PDA

View Full Version : Cari Açık



Pages : 1 [2] 3

sampolyon
17-09-2008, 22:55
Döviz piyasalarında durum (2) Salih NEFTÇİ salih-neftci@sneftci.com Bu yazı dizisinin birinci bölümünü kaleme aldığımızda doların kaderi pek parlak değildi. Ama ‘o günden’ bu yana ciddi biçimde kötüledi.

‘O gün’ ise daha geçtiğimiz pazartesi. Kaleme aldığımız gazete yazısında bugünkü yazıya atıfta bulunmuş ve doların kaderini Amerika’daki resesyon olasılığı açısından ele alacağımızı yazmıştık. Pazartesiden bu yana Amerikan piyasaları bir kez daha battı. Bir kez daha bizleri tahminlerimizi değiştirmeye itti.

Pazartesinden bu yana doların kaderi ciddi biçimde kötüledi.

Resesyon

Bu krizin en ilginç yanı, finansal piyasalardaki bütün hareketlere ve bu arada batan bankalara rağmen Amerikan ekonomisinde büyümenin zayıflayarak da olsa devam etmesi idi. İşsizlik arttı elbette. Ama yüzde 5.7’den yüzde 6.1’e yükseldi. Neredeyse bir buçuk yıldır devam eden bir kriz ortamı için felaket değil.

Amerikalı tüketici de bu nedenle tüketimini kısmadı.

Hatta...

Krizden kazanç sağlamaya çalışanların, krizden zarar görenlerden çok daha fazla olması bizi şaşırtmıyor.

İşte geçen pazartesi yaşananlar bunu değiştirmişe benziyor. Pazartesi günü bir çeşit milat olarak görülüyor. Hem finansal piyasalar açısından, hem de Amerikan Doları açısından.

Ama...

...Doların gidişini halen de kriz psikolojisi belirliyor. Amerika’daki resesyon olasılığı değil. Örneğin ilişikteki grafiğe bakın. Amerika’da yüzyılın finansal felaketi yaşanmış. Ama dolar Euro karşısında halen de değer kazanmaya devam ediyor. İlişikteki grafikte günlük verilerle EURO-DOLAR kurunu veriyoruz. En ilginç nokta daire içinde gösterdiğimiz durum. Son günlerin inanılmaz boyuttaki iflasları Amerikan Doları’nın değerini hiç de olumsuz etkilemiş değil.

Aksine dolar son bir ay içinde Euro karşısında yüzde 9’dan fazla değer kazanmış durumda.

Nasıl olur diyeceksiniz?

Doların iki kaderi

Geçen yazının ana konusuydu...

Bir felaket yaşanınca herkes yine en likit para olan dolara sarılıyor. Bu da doların değerini o anda yükseltiyor. Son bir ay içinde olduğu gibi.

Yine de biz bu durumun değişeceğini düşünüyoruz.

Çünkü pazartesiden itibaren doların ikinci kaderi ön plana çıktı.

Amerikan ekonomisinin şimdi sert (belki de çok sert) bir resesyona girmesi olasılığı aniden yükseldi. ABD ekonomisi küçülme sürecine bile girebilir. Küçülen bir ekonomide de faizler geriler. Örneğin Japonya’da bankalararası faiz uzun süre negatif gitmişti.

Hangi banka parasını negatif faizli dövizde tutmak ister?

Bu sorunun sonuçlarını gelecek yazıda vereceğiz.

Sonuç

Bir zamanlar Japon Yeni kendisine yan baktırmazdı. Bir doları 85 Yen’e bile alabilirdiniz. Yen güçlüydü...

Sonra işler değişti. Havalardada uçan Japon spekülatör gerçek hayatla burun buruna geldi. Ve...faizler negatif oldu.

Japon spekülatör şimdi dersini almış durumda.

Sıra Amerikalı’da.

sampolyon
17-09-2008, 22:56
17 Eylül 2008

Ercan KUMCU
ekumcu@hurriyet.com.tr

Petrol fiyatları ve faizler


TEMMUZ ayında 150 dolara yaklaşan ham petrolün varil fiyatı 100 doların altına geldi. Küresel düzeyde uzunca bir süredir devam eden enflasyon baskısının hafiflemesi ve arz yönlü şokların azalması açılarından petrol fiyatlarının düşmesi sevindirici bir gelişme.

Petrol fiyatlarındaki düşüşün beklenen olumlu etkiyi yapabilmesi için petrol ürünlerinin kullanıcılarının ödediği fiyatların da düşmesi gerekiyor. Ham petrol fiyatı dünyada yüzde 35 gibi düştüğü halde, bizde benzinin pompa fiyatı dün itibariyle yüzde 7 civarında düşmüştü. Ham petrol fiyatındaki düşüşlerin tüketicilere yansıtılmaması petrol fiyatlarındaki düşüşlerin makro ekonomik olumlu etkilerini de doğal olarak sınırlayacaktır.

NE DEMİŞTİ?

Petrol fiyatlarındaki düşüşün bir sonucu da Merkez Bankası’nın kısa vadeli faizleri indirebileceği beklentilerinin artması oldu. Bu hafta yapılacak Para Politikası Kurulu toplantısında "faizlerin indirilmesi de dahil olmak üzere çeşitli seçenekler gözden geçirilecektir" açıklaması bu beklentiyi güçlendirdi. Açıklama, son yayınlanan Enflasyon Raporu’nun ana fikri ile de çok tutarlı değildi.

28 Temmuz’da yayınlanan Enflasyon Raporu’nda çeşitli riskler sıralandıktan sonra, "... önümüzdeki dönemde yukarı yönlü riskler gerçekleştiği takdirde, para politikası enflasyon hedeflerinden sapmayı en aza indirgemeyi amaçlayacaktır. Gıda ve enerji fiyatlarının beklenenden daha olumlu gelişmesi halinde ise, enflasyonun hedeflere daha çabuk ulaşması sağlanacaktır" dendi.

Bazen aynı cümle farklı kişilerce farklı algılanabilir. Bazen de, herkes aynı şeyi anlamış olsa da, lafı eden herkesin anladığını söylemek istememiş olabilir. Ama, yukarıdaki alıntıda, lafı edenle lafı okuyanlar arasında bir anlam karmaşası doğması çok az bir olasılıktır. Merkez Bankası bu lafıyla, "eğer enflasyonu yukarı yönde zorlayan iç ve dış etkenler devreye girerse, para politikasını daha da sıkılaştırarak enflasyon hedefinden sapmayı elden geldiğince küçük tutmaya çalışacağım" diyor. Bu cümle Merkez Bankası’nın geçmişten farklı bir tavır takınacağının da bir ifadesi. Çünkü, geçmişte Merkez Bankası, enflasyondaki yükselişi dışsal etkenlere bağlayarak, "para politikasının etki alanı dışındaki fiyatların yükselmesi sonucunda ortalama enflasyonun artış eğilimine girmesi ile para politikası yoluyla mücadele edemeyiz" yönünde bir tavır içindeydi.

Alıntıdaki ikinci cümle, "enflasyonu olumlu etkileyen etkenler devreye girdiğinde, para politikasını hemen gevşetmeyerek hedeflenen enflasyona daha çabuk varılmasının arzu edildiğini" anlatıyor. İçinde yaşanan şartlarda, Merkez Bankası’nın bu tavrı çok olumluydu.

YANLIŞ MESAJ

Şimdi ne değişti? Ham petrolün varil fiyatı 150 dolardan 100 dolara geldi. Ama, tüketiciler petrol fiyatlarındaki düşüşü henüz tam olarak henüz hissetmediler. Merkez Bankası’nın kısa vadeli faizleri indirmesi gereği konuşulmaya başlandı. Ekonomik büyümenin düşük çıkmasıyla, çeşitli çevrelerde bu beklenti daha da güçlü dile getirilmeye başlandı.

Küresel piyasaların karıştığı, enflasyon eğilimlerinin temelde değişmediği, petrol fiyatlarındaki düşüşün tüketicilere yansıtılmadığı bir ortamda Merkez Bankası’nın kısa vadeli faizleri indirerek vereceği mesaj çok yanlış olacaktır. Her şeyden önce kendi söyleviyle çelişecektir. Bundan sonra, para politikasını kısa dönemde düşen petrol fiyatlarına endekslemek (ya da bu görüntüyü vermek) ileride çok daha ciddi sorunları da beraberinde getirecektir.

sabetay
25-09-2008, 11:48
‘Yerel seçim öncesi Türkiye toz-duman’ HALİT KAKINÇ




Ben bu adamdan korkarım. Söylediği her şey gerçek olur. İnce ayar hesap yapar. Seçim sonuçlarını doğru tahmin eder. Ekonomik krizleri önceden o haber verir. Ne derse, tutar.

VERSO Araştırma Şirketi’nin sahibi stratejist Erhan Göksel’den söz ediyorum. Ben kuru-sıkı atıyorum. O, yaylım ateşi ile karşılık veriyor: “Kullandığım veriler isabetli. 2009’da Türkiye, yerel seçimlerden önce toz-duman olacak!”

Ciddi bir iddia bu. Nasıl?.. Göksel, projeksiyonunu önce geniş ölçekte - uluslararası platforma yöneltiyor:

“Ulusal devletlerin kümelenmesi yeni bir şekil alacak. Türkiye, mâlî krizin etkisi ile bir küme aşağıya düşecek. Kalkınmakta Olan Ülkeler Kümesi’nden Üçüncü Dünya Ülkeleri Kümesi’ne ineceğiz. Avrupa Birliği olduğu gibi çökecek. Rusya, ilk 10’a girecek.”

Göksel’e göre felaketler zinciri bu kadarla kalmayacak. Kriz, Türkiye’ye tsunami gibi yansıyacak. İşsizlik artacak. Anadolu’da iş hayatı duracak. Büyük alışveriş merkezlerinin çoğu kapılarına kilit vuracak.

“Siyasette, AKP’nin bir alternatifi çıkmaz”

Göksel, küresel ekonomik krizin Türkiye’ye yansımaları ile iç politikadaki realiteyi birbirinden ayırıyor: “Yerel seçimlerde AKP’nin siyasi bir alternatifi yok. Marta kadar da olamaz. Beklenti, 50’nin üzerinde oy alması.

Bana göre yüzde 47’nin biraz alında kalacak. Buna rağmen seçimin galibi AKP olacak. Hemen tüm belediyeleri silip süpürecek. MHP’yi, her konuda AKP’ye destek olduğu için, taraftarları cezalandıracak. CHP’nin defteri seçmen tarafından dürülecek. İzmir’i bile büyük ihtimalle kaybedecek... Hatta Çankaya da elinden gidecek. Güneydoğuda ise bölgenin partisi seçimleri kazanacak. Özellikle DTP kapatılırsa...”

Göksel, dış politika ile ilgili olarak iki ağır tahminde bulunuyor: “ABD, kesinkes İran’a müdahale edecek. Kafkaslar’da hata yaptık... Kosova’da hata yaptık. Putin, Türkiye’yi gazı keserek cezalandıracak. Türkiye, çuvallayacak. Donacak. Dünyanın hangi kültüründe Rus Ruleti var? Rusya’da...”

“Bizde, temel sorun Kartel Medyası’nda”

Göksel, ABD’de para’nın yukarıdaki mâlî sermayeden çok üretimi elinde tutanlarda toplandığı görüşünde. Yani, “ABD’de zenginlerin bir kısmı yer değiştirecek. Bu krizin sonunda kapitalizm, içindeki çürükleri çökertip yeniden yapılanacak.”

Peki ya Türkiye’de?

“Bankaların yüzde 44’ü, sigorta şirketlerinin yüzde 82’si, Borsa’nın yüzde 83’ü yabancıların elinde... Kullanılan kredilerin yüzde 76’sı da aynı şekilde...

Türkiye’de kur yükselecek. Devalüasyon olacak. Büyük firmalar tamamen yabancılara devrolacak. Beklenenin aksine, yabancılar hiçbir yere kaçmayacak...

Dünyada euro-dolar paritesi dolar lehine değişecek.

Bu yapı içinde Türkiye’deki temel sorun, siyasilerde değil, burjuvalarda... Kartel Medyası’nda... Aysbergin altını saklayıp siyaseti suçluyorlar. Aysbergin altındaki pastayı 80 yıldır paylaşanlar, sermaye ve medya... Cumhuriyetin en büyük hatası, devlet eliyle sermaye sınıfı yaratmak oldu. Asıl üreten adamın önünü kestiler. İstanbul, Anadolu’ya bir şey vermek istemiyor.”

Peki ya umut?

Göksel, ilk kez gülümsüyor: “Umudu benden bekleme!”

sabetay
25-09-2008, 11:51
Yazarlar / Halit Kakınç

Kapitalizmi kapitalizm ABD’yi ABD yapanlar




Büyük Kriz’i değerlendirirken, ABD olgusunu irdelememizde yarar var.

Filmi geriye saralım. ABD, kapitalizmin en büyük oyuncusu. 2007 rakamları ile dünyadaki üretimin yüzde 30’u bu ülkeden çıkıyor. Toplam tüketimin yüzde 40’ı da, devasa Çin bile yüzde 17’de kalırken, tek başına burada gerçekleşiyor. ABD, aradaki yüzde 10’luk cari açığını yoksul ülkelerden kapatıyor.

Doların gücü çok özel. Her ülkede satın alınabilecek Amerikan malları var. Bunu kullanarak dolar basıyor. 1999’dan bu yana sanayisi küçülüyor (2007’ye kadar yüzde 18 küçüldü. Küçülme her yıl için ortalama yüzde 2). Hizmet sektörü ise her yıl yüzde 4 ile 5 büyüyor.

İkinci özelliği, inşaat sektörü altyapısında ve elektronikte rakipsiz. Uzakdoğu ülkeleri - ABD ahtapotsa, ahtapotun kolları.

Üçüncüsü, askeri teknolojideki üstünlüğü. Geçen yıl dünyada 1148 milyar dolarlık uçak ve silah satıldı. 711 milyar doları ABD’ye gitti.

Hollywood Efekti’ni çok iyi anlamak gerek

ABD, 1980’li yıllarda bilişim teknolojisini geliştirdi. Buna gözetim (surveillance) teknolojilerini (uydu vb.) ekledi. SSCB yarıştan koptu. ABD, tüm dünyaya fark attı.

2000’lere girerken ABD’de ikinci bir borsa oluştu: NASDAQ (National Association of Securities Dealers Automated Quotations). Medyanın da katkısı ile şişirildi. 2001’de doruğuna erişti. Göksel’in taktığı isimle Hollywood Efekti meydana geldi. Mortgage doğdu.

Evi olmayan ev sahipliğine teşvik edildi. Bir evi olan, hafta içi git-gel olmasın mantığı ile ikinci eve, yazlığa özendirildi. 2012’de Nebraska’da yapılacak olan evler bile satıldı. Banka ile vatandaş arasındaki bir ilişkiydi mortgage. Poliçeler, ikinci-üçüncü şahıslara devredildi.

Mortgage kredilerini şahıslara, bankalar kendi özkaynaklarından verdi. Bu krediler için Avrupa’daki fonları kullandılar. Birikmiş paraları çektiler.

Önemli nokta: Asgari ücretli bir Amerikan vatandaşı, dolar milyarderi gibi yaşarken, bu yükü ABD dışındaki finans kurumları ödedi. Elektriğe, gaza, petrole zam görmeyen Amerikalı, bir şeyin farkına varmadı.

Amerikalı feragatını Mortgage’ten yaptı!

Ortalama bir ailenin aylık geliri 100 dolar ise gideri 113-114 dolar olmuştu. Toplam giderinin yüzde 40’ını mortgage ödemeleri oluşturuyordu. Giderler kaldırılamaz hale gelince, Amerikalı, feragatını mortgage ödemelerinden yaptı.

Bu arada, teknolojik gelişmeler yüzünden çevrilebilir paranın hacmi de 7 yılda 3 katına çıktı. İnsanlar tüketim çılgınlığına teşvik edildi.

Kriz yapısal olduğu için para, üst gelir gruplarında toplandı. Halk para sıkıntısı çekince, talep düştü. Talep düşünce üretim azaldı. Üretim azalınca, küresel sermaye dönmedi.

ABD’yi ABD yapan faktörlerdeki bu gelişme, mortgage krizi ile yeni bir kapitalist yapılanma konusunu gündeme getirecek. Belki yeni bir Yalta gerçekleşecek. Belki de bu kez ABD ve Çin, dünyayı paylaşacaklar. Bu arada - yeri gelmişken söyleyeyim - bana göre, kriz henüz bitmedi. ABD, biraz öteledi.

sabetay
26-09-2008, 13:35
Dünya krizde, sanayicinin morali dipte!

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

26.09.2008 - 09:04

Tüm dünyayı kasıp kavuran ve giderek yayılmasından endişe duyulan krizle birlikte Türk sanayicisinin genel gidişata ilişkin kaygıları adeta tavana vurdu. AKP için açılan kapatma davasında Anayasa Mahkemesi'nin verdiği karardan sonra biraz toparlanan sanayici, bu kez eylülle birlikte uluslararası krizin yol açtığı moral bozukluğu içinde buldu kendini. Merkez Bankası'nın iktisadi yönelim anketi ve bu anket sonuçlarından oluşturulan reel kesim güven endeksi, sanayicilerin genel gidişata ilişkin kaygılarının eylül ayında çok hızlı bir şekilde arttığını ortaya koydu. Yalnızca genel gidişat mı, sanayici bir çok konuda karamsarlık içinde.

Temmuz ayında, sanayicilerin yüzde 5.6'sı sanayi dallarındaki genel gidişatın bir ay önceye göre iyi olduğunu belirtiyor, buna karşılık yüzde 42.2'si durumun kötü olduğunu dile getiriyordu. Temmuz sonunda Anayasa Mahkemesi'nin kararının açıklanmasının ardından, ağustos ayındaki ankete katılan sanayiciler arasında, durum iyi, diyenlerin oranı yüzde 10'a çıktı. Bu kez durumu kötü görenlerin oranı yüzde 28.7'ye gerilemişti. Genel gidişat için iyi ve kötü diyenler dışında bir de durumun aynı olduğu görüşünü dile getirenler vardı ve bu kesimle birlikte 100'e ulaşılıyordu.

Eylülle birlikte tablo birden bozuldu. Ağustosta yüzde 10 olan iyimserlerin oranı eylülde yüzde 6.9'a inmiş, yine ağustosta yüzde 28.7 olan kötümserlerin oranı ise yüzde 42.4'e fırlamıştı. Yani, kötümserlerin oranı bir ayda 13.7 puan yükselmişti.

Sanayi dalındaki genel gidişata ilişkin olarak iyimser ve kötümser görüş bildirenlerin farkını gösteren denge oranı da eylül ayında ulaştığı negatif yüzde 35.5 ile hazirandaki yüzde 37.8 ve temmuzdaki yüzde 36.6'ya yaklaşmış oldu.

İktisadi yönelim anketinde dikkati yalnızca genel gidişattaki bozulma çekmiyor tabii ki. Ağustosta 94.5 olan reel kesim güven endeksi, eylülde 85.2'ye inmiş durumda. Peki, bu gerilemeye yol açan genel gidişat dışındaki etkenler neler. Merkez Bankası'nın değerlendirmesini özetleyerek aktaralım:

"Son üç aya yönelik değerlendirmelerde, üretim hacmi eğilimi azalış yönünde gerçekleşti.

Son üç ayda alınan toplam ihracat ve iç piyasa siparişlerindeki eğilimin azalış yönünde devam ettiği gözlendi.

Mevsim normallerine kıyasla yapılan değerlendirmelerde, mevcut toplam siparişlerin en düşük, mamul mal stoklarının ise mevsim normalleri üstünde olduğu görüldü.

Gelecek üç aya yönelik değerlendirmelerde, üretim hacmindeki artış beklentisinde nisan ayından itibaren gözlenen zayıflamanın sürdüğü dikkat çekti.

Gelecek üç aydaki ihracat sipariş miktarındaki artış yönlü beklentilerin azaldığı, iç piyasa siparişlerindeki beklentilerin ise azalış yönünde gerçekleştiği gözlendi. Sabit sermaye yatırım harcamasındaki azalış beklentisinin, eylül ayında da azalış yönünde devam ettiği görüldü.

Ortalama birim maliyetlerde son üç aydaki artış yönlü eğilimlerin azalarak, gelecek üç aydaki artış beklentilerinin ise artarak devam ettiği dikkati çekti.

Gelecek üç ayda satış fiyatlarındaki artış beklentisi önceki aya göre önemli ölçüde zayıflarken, gelecek on iki aylık dönem sonu itibariyle yıllık ÜFE beklentisinin yüzde 12.1 olduğu görüldü."

sabetay
26-09-2008, 13:42
Uluslararası Finans Uzmanı Prof. Steve Hanke: Türkiye gibi gelişen ülkeler için karanlık dönem şimdi başlıyor

Didem ERYAR ÜNLÜ / YAKIN PLAN
didem.eryar@dunya.com

26.09.2008 - 09:15

Prof. Dr. Steve Hanke dünyanın en etkileyici ekonomistlerinden birisi. Uluslararası Finans Uzmanı ve John Hopkins Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Steve Hanke, 1998 yılında dünyanın en etkili 25 insanından biri olarak nitelendirildi. Ronald Reagan döneminde, başkanın ekonomik danışmanlığını yapan Hanke, danışmanlık yaptığı ülkeler arasında Arjantin, Bulgaristan, Estonya, Endonezya, Litvanya ve Karadağ yer alıyor. Hanke, özellikle gelişmekte olan ülkelerde başarılı para kurulu modellerinin oluşturulmasına yönelik katkıları ile tanınıyor. Türkiye'de kur ayağındaki başarısızlığın, sabit kur uygulamasının yarattığı istikrarsızlık sonucu ortaya çıktığını belirten Hanke, Türkiye'de enflasyonu kontrol altına almanın tek yolunun dolar ya da Euro gibi güçlü bir para tarafından desteklenen ve sabit bir değişim oranını garanti eden bir "para kurulu" oluşturmak olduğunu söylüyor. Türkiye'nin Euro bölgesine dahil olması gerektiğini kaydeden Hanke'nin uyarıda bulunduğu bir diğer konu da, dünya küresel finans krizi ile sallanırken, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için karanlık dönemin daha yeni yeni başlıyor olduğu.

- Küresel finans krizinin kısa vadede çözümlenebileceğini düşünüyor musunuz? Hükümetlerin uygulaması gereken doğru politikalar neler?

16 Nisan 2007 tarihinde Forbes Dergisi'nde yer alan köşe yazımın başlığı "Fırtınaya hazırlanın" idi. Bu yazıda, ABD Merkez Bankası'nın kısa vadeli faiz oranlarını çok düşük tuttuğunu ve bu yüzden kredinin yapay olarak çok hızlı yayılacağı sonucuna varmıştım. Bu, hisse değerlerinin patlamasına yol açtı. Bu patlama da kendi kendini yok etti sonunda. Fırtınanın geldiğini geçtiğimiz sene görmüştüm ve bunun kısa bir sürede sona ereceğini düşünmüyorum. Şu anda, Wall Street'te ve Washington'da çok akıllı oldukları düşünülen adamlar, çok kötü düşünceler üretiyorlar. Tüm bu düşünceler hükümetin ekonomiye yönelik müdahalesini artırıyor.

- ABD'deki finans krizinin etkileri Avrupa'da da görülüyor. Yüksek enflasyon, yavaş büyüme bunun ilk işaretleri. Euro bölgesinin para politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Krizin sonucu olarak Avrupa Merkez Bankası faiz oranlarını daha da düşürmek zorunda kalacam büyük bir olasılıkla. Bu da gelecekte kaçınılmaz olarak enflasyonun ateşini artıracak.

- Gelişmekte olan ülkeler krizden nasıl etkilenecek?

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin karanlık sürece daha yeni yeni girdiklerini düşünüyorum. Bir süredir FED tarafından belirlenen düşük faiz oranlarından yapay olarak yarar sağladılar, çünkü düşük faiz oranları ticareti hareketli tuttu. Ucuz dövizle borçlanıp, Türk Lirası gibi değer kazanan dövize yatırım yapıldı. Fakat işler şimdi tersine dönecek ve gelişen ülkelere akmakta olan sermaye kesilecek.

- Dünyanın en önemli "para uzmanlarından" biri olarak değerlendiriliyorsunuz. Endonezya, Venezüella, Arjantin gibi birçok ülkeye danışmanlık yaptınız. Türkiye ekonomisini; Türk hükümetinin para politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Uzun bir süre boyunca enflasyon hedefli politikaları ve Türkiye'ye özel para rejimini eleştirdim. 2001 yılında Dr. Kurt Schuler ile birlikte yazdığım "Gelişmekte Olan Ülkeler İçin Para Kurulları El Kitabı" başlıklı kitapta da bu konuya yer veriliyor. Türkiye gibi parasal tarihi olan bir ülkede enflasyonu düşürmeyi hedef almak, ve enflasyonu mantıklı seviyelerde tutmak, reel faiz oranlarının çok yüksek olmasını gerektirir. Bu da kötü bir sonuç verecektir. Türk ekonomisi çok kırılgan bir ekonomi, çünkü parasal düzeni hatalı. Daha önce Dr. Schuler ile birlikte yazmış olduğumuz kitapta da belirttiğimiz gibi, Türkiye'nin öncelikle ortodoks döviz kuruluna geçmesi gerekli. Bu da, Türk para politikasını değil, lira ve Euro arasında sabit bir değişim oranı oluşturulmasını, liranın Euro'ya sabitlenmesini gerektirir. Bunun bir sonucu olarak, Türkiye Euro bölgesine entegre olacaktır.

- Türkiye'ye, Çin başta olmak üzere diğer gelişen ülkelerle rekabet edebilmesi açısından ne yönde önerilerde bulunabilirsiniz?

Geçtiğimiz günlerde Cato Enstitüsü tarafından açıklanan Dünyada Ekonomik Özgürlük 2008 Raporu'nda Türkiye 141 ülke arasında 90. sırada yer aldı. Birinci sırada Hong Kong, ikinci sırada ise Singapur vardı. Rekabetçi olabilmek için Türkiye'nin ekonomisini serbestleştirmeye devam etmesi gerekli. Bu da Türkiye'nin daha iyi bir sırada yer almasını ve daha da önemlisi çok daha rekabetçi bir ekonomiye sahip olmasını sağlayacak.

Hindistan'ın Bill Gates'i Azim Premji'ye göre küresel kriz rekabeti artırıyor

Azim Premji, Hindistan'ın Bill Gates'i olarak tanınıyor. Bugün 63 yaşında olan Premji, 1966 yılından bu yana Hindistan'ın önde gelen bilişim şirketi Wipro'yu yönetiyor. 2008 cirosu 5 milyar dolar olan şirket, uluslararası bilişim sektörünün önde gelen oyuncularına kafa tutuyor.

Azim Premji küresel finans krizinin olumlu yanlarını görebilen ender isimlerden birisi. Finans krizinin ardından ABD ve Avrupa'da meydana gelen yavaşlamanın, şirketleri masraflarını kısmaya zorlayacağını kaydeden Premji, bunun sonucunda rekabetin artacağını söylüyor.

Bugün Wipro personelinin dörtte üçü Hindistan başta olmak üzere, düşük maliyetli ülkelerde çalışıyor. "Müşteriye yakın olmamız gerektiğinde ise, Avrupalı müşteriler için Romanya'da, ABD'li müşteriler için Meksika'da çalışıyoruz" diyor Premji. Hindistan'da maliyetlerin gelişmiş pazarlara oranla yüzde 25 daha düşük olduğuna dikkat çeken Premji, hafif etkilenen bir banka dışında Hindistan'ın finans kurumlarının da küresel krizden etkilenmediğini söylüyor. Premji'ye göre bunun başlıca nedeni Hintli bankaların sınır ötesi borç vermemeleri. "Hintli bankalar yurtdışından borç alıyor ama borç vermiyor. Hint para birimi rupi, referans olarak kullanılan bir döviz değil" diyor Hintli işadamı.

Premji, bundan 42 yıl önce Wipro'yu bir gıda şirketinden, bilişim şirketine dönüştürürken ABD modelini örnek almış şüphesiz. Bugün ise durum biraz farklı. "Her ne kadar ABD yenilikçilik açısından dünyanın bir numaralı ülkesi olmaya devam etse de, artık piyasanın hakimi değiller" diyor Premji. Yiğidi öldür hakkını ver misali, ABD bilişim sektörünün tam anlamıyla yere serilmediğini, fakat yarı ölü konumda olduğunu da ekliyor. ABD'nin dış borçlarına dikkat çeken Premji, "ABD hükümeti Freddie Mac, Fannie Mae ve AIG'nin imdadına yetişerek, şu anda dünyanın en büyük bankası haline geldi. Yeni başkanın işi kolay olmayacak. Onun yerinde olmak istemezdim" diyor.

sabetay
26-09-2008, 13:51
Finansal krizin reel ekonomi üzerindeki etkileri yoğunlaşacak

Erkin I.Şahinöz / DÖRDÜNCÜ BOYUT
erkin.y.sahin@clev.fbr.org

26.09.2008 - 09:14

"Yüzyılın en büyük finansal krizi"ni yaşıyoruz. Finansal krizi, ABD konut sektöründeki balonun patlaması tetikledi. Ancak ABD ekonomisinin sadece ve sadece yüzde 5'ini oluşturan konut sektörünün sadece ve sadece yüzde 10'luk kesiminde (eşikaltı grubunda) yaşanan mortgage taksidini geri ödeyememe gibi basit bir sorunun finansal sistemi çökertme noktasına gelecek kadar büyük bir "finansal tsunami"ye dönüşmesinde herkes suçlu. Bu unutulmamalı.

Faizleri "fuhuşa teşvik" edecek kadar uzun süre oldukça düşük düzeyde tutan Amerikan Merkez Bankası (FED) de suçlu, finansal sistemi "gözetlemek ve denetlemekle" yükümlü regülatörler de suçlu, "bir koyundan on post çıkartma" güdüsüyle hareket eden yatırım bankaları da suçlu, 80 yıllık "bayatlamış" regülasyon sisteminin yaratıcı finansal mühendislik teknikleri sayesinde son 5-10 yılda çığ gibi büyüyen "türev yaratıkları" kontrol edebileceğini düşünme gafletine düşen politikacılar da suçlu, finansal piyasaların milyonlarca dolar prim kazananan "harika çocukları"nı aşırı riskli yatırımlara yüksek kaldıraçla (çok az sermaye-yüksek oranda borç kombinasyonuyla) girmelerini teşvik eden "bonus sistemleri" de suçlu.

Finansal priyasalarda yaşanan kabusun hem çok müsebbibi var hem de çok mağduru. Tek bir "günah keçisi" göstermek (örnek FED'in eski Başkanı Greenspan) yaşananları aşırı basitleştirmek olur. Gelinen noktada herkesin başını önüne eğip iki kere düşünmesi gerekiyor. Çünkü global piyasalarda yaşanan krizin içinde bulunduğumuz dönem ve yakın gelecek üzerindeki etkilerinin yanı sıra uzun dönem etkileri de hepimiz için önemli olacak. Bugünkü yazımızda mevcut dönem ve yakın gelecekteki etkilere odaklanacağız. Daha sonraki yazılarımızda dünya finans piyasalarında taşların yerinden oynamasına neden olan global kredi krizinin mevcut işletme modellerinin dahi sorgulanmasına neden olabilecek uzun vadeli etkilerini irdeleyeceğiz.

Sorunlar, ABD menşeli olmakla birlikte küreselleşmenin getirdiği "sermaye ve ticaret" bütünleşmesi ile birlikte önce "finansal kanal" üzerinden sonra da gecikmeli etkisiyle "ticaret kanalı" üzerinden tüm gelişmiş ülkelere sirayet etmiş durumda. ABD, Japonya, Kıta Avrupası'nın önde gelen ekonomileri ve İngiltere resesyonun eşiğine geldiler. Ancak Türkiye'nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkeler gelişmiş ülkelerdeki yavaşlamadan şu ana kadar oldukça sınırlı bir şekilde etkilenmiş gözüküyorlar.

Buradaki kilit kelime "şu ana kadar". Gelişmiş ülkelerde yaşanan yavaşlama ilk düşünüldüğü gibi "kısa soluklu" olsaydı gelişmekte olan ülkelerdeki tahribatın sınırlı kalabileceğini düşünebilirdik. Ancak ne yazık ki takip ettiğimiz göstergeler başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerdeki toparlanmanın 2009 yılının ikinci yarısından önce başlayamayacağına işaret ediyor. Gelişmiş dünyadaki yavaşlamanın onumuzdeki yılın ilk yarısını da kapsayacak şekilde uzaması gelişmekte olan ülkelerin büyüme performanslarında ciddi ölçüde bozulmalara neden olabilecektir.

Dünyanın en büyük yatırım bankalarını, yüzlerce hedge fon ve mortgage şirketini iflasa sürükleyen kredi krizi giderek derinleşiyor. Finansal sistem tam anlamıyla tıkanmış durumda. Birbirlerinden kredi alamayan finans kuruluşlarının çalışır haldeki tek finansman kaynaklarının merkez bankaları olduğunu söylemek abartılı olmaz. Bir başka ifadeyle, finans kuruluşları kendi yükümlülüklerini karşılayacak kaynağı ya bulamıyorlar ya da "son borç verici" konumundaki merkez bankalarından zar zor bulup yaşam mücadelesi veriyorlar. Hayatta kalabilme gayreti içinde olan mali kesim haliyle asli işlevini yani "sistemdeki tasarrufların krediye dönüşmesine arabuluculuk yapmak" işlevini yerine getiremiyor. Rakamlarla henüz teyit edilmemiş olmakla birlikte mali kesimin reel kesime açtığı kredilerin hacminde dramatik bir düşüş yaşanıyor. Kredi alamayan reel sektördeki ekonomik aktivite de dolayısıyla bıçak gibi kesilme riski ile karşı karşıya. Mali sistemdeki tıkanıklık yüzünden ABD ekonomisi resesyona doğru gitmiyor, resesyona doğru koşuyor.

ABD hükümeti tarihte emsali görülmemiş büyüklükte bir "topyekun kurtarma planı"nı uygulamaya sokmaya hazırlanıyor. Dev kurtarma planı özel sektörün kendi ticari kararları yüzünden yarattığı pisliği kamusal kaynaklarla çözme esasına dayanıyor. Ancak bu planın içeriğini ve uygulanmasında yaşanabilecek sorunları göz önüne aldığımızda mali kesimdeki sıkıntıların çözülmesine faydalı olacağını ancak yeterli olamayacağını söyleyebiliriz. Plan, finansal piyasalarda yaşanan güven bunalımının sistemik krize dönüşmesine engel olabilecektir. Ancak kredi piyasalarında yaşanan sıkışıklığı kısa vadede düzeltmesi olanaksız.

Finansal piyasalarda "en kötü" son yaşananlardan sonra geride kalmış olabilir. Ancak "reel sektör" açısından asıl zor dönem yeni başlıyor. 2009'un ikinci yarısına kadar küresel yavaşlama problemi ile yaşamak zorunda kalacağız. Asıl önemlisi, yavaşlayan ülkeler kervanına yakın gelecekte gelişmekte olan ülkelerin de katılması beklenmeli.

Sokrates Kafe: Soğanın acısını yiyen bilmez, doğruyan bilir.

sabetay
26-09-2008, 13:55
Asaf Savaş Akat
Yazara ulaşmak için : akatas@bilgi.edu.tr
Krizin basit hikâyesi
Dört gündür küresel piyasalar papatya falı açıyor: Kurtaracak, kurtarmayacak, kurtaracak... Zaman da iyice daraldı. Cuma akşamı Kongre seçim tatiline giriyor. Türkiye saati ile bu gece yarısına kadar bu iş öyle ya da böyle bitecek gibi duruyor.

Böyle durumlarda hocalık içgüdülerim öne çıkar. Birkaç gündür bu karmaşık olayı iktisatçı olmayanların da anlayacağı şekilde basitleştirmenin yollarını arıyorum. Sonunda denemeye karar verdim.

Başlangıç noktası, ABD’de vatandaşın olağan geliri ile satın alabileceğinden daha fazla konut inşa edilmesidir. Mali sistem devreye giriyor. Konutlar satılıyor. Ama parasını satın alanlar yerine bankalar ödüyor. Hoş bir “saadet zinciri” bu şekilde kuruluyor.

Derken bir gün konutları satın alanların küçümsenmeyecek bölümünün bankaya borçlarını ödeme gücüne sahip olmadıkları anlaşılıyor. Hikâyenin özü budur. Ayrıntılarda kaybolmamak gerekiyor.

Zararın bölüşümü

Bu konutlar fizik olarak var. İktisat dili ile, kullanım değeri yaratılmış. Üretiminde kaynak kullanılmış ve bedeli ödenmiş. Ama konutları satın alan yok. Mübadele değeri oluşmuyor. Kimse oturmuyor. Bu ise kaynakların boşa gittiği anlamına geliyor.

Ekonominin bütünü açısından bakalım. Konutların üretiminde kullanılan kaynaklar kayıptır. Daha açık söyleyelim. Kullanılmayan konuta harcanan kaynak geri gelemez. Ülke servetinin o bölümü yok olmuştur. Ortada reel bir kayıp vardır.

Şimdi yeni bir soru ile karşılaşıyoruz. Ülkenin servet kaybı ABD vatandaşları arasında nasıl bölüşülecek? Piyasa ekonomisinde kural, zararın riski alan üstünde kalmasıdır. Bu bağlamda zararı mali sistemin yüklenmesi gerekiyor.

İşte bu noktada işler feci halde karışıyor. Çünkü mali sistemin çok ilginç bir iç mantığı var. Kendi kaynağı azaldıkça ekonomiye kullandırdığı kaynakları kısmak zorunda kalıyor. Böylece eski “saadet zinciri” yeni bir “felaket döngüsüne” dönüşüyor.

Kredi hacminde daralma talebi ve üretimi vuruyor. Bir yanda konut talebi düşüyor. Öte yanda diğer sektörlerde iflaslar ve batık krediler yaygınlaşıyor. Bu ise mali kesimin zararını tekrar yükseltiyor. Böyle sürüyor.

Politika açmazı

Politika açmazı çok açıktır. Kaybolmuş serveti mali kesim öderse ülke daha çok servet ve gelir kaybedecek. Ödememesi ise kamu ahlakı ve piyasa ilkeleri ile çelişiyor. Özdeyişteki gibi, “yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal...”

Bazı dersler çıkartabiliriz. Esas çözüm, en baştan “saadet zincirinin” oluşmasını engellemektir. Mali kesimin iyi denetlenmesi (regülasyon) gerekir. Ancak varlık balonlarına izin vermemek para politikasının da sorumluluğudur. Son bir gözlem yapalım. “Saadet zinciri” ABD’nin dev dış açığının da esas nedenidir. Bugün ise sorunu ağırlaştırmaktadır. Örneğin kaybolan servetin bir bölümü yabancıların üstünde kalabilirdi. Dış kaynak bağımlılığı buna izin vermiyor. Türkiye bunu iyi biliyor.

sabetay
26-09-2008, 14:39
Ekonomist
17/9/2008 - Amerika'da Ne Oldu? Ne Olabilir?
Kategori: Amerikan Ekonomisi
Son 10 Yılda Ne oldu?

Ev fiyatları yükseldi. Kredi tabanı genişledi.

Ev fiyatları arttı. Fiyatlar arttıkça alım gücü arttı.

Amerikalı vatandaş kredilerle zengin oldu. Alım gücü arttı. Ev fiyatları yükselmeye devam etti.

Geliri yeterli olmasa da herkes ev almak istedi. Bankalara risksiz kredi imkanı doğdu. Krediler dağıtıldı.

Piyasa paraya boğuldu. Para ucuzladı. Herkes ev aldı.

Karmaşık sistemlerle krediler paketlendi. Yarısı Freddie Mac, Fannie Mae gibi kuruluşlara satıldı yarısı da yatırımcılara dağıtıldı. 10 trilyonu buldu bütün krediler. Tatlı karı gören yatırım bankaları paketleri biraraya getirdi başka paketler yaptı. Sattı da sattı.

Son 1. 5 yılda Neler Oldu?

20 milyarlık sermayeyle 630 milyar dolarlık portfoyler oluşturuldu. (Kaldıraç Hesapları) Derken ev fiyatları once durdu sonra düştü.

Ve düşerken dananın kuyruğu koptu. Yüzde 10’luk düşüşle gayrimenkul piyasaları karıştı. Kredilerini ödeyemeyen vatandaş bankalara evi bırakıp çıktı. Bankalar verdikleri kredilerin üzerine soğuk su içerken binlerce ev sahibi oldu. Zarar üstüne zarar yazdı.

Enflasyondan korkarken büyüme tehlikeye girdi. Büyüme feda edilmedi. FED faiz düşürdü. Mortgage faizleri düşmedi. Ev alanlar bir bir dökülmeye devam etti.

Piyasa rekor sayıda satılmayı bekleyen evle doldu. Ev fiyatları düştü. Petrol fiyatları uçtu. Gıda Fiyatları coştu.

Zararlar 300 milyar doları buldu ilk yatırım bankası çöktü. 30 milyara maloldu. Hazine Bakanı Paulson herşey yolunda biraz daha sıkıntı var sonra bitecek dedi.

Ev fiyatları düşmeye devam etti. Her ay yazılan zararlar arttı.

Son 2 Haftada Neler Oldu?

Zararlar 500 milyar doları buldu. Freddie Mac ve Fannie Mae çöktü. 200 milyar dolarlık kurtarma planı yapıldı. 5 trilyonluk bir devletleştirme gerçekleştirildi.

IMF Başkanı zararlar henüz yarısında 1 trilyonu geçecek dedi.

Sonra da Lehman Brothers. Bu sefer yardım yoktu. Kimse 20 milyar dolarlık sermayeyle nasıl 630 milyar dolarlık bir portfoy oluşturduğunu çözemedi. En ufak garanti olmadan yüzde 10’luk bir düşüşte göçecek bir yatırım bankası nasıl oluşturuldu. Kimse anlamadı. Merrill Lynch o rüzgarda Bank of America limanına sığındı. Amerika’nın en büyük bankası oluştu.

Borsalar çöktü. Bankaların zarar yazdığı bu kredileri sigortalayan şirket çöktü. 85 milyar dolara da o kurtarıldı. Piyasaya taze paralar gönderildikçe gönderildi. Lehman Barclays’a 1.75 milyar dolar gibi bina fiyatına satıldı. Greenspan daha kriz bitmedi dedi.

Henüz FDIC garantili büyük bankalardan çöken olmadı. Harvard’lı Profesör büyük bankalardan biri çökmeden bu kriz bitmez dedi. McCain ekonomi hala güçlü ve sağlam dedi. Sonra da uzmanlar kurulu kuralım dedi. Obama güldü.

Ve Eylül’ün ortasındayız.Geriye hala sağlam iki yatırım bankası kaldı. Goldman Sachs ve Morgan Stanley. Şimdilik onlar kurtuldu. 117 küçük ve orta ölçekli banka daha çökecek diyor uzman kurumlar.

Şimdi Ne Olacak?

Öncelikle 1 dolarla 25, 30 dolarlık portfoy oluşturma dönemi bitti. Bütün yatırım bankaları sermayelerini artırmak durumundalar. En azından kısa vadede 1’e 10 gibi bir rakama ulaşmak durumundalar. Bu da piyasanın çok fazla likiditeye ihtiyacı olacak demek.

Bu kurumlar borsadan, emtia piyasalarından, borç kağıtlarından alarak para kazanıyorlardı. Artık bu piyasaların hepsinin tadı kaçtı. Hazine bonosundan başka güvenli yatırım aracı kalmadı. Karları azalacak. Para kazanma imkanları azalacak ve ciddi bir konsolidasyon sürecine girmeleri gerekecek. Zaten girdiler. Bir sğre daha devam edecek demek daha doğru olur.

İşte bundan dolayı önümüzdeki üç dört ay içinde yeni bir karışıklık çıkmaması için azami gayret gösterilmesi gerekiyor. Aksi taktirde ilk sıkıntı da Morgan Stanley ve Goldman Sachs da ya bir bankaya sığınacak ya da iflas edecek. Bir anlamda yatırım bankalarının sonu geldi gibi.

Önemli nokta bu kriz geleneksel bankalara yayılacak mı?

Şimdiye kadar 500 milyar dolara yakın zarar yazdı bu bankalar. Ancak 300 milyar dolar dolayında sermaye çekebildiler. Zararın bir trilyona varması gerekiyor. Bu da topladıklarının en az iki katı daha sermaye bulmak durumundalar. Bu güvensiz ortamda çok zor görünüyor. ( İmkansız değil.)

Ciddi bir konsolidasyon olacak demektir. Harvard’lı Kenneth Rogoff’a atıfla söylenen bir büyük Amerikan Bankası batacak sözü de işte bu sırra binaen telaffuz edilmektedir. Amerika’nın en büyük dördünden biri olan Wachovia şimdilik en yakın aday bu çöküşe. Ancak diğerleri de ciddi küçüldüler ve küçülmeye devam edecekler.

FED ve diğer Merkez Bankaları likidite sağlayarak bu krizleri kısa vadeli olarak öteleyebilirler. Ancak bu da enflasyon demek. Alım gücünün azalması ve tüketim harcamalarının azalması demek. Bu da durgunluğu daha körükleyecektir.

Doların değer kaybını sağlayarak Amerika kısa vadeli bir çözüm bulmuş görünüyor. Bu sayede ihracatını artırıyor ve büyümenin negatife düşmemesini sağlıyor. Negatif büyümeyigördüğü anda da 600 dolarlık çekleri bğtğn vatandaşa dağıtarak harcanmasını sağlıyor. Bir anlamda suni solunumla bedeni yaşatmaya çalışıyor.

Avrupa değer kazanan Euro ile birlikte çoktan resesyona girdi bile. Daha iyiye değil daha kötüye gidecek gibi görünüyor. 2009’un başlarından itibaren düzelme emareleri görülebilir.

Emlak ve emtia piyasalarından gelecek sinyaller burada belirleyici olacak. Hem Amerika hem de Avrupa’da bu piyasanın ne zaman dönüş sinyal vereceği merakla bekleniyor. Emtia ve gıda piyasasında tepe görüldü gibi. Bu iyi haber. Emlakta ise Amerika’da yüzde 15 ila 20 arasında bir düşüş yaşandı. Bir yüzde 10 daha görmek sürpriz olmayacaktır. İşte bu yüzde 10’a kimin dayanabileceğini önümüzdeki altı ay belirleyecek.

Bu dönemde piyasaya enjekte edilen likidite kaynaklı enflasyon görülme ihtimali de yüksektir. Durgunluk ve enflasyonun getireceği stagflasyon dönemi FED için çok zorlu bir dönem olacaktır. İşte böyle bir ortamda Ben Bernanke gibi bir profesyonelin iş başında olması Amerika için büyük şanstır.

2009’un ikinci yarısından itibaren düzelme kısmen başlayacak ve finansal piyasalarda yeniden yapılanmasını tamamlamış olacaklardır. İşte ondan sonra bizi büyük sınavlar bekliyor.

Nasıl Düzelecek?

Bugünden yarına yapılacak değişiklikler, piyasaya sağlanan likidite, faizlerin azaltılması, şirketlerin ameliyathaneye alınması hepsi kısa vadeli ve geçici çözümlerdir. Uzun vadede yapısal değişime ihtiyaç vardır. Hala yukarıdaki senaryonun gerçekleşmeme ihtimali vardır. Bu da akıllı adımların atılmasına bağlı.

Serbest piyasa kuralsız piyasa demek değildir. Kuralları doğru koyulmayan bir piyasa da çökmeye mahkumdur. Hedge fundlar ve şu an finans uzmanlarını bile fiyatlayamadığı hiçbir kanuna ve regulasyona tabii olmayan fonların artık sonu gelmelidir. Bu konuda en büyük görev de yeni seçilecek Amerikan Başkanı’na düşüyor. Kongre ivedilikle bu konuya çalışmalıdır.

Alınan riskler çok ciddi fiyatlanmalı ve dengeli riskler alınmalıdır. 1’e 25 gibi oranlarla kullanılan kaldıraçlar hem riski alanın sonunu getirmekte hem de sistemik riske yol açmakta. Bu konuda bir an önce düzenlemeler yapılmalıdır. Yüzde dörtlük bir zararda büyün sermayenin buharlaşması kabul edilebilecek bir oran değil olmamalıdır.

Konsolidasyon sürecinin sonucunda şeffaflık, güvenilirlik ve hesap verilebilirlik konusunda finans sistemine yeni bir anayasa yazılmalıdır.

Freddie Mae ve Fannie Mae gibi kurumların yeniden yapılandırılması ve krediyi alabilecek kimselerin krediye ulaşımını olabildiğince sıkı ama kolay hale getirilmelidir.

Kısaca Wall Street’in kitabı yeniden yazılacaktır. Gelişmekte olan piyasalara ve Türkiye’ye olacak etkileri de bir sonraki yazımıza.

sabetay
26-09-2008, 14:51
Kahraman'a Cevap: Emek, Sermaye ve AKP Üzerine...AKP’nin burjuvaziyle gizli-açık anlaşmasının çerçevesinde, sadece “emek-dışı kesimleri” uyuşturmak yok, onun uzantısı ve daha önemlisi olarak, örgütlü-örgütsüz 10 milyon ücretli sınıfı, burjuvazinin istediği bir anti-sendikal rejimde, cenderede tutmak var.

BİA Haber Merkezi - İstanbul

25 September 2008, Thursday


Mustafa SÖNMEZ - mustafasnmz@hotmail.com

Hasan Bülent Kahraman, Sabah gazetesindeki köşesinde, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)-Burjuvazi ilişkisini analiz ettikten sonra, bu yazılar üzerine yapılan eleştirileri (benim, Umur Talu’nun ve Deniz Kavukçuoğlu’nun) değerlendirdiği yeni yazılarla (24-25 Eylül) görüşlerine açıklık getirdi.

Kahraman’ın konu ile ilgili beş yazısından çıkardığım sonuç, Türkiye’de hem burjuvaziyi hem de çalışan sınıfları tahlil etmede bir dizi yanlış ön kabulden hareket ettiği, kategorilerinin hiçbir ampirik bulguya dayanmadığı ve eldeki ampirik verilerin, Kahraman’ın tezlerini doğrulamadığı şeklinde.


Sonda söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim: Kahraman’ın tezleri abartılı bir “Anadolu sermayesi” ve abartılı bir “emek-dışı” sınıf tanımları üzerine inşa ediliyor. Bu iki tanımlamanın, Türkiye gerçeklerinde neden abartılı olduğunu satırbaşlarıyla özetleyelim;


Türkiye’de burjuvazi içi güncel saflaşma, Kahraman’ın ifade ettiği gibi “İstanbul-Anadolu” ayrışması biçiminde değildir. Bu tarifler, mevcut gerçekliği açıklayamıyor. Türkiye’de sermayenin hegemonik fraksiyonu, TÜSİAD’da temsil edilen büyük sermayedir. Büyüklerin dışında kalan küçük ve orta sermayedarlar, büyük ölçüde TÜSİAD üyelerinin güdümündedirler; onlarla tedarikçi-bayilik, kredi müşterisi ilişkisi içindedirler. TÜSİAD ile bu KOBİ’ler arasında bir karşıtlıktan çok işbirliği ilişkisi hakimdir. TÜSİAD, Anadolu’daki bu sermayedarları SİAD’lar biçiminde dernekleştirerek kendi kanatları altına almış ve kısa adı TÜRKONFED olan bir konfederasyon altında örgütlemiştir.

Bugün “AKP’nin burjuvazisi” olarak görünen olgu nedir? Birincisi, hiçbir aklı başında burjuva, bir siyasi parti ile birebir organik ilişki içinde görünmek istemez ve kaderini partinin kaderine endekslemez. Bu, burjuvaların bir parti tercihi yoktur anlamına gelmez ama onlar için önemli olan icraatlardır, icraatların yönlendirilmesidir. Burjuvazi için, siyasi iktidarlar, kendi sermaye birikimi ihtiyaçlarına cevap verdikleri ölçüde makbuldürler, buna cevap veremeyince "işi bitti, gidebilir” davranışı içine girerler. AKP, neoliberal, küreselleşmeci, yeni dünya düzenci politikalarla barışık bir parti olmaya ve icraatlarını “ılımlı İslam toplum projesi”ni hayata geçirerek gerçekleştirmeye giriştiğinde, “kendi organik burjuvazisi”ni de yaratmaya girişti. Fetullah Gülen cemaatinin 2003 sonrası hızla TUSKON isimli örgütlenmeye gitmesi bu “İslami burjuvaziyi” yaratma çabasının sonucudur. AKP, TUSKON, MÜSİAD gibi çatılar altında örgütlenen İslami küçük ve orta sermayedarları kendine taban yaparken ikinci halkada irili ufaklı başka sermayedarları da yandaşı olmaya davet etti. Bunu bazen sopa, bazen havuç kullanarak bir ölçüde gerçekleştirdi de.

Buradan şu noktaya varıyoruz; Burjuvazi içinde “İstanbul- Ankara” gibi şekilsiz bir ayrışma değil, olsa olsa AKP’nin kanadı altında “İslami toplum projesi”ne angaje muhafazakar bir sermaye grubu ile bunun dışında duran “diğerleri”nden sözedilebilir. Bu “diğerleri”nin içinde AKP ile bugünkü konjonktürde artık pek barışık olmayan TÜSİAD-TÜRKONFED hakim grubu kadar “İslami toplum” projesine kendini uzak hisseden değişik sermaye grupları da var.
AKP’nin merkez ve yereldeki rantları kendine yakın sermayedarlara aktararak bunların palazlanmasını güçlendirdiği tezi ise kısmen doğrudur. AKP, özellikle TOKİ, yerel yönetim vb. projeleriyle yandaşlarına bazı avantajlar sağlamaktadır, ama bu diğer kesimlerin bundan mahrum bırakıldıkları anlamına gelmiyor. Önceden de örnek verdim; Özelleştirmelerin yüzde 80’inin 13 projeye dayandığını ve bunun da Koç, Oyak, Doğuş, Zorlu gibi büyük holdinglere gittiğini yeniden hatırlatayım. AKP’nin iktidar olduğu 2003’den bugüne büyük sermaye büyümesini hızla sürdürmüş ve pek de kayırmacılık şikayetinde bulunmamıştır. Tek bir örnek; Koç’un AKP’nin birinci iktidar yılı olan 2003 sonunda 11 milyar dolar olan cirosu, 2007 sonunda 40 milyar dolara çıkmıştır. Bu, olağanüstü bir büyümedir. Koç’taki büyüme, birçok büyük holding için de geçerlidir.

Sonuç, AKP’nin, kendi organik sermayedarını yaratmaya çalışmakla beraber, “İslami toplum projesi”ne biat etmiş bu fraksiyonun, ekonomik olarak hızla güçlendiği ve başta TÜSİAD olmak üzere “diğerlerine” karşı teçhizatlandırarak ağırlıklı bir güç haline geldiği savı abartılıdır, “AKP burjuvazisi”ni olduğundan çok büyük göstermektir. Güç, hala büyük sermayede, TÜSİAD’dadır. AKP, TÜSİAD’a rağmen iktidar olmamıştır, 2003’te, 2001 krizinden canı yananların “denenmemişi deneme” saikiyle iktidara gelirken 2007’de –çok olumlu seyreden dünya ekonomik konjonktürünün de etkisiyle- bu kez TÜSİAD’cıların rüzgarını da arkasına alarak iktidar olmuştur. Ancak, AKP, “milli görüşcü” yüzünü gösterip gerilimi artırdıkça ve ekonomide de tökezlemeye başlayınca “kutsal ittifak” çatırdamıştır, kriz derinleştikçe hızla çözülecektir. TÜSİAD, kendi gönlüne göre bir alternatifin ortaya çıkması halinde, AKP’nin defterini dürme gücünü hala elinde tutmaktadır. Mesele, TÜSİAD’ın alternatif yaratma konusunda uzun zamandır içine düştüğü atalet, ya da AKP’ye mahkum kalmasına yol açan muhalefet parti kısırlığıdır.
Emek-dışı kesim abartması
Gelelim, Kahraman’ın emek kesimi ile ilgili tahliline. Burada da hem kent yoksullarına, kent çevrelerine sığınmış işsiz, eksik istihdamlı nüfusa atfedilen önem, hem de bu kesime dönük AKP-burjuvazi gizli ittifakı gibi tezler çok abartılı…


Diyor ki Kahraman;


“Bugün emekçi kesimlerin önemli bir nitelik değiştirdiği kanısındayım. Emekçi kesim daha önceki dönemlerin "geleneksel" özelliklerini taşımıyor. Bugün Türkiye'nin sorunu emek çevresini yitirmesidir… Türkiye, bugün emek dışı yaşayan alt gelir gruplarının ağırlığı altındadır…”

Bu iddiadan başlayalım; Kahraman bu “ağırlığı” nasıl ölçmüş, bilmiyoruz. Ama işgücü istatistikleri kabaca şunu ortaya koyuyor:

70 milyonluk Türkiye’de 22,5 milyonun işi-gücü var; 2,5 milyon da işsiz var. İşi olanların yüzde 60’a yakını yani 13 milyonu ücretli nüfus. Ücretlilerin de 3 milyonu kayıt dışı..

Yani özetlersek; 2,5 milyon işsiz ve 3 milyon kayıt-dışı ücretli ile birlikte 5,5 milyonluk bir nüfus var ki, Kahraman’ın “emek-dışı yaşayan gelir grupları” dediği bunlar olmalı.. Kahraman, bunların, AKP tarafından sadaka politikalarıyla taban yapıldığını ve başka şartlarda sol bir siyasetin “vurucu gücü” olabilecek bu yoksulların AKP tarafından uyuşturularak aslında burjuvaziye büyük bir iyilik yapıldığını öne sürüyor.


AKP’nin burjuvaziye emek karşıtı servisi bundan mı ibarettir? Bu “emek-dışı” 5,5 milyona karşılık ücretli 10 milyon nüfus var. Peki bunlar ne oluyor? Bunlar için AKP burjuvaziye bir servis sunmuyor mu ? Söyleyelim; AKP, bütün demokrat ambalajlı söylemlerine karşın çalışan sınıfların sendikal-siyasal örgütlenmesi sözkonusu olduğunda emsallerinden daha otoriter ve anti-demokrat bir oluşum.

Sadece son 1 Mayıs’ı ve biber gazlarını anımsayın. AKP, örgütlenmenin önündeki bütün engellere sahip çıkıyor, yedek işsiz ordusunu büyütücü politikalarla ücretlileri sindiriyor, bu kesimi düşük ücret, aşırı iş yükü ve işsizlik korkusuyla sindiriyor, esnekleşme ile atomize ediyor, Türkiye’nin küresel piyasalarda rekabet gücünü ancak böyle tesis edebileceğini açıkça ifade ederek bu emek-karşıtı politikalarıyla burjuvaziye esas hizmeti burada veriyor.


Özet; işsizlerden ve yarı-işsizlerden oluşan “organize olmayan işgücü”nün varlığı ve artmakta oluşu, sermayenin, yeni birikim tarzı bağlamında emeğe karşı yürüttüğü savaşın bir sonucudur ve son tahlilde bir emek-sermaye çatışması ürünüdür. Bu marjinalleştirilen, kent varoşlarında depolanan ve AKP eliyle de uyuşturulan, afyonlanan bu işgücünün varlığı önemli olmakla birlikte, bugünün emek-sermaye çatışmasının asli meselesi değildir. Sermayenin insafsızca sömürdüğü ve sayıları 10 milyonu bulan “organize işgücü” nün sermaye ile olan çelişkileri bugünün Türkiye’sinde çok daha günceldir ve diğerinin gölgesinde değildir.

AKP’nin burjuvaziyle gizli-açık anlaşmasının çerçevesinde, sadece “emek-dışı kesimleri” uyuşturmak yok, onun uzantısı ve daha önemlisi olarak, örgütlü-örgütsüz 10 milyon ücretli sınıfı, burjuvazinin istediği bir anti-sendikal rejimde, cenderede tutmak var.


Sonuç olarak, Kahraman’ın “emek-dışı” diye nitelediği kent yoksulları ve yedek sanayi ordusu ile birlikte irili-ufaklı işyerlerinde, örgütlü-örgütsüz çalışan işçi sınıfı, eninde sonunda sermaye ile olan çelişkisiyle yüz yüze geliyor.

Öte yandan, yeni bir dünya kriziyle birlikte içine girilen konjonktürün rüzgarında sapla saman da iyice ayrışacak. Ve biz sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada daha çok emek-sermaye çatışmalarını, sınıfsal arınmaları, saflaşmaları yaşayarak göreceğiz. (MS/EÜ)

sabetay
26-09-2008, 15:39
Tek Problem Cari Açık! ERGUN ÇAĞLAYAN
24/09/2008 08:05


Bir yıldan uzun bir süredir kapıya dayanan bir krizden söz ediyoruz. Dalgalar halinde ve her dalgada farklı kulvarlarda zararlar yaratarak vurup çekiliyor. “Global kredi krizi” adı verilen bir sorun var. Her şeyden önce 30 yılı aşkın büyük bir genişleme döneminin iyice hızlanıp şişen bir balon halini aldığı bir dönemin sonuna geldi. Daha önce böyle bir genişleme görülmediği için daha önce böyle bir tökezleme de görülmemişti.

Yani ilk görüntüsü ne olursa olsun, en az 30 yıldır ilk kez, dünya kapitalizminin tüm noktalarını sarsan bir deprem oluştu. Kolay dinmeyecek ve uzun yıllar boyu sonuçlar yaratacak. Türkiye cephesinden bakıldığında, ilk yılın sonunda ortaya çıkan, şimdilik sadece ve sadece dünya dekorunda bir değişiklik. Bunun sonucu da enflasyon-faiz ikilisinin şimdilik tolere edilebilir bir düzeyde yükselmiş olması, büyümenin biraz yavaşlaması. Bu kadar.

Krizin ilk yılı, dünya finansal genişlemesinin dev köpüğü kabul edilmesi gereken emlak sektörüne dayalı finansal araçların değersizleşmesi ve bu araçlar üzerinden büyük açılımlar göstermiş bazı dev mali kuruluşların çökmesi olarak tezahür etti. Demeçler hazırdı: Bizde tutsat piyasası henüz gelişmemişti. Gayrımenkul sektörümüz bile etkilenmeyecekti.

Anlaşıldı ki gayrımenkul sektörümüz ciddi bir biçimde etkileniyor. Sonra dendi ki zarar bu noktada kalır. Çünkü gayrımenkul fiyatlarındaki bu düşüşün çökerttiği finansal araçlar, bizim bankalar tarafından kullanılmıyor. 20 yıldır “küreselleşme” edebiyatı yapılan bir egemen kültürde büyüyen düzen iktisatçılarının bu işten bu kadar kolay kurtulunacağını düşünmeleri, şaka gibiydi. Evet, patlayan balon bize yabancıydı ama bu patlamaların yaktığı yabancı eller, Türkiye’ye para sokan ellerdi. AKP’nin rekorunu kırdığı kamu malları satışlarını pazarlayanlar, sermayeyi davet edenler, Türkiye ekonomisine “tarih” yazdırdıklarını iddia edenler bu ellerle iş görüyorlardı.

Geçtiğimiz hafta, sadece birkaç gün içinde bu dev kurumsal bankalar, tarih oldu. Ayakta kalabilen son ikisinin, küçülerek ve yeni ortaklar alarak klasik mevduat bankacılığına dönüş yapacakları anlaşıldı. Ve ABD hükümeti, bir yıllık savunma bütçesi kadar dev bir parayla (ABD’nin milli gelirinin yüzde beşi) mali sektörü kurtarma kararı verdi.

Acilen yürürlüğe sokulan bu dev operasyon, hem durumun ne kadar vahim olduğunu gösteriyor, hem aktörlerin ne derecede paniğe kapıldığını. Çünkü planda belirgin olan neredeyse tek şey, kurtarma paketinin büyüklüğü. Ama bu paranın nereye kanalize edileceği, hangi yöntemin kullanılacağı, etkili olup olmayacağı kesinlikle belli değil.

Tüm belirsizliğin ardında yatan, başta bahsettiğim 30 yıllık büyük kredi balonu. Patlarsa savunma bütçesini bırakın, tüm ABD bütçesinin bile kurtaramayacağı delikler açılacak. Amaç, zincirleme patlamaların bir noktada kesilebilmesi. Bu, orman yangınlarında patlayıcılarla ya da dozerlerle yangının önünde ağaçsız bir bölge yaratarak yayılmasını engellemeye benzetilebilecek bir yöntem. Çürüyen gayrımenkule dayalı enstrümanların yarattığı finansal küçülmenin dalga dalga tüm kredi bölmelerini vurmasının önüne geçilmeye çalışılıyor. Ama kurtaramama ihtimali çok yüksek. Çünkü sonuçta ortaya çıkan tabloda hem yatırımcı, hem tüketici güvensizliği önlenemiyor.

30 yıl boyunca her lokal krizde toparlanıp başka alanlara coğrafi ya da sektörel yön değiştirme gerçekleştirebilmiş sermaye akımları, şaşkınlaşmış ve körleşmiş hale geliyorlar. Bankalar kredileri kıstıkça soğuma devam edecek, soğuma devam ettikçe bugün sağlam sayılan başka tür krediler de çürümeye başlayacak.

Bir petrole, bir madenlere, bir tarım ürünlerine saldırılıyor. Hem mal, hem de para fiyatları, yani döviz kurları, dansöz gibi dans ediyor. Risk parametreleri anlaşılmaz hale geldikçe, örneğin kısa vadeli ABD tahvillerinin faizleri sıfıra geldi. Yani para sermaye, hiç getiri elde etmeden, güvenli bir kasa olarak gördüğü bir yerde beklemeye razı.

Bunun Türkiye’ye etkisi ne olur? Tayyip Erdoğan, Kürşad Tüzmen, hatta Bankalar Birliği Başkanı Ersin Özince, hep “bizim bankalar sağlam” diyorlar, büyüdük, direnç kazandık diyorlar (Bunlar arasında beni en çok güldüren demeci aktarmadan geçemeyeceğim: Meclis Başkanı Toptan, "Türkiye bankaları çok yüksek sayılan yüzde 12 gibi faizle Avrupa bankalarına para vermektedir. Bu ilk kez olmakta, bununla gurur duymamak mümkün değildir" dedi. Kendisi sanırım yabancı sermayenin eline düşmüş bankalarımızın elindeki fonların “acil ihtiyaç” sebebiyle anavatanlarına çağrılması sonucu oluşan durumu bir “başka açıdan” tasvir etmeye çalışıyor.)

Bütün bu söylediklerinden sonra, ağız birliği etmiş gibi “bir de şu cari açık olmasa” diye ekliyorlar. Oldu mu şimdi? Bizi büyüten, ucuz dövizle borçlanarak ithal girdiye dayalı üretim için yatırım yapan bir sanayi profilini, bugünkü ekonominin dünya krizine karşı tüm kırılganlığını yaratan o cari açık değil mi?

Bu şahısların söylediklerini şöyle tercüme edersek saçmalık iyice ortaya çıkıyor: Krizden az etkileneceğiz, sağlamız, dirençliyiz, sağlıklıyız. Keşke bir de bu panik içindeki yabancı sermayeye muhtaç olmasaydık...

Cari açığın bağımsız bir değişken değil, yürütülen ekonomi politikalarının doğrudan sonucu olduğunu artık herkes biliyorken, bunların söyledikleri hiç iyi niyetle bağdaşır mı?

sabetay
26-09-2008, 17:08
ABD'de Kriz Paketi Çıkmazken Cumhuriyetçiler SıkışıyorBush yönetiminin, sorumluk üstlenmeden harcama yetkisi istediği 700 milyar dolarlık oaket Kongre'de reddedildi. Son gelişmeler, Cumhuriyetçi başkan adayı McCain'i de sıkıştırmış durumda. Diğer aday Obama, konunun halk önünde tartışılmasını savunuyor.

BİA Haber Merkezi - New york

26 September 2008, Friday


Cengiz YAKUT

Amerika Birleşik Devletleri'ndeki (ABD) finansal kriz üzerine Bush yönetiminin 700 milyar dolarlık kurtarma paketinin reddedilmesinin ardından, başkent Washington’da hareketli saatler yaşandı.


Başkan George Bush dün akşam saat 9:00’da tüm televizyon ve radyo kanallarında canlı yayınlanan 15 dakikalık bir konuşma yaptı. Başkan adayları ile meclis grup başkanlarını Beyaz Saray’da bir toplantıya da davet eden Bush, kurtarma paketinin devreye sokulmaması halinde ülkenin ekonomik felakete doğru hızla yol aldığını söyleyerek halkı "sakin olmaya" davet etti.


Cumhuriyetçi Başkan Adayı John McCain seçim kampanyasını askıya aldığını ve krize çözüm aramak için Washington’a döneceğini açıkladı. Demokrat Başkan adayı Barack Obama’yı da Washington’a dönmeye davet eden McCain, ikili arasında bu akşam yapılacak ilk “açık oturum"un kriz aşılana kadar ertelenmesini istediğini açıkladı.

Başkanlığın birden çok krize yanıt verme yeteneği gerektiren bir görev olduğunu savunan Obama, 40 gün sonra başkan seçilecek adayların kriz aşmak ve ekonominin yarını için neler yapacaklarını Washington’da kapalı kapılar ardında değil, halkın önünde tartışması gerektiğini söyledi. Washington’a dönmeyi reddeden Obama, meclis grup başkanlarıyla yakın temasta olduğunu ve cuma akşamı yapılacak açık oturuma katılacağını açıkladı.


Olayların perde arkası

Başkan Bush’un konuşması 11 Eylül sonrasında Irak’ın toplu imha silahlarına sahip olduğu ve ABD için acil tehlike arz ettiği yolundaki “felaket kapımızda” temalı konuşmalarıyla ortak yönler içeriyordu. Bu konuşmaların ortak yanı abartıyla korku yaratmak ve korkuyla kamuoyunu manipüle etmekti. Şimdi neden?

Kullanımı konusunda Bush yönetimine sorumluksuz yetki veren 700 milyar dolarlık kurtarma paketinde kime ne kadar destek çıkılacağı Ekonomi Bakanı Henry Paulson’a bırakılıyordu.


Çıkar Çelişkisi Yasası ve her türlü yasal takipten bağışık kılınacak şekilde düzenlenen kurtarma paketi için Paulson sadece, “Bize güvenin” diyordu.


Sonrasında halk önünde hesap sorulmasından çekinen Cumhuriyetçi ve Demokrat Kongre üyeleri paketin yasal çerçevesinin, halkın vergilerinin sorumlu biçimde kullanılmasını güvence altına alacak şekilde değiştirilmesini istiyordu.

Ayrıca Kongre'de çoğunluk, mortgage kredisini ödeyemeyen halka da paketten destek verilmesi gereğini savunuyordu. Halkın iradesi ile Beyaz Saray’ın istekleri uyuşmuyordu.


Dolayısıyla Bush 2002’de Irak’a karşı “savaş ilan etme yetkisi” isterken yaptığı gibi Kongre’ye “Felaket kapıda. Önerimi onaylamazsanız olacaklardan siz sorumlu olursunuz” mesajıyla baskı yapma yoluna başvurdu ama başarısız oldu..


Kampanyasız kampanya!
Bir ayı aşkın süredir sözlü sorulara yanıt vermeyen John McCain, krizi bahane ederek açık oturumu belirsiz bir tarihe ertelemeye çalıştı. Geçmişte kendi ağzıyla “ekonomiden fazla anlamadığını" itiraf etmiş olan McCain için zor bir dönem bu. Seçime 40 gün kala zayıf olduğu çok önemli bir krizle aday olarak da olsa yüzleşmek zorunda.


Öte yandan, son kamuoyu yoklamaları, başkan yardımcısı adayı olarak açıklanan Sarah Palin’in de etkisinin dağılmaya başladığını gösteriyor.


Hal böyleyken, “Önce Vatan!” sloganlı seçim kampanyasını durdurup Washington’a dönmekten daha iyi kampanya manevrası düşünülemezdi. Ve McCain bekleneni yaptı, Washington’a döndü. Şimdi herkes McCain’in, bu akşam yapılacak oturuma katılıp katılmayacağını bekliyor.(

sabetay
26-09-2008, 18:43
Ufuk SÖYLEMEZ
ufuk@internethaber.com
Kriz de, gerçekler de, bu köşedeydi…
18 Eylül 2008 Perşembe
ABD"de geçen yıl başlayan ve giderek derinleşen kriz 1929 Büyük depresyonundan bu yana dünyanın gördüğü en kötü çöküş.

Bu çöküşü görmezden gelen, sinyalleri yok sayan, pembe haberlerle propaganda yapmayı marifet sayan Türkiye"deki kraldan çok kralcı ekonomi, yazar ve yorumcuları gerçekleri kamuoyundan aylarca saklamaya çalıştılar.

Bizim gibi bağımsız, tarafsız ve çıkar odaklarıyla ilişkisi olmayan ekonomistlerin bilgiye dayalı haber, analiz ve uyarıları maalesef çok az sayıda kaldı.

Bugün IMF"nin gönüllü, sözcüsü, “sözde” serbest piyasa savunucusu bu ekonomi yazar ve yorumcuları artık gizlenemez hale gelen dev çöküşü ve ABD"nin devletçi müdahalelerini aylar sonra yazmaya ve görmeye mecbur kaldılar.

Ne diyelim Allah bunlara akıl fikir versin…

Sadece son 6 ayda bu köşede yazdığımız yorumlar yazılar ve uyarılara şöyle bir göz atınca, okurlarımıza gelişmeleri ne kadar da, açık-zamanında ve doğru bir biçimde aktardığımızı memnuniyetle gördüm.

İşte son 6 ayda bu köşede yayınlanan yazılardan birkaç örnek, ABD"deki kriz ve ekonomik çöküşün seyrini bakın sizlere nasıl aktarmışız ve nasıl yorumlamışız;

03.Nisan.2008 tarihli, “Piyasalar her şeye kadir değilmiş” başlıklı yazımız;
“…Kapitalizminin mabedi sayılan ABD"de, geçen yıl başlayan finansal krizin, piyasaların başıboş, aşırı kazanç hırsıyla kuralsız, kontrolsüz, denetimsiz aldığı risklerden kaynaklandığı ortaya çıktı. Almanya"nın en büyük bankası olan Deutche Bank"ın CEO" su Joseph Ackarman “…ben artık piyasaların kendi sorunlarını kendisinin iyileştirebileceğine inanmıyorum…” diyerek gelinen noktayı açıkça ortaya koydu. Serbestleşmenin ve piyasalara tapınmanın artık sınırına dayandık. O halde, bizdeki az gelişmiş piyasa ekonomistleri ve akademisyenlerinin ezberini bozacak bir şeyler söylememiz ve yazmamız gerekiyor. Sınırsız, ölçüsüz, kontrolsüz piyasalar da, serbestleşme de, yabancılaşma da sakıncalıdır. Piyasalar her şeye kadir değildir.

Sebep oldukları zararları milletin ve kamunun kaynaklarının üstüne yıkmaktan hiç de sıkılmazlar. O halde, stratejik ve ulusal çıkarlarımızı gözeten, denetim ve düzenlemelerin tüm kurum ve kurallarıyla çalıştığı, doğru düzgün bir piyasa ekonomisini oluşturmak ve hayata geçirmek zorundayız. Çok daha geç olmadan…”

12.Mayıs.2008 tarihli “ Krizden çıkışta “V” ya da “U” senaryoları!” başlıklı yazımız;
“…ABD"nin 1930"larda yaşadığı büyük ekonomik çöküşün ardından ikinci en büyük ve derin krizini yaşadığı bugünlerden nasıl ve ne zaman kurtulacağı tartışma konusu. Ancak fırsatçı, kısa vadeli düşünen, kap-kaççı ve hem borcu hem riski yüksek piyasa çevreleri krizin geride kaldığını, artık resesyon tehlikesinin olmadığını söyleyerek, hemen pembe haberler pompalayarak kamuoyu oluşturmaya başladılar. Yeni konut inşaatlarının durduğu, ev satışlarının yarı yarıya düştüğü, bunun da tüketimi negatif etkilediğini belirten Prof. Roubini, sert finansal krizin ve kredi daralmasının etkisi ile Dünya"yı da etkilemesi kaçınılmaz olan ABD tarihinin 1930"lardan beri en uzun ve en derin resesyonu ile karşı karşıya olunduğunu vurguluyor. Bakalım ABD"deki kriz nasıl ve ne sürede aşılacak, “V” biçiminde mi, yoksa bizim de tahmin ettiğimiz gibi “U” biçiminde mi? Sentetik kâğıtlar, yapılandırılmış ürünlerden oluşan finansal cambazlık araçlarıyla üretmeden, yaratılan balon ekonomilerinin eninde sonunda krize sürüklenmesi kaçınılmaz…”

26.Mayıs.2008 tarihli “Kâğıt petrol spekülasyonu dünyayı sarsıyor” başlıklı yazımız;
“…Daha önce de belirttiğimiz gibi, bize göre ortada ne arz, ne de talep yönlü bir petrol şoku ve buna bağlı fiyat yükselmesinden bahsetmek mümkün değil.

Sorun “commodities futures markets” denilen, malların (petrol, ham madde, gıda vb.) gelecekteki fiyatlamasının yapıldığı ve bunların “kâğıt üzerinde” alınıp-satıldığı yapılandırılmış finansal ürünlerin 7 milyar doları aşan spekülasyonundan kaynaklanıyor.

Yani ortada gerçekten el değiştiren, fiziki olarak alınıp-satılan petrolden ve bu işlemlerden kaynaklanan bir petrol fiyatından bahsetmek mümkün değil.

Her şey “paper oil” denilen petrolün gelecekteki fiyatları üzerine yapılan tahmin ve / veya spekülatif “sanal” kâğıt alış-verişinden ibaret.

Son dönemlerdeki petrol fiyatlarının anormal artışının en önemli sebebi işte bu fiziki petrol alış-verişinden kaynaklanmayan, “kâğıt” üzerinde petrol alış-verişini sağlayan, kâğıtların spekülasyonundan kaynaklanıyor…”

02.Temmuz.2008 tarihli “ TÜSİAD ve Sn Derviş yine yanılttı” başlıklı yazımız;
“…ABD"de başlayan krizde “En kötünün” geride kaldığını söyleyen koronun, “iyimserlik” şampiyonluğunu ve pembe tablo dizaynını en iyi yapan bir isim olan Sn. K. Derviş"in kehanetleri yine tutmadı. ABD"de yüzlerce irili – ufaklı banka bugün batma riski ile açık bir biçimde yüz yüze gelmiş durumda. Çünkü küçük – orta ölçekli bankaların yani aktifleri 4 milyar doların altında olan Bankaların aktiflerinin %67"si, büyük bankaların aktiflerinin ise %48"i emlak ve konut finansmanıyla alakalı işlerden oluşuyor.

Yüzlerce küçük Amerikan Bankası bu nedenle iflas etmek üzereler.

California, Arizona, Nevada, Florida gibi birçok eyalette yoğun emlak ve konut finansmanına giren büyük bölgesel bankalar, bazı büyük bankalarla beraber batma ve iflas riskleriyle halen karşı karşıyalar.

Gölge bankacılık kurumları kısa vadeli – likit borçlanıp, uzun vadeli likiditesi olmayan borçlar vererek bu günlere göz göre göre geldiler

Lehman Brothers, JP Morgan, Merrill Lynch gibi gölge bankacılık kuruluşlarının olası bu riskleri şimdi endişe yaşatıyor…”

Yukarıdaki örnekleri geçmişe yönelik çoğaltmamız elbette mümkün.

Ancak önemli olan aylardır uluslararası ekonomik gelişmeleri doğru ve bilgiye dayalı bir biçimde, zamanında teşhis ve tesbit etmiş olmamız ve bunu siz değerli okuyucularımızla paylaşmış olmamız.

Zaman ve gerçekler bir biçimde iyi niyetli, samimi, dürüst ve art niyetsiz olanları her zaman doğruluyor.

Bizden ayrılmayınız…

sabetay
26-09-2008, 19:05
İşte WaMu tahvillerinde para batıran dünya devleri
Dün itibariyle, farklı birçok şirkette 28 milyar dolar değerinde WaMu tahvili vardı.
26 Eylül 2008 / 18:25İşte WaMu´nun tahvillerini taşıyan şirketler ve batan borçların miktarları. Bilinen rakamları kapsayan listede çok sayıda sigorta şirketi var.

1) Capital ResearchManagement - $1.5bn
2) Vanguard Group Incorporated - $336m
3) American Life Insurance - $166m
4) Teachers InsuranceAnnuity Co - $159m
5) Jackson National Life Insurance - $148m
6) Nuveen Advisory Corp - $124m
7) Genworth Life Insurance - $113m
8) Principal Life Insurance - $97m
9) AIG Annuity Insurance Co - $93m
10) Hartford Life Insurance Co - $91m
11) Metropolitan Life Insurance Co - $88m
12) AXA Equitable Life Insurance - $85m
13) Sun Life Assure Co of Canada - $82m
14) Thrivent Financial for Lutheran - $80m
15) Western Asset Management - $77m
16) Principal Asset Management - $69m
17) Allianz Life Insurance Co of North America - $59m
18) Riversource Life insurance co - $58m
19) Northwestern Mutual Life Insurance - $57m
20) Lincoln National Life Insurance - $56m

sabetay
26-09-2008, 21:35
George Magnus: Merkez bankaları faiz indirmeli
Magnus; Fed, ECB ve BoE´nin mali krizin kötüleşmesini önlemek için faiz indirimi yapmaları gerektiğini söyledi.
26 Eylül 2008 / 18:13UBS ekonomisti George Magnus; Fed, ECB ve BoE´nin mali krizin kötüleşmesini önlemek için faiz indirimi yapmaları gerektiğini söyledi.

Magnus faiz indirimlerinin insanların kredi almaya başlamalarını sağlamayacağını fakat daha faydalı bir çevre oluşturmak için bir rahatlık getireceğini kaydetti.

Bugün dünyanın en büyük merkez bankaları koordineli olarak piyasaya fon aktarmaya karar verdiler ve faiz indirimi yapmama kararlarını sürdürdüler. Magnus düşük kredi maliyetlerinin ekonomik büyümedeki küresel yavaşlamanın derinleşmesini engelleyeceğini vurgunladı.

Magnus, mortgage endüstrisinin öldüğünü, hükümetin bir şey yapması gerektiğini söyledi ve sözlerine şöyle devam etti; "Hükümet mortgagge piyasasını geri getirmek için müdahale etmeli."

sabetay
26-09-2008, 21:35
Nancy Pelosi: Kurtarma planı kabul edilmeli´
Nancy Pelosi, 700 milyar dolarlık kurtarma planının "kabul edilmek zorunda olduğunu", söyledi.
26 Eylül 2008 / 17:59ABD´de Temsilciler Meclisi´nin Demokrat Partili Başkanı Nancy Pelosi, 700 milyar dolarlık kurtarma planının "kabul edilmek zorunda olduğunu", ancak nihai anlaşmanın plana karşı çıkan Cumhuriyetçilere bağlı olduğunu söyledi.

Pelosi, ABC televizyonunda yayımlanan "Good Morning America" programında yaptığı açıklamada, "Plan kabul edilecek, çünkü olmak zorunda. Gelecek 24 saat içinde bir anlaşmaya varacağımızı umuyorum" dedi.

Kurtarma planına karşı çıkan Cumhuriyetçi Senatör Richard Shelby ise plana partisi onay vermeden önce değiştirilmesi gerektiğini söyledi.

CBS televizyonunun News Early Show programında konuşan Shelby, kurtarma planının hafta sonuna kadar kabul edilip edilmeyeceği sorusuna, "Olabilir, ancak planda bazı yapısal değişiklikler yapmamız gerektiğini düşünüyorum" yanıtını verdi.

Yaklaşık 200 ekonomistten, Hazine Bakanı Henry Paulson´ın hazırladığı planın "yanlış olduğu ve işlemeyeceğini" ifade eden bir mektup aldığını belirten Shelby, "Bu planın sorunu çözmeyeceğini söylüyorum. Bir trilyon dolara yakın para harcayacağız, biz bu parayı borçlanacağız. Daha iyisini yapabileceğimizi söylüyorum" diye konuştu.

Temsilciler Meclisi Bankacılık Komitesi´nin Demokrat Partili Başkanı Barney Frank ise planın kabulünün Cumhuriyetçilerin kendi aralarında anlaşmalarına bağlı olduğunu belirtti.

Frank, "Anlaşma, Temsilciler Meclisi´ndeki Cumhuriyetçilerin başkana muhalefeti bırakmasına ve planda değişiklik için işbirliği göstermelerine bağlı" dedi.

sabetay
27-09-2008, 10:31
Nakit krizi ve iflas
Ege Cansen
ecansen@hurriyet.com.tr
27 Eylül 2008 Cumartesi
AMERİKA"da ortaya çıkan mali kriz, benim tahminlerimi de aşarak maalesef büyüyor. Artık bu kriz bize bulaşmaz deme zamanı geçti. Öyle veya böyle bu işin ucu bize de dokunacak.

Sırası gelmişken "iflas" ve "ödeme güçlüğü" kavramlarını tanımlamak istiyorum. Önce bize öğretilen "tarifin tarifi"ni tekrarlayım. "Tarif, ağyarına mani, efradını cámi olmalıdır." Yani bir tanımın içinde, anlaşılmasına yetecek tüm bilgiler bulunmalı, ilgisiz bilgiler de yer almamalıdır. Ben de bu "tanımın tanımına" sadık kalacağım.

1. İflas: Belli bir tarihte bir tüzel veya gerçek kişinin varlıklarının, borçlarını karşılayamayacak hale gelmesidir.

2. Ödeme Güçlüğü (nakit krizi): Belli bir tarihte bir tüzel veya gerçek kişinin, ödemelerini zamanında yapamayacak hale düşmesidir.

2001 krizinden sonra ortaya çıkan bunalımlı dönemde, kamu bankalarının başına geçen matematik doktoru Vural Akışık, "nakit krizine girmek, ağır bir trafik kazasına uğramaya benzer; iflas ise, vereme yakalanmaktır" derdi. Trafik kazası, kişinin bünyesinde bazen onarılamayacak hasarlar meydana getirir. Verem ise, bünyeyi yavaş, yavaş kemirir. Ama tedavi edilirse hasta, sağlığına tekrar kavuşur. Onun için iş hayatında "kazadan kork, veremden korkma" düsturu geçerlidir.

* * *

Her iflas, yani borçların karşılıksız kalması, sonunda nakit krizi yaratır. Ama her nakit krizi, firmanın müflis olduğunu göstermez. Nakit krizi, firmanın varlıkları, borçlarından fazla iken de ortaya çıkabilir. Ancak, eğer nakit krizi ile baş edilemezse, bunun ardından ortaya çıkacak yeni olumsuz gelişmeler, büyük bir ihtimalle firmanın iflasına yol açar. Hem de iflas bu durumda paldır küldür gelir. Bu, firmalar için olduğu gibi, ülkeler için de böyledir. Eğer bir ülke ekonomisinde "ödemeler sistemi" çökmüşse, isterse milli gelir o güne kadar hızlı bir şekilde artmış olsun, bu olayın ardından mutlaka milli gelir düşer. Hem de çok kötü düşer. Yani nakit krizi veya mali kriz, iktisadi kriz haline dönüşür. Ülkede ödemeler sisteminin çökmesine, nükleer santrallerde olabilecek en kötü kaza, yani reaktör çekirdeğinin kendini eritmesinden mülhem "meltdown" da denir. Buna izin verilemez. Son günlerde ABD"de alınan krizi önleme önlemlerin büyüklüğü, ortada bir "meltdown" tehlikesi olduğunu anlatıyor. Kısaca ödemeler sistemine, yani bankalara su gibi nakit para pompalanıyor. Ekonomik sistemin çekirdeği soğutuluyor. Bu kadar su (para) pompalamanın yaratacağı sakıncalar, esas tehlikenin sakıncaları yanında çok hafif kalır. Daha ne kadar su basılacak sorusunun cevabı "erimeyi önlemek için ne kadar gerekiyorsa, o kadar"dır.

* * *

Şimdi de çok önemli bir yanlış söyleme dikkat çekmek istiyorum. Devlet (Merkez Bankası/FED ile Hazine) tarafından finans kuruluşlarını kurtarmak için tahsis edilen para, mutlaka vergi verenlerin (halkın) sırtına bindirilen bir yük değildir. Gerçek zarar, milli gelirin küçülmesiyle oluşur. Milli gelir azalmazsa, milli servet de azalmaz. Dolayısıyla "halkın" sırtına bir külfet binmez. Ama kişi için durum farklıdır. Kök sorun, milli gelir paylaşımıdır.

Son Söz: Ağlarsa, geliri veya serveti azalan ağlar; gerisi yalan ağlar.

sabetay
27-09-2008, 11:16
Yazarlar / Deniz Gökçe

Wa-Mu da gitti!




ABD ile ilgili iki adet tez ortaya sürmüştük, uzun zamandır! Birincisi, ABD istatistiklerinde son bir yılda resesyon gözükmüyordu. İkincisi, ABD’deki konut ve finansal sistem sorunları mevduat bankalarını etkilemiyordu, bu nedenle reel sektör ayakta kalabilecekti. Mevduat bankaları dışında kalan, Investment Bank veya bizdeki adı ile yatırım bankaları, Savings and Loan kurumu denen, küçük tasarruflarla kaynak bulan ve çoklukla konut kredisi veren kurumlar, hedge fonları, konut sigortası ile ilişkili sigortalar ve konut temelli varlığa dayalı menkul kıymetlere yatırım yapmış olanlar birçok kurum ve kişi idi. Bunlar inim inim inlemekte idi, ama ticari bankalar büyük fon sahibi olduklarından ziyan etseler de sorunları göğüsleyebiliyorlardı. Sorunların mevduat kredi bankalarına aksetmemesi ve ticari bankalardan mevduat çekilmemesi reel sektörün ayakta kalabilmesi için bizce en önemli şart idi. Bugüne kadar da mevduat ve kredi bankaları ayakta kaldı.

Batanlar genelde yatırım bankası ve konut kredisi veren ve konut kredilerine yatırım yapan kurumlar. Büyük yatırım bankaları arasında ayakta kalan tek dev J.P.Morgan! Ama “full” adı aslında J.P.Morgan Chase. Çünkü J.P.Morgan bir “standalone” yani bağımsız yatırım bankası değil. Bir ortakla, yani bir mevduat-kredi bankası ile birleşik, 1.8 trilyon varlığı ve kabaca 180 bin çalışanı var. J.P.Morgan en son Bears and Sterns yatırım bankasını iyice ucuza satın almıştı. Dün de Washington Mutual adlı bir zamanlar en büyük Savings and Loan, yani konut kredisi kurumlarından olan, Seattle Washington’da kurulu Washington Mutual’ın hisse senetlerini değil, sadece aktiflerini satın aldı. Böylece Kaliforniya’da ve batı eyaletlerinde de şubeleri olmuş olacak. 2007 yılı ortasında, Wa-Mu adı ile tanınan bu kurum 300 milyar doların biraz üstünde ama hızla azalan toplam varlık sayısına sahipti ve 49 bin kadar çalışanı vardı. Wa-Mu iyice farklı işlere girmiş, kâr üretebilmek için mevduat toplamaya, kredi kartı, sigorta ve yatırım bankacılığı yapmaya başlamıştı. Ama başarılı olamadı! 1889 yılında kurulmuş olan kurum tam yüz yıl sonra 1989 yılında bir sürü işe girdi, ama gene de kar üretemedi. Ticari bankacılık için lisans da alan Wa-Mu subprime krizinden en çok hasar alan mali kurumlardan biri idi. Son bir aydır battığı söylenen kurum, 25 Eylül 2008 günü “havlu attı”. Önce ABD’nin FDIC adlı mevduat sigortası kurumu Wa-Mu’ya el koydu. Sonra da J.P.Morgan Chase varlıklarını satın aldı. Wa-Mu hisse senedi sahipleri ise yanmış bulunuyorlar.

Özetle ABD üçüncü çeyrek reel büyüme rakamı kilit bir veri ve biz küçük de olsa pozitif büyüme bekliyoruz. İşsizlik sayıları, el konan ve satılan mali kurumlar nedeni ile artacaktır. Finans sistemindeki mevduat bankaları sağlam duruyor, batanlar aşırı risk alan diğer tip kuruluşlar. Bu arada da büyük yatırımcı Warren Buffett’in şirketi Berkshire Hathaway da yatırım bankası Goldman Sachs’ın hisselerini toplamakta, şu ana kadar 5 milyar dolarlık hisse senedi alışverişi yaptı.

Ancak ABD’de normal vatandaşların moralleri bozuk ve normal olarak, ve bizim ülkemizde de görüldüğü gibi, aşırı ulusalcılık yaygın hale gelmiş. Aşağıda, internette dolaşan bir küçük mesajı aktararak bitiriyorum.

Dr. Marc Faber adlı bir yatırım uzmanı ve girişimci, haziran ayının sonundan beri aşağıdaki mesajı çevresine gönderip duruyormuş.

“Federal Hükümet hepimize 600 dolar gönderdiği zaman düşünmeye başladım.

Parayı Wal-Mart perakende dükkanında harcasam, paralar Çin’e gidecek!

Para ile benzin alsam, paralar Arapların, Rusların cebine aktarılacak.

Paralar ile bilgisayar yazılımları alsam paralar Hindistan’a göçecek.

Meyve, sebze alsam Meksika, Honduras ve Guatemala zengin olacak.

İyi bir araba alsam

Almanlar kazanacak.

Hiçbir işe yaramayan çürük çarık alsam, Tayvan zenginleşecek.

Bu parayı ülkemde tutmanın tek yolu, paraları hayat kadınları ve biraya harcamak, çünkü ülkemde üretilen nadir ve son kalan şeyler bunlar! Bu gerçeğin farkına varınca hemen işe koyuldum ve paraları ülkemde tutmaya çalışıyorum!”

sabetay
27-09-2008, 11:23
Hurşit GüneşGösterge
hgunes@milliyet.com.trBen olsaydım ne yapardım?
26 Eylül Cuma 2008


Amerika’da işler çatallaşıyor. Hazine’nin Kongre’ye sunduğu 700 milyar dolarlık yardım paketi bir hayli tartışma yaratmış görünüyor. Bu arada da mali piyasalardaki tedirginlik artıyor.
Birkaç ilginç noktaya değinelim. ABD bir finansal krizin içinde ama kimse IMF’den yardım istemiyor. Kim takar IMF’yi. Zaten IMF gerçekte ABD Hazinesi’nin arka bahçesi değil mi? 2001’de biz hissetmesek de gerçek buydu. İkincisi, Hazine’nin hazırladığı yardım paketine birçokları karşı çıkıyor.
Hatta New York Borsası da sarsıldı. Ama bu eleştirilerden dolayı kimse basında linç edilmiyor. Oysa 2001’de Derviş’e karşı çıkan bakanlar bir gecede azlediliyordu. (Bugün sözde “demokrat” basın organlarında yazan kimi yazarlar o günlerde bu bakanların azledilmesi için kalemlerini yoruyordu!)

700 milyar siyasal çatışma yarattı
Yardım paketi hakkında ABD’de çıkan tartışmaları özetleyelim. Demokratlar halkın yararlanmadığı, sadece Wall Street’in (yani mali kesimin) yararlanacağı bir paketi ne adil, ne de etkin buluyor.
Muhafazakâr Cumhuriyetçilerin bir kısmı ise bu denli bir yardımın serbest piyasa ekonomisinin kutsal kitabına aykırı olması ve daha fazla vergi gerektireceği nedeniyle pakete karşı. Ama biz sonunda bu paketin geçeceğini düşünüyoruz. Tabii bazı ödünler ve ara yollar bulunabilir.
Aklıma ilk gelen çözüm; şu anda ABD’de bekleyen konut stokunda bir hareketlilik yaratmak olurdu. Bu hem Demokratları tatmin ederdi, hem de yatırım bankalarının elinde patlamış olan konut ipoteği teminatlarına bir hareketlilik yahut değer kazandırırdı. Örneğin, 150.000 dolara kadar ev alan her vatandaşa 2010 yılı başına kadar 25 bin dolarlık faizsiz devlet kredisi verilse bu alanda bir canlılık olabilir. Unutmayalım, ABD’de bekleyen 10 aylık konut stoku bulunuyor. Bu da fiyatları aşağı doğru itiyor.
Aklıma gelen ikinci ivedi çözüm, merkezi bir finansal denetim mekanizmasını hemen oluşturmak olurdu. Malum, bu alanda bir yetki karmaşası var.
Oluşturulacak bu kurumun başına mali sektörden anlayan deneyimli birini getirir ve olabildiğince bağımsız çalışmasını sağlardım. Böylece bu tek yetkili halihazırda sermayesini yitirmiş mali sektöre çözümler geliştirebilirdi. Bu arada sektörün riskleri de denetlenmiş olurdu.
Böylece hem konut kesimine hem de mali kesime el atılmış olurdu.

Çok düşük faiz iyi değil
Aklıma gelen bir başka önlem de para politikasında faizlerin değişmesi gereği olmadığını açıklamak olurdu. Sık sık faizlerin değişmesi iyi bir şey değil. Hem beklentileri volatil yapıyor, hem de belirsizliği artırıyor.
Üstelik, faizler uzun vadeli ekonomik değişimlere göre değil, kısa vadeli para piyasalarına göre ayarlanmış oluyor. Nihayet, yaşanan bu sorunlu durum faizlerin yüzde 1’e kadar düşürülüp hem küresel likidite bolluğu hem de varlık piyasalarında yaratılan balondan çıkmadı mı? Çok düşük bir faiz iyi bir şey değil.
Ortada duran şu 700 milyar dolarlık pakete gelince. İnsaf edelim; bu paket çıkmazsa mali sektör yerinde durabilir mi? Dahası, finans sektörü çalışabilir mi? Başka çare yok. Hazine Bakanı Henry Paulson’ın dediği gibi, “Vergi yükümlüsüne ya şimdi belli bir yük gelecek ya da ileride daha büyük bir yük gelecek”. Tercih bundan ibaret.

sabetay
27-09-2008, 12:05
Thursday, 25 September 2008
Finansal Krizlerin Tarihi
Finansal Krizlerin Tarihi

25 Eylül 2008 Perşembe

Önümüz Bayram, yani bol miktarda boş zamanım olacak. Bu zamanı bir yazı dizi ile değerlendirmeye karar verdim. İçinde bulunduğumuz krizin nedenlerini, bu zor yolculukta nerde olduğumuzu ve işleini nerelele varabileceğini detayları ile incelemek ve naçiz görüşlerimi kamuoyuyla paylaşmak niyetindeyim. Bayram sonrasına kadar hergün günlük olarak 32 kısım tekmili birden size krizi ve sonrasını anlatacağım. Merak etmeyin, bu dizi köşe yazılarım olmayacak. Sn Pamela Anderson’un iç giyim ve banyo sırlarını 11 gün yazsam, okur yine bayılır. Elden geldiğince köşe yazılarımda günceli yorumlayıp, bana Nobel kazandıracağına emin olduğum yazı dizimi anasayfada size sunacağım.

Tarih niye tekerrür ediyor?

Hayatta en kızdığım laflardan biri “tarih tekerrürden ibarettdir” deyimidir, çünkü şerefsiz ata sözü genelde doğru çıkar. Homo sapiens sapiens’i diğer canllardan ayıran özellik hatalarından öğrenmek ve geçmişin bilgi birikimini bir sonraki nesillere aktarmak. Peki nasıl oluyorda, TAAA 1345’e kadar giden finansal krizlerle başa çıkmayı öğrenemedik? İşte bu soruya cevap arayacağım, ama önce tarihe biraz bakarak, kapitalizm ve finalsal krizlerin birbirlerinin ayrılmaz parçaları olduğunu vurgulayalım.

Evet, eminim daha gerisi de vardır, ama kaynakçasını bulabildiğim ilk dev finansal krizi 1345 yılında o zamanların JP Morgan ve Soros’ları olan Floransa’lı iki bankacılık karteli Bardi ve Peruzzü şirketlerine gider. Sebep de o zamandan bu yana değişmemiştir pek. Bu iki aile krallar ve Papalı’ğa kötü krediler vermişler, geri alamayınca da mevduat sahiplerini batırmışlar.

Sonra, 17. Yüzyılda Hollanda’daki meşhur lale çılgınlığını her halde herkes bilir. Lale soğanları bugünlerin krizindeki ipotek VIDIMIK’larının yerini almış. İnsanoğlu bir lale soğanını binlenre guldene satın almış, bunlarda aktif bir ikinci el pazarı oluşmuş. Ve tarih boyunca hep şahit olacağımız süreç tekrarlanmış. Fiyatlar her hangi bir ekonomik mantıkla açıklanacak düzeyleri aşmış ve bir gün gelmiş, o fiyatlardan piyasaya girip alım yapacak keriz kalmamış. Lale soğanı çılgınlığı aynı zamanda bugün ekonomistler arsaında süregelen iki ayrı kriz teorisi ekolunun de başlangıç noktası olur. Akılcı beklentiler, umumi ekonomik denge ve serbest piyasaların her zaman doğru fiyatı bulacağını, bizim kriz dediğimiz şeyin aslında temel ekonomik parametrelerdeki ani değişikliklerle anlatılabileceğini düşünen ekol bir yanda. Öte yanda ise, ekonominin asla dengede olmayacağını, insanoğlunun akıl ve mantık ışığında değil, psikolojik dürtülerle ekonomik kararlar verdiğini, serbest piyasanın kendi haline bırakıldığı HER ZAMAN er ye de geç eşşeğin kulağına su kaçıracağını düşünen de bir karşıt ekol oluşmuş.

Kapitalizm eşittir finansal kriz

Şimdi, hızlı çekime geçelim. İngiltere’de ilk çok ortaklı şirketlerin kurulmasıyla başlayan Güney Deniz’i Anonim Şirketi krizi var. ABD kurulduğundan bu yana nerdeyse düzenli olarak her 10 yılda bir mali kriz yaşamış. 19. Yüzyılın sonlarına doğru, Pax Britannica’nın altın günlerinde, İngiliz sermayesi Latin Amerika’ya yatırım yapıp, ülkeler borçlarını ödemeyince krize girmiş.

Sonra 1929-1939 Büyük Buhranı, ve ardından 1980 Polonya ve Meksika Krizi, 1987 ABD’de Savings and Loans (Yapı ve Kredi) bankalarının batması, 1990’ların başında Japonya’da bankaların sermayeyi kediye yüklemesi, 1994 Tekila ve Türkiye krizi, 1997-1998 Asya, sonra Rusya, Brezilya, Türkiye, dot.com, Arjantin....ve şimdi de ABD’de konut krizinin yarattığı mali sistem bunalımı.

Ama, korunma mekanizmalarımız da var

Tabii, insanoğlunun krizlerden hiç ders almadığı doğru değil. Avrupa Merkez Bankası’ının enflasyon hassasiyetinin başlıca sebebi 1930’larda Hitler’den önce Almanya’yı yöneten Weimar rejimin yıllık yüzde bir milyonu geçen enflasyona neden olması. ABD’de ise kamunun her kurum battığında korkudan iç çamaşırı değiştirip anneannelerimiz gibi herkesi korumaya ve kurtarmaya çalışmasının nedeni 1929-1931 bankacılık krizi. Kriz başladığında cumhurbaşkanı olan Hoover, parasal sıkılaştırma ve bütçe harcamalarında kısıntı emretmiş. Heeehh...hehh.heh. Sonra Roosevelt biraz da Keynes’den ilham alıp, karşılıksız para basmış, altyapı harcamalarını dördüncü vitese almış, nerdeyse Ben Bernanke’ye lakabını veren helikopterle para dağıtma yöntemine gitmiş.

Özellike, Roosevelt döneminde icat edilen bankadaki mevduatlara devlet garantisi, merkez bankalarının sistemde gerektiğinde herkese borç vermesi ve en önemlisi ekonomik daralmalarda bütçe açığını artırarak ekonomiye gelir desteği vermek, bugün az ya da çok finansal krizlere karşı tedavi dağarcığımızın en önemli araçlarını teşkil ediyor. Belki de öğrenmeyen kamu değil, kapitalist sistem. Kendi başına bırakıldığında bir ekonomik ekole göre samimi olarak risk-getiri dengesiin yanlış hesaplayıp aşırı risk almış. Öteki ekonomik ekole göre ise açgözlülük ve sürü mentalitesi her dönemde spekülatif baloncuklara sebep olmuş. İki ekolün de birleştiği tek nokta var: Devletin son kurtarıcı olarak görev yapmaya hazır olması sistemin istikrarını koruyor, ama yan etkileri de yok değil. Ahlaki riziko dediğimiz fenomen oluşuyor. Bir finansal kurum aşırı risk alırsa, elde edeceği kazançlar ona ait. Ama batarsa, şahıs parasını veya kariyerini değil anonim şirkete koyduğu sermayeyi kaybediyor. Yani, devlet korumacılığı bir yanda meta-stabilite sağlarken, öte yanda da sistem içidne yaşayanları riske karşı sorumsuz davranmaya teşvik ediyor.

Yazının yarın gelecek bölümlerine girizgah yapmak için şu iki soruyla bağlayalım: Birinci soru: Belli ki bir spekülatif köpükçük-devlet kurtarması döngüsünü uzun süredir yaşıyoruz. Peki ama bu döngü statik mi? Yoksa her devlet kurtarma operasyonundan sonra spekülasyon daha az azarak mı devam ediyor? İkinics, modern zamanların en yıkıcı krizi olan 1929 tekrar edilebilir mi? Yarın bu krize nasıl girdik, onu anlatacağım.

sabetay
27-09-2008, 12:33
Karar Çıkmadı, Ama Plan Güdük Çıktı...

26 Eylül 2008 Cuma Saat: 09:18

Kurtarma planı neden bu kadar önem taşıyor? Dünya bu plan üzerine neden duruyor? Ortada 700 Milyar $ değerinde bir plan var. Türkiye dünyanın en büyük 17. ekonomisidir ve 2007 GSYIH rakamı ise 656.6 Milyar $’dır. Görüldüğü kadarıyla ABD mali sistemine Türkiye ekonomisi kadar bir büyüklükte bir müdahale planlamaktadır.700 Milyar $ değerinde finansman ABD hükümetinin borçlanma limitinin artırılmasıyla sağlanacağı planlanıyor. Eğer bu rakam kamu borcu olarak eklenirse, ABD’de kamu dengesi Türkiye’nin 2002 kamu dengesinden daha kötü bir hal alacak demek.Mali sistemdeki aktiflerin,bütçe içerisinde aktifleştirilmesi demek ABD’nin Kamu Borcu/GSYIH oranının %70 seviyesine, bütçe açığının ise 1 trilyon $ seviyesine yükselmesi demek ki; ABD 2006 ile 2008 Ağustos ayları arasında bütçe dengesi 653.5 Milyar $ fazla vermiştir. ABD’de halka açık finansal servislerin toplam net aktifleri 7.67 Trilyon $ seviyesindedir. 700 Milyar $ üzerinden gidildiğinde,bu aktiflerin %10’nunu likit hale gelmesi anlamını taşıyor. 700 Milyar $ ABD ekonomisi için büyük bir rakam ama finansal sistemin dertleri için küçük bir rakam. Bu planın bu yüzden başarılı olma şansı yok.

Dün karar çıkmadı ama plan güdük çıktı. Plan’ın detayları dün üyeler tarafından açıklandı ve plan Pazartesi günü ABD piyasaları açılmadan önce onaylanması bekleniyor. Öncelikle Bernake ve Paulson’un ısrar ettiği plan oldukça fazla değişikliğe uğramış ve özü değiştirilmiş. Bu demek oluyor ki, baskılar fayda etmemiş ve Hazine’nin planının Kongre’den onay alamamış. Kongre 700 Milyar $ tutarında bir kaynağa da doğrudan bir onayda vermiyor. Şu anda hemen kullanılabilecek miktar 250 Milyar $ seviyesinde olacak. Bu miktardan daha fazla ihtiyaç olduğunun ispatlanması ve yönetim onaylaması halinde bir 100 Milyar $ daha kaynak aktarımı yapılabilecek. Diğer 350 Milyar $ tutarında kaynak ise yine kongrenin önüne gelecek ve kongre isterse kalan 350 Milyar $ kaynağın kullanılmasını veto edebilecek. Ayrıca karşılıksız bir mali yardım olmayacak. Verilen yardım karşılığında, Hazine hisseleri ipotek edecek. Yardım geri dönmezse, hisseler Hazine’ye geçecek. Hazine,FED ve ABD Başkanı’n olmazsa olmazı bahsettiği plan gitmiş yerine Demokratların planı gelmiş. Demokrat delegeler Cumhuriyetçi’lere Kongre’de gol atarken, Demokrat Başkan Adayı Obama Beyaz Saray’da Cumhuriyetçi Mc Cain’e gol attı. Başkan Bush-Mc Cain ve Obama görüşmesi sonrasında 700 Milyar $ tutarında ekonomi planına siyasi destek çıkmadı. Kongre Paulson’un planına destek olmadı ve 5 gün içerisinde plan onaylanacak şekle gelecek şekilde değiştirdi. Halk protestolar düzenledi ve siyasilerde seçim öncesinde destek olmadı.
Sonuç: ABD’ye başka bir plan lazım.

Gökhan USKUAY

sabetay
27-09-2008, 14:04
ABD BORSA OYUNCUSU MU OLUYOR?


ABD şu günlerde büyük bir ekonomik kriz yaşıyor.



Bu krizin uzun sürüp sürmeyeceği de belli değil.



ABD bu krizi aşmak için nasıl bir yöntem uygulayacak, aşabilir mi, ABD hangi modeli kullanacak?



Bütün bu soruların yanıtlarını Strateji Uzmanı Erhan Göksel’e sorduk.



İşte Strateji uzmanı Erhan Göksel’in, ABD’de yaşanan ekonomik kriz üzerine Odatv.com’a yaptığı açıklamalar:



“Şimdi dünyadaki büyük küresel krizi önlemek için Amerika’da Başkan Bush’un bizzat isteği üzerine, 700 milyar dolarlık bir paket ortaya atıldı. Bu paketin Temsilciler Meclisinden geçtikten sonra tekrar hazırlanıp, senato tarafından onaylanarak kanunlaşması bekleniyor.



Sadece bu açıklama bile büyük bir krize sürüklenen, özellikle menkul kıymetler piyasalarını olduğu gibi durdurdu, yani çöküşünü durdurdu. Büyük bir umut yarattı. Hem dünya hem Asya bankalarında büyük bir yükselme oldu.



Şimdi aslında tabi bütün her şey bir hile gibi gözüküyor. Dün bu rakamlar Temsilciler Meclisinde tartışılırken, bizzat açıklanan rakamlar demokrat üyeler tarafından çok ciddi sorgulandı. Şöyle bir durum var sanılanın aksine; Bir kere büyük batık ve efektif kurtarmanın ancak 1.8 trilyon dolarla yapılabileceği 700 milyar doların sadece şu andaki acil olan Mortgage tıkanıklığına, bunun dışında çok ciddi otomobil ve kredi kartlarından olan bir tıkanıklık var ki, aslında minimum rakamın 1.1 trilyon dolarlık bir paket olması gerektiği üzerine ama bunun da ekonomik nedenlerle yapılamadığı için 700 milyarlık bir şeyin denendiği üzerineydi tartışmalar.



Burada biraz komik diyeceğim yani tirajı komik olan olay tasarının bir borç verme sistemi bir sübvansiyon yaratma değil, borç vermenin de olamayacağı ama Amerikan devletinin hisse senetlerini bu dönmeyen paralarla ilgili Mortgage’la onlara ait ödemeleri yapacak kişilerin hisse senetlerini geçici bir süre için bir limit koyularak, bu tartışılıyor 2 yıl, 10 yıl gibi. Bu süre içerisinde hisse senetleri bir bedel içinde para da koyulmayarak, bedelsiz bir şekilde Amerika tarafından üstlenilecek.



Bedelsizden kastım şu; Piyasalar, çünkü Amerika’nın böyle bir parayı çıkarabilmesi mümkün olmadığı için şu andaki ekonomik koşullarda, biz bu hisselerin garantörüyüz demek istiyor Amerika Birleşik Devletleri. Henüz bu yasa çıkmadı ama tartışılan konu bu, onu anlatmak istiyorum. Görünen köy kılavuz istemez. Amerika, belirli bir vade koyarak o süre içinde tıkanmış olan hisseleri bankalara yönelik olarak, “Bunlar benim.” Diyor. Belirli bir rakamı tekeffül ediyor. Örnek vererek anlatayım; Diyelim ki bir bankanın 100 milyar dolar batık hisseleri var. Bu 100 milyar doları ben 2 sene sonra ya da 5 sene sonra 100 milyar dolara düşük de olsa fiyatı ben belirlerim diyor. Bundan 2 yıl sonra hisseler 80 milyar dolar olursa aradaki farkı belirleyeceğim diyor Amerika. İşin ilginç yanı eğer hisseler değer kazanırda 150 milyar dolara çıkarsa, fazladan olan 50 milyar dolar da benim diyor Amerika. Amerikan devletinin borsaya oyuncu olması demektir çok basit anlamda anlatırsak .



Böyle bir sistem dünyadaki liberal ekonominin sonu demektir eğer tartışılan bu süreç bu şekilde yasalaşırsa çok komik bir durumla karşı karşıyayız. Neo Liberal ve Neo Keynesyen İktisat’ın çöktüğünün, Liberal ekonominin çöktüğünün tescili olacak. Böyle bir noktada daha da komik bir şey Amerikan devleti bizzat borsa oyuncusu gibi yasayı nasıl rahatlatacak? Örneğin: Mortgage zedeler için Amerikan devleti bu hisse senetlerini bu bankaların elinde tuttuğu değerleri eğer ödenmese ben bunları öderim diye belirli bir süre sonra tekettül ediyorsa, bunun karşılığında bankalar ödemeleri yapamayan ve tıkanmış olan müşterilerinin diyelim ki 3 ay 6 ay 1 yıl ödeme sürelerinde esnemeye yol açacak ve daha uzun vadede ödemelerini sağlayacak.



Aslına bakarsanız bütün bu eylemler gerçekten maddi önlemler değil. Tabiri yerindeyse sanal önlemler. Bu da gösteriyor ki Amerika’nın bu krizi aşabilmesi mümkün değil. Tabiî ki büyük ekonomik kararların hepsi siyasidir ve Amerika’nın yapmak istediği şey bu konjöktörde; seçime iki ay var, seçimi demokratlar kazanırsa ki temsilciler meclisindeki çoğunluğu da ellerinde tutuyorlar yasalaşma açısından. O zaman bu büyük yükü kendileri üstlenmiş olacaklar. Hiçbir iktidar kendi geleceğini ipotek altına koymak istemiyor.



Nitekim dün Barack Obama bizzat çok ilginç bir açıklamayla Bush’a çok sert bir çıkış yaptı dedi ki; Amerika Birleşik Devletleri dedi sadece Wallstreet’i kurtarmaya çalışıyor dedi. Halkı aç ve halkın büyük sıkıntılarını görmezden geliyor dedi. Wallstreet’i kurtaracağını halkı kurtarsın dedi Bush için. Bütün bunlar gösteriyor ki bu krizin çok daha uzun süre süreceğini.



Eğer krizin kısa dönemden ileriye atarak öteleyecekleri bu model yasalaşırsa da ilginç bir durumla karşılaşacağız bir çeşit Çin modeli ortaya çıkacak. ABD ekonomiye direk oyuncusu haline geliyor devlet olarak. Bundan sonra borsadaki büyük bir gurup hisseyi kendisi bir çeşit rehin alarak, bir süre için ona kefil oluyor olması ABD’yi borsa oyuncusu haline getiriyor. Bu da bugüne kadar dünya kapitalizminde hiç görülmemiş bir şey. Liberal ekonomiyle ilgisi yok. Daha önce Amerika’daki bankaların devletleştirilmesini, İngiltere’deki Northern Rock’ın millileştirilmesinin liberal ekonomilerin sonu diyorduk şimdi Amerika Çin’in yoluna girmiş oldu Çin devleti de zaten bu şekilde müdahale ediyor.



Demek ki bundan sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin adını Amerika Halk Cumhuriyeti falan Çin Halk Cumhuriyeti gibi, olarak değiştirmesi gerekiyor. Amerika Halk Cumhuriyeti ya da Amerika Sovyet Sosyalist Devletler Birliği diye değiştirmesi gerekiyor diye düşünüyorum.”



Odatv.com

25 Eylül 2008

sabetay
27-09-2008, 14:06
HERKES 1 NUMARA'YI ARIYOR!


Türkiye Ergenekon soruşturması kapsamında dün yapılan gözaltıları konuşuyor. Aralarında Tuncay Özkan, Gürbüz Çapan, Adil Serdar Saçan isimlerinin de bulunduğu gözaltılar yine aynı soruyu gündeme getirdi:



1 Numara kim?



Ergenekon soruşturması başladığından beri, iddianamede adı gizlenen gizemli 1 Numara'nın kimliği üzerine kafa patlatılıyor, yorumlar yapılıyor. Sözde uzmanlar, 'Ergenekon bilirkişileri' ''Eski asker, rütbesi çok yüksek, aslında Veli Küçük değil'' gibi kafa karıştırıcı dezenformasyon aktivitelerine giriştiler... İşin doğrusu şu ki sadece psikolojik harbe hizmet ediyorlar.

Peki diyeceksiniz ki sizin başlıkta söylediğiniz 1 Numara kim?
Haklısınız.

Türkiye'de bir gizli örgüt var. Bu örgüt darbe yapmak istiyor. Bu örgüt rejimi değiştirmek istiyor. Biz bu örgütün adını koyduk: Neo-Ergenekoncular...

Yani tıpkı 12 Eylül'de olduğu gibi darbe yapmak isteyen 'Bizim Oğlanlar'...

Ama konumuz onlar değil, Neo-Ergenekon'un 1 numarası! Tetikçiler değil örgütün başı kısacası.

Peki, bu örgütün bir numarası kim?

'Bizim Oğlanlar'a yakın olan Paul Henze mi? 12 Eylül'de CIA'in Türkiye Büro Şefiydi Henze. Kısa süre önce Washington'da Türkiye'nin geleceğiyle ilgili toplantılar yapmıştı ama örgüt şemasında olmasına rağmen 1 Numara değil.

CIA ajanı Graham Fuller mı? Henze'yle beraber toplantılar yapan, 'Kemalizm bitti' diyen Fuller da teşkilat şemasında ama daha altlarda.

Amerika'daki o 'malum kişi' mi? Hayır, eski CIA görevlisi Ruzi Nazar değil.

CIA Başkanı Michael V. Hayden? 1 Numara değil ama 1 Numara'ya çok yakın.

Henry Kissinger? O sadece danışman.

Peki, kim bu 1 numara? Sabrınız tükendi. Artık cevabı vermenin zamanı.

Asker değil. Washington'da yaşıyor. Babasının oğludur. Eskiden alkol problemi vardı. Kısa süre içinde makamını yeni 1 Numara'ya bırakacak.

İşin garip tarafı kendisi de Neo-Ergenekon'un 1 Numarası olduğunun farkında değil! O sadece bir kukla.



Odatv.com

24 Eylül 2008

sabetay
27-09-2008, 14:37
BAŞBAKAN HANGİ GAZETECİLERİ SEVİYOR, HANGİLERİNİ SEVMİYOR?


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Doğan Grubu'na yönelik sözleri gündemden düşmüyor. Odatv.com buradan hareket ederek Başbakan'ın yakın çevresine, Başbakan Erdoğan'ın medyada kimi sevip, sevmediğini sordu.
Hayli ilginç bilgiler ortaya çıktı.
İşte Başbakan Erdoğan'ın sevdiği-sevmediği gazeteciler...

Hasan Cemal'i geçen haftaya kadar seviyordu; ancak son tartışmalarda Aydın Doğan'dan yana çıkmasına sinirlendi.
Cengiz Çandar'ı takdir ediyor ancak okumuyor.

Fikret Bila'yı sevmiyor, saygı duyuyor.
Umur Talu'nun duruşunu beğeniyor, ara sıra okuyor.
Güngör Uras'ı okuyor ama bir duygusu yok.
Yavuz Donat'ı sevmiyor, hiç randevu vermedi.
Nazlı Ilıcak'tan çekiniyor.
Fehmi Koru'yu bilinenin aksine sevmiyor.
Ahmet Hakan'ı 2002 yılına kadar seviyordu. Bugün nefret ettiği gazetecilerin başında geliyor.
Ertuğrul Özkök'e karşı hep mesafeli oldu. Son gelişmelerden sonra başta Ertuğrul Özkök olmak üzere Doğan Grubu gazetecilerinin çoğundan nefret eder hale geldi. Ertuğrul Özkök eleştiri yaptığı zaman okuyor.
Hüseyin Gülerce'yi hem takdir ediyor hem seviyor.
Cüneyt Ülsever'i 2006 yılına kadar sevdi, şimdi eleştirilerine çok kızıyor.
Mehmet Altan'ı seviyor, okumaya çalışıyor.
Ekrem Dumanlı, çok sevdiği gazetecilerden.
Mehmet Barlas, bilinenin aksine pek samimi değil. Sevdiği söylenemez sadece saygısı var.
Ali Kırca'yı beğeniyor ve televizyonda hep ona çıkıyordu. Kırca'nın talihsiz kaset olayından sonra mesafeli oldu.
Serdar Turgut'u çok beğeniyor ve okuyordu. Son dönemlerde ona karşı duyguları biraz karışık hale geldi.
Fatih Altaylı ile "aşk-nefret" ilişkisi (ambivalence) var; bazen seviyor bazen kızıyor.
Murat Yetkin'e saygı duyuyor.
Yılmaz Özdil'e kızıyor ama mutlaka okuyor.
Ömer Lütfi Mete'yi seviyordu ancak son yıllarda ilişkisine mesafe koydu.
Mustafa Karaalioğlu'nu seviyor.
Kürşat Bumin'e saygı duyuyor. (Eşi Prof. Tülin Bumin'in kampanyasına yardım etmesinin de bunda etkisi var.)
Resul Tosun ekibindendi. Şimdi biraz mesafeli.
Ali Bayramoğlu'nu seviyor ama yazılarını uzun buluyor.
İsmail Küçükkaya'ya karşı nötr.
Mustafa Ünal'ı, Tamer Korkmaz'ı seviyor.
İlginçtir; Ali Bulaç'ı sevmiyor.
Ruşen Çakır'la belediye döneminde başlayan ilginç bir ilişkisi var; onu seviyor.
Cengiz Özdemir'i seviyor.
İlginçtir Namık Kemal Zeybek'ten nefret ediyor. Aynı gazeteden Hasan Celal Güzel'in çıkışlarından övgüyle bahsediyor.
Mehmet Metiner ile inişli çıkışlı ilişki var. Son dönemlerde Kürt meselesinde yine ona danışmaya başladı.
Şükrü Kızılot'u kaçırmadan okumaya çalışıyor. Yumurtada KDV gibi kendinden saklanarak çıkarılmaya çalışılan yasa maddelerini ondan okuyarak öğreniyor.
Hasan Karakaya'ya gülüyor.

Kuşkusuz yukarıdaki bilgiler Başbakan Erdoğan'ın yakın çevresinden elde edilen bilgilerdir. Dolayısıyla gerçekten de Başbakan'ın duyguları böyle midir bilinmez.



Odatv.com



ODATV.COM SAYFASINDA YER ALAN HABERLERİN KAYNAK GÖSTERİLMEDEN KULLANILMASI DURUMUNDA YASAL İŞLEM YAPILACAKTIR.

sabetay
27-09-2008, 14:46
İŞTE PROF. DR. YALÇIN KÜÇÜK'TEN BÜYÜK TARTIŞMANIN ŞİFRELERİ!


Tüm Türkiye, CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu ile AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat arasında TBMM’de gerçekleşecek tartışmaya kilitlenmiş durumda.



Bilindiği gibi; Meclis Başkanı Köksal Toptan, tartışma öncesi iki tarafla görüşme kararı aldı. İddialara göre Toptan, bu tartışmadan duyduğu endişeleri dile getirmeyi amaçlıyor.



Odatv.com olarak; nasıl sonuçlanacağı merak edilen bu tartışma öncesinde Prof. Dr. Yalçın Küçük’le görüştük.



İşte Odatv.com’a konuşan Yalçın Küçük’ten, bu büyük tartışmanın şifreleri…



“Artık Köksal Toptan meselesini de ortaya koymak lazım. Türkiye’de pek çok Büyük Millet Meclisi Başkanı geldi, geçti böylesi hiç görülmemiş, sanki bir zamanlar Kenan Evren için söyleniyordu. Sanki yeni bir Türkiye muhtarı her konuda konuşuyor. Bunlar olmaz meclis başkanları hiç konuşmazlar.Her işe giriyor? Niye bunu önlüyor? Dengir Mengir’in kaybedeceğini mi düşünüyor? Eğer Büyük Millet Meclisi’nin onuruna yakışmıyor derse, AKP’nin gurup toplantıları parti mitingi halinde yapılıyor. Dolayısıyla Köksal Toptan artık bir problem olmuştur. Bunu tespit etmek istiyorum.



Şimdi Kemal Kılıçdaroğlu’yla Dengir Fırat’ın bu tartışması tabiatıyla ne iki kişi arasında bir tartışmadır ne de CHP ile AKP arasında bir münakaşadır. Bunların hepsinden ötedir. Bu son söylediğim noktayla ilgili olarak hemen şunu söylemek istiyorum, Kemal Kılıçdaroğlu’nu bir defa CHP diyorsunuz hayır, Kemal Kılıçdaroğlu’nu artık bir defa bugünden ve yarından itibaren, en fazla Deniz Baykal korumakta. Çünkü Kemal Kılıçdaroğlu Kamer Genç gibi Tunceli’lidir ancak babasının adı Kamer, Gazi Üniversitesi mezunu ve Türkiye’de hala kamuda insanların en fazla yetiştikleri en iyi yetiştikleri bir ekolden geliyor. Hesap uzmanı olmuş, önemli devlet görevlerinde bulunmuş, teftiş nedir biliyor, maliye nedir biliyor. Hile nedir biliyor, kanuna karşı hile nedir biliyor ve onun ötesinde de ağırbaşlı, çok saygılı bir ifade kullanıyor. Bunun anlamı nedir, bunun anlamı şudur;



Türkiye’de Kemal Kılıçdaroğlu tek midir? Bir göreve geldi, geldiğinden beri ciddi bir muhalefet, bitmez bir muhalefet var. Şimdi bunun tanımı da şudur; o zaman şu çıkıyor ortaya, 2002den beri Deniz Baykal’ın tek fonksiyonu bir Kemal Kılıçdaroğlu’nu böyle bir yere getirmek. Bunu çok açık olarak söyleyebiliriz. Bugün sokağa bir çıktığınızda herkeste Kemal Kılıçdaroğlu neden CHP’nin başına gelmiyor? sorusu var. Deniz Baykal’da şimdiye kadar yanındakileri böyle bir soruyu tahrip ve teşvik etmeyeceklerinden emin olduğu için getiriyor, bu çok açıktır. Kemal Kılıçdaroğlu CHP’ye hep damgasını vurdu.



Halkın çoğunda da işte Cumhuriyet, devlet, parti bu şekilde korunur, bu şekilde savunuru gösterdi. Bu Deniz Baykal’ın genel başkan yardımcısı olarak tuttukları Onur Öğmen’e, Mustafa Özyürek’e veya genel sekreterine bir cefadır. Yılmaz Ateş var ömründe gazetecilik yapmamış, zengin olmuş. Bu tartışmanın cezası, bunun cezası, buraya kadar gelmiş olan tartışmanın asıl cezası Deniz Baykal’adır.



Çok şükür Mehmet Ali Kışlalı yaşıyor. Kardeşi sevgili Ahmet Taner Kışlalı, Hıncal Uluç biz beraber çalışırdık. Mehmet Ali’de bir tesadüf bana çok güvenir, bir gün Bülent Ecevit en parlak olduğu zaman hiç umulmadık bir şekilde Mustafa Üstündağ’ı genel sekreter yapmıştı. Çok şaşırdık. Mehmet Ali Kışlalı, Ahmet Taner Kışlalı, Hıncal beraberiz.



Bana sordu benim iyi bir cevap vereceğimi düşünürdü. Ben de niye Mustafa Üstündağ’ı genel sekreter yaptı Ecevit, dedim. Sordu bana Mehmet Ali Kışlalı. Bir tek sebebi var, dedim genel sekreterliği boş tutmak için Mustafa Üstündağ’ı genel sekreter yaptı. Deniz Baykal’ın Bülent Ecevit’den öğrendiği budur. Onur Öymen’i, Önder Sav'ı, Mustafa’yı hele bir Yılmaz Ateş’i oralara getirmek, oralarda boş bırakmak onlara bakıp ben ne zekiyim, ne bilgiliyim, ne yakışıklıyım diyor.



Kılıçdaroğlu, Kameroğlu, Tuncelioğlu, hesap uzmanı,devlette çok önemli yerlere gelmiş bir insan, bir tane bunu getirdi ve şu anda AKP’yi perişan etmektedir. Deniz Baykal’dan korunması lazım. Çünkü biliyorlar isteyerek, istemeyerek bir yol açmıştır. Yok mu bu memlekette başka bir Kemal Kılıçdaroğlu? Bu memlekette yetişmiş pek çok maliyeci, siyasetçi vardır. Hiç birini yaklaştırmaz. Onun için biliyorum Deniz Baykal’ı 1957-58 yılından beri bilirim arkadaşımdır. Kılıçdaroğlu’nu Deniz Baykal’dan korumak, bir şey yaparlar, atarlar. Onlara iş yapmaz, AKP’nin yedeği olacak adamları getirirler oraya. Birinci ders budur.



İkinci noktaya gelirsek zaten Kemal Kılıçdaroğlu’nu anlattım. Gayet ciddi, devleti bilen, hesap işlerini bilen, konuşmayı bilen dolayısıyla güven veriyor. Öbür tarafa geldiğinizde ise tam tersi bir defa bu Dengir çok talihsiz bir zamanda. Neden talihsiz bir zamanda bir ay içinde, bir buçuk ay içinde bir bakıyoruz da AKP’nin her tarafından yolsuzluk , rüşvet iddiaları akıyor. Dişli, Akman, Karaman, Fırat. Bu çok kötü bir durumdur. Ben AKP’ye 2002 de hükümet verildiği zaman AKP’ye şunu söyledim; İslam bitiyor. Şimdi en fazla İslam görünen insanda, en fazla tarikatte görünen insan da bunların hepsi tarıkatçıdır. Nerden hepsi tarikatçıdır? Olmayabilirler ama hiçbir kimse içlerinden tarikat mensubu olmayanları bir göreve getirmiyor. Böyle bir durum olabilir mi? Adı duyulmamış bir gazeteci, birdenbire nasıl bu kadar zengin olabilir.



Bu Karaman Tayyip Erdoğan’ın akrabası. İşte dolayısıyla AKP’ye güvenin olmadığı bir zamanda böyle bir tartışma oldu. Bunu şunun için söylüyorum. Bir defa böyle tartışmalarda hiç kimse şu doğru söyledi, bu doğru söyledi buna çok fazla itibar edemeyiz. Çünkü bunlar teknik tartışmalar. Yine de öyle görünüyor ki Kılıçdaroğlu bir takım belgeler çıkartarak zayıf olarak geliyor AKP tarafı bu işe. Çok zayıf geliyor.



Köksal Toptan’ın bunu anlayarak, bunu önlemek istediğini düşünebiliriz ama her halükarda bu yapılacak. Böyle bir tartışma olduğu zaman, ben şunu çok açık olarak söyleyebilirim. Başka açıdan da zayıf bir noktadadır AKP tarafı çünkü, Kılıçdaroğlu gayet açık Deniz Feneri’nde çok ciddi bir takipçi olduğu çok ciddi ne söylerse onlar doğru oldu. Şimdi doğru söylediklerine inanılır bir insan olarak tribüne çıkmaktadır. Maça çıkmaktadır. Ringe çıkmaktadır. Ne söylüyorsanız söyleyin. Öbür tarafta ise bunun tam tersidir. Kim olduğu belirsiz hiçbir iş yapmamış ANAP’tan, AKP’den, Saadet’ten milletvekili olmuş. O arada da zengin olmuş. O arada da hakkında soruşturma raporları hazırlanmış bunlardan beraat ettim diyor. Eder, yargıya her zaman güvenilir ama bu meselelerde bir defa bunu çok açık söylemek lazım. Ben de plancıyım, ben de bu devlette çalıştım. Öyle yürürlükteki şuradaki, buradaki, bu tür iddiaları mahkemelerde kabul ettirmek çok zordur. Çok zordur. Hele teşvik yolsuzlukları, hele hileli ihracat yolsulzuklarını, mahkemelerde kabul ettirmek çok zordur. Temenni ederiz ki ciddi bir idda yoktur ama, AKP tarafının burada mahkeme beni mahkum etmedi iddasıyla kendini savunması mümkün değildir. Hele bu raporu hazırlayan kontrolörün, emekçinin CHP’den milletvekili adayı olmak istemesi aleyhde kullanması. Dinime küfreden bari Müslüman olsa sözünü hatırlatmaktadır.



Sizin AKP adaylarının hepsini rektör yaptınız. Yükselttiniz, adamcağız hala aynı yerinde üstelik bir tek söylediği doğru Deniz Baykal bunu milletvekili seçileceği yere koymadı da. Deniz Baykal iş yapan adamı muhalefet yapacak adamı bir yere getirmez.



Bir tek Necla Hanım’ı Necla Hocamızı getirdi. Oda Deniz Baykal’a uydu sessiz sessiz oturuyor. Maaşını alıyor. Çok rahat bir güvenlik sağlık sigortasına sahip susuyor orada.



Niye çıktın Necla Hanım? Niye çıktın? Cumhuriyet gidiyor oraya niye milletvekili oldunuz? Deniz Baykal getirtmez oraya. Getirmez üç kişi çalışıyor orada bunu iyi bilin. Atilla Kart, şimdi Ahmet Ersin, Çelebide Hamza Bey’de çalışıyor. Üç kişi bunlar , üç dört kişi.



Dengir Mengir’in bir tek haklı olduğu yer işte Deniz Baykal Onu milletvekili yapmadı. Yapmaz. Kendinden biraz daha yakışıklı olduğunu düşündüklerini bile yapmaz. Sinemacı vardı Şimşek onu da belki yakışıklı diye almıştır.Onura bakar, Mustafa’ya bakar. Bunlar da benim arkadaşlarım Önder’e bakar, bizim çok sevgili büyük dostumuz sosyalistimiz Zihni Anadol’un oğlu Kemal’e bakar. Her gün ben ne kadar zekiyim, ben ne kadar yakışıklıyım der durur. Onlar, kendisinin dev aynasıdır. Burası budur. Demek ki mesele bundan daha önemli. Benim söyleyeceklerim budur.



Hiç kimse böyle şu belge daha iyiydi, bu belge daha iyiydi değil ama Dengir Mengir çok telaşlı yıkılmış bir AKP’nin insanı olarak çıkıyor. O kadar yıkılmış ki artık her gün aklına geleni söylüyor. Bugün de Tayyip Erdoğan şeker bayramı dememiş. Kimsin?, Ne biliyorsun? İslam’ı biliyor musun? Picasso’ya Allah Rahmet eylesin diyecek kadar İslam’dan haberi yok. Tayyip Erdoğan ne olursunuz? Kimsiniz siz? Benim annem, babam hepimiz şeker bayramı olarak siz nesiniz? Türkiye Cumhuriyeti’ni değiştiriyorsunuz ama biraz bilerek değiştirin. Kimsiniz siz? Ne okudunuz? Son olarak çıktı orada Marmara Üniversitesi Rektörü Hanımefendi’nin işbirliği ile üniversite mezunu olduğunu da ilan etti. Göstereceksiniz o diplomayı. Niye inanalım sizin sözünüze? Şimdiye kadar niye söylemediniz. Bir tane hocanızı göstereceksiniz tanınmış. Bir tane göstereceksiniz. O rektör hanımefendinin de peşini bırakmayacağım o da gösterecek. Ona sordular bir sene önce gerçek gündem sordu. Yalçın Küçük diplomayı göstersin diyor dedi. Ne demek bildiremezsiniz. Numarasını verirsin, kimin imzası olduğunu verirsin, gayet açık. Kocaman böyle zayıf bir ortamda bütün şartların Kamer’den Tunceli’de doğma, hesap uzmanı, Gazi Üniversitesi mezunu ,müsteşar yardımcılığı yapmış, asıl önemlisi gelirler genel müdürlüğü yapmış, gelirler genel müdürlüğünün elinden bu tür raporlar geçer, vergi meseleleri geçer, gümrük meseleleri geçer, gelirlerini kovalamış. Şanslı çıkıyor, öbürü çok zayıf, güvenirliğini ispatlamak mecburiyetinde, Mersin’den milletvekiliydi. Mersin’in AKP’lileri dahi istemediler. Adana’ya sığındı. Soyadı Fırat Şeyh Sait’in ailesi, bizim soyadımızı aldı ama bizden değildir diyorlar. Ben Dengir Mendir Bey’in Şeyh Sait’in torunu olduğunu söylediğini işitmedim ama çevresi bunu veriyordu ailesi de hayır bizimle hiçbir ilgisi yoktur o da o sayede almış.



Bunları da şunun için söylüyorum; güvenirliğini, sözünün eri olduğunu, ispat etmek mecburiyetinde bir insandır. Artık Türkiye öyle bir durumdadır ki AKP’nin üst kademesinin hepsi böyle bir ispat külfetiyle karşı karşıyadır. Az değil Karaman, Dişli, Fırat gazeteleri Alman Büyükelçiliği ne söylerlerse yalan diyor. Benim söyleyeceklerim budur. Biz de izleriz, sizin adınıza izleriz, görüşlerimizi söyleriz, bu devletin yetiştirdiği ciddi bir kamu görevlisiyle kısa zamanda özlem duyulan bir parlamenter olduğu gösteren Kemal Kılıçdaroğlu ile kendisine ispat etmek sözüne güvenilen, sözüne güvenilir olmadığı artık ölçüyü kaçırdılar hepsinde, hepsinde,hepsinde, artık Tayyip Erdoğan Sendromu olacak.



Ne demek bu?

Hayret içinde Bir üniversite de bir meclis de kullanılması mümkün olmayan sözcüklerle hitap ediyorlar. Bu çok, çok üzücü bir ülke açısından üzücü bir şey. Mahalle dilini parlamenter dili haline getirdiler. Ne tartışılıyor, tartışılan sistemdir. Bu çürümüşlüğü, bu çürümüşlük tartışılıyor. Dengir Mengir’in değil bu bir sistemdir. Dolayısıyla şunu görüyoruz. Bir tane gurup başkan vekili var öbürü var, öbürü var, AKP’nin ön planında olan insanların hepsiyle ilgili bugün Çankaya’daki zatla ilgili kayıp trilyonlar var, Rahmi Koç’un 2002’de söylediği laflar var, Tayyip Erdoğan’la ilgili dolayısıyla bambaşka bir durum. Kemal Kılıçdaroğlu’nu AKP’den değil, Dengir Mir Fırat’dan değil, Deniz Baykal’dan koruma durumundasınız. Son zamanlarda ki cumhuriyeti, maliyeyi, devleti savunmasıyla Kemal Kılıçdaroğlu, Deniz Baykal’ı şimdiye kadar kara muhalefet yaptığı, şikeli bir muhalefet olduğu ortaya çıkarmış durumdadır. Bu ülkede Kemal Kılıçdaroğlu tek değildir. Bunların hiç birine kapıyı açmamıştır. O yüzde 10 barajının etrafına da. Buna da sarılarak bugün hiçbir kimse parlamentoya girememektedir. Dolayısıyla Kemal Kılıçdaroğlu’nun rakibi bu tartışmada AKP değil, Deniz Baykal ve Deniz Baykal’ın çevresindeki Deniz Baykal’a dev aynası işlevini görenlerdir. Bunlar yenilmediği müddetçe AKP yerinde kalır.”

Odatv.com

25 Eylül 2008

sabetay
27-09-2008, 17:43
Kerem Alkin
Bu defa kriz reel sektörden gelecek
27.09.2008 | Kerem Alkin | Yorum


Türkiye 2001'in hemen başında bir ekonomik krizle karşılaştığında, özel sektörün dış borç stokunda, kısa vadeli dış borçlar, bir önceki yıla göre 4.5 milyar dolar artarak 25.2 milyar dolara, orta ve uzun vadeli dış borçlar da aşağı yukarı 2 milyar dolarlık bir artışla 29.2 milyar dolara ulaşmıştı. 2002'ye geldiğimizde, kısa vadeli borçların 13.8 milyar dolara gerilediği, orta ve uzun vadeli dış borç stokunun ise, 2001'de 1.8 milyar dolar gerilese de, 2002'de yeniden 29.2 milyar dolarlık bir stoka geri döndüğünü görmekteyiz. Bugün mü? 2007 sonu itibariyle özel sektörün kısa vadeli borcu 13.8 milyar dolardan 37.4 milyar dolara, orta ve uzun vadeli dış borç stoku ise 29.2 milyar dolardan 120.5 milyar dolara ulaşmış durumda.

70 milyar dolarlık açık
1994 Krizi'nden 2001 Krizi'ne, Türkiye'nin öncelikli sorunlarından birisi kamu kesiminin tasarruf açığıydı. Bugün ise, önemli ölçüde disipline edilmiş bir kamu tasarruf açığının aksine, giderek eriyen bir özel kesim tasarruf fazlası söz konusu. Geçmişte, Türkiye'de faiz hadlerini yükselten kamu açığıydı. Bugün ise, faizlerin yüksek seyretmesinin nedenleri arasına özel kesimin tasarruf fazlasındaki erime de katıldı.
Kabaca, özel sektörün dış borç stokunun 158 milyar dolar olduğunu ve yine özel sektör kurumsal müşterinin Türk bankacılık sektöründen kullandığı kredinin büyüklüğünün 125 milyar dolar civarında olduğunu belirtelim. Özel sektör dış borcunun yaklaşık 50 milyar dolara yakın bir bölümü bankacılık sektörünün dış borç stoku olarak kabul edilir ise, Türk reel sektörü 100 milyar doları aşan bir dış borç stoku taşıyor anlamına gelir. Daha da önemlisi, reel sektörümüzün Türk bankacılık sektörüne olan kredi borcu ile yurtdışındaki bankalara olan kredi borcu neredeyse birbirine eşit hale gelmiş durumda. Nitekim, Merkez Bankası da, geçtiğimiz haftalarda açıkladığı bir raporda, Türk reel sektörünün açık pozisyon riskinin 70 milyar doları aştığına işaret etmişti.

Büyümenin yakıtı dış borçlanma
Tüm bu veriler ve mevcut tablo şunu göstermekte ki, Osmanlı'dan bu yana sermaye yetersizliği sorununu aşamamış olan Türk özel sektörü için borçlanma, büyümek ve yatırım yapmak için kaçınılmaz bir kaynak olma özelliği taşıyor. Dolayısıyla, Türk ekonomisinin bugün ve geleceğine duyulan güvenin yüksek olduğu periyotlarda, özel sektör korkusuzca borçlanıyor ve yatırım yapıyor. 1993-2002 periyodunda Türk ekonomisi ortalama yüzde 2,9'la Cumhuriyet tarihinin en kötü ikinci büyüme performansına işaret ederken, Türk özel sektör yatırımlarının büyümeye katkısı 0.6 puanda kalmış. Çünkü, özel sektörün yatırım iştahı erimiş. 2003-2006 periyodunda ise, Türk ekonomisi yüzde 7,4 büyürken, büyümenin yarısı, yani 3,7 puanlık etki özel sektör yatırımlarından geliyor. O halde, Türk halkının ve reel sektörün ekonominin bugün ve geleceğine duyduğu güven yeniden tesis edilemez ise, Türkiye'nin 2006'dan bu yana derinleşmesini sürdüren küresel türbülansa daha açık, daha savunmasız bir hale geleceği gerçeği görülmeli ve vakit geçirmeksizin güvenin arttırılması için bir dizi adım atılmalı.

Dış borç pahalanacak
Bu noktada, 2006 yılında, bir önceki yıla göre özel sektör yatırımlarının yüzde 15 artığını ve bu nedenle Türk ekonomisinin yüzde 6,9 büyüdüğünü hatırlatalım. 2007 yılında ise, özel sektör yatırımlarındaki artış yüzde 2,7'ye ve Türk ekonomisinin büyüme performansı ise yüzde 4,5'e geriliyor. Dalgalı kur rejiminde, Türk ekonomisinin önde gelen aktörlerinin tercihleri doğrultusunda, adeta "çapa" etkisi gösteren döviz kurlarıyla, dış borçlanmanın daha cazip olarak algılandığı bir süreç izledik. Türk bankaları bu süreçte, 2001 Krizi'nden önemli dersler çıkarmış olarak, dış borçlanmayı daha titiz bir şekilde değerlendirirken, reel sektörde daha iştahlı bir dış borç kullanımı gözlendi.
Bugün ise, küresel finans krizinin tüm önde gelen banka ve finans kurumlarını ürküttüğü bir ortamda, herkes önümüzdeki bir yıl için kredi maliyetlerinin ciddi olarak artacağının farkında. Bunun üzerine, hükümetin bir yıl içinde yüzde 50'yi aşan elektrik zammı ve doğal gaz zammının etkisini, diğer maliyet kalemlerindeki artışın etkisini katın; reel sektör için hayli sıkıntılı günlerin kapıda olduğunu söylemek zor olmasa gerek

İşçilik maliyetlerini azalt
Hemen hemen her gün, Türkiye'nin dört bir yanından yüzde 5 ile 10 civarında işçi çıkarımına hazırlanan reel sektör haberleri geliyor. İşverenlerin hiç birisi işçi çıkarmaktan mutlu değil. Bu nedenle, işsiz kalacak olanların ailelerini hırpalamadan, işini sürdürecek olan işçilerin moralini bozmadan, motivasyonu düşürmeden, toplumsal gerginliğe yol açmadan işçilik maliyetleri nasıl azaltılabilir, iş dünyasının derneklerinde, organize sanayi bölgelerinin yönetimlerinde bu konular tartışılıyor. Peki, ekonomi yönetimi, bu konjonktürde, reel sektörün dış borçlanma kabiliyeti yavaşlar ise, Türk bankacılık sektöründen kurumsal kredi kullanımını cazip kılacak adım atamaz mı? Kurumsal kredilerin, KOBİ kredilerinin maliyetini azaltacak birkaç düzenleme yapılamaz mı? Buraya kadar söylediklerimiz yeterince ikna edici değilse, lütfen Merkez Bankası'nınn internet sitesinde 24 Eylül tarihli İktisadi Yönelim Anketi ve Reel Kesim Güven Endeksi sonuçlarına bakın; fazlasıyla ikna olacaksınız.

sabetay
28-09-2008, 12:30
ABD Krizinin Siyasî Üstyapısı KORKUT BORATAV
28/09/2008 08:14


Amerika’daki finansal krizin ekonomik altyapısını kavramak için, bir yandan finans kapitalin işlevsel ve paraziter gelişim çizgisi üzerinde odaklanmak; bir yandan da dünya ekonomisinin içinde ABD’nin “süper-emperyalist” konumunun parasal-finansal uzantılarını mercek altına almak gerekir.

Bu işe burada kalkışamayız. Bunun yerine krizin siyasî üstyapısı üzerinde durabiliriz. Bunu da, bir hafta önce gündeme gelen ABD Hazinesi’nin 700 milyar dolarlık “kurtarma operasyonu” önerisiyle sınırlı kalarak yapalım.

***

Sözü geçen “kurtarma operasyonu”nun mimarı ABD Hazine Bakanı Henry Paulson’dur. ABD Kongresi’ne şu öneriyi götürüyor: “Batık alacaklarla iflasa sürüklenen bankaları, finans kuruluşlarını kurtarmazsak ekonomi de batacak. 700 milyar dolar tahsisat verin; bu zehirli safrayı şirketlerden satın alayım; ancak paranın kullanımında tam yetki ve sonrası için dokunulmazlık isterim.” diyor. Öneri başlangıçta ilke olarak hem Cumhuriyetçilerden, hem de Demokratlardan kabul görüyor. Ardından uyananlar çıkıyor: “Ne demek tam yetki ve dokunulmazlık? Paulson, Wall Street şirketlerinin elindeki batık alacakları, kendi biçtiği fiyatlarla satın alacak; hem şirketleri fonlayacak; hem de bilançolarını zarardan çıkaracak; bu değersiz kâğıtlar da sonunda hazine zararı olarak vergi mükelleflerince ödenmiş olacak. Bu arada konutlarını yitiren milyonlarca ipotek borçlusunun durumu aynen devam edecek.”

Bu tür itirazlar hele seçim döneminde dile getirilirse, operasyonu sürdürmek güçleşir. Öyle de oldu. Anlaşma sağlanamadı. Uzlaşma arayışları önümüzdeki haftaya sarktı.

Peki, kimdir ABD Hazine Bakanı Henry Paulson? Bush onu, Wall Street’in önde gelen şirketlerinden Goldman Sachs’tan transfer ederek iki buçuk yıl önce Hazine Bakanlığı’na getirmişti. Bir yatırım bankası olan Goldman Sachs’ın Paulson’a ödediği yıllık maaş o tarihlerde 16,4 milyon dolarmış. Çok karmaşık türev kâğıtlar, bankerlerin bile kavramakta güçlük çektiği yeni tür menkul değerler üzerine kurulu ve aşırı borçlanmayla ayakta duran bir finansal sistemin oluşmasına Paulson’un şirketi, diğer üç yatırım bankasıyla birlikte büyük katkılar yaptı. Bu bankalardan ikisi battı. Diğer ikisi de (Morgan Stanley ve Paulson’un şirketi) paçayı kurtarmak için yatırım bankası statüsünü terk ederek, mevduat bankacılığına geçmek zorunda kaldılar.

***

Başkanlık için yarışan iki büyük partinin adayları, “Wall Street’i kurtarma operasyonu”nu ilke olarak desteklediklerini kamuoyuna ilettiler. Bu ortak tavrın arka planına da göz atalım:

Cumhuriyetçi McCain, seçim kampanyasının başlarında, “ben ekonomiden fazla anlamam” itirafında bulunmuştu. Bu nedenle baş ekonomik danışman olarak kimi seçtiği önem taşıyor. Bu şahıs, eski Texas senatörü, bugün ise dev İsviçre bankası UBS’nin ABD kolunun başkan yardımcısı olan Phil Gramm’dır ve bugünkü krize yol açan finansal sistemin kuralsızlaştırılması sürecine doğrudan katkı yapan kişiler listesinin ön saflarında yer alır. Ticari bankacılığın yatırım ve sigorta faaliyetlerine girmesini yasaklayan 1930’lu yıllara ait Glass-Seagal Yasası, 1999’da Senato Bankacılık Komitesi başkanı olan Gramm’ın kişisel girişimleriyle kaldırılmış; onun adını taşıyan bir yeni yasa (Gramm-Leach-Billey Yasası) ile tüm türev işlemleri, her türlü “yeni” finansal araç, tamamen denetimsiz biçimde yatırım bankacılığının sıradan faaliyetleri arasına katılmıştır. Amerika’nın en varlıklı bankerlerinden Warren Buffett’in nitelendirmesiyle “finansal kitle imha araçları”nın önü böyle açıldı ve bugünkü krize yol açan ortama böyle geçildi.

Barack Obama’nın ekonomi takımının ön planında ise, Clinton’un Hazine Bakanı Robert Rubin yer alıyor. Rubin de Clinton hükümetine (Paulson gibi) Goldman Sachs’tan transfer edilerek girmiş; hükümetten ayrıldığında da bir başka dev Wall Street şirketine (Citigroup’a) yönetici olarak geçmiştir. Rubin, Clinton’un Başkanlık yıllarında finansal sistemin kuralsızlaşmasına hükümet cephesinden katkı yapan en önemli kişiydi. Bu özellikleriyle finansal krizden çıkış yolları arandığında Wall Street çıkarlarının dışında bir seçeneği algılaması, savunması, Obama’ya önermesi elbette söz konusu değildir.

***

İşin özü şudur: Finans kapital krizlere sürüklenince devlet, tüm aygıtlarıyla devreye girer; zararlar devletleştirilir; dev şirketler, hissedarları, alacaklılar kurtarılır; krizin maliyeti burjuvaziye değil, halka, örneğin ipotek borçlusu garibanlara yıkılır.
Büyük sermayenin egemenliğini açık-seçik ortaya çıkaran bu olguları, “serbest piyasa sosyalizme dönüşüyor” veya (Hürriyet’in manşetindeki) “sosyalist darbe” klişeleriyle nitelendirmek ise kara cehalet örnekleridir.

sabetay
12-10-2008, 14:29
Yabancı Bankalar, Özel Dış Borçlar KORKUT BORATAV
05/10/2008 08:22
IMF’nin Nisan 2008 tarihli “Dünya Ekonomik Görünümü” başlıklı raporunda (ss. 86-87) şu görüşler yer alıyordu:

Bölgenin büyümesini ön planda banka kredilerinden oluşan büyük boyutlu sermaye girişleri destekledi; ancak, bu girişlerin daralması büyümeyi köstekleyebilecektir. 2007 ortalarında Batı Avrupa bankalarının bölgedeki varlıkları 1 trilyon dolar civarındadır. Bu bankaların açtığı esnek faizli döviz kredileri hızla arttı ve özel sermaye girişlerinin büyük bölümü bunlardan oluştu. Yabancı sermaye mülkiyetinin en yüksek orana ulaştığı ülkeler, en çok borçlanan ülkelerdir. Daha çok yerel mevduatla beslenen yabancı bankalar, genel merkezlerinde güçlüklerle karşılaştıkları takdirde, bölge ekonomilerini de kırılganlığa sürükleyebilirler. Üstelik, yabancı krediler daha çok döviz geliri olmayan sektörlerin finansmanında kullanılmıştır.

Sözü edilen bölge, Doğu ve Orta Avrupa’dır. Bu bölümde Türkiye’ye açık referans verilmemekle birlikte, IMF Türkiye’yi de bu bölge içinde kabul eder. Söylenenler de bizim defalarca, çeşitli vesilelerle ileri sürdüğümüz eleştiri ve saptamaları (daha yumuşak bir üslupla) destekliyor. Vurguluyorduk ki, bankacılık sistemini adım adım yabancılara devrederseniz, bir finansal kriz ortamında bunları denetlemeniz güçleşir. IMF de, Batıdaki bir finansal krizde sarsıntıya uğrayacak yabancı bankaların, faaliyet gösterdikleri ülkelerde topladıkları mevduatı genel merkezlerine aktarabileceklerini ve istikrarsızlık yaratabileceklerini ima ediyor.

Gerçekten de, bu uyarı yapıldıktan beş ay sonra Batı Avrupa’da beş banka daha battı; sonra da devletleştirme veya başka yöntemlerle kurtarıldı: Dexia, HREH, Bradford & Bingley, Glitnir ve Fortis… Ve Türkiye’deki yabancı bankalar içinde Fortis’i izleyerek iflâs sırasına giren herhangi bir bankanın olup olmadığı bilinmiyor. Ve biraz da böyle günler için kurulduğu düşünülen BDDK’nın Türkiye’deki yabancı bankaların bu kargaşa ortamı içindeki işlemlerini gözetim altına alıp almadığı da bilinmiyor.

***

Türkiye ekonomisinin ana kırılganlık öğelerinin başında özel sektörün dış borçlanması olduğunu çeşitli defalar vurguladık. IMF de yabancı bankaların bu sürece katkılarına işaret ediyor ve döviz geliri olmayan şirketlerin kur riskine dikkat çekiyor.

Özel Sektörün Dış Borçları, Milyar dolar
2007 Aralık 2008 Mart 2008 Temmuz
Uzun Vadeli 120,5 132,0 143,7
***Bankalar 30,5 2,3 33,2
***Diğer 90,0 99,7 110,5
Kısa Vadeli 39,5 42,5 53,7
***Bankalar 16,8 17,7 24,4
***Diğer 22,7 24,8 29,3
Toplam 160,0 174,5 197,4
Rezervler 73,3 76,5 75,8
K.Vade/Rezerv,% 53,9 55,6 70,8


Finansal kriz adım adım çevre ekonomilerine yaklaşırken, özel sektörün dış borçlarıyla ilgili güncel bulguları da mercek altına alalım. 2007 sonu ve 2008’in Mart ve Temmuzuna ait özel sektör dış borçlarının dökümü tabloda sunuluyor.

AKP’li dönem içinde (Aralık 2002-2007) özel sektör dış borcunun yıllık ortalama artış hızının yüzde 28,5 olduğunu öncelikle vurgulayalım. Bu yılın yedi ayı içinde de bu borç stoku yüzde 23,4 yükselerek 200 milyar dolar eşiğine ulaşmıştır. (Toplam dış borç ise elimizdeki son veriye göre Mart 2008’de 265 milyar dolardır.)

Lâfı dolandırmayalım: Özel sektörün aşırı hızla borçlanmasının ardında, aşırı yükselen kredi faizlerinden kaçma çabası yatar. Parasalcı saplantıların, ucuzlayan dövizin ve dış borçlanmayı kolaylaştıran liberal uygulamaların bu sonucu vermesi kaçınılmazdı.

Yabancı bankalar bu süreci hızlandırdılar. Yolun sınu göründü. Daralan uluslar arası kredi koşulları ve kendi dertlerine odaklanan yabancı bankalar yeni borçlanmaları frenleyecek; vadesi gelen kredilerin anaparası istenerek ve başka yöntemlerle dışarıya kaynak aktarılacak. Yükselen döviz kurları bir dizi şirketi bunalıma sürükleyebilecek.

Bereket ki, kısa vadeli dış borçlar toplamın yüzde 25-30’u arasında seyrediyor. Bu nedenle, Türkiye için kaçınılmaz görünen olumsuz konjonktür, bir “yumuşak iniş” senaryosuyla sonuçlanabilir; yeter ki, bir başka dinamit fünyesi olan sıcak para stokundan ani çıkışlar gerçekleşmesin…

Bir borç krizi gündeme geldiğinde, kısa vadeli krediler ancak rezervlerden ödenebilir. Bu tür borçların rezervlere oranı bu nedenle önem taşır. Bu oranın da hızla yükseldiği, Temmuzda yüzde 71’e ulaşarak tehlike işaretleri vermeye başladığı gözleniyor.

Dış borçların düzeyi, oranı, yapısı… Uluslararası finansal kargaşa ortamına çok yüksek cari açıklarla girmek… İşte Türkiye ekonomisinin 2008’deki iki kritik kırılganlık öğesi…

sabetay
12-10-2008, 14:31
Aykırı Kriz Reçeteleri KORKUT BORATAV
12/10/2008 08:02


Michael Moore… Uğur Mumcu tipi “araştırıcı-gazeteci” ustalığını Amerika’da gerçekleştiren kişi… Marifetlerini, bulgularını, daha çok belgesel filmciliğe öncelik vererek kamuoyuna taşıyor. Türkiye’de de gösterilen üç filminin, Amerikan kapitalizminin çeşitli hastalıklarına odak tuttuğunu hatırlayanlar olabilir:

2002’de belgesel film Oscar ödülünü kazanan Bowling for Columbine, bir lisedeki toplu kıyımdan hareket ederek, Amerika’daki silah tutkusunun üzerine gidiyordu. Ödülü alırken yaptığı konuşmayı izleyenler, Bush’a açıktan, cepheden yaptığı ödünsüz saldırıyı (“Shame on you, Mr. Bush…”) hâlâ hatırlayacaklarıdr.

11 Eylül sonrasında Bush yönetiminin adım adım Irak işgaline gidişini ana aktörlerin kişisel portreleriyle zenginleştirerek eleştirdiği Fahrenheit 9/11 ise Cannes’da Altın Palmiye kazandı. Bu filmde, George W. Bush’un bir lise sınıfında 11 Eylül sadırı haberleri kendisine duyurulduktan sonra dakikalarca kroke kalmasını gösteren sahne unutulmazdır.

Birkaç gün önce NTV’de gösterilen son filmi Sicko ise, varlıklı hekim lobileri, sigorta ve ilaç şirketleri tarafından tutsak alınmış bulunan Amerikan sağlık sisteminin emekçilerin üzerindeki dramatik yansımalarını mercek altına alıyordu. ABD sistemini, sosyalist Küba ve refah devletinin bazı öğelerini koruyabilmiş olan kapitalist Kanada ve Fransa ile karşılaştıran bu film, sağlık alanındaki piyasacı çözümleri ödünsüzce lânetliyor.

Moore, şimdi de finansal krizle uğraşıyor. Böylelerini, “sen bu işin uzmanı değilsin; çizmeden yukarı çıkma…” diyerek susturmak mümkün değildir. Bu nedenle ABD Kongresi’ne getirilen 700 milyar dolarlık Wall Street’i kurtarma paketine karşı internet sitesinde bir kampanya başlattı. Ardından finansal krize karşı “Mike’ın kurtarma planı” adını verdiği alternatif bir paket oluşturdu. Bunu, Başkan adayı “Mc Cain’in ekonomi danışmanı olan Phil Gramm’dan daha akıllı birkaç kişiye danıştıkan sonra” hazırladığını söylüyor. Amerika’nın saygı-değer neo-liberal iktisatçıları elbette görmezlikten gelecekler; ama ben “Mike’ın planı”nı ciddiye aldım. İşte ana öğeleri:




Wall Street’teki çöküntüye bilinçli olarak katkı yapanları araştırmak, sorgulamak üzere özel bir savcı atansın.
Finansal sistemi düzenleyen ve 1999’da kaldırılan kurallar yeniden ve ek önlemlerle yürürlüğe girsin.
Kurtarmak istediklerinize, “o kadar büyük ki, batmasına izin verilemez” diyorsunuz; asıl o kadar büyümesine izin vermemeniz gerekirdi. Finans sisteminde tekelleşme eğilimleri önlensin.
Mademki iki dev ipotek şirketi (Freddie ve Fannie) kamulaştırıldı; bunları niçin sıradan insanlara kredi veren bir “Halk Bankası”na dönüştürmeyelim? Mademki, ülkenin en büyük sigorta şirketi AIG kamulaştırıldı, herkesi kapsayacak bir sağlık sigortasına ve devlet güvencesinde emeklilik sistemine niçin geçmeyelim?
Yılda 500.000 doların üstünde geliri olan herkesin gelir vergisi yüzde 10 oranında yükseltilsin.
Borsadaki her işlemden binde iki buçuk oranında vergi alınsın.
Önümüzdeki üç ay boyunca hisse senedi sahiplerine kâr payı dağıtılmasın; bu kaynak hazineye gitsin.
Kurumlar vergisini 1950’deki oranlarına yükseltirseniz, bu vergi hasılatının milli gelire yüzde 5’e çıkar; bu oran şimdi sadece yüzde 1,7’dir.
Şirket yöneticilerinin ortalama gelirleri, işçilerinin ortalama ücretlerini bugün 254 misli aşmaktadır; bunlara (örneğin 45 misli gibi) bir üst sınır konulsun.
***


Michael Moore’a göre, bu öneriler hayata geçirilirse finansal sistem kurtarılacak; refah devletine geçişin ilk adımları atılacak; Wall Street sahtekârları da hapse girecek. Fakat bu sonuncular için de “iyi bir hayat” vaad ediyor:

“Hapisten çıktığınızda devlet güvencesinde emeklilik, herkese sağlık hakları sayesinde, tüm Amerikalılar gibi sizler de daha uzun yaşayabileceksiniz.”

Mike Moore devrimci değil; belki sosyalist de sayılmaz. Amerikan solcuları içinde, örneğin Obama’yı desteklediği için, onu beğenmeyen çok kişi var. Öte yandan, Moore, Michigan’ın Flint kentinden bir otomobil işçisinin çocuğudur. Babasının çalıştığı fabrikayı kapatıp üretimi Meksika’ya taşıyan General Motors işçilerinin kaderi ve patronlarının duyarsızlığı onun ilk filminin konusunu oluşturuyordu.

Mike Moore’un, o günden bugüne sınıfsal kökenlerini unutmadığı; sıradan, emekçi insanlarla gönül bağlarını hiç gevşetmediği; büyük şirketlere, patronlarına, yöneticilerine karşı husumetinin hiç hafiflemediği anlaşılıyor. “Krize karşı Mike’ın önerileri”nin sonuna, Wall Street yöneticilerine önce hapis, tahliyelerinden sonra da insanca bir hayat vadetmesinin ardında da bu sınıfsal tepki var.

sabetay
12-10-2008, 14:41
Toplu ahmaklık ERGUN ÇAĞLAYAN
01/10/2008 07:45


Bankalar, olanca hızıyla birbirlerini yutmaya devam ediyorlar. Arap sermayesinin ciddi miktarda sermaye desteği yaparak hisse senedi aldığı Citicorp (en büyük ABD bankası), altıncı büyük banka olan Wachovia ile birleşiyor. Japonya’nın en büyük bankası Mitsubishi, ayakta kalan son dev kurumsal bankalardan Morgan Stanley’in dörtte birini satın alıyor. Avrupa’nın en büyük bankaları, birer birer devlet tarafından kurtarılıyorlar.

Olan biten bir tür toplu-kitlesel ahmaklık. Şöyle bir enstrüman düşünün: Yoksullara ev veriyorsunuz, ilk iki yıl sabit faizli, sonra ayarlama yapılıyor. Ödeyemedikleri taksitleri anaparaya ekliyorsunuz yani bir tür ek krediyle taksit ödetiyorsunuz. Nasılsa, teminat var: Koca ev. Kimse gün gelir bu evlerin fiyatı düşerse ne olur diye düşünmemiş.

Tabi toplu ahmaklık deyip geçmemek gerekir, gerekçesi var: Her tür krize deva “finansal büyüme.” Yani Bush hükümetinin 2000’lerde “ölen ölür, kalanlar daha da büyür” mantalitesiyle dünya tarihinin en büyük finansal genişlemesine imza atması.

Bu ahmaklık, nasıl sistem göçertir? O da Bush hükümetinin yarattığı bir marifet: Tanrının verdiği yüce görevle demokrasi seferlerine çıkmanın, zamanında kendi beslediği teröre karşı savaşın masraflarını karşılama kaygısı. Bu ev kredilerinden “güvenli” olduğuna kefil olunan finansal araçlar yaratılıyor. Risk-getiri dengesi pek beğenilen bu araçlar, tüm dünya bankacılık sisteminin en popüler araçları arasına giriyor. Nasıl mı? Tabii ki Bush hükümetinin diğer gelişkin ülke hükümetlerini ikna edip bankacılık düzenlemelerini gevşettirmesiyle: Bankalar, bu türev enstrümanlara topladıkları mevduatla, aldıkları borçla yatırım yapabiliyorlar. Dünya mali sermayesi, tarihinin en hızlı palazlanmasına tanık oluyor. Banka yöneticilerinin her biri milyonlarca dolar temettü kazanıyorlar: Filistin, Irak ve Afgan halkı başta olmak üzere enerji yollarındaki yoksulların başına gelenler, bu zenginleşmenin “doğal maliyetleri” olarak görülüyor. Bush macerası düzenden “rıza” buluyor böylece...

Şimdiki dünya krizinin temelinde yatan olgu, “finansal varlık erimesi.” Ne kadar eridiği bilinemiyor. Ev fiyatları düşmeye başlayınca ve birkaç yıl sürekli düşecekleri anlaşılınca, evlerin borçluların borcunu ödeyemeyeceği anlaşılıyor. Bankaların yükümlülükleri aynı, varlıkları eriyor. Varlıkların yükümlülükler ve sermayenin toplamı kadar olması gerekiyor. Muhasebenin temeli. Varlıklar eridikçe önce sermayeler sıfırlanıyor, sonra varlıkların değeri yükümlülüklerin değerinin de altına geçiyor. Yani bu kurumlar iflas bile ettirilemez, çünkü eğer ettirilirse herkes mevduatını çekmek için hücum edecek, karşılığı yok! Büyük buhran çıkacak.

Bankalar sermaye arıyorlar, kurtarılıyor, birleşiyorlar. Çünkü bu yukarıda bahsettiğim bilançolarının büyük kısmını dolduran varlıkların artık bir fiyatı yok, bankaları eline yapışan bu trilyonlarca dolar tutarında kağıdın alıcısı yok. Son kurtarma paketinde ABD hükümeti, bu kağıtlara 200-300 milyar veririm dedi. Yetmezse bir o kadar daha verecek. Silaha ayırdığı para kadar bir parayı bankaları kurtarmaya ayırdı yani. GSMH’sinin yaklaşık yüzde beşi tutan bir rakam. Plan seçim kaygısıyla reddedildi. ABD halkı, “batsınlar, beter olsunlar” diyor. Ama kurtarmak zorundalar. Kapitalizm, kapitalist devlet olmadan yaşayamaz. Liberallerin utanç çağı başladı, devlet, kurtarmaya devam etmek zorunda. Yeni paket hazırlanıyor.

Kurulan mekanizma, bizdeki 2001 Şubat krizindeki TMSF operasyonuna çok benziyor (Aslına bakarsanız bizdeki operasyon çok daha büyüktü: GSMH’mizin yaklaşık dörtte birini uçurmuştu). Devlet, bankalara toptan el koymak yerine çürümekte olan varlıkları alıp, bunlar kadar sermaye koyuyor. Bizim krizde varlıklar, açık pozisyon ve karşılıksız repolarla çürümüştü, orada gayrımenkule dayalı toplu ahmaklıkla.

Amaç, bu varlıklar temizlenene kadar yükümlülüklerin yerine getirilmesi. Sonra bankalara yeni alıcı bulunacak ve mali genişleme dönemi yeniden başlayacak. Türkiye’yi etkileyecek sonuçları, ileride daha da açmak üzere kabaca listeleyerek bitiriyorum:

Çürüyen varlıklar ayıklanacak, bunlara dayalı türev araçlar ortadan kalkacak. Sıkışan bankalar, kredileri küçültecek ve pahalılandıracaklar. Dünya piyasası trilyonlarca dolarlık bir kredi küçülmesiyle karşı karşıya kalacak. Para pahalılanacak, likidite daralacak, AKP, başbakanın deyişiyle Türkiye’yi daha zor pazarlayacak, daha ucuza satmak durumunda kalacak.

Merkez bankaları, sürekli para bastıkları için parasal genişleme, enflasyonist baskılara yol açacak, ama mali küçülme de durgunluğu sürekli kılacak. Böylece Türkiye’nin ihraç pazarları daralmaya devam edecek.

Hem döviz borçlusu olan hem de Avrupa’ya ve Avrupa’nın nüfuz alanına ihracat yapan ortalama sanayi patronumuz, üretimini azaltacak, borcunu kapatmak zorunda kalacak. Kapatamayan, yönetimi çoğu yabancı sermayeli banka olan alacaklılara devredecek. Kurlar yukarı yön kazanacağı için bu bir döngü halini alacak, döviz borçlanmak kârlı olmaktan çıkacak, düşük kâr marjlı sanayi üretimi şimdilerde otomotiv sektöründe olduğu gibi hızla darboğaza girecek.

Yapacakları ilk iş, artan maliyetleri ve daralan pazarları gerekçe göstererek işçi çıkarmak oluyor. Nitekim Merkez Bankası’nın yaptığı “İktisadi Yönelim Anketi”nin sonuçlarına göre Mart’ta istihdam azalacak diyen patronlar artacak diyenlerden 10 puan daha azmış, şimdi Eylül ayında 15 puan daha fazla. Yani patronların dörtte biri, işçi çıkarmayı düşünüyor. Mart’ta sadece yüzde 10’u isdihdamı azaltmayı düşünüyormuş. Altı ayda nasıl bu hale geldi? İktidar partisinin önde gelenlerinin bu rehaveti bir yana bırakıp, bir an önce “Türkiye dünya krizine dirençli” cümlesini 40 kez daha telafuz etmesi gerekiyor!

sabetay
12-10-2008, 14:46
Ölmeyen Kazanır ERGUN ÇAĞLAYAN
08/10/2008 08:02


ABD kurtarma paketinin işe yarayıp yaramayacağı daha çok gündem işgal edecek. Ama paketi hazırlayan yetkililerden bir kısmı da paketin mali daralmayı durdurmayacağını, yalnızca “çöküş” paniğini yumuşatabileceğini teslim ediyorlar. Türkiye’nin krizi için yeterli olacak uzun dönemli bir ekonomik resesyon ihtimali hâlâ çok yüksek.

Paçavra haline gelmiş finansal varlıklar, mali kuruluşların bilançolarından alınacak ve karşılığında devlet tahvili verilecek. Bu, 2001 krizinde Türkiye’de el koyulan bankalara uygulanan işleme benziyor. ABD’de hükümet, her ne kadar bu 700 milyar doların (ve buna ek olarak gayrımenkul kamu ortaklıklarının ve dev sigorta şirketinin içine koyulan para da eklendiğinde yaklaşık bir trilyon doların) vergi ödeyenlerin cebinden çıkmayacağını, bu paranın bir şekilde geri alınacağını iddia ediyorsa da, pek inandırıcı görünmüyor.

Tam aksine bu işin ABD ekonomisine maliyetinin 1,4 trilyon dolar olacağını hesaplayanlar daha inandırıcı. Şu an ödenemez hale gelen ev ipotekleri ve bunlara dayalı her tür mali enstrümanın değeri sıfıra yaklaşmak suretiyle erimekte. Ev fiyatları 2009 yılının ilk yarısında da düşmeye devam edeceği için felaket kaynağının gücü azalmayacak. Bunun üstüne bir de ortaya çıkacak ağır durgunluğun kredi kartlarında, tüketici ve küçük-orta ölçek ticari kredilerde yaratacağı (henüz yeni yeni başlayan ve çok hızlı ilerleyeceğinden korkulan) tahribatı düşünün. Devletin, teminat olarak koyduğu fonların en azından bir kısmını kurtaracağını düşünmek için bile iyimser olmak gerekiyor. Ama devlet aygıtının krize müdahalesi anlamında ABD olanaklarının çok daha fazla olduğu, ABD’nin sanayi üretimini koruma ve kollama kapasitesinde olduğu yabana atılmayacak gerçekler.

İşin diğer yönü, bankacılık sisteminin gündelik aktivitesinin hâlâ aksamakta oluşu. ABD merkez bankalarının sisteme çeşitli yöntemlerle her gün 800 milyar doları aşkın likidite verdiği bildiriliyor. Mali kuruluşlar birbirine güvenmiyorlar. FED ile bankalar arasındaki ilişki yakın tarihli bankacılık krizlerinden kaynaklanan bir dinamizme sahip olduğu için bu kurum, finansal erime nedeniyle birbirine güvenmeyen ve işlem yapması gereken her bir çiftin arasına hızla garantör olarak girebiliyor.

İşte Avrupa’yı çökerten en önemli sorun, bu noktada. Çiçeği burnunda Avrupa Merkez Bankası ile Avrupa’nın dev bankaları arasındaki ilişki böyle değil. Londra piyasaları donup kaldı. İş geliyor, Almanlar mı daha kurtarıcı, Fransızlar mı? İrlanda mevduat güvencesi verdi, İngiliz bankalarından mevduat kaçışı oldu, Fortis Fransızlaştırılıyor mu?.. gibi kilitleyici sorunlara dayanıyor. Ve bu sorunların etrafında Avrupa ortak mali sistemi gün be gün çöküşün eşiğine geliyor. İzlanda hükümetinin, devletin para birimiyle birlikte iflasın eşiğinde olduğunu açıklaması, ve Rusya ile dört milyar avroluk bir kurtarma anlaşması için görüşmelere girişmesi, tüm dünyada, ama ortak para sisteminin dışında kalmış olsa da en çok AB’de bir şamar etkisi yarattı.

FED Başkanı’nın açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla AIG ve Wachovia, ABD vatandaşlarını yakından ilgilendirecek yeni sorunlara yol açmaması için kurtarılmış. Lehman ise “umutsuz vaka” olduğu için batmasına izin verilmiş. Lehman’ın yüklendiği devasa hacimdeki mali enstrümanların çoğunun AB ve Uzakdoğu mali kuruluşları tarafından satın alındığı, ABD içinden mevduat toplamadığı biliniyor. ABD’nin, kurtarma operasyonlarında kendi çıkarlarını gözettiği için iktidara geldiğinde pek Bushçu görünen Merkel’i çok hiddetlendirdiğini görüyoruz. Görüldüğü kadarıyla ABD, önce kısa bir süreliğine bu durumun keyfini çıkardı. Şimdi G8’ler devreye sokulup ABD-AB değil, ABD-Avrupa Ülkeleri ortak paketi ihtimalleri görüşülecek.

Fortis ve Dexia bankaları kurtarılırken bile birbirlerini kardeş ülke saydığı düşünülen Fransa Belçika ve Lüksemburg, ortak sermayeli bu kurumlar üzerinde kıyasıya bir hamilik savaşına tutuştu. Her iki bankanın da bu ülkeler arasında paylaştırılarak kamulaştırılma ihtimalleri çok yüksek.

Bir büyük kıyamet de, mevduata güvence konusunda çıktı. Daha tartışma yeni başlamış sayılırdı ki Almanya, “anlaşıldı, ben Alman bankalarındaki mevduata Alman Devleti’nin güvencesini veriyorum” açıklamasını yapıverdi.

Mevduat garantisi nedir? Mudilerin bankaların batacağını ve mevduatları vadesi geldiğinde ödemeyeceğini düşünmeye başladığının ve mevduatlarını çekmek için banka şubelerine hücum etmek, tüm para sistemini çökertmek üzere olduklarının anlaşılarak devletin duruma el koymasıdır. Yani, tam boy bir bankacılık krizinin tespit edilmesi ve kabullenilmesi. İş, bunun bir “ortak para birimi” ile yapıldığı noktasında içinden çıkılamayacak hale geliyor.

Uzun vadede çöken mali sistemin altında Çin’in, Almanya’nın ve ABD’nin toptan can verme ihtimali çok zayıf. Birbirleriyle ve kendi hinterlandlarıyla hayatta kalmaya yetecek kadar ekonomik aktivite yaratabilirler. Bugünlerde, Uzakdoğu ekonomisinin ticaret hacminin yarısını kendi içinde gerçekleştirdiğinin sözü çok sık geçiyor. Elbette bir garanti sayılmaz ama küçülerek ayakta kalınabilecek bir ekonomik bölge temeli var. Ama, örneğin bir Portekiz için, İzlanda için, Balkan ve Baltık ülkeleri için, hatta İspanya için, İngiltere için aynı şeyi aynı rahatlıkla söylemek mümkün mü? Çoğunun bir para birimi bile kalmamışken...

İşte “ulus ötesi sermaye” hikayelerinin hazin sonu. Sermayenin en güçlü reflekslerinden biri antikomünizmse, diğeri kriz karşısında sermaye-devlet ilişkisini hızla gelenekselleştirerek ulusal ölçeği devreye sokmak. Ve yeni safhalara tahmin edilenden çok daha hızlı atlayan krizin yarattığı panik hali, sermayenin saf reflekslerini sergilemesi için bir laboratuar olma özelliği sergiliyor.

sabetay
12-10-2008, 15:25
Asaf Savaş Akat

Müthiş bir hafta geçti

Kendime makro iktisatçı diyebilirim. Uzun süredir makro göstergeleri yakından izliyorum. Konjonktüre kafa yoruyorum. Ekonominin gidişatı hakkında tahminler yapıyorum. Esas ilgi alanım doğallıkla Türkiye ama dünyayı da yakından izlemeye çalışıyorum. Doğrusu ya, geçen hafta beni de sarstı. Gece yarıları New York Borsası’nı kapattım. Sabahları erken kalkıp Asya borsalarını kontrol ettim. Okulda bir gözüm sürekli Avrupa’da oldu. Galiba ilk kez gelen bütün raporları okudum. Ne haftaydı! Borsalar zincirleme çöküşler yaşadı. Daha da önemlisi, gün içindeki hareketliliği ölçen volatilite endeksleri rekor düzeylere tırmandı. Para piyasalarında faizler başını alıp gitti.

Kendi kendime sormadan edemiyorum. Bir hafta önce biri bana bunların olacağını söylese ciddiye alır mıydım? Evet demekte zorlanıyorum. Herhalde “Amma karamsar adam, felaket senaryoları yazıyor” diye düşünürdüm.

Panik başladı

Mali piyasalarda psikolojik etkenlerin yeri çok farklıdır. Zaten bu piyasalar özünde beklenti alıp satarlar. Üstüne yapıları oyuncuların beraberce davranmalarına müsaittir. Kütle içgüdüsü denir.

Mali piyasa dalgalanmalarını çok ani, sert ve derin kılan nedenlerin başında insan psikolojisine bu bağımlılık gelir. Mali piyasalarda çalışanlar bunun farkındadır. Örneğin yayınlanan bir verinin kendisini değil beklentilere etkisini tartmaya çalışırlar.

Dolayısı ile mali piyasaların iç işleyişlerinden kaynaklanan ilginç bir çevriselliği vardır. İşler iyi giderken beklentiler de olumlu olur. Olumlu hava varlık talebine yansır. Varlık fiyatlarının yükselmesi beklentilerin gerçekleşmesi demektir. Başa dönülür.

Ancak, aynı mekanizma tersine de çalışır. İşler kötü gitmeye başlayınca beklentiler bozulur. Varlık piyasalarında talep kaybolur. Varlık fiyatları düştükçe beklentiler daha da kötüleşir. Sonra bir gün aniden korkular paniğe dönüşür. Piyasalar erimeye başlar.

Hangi gün? Maalesef onu öngörmek imkansız denecek kadar zordur. Paniğin ne zaman başlayacağını, hangi olay tarafından tetikleneceğini kestirmek olanaksızdır. Ama bu sonucu değiştirmez. Öngörememiş olsak bile paniği görünce hemen tanırız.

Çöküşe geldik mi?

2007 ilkbaharından bu yana Kindelberger’in “Cinnet, Panik ve Çöküş: Mali Krizlerin Tarihi” (Bilgi Üniversitesi Yay. İstanbul 2007) kitabına her fırsatta atıf yapıyoruz. Okunmasını hararetle öneriyoruz.

ABD’de bir yıl önce kopan “büyük saadet zincirinin” gerçek bir cinnete tekabül ettiği şimdi biliniyor. O kredilerin, türev kağıtların, sigorta poliçelerinin, vs. alınıp satılabilmesini başka türlü açıklayamayız.

Kamu otoriteleri bir yıldır ikinci aşamaya geçişi yani paniği engellemeye çalıştılar. Para bastılar, banka kurtardılar, bütçe açığı verdiler, mevduat garantisini artırdılar, vs. Güçlerinin yetmediği geçen hafta ortaya çıktı. Paniği sadece geciktirebilmişler.

Hayati sorulara geldik. Üçüncü ve son aşamaya aşamaya geçtik mi? Çöküş süreci başladı mı? Dünya ekonomisinde yıllar sürecek derin bir bunalım artık kaçınılmaz mıdır? Bu açıdan çok kritik bir başka haftaya giriyoruz.

sabetay
12-10-2008, 15:27
Kurtarmaların maliyeti
MAHFİ EĞİLMEZ
EKONOMİ / 12/10/2008


7 Eylül günü Amerikan hükümetinin iki dev mortgage kuruluşu olan Freddie Mac ve Fannie May’in içine girdiği zor durumdan kurtarılması için düğmeye basmasıyla başlayan dünya çapında devlet eliyle şirket kurtarma operasyonlarına bugüne kadar 550 milyar dolara yakın para harcanmış bulunuyor. Bu rakam yalnızca bu şirketlere yapılan doğrudan desteklerin toplamı. Merkez bankalarının verdiği likidite, mevduatlara verilen garantiler bu
toplamın içinde yer almıyor.
Bu toplamın en büyük bölümü ABD’ye ait bulunuyor. ABD, bugüne kadar Hazine ya da Fed eliyle tam 335 milyar dolarlık kurtarma operasyonu gerçekleştirmiş durumda. Bu tutarın en büyük bölümünü oluşturan 200 milyar doları Freddie Mac ve Fannie May için kullanıldı. Bu iki kuruluşa yöneltilen destek ABD tarihinin en büyük kurtarma operasyonunu oluşturuyor. İkinci büyük destek sigorta şirketi AIG’ye sağlandı. Fed, AIG’ye 85 milyar dolarlık köprü kredisi sağladı. Bu kredi karşılığında AIG’in hisselerinin yüzde 79.9’u devlet tarafından rehin alındı. AIG, varlıklarını satıp aldığı krediyi geri ödeyinceye kadar bu kredi yüzer kredi olarak kalmaya devam edecek. Bu yetmeyince Fed yeniden 37.8 milyar dolarlık destek verdi. ABD’de kurtarma operasyonlarının devamı gelecek gibi görünüyor.
İkinci büyük kurtarma operasyonunu İngiltere hükümeti yapıyor. Bugüne kadar kurtarmaya harcadıkları para 119 milyar dolara gelip dayandı. İngiltere hükümeti, Bradford and Bingley adlı mortgage şirketine, borçları karşılığında 18 milyar sterlin (32.5 milyar dolar) para vererek şirketi kamulaştırdı. İngiltere Hazinesi, HBOS, RBS, Lloyds TSB ve Barclays bankalarının sermaye yeterlilik rasyolarını güçlendirmek için 25 milyar sterlin tahsis etti. Ayrıca bir 25 milyar sterlini de hazırda tutmaya karar verdi. (86 milyar dolar.)
Üçüncü büyük operasyon Almanya’da gerçekleştirildi. Alman hükümeti Alman bankalar konsorsiyumu ile birlikte Hypo Real Estate Bank adlı mortgage bankasına 35 milyar avroluk kredi garantisi verdiler. Bu garantinin miktarı 5 Ekim 2008 tarihinde 50 milyar avroya yükseltildi.
Bunlara ek olarak Avrupa’da Fortis Bank, Dexia Bank başta olmak üzere çeşitli banka veya finans kuruluşu kurtarma operasyonlarının kapsamına girdi. Avrupa’da birçok ülke bankalara yönelik panik talepleri önlemek için mevduat garantisini sınırsız hale getirdiler. Devletler her yerde para musluklarını sonuna kadar açmış krizi önlemeye çalışıyorlar. Daha doğrusu önleme olanağı yok ama etkisini azaltmaya, tam bir çöküşe gidilmesini önlemeye uğraşıyorlar.
Bu tür krizlerin bir bölümü hiç kuşkusuz değerlerin aşırı şişmesinden ve bir balon oluşturmasından kaynaklanıyor. Dolayısıyla düzeltme kaçınılmaz hal alıyor. Ne var ki daha büyük bölümü geleceğe ilişkin beklentilerin bozulmasıyla ortaya çıkan panik havasından kaynaklanıyor. Eğer düzeltme hareketi sonunda geleceğe ilişkin daha olumlu bir beklenti ortaya çıksa sistem kendini toparlamaya başlayacak. Ama henüz o noktada değiliz. Özellikle ABD’den gelen haberlerin tümü olumsuz bekleyişleri daha da olumsuz hale getiriyor ve paniği büyütüyor. Paniğin büyümesi batışları ve dolayısıyla kurtarma operasyonlarının sayısını ve maliyetini artırıyor.
Krizi hisseden Türk özel kesimi feryat ediyor. Kamu otoritesi ise krizin Türkiye’yi ya etkilemeyeceğini, ya da çok az etkileyeceğini öne sürüyor. Özel kesim feryat ediyor çünkü krizi yaşıyor. Talep düşüyor, borçlar katlanıyor, satışlar düşüyor. Özel kesim 191 milyar dolarlık borç stokunu hızla küçülmeye yönelen bir ekonomik gidiş içinde nasıl çevireceğinin yanıtını bulamıyor. Kriz Türkiye’ye yeni yansıyor.

sabetay
12-10-2008, 15:29
Neden alınan önlemler çare olmuyor?
FATİH ÖZATAY


Cumayı cumartesiye bağlayan gece yarısı; saat 1’e yaklaşıyor. Evde arkadaşlar var, sohbet ilerlemiş. Hay Allah, şimdi masadan nasıl kalkıp bilgisayarı açacağım, internete girip o merakla beklediğim açıklamayı okuyacağım.
Dünyanın en büyük yedi ekonomisinin (G-7) merkez bankalarının başkanları ve hazine bakanları toplandılar Washington’da. Dünya merakla bekliyor ne açıklayacaklarını. Acaba ortak bir plan var mı?
Meslek aşkı ağır bastı; açtım interneti.
Açıklamanın daha ilk satırlarını okurken aklıma gelen ilk şey “Haksızlık yapmışsın, yok birbirlerinden farkları!” oldu. Pazartesi günü “Sağ olsun yöneticilerimizÖ Hem ‘gerekeni’ yaparlar, hem de kafamızı yormayalım diye ‘gerekenin’ ne olduğunu açıklamazlar. Neyse, ne gerek var, ‘gerekeni’ gereksiz yere kurcalamaya...” diye başlamışım yazıya. Gece yarısı Washington’dan gelen açıklama da benzer cümleler içeriyordu; ‘gereken yapılacaktı.’
Son aylarda peşi sıra çok sayıda önlem alındı. Ama kanama giderek arttı, tam bir çöküntünün eşiğine geldik. Neden bu önlemler çare olamadı? Ne çare olabilir? Bu soruları yanıtlayabilmek için sorunun özüne inmek gerekiyor. Öyle yapmaya çalışayım...
Öz-1: ABD’de konut fiyatlarında oluşan büyük köpüğün patlamasıyla, konut fiyatları baş aşağıya gitmeye başladı. Satın aldıkları konutları teminat göstererek ipotekli konut kredisi alanlar iki nedenle zor durumda kaldılar. Birincisi, teminatlarının değeri düştü. İkincisi, konut fiyatları artarken konut kredisine gerekli olan teminatın üzerine çıkabiliyordu konutların değeri. Teminatı aşan bu kısmı da teminat göstererek başka krediler alabiliyorlardı.
Konut fiyatları düşmeye başlayınca, özellikle kredi ödeme kabiliyeti daha az olan düşük gelirli gruplar borçlarını ödeyememeye başladı. Borçlar ödenmeyince evlere el konuldu. El koyanların konutları nakde çevirmeleri gerekiyordu. Onlar da konut piyasasına satıcı olarak girince konut fiyatları daha da düştü.
Sağ olsun mali yenilikler; konut kredileri eski usul değil, krediyi açan mali kurumun bilançosunda kredi geri ödenene kadar kalmıyor o kredi. Krediyi açan, konut sahibinden bu alacağını karşılık olarak göstererek tahvil ihraç ediyor. Yani, gidip piyasadan fon topluyor. O fonlarla da yeni kredi açıyor. O tahvilleri alanlar (ipotekli konut kredisine dayalı menkul kıymetleri alanlar) başka menkul kıymetlerle karıştırarak yeni ürünler ihraç ediyorlar tasarruf sahiplerine... Yani, suyunun suyu...
Süreç şu aşamaya geliyor: Konut fiyatları baş aşağı gidiyor-ev alanlar borçlarını geri ödeme güçlüğüne düşüyorlar-bu krediye dayalı tahvilleri ve türevlerini (suyu ve suyunun suyunu ve de suyunun suyunun suyunu) bilançolarında tutan mali kurumların bilançoları bozuluyor. Zira bu tahvillerin piyasa değerleri de baş aşağıya gidiyor.
Öz-2: İşin püf noktasına geldik. Bir mali kurum düşünün. Varlıkları sadece bu tür (sorunlu konut kredilerine dayalı) tahvillerden oluşsun. Yukarıdaki süreç içinde tahvil fiyatları düşmeye başlayınca bu mali kurumun varlıklarının değeri düşüyor. Ama bu mali kurum, bu varlıkları iki yolla edindi. Birincisi piyasadan fon topladı (mevduat diyelim). Yani bir de borcu var. İkincisi kendi sermayesi var. Kısacası şu: Tahvilin değeri (toplam alacağı) = Mevduat borcu + sermayesi. Ya da şöyle belirtebiliriz: Sermayesi, mevduat şeklindeki borcu ile tahvilin değeri arasındaki farka eşit.
Bir mali kurumun sermayesi belli bir düzeyin altına inemez. Eksiye iniyorsa da (borçları varlıklarını aşıyorsa) o mali kurum batak hale düşer. Şimdi ne oldu? Mali kurumun borcu borç. Değeri değişmedi. Zamanı gelince mevduat sahiplerine paraları ödenecek. Ama konut piyasası tepetaklak gidince bu kurumun varlıklarının değeri düştü. Yani, sermayesi tehlike sınırına doğru erimeye başladı. Şimdi hem nakit (likidite) sıkıntısı içinde hem de ve daha önemlisi sermaye zafiyeti içinde.
Öz-3: Bu süreçte, özellikle suyun suyunun suyu şeklindeki karmaşık mali ürünler fiyatlanamıyor. Bunları satıp nakde çevirmek isteseniz hangi fiyattan nakde çevireceğiniz belli değil. Elinizde bir mali varlık var; kağıt parçası muamelesi görüyor. Üstelik hangi mali kurumun bu tür kağıtları taşıdığı bilinmiyor. Dahası, mali kurumların bir kısmı da kendi durumlarını tam bilmiyorlar. Çünkü tam bir ‘mühendislik harikası’ şeklinde tasarlanmış bu ürünler; çok karmaşık bir yapıya sahipler.
Bu olgu, mali kurumlar arasında güven bunalımı yaratıyor. Normal koşullarda bir mali kurum geçici nakit sıkışıklığını gidermek için başka bir mali kurumdan kısa vadeli (gecelik mesela) borç alır. Bankalar arası para piyasalarında olur bu işlemler. İllaki sermaye sorunu olması gerekmez nakit sıkışıklığı için. Bugün A bankası B bankasına para verir. Yarın da verdiği parayı geri alır. Belki iki hafta sonra, bu sefer A bankasının nakit ihtiyacı ortaya çıkar, gider B’den ya da C’den nakit temin eder. Bir faiz karşılığında...
Ama konut piyasasında başlayan bu olumsuz süreçte kimsenin kimseye güveni kalmıyor. Çünkü bilmiyorum ödünç verdiğim parayı yarın geri alıp alamayacağımı. Bu durumda nakit fazlam da olsa, ‘nakdin üzerine yatıyorum’. Sermayesi sağlamda olsalar, nakit ihtiyacı olanlar ‘deli danalar’ gibi bir oraya bir buraya koşturuyorlar. Bankalar arası piyasada faizler anormal yükseliyor. Korkunç bir likidite (nakit) ihtiyacı patlak veriyor.
Öz-4: Zamanla bu üç sorun bir sorun yumağı oluşturuyor. Likidite bulamamam, ya da çok yüksek faizle bulmam bilançomu bozuyor; az biraz sermayeden yemeye başlıyorum... Sermayemin erimesi nakit sıkışıklığımı artırıyor... Bilançom küçülüyor; Türkçesi kredi musluklarını kısmak zorunda kalıyorum; hatta açtığım kredileri geri çağırıyorum, borçlulara bir an önce ödeyin diyorum.
Tam bir kredi daralması yaşanıyor. Konut kredileri iyicene azalıyor. Konut fiyatları tepetaklak düşmeye devam ediyor. Araba satışları azalıyor. Turizm harcamaları düşüyor. Beyaz eşya satışları bıçak gibi kesiliyor. Reel sektörde de sıkıntı had safhaya varıyor. Bu şirketlere kredi açan mali kurumların bilançoları daha da bozuluyor...
Önlemler neden çare olmadı?
Merkez bankalarının kovayla su dökmeleri (likidite sağlamaları) nakit sıkışıklığını gidermek için gerekiyor, ama krizi çözmek için hiçbir şekilde yeterli olmuyor. Öz-3’te anlatılan sorunu çözüyor, ama Öz-1, 2 ve 4’ çare olmuyor çünkü.
Merkez bankalarının faiz indirimi de gerekli, ama o da yeterli olmuyor. Çünkü yine temel sorunlara çare getirmiyor. Mesela Öz-2’deki sorun olduğu yerde duruyor. Öz-3’ü de çözmüyor. Keza, ABD’de kongreden geçen son metnin Öz-2 ile ilgisi olmadığı düşünülüyordu cuma gününe kadar. Şimdi kongrede gerçekleştirilen bir ‘laf oyunu’ (bir soruya verilen cevap sayesinde) ile ABD Hazinesi’nin bankalara sermaye enjekte etme yetkisini almış olabileceği konuşuluyor, neden sonra...
Bir de bu kararların zaman aralıklarıyla ve yangın giderek büyüdükçe panik kararlar şeklinde alındığını düşünün. ABD’nin başka, İngiltere’nin başka, Avro bölgesinin başka telden çaldığını da ekleyin.
İşin çözümü, mali kurumlara ve şirketlere sermaye enjekte etmekten, bankalar arası para piyasasında güveni yeniden sağlayacak şekilde merkez bankalarının (ve hazinelerin) taraf olmasından, batık kurumları sistem dışına çıkarmaktan, konut piyasasını çalıştıracak ve giderek toplam talebi artıracak kararları almaktan geçiyor.
Peki, Türkiye ne yapacak? Hem çözümün ayrıntısı, hem de Türkiye’nin ne yapacağı da yarına kalsın...

UNYELI CONAN
12-10-2008, 15:54
Aykırı Kriz Reçeteleri KORKUT BORATAV
12/10/2008 08:02


Michael Moore… Uğur Mumcu tipi “araştırıcı-gazeteci” ustalığını Amerika’da gerçekleştiren kişi… Marifetlerini, bulgularını, daha çok belgesel filmciliğe öncelik vererek kamuoyuna taşıyor. Türkiye’de de gösterilen üç filminin, Amerikan kapitalizminin çeşitli hastalıklarına odak tuttuğunu hatırlayanlar olabilir:

2002’de belgesel film Oscar ödülünü kazanan Bowling for Columbine, bir lisedeki toplu kıyımdan hareket ederek, Amerika’daki silah tutkusunun üzerine gidiyordu. Ödülü alırken yaptığı konuşmayı izleyenler, Bush’a açıktan, cepheden yaptığı ödünsüz saldırıyı (“Shame on you, Mr. Bush…”) hâlâ hatırlayacaklarıdr.

11 Eylül sonrasında Bush yönetiminin adım adım Irak işgaline gidişini ana aktörlerin kişisel portreleriyle zenginleştirerek eleştirdiği Fahrenheit 9/11 ise Cannes’da Altın Palmiye kazandı. Bu filmde, George W. Bush’un bir lise sınıfında 11 Eylül sadırı haberleri kendisine duyurulduktan sonra dakikalarca kroke kalmasını gösteren sahne unutulmazdır.

da bu sınıfsal tepki var.

kroke kalmak ne demek arkadaslar ?

sabetay
12-10-2008, 16:01
kroke kalmak ne demek arkadaslar ?

Kendine gelemedi anlamında kullanmış,kroki mi acaba?

sabetay
12-10-2008, 19:46
08.10.2008 - 08:53 Uğur Civelek

Temel Varsayımlar değişti!

Finansal piyasalarda yaşanan sarsıntılar doğal olarak belirsizlik ve kırılganlığı artırırken güvensizliği de çok tehlikeli boyutlara ulaştırıyor. Sonuçta dünya ekonomisi de sallanıyor, geleceğe yönelik tüm beklentiler farklılaşıyor, mevcut program ve strateji uygulama ve pazarlamalarında radikal değişiklikler de zorunlu hale geliyor. Bu çerçevede 2009 mali yılı bütçe tasarısının hedef ve büyüklükleri de daha önemli hale geliyor.

Küresel koşullar bugüne kadar kullanılan varsayımların artık geçerli olamayacak hale gelmesi ciddi bir sıkıntı yaratıyor. Özellikle küresel düzeyde herşeyin yolunda gideceği, likiditenin bol ve ucuz olacağı şeklindeki varsayımlar artık geçerli olamayacak doğal olarak buna bağlı büyüme, enflasyon, dış ticaret tahminleri ve bütçe büyüklükleri değişmek zorunda kalacak; zira değişmez ise inandırıcı olamayacak. Daha açık ifade etmek gerekir ise bugüne kadar tasarruf açığını kapatmak için kendi irademizle hiçbir şey yapmadık, fakat dış koşullar bizi zorluyor. Bu durum durgunluk işsizlik, istikrarsız fiyat dalgalanmaları, bütçe gelirlerinde daralma ve harcamalarında artış yönündeki beklentileri ön plana çıkarıyor. Söz konusu koşullar her şeyin değişmesi anlamına geliyor ve değişmemesini makul kılacak hikaye üretmek imkansızlaşıyor. Diğer taraftan ne kamu kesiminin ne de mali sektörün bu yeni koşullara uyum sağlaması oldukça zor olacak gibi görünüyor.

Küresel düzeyde sermaye hareketleri ciddi boyutta daralacak, buna paralel olarak uluslararası ticaret hacmi de gerileyecek. Durgunlaşma, artan işsizlik ve istikrarsız fiyat hareketleri eşanlı olarak yaşanacak. Beklentileri yöneterek sorunları ağırlaştırma pahasına günü kurtardığımız dönem geride kalırken dalga dalga büyüyen güvensizlik daha belirleyici olacak ve herşey değişecek. 17 Ekim'de Meclis Komisyonu'na gelecek bütçe hedef ve büyüklükleri her halükarda çok eleştirilecek. Muhtemelen dış piyasalardaki olumsuzlukların geçici olacağı varsayımı üzerine bina edilecek... Bu sanal yaklaşımı uluslararası kurumlar ve mali kesim pek eleştirmeyecek fakat ciddiye de alamayacak, zira söz konusu kesimler eleştirilerin de hedefinde olmaya devam edeceği için sözlerinin ağırlığı olmayacak. Beklentiler yönetilemeyecek piyasalar yönlendirilemeyecek...

Bu tablo bütçe performansını da tahminlerin ötesinde etkileyecek her ihtimale hazır olmayanların krizleri fırsata dönüştürme şansı da olmayacak...

reha kaya
12-10-2008, 21:43
kroke kalmak ne demek arkadaslar ?

Boksta çok kullanılır, boksörün ayakta olup, kendinden geçtiği andır. Nitekimde, Bush saldırı sonrası anlamsızca boş bakışlarla baktı, hatırlıyorum.

sabetay
12-10-2008, 22:18
"Mali Krizin Ucunda Savaş, Totaliter Devlet, Etnik Ayrışma Görünüyor"Verso'dan Göksel "ABD'nin krizden çıkmak için savaşa ihtiyacı var. Avrupa çöküyor. Pazarlar yeniden paylaşılacak. Sermaye petrol, silah şirketlerine akacak. İşsizlik dalgaları, totaliter devletler ve etnik ayrışma riski bizi bekliyor" diyor.

BİA Haber Merkezi - İstanbul

7 Ekim 2008, Salı




Verso Siyasal Araştırmalar Merkezi'nin başkanı Erhan Göksel, mali krizin kapitalizmin yapısal krizi olduğunu saptarken, ABD'nin bu krizi aşmak için ihtiyaç duyduğu üretimi yeni bir savaş çıkararak karşılayacağını öngörüyor.

Göksel'e göre krizle birlikte Türkiye yoksullaşacak. Büyük işsizlik dalgaları yaşanırken Türkiye'de etnik ayrışma, Ortadoğu'da bölgesel çatışma riskinin arttığı kanısında.

Göksel'in krize ve sonuçlarına dair saptamaları şöyle.

ABD'nin savaşa ihtiyacı var: ABD ekonomisi üretmiyor. Reel sanayi üretimi son 10 yılda her yıl yüzde 2,5, toplamda yüzde 20'nin üzerinde küçüldü. Kurtarma paketini finanse edebilmek için üretimi artırmak, tüketici talebini canlandırmak gerek. Oysa para yukarıda büyük sermayede toplandı; halkta para yok. Krizin nedeni de bu. ABD bunun için savaş çıkarmak zorunda. 17 trilyon dolarlık ülke büyüklüğünün yüzde 22'si askeri endüstriye dayanıyor. Sanıldığı gibi Afganistan, Irak işgalleri ABD'yi çökertmedi; 2001'deki krizden ABD'yi bunlar kurtardı.

Sermaye petrol, silah şirketlerine akacak: Zenginlerin elinde toplanan para, yine zenginlerin içinde el değiştirecek, finans şirketlerinden silah, petrol şirketlerine akacak. Geçen yıl 29 petrol şirketi toplam 166 milyar dolar kâr etti. Sadece Exxon Mobil'in kârı 40,8 milyar dolar. Büyük şirketler küçükleri alarak tekelleşmeyi artıracak.

Pazarlar yeniden paylaşılacak: Çin ve ABD masaya oturarak pazarlarını yeniden paylaşacaklar. Aksi taktirde ABD'nin kapitalizmin liderliğini sürdürmesi mümkün değil. Krizden çıkmak için korumacılık artacak, ulus devletler totaliterleşecek.

Avrupa çöküyor: Avrupa bankaları ABD sistemine borç verdiği için çöküyor. ABD üretiminin yüzde 52'sini Avrupa'ya satıyor.

Türkiye'yi etkileyecek: Türkiye'nin ihracatı çökecek. Türkiye üretiminin yüzde 58'ini Avrupa'ya satıyor. Ağustosta İtalya, Almanya, Finlandiya, Danimarka, İsveç'e ihracat, aylık bazda yüzde 16-25 arası azaldı. Turizm geliri de etkilenecek. Türkiye söylendiği gibi "sağlam ülkelerden" değil. Cari açık her yıl yüzde 40 büyüyor. Toplamda 500 milyar dolar iç ve dış borç yükü var. 130 milyar dolarlık sıcak paranın terk etmesinin önünde yasal engel yok. Merkezde sorun varsa, para merkeze akar.

Türkiye üretmiyor: Özel sektörün 170 milyar doların üzerinde borcu var. Dışarıdan dövizle aldığı borcu liraya dönüştürüp devlete borç vererek ayakta duruyor. Araştırmamıza göre bu miktar 120 milyar dolar.

Etnik ayrışma riski: Büyük ekonomik kriz büyük işsizlik dalgaları demek. Bu, etnik çatışmayı tetikler. Altınova'daki, Adana'daki gibi saldırı, dışlama olayları sürerse, Kürtlerin talepleri radikalleşebilir, kopuş kolaylaşır. ABD'nin İran savaşı hâlâ gündemde. Bunun için Türkiye'yi baypas etmek zorunda. Türkiye'nin Kuzey Irak batağına çekilme ihtimali yüksek. Son PKK saldırısının bununla bağlantılı olduğunu düşünüyorum.

"AKP 2009 kriziyle gidecek"
"2001 kriziyle gelen AKP'nin siyasal alternatifi olmasa da 2009 kriziyle gideceğini" söyleyen Göksel, daha önce ipotekli emlak (mortgage) krizini ve mali krizde büyük bankaların batacağını öngörmüştü.

Bu öngörülerini bu yılın başında hükümet yetkililerine anlattığını söyleyen Göksel, "Hiçbir şey yapmadılar" diyor.

"Bu rezaletlerin bir numaralı sorumlusu Türkiye burjuvazisi. 2. sırada medya, 3. sırada siyasetçiler var. Ama medya birincil sorumluyu siyasetçi gibi gösteriyor." (TK/EÜ)

sabetay
12-10-2008, 22:51
“BAŞBAKAN KRİZİN EV YAPMAKTAN ÇIKTIĞINI SANIYOR… BÖYLE BİLGİSLİK OLMAZ!”


TURKTIME: Siz Başbakan Erdoğan’ın “rejimi değiştirmekten değil gelen ekonomik krizi öngöremediği için” yargılanacağını söylemiştiniz. Gerçekten de Erdoğan, yaşananların farkında değil mi?
ERHAN GÖKSEL: Başbakan, Mayıs ayında bir kez “bizim mortgage’e karşı bağışıklığımız var; çünkü bizde TOKİ var” demişti. Maalesef ben bu sözleri o dönemde tv ekranlarında açıkça eleştirmeme rağmen, daha geçen cuma günü, ekonomik krizle ilgili basın toplantısında yine aynı cümlelerle yineledi. Başbakan’ın ekonomi konusunda yaptığı açıklama, üzülerek söylüyorum ki; bir Başbakan için yeryüzünde gördüğüm ekonomik bilgisizliğin en büyük göstergesi. Düşünün, mortgage’ın ne olduğunu bilmeyen bir başbakan yönetiyor bu ülkeyi. Adı mortgage diye, krizin binayla, konut yapmakla ilgisi mi var? Bu kapitalizmin bir finans problemi. Daha da ötesi ABD’nin mali sisteminin getirdiği bir sorun. Yani ABD’nin ve küresel sermayenin yapısal bir sorunu. Başbakan bu cümleyi ilk söylediğinde dili sürçtü sandım. Ama tekrarladı ısrarla.

TURKTIME: Peki etrafında onca kurmay var. Kimse de uyarmıyor mu Başbakan’ı?
ERHAN GÖKSEL: Tabii. Başbakan’ın etrafında çok ciddi bir iki ekonomi kurmayı var. Ama vahamet şurada: Ya onları dinlemiyor, ya da onlar Başbakan’dan çekinip söyleyemiyorlar. Ya da Başbakan, ekonomiden hiç anlamayan “ekonomi kurmayları”nı dinliyor. Zaten Başbakan’a kimse kolay kolay bir şey söyleyemiyor. Son iki-üç yıldır Başbakan adeta tek başına bir fanusta yaşamaya başladı. Bu yeni bir durumdur ve Türkiye’yi felakete götürüyor. Ne yazık ki; kimse de bunun farkında değil. Bugün mortgage ile ilgili söylediği şeyleri dünyanın herhangi bir yerinde bir lise öğrencisi söylese, onu sınıfta bırakırlar. Bir lise öğrencisinin yapmayacağı hatayı koskoca başbakan yapıyor. Son toplantıda; “biz mortgage borçlanmasına gitmedik, o yüzden TOKİ’yle götürüyoruz” diyor. Başbakan krizin ev yapmaktan çıktığını zannediyor. Hatta; aynı toplantıda bir gazetecinin kendisine; Avrupa’da batan ve el koyulan, Türkiye’de de faaliyet gösteren Fortis Bank ve Dexia Bank (Denizbank) için sorduğu soruya; “bu bankaların dışarıdaki mudileri merak etmesin…Paraları güvence altında…” dedi. Düşünebiliyor musunuz; bir Başbakan, bu ülkede faaliyet gösteren iki bankaya bu ülkede para yatıranların Türk değil yabancı mudiler olduğunu sanıyor”. Yine aynı toplantıda sayın Başbakan; “Bankamatikler, çekler, kredi kartları ve tüketici kredilerinde zaaf istemiyoruz” demiş. Hepsini anladık da; bankamatik zafiyetinin ne olduğunu bir anlayabilsek, biz de öğrenirdik.

“MEHMET ŞİMŞEK EKONOMİ BİLİYORSA BEN ŞİMENDİFERİM!”

TURKTIME: O zaman dinlediği kurmaylar iş bilmeyenler herhalde…
ERHAN GÖKSEL: Muhtemelen… Böyle bir ekonomik bilgisizlik olabilir mi? Başbakan’ın etrafında bir sürü yeteneksiz ve bilgisiz adam var. Ama en azından ekonomi bakanı olan Prof. Nazım Ekren çok ciddi bir iktisatçı. Demek ki onu dinlemiyor, onun yerine Mehmet Şimşek’i, Ali Babacan’ı, belki de imam hatiplileri iktisatçı diye dinliyor. Haddini aşanları dinliyor.

TURKTIME: Mehmet Şimşek de ekonomiyle ilgili bir bakan ama…
ERHAN GÖKSEL: Mehmet Şimşek ekonomi mezunu. Ancak bir Osmanlı atasözü vardır; “bu kadar cehalet ancak tahsil ile mümkündür” diye. Eğer Mehmet Şimşek bu işi biliyorsa ben şimendiferim. Mehmet Şimşek bu işlerden anlamaz. Kendisi, Merrill Lynch’ te çalıştı; ama ekonomist olarak değil; Türkiye’yi izleyen araştırma bölümünde. Zaten adaylığı da Ali Babacan’la arkadaşlığı veSayın Abdullah Gül’ün büyük oğlunu adaylık nedeniyle kendi ayrıldığı o bölüme işe alması nedeniyle olsa gerek. Böyle bir olay Batı’da olabilir mi?

sabetay
12-10-2008, 23:55
Friday, October 10, 2008
Gelelim Sadede...
(Cumhuriyet 08.10.2008)


Dünyanın önde gelen borsaları bir yılda yüzde 30’dan fazla değer kaybetti, madenler ve enerji sektöründe emtia fiyatları düşüyor. ABD’de dar gelirlilere hizmet veren büyük mağazalar zinciri Wall-Mart, mallarının fiyatlarını indiriyor. ABD’de ticari krediler piyasası bir yılda 94.9 milyar dolar daraldı. Böylece, medyada depresyon tartışmaları yine canlandı.İçinde “depresyon” sözcüğü geçen ekonomik haberi sayısını gösteren indeks, “dot.com” krizinde 150’ye yükselmişken, 2005’te 50’ye gerilemiş.Şimdi 300’e doğru gidiyor (The Economist, 02/010/08). The Economistbu kaygılara karşın “Merak etmeyin, bu kez olmaz” diyor.

Dersimizi almışız

Milton Friedman’ın onuruna, 2002’de yapılan bir konferansta, zamanın FED Başkan Yardımcısı Ben Bernake, 1929 depresyonunu kastederek, “Haklısınız. Biz yaptık. Üzgünüz. Ancak sayenizde bir daha yapmayacağız” demiş. ÇünküFriedman ve Schwarts, 45 yıl önce yazdıkları bir kitapta, 1929 depresyonunu FED’in sıkı para politikalarına bağlamışlar, “Doğru politika olsaydı depresyon olmayacaktı”diyerek herkesi rahatlatmışlar: Sorun kapitalizmden kaynaklanmıyor!

FED’in dersini nasıl aldığını geçen altı yılda gördük. Bernake, “sayenizde…”derken “dot.com” köpüğü patlamış,otomotive, uçak-havacılık, gemi inşaat, elektronik, makine sanayii, elektrikli ev aletleri, demir çelik, çimento, kalay, bakır madenciliği gibi önemli sektörlerde kapasite fazlası / talep yetersizliği sorunu yine ortaya çıkmıştı. Bizim de aktardığımız gibidepresyon tehlikesi oluşmuştu.Greenspan ve Bernake “derslerini aldıkları için”, acilen diğer merkez bankalarını da ikna ederek, yeni bir köpük inşa etmeye koyuldular. Bushyönetimi ev piyasası üzerinde yeni hırsızlık enstrümanlarının oluşması için gerekli yasal düzenlemeleri de yaptı. Böylece varlık piyasalarını mali sermayenin “üçkâğıtçı” tezgâhına (eşik-altı kâğıtlara ‘AAA’ reytingi verip satanlara başka ne denebilir?) çevirdiler, tarihin en büyük kredi köpüğünü şişirdiler.

Geldik bu güne. Şimdi, karşımızda çok daha büyük bir köpük var ve patlıyor. Bu köpükten çıkacak havanın gideceği başka sektör de kalmadı. Ama Bay Bernake ve diğer merkez bankaları hâlâ üflüyorlar.

Yıkım kaçınılmaz

Kapitalist iktisatçılar arasında sistemin“gerçeğine” en çok Schumpeteryaklaşmıştı, “yaratıcı yıkım” teziyle. Bir kez aşırı üretim (kapasite fazlası) oluştuktan ve sistemi tıkadıktan sonra, bu fazla yok edilmeden yeni bir sermaye birikim hamlesi, büyüme dönemi başlayamıyor. Schumpeter, kapitalizmin kendini bu yıkım yoluyla yenileyen esnek bir sistem olduğunu vurguluyordu. Ancak insan faktörü sorun! Bu yıkımın sonuçlarına katlanmak istemeyen insan, yenilenme sürecini, savaşlara, devrimlere, darbelere vb. dönüştürmeye başlayabiliyor.

Schumpeter de “fazla üretimin”sorunun arkasındaki dinamiği anlamakta zorlanıyor ya da anlamak istemiyordu. Sermaye kendi genişleme sürecini destekleyecek ekonomik fazlayı (artı değeri) işçiye ürettirerek mülk edinemezse, bu kapasitesi gerilemeye başlarsa, ekonomi de yavaşlamaya başlıyor: Üretilen malların satışı (para ile değişerek, içindeki artı değerin/kârın ayrılması) geciktikçe yeni artığın üretilmesi de gecikiyor, bir taraftan yeni yatırımlar için kaynak oluşmazken, diğer taraftan verili kapasite atıl kalarak maliyetleri, işsizliği arttırıyor, ücretler azalırken talep düşüyor, mallar satılmada kalıyor… Artık karşımızda bir fasitdaire vardır.

Bu süreci, “boşlukları” (gecikmeleri) kredi ile doldurup bir süre uzatmak olanaklı. Sermayenin üretken alandan kaçarak, dolaşım alanında, spekülasyon alanında, bu kez birikmiş değerleri (ülkesinde ya da başka yerde) talan ederek birikmeye devam etmesi de… Ama kafası çalışan herkesin görebileceği gibi, birikmiş servetin talan süreci bir gün sona ermek zorunda. Gelecekte üretileceği varsayılan artı-değere güvenerek verilen kredilerin oluşturduğu sistemin, artı değer üretimi gerçekleşmeyince, içi boşalarak bir gün çökmesi de kaçınılmaz.

Şimdi bu noktadayız. Merkez bankaları piyasalara trilyon dolardan fazla likidite bastılar. Batan bankaların zararlarını kamunun üzerine alarak, köpüğün sönme sürecini zamana yaymaya çalışıyorlar. Bir taraftan, bu, en iyi olasılıkla, halkı, gelecek kuşakları uzun süreli, bir yavaş ekonomik büyümeye, yoksulluğa mahkûm edecek. Diğer taraftan, bu tedbirler artı değer üretimini yeniden canlandıracak koşulları yaratamaz. Kapasite fazlası yok olmak sorunda. Daha hızlı artı değer üretecek yöntemlerin, bu yöntemlerin üzerinde yükselecek yeni üretim etkinliklerinin bulunması gerekiyor. Geçen sefer,Taylorist, Fordist üretim teknikleri icat edilmişti. Otomotiv, uçak, ilaç sanayii, elektrikli eşyalar gibi sanayiler ortaya çıkmıştı. Ha, bir de yeni silah teknolojileri ve savaş yöntemlerine dayalı silah sanayii. Moralleri daha da bozmak istemem ama “kapasite fazlasının”, imha edilmesi de işte bu sonuncusuyla ilgili bir süreç olarak yaşandı…

Ergin Yıldızoğlu

zoom
13-10-2008, 05:52
Evet ekonomide şok yaşıyoruz.Önce şoku tanımlayalım.Şok bir tıp terimidir aslında.Tıptan başka alanlarda da kullanılabiliyor ne de olsa latince bir sözcük.
Şok,kalbin attığı kanın akut olarak azalmasına bağlı bir sendromdur.Evet sadece bir sendrom.Yani kan diğer organlarda toplanarak kalbi kansız bırakır.Kan aslında vucuttadır ama kalp çalışacak kan bulamaz.(şokun tanımlarından bir tanesi bu)
Şu anda yaşadığımız global ekonomik alan da buna benzer bir şok yaşamakta.Sermaye var fakat üretim- tüketim dengesizliğinden sermaye belli yerlerde toplandığından piyasada para bulunmuyor.Üretim var tüketecek para yok.Bu şoku ortadan kaldırmak için kazanılmamış parayı harcamak için kredi kartı ve kredi sistemi denendi fakat o yol da tükendi.Sermaye spekülasyonları borsa oyunları yapıldı o da bitti.Şimdi üretenler üretmeyenler, ellerinde sermaye biriktirenler bu şoku aşmaya çalışıyorlar.Soru şu biriken bu sermayeyi nasıl sirkülasyona sokmalı? Bence sancı bu.Cevabını gelişmiş ülkeler arıyorlar.Bence iyi bir talep yıkımla yaratılacak.Bunun adı küresel savaş herhalde son çare bu olacak..

sabetay
13-10-2008, 10:17
Evet ekonomide şok yaşıyoruz.Önce şoku tanımlayalım.Şok bir tıp terimidir aslında.Tıptan başka alanlarda da kullanılabiliyor ne de olsa latince bir sözcük.
Şok,kalbin attığı kanın akut olarak azalmasına bağlı bir sendromdur.Evet sadece bir sendrom.Yani kan diğer organlarda toplanarak kalbi kansız bırakır.Kan aslında vucuttadır ama kalp çalışacak kan bulamaz.(şokun tanımlarından bir tanesi bu)
Şu anda yaşadığımız global ekonomik alan da buna benzer bir şok yaşamakta.Sermaye var fakat üretim- tüketim dengesizliğinden sermaye belli yerlerde toplandığından piyasada para bulunmuyor.Üretim var tüketecek para yok.Bu şoku ortadan kaldırmak için kazanılmamış parayı harcamak için kredi kartı ve kredi sistemi denendi fakat o yol da tükendi.Sermaye spekülasyonları borsa oyunları yapıldı o da bitti.Şimdi üretenler üretmeyenler, ellerinde sermaye biriktirenler bu şoku aşmaya çalışıyorlar.Soru şu biriken bu sermayeyi nasıl sirkülasyona sokmalı? Bence sancı bu.Cevabını gelişmiş ülkeler arıyorlar.Bence iyi bir talep yıkımla yaratılacak.Bunun adı küresel savaş herhalde son çare bu olacak..

Şu an cnbc-e yi izlerseniz herşeyin sütliman olduğunu ve bu sorunun çözüldüğü fikrine sahip olabilirsiz.

sabetay
13-10-2008, 10:38
Çözüm yaklaşıyor mu?
FATİH ÖZATAY

Dün krizin temelinde yatan nedenlere inmeye çalıştım. Parça parça alınan kararların neden çare olamadığına değindim. Bugün sıra çözüme geldi. Bir de Türkiye’nin neler yapabileceğine... Çözüm, açıktır ki, krizin temelinde yatan sorunların hepsinin birden aynı anda üzerine gitmekten geçiyor.
Cumartesi günü bizim gazetede Roubini’nin çözüm önerileri ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştı. İnternette şöyle bir dolaşınca çoğu uzmanın benzer öneriler ileriye sürdüklerini görmek mümkün. Üzerinde hemen hemen görüş birliği olan öneriler şöyle:

Çözüm paketi
Çözüm paketinin ilk maddesinde mutlaka ve mutlaka mali kurumların eriyen sermayelerinin güçlendirilmesi olmalı. Bu sermayeyi koyacak yatırımcı pek ortalıkta olmadığına göre, bu iş devlet eliyle yapılacak. Bizim 2002 başında çıkardığımız yasaya dayanarak yaptıklarımız gibi... Bu çözüm dünkü yazıdaki ‘Öz-2’ye yönelik ve İngiltere hafta içinde açıkladığı planda bu yola gideceğini duyurdu.
İkinci maddede, güven bunalımı nedeniyle mali kurumların birbirlerine nakit para vermemelerinin üzerine gidilecek. Bankalar arası para piyasasında verilen her krediye merkez bankaları kefil olacak. Böylelikle A bankasının B bankasına güvenmemesi sorunu fiilen ortadan kalkacak. Çünkü A’nın B’ye verdiği likiditeyi merkez bankaları garanti etmiş olacak. İngiltere bunu da yapacağını duyurdu. Ayrıca güven bunalımının bankalardan panik mevduat çekilişlerine yol açmaması için bankaların borçlarının hepsi devlet garantisi altına alınacak. Çoğu ülkede garanti edilen mevduatın üst sınırı yükseltildi. Reçetenin bu maddesi dünkü yazıdaki Öz-3’te belirtilen sorunu çözmeyi amaçlıyor. Ayrıca, merkez bankaları beraberce faiz indirimine gidecekler. Likidite sağlamaya devam edecekler (Öz-1, 2, 3 ve 4 ile ilgili).
Üçüncü maddede, krizi tetikleyen ve dünkü yazıda Öz-1’de anlatılan sorunun çözümü amaçlanacak. Yani, konut fiyatlarının gereğinden daha fazla düşmesi engellenmeye çalışılacak. Bunun için, konut kredileri, borçluların ödeme güçlerine göre yeniden yapılandırılacak. Evlere el konulması zorlaştırılacak. Hatırlatayım, buna benzer bir madde şimdiye kadar alınan hiçbir kararda yok.
Dördüncü madde çok hızlı bir şekilde çürüklerin sistemden ayıklanmasını sağlayacak. Bu mali kurumlar kapatılacak (bizde Tasarruf Sigorta Mevduat Fonu’na alınıyor, sistemden temizleniyorlardı). Zaten ilk maddede belirtilen sermaye enjeksiyonunun hayata geçirilebilmesi için de gerekiyor bu. Reçetenin bu maddesi hem Öz-2 hem de Öz-3’teki sorunlara yönelik. Beşinci madde ise şirketler kesimini hedefleyecek. Sanırım işin en karışık tarafı da burada. Birincisi, şirketlerin de merkez bankaları fonlarına erişiminin yolları aranacak. ABD’de hafta içinde bu yola gidilir gibi oldu. Ayrıca, zor durumdaki şirketlerin borçlarının yeniden yapılandırılmasının yolları araştırılacak. Öz-4’e yönelik. Son olarak da bu önlemlerin hepsi birden aynı anda ve çok sayıda ülkede yürürlüğe konulmalı.

Umutlu olmak için nedenler var
Meraklıları için birkaç site adresi vereyim. Çok sayıda uzman görüşü bulacaklar bu sitelerde: Economist’s View: http://economistsview.typepad.com/; CEPR sayfası: http://www.voxeu.org/;RGE monitor (Roubini’nin sayfası, ücretli): http://www.rgemonitor.com/; The Economists’ Voice (The Berkeley Electronic Press): http: //www.bepress.com/ev/.
Cuma gece yarısı ve cumartesi günü ilk başta çelişkili haberler geldi G-7 toplantısına ilişkin. Fakat daha sonra liderlerin açıklamalarının ayrıntısına inilince, bir miktar umutlu olmak için neden var gibi... Mesela Merkel, Alman planının mali kurumlara sermaye enjekte etmeyi içerebileceğini belirtmiş. ABD zaten neden sonra ve de utangaç bir biçimde bu yola gireceğini açıkladı. Pazar günü Avrupalı liderlerin ortak toplantısı var. Yukarıda saydığım ve çeşitli uzmanların üzerinde büyük ölçüde anlaştıkları pakete benzer bir paketi İngiltere devreye soktu. Avro bölgesi de böyle bir paketi devreye sokabilirse umutlu olmak için nedenlerimiz olacak.
En büyük risk ise ‘piyasa her şeyi çözer’ ideolojisi. ABD’nin karar alma sürecinde bu kadar yalpalamasının belki de temel nedeni şahinlerin bu kör ideolojisi (yukarıda belirttiğim utangaçlığın nedeni de bu). Benzer bir görüş için Soros ile yapılmış ilginç bir mülakata bakmalarında yarar var okuyucuların: http:// www.pbs.org/moyers/journal/10102008/transcript1.htm
Bir risk de AB bölgesinde. Bir türlü beraber hareket edemiyorlar. Bu başarısız performans sanırım AB’nin geleceği açısından çok umut verici bir performans değil.

Türkiye ne yapacak?
Önce ne yapmayacağımız: “Güvenli limanız.”, “Bu kriz gelip geçici.”, “Gereken her önlem alınmıştır.” gibi içi boş demeçlerden kaçınmak gerekiyor. Bu tür demeçler, “Acaba yöneticilerimizin durumun farkındalar mı?” şüphesini uyandırıyor çünkü.
Şimdi de yapacaklarımız: Birincisi, bankalardaki mevduat güvencesinin artırılması, gerekirse bankalara sermaye enjekte edilmesi ve zor durumdaki şirketlerin borçlarının yeniden yapılandırılması için gerekli yasal düzenlemelerin hazırda tutulması gerekiyor. Bu konuda 2001-2002 deneyimine başvurulabilir. Mevduat güvencesinin artırılmasının şimdiden hayata geçirilmesi de düşünülebilir (ufak kıpırtılar başladıysa). İkincisi, bu düzenlemelerin hazırda tutulduklarının kamuoyuna açıklanması gerekiyor. Burada hassasiyet var; açıklama “Ne oluyoruz?” şüphesi uyandırmamalı. Onun için de bankalarımızda ABD ve Avrupa’dakine benzer bir problemin olmadığını (öyleyse) gerekçeleriyle açıklamak gerekiyor. Bu hazırlıkların, ‘en kötüye’ zaman geçirmeden cevap verebilmek için yapıldığı anlatılmalı. Sağlıklı iletişim çok önemli burada.
Üçüncüsü, BDDK zaten yapıyordur ama belki çok daha sık bankaların fotoğrafını çekmeli. Birinci maddedeki hazırlıklar ve gerekirse bunların hayata geçirilmesi açısından elzem bu. Dördüncüsü, Merkez Bankası her türlü likiditeyi (lira ve döviz cinsinden) sağlamaya yönelik tedbirleri aldığını bir kez daha duyurmalı. Zaten Merkez Bankası hafta içinde dövize yönelik böyle bir açılım yaptı. Bu konuda engin deneyimi de var. Beşincisi, dünyada ortaklaşa alınan (eğer alınacaksa, alınmayacaksa zaten durum kötü) kararların bizim aleyhimize bir fiili durum yaratmamasına dikkat etmeliyiz. Mesela bankaların tüm borçlarına güvence verilmesi, ama bizim vermememiz bir hassasiyet yaratabilir. Bu durumda ne yapacağımız zaten birinci maddede var.
Altıncısı, bütçede sıkı duracağız. Yerel seçimler popülist alışkanlıkları hortlatmamalı.
Geriye kalanlar da belli ve ne yazık ki artık tekrarlana tekrarlana içleri boşalma aşamasına geldiler: AB çapası, IMF çapası ve mikro reform paketi.

sabetay
13-10-2008, 10:43
Krizde ‘darı ambarı’ rüyaları
UĞUR GÜRSES
EKONOMİ / 13/10/2008

Çerçevesi belli bir ekonomi programı ve reform takvimi oluşturmayan Hükümetin, küresel krize karşı ‘önlem’ olarak tasarladığı adımlardan biri belli oldu. Tabii aynı zamanda da ‘krizden fırsat yaratma’ sözünün içeriği de. Bu adımın, yurtdışında yaşayan
Türk yurttaşlarının yurtdışı bankalarda duran mevduatlarının ülkeye getirilmesi olduğu anlaşılıyor. Hükümetin yurtdışındaki gurbetçi birikimlerinin Türkiye’ye getirilmesini kolaylaştırıp teşvik edici yönde bir yasal düzenleme hazırlığı içinde olunduğu açıklandı.
Her kriz döneminde Türkiye’de ‘cin fikirli’ bürokrat ya da siyasetçinin ısıtarak gündeme getirdiği formül budur. Yurtdışındaki yurttaşlarımızın paralarına ‘kurtarıcı’ olarak bakılır. Giderek ‘finansal efsane’ haline gelen ‘Türk yurttaşlarının yurtdışındaki paralarının miktarı 100 ila 150 milyar doları buluyor’ inancı, özellikle ‘dersine çalışmak istemeyen’ hükümetlerin kriz ortaya çıktığında sarıldığı bir ‘politika ipi’ olarak ortaya çıkar.
Ancak her dönemde bu girişimler sonuçsuz kalır, derde deva bir miktar bile gelmez.
Ciddi bir ekonomi programı yerine, Türk yurttaşlarının şimdiye değin paralarını neden yurtdışındaki hesaplarda tuttukları konusunda kafa yormak yerine, neden-sonuç ilişkisi dışlanarak, ‘paralarınızı ülkenize getirseniz’ denilmektedir.
‘Krizden fırsat yaratma’ sözünün içeriği de belli oldu. Olasılıkla Hükümet,
ABD’de başlayan ve Avrupa’da da kendini gösteren finansal kurumlara olan güven sarsıntısının, bize bir fırsat vereceğini düşünmüş olmalı. Öyle ya, ‘madem o ülkelerde güven sarsıldı, bu paralar bize gelebilir’ yaklaşımı normal zamanlarda kendine
fırsat yaratma peşinde olanlara değil, krizden fırsat çıkarma zihniyetine daha uygun
görünüyor. Hükümet zannediyor ki, o ülkelerdeki güven sarsıntısından dolayı Türk yurttaşları paralarını hemen kendi ülkelerine gönderecekler. Kriz dönemlerindeki fırsatlar, normal zamanlarda ‘ödevlerini yapan’, güven sağlayan ve böylelikle fırsatlara zemin hazırlayan ülkelere gelir. Hükümet, normal zamanda ‘dersine çalışmadığı’ gibi, şimdi krizin ortasındaki adımı bile ‘darı ambarı rüyası’ içinde atıyor. Oysa ABD’de olduğu gibi Avrupa’da da bankalardaki mevduatlara sağlanan güvencenin limiti yükseltildi. Gerektiğinde bu limitin
‘sınırsız’ hale getirilmesi de olası. Bankalara sermaye desteği verilmesi de. ‘Fırsat sağmayı’ umduğumuz krizin göbeğindeki ülkelerde, hükümetler krize karşı ve en başta da tasarrufçunun güvenini sağlamak için çeşitli adımlar atıyorlar. Ülkemizde, bankacılık kesiminin sağlığına ilişkin pek bir kuşku yok. Ancak krize bir ekonomi politikası olmaksızın girdik. Yapılması gereken onlarca reform vardı. Hükümet bunların hiçbirini hayata geçirmedi. Yönü olmayan bir ekonomi politikasıyla gidiyoruz. ‘Gemi sağlam’ diye kayalıklara mı sürüklenmemiz gerekiyor?
İşte bu koşullarda, Hükümet yurtdışındaki yurttaşların tasarruflarını getirmelerini bekliyor. Normal zamanlardaki en iyi günlerde gelmeyen tasarruflar şimdi mi gelecek? Sanmıyoruz.

Hükümet-Merkez Bankası ilişkisi

Malum, bugüne kadar özellikle son bir yılda Hükümet üyesi bakanlarca baskı altında tutulan, yıpratılan ve kamuoyu önünde küçük düşürülen Merkez Bankası’na, ne ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren, ne de Başbakan Erdoğan tarafından sahip çıkılmıştı. Baskı nedenleri; hem faiz indirimi istenmesi, hem de döviz kurunun düşük olmasıydı. Şimdi bugünlerde küresel krizin en derin halini aldığı günlerden geçiyoruz. Önceki gün Başbakan Erdoğan, kamuoyuna güven vermek için ‘Türkiye’nin hem güçlü bir Merkez Bankası’na, hem de sağlam bir bankacılık sistemine sahip olduğunu’ söylemiş. Acaba Başbakan ve diğer bakanlar; geçmişte acımasızca ‘dövülerek’ yıpratılan bir kurumun, böyle kriz anlarında ‘güçlü olduğu’ söylendiğinde inandırıcılık sorunu çekip çekmeyeceklerini düşünmüş müdürler? Örneğin “evlere şenlik bir Merkez Bankası var” diyen Sanayi Bakanı Zafer Çağlayan, Başbakan Erdoğan’la aynı görüşte midir?

Başbakan ve döviz kuru

Başbakan Erdoğan, 59. Hükümetin ilk yılında; döviz kurunun düşük oluşundan şikâyet eden iş dünyasına, sıkıştırmaları için Merkez Bankası’nı işaret etmişti. Bu aybaşında da “yıllar yılı paramızın değer kaybetmesinden şikâyetçiydik, şimdi paramızın değerli olmasından şikâyetçi olmak bana göre yanlış. Paramızın değerli olmasından iftihar ediyorum” demişti. Önceki gün de, “Zaten ihracatçılar artmasını beklemiyorlar mıydı? Doların 1.30-1.40 olması çok yüksek değil” dedi. Bırakın böyle kriz ortamlarını, normal zamanlarda bile siyasetçilerin döviz kuru üzerine konuşmaları çok doğru değildir. Konuştuklarında da, işte böyle çelişkiler, ‘zig-zaglar’ ve soru işaretleri
ortaya çıkar. O zaman ‘normali nedir?’ veya ‘çok düşük, çok yüksek neresidir?’ diye,
‘paramızın değer kaybı karşısında ne hissediyorsunuz?’ diye sorulur.

sabetay
13-10-2008, 16:28
Yaşar Erdinç- Köşe Yazılarım













Sunday, 12 October 2008
BANKA ÜST YÖNETİMLERİNE MESAJ
BANKA ÜST YÖNETİMLERİNE MESAJ

13 Ekim 2008

Bu hafta para dergisinde yayınladık. gerçekten de Türkiye'deki bankaların mali durumu ve likidite yapısı oldukça güçlü görünüyor. Bu nedenle kimse mevduatını çekmeey kalkışmamalı. Aksi halde kendi bacağınızdan asılırsınız.

Bu hafata sonu çok yeni bilgiler gelmeye başladı ve haberlere de yansıdı. Yabancı bnakalar krdileri geri çağırmaya başlamış.

Neden acaba?

Neden olacak? Yabancı menşeyli bankalardan Türk bankalarına mevduat geçişleri yaşanıyormuş. Türk bankalarının yönetimleri de durumdan çok memnunmuşlar. Fakat Türk bankalarına mevduat kayışları üzerine nakit kaynak yaratmaya çalışan yabancı bankalar da mecburen kredileri geri çağırmaya başlıyorlar.

HEYYYYY..... BANKACILAR KENDİNİZE GELİN!...

Bunu siz yapamazsınız... size gelen mevduatlar kısa vadede sizi memnun eder, fakat orta vadede hiç olmadık yerden kendi kendinizin ipinizi çekmiş olursunuz...

Nasıl mı?

Sektörünüzdeki diğer bankalardan size gelen mevduatları elbette kabul edeceksiniz... Fakat bu nedenle ileride nakit sıkıntısı yaşayabilecek bankaların geri çağğırdığı krediler nedeniyle eğer, kredisi geri çağrılan firma 50 kişiyi çalıştırırken kredi sağlayamadığı için 20 kişiyi işten çıkarırsa, unutmayın ki bu 20 kişinin size kredi kartı borcu var... size ev kredisi borcu var ve sizden ihtiyaç kredisi kullanmış durumda... Bu dönemde hiç bir banka, reel sektöre olan kredi hattını kapatmamalıdır. 2001 krizi sizlere çok önemli dersler öğretmedi miş? 2001 yılında kapısına dayandığınız ve verdiğiniz krediler karşılığında haciz ettiğiniz malları yok pahasına satıp sonra da İstanbul yaklaşımını uygulamak zorunda kalmadınız mı? Bu ülke bir tane daha İstanbul yaklaşımını kaldırmaz... İncelediğim 40 kriz bunu açık seçik ortaya koyuyor...

"Ne yapalım bize başka bankadan mevduat geliyor" diyorsanız ne yapacağınızı anlatayım.... Hiç kimse zora düşmeden önce, kendi kendinize "Kardeşlik Yaklaşımı" başlatınız... Bu yaklaşım iki türlü olabilir... Şöyle ki;

1 . X yabancı Bankasından, Y Türk bankasına gelen mevduatı, Y Bankası tekrar X bankasına mevduat olarak yatırsın ve Bu sayde X yabancı bankası da kredileri kapatmak zorunda kalmasın. Toplanın ve aranızda bir centilmenlik anlaşması imzalayın. Bir örnek vereyim...

Hipotetik olarak X Yabancı bankasından yüzde 18.5 faiz alan bir tasarruf sahibi 10 bin YTL'sini çekip Y Türk Bankasına getirmişse... Y Türk Bankası yönetimi bu mevduata aynı faizi versin ama bunu tekrar X bankasına mevduat olarak yatırıp yüzde 19 faiz istesin (rakamlar tamamıyla keyfidir ama üzerinde bankalar anlaşabilirler... Böylelikle Yabancı banka normal faaliyetlerine devam etsinler...

2. Diğer bir yöntem de şu olabilir. Eğer X yabancı bankasından Y Türk bankasına 10 bin YTL mevduat gelmişse, Yabancı banka bunun karşılığındaki krediyi geri çağırmak veya kredi hattını kapatmak yerine, elindeki bu kredi dosyasını Y Türk bankasına devretsin...

Bu önerileri okuyup dalga geçtiğinizi duyar gibi oluyorum ve sizler için biliyorum komik öneriler ama şöyle dünyaya bir bakın... Hangi ülke acaba hangi önlemleri almak zorunda kaldı? Bundan 2 ay önce bu önlemlerin yüzde 1'ini hayal edebilir miydiniz? Sizce İngiltere'nin bankalar 50 milyar sterlin ile ortak olmak zorunda kalmış olması komik değil mi?

Şu an kredileri geri çağırma dönemi değil, kredi açma ve normal hayatın akışının normal şartlarda sürdürülmesini ve beklentilerin bozulmamasını sağlama zamanıdır. Unutmayın ki; işten çıkarmalar ve işsizlik ile ilgili her türlü veri ve haber gazetelerin manşetlerine çıkacaktır. "..... HOLDING 150 kişiyi işten çıkardı!" türünden haberlerle karşılaşmak içerideki harcama ve tüketim talebini şiddetle aşağı çekecektir. Hem hizmetler hem de sanayi sektörünün ciroları düştükçe kapınıza kredi talepleri ile geleceklerdir. Bu talepleri geri çevirmemek gerekir...

Zaman, şu an banka karlılığını artırma değil, küresel krizden ülkemizi koruma zamanıdır. Beklentilerin kötüleşmesinin önüne geçecek yegane kurum bankalarımızdır. Eğer size bir başka bankadan mevduat akışı varsa... tek yapacağınız şey diğer bankanın genel müdürü yerine kendinizi koymanızdır.

Bu hafta içinde bir araya gelip kendi aranızda konuşmanın hiçbir zararı olmaz. Bilakis ülkemize çok faydası olur. Bu hafta bütün banka üst düzey yöneticilerinin bir araya geldiğini görmeyi dliyorum... İşte o zaman bu krizi çok daha hafif atlatacağımıza inancım çok artacak...

Sayın Ersin Özince... Bu görev size düşüyor... Krizin ne demek olduğunu sizden daha iyi kimse bilemez.

***

DOLAR NE OLACAK?

Daha önceki yazılarımda dövizde artık trendin değiştiğini ve bundan sonra her yeni dip ve tepe seviyenin bir öncekinin üzerinde olmasını beklediğimi yazmıştım. Şu an çok fazla soru geliyor. Son 3-4 yıldır dövizde bekleyenler "nerede satsak" diye soruyorlar.. Ben en az 1 yıl daha sabretmelerini öneriyorum fakat yer yer gerilemeler olacaktır ama kanımca trend yukarı yönlüdür. Önümüzdeki 1 ay içinde doların gerileyebileceği minimum seviye 1.32 seviyesi olarak karşımıza çıkıyor (bu teknik analiz sonucudur). Önümüzdeki 1 ay içinde 1.52-1.55 aralığını görmesi olasılığı ise yüzde 73'tür.

BORSADA NE OLACAK?

"Sabah saat 08:00'den sonra devamını okuyabilirsiniz" demiştim ama planlarım alt üst oldu ve bu saate kaldı. Bu yorumu saat 10:15 itibariyle yazıyorum ve Dow Jones future'ları yüzde 5 civarında yukarıda bulunurken, bizim endeks de yüzde 4 civarında yukarıda 29.500 seviyesinde bulunuyor. Bugün eğer Atilla Yeşilada'nın yazısını okursanız, hafta sonunda alınan önlemlerin neler oluğunu daha net öğrenebilir ve niçin piyasaların durulduğunu anlayabilirsiniz.

Bu aşamada piyasalar yukarı yönlü bir eğim içinde ama, genellikle yatırımcının kafasında son günlerdeki sert düşüşler ve dibi görünmeyen kuyular olduğu için işte bu aşamada yatırımcı borsaya girmeye korkacaktır. Aslında işte tam da bu zamanlar kısa vadeli trade amaçlı düşünenler için borsaya girme zamanıdır. Bu kelimeleri yazdığım sırada endeks 29.600 seviyelerinde bulunuyor ve 30 binin altındaki bu seviyelerden kısa vadeli alım öneriyorum. Satış hedefi önümüzdeki 2-3 hafta için 33.500 seviyesidir. Stop-loss seviyesi ise 28.750'dir. Yani eğüer şu an alım yaptığınız zaman endeks 28.750'ye düşerse, bu zarara katlanamayacaksanız alım yapmayın. Ama bu zarar katlaırım diyorsanız ve birkaç hafta içinde 33 binin üzerinde satmak isterseniz alım yapabilirsiniz. Dolayısyla kısa vadeli bir yukarı trend görme zamanının geldiğini düşünüyorum. Orta ve uzun vadeli düşünerek 3-5 yıllık bir vade için alım yapmak isteyenler ise bence daha önceki yazılarımda söylediğim üzere borsaya yatıracakları toplam parayı 16'ya bölüp bu ay sadece 1/16'sını alsınlar.

sabetay
13-10-2008, 17:21
11 Ekim 2008



Dikkat: İşte terörün sinsi planı!


Bugün terör İstanbul'a taşındı... Önce bir partiye yönelik saldırı, ardından canlı bomba paniği, ardından da molotof kokteylleri... Terör, 'kapımızda' havası vermeye çalışıyor. Türkiye bu tehdide pabuç bırakır mı? iyibilgi özel



Aktütün saldırısıyla yeniden gündemimize giren terör önce Diyarbakır'a uğradı, ardından İstanbul'da o çirkin yüzünü göstermeye çalışıyor. Sanki birileri düğmeye basmış gibi... Kimileri sınırdan sızıp genç mehmetçiklere kurşun yağdırıyor, üçü beşi Diyarbakır'da polis servisi tarayarak beş emniyet mensubunu şehid ediyor, öteki İstanbul'da ortaya çıkıp kendisiyle birlikte masum vatandaşları havaya uçurmaya kalkıyor. Bununla da yetinilmiyor... İstanbul'un köşe bucağında bekleyen 'hazır kıtalar' ellerinde molotof kokteylleriyle harekete geçiyor. Sanki bir yerden düğmeye basılmış gibi... Saldırılar eş zamanlı gerçekleşiyor ya da gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Ancak neyseki Emniyet yetkilileri dikkatli. Uygun müdahalelerle en azından İstanbul'da önemli can kayıplarına yol açacak saldırıların önüne geçtiler.

iyibilgi.com'un Aktütün saldırısı sonrasında izlediği yayın çizgisini siz de gördünüz... O kanlı saldırı gerçekleştiğinden beri bir yandan Türkiye'yi sükunete çağırıyor, diğer yandan saldırının sebeplerini ortaya koymaya çalışıyor, aynı zamanda Türkiye'de demokrasiyi geriye çekme özlemi içindekileri uyarmaya çalışıyoruz.

Örneğin, Genelkurmay'ın hükümetten taleplerinin adı konulmamış OHAL olacağını Türkiye'de ilk dile getiren iyibilgi.com'du. Mehmet Bekaroğlu ile yaptığı röportajda aslında 'de facto' OHAL'in bölgede hala uygulandığını da söyleyen ilk bu haber sayfalarıydı.

Aysel Tuğluk'a mikrofon uzatıp 'bu kısır döngüden nasıl kurtuluruz'u sorarken, aynı zamanda emekli general Nejat Eslen'in görüşlerine başvuran yine iyibilgi.com oldu.

Kısaca terör saldırıları sonrasında her kesimin sesine kulak vermeye çalışan iyibilgi.com haber ve analizlerinde terör kısırdöngüsünden çıkış için alternatif çözümler ortaya koydu.

Ancak iyibilgi bugün bir uyarı daha yapmak istiyor. Çünkü gördük ki terörün açık hedefi Altınova'da yaşananların 'kanlı' benzerlerini İstanbul gibi metropollere taşımak. İçinde milyonlarca insan barındıran bu şehirlerde 'hassas' atışlar yapıp komşuyu, akrabayı karşı karşıya getirmek.

PKK'nın ya da benzer terör örgütlerinin yapmaya çabaladığı şey bu. Üstelik bunu sadece büyük metropollerde değil, uluslararası alanda da yapmaya çabalıyor. Bugün iyibilgi.com'da okudunuz: Kuzey Iraklı Kürtler de artık şu soruyu soruyor: PKK kime hizmet ediyor...

Anlaşılan PKK 'mücadelesini' -yerel seçimleri de dikkate almak gerekiyor- hem yurt içinde hem de yurt dışında 'Türk-Kürt' çatışmasına evrilterek ayakta durabileceği hesapları yapıyor.

İşte artık DTP'nin aklını başına toplaması gerekiyor. Çünkü 30 yıllık mesele sadece terör olayı olmaktan çıktı. Terör bu yapılanların yanında zayıf kalır... Artık mesele daha farklı, daha sinsi, daha kahpece bir yöne hızla kayıyor. Bakın Hakkari bunun farkında ve çok büyük bir katılımla 'teröre lanet' mitingi düzenliyor...

sabetay
13-10-2008, 17:22
Gece Bekçisi uyarıyor!
Şüpheli ve endişeli bir UYARI yazım olacak: Bazı Ergenekoncu, fanatik Türkçü, ulusalci kemalist internet web sitelerinde siyasi cinayet ve suikastların yeniden başlatılması ve bilhassa Türkiye'nin istikrarını temelden bozup askeri darbeye zemin hazırlayacak tarzda olayların gerçekleştirilmesi yönünde haber ve yorumlar okuyorum..Bilhassa Başbakan gibi kişiler ilk hedefler olarak gösteriliyor..Dünya ekonomilerinin sarsıldığı bir dönemde "Aman, DİKKAT!" diyorum..Özellikle bugünlerde ülkemizdeki ve ülkemize girip çıkan yabancılar; bilhssa İncirlik Üssü merkezli NATO elemanlarına, ABD'li, İsrailli, İngiliz ve Alman uzmanlara(!) dikkat!...Yabancılar hem iyi korunmalı, hem de faaliyetleri çok yakından takip edilmeli...Siyasi cinayet ve suikastların peşinden de toplumlar kalkışma, etnik ve mezhepçi çatışma ve isyan hareketleri gelebilir...ETÖ davalarının başlayacağı bugünlerde; Ergenekon çeteleri, özellikle Alevi kökenli gençleri ve bazı SELEFİ GRUP elemanlarını çok iyi kullanma eğiliminde...Şu sıralar İstanbul, Sakarya, Bursa, Kocaeli, İzmir, Denizli, Antalya, Aydın, Muğla, Afyon, Eskişehir, Mersin, Adana, Malatya, Elazığ, Samsun, Trabzon ve Sivas'ta ÇOK TUHAF insanların ve yabancıların, şalvarlı-sarıklı-sakallı SELEFİ(?) grupların dolaştıkları ve bazı bildiriler, kitaplar dağıttıkları da söyleniyor..Lütfen herkes duyarlı, dikkatli olsun, sorumlu davransın..Hükümet ve ilgili devlet kurumları; önümüzdeki 2 ayı kendileri için SEFERBERLİK ve Olağanüstü Görev içinde görsünler derim..Allah'ın dediği olur!..Tedbir bizden, takdir Allah'tan!..
Pilot Necati / 11 Ekim 2008 21:54

sabetay
13-10-2008, 22:57
TELEVOLE İKTİSATÇILAR DÜN NE DİYORDU BUGÜN NE DİYOR?


FORUM-Amerikan finans sektörünün çökmesiyle birlikte, bir yandan “resesyon” tartışmaları yapılırken, diğer yandan TV ekranlarında “ekonomist enflasyonu” yaşanıyor. Gariplik, ekranları dolduran bazı ekonomistlerin bir zamanlar yaptıkları yorumların tam tersini savunmalarında yatıyor. Daha düne kadar “ekonomideki kırılganlıkların azaldığını” ve “resesyonun olasılık dâhilinde olmadığını” vaaz edenlerin, bugünlerde “krizin geldiğini görmüştüm” şeklinde böbürlenmeleri, arşiv taraması yapmayı zorunlu kıldı.

ASAF SAVAŞ AKAT

Bilgi Üniversitesi'nde profesörlük ve Vatan Gazetesi'nde yazarlık yapan Asaf Savaş Akat'la başlayalım:

Asaf Bey'in “ben krizi önceden görmüştüm” şeklinde bir iddiasının olmadığını ve iddiasızlıkta iddialı olduğunu belirtmek gerekir. Öyle ki, 2001'in başında, 2000 Kasım'ındaki öncü sarsıntının etkisiyle, herkes çöküş senaryoları yazarken, o pembe tablolar çizmekle meşguldü. Sadece bu mu; “2005'in sonundan itibaren ekonomi resesyona girecek” tahminini, 2005 ve 2006'daki rekor büyüme tekzip etmiştir. Son olarak “TL değer kaybedecek” tahminini doların 1.2 TL'ye düşmesi takip etti.

Asaf Bey sadece tahminlerinde yanılmıyor; aynı zamanda birbirini çelen tahminlerde bulunuyor. 2006'dan itibaren ABD için resesyon bekleyen Akat, 2008'in temmuz ayında “hayır, resesyon falan yok” türünden haberler veriyordu. Eski görüşünü korumuş olsaydı, makûs talihini yenmiş olacaktı. 17 Haziran 2008'de Vatan'daki köşesinde “Ekonomik Kriz Kapıda Mı?” sorusuna “hayır” yanıtı vermesini, düşüncelerinin iyimserliğiyle kaderinin kötülüğüne bağlamak yerinde görünüyor.

Bitmedi. 30 Ekim 2003'te, yani dünya ekonomisinin köpüklerle şiştiği bir dönemde, Akat, bugün iflas eden Amerikan bankacılık sisteminin, 1980’lerde ortaya çıkan sorunlarını “devletin hızlı müdahaleleriyle” çözdüğünü, krizin yarattığı sarsıntıdan kurtulamayan Japon bankacılığına kıyasla “rahat” olduğunu yazmıştır. Yaklaşık bir ay sonra, 23 Aralık 2003'te de, Greenspan'ın spekülasyonu kollayan düşük faiz-bol likidite politikasını, ekonomik canlanmanın motoru olarak ele aldığını görüyoruz. Bugünkü çöküşün arkasında bu politikaların yattığı noktasında kıymetli iktisatçılarımızın büyük bir bölümü mutabıktır.

DENİZ GÖKÇE

Asaf Bey'in arşivini kurcalamayı burada kesip, televizyonda beraber program yaptığı Deniz Gökçe'ye geçelim. Uzmanlık alanı Merkez Bankaları ve finansal piyasalar olan Deniz Bey'in yorumlarını okudukça üniversiter düzene ilişkin ciddi kaygılar beslememek imkânsızdır.

Deniz Bey, istikrarlı bir biçimde “Amerika'da resesyon olmayacak” tezini savunuyordu. IMF'nin son açıklamalarına rağmen ısrarlı bir biçimde, “küçük de olsa büyüyecek” diyerek tezini savunmaya devam etmesini takdire şayan buluyoruz. Kimseyi inandıramayacağını ise üzülerek belirtmek durumundayız. Zira sicili bir hayli kabarık…

14 Temmuz 2008'de Akşam gazetesindeki köşesinde, ABD'de finans ve konut krizinin ve dolayısıyla da resesyonun olmayacağını, tam tersine artan enerji talebinden ötürü petrol fiyatlarının artacağını ve enflasyonist bir döneme girileceğini yazmıştı. Amerika'da konut fiyatlarıyla birlikte finans sektörünün tam anlamıyla çöktüğünü ve petrol fiyatlarının 147 dolardan 77 dolara düştüğünü göz önünde bulundurursak, isabet oranının hayli düşük olduğunu görürüz. 8 Mayıs 2008'de köşesinde, muhtemelen oto-kontrolünü kaybederek, çökmekte olan konut sektörünün Amerikan ekonomisinin toparlanmasının öncüsü olduğunu yazmıştır.

Lehman'ın batışına müteakip yazdığı bir yazıda, 17 Eylül 2008, yatırım bankalarıyla mevduat bankalarının ayrı olduğunu, mevduat bankalarının “likit” olduğunu ve finansal krizin reel ekonomiye hiçbir etkisinin olmayacağını belirtmiş ve yazısını, “kriz mevduat bankalarına sıçramadıkça, mevduatlar çekilmedikçe paniklemem”, sözüyle bitirmiştir. Aynı yerde krizi önceden gördüğünü işaret etmesi, yazının başlığındaki ifadeyle uyum içindedir.

Ne yazık ki, yukarda sözünü ettiğimiz yazıdan yaklaşık bir hafta sonra Amerika'nın en büyük mevduat bankası Washington Mutual'a devlet el koymuştur. WaMu'yu, geçenlerde kendisini Citigroup'un yağmasından son anda kurtaran Wachovia takip etmiştir. Kriz mevduat bankalarına sıçramıştır ve Deniz Bey'in panikleyip paniklemediğini tahmin etmek zor olmayacaktır.

Uzmanlık alanı finans olan Deniz Bey'e, haddimiz olmasa bile, birkaç noktayı hatırlatmak istiyoruz. Kendisi reel sektörün finans sektöründen koptuğunu, dolayısıyla finansal krizin ekonominin geri kalan kısımlarını etkilemeyeceğini iddia etmesi, gerçekleri manipüle etmektir. Zira likidite kıtlığının, bir yandan sınaî şirketlerin çıkardığı finansman bonolarını zayıflatması diğer yandan da, otomotiv dâhil tüketici kredilerini daraltması kaçınılmazdır. Nitekim Alman ve Japon otomotiv devlerinin üretimlerini yavaşlatmaya dönük tedbirlerini her gün okumaktayız.

Değerli okuyucularımıza, "ekonomist enflasyonu"ndan korunmaları için geçtiğimiz günlerde odatv.com'un röportaj yaptığı iktisatçıları takip etmelerini tavsiye ediyoruz.


Sait Çakır

Odatv.com

13 Ekim 2008

sabetay
13-10-2008, 22:59
LEHMAN BROTHERS’İN İFLAS ETMESİNE NEDEN GÖZ YUMULDU?


ABD ekonomisi, kimilerine göre 1929’daki Büyük Depresyon’dan sonraki en büyük, finansal krizin içine girmiş bulunuyor. Bir yılda 13 banka battı, toplam zarar 1.3 trilyon civarında. FED’in Goldman Sachs ve Morgan Stanley’in statülerinin değiştirilmesi konusundaki kararı oy birliğiyle almasıyla birlikte, ABD’deki yatırım bankacılığı fiilen tarihe karışıyor. Bu iki büyük yatırım bankası bundan böyle ticari bankacılık yaparak, batık kredilerini finanse edecek. Amerika’nın en büyük mevduat bankalarından biri olan Washington Mutual’ın batık mortgage kredileri yüzünden Amerikan TMSF’si tarafından el konması, krizin mevduat toplayan bankalara da sıçradığı anlamına geliyor.


Peki, bu noktaya nasıl gelindi? Krizi anlayabilmek için yatırım bankacılığının işleyişine bakmak gerekiyor.


Yatırım bankaları mevduat toplayamazlar. Bunun yerine, Hazine garantisiyle kredi derecesi AAA olan kâğıtlar sayesinde borçlanırlar. Bu borçlanma işleminin hamisi, devlettir. Devlet gücüyle ölçüsüz bir şekilde büyüyen kredilerin sermayeye oranı, kaldıraç oranı dedikleri budur, Amerikan SPK’sının 2004’teki kararlarından sonra son derece uç noktalara ulaşmıştır. Bearn Stearns battığında bu oran 1’e 26’dır; Fannie and Freddie Hazine’ye geçtiğinde bu oran 1’e 80’di! Yani bir birim sermayeye karşılık 80 birim kredi yaratılıyordu. Lehman Brothers’in aktif büyüklüklerinin toplamının 639 milyar dolar, zararının ise 613 milyar dolar olmasının arkasında işte bu mega-kaldıraçlama yöntemi yatıyor.



Bu yöntemin patlamasından önce mortgagae piyasasındaki çöküşe bakmak gerekir. Emek değer yasasının bir ilkesini hatırlatalım: Bir malın piyasadaki değeri, gerçek değerinin ne kadar üstündeyse o kadar hızlı düşer. Böylece artış, azalışla dengelenir. ABD’deki konut fiyatlarının 2005’teki köpürmesini 2007’nin sonundaki hızlı değer aşınması takip etmiştir. Fiyatlardaki bu düşüş, değer yasasının yukarıda tarif edilen çekim etkisine bağlanabilir.


Tablo tamamlanıyor. Hızlı artan konut fiyatlarına bağlanan krediler, bu fiyatların çökmesiyle birlikte yanar. Bu krediler yanınca yatırım bankası, yetersiz sermayeye sahip olduğu için, basmış olduğu tahvillerin ve bonoların bedelini ödeyemez duruma gelir. İflasını tescillemek için mahkemeye başvurur.



Mega-kaldıraçlama, paranın saltanatını kurmuş olduğu bir düzende, sermaye olmadan zenginleşme yöntemidir. Bu kriz sermayesiz zenginleşmenin çökmesine işaret ediyor. Şimdi soru şudur: Bu çöküş mutlak mı?



Dolayısıyla yatırım bankalarının sermayesiz zenginleşmesinin dayanağı, tahvillerine ve bonolarına olan devlet desteğidir. Bu yatırım bankacılığı çökünce, aynı devlet desteği sayesinde iflastan kurtuluyorlar. Başka deyişle, bankaların vermiş olduğu batık kredileri devlet sahiplenerek, bütün borçları tasfiye ediyor. Başkan Bush’un Kongre’den talep ettiği 700 milyar doların amacı, işte bu tasfiyedir. Açıkça görüldüğü gibi sermayesiz zenginleşme heveslerinin bedelini vergi mükellefleri yani halk ödüyor.



Bu kurtarma işine odaklanalım. Büyük bankalar ve durumları şöyledir: Bear Stearns, JP Morgan Chase’ye; Merrill Lynch, Bank of America’ya satılmış; Freddie Mac ve Fannie Mae, doğrudan Hazine’ye geçmiştir. AIG ise kasasına FED tarafından 85 milyar dolar akıtılarak kurtarılmıştır. Goldman Sachs ve Morgan Stanley felaketin eşiğindeydi ve kurtulma şekli yazının başında yer alıyor.



Kurtarılmayan tek büyük banka, Lehman Brothers’dır. Neden?



Bank of America’nın başlangıçta Lehman’a talip olduğu ancak bir toplantıdan sonra kararını Merrill’e kaydırdığı biliniyor. Burada en büyük etken, Lehman’ın FED ve Hazine tarafından desteklenmemesidir. Alman Profesör Hans-Peter Burghof buna “sorumsuzluk” diyor.



O halde soru Lehman’ın neden desteklenmediği sorusuna dönüşmüş haldedir.



Merrill Lynch’in ABD yönetimi ile çok güçlü bağları olduğu biliniyor; bakan ihraç ettiğini Bakanlar Kurulumuzdaki Mehmet Şimşek’ten biliyoruz. Bush’un Kongre’den talep ettiği 700 milyar doları tek başına idare edeceği için adı “ekonomi çarı”na çıkan Hazine Bakanı Paulson, bu göreve gelmeden önce Goldman Sachs’ın başındaydı. Freddie ve Fannie biraderler, hem McCain’e hem de Obama’ya on milyonlarca dolarlık seçim finansmanı yapmıştır. Bu krizle birlikte büyüyen Bank of America ve JP Morgan Chase hem Demokratlara hem de Cumhuriyetçilere büyük fonlar sağladı.



Lehman Brothers, ABD Hazinesi tarafından kaderine bırakıldı ve benzer durumdaki diğer şirketler kurtarıldı. Soros’un açıklamalarından ve Kongre’deki Demokratların ekonomik pakete ilişkin tutumlarından, Lehman’ın Demokratlara yakın ve Bush hükümetiyle problemleri olduğu sonucu çıkarılabilir. Ayrıca Lehman Brothers, Goldman Sachs ile birlikte Alman-Yahudi bankacılık geleneğinin en büyük temsilcisi olma özelliğine sahipti; Hazine Bakanı’nın eskiden en büyük rakibi olan Lehman’ın çöküşü konusundaki duyarsızlığı konusunda açıklığa kavuşmuş oluyoruz.



Yatırım bankacılığının hem işleyiş hem de kurtarılma mekanizmalarında devletin rolü belirleyicidir. Bu da siyaset ile ekonominin iç içe olduğu kapitalizm öncesi ekonomik formasyonları çağrıştırıyor. CEO’lara Şövalye denmesindeki derin gerçeğin anlamı belki de bu Orta Çağ’a dönüştür.



O halde devletin ekonomiye müdahalesini ne Keynes’le ne de sosyalizm ile açıklamak mümkün gözükmüyor. İkincisi için yapılacak fazla bir şey yok ancak yeniden Keynezyen paradigmaya dönüldüğüne ilişkin görüşlere karşı şu notu düşmek gerekir: Keynes faizler indirilip yatırım maliyetleri düşürülse dahi, piyasadaki talep noksanlığından ötürü yatırımların yapılmayacağını ve gerileyeceğini iddia etmiştir. Bunun yerine o, kuyu kazıp kapatmak dâhil, kamu harcamalarının arttırılarak toplam talebin büyütülmesini önermiştir. ABD’nin krize olan tutumu bankaların zararını sahiplenmek ve para musluğunu sonuna kadar açmak yönündedir. Bu politika Keynezyen değildir. Keynezyen müdahalede devletin, teker teker bireysel sermayelere karşı tarafsızlığı esastır. ABD yönetiminde bu tarafsızlığı göremiyoruz.



Krizin sebebini ve iflasların arka planını açıkladıktan sonra geriye krizin nereye gideceğine dair birkaç söz söylemek kalıyor.



Çin ve Hindistan gibi kabarık dolar rezervine sahip olan ülkeler, paralarını yatırmış oldukları ABD Hazine tahvilleri ve diğer Amerikan menkul kıymetlerinden çekme olasılığı belirmiş görünüyor. Böyle olursa FED bu kağıtlara talebi sürekli kılmak için faizleri yükseltmek zorunda kalacak ve bu da hem resesyonu tetikleyecek hem de kredi kanallarını daraltarak banka iflaslarını genişletecektir. FED krizi aşmak için faiz indirimine giderse bu kez doların değeri düşecek, petrol fiyatlarıyla birlikte maliyetler artacak ve hem işsizlik hem de enflasyon yükselecek yani stagflasyona girilecektir. FED’in ve Amerikan ekonomisinin açmazı budur.



Amerikan ekonomisinin daralmasıyla birlikte, Türkiye’nin ihracat ve cari açığı finanse etme olanakları ciddi ölçüde etkilenecektir. Bu da devalüasyona hazırlıklı olmamız gerektiğini anlamına geliyor.



Sait Çakır

Odatv.com

30 Eylül 2008

sabetay
13-10-2008, 23:02
EKONOMİK KRİZ AMERİKANIN DIŞ POLİTİKASINI NASIL VURACAK?


Amerika son yıllardaki en zor günlerini yaşıyor. Ekonomik kriz ilerledikçe dünyanın hatırı sayılır bir kısmını da etkileyecek gibi görünüyor.



Öte yandan, ekonomik krizin Amerika’nın dış politikasına ne gibi etkilerde bulunacağı kendi başına bir tartışma konusu haline geldi. İlk analizler, Amerika’nın müdahaleci gücünün azalacağı beklentisini ortaya koyuyor.



Siyaset terminolojisinde güç kavramı, yumuşak güç ve sert güç diye ikiye ayrılıyor. Yumuşak güçten kasıt bir ülkenin prestiji ve model olma özelliği. Analistler, bu son krizle Amerika’nın yumuşak gücünün büyük darbe aldığı görüşünde birleşiyor.



Washington merkezli önemli bir düşünce kuruluşu olan New American Foundation’ın analistlerinden Michael Lind, Amerika’nın dünyanın dört bir yanına ihraç etmek istediği serbest piyasa modelinin itibarını kaybedeceği ve Çin modeli kalkınmanın önem kazanacağı görüşünde.



Gene Washington merkezli Ekonomi ve Siyaset Araştırma Merkezi yöneticilerinden Dean Baker da, son yıllarda Afrika ve Latin Amerika’ya en büyük yatırımda ve yardımda bulunan ülkenin Çin olduğunu vurguluyor.



Çin korkusunun son derece önemli bir de simgesel önemi var. Çin, ekonomik politikalarını oluştururken Amerika’nın, IMF’nin ya da Dünya Bankası’nın “öğütlerine” kulak asmamasıyla tanınıyor. Dolayısıyla Amerikan analistlerinin büyük korkusunu, Çin’in kendi güç alanını arttırması kadar ve belki daha çok, ulusların kendi ekonomi politikalarını belirleme cesareti gösterebilmesi olasılığı oluşturuyor.



Bugün ekonomisi temellerine kadar sarsılan Çin ya da Venezüella değil ne de olsa.



Ayrıca, diğer ülkelerin IMF ya da Dünya Bankası’nın “öğütlerini” dinlemesi, bu kurumlardan göreceği mali destekle doğrudan bağlantılı. Oysa Amerika’nın şimdilerde başka ülkeleri kendi çizgisinde tutmak adına “yardımlarda” bulunmaktan ziyade kendi ekonomisini düzeltmesi gerekiyor. Bu bakışın, özellikle Amerikan halkı tarafından sahiplenildiği belirtiliyor.



Amerika yalnızca yumuşak gücü açısından değil, “sert gücü” açısından da önemli sorunlarla karşı karşıya.



Amerika’nın Irak’ta ve Afganistan’da yürüttüğü savaşların aylık faturası 15 milyar dolar. Üstelik her iki cephede de kalıcı bir başarı sağlayabilmekten çok uzak. Tersine, özellikle bugün Afganistan’da işgal günlerinde verdiğinden sonra, en büyük kayıplarını veriyor. Amerika’nın savunma bütçesi yarım trilyon dolar. Irak ve Afganistan savaşlarının bütçesi buradan karşılanmadığını eklemek gerekiyor.



Krizin bir sonucu olarak, Pentagon bütçesinin ciddi anlamda sınırlandırılması bekleniyor. Lind, birkaç hafta önce düşünülemez olan kesintilerin yaşanacağı görüşünde. Irak’ın Dışişleri Bakanı Zebari, şimdiden Amerikan güçlerinin bir kısmının kriz nedeniyle çekilmesinden duyduğu korkuyu dile getiriyor.



New American Foundation’ın Ordu ve Güvenlik Birimi’nin yöneticisi Bill Hartung da, Pentagon’un yiyeceği en büyük darbenin, Amerika’nın silahlanma harcamaları alanında olacağı görüşünü savunuyor. Bunun sonucunda Amerikan ordusu elindeki silah sistemlerinin bir kısmını elden çıkarmak durumunda kalacak ve bu, hala ancak Soğuk Savaş dönemi silah sistemlerine sahip olan ülkelerin işine yarayacak.



Kriz, hem Amerika’nın müdahaleci gücünü, hem de diğer ülkelerin Amerika bağımlılığını vuracak gibi görünüyor.



Deniz Hakyemez

Odatv.com

6 Ekim 2008

sabetay
13-10-2008, 23:04
TELEVOLECİLER DEĞİL BAĞIMSIZ EKONOMİSTLER AÇIKLIYOR!


Varan1: Amerika’da başlayıp Rusya ve Avrupa’yı etkileyen ve Türkiye’ye kadar uzanan küresel kriz Türkiye’yi nasıl etkileyecek?



Televizyon ekranlarında çıkıp konuşan, gazetelerde yazılar yazanların çoğu benzer sözleri tekrar edip duruyor.



Bu krizin yarattığı etkiler iyi anlaşılmıyor.



Odatv.com televolecilere değil bağımsız iktisatçılara mikrofonunu uzattı.



Türkiye’yi ve Türk halkını ilgilendirecek bu krizin etkilerini, bankaların durumunu, yatırım yapacakların neler yapması gerektiğini Marmara Üniversitesi İşletme Bölüm Başkanı Prof. Dr. Osman Altuğ Odatv.com’a anlattı.



İşte Prof. Dr. Osman Altuğ’un açıklamaları:



“Bu küresel krizin adını koymak lazım. Paçavradan kağıt yapılır, kağıttan para, paradan banka, bankadan borç, borçtan faiz, faizden üçkağıt ekonomisi, üçkağıt ekonomisinden fakirlik doğar ve tekrar para paçavraya dönüşür.



Özellikle bir 10, 15 yıl içerisinde bir yeni anlayışla sahip oldu. Türkiye de aynı şekilde ekonominin üretim yanını boş verdi, parasal yanına yani üç kağıt ekonomisine bağlı bir kazanç peşine düştü. Yani üretmeden kazanmak üç kağıt ekonomisinden, adeta kumar şeklinde bir oyun içerisine girdi ve kağıtlar şiştikçe şişti, şiştikçe şişti, şiştikçe şişti. Daha evvel küçük tasarrufçunun elinde patlatıyorlardı, şimdi kendi ellerinde patladı ve dolayısıyla bir kriz verildi. Türkiye bu krizin neresinde?



Türkiye zaten üçkağıt ekonomisiyle kalkınma modelini tercih ettiği için, krizin bodoslama içerisinde çünkü dünyada para bolken rahat rahat Türkiye yüksek faizle borç para buluyordu. Şimdi dünyada dolar ihtiyacı arttığı için bulamayacak. Dolayısıyla Türkiye faizleri işletmek zorunda kalacak, yeni borç bulması için. Türk borsasının % 70’i yabancıların elinde. Yabancılarda dışarıda şifayı buldukları için, Türkiye’deki paralarını çekip kendi ülkelerinde borçlarını ödemek durumundalar. Onun içinde borsa her gün yedire yedire düşecek ve dolar talebi artacak. Dolar talebi arttı. Dolar kafa yapıyor. O zaman düşük bir yüksek faiz modeline devam edemeyeceksiniz. Yüksek faiz modelini savunan anlayış ve bunu bir kalkınma olayı olarak sunan anlayış “Aman borsamızın başına bir iş gelmesin.” Diyen anlayış, “Üç kağıt ekonomisi bundan zarar görmesin.” Diyen anlayış, yıkılmaya mahkumdur. Sürdüremezsiniz düşük kur yüksek faiz modelini. Eliniz mahkum.



Sanki Türkiye’yi 1980’den, 2001, 2002 ye kadar yönetenler hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi bu yönetim 80 ile 2002 arasında uygulanan yüksek kur, düşük reel faiz uygulamasını tamamen tepe taklak etti ve bunun sonuçlarını yaşıyoruz. Türkiye bir ithalat cennetine dönüştü. Adamların ellerinde bol miktarda mal var, atamıyorlar, satamıyorlar. Atmak mı iyi, satmak mı iyi? Böyle olunca tabiî ki satmak iyi. Satmak için ne yapmak lazım? Türkiye’deki kurların düşük olması lazım. Türkiye’ye satmak için bir de vade yapacaksın. Yeme de yanında yat. Bu süpermarketler falan hüdayinabit olarak yerden fışkırmıyor. Dolayısıyla ne oldu? Türkiye büyük bir borç sarmalı içerisine girdi. En büyük devlet adamı Türkiye’yi en çok borçlandıran devlet adamı gibi bir anlayış hasıl oldu. Adeta Türkiye’nin borç ödeme sorunu yoktur, nasıl olsa borcunu ödemez, faizi yükseltir anlayışı hakim oldu. Bütün bunların sonucunda düşük kur yüksek faiz modelini sürdürebilmeniz için yüksek döviz rezervleri tutmak zorundaydınız. Yüksek döviz rezervleri, o para senin değil, dünyadan iç borç dahil 520 milyar dolar borcun var. Şimdiye 540 milyar dolar. Bunu %22 faizle almışsın, 70 milyarı 80 milyarı döviz rezervi namı altında %5le yabancı banka sistemine satıyordun. Böyle bir anlayış adeta bir harakiriydi. Başlangıçta bu Türkiye’ye giydirilmiş bir deli gömleğidir şeklinde ben değerlendirme yaptım. Aynı sözümün üzerindeyim. Bu deli gömleğini Türkiye bu dünya krizi sonucunda çıkartmak zorunda kalacak. Hani hayırlı sebepler ortaya çıkar diyorlar ya, yeni yeni açılımlar olur, fırsatlar doğar. İşte bu fırsat yaratılmıştır hem de sayın cumhurbaşkanının New York’da borsada çaldığı çanla başlamış oluyor çünkü o çanı çaldıktan sonra borsa tepetaklak oluyor. Wallstreet tepetaklak oldu. Aynı şekilde başbakan da çalmıştı çanları bir tarihte. Ben o zaman dedim “Çanlar Kimin için çalıyor?” İşte çanlar bizim için çalıyordu.



Döviz ihtiyacımız artacak, özel sektörün döviz cinsinden borçları, TL cinsinden borçları artacak. Çünkü 160 milyar dolar özel sektörün borcu var. %10 şu anda devalüasyon. Demek ki %10 koyarsanız, 16 milyar dolar kafadan ihtiyaçları var. Bu iktidarı da desteklemelerinin sebebi, “Aman şu kurları yükseltmeyin bizim çok dolar cinsinden borcumuz var, kur yüksekliği halinde bu borcun altından kalkamayız.” Alırken iyi, verirken kötü ama artık tünel bitti, ışık bitti yani. Alacaklarını tahsilde zorlanacaklar. Bir takım kefaletleri var özel sektörün borçlarına orada zorlanacaklar. Tüketici kredilerini tahsilde bir miktar zorlanacaklar. Bu zaten araba kredileri, onlar zaten oto kredileri şifayı buldu zor alıyorlar. İstanbul’da bir çok banka, kapalı depolara artık sığdıramadı. Satıp ta borcunu ödemeyen araçlar bakımından. Açık alana artık şey yapıyorlar. İstanbul’un etrafına bir bakın, sürekli arabalar dolu depolarda. Demek ki araba fiyatlarında da daha bir geriye düşme söz konusu olur. O da borcunu iki yapar işte faizi arttırır, nasıl olsa devlet güvencesinde. O bakımdan batıya göre daha iyiyiz. Amerika’ya göre daha iyiyiz çünkü Amerika’da bizim Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’ndan 3 tane var. Bir tanesi yerel bankalar için, bir tanesi uluslar arası bankalar için, bir tanesi de ulusal bankalar için. Yani üçlü bir şey var. Bunlarında birbirinden haberi olmadığı için, biz de BDDK bu konuda tedbirli.



Doları olan dolarını muhafaza etsin. Bankada parası varsa faizsiz yatırıyorsa zaten onun aklından şüphe etmek lazım çünkü vadesizse faiz almıyor. Aldığı parayı değerlendirecek diyecek ki ben bir miktarını faizde, zaten faizler yükseliyor. Bir miktarını dolarda. Bir miktarını da altında değerlendireyim demesi lazım. Parası olanlar için tabi bu. Parası olmayan adama da bunlar hikaye gelir.”



Odatv.com



8 Ekim 2008

sabetay
13-10-2008, 23:18
TELEVOLECİLER DEĞİL BAĞIMSIZ EKONOMİSTLER AÇIKLIYOR!


Varan 2-Dünyayı etkisi altına alan küresel kriz, Türkiye’yi nasıl vuracak?



Şimdi bu soru tartışılıyor. Televizyon ekranlarında konuşanlar, gazetelerde yazılar yazanlar aynı şeyleri tekrarlarken, krizin etkilerinin neler olacağı bir türlü netlik kazanmıyor.

Odatv.com televolecilere değil, bağımsız ekonomistlere mikrofonunu uzattı.



Türkiye’yi için çok önemli olan bu krizin etkilerini, doğabilecek sonuçları Prof. Dr. Korkut Boratav Odatv.com’a anlattı.



İşte Prof. Dr. Korkut Boratav’ın açıklamaları:



“Üç tane kanal var. Birincisi en hafif kanalı ve en geç etkilenecek kanalı ama, bunu da küçümsememek lazım, doğrudan doğruya reel sektöre gidiyor çünkü o. Dış ticaret yoluyla yani ihracat talibinin düşmesiyle ilgili Avrupa’da özellikle büyümenin ortadan kalkması ithalat talebini ve Türkiye’nin ihracatını etkileyecek. Bu da ihracata dayalı sektörlerin büyüme hızını aşağıya çekecek, negatife çekecek.



İkinci son 2 yıl içinde Türkiye’nin en büyük dış kaynak akımı dış borçlanmasından geliyor ve özel sektörün dış borçlanmasından çıkacak. Yerli kredi maliyetlerinin yüksekliği çok kesitli kanalları zorlayarak dramatik boyutlarda iç borçlanmaya yol açtı. Bu da güçleşiyor yani bu kanal yavaş yavaş tıkanıyor yani maliyetler yükseliyor, hatta doğrudan doğruya krediler donacak. Dolayısıyla iki şekilde etkisi var; hem vadesi gelen kredilerin ana parası ödenecek, bir de yeni kredi talepleri tıkanacak. Bu bir yığın reel sektör yansıması yaratır. Döviz kurunu da yukarı çekici bir etkendir.Sermaye girişinin yavaşlaması dövizi de yukarı çeker. Dövizin yukarı çekilmesi borçları dövizle, gelirleri Türk lirasıyla olan bütün işletmeleri, ciddi sorunlara, tıkanmalara, bazen iflasa kadar sürükleyebilir.



Üçüncüsü de doğrudan doğruya sıcak para denen bir stok var Türkiye’de. Son iki yıldır pek fazla giriş yok ama borsada, bankalarda, repoda, kağıtlarda, borç senetlerinde yabancı varlıkları var. Türk liralı yabancı varlıkları. Bunların hızlı çıkışı söz konusu olursa hem faizleri yukarı çeker, hem de döviz kurunu yukarı çeker. Döviz kurundaki her yukarı çekiliş de biraz önce söylediğim etkileri yaratır. Bu kanallar üçü birden hangi hızla etkili olacak, bu önemli.



Bir de en son şunu söyleyeyim böyle bir kargaşa konjonktürüne yüksek cari açıkla giren ekonomilerin sorunu daha da zordur çünkü onlar iç piyasayı genişleterek, bunalımı aşma seçeneğinden yoksundurlar. Mesela Çin gibi ülkeler ihracat talebi düştükçe iç harcamaları yani alt yapı yatırımları, devlet yatırımları, tüketimi teşvik eden hareketlerle, cari fazlalarını böyle eritebilirler. Zaten cari açığımız yüksek olduğu için, daralmak reçetesine uymak zorunda kalacağız. Cari açığın finansmanı düşecek, pompalayarak iç talebi pompalayarak reel ekonomideki daralmanın aşılması mümkün olmaz. Bu da kırılganlığımıza ek bir katkı getiriyor.”



Odatv.com

8 Ekim 2008

zoom
14-10-2008, 08:21
Triliyonlarca vaad...Kriz belki böyle aşılır diye.Faiz indirimi henüz yok.İnşaallah son çareler de tükenmez.Yoksa borsalardaki bu yükseliş yapay bir tepki olarak anılarda yerini alacaktır.

zoom
15-10-2008, 11:53
Triliyonlarca vaad...Kriz belki böyle aşılır diye.Faiz indirimi henüz yok.İnşaallah son çareler de tükenmez.Yoksa borsalardaki bu yükseliş yapay bir tepki olarak anılarda yerini alacaktır.

Hala aynı kanaatteyim.

kaces
15-10-2008, 19:39
Şükürler Olsun ki..bizi etkilemiyor etkilemeyecek.Ne kadar kriz çığırtkanlığı yapan medya siyasetçi olsada onların kriz çığırtkanlıklarının ülkeye zarar vermek istemelerinden kaynaklandığını bu halk bildiği çin onları takmamaktadırlar.büyük ülkeler yüzlerce milyar dolar hatta Trilyon dolarlardan bahsediyorlar.Türkiyede ise kriz yok çok şükür.Ekonomimizi sağlamlaştıran hükümetimize teşekkür ederim.bu kriz bize zarar getirmeyecek. aksine bu krizden çok karlı çıkacak, ilerleyen yıllarda dünya gücü olmaya aday bir Türkiye olacak.

-----------------------------------------------------------------------

Bu yukaridaki yorumu Haber 7 den bir okur yorumu olarak kopyaladim.Insanin beyni yikaninca kor ve sagir olabiliyor.Ki ayni sitedeki su haberi gormuyor:
--------------------------------------------------------------------------------

15 Ekim 2008 17:09
Türkiye'nin cari açığı, Ağustos ayında, 2007 yılı Ağustos ayıyla karşılaştırıldığında yüzde 101,7 oranında artarak, 1 milyar 637 milyon dolardan, 3 milyar 302 milyon dolara yükseldi.

----------------------------------------------------------------------------------

Tarafsiz olmak bu kadar mi zor?

zoom
16-10-2008, 11:17
Triliyonlarca vaad...Kriz belki böyle aşılır diye.Faiz indirimi henüz yok.İnşaallah son çareler de tükenmez.Yoksa borsalardaki bu yükseliş yapay bir tepki olarak anılarda yerini alacaktır.

Endeksin yükseldiği gün uyarmıştım.

sabetay
28-10-2008, 20:20
Türkiye'nin Krizi Ekim'de Başlıyor KORKUT BORATAV
19/10/2008 08:02


2007'nin ikinci yarısından itibaren emperyalist sistemin metropollerini sarsmaya başlayan finansal kriz, ilk yılı boyunca çevre ekonomilerini ve bu arada Türkiye'yi fazla etkilemedi. Batı ekonomileri bu süre içinde pek küçülmediler; daha çok durgunlaşma patikasına girdiler. İthalat taleplerindeki durgunlaşmanın ihracatçı ülkelere, bu arada Türkiye'ye yansıması sınırlı kaldı. Öte yandan, krizin başlangıç aşamalarında finans kapital, Batı piyasalarındaki kayıplarını, büyük çevre ekonomilerindeki yüksek oranlı getirileri kovalayarak yıl sonu bilançolarını düzeltme seçeneğini yeğlediler, oralaradaki plasmanlarını koruma, yer yer artırma yolunu izlediler. Büyük bankalar, bu ekonomilere dönük kredi kanallarını açık tuttular. Bu dönem boyunca krizin metropol ekonomileriyle sınırlı kalabileceği; hatta "çevre"nin belli bir "ayrışma" göstererek dünya ekonomisinin kötüye gidişini kısmen telâfi edebileceğini bekleyenler oldu.

Türkiye'deki durum da bu senaryoyla uyum gösterdi. Amerika'da finansal huzursuzluğun henüz patlak vermediği Haziran 2007 ile krizin bir hayli yoğunlaştığı Ağustos 2008 arasında İMKB endeksi yüzde 10 dolaylarında geriledi; ancak bu gerileme yabancıların dövize dönüp Türkiye'den çıkmasına (ve bu arada döviz fiyatlarının yükselmesine) yol açmadı. Bu on dört aylık dönemde 1 dolar + 1 avro'luk döviz sepetinin ortalama fiyatının da yüzde 5 oranında düşmüş olması net dış kaynak çıkışının gerçekleşmediğinin dolaylı bir kanıtıdır. Borsadan çıkan yabancılar, paralarını YTL'li diğer plasman araçlarında, tahvil, mevduat ve repoda tutmuşlar veya yeni dış borçlanmalar, yurt dışına çıkan kaynakları fazlasıyla telâfi etmiştir.

Bu saptamayı, ödemeler dengesinin Ocak-Ağustos 2008 verileri de doğruluyor. 2007 ile 2008'in ilk sekiz ayı karşılaştırıldığında yabancı kökenli sermaye girişlerinin yüzde 40 dolaylarında arttığını gözledik. Kısacası, Batıdaki finansal krizin ikinci dalgası, peşpeşe banka iflasları ve büyük boyutlu kurtarma operasyonlarıyla patlak verinceye kadar, Türkiye'ye dış kaynak pompalanmasında bir aksama gözlenmedi. Ağustos sonuna kadar hâlâ düşme eğiliminde olan döviz fiyatları da bunu gösteriyor.

Sözünü ettiğimiz ikinci dalga, 2008'in ikinci yarısını belirledi. Artık, batma riski altındaki türlü-çeşitli fonlar, finansal kuruluşlar, sağda-solda ve özellikle "yükselen piyasa ekonomileri"ndeki yüksek getirili yatırımlarını, "biraz daha kazanalım" diye tutma eğilimini terk edecekler; gerekirse kazançlarından feragat ederek, "malı alıp götürmeyi" yeğleyecekler; birbirlerine kredi açmaktan vazgeçmiş dev bankalar, özellikle büyük cari açık, astronomik dış borç yüküyle kırılganlaşmış olan çevre ekonomilerine açtıkları kredileri, faizi-anaparası ile birlikte vadesi geldiğinde toparlayıp likit varlıklarına ekleyeceklerdir.

Institute of International Finance (IIF) adını taşıyan ve Türkiye'yi de içeren otuz "yükselen piyasa ekonomisi"ne dönük sermaye hareketlerini izleyen bir uluslar-arası kuruluş var. Bu kuruluşun 10 Ocak 2008 tarihli raporu, Batı piyasalarındaki kargaşaya rağmen, 2008'de yükselen piyasalara dönük sermaye girişlerinin azalmadan süregeleceğini öngörüyordu. IIF, dokuz ay sonra, 12 Ekim 2008 tarihli yeni raporunda bu öngörüyü dramatik bir biçimde değiştirdi. Aktaralım: "[önceki iyimser öngörü] yakın zamana kadar geçerliydi; ne var ki, elimizdeki göstergelere göre sermaye akımları, son haftalarda hızla düşmektedir." Bu yeni öngörüye göre, kapsanan otuz çevre ekonomisine dönük sermaye girişleri 2008'de yüzde 32 oranında (yaklaşık 300 milyar kadar) gerileyecektir. Tekrar vurgulayayım: IIF'ye göre sermaye hareketleri "son haftalara kadar" canlı seyretmekte olduğuna göre 300 milyar dolarlık gerileme, 2008'in son üç ayında gerçekleşecektir.

Bu öngörünün Türkiye bakımından tam isabet taşıdığını söyleyebiliyoruz. Eylül sonunu izleyen üç hafta içinde yukarıda tanımladığımız döviz sepeti, yüzde 16,3 oranında arttı. Yabancıların YTL'li araçlardan çıkışlarının hızlandığı; yerlilerin bunu telâfi edecek boyutlarda döviz bozdurmadıkları ve dış kredi kanallarının tıkanmaya başladığı anlaşılıyor.

Derecelendirme kuruluşu Fitch, 2008 içinde Türkiye'nin gayri safi dış finansman gereksinimini (cari açık, vadesi gelen orta-uzun vadeli borç anaparaları ve kısa vadeli krediler olmak üzere) 133 milyar dolar olarak tahmin etmiş. İşlerin yolunda gittiği Ağustos sonuna kadar dış kaynak girişi 53 milyar dolardır. Gerisi? "Allah kerim…"

Kısacası, Türkiye'nin krizi Ekim'de başlamaktadır.

sabetay
28-10-2008, 20:22
Tehlikeler ve Fırsatlar KORKUT BORATAV
26/10/2008 07:06


Geçen hafta bu köşedeki yazı, “Türkiye’nin krizi Ekim’de Başlıyor” başlığını taşıyordu. Öyle görünüyor ki, finansal krizin ilk sert dalgaları sadece Türkiye’ye değil, çevre ekonomilerinin diğer zayıf halkalarına da Ekim 2008’de ulaşmıştır. Finansal krizin, metropol ekonomileriyle sınırlı kalma beklentisinin geçersiz olduğu artık ortaya çıktı. Çevre ekonomilerine dış kaynak girişlerinin durgunlaşması; giderek net sermaye çıkışının başlaması bu ülkeleri finansal krize sürükleyen ana etken olmaktadır.

Bu duruma ilişkin basit bir gösterge döviz fiyatlarındaki yükselmelerdir. Eylül sonunu izleyen dört hafta içinde (24 Ekim’e kadar) “yükselen piyasa ekonomileri” içinde, dolar fiyatlarındaki en hızlı artışlar Güney Afrika (yüzde 37.4), Türkiye (yüzde 37.3) ve Macaristan’da (yüzde 33.1 oranlarında) gerçekleşmiştir. Her üç ülkenin ortak özelliği (2008’de milli gelirin yüzde 6-8’i oranlarında seyredeceği tahmin edilen) yüksek oranlı cari işlem açıklarıdır. Finansal kriz ortamına sermaye hareketlerini denetleyerek ve/veya cari işlem fazlalarıyla giren ülkelerde (örneğin Çin, Tayland, Arjantin’de) ise, döviz kurları şimdilik istikrarlı seyretmektedir.

***

Kriz ortamıyla dış açıklarla veya dış fazlalarla karşılaşmak… Arada önemli bir fark var. Birinci gruptaki ülkeler için ihracat daralmasını iç talep genişleten politikalarla telâfi edebilirler ve böyle de davranmaktadırlar. Dış açık veren ülkelere gelince, uzunca bir süre devre dışı kalan IMF bunlara tırnaklarını göstermeye başladı ve kapısını çaldıklarında önereceği reçeteyi peşinen hatırlattı: “Cari açıkları yüksek olan ülkeler, sermaye girişlerinin hızla tersine dönmesi durumunda çok kırılgan konumda olacaklardır… [Bunlar], para politikasını gevşetmemeli;…malî disiplini sürdürmeli… [ve] emek piyasalarında süregelen katılıkları ele almalıdır.” (Dünya Ekonomik Görüntüsü, Ekim 2008, ss.69-71) Kısacası, faiz oranlarıyla vergileri yukarı, kamu harcamalarını aşağı çekmek ve işgücü maliyetlerinin düşürülmesine karşı direnç öğelerini tamamen ortadan kaldırmak… İç talebi baskı altına alarak (küçülerek) ve işçi sınıfının sırtından istikrar… İşte, finansal krizin Türkiye için gündeme getirdiği tehlikelerden biri…

Başka tehlikeler de var. Bunlardan birini, IMF’nin Genel Direktörü Dominique Strauss-Kahn’ın Güney Kore hükümetinin kabul ettiği önlemler paketinin bir öğesi için 19 Ekim’de söylediklerinden çıkarıyoruz: “IMF Kore hükümetinin bankaların dış yükümlülüklerini (borçlarını) garanti altına almasını hoşnutlukla karşılamaktadır.”

Fransız sosyalizminin eski yıldızlarından Strauss-Kahn’ın bu sözleri, 6 Aralık 2000’de, IMF’nin o tarihteki Genel Direktörü olan Horst Köhler’in Türkiye için söylediklerini hatırlattı: “Türkiye hükümetinin mevduat sahiplerini ve bankaların diğer alacaklılarını korumak için aldığı kararı alkışlıyorum.” Köhler’in alkışları, Türkiye’yi Kasım 2000’de sarsan ilk kriz dalgası sonunda başbakan Ecevit’in (yetkisi olmadığı halde) Türkiye bankalarının dış borçlarını (mevduatla birlikte) devlet garantisi altına almasının karşılığıydı. Kısacası, yabancı bankalar, batık kredilerinin ceremesini bizzat üstlenmekten kurtuluyorlar; bu yükü Türkiye hazinesine (ve halkına) yıkıyorlardı.

Bu iki ifade, bir finansal krizin çevre ekonomilerini vurduğu koşullarda IMF’nin ana hedeflerinden birinin, uluslararası bankaları gözetmek olduğunu ortaya koyuyor. Burjuvazinin özlemle beklediği “IMF çıpası” gerçekleştiği tadirde bize sunulacak reçete hazırdır: “Talep daraltılsın; işçi sınıfının direnme odakları kırılsın. Bankaların dış borçlarını devlet üstlensin.”

***

Peki, kriz ortamının yarattığı fırsatlar yok mudur? Olabilir. Bir örneği (21 Ekim tarihli Wall Street Journal’dan naklen) Arjantin’den verelim:
“Başkan Bayan Kirchner, özel emeklilik fonlarını kamulaştıracak bir taslağı Meclis onayına sundu. Çalışma Bakanı, önerilen reformun emeklileri belirsizlikten kurtaracağını ifade etti. Bu öneri, Arjantin’in uluslar-arası finansal çevrelerdeki parya konumunu pekiştirecektir.”
Latin Amerika ülkelerinin pek çoğunda, neoliberal furya, sosyal güvenlik sistemlerinin büyük bölümünün özelleştirilmesine ve çoğunluğu borsalara yatırılan fonlar tarafından yönetilmesine yol açmıştı. Son finansal kriz borsaları çökertince, emeklilik fonları eridi; emekçilerin gelecekleri kararmaya başladı. Arjantin hükümeti bu insanların geleceğini güvence altına almak için sistemi yeni baştan kamulaştırmayı planlıyor.

Demek ki kriz ortamları, halk sınıflarının neo-liberal dönemdeki kayıplarını geri alma fırsatları da yaratabilir. Ancak unutmayalım ki, Arjantin 2001-2002 krizini (Türkiye’nin aksine) uluslar-arası finans kapitale meydan okuyarak yönetebilmiş bir ülkedir. Kritik öğe, siyasi iktidarı etkileyecek, belirleyecek örgütlenmedir.

sabetay
29-10-2008, 01:22
Tuesday, October 28, 2008
Geçen Hafta ‘İlginç’ Bir Şey Oldu
(Cumhuriyet 27.10.2008)


Geçen hafta borsalarda yine panik vardı. Dow Jones köpüğün başladığı günlerdeki 7000 düzeyine doğru yoluna devam etti. New York Borsası’nın gelecek işlemleri bir süre için durduruldu. Dünya deniz ticaretini ölçen, bu yüzen ekonomik büyümenin geleceğine ilişkin çok önemli bir gösterge olarak kabul edilen Baltık Dry Index’in 14 haftadır sürdürdüğü gerileme geçen haftanın sonunda, yüzde 90’a ulaştı. Bloomberg bu konuyla ilgili haberini “En büyük köpük küreselleşmeymiş” başlığıyla verdi. IMF’nin dünya ekonomisi için gelecek yıl yüzde 1.9’luk büyüme öngörüsü, resesyon sınırı olarak kabul edilen yüzde 2.5’in çok altındaydı. Hafta sonu yapılan zirvede, Avrupa ve Asya liderleri birlikte, dünya bankacılık kurallarının, daha yakın bir denetime olanak verecek biçimde yeniden düzenlenmesini istediklerini açıkladılar. Ama, “ilginç bir şey oldu” derken bunların hiçbirini kastetmiyorum.

Meğerse ideolojiymiş!
Bence geçen haftanın en ilginç olayı, eski ABD Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan’ın mali piyasaların yanı sıra, serbest piyasa dogmasının da erimekte olduğunu gösteren itiraflarıydı.

Yıllardır ne zaman “neo liberalizmi” eleştirsek, bu böyle devam etmez, “hışt hışt geliyor” diyerek uyarmaya çalışsak, ekonomist taklidi yapan televoleciler görüşlerimizi hep ideolojik olmakla suçladılar. Yani objektif değildik, gerçekleri değil kötü niyetlerimizi dile getiriyorduk.

Perşembe günü, bu taklitçilerin, “guru”su, Maestro dedikleri adam, Alan Greenspan, ABD meclis komisyonuna ifade verirken ağzından baklayı çıkardı. Efendim, meğerse, herkesin bir ideolojisi varmış. Ama bir farkla... Kriz göstermiş ki Maestro’nun 40 yıldır izlediği neoliberal ideolojide vahim bir hata varmış; gerçekliğe uymuyormuş.

O taklitçilerin, şimdi yüzlerinin kızarmasını tabii ki beklemiyorum. Ama, sanırım artık ben “Maestro” sayesinde geceleri, sağdan sola dönüp, kendi kendime “Biz çok mu ideolojiğiz?” türünden sorular sormadan, rahatlıkla uyuyabileceğim.

‘Şok geçirdim, inanamıyorum’
“Maestro”, krizin şiddeti karşısında gözlerine inanamıyor, şok geçiriyormuş. Komisyon Başkanı, “Yani, ideolojiniz yanlıştı mı demek istiyorsunuz” diye soruyor. Maestro önce, “kültürel çalışmalar” disiplininden bir sayfa ödünç alırcasına, herkesin bir ideolojisi olduğuna ilişkin kısa bir söylev çektikten sonra (yani, geçmişte eleştirilere kulaklarımı kapadım diye bana ideolojik deyip durmayın), “tam da bu yüzden şok içindeyim, 40 yıldır işlediğini sandığım model meğerse hatalıymış” diyor.

Komisyon başkanı üsteliyor, “Yani dünya görüşüm yanlıştı mı demek istiyorsunuz?” Maestro, “Evet gerçekliğe uymuyorsa...” sonra başlıyor fırıldak gibi dönmeye, “Efendim bazen yüzde 60 doğrusunuzdur, o zaman yüzde 40 yanlışsınız demektir” falan filan... Demeye getiriyor ki, bankacıların açgözlü olacağını, piyasaların riskleri yanlış hesaplayacağını düşünememiş. Kim düşünememiş? Saçını Wall Street’de dökmüş biri... Geçenlerde aktarmıştık, kendisini riskler kontrolden çıkıyor diye uyaranları bezdirip istifaya zorlayan adam. Şimdi dönmüş 2005’te uyarmıştım diyor. Hadi canım sen de...

Greenspan, konuşmasında, krizin gerçek nedenleri üzerine açıklayıcı bir bilgi de veremedi ama bazı çok önemli öngörülerde bulunmadı değil: İşsizliğin aniden artması engellenemeyecek, ev piyasaları dibe vurmaktan hâlâ çok uzak. Gelin biz Greenspan’ı, ona Maestro diyenleri vicdanlarıyla baş başa bırakıp, bu öngörüler üzerinden devam edelim.

Kriz derinleşiyor, yoksulluk, açlık dalgası geliyor
Ben artık mali piyasalardaki gelişmeleri adeta esneyerek okuyorum. Çünkü artık konu değişti. Piyasaların ayağı yere değdi. Değince de üzerinde durmaya çalıştıkları zeminin (“artı değerin” üretildiği yerin) hızla daralmakta, birilerinin uçuruma düşmekte olduğunun ayırdına vardılar. İşte bu yüzden artık piyasaların gözü, merkez bankalarının piyasaya bastığı trilyonlarda değil, büyüme, dış ticaret, şirket bilançoları, işsizlik gibi verilerde. Öyle ki, artık borsalar, bu veriler birazcık bile kötü gelse paniğe kapılıp düşmeye başlıyorlar. Bu koşullarda, Dow Jones, köpüğün başladığı noktaya 7000-7500 bandına kadar gerilerse şaşmayacağım. Bu bandın da altına düşerse, “1929’dan bu yana en büyük mali kriz” lafı da artık anlamını yitirecek.

Kısacası, korkarak beklenen “fasit daire” oluştu. Kredi krizi üretici sektörleri vurdu. Üretici sektörlerdeki gerileme şimdi döndü, batık krediler, iflaslar üzerinden mali piyasaları vuruyor. Böylece krizin merkez üssü, gelişmiş ülkelerde işsizlik hızla artıyor. Kredi daralırken talep hızla geriliyor. Dükkânlar, fabrikalar kapanıyor, kapasite fazlası oluşuyor, işsizlik artıyor. Birikmiş servet, krediyle sürdürülen refah yok oluyor. Bunların sonucu yoksulluk ve giderek yayılan bir açlık dalgası olacak, hem de bu kez, yalnızca azgelişmiş ülkelerde değil...

Daha kriz etkileri görülmeden önce dünyanın 120 kentinde yapılmış bir araştırma, ABD’nin en büyük kentlerindeki gelir dağılımı eşitsizliklerinin, Kenya, Fildişi Kıyısı gibi yoksul ülkelerin başkentlerindeki eşitsizlik düzeyine ulaştığını ortaya koyuyordu (The Guardian 23/10/08). Bu eşitsizlik, ekonominin sözde büyük bir büyüme sergilediği dönemde oluşmuş. Şimdi işsizlik artışı, insanların evlerini, emeklilik fonlarını kaybetmeye başlamasının yanı sıra, belediye kaynaklarının önemli bölümünün borsalarda buhar olmuş olmasının da etkisiyle, yoksulluğun etkilerini hafifletecek kurumlar da zayıflıyorlar. Eğer maliye politikaları ile yeni kaynaklar harekete geçirilip iş olanakları yaratılmazsa, büyük kentlerin, giderek artan bölümlerinin yaşanmaz hale gelmesi kaçınılmaz.

Ve gelişmekte olan ülkeler
Ama, hamdolsun kriz bizi vurmayacak, hatta fırsat yaratacağız. Zaten sosyal güvenlik sistemimiz, kamu hizmetlerimiz de gelişmiş ülkelere parmak ısırtacak düzeyde. Gıda tedariki konusunda da zaten kendi kendimize yeterliyiz. Bu nedenlerle bizim açımızdan korkacak bir şey yok. Ama kredi krizi gelişmekte olan ülkelere giden kaynakları hızla daralttı. Risk primleri de artıyor. İhracat pazarları daraldı, emtia fiyatları düştü. Dış kaynağa çok daha yüksek faiz ödemek zorunda kalacak olan gelişmekte olan ülkeler, ihracat gelirlerinin de erimesine şahit olacaklar. Bu yüzden, bu ülkelerde, büyümeyi, tüketici talebini hatta en temel sağlık ve gıda tedarikini finanse etmek giderek daha da zorlaşacak.

Üstelik bu zorluklar geçen yılın, bu yıl etkileri hâlâ hissedilen gıda krizi üzerine geliyor. Birleşmiş Milletler’in Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) Direktörü Jacques Diouf, mali krizden dolayı gelişmekte olan ülkelere yönelik yardımların da bu yıldan itibaren gerileyerek, sorunları daha da ağırlaştırmasından endişe ediyor. Gıda fiyatlarında gerilemeler, üreticiyi, fiyatları düşen ürünlerden uzaklaştırarak yeni bir gıda krizi dalgasını yaratması da bekleniyor. Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, “Gelişmiş ülkelerdeki insanlar mali kriz üzerinde odaklandıklarından yoksul ülkelerde gelişmekte olan bir insani kriz gözlerden kaçıyor” diyor. Hamdolsun bizde durum farklı!

Posted by Ergin Yildizoglu at 2:03 PM 0 comments

sabetay
30-10-2008, 01:10
Sıcak para kaçıyor
MAHFİ EĞİLMEZ
EKONOMİ / 28/10/2008

Sıcak para, faiz veya temettü geliri elde etmek ya da gelir artışı farkı alabilmek için geliyor. Yabancı kurum ya da kişilerin Türkiye’ye açtıkları krediler, Türk bankalarına yatırdıkları mevduat, Hazine’nin çıkardığı tahvil ve bonoları (DİBS) satın almakta kullandıkları paralar, Türk borsasındaki hisse senetlerine yönelen yabancı kaynaklar sıcak paranın örnekleri. Yatırımcılar kriz olasılığı gördüklerinde, sermaye hareketlerinin serbestliği ilkesinden yararlanarak, paralarını alıp ülkeden çıkabiliyorlar. O nedenle bu tür yatırımlar sıcak para
olarak adlandırılıyor.
Sıcaklığın paradan değil bulunduğu yerden kaynaklandığını öne sürenler de var. Yani yatırımın bulunduğu yer ısınmaya başlayınca yatırımcı parasını alıp kaçıyor.
Buna karşılık doğrudan yabancı sermaye yatırımları bir ülkeye uzun dönemde kalmak için
geliyor. Bu yatırım türüne de soğuk para demek mümkün.
Hiç kuşkusuz ülkelerin yabancı kaynak tercihi soğuk paradan yana.
Türkiye öteden beri sıcak para çeken ülke konumunda yer alıyor. Geçmişte siyasal risklerin yüksekliği, ekonomideki istikrarsızlıklar, komşularıyla ilişkilerdeki sıkıntılar nedeniyle yeterince doğrudan yabancı sermaye yatırımı çekemezdi.
Asya ülkelerinin on milyarlarca dolarlık yatırım çektiği dönemlerde Türkiye yılda 1 milyar dolar dolayında ortalama doğrudan yabancı sermaye yatırımı elde ederdi. Dış kaynak ihtiyacının büyük çoğunluğunu sıcak para olarak sağlardı.
Bunu yapmak için de yüksek faiz öderdi. AB ile ilişkiler ciddileşip de müzakere aşamasına
gelindiğinde Türkiye’ye yönelik doğrudan yabancı sermaye girişleri yılda 20 milyar dolarlara ulaşmaya başladı. Böyle bir ortamda bir ekonominin yabancı kaynak açısından sıcak paradan soğuk paraya dönmesi beklenir. Oysa Türkiye’de böyle olmadı.
Türkiye, cari açığının hızla artması nedeniyle bu iki kaynağa yer değiştirtmeyi başaramadı.
Doğrudan yabancı sermaye yatırımları artsa da sıcak para, cari açığın finansmanında başrolü oynamaya devam etti. Çünkü Türkiye’nin hedefi cari açığını düşürmek değil onu her ne pahasına olursa olsun finanse etmek biçiminde oldu. Öyle olunca da yüksek faiz ödemeye ve düşüremediği cari açığı ağırlıklı olarak sıcak parayla finanse etmeyi sürdürdü.
Aşağıdaki tabloyu dünkü Anka Ekonomi Bülteni’nden aldım (son sütunu ben ekledim.) İlk üç sütun çeşitlerine göre Türkiye’deki sıcak parayı, dördüncü sütun bunların toplamını Ekim ayı itibarıyla, son sütun da akım olarak Türkiye’ye gelen yıllık doğrudan yabancı sermaye tutarını yani soğuk parayı Ağustos ayı itibarıyla gösteriyor. Geçen yılın ağustos ayında yabancı sermaye girişi 15.6 milyar dolardı. Buna göre Türkiye’deki sıcak para ülkeyi
hızla terk ederken gelen doğrudan yabancı sermaye yatırımı da azalıyor. Kriz ortamında bu
doğal bir gelişme. Sonuçta bir türlü düşüremediğimiz cari açığı kriz düşürecek. Finansmanı bulamayınca cari açık yaratamayacağız. Bütün sorun son beş yılın cari açıklarının yarattığı dış borç stoku sorununu nasıl çözeceğimizde.

sabetay
30-10-2008, 01:13
Ercan KUMCU
ekumcu@hurriyet.com.tr

İyi ki kriz çıktı da işler düzeliyor


DEPREM olduğunda, jeofizikçiler rağbet görüyor. Ekonomik kriz çıktığında da, iktisatçılar ortalığa dökülüyor. Şimdi, iktisatçıların zamanı.

İki bilim dalının da kamuoyunu bilgilendirmesi ve aydınlatması görevi var. Kamuoyu ile iletişimde farklı tavırlar alınabilir. Eğer bilinebiliyorsa, yarın deprem olacağını söylemek halkı paniğe sevk etmek midir? Ya da olasılığı düşük bir gelişmeyi sanki yüzde yüz olacakmış gibi kamuoyuna takdim etmek ne derece ahlakidir?

İktisatçıların da kamuoyu ile ilişkilerinde benzer bir nokta var. Üstelik, jeofizikçilerden farklı olarak, iktisatçıların olayların belli bir doğrultuda gitmesinden kişisel çıkarları da olabilir. Kendinin ya da çalıştığı kurumun durumuna göre, iktisatçıların kamuoyu önünde yaptıkları tartışmalar taban tabana zıt olabilir.

Yurt dışında da bunu sıkça görüyoruz. Finansal kurum iktisatçıları yaşanan krizi çalıştıkları kurumun durumuna göre farklı yorumlama eğilimine giriyorlar. Piyasada en saygın konumda olan iktisatçılar dahi, çalıştıkları finansal kurumların çıkarları doğrultusunda beklentiler yaratabilmek için çalışabiliyorlar. Lehman Brothers’ın iktisatçıları buna iyi bir örnekti.

TEMKİNLİ İYİMSERLİK

Son dönemde Türkiye’de döviz kurları hızlı bir biçimde arttı. Geçen ayın günlük ortalamasına göre, iki gün öncesine kadar kurlar bu ay sepet bazında yüzde 30 civarında arttı. Hazine bonolarının faizi yüzde 25’e dayandı. İç talep hızla daralıyor. İş alemi tedirgin. Bankaların eskisi gibi kredi vermek için müşterilerinin peşinden koşmadıkları söyleniyor. Hatta, vadesi gelen kredilerin yenilenmesinde zorluklar yaşandığı iddia ediliyor. Borsa endeksi yerlerde sürünüyor. Sermaye piyasalarındaki bazı yabancı yatırımlar ülkeyi terk ediyor. Yalnız bizde değil, bu olaylar tüm gelişmekte olan ülkelerde yaşanıyor.

Kısacası, son altı yıldır Türkiye ekonomisinin başarılarına destek veren tüm gelişmeler tersine dönmüş durumda. Bu durumda dahi, kamuoyunu aydınlatma durumundaki iktisatçıkların "temkinli bir iyimserlik" içinde olmaları normal karşılanmalı. Ama, her şeyi güllük gülistanlık göstermeye çalışmak kamuoyunu bilgilendirme işlevinin kötüye kullanılması anlamına geliyor. Buna, belki "düzmece iyimserlik" denebilir.

DÜZMECE İYİMSERLİK

Düzmece iyimserlikten bir örnek:

"Bugüne kadar Türkiye ekonomisinde en fazla şikayet edilen olgu döviz kurlarının düşüklüğü ve artan cari işlemler açığıydı. Kurların yükselmesiyle, ihracatçılarımız rahatlayacak. İthalat, pahalı hale geldiğinden, azalacak. Dolayısıyla, bugüne kadar risk olarak algılanan cari işlemler açığı da düşme eğilimine girecek. Gördüğünüz gibi, bir türlü çözemediğimiz sorunları piyasa kendiliğinden çözüyor.

İyilikler bu kadarla da kalmıyor. Borsa endeksi o kadar düştü ki, yabancı yatırımcılar yeniden Türkiye’ye akın etmeye başlayacaklar. Faizler o denli arttı ki, yabancılar için Türkiye’den başka daha iyi getiri sağlayan bir ülke yok.

Petrol ve diğer hammadde fiyatları düşüyor. Dolayısıyla, enflasyon da düşecek. Enerji ucuzladığından, üretim maliyetleri düşecek. Cari açık sorunu çözülürken, üretim de artacak.

Kısacası, iyi ki dünyada kriz çıktı da, biz ekonomik sorunlarımızı çözüm yoluna sokabildik."

Bu nasıl sorun çözmekse, ihracatçı da tedirgin, iç piyasaya mal üreten sanayiciler de. Herhalde onlar "kötümser" ve "felaket tellalı" iktisatçıları dinliyorlar. Halbuki, "düzmece iyimser" iktisatçıları dinleseler ortalık günlük güneşlik olacak!

Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun.

sabetay
30-10-2008, 01:18
Asaf Savaş Akat


Döviz kurunun serüveni


Dünya borsaları haftanın ilk gününü kötü geçirdi. Tokyo yüzde 6, Hong Kong yüzde 12 değer kaybetti. Yazıya oturduğumda New York açılmamıştı. Ama Londra yüzde 2, Paris yüzde 4 aşağıda idi.

Öte yandan doların euro ve diğer Avrupa paraları karşısında değerlenmesi sürüyordu. Euro paritesi 1.24’e inmişti. Bir hafta önce 1.35 olduğunu hatırlatalım. Geçen haftaya kadar 100’ün üstünde olan Japon yeni ise 95’in altına yerleşmişti.

Daha ilginci, güne kayıpla başlayan İstanbul Borsası son baktığımda artıya geçmişti. Paralelinde, döviz kurunda da bir gevşeme gözleniyordu. Paritenin lehinde seyretmesine rağmen dolar 1.68’in altına inmişti.

Döviz sepeti kurları

Son iki haftadır Türkiye döviz piyasaları gergin günler geçiriyor. Kur hareketinin bekleniyor olması ya da Türkiye’nin kontrolü dışında küresel dinamiklerden kaynaklanması bu sonucu değiştirmiyor.

Vatandaşın döviz kuruna duyarlılığını bildiğimiz için, son yazılarda bu konuyu işliyoruz. Neler oldu ve neler olabilir sorularını cevaplamaya çalışıyoruz. Bu bağlamda 2001 sonrasında kurun seyrini hatırlatmakta yarar gördük.

Parite oynamalarının etkisini kısmen düzeltmek için “0.5 euro + 0.5 dolar” döviz sepetini kullanıyoruz. Bu yöntem artık yaygın kabul görüyor. Euro ve dolar kurlarının tam ortasında yer alması algılamayı kolaylaştırıyor.

Merkez Bankası’nın açıkladığı günlük kurları izliyoruz. Seriyi sepetin 1 YTL’yi aştığı 1 Nisan 2001’den başlattım. Düne kadar geliyor. Yani yedi yıl yedi ayı kapsıyor. Sonuçlar grafikte yer alıyor. Bu dönemde kurda küçüklü büyüklü çok sayıda dalga yaşandığı net şekilde görülüyor.

TL’nin dalgaları

Sepet en yüksek değerine 1.94 ile Cuma günü (24 Ekim) ulaşıyor. Dün tekrar 1.90’ın altına gerilemişti. Bundan önce 1.90’ın üstüne çıktığı tek tarih yirmi sekiz ay öncedir. 27 Haziran 2006’da 1.91 olmuştu.

Krizle başlayan ilk yukarı dalga Ekim’de kuru 1.63’e taşıyor. Sonra inişe geçiyor. Nisan 2002’de 1.21’e geriliyor. Seçimle birlikte ikinci dalga başlıyor. Irak Savaşı ile (Mart 2003) 1.80’e çıkıyor. Savaş sonrası tekrar düşüş eğilimi hâkim oluyor.

Aralık 2003’te ve Mayıs 2004’te iki kez döviz piyasasında gerginlik kuru tırmandırıyor. Ama eğilim değişmiyor. Sepet 1.50 civarında dalgalanıyor. 2005’te ve 2006 başında Merkez Bankası’nın büyük döviz alımları yaptığını hatırlatalım.

Mayıs 2006’daki küresel türbülans döviz piyasasını vuruyor. Sonrasında yavaş ve dalgalı bir düşüş var. Bu yılın ilkbaharında tekrar 1.70’i aşıp ardından 1.50’lere dönüyor. Böylece son yukarı dalgaya geliyoruz.

Sepetin dönem ortalaması 1.53 çıkıyor. Uzun süre 1.50-1.70 aralığında dalgalanıyor. Böylece esas soruya geliyoruz. Küresel mali kriz ortalamada ve dalga sınırlarınde artışa yol açacak mı? Ben “evet” diyorum. Ayrıntılar bir başka yazıya kaldı.

sabetay
30-10-2008, 01:24
Ege CANSEN
ecansen@hurriyet.com.tr

Türevi bırak, entegrale bak


KONUMUZ, kaçınılmaz olarak finansal kriz. Krizle yatıp, krizle kalkıyoruz. Çünkü kriz, bütün dehşetiyle bizi de içine aldı. Soruyoruz:

Finansal kriz yüzünden benim parasal, menkul ve gayrimenkul yatırımlarım daha ne kadar değer kaybeder?

Alacaklarım var, tahsil edebilir miyim?

Borçlarım var, ödeyebilir miyim?

Finansal kriz, iktisadi krize dönüştü. İşler, tekrar ne zaman açılır?

İnsanlar, mesela ben, işsiz kalır, geçim zorluğuna düşer miyim?

Dünyayı yönetenler, yapmaları gerekeni yapıyorlar mı?

Türkiye’yi yönetenler, yapmaları gerekeni yapıyorlar mı?

Her krizden fırsat çıkar deniyor. Bunun için ben ne yapayım?

* * *

Geçenlerde bir ilán gördüm. Başlık şöyle; "Calculus öğren, kendine yeni bir dünyanın kapılarını aç!" Türkçe okunuşuyla kalkulus (calculus) kısaca "hesap" demek. Diferansiyel ve entegral hesap diye biliniyor. Micheal Starbird adında bir matematik profesörü, kendini tüm áleme "calculus" öğretmeye adamış. İnanın çok kolay diyor. Bunun için 1300 sayfalık bir kitap yazmış. Kendi ifadesiyle, iki sayfada doğadaki "değişim" ve "hareket"in anlaşılmasını sağlayacak iki temel kavramı yani "türev" ve "entegral"i anlatmış. Geri kalan 1298 sayfada uygulamalı örnekler vermiş.

* * *

Bildiğiniz gibi, yaşanılan finansal kriz "türev" ürünlerden çıktı. Olay kısaca şöyle gelişti. Önce insanlar gitti, bankalardan ipotek mukabili ödünç aldı. Ortaya bir "kredi sözleşmesi" çıktı. Bu sözleşmenin bir borçlusu, yani evi alan kişi; bir alacaklısı, yani ödüncü veren banka; bir de ödüncün teminatı olan taşınmaz mal vardı. Bu sözleşme teminat gösterilerek, ikinci bir sözleşme yapıldı. Sonra ikinci sözleşme, başka tür akitlerle harmanlanıp üçüncü sözleşme yapıldı, sonra dördüncüsü ve bu türetme işlemi belki de yüz kere tekrar edildi. Böylece ortaya kimsenin hesap bile edemeyeceği büyüklükte bir "türev ürünler stoku" çıktı. Toplam stokun 120 trilyon dolara vardığı söyleniyor. Böyle söylenince vatandaş bunu 120 trilyon dolar para battı diye anlıyor. Çok huzursuz oluyor.

* * *

Dünya’nın bütün sersem kurnazları bir araya gelse böyle bir serveti yüz yılda batıramaz. Reel olmayan ekonomide işlemler genelde "toplamı sıfır olan" oyunlardır. Birinin kárı, çoğunlukla diğerinin zararıdır. Reel zarar, esas olarak reel sektörden doğar. Buradan bankalara yansır. Soru: Türevi 120 trilyon dolar eden denklemin "entegrali" ne? Kaç paralık birincil işlem yapılmış? Teminatlarının değer kaybından oluşan zarar ne? Bende bu sorunun hazır bir cevabı yok. Birlikte bulmaya çalışalım. ABD’de de bir milyon ipotekli ev satılıkmış. Tanesi 500 bin dolar olsa, 500 milyar dolar eder. Başka batık kredileri de ekleyelim, taş çatlasın birinci işlemlerin toplamı 700 milyar doları geçmez. Teminatların değeri % 40 düşmüş olsa, kredilerin teminatsız bakiyesi 280 milyar dolar eder. Bu da, bırakın tüm Dünya’yı ABD için bile altından kalkılamayacak bir yük değildir.

Son Söz: Türev ürünlerin yarattığı sorunların türevi, sonsuzdur.

sabetay
30-10-2008, 01:31
Güven Sak
Merkez Bankası'na yeni bir görev düşmektedir
28.10.2008 | Güven Sak | Yorum




Bu kriz, öncekilere benzemeyen, bir krizdir. Öncekiler deyince, niyetimiz, işi, kapitalist üretim tarzının başlangıcına kadar filan götürmek değil. Niyetimiz son derece operasyonel. Bu kriz, 2004 yılındaki, 2006 yılındaki çalkantılara hiç ama hiç benzemiyor. Daha ciddi. Ciddi kriz deyince, kolektif hafızamızda yer eden 2001 krizidir. Bu kriz, 2001 krizi benzeri sonuçlara yol açabilecek potansiyele sahip bir krizdir. Öncelikle üzerinde mutabakat sağlanması gereken iki mesele vardır: Bunlardan ilki işin ciddiyeti ile ilgilidir. İş ciddi ise üzerine ciddiyetle eğilmek gerekir. Bu kriz, ciddiyetle ele alınması ve üzerinde düşünülmesi gereken bir krizdir. Bu ilk noktadır. İkincisi ise ortada 2001 krizi benzeri sonuçlara yol açabilecek potansiyel bir tehdit vardır. İş, 2001 yılındaki gibi ciddi ve hatta o günkünden daha büyük boyutlu olabilir. Ancak bu tehdidin ille de gerçeğe dönüşmesi gerekli değildir. Bu krizi sınırda durdurmak mümkündür ve faydalıdır.
Dünyamız ilk küresel krizini yaşamaktadır. Küresel krizle baş edebilecek, küresel bir mekanizmamız ise yoktur. Bu durumda, meydan ulus devletlerin etkin politika koordinasyonuna kalmaktadır. Onu yapmak kolay olmadığına göre bugünlerde, "her koyun kendi bacağından asılmakta", her ulus devlet, küresel krizi, sınırlarından içeriye girmemesi için önlem almaktadır. Nasıl önlemler alınmaktadır? İsterseniz en sondan başlayalım: Geride bıraktığımız hafta sonunun sürprizi Körfez'den geldi. Kuveyt hükümeti, banka mevduatlarını kamu güvencesi altına aldığını açıkladı. Ayrıca bir bankayı da kamu kaynakları ile kurtarmaya karar verdi. Suudi Arabistan, KOBİ'ler için 2.3 milyar dolar tutarında bir fon oluşturduğunu açıkladı. Brezilya hükümeti, kamu bankalarına iki yeni görev verdi: Buna göre Brezilya'nın iki kamu bankası, bankalara ve de şirketlere ortak olabilecekler. Ayrıca iki kamu bankasına yurtdışından borçlanarak, kaynak toplama görevi verildi. Böylece bir nevi, krize karşı bir fon oluşturulmuş oldu. Bu arada, bankalara kısa vadeli olarak 50 milyar dolar likidite aktarabilecek bir mekanizma da oluşturuldu. Güney Kore hükümeti, Kore bankalarının yabancı para borçlarına garanti verdi ve bu amaçla 100 milyar dolarlık bir havuz oluşturdu. Bu arada 30 milyar dolarlık bir kaynağı da kredi olarak şirketlere aktarılmak üzere ayırdı. Rusya'da, hangi şirkete ne kadar kaynak aktarılacağına karar vermek için bizzat Putin'in devrede olduğu ısrarla belirtiliyor.
Ne oluyor? Her ülke kendi sermayesini, gelecek küresel dalganın etkilerinden korumak için bir tedbir geliştirmeye çalışıyor. Bu bir. Dikkat ederseniz, yukarıda adı geçen ülkeler, krize neden olan bankalara sahip olan gelişmiş ülkeler değil. Krizden dolaylı olarak etkilenecek, gelişmekte olan ülkeler. Bu iki. Her ülkede yapılan üç aşağı beş yukarı aynı. Herkes kendi ülkesi dışında ortaya çıkan ama kendi ülkesine doğru yürüyen krizi sınırda karşılayıp, durdurmak istiyor. Hazırlıkları ona göre yapıyor. Bu üç. Her ülke kamu kaynaklarından bir fon oluşturarak, bankalarının, şirketlerinin alacaklarına kefil olacak mekanizmalar inşa etmeye çalışıyor. Bu dört. Garantinin bankanın mı, şirketin mi alacaklarına verileceği, bu garantinin nasıl işletileceği ülkeden ülkeye değişiyor. Bu da beş. Demek ki neymiş, her ülke "Dil, ağrıyan dişe gider" misali kendi sorununu çözmeye çalışıyormuş. Hepsi başarılı olacak mı? Muhtemelen, hayır. Peki, neden tedbir almaya çalışıyorlar? Çünkü bu kriz "olayların önünden gitmeyi" gerekli kılıyor. Proaktif olmayanın, sürekli "Dümende biri var mı" sorusuna muhatap olmasını beklemek gerekiyor. "Dümende biri var mı" sorusuna muhatap olmak, kitle psikolojisinin önemli olduğu bir dönemde, maça yenik başlamak anlamına geliyor. Bu altı. Aslında herkes ülkesinin döviz rezervlerini ihtiyaca uygun bir biçimde kullanmak için kararlar alıyor. Farkında mısınız? Brezilya, kamu bankalarına merkez bankasına rezervine destek olacak bir yeni döviz havuzu oluşturma yetkisini de bu çerçevede veriyor. Bu da yedinci tespit olsun.
Yukarıdaki tespitler Türkiye için önemlidir. Türkiye, 2002 yılından beri, mali disiplin sayesinde, borç stokunu düşürmüştür. Bu sayede, kamu kaynaklarını, krizi sınırda durdurmak için, seferber edebilme esnekliğine sahiptir. Bu politika esnekliği imkânı, bugün için, son derece değerlidir. Peki, ne yapılacaktır? Yurtdışından borçlanan şirketlerimizin aldığı kredilerin döndürülebilmesini sağlamak için gereken tedbirleri almak ve garanti mekanizmalarını tasarlamak galiba ilk önceliğimiz olmalıdır. Dışarıdan içeriyi etkileyecek temel yol budur.
Peki, böyle bir büyük fon nasıl oluşturulacak ve kim tarafından işletilecektir? Sistemi, siyasi etkilerden uzak, teknik bir biçimde işletebilecek kurum hangisidir? Öyle anlaşılmaktadır ki, merkez bankamıza yeni bir iş düşecektir. Amerikan Merkez Bankası'nın şirketlere doğrudan kredi açtığı bir dünyada, bizim bankamıza da sıradışı bir görev düşmektedir. Dedik ya, bu kriz, öncekilere benzemeyen bir krizdir. Kriz dalgalarının sınırlarımızda durdurulması gerekmektedir. Daha işin başında olduğumuz unutulmamalıdır.
Referans'ın dünkü manşetinde, eski BDDK Başkanı Engin Akçakoca'nın, iyi düşünülmüş ve kurumsal açılımlara sahip önerileri yer aldı. Bugün ortaya koyduğumuz, aslında TEPAV'da bir süredir üzerinde çalıştığımız görüşlerin, bu önerilerle bir arada ve aynı gözlükle okunmasında sanıyoruz fayda vardır. Aklın yolu birdir.

sabetay
31-10-2008, 02:09
Hurşit GüneşGösterge
hgunes@milliyet.com.trTürkiye’den ne kadar yabancı parası çıktı?
30 Ekim Perşembe 2008


Son iki aydır ABD’de çıkan ve dünyaya yayılan küresel krizle beraber Türkiye’de de mali piyasalar karıştı. Dövizde çok ciddi bir hareketlilik görülmeye başladı. Buradan da anlaşıldı ki, yabancılar hızla Türkiye’den çıkışa geçti.
Bu çıkışın iki nedeni vardı. Birincisi, ABD’de inanılmaz bir güven krizi sonucu oluşan likidite sıkışıklığıydı. Mali sistemdeki oyuncular hemen her ülkede dolar bulup ABD’ye taşımaya çalıştı. Ancak daha önemlisi, risk iştahı iyice azaldığı için, dış açığı yüksek olan ülkelerden hızla çıkmak istendi. Tabii başta da Türkiye gibi ülkelerden. Bu da o ülkelerde kurları zıplattı. Nitekim ülkemizde dolar 1.17 YTL’den 1.72 YTL’ye fırlayıverdi.
Türkiye’den çıkan bu sıcak para konusunda ise farklı rakamlar telaffuz ediliyor. Kimisi 15 milyar dolar gibi rakamları belirtirken, kimisi de 50 milyar dolara varan tahminler yürütüyor. Borsadaki kayıplar, bonolardaki yabancı payları üzerinden hesaplar yapılıyor.

Vatandaş sattı, yabancı aldı
Yabancılar bir ülkeden çıkıyorsa, o ülkenin parasını verir, karşılığında dolar veya euro alır. Yani birilerinin de dolar ya da euro’sunu bozması gerekir. 29 Ağustos’tan başlayarak 10 Ekim’e dek Türkiye’de gerçek kişilerin 5.5 milyar dolar ve 641 milyon euro’luk mevduatı azalmış. Bunun dışında tüzel kişilerin de 297 milyon dolar ve 92 milyon euro’luk mevduatı azalmış.
Yani toplam 5.8 milyar dolar ile 730 milyon euro bozdurulmuş. Bunun toplamı 6.8 milyar dolar ediyor. Bunun da 3.6 milyar doları 3 Ekim’e dek bozulmuş. Yani sadece 3-10 Ekim arasında döviz mevduatlarındaki azalma tam 3.2 milyar dolar!
Bunun dışında, döviz bozabilecek bir başka kesim ise bankalar. Bankaların döviz pozisyonlarındaki değişim mevduat sahibinden alıp da bozdurmadığı ya da fazlaca bozduğu durumu gösterir. Daha açık bir ifadeyle, mevduat sahibi dövizi bankaya satar. Banka da piyasaya. Banka bu işlemi yapmazsa net döviz varlığı artar. Kendisine satılandan fazla döviz satarsa da pozisyon açığı doğar.
Bankalar 29 Ağustos tarihinde bilançolarında yabancı para genel pozisyonları (bilanço içi ve dışı beraberce değerlendirildiğinde) 887 milyon dolarlık açık gösteriyormuş. 3 Ekim tarihinde bu açık 1.168 milyon dolara çıkmış. 10 Ekim tarihine gelindiğinde de 2.4 milyar dolara yaklaşmış. Kısacası, bankalar da 1.5 milyar dolarlık kendi dövizlerini bozmuş!
Döviz varlığında azalma gösteren üçüncü kesim ise Merkez Bankası. 10 Ekim’e kadar olan dönemde MB’nin döviz rezervlerinde 1.6 milyar dolarlık bir azalma gerçekleşmiş. Ancak bunun 1.2 milyar doları kamunun borç ödemesinde kullanılmış. Demek ki MB, dövizlerini dikkatli kullanmış. Sadece 400 milyon dolar kadar bir erimeye izin verilmiş.

Sıcak paranın yüzde 15-20’si terk etti
Buradan şu sonuç çıkıyor. Sıcak para çıkışlarının (10 Ekim’e dek süreçte) 6.8 milyar doları mevduat sahibinden, 1.5 milyar doları bankalardan, 400 milyon doları da MB’den karşılanmış. Bunların toplamı 7.8 milyar dolara yaklaşıyor. Fakat talep öylesine canlı hareket etmiş ki dolar 1.174’den 1.310 YTL’ye çıkıvermiş.
Yaptığımız hesapta euro-dolar arasındaki değişimin etkisi yok. Ancak ilginçtir, euro pek bozulmamış. Tüzel kişiler de pek döviz bozmamış. Bozulan paranın büyük bir kısmı bireylerin dolarlarından sağlanmış. Yani yabancılar dövizlerini kişilerin dolar mevduatlarından karşılamış.
Kurdaki asıl çıkış 10 Ekim tarihinden sonra başladı. 27 Ekim tarihine dek dolar 1.31 YTL’den 1.68 YTL’ye tırmanıverdi. Bu dönemde ne kadar döviz talebi doğdu?
24 Ekim tarihli MB döviz satış ihalesine 180 milyon dolar kadar talep geldi. Demek ki, 10-24 Ekim döneminde günde ortalama 500 milyon dolar döviz talebi doğsa iki haftalık toplam 5 milyar dolar eder. Demek ki 29 Ağustos’tan bu yana Türkiye’den çıkan sıcak para 12 milyar dolar civarında. Bu süreçte bankalar da biraz kesesinden (1 milyar dolar kadar) satış yapmış. Yani sıcak para çıkışı kesinlikle 15 milyar doların altında. Ama bu arada ülkede bulunan (nisan ayında 90 milyar dolar) sıcak paranın yüzde 15-20’si de çıkıvermiş.

sabetay
31-10-2008, 13:50
Liberal Daltonlar
Küresel alemin zenginleri liberalizm adı altında geri kalmış ülkeleri, pardon gelişmekte olan ülkeleri sömürmek için kafa yorarken, yerli liberaller de sürü halinde dolaşarak yandaş medyadan seslerini duyurarak kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlar.

Özellikle liberal daltonlar bu işin öncülüğünü yapıyorlar. Kimler mi? Tabi ki Mehmet Altan-Eser Karakaş ve Şahin Alpay. Dördüncü ise değişken.Bir gün Gülay Göktürk olur bir gün Emre Aköz. Mevsimine ortamına göre değişir. Zaten bizdeki liberalizm de aslından farklı değil mi? Ordu düşmanlığının, vatan sevgisini ırkçılık olarak pazarlamanın, taşeron terör örgütüne özgürlük savaşçısı adı altında masumiyet kazandırma ve meşrulaştırma çabalarının liberal etiketi almak için kriter olarak algılanması bu deformasyonun sonucu değil mi?

Batıdaki liberaller son krizle ilgili mahcubiyet içinde, devletin sistemi zamanında kontrol etmemesine ve geç müdahale etmesine atıfta bulunarak bir anlamda öz eleştiri yaparken bizim daltonlar kraldan çok kralcı kesilerek, finansal serbestliğe devlet müdahalesini eleştirerek faturayı yine devlete çıkarıyorlar.

Eee taklit liberallik de ancak bu kadar olur. Zaten şimdiki popüler liberaller geçmişin hızlı sosyalistleri değil miydi? Şimdi moda liberalizm. Bakarsınız yakın gelecekte batıdan yeni bir rüzgar eser bizimkiler de yeni bir çakma ideoloji ile karşımıza çıkarlar. En kötü ihtimal muhafazakar etiket cepte. İçerdeki rüzgar böyle kuvvetli esmeye devam ederse bir gün karşımıza takkeli de çıkabilirler.

Son bir hatırlatma hafta sonu liberal düşünce kongresi İstanbul’da. İlgilenenler e-konomist.net’ten takip edebilirler. Konuşmacılar arasında Murat Hoca gibi değerli akademisyenler de mevcut.

sabetay
31-10-2008, 13:54
Global kriz ne olacak:Türkiye üzerine yansımaları
Yazan: Abdulkadir Dursunoğlu | Tarih: 15 Ekim 2008

ABD’deki kriz dip noktasını görmüştür. Ancak global yansımaları dünya ülkelerini uzun süreli etkileyecektir. ABD,AB,Japonya ve Çin Merkez bankalarının faiz indirimleri dünya ekonomisini daha da zora sokmuştur.Faiz indirimleri sonucu ABD,AB,Çin ve Japonya’da iç ekonomik canlılığın önünü açma yoluna gidilmiştir(Çin, Japonya ve AB hem global sermayenin borsaya yönelmesi hem de ithalatı azaltmak ve iç sanayiyi destekleme yoluna gitmiştir).Bununla birlikte bu ülkelerin diğer ülkelerden ithalatı azalacaktır. Gelişmekte ve gelişememiş ülkeler ile sanayisi tamamen ihracata dayalı ülkeler ABD pazarını kaybetme eğilimindedir.Bu aksiliği giderecek diğer Pazar AB’de kaybedilmeğe başlamıştır. Dolayısıyla, dünyada orta vadede bir devalüasyonlar krizi görmek mümkündür. Rakip ülkeler bu pazarlardan pay kapabilmek için zorunlu olarak devalüasyonlar yapmak zorunda kalacak, yüksek döviz kuru bu ülkelerde enflasyon ve durgunluğu artıracaktır. Dolayısıyla, dünyada bir kaos ortamı meydana gelebilecektir(Bu durumu önlemenin yolu dünyada tek bir merkez bankası ve tek bir para birimin oluşturulmasıdır).
Bu kriz dalgası Türkiye’yi de vuracaktır. Türkiye’nin dış ticarette en büyük ortağı AB’dir. Türkiye dış ticaretinin%96’ını bu ülke ile gerçekleştirmektedir. Dolayısıyla faiz indirimi kısa vadede AB’ne olan ihracatı azaltacak, rakip ülkeler tarafından yapılacak devalüasyonlar Türkiye’yi de devalüasyon yapmak zorunda bırakacaktır. Global sermaye kendi anavatanlarına dönme yolundadır. Şu anda bu sermayenin sahipleri riskten uzak durmağa çalışmaktadırlar. Dolayısıyla, reel sektördeki kriz dışarıya sermaye transferini gündeme getirecektir. Şu an için döviz ihtiyacı yoktur. Ancak, dövizde talep artışından dolayı yükselme meydana gelecektir. Bu noktada, devalüasyon ya piyasa tarafından ya da piyasa yapıcılar tarafından gerçekleştirilecektir. Sermaye çıkışı ve artan döviz fiyatlarının sonucu iç kriz mevduat sahiplerinin bankalardan para çekmelerine sebep olabilecektir.Artan maliyetler sonucu satınalma gücünün azalması tüketici kredilerinin geri dönüşümüne olanak sağlamayacaktır.Şu an zaten bankacılık sektöründeki geri dönüşü olmayan kredilere ek olarak bu kredilerin geri dönmemesi finansal krizi ortaya çıkaracaktır. Reel sektördeki kriz finansal krizi ortaya çıkaracaktır. Dolayısıyla, klasik finansal krizlerin reel krizleri etkilediği bir krizin tersi durum ortaya çıkacaktır. Bundan dolayı, yatırımcıların döviz ve altın piyasasında rol alması menfaatleri açısından olumludur. Borsada yatırım yapacak yatırımcıların Türkiye’de krizin dip noktasına geldiğinde pozisyon almaları gerekmektedir.
Türkiye krizi atlatabilir. Veyahut krizin gelmesini önleyebilir. Bunun için, hükümetin ithal mallarda düşük döviz kuru uygulaması veya hammadde ithalatında maliyetin bir kısmını yüklenmesi gerekmektedir. Bu durumda, hem ihracat sektörü hem de iç piyasa sektörü krizden uzak bir gelişme gösterecektir. Dolayısıyla, Global kriz Türkiye’yi etkilemeyecektir.

sabetay
02-11-2008, 20:45
faydalı bir grafik

sabetay
02-11-2008, 20:48
dünya ticaretinde durum:VAHİM
ilk grafik deniz kargo taşımacılığı indeksi(talebi gösteriyor)
ikinci grafik hava kargo taşımacılığı indeksi

ekonomi
02-11-2008, 22:07
http://img204.imageshack.us/img204/3370/18210157ss7.gif (http://imageshack.us)
http://img204.imageshack.us/img204/18210157ss7.gif/1/w313.png (http://g.imageshack.us/img204/18210157ss7.gif/1/)
http://www.tcmb.gov.tr/research/parapol/enfrapor.html

Basit herkesin okuyabileceği bir veriye, bir göstergeye de ben yer vermek istiyorum. Görüldüğü gibi iki G-8 ülkesi ve AB, grafiklerden okunabilen çok basit bir veri, gidişatın yönünü gösteriyor.

Cari açık konusuna gelinçe, döviz kurlarındaki artış açığın finansmanını kolaylaştıracak çünkü ihracatımız artacak, ileriki günlerde adından en az söz edilen topiclerden biri olur :)

sabetay
03-11-2008, 23:21
Sıcak Para Merkeze Çekilirken, Çevre Ülkeler ve Türkiye Krize SürükleniyorTürkiye’yi bu ölçüde dış kaynağa bağımlı kılıp şimdi de kör kuyulara düşürenler, 2001 krizi sonrasının ekonomik dokusunun mimarı Kemal Derviş ve onun takipçisi AKP iktidarıdır. Bu sorumlularla hiç mi hesaplaşılmayacak?

BİA Haber Merkezi - İstanbul

27 Ekim 2008, Pazartesi


Mustafa SÖNMEZ - mustafasnmz@hotmail.com

Demek ki neymiş? Öyle hamdusena ederek bu Nuh tufanından kaçılamıyormuş. Başbakan Tayyip Erdoğan’ı birileri mi yanılttı, yoksa panik yapmayalım, ortalığı yok yere velveleye vermeyelim, belki de değmez, diye mi düşündüler, bilinmez ama işte olmadı. Kaçış yok!..

Mortgage kağıdına bulaşmasa da, “merkez”deki, yani Amerika Birleşik Devletleri-Avrupa Birliği'ndeki tufanın dev dalgaları sonunda, adına gaz verilerek “yükselen pazar” yapılan Türkiye’yi ve diğer çevre ülkeleri vurdu, vuracak.

Türkiye ve diğer çevre ülkeler neden etkilendiler?
Cevap: özellikle son beş yıldır büyümelerini yabancı sermaye, sıcak para, dış kredi biçiminde dışarıdan temin etmeye dayandırdıkları için. Ne kadar dış kaynak, o kadar büyüme. Ama şimdi o kaynak çekiliyor bütün “yükselen pazar” (YP) ya da çevre ülkelerden…

2008’de çekildi, 2009’da da çekilecek. Ne kadar, nerelerden?

Kısa adı IIF olan Institute of International Finance, aralarında Türkiye’nin de olduğu dünyanın 30 yükselen pazar ya da çevre ülkesinin sermaye akımlarını izliyor. IIF’ye göre, 2006 ve 2007’de çevre ülkelere hızlanan sermaye girişi 2008’de, özellikle son çeyrekteki kaçışlarla önemli bir düşüş yaşamakta ve 2009’da da bu kaçış sürecek.

IIF verilerinden yaptığım tabloda da görüleceği gibi 2006’da 30 çevre ülkesine 566 milyar dolar olan sermaye akışı, 2007’de 900 milyar dolara çıkmış. Ancak 2008 için IIF’nın tahmini 630 milyar dolar, yani 270 milyar dolarlık fire....Ve bu fire 2009’da da 60 milyar dolar eklenerek 562 milyar dolara inecek.

2006-2008 döneminde 30 ülke arasında en çok kaynağı yüzde 45 pay ile dokuz çevre Avrupa (Türkiye ve Rusya dahil) ülkesi kullanmış. İkinci sırada Güney Kore, Çin ve Hindistan’ın bulunduğu Asya YP’leri var ve payları yüzde 34. Latin Amerikalılara yüzde 16, Afrika ve Orta Doğululara da yüzde 4 pay düşmüş.

Buradan da anlıyoruz ki, bu çevreden merkeze geri çekilecek kaynağa en çok Türkiye ve Rusya’nın içinde yer aldığı “çevre Avrupa” bağımlı.

2008’deki yaklaşık 260 milyar dolarlık çekilmenin yüzde 57’sinin Asya’dan (özellikle G.Kore’den) , dörtte birinin Avrupa’daki çevrelerden, kalanının da L.Amerika ‘dan (özellikle, Brezilya, Arjantin, Meksika) olduğu anlaşılıyor.

2009’daki geri çekilmenin ise yüzde 88’i, Avrupa çevre ülkelerinden gerçekleşecek.

Dolayısıyla -ne acıdır ki- bu çekilmeyle en çok boşluğa düşüp bunu ekonomik küçülme ve derin bir kriz olarak yaşamaya aday ülkeler yine Türkiye ve Rusya olacak. Ama Rusya’nın elindeki güçlü enerji kaynakları yine de bir teselli.

Türkiye neye yaslanacak?
Bavulla gelecek paralara mı?!

Çevreden, sıcak para ve diğer biçimlerdeki kaynağın çekilmesinin nedeni ne, ne zaman geri döner?

Çevre ile merkez arasındaki işbölümü, yabancı kaynakla finanse edilen çevre üretiminin (çoğu dayanıklı-dayanıksız tüketim malı ve hammadde) merkeze ihracı, karşılığında da merkezin yatırım malı ve hizmet malının çevreye ihracı şeklinde. Merkezde oluşan depresyon, bir süre çevreden bu mal ve hizmetin alınmaması demek. Zaten çoğu cari açık veren çevrede, sıcak para niye kalsın, çevreye neden kredi açılsın? Dolayısıyla, global sermaye, hasarın merkezde meydana geldiğini ve merkezin iyileşmeden çevrenin ayağa kalkamayacağını biliyor ve önce merkeze gidiyor.

Merkez iyileşirse, yeniden çevreye kaynak gelir, ama merkez iyileşir mi, ne zaman iyileşir, bunu kimse bilemez..

Dolayısıyla, Türkiye’den kaçan yabancı kaynağın, geriye dönüşü de merkezdeki iyileşmeye, yeniden Türkiye’den mal talep eder hale gelmesine bağlı. O zamana kadar, yabancı kaynakla büyüme modeli tatile girmiştir diyebiliriz.

Türkiye’yi bu ölçüde dış kaynağa bağımlı kılıp şimdi de kör kuyulara düşürenler, 2001 krizi sonrasının ekonomik dokusunun mimarı Kemal Derviş ve onun takipçisi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarıdır. IMF aklına uyup, enflasyonu tek haneye indireceğiz diye, döviz kurunu bastırıp yüksek faizle çekilen sıcak paraya dayanan büyümeyle caka satmanın sonu hüsranla sonuçlanmıştır. El parasıyla yoksullaştırıcı büyümeyi, mucize diye yutturmaya kalkmanın, her sabahın bir gecesi olduğunu unutarak hava atmanın sonunda şimdi derin bir resesyon, büyük bir işsizlik ve yeni bir yoksullaşma dalgası vardır.

Bu ölçüde dış kaynak bağımlılığının sancısı, ağrısı, belası bakalım ne kadar yıl sürecek ve merak ediyorum, bu sorumlularla hiç mi hesaplaşılmayacaktır?(MS/EÜ)

sabetay
03-11-2008, 23:25
AKP Yine Yaptı ERGUN ÇAĞLAYAN
29/10/2008


“Türkiye’nin İMF boyunduruğunda olması”, ülkemizdeki kapitalist sömürü ilişkilerinin emperyalizm tarafından düzenlenmesinin bir ifadesi oldu uzun yıllar boyunca. Öyle ki, sol hareket ve özellikle sendikal hareket, kurulan İMF’li cümleleri, emperyalizm ve kapitalist sömürü ile ilgili tüm soyutlamalar yerine ikâme etmeye alıştı.

Türkiye ve Arjantin gibi ülkelerde, tavsiye ettiği politikaların doğrudan sonuçları nedeniyle tarihi çöküşler yaşanması, Uluslararası Para Fonu’nun prestijini bitiş noktasına getirmişti. Nitekim 2000’lerde Türkiye’ye sağladığı finans, daha çok ABD hükümetinin torpiliyle gerçekleşmiş, diğer çoğu fon ihtiyacı olan ülke, umduklarını bulamayınca Türkiye’nin sağladığı bu desteği Irak’a komşu ve müslüman bir NATO üyesi olması nedeniyle ABD’nin siyasal ihtiyaçlarına bağlamışlardı.

Dünya krizine giden hızlı süreçte gerçekten İMF’nin pek esamesi okunmadı. Doğal kaynak zengini ülkeler, petrol ve maden fiyatlarındaki büyük yükselişler sayesinde İMF’nin parasal desteğine ihtiyaç duymadılar. Diğer az gelişmiş ülkeler ise “rating kuruluşları” adı verilen tekellerden aldıkları notlarla özel bankalardan kredi sağladılar, kredi bolluğu koşullarında doğrudan yatırım çektiler. Türkiye de geçtiğimiz Mayıs ayında İMF’den aldığı tüm borcu kapatmış oldu.

Geçen yıl patlayan krizle birlikte işler şu an hızla değişme sürecinde. Ama İMF, gündeme eski halinden çok farklı bir şekilde geldi. Krizin büyüklüğü ve dehşeti karşısında kurum, mekanizmaları ve bütçesi ile pek küçük kalmış durumda. Şimdi, baştan örgütlenerek bir tür ulusötesi merkez bankası gibi bir işleve büründürülmek isteniyor. Daha önceki dönemde ise İMF, ülkenin borçlarını ödemeye öncelik vereceğinin bir garantörü gibi çalışıyordu. Yüksek faiz yani sıkı para politikasını dayatıyor, ekonominin kaynaklarının borç ödemeye kanalize edilmesini, yatırımların ise yeni dış borçlanma yoluyla yapılmasını teşvik ediyordu.

Tayyip Erdoğan dayatmaları kabul etmeyeceklerini, sadece para verirlerse kabul edeceklerini söyleyerek, yerel seçimlere oynayacakları bir alan olduğunu düşündüğünü göstermiş oldu. Sermaye kaçışını engelleyebileceğini, ekonomik durgunluk tehdidini de seçim sonrasına kadar savuşturabileceiğni düşünüyor. Önümüzdeki haftalarda bunun doğru olup olmadığı ortaya çıkar. AKP’nin asıl derdi, düşen emtia fiyatlarının verdiği fırsattan da yararlanarak hiç olmazsa dört aylığına genişlemeci bir mali politika izleyerek yerel seçimlere gitmek. Gerçekten de kısa vadede Arap sermayesiyle kurulan siyasi bağlar sığ piyasalara bir nakit akışı yaratabilir, bütçe dışı harcamalarla, enflasyonda risk alınarak ekonomiye suni teneffüs yaptırılmaya çalışılabilir.

İMF ise, aslında “tek isteğim bütçe disiplini” mesajını çoktan vermiş durumda. İzlanda, Macaristan ve Ukrayna gibi, AB açısından çok önemli üç ülkeyi “toptan çöküş” sürecinden çevirmeye çalışan kurum, aslında fazla bir şey dayatacak durumda değil. İMF ile paketin amacı, Türkiye’nin İzlanda, Macaristan ve Ukrayna’nın yolundan gitmemesi olacağına göre, AKP’nin “dayatma istemem” mesajının bir siyasi şov olduğu anlaşılıyor. Bu sayede tek ve makul şart olan bütçe disiplininden, yani devletin tüm gelir ve harcamalarını şeffaf ve tek bir havuzda göstermesinden kaçılmaya çalışılacağı anlaşılıyor.

TÜSİAD’ın hükümet ile ilişkilerinin gerilmesine yol açan faktörlerin başında, İMF ile ilişkiler geliyor. Çünkü yeni bir anlaşma gerektiğini Mayıs ayından beri söylüyorlar, ama İMF, hükümetin yaptığı açıklamaları yalanlarcasına, hükümetin masaya oturmak istemediğini söylüyor. Çünkü bütçe disiplini, belediyeler ve duble yollar için yapılacak harcamaları sınırlamak demek. AKP ise, yaptığı yasal düzenlemelerle kimi kaynak ve harcamaları çoktan bütçe dışına çıkarmış durumda. Özetle hükümet, “tek isteğin var, ama karşılayamam” dememek için kaçak güreşiyor.

Önce kriz bizi etkilemez diyen, sonra İMF ile anlaşma yapacağız diyen, en son da İMF dayatma yapmasın, gevşek anlaşma olsun diyen hükümet, art arda yerinde olmayan, tribüne oynayan, hatta gerçek hayatta karşılığı olmayan tepkiler vermiş oldu. İşte patronların tavrı, bununla ilgili. Ama yerel seçim sandığının patronların elini zayıflattığı da bir gerçek.

İşin bir boyutu da bugüne kadar işe yaradığı iddia edilen İMF güvencesinin gerçekte ne anlamı olduğunun sorgulanıyor olması. Bir dizi krizin sorumlusu bu kurum, şu anda bir fon transfer mekanizmasından başka bir şey vaat etmiyor. Üstelik kurumun büyüklüğü, dünya krizinde ortaya çıkan dinamiklere karşı durmaktan çok uzak. Japonya’nın dolar rezervinden borçlanması türünden önlemler düşünülüyor. Kasım ayında hükümetler arasında yapılacak görüşmeler, dünya finans sistemi ve bunun içinde İMF’nin yeri konusunda ortaya yeni bir tablo çıkaracak. Şimdilik, krizin büyüklüğü ile İMF’nin sicili yan yana konduğunda, vereceği referansın, kötü bir şey olduğunda Türkiye’yi koruyamayacağı izlenimi veriyor.

Siyasi açıdan bakıldığında, tüm bu tablo, iktidar partisinin doğru oynadığını, işbirlikçiliğini ve devletçi-kamucu politikalar izlemeye yanaşmayacağını “İMF’den bağımsızlık” türünden tümüyle sahte ve tehlikeli bir oyunla halktan gizlemeye çalıştığını ortaya çıkarıyor. AKP, aslında dramatik bir biçimde, İMF’ye itiraz ederek emperyalizmin işine gelen bir pozisyona yerleşmiş, krize karşı acizlik görüntüsünü hafifletmiş oluyor. Kriz gerçeği ise kendi acımasız ve yavaş dinamikleriyle seçim sonrasında devreye girecek yeni kabuslar hazırlamaya devam ediyor.

sabetay
04-11-2008, 18:46
Kasımda piyasalar sakin ama aralık ayına dikkat
Kara ekimin ardından kasım ayı, küresel yatırımcıların yıl sonuna kadar zararlarını telafi edebilmeleri için son şans olacak.
04 Kasım 2008 / 11:22Referans Gazetesi'nde yer alan habere göre, Ekim ayı dünya finans piyasaları tarihinde küresel yatırımcıların en fazla zarar ettiği ay olarak tarihe geçti. ABD'de hisse senetleri piyasası son 21 yılın dibini gördü, Japonya'da ise tarihinin en kötü seviyesine indi. Euronun hem dolar hem de yen karşısındaki aylık performansı ise bu para biriminin kullanılmaya başladığı 1999 yılından bu yanaki en kötü seviyesini gördü. Petrol fiyatları da tarihindeki en büyük aylık değer kaybını yaşadı.

Bir çok emtia ve ABD ile Avrupa şirket tahvilleri de en kötü aylık periyotlarını geçirdi. Japonya 7 yılın ardından ilk kez faiz indirdi. ABD, Norveç, Çin, Tayvan, Hong Kong ve Hindistan da koordineli indirimlere katıldı ancak piyasaları ipten alamadı. Şimdi ise gözler kasım ayında. Hem yabancı hem de yerli analistlerin beklentisi Kasım ayının ekime kıyasla daha iyi geçeceği yönünde. Ekim ayındaki kayıpların telafi edilemeyeceği, ancak piyasalarda az da olsa bir ralli yaşanacağını savunan uzmanlar aralık ayında yeni bir dalga riskine dikkat çekiyor. Yani hem yerli hem de yabancı yatırımcı için Kasım ayı sene bitmeden Ekim'deki zararları telafi edebilmek için son şans.

Marketwatch'a konuşan Horizon Investment Services CEO'su Chuck Carlson'a göre Kasım ayında piyasalar ekim ayında yaşadıkları çakılmanın 3'te 1'i oranında toparlanacak. "Şu ara hisse satışına gitme zamanı değil" diyen Carlson, piyasadan çıkış yapmak isteyen küresel yatırımcıya kasım sonu ya da aralık başına kadar beklemesini öneriyor. Küresel piyasalarda en fazla ralli yaşayacak sektörler arasında ise enerji ve teknoloji var.

Marketwatch da krizden kaçmak yerine savaşmayı öneriyor ve Kasım ayında izlenmek üzere şu gibi yeni stratejiler öneriyor: "Zarardaki hisse senetlerini toparlanır diye beklemeden elden çıkarın. Çin'in izleyeceği para ve maliye politikalarını yakından izleyin ve savunmada olun. Gıda, içecek ve dolara yatırım yapın. Şirket tahvilleri ve kısa vadeli yatırımlardan uzak durun, uzun vadeli getirilere odaklanın. Mısır, şeker, soya fasulyesi gibi, her zaman tüketilmek zorunda olan emtiaya da şans verin".

ÇİN VE ASYA'YI YAKINDAN İZLEYİN
Uzmanlara göre Asya şu an için finansal krizin merkez bölgesi olmada da hisse senetleri piyasalarında ve para birimlerinde son dönemde yaşadığı değer kayıpları 10 yıl önceki Asya Mali Krizi'ni hatırlatıyor. Bu nedenle Asya'yı yakından takip etmeyi öneren analistler, 1997'de yaşanan krizden ders çıkarılması gerektiğini vurguluyor. 1997 krizinde kur şoku yaşanmış, Hong Kong'un Hang Seng endeksi 13 ayın dibini görmüştü. Geçen ay da Japonya'nın Nikkei 225 endeksi 1983'teki seviyesine indi. Küresel ekonominin çarklarının dönmesinde yüksek ihracat ve ithalat faaliyetleri ile en etkili isimlerden biri olan Çin de küresel krizden etkilenmiş durumda.

En büyük ticari ortakları olan ABD ve Avrupa resesyona girince ister istemez ekonomisinde yavaşlama riski ile karşı karşıya kalan Çin, geçen hafta ekonomisini canlandırmak için faiz indirimine gitti. Pekin yönetiminin iç talebi canlandırmak için izleyeceği yüksek harcama odaklı politikaların orta vadede nasıl etkili olacağının ise takip edilmesi öneriliyor. Çünkü Çin ekonomisindeki büyüme ya da küçülme emtia bağlantılı sanayilerin tümünü olumlu ya da olumsuz etkileyecek. Marketwatch'a göre "Çin ne alırsa onu alırım, ne satarsa onu satarım" stratejisi artık eskisi gibi kazanç getirmeyecek. Bir döneminde "Asya kaplanları" olarak nitelendirilen gelişen Asya ekonomilerinin geneli de krizden etkilenmeye başladı ve faiz indirimleri gelmeye başladı bile.

ŞİRKET TAHVİLLERİNE DİKKAT
Emtia ise bir çok uzmana göre kasım ayında yatırımcının portföyünde bulunması gereken ürünlerin başında. Emtia balonu son aylarda küresel ekonomideki yavaşlama ile birlikte sönmüş görünmesine rağmen küresel talebin henüz reel anlamda azalmadığı savunuluyor. Dolayısıyla da talepte gerçek anlamda bir düşüş görülene kadar emtiaya yönelmek mantıklı olabilir. Marketwatch ise emtia fiyatlarında son dönemdeki düşüşün fırsat olarak kullanılması gerektiğini savunuyor.

Krizin küresel bir resesyona dönüşmesine yol açacak tehlikeli fay hatlarından biri ise krizin reel sektöre sıçraması, yani şirketlerin de birer birer zarara girmesiydi. Son bir aydır ise Japon Sony'den ABD'li otomotiv devlerine kadar bir çok şirket ciddi zarar açıklamaları yaptı. Dolayısıyla bu şirketlerin kendi çıkardıkları tahviller de artık eskisi kadar güvenli olmayacak gibi görünüyor. Marketwatch da özellikle şirket tahvillerinden uzak durulmasını, bunun yalnızca bu tahvillerin fiyatları düştükçe yatırımcıların devasa kayıplar üzerinde pozisyona sahip olmalarına sebep olacağını savunuyor.

TÜRKİYE ÇIKIŞTAN BİREBİR FAYDALANAMAZ
Referans'a konuşan Alternatif Yatırım analistlerinden Murat Güncan'a göre yurtdışından mali sektöre ilişkin daha kötü gelişmeler gelmediği sürece kasım ayı Türkiye için de daha sakin geçecek. Daha büyük banka zararlarının gelmeyeceği beklentisi ve hedge fonların satışlarının kesilmesi ise bu anlamda olumlu gelişmeler. Buna rağmen Güncan, kasım ayında dış piyasalarda beklenen yukarı yönlü hareketten Türkiye'nin de pay alacağını, ancak Rusya ve Macaristan gibi gelişmekte olan piyasalar kategorisinde değerlendiriliyor olmasından ötürü bundan "bire bir" faydalanamayacağını vurguluyor. "Yatırımcı döviz ve faizi yakından takip etmeli. Döviz şu an 1,50'nin üzerini destek seviyesi yaptı ancak dövizde yeniden hareketlenmeler yaşanabilir. Çünkü yıl sonuna doğru bankaların yurtdışı sendikasyon ödemeleri olacak." diyen Güncan endeksin de 28 bin 500 direncini kırıp kırmadığının izlenmesi gerektiğini savunuyor. "Bu direnci kırarsa borsada yükseliş hızlanır." diyen Güncan 26 binlere geri çekilme olması halinde ise kademeli alımlar geçilebileceğini tavsiye ediyor. Yurtdışında merkez bankalarının yapacaklarını yaptığını, ancak yurtdışında reel sektörü temsil eden şirketlerden kötü sinyaller aldıklarını belirten Güncan, bu noktada merkezlerin yapabilecekleri bir şey olmadığının altını çiziyor ve uyarıyor: "Dolayısıyla reel sektörde kötü bir gelişme olmadıkça kasım sakin geçecek, ancak aralık ayı gibi yeni bir dalgalanma bekliyoruz."

Acar Yatırım'dan Zeynel Balcı ise Kasım ayında dalgalı bir seyir bekliyor. "Direnç seviyelerinde satışlar gelebilir. Yatırımcılara bu nedenle kalıcı pozisyonlar almalarını tavsiye ediyoruz." diyen Balcı, ekim ayında yaşananları da "olumsuz fiyatlamalar" olarak değerlendiriyor. Sert satışların piyasalardaki güven kaybı ve belirsizlikten kaynaklandığına dikkat çeken Balcı, bu alımların "tepki alımları" olarak sınırlı kalmasını bekliyor.

TÜRKİYE'DE KASIM BEKLENTİLERİ
* Kasım'da Türkiye piyasalarında dalgalı bir seyir bekleniyor
* Yatırımcı döviz ve faizi yakından izlemeli, kalıcı pozisyon almalı
* Borsada endeks 28 bin 500 direncini kırarsa yükseliş hızlanabilir
* Reel sektörde kötü bir gelişme olmadıkça kasım ayı sakin geçer
* Aralık ayı gibi yeni bir dalgalanma gündeme gelebilir

KÜRESEL YATIRIMCIYA ÖNERİLER
* Zarardaki hisse senetlerini toparlanır diye beklemeden elden çıkarın
* Çin'in izleyeceği para ve maliye politikalarını yakından izleyin
* Gıda, içecek ve dolara yatırım yapın
* Şirket tahvilleri ve kısa vadeli yatırımlardan uzak durun, uzun vadeli getirilere odaklanın
* Mısır, şeker, soya fasulyesi gibi, her zaman tüketilmek zorunda olan emtiaya da şans verin

sabetay
05-11-2008, 10:05
Ege CANSEN
ecansen@hurriyet.com.tr

Fenerden fenere gemi götürmek


FAHRİ Korutürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin 6. Cumhurbaşkanı olarak görev yapmış bir amiraldi. TV’de kendisiyle yapılan bir söyleşiyi izlemiştim. "Kaptanlık, bizim zamanımızda fenerden fenere gemi götürmekti" diye bir tanım yapmıştı.

Türkiye’de resmi iktisatçılığın bir tanımı yapılmak gerekse herhalde "ülke ekonomisini, bir devalüasyondan, diğer devalüasyona götürmek" ifadesi tam otururdu. Ülkemizin ekonomi tarihi, devalüasyonlar tarihidir. 1946, 1958, 1971, 1979, 1980, 1994, 2001, 2006 ve 2008 yıllarında devalüasyonlar olmuştur. Devalüasyonlarla, kur dalgalanmalarını birbirine karıştırmamak gerekir. Para da netice itibariyle bir metadır. Onun da fiyatı yani başka para birimlerine dönüştürme oranı, zaman içinde ve gerektikçe dalgalanır. Bu oynamalar, fiyat mekanizmasının para birimleri için de geçerli olduğunu gösterir. Kur oynamalarına, enflasyonları aşağı yukarı birbirine denk ülkelerin para birimleri arasında da rastlanır. Her kur hareketinin öznel koşulları vardır. Ama değişmeyen bir gerçek vardır. Revalüe olmamış para, devalüe olmaz. Yani aşırı değerlenmemiş para birimi, değerini aniden önemli bir oranda kaybetmez.

* * *

Merkez Bankası çevresini oluşturan önceki ve şimdiki resmi iktisatçılar, herhalde bu ülkenin devalüasyon krizlerine girmesini istemiyordur. O zaman akla şu soru geliyor. Hangi tehlikeden kaçarken, bu ülke devalüasyon tuzağına düşürülüyor? Buradaki ödünleşme ne? Akla iki sebep geliyor. Birincisi, enflasyonu dizginlemek için döviz fiyatlarının artmaması gerektiğine inanılıyordur. Yani enflasyonla mücadelede daima bir tür "kur çapası" kullanılıyordur. İkincisi, başka milletlerin tasarruflarını ülkemize çekemezsek, milli geliri yeterince hızlı arttıramayız deniyordur. Bu sadece resmi iktisatçıların değil, hemen herkesin abonesi olduğu batıl bir inançtır. Bu sebepten, ülkeye döviz girmesi için yapılan her şey mubah addedilir. Bu yüzden artan döviz arzı, kurları bastırır. Yani, Türk Lirası’nı "iki devalüasyon arasında" hep değerlenir. Üçüncü husus da milli gelirin dolarla ifadesinde, her devalüasyondan sonra, yalancıktan da olsa büyük bir artış olur. Bu da böbürlenme düşkünü siyasileri çok mutlu eder.

* * *

Şimdi denecek ki; hem enflasyonun inmesi, hem de ülkeye yabancı para gelip, büyüme hızının artması kötü bir şey mi? Mademki Türk Lirası’nın değerlenmesi bu iki güzel sonucu sağlıyor, niçin bunu tersi yapılsın? Aslında cevap ortadadır. Bu politika sürdürülemez bir "cari açık" yaratıyor. Ardından da devalüasyon krizi geliyor. Yani az gidip çok gidiliyor, ama gerçek istikrar sağlanamıyor. Enflasyon bir türlü kalıcı olarak düşmüyor. Daha da kötüsü, milli gelir artış hızı, uzun vadede bir türlü istenilen düzeye çıkmıyor.

SON SÖZ: Cari açık bir riskse, cari açık büyütmek çare olamaz.

sabetay
08-11-2008, 19:58
Yeni hikaye arayışı!..

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


05.11.2008 - 09:10

Küresel düzeydeki yapısal sorun ve ekonomik dengesizlikler tüm ülkeleri etkiliyor. Panik şeklindeki riskten kaçınma eğilimi şimdilik durulmuş gibi görünüyor, fakat etkisi daha yoğun bir şekilde hissedilmeye başlayan durgunluğun nasıl aşılacağı, hangi yaklaşımlarla bunalıma dönüşmesinin önleneceği konuları belirsizlik ve kırılganlığın azalmasını engelliyor. Zira durgunluk aşılmaz ise derinleşecek, riskten kaçınma eğilimi paniğe dönüşecek ve tahribat dalga dalga büyümeye devam edecek. Artık kırılganlaşan mali sektörün kurtararak kredi akışını normalleştirmek ve durgunluğu aşmak olası görünmüyor: Bütüncül çözüm, başka bir deyişle genel uzlaşıya dayalı yeni bir dünya düzeni zorunlu ve gerekli hale geldi; fakat durumun bu kadar ciddi olduğu anlaşılamadığı için güvensizlik dalga dalga büyüyor, içine düşülen açmazdan çıkılamıyor.

Bazı ekonomiler küresel çözüm olmadığını görünce başının çaresine bakarak kendisini kurtarmaya çalışabilir; iç talebi canlandırmak, korumacı önlemlere yönelmek şeklindeki yaklaşımlarla iç talebi uyararak istikrarsızlığın büyümesini önlemeye çalışabilir. Böyle bir yönelim uluslararası ticaret ve sermaye hareketlerini olumsuz yönde etkileyeceği için bir kısım ülkenin benzer yaklaşımlarla sorununu çözmesi mümkün olamaz ve küresel durgunluğun derinleşmesi önlenemez.

Bütüncül çözüm, ulusal ekonomik istikrarın kazanılması için de gereklidir. Bazı sektörlere ve bölgelere öncelik tanıyıp diğerlerini ihmal ederek bu durgunluğun aşılabilmesi mümkün değildir. Başka bir deyişle 2000'li yıllarda ülkemizde olduğu gibi mali sektör ve kamudaki sorunlara öncelik verip üreten kesimlerdeki sorunlara duyarsız kalmaya devam ederek mevcut durğunluğun derinleşmesi önlenemez. Durum böyle olduğu için klasik IMF programlarının da başarı şansı kalmamıştır. Bu gerçeği bilenler yeni hikayeler ile bu gerçeği gizleseler bile sorunların ağırlaşmasını önleyemezler.

Örneğin Türkiye ekonomisinine baktığımızda mevcut uygulamaların sorunların çözümüne değil, ağırlaşmasına katkı yaptığını görüyoruz.

Sermaye hareketinin yön değiştirmesi veya net girişin yetersiz kalması durumunda hem para politikası sıkılaşıyor, hem de ekonomik durgunluk çok tehlikeli boyutlara tırmanıyor. Zira sermaye gelmeyince kredi piyasası hızla daralıyor, borç alacak zinciri kırılıyor ve paranın devir hızı düşüyor; para politikası ise büyüyen olumsuzluğa müdahale edemiyor, bir şekilde yabancı sermayenin yeterli ve gerekli düzeyde giriş yapmasını, bunu mümkün kılacak siyasi tedbirlerin alınmasını bekliyor. Bunu bilenler ise çaresizlik içinde, başta IMF olmak üzere borç verebilecek olanları çözüm gibi görmeye başlıyor. Küresel durgunluk ortamında klasik IMF programlarının çalışmayacağını kabul etmek istemiyor.
Pek çok ülke durgunluk bataklığından çıkmak için kamu harcamalarını artırmaya ve bu yönde kurtarma paketleri açmaya çalışıyor. Fakat biz yapamıyoruz! IMF verdiği kaynakları geri alabilmek iç talebi daraltan önlemlerle tanınıyor ve küresel durgunluk ortamında bu yaklaşım ancak sorunları ağırlaştırıyor. IMF yeni nesil iç talebi canlandırmaya öncelik veren bir program hazırlasa, bu kez aktardığı kaynakları geri alamayacak!.. Hal böyle olduğu için IMF'nin peşinden gidip programı destekleyecek başka yabancı sermaye girişi de ya mümkün olmayacak ya da yetersiz kalacak. Durgunluğu artırmak yerine iç talebi harekete geçirmek için kaynak aktaran IMF programlarında ise mali kuralın yerini muhtemelen ileride ciddi sıkıntılar yaratabilecek siyasi koşullar alacak...

Bütüncül çözüm ufukta görünmüyor. Buna rağmen durgunluğun aşılacağı yönünde beklentiler oluşturmak, yeniden geniş kitleleri yönlendirebilmek adına yeni hikayeler aranacak, gerçekleri anlatmak ve bütüncül çözüm aramak yerine hikaye üretmeye çalışanlar, sadece günü veya kendilerini kurtarmayı amaçlıyor olacak. Orta vadede sorunlar ağırlaşıyor, durgunluk dalga dalga derinleşiyor olmayı sürdürecek. Kimin eli kimin cebinde belli olmayacak ve güvensizlik büyüyecek...

Yeni hikaye aramak, gerçekçi olunamadığı için kalıcı çözüm niyetinin olmayışının itirafıdır...

sabetay
08-11-2008, 20:14
Riskten kaçış ve döviz piyasaları!

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


03.11.2008 - 09:35



Son haftalarda döviz piyasalarında yaşanan hareketlilik kısa vadeli beklentiler üzerinde belirleyici olmaya başladı. Japon Yeni ve Amerikan Doları'nın diğer paralara karşı değerlenmesi riskten kaçınma eğiliminin doğal bir sonucu olarak karşımıza çıktı; tüm çabalara rağmen kredi akışkanlığı konusundaki gelişmeler yetersiz kalırken durgunluğun derinleşeceği yönündeki endişeler güçlendi.

Bu yılın ilk çeyrek döneminde eğemen olan eğilimler belli idi; dolar ya değer kaybediyor ya da düşük değerli konumunu koruyordu, başta petrol ve hammadde piyasaları yükselirken sermaye piyasaları o günkü değerlerini korumakta zorlanıyordu. Bir yandan artan enflasyon baskıları diğer yandan gündemden düşmeyen durgunluk endişeleri kafaları iyice karıştırmıştı. Finansal piyasalar doların değerlenmeye başlaması durumunda herşeyin düzeleceğini sanma gafletine düşmüştü: Eğer dolar güçlenir ise başta petrol ve altın olmak üzere hammadde fiyatları gerilerdi ve buna bağlı olarak merkez bankalarının kısa vadeli faizleri düşürerek önceliği durgunlukla mücadeleye vermesi mümkün olur, sermaye piyasaları rahatlayabilirdi.
Biz ise ortaya atılan önermenin doğru olmadığını iddia ettik; iki alternatiften biri enflasyonist durgunluk diğeri ise deflasyonist kaos idi. Eğer bir şekilde dolar güçlenmeye başlar ise bugüne kadar geciktirilen felaket erkene alınmış olacak ve gelişmeler büyük ölçüde kontrolden çıkacaktı. Zira doların değerlenmesi durumunda hammadde fiyatları ile birlikte sermaye piyasaları da satış baskısı altında kalır, riskten kaçınma eğilimi geometrik bir yükselişe geçerdi. Menkul ve gayrimenkul şeklindeki varlık değerleri eridikçe bilançolar yıpranır, kurumsal düzeyde kredi notları düşerdi; sonuçta hem uluslararası ticaret hacmi hem de sermaye hareketleri önemli ölçüde daralır gerek gelişmiş gerekse gelişmekte olan ekonomilerin çok ciddi bir krizin etkisi altına girmesi kaçınılmaz olurdu.

Son haftalarda finansal piyasalarda yaşanan gelişmeler hangi önermenin daha gerçekçi olduğunu, aptalca yönlendirmelerin işe yaramadığını açığa çıkararak netleştirdi. Geçtiğimiz hafta ortasına kadar Japon Yeni ve Amerikan Doları değer kazanmaya devam etti; eşanlı olarak riskten kaçınma eğiliminin güçlenmesi ile birlikte sermaye piyasaları satış baskısı altında kalır iken para piyasaları ve kredilerdeki kilitlenme çözülemedi. Fakat yen ve doların haftanın ikinci yarısında kısmen değer kaybetmesi ile birlikte gerek para gerekse sermaye piyasalarında kısmi bir rahatlama yaşandı, soluk alma fırsatı yaratıldı.
Bu aşamada Japon Yeni kıymetlendikçe "Carry trade"in sonu mu geliyor heyecanına kapılan finansal piyasalar dolardaki değerlenmenin daha kapsamlı bir şekilde sıkıntı yaratacağını neden göremedi veya görmek istemedi? Eğer bu gerçeği görse idi sonuç pek değişmeyecekti; doların düşük değerde kalması veya değer kaybetmeyi sürdürmesi durumunda başta petrol ve altın olmak üzere hammadde fiyatları yükselmeye devam edecek, enflasyon küresel düzeyde seri bir tırmanışa geçecek ve yine riskten kaçınma eğiliminin güçlenmesi ile birlikte sermaye piyasaları satış baskısı altında kalacak ve bilançolar yıpranacaktı. Merkez bankalarının faizleri gerileterek durgunluk riskine odaklanmaları ya mümkün olmayacak, olursa da yatırımcılar tarafından olumsuz tepki ile karşılanacak, sermaye hareketleri daralacaktı. Ciddi bir hata söz konusu olmadı, fakat dolar değerlenir ise herşeyin düzelebileceğine inananlar veya inandırılanlar kurban durumuna düşerek çok ciddi maliyetlere katlanmak durumunda kaldılar.

Tabii bu aktardıklarımızdan türeyecek beklentiler önemli ve artık herkes biliyor. Japon Yeni ve Amerikan Doları kıymetlendikçe kredi sıkışıklığı devam edecek, varlık fiyatları gerilemeyi sürdürecek ve devreye giren kurtarma peketleri yetersiz kaldıkça yenileri için çaba harcanacak. Gelir dağılımı ve rekabet koşullarındaki olumsuzlaşma eğilimi kronikleşecek, sermaye hareketleri daraldıkça güvensizlik büyüyecek fakat küresel ekonomi daralacak. Durgunluk kelimesinin yerini bunalım sözcüğü dolduracak. IMF destekli programlar durumu düzeltemeyecek.
Ekonomide yaşanan olumsuzluklara paralel olarak sosyal ve siyasi istikrarsızlık yeni boyutlara tırmanacak; küreselci yaklaşımların yerini korumacı önlemler alacak. Fiyat istikrarı belirsiz bir süre için rafa kalkınca sistemik riskin ne demek olduğunu herkes daha iyi anlayacak!..

Sahi Euro/dolar kuru 1,20 ve dolar/Japon Yeni 90 seviyelerinin altına iner mi? İner ise Türk Lirası'nın değeri nereye gider, ve ekonomik durgunluğun boyutu hangi düzeylere ulaşır? Finansal varlıkların defter değerini yüksek göstererek riskten kaçınma eğilimini frenlemek, toplumsal bir maliyet söz konusu olmadan durumu düzeltmek mümkün müdür? Yanıtınız hayır ise söz konusu devasa maliyeti kimler ödeyecektir ve bunalımın boyutu nerelere ulaşacaktır?

Evet sorunları küçükken çözmemenin maliyeti çok ağır oluyor; İkinci Dünya Savaşı sonrasının en ağır krizi derinleşmeye devam ediyor...

sabetay
08-11-2008, 20:29
Cari açık, bir sorun yumağıdır -I-

Oğuz OYAN / ANALİZ


27.08.2008 - 09:01

Türkiye'de cari açık (ya da kısaca dış açık) büyük ve büyüyen bir sorun yumağı olmaya devam ediyor. "Sorun yumağı", çünkü sadece mutlak ve oransal anlamda yüksek düzeyi itibariyle sorunu tarif etmek mümkün değil. İşte size bu yumaktan 10 sorun alanı:

Bir kere, yüksek cari açıklarla işleyen bir ekonomik döngü yaratılmış olması başlıbaşına bir sorundur. Ekonomik büyümenin giderek artan bir bölümünün cari açık vererek karşılanması, uyuşturucu bağımlılığından farksızdır. 2000 öncesinde milli gelirin yüzde 2'sinden daha düşük ve genellikle yüzde 1 civarında bir dış açıkla kendini döndürebilen bir ekonomi, 2000 yılının döviz çıpalı programıyla yüzde 5'e yaklaşmış ve krize girmiştir. 2001 tam bir kriz yılıdır ve Türkiye'de negatif büyüme dolayısıyla ithalat gerilemiş ve cari fazla verilmiştir. Ancak, Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı ile güçlü cari açıklara geçilmiş ve 2002'de 1,5 milyar Dolarlık cari açık 2008'de 50 milyar Doları aşma eşiğine gelmiştir. Bu süreçte, 2006'da 100 birimlik büyüme için 80 birimlik cari açık verilerek tarihi bir rekor da gerçekleştirilmiştir.
Ancak, büyüme ile cari açık arasındaki ilişkinin kopması bakımından yeni bir sorun alanı oluşmuştur. Cari açık büyüklüğü ile ekonomik büyüme arasındaki pozitif ilişki, 2007'den itibaren düşük büyüme ve yüksek cari açık eşleşmesiyle birlikte artık tarihe karışmak üzeredir. 2008 verileri de bu eğilimi desteklemektedir: Ekonomi büyüse de büyümese de cari açık büyümektedir.

Cari açığın borçlanmayla ve yeni bir olgu olarak giderek özel sektör borçlanmasıyla finanse ediliyor olması da büyük bir sorundur. Özel sektör dış borçlarının 170 milyar dolarları görmesi, reel kesime ait borç bölümünün de 100 milyar eşiğini aşmış bulunması, sanayinin ve ülke ekonomisinin üzerinde ciddi bir ipotektir. "Özel sektör dış borçları bizi ilgilendirmez" diyen bir Başbakan'ın, bunun temsil ettiği riskleri anlamasını bekleyecek zamanımız dahi kalmamış olabilir. 2000 Kasım ve Demirbank krizi sonrası bankaların dış yükümlülüklerinin de IMF zoruyla tasarruf mevduatı gibi kamu güvencesi kapsamına alınması veya 1997 Güney Kore krizinde özel sektör borçlarının uluslararası mali kuruluşların zorlamasıyla nasıl kamu güvencesi altına alınmak zorunda bırakıldığının hatırlanması belki yararlı olabilir.

Cari açığın büyümesi, TCMB döviz rezervlerinin büyümesini gerekli kılması bakımından da bir sorundur. Bu, cari fazla veren ekonomilerde döviz rezervlerini büyütmeye benzemez; cari açık üzerine bir de MB rezervlerini artırmak için dış kaynak bulmanız gerekir. Hatta, yüksek faiz-düşük kur makasından bunalan yatırımcının, daha uygun rekabet koşulları için yatırımını ülke dışına taşıması bakımından da döviz talebini/dış kaynak ihtiyacını daha da büyütür. Özetle, dış kaynak ihtiyacını cari açığın gerektirdiğinden daha fazla büyütmesi açısından da bir sorundur.
Cari açığın karşılanmasında giderek kısa vadeli borçlanmanın payının büyümesi de bir sorundur. Sonuçta tüm mali analistler sizin MB döviz rezervleriniz ile kısa vadeli borç tutarınız arasındaki ilişkiye bakacaklardır. Eğer kısa vadeli borçlarınız 45 milyar dolar düzeyinde, MB brüt döviz rezervleriniz 75 milyar dolar düzeyindeyse, demek ki hemen ödenmesi gerekebilecek borçlarınız rezervlerinizin yüzde 60'ına varmıştır ve bu, tehlikeli eşiğin üzerindedir. Bu, ekonominizi daha kırılgan yapar ve borçlanma maliyetlerinizi yükseltir (veya düşmesine izin vermez).

"Cari açık, karşılandığı sürece bir sorun değildir" diyen "parlak" siyasetçilerin sandığından daha büyük bir sorundur. Bir kere, karşılanmadığı sürece zaten cari açık oluşamaz (borç bulamayan bir aile bütçesinin açık veremeyeceği gibi); iki, cari açığın göreli büyüklüğünden bağımsız bir "karşılanma" sorunsalı yoktur; üç, karşılanma biçiminden soyutlayarak salt kolay borç bulmayla açıklanabilecek bir sorun değildir; ve dört, ne için açık verildiğinden, kalkınma-sanayileşme süreçleriyle bağlantılı olup olmadığından koparılarak salt bir "açık karşılama" sorununa indirgenemez.

Cari açığın büyümesi, bunu karşılamak için ödenen faiz maliyetlerini sürekli arttırması bakımından da bir sorundur. Özellikle de 2002-2007 döneminin likidite bolluğu döneminin geride kaldığı bir sistemik kriz döneminden geçiliyorsa. Bu koşullarda, ABD gibi yüksek cari açık veren bir ülke faizlerini geri çekerken, Türkiye uluslararası sermayeye sürekli olarak cazibesi artan faiz ve kur koşulları sunmak zorunda bırakılır.
Konu burada bitmiyor, ama yerimiz bitti. Haftaya devam etmek üzere.

sabetay
08-11-2008, 20:32
Cari açık bir sorun yumağıdır -II- (Bu gidişle ancak bir krizle çözülür)

Oğuz OYAN / ANALİZ


03.09.2008 - 09:02

Geçen hafta cari açık denilen sorun yumağının 7 sorun alanını saydık. En önemlileri galiba geriye kaldı.

Yüksek cari açık, yüksek faiz-düşük kur ikilemini doğurduğu sürece, ve bunun üzerine düşük döviz kurunun ithalatı özendiren etkileri de binince, ülke sanayinin tahrip olmasını kaçınılmaz kılması bakımından büyük bir sorundur. Türkiye, gelişmekte olan ülkeler liginin bu bakımdan en sorunlu ülkesi durumuna şimdiden gelmiştir. Bu sürece müdahale edilmezse, birikimli olarak kötüleşmesi beklenir.
Cari açığın yüksek dış ticaret açıkları üzerinden verilmesi ve hem bunun hem de yüksek faizlerin yeni yatırımları caydırıcı etkileri, içeride negatif istihdam etkileri yaratması bakımından büyük bir sorundur. Türkiye'nin 2002 sonrasındaki ekonomik gelişmesi, dışarıda (ithalat yaptığımız ülkelerde) istihdam yaratıcı özellikler taşımıştır. Bu bakımdan, Türkiye'nin 200 milyar doları aşan ithalat hacmi, ticari partnerlerinin iştahını kabartan bir Türkiye figürü yaratmıştır. (Böyle bir ülkenin dışarıda ve içerde katıksız bir ekonomik liberalizmi benimsemiş bağımlı siyasi kadrolarının, hem mali spekülatörler hem de ülkenin ticari partnerleri tarafından el üstünde tutulacağından kuşku duyulmamalıdır). Buna karşılık, son beş yılın güvenilmez resmi işgücü verileri bile Türkiye'de işsizlik oranındaki artışı gizleyememektedir.

Sanayiden sonra tarım da net ithalatçı bir sektöre dönüşme yoluna girerek cari açığı olumsuz yönde etkilemeye başlamıştır ve bu, ciddi bir sorundur. Tarımdaki tasfiye süreci 2000 yılından itibaren yürürlüğe sokulan ARIP programının doğrudan uzantısındadır.

Ülkenin kamu ve özel işletmelerinin yabancı sermayenin eline geçmesi süreci sonunda, dış ticaret dengesizliği ılımlılaştırılsa bile, uzun vadede kâr transferleri üzerinden yeni bir cari açık etkeni yaratılıyor olması bakımından da bir sorundur. Buna ek olarak, büyüyen dış borçlar faiz transferlerini de büyütmekte ve bu tür dışa kanamalar ana soruna dönüşmektedir. Şimdiye kadar mal dış ticaretindeki büyük açık (2008'de 70 milyar dolayında), hizmetler alanından (turizm, vs.) gelen pozitif bakiyeyle daha küçük bir cari açığa (2008'de 50 milyar doları aşkın) dönüşüyordu. Bundan böyle yeni ve hızla büyüyen bir cari açık etkeni (gayrimillileştirilmiş şirket karlarının transferi, dış borçların faiz transferi) oluşma yolundadır.
İşin tuhafı, cari açığı küçültme yolları da mevcut ekonomik ilişkiler çerçevesinde yok gibidir. Örneğin şimdiki durumda en büyük cari açık etkeni olan dış ticaret açığını azaltmak için ihracatı artırmak bir çözüm olamamaktadır; çünkü ihracat arttıkça -yüksek ithalat bağımlılığı nedeniyle- dış ticaret açığı daha da büyümektedir.

Verili koşullar altında geriye teknik olarak üç çözüm kalmaktadır: Birincisi, ihracatı daraltmadan -veya görece daha az daraltarak- ithalatı daraltmak. İkincisi, cari işlemlerin mal ticareti dışındaki kalemlerindeki pozitif bakiyeyi büyütmek. Ancak bu ikinci yol, yukarıda değinildiği gibi, dışarıya kâr ve faiz transferlerinin artması nedeniyle tıkalıdır. Üçüncüsü ise, YTL'nin aşırı değerli durumdan çıkarılmasıyla dış ticaret dengesizliğini azaltılmak. Bunun için, kişi başına milli geliri yüksek gösterme heveslerinden vazgeçmek, sıcak para girişlerine dayalı bir ekonomik modelden çıkmayı ve kısa vadede enflasyon artışlarını göze almak gerekir. Tedrici bir düzeltmeyle bu yola girilemeyeceği artık anlaşılmıştır. Devlet Bakanı Mehmet Şimşek'in "cari açık, IMF programının yan ürünüdür" doğru tespitini yaptıktan sonra, çelişkili bir biçimde, IMF ile ihtiyati stand-by arayışlarını dile getirmesi zaten, sorunları tekrar tekrar ertelemek (ama biriktirerek ertelemek) adına "dışa kanama modelinin" devamı demektir. Kurlarda bir şok düzeltme seçeneği ise, iradi olmaktan ziyade bir ekonomik kriz ortamının zorlaması olacağı için bir politika seçeneği değildir. Ama cari açıkta köklü bir düzeltme yapacağı da kesindir.
Gelelim yukarıdakilerden birincisine yani ekonomiyi geriletmeden ithalatı daraltma seçeneğine. Türkiye'nin bunu yapabilmesi için dış ticaret rejimine hâkim olabilmesi gerekir. Bunun telkin ettiği ilk şey, AB ile GB ilişkisinin ya sona erdirilmesi, ya serbest ticaret anlaşmalarıyla ikame edilmesi, ya da üçüncü ülkelere teşmil edilmesinin önlenmesidir. Bu sonuncusu yani GB'nin AB ülkeleriyle sınırlandırılması, her ne pahasına olursa olsun AB kartını oynayan mevcut iktidarın dahi savunabileceği bir seçenektir. AB'nin bundan böyle serbest ticaret ilişkisi geliştirdiği üçüncü ülkelerle yaptığı anlaşmalara Türkiye ile belirli bir süre zarfında mutabık kalmaları şartını koyması bir kere yeni genişlemeleri önler. İkincisi, böyle bir hükmün, ticari anlaşmalar yenilenirken veya yenilenerek, Türkiye'nin rakibi olan Hindistan, Çin, Pakistan gibi ülkelere de AB tarafından uygulanmasıdır.

Türkiye'nin dış ticari açıklarının AB'den ziyade Rusya, Çin, ABD vs. üzerinden oluştuğunu söyleyenler olacaktır. Rusya ve hidrokarbür ithalatçısı olduğumuz diğer ülkeler dışarıda bırakılırsa, diğerleriyle olan dış ticaret açığımızın ne kadarının AB'nin GB rejimi nedeniyle oluştuğunu acaba hesaplayan oldu mu? En azından, Türkiye'de 350 iplik fabrikasının yarısının bugün çalışamaz durumda olmasının, bu ürüne ithalatta AB tarifesi dışında koruma önlemi alamayışımızın rolünü herhalde sanayici hesaplıyordur.
Dış ticaret açığını sınırlamanın esaslı bir çözümünün alternatif ve yenilenebilir eneri kaynaklarına yönelmek olduğunu, ancak bunun için farklı bir zihniyete de ihtiyaç duyulacağını belirtmekle yetinelim.

Sonsöz: Asıl kalıcı çözüm, mevcut ekonomik çerçevenin dışına çıkabilen, dış dünyayla farklı ekonomik ilişkiler kurabilen, bilim temelli eğitimi yaygınlaştırabilen, uzun vadeli sektör tercihleri yapabilen, teknoloji geliştirebilen, kısacası gelişmiş bir ülke olma iddiasını ve bunun araçlarını kazanabilen bir zihniyet yapısı inşa etmekten geçmektedir.

sabetay
09-11-2008, 12:03
İMKB - İstanbul Müşterek Kriz Bahisleri
06/11/2008 08:40 Arkadaşına gönder Yazdır
Kime: E-posta adresiniz: Mesajınız:
Kriz bahisleri açılmıştır Gözlerini uluslararası gelişmelere dikmiş oyuncular, İMKB'de ellerindeki hisseleri hangi şirkete ait olduğunu umursamaksızın bir alıp bir satıyorlar. Borsa üst üste iki gün birbirinin tam tersi hareketler yapabiliyor.

soL (HABER MERKEZİ) Krizin şiddetlendiği günlerden bu yana İMKB tam anlamıyla bir müşterek bahis merkezine dönüştü. Ellerinde tuttukları hisselerin hangi şirkete ait olduğunu dahi umursamayan oyuncular, alım-satım işlemlerini sadece uluslararası gelişmelerin borsada yaratacağı etki konusunda kendilerince tahminde bulunarak yapıyorlar. Borsa üst üste iki gün birbirinin tam tersi davranabilirken, tahminleri çoğunluğa uyanlar kazanıyor, diğerleri kaybediyor.

Bunun en belirgin örneklerinden biri dün ve önceki gün yaşandı. Önceki gün hükümetin IMF ile anlaşacağı söylentileriyle yüzde 4,8 sıçrayan borsa, dün ise "öyle bir şey yokmuş" söylentileriyle yüzde 5 değer kaybetti. Piyasaların bugün ise AVrupa ve İngiltere Merkez bankaları tarafından alınacak faiz kararlarını gözleyeceği, faiz düşürme kararı alınması durumunda İMKB'nin yükseleceği tahmin ediliyor.

Büyük vurgun fırsatları
Borsanın bu hali, son bir ay içinde yaşanan dalgalanmaların yarattığı kümülatif fırsat ve felaket rakamlarından da görülüyor.

6 Ekimden bu yana, borsada tüm fırsatları değerlendiren bir şahsın oynadığı parayı yüzde 45 civarında büyütmesi mümkünken, olabilecek en yanlış kararları veren bir şahıs ise servetinin yüzde 33'ünü kaybedebilirdi.

sabetay
09-11-2008, 13:18
Teoriyi ve Tarihi Unutmuşlara
Ekonomi-Politik Notları

"Klasik" sol "inanç"a göre, ekonomik "kriz", peş peşe gelen iflaslar ve iflasları izleyen işsizlikle, halkın "geçim koşullarında" önemli bir değişmeye, bozulmaya, daha tam ifadeyle, "halkın yoksullaşmasına" yol açar. Halk yoksullaştığı ölçüde, mevcut düzene olan güvenini yitirir. Güvenini yitirdiği ölçüde de, yeni "çıkış" yolları aramaya başlar. Böylece "tek yol devrim"le yüzyüze gelecek olan "yoksullaşmış halk" devrim saflarına katılır ve devrim yapılır!


"Finans Krizi"
"Reel Sektör"e Yansıyacak mı?

"İflaslar iflasları izler, zoraki satışlar zoraki satışları izler. Tıkanıklık yıllarca sürer; üretici güçler ve ürünler, birikmiş meta yığınları, sonunda değerlerinin az ya da çok altında bir fiyat üzerinden sürülene, üretim ve değişim yavaş yavaş canlanana değin, yığın halinde israf ve imha edilirler." (Engels)


Ne Olacak
Şimdi?

Devlet güvencesi altına alınan bir trilyon doların üzerindeki "finans krizi" yükü, aynı zamanda ödeme güçlüğü içindeki bankaların "varlıkları"nın karşılığıdır. Ama "varlık" denilen şey, "mortgage" kredileriyle geri ödenmesi mümkün olamayan krediler olarak tüketilmiştir. Dolayısıyla devletin müdahalesinin "faturası", sadece kısa dönemli faiz ödemelerinin karşılanmasıyla sınırlı kalmamaktadır. Asıl "fatura", geri ödenmesi mümkün olmayan kredi miktarının ne kadar olduğunun ortaya çıkmasıyla saptanabilecektir, ki bugün için bunu hiç kimse tahmin bile edememektedir.


"The Party is Over"
[Parti Bitti!]

Şimdi en çok tartışılan konu, “devletin ekonomiye müdahalesi”yle “neo-liberalizm”in sonunun gelmiş olması ve bu müdahalelere rağmen “finans krizi”nin önü alınamayarak, tüm ekonomileri etkisi altına alan bir “depresyon” (buhran) döneminin başlayıp başlamayacağı olmuştur.
Bu tartışmalar içinde, hala her şey piyasalar üzerinden değerlendirilirken, “mortgage krizi”nin şişirilmiş konut değerleri üzerinden verilen kredilere ve bu kredilerin “ka-ğıtları”nın dünya borsalarında pazarlanmasından kaynaklandığı ise, hemen hiç anımsanmamaya çalışılmıştır.


Bankalar Kamulaştırılırken
Neo-Liberalizmin Yazgısı

"Altın çağ"larını yaşadılar. Neredeyse tam bir yüz yıl hiç bir yerde itibar görmemiş, değer verilmemiş bir "zihniyet" ya da "ideolojik tutum", son otuz yılda, özellikle de son onbeş yılda "neo"laşarak "altın çağ"ını yaşamıştır. Bu zihniyetin, bu ideolojik tutumun adı, liberalizmdir.
1980 dünya ekonomik bunalımı ortamında, emperyalist ülkelerdeki yüksek enflasyon ve durgunluğa (stagflasyon) "keynesçi" yöntemlerle çare bulunamayınca, "kurtarıcı" olarak ortaya çıkan "monetarizm", her şeyin piyasalara bırakılması ve piyasaların her şeyi düzenleyebileceği düşüncesine dayanan "liberal ekonomik politika" egemen oldu ve "klasik liberalizm"in "bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler" düstürüna yol verildi.


Dünya Ekonomik Bunalımı Ortamında
Sömürücü Sınıflar Arasındaki
Çelişkiler Keskinleşirken

AKP dönemine gelinince, Ülkerler ve Çalık grubu "yükselen yıldız"lar olurken, Uzanlar Motorola ve TMSF’nin ortak operasyonuyla tasfiye edildi. Böylece Tayyip Erdoğan’ın Doğan holdinge karşı savaş ilanı, sanki ikinci bir Uzanlar "vakası" yaşanacakmış gibi bir havanın esmesine yol açtı. Kimilerince "servetin yeniden dağıtılması" olarak tanımlanan bu yükseliş ve çöküşler, kimilerince de "Anadolu sermayesinin İstanbul sermayesine karşı başkaldırısı" olarak yorumlandı.
Her şeyin siyasal iktidara, siyasal iktidarda hangi partinin olduğuna ve bu siyasal partinin hangi kesimlerin çıkarlarının temsilcisi olduğuna bağlı olarak değişen ve gelişen olaylar, yine Tayyip Erdoğan’ın kendi ifadesiyle "conflict of interest"ten (çıkar çatışması) başka bir şey değildir.


Yolsuzluk Olayları
"Sıra Bizde"ci Dinciler ve "Sol"cular

1980 sonrası Türkiye'sinde "rüşvet", Turgut Özal'ın ünlü "benim memurum işini bilir" sözleriyle meşruluk kazanmıştır. Böylece Özal'ın "orta direği" kamu görevlileri (legalist ve neo-liberal solun söylemiyle "kamu emekçileri") kütlesi, bir bütün olarak "yasal rüşvet yiyiciler" tabakasını oluşturur hale gelmişlerdir.
Aynı şekilde Özal'ın "transformasyon" adını verdiği, devşirmecilik yöntemiyle, oligarşi için yeni beyinleri "sol"dan sağlama operasyonu, asıl olarak rüşvete dayandırılmıştır. Kültürel etkinliklerin "sponsorluğu"; "temiz vakıflar"dan alınan "proje fonları"; "solcu" öğretim üyelerine "vakıf üniversite-leri"nde yüksek maaşlı kürsüler tahsis edilmesi; ücretli seminer, panel ve sempozyum düzenlemeleri ve "sosyal-demokrat" belediyelerin "kültür şenlikleri", bu yeniçeri devşirme yönteminin araçları olmuştur.


Sigara Yasağıyla
Ülkeyi Kurtaramamak
[Varolan Parayı Harcamak]

Artık "pediatri" profesörü Elif Dağlı'nın sigara yasağı ile ülkeyi kurtarma reçetesinin nasıl gerçekleşmeye yöneldiğini dost-düşman herkes görmüş oldu!
Her ne kadar "ülkeyi kurtama reçetesi"ne göre, yıllık olarak 20 milyar dolar sigaraya harcanan paralara ilişkin "hasılat" henüz sekiz aylık düzeyde hesaplanmışsa da, 2008 yılında sigaraya ödenen para miktarı bir önceki yıla göre 1.161.301.000 YTL artmışsa da, büyük bir başarının altına imza atılarak satılan sigara miktarı 37.536.000 adet azalmıştır!

sabetay
09-11-2008, 17:33
KÜRESEL BALONUN KAZAN DAİRESİ PATLADI
10 Eylül 2008

7 Eylül 2008 Pazar günü Amerikan hükümetinin Fannie Mae ve Freddie Mac adlı iki dev mortgage şirketine el koyması zaten sönmeye başlayan küresel finansal balonun sonunun geldiğini adeta sembolik olarak da ilân etti, çünkü bu iki kurum küresel finansal balonun yaratılmasında Amerikan hükümetlerinin kullandığı en önemli iki araçtı. Böylece zaten iyice zayıflamış olan küresel finansal balonun yeniden şişirilmesi umudu tamamen yok oldu.

Bilindiği gibi Amerikan ekonomisinin 2001 yılında durgunluğa girmesi karşısında Amerikan devleti tarafından başlatılan finansal balon üretme çalışmalarının lokomotifi mortgage finansmanlı konut sektörü oldu. Bu çerçevede 2001 yılında USD 6 tr hacminde olan Amerika’daki mortgage kredileri (konut) altı yıl içinde USD 11 tr hacmine yükseltildi. II. Dünya Savaşından sonra bir Batı ülkesinde bu boyutta bir kredi genişlemesine daha önce rastlanmamıştı.

2001-2007 arasında Amerika’da mortgage kredisi hacmi USD 6 tr.dan USD 11 tr.a yükseldi ama, aynı dönem için Amerikan bankacılık sektörünün konsolide bilançosuna bakacak olursak bu rakamları orada göremeyiz. Amerikan bankacılık sektörü bu döneme USD 1.7 tr.luk mortgage kredisiyle başladı ve bu hacim dönem sonunda ancak USD 3.6 tr.a ulaştı. Peki Amerika’daki USD 11 tr.luk konut kredisinin geri kalan USD 7.4 tr.luk kısmı nerede?

İşte bu sorunun cevabı Fannie Mae ve Freddie Mac’te. Amerika’da bir ticarî banka veya ticarî bankalardan kredi alarak çalışan bir mortgage şirketi verdiği mortgage kredilerini belli bir nakit akışına sahip bir sabit getirili yatırım aracı şeklinde paketleyerek satabiliyor. Bu mortgage paketlerinin başlıca alıcısı da bu iki dev şirket. Böylece mortgage işindeki banka veya şirket verdiği kredileri bilançosundan çıkarabiliyor. Amerika’da toplam mortgage kredisi hacmi USD 11 tr.a ulaşırken bankacılıktaki mortgage kredilerinin USD 3.6 tr.da kalmasının açıklaması bu.

Amerikan devleti 2001’den itibaren ekonomide bir kredi patlaması yaratmak için mortgage sistemindeki her türlü denetimi bilinçli olarak ortadan kaldırdı, sistemin bütün emniyet sübaplarını sonuna kadar açtı. Bu çerçevede kamu kökenli, yarı-resmî şirketler olarak hükümet ve Fed’in yakın markajında bulunan Fannie Mae ve Freddie Mac de her türlü denetimi ve risk hesabını hiçe saymaya, en yüksek risk grubuna ait kredi paketlerini bankalardan satın almaya yönlendirildi. Böylece bu iki kurumun mortgage kredisi satın alma kapasiteleri iyice yükseldi ve piyasadaki ağırlıkları daha da arttı. Bu yüzden Fannie-Freddie ikilisi Amerika’daki bütün mortgage kredilerinin yarısını taşımakla beraber, 2001’den bu yana verilen mortgage kredilerinin dörtte üçünü taşımaktalar. Kısacası, Fannie Mae ve Freddie Mac olmasaydı Amerikan kaynaklı küresel finansal balon ortaya çıkamazdı. Dolayısıyla, 2001 yılında USD 11 mia.lık bir cari açıkla sıcak para krizine giren Türkiye’nin son yıllarda USD 40 milyarlardaki cari açıklarını borç parayla rahatça fonlayabilmesini sağlayan da son tahlilde bu iki kurum. Bu bakımdan bu iki kurumun iflâsıyla 2002-2007 boyunca bir devridaim makinası gibi çalışan Amerikan kredi mekanizmasının ağır bir yara alması da Türkiye’yi çok yakından ilgilendiriyor.

Peki bu iki kurum son 7 yılda bankalardan 6 trilyon dolarlık mortgage kredisini hangi parayla satın aldı? Eskiden devraldığı kredilerin geri dönüşü desek, mortgage kredilerinin vadesi 20, 30 yıl olduğu için bu mümkün değil. Peki Fed 6 trilyon dolar basıp bunlara hediye mi etti? Hayır, o da değil. Bu iki kurum Amerikan mortgage sektörünü şişirmek için kullandıkları kaynağı borçlanarak elde etti. Bunlar Amerika’da Hazine Bakanlığından sonra en çok borç senedi, yani tahvil ihraç eden kurumlar. Bu iki kurumun bilançosunda duran mortgage tahvili tutarı sadece USD 1.6 tr. Buna karşılık iki kurum USD 3.7 tr tutarında mortgage kredisini kendi adına paketleyerek piyasaya satmış. Bu piyasa yalnız Amerikan piyasası da değil. İki kurumun yarı-resmî niteliğinden dolayı merkez bankaları dahil birçok uluslararası yatırımcı bunların ihraç ettiği tahvilleri Amerikan devlet tahvilleri kadar sağlam görerek satın aldı. Bu yüzden ikilinin ihraç ettiği USD 3.7 tr.luk tahvilin USD 1.4 tr.u Amerika dışındaki adreslerde. Bu tahvillerin başlıca uluslararası müşterileri ise (Amerikan devlet tahvillerinde olduğu gibi) küresel balon döneminde büyük dış ticaret fazlası veren Uzakdoğu’nun ve emtia ihracatçısı ülkelerin merkez bankaları. Amerikan Hazinesinin iki mortgage devine apar topar el koymasının temel sebebi de son aylarda bu iki kurumun batık olduğunun ortaya çıkmasıyla Çin, Japonya, Rusya gibi ülkelerin bunların tahvillerini satmaya başlamaları, yani uluslararası dolandırıcılıkta denizin bitmesi.

Amerikan ekonomisinin nasıl bir kağıttan kaplan olduğu, Amerika’nın büyük malî kudretinin uzun süredir büyük bir yalandan ibaret olduğu herhalde bu vakayla biraz daha iyi anlaşıldı. Gelelim bu konuyla ilgili son büyük propaganda yalanına: Amerikan Hazinesi bu iki kurumu “kurtarmış.” Amerikan bütçesi dört yıldır büyük açık veriyor: Gelecek yıldan itibaren ekonomik kriz ve onun yol açtığı ve açacağı kurtarma operasyonları sebebiyle bu açık daha da büyüyecek. Yani Amerikan Hazinesi bundan böyle giderek daha çok borçlanmak zorunda. Şu an itibarıyla çevirmek zorunda olduğu borç stoku ise tam USD 5.3 tr. Fannie-Freddie ikilisinin taşıdığı mortgage riski de tam USD 5.3 tr. Elbette bunun hepsi zarar değil, ama Amerika’daki mortgage-konut sektöründeki çöküşün derinliği düşünülürse hatırı sayılır bir oranı zarar ve önümüzdeki aylar ve yıllarda bu zarar daha da artacak. Bu zararın boyutu düşünülürse Fannie Mae ve Freddie Mac’in devletleştirilmesi bunların “kurtarılması” anlamına gelmez, olsa olsa Amerikan Hazinesinin iflâsa gidişini hızlandırır. Unutmayalım ki Amerikan Hazinesinin USD 5.3 tr.luk tahvil stokunun yarıdan fazlası dış dünyanın, tam üçte biri de yabancı merkez bankalarının elinde. Dolayısıyla Amerika’nın bildiğimiz haliyle ayakta kalabilmesi için dış dünyanın, özellikle de merkez bankalarının Amerikan tahvillerini son yıllardakinden daha da yüksek bir tempoyla satın almaya devam etmesi lazım. Yukarıdaki tablo karşısında bu nereye kadar mümkün?

sabetay
09-11-2008, 17:42
MEDYA TUZAKLARINA DİKKAT!
22 Ekim 2008

Bu siteyi izleyenlerin anahatlarıyla, haftalık bültenime abone olanların bütün ayrıntılarıyla bildikleri gibi, dünya ekonomisinin içine girmiş olduğu bu büyük krizi 2005 yılından itibaren öngördüm. Bu öngörü ”üç vakte kadar piyasalarda kıyamet kopacak” tarzında bir kehanet değildi, krizin hangi sebeplerle ortaya çıkıp ne şekilde gelişeceğinin analizine dayanıyordu. Meselâ halen bu sayfada yer alan “Ekonomik Yorum ve Mortgage Krizi” başlıklı yazımda bulunan 23 Ocak 2006 tarihli tespitlerime bakacak olursanız bugünlerde Türkiye ve diğer gelişen piyasaları alt üst eden Amerikan yatırım fonlarının satış dalgasının oluşum tarzını iki buçuk yıl öncesinden anlattığımı göreceksiniz. Krizin Amerika’da mortgage ve konut balonunun patlamasıyla başlayacağı, bunun önce Amerikan borsalarını çökerttikten sonra önce borsalar, sonra Amerikan kökenli mortgage tahvillerine ve türev araçlarına yatırım yapmış banka ve fonlar üzerinden diğer gelişmiş ülkelere yayılacağı, bunun ardından önce emtia piyasalarının, onun ardından da gelişen piyasaların çökeceği... Şimdi artık yakın tarih olan bütün bu olaylar aylar ve aylar öncesinden haftalık bültenimde bütün argümanlarıyla ve ayrıntılarıyla tekrar tekrar yazıldı. Geçen yaz ham petrolün varili 140 dolara çıktığında bütün Amerikan finans medyası ve oradan tüyo alan yerli papağanlar “Petrol 200 dolara gidiyor” diye bağırırken ben Haftalık Yorumda genel emtia balonunun çökmek üzere olduğunu, petrol fiyatlarının da yakında düşeceğini yazdım. Şu anda petrol 70 doların altında.

Bunları şunun için anlatıyorum: Hâlâ Türkiye’nin küresel krizden etkilenmeyeceği ya da çok az etkileneceği masalları anlatmaktan utanmayan resmî çevreler, büyük dış borcu olan sermaye kesimi ve uzaktan kumandalı televoleciler hakkında sizleri uyarmaya gerek yok, çünkü beni okuyorsanız zaten bunlara inanılmayacağını biliyorsunuz demektir. Ancak krizin dalgalarının Türkiye sahillerine vurmasıyla son günlerde medyada başka sesler de belirdi. Televolecinin trajikomik yüzsüzlüğü karşısında daha gerçekçi görünen sesler... Bu konuda diyeceğim de şu: Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur. Görebildiğim kadarıyla bu seslerin hepsinin de durumu bu. Bırakın 2005’i, 2006’yı veya 2007’yi, şu anda medyada kıyamet senaryoları yazan bazı zevat daha birkaç ay öncesine kadar “Yakında 1 dolar 1 YTL olacak” diye fetva vermekle meşguldü. Şu anda medyada “Biz dememiş miydik?” diye bağrışan kesim geçmişteki büyük yanılgılarını ve derin cehaletlerini örtme, unutturma telaşı içinde. Bu kişilerin yakın zamana kadar söylediklerine bakarsanız esasta televolecilerden bir farkları olmadığını göreceksiniz.

Bu kişileri dinleyip dinlememek, okuyup okumamak sizin bileceğiniz iş; ama tasarruflarınıza, yatırımlarınıza, şirketinize bu kişilerden görüş alarak yön vermeye kalkarsanız başınız fena yanar, benden söylemesi. Kriz kapıya dayandıktan sonra “Kriz var” diye bağırmak marifet değildir. Bu kriz 2001 krizi gibi bir defalık şok devalüasyonla başlayan ve biten bir kriz olmayacak; dünya çapında, çok derin, çok karmaşık ve muhtelif aşamalardan geçecek bir krizle karşı karşıyayız. 2001 krizi 100 metre yarışıysa bu kriz 42 km.lik bir maraton olacaktır. 2001 krizi bir tartan pistin 100 metresinde başlayıp bittiyse, bu kriz caddelerden, sokaklardan, viyadüklerden, köprülerden, tünellerden geçecektir. Dolayısıyla bu süreçten şirketinizi ayakta tutarak, birikimlerinizi koruyarak çıkabilmeniz bile büyük bir başarı olacaktır. Bunu da televolecilerin aklıyla yapamayacağınız gibi, kriz patladıktan sonra “Kriz var” diye bağırmaktan başka marifeti olmayanların aklıyla da yapamazsınız.

Şimdi daha derin bir konuya girelim. Türkiye’de medyatik ekonomist ve yazarlar arasında güvenilir ve rüştünü ispat etmiş bir kimseyi bulamadık; peki ya yurt dışında? Yurt dışında bir yerlerde gerçekten taşıdığı iktisatçı sıfatını hak eden bilim adamları ( sandığınızdan çok daha az sayıda da olsa) elbette var, ama finans camiasıyla, büyük sermayeyle ve medyayla iç içe olan isimler söz konusu olunca orada biraz durmak lazım. Bu konuda şunu aklınızdan çıkarmayın: Kapitalizmde siyasetle, yani küçük bir grubun büyük kitleleri yönetmesiyle ekonomi iç içedir, birbirinden ayrılamaz. Dolayısıyla ekonomi siyasettir. Batı’nın ve özellikle Amerika’nın son 30 yılında olduğu gibi ekonomi giderek finansallaşmışsa, borsalar, para piyasaları ekonominin seyrinde çok ağırlık kazanmışsa ekonominin siyasî elit tarafından kontrol edilmesi halkın yoğun olarak yönlendirilmesini gerektirir. Bu ekonomik ve finansal yönlendirme işi de medyadan geçer. Bu sebeple her yerde, ama özellikle Batı’da ve özellikle de ekonominin finansal piyasalarla yürüdüğü ABD ve İngiltere’de hiçbir iktisatçı derin merkezlerin onayı olmadan medya yıldızı olamaz.

1820’lerden bu yana kesintisiz olarak dünyanın hegemonik gücü olan bu iki Anglo-Sakson ülkesinin kendi halklarını ve başka halkları yönlendirmek konusunda büyük bir tecrübe birikimi vardır. Bu tecrübe içinde bulunduğumuz kriz gibi sancılı süreçlere girilirken psikolojik savaş cephesinde bir işbölümü yapılmasını gerektirir. Bizdeki televolecilerin muadili olan bir kesim geniş kitleye pembe tablo masalı anlatmaya devam eder. Ancak toplumda bir de daha kültürlü, biraz tarih ve ekonomi bilen, dolayısıyla kötü gidişatı az çok sezerek pembe tabloya inanmayan bir kesim vardır. Bu kesimin sayısı azsa da çatlak ses çıkartması halinde kamuoyunda etkili olması, böylece siyasî elitin tekerine çomak sokması mümkündür. Dolayısıyla sistem bu kesim huylanmaya başladıktan sonra bazı “muhalif” sesleri ortaya çıkartır. Bu sesler kültürlü ve şüpheci kesimin sezdiklerini daha profesyonel bir dille ifade ederek onların güvenini kazanırlar. Böylece aydın ve şüpheci kesim de sözcülerini veya kılavuzlarını bulduğuna inanır. Aslında sistemin elemanı olan bu sahte peygamberler kriz derinleştikçe asıl görevlerini ifa etmeye başlarlar. Bir zaman önce, krizin ilk aşamalarında çok gerçekçi, hatta kötümser konuşan bu kişilerin şimdi yumuşadığını, iyimserleştiğini görürüz. Kriz öncesi spekülatif balonların şişirildiği dönemde televole tarzı piyasa ekonomistlerinin misyonunu artık bu bir zamanların “gerçekçi” ve “muhalif” ekonomistleri üstlenmiştir. Söylediklerinin gerçeklikten iyice kopması üzerine itibarsızlaşan boğa piyasası ekonomistlerinin yerine sistem ayı piyasasına daha uygun sözcülerini getirmiştir.

Anlattığım bu hikâyede kafası biraz çalışanlar için çok ibret dersi var. Bu senaryoyu siyaset alanında Türkiye de defalarca gördü, ama Türk kamuoyunun bu oyunu ne kadar çözebildiği tartışılır. Asıl konumuza dönecek olursak, şu anda çökmekte olan ekonomik sistemin mimarı ve patronu olan Amerikan devletinin de bu aralar bazı sahte peygamberler imal edip ortalığa saldığından şüphe etmemeliyiz. Meselâ geçen yıldan beri çok şişirilen bir ekonomi profesörünü ben bu kategoride görüyorum. Kriz ilk patladığı zaman nispeten gerçekçi yorumlarıyla dikkat çeken bu iktisatçı kriz son aylarda Amerika’da fırtına gibi esmeye başlayınca birden iyimserleşti. Meselâ bir ay kadar önce, yani artık Amerikan bankacılık sistemindeki gerçek zararın sektörün toplam sermayesi olan bir trilyon doları çok aştığının çoktan belli olduğu bir zamanda bu profesör (sanki büyük bir ifşaat yapıyormuş edasıyla) Amerikan bankacılık sektörünün zararının 500 milyar dolara ulaşabileceğini açıkladı. Aynı kişi iki hafta önce küresel resesyonu engellemek için bütün dünya merkez bankalarını 1.5 puanlık faiz indirimi yapmaya çağırdı. Bu çağrı profesörümüzün “iki yıl önce krizi öngörmüş olduğunun” özellikle altını çizen Wall Street medyası tarafından duyuruldu.

Bugünkü krizi iki yıl önceden ne yaptığını bilerek öngörmüş olan bir ekonomistin şu anda merkez bankalarının 1.5 puan faiz indirmesiyle dünya ekonomisindeki daralmanın önlenebileceğine gerçekten inanması mümkün değil. Buna karşılık Amerikan devletinin şimdiye kadar Fed’in yaptığı agresif faiz indirimlerine katılmayan Avrupa Merkez Bankasından doların başlıca rakibi olan euronun güçlenmesi kaygısıyla rahatsızlık duyduğu ortada. Dolayısıyla bu işlerden anlayanlar için profesörümüzün bu açıklamasının dünya ekonomisini değil, doları kurtarmayı amaçladığı açık.

Şimdi biraz da Türkiye’ye gelelim. Bu profesör Türkiye hakkında da açıklamalar yapıyor. Krizin oldukça ilerlediği bir aşamada Türkiye’ye de getirildi ve burada yaptığı konuşmada esas olarak krizin Türkiye’yi fazla etkilemeyeceğini iddia etti. Bugün, yani TL’nin döviz sepeti karşısında 14 işgününde % 26 değer kaybetmesinin hemen ardından bile bu profesörün başında olduğu bir ekibin yayınladığı bülten Türkiye’nin krizden diğer Doğu Avrupa ülkelerine göre daha az etkileneceğinden dem vuruyor, Türkiye’nin cari açığının nispeten düşük olduğunu ve sıkı durun, Türk bankacılık sektörünün çok likit olduğunu, dolayısıyla Türkiye’nin 2001 krizine göre çok daha iyi durumda olduğunu iddia ediyor. Bu iddialar bana göre deli saçmasıdır. Bu kişinin Türkiye’nin 2001 krizine 10 milyar dolarlık cari açıkla girmişken şu anda 49 milyar cari açık verdiğinden, buna karşılık TÜİK’in manipülasyonları ve düşük döviz kurunun yarattığı illüzyon ortadan kaldırılırsa ekonominin o günden bugüne değil beş katına, iki katına bile çıkmadığından haberi yok mudur? Bu kişinin Türk özel sektörünün 2001 krizine 57 milyar dolar dış borçla girmişken şu anda 160 milyar dolardan fazla dış borç taşıdığından da mı haberi yoktur? Bana kalırsa tabii ki vardır, ama o bunları bile bile pembe tablo çizip masal anlatarak misyonu gereği Türkiye’ye morfin vermektedir.

Ezcümle, yalnızca bugün bile milyarlarca dolarlık döviz borcu olan bir grubun televizyonuna çıkıp vatandaşa elindeki dövizi derhal satmasını tavsiye eden ve böylece birilerini kandırabileceğini uman budalalardan değil, medyada boy gösterebilenler arasında suret-i haktan görünen, kapitalizmin derin krizinden bahsedenlerden de sakınmak gerekir. Ve anlaşılacağı üzere, bunlar yalnız Türk olmayıp bu tür görevlilerin Amerikalı veya başka milletlerden çeşitleri de mevcuttur.

Anlattıkların biraz karışık mı geldi? O zaman sonucu söyleyeyim: Eğer çok sağlam bir ekonomi ve finans bilgisine ve geniş bir piyasa tecrübesine sahip değilseniz bu devirde Türk veya Batı medyasında karşınıza çıkabilecek kılavuz kargalarla yüzde bir ihtimalle karşınızda görebileceğiniz gerçek kılavuzları birbirinden ayırt etme ihtimaliniz sıfıra yakındır. Önümüzdeki kriz maratonunda bu konuda yapacağınız hataların bedeli de çok ağır olabilir.

sabetay
09-11-2008, 17:43
üstteki iki yazı selim somçağ sitesinden alınmıştır.

sabetay
09-11-2008, 17:51
TÜRKİYE BİR BORÇ EKONOMİSİ HALİNE GETİRİLMİŞTİR
Amerika’da yaşanan konut kredileri ile ilgili kriz tüm dünyayı etkisi altına alırken Türkiye de kendi payına düşeni aldı.
Devlet Eski Bakanı Ufuk Söylemez"den Barem Dergisine Çarpıcı Yorumlar

TÜRKİYE BİR BORÇ EKONOMİSİ HALİNE GETİRİLMİŞTİR



Röportaj: Meliha ÜÇEL



Amerika"da yaşanan konut kredileri ile ilgili kriz tüm dünyayı etkisi altına alırken Türkiye de kendi payına düşeni aldı. Her defasında ekonomi ile ilgili pembe tablo çizen AKP hükümeti ise siyasi istikrar havası yaratarak piyasaları yumuşatmaya çalıştı. Yaşanan krizin Türkiye"ye faturası zamanla ortaya çıkacak ama tablo gösteriyor ki Türkiye ufacık bir krizde iflas edecek bir ekonomik programla yaşıyor.

Kriz ve Türkiye"ye olan etkilerini Devlet Eski Bakanı Ufuk Söylemez ile konuştuk.



Geçtiğimiz günlerde dünya genelinde başlayan ve devam eden krizi ve Türkiye"ye yansımalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?



Dünya"da öncelikle ABD piyasalarında Mortgage piyasasında ikincil kalite diyebileceğimiz konut kredilerinin geri ödemelerinde ve bunlara finansman sağlayan fonlardaki sıkıntı önce ABD"yi, sonra Avrupa"yı ve tüm dünyayı etkisi altına aldı. Bu esasında bir koyundan üç dört tane post çıkarmak anlamına gelen bir durum olarak açıklanabilir. Sentetik piyasalarında zaman zaman böyle çöküşler yaşaması dünya ekonomisinde şaşılacak bir durum değil. Esasında bizim gibi bağımsız ekonomistler zamanlamasını kestirememekle birlikte bu gelişmeleri bekliyordu. Çünkü dünyada aşırı kredi genişlemesi olduğu zaman bu kredi balonu öyle bir büyüyor ki aşırı iyimserlik, future, option, swap işlemleri alıp başını gidiyor. Özellikle gözü kara yüksek risk alan, riskli piyasalara ve kâğıtlara, sektörlere yatırım yapmaktan kaçınmayan milyar dolarlık fonların da aşırı kazançları ile pompalanan bu ölçüsüz ve sınırsız büyüme bir kredi balonu yaratıyor. Bu kredi balonu ve genişlemesi içinde kredi almaya teminatı, bilançosu yeterli olmayan firmalardan tutunda tüketici kredisi kullandırılmayacak insanlara bile kredi veriliyor. O iyimserlik ve genişleme içinde pompalanan bu balon büyüdükçe büyüyor. Ama sonunda en büyük halkasından kopuyor ve ABD"de olduğu gibi ikinci kalite dediğimiz kredisi, kuru yeterli olmayan kişilere verilen mortgage kredilerinde başlayan sıkıntının bir anda yayılarak tahminlerin ötesinde bir boyuta sıçradığını görüyoruz. Buna kredi daralması diyebiliriz. Şu anda dünyada kredi daralması yaşanıyor. Tabi bu kredi daralması büyük bir likidite krizini de pompalıyor. Dünyada sağlıklı olan bankalar ve fonlar bile bu likidite krizinden etkileniyor ve kriz artık giderek bulaşıcı etkisini gösteriyor. Ve giderek bu bir global krize dönüşüyor.



“2001 krizinde Türkiye"de bankalar batmayabilirdi”



Bu krizin ulaştığı boyutlar nasıl?



Sorunun boyutları umduğumuzdan daha fazla. Nitekim Amerika"da çok büyük fonlar battı. Büyük fon yöneticileri görevlerinden ayrılmak zorunda kaldı. Ama tabii Türkiye"den farklı olarak bu krize Amerikan, Alman ve Japon Merkez Bankaları zamanında ve etkili müdahale ettiler. 2001 krizinde IMF ve IMF ile işbirliği yapan Türkiye"deki ekonomi bürokrasisi ve onu destekleyen ekonomi çevreleri likidite sıkıntısı çeken Türk bankalarına destek vermesi, piyasaya para vermesine mani oldular. Merkez Bankası"nı IMF programı ile net iç varlıklarla sınırlı olarak elini kolunu bağladılar. Türkiye"deki 40-50 yıllık bankalar, esasında kredileri batık olmayan, sahipleri tarafından donuk ve batık hale getirilmemiş birçok banka, bu krizin kurbanı edildi. Türkiye"de Merkez Bankası IMF"nin ve IMF Başkan Yardımcısı olan Fısher"in talimatıyla hareket etmek yerine ülkenin çıkarlarını düşünerek kendine özgüvenli davransa ve ekonomik olarak doğru adımı atabilseydi Türkiye 2001"de yine IMF yüzünden oluşan devalüasyonun getirdiği krizdeki likidite sorunu çok daha hafif aşılacaktı. Bana göre bankaların yarısı batmaktan kurtulacak, Türk ekonomisi de bu kadar ağır bir darbe yemeyecekti. Bugün bakıyoruz dünyada yaşanan mortgage krizi ile Amerikan, Alman ve Japon Merkez Bankaları gözlerini kırpmadan piyasaya milyarlarca dolarlık likidite sürdüler. Bu likidite bankalara hem bir nefes alma imkanı getirdi hem de paraların çekilme talebine karşı sağlıklı fonların dahi batmasını önledi.



“Kriz bitmemiştir”



Peki bu yardımlar ile kriz aşılabildi mi?



Tabi bu sorunu çözmeye yetmemiştir. Sorun ötelenmiştir. Dünyada global kriz mortgage kredilerindeki sıkıntı, finanstaki problem bana göre tahminden daha yüksek ve derin. Bu birkaç günde düzelecek gibi görünmüyor. Ama ABD, Almanya ve Japon Merkez Bankalarının milyarlarca dolarlık likiditeyi piyasaya sürerek sağladıkları rahatlama ortamı bu sorunu çözmeyerek ötelemiştir. Ama yanlış mı yapılmıştır dersek hayır yanlış yapılmamıştır. Bizim Merkez Bankamızın yapamadığını, yaptırılmayanı kendi merkez bankaları yapmıştır. Bu çok acı bir şeydir ama böyledir.



“Bu ekonomiye başarılı diyebilmek mümkün değildir”



Bu krizin Türkiye"yi bu kadar derinden etkilemesinin sebebi nedir?



Türkiye"ye akın akın yabancı sermaye geldiğini, işlerin çok iyi gittiğini, Türkiye"nin yıldız bir ülke olduğunu söyleyen ekonomi çevreleri bugün biraz şaşkın görünüyorlar. Çünkü Amerika"da mortgage krizi oluyor, dünyada en çok geri giden çöken borsa ve çalkantıya giren ekonomi Türk ekonomisi oluyor. Hani derler ya bu ne perhiz bu ne lahana turşusu. Türk ekonomisi kısa vadeli yüksek reel faizli yabancı sermayenin spekülatif etkisi altındadır. Sıcak para diye tabir ettiğimiz bu sermayelerin miktarı toplamı 100 milyar doları bulmuştur. Bu 100 milyar dolarlık kısa vadeli sıcak para dünyanın en yüksek reel faizini aldığı için Türkiye"ye gelmektedir. Yani bizim gibi gelişmekte olan ülkeler kategorisinde olan Güney Kore"den Macaristan"a, İsrail"den Arjantin"e, Brezilya"dan Rusya"ya kadar hiçbir gelişmekte olan ülkenin vermediği kadar yüksek bir reel faiz veriyoruz. Türkiye 1997 yılında RefahYol hükümeti döneminde verdiği yıllık reel faiz yani enflasyondan arınmış faiz % 12.4"tür. 2007"de verilen reel faiz % 13"ün üzerindedir. Bu korkunç bir şeydir. Bu ekonomiye başarılı diyebilmek mümkün değildir. Zaten başarılı olsaydı Temmuz ayında başlayan ve bugün de süren dalgalanmada en çok çöken ve gerileyen borsa Türk İMKB borsası olmazdı. Türkiye sıcak para girişlerinde ciddi bir duraksama yaşamaktadır. Halk döviz hesaplarına tekrar yönelmiştir. Döviz hesaplarında 2006"ya göre 2007"de çok büyük bir sıçrama olmuştur. Demek ki bir kırılganlık ve güvensizlik var.



“Türkiye bir borç ekonomisi haline getirilmiştir”



Türk ekonomisi neden bu kadar kırılgan bir yapıya sahip?



Çünkü Türkiye"de cari açığın milli gelire oranı % 8"i aşmıştır. Bu oran gelişmiş ülkelerde yani ABD, AB ülkeleri, Japonya, Kanada, Avustralya gibi ülkelerin dışında gelişmekte olan ülkeler kategorisinde tüm ülkelerden de çok daha fazladır. Milli gelire oranı % 8"i aşan bir cari açığın çözülebilmesi için Türkiye"nin her yıl 40 milyar dolar sıcak para girişine ihtiyacı vardır ya da Türkiye her yıl 20-25 milyar dolarlık varlığını satacaktır. Yani eldeki avucundakini satarak veya yüksek sıcak para girişini sağlamak için fahiş reel faiz ödeyerek bu saadet zinciri çözülebilir. Dolayısıyla bu Türk ekonomisinin doğru dengeler üzerinde olmadığını, sürdürülebilir bir ekonomik büyüme ve enflasyon mücadelesi yapısına girmediğini gösteriyor. Türk ekonomisi maalesef ithalatı ihracatından daha fazla büyüyen, cari açığı rekor seviyelerde giden ve istihdam yaratamayan bir ekonomidir. 2001 yılında % 6 olan resmi işsizlik oranı bugün % 10"lar civarındadır. Ama iş bulamayan ve iş aramaktan umudunu kesmiş ve mevsimlik geçici işçiler katıldığında yine rekor bir işsizlik vardır. İmalat yerine ithalat cazip hale getirilmiştir. Türkiye bir borç ekonomisi haline getirilmiştir. IMKB"nin %72 yabancılaşmış olması Türk halkının borsaya olan ilgisizliğini ve tereddüdünü ortaya koymaktadır. Halbuki borsa küçük ve orta ölçekli tasarrufları geniş boyutta çekebilmesi gerekirken bugün yabancı fonların cirit attığı spekülatif kazanç alanı haline gelmiştir. Maalesef Türkiye"de gerçek bir piyasa ekonomisi tüm kurum ve kuralları ile uygulanmıyor. Türkiye"de uygulanan ekonomiye ancak kumarhane kapitalizmi diyebiliriz. Gerçek piyasa ekonomisi diye adlandırmak oldukça güç gözüküyor. Bu nedenle Türk ekonomisinin bu %50-60 arası aşırı değerlenmiş reel efektif döviz kurları ile örtülü kur çıkmazına dönüşmüş yanlış kur rejimi ile devam etmesi gelecekte de her krizden daha çok etkilenen bir ülke olmasının maalesef önünü açmaktadır. Türkiye mutlaka gerçekçi kur uygulamasına dönmeli, yapmadığı yaptırılmayan sosyal güvenlik reformunu, vergi reformunu, kayıt dışı ekonominin kayda alınmasını hayata geçirmelidir. Karlı kuruluşları satacağına zarar eden kuruluşların gerçek anlamda tabana yayılarak özel sektör tekelleri yaratılmadan özelleşmesini başarmalıdır. Ancak böyle arz yanlısı, net katma değer ve ihracat yaratan gerçekçekçi bir ekonomi modelini vizyonunu oluşturamadık. Bugün IMF ile gelinen noktada 10 yıldır IMF ile kesintisiz ilişki sürdüren bir ülkenin işsizlikte artış, cari açıkta rekor ve enflasyonda % 10"un altına inememektedir. Kurlar gerçek değerini bulsa -yani kurlar aşırı değerli YTL yerine YTL gerçek değerini bulsa- kurlardaki kaçınılmaz olan düzeltme gerçekleşse, enflasyonun % 10"ların çok üstünde olacağı maalesef çok açıktır. Enflasyon kurlara yapılan baskıyla % 10"lar civarında zorla tutulabilmektedir.



“Türk ekonomisine mutlaka IMF anlayışı dışında özgün bir vizyon lazımdır”



Uygulanan kur sistemi de eleştirilen konulardan birisi. Ve hükümet de enflasyonu tek haneli rakama düşürmüş olmakla övünüyor. Her yer gerçekten güllik gülistanlık bir durumda mı?



Merkez Bankası maalesef sadece fiyat istikrarına odaklanmış adeta makro ve finansal istikrarı göz ardı etmiş durumdadır. Bu son derece sakıncalıdır. % 4"lük enflasyon hedefi Türk ekonomisine giydirilmek istenen bir deli gömleğine dönüşmüştür. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde % 5 ve altında zorlanan bir enflasyonda %10"un üzerindeki enflasyonda sağlıklı değildir. Özellikle büyüme ve istihdamı bir arada götüremiyorsunuz. Yapılan ekonomik çalışmalar bunu gösteriyor. Halbuki bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde makul enflasyon oranı % 8-10 aralığındadır. O bakımdan Merkez Bankasının %4"lük enflasyon hedeflemesi esasında Türk ekonomisinin dinamiklerini de engelleyen bir haldedir. Ama maalesef bu inadı sürdürmektedir. Türkiye bugün en yüksek reel faizi ödemenin bedelini kendi insanına yatırım, kaynak, altyapı olarak esirgediği milyarlarca doları yurtdışına transferle ödemektedir. Bu çok acı bir şeydir. O bakımdan Türk ekonomisine mutlaka IMF anlayışı dışında özgün bir vizyon lazımdır. Bunu yapacak tecrübeli kadrolar birikim ve kararlılık mevcut siyasal iktidarda görünmüyor. Şu anki ekonomi yönetiminin bağımsız karar verecek hali yok. Çünkü AKP, seçimden önce bizzat uluslararası para trafiğinin bu yüksek reel faize alkış tutan temsilcilerinin milletvekilini parlamentoya sokmuştur. AKP"den düşük kur yüksek reel faiz uygulamasını bırakıp ta gerçekçekçi kur üretim ekonomisine dönmesini beklemek bir hayal olur.



Bankaların yabancılaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz yabancılaşma oranı normal bir düzeyde mi?



Bugün Türk ekonomisinde Bankacılıkta yabancılaşma oranı borsa payları ile birlikte % 42"ye yükselmiştir. Bu riskli bir rakamdır. AB"nin birçok gelişmiş ülkesinde Bankacılıkta yabancı payı % 10"un altındadır. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin bazılarında bu rakam %40 ile %90 arasındadır. Özellikle eski sosyalist ülkelerde özel banka sektörü olmadığı için bu oran % 80"ler %90"lardadır. Ve bu ülkelerin mütahitleri kendi ülkelerinin bankalarından teminat mektubu dahil kullanamazlar. Türkiye bankacılıkta da yabancılaşma konusunda da dikkatli olmalı ve %25"lik, %30"luk makul kabul edilebilirlik sınırını aşmamalıdır. Borsası %71"i yabancılaşmış, bankalarının %42"si yabancılaşmış bir ekonomiye biz küreselleşmeye entegre olduk diyerek pembe tablo çizmesine göz yummak bana göre gerçekçilikten çok uzak bir yaklaşımdır. Türkiye eğer global ekonomiye entegre olduysa ABD, AB Merkez Bankaları son krizi faiz düşürerek aşmak ve resesyonu önleyip piyasaya güç ve moral pompalamak isterken bizim de faiz düşürebilmemiz gerekirdi. Ama Türkiye"nin faiz düşürebilmesi mümkün müdür? Bu şartlar altında 100 milyar doların kaçmaması için Türkiye"nin bırakın faiz düşürmeyi korkarım ki Türkiye faizini bile artırmak zorunda kalabilir.



“Kriz sanılandan daha uzun sürebilir”



Daha derin bir kriz beklentisi var mı?



Bu yaşananlar bununla sınırlı kalmayabilir. Çünkü Dünyada bu sorun henüz çözülmüş değil. Sadece likidite verilerek piyasalar biraz rahatlatıldı. Çünkü biliyorsunuz Hedge fonlar ve Private Equity Fonlar dediğimiz özel girişim sermayelerinde özellikle hedge fonlarında anaparanın geri alınma güvencesi ve faiz garantisi yok. Dolayısıyla Hedge fonlara olan güvensizlik dünyada çok büyüdü. Bu hedge fonların bankaların aldıkları krediler ve bankalar olan borçları da çok büyüdü. Bankalar da birbirine kredi vermek istemiyor. Kriz sanılandan daha uzun sürebilir ve dünyada daha maliyetli olabilir. Böyle olursa Türkiye"ye sıcak para akışında en azından bir duraklama olması bile bizim için tehlike çanlarının çalınması demektir. Türkiye az önce söylediğimiz gibi sıcak para bağımlısı bir ülke haline getirilmiştir. O bakımdan Türkiye umum piyasalarda oluşan bu krizi sadece bir figüran olarak seyredebilir. Türkiye, bu yapısıyla asla ekonomik piyasanın bir aktörü olamayacaktır.



“Merkez Bankasının % 4 enflasyon hedeflemesi hayali ve zorlama bir hedeftir”



Merkez Bankasını eleştirdiniz. Hükümetin politikaları Merkez Bankasını etki ya da baskı altına alıyor olabilir mi?



Merkez Bankasının bir önceki yönetimi çok büyük bir hata yaparak belki popilizm yaparak enflasyon hedeflemesine Türkiye"yi çok erken geçirdi. Enflasyon hedefi tutmayınca da istifa etmek gibi bir erdemi gösteremiyorlar. Yani % 5 diyorsun % 10 çıkıyor sonra pardon diyip devam ediyorsun. Dünyanın hiçbir yerinde hedeflerinde yüzde yüz yanılan bir Merkez Bankasının yönetimi görevde 1 gün dahi oturamaz. Ama bizimkilerde maalesef böyle bir gelenek oluşmuş değildir. Merkez Bankasının % 4 enflasyon hedeflemesi hayali ve zorlama bir hedeftir. %8 ile %10 arasında bir enflasyon hedeflemesi çok daha akılcı olurdu. Merkez Bankası sıcak para girişlerini teşvik etmek amacıyla faizleri indiremez. Bu yüksek faizleri ödeyen de Türk halkının kendisidir. MB ve ekonomi yönetimi dünyada ilk 50 ülke arasında neden Türkiye"nin en yüksek reel faizi ödemek zorunda kaldığının izahını hem kendisine hem kamuoyuna yapmak zorundadır. Burada harcanan para bu milletin istikbalidir. O bakımdan Merkez Bankasının da ekonomi yönetiminin de gerçekçi kur politikası uygulamayarak üretim yerine ithalatı teşvik eden sıcak para bağımlısı politikalar ile borcumuzu artırarak uyguladığı politikaların sürdürülebilir olmadığının ve kurlarda yapılacak düzeltmelerin her zaman büyük bir dalgalanma olarak piyasaya yansıyacağını görmek lazım. Merkez Bankası ve bu hükümetin politikası maalesef özel sektörü de dövizle borçlanmaya yönlendirmiştir. 130 milyar doları aşan özel sektör dış borcu da çok önemli bir kur riski taşımaktadır. Onun için herkesin aklını başına alıp kademeli olarak bu yanlış ekonomi politikasının düzeltilmesi gerekir.

sabetay
09-11-2008, 18:19
BÜYÜK ÇÖKÜŞ!
04 Kasım 2008 10:08

Tekstil üssü Denizli iflas etti.


Tekstil üssü Denizli iflas etti. Fabrikalar kapanıyor, borçlu kaçıyor, alacaklı perişan

Hayalet kent!
İhracatIn kalelerinden olan ve tekstil başkenti olarak bilinen Denizli’de durum çok kötü. Büyük firmalar Mısır’a kaçıyor. Fabrikalar peş peşe kapanıyor. Boşta kalan binlerce işçi tutunacak dal arıyor.

Vali para istedi!
Hollywood yıldızlarından bile özel sipariş alan Denizli, Çin’in haksız rekabetinin üzerine bir de kriz gelince tuş oldu. Denizli Valisi Yavuz Erkmen, 2. Tekstil Zirvesi’nde TOBB’dan yardım talep etti.

3 bin yıllık tekstil kenti Denizli batıyor
Denizli’de fotoğraf tersine döndü. Tekstilde öncü kent kan ağlıyor. Fabrikalarını kapatan büyük firmalardan 3 tanesi Mısır’a taşındı. Boşta kalan binlerce tekstil işçisi hakkını arıyor

Türkiye tekstil sekötürünün öncüsü Denizli, son aylarda yaşadığı iflasların ardından en kötü günlerini yaşıyor. Referans gazetesinin haberine göre, bornoz, havlu ve nevresim ürünleriyle tüm dünyada üne sahip olan 3 bin yıllık tekstil şehri Denizli kara günleri bir türlü atlatamıyor. Çin’in yarattığı haksız rekabet gibi nedenlerle yıllardır kârsız çalışan tekstil şirketleri, bugün kur ve faizlerdeki ani yükseliş nedeniyle ciddi nakit sıkıntısı yaşıyor.

Kaçışlar başladı
Dempaş şirketi, 200 bin YTL’lik elektrik faturası nedeniyle fabrikaya kilit vurdu. Faaliyetlerine son veren Atak Tekstil’in 3 fabrikasını kapattı, 850 işçi çıkarıldı. Denizli Basma, 6 ay boyunca maaşları ödeyemedi. “Denizli batsa, onlar batmaz” denilen, bin 500 kişiye istihdam sağlayan Danteks Tekstil iflas etti. OSB’de bulunan 3 şirket rekabet baskısı nedeniyle, fabrikalarını Mısır’a taşıdı. 3 milyar dolarlık ihracatının 1,3 milyar dolarını tekstilden oluşturan, 110 ülkeye ihracat yapan 400 firma, 50 bini kadın 150 bin istihdam yaratan tekstil kenti Denizli çıkış hükümetten destek bekliyor.

Vali, TOBB’dan para istedi!
Denizli Valisi Yavuz Erkmen, geçen cuma günü düzenlenen “2. Uluslararası Tekstil ve Konfeksiyon Zirvesi”nde yaptığı konuşmada, TOBB’a yardım çağrısında bulundu. Erkmen, TOBB’un elindeki paradan 3 yıllık süreyle nakit desteği beklediklerini söyledi. Erkmen, “O zaman ne bir fabrika kapanır ne de tek bir işçi çıkarılır. 3 yıl sonra da paranızı geri öderiz.” dedi. Vali Erkmen’in TOBB’dan para istemesini anlamsız bulan Denizli Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Keçeci ise, “Para isteyerek fon yaratılamaz.” derken, TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu da, böyle bir desteğin şimdilik mümkün olmadığı mesajını verdi.


*****

Çığ gibi artıyor
Ülkenİn en önemli sorunlarından işsizlik, artık kasıp kavuruyor. Milyonlarca kişi işsizliğin pençesinde kıvranıyor. Bu konuda başarı edebiyatı yapamayan Başbakan Erdoğan, artık pembe tablo bile çizemiyor.

Başaramadık!
Ekonomİ Koordinasyon Kurulu toplantısı öncesinde konuşan Erdoğan, “İşsizliği istediğimiz oranda geriletemedik. Krizin iş gücü piyasasını daha da olumsuz etkileme riski bulunuyor” diye konuştu.

3 bin işçinin alınacağı açıklanan Türkiye Taşkömürü Kurumu’na 37 bin 196 kişi müracat etti.

Başbakan:Önleyemediğimiz işsizlik artabilir
“İşsizlikle ilgili çalışmalarımız sürüyor. Kriz tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de iş ortamını olumsuz etkileyebilir”
Başbakan Erdoğan, Ekonomi Koordinasyon Kurulu toplantısı öncesinde işsizlikle ilgili önemli itiraflarda bulundu. Ekonomide yaşanan istikrarlı büyüme süreciyle, bunun yanında ortalama hane halkı gelirleri ve harcamalarının artığını, yoksulluğun azaldığını iddia eden Başbakan Erdoğan, “Yaşanan olumlu gelişmelere rağmen, işsizlik arzuladığımız oranlarda gerilememiştir” dedi. “Ancak istihdamdaki artışın karşılanmış olması, düşen enflasyon ortamında işsizliğin daha yüksek seviyelere çıkmamış olması da önemli başarıdır. Bu alandaki çalışmalarımız çok boyutlu olarak devam ediyor” ifadelerini kullanan Erdoğan şunları kaydetti: “İçinden geçmekte olduğumuz küresel kriz sürecinin tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de iş ortamını, iş gücü piyasasını ve sosyal yapıyı olumsuz etkileme riski bulunuyor. Ancak yine geçmişte yaşadığımız krizlerin aksine toplumun bütün kesimlerinin yaşam kalitesinin, bu krizden en az etkilenmesini hedefliyoruz. Bunu sağlayacak tedbirleri yürürlüğe koyma iradesini güçlü bir şekilde ifade etmek istiyorum. Krizin ülkemiz üzerindeki olası etkilerini geçmişte olduğu gibi ağırlıkla çalışan kesimlere, dar gelirlilere, ücretlilere yansıtılmaması konusuna büyük önem veriyoruz.”

*****

Çuvallar patates, bulgur, nohut dolu

Bursa’da yaşayan Artvinli 30 aile, geçim sıkıntısını aşmak için memleket takviyesi aldı! Gıda getiren kamyonu hacı bekler gibi bekleyen aileler, “Böyle getirtmek kargodan ucuz” diyor.

Köyden kente erzak taşıma dönemi başladı
Bursa’da yaşayan Artvinli 30 aile, geçim sıkıntısını aşmak için memleketlerinden yağ, peynir, kurufasulye, patates, soğan gibi gıda ürünlerini getirtiyor

Ekmekten suya, doğalgazdan ete herşey zam yağmuruna tutuldu. 2001 krizi geri geldi. Özellikle kentlerde yaşayan dar gelirli ve asgari ücretle çalışan vatandaşlar, artık pazara bile çıkamaz oldu. Bursa’da yaşayan bir grup Artvinli aile ise şehirde yaşayıp üç kuruş maaşla ay sonunu getirmenin formulünü kendilerince bulmuşlar. Formülün adı: Memleketten erzak takviyesi.

Kamyon kiraladılar
Bursa’nın merkez Yıldırım İlçesi Ertuğrulgazi Mahallesi’nde oturan Artvinli 30 aile, krizden etkilenmemek ve yaşadıkları geçim sıkıntısını aşmak için bir araya gelerek, Artvin ve ilçelerindeki yakınlarını arayıp kendilerine, kurufasulye, patates, soğan, salça, peynir, mısır, mısır unu ve meyve göndermelerini istedi. Aileler, hazırlanan erzak dolu çuvalların kendilerine daha ucuza mal edilmesi için Artvin’den kamyon kiraladı. Artvin ve ilçelerine giden kamyon sürücüsü, üzerinde isimleri yazılı çuval ve paketleri yükleyerek, Ertuğrulgazi Mahallesi’nde bekleyen ailelere ulaştırdı.

Karadeniz usulü çözüm
Kamyonu dört gözle bekleyen aileler, çoluk çocukla birlikte üzerinde isimleri yazılı çuval ve kasaları indirerek evlerine taşıdı. Memleketten getirttikleri yiyeceklerle masraflarının azalacağını söyleyen Hüseyin Çomak, “Büyükşehirde yaşamak zor. Birçoğumuz emekli veya asgari ücretle geçiniyoruz. Memleketimizden destek almak zorundayız. Artvinli aileler bir araya gelip istediğimiz yiyecekleri kamyon kiralayarak getirttik. Çok daha ucuza mal oldu. Kargoya versek daha pahalıya mal olurdu. Ne yapalım, biz de krize karşı, Karadeniz usulü çözüm bulduk” dedi.

Onlar krizi aşmanın formülünü buldular
Memleketlerinden erzak yüklü kamyonun gelmesini dört gözle bekleyen aileler, çoluk çocukla birlikte üzerinde isimleri yazılı çuval ve kasaları indirerek evlerine taşıdı.

sabetay
09-11-2008, 18:22
Dolar arttı ne yapalım ?
04 Kasım 2008 10:13

Kemal Unakıtan:Memur bütün maaşını doğal gaza mı veriyor?


AKP insafsız zamları meğer az bile buluyormuş! Memuru enflasyona ezdirmediklerini iddia eden Maliye Bakanı Unakıtan, gerekirse yüzde 180 bile zam yapabileceklerini söyledi.

Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren de zamların ardında durdu. Ekren, “Mevcut fiyat değil anlaşma tarihindeki fiyat geçerli. Fiyata yansıma kontrat tarihine bağlı” diye konuştu.

AKP HÜKÜMETi ZAMMIN ARKASINDA DURUYOR

Kemal Unakıtan
Memur bütün maaşını doğal gaza mı veriyor
Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, zamdan ne yapacağını şaşırmış vatandaşı kızdıracak açıklamalarda bulundu. Hükümetin suçu olmadığını savunan Unakıtan, memur ’bütün maaşını doğal gaza veriyor’diye bir şey yok. Bir kalem sadece “ dedi. Zammın arkasında durmaya devam eden Unakıtan, 10 ayda yüzde 80’e varan zammın fazla yüksek olup olmadığının sorulması üzerine, ” Petrole yapılan zamlara bakılırsa yüzde 80 değil 180 bile olur “ diye konuştu.

Nazım EKREN
Bakan zammın sorumlusunu buldu: Kontrat
Zammı savunan bir diğer isim ise Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren, zammı şu sözlerle savundu: ”Dünyada petrol ve doğal gaz fiyatları düşerken Türkiye’deki zammı nasıl yorumluyorsunuz?“sorusuna, petrol ve doğal gaz ile ilgili kontratların yapıldığı tarihteki fiyatlar dikkate alındığından, bu fiyatların, anlaşmanın ya da kontratların vadesine bağlı olarak yansıdığını ve gecikmenin buradan kaynaklandığını söyledi.

Melih GÖKÇEK
Gökçek: 500’ün lafı mı olur ama ödemem!
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, doğalgaz zammının kendileriyle hiçbir ilgisinin olmadığını savunuyor. Gökçek, ” Büyükşehir Belediyesi olarak 500 milyon YTL borcumuz var “ diyerek şunları söyledi: ” Satıştan gelecek olan para 6.5 milyar YTL. Bu rakamın yanında bizim 500 milyonun lafı mı olur? Sadece dolar son 2 ayda 1.2 YTL’den 1.5 YTL dolayına çıktı. BOTAŞ tarafından doğalgaza yapılan zammın, bizimle hiçbir ilgisi yok.

sabetay
09-11-2008, 18:25
"Bize Birşey Olmaz Doğru Değil"
13 Ekim 2008 18:31"Almanya'ya bir şey olduğu yerde, İngiltere'ye bir şey olduğu yerde, Japonya'ya bir şey olduğu yerde bize niye bir şey olmaz?"

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, dünyada yaşanan ekonomik krizle ilgili, "(Bize bir şey olmaz) sözü doğru değildir. İnşallah olmaz. Almanya'ya bir şey olduğu yerde, İngiltere'ye bir şey olduğu yerde, Japonya'ya bir şey olduğu yerde bize niye bir şey olmaz?" dedi.

Süleyman Demirel Üniversitesi (SDÜ) 2008-2009 eğitim öğretim yılı açılış dersini veren 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, dünyada tartışılan ekonomik krizin "küresel finansman krizi" olduğunu söyledi.

Demirel, bugün yaşanan finansman krizin ikinci aşamasının kredi, üçüncü aşamasının ise ekonomik kriz olacağını savundu. Dünyanın yoksul ve zengin ülkeler olarak ikiye bölündüğünü belirten Demirel, yaşanan finansal krizin zengin ülkelerin sıkıntısı olduğunu, çünkü yoksul ülkelerin "parası pulu olmadığını" kaydetti.

Kredilerin ekonominin nefesi olduğunu ve kredilerde bir tıkanma yaşandığında insanların "tasarruflarıma ne olur endişesi" ile bankalardan paralarını çekmek istediklerini vurgulayan Demirel, şöyle konuştu:

"Endişeden panik doğuyor. 122 ülkenin uyguladığı kapitalist sistemde zaman zaman bu çeşit finans krizleri görülüyor. Ne zaman olacağını kimse bilmiyor. Kredi mekanizmaları bir şekilde düzeltiliyorsa, sistem işliyorsa mesele yok. Bu sistemde devlet olmayacak, devletin müdahalesi olmayacak, devlet bunları ancak seyredecek. Ekonomi kendi kendini düzeltir, buna inanılıyor. Kendi kendini düzeltirken bankalar batıyor, birçok kişinin paraları da batıyor. Ancak bankaların batması da sistemin efektif şekilde işlemesinin çaresinden biri. 'Batan batar, kalan sağlar bizimdir' sistemin ruhu bu. Halkın tasarrufları da bu sayede en iyi şekilde kullanılıyor. Batma korkusu, sistemi etkin yapıyor."

Dünya ekonomisinin daralması durumunda Türkiye'nin bundan etkilenmemesinin mümkün olmayacağını savunan Demirel, şöyle devam etti:

"(Bize bir şey olmaz) sözü doğru değildir. İnşallah olmaz. Almanya'ya bir şey olduğu yerde, İngiltere'ye bir şey olduğu yerde, Japonya'ya bir şey olduğu yerde bize niye bir şey olmaz? Bunlar bizden daha güçlü ekonomilerdir. Bize bir şey olabilir. Ne olabilir? Kestirmekte güçlükler var, ama bakın 2000 yılında halkınızın kredi kartlarından borcu 6 milyar civarında, halen 115 milyar civarında... Bankalar derse ki halka, (ödeyin bu kredi kartlarını), o gün olur her şey... 2002 yılında 218 milyar dolar dış borcumuz vardı, bu çıkmış 436 milyar dolara. İçeriden dışarıdan ödeyin deseler ne olacak?"

Türk ekonomisinin eksikleri, zaafları olsa da geçen yedi yılda yüzde 7 kalkınma hızı sağladığını vurgulayan Demirel, buna karşın 2008 yılında 43 milyar dolar ödeme açığı olduğunu kaydetti.

Türkiye'nin yüzde 20 faizle bu açığı bulabildiğini dile getiren Demirel, mali krizin yayılması durumunda yüzde 30 faizle bile bu miktarın bulunamayacağını ileri sürdü. Ekonomik kriz endişesiyle panik olmamak gerektiğini belirten Demirel, "Ama dikkatli olalım. Kısa vadede gelebilecek sıkıntıları görelim ve mutlaka piyasaları parasız bırakmayalım. Kriz olur diye karalar bağlamak da yanlış, bir şey olmaz demek de yanlış" dedi.

sabetay
09-11-2008, 18:51
18 Ağustos 2007


Rüşdü Paşa
rusdupasa01@hotmail.com

Harç bitti yapı paydos


Dünya iktisadında 2007 Ağustos'unda haber şu: Harç bitti yapı paydos.

Finans piyasalarında nakit paralar toplanmaya başladı. İlk haber, Amerikan konut piyasasında kredi krizidir. Ardından yabancı bankalar Türkiye ve diğer ülkelerdeki paralarını çekmeye başladılar. Merrill Lynch yatırımcılarına Amerika'nın en büyük konut kredisi sağlayıcısı Countrywide'ın hisselerini satma tavsiyesinde bulunması borsalarda fiyat düşmesine neden oldu.

İki soru sorulabilir.

Bir: Para ve finans piyasalarında yaşanan dalgalanma bir para/borsa krizine dönüşür mü?

İki: Türkiye dünya piyasalarındaki krizden nasıl etkilenir?

İktisat zor bir bilimdir.

İktisatın zor olması durumunu anlatmak üzere yeniden doğuşa inanan bir iktisat profesörünün anlattığı fıkra var: İlk hayatınnızda iyi bir fizikçi iseniz ondan sonraki hayatınızda kötü bir iktisatçı olursunuz. İlk hayatınızda iyi bir tarihçi iseniz ondan sonraki hayatınızda iyi bir iktisatçı olursunuz.

Fıkrayı anlatan profesörün varsayımı şudur: İktisadi olaylarda kesin yasalar aramak işe yaramaz. İktisat fizikten daha çok tarihi bir bilimdir.

Paranın tahakkümü

Dünyanın iktisadi sistemi kapitalizmdir.

İktisat fakültelerindeki ilk derste anlatılan bir hikaye var: Para işlerini yürüten mali kuruluşlar, aracı kuruluşlardır. Aracı kuruluşlar, tasarruf yapanlarla yatırım yapanlar arasında para işini yürütürler. Tasarrufu olanlar, bu kuruluşlara parasını yatırırlar. Paraya ihtiyacı olanlar ise bu kuruluşlara gelip ödünç para alırlar. Amaç, iktisadi sistemde üretim ve tüketim faaliyetinin aksaklık olmadan gerçekleştirilmesidir.

Globalleşme süreci yaşanıyor. Globalleşme iki alanda yaşanıyor. Bir: Üretim alanında. İki:Finans alanında.

Türkiye iktisadı globalleşme sürecinde finans alanındaki globalleşmenin etkisi altında.Şu demektir: Türkiye'de doğrudan yabancı sermaye yatırımı gerçekleşmiyor. Türkiye'de olan şudur: Yabancı yaıtırım bankaları Türkiye'ye para getiriyorlar. Gelen para Hazine kağıtlarına ve borsaya yaıtırılıyor. Belirli bir dönemin sonunda getirilen para elde ettiği kazanç ile birlikte Türkiye dışına çıkartılıyor.

Yirmi ya da yirmibeş yıldır dünya kapitalizminde ortaya çıkan en önemli yeni şey, finansın yükselmesidir. Uluslararası para/ finans piyasalarında çok sayıda para dolaşıyor. Amaç, getiri elde etmektir. Piyasalarda dolaşan para sayısı çok fazla. Piyasalarda dolaşan para kontrolsüz olarak dolaşıyor. Para dünyayı kontrol ediyor. Ancak paranın yükselmesi dünya çapında kriz ihtimalini artırıyor.

Dünya para/finans piyasalarında kararlar şirketler tarafından alınıyor. Kamu otoritesi devre dışı.

Üretim ve tüketim ilişkilerini belirleyen dünya sisteminde, finansın yükselmesi üretim ve tüketimde belirsizlik yaratıyor. Güvenli olmayan bir dünya sisteminde yaşıyoruz.

Gelecekteki bir mali kriz, öncekilerle mukayese edildiğinde daha yıkıcı ve yaygın olacaktır. Mali kriz kaçınılmazdır. Krizi yalnızca uygulanan neo-liberal iktisat programının muhalifleri beklemiyor. Amerika'da sağcı iktisatçılar kriz bekliyor. Robert Ruben, Amerikan eski hazine bakanı bunlardan biri. Ruben’in söylediği şudur: Future financial crises are almost surely inevitable and could be even more severe. Türkçe yazılırsa: Gelecekteki mali kriz neredeyse kaçınılmazdır ve daha ağır olacaktır.

İktisadi anlamdaki küçük ülkeler için, ekonomilerini istikrarsızlaştıran dinamik, sermaye hareketleridir. Borçlu ülkeler, sermaye hareketlerinin miktar değişikliklerinden ve faiz oranlarındaki değişikliklere karşı daha hassas durumdadırlar.

İktisat alanında üç gelişme yenidir ve dünyayı derinden etkiliyor:

Bir:Spekülatif amaçlı para/finans hareketi sanayinin yerine geçmeye başladı. Bu gelişme dünyanın istikrarı için kötü sayılıyor. Almanya ve Fransa, sanayisizleşme sürecindedir. Alman ve Fransız sanayi tesisleri Asya ülkelerine kaydırılıyor.

İki:Çin üretmeye başladı. Çin en yüksek dolar kaynağını elinde tutuyor. Çin, dolar kaynağı ile Amerika'ya borç veriyor.

Üç: Batılı ülkelerdeki son yıllardaki işsizlik ve iktisadi durgunluk şu anlama geliyor: Kapitalizmin elli yıllık büyüme evresi sona erdi ve iktisadi gerileme dönemine girildi. Batılı ülkelerde yeni bir kötümserlik yaşanıyor.

Batılı ülkelerde yaşayan insanların ve batı bağımlısı ülkelerdeki insanların hayatlarını etkileyen bu üç şeydir.

Önümüzdeki zaman diliminde dünyada ne olacağı, büyük ölçüde, dünya iktisadının bugün ki yapı ve olaylarıyla irtibatlı olmalıdır.

Gelecekte ne olabileceği konusundaki bir öngörü yapmadan önce bugün dünya iktisadındaki oyunu görmek gerekiyor. Oyun, dünyanın en büyük ekonomisi olan A.B.D. ekonomisi ile Japonya ve Çin’in öncülüğündeki Asya ülkeleri arasındadır. Amerika, Asya ülkeleriyle yaptığı ticaretten dolayı dış açık veriyor. Amerikan açığı ise Asya ülkeleri tarafından karşılanıyot. Şöyle yapılıyor: Asyalılar, Amerika ile yaptıkları ticaretten elde ettikleri dolarları Amerikan hazinesinin çıkardığı borçlanma kağıtlarını satın alıyorlar.

Bu oyunda, bir nedenden dolayı bozulma Amerika’nın çöküşüne neden olur. Amerika’nın çöküşü ise Asya ülkelerini çökertir.

Dünya çapında bir mali kriz potansiyeli var. Para/finans piyasalarının entegre olması krizin globalleşmesine neden olur. Bu ne zaman krize dönüşür öngörüde bulunmak imkansızdır.

İktisat biliminin tarihi olması budur. İktisat bilimi dünya iktisadındaki kriz ihtimali hakkında bilgi verir. İktisatçıların kriz zamanı konusunda öngörüde bulunması ise zordur.

Türkiye

Türkiye dünya sistemi içinde nerdedir?

Türkiye, sermaye alanında dünya sisteminin bağımlısıdır. Dünya piyasalarında yaşananacak bir kriz Türkiye'yi etkiler.

Bir:Türkiye 1989 yılından beri para hareketlerinde dış dünyaya açıktır. Türkiye'ye para girişi ve Türkiye'den para çıkışı serbest olarak yapılır.

İki: Türkiye’deki son para krizi, 2001 krizi, Imf tarafından oluşturulan iktisat siyasetini uygulanırken gerçekleşti. Şu demektir: Imf politikasını izlemek krizin çıkmasına engel değildir.

Üç:Türkiye’de şu anda uygulanan iktisat siyaseti Imf siyasetidir.

Dört: Türkiye’ye her yıl giren sıcak para iktisatta işlerin iyi görünmesinin tek nedenir.

Türkiye iktisadı, dış açık veriyor. Şu demektir: Türkiye, dış dünya ile iktisadi ilişkilerinde açık vermektedir. Açık yabancı para ile karşılanıyor.

Mekanizma: Türkiye hazinesi açık veriyor. Açık borçlanma ile kapatılıyor. Hazine borçlanma kağıtları Türkiye dışından gelen kısa vadeli para ile kapatılıyor. Dışarıdan gelen yabancı para Türkiye'nin verdiği dış açığın kapatılması anlamına geliyor. Dışarından yabancı para geliyor. Nedeni Türkiye hazinesinin çıkarttığı borçlanma senetlerinin faiz oranlarının yüksek olmasıdır. Bir tahmine göre son bir yıl içinde hazine kağıtlarına ödenen faiz haddi yüzde 40 olarak gerçekleşti.

Dünya finans piyasalarında çok sayıda para dolaşıyor. Bu paraların bir kısmı Türkiye iktisadına dahil ediliyor. Para, Türklere verilmiş borçtur. Türkler, adı sıcak para olan para ile dış açıklarını kapatıyorlar.

Açık kapatılıyor. Para krizi olmuyor. Yabancı bankaların iktisatçıları Türkiye iktisadında işlerin iyi gittiğini kaleme aldıkları raporlarda not ediyorlar. Türkiye'de hazine kağıtlarına yatırım yapanlar açısından Türkiye iktisadı istikrarlı olarak nitelendiriliyor.

Türkiye iktisadı Türkler açısından ne durumdadır?

Bir: Türkiye gelir dağılımı açısından dünyada en kötü üçüncü ülkedir. İktisadi bir anlamı şudur: Türkiye’de gelir düzeyi, kişi başına ya da toplam olarak yükseliyor. Gelir pek dağımı bozuk olduğundan dolayı Türklerin büyük bir bölümü refah artışını hissetmiyor. Daha sade yazılırsa şudur: Türkiye’de refah artışı, çoğunluk için değil azınlık için iyi oluyor.

İki: Son beş yılda Türkiye’de devlet, Cumhuriyet döneminin tamamındaki borçlanma değeri kadar borçlandı. Türkiye hazinesi ağır borçludur. Borçlar ödenmiyor. Borçlanma artıyor. Türkiye hazinesi yılda 50 milyar lirayı faiz olarak ödüyor.

Amerika

Amerikan iktisadı dış açık veriyor. Amerikan iktisadının yıllık dış açık değeri bir trilyon dolara yakındır. Açığın önemli bir kısmı Amerika'nın Çin ile yaptığı ticaretten kaynaklanıyor.

Dünya iktisadında önümüzdeki dönemde ne olabilir sorusuna ilişkin iki senaryo not edilebilir. Birinci senaryo: Amerikan dış borç toplamı 9 trilyon dolardır. Borç artmaya devam ediyor. Amerikan borcu ödenmeyecek. Ödenmesi imkansız. Dünyada o kadar para yok. Ödemek isteyen de yok. Amerikan borcu, Amerikan ve dünya iktisadı gerçekliklerinin artık dışındadır. Bir sayıdan ibarettir. Her saniye büyüyen bir sayı. Borç ödenmeyecek ise ne olacak? Sorunun yanıtını vermek konusunda kimsenin fazla bir fikri yok. Herkes biliyor ki, birgün birisi ortaya çıkacak ve Amerikan borcunun ödenmesinin imkansızlığına herkesi ikna edecek. Ya da Amerikan borcunun ödenmesi durumunda bütün dünyada işlerin kötüye gideceğine inandıracak dünyadaki herkesi.

İkinci senaryo: Dünya finans sisteminde yaşanan ağır bir kriz ile dünya iktisadının batmasıdır. Amerikan iktisadında 1929 yılında borsa krizi olarak ortaya çıkan büyük buhrandan daha ağır bir iktisadi kriz dünya ölçeğinde yaşanır. Finansın globalleşmesi yeni krizin daha derin/ yaygın olmasına neden olur.

Amerikan iktisadi kuruşlarının dünya iktisadında yaşanması muhtemel krizi önleme gücü yoktur.

Sonuç olarak

Türkiye'de kriz dinamikleri 2001 krizinin öncesi ile aynıdır. Yeni para krizi Türkiye'de 2001 yılında yaşanan para krizinden daha kötü sonuçlar yaratır.

Bir: 2007 yılında Türkiye'de hanehalkının bankalara olan borçları toplamı 2001 yılındakine göre daha yüksektir.

İki:Toplam dış borç içinde özel kesimin dış borç toplamı 2001 yılındakine göre daha yüksektir.

Üç:Türkiye iktisadında yabancı para oranı 2001 yılındakine göre daha yüksektir.

Finansın globalleşmesi dünya iktisadında belirsizlik yarattı. Belirsizlik kriz potansiyelidir. Türkiye, dünya para piyasalarındaki bir krizden etkilenecek ilk ülkedir. Türkiye, en çok yabancı paranın bulunuğu ülkedir. Türkiye global mali kriz karşısında korunmasızdır.

sabetay
09-11-2008, 19:02
25 Ekim 2008


Rüşdü Paşa
rusdupasa01@hotmail.com

Dünya kıvrımdır


'yeni bir bankanın kurulması yanında bir banka soygunu nedir ki?'
bertolt brecht

Bir iktisatçı için iktisadi kriz, bir kurmay subayın savaş kavramı ile ilişkisidir. Kriz devresinde ise iktisatçının söylediklerini, diyaloğunu ve konuşmasını kendisi ile açıklamak zordur. Çoğunlukla iktisatçıya soru sorulduğu zaman, iktisatçıyı ilgilendirse bile, iktisatçının söyleyecek hiçbir şeyi olmaz. Nedeni açık: Soru, kendi kendisini oluşturan birşey. İktisatçı kendi sorusunu kendisi sormaz ise söyleyecek birşeyi olmaz. Soru, yanıtı belirler.

Türkiye'de iktisadi vaziyet nereye doğru gidiyor? Gidişat bilinebilir mi? Gidişatın bilimesi bir işe yarar mı? İktisadi batış kimin için iktisadi çıkış anlamındadır? Ve saire. Belki birkaç ek: Klasik, genel kabul görmüş, bilinen, ana yol, doğru iktisat kuramı yanlış mıdır? Dünyadaki bu kadar akıllı adam, yüzlerce yıllık bilim, düşünce, felsefe birikimi, uygarlık, kültür, sezgi, büyü, inanç insanlığı kötülükten koruyamıyor mu? Yoksa herkes hayal dünyasında mı yaşıyor? İnsanlığın maddi uygarlığı olarak bilinen alt yapının tamamı, kurumlar, kavramlar, mallar, kaynaklar, planlar tek birşeye, paraya mı bağlı?

Dünya sistemi kapitalist bir sistemdir. Batı ülkelerindeki iktisadi düzen, üretim, tüketim, sözleşmek eylemleri, para ve mal hareketleri kapitalist düzenin prensiplerine bağlı olarak işler. Batı ülkelerinde hayatı düzenleyen kanunlar, kurumlar ve saire kapitalist sistemin mantığına uygun olarak düzenlendi.

Türkiye, dünya sistemi içinde küçük bir ülkedir. Türkiye'yi küçük yapan Türkiye'nin sistem tarafından belirlenmekte oluşudur. Türkiye iktisadının belirgin özelliği 'dışarı'nın 'içeri'de oluşudur. Türkiye de birşeyler yapabilir. Ancak Türkiye'nin ne yaptığı dışarının içeride olması durumu, oluşu nedeni ile özgün değildir. Özgün kelimesinin problemli olacağı ihtimaline karşı 'kendiliğinden' kelimesini kullanıma dahil edelim. O halde: Türkiye birşey yapabilir. Türkiye'nin yaptığı kendiliğinden değildir. Türkiye'deki oluş beklenen değildir. Türkiye'deki oluş, içerinin dışarısı ile yer değiştirmesi ile ortaya çıkan, yerli-yabancı olandır. Bir. İki: Türkiye, dışa açıktır. Türkiye'nin dışa açık olması, dışarının içeriye girmesi, dışarının içeri ile yer değiştirmesi, dışarının içeriyi değiştirmesi, içerdeki iyileri dışarıya taşıması, taşıyamadıklarını kötüleştirmesi ile oluyor.

Batı'da birkaç kuruş kıymetlidir. Birkaç kuruş, Batı'da prensip gereği kıymetlidir.

Bir haber: "Güney Kore'nin en önemli oyuncularından 'Ulusal Aktris' lakaplı Cgoi Jin-Sil evinin banyosunda kendini asarak intihar etti. Ünlü sinemacının, yakın arkadaşı Ahn Jae-Hwan'ın kendini öldürmesinden yaklaşık bir ay sonra intihar etmesi akılları karıştırırken iki intiharın da temelinde Choi'nin Ahn'a verdiği borç para olduğu dedikoduları ağırlık kazanmaya başladı. Söylentiye göre, Choi, Ahn'a bir miktar borç para vermiş, geri ödenmemesi üzerine de ona baskı yapmaya başlamıştı. Bu baskılara dayanamayan Ahn da geçen ay arabasında intihar etmişti. Bunun üzerine 'arkadaşımın ölümüne sebep oldum' diyen Choi de depresyona girerek evinde kendini öldürdü."

Birkaç kuruşun prensip gereği önemli olduğu Batı'da birkaç trilyon dolar gasp edildi.

The Nation'da Jason Flores-Williams, 18 Eylül 2008 tarihinde şunu yazdı:

"Bu yatırım bankerleri işleri dışında hiçbir şeyle, örneğin keselerini ilgilendirmedikçe siyasetle ilgilenmezler. Ortalama yılda 280 bin dolar kazanırlar. En pahalı konutların, lokantaların, barların, giyim mağazalarının, evcil hayvanların ve telekızların müşterileri onlardır. Zaten çoğunlukla seçkin ailelerin ayrıcalıklı çocuklarıdır. Dünya paramparça olmuş. İktisadi sisteminiz yeryüzünün yok olmasına katkı yapıyor. Her köşe başında adaletsizlik var. Yatırım bankerleri ise hayatlarını sadece olabildiğince çok para kazanmaya adamışlar ve yaptıklarının sonuçlarıyla hiç ilgilenmezler. Canları cehenneme. Piyasaların çökmesi sonunda belki hepimiz için felaket olur, ama bir dakikalığına da olsa bu adamların mutsuzluğundan keyiflenelim. İşsizliklerini, bunalımlarını, birer kadeh kaldırarak kutlayalım."

Amerika'da ne oldu?

Amerika'daki bankalar Amerikalıları baştan çıkardı. Başlangıçta konut kredileri cazipti. Baştan çıkarma bu cazibe ile başlatıldı. Baştan çıkartan, banka yöneticileridir. Baştan çıkarılan, Amerikalılardır. Konut kredisi talep eden her Amerikalı konut kredisi aldı. Beş kuruş birikmiş parası olmayan bir Amerikalı bankaya başvurdu, kredi ile ev aldı. Ankara'da Kızılay semtinde sokakta kredi kartı dağıtılması gibi bütün Amerika'da milyonlarca insan herhangi bir gelecek öngörüsünde bulunmadan, bankacıların söylediklerini tek kriter varsayarak kredi talebinde bulundu. Krediler bir güzel dağıtıldı. Kredilerden çok riskli olanların değeri 1,5 trilyon dolardır. Amerikan Merkez Bankası faizleri düşük oranda tuttu. Bankalar düşük faizli kredileri kolayca sattılar. İşler iyiydi. Amerikalılar banka kredilerini ödemeye devam ediyorlardı. Satın alınan evlerin fiyatları yükselme eğiliminde idi. Amerika'da herkes yaptığı işten mutlu idi. Ev fiyatlarının yeteri kadar yüksek olması nedeni ile bazı Amerikalılar evini sattı, banka borcunu kapadı, eline küçümsenmeyecek miktarda para geçti. Kazanç o kadar iyi geliyordu ki faiz oranlarının yüksek olduğu durumda dahi Amerikalıların konuta yönelik talebi yükselmeye devam ediyordu. Bankalar kredi vermeye devam ettiler. Ne zamana kadar? Yanıt doğal olarak bellidir: Yüksek riskli Amerikalılara kredi satana kadar. Bankalar, risk yükseldiğinden dolayı bu kredilerin karşılığında tahvil ihraç etmeye başladı. Tahviller yatırım bankalarına satıldı. Yatırım bankaları bu kağıtları global fonlara sattı, emeklilik ve hedge fonlarına. Borç, globalleşti. Alakasız birçok banka, fon, kurum bu borçları satın aldı. Globalleşme ile, büyük ölçüde finansın globalleşmesidir, kağıtların önünde herhangi bir ulusal engel ve saire bulunmuyordu. Kimin eli kimin cebinde, kim kimin borcunu kapatıyor, kim kimin riskini alıyor belirsizdir. Amerikan Merkez Bankası, faizleri yükseltti. Enflasyon haddinin yükselmesini engellemek için yol budur. Ev satın alanlar, kredi ödemelerini değişken olan faizden, yüksek faizden, ödemek durumunda kalınca, ödeme güçlükleri yaşandı. Birçok Amerikalı ödemelerini aksattı. Banka tarafından ipotekli olan evler paraya çevrilmeye başlandı. Emlak fiyatları yükselen arz nedeni ile düştü. Kredinin teminatı yalnızca emlak olduğundan Amerika'da emlak fiyatları düştüğünde kredi ödenmez. Amerikalı ödememeyi seçer. Kaybedeceği yalnızca evdir ve ev bankanındır. Bankalar ev fiyatlarının düşmesinden dolayı zarar etti. Bankalar için nakit sıkıntısı baş gösterdi. Sistemde para dönmüyordu. Borçların ödenmemesi durumunda riske yatırım yapan yatırımcılar paralarını fonlardan çekmeye başladı. Zarar eden bankaların hisse senetleri borsada düşmeye başladı. Bankaların toplam değerleri bir süre sonra borsada buharlaştı. 'Katı olan herşey'in buharlaşması prensibi çalıştı, bankalar herkesin gözü önünde yok oldu. A.b.d.'nin en büyük konut kredisi kuruluşları olan Fannie Mae ve FreddieMac battı. Yüz elli yıldır yaşamakta olan Lehman Brothers artık yok. Dünyanın en büyük ordusuna sahip A.b.d. kriz için çare arıyor. Politik olarak dünyanın en güçlü politikacısı sayılan Amerikan Başkanı Bush, kurtarmalardan söz ediyor. Amerikan seçimlerinde kazanmak ihtimali başlangıçta düşük görülen bir siyah derili muhtemeldir ki şimdiki kaos ile Beyaz Saray'a taşınacak. İyi haber.

Kurtarış eylemleri başladı. A.b.d. ya da Avrupa. Bakalım kim daha iyi kurtaracak. Amerika Birleşik Devletleri kriz karşısında etkin değil. Kriz, A.b.d. için doktriner bir çöküştür. Doktrin çöküşü, Demokratların seçim kazanması ile onaylanır. Amerikan yönetici eliti devre dışıdır.

Amerika'da ne olabilir?

Amerikan doları dünya parası. Şu anda öyle. Amerikan mali kesiminin batması bütün dünyanın batması ile sona erer. Amerikan doları bir borç senedir. Elinde Amerikan doları olan Çinliler, Japonlar bu paraları ellerinden çıkarmak istemiyor. Çıkardıklarında ne olur? Amerikan dolarının değeri hızla düşer. Sonuç: Amerika batar. Amerika batarken ellerinde Amerikan doları olan Çin, Japonya ve saire de yitirir.

Türkler, 'piyasa iktisadı' ile 1980'li yıllarda tanıştırıldı. Türkleri piyasa iktisadı ile tanıştıran Amerikalılardır, dahili ve harici Amerikalılar. Tanıştırılma bir süreçtir.Türkili'nde iktisatın 1970'li yıllarda batırılması sürecin ilk devresidir. İkinci devre, Türklerin tarihinde maruz kaldıkları en büyük darbedir: 12 Eylül. Türkili'ne piyasa iktisadının sembolik taşıyıcısı Özal soyadı taşıyan bir mühendistir. 1980 yılından sonra Türkili'nde 'doğru'nun ne olduğu piyasa iktisadı esas alınarak tarif edildi. Birşey piyasa iktisadına uygun ise doğru, değilse yanlış ilan edildi. İlanı ilk yapan Özal idi. Özal başlangıçtır.

Piyasa iktisadı ile kastedilen yeni liberal doktrindir. Yeni liberal doktrin 1980 yılında, Batı'da yükselişe geçti. Kriz globaldir. Krize karşı bir savaş başlatıldı mı? Global olan bir kriz ile nasıl savaşılır? Teorik yanıt açıktır: Global bir araç ile. Yeni bir soru yazılabilir: Böyle bir araç şu anda kullanılıyor mu? Yanıt: Kullanılmıyor. Global bir krizi ile A.b.d.'nin çözmesi imkansızdır. Görüntü budur, gerçek bu görüntünün aynısıdır.

Türkili'nde son para krizi yakın geçmişte oldu.

Tarih 21 Şubat 2001. Bu tarih Türklerin hatırladığı son iktisadi tarih sayılmalı. 21 Şubat 2001 günü Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası 5 milyar dolar sattı. Öğleden sonra en büyük devlet bankası olan Ziraat Bankası'nın Genel Müdürü, Hazine Müsteşarı'nın odasına geldi. Genel Müdür'ün kurduğu cümle şudur: 'Biz kapanıyoruz.' Buradaki 'biz' kelimesi Ziraat Bankası'dır. Ziraat Bankası'nın Halk Bankası ile birlikte son iki günde ödediği faiz toplamı 2 milyar dolardır. Kriz başladı. Başbakanlık binasında 15 saat devam eden toplantı yapıldı. Katılımcılar arasında bürokratlar, eski bakanlar ve saire. Gece saat 3'te Türkler para krizi haberini aldı.

İstanbul'daki G7 toplantısında, I.m.f.'nin Başkan Yardımcısı, Makro İktisat dersi hocası, Fischer Türklere bir haber verdi: 'Dalgalı kur rejimine geçmezseniz G7'ler size yönelik desteklerini geri çekecekler. Bu bir karar.'

Merkez Bankası'nın sattığı 5 milyar dolar nereye gitti? Bir. İki: Lira'nın değerine ne oldu? Üç: I.m.f. ile yapılan anlaşmaya ne oldu?

Düz bakmak, işe yaramıyor. Dünyanın kıvrımlı olması düz bakışı tehlikeli yapıyor.

Türkili'nde varsayım: 'Amerika güçlüdür.' Amerika güçlüdür, Türkçe'de şu anlama gelir: "Amerika o kadar güçlüdür ki Amerikan politikası etkindir."İki yorum. Bir: Cengiz Çandar, New York'a gidiyor, New York'tan İstanbul'a dönüyor. Cengiz Çandar şu cümleyi kurdu: 'Amerikan sistemi öyle bir sistemdir ki hatalarını düzeltmek gücüne sahiptir.' İki: C.f.r.'den Brad Setser'in notu şudur: "Sistemik bir mali kriz yalnızca bir kurumu değil 'sistemi' etkileyen krizdir. A.b.d. ve A.b. sistemik bir krizin içinde."

Dünyanın iyiye gitmesi kimsenin elinde değil. Mekanizma gereği. Dünyanın kötüye götüren ise sistemin doğası. Kötüye gidiş engellenebilir mi? Sisteme müdahale edilmediği sürece hayır.

Liberal iktisat kuramının kriz teorisi yoktur. Libreal kuram bir denge teorisidir.

Türkiye, en çok etkilenen ülke olacaktır. Neden? Türkiye'de sıcak para var. Bir. İki: Türkiye dış açık veriyor.

Türkiye'de kriz olması durumuda Türkiye'de siyasal rejim değişir. Neden? Her para krizinden sonra Türkiye'de rejim değişmiştir.

Türkili'nin bu kriz ile batmaması, ayakta kalması Türkler için kutlanması gereken bir mucizedir. Türkler, tarihi olarak, mucize olan şeyin yabancısı değildir.

sabetay
09-11-2008, 19:04
17 Eylül 2007


Rüşdü Paşa
rusdupasa01@hotmail.com

Tarih, reform ve doğuş


'nasıl bir ilişki hakkındaki hükmümüzü, onun kendisiyle ilgili düşüncesine göre vermezsek, bir çalkantılı dönemi de,
bunun bilince yansımış şekliyle veremeyiz.'
marx

'hayat sizin hikayeniz değildir.'
deleuze

Türkiye’de yeni bir zaman dilimine girildi. Yeni zaman dilimi yeni midir? Türkili'nde yüz yıldır yeni olan var mıdır?

Bir: Namık Kemal, iyi bir anayasa ile Türkiye'nin sorunlarının çözüleceğini söyledi. Bu bir doktrindir.

Türkiye 19. yüzyılda yaşıyor. Türklerin iktisadi sosyal hayatı 19.yüzyıldır. Aydınlanma çağının yazılı metni Rousseau'nun 'Toplumsal Sözleşme'sidir. Rousseau, ulusal egemenliğin sahibi olarak 'genel irade' kavramını geliştiriyor. Kendi kaderini belirleme hakkı genel irade kavramına bağlandı. Türklerin hayatında genel irade kavramı 19.yüzyılda ortaya çıkmadı. Bugün de yok.

İki:1950 yılında Amerikan yardımı ile Türkiye'nin kalkınacağına inanıldı. Program yapıldı. Bu program bugün yürürlüktedir.

Dönemin ana metinleri Amerika ile yapılan gizli anlaşmalardır. Türkiye'de anayasa metinlerindeki sözler üzerinden kırılmayı izlemek imkansızdır. Ruh belirleyicidir.

Namık Kemal, Amerika ile çarpıştı. Amerika, kazandı.

Türkiye, 1950'den beri kalkınmadı. Türkiye, yerinde saydı. Türklerden oy isteyen her parti, Türklere kalkınma sözünü verdi. Söz, bir hatıra olarak kaldı. Türkler 2007 yılında fakir bir kabiledir.

Akp adında, bir parti, seçimlere yarım yıl kala kuruldu. Türkili'nde yarım yılda bir inşaat bitmiyor. Türkili'nde yarım yılda kurulan bir parti iktidar olabiliyor. Kurucuların ortak kümesinde olan şey, Türkler için tanıdık birşeydir. Bu şey, 12 eylül müdahalesi sonrasındaki ilk hükümeti kuran, doktrindir. Doktrin, yeni liberal doktrindir.

1987 senesinde John Willamson tarafından yazılan adı ‘Washington Consensus’ olan program Türkiye’de uygulanıyor. Akp, programın uygulayıcısıdır. Akp tarafından uygulanan iktisat siyaseti, yerli değildir. Uygulanan iktisat siyasetinin adı, bugün, Washington Consensus olarak geçer, consensus, Türkçe’de ‘uyum’ kelimesine karşılık gelir, Abd’nin başkenti Washington ile uyumlu program anlamına gelir. Adı üstündedir.

Akp hükümeti dört buçuk yıldır idarededir. Türkiye iktisadı bu dönemde Türkleri mutlu etmedi. Mutlu olan birkaç bin kişidir. İhale alan, yüksek faiz oranlı hazine kağıtlarından faiz geliri elde eden, arsa simsarı, inşaat yapan, kaçakçı, yabancı şirketlerin mallarını Türkiye’ye ithal eden, özelleştirme yoluyla devlet firmalarını ele geçiren takımların refahı yükseldi. Neyin pahasına, sorunun yanıtı açıkır: Türkiye’de memur, işçi, esnaf, üretici, rençber takımının gerçek geliri gerilemiştir.

Süreklilik
Türklerde bugünü anlamak Tanzimat'ı anlamakla mümkündür.

1.Türkili, büyük resim içinde 19.yüzyıldadır. Türkili, küçük resim içinde 1980 yılındadır. 2007 sürekliliktir, 27 yıldır Türkili'nde herşeyin aynılığıdır. Düşürülen sadrazam yok.

Bir evvelki en uzun devre 1846 ile 1857 yılları arası sayılır. Mustafa Reşid Paşa, 1846 ile 1857 yılları arasındaki devrede altı kez sadrazam oldu. Şu demektir, Mustafa Reşid altı kez düşürülmüştür.

2.Türkili'nde son devlet başkanlığı seçiminde Batı reform partisinden yanaydı. Devlet teşkilatını yaratan ana doktrine karşı olmak reform anlamına geldi. Roma ve devlet-i ebed müddet ilkesi zayıflıyor.

Türkili'nde değişim zayıflamak anlamına gelir.

Batı, Türkiye'de değişimin mevcut eğilimde devamını istiyor. Batı'nın çıkarlarına dokunulmadığı sürece Türkili'ndeki dahili siyaset içerdeki partilerin paylaşım siyaseti olarak yaşanıyor. 1854'de Mustafa Paşa'nın sadaretten indirildi, Kıbrıslı Mehmed Paşa'nın sadrazam yapıldı. İstanbul'daki Fransız temsilcisi Benedetti hükümet değişikliği ile ilgili telgrafında 'bu olayın hiçbir siyasal niteliği yoktur' cümlesini yazdı.

3.Türkili'ndeki iki parti kavga ettiğinde Batı Türkili'ne programlı yaklaşır. Batının çıkarları Türkilinde kavga eden iki partiden birisinin çıkarları ile örtüştüğünde Batı 'reform kavgası' oyununu oynar. Batı kavgayı reform kavgası olarak gösterir. 1854'deki Reşid Paşa ile Mehmed Ali Paşa kavgasında Fransızlar Mehmed Ali'yi büyük reformcu ilan ettiler.

4.T.G.Djuvara adında bir diplomat'ın Cent Projects de Partage de la Turquie:1281-1913, Türkiye'yi Paylaşma Konusunda Yüz Proje:1281-1913, isimli kitabındaki teoriye göre Avrupalılar Türkiye'yi hep paylaşmak istediler. 2007 yılında bazı Türkler arasında Türkiye'nin bir bütün olarak Avrupa ile birleşemeyeceğine dair bir kanaata rastlanabiliyor.

5.Avrupa kafası Türkili'ni parçalamayı pek mümkün buldu. Mümkün buluş, Türk devletlerinde Hiristiyanların barınmasına dayandı. Avrupalı Türkiye siyasetinde hep azınlıkları kullanma girişiminde bulundu. Avrupa'nın azınlık siyaseti ile Türkili'ni parçalaması 18.yüzyıla kadar imkansızdır.

Türkili'nde devlet doktirini sahipleri ile reformcular arasında kavga büyüyor. Büyüme, aldatma ile ilgilidir. Kitle, azınlık tarafından aldatılıyor.

Aldatma
1.Kişi başına gelir, dolar ile açıklanıyor. Dolar, lira karşısında 2001 yılından beri değerlendiğinden dolarla ifade edilen kişi başına gelir sayısı artmaktadır. Gerçekte refah artışı olmamasına rağmen hesap metodu nedeniyle refah seviyesi artıyor görünmektedir.

Kişi başına milli gelir sayısı, dolarla ölçüldüğünden ve dolar lira karşısında değerli olduğundan ölçmek durumunda olduğu gerçek refah seviyesini ölçemiyor.
2.Türkiye’de son beş yıl içinde sabit sermaye yatırımlarında bir artış gerçekleştirilmedi. Üniversite mezunlarının önemli bir kesimi ya işsizdir ya da eğitimlerine uymayan işlerde geçici olarak, asgari ücret seviyesinde çalışmaktadır.
Türkiye’de işsizlik oranı düşüktür. Resmi sayı bu. İşsizlik oranının düşük olmasının nedeni, insanların iş aramaktan vazgeçmiş olmalarıdır. İşsizlik, tanım olarak, çalışmayan ve iş arayan kişidir. İnsanlar iş bulamayacakları inancı ile iş aramadıklarından işsiz sayılmıyorlar. İşsizlik sayısı bu nedenle düşük görünüyor.

3.Türkiye’de gelir dağılımı çok bozuktur. Hane halkı itibariyle ayda bin lira ve üstü gelir elde edenlerin toplamdaki oranı yüzde dört sayısının altındadır. Türkiye’de yaratılan gelirin yarısı, toplam nüfusun çok ama çok azına aktarılmaktadır.

4.Dış borçlar artıyor. İç borçlar artıyor. Borçların faiz ödemeleri bir yandan gelir dağılımını bozarken diğer yandan kamunun ihtiyacı olan yatırımlara ayrılabilecek kaynaklardan mahrum olmasına neden oluyor.

5.İhracat artıyor. İthalat daha çok artıyor. Net ihracat kavramı kullanıldığında, ihracat eksi ithalat, bir ihracat artışından söz etmek mümkün değildir.

6.Türkili'nde hanehalkının bankaya borcu 85 milyar yeni liradır. Borçlu olan düzenin devamından yana oluyor.

Doğuş
Türkleri bağımsızlaştıracak olan tarihtir.

Türklerin almaşığının yaratılması mümkündür. Almaşık bulunmaz. Almaşık yaratılır. Almaşık tarihsel bir analizle oluşturulur. Herhangi bir toplumsal problem tarihçilere havale edilmez. Her toplumsal problemin çözümü tarihin yeniden yazılması ile mümkün.

Türkili'nde insanlar köleştirilerek etkisizleştirildiler. Başkalarının parası, başkalarının kavramları ile ayakta kalmak köleleşmektir. Gördüklerini görmemiş gibi yapmak ise etkisizleşmekle mümkündür.

Almaşık iktisat siyaseti, açıktır. 24 Ocak 1980 tarihinde uygulanmaya başlanan, 12 eylül müdahalesi döneminde, Anap döneminde uygulanan, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Ecevit, Kemal Derviş tarafından uygulanan, Akp tarafından uygulanan iktisat siyasetine son vermektir.

Türkiye’de uygulanan yeni liberal iktisat siyasetinin almaşığı vardır. Pratik olarak şudur: Washington uyumlu olmayan bir iktisat siyaseti. Bu siyaseti uygulayacak bir iktidar Türkiye’de kurulabilir. Soyut Türk kavmi bunu talep ediyor. Bağımsızlık ile mümkündür.

sabetay
09-11-2008, 19:58
Türkiye'de burjuvazi iktisat bilmez ise neyi bilir?


“bu mirası bize vasiyet eden olmadı”
rene char

Türkler, solcu ya da sağcı olmak konusunda zorlandılar. Türkler, bir dünya görüşü sahibi olmayı reddettiler.

Bugün Türkiye'deki tarafları iki grup olarak tasarlamak mümkün. İlk grup, köylülerdir. Köylüler, globalleşmeden yana olanlardır. Köylülerin beklentisi şudur: Dışardan para ve mal gelsin de ne olursa olsun. İkinci grup, şehirlilerdir. Prensip olarak şehirlilerin globalleşme karşıtları olmaları gerekir. Şehir, ölçü anlamına gelir.

Bir: Özal, idaredeydi. Faiz hadlerini serbest bıraktı. Türkiye'nin en büyük özel bankasının genel müdürü, iktisatçı Yılmaz Akyüz'e sordu:'Hocam, siz iktisatı bilirsiniz. O halde faiz haddi ne olmalıdır?'

İki: 2001 büyük krizinin hemen öncesinde Türkiye'de burjuva iktisatçıları gelecek on yılda herhangi bir kriz öngörüsüne sahip değildirler.

Üç:Türkiye'nin en büyük bankaları 2001 krizinden önce yabancı bankalardan borçlandılar.

Dört: Türkler, sermaye teorisini okumadı. Türkiye'de bağımsız aydın takımı üyelerinin sayısı birkaç olmalıdır.

Beş:İktisat 'dalgalanma' kelimesini içermez. Kur, iktisat terimidir. Dalgalı kur, iktisat biliminde kullanılan birşey değildir. Kur kurdur, dalgalısı olmaz.

Altı: Yeni para krizi, 2001 para krizinden daha yaygın ve tahrip edici olacaktır.

Yedi: Yeni kriz kredi krizi ile başlayacaktır. İktisadi birimler banka kredi borçlarının ödeyemeyceklerdir. Banka sistemi batacaktır.

Sekiz: Türkiye'de burjuvazi Batı sermayesinin işbirlikçisidir. Türkiye'de burjuvazi 2001 para krizinden karlı çıktı.

Dokuz: Türkiye'de burjuvazi iktisat çalışmaya ihtiyaç duymadı. Türkiye'de burjuvazinin bildiği Amerika ile ilişkilerdir.

Türkiye'de burjuvazi, yabancı firmalar ile ortaklık kurduklarında kendilerini güvende hissederler. Yanılsamadır. Türkiye'de burjuvazi, morali bozuk takımdır. Türkiye'de burjuvazi, Türk devletine ve Türkler'e güvenmez. Türkiye'de burjuvazi, Washington,D.C.'ye güvenir.

Burjuvazinin varsayımı şudur: "Türkiye'de emek sağlacıları yeteri kadar çoktur. Türkiye'de emek artık üretken birşey değildir. Yatırım, sermaye ile mümkündür. Hesap ortadadır."

Türkiye'de burjuvazi, köylülerle çarpışıyor. Türkiye iktisad tarihi burjuvazinin köylüleri yenmek tarihidir. Ekonomik olarak gerçekleşen, kaynaklara el koymaktır.

1950'den bu yana Türk iktisat tarihi, kaynak aktarımıdır. Köylüler yitirdi, burjuvazi kazandı. Türkiye, kazandı mı? Yanıt, açıktır. Türkiye, 1950'den beri iktisadi bir gelişme sağlanmadı. Şu demektir: Türkiye, kazanmadı.

Politika

Türkler, sermaye karşısında yitirdiklerinde sağ partiye inadına oy verdi. Türkiye'de milliyetçilik, Amerikan karşıtı olmadı. Türkiye'de müslümanlar, karın ençoklaştırılmasını temel iktisadi problem olarak görmedi. Türkiye'de milliyetçi takım, Amerika'yı çok sevdi. Türkiye'de müslümanlar sağ partilere oy verdi. Türkiye'de burjuvazi, Türkiye'den yana olmadı.

Türkler, kapitale saldırmadı. Türkler, kapital ile olan ilişkileri konusunda iktisadi fikir sahibi değildirler.

Politika, bir tasarımdır. Tasarım, iktidar sahipleri tarafından yapılır. Politika, uyum değildir. Politika, yaratmaktır. Türklerin herhangi bir politikası yok. Dünya sistemi belirliyor, Türkler uyum gösteriyor.

İnsan

Politikada insan ne demektir?

Türkiye'de insanın onaylandığı makam neresidir? Türkiye'de iktisadi insanın davranışını kimler onaylar? Türkler, hangi sorunu çözemiyorlar? Aynı yerde yaşamak durumunda olan insaların Türkiye'de birbirlerine gösterdikleri kimlikler nelerdir? Türkler, Türkiye'de yaşanan birçok şeyi neden anlayamıyorlar? Türkler, hayatlarında neyi idare ediyorlar? Türkiye'de halli gereken mesele nedir? Türkler neden sağcı ya da solcu olduklarına bir türlü karar veremiyorlar?

Para sahibi olmayanların para sahiplerini anlaması mümkün değildir. Para sahibi olmayanlar para sahiplerinin davranışlarını anlayamazlar. Burjuvazi, herşeyi belirliyor. Belirleyici olan Türkiye'deki burjuvazi değildir. Belirleyici olan, Batı'daki burjuvazidir. Türkler, uyum gösteriyorlar. Gösterge şudur: Türkiye'de muhalefet yok. Türkiye'de muhalefetin olmaması bir inşaattır. Türkiye'de muhalefetin olmamasının mimarlarının Türklere mesajı şudur: 'Türkler iktidarda olamayacakları gibi muhalefette de olamazlar.'

sabetay
09-11-2008, 20:16
Rüştü Paşa


Ekonominin dini: Türkiye'de iman değiştirildi!
Türklerin iktisadı


“Ağır hastalar hiç sıkılmazlar: Hastalık içlerini doldurur, tıpkı büyük suçluları vicdan azabının beslemesi gibi”

Emil Michel Cioran


Rousseau, iktisat kavramını ailenin yönetilmesi anlamında kullanır. İktisat kavramının Türkçe’de bir anlamı tutumlu olmak, idareli olmaktır. Bir eşanlamlılık var.

İdare etmek mevcut durumu kavradıktan sonra onu onaylamak ve mevcut durumu veri kabul ederek kendine yaşama alanı aramaktır.

Son birkaç yılda, birçok kentte kapitalizmin kutsal kurumlarının toplantılarının yapıldığı binaların önünde, sade insanlar gösteri yaptılar. Söylenen cümleler şunlardır:

1.Kapitalizm dünyayı imha ediyor!

2.Kapitalizme hayır!

3.Kapitalizm öldürür, kapitalizmi öldürelim!

Türkler kapitalizm karşıtı gösterilere iltifat etmediler. Şu ana kadar, Türkiye’de yukarıdaki üç cümle sokaklarda çok haykırılmadı. Sol, hep zayıf kaldı. Türkiye’de sağ ve genel olarak islamcı akım kapitalizmle kavga yapmadı. Gözlem şudur: Türkler, kapitalizmi idare edeceklerini varsaymaktadırlar. Şu yazılabilir: Türkler, idareci olduklarından iktisatçıdırlar.

Seksen Dönüşümü

Seksen senesinde dünya kapitalist sisteminin lordları tarafından Türkeli iktisadının idaresi kendine verilen kişi, kendine söylenenleri kelime kelime yaptı. Disiplin ordu tarafından sağlandı. Seksen senesinde kitlenin elindeki mamanın çoğu alındı, birkaç kişiye verildi. Gelir dağıtımına ilişkin rejim değiştirildi. Propaganda ile kandırılan kitle gasp olayının farkına bile varmadı. Dönemin ideolojisi, piyasacılıktır. Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm isimli eserinde şunu yazdı: “Piyasa mekanizmasının, insanların ve onların doğal çevrelerinin kaderinin tek belirleyicisi olmasına izin vermek toplumun yıkılmasıyla sonuçlanır.”

John Maynard Keynes adında bir adam, 1936 yılında yayımlanan; İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi isimli eserinde piyasa sisteminin kendi haline bırakılması durumunda çok da iyi şeylerin olmayacağını yazdı. Keynes’in korktuğu şeylerin başında işsizlik var. Karlılık, ücretlerin düşük tutulmasına ve sermayenin işgücüne ikame edilerek maliyetlerin azaltılmasına bağlıydı. Keynes, şunu gösterdi: Ücretleri düşürmek ve işçileri işten atmak, en sonunda fabrikanın ürettiği malları satın almak gücüne sahip olanların sayısının azalmasıyla sonuçlanacaktı. Talep düştüğünde fabrika sahipleri daha çok işçiyi işten atacaklardı. Keynes, böyle bir gidişatın büyük buhranla sonuçlanacağı sonucuna varıyordu. Keynes’i Keynes yapan 1929 bunalımı bu demekti.

Keynes, çözüm olarak hükümetin piyasaya müdahale etmesi gerekliliğini önerdi. İkinci dünya savaşı sonrasında Batı ekonomilerinde Keynesçi siyaset uygulandığından kapitalizm bir ölçüde gebermekten kurtuldu. Kapitalizmi kurtaran adam, Keynes oldu. İnsanlar, iktisadın idare edilebilirbir alan olduğunu böylece gördüler. Bu dönüşümdür ve yenidir.

Polanyi, bunu şöyle yazdı: “İktisadi sistemin topluma yasa dayatmasının son bulduğu ve toplumun iktisadi sistem üzerindeki önceliğinin sağlandığı bir gelişmeye tanıklık ediyoruz.”

Seksenli yıllar dünya sisteminde herşeyin değiştirildiği zaman dilimi oldu. Dünya sisteminin kutsal kurumları dünya bankası, imf ve saire, kapitalizmi kurtarmak için neoliberal politika ürettiler. Ulusal hükümetler, bu politikaları uyguladı. Keynes, tamamen terk edildi.

Türkiye, bu dönemde dünya sistemi tarafından borçlandırıldı. Osmanlı’da en az bir kez ağır dış borç ile mali anlamda batmış olan Türkiye, tarihi bu tecrübesini bir yana bıraktı, dünyanın en borçlu ilk beş ülkesi arasına girmeyi becerdi.

Devlet hazinesi, bir borç ödeme bankası halini aldı. Okul ve hastane için para ayrılmadı. Toplumda yeni zengin gruplar yaratıldı. Kitle ise yoksullaştırıldı.

Bütün dünyadaki fakir ülkeler gibi Türkiye iktisadı da dışarıya karşı daha bağımlı hale getirildi.

Çok uluslu firmalar bütün dünyada devletin sahip olduğu firmaları ele geçiriyorlar. Bunun sonunda devlet, çok uluslu firmaların kontrolüne geçiyor. Ekonomileri yabancı firmlar tarafından kontrol edilen hiçbir fakir ülkede, Türkiye dahil, en küçük bir iktisadi gelişme yaşanmıyor. Fakir ülkelerin iktisadi kaynaklarına birkaç çok uluslu firma tarafından el konuyor. Hiçbir fakir ülke geleceğini göremiyor ve ekonomisini planlayamıyor.

Kendini global şirketler tanımlayan çok uluslu firmalar hiçbir değer sistemine ve herhangi bir hukuka bağlı kalmadan her türlü işi beceriyorlar.

En tehlikeli gelişme ise global finans alanında yaşanıyor. Para piyasalarının işlem hacmi, seksenli yıllarda hızla yükseldi. Günde tirilyonlarca dolar para alınıp satılıyor. Burada tek amaç, para kazanmaktır. Birkaç kişi para kazanırken milyonlarca insan ve ülke batıyor.

Sermaye, kutsallık mertebesine yükseltildi, dokunlmazlık elde etti. Uluslararası finans piyasaları, bugün, global kumarhane haline geldi. Bu kumarhanede, birgün yaşanacak bir mania bütün dünyanın sonu olabilecek etki yaratma gücüne sahiptir.

Olaylar

Bir: İnsanların yarısının 35 yaşına varmadan göçtüğü Tanzanya’da borç ödemeleri sağlık harcamalarının altı katıdır.

İki: Türkiye bu yılın ilk altı ayında borç ödemek yerine kaynaklarını okul ve hastane için harcamış olsaydı, İngiltere’deki yüksek kaliteli üniversitelerin ve hastanelerin tamamı kadar Türkiye’de üniversite ve hastane kurabilirdi.

Üç: Arjantin’de iktidar seçkinlerinin 1976 sonrasında aldığı toplam borcun yüzde 80’inin kayıtları mevcut değildir. Bu paraların özel hesaplarına aktarıldığı tahmin edilmektedir.

Dört: Filipinler’de Marcos, ülkeye giren bütün kredilerin üçte birini rüşvet ve komisyon olarak özel hesaplarına aktardı.

Beş: Türkiye’de en zengin iki bin kişinin geliri en fakir elli milyon kişinin gelirinden fazladır.

Altı: Miami’de emlak şirketlerinin en iyi müşterileri Türklerdir.

Yedi: Türklerin İsviçre bankalarındaki toplam mevduatı Türkiye’nin toplam borçlarına eşittir.

Sekiz: Türklerin Türkiye’deki bankalara olan toplam borçları 80 milyar yeni liradır. Bir tahmine göre Türkler, önümüzdeki üç yılda elde edecekleri geliri şu anda harcamış durumdadırlar.

Dokuz: Türkiye’deki kısa vadeli spekülatif para 55 milyar dolardır. Bu para, Türkiye dışından Türkiye’de girmiştir ve çıkmak eğilimindedir. Bu tür sermaye çıkışlarının yaşandığı her ülke batar.

İman

Türkiye’de son yirmi yılda iman değiştirildi. İktidar seçkinleri, dönmüş/dönderilmiş aydınlar, Washington, D.C’de yetiştirilmiş bürokratlar, hayali ihracatçılar, ana dilini konuşamayan işadamları, kafasında bir devlet kavramı olmayan mahalle kadınları durmadan şunları söylediler: Serbest piyasa iyidir, herşey liberalleşsin, herşey özelleştirilsin, bütün çokuluslu firmalar gelsin bizi sömürsün, avrupa birliği çok iyidir, ihracat teşvik edilsin, ithalat serbest bırakılsın, dolara tapalım, faize dokunmayalım, kur dalgalansın, sermaye hareketleri sonsuza kadar serbest kalsın, içerdeki tarımı yok edelim, çevreyi tahrip edelim, çocuk işçiler sömürelim, güzel kızlar manken olsun, açlar gebersin, borçlanalım…

Bu sureler her daim okundu. Imf’nin Türkleri kurtaracağına Türkler inandırıldı.

İçgüdüsel olarak putlara inanan insanlar başkaları tarafından oluşturulmuş düşlerin ve küçük çıkarlarının esiri olurlar. Tarihte çok yaşandı, tekrarlanıyor.

Tepki

Türkler kapitalizme karşı mücadeleyi, bağımsızçılık olarak algılıyor. Türkler, milliyetçilik ve ulusalçılık doktriniyle kapitalizme karşı çıktıklarını varsayıyorlar. Dünya sisteminin lordları ve yerli memurları, bu durumdan memnun olmalıdırlar.

Güç kullanımının mümkün olmadığı yerde propaganda aynı işi görüyor.

Globalleşme, insanlık tarihinde bir geriye gidiş yarattı. Bugün ulus kavramı ortadan kalkıyor. Global kapitalizme karşı aşağıdan gelen tepkiler kavim ve dini milliyetçilik hareketleri şeklinde oluyor. Özellikle fakir ülkelerde kavimler ve dinler arası savaşlar, dünya sisteminin lordları tarafından destekleniyor.

Toplumun en korumasız kesimi, kendini global kapitalizmin saldırısından korumak için mafia ekonomisine gönüllü olarak dahil oluyor.

İnsanların büyük bölümü ise global kapitalizm karşısında kimsesiz ve çaresiz durumdadır. Bu insanlar sahip oldukları tarihi geleneklerini yitirerek parçalanıyorlar. Gelecekten tamamen umutsuz ve kendine inanmayan sayısallaştırılmış bir kitle bütün dünyayı kaplıyor.

Çözülme

Türkeli’nde yaşanan çözülme, kapitalist dünya sisteminin ortaya çıktığı ve Osmanlı’nın bu sistemle irtibata geçtiği 15. yüzyılda başladı. Başlangıçtır. Bu başlangıçtan beri gerçekleşen her irtibat Türkeli iktisadında yaşanan yeni bir bozgundur. Yakın bir zamana kadar, 19.yüzyıl sonuna kadar, Türkeli’nde herşey çok kötü değildi. Osmanlı’nın borçlanması ve dünya sisteminde hegemony savaşlarıyla birlikte ise Türkeli’nde kötü döneme girildi. Bugün ki kötünün başlangıcıdır.

Bugün Türkler yolda karşılaştıklarında birbirlerine selam vermiyorlar. Tarfikte ise araçlarını diğer araçların üzerine yöneltiyorlar. Türkeli’nde toplum bağları çözülürken toplumsal ilişkiler Marx’ın söylemesiyle “kaba nakit zinciri”ne indirgenmektedir.

Nihai Çöküş

Sermaye hareketlerinin 1989 yılında ülkeye giriş ve çıkışının serbestleştirilmesinden beri çok sayıda para krizi yaşandı. Krizlerin nedeni ve kriz öncesi şartlar aşağı yukarı bellidir ve aynıdır. Her defasında iktidar seçkinleri, davetiye ile gelen krizlere karşı hiçbir önlem almadılar ve ekonominin batmasını seyrettiler. Bu, bir hata olarak görülmemelidir. Dünya sisteminde oynanan para oyununda iktidar seçkinleri bir taraftırlar ve yaptıklarının bilincini taşırlar. Herkesin herşeyden haberi vardır ve herkes bağlı olduğu parti adına hareket eder. İktidar seçkinlerinin isimlerinin ve zahiri partilerinin isimlerinin değişmesi, gerçekte herhangi bir şeyin değişmesi anlamına gelmiyor.

Türkiye’de insanlar sokaklara çıkıp, kapitalizme hayır, cümlesini henüz haykırmadılar. Bu durum, gavura artık gavur denilmeyecek, prensibinden sonraki en tehlikeli prensiptir ve şudur: Gavurun dedikleri olsun.

Kapitalizm Türklere karşı değildir, bütün milletlere karşıdır.

Türklerde merak olmaz. Olmuyor. Bu zihinsel durum, çıkış için bir aydın hareketi yaratılmasına engeldir.

Herşeyi bildiğini varsayan kimse merak etmez. Merak etmeyen, propagandaya teslim olur. Türkiye’de olan, teslimiyettir.

sabetay
09-11-2008, 20:30
29 Ekim 2008


Rüşdü Paşa
rusdupasa01@hotmail.com

İktisatın psişik tarafına bakmalı


'birşey hem gerçek hem de benzer olamaz.'
braque

2008 Yılının Ekim ayının ikinci yarısında Lira yüzde 30 değer yitirdi. Yüzde 30 yoksayıldı. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası faiz haddi yüzde 16,75. Normal sayılıyor.

Amerikan Hükümeti, iki bankaya el koydu. Müdahale başladı. Kongre, batması kesinleşen mali kuruluşlar için para ayırdı. İktisadi hayata yönelik hükümet müdahalesi bir çözüm müdür? Amerikan finans piyasalarında geçen yıldan bu yana yaşanan dalgalanmanın sonuna gelindi mi?

Pratik olarak iki soru sorulabilir.

Bir: Finans piyasalarında yaşanan dalgalanma iktisadi durgunluğa dönüşüyor mu?

İki: Türkiye global krizden etkilenir mi?

Amerikan hükümeti muhtemel bir büyük finans krizinin engellenmesi amacı ile iktisadi hayata müdahale etti. Müdahale, iki kredi şirketine el konmasıdır. Amerikan Hükümeti, Fannie Mae ve Freddie Mac, uzun vadeli konut kredi şirketlerine el koydu. Ardından, Kongre bankalara para aktarılmasına ilişkin yasa çıkardı.

Keynes düşüncesi ile hayat buldu: 'Ekonomi kendi kendisine dengede değildir.'

İki büyük şirkete Amerikan Hükümeti tarafından el konması Keynesçiliktir. Keynes, kapitalizm'i 1929 yılında yaşanan büyük buhrandan kurtaran iktisatçıdır. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dünya iktisadi düzeni Keynesçiliktir. Ne zamana kadar? 1970'li yılların sonuna kadar. 1978 ve 1979 yıllarında Batı ülkelerinde Keynesçilik terkedildi. Terkettiler.

İktisat alanında dört gelişme yenidir ve dünyayı derinden etkiliyor:

Bir: Spekülatif amaçlı mali hareket önem kazandı. A.b.d. ile Almanya ve Fransa, sanayisizleşme sürecine girdi. Almanya ve Fransa'daki fabrikalar Asya ülkelerine taşınıyor. Taşındı.

İki: Çin üretmeye başladı. Çin, en yüksek dolar kaynağını elinde tutuyor. Çin, A.b.d'ye borç veriyor.

Üç: Batılı ülkelerdeki son yıllardaki işsizlik ve iktisadi durgunluk var. Şu anlama geliyor: Kapitalizmin elli yıllık büyüme evresi sona erdi ve iktisadi gerileme dönemine girildi. Batılı ülkelerde yeni bir kötümserlik havası yaşanıyor.

Dört: Para ve finans piyasalarının kuralsızlaştırılması programı 1985'te Londra'da açıklandı. Kuralsızlaşma bir süreç olarak devam ediyor. Susan Strange'in bulduğu isim: 'Kumarhane Kapitalizmi'

Batılı ülkelerde yaşayan insanların ve Batı bağımlısı ülkelerdekilerin hayatlarını etkileyen dört şeydir.

Önümüzdeki zaman diliminde dünyada ne olacağı, büyük ölçüde, dünya iktisadındaki yapı ve olaylarla irtibatlıdır.

Gelecekte ne olması bekleniyor? İktisadi oyun, dünyanın en büyük ekonomisi olan A.b.d. ile Japonya ve Çin’in öncülüğündeki Asya ülkeleri arasındadır. A.b.d., Asya ülkeleriyle yaptığı ticarette açık veriyor. Amerikan açığı, Asya ülkeleri tarafından finanse ediliyor. Şöyle oluyor: Asyalılar, Amerika ile yaptıkları ticaretten elde ettikleri dolarları Amerikan Hazinesi'nin çıkardığı borçlanma kağıtlarını satın alıyorlar.

Bu iktisadi ilişkideki bir nedenden dolayı bozulma A.b.d. iktisadının çöküşüne neden olur. Amerika’nın çöküşü ise dünya iktisat düzeninin sonudur.

Türkiye iktisadı dünya sisteminde nerede duruyor?

Türkiye, sermaye alanında dünya sisteminin bağımlısıdır. Dünya piyasalarında yaşananacak bir kriz Türkiye'yi mutlaka ve hemen etkiler.

Bir: Türkiye 1989 yılından beri para hareketlerinde dış dünyaya açıktır. Türkiye'ye para girişi ve Türkiye'den para çıkışı serbest.

İki: Türkiye’deki son para krizi, 2001 krizi, I.m.f. tarafından oluşturulan iktisat siyasetini uygulanırken gerçekleşti. Şu demektir: I.m.f. politikasını izlemek krizin çıkmasına engel değildir.

Üç:Türkiye’de şu anda uygulanan iktisat siyaseti I.m.f. siyasetidir. Bir tartışma, I.m.f.'nin yeniden devreye olması konusunda oluyor. Siyasal'dır. Bu tartışma iktisadi değil. Bir: Hükümet, yıllardır I.m.f. politikasını uygulamaktadır. İki: Türkiye dış açık veriyor. Üç: 2009 yılında Türkiye'de seçimler yapılacaktır.

Dört: Türkiye’ye her yıl giren sıcak para iktisatta işlerin iyi görünmesinin tek nedenir.
Türkiye iktisadı, dış açık veriyor. Şu demektir: Türkiye, dış dünya ile iktisadi ilişkilerinde borçlanıyor.

Mekanizma: Türkiye Hazinesi açık veriyor. Açık borçlanma ile kapatılıyor. Hazine borçlanma kağıtları çıkarıyor. Kağıtlar, Türkiye dışından gelen kısa vadeli para değiştiriliyor. Dışarıdan gelen yabancı para Türkiye'nin verdiği dış açığın kapatılması anlamına geliyor. Dışarıdan yabancı para geliyor. Nedeni Türkiye hazinesinin çıkarttığı borçlanma senetlerinin faiz oranlarının yüksek olmasıdır. Bir tahmine göre son bir yıl içinde Hazine kağıtlarına ödenen faiz haddi, Dolar esasına göre yüzde 40 olarak gerçekleşti.

Dünya finans piyasalarında çok sayıda para dolaşıyor. Bu paraların bir kısmı Türkiye iktisadına dahil ediliyor. Bu para, Türklere verilmiş borçtur. Türkler, adı 'sıcak para' olan para ile dış açıklarını kapatıyorlar.

Açık kapatılıyor. Para krizi çıkmıyor. Yabancı bankaların iktisatçıları Türkiye iktisadında işlerin iyi gittiğini kaleme aldıkları raporlarda not ediyorlar. Türkiye'de hazine kağıtlarına yatırım yapanlar açısından Türkiye iktisadı istikrarlı olarak nitelendiriliyor.

Türkiye iktisadında durum nedir?

Bir: Türkiye gelir dağılımı açısından dünyada en kötü üçüncü ülkedir. İktisadi bir anlamı şudur: Türkiye’de gelir düzeyi, yıllar itibari ile, kişi başına ve toplam olarak yükseliyor. Gelir dağılımı bozuk olduğundan ise Türklerin büyük bir bölümü refah artışından yararlanamıyor. Daha sade yazılırsa: Türkiye’de refah artışı çoğunluk için değil azınlık için sözkonusu oluyor.

İki: Son beş yılda Türkiye’de Hazine, Cumhuriyet döneminin toplam borçlanma değeri kadar borçlandı. Türkiye hazinesi şu anda ağır borçludur. Borç ödenmiyor. Borçlanma artıyor. Türkiye Hazinesi yılda 50 milyar lirayı faiz olarak ödüyor.

Üç:Türkiye, iktisadi anlamda, fakir bir ülkedir. Türkiye'de toplam hanehalklarının yüzde 95'inin geliri düşük sayılır.

Dört: Türkiye, dünyanın en ağır borçlu ülkeleri arasında yer alır. Borçluluk, bağımsızlığı ortadan kaldıran birşeydir. Bir. İki: Türkiye toplam borç stoku nedeni ile her yıl faiz ödüyor. Türkler refah kaybediyor.

Amerikan iktisadı dış açık veriyor. Amerikan iktisadının yıllık dış açık değeri bir trilyon dolar. Açığın önemli bir kısmı Amerika'nın Çin ile yaptığı ticaretten kaynaklanıyor.
Dünya iktisadında önümüzdeki dönemde ne olabilir sorusuna ilişkin iki senaryo not edilebilir. Birinci senaryo: Amerikan dış borç toplamı 10 trilyon dolardır. Borç artmaya devam ediyor. Amerikan borcu ödenmeyecek. Ödenmesi imkansız. Dünyada o kadar para yok. Kimse bu borcu ödemek istemez. Amerikan borcu, Amerikan ve dünya iktisadı gerçekliklerinin artık dışındadır. Borç, bir sayıdan ibarettir. Her dakika büyüyen bir sayı. Bu borç ödenmeyecek ise ne olacak? Sorunun yanıtını vermek konusunda kimsenin fazla bir düşüncesi yok. Herkes biliyor ki, birgün birisi ortaya çıkacak ve Amerikan borcunun ödenmesinin imkansızlığına herkesi ikna edecek. Ya da Amerikan borcunun ödenmesi durumunda bütün dünyada işlerin kötüye gideceğine inandıracak dünyadaki herkesi.

İkinci senaryo: Dünya finans sisteminde yaşanan ağır bir kriz ile dünya iktisadının batmasıdır. Amerikan iktisadında 1929 yılında borsa krizi olarak ortaya çıkan büyük buhrandan daha ağır bir iktisadi kriz dünya ölçeğinde yaşanır. Finansın globalleşmesi yeni krizin daha derin ve yaygın olmasına neden olur.

Amerikan iktisadi kuruşlarının dünya iktisadında yaşanması muhtemel krizi önleme gücü yoktur.

Para krizi, ulusal paranın yabancı paralar karşısında hissedilir bir oranda değer yitirmesidir. Para krizi, iktisadi kriz anlamına gelmez. İktisadi kriz, genellikle, iktisadi durgunluk anlamına gelir. İktisadi durgunluk, gelir artışının ortadan kalkmasıdır. Bugün dünya iktisadında yaşanan şey bir borsa krizi ile başladı. Borsa krizi, borsada işlem gören kağıtların değerlerindeki düşmedir. Yaşanan büyük bir çalkantı. Borsada hisse senetlerinin değerleri düşen bankalar battı. Borsada hisse senetleri değerleri düşen birçok şirket batmak noktasına geldi. Tasarruflarını borsadan hisse senedi alarak değerlendiren insanlar bu servetlerinin bir kısmını borsadaki düşme nedeni ile yitirdiler. Borsada başlayan kriz iktisadın gerçek tarafını etkiledi. Tüketicinin gelirindeki düşme nedeni ile iktisatta toplam talep düştü. A.b.d.'nin en köklü şirketlerinden GM zor durumda. Gözlemciler Amerikan iktisadının önümüzdeki on yıllık bir devrede iktisadi durgunluk içinde olacağını öngörüyorlar. Amerikan iktisadının dünya iktisadının bir motoru olduğu varsayılırsa, varsayım büyük ölçüde doğru ve geçerli bir varsayımdır, bütün ülkelerin A.b.d. iktisadındaki durgunluk devresine girmesi beklenmelidir. Öyle olacaktır.

Türkiye mi?

Türkiye, 2007 yılının ilk yarısında iktisadi bir durgunluk devresine girdi. Soru şudur: Türkiye iktisadında yeni bir para krizi yaşanır mı?

2008 yılında Türkiye'de kriz dinamikleri 2001 krizinin öncesi ile aynıdır. Yeni bir para krizi Türkiye'de 2001 yılında yaşanan para krizinden muhtemeldir ki daha olumsuz sonuçlar yaratır. Bir: 2008 yılında Türkiye'de hanehalkının bankaya olan borçları toplamı 2001 krizi öncesine göre daha yüksektir. İki:Toplam dış borç içinde özel kesimin dış borç toplamı 2001 krizi öncesine göre daha yüksektir. Üç:Türkiye iktisadında yabancı paranın göreli önemi 2001 krizi öncesine göre daha yüksektir. Dört: Bir teoriye göre Türkiye'deki bankaların vaziyeti 2001 krizi öncesine göre 2008 yılında daha iyidir. Sermaye yeterliliği ve saire kriterine göre. Bir diğer teori şudur: Bankaların kasalarında bulundurdukları Hazine kağıtları değerlendirilmeye alındığında ise bankaların durumu sağlam değildir.

Finansın globalleşmesi dünya iktisadında belirsizlik yarattı. Belirsizlik kriz potansiyeli anlamına gelir. Türkiye, dünya finans piyasalarındaki krizden etkilenecek ilk ülkeler grubundadır. Açık: Türkiye, göreli olarak, en çok yabancı paranın bulunduğu ülke.

Türkiye iktisadı global mali kriz karşısında korunmasızdır. Türkiye'de para krizi olur mu? Yanıt: Bittabii ki. Soru: Ne zaman? Yanıt: Türkiye'de parası olan yabancılar Türkiye'deki paralarını ne zaman Türkiye dışında çıkartırlarsa.

Psişik olan şey burda devreye girer.

sabetay
10-11-2008, 20:41
Atilla Yeşilada Çin İşi, Japon İşi

Yüce Atamızın ölüm yıldönümünde, ona olan vefa borcumu hatırlayarak söze başlıyorum. Hafta sonunda yapılan G20 toplantısında krizle eldeki bütün cephane ile mücadele yemini çıktı. Ama bu sabah Asya’yı, özellikle Nikkei225’i coşturan haber Çin’in 2010 yılına kadar 600 milyar dolar civarında harcama programı açıklamasıydı.

600 milyar dolar, ülkenin GSMH’sının %20’si. Döviz rezervlerinin %25’i. Bu kaynak altyapıdan dargelirlilere ödemelere kadar Keynes’in “helal size!” diyeceği yöntemlerle harcanak. Tabii, Çin’e yatırımı malları ihraç eden Japonya da bayram yaptı. Obama’nın da iktidarı devralınca en az 100-150 milyar dolar harcama paketi açması bekleniyor. Yani, büyük devletler krize karşı topyekün mücadele ediyor. Bu harcamaların etkisini göstermesi en az 1 yıl, belki de 2 yıl alır. Bütçe politikalarının kaderi bu, tabiatları icabı yavaş çalışır, ama gelir ekonomiye sirayet ettiği zaman, hele böyle çıktı açığının yüksek olduğu dönemlerde çarpan etkisi büyüktür. Artık piyasalarda paniğin bitmesi lazım. Yani, VIX’le ölçülen oynaklığın düşmesi, Interbank’ta kredi hacminin artması ve yatırımcıların “değer” kavramına göre işlem yapması beklenir.

Mayınlara dikkat

Ama, önümüzde hala mayınlar var. GM ve Ford hızla nakit tüketiyor. Arjantin ve Rusya’da devaluasyon beklentisi yüksek. Obama’nın yapacağı ilk büyük hata tüm ekonomi için kritik olan otomotif devlerini kaderine terketmek olur. Arjantin ümitsiz vaka, ama Medvedev’in artık ekonomiye para pompalamak yerine yapısal reformlara yönelerek yatırımcı güvenini tazelemesi lazım. Eğer bu mayınlara çarpmadan yola devam edebilirsek, bu hafta piyasalarda daha az oynaklık ve ralli beklerim.

Boğa pazarı başlamadı

Kusura bakmayın, ama hala kalıcı bir ralli diyemem buna. Orta vadede biz bekleyen bambaşka badireler var. Birincisi, hedge fon’ları her yönde baskı altında. 15 Kasım’da yıl sonunda paralarını çekmek isteyen müşteriler için son bildirim günü. Uzmanlar bu yatırım araçlarının net varlık değerlerinin %25’ini kaybedebileceğini düşünüyor. Eğer durum buysa, Şubat’a kadar sürecek tasviye satışları borsaları zorlayacak. ABD’de hızla artan işsizliğin de bankalara tüketici kredilerinde artan temerrütler olarak geri dönemisi olasılığı var. Zaten, en iyi senaryoda bile 2009’u resesyonda geçireceğiz, yatırımcılar şirket karlarında dibi görmeden büyük pozisyonlar almaz. Daha müphem ama her an biz vuracak tehlike ise, büyük devletlerin borç/GSMH oranlarındaki görülmemiş artış olacak. Bir örnek vereyim, ABD’de bir aylık bütçe açığı 230 milyar dolar, DİBS’lerin takriben %25’ini Çin tutuyor. Çin artık DİBS almaz, ekonomiye yatırım yapıyor çünkü. Peki, ABD balon gibi şişen bütçe açığını nasıl finanse edecek? Bir kaç ay içinde kurlarda sert hareketler ve uzun vadeli faizlerde artışlar mümkün.

Türkiye’nin direnci sınanacak

Gelelim Türkiye’ye. İtiraf edeyim, yatırımcılar piyasalarıma benden çok güveniyor. Bu hafta beklediğim küresel ralli gerçekleşirse, İMKB’nin çok hızlı yukarı hareketi mümkün, dolar/YTL’nin de yeniden 1.50’ye kadar gerileyebilir. Ama, bu hafta da döviz değer yitirirse, güven duygusunun artık aşınmaya başladığı sonucunu çıkartacağım ki, bu hiç de iyi haber değil. Çünkü, orta vadede bizi de resesyon bekliyor. TCMB beklenti anketinde 2009 büyüme öngörüsü %2.7’ye düşerken, tekstil şirketlerinde iflaslar, bankaların sendikasyonları en fazla %60 yenileyebileceği haberleri ve oto kredilerini kesmesi ekonomik faaliyetin yavaşlayacağının habercisi. Bu hafta yayınlanacak sanai üretimi bu gelişmeyi teyidi edecek. Bütçe’nin de gelir tarafının umulandan çok zayıf olmasını bekliyorum. Bizi bekleyen asıl tehlike bir grup yatırımcının Ankara’nın IMF ile pazarlık ettiği ve Aralık ayında stand-by imzalanacağı düşüncesi ile beklemesi. Eğer bu anlaşma gerçekleşmezse, sabırlar tükenebilir.

Zor günlerde iyi direnen piyasalarımızın şimdi iyi günlerde nasıl performans göstereceğini seyredeceğiz. Eğer bu hafta kürede ralliler yaşanırken, geri kalırsak, bizi çok zor bir yıl sonu bekliyor. Eğer YTL hızla toparlanırsa, vakit kazanmış olacağız. Kısa vadede cazip fırsatlar oluşuyor. Ama, böyle ortamlarda zamanlamayı tayin etmek çok zor iştir, eğer ani yön değiştirmelerden korkuyorsanız, yine nakit ve likit kalın. Daha uzun vadeli dibi görmedik.

sabetay
10-11-2008, 20:53
Balonlar lale çılgınlığıyla başladı
MAHFİ EĞİLMEZ
EKONOMİ / 09/11/2008

Sanal değerle reel değer arasındaki farkın sanal olanı lehine giderek büyümesine balon ya da köpük deniyor. Balonların en eski ve en tuhaf örneği 1636 ile 1637 yıllarında Hollanda’da yaşanan ‘Lale Çılgınlığı’ dır. Lale soğanı ilk kez Kanuni Sultan Süleyman zamanında Hollanda büyükelçisi tarafından İstanbul’dan alınıp Hollanda’ya getirilmiş ve tanıtılmıştı. Zaman içinde lale, bir lüks ve statü sembolü haline geldi. 1630’lu yıllarda Hollanda’da savaşların geride kalmasının da yarattığı olumlu hava ile spekülatif faaliyetler büyük artış göstermiş, hisse senetlerinin değeri artmış, konut fiyatları yükselmiş, insanlar bu tür değerleri ve malları spekülatif amaçlarla alıp satmaya başlamışlardı. Bu dönemde benzer bir spekülatif talep artışı lale soğanları için de oluştu. Bu talep artışı lale soğanı fiyatlarının artmasına ve giderek özel lale piyasaları oluşmasına yol açtı. Hollanda’da o tarihte ortalama yıllık ücret 200 ile 400 gulden arasında değişiyordu. Lale soğanlarının fiyatı ise 200 250 gulden aralığına kadar fırlamış, yani bir çalışanın yıllık ücretine eşit hale gelmişti. İlgi o kadar yükselmişti ki 1636 yılında lale, Hollanda’nın birçok kasabasında borsalarda satılır olmuştu. Fiyatlar yükseldikçe yükselmiş, geleceğe dönük sözleşmeler yapılmıştı. Fiyatların yükselmesinin temel nedeni bu tür sözleşmelerle lale soğanı alanların bunları daha pahalıya satarak para kazanacakları inancında olmalarıydı. Günün birinde her şey tersine dönüverdi. Lale sözleşmelerinin alıcısı kalmadığı anlaşılınca sözleşme sahipleri lale yetiştiricilerine sözleşme borçlarını ödeyemediler. Lale yetiştiricileri, laleleri almayan sözleşme sahiplerini dava ettiler. Davalar aylarca sürdü, ama paraların ödenmesi hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmedi. Lale piyasası böylece çöktü ve fiyatlar hızla düştü. Balon patlamış, lale yetiştiricileri de spekülatör sözleşme sahipleri de büyük zararlarla karşılaşmışlardı.
1980’li yılların başında görünümü farklı ama sonucu benzer bir gelişme Türkiye’de yaşandı. Önceleri vatandaşların elindeki tasarruf bonolarını toplamaya başlayan ve kendilerine banker adını veren kişiler sonradan vatandaşın parasını alıp onlara yüksek faizler vermeye başladılar. O zaman bankaların mevduata verdiği reel faizler enflasyonun altındaydı. O nedenle vatandaşların bir bölümü paralarını yüksek faiz veren bu bankerlere yatırmaya başladılar. Bu bankerlerin aldıkları paraları daha yüksek getiri sağlayacak alanlara yatırmaları mümkün değildi. Çünkü böyle alanlar yoktu. Sistem son gelenin parasını ilk gelene faiz olarak ödemek üzerine kurulmuş bir saadet zincirinden ibaretti. Ve işlemesi için mutlaka sisteme her seferinde daha çok kişinin girmesi gerekiyordu. İşi gücü olmayan, doğru dürüst eğitim bile görmemiş insanlar bile bankerliğe başlamışlardı. Kimse bu kişilerin aldığı paraları nasıl değerlendireceğini sormuyor, sadece yüksek faiz elde etmek için parasını yatırıyordu. Günün birinde Maliye Bakanı bankerlerin devlet garantisi altında olmadığını söyledi. Aslında böyle bir garantinin olmadığı biliniyordu ama yine de bu açıklama bir şok etkisi yaptı ve sisteme yeni müşteri girmez oldu. Yeni giriş olmayınca eskilerin de paraları ödenemez hale geldi. Bir anda sistem çöktü. Aslında burada bir balon bile yoktu. Çünkü balon olması için sanal değerin dayandığı bir reel varlık olması gerekiyor.
Bugün içinde bulunduğumuz kriz de ABD ve İngiltere başta olmak üzere gayrimenkul fiyatlarının şişirilmesinden kaynaklanan bir balon nedeniyle ortaya çıktı. Emlak fiyatları artıyor, emlak sahipleri kendilerini daha zenginleşmiş hissedip borçlanarak harcamalarını artırıyorlar, bu ekonomiye canlılık getiriyor ve emlak fiyatları daha da artıyordu. Herkes yatırım amacıyla ikinci, üçüncü gayrimenkulünü alıyordu. Bu alımların altında yatan varsayım bunların günün birinde daha yüksek bedelle satılabileceği varsayımıydı. Bu varsayımın gerçek leşmeyeceği anlaşılınca fiyatlar düşmeye ve balon sönmeye yöneldi.
Çinlilerin dediği gibi: “Kumarda tanrılar bile kazançlı çıkmaz.”

sabetay
10-11-2008, 20:55
2009 tahminleri
MAHFİ EĞİLMEZ
EKONOMİ / 04/11/2008
mahfie@gmail.comsayfayı yazdırarkadaşına gönderarşive ekle
İşletmeler bir sonraki yıla ilişkin bütçelerini yapabilmek için büyüme, kur ve enflasyon tahmini yapmak zorundadır. Küresel krize girildiğinden bu yana bu tahminleri yapmak zorlaştı. Her şeyden önce bu tür tahminlerin temel dayanağını oluşturan döviz kuru tahminini yapmak imkân dışına çıktı. Aşağıda size birbirine yakın zamanda yayımlanmış üç farklı resmi tahmin setini bir tablo halinde sunuyorum. Bunlardan ilki 28 Haziran 2008’de Resmi Gazete’de yayımlanan Orta Vadeli Program 2009-2011. İkincisi, 17 Ekim 2008 tarihinde DPT’nin web sitesinde yayımlanan Genel Ekonomik Hedefler ve Yatırımlar 2009
(Genel Hedefler) belgesi.
Üçüncüsü, 18 Ekim 2008 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 2009 Yıllık Programı (Program). Bu üç belgede yer alan 2009 yılı tahminlerini aşağıda bir tabloda özet olarak sunuyorum. Bu üç belgede farklı tahminlerin yanı sıra değişmeyen tahminler de söz konusu. En zor anlaşılabilecek olanı GSYH tahmini.
Orta vadeli programda yüzde 5 büyüme, yüzde 6.8 cari açık ve yüzde 1.4 bütçe açığı tahminlerine dayanılarak 773 milyar dolar olarak tahmin edilen GSYH, sonraki tarihli genel hedefler ve 2009 Programında daha düşük büyüme, daha düşük cari açık ve daha düşük bütçe açığına karşın artmış görünüyor.
Orta vadeli programın yapıldığı Haziran ayında kur gelişimi çok daha iyimser göründüğü için kur tahmininde de bozulma olduğu varsayımından hareket edersek burada bir tutarsızlık olduğu anlaşılıyor. Orta vadeli programın yapıldığı Haziran ayında kur tahminleri çok daha iyimser iken yıl sonu enflasyonu tahmini yüzde 7.5 olarak belirlenmişti. Şimdilerde 2009 için yapılan kur tahminleri daha kötümser olduğu halde enflasyonda bir değişiklik yapılmamış olması talepteki daralmayla açıklanabilir. Zaten sonraki tarihli tahminlerde büyüme oranının giderek düşmüş olması da bunu ortaya koymaktadır. Bunlar arasında en yeni tahminleri içeren 2009 yılı Programı’nda yıllık ortalama kur tahmini 2009 yılı için son derecede iyimser bir bakışla 1.40 olarak belirlenmiş bulunuyor.
Küresel sistemin bu kadar sıkıntılar içinde olduğu, bütün piyasaların büyük bir belirsizlik yaşadığı bu ortamda bırakın gelecek yılsonunu hafta sonunu bile tahmin etmek çok zor.
Bu zorluğu devletin resmi tahminlerindeki değişikliklerden de izleyebiliyorsunuz. Böyle durumlarda sabit ve seçeneksiz tahminlere dayalı bütçeler yapmak işletmeler açısından doğru olmaz. Yapılacak şey en az iki senaryoya dayalı tahmin seti hazırlamaktır. Bunlardan ilki kamu kesiminin tahminlerini alan temel senaryo olmalı, ikincisi işlerin daha kötüye gideceği varsayımına dayalı kötümser senaryo olmalı.
Aslında normal zamanlarda da böyle seçenekli senaryolar hazırlamak ve bunlara bir de iyimser senaryo eklemek gerekir ama bugünkü durumda iyimser senaryo çok geçerli olacak bir seçenek gibi görünmüyor.
En doğrusu resmi tahminleri aynı zamanda iyimser senaryo yerine kabul etmek. Bu iki senaryoya dayalı olarak işletme bütçesi oluşturulması ve bunların her ay ortaya çıkan gerçekleşme durumuna göre yapılacak revizyonlarla yenilenmesi en tutarlı seçim olarak duruyor karşımızda. 2009 yılı herkes için zor bir yıl olacak. O nedenle kötümser senaryo bu zorlukları öngören adımları da içermeli.

sabetay
10-11-2008, 20:58
Şimdilik kriz yok
FATİH ÖZATAY

Türkiye şu anda bir ekonomik krizin içinde mi? Tabloda, bir avro ve bir dolardan oluşan sepetin lira karşısındaki değerinin (kur), gösterge Hazine tahvilinin piyasada gerçekleşen faizinin, Merkez Bankası (MB) rezervlerinin ve Türkiye’nin kredi riskinin bir göstergesi olan EMBI getiri farkının yılbaşında aldıkları değerler ile şu andaki değerleri karşılaştırılıyor. Ayrıca, ekim ayı sonlarına doğru had safhaya varan piyasa gerginliğini yansıtmak üzere o tarihteki değerler de yer alıyor tabloda.
Döviz rezervine ait en son veriler 31 ekim tarihine ait. Bu nedenle ‘7 kasım’ ve
‘ekim sonları’ satırlarında aynı değerler var. Ayrıca, MB’nin döviz rezervlerinde hem avro
hem de dolar cinsinden varlıklar yer aldığından, dolar/avro kurundaki oynamalar rezervlerde oynamalara yol açabiliyor, rezervde hiç oynama olmasa da. Bu nedenle rezerv rakamlarına dikkatle yaklaşmak gerekiyor; ancak buradaki amaç açısından bu rakamların
yeterli bir fikir verdikleri de açık.
Döviz rezervi haricindeki göstergeler piyasada baskının arttığını gösteriyorlar. Gerçi ekim sonunda had safhaya varan baskıya kıyasla bir miktar gevşeme var, ancak yine de önemli bir baskıdan söz edebiliriz. Peki, bu duruma ‘kriz’ diyebilir miyiz?
1994 krizine bakalım. Kriz öncesinde kamunun borçlanma gereği çok yüksek bir düzeyde (eski milli gelirin yüzde 12’si, yeni gelirle ölçersek yüzde 9’u). Bu ortamda piyasa faizlerini suni olarak düşürme çabasına gidiliyor. Faizleri yüzde 70 düzeyinde oluşan borçlanma ihaleleri iptal ediliyor, yerine MB’na para bastırılıyor. Mesela sadece 2004’ün ilk haftasında MB’dan kullanılan kaynakların MB’nin döviz rezervlerine oranı yüzde 11.2 düzeyinde. İkinci haftada parayla finansman, rezervin yüzde 14’üne ulaşıyor.
Sonuçta iç borçlanma piyasası kuruyor. Ocak 2004 ortasında 18.4 bin lira olan dolar nisan başında 38 bin liraya fırlıyor. Rezervler düşüyor. Gecelik faiz yüzde 700’e sıçrıyor. Kamunun acil finansman ihtiyacını daha da para basarak karşılasa, çok daha büyük bir felaket oluşacağını fark eden yönetim, mecburen tekrar iç borçlanmaya başvuruyor. Bir farkla: Beğenmediği faiz yüzde 70 düzeyindeyken, yüzde 400 faizle borçlanmaya razı oluyor. 1994’te ekonomi yüzde 6 oranında küçülüyor. Arada bazı küçük bankalar batıyor.
2001 krizinde ise çok zayıf bir bankacılık sektörümüz var. Birincisi, kamu bankaları büyük zararlar taşıyorlar bilançolarında. İkincisi, özellikle özel bankaların döviz cinsinden borçları döviz cinsinden alacaklarına göre çok fazla. Üçüncüsü, geri dönmeyen kredilerde 1999’dan itibaren önemli bir sıçrama var. Dördüncüsü, bazı orta boy özel bankaların topladıkları kaynakların önemli bir kısmı gecelik repolardan oluşuyor. Kısacası hem kur hem de faiz sıçramalarına karşı son derece duyarlı bankalar.
Bankacılık sektöründeki bu müthiş zayıflığa ek olarak kamu açıkları rekor düzeyde. Kamu bankalarına Hazine’nin birikmiş büyük borcunu dikkate almasak bile eski milli gelire oranla yüzde 12.5 düzeyinde bir borçlanma gereği var kamunun.
Arka plan bu kadar zayıfken, art arda gelen bazı olaylar fitili ateşliyor. Sonuçta 15 kasım 2000’de 682 bin lira düzeyinde olan kur 23 şubat 2001’de 1,07 milyon liraya çıkıyor (yüzde 57 artış). Gecelik faiz bir ara yüzde 6200’e fırlıyor. EMBI getiri farkı 1100’e yaklaşıyor. Aralık 2000 ve sonrasında çok sayıda banka TMSF kontrolüne alınıyor. Türkiye ekonomisi 2001’de yüzde 5.7 oranında küçülüyor. Kamunun borcunda milli gelire oranla 30 puanı aşan bir sıçrama oluyor.
Bu çerçevede bakınca, şu anda yaşadıklarımıza ‘kriz’ demek mümkün değil. Hem 1994’e hem de 2000-2001’e göre başlangıç koşullarımız çok farklı. Kamu maliyesi çok daha sağlam, keza bankacılık sektörü de.
‘Kriz’ yaşamıyoruz ama önemli sorunlarla karşı karşıyayız. Büyüme hızımız oldukça düşecek, işsizlik oranı artacak. Şirketler kesimi de önemli sorunlarla baş etmeye çalışacak. ‘Bir şeyler’ yapmadıkça bu sorunların ağırlaşma ihtimali var. Ağırlaşacak sorunların kriz benzeri bir duruma yakınsaması ise küresel mali piyasaların yeniden karışması ve bizim edilgen durumumuzu sürdürmemiz halinde pek ala mümkün...

sabetay
10-11-2008, 21:01
Fitch’den GOP’larda Not İndirimleri



10 Kasım 2008 Pazartesi Saat: 20:10

Dünyanın üç numaralı derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, global resesyon tehlikesi üzerine 4 gelişmekte olan ülkenin (GOP) kredi notunu indirdi. Romanya’nın borç senetleri “junk” (değersiz) sınıfına alınırken, Bulgaristan ve Kazakistan’ın notu BBB’dne BBB-‘ye, Macaristan ise BBB+’dan BBB’ye indirildi. Fitch ayrıca Güney Afrika, Rusya, Güney Kore ve Meksika’nın da görünümünü olumsuza değiştirdi. Fitch’e göre “Ekonomik ve finansal şarltarda gözlenen kayda değer değişim GOP’lar için ciddi riskler ve politikalar için de önemli sınav oluşturuyor.” Fitch’e göre bu ortamda GOP’ların yanlış politikalar izleyerek hata yapma lüksü, gelişmiş ülkelere nazaran çok az. Romanya geçmiş günlerde IMF yardımını red edince, S&P de notunu düşürmüştü. Danske Bank’dan Lars Christiansen “Merkez ve Orta Avrupa ülkelerinin önümüzdeki günlerde yeni satış baskıları yaşamasını bekliyoruz” diye ilave etti. Christiansen’e göre Baltık ülkeleri, Ukrayna, Kazakistan, Romanya ve Bulgaristan kırılgan bir görünüm arzediyor. Raporda Türkiye’ye yer verilmiyor. Çin’in 586 milyar dolarlık ekonomiyi canlandırma programı genelde GOP piyasalarında olumlu tepki yaparken, Romen leu’su, G. Kore won’u ve Macar forint’i günü dolara karşı değer kaybıyla kapadı. YTL ise döviz sepetine karşı bir miktar toparlandı.

Atilla YEŞİLADA

sabetay
10-11-2008, 21:03
TERA Menkul Strateji Notu: Piyasalarda sert satışlar yeniden başlayabilir mi?




10 Kasım 2008 Pazartesi Saat: 20:05

Piyasalardaki hızlı toparlanma geçen hafta kendini bir kar satış dinamiğine bıraktı. Bu dinamik yatırımcıları ister istemez tedirgin etti. Orta vadeli trendin yükseliş dinamiği içine girdiği beklentilerinin yükselttiği bugünlerde bu satışların kısa vadeli bir kar realizasyonu olarak algılanması gerçekten çok normal bir görüntü çizdi.

Fakat bu görüşlerin yanı sıra, biz piyasadaki bazı dinamiklerin kısa vadedeki olumlu havayı ciddi bir şekilde tehlike içine soktuğunu düşünüyoruz. Özellikle aylardır yakından takip ettiğimiz küresel bankalar ve bunların en favori isimlerinden biri olan Citigroup'un bu söz konusu tepkilere gerçekten de çok güçsüz kalması bizlerde piyasaları bekleyen daha başka küresel problemlerin önümüzdeki haftalarda fiyatlanabileceği olasılığını yoğunlaştırıyor.

Sonuç olarak söz konusu orta vadeli trend beklentisinin korunması gerçekten de böyle bir ortamda çok yüksek risk taşıyan bir bakış açısı. Bu yüzden bizler orta vadeli dinamikteki olumlu beklentilerimizi bankalardaki güçsüzlüğünün yaratabileceği baskılar nedeni ile negatif çeviriyoruz. Bunun nedeni de piyasalarda çok hızlı düşüşlerin söz konusu olabileceği bir döneme giriyor olabileceğimiz yatmaktadır.

Cuma günkü kapanışta S&P 500 %2.8 yükselmesine rağmen S&P en büyük sektörlerinden biri olan Bankaların sadece % .9 yükselmesi küresel dinamiğin önemli bir parçası olan bankalarda gizli bir satışın söz konusu olabileceğini bizlere iyice düşündürmeye başladı.

Haftalardır yakından izlediğimiz Citigroup'un geçen Perşembe en düşük seviyesini kırıp rekor diplere inmesi, bizce orta vadeli bir dip oluşturmaya çalışan bir piyasanın dinamiğine uymuyor. Bu da piyasalarda kısa ve orta vadede hiç de iç açıcı olmayan bir resim çiziyor. Bizler Citigroup'un küresel piyasalardaki söz konusu tepkilere çok güçsüz kalmasına paralel olarak diğer küresel bankalarında küresel olumlu dinamiğe reaksiyonlarını çok yakından izliyoruz. Bu dinamiğin bir göstergesi olarak da BKX endeksinin gelişmiş piyasalar olan ilişkilerini çok yakından izliyoruz. BKX endeksinin küresel piyasalar ile olan ilişkileri diğer küresel bankaların Citigroup'un düşüş trendini izleyip izlemeyeceği yönünde fikir vereci olabileceği kanısındayız.

BKX endeksinin cuma günkü S&P 500'ün %3'e varan toparlanmasında, %1'in altında bir tepki ile sınırlı kalması diğer bankalarında Citigroup'u izleyebileceği görüşünü gittikçe güçlendirmeye başladı diye düşünüyoruz. Sonuçta her şeyi zaman gösterecek fakat bizler şu içinde bulunduğumuz dinamikte bankaların söz konusu güçsüzlüğünün mali krizin merkezi olan banka sektörünü hala yoğun bir baskı altında tuttuğunu ve bunun da mali krizin hala canlı olduğunu gösterdiği kanısındayız.
Bizce bu da içine girdiğimiz bu dönemlerin muhafazakar ve gözlemci bir tavırla izlenmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Semih Saçlı

sabetay
10-11-2008, 21:06
Eylül Sanayi Üretimi Çöktü



10 Kasım 2008 Pazartesi Saat: 20:02

Ekonomiden artık daralma sesleri çok net ve yüksek perdeden geliyor. Eylül ayında %1 daralması beklenen sanayi üretimi %5.5 gerileyerek Şubat 2002’den bu yana en sert düşüşünü yaşadı. Yatırım Finansman Başekonomisti ve Yazarımız Levent Durusoy’a göre son bir yıl içinde hacim bazında sanayi üretimi %6.4 daralırken, enerji üretimindeki %1.6 artış da son 6 yılın en yavaşı.

Mevsimsellikten arındırılmış dizinde sanayi üretimi ve imalat sanayi aylık bazda sırası ile %2.2 ve %1.8 daraldı. Bu seride üretim son beş aydır yatay ya da geriliyor. Endeksteki 22 işkolundan 17’sinde daralma gözlendi. Otomotifdeki gerileme ihracatın, yatırım malları kalemindeki daralmalar ise özel sektör sabit sermaye yatırımlarının darbe yediğini gösteriyor.
Verinin yayınlanmasının ardından Levent Durusoy 3Ç2008 GSMH büyüme tahminini %1.5 olarak açıkladı. Yatırım Finansman 2009 yılında ise artık %2.5 değil, %1.8 büyüme bekliyor.

Garanti Yatırım Araştırma Birimi ise veriyi şöyle değerledirdi:

“Aylık Sanayi Üretim Endeksi, 2008 yılı Eylül ayında yıllık bazda %5.5 düştü. Piyasa beklentisi %1 daralma seviyesindeydi. Sanayinin alt sektörleri düzeyinde, 2008 yılı Eylül ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre imalat sanayi sektörü endeksi %6.4 düşerken, madencilik sektörü endeksi %4.3 geriledi, elektrik-gaz-su sektörü de %1.6 üretim artışı gösterdi. 9 Aylık ortalamalar cinsinden bakıldığında, geçen yılın aynı dönemine göre sanayi üretimi %2.5 yükseldi. 3. Çeyrek itibariyle ise, 2007 yılının 3. çeyreğine göre %2 daralma gerçekleşti. Bu da 3. çeyrek büyüme verisinde eksi bir rakamla karşılaşma ihtimalimizi yükseltiyor.”

Atilla YEŞİLADA

Sanayi Tüketimi Rakamları ve Düşündürdükleri...



10 Kasım 2008 Pazartesi Saat: 20:00

Aylık Sanayi Üretim Endeksi, 2008 yılı Eylül ayında 2007 yılı Eylül ayına göre % 5,5 azalış gösterdi.Sanayinin alt sektörleri düzeyinde, 2008 yılı Eylül ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre madencilik sektörü endeksi % 4.3 ve İmalat sanayi sektörü endeksi % 6.4 daraldı. Ağustos ayında toplam sanayi %4,1 ve buna karşılık İmalat Sanayi %5.8 oranında daralmıştı. Sanayi üretim bazında Şubat ayına geri dönüş yaptı. Bu daralma rakamları içerisinde kur etkisinin sınırlı olduğu düşünülürse, Ekim ayında kurun olumsuz yansımaları ve üretime verilen aralar eklenirse, sekörler daralma anlamında hatrick gerçekleştirecekler. Sanayi geçen 2 ayda üretim değil,tüketim göstermiştir. Global kriz Türkiye’ye yansımadı derken, mali ve kamu anlamında yansımadığı aşikardır. Global krizin reel sektör üzerinde yansıması ise Ağustos ayı ile birlikte yaşanmaya başlamıştır. Ana Sanayi, imalat sanayinin alt sektörü olduğu düşünülürse Türkiye’nin büyüme üzerinde etkisinin ne kadar yüksek olduğu anlaşılır. İmalat sektörünün son iki yıllık büyümesi 5.25’ken, bu yıl içerisinde imalat büyüme ortalaması 2.1’dir. Türkiye, kamu ve mali sektörün güçlü aktifi ile övünsede reel sektörde yaşanan zayıflıkler genel görünümde risk barındırabilir. Fitch dün 6 ülkenin ekonomik görünümü reel sektöre ilişkin endişeler ile ekonomik görünümlerde değişiklik yapmıştır. G.Kore,Rusya,Meksika ve Güney Afrika gibi göreceli olarak diğer gelişmekte olan ülkelerden bir gömlek olan ekonomilerin görünümleri nefatife çekilmiştir. Reel kaygılar ile birlikte Gelişmekte Olan Ülkelerin ekonomik görünümlerinin negatife düşürülmesi düşündürücüdür. Global konjonktürde yaşanacak olumsuz gelişmelerde bu ülkelerin notlarında olumsuz değişim,global konjonktürde yaşanacak olumlu gelişmelerde ekonomik görünümlerinde olumlu yönde gelişmeler görülebilir. Türkiye’de reel sektör üzerinde kurun etkisi dışında daha döviz borçlarının etkiside bu sene içerisinde sınırlı kalabilir. Dün TCMB Haziran ayına ait reel kesimin döviz pozisyonunu açıklamıştır. Reel sektör kısa vadeli açık pozisyonu 4,3 Milyar $ seviyesindedir.Toplam açık pozisyonu 81 Milyar $ seviyesindedir. Reel sektörün toplam döviz yükümlülüğü 167.2 Milyar $ iken, %58’i yurtdışı kaynaklı, %30’u yurtiçi bankalaradır. Reel sektör kısa vadeli kredileri yurtiçinden, uzun vadeli kredileri ise yurtdışından sağlamıştır. Kısa vadeli borçların yurtiçi bankalarda olmasının avantajı vardır. Çünkü reel sektörün yurtiçinde toplam 26 Milyar $ mevduatı,32.6 Milyar $ döviz-dövize endeksli kredisi bulunmaktadır. Bu yüzden reel sektör borçları kısa vadeli çevrilebilir ama uzun vadeli borçları şimdiden düşündürebilir. 2009 yılında reel sektörün 25 Milyar $ yurtdışına olan borçları için bugünden önlem alınmazsa, çok geç kalınmış olabilir. İmalat Sanayi ile İMKB arasında sıkı bir bağ vardır. İMKB üzerinde bankacılık sektöründen sonra en fazla etkili olan sektörler İmalat Sanayi altında sıralanır.İMKB’nin son günlerde yaşanan zayıflaması reel sektör kaynaklı değil. Yabancıların özellikle kısa vadede Türkiye özelinde ilgilerini kaybetmiş olmasına bağlanabilir. 27.600 direnci görülüyorki, yabancısız olmamaktadır. Yabancının katılımı olursa 27.600 kırılır, İMKB’ye olan ilgi böylelikle artar.

Gökhan USKUAY

sabetay
10-11-2008, 21:16
Kredilerde Artış Sürüyor




10 Kasım 2008 Pazartesi Saat: 12:05

Merkez Bankası tarafından haftalık olarak açıklanan verilere göre, krediler toplamı 24 Ekim ile biten haftada %0,98 artışla 293,2 milyar YTL’ye yükselirken, tüketici kredileri bir önceki haftanın aksine artış gösterdi. 31 Ekim itibariyle haftalık bazda %0,7 oranında yükselen tüketici kredilerinin miktarı 115,3 milyar YTL’ye ulaştı. Mevduatlar 24 Ekim itibariyle haftalık olarak %4,14 artışla 398,1 milyar YTL’ye yükselirken, döviz mevduatları aynı dönemde %3,7’lik erime gösterdi ve 84,2 milyar Dolar’a gerilemiş oldu. Söz konusu haftada Dolar/YTL kuru %12,5 oranında yükselmiş, kurdaki artışı fırsat olarak gören yerli döviz mevduat sahipleri satışa geçmişlerdi. Yurtdışı yerleşik kesimin bono portföyü 24 Ekim itibariyle %4,7 oranında gerileme göstererek 28,4 milyar YTL’ye düştü. Yabancıların bonoda yoğun olarak satış yaptıkları haftada gösterge tahvilin bileşik faizi 2,6 puan artmıştı. Merkez Bankası brüt döviz rezervleri 31 Ekim tarihi itibariyle 72 milyar Dolara yükselirken, para tabanı bir hafta öncesine göre %10,47’lik artışla 56 milyar YTL’ye çıktı.

Toplam ve ferdi kredilerde gözlenen yıllık %36.8 ve %35.8 artış günümüz şartları için çok hızlı. Nerdeyse yıllık %20’ye denk gelen REEL artışın önümüzdeki aylarda hız kesmesini bekliyoruz. Bankaların sendikasyonlarının sadece %60’ını yenileyebileceği haberleri de bu kanıyı destekliyor. Mevduatta son haftalarda gözlenen hızlanma ise olumlu bir işaret, çünkü dış kredilerin azaldığı bir ortamda, bankaların mevcut kredi stokunu döndürebilmesi için mevduattaki artışın kredilere yetişmesi şart.

Daha öncede okurlarla paylaştığımız F/X mevduattaki çözülmenin verilerde teyid edildiği, ama YTL’ye dönen birikirmlerin sistemde kaldığını düşünüyoruz. Yabancılar DİBS portföylerini daraltmaya devam ederken, yerliler alımda. Ama, yerli bankaların hem kredi hem de DİBS portföylerini artırmaları zor. Bu durum önümüzdeki günlerde faizler üstünde baskı yaratabilir.

İbrahim Aksoy

sabetay
10-11-2008, 21:20
RAYMOND JAMES DIŞ PİYASALAR NOTU

10 Kasım 2008 Pazartesi Saat: 10:52

Haftasonu önceki haftasonlarına göre nispeten sakin geçti. Maddeleri sıralarsak;

1- Cuma günü Ford Motor Co son çeyrekte 2.98 milyar dolar zarar ettiğini açıkladı. Şirket, otomotiv bölümünün üretimde azaltmaya gidilmesi ve diğer faktörler sebebiyle üçüncü çeyrekte 7.7 milyar dolar nakit zarar ettiğini ve şu anda menkul kıymetler de dahil olmak üzere 18.9 milyar dolar nakit pozisyonu olduğunu belirtti.

2- Amerika’da Cuma günü açıklanan Ekim ayı tarımdışı istihdam rakamları 200K’lık düşüş beklentisine karşılık 240K düşüş olarak gerçekleşti. Ayrıca Eylül ayı istihdam rakamı da -159K’dan -284K’ya çekildi. İşsizlik oranı ise %6.5 ile son 15 yılın zirvesine tırmandı.

3- Kredi derecelendirme kurumları ara vermeden çalışmaya devam ediyor. Moody’s Macaristan’ın kredi notunu A3’e düşürürken görünümü negatif olarak belirledi. Diğer taraftan Fitch de Macaristan, Kazakistan, Romanya ve Bulgaristan’ın kredi notlarını düşürdü. Ayrıca yine Fitch aralarında Güney Kore, Meksika, Şili, Malezya ve Güney Afrika’nın da bulunduğu ülkelerin kredi görünümlerini düşürdü.

4- Washington Post’un haberine göre Amerikan Hazinesi kurtarma paketinin çerçevesinin genişletilmesiyle ilgili çalışmalara devam ediyor. Bu çerçevede kurtarma paketinden banka dışı kurumların faydalanması hedefleniyor.

5- Amerika’da yapılan başkanlık seçimlerinin ardından Obama’nın danışmanı seçilen Emanuel Obama’nın otomotiv sektörüne çok önem verdiğini ve önlem paketi üzerinde çalıştığını söyledi. Bu arada GM ve Chrysler Amerikan yönetiminden 50 milyar dolarlık destek paketi istiyorlar.

6- Cuma günü Amerikan TMSF’si FDIC iki bankaya daha el koydu ve Amerika’da toplam el konulan banka sayısı 19’a ulaştı.

7- Haftasonunun en olumlu haberi Çin’in açıkladığı 586 milyar dolarlık ekonomik destek paketiydi. Bu sabah Asya piyasalarındaki olumlu havanın en büyük nedeni bu paket gibi gözüküyor. Japon Nikkei endeksi %5.9 yukarıda gözükürken Çin’deki kazançlar %7’nin üzerinde. Amerikan vadeli işlemler piyasasında da borsaları %1.2’den fazla yukarıda gözüküyor.

8- Cuma günü Amerika’da açıklanan kötü ekonomik verilere karşılık Amerika’da sürpriz bir faiz indirimi olabileceği beklentisi ve petrolün yeniden 60 doların üzerine çıkmasıyla yükselen enerji sektörü hisseleri borsalar üzerinde etkili oldu. DJ %2.9 ve Nasdaq %2.4 yükseldi.

9- Avrupa’da Cuma günkü %1.9’luk ortalama yükselişin ardından bugün vadeli işlemlere göre %3’lük bir yükseliş bekleniyor.

10- Bu arada Merrill Lynch Avrupa’daki 4 milyar dolarlık sorun kredisini satışa çıkardığını açıkladı.

11- Yatırımcılar bugün açıklanacak karlardan en çok piyasalar kapandıktan sonra açıklanacak Starbucks karı (beklenti EPS: 0.14) izlenecek. Ekonomik veri tarafında ise önemli bir veri bulunmuyor.

Herkese iyi seanslar ve haftalar dileriz

Özgür ALTUĞ

sabetay
10-11-2008, 21:22
Ulukartal Capital Haftalık Finansal Bülten



10 Kasım 2008 Pazartesi Saat: 10:48

Dış Gündem

Geçtiğimiz hafta global piyasalarda en önemli konu ABD Başkanlık seçimleri oldu. Salı günü yapılan seçimle birlikte ABD’nin yeni başkanı Barack Obama seçildi. ABD’nin ilk siyahi başkanı olan Barack Obama’nın ekonomi programının özünü, vergilerin artırılması, ticaret ve düzenlemelerde daha katı bir çizgi izlenmesi oluşturuyor. Obama, seçim kampanyası sırasında, kurumsal vergilerin düşürülmesinin ve yanlış ticaret anlaşmalarının ülkenin ekonomik zenginliğinin halkça paylaşımını tehlikeye soktuğunu belirtti. ABD’nin Florida eyaletinde bir banka kapandı. Bradenton kentinde küçük bir banka olan Freedom Bank, bu yıl kapanan 17’inci banka oldu. Federal Mevduat Sigorta Fonu’nun (FDIC), el koyduğu Freedom Bank 17 Ekim itibariyle 287 milyon dolar varlığı ve 254 milyon dolar mevduatı bulunuyor. FDIC eylül ayında ülkenin en büyük bankalarından Washington Mutual’a el koymuş, varlıklarını 1,9 milyar dolara JP Morgan Chase almıştı. Bankaya el konulduğunda varlıkları 307 milyar dolar ve mevduatı 188 milyar dolardı. FDIC’ın temmuz ayında el koyduğu IndyMac Bank’ın varlıkları da 32 milyar dolardı. FDIC, 8,9 milyar doları IndyMac Bank’tan kaynaklı olmak üzere fonun, 2013 yılına kadar kaybının yaklaşık 40 milyar doları bulabileceğini tahmin ediyor. Resesyon kaygılarıyla düşüşte olan piyasalarda art arda gelen faiz indirimlerine rağmen kayıplar sürdü. ABD borsalarındaki sert kayıplar sonrasında Asya’da da düşüşler görüldü. Tokyo Borsası’nda yüzde 6.5’lik düşüş olurken, Hong Kong ve Güney Kore borsalarında kayıplar yüzde 7’nin üzerine çıktı. İngiltere MB faizlerde 150 puan gibi oldukça yüksek oranda bir indirime giderken , Avrupa MB ise 50 baz puan indirim yaptı. İngiltere’nin en büyük bankalarından Royal Bank of Scotland (RBS) üçüncü çeyrekte zehirli varlıklardan dolayı, beklentinin altında 206 milyon sterlin (334 milyon dolar) zarar ettiğini açıkladı ancak buna rağmen dördüncü çeyrekte zararın artabileceğini ve sorunlu kredilerin sayısının hızla arttığını belirtti. Portekiz’de yapılan bakanlar kurulu olağanüstü toplantısı sonrasında , Maliye Bakanı Fernando Teixeira dos Santos BPN’nin yakalaşık 700 milyon Euro’luk zararı olduğunu, hassas ve olağandışı bir durumda bulunduğunu söyledi. Sociedad Lusa de Negocios adlı gruba bağlı BPN’nin ödemelerini dondurmaya çok yakın bir durumda olduğunu belirten Santos, BPN’nin Portekiz Merkez Bankası tarafından belirlenen minimum ödeme katsayılarını gerçekleştiremediğini ve kısa dönemde yeni likidite kaynaklarına sahip perspektifi bulunmadığını vurguladı.

İç Gündem

Global piyasalarda yaşanan ekonomik kriz hakkında içeriden açıklamalar ve Türkiye’ye krizin etkileri konusunda açıklamalar gelmeye devam ediyor. Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, mevcut global koşullar altında IMF’nin ekonomideki yavaşlamayı daha da derinleştirecek adımlar atılmasını istemesi halinde bunu kabul etmeyeceklerini söyledi. NTV/CNBC-e ortak yayınında soruları yanıtlayan Şimşek, özel sektörün desteklenmesine imkan verecek bir IMF programına karşı olmadıklarını belirtti. IMF özel sektöre doğrudan kaynak vermez. Bu zor konjonktürde özel sektörün dış finansman imkanlarının daralmaması lazım. Biz bu nedenle bir miktar esneklik sağlayacak, özel sektörü destekleyecek nitelikte bir programı uygun buluruz. IMF programına kaynaktan çok yapısal dönüşüm açısından bakıyoruz”. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Eylül ayında dış ticaret açığı, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 7 daralarak 5.042 milyar dolar ile beklentilerin altında kaldı. Ocak-Eylül döneminde ise ihracat yüzde 38 artışla 105.349 milyar dolar, ithalat ise yüzde 34.4 artışla 163.518 milyar dolar olarak gerçekleşti. 9 aylık dönemdeki dış açık yüzde 28.3 artışla 58.2 milyar dolara çıktı. Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mehmet Büyükekşi, ekim ayı ihracat rakamlarını düzenlediği bir basın toplantısıyla açıkladı. Ocak-Ekim döneminde, Türkiye’nin ihracatı yüzde 31,01 artışla 111 milyar 857 milyon dolara ulaştı. Ekim ayı itibariyle son bir yıllık ihracat ise yüzde 28,94 artışla 132 milyar 444 milyon dolar ulaştı. AB Komisyonu tarafından hazırlanan güz ekonomik raporunda, Türkiye’de siyasi gelişmelerin ekonomiyi çok yakından etkilemeyi hâlâ sürdürdüğü belirtilerek, AK Parti aleyhine açılan kapatma davasında bunun çok açık şekilde gözlendiği kaydedildi. Eylül ayında düşüşe geçen enflasyon Ekim’de yeniden yükseldi ve beklentilerin üzerinde gerçekleşti. Enflasyonun yüksek çıkmasında yeni sezon fiyatları nedeniyle giyim grubundaki yüzde 8.5’lik artış etkili oldu. Gıda ve konut grubunda yüzde 4’e yaklaşan yükselişler de önemli rol oynadı. Uluslararası Para Fonu (IMF) eski baş ekonomisti ve halen dünyanın en iyi 5 ekonomisti arasında gösterilen Harvard Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Kenneth Rogoff, Türkiye ve küresel ekonomik gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

EurUsd

Geçtiğimiz haftaya 1.2746 seviyelerinden başlayan kotasyonda hafta boyunca aşağı yukarı dalgalı hareketler yaşandı. Hafta boyunca 1.2525-1.3115 bandında hareket yaşanan kotasyonda pazartesi günü yatay hareketler görülse de kapanışa doğru satışlı hareketler ağırlığını korudu. Salı günü yapılan ABD seçimleri öncesinde hareketlilik yaşanmaya başladı ve bunun sonucunda gelen alışlarla yukarı yönlü hareket ederek 1.3047 seviyelerine yükseldi. Çarşamba günü açılışın sonrasında devam eden alışlarla birlikte haftanın en yüksek seviyesi olan 1.3115 seviyeleri test edildi. Perşembe günü aşağı yönlü hareket yaşanmaya başlayarak 1.2678 seviyelerine gerileme yaşandı. Cuma günü sakin bir seyir yaşanırken günün beklenen verisi olan ABD tarım dışı istihdam verisi beklentilerden daha kötü 240.000 olarak açıklandı. Bu veri sonucunda hafif hareketlilik görülürken hafta kapanışını 1.2718 seviyelerinden gerçekleştirdi. Önümüzdeki hafta yatay bir seyir bekleniyor. Aşağı yönlü hareketlerde ilk destek seviyesi 1.2654 seviyeleri olurken bu seviyelerin kırılması durumunda bir sonraki destek seviyeler 1.2525 seviyeleri olarak karşımıza çıkacaktır. Olası yukarı yönlü hareketlerde ise ilk direnç seviyeleri 1.2850 seviyeleri olurken bu seviyelerin üzerine doğru hareketlerde 1.2965 seviyeleri takip eden bir sonraki seviyeler.

UsdJpy

USD/JPY kotasyonu geçtiğimiz haftaya 98.62 seviyelerinden başlarken hafta boyunca alışların satışlara göre daha ağırlıklı olduğu yatay bir seyir yaşandı. Hafta boyunca 96.76-100.55 bandında hareketler yaşanırken haftanın ilk işlem gününde gelen alışlarla yukarı yönlü hareket ederek 99.65 seviyeleri test edildi. Salı günü yukarı yönlü hareketlerin devam etmesiyle birlikte haftanın en yüksek seviyesi olan 100.55 seviyeleri test edildi. Çarşamba günü satış hareketlerinin yaşanmasıyla birlikte 97.87 seviyeleri test edildi. Perşembe günü aşağı seviyelerde yatay hareket eden kotasyonda haftanın son işlem günü olan Cuma günü satışların devam etmesiyle birlikte haftanın en düşük seviyesi olan 96.76 seviyeleri test edildi. Hafta kapanışını 98.24 seviyelerinden gerçekleştiren kotasyonda önümüzdeki hafta satış hareketlerinin devamını görebiliriz. Aşağı yönlü hareketlerde ilk destek seviyeler 97.25 seviyeleri olurken bu seviyelerin kırılması durumunda bir sonraki destek seviyeler 96.35 seviyeleri olacaktır. Yukarı yönlü hareketlerin yaşanması durumunda ise ilk direnç seviyeleri 99.25 seviyeleri olurken bu seviyelerin üzerine hareketlerde 100.55 seviyeleri bir sonraki direnç seviyeler olarak karşımıza çıkacaktır.

GbpUsd

GBP/USD parite çifti geçtiğimiz hafta 1.6078 seviyelerinden haftaya başladı. Hafta boyunca 1.5533-1.6398 bandında hareket eden kotasyonda satışların alış hareketlerine göre daha yoğun yaşandı. Haftanın ilk işlem günü olan pazartesi günü gelen alışlarla yukarı yönlü hareket ederek haftanın en yüksek seviyesi olan 1.6398 seviyeleri yukarıda test edildi. Bu hareketin ardından aynı gün gelen satışlarla birlikte 1.5780 seviyelerine geriledi. Salı günü ABD seçimlerinin başlamasıyla satışlar devam etti ve 1.5602 seviyelerine geriledi. Çarşamba günü 1.6197 seviyelerine kadar yükseliş yaşandı. Perşembe günü satışların tekrarlanmasıyla 1.5568 seviyelerine gerileme yaşadı. Cuma günü haftanın en düşük seviyesi olan 1.5533 seviyeleri aşağıda test edilirken sonrasında 1.5877 seviyelerine kadar yükseliş görüldü. Hafta kapanışını 1.5641 seviyelerinden gerçekleştiren kotasyonda önümüzdeki hafta satışlarla kademeli olarak devam edebilir. Yukarı yönlü hareketlerin yaşanması durumunda 1.5877 seviyeleri ilk direnç seviyesi olurken bu seviyelerin kırılması durumunda 1.5966 seviyeleri bir sonraki direnç seviyeleri olacaktır. Olası aşağı yönlü hareketlerin yaşanması durumunda aşağıda ilk destek seviyesi 1.5400 seviyeleri olurken bu seviyelerin altında bir sonraki destek seviyesi 1.5268 seviyeleri olacaktır.

UsdTry




Geçtiğimiz hafta kotasyonda başlangıç 1.5381 seviyelerinden yapıldı. Hafta boyunca 1.4670-1.5686 bandında hareketler yaşanan kotasyonda ağırlıklı olarak satış baskısı görüldü. Haftanın ilk işlem gününde 1.5043 seviyelerine kadar satışlar yaşansa da aynı günün kapanışı açılış seviyelerine yakın seviyelerden gerçekleşti. Salı günü satışların devam etmesiyle birlikte haftanın en düşük seviyesi olan 1.4670 seviyeleri aşağıda test edildi. Çarşamba günü gelen alışlarla tekrar yukarı yönlü hareketlerin yaşandığı görülürken aynı gün 1.5317 seviyelerine yükseliş görüldü. Perşembe günü alışların kademeli olarak devam etmesiyle haftanın en yüksek seviyesi olan 1.5686 seviyeleri test edildi. Haftanın son işlem gününde yatay hareketler yaşanırken hafta kapanışını 1.5441 seviyelerinden gerçekleştirdi. Önümüzdeki hafta yukarı yönlü hareketlerin yaşanması muhtemel olacaktır. Yukarı yönlü hareketlerde ilk direnç seviyeler 1.5880 seviyeleri olurken bu seviyelerin kırılması durumunda bir sonraki direnç seviyeler 1.6000 seviyeleri olacaktır. Olası satış hareketlerinin görülmesi durumunda ise aşağıda ilk destek seviyeler 1.4730 seviyeleri olurken bu seviyelerin kırılması durumunda 1.4600 seviyeleri bir sonraki destek seviyeler olarak karşımıza çıkabilir.

Altın

Altın fiyatlarında geçtiğimiz haftaya başlangıç 724$ seviyelerinden oldu. Hafta boyunca bir önceki hafta yaşanan yatay hareketin tekrarlandığını gördük. Hafta boyunca 722$-769$ bandında hareket eden kotasyonda haftanın ilk işlem gününde yatay hareketler yaşandı. Salı günü ABD yerel seçimlerin öncesinde beklenti hareketleriyle yukarı yönlü hareketler başladı. Gelen alışlarla birlikte 768$ seviyeleri test edildi. Çarşamba günü devam eden alışlarla birlikte haftanın en yüksek seviyesi olan 769$ seviyeleri yukarıda test edildi. Aynı gün ilerleyen saatlerde gelen satışlarla beraber 737$ seviyelerine gerileme yaşandı. Perşembe günü 760$ seviyelerine kadar alışlar gelse de kapanış açılış seviyelerine yakın yerlerden yapıldı. Haftanın son işlem gününde oldukça yatay hareketler görülürken hafta kapanışını 736$ seviyelerinden geçekleştirdi. Aşağı yönlü hareketlerde ilk destek seviyeler 726$ Seviyeleri olurken bu seviyelerin kırılması durumunda bir sonraki destek seviyeleri 720$ Seviyeleri olarak karşımıza çıkabilir. Yukarı yönlü hareketlerin yaşanması durumunda ise ilk direnç seviyeleri 745$ seviyeleri olurken bu seviyelerin kırılması durumunda diğer direnç seviyeleri 761$ seviyeleri olacaktır.

Gümüş

Geçtiğimiz hafta başlangıcını 9.85$ seviyelerinden yapan gümüş fiyatlarında hafta boyunca yatay ve sakin bir seyir yaşandı. Hafta boyunca 9.68-10.77 bandında hareketler görüldü. Haftanın ilk işlem gününde gelen alışlarla yukarıda 10.25$ seviyelerine kadar yükseliş görüldü. Salı günü alışların devam etmesiyle birlikte bu yükseliş 10.51$ seviyelerine kadar devam etti. Çarşamba günü 10.05-10.57 aralığında yatay hareketler görülen kotasyonda Perşembe günü haftanın en yüksek seviyesi olan 10.77$ seviyeleri yukarıda test edildi. Haftanın son işlem ününde ise Çarşamba günü yaşanan hareketlerinin benzeri bir yatay seyir görüldü. Hafta kapanışını 10.04 seviyelerinden geçekleştiren gümüş fiyatlarında önümüzdeki hafta bu yatay seyrin devam etmesi bekleniyor. Aşağı doğru hareketlerde ilk destek seviyeler 9.75$ Seviyeleri olurken bu seviyelerin altında bir sonraki destek seviyeler 9.50$ Seviyeleri olarak karşımıza çıkabilir. Yukarı yönlü hareketlerin yaşanması durumunda ise ilk direnç seviyeleri 10.30$ Seviyeleri olurken bu seviyelerin üzerinde 10.60$ Seviyeleri bir sonraki direnç seviyeler olacaktır.

sabetay
11-11-2008, 19:06
Asaf Savaş Akat

Üçüncü çeyrekte sanayi üretimi
Küresel mali krizin seyrinde olağandışı bir gelişme olmadığı takdirde Türkiye verilerine ağırlık vereceğiz demiştik. Fırtına öncesi sessizlik mi bilmiyorum ama şimdilik o cephe nispeten sakin.

Eylül ayı sanayi üretim endeksi dün TÜİK tarafından yayınladı. Böylece üçüncü çeyrek (temmuz-eylül dönemi) tamamlandı. Sanayi üretiminde revizyonlar küçük olur. Elimizde genel resmi değerlendirecek veri olduğunu söyleyebiliriz.

Sayılar piyasa beklentilerinden çok daha kötü geldi. Sanayi üretiminin ağustostan sonra eylülde bir önceki yıla kıyasla gerilediği biliniyordu. Ama en çok 2-3 puanlık bir düşüş öngörülüyordu.

Buna karşılık eylülde toplam sanayi üretiminin yüzde 5,5, imalat sanayii üretiminin ise yüzde 6,4 azaldığı açıklandı. Ağustos ayında da üretim, aynı sıra ile, yüzde 4,1 ve yüzde 5,8 düşmüştü. 2001’den bu yana en kötü dönemler ağustos ve eylül aylarıdır.

Resesyon başlamış

Üçüncü çeyreğin tümüne bakalım. Temmuzda toplam sanayi üretiminde yüzde 3,4 (imalat sanayinde yüzde 3,2) artış vardı. Ama sonra gelen iki aydaki gerilemeyi telafi etmeye yetmedi. Dolayısı ile üçüncü çeyrekte sanayi üretimi düştü.

Düşüş, toplam sanayi üretiminde yüzde 2,1, imalat sanayiinde ise yüzde 3 oldu. 2001’den bu yana ilk kez çeyrek bazında sanayi üretimi eksi çıkıyor. Üstelik ikinci çeyrekte, aynı sıra ile, yüzde 3,1 ve yüzde 2,6 artmıştı.

Buradan sanayi üretiminin üçüncü çeyrekte gerçekten çok sert bir düşüş yaşadığını anlıyoruz. Mevsimlik etkiden arındırılmış veriler de bu gözlemi doğruluyor. İmalat sanayiinde üretim düzeyinin 2006 sonu düzeyine gerilediğini saptıyoruz.

Bence bu sayılar Türkiye’de resesyonla ilgili tartışmalara nokta koyuyor. Lafı dolaştırmaya hiç gerek yoktur. Türkiye ekonomisi yaz aylarından itibaren resesyona girmiştir.

Büyüme eksiye döner

İmalat sanayinde üretim artışı ile milli gelirin büyüme hızı arasında adeta bire bir ilişki vardır. Aşağıdaki grafik son iki yıl için çeyrek bazında iki serideki değişimi gösteriyor. İmalat sanayii üretimi için üçüncü çeyrek var ama milli gelir aralık ortasında yayınlanacak.

Grafik kendi kendini açıklıyor. Bu koşullarda üçüncü çeyrek büyüme hızının artı çıkma ihtimalinin pek olmadığı derhal görülüyor. Tarım ve turizmde dönemin nispeten iyi, inşaatta ise kötü geçtiğini biliyoruz. Yani üçüncü çeyrekte eksi büyüme kaçınılmaz duruyor.

sabetay
11-11-2008, 19:09
Güven Sak
Kriz, Tuzla tersaneleri meselesini kendi kendine çözüyor
11.11.2008 | Güven Sak | Yorum

Bu yıl en çok konuştuğumuz konulardan biri neydi? Tuzla tersanelerindeki iş kazalarının sıklığıydı. Ölümlü iş kazalarının sıklığı ciddi bir iş güvenliği tartışması başlatmıştı. Ama bakın artık bu konuyu tamamıyla unutmuş gibi duruyoruz. "Ateş, düştüğü yeri yakar" dedikleri bu olmalı. Ancak kriz galiba Tuzla meselesini kendi kendine çözüyor. Uluslararası piyasalardaki gelişmeler nedeniyle 2009 yılında Tuzla tersaneleri diye bir problemimiz olmayabilir. Ortadaki çözümün biçiminden de problemin kendisi kadar hoşlanmayabilirsiniz. Ne yapalım ki, tedbir ortada olmayınca, en kolay olabilecek olan oluyor. Gelin bakın, küresel ticaret ne kadar hızlı bir biçimde daralıyor? Bu daralma, gemi inşa sanayiini bir bütün olarak nasıl etkiliyor? Ülkeler nasıl tedbir almaya çalışıyorlar? Türkiye ne yapabilir? Merak edenleri aşağıya bekleriz efendim.
Uluslararası navlun fiyatlarını "Baltic Dry Index" adında düzenli olarak yayımlanan bir endeks çalışması özetliyor. Her gün belli hammaddeler için farklı rotalardaki taşımacılık ücretleri aracılardan toplanıyor. Dolayısıyla indeks bize hammadde taşımacılığında navlun ücretlerini özetliyor. Endeks bu yıl mayıs ayına kadar yoluna normal devam ediyordu. Ama Mayıs 2008'den Kasım 2008'e kadar yüzde 93 oranında değer kaybetti. 21 Mayıs'ta 11.793 olan endeks değeri, 4 Kasım 2008 itibariyle 815'e düştü. (Yazıyla, sekiz yüz on beş, efendim.) Böylece 1999 yılından beri en düşük endeks değerine ulaştık. Azalan küresel likidite, küresel taşımacılığı da vuruyor.
Neden böyle diyenler için iki sonuç çıkaralım müsaadenizle. Birincisi, dünya ticaretinin yüzde 90'ı deniz yoluyla taşınıyor. Dolayısıyla navlun ücretlerinin seyri aslında küresel ticaretin yoğunluğu hakkında bir fikir veriyor. Sonuç ortada, mayıs ayından beri küresel ticaret hızlı bir biçimde daralıyor. Hammadde fiyatlarında aynı dönemde yaşanan düşüşler de zaten aynı yönde sinyal veriyor. Dünya ticareti bir bütün olarak daralıyorsa, Türkiye dahil, hiçbir ülkenin bu daralmadan, kendisini kurtarabilmesi mümkün görünmüyor. Ne yapmalı bölümünde bu minvalde düşünmekte fayda var. Bu ilk tespit olsun.
İkincisi, navlun ücretlerinin düşüyor olması, azalan küresel ticaret hacminin bir göstergesi ise yeni ulaşım teknikleri geliştirilmediyse, o vakit, gemi siparişlerinde de bir düşüş beklemek gerekiyor. Lloyds Register Group verilerine göre Ekim 2007'de 378 olan gemi sipariş sayısı, bu yıl ekim ayında 37'ye gerilemiş bulunuyor. Ekimden ekime yüzde 90 daralma demek bu. Dünyanın en büyük tersanesi olan Hyundai'nin verilerine göre Temmuz-Eylül 2008 arasında gemi inşa talebi zaten düşmeye başlamış. Küresel ticaret daralıyorsa, gemi inşa sanayiinde de daralma beklemek gerekiyor. Bu doğru.
Ama iş yalnızca oradan kaynaklanmıyor. Kredi piyasasındaki daralma da gemi inşa sanayiindeki daralmayı destekliyor. Dolayısıyla gemi inşa sanayiinde bir çifte daralma eğiliminden bahsetmek gerekiyor. Hem uluslararası ticaret daralıyor hem de kredi kanalı tıkanıyor. Yapılan gemiler için finansman bile tehlikeye girebiliyor. Bu da ikinci tespittir.
Yalnızca bizde değil, her yerde. Her yerdeki bu çifte daralma eğilimi, Tuzla tersanelerindeki ölümlü iş kazalarını da çözüme kavuşturacak gibi duruyor. "Şu okullar olmasa, Maarif'i ne güzel idare ederdim" diyen zamanın Milli Eğitim Bakanı gibi, kriz, Tuzla'daki ölümlü iş kazalarına son verecek adımlarla ilerliyor. İş olmayınca iş kazası da olmuyor. Bu da üçüncü tespitimiz olsun müsaadenizle.
Hemen bir dördüncü tespite de hazır mısınız? Uluslararası bankacılık krizi, kredi kanalını tıkıyor. Kredi kanalındaki tıkanıklığın yanında, ya servet kaybına uğradığı için ya da "bakalım ne olur?" diye beklemeyi tercih eden tüketiciler de ekonomileri durgunluğa doğru sürüklüyor. Durgunluk bekleyişleri, üretimi tatil edip, küresel ticaret hacmini hızlı bir biçimde daraltıyor. Üretime ara verilmesi demek, işçilerin işlerini kaybetmesi demek elbette. Bu durgunluk bekleyişlerini daha da güçlendirmekten başka bir işe yaramıyor.
Küresel ticaretteki daralma ayrıca krizi, kredi kanalı ile ulaşamadığı ülkelere de taşıyor, oraları da durgunluğa sokuyor. Durgunluk tek bir yerde olmuyor. Her yerde aynı anda oluyor. Şirket ve banka bilançolarının içiçeliği önce finansal krizi ülkeden ülkeye taşımıştı, şimdi ise durgunluğu ülkeden ülkeye taşıma eğilimi gösteriyor. Bu da olsun dördüncü tespit.
Buradan nasıl çıkılır? Öyle görünüyor ki, tek tek ülkelerin bu belayla kendi başlarına baş edebilmeleri mümkün olmayacak. Küresel kriz, küresel bir krize müdahale planı, tek bir paket gerektiriyor. Karar vermemiz gereken hadise şudur: Ülkeler arası güçlü bir koordinasyon mekanizması kurulabilir mi? Yoksa bir küresel kontrol odasına mı ihtiyaç var? Peki, ulus devletler buna nasıl katılacak? Hem bu mekanizmanın tasarımı hem de nimet-külfet dağılımının yeniden belirlenmesi, 15 Kasım'da toplanacak G-20 Zirvesi'nin temel tartışma konuları olacak. Bu da beşinci tespitimiz olsun.
Girdiğimiz yerden çıkabilmemiz için, küresel bir politika çerçevesi ve uygulama kapasitesi önemli. Süreyi kısaltacak olan bu. Ama bunun Birleşmiş Milletler gibi çalışabilmesi mümkün değil. Kriz, acil önlem istiyor. O vakit, görev merkez ülkelere düşüyor. Acil müdahale için gereken kaynakları derlemesi gerekenler onlar. İyi günlerde bizim gibi ülkeler nimetlerden yeterince yararlanamıyordu. Şimdi işler kötüye giderken külfetin de hakça paylaşılamadığını görüyoruz. Halbuki, ancak birlikte hareket ederek bu küresel krizi en az hasarla atlatabiliriz.

sabetay
11-11-2008, 20:07
Salı, Kasım 11, 2008
Büyüme için bir kötü haber daha
TÜİK'in bugün açıkladığı verilere göre, ekim ayında imalat sanayi kapasite kullanım oranı yüzde 76.7 olarak çıkmış . Geçen yılın aynı ayına göre 6.4 puanlık düşüş var. Bu demektir ki sanayi üretiminde son iki ayda gördüğümüz düşüş ekim ayında da sürecek. Hatta düşüşün daha da hızlanması ihtimali de yüksek. Bu düşüşün bir kısmı bayram tatili etkisinden kaynaklanacak . Fakat bayram tatili etkisi olmasaydı bile ekim ayında sanayi üretimi düşmekten kurtulamayacaktı herhalde. Bildiğiniz gibi ekim ayı dördüncü çeyrek dönemin ilk ayı. Yani ekonomi dördüncü çeyreğe oldukça kötü bir giriş yapmış gibi görünüyor.

sabetay
11-11-2008, 20:10
Merkez’in dövizleri sisteme girmeli
UĞUR GÜRSES
EKONOMİ / 10/11/2008

Krize karşı nelerin yapılması gerektiği üzerine öneriler de ortaya atılıyor. Hafta sonu TEPAV da bazı öneriler ortaya koydu. Amaç tabii ki bunların tartışılması. Bunu yaparken de bir ortak akıla doğru hareketin ortaya çıkması. En azından beklenen sonuç şu; Hükümetin gelişmeler konusunda farkında olmasının sağlanması.
TEPAV’ın önerileri arasında; IMF ile ciddi ve ayrıntılı bir anlaşma gibi hemen yapılabilecekler olduğu gibi, İşsizlik Sigortası Fonu’ndan eğitime daha fazla kaynak ayrılarak yabancı dil ve bilgisayar eğitimi sağlanması gibi orta vadeli olanları da var. Merkez Bankası bilançosundan ayrı bir fon oluşturularak reel kesime destek verilmesi gibi bizce tartışmalı olanı ile ‘Körfez fonlarının ülkeye çekilmesi’ gibi ‘her dönemin
geyik önerisi’ olanı da var.
TEPAV direktörleri arasında yer alan Dr. Fatih Özatay’ın Radikal’de daha önce yazmış olduğu öneri; Merkez Bankası’nca yurtdışında çalışan Türk yurttaşlarından toplanan kredi mektuplu döviz hesaplarının, Merkez Bankası bilançosundan ayrılarak ‘şirketler kesimi istikrar fonu’ gibi bir adla, zor duruma düşebilecek şirketlere teminat veya bedel karşılığı kredi açması, kefil olmasının sağlanmasını içeriyor.
Malum, Merkez Bankası’nca döviz kıtlığı nedeniyle 1980’li yıllarda ‘işçi hesapları’ ya da ‘Dresdner hesapları’ olarak bilinen kredi mektuplu döviz mevduat hesabı açılmaya başlandı. Bugünlerde bu hesabın büyüklüğü 10 milyar Avro. Kabaca 13 milyar dolar. Hiçbir çağdaş merkez bankası kendi yurttaşlarından mevduat toplamıyor. Ancak bizde 2001 öncesine kadar, yani dalgalı kur rejimine geçene kadar, bu hesaplar döviz rezervlerinin temel kaynağı oldu. 2001 Sonrası ise kademeli olarak faizleri düşürülerek bu hesapların orta vade içinde azaltılması ve tasfiyesi planlandı. Şimdi bu hesapların Merkez Bankası bilançosundan ayrılarak bir fon haline getirilmesi önerisi var.
Bu önerinin küresel krize karşı bir önlem önerisi olduğu; diğer tarafta ise bu küresel krizin farkında olmaktan uzak duran, önlem almak yerine bunu başka bir siyasal hedefe tercih eden Hükümet olduğu gerçeği varken, hayata geçirilmesinde tehlikeler olan bir öneri olduğunu düşünüyoruz. Yok, eğer bu işlev Merkez Bankası tarafından yapılacaksa Merkez Bankası mevduat toplarken bir de kredi veren ‘mevduat bankası’ işlevine mi sahip olacaktır? Ayrıca Merkez Bankası’nın bir ticari banka gibi kredi vermesi, teminat ve kefalet vermesi, bu alanda uzmanlık göstermesi beklenemez. Amaç, dış kredi olanaklarının daralması nedeniyle ihtiyacımız olacak fonların, Merkez Bankası’ndan 10-15 milyar dolarlık bir fonun Türk finansal sistemine girmesi ise başka bir yol bulunmalıdır.
O da, bu hesapların Merkez Bankası’ndan Türk bankacılık sistemine girmesinin sağlanmasıdır. Bunun için de en doğrusu, hesabı olan ve ‘örtülü devlet güvencesini’ tercih eden yurttaşların tercihlerini de dikkate alarak, bu hesapların Ziraat Bankası’na devredilmesidir. Bu hesapların (yükümlülük) devredilmesi ile aynı miktar dövizin Ziraat Bankası’na devri, Ziraat Bankası’nın da diğer bankalara olan kredi ve borç verme limitlerinin artırılması eş zamanlı olmalıdır. Böylelikle, hatırı sayılır bir döviz likiditesinin bankacılık sistemine girmesi sağlanabilir. Kayda değer bir likiditeye kavuşan sistem, şirketler kesimine de görece daha az sıkı davranacaktır.
Bu sürecin mevduat garantisi limitinin süreli olarak (üç yılla sınırlı) yükseltilmesini zorunlu kıldığını da anımsatmak isteriz. Bu limitin de hiçbir kuruntuya kapılmadan en az 250 bin YTL’ye yükseltilmesi yerinde olacaktır. Hem yurtiçi, hem de yurtdışı rekabet açısından. Sıra dışı durumlar, sıra dışı kararları gerektirir. ‘Hiçbir şey olmuyormuş gibi’ davranmayı bırakmalıyız. Örneğin ekim ayı ortalarında belirginleştiği gibi; döviz tevdiat hesaplarındaki azalışın ‘Türk yatırımcısının YTL’ye geçmesi’ durumunu değil, mali sistem dışına çıkışının izlerini taşıdığını, bu yüzden bankaların kredi vermekte ‘frene bastıklarını’ anlamalıyız.
TEPAV önerileri arasında yer alan ‘Körfez sermayesi için katılım bonolarına dayalı bir mekanizma üzerinde çalışma nın’ ise zaman kaybı olduğunu düşünüyoruz. Türkiye’de son dönemde şöyle bir düşünce var, sanki ‘Körfez fonları nakit olarak depoda duruyor, yatırıma gideceği ülke arıyor’! Peki, kimse merak etmiyor mu, ‘bu fonlar nerede yatırılıyordu’ diye? Neden o fonların ‘mevcutlarının’ da küresel finansal çöküşten payını aldığı, yeni yatırım yapmaya ‘hâllerinin kalmamış’ olabileceği aklımıza gelmiyor? Ya da, Körfez’in zengin fonlarının Britanya’da büyük bankaları satın almak için pazarlık yaptıkları haberleri, neden bizi eli yüzü düzgün bir ekonomik program yapmaya teşvik etmez de, onlara hâlâ ‘faizsiz enstrüman’ tasarımının yeniden keşfi peşinde koşarız?

sabetay
12-11-2008, 09:50
Ege CANSEN
ecansen@hurriyet.com.tr

Krizden çıkış mimarisi


BİLİNDİĞİ gibi iktisadi krizlerin temel bir tanımı vardır. O da milli gelirin düşmesidir. Krizler, hafiften ağıra doğru derecelendirilir. Uzun süren ve milli gelirin yüksek oranda düşmesine yol açan krizlere "buhran" (depresyon) denir. Henüz depresyon aşamasında olunmasa bile, dünyada ve ülkemizde bir iktisadi kriz yaşandığı kesindir. Son açıklanan sanayi üretim istatistikleri, kriz içinde olup olunmadığı hususunda artık hiç bir tereddüde mahal bırakmamıştır. Kriz çoktan gelmiştir. Şimdi krizden çıkmanın yollarını tartışmanın zamanıdır.

* * *

İstenmeyen bir sonucu ortadan kaldırmak için, onu yaratan sebebi ortadan kaldırmak akla gelen ilk çaredir. Ancak bu önlem, birçok durumda olduğu gibi krizden çıkmada da yeterli olmayabilir. Çünkü kriz, dağdan yuvarlanan bir kaya gibi, arkasından iten bir şey olmasa bile, eğim uygunsa, kendi enerjisiyle yol almaya ve tahribata devam edebilir.

* * *

İçinde yaşadığımız kriz, reel olmayan sektörden çıkmıştır. Zaten bütün iktisadi krizler, finansal (reel olmayan) sektörden çıkar. Oradan güven bunalımı aşamasına geçer. Sonunda iktisadi (milli geliri azaltan) kriz haline dönüşür. Milli gelirin azalmasının diğer adı da işsizliğin artmasıdır. İşsizlik, her zaman en büyük sosyo-ekonomik beladır. İşsizlik, işini kaybedenler için "gelirsizlik" olmasın diye, işsizlik sigortası icat edilmiştir. İşsizlik ödenekleri, kısa bir süre için prim birikimlerinden karşılanır. Uzun süreli hallerde "çalışanların, çalışmayanlara da bakması" şekline dönüşür. Bu "olandan, olmayana gelir transferi" devlet tarafından, dolaylı veya dolaysız vergiler salınarak yapılır. Üretimin düşmesi ve tüketim harcamaların sürmesiyle birlikte, kriz bir süre sonra kendiliğinden geçer diye ümit edilir.

Ancak kazın ayağı öyle değildir. Büyük usta Keynes ve onu bize anlatan Sadun Aren hocamız, kendi haline bırakılan krizlerin "fakirlikte dengelenme" ile sonuçlanabileceğini söylemiştir. Ekonomi, kendi iç veya dış dinamikleriyle dengeye gelir demek, zenginlikte yani tam istihdamda dengeye gelir demek değildir. Bu denge, fukaralıkta da teşekkül edebilir. Ekonomide "tek" değil, "çok" denge (veya denklik) hali vardır.

* * *

Krizden çıkış mimarisinin amacı, yeni ekonomik dengenin, mümkün olan en düşük işsizlik düzeyinde teşekkül etmesini sağlamaktır. Bunun için, dünyada alınmakta olan "reel faizleri eksiye indirme-bankalara nakit şırıngalama-sermaye takviye etme" önlemleri yeterli olmazsa, çekinmeden "devlet eliyle talep yaratma" yoluna da gidilebilir. Bu bağlamda devletin yapması gereken, açık bütçeyle talep yaratmak için halka doğrudan gelir desteği sağlamak değil, altyapı yatırımlarını hızlandırmaktır. Açık bütçeyle kriz çözmek, bizim gibi "cari açık müptelası" ülkelerde çok ciddi bir ameliyattır. Becerilemezse, ülke hiper enflasyon altında iflasa sürüklenir. Bu ise ülkeyi ekonomik krizden çıkarmanın temel amacıyla çelişir. Hipokrat’ın tabiplere tavsiyesi, iktisatçılar için de geçerlidir.

Son Söz: Ekonomiye faydalı olmayı bırak; önce, zararlı olma.

sipa
18-11-2008, 13:37
Türkiye’de Krizin İlk Nicel Göstergeleri KORKUT BORATAV
16/11/2008 08:22


İki hafta önce bu köşedeki yazının başlığı, “Türkiye’nin Krizi Ekim’de Başlıyor” idi. Ekime kadar ne oldu? Kısaca hatırlayalım:

2007’nin ikinci yarısında ABD’deki finansal piyasalarda patlak veren bozulmalar, adım adım yaygınlaştı; derinleşti ve bir yıl içinde ağır bir finansal krize dönüştü. Kriz, ilk oniki ay içinde, metropol ekonomilerinin dışına pek yayılmadı. O tarihlerde bizde de, “kriz bizi teğet geçecek; kaçan para bize gelecek; fırsat çıkacak” söylemi yaygınlaştı. Gerçekten de, Ağustos 2008’in ödemeler dengesi, Türkiye’ye yıl boyunca giren yabancı sermayenin, bir önceki yıla göre artmış olduğunu gösteriyordu.

Ancak, suyun tükendiği noktaya hızla gelinmekteydi. Batı’daki likidite ve kredi daralmaları, hızla sermaye tabanlarının erimesi haline dönüştü. Dev sermaye grupları, iflâs eşiklerine sürüklenerek büyük boyutlu kurtarma operasyonlarına sığınma yarışması içine girdiler. Finans kapitalin tüm alt-öğeleri, Eylül 2008’e gelindiğinde, çevre ekonomilerindeki plasmanlarını, kâr-zarar hesapları yapmadan şirket merkezlerine hızla taşımaya başladılar. “Teğet geçme” beklentisi, böylece, “bize de bulaştı” algılamasına dönüştü.

Nitekim, birkaç gün önce yayımlanan Eylül 2008’e ait ödemeler dengesi verileri, Türkiye’nin dış ekonomik ilişkilerinde çarpıcı bir “bozulma”nın başladığını ortaya koyuyor. Aşağıdaki tablo buna ilişkin Eylül 2008 verilerini, on iki ay öncesi ve Ağustos 2008 ile karşılaştırıyor.


Aylık Sermaye Hareketleri, Milyon dolar

Eylül 2007 Ağustos 2008 Eylül 2008
Yabancı sermaye (YAS) 3854 2430 2258
Yerli sermaye -625 1417 569
Kayıt dışı sermaye -2.656 1.215 -385
Cari denge -2.288 -3.053 -914
Rezervler(1) 1.715 -2.009 -1.528
Net sermaye(2) 573 5062 2442
Net kaynak aktarımı(3) 1376 2426 234
Borç yaratan YAS 1532 2225 1459
Yabancı sıcak para 723 -2014 -645
Yerli sıcak para(4) -2907 1992 1061
Net sıcak para -2184 -22 416

Eksi (artı) işaret rezerv artışı (azalışı) gösterir. (2) Yabancı, yerli ve kayıt dışı sermaye hareketlerinin toplamı. (3) Cari açıktan, dış dünyaya net faiz ve kâr aktarımı çıkarılıyor. (4) Kayıt dışı dahil.


Finansal krizin Türkiye’ye ulaştığını ortaya koyan kritik gösterge, yabancı kökenli sermaye girişlerinin yavaşlaması veya tersine dönmesi; daha genel bir ifadeyle, Türkiye ile dış dünya arasındaki kaynak akımlarının ülke ekonomisinin “aleyhine” dönmesidir.

Üç gösterge önemlidir: Birincisi, yabancı kökenli sermaye hareketleri. Eylül 2008 verileri, bu göstergenin temsil ettiği dış kaynak girişlerinin on iki ay öncesine göre yüzde 41.4; Ağustosa göre yüzde 7.1 gerilediğini gösteriyor.

İkinci gösterge, yabancı, yerli, kayıt-dışı tüm sermaye hareketlerini kapsayan net sermaye bilançosudur. Bu öğe, on iki ay öncesine göre 4 misli artmış; ancak, bir ay öncesine göre yüzde 52 oranında azalmıştır. 2007’nin Eylülüne göre gözlenen şaşırtıcı artış, hemen hemen tümüyle, “yerli sıcak para” öğesinin 2.9 milyarlık “net çıkış”tan (eksi değerlerden), 1.2 milyar dolarlık “net giriş”e (“artı”ya) dönüşmesinden kaynaklanıyor. Burada sözü geçen “yerli sıcak para girişi”nin büyük bölümü, bankaların ülke dışında tuttukları döviz varlıklarını Türkiye’ye getirmelerinden kaynaklanıyor. Bu, ülke içinde artan döviz talebinin banka rezervlerinin erimesiyle karşılanması anlamına gelir ve aslında kriz koşullarının başlamış olduğunu gösterir.

Üçüncü göstergeyi oluşturan dış dünyadan net kaynak aktarımı, net kâr-faiz transferlerinden arındırılmış cari işlem açığıyla ölçülür. Bu öğe, hâlâ pozitiftir; yani, Eylül 2008’de dış dünya Türkiye’ye hâlâ net kaynak aktarmaktadır; ancak, dramatik boyutlarda azalarak; geçen yılın yüzde 17’si, bir önceki ayın yüzde 11’i düzeylerine düşmüş olarak…

Kısacası, Eylül’de Türkiye’ye dış kaynak girişi hızla daralmaya başlamıştır. Defalarca vurguladım: AKP’li yıllarda ekonominin genişlemesi, büyük ölçüde dış kaynak girişine bağımlı kalmıştır. Dış kaynak girişi “çıkış”a dönüşmese, sadece yavaşlasa dahi, ekonomi küçülme patikasına sürüklenebilir.

Bu olgunun yaşandığı Eylül ayında, sanayide üretimin bir yıl öncesine göre yüzde 5’i aşan oranda gerilemesi, bu kötümser beklentinin gündeme gelmiş olabileceğini gösteriyor.

Peki, “metropoldeki krizin hızla bulaşmaya başlaması” Türkiye’ye mi özgüdür? Hayır, tüm çevre ekonomileri etkileniyor; ama, Türkiye ön sıralarda olmak üzere… Bunun göstergelerini de önümüzdeki haftalarda tartışmayı umuyorum.

sipa
18-11-2008, 13:41
Kriz derinleşiyor

EYLÜL ayında sanayi üretim endeksinin yüzde 5.5 düşmesi ve özellikle imalat sanayiinde büyümenin eksi 6.4 olması krizin reel sektörde derinleştiğini gösteriyor.

SANAYİ ÜRETİM ENDEKSİNDE DEĞİŞİM

EYLÜL 2008
TOPLAM SANAYİ- ....................5,5
MADENCİLİK ...........................-4,3
İMALAT SANAYİ ......................-6,4
ELEKTRİK, GAZ VE SU ..........1,6

Üçüncü çeyrek büyüme eksi çıkar

SANAYİ sektörü, GSYH’nın yüzde 30’unu oluşturuyor. Diğer sektörleri de etkiliyor. Sanayide eksi büyüme, üçüncü çeyrek büyüme oranının da sıfıra yakın çıkacağını göstermektedir. Eksi de çıkabilir.

Maalesef TÜİK, büyüme oranlarında sabıkalıdır. Ne yapacağını bilemiyoruz.
Reel sektörde birçok firma kapandı. Çok sayıda çalışanın işsiz kaldığını yaşayarak görüyoruz. Bazı örnekler şöyledir:

- Gaziantep Organize Sanayi Bölgesi’nde en son teknoloji ile kurulan, İran ile Sovyet Rusya’da fabrikaları olan Tekerekoğlu Ev Tekstil Fabrikası 4 ay önce kapandı. 2 bin 800 çalışanı işsiz kaldı.

- Türkiye’nin ilk elyaf üreticisi, Sönmez Flament, Bursa’da fabrikasını kapattı. 300 kişi işsiz kaldı.

- Tüketici sicili ve TOBB verilerine göre Bursa’da ocak-ekim arasında 10 ayda 185 şirket ve 748 işletme kapandı.

- Denizli’de Dentaş Ambalaj Fabrikası 100 işçisini çıkardı.

- Adıyaman’da organize sanayi bölgesinde, 43 fabrikadan 22 tanesi kapandı. 4 bin kişi işten çıkarıldı. Adıyaman Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Zafer Ersoy, “Adıyaman’da herkes icralık, bankalar 400 araba haciz etti.” diyor.
l Kilis Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mehmet Özçiloğlu, kent sanayinde çalışan 1500 işçiden 500 kişisinin işten çıkarıldığını söyledi.

Finans sektörü de zora girecek

EKONOMİDE sektörler iç içedir. Bir sektörde başlayan kriz, diğer sektörleri de etkiler. Reel sektörde başlayan kriz, finans sektörünü de etkileyecektir.
Özel sektörün dış borcu 200 milyar dolara yükseldi. Bu borcun büyük bir kısmı bankalar aracılığı ile sendikasyon kredileri olarak alındı. Şimdi, MB’ye göre reel sektörün döviz pozisyon açığı 80 milyar dolardır. Türkiye’nin kısa vadeli dış borcu 50 milyar dolar civarındadır. Özel sektör dış borç ödeme sorunu yaşarsa, elbette bundan finans sektörü de etkilenir.

DIŞ BORÇ STOKU (MİLYAR DOLAR)

2002 2008

TOPLAM 129.6 284.4
KAMU 64.5 77.6
ÖZEL SEKTÖR 43.1 190.6

sipa
18-11-2008, 13:41
Bankalar krizi tetikliyor

EKONOMİK krizi tartışmanın zamanı geçti... Artık, “Bu krizden en az zararla nasıl kurtuluruz?” sorusunu tartışmamız gerekiyor.

Çözüm önerileri içinde, bankalarla ve finans sektörü ile acil olarak alınması gereken önlemler ön plana çıkıyor.

Bankaların durumu iyi deniliyor... Ancak bu aynı zamanda bankaların hep kendilerine doğru yontmasından ileri geliyor. İyi durum, reel sektörün daha fazla kötü olmasına neden olacak şekilde organize edilmiştir.

Türkiye’de reel faizler yüksektir... Ancak banka kredilerinde bu faizler altından kalkılmayacak kadar yüksektir.

Merkez Bankası ve bankalar, mevduat faizini yıllık ilan ediyor ve alıyor... Kredi faizlerini, tüketici kredisi, konut kredisi ve kredi kartları faizlerini ise aylık ilan ediyorlar.

Örneğin bu günlerde bankalar mevduata, yıllık yüzde 19 ile yüzde 20 arasında faiz veriyorlar. Buna karşılık ticari işlek kredilerden yıllık, yüzde 36 faiz alıyorlar. Ticari taksitli kredilerde aylık yüzde 2.5 faiz alıyorlar. Aylık yüzde 2.5 faizin, yıllık bileşik faizi yüzde 35 eder.

Yine yatırım kredilerinde yatırımın cinsine ve vadeye göre, aylık olarak yüzde 1.99 ile yüzde 2.19 faiz alıyorlar. Aylık 1.19 faiz yıllık bileşik faiz olarak, yüzde 29.7 faiz demektir... Bu faizlerle kimse yatırım yapamaz.

Aylık faizi tefeciler alır

AYLIK faiz, istikrarsız bir ekonominin göstergesidir. Tefeciler alır... Bankaların haksız kazanç sağlamasına neden oluyor. Tüketicinin aldanmasına neden oluyor ve piyasa düzenini bozuyor. Bu nedenle Türkiye’de aylık faiz uygulamasının kaldırması kaçınılmazdır.

Bankaların aracılık maliyetleri çok yüksektir. Kredilerde, faiz dışında masraf alıyorlar. Örneğin bir gayrimenkul ipotek karşılığı alacağınız 200 bin YTL kredi için baştan en az 10 bin YTL’niz gidecektir. Bankaların spekülatif kazançları, reel sektörün daha da zora girmesine yol açacaktır. Bu nedenle bankaların aracılık ve kredi maliyetlerini düşürmek gerekiyor. Öte yandan, bankalara da likidite imkanı sağlamak gerekiyor... Bunun için, Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu’nu kaldırmak, munzam karşılıkları düşürmek lâzımdır.

Varlık barışı yoluyla Türkiye’de veya dışarıda yerleşiklerin, varlıklarını Türkiye’ye getirimek için “Varlık Barışı Yasası” çıktı. Ancak bu yasanın altyapısı eksik kaldı. Örneğin, 19 ülke, mevduata garanti getirdi veya artırdı. Türkiye’de ise Bakanlar Kurulu’na yetki verildi. Bakanlar Kurulu’nun bu yetkiyi kullanmasını büyük bankalar engelliyor. Bu durum Türkiye’nin finans tuzağından çıkamadığını gösteriyor.

ABD ve AB faiz oralarını düşürdü. Küresel kriz içinde, tasarruflar sepkülatif kâr peşinde değil, güven ararlar. Bu nedenle, Türkiye’de, faizleri düşürmek, bankaların soygun yapmasını önlemek ve yerine güveni artırmak gerekir.

sipa
18-11-2008, 13:43
Bankacılıkla tefecilik farklı olmalı

2001 krizinden sonra uygulamaya giren ekonomik programın tek hedefi bankaları kurtarmaktı... Halk vergi verdi... Hazine borçlandı... Hükümet doğal tekeller dahil, özelleştirme yaptı... Bankalar kurtuldu...

Bankalar düze çıkar çıkmaz, toplumu kazıklamaya başladı...
Yasal olmadığı halde kredi kartlarından yılık ücret adı altında ücret aldılar... Almaya devam ediyorlar.

Kredi kartlarından akdi faiz olarak yüzde 93'e varan faizler aldılar. Şimdilerde yüzde 60'lar dolayında faiz alıyorlar.

Kredi kartlarından gecikme faizi olarak, yüzde 106 faiz aldılar. Şimdilerde yüzde 70'lere ulaşan faiz alıyorlar...

50 YTL havale yapmak için 20 YTL komisyon alıyorlar...

Bankaların yaptıkları yasalara uymuyor... Etik değil...

Bankaların kredi kartlarından aldıkları yıllık ücret yasal altyapıya dayanmıyor...

Bu hususta mahkeme kararları var...

Bankaların sözleşmelerinden kredi kartları için aldıkları yıllık ücreti çıkarmaları gerekiyor... Ancak müşteri itiraz etmezse çıkarmıyorlar... Bazı hatırlı müşterilerinden de bu ücreti almıyorlar.

Yani güme giden halk oluyor.

Merkez Bankası ve bankalar, mevduat faizini yıllık ilan ediyor ve alıyor... Kredi faizlerini, tüketici kredisi, konut kredisi ve kredi kartları faizlerini ise aylık ilan ediyorlar.

Bankalar krizi istismar ediyor

ÖRNEĞİN bugünlerde bankalar mevduata, yıllık yüzde 19 ile yüzde 20 arasında faiz veriyorlar. Buna karşılık ticari işlek kredilerden yıllık yüzde 36 faiz alıyorlar. Ticari taksitli kredilerde aylık yüzde 2.5 faiz alıyorlar. Aylık yüzde 2.5 faizin yıllık bileşik faizi yüzde 35 eder.

Yine yatırım kredilerinde yatırımın cinsine ve vadeye göre, aylık olarak yüzde 1.99 ile yüzde 2.19 faiz alıyorlar. Aylık 1.19 faiz yıllık bileşik faiz olarak, yüzde 29.7 faiz demektir... Bu faizlerle kimse yatırım yapamaz.

Aylık faiz, istikrarsız bir ekonominin göstergesidir. Aylık faizi tefeciler alır...

Haksız kazanç sağlıyorlar

BU uygulamalar bankaların haksız kazanç sağlamasına neden oluyor. Tüketicinin aldanmasına neden oluyor ve piyasa düzenini bozuyor. Bu nedenle Türkiye'de aylık faiz uygulamasının kaldırması kaçınılmazdır.

Bankaların aracılık maliyetleri çok yüksektir. Kredilerde, faiz dışında masraf alıyorlar. Örneğin bir gayrimenkul ipotek karşılığı alacağınız 200 bin YTL kredi için baştan en az 10 bin YTL'niz gidecektir.

Bu istismarlara göz yuman hükümet de bankalar kadar suçludur... Ekonomik açıdan bakılınca siyasi iktidarların bir görevi de piyasadaki istismarları önlemektir... AKP iktidarı kendini fırsatçı yabancı sermayeye o kadar kaptırdı ki, halkın istismarını düşünecek durumda değil.

Merkez Bankası ve BDDK sanki devleti değil, bankaları temsil ediyor...
Merkez Bankası gecelik faizleri yüzde 16.25 olarak ilan ederken, kredi kartları için nasıl oluyor da yüzde 70'lere ulaşan faiz ilan ediyor... Bana göre Merkez Bankası elindeki yetkiyi istismar ediyor... Vatandaşa karşı suç işliyor.
BDDK'ya gelince, bankaların vatandaşı istismarına yalnızca seyirci kalıyor.

sipa
18-11-2008, 14:06
Tahterevallinin bir ucunda dolar, bir ucunda DTH!

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

18.11.2008 - 09:32

Eğilim yılbaşından beri hiç değişmedi. Bir ucunda dolar kurunun, diğer ucunda döviz tevdiat hesaplarının bulunduğu bir tahterevalli düşünün. Bir tahterevallide iki ucun birden havada ya da yerde olması nasıl söz konusu edilemezse, bu tahterevallide de durum aynı. Ne zaman dolar yukarı gidiyor, o zaman döviz hesapları azalıyor; ya da ne zaman dolar geriliyor, o zaman döviz hesaplarında bir artış oluyor.

Yılbaşındaki dolar kuru ve döviz hesaplarını 100 kabul ederek oluşturduğumuz endekse göre, dolar kuru ile DTH adeta yengeç görünümüyle ilerliyor. Sürekli çapraz geçişler var.

Ekim ayındaki hızlı hareket öncesindeki dönem... Dolar 18 Nisan'da 1.32'ye çıkmış ve yılbaşına göre yüzde 14 artış kaydetmiş. Döviz tevdiat hesaplarında ise az da olsa bir gerileme gözleniyor. Belli ki tasarruf sahibi kur yükselince döviz hesabını azaltmayı tercih ediyor.

Bu tarihten sonra dolarda bir gerileme var. Tarih 1 Ağustos, dolar yılbaşındaki düzeyinin yüzde 1 kadar altında. Tasarruf sahipleri bu kez alıma geçmiş, döviz tevdiat hesapları yılbaşına göre yüzde 12 artış göstermiş durumda.

26 Eylül, dolar ve DTH'nin yılbaşına göre birbirine çok yakın oranda arttığı bir tarih. Bu tarih itibariyle yılbaşına göre dolar yaklaşık yüzde 6, DTH ise yüzde 4 artmış. Bir sonraki hafta, yani 3 Ekim'de de oranlar birbirine yakın, ancak izleyen haftalarda tahterevallinin bir ucundaki dolar havaya fırlarken, DTH dibe oturuyor. Üç hafta sonra, 24 Ekim'e gelindiğinde doların yılbaşına göre artışı yüzde 45'i aşıyor, döviz hesaplarındaki gerileme ise yüzde 11'i buluyor. Ekimin son haftasında ise dolar kuru hızla geriliyor, döviz hesaplarında sınırlı da olsa bir artış yaşanıyor.

Kasım ayıyla birlikte dolarda yeniden bir artış başladığını biliyoruz. Dolarda 31 Ekim'de yılbaşına göre olan yüzde 28 artış, 7 Kasım'da yüzde 31'e, 14 Kasım'da yüzde 40'a ulaştı. Kurdaki bu yükselmenin etkisiyle, biraz gecikmeli izleyebildiğimiz döviz tevdiat hesaplarında kasımın ilk yarısında bir gerileme yaşandığını tahmin edebiliriz.

Bu tablo, Türk tasarruf sahibinin artık eskisine göre çok farklı bir bilinçle hareket ettiğini ortaya koyuyor. Hatırlayalım, tasarruf sahipleri geçmişte klasik deyimle hep "trenin son vagonu"na binerlerdi. Kur mu yükseliyor, dövize hücum edilirdi; hisse senetleri değer kazandı ve adeta zirve değerlerine mi geldi, küçük tasarruf sahibi Borsa'ya akın ederdi. Tersi olduğunda da zararına satışlar yapılırdı. Şimdi en azından döviz konusunda daha bilinçli hareket edildiği gözleniyor. Tasarruf sahipleri, kur yükseldiğinde döviz tevdiat hesaplarını azaltma yoluna gidiyor, tersi olduğunda da döviz alıyor.

Parite etkisi

Döviz tevdiat hesaplarının gerilemesinde euro-dolar paritesinde dolar lehine olan gelişmenin de önemli payı olduğu gözden uzak tutulmamalı. Yılbaşında 1.47 düzeyinde bulunan, bir ara 1.58'i de aşan parite, 31 Ekim itibariyle 1.27'ye inmiş durumda. Euro-dolar paritesi yılbaşındaki 1.47'lik düzeyinde kalmış olsaydı, 31 Ekim'deki toplam döviz tevdiat hesabı, yaklaşık 5.4 milyar dolar daha fazla görünecekti. Bankalarda 31 Ekim itibariyle 85 milyar 565 milyon dolar döviz hesabı bulunuyor. Euro-dolar paritesi 1.47 olarak düzeyinde kalsaydı, 31 Ekim'deki hesap toplamı 90 milyar 917 milyon dolar olacaktı.

sipa
18-11-2008, 14:52
Kapitalist ego ve çözümsüzlük...

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


17.11.2008 - 09:30

Küresel düzeydeki mevcut sorunları hem gerçekçi bir şekilde tespit etmek, hem de kalıcı bir çözüm üretmek kolay olmayacak gibi görünüyor. Zira ya çözüm üretmek konumunda olanlar bir şeyler yapıyor görünmek adına gerçeklerden uzaklaşıyor, ya da ağırlaşmış sorunlar bataklığında çırpınarak durumu daha da kötüleştirmenin ötesinde bir şey yapamıyor ve çaresizliğe teslim olmak durumunda kalıyor. Kendisini üst düzey profesyonel olarak tanımlayanlar devasa boyuta ulaşmış sorunlar karşısında amatörleşiyor, öncelik tespitinde bile uzlaşı sağlanamıyor. ABD yönetiminin 700 milyar dolarlık kurtarma paketinde tercih değişikliğine gitmek durumunda kalmasını başka türlü açıklamak kolay olmuyor. Durgunlaşma eğilimi kontrol altına alınamıyor; belirsizlik, kırılganlık ve güvensizlik üçlüsünün etki alanı kaçınılmaz bir şekilde genişlemeye devam ediyor.

Hafta sonunda yapılan G-20 liderler zirvesinden ne tür bir sonuç çıkacağını tahmin etmek ise zor değil. Siyaseten küresel bir uzlaşı yok ise ve mümkün olamıyor ise ekonomik sorunlara ilişkin gerçekçi teşhis ve kalıcı çözüm önerileri ikinci planda kalmaya mahkum olacak ve her ekonomi kendi başının çaresine bakmak durumunda kaldıkça sorunların ağırlaşması önlenemeyecek "kapitalist ego" bu dünyadan defedilmedikçe görüntüye yansıyan temenni niteliğindeki söylemler ile gerçekler arasındaki fark büyümeye devam edecek. Sonuçta ortak akıl daha uzun bir süre etkili olamayacak; olumsuz eğilimlerin yarattığı tahribat dalga dalga büyümeyi sürdürecek. Bugünkü açmazı yaratan temeldeki içgüdüler, sorunların çözümünü engellediği gibi ağırlaşmasını kaçınılmazlaştıracak. Süpergüç iddiasındaki ABD bile kendi yarattığı sorunlar tarafından yönetilecek, yanlışları kısa vadede çözüm gibi görünen veya gösterilen yeni hatalarla düzeltmek mümkün olmayacak. Eldeki imkanlar sınırlı sorunlar ise dengesiz bir şekilde büyük olunca mucize yaratmak kolay olmuyor!

ABD yönetimi toksik kağıtları mı alsın, bankalar sermaye mi aktarsın, tüketici eğilimlerindeki sorunlara mı öncelikle odaklansın yoksa üretimdeki boğulmayı mı çözmeye çalışsın?.. 700 milyar dolarlık paket hangi birine yetecek? Birkaç hafta önce söz konusu paketin vergi ya da enflasyon şeklinde herhangi bir toplumsal maliyet üretmeyeceğini iddia edenler, bugün yalnızca General Motors'un sosyal maliyetinin 200 milyar dolara ulaşacağını görünce ne yapacaklar? Evet boşa konsa dolmuyor, doluya konsa almıyor: Toksik kağıt alımından vazgeçiliyor, daha sıkı düzenleme beklenirken şeffaflığın azalması kaçınılmazlaşıyor; günü kurtarmanın bile zorlaşması sıkıntıyı artırıyor. Kapitalist ego ve rekabete dayalı iç güdüler çözüm yolunu ve gerekli işbirliğinin ortaya çıkmasını engellemeye devam ediyor. Mevcut gelir ve istihdam düzeyini koruyamamanın sonucunda mevcut maliyetlerin katlanarak artacağının bilinmesi bile yanlış tercihlerden vazgeçilmesini mümkün kılamıyor...

Türkiye ekonomisini yönlendirenler ise küresel düzeyde dozu artan olumsuzlukları anlamak ve kabullenmek istemiyor. Günü kurtarıp geleceği tüketerek tükenmenin devam edemeyeceği ve herşeyin değişmek zorunda kalacağı gibi gerçeklerin, onlar açısından hazmedilebilmesi pek olası değil! Siyasi tavizler karşılığı dışarıdan emir ve sadaka almaya, ve içeride bunları dengesiz bir şekilde dağıtmaya alışanlar açısından gerçekçi olmak kolay olmuyor. Saadet zincirini sürdürüp yeni hikayelerle insanımızı uyutmanın bir yolunu arıyorlar, fakat bulamıyorlar; çaresiz bir şekilde tedavülden kalkmış hikaye çıpalara sarılmaya çalışsalar da olmuyor. Zira artık yabancı sermaye gelmiyor, çıkıyor. Bu koşullarda para politikası otomatik olarak sıkışıyor, ekonomi durgunlaşırken alacaklar tahsil edilemez hale geliyor. Sermaye gelmeyip çıktığı sürece mali sistem gerek hükümet gerekse diğer yetkililerin uyarı ve tehditlerini dinlemiyor, krediler geri çağırılıyor. Üretim daralıyor, işsizlik artar iken ekonomi boğuluyor. Türkiye nefes almakta çok zorlanıyor. Birileri ise hâlâ AB ve IMF çıpalarından medet ummaya çalışıyor!...

Sınai üretimin yoğunlaştığı bölgelerimizde elektrik kullanımında yüzde 40"a ulaşan daralmalar var. İç pazar durgun, dış pazar durgun olunca satılamayacak mal üretilmiyor. İşsizlik artıyor, talep daralıyor, borç-alacak zinciri kırılıyor ve durgunluk derinleşiyor. Bu ortamda yabancı sermaye gelse herşey düzelecek mi? Ayrıca gelen geri dönebilecek mi? AB ve IMF çıpaları mevcut koşullarda, geniş kesimleri sakinleştirip uyutamayacak, durgunlaşmanın derinleşmesini önleyemeyecek ise ne işe yarayacak? Birkaç ay daha günü kurtarmak veya içine düştüğümüz olumsuzlukta başrol oynayanlar kendi mallarını nakde çevirebilerek faturadan muaf tutulması için mi?.. Belli ki denize düşenler, bu ülke insanından çok korkuyor ve sarılacak yılan arıyor!..

Ülkemizin çok ciddi sorunları var, ve bugüne kadarki uygulamalarda ısrar edilmesi sorunları ve ileride ödenecek bedelleri ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramayacak. Ülkemizin siyaseten ve ekonomik olarak dış güçlere bağımlılaşması bugünkü ortamı yarattı; kulluk anlayışını daha da ileri götürerek bu durumdan çıkmamız olası değil.

Aklımızı başımıza alıp gerçekçi olamadığımız, öncelikleri kendi çıkarlarımıza göre belirleyip buna uygun yeni politikaları uygulamaya koyamadığımız sürece mevcut sorunlar hızla ağırlaşacak ve geleceğimiz olmayacak. Korkup sinmenin paniğe kapılıp teslim olmanın zamanı değil... Çözüm yollarını tıkayanların ne kadar güçlü olduğu ise artık önemli değil... Küresel çözüm siyasi uzlaşmazlık nedeni ile mümkün olamıyor ise Türkiye'de kendi insanına güvenerek başının çaresine bakmak, gerekiyor ise tüm politikalarını değiştirmek zorundadır...

sipa
18-11-2008, 14:55
Kendimizi aldatmayalım!

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


12.11.2008 - 09:18

Ekonomi cephesindeki sürdürülebilir olmayan eğilimlere kayıtsız kalmanın bedeli, katlanılabilir sınırları zorlamaya devam edecek gibi görünüyor. Küresel düzeyde çok ciddi bir ekonomik daralma yaşanıyor, maliye ve para politikası ile gelişmeleri kontrol altına almanın, bazılarının öngördüğü gibi kolay olmayacağı, her geçen gün daha net bir şekilde hissediliyor; olumsuz rekabet koşulları ve gelir dağılımındaki olumsuzluk istikrarsızlık rüzgarlarının dinmesini engelliyor. Sonuçta belirsizlik kırılganlık ve güvensizlik şeklinde karşımıza çıkan olumsuz eğilimler gücünü korumaya devam ediyor.

Yukarıda özetlediğimiz genel tablo Türkiye ekonomisini de şiddetli bir şekilde sarsıyor. Israrlı şekilde üzeri örtülen gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Özel tüketim harcamalarının daralması, sınai üretim geriler iken işsizliğin artması, menkul ve gayri menkul şeklindeki varlık değerlerinin gerilemesi salt dışı koşullara bağlı olarak yaşamak zorunda kaldığımız eğilimler değil, yeterli ve gerekli düzeyde yabancı sermaye gelse de gelmese de bu sıkıntılarla eninde sonunda tanışmak ve ciddi bedeller ödemek zorunda kalacaktık.

Bir an için yabancı sermaye girişinin yüksek düzeyini koruduğunu varsayalım bu durumda tarımsal ve sınai üretim rekabet gücü kaybı nedeniyle daralma eğilimine yine girecekti. Özellikle emek yoğun sınai üretim daraldıkça işsizlik artacak, inşaat sektöründeki zorlama bu olumsuzluğu uzun süre gizleyemeyecekti. Bir yandan küresel düzeyde hammadde fiyatları yükselir iken sınai ürün fiyatları düşüyordu, diğer yandan ise Türk Lirası'nın değerlenme yolunda ilerlemesi yerli üretimin gerek iç gerekse dış pazardaki şansını her geçen gün azaltıyordu. Bu koşullarda üretimi ve verimliliği artırarak, eriyen faaliyet gelirleri ve büyüyen borçlara rağmen üretimi sürdürebilmek mümkün değildi. Tıkanma noktasına gelinmişti. Üretim daraldıkça diğer tüm eğilimlerin de değişmesi kaçınılmaz olacaktı: İşsizlik arttıkça talep daralacak, talep daraldıkça banka kredilerinde sorunlu olanların payı artar iken bütçe gelirleri eriyecek, sonuçta mali sektör ve kamu dengesindeki uzatmalı balayı bitecekti.

Sıkıntının küresel boyutta olması yukarıda özetlemeye çalıştığımız sorunun olmadığı şeklinde algılanmalı. Üretimde bugün yaşanan daralmaya salt kredi krizi ve küresel talep daralmasına bağlamak eksik bir teşhis olur, çözüm yolunun bulunmasını zorlaştırabilir. Küresel düzeyde etkisini hissettiren olumsuzluklar, sadece yaşamak zorunda kalacağımız olumsuzlukları erkene çekti, fakat aynı zamanda gerçekçi olma mecburiyetini de dayattı. Bu saatten sonra yeterli düzeyde yabancı kaynak temin edilse bile hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Topluma masal anlatıp beklentiler yolu ile onları yönlendirmek ve finansal piyasaları manipüle etmek artık mümkün olmayacak. Yabancı kaynak girişi ile para politikası yeniden gevşese, paramız yeniden değerlense ve enflasyon beklentileri gerilese bile ekonomi canlanmayacak; paranın devir hızı düşecek, borç-alacak zincirindeki sorunlar büyüyecek, bütçe açığı ile birlikte kamu finansman ihtiyacı artacak, asıl önemlisi faaliyet dışı gelir yaratmak pek mümkün olmayacak. Bu gerçekleri hesaba katmadığımız sürece istikrarsızlık dalga dalga büyümeye devam edecek. Talepteki daralmayı önlemek üretimdeki sorunlara öncelik vermeyi ve tüm sorunları eşanlı olarak çözmeyi gerektiriyor. Tüm gerçekleri insanlarımıza anlatıp, bilinçli ve kararlı desteğini almadan, tüm uygulamaları değiştirmeden çözüm yoluna girmek pek olası görünmüyor.

Ülkemizde yaşanacak sıkıntılar da küresel krizin değil, uygulanan yanlış politikaların daha belirleyici olduğu zaman içinde daha iyi anlaşılacak!

sipa
18-11-2008, 15:19
Gericiler Gericilere Karşı ERGUN ÇAĞLAYAN
12/11/2008 07:59


Sıkışma hızlandı. Tayyip Erdoğan daha çok esip gürleyecek gibi görünüyor. Fehmi Koru, Abdullah Gül'ün en yakın arkadaşlarından biri. AKP'nin kurmay danışmanlarından sayılabilir. Başbakan, kendisine "sevsinler seni" dedi! Obama değil Bush olduğu benzetmesini sülalesine küfür edilmesi gibi algılaması, bir hassasiyeti işaret ediyor. Bakanlar bile her an azar işitme tehdidi altında. Gül ise ekonomik kriz tehdidine ilişkin Başbakan'dan "farklı" şeyler söyleyerek yanıt verdi. Niye bu uyumsuzluk, bu çekişme, bu panik?

Bırakın onay veren seçmen kesimlerini, AKP'nin ortalama kadrolarının bile krizin ciddiyetinin ve nerelere evrileceğinin henüz farkında olmadıkları ortada. Dolayısıyla şimdilik bir sandık kaygısından çok bir takım kurumlar gözünde “meşruiyet” kaybı kaygısından bahsetmek daha doğru. Örneğin AKP’nin “Yeni Türkiye” projesinin bir ayağı, Kürt nüfustan yerel zengin devşirerek ulusal sorun çözme operasyonuydu. Uygulanabilirliği bir yana, nüve haliyle bile krize takılmışa benziyor. Mir Fırat'ın istifa edip, yerine Maraş katliamının Maraş valisi Abdülkadir Aksu'nun partinin ikinci adamlığına getirilmesi, aynı anda Erdoğan'ın MHP patentli "çek git"li cümleler sarf etmeye başlaması, ciddi gösterge kabul edildi bile.

Peki bu yalpalama ve hizipleşme belirtileri şucuların ağırlığı arttı, bucular geriliyor; ya da şu iki kesim artık ittifak değil rekabet halinde diye açıklanabilir mi? Yoksa AKP gibi bir partinin hükümet etmesini imkansızlaştırabilecek bir kaos dönemine mi girdik?

AKP, iktidarda olgunlaşmış bir siyasi parti. ABD'ci politikaları çok daha "sorumlu" olarak temsil edebilme gücüne sahip çoğu tarikatçı fakat seçkin kadrolar ile; "esnaf kalkınsın, kadrolaşalım, memleketi tutarız" anlayışında taşra kökenli geleneksel gerici sağ siyasetin kadroları bir tür “birlikte yaşam” tutturabilmişti. Hatta bu birlikteliğe geçen krizden zor sıyıran geleneksel büyük patronlar da büyük fırsat gözüyle baktılar. Ama buna kesimler arası bir ittifak demek için taraflara, özellikle ikinci kesime bir “irade” atfetmek gerekir ki bu fantezi olur. Sonuçta düdüğü çalan, ordu-siyaset, Kürt sorunu dengelerinde hükümeti dans ettiren hep ABD oluyordu.

“Elhamdülillah” nidalarıyla yedeklenen destekçiler, AKP örgütü tarafından yönlendirilen ve üleştirilen mamalarla kendilerini dışsal bir siyasal programa angaje ediyorlardı. Bu program ise düpedüz ABD imalatıydı (İMF’nin aşırı toleranslı büyük desteğini, yabancı sermaye akışını, AB üyeliği için verilen açık desteği hatırlayın.) Mama bitti mi sorusu bu yüzden kritik.

Sonuçta krize kadar basit bir iki eksenli bir işbirliği tezahür etti: Ekonomiyi tekelci mali sermayenin tam kontrolüne açalım (ekonomi bakanı - siz hakem okuyun - olarak Merrill Lynch’ten atama yapalım!), karşılığında bizimkileri palazlandırmamıza göz yum. Bir de Müslüman NATO askeri Ortadoğu'da barış getiriyor hikayelerini birlikte yazalım, sen de ordunun bizle olan kan uyuşmazlığını nötralize et...

İşbirliğinin ilk kısmı, AKP için iki dönem artarak süren büyük bir oy desteği, ikinci kısmı ise Ergenekon operasyonlarıyla psikolojik üstünlük sağlanması ve devletin kilit kuruluşlarında siyasi kadrolaşmanın gerçekleştirilmesi olarak sonuçlandı. Şimdi ise ilk kısım, dünya finansal balonunun patlamasıyla, ikinci kısım da ABD’nin Ortadoğu ve Kafkaslarda baltayı sık sık taşa vurmasıyla bu oyunun zeminine hasar vermişe benziyor.

Ekonomik krizin seyri hiç tekin değil. Hatta bir "ani duruş" riski gündeme geliyor. Süreklileştiği varsayılan siparişler, dünya pazarlarındaki sürpriz daralmalar sonucu bir gecede kesiliveriyor. 28 milyar dolarlık kısa vadeli reel sektör borcu var (toplam açık pozisyon bunun yaklaşık üç katı), çoğu işletme için durmak, haciz demek. 2002 sonrası Türkiye’ye akan yüzmilyarlarca dolarla karşılaştırıldığında bir şey değil gibi görünüyor değil mi? Nakit krizi yaşayan bir dünyada, nakit ihtiyacı, küçük fakat ölümcül bir yara anlamına gelir. TÜSİAD-Erdoğan kavgasının ardında bu 28 milyar doların acil olarak İMF’den ya da doğrudan ABD’den taahhüt edilmesi kaygısı var.

İlk felaket sinyali geldi bile. Eylül ayında sanayi üretimi yüzde 5,5, imalat sanayi yüzde 6,4 ile beklentilerin çok üzerinde geriledi ve üçüncü çeyrek için küçülme sinyali verildi. Ekim ayı için ise Avrupa’ya otomotiv ihracatının yüzde 40 azaldığı ortaya çıktı. Togo, Honduras ve Madagaskar’a ihracat başladı haberlerine bakılırsa durum vahim. Yılın son çeyreği ve 2009'un ilk çeyreği için tüm milli gelirin küçülmeye geçmesi ihtimali çok yüksek.

Öyle görünüyor ki küçülme başladı mıydı gerici, gericiyi kırar, yeni bir Kemal Derviş ihtiyacı hâsıl olur. Bu seferki namazında niyazında da olabilir...

sipa
18-11-2008, 16:14
ERHAN GÖKSEL İSTİHBARATI NEREDEN ALIYOR?


Hatırlanacağa üzere 25 Eylül tarihinde Amerika’da krizi önleme paketi açılmıştı. Paket yürürlüğe girene kadar, krizin boyutları daha da ağırlaştı.



Krizi önleme paketi açıklandığında Strateji uzmanı Erhan Göksel Odatv.com’a “Amerika Borsa Oyuncusu mu Oluyor?” başlıklı bir röportaj yaptı.



Erhan Göksel Odatv.com’ a yaptığı açıklamada;



“Böyle kurtarma reel anlamda olamaz, ancak sanal anlamda kurtarma olur. Bu da piyasaları kurtarmaz” ifadelerine yer vermişti.



Odatv.com olarak, 45 gün sonra Hazine Bakanının yaptığı açıklamaların Erhan Göksel’in “Amerika Borsa Oyuncusu mu Oluyor?” başlıklı röportajında anlattıklarını teyit etmesi üzerine mikrofonumuzu tekrar Erhan Göksel’e uzattık.



İşte Erhan Göksel’in yaptığı çarpıcı açıklamalar:



“25 Eylül günü paket açıklandığında, paketin çıkması öncesinde, çıkarmak için formülü açıkladıklarında, ben size yaptığım konuşmada çok net bir şekilde bir şey söyledim. Böyle bir kurtarma reel anlamda olamaz. Bir sanal kurtarmadır. Bu da piyasaları kurtarmaz. Krizi sürdüremez. Ben bunu söylerken, aradan 45 gün geçtikten sonra Hazine Bakanının beni teyid etmesinin, benim Amerika'dan özel bir istihbarat aldığımla hiç alakası yoktur. Bu tamamen benim kapitalizmin işleyişini iyi bilmemle ilgili bir olaydır. Aynı şekilde size daha önce söylediğim gibi, Bunu İngilizler çok iyi anladılar ve İngilizler çok radikal önlemlerle çok doğru kararlar aldılar.



Benim bildiğim bu tartışmalar açıldığında Amerikalıların ne yapacaklarını çok iyi bilmediklerini fark ettiğim için, bu sürece girdiklerinde sonuçta Amerikalılar sonuçta doğru yolu bulacaklar ama bu doğru yol piyasaların beklediği olmayacaktı. Bir istihbaratla ilgili değil sadece, işinizi iyi yapmakla ilgili bir durum. Kim olsaydı bu verileri düşündüğünde aynı sonuca çıkardı.



1929 krizindeki Rosevelt' in Büyük Buhranı, 1929-1939 arasında 10 yıl sürmüştür. O süreçteki modelde devletin ekonomiye müdahalesiyle bu iş çözüldü, ama o tarihte devlette ciddi miktarda para vardı. Bugün Amerikan devletinin 6 buçuk trilyon dolar dış borcu var. Bu kadar anormal borçlu bir ülkenin, bu kadar büyük paketleri ki, paketler krizi idare etmekte büyük hata gösterdikleri için büyüdü. Hatırlayın 2008'in başında 1.2 milyar dolardı. Mortgage zedelerin problemleri. Paket çıkana kadar geçen 8-9 ayda 700 milyar dolara, sonra reddedince 850 milyar dolara çıktı. Daha da vahimi süreç içinde algılandı ki bu rakam 4-5 trilyon doları bile geçecek bir rakama gitti. Neden? Amerika ne yapacağını bilmeden vakit geçirirken, kriz gittikçe ağırlaştı ve yayıldı.



Ben ısrarla söylüyorum ilerisi için; Bu bir finans krizidir, henüz ekonomik kriz haline dönmemiştir. Ekonomik kriz daha vahim bir şeydir, çünkü kapitalizm demek üretim demektir. Üretimi destekleyen en önemli güç ise finans sektörüdür. Finans sektöründe problem başladıktan sonra, tıpkı bir organizmanın kanının zehirlenmesi gibi - henüz kanı zehirlenmiş ateşi yükselmiştir - hastanın ölümü, organizmanın ölümüdür. Kan dolaşımı düzelmezse, organizma ölecektir.



Tabi ki Amerika ölecek kapitalizm çökecek demiyorum; çünkü kapitalizmin çöküşünün alternatifi bir siyasal sistemdir. Böyle bir sistem yok. Altını çizerek söyleyeyim. Amerika ve dünya bu krizi 2-5 yıl arasında atlatacaktır. Bütün çürük çarıkları eleyecektir. Yeniden yapılanacaktır, tazelenecektir ama büyük bir tekelleşmeyle dünyanın yeniden hiyerarşisinin yapılanmasına yol açacaktır.



Şimdi Henry Paulson'un açıkladığı şey çok net. Benim bundan 45 gün önce söylediğim şey. Onlar da deneyerek, yanılarak ve işlerin içinde gördüler. Şimdi Amerika'da eğer siz bir kurtarma hareketi yapmak istiyorsanız, bir şirketin batık kredilerine konsolide etmenizin fiziki imkanının olmadığını söylüyordum ben. Bunu farkettiklerinde ellerinde bir tek formül kalıyordu. İnsanlara güven aşılamak zorundalardı, çünkü bu işteki beceriksizlikleriydi Amerika’nın; aynı şekilde de İngiltere'de de insanlar krizden etkileniyorlar ama en minimal ve en kolay atlatacak ülke İngiltere gibi gözüküyor.



Gordon Brown ve ekibinin çok radikal ve çok ani ne yapacağını bilen kararları bir güven veriyor. Amerika'nın güven vermemesi ki, bizim borsa dediğimiz şey güvene dayalıdır. Ekonomik sonuçları, yani çok makro ekonomik kararlar, siyasal kararlarla yönlendirilir. Siyasal kararlar, ekonomiyi elinde tutan siyasete olan güven Amerika'da sarsıldığı için, bu kriz kontrol edilemiyor. Nitekim General Motors'un iflasını bile önleyemediler. Bir kaç gün sonra herhalde iflas ediyor duruma gelecek.



Şimdi Amerika'nın tek bir çözümü kaldı. Pratikten ve benim de size 25 Eylül günü söylerken - o röportajı da okuyanlar ikisini birlikte değerlendirirse çok net görürler- Amerika, diyelim ki bir firmanın 100 lira batık kredisi varsa, bugün 100 liradan değeri düşmüşse, ben bunu iki sene sonra 100 lira olarak yani bu hisse senetlerini 100 liradan alırım türünden bir karşılıkla, hisseleri rehin ederek çözmeye çalışacak. Hisseleri de açıkta bırakmıyor.



Bir anlamda bu durum, Amerika’yı borsa oyuncusu yaptı. Zaten siz de o röportajda bana; "Amerika borsa oyuncusu mu oluyor?" demiştiniz. Şimdi buradaki kritik şey şu. Amerikan devleti diyelim ki batan bir firma 2 sene sonra bugünkü değerine 100 diyorsak ve 20 lere düşmüşse, 100 üzerinden yani kriz öncesi dönemden alırım dediğinde 2 sene sonra işler tam düzeldi, 80 lira ediyor arada 20 liralık bir eksik var - Amerika ben onu öderim diyor. Demek istediği o. Hatta ve hatta işler çok iyi gitti. Kriz öncesi değeri 100 iken, 150 liraya çıkarsa 2 sene veya 5 sene sonra, o tarih de henüz belli değil. Aradaki farkı da devlet ben alırım diyor. Başka türlü birilerine kaynak aktarmış veya birilerini borcunu silmiş olursunuz. Hiç bir hukuk sistemi bunu kaldıramaz. Benim en temel çıkışım buydu.



Şimdi böyle bakarsanız ilginç bir durum var. Devlet, adeta değeri ileride şu olursa borcu benim, kar olursa da benim olur dediği an, adeta bir sade vatandaş gibi borsa oyuncusu haline gelir. Şimdi borsa çöküyorsa, ekonomi finans trendleri negatif işliyorsa, dünyanın en iyi oyuncusu bile olsanız o güveni tazeleyemezsiniz. O güveni tazelemek için başka şeyler yapmak gerekirdi. O da nedir? Finans sektörüyle uğraşmayı bırakıp, finans sektörünü kurtarmayı bırakıp, Amerika'nın üretim sektörünü kurtarmak için, üretimi arttırmakla ancak bu mümkündür; çünkü Amerika'yı krizden çıkaracak tek şey üretim artışıdır.



Halkta likit darlığı başlamışsa, para yukarıda tekelleşmişse, halkın alışveriş ve talep gücü yoksa, yani bir anlamda deflasyon varsa o zaman halk nasıl üretimi arttıracak? Talep olmazsa üretim artmaz. Bunun tek yolu vardır. Savaş. Çünkü, Amerikan ekonomisinin % 22-23'ü askeri endüstriye dayanır. Amerika - tıpkı 2. Dünya Savaşı gibi - büyük krizi savaşla aştılar. Amerika’nın bu krizden çıkışta, dünyanın belirli yerlerinde savaş çıkartacağına, sadece bu askeri teknolojiyle üretimi arttırabileceğine ve krizden çıkabileceklerini görüyorum maalesef. Onun dışında zaten diğer sektörlerin üretim artışını kurtarmak gibi bir dertleri olsa, bugün Amerika'nın 4 eyaletini, göller bölgesini besleyen, otomotiv sektörünü kurtarırlardı. ABD’nin bu bölgesinin en büyük komponentlerinden birisi General Motors'dur. General Motors gibi bir, bir buçuk yıl önce 350 milyar dolarlık bir şirketin, bugün 20 milyar dolara kadar değerinin düşmesi, bir anlamda da iflasın eşiğine gelmesi, muhtemelen de yakında iflas etmesinin, yani General Motors gibi 4 eyaleti besleyen bir şirketi gözden çıkaran Amerika'nın, yapabileceği tek şey bütün bu konuştuklarımızın dışında bir alternatif üretmektir; yani üretimi geliştirmektir. Üretimi geliştirebileceği tek şey de savaş ekonomisidir.”

mudanya
22-11-2008, 22:21
Obamania’ Neyin ‘Semptomu’
(Cumhuriyet 10.11.2008)


Demokrat Parti’nin adayı siyah renkli Barack Obama kazandı, yer yerinden oynadı. Doğru “siyah” birinin ABD devlet başkanı olması “tarihsel” ve sevinilecek bir olaydır. Ama “obamania” bu olayın boyutlarını çok aştı, küresel bir “gösteriye” dönüştü: “Tüm dünya ABD’yi kutluyor”, “Bush dönemi bitti”, “ABD rüyası yeniden canlandı”, artık gündemde “işbirliğine dayalı dünya politikası var.” Bu, “Büyük bir zafer”, “ABD halkı tercihini başka bir Amerika için kullandı.” Kimilerine göre de ABD “uzun bir süre için sola döndü.”

Dünya medyasının (uluslararası medya tekellerinin) “müthiş bir estetik yöneticilik” becerisiyle ürettikleri, dünya halklarının da hevesle seyrettiği bu “gösteri” acaba neyin semptomu?

Önce bazı gerçekler

Obama seçim kampanyasında 650 milyon dolar harcama yaptı. Obama kampının internet üzerinden çok başarılı bir bağış kampanyası gerçekleştirdiği sürekli vurgulandı. Ancak yakından bakınca iki olgu dikkat çekiyor. Birincisi, büyük şirketlerin kampanyaya yaptıkları mali katkılar, bireylerin bağışlarını çok aşıyor. İkincisi, parası önceden ödenerek satın alınan kredi kartlarıyla yapılan (kaynağı belirsiz) bağışlar tartışma yaratacak boyutlara ulaşıyor.

Financial Review’un temmuz ayında aktardığına göre ilk kez bu seçimlerde, Wall Street bankerleri, Heç fonların müdürleri Cumhuriyetçilerden daha çok Demokratlara bağış yapıyorlarmış. Heç fon müdürlerinin Obama kampanyasına yaptıkları bağış, daha o tarihte 822,375 dolara ulaşmış. Ağustos sayısında, bu konuya “Satılık adaylar” başlığıyla değinen Rolling Stone dergisi Obama kampanyasına Goldman Sachs’ın 627,000, JP Morgan Chase’in 398.021, Lehman Brothers’ın(!) 353.922, Morgan Stanley’in 291.388 dolar bağış yaptığını bildiriyordu. Heç fonların Obama’ya yaptıkları toplam bağış, McCain kampanyasına yaptıklarından 500.000 dolar daha fazlaymış. Rolling Stone yorumunu, “Obama, sürekli ‘Yeni Washington’ diyor. Ama bu seçimlerin gerçek mirası, siyasi sistemimizin hiç değişmeyen oligarşik doğasını, bir kez daha sergilemek gibi bir trajedi olabilir” sözleriyle bitiriyordu.

Obama’nın maliye bakanlığı adayları listesinin başında, bu mali krizin mimarlarından Rubin, Summers ve neoliberalizmin ilk tetikçisi Volcker’in adlarının geçmesi, Rolling Stone’un korkusunun gerçekleşeceğini gösteriyor.

Obama’nın siyah olmasına gelince. ABD’de belli bir gelir diliminin üzerine çıkınca, renk farkının ortadan kaybolduğunu, daha önce iki siyahın, Powell ve Rice’ın yönetimin en üst kademelerinde görev yaptığını, başka siyah meclis üyeleri olduğunu anımsamak gerekir.

Üç korkunun kesiştiği yerdeki ‘fantezi’

“Obamania”, diğer bir deyişle “umudumuz Obama”, “fantezisi”, üç korkunun kesiştiği yerde ve yukarıdaki, herkesin çok iyi “bildiği” gerçekler “yadsınarak” yaratıldı.

Bu korkulardan birincisi, “ekonominin, küreselleşme döneminde, sermayeden yana giden sarkacının, şimdi emekten yana geri dönmeye başlayabileceğine” ilişkin.

Geçen ay yayımlanan bir OECD raporu gelişmiş ülkelerde küreselleşmeden öncelikle zenginlerin yararlandığını, gelir dağılımının bozulduğunu ortaya koyuyordu (Financial Times, 22/10/08). İki yıl önce, bu kaygılar yoğun bir biçimde tartışılırken aktardığımız gibi, üretkenlik artmış, ama neo-liberal teorinin savlarının aksine emeğin payı artmamıştı (Stephen Roach, 23/10/06). Dahası, geçen 20 yılda yalnızca en yoksulların değil, özellikle ABD’de orta sınıfların refahında ciddi bir gerileme yaşandı. Der Spiegel’de yayımlanan bir araştırmaya göre,1970-90 dönemini kapsayan, 20 yılda ABD’de yüzde 20’lik beş gelir diliminin, en yoksuldan en zengine doğru gelirleri sırasıyla, yüzde olarak 120, 110, 107, 114 ve 94 artmış. Bir sonraki (“küreselleşme”) dönemdeyse, artışlar, sırasıyla (-1.4), 6.2, 11.1, 19 ve 42 olmuş (Steingart, 24/10/06). Gördüğünüz gibi, ABD genel olarak yoksullaşırken, en üst yüzde 20’lik kesim pastadan en büyük payı almaya devam etmiş. Ancak başka veriler, en üst yüzde 1’in payının, yüzde 100 artarak, 1979’da yüzde 7.5’ten 2006’da yüzde 14’e yükseldiğini gösteriyor (Costello, The Asia Times 17/04/08). ABD halkı 1930’lardan bu yana en büyük krize, büyüme döneminden yararlanamamış, ev ve borsa kriziyle birlikte büyük bir gelecek korkusuna düşmüş olarak giriyorlar. Diğer bir deyişle önümüzdeki dönemde ABD’nin en zengin kesimlerine yönelik bir toplumsal tepki riski var.

İkinci korku, Bush döneminin imparatorluk projesinin çökmesiyle, ABD’nin küresel saygınlığının dibe vurması, buna karşılık yeni güçlerin yükselmesiyle ilgili. Küresel ekonomik güç dengesinin doğuya doğru kaymaya başlaması da bu gerilemeye dünya tarihsel bir boyut katarak (Golub, Le Monde Diplomatique Kasım 2008), Avrupa’da da tedirginliği arttırıyor.

Üçüncüsü de bizim malum “A takımının” dünyadaki, büyük medyada çalışan benzerlerinin korkusuyla ilgili. Bunlar geleceklerini ABD’ye hizmet edebilmeye bağlamışlardı. Bu iş giderek zorlaşıyor, ülke içinde inanılırlıklarını hızla kaybediyorlardı.

Bu üç korkunun kesiştiği yerde, her derde deva bir “fantezisi” oluştu. Örneğin, Obama adeta halkın iktidara gelmesiydi. Kriz halktan yana tedbirlerle aşılacaktı. Yalnızca siyahların, Latino kesimin değil, beyaz işçi sınıfının, daha önce Cumhuriyetçilere oy veren beyaz orta sınıfın da desteğini alarak seçilmiş olması, kimlerin huzursuzluğuna bir yatıştırıcı, “Evet yapabiliriz!” (Yes we can) sloganının en azından dört yıl daha kimlere yem borusu olacağını gösteriyor.

Obama’nın şimdi, Bush döneminin, iki savaş, Guantanamo, Abu Garib, Katerina, rüşvet skandallarından, açık militarizminden, küresel ısınmaya karşı tedbirleri engelleyen tutumundan sonra, ABD’nin imajını,“yumuşak gücünü” yenilemesi, Batı ittifakını güçlendirmesi umuluyor. Ancak birincisi, “yumuşak” güç, ekonomik ve kültürel çekicilik olmadan, salt kendisi için değil tüm kapitalizm için çözüm olacak yeni bir ekonomik model, dahası maddi kaynak sunmadan, nihayet dünyanın kimi gerçek sorunlarını çözemeden elde edilemez. İmajdan çok, yapısal özelliklerle ilgili bir şey “yumuşak güç.” İkincisi ABD dış politikasında, Bush’un ikinci döneminde başlayan yönelimden öte, köklü bir değişim yaşanacağına ilişkin hiçbir işaret yok. Dahası geçen aylarda yayımlanan kimi Pentagon ve CSIS raporları, ulusal çıkarlarla jeo-ekonomik arasındaki ilişkileri, asimetrik savaşları, ulus inşa etme kapasitelerinin önemini vurguluyor, bir anlamda yeni savaşları haber veriyorlardı. ABD ile AB arasında, hem krizin, hem de yükselen güçlerin yönetilmesine ilişkin gerçek çıkar farklarından kaynaklanan sorunlar var.

“A takımı” ve benzerlerine gelince, kendi imajlarını parlatmak için, Obama vesilesiyle patronun imajını parlatmaya, Obama’yı eleştirenleri “ulusalcı” ilan etmeye çabalıyorlar. Bu arada bu “ulusalcı” suçlamalarının gerçek işlevini bir kez daha sergiliyorlar. Ama kısa süre sonra, kaçınılmaz olarak “Obama fantezisi” çözülmeye başlayınca, eskisinden daha gülünç durumlara düşmekten kurtulamayacaklar. Tarih yön değiştirdi bir kez…

mudanya
22-11-2008, 22:25
Friday, November 21, 2008
Bu Kriz O Kriz mi?

Dünya ekonomisinde yaklaşık 18 ay önce bir “kriz” başladı. Eylül ayında borsalar çok sert bir sarsıntı geçirdi, hatta “Crash of September” deyimi söyleme girdi. Geçen hafta gelen haberler krizin derinleşmeye, yayılmaya devam ettiğini gösteriyordu. Haftanın en ilginç olayıysa, cumartesi günü yapılan, medyada da, “Bretton Woods”a benzetilen G20 toplantısıydı.

Her yerden kötü haber
Geçen hafta, Avrupa Birliği ekonomilerinin, ortak para birimi tartışmaları başladığından bu yana ilk kez resesyona girdiği resmen açıklandı. Hong-Kong da resesyonda, Çin’in GSMH’sinin yaklaşık yüzde 20’sine yakın bir ekonomi destek paketi açtı. ABD’de ise Hazine BakanıPaulson’un, bankaların “zehirli varlıklarını” alma planından vazgeçtiğinin açıklanması kafaları karıştırdı.

IMF küresel ekonomik büyüme hızı öngörülerini bir kez daha aşağı doğru değiştirdi: Büyüme 2009’da resesyon sınırı olarak görülen yüzde 2.5’in altına inecek. Eğer Robini’nin “sıfır” ya da “eksi” büyüme öngörüsü gerçekleşirse, depresyon kaçınılmaz.

Bu sırada haberler ekonomik krizin elektronik sektörüne ulaştığını, otomotiv sektörünün özellikle ABD’de çöküşün eşiğine geldiğini, ABD’de tüketici talebi hızla düşerken ihracatta da sert bir gerilemenin başladığını gösteriyordu. Mali piyasalar adeta “yoyo” gibi. Dow Jones bir günde 900 puanlık, yüzde 10’dan fazla bir salınım yaşadı, kısa bir süre için de olsa 8000’in altına indi. Şirket bilançolarına ilişkin haberler gittikçe kötüleşiyor.

1929’dan bu yana en büyük, ama ‘O kriz’ mi?
Bu soruyu ilk kez 2007’nin başında sormaya başladığımda, aklımda 1930’lar vardı. Şimdi cevap ararken dört gelişme üzerinde özellikle duruyorum.

Birincisi: 1970’lerden bu yana yaşanan “yapısal” kriz içinde tekrarlanarak gündeme gelen, kendini dışa vuran kriz eğilimleri (aşırı birikim/üretim, yetersiz talep) ertelendikçe hem ertelenen sorunlar giderek ağırlaştı, hem de ertelemekte kullanılan araçların çapı, etki alanı giderek büyüdü. “Yapısal”kavramını bu yüzden kullanıyorum.

Bu sorunu erteleme çabaları içinde oluşan mali genişleme giderek bir kredi köpüğüne dönüştü, şimdi patlıyor, boşalttığı enerji reel ekonomide yıkıcı etkiler yapıyor.

Diğer taraftan, söz konusu sorunu ertelemeye, aşmaya çalışırken, sermayenin, mekân dışına kaçarak ihracatı, uluslararası yatırımlar, zamana kaçarak gelecekte üretilecek artı değerler üzerinden genişleme (mali sermaye ihracı, finansallaşma), birikmiş değerleri emme, diğer sermayeleri yutma (spekülasyon, yeni yatırım araçlarının icadı), hızlanma (“network”ler, tedarik zincirleri, dikey yatay entegrasyon, yoğunlaşma), nihayet savaşlar gibi yöntemleri, hem büyük bir mali istikrarsızlık yarattı, hem yeni üretim kapasitesi yaratarak sorunu daha da ağırlaştırdı. Hem Çin, Hindistan, Brezilya, Rusya gibi yeni birikim merkezleri, dolayısıyla güç odakları oluştu, hem de tedarik zincirleri,“network”ler çok daha kırılgan ve sorunların yayılmasını hızlandıran bir yapı oluşturdu.

Özetle, “erteleme mekanizmaları”, aşırı birikim sorununu daha da ağırlaştırdı, mali krize yol açtı, nihayet yeni jeo-politik sorunlara zemin hazırladı.

İkincisi: Buradan erteleme işleminde kullanılan yönteme/modele geçebiliriz. Gördüğüm kadarıyla, devletin kâr oranları düşme eğilimlerinin karşıt eğilimlerini başarıyla harekete geçirmesine olanak veren ekonomi yönetim modeli rejimi/neo-liberalizm (popüler adıyla küreselleşme) tam anlamıyla tükenmiştir: Bu model artık sorunu erteleyemiyor; ertelemeye çalıştıkça ağırlaştırıyor. Bu model, artık çözümün değil sorunun bir parçasıdır.

Bu bağlamda, gelişmekte olan ülkelere dayatılan ihracata, tüketimin dış krediyle finansmanına dayalı, “mantıksız modeli” (dünyada talebin, mali kaynağın sonsuz olduğunu varsayıyor) devam ettirmenin olanaksızlaştığını da vurgulamak gerekir. Sonuç olarak diyebiliriz ki hem “merkez”de hem “çevre”de yeni bir model aranıyor...

Yönetenler eskisi gibi...
Üçüncüsü, demek ki yönetenler artık eskisi gibi yönetemiyor. Peki yönetilenlerin duyarlılıklarında bir değişiklik var mı?

Geçtiğimiz 25 yıldır, devletin ekonomiye müdahale etmesinin, toplumsal çıkar kavramının,“köleciliğe giden yol” olduğunu öğrenenler şimdi hızla yoksullaşırken, devletin büyük şirketleri kurtarma çabasına bakıp şaşırıyor, arkasından, devletten kendilerine öncelik vermesini istiyorlar, hem de toplumsal çıkar adına...

Devlet, müdahale etmeye başlayınca, göreli özerkliği de artmaya başlıyor, bürokrasi toplumu, sistemik riskleri görmeye başlıyor. Diğer sınıfların taleplerine açılmaya başlıyor: Örneğin, medya, ABD’de devletin“zehirli atıkları” almaktan vazgeçerek batık ipoteklere, tüketici talebine, hatta otomotive ilişkin tedbirler üzerinde odaklaşmaya, bir neo-liberal olarak hükümete gelen Sarkozy’nin hızla “Keynesçi”olmaya başladığına ilişkin kaygıları aktarıyor.

“Obamania”yı “yönetilenlerin”yani bir ekonomik model arayışının yankısı olarak da yorumlayabiliriz.

Bu sırada, sermaye sınıfının en aşırı örneklerinin (“açgözlü bankacılar”, “dolandırıcı heç fonlar” filan), “gösteri toplumunda” dikkat çekiyor ve tüm sınıfı temsil eden, onun yerine geçen örneklere dönüştüğüne şahit oluyoruz. Böylece, toplumun dikkatinin tüm sermaye sınıfı üzerinde yoğunlaştırma, sol düşüncelere olduğu kadar sağ popülist demagoglara açılma olasılığı da artıyor...

Son olarak uluslararası jeopolitikte de önemli yenilikler var. ABD hegemonyasında ikinci bir restorasyon çabası, Irak ve Afganistan sonra da mali krizle duvara çarptı. Bu sırada yeni mali ekonomik ve giderek siyasi güçlerin ortaya çıktığını, örneğin, Çin’in “ikinci vazgeçilmez ülke” olduğunu görüyoruz. Ayrıca Latin Amerika’dan Uzakdoğu’ya, hatta Afrika ve Ortadoğu’ya kadar, giderek ABD etkisinden bağımsızlaşan ülkeler artıyor. Dünyanın ekonomik siyasi merkezinin artık Doğu’ya kaymaya başladığı ileri sürülüyor.

Nihayet krizin bu konjonktüründe karşımıza ABD’nin ya da bir başka hegemonyacı gücün tek başına çözemeyeceği kadar büyük sorunların (küresel ısınma, gıda/su krizi hatta, kredi köpüğü) geldiğini görüyoruz. Besbelli ki, dünya artık yeni bir toplumsal, ekonomik model istiyor.

Tam bu noktada hafta sonu yapılan G20 toplantısının sonuçlarına bakarsak, PNP PARIBAS bankasının, toplantıdan bir gün önce yayımlanan bilgi notunda toplantıyı önce Machbet’in cadı kazanına sonra da, bir türlü karar veremeyen Hamlet’e benzeten saptamasına katılmamak elde değil.

Avrupa liderleri, küresel çapta yeni düzenlemeler ve sınırları aşan denetim organları istiyorlar. Buna karşılık ABD hem eski modelde (neo-liberal küreselleşme) ısrarlı hem de denetim söz konusu olunca ulus devletlere öncelik vermekten yana. G20, IMF’yi güçlendirmek, DTÖ Doha’yı canlandırmak istiyor. IMF’nin eski başekonomisti, MIT’den Prof. Simon Johnson da,“Bunlar önemsiz kararlar, toplantı olmadan da alınabilirdi, G7’nin G20 olmasından başka ne yenilik var ki?” diyor. Kim bilir belki de bu, yeni jeopolitik dengelerin uluslararası platformlara yansıması açısından önemli bir gelişme, bir başlangıçtır. Göreceğiz...

alibestami
27-11-2008, 00:47
Tuesday, November 25, 2008
Tüm Seferler İptal Edildi
Tarihin sonuna, liberal demokrasinin, küresel serbest piyasanın egemen olduğu, ABD tarzının genelleştiği yerdeki (orada, tek olumsuzluk, artık büyük olaylar yaşanmayacak olmasından kaynaklanan bir can sıkıntısıymış) istasyona giden tren seferlerinde son yıllarda büyük aksamalar yaşanıyordu. Geçen hafta gelen haberlere bakılırsa tüm seferler artık süresiz olarak iptal edildi.

Birincisi, seksen yıl önce küreselleşmenin mezarını kazan bir “olay” yine gündemde. İkincisi, ABD Ulusal İstihbarat Konseyi’nin raporu, liberal demokrasinin, ABD tarzının genelleşme olasılığının artık kalmadığını resmen ilan ediyor.

Büyük depresyon redux
Geçen hafta dünyanın önde gelen ekonomi yayınlarında yorumlar, tartışmalar, “küresel resesyon” kavramından depresyon olasılığına kaymaya başladı. Bu nedenle, seksen yıl önce “depresyon” olarak adlandırılan dönemin özelliklerini kısaca anımsamak yararlı olabilir.

Büyük depresyon öncelikle bir kredi köpüğünün patlaması, borsalarda yüzde 50’den fazla düşüşler anlamına geliyor. Bu sarsıntılara paralel uzun süren, derin bir ekonomik durgunluk, iki haneli sayılara ulaşan işsizlik oranları, uzun süreli bir fiyat deflasyonu gözlemleniyor. Bu depresyonu, borsadaki düzeltmeleri izleyen herhangi bir resesyondan ayırt eden en önemli özellikler kronik deflasyon ve uzun süreli, yüksek işsizlik oranları. Çünkü bu iki gösterge, sıradan bir temizliği gerçekleştiren devresel resesyonlardan öte, geniş çaplı bir sermaye ve emek imha sürecinin yaşandığını gösteriyor. Bu yüzden depresyon, siyasi istikrarsızlık, yerel, bölgesel savaşlar, devrimler, sağ popülist (faşist) rejimler yaratma potansiyelleri içerdiğinden, kapitalist üretim tarzının en tehlikeli dönemini oluşturur.

Geçen hafta 7500’lere kadar indikten sonra, yalnızca bir söylenti üzerinde cuma günü 500 puan sıçrayan Dow Jones, ama daha kapsayıcı olanStandard & Poors 500 indeksleri olmak üzere, Avrupa’dan Japonya’ya kadar borsa indekslerine bakınca, hemen hepsinin zirve noktalarına göre yüzde elliden fazla değer kaybetmiş olduğunu görüyoruz. Dahası krizin ilk yılı olan 2007’de, Dow Jones’un kayıplarının 1929 krizindeki ilk yıl kayıplarını geçmiş olması da ilginç (Chartoftheday.com; aktaran Ahmet Öncü).

Kredi köpüğünün delinmesiyle başlayan süreçte, ABD’den Avro bölgesine, İngiltere’den Japonya’ya, diğer bir deyişle dünya ekonomisinin en az yüzde 60’ı (gelişmekte olanları katarsak yüzde 80’den fazlası) resesyona girmiş durumda. Kapasite fazlası, talep yetersizliği sorunu, öncelikle ağır sanayi, ama elektronik ve elektrikli aletler sektörlerinde de giderek ağırlaşıyor. İnşaat sektörüyse, en canlı piyasalarda bile filler mezarlığına dönüşmeye başlıyor. Middle East Times’ın editörü Claude Salhani geçen haftaki yorumunda, Dubai’de “vinçlerin sustuğunu”aktarıyordu (ME Time 20/11.08). Bu sektörlerdeki daralmaya bağlı olarak, petrol ve temel metaller gibi girdilerin fiyatları da hızla düşmeye devam ediyor. Bu yüzden geçen hafta, New York Times, Financial Times, Washington Post, Le Monde gibi gazetelerin yorumları, Krugman ve Roubini gibi öngörüleri kanıtlanmış ekonomistlerin yazıları, ısrarla deflasyon tehlikesini vurguluyordu.

Geçen hafta ABD otomotiv sektörü, 250 binden fazla işi yok etmek üzere çöküşün eşiğinde kurtarılmayı beklerken, gelen veriler genelde işsizliğin artmaya devam ederek son 26 yılın (neo-liberalizm başladığından bu yana) en yüksek düzeyine ulaştığını belgeliyordu. Öncü Göstergeler İndeksi’ndeki gerileme, bu yıl toplam 1.2 milyon kişi artarak yüzde 6.5’e ulaşan işsizlik oranının yükselmeye devam ederek gelecek yıl yüzde 10’un üstüne çıkabileceğini düşündürüyordu.

Avro bölgesinde de benzer bir durum söz konusu. Otomotiv sektörü sürekli işçi çıkarıyor. Özel sektör performansını izleyen Satın Alma Müdürleri İndeksi’nin (50’nin altısı daralma gösteriyor), kasım ayında beklenmedik sertlikle, yüzde 43.6’dan yüzde 39.7’ye gerilemesi, eylül ayında Avro bölgesinde yüzde 7.5’te seyreden işsizlik oranının gelecek yıl kolaylıkla iki haneli sayılara ulaşabileceğini gösteriyordu.

Tüm bunlara karşılık Wall Street Journal’a göre hükümetler finans sistemini ve ekonomiyi stabilize edecek araçları hızla tüketiyorlar (McCay, 19/11/08). The Australian’da bir yorumcu “hiçbir şey işe yaramıyor” (aktaran Salhani) diyor. Roubini’nin işaret ettiği gibi bir “likidite kapanı”oluşmaya başladı (RGE, 21/11/08). Özetle ABD ve diğer gelişmiş ekonomiler hızla bir depresyona doğru yuvarlanıyor.

2025’te ‘kaosa’ doğru
Geçen haftanın ikinci ilginç gelişmesi de Ulusal İstihbarat Konseyi’nin (NIC) ABD hegemonyasının sona erdiğini resmen açıklayan raporuydu. Bu raporlar dört yılda bir yayımlanıyor ve biri öbürüne pek benzemiyor. Bu yüzden raporun geleceği gerçekten görüp görmediği pek önemli değil. İlginç olan, tüm dünyanın bildiği bir gerçeği ABD yönetiminin nihayet resmi bir belgede, yeni bir Başkan görevi devralmadan az önce dile getirmesi.

Rapora göre, Çin ve Hindistan yükseliyor, ABD eskisi kadar egemen olamayacak. Uluslararası ilişkilerde tek kutuplu dünyadan parçalanmaya doğru gidilecek. Washington’ın gerektiğinde “bir istekliler koalisyonu kurması” artık kolay olmayacak. Yeni güçler 1930’lardakiler gibi verili düzeni yıkmaya kalkmayacaklar ama, “uluslararası düzen” sözcüğü bir anlamda artık yanlış bir betimleme olacak. Liberal demokratik modelin geleceği de artık güvenlikte değil. Küresel ısınmanın etkileri önemli çatışma nedenlerinin başında gelecek, silahlanma hızlanacak... Gördüğünüz gibi, tüm bunların bu köşede, son yıllarda dile getirilenlerden eksiği var fazlası yok. Öyleyse, bu rapor aslında dünyanın geri kalanıyla aynı görüşleri paylaşır gibi yaparken, yeni Başkan’a, acilen bu trendi tersine çevirecek, ABD liderliğini restore edecek bir şeyler yapmasını öneriyor olamaz mı?

Böyle kuşkucu bir yaklaşımın arkasında, ABD Kongresi tarafında, 6.4 milyon dolar harcanarak hazırlatılan “Ulusal Güvenlik Raporu Projesi” başlıklı çalışma var. Geçmiş yönetimlerden üst düzey görevlilerin katıldığı, Obama’nın geçiş dönemi ekibinin ulusal güvenlik uzmanlarını da içeren bir “yönlendirici koalisyon”un gözetimi altında hazırlandığı belirtilen bu raporun, arkasındaki siyasi destekten dolayı, (NIC) çalışmasından çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Washington Post’un ulusal güvenlik uzmanı Walter Pincus’un aktardığına göre, önerileri 2 Aralık’ta açıklanacak olan raporda, öncelikle 1947’den bu yana geçerli olan savunma prensiplerinin, çok daha merkezileşmiş, bütünleşmiş bir güvenlik sistemi oluşturulacak biçimde değiştirilmesi, çatışma sonrası (yıkımdan sonra) yeniden yapılandırma aşamasında daha etkin olabilmek için State Department’in ve ABD Uluslararası Gelişme Ajansı’nın (USAID) bütçelerinin iki kat arttırılması öneriliyormuş (17/11/08). Diğer bir deyişle raporun, yeni coğrafyalara daha etkin askeri müdahale olanaklarının geliştirilmesini amaçladığı anlaşılıyor.

Anlaşılan, artık “tarihin sonuna” gitmiyoruz ama bulunduğumuzu yer de, korkarım giderek 20. yüzyılın başına benzemeye başlıyor.

Posted by Ergin Yildizoglu

alibestami
27-11-2008, 10:24
Altın ve Gayrimenkul
MAHFİ EĞİLMEZ
Ekonomi / 25/11/2008


Geçen hafta sonunda altının gramı 41 YTL’ye yükseldi. Altın, bu yıl içinde en yüksek düzey olarak 41YTL / gram, en düşük düzey olarak da 32 YTL/gramı gördü. Aslında altın fiyatının en yüksek olduğu ay temmuz ayı idi. Temmuz ayında altının onsunun gün içinde 1000 doları aştığı oldu. Ne var ki o zaman Dolar YTL paritesi 1.20 olduğundan altının bizdeki gram fiyatı 40 YTL dolayında kaldı. Geçtiğimiz hafta sonunda altının gramı 25.7 dolardı. Dolar YTL paritesi de 1.66 idi. Dolar YTL paritesi 1.66 olduğu için altının onsu temmuz ayındaki rekor düzeyin altında kalmış olsa da paritenin de katkısıyla gram başına 42 YTL ile yılın rekorunu kırdı. Altını yalnızca yatırım amacıyla almış olanlar için geçen hafta satış açısından iyi bir fırsattı. 2007 başında altını sepetlere katmak gerektiğini söylediğimde bunu yapanların bir bölümü temmuz ayında altın fiyatları rekor kırdığında altınlarını satmayıp tutmaya devam ettiler. Şimdilerde bana altınlarını ne zaman satmalarının uygun olacağını soruyorlar. Altın, hem servet biriktirmeye yarıyor, hem de bir süs aracı. Bir yandan da rezerv paraların değer kaybına karşı bir çeşit güvence görevi gördüğü için çok işlevli bir meta niteliği taşıyor. Bu yüzden satıp satmamak için herkesin farklı nedenleri olabilir. Eğer bu tür farklı nedenlere sahip değilseniz hem altın fiyatı hem de dolar yüksekken hiç değilse bir bölümünü satıp kazancı bir kenara koymanın şimdi tam zamanıdır.
Son bir yılda oturmak amacı dışında, yatırım için gayrimenkul alanlar ciddi anlamda zarar ettiler. Haziran ayı başında Dolar YTL paritesi 1.22 iken yatırım amacıyla 450,000 YTL’ye bir ev satın alan bir kişiyi düşünelim. Bu parayla ev satın almak yerine dolar alsaydı yaklaşık olarak 369,000 doları olacaktı. Bu dolarları geçtiğimiz hafta sonunda parite 1.66 iken bozdurup YTL’ye çevirse 612,000 YTL’ye sahip olacaktı. Aynı daireyi büyük olasılıkla yine 450,000 YTL’ye satın alacak ve üste 162,000 YTL de nakit parası kalmış olacaktı. O daireyi şimdi 450,000 YTL’ye satsa ve dolara çevirse eline geçecek olan miktar 271,000 dolar olacak. Yani dolar bazında 98,000 dolar zararı var demektir. Bu hayali yatırımcı gayrimenkul yerine altın alsaydı 450,000 YTL ile kilogramı 35,292 YTL’den 12.8 kilogram altın alabilirdi. Hafta sonunda o altınları satsa eline 525,000 YTL geçerdi. Demek ki son altı ayda dolar, altın veya gayrimenkul arasındaki en doğru seçim dolara yatırım yapmak, en yanlış tercih ise gayrimenkule yatırım yapmak olarak çıkıyor ortaya. Haziran ayında 450,000 YTL’ye alınan bu gayrimenkulün 1,600 YTL aylık bedelle kiraya verildiğini düşünelim. Kiranın dolar karşılığı o tarihte 1,310 dolar ediyordu, bugün ise 1000 dolara yakın tutuyor. Zararın haddi hesabı yok. Başka nedenleri de var kuşkusuz ama gayrimenkul fiyatları dolar ve altın fiyatlarındaki yukarı hareketlenme paralelinde daha da düşecek gibi görünüyor.
Son bir yıla gelene kadar dolar tutanlarla alay ediliyor, gayrimenkul alanlar dünyanın en akıllı insanı muamelesi görüyordu. Kriz her şeyi tersine çevirdi.
Türkiye’nin IMF ile yüksek tutarlı yeni bir düzenleme içine girmesi halinde YTL önümüzdeki günlerde değer kazanabilir. Buna karşılık artık kaderimizi belirleme konusunda kozlar bizim elimizde değil. Küresel sistem, daha doğrusu ABD, ne yöne giderse ötekiler de peşinden sürüklenmeye devam edecek.
Yıllar $ vs YTL Altın YTL / Gram 2005 1.37 22
2006 1.41 29
2007 1.20 30
2008 Kasım 23 1.66 42

alibestami
27-11-2008, 10:38
Merkez Menkul Değerler: İyimserlik Ayı Piyasası Rallisine Dönebilir Mi?



26 Kasım 2008 Çarşamba Saat: 11:34

Fed'in, ABD finansal sisteminin desteklenmesi amacıyla açıkladığı bir başka büyük müdahalede 600 milyar$ değerinde mortgage'a dayalı menkul kıymeti alacağını ve 200 milyar$ büyüklüğünde tüketici borçlarına dayalı menkul kıymeti alma imkanı sunacağını açıklaması Wall Street'te bankacılık sektörü öncülüğünde yükselişe destek oldu. Citi, JP Morgan, Bank of America gibi bankalar günü yükselerek tamamladı. Bunların yanında Fitch, Morgan Stanley'in görünümünü negatiften durağana yükseltti.

FED'in açıkladığı önlemlerin ardından risk alma iştahının arttığı gözlenirken, dolar talebi bir miktar daha azaldı. Bu süreçte Euro, Türk Lirası, G.Afrika gibi para birimlerindeki değer artışı dikkat çekiciydi. Yeni günün ilk işlemlerinde ise dolar endeksindeki hafif yükseliş, sözkonusu göstergenin tersine dönmemesi halinde emtia ve para birimleri üzerinde baskı yaratabilir. USDYTL açısından ise paritenin 1.58 seviyesinin aşılması ilk etapta 1.61'li seviyelerin önünü açabilecek bir teknik değişim olabilir.

Global dolar talebinin yanında Wall Street'te endekslerin kapanış seviyelerinin oldukça anlamlı olduğunu düşünüyoruz. S&P500 endeksini baz alacak olursak, endeksin önceki taban seviyesi olan 850 bandı üzerindeki kapanışı dikkat çekici. Önceki hafta bu bandın altına gelerek yeni bir dip oluşturan endekste dün itibariyle tekrar kritik seviyenin üstünde kapanış gerçekleştirilmesi, mevcut seviyelerin korunması halinde "kısa vadeli iyimserlik" olarak yorumladığımız mevcut tablonun ayı piyasası rallisine dönme olasılığını artırabilir. Bu açıdan sözkonusu endeksin vadeli işlemlerini takip edeceğiz. Vadeli S&P endeksinde 830 seviyesinin altına gelinmesi durumunda son üç günlük iyimserliğin bir ralliye dönme olasılığının ortadan kalkacağını düşünüyoruz, tersi durumda düşüşlerin seans içiyle sınırlı kalabileceği bir yükseliş süreci başlayabilir.

Günün ilk saatlerindeki sınırlı dolar talebi ve kısa vadeli iyimserliği sürdürülebilirliğinin sorgulanmaya başlanması İMKB için 24.200 seviyesinde açılış nedeni olabilir. Günlük bazda öngördüğümüz destekler 23.900-23.500, dirençler 24.700-25.100. S&P endeksi açısından belirlediğimiz ayı piyasası rallisi koşulları, İMKB açısından ise 25.100 seviyesinin aşılmasıyla mümkün olabileceğini düşünüyoruz.

Ozgur Yurtdasseven
Arastirma Muduru /
Merkez Menkul Degerler AS

alibestami
27-11-2008, 10:40
Dünyaya Binlerce Robin Hood Lazım…



26 Kasım 2008 Çarşamba Saat: 22:34

Merrill Lynch, IMF ile anlaşan Ukrayna ve IMF ile bugün-yarın anlaşacak Türkiye’nin tahvilleri için tavsiyesini underweight seviyesinden overweight’e yükseltti. Açıklamada Türkiye’nin IMF ile anlaşmasının yatırımcı güveni açısından önemli güçlü bir sinyal olabileceğini kaydetti. IMF’in adı, faiz indirime karşı olan yabancıların bile fikirlerinin değişmesine neden oldu. JP Morgan, IMF anlaşması açıklanırsa TCMB’den 50 baz puanlık bir indirim daha beklediğini belirtti. Daha düne kadar faiz indirimleri YTL üzerinde baskı yaratır söylemi yine IMF ismi ile rafa kalktı. IMF anlaşması durumunda ve TCMB’nin faiz indirimi koşulunda, bir güven krizi ve dövizde değer kaybı yaşanmayacağı aynı raporda belirtildi. Yabancıların 2009 yılı içerisinde TCMB’den faiz indirimi beklentisi 200-250 baz puan aralığında oluşuyor. Büyümede ise ortak beklenti %1-2 aralığında oluşmakta.Tabi büyümede yaşanan beklenti IMF öncesinde olduğu için belki IMF sonrasında büyüme beklentileri de yukarı yönde revize edilebilir.IMF’in parası Macaristan’a yaramamıştı. Fakat IMF’in adı bile Türkiye’ye yaradı. IMF ile Türkiye’nin anlaşacağı para miktarı değil, programın içeriği ve amacı önem taşıyor. Çünkü paranın kullanım alanı ne kadar toplumun derinlemesine etkilerse, o kadar faydalı olacaktır. Tüm dünya şirket kurtarmayı sona erdirdiğinde uygulayacağı program bu olacaktır. ABD’de Obama’nın söylemeleri ve politikaları için Robin Hood denirken, İngiltere’de Brown’da Robin Hood denmeye başlanmıştır. Yakında tüm Dünyada Robin Hood sayısında mecburen artış görülecektir. Hatta Robin Hood maliye politikası olarak iktisatta yer alabilir. İşin ilginç yanı ABD ve İngiltere’nin Ortadoğu Projesi’nin amacı demokrasi getirme vaadi altında yeni tüketim noktaları yaratmaktı. Böylece para şeyhler ve krallarda birikmeyecek, para tabana yayılacaktı. Fakat ABD ve İngiltere, kendi gelir dağılımının bozulduğunu idrak edemedi. Tabanın gelirlerinin, tavana nasıl kayamadığını göremedi. ABD’de orta direk yok oldu. Ortadoğu için gerekli demokrasi,bugünlerde Ortadoğu projesi mimarları için gerekiyor.Şimdi ABD ve İngiltere’nin Maliye-Hazine Bakanları kaynak bulamıyorlar,Ekonomi Bakanları ekonomiyi canlandıramıyorlar. Kaynakların büyük bir kısmı süper zenginlerde toplanmış durumda. Böylece zenginlerin vergilerini yükseltip, dar-orta gelirlerinin vergilerini kısıp yeni bir denge noktası oluşturulması gerekiyor.Bu Robin Hood politikaları piyasalarda şirket kurtarmalardan daha büyük bir heyecan yaratacaktır.Tüketici ve mortgage kredilerini kullananda,ödemeyip dünyayı krize sokanda orta ve dar gelirlilerdir. Orta ve dar gelirlerin kullanılabilir geliri artıkça kredi borçlarını bankalara ödeyecekler. Böylece Citigroup ve GM’ler değil,sektörler kurtulacaktır. Dün ABD’de AP ajansında yayınlanan bir habere göre otomotiv sektörüne 25 Milyar $ kaynağın onaylanabileceğine bir yönelik haber çıktı ve piyasalarda iyimserlik devam etti.

Gökhan USKUAY

alibestami
27-11-2008, 10:42
Müjde!!! Mehmet Abi De Manzaraya Uyandı



26 Kasım 2008 Çarşamba Saat: 11:32

STAR Gazete’nin değerli yazarı ve üstadımız Sn Mehmet Altan bile “2009 bize kaç para [döviz] lazım?” tartışmasına katıldı. Patronu Sn Erdoğan’a çılgınca aşık bir basın grubunda bu soruyu sormak büyük cesaret ister, kendisini samimiyetle tebrik ediyoruz. Bu iyi haber. Ama kötü haber, Mehmet Abi’nin bulduğu rakamlar bayağı ürkütücü. Zaten yazının sonunda o da bizi bekleyen tünelin ucunda ne olduğunu görmüş. Gelin bu keyifli[siz] makaleyi birlikte okuyalım ve İBRET ALALIM.

Mehmet Altan: 2009’da Bize Kaç Para Lazım?

Dün sabah. Gazetelerdeki nitelikli yorum sayısında ani bir artışa rastlayınca çok keyiflendim...

Tartışılan ne? Teknik dille söylersem ‘ülkenin gelecek yılki finansman gereksinimi’...

Türkçesi ise... Türkiye’ye 2009 yılında lazım olacak paranın miktarı...

Yani IMF’den alınacak paranın miktarı...

Tabii sorunun cevabı ‘teknik bir derinlik’ istiyor...

Ve yazılara benim açımdan, buna mesleki bir fanatizm de diyebilirsiniz, cazip bir ciddiyet getiriyor...

Ve konu herkesi ilgilendiriyor...

‘Gelecek yıl Türkiye’ye ne kadar para lazım?’

* * *

Önceki gün IMF anlaşmasının boyutlarıyla ilgili çıkan rakamların dedikodu olduğunu belirten Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ne diyordu:

‘Nihai açıklamayı bizzat kendim yapacağım...’

Nedenini de şöyle açıklıyordu:

‘Bakan arkadaşlar Hindistan ziyaretimiz sırasında IMF ile görüşme yaptılar. Şu anda henüz onlardan bir bilgi almadım. Bakan arkadaşlarla bu konuda değerlendirme yapacağız.’

* * *

Küresel kriz para bulmayı zorlaştırıyor...

Daha evvel açıkları kapatma konusunda sıkıntısı olmayan Türkiye de bu durumdan muzdarip olacak...

Nitekim IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn da şunları söylüyor:

‘Türkiye, büyük bir ekonomi ve büyük umutlar vadediyor. Ancak başka ülkeler gibi, finans krizinden dolayı sermaye akışının kurumasından, ortadan kalkmasından olumsuz etkilenmiş durumda.’

Üstelik...

Borçlanarak ve ithalata dayalı bir büyüme modelinden gelmekteyiz...

Küçülecek olsa da cari açık da çok ciddi bir sorun...

Kısacası gelir, gideri karşılayamıyor...

Aradaki parayı da bulmak zorlaşınca...

IMF Kotası önem taşıyor...

Hem para olarak, hem de dünyaya yeşil ışık olarak...

Kısacası Türkiye’ye de para lazım...

Peki, ne kadar?

* * *

Bunu anlamak için...

Önce ‘dış finansman ihtiyacını’ hesaplamak lazım...

Nasıl hesaplayacağız?

Öncelikle borçlara bakacağız...

Ödenecek borç miktarına, cari açık finansmanını da ilave edeceğiz...

Bunları üç aşağı, beş yukarı yapmışlar...

Fortis Bank Ekonomik Araştırmalar Bölümü...

2009 yılı için 136 milyar dolar civarında bir ‘dış finansman’ ihtiyacı bulmuş...

Bu araştırmaya Radikal’de Korkmaz İlkorur’un yazısında rastladım...

Temel soru da burada ortaya çıkıyor:

Bu miktarın ne kadarını kendimiz karşılayabiliriz?

En gerçekçi tahmin ne olur?

* * *

136 milyar dolar içinde kamunun 13 milyar dolarlık borç ödemesi var... Kamunun bunu rahatlıkla ödeyeceğini varsayarsak...

Zor gözükse de, 10 milyarlık doğrudan yabancı sermaye geleceği düşünülse...

İçeriden de para, pulun kaçmayacağı kabul edilse...

Dış finansman gereksinimi 113 milyara düşüyor...

Bu süper iyimser tahmin üzerinden ihtiyacı kestirebilir miyiz?

Korkmaz İlkorur’a kulak verelim:

‘Geriye kalan 113 milyar doların sağlanabilmesi için...

Reel sektör ile finans sektörünün 2009 yılı borçlanması, ödediğinin yüzde 122’si olması gerekir.

Boyutunu ve bilinmezliğini izlediğimiz bir kriz ortamında bu mümkün olur mu?

Olmaz.

Diyelim ki yüzde 100 oranında olsun.

O zaman açık (Başbakan’ın dediği gibi) 20 milyar dolar olur.

Ama yenileme oranı yüzde 70 olursa, açık 48 milyar dolar, daha da kötüsü yüzde 60 olursa 57 milyar dolar olur.

20-57 milyar dolar aralığı sonuçta bir tahmin ama yaşanabilecek sıkıntının boyutu hakkında bir fikir veriyor. IMF anlaşması da o yüzden önemli hale geliyor.’

* * *

Neymiş?

Kısacası Türkiye’ye epeyce bir para lazımmış...

Allah kolaylık versin, ne denir...

alibestami
27-11-2008, 11:14
Tilki Uyarısı: Keriz Rallisi Geliyor


26 Kasım 2008 Çarşamba

Tüm tilki ve köpekbalığı okurlarıma müjdeyi ilk ben vermek istiyorum. Karadeniz’den Marmara’ya palamut sürüsü akımı gibi bir Keriz Rallisi başlıyor. Harpunları, ağları hatta dinamitleri hazırlayın. Kıtlık içinde geçecek bir kış için şimdiden lakerda, çiroz, şuşhi yapın. Değerli Büyüğüm Al Capone’nin Şikago’da bratwurst-bira yaparken bana öğrettiğ bir söz vardi: “Bir keriz ve cüzdanını birbirinden ayırmamak Tanrı katında günahtır”. Her katliamdan sonra adak adayıp, günah çıkartan müteyeddin bir Katolik’ti Rahmetli. Nur içinde yatsın. Dün ABD Hazinesi ve Fed piyasalara 800 milyar dolar daha enjekte etme kararı aldılar. Bu sefr enjeksiyon doğru yerden. Bankaların uzun vadeli aktiflerini de satın alarak-bir fona devrederek hem bilançodaki likiditeyi artıracak, hem sermaye yeterliliği yükseltilecek, hem de bankalara yeni kredi vermeleri için teşvik oluyor.

Keriz Tuzağı Senaryosu

Tepeden savaş alanını setreden bir general gibi mnazraya bakıyorum: Kahraman devlet, krizin ele geçirdidi piyasaları birer birer geri kazanıyor. Finansman bonosu, banka tahvilleri, mevduat garnait altında. Şimdi de “asset backed securities (VIDIMIK’lar) ve ipotek kredilerini fethetmek için doğrudan taarruz başladı. Bu kritik mevzilerin tez elden kefereden kurtarılması kesin. Arkasından da Obama 500-700 milyar dolarlık bir destek ateşi açacak hain krizin üstüne, düşman kuvvetleri Baby Chills (çil yavruları) gibi dağılacak. Bu işin sonu geldi, bence IMF’yle öyle uzun uzun pazarlık yapmaya da gerek oyk. Okuyun kefereye şartları, “hayır” derse, kapıyı gösterin. Biz kendi yağımızla kavruluruz. Hahh….işte bu keriz rallisi düşünce tarzıdır. Kuzuların sessizliği içinde bakir otlaklara dalan yatırımcı sürüsü derhal kurt ve tilkilere hatta deniz kıyısından uzun atlayarak bacak kapan köpek balıklarına yem olur.

Bu kriz sistemi öylesine zayıf düşürdü ki, hasta tam ayağa kalkıyor, ertesi gün yeni enfeksiyon kapıyor. Somut olarak, Rusya ve bir kaç GOP hala çok ciddi baskı latında. Önemli bir para biriminin devulasyonu ya da ödemeler dengesi sıkıntısı, tüm morali bozar. ABD’de eyalet tahvillerinden CDS’lere kadar daha güvence altına alınmayan sayısız piyasa var. Bunlardan biri elimizde patlayabilir.
Ya resesyon?

Ama, bu denli kötümser olursanız da fırsatları yakalamayazsınız. Ben kredi krizi bitti tezini ciddi ciddi değerlendirmeye hazırım. Ama kredi krizi bitse bile, borsalar kalıcı çıkışa geçer diye bir şey yok. Önümüzde hala iki sorun var. Birincisi, RESESYON’un ne kadar süreceğini bilmiyoruz. İkincisi ve daha müphemi meşhur Fasulye’nin Zararları Kuramı (FZK). OECD, IMF gibi kuruluşlar ekonomik daralma 2009 sonlarına doğru biter, 2010 yılında dolçe vita geri gelir diyor. Tilkiler için bu düşünce bile, 2009 sonu SP500 sözleşmelerini insafsızca açığa satmak için bir gerekçedir. Bu iki kurumun hangi öngörüsü doğru çıktı ki, buna kanacağız? Bildiğimiz şu: Bu sertlikte ve özellikle tüm küreyi saran ve tüketiciden kaynaklanan bir resesyon kolay bitmez. 2009’u değil 2010 yılını da sarabilir. Daha da kötüsü var….dünya 010 yılında büyümeye başlar, ama %3, %3.5, %4 tempsuında. Çıktı açığını kapatıp 5. vitese geçmek 2012’yi filan bulabilir. Bu durumda şimdki F/K’lar ucuz kalır mı? Hayır pahalı bile. Ya faizler? 2012’ye kadar bütçe açıkları artacaksa bu faiz seviyeleri doğru mu? I-ıh.

Ve..FZK’dan Sakının

Hadi burda da iyimserlik yapalım ve diyelim ki, dünya 2009 sonunda ayağa kalkacak. Pozisyon alalım. Alalım da, HANGİ PARA BİRİMİNDE? Işte burda Fasulyeni’ni Zararları Kuramı devreye giriyor. Dün akşam Washington satti ile 11:42’de ABD devlet ve kamu kurumlarının toplam munzam yükümlülükleri 7.5 trilyon dolara ulaştı. Bunlar MUNZAM, yani “cogtingent” tam değeri belli olmayan yükümlülükler. Benim düşüncem %20 fire. Yani 7.5 tliryon dolarlık taahhüdün 2-3 yıllık net bedeli 1.5 trilyon dolar. Yani bütçe açığını senede 500 milyar dolar artar. Şimdi düşünelim: Kredi krizini atlattık, deflasyonu atlattık, hızla büyümeye çalışıyoruz. Senede 500 milyar dolar EXTRA bütçe açığını kim finanse edeecek? Ben EDEMEYECEKLERİ söyleyim: Tüketiciler ve Fed. Hmmmm….bakın karında gaz sancıları başlıyor. Çünkü, bu açık kriz-öncesinde olduğu gibi Çin ve Arap’lar tarafından finanse edilemezse ne olur? Cevabı basit.. Ya Euro/dolar 2, ya da 10 yıllık tahvil faizi= %5.5-6.

Bu FZK’na sadece bir örnek. Türkiye’ye uygularsak, önümüzdeki haftalarda küreyi sarmasını umutla ve elimde yemek tabağıyla beklediğim iyimserliğin Ankara’da IMF’yle pazarlığı geciktirmesine dua ediyorum. Çünkü o zaman dolar/YTL 14.5-1.50’yi görür. O düzeyden evimi ipotek verip dolar alırım. Ya da VOB’da IMKB100 şortlarım, çünkü yerel seçimler civarında burası Konya Ovası gibi çökecek. Her mangal partisinde kömür ateşinde pişirilenler ve onları yiyenler vardır. Siz hangi gruptansınız?

alibestami
27-11-2008, 11:55
Pazar, Kasım 23, 2008
Fener Ligden Duserse Istifa Ederim
Tayyip Erdogan yerel secimlerden ikinci parti olarak cikmalari halinde istifa edecegini belirtmis. Ben de buradan baska bir dobra dobra soylemde bulunayim: Fenerbahce'nin ligden dusmesi durumunda ben de istifa edecegim. Ben kendime guvenemiyorum, o yuzden de "Fener gecen seneye gore performansini yukseltmezse yani bu sene sampiyon olamazsa istifa edecegim" diyemiyorum. Kendine guvenemeyen baskalari da var sanirim.

AKP son iki yildir cok kotu bir performans sergiliyor ve bunun neticesini yerel secimlerde gorecegiz. Amerikan ekonomisi dorduncu ceyrekte muhtemelen %3-5 arasinda kuculecek. Bu Asya ve Avrupa'nin da yeni bir dalga ile karsilasmasi anlamina geliyor. Yani hem Japonya'da hem de Avrupa'da buyume rakamlari bu yilin sonuyla gelecek yilin basinda onemli bir darbe daha yiyecek. Avrupa'da buyume rakamlarinin iyice dusmesi ile de Turkiye etkilenecek.

Onlem olarak Amerika secimlerden sonra hic bir sey yapmama yolunu secti. Obama'nin baskanligi almasindan sonra ise $300 milyarlik bir harcama paketi uzerinde calisiyorlar. Birincisi simdi bir sey yapilmamasi oldukca yanlis bir karar idi. Cunku 2009 butceleri uzerinde calisan sirketler ve yerel yonetimler daha muhafazakar olmak zorunda olacaklar ve bu da krizi daha da derinlestirecektir. Ikincisi $300 milyar buyuk bir rakam gibi gorunse de oldukca ufak bir rakam. En azindan bu rakamin $500 milyar buyuklugunde olmasi gerekirdi. Belki ilerleyen aylarda duzeltirler. Simdi ise resim cok kotu gorunuyor.

Durumu kotulestiren diger bir faktor ise hazinenin bankalarin elinde duran zehirli kagitlari almaktan vazgecmis olmasi. Gec verilmis bir karar olmasina ragmen dogru bir karar. Ancak bundan sonra yapmalari gereken sey ellerindeki parayi buyuk bankalara sermaye olarak koymak. Ancak bedava parayi goren herkes simdi pastadan pay kapma yarisina girdi. Kredi karti sirketi Amerikan Express sirketi bile statusunu bankaya cevirdi ve devletten $3 milyar istiyor. Otomobil sirketleri de bu paraya goz dikmis durumdalar ve sirada daha bir suru sirket var. Bu sirketlere para dagitmak durumunda kalacaklar, bu da gercekten zor durumdaki bankalara daha az para gidecek anlamina geliyor. Hareket etmekte gec kalarak problemin derinlesmesine goz yumuyorlar. Problem derinlestigi icin de gelecek sene borc para bulamayacaklar ve para basmak zorunda kalacaklar.

Bu Turkiye icin su anlama geliyor. Amerika'da faizler ve getiriler yukselecek, bunun neticesinde fonlar Turkiye gibi daha riskli ulkelerden Amerika'ya akacaktir. Yani Turk sirketleri ve bankalari ihtiyac duyduklari fonlara ulasamayacaklar. Gelecek sene bu seneki kadar buyuk fonlara ihtiyac duymayacagiz. Sirketlerimiz yatirim yapmayacak, artan fiyatlar ve kurlardan dolayi tuketicilerimiz taleplerini kisacak ve ithalat da azalacaktir. Ancak problem kisa vadeli dondurulmesi gereken borclarda. Yanilmiyorsam bunlarin buyuklugu de $40 milyar civarindaydi. Sirketlerimiz bu kaynaklari ellerinde dolar tutan vatandaslarimizdan karsilamak durumda kalacaklar. Yillardir dolar spekulasyonu yaparak zarar eden bu kisiler nihayet zararlarinin bir kismini karsilayabilecekler. Bu yuzden ben 1$=2YTL gibi bir tahminde bulundum. Normalde doviz kurlariyla ilgili tahminlerde hic bulunmam, bulundugum zamanda dogru cikma olasiliginin %50 oldugunu belirtirim. Bu sefer bu tahminin dogru cikma olasiliginin %70 oldugunu dusunuyorum ve zaman araligi olarak da 2009'un ilk 6 ayini veriyorum.

Durum kotu ve gittikce de kotulesiyor. Uyarmadi demeyin.

alibestami
27-11-2008, 12:38
Yeter ki Çarklar Dönsün ERGUN ÇAĞLAYAN
26/11/2008 07:58


Kasıtlı yazmayanlar, bilgisizliklerinden yazıyorlar. Solun ekonomik krizler karşısındaki argümanları çarpıtılıyor. Herkesin dilinde “patronların krizden işçilere saldırmak için fırsat yarattıkları” önermesinin haksız olduğu var.

Oysa süreç niyetlerle değil, ekonominin yasalarıyla akıyor. Kriz, patronların aşırı rekabet ve pazar sorunları sonucu içine saplandıkları batıkların yarattığı yıkımı “içgüdüsel olarak” emekçi sınıflara yükleyerek arınmalarını sağlıyor. Arınma, fırsat gibi kavramlar olsa olsa patron kesiminin bütünü için söylenebilir. Zayıflar eleniyor, ayakta kalanların tekel konumları güçleniyor. Patron örgütleri ise şöyle bağırıyor: Bu haksızlık, biz hain değiliz, batıyoruz. Biz ekmek veriyoruz, bizi kurtarırsanız işçimizi de kurtarırsınız...

Kapitalizmin yasaları Marx’tan çok önce klasik iktisatçılar tarafından soyutlanmış. Bunların mekanik ya da doğal yasalar olmadığı; bir üretim tarzına ait toplumsal bir ilişki biçimi olduğu ve bu sermaye ilişkilerinin üretici güçlerin gelişimine engel haline gelmekte oldukları fikrini ise Marx geliştirmiş. Sermayedarlar, kötü ve hain kişiler oldukları için değil, toplumsal nitelikli üretim araçlarının mülkiyetini ellerinde tuttukları için sadece mahkum oldukları rollerini oynuyorlar. Yani bir kötülük varsa, bunun “patronluğa” içkin olduğu, onları bu patronluk belasından ancak bir toplumsal devrimin kurtarabileceği de yaklaşık 1,5 asırdır biliniyor!

Rum sermayeli bir bankanın önemli tekstil kuruluşlarından birini banka borcunun üçte biri karşılığı satın aldığı haberi geldi bile. Sermaye daha güçlü ellerde merkezileşiyor. Yerliyse yerli, yabancıysa yabancı. Genellikle ve doğal olarak yabancı.

Şimdi AKP’nin (İMF’den gelecek paranın da katkısıyla) düzenleyeceği patron kurtarma harekatı için zemin hazır: “Ekmek teknelerinizin yabancıların eline geçmesine izin vermeyelim.” Devlet, vergilerinizle (ve gelecekteki vergilerinizle) patronlarınızın borçlarına kefil olsun. Bunca kamu kaynağı, yurt dışına kaçırılan servet, lüks gayrımenkule ve ciplere yatırılan paralar tehlikeye girmesin diye harcanacak, devlet “kamusal” niteliğini değil, “sınıfsal” niteliğini konuşturacak o zaman.

ABD’de de böyle oluyor denecektir. ABD iki yıl için 700 milyar dolar bayındırlık yatırımı yapacak. 200 milyar dolarla tüketici kredileri batmaktan kurtarılacak. Bir 500 milyar dolar ek teminatla da gayrımenkule dayalı tahviller desteklenecek. Bir de 20 milyar dolarlık devlet sermayesi ve 300 milyar dolarlık kefaletle Citicorp kurtarılacak. Şimdiye kadar açıklanan trilyon doları aşan paketleri üzerine bir haftalık minik “ekler” bunlar! Harcanacak kamu kaynaklarının haddi hesabı yok. ABD bütçesinin ve parasal sisteminin bunu kaldırması çok zor.

ABD’de enflasyon düşüyor, durgunluk artıyor. Şimdilik bu paketlerin büyük bir kısmı “kaydi para” niteliğinde. Ama ekonomi hareketlenmeye başladığında enflasyon-faiz sarmalı hızla harekete geçerek faturayı sadece ABD’nin değil tüm dünyanın yoksullarına çıkaracak. Çünkü (dolara) yüksek faiz demek, dünyanın ekonomik kaynaklarının ABD’ye yönelmesi demek.

ABD, patronunu kurtardığı parayı banknot matbaasında basarak tüm dünyaya fatura edecek. Türkiye ise sadece kendi halkına ödetecek yani.

Patronların borçlarına kefalet konusuna buradan geri dönersek “bu sefer bankalar sağlam, bir şey olmaz” noktasından nerelere geldiğimizi anlayabiliriz. Her şeyden önce yurt içi ticari krediler için verilen gayrımenkul teminatları eriyor. Özel sektöre verilen banka kredilerinin pek çoğu gayrımenkul teminatına dayalı, bunlar mevcut piyasa koşullarıyla yeni bir değerleme yapıldığında, “bankaların kötü niyetine” değil, sadece mevcut bankacılık yasasına göre bile ek teminat gösterilmediğinde geri çağrılmak durumunda. Bir de şirketlerin doğrudan yurt dışından yaptıkları borçlanma var. Buna verilen kefaletlerden bir kısmı ise patronların yurt dışındaki şahsi serveti.

İşte devlet, özel sektöre borç güvencesi verdiği anda “ekmek tekneleri”nden çok, bu gayrımenkulleri ve şahsi serveti kurtarmış oluyor. Şimdi soru şu: Bankacılık krizinde vergilerden 50-60 milyar dolar gitmişti. Şimdi “aynı gemideyiz” ve “yeter ki çarklar dönsün” edebiyatıyla daha fazlası mı gidecek?

Kapitalizm işte böyle bir şey. “Piyasaların işlemesi” için neredeyse tüm üretim araçlarının kamulaştırılmasına yetecek kadar servet harcanıyor. Ama “serbest piyasa ilkelerinden taviz verilmemesi” ön şart!

abuzerdasek
28-11-2008, 11:41
Friday, 28 November 2008

Britney Spears’le Son Gecem


28 Kasım 2008 Cuma

Evet, artık bitti. O da söyledi zaten. “artık kendimden sıkılıyorum” dedi. “Yaşlı insanlar gibi gece dokuz-buçukta yatağa giriyorum” dedi. O sözler..o sözler.. Britney’le ilişkimin ateşi söndüğünde bile derin bir yara olarak kalacak kalbimde. Onu evimin kadını yapmaya çalıştım, ama yine Paris Hilton’a uydu. Pavyon şarkıcılığı kariyerini mutlu bir yuva ve 3 şirin çocuğa tercih etti. Bir süre ünlüler dünyasından kimseyle randevuleşmeyeceğim. Belki de kendime Asya’dan bir gelin ısmarlarım.

Ne, inanmadınız mı? Nasıl inanmazsınız ya? Önünüze konulan diğer tüm yalanları yalayıp-yutuyorsunuz da, sıra benim Britney’le olan ilişkime gelince mi ”amma da attın” oluyor? Mesela, 16 ayda kütüklere 6 milyon seçmen eklenmesini “ahh, yeni kayıt düzenine geçildi, ondan” diye yalayıp yuttunuz. Şimidi de heyecanla hükümetin açacağı, sübvansiyonlu tüketici kredisinden, mevduatta sıfır stopaja kadar her türlü güzelliği içeren Bayram paketini bekliyorsunuz. Hem bekliyorsunuz, hem de anket yapılsa “IMF ile stand-by yapılmalı mı?” diye, “Aaaa. O bitmedi mi daha? Biz 25 milyar geldi diye biliyoruz” diye cevap vereceksiniz.
Hepinizi UFO’lar kaçırsın, emi..Belki de kaçırdılar bile. Beyninize bir dizi elektrod yerleştirip sizin davranışlarınızı kontrol ediyor. Çünkü bu akıl tutulmasını başka türlü yorumlamak imkansız. Neptün açıklarında bir uzay gemisinde kafayı bulan iki uzaylı “Bakalım bu biçareleri bugün neye inandıracağız” diye bahis tutup, düğmelere basıyorlar, yaylı bebek gibi “Haaa..öyle mi? Sorun yok o zaman“ dedirtiyorlar size.

Ekonomiden hiç çakmadığımız belli, ama herhalde kapalı bir sistemin ne olduğunu anlarsınız. Anlamıyorsanız, masaya bir bardağı ters çevirip koyun, içine de bir böcek yerleştirin. Türkiye’yi şimdi kapalı bir sistem farz edin. Bu sistemde belli miktarda PARA var. Bunu ya özel sektör kullanır, ya da kamu. Kimin kullandığı farketmez, o parayla satın alacağınız mal ve hizmetin miktarı değişmez. Kompozisyonu değişir, devlet kömür, ucuz konut ve erzak paketi alır, siz başka şeyler. Ama toplamı değişmez. Bardağın altındaki böceğin uzun süre nefesini tutması oksijen miktarını etkilemez. Türkiye işte şimdi böyle bir kapalı sistem. Dışardan tek kuruş sermaye girmiyor. Bu yüzden, devlet size yardım edemez. Devlet harcamaları artıracaksa, ya TCMB’yi dövüp para bastıracak, ya da sizden daha fazla vergi alacak. Bir yöntem daha var, daha fazla borçlanacak. Ama TCMB’ye para bastırma dışındaki iki yöntem aynı kapıya çıkar. Eldeki PARA’yı değişik kanallardan bir cepten ötekine transfer eder. Devlet 30 milyar değil, 300 milyar dolarlık paket açsa, GSMH BİR KURUŞ ARTMAZ. Çünkü o paketin bedeli sizden tahsil edilecek.

Ayrıca daha büyük bir sorun var. Türkiye kapalı bir sistem de değil. Sadist bilim adamı zavallı böceğe işkence olsun diye bir de bardağı vakumluyor. Biz buna finansman açığı diyoruz. Ankara’dakiler “Hamdolsun” diyorlar. 2009 için finansman açığı, yani dışardan beklediğimiz ve dışarıya ödememiz gereken döviz arasındaki fark 15-25 milyar dolar. Bu rakamı bir yerden hatırladınız mı, yoksa kellenize sert bir şaplak atıp o uzaylı elektrotları sallayayım mı şöyle bir? Bu rakam IMF’den beklenen para. Yani, o para gelse, hiç bir koşula bağlı olmadan gelse, mesela doğrudan Deniz Feneri Derneği’ne hibe edilse dahi GSMH’yı tek kuruş artırmaz. Çünkü, geldiği gibi borç ödemelerine gidecek. Eğer o para gelmezse, sistemdeki sızıntı YTL’yi denize dökecek, ya da faizleri arşa fırlatacak.

Bugün bir araştırma okudum, bireysel yatırımcı YTL her düştüğünde dolar satıp sisteme istikrar kazandırıyormuş. Demek ki gelişmekte olan ülkeler tarihinde ilk kez bu Kadim Millet küresel panik ve dolar kıtlığı esnasında de-dolarizasyon yapacak, ah biz Çılgın Türkler!!! Çok korktum, demek ki UFO’lar Londra’ya da sızmış. Belki de ben “The Night of the Living Dead” ya da “I, LEGEND” filminde yaşıyorum ya. Tamam, hadi 6 yıldır değer kazanan YTL bir kaç ay düşerse bireyseller birikimlerinin bir kısmını satar ve yüksek getirili YTL’ye geçer. Ama nereye kadar? Her gün dolar satıyorsunuz, haftaya dolar yine 10 kurş yükseliyor. Hangi psikoloji ya da ekonomi kitabında “İnsan kerizdir. Kaybedeceğini bile bile aynı hatayı kıyamet gününe kadar tekrarlar” diyor?

Zaten o döviz mevduatın kime ait olduğu da belli değil, çünkü büyük bir bölümü TCMB hesaplarına göre özel sektörün F/X açık pozisyonuna karşı “hedge” olarak gösteriliyor. Hele bir de TCMB’deki 13 milyar dolar işçi mevduatını (Dresdner Hesabı) Ziraat’a kaydırıp KOBİ’lere ucuz kredi olarak kullandırmak var ki..Hehh…..hehh.Heh he..lay lay lom…oohhh ohhh, ohhh!! Çatlasın düşmanlar, benim de artık dam üstünde bir saksağanım var. N’olur, n’olur beni de alın UFO’ya, biran önce sokun şu elektrotları beynime…psikopata bağlıyorum valla.

JonDowes
28-11-2008, 12:02
ekonomik paketlerin aciklanmasi durup dururken GSMH'i arttirmaz tabii ki. ama carklari yaglar. yaglanan carklar daha iyi dondugu icin uretim artar. Resesyonlardan da her zaman icin devletin buyuk harcamalar yapmasiyla cikilmistir. dusen talebi, ileride odeyecegi borclariyla su anda devlet karsilar (talep yaratir). yoksa elin adamlari bosu bosuna stimulus packet'lar aciklamiyor. ABD-Cin-Japonya'nin acikladigi paketlerin toplami 1.5 trilyon dolara ulasti. (bunun disindaki goruslerinize karsi degilim)

st1905
28-11-2008, 13:47
ekonomik paketlerin aciklanmasi durup dururken GSMH'i arttirmaz tabii ki. ama carklari yaglar. yaglanan carklar daha iyi dondugu icin uretim artar. Resesyonlardan da her zaman icin devletin buyuk harcamalar yapmasiyla cikilmistir. dusen talebi, ileride odeyecegi borclariyla su anda devlet karsilar (talep yaratir). yoksa elin adamlari bosu bosuna stimulus packet'lar aciklamiyor. ABD-Cin-Japonya'nin acikladigi paketlerin toplami 1.5 trilyon dolara ulasti. (bunun disindaki goruslerinize karsi degilim)

Evet bu cok dogru mesela kopru yaparsiniz, mevcutlari yenilersiniz ancak amerika bunu yapmadan evvel trilyonlarca dolari bailoutlarla cope atti ve cok gec kaldi.

Bu altyapi yatirimlari bile uzun vadede canlanma olusturabilir, kisa ve orta vadede ise cok etkisi olmaz ancak dogrudur krizlerde devletlerin yatirim yapmasi ve piyasayi canlandirmasi lazimdir.

abuzerdasek
28-11-2008, 14:54
ekonomik paketlerin aciklanmasi durup dururken GSMH'i arttirmaz tabii ki. ama carklari yaglar. yaglanan carklar daha iyi dondugu icin uretim artar. Resesyonlardan da her zaman icin devletin buyuk harcamalar yapmasiyla cikilmistir. dusen talebi, ileride odeyecegi borclariyla su anda devlet karsilar (talep yaratir). yoksa elin adamlari bosu bosuna stimulus packet'lar aciklamiyor. ABD-Cin-Japonya'nin acikladigi paketlerin toplami 1.5 trilyon dolara ulasti. (bunun disindaki goruslerinize karsi degilim)

teşekkürler
fakat yukarıdaki yazı atilla yeşilada nın yazısı
alıntı yapmıştım

abuzerdasek
29-11-2008, 18:24
AKP’nin İtibar Sınavı


29 Kasım 2008 Cumartesi

AKP bu hafta sonu Kızılcahamam’da yapılacak “beyin fırtınasında” IMF kararını açıklayacakmış. İnşallah. Çünkü, AKP’ye verilen kredi de yakında “geri çağrılacak”. Anahtar müttefikleri partiyi terk ediyor. Ama, sonuçta burası bir demokrasi ve son sözü seçmen söyler. Bizde entel takım nedense AKP’nin sandık başarısını “Derin Devlet ve Statüko’ya karşı kahramanca direnişine” bağladı. Halbuki bu konuda en ufak bir kanıt bile yok. Halk, partiyi bizi 6 yıldır krizden-devaluasyondan uzak tuttuğu için seçiyor. IMF’siz bu ekonomi yürümez. AKP bu konuda da yanlış karar verirse, çok zor duruma düşecek. O zaman AKP’yi kurtaracak tek bir faktör kalır: Muhalefetin Orta Çağ’da yaşaması.

Batı niye Erdoğan’ı hedef aldı?

Bizim komplocu dimağlarımız bu hafta New York Times ve The Economist’te yayınlanan anti-Erdogan makalelerini Obama ve AB’nin ihtarı olarak betimledi. Ne Obama ne de AB Erdoğan’a artık güvenmiyor, ama yazıların asıl önemi tüm Batı’lı liberal basının tek haber kaynağı olan bir avuç ikinci cumhuriyeçti yazarın artık RTE’den ümidini kesmesi. AKP’nin türbandan başka insan hakkı tanımadığını onlar da gördüler. Bir parti Batı’da ve yerli liberaller arasında adeta “hamili yakınımdır” kartı yerine geçen Taraf Gazetesi’ni nasıl kaybeder ya? TUSIAD’dan Doğan Grubu’na AKP’den cukka almayan güç odakları gitti. TOBB bile artık tarafsız kalmakta zorlanıyor.

AKP Ergenekon ve Deniz Fenerin’de de kaybediyor

Ergenekon’da ne olup bittiğini AKP yandaşı ve karşıtı basın asimetrik yorumluyor, ama benim görüşüm şu: Dava o kadar dağıldı ki, ucunu toplamak imkansız. Kanada’da yaşanan ve eski MİT ajanı sahte haham’ın ifadelerine dayanan bir iddianame yapıldı kanısı başarıyla halkın beynine yerleştirildi. Yargı ne karar verirse versin, halk ilgisini kaybetti. Susurluk dönemindeki “aydınlık için ışıkları kapat” kampanyaları yok, yollarda mumlara yürüyenler yok. Böylesine büyük iddialarla yola çıkan bir soruşturmada halk arkanızda durmuyorsa, bir adım ileri gidemezsiniz.

Ama Deniz Feneri ile vücut kazanan yolsuzluk haberleri toplumu etkiliyor. AKP üç zamana kadar Akman’ı feda etmezse, temiz eller sertifikasını da yitirecek. Partiyi saran yolsuzluk anti-AKP medyanın yarattığı bir algılama değil. Toplumumuzun yolsuzlukta tek kriteri var: Rantı eşit dağıtacaksın. Ama, daha paylaşımcı geçmiş yönetimlere nazaran AKP’nin rant dağıtma standardı çok sert: Tövbe etmek yeterli değil, bir de Cemaat’a üye olmak ve uzun süre gözetim altında hizmet vermek var. Müteyeddin kesim bile AKP taraftarının Chanel türban altına 20 bin dolarlık Rolex takmasına gıcık oluyor.

Açılımlar da partiye Batı’da kaybettirecek

AKP şimdi bir hata daha yapıyor: Apo’un hapislik şartlarını gevşetmek. Bu çalışmanın arkasında yoğun Avrupa Konseyi Baskısı olabilir, ama yalın ve düz çizgide düşünen Türk toplumu için tek bir anlamı var: DTP’ye kayan oyları partiye geri getirmek. Apo’un hayatını bir gıdım iyileştirin, Mardin’nin Batısın’dan tek oy alamazsınız. AKP’ni doğru yaptığı şeyler de var ki, Alevi açılım gibi. Ama orda da rekabet çok yoğun. 5-6 milyon Alevi oyuna CHP’ni yanında şimdi de MHP sahip çıkmaya çalışıyor. Çarşaflı oyuna zaten MHP ortak oluyordu, şimdi de CHP pazara girdi, kar marjları düşecek.

IMF’yi geciktirmek son hata olabilir

AKP “gizli güçlere” karşı iktidarı korumanın tek yolunun dış çevreler, kanaat önderleri ve seçmenden çok yüksek destek almak olduğunu biliyor. Yoksa, o gizli güçler partiyi ham yapr. AB ile kanaat önderleri artık avukatlıktan “biz karışmayalıma” döndü. Peki seçmen ne yapacak? Seçmenin bir tek kaygısı var: Ekmek. Ekmek dağıttığın sürece en yakın dostundur. Heyhat, artık dağıtacak ekmek kalmadı. AKP IMF’yle de, IMF’siz de gelecek sene büyümeyi %2’nin üstüne çekemez. IMF’yle giderse, belki derin bir resesyonu ve öldürücü devaluasyonu önler. Ama IMF de arpayı kısmadan destek vermez. Her hal-u karda, parti bir miktar oy kaybedecek.

İşte 2002’den bu yana hiç oy kaybetmeyen AKP’nin mantığı bu tercihi anlamıyor. Hala onlara hiç oy kaybettirmeyecek bir çözüm arıyorlar. Yani, hem IMF’den para gelsin, hem de biz istediğimiz gibi dağıtalım cukkayı. Bu “ye ve yedir” yöntemi krizden önce mümkündü, ama artık tüm dünyada su kaynakları kurudu. AKP’nin IMF’yi tercih edeceğini umarım, çünkü o yolla daha az oy kaybeder. Ama, eğer vazgeçer, ya da stand-by’ı bir iki ay daha sürüncemede bırakırsa, yavaşlama önlenemez bir resesyona dönüşecek.

Seçmen’in kararı CHP’nin elinde

Peki o senaryoda sçemen AKP’yi terkeder miP? Bu muhalefetin, özellikle CHP’nin ne yapacağına bağlı. MHP kendi pazar diliminde çok iyi işler yapıyor, oyunu korur veya PKK konjünktürüne göre bir miktar artırır. Ama, CHP AKP’ye büyük zarar verebilir. Yıllar sonra ik defa anamuhalefet AKP’ye karşı tutarlı ve seçmene hoş gelen söylem buldu: Yolsuzluklar ve devlet talanı ile elde edilen rant, fakirlere dağıtılıyor. Bir yanda yanlış ekonomik politikalarla halk fakirleştirilirken, öte yanda gıda-yakıt desteğine bağlanıp tebalaştırılıyor. Tam sol ve varoşlarda ses getirecek bir propaganda bu. Buna bir de ort ve üst sınıfın önem verdiği tüm devlet kurumlarının, hatta yargının bir alt kademelerinin AKP boyunduruğuna girdiği suçlamasını ekleyin, geniş kesimlerde şüphe oluşuyor. Ama, CHP’ye bu kadarı yetmez. İki eksiğini daha halletmesi lazım: Birincisi, AB ve ABD ile arasını düzeltmesi. İkincisi ise AKP’nin erzak-kömür yardımları olmazsa bu halkı nasıl besleyecek, ortaya ikna edici bir plan koyması. Bence CHP henüz o noktalardan çok uzak. AKP kerhen birinci parti olacak. Ama, artık partinin altın dönemi bitti. Soru sandıkta mı gidecek (2011 genel seçimleri) yoksa çarpışarak mı (2009 Aralık Anayasa Mahkmesi 2. Kapatma Davası).


POSTED BY: Atilla YEŞİLADA AT 12:16 pm

abuzerdasek
30-11-2008, 14:38
IMF Kapımızda KORKUT BORATAV
30/11/2008 07:48


IMF davet edilmiş ve kapımıza dayanmıştır. Diyelim 20 milyar dolarlık bir kredi karşılığında Türkiye’den istenecek koşullar ne olacaktır? Bir öngörü yapmak için Kasım içinde IMF ile Ukrayna, Macaristan, İzlanda ve Pakistan’ın imzaladığı dört stand-by anlaşmasının ana öğelerini gözden geçirdim. Karşılaştırma, şunları ortaya koyuyor:

Bir kere, IMF’nin İzlanda’ya “kıyak geçtiği”, açık-seçik ortaya çıkmaktadır. Sözü geçen dört ülkenin de kriz nedeniyle küçülmekte oldukları, bu durumun 2009’da da süregeleceği belirlenmektedir. Bu saptamadan hareketle stand-by anlaşmasının en kritik öğesi, “makro-ekonomik politikalar (özellikle de maliye politikası) daraltıcı mı; genişletici mi olmalı?” sorusu etrafında düğümlenir. IMF, bu soruyu İzlanda için, “ekonomi gerilerken İzlanda’ya kemerlerini sıkmasını, maliye politikasını sıkılaştırmasını söylemiyoruz” diye yanıtlamakta ve bu ülkede faiz dışı kamu açığının milli gelire oranının 2008’deki yüzde yarımlık orandan, 2009’da yüzde 8.5’e çıkarılması hedeflenmektedir.

Diğer üç ülke de küçülmektedir; ancak, onlar için maliye politikalarının sıkılaştırılması önerilmekte; bütçe açıklarının milli gelirin yüzde 1’i ile yüzde 4’ü arasında aşağı çekilmesi hedeflenmektedir. Macaristan’da, kamu personel giderleri ve emekli ödentileri bu çerçeve içinde düşürülecek; kamu sektörünün şişkinliği böylece azaltılarak “özel sektörün büyümesi için mekân yaratılacaktır.” Pakistan’da ise, tüketicilerin ve çiftçilerin korunmasını hedfleyen sübvansiyonların kaldırılması hedeflenmektedir.

İzlanda ve Ukrayna’nın finansal krizle karşı karşıya geldiklerinde, sermaye kaçışını frenlemek için döviz işlemlerine ve sermaye hareketlerine kısıtlamalar koydukları anlaşılıyor. Stand-by anlaşmalarında, bu konuda da “asimetrik” öğeler var: İzlanda için, “sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamaların, döviz piyasaları istikrara kavuşuncaya kadar kaldırılmaması” öneriliyor. Ukrayna ile imzalanan stand-by programı ise, tam tersine, “döviz işlemlerine konan vergilerin ve kısıtlamaların mümkün mertebe çabuk kaldırılması” koşulunu içeriyor.

***


Hayretle izliyorum: Neo-liberalizmin Türkiye’deki kıdemli partizanlarından bazıları bugünlerde ısrarla hem “genişleyici iktisat politikalarını”, hem de “IMF ile derhal bir stand-by anlaşmasını” savunuyorlar. Bu ikisinin uzlaşabilmesi için IMF’nin bize de İzlanda gibi “kıyak geçmesi” gerekir. İzlanda’nın ayrıcalıklı stand-by’ı, ister ekonominin minikliğinden, isterse bu ülkenin bankalarında mevduat sahibi Britanyalıları kurtarma çabasından kaynaklansın; bu anlaşmanın bir benzeri bugünün koşullarında Türkiye için geçerli değildir. Denebilir ki stratejik kararlarda “IMF’nin patronu” konumunda olan ABD’nin “Türkiye için ayrıcalıklı bir anlaşma” sağlaması mümkündür ve son stand-by’ın AKP iktidarı için bir seçim armağanı olarak düşünüldüğü IMF kaynaklarınca itiraf edilmiştir. Ne var ki, ABD yönetimi değişmek üzeredir ve Türkiye’yi kayırmak için güncel bir politik neden yoktur. Nitekim, Türkiye ile müzakereleri yürüten heyet başkanı Giorgiano, “borç / milli gelir oranlarının aşağı çekilmesini hedefleyen sıkı maliye politikalarının ve yerel yönetim harcamalarının daha sıkı denetlenmesinin” IMF için öncelik taşıdığını Ekim sonunda Ankara’da belirtmişti. Bu da işaret etmektedir ki, Türkiye için düşünülen stand-by, Ukrayna-Macaristan-Pakistan modeline uyacaktır.

***


Krizin ekonomiyi hızla bir gerileme patikasına sürükleyerek işsizliği dramatik boyutlara tırnadırması istenmiyorsa, makro-ekonomik politikalar genişleyici doğrultuda oluşmalıdır. Ve bu seçenek, IMF ile anlaşılırsa gündem dışıdır. Ya IMF’ye teslimiyet, ekonomik küçülme ve artan işsizlik… Veya IMF seçeneğini dışlayarak genişleyici politikalar…

Bu ikinci seçeneği savunmak için, iktisat politikalarını dört doğrultuda yeniden oluşturmak gerekecektir: (a) Döviz işlemlerine ve yabancıların sermaye çıkarmalarına kısıtlamalar getirilmesi; (b) reel döviz kurunun hedeflenmesi; (c) dış borç ana para ödemeleri için döviz tahsisinin kısıtlanması ve (d) “üçüncü ülkeler”e karşı AB’nin ortak gümrük tarifesinin uygulanmasını zorunlu kılan Gümrük Birliği kuralını askıya alarak sanayinin koruma oranlarının yukarı çekilmesi…

***

Bugünkü kriz ortamında, IMF’nin, ABD’nin, emperyalizmin sözcülerinin Üçüncü Dünya ülkeleri için ekonomik programlar önermeleri ahlâk dışıdır. Sermaye hareketlerinin tamamen serbestleştiği bir finansal çılgınlık döneminin nihaî ürünü olan kriz onların eseridir; buralara da onlar tarafından ihraç edilmiştir. Emperyalist metropoller kriz koşullarıyla karşılaştıklarında, bizlere önerdikleri reçetelerin istisnasız tüm öğelerini çiğneyerek dev sermaye gruplarını kurtarmaya kalkışmışlardır.

Bugünkü ortamda “IMF’nin aklına” ihtiyaç duyduğumuzu ileri sürenler, Türkiye’nin alacaklısı finans kapitalin sözcülüğüne soyunmuş olmaktadırlar. Halkımızı krize karşı korumanın ön-koşulu bu teslimiyet reçetesine karşı mücadeledir.

alibestami
14-12-2008, 21:05
IMF KİMSEYİ KURTARAMAZ
6 Aralık 2008

İçinde bulunduğumuz dünya krizi 2007 Haziran sonunda Amerikan yatırım bankası Bear Stearns’e ait bir mortgage fonunun batmasıyla patlak vereli birbuçuk yıl oldu. Bu birbuçuk yıl içinde ekonomik ufku tarihte 1980’lerin, teoride Friedman’ın ötesine geçmeyenlerin (ki bu kategori Batı’da ekonomi hayatında söz sahibi olanların çok büyük çoğunluğunu, bizde ise tamamını kapsamaktadır) hayal bile edemeyecekleri birçok olay meydana geldi. Krizin derinliğini anlamak için yalnızca finans dünyasında olanlara bakmak yeterli. Aşağı yukarı yüz yıldır faaliyette bulunan, 1980’lerden itibaren dünyadaki ele gelir her ülkeye uzanarak çok büyük çaplı finans operasyonları yürüten, Amerikan tarzı finansı Türkiye gibi birçok ülkeye taşıyan Amerika’nın beş büyük yatırım bankasından üçü (Merrill Lynch, Bear Stearns, Lehman Brothers) battı, ikisi ise (Goldman Sachs, Morgan Stanley) resmen mevduat bankası oldu, fiilen can çekişmekte. Bu iflaslarla bir Anglo-Sakson icadı olan ve son 20-25 yılda bütün dünyaya damgasını vuran yatırım bankacılığı kavramı tarihe karıştı. Başka inanması güç bir olay dev Amerikan bankası Citibank’ın önceki hafta batış sinyalleri vererek kendisini Amerikan Hazinesinin kucağına atmasıydı. 1980’lerden itibaren Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesinde ABD’nin gücünü Amerikan büyükelçiliklerinden daha büyük bir gururla temsil eden, üzerinde güneşin hiç batmadığı bu finans imparatorluğunun hurdaya çıkmış bir yük gemisi gibi parçalanarak işe yarar kısımlarının satılması kaçınılmaz görünüyor. Daha bir yıl önce kimselerin inamayacağı bu gelişmeler bir devrin sona erdiğinin apaçık işaretleri değil mi?

Haydi bir de reel ekonominin önemli bir göstergesi olarak dünya ticaretine göz atalım. Dünya genelindeki navlun ücretlerinin genel düzeyini gösteren Baltic Dry endeksi Mayıs ayında 11,700’lerdeydi, bugün 700’de. Yanlış okumadınız, son altı ayda deniz nakliyatında ücretler 16’da bire geriledi. Böylece Tuzla tersanelerinde bir türlü önü alınamayan işçi ölümleri sorunu da kökten çözülmüş oldu. Öte yandan dünya deniz nakliyat hacminde bu kadar keskin bir düşüş II. Dünya Savaşından bu yana görülmemişti. Ne var ki şu ana dek gördüğümüz daralma, 2009’da göreceğimizin yanında solda sıfır kalacak.

Bu kadar olağanüstü gelişmeler karşısında hem Batı’da, hem de birçok gelişen ülkede, bu arada normal şartlarda suya sabuna dokunmayan IMF, OECD gibi kuruluşlarda bile krizin nereye kadar gidebileceği, borçlu ülkeleri yüzdürmek için gereken ve şu anda ortada olmayan kaynağın nereden bulunacağı, doların rezerv para olarak nereye kadar gidebileceği, sermaye hareketlerine kısıtlama getirilmesi ihtimali, hatta yeni bir Bretton Woods anlaşmasının olabilirliği gibi konular tartışılıyor. Türkiye ise sanki başka bir gezegendeymiş gibi bütün bu tartışmalardan habersiz görünüyor. Bir yanda koltuk kaygısıyla “Kriz bize teğet geçecek, Türkiye’de resesyon olmaz, en az hasarla atlatacağız” diye mezarlıkta ıslık çalan hükümet... Karşısında ise sabah akşam hükümete “IMF’yle anlaş! IMF’yle anlaş!” diye bağıran TÜSİAD ve dünyadaki krizle ilgili tartışmaları Türk halkından gizlemeyi görev edinmiş, gırtlağına kadar döviz borcuna battığı için gece uykuları kaçan TÜSİAD medyası. Bu kadar geniş kapsamlı bir karartma ve çarpıtma kampanyası karşısında ortalama Türk vatandaşı kendisini bekleyen vahim gelecek hakkında boğazlanacağını bilmeden kasabın elini yalayan kurbanlık koyunun cehaleti ve gafleti içinde. Gerçekten hazin bir tablo.

Şimdi sizinle TÜSİAD’ın ve TÜSİADcı medyanın hayal âleminden gerçekler dünyasına doğru kısa bir gezintiye çıkalım. Bunların kurtatrıcı gördükleri IMF’nin bir ay öncesine değin elindeki toplam kaynak USD 210 mia.dı. Geçen ay IMF’den âcil yardım isteyen beş altı ülkeye dağıtılan paralardan sonra IMF’nin elinde USD 150 mia kaldı. Peki “kurtarılmayı bekleyen” ülkelerin durumu ne? Meselâ Türkiye’nin?

Türkiye’nin toplam dış borcu USD 284 mia. Bunun USD 191 mia.ı özel sektöre ait. ( Bu krizi 2001 krizine benzeterek hesap yapmaya kalkanlar var. Onlar için şu rakamı vereyim: 2001 krizine girerken Türkiye’de özel sektörün dış borcu yalnızca USD 57 mia.dı, yani şimdikinin üçte biri kadardı.) Türkiye’nin USD 284 mia.lık dış borç stokunun USD 52 mia.ı da kısa vadeli, yani bir yıldan önce vadesi geliyor. Bu kısa vadeli borcun USD 48 mia.ı da özel sektöre ait. Ayrıca devletin uzun vadeli dış borçlarından USD 10 mia.lık bölümünün seneye vadei geliyor.

Türkiye’de bir de IMF’nin Türkiye’ye dayattığı örtülü kur çapasının sonucu olan cari açık belâsı var. Şu anda yıllık USD 47 mia.da seyreden cari açık dünya ve Türkiye ekonomisindeki küçülmeye paralel olarak azalacak ama, döviz kuru buralarda kaldıkça kapanması mümkün değil. Kurlar yeterince yükselmediği takdirde cari açık seneye düşse düşse USD 25 mia.a düşer. Bu noktada bazı aşırı iyimser varsayımlarda bulunalım: Meselâ gelecek yıl kısa vadeli borçlarımızın yarısını yenileyebilsek, ayrıca uzun vadeli görünen bazı borçlanmalarda (seküritizasyonlar gibi) hiç sorun olmasa, Türkiye’den hiç sıcak para çıkışı da olmasa... Bu şartlar altında bile Türkiye’nin kurları buralarda tutabilmek için 2009 içinde USD 60 mia civarında bir paraya ihtiyacı var. IMF’nin Türkiye’ye verebileceği para ise taş çatlasın USD 20-25 mia.dır, bunu da muhtemelen iki yıl içinde verir. Tabii bu 2009’un hesabı; bunun 2010’u, 2011’i de var. Kimse bu krizin üç beş ayda atlatılacağını sanmasın.

Bir de “kurtarılmayı bekleyen” ülkelerin geneliyle ilgili bir rakam vereyim: Gelişmekte olan ülkelerin yalnızca kısa vadeli dış borçlarının toplamı USD 1.2 tr. Demek ki IMF’nin bunları, daha doğrusu başta Amerika olmak üzere Batı dünyasının buralardaki paracıklarının tamamını, hatta büyük bölümünü kurtarması mümkün değil. Dolayısıyla Türkiye’de de bu krizin 2001’deki gibi IMF’nin kucağına koşmakla atlatılabileceğini sanan veya uman TÜSİAD çevresi yanlış hesap yapmakta, Yunus Emre’nin ifadesiyle söyleyecek olursak abes yere yelmektedir.

Son beş altı yılda benim gibi Türkiye’den bakarak ve arkasına Friedman şarlatanı yerine Ricardo’dan Keynes’e, Pasinetti’ye uzanan iktisat devlerini alarak konuşanlara değil de, Amerika’ya veya buradaki mutemetlerine kulak vererek gırtlağına kadar dış borca girenler, bilançolarına üç, dört, beş milyar dolarlık döviz borcu yükleyenler bu hatalarının bedelini yok olarak ödeyecekler. Bu saatten sonra onları kimse kurtaramaz. Bu durum karşısında hükümet bu gibi çevrelere kulak vererek boş yere IMF’yi Türkiye’nin başına musallat ederse çok yazık olur. Çünkü IMF’den gelecek para zaten krizin etkilerine kalkan olamayacak, ayrıca 2001’de olduğu gibi IMF verdiği paranın evvelemirde Türkiye’den çıkacak olan yabancı yatırımcıya ödenmesini sağlayacaktır. Böylece Türkiye’ye yanlış hesapla yatırım yapmış olan Amerikan fonlarının zararı Türkiye Cumhuriyetinin dış borcuna dönüşmüş olacak, hepimizin sırtına yüklenecektir. Buna da soygundan başka bir ad verilemez.

İkinci olarak, IMF Türkiye’ye yardım etme kisvesiyle bu soygunu sahneye koyarken muhakkak kamu harcamalarının azaltılmasını, vergilerin arttırılmasını isteyecek, bunun sonucu da Türkiye’deki ekonomik daralmanın ve işsizliğin katmerlenmesi olacaktır. Gerçi 15 Kasımda ABD’de gerçekleştirilen, Türkiye’nin de katıldığı G-20 zirvesinde katılımcı ülkelerin gelecek yıl kamu harcamalarını millî gelirin % 2’si kadar arttırarak küresel durgunlukla mücadele etmeleri kararı alındı. Fakat sakın buna aldanmayın. Eğer Türkiye IMF’nin kucağına düşecek olursa, göreceksiniz ki Türkiye’ye bunun tam tersi dayatılacak, bütçe harcamalarının azaltılması istenecek; çünkü Türk ekonomisini mümkün olan her fırsatta boğmak, küçültmek ve çıkmaza sürüklemek, böylece Türkiye’nin önünü kesmek Batı’nın ve Amerika’nın Türkiye hakkındaki yazılı olmayan kanunlarından biridir. Türkiye’de işbaşında hangi hükümet olursa olsun bu kanun değişmez.

Türkiye IMF ile anlaşsa da, anlaşmasa da küresel krizin Türkiye’ye ödeteceği bedelin çok ağır olacağına şüphe yok. Öte yandan eğer sizin bilançonuzda altından kalkılmayacak bir borç yükü yoksa, rekabet gücünüz ve manevra yeteneğiniz varsa bu krizden yok olmadan çıkma şansınız var. Ancak bu kriz 2001 krizi gibi kısa sürede atlatılacak cinsten değil; krizin seyri boyunca dünya çapında çok büyük değişikliklerin olacağını, dünyanın ekonomik çehresinin kökten değişeceğini göreceksiniz. Dolayısıyla bu kriz sürecinde bugün doğru olan yarın, yarın doğru olan öbür gün doğru olmayacak. Döviz-TL tercihi, çeşitli döviz seçenekleri arasındaki tercihler, nakit kalmanın veya menkul ve gayrimenkul yatırımına yönelmenin ya da üretime yatırım yapmanın zamanlaması... Bütün bu sorular kriz maratonu boyunca hep karşınıza çıkacak, fakat krizin her aşamasında cevapları farklı olacak. Bu sorulara doğru tercihlerle cevap verirseniz krizden büyüyerek çıkmanız da mümkün.

alibestami
14-12-2008, 23:40
Farklı Ülke Grupları, Farklı Reçeteler KORKUT BORATAV
14/12/2008 08:10


AKP hükümetinin kriz ortamını IMF’nin kanatları altında geçiştirmek istediği ortaya çıkmıştır. Daha önce bu köşede açıkladım: Kasım ayında IMF’ye sığınan Macaristan, Ukrayna ve Pakistan anlaşmalarının bir benzeri Türkiye için de geçerli olacaktır.

Bayram öncesinde Reuter’den sızan haberlere göre, tümüyle talep kısıcı maliye ve para politikalarından oluşan bir stand-by üzerinde ana hatlarıyla anlaşma sağlanmak üzeredir. AKP’ye de küçük bir ödün verildiği anlaşılıyor: Merkezî bütçeden yerel yönetimlere aktarılacak kaynaklarda öngörülen kısıntılar Mart seçimi sonrasında başlatılacakmış.

Dış kaynak girişlerindeki düşme, hatta bazı kalemlerin “net çıkış”a yönelmesi sonunda üretim ve istihdam hızlı gerilemeye başladı. Bu ortamı daha da kısacak olan maliye-para politikaları uygulanırsa, gerileme, çöküşe dönüşebilecektir. Bu gidiş içinde iktidarca tasarlanmakta olan politika öğelerini Mustafa Eberliköse, www.sendika.org sitesinde yayımlanan “Patronlarla işçiler arasında AKP’nin yarattığı yedi fark” başlıklı yazısında özetliyor ve bunların emeğe karşı açıkça sermayeyi kayırmayı hedeflediğini ortaya koyuyor. Fırsat buldukça “işgücü piyasalarındaki katılıkları azaltmayı” isteyen IMF, bu önlemleri de şüphesiz alkışlayacaktır.

Peki, başkaları ne yapıyor? IMF kapısını çalmamış olan “yükselen piyasa ekonomileri”ne bakalım. Buralardaki tipik tepki, dış dünyadan gelen daraltıcı ivmeyi, iç piyasayı canlandırmayı hedefleyen para-maliye politikalarıyla telâfi etmektir. Çevredeki en büyük ekonomilerden beşinde, Çin’de, Hindistan’da, Brezilya’da, Güney Kore’de, Arjantin’de durum böyledir. Bu politikalar, emperyalist devletler tarafından da destek görmekte; teşvik edilmektedir.

***


Bazı çevre ekonomilerinde kaskatı IMF programları, diğerlerinde (yine metropol devletlerinin desteğinde) tamamen zıt doğrultuda yönelişler… Bu uyuşmazlıklar nasıl açıklanmalı?

Metropol sermayesinin iki farklı gereksinimi rol oynamaktadır. Üretim gerilemelerinin derdine düşen ABD, Avrupa, Japonya sermaye grupları, büyük çevre ekonomilerinin iç talebi genişletici parasal ve mali politikalar izlemesini teşvik ediyorlar. Şu şartla ki, talep pompalamasının dış denge üzerindeki etkileri, bu ülkelerin uluslararası finans kapitale karşı yükümlülüklerini (yani dış borç servisini) aksatmasın… Yukarıda örnek verdiğim Çin, Hindistan, Kore, Brezilya, Arjantin, bu özellikleri taşıyan ekonomilerdir. Son yıllarda cari işlem fazlaları vermişlerdir veya (Hindistan’da olduğu gibi) en azından dış dengeye yakın konumdadırlar. Dahası, bu ülkelerin dış borç yükleri uluslararası finans kapital için baş ağrısı yaratmayacak, ılımlı boyutlardadır. Citigroup’un tahminlerine göre, 2009’da bunların (ticarî borçlar hariç) dış borç servis yükümlülüklerinin resmî rezervlere oranı (beş ülke ortalaması olarak) yüzde 25’tir. Emperyalist metropollerin bunlar için telkin ettiği “borç yükümlülüklerinizde sorun yoktur; iç talebi pompalayın, bizden ithalatınız artar; durgunluğa çare olur” reçetesi, bu saptamalara dayanır.

2008’de IMF kapısını çalmak zorundaki ekonomilere gelince, bunların ortak özelliği kriz ortamına kronik, sürekli, yüksek oranlı dış açıklarla ve yüksek dış borçlarla girmiş olmalarıdır. Pakistan verileri sunmayan Citigroup tahminlerine göre, 2009’un dış borç servis yükümlülüklerinin rezervlere oranı, Macaristan, Ukrayna ve Türkiye ortalaması olarak yüzde 156’dır. Uluslararası finans kapital açısından bu ülkelerin izlemesi gereken öncelik, dış borç servisinin aksamamasıdır. Bu nedenle, cari açıklarını düşürmeleri, hatta bunları dış fazlaya dönüştürmeleri gerekir. Uluslararası finans kapitalin çıkarlarını korumak IMF’ye düşer. Reçete açıktır: “Talebi bastırın, cari açığı azaltın; mümkünse dış fazlaya gidin; dış borçlarınızın kesintisiz finansmanını böylece üstlenin…”

***


Türkiye’yi 2008 krizine sözü geçen kırılgan konumda sürükleyenler, emperyalizmdir; başta IMF, onun üst organlarıdır; toplumun kaderini uluslararası finans kapitale teslim eden siyasî iktidarlardır; onları yönlendiren Türkiye burjuvazisidir.

Türkiye’nin emekçi sınıflarının bu iflâs sürecine katkıları olmamıştır. Şimdi IMF programı aracılığıyla krizin maliyetini üstlenmeleri isteniyor. Kabul edilemez.

Etkili, denenmiş savunma mekanizmaları yedektedir. Malezya, Rusya, Arjantin bazılarını uyguladı; olumlu sonuçlar aldılar. Çin ve Hindistan savunma araçlarının önemli bir bölümünü korudukları için krizlerden en az etkilenen çevre ülkeleri olarak ortaya çıktılar.

Bunalım koşullarında halk direnmesinin örgütlendiği Arjantin’de, krizi sola açık iktidarlar izledi. 2001 krizinin yönetimini IMF’ye ve burjuvaziye devreden Türkiye’de ise halk sınıfları gericiliğe teslim oldu; iktidar, siyasî İslâm’a devredildi.

Geçmişten ders alacaksak, ilk adım, “IMF’ye hayır”dan geçiyor.

alibestami
15-12-2008, 15:02
Hurşit GüneşGösterge
Sanayi çökerken cari açık da daralıyor
15 Aralık Pazartesi 2008


Cari açık kötü bir şeydir. Ama sanayinin çökmesi de aynı derecede kötüdür. Cari açık büyürken sanayimiz büyüyordu. Şimdi cari açık daralıyor. Fakat aynı zamanda sanayinin de (son 3 aydır) hızla daraldığı anlaşılıyor. Keşke sanayide büyüme sağlanırken cari açığımız daralsaydı. Ama ne mümkün?
Önce şu sanayi kesimindeki gelişmeleri değerlendirelim. Toplam sanayi kesiminde ağustostan bu yana (ekime dek) son 3 ayda ortalama yüzde 5,9’luk daralma gerçekleşmiş... İmalat sanayiinde daralma ise daha yüksek; yüzde 7.4. Tekstilde ortalama yüzde 19, hazır giyimde ise yüzde 13 küçülme yaşanmış. Gıdada bile yüzde 3’e yakın daralma olmuş.

Kriz tellallığı
Tekstil ve hazır giyimde daralma yılbaşından beri yaşanıyor. Kimyasal madde ürünleri imalatında da. Demek ki, daralma aslında küresel krizden önce başlamış. Tabii farkına varılmamış! Ana metal sanayiinde daralma ise ekim ayında yüzde 22 olmuş!..
Makine hariç metal sanayiinde ise daralma yüzde 29. Otomotivde daralma son 3 ayda ortalama yüzde 9, ekim ayında ise yüzde 16. Tam bir çöküş yaşanıyor. Şimdi bu rakamları ortaya dökünce teşrifatçı işadamlarımızla hükümet bizi felaket tellallığı ya da moralleri bozmakla suçlayabilir. Ama ne yapalım TÜİK verileri böyle. Tahrif mi edelim?
Sanayi duman olurken ithalat da haliyle çöküyor. Üstelik kur da yükseldi. Fakat, diğer yandan, yurtdışında çeşitli emtia fiyatları da hızla gerilediği için de ithalat faturası iniyor. Petrol fiyatlarının 40 dolar düzeyine kadar inmesi çok dikkat çekiyor. Bazı yabancı yatırım kuruluşları petrolün varilinin 25 doların bile altına inebileceğini belirtiyor. Bu gidişle o bile mümkün.
Peki, petrol 25 dolara düşerse ve 2009 yılı boyunca o düzeyde kalırsa enerji ithalat faturamız nereye iner? Hemen yanıtlayalım, 10-15 milyar dolar düzeyinde bir yere. Şu anda ise 48 milyar dolar kadar. Yani sadece bu fiyat düşüşünden kazanç 30 milyar doları aşacak. İkincisi, başka bazı ithalat kalemlerinde de fiyat düşüşleri var. Altın, demir-çelik, plastikler ve birçok hammadde ithalatı da ucuzlayacak. Kaldı ki, düşen iç talep nedeniyle de miktar olarak (diğer) ithalat düşecek. Euro olarak yapılan ithalat da dolar olarak düşmüş olacak.

IMF parası fazlasıyla yeter
Kısacası, bundan bir ay önce 158 milyar dolar olarak öngördüğümüz ithalatın 140 milyar doları aşması zor görünüyor. İhracatın da 100 milyar doları. Bu durumda dış ticaret açığı 40 milyar dolar olsa, cari açık 20 milyar dolarda sınırlı kalacak demektir.
Gerçi dış ticaretten sorumlu bakan Kürşad Tüzmen’e göre ihracat sadece yüzde 17 azalış gösterecek; yani 110 milyar dolar olacak ama biz o denli iyimser değiliz. Fakat dış açık 20 milyar dolar olursa, bu, sıcak para ve biraz da doğrudan yatırımla karşılanır. IMF’den gelen para da dış borç servisine fazlasıyla yeter. Zaten borçların tamamını da geri çağıracak değiller ya...
Şimdi dış açık daraldı diye sevinenler olacaktır. Ama sevinilecek dış açık azalması sanayi büyürken olur, küçülürken değil.

alibestami
15-12-2008, 17:28
IMF’nin Lekeli Sicili KORKUT BORATAV - Korkut Boratav
07/12/2008 08:15



Emperyalist sistemin metropolü, kendi krizini adım adım bizim buralara da taşıdı. Şimdi de bizlere, özellikle IMF aracılığıyla, akıl vermeye başladı.

IMF hangi yüzle sistemin çevresinde yer alan ülkelere yeni programlar önerebilecektir? “Sermaye hareketleri üzerindeki tüm kısıtlamaları kaldırın; merkez bankalarını özerkleştirin ve bizim gözetimimizde sadece enflasyonla mücadeleye odaklandırın; reel faizleri yüksek, kamu harcamalarını düşük tutun; dövizin fiyatını dalgalanmaya bırakın, ucuzlarsa ucuzlasın; dış borcu fazla dert etmeyin…” Bu reçetenin tüm öğelerini parti parti bizlere “cebren ve hileyle” kabul ettiren kuruluşun öncelikle IMF olduğunu biliyoruz.

Bugünkü kriz ortamı da bu kabullerden türemedi mi? İşte bu soruyu dört yıl önce olumlu yanıtlayan açık-seçik bir öngörü:

“Bir sonraki borç krizi fazla beklemeden patlak verecektir. Küresel portföy fonları, yüksek getiriler peşinde koşarak yükselen piyasalara yığılıyor. Düşük faizler nedeniyle borçlanma kolaylaşıyor; borçlu ülkeler rehavete sürükleniyor. Bu durum sürdürülemez. Zengin ülke yatırımcıları: Yükselen piyasalardan geçen yıl elde ettiğiniz ortalama yüzde 55’lik getirinin bir sapkınlık olduğunu algılayınız. Gelişmekte olan ülkelerin liderleri: Sizler de borç almanın uyarıcı ilaçlara benzediğini; kısa dönemde başarımı yükselttiğini; sonrasında ise aldatıcı sonuçlara yol açacağını kavrayınız. Bu sefer durum farklı mı diyorsunuz? Kolay gele…”

Bu keskin eleştiri ve kötümser öngörü, Amerikalı bir iktisatçı, Kenneth Rogoff, tarafından 2004’te yapılıyor. Ne var ki bu zat, bu tarihten bir yıl öncesine kadar IMF’nin “baş iktisatçısı” idi. Hal böyle olunca, Rogoff’u gerçekçi uyarılarından ötürü tebrik edemeyiz. Aksine, kendisini “bir yıl öncesine kadar çevre ekonomilerini tam zıt doğrultuda yönlendirirken aklın nerdeydi?” diye sorgulamamız gerekirdi. Ortada masumane bir “şizofrenik kimlik bozukluğu” veya “islah olma” durumu yoktur. Bir ahlâkî zafiyet söz konusudur.

***

IMF’nin “beyin takımı”nda ahlâkî zafiyetin yaygınlığına bir örnek, Rogoff’tan bir önceki baş iktisatçı Stanley Fischer’in Türkiye ile ilişkilerinde de gözlenir. Bu zat, 1999’da Türkiye ile IMF arasında imzalanan stand-by anlaşmasının dayandığı “enflasyonla mücadele” modelinin sorumluluğunu taşımıştır. Bu modelin Türkiye’yi 2001 krizine sürüklediği de, bugün yaygın kabul görüyor. Kriz patlak verinceye kadar Fischer Türkiye’ye her geldiğinde ekonomik yönetimi, “aferin, iyi yoldasınız; ödün vermeden devam edin” diye pompaladı. Kriz patlak verdikten sonra, önceki övgülerini unutup hükümeti “programdan sapma” suçlamasıyla eleştirdi. Ardından “bilimsel” bir makale kaleme alarak bize uygulattırılan modelin yanlışlığının, Türkiye deneyimi sonunda anlaşıldığını ima etti. Türkiye, adeta, “doğru döviz politikasını keşfetmek için” Fischer tarafından bir laboratuvar olarak kullanılmış oluyor.

Dahası da var: Türkiye’nin kriz koşullarına sürüklenmeye başladığı anlaşılır anlaşılmaz bir IMF heyeti Türkiye’ye geldi; 10.5 milyar dolarlık ek kredi sağlandı ve “bankaların dış borçlarının da devlet güvencesi altına alınması” Başbakan’a ayak üstü (ve T.C. yasaları açıkça çiğnenerek) kabul ettirildi. IMF Başkanı Köhler, ertesi gün Türkiye hükümetine bu kararından dolayı alenen teşekkür etti. Fischer birkaç ay sonra IMF’den ayrılacak ve (Türkiye’den alacakları devletçe üstlenilmiş büyük bankalardan biri olan) Citibank’ın yönetimine geçecektir.

***

IMF, anlaşma yaptığı ülkelerin iç siyasetine uzak durduğunu iddia eder. Gerekten öyle mi? Mayıs 2005’te AKP hükümeti IMF ile 10 milyar dolarlık yeni bir stand-by anlaşması imzaladı. Bu türden bir kredi anlaşması Türkiye ekonomisinin nesnel koşulları dikkate alındığında IMF kurallarına da uymamaktaydı. IMF heyeti, yine de “olağan-dışı koşullar” nedeniyle kredinin verilmesini tavsiye etti. Türkiye’nin bu ayrıcalıktan yararlanması niçin uygundu? IMF heyetinin 28 Nisan 2005 tarihli raporu yanıtlıyor: “Üç yıllık bir program... 2007 Kasımında yapılacak olan genel seçimler için bir çıpa sağlayacaktır”. Türkiye’nin değil, açıkça AKP’nin desteklenmesini hedefleyen stand-by bu nedenle onaylandı; uygulandı.

***

IMF’nin otuz yıldır savunduğu politikaların kuramsal dayanakları çökmüştür. Baş iktisatçıları, uzmanları, yönetimi ahlâkî zafiyet içindedir. Bizlere akıl vermesinin meşruiyeti yoktur. Sicili bozuktur.

Bugünün koşullarında IMF için öncelik, uluslar-arası finans kapitalin çıkarlarını (yani Türkiye’den alacaklı olanları) 2001’de olduğu gibi gözetmektir. Bu hedef esastır. AKP’yi tekrar destekleyebilir veya bu kez köstekleyebilir. Her durumda kaybeden Türkiye’nin emekçileri olacaktır.

IMF’ye bu nedenlerle “kesinlikle hayır…”

alibestami
15-12-2008, 20:47
Bugün aynaya bakıyoruz!
UĞUR GÜRSES
Ekonomi / 15/12/2008


Bugün, üçüncü çeyrekte ekonomimizin ne kadar büyüdüğü (ya da yavaşladığı, belki de küçüldüğü?) TÜİK tarafından açıklanacak. İçinde bulunduğumuz dördüncü çeyrekte ekonominin küçüldüğüne şüphe yok. Bu yüzden, bugün açıklanacak sayılar, küçülme eğiliminin neresinde bulunduğumuza ilişkin bir ölçek niteliği içeriyor olacak.
Artık ister küresel isterse yerel olsun, ekonomideki gelişmeleri ‘büyüme’ değil, ‘küçülme’ biçiminde konuşuyor olacağız.
ABD’deki son çeyreğe ilişkin tahminler yüzde 5-6 küçülme biçiminde. Henüz bir yıl öncesine kadar ‘gelişmiş ülke ekonomileri yavaşlar, ama gelişmekte olan ülkeler orta karar büyümeye devam ederek küresel ekonomiye ivmesini verir’ çerçevesinde özetlenebilecek ‘ayrışma’ tezi çoktan iflas etmiş durumda. Bu tezin ana dayanağı da Çin’in ekonomik performansı idi tabii ki. Ama Çin’in ihracatının yüzde 21’ini ABD’ye, yine yüzde 18’ini AB’ye yaptığı, ithalatının da yüzde 17’sini Japonya’dan yaptığını hesaba katınca, ‘ayrışma’ tezi anlamını kaybediyordu. Öyle ya, ekonomik küçülme yaşayan ülkelerin ithalatının da azalması sürpriz olmayacaktı.
ABD kadar, Çin’in ekonomik gelişimine ilişkin tahminler de giderek gerçekliğe oturmaya başladı. Son tahminler, Çin ekonomisinin bu yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 2 büyürken, son çeyreğinde yüzde 1 küçüleceği yönünde. Kasım ayında Çin’in ihracatı yüzde 2 gerilerken, ithalatı ise yüzde 17 düşmüş. Giderek, 2009 yılı için Çin ekonomisine ilişkin büyüme tahminleri hızla aşağı çekiliyor. Düşmüş hali, şimdilik hâlâ yıllık yüzde 5-6 seviyesinde olsa da, sayılar geldikçe tahminlerin de revize edilmesi bekleniyor.
Bugün TÜİK tarafından açıklanacak büyüme sayılarından sonra, üzerimizdeki ‘iyi düşünelim iyi olsun’ tarzından Pollyanna elbisesini çıkarıp gerçekliğe döneceğimizi umuyoruz.
Bugün politika yapıcının önünde; artık işi uzatmadan alması gereken acil ve inandırıcı bir kararı olacak. O da, Meclis’te görüşülen 2009 bütçe tasarısının ve programın revizyonu. Aynaya bakma zamanıdır artık!
Hükümetin ‘biz yüzde 4 öngörüyoruz, IMF bizi yüzde 2’ye mahkûm edemez’ tarzından gerçeklikle hiç uyuşmayan yaklaşımını bir tarafa bırakıp, olabildiğince gerçekçi bütçe omurgası oluşturması gerekecektir. Krizin en derinden hissedildiği günden (ekim ayı ortası) bu yana neredeyse iki ay geçmiş durumda. ‘Tamam, bir karar alalım’ denildiğinde yıl sonunu bulacak. Böylece neredeyse koca bir çeyrek dönemi harcamış olacağız.
Ekonomi hâlâ önleyici, önlem içeren bir programı (IMF’li ya da değil) bekliyor. Dünyada gelişen krizin sert dalgaları, her gün haber bültenlerine işçi çıkarma öykülerini taşıyor.
Hane halkı, ‘yarın benim başıma da gelebilir’ diyerek harcamalarını kısıyor. Hane halkı tepkisini hâlâ göremeyen Hükümet, ‘ülke menfaatine’ olduğunu vurgulayarak IMF ile görüşmenin devam ettiğini anlatıyor.
Toplam GSYH içinde ağırlığı yüzde 15’i geçmeyen kamu tüketim ve yatırım harcamalarını yüzde 30 artırsanız, eğer özel tüketim ve yatırım yüzde 5 küçülüyorsa bu ‘Keynesyen’ yaklaşımın hiçbir etkisi olmaz. İşte zaman kaybı ile toplam GSYH’nın yüzde 85’ini oluşturan hane halkı tüketiminin ve özel yatırımların daha sert düşüşü, bizatihi Hükümetin yarattığı belirsizlikle özendiriliyor.

alibestami
16-12-2008, 00:30
ENFORMASYON, FORMASYON UYUMSUZLUĞU ve ALIM ÖNERİM
ENFORMASYON, FORMASYON UYUMSUZLUĞU ve ALIM ÖNERİM

15 Aralık 2008

Belki de çok uzun zamandır ilk defa piyasalar hakkında olumlu olacağım. Bunun nedenleri var. Öncelikle, teknik analizde "enformasyon ve formasyon" uyumsuzluğu olarak dile getirdiğimiz konu son 2-3 haftadır belirgin bir şekilde göze çarpıyor. Daha önceki yazılarımda bu konuyu çok ayrıntılı anlatan ve bilgi vermeye yönelik yazılarımı yayınlamıştım. Burada o kadar uzun detaya girmeyeceğim. Kısaca açıklamakla yetineceğim.

Enformasyon dediğimiz şey, piyasalara gelen haberler ve bilgidir. Formasyon ise piyasaların çizdiği trendler, dipler ve tepelerdir. 10 Ekim'den bu yana ABD'den gelen haberlere baktığımızda, gerçekten korkunç haberler olduğunu söylemeyliyim. Piyasanın beklemediği o kadar olumsuz haberler geldi ki; Dow Jones endeksi en düşük 7600 seviyelerini gördü. Fakat önemli bir nokta var ki; Dow Jones endeksi 8000 seviyesinin altında sadece bir defa kapanış yaptı. Yani gelen bütünolumsuz ve korkunç haberlere rağmen dow jones endeksi 8000'in üzerinde kaldı. Örneğin piyasaları 50 milyar dolandıran Modoff haberi bile cuma günü borsanın yükselişini engelleyemedi. Normal şartlarda milletin 50 milyar dolarının uçtuğu haberi başlı başına en yüzde 5-6 düşüş getirebilirdi.

Yani demek istiyorum ki; gelen enformasyon hala çok kötü olmasına rağmen, basit ve önemsiz sayılabilecek olan 15-20 milyar dolarlık otomotiv endüstrisi yardımı haberi bile piyasaları yukarı çekiyor. Şu an piyasalar iyi haberlere aç durumda ve ufacık olumlu bir haber piyasaları yukarı itiyor. Son bir ayda haberlerin belki de yüzde 90'ı kötü olmasına rağmen, dow jones'un dibi 8000 seviyesinde oluşmuş görünüyor. Teknik olarak bakıldığında ise geçen hafta sonu itibariyle Dow Jones'ta Talep konsantrasyon eğrisi yeni bir zirve yaptı. Bu da Dow Jones'Un en azından 9000 seviyesine kadar yükselebileceğini, hatta 3-4 haftalık bir süre içinde 9.500-10.000 aralığına gelebileceğini gösteriyor. Elbette ki teknik analiz yüzde 100 tutacak bir analiz değildir ama, geçmiş 2 aylık teknik yapılanma ve dip oluşumları böyle bir sinyal veriyor ve bunu ayrıntılı olarak eğitsl biçimde anlatacak vaktim olmadığı için burada sadece bu görüntüyü belirtmekle yetiniyorum.

İMKB'ye gelince durum farklı değil. Cuma günü tüm dış piyasalar çökerken, bizim piyasa ayrışma yaptı. Görünen o ki İMKB100 endeksi bugün 25.500 civarından açılacaktır. 24.500 ve 25.500 aralığında en az 3-4 hafta vadeli alım yapılabilir. Endeks için beklentim ise, en azından 27.500 seviyesine kadar bir yükseliştir. Fakat şu an söylediğim şeyi lütfen karıştırmayınız. Şu an sadece kısa vadeli bir ralli için alım öneriyorum. Yoksa 2009 yılı çok kötü olacaktır ve bu beklediğim ralli, uzun vadeli ayı piyasası içindeki önemli bir tepki olarak ortaya çıkacaktır. Ocak ayının ortalarına kadar bu tür bir rallinin ürmesini bekleyebiliriz. Özellikle de IMF ile anlaşma konuları netleştikçe ve bu beklenti sıcak tutuldukça piyasalar bu beklentiyi satın almaya devam edebilirler. Bu arada tabi ki geri çekilmeler de olacaktır.

Bu şartlar altında İMKB'de alım yapacak biri bilmelidir ki, eğer 24 binin altında kapanış olasılığı doğacak olursa, (ya da 24 binin altında kapanış olacağını anlarsanız) stop-loss (zararına satış) yapmalıdır. Çünkü bu tür bir durumda, yeniden 22.500 seviyelerine kadar düşüş olasılığı ortaya çıkar. Piyasanın her türlü hali vardır ve eğer kendinize bir stop-loss seviyesi koyarsanız, çok daha rahat hareket etme imkanınız olacaktır. Endeksin benim beklediğim yönde oalsı bir hareekti durmunda ise, şu an poizsyon alan biri için en iyi satış noktalarından biri 28 bin ile 29.500 aralığı olacaktır. Yani şu an alım yapan birine 28 bin seviyesi yukarı geçilirse kademeli olarak satmaya başlayın diyorum. Fakat unutmayınız ki, bu satış hedefleri hergün yeni bir haber geldikçe veya yeni gelişmeler oldukça değişebilir.

Bu hafta içinde ABD'de finansal kuruluşların bilançolarına ilişkin bilgiler gelmeye başlayacaktır. Bu haberler piyasalarda ani satışlara sebep olabilir, fakat bütün piyasaların yönünü yeniden aşağı çevirecek ve yeni bir aşağı trend başlatacak bir hareket olacağını şimdilik düşünmüyorum. Bu nedenle de bugün veya bu hafta ABD finansal kuruluşlarından gelecek olan yeni zarar yazmalar veya beklenmedik şekilde ortaya çıkan zarar haberleri gelir ve piyasalar hızla düşmeye başlarsa, önümüzdeki 3-4 haftalık süreç için iyi alım fırsatı olacaktır.

Hisse bazında ise; Tüpraş, Anadolu Sigorta, Akbank, Aksigorta, Alkim, Eczacı İlaç, Garanti, İşc, Turkcell, Isgsy, Arçelik gibi hisseler uygun görünüyor. Aslında İMKB30 hisselerinin genelinde bir yükseliş görebiliriz. Zaten piyaslaardaki yükselişler önce İMKB30'da başlar ve ardından da diğer hisselere yayılırlar. Fakat unutmayınız ki, eğer alım yaparsanız 24 bin aşağı kırıldığında satmak ve bu zarar katlanmak üzee alım yapmalısınız.

DOLAR/TL: Bu şartlar altında, yani yeni beklentiler nedeniyle (IMF ile anlaşma, genel olarak dünyada borsaların teknik olarak dip formasyonlarını oluşturmuş olması vs..) dolarda gerileme getirecektir. Bu yüzden de doların 1.50 seviyelerine kadar gerilemesi beklenebilir. Fakat şartlar ne olursa olsun, yine de doların 1.50'nin altına gerilese bile bu seviyelerde uzun süre kalmasını beklemiyorum. Özellikle 1.50'Nin altıan gerileme durumunda dolara olan talebin artacağını düşünüyorum. Hatırlarsanız, bundan birkaç önce yaptığım yorumlarda da doların uzun bir süre 1.45'in altına gelmek istemeyeceğini belirtmiştik.

Sonuç olarak bir süreliğine piyaslaara bahar gelebilir. Fakat orta ve uzun avdede endeksin 1 doların altını bile görebileceğini düşündüğümü tekrar vurgulayayım. Şimdi ise, bu kötü beklentilere bir süreliğine ara veriyor ve hem teknik sebepler (Teknik analiz sonuçları ve dip formasyonları ve enformasyon ve formasyon uyumsuzlukları vs. nedenlerle) hem de IMF'ye ilişkin beklentiler nedeniyle borsanın bir süreliğine olumlu yönde kalacağını düşünüyorum. Fakat şunu unutmayınız; bir şeyin değeri, şartlar değiştiği anda değişir. Yani yeni şartlar yeni değerleri belirler. Bu yüzden, şartlar dramatik bir şekilde değişirse, yarın bu yazdıklarımın tam tersini yazabilirim. Bu tür zamanlarda pozisyon alınırken, en önemli şey, hem stop-loss seviyenizi hem de kâr realizasyon seviyenizi daha alım yaparken belirlemiş olmanızdır.

alibestami
16-12-2008, 10:39
Başladığımız noktaya geri döndük
MAHFİ EĞİLMEZ
Ekonomi / 16/12/2008


2001 krizinden sonraki ilk büyümemiz yüzde 0.3 ile 2002’nin ilk çeyreğinde geldi. Ekonomi ondan sonra toparlanma sürecine geldi ve yüksek bir ortalama büyüme hızı yakalayarak devam etti. Aşağıdaki grafik Türkiye’nin 2002 yılının ilk çeyreğinden 2008 yılının üçüncü çeyreğine kadar olan sürede üçer aylık dönemler itibarıyla sergilediği büyüme trendini gösteriyor. Bu süre içinde üç kez yüzde 10’un üzerinde (2002 dördüncü çeyrekte yüzde 11.1, 2004 ilk çeyrekte yüzde 10 ve 2004 ikinci çeyrekte yüzde 11.9) büyüme oranlarına ulaşmış bulunan Türkiye ekonomisinde 2006 yılında başlayan yavaşlama eğilimini 2007 yılında inişe geçti. İniş 2008 yılında su yüzüne çıkan küresel finans kriziyle birlikte artarak sürdü. 2007 ve 2008’de inişe karşı koyan hep ilk çeyrek olsa da sonraki çeyreklerde iniş süreci devam etti. Dün TÜİK’in açıkladığı yüzde 0.5 oranlı 2008 yılı üçüncü çeyrek büyümesiyle de iniş şimdilik en düşük noktasına gelmiş oldu. Böylece aşağı yukarı 2001 yılındaki krizden çıkışın ilk başladığı dönem olan 2002 ilk çeyreğindeki büyüme oranına geri dönmüş olduk. Krizden çıkışta bu oran bir iyimserlik havası yaratmış ve arkası gelmişti ama şimdi inişe geçmiş bir ekonomide bu oranın iyimserlik yaratması söz konusu değil. Buna karşın ekonominin yine de bütün bu gerilemeye karşın iyi bir direnç sergilediğini söylememiz mümkün. Uzun zamandır sanayi üretim indeksiyle büyüme arasında böyle bir farklılığı ilk kez görüyoruz. Üçüncü çeyrek sanayi üretim indeksindeki değişim eksi 2 olduğu için büyümenin de eksi çıkması beklentisi vardı.
2001 krizinin ardından en fazla ilgi gösterilen göstergelerden birisi de işsizlik oranıydı. 2002 yılında yüzde 8.4 olan işsizlik oranı 2003’te yüzde 10.5, 2004’te yüzde 10.3, 2005’te yüzde 10.3 oranlarıyla doruk yaptıktan sonra 2006 ve 2007 yıllarında yüzde 9.9’da kalarak hafif bir iniş sinyali vermişti. TÜİK’in açıkladığı 2008 yılı Eylül ayı işsizlik oranı yüzde 10.3’ü gösteriyor. Bu oran geçen yılın aynı döneminde yüzde 9.3 idi. İşsizlik yeniden yükselişe geçmiş bulunuyor.
Özetle gerek büyümede gerekse işsizlik oranında 2001 krizinden ilk çıktığımız noktalara
geri döndük.

alibestami
16-12-2008, 12:01
Kerem Alkin
FED'in tutumu doların kaderini belirleyecek
15.12.2008 | Kerem Alkin | Yorum



Türkiye uzun bayram tatilindeyken ciddi değer kaybı yaşayan dolar, FED'in salı günü açıklayacağı faiz kararı ile daha da gerileyebilir. ABD'li iki otomotiv devinin iflası ise resesyon endişelerini doruğa taşıyacak.

Türkiye uzun bir bayram tatilinin ardından, yılsonuna kadar sürecek iki haftalık bir maratona başlıyor. Bu süreçte, Hükümet'ten kapsamlı bir paketin ve IMF ile olası bir anlaşmanın detaylarını kamuoyu ile paylaşmasına yönelik umut ve beklenti devam edecek. Türkiye'nin yıl bitene kadar değerlendireceği 15 günü kalmışken, dünyanın önde gelen ülke ve coğrafyaları paket açmayı sürdürüyor. ABD'de ise, Senato'nun 3 otomotiv devi olan General Motors (GM), Chrysler ve Ford'u kurtarmayı hedefleyen 14 milyar dolarlık paketi, Temsilciler Meclisi'nde onaylanmış olmasına rağmen reddetmesi, resesyon ve işsizlik endişelerini doruğa çıkardı. Bush yönetimi, bu aşamada, Obama'nın da desteklediği bir modelle, ABD finans sistemini desteklemek amacıyla Kongre'nin kabul etmiş olduğu 700 milyar dolarlık paketten otomotivcileri kurtaracak bir kaynak oluşturmaya çalışıyor.

13 yıllık kayıp
ABD Senatosu'nda otomotiv endüstrisi için hazırlanmış olan paketin reddi sonrası, dolar önde gelen para birimleri karşısında, bir haftalık dönem içerisinde tarihi kayıp yaşadı. Türkiye, bu periyodu tatilde geçirdiğinden, bu sabaha kadar euro-dolar paritesine bakmamış olanlar ciddi bir şaşkınlık geçirebilirler. Çünkü, euronun değeri bir hafta içerisinde 1.2718 dolardan, 1.3369 dolara geldi. Euronun dolar karşısında, tedavüle çıktığı 1999'dan bu yana ilk kez, bir haftada yüzde 5,1 gibi rekor değer kazandığı geçtiğimiz hafta, dolar-yen paritesi de ağustos 1995'den bu yana ki yani son 13 yılın en düşük değeri olan 88.53 yeni gördü.
Doların euro ve yen karşısındaki bu değer kaybı iki temel gelişmeden kaynaklanıyor. Birincisi, ABD Merkez Bankası'nın (FED) bu yılın son Açık Piyasa Komitesi (FOMC) toplantısından ciddi bir faiz indirimi çıkacağı beklentisi. Avrupa Merkez Bankası'nın 4 Aralık'ta gerçekleştirdiği 75 baz puanlık son faiz indirimi sonrasında, yüzde 2,5'e kadar düşürdüğü politika faiz oranı seviyesinde, artık bu oranın altına inmeye niyetli olmadığını ısrarla ifade etmesi, buna karşılık piyasa aktörlerinin FED'den, 16 Aralık salı günü politika faizini yüzde 0,25'e kadar getirecek 75 baz puanlık bir faiz indirimi beklemekte olmaları, Senato'nun ret kararı ile birlikte, pariteyi 1.34 dolara yaklaştırdı. Japon Maliye Bakanı Shoichi Nakagawa'nın açık bir dille yenin değer artışına müdahale etmeyecekleri yönündeki açıklaması da yine doların yen karşısındaki değer kaybının gerekçesini oluşturdu. Dolar yeni bir haftaya euro karşısında 1.3370 dolar, yen karşısında ise 91.15 yenle başlıyor.

3 Asya Kaplanı atakta
Türkiye, giderek etkisini artıran küresel ekonomik krizi görmemezlikten gelmeyi tercih ettiği uzun bir bayram tatili geçirdi. Buna karşılık, gerek Uzak Doğu, gerekse de Avrupa coğrafyasında, ek önlem paketleriyle ilgili çalışmalar devam etti. Nitekim, Japonya, Çin ve Güney Kore liderleri, imalat sanayilerini canlandırmak ve talebi artırmak için işbirliği yapacaklarını açıkladılar. Hafta biterken biraraya gelen Japonya Başbakanı Taro Aso, Çin Başbakanı Wen Jiabao ve Güney Kore Devlet Başkanı Lee Myung-Bak bölge ekonomilerini istikrara kavuşturmak ve Asya Kalkınma Bankası'na daha fazla kaynak ayırmak için bir fon oluşturmak konusunda da mutabakat sağladılar. Asya'nın kaplanları konumundaki bu üç ülke, Doğu ve Güney Doğu Asya'da yer alan ekonomilerin yüzde 75'ini; dünya üretiminin ise yüzde 17'sini temsil etmekteler. Üç lider, bu zirveleri her yıl tekrarlamak konusunda da anlaştılar.

AB'den yeni paket
Bu arada, Çin Hükümeti, Merkez Bankası'yla birlikte, önümüzdeki yıl para arzını yüzde 17 artırma kararı da aldı. Hali hazırda, ekim sonu itibariyle, para arzı zaten yüzde 15 artmış durumda. Çin Hükümeti, 4 trilyon yuanlık (584 milyar dolarlık) paketi ise belediyelerle özel sektörü alt yapı ve sanayi yatırımlarına özendirmek için kullanmayı düşünüyor. Özellikle, otomobil ve demir-çelik sektörleri desteklenecek. Japonya ise ev sahiplerine ve finans sektörüne destek vermek için 225 milyar dolar kaynak ayıracağını açıklamış durumda. AB liderleri ise 200 milyar euroluk resesyona karşı ekonomiyi canlandırma paketi konusunda uzlaştı. Hükümet ise bugünkü Bakanlar Kurulu toplantısında, Türkiye'nin AB üyelik süreci açısından kritik önemdeki 3. Ulusal Programı konuşacak. Ülkeler ve coğrafik bölgeler, 2009 ve hatta 2010'a sarkacak ağır bir resesyona karşı önlemleri bir bir açıklarken, Türkiye'nin AB, IMF ve önlem paketi boyutunda henüz kapsamlı bir açılımı yok. Bakalım, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası 18 Aralık'taki toplantısında nasıl bir mesaj verecek.

elvin
30-12-2008, 14:12
Resesyonun ardı Deflasyon mu?- Türkel Minibaş (Cumhuriyet)
23 Aralık 2008 -

Geçen hafta “Göz Ucuyla”ya “Deflasyon tehlikesi büyürken...” başlığını atarken böyle bir tanı için erken mi diye epey düşünmüştüm. Haftası geçmeden TÜSİAD’dan resesyon uyarısı ve iç talebin canlandırılması istemi gelince, erkenci olmadığımı gördüm.
Malum, resesyon dediğiniz; ekonominin durgunluğa girmesi. Yani, büyümenin yavaşlaması, yatırımların azalması… Derken yurtdışı ve yurtiçi sipa-rişlerin iptali... Kısacası, talebin daralması sonucu satışların azalması.

İşveren gözlüğüyle baktığınızda: Daralan talep nedeniyle satışlar düştüğünden kâr oranları da hızla gerilemeye başlamakta. İşveren de en kolaycı çözüm olan emek faktörünü küçülterek durgunluğa dayanmaya çalışmakta. Böylelikle hem vergi indirimi, teşvik, düşük faizli kredi gibi destekleri çabuklaştırmak için hükümetler üzerinde baskı oluşturma olanağını yakalamakta! Hem de globalizmle gelen esnek üretim ve yönetim biçimleri için gerekli zemine grev benzeri karşı duruşlarla karşılaşmadan kavuşmuş oluyorlar.

General Motors’un, Ford’un yaptığı gibi önce çalışanların işten çıkartılması, kâr oranlarını korumak için devletten bekledikleri desteği bulamadıklarında da en büyük silahları olan fabrikaları kapatma kozunu oynamaları, bunun global boyuttaki son örnekleri!
Resesyon nedeniyle fiyatların yarın düşeceği beklentisinin giderek artması, deflasyon riskini hiç de küçümsememek gerektiğini göstermekte. TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın iç talebin canlandırılması gereğinin altını defalarca çizmesinin temelinde de aynı kaygının yattığı kesin.

Öte yandan iç talebin canlanması, fiyatlar kadar para politikasına da bağlı. Yani, faiz oranlarındaki gerileme bireyleri tasarruf yerine tüketime yönlendirebilir. Ne var ki, para politikalarının iç talep üzerinde canlandırıcı etki yapabilmesi:

• Geleceğe dair belirsizliklerin ortadan kalkmasına;

• Piyasanın şeffaf, yani yatırımcının farklı yatırım seçenekleri arasında karar verirken temiz bilgiye sahip olmasına;

• Hükümet üyelerinin en azından cumhurbaşkanı ile başbakanın ekonomik söylemlerinde tutarlılık ve bütünlük sergilemelerine;

• Dayanıklı mal ve hizmet fiyatlarının ve satış şartlarının tüketiciyi satın almaya özendirmesine bağlı.

Faiz oranlarındaki gerilemenin iç talebi nasıl tetikleyeceğinin en önemli göstergelerinden biri, tabii ki tüketici güven endeksi. Gelin görün ki kasımda endeks yüzde 7.22 azalarak 68.88’e geriledi. Gelecek dönemde yarı dayanıklı tüketim mallarına yönelik harcama yapma düşüncesini gösteren endeks yüzde 3.29 azalarak 92.46’ya… Gelecek dönemde dayanıklı tüketim malı satın alma ihtimali de yüzde 6.67 azalarak 14.87’ye gerilemiş durumda.

Kısacası, Merkez Bankası’nın 1.25 puanlık son faiz indiriminin iç talebi canlandırmasını beklememek gerek.

Kaldı ki, ekonomideki yavaşlamanın iç talep üzerindeki etkisini ve… 2009’un nasıl seyredeceğini yakalayabilmek için 2008’in gerçekleşen verilerine şöyle bir bakmak bile yeterli. Örneğin:

• Büyüme hızı 2008’in üçüncü çeyreğinde yüzde 0.5’e indi. Reel sektörün “sıfır” büyüme beklentisi böylelikle gerçekleşmemiş oldu, ama… Sıfır ya da negatif büyüme hızlarına henüz ulaşılmamış olması, resesyon riskini yine de ortadan kaldırmamakta. Zira, üçüncü çeyrekte kamu harcamaları ve yatırımları beklenenin üstünde arttı. Kamu harcamalarının yüzde 18.4, kamu yatırımlarının da yüzde 22.2 oranında artması, büyümedeki hızlı gerilemeyi frenledi.

• Sanayi üretim endeksinde 3 aydır süren gerileme imalat sanayiine ekimde yüzde 10.3 olarak yansıdı. İmalat sanayiinin sadece 1 ayda yüzde 10.3 gerilemesi, büyümedeki yavaşlamanın süreklilik kazanma olasılığını arttırdı! Hükümetin hâlâ bunu 2009 bütçesine yansıtmaması ise, muhtemeldir, bizim kadar IMF’nin de cevabını beklediği sorular arasında yer almakta!

• Merkez Bankası’nın yatırım anketine göre imalat sanayii yatırımları da 2007’ye göre cari fiyatlarla yüzde 34.3 azalmış..

2009’da gerçekleşmesi beklenen yatırım harcamalarının artış oranı da şimdiden yüzde 10.6 düşmüş durumda. Bu da istihdam arttırıcı söylemlerin iyi niyetten öteye geçmeyeceğini; istihdam artmadığı sürece iç talebin canlanamayacağını göstermekte!
Uzun lafın kısası, reel sektörün özellikle de büyük ölçekli üretici ve ihracatçılar resesyon uyarısı yaparken AKP’nin demodelikten kurtulup “kriz değdi-değmedi” tartışmalarını rafa kaldırma zamanı çoktan geçti! Ama, gelin de bunu Başbakan’a anlatın!

elvin
30-12-2008, 14:31
Esrarengiz Bir Dış Kaynak - Korkut Boratav
28/12/2008 08:11


Türkiye’nin krizini anlamak istiyorsak emperyalist sistemle Türkiye ekonomisi arasındaki sermaye hareketlerini mercek altına almamız gerekiyor. 1994 ve 2000-2001 krizleri de yabancı sermaye girişlerindeki ani durmalarla ve girişlerin çıkışlara dönüşmesiyle patlak vermişti. Eylül’de başlayan, Ekim’de hızlanan benzer hareketler, Türkiye’yi bugünkü kriz ortamına sürükledi. Bu sürüklenişi ödemeler dengesinden türetilmiş basit bir tabloyla izlemek mümkündür. İstatistiklerden hoşlanmayan okurların hoşgörüsüne sığınarak aşağıdaki tabloyu bu amaçla sunuyorum ve Ekim 2008’deki kriz ortamını bir yıl öncesiyle karşılaştırıyorum.

Yabancı Sermaye Hareketleri, 2007-2008, Ekim, Milyon Dolar

2007 Ekim 2008 Ekim
Yabancı sermaye(YAS) 1654 -5390
Yerli sermaye 2510 -851
Kayıt dışı sermaye -1046 7383
Cari Denge -3242 -2646
Rezervler 124 1504
Net sermaye 3118 1142
Yabancı sıcak para -358 -5558
Yerli sıcak para 3053 -2016
Net sıcak para 2695 -7574

Not: “Rezervler”de “artı” işaretler, azalma, “eksi”ler artış gösterir. “Net sermaye” ise, yabancı, yerli ve kayıt-dışı sermaye hareketlerinin toplamıdır.

***

Ekonominin canlanma ve “foslama” aşamalarını belirleyen dış kaynak hareketleri burada iki gösterge ile tanımlanıyor. Birincisi, (tablonun ilk satırındaki) yabancı kökenli sermaye hareketleridir. Ekim’deki kriz ortamına yol açan ana etkenin, 5,4 milyar dolarlık bir “net çıkış” olduğu dikkati çekiyor. (“Çıkışlar”ın “eksi işaretle kaydedildiğini hatırlatalım.) Bir önceki yılın Ekim ayında 1,6 milyar dolarlık bir net giriş olduğuna göre, bu iki tarih arasında yabancı sermaye hareketlerinde 7 milyar dolarlık bir tersine dönüşün gerçekleştiği ortaya çıkıyor.

İkinci dış kaynak göstergesi, yabancı, yerli ve kayıt-dışı tüm sermaye hareketlerinin toplamından oluşan (ve tablonun 6. satırındaki) net sermaye hareketleridir. Bu göstergeye göre, hâlâ net dış kaynak girişi vardır; ancak bir yılda yüzde 63 oranında dramatik bir gerilemeyle…

Burada tuhaf ve çok çarpıcı bir durumla karşı karşıyayız: Ekim 2008’de Türkiye ekonomisinden yabancılar 5,4 milyar dolarlık kaynak, sermaye çıkarmışlar; yerli aktörler de kervana 850 milyon dolarlık bir net çıkış ile katılmışlardır. Başka bozulmalar da gözleniyor: Ekim 2008’de resmî rezervler 1,5 milyar dolar erimiştir (satır 5). Yerli aktörler, ülke dışına (veya “yastık altına”) 2 milyar dolarlık sıcak para çıkarmış (satır 8); yabancılarla birlikte (satır 7), 7,6 milyar dolarlık sıcak para (satır 9) ekonominin dışına kaymıştır. Bu etkenlerin birleşmesiyle, dolar fiyatı bir ayda yüzde 37 oranında tırmanarak “yükselen piyasa ekonomileri” grubunda (bu kriz göstergesi bakımından) Türkiye liste başına oturmuştur.

Bu olumsuz etkenler içinde net sermaye hareketleri Ekim 2008’de hâlâ 1,1 milyar dolarlık bir fazla (net giriş) göstermektedir. Nedeni, bir ayda Türkiye’ye 7,4 milyar dolar kayıt dışı sermaye girmiş olmasıdır. Sözü edilen bozulma ortamı içinde Türkiye’nin dramatik bir ekonomik çöküntüye sürüklenmemiş olması, bu kaynağı belirsiz, esrarengiz, dış kaynak girişi sayesindedir.

Siyasî İslâm’ın (Körfez kaynaklı) bir enternasyonal dayanışması mı; yerli cemaatlerden bir can simidi; astronomik bir kara para aklaması mı söz konusudur? Bilemiyorum. Ekim sonrasında da sürmekte midir? Yakında göreceğiz. Ancak, ekonomi-dışı etkenlerin söz konusu olduğu ortadadır.

***


İşlerin bozulmaya başladığı (ve tabloda sunmadığım) Eylül 2008 verilerinin, Ekim’le birleştirerek bir önceki yılın aynı dönemiyle karşılaştırırsak ortaya benzer bulgular çıkıyor. Ek bir vurgulamayla yetiniyorum:

Eylül-Ekim 2008’de Türkiye “net dış borç ödeyen” bir konuma geçmiş; borç stokunu tahminen 3,4 milyar dolar azaltmıştır. Fazla sevinmeyiniz. Önümüzdeki aylarda karşılaşacağımız döviz baskılarının ve gerilimlerin ilk örneği yaşanmaktadır.

***


Dış kaynak girişleri son iki ayda (kullanılan göstergeye göre) düşmüş veya tersine dönmüştür. Tek başına “yavaşlama” (“net çıkış” içermese dahi) millî gelirin sadece durgunlaşmasına değil, aşağı çekilmesine de katkı yapabilir.

Dış kaynak çıkışlarının yaygınlaşması ise küçülmeyle sonuçlanacaktır. “Esrarengiz” kayıt-dışı para girişleri, bu tabloyu değiştiremez; olsa olsa gerilemeyi frenler. Orta dönemde kalıcı bir durgunlaşma gündemdedir.

Genelleşmiş ve hızlı “net çıkışlar” ise, çöküntüyü, finansal krizi gündeme getirir ve “işimiz Allah’a kalır.”

elvin
30-12-2008, 19:12
Belirsizliklerin odağı...

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


29.12.2008 - 09:04

Türkiye ekonomisinde, 2009 yılına ilişkin en önemli belirsizlik kaynağı nedir diye sorulduğunda yanıtların döviz kuru üzerinde yoğunlaştığı dikkat çekiyor. Bu değişkene ilişkin tahminler ise oldukça geniş bir aralığa yayılarak riskin oldukça yüksek olduğuna işaret ediyor. Evet dünya ekonomisi 2009 yılında daralmaya devam edecek ve sermaye hareketlerini de aynı yönde etkileyecek; ülkemizdeki toplam döviz arzı daralacak ve tüm beklentiler bu duruma paralel olarak değişkenlik sergileyecek.

Döviz piyasalarında yaşanacak gelişmeler ekonomiden siyasete tüm değişkenleri, bunlara ilişkin beklentileri ve değişmez denilen uygulamalar da dahil olmak üzere tüm politikaları etkileyecek. Bu durumun farkında olanlar farklı davranış biçimleri sergileyebilir. Kısa vadede döviz kurlarında aşırı hareketliğinin olmaması ya da sınırlı kalması için çaba harcanarak zaman kazanılması ve bu süreçte taşınan risklerin azaltılarak potansiyel kaybın azaltılması şeklinde özetlenecek bir yaklaşımın etkisi daha bugünden yoğun bir şekilde hissediliyor. Bankacılık sektöründe son bir kaç ay içinde devreye giren yeni strateji herşeyi özetliyor; eski yaklaşımlarda ısrar etmenin faydasından çok daha büyük kayıplar getireceği çok iyi anlaşılmış!.. Sermaye hareketlerindeki daralma tüm ekonomiyi doğal olarak mali sistemi de aynı yönde etkileyecek. Banka bilançoları daha fazla büyüyemeyecek bazıları bir miktar küçülecek, Menkul Kıymet Portföyü zorunlu olarak büyürken bireysel ve kurumsal krediler daralacak.

Döviz kurlarında yukarı yönlü hareketin ve dalga şiddetinin olabildiğince sınırlı tutulabilmesi için eski hikayeler temcit pilavı gibi gündemde tutulmaya devam edecek, fakat beklentiler üzerindeki etkisi oldukça hızlı bir şekilde aşınmaya devam edecek. Bu süreçte döviz kuru ve kambiyo rejimine ilişkin tartışmalar da ön plana çıkacak. Birileri hiçbir şey değişmeden döviz kuruna bağlı belirsizliği ortadan kaldıran bir kur sistemi aramaya çalışacak ama bulamayacak; sorunu çözmek için kambiyo rejimi tartışılacak fakat sermayenin özgürlüğünün sınırlanması her şeyin değişmek zorunda, kalacağı yolu iyice genişletecek. Özetle söylemek gerekir ise hiçbir şey eskisi gibi olmayacak; bir devir sancılı bir şekilde son dönemini yaşarken şu anda büyük bir belirsizlikten ibaret olan yeni dönem zaman içinde şekillenecek.

Merkez Bankası'nın 2009 yılı para programı da küresel olumsuzlukların devamı durumunda devreye girecek yeni yaklaşımları hesaba katmış. Sermaye arzında dış piyasa kökenli daralmanın para arzı, paranın devir hızı, mali sektör ve tüm ekonomi üzerindeki eskiden olduğu gibi faiz yükseltip edilgen bir bekleyişle geçirmeyecekler. Merkez Bankası'nın menkul kıymet portföyü büyüyebilir ve çok uzun süredir kapalı olan bankalara krediler yeniden devreye girebilir. Sonuçta küresel olumsuzluk nedeniyle döviz arzı daralırken içerideki uygulamalar döviz talebini uyaracak, sonuçta dalgalı bir şekilde döviz kurlarının yukarı yönde hareketlendiğine tanık olacağız. 2009 yılı sonuna ilişkin başta döviz kuru olmak üzere tüm tahminler sürekli olarak değişecek, beklentiler olumsuzlaşacak, dirençler kırılacak. Ekonomik, sosyal ve siyasi istikrarsızlık kademeli olarak artacak. Ekonomi birimlerin bakış açısı kısa vadeden orta vadeye doğru kaymak zorunda kalacak, eski alışkanlıklardan vazgeçme zorunluluğu hergün daha yoğun bir şekilde hissedilecek. Dünyada ve Türkiye'de çözüme yönelik geniş tabanlı bir uzlaşının yokluğu bu sürecin daha uzun ve daha sancılı olmasına sebep olabilecek.

Gelişmekte olan ekonomilerde benzer nitelikte gelişmeler yaşanacak; Türkiye gibi büyük tasarruf açığı olanlar olumsuzlukları biraz daha yoğun yaşamak durumunda olacak. Bin nasihata rağmen düzeltemediğimiz yanlışlar bu musibeti yarattı, katlanmak, gereken dersleri çıkarıp aynı hataları tekrarlamamak, ve bir daha şekle değil, işin özüne önem vermek zorunda kalacağız. Zorlana zorlana aklımızı kullanmayı öğreneceğiz...

elvin
30-12-2008, 19:20
IMF'nin Genişleme Çağrısı Türkiye İçin Geçerli DeğilTürkiye için gündemdeki IMF anlaşması AKP Hükümetine, IMF patronu Kahn’ın önerdiği gibi, kamu harcamalarını artırma, iç talebi canlandırma ve benzeri genişlemeci tavsiyelerde bulunmayacak.

BİA Haber Merkezi - İstanbul

23 Aralık 2008, Salı


Mustafa SÖNMEZ - mustafasnmz@hotmail.com

Bir süredir, finansal yapısında “beyin sarsıntısı“ geçirerek yatağa çakılan ABD-Batı Avrupa-Japonya eksenli “merkez -emperyalist” ülkelerin, özellikle G-20’ye dahil ettikleri “çevre-bağımlı ülkelere” (bunlara kriz öncesi ‘yükselen ekonomiler’ deniyordu, hala deniyor mu?) “İç talebinizi canlandırın, bunun için de hükümetlerinize kamu harcamalarını artırmaları konusunda baskı yapın” çağrısı bu kez IMF üstünden ifade edilmeye başlandı.

IMF patronu Dominique Strauss-Kahn, Madrid’de, İspanya’nın IMF’ye üyelikte 50. yılı (bizimki 60 yıl oldu!) dolayısıyla yapılan toplantıda yaptığı konuşmada, resesyonun büyük bir depresyona dönüşmesini engellemek için üç cephede müdahale önermiş;

Finansal piyasalarda akışkanlığın sağlanması için hükümet müdahaleleri ve bankaların yeniden yapılanmalarına destek,
Özel tüketim harcamalarını canlandırmaya yarayacak parasal önlemler,
Yükselen ekonomilerde yaşanan sermaye çıkışının yarattığı gerilimi yatıştıracak likidite desteği.
Kahn, söz konusu konuşmasında bu müdahalelere, özellikle merkez ülke hükümetlerinin krizin uç vermesinden bu yana başvurduğundan ama henüz sonuç alınamadığından yakınmış ve eklemiş: “Daha fazlasına ihtiyacımız var!”…

Bu, sadece merkez-emperyalist hükümetlerine değil, çevre-bağımlı ülke hükümetlerine de bir davet, bir tür durumdan vazife çıkarma çağrısı... Malum terane; “Hepimiz aynı gemideyiz, siz de bir şeyler yapın, büyük depresyona sürükleniriz yoksa!...”

Belirtmek gerekir ki, 1980’li yıllardan bu yana bir amentü gibi tüm kainata yutturulan ilahi piyasa, devletin ekonomiden uzaklaştırılması vb. zırvalarını büyük krizle birlikte yutmak zorunda kalan neoliberalizm, şimdi bir yenisini yemek zorunda kalmaktadır. 1980’lerden bu yana merkez ülkelere “ ihracatçı-tedarikçi” rolüyle bağlanan Asya, Doğu Avrupa, Orta Doğu, Latin Amerika’nın, kısaca “Güney”in çevre-bağımlı ülkelerine, şimdi “içe dönün, iç pazarınızı canlandırın” çağrısı yapılmaktadır…(Bunlar daha iyi günleriniz, daha neleri yiyip yutacaksınız! )

Başta Asya’da Çin, Güney Kore olmak üzere, çevre-bağımlı ülkeler de zaten, merkez-emperyalist ülkelere cuz emek avantajıyla yaptıkları ve ağırlığını otomobil,beyaz eşya, ev elektroniği,konfeksiyon vb. ücret mallarının oluşturduğu ihracatlarına talebin düşmesi karşısında, krize karşı büyümelerini belli bir oranda tutmak üzere iç pazara yönelme eğilimindeydiler. Bu içe dönme hazırlığı içinde olanlara Asya’da Çin ve G.Kore, Güney Amerika’da Brezilya, Arjantin, Meksika, Avrupa’da Rusya sayılabilirdi.

Merkez’in ve vekilharç IMF’nin çevre ülkelerin iç pazara dönük büyümelerini desteklemelerini anlamak mümkün. Umuyorlar ki, bu ülkelerin iç pazarlarında bir canlanma Merkez ülkelerden yapılacak yatırım ve ara malı ithalatını da canlandırır ve Merkez’in ayağa kalkmasına yardımcı olur. Bu, IMF ipiyle kuyudan emperyalist çıkarma oyunu aslında. Kriz öncesi, yarattıkları cari fazlalarla hegemonik kabadayı ABD’nin dış açıklarını finanse eden bu çevre ülkelere, şimdi cari fazlalarını Merkez’den ithalat yaparak, onu bu yolla kuyudan çıkarma görevi verilmektedir.

Herkesin harcı değil
Çevre-bağımlılar arasında ise iç talebi canlandırmaya gücü yeten var, yetmeyen var... Bir süre için de olsa iç pazara dönük büyüme yaşayacak ülkeler, daha çok, cari fazlası olan, dış ödeme yükümlülüğü az ülkeler. Çünkü, iç pazara yönelmek, ihracat gelirlerinin azalması ama ithalat giderlerinin artması demek. Yani, döviz harcayabilecek, rezervleri buna uygun ülkeler bu role daha uygun. Bu tür ülkelerin başında, Asyalılar, özellikle Çin var. Aynı bölgede Endonezya, Tayland’ın da cari fazlaları içe dönük büyümeye müsait. Bunlara, Güney Asya’dan Hindistan’ı da bir ölçüde eklemek mümkün. Yine Latin Amerika’da Brezilya, Arjantin, bir ölçüde Meksika ve Şili, Venezuella cari fazla veren, önemli dış yükümlülüğü olmayan, dolayısıyla iç pazara dönük büyüyebilecek ülkeler arasında.

Rusya’nın da enerji fiyatlarının düşmesine rağmen, bir ölçüde iç pazara dönme deneyim ve elastikiyeti var. İran ve Cezayir başta olmak üzere Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın petrol ihracatçılarının cari fazlalarını IMF buyruklu kullanacaklarına tabi ki ihtimal vermemek gerekiyor. Düşen petrol fiyatları karşısında bu ülkeler rezervlerini yüksek tuttukları sürece, kuyudaki Batı’ya karşı önemli bir kozu elerinde bulundurmaya devam edecekler elbette.

Cari açığı olanlar ve Türkiye
Kağıt üstünde, çevre-bağımlı ekonomilerin 2009’da iç pazara dönerek, iç talebi geliştirerek belli büyüme temposu tutturup, bundan da Merkez’i yararlandırmaları mümkün gibi duruyorsa da, bu bile çok kolay değil. Ancak, bu gerçekleşse bile bunun 2009’dan 2010’a aşması ne kadar mümkün, tartışmalı.



Gelelim, buna takati olmayan, cari açığı, dış yükümlülükleri büyük ülkelere. Bu konuda, başı Türkiye çekiyor. Türkiye, cari açığı milli gelire oranla en yüksek “yükselen ekonomi” durumunda. Dünya Bankası’na göre cari açık/GSMH oranı 2008’de yüzde 8,4’e ulaşacak Türkiye, 2009’da büyümesini yüzde 1,7’de tutabilse bile milli gelirinin yüzde 3,4’ü oranında cari açık verecek. Türkiye kategorisinde Pakistan, Polonya, Macaristan, Ukrayna ve Mısır var. Bunlardan Pakistan, Macaristan ve Ukrayna zaten IMF ile anlaşma imzaladılar.

Ama bunlara IMF iç pazarınızı canlandırıp büyüyün demek yerine, bütçelere disiplin, kamu yatırımlarına tırpan ve küçülmeyle sonuçlanacak mali disiplin şartı getirdi. Şimdi sırada Türkiye, Polonya ve Mısır var. Diğerlerini bilemeyiz ama Türkiye için gündemdeki IMF anlaşması, AKP Hükümetine , IMF patronu Kahn’ın önerdiği gibi, kamu harcamalarını artırma, iç talebi canlandırma vb. genişlemeci tavsiyelerde bulunmayacak. Yani, IMF Başkanının büyük depresyona girmemek için “resesyona karşı cihat çağrısı” Türkiye ve benzer ülkeler için söz konusu değil...

Olamaz da... Çünkü, iç pazara doğru genişlemeci bir hamle, enerji, birçok ara malı yönünden dışa bağımlı Türkiye’nin cari açığını yeniden büyütmeden olmaz. İhracatı azaltıp ithalatı kamçılayarak cari açığı büyütecek böyle bir rota, dış yükümlülükleri de ağırlaştırır ve dış alacaklıların tahsilatlarını aksatır, buna da ne IMF izin verir ne de alacaklı finansörler bunu ister. O nedenle, IMF’nin ip atın çağrısı Türkiye için değil... Türkiye, IMF marifetiyle daralan, küçülen bir 2009 geçirecek.

Güney’in riski ve fırsatı
Diğer çevre ülkelerin, genelde “Güney” ülkelerinin IMF ipiyle kuyudan emperyalist çıkarma oyununa ne kadar destek vereceklerini yaşayarak göreceğiz. Aslında oyun açık; Çevrenin, kriz öncesi ABD’nin cari açığını finanse eden rezervlerini, şimdi başka bir amaç için, merkezden yapılacak ithalat için harcatmak, bu yolla merkezin finansından reel sektörüne yayılma eğilimi gösteren krize, Çevre-bağımlı ülkelerden gelecek ithalat talebi ile ilaç bulmak.

Bu oyunu çevre-bağımlı ülkelerin görmeleri gerekiyor. Bu yolla eritilecek rezervlerin sonunda Merkez belki ayağa kalkabilir ama çevre-bağımlılar yeniden erimiş rezervleriyle IMF üstünden merkez-emperyalistlere muhtaç duruma düşerler. Türkiye iktisat tarihinden hatırlıyoruz; 1930’lar ve İkinci Dünya Savaşı yılları boyunca döviz ve altın rezerv birikimi önemli bir meblağa ulaşan Türkiye, IMF, Dünya Bankası üyeliğinin ardından dış ticaretin libere edilmesi tavsiyesine uyunca yoğun ithalatla kısa sürede rezervleri erimiş ve 1930’dan beri (1938 dışında) 17 yıl süreyle fazla veren dış ticareti 1947’den başlayarak açık vermeye başlamış, sonra da hiçbir zaman fazlaya geçememiştir. 1950’de ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 92 iken 2006 yılında yüzde 62’ye inmiştir.

Aslında, çevre-bağımlı ülkelerin, merkez-emperyalizmin içine düştüğü bu kuyudaki mecalsiz halin farkında olarak farklı Merkezkaç çabalar içine girme ihtimalleri artmıştır. Ancak, bu kez çevre-bağımlıların yerli egemen sınıflarının böyle bir arayış yerine, IMF-merkez hakim sınıflarının stratejileri doğrultusunda hükümetlerine IMF paralelli baskı yapmaları, iç talebi genişleterek kısmi büyüme sağlama politikalarını kabul ettirmeleri söz konusu olabilir.

İç talebin genişletilmesine gücü olan cari fazla sahibi ülkelerde bu politika, global kriz bunalımındaki halk sınıflarınca da destek görebilir. Ne var ki, bu, uzun soluklu bir konjonktür olmayacak ve kısa sürede tüketilen rezervlerle birlikte bu barut da tükenerek Asya’da, Latin Amerika’da, Orta Doğu’da daha büyük krizler yaşanabilecektir.

Şimdi gözler, kuyuya düşen haydut emperyalist kadar, onu çıkarmaya çalışan ve mazlumlara ip çektirmeye çalışan IMF’nin manevralarına dönmüştür.

Bu muazzam kriz, mazlumların kuyudakini yukarı çekmek yerine üstünü taş ve toprakla kapatıp tarihin derinliklerine gömerek yeni ve özgür bir dünyaya yelken açma fırsatını da sunmaktadır.

Ama bu çok, ama çok çetin bir mücadeleyi göze almayı da gerektirmektedir.(MS/EÜ)

elvin
31-12-2008, 22:20
Sanayicinin ekonomiye güveni yarıya indi

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

31.12.2008 - 09:10

Çok geriye değil, mart ayına dönelim. Merkez Bankası'nın her ay açıkladığı reel kesim güven endeksi, yani sanayicilerin ekonomiyi ne kadar güvenilir bulduklarını gösteren endeks 105.4 düzeyinde. Endeks 100'ün üstünde olduğu için sanayici ekonomiye güven duyuyor. Nisanla birlikte hafif hafif sarsılmaya sarsılmaya başlayan güven, haziranda 100'ün altını görüyor ve her ay düzenli biçimde azalmasını sürdürerek ağustosta 94.5'e iniyor. Kırılma, eylülde yaşanıyor ve sonrasında düşüş daha da ivme kazanıyor. Ve yılı 52.3'lük endeks düzeyiyle kapatıyoruz.

Böylece mart ayında 105.4 olan reel kesim güven endeksi dokuz ayda tam yüzde 50.4 gerilemiş oluyor. Ya da başka bir ifadeyle ekonomiye duyulan güven dokuz ayda yarılanıyor. Reel kesim güven endeksinde, bir yıl öncesine göre ise yüzde 48'lik bir gerileme yaşanıyor.

Reel sektörün ekonomiye duyduğu güvenin yarıya inmesine hangi etkenler
Reel sektörün ekonomiye duyduğu güvenin yarıya inmesine hangi etkenler mi yol açtı; 2007 ve 2008'in aralık ayları itibariyle bakalım:

-- Mevcut duruma ilişkin toplam sipariş miktarı endeksi 85.9'dan 35.2'ye indi.

-- Mamul mal stok miktarı endeksi 94.2'den 95'e çıktı. Stoklar açısından bir yıl öncesine göre durum aynı sayılır. Ancak, aralık ayında 95 olan stok miktarı endeksi, kasımdaki 79.6'ya göre çok hızlı bir artış gösterdi. Yani sanayicinin elindeki stokta çok büyük bir artış var. Stok endeksindeki artışın genel endeksi olumsuz etkilediğini vurgulayalım.

-- Gelecek üç aya ilişkin üretim hacmi endeksi geçen yıl aralıkta 108.9 düzeyindeydi. Endeks, bu yıl aralıkta ise 50.9'a indi.

-- Gelecek üç aydaki istihdam beklentisini gösteren endekste de hızlı bir düşüş var. Bu endeks, 98.8'den 51.4'e geriledi.

-- En dramatik düşüşlerden biri son üç ayda alınan toplam siparişlerle ilgili. Alınan siparişleri gösteren ve geçen yıl aralıkta 108.4 olan endeks, bu yıl 37.2'de kaldı. Tam üçte ikilik bir gerileme söz konusu. Son üç ayda alınan siparişlere ilişkin endeks, aralık ayında kasıma göre de belirgin bir gerileme gösterdi.

-- Gelecek üç aya ilişkin ihracat sipariş miktarına ilişkin endeks de 114.8'den 64.3'e indi.

-- Reel sektör, sabit sermaye yatırım harcaması yapmaktan uzaklaşıyor. Yatırım harcamasına ilişkin endeks, yarıdan fazla gerileme gösterdi ve 106.2'den 52.2'ye düştü.

-- Reel sektördeki genel gidişata ilişkin görüşlerin özetlendiği endeks de 94.2'den 32'ye geriledi.

Merkez Bankası'nın aralık ayı reel kesim güven endeksi bin 234 kişi katıldı. Zaten genellikle katılımcı sayısı bin 200 dolayında bulunuyor. Bu sayıyı özellikle vermek istiyoruz, çünkü Merkez Bankası'nın bu çalışması öyle üç-beş kişiyle gerçekleştirilen bir çalışma değil ve ciddiye alınması gerekiyor.

Reel kesim güven endeksinde eylül, ekim ve kasım aylarında keskinleşen düşüşün aralıkta biraz hız kestiği gözleniyor. Bu durum, reel sektörün olumsuzluk algılamasının azalmasından mı, yoksa krizde dibe gelindiği ve artık daha kötü olunamayacağı gibi bir kanı oluşmasından mı kaynaklanıyor, tahmin yürütmek zor. Dolayısıyla bu sorunun yanıtını almak için bir ay beklememiz gerekiyor. Kim bilir belki ocak ayı verisinde reel kesimin güveninin az da olsa arttığını görebiliriz.

Umarım 2009'da, daha az sorunlu, daha az krizli, yani 2008'i aratmayacak günler yaşarız. Ve en önemlisi, merhum Vehbi Koç'un dediği gibi doğumda elde ettiğimiz 1'in yanına 0'ları ekleyip rakamı büyütürken, sağlığımızı simgeleyen 1'i yitirmeyiz; yoksa kalan rakam sıfırlardan ibaret olur ve bir anlam taşımaz. Sağlıklı ve huzurlu bir yıl dileğiyle...

elvin
01-01-2009, 11:06
YENİ YILDA DOLARIN AKİBETİ NEYE BAĞLI?


Küresel krizin Türkiye etkisi tartışmaları sürüyor. Odatv.com 2009 yılında krizden etkilenen Türkiye’de, dolar ve euro dalgalanmasını yine bir uzmana sordu.



Odatv.com olarak Hazine eski Müsteşar Yardımcısı Hakan Özyıldız’a ulaştık.



Odatv.com mikrofonlarına konuşan Hakan Özyıldız; 2009 yılında doların akibetini değerlendirdi.



Odatv.com



İşte Hakan Özyıldız’ın Odatv.com’a yaptığı açıklamalar:



“Yılbaşından sonra doların ve euro’nun ne olacağını birisi biliyorsa eğer gerçekten, hiç kimseye söylemez, gider milletten para toplar. O topladığı parayla da yatırım yapıp, para kazanır. O anlamda bunun ne olacağı konusunda birebir cevap vermek kolay bir iş değil.



Ancak şunu söylemek mümkün;



Yılbaşından sonraki süreci belirleyecek olan birkaç denge var. Bunlardan bir tanesi dünyadaki ekonomik gidişat. O gidişat nereye doğru gider? Ne olur? Onu anlamak lazım. Görünen o ki, dışarısı o kadar renkli bir dünya değil. Eskisi gibi paranın bol olduğu, herkesin çok para kazandığı bir dünyada yaşamıyoruz. Hem finans kesiminde, hem de reel sektörde ciddi problemlerle karşı karşıyayız.



İşte duyuyorsunuz, paketler alınıyor, satılıyor, açılıyor. Ciddi bir sıkıntı var ortada. Onun için oraya doğru baktığınızda, oradan gelecek kaynak konusunda ciddi bir sıkıntıyla karşı karşıyayız. Yabancı kaynak konusunda.



İkinci belirleyici olacak hususlardan bir tanesi de Türkiye’nin, IMF’yle program yapıp yapmayacağı. Yaparsa da içeriği. Nasıl bir program yapacak? Bu çok önemli. Şöyle söyleyeyim bu saatten sonra program yapılacağına yönelik işaretler verilip, içi dolu bir program yapılmasa, dolar ciddi bir yükseliş trendine girebilir. IMF’yle içi dolu bir program yapılması durumunda, Ben doların çok fazla hareket edeceğini sanmıyorum. Üç aşağı beş yukarı bugünkü olduğu seviyelerde kalır. İşte bugün 1.50lerdeyse olsa olsa 1.60lar, 1.65ler civarında bir yere oturur diye bekliyorum.”

27 Aralık 2008

elvin
01-01-2009, 11:18
2009 AKP'NİN SONU OLACAK


Strateji uzmanı Erhan Göksel, 2008 yılını ekonomik ve siyasi açıdan Odatv.com mikrofonlarına değerlendirdi.



2009 yılının bir önceki yıla göre daha kötü geçeceğini belirten Erhan Göksel, “Türkiye’de ise medyayı elinde tutanlar büyük sermayenin taşeronları olduğu için, büyük sermaye de, Türkiye’de tüketimin artması, kendi sahibi oldukları ekonomilerinin canlanması için sanal bir iyilik dünyası yaratıyor. Halkı pembe gözlüklerle umutlandırarak amaçları doğrultusunda yönlendiriyorlar” dedi.



İşte strateji uzmanı Erhan Göksel’in çarpıcı açıklamaları:



“Ekonomik kriz Türkiye’yi çok zayıflatacağından, Türkiye siyasi olarak büyük güçlere boyun eğmek zorunda kalacaktır.



2009 yılına girmemize bir gün kala, medya üzerinden öyle bir kamuoyu yaratılıyor ki; maalesef akıllara ziyan. Medyaya göre; “2008 dehşet kötü bir yıldı, bu yıl geçecek, yeni yıla gireceğiz ve 2009 yılının ortasından itibaren her şey eskiye dönecek ve dünya rahata kavuşacak, Türkiye ise “cennet” olacak.” Bir kere bu senaryo, tam anlamıyla bir hayal. Yani, “olmayan bir şeyi olacakmış gibi düşünmek ve sonrada buna olmuş gibi inanmak”. İngilizlerin tabiriyle “wishful thinking”.



2009 yılı, 2008’den daha beter ve daha kötü bir yıl olacak.



2009 yılı, 2008’den maalesef daha beter ve daha kötü bir yıl olacak. Eğer insanlar, 2009’da yaşanacakların daha kötü olacağı öngörülerini ciddiye almazlarsa, bu krizi daha da ağır yaşayacaklar. En azından kendileri için kriz daha ağır geçecektir. 2009 yılının daha iyi olacağı şeklindeki hayal dünyası, Türkiye’de böyle; ama dünyada böyle değil. Dünya 2009 da olacaklara son derece gerçekçi yaklaşıyor. Örneğin Amerikan kamuoyu, Amerika’daki sokaktaki halk; 2009’un daha da kötü geçeceğini düşündüğü için son derece açık biçimde bireysel her türlü önlemini alma yolunda adım atıyor. Bu adımların en başında da “tüketmemeye”, tasarruflarını elde tutmaya özellikçe çaba harcıyorlar. Özetle, varlıklarını korumaya, devam ettirmeye çalışıyorlar. Koskoca Amerika’da bile kazaklar yamanıyor, pantolonların yırtıkları dikiliyor, yeni hiç bir şey alınmıyor. Üç yılda bir değiştirdikleri yeni arabalara bakmıyorlar bile.Türkiye’de ise medyayı elinde tutanlar büyük sermayenin taşeronları olduğu için, büyük sermaye de, Türkiye’de tüketimin artması, kendi sahibi oldukları ekonomilerinin canlanması için sanal bir iyilik dünyası yaratıyor. Halkı pembe gözlüklerle umutlandırarak amaçları doğrultusunda yönlendiriyorlar. Büyük sermaye, televizyon ve gazeteler aracılığıyla, insanların beyinlere fiyat düşürdük, bir daha bulamazsınız, tam alış-veriş zamanı diye “tüketim” pompalayarak, halkı; geleceğe ilişkin hayal yüklü umutlarla uyutmaya çalışıyorlar; sadece kendilerini düşünüyorlar. Düşünmüyorlar ki, tükettirerek geleceklerini mahvettirecekleri bu halk ilerde onlara yine lazım olacak.



Dünya borsalarının dibe vuruşu, 2009 yılı sonuna kadar devam edecek.

2009’da öncelikle ekonomik olarak neler olacağına kısaca bir değerlendirdikten sonra, bunun siyasi yansımalarını ele alayım. Tabiî ki böyle kapsamlı bir konunun çok uzun olarak değerlendirilmesi gerekir ama yer darlığı ve böyle kısa bir röportajda ancak başlıklarını zikrederek geçebileceğim.



Benim analizlerim ve bu analizlerden çıkardığım öngörülerim şu anda Türkiye’yi kaplayan genel iktisadi anlayışlarla taban tabana çelişmekte. Beklenenin aksine, bana göre; dünya borsalarının dibe vuruşu, 2009 yılının sonuna kadar devam edecek. 2009’a 8600-8800’ler seviyesinde seyrederek giren Amerikan ve Japon borsalarının 2009 sonuna doğru 7000’lerin altına ineceğinden, hatta 6500’lere kadar düşebileceği ortada. B. Obama’ nın dediği gibi; bu “krizin dibine en erken 1-1.5 yıl sonra inilecek” gibi. Adeta dipsiz bir kuyuya düşen taş gibi bu iniş devam edecek. Amerikalılar, Japonya’nın 1980 sonları -1990’larda yaptığı ve başarılı olamadığı para politikalarını aynen uyguladılar. Faizleri neredeyse sıfıra düşürdüler. Görülüyor ki, bu da yetmedi. Sanıyorum bundan sonra Beyaz Saray ve ABD, bazı şirketlerin tahvillerinin devlet tarafından rehine edilerek üretim sektörüne dolaylı yardım etme planları bile yapıyor. Bütün bunları geçmişte Japonya fazlasıyla yapmıştı. Buna rağmen Japon krizi 10 yıl sürdü ve Japonya bir anlamda bu krizden hala çıkamadı. 1980’li yıllarda dünyadaki 10 büyük bankanın, dördü Japon bankasıydı. Şu anda büyük bankalar arasına giren Japon bankası yok. Bunun da altını çizmek gerekiyor.



Amerika Ekonomisi % 35’in daha üzerinde daralacak.



1929 Krizi’nde dünya ticareti, yani ülkeler arasındaki ticaret tam % 65 küçüldü. Amerikan Gayri Safi Milli Hasılası ise 1929-1933 arasında % 35 civarında küçüldü. Benim yaptığım bütün tespitler bu küçülmelerin daha da büyük oranda olacağını gösteriyor. Dünya ekonomisi belki % 65 daralmayacak; 1929 da küreselleşme zayıftı, ülke ekonomileri kapalı ekonomiydi. Yaptığım hesaplamalara göre; Amerika ekonomisinin gelecek 5 yılda % 35’in çok daha üzerinde daralacağını görüyorum.



Dünya piyasaları toparlanmadan, Türkiye’nin toparlanması kesinlikle mümkün değil.



Bugün için en kritik şey, 1929 ölçeğinin çok ötesinde bütün dünya piyasalarının Amerika’ya ve dolara tam anlamıyla indeksli hale gelmiş olmasıdır. Bu krizde dünyanın ABD ve Çin dışında kreditörü yok. Çin de -henüz ABD ile karşı karşıya gelmeye henüz kendisini hazır hissetmediği için- kendi parası Yuan yerine Doları destekliyor. Yani Çin, ABD’yi desteklediği için, Dünyanın yeni bir para birimine geçebilmesi de imkansız. Kesin olan bir şey var: Amerikan piyasaları toparlanmadan Avrupa; Avrupa toparlanmadan da Türkiye’nin toparlanması kesinlikle mümkün değildir. Bunları Türkiye’de dövizin seyri, iç-dış borç stokunun geleceği için söylüyorum. Özellikle borsada oynayanlar için şunun altını çizeyim: IMKB, 2009 sonunda 20 binlerin çok altını, hatta 15 binleri bile görebilir. Ayrıca şunu da ekleyeyim; Amerika’daki finans krizinin Amerikan ekonomisini vurmaya başlaması, kısaca ekonomik kriz daha yeni başladı. Bugüne kadar yaşanan Finans krizi idi.



ABD ve Küresel Krizin Türkiye’ye yansıması henüz olmadı bile. Bu kriz, bir iki ay içinde mutlaka bize yansıyacak. ABD finans krizi başladığında büyük varlık yitiren Avrupa finans dünyası -yani mortgage ve hedge fonlarda büyük para kaybeden Avrupa- bugünden sonra gelişecek olan deflasyon ve üretim çöküşü nedeniyle –yani Amerika’da ekonomik kriz derinleştikçe- Avrupa ekonomisi bundan çok ağır yaralar alacak. Kriz öncesi Avrupa’nın toplam ihracatının % 60’ı Amerika’ya yapılıyordu. Amerikan Ekonomisi, Avrupa mallarını alamadığı zaman % 60’lık bir ihracat küçülmesi yanı sıra, -yarı yarıya küçüldüğünü varsaysak, yani % 30 küçülse- ayrıca Avrupa Birliği’nin kendi yapısal ekonomik sorunlarını da işin içine kattığımızda, Avrupa ekonomilerinde önümüzdeki 5 yıl boyunca çok ciddi bir krizin içinde olacağında hiç kuşkum yok.



Bu krizi önlemek için çok geç kalmış olsa da Türkiye’nin IMF’ye başvurduğunu hepimiz biliyoruz. Bana göre temelde IMF ile hükümet arka planda çoktan anlaştı bile. Sorun detaylarda sanırım. Hükümet temel ihtiyaç malzemelerinin KDV’sinin % 1 - % 8 gibi olanlarının, IMF’nin dayatması üzerine % 18’e çıkarılmasını kabul etti sanırım. IMF tarafı anlaşmayı ancak bu şartla kabul edeceğini söylüyor. Tabii ki, seçime giren bir hükümetin seçim öncesi temel ihtiyaç maddelerinin KDV’sini % 18’e çıkarmak için “evet” demesi; İktidar için açıkça seçim kaybı demektir. Muhtemelen, taraflar perdenin arkasında anlaşıp, seçimden sonra KDV’yi % 18 yapmak üzere bir mutabakata vardılar.



Türk Hükümeti, sadece seçimlere kadar gitmeyi hedef almış durumda.



Şimdi gelinen bu noktada Türk Hükümeti’nin sadece seçimleri hedef aldığını, bu seçimleri aştıktan sonra, “seçimden sonrası tufan” mantığıyla hareket ettiğinden ben hiç kuşku duymuyorum. Şimdi düşünebiliyor musunuz? Türkiye bütçesinin en önemli kalemleri geçen hafta bütçe Meclis’den geçerken, tamamen IMF’nin isteğiyle aniden yatırıma kapatıldı. 14 milyar YTL’ye yakın bütçede IMF kesinti yaptı.



Aralık ayında genel ihracatta gerileme % 28,4 oldu.



Daha kriz gelmeye başlamadan Aralık ayında genel ihracatta gerileme % 28,4 oldu. Sanayi % 32,3; Tekstil % 32,1; Deri mamulleri % 20,9; Konfeksiyon % 31; Kimya sanayi % 47; Madencilik % 28,1; Otomotiv ihracatındaki gerileme ise % 49,5 oldu.



Ayrıca şu garabete bakın ki; Hükümet ne yaptığının bile gerçekten farkında değil; Türkiye’de bu krizde en ağır biçimde otomotiv sektörü çökerken, en büyük istihdam kollarından birisinde büyük işsizlik dalgaları olacakken, otomotive bağlı satış düşmesi sonucu devletin en önemli vergi kaybı da bu alanda olurken, satışları daha da düşürecek olan otomotiv ve motorlu taşıtların vergilerine Hükümetin % 12 zam yapmış olmasını anlamaya gerçekten akıl yetmiyor.



Hükümet 2009’da büyük bir gelir sıkıntısı içine düşecek.



Bunun dışında KDV ve gelir vergilerinin, son aylarda her ay yaklaşık % 5 düşmesi, hatta toplam olarak baktığımızda son 6 ayda, KDV tahsilatının toplam tahsilat içindeki oranının % 3’lere inmiş olması, en önemli vergi kalemi olan ithalatın da düşmesi, hükümet açısından 2009 da büyük bir gelir sıkıntısını da şimdiden net bir biçimde göstermektedir. Toplam vergi gelirleri geçen yıl (2007) Kasım ayına göre bu yılın (2008) Kasım ayına göre; Gelir vergisi % 6,45; Motorlu Taşıtlar vergisi % 21,22;

Dahilde Alınan KDV % 21,06; Özel Tüketim vergisi % 8,86; Özel İletişim vergisi % 3,37; Gümrük vergileri % 7,92; İthalat KDV’si % 15,76; Harçlar % 6,68 oranında düşmüştür.



2009 yılı AKP iktidarının sonu olur.



Bunun sonucu ne olacak? Ya para basarak maaş ödeyeceksiniz –enflasyon-, ya da IMF’nin politikalarına uyarak, tüm vergileri arttıracaksınız; her iki halde de krizin faturasını yoksul halk kitlelerine yıkacaksınız; böylece yabancıların Türkiye’deki yatırımlarını garanti altına alacak, sonra da onların Türkiye’deki acentası haline gelmiş olan işbirlikçi büyük sermayeyi kollayacaksınız. Tabii ki bu; iki ucu keskin kılıç. Eğer Hükümet IMF’nin politikalarına uyarsa, 2009 yılı AKP iktidarının sonu olur.



Ancak bunun yerel seçimleri etkileyeceğini düşünmüyorum. Yerel seçimlere girerken AKP’nin siyaseten henüz bir rakibinin ortaya çıkmadığı düşünülürse, AKP belediyeleri büyük anlamda silip süpürecektir. AKP‘nin baştan beri yaşanan bu ekonomik krizi anlayamaması ve göremediği krizi yönetememesinden dolayı; bir biçimde oy kaybedecek. Ayrıca Başbakan’ın çok yanlış bir strateji izleyerek DTP ile polemiği ile başlayan DTP - AKP kavgası sonucunda büyükşehirlerdeki Kürt oylarının AKP’yi terk etmesi, % 47’nin üzerinde beklenen oylarının, % 40’lara belki onun da altına düşmesine yol açacak. Ancak AKP’nin karşısında % 20-25’lik bir parti olmadığı için -CHP’nin % 20 - % 25’i geçemeyeceğini, MHP’nin de 15’leri geçemeyeceğini görüyorum- böyle bir durum söz konusu olduğunda, yani benim öngörülerim gerçekleşirse; AKP aldığı bu oyla Güneydoğu hariç, bütün bölgeleri silip süpürecektir. Elbette istisnai bir kaç yer hariç.



Yerel Seçimin sonuçları, muhalefet partilerinde büyük bir depresyon ve çöküntü yaratacaktır.



Böyle bir durum AKP’den çok, yerel seçimin hemen ertesinde Cumhuriyet Halk Partisi de başta olmak üzere muhalefet partilerinde büyük bir depresyon ve çöküntü yaratacaktır. AKP için de bu ekonomiyi -Hükümetin son derece acz içinde olması nedeniyle- 2009 içinde yönetemeyeceğinden önümüzdeki 2009’un sonuna kadar taşıyamayacağını ve 2009 sonunda veya en geç 2010 başında Türkiye’nin bir genel seçime gitmek zorunda kalacağını, çok iddialı olarak söyleyebilirim.



Dünyadaki sorunlar, Türkiye’ye katlanarak çok daha ciddi olarak yansıyacak.



2009 da Dünya’da neler olacak? Dünyadaki sorunlar Türkiye’ye tahmin edilenden çok daha ciddi olarak yansıyacak. Amerika Birleşik Devletleri’nin bu krizi aşabilmesinin en önemli ve tek yolu -küresel sermayenin en önemli yönetim noktası olan- Amerikan Devleti’nin ve Amerikan Toplumu’nun üretim yapması, yani üretimi artırmasıdır. Ancak reel sektörün bu konuda üretim yapması bu ortamda mümkün değildir. Halkın yani tüketicilerin parası kalmamıştır. Para, bir kısım zenginin elinde toplanmıştır. Ayrıca halka ait menkul ve gayri-menkul değerler de -özellikle de halkın ev ve iş yeri gibi emlaklarında- büyük değer yok olmaları meydana gelmiş, varlıklar kaybolmuştur ki; bu bile Amerikan halkı için başlı başına bir felakettir.



Amerikan Endüstrisi’nin beşte biri “askeri endüstri”dir.



Hatırlatalım; Amerikan Endüstrisi’nin beşte biri “askeri endüstri”dir. Amerika bu krizi ancak -daha önce de söylediğim gibi- savaşla aşar. Şimdilerde, birkaç gün gündür İsrail’in Hamas’a olan saldırısını görüyoruz. Ben bu konuda Afganistan’dan bizim coğrafyamıza kadar bütün bir coğrafyanın, bizzat Tel Aviv - Washington kaynaklı bir büyük savaşın başlangıcı da olduğunu düşünüyorum. Bu coğrafya yeniden dizayn edilmek zorunda ve yeniden dizayn edilmenin koşullarını da böyle bir ekonomik kriz döneminde, çok basit bir şekilde anlatırsak “şiddet kullanarak”, “sertlikle” ve despotizmle çözmek mümkündür. 1929 krizi 10 yıl sürdü ve 2. Dünya savaşıyla finanse edilerek çözüldü bu işler. Ayrıca 1929 krizi dünyayı Faşizm’le tanıştırdı. Bütün Faşist hareketler, 1929 kriziyle oluşmuştur. Portekiz, İspanya’dan İtalya ve Hitler’e, hatta Japonya’da İmparator’a rağmen. İktidardaki partinin faşistleşmesinin temel kaynağı bu olmuştur.



İsrail’in Hamas’a saldırısının altında yatan neden, İran’ı tahrik etmektir.



Bütün bu söylediğimiz şeyler, Türkiye’nin bulunduğu coğrafyaya çok şiddetli yansıyacaktır. Ayrıca İsrail’in Amerika’nın İran konusundaki tutumu, Obama’yla da değişmeyecektir. Ben herkesin söylediğinin tersine, İsrail’in Hamas’a saldırısının altında yatan nedenin, İran’ı tahrik etmek olduğunu düşünüyorum çünkü bugün bütün Arap dünyası sessiz kalırken, İran’ın bir çıkış yapması, Hamas’ı desteklemesi çok muhtemeldir. Böyle bir durumda İran’ın da çatışma içine dahil olmasıyla, İsrail’in ekmeğine yağ sürecektir. İsrail bütün açıklamalarıyla bu işe devam edeceğini söylüyor. Muhtemelen kara harekatına bile girişebilir. Amerika ise şaşırtıcı bir şekilde, ortalıkta büyük bir sivil katliam da olduğu halde, İsrail’in “kendini” savunduğunun altını çizerek, açıklamada bulunmuştur.



2009 yılı, Dünyanın 2. Dünya Savaşı yılları kadar tehlikeli ve sıcak bir döneme gittiğinin göstergesidir.



Bütün bunlar 2009 yılının belki de 2. Dünya Savaşı yılları kadar tehlikeli ve sıcak bir döneme gittiğinin göstergesidir. Türkiye bunlardan kendini yalıtabilecek mi? Ekonomik krizden yalıtabilmesi asla mümkün değil. Türkiye, Ekonomik krizi çok ağır yaşayacak; çünkü ne hükümet ne iş dünyası bu ekonomik krizi vaktinde fark edemedi. Hiç bir önlem alamadı. Hala da tam anlayabilmiş değiller. Bu ekonomik kriz Türkiye’yi çok zayıflatacağından, Türkiye siyasi olarak büyük güçlere boyun eğmek zorunda kalacaktır, Ekonomisini ve sosyal patlamaları olabildiğince önleyebilmek için.

Türkiye’de etnik anlamda bir Kürt-Türk savaşının çıkma olasılığı artmıştır.



Benim en büyük endişem; Türkiye bu ekonomik krizin etkilerini şayet hafifletemezse, Türkiye’de etnik anlamda bir Kürt Türk savaşının çıkması olasılığının iyice artmış olmasıdır. Her şey bu yöne doğru gidiyor. Yerel seçimlerde, DTP-AKP kavgasının da sonuçta DTP’ye yaradığını - seçimlerden önce olacağını hiç zannetmiyorum ama seçimlerden sonra eğer DTP kapatılırsa- bu kavganın daha da büyüyeceğine ve şiddetleneceğine, bunun da büyük şehirlerdeki Kürt nüfusla Türk nüfus arasındaki bir çatışmayı da tetikleyeceği endişesini taşıyorum.”



Odatv.com

31 Aralık 2008

elvin
02-01-2009, 19:18
MEDYA TUZAKLARINA DİKKAT!
22 Ekim 2008

Bu siteyi izleyenlerin anahatlarıyla, haftalık bültenime abone olanların bütün ayrıntılarıyla bildikleri gibi, dünya ekonomisinin içine girmiş olduğu bu büyük krizi 2005 yılından itibaren öngördüm. Bu öngörü ”üç vakte kadar piyasalarda kıyamet kopacak” tarzında bir kehanet değildi, krizin hangi sebeplerle ortaya çıkıp ne şekilde gelişeceğinin analizine dayanıyordu. Meselâ halen bu sayfada yer alan “Ekonomik Yorum ve Mortgage Krizi” başlıklı yazımda bulunan 23 Ocak 2006 tarihli tespitlerime bakacak olursanız bugünlerde Türkiye ve diğer gelişen piyasaları alt üst eden Amerikan yatırım fonlarının satış dalgasının oluşum tarzını iki buçuk yıl öncesinden anlattığımı göreceksiniz. Krizin Amerika’da mortgage ve konut balonunun patlamasıyla başlayacağı, bunun önce Amerikan borsalarını çökerttikten sonra önce borsalar, sonra Amerikan kökenli mortgage tahvillerine ve türev araçlarına yatırım yapmış banka ve fonlar üzerinden diğer gelişmiş ülkelere yayılacağı, bunun ardından önce emtia piyasalarının, onun ardından da gelişen piyasaların çökeceği... Şimdi artık yakın tarih olan bütün bu olaylar aylar ve aylar öncesinden haftalık bültenimde bütün argümanlarıyla ve ayrıntılarıyla tekrar tekrar yazıldı. Geçen yaz ham petrolün varili 140 dolara çıktığında bütün Amerikan finans medyası ve oradan tüyo alan yerli papağanlar “Petrol 200 dolara gidiyor” diye bağırırken ben Haftalık Yorumda genel emtia balonunun çökmek üzere olduğunu, petrol fiyatlarının da yakında düşeceğini yazdım. Şu anda petrol 70 doların altında.

Bunları şunun için anlatıyorum: Hâlâ Türkiye’nin küresel krizden etkilenmeyeceği ya da çok az etkileneceği masalları anlatmaktan utanmayan resmî çevreler, büyük dış borcu olan sermaye kesimi ve uzaktan kumandalı televoleciler hakkında sizleri uyarmaya gerek yok, çünkü beni okuyorsanız zaten bunlara inanılmayacağını biliyorsunuz demektir. Ancak krizin dalgalarının Türkiye sahillerine vurmasıyla son günlerde medyada başka sesler de belirdi. Televolecinin trajikomik yüzsüzlüğü karşısında daha gerçekçi görünen sesler... Bu konuda diyeceğim de şu: Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur. Görebildiğim kadarıyla bu seslerin hepsinin de durumu bu. Bırakın 2005’i, 2006’yı veya 2007’yi, şu anda medyada kıyamet senaryoları yazan bazı zevat daha birkaç ay öncesine kadar “Yakında 1 dolar 1 YTL olacak” diye fetva vermekle meşguldü. Şu anda medyada “Biz dememiş miydik?” diye bağrışan kesim geçmişteki büyük yanılgılarını ve derin cehaletlerini örtme, unutturma telaşı içinde. Bu kişilerin yakın zamana kadar söylediklerine bakarsanız esasta televolecilerden bir farkları olmadığını göreceksiniz.

Bu kişileri dinleyip dinlememek, okuyup okumamak sizin bileceğiniz iş; ama tasarruflarınıza, yatırımlarınıza, şirketinize bu kişilerden görüş alarak yön vermeye kalkarsanız başınız fena yanar, benden söylemesi. Kriz kapıya dayandıktan sonra “Kriz var” diye bağırmak marifet değildir. Bu kriz 2001 krizi gibi bir defalık şok devalüasyonla başlayan ve biten bir kriz olmayacak; dünya çapında, çok derin, çok karmaşık ve muhtelif aşamalardan geçecek bir krizle karşı karşıyayız. 2001 krizi 100 metre yarışıysa bu kriz 42 km.lik bir maraton olacaktır. 2001 krizi bir tartan pistin 100 metresinde başlayıp bittiyse, bu kriz caddelerden, sokaklardan, viyadüklerden, köprülerden, tünellerden geçecektir. Dolayısıyla bu süreçten şirketinizi ayakta tutarak, birikimlerinizi koruyarak çıkabilmeniz bile büyük bir başarı olacaktır. Bunu da televolecilerin aklıyla yapamayacağınız gibi, kriz patladıktan sonra “Kriz var” diye bağırmaktan başka marifeti olmayanların aklıyla da yapamazsınız.

Şimdi daha derin bir konuya girelim. Türkiye’de medyatik ekonomist ve yazarlar arasında güvenilir ve rüştünü ispat etmiş bir kimseyi bulamadık; peki ya yurt dışında? Yurt dışında bir yerlerde gerçekten taşıdığı iktisatçı sıfatını hak eden bilim adamları ( sandığınızdan çok daha az sayıda da olsa) elbette var, ama finans camiasıyla, büyük sermayeyle ve medyayla iç içe olan isimler söz konusu olunca orada biraz durmak lazım. Bu konuda şunu aklınızdan çıkarmayın: Kapitalizmde siyasetle, yani küçük bir grubun büyük kitleleri yönetmesiyle ekonomi iç içedir, birbirinden ayrılamaz. Dolayısıyla ekonomi siyasettir. Batı’nın ve özellikle Amerika’nın son 30 yılında olduğu gibi ekonomi giderek finansallaşmışsa, borsalar, para piyasaları ekonominin seyrinde çok ağırlık kazanmışsa ekonominin siyasî elit tarafından kontrol edilmesi halkın yoğun olarak yönlendirilmesini gerektirir. Bu ekonomik ve finansal yönlendirme işi de medyadan geçer. Bu sebeple her yerde, ama özellikle Batı’da ve özellikle de ekonominin finansal piyasalarla yürüdüğü ABD ve İngiltere’de hiçbir iktisatçı derin merkezlerin onayı olmadan medya yıldızı olamaz.

1820’lerden bu yana kesintisiz olarak dünyanın hegemonik gücü olan bu iki Anglo-Sakson ülkesinin kendi halklarını ve başka halkları yönlendirmek konusunda büyük bir tecrübe birikimi vardır. Bu tecrübe içinde bulunduğumuz kriz gibi sancılı süreçlere girilirken psikolojik savaş cephesinde bir işbölümü yapılmasını gerektirir. Bizdeki televolecilerin muadili olan bir kesim geniş kitleye pembe tablo masalı anlatmaya devam eder. Ancak toplumda bir de daha kültürlü, biraz tarih ve ekonomi bilen, dolayısıyla kötü gidişatı az çok sezerek pembe tabloya inanmayan bir kesim vardır. Bu kesimin sayısı azsa da çatlak ses çıkartması halinde kamuoyunda etkili olması, böylece siyasî elitin tekerine çomak sokması mümkündür. Dolayısıyla sistem bu kesim huylanmaya başladıktan sonra bazı “muhalif” sesleri ortaya çıkartır. Bu sesler kültürlü ve şüpheci kesimin sezdiklerini daha profesyonel bir dille ifade ederek onların güvenini kazanırlar. Böylece aydın ve şüpheci kesim de sözcülerini veya kılavuzlarını bulduğuna inanır. Aslında sistemin elemanı olan bu sahte peygamberler kriz derinleştikçe asıl görevlerini ifa etmeye başlarlar. Bir zaman önce, krizin ilk aşamalarında çok gerçekçi, hatta kötümser konuşan bu kişilerin şimdi yumuşadığını, iyimserleştiğini görürüz. Kriz öncesi spekülatif balonların şişirildiği dönemde televole tarzı piyasa ekonomistlerinin misyonunu artık bu bir zamanların “gerçekçi” ve “muhalif” ekonomistleri üstlenmiştir. Söylediklerinin gerçeklikten iyice kopması üzerine itibarsızlaşan boğa piyasası ekonomistlerinin yerine sistem ayı piyasasına daha uygun sözcülerini getirmiştir.

Anlattığım bu hikâyede kafası biraz çalışanlar için çok ibret dersi var. Bu senaryoyu siyaset alanında Türkiye de defalarca gördü, ama Türk kamuoyunun bu oyunu ne kadar çözebildiği tartışılır. Asıl konumuza dönecek olursak, şu anda çökmekte olan ekonomik sistemin mimarı ve patronu olan Amerikan devletinin de bu aralar bazı sahte peygamberler imal edip ortalığa saldığından şüphe etmemeliyiz. Meselâ geçen yıldan beri çok şişirilen bir ekonomi profesörünü ben bu kategoride görüyorum. Kriz ilk patladığı zaman nispeten gerçekçi yorumlarıyla dikkat çeken bu iktisatçı kriz son aylarda Amerika’da fırtına gibi esmeye başlayınca birden iyimserleşti. Meselâ bir ay kadar önce, yani artık Amerikan bankacılık sistemindeki gerçek zararın sektörün toplam sermayesi olan bir trilyon doları çok aştığının çoktan belli olduğu bir zamanda bu profesör (sanki büyük bir ifşaat yapıyormuş edasıyla) Amerikan bankacılık sektörünün zararının 500 milyar dolara ulaşabileceğini açıkladı. Aynı kişi iki hafta önce küresel resesyonu engellemek için bütün dünya merkez bankalarını 1.5 puanlık faiz indirimi yapmaya çağırdı. Bu çağrı profesörümüzün “iki yıl önce krizi öngörmüş olduğunun” özellikle altını çizen Wall Street medyası tarafından duyuruldu.

Bugünkü krizi iki yıl önceden ne yaptığını bilerek öngörmüş olan bir ekonomistin şu anda merkez bankalarının 1.5 puan faiz indirmesiyle dünya ekonomisindeki daralmanın önlenebileceğine gerçekten inanması mümkün değil. Buna karşılık Amerikan devletinin şimdiye kadar Fed’in yaptığı agresif faiz indirimlerine katılmayan Avrupa Merkez Bankasından doların başlıca rakibi olan euronun güçlenmesi kaygısıyla rahatsızlık duyduğu ortada. Dolayısıyla bu işlerden anlayanlar için profesörümüzün bu açıklamasının dünya ekonomisini değil, doları kurtarmayı amaçladığı açık.

Şimdi biraz da Türkiye’ye gelelim. Bu profesör Türkiye hakkında da açıklamalar yapıyor. Krizin oldukça ilerlediği bir aşamada Türkiye’ye de getirildi ve burada yaptığı konuşmada esas olarak krizin Türkiye’yi fazla etkilemeyeceğini iddia etti. Bugün, yani TL’nin döviz sepeti karşısında 14 işgününde % 26 değer kaybetmesinin hemen ardından bile bu profesörün başında olduğu bir ekibin yayınladığı bülten Türkiye’nin krizden diğer Doğu Avrupa ülkelerine göre daha az etkileneceğinden dem vuruyor, Türkiye’nin cari açığının nispeten düşük olduğunu ve sıkı durun, Türk bankacılık sektörünün çok likit olduğunu, dolayısıyla Türkiye’nin 2001 krizine göre çok daha iyi durumda olduğunu iddia ediyor. Bu iddialar bana göre deli saçmasıdır. Bu kişinin Türkiye’nin 2001 krizine 10 milyar dolarlık cari açıkla girmişken şu anda 49 milyar cari açık verdiğinden, buna karşılık TÜİK’in manipülasyonları ve düşük döviz kurunun yarattığı illüzyon ortadan kaldırılırsa ekonominin o günden bugüne değil beş katına, iki katına bile çıkmadığından haberi yok mudur? Bu kişinin Türk özel sektörünün 2001 krizine 57 milyar dolar dış borçla girmişken şu anda 160 milyar dolardan fazla dış borç taşıdığından da mı haberi yoktur? Bana kalırsa tabii ki vardır, ama o bunları bile bile pembe tablo çizip masal anlatarak misyonu gereği Türkiye’ye morfin vermektedir.

Ezcümle, yalnızca bugün bile milyarlarca dolarlık döviz borcu olan bir grubun televizyonuna çıkıp vatandaşa elindeki dövizi derhal satmasını tavsiye eden ve böylece birilerini kandırabileceğini uman budalalardan değil, medyada boy gösterebilenler arasında suret-i haktan görünen, kapitalizmin derin krizinden bahsedenlerden de sakınmak gerekir. Ve anlaşılacağı üzere, bunlar yalnız Türk olmayıp bu tür görevlilerin Amerikalı veya başka milletlerden çeşitleri de mevcuttur.

Anlattıkların biraz karışık mı geldi? O zaman sonucu söyleyeyim: Eğer çok sağlam bir ekonomi ve finans bilgisine ve geniş bir piyasa tecrübesine sahip değilseniz bu devirde Türk veya Batı medyasında karşınıza çıkabilecek kılavuz kargalarla yüzde bir ihtimalle karşınızda görebileceğiniz gerçek kılavuzları birbirinden ayırt etme ihtimaliniz sıfıra yakındır. Önümüzdeki kriz maratonunda bu konuda yapacağınız hataların bedeli de çok ağır olabilir.

elvin
03-01-2009, 22:44
Kral Çıplak



03 Ocak 2009 Cumartesi

Piyasalar Yeni Yıla bir gecelik ilişkiler gibi anlamsız, keyif vermeyen, ertesi gün insanı kendinden utandıran rallilerle girdiler. Ocak ayı boyunca, hatta belki yılın ilk çeyreğinde de bu günah ve vicdan azabı dolu hedonizim devam edecek. Çünkü, insanoğlunun faniliği kabul etmesi ve İlahi Tecelli karşısında boyun eğmesi hep zaman alır. Teoman Ralli’leri bunlar, kanmayın. Kanmayın, çünkü ekonomik istikrar ve büyüme olmadan piyasalarda para kazanılmaz. 2009 yılı için bunların hiçbirini öngörmüyorum. “2009 yılında da Kral Çıplak” diye haykırıyorum nemli nefesine karışan sigara dumanının arasından, günahkar vücutlarımız terli..

Borsalar çıkışta çünkü, birilerinin gelip bir kaç ay içinde dünyayı kurtaracağına inanıyorlar, ya da inanmak istiyorlar. Genel kabul gören strateji belli oldu: Evet, ekonomik veriler rezalet, ama yarına bakalım. Obama gelecek, dertler bitecek, 1 trilyon atacak cüzdanlara, çıkacağız feraha. Fed gerektiği sürece 0 faizde kalacak…ve dünya 6-9 ay arasında köşeyi dönecek. Bu görüşü dünyada yatırım yapılan hemen her ülkeye uyarlayabilirsiniz. Gariban İzlanda ve IMF denetimine hazırlanan Türkiye dışında herkes harcama paketleri açıyor. Bizde harcayacak para yok, ama gönlümüz zengin, TCMB dez-enflasyon geyiğiyle faizleri tıpır tıpır indirecek.

Olmaz mı? Olur tabii. Biz bu saf mantığa meslektaşlar arasında “hidrolik Keynesyanizm” diyoruz. Resesyon mu var? Yani havuzdaki su seviyesi düşük, bas parayı, artır harcamayı, doldur havuzu. İşin ironik tarafı şu ki, Keynes aslında bu tür icraatların işe yaramayacağı çok nadir ve ölümcül fasit daireleri tarif ediyordu eserlerinde. Kapitalizm’in her 50 yılda bir yaşadığı, Görünmez El ve Serbest Piyasa Mekanizması’nın kendi başına çözemeyeceği o esrarengiz hastalıkları anlatıyordu. Söylediği de para basıp harcamaları artırırsak, kurtuluruz değildi. Böyle dönemlerde, klasik ekonomist reçetesi olan sıkı para politikası ve bütçe disiplininin işleri daha da kötüye götüreceğini, radikal önlemlere başvurulması gerektiğini savunuyordu. Ama, bu radikal önlemlerin kısa erimde dünyayı kurtaracağını iddia etmedi.

Peki sıfır faiz politikası ve gittikçe artan bütçe harcamaları NASIL dünyayı kurtarmaya yetmeyebilir? Önce halk ağzıyla cevap vereyim: Havuzdaki delik senin pompanın kapasitesinden daha büyük olabilir. Yani, harcamalardaki daralma o denli yoğundur ki, bütçe desteği yetmeyebilir. İkinci bir cevap daha var: Pompadan havuza su basan mekanizma bozuktur. Yani, Fed istediği kadar para bassın, bu para kredi ve harcama olarak reel ekonomiye erişmez. İşte benim korkum hastalığın hidrolik Keynesyanizm’in kurtarabileceği evreyi geçip bu metastas dönemine girmiş olabileceği.
Eğer o aşamaya gelmişsek, karşımızda Büyük Buhran var. Ama, ben o kadar ileriye gitmeyeceğim. Söylediğim şu: Bir, kredi mekanizması ve güven tamir olmadan para basmanın yararı sınırlı kalacak. Kredi mekanazması da hala çalışmıyor. İkincisi, tüketici ve işdünyası güveni düşük, bilançoları bozuk ve servet kayıpları görülmemiş boyutta iken kamu harcamaları ekonomiyi büyütmez, sadece ölümcül bir daralmayı egeller. O noktadamıyız? Daha soruyormusunuz? Chrysler devletten alacağı 4 milyar dolar krediyle hayata tutunurken, hanehalkı sırf borsalardan 30 trilyon dolara yakın servet kaybetti geçen sene. En büyük servet kalemi konut para etmiyor, emeklilik birikimlerini çizdi ve….. bu sene de iş bulamayacak.

Benim tezime göre, dünyayı bu girdaptan kurtarmak 2009 yılında bitmez. 2010 yılını da kapsayabilir. Bir de sorum var: Peki hadi 2010 yılı ortalarında büyüme geri döndü, ne hızla? Birden bire bu sene %1-2 olmasını beklediğim küresel büyüme yeniden %5’lere fırlar mı? Yoksa, mesela 2011-2012 yıllarında %3 gibi piyasaları pek de memnun etmeyecek düzeylerde mi kalır? Bence bu dev resesyonun ardından çok uzun süre yavaş büyüme ciddi bir olasılık. Sebepleri de basit. Eğer sıfır faiz ve kamu harcamaları ile ayakta duruyorsak, bu destekler çekildiği zaman bir süre bocalayacağız. Örneğin, artık deflasyon bitti diye Fed’in biraz hızlı faiz atırması ile bir mini resesyon daha gelebilir. Ya da, büyüme başlar başlamaz emtia fiyatı yine tavan yapar, veya reel faizler yükselir, ekonomi yeniden yavaşlar.

Çok mu kötümserim? Belki. Bu günlerde fazla Teoman dinlediğimi itiraf ederim. Ama artık bıktım bu anlamsız konsensuslardan, IMF anketlerinden, “büyük yatırımcı kuruluşlar pozisyon al dedi” geyiğinden. Hep bir gecelik ilişkiler bunlar. Bu krizden çıkartılacak temel ders, artık en pahalı emtianın iyimserlik olduğu. En kıymetli erdemin de muhafazakarlık ve şüphecilik. Kimsenin bu dersleri çıkartmadığını görüyorum ve daha fazla ceza bekliyorum. Biraz da başkalarının sesini değil, kendi mantığımızı dinlesek?

tugay007
03-01-2009, 23:23
sn. elvin,

alıntıladığınız yazıların, yazarını ve kaynağını da belirtmeniz hepimizin yararınadır.

saygılarımla.

elvin
04-01-2009, 15:05
On Soruda 2008’in Ekonomik Panoraması - Korkut Boratav
04/01/2009 08:24




Yeni yıl başlarken geçmiş yılın panoramasını yapmak âdettendir. Ben de bugün 2008’in basit bir ekonomik panoramasını on soru etrafında yapmak istedim.

1- Kriz neden patlak verdi?

Emperyalist sistemin patronu olması sayesinde Amerika’ya dış dünyadan aktarılan kaynaklar südürülemez boyutlara tırmandı. Üretken sektörlerde düşen kâr hadlerinin yarattığı güçlükler bu sayede ertelendi; ancak, finansal kesimin aşırı şişkinleşmesi ve her alanda abartılı bir borç ekonomisinin yaratılması ile… İçten veya dıştan kaynaklanacak bir “hizaya getirme” operasyonu kaçınılmaz görünüyordu. Sonunda “içten” patlak veren finansal kriz, adım adım bunalıma dönüştü; önce Avrupa’ya, Japonya’ya, sonra da çevre ekonomilerine yayıldı.


2- Egemen çevreler, burjuvazinin kalemşörleri niçin bu kadar tedirgin?

İnsanlığı refaha kavşturacak yollar olarak pazarlanan “serbest piyasa” ve “küreselleşme” söylemlerinin birer safsatadan ibaret olduğu herkesçe algılandı. Kriz ilerledikçe çağdaş kapitalizmin egemen sınıflarının ve devletinin hastalıklı anatomisi ortaya çıktı. Pervasız bir açgözlülüğün, ahlâk-dışı, sınırsız kazanç hırsının Batı kapitalizmini tamamen kuşattığı; bu yozlaşmaların, burjuvazinin olağan hayat biçimi haline gelmiş olduğu açığa çıktı. İçinde yaşadığımız dünya, hâlâ “tahammül edilir” bir halde ise, bunun Batı toplumlarına damgalarını vurmuş olan demokratik ve sosyalist devrimlerin mirasları ve kazanımları sayesinde mümkün olduğunu kavrayanlar giderek arttı. Bu özelliklerin tarihe karıştığı günümüzde, kapitalizmin meşruiyetinin de son bulması kaçınılmaz hale geldi. Tedirginlik bu nedenlerden geliyor.


3- “Ayrışma” tezleri; “bize dokunmaz” beklentilerinden ne haber?

“Ayrışma tezi” şuydu: Metropol ekonomileri “inişe”, çevre ekonomileri, başta Çin, iç talebi pompalayarak “çıkışa” geçecekler; böylece dünya ekonomisinin daralması frenlenecek; Çin ve benzer ekonomilerin dış fazlaları, ABD’nin de dış açığı düşecek; “küresel dengesizlikler” de hafiflemiş olacak… Bu beklenti, finansal krizin Batı ekonomileriyle sınırlı göründüğü bir yıl boyunca canlı kaldı. Kriz derinleşince, finans kapital, Eylül’den itibaren, çevre ekonomilerinden çıkmaya başladı. Kriz böylece yaygınlaştı.

4- Çevredeki her ekonomi aynı biçimde, aynı boyutlarda mı etkilenmektedir?

Krize hangi konumda yakalandığınıza bağlı… Krizle dış fazla/dış denge koşullarında karşılaşıyorsanız, iç talebi genişleterek dıştan gelen şokları hafifletmeye kalkışabilirsiniz. IMF ve G7’ler bu tür bir savunma tepkisini teşvik ediyor. Buna karşılık, kriz ortamına yüksek cari açık/dış borç ikilisiyle, yani kırılgan konumda yakalanan çevre ekonomilerinde genişleyici makro-politikalar izlenmesi istenmez. Bu ülkelerin alacaklısı olan finans kapital, dış borç servis yüküne bir de talep pompalamasından kaynaklanan cari açıkların eklenmesini istemez.


5- Kimilerine “genişleyin”; başkalarına da “malî disiplin” diyen IMF tutarsız mıdır?

“Rahat” koşullardaki çevre ekonomileri zaten IMF’ye gitmiyor. IMF’nin kapısını aşındırmaya başlayan ülkeler, kırılgan konumda krizle cebelleşen ülkelerdir. Bunlara da geleneksel IMF reçetesi, yani “daraltıcı makro politikalar” sunuluyor.

6- Türkiye hangi gruba giriyor?

Cari açığı 40 milyar dolara, dış borcu 250 milyar dolara yaklaşan özellikleriyle Türkiye, Doğu ve Orta Avrupa ekonomileri, Meksika, Güney Afrika ile birlikte 2008 krizine kırılgan konumda yakalanan ülkelerden biridir.


7- IMF reçetesi ne getirir, ne götürür?

Dış kaynak girişleri durduğu; dış talep de daraldığı için Türkiye 2008’sonunda ekonomik krize girmiştir. IMF reçetesi, iç talebi daha da kısacağı için kriz derinleşecektir. IMF parası, bu derde çare değildir; olsa olsa, krizin bankacılık sistemine bulaşmasını frenleyebilir. Bu da, bankaların selâmeti için üretimin, sermaye birikiminin, istihdamın, kurban edilmesi anlamına gelir.

8- IMF’ye gitmeden “bildiğini okumak” mümkün değil mi?

Seçim öncelikleri öne çıkar ve diğer politika öğeleri değişmeden iç talep pompalanırsa, 2009’da dış borç servisinin ve artan cari açığın finansman gereksinimleri döviz kurlarını hızla tırmandırır. Döviz borçlusu pek çok şirket iflâsa; alacaklı bankalar sarsıntıya sürüklenir.


9- O halde IMF’ye mahkûm muyuz?

“IMF’ye hayır” diyerek, üretimi, birikimi, istihdamı desteklemek istiyorsak, sermaye giriş-çıkışlarını ve döviz işlemlerini denetlemek gerekecek. Bunlar yapılırsa, hem faizleri indirmek, hem de reel döviz kurunu hedeflemek (dövizin yapay olarak ucuzlamasını önlemek) mümkün olur. Dış borç servisi için döviz tahsisi de, gerekirse, kısıtlanabilir.


10- Bu seçenek, uluslararası finans çevrelerine çok aykırı gelmez mi?

Çıkarları gerektirdiğinde, geçmişte savundukları tüm ilkeleri çiğneyenler onlardır. “Aykırılık” şantajını kullanmaya hakları yoktur.

elvin
04-01-2009, 17:39
Aşağıdaki yazı bir forumdan alınmıştır


Ters İndikatör

--------------------------------------------------------------------------------

Bir forumda bu konuda yazı dizisi okudum.

Başlangıçta komik gelmişti.Hoşuna gidenler olduğu gibi

eleştirenler de oldu.Hala da bu tartışma devam ediyor.

Bu konunun Kuzu hocamın arada sırada yazdığı sentiment sözcüğüyle bir ilgisi v

ar mı? Bilmiyorum. Düşündüğümde, bu konuda bende kendime göre bir strateji

ürettim.Paylaşmak istiyorum...

Cnbc-e, ekonomi kanalı ve ekonomik konularda kamuoyu oluşturulan, çok

sayıda insanın izlediği bir kanal...

Kamuoyu oluşturmak, bu kanala çıkartılan ekonomistler vasıtasıyla yapılıyor.

Ekonomi beklentilerle şekillendiriliyor...Bu kanal, büyük bir bankanın da içinde

bulunduğu ve sahibinin de Tüsiad'ın önemli isimlerinden olduğu bir gruba ait...

Bu kanala çıkan ekonomistleri(kriz bağlamında yazıyorum) iki gruba ayırabiliriz.

Birincisi 2007 yılından itibaren Abd resesyona girmeyecek diyenler, bunlara

en önemli örnek Deniz Gökçe...

ikincisi Abd resesyona girecek ve Türkiye bundan etkilenecek diyenler, bunlara

örnek de Mahfi Eğilmez, Ege Cansen...

Birde iki tarafa da kıvırtanlar var...Bunlar bu tabiri çıktıkları tv programlarında

birbirlerine söyledikleri için buraya yazdım. Bunlara örnek Hurşit Güneş, Asaf

Savaş Akat, Taner Berksoy...

Cnbc-e kanalında şimdilerde Ege Cansen ve Mahfi Eğilmez öne çıkarılırken,

Deniz Gökçe'yi pek göremiyoruz.Gazetedeki köşesinde de futbol yazılarını

okuyup da ne yapacağız, okumuyoruz.

Gelelim Ege ile Mahfi'ye...Bu kafadarlar Abd de Obama nın seçilmesiyle

oluşturulmaya çalışılan, 2009 un ikinci yarısından itibaren düzelme beklentisinin

Türkiye ayağını oluşturuyorlar.Çünkü Deniz Gökçe bu beklentiyi oluşturmaya

çalışsa, kim dinleyecek.Ama Ege&Mahfi kitlelerin güvenini kazanmış dürüst ve

namuslu ekonomistlerdir.Onlar hep doğruyu söyler, halkı kandırmazlar...

Bu ikili geçen programlarında yatırım önerileri sundular.Abd dolarının değer

kaybedeceğini, altının değer kazanacağını söylediler.Hatta bu söyleşide Mahfi

Eğilmez bu krizin aniden bitebileceğini de söyledi.Yani bu kriz aniden biterse

siz treni kaçırırsınız demek istiyor.Yani elinizdeki dolarlar değersiz kağıt parçaları

haline gelir, altında uçar gider, yetişemezsiniz.

Peki doğru indikatör nedir yada kimdir.Ben marksist değilim.Fakat Kapitalizmi ve

kapitalizmin krizlerini en iyi etüd edenlerin marksistler olduğuna inanıyorum.Birde

bu insanların halka yalan söylemek için bir sebepleri yok.Halkın güvenini

kazanmak için doğruyu söylemek zorundalar.Bence doğru indikatör marksistler

ve bazı solcu ekonomistlerdir.

Korkut Boratav ın en doğru indikatör olduğuna inanıyorum.Hilmi Sönmez ve

Ergin Yıldızoğlu da takip edilmelidir.

Prof.Oktay Sinanoğlu da bu krizin 7 yılda bir olan dalgalanma olmadığı, çok

şeyin değişeceği bir kırılma olduğunu, öyle ikinci 6 aylık dönemde aniden

krizin bitmeyeceğini söyledi....

elvin
04-01-2009, 19:08
Yıl biterken IMF'nin görünmez eli

Oğuz OYAN / ANALİZ


31.12.2008 - 09:16

Bir kriz yılını geride bırakıp yeni bir kriz yılına girmekteyiz. Yeni yıl giden yılı aratacak.

ABD'de, 2007 yaz sonundan itibaren kriz öncülleri ortaya çıkmıştı. Önceleri "ayrışma" tezleri ortalığı sardı. Yani sistem küreselleşmişti ama krizin küreselleşmemesi mümkün olabilecek, bazı bölgeler ve ülkeler krizden pek etkilenmeyecekti! Türkiye'de bu teze sarılanlar oldu. Ama gerçeklerden kopuk bu iddia Batı'da hızla söndü. Türkiye'de bir ay öncesine kadar iktidar bundan medet umuyordu; hâlâ da kesin bir kriz kabullenmesinden şeytandan korkar gibi korkan bir Başbakan'a sahibiz. Keşke korkunun ecele (krize) faydası olsaydı.

Türkiye-IMF arasında 8,5 yıldır süren stand-by ilişkisi Mayıs 2008'de bitti. Bu tarihten sonra iktidarın valsini izlemeye başladık. Yola IMF'siz devam etme niyetlerinden "IMF şartlarımızı kabul ederse devam ederiz" noktasına kadar geldik. Başbakan'ın ağzından "IMF'ye ve kredisine ihtiyacımız yok" söylemi de yerini "IMF aynı zamanda bir akreditasyon kurumudur, parasından çok bu niteliğine ihtiyacımız olabilir" noktasına gelindi. Şimdi sormak gerekmez mi: (i) Eğer IMF'yi bir akreditasyon (saygınlık/güvenilirlik) kurumuysa ve yönetiminizin buna ihtiyacı varsa neden mayıstan beri gereğini yapmadınız? (ii) Dünyanın gelişmiş ve bize benzer gelişmekte olan ülkeleri niçin IMF'yi bir güvenilirlik kurumu olarak arkalarına almaya ihtiyaç duymuyorlar? (iii) Niçin IMF ile anlaşmaya giden veya gidecek olan Ukrayna, Macaristan, Sırbistan gibi eski sosyalist ülkeler dışında kriz etkisi altındaki diğer Avrupalı ülkeler IMF'yi istemiyorlar? Saygınlıklarını artırmak istemedikleri için mi, yoksa saygınlıklarını yitirmemek için mi?
Altı yıllık AKP iktidarında hep IMF süzgecinden geçmiş bütçeleri görüşen TBMM, başlangıçta bunun dışına çıkıyor gözüküyordu, ancak kriz koşullarını hesaba katılmadığı için bütçe hedefleri tutarsızdı; kaldı ki muhtemelen henüz birinci uygulama ayında IMF'ye verilecek niyet mektubuyla şimdiki hali bile hükümsüz kalacaktı! Biz, bütçe görüşmelerinde, bu durumun milletvekillerini hatta bakanları ve ekonomi bürokrasisini de adeta konu mankeni durumuna indirgediğine dikkati çekmiştik. Erdoğan hükümeti bizi haklı çıkarmak için hiç zaman yitirmedi. Bütçe görüşmelerinin sondan üçüncü gününde önce 3,6 milyar YTL'lik, sondan önceki gününde ise 9,5 milyar YTL'lik IMF talimatlı tırpanlama önergeleri gelince, "konu mankeni" teşhisinin hafif bile kaçtığı anlaşıldı. Ortada bir milli egemenlik sorunu vardı.

Bütçenin gider kalemlerinde toplamda yüzde 5,3'lük bir kesinti yapılmıştı. İndirim yapılmayan borç faizi ödemeleri dışarıda tutulursa kısıntı oranı yüzde 6,8'e denk geliyordu. IMF'nin görünmez elinin müdahalesiyle ve hem yasamayı hem de yürütmeyi (çeşitli bakanlıkları) hiçe sayarak gerçekleştirilen kısıntılar, yatırımlar söz konusu olduğunda çok daha yüksek oranlara ulaşmaktaydı. Bütçenin yatırım harcamaları ilk kesinti önergesiyle zaten yüzde 16,5 tırpanlanmıştı. DSİ, ulaştırma ve eğitim/sağlık yatırımları büyük tırpan yemişti. Ancak son gün değişiklikleriyle, gizli fon olarak çalışacak kalemlerde, bazı gelirlerin ulaştırma ve enerji yatırımlarına tahsisinde çok önemli yeni kısıntılara gidildi. İlginç bir benzerlikle, aslında bütçenin yatırım ödeneğine yakın (13,2 miyar YTL) ama onu aşan bir toplam kısıntı yapılmıştı.

İlginç olan bir diğer tayınlama, tarım desteklerinde ortaya çıkmıştı. Tarım destekleri zaten Tarım Kanunu'nun hükmüne rağmen milli gelirin yüzde 1'ine ulaşamaz (ve hatta binde altısını aşamazken), bu desteklerde 675 milyon YTL'lik bir ek kısıntı yapılıyordu. Yani 5,7 mliyar YTL'lik tarım desteğinin yüzde 11,7'si tırpanlanmış oluyordu!

Bütün bunlar, Türkiye'nin çevre ülkelerinin bağımsızlığını yitirmiş az gelişmiş blokuna ne ölçüde yakınlaştığının da kanıtı oluyordu. Siyasi tâbiiyet ilişkileri bir tarafa, dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde ve bağımsızlığını koruyan gelişmekte olan ülkelerinde Keynesci genişletici iktisat politikalara yönelinirken, Türkiye'de yatırım ve harcama kısıcı politikalarla dış borçları çevirmeye odaklanılıyor ve bunun için de faiz dışı bütçe fazlalarını yüksek tutmaya dönük standart IMF reçetelerine boyun eğiliyordu.

Son olarak, 2009 için açıklanan asgari ücrete değinelim. Yılın ilk altı ayı için aylık net 527 TL uygun görülmüş! Peki ama asgari ücret tespitinde hükümet kanadı adına TÜİK'in sunduğu dört kişilik ailenin 2008 için 706 TL olan net (yani dolaysız vergi-prim ödemesi içermeyen) yoksulluk sınırı neden esas alınmıyor? Buna dilerseniz 2009 enflasyon farkını da ekleyip olması gereken rakamı bulabilirsiniz.

elvin
07-01-2009, 10:44
Aydın Ayaydın

Tapudaki haciz işlemlerinde patlama yaşanıyor
Başımızı sokacak bir evimiz olsun diye düşünenler, birbirinden güzel, alımlı konut projelerine koştular. Projelerdeki evlerin hepsi birbirinden güzel geldi. İnsanlar bu konutları almak üzere elindeki birikimleri peşinat olarak verip konut kredisi almak için bankalara koştu. Bankalar konuta ipotek koyup geri kalan parayı verdi. Bazıları biten konutlarına taşındı, bazıları da kendisi ortada olmayan maketten beğendikleri konut için almışlardı krediyi.

Her şey normal giderken küresel kriz geldi çattı ve kimileri kriz bizi teğet geçti dese de, gerçek durum öyle değildi ve krizin tüm olumsuzluklarından bizler de nasibimizi aldık. Kimileri işini, dolayısıyla maaşını kaybetti, kimileri ise krizin olumsuz etkileri ile tüm gelirlerinden oldu ve bankalardan almış oldukları konut kredisini ödeyemeyecek duruma geldi.

Bankalar, konut kredisini geri ödemeyen müşterilerinin konutunu elinden almak için başladılar ardı ardına haciz kararları çıkartmaya. Hatta ne olur ne olmaz diyerek, haciz işleminden önce mahkemeden tedbir kararı alıyorlardı. Ne de olsa batan geminin malları var ortada.

Bankaların avukatları haciz kararlarını tapu dairelerine götürüp kütüğe işletmeye başladılar. Tapu dairelerinde alım satım işlemleri yüzünden yaşanan iş yoğunluğu yerini haciz işlemlerine bırakmış...

Bu ne demek?

Kriz tüm kesimleri etkiledi ve artık kimse konut veya yatırım amaçlı gayrimenkul almıyor.

Bu tespitlerimi doğrulayan, İstanbul’daki 37 Tapu Sicil Müdürlüğü’nün Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü on-line bilgi işleme (TAKBİS) merkezine kayıtlı verilerine bir göz atalım.

200 bin haciz başvurusu

İstanbul’un bilgi işleme kayıtlı bulunan 37 tapu sicil müdürlüğünde 2007 yılının Ekim, Kasım ve Aralık ayını kapsayan 4. dönemde haciz ve tedbirleri kapsayan diğer işlemler başlığı ile 52 bin 967 işlem yapılmıştır. Krizin etkilerinin yavaş yavaş kendisini gösterdiği 2008 yılının aynı aylarında ise haciz ve tedbir başlıklı diğer işlemler sayısı 193 bin 116’ya, yani neredeyse 4 katına çıkmıştır. Demek ki konutlarla ilgili haciz başvurusu sayısında patlama yaşanıyor.

2007 yılında da çok fazla bir satış olmamasına rağmen, 2008 yılının son üç ayında konut satışı neredeyse durma noktasına gelmiş; ancak daha önemlisi, ekonomik kriz nedeniyle banka kredileri ile alınan konutların üzerine konulan haciz ve tedbir sayısında olağanüstü bir artış yaşanmış.

Bugün herhangi bir tapu dairesine gittiğinizde konut alım ve satımı için gelen kimse olmadığını, ancak tapu çalışanlarının yoğun bir şekilde icra dairelerinden gelen haciz ve tedbir işlemleri yaptıklarını göreceksiniz.

Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün TAKBİS verileri haciz ve tedbir işlemlerinin yanında, 2007 ve 2008 yılının son dönemini kapsayan konut ipoteği ve ipotek terkini sayılarında da önemli farklılıkların ortaya çıktığını gösteriyor.

Benim bu verdiğim rakamlar sadece İstanbul ilinin bazı tapu sicil kayıtlarına ait. Ankara, İzmir, Eskişehir, Bursa ve diğer illerimizde durum bundan farklı değil. Hele yazlık konutlarının yoğun olduğu Bodrum, Marmaris, Kuşadası, Fethiye ve Antalya’da durum daha da vahim. Konut satışı yok, ancak haciz yağmur gibi geliyor. Bu güzelim turizm beldelerinde konut satışı tamamen durmuş, satılan konutlara da haciz ve tedbir işlemleri yağmur gibi geliyor.

Korkarım ki, 2009’da ortaya çıkacak tablo bugünkü tablodan çok daha vahim olacak. Bankalar konut ve otomobil zengini olma yolunda. Haydi hayırlısı.

elvin
11-01-2009, 10:52
“Amerika Teslim Oluyor” - Korkut Boratav
11/01/2009 08:00




“Amerika Teslim Oluyor”… Patrick Cockburn’ün London Review of Books’un 18 Aralık 2008 tarihli sayısında Irak’taki son gelişmeleri tartışan yazısı, dergi tarafından bu başlık altında sunulmuş. Bazılarına göre Irak’ı en iyi bilen Batılı gazeteci olan Patrick Cockburn’ün değerlendirmesine göre, sekiz aylık, çetin görüşmeler sonunda imzalanan ve Irak parlamentosunca onaylanan ABD-Irak güvenlik anlaşması, “2003 işgaliyle başlayan ve Irak üzerinde yarı-sömürgeci bir kontrol oluşturmayı hedefleyen ABD çabalarının kesinlikle iflâsını belgelemektedir.”

Bu anlaşma, Türkiye basınında dış politika yazarlarınca değerlendirilmiş olabilir. Ben ise burada Cockburn’ün vurgulamalarıyla bir özetleme yapmayı yeğliyorum:

• ABD askerleri bu yılın 30 Haziranına kadar tüm Irak kent, kasaba ve köylerinden; 31 Aralık 2011’de de Irak’ın tümünden çekilecek. Irak’taki ABD gücünü simgeleyen Bağdat’taki “Yeşil Bölge”nin güvenliği de birkaç hafta içinde Irak güçlerine devredilecek.

• Irak’taki kirli savaşta şimdiye kadar önemli rol oynamış olan özel güvenlik şirketlerinin paralı askerlerinin dokunulmazlığı son bulacak.

• Amerikan askerleri, bundan böyle ancak Irak yetkililerinin onayıyla askerî operasyon yapabilecekler.

• ABD güçleri, 2011’e kadar Irak topraklarından başka ülkelere askerî harekât yapamayacaklar.

• Amerikan askerî üslerinin tümü 2011’den sonra kapatılacak.

2008 Martında Irak yetkilileriyle görüşmeye başladıklarında Amerikalıların önerdiği taslak, Kasımda onaylanan anlaşmadan tamamen farklıdır. İlk taslak, Amerika’nın Irak üzerindeki kontrolünü kalıcı kılmayı hedefliyordu. Patrick Cockburn’e göre, Amerika siyasî gücünün sınırlarını idrak edememiştir. Irak parlamentosuna sunulan (ve İran tarafından da desteklenen) nihaî metin ABD için o kadar küçültücüdür ki, Bush yönetimi anlaşmayı kamuoyunda tartışmaktan kaçınmış; İngilizce bir çeviri ise hâlâ yayımlanmamıştır.

Böylece bir milyondan fazla Iraklının, beş bine yakın Amerikalının ölümüne yol açan emperyalist bir saldırı, ABD’nin Orta Doğu’daki baş düşmanı olan İran’la yakın dostluk ilişkileri içinde olan bir Irak’ın oluşmasıyla sonuçlanmaktadır.

***

ABD’nin “arka bahçesi” olarak algılanan Latin Amerika’da da Amerikan emperyalizminin tökezlemekte olduğu, ünlü tarihçi, sosyal bilimci İmmanuel Wallerstein tarafından vurgulanıyor.

Wallerstein, 1 Ocak 2009 tarihli yorum-iletisinde Latin Amerikalıların Aralık 2008’de Brezilya’da (Salvador de Bahia’da) peşpeşe dört toplantı yaparak ABD’nin kıta üzerindeki hegemonyasına ağır bir darbe vurduklarını belirtiyor. Ona göre, “toplantıların orkestra şefi Brezilya Başkanı Lula, kahramanı ise Küba idi.”

Wallerstein sözü geçen toplantıların bir bilançosunu da çıkarıyor. Özetleyelim:

• İlk olarak Brezilya, Arjantin, Paraguay, Uruguay ve (yeni üye) Venezuela’nın gümrük birliği örgütü olan Mercosur toplandı. Beş ülke, ABD’nin Bolivya’ya karşı uyguladığı gümrük indirimlerini iptal etmesi nedeniyle bu ülkenin ihracatında gerçekleşecek daralmayı tamamen telâfi etmeyi üstlendiler.

• İkinci olarak 12 Güney Amerika ülkesini kapsayan UNASUR toplantısı yapıldı. Bu toplantıda Brezilya’nın bir “Güney Amerika Savunma Konseyi” kurulması önerisi oybirliğiyle kabul edildi. Böylece, ABD’yi dışlayan bir bölgesel askeri ittifakın ilk adımı atıldı.

• Üçüncü olarak, 22 Latin Amerika ülkesini kapsayan Rio Grubu toplandı. Toplantı oybirliğiyle Küba’nın Grup üyeliğine katılmasını kararlaştırdı. Toplantıyı yöneten Meksika’nın sağcı Başkanı Calderon, “Küba’nın kardeş halkı: Hoş geldiniz” diyerek Raul Castro ile kucaklaştı.

• Dördüncü toplantı bir “ilk” idi. ABD ve Kanada’yı dışlayan 33 ülkelik bir “Latin Amerika ve Karaib ülkeleri başkanlar zirvesi” yapıldı. ABD’ye tam teslimiyet halinde olan üç ülke (Peru, Kolombiya ve El Salvador) dışında tüm ülkeler başkanlarıyla katıldılar. Küba’ya karşı uygulanan ABD ambargosunun kaldırılması talep edildi ve (bir dış borç moratoryumu ilan etmiş olan Ekvator’u destekleyerek) dış borç yükümlülüklerinin gözden geçirilmesi kararlaştırıldı.

***

Emperyalizm, bir zamanlar Mao’nun yakıştırdığı gibi, giderek bir “kâğıttan kaplan” haline mi dönüşüyor?

Sol çevrelerde ABD emperyalizminin politik ve askerî gücünü abartma eğilimi yaygındır. Pek çok kişi, Irak’ın bugünkü hükümetini “ABD kuklası” olarak algılamıştır. Latin Amerika solcu programlarla iktidara gelen liderlerin ihanetini gösteren sayısız tarihi deneyime tanık olmuştur. Bu nedenle, neoliberalizme savrulan Lula gibi liderlerin de ABD’ye teslimiyeti kaçınılmaz görülmüştür.

Kapitalizmin krizinin de katkılarıyla, kuklaların özerkleşebildiği; teslimiyetin baş kaldırışa dönüşebildiği kritik bir tarih dönemecinden geçiyoruz.

elvin
12-01-2009, 14:34
Aydın Ayaydın

Krizde ortaya çıkan riskleri hangi fırsatlar bekliyor?
Dünyada ve ekonomideki son gelişmeler belirsizliğin önemli ölçüde artmasına neden oldu. Krizin ne zaman biteceği, sonuçlarının ne olacağı, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere ne kadar zarar getireceği, hangi kurumların yaşayıp, hangilerinin tarih sayfasında yer bulacağı henüz belli değil. Ekonomik olumsuzlukların siyaseti nasıl şekillendireceği konusunda da yorum yapmak oldukça zor. Öte yandan, bazı konularda tahminde bulunmak daha kolay. Tahminlerin yönü belli, ancak gerçekleşme hızını kestirmek zor. Bu çerçevede dünyada ve Türkiye’de değişen riskleri belirleyebiliriz.

Ekonomi küçülecek, iç ve dış talep azalacak, ticaret hacmi daralacak, doğrudan sermaye hareketleri yavaşlayacak, dış borçlanma sınırlı kalacak, yatırımlar düşecek, özelleştirmeler azalacak, kaynak kısıtı büyüyecek, kaynak maliyeti oldukça yükselecek.


***

Krizin yansımaları sonucu dünyada ve Türkiye’de değişen riskler elbette bunlarla sınırlı değil, şu riskleri de görmek de mümkündür:

Satış hasılatı düşecek, kâr marjı daralacak, tasarruf açığı sınırlanacak, işsizlik büyüyecek, verimlilik düşecek, iflaslar artacak, borç ödemeleri zorlaşacak, kamu gelirleri düşecek, kamu borçları büyüyecek, hukuki ihtilaflar artacak, lüks tüketim küçülecek, fakirlik artacak, siyasi dengeler değişecek ve servet düşecek.

Risklerdeki bu değişmeler ister sevelim ister sevmeyelim, yeni fırsatları da beraberinde getirmektedir. İşte bu fırsatlardan bazıları:

Ekonomi politikalarına yeni bir bakış, finansal sektörün daha iyi düzenlenmesi ve denetimi, bazı sektörlerden çekilme, birleşme ve satın alma, genç istihdama iş, emek piyasasında esneklik, ödemeler bilançosunun yeniden yapılandırılması, paraların değerinde değişme, faiz oranlarında düşüş, özel sektörde yeni yapılanma, kayıtdışı ile mücadele, bölgesel işbirliği, enerji fiyatlarında düşme, yeni pazarlara girme ve pazar payının büyütülmesi.


***

Riskleri doğru anlayıp, doğru yönetenler ve fırsatları değerlendirmeye hazır olanlar yeni dönemde daha güçlü olacaklardır. Zaten yönetim de riskleri algılamak ve fırsatları değerlendirme sanatı değil midir? Bunları başarabilenler hep güçlü kalır. Oradan buradan destek aramakla vakit kaybetmeyin, kendi işinize dönün, güçlü ve zayıf yanlarınızı anlamaya çalışın. Geç kalmayın. Yardım gelmeden yeni yatırımcılar veya rakipler gelecek. Öz kaynaksız olmuyor ve olmayacak. Bunların bilincinde olup hareket edenler için gelecek aydınlık olacaktır.

elvin
13-01-2009, 17:32
Resesyondan Depresyona Geçiş

12 Ocak 2008 Pazartesi

Küresel krizin ulaştığı noktada içinde bulunulan durumu resesyondan depresyona geçiş diye nitelendirmek yanlış olmaz. Depresyon korkusu uluslararası boyutta iyice yayılmış durumda. Milyonlarca insan eski alışkanlıklarını terketmiş, harcamalarını kesmiş ve ‘yarın daha kötüsü olacak mı’ diye endişeli bir bekleyiş içine girmiştir. Sahip oldukları parayı düşük tutarda bile olsa gelecekteki zor günler için tasarruf etme çabası içindeler.

Dünya genelinde binlerce banka borç verme kriterlerini artırdı. Yatırımcılar hem hedge fonlardan çıkmaya hem de yatırım fonlarını satmaya başladılar. Ellerine geçen parayla güvenli olduklarını düşündükleri devlet tahvili ve hazine bonolarına koştular. New York Times’a göre birçok ülke daha finansal krize doğru sürüklenmektedir.

Kriz Amerika’da doğduğu için, bazıları krizin çözümünü de Amerika’dan beklemektedir. Oysa ki Amerikan ekonomisi kendi dertleriyle boğuşmaktadır. Kötüye giden ekonomik göstergeler, gittikçe artan işsizlik, tıkanma noktasına gelen yatırımlar, düşen verimlilik durumun pek de iç açıcı olmadığını göstermektedir. Üretilen mallar alıcı beklemekten büyük yığınlara ulaşmış, yığınlar arttıkça da malların fiyatları düşmeye başlamıştır. Düşen fiyatlar ve deflasyon sözcüğü ise ekonomistleri ürkütmektedir. Bilindiği üzere deflasyon mal ve hizmetlerin genel fiyat düzeylerindeki düşüştür.

Bazıları için refah ve zenginliğin simgesi olan Amerika, bu özelliklerinden gittiçe uzaklaşmakta mıdır? Bilindiği üzere NBER tarafından Amerika’nın Aralık 2007’de resesyona girdiği resmen açıklanmıştır. Resesyonun ne zaman sona ereceği ise tam olarak bilinmemektedir. Aşağıda Amerikan ekonomisinin içinde bulunduğu durum bazı makro ekonomik göstergeler yardımıyla incelenmeye çalışılacaktır.

Aşağıdaki tablo 1959-2007 yılları arasında Amerika’daki fakirliği tutar ve oran olarak göstermektedir.

elvin
13-01-2009, 17:36
Yukarıdaki tabloda dikey çizgiler resesyon dönemlerini belirtmektedir. Genellikle resesyon sırasında ve sonrasında fakirliğin arttığı görülmektedir. Özellikle 2001 yılından sonra fakirlik artmaya başlamıştır. Tabloya yansımamakla birlikte 2008 yılındaki resesyonda da fakirliğin artmaya devam edeceği düşünülmektedir.

Aşağıdaki tablo 1998 – 2008 yılları arasındaki 10 yıllık süreçte ve özellikle 2007 yılında tırmanışa geçen işsizliği göstermektedir.

elvin
13-01-2009, 17:39
Amerika yıllardır dış ticaret açığı olan bir ülkedir. Aşağıdaki tablodan da anlaşılacağı üzere ithalat ihracattan 57.2 milyar $ daha fazladır.

elvin
13-01-2009, 17:40
Aşağıdaki tablo, 1990 yılından 2008 yılına kadar geçen 18 yıllık süreç içinde sürekli artış eğiliminde olan sanayi üretim endeksinin, 2008 yıldaki keskin düşüşünü göstermektedir.

elvin
13-01-2009, 17:43
Amerika’da şirket karları 2007’nin üçüncü çeyreğinden itibaren arkaya beş çeyrekte düşüş göstermiştir. 2000-2001 yıllarında da Mart 2001’de başlayan resesyonun etkisiyle şirket karlarında sürekli düşüş görülmüştü. Şirketlerin 2008 yıl sonu bilançoları açıklandığında 2008’in son çeyreğinde de düşüşün devam ettiği görülecektir.

elvin
13-01-2009, 17:45
Yukarıda verilenlerin yanısıra, diğer başta gelen makro ekonomik göstergeler de Amerikan ekonomisindeki olumsuzlukları sergilemektedir.

Amerika’nın krizi durdurmakta ve bir depresyonu önlemekte zorlanacağına ilişkin bazı bulgular vardır. Bunlar üzerinde aşağıda durulmuştur.

1. Kredi Krizi Amerikan Hükümetinin Kontrol Edebileceği Boyutların Üzerinde

FED’in fon akımı raporuna göre Amerika’da faize dayalı borçlar 52 trilyon $’dır. U.S. Government Accountability Office’in tahminlerine göre 60 trilyon $’a ulaşan ihtiyat borçları ve yükümlülükler vardır. Bunların kapsamında sosyal güvenlik, sağlık ve emeklilik için ödenecek borçlar bulunmaktadır. Bunların dışında, Bank of International Settlements raporlarına göre türev ürünlerin toplam tutarı 596 trilyon $ veya yarım katrilyondan fazladır.

Bu borçlara karşılık, son aylarda hükümetin kurtarma planlarıyla piyasaya akıttığı paranın toplam tutarı şimdiye kadar 2.7 trilyon $ olarak açıklandı. Bu tutarın oldukça büyük ve hayal sınırlarını zorlayan ölçüde olmasına rağmen, büyük bir yığın haline gelen borçlarla karşılaştırıldığında ne denli küçük olduğu anlaşılmaktadır. Obama’dan beklenen 800 milyar $’lık yeni kurtarma paketinin de etkili ve yeterli olacağı şüphelidir.

Rakamlar doğrudan karşılaştırılabilir olmasa bile sorun hakkında bir fikir edinmek için ilk üç sütunda görülen, borçların ve türev ürünlerin büyüklüğü ile grafikte zorlukla görülen veya görülemeyen 2.7 trilyon $ tutarındaki kurtarma paketi tutarı karşılaştırıldığında, paketin çözüm sağlamada yetersiz kalacağı anlaşılmaktadır.

elvin
13-01-2009, 17:47
Halen Amerika’nın hem krizi etkisiz kılabileceğini, hem de kendileri için borç sağlayan, para harcayan, tüketim yapan taraf olabileceğini umanlar bulunmaktadır. Ancak böyle düşünenlerin dikkatinden kaçan nokta, bugün Amerika’nın oldukça borçlu bir ülke haline geldiğidir. Amerika’da toplam borçların ulaştığı düzey, 1929 yılındaki büyük buhran döneminde göre çok daha fazladır. Gerçekten de aşağıdaki grafik 1925-2005 yılları arasında Amerika’da faize dayalı borçların GSYİH’ya oranını ve bu orandaki yükselişi göstermektedir.

elvin
13-01-2009, 17:49
1929 Öncesi Amerika’nın toplam borçları GSYİH’nın %150’si ve %160’ı arasındaydı 2005 yılından itibaren GSYİH’nın %350’sine ulaşmıştır. Şunu da belirtmek gerekir ki bu grafik türev ürünleri kapsamamaktadır. Çünkü bu ürünler 1930’lu yıllarda oldukça az kullanılıyordu. Yukarıdaki grafik her ne kadar 2005 yılına kadar olan dönemi gösterse de 2005’den sonra da borçlar artmaya devam etmiştir. Bu durum aşağıdaki grafikten görülmektedir. Kredi piyasasındaki borçlar GSYİH’nın bir yüzdesi olarak 2005 yılından sonra da artarak %375’e yaklaşmıştır.

elvin
13-01-2009, 17:51
Anlaşıldığı üzere, hükümetin kurtarma paketleri bu krizi sona erdirmek için hem yetersiz hem de geç kalmıştır.

2. Kurtarma Paketlerini Finanse Etnek Kolay Olmayacak

Bilindiği üzere mevcut kurtarma paketlerine ek olarak Obama’nın da yeni bir kurtarma paketi açıklaması beklenmektedir. Ekonominin daraldığı, yatırım ve tüketimin azaldığı bir dönemde vergiler yükseltilerek veya devlet harcamaları kesilerek kurtarma paketleri finanse edilemez. Bunun yerine, krizin bu aşamasında hükümet yukarıda açıklanan borçlara ek olarak yeniden borçlanmaya çalışacaktır.

Geçtiğimiz günlerde U.S. Hazinesi 550 milyar $ borçlanacağını açıkladı. Bu tutar 2008 mali yılındaki cari açığa yakındır. Aşağıdaki tablodan görüleceği üzere 2008 yılı üçüncü çeyreğinde cari açık 696 milyar $ olmuştur.

ser53
13-01-2009, 17:51
SN ELVİN,çok güzel tablolar hazırlamışsınız.Benzer tabloları Türkiye için nereden bulabiliriz.Özellikle 1994,2001 ve 2008 için...Teşekkürler

elvin
13-01-2009, 17:53
Goldman Sachs, U.S. Hazinesi’nin yakın gelecekte borçlanma ihtiyacının 2 trilyon $ gibi yüksek bir tutar olacağını tahmin ettiğini açıklamıştır. Bu tutar kurtarma planlarını, varolan bütçe açığını ve vadesi dolan borçlarını finanse etmede kullanılacaktır.

Yüklü tutarda borçlanmak, diğer alternatiflerin yanısıra, yeni Hazine tahvillerinin çıkarılmasıdır. Bu da mevcut tahvil sayısını artırır. Devlet yeni tahviller çıkarmakla borçlanma olanaklarından yoğun şekilde yararlanırken, bu durum özel sektörün tahvil çıkarma yoluyla borçlanma olanağını daraltır. Çünkü özel sektör tahvillerinin yatırımcıya cazip gelebilmesi için sıfır riskli olan devlet tahvillerinden daha yüksek faiz ödemesi gerekir. Devletin çıkardığı tahvilere talep arttıkça bu talep faizler üzerinde yukarı yönlü bir baskı oluşturabilir. Bilindiği üzere, yüksek faiz oranları kredi krizini sona erdiremez, krizi daha da derinleştirir.

3. Tüketiciler ve Bankalar Hükümetin İsteklerinin Tersine Davranmaktadır

Amerika’da hükümet tüketicileri daha fazla borçlanmaya, daha fazla harcamaya ve daha az tasarufta bulunmaya yönlendirmeye çalışmaktadır. Ancak tüketiciler tümüyle bunun tersini yaparak, tüketimlerini azaltıp tasarruflarını artırmaktalar.

Aşağıdaki tablo yıllara göre perakende satışları yüzde ve çeyrek dönem ortalamaları olarak göstermektedir.

elvin
13-01-2009, 17:55
1999 Yılından bu yana perakende satışlar zaman zaman geçici olarak sıfırın altına düşse de tablodaki genel eğilim, perakende satışların ağırlıklı olarak artışı yönündedir. Ancak 2008’de perakende satışların düşüşündeki yoğunluk dikkat çekicidir.

Aşağıdaki grafik de otomobile pek düşkün olan Amerika’lıların otomobil alımlarını 2007 yılından itibaren ne kadar azalttıklarını göstermektedir. Grafiğe göre otomobil satışlarındaki düşüş 2008 yılında hız kazanmıştır.

elvin
13-01-2009, 17:56
Aşağıdaki tablo bireysel tüketim harcama oranlarını ve bu oranların 2007’den itibaren keskin düşüşünü göstermektedir. 2008’de bireysel harcamalar negatif olmuş ve -%4’e kadar düşmüştür. Bu da 1991 yılından bu yana görülenen en büyük düşüş oranıdır.

elvin
13-01-2009, 17:58
Tüketimden vazgeçen bireylerin tasarrufa yöneldikleri aşağıdaki tablodan anlaşılmaktadır.

elvin
13-01-2009, 17:59
2008 Yılında hızlı bir yükselişten sonra bir ara düşüşe geçen tasarruf oranı tekrar hızlı bir şekilde yükselmeye başlamıştır.

Amerika’da hükümet bankaları daha fazla kredi vermeye, tüketicilerin kredi kartı taleplerini kabul etmeye ve neredeyse batmakta olan şirketlere bile borç vermeye ikna etmeye çalışmaktadır. Bankalar ise tüketiciler gibi tümüyle bunun tersini yapmaktalar. Bankalar da tasarruf önlemi olarak borçları azaltmakta karar kıldırlar. Bu durum FED’in banka borçlarına ilişkin son anketinden de anlaşılmaktadır.

Borç alma ve vermedeki bu duraksamanın nedeni, kişi ve kurumların Amerika’da aslında nelerin kötü gittiğini sonunda anlamaya başlamalarıdır. Aşırı borçlanma ve yetersiz tasarrufun nelere yol açtığını gördüler ve yeni korkular oluşmaya başladı. Bunlar; depresyon ve deflasyon. Hayatta kalma güdüsüyle önlem almaya başladılar. En büyük önlem olarak da harcamaları ve borçları azaltıp, tasarrufu artırmayı benimsediler.

4. Borç ve Deflasyonun Kısır Döngüsü

Yukarıda da belirtildiği üzere Amerika uzun yıllardır borçlanmayı sürdürmüş ve bu borçlar şimdiye kadar önemli bir sorun çıkarmamıştı. Bilindiği üzere borçlanan taraf borcunu ödeyecek getiri elde ettiği ya da borcu borçla ödediği sürece borçlanmak büyük bir sorun yaratmaz. Ancak getiri azalır ya da borçlanma dengesi bozulursa borçlar büyük bir felakete neden olabilir.

Borçlar tek başına genellikle tolore edilebilir durumdadır. Deflasyon da tek başına o kadar kötü değildir. Deflasyon evleri alınabilir, üniversite eğitimini ulaşılabilir ve benzin deposunu doldurulabilir kılar. Ancak borçlar ve deflasyon bir araya geldiğinde depresyon kaçınılmaz hale gelebilir. İçinde bulunduğumuz dönemde, deflasyonun borçları aşağı çektiği ve borçların deflasyonun hızlanmasına yardımcı olduğu güçlü bir kısır döngüden söz edilebilir. Bu durum aşağıda açıklanmaya çalışılmıştır.

• Amerika’da konut piyasasında borçların ödenmemesi ve hacizli evlerin alelacele yoğun bir şekilde satışa sunulması, bu yoğun satışların konut fiyatlarını düşürmesi ve düşen fiyatların borçları karşılayamaması sonuçta yeni ödeme sorunları ve yeni hacizler ortaya çıkardı.

• Wall Street’de şirket iflaslarının daha da artmasından korkulduğu için alelacele hisse senetleri, şirket tahvilleri ve her türlü varlık satılarak paraya çevrilmeye başlandı. Bu satışlar piyasayı aşağıya çekti ve düşen piyasa sonuçta daha çok şirketin iflasına yol açtı.

• Tüketiciler, küçük ve orta boy işletmeler, hastaneler, okullar, yerel yönetimler, ülkenin bütünü ve hatta diğer ülkeler aynı aşağı yönlü sarmalın içine düştüler. Bu sarmalda harcamalarda keskin düşüşler, çalışanların işten çıkarılması, varlıkların değer kaybı, gelirlerdeki düşüşler ve sonuçta harcamaların tekrar ve daha çok düşüşü yaşandı.

5. Piyasa Gücü

Piyasa gücü bir politikacı ya da bir bürokrattan daha kuvvetlidir. Hükümet tüketicileri, bankaları, diğer finansal kurumları, özel sektörü ve yatırımcıları kısaca her şeyi kontrol altında tutamaz. Bu bağlamda yapabilecekleri sınırlıdır. Hükümetlerin yatırımcıların sahip oldukları varlıkların fiyatını düşürmelerini, Dow veya S&P’un değer kaybetmesini, gayrimenkul, emtia ve şirket tahvilleri piyasasındaki çöküşü engellemede elinden fazla birşey gelmez.

Devlet borçlanmak amacıyla tahvil ve bono çıkardığında, yatırımcı bu varlıkları satın alarak devlete borç vermiş başka bir deyişle devleti finanse etmiş olur. Devlet yatırımcıya neyi, ne kadar, hangi tutarda satın alması gerektiği konusunda baskı yapamaz. Buna karar verecek veya kontrolü elinde tutacak olan yatırımcının kendisidir. Bu durumda güç yatırımcının elindedir. Bu güç de borç verme gücüdür, piyasa gücüdür. Sözkonusu piyasa ise devletin çıkardığı ve yatırımcının sahip olduğu finansal varlık piyasasıdır.

Borçlanmak durumunda olan bir devletin yatırımcıya ihtiyacı vardır. Yatırımcının sahip olduğu tahvilleri elinde tutmasına, devlet harcamalarını ve bütçe açığını finanse etmesi için yeni ve daha çok tahvil almasına ihtiyacı vardır. Bir bakıma devlet yüksek tutarlara ulaşan finansal varlıklar çıkarmakla, kritik kararları almadaki gücü de devletten, devletin finansal varlıklarına yatırım yapan yatırımcıya transfer etmiş olmaktadır.

Kendi sorunlarıyla boğuşan Amerika’nın zor durumda kalan her şirketi, ülkeyi kurtaracağını, yayılmakta olan krize çare olacağını, Amerika’nın gücünün buna yeteceğini düşünmenin fazla bir yararı olmasa gerek. Amerikan hükümetinin bu krizi sona erdirmede, borçlardaki ödeme güçlüğü ve deflasyonun oluşturduğu kısır döngüyü kırmada ve depresyonu önlemede yetersiz kalma olasılığı yüksektir.

Aslında, ne Amerikan hükümeti veya başka bir hükümet ne de piyasa gücü geçmişte işlenen finansal günahları silme yeteneğine sahip değildir.

elvin
13-01-2009, 18:32
Yukarıdaki araştırma Nurgül Chambers'a aittir.

www.bilgeyatirimci.com dan alınmıştır.

elvin
18-01-2009, 08:38
IMF Anlaşmasına Peşin Teşhis - Korkut Boratav
18/01/2009 08:19




IMF’de tuhaf şeyler mi oluyor? “Kriz algılaması” halinde daima şartlı refleks olarak, “kemerler sıkılsın” tepkisini vermiş olan IMF’nin önce direktörü Strauss-Kahn, sonra da baş iktisatçısı Blanchard, uluslararası krize karşı genişleyici mali politikaları savunmaya başladılar. Bu tutumu adeta resmîleştiren bir belge ürettiler; bir nicel hedef bile oluşturdular: Krizden çıkmak için, kamu maliyeleri milli gelirlerin yüzde 2’si oranında bir talep pompalaması yapmalı imiş…

Bir yandan dünya kamuoyuna bu “yeni çehre”yi sunan IMF, bir yandan da kriz nedeniyle köşeye sıkışan ekonomilerle stand-by anlaşmaları yapıyor. Son iki ay içinde İzlanda, Pakistan, Ukrayna, Macaristan, Letonya ve Beyaz Rusya ile anlaşmalar imzalandı. İzlanda dışında hepsi IMF’nin geleneksel kriz yönetimi reçetesini içeriyor: “Özellikle maliye politikalarını sıkılaştırarak iç talebi bastırın; cari açığı böylece azaltın; dış borçlarınızın kesintisiz finansmanını bizim kredilerimizi de kullanarak üstlenin; döviz kontrolları veya yepyeni devlet müdahaleleriyle piyasa mekanizmasını bozmayın…”

Doktrin değişikliği henüz “sahaya” yansımadı mı? Pek de öyle değil. Kimine “perhiz” (daralma), kimine “lahana turşusu” (talep pompalaması) öneren IMF’nin aslında iki reçetesi var. Yukarıda sözünü ettiğim metinlere dikkatle bakılırsa satır aralarına sıkıştırılmış küçük uyarılar farkediliyor ve görülüyor ki, “krize karşı lahana turşusu” reçetesi, bazı istisnalar dışında herkes için öneriliyor. İstisnaları oluşturan talihsizleri ise cımbızla bulup çıkarıyorsunuz: “Yüksek dış borçluluk, yüksek risk primleriyle karşı karşıya olan ve artan kamu harcamalarının dış açıkları yükseltebileceği koşullarda” genişletici malî politikalar uygun değildir.

“Krizi aşmak için kamu açıklarını genişletin” formülüne aslında “IMF reçetesi” demek abestir; zira, metropol ülkelerin tümü bu Keynes’gil yöntemlere kendiliğinden geçiverdiler. 2008 krizini cari işlem fazlası koşullarında karşılayan büyük çevre ekonomileri (örneğin Çin, Brezilya, Arjantin, Kore) de ekonomik daralmayı iç talebi pompalayarak frenlemeye yöneldiler. Bunu da IMF’ye baş vurmadan ve metropol sermayesinin desteğiyle yaptılar.

“Malûm” reçete ise, IMF’ye stand-by talepleriyle gelen kırılgan çevre ekonomileri için sessiz-sedasız devreye girmiştir. “Kırılganlık”, özetle, “yüksek dış borç, yüksek cari açık” olarak algılanıyor. Örneğin, Kasım sonrasında stand-by imzalayan beş çevre ekonomisiyle Türkiye’yi birlikte alırsanız, cari açıklarının milli gelirlere oranı 2007’de ortalama yüzde 8’dir. Çevre ekonomilerinin tümü ise aynı yılda cari işlem fazlası verdi; son yıllarda dış borçlanma tempoları yavaşladı. Dolayısıyla bizlerin malûl olduğu “artan kırılganlık” durumu istisnaîdir…

***


IMF’nin liderleri, “dökülenler hariç her ülke bütçelerinin milli gelirdeki paylarını yüzde 2 oranında genişletsin” mesajını verirken bizimkiler ne yapıyordu? Önce bu işlerden sorumlu bakan, “IMF ile ezber bozan bir anlaşma” yapacaklarını müjdeledi. Sonra da, IMF uzmanları Türkiye’ye gelmeden 2009 bütçesinde 13 trilyon YTL’lik (2008 milli gelirinin tahminen yüzde 1.4’ü oranında) kısıntı yapıverdiler ve ekonomi inişe geçmişken, daraltıcı mali politikalara yönelerek, krizi derinleştirme yolunu seçtiler. Böylece Türkiye ekonomisinin “dökülenler” arasında yer aldığını kabl etmiş oldular. “Ezber bozma” söylemi ise, herhalde, “onlar istemeden biz yapmış olalım” diyebilmek için ortaya atılmıştır.

***

Kritik soru şudur: 2008 krizine Türkiye niçin “dökülenler” arasında yakalandı? Sağlıklı bir iktisat çözümlemesi, 2001 krizi sonrasında Türkiye’ye kabul ettirilen IMF-güdümlü neo-liberal politikaları ve bunlara tam teslimiyet göstermiş olan siyasi iktidarları sorumlu gösterecektir. Sermaye hareketlerinde ve (Gümrük Birliği aracılığıyla) dış ticarette tam (ve rakip ülkelere karşı asimetrik) serbestleşme; TCMB’nin enflasyon hedeflemesine kilitlenmesi sonunda dünya ekonomisindeki en yüksek reel faiz oranı; oluk oluk giren yabancı sermayenin pompaladığı iç talep genişlemesi ve ucuzlayan döviz…

Bu öğeler iki sonuca yol açmıştır: Birincisi, yerli sanayi korumasız duruma sürüklenirken, cari işlem açığı astronomik boyutlara çıkmıştır. İkincisi, dıştan borçlanmanın serbestleşmesi, yüksek iç kredi faizleriyle birleşince özel sektörün ve Türkiye’nin dış borç stoku dört nala büyümüştür. Yüksek dış açık, yüksek dış borç ise, Türkiye ekonomisinin uluslararası krize çürük konumda yakalanması anlamına gelmiştir.

2001’de olduğu gibi, ekonomiyi kırılganlaştıran IMF, krizi yönetmek için bir kez daha Türkiye’ye çağrılıyor.

Kriz tartışmalarının ilk adımı, bu durumun teşhir edilmesi olmalıdır.

elvin
18-01-2009, 18:37
Monday, January 12, 2009
[k]rizin İkinci Aşaması…
Aralık ayının son yazısında,“2008’de mali piyasaları vurankrizin giderek tüm ekonomiyietkilemeye başladığı, 2009’a bu sürecin damgasını vuracağı üzerinde bir mutabakatın oluşmaya başladığına” dikkat çekmiştim. Geçen hafta medyada tartışılan ekonomik veriler, krizin mali aşamasını geride bırakarak“reel ekonomiyi” (üretimi ve istihdamı) vurmaya, toplumsal etkilerini gerçekten hissettirmeye başlayacağı ikinci aşamasına girdiğini gösteriyordu.

[k]riz üzerine bir açıklama
Krizi iki düzeyde düşündüğüm için başlıkta krizi küçük harfle yazdım. Birincisi “yapısal [k]riz”, öbürü“konjonktürel [k]riz”. Yapısal kavramını, 1970’lerin başında ortaya çıkmaya başlayan ve ertelendikçe büyüyerek, dünya ekonomisinde yaygınlaşarakgelen bir aşırı üretim/eksik tüketim (bu ikisini bir madalyonun iki yüzü, sermayenin artık değer üretme, kâr gerçekleştirme kapasitesindeki gerileme eğilimin kendini dayatmasının sonucu) sorunun bir türlü aşılamamasına atıfla kullanıyorum. Konjonktürel kavramını da her erteleme modeli tükendiğinde, aşırı üretim/eksik tüketim eğilimi kendini dayatırken yaşanan“sarsıntılara”/çöküşlere atıfla kullanıyorum. [k]rizin ikinci aşaması derken bu konjonktürel düzeye gönderme yaptığım için krizi küçük harfle yazdım.

Marx da “aşırı üretim dönemlerinde spekülasyon düzenli olarak oluşur. Spekülasyon aşırı üretim sorununda, geçici piyasa olanakları sağlayarak bir rahatlama yaratırsa da tam da bu nedenle krizin patlak verme sürecine katılır ve patlamanın şiddetini arttırır. Kriz, önce spekülasyon alanında başlar; ondan sonra üretimi vurur. Yüzeysel bir gözlemciye krizin nedeni, aşırı üretim değil, aşırı spekülasyon olarak görünür; halbuki bu aşırı üretimin yalnızca bir semptomudur” (The Revolutions of 1848, New York Vintage, 1974, sf. 285) saptamasını yaparken tam da bu noktaya dikkat çeker. Kapital’in I. cildinde de Marx, “parasal krizin her krizin bir aşaması olduğunu ve krizin özgün biçimiyle karıştırılmaması” konusunda uyarır (International Publisher, 1967 sf. 138).

Geçen hafta basında, 2009 yılıyla birlikte krizin, reel ekonomiyi etkilemeye başlayacağı bir aşamaya girdiğini vurgulayan çok sayıda yoruma rastladım. Örneğin, Euro Analysis’den,Satyajit Das, yaşananları bir savaşa benzeterek “2008 yılı şok ve dehşet yılıydı. 2009 yılı, acımasız ve kanlı bir siper savaşına benzeyecek” diyordu. Hafta boyunca gelmeye başlayan tüketim, üretim, istihdam verileri de bu yorumları destekler yöndeydi.

‘Çöküş’, 1947’den bu yana, 300 yıldır ilk kez…
Geçen hafta, basında bu alt başlıktaki sözcüklere de sıkça rastlanıyordu: ABD’de “emek piyasası çöküyor” (Bloomberg), “işten çıkartmalarda, 1947’den bu yana en büyük artış” (Market Watch). “Sanayi üretimi her yerde birden çöküyor”(Merrill Lynch), “Dünyada sanayi üretimi her yerde tökezledi” (Wall Street Journal). Dünya mikroçip piyasasının yüzde 80’ini kontrol eden Intel ve geri kalanını üreten AMD’nin satışları yüzde 35 düştü(Financial Times), “ABD’ de işsizlik 1945’ten bu yana en yüksek düzeye ulaştı”, İngiltere Merkez Bankası faizleri, 1694’te kurulduğundan bu yana, en düşük düzeye indirdi.

JP Morgan’ın küresel imalat sanayisi performansını ölçen PMI (satın alma müdürleri endeksi) rekor düzeyde gerileyerek 33.2’ye indi (50’nin altı daralma anlamına geliyor). Bu küresel imalat sanayisi üretiminde gözlenen yüzde15’lik gerilemeyle uyumluydu. Aralık ayında ABD imalat sanayisini izleyen fabrika siparişleri endeksi beklenenin çok altında gerçekleşerek 32.4’e düştü.

Avro bölgesine gelince, The Daily Telegraph’ın ekonomi editörü daralma hızının 1930’lar düzeyini yakaladığına dikkat çekiyordu.“Büyük Depresyon” sırasında bugünkü Avro bölgesi büyüme hızı, 1930-31-32 yıllarında sırasıyla, yüzde eksi 3, yüzde eksi 5 ve yüzde eksi 4 olmuş. Gerçekten de Avro bölgesinde imalat sanayisi üretimi aralık ayında, bir önceki döneme göre yıllık yüzde 12 düşerken bu oran Almanya’da yüzde 32.7, Fransa’da yüzde 34.9, İspanya’da yüzde 28.5 olarak gerçekleşmiş. Japonya’da sanayi üretimi kasım ayında yüzde 8 gerilemişti (derleyen, RGE Monitor, 09/01/09). İngiltere’de de kasıma kadarki 9 ayda imalat sanayisi üretimi yüzde 7.8 düştü (Dow Jones Newswire, 09/01).

Bu gerilemeler dünya ticaretine de yansıyor. Avro bölgesinin lokomotifi Almanya’nın ihracatı kasımda bir önceki aya göre yüzde 10’dan fazla gerilemiş(Financial Times Deutscheland,09/01) Council On Foreign Relations ekonomistlerinden Brad Setser’de “Asya’dan daha kötü haberler” başlıklı yorumunda, Tayvan’ın yıllık ihracatının yüzde 40 gerilediğine işaret ediyor, gerilemenin Çin elektronik pazarındaki daralmadan kaynaklandığını yazıyordu. Güney Kore’nin ihracatı da aralık ayında yıllık yüzde 17 düşmüş. Setser, Japonya’nın ihracatındaki gerilemenin Almanya’nınkini geçtiğini, tüm bu görüntünün dünya pazarındaki daralmayı yansıttığını vurguluyor. Üretim ve ihracat verileri, başta ABD, Avro bölgesi Japonya olmak üzere dünyanın en önemli ekonomilerinin devinimleri arasında, 1928-35 döneminde olduğu gibi bir senkronizasyon oluştuğunu[1] gösteriyor.

Ekonomistler ne diyor ?
Haftanın ilginç yazılarından biri de Business Week baş ekonomisti Michael Mandel’in 3 Ocak’ta San Fransisco’da yapılan geleneksel yıllık American Economic Association, toplantısıyla ilgili izlenimlerini içeriyordu. Robert Mandel, Kenneth Rogof, Edmund Phelpsve IMF Baş Ekonomisti Olivier Blanchard gibi “ağır topların”katıldığı toplantıda “karamsarlık”egemenmiş, ekonomistlerin önerileri arasında da önemli farklılıklar gözleniyormuş.

Mandel hükümetin öncelikle tüketimi canlandırmak için yarım trilyon dolar dağıtmasını önerirken, Phelps tüketimi körüklemenin yararlı olmayacağını, federal hükümetin altyapıyı yenileyecek iş yaratacak yatırımlara ve vergi indirimlerine yönelmesi gerektiğini savunuyormuş.Blanchard, doğru politikalar uygulanırsa seneye bu tünelden çıkarız derken önümüzde bir devlet iflasları dalgası var diyenRogof çok daha kötümsermiş. Tüm kötümser yaklaşımlara karşın, “konsensüs” resesyonun bir depresyona dönüşmeyeceği üzerinde oluşmuş. İroni şu ki, ilk gün yaptığı konuşmada Rogofekonomistleri, fazla iyimser olmakla, krizi önceden görememiş olmakla suçlamış.

Rogof haklı. Ama bu durumun değişmesini beklemeyin. Çünkü bunların hepsi “piyasa ekonomisti” ve “göz her şeyi görebilir ama asla kendini göremez”. Bu ekonomistler, baktıkları piyasanın bir parçası, o yüzden, onlar için görüntünün her zaman bir noktası “kör” kalmaya mahkûm. Orada da krizin dışsal değil, kapitalizmin kendisinin ürettiği bir olgu olduğunu gösteren emek sermaye ilişkisinin ve çelişkisinin dinamikleri var. Krizi önceden görebilmek için bu noktaya bakabilmek gerekiyordu. Ancak, bu “piyasa ekonomisinin”dışından gerçekleştirilebilecek bir şey.

Yine de ben bir uyarıda bulunayım, iki gözlem çok önemli. Birincisi Intel ve AMD’nin üretimlerindeki büyük gerilemeler, sistemin en üretken kesiminin durumunu gösteriyor. İkincisi önde gelen ekonomilerinsenkronizasyona girmesi krizin daha da derinleşeceğinin işareti…

elvin
20-01-2009, 12:22
IMF ile ilgili yaygın yanlışlar

MAHFİ
EĞİLMEZ

Ekonomi

20/01/2009
mahfie@gmail.com





Yeni bir stand by düzenlemesi çalışmaları hız kazanınca IMF konusundaki yaygın yanlışlar yine ortaya dökülmeye başlandı. Yanlışların en masumu stand by düzenlemesine stand by anlaşması yakıştırması yapılmasıyla ortaya çıkıyor. Stand by anlaşması olarak çevrilmesi için İngilizcesi’nin stand by agreement olması gerek. Oysa deyimin aslı stand by arrangement. Bu deyim Türkçe’ye stand by düzenlemesi olarak çevrilebilir. Bu basit bir hata değil çünkü düzenleme ile anlaşma arasında çok derin farklar söz konusu. IMF ile ortak bir program yapmak ve uygulamak isteyen ülke IMF’ye niyet mektubu (letter of intent) verir ve IMF de bunun karşılığında stand by düzenlemesi (stand by arrangement) yapar. Bu bir anlaşma değil, bir tarafın niyet ifadesine göre karşı tarafça yapılmış bir düzenlemedir.
İkinci ve daha önemli bir yanlış IMF’deki icra direktörümüz Willy Kiekens’ın konumuyla ilgili olarak çıkıyor. Yorumlara bakılacak olursa IMF ile bir düzenleme kesinleşmeye doğru gittiği için IMF’den böyle üst düzey bir yönetici geldi. Bu son derecede yanlış yorum bilgi yetersizliğinden ileri geliyor. IMF’nin yönetim kurulu konumundaki kurulunun adı icra direktörleri kurulu. Bu kurul 24 kişiden oluşuyor. Bunlardan beşi (ABD, Almanya, İngiltere, Fransa ve Japonya) atamayla geliyor, geri kalan 19’u ise seçimle geliyor. Bunlardan birisini Rusya, birisini Çin ve birisini de Suudi Arabistan tek başlarına seçiyor. Kalıyor geriye 16 direktör koltuğu. IMF’nin üyesi olan ülkelerin sayısı 185 olduğu için atamayla icra direktörü belirleyen 5 ve tek başına icra direktörü seçebilen 3 ülke dışındaki 177 ülke kalan 16 direktörü belirliyor. Bunun için de ülkeler, adına IMF jargonunda ‘constituency’ denilen gruplarda toplanıyor ve aralarından en çok kotası olan ülkenin adayını icra direktörü olarak seçiyorlar. Bu icra direktörünün görevi o grupta bulunan ülkelerin haklarını savunmak. Türkiye’nin bulunduğu grupta Belçika, Avusturya, Macaristan, Çek Cumhuriyet, Slovak Cumhuriyeti, Lüksemburg, Slovenya, Kazakistan ve Belarus yer alıyor. Bu ülkeler içinde kotası ve oy oranı en yüksek ülke Belçika olduğu için onun gösterdiği aday icra direktörü olarak seçiliyor ve bu ülkeleri temsil ediyor. Yani özetle söylemek gerekirse Belçikalı Willy Kiekens, grubumuzdaki öteki ülkeler gibi bizim de IMF’deki temsilcimiz, bir anlamda elçimiz.
Dolayısıyla IMF gönderdiği için değil, bizim haklarımızı icra direktörleri kurulunda korumak üzere, biz çağırdığımız için geliyor.
Üçüncü ve belki de en önemli yanlış geçmişte yapılan 17 stand by düzenlemesinin işe yaramadığı, yalnızca son iki stand by düzenlemesinin olumlu sonuç yarattığı yanılgısı. Türkiye, bugüne kadar 19 stand by düzenlemesine konu oldu. İlk 15 stand by düzenlemesi son 4 stand by düzenlemesinden farklıdır. İlk 15 stand by düzenlemesi ödemeler dengesi sıkıntıları nedeniyle ortaya çıkan destek arayışlarının sonucu olarak yapılmıştır. Unutmamak gerekir ki Türkiye 1980’lere kadar tarım ürünleri ihraç eden bir ülkeydi. Havalar kötü gidince ihracatı düşer ve ithalat yapamaz hale gelir, IMF desteğine muhtaç kalırdı.
O nedenle önceki düzenlemelerin çoğu bu tür geçici ödemeler dengesi krizlerinden çıkabilmek için devalüasyon izni ve biraz da IMF desteği almak için yapılırdı. Ödemeler dengesiyle sınırlı kalan geçmişteki stand by düzenlemelerini, şimdilerde yapılan geniş kapsamlı stand by düzenlemeleriyle karşılaştırmak kesinlikle doğru değildir. Kaldı ki geçmişte yapılmış olan stand by düzenlemelerin en az yarısı amaca ulaşmak açısından son derecede başarılı sonuçlar vermiştir. 1980’li yıllarda yapılan ve bugünkü stand by düzenlemelerine en çok benzeyen stand by düzenlemelerinin sonuçları ise IMF tarafından dünyaya başarılı program örneği olarak gösterilmiş ve kitap olarak yayımlanmıştır (George Kopits, Structural Reform, Stabilization and Growth in Turkey, IMF Occasional Papers No 52, May 1987.)
Yanlışı düzeltmeye çalışmak çoğu kez doğruyu söylemekten zordur.

elvin
20-01-2009, 17:54
Asaf Savaş Akat

Ekim’de istihdam
ABD’nin ilk siyah Cumhurbaşkanı Hüseyin Barack Obama bugün yemin ederek Beyaz Ev’e taşınıyor. Demokrat Parti’den adaylığı kesinleştiğinde neden desteklediğimi açıkladım. Seçimi kazanmasını neden önemsediğimi ayrıca anlattım.

Obama’nın başkanlığı çok zor bir dönemde devraldığı açıktır. Sekiz yılllık Bush iktidarı ABD’ye pahalıya maloldu. Dış ve iç politikada fevkalade önemli sorunlar birikti. Üstüne son 80 yılın en vahim küresel ekonomik krizi geldi.

ABD hâlâ dünyanın en büyük askeri, siyasi ve ekonomik gücüdür. Dolayısı ile Obama’nın uygulayacağı politikaların etkisi kendi vatandaşları ile sınırlı kalmayacaktır. Geri kalan dünyaya da uzanacaktır.

Obama başarılı olacak mı? Elde yeterince veri yok. Olsa olsa şu ana kadar gelen işaretlerin olumlu yönde olduğu söylenebilir. Seçimi kazanmakta gösterdiği beceriyi yönetimde tekrarlanmasını temenni ediyorum.

İstihdamsız büyüme

Türkiye verilerine bakmaya devam ediyoruz. Sanayi üretimi, dış ticaret ve ödemeler dengesini gördük. Sıra TÜİK tarafından yayınlanan Ekim ayı (Eylül-Ekim-Kasım) istihdam ve işsizlik verilerine geldi.

2001 krizini izleyen yıllarda tutturulan yüksek büyüme hızlarına karşı eleştirel tavrım biliniyor. “Sanayisiz, ihracatsız, istihdamsız ama enflasyonist büyüme” dedim. 2003 sonrasında uygulanan yanlış para politikalarını sorumlu tuttum.

Bunlar içinde istihdam sorunu özellikle önemlidir. Geri planda Türkiye’nin nüfus ve istihdam yapısı yatıyor. Bir: Çalışma çağındaki nüfusta yıllık artış 763 bin kişidir. İki: Tarım kesiminde hâlâ 5.9 milyon kişi (toplamın yüzde 27’si) istihdam edilmektedir.

Dolayısı ile bir yandan tarımı bırakanlara diğer yandan artan nüfusa tarım dışı kesimde istihdam yaratmak gerekmektedir. Ne kadar? Örneğin Seyfettin Gürsel işsiz sayısını sabit tutmak için her yıl tarım dışında 550 bin yeni istihdam gerektiğini hesaplamaktadır.

Maalesef hızlı büyüme dönemlerinde bile bu sayılara ulaşılamamıştır. Bir kanıtı iş gücüne katılma oranının düşüklüğüdür. Diğeri işsizlerin sayısındaki artıştır. Neticede hızlı büyümeye rağmen istihdam ve işsizlik sorunları ağırlaşmıştır.

Tarım dışı istihdam azalıyor

Diğer göstergelerden 2008 ilkbaharında büyümenin yerini duraklamanın aldığını, sonbaharda ise küçülmeye dönüştüğünü biliyoruz. Doğal olarak konjonktürdeki kırılma istihdam ve işsizliğe de yansıyor.

Son iki yılın mevsimlik etkiden arındırılmış tarım dışı istihdam sayıları grafikte görülüyor. Kasım 2006’da tarım dışı istihdam 15.7 milyon kişidir. Ekim’de 15.9 milyon kişiye yükselmiştir. İki yılda tarım dışı istihdam artışı sadece 250 bindir.

Son dönem eğilimlerine bakalım. Tarım dışı istihdam Haziran 2008’de 16 milyon kişi ile zirveye çıkıyor. Temmuz’dan itibaren gerileme başlıyor. Tarım dışında istihdam dört ayda 100 bin kişi azalıyor.

Önümüzdeki aylarda tarım dışı istihdamda düşüş hızlanacaktır. İktisadi, siyasi ve toplumsal sonuçları çok tehlikeli bir süreç başlamıştır. Bence iktisat politikasının birinci önceliği işsizlikle mücadele olmalıdır.

elvin
21-01-2009, 00:02
Osman UlagayDünya Gözü
Obama ile iyimserim, Roubini ile karamsarım
20 Ocak Salı 2009


Türkiye’nin ve dünyanın içinde bulunduğu ortamda iyimser olmak kolay değil ama ben bugün iyimserim. İyimserim, çünkü dünyanın ufkunu karartan George W. Bush kâbusu bitiyor ve Barack Obama ABD Başkanı olarak göreve başlıyor.
İyimserim, çünkü cehaletini ve görgüsüzlüğünü entelektüel düşmanlığı ile taçlandıran bir ABD başkanı gidiyor, entelektüel birikimiyle ve bu birikime sahip kadrosuyla umut veren bir başkan geliyor.
İyimserim, çünkü işkence ve gaddarlık dahil her türlü yöntemi kullanarak ABD’nin gücünü kanıtlamaya çalışan ilkel kovboy gidiyor; ahlaki dayanaktan yoksun güç kullanımının kimseye yarar sağlamayacağını, tersine herkese zarar vereceğini bilen bir hukuk ve kanun adamı geliyor.

ABD’nin önemi
George W. Bush’un büyük fiyaskolarla dolu olan döneminin en öğretici yanı, ABD’nin küresel oyundaki büyük önemini herkese hatırlatması oldu. Bush yönetiminin 11 Eylül sonrasında izlediği ilkel ve maceracı çizgi, ABD’nin dünyadaki itibarını iki paralık etmekle kalmadı, küresel gerilimi artırdı. ABD’de başlayan finansal krizin uluslararası finans sistemini ve küresel ekonomiyi temelinden sarsan şokları, ABD ekonomisinin belirleyici konumunu bir kez daha gözler önüne serdi.
ABD’nin önemini bildiğim için bugün iyimserim. Son anketlere göre Amerika halkının % 83’ünün desteğine sahip görünen Obama’nın bütün toplumsal kesimlerle iyi ilişki kurabilen bir siyasetçi olduğu belirtiliyor. Dünyadaki beklentilere de önem veren Obama’yı dünya da umutla bekliyor. Böylesine kritik bir dönemeçte, entelektüel birikime önem veren bir liderin, güçlü bir kamuoyu desteğiyle ABD’nin başına geçmesi haklı bir iyimserlik nedeni olabilir.

Roubini karamsar
ABD ekonomisinin krize doğru sürüklendiğini en erken teşhis eden ekonomistlerden biri olan Nouriel Roubini birkaç gündür doğduğu kent olan İstanbul’da idi. Bir dost davetinde kendisiyle sohbet etmek olanağını buldum. Roubini de benim gibi Obama’nın ABD Başkanı olmasını önemsiyor, Obama’nın ekonomi yönetimine getireceği ekibe de çok güveniyor ama buna karşın ABD ve dünya ekonomisinin yakın geleceği için pek iyimser değil. Roubini’ye göre:
- Geçen yılın şirket bilançolarının ve banka sistemindeki yeni zararların açıklanması, ABD’deki ve dünyadaki resesyonun boyutlarının ortaya çıkması bir süre daha kötü haber trafiğini yönlendirecek. Bu nedenle borsalarda yükseliş beklemek için henüz erken, hatta bir düşüş dalgası daha yaşanabilir.
- Çin ve Asya ülkeleri krizden çok ciddi biçimde etkileniyor. Çin’in büyüme oranı onlar için kritik eşik olan % 6’nın bile altına inebilir ama bu düşüşün resmi rakamlara yansıtılmasını beklemeyin.
- ABD, 2009 yılının sonlarından itibaren, resesyondan çıkış sürecine de öncülük edebilir ama kimse ABD ekonomisinin ve küresel ekonominin kriz öncesi dönemdeki büyüme temposuna geri dönmesini beklemesin.
- Türkiye 2001 krizini yaşadığı için bu krize daha dayanıklı bir banka sistemiyle ve mali yapıyla girdi ama bu kez de özel sektörün dış borçları sorun oluşturabilir.

elvin
21-01-2009, 08:31
KRİZİN ŞİDDETİ
KRİZİN ŞİDDETİ

21 Ocak 2008



Önce ciddiye alınmaz,

Daha sonra bazı belirtiler ortaya çıkmaya başlar.

Kabullenmek oldukça zordur.

Ardından, işsizlik ve kapanan firmalar öyle hızlı yukarı fırlar ki, ,

Kamuoyu baskısı karşısında, alel acele bir şeyler yapılıyormuş görüntüsü verilir.

Bu arada kurlar tırmanışa geçmiştir ve bir panik havası her tarafı sarar…

Gerçekten radikal ve gidişatı tersine çevirecek önlemler alındığında ise!

Binlerce firma zaten batmış ve yüz binlerce kişi işsiz kalmıştır.

Şu anki rakamlar 2001 krizinin şiddeti kadar bir kriz geçirdiğimizi söylüyor.

Düşen üretim miktarı, düşen kapasite kullanım oranları, reel sektörün en az 2001’deki kadar krize battığını gösteriyor. Aşağıdaki grafiklere bir bakınca ne dediğimi anlayacaksınız. Bu grafikler sanayi üretim endeksindeki yıllık bazda (bir önceki yılın aynı ayına göre) % değişimi gösteriyor.

elvin
21-01-2009, 08:38
Hala TEĞET geçmekten bahsediyorsak. HAYIIIIIRRRR! Kriz teğet geçmiyor… GEÇMEYECEK….

Şu an her gün en az 500 kişi işsiz kalıyor. 2007 Ekim 2008 Ekim arasında 318 bin kişi işini kaybetmiş. Demek ki her ay ortalama 10 bin kişi işini kaybetmiş. Bu sayı son aylarda çok daha yüksek bir ortalamaya ulaştı.

Bundan sonraki süreçte is, batan şirketler ve batan reel sektörün kendisiyle birlikte bankacılık sektörünü de girdabın içine çektiğini göreceğiz. UYANIIIIIINNNNN!... Oturup Asya krizinde neler olduğunu bir bir inceleyip ders alın. Hala yapabileceğimiz çok şey var… LÜTFEN... ŞU GÜZELİM HALKIMIZ İÇİN, ALLAH RIZASI İÇİN ŞU KRİZİ HALA GÖRMEZDEN GELMEYİN…

Bana borsada alım zamanının gelip gelmediğini soruyorlar… Aşağıdaki grafiğe bir bakın, basit bir grafik çok şeyler söylüyor…

elvin
21-01-2009, 08:39
2001 krizi sonrasında borsa endeksi 7500 ile 12500 arasındaki 5 bin puanlık marjda tam üç yıl dalgalanmış. Bundan sonraki en az 16 ay içinde de borsanın 20 bin ile 30-32 bin aralığında dalgalandığını ve belki de 20 binin altının da görüldüğü dönemleri de görebilirsiniz.

NOT: Cenazemiz olduğu için bugün AFYON'da olacağım. Bu nedenle video yorum verilememiştir. Fakat bu yazının yazıldığı sırada Dow Jones endeksi 8000 bini aşağı kırmış durumdaydı ve seansın kapanmasına 20 dakika kalmıştı. Son video yorumumda bu tehlikeye işaret etmiştim ve dow jones yukarı gidiyor gibi yapıp 8000 bini aşağı kırdı. Bugün bu nedenle piyasalar stresli olacaktır. Endeksin 24 bine kadar gerilemesini bekleyebiliriz. Ayrıca dolarda da 1.75 seviyeleri yeniden görülebilir. Şu an sanki ikinci dalga başlamış gibi bir durum var ve bu aşamada borsadan uzak kalınız. Yeniden 21-22 bin seviyelerine kadar birkaç hafta içinde düşüş olursa sürpriz olmaz. Yukarı yönlü hareketler cılız kalacaktır. Amerika'da VIX endeksi de yeniden yükseliyor ve dolar tüm dünyada değer kazanmaya başladı. Özellikle de Euro/dolar paritesinin 1.30'u aşağı kırmasını beklemiyordum fakat eğer parite 1.30'u aşağıya kırmışsa ki şu an 1.2886 seviyesinde bulunuyor. Yine dünyada dolar talebi patlamış demektir. Obama'nın paketi 850 milyar dolar veya 1 trilyon dolar olsa da fazla bir işe yaramayacak çünkü ABD'Nin bütçe açığı önümüzdeki iki yılda en az 4-5 trilyon dolara çıkacak. Bu rakamı ben değil, Nouriel Roubini veriyor. Şu an bu kriz ABD devlet tahvillerinde yeni bir balon yarattı. Asıl büyük teklike şu anki gidişat değil, bu balonun patlayacağı zamandır. Bunun da Haziran'dan sonra olacağını tahmin ediyorum ve bu balon patlayınca ABD doları şu anki hareketlerinin tam tersine bütün dünyada değer kaybediyor olacaktır. İşte o zaman Altın önemli bir adres olacaktır. Fakat bu sözüm züerine herşeyinizi altına geçemey kalkmayın. Şu an için portföylerde sadece yüzde 10-15 altın öneriyorum. İlerlyen zamanlarda bu portföyü yeri geldikçe güncelleyeceğim.

Daha önceki yorumlarımı izleyip endeks 28 binin üzerindeyken satmış olanlar bence beklemede kalmaya devam etsinler: Malda olanlar ise, bugün açılışta panik yapmasınlar. Çünkü her an bir şirket haberi ani yön değişimlerine sebep olabilir.

PORTFÖY: %15 Dolar %15 Euro %15 Altın %15 B Tipi Likit Fon %40 Haftalık veya aylık mevduat

elvin
22-01-2009, 12:50
Yine Bankalar


22 Ocak 2009 Perşembe

Bu resesyon cetin bir ceviz. Öyle çok çabuk biteceğe hiç benzemiyor. Asya’nın iki motoru Çin ve Japonya’dan gelen veriler çok kötü. Son çeyrekte Çin ekonomisi %7’nin altında büyüdü ki, bu o ülkeni standartlarında resesyon anlamına gelir. Sınai üretim büyümesi ise 6’nin da altına geriledi. Japonya’da ise ihracattaki düşüş %30’ları aşıyor. Uzmanlar artık decoupling yani ayrışma tezine inanmamakla birlikte, Asya’nın bu sene de büyümeyi sürdüreceğine ve ilk toparlanan kıta olacağına inanıyorlardı. Tüm kıtada hala uygulaması yeni başlayan dev bütçe paketleri olduğu için bu tahmin tamamen geçerliliğini yitirmiş sayılmaz. Üstelik Bank of Japan’in de Fed gibi yakında özel sektör borçlnma kağıtları alarak ek parasal destek sağlaması söz konusu.

Ama, en önemlisi Çin’in 600 milyar doları aşan dev harcama paketi. Eğer bu paket büyümeyi yine yıllık %9 temposuna hızlandırabilirse, Asya toparlanabilir. Aksi halde, Asya küresel resesyona ek katkı yapar hale gelecek. Sebepleri ise şöyle: Bu sene ABD, AB ve Japonya küresel talebe veya ticarete negatif katkı yapacak, yani dışardan aldıkları net mal/hizmetler düşecek. Eğer Asya’dan onlara gelen talep de düşerse, bir fasit daire daha oluşur. Yani, resesyon tüm kürede ikinci bir tur atar. Çin’in en büyük emtia ve enerji ithalatçılarından biri olduğunu hatırlatalım. Eğer bu ülke bakırdan ham petrole emtia alamoyorsa, emtia deflasyonu da uzun sürecek ve tüm ham mamde iharacatçılarını umulduğundan daha kötü vuracak.

Eğer küresel resesyon derinleşmeye başlarsa, zaten son günlerde yine ön plana çıkamaya başlayan bankaların sorunları da kronikleşir. Bankaların şu ana kadar yazdıkları kayıpların büyük kısmı “sentetik mali ürünler” ve ipotek sektöründeki fiyat düşüşlerinden kaynaklanıyordu. Bankaların yeni kredileri azaltmalarının en önemli sebebi ise bilançolarındaki varlıkları “securitize” edememeleriydi, yani sermaye piyasalarında varlık satıp, nakte dönemiyorlar. Bunu yapamayınca, bilanço donuyor. Ama şimdi bu sorunlara geleneksel kredi türlerindeki kayıplar da hızla eklenmeye başladı. Otomotiften kredi kartına, ticaret finansmanına kadar her dalda bankalar kötü kredilerde artış görecek. Bence daha Avrupa ve Asya’daki büyük bankalarda sıkıntı yeni başlıyor. Bu sene piyasalar için en kötü sürprizler bu iki kıtada aniden devletleştirilen mali kurumlardan gelebilir. Tabii, Rusya’yı da bu bağlamda bu sene kötü sürprizler üretecek ülkeler listesine katmak lazım. Rus Merkez Bankası’nın dev müdahelelerine karşın ne ruble yatışıyor, ne de ülkeden sermaye kaçışı. Rus banka ve özel sektörünün dış borç sorunu bizimkinden çok daha derin.

Dumua bakalım şimdi. Uzun vadeli tahvil, sentetik ürün ve hatta kısa vadeli borçlanma pazarlarının çoğu işlevselliğini yitirmiş. Şirketler artık dış kaynak ihtiyaçlarını büyük ölçülerde bankalardan karşılamak zorunda. Ama, bankaların bilanço yapısı ve artan kötü krediler/varlıklar oranı bu kredilendirmeyi yapmayı zorlaştırıyor. Alın size bir fasit daire daha. Kurunun yanında yaşın da yanacağı bir gelişme. Bence devletlerin, başta ABD ve İngiltere, konut pazarına el atarak o cephede fiyatları istikrara kavuşturması, arkasından bankaların sermaye ve likidite sorununa yeniden eğilmesi gerekecek. Yani, bir kaç ay içinde kredi krizinde sil baştan olması artık olasılık dahilinde. Kredi krizi çözülmeden de diğer ekonomik sorunlara el atmak pek sonuç vermez. Sene başından bu yana resesyonun 2009 yılında bitmeyeceğini savunuyordum. Şimdi ise artık nerdeyse eminim. Soru, 2010 yılını kurtarabilecekmiyiz?

elvin
23-01-2009, 11:28
Kerem Alkin
Birileri dolarda 1.80 TL'ye oynuyor
21.01.2009 | Kerem Alkin | Yorum



Daha iki hafta önce, yani yılın hemen başında, ABD'nin 44. Başkanı Obama'nın göreve başlaması ile birlikte atılacak adımların sağlayacağı moral destekle, ABD ekonomisinin toparlanma sürecine gireceği beklentisi, şimdilerde yerini 2010 ortalarına kadar sarkan bir toparlanma beklentisine terk ediyor. Piyasalarda dünya ekonomisinin toparlanma periyoduna yönelik beklentiler kötümserleştikçe, hem bankacılık, hem de reel sektör alanının, bu derece geciken bir toparlanma sürecini nasıl kaldırabilecekleri, şirket kârlılıklarının ne noktaya geleceği de tartışma konusu olmuş durumda. Amerikan borsaları, Obama'ya dönük umutlarla, haftaya artışla başlamış olsalar da, Asya ekonomilerinde gözlenen umutsuzluk ve moralsizlik, Uzak Doğu borsalarında kayıplara neden olmakta.

Volatilite yükseliyor
Çin'de işsizlik oranının son 30 yılın en yüksek seviyesine yükselebileceği yönündeki beklentiler de, Çin'e emtia, makine ve mal satan ülkeleri endişeye sevk ediyor. 2009'da Euro Bölgesi'nin yüzde 1,9, 27 üyeli Avrupa Birliği'nin (AB) ise yüzde 1,8 daralacağı beklentisi de aynı şekilde moralsizliği arttırmakta. Tüm bu gelişmeler, artan moralsizliğe bağlı olarak, döviz kurları ve pariteler üzerinde, dalgalanmayı, yani volatiliteyi artıran bir etkiye neden olmakta. Nitekim, bu satırları kaleme aldığım salı sabahı, saat 7'ye yaklaşırken, euro-dolar paritesi 1,30 doları kırmıştı. Paritede 1,30 doların kırılması, Türkiye için arzu edebileceğimiz bir gelişme değil. Çünkü, 1,30 dolar ve üzeri bir parite, Türkiye için ihracat ve turizm boyutunda avantaj anlamına geliyor. Tersine durumda ise, Avrupalı müşteri Türkiye'yi pahalı algılayacak. Paritenin 1,30 doları kırmasında ise, yukarıda bahsettiğim büyüme beklentileriyle ilgili olumsuzluğun yanı sıra, Avrupa Merkez Bankası'nın (ECB) yani faiz indirimleri konusunda daha fazla baskıya maruz kalabileceği beklentisi de ağır basmakta.

Dolarda spekülatif atak
Yurtiçi piyasalarda ise, senenin ilk günlerinde dünya ekonomisine hakim olan göreceli iyimserliğe bağlı sükunet, şimdilerde bozulmuş gözüküyor. Her zaman olduğu gibi, yabancı finans kurumları kaynaklı bir dizi spekülasyonla, döviz kurlarında oynaklığın artacağına dair beklenti güçlenmeye başlandı. Piyasa profesyonellerinden bize aktarılan bilgilerin ışığında, Merill Lynch ve Deutsche gibi finans kurumlarının yer aldığı grup, rapor ve değerlendirmelerinde kısa vade açısından dolar kurunun 1.80 TL ve üstünü test edebileceğinden söz ediyor ve Türk Hazine kağıtları portföylerinin bir miktar boşaltılmasını teklif ediyor. Yabancı finans kurumlarını, yakın vadede dolar kurunun 1.80 TL ve üstünün test edebileceği beklentisine yönlendiren konu başlıklarından ilkini ise, bir türlü neticelendirilememiş olan Uluslararası Para Fonu (IMF) anlaşması oluşturmakta.

Kurda 5 Nisan sendromu
Yurtiçi piyasalarda, dolar kurunun 1.47-1.68 TL bandını kırıp, 1.68-1.99 dolar bandına geçebileceği beklentisini tetikleyen nedenlerden ilkini, bir türlü sonuçlandırılamamış olan IMF anlaşması oluşturuyor. Anlaşmanın 29 Mart'taki yerel seçimlerin ardından imzalanacağına dair beklenti kuvvetlendikçe, piyasa aktörlerin aklına 1994'deki "5 Nisan Kararları" gelmekte. Hemen hemen şubat sonu veya mart başı gibi hazır olan kararlar için, yerel seçimlerin ertesi beklenmiş ve Türk ekonomisin kriz nedeniyle ödediği bedel büyümüştü. Bugün de, IMF anlaşmasının gecikmesinden dolayı, Türkiye'nin ödeyebileceği bedelin büyüyebileceğinden endişe eden bir kesim var. Şahsımın IMF anlaşmasıyla ilgili tavrı net olduğundan, hükümetin, küresel ekonomide işler bu noktaya gelmeden, Körfez ülkeleri nezdinde özel tertip borçlanma senetleriyle niçin kaynak oluşturmakta geciktiği, bugün ise, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar dışında kaynak bulmak bir hayli zorlaşmış ise, niçin konuyu uzattığını anlamak zor. Anladığını iddia eden kimi piyasa uzmanları ise, kurdaki olası yükselişin ikinci nedeninin, birinci nedenle bağlantılı olduğunu vurgulamaktalar.

Siyasi gerilim artıyor
Piyasa uzmanları açısından ikinci neden, siyasi istikrar olarak şekillenmekte. Türkiye, yerel seçimler yaklaşırken, daha sıkıntılı bir siyasi tablonun içine girmekte. Yerli ve yabancı finans kurumlarının uzman yorumcuları, AK Parti'nin, genel seçimdeki yüzde 47'yi yeniden yakalamak adına, yerel seçimlere ciddi bir ağırlık verdiğini ve ekonominin ihmal edildiğini ifade etmekteler. Kimi uzman yorumcular ise, Ergenekon soruşturması çerçevesinde, medyaya yansıyan açıklama ve karşılıklı suçlamaların da, yabancı yatırımcılar açısından giderek daha fazla rahatsızlık konusu oluşturduğunu vurgulamaktalar. Dolayısıyla, yerel seçimler sonrasında da, politik gerginliğin devam edeceği, hükümetin ekonomiyle ilgili konu başlıklarına konsantre olmakta daha da zorlanacağı beklentisi ağır basıyor. Bu beklenti. Döviz kurlarıyla ilgili volatiliteyi arttırmakta.

Dış açık da önemli
Doların 1.80 TL ve üstünü test edebileceği yönündeki beklentiyi destekleyen üçüncü neden ise, Türkiye'nin makro verileriyle ilgili belirsizlik olarak ifade edilmekte. Giderek beklenenin üzerinde daralacağı izlenimi veren dünya ekonomisinin, Türkiye'nin dış ticaret ve cari işlemler dengesini ne ölçüde etkileyeceği, Türk şirketlerinin 2009 yılında nasıl ayakta duracakları ve daha da önemlisi ekonomi yönetiminin 2009 Bütçesi'ndeki vergi gelirlerini tutturup tutturamayacağı, Hazine'nin hedeflediğinden daha mı fazla borçlanacağı yönündeki belirsizliğin de, dolar kuruna yönelik spekülasyon beklentisini beslediği vurgulanmakta. Umarım, dolar kuru 1.68 TL'yi geçmez ve ekonomi yönetimi gereken hassasiyeti gösterir. Aksi durumda, 1.78 TL'nin kırılması bizi yoracak.

elvin
25-01-2009, 09:43
Obama’nın Tutkunları, Muhalifleri - Korkut Boratav
25/01/2009 08:00



Seçmenlerin yüzde 53’ünün oyunu aldıktan sonra, iki milyon kişinin katıldığı gösterişli bir and içme töreniyle Barack Obama ABD Başkanlığı’nı, “görevinin bitiminde en sevilmeyen Başkan” olarak tarihe geçen George W. Bush’tan devraldı. Yeni Başkan’da “şeytan tüyü” olduğu muhakkak. Bunu, Amerikalıların desteğinden değil, bizim mahalledeki tesisatçının Salı günü bana, “bizim Başkan bugün ant içiyor” demesinden; dahası, Antep’teki “Barak Vadisi” sakinlerinin ad benzerliğinden; Akdeniz bölgesindeki “Afrika kökenli” yurttaşlarımızın da renk benzerliğinden duydukları kıvanç, sevinç ifadelerinden çıkarıyorum.
İlerici Amerikalıların bir bölümünde de coşkulu bir ruh hali gözleniyor. Bir örnek, solcu Amerikalıların en üretkenlerinden biri olan Mike Moore’dur. 20 Ocak’ta şöyle yazıyordu: “Karanlık çağları aştık, tarihin en özgürleştirici anlarından birine ulaştık. Çılgınlık, sekiz yıl öncesine değil, Reagan’ın başkanlık andını içtiği yirmi sekiz yıl öncesine kadar uzanır. Artık akıllı, iyi kalpli, ülkesine hizmet etmeye kendisini adayan bir Başkana sahip olduğumuz için şanslıyız. Barack Obama’yı bu pisliği temizlemede yalnız bırakmayalım. Savaşlara, yoksulluğa son vermek, genel bir sağlık sistemi oluşturmak, gezegenimizi kurtarmak ve gerçek bir halk hükümeti kurmak için her zamankinden daha fazla çalışmak üzere bizler de bir ant içelim…”

Mike Moore’un bu tavrı, 1960’ta J.F. Kennedy’nin (Nixon’u yenilgiye uğratarak) Başkanlığa seçilmesi sırasında kimi Amerikalı solcularda ve tüm dünyada ortaya çıkan beklentileri hatırlatıyor. 20 Ocak tarihli The Independent gazetesi, Obama’ya “Kennedy’nin mirasçısı” niteliğini yakıştırarak bu benzerliği yakalıyor ve Amerikan edebiyat dünyasının ünlü solcularından Norman Mailer’in 1960’ta kaleme aldığı Kennedy övgülerini aktarıyor: Mailer, kişisel özelliklerini yücelttikten sonra Kennedy’yi Amerikan toplumundaki çürüme eğilimlerini tersine çevirecek bir lider olarak alkışlamakta imiş. Ne var ki, üç yıl içinde, Mailer’in kahramanı Amerika’yı Vietnam halkına karşı savaşa sürükleyecek; Küba’yı istilaya kalkışacak ve dünyayı nükleer bir savaşın sınırlarına getirecektir. Mailer da (Kennedy’nin öldürülmesinden az önce) yanılgısını itiraf edecektir: “Potansiyel bir kahraman görüntüsüne rağmen Kennedy ışıktan, ilkelerden yoksundur; iktidar gücü dışında hiçbir şeyi temsil etmez; bir hiçtir.”

Elbette Obama da, “Amerika’nın çıkarlarını” koruyacak; bunu yaparken de emperyalizmin kirli, hatta kanlı marifetlerini başka toplumlara taşıyacaktır. Bu durumlarda dahi ilericilerin çoğunluğunun Obama’ya, Bush gibi bir “nefret objesi” olarak bakmaları açıkçası pek olası görünmüyor. Değil mi ki, Mailer’in gecikmiş teşhisine rağmen “Kennedy efsanesi” dünya kamuoyunun ilerici çevrelerinde hâlâ süregelmektedir.

***

Amerikan solunun sosyalist kanadı, İsrail’e gereksiz ölçüde ve çok erken angaje olan; daha da önemlisi, sınıf çelişkilerinin artmakta olduğu ve büyük sermayenin hegemonyasının ağırlaştığı bir dönemde ABD kapitalizmini “birlik-beraberlik” mesajlarıyla yönetmeye aday olan Obama’ya baştan beri itibar etmemişti.

Haklı olduklarını, Obama yönetiminin önde gelen isimlerini mercek altına alarak kanıtlamaya çalışıyorlar. En çok vurgulanan iki kişi, Ekonomik Danışmanlar Konseyi’nin başkanlığına getirilen Lawrence Summers ve Hazine Bakanı Timothy Geithner’dir. Birincisi Clinton yönetiminin Hazine Bakanı olarak, diğeri ise Greenspan döneminde New York Federal Reserve Başkanı olarak, finansal sistemin tamamen başıboş hale getirilmesine ve 2007-2008’de patlayacak olan finansal balonun oluşmasına belirleyici katkı yapan kişiler olarak eleştirilmektedir.

Obama’nın solcu destekçileri ise, 2006’dan bu yana Amerikan toplumunun bütünüyle sola kaymakta olduğunu ve dünkü neo-liberallerin de bu değişime ayak uydurduklarını ileri sürüyorlar. Summers’ın Financial Times’taki bir yazısı kanıt olarak gösteriliyor: “Kazançların özel, zararların kamuya ait olduğu devlet politikalarına son vermeliyiz. Talebi destekleyecek en etkili politikalar, düşük gelirlileri ya da gelirlerinin bir bölümünü yitirmiş aileleri desteklemekten geçer. İşverenler ne olursa olsun, çalışanların temel sağlık ve emeklilik güvenceleri sağlanmalıdır.”


***

İyimser solcular, Obama’nın seçim kampanyasının tüm aşamalarında, interneti kullanarak çok yaygın (ve büyük ölçüde sol eğilimli) bir taban desteği oluşturmuş olmasına; Başkanlık makamında iken de bu tabanla sürekli bağlantı içinde olmayı taahhüt etmesine önem veriyorlar. Amerikan toplumunun tutucu refleksleri zayıflarken bu tür bir taban baskısı sayesinde Obama’nın Kennedy’nin kaderine mahkûm olmayacağı umulmaktadır.

“Hariçten gazel” okuyanlara pek söz düşmez; ama, kurulu düzenin son sözü söylemesi, bence kaçınılmazdır.

elvin
25-01-2009, 11:39
DÜNYA KAOSA GİDERKEN NOTLAR
21 Ocak 2009

Şu anda dünyanın ve Türkiye’nin gündemi çok yüklü. Onun için âdetim olmadığı halde muhtelif konulara kısa kısa değinen bir yazı yazmak zorundayım.

IMF Meselesi
Önceki yazımda IMF’nin dümenini tutan bütün gelişmiş ülkeler ekonomik durgunluğu aşabilmek için kamu harcamalarında artışa giderken, 2001 krizinde Türkiye’nin başına ekonomi valisi tayin edilen Cottarelli dahil IMF’nin birçok yetkilisi krizin aşılması için bütün hükümetleri kamu harcamalarını arttırmaya davet ederken, Türkiye IMF ile anlaşmaya kalkacak olursa IMF’nin kamu harcamalarının azaltılmasını şart koşacağını, bunun da krizin etkisini iyice derinleştireceğini yazmıştım. Nitekim bu öngörüm doğrulandı, hükümet IMF ile görüşmelere başladığını ve bu çerçevede 2009 bütçe harcamalarında kesintiye gidileceğini açıkladı. Yani başta bize IMF üzerinden bu talimatı veren ABD olmak üzere bütün dünya hükümetleri bütçe açıklarının büyümesine aldırış etmeden kamu harcamalarında gaza basarken biz zaten daralan ekonomimizi kendi elimizle daha da daraltacağız. Bir kere daha görülmüştür ki IMF’nin Türkiye hakkındaki kararları herhangi bir ekonomik mantığa dayanmamakta, ABD adına, Batı adına Türkiye’nin ekonomi üzerinden denetim altına alınması amacını gütmektedir. Türk halkı maalesef hükümetin bu basiretsiz kararı yüzünden ağır bir bedel ödeyecektir.

Krizden En Çok Etkilenen Ülke Türkiye’dir
Başlık sizi şaşırttı mı? Şaşırtmasın, çünkü finansa değil de, reel ekonomiye bakacak olursak bu başlık tamamen doğru. Kasım ayında sanayi üretimi ithalatçı ülkelerden ABD’de % 2, İngiltere’de % 3, ihracatçı ülkelerden Almanya’da % 4, Japonya’da % 8 geriledi. Türkiye’de ise sanayi üretim hacmi Kasım ayında % 14 oranında geriledi. Bilumum yerli ve yabancı Amerikan nüfuz ve propaganda ajanlarının, IMF avukatlarının “Teğet geçecek, az etkilenecek, 2001’de çok direnç kazandı” martavallarına rağmen şu anda Türkiye üretim cephesinde dünya krizinden en çok etkilenen ülke!

Bu neden böyle? Beni izleyenlerin hatırlayacağı gibi, benim 2003’ten beri hemen her TV programında slogan gibi tekrarladığım bir söz vardır: “Türkiye bu döviz kuruyla yaşayamaz!”. İşte Türkiye’nin yapısal bir zorunluluk olmadığı halde krizden en ağır etkilenen ülke olmasının sebebi IMF tarafından dayatılan düşük kur ya da aşırı değerli TL politikasıdır. Kriz şu ana kadar ABD ve İngiltere gibi kredi balonuyla iç talebi şişiren ülkelerde daha çok iç talebi, Çin, Hindistan, Almanya, Japonya gibi ihracatçı ülkelerdeyse dış talebi azalttı. Türkiye’de ise hem iç, hem de dış talebin eşit boyutta darbe aldığını görüyoruz. Bunun sebebi şudur: Türkiye’de 2002’den beri aşırı değerli TL politikası izlendiği için Türk sanayiinin hem ihraç pazarlarında, hem de iç piyasada, ithal mal karşısında rekabet gücü giderek azaldı. Bu durum karşısında rekabetçi fiyat tutturabilmek amacıyla Türk sanayiinde ücretler baskılandı. Yine aynı sebepten istihdam da yıllar boyunca çok yavaş arttı. Bu yüzden Türkiye’deki iç talep 2001’den sonra çok uzun süre eski düzeyine ulaşamadı. İç talepte 2005’ten itibaren gözlenen canlanma ise küresel kredi balonu sayesinde yurtdışından daha kolay fon bulabilen bankaların tüketici kredisi dağıtmasıyla ortaya çıkabildi. Dolayısıyla, Türkiye’nin iç talebi de, dış talebi de küresel kredi balonuna bağlı hale geldi. Tabii şimdi balon patlayınca her iki kanalda da değirmenin suyu azalmaya başladı. Dünya pazarlarında talep daralması sonucunda rekabet artıp fiyat kırmalar başlayınca Türk sanayiinde kâr marjları aşırı değerli TL yüzünden çok düşük olduğu için biz bu yarıştan da hemen elendik. Böylece IMF’nin Türkiye’ye dayattığı düşük kur politikası yüzünden Türkiye şu an itibarıyla üretim/reel ekonomi cephesinde krizden en ağır etkilenen ülke oldu.

Hal böyleyken Türkiye yine Atlantik ötesinden gelen talimat ve TÜSİAD’ın, medyanın, siyasetin ve bürokrasinin zirvelerine çöreklenmiş Amerikancı örgüt sayesinde IMF’den destek alarak döviz kurlarını düşük tutmaya kalkışıyor. IMF emriyle kamu harcamalarının kısılması da devreye girince bu yıl içinde Türkiye’nin durgunluk, işsizlik ve bunların yarattığı toplumsal çalkantıyla yangın yerine döndüğünü göreceğiz.


(Bu arada, Amerikancı yapı hakkında ibretâmiz bir olay da Deniz Baykal’ın ipliği pazara çıkmış bir ABD görevlisi olan Kemal Derviş’in CHP’nin İstanbul Belediye Başkanı adayı olması için nabız yoklaması yaptırmasıdır. Derviş ABD tarafından UNDP başkanlığına getirildiğinde kendisinin oraya ileride Türkiye’de kullanılmak üzere park edildiğini söylemiştim.)

Obama-Gazze
Barack Obama henüz Demokrat Partinin başkan adayı bile olmamışken ve Türk medyasında kerameti kendinden menkul bazı “istihbarat ve strateji uzmanı” yazarlar “Amerika’da bir zenci başkan olamaz” diye fetva verirken, ben 19 Haziran 2008 tarihli yazımda (Türkiye Hangi Gezegende) Obama’nın yeni Amerikan başkanı olacağını, bunun Amerikan devletinin başlamış olan ekonomik kriz sürecinin yaratabileceği toplumsal kargaşaya, hatta ayaklanmalara karşı savaş düzeni alması olduğunu yazmıştım. Washington’da iki gün önce yapılan devir teslim töreninin dev bir gösteriye dönüştürülmesi, bu törende Obama’nın Amerika’nın farklı etnik gruplardan meydana geldiğini vurgulayarak bunları milliyetçi bir söylemle birliğe davet etmesi yedi ay önceki tespitlerimi tamamen doğrulamıştır. Obama’nın yurtiçine dönük misyonu Amerika’da katlanılmaz boyuta ulaşacak olan işsizliğin, yoksullaşmanın yaratabileceği toplumsal patlama ihtimaline karşı ekonomik durumu daha zayıf, şiddet potansiyeli ise daha yüksek olan zencileri ve diğer azınlıkları devlete bağlı tutmaya çalışmaktır. Hem zenci, hem göçmen, hem Müslüman, hem de beyaz ve Hristiyan kökenleriyle Obama tam bir sentetik kimliktir, bir “Halkla İlişkiler” görevlisidir. Hiçbir şekilde bağımsız hareket etme gücüne sahip olmadığı, Bush’dan daha kişiliksiz bir başkan olacağı görülecektir. Çöken imparatorluklarda devlet başkanlığının içinin boşaltılarak yönetimi bir oligarşinin ele alması tarihin değişmez bir kanunudur.

Gelelim Obama’nın yurtdışına yönelik misyonuna. Burada da Obama’nın Irak’ın işgal edilmesi sonucunda ABD’nin üçüncü dünyada, özellikle İslâm ülkelerinde çok kötüleşen imajını düzeltmesi beklenmektedir. Babasının Müslüman olduğu iddiası da buna yöneliktir. Bu çerçevede Amerikan medyası son zamanlarda ABD’nin Irak’ı işgalini eski Başkan Bush’la özdeşleştiren ve Bush’u yerin dibine batıran bir kampanya yürütmüştür. Bunu ilkel toplumlarda görülen bir canlıyı toplum adına kurban ederek günahlardan arınma törenlerine benzetebiliriz. ABD dünya kamuoyunu kendi haksız saldırganlığına ait hesaplaşmanın Bush’un görevinin son bulmasıyla tamamlandığına, Obama’yla bir “beyaz sayfa” açıldığına inandırmaya çalışmaktadır. Ne var ki Amerikan işgal ordusu Irak halkının üstünde lök gibi oturmaya devam ederken buna kimseyi inandıramayacaktır. Dün Obama’nın yemin töreninin NTV ve CNNTürk adlı iki televizyon kanalında saatlerce yayınlanması Amerikan devletinin Obama imajından Türkiye’de de ne kadar çok şey beklediğinin bir göstergesidir. Bu arada ABD hesabına propaganda yayını yaptıkları gerçeği paçalarından akan bu iki televizyon acaba Türkiye’deki hangi olay için bu kadar uzun süre yayın yapmışlardır diye de sormak lâzım. Sanki Obama Amerika’ya değil de, Türkiye’ye başkan seçildi!

Tabii sempatik zenci Obama’nın uluslararası misyonu dünya milletlerinin kalbini fethetmekten ibaret kalmayacaktır. Obama ABD içinde iç savaşı önlemeye çalışırken, dünya arenasında ise Amerikan hegemonyasının çöküşünü engellemeye yönelik bir savaş çıkarmakla görevlidir. Bu savaş ABD ile Rusya-İran arasında olacaktır. ABD’nin neden böyle bir savaş çıkarmak zorunda olduğunu daha önceki yazılarımda açıkladığım için bu konuya yeniden girmiyorum. ABD ile Rusya-İran savaşında taraflar doğrudan karşı karşıya gelmek zorunda değildir. Bu ABD’nin birinci tercihi ve büyük temennisidir, çünkü tek başına böyle bir savaşı kazanma gücü yoktur. ABD’nin A planı, daha doğrusu hayali Rusya-İran blokunun ABD’nin müttefiki olan ülkelerle savaşa tutuşmasıdır. Böyle bir savaşa ABD ancak müttefikleri Rusya ve İran’ın belini kırdıktan sonra muzaffer kurtarıcı edasıyla girecektir. Aynen II. Dünya Savaşında olduğu gibi...

ABD hesabına Rusya-İran’la savaşa tutuşması umulan ülkeler genel olarak Avrupa, fakat özellikle de Türkiye’dir. Gürcistan’ın Rusya’ya saldırması bir Türk-Rus savaşı çıkarma girişimiydi. (Olayların ilk gününde Hürriyet gazetesinin attığı “Gürcistan Türkiye’den Yardım İstedi” manşetini önemle not edelim. Hem kışkırtma, hem nabız yoklama...) Hâlâ da bu kazan kaynatılmaktadır. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü katliam ise İran-Suriye-Hizbullah ekseninin İsrail’e saldırmasını sağlamaya yönelik bir provokasyondur. Bunun delilleri pek çoktur: Normal şartlarda her türlü İsrail vahşetini gizleyen Amerikan medyasının başta CNN olmak üzere İsrail vahşetini her gün 24 saat dünyanın gözüne sokması, Türkiye dahil ABD güdümündeki bütün İslâm ülkelerinde kamuoyunun galeyana getirilmesi, her zaman İsrail aleyhine atıp tutan İran’ın oyunu görerek dut yemiş bülbüle dönmesi, bunun üzerine İsrail’in iki defa Lübnan’dan Hizbullah’ın İsrail’e roket attığını öne sürmesi, Hizbullah’ın bunu derhal reddetmesi, vs., vs. Düşünmeyi bilenler için senaryo apaçıktır. ABD başka ülkeleri kendi hesabına Rusya ve İran’la kapıştırmayı umduğu için Rusya ve İran’ı saldırgan ülkeler konumuna sokmaya çalışmaktadır.

Bu bağlamda sahneye konan başka bir tiyatro da İsrail saldırısının Bush-Obama arasındaki devir teslim dönemine denk getirilmesidir. Böylece ABD dünyanın gözünde bu saldırının kendi emriyle yapıldığını gizleyeceğini sanmaktadır. İsrail ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakolundan başka bir şey değildir. İsrail’in bütün dünya kamuoyunu ayağa kaldıran ve uluslararası imajını yerle bir eden böyle vahim bir olayı ABD’nin onayı olmadan başlatması mümkün değildir.

Bu konudan yola çıkarak Türk medyası hakkında başka bir not düşeyim. İsrail saldırısı başladığında Yeni Şafak’ta Fehmi Koru’dan Cumhuriyet’te Mustafa Balbay’a kadar sayısız kalem erbabı İsrail’in bu saldırıyı ABD'den ve Obama’dan habersiz yaptığını iddia eden yazılar yazdılar. Hatta bir tanesi “Bu Filistin’e değil, Obama’nın barış planlarına yapılmış bir saldırıdır” diyecek kadar coştu. Bu tipiktir. Görünüşte sağ-sol diye ikiye ayrılıp birbirinin gözünü oyar gibi yapan Türk medyası ABD için hayatî önem taşıyan konularda hep aynı doğrultuda dezenformasyon yapar, çünkü hepsi aynı yerden yönlendirilir.

elvin
25-01-2009, 15:45
Doğru Olamaz!!

23 Ocak 2009 Cuma Saat: 15:00

Saat 14:30 itibarı ile haber sitelerine Ankara’nın stand-by’ı yerel seçim sonrasına bıraktığı haberleri düşmeye başladı. Bunun gerçek olmaması için dua halindeyken Hazine haberi yalanladı. Gerçeği bekliyoruz..ve aklın galip çıkacağın umuyoruz.

Hükümet, IMF anlaşmasını seçim sonrasına bıraktı. 18 ila 24 aylık süreyi kapsayacak stand-by anlaşmasının izleme süresi 3 yıl olacak. Ekonomiyi canlandırıcı tedbirler paketinde yılın ikinci yarısından itibaren gelir getirici düzenlemeler yer bulacak. Gider yaratacak sektör destekleri pakette yer almayacak. IMF anlaşması gereği KİT’lerin fiyatlandırma politikası gözden geçirilecek; gelir-gider dengesi bulunmayan KİT’ler fiyatlarına zam yapacak. Belediye harcamalarına yeni kesinti gelecek.

Bürokratik süreç uzun!

IMF programının seçim sonrasına kalıp kalmayacağına ilişkin tartışmalar, görüşmelerin uzamasıyla netlik kazandı. Bürokratik süreçler nedeniyle seçimden önce IMF anlaşması mümkün görünmüyor. Üst düzey bir ekonomi bürokratı, “Hem IMF’nin hem Dünya Bankası’nın bürokrasisi çok uzun. Bugün anlaşsak bile programın imzalamamız Mart ortasını bulur. Kaldı ki henüz o noktada değiliz. IMF her şeyi ince eleyip sık dokuyor. En ince ayrıntısına kadar soruyor” dedi. IMF ziyareti öncesinde 2009 bütçesinin yatırım kalemlerinde yapılan 3.6 milyar TL’Lik kesinti yeterli görünmüyor. Gelir ve gider kalemlerini büyüteç altına alan IMF’nin harcamalarda ilave kesintiler isteyebileceğine işaret etti.. Bu noktada özellikle belediye harcamalarının kontrol altına alınmak istendiğini ifade etti.

KİT zamları yolda

IMF, geçen program döneminde hükümetin enerji fiyatlarına zam yapmayarak KİT dengesini yeni dönemde de bozmasına bu sefer izin vermek istemiyor. Edinilen bilgilere göre, görüşmelerde KİT dengesi en önemli konu başlıklarından biri oldu. IMF, anlaşma boyunca KİT’lerin mali dengelerini bozmayacak bir fiyatlandırma politikası izlemesi şartını getirdi. Buna göre, anlaşma süresince hükümet maliyet artışlarına bağlı olarak KİT zamlarını birebir vatandaşa yansıtmak zorunda kalacak.

Canlandırma paketi iki hafta sonra!

Ekonomi Koordinasyon Kurulu’nda masaya yatırılan ve müteahhitlik, turizm, otomotiv, tekstil, demirçelik gibi sektörlerin merakla beklediği canlandırma paketi ise iki hafta içinde netleşecek. Ancak IMF gölgesi altında hazırlanan pakette tüm talepler karşılığını bulmayacak. Üst düzey bürokrat, sektörlerin krizi fırsat bilerek çok sayıda taleple geldiklerini belirtirken, “Bunların tümünü karşılamak mümkün değil. Bizim için asıl olan mali disiplini bozmamak. Dolayısıyla yılın ikinci yarısından itibaren ekonomiyi canlandırarak, istihdam ve gelir yaratacak önlemler pakette yer bulacak” dedi.

Aysel Alp

elvin
25-01-2009, 21:19
Finansal eğilimler ve ekonomi

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


21.01.2009 - 08:58

İçinde bulunduğumuz koşulları daha iyi anlamak ve geleceğe ilişkin tahminlerin isabet oranını artırabilmek için farklı açılardan yaklaşmak daha sağlıklı olabilir. Genelde 2009 ikinci yarısı veya 2010 yılı içinde toparlanmanın başlayacağı yönündeki tahminler genelde parasal boyuttan konuya yaklaşıyor ve kısmen eksik de kalıyor. Zira birbirini tamamlayan parçalardan birindeki sorunun diğerlerini de etkilemesi kaçınılmaz oluyor. Bugün yaşadığımız krizi öngöremeyen veya çıkarları gereği öyle davranan kesimler dün olduğu gibi bugün de finansal açıdan bakıyorlar ve gerçekçi olma ihtimalleri azalıyor. Bugün de başkalarının hangi nedenle nasıl bir yönlendirme içinde olacağını bir kenara bırakıp yalın gerçeği aramaya çalışalım.
Son on yılda sınai üretim cephesinde giderek büyüyen sorunlar, olumsuzluğun artmasına katkı yapan kararlar ve ürettiği sosyo ekonomik sonuçlar çok önemliydi, bundan sonra da öyle olmaya devam edecek. Zira sınai ürünler cephesinde arz-talep dengesizliğinin büyüdüğünü, ürünün fiyatlarındaki gerilemenin kronikleştiğini, üretimin belli belgelerde yoğunlaşarak ciddi sorunların altyapısını oluşturduğunu gördük. Sınai üretim cephesinde faaliyet gelirleri erirken, borçların büyüdüğüne ve kredi itibarının düzenli olarak azaldığına tanık olduk. Bu olumsuzlukların büyümesine seyirci kalınmasını anlamakta zorlandık. Parasal boyuttan bakanlar ağırlaşan sorunları kendilerine özel sebeplerle görmemekte ısrarlı oldular. Aynı açıdan bakanlar bir-iki yıl içinde toparlanmanın başlayacağını iddia ediyorlar ve ben onlara güvenmiyorum.

Doğal olarak soruyorum sınai üretim cephesinde rekabet koşullarında yaşanan olumsuzlukların azalması nasıl sağlanacak? Gelir dağılımındaki bozulmanın küresel talep üzerindeki daraltıcı etkisi nasıl düzelecek? Bu sorunlar mevcut yapı içinde çözümsüz olduğu kayıtsız kalınacak ve ancak yeni bir dünya düzeni içinde sıkıntı yaratmaktan çıkacak ise kafaların karışması kaçınılmaz oluyor; zira küresel bir uzlaşı olmadığı sürece sorunların ağırlaşmaya devam edeceği ve hiçbir şeyin düzelmeyeceği beklentisi ön plana çıkıyor. Parasalcı bakış açılarını güvenilmez hale getiriyor. Korumacı eğilimler ve kamulaştırma gibi yaklaşımlar yaygınlaştıkça belirsizlik ve kırılganlık artıyor.
2009 yılında küresel ekonomik yapı daralmaya devam edecek, sonraki yıllarda normalleşmenin yeniden devreye girmesi için hiçbir şey yapılmamış ve temeldeki sorunlara dokunulmamış olacak. Parasal taraf ise dalgalanacak. İşin tuhafı bir taraftaki eğilimin diğer kesim üzerindeki etkisi giderek azalacak; kurtarma ve kamulaştırma operasyonları bu süreçte etkili olacak. Hatta zaman içinde tam zıt etkiler gündeme gelecek. Bir tarafın kurtarılması, diğer kesimin ödemesi gereken bir maliyet olacağı için gelişmeleri yönlendirmek ve kamuoyu nezdinde yapılanların meşruiyetini savunmak imkânsızlaşacak...

Finansal cephedeki eğilimler ne olur ise olsun küresel talep daralacak ve buna paralel olarak arz cephesinde zamana yayılan bir yaprak dökümü yaşanacak. Küresel gelir ve küresel istihdam daraldıkça çok yönlü istikrarsızlığın etkisi kademeli olarak genişleyecek. Parasal genişleme, kafa karıştırsa da temel eğilimleri etkilemeyecek.

Finansal eğilimlerin üretim ilişkileri üzerindeki etkisi sıfırlanmaya doğru koşacak.

elvin
29-01-2009, 12:18
Stand-By Filan Yok



27 Ocak 2009 Salı

Dün piyasalarımız sağlam coştu. Genelde bizim menkul kıymetler dışarıya bağlı hareket eder. Dün dışarda kötü bir gün değildi, ama Rahmetli Fatih’in Konstantinopl surlarını yıkıp şehri fethetmisini anımsatacak kadar da iyi bir gün değildi. Eğer Türkiye veya herhangi bir ülke küresel ortalamalardan kayda değer ölçüde değişik hareket ediyorsa, sebep aramak lazım. Bizim basın bu sabah sebebi buldu: TCMB faiz indirmeye devam dedi, IMF’yle stand-by ise çantada keklik. Ardından Bakanlar Kurulu otomotif endüstrisine birazcık kemik attı, yine paket lafları ortada dolaşmaya başladı.

Ben de tam teşekküllü bir devlet hastanesinde psikiatri uzmanları heyetinin karşısına çıkıp tamamen kafayı yiyip yemediğimi sordum. Cevaplar 6-5 aleyhimeydi. Kauçuk odada ellerim bağlı gezmek için, biliyorsunuz 7-4 oy lazım. Ama 11 doktordan 10 tanesi benim kesinlikle sosyopatik hareketler sergilediğimi, bir daha sabahın erken saatlerinde kurulu toplarsam, beni ebediyen mental ilan edeceklerini fısıldadılar.

Evet, resmen deli değilim. Peki öyleyse, bütün dünya ajanslarının “IMF ile stand-by görüşmeleri durduruldu” diye bangır bangır bağırdığı bir ortamda ben basınımızdaki iyimserliği, bizim piyasalarımızın sevinçten uçuyor olduğu nasıl açıklarım? Mars’lılar beni UFO’larına kaçırıp zombi yaptılar da olayları göremiyormuyum artık?

TCMB’nin enflasyon tahminini düşürüp faizleri daha da indireceğini ima etmesi iyi bir haberdir. Ama, Türkiye’de enflasyon-devaluasyon bağlantısının yüksekliği göz önüne alınırsa, yeni hedeflerin tutması için TL’nin yatay seyretmesi gerekir. Ama, dünyada kimsenin kredi bulamadığı, Japon Merkez Bankası’nın bu finansal çölleşmeyi engellemek için Fed gibi özel sektör borç kağıtları almaya karar verdiği bir ortamda, arkamızda IMF’nin stand-by’ı ve 15-25 milyar doları olmazsa, TL nasıl yatay seyreder?

Denebilir ki, “çıktı açığı” o denli devleşecek ki, döviz kuru gevşese de enflasyona etki yapmayacak. Buna iyi haber demek mi lazım? Çıktı açığı yani resesyon öyle boyutlara gelecek ki, yıllardır kıramadığımız hizmet sektöründe fiyat katılığını bir tekmede kırıp TÜFE’nin %50’sini teşkil eden bu alt bileşkende %5’lara filan ineceğiz. Denebilir ki, çıktı açığı o boyutlara gelecek ki, halk açlıktan sürüm sürüm sürünüp pahalı mal almayacak. Bu yüzden de üreticiler TL değer kaybetse de ithal ettikleri malın fiyatına zam yapmayacaklar. Ya da, ve en korkutucusu, denebilir ki, dünya öylesine muazzam bir deflasyona girecek ki, enflasyon endekslerimizini mallar kısmında çok önemli rol oynayan enerji ve gıda fiyatları hızla düşmeye başlayacak. Bunlar iyi haber mi?

TCMB TL’nin değerini kestirmeden doğru dürüst enflasyon tahmini yapamaz. IMF’nin stand-by’ı cebimizde olmadan da TL’ni değeri kestirilemez Ama IMF ile stand-by filan da yok. Ankara ve Washington arasında fikir ayrılıklarının giderildiği filan da yok. IMF açıklamalarının diplomatik “şifrelerini” biraz dekode etmeyi bilenler bunu anlar. Değerli hükümetimizin beyin yapısını çakanlar IMF ile yerel seçimlerden önce stand-by’ın ne denli zor olduğunu kabul eder. Piyasaların AKP’yi zorladığı yok, bugün Zaman’da çıkan bir ankete göre halkın %60’ı Ergenekon diye bir suç çetesinin var olduğuna inanıyor. Yerel idarelere biraz daha para aktarsan, 29 Mart gecesi de 2007’yi aratmayacak bir zaferle çıkacaksın sahadan. Ankara ve İstanbul’u koruduğun gibi, belki de Güney Doğu’da da bir-iki kente bayrak dikersin. Bu ortamda IMF’nin istediği harcama kesintilerini yapmak akla aykırı. Benim aklıma aykırı. Ama zaten Mars’lılar beni kaçırdı ve beynime bir çip soktu. Aslında toplumu destabilize etme görevi verilen bir drone oldum ben........

elvin
31-01-2009, 13:45
Ali Ağaoğlu
Yazara ulaşmak için : aagaoglu@gazetevatan.com
IMF anlaşması seçim sonrasına mı kaldı?

Başbakan Erdoğan önceki günkü hareketiyle; en azından Türkiye adına; bu yılki Davos toplantılarını unutulmazlar arasına soktu. Konuşma süresiyle başlayan, sözünün kesilmesi ile devam eden gerginlik sonrasında Başbakan; İsrail’e “siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz” gibi çok sert ve diplomatik teamüllerin çok ötesinde bir söylem kullanarak, toplantıyı öfkeyle terk etti. Sert bir tepki vermek; fevri bir tavırdan çok, önceden planlanmış bir davranış gibiydi. Elindeki notlara bakarak Tevrat’tan “öldürmeyeceksin” emrini okuyacak şekilde hazırlanmışsanız, yaşananları sadece “fevri” bir hareket olarak açıklamak zorlaşıyor!

Tam olarak yerel seçimlere yönelik bir şov da denemez buna! Saadet veya CHP’ye karşı bir hareket için neden Davos’u seçesiniz?

İslâm dünyasındaki ülkeler tarafından coşkuyla karşılanan bu davranış, bölgedeki siyasi liderliğe yönelik bir adım mı? Ya da böylesi bir liderliği; Davos’ta bir toplantıyı öfkeyle terk etmek ya da İsrail’in Gazze’ye ilk saldırısı sonrasında; “Gazze’ye yapılan saldırı bize karşı da yapılmış bir saldırıdır” diyerek bu kadar kolay ele geçirme şansı olabilir mi?

Yıllara dayalı uzun vadeli bir planla ulaşılabilecek bu amaca bu kadar kolay ulaşılabilir mi? Bütün dünyaya kafa tutarak nükleer “gücünü” arttırarak bölge liderliğine “oynayan” İran, buna ne kadar müsamaha gösterir. Ayrı bir tartışma...

Önceki günkü basit bir “öfke patlaması” değildi. Bu başka bir şeydi! Ne olduğunu seçimlere doğru daha net olarak anlayacağız. Bu arada Perşembe itibariyle netleşen bir konu oldu:

IMF anlaşması yerel seçimler sonrasına kaldı!

Bu sadece bir tahmin. Ancak “Davos vak’ası” sonrası mecburen güçlenen bir tahmin.

IMF Başkan Yardımcısı Lipsky ile iki saatlik toplantı ve IMF’nin seçimler öncesi uygulanması hayli zor olacak bir program önerdiği dedikoduları, önce 10 gün ardından 2 hafta sonra yapılacak denilen ve adeta “ipe un serme” tarzı tavırlar seçim sonrası imzalanacak bir anlaşmayı işaret ediyor. Acaba Başbakan’ın agresif tavır ve politikalarında; piyasa koşullarının, kamu maliyesinin rakamları ve IMF şartlarının ne kadar payı var?

Kısa vadede olayın ne gibi etkileri olacağını piyasalar tartmaya ve bunu fiyatlamaya çalışacaktır. İlk tepkiler “sınırlı” kalsa da IMF anlaşılmasının gecikecek olması ve diğer piyasalardaki gelişmeler önümüzdeki günlerde Türk piyasalarını büyük ihtimalle zayıflatacaki olumsuz etkilecektir.

Bir yandan İsrail-Gazze gerginliğinde Başbakan’ın izlediği politika, diğer yandan gecikecek (halen daha yapılmayacak olması en küçük olasılık olarak bile fiyatlanmıyor!) IMF anlaşması ve son olarak da doğu Avrupa para birimlerindeki hareketlerin içeride kur ve borsa üzerine etkileri mutlaka olumsuz yansıyacaktır.

elvin
31-01-2009, 19:21
BUGÜNKÜ RADİKAL > Ekonomi > Yazarlar > TANER BERKSOY
Küresel tahminler bozuluyor



31/01/2009





Gündemdeki kriz ilginç bir seyir izliyor. Her yeni gelişme iyimserlikten geriye ne kaldıysa onu da alıp götürüyor. Beklentiler ve tahminler iyiye değil kötüye doğru değişiyor. 2008 yılı büyük bir dünya krizi olarak tarihe kaydedildi. 2009 yılına ilişkin beklentiler daha olumluydu. Dünya ekonomisinde gelişmelerin olumluya dönebileceği, yılın ikinci yarısında resesyonist baskıların aşılabileceği ve koşulların olumluya doğru değişeceği umuluyordu. Bu hafta içinde uluslararası kuruluşlar 2009 yılı için revize etmek ihtiyacı duydukları yeni tahminlerini açıkladı. Uluslararası Para Fonu (IMF) büyüme tahminlerini önemli ölçeklerde düşürürken, Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF) de küresel fon akışlarıyla ilgili tahminlerini ciddi ölçüde aşağıya çekti.
***
IMF’nin geçtiğimiz kasım ayında açıkladığı büyüme tahminleri görece olumluydu. Henüz 2008’in son çeyreğindeki gelişmeleri görmeden yapılan bu tahminlerde büyük ekonomilerin görece hafif (yüzde 0.2-0.7 mertebesinde) bir resesyon sürecinden geçecekleri, buna karşılık gelişmekte olan ülkelerde büyümenin daha güçlü olacağı (yüzde 5.1) öngörülüyordu. Bu durumda dünya ekonomisinin 2009 yılında yüzde 2.2 gibi (pek de yaygın ve güçlü bir çöküş işareti vermeyen) bir hızla büyüyeceği öne sürülüyordu.
IMF yeni yıla ilişkin tahmin revizyonunu ilk çeyrek sonrasında, nisan ayında yapar. Bu sene daha ilk ayı bitirmeden revizyon yapma ihtiyacı duyması durumun pek de parlak olmadığını gösteriyor zaten. Büyük ekonomilerin tümünde resesyon dozunun kasımda yapılan tahminin epeyce üzerine çıkacağı öngörülüyor. Örneğin, ABD’de kasımda yüzde eksi 0.7 olarak tahmin edilen büyüme hızının eksi yüzde 1.6 olacağı, bizi daha yakından ilgilendiren Euro bölgesinde ise eksi yüzde 0.5 olarak öngörülen resesyon dozunun eksi yüzde 2.0 düzeyine ulaşacağı tahmin ediliyor.
Bunlar iyi haberler değil. Dahası, gelişmekte olan ülkeler için yapılan tahmin yüzde 5.1 düzeyinden yüzde 3.3 oranına, bizim de içinde yer aldığımız Orta ve Doğu Avrupa grubunda 2009 yılı büyüme tahmini de yüzde 2.2 den eksi yüzde 0.4 düzeyine çekiliyor. Yeni tahminler bizim temel ihracat pazarlarımızda görece sert bir resesyon yaşanacağına, bizim bölgemizin de 2009’u daralarak geçireceğine işaret ediyor.
Yeni büyüme tahminleri 2009 yılının ikinci yarısında bir toparlanma olacağı beklentisini ciddi ölçüde örseledi tabii. Bu yılın toparlanmaktan çok dünya ekonomisinin dibe vuracağı bir yıl olacağı beklentisi güç kazanıyor.
***
IIF’nin yayımladığı 2009 yılı sermaye hareketleri tahminleri dünya ekonomisindeki büyüme çöküşünü bir yandan teyit ediyor bir yandan da bu güçlü çöküşün kaynakları hakkında bilgi veriyor. Yeni gelişen ekonomilere (emerging markets) yönelen özel sermaye akışı 2007 yılında 929 milyar dolar ile zirveye çıkmış. 2008 yılında özel sermaye girişinin 466 milyar dolara gerilediği tahmin ediliyor. Bir anlamda sermaye hareketlerinin büyüme sürecine vurduğu ilk darbe bu.
IIF darbe dozunun 2009 yılında artacağını öngörüyor. Bu yıl yeni gelişen ekonomilere gidecek olan özel sermaye boyutunun 165 milyar dolara gerileyeceği tahmin ediliyor. 2007 yılına kıyasla 764 milyar dolar, 2008 yılına göre ise yaklaşık 300 milyar dolar düzeyinde bir fon daralmasına işaret ediyor bu rakkam.
Özel sermaye girişlerindeki büzülmenin en çarpıcı örneği banka fonlarında gözleniyor. Yeni gelişen ekonomilere giren ticari banka kredileri 410 milyar dolarla 2007 yılında tepe noktasına çıktıktan sonra 2008’ de 167 milyar dolara geriliyor. 2009 yılında banka kredilerinde artık azalmadan söz etmek mümkün değil. Bu yıl ticari banka kredilerinde 60.6 milyar dolarlık bir net geri ödeme olacağını tahmin ediyor IIF. Kendisi zaten zor zamanlar geçiren küresel banka sisteminin bu yıl yeni gelişen ekonomilere bir hayrının dokunmayacağını gösteriyor bu tahminler. Tersine, bu yıl yükselen piyasaların banka sistemini fonlayacakları anlaşılıyor. Bana kalırsa en ilginç tahmin de bu.
Sonuç ve özet: Yeni tahminler fazla lafazanlığa yer bırakmıyor. Başta bizim pazarlarımız olmak üzere herkes küçülüyor. Büyümeyi sağlayan sermaye bolluğu da ciddi bir darlığa dönüşüyor.
Her taraftan sıkışıyoruz ve bu sıkışma 2009 yılında da devam edecek.

elvin
01-02-2009, 12:00
IMF Parasına Göz Koyanlar - Korkut Boratav
01/02/2009 06:00 Arkadaşına gönder Yazdır
Kime:

E-posta adresiniz:

Mesajınız:


Başkan seçilen Arzuhan Doğan Yalçındağ, TÜSİAD Genel Kurulu’nda hükümetten ekonomik isteklerini üç ana başlık altında topladı: Birincisi, gecikmeden IMF ile anlaşma yapılması; ikincisi, talebin canlandırılması için vergi borçlarının ertelenmesidir. Üçüncüsünü ise, Yalçındağ’ın konuşmasından olduğu gibi aktaralım: “Diğer önlem alanı şirketler sektörünün yabancı para ihtiyacı[dır]. Bu problemin kısa dönemde IMF, Merkez Bankası, Hazine gibi kaynaklardan yararlanılarak oluşturulabilecek bir fon ile aşılması mümkün. Fon, sağlıklı şirketlerin ödemede zorluk çektikleri kredileri için bir köprü finansman rolü görecektir.”

TÜSİAD başkanının meramını birkaç soru-cevapla “deşifre” edelim.

İlk sorumuz şudur: “Şirketler sektörünün yabancı para ihtiyacı” nereden kaynaklandı? Yanıtı basittir: Dövizle ve yurt dışından borçlandınız da ondan…

Soru: Niçin borçlandınız? Serbest sermaye hareketleri ve yüksek risk algılaması koşullarında Merkez Bankası sadece “enflasyon hedeflemesi”ne zorlandığı için reel TL faizleri rekor düzeye çıktı; yüksek getiri arayan ve dört nala giren dış kaynaklar, döviz fiyatlarını aşağıya çekti. Dış kredilere ulaşabilen TÜSİAD’çılar ve diğerleri dolarla, avroyla borçlandılar ve çok para kazandılar.

Peki, bu durumun kesintisiz süregeleceğini size kimse garanti etti mi? Elbette hayır… Kabul edelim ki, AKP hükümeti orta vadede bir risk uyarısı yapma yeteneği ve bilgisinden yoksundu. BDDK ve TCMB başkanları, “kur riski” ile karşı karşıya bulunan (yani, dış kredi kullandığı için borçları dövizle, cari gider ve kazançları TL ile olan) tüm şirketleri defalarca uyarmadı mı? Ayrıca, sizin gibi “dünyanın nabzını parmaklarında hissetme iddiasında” olanlar, astronomik yabancı sermaye girişlerinin er-geç yavaşlayacağını, hatta tersine dönebileceğini nasıl öngöremediniz? Zira, sizlerin de, “günü gününe yaşamak” bakımından hükümetten farkınız yok. Ayrıca, bir gün “kuyruğunuz sıkışırsa”, iktidar tarafından şu veya bu yöntemle “kurtarılacağınıza” büyük ölçüde emin olduğunuzu da ekleyelim.

Bu son beklentiyi hayata geçirme zamanı geldi mi? Yalçındağ’ın TÜSİAD Genel Kurulu’ndaki isteklerini biraz daha açalım: “IMF’den gelecek paraya Merkez Bankası rezervlerini ve Hazine kaynaklarını da ekleyip bir havuz oluşturun; sıkışan “sağlıklı şirketlerin” (yani büyük sermayenin) dış borçlarını ödeyin. Bu “köprü finansmanını” hangi parayla, hangi faizle, hangi vadeyle ödeyeceğimiz sorunları ise uygun yöntemlerle çözülebilir.

***


Peki, IMF kredileri, esasen ödemeler dengesi güçlükleri ortamında verildiğine göre, bunların doğrudan doğruya dışarıya borçlu özel şirketlerce kullanılmasında yanlışlık var mıdır? Vardır; zira, özel sektörün borç ve alacakları, devleti değil, sadece tarafları ilgilendirir. Borçlu batarsa, “çürük” bir müşteriye kredi açma riskini üstlenmesi gereken alacaklı banka kaderine (zararlarına) razı olur. Bu koşullarda hükümetten, “borçlarımızı, zararlarımızı sen üstlen; batmamızı önle” talebi, hangi ahlâkî, mantıkî gerekçeye dayanabilir?

Peki, bu koşullarda verilen IMF kredileri, bu tür “kurtarma” işlerinde kullanılmayacaksa neye yarayacaktır? IMF, bir dizi politika değişikliğinin kabul edilmesi koşuluyla, Merkez Bankası’na, istisnaen Hazine’ye, (yani devlete) kredi açar. Böylece resmî döviz rezervleri desteklenmiş olur. Ve dış borç servisi veya cari işlem açığının finansmanı için piyasadan döviz talebi gündeme geldiğinde resmî rezervler döviz talebini karşılamada kullanılır. Bugünlerde pek etkili olması beklenemez ama, IMF’nin “yeşil ışığı”, özel kredileri de harekete geçirebilir. Döviz fiyatlarının aşırı yükselmesi bu sayede frenleneceği için, dış borç servisi kesintisiz sürdürülebilir.

IMF daha fazlasını istemez mi? “Tutturabilirse” ister; zira, bu örgütün kriz ortamlarında öncelik taşıyan amaçlarının başında, uluslararası bankaların alacaklarının kesintisiz ödenmesi gelir. Bu nedenle, özel dış borçlara devlet garantisi sağlamayı isterler. 2000 sonunda kriz patlak verirken, IMF, TC bankalarının dış borçlarının da devlet güvencesi altına alınmasını bizim hükümete kabul ettirebildi. Bugün de özel sektörün dış borçlarının (Yalçındağ’ın istediği gibi) devlet güvencesi altına alınmasına IMF’nin bir itirazı olmaz.

Dış borçlarını ödeyemez hale gelince uyanık Türkiye burjuvazisinin, bu borçları devlete, son tahlilde Türkiye’nin emekçi insanlarına yıkması bir rezalettir. Sonunda bu noktaya dönüşebileceği için (daha önce bu köşede tartışılan başka itirazlarımızın yanında) bu nedenle de IMF ile anlaşmaya karşı çıkmamız gerekir.

elvin
01-02-2009, 15:26
Osman UlagayDünya Gözü
oulagay@milliyet.com.trDavos’ta şokun şoku
31 Ocak Cumartesi 2009


DAVOS

Başbakan Erdoğan’ın önceki akşam katıldığı oturumun sonunda sergilediği davranış biçimi, o akşam toplantının yapıldığı salonda bulunup olayı izlemiş olan Türk işadamlarında tam bir şok yaratmış durumda.
Dün akşam İsviçre televizyonunu izlemiş olan bir holdingimizin tepe yöneticisi, “Olay birinci haber olarak verildi ve Dünya Ekonomik Forumu’nun tarihinde böyle bir olayın ilk kez yaşandığı vurgulandı”, diyor.
Davos’ta bulunan işadamlarımız önceki akşam yaşadıkları şokun etkisini üzerlerinden atabilmiş değil.
Erdoğan’ın yaptığı açış konuşmasının içeriği konusunda farklı değerlendirmeler yapılıyor ama oturumun son bölümünde, yanında oturan İsrail Cumhurbaşkanı Peres’e dönerek yönelttiği suçlamaların içeriği ve tonu orada bulunan herkesi ciddi biçimde rahatsız etmiş durumda. Türkiye’de ‘ananı da al git’ diyebilen bir başbakanın, benzer bir tavrı böyle bir uluslararası toplantıda sergilemiş olmasının, yıllardan beri bu tür toplantıları izleyen işadamlarımıza çok ters geldiği anlaşılıyor.

İşimiz çok zorlaştı
Bütün bunların ötesinde işadamlarımızın asıl kaygısı, Başbakan’ın bu ölçüsüz çıkışının Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilere kalıcı bir darbe vurması olasılığı.
Yahudi lobisinin ABD’deki gücü bilinirken ve yeni ABD yönetiminin bölgedeki açılımı beklenirken, Türkiye Başbakanı’nın Davos’ta adeta Hamas’ın savunucusu gibi konuşmasının hoş karşılanmayacağı izlenimi yaygın. Başbakan’ın yakın çevresinden sızan bilgilere göre, dünkü olaylardan sonra o çevrede de “İşimiz şimdi başlıyor” diyenler olmuş.
İşadamlarımız, Türkiye gibi ülkelere özel dış kaynak girişinin asgariye indiği ve IMF ile ilişkilerin kritik noktada bulunduğu bir ortamda Türkiye’nin Batı’ya antipatik gelecek adımlar atmasının ne kadar doğru olduğunu da sorguluyor.
Türkiye’de de ortaklıkları bulunan önemli bir yabancı şirketin Türkiye’yi yakından tanıyan yöneticisi ise “Başbakanınızın çıkışı tamamen iç politikaya ve kendi seçmenine yönelik bir çıkıştı ama bunun dış politikada olumsuz yansımaları olabilir” yorumunu yaptı.

‘Büyük fırsatı teptiniz’
Batı medyasının olayı değerlendirişinde genelde dengeli bir yaklaşım var ama Başbakan Erdoğan’ın bu çıkışının nasıl bir sonuç doğuracağını sorduğunuzda daha net cevaplar alabiliyorsunuz.
Almanya’nın önde gelen haftalık dergisi Die Zeit’in yayımcısı Josef Joffe’nin dün bana söyledikleri bu bakımdan ilginçti. “Türkiye büyük bir fırsatı tepti” dedi Joffe ve şöyle devam etti: “Türkiye daha önceki yaklaşımıyla, bölgedeki tüm taraflarla ilişki kurabilen tek ülke olarak benzersiz bir konuma gelmişti, bu süreçte etkili rol oynayacak bir duruma gelmişti. Şimdi Başbakan Erdoğan’ın takındığı tavır bu fırsatın kaçırıldığını düşündürüyor.”
Başbakan’ın bu tavrının Avrupa Birliği (AB) ile ilişkileri nasıl etkileyeceğini soruyorum Joffe’ye. Başbakan’ın AB’ye yönelik umudunu kaybetmiş bulunduğunu ve AB’nin de bu gelişmeyi hoş karşılamayacağını söylüyor.

elvin
01-02-2009, 18:12
Ne Değişecek? - Ergun Çağlayan
28/01/2009 07:44







ABD’de hükümet değişimi, pek alışık olduğumuz bir şey değil. Sekiz yıldır ilk kez oluyor. Seyrek olmakla birlikte pek de sarsıcı bir olay olmadığını, ABD’nin siyasi egemenliğini aynı tarzda realize etmeye devam edeceğini vurgulamak, bütün olan bitene rağmen hiç de haksız değil.


Irak’tan çekileceğim ama Afganistan’a yığınak yapacağım, bankaları kurtarmaya öncelik vereceğim, İran’ın nükleer teknoloji geliştirme hakkını tanımayacağım gibi türlü politika devamlılıkları şimdiden kararlıkla beyan edildi bile.


Sıkça duyduğumuz “derisinin siyah rengine ve ABD’yi dünya halklarıyla barıştıracağım vaatlerine inanmayın” ifadesi, doğru bir önerme, emperyalizmin siyasi iktidarının günümüzde kazandığı içerik, onun “yumuşak bir yüz” sergilemesinin önündeki en büyük engel. Peki değişen sadece kısmi kürtaj serbestisi mi olacak?


Yabancı basında yeni dönemden beklentiler konusunda yinelenen başlıklara bir göz atalım:


Filistin-İsrail barışını zorlayacak
“İran yumruğunu çözerse” ona dostluk eli uzatacak.
Iraktan çekilecek, Afganistana asker yığacak, NATO ülkelerinin Afganistan işgaline daha aktif katılımını sağlayacak.
İslamla barışacak
Müslümanlara nasıl davranılacağı konusunda askeri eğitim programları ve kültürler arası diyalog çalışmalarını güçlendirecek.
Göçmenlik düzenlemeleri: Vatandaşlığa geçişin kolaylaşması, sınır güvenliğinin artırılması sağlanacak.
Sendikalaşma özgürlüğünün artırılması. Herhangi bir işyerinde çalışanların yüzde 30’unun talebiyle gizli sendikalaşma oylaması zorunluluğu getirileceği iddia ediliyor. Böylece işçi ücretlerinin bir miktar artmasına ve iç tüketimin borçlanma oranı yükselmeden artmasına göz yumulması. Bu adım, ABD’li patronların iki düşman safa ayrılmasına neden olacak olaylı pazarlıklara neden olacağa benziyor. Ama ileride ayrıntılandırmak üzere bunun “mümkün” olduğunu belirtmekle yetineyim.


Yenilik gündeminin bu kısmı, zaten Bush döneminde başlatılmış olanları ve boş vaatleri çıkardığınızda olduçka hafifliyor. “Irak direnişini bastıramadık” ve “bu nasıl egemenlik, herkes bizden nefret ediyor” saptamalarının resmi ağızlardan uzun yıllar önce yapıldığı biliniyor. Son gündem, bir sonraki gruba geçiş maddesi sayılabilir. Bir tür kısmi içe kapanmanın, korumacılığın devreye gireceği bir dönemle ilgili tartışmalar zaten uzun süredir hükümetler üstü düzeyde yürütülüyordu.


Kamu harcamalarına sadece önümüzdeki iki yıl için 825 milyar dolar ayıracak. 10 bin okul binasını ve tüm demiryolu hatlarını tamir edecek. Beşbin kilometre enerji nakil hattı inşa ederek elektrik dağıtım şebekesini yenileyecek.
Kamu binalarının tümünde ileri ısı yalıtımı kullanacak yatırımlar yaparak enerji tüketimini azaltacak. Konutlarda ısı yalıtımı harcamalarına devlet desteği ve zorunluluk getirecek. 2,5 milyon konutu tadil edecek.
Dar gelirlilerin konut harcamalarını destekleyecek.
ABD ekonomisinin petrol bağımsızlığını sağlayacak. Yani diğer enerji türleri kullanan üretim ve tüketim mallarını destekleyecek.
Sıkıntıdaki mevcut fabrikaları desteklemek yerine otomotiv endüstrisini yeşil otomobiller üretecek şekilde yeniden yapılandıracak. Kyoto Protokolünü imzalamak yetmeyecek, daha ileriye götürerek sanayi üretiminin yenilenmesi için çalışacak.
ABD’de tüketilen elektriğin üç yıl içinde yüzde 10’u, 15 yıl içinde de yüzde 25’inin yenilenebilir kaynaklardan üretilmesini sağlayacak. Bu işe on yılda 150 milyar dolar ayıracak.


Hükümet, harcamalara bu kadar sarsıcı boyutta asılmak zorunda mıydı? Evet, çünkü durum giderek vahimleşiyor. Bu Pazartesi günü sadece bir gün içinde ülkede 75 bin kişinin işten atılacağı haberi yayınlandı.


Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, kendisine yardımcı olarak 1997-99 arası Kyoto görüşmelerine katılan ABD temsilcisini seçti. “Daha yeşil işler” vurgusu desteksiz değil. Bu arada basında sıkça yer almaya başlayan Kyoto protokolünün küresel ısınma konusunda bir işe yaramayacağı haberleri, biraz da “daha fazlasını yapmalıyız, gelecek kuşaklar için fedakarlıkta bulunmalıyız” fikrini canlandırmayı hedefliyor. Onaylamayan hükümetten, yetmez, daha fazlası diyen hükümete bu kadar hızlı bir geçiş, ekonomik uyarı ihtiyacına denk geliyor ve bir değişim rekoruna işaret etmekte. Durumdan vazife çıkaranlar, bir uzay asansörü yapıp dev aynalar yerleştirme türünden trilyon dolarlık projelerin uygulanabilir ve acil olduğunu iddia etmeye başladılar bile.


Bir de “ABD bu işler için ne harcayacak?” sorusu var. Yanıtı, “olmayan Amerikan Dolarını...” Karşılıksız harcamaların bütçe açığını kontrolden çıkaracağı, para birimini zayıflatacağı, dünyanın kalanı üzerine ağır bir faiz yükü bindireceği biliniyor. Diğer emperyalist ülkelerin yanıtlarına bakılırsa, dünya ticaretinin dolara bağımlılıktan çıkartılması ve ABD’nin şöyle ya da böyle başlatmış olduğu korumacılığa yanıt verilmesi, Türkiye’nin uzun yıllar arada ezileceği bir emperyalist gündemin baş satırını oluşturuyor artık.

elvin
01-02-2009, 20:53
BUGÜNKÜ RADİKAL > Ekonomi > Yazarlar > MAHFİ EĞİLMEZ
8 milyardan fazla insan



Ekonomi

01/02/2009





Ünlü ekonomi tarihi araştırmacısı Angus Maddison’a göre, 2030 yılında dünya nüfusu 8.2 milyara ulaşacak. İsa’dan sonraki ilk yılda, yani 1 yılında dünyada yaklaşık 226 milyon insan yaşıyordu. Bunun 168 milyonu Asya’da, yaklaşık 30 milyonu Avrupa’da, 17 milyonu Afrika’da, 4 milyonu eski SSCB topraklarında, 6 milyonu Latin Amerika’da ve 1 milyonu da Kuzey Amerika’da yaşıyordu. En kalabalık bölge bugünkü Hindistan’ın olduğu bölgeydi. Burada yaklaşık 75 milyon insan yaşıyordu. İkinci Çin’de yaklaşık 60 milyon insan bulunuyordu. Bugünkü ABD topraklarının olduğu bölgede yaşayanların sayısı ise 680 bin dolayındaydı. Avrupa’nın en kalabalık ülkesi 8 milyon nüfusla İtalya’ydı.
Onu 5 milyonla Fransa, 3 milyonla Almanya izliyordu. İngiltere’nin nüfusu 800 bindi.
1000 yılına gelindiğinde dünya nüfusu 267 milyon dolaylarına çıkmış, ilk bin yılda nüfus yalnızca yüzde 18 oranında artış göstermişti. Sanayi devriminin başlangıcını 1820 yılı olarak kabul edersek o tarihte dünya nüfusu 1 milyarı biraz geçmişti. Bu nüfusun yarıdan biraz fazlası Çin ve Hindistan’da yaşıyordu. ABD’nin nüfusu yaklaşık olarak 10 milyon kişiden ibaretti. Sanayi devriminin beşiği İngiltere’nin nüfusu 21 milyondu ve Fransa (31 milyon) ve Almanya’dan (25 milyon) az ama İtalya’dan (20 milyon) biraz fazlaydı. Bugünkü Türkiye’nin bulunduğu topraklardaki nüfus ise 10 milyon dolayındaydı.
2008 yılında dünya nüfusunun 6.6 milyara ulaştığı görülüyor. Bu nüfusun üçte birinden fazlası Çin ve Hindistan’da yaşıyor. ABD’nin nüfusu ise 300 milyonu aşmış bulunuyor. ABD’yi Rusya, Japonya ve Meksika izliyor. Türkiye 72 milyon nüfusa sahip. 2030 yılında dünyada yaşayan insan sayısının yaklaşık olarak 8.2 milyara çıkacağı tahmin ediliyor. Hindistan, Çin’le başa baş bir nüfusa ulaşacak görünüyor. Türkiye ise neredeyse 85 milyonluk bir nüfusa ulaşacak.
GSYH’ların gelişimiyle ilgili Salı günkü yazımı gözünüzün önüne getirirseniz dünyanın karşısında duran en önemli sorunun beklenti ve talepleri artmış olan bu kadar büyük bir nüfusu nasıl olup da yönetebileceği sorunu olduğunu fark etmişsinizdir. Bugünün kriz sorunlarından uzaklaşmanın maliyeti ne tuhaftır ki geleceğin kriz sorunlarına dalmak oluyor.

elvin
02-02-2009, 16:31
Yaşar Erdinç- Köşe Yazılarım













Sunday, 01 February 2009
Teşekkürler Başbakanım
2 Şubat 2009

Geçen hafta oldukça yoğun bir ekonomik gündemle geçti. Önce IMF ile görüşmelere 10 gün ara verildi. Ardından da sayın Başbakan Erdoğan’ın, Perşembe gecesi Davos zirvesindeki duruşu gündeme damgasını vurdu. Bu da tabi ki doğal olarak “Davos zirvesindeki gerginlik ekonomiye ve piyasalara nasıl yansır” sorusunu gündeme getirdi. Bu sorunun cevabını hemen verelim. İlk anda piyasalar gerginleşmiş olsa da daha sonra İsrail Başbakanı Peres’den gelen özürlerle rahatlama oldu.

Sayın Başbakanımızın Davos'taki çıkışı konusunda çeşitli yorumlar yapıldı. Ben sade bir vatandaş olarak Başbakanımıza teşekkür ediyorum. Hem de çooook teşekkür ediyorum. Allah razı olsun. Türkiye her zaman mazlumun ve ezilenin yanında olmuştur ve sayın Erdoğan da ezilenin sesi olmuştur. Çok uzun zamandır ilk defa bu kadar dik durduk. Bunu söylerken, ABD veya Avrupa ile olan ilişkilerimizde olası bozulmaları da göze alarak söylüyorum. Bunlar kişisel görüşlerimdir ve herkesin fikrine de saygı duyarım. Bu arada sayın Devlet Bahçeli'yi de içtenlikle kutluyorum. Eğer sayın Baykal da, sayın Erdoğan'ın duruşunun ardında durmuş olsaydı çok puan kazanırdı. Üslup konusunda ise, genel görüşe ben de katılıyorum. Daha diplomatik bir üslup çok daha iyi olabilirdi.

Bugüne kadar sözde Ermeni iddialarının ABD tarafından tanınmamış olmasının en temelinde yatan unsur Musevi lobisidir. Bugüne kadar musevi lobisi her zaman sözde soykırım yasa tasarısının geçmesine engel olmuştur. Bundan sonra ise bu yasa tasarısının geçmesi konusunda en önemli desteği onlar vereceklerdir. Kanımca bu tasarı artık geçecektir ve hatta erkene bile alınabilir.

Diğer taraftan hepimiz biliyoruz ki, dünyanın para muslukları da, IMF'nin kasaları da musevilerin elindedir. Bu anlamda IMF'den çok daha yeni ve akla hayale gelmeyecek şartlar öne sürüldüğünü görebiliriz. Fakat zaten IMF'ye ihtiyacımız da yok.

2001 yılında IMF'ye ihtiyacımız vardı. Çünkü kamu borçları GSYH'nın yüzde 97'sine ulaşmış, bütçe açığı da GSYH'nın yüzde 17'sine ulaşmıştı. Hazine ancak yüzde 40 reel faizle borçlanabiliyordu ve hiç kimse devlet kağıtlarına para vermek istemiyordu. IMF olmasaydı default olabilirdik. Ama güçlü bir faiz dışı fazla ile bugünlere geldik. Bu faiz dışı fazla ve bütçe disiplinini de bugünler için yaptık. Şu an toplam borcumuzun GYSİH'ya oranı yüzde 35'e düşmüş, bütçe açığının GSYH'ya oranı da yüzde 2.5 seviyelerine inmiştir. Sorun özel sektördedir ve bu sorunu çözmek için de IMF'ye ihtiyacımız yoktur. IMF'siz çözüm konusunu yeni kitabımda ayrıntılı olarak anlatıyorum ve inşallah 2-3 haftaya kadar bitmiş ve yayınlanmış olur.

Bu arada kritik bir nokta var ki; bir zamanlar başka ülkelerde kriz çıkararak hükümetleri devirmiş olan güçler (Para Harekatı kitabımda anlatıyorum) şimdi de Türkiye için harekete geçebilirler. Çünkü artık en azından son gelişmelere göre ABD ve İsrail çıkarlarına aykırı bir Türkiye ile karşı karşıyalar. Bu yüzden sayın Erdoğan'ın güvenliği artırılmalı ve çok daha dikkatli olunmalıdır.

Şimdi diğer soruya geçelim. IMF ile görüşmelere niçin ara verildi? Bu ne anlama geliyor?
Sayın Başbakan Erdoğan’ın açıklamalarına göre IMF yeni şartlarla önümüze çıktı ve sayın Başbakan bu şartların neler olduğunu söylemeden, bunların “kabul edilemez” olduğunu söyledi.

IMF neler istedi?

Bundan yaklaşık dört hafta önce Merkez Bankası eski başkanı sayın Gazi Erçel Beykent Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada, “IMF yeni şartlarla önümüze gelebilir” dedi. Bunun sebebini sorduğumda ise, özellikle Türkiye’nin İsrail’i bu kadar açık ve seçik şekilde suçlamasının sorunlar yaratacağını belirtip, kendi başından geçenleri anlattı. Daha önce de IMF ile yeni bir stand-by üzerinde her konuda anlaşma sağlandıktan sonra, ertesi sabah imzalar atılacakken, o sabah önüne üç sayfalık yeni şartlar konulduğunu belirtti. Bunun sebebi ise, rahmetli sayın Ecevit’in, Amerika’nın Irak’a geçecek askerlere tezkere iznini vermeyeceğini Amerika ziyaretinde ABD yetkililerine söylemesi olmuş.

Yani dış politika IMF istek ve kararlarını etkileyebiliyor. Ben yine de konunun ekonomi bazlı olduğunu düşünüyorum. IMF ile görüşmelere 10 gün ara verilmesinin en önemli sebebi, IMF’nin yeni mali sıkılaştırma istemesinden başka bir şey olamaz.


Bildiğiniz üzere bütçe yasamız meclisten geçti. Fakat büyüme hedefi yüzde 4 olarak belirlendi. İşte bu hedef ciddi sorunlar yaratıyor. Çünkü bütçe gelirleri de bu hedefe göre belirlendi. IMF diyor ki;


“yüzde 4 büyüme hedefi hayaldir. Eğer bu hedef hayal ise, o zaman senin bütçe gelirlerin gerçeği yansıtmıyor. Eğer gelirlerin gerçeği yansıtmıyor ise bu durumda harcamalarını kısmalısın. Eğer harcamalarını kısmazsan, hedeflediğin bütçe açığının çok üzerinde bir bütçe açığı ile karşılaşacaksın. Bu durumda sana vereceğim 25 milyar doları bana geri ödemen de mümkün olmayacak. Ben seni bir şirket gibi düşünüyorum ve vereceğim parayı nasıl tahsil edeceğimi bilmek istiyorum. Yaptığım hesaplara göre sen harcamalarını en az 25 milyar TL kısmalısın. Bak ben 2009 için dünya ekonomik büyüme tahminimi eksi yüzde 1’e çekerken, ABD’nin büyüme tahmini de eksi yüzde 1.6’ya çektim. Dolayısıyla senin ekonomin de küçülecek. Bana şu söylediğime uygun olarak yeni bir bütçe hazırlamadan gelirsen bu parayı vermem. Yeni hazırlayacağın bütçede büyüme hedefini “0” olarak belirleyeceksin. Söylediğim vergi artışlarını yapıp, başta yatırım harcamaları olmak üzere, en önemlisi de sosyal güvenlik harcamalarını iyice kısacaksın”


Şimdi siz olsanız ne derdiniz? Tam seçime girecekken yeni bir bütçe yasası hazırlayıp, harcamaları bu derece kısıp, IMF boyunduruğunda bir görünümle seçime girer miydiniz?


Cevap: HAYIR. Bu durumda kimse seçim öncesinde IMF ile anlaşma beklemesin. Ama muhakkak ki, piyasalar bozulduğu anda “IMF ile ha anlaştık ha anlaşıyoruz” açıklamaları gelecektir. Halbuki hiç ihtiyacımız yok. Davostaki ruhu IMF'ye karşı da devam ettirelim.

PİYASALARA GELİNCE: Dow Jones tam tamına 8000 seviyesinden kapandı. Bu seviyenin yakınlarında bu kadar çok dolaşması hayra alamet değil. Ayrıca bu hafta işsizlik verileri açıklanacak ki; bu veri büyüme verisinden çok daha önemli. Dow Jones'un geçen haftaki kapanışı, işsizlik konusundaki beklentilerin oldukça kötü olduğunu düşünüyor. Görünen o ki Şubat ayı hiç iyi geçmeyecek. Teknik olarak analiz edildiğinde de Dow Jones'un duruşu çok endişe veriyor. Talep konsantrasyon eğrisi de talebin oldukça cılız olduğunu söylüyor. Dolayısıyla şu an borsalardan uzak durmakta fayda var. Yine de ne olur ne olmaz diye aklınızda bulunsun ki; eğer dow jones 8.350'nin üzerinde bir kapanış yapıp en azından 1 gün bu kapanışın üzerinde kalırsa, o zaman umutlu olacağız. Ama şu anki görünüm fırtına öncesi sessizlik izlenimi veriyor.

Bizim borsaya gelince, endeks 26.700 seviyesini görüp aşağı döndü ve 26 bine yakın kapattı. Şu an için endeksin yukarı yönlü ani hareketlerine fazla aldanmamak gerekiyor. Çünkü bizim piyasalar Amerikan verilerine Amerikalılardan daha fazla reaksiyon gösteriyorlar. Bu tür zamanlarda yükselişler ani olabiliyor ama saman alevi gibi yanıp sönüyorlar. Endeksin teknik görünümünü de pek iyi göremiyorum. Bizde de TKE eğrisi zayıf sinyal veriyor. Alım düşünüyorsanız en azından 24.000-24.500 aralığını bekleyin derim. Bu seviyede alım yaparsanız, stop-loss seviyenin 23.850'dir. Bu seviye aşağı geçilirse zararı realize etmelisiniz. Aksi halde karlı satış için 25.500 civarı uygun olacaktır.

Borsada orta ve uzun vadeli alım düşünenlere ise hala çok aceleci olmamalarını tavsiye ediyorum. Şu an hisse fiyatları gerçekten de aşırı ucuz ama uzun bir süre ucuz kalma durumları olacaktır. Orta ve uzun vadeli alım zamanı geldiğinde sizlere bunu bildireceğim. Endeksin önümüzde 3-4 ay içinde 32 binin üzerine çıkması olasılığı çok zor ve 20 bin ile 28.500 aralığında dalgalanmalar şeklinde bir seyir izleyebiliriz. İllaki orta ve uzun vadeli alım yapacaksanız, borsaya sokacağınız parayı en azından 12 veya 14'e bölüp seçtiğiniz beş tane kağıtta her günkü açılış fiyatının en az 5-6 kademe altına lış yazıp beklemek daha uygun olur. Eğer o gün kağıtlar gelmemişse ertesi gün yeniden yazabilirsiniz. Böylece önümüzdeki 12-14 ay için gerçekleşecek ortalama olarak en düşük seviyelerin yüzde 10-15 üzerinde maliyet oluştrmanız mümkün olabilecektir.

DOLAR: dolarda ise 1.6150 seviyeleri güçlü destek olarak görünüyor. Uzun zamandır dövizde bekleyenler bence beklemede kalmaya devam etsinler. Dövizde al-sat yapanlar için ise, 1.62 civarı kısa vadeli alım için uygundur ama 1.61 aşağı kırılırsa zararına satış yapmak gerekir, aksi halde 1.67 sevyeleri kar realize etmek için beklenebilir.

NOT: Video yorumlarda yorumlarımı ayrıntılı olarak izleyebilirsiniz. Bu hafta İstanbul dışında olacağım için başka video yorum ve günlük yorum ve analiz yazmayacağım. Gelecek hafta tekrar görüşmek dileğiyle sağlıcakla kalınız...


PORTFÖY: %15 Dolar %15 Euro %15 Altın %15 B Tipi Likit Fon %40 Haftalık veya aylık mevduat

elvin
02-02-2009, 18:07
Asaf Savaş Akat

Enflasyon ve döviz kuru
Konjonktürdeki kırılmanın beklenmeyen sonuçları da oluyor. Bunlardan biri geçmişte güvenle tekrarlanan ezberleri bozmaya başlaması. Her gün başka bir örneği ile karşılaşıyoruz. Özellikle döviz kuru çevresinde oluşan kent efsaneleri çok zorlanıyor. İkisini hatırlatalım: Gecelik faizler ve IMF. Ne denmişti? Merkez Bankası hızlı faiz indirirse ve hükümet IMF ile acilen anlaşma yoluna gitmezse döviz kurunda TL’nn değer kaybı kaçınılmazdı. Doların 2 lirayı göreceği söyleniyordu.

Halbuki son dönemde ikisi de oldu. Merkez Bankası faizi 2 puan birden aşağı çekti. IMF heyeti hükümetle anlaşamadan geri döndü. Sonra? Döviz kurunda beklenen tırmanma bir türlü gerçekleşmiyor. Tam tersine, ufak gevşeme işaretleri geliyor.

Bugün bir başka ezberin başına gelenlere bakmak istiyorum. Söz konusu olan döviz kuru-enflasyon bağıdır. Türkiye’de TL’de değer kaybının kısa sürede enflasyona yansıyacağına inanç tamdır. İktisatçılar “geçişlilik” diyor.

Talep çok önemlidir

Döviz kuru ekonomideki en önemli fiyatlardan biridir. Bir nispi fiyattır. Dış ticareti olmayan mal-hizmet fiyatları ile dış ticareti yapılan mal-hizmet fiyatlarının birbirine oranını, dolayısı ile bunları üretenlerin gelirlerini belirler.

Örneğin kurun yukarı gitmesine bakalım. İlk aşamada iç piyasaya üretim yapanların reel geliri düşecek, dış piyasaya üretim yapanların reel geliri yükselecektir. Ancak hikâyenin bundan sonrası iç talebin seyrine bağlıdır.

Hızla artan yani canlı iç talep varsayalım. Bu durumda iç piyasaya yönelik üreticiler fiyat artışına gider. Böylece reel gelirlerini koruma yolunu seçer. Satışlar iyi giderken zam yapmak kolaydır. Kurdan enflasyona “geçişlilik” yüksek olur.

Paranın değer kaybı ile birlikte üreticinin zam yapması için ithal girdi kullanması bile gerekmez. İç talebin canlı seyrettiği dönemlerde kur hareketi hizmet kesimlerinde de enflasyonu azdırır.

Dikkatinizi çekerim. Bu örnekte enflasyonu azdıran kurun tırmanması değildir. İç talepteki canlılıktır. Aynı kur hareketi iç talebin gerilediği bir ortamda enflasyona çok sınırlı etki yapacaktır.

2006-2008 karşılaştırması

Türkiye verileri yukarıda söylenenleri doğruluyor. İki dönemi karşılaştırıyoruz: Nisan-Temmuz 2006 ve Eylül-Aralık 2008. Döviz sepeti (0,5 $ + 0,5 \’80) her iki dönemde yüzde 20 civarında (yüzde 19 ve yüzde 21) yükseliyor.

Önce kura hassas üç malın fiyatlarına bakalım. Mobilya, ev aletleri ve otomobilde üç aylık birikimli fiyat artışının ortalamasını alıyoruz. 2006’da yüzde 7,6 iken 2008’de sadece yüzde 1 olmuş. 2008’de kur artışı mal fiyatlarına yansıtılamamış.

İthal girdi kullanmayan hizmet kesiminde neler olup bittiğini görmek için birikimli gerçek kira artışına bakalım. 2006’da yüzde 6,9 iken 2008’de yüzde 2,2 olmuş. Ev sahipleri de 2008’de zam yapmakta zorlanmışlar.

Şimdi iç talebi görelim. Nisan-temmuz için milli gelir verisi yok. Ayrıca son çeyrek milli geliri de yayınlanmadı. Ama imalat sanayi üretimi var. Talebin makul bir göstergesidir. 2006’da yüzde 11,6 artış, 2008’de (ağustos-kasım) yüzde - 9,8’e dönmüş.

Sayılar çok açıktır. Nispi fiyat hareketleri enflasyona yol açmaz. Maliyet baskısını enflasyona dönüştüren, toplam talebin toplam arzın üstüne çıkmasıdır. Gerisinde yanlış para politikaları yatar. “2003 sonrasında” olduğu gibi...

elvin
02-02-2009, 21:55
Osman UlagayDünya Gözü
Davos Fatihi’ ve tarihin çöp sepeti
1 Şubat Pazar 2009


Bazen bir an gelir, yıllardır büyük bir ciddiyetle yaptığınız iş, sürdürdüğünüz çaba, içinde bulunduğunuz ortam size fevkalade komik görünmeye başlar, “Burada ne yapmaya çalışıyorum ben” sorusunu sorarsınız kendinize.
Geçen akşam Davos’ta böyle oldu bana. Başbakan Erdoğan’ın katıldığı toplantıyı sonuna kadar izlemeyip, “tarihin çöp sepeti” ile ilgili başka bir toplantıya gittim ve Başbakan’ı “Davos Fatihi” haline getiren bir olayın yaşandığını o toplantı sırasında duydum. Birden o anda orada bulunmamın anlamını, daha doğrusu anlamsızlığını düşündüm.



Başbakan tarih yazarken
Başbakanımız, Davos’ta kendi üslubuyla “tarih yazıyor”, Türkiye için Davos 2009’u belleklere kazıyacak olay yaşanıyor ve ben gazeteci sıfatıyla Davos’ta bulunduğum halde o anda o salonda değilim.
Çünkü o toplantıda söylenenler fazla ilgimi çekmemiş, o toplantıyı izlemeyi bırakıp, hangi fikirlerin, kavramların, kurumların “tarihin çöplüğü”ne atılmaya aday olduğunun tartışıldığı başka bir toplantıya gitmişim. Aklımca dünyanın nereye gittiğini anlamama yardımcı olacak bir şeyler öğreneceğim ve bununla ilgili bir şeyler yazacağım. Bütün Türkiye, Başbakan’ın Davos serüvenini konuşacak, ben dünyanın geleceği üzerine ahkâm keseceğim. Şaka gibi, değil mi?

Davos’un kaderi
Katıldığım toplantı ilginçti aslında. “Tarihin çöplüğüne atılması” önerilen kurumlar arasında Dünya Ekonomik Forumu’nun da adı geçti örneğin. Ben o kadar ileri gitmiyorum ama Dünya Ekonomik Forumu’na katılmanın önemini ilk kez sorgulamaya başladım bu yıl.
Şirketleri ya da devletleri yöneten, dünyanın gidişatına yön verme iddiasındaki kişilerin bulunduğu ortamda bulunmak, onların görüşlerini dinlemek ne kadar önemliydi benim için? Kriz şaşkını haline gelmiş olan bu insanların bana yeni ufuklar açması mümkün müydü?
Bu yıl da burada olduğuma memnunum aslında. Davos’a gelip bu “çok önemli kişilerin” yaşanmakta olan krizi algılama ve yönlendirme kapasitesinin hayli sınırlı olduğunu görmek bile önemliydi kuşkusuz.
Bu yıl buraya gelmeseydim bu saptamayı yapamayacaktım. Evet, bu doğru ama galiba buraya kadar gelip bu insanları dinleyince, geleceğe ışık tutacak çözümlere de yaklaşmak istiyor insan. Bunu bulamayınca da benim yaşadığım gibi bir düş kırıklığı yaşayabiliyor. Davos çöplüğe gitmesin ama Dünya Ekonomik Forumu’nun da taze kana ihtiyacı var bence.



Rusya mı, Çin mi, ABD mi?
ABD’nin yeni yönetimi Davos’ta boy göstermezken Çin Başbakanı Wen Jiabao ile Rusya Başbakanı Vladimir Putin’in yaptığı konuşmalar hayli yankı yaptı, Wall Street Journal, Financial Times, Herald Tribune gibi gazeteler onların konuşmalarını manşete çekti. Her iki başbakan da halen yaşanmakta olan krizin sorumluluğunu ABD’ye, ABD’nin tüketim modeline ve küresel finans sistemindeki çarpık yapıya bağladı, ABD dolarının küresel sistemin hâkim rezerv parası olarak kalmasının sakıncalarını vurguladı.

Rus balonu patladı
Her iki başbakan da bir yandan ABD’yi eleştirirken diğer yandan kendi ülkelerinin krizin yarattığı sorunları aşma kapasitesine sahip olduğunu söyledi. Ancak bu konuda fazla inandırıcı olduklarını söylemek zordu, çünkü ABD’nin tetiklediği krizin Çin’in ve Rusya’nın ekonomik durumunu ciddi biçimde sarstığı ortadaydı.
2008 başında 600 milyar dolara varan dev bir döviz rezervinin üzerinde oturan Rusya’nın ekonomideki “başarısı”, petrol ve gaz fiyatlarındaki artışa endeksliydi. Rusya’nın doğal kaynak zenginliği, maceraperest Batı bankalarının Rusya bankalarına ve şirketlerine 1.5 trilyon dolara yaklaşan muazzam krediler açmasına yol açmış, bu da ülkede yapay bir zenginlik havası yaratmıştı. Petrol fiyatı yere çakılırken Batı’da kredi krizinin başlaması Rusya’daki yalancı baharı sona erdirdi. Rusya rezervlerinin 200 milyar dolarını kullanmasına rağmen parasının hızla değer kaybetmesini önleyemedi. Rus borsası % 70 dolayında değer yitirdi, sanayi üretiminde % 10’a yaklaşan düşüşler yaşanıyor, işsiz sayısı ekimden bu yana % 20 arttı. Rusya’nın 2009’da resesyona girmesi bile mümkün.

Çin de tökezliyor
Çin’in Rusya ile karşılaştırılamayacak bir ekonomik atılım yaşadığı ve dünyanın en büyük üçüncü ekonomisi haline geldiği bir gerçek. Atılımını sürdürebildiği takdirde 20 - 30 yıl içinde en büyük ekonomi haline gelmesi de mümkün görünüyor. Ancak ABD’nin tetiklediği krizin şu an Çin ekonomisini ciddi biçimde sarsmaya başladığı da gerçek. ABD Çin’in en önemli pazarı olduğu için ABD’deki resesyon Çin’in ihracatını düşürdü, buna bağlı olarak Çin ekonomisinin büyüme hızı da hızla düşmeye başladı. 2007’de % 13 büyüdükten sonra 2008’de % 9 büyüyen Çin ekonomisinin büyüme hızı geçen yılın son çeyreğinde % 6.8’e düştü.
Ancak bu yıl Davos’un gözdesi olan Nouriel Roubini 2008’in son çeyreğinde 2007’nin son çeyreğine göre % 6.8 büyümüş görünen Çin ekonomisinin, 2008’in ikinci çeyreğine göre küçüldüğünü ve bu küçülmenin 2009’un ilk çeyreğinde de devam edeceğini iddia ediyor. Roubini’ye göre Çin ekonomisinin 2009’da, Başbakan Wen Jiabao’nun iddia ettiği gibi % 8 büyümesi olanaksız, “Bırakın % 8 büyümeyi, gerçek rakamlar açıklansa Çin ekonomisinin 2009’da küçüldüğünü bile görebiliriz”, diyor.

Anahtar Amerika’da
Öte yandan ABD dolarının şimdilik krizden yararlandığını, güven kaybı nedeniyle ürken sermayenin Rusya ve Çin gibi ‘Yükselen Pazar’ ülkelerinden kaçıp ABD’ye yöneldiğini görüyoruz.
Bütün bunlar, küresel ekonomideki ve finans sistemindeki dengesizliklerin baş kaynağı olan ABD’nin, pazarının ve finans kesiminin büyüklüğü nedeniyle, Çin’in ve Rusya’nın ekonomik durumunu da belirleyecek konumda olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla ABD’yi eleştiren Çin ve Rusya’nın da Obama yönetiminin ABD ekonomisini ayağa kaldırmak için atacağı adımları dikkatle izlemesi gerekiyor.





Yükselen Pazarlara kredi ambargosu
DAVOS
Türkiye gibi ‘Yükselen Pazar’ (YP) ülkelerini dış krediden yoksun bırakacak olan “finansal korumacılık” tehdidi Davos’ta günün konusu haline geldi. Önceki gün Davos’ta bir basın toplantısı düzenleyen İngiltere Başbakanı Gordon Brown da bu tehlikeye dikkat çekerek, YP ülkelerine dış kredi akışının artırılmaması halinde bu ülkelerde büyük bir ekonomik çöküntü yaşanacağını, bunun da küresel ekonomideki krizi ağırlaştıracağını vurguladı.
29 Ocak tarihli yazımda aktarmış olduğum IIF (Uluslararası Finans Enstitüsü) tahminlerinin, 2009 yılında YP ülkelerine akacak olan özel dış kaynaklarda büyük bir düşüşe işaret ettiğini belirten Brown, bu eğilimin küreselleşme sürecini de baltalayacağını ileri sürdü.

Umutlar G-20’de
Gordon Brown bu konunun nisan ayı başında Londra’da yapılacak olan G-20 toplantısında en önemli gündem maddelerinden birini oluşturacağını kaydederek YP ülkelerine kredi desteği sağlamak için iki ayaklı bir önlem paketi önerdi. YP ülkelerinden hızla çekilmekte olan ticari bankaların bu ülkelere kredi akışını yeniden artırmalarını isteyen İngiltere Başbakanı, bunun yanı sıra IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların YP ülkelerine sağladığı kredi desteğinin de artırılması gerektiğini belirtti.
Gordon Brown’un küresel ekonomiyi sarsacak bir tehdit olarak gördüğü finansal korumacılık, ABD ve Avrupa’daki banka krizinin bir sonucu. ABD ve Avrupa’da batma noktasına gelen bankaların devlet desteğiyle, yani halktan toplanmış vergilerle ayakta tutulması ve banka sisteminin kısmen de olsa millileştirilmesi, bankaların öncelikle kendi ülkelerinde kredi açmaya yönelmelerinde etkili oldu.
Ayrıca banka sistemine yönelik güvenin sarsılması da bankaları daha fazla likidite tutmaya zorladı. Bu ortamda bankalar ülke dışı kredilerini hızla azaltmaya başladı.
Davos’ta bulunan TC Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, yalnızca ABD bankalarının elinde biriken likiditenin 1 trilyon doları aştığını, sistemdeki güven bunalımı aşılamadığı için bu paranın sisteme dönmediğini söyledi.

Tahvilde de umut az
Bu süreç, likidite bolluğu döneminde iyi koşullarla bol miktarda kredi bulmaya alışmış olan YP ülkeleri bankalarının ve firmalarının kredi bulmasını büyük ölçüde zorlaştırırken, YP ülkelerinin uluslararası tahvil piyasalarından borçlanması da zorlaşabilecek.
ABD’de Obama yönetiminin uygulamaya koyacağı 819 milyar dolarlık ekonomiyi canlandırma paketinin finansmanı için büyük ölçüde borçlanmaya gidecek olması, ayrıca Avrupa ülkelerinin borçlanma ihtiyacının artması küresel tahvil piyasasında da bir “kalabalıklaşmaya” yol açacak ve YP ülkelerinin pastadan pay alması zorlaşacak.
Bu bizi de çok yakından ilgilendiren bir tehlike. Umarız Gordon Brown’un gönderdiği alarm sinyalleri etkili olur ve Türkiye gibi YP ülkelerini dış kaynaktan büyük ölçüde yoksun bırakarak ciddi sıkıntıya sokacak olan finansal korumacılık eğilimi tersine çevrilebilir.

elvin
03-02-2009, 13:12
Portföy yatırımlarında hızlanan çıkış Baturalp Candemir

Portföy yatırımlarında hızlanan çıkış
01.02.2009 | Baturalp Candemir | Yorum

Krizin ivmelendiği eylül ayı başından, Merkez Bankası'nın faiz indirimlerine başladığı haftanın sonuna kadar yabancı yatırımcılar, portföylerindeki Türk bono ve hisse senetlerini azalttı. Bu dönem içinde, yabanılar tarafından 5.2 milyar dolar civarında bono satışı yapılırken, 1.9 milyar dolar kadar da hisse senedi satışı gerçekleştirildi. Sözkonusu tarihler arasında, ABD hisse senedi piyasası endekslerinden Dow Jones'un düşüş trendi içinde yükseldiği birkaç haftada dahi bono piyasası yoluyla Türkiye'ye sermaye girişi görülmüyordu.

Giren çıkandan az
Hisse senedi piyasasında da, çok küçük miktarlı girişleri, yüksek tutarlı çıkışlar takip ediyordu. Bir başka deyişle, global piyasalarda genel gidişatın kötü olduğu dönemde, ABD piyasalarındaki haftalık olumlu seyirler sırasında, yatırımcılar hemen gelişmekte olan ülkelere girmediler. Daha sonra bizim Merkez Bankası faizleri indirmeye başladı. Faiz indirimlerinin başladığı haftanın ardından, bu kez hem bono, hem de hisse senedi piyasasına yabancı yatırımcı girişi gözlendi. Bu 8 haftalık dönemde, 6 hafta yabancı yatırımcılardan para girişi gözlendi. Tabii ki, giren para miktarı, daha önce çıkan miktarlardan çok daha düşüktü. Eylül başından, kasım ayının son haftasına kadar 5.2 milyar dolar çıkış olan bono piyasasına 1.1 milyar dolar girerken, hisse senedi piyasasına giren sermaye tutarı 250 milyon dolarda kaldı.
16-23 Ocak haftasında, yani Merkez Bankası'nın 200 baz puanlık faiz indiriminin ardından, para çıkışı yine başladı. Bir hafta içinde bono piyasasından çıkan para 805 milyon dolar. Sözkonusu çıkış tutarı, faiz indirimlerinden sonra giren paranın büyük bir kısmının geriye döndüğünü gösteriyor. Hisse senedi piyasasında da ayrıca bir 157 milyon dolar daha çıkmış. Piyasaların ve beklentilerin olumsuz olduğu bir ortamda, Merkez Bankası üç ay piyasanın beklediğinden de daha fazla faiz indirimi yaptı. Banka, piyasaya iyi haber enjekte ederek, beklentilerin daha da kötüye gitmesine, ekonomik aktivitenin daha da yavaşlamasına engel olmak istiyordu. Tabii bu kadar önden yüklemeli, hızlı faiz indiriminin önkoşulu enflasyonun ineceğine olan inanç tamdı.

Başka hikaye gerek
İlk faiz indirimi ile birlikte, faiz indirimlerinin devam edeceği, bu yolla bono faizlerinin de hızla düşeceğini öngörenler, bu riski aldılar ve paralarını TL cinsinden varlıklara koydular. Şimdi hem hisse senedi, hem de bono piyasasındaki para çıkışı, elbette ki, global piyasalardaki olumsuzluklardan etkileniyor. Ama faiz indirimelerinin sonuna geldiğimiz yolundaki izlenim de, çıkışın miktarının artmasına yol açtı. Artık, faiz indirimleri olmayacağına göre, yeni para girişi için başka bir hikaye gerek; Uluslararası Para Fonu (IMF) ile yapılacak stand by çerçevesinde 20 milyar doların üzerinde sağlanacak kaynak bu işe yarayabilir. IMF'den sağlanacak kaynak haricinde bir hikayemiz olmazsa ve stand by daha da gecikirse, bir miktar para çıkışı ve buna bağlı olarak kurun yükselmesi sözkonusu olabilir.

elvin
04-02-2009, 12:47
ERHAN GÖKSEL FIRTINA GİBİYDİ AMA GÜNEŞİ GÖSTERDİ
Perşembe günü Adana Verso Başkanı Erhan Göksel'i ağırladı..

Ç.U.G.İ.A.D. Başkanı Barış Rişvanoğlu'nun açılış konuşmasının ardından kürsüye gelen Erhan Göksel ayakta alkışlandı.Seyhan Otelinde yapılan konferansta izleyiciler arasında ..eski Adana milletvekilleri..işadamı,esnaf,eczacı,devlet memurları öğretmenler ve kadınlar çoğunluktaydı.

Türkiye sorunlarıyla ilgili karamsar tablolar çizmekle suçlanan Göksel konuşmalarında fırtına gibi esiyor...Ama görmesini bilene güneşi de gösteriyor...tedbirinizi alın,diyor.....

İzleyicilerin dikkatle ve büyük bir sessizlikle dinlediği Göksel özetle şunları dedi;

'_AKP Hükümeti ekonomik kriz için hiç bir önlem almadı.Daha bu krizin hiç birşeyini görmediniz ...gerisi gelecek..Türkiye reel gündeminden koptu..Filistin davasıyla oturup kalkıyoruz..kendi açımız,işsizimiz.. dururken Filistinle uğraşıyoruz...Muhalefetin ise hiç bir şeyden haberi yok....Dünyadaki bankaların tümü ABD bankalarının şubesidir.Lehman Brothers battı ABD Hükümeti bu bankayı bilinçli olarak kurtarmadı.Çünkü tüm batan paralar Arap körfez ülkelerinin parasıydı.6 körfez ülkesinin parası battı......30 yıldır sattıkları petrolün parasıydı....

İsrail borsası hep yüksektir.Krizin dünyada tek uğramadığı yer İsrail borsası...

NATAŞALAR PATRON OLDULAR

1999 da Yeltsin döneminde Rusya çöktüğünde ülke kötü yıllar geçirdi...sokaklarında 2 milyon aç çocuk, fahişeler vardı...Nataşa denilen ve o yıllarda Türkiyeye gelen bu kadınlar sonunda ne oldu....8 yılda Rusyada çok şey değişti.Bu gün Türkiyenin en gözde tatil merkezlerindeki 5 ve 7 yıldızlı otelleri Ruslar satın aldılar.Şimdi bizim çocuklar Nataşa dediklerine otellerde hizmet ediyorlar...Tüm bunlar Putin'in akılcı yönetimiyle oldu...bitmiş bir ülke şahlandı..bu tabiiki yöneticilerin akıllı ve akılcı yönetimleriyle olur.

HÜKÜMET EKONOMİK KRİZİ HALA ANLAYAMADI

Tarih Başbakanı ekonomik krizi anlayamamasından ve önlem almamasından yargılayacaktır...

AKP müthiş bir iç borca girdi.iç borcumuz 300 milyar doların üzerinde.Dış borç bunun iki katına çıktı.Yabancılar borsada sıkıştılar.İmkanları olsa hemen gidecekler.Hükümet cari açık faizi bu kadar yüksekken 46 milyar dolarlık özelleştirme yaptı,paranın hepsi de faize gitti.Bizim devlet adamlarımız önünü görmüyor.Dünyada ne olup bittiğini bile yorumlayamıyor.

Ekonomik kriz en az 2 yıl daha sürer..10 yılın sonunda ancak toparlanbiliriz..2001 krizinin faturasını halk ödemişti...yine aynısı olacak...İşten çıkarmalar çoğalarak sürecek...

2009 da Dünyada deprem..,Türkiyede Tsunami olacak...

AKP AŞ DAĞITACAĞINA İŞ DAĞITSIN

AKP iş yerine aş dağıtıyor.Hükümetin işsizlik fonunda birikmiş 37 milyar lirası var...

Bu parayı işsize dağıtacağına yerel seçimlere harcıyacağını sanıyorum....Bu darlık etnik savaşı tetikleyebilir...TÜSİAD hiç bir zaman halkın karşısında görevlerini yapamadı.Hükümetle ters düşmemek için eleştirmedei..kriz yönünden yeterince uyarmadı..Çünkü TÜSİAD göbeğinden hükümete bağlıdır.

TÜRK KÜRT SAVAŞI KÖRÜKLENMEK İSTENİYOR

Geleceği bu günden kurarsınız...Başbakanın 'Ya sev ya terket!'sözü Kürtleri kızdırmıştır.Kürtler AKP ye oy vermeyecekler bilhassa İstanbulda yerel seçimleri kaybederse tüm Türkiyede kaybeder.

Etnik çatışmalar körüklenmek isteniyor.Hükümet hala bunun için yeterli önlemler almıyor.İsrailin parmağıyla Kürt devleti kuruluyor.ROJ tv de izledim Emine Ayna..Özerk bölgenin sınırları çıkacak..dedi.Osman Baydemir Kürt Devleti kurulacak..diyor...Leyla Zana ise APO yakında aramızda...diye söylevler yapıyor...'

SÖYLEDİKLERİ ÜZÜCÜ..AMA BİZLER NE YAPIYORUZ..

Erhan Göksel'in sözleri gerçekçi..aşırı realist...ve de üzücü..Ama biz ne yapıyoruz..Biz ,bize düşen görevleri yapıyormuyuz,yapabiliyormuyuz...işte sorun bu...

Güzel ülkemin bölünmez bütünlüğü için hepimize görevler düşüyor.

Birlik ve beraberlik içinde olmalıyız.Devekuşu gibi kafamızı kuma gömmeyip, gerçeği görelim.

Akılla ve akılcı bir şekilde sorunların üzerine gidilmesi giderilmesi şart.

Yöneticilerin kavgayı bırakıp ülkemizin geleceği için kenetlenmesi önemlidir.

Halkın ise hiç bir provakasyona kapılmadan sukunetle dengesini koruması gerekir.

elvin
04-02-2009, 18:01
Revize 2009 tahminleri

MAHFİ
EĞİLMEZ

Ekonomi

03/02/2009





OECD, Avrupa Komisyonu, IMF ve IIF (Uluslararası Finans Enstitüsü) peş peşe revize 2009 tahminlerini açıkladılar. Bunların karşılaştırmalı bir görünümünü aşağıdaki tabloda sunuyorum. Bu dört kurum arasında en kötümser tahminler IIF’ye, en iyimser olanlar ise OECD’ye ait. IMF ile Avrupa Komisyonu’nun tahminleri birbirine oldukça yakın. OECD’nin iyimser tahminlerini bir yana bırakır da öteki üç kurumun tahminlerine bakarsak dünyayı çok zor bir yılın beklediğini görebiliriz. ABD, resesyonun derinliklerine inerken bir zamanlar onu dengeleyeceği sanılan Avrupa ile 15 yıldır ekonomik durgunluktan bir türlü sıyrılamayan Japonya resesyona girmekte ABD ile yarışır aşamaya geldiler. Gelişmiş ülkeler arasında en zor durumdaki ekonominin İngiltere olacağı anlaşılıyor. Bir yandan finansal sistemi büyük darbe alan İngiliz ekonomisi bir yandan da küçülme darbesi yiyor. IMF, Çin’in 2009’da yüzde 6.7, IIF ise yüzde 6.5 büyümesini bekliyor. Bu, Çin için neredeyse durgunluk demek. Çünkü Çin bu noktaya yüzde 11’den geliyor.
Türkiye açısından durum karışık görünüyor.
Bu karışıklığın iki nedeni var: İlki kendi kararsızlıklarının ve yerel konulara boğulmasının yarattığı karışıklık, ikincisi ise dünyadaki büyük çöküşün yarattığı talep daralması. Almanya’nın ciddi bir resesyona sürüklenmesi Türkiye açısından önemli sıkıntı yaratıyor. Aslında Avrupa’nın bütün gelişmiş ülkeleri aynı sorunla karşı karşıya olduğu için bizim açımızdan ihracat ciddi bir sorun haline gelecek.
Öte yandan IIF’nin gelişme yolundaki ülkelere yönelik sermaye akımlarıyla ilgili tahmini 2009 yılında dış kaynak bulmanın son derecede zorlaşacağını gösteriyor. IIF’ye göre 2007 yılında 929, 2008 yılında 466 milyar dolar olarak gerçekleşen gelişme yolundaki ülkelere yönelik dış finansman akışının bu yıl için 165 milyar dolar düzeyinde kalması bekleniyor. Bu paradan Türkiye’nin, Rusya, Çek Cumhuriyeti, Polonya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan ve Ukrayna ile birlikte yer aldığı yükselen Avrupa pazarlarına düşeceği tahmin edilen bölümü 30 milyar dolar. Dış kaynak akışında inanılmaz bir düşüş söz konusu.
Hazine, geçen hafta, getirisi garanti edilmiş gelire endeksli senetler aracılığıyla borçlanmayı denedi. Satışa sunduğu senetlerin toplam tutarı 1.9 milyar TL’ydi. Sonuçta yalnızca dörtte birini satabildi. Oysa bu senetlerin faizsiz fakat yüksek getiri garantili olması nedeniyle körfez sermayesinin ilgisini çekmesi bekleniyordu. Bu sonuç bir kez daha gösteriyor ki 2009’da finansman bulmak öyle kolay olmayacak.
Türkiye’nin hızla yerel tartışmalardan sıyrılıp ekonomisine yön vermesi gerekiyor.
Yerel seçim uğruna IMF ile ortak programı biraz daha uzatırsak 2001 yılını arar noktaya geleceğiz. 2009’da krizden en çok etkilenecek üç ekonomi arasında Türkiye’yi de saymış
bulunan Roubini’yi bir kez daha haklı çıkarmak için elden geleni yapıyoruz.

elvin
05-02-2009, 09:53
Hurşit GüneşGösterge
Aydın Doğan’ın kur sorusu
4 Şubat Çarşamba 2009


Biz ekonomistleri görüp de döviz kurunu sormayan olmaz. Sokakta, lokantada bizi gören herkes “Hocam yazılarınızı ilgiyle okuyoruz. Ne olacak bu memleketin hali?” diye lafa başlayıp, sonra sözü döviz kuruna getiriverirler. Patronlar da farklı mı? Büyüğü küçüğü aynı!
Geçenlerde Milliyet’in yılın girişimcisi ödül gecesinde Doğan grubunun patronu Aydın Doğan da vardı. Beni görünce aklına döviz kuru geldi! Eh, “Kandıra’da hindiler ne âlemde” diyecek değil ya! “E hoca, ne olacak bu dövizin hali?” dedi. Biz de yanıtladık tabii. Kimse okurlarımdan ayrıcalıklı olmadığından onlara da aktarıyorum.
Önce bir anı. 2001 yılında bir holding beni ekonomik konularda danışmak için davet etmişti. O sırada kur 1.6 milyon TL’yi aşmıştı. Birçokları enflasyonu da üzerine koyuyor, yıl sonunda kurun rahatlıkla 2 milyonu geçeceğini hesaplıyordu. Ben ise o toplantıda “hayır” dedim. “Artık dalgalı kur sistemi var, kur enflasyona göre değil, döviz arz ve talebine göre belirlenecek”. Öyle de oldu.

Döviz arz-talebi
Bugün de öyle. Şu ara döviz kuru yüksek. Yani TL aşırı değer kaybetmiş durumda. Çünkü bu ara ne yoğun sıcak para girişi var, ne de tasarruf sahibi dövizini bozmak istiyor. Oysa dış açık bayağı gerilemiş durumda.. Özel kesim dış borçlarının da büyük kısmı rahatlıkla ödeniyor...
İşin aylık bazda hesabı ise oldukça karışık. Ama gelin 2009 yılının toplu muhasebesini yapalım. 2009 yılında dış açık üç aşağı beş yukarı 15 milyar dolar civarında olacak gibi görünüyor. Tabii döviz gereksinimi bundan ibaret kalmayacak. Özel kesimin 2009 yılında ödemesi gereken 40 milyar dolarlık dış borcunun 10 milyar dolarlık kısmının dönmeyeceği düşünülebilir. Yani Türkiye’nin dış finansman ihtiyacı 25 milyar dolara çıkabilir. Fakat IMF’den gelecek borç bu ihtiyacı büyük ölçüde karşılayacaktır. Ayrıca gelecek 6-7 milyar dolarlık doğrudan yatırımı da hesaplarsak, döviz arzının daha fazla olacağı anlaşılır.

Her şey IMF’ye bağlı
Tabii bunun üstüne bir de vatandaşların döviz bozması süreci var. O da kurdaki gevşemeyi güçlendirecektir. Bu nedenle yıl sonuna kalmadan dolar 1.50 TL düzeyinin altına inerse hiç şaşmam. Buna baz senaryo diyebiliriz.
İyimser senaryo ise (ki buna biraz daha yakın duruyorum) küresel faizler çok düştüğü için yaz aylarına doğru baz senaryonun üstüne en az 5 milyar dolar, belki de daha fazla bir sıcak paranın girişi olarak nitelenebilir. Yerlerde sürünen bir faizden borç alıp Türkiye gibi ülkelere getirip yatırmak çok akıllıca olacaktır. Ama bunun için daha erken; çünkü Batı finans sistemi şu anda kâr değil, can peşinde.
Tabii bu arada olumsuz gelişmeler olursa kur hızla yukarı doğru gidebilir. İki gelişme çok olumsuz etki yapabilir. Birincisi, IMF ile anlaşmanın çökmesidir. İkincisi de küresel siyasal risklerden ötürü emtia fiyatlarının yeniden yükselmesidir. Bu durumda doların 1.80 TL ya da 2 TL olması şaşırtmaz. Ama bu çok sancılı olur.
Sonuçta normal koşullarda bu kur inecek gözüküyor. Ama hemen değil. Yaz aylarına doğru. Sonrası mı? Yani 2010. O da bir başkasıyla sohbetten sonra...

elvin
05-02-2009, 13:07
Osman UlagayDünya Gözü
Tehlikelerle dolu bir dönemdeyiz
3 Şubat Salı 2009


Türkiye Davos 2009’u herhalde Başbakan Erdoğan’ın, Dünya Ekonomik Forumu’nun (DEF) tarihinde benzeri görülmemiş olan davranışıyla hatırlayacak. Benim için bu yılki DEF toplantısını öncekilerden ayıran özellik ise, parayı ve dünyayı yönetme iddiasındaki küresel seçkinleri bu kez kriz şaşkını halleriyle görmek oldu.
Bu yıl Davos’ta bulunan küresel şirketlerin tepe yöneticileri, bankacılar ve merkez bankalarının başkanları ile çeşitli ülkelerin başbakanları ve diğer hükümet yetkilileri can derdine düşmüş durumdaydı. Küresel kriz ortamında firma olarak, sektör olarak, ülke olarak ve hükümet olarak ayakta kalabilmenin hesabını yapıyorlardı.

İşler kötüye gidiyor
Hemen herkes, küresel krizin daha da ağırlaşmaması için neler yapılması gerektiğini tartışıyordu ama önerdikleri çözümlerin uygulanabilirliği ve hemen önümüzdeki dönemde derde deva olabileceği kuşkuluydu.
Oysa acil çözümlere ihtiyaç var, çünkü küresel ekonomik göstergelerdeki bozulma son üç ay içinde çarpıcı biçimde hızlandı. IMF iki ay önce yaptığı tahminleri çöpe atıp çok daha karamsar yeni tahminler açıkladı. Dünya ekonomisinin durma noktasına geldiğini açıklayan IMF bu son tahminini ileride daha da aşağı çekebileceği uyarısında da bulundu.

Paketlerle gelen tehdit
Bu tablo başta ABD olmak üzere dünyanın büyük ve zengin ülkelerinde hükümetleri, dev boyutlarda ekonomiyi canlandırma paketleri açıklamaya zorladı. Bu önlemler, söz konusu ülkelerdeki talep açığını kapatarak ekonomiyi canlandırmayı amaçlıyor ama bu önlemlerin bazı tehditleri ortadan kaldırmadığı, hatta yer yer artırdığı söylenebilir.
- Başta ABD ve İngiltere olmak üzere zengin ülkelerde banka sistemini ayakta tutmak ve ekonomiyi canlandırmak için devletin olanaklarını (yani halkın vergilerini) kullanan hükümetler, kendi ulusal firmalarını ve işçilerini koruyacak önlemler almak zorunda kalıyor.
- Her ülkenin bu tür önlemler alması halinde dünya ticaretinde bu yıl başlayan küçülmenin sürmesi ve bütün ülkelerin bundan zarar görmesi kaçınılmaz görünüyor.
- Zengin ülkelerden Türkiye gibi ‘Yükselen Pazar’ (YP) ülkelerine akan özel dış sermaye de, küresel riskin artması ve zengin ülkelerin banka sistemlerinde acil kaynak ihtiyacının doğması nedeniyle, anavatanına döndü ve YP ülkeleri dış kaynak darboğazına girdi. Bu finansal korumacılığın sürmesi halinde, özellikle Türkiye gibi tasarruf ve cari işlemler açığı olan ülkelerin bundan olumsuz etkilenmesi kaçınılmaz görünüyor.
- IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlara ek kaynak aktarılarak bu kuruluşların YP ülkelerine mali destek sağlama projesinin nasıl uygulanacağı ne kadar etkili olacağı belirsiz.
- Küresel ekonomideki hızlı bozulma işsizliği hızla artırırken Fransa’dan İngiltere’ye, Rusya’dan Çin’e, kabaran toplumsal tepkilerin ilk sinyalleri alınıyor. Davos’ta yapılan değerlendirmelerde, bunun siyasi sonuçlara da yol açabileceği ileri sürüldü.
Tehlike büyük ve bizimki dahil hiçbir hükümetin bunu göz ardı etme lüksü yok.

elvin
05-02-2009, 16:45
Kerem Alkin
Seçimlere kadar, 'sen sağ, ben selamet'
04.02.2009 | Kerem Alkin | Yorum

Görünen o ki, yerel seçim süreci bitene kadar işimiz Allah'a kaldı. Hükümet ve ekonomi yönetimi IMF başlığını netleştirmek ve iş dünyasının taleplerini cevaplandırmak hususunda aceleci olmayacak.

Son 3 aydır ekonomi yönetiminden ve iş dünyasından gelen sinyaller, küresel krizin Türk ekonomisi üzerindeki olası etkilerinin, olası risklerin Başbakan Erdoğan'a yeterince izah edilemediğini göstermekte. Başbakan Erdoğan'ın, bu konuda dile getirilen şikayet veya sıkıntıları iş dünyasının genelinde var olan sıkıntılar olarak algılamaktan çok, şahsi sıkıntılar olarak algıladığı ve bu sıkıntıların ekonominin bütününe hakimmiş görüntüsü verilmesine de kızdığı belirtiliyor. Reel sektör firmaları, Türkiye'nin lokomotif sektörlerinin temsilcisi konumundaki sivil toplum örgütleri artık gerek Sayın Başbakan'a, gerekse de ekonomi yönetimine daha kapsamlı önlem paketleri açılması yönündeki taleplerini yenilemekten, söz konusu adımların aciliyetini ifade etmekten vazgeçmiş durumdalar. Çünkü, iş dünyası makro ve mikro alanı ilgilendiren ekonomik sorunların artık 2 ay boyunca yerel seçim sürecinin önene geçmesinin mümkün olamayacağını kabullenmiş durumdalar

Küresel dalga olmasın
Bu nedenle, ümitler, Türkiye'de yerel seçimler bitene kadar, uluslararası alanda yeni bir dalganın yaşanmaması ümidine kitlenmiş durumda. Yani, dünya ölçeğinde tanınmış bir finans kurumu veya reel sektör kuruluşundan iflas haberinin gelmediği, uluslararası finans piyasalarında yeni fırtınaların kopmasına neden olabilecek herhangi bir gelişmenin yaşanmadığı, adeta tüm dünyanın nefesini tutup, Türkiye'deki yerel seçim sonuçlarını bekleyecekleri bir döneme giriyoruz. Bu noktada, gerek Davos Zirvesi sürecinde, gerekse de sonrasında şirketlerden işgücü çıkarılmasına yönelik haberlerin devam ettiğini gözlemliyoruz. The Economist'in bu haftaki sayısında kapak konusu ise, Uzakdoğu. Uzun zamandır büyük hacimli üretime alışmış olan Uzakdoğu, küresel talepteki daralma nedeniyle adeta şoka girdiği bir dönem yaşıyor.

KOBİ'ler için yeni fırsat
Türkiye için, Türkiye'deki küçük ve orta boy işletmeler (KOBİ) için bu önemli bir fırsat. Çünkü, Çinli firmalar, daralan siparişleri, küçük adetli üretimleri nasıl yapacaklarını kestirememekteler. Oysa, yıllardır bir sürü kriz atlatmayı başarmış olan Türk şirketleri için, küresel talebin daraldığı dönemde, küçük hacimli siparişlere cevap verebilmek çok daha mümkün. Bu nedenle, özellikle Çin'e karşı zor günler geçirmiş olan tekstil ve özellikle hazır giyimde umutların güçlendiği gözleniyor. Bununla birlikte, Çin'in yılda 1 trilyon dolar seviyesinde ithalat yaptığı dikkate alındığında, Çin'e hammadde, metal ve enerji satan ülkeler için hayli sıkıntılı günler gözüküyor. 16 Şubat pazartesi günü Çin'de işbaşı yapacak fabrikalar ve yeniden üretim için köylerinden çağrılacak işgücü, Uzakdoğu ekonomilerinin yakın geleceği için önemli bir ipucu teşkil edecek. Çinli firmaların yüzde 20-25'lik bir bölümü üretime ara verirse, bu tüm Uzakdoğu'yu da etkileyecektir.
Türk firmaları, önceki yerel krizlerde ihracata yüklenerek darboğazı aşmaya çalışırlardı. Bu defa, hem dış, hem de iç talebin sıkıntılı olması, onlar için de mevcut krizi öncekilerden ayırıyor. Bu noktada, geleneksel ihracat pazarı olarak Avrupa'daki daralmayı, Türk firmaları komşu ülkelere ihracat yoluyla aşmaya çalışıyorlar. Nitekim, Kuzey Afrika'dan Balkanlar'a, Kafkasya'dan Ortadoğu'ya 1. ve 2. kuşak komşu ülkelere yüklenilmesi hususunu yazılarımızda belirtmiştik.

IMF senaryoları
Reel sektör hükümetin açabileceği yeni destek paketlerine ve yeni ihracat imkanlarına odaklanmışken, finans piyasaları da Uluslararası Para Fonu (IMF) konusunun netleşmesini bekliyor. Piyasalarda IMF konusunda iki tür senaryo öne çıkmakta. Birinci senaryo, hükümetle IMF'in esasen anlaşma detayları konusunda da mutabakat sağladığı; ayrıca, söz konusu anlaşmanın ya yerel seçimin hemen öncesi, ya da hemen sonrasında açıklanması yönünde şekilleniyor. İkinci senaryoda ise, hükümet ve ekonomi yönetimi esasen IMF ile anlaşma konusunda kararlı. Ancak, yerel seçim sürecine bağlı olarak, yapılması arzu edilen kamu harcamaları sorun çıkarmasın diye, kimi maddelerdeki pürüzleri sürdürerek, anlaşmayı yine ya seçimin hemen öncesinde veya seçimin hemen sonrasında imzalayacak. Dikkatinizi çekerim, IMF anlaşmasının imzalanmayabileceği yönündeki hiçbir senaryo piyasalar tarafından kesinlikle satın alınmış değil. Piyasalar tarafından satın alınmayan bu senaryonun gerçekleşmesi halinde, dolar kurunun 1.68-1.99 TL bandına geçeceğini hatırlatalım. Muhtemelen, Merkez Bankası da IMF anlaşması netleşene kadar da yeni faiz indirimleri konusunda dikkatli davranabilir. Avrupa Merkez Bankası ise, İngiltere Merkez Bankası gibi tarihi bir karar alacakmış gibi gözüküyor.

elvin
05-02-2009, 19:48
Filibuster

04 Şubat 2009 Çarşamba

ABD’nin gündemindeki ekonomik canlandırma paketi ve içeride IMF ile olası anlaşma senaryosu geçen hafta olduğu gibi bu hafta da piyasaların izlediği ana gündem maddeleri. Bu iki madde hakkındaki gelişmelere baktığımızda muhtemelen önümüzdeki hafta da bu konuları konuşmaya devam edeceğiz. Süreçler uzamış olsa da piyasalar her iki tarafta da biz çözüme ulaşılacağı beklentisindeler.

Öncelikle ABD’deki ekonomik canlandırma paketinin akıbetine bakacak olursak, şuan gündemdeki paketin değişme olasılığının oldukça yüksek olduğunu ve bu nenele de sürecin uzayacağını düşünüyorum. Nedenine gelince; ABD’de Temsilciler Meclisi’nde hiç bir Cumhuriyetçi temsilcinin oyunu almadan geçen paket, senatoda da Cumhuriyetçilerin daha yoğun muhalefeti altında kalıyor ve kalmaya da devam edecek. Paketin senatodan geçebilmesi için en az 2 tane Cumhuriyetçi üyenin de evet oyu kullanması gerekiyor. Demokratlar senatoda çoğunluk oyuna sahip olsalar da Cumhuriyetçilerin elinde süreci uzatmak gibi bir koz bulunuyor. 100 üyeli ABD senatosunda 60 üyeyle süper çoğunluk elde edilemediği sürece muhalefetin saatlerce konuşarak tasarıyı gündemden düşerme politikası izleme imkanı var. Filibuster olarak adlandırılan bu süreçte, muhalefet günlerce bu tasarı hakkında söz alarak tasarının kanunlaşmasını engelleyebiliyor. Dün de Cumhuriyetçiler, Demokratların 887 milyar doları bulan ekonomik canlandırma paketine karşılık, neredeyse tamamı vergi teşvikinden oluşan 445 milyar dolarlık bir paketle geldiler. cumhuriyetçilerin de bir öneriyle gelmiş olması eninde sonunda ortayolun bulunacağı beklentisini arttırıyor. Fakat süreç uzayacak olursa piyasalar bundan olumsuz etkilenebilir.

İçeride ise IMF anlaşması tam bir muamma olmaya devam ediyor. Dün Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, IMF’in şartlarında değişme olmadığı sürece görüşmelerin başlaması için net bir tarih vermenin mümkün olmadığını dile getirdi. Şuan kadarki süreçte anlaşılan o ki IMF’in öne sürdüğü şartlar seçim arifesindeki bir hükümet için yenilir yutulur cinsten değil. Bu nedenle anlaşmanın seçim öncesinde zor olduğunu dile getirenlerin de sayısındaki artış da her geçen gün artıyor. Piyasada hala anlaşma olacağına dair beklenti canlıyken, burada da sürecin uzaması beklentileri tersine çevirebilir ve son dönemde yurtdışına göre güçlü duran yurtiçi piyasalarda görünümün terse dönmesine neden olabilir.

Piyasalar bu iki ana gündem maddesi etrafında dönerken, gün içinde gelen veriler de kısa vadeli trendlerin belirlenmesinde etkili oluyor. Dün ABD’de açıklanan kesinleşmemiş konut satışları verisi de ABD borsalarında dün yaşanan yükselişi destekledi. ABD’de aralık ayı kesinleşmemiş konut satışlarında %6,3’lük yükseliş yaşanmıştı (beklenti değişim olmaması yönündeydi).

İçeride sie dün açıklanan ocak ayı enflasyon verileri, enflasyondaki düşüş eğiliminin devam ettiğini göstermesi açısından olumlu oldu. TÜFE ocak ayında %0,29 artarken (beklenti: %0,1), ÜFE %0,23 arttı (Beklenti %0,6). Böylece yıllık bazda TÜFE %9,5’e, ÜFE ise %7,9’a gerilemiş oldu. Enflasyondaki düşüş eğilimin devam etmesi Merkez Bankası’nın faiz indirimlerini destekler nitelikte. Emtia fiyatlarının düşük seyretmesi ve talepteki düşüş enflasyonun bir süre daha düşüş eğilimini devam ettireceğini işaret ediyor.

Yukarıda da değindiğimiz gibi ABD’de ekonomik canlandırma paketinin içeri de ise IMF anlaşmasının akıbeti belli olmadığı sürece oluşacak hareketler, kısa vadeli kalabilir. Bu nedenle yatrımcıların veriler sonrası oluşan hareketlere temkinli yaklaşmalarını tavsiye ediyorum.

Üzeyir DOĞAN

elvin
06-02-2009, 00:13
Enflasyon iyi, faizler iner mi?
Enflasyon gerçekleşmesi Merkez Bankası’nın “beklediği” yönde oldu. Tüketici fiyatları (TÜFE) Ocak ayında yüzde 0.29, üretici fiyatları (ÜFE) ise yüzde 0.23 oranında arttı. Her iki endeksteki beklenti sırasıyla yüzde 0.13 ve sabit kalması yönündeyken, açıklanan rakamlar bu beklentilerin çok az üzerinde geldi.

Bu takamlarla yıllık TÜFE; Aralık ayındaki yüzde 10.1’den, Ocak ayında 9.5’e düştü. Aylık bazdaki artışa rağmen, yıllık ÜFE ise yüzde 8.1’den, Ocak’ta yüzde 7.9’a geriledi.

Özellikle TÜFE’nin beklentilerde yüksek çıkmasında gıda fiyatlarının yüzde 1.46 artmasın etkili olmuş görünüyor. Diğer yandan “kur geçişkenliği” etkisini göstermeye başlamış. Artışın alt kalemlerine bakıldığında; Ocak ayında dolar kurlarının 1.52’lerden 1.65’lerin üzerine çıkmasının, fiyatlama davranışlarında etkili olmaya başladığını görülüyor. Yine de bu etkinin çok da ciddi boyutlara ulaşmadığını söylemek mümkün.

Bu veriler doğrultusunda; MB’nin önceki üç ayda yapmış olduğu 375 baz puanlık toplam indirime bir 50 baz puan daha eklemesi yüksek ihtimal. Ancak yavaş yavaş dünyadaki deflasyon sürecinin sonuna yaklaşılıyor. Emtia, özellikle de bizi en fazla ilgilendiren petrol fiyatlarında 35 dolarlık “taban platosuna” gittikçe yaklaşıyoruz. Bundan böyle enflasyonla mücadeledeki küresel katkıların etkisi azalacaktır.

Bu ay yapılacak PPK’dan çıkacak karar; büyük ihtimalle indirimlerin sonuncusu olacak. Her ne kadar düşük bir ihtimal gibi gözükse de seçim döneminde olunmasından dolayı “son indirim” 100 baz puana bile çıkabilir.

Faiz indirimleri kurları etkiler mi?

Küresel krizin ortasında paraların “faiz esneklikleri” neredeyse kayboldu. Faizi pratikte sıfır olan dolar, faizi 2 olan euroya karşı 32 iş günü içinde yüzde 13.5’i aşan oranda; 1.47’lerden 1.27’lere kadar değer kazanabiliyor. Her ne kadar gelişmekte olan piyasalar bu durumdan “mecburen” ayrışsa da faiz indirimlerinin etkisi sınırlı kalıyor.

Dolar/euro paritesindeki hareketler, kurlar üzerinde faizlerden daha fazla söz sahibi. Önceki gün 1.2709’lara kadar gerileyen dolar, TL karşısında 1.6675’e kadar değer kazandı.

Pariteye baktığımızda 1.2850’nin üzerinde bir kapanış olması durumunda 1.3135’e hatta 1.3250’ye kadar bir yükseliş olabilir. Böylesi bir hareket kısa vadede dolar/TL kurları üzerindeki baskıyı hafifletecektir.

Paritenin yeniden 1.24’leri ziyaret ettiği sıralarda bir de MB’den yeni bir faiz indirimi gelmişse, TL’nin yeniden “strese” girmesi kaçınılmaz olacaktır.

elvin
06-02-2009, 12:16
Asaf Savaş Akat

Dolaşan IMF fıkrası
Salı günü 2008’de dış ticarete baktık. Sonbahardan itibaren dış ticaret daralmaya başladı. İhracat ve ithalat hızlanarak düşüyor. İthalatın daha çok azalması sayesinde dış ticaret açığı da küçülüyor. Yani dış açık sorunu ülkenin fakirleşmesi yolu ile çözülüyor.

Küresel mali kriz ve ardından gelen resesyon 2008’de dış ticaretin yapısını da etkiledi. Bunu en kolay ihracatın coğrafi dağılımında izliyoruz. Örneğin uzun süredir ilk kez ihracatta AB’nin payı azalıyor. Bölge ekonomilerinin payı yükseliyor. Önemli; ayrıntılar bir başka yazıda.

Ocak enflasyon verileri Salı günü açıklandı. Zaten düşük bekleniyordu. Sürpriz yapmadı. Ocak’ta TÜFE ve ÜFE, sırası ile, yüzde 0.3 ve yüzde 0.2 arttı. Yıllık enflasyon, aynı sıra ile, yüzde 9.5 ve yüzde 7.9’a geriledi.

Enflasyon verilerinde analizimizi etkileyecek yeni bilgi var mı? Genelde hayır. Enflasyonu hızla düşüren “küresel deflasyon-iç resesyon” makası çalışıyor. Bazı ilginç ayrıntıları bir başka yazıda ele alacağım.

Çoban işi biliyor

Dün son dönem yazılarımı okudum. Ne göreyim? Aralık başından bu yana gündemin en önemli olduğu rivayet edilen konusunu ihmal etmişim. Tam iki ay boyunca IMF’le imzalanacak “Standby Düzenlemesi” üstüne bir şey yazmamışım.

Yadırgayanlara açıklayalım. Standby’ın refakatçısı İngilizce “Arrangement” olmasına rağmen ben kendimi bildim bileli “Anlaşma” derdik. Sevgili Mahfi Eğilmez’in talimatı var; artık “Düzenleme” diyeceğiz.

Konuya geçmeden şu sıralarda ortalıkta dolaşan bir fıkrayı anlatmak istiyorum. Ben ilk “hedge fonların” dâhi çocukları için duymuştum. Kimin aklına geldi ise IMF’e uyarlamış. Çok da yakışmış.

Çoban dağın tepesinde hayvan otlatıyor. Lüks bir 4x4 araç gelmiş, içinden genç, şık giyimli, uzman tipli biri çıkmış. Selamlaştıktan sonra çobana “Koyun sayısını bilirsem bana birini verir misin?” diye sormuş. Çoban onaylayınca hemen bilgisayarına gömülmüş.

10 dakika sonra “893 hayvan var” demiş. Çoban başını sallamış, uzman bir hayvanı almış. Bu kez çoban sormuş: “Ne iş yaptığını bilirsem, hayvanımı geri verir misin?” Uzman kabul edince başlamış anlatmaya.

“Sen IMF’de uzmansın. İki çok basit nedeni var. Bir: Benim bildiğim bir şeyi bana söylemek için benden bedel istedin. İki: Ama ne konuştuğunu aslında bilmiyorsun çünkü koyun diye çoban köpeğimi aldın.”

Şaka gibi gerçek

Türkiye’nin IMF’le bitmez tükenmez “düzenleme” müzakereleri bence tam komediye dönüştü. Her gün başka bir rivayet çıkıyor. Ünlü ve güçlü “IMF lobisine” karalar bağlamak düşüyor. Taraflar bir türlü anlaşmaya gidemiyor.

Bu sütunda hükümetin yerel seçimden önce IMF ile anlaşmaya gitmeyeceğini yaz aylarından itibaren yazdım. “IMF lobisi” tam saha pres uyguladı ama başaramadı. Bağırış çağırış, anlaşmanın seçim sonrasına sarkacağını kabullendiler.

Tavrım biliniyor. Bence Türkiye’nin mevcut konjonktürde IMF ile anlaşmasına gerek yoktur. Şu ana kadar öne sürülen argümanlar beni ikna etmedi. Bundan sonra da ikna edeceklerini sanmıyorum.

elvin
06-02-2009, 13:28
Ben Yokken



06 Şubat 2009 Cuma

Yeni yıla en az küresel ekonomi kadar kötü bir giriş yaptım. Hiç biri hayati olmayan bir dizi sağlık sorunu nedeniyle yine bir süre yazamadım. Halbuki, gayet sağlıklı yaşayan bir bireyim. Sadece 120 kiloyum ve günlük beslenme rejimiminde dört ana gıda grubu olan acılı kebap, kahve, içki ve sigarayı asla ihmal etmem. Alın size tıp dünyasının acıklı hali, bütün tavsiyelerini yerine getiriyorsunuz ve yine sakatsınız.

Benim mecazi yokluğumda üç önemli olay oldu. Birincisi, yerel seçimlere kadar IMF ile stand-by’ın gerçekleşmeyeceği artık ortaya çıktı. İkincisi, Sn Erdoğan İsrail’le tartışmanın yanında dış politikamızda esaslı değişiklikler olabileceğinin de sinyallerini vermeye başladı. Üçüncüsü ise Ergenekon’un devletin zirvesinde alınan kararlara karşın ört-bas edilmeyeceği gözlendi. Felsefi bakış açınıza göre bu üç gelişme de son derece müspet olabilir. Hatta piyasaların da sizin felsefi bakış açınıza yakın hareket ettiği söylenebilir. TL, DİBS ve İMKB-100 bu süre zarfında olumlu bir performans sergilemedi, ama hatırlayalım, artık herşey Wall Street ve küresel endekslere paralel gidiyor. GÖRECELİ olarak bu üç olayın da piyasalarda AŞIRI olumsuz bir tepkiye neden olduğunu iddia etmek güç. Niçin?

Birincisi, yukarda sözünü ettiğim üç gelişme de Türkiye ekonomisi ve politikası için hayırlıdır. Herkesin politik görüşüne sonsuz hürmetime karşın, bu teze katılamayacağım. Dış kredi pazarlarında bir miktar rahatlama olmasına karşın, Türkiye’nin IMF stand-by’ı olmadan bu seneki dış borçlanma gereksinimi yerine getiremeyeceği analizim devam ediyor. Ankara’nın İsrail, ya da başka bir bölgede politika değiştirmesi ve bunu yüksek sesle ilan etmesi kadar normal bir şey olamaz. Ama, Türkiye ve İsrail bölgedeki istikrarın temele taşları ve Musevi lobisinin sözde Ermeni soyıkırım yasasının geçmesini engellemek için verdiği çabayı unutmayalım. Eğer bu avantajlardan vaz geçeceksek, yeni politika ekseninin ne olduğunu da bilmek lazım ki, bu bilgi kamuya verilmiyor. Ankara’nın yüksek sesle HAMAS’ı savunması dış politikada işleri bozmaya kadir, bu nedenle daha çok içerde oyları artırmaya hizmet ediyor gibi. Ergenekon soruşturmaları kısa vadede sadece bir polisiye dizisi, belki de bir miktar AKP’ye oy kaydırabilir. Ama orta vadede en az başörtüsü kadar Türkiye’nin sosyal barışını bozmaya kadir bir süreç. Eğer 2009 sonunda laik ve muhafazakar cepheler yeniden savaşmak isteyecekse, Ergenekon ve Deniz Fenri kesinlikle yeni savaş alanları olacak.

Eğer bu analiz doğruysa, piyasaların niye daha olumsuz tepki vermediğini sormak lazım. Birincisi, yabancı yatırımcılar açısından veriler çok iyi. Cari açığın umulandan çok dah hızlı kapanması Türkiye’nin dış finansman bulma zorluğunu telafi ediyor ya da geciktiriyor. Enflasyonda gözlenen göreceli düşüş ve TCMB’nin ileryie dönük olumlu tahminleri de kotasyonların daha da aşağı ineceği algılamasını hızla yayıyor. Getiri eğrisinin eğiminin devamlı pozitif olduğu bir ortamda, hem yerli hem de yabancı DİBS’e destek verecek. En önemlisi ise küresel piyasalar gelen kötü verileri göz önüne almıyor, kurtarma planları ile yatay ya da hafif alıcılı bir seyir izliyor. Belki de Rusya’nın gittikçe bozulan durumu Türkiye’ye bir miktar sıcak para sokuyor. Ancak, bunlar çok kırılgan bir denge yaratıyor. Gelecek haftadan itibaren okurlarımla paylaşacağım gibi, dış piyasalar yeni şoklar yemeye müsait. Bunların Türkiye’yi GOP’lar ortalamasından fazla vurması mümkün. Bu sadece senaryolarımdan biri. Dışarda sukunetin sürdüğü ortamlarda Türkiye piyasaları asgari hasarla yoluna devam edecek. Bu sure zarfında hükümetin IMF’den Ergenekon’a politika tercihlerini açıkça ortaya koyması fevkalade etkili bir sigorta poliçesi olur.

POSTED BY: Atilla YEŞİLADA AT 10:06 am

elvin
06-02-2009, 14:13
Deniz Gökçe
Enflasyon hala düşüyor, faiz de iner!



Türkiye gene belirsizlikler ülkesi oldu. Bir yanda tarım dışı işsizlik şu anda yüzde 13, hatta daha da çok yükselir diyenler, diğer taraftan bütçe açığı verilerek reel üretim ve istihdamın toparlanması önerisine, 'Olmaz faiz dışı fazla düşmemeli, bütçe açığı verilmemeli!' diye karşı çıkıyorlar. Vatandaş da ne söyleyeceğini, ne düşüneceğini şaşırıyor. Tabii ki biz de Türkiye'nin hem sigorta poliçesi olarak hem de gerekirse finansman kaynağı olarak, bir an evvel IMF ile anlaşmasını istiyoruz. Tabii de siyasetçi biraz para harcamadan da edemez!

Bu ortamda galiba en etkin çalışan da, gariptir, en çok eleştirilen Merkez Bankamız. Merkez Bankası bu hafta ilan edilen Ocak 2009 enflasyonu verileri ile enerjik faiz indirimlerine fırsat veren enflasyon düşüş trendinin 2009 Ocak ayında, hızı azalarak da olsa devam ettiğini gördü, eminim 50 baz puan faiz indirimi gelebilir.

Ocak ayında TÜFE % 0.29 artışla piyasanın tahminlerine yakın gerçekleşti. ÜFE'deki aylık da % 0.23 artış ile piyasa beklentilerine yakın oluştu. Sonuçta ÜFE, 0.2 puan gerileyip % 7.9 olurken, TÜFE de 0.6 puan düşerek % 9.5 düzeyine geriledi.

Bilindiği gibi biz enflasyonu aylık yüzde artışlara bakarak değil, bir yandan endeksteki pay çarpı yüzde artış demek olan 'enflasyona katkı' olarak izlerken, diğer taraftan katkıları trendleri daha iyi görebilmek için son 12 ay olarak hesaplanan yıllık enflasyona katkılar olarak izlemekteyiz. Aşağıdaki tablo yıllık katkıları özetliyor.

Son dönemde enflasyon düşüşünde önemli katkısı olan ve endekste yüzde 28 payı olan gıda enflasyonu 2009 Ocak ayında 3.4 katkıdan 3.2 katkıya yani 0.2 puan düştü. Endekste yüzde 16 payı olan ve konut kirası ve konut yakıtını içeren ve kısa adı konut olan sektörün enflasyonu da 3.8 katkıdan 3.5 katkıya inerek enflasyonu 0.3 puan aşağıya çekti. Konut enflasyonu kısmen kira düşüşünü kısmen de enerji fiyatlarındaki düşüşü aksettiriyor.
Özetle TÜFE enflasyonunun toplam yüzde 0.6 puan düşüşünün 0.5 puanı gıda ve konut sektörlerinden kaynaklanıyor.

Endekste payı yüzde 10 olan ulaştırma grubu enflasyonu (büyük çapta enerji fiyatlarını aksettiriyor ) 0.1 puan düştü. Endeks payı yüzde 7 olan otel, lokanta ve kafe grubu enflasyonu ise ocak ayında 0.1 puan geriledi. Endeks payı yüzde 7 olan ev eşyası grubu enflasyonu da 0.1 puan düşük katkı yaparken, endeks payı yüzde 3 olan sağlık grubu enflasyonu da 0.1 daha az katkı yaptı. Bu adı geçen sektörler enflasyonu düşen sektörler.
Diğer taraftan enflasyona katkıları düşük oranda da olsa yükselen sektörler de var. Endeks payı yüzde 8 olan giyim ve ayakkabı sektörü enflasyona yüzde 1 artırıcı katkı yaptı. Endeks payı yüzde 5 olan iletişim ve haberleşme ve endeks payı yüzde 4 olan kültür ve eğlence de enflasyona 0.1 puan yükseltici katkı yaptılar.

Son Para Politikası Kurulu toplantısında Merkez Bankası son derece cesur 200 baz puanlık faiz indirimine giderken, önümüzdeki aylarda yapılması öngörülen faiz indirimlerinin büyük bir kısmını erkene aldığına işaret etmişti. Son 'Enflasyon Raporu'nda da ana senaryosunda 'yılın ilk aylarında faiz indirimlerinin yavaşlayarak sürdüğünü' varsaymıştı. Bu açıklamalar bundan sonra faiz indiriminin sınırlı gerçekleşmesinin olası olduğuna işaret etmekte idi. Enflasyondaki gidişat enflasyondaki düşüşün devam ettiğini, bu nedenle şubat PPK toplantısında 50 baz puanlık faiz indirimi gerçekleşebileceğini sinyalliyor.

elvin
06-02-2009, 16:48
Enflasyon mayısta yüzde 6'ya inebilir

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

06.02.2009 - 08:40

Tüketici fiyatlarının ocaktaki artışının yüzde 0.29'da kalmasıyla yıllık oran yeniden tek haneye geriledi. Ocak sonu itibariyle yıllık TÜFE artışı yüzde 9.50 düzeyinde oluştu. Önümüzdeki aylarda bu gerilemenin daha hızlandığına tanık olabiliriz.

Ne tuhaf, bugünleri de gördük; artık enflasyonun hızla geriliyor olmasından pek hoşnut değiliz, hatta tam tersine bundan rahatsızlık duyuyoruz. Çünkü enflasyondan daha büyük sorunlarımız var. Ya da cümleyi tersinden kuralım; enflasyonun hızla düşmesiyle daha da derinleşecek durgunluk gibi bir dertle karşı karşıyayız, hatta durgunluğun içindeyiz. O yüzden, enflasyon 2009'un ekonomide öncelikli sorunu değil artık. Enflasyonun çok düşmesinden endişe ettiğimizi bir süre önce Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz da dile getirmiş ve enflasyonu alttan ıskalama olasılığı bulunduğuna vurgu yapmıştı. Yılmaz, bunun hiç arzu edilen bir durum olmadığını, çok düşük enflasyonun yatırımsızlık, işsizlik gibi sorunları daha da derinleştireceğini söylemişti. Ancak, pek istemesek de, enflasyonda öngörülen alt sınırın da altında kalınabileceği yönünde işaretler var.
Yıllık TÜFE'de özellikle ilk beş ayda çok hızlı bir gerileme görebiliriz. Bu eğilim büyük ölçüde geçen yılki oranların yüksek olmasına dayanan baz etkisinden kaynaklanacak. TÜFE geçen yıl şubatta yüzde 1.29, martta yüzde 0.96, nisanda yüzde 1.68 ve mayısta yüzde 1.49 artmıştı. Bu yıl ise bir yandan iç ve dış talepteki düşüklük, bir yandan başta petrol olmak üzere emtia fiyatlarının geriliyor olması gibi etkenlerle çok daha düşük fiyat artışları (belki fiyat düşüşleri) görülecek. Geçen yılki oranlar da görece çok yüksek olduğu için mayıs sonuna kadar yıllık TÜFE hızla aşağı inecek.

TÜİK'in TÜFE'deki madde ağırlıklarında yaptığı indirim de şubatla birlikte artış oranlarının daha düşük çıkması sonucunu doğuracak. TÜFE'deki en büyük değişiklik, konut grubunun payının ocaktan itibaren 2 puandan fazla artırılması olmuştu. Doğalgaz fiyatları da konut grubu içinde izleniyor. Ocak ayında yüzde 0.29 düzeyinde ölçülen TÜFE artışı, eski ağırlıklara göre yüzde 0.23 olacaktı. Yani ağırlıklı olarak konut grubu, ocak ayında enflasyonu yukarı iten bir etki yaptı. Ancak, bu geçici bir durum. Çünkü ocakta doğalgaz fiyatları değişmemişti ve içinde doğalgazın da bulunduğu konutun payının yüksek olması, genel artışın çok az da olsa yüksek görünmesi sonucunu doğurdu. Şubattan itibaren doğalgazda yüzde 17 ve 18 indirim yapıldığı, konut grubunun endeksteki payı da arttığı için, ağırlık değiştirme operasyonu "şimdilik" TÜFE artışını aşağı çekecek yönde etki yapacak. İleride doğalgaza çok zam gelirse, bu kez tablo tersine dönecek.

Merkez Bankası'nın hesaplamasına göre de, şubat ayından geçerli olmak üzere gidilen doğalgaz fiyatlarındaki indirim, TÜFE'yi 0.3 puan etkileyecek. Bu, bir ay için hiç de yabana atılacak bir etki değil.
Peki, mayısa kadar aylık oranlar nasıl seyredebilir? Tüm aylar için ayrı ayrı öngörüde bulunmak kabul edilmeli ki falcılık olur. O yüzden, aylık ortalama artışların yüzde 0.50 dolayında gerçekleşeceğini varsayarsak, yıllık TÜFE artışının şubat sonunda yüzde 8.6'ya, martta yüzde 8.2'ye, nisanda yüzde 6.9'a, mayısta ise yüzde 5.8'e indiğini göreceğiz. Mayıstan sonra ise durum değişebilir; çünkü 2008'in yıllık enflasyonu aşağı çeken baz etkisi ortadan kalkacak. Ayrıca, biraz zor görünmekle birlikte ekonomide bir canlanma olabilir ve bu da fiyatları artıran bir etki yapabilir.

Merkez Bankası'nın ocak sonunda açıkladığı baz senaryoya göre, 2009 enflasyonunun orta noktası yüzde 6.8 olmak üzere yüzde 5.4 ile yüzde 8.2 arasında gerçekleşmesi bekleniyor. Başkan Yılmaz'ın, "Enflasyonu alttan ıskalayabiliriz" sözüne temel oluşturan oran ise yüzde 5.5. 2009'un resmi enflasyon hedefi halen yüzde 7.5 ve bu oranın iki puan üstüne çıkılması ya da iki puan altına inilmesi, enflasyon hedefinden sapma olarak nitelenecek ve bu durumda Merkez Bankası hükümete mektup yazmak zorunda kalacak.

İşte enflasyon mayıs sonunda yüzde 6'yı da kırar ve daha aşağı inerse ve yılın ikinci yarısında enflasyonu yukarı itecek geçen yılın baz etkisi dışında bir canlanma söz konusu olmazsa, hep sözü edilen alttan ıskalama olasılığı iyice artacak. Bu koşulları yaratan temel etken, krizin daha da derinleşmesi ve iyileşmenin ancak gelecek yılın ikinci yarısından itibaren görülecek olması. Bu durumda Merkez Bankası'nın "kriz derinleşirse" senaryosu devreye girecek, enflasyon beklentisi orta noktası yüzde 6 olmak üzere yüzde 4.6 ile yüzde 7 arasında tahmin edilir olacak ve Merkez Bankası ölçülü faiz indirimlerini bütün yıla yayarak sürdürecek demektir.

elvin
06-02-2009, 20:55
Hurşit GüneşGösterge
Dünya krizden nasıl çıkacak?
6 Şubat Cuma 2009


ABD’de yönetim değişti. Birtakım hazırlıklar açıklanıyor. Ama bu arada kriz de derinleşiyor. Üstelik küresel etkilerinin ağırlaşacağı anlaşılıyor. Herhalde 1929-30 krizinden sonra yüzyılın en derin ve sıkıntılı kriziyle boğuşuluyor.
Geçen hafta Wall Street Journal’da çıkan bir yazıda (Harold Cole ve L. Ohanian imzalı) ABD hükümetinin (tıpkı 1933-1936 arası New Deal’da olduğu gibi) depresyonu uzattığını yazıyordu. O politikaların devlet müdahalesini esas alarak bir yandan işsizlere iş yaratmaya çalışırken, diğer yandan iş ve finans dünyasında reformlar ele aldığını ve ekonomiyi canlandırmaya çalıştığını biliyoruz.
1930-1932 döneminde ortalama çalışma saati 1929’a göre yüzde 18 düşmüştü. 1933-1939 arası ise (yani New Deal döneminde) işçilerin ortalama çalışma süresi yüzde 23 daha düşük hale gelmişti. Hatta şöyle ifade edelim; kişi başına tüketim geçmişe göre yüzde 27 düşmüştü.

1929 krizinden çıkış
Fakat bu arada çok önemli değişimler gerçekleşti. 1933 itibariyle verimlilik hızla arttı. Fiyat düzeyi hep istikrarlıydı. Reel faiz oranları çok düşük olduğu için likidite de bolluk içindeydi. Böylece 1935’te hava değişti ve 1937’de canlanma gözlenmeye başladı. Buradan canlanmanın çok çabuk olmadığı dersi çıkıyor. Devlet müdahalesi olmadan ise toparlanma çok daha geç sağlanıyor.
Ancak tartışma müdahalenin nasıl ve hangi yoğunlukta yapılacağında kilitleniyor. 2009 yılında dünyada artık büyüme beklentisi yüzde 0.5’e inmiş durumda. Çünkü hem ABD’de, hem de AB’de daralma bekleniyor. İngiltere, ABD, AB, Japonya, Kanada ve diğer tüm gelişmiş ülkeler aynı durumda.



İş Demokrat Obama’ya düşüyor
Gelişmekte olan ülkelerin önemli bir kısmı ise küresel krizden daha az etkilenecek görünüyor. (Bunun nedenlerini bir başka yazıda değerlendireceğiz). Rusya, Brezilya ve Meksika ise bir hayli etkilenmiş görünüyor. Tıpkı Türkiye gibi.
Bu ülkelerin mali yapıları güçlü ya da para birimleri rezerv niteliğinde olanlar kamu harcamalarıyla efektif talebi şişirebiliyor. Kaldı ki, dış açık sorunları da pek yok. Fakat bu ülkeler para politikalarının aşırı ölçüde gevşemesiyle likidite tuzağına düşmüş durumda. Yani para politikası etkinliğini yitirdiğinden şaşırmış durumdalar. Oysa sabretmeleri ve bankacılık sistemini geçici bir süreyle FED kanatları altına almaları gerekiyor.
Şu ana kadar şirketlerin sermaye artırarak iflastan kurtulmaları süreci hızlanmış değil. Belki en doğrusu bu şirketlerin içine Hazine bonosu konularak özkaynaklarının güçlendirilmesi. Ama asıl sorun para sistemindeki tıkanıklık. Parasal gevşemenin hemen sonuç vermediği görüldü. Çare yok: Gelişmiş ülkeler mali gevşeme yapmadan bu krizi aşamaz. Tıpkı New Deal’de olduğu gibi. Hızlı hareket etmeli ve etkili kesimlere harcanmalı. Tüm gelişmiş ülkeler birlikte hareket etmeli.
New Deal’deki Başkan F. Roosevelt bir Demokrattı. Obama da bir Demokrat. Bakalım Demokratlar bir New Deal daha yaratabilecek mi?

elvin
06-02-2009, 20:58
Hasan Ersel
Bölüşüm sorunları ve kriz
06.02.2009 | Hasan Ersel | Yorum

2 Şubat 2008 tarihli yazımda, benden kaynaklanan, iki hata var. Yazının ikinci sütununun son satırında ("İyi güzel de..." diye başlayan paragraf) "kullandırmamaları" kelimesinin doğrusu "kullandıramamaları" olacak. Yazının üçüncü sütununda "Kâr oranlarındaki düşmenin..." diye başlayan paragrafta yer alan ikinci cümle "Marx'ın birikim, azalan kâr oranı ve teknolojik gelişme..." biçiminde başlayacak. Aynı konuya devam etmek istiyorum.
Reel kesimin üretim maliyetlerini girdi ve finansman maliyetleri biçiminde iki kalemde düşünelim. Yaratılan katma değer de kâr ile ücret arasında bölüşülsün. Bu basit çerçeve içinde aşağıdaki sonuçların geçerli olduğu gösterilebilir: 1) Teknoloji ve faiz oranı sabitken ücret düzeyinde (kâr oranında) artış olması, kâr oranını (ücret düzeyini) düşürecektir. 2) Faiz oranlarının düşmesi finansman maliyetlerini düşürecektir. Böyle bir gelişme, girdi kullanımında tasarruf sağlayan bir teknolojik gelişme ile aynı yönde etki yapacaktır. Dolayısıyla ücret düzeyi ve/veya kâr oranı yükselecektir. 3) Girdi kullanımından tasarruf sağlayan bir teknolojik gelişme katma değeri artıracaktır. Bu durumda, faiz değişmediğinde, ücret düzeyi ve/veya kâr oranını yükseltmek olanaklıdır.
Bu sonuçlardan ilki iktisatçıların çok ilgisini çeken toplumsal sınıflar arasında gelirin bölüşümü sorununun temel bulgusudur. İkinci sonuç ise ABD'de uzunca süredir izlenmekte olan faizlerin düşük tutulması politikasının neyi sağladığını görmemize yardımcı olacak nitelikte. Bu sonuç, faiz oranlarının düşürülmesi durumunda kâr ile ücret arasında bölüşülebilecek katma değerin yükseleceğini gösteriyor. ABD'de geçen dönemde reel ücretlerin çok artmasına yol açacak bir gelişme olmadı. Buna karşılık ABD'de hanehalklarının tüketimi güçlü bir biçimde arttı. Bu da hem ABD ekonomisine hem de dünya ekonomisine canlılık getirdi. Bunu sağlayan unsur ise faizlerin düşük kalmasıydı. Böylece reel ücretin düşmediği bir ortamda kâr oranlarının tatmin edici düzeye ulaşması ve bu düzeyi tutturabilmesi sağlandı. Tabii akla şu soru geliyor: Bu yolun tüketimi ve yatırımı özendireceği açık. Peki bu düşük faiz oranlarında kim tasarruf edecek? İşte dünyadaki denge (-sizlik) de bunun üzerine kurulmuştu. Gelişmekte olan ülkelerdeki (özellikle Çin) tasarruf fazlası, bu düşük faiz oranlarında bile, ABD'ye aktı. Böylece yeni bir küresel işbölümü doğdu: Harcama Amerikalılardan, tasarruf Çin'lilerden!
Bu durumda yapılması gereken, ABD dışından temin edilen düşük faizli fonları "uygun" faaliyetlerin finansmanına yöneltmekti. Piyasa mekanizması kuralları içinde bu görev mali sistemindi. Dolayısıyla beklenen sonucun alınması için mali sistemin "etkin kaynak dağıtımını sağlayacak biçimde" çalışması gerekiyordu. İşte rekabetçi mali sistem bundan önem kazandı. Ancak mali sistemin bu kaynak dağıtım işini düşük bir maliyetle yapabilmesinin, yani "maliyet açısından da etkin" olma koşulunun sağlanması gerekiyordu. Aslında [neo-klasik] iktisat kuramı açısından bakıldığında, bu ikinci koşul, özde, bir sorun değildi. Çünkü rekabetçi fiyat mekanizması, çalışması için gerekli ortam oluşturulduğunda, her iki etkinliği de bir arada sağlar. Ne var ki bu rahatlatıcı sonuca ulaşılabilmesi için "belirsizliğin olmaması" gerekiyor. Oysa, iktisadi yaşamı tanımlarken dışarıda bırakılamayacak bir özellik varsa, o da belirsizliktir. Bunu acı deneyimlerle çoktan fark etmiş olan ülkeler, -başta ABD olmak üzere- mali kesimi gözetim ve denetim altına almışlardı. Ama düzenlenmiş piyasa, aynı zamanda mali aktarımın maliyetini de yükseltiyordu. Dolayısıyla hem ücret düzeyini tutturmak hem de "doyurucu" kâr oranı sağlamak olanaklı değildi. İşte, bu nedenle, son yirmi yılda, mali sistem içinde gözetim ve denetimden kurtulmanın yasal yollarını arama çabası ivme kazandı. Ama bu, belirsizliği ortadan kaldırmadı ve sonunda iktisadın yasaları çalıştı: Sistem krize girdi. Geriye de çözüm umudu olarak sadece üçüncü madde kaldı.

elvin
06-02-2009, 22:41
Hasan Ersel
Bölüşüm sorunları ve kriz
06.02.2009 | Hasan Ersel | Yorum

2 Şubat 2008 tarihli yazımda, benden kaynaklanan, iki hata var. Yazının ikinci sütununun son satırında ("İyi güzel de..." diye başlayan paragraf) "kullandırmamaları" kelimesinin doğrusu "kullandıramamaları" olacak. Yazının üçüncü sütununda "Kâr oranlarındaki düşmenin..." diye başlayan paragrafta yer alan ikinci cümle "Marx'ın birikim, azalan kâr oranı ve teknolojik gelişme..." biçiminde başlayacak. Aynı konuya devam etmek istiyorum.
Reel kesimin üretim maliyetlerini girdi ve finansman maliyetleri biçiminde iki kalemde düşünelim. Yaratılan katma değer de kâr ile ücret arasında bölüşülsün. Bu basit çerçeve içinde aşağıdaki sonuçların geçerli olduğu gösterilebilir: 1) Teknoloji ve faiz oranı sabitken ücret düzeyinde (kâr oranında) artış olması, kâr oranını (ücret düzeyini) düşürecektir. 2) Faiz oranlarının düşmesi finansman maliyetlerini düşürecektir. Böyle bir gelişme, girdi kullanımında tasarruf sağlayan bir teknolojik gelişme ile aynı yönde etki yapacaktır. Dolayısıyla ücret düzeyi ve/veya kâr oranı yükselecektir. 3) Girdi kullanımından tasarruf sağlayan bir teknolojik gelişme katma değeri artıracaktır. Bu durumda, faiz değişmediğinde, ücret düzeyi ve/veya kâr oranını yükseltmek olanaklıdır.
Bu sonuçlardan ilki iktisatçıların çok ilgisini çeken toplumsal sınıflar arasında gelirin bölüşümü sorununun temel bulgusudur. İkinci sonuç ise ABD'de uzunca süredir izlenmekte olan faizlerin düşük tutulması politikasının neyi sağladığını görmemize yardımcı olacak nitelikte. Bu sonuç, faiz oranlarının düşürülmesi durumunda kâr ile ücret arasında bölüşülebilecek katma değerin yükseleceğini gösteriyor. ABD'de geçen dönemde reel ücretlerin çok artmasına yol açacak bir gelişme olmadı. Buna karşılık ABD'de hanehalklarının tüketimi güçlü bir biçimde arttı. Bu da hem ABD ekonomisine hem de dünya ekonomisine canlılık getirdi. Bunu sağlayan unsur ise faizlerin düşük kalmasıydı. Böylece reel ücretin düşmediği bir ortamda kâr oranlarının tatmin edici düzeye ulaşması ve bu düzeyi tutturabilmesi sağlandı. Tabii akla şu soru geliyor: Bu yolun tüketimi ve yatırımı özendireceği açık. Peki bu düşük faiz oranlarında kim tasarruf edecek? İşte dünyadaki denge (-sizlik) de bunun üzerine kurulmuştu. Gelişmekte olan ülkelerdeki (özellikle Çin) tasarruf fazlası, bu düşük faiz oranlarında bile, ABD'ye aktı. Böylece yeni bir küresel işbölümü doğdu: Harcama Amerikalılardan, tasarruf Çin'lilerden!
Bu durumda yapılması gereken, ABD dışından temin edilen düşük faizli fonları "uygun" faaliyetlerin finansmanına yöneltmekti. Piyasa mekanizması kuralları içinde bu görev mali sistemindi. Dolayısıyla beklenen sonucun alınması için mali sistemin "etkin kaynak dağıtımını sağlayacak biçimde" çalışması gerekiyordu. İşte rekabetçi mali sistem bundan önem kazandı. Ancak mali sistemin bu kaynak dağıtım işini düşük bir maliyetle yapabilmesinin, yani "maliyet açısından da etkin" olma koşulunun sağlanması gerekiyordu. Aslında [neo-klasik] iktisat kuramı açısından bakıldığında, bu ikinci koşul, özde, bir sorun değildi. Çünkü rekabetçi fiyat mekanizması, çalışması için gerekli ortam oluşturulduğunda, her iki etkinliği de bir arada sağlar. Ne var ki bu rahatlatıcı sonuca ulaşılabilmesi için "belirsizliğin olmaması" gerekiyor. Oysa, iktisadi yaşamı tanımlarken dışarıda bırakılamayacak bir özellik varsa, o da belirsizliktir. Bunu acı deneyimlerle çoktan fark etmiş olan ülkeler, -başta ABD olmak üzere- mali kesimi gözetim ve denetim altına almışlardı. Ama düzenlenmiş piyasa, aynı zamanda mali aktarımın maliyetini de yükseltiyordu. Dolayısıyla hem ücret düzeyini tutturmak hem de "doyurucu" kâr oranı sağlamak olanaklı değildi. İşte, bu nedenle, son yirmi yılda, mali sistem içinde gözetim ve denetimden kurtulmanın yasal yollarını arama çabası ivme kazandı. Ama bu, belirsizliği ortadan kaldırmadı ve sonunda iktisadın yasaları çalıştı: Sistem krize girdi. Geriye de çözüm umudu olarak sadece üçüncü madde kaldı.

elvin
07-02-2009, 00:38
BUGÜNKÜ RADİKAL > Ekonomi > Yazarlar > FATİH ÖZATAY
Anlaşmazlık konusu ne olmamalı







IMF ile anlaşmazlık hangi alanlarda bilmiyorum. Basına yansıyan olası alanlardan iki tanesini seçip birkaç şey söylemek istiyorum. Bir ara ‘mali kural’ konusunda anlaşmazlık olduğuna dair bir şeyler okuduğumu hatırlıyorum. Ama mali kural getirilmesinin anlaşmazlık konusu olduğunu sanmıyorum, olmasını da hiç mi hiç anlamlı bulmuyorum.
Hayır, mali kural uygulamasının son yıllarda giderek artan sayıda ülkede yürürlüğe konulması falan değil anlamlı bulmamamın nedeni. Elbette bu kadar kabul görmesi ve bu kabulün arkasındaki felsefe de önemli. Ama asıl neden başka. Şu: Hep dört kanal saya geldim, krizin bizi nasıl etkileyeceğini incelerken. Bunların ekonomimizde yaratacağı tahribatı azaltıcı önlemleri almayı yapılabilir kılıyor mali kural uygulaması da ondan.
Bu ortamda bankaların yeni kredi açmakta nazlanacağı, mevcut krediler için ek teminat isteyecekleri bekleniyordu; gerçekleşiyor. Öte yandan, krize bağlı çok sayıda nedenle şirketlerin nakit akımı bozuluyor. Çok sürmez mevcut kredilerini bazı şirketlerin ödemekte zorlanması. Dolayısıyla, mevcut kredi stokunun bir kısmının sorunlu krediye dönüşmesi tehlikesi var. Bunların hepsi kredi piyasasının bir süre sonra daha da daralması, şirketlerin nakit akımlarının daha da bozulması demek. Yani, kendi kendini besleyen olumsuz bir spiral söz konusu.
Bu spiralin oluşmasını önlemeli. Kredilerin yeniden yapılandırılması için, daha sorunlu krediye dönüşmeden, bir mekanizma tasarlamak gerekiyor. Bunun yolu da bankalara güvence verecek bir sistemden geçiyor. Tek başına güvence yeterli değil ama zorunlu. Bunun Türkçesi şu: Şirketlerin bankalara olan yükümlülüklerinin bir kısmı için bankalara ödeme garantisi verecek bir mekanizma gerekiyor.
Bunun için ise bütçeden kaynak aktarmak şart. Bizim TEPAV’da yaptığımız hesaplar, milli gelirin 0.3 0.8’i kadar bir kaynağın (eğer kriz derinleşmezse) yeterli olacağını gösteriyor bu iş için.
Öte yandan bu ortamda iç talebin bıçak gibi kesileceğini bekliyorduk; öyle de oldu. Hem iç talebi canlandırıcı, hem de sosyal adalet duygusunu artırıcı önlemlerden söz etmiştim: İşsizlik sigortasından yararlanan sayısının artırılması ve ödemelerin miktarının yükseltilmesi, düşük maaş alan emeklilere bir defalık ikramiye gibi. Yine TEPAV’da yaptığımız çalışmalar, bu iş için milli gelirin yüzde 0.9’una ulaşan bir kaynak aktarılabileceği yönünde.
Bunlar 2009 bütçesini milli gelirin yüzde 1.2 1.7’si kadar bozacak öneriler. 2010 ve 2011’de bu bozulmayı telafi edecek önlemler alacağınıza inandırabiliyorsanız, bu harcamaları 2009’de yapmanın bir sakıncası yok. Ne piyasalar açısından ne de uluslararası kredi notunuz açısından.
‘İnandırmanın’ uluslararası kabul görecek ve arkasında teorik bir de literatür olan yolu şu: Orta vadeli bir mali kural uygulamasına geçiyorsunuz. Özünde, bütçeye ilişkin bir ya da daha fazla büyüklüğe çok yıllı hedef koyuyorsunuz. Mesela borç stokuna, ya da bütçe harcamalarına. Dolayısıyla, bu yıl yapacağınız (yapmanız gereken) ek harcamalar nedeniyle borcunuz artabilir, ama gelecek yıl ve sonrasında borcu yine düşme eğilimine sokarsınız. Tabii ki sadece çok yıllı birkaç hedef açıklamak değil mali kural. Bu hedeflere uyulmasını sağlayacak kurumsal mekanizmaların da oluşturulması gerekiyor.
Mali kuralın anlaşmazlık konusu olduğunu sanmamamın diğer nedeni ise şu: Hem Hazine hem de DPT bu konuda önemli çalışmalar yapıyor. Mesela, bu çerçevede 1-2 Aralık 2008’de Ankara’da uluslararası bir konferans düzenleyip, tartıştılar mali kural uygulamasını. Bu kurumlardaki bürokratların çoğu yararlı buluyor bu uygulamayı.
Kısacası, mali kural anlaşmazlık konusu olamaz. Eğer öyleyse de olmamalı. Ama anlaşmazlık konusu olabilecek ikinci bir alan var: IMF’den gelecek kaynağın bankaların ve şirketlerin de kullanabilmesi için bir mekanizma tasarlanması. Eğer oysa, durum farklı. Pozisyonumuzda ısrarcı olmakta yarar var. Gelecek yazımda da onu ele alayım.

elvin
07-02-2009, 01:24
Korkunun ecele faydası yok!

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


02.02.2009 - 01:59

Geçtiğimiz hafta geneline baktığımızda ülkemizdeki ekonomik sorunların gündemde ikinci plana itildiğini, kafaların iyice karıştırıldığını gördük. Finansal piyasalar genelde yatay bir eğilim sergiledi, Davos'ta yaşanan sansasyon IMF anlaşmasının neden acil olduğunu unutturdu. Küresel düzeydeki sorunlar ise çözümsüzlüğünü korudu; ABD ekonomisinin, 1982'den bu yana en yüksek daralmayı yüzde 3,8 ile geçen yılın son çeyreğinde yaşadığı açıklandı ve olumsuz eğilimler haftanın son gününde yeniden güçlendi.
ABD ekonomisinin 1982 yılında yaşadığı daralma da anti enflasyonist çizgideki monetarist yaklaşım etkili olmuş ve kısa vadeli faizlerin yüzde 21 gibi tarihinin en yüksek seviyesine yükselmiş olmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Bu kez ise çok düşük faizler ve aşırı gevşek para ve maliye politikalarına rağmen benzer nitelikte bir daralmanın yaşanmış olması oldukça düşündürücü! Hem de daralmayı sınırlamak adına kamulaştırma ve verilen garantilere rağmen... Belli ki gelişmiş ekonomilerde yaşanan daralmanın telafisi pek olası değil ve küresel gelir pastası küçülmeye devam edecek ve finansal yapıdaki sorunlar ağırlaştıkça kamulaştırma ve korumacı eğilimler yaygınlaşacak. İçine düşülen kısır döngüden çıkılamayacak. Algılama bu yönde yaygınlaştıkça riskten kaçınma eğilimi büyüyecek ve güven bunalımı derinleşecek. Küresel düzeyde ticaret hacmi ve sermaye hareketleri daha da daralacak. Ülkemizi yönlendirenler ise sanki böyle bir durum yokmuş gibi hesap yapmaya ve masal anlatmaya devam edecek!..

Kendisini küreselci olarak tanımlayanlar korkularını bastırıp bir an önce IMF ile anlaşın diye bastıracak ve bunun orta vadede çözüm olmadığını görmek istemeyecek. IMF ise aktarılan kaynakları nasıl geri ödeyeceksiniz diyerek ek önlemler isteyecek. Hükümet ise çok yönlü baskılar altında hızla yıpranma sürecine girdiği ve hareket alanının azaldığını görecek ama bir şey yapamayacak. Duygusal tepkilerle gündemi farklılaştırmaktan öteye bir şey elinden gelmeyecek, mucize yaratamayacak. Belki IMF anlaşması yerel seçimler sonrasına sarkacak ancak sorumlular daha sonra yaşanacakları düşünmeyecek ve bu durum güven bunalımını derinleştirmeyecek!..
Gündem değişti fakat ekonomideki sorun ve dengesizlikler konuşulmasa bile mevcudiyetini koruyor, endişe büyüyor. İç ve dış talep daralıyor, işsizlik artıyor; bankalar kredilerde daha seçici olmak zorunda kalırken, borcu yeni borçla çevirmek zorlaşıyor, döviz borcu büyük olanlar rahat uyuyamıyor. Başbakan'ın Davos'taki tavrının politika değişikliği anlamına gelip gelmediği konusundaki belirsizlik korkuları artırıyor. Zira Filistin konusundaki haklı hassasiyetin sonucunda İsrail'e karşı diplomatik tavır değişecek ise tüm dış politikanın değişmesi diğer ülkelerle ekonomik ilişkilerin farklılaşması ve bu süreçte çok ciddi bir ekonomik daralma yaşanması kaçınılmaz olacak. Hiçbir şey değişmeyecekse bile yaratılan bulanıklık ülkemize yönelik ilgiyi olumsuz yönde etkileyecek ve olumsuzluğun gelişme hızı artacak.

Piyasa beklentileri olumsuza kaydıkça, ekonomideki daralma ivme kazanacak. Kısa vadeli faizlerin daha fazla düşmeyeceği ve döviz kuru dalgalı bir şekilde yükseleceği yönündeki endişeler, ekonomik birimleri bir an önce daha tedbirli olmaya itecek. Paranın devir hızı düştükçe, borç-alacak ilişkilerindeki sorunlar artacak ve istihdam daha seri bir şekilde gerilerken tüm sorunlar ağırlaşacak ve dirençler kırılacak.
Küresel düzeyde her değişkenin sergilediği eğilim değişir iken, ülkemizde hiçbir şeyin değişmeyeceği varsayımına göre hesap yapanlar bu hatalarını anladığında gelişmeleri kontrol etmek veya yönlendirmek pek mümkün olmayacak. Korkuların ecele fayda etmediği eninde sonunda bir kez daha görülecek; tarih kendini tekrarlayacak.

Küresel düzeyde likidite bolluğu varken pastadan aslan payını alanların, fatura ödeme dönemi geldiğinde maliyet ödemekten kaçınması mümkün olamayacak. Her ihtimalde ekonomik daralma devam edecek ve saadet zinciri onarılamayacak. Bunları bilmek orta vadede kimsenin işine yaramayacak, fakat bilmeyenlerin öfkesi ve istikrarsızlık küçük olmayacak...

elvin
07-02-2009, 16:34
Yaprak dökümü

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


26.01.2009 - 01:42



Finansal piyasalarda, ocak ayının ikinci haftasından itibaren yaşanan eğilimlere baktığımızda yapay iyimserliğin maya tutmadığı dikkat çekiyor. Görünen o ki bugüne kadar uygulamaya giren kurtarma paketleri ile verilen garantiler normalleşme için yeterli olmamış; güven bunalımı azalmamış. Aralık ayı ortasında ve işlem hacimlerinin çok düşük olduğu koşullarda bilançoları daha az kötü göstermek amacıyla mali piyasalar manipüle edilmişti; doların diğer paralara karşı değer kaybetmesi riskten kaçma eğiliminin durulduğu şeklinde yorumlanmış ve sermaye piyasaları kısmen yukarı itilmişti. Daha sonra yeni kurtarma paketleri ile beklentilere katkı yaparak bu son eğilimlerin ömrü uzatılmaya ve hafızalardaki olumsuzluklar silinmeye çalışılmıştı. Fakat olmadı; bu son eğilimler geri tepti ve kabus geri döndü. Son on yılda yoğun bir şekilde kullanılan sürdürülemez eğilimler işe yaramadı.
Gelişmelere kısa vadeli ve oldukça dar bir açıdan bakanlar, bilinen yaklışımların neden işe yaramadığını ve bu krizi farklı kılan sebepleri anlayamazlar, anlatamazlar; belirsizlik ve kırılganlık artışını engelleyemez, güven bunalımının derinleşmesini önleyemezler. Siyasilerden sonra, finansçılar da geniş kesimler nezdinde itibarını tüketti ve güvenilmez damgasını yedi; hal böyle olunca kitle iletişim araçlarının da etkinliği kayboldu, günü kurtarma amaçlı yönlendirme girişimleri başarısızlığa mahkum olmaktan kurtulamadı. Ne olup bittiğini anlamak için uzun dönemli eğilimlere bakmak gerekiyor ve ancak o zaman neden çeyrek yüzyıldır yeni bir dünya düzeni arandığını ve bugünün sorunlarının neden çözümsüz olduğunu anlamak mümkün olabiliyor. Fakat gerçekleri konuşmak güvenilmez damgasını yiyenlerin işine gelmediği için bu açmazdan kurtulmak çok sancılı ve uzun sürecek gibi görünüyor.

İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana gelir dağılımı ve rekabet koşullarındaki evrime, üretim faktörlerinin hareketliliğinde yaşanan değişime, uluslararası ticaret hacmi ve sermaye hareketlerinde yaşanan farklılaşmaya ve uluslararası kurumların işlevselliğine baktığımızda gerçekleri daha iyi görebiliriz. Karşılaştırmalı üstünlük teorileri çerçevisinde serbest piyasa ve demokrasi diye başlayan sürecin, güçlülerin tamahsızlığı sayesinde nasıl bir ucubeye dönüştüğünü anlayabiliriz. Bu tabloyu yaratan yanlışlar, küresel düzeydeki yapısal sorun ve dengesizliklerin ilacı olamaz. Düşünün bir kez, gelir dağılımı daha da bozulacak, rekabet koşulları olumsuzlaşacak, sermaye hareketleri ve ticaret hacmi daralacak, uluslararası kurumlar mevcut sorunları çözmek yerine güçlüler lehine sessiz kalarak sıkıntıların büyümesini seyredecek ve bu koşullarda her şeyin kendiliğinden düzelmesi beklenecek!.. Bu tablonun yaratabileceği bir tek sonuç var; kamulaştırma eğilimleri de korumacı önlemlerin yaygınlaşması ve her toplumun öncelikle kendi başının çaresine bakmak zorunda kalması, görece güçlü olanların sahip olduğu gücü başkalarına karşı acımasızca kullanması...
Yukarıda ifade etmeye çalıştığım düşüncelerime siyasilerin, finançıların ve kendini herkesten üstün gören kolay kazanmaya alışmışların katılmasını beklemiyorum; hatta ısrarla tam aksini iddia etmeyi sürdüreceklerini biliyorum. Onların bu çabası sorun ve dengesizlikleri daha da ağırlaştırmak ve dünyamızı cehenneme çevirmekten başka bir işe yaramayacak. Devletlerin başta banka ve bazı önemli sektörlere sermaye aktararak ortak olmasını kamulaştırma olarak görmek istemeyecekler ancak çaresizlikleri nedeniyle makul bir açıklama da getiremeyecekler. Bazı güçlü ekonomilerin korumacı eğilimlerini maskelemek adına başlatacağı ticaret savaşlarını gerçekçi bir şekilde yorumlayamayacaklar. Fakat küresel ticaret hacmi ve sermaye hareketi daraldıkça yaşanacak sıkıntıları kimseye anlatamayacak ve insan içine çıkamaz hale gelecekler. Kendileri gibi düşünmeyenleri susturmaya çalışmak ise olumsuzluğun büyümesini engelleyemeyecek. Birkaç yıl içinde fazla bir şey düzelmeyecek, tam aksine verilen garanti ve kurtarma paketlerinin sosyal maliyeti koşulları iyice ağırlaştıracak...

İşin garibi bu uyarıları yapanlar felaket tellalı sayılacak, fakat kendi paçasını kurtarmak adına geniş kesimleri aldatarak şeytana uşaklık yapanlar iyi niyetli-itibarlı olacak! Belli ki dünya tersine dönmüş, kavramlar görünen anlamın aksini içermeye başlamış, geniş kesimlerin itibar ettiği her şeyin içi boşaltılmış, değerler tüketilmiş. Demokrasi ve serbest piyasa kavramlarının içi boşaltılmış, medeniyet kavramı barbarlığın anlamını temsil etmeye başlamış. Güçlülerin haklı, güçsüzlerin ise haksız sayıldığı cehennemi bir ortam yaratılmış. Kısacası insani değerler tümüyle tüketilmiş.
Şimdi sormak gerekiyor bu ortamı yaratanlar, aynı yaklaşımlarla kendi yarattıkları fakat kendilerini de kaptırdıkları bu kaostan çıkabilir mi? Evet dünya yuvarlak; sürekli batıya gittikçe doğuya varırsınız; fakat insanı değerler için durum farklı yanlışlar daha büyük yanlışlarla düzelmiyor. Mevsim sonbahar ve kış yaklaşıyor, yapraklar hızlanan bir şekilde dökülüyor; yanlışlardan çok sancılı bir şekilde arınacağımız bir döneme giriyoruz.

elvin
07-02-2009, 20:21
YENİÇAĞ gazetesi yazıları
4 Şubat 2009 Çarşamba

Güven bunalımı krizi derinleştiriyor

İş çevreleri, bankaların özel sektöre güvenmediğinden ve Kredi vermediğinden yakınıyor. Bu durum sektörler arasında bir güven bunalımı olduğunu gösteriyor.

Dünyanın tersine, Türkiye de bankaların rahat olması buna karşılık kriz yükünü reel sektörün ve çalışan kesimin çekmesi , AKP hükümetinin uyguladığı yanlış politikalardan ortaya çıktı. AKP hükümeti dışarıdan fon gelsin, sıcak para gelsin diye faizleri yüksek tuttu. Kuru düşük tuttu. Suni bir refah oluştu. Bu refahtan, yüksek faiz ve yüksek aracılık karları sağlayarak, bankalar büyüdü…

Düşük kur nedeniyle özel sektörün ihracat karı azaldı. Yüksek faiz nedeniyle maliyetleri arttı. Daha önemlisi dış borca battı. Şimdi kur artışı özel sektörü daha da zora soktu.

Özel sektörün dış borçlarının bir kısmı bankalar aracılığı ile alındı. Bankalar akıllı olsa özel sektörü batağa zorlamazlar. Aksi halde kefil oldukları özel sektör dış borçları nedeniyle kendileri de aynı çukura düşeceklerdir.

Bankalar o kadar şımardı ki, bir banka hiç gereği yokken 1750 kişiyi işten çıkardı. Toplum bu gibi yalnızca kendini kurtarmaya odaklanmış, bu krizin ve işsizliğin derinleşmesine neden olan bankaları veto etmelidir.

Elbette dünyadaki krizden daha ağır bir krize yol açan hükümet, şimdi sektörler arasındaki bu kavgaya da göz yumarak, finans sektörü ile sektör arasındaki dengenin daha çok bozulmasına yol açıyor.

Merkez Bankası, Ocak 2009 ‘’Reel sektör Güven Endeksi‘’ ne göre, reel sektörde de, piyasaya karşı, hükümete karşı bir güven bunalımı yaşanıyor.

2008 ocak ayında 194.2 olan reel sektör güven endeksi, 2009 ocak ayında 59.4 oldu. Bu endekste 100 ‘ün üstü güveni, yüzün altı ise güvensizliği göstermektedir.

Bu Endekse göre reel sektör piyasaya karşı güven duymuyor… Örneğin 2008 başında 101.5 olan toplam sipariş hacmindeki beklenti, bu sene ocak ayında 37.3 oldu. Sipariş beklentisi olmayınca, özel sektör küçülmek zorunda kalıyor. Küçüldükçe de işçi çıkarıyor ve yeni yatırım yapmıyor.

Mamafih bu endekste toplam istihdam beklentisi de yarı yarıya azalmış görünüyor.

Sabit sermaye miktarı da aynı şekilde 107.1’ den 43.2’ ye gerilemiş bulunuyor.

Daha önemlisi, reel sektör genel gidişatı çok kötü görüyor. Bir ekonomide iç ve dış talebin düşmesi yanında beklentilerin kötüleşmesi de durgunluğun artmasına neden olmaktadır.

Dış talep noksanlığı da, ihracatın gerilemesine ve işsizliğe neden oluyor… Ayrıca böyle giderse Türkiye’nin yeni bir döviz sorunu yaşamasına da neden olacaktır.

2009 Ocak ayında, ihracatçılar meclisi ihracatın geçen yıl aynı aya göre yüzde 28 oranında azaldığını açıkladı. Türkiye ihracatında ilk sırada yer alan, otomotiv ihracatında ise yüzde 53 azalma olduğu ifade edildi.

Türkiye’ nin 2009 yılında 100 milyar doların üstünde dövize ihtiyacı var… Şimdiye kadar bu ihtiyaç, dışarıdan çeşitli fon girişleri ile karşılandı.

Örneğin Türkiye’nin de içinde bulunduğu Yükselen Pazarlara sermaye akımı şöyledir:

2007’ de 929 milyar dolar ,

2008’ de 466 milyar dolar ,

2009’ da 165 milyar dolardır. (tahmin)

2009 yılında, Türkiye’ nin de içinde bulunduğu (Rusya – Polonya – Çek – Ukrayna – Macaristan – Bulgaristan – Romanya) dan oluşan 8 ülkeye, yalnızca 30 milyar dolarlık sermaye gelmesi bekleniyor.

Bu şartlarda, Türkiye 2009 için döviz bulmak zorunda kalacaktır… Bu bize aynı zamanda Hükümetin neden IMF’ nin kuyruğunda dolaştığını da ortaya koyuyor.

elvin
07-02-2009, 20:44
YENİÇAĞ gazetesi yazıları
3 Şubat 2009 Salı

Krizi yaratanlar, krizi yönetemez

Bu sene dünyanın en zor yılı olacak … Birçok kuruluş 2009 yılında dünya ekonomisi ve ticaretinin küçüleceğini tahmin ediyor.

Örneğin , IMF’ye göre, 2009 yılı dünya ortalama büyüme oranı -0,6 olacak. Yani resesyon yaşanacak. Büyüme oranının nüfus artış hızının altına inmesi,fakirleşme demektir.Başka bir ifade ile 2009 yılında herkesin refahı azalacak.

Aynı şekilde yine IMF’tahminine göre , 2009 yılında Dünya ticaretinde de küçülme yaşanacaktır. 2009 da Dünya ticaret hacmi 2008 yılına göre yüzde 2.8 oranında daralacaktır.

İLO’ya (uluslar arası çalışma örgütü) göre ise ,2009 yılında dünyada 50 milyon çalışan işini kaybedecek ve işsiz kalacaktır.

Dünyada hisse senetlerinin yarı yarıya düşmesi ,üretimin düşmesi de ,servetin azalması demektir.

Gelirin düşmesi,işsizlik ve servetin azalması ile 2009 yılında tüketicilerin harcamalarını kısmasına neden oldu.Durgunluğun daha da artmasına yol açtı

Ekonomik krizlerin dibe vurmasını önlemek ,sosyal patlamaya kadar gitmesinie engel olmak için ,hükümetler “Kriz yönetimi” geliştirdi.

ABD’de Avrupa da ve bir çok ülkede , ekonomik krizi hafifletmek için özel sektörü , bankaları kurtarma operasyonu yapılıyor.Talebin artması ve ekonominin canlanması için vergi indirimleri yoluyla veya doğrudan halka da destek sağlanıyor.

Bu destekler , yeterli olmasa da , krizin daha derinleşmesini önlüyor… Ekonomik ajanların da paniklenmesini önlüyor.

HERKES MERSİNE … TÜRKİYE TERSİNE …

Türkiye’de Başbakan ve Hükümet kendine güvenmediği için , IMF’ye takıldı. Hemen IMF ile müzakereler yapıp ,dışa güven vermeye çalışıyor… Hem de içeride başbakan “ Ne zaman pazarlık biterse , o zaman anlaşma yaparız.” Diyor.

Pazarlık , eldeki imkanların takası için yapılır .verdiğine karşı alırsın… aldığına karşı verirsin … para verip mal alırsın…mal verip mal alırsın … Yahut da Nato’ya üs verip, silah desteği alırsın…

Acaba Türkiye ile IMF arasında pazarlık nasıl oluyor ?

İlgili bakan “ IMF Türkiye ye çıpa olacak .. Sigorta olacak…”diyor. Ayrıca Türkiye’nin IMF’den 25 milyar dolar kredi istediğini de biliyoruz.Peki Türkiye IMF’ye ne verecek ?

Bizim gibi IMF’nin kapısında bekleyen , iflas etmiş bir ülke olarak kabul edilen , İzlanda IMF’ye ne verecek?Neden IMF’nin kapısında içinde bulunduğumuz G-20 ülkelerinden bizim dışımızda hiçbir ülke yoktur ?

Kaldı ki , IMF’ ile anlaşma yapılmaz… Stand- by düzenlemesi yapılır. Hükümet taleplerini niyet mektubu olarak IMF icra direktörleri kuruluna bildirir. İcra direktörleri kurulu da kabul veya red kararı alır.

Sayın başbakan , IMF’yi iki türlü kullanıyor… Dışa karşı müzakerelere devam imajı yaratıyor.İçeride de, Kasımpaşa kabadayılığı yaparak halkı kandırıyor.

Hükümetin tez elden , toplam talebi artıracak , yatırımların önünü açacak bir önlemler paketi veya ‘’krizden çıkış programı ‘’ hazırlaması gerekir. Akis halde , yalnızca Merkez Bankasının aldığı birkaç dağınık önlemle , güven ortamı oluşmaz. 1 milyon KOBİ’ ye 350 milyon can suyu değil , çay parası ancak olur.

Kaldı ki bir kriz yönetimi olmadığı için , herkes kendine göre krizden korunma yolu arıyor. Panik oluştu. Krizin dibe vurma riski ve sosyal patlama riski oluştu.

Hükümet , reel sektörün ‘’ kriz geliyor ‘’ endişesini dikkate almadı.Şimdi şirketler kapanıyor.. İşsizler artıyor.

Kriz nedeniyle sosyal sorunlar da tırmanıyor. İşsizlik artıyor.. Her ay yüz bin kişi işten çıkarılıyor. Boşanmalar arttı. Suç oranı artıyor. Hükümet bunları görmezse, kriz kendi başında patlar. Zira bu güne kadar ekonomik krizlerden sağ çıkan hükümet yoktur.

elvin
08-02-2009, 10:58
Eski Teraneler, Bilinen Doğrular - Korkut Boratav
08/02/2009 08:00 Arkadaşına gönder Yazdır
Kime:

E-posta adresiniz:

Mesajınız:


Hâlâ aynı teraneyi geveliyorlar: “1990 sonrası kayıp yıllardı; 2001 sonrasının reformları ekonomiyi sağlığa kavuşturdu. Küresel krizi bu sayede hafif atlatıyoruz.”

Onlar bu saçmalıkları sürdürdükçe biz de bildiklerimizi tekrarlayacağız: “Makro-ekonomik politikalarda IMF’ye tam teslimiyet; emek-karşıtı kurumsal düzenlemeleri kesintisiz sürdürerek sermayenin genel çıkarlarını pekiştirmek; bu çerçevenin imkân verdiği her durumda iç ve dış İslâmî sermaye gruplarını özel olarak gözetmek… AKP’li yıllarda ekonominin yönetimine damgasını vuran ana öğeler bunlardı.”

Bu yaklaşımın zorunlu sonucu, ekonominin genişleme-durgunlaşma-daralma yönelişlerinin büyük ölçüde dış kaynak hareketlerine teslim edilmesi oldu. Dünya ekonomisinin yükselmekte olduğu 2003-2007 yıllarında bu yöneliş genişleme doğrultusunda gerçekleşti. 2001 krizinin sosyal yansımalarının dip noktasını izleyen bu beş yıl boyunca ekonomiye 186 milyar dolarlık yabancı kökenli sermaye girdi ve AKP çok olumlu uluslararası ortamın nimetlerinden yararlandı.

Neoliberal söylemin iğvasına kapılanlar, bu beş yıllık görüntüyü sürekli bir hal olarak algıladılar ve küreselleşmenin nimetlerini alkışladılar. Bizler ise dünya ekonomisinin çok ciddi çelişkileri ağırlaştırarak genişlemekte olduğunu ve bu konjonktürün foslayarak veya çatırdayarak son bulmasının kaçınılmaz olduğunu vurguladık. Böyle bir dönemece gelindiğinde, dış açık ve dış borç göstergelerinin yüksekliği ve bozukluğu nedeniyle Türkiye ekonomisinin çok kırılgan bir konumda bulunacağını belirttik. Bu kırılgan konuma sürüklenmenin, uluslararası finans kapitalin ve IMF’nin beirleyici katkılarıyla gerçekleştiğini de hep hatırlattık.

Dünya ekonomisinin “iniş” konjonktüründe Türkiye’nin kırılgan konumunun iki kanaldan güçlükler yaratacağı ortadaydı: (1) Sermaye girişlerinin durgunlaşması veya tersine dönüşmesi ekonomiyi doğrudan doğruya daralmaya sürükleyecekti. (2) Yüksek dış borç servisinin karşılanmasında dış açığın finansman gereksinimlerini devre dışı bırakabilmek için uluslararası sermaye ve IMF, siyasi iktidarı daraltıcı makro-ekonomik politikalara zorlayacaktı.

Metropol ekonomilerinde patlak veren finansal krizin çevreye yayılması ortamına (2008 Eylülüne) Türkiye 300 milyar dolar eşiğine ulaşmış dış borç stoku ve (yıllık) 50 milyar dolarlık cari işlem açığıyla yakalandı. Bu göstergelerin düzeyi, oranı, son yıllardaki artış temposu ve niteliği ekonomiyi “kırılgan” yapan tüm ölçütleri fazlasıyla içermekteydi.

***


Türkiye’nin krizi Ekim’de başladı. Kriz dalgasının ilk iki ayı (Ekim-Kasım) için kapsamlı istatistikler elimizde. Bu iki ay içinde yabancı kökenli sermaye hareketleri “eksi” değerlere yöneldi; 8.9 milyar dolarlık net çıkış gerçekleşti. 12 ay önce, yani 2007’nin Ekim-Kasım aylarında ise 1.4 milyar dolarlık yabancı sermaye girişi söz konusuydu. Böylece bir yıl içinde Türkiye ekonomisine, sermaye hareketlerinin “artı” değerlerden, “net çıkış”a dönüşmesi nedeniyle 10.3 milyarlık bir şok taşınmıştır. Bu şok, 2007 milli gelirinin yüzde 1.6’sı oranındadır.

Sermaye hareketlerindeki tersine dönmeden kaynaklanan bu şokun yarattığı iç talep daralması ihracatın gerilemesiyle birleşince kriz patlak verdi. Bu, şimdilik, 2001’deki gibi bir finansal kriz değil; üretimi, kapasite kullanımını, milli geliri, istihdamı aşağı; işsizliği yukarı çeken bir ekonomik bunalımdır. Bu nedenle, “bankalar batmadı; döviz fiyatlarında, faiz haddindeki çıkış, borsadaki iniş sınırlı kaldı; krizi hafif atlatıyoruz” diyenler yalan-yanlış konuşuyorlar. 2007’nin son iki ayında sanayide üretim ve kapasite kullanımı yüzde 14-20 arasında değişen oranlarda gerilemiştir. Ekonomi hızla daralmaktadır ve bu, ağır bir krize işaret eder.

***


Öte yandan, daha önce değindiğim “bir cankurtaran etkeni” süregelmektedir. Türkiye ekonomisine Ekim-Kasım 2008’de 9.8 milyar dolarlık kayıt-dışı döviz girmiştir. 2007 milli gelirinin yüzde 1.5’i oranına ulaşan esrarengiz bir akım söz konusudur. Bu akım yabancı sermaye çıkışlarının etkisini telâfi etmiş; yabancı, yerli ve kayıt-dışı tüm sermaye hareketlerinin toplamını pozitif alana (2.2 milyar dolarlık “net giriş”e) çekmiştir. On iki ay öncdesine göre yüzde 60’a yaklaşan bir daralma yine vardır; ancak, burada pozitif bir akımın tersine dönmesinden değil; düşmesinden söz ediyoruz.

Hesap hatası mı? Kara para mı? Gizli kasalardan bankalara döviz akışı mı? Kökü dışarda-içerde İslâmî dayanışmanın ürünü mü? Hepsi birden mi?

Ne olursa olsun, bu boyutta bir kaynak, ekonomik bunalımı önleyememiş; ancak bir finansal krizin patlak vermesini şimdilik frenlemiştir.

elvin
08-02-2009, 11:41
Resmen Borç Batağına Saplandık

Kredi kartı borçları açıklandı. İşte dudak uçuklatan rakamlar...

Merkez Bankası dün ferdi kredi ile kredi kartı borcunu ödememiş (negatif nitelikli borçlar) kişi sayısıyla ilgili 2008 sonuçlarını açıkladı. Merkez Bankası verilerine göre, kredi kartı ve ferdi kredi borcunu ödememiş kişi sayısı 2007’de 214 bin 595 kişi iken, 2008’de yüzde 253.1 artarak 757 bin 845’e çıktı. Aynı dönemde ferdi kredi borcunu ödememiş kişi sayısı yüzde 513.4 artarak 44 bin 821’den 274 bin 917’ye, kredi kartı borcunu ödememiş kişi sayısı ise yüzde 184.4 artarak 169 bin 774’den 482 bin 928’e yükseldi.

1.3 MİLYON BORÇLU

Bu rakamlara diğer yıllar da ilave edildiğinde, 2008 sonu itibariyle ferdi kredisini ödememiş kişi sayısı 351 bini, kredi kartı borcunu ödememiş kişi sayısı 925 bini ve bunların toplamı 1 milyon 276 bini geçti. 2008 yılı verilerine yakından baktığımızda, özellikle küresel krizin etkisinin daha yakından hissedilmeye başladığı son 4 ayda önemli artışların olduğu görülüyor. Örneğin Aralık 2008’de ferdi borcunu ödemeyenlerin sayısı bir önceki aya göre yüzde 100 arttı.

43.4 MİLYON KART

Bankalararası Kart Merkezi verilerine göre 2008 sonu itibariyle tüketicilerin elinde 43 milyon 394 bin kredi kartı var. Bu sayı 2007 sonunda 37,3 milyondu. Sayı yüzde 16.2 arttı. Bir kişi de ortalama iki kredi kart olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’de yaklaşık 22 milyon kişi kart kullanıyor. 925 bin kişinin kart borcunu ödememiş olduğundan hareketle kart sorunu yaşayanların oranının yüzde 4’ü geçtiği görüyoruz. Küresel krizin etkilerinin bu yıl artacağını dikkate aldığımızda, ferdi kredi ve kredi kartı sorununun büyüyeceği görülüyor.

Karşılıksız çek sayısı yüzde 45 arttı

Merkez Bankası tarafından bankalara duyurulan toplam karşılıksız çek sayısı ocak ayında, geçen yılın aynı ayına göre yaklaşık yüzde 45 artarak 195 bin 825’e çıktı. Merkez Bankası verilerine göre, karşılıksız çek sayısı 2008 yılı ocak ayında 135 bin 59 adet idi. Mahkemeler tarafından yapılan bildirimlere göre, Merkez Bankası’nca duyurulan yasaklanan çek sayısı da ocak ayında, 2008 yılının aynı ayına göre yüzde 16 azalarak 7 bin 113’den 5 bin 972’ye indi. Bankalarca Merkez Bankası’na yapılan bildirimlere göre, Merkez Bankası’nca duyurusu yapılan karşılıksız kaldıktan sonra ödenmiş çek sayısı ocak ayında, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 16,5 artarak 92 bin 694’den 108 bin 44’e çıktı.

Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi

Tüketiciler Birliği Başkanı Nazım Kaya, kredi kartında borçlu sayısının artmasına şaşırmadıklarını söyledi. 2007 haziranından bu yana kredi kartlarında patlama yaşanacağı uyarısı yaptıklarını hatırlatan Kaya, “Kartta ödeme krizi yaşanacağını hep söyledik. Bu işe çeki düzen verilsin istedik. Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Millet perişan oluyor. Ancak ne bankalar ne Merkez Bankası ne de BDDK görev görevlerini yerine getirdi” dedi. Bankaların geçmişte, ‘tezgahta’ kredi kartı sattığını vurgulayan Kaya, “Kredi kartı borcu yüzünden intiharlar başladı. Bir an önce bunun önüne geçilmeli. Kredi kart borçları taksitlendirilmeli” diye konuştu.

Gelirin yüzde 70'i bankaya

Yapılan araştırmalara göre, vatandaşın gelirinin yüzde 36’lık bölümünün kredi kartı borçlusuna gittiğini ifade eden Kaya, “Yüzde 3’ü mortgage, yüzde 10’u bireysel kredi borcuna gidiyor. Yüzde 22’lik bölüm de elden alınan borçlara veriliyor. Bu borçlar da kredi kartı için alınanlardır. Yani vatandaş gelirinin yüzde 70’lik bölümünü bankalara borç olarak ödüyor. 2001 yılında bankaları, şirketleri kurtaranlar bugün vatandaşa sırtını dönüyor” şeklinde konuştu.
Kaynak: İnternethaber 08.02.2009

elvin
09-02-2009, 01:19
Amerikan ‘iç savaşına’ önlem! Ardan ZENTÜRK RSS Amerika’da yaşanan ağır ekonomik kriz, ülke tarihinde ilk kez, Amerikan ordusunun ‘anavatan topraklarında, muhtemel bir iç sivil çatışmaya müdahale riskiyle’ görevlendirilmesine neden oldu.

Birinci Tugay Muharebe Takımı...

2001 Eylül saldırılarından hemen sonra ‘anavatana dönük terörist saldırılara anında müdahale’ amacıyla kuruldu. Fakat beş yıllık tarihinin üç yılını, Irak topraklarında ‘sokak savaşları’ içinde yer alarak geçirdi. Özellikle, Sünni direnişin merkezlerinden biri kabul edilen Ramadi’ye dönük harekatla Amerikan ordusunun en genç ve en kanlı birliği ünvanını aldı.

Şu an, ülke topraklarında ve Pentagon’un Kuzey Komutanlığı (NotrhCom) emrine verilmiş durumda. ‘Raiders’ olarak da adlandırılan bu birlik, Amerikan yönetimi tarafından ‘tam askeri teçhizat’la Katrina Kasırgası sırasında New Orleans’da, yağmacılara karşı görevlendirildi.

Aslında, bundan tam 230 yıl önce Amerikan Kongresi’nin kabul ettiği Posse Comitatus Kanunu, ‘Amerikan Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı birliklerin gerekçe ne olursa olsun ülke toprakları üzerinde görevlendirilmesini yasaklıyor.’

Amerikan silahlı kuvvetlerinde okunulan Army Times gazetesi, 4.000 ‘Raiders’ın, ‘öldürücü olmayan silahlar’ ile teçhizatlandırıldığını ve bununla ilgili tatbikatların da başladığını duyurdu. Haber, birliğin komutanı Alb. Robert Clouiter’in açıklamalarına dayanıyordu.

NotrhCom’dan Alb. Lou Volger ise açıklamasında, ‘Bu, Amerikan güvenlik güçlerinin entegrasyonu sürecidir, bütün herkese gelecekte doğabilecek bütün tehditler konusunda hazırlıklı olduğumuzu göstermeliyiz’ dedi. Yine NorthCom’dan Yarb. James Shores’un şu sözleri ise biraz ‘kaçamak yanıt’ gibi görüldü: ‘Eğer bir sivil ayaklanma tehditi doğarsa, yine de bizi bu tür bir olaya müdahalemiz doğrudan Başkan’dan gelecek bir talimata bağlıdır...’

2007 yılındaki ABD Savunma Bakanlığı bütçesi kabul edilirken, Posse Comitatus Kanunu’na gizlice şu cümle eklenmişti: ‘Doğal afetler ve anavatan topraklarına dönük terörist bir saldırı halinde ABD ordusu ülke topraklarında harekat düzenleyebilir, bunların dışındaki özel koşullarda doğabilecek iç şiddet olaylarının artması ve kamu görevlilerinin gelişmeleri kontrol edememesi halinde bu görevi doğrudan Başkan’dan gelen talimatla yerine getirir...’

Belki de Amerikan yönetimi, bugün yaşanılan ağır ekonomik krizin sosyal faturasını geçen yıldan fark etmişti...


Kapitalist yol ayrımı


Bütün göstergeler, ‘Batı’nın gerçek anlamıyla dönüm noktasına geldiğini işaret ediyor. Amerikan-İngiliz ittifakının oluşturduğu ‘anglo-sakson finans kapitalizmi’ ile Fransa-Almanya çizgisinde süren sosyal politikalara ağırlık veren ve parayı, yatırım+istihdam yaratma+değer oluşturma çizgisinde kullanan geleneğin son kapışması. ‘Turbo-kapitalizm’ olarak da adlandırılan bir zihniyetin ‘hırsız yöneticiler’ marifetiyle bütün dünya sistemini zora sokmasına haklı tepkiler doğuyor. Almanya şansölyesi Merkel son açıklamalarında, bütün uyarılarına karşın finans kesimini kontrol edecek mekanizmaları uygulamaya koymayan Amerika’yı yerden yere vuruyor. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy de... Fransız ve Alman basınında yer alan yorumlar, zehir zemberek. Dünyanın enerji bekçiliğini Rusya’ya, gerçek ekonomi üretimini ise Çin’in köle işçilerine ihale eden, kendisi de borsa oyunlarıyla para kazanmaya alışmış bir sistemin çöküşü, ‘kara Avrupası’nın kontrollü kapitalizm anlayışını’ bir anda yeniden gündeme getiriyor. Türkiye’nin geleceğine dönük ekonomik programlar yapılırken bu gelişmeye dikkat!.. Çünkü, günümüz dünyasında ana sınıfsal çelişki işçi sınıfı ile burjuvazi arasında değil, ‘asalak’ olarak tanımlanan finansçılar ile sanayiciler arasında...

elvin
11-02-2009, 15:24
IMF’siz Hayat



10 Şubat 2009 Salı

Sn Başbakan’ın dün İTO’da yaptığı konuşmadan sonra hala Türkiye’in yerel seçimlerden önce IMF ile stand-by imzalayacağına inanan kaldı mı piyasalarda? Varsa, bana bir e-mail atsın, elimde iki satılık tarihi bina var, Galata Kulesi ve Haliç Köprüsü. Sn Erdoğan diyor ki, “Bize ülkenin menfatına aykırı hiç bir şey imzalatamazlar”. Vay be, demek ki IMF şimdi Düyun-u Umumiye ve Sevr Komiserliğine soyunmuş, bu kahraman milletin ümüğünü sıkıyor. Lütfen Sayın Başbakan Fon’un Türkiye’nin menfaatleri aleyhine NE İSTEDİĞİNİ açıklasın. O açıklamazsa, IMF açıklayacak. Ben size ne diyeceğini söyleyeyim: Hükümet yerel seçimlere kadar kesinlikle bütçe harcamalarında en ufak bir kesinti yapmak niyetinde değil. IMF’nin tek istediği buydu, hükümet kabul etmedi.

AKP yerel seçimler için herşeyi yapacak

Tunceli’de valiye beyaz eşya dağıttıran bir hükümetin zaten harcamalar üstünde en ufak bir denetim kabul etmesi söz konusu olamazdı. Genelde AKP leyhine verdiği kararlarla bilinen Yüksek Seçim Kurulu’nun bile isyan edip seçim rüşvetleri için suç duyurusunda bulunması, AKP’nin yerel seçimleri kazanmak için hiç bir fedakarlıktan kaçınmayacağını ortaya koyuyor. Bugün bu fedakarlığın “IMF’siz hayat” boyutuna bakacağım, ama eğer AKP’nin kamuoyu yoklamalarında durumu kötüye giderse, İsrail’le çatışmaktan, yeniden türban ve imam hatipi gündeme getirmeye kadar bir çok konuda Türkiye’ye uzun vadede zarar verecek icraatlara girişmesi olasılığının şimdiden altını çiziyorum. Son serbest bırakmalardan sonra artık hiç bir yere gitmeyeceği belli olan Ergenekon soruşturmasını pişirip servis edenlerin de “AKP’ye destek” kisvesi altında iyice sansasyonel boyutlara varan yeni tevkifler yapması son derece mümkün.

Resesyonda seçim kazanmak zor

Tüm bu çabalara karşın, AKP’nin İsrail’e çatarak elde ettiği prim hızla eriyecek. Dün iki defa yayınlanan Aralık ve 2008 sınai üretim rakamları 2001’den bu yana en derin resesyona girdiğimizin göstergesi. Bu resesyondan merkezi ve yerel bütçe harcamalarını artırarak, hatta partinin arkasında saf tutan tüm uluslararası liboş ve yerel tarikat örgütlerinin kaynaklarını kullansanız dahi çıkamazsınız. Çünkü, artık devlet harcamalarının toplam ekonomiye payı %10’un bile altında. En zengin cemaatin harcamalarının bile GSMH üzerinde onbinde birlik bir etki yapacağını dahi hesaplayamıyorum. AKP, kömür ve gıda dağıtarak özellikle varoş ve kırsalda oylarını koruyabilir, ama halk sadaka değil iş istiyor. Eğer CHP başta, muhalefet seçimlerden önce bu gerçeği görüp yolsuzluklar kadar bir de isşizliğin üstüne giderse, karşımıza Özal hükümetlerinin son yerel seçimlerindeki manzara çıkabilir.

Dünya düzelir mi?

Bu noktada AKP’yi sansasyonel iç ve diplomatik girişimler dışında kurtaracak tek bir şey var: Küresel ekonomik iyileşme. Bunun olacağını hiç sanmıyorum. Bu satırlarda IMF raporunu uzun uzun yazdım: 2011’e kadar toparlanma yok. İngilizce bilenler için bizim gibi GOP’lara bakışı anlatan bir makalede linkte :

http://online.wsj.com/article/SB123422498863665615.html

Bizim gibi ülkeleri çok zor bir yıl bekliyor. Bugün Rusya’da banka ve şirketler 400 milyar dolar civarında dış borcu ödemekte zorlandıklarını resmen açıkladılar. Şimdi, onlar finansman bulamazken, Avrupa’da bankalar teker teker milyarlarca dolar zarar açıklarken, Türkiye nasıl büyüyecek? Nasıl finansman bulacak? En iyi şartlarda yerel seçimlere kadar TL çok ağır bir darbe yemeden yolumuza devam ederiz. Bu mümkün, çünkü üretim ve talepteki akıl almaz daralma aynı zamanda dış finansman ihtiyacımızı da azaltıyor. Hala bir finansman açığımız var, ama bunun spot piyasaya yansıması henüz çok kötü değil. En kötü senaryoda ise yeni bir dışsal şok, mesela Rusya’da rublenin çökmesi, veya AKP’nin feverami hareketinden kaynaklanan bir güven bunalımının yabancı yatırımcıya yansıması ile TL dolara karşı 1.80 ve üstünü dener.

Papaz hep pilav yemez

İşte senaryolar bu haldeyken, AKP’nin IMF’yi red etmesi akıl almaz bir mantık dışılık. AKP stand-by imzalasaydı, bütçede tasarrufa gidecekti. Yerel yönetimler ulufe dağıtamayacaktı. Bunun getireceği oy kaybı %3-5 olur. Milletin çoğu AKP’ye başka nedenlerden, mesela çok iyi belediyecilik yaptığı için oy veriyor. Ama, stand-by, TL’yi garantiye alır, ve iyi senaryolarda DİBS pazarına bir miktar sıcak para sokarak bütçenin faiz yükünü azaltabilirdi. En önemlisi bizi artık sıkça kapımızı çalmasını beklediğim dışsal şoklara karşı sigorta ederdi. Eğer bu şoklardan birine stand-by’sız yakalanırsak, enflasyondan ekonomik büyümeye kadar herşey çok kötüye gider aniden. Bu durumda yapacağı tüm yardımlara karşın AKP’nin oy kaybı %3-5’i geçer. AKP’nin attığı her adım ses getiriyor, İsrail’le kavga, IMF’nin şehirden kovulması, bunlar gariban takımı üstünde derin etki yapan “olumlu icraatlar”. Ama, her adımda biraz daha fazla risk alıyor AKP. Bir noktada hata yapacak ve o zaman tüm kazançlarını yitirecek. Papaz her zaman pilav yemez, bazen imambayıldı yer.

elvin
11-02-2009, 15:26
IMF'SİZ ŞOK PAKET


10 Şubat 2009

Eğer dünkü yazımı okumadıysanız, bu yazım garip gelebilir. Bu yüzden 9 Şubat tarihli yazımı okumanızı öneririm. En son nerde kalmıştık?

Ben Merkez bankasındaki toplantıda krizin şu anki dinamiklerini anlatıp ani ve şok bir paketle beklentileri değiştirmemiz gerektiğini savundum ve en son şu grafiği vermiştim.




Şimdi 2008'de geldiğimiz kırmızı nokta (Negatif beklentiler ve aşırı tasarruf eğilimi) açıklanacak bir paketle yeniden pozitif alanlara doğru kaydırılmalı. Normal bir insana elektrik şoku veremezsiniz. Yani aşağıda önerdiğim politikayı normal bir zamanda uygulayamazsınız. Çünkü ekonomiyi altüst edersiniz. Fakat bir kişi kalp krizi geçiriyorsa, ona elektrik şoku vererek kalbi tekrar harekete geçirme şansınız var. Şu an içinde bulunduğumuz durum bir kriz durumudur ve ekonominin kalbi, yani finansal piyasalar işlevini yapmıyor. Piyasa faizleri yüzde 15'lere düşmesine rağmen kredi maliyetleri yüzde 26'nın üzerinde bulunuyor. Dolayısıyla panik tasarruf artışı finansal kesime aksa da, finansal kesim bunu reel sektöre kaynak olarak aktarmıyor ya da çok yüksek maliyetle aktarıyor. ABD'de de aynı şeyler oluyor. Sonuç olarak şok gerekiyor. Bu şokun da beklentileri ani bir şekilde değiştirmesi şarttır.

NELER YAPILACAK?

1 ABD $ = 2.02 TL (Neden 2.02 TL, ileride açıklanacak)
Kurlar 13 aylığına sabitlenecek (Neden 13 ay?,ileride açıklanacak) DİKKAT!... sabit kur sistemine geçmiyoruz... Geçici bir dönem için kur belirsizliğini ortadan kaldırıyoruz. Sabit kurdan çıkış konusunda çok soru vardı, bunları aşağıda cevaplayacağım. Merkez Bankası'nda "kuru yeniden patlatırız" görüşü hakim...)
12 Ay dolduktan sonra, Mart 2010’da, kurlar yeniden dalgalanmaya bırakılacak ve Morris Goldstein’in önerdiği “Managed Floating Plus” sistemine geçilecek. (Bu politika aslında dalgalı kur sistemidir fakat sadece currency mismatch denilen, açık pozisyon uygulamalarını engellemeye yönelik olarak, ya da cari açık belirli bir riskli seviyeye ulaştığında kurlara müdahale hakkı veren bir uygulama olarak basitleştirilebilir. Şili bu politika sayesinde birçok krizden etkilenmediği gibi Şili Merkez Bankası cari açığın GSYH'ya oran olarak belirli bir seviyeyi geçmesine izin vermemiştir.)
Döviz mevduatı karşılık oranları yüzde 20’ye yükseltilecek (döviz borçlanmanın maliyetini artırmak için)
Kısa vadeli faizler serbest bırakılacak, bankalar kısa vadeli borç faizlerini serbest piyasada belirleyecekler.
Bankacılık sistemine döviz borcu olan firmaların ve bireylerin borçları sabit kur üzerinden TL’ye çevrilecek ve vadeleri ikiye katlanacak. Bu borçlara değişken faiz işletilecek. Bu yolla borçluların aylık borç ödeme miktarında TL bazında düşüş olacak, toplam borcu artacak.
T.C. Merkez Bankası, EXIMBANK, TKB ve Ziraat Bankası’nın sahipliğinde yeni bir ÜST FİNANS KURUMU (ÜFK) veya ara bir banka oluşturulacak.
ÜFK’nın sermayesi 15 milyar dolar olacak ve Ana hissedar Merkez Bankası olacak.
ÜFK, kendisine başvuruda bulunan ve dış borç ödemelerinde zorlanan firmaların 2 yıl sonra tahvile çevrilebilir hisse senetlerini alarak özkaynak aktaracak. (Neden "ilk iki yılı ödemesiz kredi vermiyoruz" sorusunun cevabı "ters seçim problemi" ve "moral hazard"ı önlemektir. Yani firmanın verdiğimiz parayı gerçekten borç ödemekte ve doğru yerlerde kullanıp kullanmadığını bir hissedar olarak denetlemeliyiz. Bir bakıma IMF'nin Türkiye'ye borç verdikten sonra elinde sopasıyla gelip bizim için için yaptığını, ÜFK da firmalar için yapmalıdır. "Seni sorunlarından kurtarıyor ve özkaynak akatarıyorum ama bakalım bu parayı nasıl kullanıyorsun" deme hakkı olmalıdır. Fakat asla firmanın yönetimine katılınmamalı, sadece paranın çarçur edilip edilmediğini ve bu parayla dış borçların ödenip ödenmediğini denetlemelidir. Firmalara bu kapıyı açtıktan sonra
Ekonominin 2009 yılı büyüme tahmini yüzde 4’ten yüzde 1’e veya 0'a çekilecek.
2009 yılı bütçe açığı hedefi yüzde 1.2’den yüzde 2.75’e revize edilecek.
BU KARARLAR AÇIKLANDIĞINDA ETKİSİ NE OLACAK?

Vatandaş, döviz mevduatını yüzde 2-3 faizle dövizde tutmak veya şu an yüzde 15-16 arasında olan faiz seviyesinden TL’ye geçmek konusunda karar vermek durumunda kalacak.
Doların 1.75 seviyesine ulaşması sırasında vatandaşın yaklaşık 17.5 milyar dolar döviz bozdurduğu düşünülürse, bu politika sonrasında 40 milyar dolar veya daha yüksek bir meblağ döviz mevduatı TL’ye çevrilebilir. Yani de-dolarizasyon süreci başlayacak ve içerideki döviz varlıkları el değiştirecek.
Döviz mevduatındaki çözülme, MB’nın döviz rezevlerini artırıcı etki yapacak. Rezervler 100 milyar doların üzerine çıkabilir (Bu noktada sayın Durmuş Yılmaz'ın itirazı oldu, buna ileride değineceğim.)
Artan rezervler ÜFK’nın sermayesinin oluşturulmasında kullanılacak.
Bu önerdiğim politikaya çok benzer bir politikayı IMF bize 1999'da uygulatmıştı. Ama bir farkla. Geçici bir süre için değildi. 18 Ay sonra kur bandı genişleyecekti ve biz bu bandı patlattık. Halbuki Şili bu şekilde yavaş yavaş dalgalı kur sistemine geçmiştir. Yani bizimki de başarılı olabilirdi ama, özellikle maliye politikaları rezaletti. Reformların gecikmesi kuru patlatmıştı. 1999 yılında IMF ile birlikte uygulanan bant içinde dalgalanan kur rejiminde faizler yüzde 78 seviyelerinden yüzde 30 seviyelerine gerilemişti. Çözülen döviz mevduatlarının birincil adresi tahvil olacaktır.
Piyasa faizlerinin yüzde 10 seviyelerine kadar gerilemesi beklenebilir. Dünyadaki genel trende uygun olarak, reel faizler yüzde 2-3 seviyelerine ve hatta daha aşağılara kadar gerileyebilir.
Dışarıdan yoğun bir döviz girişi olacak ve Merkez Bankası rezervleri (daha sonra geri çıkmak üzere) hızla artacak (Erdem Başçı da bunun böyle olacağını ve arbitraj imkanı nedeniyle hatta faizlerin yüzde 8'e kadar bile düşebileceğini belirtiyor. Fakat sıkıntının paranın gelmesinde değil çıkmasında olacağını vurguluyor ve sabit kurun süresinden önce veya süre dolduğunda patlayacağını belirtiyor.)
Türk ürünleri dış dünya’da 2008 ortalamasına göre yüzde 45 ucuzlamış olacak (Dışarıda talep daralırken, en etkili yol fiyatları en azından bir süreliğine indirmek değil midir?)
İthalat yüzde 45 pahalanacak. Özellikle emek yoğun sektör olan tekstilde iplik ve kumaş artık Çin’den ithal edilmek yerine, içeride üretilecek. Varolan talebin yerli mallarına dönmesi sağlanacak. Bu sayede istihdama katkıda bulunulacak.
2009 yılında cari açık sıfırlanacak. Çünkü sabitlenen kur seviyesi kafadan atılmış bir kur seviyesi değildir ve yaptığım hesaplamalar 1$=2.02 seviyesinin cari açığı sıfırlayacağı seviye olduğunu söylüyor. Böylelikle 2009 yılında oluşması beklenen 28 milyar dolarlık cari açığın finansmanı diye bir sorun olmayacak. 2009 yılı için ortaya çıkacak finansman ihtiyacını en az 25 milyar dolar azaltacak. Türkiye'nin kendi iç dinamiklerini harekete geçiren ve bir anlamda ithal ikameci ve korumacı bir politika olacak. Böyle zamanlarda dışarıdaki krizi ithal etmemek için eninde sonunda korumacı politikalar uygulanacaktır. Biz de uygulayacağız başkaları da. Bunu zaman içinde göreceksiniz. Okuduğum krizler tarihi bunun örnekleriyle dolu ve şimdi bile birçok ülke bunlara başvurmaya başladı. Nisan'da yapılacak G-20 toplantısından anlaşma mesajları çıksa da oyun teorisini bilenler oturup hesaplasınlar, 20 ülkenin değil, G-7 veya G-8'in bile ABD'nin önümüzdeki 2 yılda 4-5 trilyon dolara çıkacak olan bütçe açığını finanse etmesi mümkün değil. Atı alan Üsküdarı geçtikten sonra biz geç kalmış olacağız.
Ben bu menüyü sundum. Bu menü üzerine yaptığımız tartışmalara ve bu konuda Merkez Bankası'nın görüşlerine ve bu görüşlerie karşılık benim ileri sürdüğüm görüşlere yarınki yazımda değineceğim.

PİYASALARA GELİNCE:

BORSA: Dün bizim borsamız açılmadan önce, dow jones future'Larında hızlı bir gerileme olduğu için, biz de öyle çok tantanalı bir açılış yapmadık. Açılış sonrasında ise yurt dışı piyasalara paralel bir seyir izledik. Bu arada açıklanan sanayi üretim verileri tam bir felaket olmasına rağmen, piyasamız buna da bir tepki vermedi. Şu an borsamız Türkiye'deki reel verilerle değil, tam anlamıyla ABD'deki haberlerle ilgileniyor. Bugüne bakınca yine dış piyaslaarın etkisinde geçecek bir gün olabileceğini söyleyebilirim. Dün Atilla Yeşilada'nın yazdığı üzere Obama paketleri pek işe yarayacak gibi görünmüyor. Şu ana kadar ABD'de açıklanann verilerden işsizlik verileri felaket gelemsine rağmen, "bu veriler nasıl olsa paketin çıkmasını sağlar" mantığıyla piyasalar yukarı gitmişi ve bu yukarı hareket dün iyice ivme kaybetti ve dow jones günü yüzde 0.12'lik bir düşüşle kapattı. Bugün ise bizim piyasalar açılmadan önce, yine dow jones future'larına bakacaktır. Her ne olursa olsun, şu anki şartlar altında ve kısa vadede borsanın 28.250'yi aşması çok zordur. Borsanın orta ve uzun vadeli seyri hakkında dün yazmıştım. Şu an kısa vadeli tahmin yapmak çok zor, çünkü dış piyaslaara paralel seyir izlediğimiz için dışarıdan gelen haberler borsanın yönünü belirleyecektir. BUgün saat bizim saatimizle saat 18:00'de ABD hazinesi Banka kurtarma planını açıklayacak. Bu planın açıklanması şok etkiler yaratabilir, fakat bizim piyasalar kapalı olacak. Dolayısıyla gerçek etkisini çarşamba günü görürrüz. Fakat şunu söyleyeyim ki, eğer bugün dow jones future'ları hzıla yukarı gitmeye başlarsa, birileri planı öğrenmiş demektir ve bizde de olumlu etki yaratabilir. Eğer plan piyasaları tatmin etmezse dow jones'ta keskin düşüşler görebiliriz. Dolayısıyla bugün borsa ne yapar bilemiyorum. ABD planı bizim yönümüzü de belirleyecektir.

DOLAR: Dolar beklediğimiz şekilde 1.60'lara doğru geriledi. Fakat bu gerileme çok şiddetli değildi. Eğer 1.60'ın altına gerileme olursa, dolara olan talebin artacağını düşünüyorum. Çünkü daha önce 1.45 olan güçlü detsek şu an 1.55 seviyesine kaydı. Bu yıl firmalarımızın ve bankalarımızın dışarıya tam 47 milyar dolar ödemesi var. Bu ödemelerin zamanlarını bilsek ve ne zaman yoğunlaşacağı konusunda bilgi sahibi olsak, çok daha sağlıklı bir yorum yapılabilir ama önümüzdeki bir yılda ödenecek dış borç miktarlarını ve dışarıdaki kredi daralmasını düşününce, doların yönü (daha doğru deyimle dövizin yönü) orta vadede yukarı eğimli olmaya devam edecektir. Yani TL'Nin değer kaybetmesini bekleriz. Eğer dolar 1.60'ın altına gelirse bu seviyelerde alımlaın artacağını düşünüyorum. Şu an herkes dolar açığını kapatmak için bu seviyeleri bekliyor.



POSTED BY: Yaşar ERDİNÇ

elvin
11-02-2009, 21:23
Hurşit GüneşGösterge
Sanayide daralma 2008’in başından başladı
11 Şubat Çarşamba 2009


Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi (BETAM) ekonomik veriler yayımlandıkça onları irdeliyor, yorumluyor ve anında yayımlıyor. Tabii bunu yapan başka kurumlar da var: Örneğin TEPAV. Ancak bu kurum daha çok bütçe verilerine odaklanıyor.
Pazartesi sabahı TÜİK aralık ayına ait sanayi üretim endeksini açıkladı. Ancak öğleden sonra bu veriyi düzeltti. Her ikisi de düşüklüğü nedeniyle şok yarattı. Tabii Başbakan hariç! Erdoğan önceki gün yine “IMF’siz de yaparız” diye estiriyordu. Başbakan’ın yüreği varsa seçimlerden sonra da IMF anlaşması yapmaz!



Bir yıldır süren yavaşlama
BETAM’ın son raporunda Prof. Seyfettin Gürsel ve Araş. Gör. Mehmet Alper Dinçer TÜİK’in yayımladığı sanayi üretimini hem işgünü sayısına göre, hem de mevsimselliğe göre normalleştirmiş. Malum, her ay aynı sayıda işgünü olmuyor. Örneğin şubat ayına bayram denk gelse çalışma günü bir önceki aya göre yüzde 25 azalıyor. Bu da az değil.
Öte yandan sanayide üretim her ay aynı değil. Örneğin yaza girerken buzdolabı, klima, bahçe mobilyası vb. harcamaları artar.
İnşaat sektörü hızlanır. İşte bu mevsimsel hareketler bir önceki ayın verisiyle karşılaştırılamaz. Bu nedenle ya bir önceki yılın aynı ayıyla karşılaştırılır, ya da bu etkiler arındırılır. BETAM (ellerine sağlık) bunu yapmış.
Görülüyor ki, iniş 2007’nin son aylarında başlamış. O günden bu yana da sürekli düşüş devam ediyor. Hatırlarsanız, “Bu kriz bizim krizimiz” diye bir yazı yazmıştım. 2007 sonunda dünya mali krizi yoktu. Bu da gösteriyor ki, iç talep çok önceden düşmeye başlamış...

Tekstil ve otomotivde hızlı çöküş
2008 yılını toplu olarak değerlendirdiğimizde en büyük iniş giyimde. Zaten aralık ayında yüzde 19, son 5 ayda da (bir önceki yıla göre) ortalama olarak yüzde 12 daralmış. İkinci sırada tekstil geliyor; yıllık daralma yüzde 11. Sadece aralık ayında yüzde 24’e yakın daralma göstermiş. Son 5 ayda da yüzde 15. Her iki kardeş kesim de ihracatta işlerin tıkandığını ve 2009 konusunda iyimser olmanın zorluğunu gösteriyor.



Aralık ayının ve son 5 ayın çöküş şampiyonu otomotiv. Durum tam bir felaket. Son ayda üretim yüzde 52’nin üzerinde düşmüş. Son 5 ayın daralma ortalaması ise yüzde 25’in üzerinde.
İkincisi, ana metal sanayii de aralık ayının çöküş ikincisi. Geçen yıl başında oldukça iyi çalışan bu kesim yılın tümünü yüzde 2’lik bir daralmayla atlattı sanılsa da, son 6 ayda yüzde 15’ten fazla daralma göstermiş. Plastik sektörü de ana metal sanayii gibi aralık ayında olumsuz gelişme göstermiş. Son 5 ayda bu kesim ortalama yüzde 11.5 daralmış.
Özetle, anlaşılan, ağır bir resesyona çoktan girmişiz. 2008’de yüzde 1 büyüme sağlanırsa ne âlâ. 2009’da ise sıkı bir daralmaya hazır olmak gerekiyor.

elvin
12-02-2009, 18:18
Yaşar Erdinç- Köşe Yazılarım













Wednesday, 11 February 2009
IMF'siz Paket - 2

12 Şubat 2009

Ne kadar basit değil mi? Kurları sabitliyorum ve bütün sorunlar çözülüyor. Elbette ki öyle değil. Dün yazdığım yazıda (10 Şubat) paketin unsurlarını ve olası etkilerini anlatmıştım. Daha doğrusu Merkez Bankası'na yaptığım sunumu sizlere aktarmıştım. Şimdi de Tartışmalar bölümüne geçiyoruz. Eğer 9 Şubat ve 10 Şubatta'ki yazılarımı okumamışsanız bu yazıyı okumanıza gerek yok. Önce o yazıları tarih sırasına göre okumanız gerekiyor.

Kur patlar mı?

Bu sunum sonrasında, sayın Erdem Başçı kurların sabitlenmesi durumunda, 12 veya 13 ay sonra mutlaka patlayacağını savundu. Ayrıca eğer kurlar sabitlenirse, mutlaka kambiyo rejiminde sınırlamalar getirilmesi gerektiğini vurguladı. Eğer kambiyo sınırlaması getirilmezse, spekülatif ataklarla sabit kur sistemi üzerinde oynanacağını belirtti.

Aslında Malezya’nın 1998’de aldığı önlemlerde de kambiyo rejimi sınırlamaları getirildi. Bu konuda sayın Başçı’ya katılabilirim. Fakat eğer dövizi sabitlemişseniz ve faizleri serbest bırakmışsanız kambiyo rejimini en azından işin başında sınırlandırmanıza gerek olmayabilir. Bu opsiyon elinizin altındadır ve spekülatif atak riski ortaya çıktığında bunları kullanabilirsiniz (Bu konuya aşağıda değineceğim). Asya Merkez Bankaları bu konuda örnek alınabilir. Hong Kong’un bu konuda neler yaptığı ve spekülatif atağa karşı nasıl savaştığı bence Merkez Bankamız tarafından iyi incelenmeli ve Merkez Bankası piyasadan korkmamalıdır (Hong Kong'un hikayesini yarın okuyabilirsiniz, ya da para harekatı kitabımı okuyanlar zaten bunu biliyorlardır.) Merkez Bankamızın bir karar alırken “acaba piyasa ne der?” endişesi olduğunu hissettim. Yani sürekli olarak "fincancı katırlarını ürkütmeme ilkeleri var.

Gelelim sabit kurun patlaması sorununa. Varsayalım ki kuru 2.02 değil de 4.02’den veya 5.02’den sabitleseniz hala “12 ay sonra kur patlar diyebilir misiniz?” Eğer bunu diyen çıkarsa, tartışılacak bir şey yoktur.

Demek ki; seviye çok önemliyse, iyi hesap yapıp kuru 12 ayda patlatmayacağınız yerden sabitleyebilirsiniz. Benim hesaplarım 2.02 seviyesinin bunun için yeterli olduğunu söylüyor. Bu seviye aynı zamanda psikolojik bir seviyedir. Herkes dolar 2’nin üzerine çıkarsa satmayı düşünüyor. Bu benim genel bir izlenimim ama kurlar 2.02’den sabitlendiğinde yaklaşık yüzde 25’lik bir devalüasyon ile işe başlıyorsunuz. Bir başkası da bir başka hesapla çıkıp “2.40’tan sabitlenmeli” diyebilir. Buna da saygım sonsuzdur. Ama 2’nin altı olmaz. Demek ki sabit kura geçiş seviyeniz çok önemlidir. Yüksekten sabitlediğiniz de içerideki dengeleri altüst edersiniz. Dolayısıyla bu seviye iyi hesaplanmalıdır.

Varsayalım ki kuru sabitledik. Bu durumda dışarıdaki bir yabancıya diyorsunuz ki; 12 aylığına kur garantisi veriyorum eğer paranı getirirsen dolarına bizim Tl faizi kadar faiz alacaksın. İşte bu aşamada kambiyo sınırlamasına gidilerek, 1 yıldan önce çıkış izni vermeyebiliriz. Yani “eğer faiz arbitrajından yararlanacaksan kuru sabitlediğimiz günden sonra ülkeye gelecek olan portföy yatırımlarını minimum 1 yıl ülkede tutacaksın” diyebiliriz. Fakat işte ilk aşamada buna gerek olmadığını düşünüyorum. Sebebi de şöyle;

Sabit kur sistemlerinin patlamasının tek sebebi spekülatörlerin bilinçli olarak yaptıkları spekülatif atak değildir. Bu ülkelerin neredeyse hemen hepsinde artan bütçe açıkları, ve ülkeye girmiş olan portföy yatırımlarının, kamu açıklarının kapatılmasında ve verimsiz alanlarda kullanılmış olması, yüksek cari açık, ve en önemlisi de içerideki enflasyon nedeniyle aşırı değerlenmiş yerel para vardır. Eğer makro dengeleriniz gittikçe bozuluyor, cari açığınız artıyor, kamu açıklarınız normal seviyelerin üzerine çıkıyorsa, üretim düşmeye başlamışsa spekülatörler o zaman kurun patlayacağını düşünerek atakta bulunabiliyorlar.

İşte bu nedenle yüzde 25’lik bir devalüasyonla işe başlamış oluyor ve TL üzerindeki aşırı değerlenmişliğin gazını alıyoruz. Üstelik bütçe dengelerimiz geçmişle karşılaştırılmayacak ölçüde iyi durumdadır. Bizim reel kur endeksimiz şu an 163 seviyelerinde bulunurken 125 seviyelerine kadar inmiş oluyor ki; bu seviye 2001 yılında cari açığı cari fazlaya çeviren seviyedir. Ayrıca 1 yıl boyunca enflasyonun yüzde 10 olacağını varsayarsak, reel kur endeksi 1 yıl sonra ancak 137.5 seviyesine yükselmiş olacaktır.

Şimdi iki ayrı senaryoyu düşünelim.

12 ay boyunca kurları sabit tutmayı başardığımızı varsayalım. Bu durumda ülkeye bu dönemde gelmiş olan para sabit kurun sona ereceği hafta içinde 2.02 seviyesinden çıkacaktır. Bu durum Merkez Bankası rezervlerinin azalmasına sebep olacaktır. Zaten gelen para çıkacağı için, içerideki döviz miktarı o kadar artmış olacaktır ve sabit kur döneminde artmış olan döviz rezervlerimiz yeniden başlangıç seviyesine dönecektir. Sabit kuru dalgalanmaya bıraktığınız anda ise, çıkacak olan para zaten çıkmış olduğu için kurlarda yukarı yönlü bir baskı oluşturmayacaktır. Bir bakıma giden gitmiş, kalan kalmıştır. Nitekim Malezya 1998 Eylül’ünde ringgit’i 3.80 seviyesinden sabitleyip, 2.5 yıl sabit kuru korumuş ve 2.5 yıl sonra dalgalanmaya bıraktığında kurlar 3.80’den 2.60 seviyesine kadar gerilemiştir. Üstelik Malezya, 1998’de getirdiği kambiyo sınırlamalarını 1 yıl sonra kaldırmış ve sadece ülkeye giren paranın önüne set çekmiştir. Yani bu sistemi başarıyla uygulamıştır.
Şimdi de kurun sabit seviyesini 12 ay koruyamadığımızı ve ilerleyen aylarda örneğin 7. Ayda spekülatif bir atakla karşı karşıya kaldığımızı varsayalım. İşte bu aşamada, kambiyo rejiminde kısıtlamalar getirilebilir. Hong Kong veya Malezya Merkez bankası’nın yaptıkları yapılabilir. Fakat tekrar vurgulayayım ki; 1 yılda sabit kur patlamaz. Çünkü incelediğim bütün krizlerde sabit kurun patlama süresi ortalama 26 aydır. Bunu en erken patlatan ülke biziz ve 16 ayda patlattık. 18 dayanabilseydik, kur bandını genişletecektik. Bizden daha erken patlatan ülke olmadı. 12 aylık bir süre, ekonomik dengelerin kontrolden çıkarak kuru patlatması için yeterli bir süre değildir. İşte bu yüzden 12 ay gibi kısa bir süreyi öngörüyorum. Bu kadar kısa süre için geçici olarak, kuru sabitlemenin reel ekonomide yaratacağı olumlu etkinin getirisi, “ya kurlar patlarsa” diyerek bunu uygulamamanın götürüsünden çok daha fazla olacaktır. Aşağıda bunu anlatıyorum
Niçin sabitleme istiyoruz?

1. İnsanlar harcama ya da tasarruf kararı alırken, ya da ihracat veya ithalat yaparken en azından sadece bu kriz dönemi için “dolar ne olacak?” sorusunu sormasın. Bu belirsizliği tümüyle ortadan kaldıralım. İnsanlar önünü görsün.

Aşağıdaki bilimsel makalelerin hepsi, ihracat performansı ile kurların volatilitesi arasında çok sıkı negatif ilişki tespit etmişlerdir. Yani kurlarınız sabitse ihracat performansınız çok daha istikrarlı ve güçlü oluyor (Bu doküman İngilizce verilmiştir.)

2. Doların sabitlenmesini istiyoruz, çünkü doların önümüzdeki bir yılda diğer paralara karşı değer kaybetme olasılığı, değer kazanma olasılığından çok daha yüksektir. Çünkü ABD’deki kredi krizi bir şekilde sona erip piyasalar çalışmaya başladığında, ortada büyük bir dolar bolluğu olacak ve sabitlediğimiz kur üzerindeki baskısı azalacaktır. Diğer taraftan ABD’deki bütçe açıklarının bu yıl 2 trilyon doları geçecek olması ve 2010’da da daha yüksek seviyelere çıkacak olması, doların değer kaybını beraberinde getirecektir. ABD’de açıklanan bu kadar paketi finanse edecek bir tane dahi ülke olduğunu zannetmiyorum. Eğer finansör bulamazsanız açığı monetize etmek zorunda kalırsınız. Bu da doların değer kaybetmesi için çok geçerli bir sebeptir. Doların değer kaybı, TL’nin diğer paralara karşı değer kaybı anlamına geleceği için dış ticaret hadlerimizi olumlu etkileyecektir.

3. Doların sabitlenmesiyle ithalat pahalı hale geleceği için birçok ürünü ve aramalını içerde üretmek zorunda kalacağız. Bu da içeride istihdama çok ciddi bir katkı yapacaktır. Fakat temel enerji girdilerinin Tl fiyatında artışa sebep olarak ve enflasyonu artırıcı etki yapacağı da göz ardı edilmemelidir. Bu önerimin önemli bir maliyeti enflasyonun yukarı doğru yönelmesi olabilir. Fakat dünyada hızlı bir depresyona doğru gidilirken sadece iç talebi canlı tutmak bile önemli bir başarı olur.

Sayın Erdem Başçı, sabit kur politikasından hiçbir ülkenin kuru patlatmadan çıkamadığını söyledi. Çok büyük bir oranda bu böyle olmuştur. Fakat bu ülkelerin hiçbiri sabit kur veya bant içinde dalgalanan kur sistemine geçici bir süre için geçmemişler ve bunu süreklilik arz edecek bir para politikası olarak açıklamışlardır.

Daha sonra da birçok faktör (kötü bütçe disiplini nedeniyle artan faizler, sıcak para etkisiyle ortaya çıkan enflasyon ve yerel paranın aşırı değerlenmesi vs..) spekülatif atakları artırmış ve bu ülkeler kur seviyelerini koruyamamışlardır. Ama başarılı olanlar da vardır. Şili, önce sabit kur, sonra bant içinde dalgalanan kur, daha sonra genişleyen bant ve en son serbest dalgalı kur sitemi geçişlerini başarıyla yapmıştır. Ayrıca kurlar serbest dalgalanırken, kurlarını mecburen sabitleyen Malezya çok başarılı bir şekilde 2.5 yıl sonra sabit kurdan direkt olarak dalgalı kura geçmiştir. Üstelik o dönemde sabit kur uygulaması nedeniyle artan ihracat performansı ve GSYH büyümesinin 1998 yılında yüzde -6.7 iken 1999’da yüzde 5.7’ye çıkması ekonomiye olan güveni artırmış ve Malezya’nın kredi notu bu olay sonrasındaki bir yılda BBB’ye çıkarılmıştır.

Sayın Başçı, serbest dalgalı kur sisteminin de-dolarizasyon (dolardan kaçış) sürecini hızlandıracağını savunmaktadır. Yani insanlar dalgalı kurda dolar alırlar ya da borçlanırlarsa zarar edecekler ve dolarla iş yapmaktan uzaklaşacaklardır. Bu çok yanlış bir görüştür. Eğer böyle olsaydı, borsalarda ve aşırı volatil olan türev piyasalarda hiç yatırımcı kalmazdı. Dalgalı kur sistemi, bilakis spekülatif saikiyle işlem yapmayı çok daha cazip hale getirmektedir. Kaldı ki, bizim 2001’den 2008’e kadar olan dalgalı kur maceramızda ciddi bir dolarizayon olmuştur. Özel sektörün dış borcu 43 milyar dolardan, 130 milyar dolara çıkmıştır. Yani dalgalı kur sitemindeyken kurlar aşağı gittiğinde dolar borçlanması (yükümlülüklerin dolarizasyonu) artar, kurlar yukarı trende girerse de varlık dolarizasyonu artar. Bir bakıma, değişen trend dolarizasyon sürecini farklı yöne yönlendirir. Önerdiğimiz geçici sabitlemede ise, hızlı bir de-dolarizasyon süreci olacaktır. Yani kimse kur garantisi verilmişken, dolarını yüzde 2-3 faizle bankada tutmak istemeyecek ve yüzde 15 olan TL faize doğru geçmeye başlayacak ve faizler hızla aşağı gidecektir. Bu sürecin yaratacağı güven ortamı (düşen faizler) reel ekonomideki kötü gidişatı durduracak en önemli faktördür. Bu sayede insanlar dolarlarını TL’ye geçmeye başladığında Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini de hızla artırıcı etki yapacaktır.

Her ne kadar sayın Durmuş Yılmaz bu görüşüme katılmasa da bunda ısrarlıyım. Çünkü bankacılık sistemini bir bütün halinde düşündüğünüzde, Örneğin Bankanın pasif kısmında 100 liralık mevduat varsa ve bunun 40 lirası yabancı para (YP) mevduat ise, bankalar 40 liralık YP mevduat karşılığında varlık tutmak zorundadırlar. Aksi halde açık pozisyonları var demektir. Şimdi varsayalım ki açık pozisyonları olmasın (zaten yok). Eğer vatandaş gidip bankada bulunan YP mevduatın 30 lirasını bozdurur TL’ye geçerse, bankanın elindeki YP varlıklarını da 30 lira nispetinde azaltması ve TLŞ varlığa geçmesi lazım. Bana 40 lira değerindeki YP varlığını örneğin ABD hazine bonosu, Eurobond ve YP kredilere yaymış olsun. Elindeki YP varlıkları sattığında eline yabancı para geçecektir. Ya da elindeki ABD hazine bonosu veya Eurobond’u merkez bankasına satıp karşılığında TL alacaktır. Eğer sadece bir tane banka, elindeki YP varlığı TL’e geçmek isterse bir başka bankaya b YP varlığı satıp karşılığında TL alır ve Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini artırıcı etki yapmaz. Fakat eğer bu şok program sonrasında, bütün mevduat bankalarının tümünde herkes dolarını bozdurup TL’ye geçmeye başladığında, bankalar elindeki yabancı para varlıkları örneğin Eurobond piyasasında satacaklar ve ellerine geçen dövizi de merkez bankasına satmak zorunda kalacaklardır. Ya da ABD hazine bonolarını ABD tahvil ve bono piyasasında sattıklarında kimse onlara TL vermeyeceklerdir. Hesaplarına geçen dolarları Merkez Bankası’na götürüp TL almak zorunda kalacaklardır. İşte bu yüzden Merkez Bankası döviz rezervleri mecburen artacak ve halkın bozdurduğu döviz mevduatlarının önemli bir kısmı Merkez Bankası rezerv artışı olarak karşımıza çıkacaktır. Malezya’da aynen bu şekilde olmuştur.

SONUÇ Olarak; bu politika sonrasında hızlı bir de-dolarizasyon (dolardan TL’ye geçiş) süreci yaşanacak, faizler hızla aşağılara inecek, döviz borçlu olanların zaten bu borçları TL’ye çevrilip vadesi ikiye katlandığı için aylık ödemeleri değişmeyecek ve hatta değişken faize bağlanacağı için de, düşen faizlerle birlikte TL’ye çevrilen toplam borç miktarı azalacak; Düşen piyasa faizleriyle birlikte hazinenin reel borçlanma maliyetleri yüzde 1-2’lere kadar düşecektir. Diğer taraftan, ihracat en azından kurun 1.60 seviyesinde olduğundan çok daha iyi olacak, ithalatın pahalanması nedeniyle de içerideki ara malı üreticileri harekete geçecek ve istihdama katkıda bulunacaktır. ÜFK’yı (Üst Finans Kurumu) kurarak dış borç ödemlerinde zorlanan şirketlere iki yıllığına özkaynak aktaracağınız için, işçi çıkartmaya kimse gerek duymayacak ve kur belirsizliğinin ortadan kalkmasıyla ve düşen faizlerle harcamalar normale dönmeye başlayacaktır. İşte bu çarklar işlemeye başladığı anda, üretici kesimin nakit akışını tüketiciler düzeltmiş olacaklardır. Bu nakit akışı düzeleceği için firmalar, bankalardan daha az kredi talebinde bulunacaklar, ve hatta kredi talebinde bulunsalar bile, bankaların elindeki TL hızla artmış (bozdurulan döviz mevduatı nedeniyle) ve faizler yüzde 10 seviyelerine gerilemiş olacağı için bu kredinin maliyeti katlanılabilir seviyelere inmiş olacaktır.

PEKİ…. BU ÖNERDİĞİM İLACI KULLANMIŞ ÜLKE VAR MI?

EVET VAR…

SONUÇLARI NE OLMUŞ?

BUNU YARIN ANLATACAĞIM ve YARIN SORACAĞIM SORULARLA BU TARTIŞMA OLDUKÇA ALEVLENECEK… ÇOK DAHA HEYECAN VERİCİ BİR TARTIŞMA BAŞLAYACAK...

Bu tartışmaya katılan okuyucularıma da gönderdikleri fikirler için teşekkür ediyorum. Bu konuyu yazmayı bitirince sizlerin fikir ve sorularına da yer vereceğim

elvin
12-02-2009, 18:50
Fasit Daireler ve Ekonomik Yapıların Kırılganlığı




12 Şubat 2009 Perşembe

Herkeste bir ikinci dalga telaşı var. Dünya krizin birinci aşamasından daha kendini toparlayamadan, ikinci dalgaya maruz kalacak diye bilimselleştirebiliriz bu kaygıyı. Tabii, benim güzel okurumun sorusu “Yani?” olacak. Yaninin çok çeşitli cevapları var. Birincisi, IMF’nin uzun onyıllardan sonra ilk defa kullandığı “resesyon” yerine “depresyon” sözcüğü. İkincisi yatırımcının ABD’de Obama’nın imzasına çok yaklaşan 800 milyar dolarlık canlandırma paketine burun kıvırması. Üçüncüsü, bankaların batmaya devam edeceği endişeleri.

Ben konuyu biraz daha değişik değerlendireceğim. Kapitalist ekonominin en önemli özelliği kırılgan değil dirençli olmasıdır. Nasıl yani? Sisteme bir dalga vurur, sistemin kendi iç yapısı bu dalganın sistem içinde eriyip gitmesini, yani zaman içinde olumsuz etkisini yitirmesini sağlar. Bunlara dirençli sistemler deriz. Bunlarda “negative feeedback loop’lar” oluşmaz. Bir de şoku yediği anda zangır zangır titreyen, şoku sistem içinde yayarken etkisini artıran sistemler vardır ki, bunlara kırılgan deriz. Tabii, bunlar son derece basit, bir anlamda sanal legolardan inşa edilen kuramlar. Her sistem zaman içindeki evrimine ve şokun derecesine göre kırılgan veya dirençli olur.

Bence “ikinci dalga” kapitalist ekonominin birinci şokun ardından depremde “orta hasarlı binalar” gibi artık yeni şokları hazmetme kapasitesini yitirmesidir. Yani, sistem artık her yeni şokta fasit daireler üretir. Eğer benim teraziye koyduğum 5 kiloluk ağırlık, karşı kefede 25 kiloluk etki yaratıyorsa, bir fasit daire var arkadaş. Eğer son beş yılda yaşadığımz baloncukların yerini bu fasit daireler alıyorsa, Babalar’a geldik, inmek isteyenler arkaya doğru ilerlesin. Son iki yılda olanlardan sonra bu fasit dairelerin oluşması olasılığı artıyor. Hatta bazı yerlerde bu fasit daireleri açıkça görüyoruz. Ama, sistem tüm küreyi kapsadığı ve yapı her an tamir edildiği için, bunların ekonomiyi çökertip çökertmeyeceğine karar veremiyorum.

Bakalım şu şerefsiz ve kalleş fasit dairelere:

• Bankacılık sistemi: ABD’de bankacılık sistemi hala 3.5 trilyon dolar civarında ipotek kredisini bilançosunda taşıyor. Her ay konut fiyatları düştüğü için, sistemin şüpheli alacakları düzenli olarak artıyor. Dolayısı ile devlet sermaye enjeksiyonu yardımcı olmuyor. Ayrıca yatırımcılar da bankaların böyle bir kötü aktif yükünü taşıdığını bildiği için bunlara yeni sermaye koymuyor.

• Şimdi bu fasit daireye bir de kısa vadeli geleneksel kredilerdeki şüpheli alacak oranın artması ekleniyor. İki yıl içinde ABD’de işsizlik oranı %4’lerden %7’lere tırmandıysa, tüketiciden otomotif kredilerine kadar bütün geleneksel ürünlerde temürrütler artar. Bir banka olarak artık kredilerinizi geri alamadığınız için yeni kredi verme koşularını zorlaştırırsınız. Bunun sonunda da aslında bir kaç ay uzatma verilse işini döndürecek şirketler de kredisizlikten batmaya başlar.

• Bu fasit daireyi genişletmek mümkün. Bankaların geleneksel olarak bilançolarını likit tutmak için “sekuritize ettiği” , menkul kıymetleri alıp-satan pazarların tamamen çökmesinden , her bankanın önce en önemli müşterisine hizmet verme kaygusu ile yurtdışı bağlantıları kesmesi hep bu fasit dairenin parçası olur.

• Asya-ABD Sirkülasyonu: Son 10 yılda hayret ve keyifle izlediğimiz bir değiş-tokuş vardı. Pasifik Sirkülasyonu. Asya ABD’ye ucuz mal satıyor, karşılığında para birimlerinin değer kazanmaması için dolar biriktiyordu. Biriktirdiği dolarları ABD menkul kıymetlerine plase ederek, orda hem uzun vadeli faizleri düşük tutup, hem de menkul kıymetlerde yarattığı baloncuklarla tüketicelere “net servet etkis yaratıp” tüketimi körüklüyordu. ABD’nin daralan dış ticaret açığı ve Japonya ile Çin’in son ihracat rakalamlarına baktığımızda bu sirkülasyonun ticaret ayağının Geberingen olduğunu görüyoruz. Bence yakında Asya’nın ABD’den menkul kıymet alması da Yengen olacak ve faziler yükslecek.

• GOP’lar ve emtialar: OPEC başta gelişmekte olan ülkeler emtia satıyor, hızla artan emtia fiyatları sayesinde zengin olup hem ABD, AB, ve Japonya’dan mal alıyor hem de onların mekullerine yatırım yapıyordu. Petrol çökünce bu “positive reinforcement mechanism” de fasit daireye döndü.

Özetle, daha 2 yıl önceye kadar her köşesinde birbirini destekleyip üretim-tüketim-menkul kıymet fiyatlarını artıran spiraller artık şoklara hassasiyeti artıran fasit dairlere dönüşmeye başlıyor.

Bunlar dünya ekonomisini Büyük Buhran dönemine geri sürükler mi? Büyük Buhranı bir kenara bırakın, şöyle beş yıl sürecek bir “çıktı açığı” yani kürenin kapasitesinin çok altında büyümesi sürecine mi girdik? Henüz bilmiyorum. En büyük umudum, krizin başladığı yerin ABD olması. ABD finansal tarihini inceleyenler, 19 Yüzyılın başından bu yana ülkenin hemen her onyıl ciddi bir finansal kriz geçirdiğini ve bu yüzden bu olaylarla mücadele etmeyi herkesten daha iyi öğrendiği. ABD hayatta kalma mücadelesi veriyor, ve elinde hala bayağı silah var . Bu çabaya AB de katılsa biraz daha rahat olabilirim. Ama Çin’in de değişik sebeplerden dolayı ABD’ye benzer bir çabayla deflasyon/depresyon sürecine karşı akıl almaz bir mücadele verdiğini görüyorum. Dünya batmayacak derim, ama bu savaş çok uzun sürecek, çok.

Dönüm noktasını nerden anlayacağız? Bence ABD konut fiyatları, Çin ithalat talebinin artması, bakır gibi kritik hammaddelerde fiyatların stabilize olması, biraz daha ilerde de AAA/BBB tahvillerin risk spreadlerinin düşüp uzun vadeli kredi pazarında borçlanma imkanı oluşması.


POSTED BY: Atilla YEŞİLADA

elvin
12-02-2009, 21:22
YENİÇAĞ gazetesi yazıları
13 Şubat 2009 Cuma

Ekonomide depresyon riski arttı


Ekonomide yaşanan durgunluğun bir kısmı diğer ülkelerde olduğu gibi, bizde de Dünya krizinden kaynaklanıyor… Örneğin, Ocak ayında Avrupa’ya yapılan ihracat, geçen yılın ocak ayına göre yüzde 39.4 oranında azaldı. Zira Ekonomik kriz ABD ve Avrupa’da daha ağır yaşanıyor.

Diğer Gelişmekte olan ülkelerden farklı olarak Türkiye de AKP iktidarı ekonomiyi kötü yönetti. Örneğin Eğer 2004 ve sonrası yıllarda, Hükümet ve Merkez Bankası döviz kurlarını baskı altında tutmasaydı, cari açığımız daha az olurdu. Oysa ki kur baskı altında tutulduğu için Üretim ithal aramalına bağımlı oldu.

Şimdi Döviz kurunun artmasına rağmen, ihracat artmıyor… Çünkü krizin etkisi daha baskın çıktı… Dış talep adeta çöktü.

Öte yandan kur artışı nedeniyle İthal aramalı da pahalılaştı… Aramalı ithalatı azaldı. Buna bağlı olarak üretim düzeyi de düştü… Yani iç üretimi hem iç ve dış talep yetersizliği vurdu… Hem de kur artışı vurdu.

Sonuçta imalat sanayiinde kapasite kullanım oranı, ocak ayında yüzde 63.8 seviyesine düştü ve 2001 kriz yılının da altına indi.

Aslında sanayi sektörünün yüzde seksenini oluşturan imalat sanayinde kapasite kullanım oranı, 2008 ‘in Mayıs ayından sonra düşmeye başladı. Geçen sene Mayıs ayında yüzde 82.4 olan kapasite kullanım oranı, Ocak ayında yüzde 63.8’ e kadar düştü.

İMALAT SANAYİİNDE KAPASİTE KULLANIM ORANI

AYLAR KAPASİTE KULLANIM ORANI (YÜZDE )
-------------- ---------------------------------------

MAYIS ( 2008 ) 82.4
HAZİRAN 82.3
TEMMUZ 80.0
AĞUSTOS 76.2
EYLÜL 79.8
EKİM 76.7
KASIM 72.9
ARALIK 64.7
OCAK (2009 ) 63.8

Sanayi üretiminde de çok hızlı bir düşüş yaşanıyor. En son açıklanan 2008 aralık ayı sanayi üretim endeksi, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 17.6 oranında geriledi.

Sanayi üretiminde de 2008’in ağustos ayından beri düşme var… Ve maalesef bu düşme giderek hızlanıyor.

AYLAR (2008 ) SANAYİ ÜRETİM ENDEKSİNDE
DÜŞME ORANI ( YÜZDE )

------------------ ------------------------------------

AĞUSTOS - 3.6

EYLÜL - 4.3

EKİM - 6.8

KASIM - 13.3

ARALIK - 17.6

Sanayi sektöründe hızlı düşüş, 2008 yılın açıklanmayan son çeyrek büyüme oranının sıfır veya sıfırın altına ineceğini gösteriyor. Elbette ki TÜİK yeni bir numara yapmaz ise bu tahmin geçerli olacaktır.

Ayrıca yatırımlar da düşmektedir. Örneğin İmalat sanayin de en yüksek düşme yüzde 31. 2 ile ‘’sermaye malı üretiminde‘’ olmuştur. Bu düşme yatırımların da düştüğünün göstergesidir.

Bu şartlarda, Eğer hükümet başını kuma sokmaya devam ederse, derli toplu bir kriz yönetimi sergilemez ve önlemler paketi açıklamazsa, 2009 yılında büyüme oranı da eksi yüzde 5’in altına inebilir. İşsizlik daha yüksek oranda artabilir. Ekonomide durgunluğu daha ağır şekli olan depresyon yaşanabilir.