işe yarayıp yaramadığını ve birkaç insanı ölmekten kurtarıp kurtarmadığına önem verdiğini düşünüyorum. Bunu yapıyor mu ? Gerçekten yapmıyor. Herhangi birinin bu ilaçtan bekleyebileceği tek şey, semptomu biraz daha kötüleştirmesi. Dr. Tenpenny geçen hafta Flu Tele Clinic ‘te, Tamiflu’nun gerçekte virüsün daha tehlikeli ve daha etkili viral türüne mutasyon geçirmesine neden olabileceğini açıkladı.

Değersiz Grip İğneleri

Şüphesiz, bir çoğunun kuş gribi ile normal gribi karıştırdıkları zaman kullanacakları grip iğnelerini unutmayalım. Grip iğnelerinin işe yaradığına inansanız bile, lütfen anlayın ki, şimdi satın alacağınız grip iğnesi, sizi gribe karşı korumak için dizayn edilen şekilde veya formda değildir. Bunlar tamamen farklı türlerdir. ( Kuş gribi H5N1 türüdür).

Ancak, grip aşısı üreticilerinin, Amerikan halkını daha fazla yağmalamak için bu fırsatı kaçırmayacaklarını söyleyelim. Bugün, grip aşısı yaptıracakların, kliniklerde, doktor ofislerinde ve tıbbi merkezlerde % 25 artış ile karşılaşacaklarını öğrendik, çünkü aşıların toptan satış ücreti artmış.

Tarih Kendini Tekrarlıyor

Araştırmacı gazeteci Ida Honorof yıllardır bir tüketici gazetesi yayınlıyor ve düzenli bir radyo programı yapıyor. Honorof, araştırmacı gazetecilik için Associated Press’ten bir ödül aldı. Los Angeles Times ve diğer yayınlar onu, zamanımızın en büyük korku hikayelerinden biri ile kabul etti.

Ida Honorof “en yüzsüz, şok edici seçim propagandası taktiğini” yazdı ve bunun Başkan ve onun bilim yazarı grubu tarafından önerildiğini ekledi, saf paniğe neden olmak için uydurulan ve politik sermayeyi garanti eden, insanların sağlığını ve yaşamını gözardı eden ve Kongre tarafından kabul edilen bir öneri.

Yukarıdaki alıntı kuş gribi salgını için yazılmadı, ama 30 yıl önce 5 milyon domuz – gribi aşısı programı için yazıldı. Domuz – gribi için acele ile uydurulan program, yüzlerce Guillain Barre Syndrome felci kurbanına ve ayrıca bir grip salgınının asla yapamayacağı sayısız ölümlere neden oldu.

Pratik Seçenekler

Bu kuş gribine yakalanan biri için ilk adım derin bir nefes almak ve gevşemek ve buradaki gerçeği kavramaktır. Bir Üçüncü Dünya ülkesinde, bağışıklık sistemi ciddi şekilde zorlanan ful zamanlı bir kuş bakıcısı olmadığınız sürece, kuş gribinden ölmekten çok piyangoyu kazanma şansınız daha fazladır.

Sağlıklı bir yaşam tarzınız olduğunda, bağışıklık sisteminiz güçlü olduğunda, hastalanmazsınız.

Bağışıklık Sisteminizi Nasıl Güçlendirebilir ve Gribi Önleyebilirsiniz ?

Gribi önlemenin anahtar faktörü doğru beslenmeye odaklanmaya başlamaktır. BU, aşağıdakilerden kaçınmanız anlamına geliyor :

Fast foods
Şekerler
Tahıl/hububat
Trans-yağlar
İlave olarak, balıkta ve balıkyağında bulunan omega – 3 yağları gibi sağlıklı yağları artırabilirsiniz.

Ayrıca, sebzelerdeki gibi iyi karbonhidratları ve sağlıklı proteinleri artırdığınızdan emin olun.

Ek olarak, gribi başarılı şekilde önleyecekseniz, aşağıdakileri yapmak önemlidir :

Düzenli egzersiz,
Yeterli uyku,
Stresi azaltmak,
Ellerinizi düzenli olarak yıkamak

Kuş gribi ile ilgili daha fazla bilgi için, geçen hafta Dr. Tenpenny ile yaptığım Flu Tele Clinic’i edinebilirsiniz.

USA Today Ekim 8, 2005

minik yatirimci
30-01-2006, 09:20
biraz doğudaki müslümanların cahilliğine yönelseniz..Eğer dünyadaki müslümanların yüzde 90ı kendini müslüman sanıp cahilliğinden ötürü Usame Bin Laden gibi (zekasını takdir ederim buarada) adamların arkasından gitmese biraz daha farklı olurdu şuanki alem...

Hassan Sabah'in hayatini okudunuz mu hic? Kendisi muthis bir sahsiyet olup kanimca dunyaya gelen en zeki insanlardan biridir. Dini kullanarak insanlara neler yaptirilabilecegini kesfeden ve terorun ne gibi bir guc oldugunu ispatlayan kisidir. Hatta ve hatta orgutunun ismi 'Hashasin' dir ingilizce de suikastci anlamina gelen assasin sozcugunun kokeni budur. Askerlerinin beynini yikamak icin cesitli yontemler kullanmistir, -gerci bu yontemlerin gercekligi hakkinda ispatlanmis bir teori yok hepsi varsayimlara ve anlatilanlara dayaniyor- bunlardan biri askerlerine size cenneti gosterecegim dedikten sonra onlari her yerinde hashas tutsuleri yanan uzun bir koridordan gecirip icinde bir suru guzel kadinin bulundugu cok guzel gizli bir bahceye goturup iste burasi cennet deyip askerlerine 1 defaya mahsus cenneti gosterirmis daha sonrada emirlerime uyarsaniz hepiniz cennete gideceksiniz dermis :D Orgutun isminin hashasin olmasinin sebebi budur hashas kullanarak insanlarin beynini yikayarak onlari intihar komandolari haline getirmistir.

Tarihin ilk bilinen suikastcileri ve intihar komandolaridir bunlar... Selcuklu devletinin yikilmasina sebep olmus ve gizliden hacli seferlerini desteklemislerdir. Babadan kalan hic bir seyi olmamasina karsin bir hukumdarlik kurmus ve donemin en guclu devletlerine buyuk tehdit olusturmus ve Selcuklularin dagilmasina sebep olmuslardir. Bu sayede teror ile birlikte devletlerin nasil yipratilacagini, neler yapilabilecegini tum dunyaya ispatlamislardir...

Kimi ornek aldiklari ortada degil mi sizcede :D

selçuk efendi
13-03-2006, 02:23
(3 temmuz 98'De yazılan bi yazıdan... çıkan haberlerin aslını bulmaya çalıştım ama bu saatte yıldım...)
Misâl, Salı ya da Çarşamba günkü Milliyet’te çıkan bir yazı...

Bu daha önce 1 Haziran’da Cumhuriyet’te de yayınlanmış... ABD de Ulusal Savunma Üniversitesi’nde, Türkiye’nin geleceği ile ilgili olarak şu konuşma yapılmış:

“Radikal İslâmcı hareketler giderek büyüyor. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin siyasi dengeler üzerindeki etkinliği giderek artıyor.

Fazilet Partisi kapatılıyor. Ardından radikal islâmcılar ayaklanıyor ve İÇ SAVAŞ patlak veriyor. Çıkan savaşta çok sayıda cami bombalanıyor. Radikal islamcılar ile ayrılıkçı kürtler ittifak oluşturuyorlar. İç savaş Türk Ordusu’nun içinde bazı bölünmeleri de beraberinde getiriyor.”

Evet iki gün önceki Milliyet’te çıkan, Amerikalı uzmanların beklediği senaryo bu...

Öyle veya böyle zor günler var önümüzde sanki!

.........

şindi son zamanlarda dikkatimi çeken bişeyler oluyor Türkiye'de... sanki toplumdaki bütün eski derin düzen yıkılıp yerine geçirilmek istenene uygun kişiler ya da kurumlar yerlerine konuyor... mafyasından tutun da devlet kadrolarına yerleştirilenlere kadar... son şemdinli olayı, gittii yer, Yaşar Büyükanıt, bişeyleri derinden deyiştirmeye uuraşıyor birileri sanki... başbakan'ın danışmanları, meclisteki milletvekilleri ve kürtlerin(Türkiye'nin çıkarını düşünmek zorundayım, kusuruma bakmayın... huyum deyildir insanları ayırdetmek...) göze batar şekilde öne çıkarılması... pkk'nın meclis çatısı altında bir belediye başkanı tarafından takdirle anılması.... islamcı denilen kesim ve ayrılıkçı kürtlerin iç savaş çıkarması için nasıl bi senaryo laazım? orduyu da karıştırmak gerek diye düşünüyorum... bunun yanında, sokakların iyce çıkılamaz haale gelmesi ve sebebin kaanunların ve asayişten sorumlu birimlerin yetkilerinin(özellikle kapkaç konusunda) yeterli olmayışı, dolayısıyla idaarenin bozulmasını eklersek... Avrupa birlii'nden kem küm edilmeden apaçık şutlanışımız...

düşünüyorum nası bi senaryo düşünülüyor bunun için? Öyle veya böyle zor günler var önümüzde sanki!...

ÇELEBİOĞLU
13-03-2006, 02:31
Arkadaşım ayrılıkçı kürtler her yanı sarmış,biz uyumuşuz.Türkiyenin en sevilen şovmeni,kürt kökenli MAL-İ programında kuzey ıraktaki kurdilere selam gönderdi.Kimleri baştacı ediyor bu millet.Uyuyoruz uyuyoruz...Her türlü haktan yoksun,dışlanmış,hunharca zulümlere maruz kalmış TÜRKMENLERE selam göndermiyor adam...propagandaya bak...

ÇELEBİOĞLU
13-03-2006, 02:33
ibo,yıldız tilbe.Ekranlar bunlara emanet...Bir milletvekilimiz çıkıp yıldız hanımı programına bağlanıp,açıkça kürt milliyetçiliği yaptığı için uyardı.Türkiye TÜRKLERİNDİR.ÖYLE DE KALACAKTIR!!!

selçuk efendi
13-03-2006, 02:36
hattaa düşünülürse prooramda insanlara hediye için yaptırdıı şaklabanlıklar, bunun da bilinçli olarak Türkiye insanının ahlaaki çöküşünü hızlandırmada küçük diil hatırı sayılır etkisi olduu fikrindeyim...

ÇELEBİOĞLU
13-03-2006, 02:39
Kesinlikle aynı şeyleri düşünüyorum.Onlara o taklaları attırırken aklımdan neler geçiriyorum,kendisi ile ilgili bilseniz.Neyse...Bana kalsın,seviye düşmesin..

selçuk efendi
13-03-2006, 02:39
ibo'yu zerre kadar sevmem ama yıldız tilbe'nin müdahale sonrası söyledikleri niyetinin kötü olmadıına inandırdı beni... kendi haalinde bir kadın diye düşünüyorum hakkında... ama bir zamanlar tatlıses turizm otobüslerinin arkasında 'garantili' diye bi ibaare varmış duyduum kadarıyla... bu garanti kimlerdendi acep?...

ÇELEBİOĞLU
13-03-2006, 02:41
Koca koca kadınlar;ben kocamı şöyle severim,şöyle öperim,eve şöyle bağlarım.Noluyoruz yaaav.Biz böyle bir toplum değiliz.Özümüzü kaybedersek,biz de kayboluruz...Allahım sen akıl ver bu millete...

ÇELEBİOĞLU
13-03-2006, 02:43
Ben kendi çapımda bunlarla savaşıyorum,izlemiyorum da dinlemiyorum da...Ailemden başlayarak da insanları elimden geldiğince bilinçlendirmeye çalışıyorum..

selçuk efendi
13-03-2006, 02:50
büyük resimde ise görünen şu: bunların denetlemesini yapan kurumların başında kimler var? bizim bir eyitim politikamız yok mu? bu toplumun bozulmasını önleyecek herhangi bi yaptırım gücü yok mu? rtük denilen kurum spk gibi çalışıyosa vay haalimize... en güzeli sizin yaptıınız sanırım... maadem ekranlar buna açık, denetlemeyi evde kendin yapacaksın... hele o gündüz kuşaanda yayınlanan kadın prooramları...

ÇELEBİOĞLU
13-03-2006, 02:54
Abicim sabah kuşum aydınla başlıyolar,ordan sedaya ordan maliye.Bunların kocaları ne yer ne içer dicem.Koca koca adamlar da orda.Al birini vur ötekine..

selçuk efendi
13-03-2006, 03:15
Abicim sabah kuşum aydınla başlıyolar,ordan sedaya ordan maliye.Bunların kocaları ne yer ne içer dicem.Koca koca adamlar da orda.Al birini vur ötekine..

oraya gelen seyirciler de özenle:D seçiliyormuş gaalibaa... istedikleri gibi seyirciye yer veriyolarmış... duyduum kadarıyla...

H@voc
13-03-2006, 03:19
Abicim sabah kuşum aydınla başlıyolar,ordan sedaya ordan maliye.Bunların kocaları ne yer ne içer dicem.Koca koca adamlar da orda.Al birini vur ötekine..


:D :) :D :tamam: :tamam: :tamam:

temizlikçi
13-03-2006, 03:35
dünyanın her yerinde var butür programlar.ve o alt sınıf grup insanlar.biyandan acıyarak ve açıkçası biryandanda tiksinerek izliyorum bazen.(2-3dakika en fazla)

bu nedenledir ki,tek izlediğim kanal cnbc-e dir.tüm dizileri ve filmleri kalitedir.açık ve netçe söylüyorum,istisnalar dışında türk kanal izlemem.izlenecek birşeyide yok zaten.o diziler,o programlar..birbirinin aynısı.ama tabi bu programların hitap ettiği halkta önemli.bizim halkımız ne anlasın cnbc-e den.nip/tuck'ı izlediği zaman ilk aklına gelen şey "bırakın şu gavurları,açık saçık şeyler,saçma sapan şeyler" olacaktır şüphesiz.ama konunun özüne varamazlar.şüphesiz diziden diziye komedi kavramı ve anlayışıda fark gösterecektir.bunedenledir ki türk sineması,bir kaç klasik yapımdan daha fazla ileriye gidemez.ortaya çıkacak eserle şüphesiz,hababam sınıfı 3.5,büyü gibi eserler olacaktır.buarada babam ve oğlum gibi kaliteli bir yapımıda yabana atmamalıyız ama o istisna.

yani, v.s&v.s..

buzzy
13-03-2006, 10:14
dünyanın her yerinde var butür programlar.ve o alt sınıf grup insanlar.biyandan acıyarak ve açıkçası biryandanda tiksinerek izliyorum bazen.(2-3dakika en fazla)

bu nedenledir ki,tek izlediğim kanal cnbc-e dir.tüm dizileri ve filmleri kalitedir.açık ve netçe söylüyorum,istisnalar dışında türk kanal izlemem.izlenecek birşeyide yok zaten.o diziler,o programlar..birbirinin aynısı.ama tabi bu programların hitap ettiği halkta önemli.bizim halkımız ne anlasın cnbc-e den.nip/tuck'ı izlediği zaman ilk aklına gelen şey "bırakın şu gavurları,açık saçık şeyler,saçma sapan şeyler" olacaktır şüphesiz.ama konunun özüne varamazlar.şüphesiz diziden diziye komedi kavramı ve anlayışıda fark gösterecektir.bunedenledir ki türk sineması,bir kaç klasik yapımdan daha fazla ileriye gidemez.ortaya çıkacak eserle şüphesiz,hababam sınıfı 3.5,büyü gibi eserler olacaktır.buarada babam ve oğlum gibi kaliteli bir yapımıda yabana atmamalıyız ama o istisna.

yani, v.s&v.s..
herşey zamanla ve sabırla olacaktır..ama yavaş yavaş..:tamam:

temizlikçi
15-03-2006, 21:15
ALTI ÜSTÜ BİR MAIL GÖNDERMEKLE BU İŞ HALLOLMAZ DİYE DÜŞÜNMEYİN LÜTFEN.



VATANINI SEVEN TÜM TÜRKLERE;



HEPİNİZİN BİLDİĞİ GİBİ ETİBANK ÖZELLEŞTİRİLECEK ..



VE ALICISI AMERİKA :-)



.... VE BOR İŞLETMELERİ ETİBANK BÜNYESİNDE. . .
KONULAN FİYAT NEDİR 40 MİLYON $

LÜTFEN BİR DAHA OKUYUN VE LÜTFEN HERKESE İLETİN .. LÜTFEN ..



Önemli !!!!!!!!!!!!!!!!!!!.. ..

Borla çalısan araba üretildi, Türkiye kıskaçta.
*Arabayı bor madeniyle çalıştıracak patentli 600 proje olduğu ortaya çıktı .

Türkiye, dünya rezervinin yüzde 70`ine sahip ve uluslararası teröristler Türkiye uyanmadan bu kaynağı ele geçirmeyi planlıyor.

Bu maili forwardlayarak en azından bir toplum bilinci oluşmasına yardım edebiliriz.


böyle 1mail geldi.doğruysa,büyük 1sukunetle takdir ettim:)

M.Işılak
15-03-2006, 22:14
Sanırım gerçek değil... Sanki sıkı sallamışlar gibi...

Etibank, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'nun 27.10.2000 tarih ve 24213 sayılı mükerrer Resmi Gazete'de yayımlanan 86 sayılı kararıyla Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na devredilmiş ve Kurul'un 14.12.2001 tarih ve 24613 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 13.12.2001 tarih ve 554 sayılı kararında, Etibank'ın bankacılık yapma ve mevduat kabul etme izninin 28.12.2001 tarihi itibariyle kaldırılarak, tasfiyesi öngörülmüştür. Ancak daha sonra alınan Kurul kararı ile Etibank A.Ş.'nin tasfiyesi kaldırılmış ve 05.04.2002 tarihi itibariyle tüm aktif ve pasifleriyle BAYINDIRBANK A.Ş. bünyesinde devren birleştirilen bankanın tüzel kişiliği sona ermiştir.
(Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'nın sitesinden)

Mustafa Kemal Atatürk’ün çağları aşan ileri görüşü ile sanayileşme ve bunun motoru olan doğal kaynaklar ve finans olgularını bir arada sağlayan Etibank, 14.06.1935 tarihinde 2805 sayılı Kanunla kurulmuş olup 1998 yılındaki yapılanma ile Eti Holding A.Ş., Ocak 2004 yılında yeniden yapılandırılarak Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü adını almıştır.

Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü kendisine bağlı Bandırma, Kırka, Emet, Bigadiç, Kestelek Bor İşletmeleri, Alım Satım Müdürlükleri, Maden Müdürlükleri, Yurt Dışı Temsilcilikleri ve İştirakleriyle Madencilik, Kimya ve Metalurji alanlarında faaliyet gösteren uluslararası bir Kuruluşdur.
(etimaden.gov.tr Eti Maden İşletmeleri sitesinden)

Dünyadaki önemli bor yatakları Türkiye, ABD ve Rusya’dadır. Dünya toplam bor rezervinde Türkiye’nin payı %72,2, diğer önemli ülke olan ABD’nin ise %6,8’dir. Dünyadaki en önemli bor üreticileri; US Borax Inc. (ABD) ve Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü (Türkiye)’dür. Dünya bor üretiminin yaklaşık %70’ini ABD ve Türkiye gerçekleştirmektedir. Türkiye’nin bor pazarını gelişmiş ülkeler oluşturmakta ve ihracatının büyük çoğunluğunu bu ülkelere yapmaktadır.
(etimaden.gov.tr Eti Maden İşletmeleri sitesinden)

M.Işılak
15-03-2006, 22:18
Bir de şöyle bir şey var:

selçuk efendi
16-03-2006, 21:57
Şemdinli Olaylarını Araştırma Komisyonu’nun gizli oturumunda, üyelerin sorularını cevaplayan, Hakkári Belediye Başkanı Metin Tekçe’nin konuşması şok etkisi yarattı. Tekçe’nin "PKK terör örgütü değildir" ve İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu’ya yönelik "Kürtlüğü benim için beş para etmez" sözleri nedeniyle Ankara Cumhuriyet Savcılığı soruşturma başlattı. Tekçe’nin bazı gazetelerde özeti yer alan bu değerlendirmeleri tutanaklara şöyle yansıdı:

İNSANLARIN HAKKINI DİLE GETİRİYOR

Metin Kaşıkoğlu: Halklar, dediniz, savaş dediniz, size çok somut bir şey sormak istiyorum. PKK sizce terör örgütü müdür, yoksa hakkını arayan meşru bir kuvvet midir?

Metin Tekçe: Yani, benim sonuçta, yapmış olduğumuz, raporumda iletmiştim. Hakkári’yi biraz daha tarihi boyutlarıyla ele alışımın, ekonomik ve sağlık boyutlarında örnekler verişimin sebeplerinden birisi budur.

Metin Kaşıkoğlu: Bu çok zor bir soru mu sizce? Sayın Başkan, net bir cevap verin. PKK bir terör örgütüdür veya değildir. Terör örgütü değilse sizce nedir? Çok kısa ve net.

Metin Tekçe: Bana göre, geçmişte çıkışı ne olursa olsun, ama şu anda, Kürtlerin temel alanda bazı düşünceleri de ifade eden ya da ben kendi açımdan söyleyeyim, benim şu anda siyaset yürütmüş olduğum siyasi partinin düşüncesinin demokratik zeminde, Kürt sorununun çözümünde, barışçıl bir ortamın yakalanmasına dönük söylemlerde, eğer bir ortaklaşma veya bir yerde buluşuyor ise yani bana göre, o insanların belirli haklarını da dile getiren bir örgüttür diyorum.

Metin Kaşıkoğlu: PKK terör örgütü müdür, değil midir?

Metin Tekçe: Değildir bana göre.

Enver Yılmaz: Avrupa’da da, başta Almanya olmak üzere PKK’yı muhtemelen yakın zamanda da ABD, PKK’yı yıllarca terör örgütü ilan etti ve ilan ediyor. Sizin, başta Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmak üzere diğer Avrupa ülkeleri ve Amerika’dan farklı bilgileriniz var mı ki, ’PKK terör örgütü değildir’ tanımını yapıyorsunuz?

Metin Tekçe: Hayır, yani sonuçta, benim bu soruya cevap vermek istemezdim. Yani eğer siz sadece iki seçenek önüme bırakırsanız ve ikisinden birini tercih etmemi istiyorsanız ben tabii ki öyle ifade ettim.

Musa Sıvacıoğlu: Peki PKK hiçbir şey yapmıyor mu? Bombalama, adam kaçırma, haraca bağlama, uyuşturucu kaçakçılığı gibi böyle şeyler yapmıyor mu?

Metin Tekçe: Bunu ben bilmem. Ben PKK’nın bir üyesi değilimdir. Ben sonuçta yani bütün şiddet uygulamalarına karşıyım. Kim yapıyorsa buna karşıyım. Yapıyor, yapmıyor ben bilmem.

DEVLETİN BELLİ GÜÇLERİ YAPTI

Şükrü Önder: Yani daha önceki olayları da devletin belli güçlerinin yaptığını mı ima ediyorsun?

Metin Tekçe: Evet!

Şükrü Önder: Bunu ispatlayabilir misin?

Metin Tekçe: Hayır.

Şükrü Önder: Yorumla mı konuşuyorsun?

Metin Tekçe: Oradan çıkan bilgi ve belgeler, basına yansıyan bilgi ve belgelere baktığımızda, bunu tahlil etme boyutlarıyla söyleyebilirim. Belki yorumdur.

1984’TEN 1999’A SAVAŞ

Musa Sıvacıoğlu: Savaş dönemi derken neyi kastediyorsunuz?

Metin Tekçe: 1984’ten 1999 yılına kadarki dönem, bana göre Türkiye’de bir savaş dönemi.

İbrahim Özdoğan: Teröre ’savaş’ diyor.

Metin Tekçe: Bu benim görüşümdür ama.

Musa Sıvacıoğlu: Savaş deyince ayrı iki tane güç olur. Silahlı güçler olur, onlar da savaşır. Yani terörü mü kastetmiş oluyorsunuz?

Metin Tekçe: Eğer karşılıklı bir çatışma yaşanmışsa ben buna savaş derim.

Musa Sıvacıoğlu: Savaşta iki taraf olur, taraflar kim?

Metin Tekçe: Bu ortadadır. Yani bu dönen içinde, sonuçta Silahlı Kuvvetler olsun, güvenlik kuvvetlerimizle dağda faaliyet yürüten, çatışmalara giren ve birlikte birbirlerini öldürmüş olan bir PKK gerçekliği vardır, bunlar arasındaki çatışma olarak geçer.

MASKELİLER EVLERİ BASTI

Metin Tekçe: Bombalama olaylarıyla Hakkári’de gözle görülür bir uygulama, arama noktaları, panzerlerin sokaklardan geçtiği, sirenlerin, marşların çalındığı mahallelerde, ev baskınlarında maskeli insanların gidip kapıları kırdığı döneme girildi.

Musa Sıvacıoğlu: Ne marşı?

Metin Tekçe: Mehter Marşı, farklı marşlar, sirenler. Bunu Hakkári Valisi’ne söyledim; ’Ben duymuyorum’ dedi.

Türklüğümle gurur duymam Türk değil Türkiyeliyim

Metin Tekçe: Daha önce de söyledim, şimdi de söylüyorum. Ben Türkiyeliyim, gurur duyuyorum. Ama Türklüğümle değil. Çünkü ben Türk değilim. Kürt’üm. Lazı var, Rum’u var. Bakın onlar sonuçta Türkiye halkıdır, Türkiye halklarıdır. Türkiye’yi oluşturan halklardır. Bunların oluşturduğu bir üst de, bana göre, Türkiye olmalıdır. Ve ben Türkiye olmakla gurur duyuyorum.

Metin Kaşıkoğlu: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıyla mı gurur duyuyorsun?

Metin Tekçe: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ile Türkiyeliyim bana göre aynıdır. Ama bakın Türklük değil. Çünkü ben Türk değilim.

İçişleri Bakanı Kürt ise Kürtlüğü beş para etmez

Metin Tekçe: Müthiş bir hakaret ve böyle müdahale etmeye dönük adımlar oldu. ’Ne oluyor size’ falan. Aynen kurdukları cümle şu oldu: ’Sizin İçişleri Bakanınız gidecek!’ Bakın aynen geçmesini de istiyorum tutanaklara; ’Sizin İçişleri Bakanınız gidecek, siz Belediye başkanlarıyla ondan sonra hesaplaşacağız’ dediler bize. İşte yani buradaki temel düşünce şu, İçişleri Bakanı Kürt olarak. İşte, biz de Kürt’üz ya.

Musa Sıvacıoğlu: Kim söyledi, tanıdığınız yok mu?

Metin Tekçe: Polisler. Oradaki temel görüş zaten oydu, hakimdi. İçişleri Bakanı’nı bile, sanki beni Kürt olarak görerek, işte İçişleri Bakanı. Belediye başkanları. Benim bakışım o değildir. İçişleri Bakanı benim için hiçbir şekilde, Kürtlüğü, Kürt ise bile, Kürtlüğü benim için beş para etmez. Ben bunu açıkça söyleyeyim. İnsan olması benim için önemlidir. Ama genel bakışı ortaya koyuyorum ben.

Tutanaklar savcılığa verilecek

Komisyon Başkanı Musa Sıvacıoğlu, Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın talebini önceki günkü toplantıda komisyon üyeleriyle paylaştı.

CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin, "Van Savcısı’na tutanak yollarken bize sormadınız. Şimdi soruyor, haber veriyorsunuz. Bu yaptığınız ilk uygulamadaki hatanızın sizin tarafınızdan tescilidir" dedi.

ÖNÜNE GELEN İSTEYECEK

Bazı komisyon üyeleri de, "Yaptığınız hata nelere mal oluyor. Şimdi önüne gelen savcılık tutanak istiyor, isteyecek. Siz Van Cumhuriyet Savcısı’na tutanak vermeseydiniz böyle olmayacaktı. Bu gelişmelerden sonra kim davetimize icap eder, kim gelir burada özgürce bilgi verir" itirazında bulundular. Başkan Sıvacıoğlu da tüm bu eleştirilere, "Yargı istemiş. Çaresiz göndereceğiz. Yargı istedikten sonra vermemek, adaleti engellemek olur" diye cevap verdi.

kaynak: haberturk.com

pinky
17-03-2006, 11:51
Bunları biliyor muydunuz? (Çuvaldaki Müttefik)

28 Şubat’ın yıldönümü için çarşaf çarşaf yazılar, yazı dizileri hazırlayanlar mesele 1 Mart’a gelince NE hikmetse konuyu “es” geçiyorlar. Oysa o 1 Mart tezkeresinin arka planında bir ülkenin fiili bir işgalle burun buruna gelmesi ve kelimenin en basit haliyle nice nice ihanetler yazılıdır.

Allah’tan Çek Dışişleri Bakanı çıktıda DA Vatan gazetesinde konuştu. Okumuşsunuzdur Svoboda Abdullah Gül’e atfen aynen şunları söylüyor:

“Türk Dışişleri Bakanı bana Amerika Irak’tan çekilirse İran önce Irak’a, sonra Türkiye’ye rejimini ihraç eder. O sebeple Koalisyon Güçleri Irak’tan ayrılmamalı” dedi diyor.

Cümledeki inanılmaz trajedinin bilmiyoruz farkında mısınız?

Abdullah Gül “Irak’ta işgal devam etsin” diyor ve muhataplarını işgalin devamı için iknaya çalışıyor.

Yok böyle bir şey diyeceksiniz AMA var işte, hem de buz gibi var!
Bırakın işgalin devam etmesini biz bu hükümetin Irak’ta işgalin önünü açtığını, hatta en hafif ifade ile ABD’nin bu savaş için ikna edildiğini de (cesaretlendirildiğini de) biliyoruz.

O sebeple gelin isterseniz 1 Mart tezkeresinin reddinin yıldönümünde Abdullah Gül’ün açıklamalarını bir kulağımızda tutarak, bu hükümetin Irak’ın işgalinde hangi cinayetlere imza attığına bir göz atalım.Göz attığımızda şunu göreceğiz:

“Bu hükümetin Irak’a atılan her bomba DA, Irak’ta ölen her çocuğun kanında payı vardır, günahı vardır.”

Bunları Biliyor muydun ey Türkiye? Diyoruz:

1– Mart tezkeresi Meclisten geçseydi şayet 65.000 Coni, 285 uçak ve 65 helikopter topraklarımızda konuşlanmış olacaktı. Dikkatlerinizi çekiyorum, Irak’a geçmek için değil, topraklarımıza konuşlanmak için.

2– Tezkerenin Meclise sunulduğu gün Maliye Bakanı Kemal Unakıtan özellikle Doğu kökenli Bakanlardan yükselen itirazlar üzerine “Beyler, bu tezkereyi çıkarmak bizim misyonumuzdur” demişti. Misyon kelimesinin anlamını sağduyulu okuyucunun engin ferasetine bırakıyorum. Bu iktidarın kimler tarafından ve niçin kurulduğunu bu kavramdan çıkarabilirsiniz!

3–Tezkere pazarlıkları sırasında Amerika ısrarla Samsun ve Trabzon limanlarını talep etmişti. Ancak bu limanları niçin istediği hiçbir zaman anlaşılmadı. Ancak Irak için talep edilmedikleri belliydi.

4–Tezkere görüşmelerinin hiçbir safhasında ABD şu bir şeyden asla ödün vermedi:

“Kuzey Irak’a asla giremezsiniz.” Hatta Nato ülkelerinin birbirlerini haberdar ettiği silah IFF kodunu dahi Türkiye’ye vermemişti. Yani Irak’a girmiş olsaydık Türk askerine ateş açacaktı!

5–Amerikalılar tezkere görüşmelerinde öyle sıkı pazarlık yürütüyorlardı ki, Conilerin takacağı yaka kartı parasını dahi bizden talep etmişlerdi.

6–Tezkerenin reddine rağmen Amerikalılar hükümetin bulduğu çeşitli formüllerle İskenderun ve Mersin limanına yığdıkları silahları Kuzey Irak’a geçirmeyi başarmışlardı. Bu açık bir şekilde Anayasa’ya aykırı idi!

7– Tezkerenin reddi sebebiyle Washington’un Türkiye’yi sıkıştırdığı bir dönemde Abdullah Gül aynen şu sözleri söylemişti:
“Ayıp ediyorlar. Neler yaptığımızı açıklamak zorunda bırakmasınlar bizi.”

8– Abdüllatif Şener de bir MGK toplantısında şu soruyu sormuştu: “Bu Amerikalılar ya topraklarımızı terk etmezse NE olacak?”

9– Ankara’da Türkiye’ye ayak basan Conilerin genelev meselesi dahi tartışılmıştı. Hem de en tepelerde bir yerde!

10– Nevzat Yalçıntaş Mecliste yaptığı konuşmada tezkereyi en çok savunan isim olmuştu ve o gün pek çok milletvekilinin gözünde itibarını yitirmişti.

11–Amerikalılar hava sahamızı Milli Savunma Bakanımızın ifadesiyle tam 4300 kez kullandılar. Yani Irak’a atılan her bombada bu hükümetin payı vardı.

12– Irak savaşının başlamasına 3 ay kala Tayip Erdoğan’ı ziyaret Eden Paul Wolfowitz aynen şunları söylemişti: “Bu savaşın çıkması noktasında Tayip Bey bizi cesaretlendirmiştir!”

13– 1 Mart tezkeresinin intikamı olarak planlanan Süleymaniye çuval baskınının tarihi 4 Temmuz’du. Yani ABD’nin kuruluş günü! Bu bir tesadüf müydü bilinmez AMA 11 subayımızın çuvala sokulduğu gün altı çizilecek üç önemli olay vardı:

– Türk subayları Kerkük’e çuvallayarak getiren Amerikalıları, asker arkadaşları havaalanında ‘4 temmuz kutlu olsun’ diye karşılamışlardı.

– ABD’nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson olaydan haberi varmışçasına o yılki Kurtuluş Günü kutlamasını bir gün öncesine çekmişti. Böylece olabilecek eleştirilerden kurtulmuş oluyordu.

– ABD Türkiye’nin kurtuluş senedi olan Lozan’ı tanımamıştı.

14– Çuval Baskının duyulmasının ardından Başbakan meyve bahçesi açılışına katılmış, Dışişleri Bakanı Kayseri’ye Liseden arkadaşları ile mantı yemeye gitmişti. Gazetecilerin “Ankara’da olmanız gerekmiyor mu” sorusuna Başbakan tek işimiz bu konu değil demişti.

15– Çuval olayından sonra Süleymaniye düzenlenen toplantıya biz Tuğgeneral seviyesinde katılırken, Amerikalılar yüzbaşı rütbesiyle katılmayı tercih etmişlerdi. Türk komutan toplantıya katılmadan salonu terk etmişti.

16–Amerikalılar Baskın için hiçbir zaman özür dilemediler!


AHMET ERİMHAN

03.03.2006

zyprexa
17-03-2006, 12:46
Teşekkürler Sn.Pinky hafızalarımızı tazelediniz.

pinky
17-03-2006, 14:19
Teşekkürler Sn.Pinky hafızalarımızı tazelediniz.

Bu olayın olduğu gün Harp okulunda veya Askeri lisede okuyan bir kardeşimiz Genel Kurmay Başkanı olduğu zaman bile unutulmayacaktır. O gün hiç olmazsa seferberlik ilan edilmesini isterdim.

Kontr Atak
18-03-2006, 04:54
TÜRKİYEDE TÜRK YOK


ŞEHİR İSİMLERİ

İŞTE TÜRKLERİN ASLINDA ÇOĞUNLUKLA RUM VE ANADOLUDAKİ ESKİ HALKLAR OLDUĞUNU GÖSTEREN TÜRKÇELEŞMİŞ AMA KÖKEN OLARAK ÇOĞUNLUKLA YUNANCA, HİTİTÇE VE DİĞER ANADOLU HALKLARININ DİLİNDEN OLAN ŞEHİR İSİMLERİ:


ANADOLU: Yunanca; Anatole (“Doğu” yönü veya Güneşin doğduğu yer),
Adana: Hititçe; Uru Adania,
Afyon: Luvice; Hapanova (Yüksek Tepe),
Aksaray: Kapadokya Kralı Archelaos’un adı,
Amasya: Hititçe; Amaseia - şehri kuran Amazon kraliçesi Amesis’in adı,
Ankara: Galatça-Hititçe; Angora (Toprağa “Çapa” atanların kenti),
Antalya: Likçe; Attaleia (şehri kuran Kral Attalos’un adı),
Antakya: Yunanca; Antiohia,
Aydın: Yunanca; Anthea, (Çiçek),
Bakırköy: Yunanca; Makri Hori (Uzun köy),
Balıkesir: Yunanca; Paleo Kastro (“Eski Hisar”, orijinali Luvice),
Bartın: Yunanca; Parthenios (“Bakire”, orijinali Luvice),
Bolu: Bitinyaca; Klaudio Poli (Klaudio Kenti),
Bursa: Bitince: Prussa (şehri kuran Bitinya Kralı Prusias’ın adı),
Çanakkale: Yunanca; Troas,
Çankırı: Galatça; Gangrea, (Keçisi bol memleket anlamında),
Çorum: Hattice; Hattuşa,
Denizli: Laodikeia, Suriye Kralı II. Antiokhosun karısı Laodike'nin adı,
Edirne: Yunanca; Hadrianapolis (Roma İmparatoru Hadrianus’un adı),
Efes: Yunanca; Efesos,
Eskişehir: Frigce; Dorlion,
Giresun: Yunanca; Kerasunda (Kirazlık),
Gümüşhane: Yunanca; Argyropolis (Argyros: gümüş, Polis: kent),
Isparta: Hititçe; Baride, Psidce: Baris,
İstanbul: Yunanca; eis ten Polin (Şehire doğru),
İskenderun: Yunanca; Alexandretta,
İzmir: Luvice; Mirina, İyonyaca: Smirina,
İzmit: Bitince, Nikomidia,
Karabük: Hititçe; Haluna (Yün),
Kastamonu: Yunanca; Kastromoni (Keşişler kalesi),
Kayseri: Hititçe; Mazaka, Latince; Kaisareia (İmparator şehri),
Kırklareli: Yunanca; Saranta Eklesias (Kırk kilise - Trak yerleşimidir),
Konya: Frigce; Kavania, Yunanca; İkonion, (İkonalar şehri),
Kütahya: Frigce; Kotiaeon,
Manisa: Lidyaca; Magnisia (Magnezyum alanı anlamında),
Mersin: Kilikyaca; Kilikya,
Malatya: Hititçe; Maldia (Bal diyarı anlamında),
Maraş: Hititçe; Maraj (Hitit komutanı Maraj’ın adı),
Muğla: Karca; Karya,
Nevşehir: Hititçe; Nissa,
Niğde: Hititçe; Nakita,
Ordu: Yunanca; Kotioro,
Rize: Yunanca; Rizi (Pirinç anlamında), Rumca: Rıza (Dağ eteği),
Sakarya: Frigce; Sangari (Sangari ırmağından adını almış, Frig tanrısının adı),
Samsun: İyonyaca; Amisos (Şehri Miletliler kurmuştur),
Sinop: Hititçe; Sinova (Amazon kraliçesinin adı),
Sivas: Yunanca; Sebastia (Sebastopolis saygın şehir manasında, orijinali Hattice),
Tarsus: Luvice; Tarsa (Kilikya tanrısı Tarhon’un adından),
Tekirdağ: Yunanca; Bisanthe,
Tokat: Togayitlerin kurduğu sanılıyor (Tok-Kat=Surlu şehir),
Trabzon: Yunanca; Trapezus (Yamuk, trapez biçiminde olan),
Trakya: Trakça; Thraki (Trakların yaşadığı yer),
Uşak: Frigce; Temenothyrea,

Müslüman kayıtlarında Anadolu’nun eski isimleri “Diyar al-Rum” veya “Bilad al-Rum” diye geçiyor.

Ayrıntı: Öz Ankaralılar “Ankara” demez “Angora” der. Yani eski Galatça söyleniş tarzıyla söylerler.

RUM TAKIMLARI:
Fenerbahçe: Fener: Yunanca; Fanari,
Galatasaray: Galata: Yunanca; Galatas (Sütçü),
Trabzonspor: Yunanca; Trapezus (Yamuk, trapez biçiminde olan).

Not: Şu an Anadoludaki eski şehir, ilçe vs isimlerinin çoğu Cumhuriyetin ardından değiştirilip Türkçeleştirilmiştir. Mesela İstanbul’un resmi ismi 1930’lara kadar Konstantiniyye idi. Arapçada “Konstantin’in şehri” manasına gelir. İstanbul ismi 1930’da verilmiştir. Yani şehir isimleride 80 yıllıktır. Anadolunun yerel halkları isimleri değiştirilmiş olmasına rağmen birçok yerde çoğunlukla hala eski isimleri kullanır.

Not: Eski Anadolu halkları derken Bithinya, Paflagonya, İonya, Kapadokya, Misya, Kilikya, Likya, Karya, Pisidya, Pamfilya, Lidya, Hititya ve Frigya halkları kastediliyor.

BU ŞEHİRLERDE YAŞAYAN VE ESKİDEN YUNANCA, RUMCA, LUVİCE, GALATÇA, HİTİTÇE, FRİGCE, LİKÇE, LİDYACA, SÜRYANİCE, ERMENİCE VE DİĞER ANADOLU DİLLERİ KONUŞAN İNSANLAR NERDE?
BU ŞEHİRLERE BAKARAK BURADAKİ BÜYÜK ANADOLU NÜFUSUNUN NEREDE OLDUĞUNU SORGULAMAK LAZIM.

BU NÜFUS YUNANİSTANIN EN AZ 3-4 KATIYDI. YANİ ŞU AN, TÜRK OLMAYAN, ESKİ ANADOLU HALKLARININ NÜFUSU 30-35 MİLYON OLMASI LAZIM.

NERDE BU YERLEŞİK ESKİ ANADOLU HALKLARI??????????
1924’de Yunanistan’a yollanan nüfus sadece 1.5 milyondu.

DİĞERLERİ NERDE??

1924’de sadece 1.5 milyon Türk olmayan kişi mi vardı koskoca Anadoluda?

Ne komik :)

1071’de Malazgirte giderken Diyojen’in ordusunda zaten 200 bin asker vardı.
Anadoluda o dönem zaten birkaç milyon insan vardı. Hastalıktan, doğa afetlerinden ve savaşlardan ölenleride hesaba katsak bile 850 sonra nasıl 1.5 milyon olsun.

Türkler, Anadoluda yok denecek kadar azdır.


TÜRKLÜK NERDEN ÇIKTI

Uludağ Üniversitesi'nde sosyoloji profesörü Hüsamettin Arslan: Biz, Osmanlı'dan bize miras kalmış bir halkın mensuplarıyız. Bu bir imparatorluk halkıdır. İmparatorluk halkı ne kadar farklıysa, bugün de Türkiye'de o kadar farklılık kesinlikle vardır. Ermeni, Rum, Çerkez, Türk, Kürt herkes var. Cumhuriyet'in kurucuları böyle bir halk devraldılar ve bu halka “Türk halkı” dediler. Acaba onların Türk halkı dedikleri halk kendisini nasıl görüyordu?

Nasıl görüyordu sizce?

O zaman Türkiye'de yaşayan bir halk vardı ama bu halk kendisini “Türk milleti” olarak görmüyordu. Onlar için iki şey önemliydi: “Devlet ve Müslümanlık.” Cumhuriyet'te, işte bu Müslüman halka “Türk” denildi. Cumhuriyet'in kurulduğu dönemde Avrupa ulus-devlet çağındaydı. Her ulus-devlet kendini bir etnik kimlikle adlandırıyordu. Bizimkiler de o günün dünyasında yaşamak için konjonktüre uydu.

********
Yani 90 yıl önce Anadoludaki halklar kendilerine “Türk” demiyordu.
Türk Milleti ismi ise sonradan Atatürk tarafından halka empoze edilmiştir.

********
Osmanlı Devleti dönemindede kimse kendine “Türk” demiyordu. Aleviler birisinin kim olduğunu öğrenmek isterse Sunni mi, Alevi mi diye sorardı 90 yıl önce, zaten Türklük son 90 yılda çıktı. Halkta tarihsel olarak Şafi, Sünni ve Alevi olma bilinci vardır. Etnisite, ırk, ulus kavramıyla düşünmek modernlerin bakış açısıdır.
Hatta bazı aleviler kendilerini ne Türk, nede Kürt olarak görüyor, sanki ayrı bir etnik kimlikmiş gibi. Aleviler aralarında bile biz Türkmüyüz, Kürtmüyüz diye kimliklerini tartışırlar. Aleviler son 90 yıla kadar kendilerini Türk diye tanıtmamıştır.
90 yıl önce bu halkın kendine Şafi, Sünni ve Alevi demesinin sebebide o dönemde insanlar dinine göre ayrılırdı, ırkına göre değil. Cumhuriyet döneminde her ulus-devlet kendini bir etnik kimlikle adlandırıyordu, dolayısıylada Atatürk bu müslüman halka konjonktüre uyup bir etnik kimliği temsil eden “Türk Milleti” ismini verdi. Alevilerde otomatikmen müslüman Türk sayıldı. Alevilerin aralarındada kesin bir kanı yok müslümanmılar yoksa değilmiler diye. Sonuçta herkesin kimliğinde “İslam” yazıyor.

Atatürk, Sümerlerin, Etilerin (Hititler) ve eski Anadolu halklarının Türk olduğunu sanıyordu, dolayısıylada bu halka bu ismi verdi ve Anadolu dilleri yerine Türkçeyi dayattı halka. Atatürk bundan dolayıda Sümerbank ve Etibankı açtırmıştır.

Tabiki Sümerler ve Etiler aslen Türk değildir. Sümerler Irakın güneyinde eskiden yaşamış bir halk olup genetik araştırmalarda Kuveytli oldukları saptanmıştır.
Hititlerin bir kısmı şu an Anadoludaki insanların ataları olabilir. Bilimadamları tarafındanda genellikle Gürcü ve Ermeni kökenli oldukları söyleniyor.

Yani Anadolunun eski halkları müslüman (sunniler) olanlar kendilerine sonradan verilen “Türk” ismini benimsemişler çünkü sünnilik Türklükle bütünleştirilmiş durumdadır.
Örneğin şair İsmet Özel “Kafirle çatışmayı göze alan Müslüman’a Türk denir”.diyor.

Orta Asyadan Anadoluya gelmiş etnik Türkler ise azınlıktadır. Van, Erzurum, Erzincan, Bayburt, Mersin, Antalya, Konya civarlarında bir kısım etnik Türk vardır sadece, diğerleri kesinlikle etnik Türk değildir. Diğer bölgelerde etnik Türkler %1-5 arasında olabilir. Şu an Anadoludaki halkın en az 65 milyonu etnik olarak Türk değildir. Orta Asyadan gelmiş nüfus şu an 7 milyon falandır (sadece baba tarafından Türkmen) ve 1000 yıldan beri bunlar çok karıştığı için artık bunlarda Türk sayılamaz dolayısıylada Anadoludaki 70 milyon insan Türk değildir.

Bugün ise Anadoludaki halklar kendilerini etnik olarak Türk sanmaya başlamıştır halbuki Türk ismi müslüman olanlara Atatürk tarafından verilan bir addır çünkü Atatürk bütün Anadolu halkların Türk kökenli olduğunu sanıyordu dolayısıylada bu inanış Anadoludaki halka empoze edilmiştir ve halk Orta Asyadan geldiğini sanıyor. 90 yıl önce Anadoluda birine “Siz Orta Asyadan geldiniz” deseydiniz o kişi şaşıp kalırdı çünkü böyle birşeyi ilk defa duymuş olurdu. Şu an Anadoluda yaşayan halklar aslında Orta Asyadan gelmedi.

Türkiyede etnik Türk yok denecek kadar azdır.

**************
Notlar:
Orhun Yazıtları 1890’larda tercüme edilmiştir. Bu yazılarda geçen “Türk” ismide 1890’larda öğrenilmiştir. Bundan önce Türk ismi halk tarafından Anadoluda bilinmiyordu. Orhun yazıtlarında yer alan “Törük” ismi 1890’larda tercüme edildiğine göre Anadoludaki halk son 85-90 senedir Atatürk tarafından Türkleştirilmiş ve Türkçe dayatılmıştır çünkü Orhun yazılarındaki “Türk” ismi 1890’lara kadar yoktu.

-------------------------

"Türkiye" ismini Avrupalılar vermiştir.
Bu coğrafyaya "Türkiye" isminin ilk olarak Roma-Germen İmparatoru Frederick Barbarossa (1123-1190) tarafından verildiği ifade edilmektedir.
Bu "TURCHİA"(Turkiya) ismi Latinceden gelmedir. Bu isim 11. yüzyıldan beri biliniyor. Anadolu’ya “Türkiye” denmesinin sebebi Türklerin Anadoluda nüfus çoğunluğu olduğu için değildir, Anadoluyu hakimiyeti altına alıp kontrol etmelerinden dolayıdır çünkü Anadoluya Türkmen askerler gelmiş ve bu militer güçle Anadoluya hakim olmuşlar. Kim hakimse onların ülkesi denmiş, ama Türkler hiç bir zaman nüfus çoğunluğuna sahip olmamıştır. Halende öyledir. Türkmenler ise feth ettikleri yerlere Rumların ülkesi demeye devam etmiştir.


GENETİK BİLİMİ

GENETİK ARAŞTIRMALARDADA TÜRKLERİN ASLINDA ANADOLUDA AZINLIK OLDUĞUNU VE TÜRK SAYILAMAYACAK KADAR KARIŞMIŞ OLDUKLARI ISPATLANMIŞTIR.

TÜRKİYEDE TÜRKLERIN %9 OLDUĞU DÜNYANIN EN BÜYÜK GENETİK PROJESİ OLAN GENOM PROJESİYLE KANITLANMIŞTIR.

Bu araştırmada üç tanede sözde Türk(?) bilim adamı yer almıştır. Bu araştırmanın gerçeklik payı %99.86 dır. Bu açıklamalara Türkiyedeki Türk(?) genetikçilerde katılıyor. İnanmıyorsanız gidin Türkiyedeki genetik uzmanlardan birine sorun.

Bilim adamlarının dediği altdaki yazıyı koyuyorum buraya.

The Turkish and Azeri populations are atypical among Altaic speakers (Table 1) in having low frequencies of M130, M48, M45, and M17 haplotypes. Rather, these two Turkic-speaking groups seem to be closer to populations from the Middle East and Caucasus, characterized by high frequencies of M96- and/or M89-related haplotypes. This finding is consistent with a model in which the Turkic languages, originating in the Altai-Sayan region of Central Asia and northwestern Mongolia (31), were imposed on the Caucasian and Anatolian peoples with relatively little genetic admixture----------------


ANOTHER POSSIBLE EXAMPLE OF ELITE DOMINANCE-DRIVEN LINGUISTIC REPLACEMENT.

Yukardaki yazıda Anadoluların ve Azerilerin elit hakim güçler tarafından dillerinin değiştirildiğini yazıyor. Anadoluluların ve Azerilerin genetik yapısı aslında Orta Doğu ve Kafkaslıların genetik yapısına yakın.

********

AZERİLER TÜRK DEĞİLDİR

Azerbaycan ismi 2000 yıllıktır bir isimdir. Azerbaycanın ismi neden 2000 yıldır hiç değişmeden Azerbaycan kalmış acaba? Azeriler kendilerine son 90 yıla kadar hiç bir zaman Türk dememişlerdir. Azerbaycanlı sözde Türkler Orta asyaya cok yakın ama fiziksel olarak hiç onlara benzemiyorlar. Tip olarak Azeriler daha gür saç ve sakala sahiptir Anadoludaki sözde Türklere nazaran. Azeriler daha çok etrafındaki Fars, Ermeni, Kürt ve Kafkas halklarına benziyor. Mongoloid görünüşleri hiç yoktur. Yani tipleride yerleşik bir halk olduğunu gösteriyor.

Bu arada Türkler cok küçük bir rakamla Azebaycan taraflarına geldi ve Azerbaycanda büyük bir halk nüfusu vardı. Bu halk nerde peki? Azeri nüfusu Orta Asya tarafına gittikçe azalır. Türkmenistan sınırında Azeriler hiç yoktur.

DİL
Azerilerin şivesine bakarsanız irani bir dilin şivesidir. Yani bu şive Azerbaycanlıların eskiden irani bir konuştuğunu gösterir. Pehlevi dilinde Azerbaycan kaynaklı o kadar çok kayıt ve döküman var ki Türkler Azerbaycana gelmeden önce orada pehlevice konuşulduğuna dair şüphe bile yok. Üstelik Azeri sözlüğünde birçok kelimede pehlevi kökenlidir.

Tebriz Üniversitesi Nesriyeh edebiyat bölümü öğretim üyesi Dr. Mahir Navabin’in araştırmalarına bakabilirsiniz. 10’uncu yüzyıldan başlayarak Azeri pehlevicesi 1500’lere gelene kadar zamanla Türkçe tarafından değiştirilmiştir. Bazı tarihçiler Azeri pehlevicesinin Tebrizde 17. yüzyılda bile konuşulduğunu bildirmektedir.
(Bakınız- Rowdhat ul-Jinan - Hafız Hüseyin Tebrizi [d997 A.H.]

Gezgin Evliya Çelebi (1611–1682) yazdığı Seyahatnamesinde Nahçıvan ve Marageh bölgesini gezmiş ve orada elit sınıf tarafından Pehlevice konuşulduğunu yazmıştır.

Orta Asyadan Azerbaycan tarafına Türk göçleri üçüncü asırdan beri başladığı için Azerbaycandaki yerleşik halkın dili degiştirilmiş ve Türkçe dayatılmış zamanlada pehlevice yok olmuş.
Azerbaycan taraflarına Türkler genellikle ordu olarak gelmişler, dolayısıylada, Türkler Azerbaycandaki yerleşik Azeri halkına oranla çok ufak bir nüfustu ve genetik olarak bir etki olmamış, ama militer güçleri olduğu için yerleşik halkın dillerini değiştirebilmişler.
Yapılan linguistik araştırmalarda Azericede bir çok Pehlevice kelimeler tespit edilmiştir. Yani dilleri değiştirilmiş olmasına rağmen halen Azeri Türkçelerinde Pehlevice binlerce kelime mevcut.

7 & 8 yüzyılları arası yaşamış Azerbaycanın şairi Humam Tebrizi’nin bir çok şiirlerini Azeri pehlevicesinde yazmıştır. 8 & 9 Yüzyılları arası yaşamış Ziauddin Yusuf Tebrizi’de Azeri pehlevicesinde şiirler yazmıştır.
Türkçe şiir yazıldığına dair hiçbir işaret yok ne hikmetse.

KİMLİK
Azerilerde kendilerinin Türk olup olmadıklarını halen tartışıyorlar aslında. Kendi aralarındada kesin bir kanı yok. Bazıları Kafkas Albanı, Med ve Türk olduklarını sanıyor. İrandaki Azerilerin çoğu kendilerini Türk olarak görmüyor ve iranlı oldukları düşünüyor. Tarihçilerin bir bölümüde zaten Azerilerin İrani bir halk olduğunu söylüyor. Hayat tarzları bakımındanda iranik halklara benziyorlar.
NOT: İrani demek Fars demek değildir. İran bir coğrafya adıdır sadece.

TARİH
Tarihi kaynaklarda Türklerin Orta Asyadan Azerbaycana 3. asırdan beri akın ettiği bilinmektedir. Bu akınlar genellikle ordu olarak olmuştur ama hiç bir zaman Azerbaycandaki yerleşik nüfusun sayısının 10/1’ ine bile yaklaşmamaştır. Sadece bir kısım Türk gelmiş diye Azerbaycandaki yerleşik halk bir yere gitmedi. Azerbaycanın yerleşik halkı havaya uçup buharlaşmadı ya.
Arap tarihçi Ebu Cafer Muhammed Tabari (839–923) Azerbaycanda 4-5 asır arası bir kısım Türklerin olduğunu yazmıştır. Göktürk ordusu ve Hazar Türkleri 629 yılllarında Azerbaycana girip Persleri yenerek buranın sonsuza dek Türk yurdu olduğunu deklare etmişlerdir. Türkler genellikle Azerbaycana ordu olarak geldiği için oraya hükmetmişlerdir fakat nüfusları çok olduğu için değildir, militer güçleri olduğu içindir.

Tarihi kaynaklarda Türklerin Azerbaycana girdiğini, orayı kontrol ettiğini fakat nüfus olarak hiç bir zaman çoğunluk olmadığı gösteriyor dolayısıyla Azerbaycanlılar Türk değildir.

DİN
Azerilerin dini İslamdır. Mezhepleride Şiiliktir. Anadoludaki sözde Türkler ise Sunnidir. Şu an İrandaki nüfusun %90ı Şiidir. Bu mezhep aynılığıda Azerilerin Türk değil, İran kökenli olduğunu gösteriyor. Azerilerin içinde şu an bir kısım Zerdüst dinine mensup insanlarda var. Zerdüstlük halbuki İrani halkların eski dinidir. Buradan şu sonuca varabiliriz: Azerilerin İslamiyetten önceki dini Zerdüstlüktü. Bu da Azeriler yerleşik bir olduğunu gösterir.
Azeriler Türk olmadığına göre Orta Asya ve Anadolu arasında boşluk var. Anadoluda kendini Türk olarak bilen halklarda dolayısıyla Türk olmuyor.
Buda şunu işaret ediyor: Türkler Anadoluda azınlık ve o kadar karışmış ki bunlarda artık Türk değil.
Azeriler sadece Türkçe konuşuyor. Bunun dışında Türklükle alakaları yok.

Azerilerin Türk olmadığını ıspatlayan Genetik araştırma:
“Azerbaijanians are more closely-related genetically to their geographic neighbors in the Caucasus than to their linguistic neighbors elsewhere.”
http://www.ncbi.nlm.nih.gov/entrez/query.fcgi?cmd=Retrieve&db=pubmed&dopt=Abstract&list_uids=12596050

Azerilerin genetik yapısı Orta Asyaya değil, Ermeni ve Kafkas, İran halklarına çok daha yakın. İlk sayfanın son paragrafında bilimadamları 11. yüzyılda Azerilerin dillerinin değiştirilmiş olduğunu söylüyor.

Azerilerin Türk olmadığını ıspatlayan başka bir Genetik araştırma daha:
http://www.eva.mpg.de/genetics/pdf/Y-paper.pdf

Azerbaycanlılar başlı başına bağımsız bir halkdır.

AZERBAYCANDA TÜRK YOK.

************
Professor of Faculty of Molecular Biology and Genetics of Istanbul Bogazici University Aslıhan Tolun reported that research held 5-6 years ago along with foreign scholars showed Turks were multi-elemental.

Prof. Dr. Aslıhan Tolun, “Anadoludaki Türkler (kendini Türk bilenler), genetik bakımdan Avrupa'nın en karışık toplumu. Türklerin gen yapısı Asya'daki Türkçe konuşan toplumlardan çok, Anadolulu çıkıyor. Genetik yapı olarak, Orta Asya'dan çok Yunanistan, Bulgaristan gibi komşularımıza benziyoruz” diyor.

NOT: “Anadoludaki Türkler” derken Orta Asyadan gelmemiş ama Anadoludaki Türkleşmiş veya Türkleştirilmiş çoğunluk olan toplumu kastediyor.

Bunun üstüne söylencek söz var mı?


Aşağıdaki resimlerde sözde Türk, Yunan ve Bulgar Milli futbol takımlarının posterleri var.

http://img472.imageshack.us/img472/1408/turkiyeteam3yd.jpg
http://img472.imageshack.us/img472/1408/turkiyeteam3yd.jpg


http://img210.imageshack.us/img210/5674/greeceteam9wj.jpg
http://img210.imageshack.us/img210/5674/greeceteam9wj.jpg


http://img210.imageshack.us/img210/1618/bulgarianteam0ys.jpg
http://img210.imageshack.us/img210/1618/bulgarianteam0ys.jpg

Anadoludaki sözde Türklerle, Yunanlılar arasında görünen pek fark yok.
Sözde Türklerle Bulgarlarda birbirlerine benziyor; demek ki genetik olarak onlarla akrabasınız.

BAKINIZ, ORTA ASYA’DAN ANADOLU’YA GELMİŞ TÜRK GENİ %9

Bu araştırma dünyanın en büyük 3. Üniversitesi olan Stanford Üniversitesi tarafından yayımlanmıştır.

Son iki cümleyi okuyun.
http://med.stanford.edu/profiles/frdActionServlet?choiceId=showPublication&pubid=14897&fid=3792

Daha detaylı versiyonu: %9 Türk
http://hpgl.stanford.edu/publications/HG_2004_v114_p127-148.pdf

Türkiyedeki Genetik uzmanlarıda Anadoluda Orta Asya kökenli gen taşıyanların çok az olduğunu söylüyor.

http://www.milliyet.com.tr/2005/05/17/guncel/agun.html

Dr. Wells: “Anadolu'da Türk dili ve kültürünün yayıldığını biliyoruz. Ancak genetik veriler, Selçuklu ile Orta Asya'dan Anadolu'ya gelen Türk geninin burada fazla yayılmadığını gösteriyor. Kendinizi “Türk” sayabilirsiniz, ama kökleriniz başka yere uzanabilir”.

Orta Asyadan Türkler geldiğinde Anadoluda var olan insanlar fiziksel olarak yok olmadı, büyük bölümü yeni Türk nüfusunun parçası oldu.

Genetik Harita. Anadoluda kendini Türk bilenlerin genetik yapısı Orta Asya Türklerinden çok farklı.

Anadoludaki sözde Türklerin Orta Asyadan gelmediği ve Genetik olarak onlarla hiç bir bağı olmadığı kanıtlandı.


[b]GENETİK HARİTA

http://img202.imageshack.us/img202/8652/copyofgenetikyaprak1sf.jpg
http://www.pnas.org/content/vol98/issue18/images/large/pq1713050002.jpeg

Haritada “Turkish” ismi var. “Turkish” ismi Anadoludaki sözde Türkleri temsil ediyor ve bu isim yeşil bölgededir fakat Orta Asyadaki gerçek Türkler ise kırmızı renkdekilerdir. Yani Anadoluda kendine Türk diyenlerle Orta Asyadaki gerçek Türklerin alakası yok, hatta genetik olarak Anadoludaki halklar en çok Orta Asyalılara uzak.

GÖRDÜĞÜNÜZ GİBİ SELÇUKLU TÜRKLERİ ANADOLUYU FETH ETTİKTEN SONRA TÜRK GÖÇÜ PEK OLMAMIŞ ANADOLUYADA. Anadoluya sadece Türkmen askerleri gelmiş ve bu askerler Anadoludaki büyük hristiyan nüfusu kontrol etmiş. Selçuklu Rum Devleti zaten kurulduktan 250 sonra yok olmuştur. Türkmen nüfusuda bu büyük Anadolu nüfusu içinde erimiş. Bugün Anadoluda Türkmen geni taşıyanlarda sadece baba tarafından Türkmendir çünkü Türkmen askerler yerleştikleri yerlerde Anadoludaki kadınlarla evlenmişler.
Selçuklu Rum devleti denmesinin nedenide Türkmenlerin Rumlara hükmetmesinden dolayıdır. Türkmenler ise azınlıktı fakar militer güçleriyle büyük hristiyan nüfusa hakim oldular, sonrada bu nüfus içinde eridiler.
(Azerbaycanlılar zaten iran kökenlidir).
Yapılan genetik araştırmalar Selçukludan sonra Anadoluya göçen nüfusun 800 yıl içinde 600-700 bin civarında olduğu söyleniyor bilim adamlarınca.

Gördügünüz gibi Anadoluda aslında Orta Asya kökenli Türkler azınlık. Bu %9 da baba tarafından Türkmendir ve çok karıştıkları için bunlarda artık Türk sayılamaz
Yapılan genetik araştırmaların hepsi Türklerin Anadoluda azınlık olduğunu gösteriyor. %9dan fazla olanlarda daha büyük kapsamlı araştırmalarlada geçersizleşmiştir çünkü o kadar büyük nüfusun Orta Asyadan gelmesi mümkün değildir ve böyle birşey kanıtlanamamıştır.
Anadoluda çoğunluk olan Türkleşmiş veya Türkleştirilmiş nüfus genetik olarak Türk değildir. Türk denen karışık millet eskiden beridir Anadoluda yaşayan halklardan oluşuyor. Yani Türkler aslında Bizans Rumlarıdır ve diğer Anadolu halklarıdır.

Osmanlıca zaten Arapça ve Farsça karışımı bir dildi. Türkçe, Atatürk tarafından herkesi Türkleştirmek için halka sonradan dayatılmıştır.

Osmanlı döneminden bu yanada Balkanlardan, Kafkaslardan, Orta Doğudan milyonlarca insan Anadoluya göç etmiştir. Bugün Anadoluda milyonlarca insan Türklüğü kabul etmiştir ama genetik olarak Türk değildirler.

CUMHURİYET DÖNEMİNDE ANADOLUDAKİ NÜFUSUN 15-20%’Sİ MUHACIR STATÜSÜNDEYDİ YANİ ANADOLUYA SONRADAN GÖÇMÜŞLER. BATIDAKİ HALKLAR ÖZELLİKLE BALKAN GÖÇMENİDİR.

Yani bugünkü Anadolunun demografik yapısı Balkanlılardan, Kafkaslılardan, Orta Doğululardan, Rumlardan, Pontuslulardan, Friglerden, Hititlerden, Galatlardan, Kapadokyalılardan, Yunanlılardan, Ermenilerden, Kürtlerden, Azerilerden, Perslerden, azınlık Türkmenlerden, Lazlardan, Anadolunun eski halklarıdan ve birçok etnik unsurlardan oluşuyor.

Bu insanlar 11. yüzyıldan itibaren başlayan de-hellenize olma yani Müslümanlaşma sürecinden başlayarak 1920’lere kadarda müslüman kimlikleriyle yaşamışlar, sonrada Türkleşmiş, Türkleştirilmişler ve bununla birlikte Türkçeyi benimsemiş veya benimsemek zorunda kalmışlar.

Zaten Türkçe 90 yıl önce azınlık tarafından konuşulan bir dildi. Atatürk tarafından Türkçe halka sonradan dayatılmıştır.

Bugün hala Anadolunun Kuzeyinden Güneyine, Doğusundan Batısına kadar Yunancanın değişik diyalektleriyle, Rumca, Bulgarca, Ermenice, Lazca, Kürtçe, Süryanice, Arapça…. kısaca Anadolu dillerine ait kelimeler kullanıpta farkında olmayan milyonlarca Türkleştirilmiş halk var.

9% Orta Asya geni taşıyan Türkmenlerde çok karışmış olduğu için bunlar daha çok Rumlaşmış, Ermenileşmiş, Süryanileşmiş, Kürtleşmişler….kısaca Anadolululaşmış ve artık Türk sayılamazlar çünkü Orta Asya geninin Kırıntısı kalmış.


NÜFUS

Anadolu, Orta Asyaya binlerce kilometre uzak olmasına rağmen nasıl Anadoluda 55-60 milyon Türk olabilir(?) ama Orta Asyadaki 6-7 ülkenin Türk nüfusunun toplamı zar zor 60 milyon ediyor?

Orta Asyada en son yapılan nüfus sayımlarına göre Türklerin nüfusu:

Kazakistanda 12 milyon Türk var (Kazaklar mongollara genetik olarak daha yakındır),
Kırgızistanda 4 milyon Türk var,
Türkmenistanda 4 milyon Türk,
Uygur otonomi bölgesinde 12 milyon Türk,
Afganistanda 3.5 milyon Türk,
Tacikistanda 1-1.5 milyon Türk,
Özbekistan 23 milyon Türk,
Toplam = 60 milyon Türk,

Bu yukarıda saydığım Türklerin nüfusu bile 60 milyon zar zor ediyor.

Bu nasıl iş? Orta Asyaya binlerce km uzaklıkta olan Anadoluda 55-60 milyon milyon Türk nüfusu varmış. :)

ANADOLULULARIN TÜRK OLMASI MÜMKÜN DEĞİL GÖRDÜĞÜNÜZ GİBİ ÇÜNKÜ ORTA ASYADAKİ ÜLKELERİN TÜRK NÜFUSUNUN TOPLAMI BİLE 60 MİLYON ZAR ZOR EDİYOR.

Hem Orta Asyadan o kadar insan nasıl gelsin? O dönemlerde araba, uçak, tren mi vardı? Gelebilenler sadece Türkmenler askerler olabilirler. Ailelerini, çocuklarını binlerce km öteden getirmeleri mümkün değildir.
Orta Asyayla Anadolu arasında binlerce kilometre mesafe var zaten. Mantığa uymuyor.

Anadoludaki çoğunluk olan halk Orta Asyadan falan gelmedi. 900 yıl önce Anadolunun % 60-70’inde çoğunlukla Rumlar ve diğer Anadolu toplumları yaşıyordu. Bir kısım Türkmen Orta Asya’dan geldi diye hiçbiri kalkıp bir yere gitmedi!

********

Bu aşağıdaki Gerçek haritada 1896 yılında Ermenilerin ve Kürtlerin yaşadığı bölgeler gösteriliyor.

http://img211.imageshack.us/img211/8541/kurdistanermenistan18962wb.jpg
http://img211.imageshack.us/img211/8541/kurdistanermenistan18962wb.jpg

Eğer Anadoludaki sözde Türkler Orta Asyadan gelselerdi şu an Ermenistan ve Kurdistanda daha fazla nüfusa sahip olmaları gerekir ama tamtersine Anadolunun batısında nüfusları çok ve doğuda az. Orta Asyadan gelme tezine çok ters.

Orta Asyadan gelenler demek ki Ermenistan ve Kürdistanın öbür tarafına hop diye zıplayıp geçmişler. Bu zaten mantık dışı bir olaydır. Buradanda anlaşılacağı gibi şu an Anadoluda yaşayan halk Türk değil, Anadolunun eski halklarıdır ve çoğunlukla RUM ve Anadolunun eski halklarıdır.

Bu Anadolu halkları eskiden çoğunlukla hristiyandı ve eski Anadolu dilleri konuşuyorlardı, Türk değildirler. Yani Orta Asyayla alakaları yok. Biraz doğu, Mersin, Adana, Antalya ve Konyada Selçukluylan gelmiş azınlık Türk nüfusu var. Diğerleri büyük olasılıkla Türk değil.


EN ESKİ ANADOLU HALKLARI

AŞAĞIDAKİ HARİTADA ESKİ ANADOLU HALKLARININ YAŞADIĞI BÖLGELER GÖSTERİLİYOR.
http://img467.imageshack.us/img467/7086/anadolumezopotamya3af.jpg
http://img467.imageshack.us/img467/7086/anadolumezopotamya3af.jpg

GENETİK BİLİMCİLER ŞU AN ANADOLUDA YAŞAYAN VE KENDİNİ TÜRK BİLEN HALKLARIN GEN YAPISI BİNLERCE YIL ÖNCE ANADOLUDA YAŞAYAN İNSANLARINKİYLE AYNI OLDUĞUNU VURGULUYOR.

Bu Anadolu halkları havaya uçup yok olmadılar herhalde. Bu halklar halen Anadoluda yaşıyor ama kimlik değiştirmişler müslüman olduklarında sonrada Türkleştirilmişler ve Türkleşmişler.
Daha eskilere gidersek Anadolu veya Asya Minor'un antik eyalet isimleri şunlardı: Bithinya, Paflagonya, İonya, Kapadokya, Misya, Kilikya, Likya, Karya, Pisidya, Pamfilya, Lidya, Frigya.


SÖZDE TÜRKLER VE COĞRAFİK YAYILIMLARI

Sözde Türklerin şu an ki yaşadığı bölge.
Orta Asyadan gelmiş bir izlenim veriyor mu? Ne dersiniz?
http://img203.imageshack.us/img203/1053/sozdeturkyayilmasi1ze.gif
http://img203.imageshack.us/img203/1053/sozdeturkyayilmasi1ze.gif

Hiç Orta Asyadan gelinmişe benzemiyor. Orta Asyadan gelenlerin çok az olduğu buradan çok belli oluyor.


KÜLTÜR

Bugün Türkiyedeki Efe oyunları, Zeybek, Horon tepme, Çiftetelli, Halay v.s gibi halk oyunları Orta Asyada yok. Bu oyunlar Anadoluya has oyunlar. Biraz Selçukludan kalma Türkmen kültürü var sadece. Türk kültürü sandıkları aslında Rum-Yunan-Arap kültürüdür.

Bazı Türkçeleştirilmiş ama aslında Yunanca olan kelimeler:

Zeybek=Zeibekikos,
Horon Horos,
Hora Horos,
Efe Ephesus,
Mastika,
İskambil Skambili,
Kuka Kuka,
Kukla,
Tavla Tavli

MÜZİK, GİYİM, YEMEK, OYUN VE YAŞAM TARZILARI;

• Türk musikisi, sanat müziği denilen şey bizans müziğidir. Kullanılan enstrümanlar hemen hemen aynıdır. Hatta “Musiki” kelimesi bile Yunancadır. Herşey eskisi gibi yerinde ama ismi Türk olmuş sadece.

• Anadolu halklarının elbiseleri bile Orta Asyadaki halkların elbiselerine benzemiyor. Anadolunun ve Orta Asyanın giyim tarzları birbirinden çok farklı. Egedeki köylülerin giyim tarzları Yunanlı köylülerinkiyle birebir aynıdır. Köylerin görünüşleride aynıdır. Yunan restoranına girseniz kendinizi Türk restoranına girmiş hissedersiniz.

• Aynı şekilde yemek kültürüde değişmedi. Osmanlıda zeytinyağlı yemeklerin neredeyse tamamı bizans mutfağıdır. Türkçedeki yemek, içecek, meyve, sebze ve balık isimlerini nerdeyse hepsi Yunanca kelimelerden oluşuyor. Ege, Akdeniz ve Karadeniz yemekleri çoğunlukla eski Anadolu yemekleridir.

• Bu gün Kazakistan'daki bir Türk ile Türkiye'deki sözde Türk'ün geleneklerinin büyük çoğunluğu benzerlik göstermez. Orta Asyaya bakarsanız at binme kültürü vardır, fakat Anadoluda böyle birşey hemen hemen yok.

• Bugün Anadolunun doğu, güney, kuzey ve batısında halk oyunları var bu oyunlar Anadoluya has oyunlar. Bu oyunların çoğu Orta Asyada yok bile.

• Kültür olarakta Anadolulular Türk değil çünkü Orta Asyadada bu geleneklerin/ oyunların olması gerekir ama YOK.


DİL

Türkçedeki Yunanca kelimeler çok fazla. Hatta günlük kullanılan kelimelerin önemli kısmı Yunanca kelimelerden oluşuyor.

Köken olarak çoğunlukla Yunanca olan kelimeler:

Yiyecek ve içecekler;

Ahtapot Htapodi,
Bulgur Bligouri,
Çiroz Tsiros,
Çipura Tsipura,
Çinokop Tsanokopi,
Ihlamur Flamouri,
Izgara Skara,
Hamsi Hamsini,
İspinoz Spinos,
İstakoz Astakos,
İstavrit Stavritis,
İstridye Stridi,
Iskorpit Skorpios,
İspendik Standiki,
İspinoz Spinos,
Izgara Skara,
Janbon Zambon,
Kokoreç Kokoretsi,
Karides Garides,
Kaymak Kaimaki,
Kaygana Kagkanos,
Kaşar Kaseri,
Kurabiye Kurambies,
Levrek Lavraki,
Midye Mydi,
Orfoz Rofos,
Palamut Palamida,
Pasta Pasta,
Pastırma Pastourmas,
Pide Pita,
Pirzola Brizola,
Sardalya Sardela,
Sazan Sazani,
Sucuk Soutzouki,
Şeker Zachari,
Uskumru Skumbri,


Çoğu Yunanca olan Bitki isimleri:

Açelya Azalea,
Ananas Ananas,
Anemon Anemonis,
Bamya Bamia,
Barbunya Barbunia,
Biber Piperi,
Bulgur Bligouri,
Fasulye Fasoulia,
Fulya Fulia,
Ispanak Spanaki,
Karanfil Karafilli,
Kayısı Kaisi,
Kestane Kastano,
Kiraz Kerasi,
Krizantem Krisantemi,
Köknar Kukunari,
Lahana Lahano,
Limon Lemoni,
Mandalina Mandarini,
Manolya Manolia,
Mantar Manitari,
Marul Maruli,
Maydanoz Maidanos,
Muşmula Mousmoula,
Ökaliptus Ev-Kalips,
Papatya Papadia,
Patates Patates,
Pırasa Praso,
Portakal Portokali,
Sümbül Zoumbouli,
Vişne Visine,
Yasemin Yasemi.


En Sık Kullanılan Günlük Yunanca-Rumca Malzeme, Eşya ve Alet isimleri:

Anahtar Anahtari,
Balyoz Balios,
Cımbız Tsimpida,
Çengel Tsingeli,
Çember Tsemperi,
Fener Fanari,
Fırın Fournos,
Fincan flitzani,
Fıçı Foutsi,
Fırça Fırtsas,
Gübre Kopria,
Halat Halati,
İskemle İskemle,
Istaka Steka,
Izgara Skara,
Kavanoz Kavanos,
Kiler Kelari,
Kilit Klidi
Kiremit Keramidi,
Kundak Kontaki,
Kova Kouvas,
Kümes Koumesi,
Kutu Kouti,
Lamba Lampa,
Makara Makaras,
Masa Maso,
Mangal Mangali,
Olta Olta,
Pabuç Papoutsi,
Patik Patiki,
Sünger Sfungari,
Semer Samari,
Teneke Tenekes,
Tepsi Tapsi,
Tuğla Toublo,
Vernik Verniki, ve binlerce böyle kelimeler.

Yunanca isimler:

Açelya Azalea,
Akasya (Yeniden doğuş),
Ata-Athan (Ölümsüz),
Bora Bora,
Defne (Bir ağaç),
Delfin (Yunus balığı),
Demet Demati,
Diara Dilara,
Eda (Jenerasyon),
Eflatun (Açık mor),
Dido,
Esmerelda (Zümrüt),
Elmas (Kıymetli taş),
Fidan (Yeni yetişen körpe ağaç),
Fide: (sebze veya körpe çiçek),
Filiz Filizi,
Fulya (Bir çiçek),
Funda Funda,
İdil (Kır hayatını konu edinen yazı veya şiir),
İlay-İlke (Işık),
Kiraz (Meyve ismi),
Manolya Manolia,
Melinda (Nazik),
Melisa (Bal arısı),
Menderes (Akarsu yataklarının dolanbaçlı kısmı),
Merve-Merme (Parlayan),
Mete (Nazik-İnci),
Papatya Papadia,
Pelin Pelini,
Poyraz (Kuzeydoğudan esen soğuk rüzgar),
Saba (Sebalı),
Selen-Selin (Ay),
Sibel (Kahin-Nasihatcı),
Sümbül Zoumbouli,
Talya (Neşeli),
Temel (Yapıt için açılan çukur, Dayanak),
Yasemin Yasemi,

ve daha onlarca böyle isimler. Bu isimler Anadoluda en sık kullanılan isimlerdir hemde.

Günlük Yunanca kültürel sözcükler:
Asparagas,
Bre,
Despot,
Efendi,
Faso fiso,
Felek,
Fiske,
Gaf,
Hovarda,
İzmarit,
Kalpazan,
Kaparo,
Karavana,
Kerata,
Külüstür,
Manav,
Paçavra,
Paydos,
Zevzek.

Bugün Akdeniz, Karadeniz ve Egeliler örneğin lahana ve kiraz kelimelerini ve diğer birçok kelimeyi Yunanca söyleniş tarzıyla söylerler. Yani hala kendi dillerinde söylerler ama bazı insanlar bu yörenin halkına sitem eder neden kelimeleri düzgün telaffuz edemiyorlar diye fakat bu insanlar aslında gerçek söyleniş tarzıyla o kelimeleri telaffuz ediyorlar.
ÖZELLİKLE BUGÜN KARADENİZDE VE EGEDE YAŞLI KÖYLÜLER ESKİ YUNANCA ŞİVESİYLE KONUŞURLAR; GELDUK, CİTTUK, CEZDUK, KAÇDUK GİBİ.
Bugün Türkçe denilen dilde sadece Ermenice, Yunanca 7000-8000 kelime olduğu tahmin ediliyor ve bu kelimeler Yöre halkı tarafından Türkçe kelimeler olduğu sanılıyor. Bugün Anadolunun heryerinde yöresel kelimeler vardır bunların çoğu Yunanca, Rumca, Ermenice kelimelerdir.
Bu kelimeler diğer dillere geçmiş olsada çoğunlukla Yunancadır. 1920’lerde kelime kökenlerini araştıran Etimoloji bilimide yasaklanmıştır ki Anadoludaki insanlar hangi kökenli sözcükler kullandıklarını öğrenemesin.


ANADOLUDAKİ HALKLARIN TÜRKLEŞTİRİLMESİNİN PERDE ARKASI

1920’lerde Atatürk tarafından müslüman olan herkese verilen “Türk” ismi millete göre “Müslüman = Türk” manasına gelmekteydi. Millet kelimesinin manasıda Arapçada “din topluluğu” demektir. Nitekim şu anda Arnavutluk gibi Balkan Müslümanları, “Hangi dindensin?” sorusuna, “Elhamdülillah Türk’üm” cevabını vermektedirler. Yani bugün Yunanistan, Bulgaristan ve diğer Balkan ülkelerindeki müslümanların önemli bir kısmı kendilerine Türk demektedir. Ama etnik Türk değiller, sadece müslüman oldukları için Türk oluyorlar. Nitekim 1924’de Yunanistanla Türkiye arasında nüfus mübadelesi (değişimi) ırka değil, dine göre yapılmıştır. Anadoludaki 1.5 milyon hristiyan Yunanistana yollanmış, ordaki 500 bin müslümanda Türk sayılıp (Türk olmadıkları halde) Türkiyeye yollanmıştır. Bugün ise Yunanistan, Bulgaristan ve balkan ülkelerindeki müslümanlar kendilerini Türk ırkından sanmaya başlamıştır. Halbuki o müslümanlar etnik Türk değildir çünkü O ÇAĞLARDA BİR İNSANIN MİLLETİNİ DİNİ BELİRLİYORDU. Müslüman olan Türkdür anlamına geldiği için; balkanlılarda müslüman olmalarından dolayı kendilerine Türk demişler. Hatta Balkanlardaki müslümanların önemli kısmı “Bizim anayurdumuz Türkiye demektedir”.
Bir Yunanlının ve Bulgarın müslüman olunca “Ben Türküm” demesinin nedenide budur.


ATATÜRK VE TÜRK TARİH TEZİ

Anadoludaki halkların Türkleştirilmesinin nedeni Atatürk ve kendisinin Türk Tarih Tezine dayanır.

Atatürk’ün 1930’larda çıkarttırdığı Türk Tarih Tezi’nin temel maddeleri:

-medeniyetin beşiği Orta Asya'dır. (Aslında Orta Asyada medeniyet kurulmamıştır)
-brekisefal ve beyaz ırkın ilk yurdu burasıdır. (Yok daha neler?)
-göçler sonucu Türkler bir çok yere yayılmış ve uygarlaşmayı tetiklemiştir. (Yok ya)
-anadolunun ilk yerli halkı olan Hititler, Orta Asyadan gelmiş olup Türklerin atasıdırlar.
-italyada yaşamış Etrüskler Türkdür.

Bu teze göre Hititler, Sümerler, Rumlar, Etrüskler, Yunanlılar vs. Türk sayılıyor.

Hititler Hint-Avrupa kavimlerine mensupturlar. Dil ve antropolojik açıdan Türklerden çok farklıdırlar. Hititlerin Türklere benzer hiçbir yanları yoktur. Sümerlerin genetik olarak kuveyt halkı oldukları ıspatlandı. Etrüsklerin genetik olarak Orta Asya Türkleriyle alakası yok. Etrüsklerin bir kısmını liman ticareti yoluyla Lidyadan İtalya gitmişler oluşturur fakat bunlar Anadoluludur, Türk değil.

Yani bu teze göre Avrupa’dan Çin’e kadar uzanan coğrafyadakilerin çoğu Türkdür.
Atatürkün bir sözüde böylede düşündüğünü tastikliyor: “Bu memleket tarihte Türk’tü, o halde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.”
Bu sözüyle Anadoludaki bütün halkların Türk olduğunu söylüyor.

Bu gerçekliği Atatürkün kendi yazdığı şiirdede görebiliriz:
“Gafil, hangi üç asır, hangi on asır / Tuna ezelden Türk diyarıdır. / Bilinen tarihler söylememiş bunu / Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak, / Dinleyin sesini doğan tarihin, / Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak / Yalan tarihi gömüp, doğru tarihe gidin. / Asya'nın ortasında Oğuz oğulları, / Avrupa'nın Alpleri'nde Oğuz torunları / Doğudan çıkan biz / Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz / Türk sadece bir milletin adı değil, / Türk bütün adamların birliğidir. / Ey birbirine diş bileyen yığınlar, / Ey yığın yığın insan gafletleri / Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde, / Hakikat nerede?”

Atatürke göre Alp dağlarına kadar uzanan yerdekiler Türktür. Atatürk aslen Makedondur ve Makedonlarıda Türk sayıyor bu tezine göre demek ki.

Atatürk, hatta, dahada ileri gitmiş ve araştırmacılar yollamış Güney Amerika’ya ki “Kayıp Mu Kıtası” efsanesini araştırsınlar. Bu efsaneye göre 70 bin yıl önce, Pasifik'te batan bu kıta Pasifik Okyanusu'nda, Asya ve Amerika kıtaları arasındaydı ve Avustralya'nın iki katı büyüklüğündeydi. Atatürk, Tahsin Mayatepeki Meksika’ya elçi olarak göndermişti ve Türkçe ile Maya dili benzerlik aranacaktı.
Atatürk düşüncesi şu olmalıydı ki araştırmacıları bu efsaneyi araştırmak için yollasın: “70 bin yıl önce Türkler bu kıtadan dünyaya yayıldı”.
Bu efsane gerçek olabilir ama Anadoludaki ve Azerbaycandaki halklar zaten Türk değil.


SORU-CEVAPLAR

1. Soru: Bu ülkenin adı Türkiye, Dili Türkçe, Halkının ismi Türk Milleti. Biz nasıl müslümanlaşmış Rum ve diğer eski Anadolu halkları olalım?

1. Cevap:
Türkiye ismi eskiden Avrupalılar tarafından verilmiştir. Anadolu’ya “Turchia” denmesinin sebebi Türklerin Anadoluda nüfus çoğunluğu olduğu için değildir, Anadoluyu hakimiyeti altına alıp kontrol etmelerinden dolayıdır çünkü Anadoluya Türkmen askerler gelmiş ve bu militer güçle Anadoluya hakim olmuşlar. Kim hakimse onların ülkesi denmiş, ama Türkler hiç bir zaman nüfus çoğunluğuna sahip olmamıştır. Halende öyledir. Türkmenler ise feth ettikleri yerlere Rumların ülkesi demeye devam etmiştir. Türkiye ismi 1920’lerde Anadoluya verilmiş yeni bir isimdir.

Türkçe ise 90 yıl önce Anadoluda sadece azınlık bir kısım tarafından konuşuluyordu. Atatürk tarafından Türkçe sonradan dayatılmıştır Anadolu halklarına. O dönemlerde Anadoluda çoğunlukla Yunanca, Rumca, Ermenice, Osmanlıca, Kürtçe ve Arapça konuşuluyordu.

Türk Milleti ismi ise 1920’lerde Anadoludaki bütün müslüman olan halklara verilmiş bir addır. Daha önce Anadoludaki halklar bir kısım üst sınıf şehirliler hariç kendilerine Türk demiyordu.

2. Soru: Biz Orta Asyadan geldik biz Rum, Yunan, Ermeni ve diğer eski Anadolu halkları değiliz. Biz Sapına kadar Türkoğlu Türküz, 100% Türküz hemde.

2. Cevap:
Orta Asyadan Türkmenler Anadoluya geldiğinde Anadolunun ufak bir nüfusunu oluşturuyorlardı. Yani sadece Türkmen askerler gelmiş. Daha sonra ise Anadoluya söylendiği gibi göçler genetik araştırmalarda çıkmadı. Son 800 yılda Orta Asyadan Anadoluya gelen Türk nüfusu 600-700 bin civarında olduğu söyleniyor. Orta Asyadan gelseydiniz Türkiyenin doğusunda en az 20-30 milyon Türkün yaşaması gerekirdi. Tamtersine Doğudaki Türk nüfusu azdır. Biraz Erzurum ve Van cıvarlarında var. Buda Türkmenlerin azınlık olduğunu gösterir. 1071de Türkmenler Anadoluya geldiğinde Anadoludaki yerleşik büyük nüfus nerede peki?
Kendinizi kesin %100 Türk sanabilirsiniz ama siz Türk değilsiniz.

3. Soru:
Biz Orta Asyadan geldik ve Oğuz boyunun Çepni boyundanız ve kesin Türküz.

3. Cevap:
Bu boy isimleri sonradan öğrenilmiştir. 90 yıl önce insanlar boy nedir bilmezlerdi bile. Bir yerde bu boy isimleri kolayca duyulup öğrenilebilir. Örneğin Karadenizin Trabzon veya Rize kentine falanca Çepni boyu yerleşmiş eskiden dendiği zaman Karadenizin o kentinden olanların hepsi “Biz Çepni boyundanız” deyip kendilerini Türk yapıyor anında. Çepni boyu yerleşmiş olsa bile oraya çok küçük bir kısmı teşkil ederler. Yaşlı bir köylüye “boy nedir” diye sorsanız bilmez bile onun ne olduğunu. Sonradan uydurulmuş ve öğrenilmiştir bu boy isimleri.

4. Soru: Biz Rum veya eski Anadolu halkları değiliz. Bizim Rumlukla veya diğer halklarla alakamız yok.

4. Cevap:
Bugün Karadenize giderseniz orada Rumca konuşan halka rastlarsınız.
Bakınız bu cümleye: “Annemin dediğine göre küçükken köylerinde Türkçe bilmeyen müslüman neneler varmış.” Bu cümleyi kendisini Türk sanan bir Karadenizli söyledi. Bu şunu gösteriyor. Eskiden Anadoluda halk Türkçe bilmiyordu, Türkçeyi sonradan öğrendiler. Egede, Karadenizde, Akdenizin batısında eskiden yaşlı neneler Rumca-Yunanca konuşurdu ve bu bölgelerin şiveside eski Yunanca-Rumca şivesidir. Doğu ve Doğu Karadeniz taraflarında ise Ermenice şivesiyle konuşanlarda var. Türkmenler azınlık olduğu içinde Azeri siveside kısmen yayılmış çünkü Türkmenler Azerbaycan taraflarında azınlıkken Azerilerin sivesine alışmışlar. Azeri şiveside İrani bir dilin şivesidir.

Çok önemli bir noktayı vurgulamakta yarar var.
O ÇAĞLARDA BİR İNSANIN MİLLETİNİ DİNİ BELİRLİYORDU.
Şu an Karadenizli birisine “Sen Rumsun” deseniz özellikle yaşlılar “Hayır ben müslümanım” der ve size kızar çünkü Rum denilince hristiyanlık akla geliyordu eski dönemlerde. Yani Rumluk eskiden hristiyanlıkla eşanlamlıydı; Rum=Hristiyan. Müslüman olan birisi dolayısıyla Rum olamazdı. Hristiyan bir Rum, müslüman olduğu zaman ona artık Rum denilmezdi.

Karadeniz halkı müslüman olduğunda etnik kimliğini terk etti yüzyıllar evvel. Yüzyıllarcada 1920lere gelene dek kendilerini DİNİ kimlikleriyle tanıttılar. İnsanlar kendilerine “Sunni” veya “Müslüman” dediler 1920’lere kadar. Ta ki Atatatürk Anadoluda müslüman olan herkese Türk ismini verene dek. O dönemde kimse kendine Türk demiyordu. Kısaca Anadoludaki halk sadece müslümanlaşmış, Orta Asyadan gelmemiştir ve Türk değiller.

5. Soru: Biz Yunanlıysak neden Yunanlıları denize döktük peki?

5. Cevap:
Ben sizin hepinizin Yunanlı olduğunuzu söylemedim. Rum ve Anadolunun eski halkları olduğunuzuda söyledim. Anadolu halkları Yunanılara karşı savaş vermişti. Bu doğrudur. Yunanlıar sizin toprağınızı (Aslında hepinizin toprağı) alıyor diye sessiz mi kalacaktınız? İzin mi verecektiniz? Anadolunun tümü ve Yunanistan genetik olarak aynı değildir fakat genetik olarak onlara yakınsınız. Özellikle, Egedeki sözde Türklerle Yunanlılar genetik olarak çok yakın. Aralarındaki tek fark Yunanlıların hristiyan, Egelilerinde müslüman olması. Anadoluda müslüman olanlar kendilerine Rum, Yunan vs demedi çünkü bu isimler hristiyanlıkla eşanlamlıydı ve sadece dini kimliklerini kullandılar asırlarca. Aradan yıllar geçincede eski etnik kökenlerini terk ettiler çünkü din değiştirmek millet değiştirmek manasına geliyordu. Hristiyan olmadıkları içinde Rumluğu, Yunanlılığı, Ermeniliği kabul etmeyip aşağıladılar. Örneğin, Karadenizde birisine hakaret etmek için “Rum dölü” kelimesini kullanırlar. Eskiden müslüman-hristiyan diye bakırılırdı insanlara. Müslümanlaşmış halklarla hristiyanlar arasında aynı ırkdan olmalarına rağmen çatışmalar, kavgalar olmuştur.

Prof. Dr. Aslıhan Tolun, “Anadoludaki Türklerin gen yapısı Asya'daki Türkçe konuşan toplumlardan çok, Anadolulu çıkıyor. Genetik yapı olarak, Orta Asya'dan çok Yunanistan, Bulgaristan gibi komşularımıza benziyoruz.

Bu arada şu çok önemli; o çağlarda önemli olan ırk değil, DİNDİ. O döneme müslüman-hiristiyan savaşı diye bakmak lazım. Irk bilinci yoktu insanlarda o dönemlerde. Nitekim 1924’de Yunanistanla Türkiye arasında nüfus değişimi ırk’a değil, din’e göre yapılmıştır. Anadoludaki 1.5 milyon hristiyan Yunanistana yollanmış, ordaki 500 bin müslümanda Türk sayılıp (Türk olmadıkları halde) Türkiyeye yollanmıştır. Yani o dönemlerde din farkı gözetilmiştir. İnsanlar için önemli olan sadece İslamdı. Atatürk Anadoluyu’da sonradan Türkleştirebildiği kadar Türkleştirdi çünkü ona göre Anadoludaki herkes Türkdü.

6. Soru: Tarih kitaplarında Türklerden bahsediliyor. Biz Türküz. Üç kıtada at koşturduk. İbn Batuta 1330-1331 yıllarında Alanya ve Antalyaya gitmiş ve orda Türkmenleri gördüğünü yazmış kitabında.

6. Cevap:
a) Ünlü gezgin İbn Batuta Alanya ve Antalyayı gezmiş ama Türkmenlerin orada çoğunluk olduğunu söylememiş ki, sadece müslüman Türkmenler tarafından feth edilmiş olduğunu söylemiş. Türkmenlerin korumasında büyük rakamlı hristiyanların olduğunuda yazmış kitabında. Bu da Türkmenlerin azınlık olduğunu doğruluyor. Türkmenler az olmalarına rağmen militer güçleri olduğu için büyük hristiyan nüfusu kontrol edebilmişler. Türkmenler birçok yeri feth etmiş olabilir ama nüfusları azdı, sadece militer güçleri olduğu için bunları yapabilmişler.
Söyle yazıyor kitabında: “We set out for the country of the Turks. ... It was conquered by the Muslims, but there are still large numbers of Christians there under the protection of the Turkmen Muslims”.
Dediğim gibi bir kısım Türkmen doğuda ve birazda güneyde var.

b) Türk tarihini anlatan kitapların %90ı yalandır çünkü o kitapları yazan tarihçiler Anadoluda Türklerin çoğunluk olduğunu sanarak yazmıştır. Yazılan Türk Tarih kitaplarının çoğuda son 90 yılda yazılmıştır. Tarihçilerde kendilerini Türk sanarak tarih yazmışlardır. Eskiden insanlar dinine göre ayrılırdı. Tarihi belgelerde müslüman ismi geçer, Türk ismi geçmez. Örneğin bir şehrin nüfus sayımı yapılıyor. Bu nüfus sayımında insanlar müslüman, ortodoks, gergoryan, protestan diye sınıflandırılıyor. Türk ismi geçmiyor yani. Bu müslümanları tarihçiler Türk tarihi olarak gösteriyor. Müslüman olmuş halkları hesaba katmıyorlar. Müslüman olan herkes Türk sayılıyor yani ve bu bilgiler insanlara Türk tarihi diye yansıtılıyor. Ki bu büyük bir tarihi hatadır.

7. Soru: Moğolistan’da 2000 yaşındaki mezarlıklardan alınan iskeletlerin DNA
örnekleri Türkiyedeki insanlarınkiyle benzediği tespit edilmiş. Bak işte.
http://www.genomenewsnetwork.org/articles/07_03/ancient.shtml

8. Cevap: Bu genetik araştırma aslında benim dediklerimi destekliyor. Kendi kazdığın kuyuya düştün. Bak bu araştırmada şöyle diyor:
They also found DNA sequences similar to those in present-day Turks, supporting the idea that some of the Turkish people originated in Mongolia.

Bak burada “Some” kelimesi kullanılıyor. Yani bir kısım diyor. Bende zaten Türklerin Anadoluda bir kısım olduklarını, yani %9 olduklarını, söylüyorum. Bunlarda çok karışmış ve baba tarafından Türk sadece dolayısıyla bunlarda artık Türk sayılamaz.

8. Soru: Eğer biz Türkleşmiş Rum vs. Anadolu halkları isek Türkiyede hala yaşayan Rumlar kim?

8. Cevap:
90 yıl önce din degiştirmek millet değiştirmekdi. Müslümanlaşmış Rumlar bundan dolayıda o dönemde çıkan Türk adını kullanmaya başladı çünkü Sunnilik Türklükle bütünleşmişti. Bu Türk adı zaten Anadoludaki halklara verilmiş bir addır. Hiristiyan Rumlar ise Rum olarak kaldı çünkü onlar din değiştirmedi, din değiştirmedikleri içinde Rum olarak kalmaya devam ettiler. Müslüman halklarda Türk adını aldı.


SONUÇ

Anadoludaki halklara dayatılan:
Türklük 90 yıllıktır
Türk Milleti ismi 90 yıllıktır
Türkçe 90 yıllıktır (1915’de azınlık bir dildi)
Türk kültürü Anadoluda çok azdır Orta Asya ve Anadolu nüfusu birbirinle bağdaşmıyor. Orta Asyadakı 6-7 ülkenin Türk nüfuslarının toplamı Türkiyedeki nüfusa zar zor denk düşüyor.

Genetik olarakda bakınca Türk geni Anadoluda az ve çok karışık.

Kültür olarakda Anadoluda Türk kültürü yok denecek kadar az.

Türk hissetmek gibi kelimeler cok saçma, mantıkdışı ve komik çünkü Türklerin yaşamadığı yerde neden Türk hissedilsin ki. Kaldı ki Anadoludaki sözde Türk kültürünün Orta Asyayla pek alakası yok.

Doğuda ve güneyde bir kısım Türkmen var. Diğerleri Orta Asyadan gelmemiştir ve Türk degil.

İnanmayan ya psikologa gitsin, yada Türkiyedeki üniversitelerden birindeki Genetik bilimcilere gidip sorsun.

Şu an Anadoluda yaşayan halklar (sözde Türkler) binlerce yıldır Anadoluda yaşayan halklardır ve Orta Asyayla genetik bağlantıları yok.

TÜRKİYEDE TÜRK YOK

Bu yazıyı okuyan tarihçilerin, arkeologların ve uzmanların eminim ağızları açık kalacak.

Bugüne kadar yazılan bütün tarih kitapları bu yazı ile değişecektir.



Kaynakça

Yorgos Babinyotis, Yunan dilinin sözlüğü, Atina 1998.
Mevlût Sari, Türkçe-İngilizce-Arapça-Persçe Sözlük. GONCA. İstanbul.
Sevan Nisanyan, Sözlerin Soyağacı, II.basım, Adam yayınları, İstanbul 2003.

Türklük nerden çıktı
http://www.internethaber.com/mays/article_view.php?aid=330775

Buradan nüfusları araştırabilirsiniz
http://en.wikipedia.org/wiki/Central_Asia

Tourkos ve Turc kelimelerine bakınız
http://www.etymonline.com/index.php?l=t&p=22

Orta Asya kökenli Türk geni %9 Anadoluda
http://hpgl.stanford.edu/publications/HG_2004_v114_p127-148.pdf

Eski Azeri Pehlevicesi
http://en.wikipedia.org/wiki/Ancient_Azari_language

Genetik araştırma: Azeriler Türk değil (I)
http://www.ncbi.nlm.nih.gov/entrez/query.fcgi?cmd=Retrieve&db=pubmed&dopt=Abstract&list_uids=12596050

Genetik araştırma: Azeriler Türk değil (II)
http://www.eva.mpg.de/genetics/pdf/Y-paper.pdf

Azerbaycan Tarihinin Kronolojisi
http://www.zerbaijan.com/azeri/history1.htm

Genetik Harita
http://www.pnas.org/content/vol98/issue18/images/large/pq1713050002.jpeg

Şehir isimleri
http://www.hafif.org/taxonomy/term/71?from=282

Sümerler kuveytli - Soru 57
http://www.sumerian.org/sumerfaq.htm

Kontr Atak
18-03-2006, 05:05
Komplo teorisi boyle olur. Ama gercek teori.

yeter
18-03-2006, 12:29
Ege CANSEN ecansen@hurriyet.com.tr

İşte strateji budur


ARALIK ayında Londra’da "Lawrence of Arabia" lákabıyla tarihe geçmiş bir İngiliz casusunun hayatını ve efsanesini anlatan bir sergi açılmıştı. Bu sergiyi ben de ziyaret etmiş ve intibalarımı anlatan iki yazı yazmıştım. Birinci yazının bir bölümünü aşağıda bulacaksınız.

* * *

Amerikan Genel Kurmay Başkanlığı, silahlı kuvvetlerin komuta kademesine, okumaları gereken 100 kitaplık bir liste yayınlamış. Bu listenin ikinci sırasında Lawrence’in "Aklın Yedi Sütunu" (Seven Pillars of Wisdom) adlı eseri yer alıyormuş. Beni esas şaşırtan, serginin girişindeki panoda, bu kitapta yer alan öğütlerin, Irak harbinin stratejisi olarak Amerikan başkomutanlığınca benimsendiğinin ilán edilmesiydi. Lawrence, 90 yıl önce şöyle demiş: "Kendi ellerinizle çok fazla birşey yapmaya kalkmayın. Sizin (İngiliz Ordusu’na sesleniyor) mükemmel bir şekilde yapabileceğiniz bir işi, Araplar’ın orta sevide yapması evládır. Bu, onların savaşıdır. Sizin burada bulunuşunuzun sebebi, onlara yardımdır. Savaşı, onlar için kazanamazsınız." Lawrence kitabında, Arap başkaldırısı karşısında bocalayan Türk silahlı kuvvetlerinin içine düştüğü bunalıma da işaret ediyor. "Zaman, isyancılardan yanadır. Ortadoğu’da ayaklanma bastırmak, insanın yüzüne gözüne bulaşan berbat bir iştir. Üstelik çok yavaş ilerler. Bu aynen, bıçakla çorba içmeye benzer". Amerika, Lawrence’in tavsiyesine uyarak Irak harbini, bir "Irak-Amerika" savaşı olmaktan çıkarma staratejisi uyguluyor. Bu sebeple Şiileri ve Kürtleri, Sünni Araplara karşı kışkırtıp, örgütlüyor. Onlara her türlü yardımı yapıyor.

* * *

Geçen hafta The Economist dergisinin kapağında ağlayan bir Iraklı adamın resmi ve sayfanın üstünde kocaman "Irak’ın Kendinle Savaşı" ibaresi vardı. Dikkat ederseniz artık haberlerde Irak-Amerika çatışması çok az yer alıyor. Daha çok Iraklı, Iraklı’yla çarpışıyor. Savaşların en kötüsü olan iç savaş yaşanıyor. Demek ki; Amerika, Lawrence’in tavsiyesine harfiyen uymuş. Bu maksatla eskiden çoğunluğu Sünni olan ordunun % 90’nını Şiileştirmiş. Kendi başlattığı savaşta, aradan sıyrılıp harbi "onların savaşı" haline dönüştürmeyi başarmış. Denecek ki; Irak’ta zaten milli birlik yoktu. Kürtler ve Şiiler, Sünni Araplar tarafından eziliyordu. Şimdi de onlar Sünnileri eziyor. Soru: Acaba bundan önceki başkaldırılar kendiliğinden mi oluyordu? Sakın Irak’ın yıkımına yol açan bu feci iç savaşı başlatan ile bu iç savaşa gerekçe teşkil eden Saddam zulmünün yaratıcısı aynı "kışkırtıcı" unsurlar olmasın?

Son Söz: Haksızlığın en büyüğü olan iç savaşın, haklı gerekçesi olmaz. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/4101868.asp?yazarid=17&gid=61

bms1
21-03-2006, 11:41
Kozmik bilim, bio enerji, sağlıklı yaşam gibi konular üzerinde uluslararası alanda çalışmalar yapan Azerbaycan Kozmik Araştırmalar Enstitüsü`nden Kozmik Bilim Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Maranki, hayatın sırları, sağlıklı yaşam ve dünyada gizli kalmış çalışmalarla ilgili şok edici bilgiler verdi. Maranki, Türkiye`de açılan kuyuların hepsinde petrol olduğunu ifade etti.

"Kozmik Bilim ve Kozmik Bilinç" konulu konferansa konuşmacı olarak katılan Prof. Dr. Ahmet Maranki, kozmik bilimin akıl sahiplerine, yani aklını kullananlara ve düşünenlere hitap ettiğini, kozmik bilincin ise kainat kitabını ilim ve fen noktasında okumak olduğunu söyledi. Konferansında izleyenleri şaşırtan ve ilgisini çeken konulara değinen Ahmet Maranki, dünyanın büyük bir patlamayla oluştuğunu ve bu patlamayla devamlı bir enerjinin yayılıp genişlediğini, genişlemeyle birlikte ise yeni bir enerji ortaya çıktığını dile getirerek, "Kainatın bu hareketlilikle beslenmesi kozmik bilime göre bu enerjiyle bağlantılıdır. Bu gördüğümüz genişleme ve yayılan enerji bütün kozmosu etkilediği gibi dünyamızı da etkiliyor. Yaratıcı diyor ki; `Sizin göremediğiniz ama her zaman bedeninizde ve çevrenizde enerji ve canlılar var. Bizim görünmez vazifeli yaratıklarımız var` diyor. Bu çok önemli. O canlılar bizim etrafımızdaki enerjidir. Bu enerji topraklanmadığı takdirde birçok hastalıklar bizi beklemektedir. Etrafımızda oluşan enerjiler canlıdır ve yaratıktır. Dinin emri de bunu gösteriyor. Bu çok önemlidir" dedi.


İlk defa dünyada bir elin yaydığı enerjileri tespit ettiklerini, vazifeli yaratıkların şu anda boyutta, her şeyin etrafında olduğunu, bilimsel olarak yüz milyon katrilyon canlılı 10 üzeri 16 milyon kalındığında etrafı koruyan canlılar bulunduğunu, bunların bilimsel olarak görüntülendiğini, enerji diye bilinen bu canlılardan koruma alanı oluştuğunu kaydeden Maranki, "Düşüncelerimize göre, etrafımızdaki enerji şekil değiştirmektedir. Kötü bakarsanız enerji alanınız kötü olur. Bunları iyi düşünün, etrafımızdaki canlılar tüm yaptıklarımızı kontrol merkezine iletiyor. Orada bir eksi veya artı veriliyor. Mesela 100 eksiniz olduğunda bir yere çarpabilir, bin tane olduğu zaman başka bir şey olabilir" uyarısında bulundu.



"RENKLERİN HEPSİNİN TEDAVİ EDİCİ ÖZELLİĞİ VAR"

Dünyadaki 124 bin hayvanın ve bitkinin hepsinin rengarenk olmasının tesadüf olamayacağına da dikkat çeken Maranki, bunların eşref-i mahlukat olan insanlar için yaratıldığını vurgulayarak, "Bilimsel olarak bazen kabul edilmese de, `biz topraktan yaratılmışız` diyoruz. Toprağız. Toprak ve suyun çekilmiş fotoğraflarına bakıldığında bunların hiç birinin tesadüf olamayacağı görülecektir. Demek ki; gören onun ötesinde bir güç. Biz yaratıcının boyasıyla boyanıyoruz. Mor, lacivert, mavi, yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı. Bu renklerden istifade edin. Renklerin hepsinin tedavi edici özelliği vardır. Osmanlı döneminde renk, ses, müzik odaları vardı. Biz bunları unuttuk. Bütün noktalar bedenimizde var. 8 ayrı noktada renkler var. Tesadüf müdür? Hepsi canlı hepsi enerji saçıyor. Ama bizim insanlarımız televoleler, maçlarla uğraşıyor. Konuşanlar günah keçisi kabul ediliyor ama bunlar gerçektir. Kainatın kitabını okuyarak, sağlımızı korumaya devam edebiliriz. Tabii ki tıp da olacak" diye konuştu.



"NİKAHLI EŞE DOKUNUNCA RENKLER NORMAL"

İnsanların etrafındaki canlıların (enerjinin) düşüncelere göre değiştiğini, bunun hızının ise ışık hızını aştığını dile getiren Maranki, bunların hepsinin belgeli olduğunu vurguladı. Krilyan tekniğiyle ilginç bir deney yapıldığına işaret eden Maranki, sözlerini şöyle sürdürdü:


"Nikahlı ve nikahsız yaşadığız dokunmayla gelişen olaylara bakalım. Erkek nikahlı eşine dokunduğu zaman renkler normal seyrediyor. Ama kendisine yabancı bir kadına dokununca kapkara oluyor. Yaratıcının emirleri dışında olduğu kareler kapkara. İlk defa bunlar bilimsel olarak kanıtlandı. Düşünceye göre çevremizdeki renklerde değişmeler oluyor. Sağ elle aldığımız elmanın rengi bile değişik. Bunun gibi örnekler çok. Gıda konusuna bakıldığında meyveler enerjilerini dışa doğru veriyor. Sağlığımız için de gıdaları zamanında yemeliyiz. Enerji durumları değişik olur. Mantarın müthiş bir enerjisi vardır.

Ağaçların etrafındaki zehir şifadır, yılan zehri şifadır. Ama bizim enerjimiz ona yetmediği için zehir etkisi yapıyor. Şimdi bunlar silah sanayiinde kullanılmaktadır. Hücrenizi çalıştırın, havuçta da yoğun bir enerji vardır. Sabahları bir elma, havuç, kırmızı pancar suyu içine bir kaşık bal koyup için. Hayatınızda çok şey değişecek. Bir elmanın çekirdeğinde bir elma ağacı varsa, onun çekirdeğini atmak akıl işi değildir. Bu enerji çeşitleri krilyan tekniğiyle tespit edilmiştir."



"DÜNYANIN BELLİ MERKEZLERİ VAR, HEPİMİZ İZLENİYORUZ"

Dünyanın belli merkezleri bulunduğunu örneğin ABD`nin Nevada 51. bölge denilen merkezinden radyo dalgalarıyla Güney Kore`deki bir çocuğun gözündeki iltihabın yok edildiğini gözleriyle gördüğünü ifade eden Maranki, "Bu radyo dalgaları mize göre, etrafımızdaki yla yapılabiliyor. Faydalı veya zararlı hale getirilebir. En çarpıcı örnekte Apaçi helikopterlerinin Irak`taki 400 bin devrim muhafızını inlerinden çıkarıp evlerine göndermesidir. Sonradan akılları başlarına geldi. Aynı sistem Bosna`da uygulandı. Şu an TV`lerdeki 24. kareden sonra bizim göremediğimiz 25. kareler var. Bunlar bilinçaltını yönetmektedir. `AB`ye giren haindir veya girmeyen haindir` diye düşünürken bugün başka bir şey düşünebiliriz. Beyin kontrolü, zihin kontrolü vardır. 25. kareler beyin alt modunda, şekil ve ritm dalga boyutlarıyla beyin merkezlerini uyarır. Böyle inanırken başka türlü inanmaya başlarsınız" açıklamasını yaptı.



"TÜRKİYE`DE AÇILAN KUYULARIN HEPSİNDE PETROL VAR"

Radyo dalgalarının, televizyonların, gazetelerin, bu iletişim araçlarında bulunan görüş ve fikirlerin, alışveriş yapılan dükkanların, bulunulan yerlerin, görüşülen insanların hepsinin beyne etkileri bulunduğunu ve bu etkilerin insanların genlerini aktifleştirdiğini veya pasifleştirdiğini, şehvet odaklarını arttırıp azalttığını ifade eden Maranki, dünyada herkesin izlendiğini ileri sürdü.


Maranki, "Kastamonu`da 11 kuyudan 3`ünde petrol var" dediğini, ancak "yok" deyip bu kuyuların kapatıldığını, bunun kimsenin umurunda olmadığını da iler sürerek, şöyle devam etti:


"Türkiye`de açılan kuyuların hepsinde petrol var. 1998 yılında BM temsilcisiyim. Petrol yataklarını araştırıyorduk. Bartın-Sinop arasında petrolleri görüntüledik, akan yerleri tespit ettik. Ama izleniyoruz. Engel oluyorlar.


Çıkarttırmıyorlar. `Birileri bizi gözetliyor mu?`, `Her an kontrol altında mıyız?`. Evet, uzaktan zihin, beyin kontrolü mümkün. Radyo dalgalarıyla nelere tesir edebiliriz? Tusinami, kasırga, deprem, tesla projesi neleri kapsıyor? Gölcük depremi proje aksaklığı olabilir mi? Kozmoza hakim olan her şeye hakim olur mu? Gölcük depremi tesla projesiyle bağlantılı. Sordum, bağlantılı olduğunu söylediler. Nevada 51 bölgedir. Uydular görüntülüyor, orijinal resimlerdir. Basit ama hakikatler bunlar. Gözetleniyoruz."


Maranki, termal kamerayla ölen birinin bedeninin soğuyup enerjinin (ruh) çıkışını görüntülediklerini, hücreler çalışınca renklerin çalıştığını ve renklerin yavaş yavaş gittiğini, vücudun yavaş yavaş soğuduğunu, enerjinin en son kalp ve gözde toplandığını ve sonra karardığını da sözlerine ekledi. Maranki, konferansında uyduya bağlanarak Samsun Büyükşehir Belediyesi`nin odalarını da izleyicilerine gösterdi.



AHMET MARANKİ İLE BEYİN KOTROLÜ ÜZERİNE RÖPORTAJ
Prof. Dr. Ahmet Maranki tüm dünyada insanların zihinlerinin kontrol edildi?ini öne sürüyor. Maranki ile Matrix`ten petrole, cep telefonundan ba?örtüsüne, Irak Sava?ı`ndan sigaraya, 11 Eylül`den depreme kadar birçok konuda hızlı bir söyle?i yaptık. Kemerlerinizi ba?layın...

Prof. Dr. Ahmet Maranki tüm dünyada insanların zihinlerinin kontrol edildiğini öne sürüyor. Maranki ile Matrix`ten petrole, cep telefonundan başörtüsüne, Irak Savaşı`ndan sigaraya, 11 Eylül`den depreme kadar birçok konuda hızlı bir söyleşi yaptık. Kemerlerinizi bağlayın...


Soru : Son zamanlarda "Kozmik Bilinç"ten çok söz ediliyor. Siz bir kaç televizyon programında bahsettiniz. Hatta, "Kozmik Bilinç" isimli bir kitap hazırladığınız biliniyor. Nedir "Kozmik Bilinç" ?


CEVAP : Peygamber Efendimiz`in (sav), "İlmin yarısı sormaktır" şeklinde bir hadisi vardır. Biz de sormaktayız ve bunun cevabını kainatta aramaktayız. Kozmik bilinç de kainatta olan hadiselerin nasılını, niçinini, nedenini araştırmaktadır. Kozmik bilinç, "evrendeki bilim" demektir. Felsefeciler ayı, yıldızı, güneşi, Satürn`ün halkalarını araştırırlar. Ama ayı, yıldızı, Satürn`ü birbirine bağlayıp onu döndüren ve niçin döndüğünü izah eden şeyi açıklamazlar. İşte kozmik bilinç kainatı, hayvanatı, nebatatı idare eden tek bir merkez güç olduğunu ve merkezin de bize neler bildirdiğini araştırıyor. Yani "kozmik bilinç" kainat kitabını araştırır. Bir Kur`an ve bir de kainat kitabı vardır. Dünya insanlığı artık şunu bilmeli; yaşananlar ayrıdır, bilinenler ayrı. Bazı şeyler için bilimsel izah gerekir deniyor ama bu, bilimsel değil ama gerçektir. Çünkü bugün bizim konuştuğumuz, duyduğumuz ses dalgaları bütün ses dalgaları içersinde bir iğne ucu kadar yer tutar. Yine gördüğümüz bütün renkler sadece kırmızı ile mor arasıdır. Yine algıladığımız kokular, hisler, duygular bizim ölçülerimize göredir. Ama bunun ötesinde başka alemler, boyutlar vardır. İşte kozmik bilinç bunu araştırır. BAŞA DÖN


Soru : Gördüğümüz renklerin ötesinde renkler var mı? Duyduğumuz ses dalgalarının ötesinde ses dalgaları var mı?


CEVAP : Vardır ve bilim bunu ispat etmiştir. Psikokinezi, yani maddenin mana ile izahı. Bilim bugün bunun nasıl olduğunu araştırmaktadır. Biz bunun mana boyutuna çok fazla girmeyeceğiz. Buna binlerce kitapta girilmiş ama bir şey anlaşılmamış ki insanlık bugünkü zor durumda. Bilimin mevcut yöntemlerinin dışında akıl yürütme, tahayyül dediğimiz ikinci aşaması, sezgi, yoğunlaşma, hissetme yani kozmik boyutu vardır. İşte kozmik bilinç bu "ötelerden" bahsediyor. O öte de Hablullah (Allah`ın ipi) dediğimiz bir iple merkeze bağlıdır. Bilgisayarlardaki kablo gibi kainattaki bütün nesneler fiiliyatlarında, hareketlerinde tek merkeze bağlıdırlar. Kainatta cansız yoktur. Taş, toprak da canlıdır. Kur`an-ı Kerim`de zihayat, ziruh ve zişuur sahipleri olarak adlandırılan ve artık bugün bunda tereddüt edilmeyen bir yaratık silsilesi var. Ama bu silsilenin dışında yine ilahi kitaplarda buyurulduğu gibi "sizin görmediğiniz benim görevlilerim vardır dünyada" deniyor. İşte bunu gavur dediğimiz Rus bilim adamları ölçmüş. Gavur kim tartışılır!.. Herşeyi kabul edip bunların dışına çıkmayıp at gözlüğüyle meseleye bakanlar mı, yoksa din, milliyet vs adına bunları araştırmayıp bizi bu hale düşürenler mi? Ruslar "insan aura"sı dediğimiz enerjinin etrafında 1016 milyon canlının yaşadığını görüntülemiş. Yani her an bir santimle bir metre kadar etrafımızda bizi kalkan gibi "koruyan veya zarar veren" yani hayatımıza, fiiliyatımıza, halet-i ruhiyemize bağlı olarak katrilyonlarca canlı var. Bunlara "nariler, nuriler" de denilebilir. Biriyle tokalaştığınız zaman halsizleşirsiniz veya birisi size baktığı zaman yıkılırsınız. Ya da ilim meclislerinde bulunduğunuz zaman müsbet enerji yüklenirsiniz. Kötü meclislerde, kötü insanların yanında bulunduğunuz, kötü fikirlerle beslendiğiniz zaman fiziki olarak da bir şeyler kaybedersiniz. İşte kozmik bilinç bütün bunları araştırıyor ve akılları gözlerine veya midelerine inenlere anlatmaya çalışıyor. BAŞA DÖN


Soru : Beyin kontrolü ve zihinlerin yönlendirilmesi konusunda yoğun tartışmalar var. Böyle bir yönlendirme veya kontrol var mı?


CEVAP : Dünyada FM dediğimiz akustik frekansları olan mikrodalgalar, nöroelektromanyetik dalgalar, uzaktan da olsa beyinlere tesir edebilmekte, davranışlar kontrol edilebilmektedir. İki yıldır kozmik bilinci insanlara, konferanslarda, televizyonlarda, gazetelerde anlatmaya çalışıyoruz. Bunları duyan insanlar garip garip bakıyorlar. "Böyle bir şey var mı?" diye soruyorlar. Çünkü dünya insanlığının beyni kontrol altına alınmış durumda. İnsan düşünen bir varlıktır ama çeşitli yöntemlerle düşündürülmüyor.


Soru : Peki nedir bu yöntemler?


CEVAP : Öncelikle aldığımız gıdaların içinde hormon denilen menfi maddeler yüklüdür. İçtiğimiz coladan, yediğimiz dondurmalardan tutun da bütün ilaçlar, etler, sütlerde mevcuttur bunlar. Siz tavukların bugün nasıl yetiştirildiğini görseniz yiyemezsiniz.


Soru : İnsanların düşünmemesi için o gıdaların içine maddeler mi karıştırılıyor?


CEVAP : Bunların planlı yapılanı var bir de hileye kaçarak yapanlar vardır. Özel olarak bu gıdalar ülkemize gönderilir. Bir çok yabancı sigara dünyada çok çeşitli üretilir. Türkiye`ye ise ayrı sigaralar gönderilir. Onun içine ayrı katkı maddeleri enjekte edilir. O insanların doğacak çocukları, düşük ağırlıklı, hırıltılı, hastalıklı, ince kemikli, gerizekalı, şaşı olsun diye. Bunu ben demiyorum, 40 bin İngiliz doktor üzerinde yapılan araştırmalar söylüyor. Demek ki her şeyde bu sıkıntıyı duyuyoruz. Niçin yüzyıl önce bu kadar hastalık yoktu. Bir çok hastalığın virüsle bulaştığı artık ortaya çıkmaktadır. Demek ki hastalıklar ağzımızla aldığımız, bedenimize giren bu gibi şeylerle bilinçli olarak oluşturulmaktadır denilebilir. İkinci yöntem olarak; radyo dalgaları ile yapılan tahribatlardır. Uzaktan radyo dalgalarıyla beyinler yönlendirilip etkilenmektedir. Mesela elimizde bulunan cep telefonu. Telefonda artıya bastıktan sonra bire basarsanız çevrilen numara Amerika ile konuşturur, yediye basarsanız Rusya ile...1`le 7 arasındaki tuş sesi farklıdır. Aynı piyanonun tuşları gibi. Dalga boyları farklıdır, onun için sesleri farklı algılarız. Bir tuşa bastıktan sonra bizim sesimizi Amerika`ya ulaştıran nedir? İlahi metodla baktığımızda bunu taşıyanıar var. Bediüzzaman Hazretleri; "Sesler hava zerreleri üzerinde taşınır" diyor. Bunun bir ileri boyutu daha var. Hava nedir? Sadece bizim bildiğimiz hava mıdır? Seslerle, kokularla, ateşle, ışıkla, elektrikle, karanlıkla taşınır bunlar. Demek ki bunların hepsi bir yaratık. Karanlık güneşin batması değil. Bugün karanlıkta bir gözlük takıyorsunuz, insanı görüyorsunuz. Bu yeni bir boyuttur. İnsanlık bunlardan bilgisiz. Bunlar bugün mutlaka araştırılmalıdır. Güneşin ısısıyla ışığını getiren aynı olamaz. Işığını getiren ayrı bir çeşit varlıktır, ısısını getiren ayrı. Yağmur damlasını alıp getiren ayrıdır, gecenin karanlığında yıldızları görmemizi sağlayan ayrı bir çeşittir. Demek ki etrafımızda farklı dalga boylarında farklı boyutlarda, göremediğimiz o kadar çok yaratılmış varlık var ki... Mesela kozmik bilince göre virüs, bakteri, cin, şeytan, melek gibi varlıklar izafi tabirlerdir ve bunlar enerjinin farklı boyutlarıdır. Narilre ve nuriler gibi. Nazar olayı; mesela bir öküze bakıyorsunuz ne kadar güçlü diyorsunuz hayvan ölebiliyor. Onu öldüren bizim menfi bakışımız, öküzün enerjisinin buna yetmemesidir.

ÇELEBİOĞLU
26-03-2006, 12:02
Bugün gazetede yine bir kapkaç haberi okudum.Adamı gasp etmeye çalışıyorlar.Kafasına silah dayıyorlar ve yere yatmasını söylüyorlar.Yere yatar gibi yapıp hızla kaçmaya başlıyor mağdur.Ve bu sırada gaspçılar arkasından ateş edip belinden yaralıyorlar.
Ya hu artık evlere,dükkanlara girip şerefiyle(!) hırsızlık yapanları arar olduk neredeyse.Madem adamı gasp edemedin kaçmaya başladı,bırak yeni kurban ara kendine.Ama hayır affetmiyorlar.Direkt öldürme yoluna başvuruyorlar.Bu ne düşmanlık,kin,nefret.Anlamakta güçlük çekiyorum.
Bunlar için çok caydırıcı tedbirler alınmalı ama meclis uyuyor...
Bir kaç ay önce bir dergide liseli gençlerle röportaj yapılmıştı.Anlattıklarına göre kürt kökenli gençler liselerde yoğun şekilde örgütleniyorlarmış.Tehdit,gasp ne varsa yapıyorlarmış ve buna karşı biz Türkler böyle bir örgütlenme içindeyiz diye anlatmışlardı.
Son zamanlarda liselerde hortlayan bu kanlı,bıçaklı kavgalar bana bu röportajı hatırlattı.Acaba pkk şehremi indi???
Kapkaç ve lise olaylarındaki bu artış beni ürkütüyor...

bms1
20-04-2006, 09:46
Baki Günay
netpano@netpano.com
Nükleer Enerjinin Diyeti İran mı?
İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, Horasan Rezevi eyaletinin başkenti Meşhed'de, üniversite öğretim üyeleri ve öğrencilerle görüşmesinde, uranyumu zenginleştirmeyi başarmalarının ardından koşulların tamamen değiştiğini belirtti ve ''Biz bugün nükleer bir ülkeyiz ve ülkelerle nükleer bir ülke olarak konuşuyoruz'' dedi.
Bu beyanatı Uluslar arası Atom enerjisinin kendilerine verdiği 28 Nisan’dan önce yaparak bölgede var olan dengeleri bir anda değiştirdi. ABD’li bir yetkili İran’ın 16 gün içinde nükleer bir bomba yapabileceğini söyledi.
Yanı başımızda bunlar olurken. Türkiye yıllardan bu yana nedense ötelenen veya üzerinden düşünülüp birilerinin izni olmadığı için kavuşamadığı Nükleer santral için düğmeye baştı.
Hatırlayalım
İran’ın bu tartışmalar yaşanırken ABD senatosunun bir yetkili İran nükleer bir bomba yaparsa Türkiye’de bomba yapar demişti.
Söyle bir düşünelim. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’de batı basınına İran’ın bombalarına bakacağına İsrail’deki 200 Atom bombasına bakmaları gerektiğini söylerken acaba neyi hedef alıyordu.
Şu ortamda Suudi Arabistan ve Mısır’ında el altında bu tür çalışmaları devam etmediğini kim garanti edebilir. Kimse tabii ki.
Peki Türkiye istediği anda bir atom bombası yapabilir mi. Etik olarak hayır yapamaz. Genel düşünce yapmaması yönünde ama bir savaş ve savunma anında bu işlem her an yapılabilinir. Bunun planlarını mutlaka b,r takım görevliler yapmıştır…
Peki Sinop’a yapılacak tesisin nükleer bir bombanın altından yakında ne çıkabilir.
Bunun için Netpano sayfalarında görebileceğiniz ABD ile yapılan tek taraflı bir anlaşma haberini okumanızı tavsiye ediyorum.ABD ile 3 yıl boyunca devam edecek antlaşma taraflar karşıt görüş verilmezse otomatik olarak bir üç yıl daha uzatılacak. Hatırlarsanız çekiç güç anlaşması da bu şekilde bölgeye gelmişti.
Sinop Nükleer izni ola dursun ABD donanması Karadenize olan ilgisi son safhaya geldiğinide hatırlatalım.
Adım adım güneydoğuda geçilen kırmızı çizgilerin son halkasını da Türkiye’nin karadenizdeki hakimiyeti geliyor.
ABD neden Karadeniz ile ilgileniyor cevabını biraz düşünürsek bakın neler çıkıyor
Türkiye’nin ya üslerini kullanmak veya Karadeniz’e uçak gemileri ve nükleer füzeler de taşıyan denizaltılar çıkarmak istiyor.
Karadeniz üzerinden uçacak uçaklar ve füzeler Türkiye hava sahasına girmeden Gürcistan, Ermenistan ve gerekirse Azerbaycan üzerinden İran’ı vuracak.
Eğer bir defa Karadeniz’e donanma çıkarmasına izin verirsek, o zaman Montreux sistemi ortadan kalkacak ve daha da kötüsü Amerika’yı Karadeniz’de istemeyen başta Rusya olmak üzere bir çok ülkeyle ilişkilerimiz bozulacak.
Ayrıca İran konusunda Amerika ile siyasi ve hele hele askeri manada işbirliği yapmamızın onlarca sene sürecek bir ceremesi olduğunu aklımızdan çıkarmamamız gerekecek.
Bu planın ilk atımıda geçen hafta atıldı haberi hep birlikte okuyalım
ABD Deniz Kuvvetleri'ne ait 'USS Porter' isimli gemi Samsun Limanı'na demirledi Görevli olarak Samsun'a gelen 'USS Porter' isimli gemisi şehir merkezinde bulunan Samsun Limanı'na demirledi. 350 mürettebatı bulunan gemi 3 gün Samsun'da kaldıktan sonra demir alacak.
(14 Nisan 2006 Cuma)
Geminin Samsun'a gelişiyle ilgili geniş bilgi verilmezken, geminin etrafına güvenlik amacıyla şamandıralardan güvenlik kordonu oluşturuldu. Deniz Polisi ve Sahil Güvenlik ekipleri, gemi etrafında geniş güvenlik önlemleri alırken, vatandaşlar ise gemiyi meraklı bakışlarla izledi.
Geminin Kaptanı Tuğamiral Robert Lally ve Deniz Yarbayı Doug Nashold, Samsun Vali Vekili Raif Özener'i ziyaret etti.
Güneydoğu’daki kalkışma senaryolarının her parçasında Amerikan ajanlarının parmağı olunduğu bilinirken ABD şimdi Karadeniz de…..

ghetto
20-04-2006, 12:32
Komplonun zirve yaptığı noktadır Sayfa 7 , msj 79 !

OCEANS
20-04-2006, 14:58
Komplonun zirve yaptığı noktadır Sayfa 7 , msj 79 !
Bence komplo teorisinin sınırları aşılmış. Çünkü:
Komplo ile iftirayı, tarihsel olanla, siyasal olanı ayıramamak neticesinde oluşan iddiaların bazıları hakikaten düşündürücü ve komik olmuş.
Irk olarak bulgar ve yunanlılara benzediğimiz söylenmiş. Peki bu iddayı yazan, acaba bulgarların bir türk boyu olduğunu bilmiyormu? Yine insanların dış görünüşünü şekillendiren en önemli unsurun "iklim" olduğu nasıl unutulabilir.

Yine bazı sözcüklerin nedense özellikle yunancadan türkçeye geçmiş olduğu söylenmiş ve bu Türklerin esasında türk olmadığı tezine delil olarak kullanılmış. Şimdi bu noktada dilbilim alanında akademik kariyer yapmaya gerek yok, eğer yunanistana giderseniniz özellikle yemek isimlerine dikkat edin, ama yemek isimlerini duyunca sakın yunanlılara "ya kardeşim baksana sen hem dış görünüş olarak bana benziyosun hemde yemek isimleri türkçe sen yunanlı değil öz be öz türksün" gibi kişileri dumura uğratacak cümleler kurmayın. Çünkü biz bu yunanlı ve bulgarlar ile nerden baksnız 500 yıl iç içe yaşamız, bırakında bazı kelimeler benzerlik göstersin. Bu arada yunanistanda mübadele ile göç ettirilen ve türkçe konuşan rum köylerindekilerinde türk olmadığı kesin..

Ayrıca kavimler göçünden sonra avrupanın şekillenmesinde en önemli unsurun Avrupa Hun Devleti olduğu da unutulmuş.
Bu teze "yani ey türk sen türk değilsin" 'e sayfalar dolusu karşıt iddia yazabiliceğimi düşünüyorum ve ben tarih bilimcisi değilim, ama az çok neyin ne olduğunu da biliyorum. Ancaak bu tarz bir komployu yazan kişinin çok ciddi yazılı belgeleri olması gerekir. Eğer bunlar eksik ise, tarih bilminin araştırma yapma ilkelerine uymayan bir araştırma şekli ile bazı iddialar gündeme taşınmaya çalışılarak, ülkede "milliyet, kültür erozyonu" gibi psikolojik bir amaç güdülüyorsa, bu işlerler uğraşanlara bizim de vericek cevabımız elbette olucaktır. Meydan zannettikeri kadar boş değil, ve Türk milleti zannettikleri saf yada bilgisizde değil.
Tüm bunlara ek olarak sanki dünyadaki tüm devletlerin halkı aynı ulustan oluşuyormuş, hiç diğer kültürleden etkilenmemişte sadece Türkiye halkı farklı milletlerden geliyormuş gibi bir izlenim yaratmak, Türkiye sınırları içinde yaşayan, farklı milliyetten olan insanları daha da farklılaştırmak, birbirilerine mümkün olduğunca yabancılaştırmak gibi bir gayret seziyorum. :mad:

Saygılar...

bms1
02-05-2006, 10:11
ABD Türkiye`yi Nasıl Vuracak?

Kod adı Windows mu? ABD Türkiye`yi nasıl vuracak? 2050 yılı planlarında neler var? ABD`de yaşayan yazarımız Hasan Tahsin çok önemli bilgileri açıklıyor!!!
Adamlar 2050 yılını bile planlamışlar. Ama ilk önce Türkiye’yi vuracaklar. İran falan bahane. ‘İran’a saldıracağız’ diyerek Türkiye’nin stratejik noktalarına yerleşip, Türkiye’yi hiç beklenmeyen bir zamanda basit bir nedenle vuracaklar.


ABD TÜRKİYE’Yİ VURACAK !


Geçtiğimiz günlerde hiç ummadığım bir yerde Türkiye’den tanıdığım eski bir arkadaşıma rastladım. Türkiye’nin seçkin üniversiteleriden birinin bilgisayar mühendisliği bölümünü başarıyla bitirdikten sonra master için ABD’ye gelmişti. Aynı zamanda zehir gibi zekiydi. O günden sonra ilk kez karşılaştığım bu eski dostumun anlattıkları karşısında tüylerim diken diken oldu.



İsmini vermeyeceğim dostumdan Osman olarak bahsedeceğim. Karşılaştığımızda Osman’ın hali perişandı. Tanıdığım eski Osman değildi, bir şeylerden kaçıyor veya gizleniyor gibiydi. “Ne oldu bu halin de ne?” diye sorunca başta anlatmak istemedi. Kaçamak cevaplarla yetindi. Biraz üsteleyince, “Bir yerlerde oturalım, bir kahve içelim. Sana anlatacağım önemli şeyler var” dedi.



Bana kısaca ABD’ye geldikten sonra yaşadıklarını anlattı. Master eğitimine başladıktan sonra her öğrenci gibi paraya ihtiyacı olduğunu ve bir yazılım firmasında iş bulduğunu söyledi. Burada gösterdiği başarılı çalışmalardan sonra bir kaç firma değiştirdiğini ve daha sonra Windows için dışarıdan fason yazılım hazırlayan bir şirkete geçtiğini anlattı. Sonra bir gün şirket sahibiyle beraber daha önce tanımadığı bir kaç kişinin kendisiyle görüştüğünü, bu kişilerin özel yazılımlar hazırladığından bahsetti. Osman ile aramızda geçen konuşmaları özetleyerek aktarıyorum:


- Baştan hiçbir şey anlamadım. Bana ‘bizimle çalış, sana iki misli para’ dediler. Ben de kabul ettim. Zaten öğrenci olduğum için paraya ihtiyacım vardı. Bir kaç gün sonra telefon açıp beni başka bir adresteki başka bir şirkete çağırdılar. ‘Artık burada çalışacaksın’ dediler. Ben de kabul ettim. Bana başta basit yazılım işleri verdiler. Yaklaşık altı ay bu şekilde çalıştım. Sonra bir gün ‘Bunu yazabilir misin?’ diye bir dosya verdiler. Dosya basit bir hacker programıydı. Anladığım kadarıyla bir nevi beni yemliyorlardı. Yani bilgi sızdırıp sızdırmadığımın peşindeydiler. Bu işlerde güven çok önemli. Benim amacım para olduğu için oralı bile olmadım ne verdilerse yaptım. Bir gün işlerimi bitirdikten sonra bilgisayar sisteminde bir kaç dosyayı göz atmak istedim. Bazıları şifreliydi. Bir kaç tanesini açmayı başardım. Bazı kodlar vardı, bir kaçını not ettim ama üzerinde durmadım. Bir akşam evde uyuyamadım, internette kodları araştırmaya başladım. Hepsi bilgisayarlarda kullanılan işlemcilerin kodlarıydı. Bir kaç dosyaya daha gözattım bunlar da windows kodlarıydı.


- Eee yani? Diye söze girdim.


- Yanisi bunlar hangi işlemciyle beraber hangi windows yazılımın kullanıldığını biliyorlar.

- Bilsinler sorun ne?

- O bilgisayarda ne var ne yok internetten bazen güncelleme adı altında bazen de virus update adı altında çekip alıyorlar. Düşünsene bu adamlar senin yatak odanda adeta.


- Bak ben bu işlerden anlamam ne demek istediğini açık söyle ne oluyor böylece?


- Abi sen durumu anlayamadın. Bu adamlar Türkiye’ye hangi işlemci, hangi windos yazılımı satıldığını biliyorlar. Ayrıca bu işlemci ve yazılımları hangi devlet kurumunun kullandığını da biliyorlar. Genelkurmay da aynı sistemleri kullanıyor. Bu adamlar Genelkurmay, Deniz Kuvvetleri, Kara kuvvetleri, Hava Kuvvetleri aklına gelen bütün stratejik kurumları bu yolla izliyorlar. En gizli dosyaları bile görebiliyorlar. Kaç tane asker var, kaç tane hangi türden silah var, kaç tane uçak uçabiliyor. Bunların hangi parçaları eksik, kaç tane denizaltı var, bunların hangileri çalışır durumda ve gücü ne, kaç tanesi göstermelik, hangi sınırda kaç tane asker var, askeri birliklerin harekat planları, savaş stratejileri. Bunları sen biliyor musun? Ama bu adamlar biliyor.


- Peki sen bu adamların Genelkurmay’ı izlediklerini nereden öğrendin?


- Amerikalılar da aynı bilgisayarları kullanıyorlar. Onların yazılımlarıyla onların dosyalarına girdim. Adamlar 2050 yılını bile planlamışlar. Ama ilk önce Türkiye’yi vuracaklar. İran falan bahane. ‘İran’a saldıracağız’ diyerek Türkiye’nin stratejik noktalarına yerleşip, Türkiye’yi hiç beklenmeyen bir zamanda basit bir nedenle vuracaklar. Ben o yüzden kaçıyorum. Bu adamlar heryerde beni arıyor. Bu dosyalara girdiğimi öğrenmişler. Beni bulmaya çalışıyorlar..


- Sen ne dediğinin farkında mısın? Bu nasıl bir durum böyle?

- Abi Bush tam bir deli. Pentagon’un planlarında ilk sırada Türkiye var. Bunu kimse anlamak istemiyor.


Gözlerim yuvalarından fırlamış gibiydi. Aklıma birden Matrix filminin sahneleri geldi. “Acaba bizler sonu önceden bilinen bir oyunun figüranları mıyız?” sorusu beynimi kemirmeye başladı. Osman’ın durumu, daha önce de söylediğim gibi hiç de iyi değildi. O anlatıyordu, ben küçük dilimi yutmamak için kendimi zor tutuyordum. Bir ara Osman’ın kayışı sıyırmış olabileceğini düşündüm. Ama ya anlattıkları doğru ise?


- Peki şimdi ne yapmayı planlıyorsun?


- Bu ülkeden legal olarak çıkamam, beni buldukları anda tepeme çökerler. Meksika sınırına gitmeyi planlıyorum. Birilerini buldum, beni yürüyerek Meksika’ya kaçıracak. Oradan Türkiye’ye dönebilirsem döneceğim. Bu adamlar beni bulurlarsa yaşatmazlar.


Osman’la vedalaştıktan sonra ayrıldık. Yolda yürürken aklımda hep Osman’ın anlattıkları vardı. Bana biraz aklını kaçırmış gibi geldi. Ama benim tanıdığım Osman kolayca aklını oynatabilecek biri değildi. Bir yandan “Hadi canım sende” diyerek kendimi avutmaya çalışırken, diğer yandan da aklımdaki o soruya cevap arıyordum:


“Ya bu duyduklarım doğruysa?”



hasantahsin_1919@yahoo.com.tr


Kaynak :www.pressturk.com

selçuk efendi
02-05-2006, 20:39
Rapor Dosyasi EM 112/935 A: Yabanci kaynakli mayin temizligi
Ihalelerin henüz sonuçlanmadigini belirten Bakan Gönül “Bu isi profesyoneller yapacak” dedi

Maliyet bahane

Türk Silahli Kuvvetleri’nin mayin temizligi konusunda yeterli personelinin bulundugunu söyleyen Milli Savunma Bakani Gönül, ancak maliyetin yüksek oldugunu belirtti. NATO ya da BM’den neden yardim istenmedigine açiklik getirmeyen Gönül, isi ihaleyle profesyonellere yaptirilacagini açikladi.

Bereketli topraklar

Iki Kibris büyüklügündeki arazi mayin temizligi karsiligi ihaleyi kazanan firmaya tarim amaçli kullanim sartiyla 49 yilligina terkedilecek. Firat’in sulariyla beslenen ve yillardir ekilmedigi için Harran Ovasi’ndan daha bereketli oldugu bilinen topraklari ele geçiren ihya olacak.

AKP’den ‘profesyonel’ satis

Mayinli arazileri Israilli firmalara peskes çekmeye hazirlandigi iddialari nedeniyle elestirilerin odaginda bulunan iktidar, satis kararliligini sürdürüyor. Bakan Gönül, “Bu arazileri TSK degil, profesyonel sirketler temizleyecek” dedi

Ülke güvenligini riske atacak adimlari art arda atan AKP iktidari, mayinli arazileri yabancilara kiralamada israririni sürdüdüyor. Temizleme maliyeti yüksek oldugu için mayinli arazilerin TSK yerine profesyonel sirketlere temizletilecegini belirten Milli Savunma Bakani Vecdi Gönül, bu alanlarin en kisa sürüde ekonomiye kazandirmayi hedeflediklerini söyledi.

Gönül, büyük çapli mayin temizleme faaliyetlerinin, Silahli Kuvvetlerin, savas istihkamciligi kapsamindaki mayin temizleme görevleri arasina girmedigini belirterek, “Bu tür faaliyetler, tüm dünyada bu konuda profesyonel ve özel teçhizat ile ekipmanlara sahip firmalar tarafindan yürütülmektedir” dedi.

CHP Denizli Milletvekili Mustafa Gazalci’nin, mayinli arazilerin temizligi ihalesine iliskin soru önergesine verdigi yazili yanitta Gönül, ihalelerin henüz sonuçlanmadigini, yabancilarin bölgede faaliyet göstermesi halinde mevcut yasalar çerçevesinde Türk Silahli Kuvvetlerinin gerekli önlemleri alacagini kaydetti. Mayinli arazilerin temizlenmesi ihalesinin, Bazi Yatirim ve Hizmetlerin Yap-Islet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptirilmasi Hakkinda Kanun çerçevesinde gerçeklestirilemeyecegine isaret eden Gönül, ihalenin, Maliye Bakanligi’nca, Devlet Ihale Kanunu kapsaminda yürütüldügünü belirtti.

Gerekçeye bakin!

Bakan Gönül, “Mayinli sahalarin temizlenmesi ihalesi karsiliginda gerekli sorusturmalari güvenlik birimlerince yapilacak olan yüklenici firmaya, tarimsal amaçli olmak üzere kullanma hakki ve-rilmekte ve bu haliyle mülkiyet devredilmeyip, Hazine’de kalmaktadir” dedi.

Türk Silahli Kuvvetleri veya Milli Savunma Bakanligi’nca bu is için herhangi bir ihale açilmadigini bildiren Gönül, temizleme faaliyeti için maliyet arastirmalari yapildigini, ayrilan kaynagin çok üzerinde bir maliyetle gerçeklestirilebileceginin belirlendigini kaydetti. Gönül, ihale sartnamelerinde, mayinli arazilerin temizlenmesi karsiligi tarimsal faaliyetlerle kullanilmak üzere yüklenici firmaya birakilmasi esasinin bulundugunu ifade etti.

Türk Silahli Kuvvetleri’nde mayin temizligi için Özel Mayin Temizleme Bölügü ve temizleme takimlari ile temizleme timlerinde yeterince uzman personel bulundugunu vurgulayan Gönül, bu personelle, 1998’den beri elle mayin temizleme faaliyetlerinin sürdügünü kaydetti. Önemli olanin, çok genis mayinli arazilerin kisa sürede temizlenerek tarima açilmasi ve ekonomiye kazandirilmasi oldugunu vurgulayan Milli Savunma Bakani Vecdi Gönül, söyle devam etti:

‘Bu tip büyük çapli mayin temizleme faaliyetleri, esasen Silahli Kuvvetlerin, savas istihkamciligi kapsamindaki mayin temizleme görevleri içine girmemektedir. Bu nedenle bu tür faaliyetler, tüm dünyada bu konuda profesyonel ve özel teçhizat ile ekipmanlara sahip firmalar tarafindan yürütülmektedir.”

selçuk efendi
02-05-2006, 20:39
Türkiye'de petrol ugruna kimler öldürüldü ?


Dünyada, petrol rezervlerinin haritasini kanla cizen küresel gücler, “Türkiye'de petrol var” diyen önemli sahislari bir bir ortadan kaldiriyor.

Muammer Aksoy, Ihsan Güven, Altan Duransoy, Raif Karadag ve Cudi daginda petrol arayan 6 mühendisin öldürülmesinin ardindaki sis perdesi aradan
uzun yillar gecmesine ragmen hala kalkmadi. Faili mechul olarak arsivlerde yerini alan bu cinayetlerin, failleri gercekten mechul mü? Yoksa bu insanlarin
öldürülme sebepleri, bu topraklarda “petrol var” deyip girisimde bulunmalari mi?

Evet, maalesef, Türkiye'nin zengin petrol yataklarina sahip oldugunu ve bu gercegin birileri tarafindan gizlendigini söyleyenler yine o “birileri” tarafindan
bir bir susturuluyor.


Bu konudaki en önemli örnek, Türkiye'nin petrol zenginlikleri konusunda yaptigi derin arastirma ve analizlerini kamuoyu ve devlet kademeleriyle paylasan
emekli kidemli binbasi Ihsan Güven'in öldürülmesi olayi.Türkiye'nin önemli hidrojeolog ve yer alti suyu doktorlarindan birisi olan Ihsan Güven, gectigimiz
senelerde Tuzla'daki evinde basina sikilan tek kursunla öldürüldü. Gazete ve televizyonlarin öldürülme sebebi olarak baska kiliflari ortaya attigi bu
cinayetin perde arkasinda, kara altinin arkasindaki kara güclerin bulunduguna süphe yok. Bugün Ihsan Güven'in yetistirdigi ve petrol konusunda derin
bilgilere sahip bazi isimlerin “konusamaz” hale gelmesi de, Ihsan Güven cinayetinin caydirici etkisiyle izah edilebilir ancak. Cünkü Güven petrol
konusunda yaptigi her calismayi devlet kademeleriyle paylasan ve bu yönüyle milli devlet politikasinin sekillenmesine katkida bulunan bir isimdi. Ihsan
Güven, yine petrol konusunda cesitli calismalara imza atmis arastirmaci yazar Hakan Yilmaz Cebi'yle yaptigi son görüsmede sunlari söylüyordu: “Büyük
Atatürk'ün kurdugu Türkiye'mizin kurtulusu acil paraya yani petrole kavusarak saglanabilir. Bunu en basit ve bilgili kisi net anlar (hain degilse). Bütün
bunlar en belgesel ve agir ifadelerle Türkiye Cumhuriyeti'ni idare eden herkese belgeler gönderilmek suretiyle ifade edilmistir. En ufak vicdan ve izan
gösterilmemi?tir. Uyanalim!”

Petrol cinayetleri sadece bununla sinirli degil. 'Petrol Firtinasi' kitabinin yazari, gazeteci Raif Karadag, Türkiye'nin petrol yataklari konusunda
cumhurbaskani ve basbakanla görüsmeden bir gün önce Ankara'da bir otel odasinda ölü bulundu. Yine Türkiye'nin “milli petrol davasini” savunan önemli
isimlerin basinda gelen Muammer Aksoy “faili mechule” kurban gitti!

Altan Duransoy isimli genc bir beyin, Amerika'da Türkiye'nin petrol zenginligine dair bilgilere ulastiktan sonra büyük bir heyecanla solugu memleketinde
aldi. Ama onun heyecan ve bilgileri birilerini rahatsiz edince, Duransoy vahsi bir sekilde (kafasi kesilerek) katledildi.

Ve asil bomba, Türkiye'nin önemli petrol yataklarinin bulundugu Cudi daginda petrol arayan 6 mühendisin öldürülmesi olayiyla patladi. 1992 yilinda Cudi
dagindaki tesisi basan PKK'li teröristler, orada calisan iscileri öldürmeyip, sadece 6 mühendisi öldürüp olay yerini terk etti.
PKK'li teröristlerin sadece mühendisleri öldürmesi, Petrol cinayetleri konusunda bazi güclerin nasil nokta atisi yaptiklarinin ispati niteliginde. Bütün
bunlardan sonra Türkiye'nin petrol zenginligi konusunda söylenecek pek bir sey kalmiyor saniyorum.


--------------------------------------------------------------------------


EK BILGI: ISRAILIN PETROL OYUNU BOZULDU

Mayinlarin temizlenmesi karsiligi 49 + 50 yplligina Israil'e verilmek istenen sinir arazisi, Türkiye'nin kaderini degistirecek nitelikte.
BEDAVA VERECEKLERDI

SURİYE ve Irak sinirindaki mayinli arzilerin temizlenmesi icin Disisleri Bakani Abdullah Gül'ün “40-50 milyon dolarlik bütce, mayinlarin yer degistirmesi
yüzünden 500 milyon dolara cikti. Bu kadar paramiz yok” demesi duyarli vatandaslari ayaga kaldirmisti. Yapilan arastirmalarda, sinirdaki arazilerin
mayinlari temizleme karsiligi 49 + 50 yilligina Israilli firmalara devredilmek istendigi ortaya cikti.

Simdi petrol fiskiriyor

ANCAK mayinli arazilerin temizlenmesini beklemeyen Türkiye Petrolleri Anonim Ortakligi, sinirin hemen yaninda sondaj calismalari baslatti. Bati
Kozluca'da acilan 3 kuyuda da 1300 metreye inildiginde, 12-13 gravite kalitesinde petrol fiskirmaya basladi. TPOA bölgede 10 kuyu daha acmak
hazirliklari yaparken, Türk'ün malini yutmaya hazirlanan Israil'in hevesi kursaginda kaldi.

Mayinli arazide petrol

AKP iktidarinin 49 + 50 yilligina Israil'e vermek istedigi mayinli araziden 'siyah altin' cikti. TPAO, Suriye sinirinda acilan 3 kuyuda petrol bulundugunu
acikladi

Israil'e verilmek istendigi icin tartismalara yolacan mayinli arazide ilginc bir gelisme yasandi. Bu arazilerdeki topragin altinin zengin petrol yataklari oldugu
ortaya cikti. Suriye ve Mardin'deki mayinli arazilerin yakinlarinda Türkiye Petrolleri Anonim Ortakligi'nca yapilan calismalar olumlu sonuclar verdi. Her
iki ildeki mayinli arazilerde de petrole rastlandi.

TPAO acikladi

Türkiye Petrolleri Anonim Ortakligi (TPAO), Suriye sinirinda acilan 3 kuyuda petrol bulundugunu bildirdi. Gecen yilin Aralik ayinda Suriye sinirinda
petrol arama calismasi baslatan TPAO, Mardin'in Nusaybin Ilcesi'nde actigi 5 kuyudan 3'ünde petrol buldu.

TPAO Batman Bölge Müdürü Bayram Kara, 2005 yilinin Aralik ayinda Suriye sinirindaki mayinli alanin yaninda petrol arama calismasi baslattiklarini
belirterek, Camurlu ve Sinirtepe'de birer, Bati Kozluca'da ise 3 kuyuda sondaj calismasi baslattiklarini söyledi.

Bati Kozluca'daki sondaj calismalarinda 3 kuyuda da 12-13 gravite kalitede petrol bulduklarini ifade eden Kara, söyle dedi:

12-13 gravite “Petrol fiyatlarinin yüksekligi ve zaman kaybi nedeniyle mayinli arazilerin temizlenmesini beklemeden petrol arama calismalarina basladik. O alana uygun
kulelerle sondaj calismalarini sürdürüyoruz. Bati Kozluca'daki 3 kuyuda 1300 metrede petrol bulduk. Bu 3 kuyumuzda da üretime basladik. Cikarilan
petrolün kalitesi 12-13 gravitededir. Rezerv, yapilacak incelemelerin ardindan belirlenecek. Zaten Suriye'nin de sinirimiza yakin noktalarinda cikardigi
petrolün gravitesi aynidir. Camurlu ve Sinirtepe'deki kuyularda calismalar sürüyor. Bu 3 bölgede toplam 10 kuyu acacagiz.”

Calismalar sürecek

Bölge Müdürü Kara, sinirdaki mayinlarin temizlenmesinin ardindan büyük kulelerle petrol aramasina baslayacaklarini ve calismalarin bu 3 bölgeyle sinirli
kalmayacagini da belirterek, “Biz sinira yakin kesimlerde zaten petrol üretimi yapiyorduk. Ama bu kez mayinli arazilerin hemen yaninda üretime basladik.
Mayinlarin temizlenmesinin ardindan baska bölgelerde de petrol arayacagiz” dedi.

Cudi Dagi'nda sismik arama

TPAO Batman Bölge Müdürü Bayram Kara, kis mevsiminin sona ermesinin ardindan faaliyetlerinde hizlanma yasandigini belirterek, sunlari söyledi:
“Agir kis sartlari nedeniyle sismik arama calismalarimiza ara vermistik. Bu calismalara yeniden basliyoruz. Chevron sirketi ile Cudi Dagi'nda sismik arama
calismalarina Mayis ayinda baslayacagiz. Siirt'in Pervari Ilcesi'ndeki Okcular kuyusunda sondaj calismalari sürüyor. Su anda 2 bin metreye indik. Bu
kuyuda 5 bin metreye kadar inecegiz. TPAO Batman Bölge Müdürlügü olarak günlük 20 bin varil petrol üretiyoruz.”

bms1
03-05-2006, 09:40
Altında petrol denizi bulunan, 510 kilometre uzunluğa sahip 3 milyon dönümlük Suriye sınırındaki Türk toprağının 49 yıllığına İsviçre üzerinden, mayın temizleme kılıfı altında Mossad`ın taşeron şirketlerine ha devredildi ha devredilecek olması sizi çıldırtmıyor mu?

Kaynak:Yeniçağ Gazetesi

Sahibi belirsiz Kardak kayalığı için Yunanistan`la savaşı göze alan Türkiye, sıra İsrail`e gelince niye yelkenleri indiriyor? Yoksa Ankara`da İsrail gizli devleti mi var? Suriye sınırındaki 3 milyon dönüm arazi vatan toprağı değil mi? Yoksa Yunanistan düşman da İsrail dost mu? Diplomatik üslup dışında kim İsrail`e dost diyorsa işte o aslında Ankara`daki İsrail derin devletinin adamıdır.
Çünkü İsrail dost değil, düşmanın en sinsisi, en kararlısı, en güçlüsü ve en acımasızıdır.

Bunu ben değil, İsrailli yetkililer söylüyor.

Türkiye, İsrail`i tanıyan ilk Müslüman ülke olmasına rağmen, yine Türkiye Konya üzerinde İsrail savaş uçaklarına eğitim uçuşu yaptırarak Filistin halkına ve kendi geçmişine ihanet etmesine rağmen İsrail, Türkiye`ye, hem Irak`ta Barzani-Talabani önderliğinde kurulmuş bulunan "Yahudi Kürdistan"ın merkezinde yer alarak, hem bayrağında tahrif edilmiş Tevrat`a göre "Vaat edilmiş toprakları" iki mavi çizgi, yani Nil-Fırat`ı resmederek, hem Knasst (İsrail Parlamentosu) girişine Türkiye Cumhuriyeti topraklarının bir kısmını da içine alan Arz-ı Mev`udu çakarak Türkiye`ye sürekli, "Elime fırsat geçtiğinde canına okuyacağım" deyip duruyor.

İsrail`in Türk ve Türkiye düşmanlığı böyle sembollerden ibaret değil. Siyonist Yahudi ABD, AB ve Türkiye içindeki "derin devletine" o kadar güveniyor ki, zaman zaman küstahlaşmaktan, Türk vatanı üzerindeki toprak emellerini açıkça dile getirmekten de çekinmiyor, çekinmedi.

Daha önce de yazdım.

"Lübnan Kasabı" Ariel Şaron 1982 yılında bir İtalyan gazetesinde Türkiye`nin işgalini tartışmış ve, "Türkiye ilgi alanımız içersindedir" dememiş miydi? 31.12 1982 tarihli Günaydın gazetesi Şaron`un bu küstahlığını okurlarına, "Haddini bil Şaron" diye duyurmamış mıydı?

Siz şimdi Şaron`un bu küstahlığını bir kenara bırakın, ABD-İsrail ittifakının Irak`ın kuzeyinde bir "Yahudi Kürdistan" kurduğunu ve bu devletin yaşayabilmesi için Akdeniz`e açılma gibi bir mecburiyeti olduğunu, ardından da, Mossad-Cıa ve İngiliz Gizli Servislerinin 23 Mart 2004 günü bir futbol maçı esnasında Suriye`deki Kürtleri, Türkiye`deki ayrılıkçı Kürtler gibi nasıl ayaklandırdıklarını hatırlayın ve bu bilgilerinizin yanına, 1983 yılında, zamanın İsrail Dışişleri Bakanı İzak Şamir`in, "Türkiye`yi Kürdistan`ı işgal altında tutmakla" suçladığını koyun; bütün bunlar sizi iknaa yetmediyse, İsrail`de herkesin bildiği, "Bir Türk öldür, rahat et!" Yahudi atasözü üzerinde biraz düşünün bakalım..

Altı âdeta bir petrol denizi olan Türkiye-Suriye sınırındaki 3 milyon dönümlük arazinin 49 yıllığına İsrail`e devri demek bence Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bu topraklardan ebediyen vazgeçmesi demektir.

Türkiye kendi mayınını temizlemekten aciz olamaz…


Türkiye kendi mayınını temizleyemiyor mu, o zaman bırakınız mayınlı kalsın. Böylece hem Irak`ın kuzeyindeki Yahudi Kürdistan`ın Akdeniz`e doğru önünü tıkamış, hem "Nil`den Fırat`a" kadar, "Arz-ı Mevud" hayalleri kuran ve bu hedefine adım adım yaklaşmakta olan Siyonist İsrail`in önünü tıkamış, böylece vatana ihanet etmemiş olursunuz.

Türkiye`de bir kere olsun Türkler için bir şey yapılmayacak mı?

Büyük Ortadoğu Projesi için, "İnşallah hayata geçer, Diyarbakır da bu projenin merkezi olur" diyen Başbakan ve Türkiye`yi yönetenler, proje sahiplerinin, "Ortadoğu`da 22 ülkenin sınırları değişecek" diye açıkça yazıp çizdiklerini bilmiyorlar mı?

Türkiye-Suriye sınırındaki 3 milyon dönümlük vatan toprağının İsrail derin devletinin ortağı olduğu şirketlere 49 yıllığına devredilmek istenmesi haritanın bir bakıma Türkiye`yi Irak`tan sonra Türkiye üzerinden de ufak ufak değişmeye başlaması değil midir?

Herkes aklını başına toplasın.

Yoksa Yahudilerden aldığınız cesaret ödülleri cehenneminiz olur; tamam mı!


Hasan DEMİR

bms1
03-05-2006, 09:49
İngiliz Times'ın haberine göre, ilaç şirketleri ürünlerini daha çok satabilmek için basit sorunları ve hastalığa yol açabilecek semptomları hastalık olarak tanıtıyor.

Kaynak:Sabah Gazetesi

İlaç şirketlerinin bazı hastalık belirtilerini hastalık gibi tanıtarak ürün sattıkları iddia ediliyor. Araştırmacılar bu eğilimin tehlikeli sonuçlarına dikkat çekiyor.

İngiliz Times gazetesi bilimadamları tarafından yayınlanan "Public Library of Science Medicine" isimli dergiye dayandırdığı haberinde, ilaç şirketlerinin kendilerine çıkar sağlamak amacıyla "basit sorunları ya da hastalığa yol açabilecek semptomları" birer hastalık gibi tanıttığını ve bunun tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini yazdı. Derginin özel baskısında Avustralya'nın Newcastle Üniversitesi'nden David Henry ile Avustralyalı gazeteci Ray Moynihan'ın beraber kaleme aldıkları araştırma, çok ilginç sonuçları ortaya çıkardı.


'TIBBİ

ZARAR VERİYOR'

Araştırmada, "Şirketlerin yarattığı hastalıklar kendileri için büyük bir kaynak oluştururken, insanları hastalara dönüştürüyor. Ve bunlara tıbbi olarak zarar veriyor" yorumu yapıldı. Bu tarz tuzaklara düşmemek için özellikle doktorlara ve hastalara büyük görev düştüğünü ifade eden araştırmacılar, hastalıklara karşı yapılan kampanyaların ardında ilaç şirketlerinin olduğunu, bu yüzden bu kampanyalara şüpheyle bakılması gerektiğini söylüyor. Özellikle cinsellikle bağlantılı sorunların ilaç şirketleri tarafından çıkar amaçlı kullanıldığının kaydedildiği araştırmada, kadınlardaki cinsel isteksizliğin yeni bir sektör yaratmakta kullanıldığı belirtildi.

bms1
05-05-2006, 10:21
Gülen Kömürcü / 05.05.2006 / Akşam

Dün okuduğum haberler arasında en önemli olanı Türkiye'nin kaderini değiştirecek (bence bugüne kadar bilinçli olarak gündeme getirilmeyen) petrol haberiydi, kısa alıntı yapalım;

'Türkiye'de petrol var mı yok mu tartışmalarına son nokta koyuluyor.


Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) Genel Müdürü Saim Dinç, Karadeniz Hopa'da 3 bin 200 metrede ve Suriye sınırında bin 300 metre derinlikte yapılan sondaj çalışmaları sonucunda Türkiye'nin kaderini değiştirecek petrol bulduklarını açıkladı. Dinç, bulunan petrolün Türkiye'nin ihtiyacının büyük kısmını karşılayacağını tahmin ettiklerini ifade etti.' Evet, özellikle Suriye sınırımızda petrol haberini Güneydoğumuzla ilgili gelişmelerle beraber değerlendirirseniz deriiin arka planlara ışık tutabilirsiniz efendim... Ne dersiniz?


Şimdi hemen bir başka alıntıyı paylaşmak istiyorum, geçenlerde bir okurum göndermişti, paylaşıyoruz;


'Türkiye'nin petrol denizi üzerinde yüzdüğünü biz değil, yabancı petrol uzmanları da söylediği gibi, hepsinden önemlisi uydu fotoğrafları da bu potansiyeli açık bir şekilde gösteriyor. ABD'nin uzaya gönderdiği Landsat serisi uyduları petrolü algılayabilme özelliğine sahip. Bu uydular vasıtasıyla dünyanın hangi bölgesinde, ne kadar ve hangi kalitede petrol bulunduğu rahatlıkla tespit edilebiliyor artık.


Bu konuda iki örnek vererek Türkiye'nin petrol zenginliğinin uydudan nasıl tespit edildiğini net bir zemine oturtalım.


Birinci örneğimiz, MGK eski Genel Sekreteri Cumhur Asparuk Paşa'nın Hindistan'da bir uzay üssünde öğrendikleriyle ilgili. İkincisi ise Azerbaycan'da Hazar Denizi'nin petrol rezervlerinin uydu fotoğraflarından gösterildiği bir seminere katılan Prof. Dr. Ahmet Maranki'nin açıklamaları.


MGK eski Genel Sekreteri Cumhur Asparuk Paşa, bir resepsiyonda kendisine soru soran gazetecilere şunları söylüyordu: 'Bırakın Afganistan'ı Türkiye'ye bakın. Türkiye zenginlikleri içinde fakir bir ülke. Dünyanın en zengin petrol yataklarının 6 bin metre derinlikte bile olsa Türkiye'de olduğunu biliyor muydunuz?' Cumhur Asparuk'a bu bilgiler Hindistan'da bir Uzay Üssü'nde üst düzey yetkili Amerikalı bir general tarafından aktarılmıştı. Amerikalı general, uydu görüntülerinde Türkiye'nin 5-6 bin metre derinlikte çok zengin petrol yataklarına sahip olduğunu ifade etmiş, Asparuk Paşa da bu bilgiyi Türk kamuoyuyla paylaşmıştı.


Uzun yıllar Azerbaycan'da görev yapan kozmik bilim uzmanı Prof. Dr. Ahmet Maranki'nin yine Azerbaycan'da Hazar Denizi'nin petrol rezerviyle ilgili yapılan bir seminerde şahit oldukları gerçekten çok önemli. Maranki, şunları söylüyor:


'Hazar Denizi'nin doğu- batı uzantılı uydu görüntüleri bizim Trakya'yı da içine alacak şekildeydi. Ve bu görüntülerde, uzmanların petrol olarak işaret ettiği renk, bizim topraklarımızda oldukça fazla sayıda vardı. Özellikle Kastamonu bölgesinde bu renkleri görünce sordum, bu nedir diye. Onlar da 'neden soruyorsun' diye cevap verdiler!!!'


Türkiye'nin petrol potansiyelini sadece Maranki, Asparuk Paşa ifade etmiyor. Türkiye`de 20 yıl süreyle Shell firmasının Genel Müdürlüğü`nü yapmış olan Anthony Hages, bakın bu konuda neler söylüyor: 'Petrol ile ilgilenen ABD şirketleri bilirler ki Türkiye petrol okyanusunun üzerinde oturmaktadır.'


Evet, Güneydoğumuzun değerini (federasyon-özerklik tartışmalarını) mutlaka -petrol- artısıyla hesap edin ve Türkiye petrolün üzerinde oturuyorsa... SAM amcam da bunu yıllardır biliyorsa, BOP ile düğmeye de bastı ise... Noktaları siz doldurun efendim...

kdr1965
05-05-2006, 20:40
1970 li yılların sonu olay yeri trakya da bir ilçe.

arkadaşların askere gitmesine bir ay kala ik katlı bir birahanede arkadaşlarla beraber bira içiyoruz ve günlerden cuma akşam üzeri alt katta yaşlılar üst katta gençler.arka masaya yaşı yerinde güzel giyimli birisi geliyor ve bizim sohpetlerimizi gülümseyerek dinlediğini görüyoruz bizimde onu izlediğimizin farkına varıyor ve tpao da görevli bir mühendis olduğunu iki haftadır cuma günleri geldiğini bizim sohpetlerimizin hoşuna gittiğini diğer gençlerden farklı olduğumuzu söyleyerek bize bira ısmarlıyor.ve konu memleket meselelerine geldiğinde bunları tartıştığımızdan dolayı yerinin birahane olmaması gerektiğini hatırlatarak konuyu petrole getiriyor ve başlıyor anatmaya.yıllarca anadoluda amerikalılarla beraber doğuda petrol aramalarına katıldığını(o zaman bizde arama teknolojisi yoktu amerikalılar arıyor biz yardımcı oluyorduk teknoloji t.özaldan sonra geldi gezici konteynır içinde radar sistemi gibi birşeydi.) gözleri çakmak çakmak olmuş ağlayacak hale gelerek.
aramalara başlıyoruz sondaj çalışmalarına başladığımızda ben yer altından çıkan toprağın inanın rengine bakarak dahi alttaki rezervi çok az bir şaşma payıyla tahmin edebilecek bir eğitim aldım diyor yıllarca.sondajın sonuna gelindiğindede amerikalılar tarafından burada yeterli rezerv yoktur raporu hazırlanıyor helikoptere fıçılarla yüklenmiş cıva kuyuya basılıyor ve betonlarla kapatılıyor cıvanın gerekçesi cıva sayesinde yeterli olmayan petrol gezerek diğer yetersiz rezervlerle birleşmesi içinmiş deniyor,amirlerine bu toprak yapısından yetersiz rezerv olmasının imkansız olduğunu söylüyor ama nafile diretiyor ama sonuç trakyaya görevlendirilmek oluyor.
bizde sorular soruyoruz sırasıyla neden diyerek ve çok güzel bir açıklama getiriyor.
O zaman arjantin bira dedinmi büyük kulplu bardaklarla geliyor ve bir bardak su istiyor o bardaklarla içtiğimiz dükkanın zemini yıkandığından dolayı hafif meyilli su akması için.suyu yere döküyor ve soruyor su nereye giderd iye bizde cevap veriyoruz tabiiki alt kata.
ülkemizin haritasını çiziyer bir kağıda ve soruyor
1-ülkemizin 3 tarafı denizlerle çevrili ise deniz seviyesi de o bölgeye bakıldığında rakım sıfır dır.
2-yanımızda ki arap ülkelerinde petrol varsa ve toprak yapısı kumsa v e kumda geçirgense.
3-rusya tarafı dağlık olduğuna göre oralarıda rakım olarak bizden yüksek olduğuna göre neden bizde petrol yok diyor ve ekliyor sesini yükselterek
-------------bizde petrolün en güzeli var ama çıkarttırmıyorlar diyor.-------

aradan bir kaç hafta geçiyor ve bir gün bizle vedalaşmaya geliyor üzülerek artık işi bıraktığını istifa ettiğini amerikaya gideceğini ve onlarla savaşmak için ülkesine faydalı olmak ve oyunu çözmek için onların İNİNE girmesi gerektiğini söylüyor.

ben bu yazıyı geçmişte hürriyet gazetesi ülkemiz nasıl kurtulur diye bir e-mail kampanyası başlatmıştı bir kaç e-mail attım ama yayınlanmadı.

Not:geçmişte tempo dergisi devamlı alırdım ve buna benzer bir konuyu istanbul da bir petrol araştırmacısı da bir kaç sayfa olarak açıklamıştı o sayıyı bulabilirsem tarihini yazacağım.
saygılarımla.

kdr1965
05-05-2006, 20:52
3 ihtimal var.

1-Bu yazıyı internette yayan arkadaş sivrizekalı bir hayalperest
2-Adı geçen arkadaş TPAO'da mühendis değil.
3-TPAO, hayal mahsülleri ofisi gibi , hayal mühendislerini de çalıştırıyormuş.

Baştan sona yanlış bir yazı. Ve bunun bir mühendisin ağzından çıkmadığına inanmak istiyorum. Diğer ihtimaller nisbeten daha masum.

ben herhangi bir isim yazmadım arkadaşım yıllar önce yaşadığımız bir olayı aktardım neden kızıyorsun ki yazıyı gerçekten sağlıklı bir şeklide oku derim.saygılarrrrımlaaaa.

kdr1965
05-05-2006, 20:59
Kızmadım efendim. Size gelen bir maili aktardınız sandım. Durum daha da vahimmiş. Bende komplo teorileri ile sağlığınızı bozmayın derim.

teşekkür ederim sayın fayton sağlığım gayet iyi yaşıma rağmen on yaş daha dincim özellikle beyin hücrelerim. buna inanın sizde kendinize iyi bakın saygılar hörmetler.

kdr1965
06-05-2006, 18:01
Alperen Polat

Dünyada, petrol rezervlerinin haritasını kanla çizen küresel güçler, “Türkiye’de petrol var” diyen önemli şahısları bir bir ortadan kaldırıyor.

Muammer Aksoy, İhsan Güven, Altan Duransoy, Raif Karadağ ve Cudi dağında petrol arayan 6 mühendisin öldürülmesinin ardındaki sis perdesi aradan uzun yıllar geçmesine rağmen hala kalkmadı. Faili meçhul olarak arşivlerde yerini alan bu cinayetlerin, failleri gerçekten meçhul mü? Yoksa bu insanların öldürülme sebepleri, bu topraklarda “petrol var” deyip girişimde bulunmaları mı?

Evet, maalesef, Türkiye’nin zengin petrol yataklarına sahip olduğunu ve bu gerçeğin birileri tarafından gizlendiğini söyleyenler yine o “birileri” tarafından bir bir susturuluyor. Bu konudaki en önemli örnek, Türkiye’nin petrol zenginlikleri konusunda yaptığı derin araştırma ve analizlerini kamuoyu ve devlet kademeleriyle paylaşan emekli kıdemli binbaşı İhsan Güven’in öldürülmesi olayı.Türkiye’nin önemli hidrojeolog ve yer altı suyu doktorlarından birisi olan İhsan Güven, geçtiğimiz senelerde Tuzla’daki evinde başına sıkılan tek kurşunla öldürüldü. Gazete ve televizyonların öldürülme sebebi olarak başka kılıfları ortaya attığı bu cinayetin perde arkasında, kara altının arkasındaki kara güçlerin bulunduğuna şüphe yok. Bugün İhsan Güven’in yetiştirdiği ve petrol konusunda derin bilgilere sahip bazı isimlerin “konuşamaz” hale gelmesi de, İhsan Güven cinayetinin caydırıcı etkisiyle izah edilebilir ancak. Çünkü Güven petrol konusunda yaptığı her çalışmayı devlet kademeleriyle paylaşan ve bu yönüyle milli devlet politikasının şekillenmesine katkıda bulunan bir isimdi. İhsan Güven, yine petrol konusunda çeşitli çalışmalara imza atmış araştırmacı yazar Hakan Yılmaz Çebi’yle yaptığı son görüşmede şunları söylüyordu: “Büyük Atatürk’ün kurduğu Türkiye’mizin kurtuluşu acil paraya yani petrole kavuşarak sağlanabilir. Bunu en basit ve bilgili kişi net anlar (hain değilse). Bütün bunlar en belgesel ve ağır ifadelerle Türkiye Cumhuriyeti’ni idare eden herkese belgeler gönderilmek suretiyle ifade edilmiştir. En ufak vicdan ve izan gösterilmemiştir. Uyanalım!”

Petrol cinayetleri sadece bununla sınırlı değil. ‘Petrol Fırtınası’ kitabının yazarı, gazeteci Raif Karadağ, Türkiye’nin petrol yatakları konusunda cumhurbaşkanı ve başbakanla görüşmeden bir gün önce Ankara’da bir otel odasında ölü bulundu.
Yine Türkiye’nin “milli petrol davasını” savunan önemli isimlerin başında gelen Muammer Aksoy “faili meçhule” kurban gitti!
Altan Duransoy isimli genç bir beyin, Amerika’da Türkiye’nin petrol zenginliğine dair bilgilere ulaştıktan sonra büyük bir heyecanla soluğu memleketinde aldı. Ama onun heyecan ve bilgileri birilerini rahatsız edince, Duransoy vahşi bir şekilde (kafası kesilerek) katledildi.

Ve asıl bomba, Türkiye’nin önemli petrol yataklarının bulunduğu Cudi dağında petrol arayan 6 mühendisin öldürülmesi olayıyla patladı. 1992 yılında Cudi dağındaki tesisi basan PKK’lı teröristler, orada çalışan işçileri öldürmeyip, sadece 6 mühendisi öldürüp olay yerini terk etti.
PKK’lı teröristlerin sadece mühendisleri öldürmesi, Petrol cinayetleri konusunda bazı güçlerin nasıl nokta atışı yaptıklarının ispatı niteliğinde.
Bütün bunlardan sonra Türkiye’nin petrol zenginliği konusunda söylenecek pek bir şey kalmıyor sanıyorum.

http://kitap.antoloji.com/kitap.asp?kitap=40842

...Bu harbe, binlerce yıllık ezetorik geleneklerle 'Tek Dünya İmparatorluğu'nu kurma ahdiyle hareket eden Meciddun Dağları'ndaki Yahudiler sebep olduğu için, 'HER MECİDDUN HARBİ' denmektedir. Gerek Afganistan, gerek Çeçenistan, gerekse Irak'taki (Eski BABIL) bütün harpler, henüz dünyanın farkında olmadığı Meciddun (3. DÜNYA) harbidir.

Bu 'örtülü harple', anayasaları gibi olan 'Siyon Liderlerinin Protokolleri' adlı kitaplarında belirttikleri tüm doktrinleri nihai eyleme dönüştürdüler. Siyonizmin tepesindeki Konsül, bu oyunun 'Son Perdesi'ni uşakları vasıtasıyla tamamlamaya çalışmaktadır.

Konsül tarafından ipleri çekildiği (her an) oynamaya hazır bu kuklalar, CFR, IMF, DB, TIRILATERAL, BILDERBERG, B'NAİ BRİT, WTO, BM ve AB gibi bu amaca yönelik kurulmuş örgütlerin başındadırlar. Bu uşaklar, Efendiler'in birleşerek dünya devi olmuş şirketlerinin en tepesinde, 'çökertilmek istenen devletin' içindedirler. Basın, TV, medya, sinema gibi her türlü 'beyin yıkama' ve 'yönlendirme' araçları ile __Efendilerine hizmet eden uşaklar, ansızın Türk halkına hesap vereceklerinin farkında mıdırlar? !___

not:bu yazı kitap için reklam amaçlı bir yazı değildir
güzel bir çalışma teşekkürler Hakan YILMAZ ÇEBİ


En çok merak ettiğim Necip HABLEMİTOĞLU neden öldürüldü? hangi araştırmalarda ( rahmetli Uğur MUMCU tarzı) son noktaya gelmişti? o zaman başbakan olan Abdullah GÜL ile görüşmüşmüy dü ve hangi kurumun başına ekibiyle geçirilecek ti ki ortadan kaldırıldı? Abdullah Gül neden refüze edildi ve R.Tayyip ERDOĞAN bırakın başbakan olmayı siyasete girmesi bile imkansız diye düşünülürken nasıl oldu da başbakan oldu?AKP hep tek parti diye söylenir ama aslında yedi farklı telden çalan bir koalisyon mu.?Barzani bizim türkiyede TBMM de 75 tane milletvekilimiz var demişmi.?
haydi bakalım sadece okumayalım araştıralım ve araştırdıklarımızı paylaşalım dostlar bu topik artık iş yapsın daha doğrusu amacına ulaşsın.saygılarımla

kdr1965
06-05-2006, 18:42
Konu: Hadis
“Bir rivayette Ebu Hureyre vefat edeceğini hissettiği vakitte ilmi ketmetmiş olmaktan korkarak etrafındakilere şöyle dedi:
Resul-i Ekrem’den (A.S.M.) öğrendiğim Ahirzamanda vukua gelecek harblerle alakalı haberleri size bildireyim mi? Onlar: ‘Evet bize haber ver. Bunda bir beis yoktur Allah seni hayırla mükafatlandırsın’ dediler. Bundan sonra Ebu Hureyre sözüne devâm ederek dedi ki:

‘Hicretten bin üç yüz (1300) sene sonraki akidlerden birkaç akid say (Haşiye-1). O vakit Rumların meliki (Haşiye-2) bütün dünya ile harb etmek ister. Allahu Teala da o adam için harbi irade eder. Bunun üzerinden fazla bir zaman geçmez, iki akid sonra (CERMEN) ismindeki bir beldeden (Haşiye-3), ismi kedi ismi olan bir adam musallat olur (Haşiye-4) ve bütün dünyaya malik olmak ister. Ve hem soğuk memleketlerde ve hem de sıcak memleketlerde (Haşiye-5) bütün dünya ile harb eder. Şiddetli harb ateşlerinin dolu olduğu senelerden sonra Allah’ın gadabına uğrar. Neticede Rûş’un veya Rus’un (ravi şübhe etmiştir) sırrı (Haşiye-6) onu öldürürler.

Hicretten bin üç yüz (1300) sene sonraki akidlerden beş veya altı veya yedi veya sekiz akid say. O vakit Mısır’a “Nasır” künyesinde bir adam hükmeder (Haşiye-7). Arablar onu “Şüccâ’-ul Arab” (Arabın cesuru) diye çağırırlar. Allah onu bir harbde ve sonra bir harbde daha, yani iki harbde zelil eder (Haşiye-8). O Nasır mansur olmaz, ona yardım edilmez. Ve Allahu Teala ayların en sevgilisinde Mısır’a hakiki nusreti irade eder ki bu nusret tahakkuk edecektir (Haşiye-9). Bunun üzerine Beyt’in Rabbi olan Allah, Mısır halkını ve Arab milletini, babası kendisinden daha Enver olan “Esmer Sâdâ” ile razı ederek onu, onlara reis eder (Haşiye10). Fakat bu adam Mescid-i Aksa’nın hırsızlarıyla (Yahudilerle) belde-i hazînde musalaha yapar (Haşiye11).

Sonra Şam bölgesinden olan Irak’da cebbar bir adam zuhur eder ki; o adam Süfyanîlerden biridir ve onun bir gözünde hafif bir aksama vardır. Onun ismi “Saddam” dır (Haşiye12). O, kendisine muarız olanlara karşı saddamdır (Haşiye13) . Bütün dünya “Küçük Kût” ta (Haşiye14), onun için toplanırlar ki Saddam da bu Kuveyt’e daha evvel aldatılarak girmiştir (Haşiye15). Bu Süfyanîde hiç bir hayır yoktur. İlla ki İslamiyet’e dönerse o zaman onda hayır olur. O hem hayır, hem de şerdir (Haşiye16). Mehdî-yi Emin’e hain olana veyl olsun (Haşiye17).

Hicretten bin dört yüz (1400) sene sonraki akidlerden iki veya üç akid say (Haşiye18). O vakit Mehdî-i Emin çıkar ve bütün dünya ile harb eder. Dalalete düşenler (Haşiye19) ve Allah’ın gadabına uğramış olanlar(Haşiye20) ve münafıklar (Haşiye21), İsra ve Mi’raç beldesi olan Kudüs’teki “Meciddun Dağları”nda onun için toplanırlar (Haşiye22). Bütün dünyanın ve bütün hilelerin melikesi de Mehdî’ye karşı çıkar ki onun ismi zaniyedir (Amerika) (Haşiye23). Bu melike o gün bütün dünyayı dalalet ve küfre sevkeder. Yahudiler de o gün dünyaca en yüksek makamdadırlar. Bütün Kudüs’e, mukaddes beldeye hakimdirler. Bütün dünya denizden ve havadan (Haşiye24) Mehdî’nin üzerine hü***** eder. Ancak çok soğuk ve çok sıcak beldeler müstesna (Haşiye25). Mehdî bakar ki bütün dünya çirkin hile ve planlarla aleyhinde ittifak ettiklerini görür. Fakat bilir ki Allah daha şiddetli mekr sahibidir ki, onların bütün hilelerini akim bırakır. Ve bütün kainat onun mülküdür ve ona dönecektir ve merci yalnız odur. Ve bütün dünya aslı ve fer’iyle onun bir hilkat şeceresidir. İşte bu kudrete malik olan Cenab-ı Hak, Mehdî’ye nusret için en şiddetli bir darbe ile onları vurur ve karayı, denizi ve semayı onlar üzerine yandırır. Ve Sema da onların üstüne şiddetli yağmurunu yağdırır. O gün bütün ehl-i arz küffara lanet eder. Allah da bütün küfrün zevalini irade eder (Haşiye26) ”.

(Esme-l Mesalik Lieyyam-il Mehdîyy-il Meliki Li Küll-id Dünya Biemrillah-il Malik, Kelde bin Zeyd-216)

(Haşiye-1) Bir akid on senedir. Hadîsde geçen ukud akd’in cem’idir Cem’in en azı üçdür. 1300 üzerine üç akid ilave edildiğinde tam 1330 eder ki hicrî 1332 ve miladî 1914 te vuku bulan 1. Cihan harbine teva***** eder.

(Haşiye-2) İngiltere.

(Haşiye-3) Cermen (GERMANY) Almanya’dır. İki akid 20 senedir. 1. Cihan harbinin ahiri olan 1918 den 20 sene sonra vuku bulan 2. Cihan harbinin tam başlangıcını haber vermektedir.

(Haşiye-4) Adolf Hitler’den haber vermektedir.

(Haşiye-5) Yani bütün dünya ile harbeder.

(Haşiye-6) Yani Rusların gizli örgütü.

(Haşiye-7) Hicrî 1350’den 1380’e kadar olan tarihe tekabul eder ki 1952’de Mısıra hakim olan Cemal Abdunnasır’dan haber verir.

(Haşiye-8) 1956 ve 1967’deki Arab-İsrail savaşlarındaki Mısır’ın mağlubiyetini haber verir.

(Haşiye-9) Ramazan ayında Mısır’ın İsrail üzerine galebesini haber verir.

(Haşiye10) Enver Sedat İsmiyle meşhur olan Muhammed bin Enver Sedat’tan haber verir.

(Haşiye11) Aynen vuku bulmuştur. Cemal Abdunnasır’dan sonra Enver Sedat başa geçtiğinde, 1973 tarihinde İsrail üzerine hü***** etti. Tâ İsrail’in içine kadar girdi. Amerika’daki Yahudiler ayaklandılar. Amerika’nın Dış İşleri Bakanı Henry Kisinger –ki kendisi Yahudidir- devreye girerek Enver Sedat’ı anlaşmaya razı etti. Enver Sedat galib durumda olduğu halde, Ekim 1978 ve Mart 1979’da Yahudilerle “Camp David” anlaşmasını yaptı.

(Haşiye12) Irak lideri Saddam Hüseyin’i hem ismi, hem ceberutu ve hem de suretiyle haber verir.

(Haşiye13) Saddam lugatta şiddetli vuran, tecavüzkar demektir. Sarihî manasıyla Saddam Hüseyin’den haber vermekle beraber işarî manasıyla, Süfyanîlerin başı ve reisi olan hakiki Süfyanda da bu iki vasfın bulunduğuna işaret etmektedir. Yani Süfyanîlerin başı olan adamın da bir gözünde aksaklık olup az gördüğüne ve onun da kendine muarız olanlara karşı tecavüzkar ve şiddetli olduğuna işaret eder.

(Haşiye14) Yani “Kuveyt” te. Çünkü Kuveyt, Kût’un ism-i tasğiri olup küçük kût manasında, Kûtcuk demektir.

(Haşiye15) 1991’deki Irak harbini haber vermektedir ki, aynen vuku bulmuştur. Saddam Hüseyin Amerika ve İngiltere tarafından aldatılarak Kuveyt’e sokulmuş, daha sonra 37 devlet Irak’ı vurmak için birleşmişlerdir.

(Haşiye16) Yani onun kanunlarında hiçbir hayır yoktur. Çünkü hak olan ahkam-ı Kur’aniyeyi icra etmeyip kendi hevasından ihdas ettiği batıl kanunları tatbik etmektedir. O hem hayırdır; çünkü kafirlere karşı çıkmaktadır. Hem şerdir; çünkü ahkam-ı şer’iyye ile amil olmayıp devletini ahkam-ı ilahiyeye dayandırmamaktadır.

(Haşiye17) Mehdî çıktığında, Saddam’da hiçbir hayır kalmayacağı ve Mehdî’ye karşı hain olacağını bildirmekle beraber, Mehdî’nin bu tarihlerde zuhur edeceğine de işaret eder. Nitekim hadîsin devamı bunu göstermektedir.

(Haşiye18) Hicrî 1420 ve 1430 tarihleri etmektedir ki, içinde bulunduğumuz zamanı haber vermektedir. Hz. Mehdî’nin bu tarihler arasında zuhur edeceğini müjdelemektedir.

(Haşiye19) Hıristiyanlar

(Haşiye20) Yahudiler

(Haşiye21) Alem-i İslam’ın başındaki Süfyanîler olan cümle idareciler ve onlara fetva veren bir kısım ulema-is sû’

(Haşiye22) Hz. Mehdî’ye karşı bütün dünyanın toplanıp vurmasından murâd, onun temsil ettiği şahs-ı manevî olan şeriat-ı garra-i Muhammediyeyi müdafaa eden hakiki mü’minlerin cemaatinin vurulmasıdır. Bu tarihlerde Hz. Mehdî’nin de bizzat bu cemaat-i nuraninin başına geçeceğini haber verir. Meciddun ise Filistin’de bir dağdır. Hadîs, Meciddun Dağlarında bütün kafirlerin Müslümanlar için toplanacağını bildirmekle işaret ediyor ki; bu harb Yahudilerin Meciddun’a hakim olabilmeleri için bizzat kendileri tarafından çıkarılan bir harbdir. Yani Yahudiler Kudüs’e hakim olmakla, oradan bütün dünyaya hakim olacaklarına inanmaktadırlar. Bu sebeble, Filistin topraklarında devletlerini kurabilmek için bütün dünyayı harbe sokmakta ve kafirleri Müslümanlar üzerine hü***** ettirmektedirler. Harbin ana müsebbibleri Meciddun dağlarındaki Yahudiler olduğu için ve orada devletlerini kurup yayılmak ve dünyaya hakim olmak için bu harbleri çıkardıkları sebebiyle, bu harbe “Hermeciddun Harbi” denmektedir. Yani gerek Afganistan’da gerek Çeçenistan’da olsun Alem-i İslam’daki bütün harbler Meciddun harbidir. Yoksa yalnızca Meciddun dağlarında olacak bir harb demek değildir. Bu harb, hadîslerde olduğu gibi Tevrat ve İncil’de dahi “Hermeciddun Harbi” veya “Armagedon Harbi” olarak geçmektedir. İleride izahı ve isbatı geleceği üzere, Tevrat ve İncil’de de bu harb aynen hadîsteki gibi haber verilirken, Yahudi ve Hıristiyanlar buna ters mana vererek kendileri tarafına çekmektedirler. Bu noktaya çok dikkat lazımdır. Çünkü mühim bir sır bu noktadan inkişaf ediyor. Feteemmel! Hem bir başka cihet de şudur ki; Üstad Bediüzzaman’ın (R.A.) beyanı üzere, eskide merkez-i hilafet buralarda ve Şam, Haleb, Mekke ve Medine civarında olduğu için, bazen metn-i hadîs raviler tarafından içtihadla tatbik edilip, ekser vukuat-ı istikbaliye bu bölgelerde vuku bulacakmış gibi anlatılmış. Binaenaleyh bu ve bunun gibi hadîslerde verilen haberler, bahsi geçen bu yerlerde vuku bulabileceği gibi Alem-i İslam’ın herhangi bir yerinde dahi vuku bulabilir. O halde bütün dünyanın birleşerek, Alem-i İslam’da Şeriat-ı Garra-i Muhammediyeyi i’lan eden Müslümanları, hususen hadîste haber verilen şark tarafındaki bir taife-i mücahidini vurmaları hadîsin külliyetinde dahildir.

(Haşiye23) Hadîste Amerika’nın şahsiyet-i maneviyesi “zaniye bir melike” olarak tasvir edilmiştir. Bunun sebebi ise; Amerika kelime olarak müennes olduğu gibi zaten kendisi de Hürriyet Anıtı dedikleri heykelleriyle kendilerini kadın suretiyle temsil etmişlerdir. Hem Amerika bütün dünyada hürriyet ve adalet namı altında fuhşiyatı ve zulmü ve dalaleti terviç ederek hakimiyetini bunun ile idame etmektedir. Bu manaya işareten “ismi, zaniyedir” denilmiştir. Hem bu sebeble ileride gösterileceği gibi İncil’de dahi Amerika, bu hadîste olduğu gibi zaniye ve fahişe ünvanıyla haber verilmektedir.

(Haşiye24) O asırda uçağın icad edilip Müslümanların başına havadan bomba yağdıracağına işaret eder.

(Haşiye25) Soğuk beldelerden murad İsveç, Norveç gibi İskandinav ülkeleridir. Sıcak beldelerden murad ise Güney Afrika’dır. Haber verildiği gibi aynen vuku bulmuştur. Amerika ve İngiltere’nin riyasetinde Birleşmiş Milletler Afganistan’ı vururken, bu beldedeki devletler bu harbe iştirak etmemişlerdir.

(Haşiye26) Müslümanların zahirî kuvvet i’tibariyle kafirlere nisbeten zaif olacaklarını, fakat Kudret-i İlahiye harikulade hallerle onlara yardım edip, semavî ve arzî musibetlerle kafirleri helak edeceğini ve Müslümanları galib edip İslamiyeti hakim edeceğini haber vermektedir. İncil’de de aynen böyle haber verilmiştir. Haber verildiği gibi küffar alemine semavî ve arzî musibetlerin geldiği de aynen görülmektedir ve daha dehşetlileri de görülecektir.

fazla yer tutmaması için e- kitap
http://ferid_hakki.sitemynet.com/3DunyaSavasi.htm

http://spaces.msn.com/echakan/feed.rss

http://www.derki.com/sayfalar12/bilderberg.html

http://www.hablemitoglu.org/

okurken biraz sıkılıyorsunuz ama konu ağır bu benim suçum değil.!

kdr1965
06-05-2006, 20:32
DR.NECİP HABLEMİTOĞLU'NUN DÜŞÜNCE EVRENİ
Türkiye'nin sahipsizleştirilmesi sürecinin başlangıcıdır Necip Hablemitoğlu suikastı.
Karşı devrimin geldiği son nokta, son aşamadır. Cumhuriyeti savunma ve koruma güdüsünü ortaya koyabilecek bireylere gözdağıdır.

"Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, Türklük bilincinin simgesi, ulusal birliğimizin ortak paydası, çağdaşlaşmanın öncüsü Atatürk'e sevgi ve rahmetle, Türkiye'yi ortaçağ karanlığına, siyasal ümmetçilik batağına çekmeye çalışan din tacirlerine, yabancı servis ajanlarına kısaca Türklük düşmanlarına lanet ve nefretle".(28 Şubat Sürecine Bir Katkı:Organize Suçlar ve Fethullahçılar)

27 Ağustos 1922 sabahı 57. Alay bu tepeyi kuşatmış, saat 10:30'da M. Kemal telefonda komutana:
-Reşat Bey bu önemli tepeyi ne zaman alacaksınız?
-Komutanım, yarım saat sonra alacağız.
-Başarılar diliyorum.
10:45 Mustafa Kemal:
-Düşmanın halen direndiğini görüyorum. Gözümüz o tepede, çok önemli.
-Komutanım tepeye düşman bir tümen yığmış, direniyor. Ama alacağız komutanım, mutlaka alacağız.
11:00 Mustafa Kemal
-Reşat Bey'i istiyorum.
-Reşat Bey size bir mesaj bırakarak intihar etti. Okuyorum, komutanım.
-Yarım saat zarfında bu tepeyi almak için söz verdiğim halde sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam komutanım.
Mustafa Kemal'in gözlerinden yaşlar boşanır:
-Allah rahmet eylesin, Reşat Bey büyük bir vatanseverdir.
11:45 Başkomutanın telefonu çalar:
-Çiğiltepe alınmıştır komutanım. Yüzlerce ölüsünü bırakan düşman Sincanlı Ovası'na doğru kaçmaktadır, arz ederim.
O, Türklüğün sessiz onurudur, gururudur, cesaretidir. O, Türk ulusunun temsil ettiği tüm değerlerin simgesidir. O, başlı başına bir Türkiye'dir. Ve O'nun yazgısı gerçekte Türkiye'nin yazgısıdır. Ama kaç kişi bilir O'nu ve kaç kişi hatırlar?!Kaç kişi özgürlüğümüzü, bağımsızlığımızı, hatta aldığımızı her nefesi borçlu olduğumuz adsız kahramanlardan biri olarak kendisini yad eder?!
Eğer bir gün yolunuz Sandıklı-Afyon arasına düşerse lütfen O'nu ziyaret ediniz. Marmaris, Bodrum, Kuşadası, Antalya, Fethiye gibi hemen çoğunluğumuzun yılda en az bir kez tatil için geçtiği yol üzerindedir. O, her gün onbinlerce aracın geçtiği yolda, herkes bakar da O'nu görmez. Daha doğrusu görmezlikten geliriz o küçük tabelayı!.. Belli belirsiz şu ibareyi okursunuz:"Albay Reşat Bey-Çiğiltepe Şehitliği 10 km.!..
10 kilometrelik yolu ancak yarım saatte alırsınız. Aslında yol bile denemez; taşlar, çukurlar ve tozlar arasında tepeleri tırmanırsınız. Yol ayrımında bir tabela daha görürsünüz; en az Türkiye'yi yönetenler kadar kararmış kalpli avcıların nişangahı haline geldiği için tek kelime bile okuyamazsınız. Yolu rasgele sağdan takip etmişseniz, bir süre daha güç bela ilerledikten sonra O'na ve O'nunla birlikte bu vatan içi, bugünlerimiz ve yarınlarımız için canını veren kahramanlarımızın yattığı şehitliğe ulaşırsınız…Tek duyduğunuz, bölgenin en yüksek ve stratejik tepesindeki şiddetli rüzgarın uğultusudur. Başka ne bir ses ne bir nefes. Eğer bu ülkeyi seviyorsanız, Cumhuriyetin erdemlerine inanıyorsanız, Türklük bilincine sahipseniz, Albay Reşat Bey ve diğer şehitlerimizi elbetteki duyamaz ama tüm benliğinizde iliklerinize kadar hissedersiniz!.. Onların sizin ziyaretinize de, dualarınıza da ihtiyaçları yoktur; çünkü erişebilecekleri en üst mertebeye zaten ulaşmışlardır. Belki birkaç damla gözyaşı ve kalpten gelen minnet ve teşekkür!.. İsteseniz de başka bir şey veremezsiniz. Yapabileceğiniz tek şey, Onları hissetmektir."(Kemal'in Askerleri-Vahdettin'in Politikacıları)

Kemalist budur, ateşte pişen çelik gibi dağlanır yüreği acıyla, çıplak elleri ile tutar kor gibi, ateş gibi, kardeşinin sonsuza uzanan bedenini. Kemalist yanar, meşale olur, nice karanlık böyle aydınlanır.

Bizim bu destanda anlattığımız aydınlanma uğruna can veren bir kahramanın onurudur, ulusal bağımsızlık aşkıyla yüreğini kalkan eden bir vatanseverin gurur dolu yaşamıdır. Bizim bu destanda anlattığımız; "12 Eylül döneminden itibaren, intihal dahil, her türlü iftiraya maruz bırakılıp, 3 kez üniversiteden uzaklaştırılan, toplam 76 ceza ve disiplin soruşturmasına ve de 100'e yakın idari ve adli davaya maruz ve muhatap bırakılan ancak tümünden onanmış yargı kararlarıyla aklanan bir Cumhuriyet Tarihçisi"nin(Köstebek), bir bilim adamının sonsuzluğa erişen düşünce evrenidir. Bizim bu destanda anlattığımız, bir Rumeli göçmeni ailenin tek oğlunun çelik çomak yerine kitaplarla şekillenen çocukluğu, bıyıklarının yeni terlediği günlerde, ilk aşklarını kütüphanelerde tanıştığı tarihi kahramanlarla yaşayan bir gencin delikanlılık günleridir. Kırım'a ilişkin tefrikalarını okuyup da 15 yaşındaki bir genci aradıklarından habersiz kapıyı çalanların deyimiyle "Necip Bey"dir anlattığımız. Aynı zamanda Albay Reşat'ın bağımsızlık savaşını anlatırken ıslanan gözlerdir, tıpkı O'nun ardından ıslanan milyonlarınki gibi... Aynı gökyüzünde buluşan İki Kemal'in hikayesi ve Türklüğün zedelenen bağımsızlığıdır bu destan. Anlattığımız son derece yalın, koşulsuz sevgiye ve bu sevgiyi hiç bir karşılık beklemeden dile getirmeye dayalı bir yaşamın da öyküsüdür gerçekte.

Sürekli gülümseyen yüzü, gözlüklerinin ardından parıldayan göz bebekleri, birkaç cümle ile "yüz yıllık dost" etkisi bırakan sıcaklığı, dik duruşu ile etrafa yaydığı onuru ve gururu belki o Rumeli göçmeni ailenin en büyük mirasıydı. Belki de; yaşamındaki yalınlık o babanın ve annenin sınırlı imkanlarla üç çocuğa paylaştırdığı ekmekte gizliydi. Kim bilir belki de; Anavatan özlemi ve ezilmişlik yani "göçmenlik" duygusuydu Hablemitoğlu'nu yurduna bu derece bağlayan.

İçtenlikle sıktığı elinizi bir süre ayıramazsınız. Doğrudan gözlerinizin içine sevgiyle bakar. Elindeki tüm bilyeleri size vermeye hazırlanan bir çocuk gibi gülümser. Yüzüne baktığınızda "hiçbir sorunu olmadığını" düşünürsünüz. Çünkü, sürekli olumlu düşünerek ve olumlu enerji yayarak gündelik sıkıntıları aşmasını bilen nadir insanlardandır.

Olur ya, bir iyiliğinizin dokunduğunu düşünürse, önce çocuklar gibi utanır, başını hafif geriye doğru çeker ve "Biliyor musunuz? Ben çok şanslıyım..." der. Gayrı ihtiyari "Neden hocam?" diye soracak olursanız, o dünyanın en güzel minnet ve teşekkür ifadelerinden biri ile karşılaşırsınız: "Çünkü sizin gibi bir dostum var..." Artık utanma sırası sizdedir.

Necip Hablemitoğlu'nun düşünce evreninin temeli o mütevazı ve şirin evde yatar. Yaşamındaki her küçük detayı zevkle şekillendirmesini bilen Necip Hablemitoğlu'nun yuvası da onun zarif yaşamının en yalın yansımasıdır. Konuklarını saatler süren bir şarap ritüeli ve asla vazgeçemediği tatlılarla ağırlayan Necip Hoca'ya "hayır" yanıtını vermek çok zordur.

O müthiş analizler, o duygu dolu satırlar, o öfke yüklü cümleler hep bu evde hayat bulmuştur. Kibrit kutusu kadar bir odaya yığılmış yüzlerce kitap, bir bilgisayar ve hayatını adadığı insanların resimleri: Eşi, kızları, annesi-babası, kardeşleri, Gaspıralı ve Mustafa Kemal...

"Onlarla gurur duyuyorum" dediği, gözlerinden zeka fışkıran kale gibi iki evlat: Kanije ve Uyvar... Yaşadıkları sürece adını aldıkları kalelerin destanına artık "Hablemitoğlu destanını" da ekleyecekler... Tanık olanlar bilir: "Hayatımdaki en anlamlı üç varlık" dediği eşi ve kızlarına herhalde kimse onun gibi sevgiyle bakmamıştır. Kimse kendi eşi ve çocuklarına, onun gibi coşkuyla ve içtenlikle "seni seviyorum" dememiştir. Bu gizemin karşısında size düşen; sürekli birbirlerinin gözlerinin içine bakan bir çifte sadece imrenerek ve hayranlıkla bakakalmaktır.

Hep birlikte gidilen konferanslar, maddi sıkıntılarla geçirilen yıllar, gecenin en sakin saatinde çalan telefon sesleri, posta kutusuna bırakılmış imzasız mektuplar ya da sarı zarflarla örülüdür ailenin yaşamı. Yaş önemli değildir, hepsi tüm bireylerce paylaşılır. İşte bu düşünsel mücadelenin kahramanlarıdır Hablemitoğlu ailesi.

"Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy gibi Cumhuriyet şehitlerinin öldürülmesini planlayanların ortaya çıkarılamayışında olduğu gibi sadece araç olan tetikçilerin kim oldukları, ideolojileri, taabiyetleri, inanç ya da inançsızlıkları önemli değildir; yanıltıcı olan sadece tetikçilere bakarak yargıya varmaktır. Doğru yaklaşım ise; söz konusu Cumhuriyet şehitlerinin faaliyetlerinin en çok hangi dış ülkenin çıkarlarına zarar verdiğinin belirlenmesinin yanı sıra, aynı kayıpları tekrar vermemek için caydırıcı önlemlerin alınmasıdır."(Şeriatçı Terörün ve Batının Kıskacındaki Ülke:Türkiye)

Ankara'nın Cumhuriyet devrimlerinin simgesi, Anadolu kültürünün yansıması Hitit güneşinin anası olduğu gerçeği gölgelenip bir terör başkenti olarak gösterildiği günümüzde, Ankara suikastleri, bu Kuvayi Milliye kentindeki ulusal bağımsızlık direncini kırma amacını taşımaktadır. Aslında, Cumhuriyet bu kentte kurulduğu gibi, yine bu kentte tarihe gömülmek istenmektedir.

Dr.Necip Hablemitoğlu'nun yazdıklarından yola çıkarak, Hablemitoğlu'nun Düşünce Evreni olarak isimlendirdiğimiz yaşamı incelediğimizde yalnızca Türkiye Cumhuriyeti'nin sürüklendiği uçurum ve Hablemitoğlu'nun bu sürükleniş hakkında ortaya koyduklarıyla tanışmakla kalmıyoruz, aynı zamanda Hablemitoğlu'na uzanan kirli ellerin sahiplerini, dolayısıyla Cumhuriyetin hapsedildiği karanlığın kaynağını da görebilmiş oluyoruz. O kirli karanlık ellerden biri bakın Hablemitoğlu'nu nasıl tehdit ediyor:

"...Seni mahfedecem. Belki yarın, belki yarından da yakın. Yarın dışarı çıkarken etrafına iyi bir bak... Seninle alakalı benim de arşivimde epey malzeme var. Biraz zamanı var. Unutma ki, devletin güçleri benimle beraber.... Müslümanlarla uğraşma, vallahi namluyu dayadığım zaman anlarsın ama iş işten geçer. Ben çok yakınında ikamet ediyorum. Her gün yüz yüze gelme imkanımız da var. Eğer bundan sonra Fetullah Hoca veya başkaları hakkında aleyhte propaganda yaparsan... Sana son şans. Kellen gidecek!!! En yakın zamanda..."

Hablemitoğlu'nu bizim yitirmemiz, onların susturmaları ile Türkiye'de başlatılan süreç, ülkenin ulusal bağımsızlığını anlamsızlaştıma, yok etme çabalarının parçalarından biri. Bu nedenle bizim kaybımızı Türkiye'nin, Ortadoğu'nun, Ortaasya'nın ve dünyanın süper güç dışında kalan bölgelerinin içine çekildiği girdap dahilinde değerlendirmeliyiz. Bu dev oyunun içinde Türkiye'nin durumunu Hablemitoğlu'nun yazdıklarından hareketle anlamaya çalışalım:"Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en karanlık, en hazin dönemini yaşıyor. Bir tarafta Türkiye Cumhuriyeti'ni koşulsuz savunan, Atatürk ilke ve devrimlerinin sahibi ve takipçisi, aydınlanmacı, tam bağımsızlıkçı, sömürünün her türüne karşı, evrensel barıştan yana, yurtsever, ilerici, ulusalcı bir kesim var. Ancak, ne bir siyasal partiye, ne basın ve yayın kuruluşlarına, ne de kendilerini destekleyecek ulusal sermaye gücüne sahipler. Ülkenin elden gidişini sessiz çığlıklarla izliyorlar. İşlerini ve işyerlerini kaybedenler, üniversite kapılarında bekleyenler, sefalet sınırının altında yaşayanlar, ülke güvenliğini sağlamaya çalışırken, baba ocağına tabut içinde dönenler, Mumcular, Üçoklar, Aksoylar, Kışlalılar ve olup-biteni izleyen milyonlarca örgütsüz dağınık Türk yurtseveri!... Karşı tarafta ise ülkeyi etnik ve mezhepsel esasa dayalı olarak bölmeye, yer altı-yerüstü ekonomik kaynaklarını pazarlamaya, din devleti kurmaya ve halkın dinsel inançlarını sömürmeye, hatta Cumhuriyet'in başına numara koymaya kararlı, zengin, güçlü, dış destekli, örgütlü vatan hainleri ve işbirlikçileri ile peşlerinden sürükledikleri ulusal bilinçten yoksun diğer bir kesim!.. "(Köstebek)
Dr.Necip Hablemitoğlu'nun Düşünce Evreni'ni ziyaret ettiğimizde görüyoruz ki; çalışmaları tam bağımsızlığımızı hedefleyen tehditleri betimliyor, bu tehditlerin birbirleriyle olan ilişkilerini ortaya koyuyor ve karışık durumdan çıkış için çözüm önerilerini sıralıyor.

Dr.Hablemitoğlu'nun çalışmaları, Cumhuriyetin karşısında yükselen gerici-bölücü yapılanmaları, uluslararası istihbarat örgütlerinin yapısını, söz konusu yapılanmalarla ve birbirleriyle olan ilişkilerini, Türkiye üzerindeki ortak çalışmalarını, yerli işbirlikçileri ve "Türklüğün Bağımsızlık Mücadelesi" olarak tanımlanabilecek Atatürk Ulusçuluğunu, Türklüğün Kırım'da ve dünyanın çeşitli yerlerinde türlü defalar karşı karşıya kaldığı soykırım örneklerini ve bunlara karşı direnişini anlatıyor.

İlk bakışta böyle sınıflandırılabilecek çalışmalar ayrıntılı incelendiğinde görülüyor ki; sınıflandırmanın anlatımda kolaylık dışında hiçbir faydası yok, zira çalışmalar da tehditler kadar birbirleriyle ilişkili. Yani Türkiye'nin içinde bulunduğu koşullar, yanı başındaki savaş hali, Ortadoğu'dan yükselen alevler, Ortaasya'daki sistemli uluslararası oyunlar; Kıbrıs'ta hazırlanan AB tezgahı, Yeşilkuşak dahilinde savunulmaya devam eden Türkiye'deki gerici akımlar, tarikatlar, cemaatler ve sivil toplum örgütleri. Tehlikenin, tehlike boyutunu aşarak içimize girdiği bir ortamda, ilişkiler yumağını, kirli ellerin sahiplerini, amaçlarını ve uyguladıkları yöntemi ortaya koyan Hablemitoğlu'nun niçin aramızda olmadığını daha iyi anlıyorsunuz ve O'nun yazdığı gibi "Mustafa Kemal geliyor aklınıza. Gözünüzde, kalbinizde, tüm hücrelerinizde O'nu hissediyor, O'nu daha bir başka tanıyor ve O'nun onur ve gururla, sımsıcacık bir yurtseverlik duygusuyla, Türklük bilincinizle bütünleştiğinizi hissediyorsunuz."(Etki Ajanları ,Nüfuz Casusları ve Fethullahçılar Raporu)
Hablemitoğlu çok taraftan yaklaşan tehdidi ve planları iki biçimde özetliyordu. O'na göre ABD, "sivil toplum cemaatleri" olarak adlandırdığı ucube yapılanmalar yaratarak dinsel köktenciliği meşrulaştırma ve gerektiğinde hedef ülkeye karşı kullanabilme stratejisini yürütüyordu. Bu model, "ABD'yi yönetenlerin, gerek kendi ülkelerindeki ve gerekse Asya, Avrupa ülkelerindeki tarikatlara yönelik olarak geliştirilmişti. Modelin amacı, tarikatların birer sivil toplum örgütü, gönüllü kuruluş olarak itirazsız benimsenmesini, mevcut düzende yer edinerek düzeni değiştirmesini sağlamaktır. Her şeyden önce yapılanmanın bir sistematiği var. Öncelikle; bireyin toplumsallaşması ile başlatılan bu süreç, suya bir taşın atılmasıyla oluşan halkalar gibi bireyi kuşatan çevreler yaratmaya dayanıyor. Bu çevreler eğitim, sağlık ve teknolojiye dayalı iletişim kanalları, ekonomi, politika ve küresel gereksinimleri karşılıyor. Tüm bu çevreleri de kuşatan ve kendi inanç-düşünce sistemine göre oluşturulan bu toplumsal yapıya işlevsellik kazandırılması, siyasal erkte yani devlet yönetiminde de uzlaşmayı ya da paylaşmayı gerekli kılıyor."(Fethullah Gülen Yapılanmasının Tehdit Potansiyeli ve Varisleri)
"Sivil toplum cemaatleri"nin yanı sıra Hablemitoğlu bu noktada geniş kapsamlı başka bir stratejiden daha söz etmektedir.
"Hedef ülkeyi elde tutmanın ya da güçsüz düşürmenin kolay, güvenli ve ekonomik yollarından biri de, "kontrol edilebilir istikrarsızlık" stratejisini uygulamak, bu yolda sürekli politikalar üretmektir. Bu stratejinin en etkili yolu, önce hedef ülkedeki zaaf noktalarının, bir başka ifadeyle yumuşak karın bölgelerinin saptanmasından geçmektedir. Bu bağlamda hedef ülkede mevcut etnik-dinsel azınlıkların tüm boyutları ile profilinin çıkarılması ve potansiyelin çok yönlü belirlenmesi; ayrılıkçılığın tahrik ve teşvik edilmesi, tarihsel husumetin körüklenmesi, terörün el altından desteklenmesi ile ekonomik-siyasal-toplumsal kaos ortamının yaratılması, ulusal birliğin zaafa uğratılması, zayıf ve kişiliksiz yöneticilerin desteklenmesiyle hedef ülkenin dış müdahalelere sürekli açık hale getirilmesi, vb…Bu stratejide ikili oynamanın her türlüsü var, ancak doğrudan düşmanlık yok, müttefik görünmek ise şart. Ne sizin yıkılmanızı istiyorlar, ne de bölgedeki emperyalizmin belirlediği güç dengelerini bozacak biçimde kalkınarak güçlenmenizi. Bu stratejinin tüm aşamalarını Türkiye dün yaşadı, bugün de yaşamakta, kendisini yöneten çapsız alaturka politikacılar iş başında kaldığı sürece de yaşayacak. "(Bundesnachrictendienst ve Kosova Sorunu)

Günümüzde, terör küresel ideolojik yobazlığın aracı oldu. Aslında küreselleşme yobazlığın ta kendisi değil mi? İşte Hablemitoğlu, yobazlığın, gericiliğin ulusal boyutu aşıp, küresel bir boyuta ulaştığını, bu aşamada yobazlığın dilinin, dininin, milliyetinin olmadığını ortaya koyuyordu. 1920'lerden bu yana çeşitli defalar ulusal bütünlüğe ve laik cumhuriyete karşı tehdit olarak ortaya çıkan gericiliğin, bugün Fettullah Gülen cemaati ile somutlaştığını ve bu cemaatin yobazlığın küreselleşmesinin en başarılı örneği olduğunu ifade ediyordu. Hablemitoğlu'na göre; "Fettullahçılık cürüm işlemek için kurulan bir teşekküldür. Anayasal düzeni değiştirmek için Devleti ele geçirmeyi amaçlamak, cürümlerin yani suçların en ağırıdır. Ayrıca yandaşlarını koruyup kolladığı için de mafya türü çıkar ağırlıklı bir organizasyondur. Fethullahçılık hem laikliğe karşı işlenen suçlar, hem de organize suçlar kapsamında değerlendirmeye alınması acilen gereken bir oluşumdur. Uzun vadede siyasal ümmetçiliği öngören ipleri dışarıda bir şeriatçı organizasyonun, Türkiye ve Türk dünyasına her an ihanet beklentisinden başka ne faydası olabilir ki?"(28 Şubat Sürecine Bir Katkı:Organize Suçlar ve Fethullahçılar)

Burada daha vahim olan, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına, ulusal bütünlüğümüze ve laik devlet yapısına karşı faaliyetleri ve bu faaliyetler sonrası ulaşmak istedikleri sonuç bu derece ortadayken ve bu denli karanlık bir örgütün uluslar arası ölçekte ardına aldığı desteğin ve karmaşık ilişkilerin yanında, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde sessiz ve derinden ilerlemeleri ancak devleti yönetenlerin en iyimser bakışla bu ilerlemeyi görememesidir. Öyle ki; "devlet güvenliğinin zaafa uğraması pahasına, basit çıkar hesaplarına ya da makamından olma-düşman kazanma korkusuna dayalı ilgisizlik, sorumsuzluk, vurdumduymazlık, fırsatçılık, yandaşlık ve işbirlikçilik gibi tüm olumsuzlukların oluşturduğu bu bataklık zemin, devletin stratejik kurum ve kuruluşları içindeki Fethullahçı fidanların ormana dönüşmesine yol açacaktır."(Köstebek)

Hablemitoğlu'na göre, "Fethullahçı ve diğer köktendinci yapılanmalara karşı devlet erkiyle mücadele yapılmayıp, bu mücadele sadece bir avuç Cumhuriyet aydınına, gönüllüsüne bırakılacak olursa, ödenecek bedeller de giderek ağırlaşacaktır." (Köstebek) Bu bedeli Hablemitoğlu ve diğer devrim şehitleri kadar ağır ödeyen kim var bu ülkede? Bu sorunun yanıtının; farkında olmasalar bile, bugünü ve geleceği ipotek altına alınmış 70 milyon Türk insanının olduğu apaçık ortadadır. 1980'den bu yana bu bedeli ödeyenler içinde bir liberalin, bir sosyalistin, bir köktendincinin ya da parlamenterin ismini bulmak neredeyse imkansızdır. Yitirilenlerin yaşam biçimleri, yurtseverlikleri, mücadeleleri, aydınlanmacı olmaları ve Atatürk inançları gibi ortak özellikleri, bu aydınların sistematik bir biçimde ve adice susturulmalarının nedeni olduğu gibi aynı zamanda, hedefleyenlerin adresi hakkında da çok net ipuçları veriyor. Fakat Cumhuriyet devrimi uğruna can veren şehitlerin hiç biri toplumdan hak ettikleri değeri göremediler, onlar yalnızca ölüm yıldönümlerinde anıldı. Oysa Prof. Kışlalı, Mumcu'nun ardından diyordu ki; "Sönen her mumun ardında onlarcasını yakın, mumlar değil karanlık isteyenlerin nefesleri tükenecektir". Necip Hablemitoğlu bu gerçekliği şöyle ifade ediyordu: "Cumhuriyete bağlı olduğunu söyleyen bizler de utanmadan ve sıkılmadan devrim şehitlerimizi sadece ölüm yıldönümlerinde hatırlamaya devam edeceğiz, neye can verdiklerinin nedenini sorgulamadan, hesabını sormadan. "(Köstebek)
Gericilik-bölücülük küresel, terörizm küresel, Türkiye'nin toprak bütünlüğünü ve ulusal bağımsızlığını hedefleyen tehditler küresel. Bu tehditler yalnızca birkaç güçlü devletten ya da bir dünya devletinden kaynaklansa anlayacağız, ancak ekonomik olarak Türkiye'den çok daha güçsüz olan ülkelerin bile türlü tarihsel bağlantılar gösterip, istihbarat birimlerini kullanarak Türkiye üzerinde toplumsal, ekonomik, siyasi tahliller yapması ve bunlardan yararlanması biraz ilginç ve vahim doğrusu. Dünya egemenliği kavgasının kızıştığı Avrasya'ya açılan kapı gibi algılanan Türkiye üzerindeki küresel tehditler arasında, topraklarındaki Türk nüfusun içindeki şeriatçı-bölücü örgütleri çok iyi kullanan, hatta kendi sınırları içindeki örgütleri bir yana bırakın, yerli işbirlikçileri ile Türkiye içindeki en stratejik noktalara kadar ulaşabilen bir ülke var ki; burada söz etmeden geçilemez: Almanya...
Hablemitoğlu'nun çalışmalarından aktarırsak; "Almanya'nın konumu, iki temel kategorinin arasındadır. Hem müttefiktir, hem ucundan dostluk gösterir ama buna karşılık en kaba ve sıra dışı yöntemlerle sizi önce parçalamaya ve sonra "arka bahçesi" içinde sindirmeye çalışır. Düşmanlığı ulus devlete ve ulusal bütünlüğümüzedir. Almanya, Türkiye özelindeki çalışmalarını vakıfları yanı sıra istihbarat servisleri üzerinden yürütmektedir. Alman İstihbarat Servisleri Almanya sınırlarındaki Türkiye aleyhine çalışmalar yapan örgütlere adeta kol kanat germektedir. Almanya İç İstihbarat servisinin kontrol ve güdümünde Türkiye karşıtı eylemlerini sürdüren PKK, Dev-Sol, TİKKO, Milli Görüş Teşkilatı gibi terör örgütü ve radikal grupların arasında "Kaplancıların" mümtaz(!) bir yeri vardır. Kendi anayasasında komünist rejimin kurulmasına olanak tanımayan Alman Devleti, Türkiye'den kaçan tüm komünist terör örgütlerinin militanlarına -sığınmacı statüsü ile maaşa bağlayarak- destek vermekte; yine anayasasına göre laikliği temel kural kabul eden bu devlet Türkiye'deki tarikatların ve mezhepsel yapılanmaların kendi ülkesindeki uzantılarına da adeta kol kanat germektedir. Kesin olan şu ki; Alman Devleti sadece Alman kökenli vatandaşlar için bir "Hukuk Devleti"dir. AB ülkeleri dışında kalan "arka bahçe" ya da bir başka ifadeyle hayat alanı içindeki ülkeler içinse bir "Faşist Devlet"tir. "(Alman İstihbaratı ve Kaplancılar)

Hablemitoğlu'nun Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası isimli kitabında; "Almanya'nın rolünün ve Alman işbirlikçilerin faaliyetlerinin teşhiri amaçlanmıştır. Araştırmanın ortaya koyduğu en önemli sonuç, Almanya'nın bizi bizden daha iyi tanıdığı gerçeğidir. Buradaki onurlu davranış Türkiye'deki altın olayına çevreci kaygılarla örtülen Almanya perspektifinden olduğu kadar, Atatürk'ün perspektifinden bakmaktır."(Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası) Araştırma boyunca Hablemitoğlu bir bilim adamı olarak, uzmanlık alanına giren konularda, ilişkilerin ardındaki gerçekleri ortaya koymuş, siyanürle ilgili iddialara gelince bu görevi uzman kuruluşlara bırakmıştır. Zira; "yansız bir bilim adamı, etnik-dinsel kimliğini, mesleki bağlantılarını, ideolojisini bir kenara bırakmayı başardığı ölçüde büyüktür, saygındır. Bir bilim adamını sıradanlıktan sıyıran en önemli fark, entelektüellik düzeyidir. Araştırmacı hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmez, araştırır, irdeler, teyidini aldıktan sonra yargıya varır."(Kırım'da Türk Soykırımı)

Hablemitoğlu'nun Düşünce Evreni'nin önemli bir bölümü de Türk Ulusçuluğu, Türk Ulusunun yabancı kaynaklı kışkırtmalarla içine düşürüldüğü kutuplaşma, Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal bütünlüğü önündeki iç tehditlerin saptanması ve sınıflandırılmasından oluşur. Biz bu bölümü "Türklüğün Bağımsızlık Mücadelesi" şeklinde isimlendirdik. Hablemitoğlu'na göre, "bir toplumu gerçekten ulus yapan en önemli etmen bilinçtir. Ulus bilincinin olmadığı, üst kültür kimliğinin gelişmediği toplumlarda, mutlaka ve mutlaka alt kültür kimliği gelişir ve "halklar" söylemiyle başlayıp faşizm ölçüsünde yerel boyculuklara dönüşür. (Kırım'da Türk Soykırımı)Bu anlamda Türklük de estetiktir, duygudur, akıldır, bilimdir, kısaca bir bilinçtir. .(Deprem Felaketi ve Fethullahçılar) Türk Ulusçuluğunun tarihsel geçmişine bakıldığında Atatürk'ün ulusçuluk anlayışının o dönemde tüm Avrupa'da varlığını hissettiren saldırgan ve şoven tipi ulusçuluk anlayışlarının tamamen dışında evrensel-hümanist boyutları yakalayan, Türkiye ve dünya gerçeklerine uyan bir ilkeye dönüştüğü görülür." (Türk Ulusçuluğu ve Altıok) Peki 21.Yüzyılın Türkiye Cumhuriyeti? Cumhuriyetin mücadele ettiği sorunlar, bugüne ilişkin benzer yargılara varmamıza engel olmaktadır. Bunu Hablemitoğlu, "Türkiye Cumhuriyeti özgülükler adına özgürlükleri yıkmaya çalışanların, savunmaya çalışanlardan daha özgür ve güçlü olduğu garip bir ülkedir. " (Cumhuriyete Aydın İhaneti ve Düşündürdükleri) şeklinde açıklamıştır.

"Türkiye AB'ye ya da küreselleşmeye entegrasyon adı altında, Osmanlı döneminin kapitülasyonlarından çok daha ağır koşullar taşıyan sözleşmelere imza atmaktadır. Tek taraflı işletilen Gümrük Birliği Anlaşması nedeniyle, ithalatı dolayısıyla dış ticaret açığı giderek büyüyen Türkiye'de birkaç yüz milyon dolarlık kredi için IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası finans kuruluşlarının, her istediği, bürokrat atamaları dahil, yapılmaktadır. MAI Sözleşmesi, Uluslararası Tahkim, Şeker Yasası, Tütün Yasası, Endüstri Yasası, Hazine Arazilerinin Yabancı Devletler Satışına İlişkin Yasa derken Türkiye'nin bugününe ve yarınına resmen ambargo konulmaktadır. "(Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası)

"Tüm toplumlarda, vatanı ve ulusu için canını feda etmeye hazır vatanseverlerle, en küçük çıkar karşılığı vatanını ve ulusunu satmaya hazır işbirlikçiler mutlaka vardır. Özgür ve bağımsız, devlet kurumları güçlü olan toplumlarda bu işbirlikçilerin sayısı son derece düşük iken, yabancı bir devletin hegemonyası altında yaşayan toplumlarda ise aramadığınız ölçüde fazladır. " (Kırım'da Türk Soykırımı)

Türkiye Cumhuriyeti'ne yönelen tehditlerin en büyüğü ulusal birliğinin bozulmasıdır. Ulusal bilinç, ulusal birlik 15 Mayıs 1919'da İstanbul'dan hareket eden birkaç kişilik vatansever kurmay heyetinin 30 Ağustos Zaferinin ardındaki asli güçtür.
Ya bugün…
Bugün, "Demokrasinin ve ülke-ulus bütünlüğünün önündeki en büyük tehlikeyi oluşturan başta Fethullahçılar olmak üzere tüm şeriatçılar, bölücüler, sözde ilerci sosyalistler, dönek solcu olarak tanımlanan ikinci cumhuriyetçiler, ortak deyimleriyle TeCe'ye karşı ittifak görünümündeler. Hem de demokrasi, barış, hoşgörü, insan hakları gibi evrensel değerleri arkalarına alarak. "(Fettullah Gülen Yapılanmasının Tehdit Potansiyeli ve Varisleri)

"Bugün "Etki Ajanları" bir değil, on binlerce... Onlar aramızda, üstelik bizi yönlendiren yöneten her yerde. Kimi şeriatçı, kimi ülkücü, kimi sosyalist, kimi Kürtçü, kimi ortanın solunda, kimi merkez sağda, kimi kapitalist, kimi ikinci cumhuriyetçi… Ama nedense hepsi de demokrat, özgürlükçü, entelektüel, insan hakları avunucusu ve AB yanlısı. Güçleri destek aldıkları ülkelerden ve işgal ettikleri konumlardan geliyor."(Etki Ajanları,Nüfuz Casusları ve Fethullahçılar Raporu)

"Bugün Türk Ulusunun, kendini yönetmek için seçtiklerine bakıldığında, çobanlıktan gelenlerden, kola içmeye para bulamayanlara kadar uzanan yelpazede, Türkiye'nin iç ve dış politikasını ABD'nin çıkarlarına endeksleyenlerin yanı sıra, eski deyimle tüyü bitmedik yetimin hakkını fütursuzca çalacak kadar tamahkar, şehit cenazelerini sömürecek ölçüde aşırı muhteris, amacına ulaşma konusunda "dün dündür" diyebilecek kadar fırsatçı, işini bilen memurunu el üstünde tutacak kadar erdem ve ahlak yoksunu, devletin örtülü ve örtüsüz tüm kıt kaynaklarını savuracak kadar hovarda, prens ünvanını alacak ölçüde küçük burjuva hırsızı niceleri adeta bir resmi geçit yaparlar, gözlerinizin önünde. Bunların hepsini tanırsınız: Kimileri Türkiye'yi soyup tekrar yetiştikleri yere kaçarlar- ve tabii asla iadeleri söz konusu olmaz- kimileri de misyonlarını -sanki Türkiye'nin değişmez yazgısıymışçasına- büyük bir sadakatle yerine getirmeye devam ederler." (Etki Ajanları,Nüfuz Casusları ve Fethullahçılar Raporu)

"Büyük devletlerin belleğinin dostu ve düşmanları için sonsuz olması gerekmektedir. Ya Türkiye'nin?!. Bir süredir yönetildiği çapsız yöneticiler ve etki ajanları sayesinde Türk Devleti'nin belleği güdükleştirilmiştir, hatta sıfırlandırılmıştır. (Cumhuriyete Aydın İhaneti ve Düşündürdükleri)Alman ekolü, ABD ekolü, Arap ekolü… Ama bugünkü Türkiye gerçeği maalesef bu!... Milliyetçilik de, Müslümanlık da, demokratlık da bunların tekelinde. Yazıklar olsun!.."(Türkiye-Çin İlişkilerinde Gözardı Edilen Bir Boyut::Hükümet-Çin-Doğu Türkistan)
"Büyük Atatürk Gençliğe Hitabesinde sanki bugünün fotoğrafını çekmektedir. Ne var ki; O'nun döneminde düşmanın topu tüfeği ile mücadele ediliyordu. Şimdilerde, kitle iletişim araçları, borsaları, IMF'si, Dünya Ticaret Örgütü ve her türlü ekonomik ve teknolojik olanakları var düşmanın. Sevr'i uygulatmak için top ve tüfekle Türkiye'ye güç yetiremeyen düşman, şimdilerde elindeki tüm olanakları kullanıyor, aynı amaca ulaşmak için. O'nun döneminde sadece bir Vahdettin, bir Damat Ferit, bir Ali Kemal, Bir Dürrizade Abdullah vardı, şimdilerde ise binlerce Vahdettin, Damat Ferit, Ali Kemal, Dürrizade Abdullah var aramızda işbirlikçi olarak. Ve bizi yönetiyorlar; kaynaklarımızı, onurumuzu, umutlarımızı, geleceğimizi, bağımsızlığımızı, ulusal bütünlüğümüzü parça parça peşkeş çekiyorlar düşmana. Büyük Atatürk'ün ilke ve devrimleri kadar gereksinim duyuyoruz yeni bir Kuva-yi Milliye ruhuna..." (Etki Ajanları,Nüfuz Casusları ve Fethullahçılar Raporu)

"Beni Türkiye'de bilmem kim sömüreceğine Brüksel sömürsün" diyebilmek hangi ulusal onurun, hangi milliyetçi-mukaddesatçılığın, hangi sağcılığın, hangi istiklal duygusunun tezahürü?!. Bu gibilerin boyunlarına bir yafta asılmış sanki, yeni vatanlarının diliyle; "for rent or for sale"…(Cumhuriyete Aydın İhaneti ve Düşündükleri)

"Türkiye'de konu devlet ve rejim düşmanlığı olduğunda en aşırı sağla, en aşırı sol nasıl bir araya gelmektedir? Kürtçüsü, Çerkezcisi, Pontusçusu, kısaca tüm bölücülerle, şeriatçıları ittifaka yönlendiren dış odaklar hangileridir?" (Cumhuriyete Aydın İhaneti ve Düşündükleri)

"Yedi ayrı etnik grubun yaşadığı Fransa'da, üç ayrı etnik grubun yaşadığı İngiltere'de, yüzün üzerinde etnik grubun yaşadığı Rusya'da; Fransız, İngiliz, Rus ulusçuluğu hem de yüzyıllardan beri yaşatılırken, bin yılı aşkın süredir çeşitli kavimlerin geçiş yolu olmuş ama bin yılı aşkın süredir Türklere vatan olan, Türk devletlerine sahne olan Türkiye topraklarında hem de çoğunluk halinde yaşayan Türklere ulusçuluk yapma hakkını çok görmek ne ölçüde tarihsel gerçeklerle bağdaşır ki?"(Türk Ulusçuluğu ve Altıok)

Bu denli birbirine girmiş karmaşık yapı içinde vatanın bağımsızlığını ve ulusal onurunu her şeyden üstün tutan, aydınlık geleceğin kaynağının tam bağımsız, laik Türkiye Cumhuriyeti olduğunu gören, karanlık görünen geleceğe kararlılıkla göğüs gerenler nerededir? Bunun yanıtını Hablemitoğlu'ndan öğrenelim: "Türkler ağırlıklı olarak Asker Ocağı'nda yaşamakta. Türkleri vergisini kuruşuna kadar ödeyen mükellefler arasında, PKK kurşunlarına aldırış etmeksizin Güneydoğu'da ve de yurdun ücra köşelerinde mahrumiyet içinde ders veren öğretmenler arasında; kolunu, bacağını, gözünü kaybetmiş gaziler arasında; Türk bayrağına sarılı tabut içinde baba ocağına dönenler arasında; fabrikalarda, tarlalarda, devlet dairelerinde sefalete mahkum bir gelir düzeyinde yaşamak zorunda bırakılan emekçiler arasında; Türkiye'yi yurtiçinde ve yurtdışında yücelten bilim adamları arasında ; Türkiye Devleti'nin ülkesi ve milletiyle bölünmezliğine inanan cumhuriyet aydınları arasında; kısaca onları yönetenler sömürenler değil de, yönetilenler, sömürülenler arasında görebilirsiniz. "(Kemal'in Askerleri-Vahdettin'in Politikacıları)

Hablemitoğlu'nun çektiği fotoğraflardan yalnızca birkaç kare bizim sunduğumuz. Oysa bu karelerden onlarcasını barındırıyor O'nun Düşünce Evreni. Sorunları saptıyor ve çıkış yollarını sunuyor. O'na göre; bu çıkış yollarından biri de "Milli Merkez"lerin yeniden yapılanmasıdır. Diyordu ki; "Atatürk'ün döneminde tüm olumsuz siyasal ve ekonomik yetersizliklere rağmen çözümlenen iç sorunlar, 10 Kasım 1938'den sonra çözümlenemiyorsa, önce bunun nedenlerini ortaya koymak gerekir. İşte unutulan, unutturulan Milli Merkezler, bu nedenlerden birisidir. Milli Merkezlerin Atatürk'ten bizlere kalıcı bir miras olarak, yeniden itibar ve sorumluluk iadesinin yapılması, eski işlevinin kazandırılması gerekmektedir. Bu bir tarihsel borç ve sorumluluktur. "(Milli Merkezler Olmadan Asla)

"Türkiye her türlü dış baskı ve müdahaleye karşı hazırda beklemek, sonra da misillemesini yapmak zorundadır. Atatürk Türkiye'si iki bin yılına girerken, çıkarlarına ve onuruna sahip çıkmak ve "Ne Mutlu Türküm Diyene" özdeyişini hayata geçirmek zorundadır." (Bundesnachrictendienst ve Kosova Sorunu)

Necip Hablemitoğlu… Bir babanın sıcaklığını bulursunuz O'nda. Bir ağabeyin kıssadan hisse dolu öğütlerini. Bir vatanseverin eriyen koca ülkenin çıkışı için çalışmaktan kısılmış gözlerini, çaresizlik karşısında akan gözyaşlarını görürsünüz, ıslanan yanaklarını. Işıltılı gözbebeklerinin içinde yüreğini hissedersiniz, sevecen, sıcacık, yufka bir yürek. Yüzünde hep bir mütevazı bakış vardır. Hablemitoğlu, bildiğini paylaşacak kadar cesur bir kaleme, paylaştığı fikirleri anlatırken Türkiye düşmanları için kullandığı sert bir dile, sonsuz bir belleğe, gençliğinden bugüne geçirdiği düşünsel evrimi her ortamda anlatabilecek özgüvene ve açık yürekliliğe sahiptir. Bunun yansımasını Kırım'da Türk Soykırımı kitabını yeniden baskıya hazırlarken yazdığı girişte kolayca görebilirsiniz:
"Kitapla ilgili bir özeleştiri yapmak gerekirse, o yıllarda devam etmekte olan "soğuk savaş"ın etkisinde, soydaşlarının vatanını gasp eden, soykırıma maruz bırakan Ruslar'dan ve dolayısıyla da komünist rejimden nefret eden; doğal olarak da karşı kutupta yer alan ABD'ye sempati duyan, ABD'yi Türkiye'nin ve Türk Dünyası'nın dostu-müttefiki olarak gören, ABD emperyalizmini tehlike ve tehdit olarak algılamayan bir bakış açısıyla söz konusu kitabı kaleme almıştım. "(Kırım'da Türk Soykırımı)

Hablemitoğlu kimilerine göre derin devletin derin bir adamıdır. Aslında burada sözü edilen derinlik O'nun Düşünce Evreni'ni belirtmek için kullanılıyorsa yerindedir, zira Hablemitoğlu'nun birikimi hiç sığ değildir, derindir. Tıpkı vatanseverliliğinin derinliği gibi. Fakat ilişkileri, bilgiye ulaşma ile bu bilgiyi analiz ederek aktarma şekli anlatılıyorsa derin sıfatıyla, buna ancak gülünür, güldürenlerin cehaletine ve beceriksizliklerine acıyarak.

Hablemitoğlu, Kemalizm'in ebedi kalesinde yükselen bir burçtur, Hablemitoğlu ilkeli, onurlu, duyarlı, güleryüzlü ve yalın yaşamıyla örnek bir insandır.

Bizim bu destanda anlatmaya çalıştığımız ise, ideolojik soykırıma maruz bırakılan tüm Kemalist aydınların, "Türküm ve başka Türkiye yok" diyerek Cumhuriyetin muhafızlığını yapan tüm ulusalcıların yaşamak zorunda bırakıldıkları güçlükler ve mücadele koşullarıdır.

Aydınlanma uğruna, bağımsızlık uğruna, ulusal bütünlük uğruna, ekmek-su uğruna, ekmeğe katık uğruna savaş, yüzyıllardır devam ediyor. Petrol, silah ticareti ve dünya egemenliği peşinde koşanların savaşından farklı olarak. Ve İnsanlık tarihi gerçekleri söylemekten hayatı pahasına yılmadığı ve bilimin kendisine gösterdiği bulguları savunduğu için öldürülen Bruno'lar, tek başına bile olsa devrimini savunmak için hayatını vermekten kaçınmayan öğretmen subay Kubilay'lar, sonunda en kutsal değerlerin yıkılacağını bilse ve yaşamına mal olsa bile gerçekleri ortaya çıkarmaktan vazgeçmeyen, "Ben Atatürkçüyüm, ben tam bağımsızlıktan yanayım, ben laikliğin savunucusuyum" diyen Mumcu'lar, Türkiye'de ve dünyada Kemalizme karşı olan herkese bıkmaksızın "Kemalizmin Türkiye'nin tek çaresi olduğunu" vurgulayan ve gençleri bu düşünceye sahip çıkmaya çağıran Ahmet Taner Kışlalı'lar, Üçok'lar, Aksoy'lar, Dursun'lar ve Cumhuriyetin bağımsızlık mücadelesinin gür ve cesur sesi Hablemitoğlu'larla dolu... Öyle görünüyor ki; Hablemitoğlu, aydınlığa giden yolda verilen şehitlerin ne ilki ne sonuncusu olacak. Onu; yazdığı gerçekler ve cesur yüreği karşısında kendilerine gerçekten inanmadıkları ve güvenmedikleri için öldürdüler. Onlar korkak! Oysa bilmedikleri; bu yolda çoğalarak yürümeye, hatta koşmaya hazır aydınlanmacı, Kemalizme inanmış güçlü, genç ve bilgili bir kadronun olduğudur. Kemalistler, ideolojilerine olan güvenleri ve güçleri sayesinde silahlara karşı kalemlerle,fikirlerle ve bilgiyle savaşarak, yollarında çoğalarak yürümeye devam edecekler.

O giderken, Çankaya sırtlarından güneş doğdu, geçen birkaç günlük küskünlüğüne nazire yaparcasına parlak ama parlaklığı kadar da soğuk. Ankara'nın, insanın iliğini donduran soğuğuna işlemese de gücü, son birkaç gündür sokakları, yürekleri dolduran karlara gösterdi heybetini. Öyle ki; kanların üzerini örten karlar eridi aktı Portakal Çiçeği'nin bir ucundan diğerine. Kanların ardından akan gözyaşları gibi sıyrıldı aktı belki de, yanaklardan yüreklere. Sakarya'nın çağıltısı gibi derinden ve gürültülü, bir dereninki gibi usulca ve sessiz.

O giderken, biz veda etmedik, çünkü yine acelesi vardı, tıpkı öğrendiklerini paylaşmadaki aceleciliğinde olduğu gibi. Ve O giderken yine gülümsüyordu, tıpkı her "seni seviyorum" dediğindeki gibi. Biz de O'nun içinden gelen her an söylediği gibi ifade ediyoruz duygularımızı: Seni Çok Seviyoruz.

Son söz Necip Hoca'dan:
"Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter ve laik yapısına göz diken tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve mihnete değer mi, diyorsanız, Atatürk'ün manevi mirasçısı olarak evet değer, diyorum. Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok!."(Köstebek
-------
biliyorum bu yazının yeri burası değil ama silinmemesi ricasıyla.

kdr1965
06-05-2006, 20:44
Terör Uzmanı Doç. Dr. Emin Gürses, MOSSAD’ın Yahudilerden “kelle vergisi” topladığını savunuyor.
Gürses, “Dünyadaki bütün Yahudi işadamları İsrail’e yıllık vergi öder. Bu yasal olmayan bir vergidir. İsrail’in kuruş temelinde bu vardır. MOSSAD insanları bu yüzden korur” diyor.
Türkiye’nin 1940’lı yıllarda Yahudi vatandaşlardan varlık vergisi almasını yıllardır eleştiren aydınlarımız ne hikmetse bu iddiaları hep esgeçiyorlar.
İkinci dünya savaşı şartlarında Yahudi tefeci ve bankerlerden geçici vergi alınmsını soykırımla eş tutanlar bu idalara ne iyecek acaba?
Son sinagog saldırıları Emin Gürses’in iddisanı haklı çıkaracak görüntülere sahne oldu.

Sinagog salırılarının hemen ardından İsrail, Dışişleri Bakanı ile birlikte olay yerine MOSSAD’a bağlı istihbarat ve araştırma timi gönderdi.
Sakalları göğüslerine kadar sarkık istihbarat ekipleri üniformaları ile özellikle mesaj verirken Türk istihbarat ekiplerine dahi nefes aldırmayacak bir tempo içinde görünüyorlar.

İsrail’in bu davranışı ilk değil. Dünyda da benzer uygulama içinde olan İsrail, özellikle Türkiye gibi 200 bin Yahudi’nin yaşadığı ülkede benzer uygulamalarda ısrar ediyor.
MOSSAD, Yahudi cemaatini etkileyen her olayın ardından Türkiye’ye geliyor. iki sene önce Eyüp Sultan Mezarlığında esrarengiz bir biçimde saldırıya uğrayıp hayatını kaybeden Üzeyir Garih cinayetini soruşturmak için MOSSAD ajanlarının geldiğini biliyoruz.

Aynı şekilde daha önce 28 Ocak 1993’te Profilo Holding’in patronu Jack Kamhi’nin zırhlı aracına lav ve otomatik silahlarla düzenlenen saldırının ardndan da MOSSAD uzmanları İstanbul’a doluşmuştu.
Yine 1995 Kasım’ında öldürülen tefeci Nesim Malki olayının sorgulamalarında da İsraililerin bulunduğunu söyleyen bir yetkili bu trafiğin MOSSAD’ın İstanbul ve Ankara’da büro kurması ve özellikle Arap teröristlerinin izlenmesi için işbirliği yapması ile kalıcı hale geldiğini belirtiyor.

Yani aslında Türkiye’de Yahudiler aleyhine eylem yapacak teröristler bizim istihbaratımızı atlatsa bile MOSSAD’ı atlatması çok zor.
Hizbullah örgütün çökertilmesi sürecinde de aslında bu tip örgütlerin MOSSAD’ın kotrolüne girdiği basına yansımıştı.

Gerek daha önceki saldırılarında, gerek son sinagoglara yönelik saldırıda İsrail hükümetinin Türkiye’ye özel kurtarma ve araştırma ekipleri göndermesi basit bir istihbarat meselesi olarak geçiştirilemez.
İsrail’in bu tutumuyla Türkiyedeki Yahudilere sahiplenmeye çalıştığı gözlerden kaçmıyor.
Yahudiler ne kadar Türkiye bizim vatanımız diye iddia etseler de İsrail’in bu davranışına sığınan Yahudiler İsrail’in ajanı konumuna düşüyorlar.
Onun ötesinde İsrail’in bu davranışı düpedüz Türkiye’nin içişlerine müdahaledir.
Bu açıkça devletimizin egemenliğinin manipüle edilmesidir
Stratejist Ümit Özdağ’ın şu tesbitlerine iktidar kulak kesilmeli:

“Eğer bu gün İsrail’in bu ekiplerini kabul edersek yarın da Ortodoks bir vatandaşımızın başına bir olay gelirse Yunanistan’ın, daha sonra başka ülkelerin ekiplerinin gelmesini kabullenmiş oluruz. İsrail bu tutumu ile bakın “bunlar benim ülke dışındaki açık uçlarım, onları vurabilirsiniz mi demek istiyor”?
Özdağ’ın bu son iddiası ciddiye alınmalı. Başında bir insan kasabının olduğu İsrail, Filistindeki jenosidi kamufle etmek için her ülkedeki 4–5 dindaşını neden feda etmesin. Bu tip provakatif saldırıların zayiatı filistinliyle çatışmalardan daha az oluyor. Daha da önemlisi sadırının gerçeklştiği ülkeler İsraile daha bir mahkum hale geliyor.

Anlaşılan İsrail saldırıyla dışişlerimize, operasyonlarla içişlerimize müdahale ediyor. Hükümet bu gerçeği görmeli.

yazan: ilhami berk
-------------

eski bir ropörtajı arıyorum ama bulamadım israilli bir gazeteci israilli bir milletvekiline türkiye ile ilgili kaygılarını aktarıyor soruyordu cevap çok ilginç; merak etmeyin bizim türkiyedeki lobimizin gücü israildeki lobimizdendaha güçlü dür diye!

kdr1965
10-05-2006, 20:46
http://www.yesil.org/index.shtml


başka alanlara kayarım biraz gezinelim bu gece.;) :)

tesadüfe bak eskilerden

http://www.hisse.net/forum/printthread.php?t=3107&pp=40

kdr1965
10-05-2006, 21:04
[

En çok merak ettiğim Necip HABLEMİTOĞLU neden öldürüldü? hangi araştırmalarda ( rahmetli Uğur MUMCU tarzı) son noktaya gelmişti? o zaman başbakan olan Abdullah GÜL ile görüşmüşmüy dü ve hangi kurumun başına ekibiyle geçirilecek ti ki ortadan kaldırıldı? Abdullah Gül neden refüze edildi ve R.Tayyip ERDOĞAN bırakın başbakan olmayı siyasete girmesi bile imkansız diye düşünülürken nasıl oldu da başbakan oldu?AKP hep tek parti diye söylenir ama aslında yedi farklı telden çalan bir koalisyon mu.?Barzani bizim türkiyede TBMM de 75 tane milletvekilimiz var demişmi.?
haydi bakalım sadece okumayalım araştıralım ve araştırdıklarımızı paylaşalım dostlar bu topik artık iş yapsın daha doğrusu amacına ulaşsın.saygılarımla[/QUOTE]

yarım kalana devam ara ara.

kdr1965
10-05-2006, 21:16
Amerikan hukumeti dolarlarin uzerine Ortacag'a ait Mason sembollerini nicin basiyor?
Amerikan dolari dunyada en cok bilinen banknot olmasina ragmen uzerindeki ortacaga ait sembollerin anlami o kadar da bilinmemektedir.Paranin uzerindeki semboller 4 Temmuz 1776 yilinda "kurucu babalarinin inanclari"ni yansitmak amaciyla ilk olarak Continental Congress tarafindan yururluge konuldu.Dolarin uzerindeki Great Seal (buyuk damga) sembolu Amerika'nin kurucularinin inaclarini yansitan birer aractirlar.
Great Seal'in ilk dizayni 20 Haziran 1782'de kongre tarafindan kabul edilmis,1935 yilinda da yeniden duzenlenmistir.Dolarin uzerindeki Masonik semboller Amerika'nin kurucularinin inanclarinin gostergesi olarak bugunde dolar uzerinde varliklarini devam ettirmektedirler.
Amerikan kurucularinin inanclari neydi?
Bircok kaynaga gore Amerika'nin kurucularinin cogu hur masonlar orgutunun birer uyesiydiler.Masonluk karsiti metaryellere gore ise neredeyse Amerika'nin devlet kurucularinin hepsi birer masondular.33.dereceden Mason olan Palmer Hall ise 55 Amerikan kurucusu arasindan sadece besinin mason oldugunu geri kalanlarinin ise masonlukla bir ilgisi olmadigini iddia etmistir.

Great Seal'in bir tarafinda antik bir Misir piramitini gostermekte,tepedeki ucgenin ise parlayan bir gozu icine almaktadir.Ucgen icindeki parlayan goz Masonlarin cok unlu ve yaygin bir semboludur.Great Seal'in on tarafinda Masonlar icin yine cok onemli bir sembol olan kartal resmi bulunmaktadir.Ucgen icindeki parlayan gozun isik demetiyle cevrili motifi Ordo Templi Orientis'in resmi muhurunde var olup bu sembolun masonlar icin onemini vurgulamaktadir.



Kutsal numara 13 de burada cesitli sembollerle ifade edilmistir.Ornegin 13 tane ok,13 tane cizgi,yildiz kumesinin 13 tane yildizi gibi...13 basamakli Misir pramidi de yeni Amerikan caginin baslangicini ifade etmektedir.Tesadufi bir sekilde butun Amerikan federal yonetimleri kendi resmi devlet damlgalarina(seal) sahiptirler.Ornegin,Colorado eyaletinin Great Seal'i(resmi sembolu) ucgen icinde, her tarafa isik sacan bir gozdur.Bu Great Seal'de yer alan bir pramitin altindaki bir yazitta Latince "Novus Ordo Seclorum" parolasi,yani "Cagin Yeni Duzeni" bugunku vurgusuyla "Yeni Dunya Duzeni" yazmaktadir.

Great Seal'in dolar uzerine basilmasindaki en onemli karar 1930'lu yillardakihukumet bakani Henry Agard Wallace sayesinde olmustur.Henry Wallace tam anlamiyla Amerika'nin yeni dunya duzenini insa etmesi icin tanri tarafindan secildigine inanmistir.Wallace'nin biyografisini yazanD.McDonald'ta gore Wallace, Amerika'nin tanri tarafindan secildigine ve kendisinin de mesih olduguna inaniyordu.Hur masonlar orgutune uye olan Wallace bunu saklamiyordu.Inancsal coskusunun etkisiyle 1934'te, bir kac kisi tarafindan bilinen Great Seal'in gercek anlamini deklare eden bir yazi yazdi.

"Evrenin buyuk mimarisinin tanimlanmasi daha fazla kesinlik istemektedir.Pramitin en ustundeki tas yerine yerlestilrilmeden once bu devlet guclu bir sekilde,obur devletler icinde yerini Yeni Dunya Duzeni'nin baslangicindan once almalidir."

Great Seal'in tam anlamini aciklamak oldukca guc ve butun anlami cok bir kac kisi tarafindan bilinmekte, uzerindeki semboller gizli topluluklara ait anlamlar ifade etmektedir.



Kaynak : theinsider.org


http://filistindavasi.netfirms.com/harun/Yeni/YMDonsoz.html

anadolu
11-05-2006, 20:09
[

En çok merak ettiğim Necip HABLEMİTOĞLU neden öldürüldü? hangi araştırmalarda ( rahmetli Uğur MUMCU tarzı) son noktaya gelmişti? o zaman başbakan olan Abdullah GÜL ile görüşmüşmüy dü ve hangi kurumun başına ekibiyle geçirilecek ti ki ortadan kaldırıldı? Abdullah Gül neden refüze edildi ve R.Tayyip ERDOĞAN bırakın başbakan olmayı siyasete girmesi bile imkansız diye düşünülürken nasıl oldu da başbakan oldu?AKP hep tek parti diye söylenir ama aslında yedi farklı telden çalan bir koalisyon mu.?Barzani bizim türkiyede TBMM de 75 tane milletvekilimiz var demişmi.?
haydi bakalım sadece okumayalım araştıralım ve araştırdıklarımızı paylaşalım dostlar bu topik artık iş yapsın daha doğrusu amacına ulaşsın.saygılarımla

yarım kalana devam ara ara.[/QUOTE]

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=133

yeter
11-05-2006, 20:27
Devşirme...
Önceleri biz devşirmiştik Batı yakasının cins kafalarını. Onların içerisinden bir çok sadık yönetici çıktı. Kimi zaman ihanet edenler de oldu.

III. Ahmet döneminde Batı hayranlığıyla başlayan yabancılaşma, II. Mahmud döneminde yepyeni bir dönemece girdi. Doğunun cins kafa Müslüman çocukları, kendine yabancılaşan Osmanlı yönetici kadroları tarafından ‘medeniyetin beşiği’ Fransa’ya gönderilmiştiler.

Niçin?

Elbette devşirilsinler için. Anlayacağınız, iş tersine dönmüştü. İslâm’ın cins evlatlarının kafaları ve kalpleri yıkanarak Batı’dan ülkelerine birer ‘devşirme’ olarak döndüler. Artık onlar Batı’nın yeniçerileriydi...

Hepsi de, ırzına geçen zorbaya âşık olan ahmak kız sendromuna tutulmuştular. Batı’da gördükleri her şeye körü körüne hayran olmuş, kendi öz kimliklerinden ise nefret eder hâle gelmiştiler.

Batılı gibi yemeye, batılı gibi giymeye, batılı gibi tüketmeye, batılı gibi yaşamaya başlamış ve fakat yine de hiçbir zaman Batılı olamamıştılar. Leylek olmaktan çıkmış, fakat güvercin de olamamıştılar.

Artık onlar ne Müslüman ne gayr-ı müslim idiler. Ne Doğulu ne Batılıydılar. Ne yabancı ne yerliydiler. Duyguları karışık, düşünceleri karışık, hayatları karışık, tasavvurları karışıktı. Kişilikleri parçalanmış, kimlikleri kaybolmuş, imanları kundaklanmış, inançları çalınmıştı.

Önce Genç Osmanlı idiler. “Hürriyet, hürriyet!” diyorlardı. Abdulmecid’e Tanzimat’ı ilan ettirdiler. Abdulaziz’i katlettiler. Abdulhamid’i korkusuna tutsak ettiler. Küfrettikleri padişah onları hem sürdü, hem de maaşa bağladı. (Sonrasıyla kıyaslayın!)

Sonra “terakki” ve “müsavat” sloganlarını “hürriyet”in yanına eklediler; İttihat ve Terakki koydular adını. Selanik meydanında padişaha küfrettiler, İstanbul’u basıp padişahı tahtından edince her biri bir padişah oldu.

Astılar, Meclis bastılar, kestiler, soydular, vurdular kırdılar. Kimse hesap sormadı.

Milyonlarca kilometre karelik Osmanlı toprağını yangın yerine çevirdiler. 8 yılda avuç içi kadar Anadolu dışında koskoca İmparatorluğu param parça edip erittiler.
Ellerinde yönetecek devlet, zulm edecek millet, soyacak hazine kalmayınca her biri bir tarafa sıvışıp gittiler. Talat Paşa Berlin’de bir kör kurşuna gitti. Enver Paşa “Büyük Turan” hayallerinin ardında telef oldu. Cemal Paşa Tiflis’te vuruldu.

Gittiler de bitti mi?

Ne gezer!..

İttihat ve Terakki’nin lanetli ruhu, bu milleti her batırışında başka bir isimle, başka bir suratla hortluyordu. Ama, daha o zamandan bazıları onların bittiğini sandı. Bunlardan biri de Refik Halid (Karay) idi. Bugün köşeme, Refik Halid Bey’in bundan tam 83 yıl önce İttihat ve Terakki’nin üçlü çetesinin ülkeyi terk edişlerinin ardından yazdığı bir yazıyı taşımak istiyorum:

Efendiler nereye?

“Ziyafet bitti, fakat ağzınızı silmeden, elinizi yıkamadan, bir acı kahvemizi içmeden; efendiler nereye?

Yaz başlarında sırtı karnına yapışmış, sarı, sıska, cansız bir takım tahtakurular çıkar, iğne gibi vücudumuza batar, derimizi haşlarlar, kanımızı emerler, sonra sabaha karşı etli, canlı, iri yarı, şuraya buraya kaçarlar... Galiba şafak attı, güneş doğuyor; tahta kuruları nereye?

Ücra dağ başlarında, gözleri ateşli, dişleri keskin, tüyleri dimdik aç kurtlar vardır. Köpeksiz sürülere dalarlar, etrafa kan kemik saçıp, mideleri dolu inlerine koşarlar... Galiba çoban göründü, köpekler havlıyor: Tok kurtlar nereye?

Kedisiz evlerde fareler vardır. Kilerlere girerler, dolaplara dalarlar, şunu bunu kemirip sağa sola koşuşup baş köşede gezerler, bir patırtı olunca deliklere girerler. Galiba koku aldınız. Kedi geziyor: koca fareler nereye?

Dul annelerin haylaz çocukları vardır? Sandıkları kırarlar, paraları çalarlar, bohçaları aşırıp tefeciye satarlar ve sonra korkup sokak sokak kaçarlar... Galiba foyanız meydana çıktı. Yakanız ele geçecek: Ziyankâr evlatlar nereye?

Vurdular, kırdılar, yaktılar, yıktılar, astılar, kestiler, kızdılar, kavurdular; nihayet leşimizi meydanlara sererek yılan gibi kaçtılar. Memlekete düşmanları sokarak üstümüzden aştılar. Eli sopalı, beli palalı, gözü kapalı paşalar damdan dama nereye?

O zamanlar kalemler kırık, gözler yumuk, boyunlar eğri, ağızlar kilitliydi. Gel diyordunuz, halk karnını yerde sürüye sürüye ezile büzüle koşuyor, ayaklarınızın altına sokulup tir tir titriyordu. Git diyordunuz kapıya kendini dar atıyor, merdivenleri dörder dörder atlayarak canını güç kurtarıyordu.

... As deyince sıra sıra dar ağaçları kurulur, yak deyince alev alev meşaleler tutuşur, bas deyince tabur tabur jandarmalar üşüşürdü. Elinizde zindan anahtarları, belinizde idam ipleri, sırtınızda dar ağaçları vilayet vilayet dolaştınız. Ali’ye çattınız, Veli’yi bastınız, Ahmed’i kazıdınız, Mehmed’i kavurdunuz, beş senedir her tarafta kargalara insan leşinden ziyafet çektiniz.

Muhalif mi? Al aşağı. Muharrir mi? Vur başına... A padişah heveslileri... Şam’da, Halep’te az daha adınıza hutbe okutup, isminize para bastıracaktınız!

Yenilik sizde, kahramanlık sizde, avurt zavurt sizde, caka tavır hepsi sizdeydi. Şimdi böyle sinsi sansar gibi tavandan tavana nereye? Evet, nereye gidiyorlar? Mahalle kahvesinden bir adımda sadarete, meyhaneye iskemlesinden bir basışta nezarete (bakanlık), tulumbacı koğuşundan bir hamlede valiliğe eren bu türediler: nereye gidiyorlar?

Kendileri kürklere büründüler, milletin derisini soydular. Kasalarına altın doldurdular, bizim ceplerimize kağıt tıktılar. Halk sersefil cami avlularında yatarken çiftlikler aldılar, kâşâneler yaptılar. Açlıktan ölenlerin lokmasını ağzından çalarak haspalara ziyafet çektiler. Susuzluktan kavrulanların testisini aşırıp havuzlarını doldurdular...

Halk sokaklarda pösteki kemirirken, onlar konaklarda ebabil beyni yediler, kuş sütü içtiler. Anamıza sövdüler, babamızı dövdüler, tırnaklarımızı söktüler. İşte milleti artık büsbütün öldürdüklerinden emin olsunlar. Zira damarlarımızda bir damla kan, kollarımızda bir zerre kuvvet kalmış olsaydı yakalarına yapışır, öcümüzü alırdık. Halbuki kollarını sallaya sallaya yüzümüze tüküre tüküre gittiler!..

Aşk olsun, at da size yaraşır, meydan da!.. Bizde bu ölü kan, sizde o yaman surat olduktan sonra bir gün olur yine gelirsiniz. Eteklerinizi öptürüp ciğerlerimizi söndürürsünüz. Biz size “Kırk katır mı, kırk satır mı?” diye sormadık. Yarın sizin bize: Ölümlerden ölüm beğen” demek artık hakkınızdır.

Lâyığımız olan paşalar! Topumuzun kellesini kesmeden nereye?”
Giden miden olmadı aslında. Sadece isim ve cisim değiştirdiler.

Bu yazının üzerinden tam 83 yıl geçti.

Siz söyleyin, ne değişti? Kuklacıya değil de kuklaya baktığımız sürece, değişen pek bir şey de olmayacak.

( 09 Nisan 2001 )

http://www.mustafaislamoglu.com/makaleler.php?Makale_id=113&Kat_id=3

kdr1965
13-05-2006, 18:45
Masonlar gizli, rotaryenler şeffaf çalışır

Guvarnör Erhan Çiftçioğlu, rotaryenleri 10 milyonluk bir aile olarak tanımlıyor. Görüşlerini Aksiyon’a anlatan Erhan Çiftçioğlu, SSCB’nin son lideri Mihail Gorbaçov’la dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan’ı dünyada ilk kez rotaryenlerin buluşturduğunu söylüyor.
--------------------------------------------------------------------------------

Türkiye’de rotary kulüplerinin başında bulunanlar bugüne kadar basına çok fazla açıklama yapmadı. Rotaryenlerin Türkiye’de üç bölge guvarnörü var. 2430. Bölge Guvarnörü Erhan Çiftçioğlu’nun kapsama alanı Antalya’dan başlıyor, Eskişehir üzerinden Adapazarı’nı içine alacak şekilde Zonguldak’a kadar bir çizgi çektiğimizde bütün doğu bölgesini içine alıyor. Yurtdışında Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan,Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan da onun sorumluluğunda. 2420. Bölge Guvarnörü Prof. Dr. Atilla Gönenli’nin görev sahası İstanbul bölgesini kapsıyor, Trakya’ya kadar uzanıyor. 2440. Bölge Guvarnörü Altan Doğu ise Ege Bölgesi’nden sorumlu. Masonlukla aralarındaki farkı, “Onlar gizli biz ise açık ve şeffaf çalışıyoruz.” sözleriyle özetleyen Erhan Çiftçioğlu, Aksiyon’a önemli açıklamalar yaptı.

-Rotaryenlerle masonlar arasında nasıl bir ilişki var. Çünkü Türkiye’de rotary ve mason aynı anlamı çağrıştırıyor?

Neden böyle bir intiba oluşuyor onu bilemiyorum. Ancak, şunu söyleyebilirim, masonlar kendi içine dönük bir topluluk. Rotaryenler ise iş adamlarından oluşan, yüzleri topluma dönük insanlar. Her şeyleri açık. Diğer Müslüman ülkelerde masonlarla aynı kefeye konmuyoruz. Sadece Türkiye’de böyle bir düşünce hakim. Acaba Türkiye’ye rotary’yi getiren ilk kurucular mason kökenli miydi ki ülkemizde böyle bir şey yaygınlaşıyor diye merak ettik. Ancak ilk kurucuların da masonlukla bir alakasının olmadığını anladık.

-Neden böyle bir yükleme var peki?

Elli yıldır Türkiye’de faaliyetteyiz, ben bunun 25 yılına tanıklık ettim, bunu anlayabilmiş değilim. Rotaryenlerin bütün toplantıları topluma açık. İstediğiniz toplantıya başkanın misafiri olarak katılabilir, çıkan kararları da görebilirsiniz.

-Madem bu kadar şeffafsınız rotary’ye üye olmak o kadar kolay mı?

Üye olabilmek için öncelikle bir rotaryen tarafından tavsiye edilmeniz gerekiyor. Ayrıca, iyi bir meslek sahibi veya iş adamı olmalısınız. Ondan da öte o kimsenin bölgesinde saygın, dürüst olarak anılan bir kişi olması gerekiyor. Dolayısıyla sadece tavsiye edilmek yetmiyor, tabii ki.

-Bunlar dünyadaki bütün insanlarda olması gereken, özellikle dinlerin vurgu yaptığı genel kabul görmüş ilkeler. Sizi farklı kılan ne?

Rotary, iş ve meslek adamları organizasyonu. İyi ahlaklı kimseleri almalıyız ki topluma hizmet etsinler.Menfaat temin etmek için aramıza katılanlar, kısa süre sonra ayrılmak zorunda kalır.

-Bildiğimi kadarıyla kadınlar mason localarına üye olamıyor. Sizin masonlardan farklı yanınız kadınların da üye olabilmesi mi?

Masonlar kapalı bir yapıya sahip. Rotary ise daha açık bir organizasyon.

-O halde rotary kendisini nasıl tanımlıyor?

Rotary, dünyanın en büyük sivil toplum örgütü. Dünyada 1 milyon 250 bin rotaryen, 800 bin rotaract (18-30 yaş arası), 270 bin ise interact (14-18 yaş arası) üyesi var. Köylerde ve varoşlarda kurulmuş 500 bin toplum birliği var. Yani dünyada 10 milyon nüfuslu bir aileden söz ediyoruz.

-Bu rakamlar bana az geldi. Daha yüksek bekliyordum. Türkiye’deki durum ne?

Bir kişi üye oldu mu ailenin tümü rotary’ye hizmet eder. Ailenin diğer bireylerini saymıyoruz. Türkiye’de 8 bin rotaryen, 2 bin civarında rotaract, bin civarında ise interactımız var. Köylerde ve varoşlarda kurduğumuz bin civarında toplum birliği mevcut. Bunlarla birlikte Türkiye’de yaklaşık 50 bin kişilik bir aileyiz.

-Üye profiliniz toplumun hangi kesimlerinden oluşuyor. Böyle bir istatistiğiniz var mı?

İş ve meslek adamlarından oluşuyor. Bayan üyelerimizin oranı yüzde 22. Bir meslek grubundan aynı kulüpte en fazla iki kişi bulunur.

-Sol, sağ, ortanın solu, muhafazakar gibi tanımlamalar yapılır. Üyeleriniz ağırlıklı olarak bu saydıklarımdan hangisine yakın?

Kesinlikle böyle bir ayrım yok. Rotary ırk, din, dil ayrımı yapmaksızın direkt insana hizmet eder.

-Muhafazakarlar da size üye oluyor mu?

Mesela, kendimi dindar olarak görüyorum. Ben guvarnörüm. Cuma namazlarını kılar ramazanlarda orucumu tutarım. Kendime göre vazifelerimi yerine getiririm. Rotary’de Hıristiyanı da Musevisi de var. Türkiye’deki profil ne ise benzer oranlarda rotary’nin içerisinde yer alır. Ben Müslümanım ancak 2 yıl önceki guvarnör Hıristiyandı.

-Son zamanlarda üye sayılarını artırmaya dönük çalışmalar yapıyorsunuz. Artık dışa açılma zamanı geldi mi diyorsunuz?

Rotary’nin beş yılda bölgemizde 30 bin üyeye ulaşması gerekir. Benim bu yıl koyduğum hedef bu. Söz konusu sayıya ulaştığınızda uluslararası rotary, sizin dilinizi kabul ediyor. Böylece dünyanın en büyük sivil toplum örgütünün resmi dili Türkçe oluyor. Bu amaçla üye sayısını artırmak için uğraşıyoruz. Bir de ben Türki cumhuriyetleri Türkiye’ye bağlamak için çok uğraştım. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan bu yıl bize bağlandı.

-Türkiye’de sosyal sorumluluk çerçevesinde ne tür işler yapıyorsunuz?

Kısa adı KOY olan proje ile 60 saatte insanlara okuma yazmayı öğretiyoruz. Özellikle Güneydoğuda uygulamaya koyduğumuz bu projeyle insanlar aynı zamanda Türkçeyi de öğreniyor. Bugüne kadar 52 bin kişi okuma yazma öğrendi. Bu yıl sonunda bu sayı 82 bine çıkacak. Ayrıca Çankırı ve Kastamonu’da 5 bin 543 kişiye ve 15 köye temiz su sağladık. Milli Eğitim Bakanlığı ile birlikte yürüttüğümüz projeyle okullarda, içme sularını tuvaletlerden koridorlara taşıyoruz. Bu yöntemle çocukları elliye yakın hastalıktan korumuş oluyoruz. Aslında biz bir fikir üretiyoruz, bu fikri model haline getirip toplumun hizmetine sunuyoruz.

-Tanıtım sorunu yaşıyor musunuz?

Aslında yanlış anlaşılıyoruz. Biz şimdiye kadar basının huzuruna nasıl çıktığımıza baktık. Bir balo düzenliyoruz. Oraya gelen basın bizim sadece balolarda yemek yediğimizi zannediyor. Oysa projeler yapılmıştır, bitmiştir; onun bağ bozumunu yapıyoruzdur. Bunun sorumlusu biziz. Artık toplumla bağ kuracağız, daha profesyonel yaklaşıyoruz. Bu ülkenin rotary’e çok ihtiyacı var. Mutlaka devlet politikasının içerisinde rotary’nin olması lazım.

Adapazarı’nda rotary çok iyi tanınır. Çünkü deprem bölgesinde harika işler yaptık. Bartın ve Diyarbakır’da çok iyi bilinir. Her kulüp bir sürü proje üretiyor. Bakın size ilginç bir tanesini aktarayım. Adana’da rotary kulübü bir park yaptı. Bir örneği İngiltere’de var. Başka yerde bulamazsınız. Görme özürlü bir çocuk özel bir giysi giydirilerek bir odaya sokuluyor. İçerdeki ışıklardan çocuk elini görüyor, vücudunu tanıyor. Bu olağanüstü bir şey. Ultraviyole ışınlarıyla, giydiği bir elbise sayesinde odanın içinde kendisini görüyor.

-2005 için ne tür projeleriniz olacak?

Bu yıl dünya barışına yönelik projeler ürettik. Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinde 150 bin e-mail gönderdik. Konuyla ilgili 200 rotaryen görevlendirilip Türkiye’nin AB’ye girmesiyle Avrupa’nın neler kazanabileceği anlatıldı. Avrupa rotary kulüplerinde Türkiye lehine kamuoyu oluşması için çabaladık. Gençlik mübadele programları düzenleyeceğiz. Rusya Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov ile ABD Başkanı Ronald Reagan’ı Finlandiya’da ilk kez bir araya getiren bir rotary barış konferansıdır. Bu dünyanın şeklini değiştirmiştir. Bütün rotaryenlerin hayali dünya barışıdır.---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
NOT:
şu katılım şartlarını ve amaçlarını arşrtırmakta fayda var birde şu misyonerlikle ilgili çalışmalara el atmak lazım arkadaşlar.!!!! yanlış hatırlamıyorsam kendisini pek sıcak bakmam ama şu doğu perinçekin misyonerlikle ilgili söyledikleri ve ve o dönemde kürtlerin hristiyanlaştırmaları ile ilgli bağlantılı olarak lanet olası bop projesi!büyük bir puzzle birleştirmek zor herkez doğuya bakarken karadeniz de
olaylar ne safhada oda çok ayrı bir konu araştırmak lazım.
Geçmiş te rusya da bilim adamlarının yaptığı bir araştırmada insanların din değiştirmesi için baskı yapıldığında daha çok antipati yarattığını ve dinine daha çok bağladığını ama zaman la dininden soğutularak o noktasına (atezim) çekildiğinde başarılı olunduğunu okumuştum.


mason cemiyeti ve misyonerlik çalışmalarına ATAMIZ son noktayı koyduktan sonra bir nekahat uyku dönemine girer masonlar kendi sitelerinde de yazıyorlar.pekiyi ATA mızın ölümünden sonra bunlara legal olmasını kim sağlamıştır.?
Rahmetli Necip HABLEMİTOĞLU nun son çalışmaları nda üzerinde hassaiyetle durduğu madenlerimizle ilgili sivil toplum örgütlerini destekleyen ülke kimdir.? kendi ülkesinde hiç altın maden olmamasına rağmen dünya altın piyasası lderi ülke hangi ab. ülkesidir.(A..A.A)

kdr1965
13-05-2006, 18:59
*** Neden güzel ülkemde terör olayları özellikle yaz başlarında ivme kazanır?

*** Yabancı bilim adamlarının birdenbire özellikle Doğu ve Güneydoğu Bölgelerimizde misyonerlik çalışmalarına başlaması olabilir mi?

*** Arkeolog kartvizitiyle kazı yapan ecnebi asker emeklilerinin gündüz külahlı gece silahlı etkinlikleri olabilir mi?

*** Dünyanın hiçbir ülkesinde kazı yapmamış yabancı arkeologların milyonlarca dolar harcayarak kazı çalışması yapmaları olabilir mi?

*** Türk Sat uydusundan her türlü misyonerlik çalışmaları yapılması olabilir mi?

*** Özellikle Doğu ve Güneydoğu sınır kapılarında ki görevlilerin yaz tatili nedeniyle kontrollerini gevşetmeleri olabilir mi?

*** Silahlı Kuvvetler ve Emniyet mensuplarının tayinlerinin bu döneme rastlaması nedeniyle kontrol ve kimlik zaafı olabilir mi?

Biliyor muydunuz?

01 – Türkiye de en fazla arkeolojik kazı yapan kişinin ABD’nin sayılı zenginlerinden birinin çocuğu olduğunu biliyor muydunuz?

02 – İsraxx uyruklu bu kişinin sadece Ahlat ve çevresindeki kazılar için yaklaşık 25 Milyon $ “Yirmi beş milyon dolar” harcadığını biliyor muydunuz?

03 – Güzel ülkemde; arkeolojik kazı yapanların büyük çoğunluğunun yabancı bilim adamı & misyoner olduğunu biliyor muydunuz?

04 – Güzel ülkemde; kazı yapanların genelde Doğu ve Güneydoğuda Bölgelerimizde kazı yaptıklarını biliyor muydunuz?

05 – Güzel ülkemde; kazı yapanların her türlü teknolojiden faydalandıklarını, özellikle NASX’nın ve ASKERİ uyduların çektiği fotoğraflarından ve haritalarından yararlandıklarını biliyor muydunuz?

06 – Güzel ülkemde; bilimsel çalışma! yapan yabancı bilim adamlarının & misyonerlerin güzel ülkemin istedikleri yerinde rahatlıkla dolaştıklarını ve özellikle Güneydoğu’yu mihenk taşı olarak kullanıp özgürce bilimsel araştırma & misyonerlik çalışmaları yapabildiklerini biliyor muydunuz?

07 – 1977 de başlayan ve 1980’lerde tepe noktasına ulaşan arkeolojik kazılardan sonra güzel ülkemde terör ve anarşi faaliyetlerinin ivme & hız kazandığını biliyor muydunuz?

08 – Arkeolojik kazı yapan bilim adamlarının & misyonerlerin büyük bir çoğunluğunun hakkında geceleri kazı yaptıkları yerlerde halkı bilimsel! olarak aydınlatmak için özel toplantılar yaptıklarını ve haklarında emniyet teşkilatına birçok suç duyurusunda bulunulduğunu biliyor muydunuz?

09 – Küçük çaplı bir arkeolojik bir kazının sadece 80 günlük( yaklaşık bir sezonluk) maliyetinin ortalama 100.000 $ dolara mal olduğunu biliyor muydunuz?

10 - Kazı yapanların maddi kaynaklarını & değirmenin suyunun geldiği yeri açıklamadıklarını biliyor muydunuz?

11 – Kazı yerinde özellikle höyük kazılarında istenirse yanlış kazı yapılan ortalama 10m² lik bir alanda yaklaşık 10.000 yıllık bir tarihin kaybolduğunu biliyor muydunuz?

12 – Güzel ülkemde kazı yapanların kazı yaptıkları yerlerdeki bütün isim & belge saklama & belge açıklama ve telif haklarının kendilerine ait olduğunu biliyor muydunuz?

20 - Çok iddialı bir sav olacak ama isterse bir arkeologun kazı yaptığı alanda bulduğu bulguları yok ederek tarihi gerçekleri saptırdığını & saptırabileceğini biliyor muydunuz?

13 – Türk arkeologların bazı yabancı arkeologları casuslukla suçladıklarını biliyor muydunuz?

14 – Bizlerin özellikle Almanya’ya girebilmek için saatlerce vize kuyruğunda beklediğimiz halde Türkiye’de kazı yapan bilim adamlarının! büyük çoğunluğunun Alman vatandaşı olduğunu biliyor musunuz?

15 - Güzel ülkemde kazı yapan bilim adamlarının! bazılarının eski mesleklerinin asker kökenli olduğunu biliyor muydunuz?

16 – Askerlikten genç yaşlarında birdenbire ayrılıp güzel ülkemde arkeologluk aşkıyla yanıp tutuşan bu insanlara niçin arkeologluk yapıyorsunuz diye sorduğumuzda en büyük ideallerinin Türkiye’deki geçmiş medeniyetleri su üstüne çıkarmak olduğunu hep birlikte koro olarak söylediklerini biliyor muydunuz?

17 – Türkiye ve Ermeniler ile ilgili yazılan bilimsel yazıların! büyük çoğunluğunun Almanca yazıldığını biliyor muydunuz?

18 – Ermeni Soykırımı yoktur esas vahşeti ve kıyımı Ermeniler yapmıştır diyen yaklaşık 45 “Kırkbeş” yıl Türkiye’de çalışmış ve nick’i “OSMAN” olan Alman bilim adamının Alman vatandaşlığından çıkarılması için fezleke düzenlendiğini biliyor muydunuz?

19 – Güzel ülkemde kazı yapanların bu yaptıkları bilimsel çalışmaların yakın zamanda Türkiye’nin aleyhinde kullandıklarını ve açıkladıkları bilimsel makalelerde HELEN & ERMENİ KÜLTÜRÜNÜ ön plana çıkarttıklarını biliyor muydunuz?

20 – Yaklaşık 3000 “ Üçbin “ yıl önce Anadolu’da tam teşekküllü site devletleri varken Avrupa da Macaristan hariç daha köy yerleşim yerlerinin bile olmadığını biliyor muydunuz?

21 – Özellikle yerleşim kültürünün Güneydoğu’dan ve Hatay Bölgemiz den Yunan adalarına ve oradan dalga dalga tüm Dünya’ya yayıldığını biliyor muydunuz?

22 – AMUK KÜLTÜRÜ adıyla anılan bu kültürün adının;

a- Suriye tarafında Yukarı Suriye Kültürü

b- Yunanlılar tarafından Helen Kültürü

c – Ermeniler tarafından Ermeni Kültürü olarak Dünya literatürüne geçirilmek istendiğini ve Türk düşmanı bilim adamlarınca bu adlarla anıldığını biliyor muydunuz?

23 – Ermenilerin bizim atalarımızın dedikleri yerlerde özellikle AHLAT ve CİVARINDA 1071’den önce bazı yerlerde yaklaşık 300 bazı yerlerde ise yaklaşık 500 yıl önce Türk yerleşim yerlerinin olduğunu biliyor muydunuz?

*** Ve hala bu bilgilerin bizim sosyal bilgiler kitaplarında yer almadığını biliyor muydunuz?

24 – Özellikle Ahlat ve civarında yapılan bilimsel kazıların! bu gerçekleri değiştirmek için yapıldığını biliyor muydunuz?

25 – Yayımlanan 1 “bir” tane bilimsel Türk arkeolojik makalesine karşı Ermenilerin yaklaşık ortalama 22 “yirmi iki” tane bilimsel arkeolojik makale yayımladıklarını biliyor muydunuz?

26 – Tüm Dünya’da dalga dalga yayılan Ermeni Soykırımı ve Tehcir Olayı’na Ankara’da sadece ve sadece 2 “iki “ profesörümüzün karşı koyduğunu ve bunlardan bir tane sininde aşırı baskıdan & ilgisizlikten ve yeterli maddi destek verilmediği için gelecek ay görevinden ayrılacağını biliyor muydunuz?

27 – Ermeni propagandasını tüm Dünyada en ateşli savunucularının ülkemizden kaçan sahte aydınlarımızın & teröristlerin olduğunu ve bunların Erivan’da bir elleri yağda bir elleri balda müreffeh bir hayat yaşadıklarını biliyor muydunuz?

28 – Özellikle Ülkemizin Güneydoğu Bölgesi’nde yakalanan teröristlerin % 90’nının yabancı uyruklu olduğunu biliyor muydunuz?

Yüreğinizin götürdüğü yerde sağlık & başarı ve mutluluklar sizinle olsun…

Erkal.
Erkal
3 Temmuz 2005 20:33 Düzenle Sil
ordaki parayı kim ceviriyorsa onun kaynağı odur.

kaynak:http://forum.memurlar.net/topic.aspx?id=47321

yeter
14-05-2006, 00:05
Kitaplar da faili meçhul (ya da meşhur) cinayete kurban gider mi? Çok klasik gelecek ama, burası Türkiye; değil kitapların, tarihi binaların kapı alınlıklarındaki canım hüsn-i hatların dahi hoyratça kazıtıldığına yüzlerce tarihi eser tanıklık eder.

Kürtçülükten Türkçülüğün teorisyenliğine terfi eden Ziya Gökalp'in Türkçülüğün Esasları'nı yazmadan çok önce Kürtçülüğün Esasları'nı yazdığını şu satırlarla duyurmuştum bu köşede:

"Ziya Gökalp'in gençliğinde tanıştığı Abdullah Cevdet sayesinde ulusçu bir düşünceye eğilim göstererek yıllarını verdiği ilk kitabının adını öğrenmek istemez misiniz: Kürtçülüğün Esasları ve Kürt Lugatı. Eğer birileri yerinden etmemişse, bu eserin Ziya Gökalp'in el yazısıyla olan aslı şu an Sinop Dr. Rıza Nur Kütüphanesi'nde olması gerekiyor."

Bana ulaşan telefon ve mesaj trafiğinden, konuya ilgi duyanların sanılandan da çok olduğu anlaşılıyordu. Hatta bazıları ilgili kütüphaneyi telefonla aramışlardı bile. Fakat, kütüphane yetkilileri, kütüphanelerinde Ziya Gökalp'in "Bazı Kürt Aşiretleri Üzerine Araştırmalar"ının bulunduğunu, adı geçen eserin mevcut olmadığını söylemekle yetiniyorlardı. Ben ise, halen dostum olan ve birçoğumuza zamanında üstadlık yapmış olan bir büyüğümüzün 70'li yıllarda kaleme aldığı bir eser için bu kitaba müracaat ettiğini ve kitabı bizzat yerinde görüp alıntılar yaptığını biliyordum. Kitabın varlığından emindim emin olmasına da, içime bir kurt düşmüştü: Geçenki yazıda dile getirdiğim "eğer birileri yerinden etmemişse" endişemde, haklı mı çıkmıştım yoksa?

Evet, maalesef öyle! Yaptığım kısa bir araştırma sonucunda endişemde haklı olduğumu anladım; kitap yerinde yoktu. Beni bir merak sardı; bu kitaba ne olmuştu? Eser, siyasal ve tarihi açıdan sıradan bir eser değildi; resmi ideolojinin yarı resmi ideoloğu sayılan bir şahsa aitti ve böyle bir eserin varlığı "Atatürk milliyetçiliği" tezinin ne kadar naiv temeller üzerine bina edildiğini gösterirdi. Gökalp'in el yazısıyla yazılmış olan bu eserin bilinen ikinci bir nüshası da yoktu. İşin kötüsü, bilgisine başvurduğunuz alt kademeden memurlar, bilgi vermekten çekiniyorlardı. Araştırmamızın sonunda, kitabın adına kütüphane kayıtlarında ulaşabilmiştik. Evet, Gökalp'in kitabı on yıllardan beri kütüphanedeki yerinde himmetlisini beklemişti. Fakat, bir gün gelmiş kitap, acele olarak "çok özel" bir emirle Ankara'dan istenmiş ve kitap 'Ankara'ya gönderilmişti.

Buraya kadar normal sayılabilir. Beni olduğu gibi, siz okuyucularımı da asıl şaşırtacak nokta, kitabın Ankara'dan istendiği günün tarihi. Hadi, tahmin edin bakalım? Ben söyleyeyim:

12 Eylül 1980

Evet, evet! Tam darbenin yapıldığı ilk gün. Şimdi şu soruyu sorduğunuzu duyar gibiyim: Yahu darbeciler yememiş içmemiş, daha darbe yaptıklarının ilk günü Sinop'taki bir kütüphanede mevcut bir kitabın peşine mi düşmüşler?
Evet, öyle görünüyor. "Niçin"i üzerine söylenecek çok söz var. Bu "niçin"i, sistemin ürettiği kendi korkularında aramak gerek. Bu korku, kimi zaman, sistemin koruyuculuğuna soyunanlara, bu ülkenin hafızasını yok etmek, tarihini kundaklamak, arşivlerini fail-i meçhule kurban etmek gibi cinayetler işletebiliyor. İşte, "fail-i meçhul"e kurban gidiş hikayesini burada aktardığımız bu kitap da, binlerce örnekten sadece biri. Birileri, adeta, panik halinde suç delillerini yok etmek için eline geçen her şeyi şömineye atan bir suçlu psikozu içerisinde, kendi kurguladığı resmi teze aykırı ne varsa, acımasızca yok ediyor. İşinin ehli her araştırmacı, bu bilinçli tarih cinayetinin farkına varır. Murat Bardakçı da bunlardan biri. O da Şah Baba'yı yazarken fark etmiş. Şöyle diyor: "Milyonlarca evrakın yer aldığı Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nde bugün Sultan Vahideddin'le ilgili işe yarar tek bir siyasi belge bulunmuyor. Varolanlar sadece nişan tevcihi, cülus yıldönümü kutlaması yahut doğum günü tebriki gibisinden beşinci, onuncu derecedeki protokol yazışmaları... İşin vahim tarafı, arşivlerde bulunması gereken siyasi belgelerin şimdi nerede olduğunu kimselerin bilmemesi... Tarihin eksik şekilde kaleme alınmasıyla neticelenen böyle bir bilinmezlik karşısında söylenecek birkaç kelime var: Ayıp, yazık ve günah!.."

Ya diğer kitapların, arşiv belgelerinin başına gelenler? Her birinin hikayesi en az bu kadar dehşet verici en az bu kadar hazin. Hâlâ yok edilemeyip şurada burada gözden kaçanlar da var; var fakat, onların da yanına yaklaşmak için "efsunlanmış" olmak gerekiyor; "efsunlanmış"lar dışındaki araştırıcıların görmesini istemedikleri belgeler için buldukları bir de gerekçe var: "Tasnif dışı"(!)

İmdi, "Gökalp'in kitabına ne oldu?" sorusunun cevabını bir tek 12 Eylül paşaları biliyor. "Bunun hesabını ve kitabın akibetini soracak bir makam yok mu?" diyeceğim ama, "devlet"ten hesap sormak kimin haddine?

Oysa ki, "devlet" herkesten hesap sorar, değil mi?

(11 Haziran 1999)

http://www.mustafaislamoglu.com/makaleler.php?Makale_id=174&Kat_id=4

baron11
16-05-2006, 23:13
Komplo teorilerine pek inanmam; ama bazen siz inanmasanız da teori ne yapıp ediyor, sizi inandırıyor.
Bugün Güneydoğu konulu bir teori için veriler sunacağım.
Değerlendirmek size kalmış.

Dün arşive girip baktım:
Güneydoğu'da aralıkta olay olmamış.
Ocakta da olmamış.
Şubatta da olmamış.
Buna hepimiz seviniyorduk, ama içten içe de endişeleniyorduk. Çünkü aslında silahların tamamen gömülmediğini, sadece "bir süre için" sustuğunu biliyorduk.
Peki niye susmuştu? Sadece bölgede kış şartlarında eylem ya da operasyon yapmanın zorluğu nedeniyle mi?
Yeniden başlamak için ne bekliyordu?
Bu soruların yanıtını ararken şubat sonundan itibaren çığ gibi patladı olaylar. Ve her gün bir çatışma haberiyle uyanmaya başladık.
Beklenen neyse, devreye sokulmuştu belli ki...

Son 3 aydan bazı gelişmeleri peş peşe hatırlayalım:
8 Aralık'ta FBI Başkanı Robert Mueller Ankara'ya geldi.
Ondan 4 gün sonra da CIA Başkanı Porter Goss geldi.
İkisi de askeri ve sivil istihbarat yetkilileriyle görüştüler. İki ülke arasında teröre karşı işbirliğinin konuşulduğu, Türk tarafının ABD'den Irak'ta PKK ile etkin mücadele istediği yazıldı.
Ardından 19 Aralık'ta NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Schreffer geldi.
Ondan 4 gün sonra MGK Genel Sekreteri Yiğit Alpogan, ABD'de Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ile görüştü. "PKK'nın Kuzey Irak'taki varlığının ABD tarafından seyredildiğinden" yakındı.
Ardından ABD Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, "PKK ile mücadele konusunda Türk kamuoyundaki öfkeyi anlayışla karşıladıklarını söyledi, somut sonuçlar almaya kararlıyız" dedi.
Şubat başında Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir'in 12 günlük ABD gezisi başladı.
1 Mart'ta Irak Başbakanı İbrahim Caferi Ankara'ya geldi. Irak Devlet Başkanı Talabani'nin eleştirdiği bu ziyarette Caferi, Başbakan Erdoğan'a, "ABD Irak'ta işi beceremedi. Barışı ancak siz sağlayabilirsiniz" diyerek Türkiye'nin müdahalesini istedi.

İşte Güneydoğu, bu trafiğin ardından patladı.
Caferi'nin müdahale istediği gün Cizre'de tabur komutanının aracı saldırıya uğradı; 1 er şehit oldu, 1 çavuş yaralandı.
24 Şubat'ta Mardin Dargeçit'teki operasyonda 8 PKK'lı öldürüldü.
4 Mart'ta İzmir'de PKK, polis lojmanına bomba attı.
6 Mart'ta Batman'da polis otosu tarandı: 4 polis şehit oldu.
9 Mart'ta Van'da canlı bomba 3 kişiyi öldürdü, 8 kişiyi yaraladı.
10 Mart'ta Şırnak'taki operasyonda 2 asker şehit oldu, 5 asker yaralandı.
12 Mart'ta Şırnak'ta bir şehit daha verildi.
16 Mart'ta Erzincan'da düşen helikopterde 5 asker şehit oldu.

"Amma da yazıyorsun" denilebilir, ama gördüğünüz gibi yazan ben değilim; kronoloji...
Bir savaş tehlikesini püskürtmemizin yıldönümünde Türkiye, yine Irak bataklığına çekilmek isteniyor.
Yarın "Bu saldırılara daha ne kadar göz yumacaksınız?" diyecekler; "Girmedik, hata ettik" dedirtecekler; kamuoyunun tezkereyi reddettiren 1 Mart direnci kırılacak.
Bugün Nevruz'a bu tabloda giriyoruz.
Bundan böyle olup bitecekleri bir de bu gözle okumakta büyük yarar var.

Bu yazı 21.03.2006 da hazırlanmış,liste giderek kabarmakta bakalım sonu ne olacak.

Kaynak.Can DÜNDAR

bms1
18-05-2006, 10:06
Ceyhan Mumcu'dan şok bir iddia
Maktül Uğur Mumcu'nun abisi Ceyhan Mumcu, geçen pazartesi günü birinin yanına gelerek, “Türkiye'de kan gövdeyi götürecek” dediğini söyledi. Peki kan niçin akacaktı?
Bombalı saldırı sonucu öldürülen gazeteci Uğur Mumcu'nun abisi Avukat Ceyhan Mumcu, geçen pazartesi günü birinin yanına gelerek, “Türkiye'de kan gövdeyi götürecek” dediğini açıkladı.

Saldırılar Türkiye'yi İran'a Karşı Zorlamak İçin

Mumcu, kendisine gelen kişinin ismini açıklamak istemediğini belirterek, “Bana, ‘Ben istihbaratçı değilim. Ama sizin ve Uğur'un eşi Güldal Mumcu'nun hayatından endişe ediyoruz. Başka isimlere de saldırı düzenlenebilir. Bu işi MOSSAD yapacak. Türkiye'yi İran konusundaki tarafsızlığından ayırmak istiyorlar. Türkiye, İran ile çatıştırılacak.’ dedi.” şeklinde konuştu. Bunun üzerine 16 Mayıs 2005 tarihinde bir basın açıklaması yazdığını belirten Mumcu, Türkiye’yi yönetenlerin ve kamuoyu öncülerinin dikkatini çekmeye çalıştığını kaydetti.

kdr1965
19-05-2006, 14:18
Ceyhan Mumcu'dan şok bir iddia
Maktül Uğur Mumcu'nun abisi Ceyhan Mumcu, geçen pazartesi günü birinin yanına gelerek, “Türkiye'de kan gövdeyi götürecek” dediğini söyledi. Peki kan niçin akacaktı?
Bombalı saldırı sonucu öldürülen gazeteci Uğur Mumcu'nun abisi Avukat Ceyhan Mumcu, geçen pazartesi günü birinin yanına gelerek, “Türkiye'de kan gövdeyi götürecek” dediğini açıkladı.

Saldırılar Türkiye'yi İran'a Karşı Zorlamak İçin

Mumcu, kendisine gelen kişinin ismini açıklamak istemediğini belirterek, “Bana, ‘Ben istihbaratçı değilim. Ama sizin ve Uğur'un eşi Güldal Mumcu'nun hayatından endişe ediyoruz. Başka isimlere de saldırı düzenlenebilir. Bu işi MOSSAD yapacak. Türkiye'yi İran konusundaki tarafsızlığından ayırmak istiyorlar. Türkiye, İran ile çatıştırılacak.’ dedi.” şeklinde konuştu. Bunun üzerine 16 Mayıs 2005 tarihinde bir basın açıklaması yazdığını belirten Mumcu, Türkiye’yi yönetenlerin ve kamuoyu öncülerinin dikkatini çekmeye çalıştığını kaydetti.


az önce Ceyhan MUMCU kanal 7 de canlı olarak açıklama yaparken neden yayın kesildi ve fikm konuldu.

konu mossad, amerikan lobisindeki baskılar: hükümetin ve devletimiz üzerindeki baskıları idi ve şimdi kemal sunalın filmi var acaba neden?????????????

bms1
23-05-2006, 08:35
merhaba arkadaslar

kürsat hareketi olarak sizleri danistay saldirisi hakkinda bilgilendirmek istedik.

diger kisimlarini sitemize girip okuyabilirsiniz.

adresimiz www.kursadhareketi.org


saygilar ...




kursadhareketi.org’un Kamuoyuna Mesajidir.

Anayasal yargi kurumlarimizdan Danistay’in Ikinci Dairesi üyelerine yapilan provokatif kanli saldiriyi nefretle kiniyoruz.

Saldirida sehit olan degerli hukuk adami Danistay Üyesi Mustafa Yücel ÖZBILGIN’i minnetle anarak ailesine ve yakinlarina bassagligi diliyor; yaralanan Danistay üyelerinin acilen sagliklarina kavusmalarini temenni ediyoruz.

Cuntacilarin yazdigi ‘ulusalcilik’ senaryosuna alet olmayan ve cuntacilari senaryoyu degistirmek zorunda birakan ‘Bozkurt bakisli yigitlerimize’ kursadhareketi.org olarak tebrik ve tesekkürlerimizi iletiyoruz.

Dirayetli ve kararli durusuyla Ülküdaslarimizi sokaga dökmek isteyenlerin heveslerini kursaklarinda birakan ve bu husustaki hakliligi bugün bir kez daha ortaya cikan ‘Liderimize’ saygilarimizi arz ediyoruz.

Milletin birligine ve vatanin bütünlügüne dinamit koyan kanli Danistay saldirisi katilinin nasil birisi oldugu konusunda haber yaparken, onu “ülkücü” olarak tanimlayan ve camiamiza camur atan bütün medya organlarini da esefle kiniyoruz.



Darbe Zemini Olusturmak Isteyen BÜYÜKANIT’in B Plani: “Laik-Dinci catismasi”

Ülküdaslarimizin saglam ve dik durusu karsisinda, bir Türk-kürt kavgasi cikarmayi; pkk ile isbirligi yapmalarina ragmen basaramayan azinlik cuntacilari, simdi de, laik-dinci catismasi cikararak darbe hedeflerine ulasmak icin dügmeye bastilar.

Bu suikastin hedefi; yargi degildir, rejim degildir, laiklik degildir, türban hic degildir. Bu suikatin hedefi, cuntaci azinligin hedefledigi ‘darbe’ icin, zemin hazirlamak ve halki psikolojik olarak hazir hale getirmektir.

Sitemizde yaklasik bir yildir ifsa etmeye calistigimiz “ulusalcilik” adindaki azinlik ihaneti senaryosunun, bu kritik noktaya kadar mesafe almis olmasindan dolayi üzüntü icerisindeyiz.

Darbe Senaryosunun B Plani Olan Laik-Dinci catisma Süreci Nasil Planlandi ve Gerceklestirildi?
Önce sürecin nasil yönetilecegi, darbe ve cunta duayenleri ‘sabetayci Ilhan SELcUK’ ile ‘sagciyim’ diyerek simdiye kadar bütün Türk Milleti’ni aldatmis Süleyman DEMIREL’in akil hocaligi altinda planlandi.

Cumhuriyet gazetesi, AKP’liler korkudan besmele bile cekemezken “Tehlikenin Farkinda misiniz?” diye siyah zemine mansetler atarak irtica tehdidine dikkatleri cekti.

Ulu Önder ATATÜRK’ün miras biraktigi yüce makama duydugumuz saygidan dolayi, hangi azinliga mensup oldugu tarafimizca, görevi bitiminde desifre edilecek olan SEZER*, Harp Akademilerinde yaptigi konusmada durup dururken, inanclarin ve ibadetlerin sinirlanacagini acikca söyleyerek, kitleleri birbirine karsi tahrik etmek icin zemin hazirladi.

En önlerinde Kasimpasali olmak üzere dolmusa gelen, oy kaygisina düsen ve Cumhurbaskanligina heveslenen AKP’liler, dinci tabanlarina mesaj vermek icin uygunsuz aciklamalar yaparak siyasi ve sosyal ortami gerdiler.

Danistay’in verdigi türban karari, basindaki kalemlerce gereksiz yere gündeme tasinip, polemik malzemesi olarak kullanildi ve yaratilmak istenen sicak bir catismanin taraflari olusturuldu.

Din tandansli ajitasyon ve tahrik misyonunun oyuncusu dinci Vakit gazetesi, cuntacilarin sokmayi planladiklari rolü üstlenerek, gerginligin artisinda ve Danistay üyelerinin hedef gösterilmesinde kritik basrolü oynadi.

Arkasinda duranlara güvenen okumus tetikci “iyi cocuk” avukat Alparslan ARSLAN, ulusalci silah arkadaslariyla birlikte, Cumhuriyet gazetesine “Allahüekber” (!!) filan diye bagirarak üc defa arka arkaya bomba atti.

Cumhuriyet gazetesine yapilan bombali eylemleri sagduyulu vatandaslarin yutmamasi üzerine, kisa süre önce, türban kullanmak isteyen bir ögretmenin aleyhine karar veren Danistay Ikinci Dairesinin üyeleri hedef olarak secildi ve eylem gerceklestirildi.

Daha önceki muhtira dönemlerinde fail-i mechul suikastlar sonrasi, istenen psikolojik atmosferi olusturmakta tecrübeli olan medya kuruluslari, olayin faili bu kez ele gectigi halde, katil hakkindaki gercekleri aramadan, ezberde tuttuklari sloganlari tekrar etmeye basladilar.

17 Agustos depremi sirasinda bile afet yerine gitmeyen ve El – Kaide’nin Istanbul saldirilarini sadece televizyondan seyreden SEZER, ilk defa bir olay yerine gitti ve sabetayci Ilhan SELcUK’la agiz birligi yaptigi sekilde bu saldirinin Cumhuriyetin niteliklerine karsi yapildigini ve darbenin (pardon) ‘gerekenlerin’ yapilacagini söyledi. Bir hukuk adami olan SEZER, fail ele gecirilmisken ve henüz sorusturmasi tamamlanmamisken, BÜYÜKANIT’in Ali Kaya vakasinda düstügü hataya düserek, sorusturmayi ve yarginin kararini etkileyecek sekilde konusarak suc isledi.

sehit Mustafa Yücel ÖZBILGIN’in cenaze töreninde, görev yerlerini alan ve evvelki sehit cenazelerinden tecrübeli olan BÜYÜKANIT’in propaganda ekibindeki kimseler, sanikla ilgili medyada yayinlanan karanlik ve sasirtici bilgileri duymamiscasina, Danistay üyelerinin ölüm emrini veren diktacilari alkisladilar ve adeta “ölü soyuculugu” yaptilar.

(*) simdilik sadece, esinin süryani oldugunu duyurmakla yetinelim.



BÜYÜKKANIT, Danistay Provokasyonunu da Eline Yüzüne Bulastirdi!

Devlet yönetimini hukuksuz ve anti-demokratik yöntemlerle ele gecirmek isteyen cuntaci azinlik artiklari, darbe sartlarinin olusmasi icin bir Türk-kürt ic savasi cikarmayi basaramadilar. simdi ise, laik-dinci catismasi yaratarak, ülkeyi yeniden kaosa sürüklemeyi hedefliyorlar. Senaryo degismemistir; kurgu, yine provokasyonlarla ic catismayi körüklemektir; oyuncular, yine ulusalcilardir. Ancak bu kez sokaga dökülecek seviyedeki ulusalcilar degil, tetik cekebilecek seviyedeki ulusalcilar kullanilmaktadir.

Ister cikarilamayan Türk-kürt catismasinda, isterse dügmesine basilan laik-dinci catismasinda, ulusalci mankurtlar kullanildiktan sonra, kaosun faturasinin ödetilmek istendigi ve tarihin birikmis intikaminin alinmaya calisildigi kesim bastan bellidir: “Ülkücü Bozkurtlar”. Danistay saldirisi gerceklesir gerceklesmez, medyadaki secilmisler, vurulacak abaliyi hemen bulmuslardir: “Türk-Islamci Milliyetciler”.

Güneydogu’da yeterli sehit ve terörist cenazesi üretemeyen darbe heveslileri, istedigi neticeyi elde edemeyince, yeni ve etkili sehit cenazeleri üretebilmek icin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin anayasal kurumlari üstüne tetikcilerini salmaktan cekinmemislerdir. Önce Ali Kaya hakkinda konusarak, sonra iddianameyi hazirlayan savciyi görevden aldirarak yargiya iki defa müdahale eden BÜYÜKANIT, yargiya bu kez cok farkli bir yöntemle tekrar müdahale etmis ve kirli oyununun B planini devreye sokarak Danistay hakimlerini vurdurtmustur.

BÜYÜKANIT ve ekibinin yaratmak istedigi “ulusalci” tipin nasil oldugu, kanli Danistay saldirisinda acikca görülmüstür. Bunlar, tipki bu katil avukatta oldugu gibi, cebine para ve eline silah verilerek, gösterilen hedeflere düsünmeden ates edebilecek ve her türlü provakasyona alet olabilecek mankafa mankurtlardir. Liderimizin dirayetli ve basiretli dik durusu olmasaydi, Milliyetci hisleri cuntacilar tarafindan suiistimal edilecek bütün ülküdaslarimiz, kurgulandigi sekilde ellerinde silahlarla sokaklara dökülecek ve Aziz Vatanda kan gövdeyi götürecekti.

Bozkurt Ülküdaslarimizi, mankurt ulusalcilara dönüstürebilmek icin, emirleri cuntadan alan Yenicag gazetesi, Kanaltürk televizyonu, Vatani Karistiran Gücler Birligi (VKGB), Hukukcular Birligi Dernegi, bunlarin Hulki CEVIZOgLU, Tuncay ÖZKAN, Taner ÜNAL, Kemal KERINcSIZ gibi provokatör kahyalari, bizden gözükerek beyin yikama faaliyetleri yürüttüler. ötükenim.net örneginde oldugu gibi, manipülasyon / dezenformasyan amacli kurulan ve ülkücü-milliyetci gibi gözüken onlarca internet sitesiyle, iktidara yürüyen Milliyetci insanimizin yönünü sokaklara cevirmeye calistilar.

Burada bahsi gecen “psikolojik harekât piyonlari” eger basarili olabilselerdi, Türkiye’miz su anda mankurt avukat gibi yüzlerce eli kanli katili, bu olay gibi yüzlerce fail-i mechul provokasyonu ve Danistay hakimi gibi sehit edilen binlerce cenazeyi ve cenazelerde karsilikli atilan sloganlari konusacakti. Arkasindan da, güya kendi kendine karismis ülkeyi kurtarmak icin yapilacak darbe ve darbenin kurtaricisi Sahte Ikinci Atatürk’ü olmak isteyen BÜYÜKANIT konusulacakti. Ama, BÜYÜKANIT’in kurmak istedigi totaliter siyasi düzen icin yetistirdigi mankurtlar, semdinli provokasyonunda oldugu gibi, Danistay saldirisini da ellerine yüzlerine bulastirdilar. Ikinci kez zor durumda kalan BÜYÜKANIT, cunta liderliginin hakkini verememektedir!!!

Dikta heveslisi azinlik artiklari, Aziz Türk Milletinin sagduyusu ve temkini karsisinda, yeni girisimlerinde de basarili olamayacaklardir.
Cumhuriyete, onun kutsal degerlerine ve anayasal kurumlara kursun sikanlar, karsilarinda Milliyetci Hareketi bulacaklardir.


Oyunlari Aciga cikan Cuntacilarin Suikast Hazirliklari

Ülkemiz ve Devletimiz, ulusalci sabetayci cete tarafindan kusatilmis bulunmaktadir.
Gücü elinde bulundurmak ve bunu korumak icin her türlü yolu deneyen sabetayci cunta, operasyonlarini kimi zaman ‘medyayla’, kimi zaman ‘suikastlarla’, kimi zaman ‘bombalamalarla’, kimi zaman ‘terörle’, kimi zaman ‘asayis zafiyetiyle’, kimi zaman ‘ekonomik krizlerle’ kimi, zaman da ‘darbelerle’ yapmaktadir ve toplumu devamli ‘magduriyetler zinciri’ icerisine hapsetmektedir.

Kendilerini kamufle ederek provokasyonlar yapan azinlik cuntacilari ve tetikcileri, bu eylemleri yaparken bazen radikal bir dinci, bazen marjinal bir komünist, bazen bebek katleden bir bölücü, bazen de bir milliyetci gibi davranmakta ve kirli amaclarina ulasmak icin her türlü yasadisi yolu ve yöntemi mesru saymaktadirlar. Her zaman kendi azinlik menfaatini üstün tutan bu ‘terörist örgütlenme’, ülkedeki guruplarin ve hareketlerin enerjilerini birbirine karsi kirdirmak icin ‘cepheler’ olusturmakta ve cephelerin catismasindan beslenerek Milliyetci uyanisa engel olmaktadir.

Milliyetci Hareketin Dirilisi’nden rahatsiz olan ulusalci-sabetayci-cuntaci oligarsi, ‘bölücü terörden’ yeterince yararlanamadigi icin, bu günlerde ‘suikastlere’ ve ‘bombali eylemlere’ yönelmistir. Bunun ilk adimini ulusalci katil avukat araciligiyla yapmaya calismislardir. Ancak ‘okumus cocuklari’ hic ihtimal vermedikleri bir tarzda yakalaninca, kendi aralarinda anlasmazliga düsmüs ve korkuya / telasa kapilmislardir.

Ulusalci terörist Alparslan ARSLAN yakalanmamis olsaydi, su anda Türk toplumu dinci-laik catismasinin yarattigi gerilimle coktan patlayacakti. Tezgahi aciga cikan ulusalci örgüt, ‘Alparslan ARSLAN sanki yakalanmamis ve gercekler ortaya cikmamis’ gibi davranmak üzere psikolojik harekat plani gelistirilmis ve Danistay saldirisi sonrasinda var gücleriyle darbeye destek verecek cephe olusturulmaya calisilmistir.

Durum, ‘Yavuz hirsiz ev sahibini bastirirmis’ atasözündeki mantik örgüsüne benzemektedir. Suc üstünde yakalanmis olmalarina ragmen, tüm piskinliklerini ve provokasyon tecrübelerini koruyarak, ulusalci terörist yakalanmadigi durumda ne yapacakti iseler, aynen onu uygulamaya koymuslardir. Tipki, semdinli skandali sonrasinda oldugu gibi… cünkü onlar icin en iyi yol bildigin yol, yalana dayali kamufle yoludur!

Önümüzdeki sürecte sabetayci örgüt, olusan gergin atmosferi kendi hesaplarina devam ettirebilmek icin, daha önceden bilerek olusturulmus ‘düsmanlar’ ve ‘düsmanliklar’ kullanilarak, degisik düsüncelere sahip guruplari, partileri, hareketleri, hatta tarikatlari birbiriyle karsi karsiya getirmeye matuf, ‘suikastler’ ve ‘bombalama eylemleri’ni sürdüreceklerdir.

‘Ulusalciligi’ bir ideoloji haline getirerek toplumumuzun duyarli oldugu kavramlarin arkasina saklanan Kamufle üstadlarinin ve oligarsik azinligin heveslerini kursaklarinda birakmayi kendisine vazife edinmis kursadhareketi.org uyariyor:

BU VATAN HEPIMIZIN ONA SAHIP CIKMALIYIZ

GÜVENLIGI ICIN HURRIYETINI TESLIM EDENLER DAHA SONRA HER IKISINI DE KAYBEDERLER.....

Sarı
24-05-2006, 03:48
Bizim medyaya dusmeyen (en azindan ben goremedim) bir haberi sizinle paylasmak istedim... PENTAGON'un Irak'a gonderdigi silahlardan 200 bin silah kayip....
Nerede olabilir peki bu silahlar?..
El Kaide 'de olabilecegi soyleniyor...
Bu orgutun bu kadar elemani var mi?.. Sanmiyorum...
Peki nerede olabilir?...
a- Pesmergelerde?
b- PKK'da?
c- Sunnilerde?
d- Siilerde?
e- Hepsi (Hatta belkide daha baska yerlerde)

Peki sizce bu silahlar nasil kayboldu?...
a- Rus mafyasi ele gecirdi ve satti!..
b- Amerika silah zararlidir diye hepsini imha etti!...
c- Uzaylilar yeni teknoloji sanarak isinladilar!...
d- Suya dustu, kedi icti bitti!...
e- Irak'ta butun taraflara kendilerini savunsunlar (!) diye dagitildi...

Asagida bu haberle ilgili Google'da "200000 gun bosnia Iraq" yazarak ulasabileceginiz bir kac site bulacaksiniz... "200000 silah bosna Irak" yazinca bu konu ile ilgili Turkce site cikmadi...

Silahlara n'oldugu ve neden bizim medyanin bu konuya yer vermedigi konusunda yorumu size birakiyorum...

alıntıdır..

Sarı
24-05-2006, 04:35
Mailime gelmiş garip bi yazı var...sizlerede ulaştımı bilmiyorum ama iki farklı adresimede gelmiş.
copy-paste ederken tereddüt ettim biraz..
yer olarak en uygun topic olarak bu topiği gördüm...en ilginç kısmı son kısımlar.başını okuyup bırakmayın..subject i de konu başlığı yaptım.
tamamının bir saçmalıktan(karalamadan) ibaret olabileceğini unutmayın...
aşağı kısımın tamamı alıntıdır:

Simdi yazacaklarıma eminim inanamayacaksınız. Çünkü ben de ilk duydugumda inanamamıstım. Adana Nüfus Müdürlügü’nden emekli olan bir uzak akrabamı yaptıgım ziyarette, Devlet BAHÇELI ve ailesi hakkında inanılmaz seyler söylemisti. O zaman son derece safkan bir ülkücü olan ben, bütün bunları pesinen reddetmis ve o nüfus memuruna, -bir sey yapamazdım çünkü yasını basını almıs olgun biriydi- sert çıkıp, ülkücü harekete düsman oldugunu, bu tür uydurma seyleri ulu orta yerde söylememesi gerektigini ifade etmistim. Adamın dedikleri yenilir yutulur seyler degildi. Ancak bir süre sonra tekrar karsılastıgımızda, ileri sürdügü *****ların kanıtlarının artık elinde oldugunu eger onunla beraber evlerine gidersem bana teker teker kanıtlayacagını söylemisti. Adamın iddiasina göre BAHÇELI ailesi çok karısık bir nesebe sahipti. Ailesinden ERMENI’den YAHUDI’ye kadar bir çok soy karısımı olmustu… Merakımı yenemedim ve adamla beraber evlerine gittim.
Sonra gördüklerime inanamadım. Eminim siz de inamamayacaksınız.
‘Simdi okuyacaklarımı inanılmaz bulacaksın ama dediklerimde haklıoldugumu anlayacaksın’ dedi yaslı nüfus memuru. Yüzüne anlamsız ifadelerle baktım. Hala bu herifin Ülkücü Harekete bir kastının olduguna inanıyor ve attıgı iftiraya karsı doyurucu açıklama yapamazsa bizzat cezasını ben kendi elimle orada verecektim.
Bir tomar silik fotokopi kagıdı çıkardı adam. Masaya geçip yanına oturmamı söyledi… Eline aldıgı belgeleri sakin sakin inceleyip mırıldanarak konustuktan sonra hepsini kendince alt alta sıraladı. Ve hazır oldugunu ifade eden bir isaret yaptı. Baslıyordu anlatmaya.
DUYDUKLARIMA INANAMIYORUM
‘Bak evlat’ dedi, “Devlet BAHÇELI; Salih ve Samiye oglu 1948 Osmaniye-Hasanbeyli nüfusuna kayıtlı.”
Bunda sasıracak bir sey yoktu, genel baskanımızın dogum bilgilerini MHP’nin tüm arsivlerinde bulmak mümkündü. Tatmin olmayan gözlerle baktım adama. Devam etti:
“Anne Samiye BAHÇELI… Ökkes ve Melek kızı. 1341 Osmaniye-Hasanbeyli nüfusuna kayıtlı. Samiye hanımın kızlık Soyadı KIRIKKANAT… Osmaniye Merkez nüfusuna kayıtlıymıs. Annesi Melek Hanım: Melek KIRIKKANAT: Hacı Hüseyin ve Melek kızı. 1318 Osmaniye – Merkez nüfusuna kayıtlı.”
Sabrım tükeniyordu. Bu rakamlar ve yıllar hiç bir anlam ifade etmiyordu. Yani, annesinin ve anne annesinin kızlık soyadlarını bilmek marifet degildi ki?
Yaslı adamın susacagı yoktu.
“Simdi dedesine bakalım” dedi yaslı adam:
“Ökkes KIRIKKANAT: Halil-Emis’ten olma Osmaniye Merkez kayıtlı.”
“Ve bu kısım tamam, acele etme evlat sakin ol ve dikkatini dagıtmadan beni dinle”
Ama benim sabrım kalmamıstı:
“Simdi sıra babasının soy kütügünü takip etmekte” diyerek alttaki kagıdı çekti ve okumaya basladı:
“Baba Salih BAHÇELI: Turan ve Ayse’den olma. 1320 Osmaniye-Hasanbeyli nüfusu.
Dikkatini simdi çekerim, dedesinin soy ismine dikkat et:
Yani babaennesinin babasının soyundan Dede Turan SOYLU: Ahmet ve Raziye’den olma 1278 Osmaniye Merkezine kayıtlı. Yani BAHÇELI ailesinde SOYLU soyismine rastlarsak sasırmayalım ve devam edelim.
Yegen Ülker BAHÇELI: Turan ve Muhterem’den olma. 1958 Osmaniye-Hasanbetli nüfusuna kayıtlı.
Ülker hanım evlenince soyismi ÇERÇI oluyor.
Ve karısıklık baslıyor:
Lyudmyla ÇERÇI: Mikola, Tetyana’dan olma. 1977 Osmaniye Merkez’e kayıtlı.”
Iste buna inanmam mümkün degildi. Ancak ihtiyarın elinde tuttugu kütük fotokopisinde her sey kayıtlıydı. Devlet BAHÇELI’nin yegenleri ERMENI olamazdı, bunan inanmam çok zordu… Hatta agırıma gitmisti. Nüfus memurunun yüzüne ters ters baktım ama onun susacagı yoktu.
“Istersen Anne tarafını takip edelim biraz da:
Nezihat SOYLU: Süleyman ve Fatma’dan olma, 1941 Osmaniye Merkez kayıt.
Nezihat hanım evlenince soy ismi ne oluyor dersin:?”
Yaslı adamın suratına “nerden bilecegim” sorusunu sorarmıs gibi baktım. Cevabı hazırdı:
“BOZDUGAN… bak Nezihat BOZDUGAN’ın kaydı iste burada:
Nezihat BOZDUGAN: Anne adı: Fatma, baba adı: Süleyman. Dogum tarihi: 1941… Iste Osmaniye Merkez’deki nüfus kaydı.” Sustu yaslı adam, bir sigara yaktı. Sanki çok önemli bir sey açıklar gibi canımı yakan cümleleri kullanmaya basladı:
“Coron Catherine BOZDUGAN kimdir dersin? Robert ve Hilda’dan olma 1969 dogumlu Osmaniye Merkez nüfusuna kayıtlı?...”
Cevabini bilmedigim bir soruydu. Robert, Hilda, Catherine… Bunlar ancak Kemal DERVIS’in soy kütügü olabilirdi. Liderimle ne ilgisi vardi ki?
“Moda tabirle Devlet Bahçeli’nin kuzen çocukları bunlar delikanlı. Dikkatini çekerim, kuzenleri büyük ülkücü, Türkçü liderinin!”
susmak bilmiyordu adam:
“Bu Catharine hanım sonra Ufuk Beyle evlendi. Ve Cem isminde bir çocuklari oldu. 2001 yilinda hem de.” Altlardan bir kagit çekti.
“Iste bak onun kaydını da buldurdum bizim emektar dostlardan. O günün dogum tutanaklarında bir BOZDUGAN daha vardı delikanlı. Sila BOZDUGAN., Ama ilk adı ELVIN konulmustu çocugun. O da 2001 dogumlu ve Osmaniye Merkez kayıtlı.”
Nefesim tıkanmıs, sesim kısılmıstı sanki. Neler saçmalıyordu bu adam. Ama ben istemistim ve o da susmak bilmiyordu:
“Hadi anne tarafının izini sürmeye devam edelim. Biliyorsun Devlet bahçeli’nin annesinin kızlık soyadı KIRIKKANAT. Istersen Osmaniye Merkez’deki akrabalarına bir bakalım.
Iste bak Süheyla hanım Mesela. Süheyla KIRIKKANAT; Ismail ve Cemile’den olma 1949 dogumlu Süheyla Hanımdan. Süheyla Hanım sonra Hatay’a aktarmıs kaydı. Reyhanlı Nüfus memurlugunu arastırırsan, Süheyla Hanım’ın gerçek soy isminin HIZAL oldugunu göreceksin. Ve bu ailenin çocuklarına koydukları isimlere bakalım:
Guse Selis HIZAL; Mehmet Firat ve Seyhan Sönmez görünüyor ebeveyn.
Enver Jan HIZAL. Nadiye ve Fırat’ın iki yasındaki ogulları. Yine Hatay Reyhanlı nüfusuna kayıt ettirmisler.”
Beynim kitlenmisti artık. Yaslı adama durmasını söyledim. Bana bakıp gülümsedi, ‘Inanmıyordun ama bak görüyorsun’ dedi. Kagıtları bir tarafa bırakıp bana çay getirdi. Sonra oturup devam etti.
“Bu HIZAL ailesinde Sabiha hanım önemli bir isim. 1941 dogumlu, Islam bey ve Hava Hanımdan olma. Ne güzel isimler degil mi? tam müslüman gibi. Bak bakalım Sabiha Hanım’ın soy ismi neye dönüsüyor: Sabiha APIS!!!
Hadi simdi bu Apıs’lerin pesine düselim bakalım bizi nereye çıkaracak…
Meryem APIS; Ahmet Bekir, Faize, 1949, Hatay-Reyhanlı..
Meryem Hanım’ın da soy ismi degisiyor, SAPSO oluyor.
MERYEM SAPSO: Ahmet Bekir, Faize, 1949, Hatay-Reyhanlı..
Bak simdi bu SAPSO ailesi nasıl dönüp dolasıp bahçeli’nin anne tarafının bir kolu olan BOZDUGAN’lar ile birlesecek. Dümdüz okuyorum dikkatle dinle:
Aysun SAPSO: Ali Hikmet ve Elmas’tan olma, 1960 dogumlu, Hatay-merkez
Aysun SAVAS: Ali Hikmet ve Elmas’tan olma, 1960 dogumlu, ama kütük degisiyor bu sefer; Balıkesir-Manyas nüfus Müdürlügü’ne kayıtlı.
Evlilik filan degil üstelik. Içinden çıkılmaz bir durum, çünkü Aysun hanımın ablası Hülya hanımın soy ismi evlenene kadar SAVAS, sonra ALTUNDAG oluyor.
Bak sen de gör:
Hülya SAVAS: Ali Hikmet, Elmas, 1955 Balikesir-Manyas.
Hülya ALTUNDAG: Ali Hikmet, Elmas, 1955, Mardin Ömerli’ye kayıtlı.
Istersen burada kütük bilgilerini detaylandırayım. Çünkü simdi lazım olacak. Hülya Hanım’ın cilt no’su: 2, Hane No’su: 81.
Aynı cilt ve hane numarasında bir baska isim söyliyecegim sana, yine Mardin Ömerli’den…
Hikmet ALTUNDAG: Hıdır, Sabiha, 1952, Mardin Ömerli kayıtlı.
Bu Hikmet ALTUNDAG soy isminde küçük bir degisiklik yapıyor sonra: ALTUNDAG iken ALTINDAG oluyor. Ve bu iki soy isim sonra birlesiyor BAHÇELI VE ALTINDAG’lar yani..
Iste böyle ilginç bir çember üzerinde geziniyor Devlet BAHÇELI’nin kökeni evlat!”
Yorulmustum ve kafam karısmıstı. Açıkçası daha dinlediklerimi tam sindirmeden yeni isimlere hazmedemezdim. Izin istedim, bana nereye gittigimi sordu, daha anlatacakları varmıs. Ertesi gün gelecegime söz verip ayrıldım. Sizi bilmem ama ben sok olmustum, gece boyu böylesi bir mutlak davanın liderinin bu kadar karsık bir aileden gelmesini içime sindirememeye baslamıstım. Nasıl olur Devlet BAHÇELI’NIN YEGENLERI DENEBILECEK INSANLARIN NEREDEYSE TAMAMI Ermeni ya da Hiristiyan isimleri alabiliyordu.???
ERTESI GÜN YASADIGIM SOK DAHA DA BÜYÜDÜ!
Yine emekli nüfus memurunun gecekondu mahallesindeki evinin kapısındaydım. Dünkü gerilimli saatlerden sonra bu sefer beni güleryüzle karsıladı. Belli ki hazırlık yapmıstı. Hemen masaya geçtik ve anlatmaya basladı:
“Bugünkülere hiç inanmayacaksın belki ama madem basladık anlatıp bitireyim. Amca kızına bakalım:
SERPIL BAHÇELI: Salih; Saniye’den olma 1946 Osmaniye-Hasanbeyli’ye kayıtlı.
Serpil hanım’ın yeri soy ismi nedir biliyor musun: FETTAHOGLU!
Bu FETTAHOGLU ailesinde AKSAY VE ÇANGA soyadları önemli. Bak simdi bu zincir bizi nereye çıkaracak:
AYSE NEZIHE ÇANGA: Mustafa ve Fatma’dan olma, 1936 Adano-kozan nüfusuna kayıtlı. Nezihe hanım’ın esas soy ismi ÇAMURDANOGLU. Hatta sonra OGLU kısmını çıkartıyorlar sadece ÇAMURDAN kalıyor. Al bakalım sana bir kaç tane aynı kütüge kayıtlı ÇAMURDAN soy isimli kisi:
DERYA ERIKE ÇAMURDANOGLU: Mustafa Ökkes ve Ayse Aysel’den olma 1957 dogumlu. Adana-kozan nüfusu.
ANITA Deniz ÇAMURDANOGLU: Gürkaynak ve ERIKA’dan olma. 1959. yine Adana-Kozan.
AGNES MARIA MAGDELENE ÇAMURDAN: FRANCOUIS JEAN PIERRE VE MARIE LOUISSE CHARLOTTE ADREA’dan olma, Adana-Kozan nüfusuna kayıtlı.
Selçuk Emre ÇAMURDAN: Mehmet Cihan ve AGNES MARIE MADELEINE’den olma 1985 dogumlu Adana-Kozan nüfusuna kayıt ettirilmis.”
Yine beynim uyusmustu. Türçülük, Ülkücülügün sembol isminin aile kökenindeki isimler içimi ‘cız’ ettirmişti. Bogazıma bir yumruk tıkanmıstı sanki. Yutkunamıyordum. Ihtiyar adam anladı. Gözlüklerinin üstünden bana baktı ve ‘Bunlar daha ne ki hele bir dinle’ dedi. Devam etti:
“Aynı ailenin çocuklarının isimleri. Artık gizlenmeye bile gerek duymuyorlar:
SÜREYYA ELSA MILLER: SAMUEL BERT, Sakine Sema’dan olma. 1986, Adana-Kozan..
RIFAT ORHAN ÇAMURDAN: Mehmet Cihan, AGNES MARIE MADELEINE’nin çocugu. Adana-Kozan dogumlu 1980.
SELINA SAKINE MILLER: B una annesinin ismi de konmus: SAMUEL BERT, Sakine Sema’dan olma. 1992, Adana-Kozan.
SERPIL FETTAHOGLU’nun ailesindeki Öznur Hanım’a dikkatlice bakarsak bizi çok daha ilginç bir noktaya götürecek.
ÖZNUR FETTAHOGLU: Mahmut nedim, Emine kızı, 1948, Osmaniye-Hasanbeyli.
Sonra küçük bir kayıt degisikligini iyi farketmek lazım:
ÖZNUR FETTAHOGLU: Mahmut nedim, Emine kızı, 1948, Osmaniye-Düziçi!!!
Neden düziçi? Diye soracak olursan, simdi söyleyecegim isim bunun cevabı olacak sanırım:
Düziçi Nufus memurluundaki FETTAHOGLU kayıtlarında Algan soy ismi kimsenin dikkatini çekmez. BAHÇELI’NIN annesinin yakın akrabası olan bu aileden bir isim yakında yapılacak seçimlerin kaderini belirleyen bir isimdir desem sasırırmısın…
Sasir o zaman bak bu kim?
TUFAN ALGAN: Ahmet ve Sultan’dan olma, 1939 Osmaniye Düziçi Nüfus müdürlügüne kayıtlı.”
Bu tam bir soktu. Demek TUFAN ALGAN ile DEVLET BAHÇELI akraba idi. Hem de hiç de uzak olmayan akraba!
Ihtiyar durdu, gözlügünü çıkarıp masaya koydu, elleriyle gözünü ogusturup:
“Simdi söyle bakalım baska hangi ülkede, birisi siyasi parti lideri, digeri Seçim kurulu Baskanı olan iki akraba olabilir. Üstelik bunlardan biri, Yani TUFAN ALGAN, akrabası BAHÇELI’nin rakiplerini ekarte etti. RECEP TAYYIP ERDOGAN VE NECMETTIN ERBAKAN’IN seçim yasagı almasında akrabalık bagının hiç etkisi olmadıgını kim söyleyebilir. Üstelik karar bir oy fazlasıyla alınmısken ve o fazlalık oy TUFAN ALGAN’a aitken!! Bu seçim dürüst ve namusludur denilebilir mi?”
Artık kafam karman çorman olmustu. Duyduklarıma inanamıyordum. Allah’tan bunu kimse bilmiyor diye sevindim ilk basta.Ama bu dürüstçe bir davranıs degildi. Hem ailesindeki Ermeniler, Hrıstiyanları bilmeyen biz Ülkücü Gençlik bu adamın ardından nasıl hala gidebilirdik ki?
Yaslı adam devam etmek istedi:
“Biliyorsun Devlet BAHÇELI’nin annesi, ÖKKES ALP KIRIKKANAT’IN HALASIDIR. Bunu dün sana ayrıntılarıyla anlattım. Hadi simdi KIRAKKANAT ailesine bir göz atalım.
SANEM KIRIKKANAT: Remzi, Ilkin’den olma, 1974, Osmaniye merkez kayıtlı.
Sanem hanımı takip edelim:
SANEM GEÇER: Remzi, Ilkin’den olma, 1974, Osmaniye Merkez kayıtlı.”
“Sus artık, tek kelime duymak istemiyorum!!”
Bagırmıstım… Yaslı adam tedirgin oldu. Bir an için ona zarar verebilecegimi düsünmüs olacak ki, sandalyeden kalkacakmıs gibi dogruldu. Öyle bir niyetim olmadıgını belli ettim.
“Çok sagolasın iki gündür anlattıklarında kafamdaki sisleri dagıttın” dedim emekli memura.
Beni kapıdan ugurlarken gülümseyerek:
“Tekrar gel delikanlı. Bu sefer sana DEVLET BAHÇELI’nin annesi ile AHMET NECDET SEZER’IN karısı arasındaki ilginç zinciri anlatırım. Ermenilerin, Yadudi halkaların bulundugu zinciri. Kimbilir Belki SEMRA SEZER KÜRÜMOGLU’nun Ermeni oldugunu ıspatlarım sana!”Yine ne saçmalıyordu bu adam, Cumhurbaskanı’nın karısı Ermeni miydi?
Dönüp tekrar dinleyecektim ama liderimin yıkılan kisiliginin enkazı altında ezilmisti ruhum. Soruyorum simdi size, Ermeni dölü bebek katili terörist bası Apo ile Benim Liderim arasında nasıl bir zincir vardı ve ben ne yapmalıyım!!!

selçuk efendi
10-06-2006, 18:12
Doğru mu acaba?




Sevgili Dostlar;

Türkiye'nin en güçlü medya baronlarından biri olan Aydın Doğan
hakkında
uzun zamandır yazmayı düşünüyordum. Kısmet bugüneymiş.


Kelkitli bir toprak ağasının oğlu olan ve çok genç yaşta
İstanbul'da
zahirecilik ve ecza deposu sahipliğiyle iş hayatına başlayan
Aydın Doğan
bugünkü yerine nasıl yükselebildi acaba. Bunun cevapları
geçmişte
gizlidir.



İşin gerçeği, Aydın Doğan'ın arkasındaki esas güç Koç
Ailesi'dir. Vehbi
Koç'un rahatlıkla kullanabileceği ve dikkat çekmeden rakiplerine
çelme
takabileceği bir örtüye ihtiyacı vardı, bunu da kendisinin
otomobil
bayilerinden birisi olan Doğan'ı önce zengin edip sonra da medya
dünyasına
sokarak yaptı.



Doğan'ın zengin edilmesi operasyonu, diğer otomobil bayilerine
üretim
kısıtlı diye günde 3 araba gönderilirken Doğan'ın bayisine
günde 300 araba
gönderilmesiyle yapıldı. Zaten çok büyük olan araç talebini
İstanbul'da
tek karşılayabilen bayi haline getirilen Doğan kısa zamanda
zenginleşti.
Bunun ardından Milliyet'i o zamanki sahibi Ercüment Karacan'dan
almak için
teklif yaptı.



Bu teklif gazetenin esas gücü Abdi İpekçi ve ekibi tarafından ret
edildi.
Bunun sebebi Abdi İpekçi' nin Doğan'ın arkasındaki gücün kim
olduğunu
bilmesi ve bunun peşinden neyin geleceğini tahmin etmesiydi.
Abdi İpekçi
'nin direnişi yüzünden akamete uğrayan medyayı ele geçirme
planı, İpekçi'
nin daha sonra zavallı bir delinin üstlendiği son derece
profesyonelce bir
suikastla ortadan kaldırılmasıyla gerçekleşti. Bugüne kadar
kendilerini çok
solcu görerek İpekçi suikastını "her zamanki şüphelilere"
yamayanlar
nedense hiçbir zaman bu suikasttan ticari yarar sağlayan
odakları
göremediler. Ya da görmek istemediler.



Doğan'ın, Türkiye'nin bir otomotiv üretim üssü olmasını nasıl
engellediğini
bilir misiniz peki...



Bundan yıllar önce Japon Mazda firması Türkiye'de bir fabrika
açmaya
niyetlendi. Bize tam bir teknoloji aktarımı yapacak ve bir süre
sonra
üretimi tamamen bize bırakacaktı. O dönemde Koçlar tenekeden
İtalyan
arabalarına kuş isimleri verip bizlere satmakla meşguldü.



Bu proje için Halis Toprak seçildi. Bir Japon heyeti gerekli
görüşmeleri
yapmak için Türkiye'ye geldi. Bu sırada Doğan'ın ekipleri haberi
almış ve
Japonların peşine düşmüştü.



Türkiye'de Toprak Holding'in Japonlarla fabrika kuracağı haberini
hemen
Koçlara yetiştirdiler. Sonra bir anda Milliyet gazetesinde
Toprak
Holding'in bir firması hakkında vergi yolsuzluğu iddiaları
başladı ve
devlet göreve davet edildi. Piyasaya da birileri Toprağın
firmasının zor
durumda olduğu haberini yayıyordu. Kısa sürede panikleyen
müşteriler
alacaklarını hemen isteyince firma cidden krize girdi ve anında
görev
başına koşan maliye tarafından el konuldu. Bu olaylardan sonra
Toprak
Japonlarla ilişkisini kesti ve aynı anda Milliyet'in haberleri
de
duruverdi. Bizlerde tenekeden yapılma arabalara binmeye devam
ettik.
Japonların ikinci bir girişimi de ünlü bir işadamımızın
kardeşinin
öldürülmesiyle kesilmiştir bilenler bilir.



Sayın Doğan'ın ülkemize ettiği en büyük "hizmetlerden" biri de
AKP
hükümetini başa getirmesidir. Bunun için Amerika destekli ve
birden fazla
grubun ortaklaşa hareket ettiği bir komplo kuruldu. Komplonun
diğer
faaliyetleri sonucu ekonomik kriz yaratılmış, hükümet
sallantıya alınmış
ve başbakanın sağlık durumu hakkında halk paniğe sevk
edilmişti. Seçim
kelimesi kamuoyunun kafasına itinayla yerleştirildi. Fakat suni
ekonomik
kriz ve ardından gelen Derviş önlemleri sayesinde bu seçimin
iktidar
partileri için felaket olacağı gün gibi ortadaydı. Biraz daha
beklenmesi
ve halka olanların tam olarak açıklanıp alınan ekonomik
tedbirlerin
etkisinin kamuoyuna yansımasının sağlanması gerekiyordu. Bunu
bilen hükümet
üyeleri normal seçim tarihine kadar beklemeyi uygun gördüler.





Normal şartlarda AKP ve Erdoğan'ın tek başına iktidara gelmesi
imkânsızdı
ama Amerika'nın Irak işgali ve Kıbrıs gibi meseleler
bekleyemezdi.
Amerika ve Avrupa'yla uyumlu bir hükümetin acilen iş başına
getirilmesi
gerekiyordu. Eğer bu sağlanamazsa en azından iktidarın MHP
kanadı tasfiye
edilmeliydi, çünkü DSP içine malum kişiler zaten sızmıştı ve
gerektiği
zaman partiyi yönlendirecek güce sahiptiler. Tam bu aşamada
Doğan müthiş
bir plan kurdu. MHP dışındaki bazı partilerin liderleri ve DSP
içindeki
kliğin başı olan Hüsamettin Özkan Almanya'ya gazete tesisi
açılışı
bahanesiyle çağrıldı. Plana göre burada MHP'nin dışlanacağı ve
siyaseten
etkisiz hale getirileceği alternatif bir hükümet kurulacak veya
bu
toplantının verdiği mesajla MHP seçime zorlanacaktı. MHP'nin bir
üçüncü
seçeneği yoktu ve her iki seçenekte de sonuçta kaybedecekti.
Hepinizin
bildiği gibi bu toplantıdan sonra MHP seçime gitme kararı aldı
ve
vuruşarak çekilme yolunu seçti.



Seçimlerde Doğan medyası önceden hazırlanmış psikolojik harekât
planıyla
AKP dışındaki tüm partileri yıpratarak bugünkü hükümetin yolunu
açtı.



Sayın Aydın Doğanın eski "iyiliklerini" anlattıktan sonra
gelelim son
iyiliğine. Aydın Doğan bu günlerde de Avrupa Birliğiyle ortak
olarak
Kıbrıs, Amerika ve İsrail'le birlikte de Güneydoğu Anadolu
projesi
üzerinde çalışıyor. Bu operasyonlar la ilgili olarak Doğan
Vakfı
kullanılmakta. Doğan Vakfı bu iş için Amerika Washington'da
"Hasna" isimli
bir dernek kurdu. Bu derneğin Internet adresi www.hasna.org. Bu
derneğin
başında Nevzer Gülümser Stacey adında karışık bir = şahsiyet
bulunuyor.



Derneğin ilk amacı Kıbrıs'ta Avrupa Birliği politikasına uygun
bir şekilde
iki kesimli ve Rum hakimiyetine dayalı bir devlet kurmak. Bu
amaçla her ay
onlarca Kıbrıs Türkü gazeteci ve yazar Amerika'ya gönderilerek
burada
yağlı ballı geziler ve Rum tezlerini anlatan kurslara tabii
tutuluyorlar.
Derneğin çıkardığı "Hasna Journal" isimli gazete de her
sayısında Denktaş
ve Kıbrıslı Türk milliyetçileri aleyhine türlü karalama ve
küfür
kampanyaları düzenliyor.



Hasna'nın diğer bir ilgi alanı da GAP bölgesi. Burada sulama
projeleri
kapsamında İsrail'le işbirliği içinde Kibutzlar açılması ve
bölge halkının
kendi kendini yönetmesi kapsamlı çalışmaları var. Doğan
Vakfı'nın destek
olarak avuç dolusu para verdiği bir diğer dernek de
Technology for Peace
(Barış için teknoloji) kuruluşu. Internet adresi
www.tech4peace.org olan bu
kurumun başında nöroloji doktoru Yannis Lauris isimli Rum
istihbaratıyla
ilişkili bir Rum bulunmakta.



Sayın Doğan'ın vakıf ve hayır faaliyeti adına giriştiği işler ne
kadar
ilginç değil mi? Sayın Doğan'ın ülkemize "geçmişte" yaptığı
iyilikler için
1999 senesinde Devlet üstün hizmet madalyası aldığını göz önüne
alırsak.
Bu son faaliyetleri içinde Avrupa'dan "Legion de Honeur" ve
Amerika'dan
"Medal of Freedom" alacağını da tahmin edebiliriz.



Keyifleri biraz bozduysam kusura bakmayın.



Sevgilerimle
Serdar Kuru Araştırmacı-Yazar

bms1
15-06-2006, 13:12
Daha önce doksan tane olduğu açıklanan Türkiye'deki nükleer başlıklı füzelerden 50 tanesi incirlik üssünde, 20 tanesi diyarbakır'da İstanbul ve Malatya'da da 10 ar adet bulunuyor. Füzeler, Tezkere sonrası Hedefi Ankara olmuş...

Füzelerin yönünün Tezkere krizinden sonra Ankara ve diğer stratejik hedeflere çevrildiği iddia ediliyor.
ABD yönetiminin soğuk savaş yıllarında Türkiye'ye yerleştirdiği nükleer füzelerin mevcudiyetini koruduğu ortaya çıktı. Amerikan Ulusal Kaynaklar Savunma Raporu'nda yer alan verilere göre 1950-60 yılları arasında Türkiye'ye konuşlandırılan füzelerle ilgili çarpıcı ve çelişkili bilgiler yer alıyor. 90 adet olduğu ileri sürülen nükleer başlıklı füzelerin 50 adedinin Amerikan, kalan 40 adet füzenin ise Türk savaş uçaklarına tahsis edildiği belirtilen raporda, yeni savunma doktirini çerçevesine hedeflerin neresi olduğu ise belirtilmiyor.

Bombaların 50 adedi İncirlik üssünde bulunurken 20 adet bomba Diyarbakır, İstanbul ve Malatya'da ise 10'ar adet nükleer başlıklı füze bulunuyor. Bu bombaların kullanım yetkisi ise sadece ABD Başkanı George W. Bush'ta bulunuyor!

Havadan karaya kullanılan nükleer silahların ilk kez birinci körfez savaşı sırasında Irak'ı vurmak için gündeme geldiği belirtilen raporda değişen bölgesel dengelere dikkat çekiliyor.

Çelişkili bilgiler

Haberde sözü geçen bombaların Tezkere Krizi'nin ardından yönünün Ankara ve Türkiye'nin stratejik merkezlerine çevrildiği iddiası ise kafaları karıştırdı. Havadan karaya fırlatılan füzelerin ambarlarda hiçbir risk içermeden yıllarca durabileceği belirtilirken uçaklardan karaya atılan füzelerin Ankara'yı nasıl hedef aldığı konusunda ayrıntıya yer verilmedi.

Siyasiler konuyu TBMM gündemine getiriyor

CHP Milletvekili Şükrü Elekdağ nükleer başlık taşıyan silahların varlığını bildiğini belirterek bunların Türkiye sınırlarına çıkarılması için konuyu TBMM gündemine getireceğini söyledi. Elekdağ Türkiye'nin ABD yüzünden komşuları ilişkilerini bozmaması gerektiğini belirterek "Böylesine ağır bir vebal altına Türkiye'yi kimse sürükleyemez" dedi.

AKP Milletvekili Turhan Çömez ise bu konuda en iyi kararı Genelkurmay Başkanlığının vereceğini belirterek "Biz bu karara güvenmeliyiz, Türk Silahlı Kuvvetleri bu konuda en sağlıklı kararı verecektir, buna inanıyorum" dedi.

Bağımsız İstanbul Milletvekili Emin Şirin ise açıklamasında söz konusu bombaların eski teknoloji ürünü olduğunu belirterek "Yine de bunlar Türk Silahlı Kuvvetleri'ne devredilmelidir" dedi.

bms1
15-06-2006, 13:27
Komplo teorileri, Türkiye'de bilen bilmeyen tarafından sıkça kullanılan kavramlardan birisidir.

Sözlüklere göre 'komplo teorisi' iç politika, uluslararası ilişkiler, ekonomi kısacası siyasal ve sosyal sorun ya da olayları gerçekte olduğundan farklı/uydurma parametrelerle değil, açık ya da özel kaynakların yayınlarında ortaya konan argümanları kullanarak bir mantık çerçevesinde değerlendirmektir.

'Komplo teorileri' aslında senaryo yazmaktır. Dünyadaki hemen hemen tüm istihbarat birimleri ya 'komplo' kurar ya da 'komplo teorisi' yazarlar.

Ülkemizde de komplo teorisi yazmak önemlidir. Çünkü bu; beyni boşaltmak, kuşku ve endişeleri paylaşmaktır. Yazılacak senaryolar politik aktörler ile karar vericilere yol gösterici olursa -ki olmalıdır- bundan bütün toplum kazançlı çıkacaktır.

selçuk efendi
23-06-2006, 16:54
Bugün değerli bir dost aracılığı ile posta kutuma anlamlı bir yazı düştü. Aydın Hencan tarafından kaleme alınmış yazıyı kısaltmalarla birlikte sizlerle
paylaşıyorum.

“Hüsnü Abi Hıristo’nun bana anlattıklarını birde sen dinleseydin, emin ol Finansbank’ı Yunanlılara satmadan bir kez daha düşünürdün. Hıristo kim mi? Hıristo’nun
bir balıkçı meyhanesi var. İstanbul’un kefere takımı, her akşam orada demlenir. İkinci kadehten sonra çeneleri açılır. Üçüncü kadehte salyaları akmaya
başlar. Türkiye üzerinde ne kadar Enosis planları varsa bir bir sayıp dökerler. Hıristo’da tüm bu laflara kulak kabartır ve de ne olup bittiyse ertesi
gün gelip bana anlatır. Bu sabah uçarcasına, pek bir sevinçli girdi içeri. Elinde iki adet yunan gazetesi, Sızdık, vre, sızdık, en sonunda sızdık diye
bağırıyor. Dur hele Hıristo, önce bir sakin ol. Şöyle bir kendine gel dedim.

Elindeki gazeteleri masaya çarparak bıraktı.
Birisi; TO WIMA gazetesi, başlık:” ETHNİKİ TÜRKİYE’YE NASIL SIZDI ?”
İkincisi: APOYEVMATİNİ, manşet; “TÜRK BANKACILIK PAZARINA ETHNİKİ (Ulusal) SIZMA” Yazıyordu.
O anda benim de yüreğime bir acı sızdı. Lakin Hıristo’ya belli etmemeye çalıştım. Çok kesin bir şey bilmese Hıristo bu kadar sevinmezdi. Ne var bunda? Dedim.
Bak bizim gazetelerde tersini yazıyor.
* Bu Karamanlis–Erdoğan dostluğunun eseridir.
* Bu satış Türkiye’nin itibarını yükseltti.
* AB sürecinde Yunanistan’ı da yanımıza aldık, gibi başlıkları gösterdim.
Hıristo vre dedi, her milletin içinde, her zaman güçlüyü alkışlayan, onların sofrasından beslenen yalakalar vardır. Sizin Fatih Sultan Mehmet’ten de kese,
kese bahşiş alan Bizanslı çaşıtlar vardı. Fatih Konstantin’i alıp, Asitane yapınca, önce onların başlarını vurdurdu. “Bre melunlar kendi milletine, kendi
ırkına faydası olmayanın, kimseye faydası olmaz.” dedi. Biz de Ulubatlı Hasan’ın Osmanlı Sancağını diktiği yere, Yunan bayrağını diktiğimiz gün, önce
onların hesabını göreceğiz. Hani siz Topkapı’da açılan gedikten Bizans’a nasıl sızdıysanız, şimdi biz Topkapı’dan içeri, elimizi kolumuzu sallayarak, otoyoldan
tırlara doldurulmuş yeşil dolarlarla sızdık.
Atma Hıristo atma dedim. Herkes banka alıyor, herkes banka satıyor. Büyütülecek ne var bunda?
“Bilmoorsun vre kuzum bilmoorsun bu işin arka planını bilmoorsun” dedi.
Eee, “anlat da öğrenelim şu sızma planının arkasını” dedim.
“Bu bir mülkiyet satın alma planı, Bizans’ı yeniden ele geçirme operasyonu imiş, dün gece konuşurlarken duydum” dedi.
Peki, nasıl olacakmış bu iş?

Önce bir banka Türkiye’nin her yerinde yapılanmış. Sonra bir banka daha satın alınmış, şimdide NBG, Finansbank’ı satın alarak, sacayağının üçüncü ayağını
da tamamlamış. MORTGAGE diye bir yasanız çıkacakmış.
‘Evet’ dedim ‘Ne var bunda?’ Fakir fukara uzun vadeli borçlanarak ev sahibi olacak.
‘Doğru’ dedi Hıristo, tam da böyle olacak. Bu bankalar herkese ev kredisi dağıtacak. Özellikle İstanbul’da ve seçilmiş bölgelerdeki evlere kredi dağıtılacakmış.
Yüz binlerce kişi borçlandırıldıktan sonra, bir kriz çıkartılırsa ne olur biliyor musun?
Cevabı kendi verdi. Milyonlarca kişi yine işsiz kalır. İşsiz adamlar ev taksitlerini nasıl ödeyecek? Ödeyemeyecek. Yasa öyle hazırlanmış çünkü üç taksitini
ödeyemeyenin evine banka gerisin geriye el koyacak. İşte o zaman hoop, bütün evler bankaya, artık evler bizim değil mi? Canımızın istediğini oturturuz
içinde.

Hıristo dedim. Zaten yabancılara mülk edindirme yasası çıktı. Zaten Türkiye’de 44.740 kişi mülkiyet sahibi oldu. Zaten 2 milyar 734 milyon 083 bin 920 Metrekare
toprağımız yabancıların eline geçti. Zaten mülk alanların yüzde 33’ü Yunanlı. Niye böyle dolambaçlı bir işe girsinler ki:
Hıristo gene güldü. “Ah siz saf Türkler ah” dedi. Hep aynanın önünden bakıyorsunuz. Görüntüyü sağlayan arkadaki sırdır. Hiç sır tarafından bakmayı beceremediniz
de, koskoca Osmanlıyı batırdınız. Şimdi sorunun cevabını vereyim.

* O alınanlar GAP – KİLİS – MARDİN – HATAY gibi su kaynakları, tarım arazileri ve sınır boyları idi. Bunların alımına 1,9 milyar dolar para ödedik. Şimdi
hedef konut almak ve kelepir almak. Üstelik Anayasa Mahkemeniz 1994’te ve 1996’da buna benzer yasaları iki defa iptal etti. Bu iktidarın çıkarttığı yasayı
da her an iptal edebilir.
Ülke topraklarının, yabancı unsurlara satışının bir örneği daha yok dünyada. Sonra bu bankalar sadece mülkiyet almakla kalmayacak. Bu bankalara bağlı şirketler,
elde edilen gayrimenkuller üzerinde, hedefe uygun yapılanmaları da sağlayacak.
* Hıristo kim düşünüyor, kim planlıyor bu hinoğlu hinlikleri böyle?
* Sorma Abi, NBG’nin arkasında kilise var. Kiliseyi temsil eden, Yanya Metropoliti Theoklitos ve Kostas Pilarinos var. Kilisenin arkasında VATİKAN var.
Vatikan’ın arkasındakileri kendime bile söylemeye korkuyorum. “Onu sorma Abi, meyhanemle birlikte havaya uçmak istemiyorum” dedi.

Keşke; Hıristoyu benden önce sen dinleseydin. Memleketi bu kadar ucuza satmazdın. HÜSNÜ ABİ.”
Ahmet Erimhan

Sarı
11-07-2006, 01:40
Minik yaramaz, boynuna bi ip geçirdiği ölü kurbağayı çekiştire çekiştire yolda gidiyormuş.. Derken bir randevuevinin
kapısına gelmiş, tak tak kapıyı vurmuş, kapıyı şişko çirkin bi kadın açmiş...
Çocuk avazı çıktığı kadar bağırmış:

BURDAKI KIZLARDAN BIRINI ISTIYORUM...!! PARAM VAR, VE ISTEDIGIMI YAPANA KADAR BURDAN GITMIYCEM..!!"
Kadın şaşırmış ama para paradır demiş, minik yaramazı içeri almış...
Çocuk ordaki fıstıklara bakmış, sonra kadına sormuş:
"Burada bir Amber varmış, ONU ISTIYORUM...!!!" Kadın bunun üzerine "ama olmaz ki..."demiş,

"bak çocuk, bence sen..."



Çocuk onu dinlemeden avaz avaz bağırmaya başlamış; "AMBER'I ISTIYORUM AMBER'I ISTIYORUM...!!! PARASI NEYSE VERICEM...!!!"


Kadın hala şaşkın halde, "İyi tamam yukarı çık sağdaki ilk odaya
git,bekle.."demiş...


Sonra kadın Amber'i odaya göndermiş... 10 dakika sonra çocuk
merdivenlerden yine kurbağasını sürükleye sürükleye
inmiş...

Kadına para vermiş, tam çıkacakken kadın en sonunda dayanamamış seslenmiş:


"Lafımı dinlemedin çocuk, niye ille de onu istedin
ki?O kızda hastalık vardı... Çocuk cevap vermiş: "Onda hastalık olduğunu biliyorum, o yüzden onu istedim...

Çünkü bu aksam annemle babam dışarda yemeğe
gidicekler,ben de evde dadımla oturucam... Onlar gittikten sonra dadım benle seks yapmak istiycek çünkü küçük cocuklardan hoslaniyo...


Boylece burda kaptığım hastalığı ona geçirmiş olucam... Annemle babam eve döndükleri zaman, babam dadımı evine götürücek... Orda da tabi ki her gece yaptığı gibi onu becericek,hastalık ona da gecicek...


Eve döndüğü zaman annemle sevisicek, böylece o anneme hastalığı geciricek... Sonra sabah babam ise gidecek, sütçü sut
bırakmaya gelicek, annem de onu eve alıcak ve onunla sevişicek, hastalık ona oda geçicek ve çok da iyi olucaaak...



ÇÜNKÜÜÜ



O HERİFFFFFFF
BENİM KURBAĞAMIN ÜSTÜNE BASTI ÖLDÜRDÜ!!!....

ekselans
07-08-2006, 12:50
Papaz imamlara hoca oldu!

De buyrun bakalım...

Yeniçağ’ın Pazar günkü haberidir...

“Almanya’da görevlendirilecek imamları Ankara’da papazlar eğitiyor. Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği ile Diyanet işbirliğinde sahnelen rezaletin üç sezondur sürdüğü ortaya çıktı. Ulus’taki Katolik kili-sesinin papazı Felix Körner’in hocalık ettiği kursta imamlara 300 saat ders veriliyor.”

AB nin hayırlara vesile olmasını dileriz!..

Haberin devamı tam “tüy dikme" işi!..

"AB’ye uyum gayretleri, Müslüman imamları Hıristiyan papazlara talebe yapmakla sınırlı değil. Başkan Prof. Ali Bardakoğlu da yazdığı, "Din ve Toplum - Türkiye’den Yeni Perspektifler” adlı ingilizce bir kitapla Avrupa’ya kurumun nasıl dönüştürüldüğünü anlattı."

Gazete bu durumu “Kıyamet alemeti” diye niteliyor..

Tabii bu durumun çağdaş global gerekçeleri hazırdır!..

Biz buradan benzer bir konuya geçiş yapalım..

Bir köşe yazısına ..

Yazar Uğur Kepekçi bizzat yaşadığı olayı kaleme aldı buyrun okuyalım.
Yazının başlığı “BOP camilerde!” Son günlerde Cuma günleri gerek ferdi gerekse merkezi sistemde yapılan vaaz-ı nasihatlerin farklı bir nitelik arz etmeğe başladığını gözlemlemekteyiz.

Karşılaştığımız bu manzara karşısında tabiî ki bazı endişelere kapılmamak mümkün değil.

Peki, nedir endişelerimiz? Camilerde yapılan cemaate yönelik sohbetlerde, BOP'çu ve Diyalogcu hoca efendiler türemeye başlamıştır.

Cuma namazımı eda etmek üzere gittiğimde camide; bir hafta ferdi, bir hafta da merkezi sistemde dinlediğim sohbetlerde, İsrail'in yaptığı insanlık dışı katliamlara karşı getirilen ilginç ve insafsızca yorumlarla karşılaştım.

Yapılan sohbetlerden bir kısmını arz edeyim;

"Bölgemizde cereyan eden kanlı olaylara şahit olmaktayız. Tabiî ki bunları tasvip etmek mümkün değildir. Dökülen kanlar mutlaka durdurulmalıdır. Ancak bir de olaya bizim açımızdan bakalım. Dünyadaki genel durumumuza bir bakmamız lazımdır. Suçu birazda kendimizde aramamız lazımdır. Neden bu hallere düştük, dememiz lazımdır. Ortadoğu'da zulüm görenlerin, herhalde bu zulme müstahak olduğunu düşünüyorum. Yaşantılarındaki yanlışlıkların cezasını çekmektedirler. Peki, ABD dünyada neden hâkim güçtür, süper güçtür? Çünkü onlara Allah yardım etmektedir. Yaşantılarında, işlerinde alışverişlerinde, dürüst ilişkiler içerisindedirler.

Yani onlar "Ameli Salih" işlemektedirler.

"Ameli Salih"den kastımız, güzel davranışlardır. Bakın onların hayatlarına; alışverişleri, davranışları, sanatları, icatları düzgün olduğu için Allah onları süper güç yapmıştır."

Bir başka hoca efendi;

"İslam'ın hoşgörüsü sayesinde bakın dünyanın her yerinde barış hâkimdir. Eskiden farklı mezhep sahipleri bir arada bile bulunamazken, batıda bir Protestan ile Katolik bile bir araya gelmezken şimdi farklı dinler birbiriyle aynı ortamda barışla bir arada yaşamaktadırlar." ifadelerini kullanmıştır.

Yapılan bu yorumlara bakınca yapılmak istenilenleri anlamamak fazla saflık olsa gerektir.

İslam din olarak gönderildiğinden bu yana, ilk defa ABD gibi tarihi kan ve işgal kokan, kurulmasından bu yana sadece sömürgecilikten başka bir fiili olmayan bir devlete "Ameli Salih" vasfı yakıştırılmıştır. İnsafsızca söylenen bu sözler olsa olsa yüklenen bir görevin ürünüdür. Yoksa iman ve vicdan sahibi birilerinin bu cümleleri kullanması mümkün değildir.

İşin acı tarafı vatandaşlar arasında bu görüş az da olsa destek bulmaktadır. İmanı ve vicdanı sürekli ifsat edilen vatandaşlarımız, yeni bir ifsat hareketi ile karşı karşıya kalmaktadır.

Yapılmak istenenler hakkında kaygılarımız şunlardır;

Dinler arası diyalog çalışmalarının zararlarını örtbas etmek,
Ülkemizde oluşan ABD karşıtlarının ikna edilmesine camilerde de başlamak, Olası bir İsrail karşıtlığının tepkiye dönüşmesine engel olmak, BOP kapsamında dinde reform, ılımlı İslam ve Müslüman'ın Protestanlaştırılmasına hız kazandırmak, Milli ve dini bütünlüğümüzü yok etmek,
"Biz kaygılarımızı dile getirdik, inşallah korktuğumuz başımıza gelmez.”
Dedik ya;

Hayırlara vesile olsun!...
Behiç KILIÇ

enigma
12-08-2006, 10:05
http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=37216

MOSSAD LA İLGİLİ VE İLGİNÇ

Sarı
14-08-2006, 01:44
"Gazeteci"(!) olarak bilinen Sabah gazetesinin Ankara temsilcisi Aslı Aydıntaşbaş'ı tanımak istermisiniz?
--------------------------------------------------------------------------------
Karanlik Kadin" Karanlik Adam'i Yazmis.. Ramazan Ozturk*

22 Eylul 2003



Sabah Gazetesinin 20 Eylul 2003 tarihli sayisinda karanlik adam yine
arabulucu diye Asli Aydintasbas imzali bir haber yayinlandi.
Daha bir hafta oncesine kadar Bagdat'ta bulunan asli, bu haberi
Washington'dan bildiriyor. Zaten Reuters ve Associated Press gibi
uluslararasi iki buyuk ajanstarafindan butun dunyaya gecilen haber
nedense Sabah gazetesi'nde Asli'nin imzasiyla verilmis.



Tipki bundan onceki haberlerde oldugu gibi.

Neyse biz karanlik Asli'nin Karanlik haberine donelim.
Bir sure once Haberturk yazari Ugur Ipekci, Asli ile ilgili ilginc
bir yazi yazmisti.

Amerika'da yasayan Asli Aydintasbas gercekten gazeteci mi? Degil mi?
diye soruyordu hakli olarak..

Simdi gelelim asli'nin aslinda ne is yaptigina..

Merkezi Washington'da bulunan Bati Politiak Merkezinin (Western
Policy Center) 3 eylul 2002 tarihinde yaptigi aciklamada, analiz
timine katilan yeni ueylerine bakin nasil tanitiyor aynen
aktariyorum:

Bay Andrew Apostoluo, tarihci ve orta asya konularinda uzman, bayan
Asli Aydintasbas, Turkiye ve Ortadogu yore analisti ve yarbay (E,
B.D.K.K.) Steve Williams, pentagon ve dogu akdeniz konularinda
uzman.

Isterseniz Western Policy Center isimli merkezin Amerika'da ne isler
ile ugrastigina bir goz atalim. Bu merkezin gorev tanimi (Mission
Statement) bolumunda soyle deniliyor:

Western Policy Center (Bati Politika Merkezi) Birlesik Devletleri
jeostratejik ilgisini ve batili deger ve kurumlari, Avrupa'nin
Guneydogusundan, Dopgu Akdeniz'de Guney Balkanlarda ve etraf
bolgelerde arastirmalar yaparak, egitim, politik, analiz ve toplum
programlamasi yaparak olumcul onem tasiyan politika, ekonomi, ve
guvenlik gibi konulari gundemde tutan Washington merkezli bir dis
politika organizasyonudur.

Bu merkez misyonunu soyle tanimlar:

*Amerika'nin ust duzey yoneticilerinin, ordusunun, ve kongre
liderlerinin bolgedeki yabanci politika konulariyla angajmanini
saglar.
*mevki kagitlarini ve politika tavsiyelerini formule eder.
*Genel ve ozel forumlar duzenler (politikacilara, hukukculara,
askeri memurlara, yabanci memurlara...)bireyler, organizasyonlar ve
kuruluslar arasinda kisisel diyologlari duzeltir yoluna koyar.
* Orjinal yazilar, sunumlar ve analizler, ulke raporlari gibi ulusal
ve uluslararasi okuyucusu olan yayinlar cikarir.
*Bolgedeki ozel ilgi alanlarina sahip kisiler ve organizasyon ve
kuruluslara birebir diyalog kurma sansi tanir.

Bu merkez ayni zamanda Amerikan dis politikasini sekillendirmede
onemli bir rol oynuyor, Mesela Yunanistan, Turkiye, Kibris ve Bati
Balkanlardaki dis ve gizli politikayi analiz ediyor.

Bati Politika Merkezi muduru Jonh Sitilides, aralarinda Asli
Aydintasbas'inda bulundugu uc yeni tim uyesi icin yaptigi konusmada
soyle diyor: "Basarili ve ileri derecede bilgili ve dis politika
konularinda profesyonel olan bu arkadaslarimizla ortak caba
gerektiren calismalarda bulunmak memnuniyet vericidir."
Sitilides konusmasinin devaminda ise sunlari soyluyor:
"Munhasiran ve musterek olarak bay Apastoluo, bayan Aydintasbas ve
Yarbay Williams, merkezimize muazzam bir bilgi, genis bir yoresel
tecrubenin ve sarih, katiksiz yorum ve bilgilendirme katkisinda
bulunmak azmindedirler. Bilahere, Amerika ve Avrupa'nin, Dogu
Akdeniz ve Guney Balkan Poklitikalari uzerindeki kamu tartismalari
seviyesininde yukselmesi saglanacaktir.

Bayan Asli Aydintasbas, yore uzmani olup, Turkiye'nin ic ve dis
politikasi ile Ortadogu'daki rolu uzerinde Irak ve Irak'taki muhalif
akimlar uzerine calismaktadir. Azerbaycan, Kuzey Irak, Israil,
Misir, ve Dogu Akdeniz'in cesitli yerlerindeki savas ve onemli
olaylari muhabir olarak izlemistir. Turkiye'deki gunluk yeni Yuzyil
gazetesinin muhabiri olarak ozellikle Kurt sorununu, Siyasal
Islam'in yukselisini ve Ortadogu konularini izlemistir. Ayrica,
Turkiye'deki gunluk Radikal ve Turk haber kanali NTV icin Birlesmis
mIlletler ve ABD-Turkiye iliskilerini muhabir olarak izlemistir.
Bunun yani sira eski binyil gazetesinde kose yazari olarak
calismistir.

Amerikan Bati Politika merkezi kendilerine katilan yeni uyelerinin
maharetlerini boyle siralarken Asli'yida yere goge sigdiramiyor.
Masallah uzman olmadigi konu ve de ulke yok. Valla akilli kadin ne
kadar kritik konu varsa hepsninin uzmani oldugunu yutturmus
Amerikalilara...

Bu konuyu ilk kez gundeme getiren sevgili Ugur Ipekci ne kadar
hakliymis.

Ozellikle Amerika'nin Irak mudahelesi gundeme geldiginde sik sik
Irak'a giden Asli kendisini Ortadogu uzmani olarak tanitiyor ama
uzmanligi olsa olsa adina ozel isler yaptigi kurulusun kendisine
aktardigi bilgilerden ibaret.

Asli gazetecilik maskesini kullanirken Amerikan gazetelerinde cikan
yazilari tercume edip kendi imzasiyla gazeteye gonderiyor. Gazetenin
genel yayin mudurunun ozel ilgisi sayesinde birinci sayfalarda boy
gosteriyor. Yillardir canini disine takip gercek haberciler dururken
her ne hikmetse asli binlerce kilometre uzakliktaki Amerika'dan
getirtiliyor. Ya da mensubu oldugu kurulus tarafindan Irak'a
gonderilmisken Ergun Babahan'da ona gazetecilik maskesi takmasina
izin veriyor.

Sozun ozu, Asli'nin Amerika'da bulunmasinin nedeni gazetecilik
degil bu kurulus adina calisan Turkiye ve Ortadogu adina bilgi
toplayan kisi olmasidir.

Durum boyle olunca da insanin aklina turlu seyler takiliyor.
Amerika'da Western Policy Center isimli kurulusta tim elemani olarak
calisacaksin, oradan maas alacaksin ve ortadogu ulkelerine giderken
bir kimligin olsun diye gazeteciligi kullanacaksin..
Yaptigin isi kamufle etmek icin de Ergun Babahan'in genel yayin
muduru olarak basinda bulundugu Sabah Gazetesi'ni basamak yapacaksin.

Bu arada Asli'nin neden ve hangi kurulus adina Amerika'da
bulundugunu Ergun Babahan herkesten cok daha iyi biliyor.

Asli haberinde Davut Bagistani'yi soyle tanimliyor:

Bagistani, PKK ve-Barzani ve Saddam arasindaki temaslari saglayan
kisi.

haberin devaminda ise su cumleler yer aliyor:

Reuters ajansi kendini insan haklari savuncusu olarak tanitan
bagistani'yi ABD arabulucusu diye tanimlarken, Associated Press'de
Bagistani'yi BM insan haklari gorevlisi olarak tanitti. (Asli,
Bagistani icin kullanilan bu iki sifatida kabul etmiyor) Yani
Asli'nin kendisini Sabah gazetesi adina Irak'a gitmis gibi gosterip
aslinda bati politika merkezinin tim elemani olarak calismasi gibi..

Bu arada Asli, haberi bu iki buyuk ajanstan asirdiginida itiraf
ediyor ama yorumu kendisine ait.

Allah icin kadincagizin hakkini yememek lazim.. Cunku gazetecilik
maskesi altinda ozel kuruluslar adina karanlik isler ceviren biri
olarak, bu tur isleri anlamakta ve yorumlamakat herkesten herkesten
daha cok yeteneklidir. Bu yetenegini adina calistigi kurulus
yetkilisi cok guzel aciklamis.

Haberde Bagistani'nin daha once de PKK kampinda asir Turk
askerlerinin saliverilmeside ve PKK-ABD arasinda arabuluculuk
yaptigi, Kuzey Irak'taki cesitli girisimleriyle tanindigi, bu
sebepten dolayida bolgede dokunulmazlik statusu kazanmis karanlik
biri oldugu vurgulaniyor.

Acikcasi ben burada bir karanlik durum gormuyorum. Her ne sifat
yakisitirilirsa yakistirilsin Bagistani'nin yaptiklarina bakilirsa
kabul edilir ya da edilmez isi belli. Bulundugu bolgede yetkili kisi
ya da kuruluslar arasinda arabulucluk yapan biri. Mesela gazeteciyim
demiyor.

Ben kendisini hic tanimiyorum ama uzun suredir bolgede buna benzer
girisimlerini gazetelerden okuyorum. Gerci Asli, Bagistani'yi iyi
tanir. Kuzey Irak'a gittigi donemlerde defalarca kendisiyle gorusup
bilgi almistir. Bu bilgilerin cogunuda adina calistigi kurulusa
rapor olarak vermistir.

Simdi "karanlik bir kadin" tutturmus, "karanlik adam" diye yazi
yaziyor..Yani, tencere dibin kara, benimkisi senden kara.
Benim aklima takilan su:

Acaba Asli mensubu oldugu Bati Politika Merkezi'nin adina su Irak'in
eski Savunma bakani Sultan Hasim Ahmet'i bulup Amerikalilara
edemedigine mi hayiflaniyor?Yoksa Bagistani'nin kendisi araciligi
ile Amerikan askeri yetklileri ile temasa gecmedigi icin maas aldigi
kurulustan firca yemesinin sonucu olan kizginligindan mi boyle bir
yorum yapiyor?

Kimbilir; bu iki ihtimalde olabilir. Cunku bu iki kisi, biri erkek
biri disi, ikiside birilerinin adina gorev yapiyor. Biri Washington
merkezli Bati Politika Merkezinin elemani olarak gazetecilik maskesi
altinda calisan karanlik bir kadin, digeri yasadigi bolgede insan
haklari konusunda arabuluculuk eden Asli'nin deyimiyle karanlik bir
adam. Hani diyorum su casus filmlerindeki gibi ortak sahada
birbirilerinin kuyruklarinami bastilar acaba.

Sarı
15-08-2006, 00:47
Zamanın CIA direktörü Allen Dulles, Princeton Üniversitesi'nde
1953'te şöyle bir konuşma yapmıştır:

"Hedef 'insan zihnindeki savaşı' da kazanmaktır. Bu savaşın ilk
cephesi propaganda, depolitizasyon ve
sansür ile kitlesel sindirmeyi sağlamaktır. İkinci cephe ise bireyin
beyninde kazanılacaktır; hedef beyin
yıkama, zihin kontrolü, ideolojiyi değiştirme ve gerektiğinde birçok
Mançurya Kobayı (Manchurian Candidate) yaratabilmektir!"

----------------------------------------------------------

6 Agustos 2006 AYDINLIK

MANÇURYA KOBAYLARI

Em. Yargıtay Başsavcısı VURAL SAVAŞ

----------------------------------------------------------
-----------

Zamanın CIA direktörü Allen Dulles, Princeton Üniversitesi'nde
1953'te şöyle bir konuşma yapmıştır:

"Hedef 'insan zihnindeki savaşı' da kazanmaktır. Bu savaşın ilk
cephesi propaganda, depolitizasyon ve
sansür ile kitlesel sindirmeyi sağlamaktır. İkinci cephe ise bireyin
beyninde kazanılacaktır; hedef beyin
yıkama, zihin kontrolü, ideolojiyi değiştirme ve gerektiğinde birçok
Mançurya Kobayı (Manchurian
Candidate) yaratabilmektir!"

Mançurya Kobayı (Manchurian Candidate) kendi iradesi dışında, bir
takım beyin yıkama seanslarının,
ilaçların vaye hipnozun etkisiyle başkalarının istediği bazı
eylemleri yapanlara verilen isimdir. Kelime Mançurya'dan ve Kore
savaşından gelmektedir. Kore savaşı sırasında Amerikalı askerlere
Çinliler tarafından bir dizi beyin yıkama deneyi ve işkencesi
yapıldığı bilinmektedir. Bu terim Frank Sinatra'nın ünlü 'Manchurian
Candidate' filmine konu olmuştur. Filmi CIA finanse edip çekmiştir.
Hedef tehlikeyi büyük gösterip devletten bu konuda fonlar
alabilmektir. Filmde robotlaştırılan bir Amerikan subayının nasıl
ulusal güvenliğe zarar verdiği anlatılmaktadır.

Bilimsel yöntemlerle ideal bir Mançurya Kobayı yaratma arayışı,
nazilerden beri süre gelmiştir. Soğuk savaşla
birlikte, bu konuda KGB ve ABD'li istihbarat örgütleri içindeki
araştırmalar hız kazanmıştır. Klinik
Psikoloji, psikaytri, nöroformakoloji, elektrofizyoloji ve
parapsikoloji bu hedefe ulaşmak için kullanılmıştır.

CIA BİLİMADAMLARINI NASIL AVLIYOR?

CIA'nın, Amerika'daki her üniversitede anlaşmalı öğretim üyeleri
vardır. Bunlar, ulaşılması gereken
kişiyle önce dostluk kurarlar. Bazı konularda yardım ederler.
Amerika'daki üniversitelerde araştırma
yapabilmek için, NIH (Amerikan Sağlık Teşkilatı) gibi kurumlardan
grantler (araştırma parası) alınması
gerekir; oysa bilim insanları üniversitelerde kalıcı pozisyon
bulamazlar. CIA bu biliminsanlarının grant
almasına ve kalıcı pozisyon bulmasına yardımcı olur. Bu yolla
kazanamadığı bazı kişileri ise tehdit ve
şantajla elde etmeye çalışır. Bu konuda Dr. Harvey Weinstein'nin
yazdığı " Psikiyatr ve CIA" isimli kitap
, bu kişilerin CIA'ya nasıl devşirildiklerini ayrıntılı olarak
anlatmaktadır. Ayrıca John Marks, ünlü " Mançurya Adayını Arayış"
isimli kitabında bilim adamlarının hangi yemlerle tavlandıklarını
detaylı anlatmaktadır.

Her şeyden önce bu bilim insanlarına garantili, kalıcı pozisyon ve
grant (araştırma fonu) parası verilir.
Ayrıca CIA ile ilgil yaptıkları işlerden de özel uzmanlık ücreti
alırlar. CIA ile birlikte çalışan bir
biliminsanının kolay kolay sırtı yere gelmez. Yani biraz daha fazla
refah ve güven için bu bilim adamları
tavlanır; çok kritik işlerde çalışanlar ise daha sıkı kontrol
edilmek için skandala yol açarak bilgi veya
şantaj olguları karşılığında veya durumlarla sürekli tehdit altında
tutulurlar. Bu biliminsanları, her zaman
CIA'ya çalıştıklarını bilmezler. Devletin güvenliği ile ilgili bir
iş için çalıştıklarını sanırlar.
Fakat son 30 yıllık gelişmelerden sonra, biliminsanları arasında
CIA'ya karşı yaygın bir güvensizlik başlamıştır. Üstelik çok
yarışmacı bir ortamda bulunan bu bilim insanları, CIA tarafından
korundukları için haketmedikleri yere gelen pek çok yeteneksiz
kişiye şahit olmuşlardır. CIA ile işbirliği yapan birisi,
gerektiğinde yalan söylemek, yalan yayın yapmak, bildiklerini
açıklamamak veya mesleki yemini bozmak zorundadır.

CIA TARAFINDAN YARATILAN DİNLER

Bazı satanist (şeytana tapan) kültler, " Children of GOD" isimli
hristiyan mezhebi ve Jim Jones'un kurduğu
"Halkın Tapınağı"nın da CIA tarafından yaratıldığı ortaya
çıkarılmıştır. Bilindiği gibi Halkın Tapınağı'nın 910 müridi 1970'li
yıllarda toplu intihar etmişti.

Yeni yaratılan dinlerden birisi de 2. İsa olduğunu iddia eden
ve "Reverend Moon" isimli Koreli kişinin
yarattığı Moon dinidir. Moon dini sayesinde " dinleri
birleştireceğini" iddia eden Reverand Moon, CIA
hesabına çalışan uluslararası "deli-ajan"dır. Moonistler her yıl
dünyanın bir yerinde toplanmakta ve
binlerce farklı dine mensup kişiyi "bedeva" ağırlayıp bir dizi
konferans vermektedirler. Amaç dinleri "
sözüm ona birleştirmektir". Bu dinde, örneğin evlenmek Reverand
Moon'un izni olmadan yapılamaz ve kimin kimle
evleneceğine Moon karar verir, diyelim ki devletin güvenliği ile
ilgili bir işte çalışıyorsunuz ve
Moonie'siniz! Canınız evlenmek istedi, "Reverand Moon" babaya
danıştınız, o da size Hawaili bir güzel Moonie
seçti! Sadece onunla evlenmek zorundasınız, ama evlendikten sonra,
önce bir veya iki yıl ayrı kalmak
zorundasınız; bu iki yıl boyunca Hawaili güzelin nerede "eğitim
göreceğinden" tabiki haberiniz
olmayacak! Tabii bu saçmalıkları kılıfa uyduracak açıklamaları da "
ilahi bir biçimde" Moon'un dini
kitaplarında bulacaksınız. İşte size bir mezhep dolusu Mançurya
Kobayı. Binlerce adamın eveleneceği kadının
seçimini, kendini 2. İsa sanan bir deliye bırakmasından daha iyi
Mançurya Kobaylığı olabilir mi?

1978 yılında Walter Boward adındaki Arizonalı gazeteci yazar,
Operation Mind Control (Zihin Kontrol
Harekatı) adında yayınladığı kitabında şunları anlatmaktadır:

"CIA tarafından uyuşturucu ilaçlarla yapılan deneyler ABD
hükümetinin uyguladığı çok gizli zihin kontrol
projesinin yalnızca bir kısmıdır. Bu deneyler binlerce kişi üzerinde
35 yıl devam etmiştir. Bu araştırmalar;
hipnoz tekniği, narkotik-hipnoz, elektronik olarak beyinin
uyarılması, ultrasonik, mikrodalgalar, alçak
ses frekanslarıyla davranışların etkilenmesi ve davranış
değişiklikleri terapisidir. CIA psikolojik silah stoklarını, psişik
silahların değişik tiplerini geliştirmeyi başararak
artırmıştır.Şimdi bu kabiliyetleriyle yeni tip bir
harbe girişmesi mümkündür. Bu harbin görünmez muharebe sahası, insan
zihinleridir..."

----------------------------------------------------------

YÖK DOÇ. ÜMİT SAYIN'A SAHİP ÇIKMALI

Tüm bu bilgileri, Doç. Dr. Ümit Sayın'ın Temmuz/2006' da, "Neden
Kitap" yayınları arasında çıkan " Derin
Devletler Gizli Projeler Kirli Gerçekler" adlı kitabından size
aktarıyorum.

Kitabın tümünü okuyunca; NATO karargahlarında görev yapmış bazı
subaylarımızın yabancı üniversitelerde yıllarca çalışmış sözde bilim
adamlarının, bilerek veya bilmeyerek ABD ve AB'nden gelen telkinlere
uygun şekilde hareket ettiklerini ve düşünce ürettiklerini daha iyi
anladım.

Daha pek çok önemli araştırmada imzası bulunan sözkonusu kitabın
yazarı Doç. Dr. Ümit Sayın'ın İ.Ü
Rektörü Mesut Parlak'a bir internet sitesi aracılığı ile hakaret
ettiği gerekçesiyle üniversiteden atılmaya
çalışıldığını öğrendim.

Değerli bir bilim adamının üniversiteden atılmasının gerekçesi bu
olamaz. Gerçek neden elbetteki yaptığı
araştırmaların içeriği...YÖK, bizler kadar emperyalist oyunların
perde arkasını görmeli ve bu değerli
araştırmacıya sahip çıkmalıdır!

Sarı
20-08-2006, 01:21
http://img226.imageshack.us/img226/7633/showletterge4.jpg

yukarıda bir fotoğraf görmektesiniz. İsrail-Lübnan savaşında diğer fotoğrafların arasında hasbel kader çıkmıştır. Ancak bu fotoğrafa dikkat ederseniz üzerinde hangi ülke hava yoluna ait olduğunu görebilirsiniz. Ve yine aşağıdaki linklerde subject’te adı geçen havayollarının varlığı belgelenmekte üstelik anılan bu uçakların Türkiye hava sahasını kullandığı da kanıtlanmaktadır. Şimdi;
1- Kürdistan airlines diye bir şirket ne zamandan beri vardır
2- Kim finanse etmiştir
3- Kaç uçağı vardır
4- Mürettebatı kimlerdir, bunlar nerede, nasıl ve ne zaman eğitim almışlardır
5- Bu şirketin yolcu uçakları ne vasıfta ve modeldedir. Fotoğrafta görülen hangi ülke tarafından imal edildiği malum ama nereden satın alındığı belli değildir. Nereden alınmıştır
6- Nakliye uçağı da mevcut mudur
7- Bu şirket ne zaman ve kaç kez Türk hava sahasını kullanmıştır
8- Halen kullanmaya devam etmekte midir
9- Şehit analarının evlatlarının katilleriyle harp silah ve araçlarını mı taşımaktadır
10- Hangi ülkelerin hava alanlarını kullanmaktadırlar
11- Bu şirket uçakları için gerekli bakım ve yer hizmetleri desteğini nerede ve nasıl sağlamaktadır
12- Konu ile ilgili Türk hükümeti kimlerle ve ne gibi girişimlerde bulunmuştur


http://www.milliyet.com.tr/2005/09/30/guncel/agun.html
http://www.kurdistanica.com/english/economy/infra/arilines/airline.html
http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=130854
http://www.netkurd.com/nuce.asp?id=2734
http://www.beyan.net/article.asp?id=526
http://www.airkurdistan-online.com/

Sarı
28-08-2006, 13:30
seçimlerden önce pkk tamamen bitirilecek!
abdullah öcalan idam edilecek-ettirilecek..
akp oyunu ikiye katlayacak!

Sarı
02-09-2006, 00:16
Bugün Çin Halk Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde yer alan, Xian şehrine 100 km uzaklıkta Qin Ling Shan dağlarında Ön-Türk uygarlıklarından birisi tarafından inşa edilmiş, etrafında irili ufaklı 100 adet piramitle beraber, 300 metre yüksekliğinde bir piramit bulunmaktadır; BEYAZ PİRAMİT
Beyaz Piramit’in ikinci dünya savaşı sırasında Çin’e yardım malzemesi götüren bir C-54 uçağından çekilen fotoğrafı 1957 yılında ilk kez Life dergisinde yayınlanmıştır.
Bu piramitleri araştırmak üzere1994 yılında Şensi bölgesinde bir araştırma gezisi yapan Alman bilim adamı Hartwig Hausdof kendi koleksiyonundan birkaç resmin halka açılmasına izin vermiştir. Hausdorf’a göre piramitlerin yapım tarihi en az M.Ö. 2500’ler civarındadır.
Bölge Çin Halk Cumhuriyeti tarafından yasak bölge ilan edilmiş olduğundan dolayı Piramitler içerisinde bulunan Mısır medeniyetinden çok ileri bir teknikle mumyalanmış olan cesetler ve Ön-Türkçe yazıtlar üzerinde araştırma yapılamamaktadı r.
Türk Bilim adamı Kazım MİRŞAN yaptığı araştırmalarda Ön-Türk uygarlıkları tarafından OT-OĞ olarak isimlendirilen Ön-Mısır’a M.Ö 3000 Yıllarında Doğu Anadolu’dan Isub-Ög yazısının gittiğini tespit etmiştir. Kazım MİRŞAN’ın bugüne kadar anlamı çözülemeyen 184 adet mısır hiyeroglifini Ön-Türkçe olarak okumuş olduğu ve mumyalama tekniklerinin yine M.Ö. 3000’li yıllarda Altaylarda geliştirildiği düşünülürse Piramit inşa teknolojisinin Eski Mısır’a Ön-Türk Uygarlıkları tarafından öğretildiği sonucuna ulaşılmaktadır.
Tüm İnsanlık tarihini değiştirerek; MEDENİYETİN ASIL YARATICISININ TÜRKLER OLDUĞU SONUCUNU DOĞURAN bu olağanüstü keşif batılı bilim adamları(!) tarafından ısrarla görmezlikten gelinmekte ve insanlığın bilgisinden daha uzun süre saklanması mümkün olmayan bu piramitleri başka bir uygarlığa mal etmeyi amaçlayan maksatlı çalışmalar yapılmaktadır.
Ayrıntılı bilgi için Ön-Türk Uygarlığı Araştırmaları Merkezi ve Töre Yayın Grubu tarafından basımı yapılan Haluk TARCAN’ın “Ön-Türk Uygarlığı – Resmi Tarihin Çöküşü” (2. Baskı) adlı eserine bakabilirsiniz.
İlgi adresler:
Beyaz Piramit
http://www.crystali nks.com/pyramidc hina.html
http://www.earthque st.co.uk/ china/china. html
http://www.lauralee .com/chi_ pyr.htm
http://www.trilobia .com/pyramids. htm
http://webmongrel. com/dzone/ chinapyramids/
Bugün Çin Halk Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde yer alan, Xian şehrine 100 km uzaklıkta Qin Ling Shan dağlarında Ön-Türk uygarlıklarından birisi tarafından inşa edilmiş, etrafında irili ufaklı 100 adet piramitle beraber, 300 metre yüksekliğinde bir piramit bulunmaktadır; BEYAZ PİRAMİT
Beyaz Piramit’in ikinci dünya savaşı sırasında Çin’e yardım malzemesi götüren bir C-54 uçağından çekilen fotoğrafı 1957 yılında ilk kez Life dergisinde yayınlanmıştır.
Bu piramitleri araştırmak üzere1994 yılında Şensi bölgesinde bir araştırma gezisi yapan Alman bilim adamı Hartwig Hausdof kendi koleksiyonundan birkaç resmin halka açılmasına izin vermiştir. Hausdorf’a göre piramitlerin yapım tarihi en az M.Ö. 2500’ler civarındadır.
Bölge Çin Halk Cumhuriyeti tarafından yasak bölge ilan edilmiş olduğundan dolayı Piramitler içerisinde bulunan Mısır medeniyetinden çok ileri bir teknikle mumyalanmış olan cesetler ve Ön-Türkçe yazıtlar üzerinde araştırma yapılamamaktadı r.
Türk Bilim adamı Kazım MİRŞAN yaptığı araştırmalarda Ön-Türk uygarlıkları tarafından OT-OĞ olarak isimlendirilen Ön-Mısır’a M.Ö 3000 Yıllarında Doğu Anadolu’dan Isub-Ög yazısının gittiğini tespit etmiştir. Kazım MİRŞAN’ın bugüne kadar anlamı çözülemeyen 184 adet mısır hiyeroglifini Ön-Türkçe olarak okumuş olduğu ve mumyalama tekniklerinin yine M.Ö. 3000’li yıllarda Altaylarda geliştirildiği düşünülürse Piramit inşa teknolojisinin Eski Mısır’a Ön-Türk Uygarlıkları tarafından öğretildiği sonucuna ulaşılmaktadır.
Tüm İnsanlık tarihini değiştirerek; MEDENİYETİN ASIL YARATICISININ TÜRKLER OLDUĞU SONUCUNU DOĞURAN bu olağanüstü keşif batılı bilim adamları(!) tarafından ısrarla görmezlikten gelinmekte ve insanlığın bilgisinden daha uzun süre saklanması mümkün olmayan bu piramitleri başka bir uygarlığa mal etmeyi amaçlayan maksatlı çalışmalar yapılmaktadır.
Ayrıntılı bilgi için Ön-Türk Uygarlığı Araştırmaları Merkezi ve Töre Yayın Grubu tarafından basımı yapılan Haluk TARCAN’ın “Ön-Türk Uygarlığı – Resmi Tarihin Çöküşü” (2. Baskı) adlı eserine bakabilirsiniz.
İlgi adresler:
Beyaz Piramit
http://www.crystali nks.com/pyramidc hina.html
http://www.earthque st.co.uk/ china/china. html
http://www.lauralee .com/chi_ pyr.htm
http://www.trilobia .com/pyramids. htm
http://webmongrel. com/dzone/ chinapyramids/

ghetto
13-09-2006, 10:18
Buyrun teorim :

Yakında bir petrol tesisine...vs sabotaj veya bunu gibi tahrip amaçlı bir saldırı yapılır , iran gene celallenir , petrol fiyatı artar , petrol üreten ülkeler gene mutlu mesut olurlar ...
http://www.hisse.net/forum/showthread.php?p=1165163#post1165163

selçuk efendi
14-09-2006, 12:54
Önce habertürk'de bugün yayınlanan haber:

Papa'dan şok Hz Muhammed çıkışı

Kasımda Türkiye'ye gelecek olan Papa 16. Benedikt şok çıkışla Bizans imparatorunun, Hz. Muhammed'i hedef alan kin dolu açıklamalarını gündeme taşıdı.

Almanya gezisinde barış mesajları veren Papa 16'ncı Benedikt, önceki gün ise "kışkırtıcı" bir konuşma yaptı. Papa İslam'daki "Dinde zorlama yoktur" görüşünün Hz. Muhammed'in güçten yoksun olduğu ilk dönemleri yansıttığını öne sürdü.

14'ÜNCÜ YÜZYILDAN ALINTI

Papa bu açıklamasını desteklemek için, 14'üncü yüzyılda yaşamış olan ve Hıristiyan dünyasında Türklere karşı mücadelesiyle tanınan Bizans İmparatoru Paleologos'un "Muhammed'in getirdiği hiçbir yenilik yok. Sadece kötü ve insanlık dışı şeyler getirdi" sözlerine yer verdi.

"PAPA KILICI AFOROZ ETTİ"

"İslam'da Tanrı ile akıl arasında ayrılmaz bir bağ yok. İslami cihad akla ve Tanrı'ya karşı" diyen Papa, İtalya'da da büyük yankı yarattı. "Papa, Muhammed'in kılıcını aforoz etti" diye yazan La Repubblica gazetesi, konuşmanın Türklerin çok olduğu Almanya'da yapılmasına dikkat çekti.

İslam'da Tanrı ile akıl arasında bağ yok

"Hıristiyanlık ile akıl arasında sıkı bir bağ var" diyen Papa, İslam'da ise Tanrı kavramının çok soyut olduğunu ve bu nedenle böyle bir bağın olmadığını söyledi.

Hıristiyan Katolik aleminin ruhani lideri Papa 16'ncı Benedikt'in Almanya'nın güneyindeki Bavyera bölgesine yaptığı ziyaret günlerdir dünya basınının gündeminde... Açıklamalarıyla dünyayı barışa davet eden Papa, önceki gün Regensburg Üniversitesi'de yaptığı açıklamasıyla bir anda Müslüman aleminin dikkatini üstüne çekti. Papa, "Hıristiyanlık'ta Tanrı ve akıl arasında ayrılmaz bir bağ var. İslam'da Tanrı o kadar soyut ki akıl ile Tanrı arasında bu bağ yok. İslami cihad akla ve Tanrı'ya karşıdır" dedi.

İMPARATOR ALINTISI

Papa konuşmasında Kuran'a atıfta bulunarak, "Dinde mecburiyet yoktur" dedi. Bu ifadelerin Muhammed'in güçten yoksun olduğu ve tehdit altında bulunduğu ilk dönemlerine denk geldiğini belirtti. Papa bu sözlerini, 1350-1425 yılları arasında yaşamış olan ve Batı tarihinde Türklere karşı verdiği mücadelelerle anılan Bizans İmparatoru Manuel II Paleologos'un sözleriyle destekledi. Papa kendini dinleyenlere Bizans İmparatoru'nun bir İslam alimine söylediği şu sözleri aktardı: "Bana Muhammed'in getirdiği yenilikleri göster... Sadece kötü ve insanlık dışı şeyler bulacaksın. Tıpkı vaaz ettiği dinin
La Repubblica gazetesi Papanın yaptığı açıklamaya dün sayfalarında yer verdi.
kılıç gücü ile yayılması emrini verdiği gibi... Dine davet için, şiddet ve tehdit yerine, iyi konuşma kapasitesi ve doğru akıl yürütme gerekir..." İtalyan basınının önde gelen gazetesi La Repubblica "Papa'nın Muhammed'in kılıcını aforoz ettiğini" yazdı. Gazete, "16'ncı Benedikt'in, Muhammed'le polemiğe girdiği bu Kuran karşıtı alıntıları Türkiye'ye yapacağı ziyaretten birkaç ay öncesine denk düştü. Ve üstelik de İstanbul ve Ankara'dan sonra en büyük Türk şehri sayılan Berlin'in başkent olduğu bir ülkede bu konuşmayı yaptı" diye yazdı.

'RADİKALLEŞTİRİR'
İslam dünyası uzmanı Prof. Dr. Gilles Kepel şu yorumu yaptı: "Papa'nın şiddeti yorumlaması Kilise için bir yenilik. Ama Papa'nın İslamı yorumlamak için meşruiyeti yok. Müslüman aleminin bir kısmının daha radikalleşmesine yol açacak..." Vatikan uzmanları ise "Papa, İslam ve Hıristiyan dinlerinde Tanrı'nın aynı olmadığına dikkat çekiyor. Dolayısıyla İslam ve Yahudi dini mensupları ile ortak dua etmenin anlamsız olduğunu söylüyor" şeklinde yorum yaptı.

Papa'nın Türkiye seyahati kasımda

PAPA 16. Benedikt, kasım ayında Türkiye'ye önemli bir ziyarette bulunacak. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer 15 Eylül 2005'te Papa'ya bir mektup göndererek Türkiye'ye davet etti. Alman Papa da Sezer'e gönderdiği yanıtta, "2006'da geleceğim" dedi. 28 Kasım-1 Aralık arasında Türkiye'yi ziyaret edecek olan Papa Benedikt, ilk olarak Ankara'daki Vatikan Büyükelçiliği'nde kalacak. Selçuk'taki Meryem Ana Kilisesi'nde ayin yönetecek. Ayasofya Müzesi'ni ise sadece "kültürel bir ziyaret" adıyla giderayak gezecek.

YASEMİN TAŞKIN /SABAH

ardından gelecekmuhendisi.com adlı siteden öngörülerini yayınlayan ismini hatırlamadığım adamın 3-4 aydır sitesinde yazılı duran satırları:

Yeni Papa Joseph Ratzinger yanlış ve saldırgan tavırlarıyla hem Avrupa Birliğinde hemde İslam Aleminden büyük tepkiler alacak.

Kasım ayında Türkiye'yi ziyaret etmesi planlanan Papa yine bir müslüman kimlikli suikastçi tarafından Türkiye'de saldırıya uğrayacak.

ENGINEER68
22-09-2006, 16:51
Türkiye'deki ölümlere bir bakalım..
> >

> >Sizce bunlar tesaduf mu
> >??
> >
> >Adnan Kahveci- Eski Maliye
> >Bakanı. Dedi ki;
> >
> >"Bizim bağımsız olmamız için Amerika ve IMF'den kurtulmamız lazım.."
> >
> >2 gun sonra trafık kazasında
> >öldü..!
> >
>> >Bedri İnce Tahtacı- Saadet
> >partisi gaziantep milletvekili. Dedi ki;
> >
> >"Amerika en buyuk engeldır bu ulkeye; ıstedıgını bas bakan yapar,
> >ıstediğini cumhurbaşkanı yapar"
> >
> >5 gun sonra Antep'e giderken trafik
> >kazasıdan öldü..!
> >
> >
> >
> >Turgut
> >Özal- Cumhurbaskani.
> >Dedi ki;
> >
> >"Musul ve Kerkuk bızımdır alacagiz"
> >
> >
> >10 gun sonra öldü..!
> >
> >
> >
> >Eşref
> >Bitlis- Jandarma
> >Komutanı. Dedi ki;
> >
> >"Amerika'nin Incirlik'ten kalkan uçaklari pkk'ya yardım atıyor"
> >
> >4 gun sonra -eksı 60 dereceye kadar dayanıklı olan helıpkopter ıle Siirte
> >giderken helıkopterı dustu ve oldu..!
> >
> >(Kaza nedeni helipkopter motorların buzlanmasi! Oysa Siirt'te o
> >esnada hava soguklugu -11 idi)
> >
> >
> >
> >Recep Yazıcıoğlu- Denizli Valisi. Denizli'de kanun çıkardı;
> >
> >"Artık bundan sonra cafe ve benzerı yerler Ingilizce isim kullanmıyacak,
> >yani cafe değil kahve yazilacak" dedi vee..
> >
> >1 hafta sonra Ankara'ya giderken trafık kazasında oldu..!
> >
> >
> >
> >TBMM
> >-
> >
> >1 mart tezkerısıne red oyu verdı.
> >
> >3 gun sonra Istanbulun göbegınde bombalar patladı.
> >
> >Kac kisi oldu..!?

ghetto
22-09-2006, 17:45
Türkiye'deki ölümlere bir bakalım..
> >

> >Sizce bunlar tesaduf mu
> >??
> >> >
> >Eşref
> >Bitlis- Jandarma
> >Komutanı. Dedi ki;
> >
> >"Amerika'nin Incirlik'ten kalkan uçaklari pkk'ya yardım atıyor"
> >
> >4 gun sonra -eksı 60 dereceye kadar dayanıklı olan helıpkopter ıle Siirte
> >giderken helıkopterı dustu ve oldu..!
> >
> >(Kaza nedeni helipkopter motorların buzlanmasi! Oysa Siirt'te o
> >esnada hava soguklugu -11 idi)
> >
> >..!?

Helikopter değildi , uçaktı ve gerçekten muammaları bol bir olaydı !

selçuk efendi
23-09-2006, 13:18
Bunu nereye göndermek gerektiğine bir süre karar veremedim ama ispatlama konusunda şüpheli kabul edilebilir diye bu kısma gönderiyorum:

" Hadi Şimdi de bilmediğiniz yerden et alın ve Bilmediğiniz yerden
yemek yiyin bakalım..."

Gaziosmanpaşa Hacımaşlı köyü domuz çiftliği'nin Suları ve katı
atıkları 300 metre mesafedeki Sazlıdere Barajı'na akıyor.... Baraj
on milyon kişinin su ihtiyacını karşılıyor. Çiftlikte 5 bin domuz var.
Türkiye'deki domuz çiftliklerinde yıllık 3 milyon kg. civarında et
üretiliyor. Bu rakam neredeyse kırmızı et üretiminin yarısı. Üretilen
domuzlar otellere, yemek fabrikalarına ve marketlere "kıyma" şeklinde
satılıyor. Domuz etini Salam, sosis olarak da piyasaya sürmek en sık
kullanılan yöntem.

Peki neden domuz?

"Dinen yasak olmasına, Türk yemek kültürüne
aykırı bulunmasına rağmen neden domuz cazip bir konu?"

Çünkü domuz yetiştiriciliği kârlı bir iş. Domuz
üretken bir hayvan. Cinslerine ve yaşına göre yılda bir, iki,
bazen de üç kez ve her batında 15-20'ye kadar varan yavru dünyaya
getirebiliyor. Bir domuz yılda iki kez doğum yapsa, her Batından 10 yavru
yaşasa, 20 sene yaşayan bir domuzun 400 yavrusu oluyor. Ve dahası yeni
doğmuş bir domuz 4-5 ayda 100 kiloya kadar çıkabiliyor. Normal Şartlarda
evcil bir domuzun yüzde 30'u yağ olarak ayrılabilmekte iken bu rakam bazen
yüzde 50'yi bulabiliyor.Yani 150 kg'lık bir domuzdan 75 kiloluk yağ elde
Edilebiliyor. Bu da dana yada koyuna göre
tercih edilmesinde önemli bir etken.

Beslenmesi kolay, cam dışında -leş dahil- her şeyi yiyebiliyor.
Her domuz da ortalama 80-100 kiloya ulaştığı zaman kesiliyor.
Kaba bir hesapla sadece bu çiftlikten yılda yaklaşık 1 milyon kg.
et çıkıyor.

Bu etlerin hangi kanalla, nerelere satıldığı meçhul.
Diğer çiftlikler de göz önüne alındığında Türkiye'de yaklaşık 3
milyon kg domuz etinin piyasaya değişik yollarla sürüldüğü ortaya
çıkıyor.

Türkiye'deki toplam kırmızı et tüketiminin de 6 milyon kg. olduğu
göz önüne alınırsa tablonun vahameti daha da netleşiyor. Kilosu
1ile 3.5 milyon lira arasında satılan bu domuz etlerinin ağırlıklı
olarak kıyma, sucuk, salam ve sosis olarak satıldığı dile
getiriliyor. Çiftlik Çalışanlarından İsmail Türk'ün verdiği
bilgiye göre kesilen etler toplu olarak büyük otellere, yemek
fabrikalarına kıyma ve sosis gibi ürünler olarak satılıyor.

Bu ve benzeri çiftliklerden resmi olarak beş
firma domuz satın alıyor:

Çerkezo, Polonez, Nuta, Namet ve Şütte ..
1. Çerkezo aldığı ürünleri Salam Sosis olarak piyasaya sürerken
aynı zamanda Teşvikiye'deki Şarküterisinden de nihai tüketiciye
ulaşıyor. (ki bu firmanın bir de TADET adı altında otellere ürün
sattığı bir markası daha
bulunuyor...) Aynı zamanda butik mağazalarda ve ulusal zincir mağazalarda
satılan BONUS markalı
ürünlerin üreticisi de ÇERKEZO...

2- Ayazağa'daki Çerkezo'nun hemen yanında
üretim yapan ŞÜTTE firması da salam, sosis ve
jambonlarını markasıyla satıyor. Ancak bilinen bu
firmalar ürünleri çeşitli zamanlarda farklı isimlerde
piyasaya sürüyor. Daha önce Şütte olarak Piyasaya sürülen domuz
mamulleri son dönemde PIGGY adıyla satılıyor. Üstelik ünlü
Amerikan fast food zincirlerinden Little Caesar's Pizza tam 10 yılı aşkın
süreden beri et mamullerini ŞÜTTE
firmasından temin edip bizlere bir güzel yediriyor.

3- POLONEZ 5 yıl öncesine kadar resmi olarak domuz ürünleri imal
edip MİGROS'larda açık açık ürünlerini satarken, son yıllarda %100
dana etinden ürünler imal ettiğini iddia ediyor.

"Peki ya bunları göz göre göre mağazalarında sattıran satın alma
müdürleri aldıkları rüşvetin yanı sıra bu milletin vebalini
aldıklarını da biliyorlar mı sizce?"

POLONEZin ciddi anlamda piyasaya Yayılmasındaki en büyük faktör
MIGROS' tur. O dönem Migros'un et mamulleri satın almasında olan
(Şu an oyuncak reyonunda satın almacılık yapan) Coşkun bey'in büyük
paralar karşılığında
POLONEZ'le işbirliği içerisinde olduğunu ve bizzat domuzları
bizlere yediren kişi olduğunu biliyor muydunuz? Peki ya Migros'ta
çalışan tüm tezgahtarların eksiksiz olarak her ay sonunda
POLONEZ'in sahibi MUSTAFA AKKAŞ beyden (veya satış
müdürü sıfatı ile çalışan ALI ÖZYAVAŞ'tan) maaşlarını ve primlerini
(bizlere sattıkları et mamulleri üzerinden ) aldıklarını biliyor muydunuz?

Peki METRO GROS MARKETLER'in (Şu anki değil bir önceki) satın
almacılığını yapan kişinin Şu an BAĞDAT CADDESINDE bulunan Polonez
- Barbekü restoranları'nın sahibi olduğunu biliyor muydunuz?

Peki İzmir'in kalesi olarak görülen KiPA marketler in satın
almacılığını yapan bayanın Polonez'in resmi hissedarı olduğunu
biliyor muydunuz?

Peki dünyanın dört yanına uçarken bize yemek
hizmeti veren USAŞ-GATEGOURMET firmasının satın almacılığını yapan
CEMIL bey'in ÇATALCADA bulunan yazlık villasının POLONEZ'in
sahibi ile yan yana olduğunu biliyor musunuz?

PEKİ AMERİKAN FAST FOOD ZINCIRI DOMINO'S PIZZA ve ALMAN EKOLÜ
DR.OETKER PİZZALARIN İÇERİSİNDE POLONEZ ET MAMULLERİNİN
KULLANILDIĞINI BİLİYOR MUYDUNUZ?
PEKİ GİMA MARKALI VE PİYASALARDA
SATILAN OPİ MARKALI ÜRÜNLERİ POLONEZ'İN ÜRETTİĞİNİ VE BUNUN
KARŞILIĞINDA NE KADAR PARA YEDİRDİĞİNİ BİLİYOR MUSUNUZ?

"Peki, sizce Türkiye'de domuz eti yemeyen insan
kalmış mıdır?"

4- NUTA öncelikle 7 TEPE markası ile Tanınmakla beraber Güneydeki
- Her şey dahil - tatil köylerinin bir numaralı tedarikçisi, e
tabi yabancı turistlerin yanında yerli turistlerde güme gidiyor. Bu
firmalar özellikle büyük alışveriş merkezlerinde ayrı bir stant açıyorlar.
Ancak küçük Şarküterilerde karışık olarak duruyor ve birçok tüketici
farkına varmadan domuz ürünlerini satın alabiliyor . Üstelik işin ilginç
tarafı bu firma Şimdi de firma tanıtım cd si hazırlamış Carrefour gibi
büyük hipermarketlerde ne kadar hijyenik üretim yaptığını anlatıyor.Ama 7
TEPE
SOSIS hafta sonları marketlerde KDV dahil 2.900 YTL ye satılıyor.
Çünkü maalesef bu adamlar sosislerin içerisinde hayvan küspesi
gibi lafını bile etmek istemediğimiz katkılar kullanıyorlar . Domuz
hammaddeli salam ve
sosislerin kesiminin yapılıp piyasa sürüldüğü bir
başka yer de NUTA'nın üretimini yapan kişinin
işlettiği Dolapdere'deki imalathane.( İDEAL Markalı salam sosis
imalatçısı)

5- NAMET ünlü EMINÖNÜ HASIRCILAR ÇARSIŞININ IÇINDE yıllardır
tanınan NAMLI PASTIRMACI'nın modern hali !!! Şu an modern(!)
üretim tesisleri BAYRAMPAŞA MEGACENTER
(GIDA HALI) içinde derme çatma bir imalathaneden öteye geçemeyecek
konumda olan ve üretim kapasiteleri aylık -günün 24 saati
çalıştıklarını düşünürseniz- 70 tonu geçemeyecek olan bu
imalathanede NAMET ayda 270 ton et mamulü üretiyor ve satıyor.

Bu aradaki 200 tonluk kapasite açığını ise İSTANBUL DIŞINDA ne
idüğü belirsiz imalathanelerde, merdiven altı firmalarda üretim
yaptırıp üzerine ' %100 NAMET KALITESI' bastıktan sonra (üretim yeri olarak
BAYRAMPAŞA'daki adreslerini gösteriyorlar)
bizlere afiyetle yediriyorlar.

Carrefour ve diğer tüm zincir mağazalarda
POLONEZ'in uyguladığı benzer taktikleri uygulayan NAMET bugün
kapasitesinin 3 kat üzerinde üretim yaparak gururla ülkemizi
temsil
ediyor.

Peki, Cem Yılmaz'ın dediği gibi janjanlı ambalaja
sahip NAMLI pastırmaları'nın sahipleri olan Engin ve Esen Mepa
kardeşlerin aynı zamanda Çorlu'daki domuz çiftliklerinin yarı
hissesine sahip olduklarını da biliyor muydunuz?

2000 yılında patlak vermiş olan kaçak buffalo
etlerinin de NAMLI pastırmaları'nın sahipleri olan Engin ve Esen
Mepa kardeşler tarafından getirildiğini hatta Bayrampaşa'daki
imalathanelerinin gazetecilerin ve kameraların gözü önünde
basıldığını, Engin Mepa'nın Show TV'ye, o dönemin 1 trilyon lirayı
kendi
elleriyle hediye ettiğini, sonra da Milliyet, Hürriyet ve Sabah
gazetelerine verdikleri dev ilanlarla tüm olanları ve baskınları
yalanladıklarını
biliyor muydunuz?

NAMLI Pastırmaları nın hem %5 hissesine
sahip olan, hem de imalat müdürlüğünü yapan Muzaffer adındaki
şahsın aynı dönemde kardeşi ile Bağcılar semtinde açmış olduğu
imalathanede at ve eşek etinden yaptığı pastırmaları dilimleyerek zincir
marketlere sattıklarını biliyor muydunuz?

2004 yılında da Uğur Dündar ekibi tarafından basılarak ekranlarda
gösterildiğini hatırlayabildiniz mi?

Domuz konusunda herkes topu başkasına
atıyor. Bu noktada tüketicinin yapması gereken şeyi Çevre Sağlık
İl Müdürlüğü Gıda ve Çevre Kontrol Şubesi Müdürü İrfan Yılmaz
özetliyor;
"- Piyasadaki etleri denetlemek mümkün olmuyor."

"Kısacası ne yediğinize dikkat edin.
Çok emin olmadığınız bilmediğiniz markaların ambalaj güzelliğine
kanmayın."

Ömer KIZILIRMAK
TÜBITAK-SAGE Planlamalar ve Kalibrasyon Birim Amiri

ekselans
23-09-2006, 14:04
:eek: dehşete düştüm :eek:

gıda terörü dedikleri olsa gerek

Sarı
01-10-2006, 23:03
Mahiye Morgül

mahiye@gmail.com

Son Güncelleme: 1 Ekim 2006


İsrail Tohumu Yasası Mecliste
30 Eylül 2006

Bu yazıyı E-Posta ile gönder
Yazıcı dostu sayfa

Sayın Milletvekili,

“Ramazan ayı hürmetine, bütün nimetlerin hürmetine...

Görüşmekte olduğunuz GDO’lu tohumları yasalaştıran tasarıyı lütfen durdurunuz, yok ediniz. Zaten kanunsuz olarak satışı yapılmaktadır, bunu yapanlara yasal işlem başlatınız; başta Maliye Bakanına.

Bisküvilerde ve kolalı içeceklerde kullanılmasına göz yumduğu GDO'lu mısır yüzünden gencecik kızlarımız yumurtlayamıyor.

Geleceğimizi bitirmeyin, doğa affetmez, dengesiyle oynayanı yok eder; hiç kimse işlediği bu günahlardan muaf olamayacaktır, yabancı tohum (adı İsrail tohumudur) şirketlerinin çıkarı için insanlığı karartmayın!

Yarın bir gün nesli kesilen kızlarımıza oğullarımıza Yahudi Sperm bankalarından insan tohumu aldıracaklar eğer GDO lu tohumlara bugün HAYIR demezseniz. Vebali çok büyüktür.

Lütfen yabancı şirketlerden GDO lu tohum almaya DUR deyiniz.”

Yukarıdaki mektubu milletvekillerine gönderdim. Çoğu geri geldi.

Aslında söyleyecek çok şey var. Her hangi bir eğitim fakültesinde son sınıf kız öğrencilerine bir anket uygulanabilir ve her on kızımızdan kaçının bu sorunu yaşadığı belirlenebilir. Başı kapalı kız öğrenciler ihtimaldir ki bu sorunlarını ailelerine hiç söyleyememektedirler.

Yakından tanıdığım bir gıda mühendisi genç kızımız aynı sorunu yaşadı, 3 yıl tedavi sonrasında bir de operasyon geçirerek sonuç alabildi. Kaç aile yapabilir bunu? Bu kızımız sorununu gizli tutmak için özel çaba içindeydi. Tahsilli kızlarımız bile sorunlarının çözümünde bu kadar korku yaşıyorlarsa, kırsal kesimde neler yaşanıyor tahmin edersiniz.

İstanbul Ankara arasındaki bir yolculukta, Bolu’daki mola yerinde köy ekmeği satan bir alışveriş yerine girdim. Esmer köy unundan ekmek alıyordum, satıcı kıza dedim ki "bu ekmeğin unu gerçekten sizin köydendir diye alıyorum, beyaz buğday tohumu dışardan geldi kızlarımız kısırlaştı" dedim, kızcağız mahcup gülüverdi. Kasadaki kıza yaklaştı, ben para öderken ikisi birden büyük bir sırrı onlarla paylaşmışım gibi gözlerimden gözlerini ayıramadılar. Anladım, kasadakine “Sende mi?” diye sordum. Beklediğim yanıt geldi; "Biz bunu yaşıyoruz ama köyde kimselere söyleyemiyoruz" dediler.

İşte somut gerçeğimiz. Kızlarımız perişan, geleceğimiz tehlikede ve biz Genetiğiyle Oynanmış Tarım ürünlerine (GDO’lu) yasa çıkartıyoruz. Kim hem de, en dindar hükümet yapıyor bunu!

NATO’ya girdik diyerek güya hediye Amerikan süt tozu geldi ülkemize, arkasından bebelerimizin hiç tanışmadığı bir hastalık, bebek felci POLİO geldi, aşısı geldi.

Sonra Amerikan beyaz buğday tohumu geldi, mısır geldi, şimdi sıra her ilde tüp bebek kliniği açmakta... En pahalı bebek sahibi olma yolu açılıyor. Ya spermler nereden gelecek?

Yabancıların getirdiği her şey bize soykırım getiriyor!...

( KIZILDERILILER DE SARBONLU BATTANIYELER ILE TOPLU KIYIMA UGRATILDILAR A.BE.DE.LILER TARAFINDAN )

Sektörleştirilen her şey yabancılara veriliyor ve arkasından yeni hastalıklar geliyor, herkes de biliyor, milletvekilleri de biliyor bence ve boylarını aşıyor bu iş!

GDO’lu patateslerle toprağımıza karışan genlerle hangi bakterilerin ve hangi genlerin toprağımıza karıştığını bile bilmiyoruz, kaç yıl sonra ne sonuç yaratacağını hiç bilmiyoruz! Kontrol mekanizmamız bile kurdurulmuyor. Ancak yabancıların menfaatine çalışan bir patent sistemi işletiliyor ki her yıl dışardan tohum satın almak zorundasın, ne korkunç. Köylü kendi bahçesinde tohum bırakamayacak.. Yoksa, uluslar arası mahkemede yargılanacak! Esaretin böylesi tarihte görülmedi.

Şunu bilirsek; şu anda dünyada İsrail tohumu kullanma yasası çıkartan ilk ülke işgal altındaki Irak’tır ve ikincisi de biz olacağız. İşgal altında olduğumuzu bundan daha açık ne anlatabilir?

Böyle bir yönetim tarih boyu gelmedi başımıza, nedir bu başımıza gelenler?

Mahiye Morgül

mitli
03-10-2006, 19:02
Radyodaki ses:
Beşir esatın gizlice amerikayla anlaşmasına rağmen,Amerikaya kafa tutar gibi gözüküp Amerikayı işgale zorlama planını anlattığı.

mitli
03-10-2006, 19:02
Esas
Amerikanın gözünü irana ve türkiyeye diktiğini;ama bunları gerçekleştirecekken Amerikadan deprem haberi geldiğini.Ard arda olan 2 depremin çok büyük zayiata yol açtığını ve Türkiye işinin askıya alındığını

mitli
03-10-2006, 19:16
Amerikan gizli örgütlerinin Vatikanda yeni papayı belirlediklerini.Seçilen Papanın adaylarının üçüncüsü hemde Amerikanın çıkarlarına alet olacak biri olduğu ve bundan dolayı çok ses getirecek bir papa seçiminin gerçekleştiğini.
Papanın ölümünden sonra bu papanın Hristiyan alemini İslama ve Müslümanlara karşı sürekli kışkırtacak bir kişiliğe sahip olduğu.

yeter
08-10-2006, 04:13
ARADAN 45 yıl geçti ama dün olmuş gibi hatırlıyorum. Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil hocamız Samsun senatörü seçilmişti ve Meclis toplantısına katılmak üzere Ankara’ya gidiyordu. Haydarpaşa tren istasyonundan bir akşam onu yolcu etmiştik. Yağmur Yayınevi sahibi İsmail Dayı bey, hoca ile birlikte gidiyordu. Yataklı vagon penceresinden biraz görüştük, sonra kalkış saati geldi, buharlı tren hareket ettiydi.

Ali Fuad Başgil hoca sivil Türkiye’nin büyük ve ezici çoğunluğunun Cumhurbaşkanı adayıydı. Onu sadece dindar vatandaşlar desteklemiyordu. Demokrasiye, çoğulculuğa, millî iradeye, hukuka inanan herkes ona saygı duyuyor ve devlet reisi olmasını istiyordu.

Tabiî, böyle bir şeyden bazıları ve birileri son derece rahatsız ve tedirgin oluyordu.

Ali Fuad Başgil hoca kimdi?

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Kürsüsü başkanlığından ayrılmış ünlü, güçlü, büyük bir hukukçu idi.

Ordinaryüs profesörlük ünvanını kazanmıştı.

Fransa’da tahsil yapmıştı.

Profesörlüğü, sadece üniversite kampüsünün duvarları içinde geçerli olan bir zat değildi; kaleme aldığı yazılarla bütün millete ışık tutuyordu.

Temiz bir şahsiyeti vardı. Kokuşmaya, kire pasa bulaşmamıştı. Kendisinin fazla bir malı ve serveti yoktu. Eşi Nüvide hanım zengin ve hânedan bir aileye mensuptu, onun serveti vardı. O da son derece şeffaftı.

Başgil Ankara’ya gitti, Meclis onu seçecekti, seçebildi mi?

Seçemedi!

Çünkü birtakım zorbalar onu çağırıp tehdit ettiler. “Efendi, sen cumhurbaşkanı seçilebilirsin ama birkaç gün sonra cesedin Çankaya’nın ıssız sırtlarında bir çukurda bulunur...” dediler... Hoca İsviçre’ye sürgün gitti. Yine unutmuyorum, oradan bana bir mektup gönderip Fagnan’ın Fransızca “Ahkâm-ı Sultaniyye” tercümesini istemişti de posta ile göndermiştim. Orada bir müddet sürgün kaldı ve nice zaman sonra yurda dönebildi.

Ali Fuad Başgil’in suçu neydi de Cumhurbaşkanlığı önlenmişti? Onun birinci ve en büyük suçu Müslüman olması, Müslümanların haklarını koruması idi. 14 Mayıs 1950 seçimlerinde Demokrat Parti iktidara geçince Dönmeler büyük şok geçirmişler ve öfke ve şaşkınlık içinde “irtica var!” yaygaraları kopartmışlardı. Hoca o tarihlerde “Hayır Efendiler İrtica Yoktur!” başlıklı bir yazı kaleme almış ve yaygaracıları kınamıştı.

Yine aynı hukuk fakültesinde ord. prof. olan Sıddık Sami Onar’ı baş tacı eden zihniyet, Müslüman olduğu, Müslümanları savunduğu, tarihî devamlılığa taraftar olduğu için Anayasa Hukuku Kürsüsü başkanlığı yapmış değerli bir hukukçuyu ölümle tehdit etmiş ve yurtdışına sürmüştü. “Kendisi gitti...” diyecekler çıkabilir. Hayır! Sürülmüştür.

Anlattığım baskı ve tehditler yapılmamış olsaydı, o tarihte iki kısımdan oluşan (biri Senato) yeni MeclisBaşgil’i serbest ve hür bir şekilde Cumhurbaşkanı seçecekti.

Tekrar ediyorum, bu zat sadece dindarların adayı değildi, bütün sivil güçlerin büyük çoğunluğu tarafından saygı görüyor ve destekleniyordu.

Lakin birileri, şu mâlum ve mâhut zihniyet seçtirmedi.

Türkiye’de bir kopukluk vardır. Türkiye tarihî bir ârıza ve kazanın tesiri altındadır. Kopukluğa, ârıza ve kazaya taraftar olanlar Başgil gibi bir zatın devlet başkanı olmasını istemezler.

Millî irade istese bile... Meclis’in yapısı böyle bir kişiyi seçmeye yatkın ve hazır olsa da... Prosedür buna müsait olsa da...

Niçin?

Anayasa böyle bir seçime yeşil ışık yakar ama o bilinen Anayasanın üzerinde “Kırmızı Kaplı birYüksek Anayasa” vardır. Son derece gizlidir, az sayıda basılmış ve birkaç kişi ve makama imza mukabilinde verilmiştir, kasalarda saklanmaktadır, işte o gizli ve Derin Anayasa böyle bir seçime izin vermez.

Lozan’ın gizli protokolları buna izin vermez.

Hem hâlis Oğuz Türkü, hem de samimî ve dindar Müslüman...Böyle bir kişi ehil de olsa, layık da olsa, millet çoğunluğu tarafından istense de bazı çok yüksek makamlara çıkamaz.

Arada şunu da söyleyeyim, merhum Ali Fuad Başgil Hoca öyle son derece dindar bir Müslüman değildi. Lakin yine de istenmeyen adam ilân edilmişti. Dindar olmasa da nihayet Müslümandı, İslâm’a inanıyor, Müslümanları savunuyordu. Refikası (eşi) Nüvide hanımefendinin başı açıktı.

Koskoca bir hukuk profesörü... Hem de Anayasa Hukuku profesörü... Yabancı dilde kitapları var... Tertemiz bir şahsiyet, icabında aleyhinde kullanılmak üzere birtakım dosyalar buzdolabında saklanmıyor...Son derece vakur, seviyeli, medenî, vatansever bir hukuk adamı...

Olmaz, olmaz, olmaz!.. dediler. “Hoca seçilirsin ama birkaç gün sonra cesedin Çankaya sırtlarına boş bir çukurda bulunur...” diye zorbaca tehdit ettiler.

Demek ki, bizde Anayasa ve hukuk izin verse de, Meclis’in yapısı müsait olsa da, prosedür imkân sağlasa da, demokratik kurallara göre yol açık olsa da; hanımının başı kapalı bir Müslüman Cumhurbaşkanı olamaz.

Hukuk, Anayasa, demokrasi, Meclis, millî irade izin veriyor da niçin olamıyor? Efendim çünkü irtica olur... Peki irtica nedir? Bilmiyoruz ama irtica vardır... İrticanın tarifini (tanımını) yapar mısınız? Yapamayız, tarif göle düşmüş. Göl ne oldu? İnekler içti bitirdi...

Seçilme imkânları olanların cumhurbaşkanlığını istemeleri mümkündür, seçilmeleri de mümkündür, lakin istenmeyen birinin o makamda durması çok zordur. Yüksek zirvelerde korkunç rüzgarlar eser...

____________________________________

(Not: Ermeni Patriği Mesrob cenaplarıyla Fransızlar röportaj yapmışlar. Patrik, Türkiye’de şu anda, vaktiyle ihtida ettirilen Ermeni kadın ve kızlarının soyundan gelen iki milyon kişi vardır buyuruyorlar.Bunların çok az bir kısmı Müslümanlığı resmen bırakmış ve kökenlerine dönerek mahkeme kararı ile tekrar Ermeni olmuş. Bir kısmının da artık samimî şekilde Müslüman olduğu söylenebilir. Ancak, diğer bir kısmının kripto-Ermeni olduğunu söyleyebiliriz. Bu kriptoların bazılarının çok yüksek makamlara çıkmış olması da imkân ve ihtimal (olanak ve olasılık... ne acayip kelimeler) dahilindedir... İleride bu konu ile ilgili bağımsız bir yazı kaleme alacağım...)


http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=writersnews&id=8746

BABUTSA
30-10-2006, 11:34
Kazakistan’da Tehlikeli Tezgâh
Kazakistan’ın Tengiz bölgesindeki şantiyede Türk/Kazak işçileri arasında vukubulan kavga sonrasında Türkiye’ye dönen işçilerin görüntüleri dayanılacak gibi değildi. Kafası, gözü patlamış işçiler bütün bir milletin yüreğini yakmıştır. Bu olaylar Türkiye’nin bölgede pis bir tezgahla karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Orada meydana gelen olayların adi bir kavganın çok ötesinde bir anlamı vardır.

Bilindiği gibi işçilerin ölümüne dövüldüğü Kazakistan’da her şeyden daha çok “konuk” ve “konak” kelimelerine önem verilir. Orada “konuk” denildiğinde adeta akan sular durmaktadır. O halde ne oldu da bir kısım insanlar, bir anlamda kendilerinin konuğu olan Türk işçilerine yönelik olarak, böylesine ölümüne bir saldırı yaptılar?

Olayla ilgili gerçekleri ve görüşlerimizi alt alta yazalım.

1. Şantiyede yalnız Türkiye’den giden işçiler değil; diğer bazı yabancı işçilerin de çalıştığı biliniyor.

2. Olayların “yemek sırası yüzünden”, aniden ya da spontane bir biçimde meydana geldiğini sanmak olayları anlamamak demektir.

3. Olayların alt yapısını “Türk işçilerinin Kazak işçilerden fazla ücret almasına” ya da “Türklere karşı duyulan kıskançlık” olmasına bağlamak da başka bir yanlıştır.

4. Meydana gelen olaylar sanıldığı gibi lokal ve spontane değildir.

5. Olayların çıkabileceği çok önceden bilinmekteydi. Hatta Türk işçiler çıkması muhtemel olayları düşünerek önceden kendilerini savunabilmek için hazırlık yaptıkları Tv. ekranlarına yansıyan görüntülerden anlaşılmaktadır.

6. Üzücü olayların meydana geldiği Enka şantiyesinde geçen yıllarda da küçük çaplı benzer olayların meydana gelmiş olmasına rağmen firma yetkilileri gerekli tedbirleri almamıştır.

7. Türkiye hükümeti bir bölgede çalışan işçilerinin tamamına yakınının komaya sokulmasına yeterli ilgiyi göstermemiştir. Bakan Tüzmen “olayların provokasyon” olduğunu söylemiş, Başesgioğlu ise “saldırganların cezalandırılmasını” meslektaşından istemiştir. Hepsi bu kadar.

Olayların oluş biçimi, şiddeti ve sonuçları büyük bir provokasyonu işaret etmektedir. Kavganın işçilerle işçiler arasında olmuş gibi görünmesine rağmen gerçekte böyle değildir. Ortada “ipek boru hatlarını kontrol eden dünyayı da kontrol eder” düşüncesinde olan ülkelerin firmaları vardır. Türk firmalarının daha elverişli ve ucuz şartlarda ihale alması bu küresel güçlerin firmalarını sıkıntıya soktuğu öteden bu yana bilinmekteydi.

Olaylar; büyük bir uluslararası projenin lokal parçası görüntüsündedir. Asıl proje Türk müteşebbis ve çalışanlarının Kazakistan’ı boşaltmasını sağlamaktır.

Türk işçilerine saldırı, sanıldığı gibi yalnızca Kazak işçilerinin işi değildir. Saldırgan Kazak işçileri elbette olayların bir numaralı failidirler. Ancak asıl olayı projelendiren, örgütleyen ve yönlendirenler; çalışan kıyafeti giymiş İngiliz, Rus ve ABD çıkarlarını yaygınlaştırmak amacında olan unsurlardır.

Bölgede Türkiye ve Türklere karşı nefretin yaygınlaşması için Rus servisleri çarlık döneminden buyana yoğun mesai sarf ederek Türkiye aleyhtarı bir alt yapının oluşmasına katkı sağlamışlardır. Olaylar bu nefretin üzerine bina edilmiştir.

Kısacası olaylar Türkiye’nin, Kazakistan’la dostluk ilişkilerinin sürmesini istemeyen güçlerin işidir! Olayların oluş biçimi ise mafyatik bir provokasyon gibi görünmektedir. Malûm güç odaklarının saldırı olaylarını Kazak mafyasına ve bir takım yeraltı unsurlara ihale ettikleri anlaşılmaktadır.

Tengiz’deki şantiyede Türk firması hariç, herkesin rolünü başarılı bir biçimde oynadığı anlaşılmaktadır.

Tengiz olayları ne kadar aklımıza getirmek istemesek de bir başlangıçtır. Mevcut şartlar altında, malûm siyasetsizlik siyaseti sürdürüldüğü sürece bu olayların devamının geleceğini görmek durumundayız.

Kazakistan’da Türk ve Türkiye karşıtı güçlerin yüzlerce yıldır ektikleri nifakın ürünlerini bu ve benzer olaylarla devşirmeye başladıkları gözlenmektedir. Kazakistan’daki kanlı kavga Türkiye’ye karşı devreye sokulan tehlikeli bir tezgâhın sonucudur.

AKP iktidarı aklını AB ile bozduğundan siyaseten Türk Dünyasına sırtını çevirmiş durumdadır. Başbakan Erdoğan her olayda Başkan Bush’u, Tony Blair’i vb.. Batılı liderleri telefonla ararken; hâlâ kardeş Kazakistan Cumhurbaşkanı’nı arayarak olay hakkında kamuoyunu bilgilendirmemiş olması da bunun kanıtıdır.

Siyaseten etkin olabileceğiniz coğrafyadan gönüllü olarak ayrılırsanız; birileri de sizin bu boşluğunuzdan yararlanarak ekonomik olarak sizi oradan uzaklaştırmaya çalışacaktır!

Türkiye Kazakistan ilişkilerini bu tür üzücü olayların ipoteği altına sokmamak için hükümetler derhal harekete geçmelidir. Yeni provokasyonların tezgâhlanmasına meydan verilmemelidir.
Özcan Yeniçeri Yeniçağ

yatirimciali
02-11-2006, 02:29
bu milliyetci vede duygusal yorumlarin tabiiki dogru taraflari var ancak ben baska bazi seylerede deginecegim
-turk firmalarinin insaat yaptigi eski sscb topraklarinda ozelliklede turki cumhuriyetlerde turk calisanlar yore kadinlarinin tamamina orospuymus gibi davranmakta ve hepsini parayla yada parasiz alabilecegini dusunmekte ve buyuk olcudede para gucuyle muvaffak olmaktadir. bu davranis yore halkinin nefret damarini kabartmaktadir.
- santiyelerde genellikle yerel halk amele olarak calistirilmaktadir. ucret ve sosyal haklar konusunda birakiniz 2. sinif davranisi kesinlikle adam yerine bile konmamaktadirlar. cok az bir kismi usta olarak calistirilan bu insanlar yine daha az bir ucretle calistirilmaktadirlar.
ben bizzat kendim turkmenistanda sahit oldum 2 yillik calismam zarfinda
turkmen amelelere aylik 30 USD verip yemek dahi vermezken(dusunun adamlar sabahtan aksama kadar santiyede amelelik yapacak oglen cantasinda evden getirdigi cikinini cikarip yiyecek).o garibanlar santiyenin fazla gelen yemegi dokulurken nasil nefret ederlerdi bizden bir bilseniz.yemeginiz fazla, dokuyorsunuz yinede bize vermiyorsunuz diyerek
diyecegim suki kimse turkler birsey yapmamistir turkler kendilerini ayaklarindan vurmuslardir,buda daha baslangictir.

yeter
12-11-2006, 23:09
"Şebeke"nin cemaziyelevveli üzerine
03/09/2005

..............................

Bu köşenin takipçileri "reconquista" kavramını hatırlayacaklardır. İspanyolca olan bu kavram, Müslüman Endülüs'ün Katolik dünyasınca "istirdadını", yani "geri alımını" ifade ediyordu.

400 yıl süren Endülüs reconquista süreci 1492'de Müslüman direnişinin son kalesi Gırnata'nın düşüşüyle tamamlanmıştı. Bu tarihte İslam medeniyetinin dünya tarihindeki göz kamaştırıcı bir halkası olan Endülüs İslam Devleti tarihe gömülmüş oldu. Endülüs, Batı'nın rönesansına birinci elden kaynaklık etmişti. Batılılar Endülüs'ü yok etmekle, felsefi ve entelektüel babalarını yok etmişlerdi. Görüyorsunuz "oedipus kompleksi" sadece Shakespeare'in oyununda duran bir şey değil, batının kanında olan bir şey…

Su bir paradoks. Fakat, İslam medeniyetinin incisi Endülüs'le ilgili tek paradoks bu değil. Bir başka paradoks daha var ki, o da Endülüs İslam Devletinde huzur ve sükun içinde yaşamış olan Yahudi unsurların, Endülüs reconquistası sürecinde kendilerine de yönelen Hıristiyan şiddetinden kaçarak sığındıkları Osmanlı'ya yapmış oldukları tarihi ihanettir.

Zavallı Sultan Abdulhamid, tahtından haksızca alaşağı edildiğine yanacağı yerde, hal edildiğini tebliğ eden heyette bulunan Emanuel Karasso'nun orada oluşuna hayıflanacaktı.

Sonrasını biliyorsunuz. Bilmiyorsanız da, sizleri bizzarure (!) biliyor kabul etmek zorunda olduğumuzu biliyorsunuz. Sonrası, 'Filozof' Rıza Tevfik'in mazlum Sultan'ın ruhundan özür dilediği manzumesindeki o harika tesbitiyle "saçak öpmeyenlerin secde ettikleri" bir dönem…

Bu dönemin en belirgin özelliği "kaht-ı rical" dönemi olması. Bırakınız niteliklisini, adamın niteliksizinin dahi matah olduğu bir "adam kıtlığı" dönemi bu…

Önce Trablusgarb, ardından Balkanlar, Ardından I. Cihan Harbi ve destânî Çanakkale direnişi, ardından Kafkas cephesi ve en son Türk-Yunan kapışması…

Yani dolu dolu 10 yıl savaş; hiç durmadan, dinlenmeden…

Savaşan kim?

Ecnebi (Alman) askeri öğretmenler tarafından aklı iğfal imanı imha edilmiş tuzu kuru subaylar elinde göz göre göre ölüme sürülen yoksul ama inançlı Anadolu çocukları. Şu rakamlara bakınız: Yaklaşık 30 milyon olan bu dönemdeki Osmanlı nüfusu içerisinde (bu nüfusa azınlıklar da dahil) askere alınanların sayısı 2.850.000. Yalnız Çanakkale'de 55.000 kayıp ve 250.000 esir ve yaralı. 10 yıl savaş sonunda üç milyona yakın bu ordudan evine dönenlerin sayısı yaklaşık 300.000 civarındadır. Bu yüzde 10 eder. Ya yüzde 90'ı?

Savaşlarda (buna hastalık ve yol da dahil) ölenlerin sayısı 500.000. Buna yine 500.000 kadar sakatı da ekleyin. Hasta, kayıp, kaçak ve esir toplamı ise 1.565.000.

Böyle bir ülkede adam mı kalır?

İşte bu boşlukta, kaşla göz arasında yapılan "mübadele", bir bakıma Anadolu'da 'yeni' kurulan yönetim için 'yönetici sınıf ithali' anlamına geliyordu. Verilen, Anadolu'nun binlerce yıllık sakini olan yerli 'rumlar' idi. Peki onun yerine 'alınanlar' kimlerdi? Daha ilginci bunları kim ya da kimler tesbit etmişti? Bu tesbitte nasıl bir kıstas uygulanmıştı? Pazarlıklarda getirilenler karşılığında ekstra bir şey verilmiş miydi? Mübadele'nin iç yüzüne ve bu sırada dönen dolaplara ilişkin kim, neyi, ne kadar biliyor? Hoş, bilenler konuşamadıktan ve bilinenler konuşulamadıktan sonra bilsen neye yarar?

Batı Trakya'daki Türk azınlık Yunan'ın insafına terk edilirken getirilenlerin ekserisi Selanik'in "dönmeleri" idi. Onlar getirildiler, boşalmış Anadolu ve İstanbul'un en mutena bölgelerine yerleştirildiler. Gelenler, Anadolu'nun cahil bıraktırılmış halkı gibi değildi. İyi yetişmiştiler. Bir çoğu birkaç dil biliyordu. Tahsilliydiler, torpilliydiler…

Her biri en mutena köşelere yerleştirildi. Kurulmakta olan 'yeni' devletin himayesi altında dağdan gelenin bağdakini kovduğu bir durum meydana geldi. Kritik mevkiler bir bir 'mübadele'nin şanslı mensuplarına teslim edildi. Bir kısmı basın dünyasında, bir kısmı ekonomi dünyasında konuşlandı. Bunlar önceden buralarda olan yandaşlarınca desteklendi, kollandı ve himaye edildi.

"Yerli" unsur 10 yıl süren savaşta yem olarak kullanıla kullanıla bitirilmişti. Geriye kalan yerliler içerisinden yönetime talip olanlar ya da pastadan pay isteyenler de peyderpey tasfiye edildi. Savaştan sonraki bir 10 yıllık tasfiye sürecinin ardından ortalık 'temiz', hatta 'tertemiz' olmuştu.

İşte bugün bu ülkenin elinde inlediği "şebeke"nin tohumları daha o yıllarda ekildi. 'Yerli' unsurlara, bu şebekeye koltuk değnekliği ya da yağdanlık yapmak dışında seçenek bırakılmadı. Bunu yapmayanlar ise bazen sopa/silah zoruyla, bazen de havuç siyasetiyle elimine edildi.

Ne diyordu o kadim şarkının sözleri:

"İşte bizim hikayemiz / Böyle saf, böyle temiz"

http://www.mustafaislamoglu.com/makaleler.php?Makale_id=728&Kat_id=8

Sarı
14-11-2006, 02:18
Arslan BULUT/YeniÇağ

Hz. İbrahim, bugünkü Şanlıurfa’nın Harran ilçesinde yaşamıştır. Filistin’e, sonra da oğlu Hz. İsmail ile birlikte Mekke’ye giderek, Kâbe’yi inşa etmiştir. Nemrut, Hz. İbrahim’i Şanlıurfa’da yakmak istemiştir. Balıklı Göl’de Hz. İbrahim’in bir makamı vardır.
Hz. İbrahim’in ana yolu, Şanlıurfa ile Mekke arasındadır!

***

Harvard Üniversitesi, “Küresel Müzakere Birimi” adı altında bir örgütlenme oluşturdu. Bu birim Harran’dan El Halil’e (Kudüs’e) kadar 1100 kilometrelik bir “İbrahim Yolu Yürüyüşü” tasarladı. Yürüyüşün El Halil’de bitmesinin gerekçesi; Hz. İbrahim’in türbesinin burada bulunması olarak gösteriliyor!
Bakara 125’te Hz. İbrahim’in makamı bellidir:
“Ve o vakit Kâbe’yi insanlar için dönüp varılacak sevap kazanma ve güvenilir bir yer kıldık. Siz de İbrahim’in makamından kendinize bir namazgâh edinin!”
Ali İmran 97’de de Kâbe için “Onda açık alametler ve İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren güvenlik içinde olur” denilir.
Demek ki Hz. İbrahim’in gerçek makamı Kâbe’dir!

***

Kurulan İnternet sitesinde ölen Papa’nın, eski ABD Başkanları’ndan Jimmy Carter’ın ve Dalay Lama’nın destek mesajları var. Dalay Lama “Ortak bir hac fikri harika!” sözüyle sitede yer alıyor!

Sitede Kuran’dan da Ali İmran suresi 84’üncü ayete de yer verilmiş ama sonundaki “Biz, ancak O’na boyun eğen Müslümanlarız.” bölümü çıkarılmış.
İnternet sitesinde “Önüne geçilemeyen bir kavganın ve umutsuzluğun küresel sembolü haline gelen Ortadoğu’daki uzlaşmazlığa karşı, bu Yol ve bu Yol’un yolcuları; imamlar, papazlar ve hahamların hep birlikte yürümesi” nden söz ediliyor.

İyi de İsrail’in çocuk katliamları ne olacak? İsrail’i bu yol mu durduracak? Yoksa “vaat edilmiş topraklar” mı gündeme getirilecek?

Sitede, “Dünyanın başka yerlerinde de kiliseden camiye, camiden sinagoga ‘İbrahim Yürüyüşleri’organize edilecek; ibadetler ve dini bayramlar paylaşılacak ve farklı dinlerin biraradalığı konusunda eğitici nitelikte etkinlikler düzenlenecektir” deniliyor!
Fethullah Gülen’in “İbrahimi dinler” diye başlattığı projenin devamı bu! Kısacası Tevrat ittifakı!

***

“Minareler süngümüz” sloganıyla Türkiye’de Başbakan olan Tayyip Erdoğan’ın Bakanları da projeyi destekliyor!

3 Kasım 2006 günü Şanlıurfa’nın El-Ruha Oteli’nde İbrahim Yolu Projesi ile ilgili, basına kapalı uluslararası bir toplantı yapıldı. Toplantıda Ermeni Patriği Mutafyan, Başbakan Yardımcısı Abdullatif Şener, Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, Vali Yusuf Yavaşcan ve bir süre önce Şanlıurfa’da bize sıcak ilgi gösteren Belediye Başkanı Ahmet Eşref Fakıbaba ve milletvekilleri de bulundu.

Kürşad Tüzmen, “Turizme Şanlıurfa’nın katkısının daha fazla olması açısından önemli bir proje” diye bir açıklama da yaptı.
Fakat Kur’an’da bakınız ne deniliyor:
Bakara 140: “Yoksa siz, ‘İbrahim de İsmail de İshak da Yakup da torunları da hep Yahudi veya Hıristiyan idiler’ mi diyorsunuz? De ki, ‘Siz mi daha iyi bileceksiniz, yoksa Allah mı? Allah’ın şahitlik ettiği bir gerçeği bilerek gizleyenlerden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.’ ”
Ali İmran 67: “İbrahim, ne Yahudi ne de Hıristiyandı; ancak o, lekesiz bir Müslümandı ve Allah’a ortak koşanlardan da olmamıştır.”

***

Eğer gerçek Müslümanlar iseniz, Hz. İbrahim’in yolunun Şanlıurfa’dan Mekke’ye gittiğini bilir ve kıblenizi, turizm geliri uğruna değiştirmezsiniz.
1.5 milyarlık İslam alemi için Hz. İbrahim Yolu; Şanlıurfa-Mekke yoludur! Asıl bu yolu açın siz! Asıl bu yol Şanlıurfa’yı büyütür.
Bakınız TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, “Ülkeler artık askerlerle işgal edilmiyor. Ülkeler şirketlerle işgal ediliyor” diyor.

Bu kampanyayı da o işgalci şirketler planladı; altında kalırsınız Tayyip Bey!

BABUTSA
23-11-2006, 23:48
Mollalarla Hahamların Kontrollü Savaş Senaryosu

Hep birlikte dinliyoruz, okuyoruz...
ABD'nin İran'ı; İran'ın ABD'yi "şeytan" ilan ettiği bir dünyada ve ABD'nin Suriye-İran ekseninde yeni bir saldırı dalgasına hazırlandığını her vesile belli ettiği bir ortamda; ekranlara ve köşelere taşınan stratejistler;

ABD'nin niyetinin ne olduğunu, çoğu zaman ABD merkezli düşünce kuruluşlarının web sitelerinden okudukları raporları temel alarak kamuoyuna açıklıyorlar.

Hahamlarla Mollaların Perde Arkası İşbirliğine Hazır OlmakHepimiz Ortadoğu'daki gelişmeleri; hangi cepheden bakarsak bakalım; Anglo-Sakson merkezli "düşünce" kuruluşlarının raporlarındaki şablonlar ve türevleri üzerinden yorumluyoruz. Stratejistlik; harita üzerinde daire çizip, "burada petrol var, ABD bunu kontrol etmek istiyor" cümlesini kurmaya indirgenmiş durumda.

Böyle bir ortamda; Türkiye'nin bekaası için güvenlik kurmaylarının "komplo teorisi" yaftasına aldırmadan, olasılık matrikslerine en sıradışı olasılıkları bile yerleştirmeleri ve bu olasılıklara karşı hazırlıklı olmaları şart. Hele bu "sıradışı" olasılıkların; tarihte bir benzeri gerçekleşmiş ve mevcut şartlarda teorik bir gerçekliği mevcutsa!






Ortadoğu'daki gelişmeleri; sinema ekranında üzerimize doğru gelen trenin gerilimini hissederek fakat "nasılsa tren ekrandan çıkamaz" şeklinde bırakmak istemediğimiz sahte bir güvenle seyrediyoruz.

Bu arada; düşünsel altyapımıza, "ABD Suriye'ye saldırmaya hazırlanıyor", "ABD İran"'a saldırmaya hazırlanıyor" şeklinde cümlelerle serilen kurguda; ABD'nin saldırı hazırlıkları sırasında aynı zamanda Türkiye'nin çevresini askeri ve lojistik olarak kuşattığı gerçeği perdeleniyor.

Medyanın manşetlerinde sakız yaptığı "ABD İncirlik'i istiyor" konusu ise; ABD'nin, Türkiye'nin lojistik altyapısını nasıl kullandığını; Türkiye topraklarının ve imkanlarının, İran'a yönelik ne tür çalışmalar için kullanıldığını bilen bizler için sadece eğlencelik bir konudan öteye geçmiyor.

Bütün bunlar olurken; Uluç Gürkan babasının vefatı üzerine kaleme aldığı yazısında, 1964'te Kıbrıs'a çıkartma girişimi sırasında, hastalanan komutanının yerine, 39 Tümen komutanı olarak Kıbrıs'a hareket eden çıkartma birliğinin başındaki babasının kendisine bıraktığı mektuplardan sözediyor. Gürkan; babasının komutasındaki birliklerin, ABD'nin "6 Filo ile birliklerinizi engelleriz" tehdidi ile geri çekilmesi üzerine yaşadığı hayal kırıklığını, "ben emirlerimi Türk Hükümetimden aldığımı zannediyordum" cümlesi ile nasıl dile getirdiğini açıklıyor.

Bunlar gerçekleşirken; ABD'ye karşı savaş fikrini "hastalıklı düşünce" ilan eden eski bir MİT Müsteşarı ile; "Süveyş'i işgal etmeyi planlamıyorsak Kıbrıs'ın stratejik önemi yoktur" diyen eski bir donanma komutanı; ekranlarda Ermenistan'dan; Irak'a çeşitli konularda ahkam kesmeye; "müttefiklik", "küreselleşme", "BOP" masalları okumaya devam ediyor.

Fakat emekli Tuğgeneral Eslen'in yorumlarında sık sık vurguladığı gibi : "ABD'nin deşifre olmuş isimlerle kendi propagandasını yaptırmaya devam etmesi artık pek fazla etkili olmuyor".

Kuşatılmışlığının gittikçe daha fazla farkına varan kitlelerin tedirginliği arttıkça; bir yandan bu kitlelerin tedirginliğini siyasi rant yapmak için sahte kulvarlar hazırlayanlar çoğalıyor; bir yandan da artık verilen uyuşturucu söylemi kabul etmeyen bünyeye kontra söylemler üzerinden yeni düşünsel dinamikler biçiliyor. Sahneye sürülen yeni "Anti-Amerikancılık" modasını bu bakış açısı ile Jeo-Kritik'in diğer yazısında ele alacağız.

Tezin de, anti-tezin de bu kadar manipülasyona açık hale geldiği bir ortamda;

Tezide, anti-tezide ofsayta düşürecek Alternatif Düşünce Sistematiklerini - ADS Teorileri (bazıları buna komplo diyor); Olasılık Matriksimize yerleştirmemiz gerekiyor.


Türkiye'deki psikolojik harp sahnesine baktığımızda; kitlelerin uyanışı karşısında manevra alanı daralanların; kitleler kadar, devletin bürokratlarına yönelik de nitelikli psikolojik harp operasyonları gerçekleştirdiğini ve bu operasyonların temel maksadının;

Türkiye'nin güvenlik bürokrasisinin gözünde, geleceğe yönelik bir olasılık setinin ağırlığını arttırırken; diğerlerini düşürmek ve hatta "komplo teorisi" olarak marjinalize etmek olduğunu görüyoruz. "Müttefik" bildiklerimizin "esas" niyetlerinin, "komplo" diye küçümsenen olasılık setinin arkasına gizlenmişken; devlet reflekslerimizin sahte/perde bir olasılık seti üzerinden kurgulanarak; Türkiye'yi tuzağa düşürecek tarihsel mizansenlerin yaratılması ciddi bir tehdit olarak karşımıza duruyor.


Aşağıdaki analiz; bu mantık çerçevesinde;

önümüze bir "İran-Suriye cephesi"; Anglosakson-Siyonist" cepheye karşı olarak sunulan Ortadoğu senaryosuna farklı bir bakış açısı getirmeye çalışıyor ve



"Ya AngloSakson/Siyonist cephe İran ile kontrollü savaş senaryosu üzerinde uzlaşma sağlandıysa"


gibi; ilk bakışta hayli tartışmalı bir soru ile başlıyor.

Alternatif Düşünce Sistematikleri (ADS) Teorilerini, "komplo" olarak çamurlamak konusunda cevval olanlara tedbiren baştan vurgulayalım:

Aşağıdaki analiz; "The Doğru" olduğu iddiası ile değil; Türkiye'nin güvenlik kurmaylarının değerlendirmesi gereken "Olası Doğru" lardan biri olması gerektiği iddiası ile kaleme alınmıştır.





Komplo Teorileri Yerine "Alternatif Düşünce Sistematikleri"

Herhangi bir tezi derinleştirmeden önce; sözkonusu tezin boynundan "saçma" yaftasını çıkarmak gerekir.

Eski MİT Müsteşarlarının bile; "ABD'ye karşı savaşmayı" "hastalıklı düşünce" olarak nitelendirdiği;

Medyanın bir "medeniyet" yaygarası peşinde koca bir "AB Pravdasına" dönüştüğü bir ortamda,

alternatif düşüncenin "saçma" olarak nitelendirilmesi için zeka değil, "kaba medya kuvveti" yeterli olmaktadır.

Bunun için sözkonusu tezi oluşturan alt unsurları en az üç temel zemin üzerinden meşrulaştırmak şarttır.




a) Daha Önce Olmuştu - Tarihsel Meşruiyet

b) Daha Önce Olmasa Bile; Olması İçin Gerekli İşbirliği Kanalları Mevcuttur - Mekanik Meşruiyet

c) Olduğunu Varsaymak Mevcut Tablonun Sonuçları ile Çelişmemektedir - Nedensel Meşruiyet

Bu tür sıradışı tezleri; reddedilemez noktasına taşıyacak olan bir başka meşruiyet zemini daha mevcuttur ki; bu sağlandığı noktada zaten alternatif düşünce sistematiği; "tez" kategorisinden sıyrılıp, ete kemiğe bürünür.

"Kanıtsal Meşruiyet" zemini diye adlandıracağımız bu zemini sağlamanın zorluğu; bir enformasyon/dezenformasyon cennetine dönüşen dünyamızda malumunuz. Fakat yokluğu; bir alternatif düşünce tezinin yanlış olduğu anlamına gelmez.


Sözkonusu meşruiyet zeminlerini "11 Eylül komplosu" üzerinden test ettiğimizde;

Tarihsel Meşruiyet; Pearl Harbour baskınından ABD devletinin önceden haberdar olduğunun belgelerinden, Kennedy'nin Savunma Bakanı McNamara'nın Küba'nın işgalini "meşru" kılmak için hazırladığı "Operation Northwood"' belgelerine kadar bir çok unsur; 11 Eylül'le ilgili ADS teorilerinin tarihsel meşruiyetini oluşturmaktadır....

ABD daha önce savaş çıkarmak için kendi ülkesine saldırılmasına gözyummuştu...

Mekanik Meşruiyet; "Arap terörist" olarak gözüken "Bin Ladin"'in Afganistan'ın Sovyetler tarafından işgali döneminde CIA'nin uzantısı olduğu gibi nispeten bilinen bilgilerin aydınlatılmasından öte; Bush ailesinin ve ABD'de yönetimi ele geçiren küresel cuntanın; Bin Ladin ailesi ile ilişkiler ağının deşifre edilmesi ile daha bir güçlendi..

Nedensel Meşruiyet; ABD'nin her geçen gün; ülkesine saldıran Bin Ladin'i unutup, "terörle savaş bahanesi" arkasına saldırarak; kendi emperyalist hedeflerini gerçekleştirmesi ile, "11 Eylül'ü İslamcı teröristler yaptı" tezinin, "11 Eylül; bir terörist saldırıdan çok, ABD'nin başlattığı küresel operasyonun işaret fişeği olarak dünya kamuoyunu ikna operasyonudur" tezinin güçlenmesi ile daha da sağlam bir zemine oturdu...

Tarihin en şeytani komplosu olarak belleklere kazınan 11 Eylül'ün mimarları bile bazı somut kanıtların ortaya dökülmesini engelleyemediler ve bir-iki sene öncesine kadar bir kaç radikal sitedeki veriden oluşan, "Kuleler kontrollü patlama ile çökertildi", "uçaklar tanker uçaklarıydı", "Pentagon'a çarpan Boeing değildi" gibi iddialar, artık kanıtları ile birlikte ana medyanın gündemine dahi girmeye başladı.

Dolayısı ile 11 Eylül "komplo teorisi"; tarihsel, mekanik ve nedensel meşruiyetten sonra da bir de çok güçlü bir kanıtsal meşruiyet zemini üzerinden farklı bir noktaya geldi.

İşte bizde; "İsrail ile İran arasında bir kontrollü savaş senaryosunun" gündemde olabileceğini; olası bir doğru olarak üç meşruiyet zemini üzerinden ortaya koyacağız.

Kanıtsal meşruiyeti ise ancak zaman sağlayabilir.





Tarihten Bir "Kudüs" - "İran" Merkezli "Derin" Şebeke İşbirliği Kesiti


"İran gibi "İslami" bir ülkenin; İsrail gibi "can düşmanı" "Yahudi" bir ülke ile işbirliği yapacağını düşünmek saçmalıktır" diyebilecek olanlardan başlamak lazım.

Öncelikle; yukarıdaki cümle, bir ders kitabı için mantıklı önermeler içeriyor olabilir fakat belli ve tehlikeli önyargılar içermektedir.

İran; İslami bir ülkedir ama "Şii" bir ülke olup; Şii'lik İslam içerisinde çeşitli ezoterik/batini kolları ile hayli farklı bir konumdadır.

İsrail'in İran'la "can düşmanı" olduğu gibi kavramlar; uluslararası politikaya, medyatik bir analiz düzeyi ile yaklaşımı ve dolayısı ile; ülkelerin resmi duruşları ile, o ülkeleri yöneten çeşitli alt odak ve akımların, karşı ülkenin alt odak ve akımları ile elit etkileşim/işbirliği/çatışma mekanizmalarını gözardı eden hayli steril bir dış politika yaklaşımıdır.

Bu yaklaşım; incelenecek ülkeler; ABD gibi bir kabuk devlete dönüşmüş ve içinde çok çeşitli güç koalisyonlarının
cirit attığı bir yapı sözkonusu olduğunda daha da yüzeysel kalmaktadır.

Dolayısı ile; "Yahudi" İsrail'in; "Müslüman" İran'la işbirliği yapmayacağı tezi belli yüzeysel varsayımları gerektirir ki; bu analiz bu varsayımları reddetmektedir.

Çünkü tarihte; klasik bakış açısı ile birbirlerine düşman gözüken yapıların; hem de Ortadoğu'da, hem de "düşman" dini anlayışların merkezinde olsalar bile işbirliği yaptığı mevcuttur.

İşte size bir tarihsel meşruiyet zemini...

Şii'lik bünyesinde çok farklı kollar barınmakta olup; İslam'ın diğer kolları tarafından ciddi suçlamalara maruz kalmaktadırlar. Bu basit bir mezhep ayrılığından öte ayrışmalara denk düşmektedir.

Örnek olarak El-Kaide'nin ideologlarından, Bin Ladin'in yakın arkadaşı ve Suudi Arabistan sorumlusu Yusuf El-Ayeri; ABD'nin Irak'ı işgalinden sonra Haziran 2003'te yayınlanan "Bağdat'ın Düşmesinden Sonra Irak ve Arap Yarımadasının Geleceği" isimli kitabının basımından üç ay sonra Suudi güvenlik birimlerince öldürülmüştür.

Ayeri'nin özelliği; Şiileri, "Haçlılar ve Siyonistlerle İşbirliği" ve onların beşinci kol faaliyetlerini yürütmekle suçlamaktır.

Irak'taki direnişe destek veren Ebu Musab El-Zerkavi'de; Şiiler için "çok tanrılı" gibi ifadeler kullanmakla kalmayıp; Sistani için "Yahudi dönmesi" ifadesini kullanmıştır.

Şii'liği; İslam mezhepleri arasında bu tarz suçlamalara konu eden yapısı; özellikle bazı kollarının ezoterik yapısıdır.

İmamlık müessesisinin; Tanrı ile kul arasındaki konumunun; Yahudilikte Hahamlık, Hristiyanlıkta İsa Mesih müessesesi ile gösterdiği benzerliklerden tutun da, kayıp imam mevzuunun ve tekrar dünyaya geri döneceği beklentisine kadar bir çok alt başlık; Şiiliğin özellikle bazı ezoterik kollarının; Yahudilik ve Hristiyanlığın ezoterik yorumları ile benzer inanç zeminlerine ve dinamiklerine hizmet edebileceği yolundaki yorumlara/eleştirilere bir haklılık zemini kazandırmaktadır.

Hele Şiiliğin bir kolu vardır ki; İsmailliye diye anılan bu tarikat, zamanında, neredeyse tarihsel bir kült figüre dönüşen Hasan Sabah'ın liderliğinde İran merkezli bir devlet bile kurmuştur.

Hasan Sabah; müridlerini haşhaş yolu ile etkileyip, suikast misyonlarına yollamış ve İngilizce'de suikastçi anlamına gelen "assassin" kelimesi, "haşhaşin" kelimesinden ve Hasan Sabah'ın bu uygulamasından türemiştir.

Bugün hala varlığını sürdüren ve kendilerini İsmaililer olarak tanımlayan bu mezhebin en son imamı bildiğiniz "imamlardan" değil.

Kendisi, babası, oğulları, kızı ve amcaları ile Batı'nın üst düzey aristokrat okullarında eğitim görmüş tam bir burjuva.

Hz. Muhammed'in soyundan geldiğini iddia eden İsmaililerin bu 49. imamının'nın dedesi BM'nin öncüsü sayılan Devletler Liginin Başkanlığını; babası Aly Khan Pakistan'ın BM Büyükelçiliğini; amcası Sadruddin Aga Khan BM Mülteci Komiserliğini ve ilginç bir şekilde BM'nin Irak-Türkiye sınır bölgeleri Temsilciliğini yapmış.

"İmam" Aga Khan'ın kardeşi "Prens" Amyn; abisi gibi Harvard'dan mezun olduktan sonra BM Sekreteryası bünyesindeki Sosyal ve Ekonomik İşler bölümünde çalışıyor ve bünyede İmamlığa bağlı sosyal kurumların çalışmaları ile ilgileniyor.

Yine Harvard'dan mezun olan en büyük oğlu, Williams'dan mezun olan küçük oğlu ve yine Harvard'dan mezun olan kızı Prens Zahra' da İmamlığın "Aga Khan Kalkınma Ağı" verilen sosyal kurumları ile ilgileniyorlar. Kısacası; tam bir aristokrat imamlık müessesesi ile karşı karşıyayız.

Bugün hayli aristokrat bir yapıya bürünün bu Şii tarikatın gerçekleştirdiği çalışmaların merkezinin Londra olduğunu da notlarımıza ekleyelim.

İsmailiye tarikatının zamanında kimlerle işbirliği yaptığı analizimiz açısından önemli.

Bu Şii tarikatını; tarihte; işe Kudüs'teki Tapınağı korumakla başlayıp, başlı başına bir küresel çeteye dönüşen Tapınak Şovalyeleri tarikatı ile işbirliği yaparken görüyoruz.

Tapınak Şovalyeleri'nin sembol iki rengi olan kırmızı ve beyaz ile Hasan Sabah'ın tarikatının renklerinin benzer olması gibi "tesadüf" ile açıklanabilecek ayrıntılara değinmiyoruz bile. Tarih kayıtları; Tapınak Şovalyeleri ile Hasan Sabah arasında çeşitli dönemlerde işbirliği yaşandığını gösteriyor ve hatta; daha sonra, yolda çıktıkları gerekçesi ile yargılanan ve infaz edilen tapınakçıların; "Hasan Sabah'ın tarikatının etkisine girme ve onların 'şeytan tanrısına' tapıp, onlara hizmet etmekle" suçlandıklarını bile görüyoruz.

Bu tarihsel işbirliği kesitinin dikkat çekici bir özelliği de var : Biri "Musevi-Hristiyan", diğeri "İslam" kökenli bu iki tarikatın işbirliği zemini; Selçuklu Türklerinin bölgelerinde ikisi için de tehdit olduğu dönemlerde yoğunlaşıyor.

Dolayısı ile tarihten bir örnek bize İran merkezli "derin" yapılar ile Kudüs merkezli "derin" yapıların işbirliğinin; hem de bir Türk devletine karşı işbirliğinin somut bir örneğini sunuyor.

Bugün bu iki tarikatın merkezinin de Londra olduğu ve bu iki tarikatın uzantıılarının da dünya elitleri arasında yeraldığı da ; şık bir ayrıntı ve "tesadüf" olarak önümüzde duruyor.






"Şeytanlar"; Kamuoyu Önünde Dalaşır; Sahne Arkasında Şeytan Sofrasında Buluşur

Yukarıdaki bölümde; ortaya koymaya çalıştığımız ADS tezinin, "tarihsel meşruiyet" zeminini güçlendirmeye çalıştık. Şimdi bir de "mekanik meşruiyeti"; yani, bu tarz bir işbirliğinin mevcut dinamikler ve ilişkiler üzerinden mümkün olduğunu gözler önüne serelim.

Bunun için tarihte çok fazla geriye gitmemize gerek yok.

Hepimizin hafızalarında hala tazeliğini koruyan İran-Kontra skandalı ile en son Ankara'yı ziyaret edip, "ABD sevilecek, sev" demeçleri veren Douglas Feith arasında bir eksen çizelim.

Nasıl mı?

ABD'nin siyonist cephesinin Pentagon'daki kilit adamlarından Douglas Feith'in kim olduğunu biliyorsunuz. Fakat hatırlamamız gereken kişi Larry Franklin.

Larry Franklin; FBI'ın, Pentagon'dan gizli bilgileri İsrail'e sızdırdığı için suçladığı isim. Harold Rhode ile birlikte Douglas Feith'in ekibinde.

Pentagon'un demirbaşı bu iki isim başka neyle suçlanıyor : 2001 yılında Fransa ve İtalya'da Manuçer Gorbanifar'la gizlice görüşmeler yapmakla...

Hani şu ortaya çıkınca; Dışişleri Bakanı Powell'ı bile çileden çıkaran ve Savunma Bakanı'ndan açıklama yapmasını istemesine neden olan gizli zirve.

Malum kendisi şu sıralar emekli ve yerini başka bir kuş beyinli (malum şahin olur kendileri); Condoleeza Rice almış durumda. Manuçer Gorbanifar kim?

"İran-Kontra" skandalında; İsrail ile İran arasındaki silah trafiğini yöneten; İran yahudisi bir zat.

Peki Manuçer Gorbanifar ile Ahmed Çelebi arasındaki ortak özellik ne? Biri Irak'taki uranyumları İran'a satmakla; diğeri İran'a gizli bilgileri aktarmakla suçlanıyor ve ikisi de Pentagon'daki siyonist cephe (Perle, Douglas Feith, Larry Franklin, Harold Rhode gibilerin alt kadroyu oluşturdukları ekip) ile çalışmayı sürdürüyor.

İran'a casusluk yapmakla suçlanan Ahmed Çelebi ile İsrail'e casusluk yapmakla suçlanan Larry Franklin; savaş öncesinde koparılan "Saddam kitle imha silahları üretiyor" yaygarasının baş mimarlarıydı.

Ve tabi bütün bu yaygarayı Londra'dan yönetiyorlardı.

Gördüğünüz gibi İsrail-İran arasında silah ticareti yapan bir İran yahudisi ile Pentagon'daki siyonist ekip arasında hiç de gözardı edilemeyecek bir ilişki ağından sözediyoruz.

İran'da bu tür silah ticaretini yapacak "derin devlet" aygıtının ne olduğunu belirtmeye gerek duymuyoruz.

Vurgulamak istediğimiz; "Mollalar" olarak karikatürize ettiğimiz, İran'ı kontrol eden "derin şebeke" ile; Anglo-Sakson siyonist cephe üzerinde faaliyet gösteren ve Kudüs merkezli Hahamlar Konseyi'nin en üst "Velayeti-Fakih" işlevi gördüğü derin şebeke arasında ilişki/işbirliği kanalları uzun süredir bulunmaktadır.

ABD'nin İran'ı; İran'ın ABD'yi kamuoyu önünde "şeytan" ilan etmesi yeni değildir; şeytanların sahne arkasında, dünya milletleri aleyhine pazarlık yapması da.






Bir Kontrollü Savaş Senaryosu ile 9 Değerli Kuş

Ve gelelim belki de her ADS tezinin, en azından değerlendirilmeye alınmak için sahip olması gereken minimum meşruiyet zeminine : Nedensel Meşruiyet

Tezin öne sürdüğü dinamiklerin; mevcut durum açısından "neden böyle olsun ki?" sorusuna makul bir açıklaması var mı?

Tezimizin; "İran-İsrail arasında kontrollü savaş senaryosu" olduğu hatırlandığında; cevaplanması gereken soru;

"İran ve İsrail kontrollü bir savaşa girişerek ne kazanacaklar; mevcut durum içimizde niye böyle bir senaryonun varlığına dair kuşku uyandırsın?"

olarak karşımızda duruyor.

Bu soruya net bir yanıt vermek için önce; Irak'taki mevcut tablonun,

"ABD; Irak'ta istediğini elde edemedi ve Şiiler Irak'ta kontrolü ele geçirdi" tarzı

analitik çıkışlara şüphe ile yaklaşmamız gerekiyor.

Sistani gibi Londra merkezli bir ismin başından beri ABD'ye verdiği destekten tutun da;


"stratejik müttefiki" Türkiye'nin terörist örgütünün kılına dokunmazken; "şeytan" ilan ettiği İran'ın Irak'ta konuşlu muhalif güçlerine savaş sona erer ermez müdahale edip, etkisiz hale getiren ABD'nin davranışlarına kadar onlarca olay ve gösterge aslında ABD'nin başından beri

Irak'ta Şii'liği, Londra-Tahran işbirliği ile kendi planları doğrultusunda yönlendirdiğini ve Irak'ta yaratılan "kaotik" tablonun bir kontrolsüzlük değil; "kontrollü istikrarsızlık" olarak hedeflenen bir nokta olduğunu ortaya koyuyor.

Bu noktada; Irak, İran'ın etki alanında bir Şii'lik ile; İsrail'in etki alanındaki bir Kürt milliyetçiliği arasında paylaştırılmış olarak Ortadoğu sahnesinde yerini almış durumda.

Bu tabloya bakıp; ABD istediğini elde edemedi demek ancak; ABD'nin başından beri "resmi" ağızdan ifade ettiği hedeflerinin gerçek hedefler olduğuna inanmayı gerektirir ki;

bunun için ya hiç tarih okumamış bir cahil; ya da denge politikaları üzerinde yüksele yüksele entellektüel dürüstlüğünüzü kaybetmiş bakar kör bir üst düzey bürokrat olmanız gerekiyor.

Aslında İngiliz The Guardian Gazetesinin yazarlarından Simon Tisdall geçenlerde kaleme aldığı makalede uzun uzun analize gerek kalmadan ortaya çıkan tabloyu şu şekilde özetledi :


Irak'taki seçim sonuçlarından mutlu olan sadece iki ülke var : Irak ve İsrail.


Dolayısı ile; karşımızda ciddi anlamda sorgulamamız gereken bir tablo mevcut.

2003'ün başından beri kaleme aldığımız raporlarda ( Savaş Raporu - I ; JeoKritik190303); anlı şanlı stratejistler ABD'nin Irak'a "düzen" getirmek için geldiği masalını millete anlatırken; bizler; ABD'yi sahaya süren küresel güçlerin "Yeni Matrix"'i inşa etmek için yola çıktıklarını ve amaçlarının "düzen" değil; "kaos" olduğunu vurguluyorduk.

O zamanlar bu analizlere gülenler; zamanla analizlerinde değişiklik yapmak ya da "ABD kontrolü kaybetti" gibi zeminlere kaymak zorunda kaldılar.

ABD kontrolü kaybetmiş olabilir ama ABD'nin kas gücünü dünya sahnesine salanlar hedefledikleri kaosta bir sonraki aşamaya geçtiler ve tabi bu arada ABD devleti ve toplumu içindeki çatlaklarında büyümesine neden oldular.

Sonuçta "türev" süreç/analiz düzeyinde bakıp, ABD düzen hedefliyordu dediğinizde , ortada bir başarısızlık

Ana süreç/analiz düzeyinde baktığınızda; dünyadaki düzeni "kaos" üzerinden yeniden kurgulamak isteyenler için "elde var bir" durumu sözkonusu.

Bu kuşkucu yaklaşımı daha yapıcı bir noktaya çekip AngloSakson/Siyonist Cephe'nin "derin" İran ile aşağıdaki temel hatlara ait bir senaryo üzerinde anlaştığını simule edelim :


1) Savaş; İran toprakları üzerinde sınırlı (bir kaç nükleer santrali yokeden hava akımları, tesis bombalamaları, v.s.) olarak gerçekleşir. Savaş sonunda İran'ın toprak bütünlüğü korunur.

2) Savaşın başlangıcı ve ağırlık merkezi Irak'tır.

3) Kerkük üzerinden; NATO merkezli bir senaryo ile Irak'a çekilen Türkiye; yaratılan kaosta arada kalır ve müttefiklik refleksi ile yanında yeraldığı AngloSakson/Siyonist cephe için; İran'a karşı tampon bölge/savaş gücü olarak rolünü üstlenir.

4) Savaş ortamı; İran'ın mollarına, liberallere karşı kaybettikleri toplumsal zemini, "Batı karşıtlığı" , "Milliyetçilik" üzerinden yeniden kazanma imkanı tanır

5) ABD yaratılan ortamda iyice batağa girer ve ABD toplumunda büyüyen çatlağı durdurmanın ve sistemi yasal altyapısı hazırlanan polis devleti moduna geçirmenin meşru zeminleri hazırlanır. Mevcut kadrolar; iktidar aygıları üzerindeki hakimiyetlerini bu zeminde daha da derinleştirir.

6) Savaş; Irak'tan bir Şii ve bir de Kürt devleti çıkmasının "de facto" şartlarını hazırlar. İsrail'in kontrolünde bir kürdistan; İran'ın kontrolünde de bir Şii Cumhuriyeti kurulur.

7) Bombalanan altyapılar, yenilenmesi gereken silah stokları, yeniden ve daha hızlı inşa edilmesi gereken nükleer tesisler; arka planda yeni karlar, yeni komisyonlar demektir ve tabi bunları savaşlarda katlolan "kahraman" milletler değil; bu milletleri sahaya süren şeytanlar kazanır.

8) İran; "şeytana" karşı savaşmış, yenilmemiş olarak; temsil ettiği Şiilik inancı ile İslam dünyası üzerindeki liderlik rolünü pekiştirir ve İslam - Batı medeniyeti arasındaki ayrışma daha da derinleşir.

9) Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu üzerindeki kontrolü iyice zayıflarken; ordusunun stratejik derinliği ve gücü ciddi anlamda zarar görür ve ülke ekonomik olarak kendini toparlayamayacak teslimiyet noktasına çekilir.






Yukarıdaki liste; kontrollü bir savaş senaryosunun, bu senaryonun mimarlarını bir taşla kaç kuş vuracağını ortaya koyması açısından önemli.

Bu durumda tek sorun; karşıt gözüken iki cephe bünyesinde, böyle bir çıkar listesinden faydalanacak derin şebekeler/kadrolar mevcut mu ve bu kadrolar/şebekeler arasında bu anlaşma zeminini kuracak kulvarlar mevcut mu?

Tezimizin; tarihsel ve mekaniksel meşruiyetini bu soruya daha net cevap verebilmeniz için kurgulamıştık. Gerisini sizin entellektüel vicdanına bırakıyoruz.

Bütün bu yazdıklarımızdan sonra; "İran, İsrail'le can düşmanı", "ABD İran'ı şer ekseni, İran ABD'yi şeytan ilan etti, nasıl işbirliği yaparlar" gibi cümlelerle itiraz ediyorsanız; bize yapacak üç şey kalmış demektir :

1) Yazının en başında vurguladığımız; bu analiz çalışması ile , "The Doğru" değil, dikkate alınması gereken "Olası Doğru"'ya dikkat çekmeyi amaçladığımızı altını çizerek tekrar hatırlatmak

2) Devletlerin monoblok yapılar olmadığını; küresel jeopolitik satranç tahtasında, devletlerin üstünde ve altında oyuncular bulunduğuna ve devletlerinde çeşitli mekanizmalar aracılığı ile bu oyuncuların etki alanlarına girebileceğine; açıkcası her dürüst düşünürün günümüz dünyasında rahatlıkla farkına varabileceği dinamiklere bir kez daha dikkat çekmek.

3) Zamanı hakem yapıp; gözlemlemeye devam etmek.

Saygılar

Açık İstihbarat

BABUTSA
23-11-2006, 23:49
Project Democracy Operasyonu

Project Democracy

21 Adım’da Bir Ülke Demokratikleştiriliyor diye Nasıl Bölünür? Sömürgeleştirilir?


Kaynak: Sivil Örümceğin Ağında: Project Democracy, M. YILDIRIM, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 2004


1. İktisadi ortamı denetleme: Borç ekonomisinde dalgalanmalar yaratmak üzere, para piyasalarının dışardan gelen uluslar arası vurkaç tefecilerine sonuna dek açılması.

2. Ulusal bunalımlar yaratılması: Ülkede sık sık iktisadi dalgalanma yaratılarak bunalım aralarının azaltılması. Ulusal devlet merkezinin elindeki en önemli güç olan para kaynaklarının, bankaların, devlet şirketlerinin kapatılması, yabancı şirket egemenliğine geçirilmesi.

3. Merkez devlete güvensizlik yaratma: Kritik dönemlerde iktisadi bunalım yaratılmasıyla umutsuzluğa düşürülen yerel sanayicilerle ve üreticilerle konferans, sempozyum adı altında doğrudan ilişkiye geçilerek, devlet merkezine karşı güvensizlik aşılanması.

4. İşadamlarını örgütleme: Yerel işadamı örgütlerinin ve ilişki bürolarının kurulması; başına buyruk, devlet denetiminden giderek uzaklaşan “serbest ekonomi” ve “serbest pazar” düzeninin kabul ettirilmesi.

5. Yolsuzluk kampanyaları: “Yerinden yönetim” taleplerini yükselterek, devletin egemenliğinin zayıflatılması, yolsuzluk olaylarını abartarak topluma aşağılık duygusunun yerleştirilmesi, halkın çaresizliğe itilmesi.

6. Belediye hizmetlerinin yabancı şirketlere devredilmesi: Yerel yönetimi güçlendirme adı altında, toplumsal hizmetlerin “karlılık” esasına oturan şirketlere devredilmesi, su-elektrik gibi kentsel işletmelerin yabancı şirketlere devredilmesi için gerekli düşünsel alt yapının oluşturulması.

7. Ulusal sanayinin yıkımı: Ulusal iktisadın çökertilmesi için, ulusal sanayileşmenin ve enerji kaynaklarının yıkıma uğratılması için toplum ile devlet arasında çatışmayı da içerecek biçimde çevreci akımların, örgütlerin desteklenmesi ve ulusal madenciliğin, doğal yakıt üretim kaynakları işletmeciliğinin ulusal egemenlik alanının dışına çıkarılması.

8. Kamuoyu oluşturucuları -bizdeki adlandırmalarıyla, aydınlara, yazarlara, bilim adamlarına- yönelik içerde ve dışarıda, masrafları karşılayarak, konferanslara çekmek. Katılımcılarla doğrudan ilişki içinde, ilgili ülke hakkında bilgi almak ve “düşünce” ve “örgütlenme” özgürlüğü başlığı altında yeniden yapılanma düşüncesini benimsetmektir.

9. Alt örgütler yoksa, hemen Helsinki Nihai Senedi kapsamında Helsinki Yurttaşlar ve Ortak Zemin Merkezleri örgütlemek ve koşullar olgunlaştıkça, uzaktan yönlendirilebilecek bir ilişkiler ağı altında insan hakları dernekleri ve benzeri örgütlenmelerin kurulması.

10. Bilimsel ve toplumsal konferansların çoğaltılması. Yerel vakıf ve “think tank” derneklerinin kurulması.

11. İşadamları derneklerinin, sendikaların kurulması, varolanların içine bilim danışmanlarıyla sızılması. Siyasi partilere eğitim programlarıyla, particilik dersleriyle yaklaşarak kadroların yönlendirilmesi, gençliğin “düşünce özgürlüğü” ve “siyasi katılımcılık” propagandasıyla örgütlenmesi.

12. Yeni propaganda aygıtlarının (radyo, gazete, dergi, televizyon, video yayını) devreye sokulması. Bilimsel ve magazinsel içerikli, insan hakları ilkeleri üstüne sürdürülen yayınların yoğunlaştırılması. İnsan hakları ihlallerinin yaratılmasıyla sürecin hızlandırılması.

13. Casuslar yerine yayın muhabirleriyle yerinden bilgi elde etmek için yaygın bir yayıncı eğitim programının gerçekleştirilmesi.





14. Gizli ve yarı gizli istihbarat çalışmalarının azaltılması, buna karşılık medya muhabir ağıyla açık ve yaygın istihbarat toplanması, olanaklıysa Amerikan televizyonlarının yerli şubeleriyle yayına geçilmesi, eksik-yanlış bilgilendirmeyle kitlelerin yönlendirilmesi, eğitim-konferans-gezi düzenleyerek yerel medya ile kalıcı bağlar oluşturulması.

15. Yanlış ve eksik bilgilendirme: Kitlelerin akıl denetimlerini ele geçirmek üzere yoğun propaganda ve yanlış bilgilendirmeyle tarihsel devlet kurumlarının ve etnik sürtüşmeleri önleyen geleneksel kurumların yıpratılması, toplumsal kimliği karıştırmak için tarihsel ve toplumsal gelişim gerçeklerini tahrif ederek, yeni kimlikli topluluklar yaratılması.

16. Etnik kışkırtıcılık: Etnik ayrılıkları güçlendirmek üzere kültür anımsatma programlarına başlanarak yerel toplantılardan uluslar arası toplantılara adam taşınması, ulusal-bölgesel tarihin bütünleştirici özelliklerinin azımsanılarak, yerel tarih, yerel kültür araştırması adı altında en eskiye özlem yaratılması.

17. Kültürel kaynaşmanın yıkımı: “Çok kültürlülük” propagandasıyla toplumsal ortak kültürün temellerinin yıkılması. Uluslararası karşı kampanyalar ile ulusal kurtuluşun simgesi olan anma günlerini ve toplumun tarihten kalma bağımsızlık ve onur simgesi özelliklerini sözde dostluk adına silikleştirerek güdülebilir bir topluluğa dönüştürmek. Din kültürünün parçalanması, geleneksel akışın kesilmesi ve ulusal dayanışmayı pekiştirici etkisinin yok edilmesi için, “medeniyetler/dinler arası diyalog” programıyla, Batı’nın dinsel kurumlarının güdümünde eritilmesi. Böylece azınlık din kurumlarıyla, ulusal egemenliğin karşısında ortak, dinsel cephe oluşturulması

18. İnanmış örgüt liderlerinin yetiştirilmesi: Liderlik programlarıyla, güdümlü yeni dünya düzenine tapınan ultra-liberal önderlerin üretilmesi ve yeni partiler kurulması, varolanlara yeni liderler yerleştirilmesi; parti programlarının rejimle hesaplaşmaya yönelik, birer kışkırtma programına dönüştürülmesi.

19. Silahlı gücün zayıflatılması: İktisadi bunalımı bahane ederek, toprak bütünlüğünü koruma aracı ulusal ordunun, silah donanımlarında, komuta kontrol ve iletişim sistemlerinde yenilenme alımlarının kısıtlanarak, zayıflatılması ve ulusal sınırların gevşetilmesi.

20. Orduları ulusal savunma kimliğinden koparma: Güvenlik güçlerinin ulusal yapıların korunmasına yönelik müdahalelerini önlemek için, profesyonelleştirmek. Devlet egemenliğine sahip çıkmaya çalışan orduları geriletmek için, kışkırtmalara başvurularak, ordu yönetimlerinin günlük siyasete çekilmesi, ordu içinde politik tartışma, ordu ile halk arasında cepheleşme yaratılması.

21. Devlet yönetiminin kargaşayla ele geçirilmesi: Seçim darbesiyle egemen devletin ele geçirilmesi. Merkezi direniş olursa, yaygın ve sürekli kitle gösterileri düzenlenmesi. Bu sürecin hızlandırılması için halkı ikna edici etnik çatışmaların düzenlenmesi, ölümle sonuçlanan kışkırtmalarla etnik yada mezhepsel kimliklerin kemikleştirilmesi.



…”Ulusal egemenliklerinden ödün vermeye yanaşmayan bu tür devletlerin sınırlarının eleğe döndürülmesi işi, örtülü, kirli işlerle becerilemez ve ilgili ülkelerin insanlarının onayı alınmadan gerçekleştirilemezdi. Bu nedenlerle, “hür dünya” işlerinden, “insan hakları” ve “din hürriyeti” bekçiliğine evirilen operasyon ile ABD’nin uygun göreceği türden demokrasiler kurulmalıydı.

Demokrasi ihracını konu edinen bu incelemenin amacı, adı “Project Democracy” olarak Reagan tarafından konulan ve 1980’lerin başından bu yana 92 ülkede uygulanan ve yeni-mandacıların işbirliğiyle örülen AĞ’da, yani “örümcek ağı” içinde çırpınmakta olan Türkiye’de olan bitene az da olsa ışık tutmakta ve toplumsal-siyasal yaşamın yabancılar tarafından ele geçirilişini bir parça olsun sergilemektedir.”…


…“Yabancı bir devletin, bir ülkenin içinde örgütler kurmasının, eski örgütleri, sendikaları, odaları yönlendirmesinin, onlardan raporlar almasının, bu raporlara göre o ülkeye yön vermesinin bir tek anlamı olabilir. O da, ülkede varolan devlete paralel, merkezi dışarıda bir yönetim oluşturmak. Bunun tek sonucu da operasyon nesnesi olan devletin egemenliğinin örtülü olarak yok edilmesidir.”


…”İçine sızılan devletin bürokratlarının da yardımıyla, yaygın bir “medyatik” ve “entelektüel” yedek güç operasyonuyla, Amerikalıların “manifacturing public perception” dedikleri ‘kamuoyunun algılama dizgesini üretme’ sürecinde, aşamalar bir bir geçiliyor. ‘Algılama dizgesi üretimi’ sonucunda, o ülke insanları, aslında kendilerine benimsetilmiş olan düşünceleri, ya da eylem planlarını, bizzat kendi kurumlarının, kendi beyinlerinin ürünüymüş gibi algılayıp, eyleme geçiyorlar.”


…”Ülke yasalarının ve anayasalarının çok etnikli, federatif bir yapı oluşturacak biçimde yeniden düzenlenmesi, operasyonun temel aşamaları arasında, küçük yada büyük, kanlı yada kansız olaylarla testler yapılarak, oluşumun düzeyi ölçülerek hız ayarlanması ve küçük program değişikliklerinin gerçekleştirilmesi asıldır…”


…”Aşamalar birer birer geçilirken, ülke dışında da paralel süreç yürütülür. Çok kültürlülük propagandasıyla etnik ayrıştırma ve çatışma sürecinin güçlendirilmesi için, insan hakları raporları giderek etnik azınlık hakları raporlarına dönüştürülür. Avrupa ve Amerika’da etnik ve dinsel ayrılıkçı “diaspora”ya parasal ve siyasal destek verilir. Küllenmiş tarihsel çatışmalar, acılar yeniden ateşlenir. Ülkede özgüveni sarsılmış halkın, gün geçtikçe yabancı kültürüne, yabancı düzenine özenme eğilimleri kışkırtılır.”


…”Yıllardır barış içinde yaşayan toplumlar inanılmaz bir hızla önce ayrışır, sonra da çatışır. Sonuç, ekonomisi yabancıların eline geçmiş, zayıflamış merkezi egemenliğiyle dış politikada bağımsız karar verebilme yetkinliğini yitirmiş, yabancıların dayattığı kararlara mahkum olmuş bir devlet ve tarihsel-kültürel kimliğini yitirmiş Batı’nın alt dereceli bir hizmetkarına dönüşmüş bir halk topluluğu…”


”Her ülkede olduğu gibi, şirketler için esas olan devlet politikalarına ve kararlarına yön vermektir. Yön verilecek olan devlet yönetimi ve yasama organları olunca, yönlendirici elemanların niteliği de önem kazanıyor. Bu nedenle elemanların büyük çoğunluğu, devlet deneyimine sahip eski ve yeni görevlilerden seçiliyor. İkinci eleman kaynağı ise, yine devlet organlarıyla içli dışlı olmuş akademisyenleri barındıran üniversitelerdir…”


“..dış ülkelerde izlenecek ABD çıkarlarına uygun ayarlama işlerine denk düşen araştırma, inceleme, değerlendirme çalışmalarını gerçekleştirecek olan dernek, vakıf, enstitü adı altında kurulan, eski memurları, akademisyenleri, şirketlerin seçkin yöneticilerini bir araya getiren örgütlenmeler “think tank” ( düşünce topluluğu ) adı altında toplanıyorlar. Bu sivil örgütlerin ( diğer adı ile NGO ) Amerika’daki merkezlerinde, emekli dışişleri ve istihbarat elemanları, Amerika’ya yerleşmiş üçüncü dünya elemanları, operasyonlarda dünya deneyimli CIA eski istasyon şefleri ve akademisyenler görev alıyor.

“Think tank” örgütlerinin en önemli yararı, ABD yönetimini sorumluluktan kurtarmalarıdır. ABD resmi organlarının başka ülkelerde araştırma ve incelemeler yapması, o ülkelerce, şimdilerde pek kullanılmayan eski deyimle “casusluk” etkinliği olarak değerlendirilebilir ve devletler arası anlaşmazlıklara neden olabilir. Teslim edilen raporlar, ABD resmi belgeleri olarak ele alınıp, casusluk suçlamalarına yol açabilir”


“Project Democracy” adı altında sürdürülen bu operasyon için CIA eski Direktörü William Colby: “CIA’nın örtülü olarak yaptıklarını açıktan yapıyoruz.” demiştir.




“Türkiye’deki sivil toplum kuruluşu ,think tank, enstitü veya vakıf adı verilen dernek, yani genel adıyla örgüt, Türkiye’de gerçekleştireceği araştırma, çalışma veya proje için bu iş yada bu işleri bitirince bir rapor, bir kitap, radyo yayını, televizyon belgeseli, hatta roman hazırlayıp, size sunacağım; şu tür bir ekiple çalışacağım ve paraları şöyle harcayacağım. Bu işler için, sizden şu denli dolar/sterlin/euro istiyorum diyerek, başvuru özet-raporu hazırladığında, bu ön rapor ABD’nin Dışişleri Bakanlığı’na, hem de siyasi işler bölümüne verilmektedir. İşin bir başka yönü daha yakıcı olabilir. Para verilmeden önce, ABD Dışişleri’ne ön rapor sunulmasının öteki yüzünde, ABD Dışişlerinin yada ABD NSC (National Security Committee/Milli Güvenlik Kurulu) ‘nin isteği doğrultusunda “project” hazırlanması olasılığıdır.

NED (National Endowment for Democracy/Demokrasi için Ulusal Fon)’e bağlı olan bu örgütler Türkiye’de yürütecekleri projeler için paraları da NED’ten almaktadırlar. Aslında para kaynağı doğrudan ABD hazinesi, yani devlettir. NED ise paranın kasasıdır. NED ile ABD Dışişleri Bakanlığı, şu konularda anlaşmışlardır:


a) NED herhangi bir “project” işine girişip para vermeden önce ABD Dışişleri’ne bilgi verecektir.

b) NED yönetim kurulu’nun onayına sunulan tüm “project” önerilerinin bir kopyası, ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Yardımcılığı’na verilecektir.


Yüzlerce bağıştan birkaç örnek: (1988’ten bugüne diğer bağışlar için 56-69 arası sayfalar)


1991- Parayı veren: NED / Bağış alıcı: CIPE (Centre International Private Enterprise) / Alt bağış alıcı: Türk Demokrasi Vakfı (TDV) / Konu: İş ve Ekonomi / miktar: 80.000 $ / TDV’nin, Türkiye’de özelleştirme için 18 aylık programı desteklenecek.

1997- Parayı veren: NED / Bağış alıcı: CIPE / Alt bağış alıcı: Liberal Düşünce Topluluğu (LDT) / Konu: İş ve Ekonomi / miktar: 61.710 $ / Serbest piyasa ekonomisinin İslam diniyle bağdaştığı anlatılacak.


- Bu sivil toplum örgütlerinin ne kadar sivil olduğunun yorumu size kalıyor.



“…Kendi ülkelerinin iç düzenine muhalif olan gruplar, ABD gibi bir kurtarıcı bulmuş olmaktan mutlu olduklarından, yaşadıkları ülkelerini bu sivil örgüt adı altındaki Amerikan misyonerlerine / istihbaratçılarına ihbar etme fırsatını kaçırmamalarının yanında, dünya egemeni olarak gördükleri ABD devlet aygıtı tarafından desteklenmekten de son derece hoşnut kaldılar.”


…”Dünyada yerleştirilmek istenen yeni düzenin, demokratik bir düzen olacağı sonucuna varılabilir!? Bu düzen içinde dünyanın tüm ülkelerinde devletler merkezi otoritelerini yitireceklerdir. Olabildiğince etnik ayrıma uğramış küçük eyaletlere ayrılmış ülkelerde (not:dünyada 1000 adet ülke olması öngörülmektedir, şuan sayı 200 civarı, 1980’lerdeki sayı 182 adet) tarihsel partiler eriyecek, vakıflardan, düşünce topluluklarından, ticaret odalarından, insan hakları denetim örgütlerinden oluşan bir siyasal yapı oluşacaktır. Bu oluşumlar, doğrudan doğruya ABD’nin siyasal partilerine bağlı enstitülere, konseylere, ABD şirket vakıflarına bağlanacaktır. Ülkelerdeki eğitim kurumları da vakıflaşacak ve ABD akademik dünyasıyla organik bağlar kuracaktır.

Merkezi otoritesini yitirmiş, salt denetleyici kurullara dönüşmüş devlet örgütlerinin yanı sıra ordular da ulusallığını yitirmiş devletlerin savunma gücü olmaktan çıkacak ve ortak güvenlik güçlerine katılacaklardır. Herhangi bir bölgesel başkaldırıya (bu bağımsızlık uğruna bir başkaldırı da olabilir) karşı anında silahlı müdahelede bulunulması…”




Bu son derece ileri projeye engel olabilecek en önemli kurumlardan biri de dinsel kurumlardır. Dünya egemenliğinin kurulmasında engel oluşturacak dinsel çatışmaların önlenmesi için ‘dinlerarası diyalog’un geliştirilmesiyle birlikte kurumsal yapının da oluşturulması gerekir. En yaygın ve güçlü dinsel kurumlardan başlayarak, tüm dinlere bir yeni merkezi eşgüdüm gereklidir. Eşgüdümün merkezi elbette Washington’da bulunacaktır. Öncelikle Amerikalılardan oluşturulan bu kurumsal yapı, IRFC (International Religious Freedom Committee / Uluslararası Din Hürriyeti Komitesi)’dir. Bu komitede belli başlı dinlerin ve mezheplerin temsilcileri bulunmaktadır.


“Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir ve hatta denilebilir ki , şöyle veya böyle Amerika ile dostça geçinmeden, destek almak değil, Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinde hiçbir iş yaptırmazlar. (..) Bu realite kabul edilmeli. Amerika gözardı edilerek şurada, burada bir iş yapmaya kalkılmamalı.”


Fethullah Gülen, (Fethullah Hoca ile NewYork Sohbeti-4, Yeniyüzyıl, 23 Temmuz 1997)



Kasım 1996’da, ABD’nin devlet sekreteri Warren Christopher, “Din ve inanç hürriyetini yaygınlaştırmanın Birleşik Devletler’in çıkarlarının arttırılmasını sağlayacağı” gerekçesiyle ACRFA (Advisory Committee on Religious Freedom Abroad / Dış Ülkelerde Din Hürriyeti Danışma Komitesi) ‘yi oluşturdu.


Bu yeni kurumlaşmanın gerekçesi olarak “ABD’nin kuruluşunun temelinde dinsel kurumların bulunduğunu ve Birleşik Devletlerin dünyada din hürriyetini gözetleyerek yaptırımlarda bulunma hakkı olduğu belirtildi.”


23 Ocak 1998’de, “Din ve inanç hürriyetinin yayılmasının ABD dış politikasında birincil önceliğe sahip olmasını,” Dışişleri bakanlığı bünyesinde bir “Uluslararası Din Hürriyeti Bürosu” kurulmasını sağlayacak yasa taslağı hazırlandı.


Aynı yıl Ulusal Kongre’de çıkarılan yasa:


“Din hürriyetinin yaygınlaştırılması ve (bu hürriyetin) baskı altında tutulmasına karşı çıkma görevi temel (olarak) Amerikan değerleri içindedir ve Birleşik Devletler’in (politikalarına) uygun, önemli ve gerekli bir dış politika hedefidir. Birleşik Devletler, evrensel insan haklarına bağlı bir dünya lideri olarak ve değişik dinsel nüfusa sahip bir ülke olduğundan, dinlerin tamamıyla ilgili haklardan (da) sorumludur.”


“Dinsel özgürlük taahhüdümüz Amerikan ideallerinin ifade edilmesinin de üstündedir ve dünyadaki gücümüzün temel kaynağıdır.”

Madeleine Korbel Albright, ABD Dışişleri Bakanı


Kaynak: Sivil Örümceğin Ağında: Project Democracy, M. YILDIRIM, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul 2004, 597 sf.


* Buraya alınan bilgiler kitapta yazılanların sınırlı bir kısmıdır. Kitabın kapsamı ve konuları çok daha geniş ve detaylıdır

Sarı
09-12-2006, 17:38
Çin’in sahip olduğu ucuz işgücü ve yabancı sermaye ile gerçekleştirdiği büyüme(!) hepimizce aşikârdır. Bu örnekten yola çıkan ülkemizdeki bazı çevreler, büyüme için bütün ümitlerini artan işsizlik oranına ve yabancı sermaye bağlamış durumdadırlar.

Ancak, milletlerin refahı için üretimin nerede ve kim tarafından yapıldığı değil, gelirinin kimin cebine girdiği önemlidir. Bu manada Çin’de elde edilen gelirin tamamına yakınının 2 milyondan fazla yabancı firmaya ait olduğu bilinmelidir.

Mesela, Çin’de üretilen ve ABD-Avrupa pazarında 70 dolara satılan bir çift Nike spor ayakkabısından, Nike firması ortalama 35, satıcı 20 dolar kazanırken, Çin’de fason üretim yapan şirkete 3 dolar kalmaktadır. Geri kalanı da nakliye ve diğer masraflara gitmektedir.

Kadın ve çocuk işçilerin bile günde 10-12 saat çalıştırılıp, yetmiyormuş gibi bir de fazla mesaiye zorlanmaları ve buna karşılık en fazla 2 dolar alabilmeleri, Çin’deki çalışma koşullarını yeterince açıkladığı kanaatindeyiz. Öte yanda çalışma şartlarının son derece ağır olması ve cinsel taciz dâhil akla gelebilecek her türlü cezai müeyyidenin rahatlıkla uygulanabilmesi olayın bir başka boyutudur.

Çin Hükümeti’nin yaptığı bir araştırmada, firmaların yüzde 80’inin çalışanlarla sözleşme yapmadığı, ortaya çıkmıştır. Yapılan sözleşmelerde ise işçinin haklarından ziyade, işverenin işçi üzerindeki hakları korunmaktadır.
Hatta çoğu sözleşmelerde, “işyerinde meydana gelecek bir yaralanma ya da hastalıktan firmanın sorumlu olmayacağı” hükmü yer almaktadır. “ Bu da işverenlerin işletmelerinde işçilerin can güvenliği ile ilgili önlem almamasına ve neticede her yıl en az 600 bin işçinin hayatını kaybetmesine ve çok daha fazlasının sakat kalmasına neden olmaktadır.

Bütün bunlar büyüyen Çin ekonomisinin görünmeyen tarafından birkaç karedir. Diğer yandan, Çin’in sahip olduğu doğal kaynakların bedava kullanılması ve çevrenin pervasızca katledilmesi ise olayın bir başka boyutudur.
Görüldüğü üzere Çin’de pişen aştan Çin halkına düşen sadece sefalettir. Benzer şekilde ekonomimizdeki hızlı büyümeye rağmen, tarım ve esnaf kesiminin hızla krize sürüklenmesi ve işsizliğin artması, ayrıca iktisadi varlıklarımızın hızla yabancılaşması, toplumda bizler de Çin gibi mi büyüyoruz endişesine yol açmaktadır.

Bütün bunların Papayla alakası ne demeyin. 3. binyılda Asya’yı Hıristiyanlaştırarak ele geçirmeyi planlayan Vatikan; bu tartışmalı ziyaret ile Asya’nın kapısı olan ülkemizin yaşadığı iktisadi kuşatmayı, dini ve siyasi yönden pekiştirerek, Doğu Roma’yı tekrar ayağa kaldırma hedefinde olmasın?

Yeni Çağ
Mehmet KARAGÜL

BABUTSA
19-12-2006, 23:29
Hasan DEMİR
hasandemir@yenicaggazetesi.com.tr
.................................................. .........
Apocuları Ankara’ya yürüten ABD-İsrail ittifakıdır
6 bin 236 kilometrelik bir alana sıkıştırılmış 3 milyon 700 küsur binlik Filistin, İsrail kuşatması altındaki bir ‘açık cezaevi’nden farklı değil.

Düşmanı tarafından böylesine cendereye alınmış olmasına rağmen Filistin, “El Fetih ve Hamas” diye ortadan ikiye bölünmüş durumda. İsrail Filistinlileri katlederken Filistinliler de bin bir güçlükle elde edebildikleri kurşunları birbirlerine sıkıyor, kardeş kanı döküyorlar.
Benzer şeyler Irak’ta da olmuyor mu?

Yüzyıllarca aynı camide safta durmuş, aynı kıbleye yönelmiş, aynı Kur’an’ı okuyan Şiilerle Sünniler ABD fitnesi ve İsrail çıkarı için birbirlerinin katili haline gelmediler mi? l980 öncesi Türkiye’de sahneye konan “sağ-sol” çatışması da aynı mihrakın senaryosuydu ve bunlar bilinen çirkin oyunlarını yeni bir ad altında sahneye koymaktan vazgeçmiş değiller. Onun içindir ki Türkiye’de görevli Amerikalı diplomatlar Doğu ve Güneydoğu’ya gittiklerinde Kürtlere “Farklı yönlerinizi öne çıkartın!” akılı vermeyi sürdürüyorlar.

Siz hiç “Yarsanizm” diye bir şey duydunuz mu? Tabii ki duymadınız amma ABD, duymuş. Duymuş ve 2004 yılı İnsan Hakları Raporu’nun “Türkiye Bölümü” nde “Yarsanizm’e” de yer vermiş.

Peki niye?
Niye olacak, tabii ki “Elde kardeşi kardeşe kırdıracak bir fitne tohumu fazla bulunsun!” diye. Efendim, ABD’nin Adana Başkonsolosu Scotite Reed 2004 yılının ikinci yarısında Tunceli’ye şöyle bir uğramış. Amerika’nın Adana Başkonsolosu, üzerine ne lâzımsa, Tunceli’de sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve Alevi topluluklarıyla görüşmüş, incelemelerini cemevleri üzerinde yoğunlaştırmış ve bu ziyaret ve görüşmeler sırasında “Yarsanizm” isimli bir akımla tanışmış.
“Yarsanizm”, meğer Alevi Kürtlerin İslâm’dan önce inandıkları bir dinî akım içinde yer alan bir şeymiş ve işte Amerika’nın Adana Başkonsolosu Tunceli’den döndükten sonra meseleyi bir rapor haline getirmiş; Beyaz Saray’a göndermiş. Onlar da, 1994 yılı İnsan Hakları Raporu’nun Türkiye bölümüne Yarsanizm” i ekleyivermişler. Adamları PKK hamiliği, “Türk-Kürt” iç savaşı çıkartarak Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sunu Irak’ın kuzeyinde oluşturdukları “Güney Kürdistan” a yamama gayretleri kesmiyor; çünkü Türk insanı bu tuzağa düşmedi, Irak’taki Sünni-Şii çatışması gibi bir “Türk-Kürt” çatışmasına, Filistin’deki gibi bir “El Fetih-Hamas” kapışmasına Türk evladı meydan vermedi, sabır taşı çatladı, Türk insanı direndi, 1980’den önceki “sağ-sol” çatışmasındaki gibi bir tuzağa düşmemeyi başardı.
İşte buna tahammül edemiyorlar..
Bölgede İsrail’den güçlü bir devlet bırakmamak için Irak’ı işgal edip iç savaş çıkarttıkları, İran ve Suriye’yi tehdit ettikleri ve bu ülkelerde de iç savaşın tohumlarını attıkları, Filistin’i bir açık cezaevine çevirip, bir “El Fetih-Hamas” çatışması çıkarttıkları gibi, Türkiye’yi de dışarıdan kuşatmak ve içeriden çürütmek için hemen her yolu deniyor, her fırsatı değerlendiriyorlar..
“Yarsanizm” için devreye girişleri bundan..
Gelin görün ki Irak’ta her gün ortalama yüz insan katlediliyor, ABD devrede yok, Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve Vatikan devrede yok.
Aynı şekilde Filistin’de İsrail onlarca yıldır her gün insan, ekin, ağaç ve süt ve et vermesin diye hayvan katlediyor, bu kurumlar yine ortalıkta görülmüyor amma iş Türkiye’ye gelince, “Diyalog” diyorlar, “Kopenhag Kriterleri” diyorlar, lâkin, “PKK ile mücadele” demeye ve Kıbrıs’ın kuzeyinde barış içinde yaşayan Türklere uygulanan ve aslında bir “insanlık suçu” olan ambargoyu kınamaya bir türlü dilleri varmıyor..
Şimdi yukarıdan beri anlattığımız tabloyu göz önünde bulundurun ve Demokratik Toplum Partisi’nin, “Dişe diş, kana kan, seninleyiz Öcalan” sloganlarıyla Diyarbakır’dan Ankara’ya doğru yola koyulmalarının arkasında Doğu ve Güneydoğu’ya giderek, “Ayrılıklarınızı öne çıkartın” aklı veren ve “Yarsanizm” den medet uman Yahudi kökenli Amerikalı diplomatların bulunmadığını düşünün bakalım..
Düşünebiliyor musunuz?!

Tarih:19.12.2006

BABUTSA
19-12-2006, 23:48
(Editörün Notu : Zaman Gazetesi'nde yayınlanan bu yazının; Emniyet içindeki Fetullahçı örgütlenmenin suikast öncesinde ve sonrasındaki olası rolüne dair iddialara ve sözkonusu örgütlenmeyi Köstebek kitabı ile belgeleyen Hablemitoğlu'nun kitabının basılmasını engellemeye çalışan Emniyet mensuplarına dair tek bir satır etmemesi Zaman'ın kimliği açısından şaşırtıcı değildir fakat bu yazıyı sözkonusu dezenformatif açıyı gözönünde tutarak okumanız için bilginize sunuyoruz. )


Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu'nun evinin bulunduğu Portakal Çiçeği Sokağı'ndaki bütün baz istasyonları, cinayet günü 19.30'da devreden çıkarıldı. Yedek sistemler de çalışmadı. Şebekelerin ölüm sessizliğine büründüğü 20.30'da Hablemitoğlu cinayeti işleniyordu. Bölgedeki GSM operatörleri, uydudan yapılan müdahaleyle dört saat devre dışı bırakıldı. Eşi Şengül Hablemitoğlu'nun çocukluk arkadaşı eski DSP milletvekili Zafer Güler'in kitabındaki iddialar üzerine 24 CHP'li, Meclis araştırma komisyonu kurulması için önerge verdi. Hablemitoğlu dosyasını açacak komisyonun kurulması için AKP'nin desteği bekleniyor.

Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 tarihinde Portakal Çiçeği Sokağı'ndaki evinin önünde suikasta kurban gitti.

Olay yerinde Ruger marka silahtan çıkan iki boş kovan dışında delil bulunamadığı için Hablemitoğlu dosyası faili meçhuller rafına kaldırıldı. Türk istihbarat ve güvenlik birimlerinin olayı aydınlatamamış olması hiçbir adli tıp uzmanına mantıklı gelmiyordu. Kusursuz cinayet olmadığını savunan adli tıpçılara göre, katiller olay yerinde ipucu bırakmış olmalıydı.

Dört yıl sonra ortaya atılan bir iddia adli tıpçıları haklı çıkaracak gibi görünüyor. İddiaya göre, cinayetin işlendiği 20.30'dan bir saat önce bölgedeki bütün GSM operatörlerinin baz istasyonları aynı anda bozuldu, yedek sistemler devreye girmedi. Garip arıza, teknik ekiplerin tüm müdahalelerine rağmen giderilemedi. Çankaya'daki şebekeler cinayetten ancak 3 saat sonra kendiliğinden çalışmaya başladı.

Araştırmacı Doğan Karlıbel'in ortaya attığı, daha sonra konsept danışmanlığını yaptığı DSP eski İstanbul Milletvekili Zafer Güler'in kaleme aldığı “Alman Derin Devleti” isimli kitapta yer alan iddialar TBMM tutanaklarına geçti. CHP'li 24 milletvekili, bu iddiaların araştırılarak cinayetin üstündeki giz perdesinin aralanması talebiyle Meclis araştırma komisyonu kurulması için önerge verdi.

CHP'liler önergelerinde, baz istasyonlarındaki arızanın yanı sıra Hablemitoğlu'nun Alman vakıflarıyla ilgili yazdıklarından dolayı dış güçler tarafından öldürülüp öldürülmediği konusunun araştırılmasını istiyor.

Hablemitoğlu dosyasının yeniden açılmasını sağlayacak iddiaların kaynağı, cinayetin işlendiği tarihte ‘T...' GSM şirketinde görev yapan bir uzman yetkili.

Şu anda söz konusu şirkette çalışmayan ve adının açıklanmasını istemeyen uzman, suikast gecesi Çankaya'da yaşanan gariplikleri şöyle anlatıyor:

“Galatasaray-Ankaragücü maçının olduğu gün saat 19.30'da Portakal Çiçeği Sokağı'nın da içinde bulunduğu bölgedeki baz istasyonları birdenbire devre dışı kaldı. Arıza durumunda yedek sistemin 30 dakika içinde devreye girmesi gerekiyordu. 1-1,5 saat geçmesine rağmen sistem devreye girmeyince bölgeye ekip gönderdik. Teknik ekibin bütün uğraşlarına rağmen arıza giderilemedi. Baz istasyonları 23.15'te kendiliğinden çalışmaya başladı.”

Bir iki baz istasyonunun arıza yapması normaldi; ancak aynı bölgede birden çok baz istasyonunun aynı anda devre dışı kalması dikkat çekiciydi. Durumdan şüphelenen uzman, aynı bölgede yaptığı teknik araştırma sonunda daha da garip bir durumla karşılaşmış.

Aynı bölgedeki T... GSM şirketinin baz istasyonları da aynı saatlerde devre dışı kalmıştı. Bölgedeki bütün GSM operatörlerinin sustuğu, yedek sistemlerin devreye girmediği zaman diliminde Portakal Çiçeği Sokağı'nda Hablemitoğlu cinayeti işleniyordu.

Söz konusu uzman,bu kadar büyük çaplı bir müdahalenin bölgede (bir minibüs içine) yerleştirilen mobil bir sistem kullanılarak uydular aracılığıyla yapılabileceğini söylüyor. Mobil sistem sayesinde operatörler susmamış görünüyordu. Herhangi bir numarayı arayanlar, aradıkları kişinin telefonunun çaldığını; ancak açılmadığını zannediyorlardı. Çünkü yapılan bütün çağrılar baz istasyonuna değil, o bölgede bulunan mobil bir istasyona ulaşıyordu.

Emniyet yetkilileri sıcağı sıcağına yaptığı açıklamada, muhtemel faillerin bulunması için GSM operatörlerinin bölgedeki baz istasyonlarında olay saatinden 24 saat öncesi ve sonrasında yapılacak araştırma raporlarını beklediklerini söylemişlerdi.

Olayın üzerinden dört yıl geçmesine rağmen emniyetten telefon kayıtlarına ilişkin herhangi bir açıklama yapılmadı. Söz konusu uzman, uydudan yapılan müdahalelerde, baz istasyonlarındaki bütün arama kayıtlarının silindiğini, bu sebeple emniyetin büyük bir ihtimalle herhangi bir kayda ulaşamadığını söylüyor.

Zafer Güler ise kitabı yazarken emniyetten konuyla ilgili bir uzmanla yaptığı görüşmede, güvenlik güçlerinin de önemli operasyonlarda benzer bir yöntemle, operasyon bölgesindeki bütün iletişim hatlarını bloke ettiklerini öğrenmiş. Güler, MİT, jandarma ve polisin elindeki teknik imkanları kullanarak baz istasyonlarının dışarıdan yapılan bir müdahaleyle bloke edilip edilmediğinin ortaya çıkarılabileceğini söylüyor.

Vicdanları rahatsız eden cinayeti araştıracak komisyonun Meclis'te kurulabilmesi için bir AKP milletvekilinin önergeyi Meclis Başkanlığı'na sunması gerekiyor. Zamanın başbakanı Abdullah Gül, cinayet sonrasında Hablemitoğlu'nun eşi Şengül Hablemitoğlu'na açtığı taziye telefonunda

‘Cinayetin aydınlatılması için tüm otoritenin kullanılacağını ve ilgili bütün birimlere talimat verdiğini'

söylemişti. Araştırma komisyonu kurulursa; Türkiye'deki Alman diplomatları aleyhinde deliller ışığında soruşturma yolu açılacak. Zafer Güler'e göre AKP, Hablemitoğlu dosyasını yeniden açtıracak Meclis Araştırma Komisyonu'nun kurulmasına destek verirse Danıştay saldırısının rövanşını almış olacak.

Şengül Hablemitoğlu:

Keşke devletten yana bir derin devlet olsa

Ben bu memlekette yazılan çizilen şeylerin insanlara gösterildiği gibi olduğuna inanmıyorum. O kitabın (Alman Derin Devleti) kısmen başka bir tarafı aklamaya yönelik olduğunu düşünüyorum. O kitabı yazarken benimle de konuşmalıydılar. Yetersiz olduğunu düşünüyorum. Bu ülkede benim kocamın cinayetiyle ilgili hiçbir şey yapılmamaktadır. Özellikle yapılmamaktadır. Bunu düşünmesi gerekenlerin düşünmesi gerekiyor. Benim söyleyebileceğim hiçbir şey yok. Beni anlayabildiğinizi umuyorum.

... Buradaki (Alman) vakıfların temsilcileri benim eşimi telefonla arayıp tehdit ettiler defalarca. Siz biliyor musunuz bunu? Çoğu Türkçe konuşuyor; ama programlara çıktıklarında, “Tek kelime Türkçe bilmiyoruz.” dediler.

Yalan yanlış haberlerin dolaştığı bir memlekette benim söyleyebilecek hiçbir şeyim yok. Ben bir sürü şey söyleyebilirim; ama söylemem.

... Keşke Türkiye'de devletten yana bir derin devlet olsa. Türkiye'de başka devletlerden yana derin çeteler var. Mantıklı olan, ülkesini seven, olayları takip eden herkes bunu söyleyebilir. Birtakım istihbarat örgütleri, benim eşimin üstünde çalıştığı insanlar ve tabii ki Türkiye'deki çeteler söz konusu. Hükümetler kendi varlıklarını sürdürebilmek için isterlerse, gerekli bulurlarsa cinayetin kodlarını çözerler. Birkaç tane salağı tutar, gösterirler; bunlar yaptı derler. Bu kadar basit. Danıştay saldırısı böyledir. Adam sersem gibi gitmiştir ve yakalanmak istemiştir. Umarım Meclis Araştırma Komisyonu kurulur, çok sevinirim böyle bir şey olursa. Bakalım ne tür trajikomediler sergilenir yine. Anlarız hep birlikte.





KAYNAK: Zamanonline / Turkuaz eki

Sarı
21-12-2006, 04:17
Türkiye’yi “enerji kontrol merkezi” yapma vaadiyle milyarlarca dolar harcanarak hayata geçirilen Bakü-Ceyhan enerji hattinin, israil’i dünyanin “enerji merkezi” yapma amaciyla hazirlandiği ortaya çikti.

Tel Aviv’de imzalanan anlaşmaya göre, Irak’in kuzey petrol sahalarini Kerkük-Yumurtalik ve Hazar Denizi’ndeki Azeri petrol yataklarini, Bakü-Tiflis-Ceyhan hatlariyla Akdeniz’e, dünya pazarlarina indiren Ceyhan terminalinin yani sira, Samsun-Ceyhan petrol boru hattinin inşasiyla Karadeniz’e inen Rus ve Kazak petrolleri de israil’deki terminallere kadar uzatilacak. Böylece, enerji bölgelerinden iskenderun Körfezi’ne taşinmiş olan enerji, iskenderun’dan dünyaya pazarlanmak yerine, israil’in Kizildeniz sahilinde yer alan Eilat şehrinden dünyaya pazarlanacak.

Büyük gizlilikle yürütülen görüşmeler
israil’in Lübnan’a saldirmasindaki asil amacin, Ortadoğu’da israil için tehdit oluşturan yapilanmalarin etkisizleştirilerek, Bakü-Ceyhan boru hattiyla Akdeniz’e taşinan enerjinin israil üzerinden dünyaya pazarlanmak istenmesi olduğunu yazan Millî Gazete’nin yorumu imzalanan bu anlaşmayla doğrulanmiş oldu. Anlaşmanin hayata geçmesi durumunda, enerji bakimindan Ortadoğu’nun en zayif ülkelerinden biri olan israil, Ortadoğu’nun, Orta Asya’nin ve Balkanlarin enerji kaynaklarini dünyaya pazarlayan tek güç haline gelecek.

**
Rus, Kazak ve Azeri petrolleri ile doğalgazini Ortadoğu’ya aktaracak, ayni zamanda elektrik ve su taşiyacak boru hatti için, Enerji Bakani Hilmi Güler ile israil Altyapi Bakani Binyamin Beneliezer arasinda gizli yürütülen görüşmeler soncunda Türkiye’nin önümüzdeki yüzyillik enerji politikasini belirleyecek anlaşma imzalandi. Türkiye ve israil, Karadeniz’i Kizildeniz’e bağlayarak Rus ve Kazak petrollerinin Uzakdoğu pazarina ulaştirilmasini hedefleyen bir boru hatti inşa edilmesi için mutabakata vardi. Konuyla ilgili görüşmenin mutabakat zapti, Enerji Bakani Hilmi Güler ile israil Altyapi Bakani Binyamin Beneliezer arasinda önceki akşam Tel Aviv’de imzalandi.

Görüşmeler gizli yürütüldü
Projede, Türkiye’nin Ceyhan petrol terminali kilit rol oynuyor. Halen Irak’in kuzey petrol sahalarini Kerkük-Yumurtalik ve Hazar Denizi’ndeki Azeri petrol yataklarini, Bakü-Tiflis-Ceyhan hatlariyla Akdeniz’e, dünya pazarlarina indiren Ceyhan terminali, Samsun-Ceyhan petrol boru hattinin inşasiyla Karadeniz’e inen Rus ve Kazak petrolleri de bu yolla israil tarafindan dünyaya pazarlanacak. Kudüs’te 13 Aralik günü boyunca süren görüşmeler ardindan, Tel Aviv’deki resmi yemek öncesinde imzalanan mutabakat zaptinda petrol hattinin, Türkiye’nin inşa etmek istediği Samsun-Ceyhan hattinin devami olarak, israil’deki terminallere uzatilacaği yaziliyor.

Türk hükümeti ile israil arasinda büyük bir gizlilikle yürütülen görüşmeler sonrasinda varilan anlaşmanin hayata geçmesi durumunda, enerji bakimindan Ortadoğu’nun en zayif ülkelerinden biri olan israil, bu yolla Ortadoğu’nun, Orta Asya’nin ve Balkanlarin enerji kaynaklarini dünyaya pazarlayan tek güç haline gelecek. Bu anlaşma ile büyük bir enerji tekeli haline gelecek olan israil, elinde bulunduracaği enerji kozuyla bir yandan Ortadoğu ülkelerini kontrol edecek, bir yandan da uluslararasi konumu güçlendirmiş olacak. Bu anlaşma, ayni zamanda Türkiye’nin önümüzdeki “yüzyillik bağimliliğinin” adresinin de israil olmasi anlamina geliyor.

Türkiye’nin su kaynaklari peşkeş çekilecek
Türkiye-israil mutabakat zaptinda, Karadeniz-Kizildeniz hattinin yalnizca bir petrol boru hatti olmadiği, bu hattin ayni zamanda su, doğalgaz ve elektrik de taşiyacaği kaydediliyor. Ancak söz konusu edilen su kaynaklarinin nerelerde yer aldiği belirtilmiyor. Bu belirsizlik, bahsi geçen su kaynaklarinin Türkiye’den doğan su kaynaklari olduğu kanisini güçlendirirken, Türkiye’nin kendi su kaynaklari üzerindeki egemenlik haklarinin da bu anlaşma nedeniyle uzun vadede tartişmali hale geleceği vurgulaniyor.

Mutabakat metni
Mutabakat zaptinda şu ifadelere yer verildi:

Türkiye ve israil arasinda 10 Ekim 2005 ve 10–12 Mart 2006 tarihlerinde yapilan Enerji Çalişma Grubu toplantilari sonuçlarina dayanarak, taraflar Kudüs’te yaptiklari görüşmede Türkiye ve israil arasinda, ham petrol, doğalgaz, taze su ve elektrik kablosu boru hatlarindan oluşan bir enerji koridoru inşasi konusunda kararliliklarini tekrarlamişlardir.

Taraflar, bu enerji koridorunun inşasi için hâlihazirda harekete geçmiş bulunan özel sektör girişimlerinin devamini destekler. Bu çerçevede taraflar, Türkiye-israil enerji koridorunun parçasi olarak bir açikdeniz çoklu boru hatti projesinin (ham petrol, doğalgaz, su ve elektrik) Samsun-Ceyhan ham petrol hattinin bir uzantisi olarak israil’deki çikişlarla, Ceyhan’daki terminal arasinda fiziki bir bağ olmak üzere inşasini gözetir.
Taraflar bu bağlantinin Türk hükümetinin karariyla gerçekleşeceği üzerine anlaşmiştir. Taraflar, bu çerçevede, sürmekte olan yapilabilirlik çalişmasinin mümkün olan en kisa sürede tamamlanmasini talep eder.

Ladino
21-12-2006, 08:57
Bak Depremler arada böyle. oluyor........

Artıkın ayak seslerimi duyuluyor ne.........

Haberlerde daha sık geçmeye başladı.......

Arkadaşlar RÜYALARA İNANIRMI SINIZ BİLMEM...........

Evet...........

Rüyamda gördüm.............

Çoooooook büyük bir deprem oluyor....

Rüya bu deyip de geçemedim......

Sizlerle de paylaşmak istedim..................



Rüya bu.........

Belki bir rüyalıktır efemmmmmmmmm.

Ladino
21-12-2006, 08:58
Olacaksa k.y. aleyhine çalışanların speklerin -sineklerin manipülasyoncuların vatan hainlerinin başına kopsun.......

Ladino
21-12-2006, 08:59
Yaw bilmem komplo teorisi mantığına uydu
amma topiğine uydu mu bilemedim ki........

GÜRKAN
29-12-2006, 09:42
Arkadaşlar mailime gelen bu yazıyı sizinle paylaşmak istedim,doğru olacağına ihtimal vermesem de bana ilginç geldi..


Bu gune
kadar yok bomba patladi, yok isyan cikti, yok bilmem ne oldu
diye
seyrettigimiz Diyarbakir, hic bu
kadar onemli bir tehlikeyle karsi karsiya
kalmamisti.


Isyan cikar
bastirirsin, yangin cikar sondurursun, ama bu durumun
altindan
nasil
kalkarlar Allah bilir...

NE MI
OLDU?

Ozel olarak
planlanmis ozerk butcesine kavustu.
Bu butce,
vakiflar, anonim sirketleri ve meshur belediye
tesebbusleriyle
faaliyete
gecirildi.
Bildiginiz
uzere her belediyenin kendine has butcesi, tesebbusleri
falan
vardir.

Su anda
Diyarbakir belediyesinin kurdugu Diyar
AS'ye oluk oluk dis
kaynakli
sermaye akmaya basladi.
Yakin
gelecekteki hedefleri borsaya acilmak.
Bu ne demek
oluyor?
Bu demek
oluyor ki, bir nevi Kurdistan hisse
senedi cikaracaklar. Dis
yatirimci,
ic yatirimci, kurt turk demeden herkes cilgin gibi hisse
alip
"Diyar AS" ye cig gibi para akitacaklar. Cunku
dis kaynakli yatirimcilar
tarafindan
desteklenecek bir olusum.


BiR ALTIN
YUMURTLAYAN TAVUK...
Son
yuzyilin sahane bir bulusu...
YENI
KURDISTANI TURK HALKININ PARASIYLA FINANSE ET!
Formulu.
Neden
mi?
Cunku bu hisseden cok para kazanacagini bilen her yatirimci
kazandigi
paraya
bakacak. Kimin umurunda Kurdistani finanse etmis etmemis..
Herkes
cebinin
dolduguna bakacak.



Bu sirket
henuz borsaya acilmadan bir ayda 2 MILYON YTL CIRO YAPTI
BU
CIRONUN %80i NET KAR. CUNKU YAPTIKLARI BIRSEY YOK KI, HAVADAN
PARA
TRANSFERI,
BIR NEVI PARA AKLAMA VE ALTERNATIF
TRANSFER...



BIR YILLIK
CIRO HEDEFLERI 1 M I L Y A R E U R O !
EVET yanlis
duymadiniz.
Borsaya
acilmadan 1milyar euro.
onumuzdeki
senenin sonunda ben bahse girerim. 4milyar euroya ulasir.
Yani
istanbul belediye isletmelerinin tam 4 kati
buyuklukte bir ciro... Ustelik
Istanbul gibi ortada uretilecek bir sey de
yok. Diyarbakir
ayni
Diyarbakir...
Bu para ne
mi olacak?
HAYAL
GUCUNUZE BIRAKIYORUM.
4MILYAR
EURO CIROSU OLAN BIR BAYDEMIR...
ORNEK
VEREYIM: APO BEY(!) omr-u hayatinda
DEGIL 4MILYARI, 500MILYON EUROYU
DAHI BIR
ARADA GORMEMISTIR.
Yani bizim
sumuklu Baydemir, olacak EKSELANS
BAYDEMIR...
> Ekselans
kime denir?
Buyukelciye
falan...

Baska bir
ornek vereyim, bu paranin karsisinda hic bir hukuk sistemi,
hic
bir askeri otorite duramaz.
ornegi
yoktur. Bu para ile istediginiz devletin istediginiz
kurulusuna
tesir
edebilirsiniz.
Koc Sabanci
falan filan dahi, boyle bir gucun yaninda
titrer.
Cunku o
adamlar bundan daha fazla cirolara sahip olmalarina
ragmen,
paralarini
ticarette dondurduklerinden toplu olarak
servete
hukmedemiyorlar. Yani kendi paralari sagda solda
bagli..


Fakat
Baydemir elinde toplanacak olan bu paranin maksadi
belli.
Kullanacaklari yer belli..

Bu konudan
anlayan arkadaslar otursun kafa yorsun.
Yazin
yazabildiginiz kadar belki bir kac yurtsever duyar ve bir onlem
alir.

YOKSA BIR
YIL ICINDE YURTSEVER OLMAK BU GUCE KARSI KOYMAYA
YETMEYECEK...

ekselans
29-12-2006, 10:32
*AMERİKALI YETKİLİLER, SADDAM HÜSEYİN'İ IRAK YÖNETİMİNE TESLİM ETTİ- NTV (29/12/2006 - 10:08:29)

*IRAK ADALET BAKANLIĞI:"SADDAM BİZE TESLİM EDİLMEDİ"- NTV (29/12/2006 - 10:30:22)


Şimdi bi haber daha geliyormuş,saddam kaçtı

BABUTSA
07-01-2007, 23:43
Kanlı sınırlar

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Emre Taner'in açıklamasını hep elinizin altında bulundurun. Yanına da Amerikalı Albay Ralp Peters'in haritasını koyun.
Çünkü Taner, kendi ifadesiyle, "21'inci yüzyılın ilk çeyreği boyunca" sürüp gidecek jeopolitik ve jeostratejik depremlerin şifrelerini veriyor.
Onun önemle belirttiği gibi, bu depremlerin fay hattı Balkanlar'dan Çin Seddi'ne, Hazar ve Karadeniz'den Hint Okyanusu'na uzanıyor. Taner Türkiye'nin merkezinde yer aldığı bu geniş coğrafyayı 2025'e kadar sallayacak depremlerle ortaya çıkacak değişiklikleri de şöyle sayıyor: "Birçok devletin ulusal egemenliğini yitirmesi, birçok ulus devletin ve milletin hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmesi..."
İlki teknoloji ve küresel sermaye silahlarıyla sömürge çağının dönüşü anlamına geliyor. İkincisi ise sınırların altüst olması, bazı devletlerin ortadan kalması, yeni devletlerin ortaya çıkması.
Parlak bir istihbaratçı ve analizci olarak bilinen Albay Ralp Peters de zaten aynı öngörüde bulundu. Tek fark, bu yeni sahneyi patavatsızca ya da biz Türkler'in kanımızı beynimize sıçratan cüretle kağıda dökmesi oldu.
Taner, Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asya'yı "Yeni sorun ve tehditler doğrultusunda 21'inci yüzyılda doğuya doğru genişleyen dinamik alan" diye tanımlıyor ve küresel politikalar ile "Rol savaşları"nın burada yoğunlaşacağını vurguluyor.

Ezberleri bozma zamanı
Demek istediği şu: Bu bölge tanrının lütfu mu yoksa laneti mi takdirinize kalmışpetrol ve gaz yatakları yüzünden, huzur yüzü görmeyecek. İstihbarat servislerinin "Büyük oyun" adını verdikleri enerji kaynaklarına erişim mücadelesi nedeniyle...
Zira petrol ve gaz oburu ABD, AB ve Japonya'ya "Uyanan devler" Çin ile Hindistan eklenmek üzere. Düşünün; 1.3 milyar Çinli'den ve 1.4 milyar Hintli'den yalnızca yüzde 20'si "Orta sınıf" zenginliğine ulaştığında, günümüzdeki petrol ve gaz üretiminin tümü sadece ikisine bile yetmeyecek.
Buna bir de bugünün gaz zengini Rusya'nın, 2015'ten sonra kendi ihtiyacını karşılamakta bile zorlanacağını ekleyin...
Bu öyle bir satranç partisi ki, her hamlenin ardında soluk kesen hesaplar gizli. Bir örnek verelim: İran neden deliler gibi nükleer enerjiye sahip olmak istiyor? Çünkü petrol üretimi her yıl yüzde 6 azalıyor. Bu düşüşü frenlemek için ihracat bir yana halkına vermesi gereken doğal gazın da önemli bir bölümünü köhnemiş petrol kuyularına pompalıyor. Basıncı yükseltip üretimi sürdürebilmek için. Yoksa ya başlıca döviz kalemi olan petrol ihracatından vazgeçecek ya da elektrik üretiminden. Bu tablo petrol sanayiine 25 yıl hiç yatırım yapılmamasının sonucu. Uzmanlara göre, üretimi Şah dönemindeki düzeye çıkarmak için şimdi her yıl en az 3 milyar dolarlık yatırım gerekiyor. Peki ABD neden sürekli İran'ı vurmakla tehdit ediyor? Tahran'ı korkutup, savunma refleksiyle nükleer silah arayışlarına yöneltmek için. Böylece petrol sanayiini geliştirmesi ve kalkınmasını sürdürmesi için gerekli kaynakları silahlanmaya harcatıp, rejimi ekonomik ve sosyal olarak çökertmek için.
Taner, "Yaşadığımız süreç uluslararası sistemin, kuralları, başrol oyuncuları ve figüranlarıyla mevcut olandan çok farklı bir boyutta yeniden belirlenmeye, hatta doğmaya çalıştığı bir döneme kaynaklık ediyor" diyor.
Bu uyarıyı unutmayın. Albay Peters'in "Kanlı sınırlar" dediği haritasını da. Hatta ilk fırsatta SykesPicot anlaşmasını, Yalta Konferansı'nı bir kez daha okuyun...


E.Şafak

warfeet
08-01-2007, 01:27
Demokrasi çoktan iptal oldu... yoktu daha dogrusu

Hey cony.. Biz bunu biliyoruz...

5 bin yildan beri...

Demokrasi yok usa küspesi...

Her zaman seni bekliyoruz....

O günü iple çekiyoruz ...

çık ermeydanina....

... yiyorsa...

An geldi...
Türk'ler hazir...

ekselans
09-01-2007, 17:35
IRAK'TA DÜŞEN UÇAĞA İNİŞ İZNİ VERİLMEDİĞİ VE BİR SÜRE HAVADA TUR ATTIĞI İDDİA EDİLDİ
Irak'ın başkenti Bağdat'ın kuzeyinde düşen uçağın iniş izni verilmediği için
düştüğü iddia edildi.
Bağdat Havalimanı'ndan adının açıklanmasını istemeyen bir emniyet görevlisi,
Amerikan güçlerinin, Bağdat'ta Amerikan uçaklarının yoğun uçuşu ve saldırıları
nedeniyle ikmal yaptıklarını ve kargo uçağının havalimanına inişine izni
vermediklerini iddia etti. Yetkili, uçağın havada bir süre uçtuktan sonra Bağdat
yakınlarına düştüğünü belirtti.
(IHA)

(09/01/2007 - 17:29:47)

indian
12-01-2007, 22:28
bir de bu yoruma bakalım...
http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=6244

ABD'nin ipinin ucunda başladığı hayata yine ABD'nin ipinin ucunda veda eden Saddam;

kuklacının ipinin eninde sonunda kuklanın ya ayağına ya boynuna dolanacağının tarihi kanıtını sundu.

Saddam aslında hep ipin ucundaydı.

Saddam'ı suikaste azmettirirken de;

İran'ın üzerine salarken de;

Şii'leri kışkırtıp sonra Saddam'ın onları ezmesini seyrederken de

ve en önemlisi Kuveyt'i işgal ettirirken de;

ABD hep "plausible deniability" kavramını ustaca kullandı.

Nedir "plausible deniability"?

"İnandırıcı yadsınırlık" olarak çevirebileceğimiz bu kavram; ABD'nin resmi jargonunun bir parçasıdır.

ABD'nin resmi olarak üstlenmediği ve sonuçları ile yüzleşmek zorunda kaldığında inandırıcı bir şekilde "ben yapmadım" diyebileceği durumları ve metodolojileri ifade eder.

Kuveyt örneği üzerinden baktığımızda...

Hatırlayın...Saddam'ın Kuveyt'i işgali öncesinde ABD Büyükelçisi ile Saddam arasında yapılan görüşmede, "Saddam'ın Kuveyt ile ilgili iddialarının bir iç mesele olduğu" mesajı iletildi.

Bu mesaj dönemin konjenktüründe Irak devleti tarafından bir yeşil ışık olarak yorumlandı ve gerisi malumunuz.

Gelelim günümüze...

Gelelim Türkiye'ye...

Siz Türkiye'yi Kerkük bataklığına itmek istiyor olsanız ama itiyor görüntüsü vermeden bunu yapmak durumundaysanız ne yaparsınız?

Türk Devleti'ne "yeşil ışık" mesajını nasıl iletirsiniz?

Genelkurmay Başkanınıza telefon mu açtırırsınız...

Eşbaşkanınızı arayıp "Hadi göreyim seni" mi dersiniz...

Irak'ta kurduğunuz bütün dengesizlikleri/dengeleri risk etme pahasına gazetelere demeç üstüne demeç mi verirsiniz...

Unutmayın...

Bu mesajın üç önemli özelliği olmalı:

1) Resmi bir kanaldan gerçekleştirilmeli
2) Aleni olmamalı
3) Resmi olduğu halde gerektiğinde inandırıcı bir şekilde yadsınabilmeli

Sonuçta bir kaç senatörün demeci; bir kaç ABD'li gazetecinin yazısı veya rüşvet ilişkilerinde çok işe yarayan ama devlet bürokrasisini seferberlik moduna sokmada yetersiz kalacak kişisel ilişkiler ağı üzerinden halledilebilecek bir konudan sözetmiyoruz.

Türkiye'nin; Saddam örneğinde olduğu gibi, bir diktatörün emrindeki aşiret devleti olmaması denklemi daha da zorlaştırıyor.

İşte bu noktada yaratılan PKK Koordinatörlüğü muhteşem bir ara çözüm.

Hele hele bu müessesenin başında Edip Başer gibi; karşılarken ve uğurlarken ABD'li muhatabbının elini iki elinin arasına alıp sıkacak kadar dost canlısı bir paşamız olduğu sürece.

Geçenlerde kendisi Tayyip Erdoğan'ın "Koordinatörlükten bir sonuç alamıyoruz" mesalindeki sözleri sonrasında medyaya "biz iş yapıyoruz" olarak özetlenebilecek açıklamasını yaparken mealen aşağıdaki cümleyi kullandı:

" ABD'li muhatabama; Türkiye'nin gerekirse Kuzey Irak'taki hakları koruyacağını söyledim ve o da hak verdi, bunun en doğal hakkımız olduğunu belirtti."

ABD'den tarihi boyunca kazık yiye yiye uslanmayan ve akıllanmayan bir zihniyetin hala masumane ifadelerle bir ABD'li generalin "hak vermesini" vurgulaması bu açıklamanın en trajik kısmı.

Daha da vahim olan Edip Başer'in yukarıda sözettiğimiz o üstü kapalı mesaj için ideal bir iletken konumuna gelmiş olması.

PKK Koordinatörlüğü iki devlet arasında açılan "resmi" bir kanal...

Başındakiler o devletlerin "resmi" temsilcileri...

Ve bu temsilcilerden birinin algısı; muhatabının mesajlarına karşı fazlası ile açık.

O kadar açık ki;

yıllardır PKK'nın kılına dokundurtmayan ABD'nin bir generalin, "bu sizin en doğal hakkınız" söylemini; kamuoyuna "yol katediyoruz" edası ile açıklıyor.

ABD için ideal bir "plausible deniability" ortamı ile karşı karşıyayız.

Ön planda kamuoyu önünde; Türkiye'ye karşı her türlü

"Kerkük Irak'ın içişidir; kimse Irak'a karışmasın"

mesajları verilirken;

arka planda

"Türkiye'nin tezlerine hak veren" bir resmi kanal parodisi.

Devlet içindeki "Kerkük maceraperestlerinin";

"ABD bizi arka planda el altından destekleyecek ama ön planda Irak'taki dengeler açısından bu mesajları vermek zorunda"

tezini savunması için gerekli malzemeyi ve psikolojiyi sağlayan
bir parodi.

Bu diabolik ortamın sonunda ise ABD'nin gazına gelerek Kerkük'teki bataklığa saplanan Türkiye...

Telafer'de Türkmenler ABD tarafından bombalanırken kılını kıpırdatmayan ama Kerkük'te etnik çatışma tırmandırılığında aslan kesilecek Türkiye...

Diyarbakır'daki yavşak neredeyse toprak talebinde bulunmaya hazırlanırken; daha Anadolu'daki petrolünü doğru düzgün çıkaramayan ama Kerkük'te "Misak-ı Milli" hayalleri kuran Türkiye...

Uyan...

AB-D'nin ipinin ucunda AB-D'nin ipine yürüme.

B.G.

indian
12-01-2007, 22:38
bir de şu yorumu bakın:
bırakın yabancı sermaye(anayasaya aykırı olarak içeri giren para) + kara para (teröristlere giden para) içeri girsin ...içerdeki haksız kazanan servet sahipleri biraz daha palazlansın....ve abd (+israilin) ile batının emperyalist hedefi ortaya çıksın....haksız kazanılmış sermaye ve kazançları millileştirmek bizim işimiz...bunun ulusal ve uluslararası hukukta yeri vardır....uysada yaparız uymasada.... son söz milletindir!...............Milletin bağrından çıkanlar sabırla bekliyor.....iç ve dış konjonktür meselesi.......

anekdot
14-01-2007, 21:16
indian :istihbarat şefimiz emre taner'in söyledilkleri ile senin anlattıkların ters istikametteler.taner artık savunmda kalamayız.bundan sonra taarruz zamanıdır derken kerkükü ima etti.sence koca koca adamlar bu bataklığı görmüyorlar mı?

pride
14-01-2007, 22:15
Ýnternetajans, son günlerde Türkiye’de büyük huzursuzluk yaratan bir olayýn perde arkasýný açýklýyor…

Geçtiðimiz hafta ABD’nin Türkiye’deki askeri hava üssü Ýncirlik’e 16 adet F-16 savaþ uçaðý gelmiþti. Bu uçaklar son birkaç gündür patlayýcý yüklü olarak sürekli uçuþ yapýyor ve bölgede büyük huzursuzluk meydana geliyor. Türkiye konuya iliþkin açýklama yapýyor: “Uçuþlar eðitim amaçlý” diye. Bu geliþmeler ardýndan çeþitli iddialar ortaya atýlýyor. Patlayýcý yüklü uçaklar boþ olarak üsse geliyor diye. Bazý iddialara göre ABD, Kandil daðýný vurmak üzere eðitim uçuþu yapýyor, bazý iddialara göre ise Ýran’a olasý bir harekatýn uygulamalarý.

Bu iddialarýn yaný sýra Ýnternetajans’ýn bazý tespitleri:

Bir süre önce Kuzey Irak’ta kurulan sözde Kürt devletine ait hava yollarý uçuþlarýna baþladý. Bunun üzerine Kürt askeri hava filosu kurulacaðýna dair çeþitli açýklamalarda bulunuldu. Ve bugün Ýncirlik hava üssünde bilinmeyen bir nedenle eðitim uçuþlarý baþlýyor.

Ve Ýnternetajans diyor ki: Bu uçuþlarda peþmergelere uçuþ eðitimi veriliyor. Kuzey Irak’ta kurulacak olan askeri hava filosunu oluþturacak olan savaþ uçaklarýný kullanacak peþmergelere ABD askerleri Türkiye’de F-16 uçaklarýyla uçuþ eðitimi veriyor.

Ýnternetajans iddia ediyor, Türkiye’nin kendi topraklarý üzerinde hava üssü bulunan ABD korkusuzca kürt peþmergelere uçuþ eðitimi veriyor. Verilen bu eðitim sonrasý Kuzey Irak’ta oluþturulacak olan askeri hava filosundaki uçaklarý Türkiye’de ABD askerleri tarafýndan gizlice eðitilen peþmergeler kullanacak. Ve uçuþ eðitimi verilen bu peþmergeler yarýn Türkiye’ye tehdit olarak kullanýlacak. Türk yetkililer uyuya dursun. Bizden bilgilendirmesi…
internetajans.com

BOZKIR
15-01-2007, 17:18
İçimden bir ses diyor ki.

ABD bu güne kadar direkt olarak ülkelere saldırı düzenledi ve açıktan açığa savaştı..

Ama İran'nın durumu farklı..İran ile direkt olarak karşı karşıya gelmek istemiyor.Zira işin sonunda nükleer savaş tehlikesi var..

Şimdi Irak üzerinden İRan'ı kışkırtacak..İran Irak'a saldıracak..Kürtler ABD yanında yer alıp savaşacaklar..vs.....

Yani ABD ile İran savaşmamış olacaklar resmen...

yeter
07-02-2007, 20:40
BAŞYAZARIMIZ Güneri Cıvaoğlu geçenlerde ilginç bir yazı yazdı, "Kerkük Petrolü Abdülhamit'indi" dedi.
"Dün"ü hatırlamayan, unutan bir tuhaf kesim için lüks bir yazı sayılabilir.
Beyoğlu'nda kitapçıya girip "Orhan Kemal"'in bir kitabını soran gence "Geç koçum, Orhan Kemal mi kaldı?" diyen cehalet güruhu Kerkük petrolü ile Abdülhamit'i yan yana getirebilir mi?
Neyse, hiç olmazsa Güneri Cıvaoğlu'nu okurlar da öğrenirler.
***
ÖNCE İngiliz elçisi, Padişah'a gelir, Osmanlı topraklarında bilim adamlarının arkeolojik çalışmalar yapmaları için kazı iznini ister. Toprak altında kalmış çanak çömlekleri arayacaklardır.
Padişah izin verir ama, peşlerine de adam takar, haber gelir:
"Bu İngilizler toprak altında çanak çömlek değil başka şeyler arıyorlar, dev çivilerle toprağı deliyorlar!"
Abdülhamit kuşkulanır, arama iznini iptal eder.
***
ARKADAN Almanlar gelir, aynı izni isterler, lakin Abdülhamit'in kuşkusu sürmektedir. Bir süre sonra Almanlar için de rapor gelir, onlar da İngilizlerin yaptıklarını yapmaktadırlar, onların da izni iptal edilir.
***
ABDÜLHAMİT, bu defa petrol arama işini kendisi sürdürür, petrol bulunan araziyi şahsi mülküne katar, artık petrol geliri onundur, hatta "Güzel kazanıyorum, yılda 500 bin altın gelirim var!" dediği bilinir.
Ama İttihatçılar iktidara gelince, Abdülhamit'in petrolünü devletleştirirler, Osmanlı İmparatorluğu savaştan yenik çıkınca da İngilizler Abdülhamit'in petrollerine el koyarlar.
***
CIVAOĞLU, "Oysa Abdülhamit'in şahsi serveti olarak kalsaydı, uluslararası hukuk gereği vârislerine geçecekti" der.
***
GÜNERİ Cıvaoğlu'nun yazısı bize Katar ve Kuveyt petrollerini de nasıl kaptırdığımızı hatırlattı.
"31 Mart olayı"ndan sonra, İstanbul'a giren, gericileri asan, Abdülhamit'i tahttan indiren "Hareket Ordusu"nun kumandanı Mahmut Şevket Paşa'dır. Bağdatlı Paşa, Sadrazam ile Çarşıkapı da suikasta uğramış ve öldürülmüştür, vurulduğu otomobil Harbiye'deki askeri müzededir.
***
KUVEYT ve Katar petrollerini de Mahmut Şevket Paşa, İngilizlere peşkeş çekmiştir, nasıl peşkeş çektiği, kafasının nasıl bir kafa olduğu anılarında bellidir.
"11 Mart Salı günü öğleyin Harbiye Nezareti'nden Babıâliye geldim. Kabine toplantısında İngilizlerin Kuveyt'ten başka Katar'a da tasallut ettikleri meselesi görüşüldü. Bu toprakların İngiltere'ye değilse bile İngiltere'nin nüfus ve himayesine bırakılmasından başka çare göremiyordum. Fakat Şûrayı Devlet Reisi Sait Paşa, itiraz etti. Bu hususun hükümetin salahiyeti dışında olduğunu, Meclisi Mebusan toplanıp karar vermedikçe toprak terk edilemeyeceğini söyledi. İngiltere hükümetinin bile Avam Kamarası'nın tasvibini almadan bu gibi işler yaptığı cevabını verdim. Sait Paşa'nın geniş malumatı vardı. Fakat mesuliyetten çok korkuyordu. Bu yüzden kendisinden layıkıyla faydalanmak mümkün olamıyordu. Kuveyt ve Katar gibi çölden ibaret iki kaza yüzünden İngiltere ile ihtilaf çıkaramazdık. Bu ehemmiyetsiz topraklardan ne gibi bir istifademiz olabilirdi? Kuveyt ve Katar'ı İngiltere'ye bırakmaya ve zengin Irak vilayetlerimizle uğraşmaya karar verdim."(x)
***
PAŞA hazretleri Kuveyt ve Katar çöllerinin altında ne olduğunu bilmiyor.
Hiç olmazsa, Abdülhamit İngiliz ve Almanların petrol aradıklarını anlamış, bunun haberi bile yok!
Danıştay Başkanı Sait Paşa'ya çok kızıyor, çünkü "Bunu yapmaya yetkiniz yok, Meclis toplanıp kara vermedikçe toprak terk edilmez" itirazına bile dayanamıyor, "İngiliz hükümeti yapıyor" diye de kendisini onlarla bir tutuyor!
İngiliz hükümeti imparatorluğun toprağına toprak katıyor, bizimki ise altında petrol olan toprağı satıyor.
—————
(x) Mahmut Şevket Paşa'nın Günlüğü, Arba Yayınları.

h.pulur@milliyet.com.tr

selçuk efendi
13-02-2007, 03:06
Netpano yazarı Hakan Yılmaz Çebi son petrol yasasını hakkında bilinmeyenleri açıklıyor. Yabancıların Türkiye'de petrol aramasına izin veren kanunun kabul edilmesinden sonra, ülkemizde petrol arayan şirketlerin tamamı Yahudilere aittir.

Güneydoğu'da arama yapanlar arasında en büyük iki petrol şirketi “MOBİL” ve “SHELL”di.

Shell Petrol şirketi uluslararası sahada Hollanda-İngiliz ortaklığı etiketi kullanır. Royal-Dutch Shell'e bağlıdır. Sahibi Markus Samuel isimli bir Yahudi'dir.

Diğer petrol arayıcısı şirket "MOBİL" ise bilindiği gibi Yahudi trilyoner ROCKEFELLER'ın birçok petrol şirketinden biridir.

Türkiye'de petrol aramaya başlandığı 1956 yılından 1968 yılına kadar MOBİL'in Türkiye'deki Genel Müdürü NECDET EGERAN'dı.

Necdet Egeran 1954 'te yabancı şirketlerin Türkiye'de petrol aramasına izin veren Petrol Kanunu'nun kabul edilmesinde en büyük çabayı sarf edenlerden birisi. Aynı zamanda MTA'nın ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü'nün kurucularından.

Daha sonra emekli olup 56'da Mobil'in başına geçer. Mobil'in petrol bulduğu kuyuları beton dökerek toprak üzerine çıkmasını engellediği söylentilerinin yaygın olduğu tarihte Mobil'in tek söz sahibi idarecisiydi. ...

Dönemin ETİBANK GENEL MÜDÜRÜ BURHAN ULUTAN da o tarihlerde çalkalanan rivayetleri doğruluyor. Kendisiyle görüşmemiz sırasında yaptığı açıklamada Ulutan şunları söyledi:

"1965'LERİN BAŞINDA MOBİL OİL'İN BAŞINDA EGERAN İSİMLİ BİRİSİ VAR. BU ARADA PETROL BULUNAN KUYULAR DA KAPATILMIŞ..."

O dönem en gündemdeki şahıslarından Necdet Egeran'ın başka büyük bir özelliği daha var.

Bu özelliğini TÜRKİYE'DEKİ MASONLARIN kendi aralarında yayınladıkları "ŞAKÜL GİBİ" isimli mason dergisinden öğreniyoruz.

ENVER NECDET EGERAN'IN KİMLİĞİ

24 Ekim tarihinde DOĞUŞ LOCASI'nde tekris edildi. (42 YAŞINDA)...

Mayıs 1950'de KALFA, Ekim 1950'de ÜSTAD oldu… Necdet Egeran Bilgi Locası'nın 25 kurucu üyesi arasındadır... 1955 yılında da ÜSTAD-I MUHTEREM oldu...

Egeran 1958'de Türkiye Büyük Locası'na GENEL SEKRETER seçildi. ... Locası tarafından İskoçya Büyük Locasına Fahri Büyük 2. Nazırı unvanı verildi... 1964 yılında 1. BÜYÜK LOCASI'nı temsilen New York Büyük Locası'nın toplantısına davet edildi...

Necdet Egeran 2 Mayıs 1965'te PEK SAYIN ÜSTAD seçildi. 58 yaşında 16. Masonik yılında TÜRK MASONLUĞUNUN EN GENÇ BÜYÜK ÜSTADI OLDU…" (Şakül Gibi Dergisi)

Görüldüğü gibi Necdet Egeran, Amerika'dan ısmarlama gelen Cevat Eyüp Taşman gibi yabancı petrol şirketlerin türlü entrikalar çevirdiği bir dönemde Türkiye'nin en aktif masonu olma özelliğini de taşıyor.

Aynı tarihlerde petrol çıkan kuyuları betonlayan MOBİL'in Genel Müdürü olması ÇOOOK İLGİNÇ RASLANTI olsa gerek!!!

Türkiye'nin yıllardır petrol yönünden dışarıya bağımlı kalması ve belki de Ortadoğu'nun sayılı petrol üreticisi ülkelerinden biri olma şansını kaybetmesi ile TÜRKİYE'DEKİ MASONLUK, SİYONİZM davasına pek önemli katkılarda bulunmuş ve neticede hipnozlu milletvekillerinin uyuduğu bir anda YENİ PETROL YASASI MECLİS' TEN TAYYİ MEKAN yaparak geçmiştir NETEKİM!..

BİR DÖNEM TÜRK PETROL REZERVLERİNİ KONTROL EDEN MASONLARIN LİSTESİ:

SELİM SOYDANBAY.: MOBİL MÜDÜRÜ, DEV LOCASI

KAZIM AKYEL: TÜRKİYE PETROLLERİ GENEL MÜDÜR MUAVİNİ, UYANIŞ LOCASI

İBRAHİM ENVER ALTINLI.: MTA ENSTİTÜSÜ UZMAN, KÜLTÜR LOCASI

İHSAN RUHİ BERENT.: MTA GENEL MÜDÜRÜ, UYANIŞ LOCASI

OSMAN ŞEVKİ FİGEN: MOBİL OİL MARMARA BÖLGESİ MÜDÜRÜ, MUSAVVAF LOCASI

MİTHAT GÜLDÜ.: ETİBANK BAŞKONTROLÜ, İDEAL LOCASI

İHSAN MİZANOĞLU.: PETROL OFİSİ MÜDÜRÜ, İNANIŞ LOCASI

RAUF ROZENTAL.: SOCANİ VAKUM PETROL ŞİRKETİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ.: KÜLTÜR LOCASI

BAHRİ ERGENE, MOBİL.: FAZİLET LOCASI

BESİM TAN, MOBİL MÜDÜRÜ.: SEVGİ LOCASI

İBRAHİM DERİNER.: ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANLIĞI ESKİ MÜSTEŞARI, BİLGİ LOCASI

İHSAN KAYIN.: PETROL OFİSİ MÜDÜRÜ, İNANIŞ LOCASI

NİMET DANABAŞ.: MADEN KREDİ BANKASI MÜDÜRÜ, KÜLTÜR LOCASI

SÜHA TUĞRUL AKSOY.: ETİBANK ALIM SATIM ŞUBE MÜDÜRÜ, ÜLKÜ LOCASI

OSMAN BİLEN.: TPAO PERSONEL MÜDÜRÜ, UYANIŞ LOCASI

LÜTFİ ERSİN ÜÇER.: SHELL CO. PLANLAMA MÜDÜRÜ, ÖZLEM LOCASI

SABİH BÜYÜKARIKAN.: ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANLIĞI MÜŞAVİRİ, UYANIŞ LOCASI

TURHAN KUT.:ETİBANK GENEL MÜDÜR MUAVİNİ, UYANIŞ LOCASI

SABRİ CEREN.: TPAO PAZARLAMA MUHASEBE MÜD., UYANIŞ LOCASI

ZİYA AYTINBAŞ.: TÜRKİYE PETROLLERİ A.O GENEL MÜDÜR MUAVİNİ, UYANIŞ LOCASI

ABDÜLKADİR ASNA.: MTA ENSTİTÜSÜ TTL ŞUBESİ MÜDÜRÜ, UYANIŞ LOCASI

RIFAT AYAYDIN.: TÜRKİYE PETROLLARİ A,Ş., UYANIŞ LOCASI

OSMAN ALİ BERKMAN.: MOBİL MÜDÜRÜ, ANKARA UYANIŞ LOCASI

MEHMET RIZA AKASLAN.:TPAO MALİ İŞLER GRUP BAŞKANI, UYANIŞ LOCASI

ATİLLA AYKOL.: MADEN JEOLOJİ MÜHENDİSİ, DEV LOCASI

AHMET BARAY.: ETİBANK GENEL MD. MUAVİNİ, UYANIŞ LOCASI

ZEKAİ BOYER, TPAO PERSONEL MD. ANKARA UYANIŞ LOCASI

BELGİN ERKAN.: TPAO GENEL MD. İKMAL GRUP BAŞKANI, GÖKKUŞAĞI LOCASI

CENGİZ ERDAL .: PETROL OFİSİ A,Ş. GENEL MD. YARDIMCISI, GÖKKUŞAĞI LOCASI

YALÇIN İLTER .: MOBİL OİL BÖLGE MD. MATRİKÜL N: 1320

Yukarıda da görüldüğü gibi madenlerimiz yıllarca Siyonistlerin "ÇİFTLİKLERİMİZ" dedikleri mason localarına kayıtlı "kişilere" bırakılmış!

Üstelik bunların pek çoğu TÜRKİYE'NİN AZAMİ DERECEDE MİLLİ DUYARLILIK GÖSTERMESİ GEREKEN TÜRKİYE PETROLLERİ ANONİM ORTAKLIĞI çalışanları olması GAFLET ÜLKESİ olmamızı göstermiyor mu?!

(.:) MASONLARIN KENDİ ARALARINDA KULLANDIĞI ÖZEL İŞARETLERDEN BİRİDİR!

RETOG ŞİRKETİ'NİN HAZIRLADIĞI TÜRKİYE'DEKİ PETROL DOSYASI...

''En Zengin Yataklar Türkiye Kürdistanı'nda''

Türkiye sınırlan içindeki petrole ilişkin oyunların yoğunluğu çok zaman kamuoyunda "Türkiye'de petrol var ama ortaya çıkarılmıyor" tartışmalarına yol açıyor. Yıllardan beri bu konuda medya kuruluşlarında birçok haber dönem dönem yer alır.

Ne hikmetse bulunan petrol sahalarını hiçbir gazeteci veya medya kurumu yerinde görmez, tespit etmez veya edemez. Bu konuyu ciddiyetle ele almış hiçbir haber programı veya gündem haber bulamazsınız.

Şahsıma da yapıldığı gibi, teşebbüs eden birçok gazeteciyi de işinden ederler. Yapacağınız çalışmayı hem kursağınıza gömerler hem de yayınlayacak bir yer bulamazsınız. Diğer taraftan Türk halkı bu iri gazete ve televizyonlarda yayınlanan magazin programlarına ilgisini günbegün gösterirken, niye kendilerine bu tarz konuların işlendiği programların gösterilmediğini bir türlü sormaz!..

Neyse konumuza dönelim ve 27 Şubat 1992 tarihli Güneş Gazetesi'nin birinci sayfasında yayımlanan hayli ilginç rapora bakalım.

"En verimli yatakların 'Türkiye Kürdistanı'nda olduğunu ileri sürdüler''…
“Amerikalı Ceyarlar Güneydoğu'da"

başlıklı haberde bakın hangi cümleler yer alıyor:

"Güneydoğu Anadolu'yu ve Bitlis, Van, Adıyaman, Tunceli illerini "Türkiye Kürdistanı" olarak değerlendiren bir ABD şirketi, ülkemizin yeraltı zenginlikleri konusunda ilginç iddialarda bulundu. Amerikalı petrol şirketi RETOG, Türkiye, Suriye, Irak sınır bölgesinin petrol ve gaz rezervlerinin raporunu yayınladı. Rezerv açısından çok zengin olduğu bildirilen bu bölge, raporda Kürdistan (!) ( DİKKAT EDİNİZ lütfen Yıl 1992- HYÇEBİ) olarak nitelendirildi.

"14900 Landmark Blyd. Sütte 370 Dallas, Texas 75240 USA adresindeki Retog"

şirketince hazırlanıp satışa sunulan raporda, Türkiye'nin çok şaşırtıcı bir coğrafî konumu olduğu kaydedildi.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin, Ortadoğu petrol bölgelerinin kuzeydeki uzantısı olduğu belirtilen raporda, şu anki faal petrol sahalarının az miktarda petrol rezervlerine sahip olduğu vurgulandı.

Raporda öne sürülen görüşlerin aşırı derece detaylı olması dikkat çekti. Dört ciltten oluşan rapor, bölgedeki 517 petrol kuyusunun tüm kayıtlarını kapsıyor. Ayrıca bölgenin tüm jeokimya ve termal özellikleri ve tarımsal etkinliklerini gösteren haritalar da raporda bulunuyor.

Raporda yalnızca Ortadoğu'nun Güney bölgelerinin petrol bakımından zengin olduğu görüşünün aksine, içinde Türkiye'nin Güneydoğu bölgesi topraklarının da bulunduğu kuzey bölgelerinin petrol bakımından zengin olduğu belirtildi. Ayrıca bu bölgede daha önce ayrıntılı bir araştırma yapılmadığı kaydedildi.

45 bin ABD doları fiyatla satışa çıkarılan raporda, Türkiye Kürdistanı olarak adlandırılan yöredeki, işlenmeyen petrol sahalarının rezervlerinin büyüklüğü övülüyor. Bakir bölge olarak adlandırılan işlenmeyen sahaların Irak ve Türkiye'de işlenen petrol sahalarından daha verimli olduğu iddia ediliyor.

Retog şirketinin yeraltı ve petrol araştırma fırsatları, Türkiye / Kürdistan adlı raporunda, 500 bin ölçekli harita, kuyular, büyük petrol ve gaz sahalan, 52 ayrıntılı kuyu jurnali, 517 kuyu bilgi kayıtlan, yerüstü coğrafî bilgiler, Bouger yerçekimi bilgileri, Türkiye-Suriye ve Irak'ın sismik derinlik haritaları ile bu ülkelerde çalışan petrol sahalarının ayrıntılı haritaları bulunuyor. Raporda aynca Türkiye'nin siyasî yapısıyla bunun komşu ülkelerle kıyaslamalan da detaylanyla anlatılıyor."

Yıl 1992: "Türkiye Kürdistan"ı Dillerde

Retog şirketinin vermiş olduğu bizim için azami öneme sahip bilgilerin yanında özellikle bu raporda yer alan Türkiye Kürdistanı cümlesine dikkatlerinizi çekmek isterim.

İsrail Siyonizminin ABD'ye yaptırdığı Irak işgali sonucu bu niyet her geçen gün gerçekleşmek üzere.

Oysa 1990 yılında çıkan Masonluk ve Kapitalizm adlı eserin ilk baskısında "özel bölümde" bu konuya dikkat çekilmiş,

"Yukanda bahsettiğimiz gerek zengin petrol yatakları, gerekse GAP projesi gibi dev bir projenin yer aldığı topraklarda kurulacak bir Kürt devleti, İsrail için yutulacak lokma değildir. Kurulması tasarlanan bu devletin zayıf, askerî güçten yoksun, ekonomik açıdan himayeye muhtaç bir devlet olacağını tahmin etmek hiç de güç değil.

Plânın ikinci aşamasında, Ortadoğu'nun tek söz sahibi ülkesi haline gelecek İsrail için, bu Kürt devletini kontrol ve himayesine almak gayet kolay olacaktır.

Kürdistan'ın İsrail'in bir eyaleti olmasıyla gelişecek bu aşama, İsrail'in Güneydoğu Anadolu sınırlan içine alıp vadedilmiş topraklara kavuşmasıyla sona erecektir."

Rapor, şöyle devam ediyor;

"Olay bu yönden değerlendirilince, Time Dergisi'nde çizilen Kürdistan haritasının Güneydoğu Anadolu'nun uzaydan çekilen petrol haritasıyla üst üste çakışmasının bir tesadüf eseri olmadığı açıkça anlaşılır.

Dergide yayınlanan Kürdistan haritasının sınırları Gaziantep'ten başlıyor. Kuzey Irak'tan Halepçe'ye kadar uzanıyor. Türkiye'nin zengin petrol yatakları Diyarbakır, Adıyaman, Nusaybin ve Batman arasında tüm Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ni içine alan bir yay çiziyor."

Diğer taraftan uzaydan çekilen petrol yataklarının haritası üzerine Kürt sorununu bahane ederek ABD'nin bölgeye yerleşmesi de çok dikkat çekici bir olay.

Körfez krizi ve şimdi de Irak savaşı derken bölgede "insanî yardım ve güvenlik kampları" adı altında büyük bir oyun oynanıyor.

kaynak: www.acikistihbarat.com

BUSHIDO
13-02-2007, 19:45
Irak isgalinin nedenini ve neden orada israr ile bir ic savas cikartmak istediklerini anlamak isteyenler, lutfen su uc nokta arasindaki iliskileri biraz irdeledisi.

1 - Illuminati ve benzeri masonik gruplarin hayata gecirmeye calistiklari "Yeni Dunya Duzeni!"

2 - (BYBLON)BABIL'in bu orgutlerin inanislarinin baslangic noktasi, onar icin kutsal sayilabilecek bir merkez olusu. Babil'in yeniden canlandirilmasi, kurulmasi!

3 - Muhafazakar Musevilerin(radikal Kabbala inanisini takip edenler!)derinden inandiklari "Vaad edilmis topraklar" i yeniden ele gecirme planlari- (Su anki Israil, Lubnan, Suriye, Bir kisim Guney Dogu Anadolu-Harran bolgesi, Tum Mezopotamya ve hatta Bir kisim Saudi Arabistan).

Syg.

warfeet
15-02-2007, 23:21
hasssssss... oradan.....
guney amerikayi da versek......

Ac tavuk kendini bugday ambarinda gormussss...

BUSHIDO
16-02-2007, 01:35
Hz Ibrahim'in yolculuguna ve basladigi topraklara dikkatinizi cekerim. Babil ve Ur'un onemini daha kolay anlasilabilir! Selamlar.
http://img248.imageshack.us/img248/4286/promisedlandue9.png

warfeet
19-02-2007, 02:15
‘Dink olayının ardında Amerika ile İsrail var’

Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı Bircan Akyıldız, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in bir suikast sonucu öldürülmesi olayının, “abartılmış olduğunu” öne sürdü.

Akyıldız, sendikanın yöneticileriyle İzmir’de yaptığı toplantıdaki konuşmasında şunları söyledi:

“Geçenlerde bu Hrant Dink’in öldürülmesi gündeme yoğun şekilde taşındı. Bütün Türkiye’de 70 bin Ermeni var sanıyorduk, 200 bin Ermeni varmış meğer. Hayrını görsünler, aslını inkar eden bizden değildir. Ama şunu söylemek istiyorum. O olay abartılmış bir olay, arkasında ABD, arkasında Yahudiler, İsrail var. Asıl gaye Petrol Kanunu’nu sessiz sedasız geçirmekti, geçti de... Cumhurbaşkanı veto edip geri döndükten sonra haberimiz oldu.’’

(AA)

*************
teorimidir bilmem ama,

Bu hükümet,

Kıbrıs barış harekatında nasıl 'o hükümet'ten önceki hükümet tarafından memleket uçak yakıtsız' bırakılmıştı....

simdikilerde petrol kanununu sessiz sedasız gecirmeyi başarmis görünüyor!!!

Resmen kanunda şu var: Savas ortaminda PETROL ÜRÜNÜ ÜRETEMEYECEGİZ ve petrol icin YABANCI (MOBIL- BP) şirketlerden medet umacagiz......

Lanet olsun........

Bu adamlar vatan hainligi yapiyor...........
lanet olsun.......

BUSHIDO
19-02-2007, 03:48
[QUOTE=warfeet;1454175Bu hükümet,

simdikilerde petrol kanununu sessiz sedasız gecirmeyi başarmis görünüyor!!!

Resmen kanunda şu var: Savas ortaminda PETROL ÜRÜNÜ ÜRETEMEYECEGİZ ve petrol icin YABANCI (MOBIL- BP) şirketlerden medet umacagiz......[/QUOTE]


Cok yakinda petrol ve betrol benzeri urunler anlamini yitirecek, ve Orta Dogu uzerine oynanan oyunlarin aslinda hic de petrol ile ilgili olmadigi cok daha net anlasilacak!

Iste, zaten butun mesele bu anlasilmadan dugmeye basip ileri planladiklari sekilde sekilendirmekte!!!

Sanirim cok net aciklayamadim, ama neyse zaten yakinda olaylar kendi kendini daha net bir sekilde gosterecektir...

warfeet
20-02-2007, 22:37
Bize de vaad edilmiş topraklar şunlardir...

Bütün ortadoğu, asya, avrupanın yarisi....

sahtekarlara inanmayın...
her türlü hinliği yazar cizer, hatta kitap çikarir bunlar...

o yakıtlarin anlami kalmadigi zaman, onlar o bulduklari enerjiyi bize mi verecekler..

Petrole ihtiyacimiz olacak...

warfeet
20-02-2007, 23:13
ALINTI****************

BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı biliyorsunuz, zaman zaman PKK'ya ait kavramları kullanan,"Kürdistan'dan gelen haberler bizi memnun ediyor" (7 Mart 2002) gibi sözlerin sahibi, Türkiye'nin mozaik olduğunu iddia eden ve Türklük kimliği ile öteden beri savaşta olan bir siyasetçidir.

Bunu artık, Türkiye'de kimse garipsememektedir.

BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın bu yönünü Türkiye'de en çok deşifre eden, Türk milliyetçilerinin Lideri Dr.Devlet Bahçeli olmuştur.

Milli ve dini konularda takiyye yapması ile bilinen Recep Tayyip Erdoğan'ın, bu deşifreler karşısında Türk milliyetçilerine olan düşmanlığı kat ve kat artmaya devam etmektedir.

Yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimler öncesi, bir taraftan Türk milliyetçilerine "kafatasçı, ırkçı, ayrımcı" iftiraları atarken, diğer yandan da yine bir "inanç hortumculuğu" örneği sergileyerek, milliyetçi söylemlere sarılmaya çalışmaktadır. Ama bu konuda, herkesin dalgaya aldığı birisi olmuştur.

BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın maskesini her açıklama ve sözü ile düşüren MHP Lideri Dr.Devlet Bahçeli, geçtiğimiz hafta MHP'nin MYK toplantısı öncesi düzenlediği basın toplantısında, Tayyip Erdoğan'ın gerçek kimliğini bir kez daha deşifre etmiştir.

BOP Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Refah Partisi'nde iken hazırlattığı "Kürt Raporunu" hatırlatarak, onun beyin merkezinde hangi düşüncelere sahip olduğunu gözler önüne sermişti.

MHP Lideri Dr.Devlet Bahçeli, düzenlediği toplantıda "Başbakan Erdoğan'ın 1991 yılında Refah Partisi İl Başkanı iken "Kürt sorunu" hakkında parti yönetimine sunduğu rapor, Başbakan'ın bugün sergilediği tutumun ve Türk Milliyetçiliği düşmanlığının derin köklerini göstermesi bakımından bir ibret vesikasıdır." diyerek, Recep Tayyip Erdoğan'ın geçmişi ile bugünü arasında bir fark olmadığını ortaya koymuştu. Bu konu ile AKP yöneticilerinden bir açıklama gelmedi. Zaten, gelse sahiplenmekten başka, nasıl bir izah yapacaklar ki?

Bu konuya, şimdi 'Bugün Gazetesi' yazarı olan, Recep Tayyip Erdoğan'ın 90'lı yılların başında RP İstanbul İl Başkanı olduğu dönemden başlayarak Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde de (1994-95) danışmanlığını, Fazilet Partisi (FP) döneminde Genel Başkan Recai Kutan'ın siyasi danışmanlığını ve PKK'nın kapatılan partisi HADEP'te 2000 yılında Genel Başkan yardımcılığı yapan Mehmet METİNER'den cevap geldi.

"Şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler." misali Metin Metiner "Bahçeli'nin eleştirdiği "Kürt Raporu"nu ben yazdım" demiş…

PKK'nın kapatılan partisi Hadep'te Genel Başkan Yardımcılığı yapmış birisinin, bu rapora sahip çıkması zaten, MHP Liderini bir kez daha haklı çıkartmaktadır.

Mehmet Metiner,"o raporu kaleme alan benim." diye sahiplenip "Erdoğan raporu okudu ve çok beğendi. Bir nüshasını da RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan'a takdim etti. Rapordan dolayı hem beni, hem de Erdoğan'ı tebrik eden Erbakan, partinin yeni dönem politikalarını da bu tespitler üzerine oturttu." şeklinde ballandıra ballandıra yazı yazmış…

MHP Lideri Dr.Devlet Bahçeli, Recep Tayyip Erdoğan'ın hazırlattığı, Necmettin Erbakan'ın çok beğendiği ve PKK'nın kapatılan partisi HADEP'te Genel Başkan Yardımcılığı yapmış Mehmet Metiner'in kaleme aldığı "Kürt Raporu"nu şu maddelerle değerlendirmişti.

§ Başbakan Erdoğan 18 Aralık 1991 tarihinde hazırladığı raporda, tıpkı bugün Türk Milliyetçiliğini karalamaya çalıştığı gibi, Milliyetçi Hareket'in siyasi felsefesini "Türk ırkçılığı" olarak itham etmiştir.

§ Türkiye'nin resmi ideolojisinin de ırkçı olduğunu iddia eden Başbakan, devletin meşru güçlerinin PKK terörüyle mücadelesini, "Kemalist devletin geleneksel zora ve silaha başvurma" yöntemi olarak tanımlamış ve bu yöntemin iflas ettiğini söylemiştir.

§ Başbakan, raporunda "Devlet ile PKK'nın çatışmasında kendilerinin devletçi bir safta görünmemesi gerektiğini ifade etmiş ve PKK terörü konusunda devletin kullandığı bölücü, terörist ve ayrılıkçı gibi söylemlere dayanan resmi üslubun benimsenmemesini önermiştir.

§ Daha da ileri giden Başbakan, PKK terörü kadar, devlet terörünün de kınanması gerektiğini raporunda dile getirmiştir.

§ Kürt sorununu çözmek için bir reçete hazırlayan Başbakan, bu çerçevede "Kürt milli kimliğini tanınmasını", "Kürtçe'nin eğitim dili olmasını", "bunun yanı sıra Türkiye'deki her etnik gruba anadilde eğitim-öğretim hakkı verilmesini" savunmuştur.

§ Türkiye'nin üniter yapısının yıkılması anlamına gelecek şekilde, merkezi devletin küçültülerek "yerel parlamentoların oluşturulması" da Başbakan'ın diğer bir önerisi olmuştur.

Mehmet Metiner'e sormak lazım, o raporda yer alan anlayış bu değil mi?

Mehmet Metiner yazısında "Rapordaki bu anlayış benimsenip uygulansaydı bugün "PKK sorunu" olmayacaktı." Diyor, bu cümle "Biz uygulasak, PKK'ya ne gerek var" mantığıdır bu…

Bir de dikkat ettiniz mi, Mehmet Metiner, Recep Tayyip Erdoğan'a, Recai Kutan'a danışmanlık yaptıktan sonra, PKK'nın partisi HADEP'e Genel Başkan Yardımcısı olarak gitmiş…

Ne ilginç değil mi?

Ve tarih Türk milliyetçilerini hep haklı çıkarmaya devam ediyor…
************

doğrumu degilmi (arastirilinca cikar) bilmiyorum ama...

GARIP....
yazik...

BUSHIDO
21-02-2007, 19:15
Bize de vaad edilmiş topraklar şunlardir...

Bütün ortadoğu, asya, avrupanın yarisi....

sahtekarlara inanmayın...
her türlü hinliği yazar cizer, hatta kitap çikarir bunlar...

o yakıtlarin anlami kalmadigi zaman, onlar o bulduklari enerjiyi bize mi verecekler..
Petrole ihtiyacimiz olacak...

Soz kunusu yeni enerji kaynagi, gercekten devrim yaratacak, tum dunya finans sistemini altust edecek kadar radikal bir bulusun urunu...
Onlarin sancilari! Bu yeni olguyu daha fazla da saklayamayacaklarini bildiklerinden panik icerisinde Ort Dogu uzerindeki planlarina basladilar.

Yeni enerji kaynagi:

Sinirsiz, bedelsiz bir enerji kaynagi, FREE ENERJI!

Zero-point Enerji!

Daha detayli bilgi icin yararli olabilecek bir kaynak:
http://video.google.com/videoplay?docid=-5738531568036565057&q=Quantum+fre+energy

selçuk efendi
22-02-2007, 11:25
Tarih: 7 Aðustos 2006

Yer: Pursaklar-Ayancık Yolu(Ankara)

Aselsan'da çok önemli projelere imza atan 31 yaşındaki makine
>mühendisi Hüseyin Başbilen bir aracın içinde ölü bulunuyor. ODTÜ mezunu
>mühendisin sol el bileðinde ve boynunda kesik izleri var. Otopsi sonucu
>"intihar etmiştir"deniliyor.

Tarih: 16 Ocak 2007

Yer: Gölbaşı(Ankara)

Aselsan'da çalışan ODTÜ mezunu elektrik mühendisi 30 yaşındaki Ali
>Ünsem Ünal aracının içinde tabancayla intihar ediyor.3 yıldır Aselsan'da
>çalışan mühendis ölüyor.

Tarih: 26 Ocak 2007

Yer: Batıkent(Ankara)

26 yaşındaki ODTÜ mezunu elektrik mühendisi Evrim Yançeken evinde
>intihar ediyor.2 yıldır ASELSAN'da görev yapan 26 yaşındaki Evrim
>Yançeken, 7. kattaki evinin pencerisinden atlıyor. Genç mühendis ölüyor.
Yüksek lisans yapan genç mühendisin, uzun süredir tez için
>çalıştıðı ve bu nedenle psikolojisinin bozulduðu iddia edildi. Bir de
>intihar notu bırakmış: "Artık dayanamıyorum. Psikolojim çok bozuldu.
>Yüksek lisans tezimle ilgili büyük sıkıntılar yaşıyorum. Intiharımdan
>kimse sorumlu deðil. Ailemin üzülmesini istemiyorum.

*7 Aðustos'taki ilk intiharda şüpheler vardı. Mühendis Hüseyin
>Başbilen'in vücudundaki kesikler için "kendi yaptı" dendi.
*Gölbaşı'ndaki 2. intihar da mühendis Ali Ünsem Ünal,aracının
>içinde başından vurulmuş bulundu. "Intihar etti" dendi.
*Batıkent'teki 3. intiharda ise Evrim Yançeken intihar notunu yazıp
>7. kattan kendini attı.

Dikkat ederseniz 3 ölüm de farklı biçimde gerçekleşiyor.

3 farklı intihar metodunu uyguluyor mühendisler.

Intiharlar son 6 aya sıkışmış.

Ilginç. Aselsan, TSK'nın dışa baðımlılıðını azaltmak için kurulmuş
>bir şirket.En önemli özelliði aviyonik bakımından bunu büyük ölçüde
>başarmış olması.Bu aviyonik meselesi çok önemli. 650 milyon dolara
>F-16'larımızı ABD modernize edecek ya, işte o uçaklarda bizimkilerin
>yapamadıðı tek şey aviyonik sistemler.Dışa baðımlılık o yüzden.
Türkiye'nin en parlak üniversitesinden mezun olmuş 3 parlak mühendis.
Türkiye'nin en parlak kuruluşlarından birinde iş buluyorlar.
Türkiye standartlarına göre hayli iyi maaş alıyorlar.
Ve "yüksek lisans tezi sıkıntısı" onları intihara sürüklüyor.
Yüksek lisans neden yapılır? Daha iyi maaş, daha iyi mevkii için.
Adam zaten 26 yaşında bunu başarmış.
Diðerleri de...
Aselsan'ın internet sayfasına giriyorum,intiharlarla ilgili tek
açıklama yok.
Türkiye'nin en gözde kurumunun 3 mühendisi intihar ediyor, herkes
"sus-pus".

Ölenler Aselsan'ın çalışanı deðil yalnızca,
Bu ülkenin yetiştirdiði beyinler...

PAŞA
22-02-2007, 11:30
Vatan hainleri boş durmuyor....

ÇELEBİOĞLU
22-02-2007, 11:33
Arkadaşlar bu insanların kendilerine ayıracak hiç vakitleri olmuyor maalesef.Çoğu da master yapma gayretinde ve bu yüzden iyiden iyiye içlerine kapanıyorlar.Bu insanların sosyal faaliyetleri nerdeyse sıfıra yakın oluyor.Burada da en önemli görev Aselsan'a düşmekte kanımca.Bazı sosyal etkinlikler düzenleyerek mesela hem çalışanların kaynaşmalarına vesile olabilir,hem de yorgun beyinler ve vücutlar enerji ile dolar kanısındayım.Bunları Aselsan'da tanıdığı olan biri olarak söylüyorum.Ama komplo teorilerine de saygım var bu konu ile ilgili onu da belirteyim...

BABUTSA
22-02-2007, 20:42
Yağmada mason parmağı
Altındal, Türkiye’deki Batı işbirlikçilerinin neredeyse tamamının mason olduğunu söyledi.Altındal peşkeşin arkasındaki gizli güçlere dikkat çekti

Petrol Yasası, özelleştirme, toprak satışı gibi ülke için hayati önem taşıyan konularda çarpıcı açıklamalar yapan Altındal, mason kökenli işbirlikçilere dikkat çekti.

Masonik çevre, çete olmuş bizi yönetiyor!
Araştırmacı Yazar Altındal: Petrol Yasası gibi kanunlar birilerinin yönlendirmesiyle çıkarılıyor. Türkiye’de Batı işbirlikçisi olanların neredeyse tamamı mason

Araştırmacı - yazar Aytunç Altındal, başta petrol yasası, özelleştirme, toprak satışı gibi... Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü açısından stratejik öneme sahip konularda çarpıcı değerledirmelerde bulundu. Yüksel Mutlu’nun sorularını cevaplayan Altındal, Türkiye’nin yabancılara peşkeş çekilmesinin arkasında mason kökenli işbirlikçilerin olduğunu söyledi. Altındal, Masonların Türkiye’yi bölmek ve parçalamak için son zamanlarda yükselmekte olan Atatürk sevgisi ve Atatürk milliyetçiliğini küstahça hedef aldıklarını kaydetti.

* Son zamanlarda hızla çıkarılan yasaların altında yatan gerçek nedir?
Türkiye’de yasalar birilerinin yönlendirmesi ve talepleriyle çıkarılmaktadır. Ancak bir gerçek vardır ki o da asla gözardı edilmemelidir. Türkiye’de özellikle 20. yüzyılın başından bu yana Batı işbirlikçisi olan kişilerin neredeyse tamamına yakını masondur. Bu bir rastlantı olamaz. Bugünkü özelleştirme, petrol yasası , toprak satışları, maden arama ruhsatları hep TÜSİAD ve TESEV çevresinde sayıları bir hayli fazla olan bu işbirlikçi çevreler tarafından gerçekleştirilmektedir. İslamcı olduğunu söyleyen ve İslam dinini savunduğunu söyleyen AKP iktidarı da kimbilir kaç Mason danışmandan görüş alır? Özellikle kültür, sanat, edebiyat başta olmak üzere Türkiye’de bu masonik çevre bir çete gibi Türkiye’yi yönetmektedir.

* Geçtiğimiz gün Atatürk’le ilgili bir açıklama yapan Masonlar, “Mustafa Kemal’in Mason olup olmadığı kesin olarak bilinmiyor” dedi. Bunun amacı neydi?
Milli duyguların yükselmeye başladığı bir dönemde, mason locaları hedef şaşırtmak ve kafa karıştırmak için özellikle bu tür açıklamalar yaparlar. Hiç kimse de bunlara kanmamalı ve söylediklerini de tartışma konusu yapmamalıdır. Atatürk adı kullanılarak gündem değiştiriliyor. Üstelik bazı çevrelere de koz verilmiş oluyor. Amaçları son zamanlarda yükselen Atatürk sevgisinin önünü kesmek. Bu nedenle masonlar Türkiye’nin bekaası için hizmet etmemektedirler.

* Atatürk bunları huzurundan kovmuştu...
Evet. Şimdi Türkiye’deki masonlara baktığımızda, bunlar kelimenin tam tabiriyle dandik masonlardır. Bunlar işbirlikçidirler. Kendilerine ait hiç bir fikirleri yoktur. Masonluğun ne olduğunu bilmezler. Bu adamları Gazi Mustafa Kemal Paşa ’Tufeyli tayfası’olarak nitelendirip huzurundan kovarak, localarını kapatmıştı. O nedenle bizim bu Mason palavralarına karnımız tok.

Akıl hocaları Fransız locası
* Türkiye Masonları Fransız locasına bağlı yanılmıyorsam...
Doğrudur. Bunların bağlı olduğu Fransa’ya bir bakalım. Fransa’daki Büyük Doğu Locası iki ay önce yaptığı açıklamasında Fransa’daki Laikliğin teminatı ve temel koruyucusunun kendileri olduğunu belirttiler. Açıklamada “Bizim isteğimiz dışında Fransa’daki laiklik üzerinde oyun oynanamaz. Müslümanlar da bizim koyduğumuz yasalara dinlerinin gereği ne ise onları dikkate almaksızın uymak zorunda” denildi. Yani onların dini ne diyorsa diyebilir ama bizim koyduğumuz yasaların dışına da kimse çıkamaz . İslam dininde ve geleneğinde böyle bir tavır yoktur deniliyor ise de biz bunu kabul etmiyor ve İslam dini de bizi hiç ilgilendirmiyor. Türkiye’deki Masonlar da Fransa’daki Büyük Loca’dan izin alarak ve onun gösterdiği yolda giderek İslam dinine yönelik eleştiriler yapıyorlar. Öyleyse Türkiye’deki Masonlar kendilerine özgü bir masonluğu yoktur; yabancı masonların Türkiye’deki işbirlikçileri olarak faaliyet göstermektedirler.

Hangi dine inanıyorlar
Fransa ve ABD’deki Mason localarında yemin törenleri Tevrat’a el basılarak yapılır. Diğer kitaplar yoktur. Bunun nedeni olarak ise İslam’ı bir din olarak kabul etmedikleri, İslam diye bir din olmadığını sadece bir Cihad, bir başkaldırma ve terör ideolojisi olduğunu söylerler. Bu durumda Türkiye’deki masonların zaman zaman açıklamalar yapıp ’efendim biz dindarız veya Allah’a inanıyoruz” demelerinin hiç bir anlamı yoktur. Çünkü bağlı oldukları ve kabul edildikleri yer bunları kabul etmiyor. Bir diğer konu Türkiye’deki mason localarının kuruluş belgeleri ve mason aidatları. Masonluğa girmiş olanların listesi Fransız Büyük Locası ve İskoç localarından onay, patent numarası almadan Mason yapılamaz. Bu patenti alabilmek için de Türkiye’deki mason locaları üyelerinin ‘tanrı tanımaz değil, ama dinsiz’olduklarını beyan ve kabul etmek zorunda.

Avrupa Birliği sömürgeleştirme planı
* Son olarak Türkiye’nin AB’ye üyeliğiyle ilgili neler söyleyeceksiniz...
Avrupa Birliği’nin 73 milyonluk Türkiye’yi sömürgeleştirme planı olduğunu görmek istemiyorlar. Türkiye’deki yalaka profesörler ve liboş gazeteciler, patronlarının alacakları ihalelere göre yazılar yazarak ’efendim bunlar komplo teorisidir’ diyorlar. ‘Şimdi şu anda bugün AB’ne üye olduğu için bölünen ülke var mıdır?’ diye yazılar yazan takkeli liboşlara ve din fikirli profesörlere soruyorum : AB’nin merkezi olan Belçika bölündü mü bölünmedi mi? İtalya’da Milano önderliğinde bir hareket başlatıldı mı? Fransa’da Korsika bağımsızlığı için çalışan güçler iki ay önce Sarkozy’yi Korsika’dan kovdular mı kovmadılar mı? Bu olaylar sırasında dokuz bomba patladı. ’Burası Korsika ve geldiğin yere geri dön’ diyerek Yahudi diye sokmadılar. İspanya’da BASK bölücü bir hareket mi değil mi? Kimler tarafından destekleniyor. İngiltere’de İskoçya ayrılarak bağımsız devlet olacak mı olmayacak mı?

Haber: Yüksel MUTLU

warfeet
26-02-2007, 03:07
ALINTI

**********
çok uzun yazi kusura bakmayın...ama onemli olmasa koymam......

**********
Bu kulaklar bunları da mı duyacaktı?

Bu meydan bu kadar mı boş da önüne gelen çıkıp milletime, orduma, tarihime meydan okur, hakaret eder.

Diyarbakır'ın DTP il başkanı olacak herif kimdir, ne cüretle çıkıp tehdit
edebiliyor devletİ.

Irak'ın kuzeyinden "Güney Kürdistan" diye bahseden bu
haddini bilmezin haddini bildirmek için kuzeyinin de Türkiye'nin bir bölümü
olduğunu söylemesini mi bekliyor Cumhuriyetin savcıları, adli irade veya her
kimse, bu hezeyana mukabele etmesi gerekenler.

Şemdinli'deki iki vatan evladına 39,5 yıl cezayı bilmediğimiz ve
anlayamadığımız bir nedenden dolayı veren.

Şehit olan oğlunun tabutu başında "Türklüğünden utananlar utansın"
dediği için hakkında kamu davası açıp 11 ay 25 gün cezayı bir şehit babasına
reva gören adli iradeden bahsediyorum.

Neredesiniz?

"Kerkük'e yapılan saldırılar, Diyarbakır'a yapılmış olur

Diyarbakır'a yapılan saldırılar ise Kerkük'e yapılmış bir saldırı olur"

ne
demektir?

Bu adam Diyarbakır'ı müstakil bir ülke, Kerkük'ü de stratejik
müttefiki mi sanıyor ki kendini bir devlet başkanı edasıyla bu cümleyi
kurmaya muktedir görüyor?

Şimdi hukuk nerededir?

Bu adam çıkıp açıkça meydan okuyacak ve bu memleketin
evlatları susacak mıdır? Diyelim ki Kerkük'e bir askeri müdahale oldu, ne
yapacak o vakit?

Silahlarını kuşanıp Türk ordusunun karşısına mı çıkacak?
Ayaklanma mı çıkaracak? Stratejik müttefiklerine yardımcı olmak için
Mehmetçiği arkadan mı vuracak? Bu söz ne anlama gelmektedir?

Kısa bir süre önce haddini çoktan aşmış olan Barzani;

"Türkler Irak'a girerse yollarına gül dökerek karşılamayacağız"

demişti, bu açıklamanın onunla bir ilgisi var mıdır?

Barzani'nin Türkiye içinde güvendiği güçler mi vardı da bu sözleri söyledi?

Barzani'nin sözlerinden sonra DTP il başkanının sözleri daha anlamlı olmadı mı?

Oldu elbet, ne dedi Diyarbakır il başkanı olacak adam;

"Birbiriyle diyalektik bir bağı olan bir mücadeledir. Böylesi bir süreçte bütün Kürt
politikacılarının, bütün Kürt temsilcilerinin birlik halinde olması,
enerjilerini ve imkânlarını bu ortak mücadelede kullanması gerektiğinin
önemine değiniyoruz. Bunun zemininin hazırlanması açısından bu davet bizim
için önemlidir".

Daha ne demesini bekleyeceğiz bu adamın, açıkça savaş ilan
etmesini mi?

Kurtarılmış bölgeler ilan edip baş kaldırmasını mı? Türkiye
Cumhuriyetinin üniter yapısına karşı açık bir meydan okuma ve Barzani'nin
bağımsız Kürdistan hayallerinin Türkiye'nin bir kısmını da kapsadığının
açıkça ilanı değil midir?

Ben mi yanlış anlıyorum "Diyalektik mücadeleyi"?

Diyarbakır, bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin bir kentidir ve bu adam da
bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre kurulmuş sözüm ona bir siyasi
partinin il başkanıdır. Burada tek bağımsız olan ve bağımsız konuşabilecek
olan Türk Devlet erkidir.

Hal böyle iken bu Barzani aşkının anlamı nedir?

Sana ne Barzani'den, Barzani senin neyin olur, ortağın mı, müttefikin mi,
liderin mi?

Her hangi bir partinin il başkanı çıkıp Yunanistan'a yapılacak
bir saldırıyı kendimize yapılmış sayarız diyor mu bu ülkede?

Şimdi kardeşini teröre şehit vermiş bir delikanlıdan, oğlunu vatan
için nöbet tutarken şehit vermiş bir babadan, kolunu bacağını bırakmış bir
gaziden ne bekliyorsunuz ey milletin idarecileri?

Bu adamlar şehit edilirken seyrettiniz, şehitler vatan toprağına koyulurken katillerini alkışlayan, öven gazetecileri de seyrettiniz demokrasi adına, şimdi bu kime ve neye
hizmet ettiği belli olmayan adamlar meydan okuyor yine seyrediyorsunuz. Bu
ülke seyirlik panayır yeri değildir, bu milletin evlatları da bu panayırın
cambazları değildir bilesiniz. Bu milletin ayranını kabartmak kimseye fayda
sağlamaz haberiniz olsun.

Barzani ile konuşma taraftarlarının artık Barzani ile konuşmasına
gerek yok zira burada onun adına konuşacağınız çok adam var. Oluşturmaya
çalışılan gerilim gün gibi ortadadır, bir yanda bu tehditkâr ve tahrik edici
beyanlar diğer yanda ise vurun abalıya misali milliyetçi işaretlemeleri.
Önümüz 21 Mart, hatırlayın Genelkurmay başkanı ne demişti;

" Türkiye Cumhuriyet tarihinin en büyük tehditleri ile karşı karşıyadır"

, daha önce Mit müsteşarı ne demişti özetle

" ulus devletler yok olabilir",

Cevat Öneş isimli eski istihbaratçı ne demişti;

"Türkiye'nin barışa ihtiyacı var. Kürt sorunu nedir diye baktığımızda 80
yıllık süreçte bu sorunu çözemedik. Sorun yüzde 60 psikolojiktir.

Sorun 80 senedir devam ediyorsa 20 yılda büyük kayıp veriyorsak ve hala işin
içinden çıkamıyorsak günümüzün şartlarıyla Türkiye'nin geleceği için yeni
politikaların ve yeni yönelişlerin belirlenmesi lazım."

Nasıl yani yeni yönelişler?

Daha öncesine gidelim, Hilmi Özkök beyefendi ne buyurmuştu;

"Asimetrik fikirlere önyargılı yaklaşmayın"

Alın size asimetrik yaklaşım.

Sonuç ne? Açık tehdit.

Neye güvenerek tehdit ediyor bu adam?

Amerikanın kuzey Irak'ta 120 köyü boşaltarak kurmayı planladığı, askeri üssün gücüne olabilir mi?

Ya sizce?

Bunlar geçmişi unuttukları veya hiç öğrenemedikleri için bizi
yöneten, bazen askerlerimize komutanlık eden yetersiz ve yeteneksizlerin
uyguladıkları yanlış politikaların sonucu olarak önümüzde durmaktadır.
O vakit milliyetçilere faşist diyenlerin tümü bu gün top yekûn millici olmuş
ama geçmişlerinden gelen inatla kendilerine Ulusalcı demektedirler.

Biz ateş ve hareket tekniği başlıklı yazımızda demiştik ki;

"gerçek düşman, size ateş ederek taarruz edenleri yöneten karargâhtır ve esas olan önünüzde durandan ziyade dağın arkasını görmeye çalışmaktır".

Yani kıymetli okuyucu, PKK'nın sadece, Amerikanın Barzani üzerinde yıllardır kurguladığı bağımsız Kürdistan projesine ve Barzani'ye çelik yelek görevi yaptığını, Amerikanın
bunu (bağımsız Kürdistan hayalini) Paris barış konferansında ilan ettiğini
ve bu projenin bu günkü adının BOP olduğunu yazmıştık.

BOP eş başkanı kim? Biraz yorun hafızanızı önünüzde duruyor.

Şimdi bakalım, Yeni Aktüel dergisi adına Murat Yalnız, Emekli Orgeneral
Çetin Doğan ile bir söyleşi yapmış.

Irak'ta Kürt milliyetçiliğini değil, dini grupları mı sorun görüyorsunuz?
Sorusuna;

-"Yarın ABD Irak'tan çıktığında, dini bir merkezi yönetim olacak. Oradaki
grupların hepsi dini. Laik bir yönetim kuran, dini öne çıkarmayan tek
topluluksa Kürtler. Bağımsız bir devlette diretmedikleri sürece, bizimle
laik bir bağ kurabilecek tek yapılanma Kürtlerinki. "

buyurmuş.

Bu gün ne oldu peki, DTP il başkanı açıkça devleti tehdit etti. O da laik mi acaba?

Başka ne demiş Çetin paşa?

"Kürtlerle iyi ilişkileriniz vardı; siz orada bir Kürt devletini Türkiye'ye
tehdit olarak görmüyorsunuz"

tespitine şu cevabı vermiş:

"Bağımsız devlete varmadığı sürece, Irak'ta Kürtlerin kazanımlarını
kendimize sorun etmeyelim. Ederseniz, buradaki Kürtleri de üzersiniz.
Bizdeki Kürt varlığı, Irak'taki Kürtlerle dostluğumuzun teminatıdır.
Kürdistan lafından ürkmek de yersiz. Coğrafi bir isimdir. Asıl dikkat
edilmesi gereken başka. ABD kendi eliyle bir dinci hükümeti Irak'ta başa
getirdi. İran'a karşı denge olan bir yönetimi sildi ve Irak'ta Şii
etkinliğinin artmasına sebep oldu."

Bu gün ne oldu?

O ürkmemek gerektiğinin
söylendiği Kürdistan lafına bir güney ve bir de Kuzey sıfatları eklendi.
Ekleyen kimler?

Benim ülkemde yaşayan ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan, bir siyasi
partinin yetkilileri. Kuzey'den nereyi kastediyor biliyor musunuz? Onu da mı
yazayım, pes artık. Görün nereye gittiğimizi ve nasıl gittiğimizi.

ABD'nin Adana Başkonsolosu Eric Green

Mardin DTP İl Binası'nda Başkan Ferhan Türk'le baş başa görüşmüş.
Gazetecilerin içeri alınmadığı ve izlemelerine izin verilmediği buluşmada
neler konuşulduğu bilinmiyor, Mardin'deki temaslarının ardından Şırnak'a
geçen Green efendi, bir gazetecinin sorusunu cevaplarken,

"Hedefimiz, Türkiye ile birlikte gelecekte Irak'ta istikrarı sağlamak"

demiş. Bu noktada Altemur Kılıç'ın 22-02-2007 tarihli Yeniçağ gazetesindeki köşesinden bir
alıntı yapmak gerek;

" Dedim ya eski oyun ve eski oyunun başlıca aktörlerinden biri Cengiz
Çandar'dır. Filistin Kurtuluş Örgütü'nde terör eğitimi gören Cengiz, 1980
sonlarında Mehmet Ali Birand'la birlikte Turgut Özal'la APO arasında barış
postacılığı yapmaya kalkmışlar. Ve APO'nun huzuruna giderek onu Türk
kamuoyuna, "iyi" tanıtan yazılar yazmışlardı.

Böylelikle, sağlanacak uzlaşmanın, barışın neticesi ne olacaktı? Önce,
PKK'yı meşrulaştırmak, sonra APO'nun başında olacağı bir Türkiye-Kürdistan
Federasyonu veya "Konfederasyon" olacaktı. Zamanın Cumhurbaşkanı Özal da bu
öneriye yatkındı. Çankaya'da, duvardaki haritada bu federasyonun boyutlarını
bana göstermiş ve "Ne iyi olur değil mi" diye sormuştu. Ben "sanmıyorum"
diye cevap verince de somurtup, susmuştu. Eğer bu senaryo komutanların
direnişi ve TSK'nin mücadelesiyle bozulmasaydı, Türkiye ne olurdu, nerede
olurduk? "

Görüldüğü üzere hesap hiç kapanmamış ve yeni oyuncularla devam etmiş.

Alın size ön yargılı yaklaşmamak gereken asimetrik fikirlerin
sonucu. Tarih boyunca Amerika tarafından beslenen ateş Irak'ın kuzeyinde
yanıyor, dumanı ise benim öz vatanımda tütüyor.

Ateşi söndürmekle memur zevat ne yapmış?

Ateşe odun taşımadıysa bile, ne acı ki belki de farkında
olmayarak(?) ateşi yellemiş. Hep beraber milletçe yellemişiz.

Şimdi bari gözünü aç kıymetli okuyucu, adamın kendi ağzıyla ilan ettiği mücadelesinin diyalektiğini gör. Geçmişte yapılan hataları gör.

Unutma vakit çok geç olabilir. Kerkük'e müdahale etmeye gerek bile
kalmayacak şu kandilleri söndürünce.

Şu Habur sınır kapısını kapatmakla başlayın bakalım, kandil mandil kalacak mı ortada.

Eğer bu önlemleri Devlet zamanında almaz da millete düşerse iş, eyvah ki o gün değil kandil ne ocaklar sönecektir bilesiniz. Bu milletin bir iç çatışmaya sürüklendiğini
hala görmeyenlerin ocakları da o ocaklar arasında olacaktır emin olun.

Yanlış anlama ve milliyetçi avlama fetişistleri için özellikle belirtelim bu
millet hesabını yüce divanında sorar, sandıkta sorar, ocakları da yüce Türk
adaletinin elleri söndürür. Siz ne zannetmiştiniz?

************

ustte görüldüğü üzere, bu başkonsolosu ve bu dtp li sürü başlarının tümünü

SINIR DIŞI ETMELIYIZ....

bu ajan bozmaları buralarda dolaşamasın.......

warfeet
26-02-2007, 03:57
Sırası gelmişken,

SINIR DISI edecek daha cok adam var...

birincisi su, bugday, patates vs tohumlarini turkiyede bitirip, amerika vs dost!!!! olan ulkelerden alip, icinde ne halt oldugu gen'lerin turkiye de vatandasa yedirilmesi OLAYINI halletmis SAYAN hain sürülerini defetmeliyiz...

bu bir

ikincisi

bu candar denen gazetesi ve ne ajani oldugu belli olmayan (belli de, kac ülkenin olduğu belli degil) bu gibi gazeteci (kendisi baska görevlerle bu ulkede tünüyor), sanan jean dündar vs vs... siz anladiniz onlari...........

Cevrenize etrafiniza bu elemanlarin ne amaclar guttuklerini, candar in apo garsonu oldugunu, jean dündarlarin talabani ve efendilerinin adamlari olduklarini cevrenizde herkese anlatin...
Pasa ne demisti::

Türk HALKI uyanık olsun....

Bu kadar basit...
Bu i..... sürülerini gemilere doldurup defetmeye basladigimiz ANDA

BILIN KI:

ortalik sütliman olacaktir.......
Yavas yavas ta o zamanlar geliyor.....

Hele su iran batakligina saplansin bu sürüler ve efendileri ONDAN SONRA...

BABUTSA
26-02-2007, 22:17
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
.................................................. .........




CIA’nın oyununa ortak olanlar!
The Sunday Telegraph gazetesi, CİA’nın İran’da faaliyet gösteren etnik ayrılıkçı gruplara para ve yardım sağladığını yazdı.
Anka’nın haberine göre, “Ayrılıkçı hedeflere yönelik kaynaklar, doğrudan CIA’nın gizli bütçesinden geliyor” ifadesini kullanan gazete, adı açıklanmasını istemeyen eski bir üst düzey CİA yetkilisini kaynak gösterdi.
Gazete, söz konusu eski CİA yetkilisinin anlattıklarının ABD Dışişleri Bakanlığı’nın eski terörle mücadele ajanı Fred Burton tarafından doğrulandığını belirtirken, Burton’un “İran’ın içerisindeki son saldırılar, ABD’nin İran rejimini istikrarsızlaştırmak amacıyla ülkenin etnik azınlıklarına yönelik tedarik ve eğitme çabaları ile uyumludur” değerlendirmesini de aktardı.
Gazete, Pejak adlı örgütü, İran-Türk sınırında faaliyet gösteren “PKK’nın İran’daki kolu” olarak adlandırdı.

* * *

“Terörle mücadele” ve “önleyici vuruş” sloganları ile Afganistan ve Irak’ı kana bulayan ABD, yakın geçmişe kadar PKK’yı hep terör örgütü olarak kabul ettiklerini açıklamıştı. Fakat, Türk pilotları, Çekiç Güç uçaklarından PKK’ya yardım malzemesi atıldığını fotoğraflarla tespit ederek komutanlarına bildirmişti. Yine, Çekiç Güç subaylarının PKK kamplarında da fotoğrafları çekilmişti. Bu fotoğraflar Türk kamuoyuna yansıdıktan sonra bile ABD, PKK ile ilişkisini inkâr etmişti.
ABD yönetimi, 1996 yılında David Corn adlı bir diplomatının Abdullah Öcalan ile yaptığı röportajı, Dışişleri Bakanlığı’nın resmi bülteninde yayınlamıştı. Bülten, dünyanın bütün diplomatlarının okuduğu bir yayındır!
Terör örgütünün başı Öcalan’ı Türkiye’ye teslim eden de ABD idi!
Zamanın Başbakanı Bülent Ecevit, “Öcalan’ı bize niçin teslim ettiler, hala anlamış değilim” demişti.
Öcalan ise Türkiye’ye getirildikten sonra “Ben tarihi rolümü oynadım” demişti. Öcalan’ın tarihi rolünün ne olduğunu da 1. Körfez Savaşı sırasında bir Amerikalı komutan, Güneri Civaoğlu’na açıklamıştı: “PKK, Türkiye’yi kendi üzerine yöneltirken Barzani ve Talabani’ye serbest hareket etme imkanı vermiştir.”
Nitekim, Türkiye, zaman zaman PKK’ya karşı daha çok Barzani ile birlikte hareket etmiş, ortak operasyonlar düzenlemiştir. Fakat, Osman Pamukoğlu’nun yönettiği bir operasyonda, Barzani kuvvetleri için Türkiye’nin kurduğu karakollarda PKK’nın yerleşmiş olduğu anlaşıldığı halde gereği yapılmamıştır.
Yine ABD, kuzeyde ve güneyde güvenli bölgeler ilan ederek Irak’ı üçe böldüğü zaman, Ankara buna itiraz etmediği gibi desteklemiştir.
Şimdi, Kissinger’ın halefi Holbrooke, Türkiye’ye, “Kuzey Irak’taki devleti, Türkiye’nin Tayvan’ı gibi kabul edin ve tanıyın” baskısı yapıyor.
Ankara’nın himayesinde, Çekiç-Güç korumasında kurulan bu devlete, Kerkük petrollerini ABD adına kontrol etmek görevi de verilmiştir.
ABD, bu savaşı, Kerkük’ü Türkiye kontrol etsin diye yapmamıştır. Üstelik bugünkü Ankara, Kerkük petrollerini kontrol etmek şöyle dursun, kendi petrollerini de Amerikan-İngiliz şirketlerinin emrine vermek için işgal altındaki Irak’tan hızlı davranmıştır!
Barzani bile ABD’nin dayattığı petrol yasasına itiraz etmiş, sonuçta isteklerini kabul ettirmiştir.
Türkiye’ye dayatılan petrol yasası ise Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmiştir. Veto gerekçeleri yetersizdir!

* * *

Özetle, asıl terörist devlet, Türkiye ve İran’a karşı terör örgütü kurdurup destekleyen ABD’dir. Ankara’da Türk halkı adına yetki kullananların bazıları ise bu örgüt kurulduğu günden beri oynanan oyuna ortak olmuştur.
Türkiye, kendi bindiği dalı kesen bir ülke konumundadır.
Barzani ile dostluğu hâlâ devam eden bir emekli orgeneralimiz bile var!
Bu sebeple, Barzani ile görüşüp görüşmemek tartışmalarını acı bir gülümseme ile karşılıyorum!
Ülke olarak adamın ordusuna eğitim vermişsin, hükümet binalarını bile senin işadamların yapıyor, bu saatten sonra görüşsen ne olacak, görüşmesen ne olacak!

Tarih:26.02.2007

BABUTSA
26-02-2007, 22:18
TÜRKİYE’Yİ TÜRKSÜZLEŞTİRME

OPERASYONU

(Bir coğrafyayı milletinden ayırmanın anatomisi)



“Türkiye Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülkedir”

Yukarıdaki söz Anadolu coğrafyası üzerinde emelleri bulunan küresel güçlerin Türkiye’deki ağızlarından birisi tarafından dile getirilmiştir. Dünyanın hiçbir ülkesinde, kendi vatanı hakkında böyle bir söz söyleyeni hala aydın statüsünde tutup, ona medyasında yervermeye devam edecek bir başka ülke yoktur fakat aydını derin aşağılık kompleksleri ile yoğrulmuş ve bu aydınları çeşitli dış kaynaklardan fonlanan bir ülkede de buna pek fazla şaşırmamak gerekir.

Merkezinde Türkiye’nin bulunduğu coğrafi ana kara üzerinde yeni küresel planlarını 11 Eylül ile birlikte devreye sokan egemen güçlerin Türkiye’ye biçtikleri rolün dışa vurumunun kimin ağzından çıktığının nedenlerinden çok; bu planın özüne dair bir inceleme yerinde olacaktır.

Temelde bu operasyon; Anadolu’yu Türksüzleştirme, Türk’leri de millet bilincinden sıyırma operasyonudur.

28 Şubat 1997’de geliyorum diyen bu yeni kaos dalgasının ikinci ayağı 17 Ağustos 1999’da çakıldı ve 2001’de yaşanan ekonomik krizle ile ekonomik olarak derinleştirilen bunalımın son kulvarına 3 Kasım sonrasında yaşanacak savaş süreci ile girilecek. Topraklarımız dışında yaşanacak bu savaş içeride bir çok operasyon içinde bahane oluşturacak. 3 Kasım sonrasında oluşacak siyasi tablo bünyesinde birilerinin bu bahaneyi yaratması hiç de zor olmayacak.

28 Şubat’la orduyu pasifize edenler, 17 Ağustos’ta toplumla-devlet bağını iyice koparmakla kalmayıp hem ekonomik krizin temellerini attılar hem de Türkiye’nin en kritik toplumsal havzasında yabancı istihbaratın kuluçkalanmasına neden oldular. 2001’deki ekonomik kriz Türkiye’nin milli sermaye altyapısının altına dinamit koymakla kalmadı, Türkiye’nin finansal sisteminin de belli odaklarının iyice kontrolü altına girmesinin dinamiklerini yarattı. (Eskiden uzaktan izledikleri sistemin sahibi oldular da denebilir).
Şimdi önümüzde ABD-İngiltere-İsrail üçlüsünün Ortadoğu operasyonunun Anadolu toprakları üzerinde yaşanan “Türksüzleştirme” operasyonunu iyi tahlil etmek gerekiyor.

Bu operasyonun üç ana kulvarı bulunmaktadır :

a) Üretimde (Sermaye) Yabancılaşma
b) Toplumsal Yabancılaşma
c) Coğrafi Yabancılaşma


Üretim(Sermaye) Yabancılaşması

Operasyonun en kolay icra edilen ayaklarından bir tanesidir. Pazar dinamikleri maskesi altında; 10 milyon dolarla borsanın oynatılabildiği, her köşe başına özerk kurulların hakim olduğu bir ekonomide, geriye sadece gayrimilli sermaye odaklaşması kalmaktadır. 28 Şubat sürecinde ‘yeşil sermaye’ öcüsü yaratılarak sindirilen Anadolu sermayesinin tabutuna son çivi de 2001 krizi ile çakılmış ve krizin hemen sonrasında Baba Bush’un temsil ettiği Carlyle Grubu (Dünyanın en büyük finans-yatırım şirketlerinden) , Rahmi Koç ile özel bir toplantı yapmıştır. Bu toplantı Türk ekonomisinin küresel güç baronları arasında paylaşıldığı toplantılardan sadece birisidir.

Türkiye’nin üretim tabanının gayrımilli odaklara devredilmesi sürecinde en önemli unsurlardan bir tanesi finans sektörünün teslimiyetidir ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu bu alanda bazıları için paha biçilmez bir rol oynamıştır. Finans sektörünü rehabilite etmeyi değil budamayı tercih eden bu kurumun en son Pamukbank operasyonu, finans sektörüne yönelik bu operasyonun arkasındaki niyeti açıkca ortaya koymuştur. Benzer bir şekilde Demirbank bağlamında gerçekleşenler, küresel güç baronlarının küreselleşmedeki neşteri görevini gören global finans sermayesinin Türk finans piyasasına hakim olmaları yönünde attığı ilk işaret fişeğidir. Doğrudur; küresel finans sermayesi Türkiye’deki finansal dalgalanmalar üzerinde zaten birkaç yabancı finans-yatırım kurumu ve bunların beslediği birkaç parasever ‘Türk’ evladı ile hakim durumdaydı. Bu noktada küresel güçlerin hakim olduğu yeni dinamik; Türkiye’deki finansal dalgaları etkileme gücünün ötesinde üç ana unsuru barındırmaktadır:

a) Türkiye’deki büyük sermayeleşme eğilimlerinin önünü kesebilecek konum
a. Hangi sermaye grupları boylarını aşacak girişimleri hedefliyor; kimin büyümesi kontrol dışı gerçekleşiyor; mevcut sermaye dengelerine tehdit içerecek dinamikler mevcut mu?
b) Türkiye’nin üretim altyapısı ve sermaye/finans hareketleri ile ilgili paha biçilmez istihbarat
a. Hangi şirket ne üretimini yapmakta, ne yönde hareket etmekte, hangi pazarları ve dışarıya rekabet yaratabilecek ortamları hedeflemekte, üstüne vazife olmayan alanlara gözünü dikmiş mi?
c) Ekonomiyi daha mikro düzeyde kontrol yetisi
a. Kimlere kredi verilir, ne kadar verilir, hangi durumlarda bu krediler geri çekilir


Demirbank’ın yok pahasına devredildiği HSBC bankasının Asya’da ABD’nin istihbarat örgütlerinden CIA’in kara parasını akladığı yolundaki suçlamalar dikkate alındığında, Türkiye’deki finans/ekonomi istihbaratının en ince ayrıntısına kadar kimlerin eline ve kontrolüne geçtiğini görmek daha kolay olacaktır. Genlerinin haritasını kaybetmekten kaygı duymayan bir milletin parasının bilgisini kaybetmesi ne kadar kaygı vericidir ayrıca tartışılabilir.

Finans sermayesi alanında yapılan operasyonun tamamlayıcı ayağı üretim alanında gerçekleşmektedir ve bu alanda Türkiye burjuvazisi maalesef milli bir burjuva olmaktan çıkıp, küresel kraliyetçilerinin taşeronu konumuna düşmüştür. Günümüzde Türk milletinin ‘saygıdeğer’ diye tanıdığı ve maalesef ‘Türk’ olarak addettiği (kısacası kendinden bildiği) bir çok isim, bu operasyonun gönüllü maşası konumundadır. Kendilerine bu görevi verenlerin gönlünden kopacak payların onları fazlası ile ihya edeceğinin bilincinde olarak.


Bugün, ekonomideki köşe başlarının Türk olmayan unsurlar tarafından tutulduğu bilinmelidir. Bu çerçevede IMF tarafından, dış sermaye çevrelerinin Türkiye’ye verdiği borçları kazasız belasız tahsil etmek için yollanan Kemal Derviş isimli zat sadece bir karikatürdür; yıllardır bu ekonomi içinde yer alıp vatan hainliğine varacak derecede bu ülkeye yapılacak yatırımları engelleyenler veya bu ülkeyi yanlış yatırımlar yolu ile dışa bağımlı hale getirenler gözönüne alındığında.

Dışarıdaki patronlarının çizdiği küresel konjonktür doğrultusunda kendilerine biçilen rolü kabul eden komprador burjuvazi ne yazık ki sıranın kendisine de geleceğinin farkında değildir.

Bugün Türkiye’deki komprador burjuvaziyi görevlendirenler, Türk sermayesinin çerçevesini belirlemişlerdir:

a) Türk sermayesi küresel ekonomi için temel hammaddeleri üretme, işletme, değerlendirme ile ilgili sektörlere el atmayacak; devletin bu alanlara el atması engellenecek

b) Türk sermayesi ağır sanayi alanında faaliyet göstermeyecek; bu sanayinin ancak taşeronluğu ve/veya yan sanayi alanında faaliyet gösterecek.

c) Türkiye’deki beyin gücünün büyük bir yoğunlukla yurtdışına göç etmesinin sağlanmasına müteakip, Türkiye’deki bilişim firmaları uluslararası bilişim firmalarının yan sanayi olarak faaliyet gösterebilir; bölgesel temsilcilikler aracılığı ile bölgesel etkinliklerini arttırabilirler

d) Türk sermayesi halkın büyük tüketim potansiyelinden gelen ve yoğun günlük nakit akışı olan alanlarda (perakendecilik, gıda, v.s.) yabancı sermaye ile birlikte faaliyette olacaktır ve bu alanda da komprador burjuvazi boy gösterecektir.

e) Türkiye’nin tarımı ve hayvancılığı ile ilgili eklemlenecek bütün sektörler dış ortakların denetimi altındaki komprador burjuvazinin kontrolü altında olacaktır. Tarım sektörü üreteceği ürünlerin pazarlama kanalları aracılığı ile komprador burjuvaziye eklemlenecektir.

f) Komprador olmayan yerli burjuvazi yan sanayii alanında faaliyet gösterecektir.

g) Yoğun işgücü; hizmet sektörü aracılığı ile; Türkiye’ye yerleşecek yabancı sermayeye hizmet edecek hizmet sektörü firmalarınca emilecektir. Türkiye’nin bir ihracat ve dağıtım üssü haline getirilmesi durumunda dahi yerli sermaye o da komprador burjuvazinin alt taşeronu olarak hizmet/altyapı sektöründe faaliyet gösterecek.

h) Anadolu coğrafyasındaki kritik noktalara küresel baronların küresel stratejilerine ters düşecek yabancı sermaye odakları yerleştirilmeyecektir.

Yukarıda ana hatları ile verilen bu yeni paylaşım planının göstergesi olarak birkaç olaya dikkat çekmek gerekir.

Madde H’ye aykırı davranışa örnek

Sabancı Grubu, Özdemir Sabancı’nın öldürülmesi öncesinde Japon sermayesini ciddi şekilde Türkiye’ye getirme yolunda adımlar atmış ve Toyota ile ciddi ortaklıklar kurmuştu. Fakat anlaşılan Avrupa’nın dibine yerleşecek olan Japon sermayesi birilerini kızdırmış olmalı ki, DHKP-C’nin taşeronluğunda gerçekleştirilen bir eylem ile Sabancı tröstüne gerekli mesaj verildi. Bu olay sonrasında Sabancı’lar mesajı aldı ve araba üretiminden çekilerek, Avrupa’lılarla gıda ve perakendecilik alanlarında ciddi yatırımlara girişti. Bugün, Toyota’nın o görkemli açılışını hatırlayan bile kalmadı Türkiye’de. Türk pazarının Japon otomobillerine kaptırılması birkaç kurşun ile engellendi.

Sabancı yanlış ata oynamıştı.

Madde C’ye uygun davranış

Son zamanlarda Koç Grubu’nun telekom alanında,arkasında Yahudi sermayesi olan ve ABD’nin en büyük telekom şirketlerinden SBC’in de ortağı olduğu Amdocs firmasını Türkiye’ye soktuğu görülüyor. Kimdir bu Amdocs firması? ABD’de FBI tarafından hakkında casusluk suçlaması ile soruşturma açılmış ve daha sonra bu soruşturması örtbas edilmiş bir firma. ABD’deki 27 telekom firması bünyesinde kullanılan faturalandırma yazılımı aracılığı ile ABD’deki bütün telefon görüşmelerinin kayıtlarının bir kopyasının İsrail’in eline geçmesi ile suçlanan bu firmanın İsrail adına casusluk yaptığını bilmeyen kalmadı. Türkiye’dekiler dışında. Ve Türkiye’de bu firma Koç tröstü aracılığı ile Aycell üzerinden Türk Telekom’a girmiş durumda.

Küresel kraliyetçilerin istediklerini uygulama konusunda hiçbir zaman sıkıntı çekmeyen Koç’un bu itaatkarlığının onun bekaasını sağlayacağını söylemek ise çok zor.


Madde C ile paralel olarak Türkiye’de bilişim sektörü yabancı şirketlerin yan sanayii ve/veya temsilcisi olarak teşekkül etmekte ve Türk sermayesinin, elindeki müthiş beyin gücü potansiyeline rağmen bu alanda bağımsız ürünler ve hizmetler geliştirmesini teşvik edecek politikalar güdülmemektedir. Bu tür ürün ve hizmetleri geliştirecek olan beyinlerin ise yabancı firmalar aracılığı ile yurtdışına transferi yolunda ise son krizle birlikte ciddi adımlar atılmıştır.

Türkiye’nin madencilik, tarım ve hayvancılık alanında geldiği nokta ise hiçbir örneği gerektirmeyecek kadar açık bir şekilde ortadadır.

Çağdaşlığın simgesi şeklinde birer tüketim abidesi olarak her tarafa dikilen alışveriş merkezleri ve hipermarketler Türk insanının yabancı marka tüketim bağımlılığını pekiştirme ve derinleştirme yolunda bilinçli olarak kullanılan kanallar haline gelmiştir. Öyle ki Türk ekonomisine katkısı neredeyse orada üç beş kuruşa çalışan üç beş elemandan ibaret kalmaktadır. Satılan malların çoğunun yurtdışından ithal edildiği ve/veya karlarını rahatça yurtdışına transfer edebilen yabancı firmalar tarafından üretildiği bu merkezler, komprador burjuvazinin bekçiliğinde gelişen sektörlerdir.
Sonuçta;

Türkiye ekonomisi, komprador burjuvazinin kendisine verilen küresel görev çerçevesinde; yerli sermayenin belirlenen çerçevede üretim yapmasını sağlamakla görevlendirilmiştir. Ve ne yazıktır ki; ekonominin bu geçiş döneminde küresel kraliyetçilere hizmet eden komprador burjuvazinin şimdiden yedekleri bulunmaya başlanmıştır.Ve kürenin patronları yeni hizmetkarlarını şimdiden ısındırmaktadırlar. Kendilerini bugün Koç gibi hissedenlerin, kendilerine biçilen görevi tamamlamaları ile birlikte yarın aynı hissi taşıyamamaları kuvvetle muhtemeldir.

Unutulmamalıdır; Türkiye’de bir çok holding; küresel sermaye lobilerinin maşa olarak kullandığı ve işi bittiğinde atacağı kabuk kuruluşlar haline gelmişlerdir.


TOPLUMSAL YABANCILAŞMA

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Cumhuriyet’in 80. yılına girilirken, ulus devlet olma yolunda sürekli gerilemiş ve bugün gelinen noktada AB propagandası altında neredeyse nüfusunun üçte birini teşkil eden bir etnik grup azınlık olarak kabul edilme noktasına gelmiştir. Keza birkaç sene öncesine kadar kendi etnik kimliklerini telafuz etme ihtiyacını bile duymayan gruplar, yeni dinamikler doğrultusunda açıkça etnik kimlikleri doğrultusunda kültürel, sosyal ve hatta politik etkinliklere girişir olmuşlardır. Etnik parçalanmanın ötesinde toplum bir de ayrıca belli düşünce kalıpları çerçevesinde bölünmüş ve dondurulmuştur.

Dünyada Türkiye Cumhuriyeti kadar toplumsal fay hatları üzerinden sürekli bir polemik kazanında kaynatılan bir başka devlet bulunmamaktadır. Ve ne yazık ki, bu fay hatları ile ilgili olarak yetkili makamlar sadece haritalandırma çalışması yapmakta; bu fay hatlarının üzerindeki yapıların toplumsal sallantılara dayanıklı hale getirilmesi ve bu fay hatlarının giderilmesi konusunda gösterilen çabalar yetersiz kalmaktadır.

Türkiye yabancı istihbarat örgütlerinin rahatlıkla televizyon kanalı kurabildiği, partilerin içine sızabildiği, çeşitli fonlardan besledikleri kanaat önderleri aracılığı ile toplumun önüne her türlü polemiği, kavramı ve tartışmayı sürebildiği ve devletin gözü önünde devletin aleyhine propaganda yapılabildiği; ülkenin küresel hegemonlara devredilmesi maksadı ile her türlü kavramsal maskelemenin yapılırken gerçeklerin milletten gizlenebildiği bir psikolojik savaş sirkine dönmüştür.

Bu kavramsal karmaşa arasında Türk milleti her türlü düşünsel nirengisini kaybetmiş bir şekilde geleceğini kontrol edemeyeceği bir noktaya sürüklenmektedir.

Toplumsal yabancılaşmanın bir ayağı da toplum katmanları arasında ekonomik olarak açılan uçurumun görsel ve kavramsal boyutta da derinleştirilmesi aracılığı ile gerçekleştirilmektedir. Bu yönde medya yine müstesna bir rol üstlenmiş ve bir yandan yaşam savaşı veren kitleler üzerinden devlet ve siyasi kuruma saldırmanın platformu haline gelirken, bir yandan da; ekrana getirdiği sosyete yaşam sahneleri aracılığı ile iktidarın merkezinden savrulmuş kitlelere yalnızlıklarını ve farklılıklarını sürekli hatırlatmaktadır.

Toplumu kendi içinde yabancılaştırmanın bir diğer ayağı ise; bu coğrafya üzerindeki en köklü unsurlar üzerinden yapılmaktadır ki bu da İslam’dır. Türkiye’de İslam hem kendi içinde, hem kendi dışında sürekli manipüle edilen bir öğe haline gelmiştir ve toplumun önüne sürülen ‘dini liderlerin’ çoğu bu kafa karışıklığını çözümlemekten çok, derinleştirme yolunda işlev görmektedir. Laik/İslamcı ayrımının yanı sıra; önümüzdeki süreçte mezhebsel ve azınlıklarla bağlantılı olarak gayrimüslim cemaatler nezdinde yeni kışkırtmalara gebe bir ortamı da beraberinde getirecektir. Anadolu’nun ezilmiş müslümanlarını arkasına alarak ezici bir çoğunlukla iktidara gelen AK Parti’nin seçim bildirgesinde türbandan söz etmezken, ‘mülkiyet haklarına saygı’dan söz etmesi; Türkiye’de ‘mülkiyet hakkı’ sorunu ile kimlerin karşı karşıya olduğu sorusunu da beraberinde getirmektedir.

COĞRAFİ YABANCILAŞMA

Türkiye’de strateji üreten çevreler ve kurumlar üzerinde uygulanan yabancılaşma operasyonudur. Küresel kraliyetçilerin bizzat kendi ağızlarından ve/veya bunların maşalarının ağzından duymaya başladığımız “Türkiye’nin en önemli ihraç ürünü ordusudur” ifadesi bu yabancılaşmanın bayrağı haline gelmiştir.

Mevcut ekonomik buhranın kendiliğinden oluşturduğu baskı ortamını da fırsat bilenler, Türkiye Cumhuriyeti devletini küresel güçlerin bölgesel jandarmalığını üstlenmeye ikna etmeye çalışmaktadırlar ve maalesef bu baskılar, Türkiye’nin çıkarlarının küresel güçlerle eşgüdümlü olarak hareket etmekten geçtiğine inanan bazı iç odaklar üzerinde fazlası ile etkili olmaktadır. 260 milyon dolar karşılığında Afganistan’da görev yapan Türkiye’nin bu macerasının ilk provaları Somali’de yapılmıştır ve Irak ile nihai şeklini alacaktır. Türkiye neredeyse gözünün önünde kurulan bir Kürdistan’ın garantörlüğünü üstlenecek noktaya getirilmiştir.

Türkiye’nin son 10 yıl boyunca müdahil olduğu dış olaylar gözönüne getirildiğinde, ülkenin her olayın çeperinde destek gücü olarak yeraldığı görülmektedir ve daha da kötüsü Türk Ordusu, emperyal güçlerin küresel operasyonlarında “İslami tatlandırıcı” olarak işlev görmeye başlamıştır. “Terörle Savaş” görüntüsü altında küresel egemenlik alanlarını İslami coğrafya üzerinde genişletmeye başlayanların jandarmalığını üstlenmek 600 yıllık bir imparatorluk geçmişi bulunan millete dar gelmeye mahkum bir elbisedir.

Azerbaycan’da Elçibey’in devrilmesine engel olamayıp, bölge petrollerinden aldığı pay %25’lerden %5’e indirilen;

Kosova’da NATO’ya sağladığı bütün lojistik desteğe rağmen, bölgedeki bir köyün koruması dışında kendisine hiçbir etkinlik alanı tanınmayan ve bölgedeki kültürel/sosyal ortamı ABD destekli Suudi sermayesine bırakan;

Kuzey Irak’ta bütün sert uyarılara rağmen, gözünün önünde bir Kürdistan kurulmasına engel olamayan;

Bütün silahlanma altyapısını, kendisine bu rolü biçenlerin stratejik planlamalarına uygun şekilde gerçekleştiren; bağımsız bir silah sanayi kurmakta aciz kalan;

Kendi toprakları üzerinde tarihi emelleri bulunan ülkelerle stratejik işbirliği kuran;

Semalarında yabancı uçakların cirit attığı, toprak altında ve üstünde kontrol dışı yabancı askeri unsurların bulunduğu bir ülkedir Türkiye.

Bu ülke hinterlandındaki coğrafyaya hakim olamadığı gibi, bu coğrafya üzerinde paralı asker konumuna getirilmek istenmektedir ki; bu coğrafi yabancılaşmanın kemikleşmesi anlamını taşıyacaktır.

Kendi coğrafyası üzerinde, kendi insanına karşı her türlü operasyonun senaryosunu kurgulamaya ve uygulamaya cesaret eden stratejistlerin; Ardahan’ın doğusu, Kırklareli’nin batısı, Silopi’nin güneyi söz konusu olunca küresel egemenlerle uyumlu bir gözlemci ve/veya uygulayıcı konumuna razı olmaları coğrafyasına yabancılaşan bir milletin tipik özelliklerini taşımaktadır.

Unutulmamalıdır ki; Türkiye Cumhuriyeti Anadolu kozasında kaldığı ve Anadolu’yu bir üs olarak kullandırdığı sürece Anadolu’yu koruyamayacaktır. Bu millet bu toprakların bekçisi değil; sahibidir. Bunu önce yabancıların değil; bazı “Türk”lerin kabullenmesinde büyük fayda bulunmaktadır.


Saygılar,


Behiç Gürcihan

warfeet
27-02-2007, 05:54
ALINTI***********
********


USTA gazeteci Hulki Cevizoğlu ve konukları Ceviz Kabuğu’nda Petrol Yasası’nı ele aldı. Programda çarpıcı açıklamalar yapan Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, “Bu yasa Yüce Divan’lık bir konudur” diyerek Başbakan Tayyip Erdoğan’ı uyardı.

YABANCILARA İMTİYAZ TANIYAN
Petrol Yasası Ceviz Kabuğu’nda masaya yatırıldı
Egemenliğimiz tehlike altında

Ceviz Kabuğu programında bu hafta Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in “Bölgedeki petrol bizim olsun” açıklamasının ardından TBMM’nde kabul edilen yeni petrol yasası ele alındı. Programın stüdyo konukları Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan ile Petrol-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın ile telefon konukları ilginç açıklamalar yaptılar. Geçmiş dönemlerde Enerji Bakanlığı da yapmış olan SP Genel Başkanı Kutan, “bu yasa Yüce Divanlık bir konudur” dedi.

Devler bastırdı
Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, yasayı “büyük petrol devlerinin baskısı istikametinde ve Avrupa Birliği’ne uyum çerçevesinde çıkarılmış bir yasa” olarak niteledi. Kutan, “Yapılmak istenen TPAO’nın özelleştirilmesidir” diye konuştu. Yabancı petrol şirketlerinin petrol için ihtilaller ve katliamlar yaptıklarına da dikkat çeken Kutan, muhalefetin yasayla ilgili gensoru vermesi gerektiğini ifade etti ve meselenin yüce divanlık bir konu olduğunu belirtti.
Petrol-İş Sendikası Başkanı Mustafa Öztaşkın çıkan petrol yasasını şöyle değerlendirdi:

BOP’un ayağı
“Bu yasa hiçbir şekilde bizim ülkemizdeki insanların derdine çare olacak bir yasa değildir. Böyle bir yasa çıkarmaya ihtiyaç yoktu. Yabancı devletlerin ve uluslararası petrol şirketlerinin bu yasaya ihtiyacı vardı. Türkiye’deki yerli şirketlerin yararına bir yasa değildir. Bu yasadan sonra TPAO’nın ayakta kalma şansı sıfırdır... Irak Savaşı’nın mimarı Dick Cheney bir petrol şirketinin CEO’su idi. Çok uluslu şirketler bu tür politikacıları ve devletlerin güdümündeki şirketlerdir... Amerika’nın Irak’ı işgal etmesinin sebebi petrole el koymaktı. Amerika, Büyük Ortadoğu Projesini (BOP) hayata geçirmek istemektedir. Yeni petrol yasası bu projenin Türkiye versiyonudur. Kanunun adını doğru koymak lazım bu yasanın içeriği adıyla bağdaşmıyor. Biz bu yasaya sendika olarak “adı Türk, kendisi yabancı petrol kanunu” dedik... Bu yasa yabancı şirketlere ülkemizin her yerinde sınırsız bir şekilde faaliyette bulunma olanağı getirdi.

TPAO yok ediliyor. Bu yasa TPAO’nı çökertme, yok etme planıdır. Türkiye’nin egemenliği tehdit altındadır... Kıbrıs’ın çevresinde tahmini olarak 400 milyar dolar değerinde 6-8 milyar varil petrol rezervi tespit edilmiş durumda. Bu petrol Kıbrıs- Mersin arasında da var, Kıbrıs’ın batısında da var... Burada petrol üzerinden kriz yaratarak Türkiye limanlarının da açılması hedeflenmektedir.”
Cevizoğlu, Türkiye’nin yer altı ve yer üstü kaynaklarının yabancıların eline geçtiğine dikkatleri çekerek, bu yasayla birlikte yabancı petrol şirketlerinin çıkardıkları petrolün tamamını dışarıya götürebilmelerinin önünün açıldığı söyledi. Bu durumun barış durumunda da, savaş durumunda da ülkemize stratejik açıdan zarar vereceğini söyleyen Cevizoğlu, savaş durumda tankımıza uçağımıza yakıt bulmakta bile zorlanacağımız bir konuma gelebileceğimizin altını çizdi.

Federasyona götürür
Canlı yayın anketinde izleyicilere, “Diyarbakır Belediye Başkanı’nın Bölgedeki petrol bizim olsun isteği federasyona götürür mü?” sorusu yöneltildi. Yaklaşık 5 bin kişinin katıldığı oylamada, izleyicilerin %96’sı “Evet, götürür” derken, geri kalan %4’ü “Hayır götürmez”
cevabını verdi.


Lübnan ve Mısır maşa
olarak kullanıldı

“Kıbrıs Rum hükümeti ile birlikte diğer ülkeler petrol arıyorlar. Yapılması gereken Kıbrıs Türk Petrollerinin bu işe el atmasıdır”

Telefon bağlantısıyla programa katılan Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Jeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğan Perinçek şunları söyledi: “Türk petrol yasasını değiştirmekle talebi çok olan bir malı daha kolay hale getiriyorlar... Karadeniz’de çok zengin gaz hidrat potansiyeli var. Gaz hidrat geleceğin enerji kaynağı olacak... Lübnan bu işte maşa olarak kullanıldı. Kıbrıs Rum hükümeti ile birlikte petrol arıyorlar. Yapılması gereken Kıbrıs Türk Petrollerinin bu işe el atmasıdır.”

Oyunlar oynanıyor
Bu sözler üzerine Hulki Cevizoğlu, Türkiye üzerinde oynanan oyunlara farklı bir açıdan yorum getirdi. Cevizoğlu şöyle konuştu: “Bakınız ülkemizin güneydoğusunda petrol çıkıyor. Son zamanlarda Karadeniz’de de petrol olduğu ortaya çıktı. KKTC sularında da petrol olduğu için, Rum yönetimi buraları özel sözleşmelerle Lübnan ve Mısır’lı şirketlere pazarlamaya çalışıyor. Petrol bölgeleri olan Güneydoğu, Karadeniz ve Kıbrıs’ı bir de siyasi yönden inceleyelim. Nedense, olay çıkan, çıkarılmak istenen bölgeler de hep buralar!. Bu kadar tesadüf olabilir mi?.. Demek ki, yabancılar özellikle bu bölgeleri karıştırarak, Türkiye’nin başını doğrultamaması, sorunlarla boğuşması ve bu kargaşa içinde kendi yararlarına olacak biçimde yasa çıkarttırarak veya oldu bittilerle bu bölgelerde söz sahibi olmak istiyor. Türkiye olarak bunlara çok dikkat etmeliyiz. Biz güncel karışıklıklarla boğuşurken, onlar uzun süreli petrol ve enerji hedeflerini uygulamaya koyuyor.”

Türkiye ve TPAO kurtlar sofrasında
Programa telefonla katılan bir diğer isim Türkiye Petrol Jeologları Derneği Genel Başkanı İsmail Bahtiyar oldu. Arama yatırımlarını teşvik etmek için çıkarıldığı öne sürülen yasa ile ilgili olarak şöyle konuştu:

Stratejik hesaplar
“Bu yasa ile 56 milyar dolar civarında devlet hisselerinde düşüş vardır. Sektörde tam bir liberizasyon hedeflenmektedir. Bu yasa federatif yapıya götürür. Bu yasa ile petrol ve gaz Türkiye için stratejik olmaktan çıkarılmaktadır... Uluslararası sermaye Türkiye’nin tamamını parselleyerek hidro karbon arayacak duruma getirilmiştir.”

Peşkeş çekiliyor
Eski Botaş Genel Müdürü Mete Göknel programa telefon ile katılarak görüşlerini dile getirdi. Göknel, yasanın petrol fiyatlarının yükseldiği ve Türkiye’deki petrol sahalarının önem kazandığı bir dönemde çıkarılmasının altını çizdi. “Fosil kaynaklarımız yabancılara peşkeş çekiliyor” diyen Eski Botaş Genel Müdürü Mete Göknel, TPAO’nın ağırlıklı aramalarını da yurtdışına kaydırdığını belirtti. Yasanın TPAO’nı ortadan kaldırmayı amaçladığını söyleyen Göknel, “Kurtlar sofrasına açıyorsunuz Türkiye’yi, TPAO’nı da bu kurtlar sofrasının içine atıyorsunuz” diye konuştu.

Arkası gelecek
Türkiye’nin enerji politikasızlığına da değinen Eski Botaş Genel Müdürü Mete Göknel, toplam enerji kullanımımızın %72’sinin dışarıdan karşılandığını belirtti ve “Bunun arkasından kömür de gelecek. Kömürü de verecekler. Türkiye’nin kömürü, jeotermali, rüzgarı kaldı bitek” diye konuştu.

***********
SABAHIN BU SAATINDE KALKTIM,
NEDENMI, IS GUC VS bir de...
NELER DÖNÜYOR, BU MEMLEKETTE yönetici VASFINDAKI !!! kisiler ne dümenler ceviriyor diye su interneti kolacan ediyorum... tabii internetle is bitmez.....
Erken kalkmak iyidir, iyidir de bazi yazilari okuyuna DELLENIYORUM...


Bu petrol kanunu, bu hükümetin yaptığı en büyük vatan hainligidir....


Bu yuzden topunun hesap vermesi gerekir...

Bu sözde büyük petrol şirketlerinin de cani cehenneme,
hepsinin fisini cekmeyi bilir bu millet...

Bu PETROL KANUNU IPTAL EDILMELI...


Sacma sapan anket yaptiran
AKP,
OYLARININ yüzde 23'e düstügünü görüp debeleniyor....

ab HIKAYESIYLE sacma sapan gecmisi olmayan ne idugu belli olmayan "DIL" denen "lehçeyi" bile kabul ettiler...

Gelirden bahseden basbakan, giderden bahsetmeyip bu milleti aptal saniyor...
Sen git ilkokul cocuklarinin karsisina CIK,

O COCUKLAR SANA GEREKEN CEVABI VERIR BASBAKAN...

Yine tekrar ediyorum, cevrenizde herkese anlatin,


***************** P E T R O L K A N U N U*************

VATANA IHANETTIR,

karadenizde, akdenizde, guneydoguda TPAO'
PETROL ARAYAMAYACAKTIR....

PETROL KRIZINDE, (savas vs) kendi ulkemizden az veya cok CIKACAK PETROLU, bu

petrol sirketi SÜRÜLERI, 1'e maledip, 100'e BIZE SATACAKLAR veya SATMAYACAKLAR...


TEKRAR YAZIYORUM,

AVRUPA, (YAKLASIK 40 ULKE), AMERIKA, RUSYA, HINDISTAN,

bu ülkeler enerji SIRKETLERINI,
STRATEJIK*********
ONEMI var deyip S A T M I Y O R........
BUNLARI SATMAYI DUSUNMEK BILE IHANET DIYE CHIRAC veya bir baskasinin bir sözünü hatirliyorum...

BU ÜLKEDEKI BAZI YONETICILER BU VATANI SATIYOR.........

LANET OLSUN.........


H E S A P VERECEKLER...........

Bu isin arkasini MILLET OLARAK BIRAKMAYACAGIZ, BIRAKMAYALIM.....

PARAYA HÜKMEDENLER, SIZDE BIRAKMAYIN......

PASA NE DEMISTI............

U Y A N I K O L U N............ ***********

warfeet
01-03-2007, 05:56
Aymaz enteller ahkam kesmeyi birakin.

Türk, Alevi, Kürt; acılar da, tepkiler de ortak: “Devlet, eşkıya ile aynı kefeye konulamaz”, “Her şehit haberi, ardından yakılan her ağıt yüreğimizi sızlatıyor”

ASKERİNDEN polisine, 70'lik ihtiyarından beşikte adı konmamış bebeğine, öğretmeninden doktoruna binlerce şehit verdi Türkiye. Terör adres sormuyor ki...

TÜRK, Kürt, Çerkez, Alevi, Sünni ayrımı yapmadı eli kanlı teröristler; kimi Edirneli’ydi şehitlerin, kimi Çankırılı, kimi Hakkarili, Trabzonlu... Gelen her şehit haberi, ardından yakılan her ağıt ise hepimizin yüreklerini sızlattı. Gözyaşları yüreklere aktı hep; çünkü acılar ortaktı...

Şehit aileleri ise içlerini Tercüman'a döktü. Telefonlar, mailler ve fakslarla teröre bir kez daha lanet yağdı. Kimi "Aymaz enteller, oturdukları yerden ahkâm kesiyor" dedi, kimi "Devlet, eşkıya ile aynı kefeye konulamaz" mesajı verdi. Askerinden vekiline, akademisyeninden eğitimcisine ortak ses yükseldi. İşte o mesajlar...

Oğlumu parçaladılar, affetmem

Zeynel Abidin Kurt, Kahramanmaraş - Elbistanlı bir ziraat mühendisi. Kendisi 22 yıl görev yaptığı Güneydoğu'da oğlunu şehit vermiş. Sesi ağlamaklı, yüreği yangın. "Ben onları nasıl affedeyim" diyor ve 'güvercin kanadına yazılan mektuba' şu cevabı gönderiyor: "Bu mektup bizi çok yaraladı. Aymaz enteller var; oturdukları yerden Güneydoğu ahkâmı kesiyorlar. Gidip orada yaşasalar ya... Son günlerde bir de 'Temsilci atanacak' deniliyor. Bu temsilci kiminle konuşacak? Ortada bir nevi arabulucu görevi yapacak. Kiminle? Önce Türkiye, ardından PKK'yla. İşte bu mektup veya mesaj gibi şeyler masaya oturtma planının alt yapı hazırlığı. Kamuoyuna malolmuş insanlara alt yapı hazırlığı yaptırıyorlar. Türkiye için bu tür girişimler çok tehlikeli.

Yılmaz Erdoğan kim, 'Silahları bırakın' diyor. O zaman yakında 'Apo'yu çıkarın, masaya oturalım, konuşup anlaşalım' demeye başlarlar. Arı kovanına çomak sokuyorlar. 'Barış' diyor, Türkiye Cumhuriyeti teröristle mi barış yapacak? Bir tarafta bir devlet var, diğer tarafta çocuklarımızı öldüren teröristler. Onlar gelsin, evimi bassın, çoluğumu çocuğumu öldürsünler, ocağımı yurdumu dağıtsınlar, sonra 'Beni bağışla' desin. Ben onu affeder miyim...

Bu çok tehlikeli bir oyun. Benim oğlum Cizre'nin Hisar bölgesinde şehit düştü. Sınırda arama tarama görevine giderken pusuya düşürüldüler. Atılan bir roketle paramparça ettiler yavrumu. Ben onları nasıl affedeyim?

Onlar bu acıyı biliyorlar mı?

Ayten Keser ise bağrı yanık analardan... Oğlunu 11 yıl önce şehit vermiş vatan savunmasında. O da aynı duyguları paylaşıyor. "Kınıyorum bu mektubu" diyerek başlıyor sözlerine ve şöyle devam ediyor: "Vallahi kafam durdu. Sürekli şehit cenazesi geliyor yine. Allah o ailelere sabır versin... Benim oğlum 1995'te Şırnak'ta operasyon sırasında şehit düştü. Allah kimsenin başına bu acıyı vermesin. Sürekli acıyı içimde taşıyorum. Allah bu yazıları yazanların başına da verirse, bu acının ne demek olduğunu anlarlar. Bizim aklımızı karıştırmaya çalışıyorlar. Kınıyorum onları..."

Her şehit haberinde için parçalanıyor

Bayram Biçici'nin sözleri yürek parçalıyor. Gencecik oğlunu şehit vermiş o da kanlı teröre. "Ben Tuncelili’yim, Alevi’yim" diye başlıyor sözlerine ve 'Terörün dini, imanı yok' mesajı veriyor. İşte yürekten kopup gelen o mesajlar: "Bu mektubu kınıyorum. Benim oğlum, uzman çavuştu. 1994'te Hakkari'nin Şemdinli ilçesinde Mezar Geçidi'nde şehit edildi. Acım dinmedi; kimin çocuğu şehit düşse üzülüyorum, içim parçalanıyor. Böyle yazıları kabul etmiyorum. Her gün şehit cenazeleri geliyor, onları seyredemiyorum, seyretmek de istemiyorum. Bu Kürt meselesiyse, Çerkezler de yapsın, Aleviler de aynı şeyi yapsın, dağa çıksın, toprak alsın o zaman. Ben Tuncelili’yim ve Alevi’yim. Biz bugüne kadar kimseyle sorun yaşamadık, kardeşçe yaşıyoruz burada. Eğer teröristlerin yaptığı doğruysa, Türkiye'de ne kadar ırk varsa hepsi aynısını yapsın o zaman, bu doğru mu? Bizler, Türkiye'nin bütünlüğünden, birliğinden yanayız. Mektupla verilen mesajlar çok yanlış."

Teröristin kurşunu Türkiye’yi vuruyor

Nurettin Yeşilbağ ise İzmir Şehit Aileleri Derneği İkinci Başkanı. O bir öğretmen. Her şeyden önce oğlunu şehit veren bir baba. Öğretmen bilgisi, şehit babası olmanın duygusuyla veriyor mesajını. İşte onun sözleri: "Elbette iyi niyetli olmak lazım. Ölümler olmasın, bizim istediğimizde bu. Ancak Türk askeri orada niçin var; vatanı savunmak için. Teröristlere, Türkiye Cumhuriyeti mi diyor 'dağa çıkabilirsiniz' diye. Asker orada silahlı teröriste kurşun sıkıyor. Teröristin kurşunu Türkiye Cumhuriyeti'nedir. Benim oğlum, Van'ın Gürpınar ilçesinde bir operasyon sırasında şehit düştü. Ben, şehitlerimizin cenazelerini görüyorum, anne ve babaları bizim yaşadıklarımızı yaşayacaklar bunu biliyorum. Bu beni çok üzüyor. Dağdakiler afla, silah bırakmayla falan inmez."

‘Mesajı alkışlayanları anlamakta zorlanıyorum’

Şehİt aileleri gibi, Türkiye'nin dört bir yanından 'Teröristle masaya oturulmaz' mesajları geliyor. O mesajlardan bazıları da şöyle:

Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı Şuayip Özcan:

"Bu mektup müthiş destek gördü. Bu destek de bir eğitimci olarak beni üzdü. Ateşkes isteniyor; sanki iki devlet arasında savaş oluyor. Terörün artık zorda olduğu bir dönemde, bazı sözde dostlar ile aynı dili konuşmuşlar. Ülkeyi koruyanlarla bölmek isteyenler aynı kefeye konuluyor. Bu mektupta, 'Bırakın teröristler istediği şekilde hareket etsin' mesajı var. Masa etrafında barış isteniyor. Neyi, kiminle konuşacağız, kimin silahı susacak? Her gün asker şehit olacak, sonra ateşkes istenecek. Bölücünün, teröristin ölüsüne yakılan ağıtla, şehit olanın cenazesine yapılanı aynı gören bir anlayışın destek görmesini anlamakta zorlanıyorum. Aynı milletin mensubu olmadıklarını, devlet istemlerini ortaya koyuyor. Gençlerimiz kışlaya bu ülkenin birliği için gidiyor. Dağa giden niye gidiyor? Teröristle benim Mehmetçiğimi aynı kefeye koyan anlayışa katılamam. Peki eğitimcinin günahı neydi de 150'nin üzerinde eğitimciye kursun sıkıldı? Çocukların günahı neydi de, kundaklarında beşiklerinde öldürüldüler? 'Çocukları niye öldürdünüz katiller' deme cesaretini neden gösteremiyor? Bu mesajı alkışayanların alkış seslerini anlamakta zorlanıyorum."

Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Fikret Türkmen:

"Türkiye Cumhuriyeti bir devlettir. Karşısına kimleri muhatap alacağını ve devlet olmanın şuurunu iyi bilir. Devleti eşkıyayla aynı teraziye koyması kabul edilemez. Kavgayı biz başlatmadık; bin yıldır aynı geleneklerle, kültürle yaşıyoruz. Bunlar bin yıldır bu topraklarda istedikleri gibi yaşıyorlar.
***(prof.iyi arastirmamis 300-350 sene öncesi yok bunların)***
Türkiye'deki demokratik hakları kendi emellerine kullanarak aleyhimize kullanan aydınlara dur denilmesi lazım. 'Bunları kabul edin, dağdan indirin' deniliyor. Mektup, son zamanlarda teröristlerin azgınlığına, askerin, halkın tepkisini yatıştırmak, olası bir harekâtı engellemek ve onlara şahsiyet vermek amacına yöneliktir. Kendisini çok akıllı zannedenler, karşısındakilerin de akıllı olduğunu unutmamalıdır. Türkiye her zaman için, aydın geçinen bazı insanların ihanetiyle zarar görmüştür. Bunları yazacağına, dağdakilere 'Siz ne yapıyorsunuz?' demesi, 'Sanatçı olmadığım halde, sanatçı itibarı görüyorum' demesi lazım."

Emekli Tuğgeneral Cihangir Dumanlı:

"Bu mesajı tasvip etmiyorum. Ortada taraf yok. Bir tarafta devlete, kanuna karşı çıkanlar var; diğer tarafta da devlet var. Bunların tarafmış gibi karşı karşıya getirilmemesi lazım. Böyle bir konuda sanatçı, popülaritesini kullanıyor."

AKP Ankara Milletvekili Talat Karapınar:

"Tabii ki mektuptaki bazı yorumlara katılmak mümkün değil. Birisi kanunu, birisi dağı seçmiş. Onu masum gösterip yazgıya, kadere bağlamak uygun değil. Türkiye Cumhuriyeti bir devlettir. Bir devletin de bir çapulçu sürüsüyle anlaşması gibi bir şey söz konusu olamaz. Mutlaka iyi niyetli düşünmüştür. Sanatçılar daha hassas insanlardır, kalpleri daha yumuşaktır. Ancak bu ifadelere katılmak mümkün değil."

CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman:

"Duygusal, duyarlılığı olan bir yazı. Ben Yılmaz Erdoğan'ı bu şekilde algıladım. Terör örgütüne herkes çağrıda bulunmalı 'Siz, bu ülkenin evlatlarının ölümüne neden oluyorsunuz, vazgeçin" denilmeli. Terör örgütünün devletle eş tutulmasını ise kabul edemem. Silahı bıracak olan birisi vardır; terör örgütüdür. Devlet, ülkesini ve milletini savunmakla görevlidir. Devlet, milletini savunmaya gayret ediyor. Görev yapan insanları mayınlar döşeyip katlediyorsun. Bu erkekçe bile değil. Bu milletin evlatları kandırılıp, dağlara çıkartılıp 'terörist' yapılıyor, gelecekleri mahvediliyor."

Okur mektuplarından...

1 ay sonra çocuğum olacak. 30 yaşındayım. Şimdi bana "hadi desinler" savaşmaya hazırım! Ve biliyorum ki benim gibi düşünmeyen yok bu vatan evlatlarından. Neyi bekliyoruz anlamıyorum. Kayseri'de gemi beklemek gibi bir şey bu. Yazık!.. Bu siyasilerin hepsine de saygılar!.. (E.K.)

---

Bu mektubu ben de okudum. Öyle derin bir nefret hissettim ki! Mektup ne acıdır ki, iki yüzlülüğünün sanki bir belgesiydi. (G.C.)

---

Kıymetli Tercüman gazetesi çalışanları, beceriksiz ve basiretsiz yönetim yüzünden, ülkede tam bir siyasal kriz yaşanıyor. Bebek katilini görmezden gelenler de kalkmış bize ders veriyor. Ne dersi yahu! Kardeşin PKK kamplarını ziyaret ederken, filmlerinde siyasal ayrımcılıklar yaparken, ben Kürtüm ey benim bin yıllık kardeşim deyip de yardım yataklık yapan adam mı bize ders verecek. Güvercin kanadında mektupmuş... Allah için bir gün açsın da şehit mektubu okusun. Demokrasiyle çözülmeyecek bu işler! (A.C.)

---
*********
BURAYI İYİ OKUYUN, tv lerde pkk li olduklarini bir muddet sonra ACIKLAYACAK BU sürüler...


Elimde gazeteci Macit Gürbüz'ün Eylül 2004'te İtil Yayınevi'nden çıkan "Kaç PeKeKeli Ölmüş Abe?" adlı kitabı var. Güvercin kanadına mektup yazan Hakkarili Yılmaz Erdoğan'ın ve kardeşi Mustafa Erdoğan'ın öbür (!) yüzünü yazmış. Okuyun da bu ailenin kamuoyuna yansımayan yönünü anlayın. Aynen kopyaladım. PKK'nın yayın organı Özgür Gündem muhabiri iken Apo ile röportaj yapma "başarısını!" gösteren Mustafa Erdoğan daha sonra nasıl MHP'li olmuş! Üstelik bir de MHP'nin adını kullanmış. Yazıklar olsun. Okuyun ve sayfanızda bu adamın ailesinin içyüzünü sayfalarınıza yansıtın. Bu konuyu kamuoyu gündemine getirdiğiniz için teşekkür ederim. (A.S.)

*********************

Hükümet Kandil Dağı'na operasyon yapacağını söylüyor. Ülkenin insanlarının sayesinde şan şöhret para kazanıp sonra da o insanlara kurşun atan bebek katillerine güvercin bacağına mektup yazıp gönderenler aklını başına devşirsin. Bu ülkede para kazanacaksın sonrada eli kanlı katillere mektup yazacaksın... Bastığın yerleri toprak diyerek geçme tanı / Düşün altında binlerce kefensiz yatanı/ Verme dünyaları alsan da bu cennet vatanı...

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE! (Y.G.)

---

Bu ülkenin ekmeğini yiyeceksin, suyunu içeceksin, havasını soluyacaksın, gezeceksin, tozacaksın, okullarında okuyacaksın, andımızı, İstiklal Marşı'mızı okuyacaksın, bu ülkenin aynı nüfus cüzdanını taşıyacaksın, ondan sonra da anadolu insanımızı, gencecik asker-polisimizi hiç düşünmeden arkadan hem de nefretle, kinle vuracaksın. Ne için? Ucuz emeller için. Bu ülkeyi sadece ve sadece içerideki hainler yıkmaya çalışıyorlar. Dışardan gelecek olan düşman zaten belli. Önemli olan içerdeki hainlerden, o mavi ve pembe renkli al yızdızlı kimliklerle gezen hainleri bulmak.

Çok düşünüyorlarsa hemen hergün kalkan şehit cenazelerine katılarak mesajlarını daha rahat verebilirler... Atmosferi yaşasınlar,şehit aileleriyle beraber kol kola (Oktay Kaynarca'nın yaptığı gibi) yürüsünler... (Ç.G.)

warfeet
01-03-2007, 06:05
Kenan Evren’in Türkiye’yi bölme itirafı ve Türk ırkı!
ABD derin devleti bağlantılı düşünce kuruluşları uzun süreli bir hazırlıktan sonra, Türkiye’de bir kampanya başlattı!
“Türk diye bir ırk yoktur” diye yazılar yazdırıyorlar!
Bu kampanyayı, Türk milliyetini sadece vatandaşlık bağlamına indirgemek isteyen Avrupa Birliği’nin Eric Zürhrer’e 10 yıl önce kitap yazdırması ile birlikte düşünelim!
The Wall Street Journal gazetesinin 28 Kasım 2006 tarihli sayısında, Hugh Pope, Batı’nın stratejik bakışını sergiliyordu:
“Roma İmparatorluğu, ‘Anadolu’ve ‘Küçük Asya’adlarıyla da bilinen, bugünkü Türkiye’yi içine alıyordu. 70 milyon nüfuslu modern Türkiye isim ve dil açısından Türk olabilir ancak genetik açıdan o kadar safkan değil. Orta Asyalı Türklerin Türkiye’ye gelişleri esasen 13. yüzyılda sona ermiştir. Anadolu’daki eski nüfusa toplamda yaklaşık yüzde 10 katkıları olmuş gibi görünmektedir.”
İşte bu düşünceyi sözde bilimsel verilerle desteklemek için Boğaziçi Üniversitesi’nde bir anket yaptırıldı.
Newsweek dergisinin 28 Kasım 2006 tarihli sayısında Owen Matthews bu araştırmayı yazısında kullandı ve Türkiye’de Türk oranının yüzde 20 olarak gösterdi!
Halbuki bu iddiaların tamamı uydurmaydı! Türkiye’de Türk oranı asgari yüzde 85’tir.
Fakat bu uydurmalarla birlikte, önce Niyazi Öktem, sonra Özdemir İnce ve Ertuğrul Özkök ve son olarak da İsmet Berkan, Türk diye bir ırkın olmadığını iddia eden yazılar yazdılar! Huge Pope’un iddiasını tekrar ettiler.

* * *

Ardından, 12 Eylül’ün Cumhurbaşkanı Kenan Evren,
“Bölge valiliklerini eyalet olur diye düşünmüştük. Türkiye ilerde eyalet sistemine geçebilir” itirafında bulundu.
Biz de sağlığında Turgut Özal’a eyalet sistemini savunduğu ve federasyonu gündeme getirdiği için ağır eleştiriler getiriyorduk. Demek ki suç ortağı Kenan Evren imiş! Ona güveniyormuş!
Suç diyorum, çünkü bu öneri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını ve devletin üniter yapısını ortadan kaldırmak anlamına gelir!
Üstelik bu proje de Hıristiyan Siyonistlerin küreselleşme projesinin parçasıdır. Türkiye’yi Roma dönemindeki eyaletlere bölmenin alt yapısını uzun süredir hazırlıyorlardı zaten! Küresel Haçlı Seferi’nde bunun belgelerini de yayınladım.
Bu fikirler, Türkiye’ye bölücü terör örgütünden daha fazla zarar verir!

* * *


Bu tartışmalara bilimsel bir cevap vermek gerekir.
Macit Gürbüz’ün Selenge Yayınları arasında çıkan, “Kürtleşen Türkler” kitabının 101, 102, 103’üncü sayfalarında “Kazakistan’da bulunan M45 Mutasyonu”ndan bahsediliyor.
O da bu konuya H. Feyza Daldal’ın “Uygarlığın Doğup Geliştiği Yer, Bereketli KünAy” kitabından almış. Eser, Yeni Hayat Yayıncılık’tan çıkmış.
Özetle, herkesin paylaştığı ortak atadan kaynaklanan en önemli mutasyon olan M45 Kazakistan’da bulundu.
Bu mutasyonun bir merkez gövde olduğu,buradan çıkan dalların, sonraki çağlarda, Avrupa, Amerika ve Asya’nın dört yönüne yayıldığı anlaşıldı.

* * *


Bir de neredeyse tüm Orta Asya erkeklerinde görülen bir işaretin çıkış noktasının Moğolistan olduğu ve bağlantı yaşının, en azından 1000-3000 yıl önce olduğu anlaşıldı. Bu işaretin bugüne kadar hiç değişmeden geldiği tespit edildi. Moğolistan Türklerin anayurdudur. Moğollar bu bölgeye sonradan yerleşti. Demek ki Bumin Kağan’ın genetik kodları, hiç değişmeden bugüne kadar gelmiştir! Mesela Atatürk, Bumin Kağan’ın genetik şifresini taşıyordu. Bugünkü Türkler de Bumin Kağan dönemi Türklerinin genetik şifresini taşıyor!
Bugün Etrüsklerin Türklüğü de İtalyan üniversiteleri tarafından ispatlanmıştır. Avrupa medeniyeti, Etrüsk temeline dayanır. Latin alfabesinde de Etrüsk alfabesi esas alınmıştır.
Demek ki sorgulanması gereken Türk ırkından ziyade Avrupalıların ve Amerikan yerlilerinin ırkıdır!

**********

Bizim IRK mevzumuzu da bu it sürüleri MUTLAKA karistirmaya calisacaklardi...

********* BIR ***********
Kendileri (BATI'NIN COGU), amerikayi katmiyorum bile onlar için irk (5.000 sene sonra)...

Ortaligi karistirmak icin ellerinden gelen herseyi yapacaklar...
Diyorduk ya,
Gazetelerde calisan, yaklasik 200 (ikiyüz) kadar YAZAR !! cizer !! GEZER!! seklindeki amerika ve ab AJANLARI CALISMAKTADIR...
10 YIL Türkiye'yi savunacak ve EFENDILERINDEN emir gelince ve KENDINE TABAN yapinca,

SALYALARINI AKITACAKLAR...

ISTE bugünkü gazetelerimizdeki AJANLARI tek tek ACIKTA GÖREBILIRSINIZ...

ULAN sen git ilk önce, amerikanin, avrupanin ne irki oldugunu CÖZ,
ÇÖZMEZLER NEDENMI????????

ATALARI Bizden ÇIKAR....

CÜNKÜ, daha 2 ay önce ITALYAN profesörlerin yaptigi gibi italyanlarin
ETRÜSK lerden, yani TÜRK'lerden türedigini bulduklarini BILDIKLERI icin YAPMAZLAR,
ATALARININ cogunun BIZ DEN oldugunu ANLADIKLARI ICIN isyan EDIYOR BU SÜRÜLER... :)
binlerce yildir onlari bize karsi düsman olarak yetistirdi anne-babalari ve SONUC: Dedeleri TÜRKLERMIS :)....

SONRA DA BUnların vatikani, papazlari, abd si, avrupasi birkac derin devlet kurulusu camur ATMAK icin birkac BATILI YAZAR takimini HAREKETE GECIRDI... HESAPTA...

AMA ÜZÜLMESINLER, BIZIM SOYUMUZ TEMIZDIR, sadece ONLAR SOYLARINA SAHIP ÇIKAMAMISLAR ve KIRLENMISLER...

Truva'yi YAZAYIM BURADA...

Truva'da biz yenilmisiz, ASYA'ya tekrar göç etmisiz....

Truva'dan sonra 1453'te FATIH Sunu söylemistir: inanmayan osmanli arsivlerini arastirsin...

ISTANBULU ALAN FATIH:

************* TRUVA'NIN ÖCÜNÜ ALDIK ************

ADAMLARIN ACISI COK BÜYÜK....

Basindaki bazi yazarlara, hükümetin bazi yetkililerine, TV'DEKI BAZI sanatci bozmalarına (özellikle PKK'lıdirlar) dikkat edin....

warfeet
01-03-2007, 06:08
********
TÜRKMENLER Türkmenler diyen bu hükümetin Yunanistan'daki bir takim kuduz sürülerinin yaptiklarina ne YAPTIGINI IYI OKUYUN..

**************

Türkiye’nin ortasına Yunan bayrağı!..
Gün geçmiyor ki Avrupalı sözde dostlarımızdan bir düşmanlık mesajı gelmesin. Her fırsatta demokrasi ve insan haklarından dem vuran bu ülkeler, artık kabak tadı vermeye başladı.
Bugünkü yazımda Yunanistan’daki Türk düşmanlığının boyutunu gözler önüne sereceğim.
Şubat 2007’de Batı Trakya’daki İskeçe ve Gümülcine gibi büyük Türk şehirlerinde dağıtılan STOHOS (Hedef) Gazetesi imzalı bir ırkçı bildiri, düşmanlığın ne boyuta ulaştığını açıkça ortaya koyuyor.
Bildirinin ön yüzünde Türkiye’nin ortasına dikilmiş bir Yunan bayrağı var. Çevresinde büyük harfle aynen şöyle yazıyor: TÜRKİYE, BİR BAŞTAN BİR BAŞA YUNAN EYALETİ... HAK İDDİASINDA BULUNUYORUZ... ATALARIMIZ TARAFINDAN KAN VE GÖZYAŞLARIYLA SULANAN BU MUKADDES TOPRAKLAR BİZİMDİR. SAVAŞACAĞIZ VE ONLARI-ORALARI KURTARACAĞIZ...
Bildirinin arka yüzü ise daha da korkunç. Üzerinde Yunan bayrağı bulunan bir tank resminin etrafındaki yazılarda da şöyle deniliyor: TÜRKLER, MOĞOLLAR, ÖLECEKSİNİZ, HEPİNİZ... BİR AKŞAM ÜZERİ TANKLARLA İSTANBUL’A GİRECEĞİZ VE AYASOFYA’NIN ÖNÜNDE RESMİ GEÇİT YAPACAĞIZ...
Üzerinde çift başlı yılan ve patrikhaneyi sembolize eden figür bulunan ve KETO imzalı bir başka bildiride de aynen şöyle deniliyor: BAŞLAR DİK OLACAK... ORASI (Türkiye’yi kast ediyorlar) YİNE BİZANS OLACAK...
Bu bildirilerin geçen hafta Türklerin bir ırk olmadığını ve Moğollardan gelme olduğunu pişkince yazan Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün yazısıyla aynı zamanlara denk gelmesi de çok düşündürücüdür.
Değerli okurlar, bu son bildiriler de hangi ulusun daha hayalperest olduğunu ortaya koyuyor. Yunanlılar daha hayalperest ama hedefleri var. Türklerin ne hedefi, ne politikası ne de birbirinden haberi var. Batı Trakya ve Balkan Türkleri ile ilgili yüzlerce dernek var, bir kaçı hariç iş yapanı yok. Bu nedenle garabet sona erdirilmeli ve milletin kafasını bulandıran dernekler kapatılmalıdır. Böyle kofti dernekler hem Türkiye’ye hem de Türk dünyasına büyük zarar veriyor. Kalanlar da aklını başına almalıdır. Yıllarca koltuklarda oturup içkili gece düzenlemekten öteye gidemeyenler, milletin yakasından düşsünler. Gerekirse tek tek isimleri yazacağım. Bu derneklerin bazıları kıraathane ve meyhane, bazıları da seçim bürosu gibi çalışıyor. Irak ve Kafkas Türklerinin kurduğu dernekler de bunlardan farklı değil. Yüzlerce dernek var, 2 bin kişi bir araya gelemiyor, bir gazete-dergi çıkartamıyor. Var olan aylık yayınlar da 3-4 milyar kağıt parası bulunamadığı için bir bir kapanıyor. Sonra da medyayı kötülüyorlar. Kendi cebinden ayakta kalanlara yardım etmek yerine, utanmadan sırt çeviriyorlar. Yazıklar olsun. Kültür Bakanlığı da bu yayınlara cüzi miktarda yardım etmek yerine Türk kelimesini kullanmalarını yasaklıyor. Orhan Pamuk ve Hrant Dink’in kullanıldığı sözde Türkiye’yi tanıtma projelerine trilyonlar akıtıyor. Onlara da yazıklar olsun. Yunan her gün yeni bir oyun peşinde ama yüzlerce dernekten kayda değer ne bir ses ne de bir proje var. Yüzlerce dernek var Balkan Türkleri kan ağlıyor ve bu derneklerin hiçbirini tanımıyor. Türkiye’yi yöneten AKP iktidarı, Atina Büyükelçiliği’ni Batı Trakya Türkleri’nin kulağını çekmek, sindirmek ve hareketsiz hale getirmek için kullanıyor. Entelektüellerin Türkiye’ye gelip konuşmaları, konferanslarda sıkıntıları anlatmaları resmen ****Türk Büyükelçiliği***** tarafından tehditlerle engelleniyor.

warfeet
01-03-2007, 06:20
Efsaneler ve gerçekler
Gerçeklerle bile kolay yıpratılamayan bazı efsanelerle yatıp kalkıyoruz. Mesela ABD’nin Türkiye’nin gerçek dostu ve müttefiki olduğu, PKK ile mücadele edeceği... AB ‘nin, Türkiye’yi tam üye kabul edeceği ve bunun için de bu çıkmaz yolda devam etmek gerektiği gibi... Ve PKK-Kürt-Güneydoğu sorununun siyaseten ve ABD yardımıyla çözüleceği gibi! Bu efsanelerden birini, bir süredir şişirilmekte olan, “Kürt liderleriyle konuşulmalı” balonunu, bizzat Barzani patlattı... NTV’de Mete Çubukçu’yla sohbetinde açıkladı. K. Irak’taki PKK varlığıyla askeri mücadelelerinin söz konusu olamayacağını, Kerkük’ün bir Kürt kenti olduğunu söyledi ve dedi ki; “İran ve Türkiye, Kürtlerin bağımsız bir devlete sahip olma hakkı olduğu fikrine alışmalıdırlar!”
Şimdi bu adamlarla, PKK’nın “hüllecileriyle” ne konuşacağız? Milli çıkar ve ülke bütünlüğünden ne kadar vereceğimizi mi?
Hep yazdım; Güneydoğu sorununu bu kişilerle, “barışa siyasi çözüm” için dolaylı olarak da konuşmak, TC devletine yakışmaz ve muhakkak hüsranla sona erecektir. Bizim “kırmızı çizgilerimiz” solarken Barzani ve Talabani’nin, APO’nun “kırmızı çizgileri” kalınlaşıyor. Barzani “bunlara alışın” demiş. Zaten bir süredir alışmaktayız; TSK’nın eski Genelkurmay Başkanı E. Orgeneral Hilmi Özkök’ün bile “Barzani ve Talabani realitesini kabul etmek gerekir” demesinden beri! Ve bazı iş adamlarımız da, Kuzey Irak’ta iş bağlantıları ve yatırımları olduğu için, “alıştırılmamıza” yardımcı oluyorlar. Sırtlarında yumurta küfesi yok. Onlar, Türkiye parçalansa ve “Büyük Kürdistan” olsa bile, işlerine devam ederler! Bakalım Barzani ve Talabani ile konuşmak “neden olmasın” diyen Erdoğan- Gül ikilisi, Barzani’nin konuşmasına nasıl kulp takacaklar ve tevil edecekler?
Güneydoğu konusunda başka iki efsane var. Sevgili arkadaşım Güneri Civaoğlu ve bir programda çok doğru şeyler söyleyen emekli General Armağan Kuloğlu “1 Mart tezkeresi geçseydi, Kuzey Irak’ın güvenliği Türkiye’den sorulacaktı... Barzani ve Talabani yönetimindeki Kuzey Irak Kürtlerinden TSK’ya engelleme olamazdı. PKK da İran sınırındaki dağlara sıkışıp kalırdı... Bölgedeki TSK’yı aşarak, savaş sonrası, o coğrafyada kalan Saddam’ın ağır silahları ve ABD’nin yüksek teknolojili füzeleri, PKK’ya servis edilemezdi... Şimdi, savaşın başında yapılan 1 Mart yanlışı hâlâ Türkiye’nin peşini bırakmıyor” diyesiler. Efsane!
Irak’a saldırıda ABD ordusuna topraklarımızdan geçit vermemek ABD’yi kızdırdı. Razı olsaydık ABD, 1960’lardan beri yerleşmiş mevcut siyasetini, “Büyük Orta Doğu Projesini” rafa kaldıracak ve petrollerinin sadık muhafızları Kürtleri terk edip Türklere sarılacak, Irak’ın geleceği konusunda bize söz hakkı verecek miydi? Boş hayaller!
Ama o takdirde Türkiye, ABD’nin Irak’taki cinayetlerine ortak olmaz, Arap milliyetçilerinin husumetini çekmez miydi? Ve şimdi de, diğer “Koalisyon” ortakları gibi o batağa saplanmaz mıydı? Artı; ABD kuvvetleri Güneydoğu ve Karadeniz’e yerleşseydi onları nasıl çıkaracak ve o bölgeyi karıştırmalarına nasıl engel olacaktık? O zaman “çuvalı” askerlerimizin başına, oralarda geçirirlerdi!
Bazı sözde aydınlar tarafından pompalanmakta olan diğer bir efsane de şu: Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşında hizmet eden Kürtleri, yeni devletin federal veya konfederal ortağı yapacaktı. Sonra sözünden döndü. Neden bir aralık düşünmüş olsa bile, Kürt başkaldırıları, Koçgiri isyanı ve ihanetler yüzünden bu düşüncesinden sarfınazar etti. “Ne mutlu Türküm diyene” anlayışıyla, üniter TC ulus devletini kurdu.
Değerli araştırmacı Özdemir İnce Hürriyet gazetesindeki köşesinde (17 Şubat 2007) bu efsaneyi de patlattı.
Başka bir efsane de, Radikal gazetesinde Türker Alkan’ın yaptığı gibi, “Siz Kürt olsaydınız ne yapardınız” diyerek, Kürt bölücülere hak vermek! Benim, bizim kendimizi düşmanların, bölücülerin yerine koyup, onlara hak vermek gibi bir lüksümüz olamaz... Alkan ve onun gibi düşünenlere soruyorum: “Siz Türk olarak Güneydoğu sorunu konusunda ne yapardınız?” Ne yapacaklarını bildiğim halde!

***********
Tezkere HIKAYESI'ni kim anlatirsa anlatsin inanmayin.....
Bugünkü erdogan in dedikleri kendisinin efendilerinden aldigi emri yerine getirememe ÖZRÜ gibi bir seydir....
***********

50 bin amerikan cony sokak serserisinin (YARISI iyi yetismis AJAN olacakti), bunlarin memleketimizde ne halt yiyeceklerini erdogan'a sormak gerek...

Irak'ta 2 gecede her yeri rahat isgal eden (SADDAM DESTEKLI ISGAL), 200 ucagin KUM ALTINDA OLDUGU SÖYLENIYOR), amerika, kuzey Irak'tan bizimle birlikte IRAKa girecekmis...

ONA........... N....h diye bir tabir vardir bizim memlekette...
Irak ta 2 gecede isini bitiren amerika pis emelleri icin buraya asker konuslandiracakti sayin BASBAKAN....
bunu kendisi bilir sanirim......
Bu tip, karistirmaya calismalari (ZOR GÜLÜM ARTIK) bu memleketi olacaktir, fakat, ARTIK HERKES, ICTEKI ve DISTAKI DÜSMANIN kim oldugunu biliyor...

DISTAKI DÜSMANLAR ZATEN BELLI,
icteki düsmanlar...
BAZI gazetelerdeki (YAZAR, yöneticiler), abd, ab destekli.
TV'lerdeki (Bazi HABER spikerleri, haber yapimcilari, yöneticiler) abd, ab destekli.
(Magazin programlarinin bazilarini HAZIRLAYANLAR) i.srail, ab destekli...
Arabeskçi denen bazı sanatcilar (pkk, abd, ab destekli)..
Devletin bazi kademelerindeki (iktidar partisi icinde bile, zamaninda DEP milletvekili olmus olanlar) PKK, israil, abd destekli...
DTP denen toplama sürüler (tabiiki abd, ab, israil destekli).... (dikkat edin, o dogulu vatandaşlarimizin yüzde 80'i bu partiye sicak bakmazlar. Onlar bizdendir)...

ISTE BUNLAR DOSTLAR...

Buyukanit pasa herzaman ne diyor:

TÜRK HALKI UYANIK OLSUN..

*************






*****************

warfeet
04-03-2007, 21:22
ALINTI..........

Bazı vatandaslar küstahlığın doruğunda!..
Bir gazeteci ve belgeselci olarak Yunan ordusunun 1918 yılında Türkleri yönelik yaptığı katliamların belgeselini yapmak için çok uğraştım. Bizzat İngiliz ve İtalyan insan hakları komisyonu tarafından çekilmiş fotoğraflar hala gözümün önünden gitmiyor. Henüz 13 yaşındayken tecavüz edilen ve ağzında bomba patlatılarak öldürülen Türk kızını, Yunan askeri tarafından kafası kesilen çobanı, sırtından süngülenen ninemin ve daha nicelerinin fotoğrafları

******Cumhuriyet tarihi boyunca devlet içindeki hainler tarafından gizlenmiş. **********

ÖZELLİKLE yildiz arasına aldım bu satiri..
o amerka, isrrail ajanı olan ve pkk sürülerini destekleyen bazı devlet kademesinde yöneticilik yapmis ve YAPMAKTA olanlar iyi okusun...

Bu belgesel için TRT’ye başvurdum. Belgeler evraklar ıvır zıvır sonunda beni kapının önüne koydular. Hocalı katliamı belgeseli de son 10 yılda kimsenin ilgisini çekmedi.
Irak Türkleri ile ilgili 2004 yılında yaptığım iki bölümlü “Çileli Efendiler” adlı belgeseli önce CNN Türk’e ücretsiz verdim. Israrım üzerine Taha Akyol imzalı aldığım yazılı cevapta, belgeselin Kürt halkını zor duruma düşürdüğü, toplumda huzursuzluk yaratacak türden olduğu yönündeki gerekçeyle yayınlanmadığı belirtildi. NTV’de aynı gerekçeyle yayınlamadı. “Yalan varsa nedir?” sorusuna aldığım yanıt “Yalan olmayabilir ama rahatsızlık yaratır” oldu. Bu belgeseli TGRT, SKY Türk, ART ve Türkmeneli TV’de yayımladım. Bunları şunun için anlattım. Geçenlerde Hürriyetin haberi, “Yaralı Yürek dizisinin ekibi Urfa’daki 30 kişilik bir grup tarafından basıldı ve dövüldü. Dizi, güneydoğudaki töre cinayetlerini konu ediyordu...”, “Urfa Belediye Başkanı dizinin derhal kaldırılmasını talep ediyor”, “Kurtlar Vadisi Terör yayından kaldırıldı...”

Görüyorsunuz, birtakım dizilere Türkiye’de tahammül yok...Ya baskı ve sansür uygulanıyor, ya da şiddet....Peki anlı şanlı insan hakları ve fikir özgürlüğü savunucuları nerelerde?... İddia ediyorum bu ülkede Türkler aleyhine bir dizi yapılsaydı mesela, “Türkler Ermenileri yakaladığı yerde kesti” mesajı veren bir dizi yayından kaldırılsaydı, ya da ekibi saldırıya uğrasaydı ne olurdu? Türkler, vandal, kalleş, barbar olurdu? Biz artık biliyoruz ki Türkiye’de Türklere hakaret ve iftira etmek serbest (301 değiştiriliyor...) Vay canına. Bu milleti iyici aptal sanmaya başladılar. Büyük şehirlerin haline bakın, sokağa çıkamaz, yolda yürüyemez hale geldik. Terör kapkaç, tecavüz, hırsızlık, uyuşturucu ve her türlü pislik. Türkiye’yi yönetenler aklını başına almalıdır. Demokrasi adı altında her türlü bölücü faaliyet ve küstahlık artık kabul edilemez boyutlara ulaşmıştır. AB faşizminin Türkiye’deki hizmetkarı AKP işbaşına geldikten sonra bu rezalet de kat be kat artmıştır. Kimse kimseyi kandıramaz. Bu durdum ciddi olarak batmaya ve rahatsızlık yaratmaya başladı. Bu vatanın tek sahibi Türk milleti bu gayrı samimi zihniyeti çok fazla hazmedemez.
*******


*************

Türklerin genetik şifresi!
Kazakistan’da bulunan Türklerin genetik şifresinden bahsetmiştim. Konu müthiş ilgi uyandırdı: Ayrıntısını, Macit Gürbüz’ün Selenge Yayınları arasından çıkan “Kürtleşen Türkler” (ekleme) **(buna katilmiyorum, TÜRK hiçkimseye benzemez... 50.000 yil degismedi dedigi gen'i mizahi olarak bile etnik bile olmayan bir topluluk ille karsilastirmamasi gerekirdi...
yayinin ismi yanlis icindekiler dogru...

eserinden naklen veriyorum:


“Herkesin bildiği gibi bilimsel izah yollarından biri de genetiktir. Son 15 yılda bu konuda uluslararası çok önemli çalışmalar ortaya konulmuştur. Bu çalışmalardan biri de 1991 yılında başlatılan ‘İnsan Genom Çeşitliliği Projesi’dir. Bu konuda yer olarak Orta Asya seçilmiştir! Spencer Wells’in yaptığı DNA analizlerinde, Y koromozomu ile geçen mutasyonlar incelenmiştir. Genetik bilimi, Y kromozomunun X kromozomu ile bilgi değiş tokuşunu uç kısımları ile yaptığını ispat etmiştir. Bu tespit, özelliklerin babadan oğla hiç bozulmadan sonsuza kadar geçmesi anlamına gelmektedir. Burada çok önemli bir bilimsel gerçeğe ulaşılmıştır. O da şudur: Bugün dünyada yaşamakta olan erkeklerin Y kromozomu, 50 bin yıl önce yaşamış ortak atanın Y kromozomu ile yüzde 99.99 oranında aynıdır. Aradaki küçük fark, insan türünün gezegen üzerindeki dağılımının kayıtlarını içeren işaretlerdir. İşte bu kısmın ortaya çıkarılmasını kolaylaştıran teknikler bulundu. P. Underhill ve P. Defner tarafından geliştirilen bu buluş, insan göçlerinin izini sürmekte büyük kolaylık sağladı. Mutasyonlar bir nesilden diğerine geçerken, genom üzerinde, teker teker birikim yapar.
Dolayısıyla herkesin paylaştığı bir mutasyon, herkesin ortak atasından kaynaklanmıştır. İşte bu herkesin paylaştığı ortak atadan kaynaklanan en önemli mutasyon olan M45 Kazakistan’da bulundu. Bu bilgileri H. Feyza Daldal değerli kitabı KünAy’da yazdı. Biz de oradan alıntı yaptık. (Daldal, H. Feyza, Uygarlığın Doğup Geliştiği Yer, Bereketli KünAy, Yeni Hayat Yayıncılık, İstanbul 2005.)

M45 ne anlama geliyor?
Bu mutasyonun bir merkez gövde olduğu,buradan çıkan dalların, sonraki çağlarda, Avrupa, Amerika ve Asya’nın dört yönüne yayıldığı anlaşıldı. Bu sonuç bize Avrupa ve Amerikalıların tek bir bölgeden, Orta Asya’dan, yani Kazakistan ve bütün Türkistan’dan dünyaya dağıldığını gösteriyor. Bu başlangıç ve dağılımın tarihleri, genetik bulgu olarak tespit edilmiş ve ispatlanmıştır. Bu sonuca göre akıllı insanın ortak ataları Orta Asya’da; Karadeniz’den Baykal Gölü’ne kadar uzanan bölgede 40 bin yıl yaşamış ve bu merkezden 30-10 bin yıl öncelerinden başlayan değişik zamanlarda, Avrupa, Amerika ve Asya’nın dört yönüne ve Avustralya’ya yayılmıştır. Bu sonuç, bugüne kadar bilinen bütün tezlerin iflası demektir. Bu sonuç, bizi bölmeye, parçalamaya çalışan Avrupa ve Amerika’nın stratejilerini yeniden gözden geçirme zorunluluğunun fotoğrafıdır.

***

Aynı çalışmanın bir başka bölümünde mikro uydu adı verilen bir DNA değişkeni ele alındı ve incelendi. ‘Mikro uydu değişkeni’nin, bir nesilden diğerine değişme şansı birkaç yüzde bir olduğu için, belirli bir kişinin profilini çıkarmakta kullanılıyordu. Yani mutasyonlar bize ana dalları gösteriyorsa, mikro uydular da uç dalları göstermektedir. 16 farklı mikro uydu incelenirken, bir tanesinin sürekli olarak ortaya çıktığı fark edildi.. Neredeyse tüm Orta Asya erkeklerinde görülen bu mikro uydu işaretinin çıkış noktasının Moğolistan olduğu ve bağlantı yaşının, en azından 1000-3000 yıl önce olduğu anlaşıldı. Bu durumda işaretin Cengiz Han’dan geldiğini düşündü herkes. Dünyaya da böyle aktarıldı.

Halbuki Moğolistan baştanbaşa erken Türkçe yazıtlarla doluydu. Cengiz Han’ın tarih sahnesine çıkmadan çok çok önceleri yazılmış olan bu yazıtlar sayesinde öğrendiğimiz tarih bize Buumın Kağan’ın (neslimin hakanı) ve onun neslinden gelen erken Türklerin, Cengiz Han’dan çok önce, Avrasya’da kurdukları cihanşumul kağanlıklarını anlatıyor. Böylece ‘neslimin hakanı’ Buumın Kağan adının taşıdığı anlamın haklılığı, genetik olarak ispatlanmış oluyor.”

Tarih:04.03.2007


**********

Bu da ulus mulus ayaklarına yatanlara ihtaftir...

(genelleme yapmadan terörist bozuntularina yazilmistir)

Allah TÜRK'leri yaratmis, yarasi olanlar yillardir (yüzyillardir degil) gocunuyor, efendilerinize saygi gösterin... kimseye de kolelik yapin diyen yok... uydurma lehceleri dil diye yutturamazsaniz... ulus degiller... halk degiller... bu kötü birsey degil... sadece kullaniliyorlar.. FILISTINLILER GIBI OLACAKLAR...

kacakcilik, fuhustan (bunu yaptiklarinda isadami derler kendileri ve karisi coluk cocugu da bilir bu i.t'in ne is yaptigini) ve bir sürü pislikten kazandiklari parayi pkk ve it sürülerine veren ve bu parayi kullanan sürüler kendilerini INSAN görüyorsa ben insan degilim...
amerka israail ajanliği yapmayin....

Aklinizi başiniza alin...
Almazsaniz akliniza basiniza (7 DÜVELE YAPTIGIMIZ) gibi, i.t. sürülerinin aklini basina almayi biliriz..

warfeet
09-03-2007, 00:55
Amerika, DTP ile yakın temasta!
ABD’nin Adana Başkonsolosu Eric Green, DTP Mardin İl Binası’nı ziyaret etti. Gazetecileri dışarı çıkaran İl Başkanı Ferhan Türk, ABD’li Green ile kapalı kapılar ardında konuştu

Önce Mardin’e uğrayıp DTP ile ilişkiye geçen Başkonsolos Green’in Irak’a sınırı olan illeri tek tek dolaşacağı belirtildi

ABD’nin Adana Konsolosu Eric F. Green, dün Mardin’e gelerek ziyaretlerde bulundu. İlk olarak Vali Mehmet Kılıçlar’ı makamında ziyaret eden Konsolos Green, gazetecilerin sorularını cevapladı. Green,bölgede bazı işadamları, siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları ile görüşmek ve bölgesel, ekonomik ve siyasal gelişmeleri yerinde görmek için geldiğini dile getirdi.

Basına kapalı görüştüler
Valilik’teki görüşmesinden sonra DTP Mardin İl binasını ziyaret eden Green, burada DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün kardeşi İl Başkanı Ferhan Türk ile basına kapalı görüştü. Geceyi Mardin’de geçiren Başkonsolos Green’in, bugün Habur Sınır Kapısı’nda incelemelerde bulunmak üzere Şırnak’a gideceği belirtildi.

********

Amerika'ya sorum şu: el-kaide ile gidip amerikada biz görüşsek ne olur....
Cevap: YOK...
DTP: terörist'lerin kurdugu bir partidir (AB yasalari ile)...
amerika konsolosu!!! ajanlik yapiyor...
Bu topraklar TÜRK'lerindir...

Bu konsolos sınırdışı edilmelidir...
Teröristlerle görüsüyor...

HERKES UYANIK OLSUN..

itlerin ipini cözmüsler...

Golfer
09-03-2007, 01:24
Amerika, DTP ile yakın temasta!

....

Amerika'ya sorum şu: el-kaide ile gidip amerikada biz görüşsek ne olur....
Cevap: YOK...
DTP: terörist'lerin kurdugu bir partidir (AB yasalari ile)...
amerika konsolosu!!! ajanlik yapiyor...
Bu topraklar TÜRK'lerindir...

Bu konsolos sınırdışı edilmelidir...
Teröristlerle görüsüyor...

HERKES UYANIK OLSUN..

itlerin ipini cözmüsler...

RTE, 27 Mart 2006 günü Hartum'da el-Kaide ile ilişkili Fatih el-Hassaneyn ile görüşmüştü..

yasin el kadılar, halid meşaller arasında unutmuşsunuz heralde.

Doğaldır..

nerkan
09-03-2007, 11:06
Aşağıdaki yazı bana çok ilginç ve bir o kadar da kortutucu geldi, yazı içeriği gerçekleşirse ABD ile komşu olacağız, yada ABD ülkemizi işgal edecek:notr:

http://ayfi.wordpress.com/2007/01/21/abd-kendine-vatan-ariyor/

warfeet
12-03-2007, 00:11
kaide de amerika işi, pkk sürüleride...

warfeet
13-03-2007, 21:40
CIA ajanından cemiyete ziyaret
Mersin’deki bölücü unsurlarla yaptığı gizli buluşmalarla dikkat çeken CIA ajanı ve ABD’nin Adana Konsolosu Eric Green’in yolu bu kez Çukurova Gazeteciler Cemiyeti’ne düştü.

Ajan Green’den gazetecilere ziyaret
ABD Konsolosu Green Çukurova Gazeteciler Cemiyeti’ni ziyaret etti. Green başkan Esendemir ile bir süre basına kapalı görüştü.

Anadolu’daki ’karıştırma turu’nu tamamlayan ABD’nin Adana Konsolosu Eric Green, dün Çukurova Gazeteciler Cemiyetini ziyaret etti. Gneen, burada ABD Kongresi’ne sunulan sözde Ermeni soykırımıyla ilgili açıklamalarda bulundu.Green, ABD’nin, Türkiye ile Ermenistan arasındaki sorunların bir şekilde çözülmesi gerektiğine inandığını dile getirdi. “Türkiye’nin kendi geçmişine eleştirel yaklaşım sergilemesini istiyoruz” diyen Green, özellikle enerji alanında Türkiye ile ABD arasında önemli birliktelikler bulunduğunu anlattı.

Basına kapalı
Daha sonra Cemiyet Başkanı Cafer Esendemir ve Green bir süre basına kapalı sohbet etti. Ziyarete 2. Konsolos Andrew Wilson da katıldı. Konsolosu Eric Green, son 6 ayda Van, Elazığ, Şırnak ve Mersin’de çeşitli temaslarda bulunarak, DTP’lilerle görüşmelerde bulunmuştu.

************
Bu şahis ve etrafindakiler ajanlik yapiyor... sınırdışı edilmeli...
UYANIGIZ abd...

rüzgara karşı is yapiyorsun.... Bu cografyayi sana yedirmeyecekler..

warfeet
13-03-2007, 21:56
milliyet. can dündar... yazmis...

Milliyetçilik neden yükseliyor? muş.. can dündar denilen JEAN'ın veya a.jan in zoruna gitmis...


"Milliyetçilik yükseliyor" diye haykırıyordu dünkü Milliyet'teki araştırma; bir yüksek ateşi, bünyevi bir rahatsızlığı haber verir gibiydi.
Araştırmayı yapan şirketin başkanı Adil Gür'ün yorumu önemli:
"Etnik bir milliyetçilik değil bu; yaşanan bazı gelişmelere bağlı olarak milli refleksler yükseliyor."
***
Konuyla ilgilenenlere, 20 yıldır Türkiye'de milliyetçilik konusunu inceleyen Tanıl Bora'nın yeni kitabı "Medeniyet Kaybı"nı (İletişim, 2006) tavsiye ederim.
Tanıl'la geçen ekimde NTV'deki "Neden" programında konuşmuştuk, "milli refleks" meselesini...
"Refleks, güdüseldir. Bu, sanıldığı kadar doğal bir refleks değil" demişti Tanıl;
"Önceden hazırlanmış bir ideolojik zihniyet kalıbı, bir nehir yatağı var. Siyasi bir gerilimde tepkiler bu mecraya doğru akıyor."
Nedir o zihniyet kalıbı:
Türke Türkten başka dost olmadığı inancı...
Her maçta hakkının yendiğine inanan takımlara özgü bir daimi mağduriyet hissi...
12 Eylül'den beri tüm siyasi alternatifler yasaklanırken milliyetçiliğin tek ve mecburi istikamet olarak önünün açılması...
Ali Desidero tiplemesindeki gibi, her meselenin bir bayrak önünde dillendirilmesinin dayatılması...
***
Toplumsal tepkiyi bu nehir yatağına akıtan gelişmeler neler?
Tam da Milliyet'in araştırmasında ortaya çıkan nedenler:
AB'nin dışlayıcı tavrı, Kuzey Irak ve Kıbrıs'taki gelişmeler, bölücü-yıkıcı diye değerlendirilen siyasal talepler...
Bize İmparatorluk mirası olan ve "Sabetaycıların gizli, iktidarı, yabancılara satılan topraklar, bölücü haritalar, sinsi misyoner faaliyetleri" gibi paranoyalardan beslenen bir dağılma-parçalanma korkusu...
Üstüne sosyal güvenlik ağlarının çözülmesi; örgütsüzlük; yoksulluğun, eşitsizliğin, adaletsizliğin artması...
Güvensizlik hissinin ciddi bir tehdit algısı yaratması...
Tanıl Bora, "Bu tehdit algısının insanlarda yol açtığı yalnızlık korkusuyla milliyetçi söylemin titreşime girdiği" kanısında...
Milliyetçilik, kaygan zeminde tutamak bulamayanlara ayağını basabileceği bir zemin ve iftiharla gösterebileceği bir kimlik sağlıyor. Hınç duygusunu boşaltıyor, acz duygusunu hafifletiyor.
***
Dünkü Milliyet'te "Milliyetçilik yükseliyor" manşetinin hemen altında, Boğaz'da yol verme kavgasında magandalarca ölüme sürüklenen iki kardeşin haberi vardı.
İki haberi birlikte değerlendirebiliriz:
Toplumda adalet sekteye uğrayınca sokağın adaleti devreye giriyor. Bu da insanları korkuya, yılgınlığa sürüklüyor.
"Nereye gidiyoruz" paniği kısa zamanda "Biri gelsin bu gidişe dur desin" talebine dönüşüyor. Milliyetçi soslu otorite arayışı, faşizme kapı aralıyor.
Bu akım ancak "öteki"lere düşmanlık yayarak ayakta kalabildiği için -yine araştırmanın ortaya koyduğu gibi- azınlıklarla dayanışma sloganları reddediliyor.
Siyasi elit de bu korkuları körükleyerek, ha bire "refleks"i şişirerek, yükselen dalganın üzerine binince milliyetçilik tırmanıyor.
***
Bence araştırmanın en ilginç yanı, milliyetçi yükselişten AKP ve MHP'nin kârlı çıktığını ortaya çıkarması...
Anadolu halkının etnik milliyetçiliğe yüz vermeyeceği bilinci ve bu tırmanışın geçici olduğu teşhisiyle alternatif politikalar geliştireceğine onlarla milliyetçilik yarışına girenlere, özellikle de CHP'ye ders olmalı bu:
Orijinali varken insanlar niye sahtesine oy versin ki?
*************
Yukarida yaziyi yazan CAN DÜNDAR (diger adı JEAN dir) teşbihte hata olmazmis misali a.JEAN (ajan) diye okunur kanimca...

Milliyet gazetesi denen bu gazetede yazmaya calisiyor. Ajan oldugundan en ufak bir suphem yok...
Su gafillere sunu okumalarini tavsiye ediyorum:
Amerika'da milliyetcilik ve vatanseverlikle iliskili cekilen filmlerin, filmlere orani yüzde 80...
Amerikanin egitim sisteminde vatansever (amerikasever) diyelim onlarda milliyetcilik ruhu olmaz kanimca, cünkü milletten gelme bir olgudur milliyetcilik... Amerikanin egitim sisteminde ve genelde milliyetcilik icin ayirdigi para yüzmilyarlarca dolarla ifade ediliyor. BU BIR JEAN veya ajan dündar....
ikincisi avrupada cogu ülkede vatansever veya milliyetcilik adi altinda egitim bakanliklarina milyarlarca EURO AYRILIYOR a.JEAN veya can dündar...
Onlara diyecegimiz ne halt YESENIZDE, milliyetcilik ruhumuzu degistirmeye hicbir sürünüzün gücü YETMEYECEK...
Zorunuza GIDEN DE bu... NE YAPTIYSANIZ olmadi....

Daha durun, zamani gelince denizdenmi kacacaksiniz, yoksa havayoluyla mi kacacaksiniz bu memleketten... Onu o zaman görecegiz.
Yaptiginiz ajanliklar ve .refsizlikler Ortaya çikinca fareler gibi delik arayacaksiniz...
bilinki cony'niz kullanip sizi denizin ortasinda birakacak...
Köpekbaliklarina yem olacaksiniz ya...
"Sürüden misal" ANLADIN SEN ONU... jean dündar...

BUSHIDO
16-03-2007, 18:53
Youtube halen kapalimi bilmiyorum. ama mumkunse izlesin...

PouD-o3tA80&NR

MIHNANA
18-03-2007, 21:47
Da Vinci şifresi ressamı ölüme götürdü

İngiliz ressam Eldridge, Dan Brown’ın yazdığı Da Vinci Şifresi kitabını okuduktan sonra hayatını Leonardo Da Vinci’nin tablolarının “gizemini” aydınlatmaya adadı. Araştırmaları sırasında akli dengesini kaybedip intihar etti


İngiltere’nin başkenti Londra’da yaşayan Caroline Eldridge başarılı bir ressamdı. Küçük bir sanat galerisi bulunan Elizabeth, aynı zamanda Kraliyet Operası oyuncuları için kıyafet tasarlıyordu. 38 yaşındaki İngiliz ressamın hayatı Dan Brown’un kaleme aldığı Da Vinci Şifresi kitabını okuduktan sonra tamamen değişti. Caroline, kitapta anlatıldığı Leonardo Da Vinci’nin tablolarında yer alan gizli şifrelerin Hz.İsa’nın soyunu devam ettirdiğine ve Vatikan’ın bunun ortaya çıkarmaya engellediğini belirterek, “Leonardo’nun tüm şifreleri aydınlatacağım” dedi.

Önce Londra’daki sanat galerisini kapattı. Daha sonra Kraliyet Operası’ndaki işinden de ayrılarak Da Vinci’nin anavatanı olan İtalya’ya taşındı. Venedik’e yerleşerek 6 ay boyunca Da Vinci’nin eserleri üzerinde çalışmalar yaptı. Daha sonra Roma Üniversitesi’nde asistan olarak görev yaptı ve burada da araştırmalarını sürdürdü. Önceki ay İngiltere’de yaşayan ailesini arayarak “Ben çok gizli ve önemli bilgilere ulaştım. Peşimde olabilirler. Size zarar gelmesini istemiyorum. Dikkatli olun” dedi. Baba Roger Eldridge bunun üzerine apar topar Roma’ya gitti. Kızının durumunun iyi olmadığını fark eden endişeli baba, Caroline’i doktora götürdü. İngiliz ressamma paranoya ve depresyon teşhisi kondu. Ancak Caroline tüm uyarılara rağmen araştırmalara devam etti. Önceki hafta ise aşırı miktarda uyku ilacı ve sakinleştirici alarak intihar etti. Son notunda “Beni asla canlı ele geçiremeyecekler” yazıyordu. Ailesi “Kitabı okuduktan sonra kızımızın akli dengesi bozulmuştu” dedi.

(Vatan)

warfeet
20-03-2007, 00:36
ALINTI...


KİMSE SÖYLEMİYOR, BARİ BEN SÖYLEYEYİM
“Kimse söylemiyor, bari ben söyleyeyim” biçimindeki sözler artık moda oldu!..
Önce Orhan Pamuk, bir süre sonra da Kenan Evren bu cümleleri kullandı. Kullandı ama, ardından gelen açıklamalar ya Türk Milleti’ne hakaret içeren ya da aldatılmışlık duygusu veren ifadeler idi.
Benim söyleyeceğim öyle olmayacak. Tam tersine, bugüne kadar “unutturulmaya” çalışılan ve dikkatleri üzerinden uzaklaştırmaya yönelik önemli bir gerçek olacak.

MİLLİ MÜCADELE’DE “DÜŞMAN ÜLKELER”..
Bizler bugüne kadar, Kurtuluş Savaşı denince aklımıza hiç ABD’yi getirmedik. Ya da, aklımıza getirtmediler!..
Tekrar düşünelim bakalım, “Kurtuluş Mücadelesi” deyince aklımıza hangi “düşman ülkeler” geliyor?..
Başta Yunanistan, sonra İngiltere, Fransa ve İtalya..
Çoğunluğumuz sanıyor ve öyle biliyor ki, ülkemizi işgal eden ve paylaşmaya gelen ülkeler bunlar..
Oysa, “Kurtuluş Savaşı’nda ana düşman ABD” dersek, “hadi canım” der misiniz?..
Böyle diyen ve düşünenler olsa dahi, şuna artık kimse itiraz etmiyor:
“ABD, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş anlaşması olan Lozan’ı resmen tanımadı!..”
Bugün, ülkemizi bölen yeni sınırlar çizmesinin ardında da bu yatıyor..
Biz yalnızca, yukarıda sayılan ülkelere karşı kurtuluş mücadelesi verdiysek ve ortada ABD yoksa, ABD niçin Lozan’ı tanımıyor?..

1919’DA DA AVRUPA’YA EMİR VEREN ABD..
Şu anda 100 bin adet sınırına dayanan “İşgal ve Direniş” adlı kitabımı yazarken, karşıma ABD çıktı.
Bugün PKK’ya destek veren, onu yok etmek için silahlı mücadeleye karşı çıkan ve “sabredin!” diyen, Irak’ın kuzeyinde bir Kürt Devleti kuran, ülkemizdeki Kürt ayrılıkçılara siyasal destek veren ABD, 1919’da da karşımızda imiş de haberimiz yok!..
Bakınız, o tarihte ABD Başkanı olan Wilson, gitmiş Paris’te oturmuş; yanına Fransa Başbakanı Klemenso, İngiltere Başbakanı Loyd Corc ve Yunanistan Başbakanı Venizelos’u almış, Türkiye’yi paylaşmak için “emirler” veriyor.
Bizlere de yıllarca “tek düşman” olarak Avrupa gösterildi. Oysa o Avrupalı ülkelere emirleri veren ABD Başkanı Wilson.. Türkiye’yi dörde bölen haritayı yapan da ABD Başkanı Wilson. (Hepsi son kitabımda belgeleriyle yer alıyor.)
ABD Başkanı, “İstanbul bir Türk kenti değildir” diyor; “İstanbul Boğazı ve çevresini ABD mandasına almalıyız” diyor; “Boğazlara ve İstanbul’a Amerikan askeri yerleştireceğiz” diyor; “Yunanistan Başbakanına söyledim” diyor..
Yine aynı tarihte, “Türkler’i medenileştirmek!” için ülkemize 100 bin Amerikan askeri göndermeyi planlıyor.. (Bugün Irak’a yaptıklarını bize yapacakmış da Mustafa Kemal’i aşamamış!..)
AKP Hükümeti’nin ve bazılarının(!) çok istediği 1 Mart Tezkeresi geçseydi, Türkiye’ye 62 bin 500 askerini yerleştirecekti.
Nasıl hiç birbirine benzemiyor değil mi!!..

İŞTE BEN SÖYLEDİM!..
“Kimse söylemiyor, bari ben söyleyeyim” diye başlamıştım. İşte söyle-
dim!..
Kurtuluş Savaşıyla ilgili böyle önemli bir bilgi bugüne kadar milletten niçin gizlendi acaba?..
20 günde 3. baskısıyla 100 bin adedin üzerine çıkan “İşgal ve Direniş” adlı kitabımı okuyan pek çok tarih öğretmeni bile telefonla bu gerçeği yeni öğrendiğini söylüyor.
Peki bunu gören, okuyan, en küçük magazin dedikodusunu kaçırmayan ve 5 kamera ile izleyen televizyon habercileri, gazeteler bu gerçeği niçin vurgulamıyor dersiniz? Gazetelerin kitap ekleri bu gerçeği niçin yazmıyor?..
İşte ben söyledim ve yazdım..
Bakalım başkaları neler söyleyecek ve yazacak?.. Söyleyecek ve yazacaklar mı?..

**********

o hayal gören çakalı bogazda bogazlamak icin dedelerimiz de beklerdi ama gelmemis .t soyu...
tezkere hikayesini millet biliyor zaten...
DTP pkk ayni kategoride yer alan terörist toplamalarinin olusturdugu bir terör örgütü ABD....
Sen bunu biliyorsun ve biz de BILIYORUZ...

Er meydani orada diyoruz bu sürülere hala bizi dinlemiyorsun..
CIK ERMEYDANINA...
bir tarafin yemiyor sanirim...
ANLADIN SEN ONU....

.t gibi defolup gideceksin bu cografyadan...
seni destekleyen .t sürüleriyle ve hain denenlerle (hain lafini kabul etmiyorum, vatani olan hain olur, o hain denenlerin vatani burasi degil)...

HERKES UYANIK OLSUN..
GÜCÜMÜZ VAR,
7 düvel itine de
77'sine de...

warfeet
21-03-2007, 23:45
ASELSAN intiharlarında şok iddia
21 Mart 2007
Arda AKIN - ANKARA
ASELSAN mühendisi Başbilen’in ölümünde son dakika gelişmesi. Başbilen’in “milli yazılım projesi” üzerinde çalıştığı ortaya çıkınca ailesi intihar raporuna itiraz etti. Kardeş Başbilen: Adım gibi eminim Hüseyin öldürüldü.

ASELSAN’da 6 ay içinde üç ODTÜ’lü mühendisin ölümüyle başlayan tartışmalar devam ediyor. 7 Ağustos 2006 tarihinde Pursaklar Ayancık yolu üzerinde aracının içinde bilekleri ve boğazı kesilmiş olarak bulunan elektronik mühendisi Hüseyin Başbilen’in intihar ettiği yönündeki savcılık tarafından hazırlanan rapora ailesi itiraz etti. Mühendis Başbilen’in ikiz kardeşi Hasan Başbilen, kardeşinin intihar etmediğini, “öldürüldüğünü” söyledi.

Sincan Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunduklarını söyleyen kardeş Başbilen, “Hüseyin kesinlikle intihar edecek yapıda biri değildi. Ben intihar ederim ancak Hüseyin etmez. Adım gibi eminim Hüseyin öldürüldü. Tabii ki bunu kanıtlayacak bir delil yok elimizde fakat devletin bunu çözeceğine inanıyorum. Yaptığımız itirazla ilgili soruşturma yakında başlayacak. 1 ay gibi bir süre içinde tamamlanmasını bekliyoruz” dedi.

Hüseyin Başbilen’in ölümünün ardından ASELSAN’a gittiklerini ve kardeşinin çalışmalarıyla ilgili bilgilendirildiklerini söyleyen kardeş Başbilen, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Hüseyin’in çok çalışkan biri olduğunu biliyorduk. Ancak, bu kadar önemli projelerin içinde yer aldığını tahmin etmiyorduk. Zaten projelerinden bizlere bahsetmezdi. Milyar dolarlar tutan tank projesinin dışında, askeri makamların çok önem verdiği ‘milli yazılım projesi’ de Hüseyin tarafından yürütülüyormuş. Bu projenin Türkiye için çok önem taşıdığı ve askerin de üzerinde titizlikle durduğunu öğrendik. Böyle önemli projeler yürüten, hayatında maddi, manevi hiçbir sorunu olmayan biri neden intihar etsin? Biri çıkıp bu sorularımıza cevap versin. Biz devletimizden yardım istiyoruz.”

“Hüseyin’in ölümüyle ilgili aklımıza her şey geliyor” diyen ikiz kardeşi, kamuoyunda yapılan spekülasyonları da eleştirerek, “Bazı gazeteler, Hüseyin’in ölümünü Mossad ve CIA’ya bağladı. Biz bu kadar net ve açık konuşamıyoruz. Ama her şeyi de düşünüyoruz. Sonuçta devletin çok önemli projelerinde çalışan üst düzey bir isimdi. Onunla her zaman gurur duyacağız” dedi.

ODTÜ ve ASELSAN’ın adının geçtiği ikinci mühendis intiharı, Batıkent’te yaşanmıştı. Aynı zamanda yüksek lisansa devam eden Evrim Yançeken, oturduğu apartmanın arka tarafında 26 Ocak’ta ölü bulundu. Yançeken’in 7. kattan atlayarak intihar ettiği ileri sürüldü. Üçüncü intihar olayı ise Eymir Gölü’nde yaşandı. ODTÜ’de master yapan ve 2000 yılında Aselsan’dan ayrıldığı belirtilen elektrik mühendisi Halim Ünsem Ünal’ın, 17 Ocak’ta göl kenarında silahla intihar ettiği iddia edildi.

***************
SAYINCI basbakan'in görüp okumasi icin yapistirmadim bu yaziyi...

Genelkurmay'in görüp (tabiiki biliyor), ortalikta dolasan DIS güc denen sürülerin Türkiye icindeki SÜRÜLERINI bulup YOK ETMESI icin bu yaziyi buraya KOYDUM...

Bizim TÜRK milleti olarak bekledigimiz, bu sürüleri, AYNEN bizim Mühendislerimize YAPILAN GIBI
BOGAZLAYIP YOL KENARINA ATMALARIDIR...

Defolup bu cografyadan GITMEZSENIZ o bati oldugu kesin o bazi devlet bozuntulari ve sürüleri, BIZ SIZI SÜRECEGIZ BU COGRAFYADAN...

warfeet
22-03-2007, 20:46
Terörist destekçisi ve TÜRK'leri zerre kadar sevmeyen milliyet denen gazetenin aynı şekilde ORTALIGI KARISTIRMAK icin ingiliz vs destekli KONDA denen zivanadan cikmis ARASTIRMA (bir nevi istihbarat) SIRKETI'nın sözde yaptigi ankette yapilan GERIZEKALI ve ajan gazete görevinin nasil yapildigini iyi okuyun:
Asya Türk'leriymis, yok kuzey bati Türk'leriymis, AYRIM YAPMAK ICIN YAVAS YAVAS TABLOLARDA GIRIS YAPILIYOR...
sonra bilmem ne kadar diger vatandaslardan bahsediliyor...
11 milyonmus... sukur 20'ye çikarmamislar...
Yalanciligin sahtekarligin bini bir para...
Oldum olasi bu milliyet denen gazete PKK destekciligini, bu dtp denen terörist ve toplama sürülerini destekler, yilardar bu böyledir. Ve jean (ajan) dündar gibi bircok gazeteci kimligindekileri barindirir...
Türkiye nüfusu 75 milyon'dur...
Türkiye'de 5-6 milyon (ki hic sanmiyorum) o vatandaslardan yasar... (yüzde 90''INI tenzih ederim, yüzde 10'u da pkk destekcisidir)...
Türkiye'de Türk'lerin söz hakki yüzde 90'dir... diger vatandaslarinda her hakki vardir, herseyi istedikleri gibi alip satarlar, her istediklerini yapabilirler, HAKKIMIZ yok diyen, BU VATAN DÜSMANIDIR...
Bu arastirma kuruluslarinin cogu ingiliz vs kurulusudur bu BILINE...
Ayrica,
zana denen dana'da silahlanmaktan bahsetmis...
CAKAL, o günleri nasil iple cekiyoruz BIR BILSEN sen,
it sürülerini TEMIZLEMEK icin su GENCLER nasil bileniyor BIR BILSEN...
Sen ve senin gibi sürülere hak ETTIGI cezayi nasıl verdiysek zana i.ti
SIZE DE CEZA KESILECEKTIR...

***********
milliyet denen gazetenin KASITLI OLARAK BU GÜNLERE DENK GELEN (TESADÜF BU YA) yaptirdigi anket...

Bir de "BIZ KIMIZ" seklinde ozel bir baslik atmislar...
SIZ amerikan, ingiliz ve israil destekli gazete ve dtp ve sürülerisiniz seklinde SORDUKLARI SORUNUN CEVABINI VERDIK onlara...

Gelelim bu gazetenin anketine...

55 milyon kişi 'etnik olarak' Türk
Araştırmada, toplumun etnik kimliğini ifade etmekte sıkıntı duymadığı görülüyor. Toplam 73 milyon olan nüfusun 55 milyon 484 bini etnik olarak Türk. Türkiye'de 11 milyon 445 bin Kürt yaşıyor
48 BİN KİŞİYLE YÜZ YÜZE KONUŞULDU
BİZ KİMİZ? - 4

Milliyet'in Tarhan Erdem yönetiminde KONDA'ya yaptırdığı araştırma, çok farklı sayılarla tartışma konusu edilen Türk vatandaşlarının etnik kimliklere göre dağılımında son derece önemli bulgular ortaya koyuyor.
Yaklaşık 50 bin kişi ile yüz yüze görüşme yapılan araştırmada, yaygın kullanılan adlandırmalar yerine halkın kendini nasıl bildiği, nasıl tanıtmak istediğinin belirlenmesine önem verildi. Bunun için, kimliğe dair sorularda deneklere seçenek sunulmadı ve herhangi bir yönlendirme yapılmadı.

100'ün üzerinde yanıt
Anketörlerden, kişilerin kendi verdikleri ilk cevabı anket formlarına yazmaları istendi. Denekler bu soruya 100'ün üzerinde farklı cevap verdi. Daha sonra bu cevapların benzerlikleri ve sıklıkları incelenerek istatistikî anlam ifade eden belli gruplar oluşturuldu.
Araştırmanın en merak edilen bulgularından birisini ortaya koyan soru şöyle formüle edildi:
"Hepimiz Türk vatandaşıyız, ama değişik kökenlerden, yörelerden olabiliriz; siz kendinizi, kimliğinizi ne olarak biliyorsunuz veya hissediyorsunuz?"
Yandaki tabloda deneklerin cevaplarına göre oluşturulan kimlik grupları ve bu gruplardaki kimliklerin söylenme oranları yüzde olarak yer alıyor.

warfeet
22-03-2007, 21:36
YUKARIDAKI yazimizdan sonra hemen yazimizi destekleyen ismini reklamini yapmayalim, baska bir gazete haberi vermis bile...
Her türlü acik secik ifadelerle, milliyet gibi gazete ve MILLIYETCILIN nerelerine battigi belli olan ZÜMRELER ve sürülerin ACIMAYA baslayan yerlerininin SANCILARI ortaya cikmaktadir...

Dikkat edin alevi vs kasimaya basladi AKLINCA MILLIYET'SIZ gazete...

Dikkat edelim, milliyet, y.safak (örtülü de olsa Türk dusmanidir)... pkk vs haberleri destekcisidir...
Milliyetcilik artmalidir... Kafatasciligi degildir (yine yaziyorum ab, ve abd milyarlarca DOLAR fon ayirip milli EGITIMLERINE kaynak AKTARIYOR)...
MILLIYETCILIK KOTÜMÜ
MILLIYET'SIZ GAZETE...
AB, ABD FON AYIRIYOR...

MILLIYET VS bu tur gazeteler KAPATILMALIDIR... BU IFADE basin OZGURLUGU DEGILDIR... SIMDI BU bizim yazdiklarimiz basin özgürlügü veya ifade özgürlügü degildir, ONLARINKI özgürlüktür öyle mi h..ss.. DEDIM ONLARA...
BU DIS devletlerin AJANLIGIDIR...
VE KAPATILACAKTIR bu gazeteler...
BEKLESINLER AZ KALDI...
ALTTA YORUMSUZ HABER VARDIR...
OKUYUN, OKUTUN...
cevrenizi bilinclendirin...

**********
Bunlar yıkıcı faaliyet
Türk milliyetçiliğini hedef alan kampanyaya siyasi partiler ve sivil toplum örgütlerinden sonra emekli paşalar da isyan etti

E. Orgeneral Necati Özgen, E. Orgeneral Hurşit Tolon, E. Tümgeneral Armağan Kuloğlu, E. Tümgeneral Alaaddin Parmaksız, E. Tuğgeneral Raif Babaoğlu, E. Tuğgeneral Nejat Eslen ve E. Tuğgeneral Cihangir Dumanlı, dış destekli kampanyanın hedefinin Türk devleti olduğunu söyledi.

“Türkiyelilik” kavramı, psikolojik harekat
“Kİmsenİn milliyetçiliği, ulusçuluğu yok saymaya, gurursuzluk olarak ifade etmeye hakkı yoktur” diyen paşalar, etnik ve dini bölücülük yapılan yayınları, üniter devleti yıkmaya yönelik faaliyetler olarak değerlendirdi. Komutanlar, Türkiyelilik harekatının da bu oyunun bir parçası olduğunu vurguladı.

Sözde araştırma adı altında Türk milletinin dokusunu bozmaya yönelik yayınlar yapan Milliyet, dün de Sünni-Alevi ayrımcılığını kaşıdı...

PAŞALAR MİLLİYET’İN AYRIŞTIRMA HAREKATINI BÖYLE YORUMLADI :
Bu yayınlar bölücülere destek oluyor

Kurdukları sivil toplum kuruluşları ile vatansever cepheye katılan komutanlar, hedefin üniter yapı olduğunu söylediler

Son günlerde özellikle Milliyet Gazetesi’nin ilginç yayınlar yaptığını ve Türkiye’deki kimliklerle ilgili bir anket ortaya attığını da söyleyen Emekli Tümgeneral Armağan Kuloğlu, “Bu yayınlar, Türkiye’nin hassasiyetini istismar etmeye, üniter devleti bozmaya ve bölücülüğü desteklemeye yönelik faaliyetlerdir” dedi. Türk milliyetçiliğine yönelik saldırgan söylemlerin merkezinde küreselleşme olgusunun yattığını söyleyen Kuloğlu, devletin otoritesini ortadan kaldırmayı hedefleyen küreselleşmenin temsilciliğini ABD’nin yaptığını belirterek “Devletin egemenliği ile kavgalı olan küreselleşmenin amacı, ulus devleti zayıflatmak ve üniter yapıyı bozmaktır. Türkiye’deki yükselen milliyetçilik hareketi yapılan bu mevzii propagandayı ortadan kaldıracak tek güçtür ve ABD’nin işine gelmemektedir” diye konuştu. Kuloğlu, şöyle devam etti: “Irak’ın kuzeyindeki özerk yapının gittikçe ABD destekli güçlenmesi, bölücü hareketin hem Irak’tan hem de iç siyasetten destek bulması, AB’nin azınlık haklarını gündeme getirmesi karşısında bir reaksiyon doğması doğaldır. Bu reaksiyonu gösteren de milliyetçi kesimdir ve onlarla mücadele etmek isteyenlerin olması da doğaldır

Alevilere de el attılar
‘Ayrıştırma’ operasyonunun öncüsü Milliyet gazetesi dün de kendisine verilen misyonu yerine getirdi. Son bir kaç gündür bölücülerin ekmeğine yağ süren Milliyet, dün ise oluşturulan çeşitli ‘platformlarla’ ABD’nin ’Ilımlı İslam’ projesinin bir parçası haline getirilmeye çalışılan Alevilere el attı. Haberinde Türkiye’de 4,5 milyon Alevi olduğuna vurgu yapan gazetede, bir takım verilere dayanarak Alevilerin inançlarını yaşamakta sıkıntılar çektiğini iddia edildi. Araştırma ile ilgili olarak verilen
uzman görüşünde ise özellikle AB tarafından fonlanan ve Avrupa’da faliyet gösteren bazı derneklerin propagandalarına destek verici şu ifadelere yer verildi: “Alevilerin önemli bir kesimi kendi kimliklerini açıklamaktan çekinmektedir. Araştırmanın da gösterdiği gibi Türkiye’de egemen dini kimlik Sünni-Hanefiliktir. Ayrıca, Sünnilik devlet tarafından kurumsal olarak güçlü bir şekilde desteklenmektedir. Bu durum, Alevilerin baskı, ayrımcılık ve dışlanmayla yüz yüze kalmalarına yol açmaktadır.”

Saldırılar dehşet verici
ABD’li diplomatların Türkiye’deki milliyetçiliğe yönelik saldırgan söylemlerini “dehşet verici” sözleriyle değerlendiren emekli Tuğgeneral Raif Babaoğlu, “Ben bu adamlara değil, bu adamların konuşmasına müsaade eden devlet darecilerine kızıyorum.” diye konuştu. Milliyetçililerin milleti birleştiren, toplumu kaynaştıran ve Türklüğü koruyan tek zümre olduğuna dikkat çeken Babaoğlu, ” Milliyetçilere hücum edecekler ki Türkiye’deki üniter yapı bozulsun, darmadağın olsun. Kimse de sesini çıkaramasın “ yorumunu yaptı. Raif Babaoğlu, Türkiyelilik kavramını ise kesinlikle kabul etmediğini ve üzerinde konuşulmasının bile gereksiz olduğunu söyledi.

AB ve ABD yükselişi takibe aldı
Emekli Tuğgeneral Nejat Eslen de Türkiye’de milliyetçiliği kötü gösterme ve aşağılama girişimlerinin arttığını söyledi.
Milliyetçiliğin yükseldiğini ve bu yükselişin ABD ile AB’nin yakın takibinde olduğunu vurgulayan Nejat Eslen şunları söyledi: ” İçinde bulunduğumuz şartlarda, Türkiye’deki milliyetçiliğin yükselmesi çok doğal. Hem AB süreci, hem de ABD’nin dayatmaları bunu körüklüyor. AB sürecinde sürekli aşağılanan Türkiye, tavizlerle karşı karşıya kalmıştır. ABD’nin yakın coğrafyamızda geliştirdiği askeri harekatlar da Türkiye’den kaygıyla izlenmektedir. Süleymaniye’de askerlerimizin başına çuval geçirilmesi olayı ise milliyetçiliği tam anlamıyla körüklemiştir. Bu tür dayatmalar, ABD’nin beklediği tavizler, sözde Ermeni soykırımının devamlı gündemde tutulması da milliyetçiliği yükselten etkenler oldu. Aslında Avrupalıların ve ABD’lilerin bunu hayretle karşılamasına hayret etmek gerek. Çünkü asıl neden onların tutumudur.” Türkiyelilik kavramının bir kez daha gündeme getirildiğine ve Türklerin bir ırk olmadığını söyleyenlerin sayısının artığına vurgu yapan Eslen “Türkiye ile ilgili emelleri olanlar dört bir yandan saldırıyorlar” dedi.

Taştışmaya açıp akıl karıştıracaklar
Türkiye’ye karşı 5’inci kol faaliyeti yürütüldüğünün altını çizen Türkiye Emekli Subaylar Derneği (TESUD) Başkanı Emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu ise operasyonla ilgili olarak şöyle konuştu:“Amaçları kutsal değerlerimizi sorgulamaya tabi tutmak, değerli isimlerimiz konusunda insanların kafasında soru işaretleri bıraktırmak ve ulusu ulus yapan bütün değerleri tartışmaya açmaktır. Bu savaş sürekli devam ediyor. Çünkü küreselleşmenin fikir babaları, bu sürecin önündeki en büyük engeli ulus devlet ve ulusal ordu olarak görüyor. Bu nedenle bu değerliri savunanlara saldırılıyor”

Has be has Türküm, milliyetçiyim!
Emekli Orgeneral Hurşit Tolon ise milliyetçiliğin kimsenin tekelinde olmadığını dile getirerek “Ancak şunu çok net olarak söylüyorum. Kimsenin milliyetçiliği, ulusçuluğu yok saymaya, gurursuzluk olarak ifade etmeye hakkı yoktur” dedi. Hurşit Tolon şöyle konuştu: “Biz, birileri istiyor diye milliyetsiz mi kalacağız. Bizler bu değerlere sahip ama asla ve asla kafatası milliyetçisi olmayan Atatürk Milliyetçisi insanlarız.” Hrant Dink’in cenaze töreninde atılan “Hepimiz Ermeniyiz”
sloganlarına da tepki gösteren Hurşit Tolon “Biz Ben Ermeni değilim, has be has Türk’üm ve milliyetçiyim” dedi

Çok tehlikeli bir oyun oynuyorlar
Türkiye’de dış güçlerin tahriki ile Atatürk milliyetçiliği ve yeni ortaya atılan “Türkiyelilik milliyetçiliği “nin karşı karşıya getirilmeye çalışıldığını ve milletin kamplara bölünmek istendiğini söyleyen Emekli Orgeneral Necati Özgen şunları kaydetti: “Atatürk’ü seven herkes Türk milliyetçisidir. Türkiyelilik adı altında bir kavram kargaşası yaratmak son derece tehlikelidir. Esas olan kimlik Türklük kimliğidir. Atatürk, Türkiye’yi yıpratmaya yönelik, ulus devleti parçalamaya dönük bu tür çalkantılar yaşanacağını fark etmiş ve Türklük konusunu özellikle vurgulamıştır. “Bugün her kafadan bir ses çıktığını ve Türkiye’deki bir takım unsurları öne çıkarmak suretiyle, bir “ırk” tartışması yaratılmaya çalışıldığını söyleyen Özgen, “Bunu ortaya atanlar tehlikeli oyun oynuyorlar. Bu üniter yapıyı bozmaya yöneliktir. Zaten bir grup, AB’nin de desteğini alarak konuşmaya başladı” dedi. Türkiyelilik milliyetçiliği çevresinde toplananların, Atatürk milliyetçiliğini “karşılarına aldıklarını” kaydeden Özgen, “Atatürk milliyetçiliğinin yükselmesinin nedeni de kendileridir. İnsanlar tepkilerini ortaya koymaya başlamıştır” diye konuştu.

Dev uyandı saldırı bunun için
Milliyetçilere yönelik saldırıların arttığını ve özellikle bazı gazetelerde bu saldırılara geniş yer verildiğini söyleyen Emekli Tümgeneral Alaaddin Parmaksız ise “Sebebi milliyetçilerin bir kez daha uyanmaya başlamasıdır” diye konuştu. “Bu kadar saldırı olursa, uyuyan dev de uyanır tabii” diyen Parmaksız,
şer odaklarının, milliyetçiliğin “oy”a dönüşmesinden kaygı duyduğunu belirterek “Milliyetçiliğin, Türkiye’yi milli raylarına oturtacak olması, herkesi korkutuyor” dedi. Türkiyelilik kavramını da “saçma sapan” bulan Parmaksız, “Bu ülkede yaşayan bir millet var. Adı Türk milletidir” diye konuştu.

ABD’nin sesi yine konuşturdu: Kavgacı milliyetçilikten endişeliyiz
Milliyet gazetesinin “Amerikanın Sesi Radyosu” gibi yayın yapan yazarı Yasemin Çongar, ABD’lilerin “milliyetçilik” ile ilgili kaygılarını aktarmaya devam ediyor. Çongar’a konuşan Amerikan-Türk Konseyi (ATC) Başkanı James Holmes Türkiye’deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili ilginç öngörülerde bulundu.Türkiye’de yatırım yapan ya da yapmak isteyen Amerikalı şirketlerin cumhurbaşkanlığı seçimlerinin “olgunluk içinde” ve “demokrasiye uygun” şekilde yapılacağına inandıklarını belirten Holmes, buna karşın Türkiye’deki “kavgacı milliyetçiliğin” ve “iktisadi kararlardaki yavaşlama” nın, ABD’li iş çevrelerinde kaygı yarattığını ifade etti. Holmes, ATC’nin önümüzdeki hafta Washington’da yapılacak yıllık toplantıları öncesinde “ABD’li yatırımcılar, çifte seçim yılında Türkiye’de siyasi istikrarsızlık yaşanabileceğinden kaygılılar mı” sorusuna, “Hem evet, hem hayır” karşılığını verdi. ATC Başkanı, Kongre gündemindeki Ermeni soykırımı tasarısının engellenmesinin bu açıdan özel bir önem taşıdığını belirterek, “Bu tasarı geçerse, bundan yarar sağlayacağı kesin olan çevre, Türkiye’deki kavgacı milliyetçi hareket olacaktır” dedi.

Irak’taki oyun simdi ülkemizde
Emekli Tuğgeneral Cihangir Dumanlı da Türkiye’deki milliyetçiliğe yönelik başlatılan psikolojik harekatın amacının, ulus devlet direncini kırmak ve ulusal devlet yapısını parçalayarak zayıflatmak olduğunu söyledi. Emperyalist güçlerin sermayenin önünü açmak için bu harekatı başlattığını vurgulayan Dumanlı bu çerçevede, TSK’nın zayıflatılmak istendiğini, kimlik arayışlarının tartışmaya açıldığını ve bölücülüğün teşvik edildiğini söyledi. Milliyetçiliğin bu harekatın karşısındaki “tehdit” olduğunu kaydeden Dumanlı “Milliyetçiler ulusal çıkarlarına sahip çıkan güçlerdir. Bunlar zayıflatılırsa, uluslu yıkmak da kolay olur” diye konuştu.

selçuk efendi
23-03-2007, 18:33
Biliyorsunuz, Milliyet Gazetesi KONDA Araştırma Şirketinin anketlerini yayınlıyor. Daha doğrusu şu günlerde kamuoyu imalatı ile meşgul oluyorlar.

Kamuoyu imalatı iki amaçlı olarak yürütülüyor.

Birincisi ve temel olanı Büyük Orta Doğu Projesinin amaçlarını Türk kamuoyuna kabul ettirmek, ikincisi de Büyük Orta Doğu Projesinin amaçlarını kendine program kabul eden siyasi partiyi iktidara taşımak.

Toplumu atomize etmeye, etnik ve dini kesimlere bölmeye yönelik bu araştırmaların kamuoyu aydınlatma amacının olmadığı kesin. Etkileme amaçlı olduğu aşikar.

Önce bir bilgi vererek başlayalım.

Amerikan başkanı Bush da Nevruz Bayramını kutlamış. Mesajında özellikle şu hususa vurgu yapmış.

“Çoğunlukla Kürtlerin kutladığı Nevruz Bayramını kutlarım”

demiş. Yani anlayacağınız, Büyük Orta Doğu Projesine uygun bir kutlama göndermiş.

“Bush'tur ne yapsa yeridir” deyip geçelim.

Bakın KONDA ne yapmış?

Asıl şaşıracağımız işi o yapmış.

KONDA'nın yeni gerçekleştirdiğ i araştırmasının sonuçlarına göre Türkiye'de yaşayan halkın %15,4'ü Kürt geri kalanı da Türk. Aynı KONDA araştırma şirketi, 1993 yılında yaptığı araştırmada, Türkiye'de yaşayan halkın % 4'ünü Kürt olarak göstermiş.

(Her ikisinde de sorulan soru “kendinizi ne olarak hissediyorsunuz?” sorusu idi.)

1993 Yılında yapılan araştırma TESEV adına yapılmış. ( TESEV, Prof.Dr. Binnaz Toprak, Doç. Dr. Çakıroğlu)

Madem anketler dedik bir iki anket daha verelim.

TÜSES anketi 1999, kendisini Kürt olarak tanımlayanlar % 6,3

Diyarbakır Dicle Üniversitesi, 2004, Kürt nüfus %4

AB Komisyonun yaptırdığı anket, 2005, Kürt nüfus % 6

1999 Genel Seçimler HADEP % 4,7

Biz diğer şirketlerin yaptığı anketleri şimdilik görmezden gelelim.

KONDA'nın kendisinin 1993 de gene Milliyet'te yayınlanan anketi ile bu gün Milliyet'te yayınlan anketini karşılaştıralım.

1993 de % 4 olan Kürt nüfus nasıl oldu da şimdi %15,4 oldu. Bir tek bilimsel açıklaması var. Kürt analar 15 çocuk doğurdu, Türk analar ise hiç doğurmadı.

Ya anketler yanlış, yada anketlere başka dil vermek isteyenler yanlış.

Toplumu federasyona hazırlayanlar bilmelidir ki bu hazırlıklar sadece Türk Kürt çatışmasına hizmet eder.

Eğer istediğiniz bu ise şimdilik başarılı olduğunuzu söyleyebiliriz. Bölünmüş bir Türkiye ne Türklere ne de Kürtlere yarar. Tek karlı çıkan Amerika olur.

Zaten Leyla Zana dün (21 Mart) söyledi.

“Kürtlerin üç lideri vardır.”

dedi. Talabani, Barzani ve Öcalan.

Yani tek bir Kürdistan vaat ediyor. Sizde Zana ile birlikte bu operasyona malzeme hazırlıyorsunuz.

Kürt halkını olduğundan çok göstermek onları Türk halkına karşı kışkırtmanın başka bir yoludur. Kürtler kendilerini çok sanarak Türklere karşı çıkma duygusuna kapılır. Türkler de yurdum bölünüyor diye Kürtlere düşman kesilir.

Böyle kamuoyu imalatı batsın.

Anketlerden nefret ediyorum.

bülent esinoğlu

www.acikistihbarat.com

warfeet
28-03-2007, 00:58
ALINTI...

*********
CIA ajanı Green ve Türk çocuğu İbrahim
ABD’nin Adana Konsolosluğu sanki CIA’nın Türkiye şubesi.
Bir yandan 2. Konsolos Andre Wilson diğer yandan Konsolos Eric Green gün 24 saat bölücü ve kışkırtıcı faaliyet içerisindeler.
Türkiye’deki Amerikan merkezli misyonerlik faaliyetlerinin de koordine edildiği ABD Adana Konsolosluğu, Doğu ve Güneydoğu’da Kürt kardeşlerimize gidiyor hem, “Ayrılıklarınızı öne çıkarın, Barzani ile birlikte hareket edin!” telkininde bulunuyor hem de DTP’li yöneticilere “Yüz binlerce Kürdü Ankara’ya doğru yürüyüşe geçirin!” ve “Öcalan zehirlendi!” diye feryat edin, “Nevruz’da Diyarbakır’da milyonlarca Kürdü bir araya getirip Ankara’nın gözünü korkutun!” akılları vererek, bölgede bir ’ayaklanma’ provası tezgâhlıyorlar.
Şükür ki sağduyu galip geliyor da Ahmet Türk’ün ve de Belediye Başkanı Osman Baydemir’in lafı ile bölge halkı Ankara’ya doğru yollara düşmüyor.
Ve millet de yavaş yavaş uyanıyor..
Çünkü en azından Irak’ta olanları görüyor..
Ve bunların boşuna ayaklarına kadar gelip, “Türklerle ayrılıklarınızı öne çıkarın!” aklı vermediklerini anlıyor. Irak’ta da Kürdü Türk ve Arap’a, Sünni’yi Şii’ye kırdıran ABD 700 küsur bin Iraklıyı katletmekle kalmıyor ırza geçiyor, 6 milyon insanı evsiz bırakıyor.
Lâkin burası Irak değil, Türkiye..
Burada hiç kimse Amerikalılar gelse de bizi kurtarsa diye yol gözlemiyor.
Para ve makam için böylesi zilletleri görmezlikten gelenler her toplumun içinde elbette çıkar, amma esas olan ’derin millet’tir, ulvî genler ve binlerce yıllık tarihin ruhlara fısıldadığı hakikattir.
İşte o hakikat Malatya’da Bayram Polatbaş’ın sıkılı yumruğu ile, “Irak’ta yapılan katliamları kınıyoruz. Biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak Alevi’si Sünni’si, Kürd’ü, Türk’ü ile bir yumruk halindeyiz, var git bunu Başkanın Bush’a söyle!” öfkesi ile, CIA ajanı Wilson’un suratına patlıyor.
Yetmiyor..
Bu hadiseden birkaç gün sonra ABD Adana Konsolosu CIA görevlisi Eric Green, ’Ormancılık Haftası’ sebebiyle Adana Sokak Çocukları Derneği’nin etkinliklerine katılıyor. İşte bu törende CIA görevlisi Eric Green’e, 14 yaşındaki Türk çocuğu İbrahim Coşkun yaklaşıyor:
“- Size bir şey sorabilir miyim?”
Kimi büyükleri dolar ve makamla hizaya getirmiş CIA ajanı Green, çocuk çikolata isteyecek sanıyor olmalı ki:
“- Tabi, sor!” diyor.
İşte bizim ’sokak çocuğu’dediğimiz İbrahim Coşkun’un sorusu:
“- Bu Bush Irak’ta neden insanları öldürüyor, suçları ne?”
CIA görvelisi ne desin, eveleyip geveliyor:
“- Irak hükümeti kötü şeyler yaptı!”
Başka ne desin ki..
Saddam kötü şeyler yaptı ise 20 küsur bin kilometre öteden sana ne?
Senin derdin İsrail’in güvenliği ve petrol, bunu bilmeyen mi var?
CIA ajanı, Türk çocuğu İbrahim’e:
“- Televizyon izliyor musun?”
Diye sorma ihtiyacını hissediyor. O zannediyor ki, bu çocuk satın aldığımız, her köşesine adamlarımızı yerleştirdiğimiz televizyonları izlediyse, belki bizi hoş görecek bir şeyler hatırlar..
Ama hayır..
CIA ajanı Green Türk çocuğu İbrahim’den kaçmak zorunda kalıyor.
Bu çok müthiş bir gelişme..
İnsanımızın ABD’lilere Irak’taki cinayetlerinin sebebini sormaya başlaması Türkiye’mizi Iraklaştırmaktan kurtarmanın yarısıdır.
Aynı sorular Irak’ın işgalinde ABD ile birlikte hareket eden BOP Eş Başkanı ve destekçilerine de sorulmaya başlandığı gün, mesele bitmiştir..

**************

türkiyemizi ıraklaştırmak tabirine katilmiyorum.
usa toplama kalabalıkların olusturdugu memlekettir.
o hin oglu BAZI hinlerin akillarindan gecenin 5 kademe ötesini görecek 5.000 yillik ve daha fazla tarihi olan IRKIZ.., bu bir...

o ajan bozuntusunun burada neler çevirdiğinin hesabini SAYIN bassbakan sormaz...
Sorulmayan HEPSININ HESABINI ONLARDAN soracagiz...
o kaddar...

warfeet
29-03-2007, 04:24
İshak Alaton Erdoğan’a hangi konuda teminat verdi?
AKP Grubunda konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Milletin meclisinde oturup meşruiyeti başka meclislerde arayanlar o millete layık olamazlar!” diyor.
Hay Allah (c.c.) râzı olsun ne kadar da doğru söylüyor. İyi de, sizin bu satırları okuduğunuz günden tam 525 gün önce, Star Gazetesi’nde Faruk Mangırcı, “Bu Kadar Demokrasi Fazla” başlıklı bir yazı kaleme alıyor. Bu yazıyı, araştırmacı yazar Sayın Ergün Poyraz, Kasım 2006’da yayımladığı, “Tarikat, Ticaret, Siyaset ve Cinayet” üst başlığı ve (Masonlarla El Ele) parantezi ile kapak yaptığı kitabının önsözünde şu satırlarla aktarıyor:
“18 Ekim 2005 tarihli Star Gazetesi’nde Faruk Mangırcı ’Bu Kadar Demokrasi Fazla’başlıklı yazısında, internet sitelerinde Başbakan Erdoğan’a sorular başlığı ile yazılan yazılara dikkat çekiyordu. Bu haberin gazete sayfalarına yansımasına rağmen cevap verilmeyişi de olayı ilginç kılan gelişmeler arasında kalıyordu. Erdoğan ve Mason ilişkisini açıkladığı ve Erdoğan’ın AKP Genel İdare Kurulu’nda söylediği iddia edilen sözler özetle şöyleydi:
‘Tüm dünyadaki Yahudi lobilerinin desteğini aldık Türkiye’de her istediğimizi yapabiliriz. Ordu da masonların kontrolünde. İsrail’le stratejik işbirliği yapıldığı için paşaları İsrail bağlantımız ile bağladık. Masonlar, Mason localarının kapatılmasının hesabını Kemalizmi, Atatürkçülüğü, Atatürk’ü Türkiye’den silerek intikamlarını Atatürk’ten alacaklar. İshak Alaton bana bu konuda teminat verdi.’ (syf,19)”
İnanılır gibi değil öyle değil mi?
Gelin görün ki Sayın Mangırcı bu satırları kaleme alalı 525 gün geçmiş ve kitap piyasaya çıkalı 5 ay olmuş olmasına rağmen ortada ne Erdoğan cephesinden ve ne de Alaton cenahından bu satırlara ciddi tek bir itiraz yok ve Sayın Başbakan Cumhuriyet Savcılıklarına da müracaat etmiş değil..
Ben hiçbir yorum yapmıyorum.
Yalnız Erdoğan’ın AKP Genel İdare Kurulu’nda söylediği iddia edilen sözleri tekrar tekrar okuyup, “Ya doğruysa!” diyor, bir müddet susuyor, sonra ellerimi açıp, “Allah’ım, ‘Kudüs’ü Hıristiyan ve Yahudilere veremeyiz o topraklar Müslümanlarındır’ dediği için Masonlar tarafından derece derece ölüme terk edilmiş Gazi’ni Sen koru” diye âlemlerin Rabbine sığınıyorum.
AKP’liler 525 gündür bu satırları görmemiş olamazlar. Aynı ifadeler başka iddialarla da ilave edilmiş olarak 2006’nın 6 Aralık’ından beri www.acikistihbarat.com sitesinde ziyaretçiler tarafından okunup duruyor. İlla mahkemeye verilsin falan demiyorum amma insan bir açıklama yapmaz, bir itirazda bulunmaz mı? Sayın Ergün Poyraz öyle her iddiayı kolayca kitabına alıveren biri de değil üstelik. Daha önce AKP ile ilgili kaleme aldığı “Patlak Ampul” ve “Hilafet Ordusundan Arap Kürt Partisine” isimli eserleri için Recep Tayyip Erdoğan tam 50 milyar liralık tazminat davası açtı, kaybetti. Cüneyt Zapsu ve diğer AKP’lilerin de Sayın Poyraz’a açtıkları davaları kaybettiklerini yukarıdaki iddiaların yer aldığı “Tarikat, Siyaset, Ticaret, Masonlarla El Ele” isimli son kitabının arka kapağından öğreniyoruz. Bu iddialar karşısında yaklaşık neredeyse iki yıldır süren bir suskunluk varken bizim bu vahim iddialara inanmaktan başka bir şansımız var mı?
Bu tablo karşısında her Türk evladının, AKP Grubu’nda, “Milletin meclisinde oturup meşruiyeti başka meclislerde arayanlar o millete layık olamazlar!” diyen Başbakan Erdoğan’a, Faruk Mangırcı’nın 525 gün önce dile getirdiği ve Ergün Poyraz’ın son kitabına aktardığı, kendisinin AKP Genel İdare Kurulu’nda söylediği iddia edilen o sözleri hatırlatması ve tabii ardından da, “Bu nasıl meşruiyet” diye sorması suç mudur?
Ama ben böyle bir konuşmaya inanmak istemiyorum..
Başbakandan cevap bekliyorum..

**********************

Yukaridaki yazi alıntıtır...
UYDURMA diyecegim bu yaziya ama,
uydurma yeri aradim bulamadim...

Bu gün rte, terörist talabani ile görüstü (kesinlikle TÜRK milleti adina görüsmesini kabul etmiyorum, zaten yüzde 15'in basbakani oldugu icinde kimlerin basbakani oldugunu kendisi iyi biliyor)...

Fakat,
Ordu bir cok tarafini acitmis olmali bunun, mason ayakları yapıyor. Cok acitmis ordu bu partinin canını sanirim (bir yerde görmüstüm, ki utanc verici bu akp.kk yaziyorlar) Bu duruma dusmemeli akpliler aslinda...
Simdi diyecekler ki: abd de, irakta direniscilerle görüsüyor. Yahu, onlar kendi ülkesini savunuyor, ILLEGAL ISGAL oldugu icin...
Dünyada da islamci ADI altinda örgütleri tel-avivin ve abd nin kurdurdugu biliniyor.... o örgütlerdekilerin baslarinda islami savunan bir lider oldugunu sandiklari ve emin olduklari!!! gibi (arkasinda abd vetelavivin oldugunu bilmedikleri gibi... dini hesapta müslüman olan BAZI adamlari parayla satin alip, örgüt kurdukduklari da biliniyor...
Simdi, bu örgüt kurdurma mevzuundan yola cikarak, yüzde 15 oy alan partinin bu SEKILDE kurduruldugu fikri insanin aklina geliyor...

bazi kesimlerin ATATÜRKü sevmedikleri malum,
Mantik ise, düsmanimin düsmani DOSTUMDUR mantigi oluyorsa, tel-aviv ve abdnin dost görmedigi ATATÜRK ü, malum partininde (aslinda tepe yöneticilerinin), dost görmedigi fikri ORTAYA ÇIKIYOR...
Akli basinda kürt vatandaslarini da yoldan cikaramadiklari icinse, deliriyorlar diye araya bu cümleyi de ekleyeyim... Yoldan çikanlarda sadece 100-150 bin kisi ancak eder... Filistinlilere de israilin ne yaptigi ortada, irakin kuzeyini de israilin gözledigi ve oradakilere ILERIDE oralari (aklinca), YAR etmeyecigi de ortaya CIKINCA, barzani'nin (yahudidir), elemanlari ve talabaninin elemanlari da baslarina ne gelecegini BILIYORLAR...
Dünya artik ortacaga döndü. usasayesinde... bir taraflari savas icin yemedigi icin, insanlari birbirlerine vurduruyorlar. gecmisleri 400-500 sene olmadigi icinde, herkesi böyle kullanabilceklerini saniyorlar bu cakallar....

Simdi secim geliyor... birisi cumbaba olacak aklinca... YIRTACAK, alis-satis mevzularindan AKLINCA... Yedik biz onu diyemeyiz, yemeyiz...
Sehit MEHMETCIK icin 'KELLE ALDI' ne demek diye- TÜRK MILLETI,

BUNUN H E S A B I N I
SANDIKTA SORACAK...
DAHA SONRA DA SORACAK...

pyross
29-03-2007, 17:10
SELAM OLSUN

VURDUM DUYMAZLARA







ADNAN KAHVECİ

ESKİ MALİYE BAKANI


BİZİM BAĞIMSIZ OLMAMIZ İÇİN AMERİKA VE İMF’ DEN KURTULMAMIZ LAZIM.


İKİ GÜN SONRA TRAFİK KAZASINDA ÖLDÜ.

(ALLAH RAHMET EYLESİN)

(ANISI DAİMA KALBİMİZDE YAŞAYACAKTIR)








BEDRİ İNCE TAHTACI

SAADET PARTİSİ GAZİANTEP MİLLETVEKİLİ


AMERİKA EN BÜYÜK ENGELDİR BU ÜLKEYE; İSTEDİĞİNİ BAŞBAKAN YAPAR, İSTEDİĞİNİ CUMHURBAŞKANI YAPAR.


5 GÜN SONRA GAZİANTEP’ E GİDERKEN TRAFİK KAZASINDA ÖLDÜ.

(ALLAH RAHMET EYLESİN)

(ANISI DAİMA KALBİMİZDE YAŞAYACAKTIR)







TURGUT ÖZAL

CUMHURBAŞKANI


MUSUL VE KERKÜK BİZİMDİR, ALACAĞIZ.


10 GÜN SONRA ÖLDÜ.

(ALLAH RAHMET EYLESİN)

(ANISI DAİMA KALBİMİZDE YAŞAYACAKTIR)







EŞREF BİTLİS

JANDARMA KOMUTANI


AMERİKA’ NIN İNCİRLİK’ TEN KALKAN UÇAKLARI PKK’ YA YARDIMDA BULUNUYOR.


4 GÜN SONRA - 60 DERECEYE KADAR DAYANIKLI

OLAN HELİKOPTER İLE SİİRT’ E GİDERKEN HELİKOPTERİ

DÜŞTÜ VE ÖLDÜ. KAZA NEDENİ HELİKOPTER MOTORLARININ BOZULMASI! OYSA SİİRT’ TE O SIRADA HAVA –11 DERECE İDİ.


(ALLAH RAHMET EYLESİN)

(ANISI DAİMA KALBİMİZDE YAŞAYACAKTIR)







RECEP YAZICIOĞLU

DENİZLİ VALİSİ


DENİZLİ’ DE KANUN ÇIKARDI: “ARTIK BUNDAN SONRA CAFE VE BENZERİ YERLER İNGİLİZCE İSİM KULLANMAYACAK, YANİ CAFE DEĞİL KAHVE YAZILACAK”

DEDİ VEEEEEEEE…….


BİR HAFTA SONRA ANKARA’ YA GİDERKEN TRAFİK KAZASINDA ÖLDÜ.


(ALLAH RAHMET EYLESİN)

(ANISI DAİMA KALBİMİZDE YAŞAYACAKTIR)







TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ


1 MART TEZKERESİNE RED OYU VERDİ.


3 GÜN SONRA İSTANBUL’ UN GÖBEĞİNDE BOMBALAR PATLADI.

KAÇ KİŞİ ÖLDÜ..!







NASIL

UYUTULUYORUZ







Medyaya yansıyan ATO (Ankara Ticaret Odası) raporu, çarpıcı bir verinin altını bir kez daha çiziyordu.




VERİ ŞU;


TBMM Akaryakıt Kaçakçılığını Araştırma Komisyonu'nun çalışmasına göre, yalnızca son iki yılda Türkiye'ye sokulan kaçak akaryakıtın miktarı 7 milyon 814 bin ton. 7 milyon 814 bin ton !.. Dile kolay... 780 bin küsur karayolu tankeri yükü!.. yani, yaklaşık 10 milyon m3... yani, 10 milyar litre.... yani, 1.500.000 (bir buçuk milyon) arabanın deposunu iki yıl süresince haftada bir doldurmaya yetecek kadar.









Muazzam bir rakam değil mi? İki yılda 780 bin ya da günde ortalama iki bin küsur) tanker yükü yakıtı, Doğu'daki kaçakçıların katır sırtında ya da Irak'a gidip gelenlerin kamyonların gizli bölmelerinde sokmuş olmaları mümkün mü? Peki, ülkeye bir şekilde girdikten sonra, nasıl pazarlanabilir ki? Gizli, gizli yol boyu mendil satan çocuklar eliyle pet şişelerde ya da kentin arka sokaklarında tenekelerle satılacak bir miktar değil ki... Miktarın büyüklüğüne bakınca, insanın aklına bu yakıtın ancak benzin istasyonları aracılığı ile pazarlanmış olacağı geliyor.




İnsanın aklına gelen, neyse ki, Devlet'in de aklına geldi.
Bu kaçakçılıktan iki yılda 10,7 milyar YTL (bir-iki rafineri ve demir-çelik tesisi özelleştirme bedeli kadar) vergi kaybı olduğunu saptayınca, ülke çapındaki benzin istasyonlarında büyük çaplı bir operasyon yapıldı. Toplanan yakıt örneklerinin tahlil sonucu henüz belli değil. Ama... "lisanssız" istasyonlara, daha önce uyarılmış olmalarına rağmen, halâ yakıt vermeye devam eden dağıtım şirketlerine bu kanundışı davranışları nedeniyle ceza kesildi. Kesilen cezanın toplamı; 1 milyar 666 milyon 935 YTL Rekor ve bu özelliğiyle tarihî bir ceza... 1 milyar 666 milyon 935 YTL ...







Dağıtım şirketlerinin "yürütmenin durdurulması" istemiyle Danıştay'a yaptıkları başvuru reddedildi... ve ödeme için kendilerine verilen 30 günlük sürenin dolmasıyla birlikte, EPDK şirketlere haciz uygulanması için Maliye Bakanlığı'na başvurdu. Şimdi gelelim konunun "bamteli"ne... Bu ülkede birilerine (gecikme faizleri hariç), 1.000.000.000 (bir milyar) ABD dolarını aşkın ceza tahakkuk ettirilecek ve bu cezanın tahsili için harekete geçilecek, ama gündem bununla çalkalanmayacak.
Bu konu, bir kadının Hülya'nın müzmin kocası Kaya 'dan yavrulaması ya da Pınar'ın en son kiminle kültür-fizik yaptığı kadar haber olmayacak! Aklınızın bu durumu hazmetmesi için, ceza yiyen akaryakıt dağıtım şirketlerinin belli başlılarını sıralayalım :









SHELL : 46 MİLYON YTL

TERMOPET : 60 MİLYON YTL

TOTAL : 62 MİLYON YTL

BP : 65 MİLYON YTL

AYTEMİZ : 88 MİLYON YTL

ERK : 100 MİLYON YTL

TURCAS : 113 MİLYON YTL

……….VEEEE………VEEEE………..

PETROL OFİSİ : 499 MİLYON YTL


Petrol Ofisi gibi üçüncü sıradaki Erk'in de Aydın Doğan'ın olduğunu göz önünde tutarsanız, bu olayın çapına kıyasla MEDYAMIZ TARAFINDAN neden bu kadar sessiz geçiştirilmeye çalışıldığını anlayabilirsiniz. Kısırlaştırma bombası atıldı. Tek tip boğucu gündemden uzaklaşıp satır aralarına gömülen ve ulusal güvenliğimiz üzerinde birinci dereceden tehdit algısı yaratan bir konuyu dikkatinize sunmak ve de dikkatinizi çekmeyi başarır isem de sonucu değiştirmek adına daha fazlasını isteyeceğim bugün sizden, ey aksiyoner okur!.. Bu öyle bir konu ki yaratacağı ekonomik yıkımın dışında, Türk neslinin KISIRLAŞTIRILMASI, tedavisi imkansız olan ölümcül alerjiler, bilinmeyen hastalıklar ve doğadaki görülmemiş değişimler tehlikesini içeriyor.









* Geçtiğimiz ay Meclis'ten geçen Tohumculuk Yasası'ndan bahsediyorum. Bu yasayla devlet tohumculuk alanından tamamen çekiliyor, piyasa başta İsrailli firmalar, Syngenta, Pioneer, Monsanto gibi çokuluslu tohum şirketlerine teslim ediliyor, çiftçimiz sizlere ömür ve de biraz önce de belirttiğim gibi hepsinden önemlisi de yasa ile GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ TOHUM ların (GDO) girişine ve ekimine olanak tanınıyor. Böylece de insan sağlığı üzerinde; başta kısırlık alerjik reaksiyonlar, bağışıklık sistemi zayıflığı gibi hemen ve uzun vadede öngörülemeyen ciddi sağlık riskleri yaratıyor.
* Yasanın arkasında AKP' nin içindeki Güneydoğulu vekiller lobisinin önde gelen ismi, Tarım Bakanı Mehdi EKER durmakta ve...
* Bu arada hemen eklemem gerekiyor; Avrupa Birliği, Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların (GDO'lu) AB'ye girmesine izin vermemekte, peki ya KISIRLAŞTIRMA, neslimizin tüketilmesi ve diğer tehlikeler altında olan siz Türk Milleti şimdi ne yapmayı planlıyorsunuz?









* Konuya farklı bir uzman yorumu getirelim; Hafta sonu çok değerli bir çiftin konuğu oldum, Özbekistan'ın sürgündeki muhalif lideri Muhammed SALİH ve eşi Dr. Biyolog Aydın SALİH Hanımefendi ile uzun, uzun sohbet ettik, nereden nereye... Aydın Hanım, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar ve Tohumculuk Yasamızın içerdiği tehlikeler ve yakın geçmişten günümüze tespitlerle dolu önemli bir yorum yaptı : Konu Türk dünyası olunca hepimiz tek ses oluruz diyerek bu stratejik konuyu, ulusal tehdidimizin boyutunu Sayın Aydın SALİH' in incelemesinden aynen aktarıyorum :

* Son dönemde zaten Türkiye tarım ürünleri (sebze, buğday, mısır, ayçiçeği vs.) tohumlarının % 80’i dışarıdan ithal edilmeye başlanmıştı. Bu tohumların genetik olarak değiştirilmiş tohumlar olduğunun bilinmemesi mümkün değil. Her GENETİK OLARAK DEĞİŞTİRİLMİŞ tohum, içinde terminatör geni ihtiva eder. Bu terminatör kendi neslini yok etmeye programlanmıştır. İşte bu nedenle de genetik olarak değiştirilmiş tahılın verdiği ürün tohumu KISIRDIR. Yani, her ekim yılı/mevsimi için yeniden tohum almak gerekecektir. Bu durum, sadece gıda açısından dışa bağımlı hale getirmekle kalmayacak çok daha vahim sonuçlar doğuracaktır.









Dışarıdan bakıldığında salt ticari amaçla yapıldığı sanılan bu işin arkasında ise çok vahim bir stratejik hedefin yer aldığı görülüyor. Bu tip tohum politikasına bağımlı kalan Türkiye, sadece ekonomik değil, genetik tuzağa da düşmüş olur.
* Genetik olarak değiştirilmiş tohumları istenilen menfi ya da müspet yönde
programlamak mümkündür. Ve böylece GDO' lu ürünlerle istenilen her toplum yönlendirilebilir. Bu yöntem bir milleti ve onun yaşadığı ortamı yok edebilecek kadar tehlikelidir. Mesela bu program, kısırlaştırma (sterilizasyon) erkek ve kadınlarda KISIRLAŞTIRMA programı olabilir. Sizin kan örnekleriniz Amerika’ya gönderilmek üzere bu amaçla toplanmış olabilir.









MALUM TARİHLERDE. Ya da tedavisi imkansız olan ölümcül alerjiler, bilinmeyen
hastalıklar ve insan doğasında görülmemiş değişimler olabilir. Yani GDO bünyesinde otomatik olarak ve sonsuz bir şekilde çoğalabilen GENETİK BOMBALAR taşıyabilir.
Ancak ne yazık ki Türkiye'ye sokulan bu GDO' ların ne gibi sonuçlar doğurabileceğinin tespitini yapabilecek bilimsel altyapı mevcut değil!..

warfeet
30-03-2007, 00:34
Türkmen katliamı
ABD askerleri, Telafer’de yaptıkları baskınlarda çoğu çocuk 47 kişiyi delik deşik ederek öldürdü

Irak’taki kan ve dehşet, Türkmen kenti Telafer’e de sıçradı. Şii bölgesine düzenlenen vahşi saldırının ardından dün de Sünni bölgesinde katliam yapıldı. Amerikan askerleri, otomatik silahlarla etrafa kurşun yağdırdı. Kadın ve çocukların da aralarında bulunduğu Türkmenler hayatlarını kaybetti.

Telafer’de katliam

Gözlerini kan bürümüş
ABD askerlerinin peşmergelerin önünü açmak için Türkmenlere yönelik saldırıları sürüyor. 47 Türkmeni katleden Amerikan askerleri, evlere zorla girerek çok sayıda Türkmeni de tutukladı.

Kerkük’te gerilim tırmanıyor
Telafer’de yaşanan katliamın ardından Kerkük karıştı. Türkmenler Telafer’de yaşayan akrabalarından haber alabilmek amacıyla, telefonlara sarıldığı ancak onlara ulaşamadığı bildiriliyor. Sokaklara çıkan Türkmenler yaşananların ABD ve peşmergelerin ortak operasyonu olduğunu söyleyerek tepkilerini dile getirdi. Türkmenler, referandum yaklaştıkça kendilerine yönelik saldırıların arttığına dikkat çekti. Kentte, Türkmenlerle peşmergelerin çatışmaya girmesinden korkuluyor. Kerkük’te Irak askerlerinin devriye gezdiği belirtilirken, kentin Uruba bölgesinde yola döşenen bombanın infilak etmesi sonucu 1 polis öldü. Olayda 2 polis de yaralandı.

Türkmenleri bölmek istiyorlar
Yaklaşık 3 yıldır Telafer’de katliam üstüne katliam yapmasına rağmen hakimiyeti sağlayamayan ve direnişçilerden büyük darbeler yiyen işgalciler, şimdi de kentte Türkmenleri birbirine düşürme oyunları oynuyor. Şiiler ve Sünniler arasında son dönemde meydana gelen çatışmalarda çok sayıda Türkmen hayatını kaybetti. Bölgeden gelen bilgiler ise Türkmenlerin ABD askerleri, Peşmerge güçleri ve İran yanlısı Şii güçler tarafından baskı altında tutulduğu yönünde. Telafer’de şu an da 20 bin ABD askeri ve binlerce silahlı peşmerge bulunuyor. Kentin 250 yerinde kontrol noktası kuran ABD askerleri, bir sokaktan diğer bir sokağa geçişi bile kontrol altında tutulmak isteniyor. Öte yandan kentte yaşayan Türkmenlere yönelik olarak ambargo da uygulanıyor. Kentin şu anda ikiye bölünmüş olduğu ve mezhep çatışmasının ABD ve peşmerge güçleri tarafından körüklenmek istendiği belirtiliyor. Kentte durumun Türkmenler açısından son derece kritik olduğu ve kentten son dönem de bilgi alınmasının zorlaştığı da belirtiliyor. Kentte yaşanan en büyük korkunun ise ABD ve Peşmerge güçleri tarafından Türkmeni, Türkmene kırdırma politikasının uygulanması olduğu ifade ediliyor. Orta Doğu uzmanları, referandum yaklaştıkça bu sinsi plan için saldırıların yoğunlaşacağına dikkat çekiyor.

Önce Şii, ardından Sünni bölgesinde Türkmenlere kanlı saldırılar düzenlendi. Daha sonra da ABD askerleri 47 Türkmeni katletti

Türkmen kenti Telafer’de tam bir katliam yaşanıyor. Kentte önce Şii bölgesine, ardından da Sünni bölgesine kanlı bir saldırı düzenlendi. Bu gelişmelerin hemen akabinde kente giren Amerikan askerleri Türkmenlerin üzerine kurşun yağdırdı. Saldırılarda kadın ve çocukların da aralarında 167 Türkmen öldürüldü. Olaylar önceki günkü saldırılarla başladı. Telafer’da iki bombalı araçla düzenlenen saldırıda 75 Türkmen hayatını kaybederken, 35 Türkmen de yaralandı.

Bombalı araca izin verildi
Telafer hastanesinde görevli bir doktor, güvenlik güçlerinin gıda yüklü kamyonları aramadan Şiilerin çoğunlukta yaşadığı bir mahalleye girişine izin verdiğini ve kamyonların halkın günlerdir yiyecek beklediği mahallede havaya uçurulduğunu söyledi. Yaralıların çoğunun durumunun ağır olduğu bildiriliyor. Dün de, kentte bir polis gurubunun Sünnilerin yaşadığı Türkmen evlerine 2 saat boyunca kurşun yağdırdığı bildirildi. Saldırıda çoğu kafalarından vurulmuş 45 Türkmen hayatını kaybetti, 20 Türkmen de yaralandı.

Amerikalılar devrede
Polis, sağlık ve ordu yetkilileri, saldırının Telafer’in Şii kesiminde düzenlenen kanlı eyleme misilleme olduğunu belirtti. Bu olayların ardından kentte sokağa çıkma yasağı ilan edildi ve Amerikan askerleri devreye girdi. ABD askerleri gördükleri tüm Türkmenlere yaylım ateşi açtı. ABD askerlerinin kadın ve çocuk demeden kurşun yağdırdığı 47 Türkmen hayatını kaybetti. Saldırıda 23 Türkmenin de yaralandığı bildirildi. ABD askerlerinin Türkmen evlerine kapıları kırarak girdiği ve çok sayıda Türkmeni de gözaltına aldığı kaydedildi. Kente sokağa çıkma yasağı ilan edildiği için Türkmenler’in yaralıların akibeti konusunda bilgi alamadıkları, hastanelere gidişlerine izin verilmediği bildiriliyor. Kentin peşmerge ağırlıklı Irak ordusu ve ABD askerleri tarafından ablukaya alındığı kaydedildi.
************
Yukaridaki yazi alintidir...
bu kadar ödlek oldugunu bilmiyorduk usanin...
cocuklara gücü yetecek kadar...

i. sürüleri savunmasız insanlara karşı ancak bu kadar ********lesir..

.nüz yiyorsa erkek gibi savasin...

Erkek olmadiginiz icin, abd vatandasligi almak icin, amerikaya kacak girenleri askere alan a.b.d nin capulcu sürüleri oldugu icin bunu yapiyorlar...

Bebege karsi silah....
Lan erkek degilsiniz, daglarda, meydanlarda bulusacagiz i.. sürüleri...

warfeet
07-04-2007, 02:29
ABD, Heybeli Ada Ruhban Okulu'nun geri açılmasını istedi
ABD’nin 2006 Yılı İnsan Hakları ve Demokrasiye Katkı Raporu’nda, Fener Rum Patrikhanesi "ekümenik" olarak nitelenerek, Heybeli Ada Ruhban Okulu’nun geri açılması ve patrikhanenin ’ekümenik’ olarak tanınması istendi. Gayrimüslim ve Aleviler’in ibadetlerini açıkça yapamadığı savunulan raporda, Türkiye’de aralarında Protestan, Yehova Şahitleri ve Bahailik’in de bulunduğu bazı dini grupların yasaklandığı, inançların yaşanması ve dinsel ifade özgürlüğüne izin verilmesine ihtiyaç olduğu öne sürüldü.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nca hazırlanan ’ABD’nin 2006 Yılı İnsan Hakları ve Demokrasiye Katkı Raporu’ açıklandı. Dışişleri Bakan Yardımcıları Paula Dobriansky ve Barry Lowenkron’un açıkladığı raporda, Türkiye’ye 3 sayfa ayrıldı. 2002 seçimlerinden sonra tek başına iktidara gelen AKP’nin güvenlik, konuşma özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması ile namus cinayetlerinin de içinde yer aldığı sosyal yapının modernleşmesi gibi birçok konuda büyük sorunlarla karşı karşıya kaldığı ifade edildi. İşkencenin önlenmesi ve sanık hakları konusundaki reformlara rağmen hükümetin yeni yasaların uygulanması için mücadele ettiği belirtilen raporda, Türk güvenlik güçlerinin zaman zaman, işk