PDA

View Full Version : Cari Açık



Pages : [1] 2 3

sampolyon
03-07-2008, 12:32
Cari açık sorunu, finansmanı için ödenen faiz ne kadar sürdürülebilir.Enflasyonu düşürmek için daha nelere katlanmamız lazım.Türkiye deki önemli bir AVM de mağaza kapattık.Kira 9500 Euro+2500 ytl aylık masraf, günlük ciro ise 100-150 ytl arasındaydı.Bu alışveriş merkezinde 100 mağaza bulunmakta(bilinen markaların hepsi var) ve çoğu yukarıda yazdığım ciroyu yapamıyor.Kontrat 5 yıllık olduğu içinde kapatmaktada büyük sıkıntılar var.

sampolyon
06-07-2008, 12:22
lütfen yorum yapın,ölmedik daha yaşıyoruz...

kıtır
07-07-2008, 01:15
lütfen yorum yapın,ölmedik daha yaşıyoruz...

sn sampalyon,
kusura bakmayın ama bir şey sormak istiyorum acaba bu mağazayı açarken hiç bu masraflar bu mağazada karşılanamayabilir umduğum işi yapamayabilirim ya da bu masraflar için benim cirom şu kadar olmalı kesin gerekli olanın 2-3 mislini yaparım gibi hesaplar yaptınız mı? hiç fizibilite çalışması yaptırdınız mı?

sampolyon
07-07-2008, 10:29
ben sıkıntıdan yanlış yazdım
kira 4500 euro 10 milyar falan yapıyo işte
yaptık tabi,sadece biz değilki Türkiye deki en önemli 100 firma girdi buraya
herkes balıklama atladı.
Marka olmayan giremiyor zaten

sampolyon
08-07-2008, 11:57
sn sampalyon,
kusura bakmayın ama bir şey sormak istiyorum acaba bu mağazayı açarken hiç bu masraflar bu mağazada karşılanamayabilir umduğum işi yapamayabilirim ya da bu masraflar için benim cirom şu kadar olmalı kesin gerekli olanın 2-3 mislini yaparım gibi hesaplar yaptınız mı? hiç fizibilite çalışması yaptırdınız mı?

Aslına bakarsanız o çalışmaları ben yapmadım.Bizim patronda yapmadı.Gidip AVM yi gördüğümüzde oraya balıklama atladık.Bu lokasyonda bir AVM belkide hiç yoktur.Sorun bizim mağazanın iş yapmaması değil,bu AVM de hiç bir mağazanın iş yapmamasıdır.Bizim mağaza bu AVM de en çok iş yapan mağazadır.Şimdi burada mağazası olan bazı markaları yazıyorum.
Carrefour
Teknosa
Teknolojix
Flo
Zara
ve bilinen bütün markalar
sorun bizim zarar etmemiz değil,piyasanın çok kötü olmasıdır.Piyasada kriz var,2001 krizinde bu kadar sıkıntı yoktu.Bu kriz gün geçtikçe derinleşmektedir.

sampolyon
20-07-2008, 21:27
arkadaşlar reel sektörlerde faaliyet gösteren arkadaşlar lütfen yazsınlar.Senetlerin ve çeklerin ödenmediği,piyasalarda daralmaların olduğu duyumları alıyoruz.lütfen yazın

sampolyon
22-07-2008, 21:43
TERCÜMAN gazetesi yazıları
19 Temmuz 2008 Cumartesi

Yabancılar neden düşük kur istiyor?


EKONOMİK Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD )’nün 30 üyesi var. Bu otuz üyenin çoğu Avrupa’da bulunan ülkelerdir. Ayrıca ABD , Kanada ve Japonya da üyedir.

OECD raporunda , Türkiye için “Değerli YTL ile yaşamayı öğrenin... yapısal Reformlar ve mali disiplini sürdürün” diye tavsiyede bulunuyor. Türkçe’de bu gibi tavsiyelere uygun atasözleri var... Birisi “Bekâra karı boşamak kolaydır”... Bir diğeri “Uzaktan davulun sesi hoş gelir”...

Türkiye’nin cari açığı bu sene 50 milyar dolardan fazla olacak... Bu açığın büyük kısmını OECD ülkelerine karşı veriyoruz... Bu ne demektir ? Biz bu ülkelerle yapmış olduğumuz ekonomik ilişkiler sonucu döviz kaybediyoruz... Bu ülkeler kazanıyor.

Cari açık bir kader mi?

NEDEN biz dış açık veriyoruz? 1980íli yıllara kadar dış açık vermemizin nedeni , teknolojide geri kalmışlıktan ileri geliyordu. O zamanlar Türkiye teknoloji üretmiyordu.. Ar- Ge yapmıyordu. Bunun için teknoloji ithal ediyordu. Teknik olarak üretemediği parçaları ithal ediyor, Türkiye de montajını yapıyordu.

Bu gün durum değişti. Bu günde sanayi üretiminin yüzde 70íi ithal aramalına dayanıyor. Türkiye iplik üretirken, şimdi ithal ediyor.. Hayvancılık ülkesi olmasına rağmen , deri ithal ediyor. Pamuk ihraç eden ülke iken, pamuk ithal eden ülke olduk. Bunun nedeni YTL’nin değerli olması ve kurun düşük olmasıdır.

Uygulanmakta olan dalgalı kur politikası, kur dengesini sağlamıyor. Çünkü içeride faiz oranı yüzde 20 , dışarıda yüzde 5ítir. Bunun için Türkiye'ye kısa vadeli sermaye giriyor. Giren sıcak para , fırsatçı sermaye , özel sektörün dış borçlanması , cari açıktan fazla olduğu için , döviz arzı artıyor. Kur baskı altında kalıyor. Değerli YTL yani düşük kur nedeniyle ithal edilen mal ve hizmetler içeride üretilen mal ve hizmetlerden daha ucuza geliyor. İş adamı içerideki iplik fabrikasını kapatıyor. İthalat yapıyor. Bu yolla işçi derdinden de kurtulmuş oluyor.

İthalata bağımlı ekonomi

SONUÇTA üretimin yapısı değişti.. İthalata dayalı bir üretim yapısı oluştu. Türkiye bu yapıdan kurtulmazsa cari açığın altında kalır. Kurtulması için bir geçiş dönemi içinde aşırı değerli YTL’den kurtulması gerekir. Kur artarsa özel sektörün toplam 172 milyar dolar tutan dış borcunun maliyeti de artar. Bu nedenle bir geçiş dönemi içinde diyorum. Eğer kur artarsa, Türkiye bu cari açıktan kurtulur. Üretimi dışa bağımlı olmaktan kurtulur. Ancak OECD ülkeleri de senede 50 milyar dolar döviz kazancından mahrum olur. Siz olsanız , yılda 50 milyar dolar döviz kazancını kaybetmek istermisiniz ?

Bunun içindir ki OECD ülkeleri, değerli YTL ile yaşamayı öğütlüyor.
Bunun içindir ki, ABD ve diğer sanayileşmiş ülkeler kendilerin yılda 50 milyar dolar kazandıran AKP ve Tayyip Erdoğan’ı istiyor.

sampolyon
31-07-2008, 12:58
Cari açık FATİH ÖZATAY

31/07/2008

YAZDIR | YOLLA



Uzun bir aradan sonra Radikal’de yeniden yazmaya başladıktan sonraki ilk yazılarım genellikle cari açık sorunu üzerineydi. ‘Cari açık için yapılabilecekler’ falan gibi iddialı başlıklar da atmışım. O ‘mümtaz katkıma’ karşın aradan geçen sürede cari açık sorununu çözemedik, bari bugün yeni bir liste vereyim.
İlk madde: Merkez Bankası faizleri aşağıya indirecek. Elini tutan yok, mümkünse yüzde 12 falan olsun. 10 değil 12, çünkü biraz da reel faiz vermek gerekir.
İkinci madde: Rekabet gücümüzü artıracağız. Sorumluluk alanları rekabetle ilgili olan sayın bakanlarımızdan ‘rekabet gücümüzü mutlaka artırmamız gerekir’ şeklinde açıklamalar bekliyoruz. Köşe yazarları olarak bizler de elbet üzerimize düşeni yaparız.
Üçüncü madde: Büyüme hızımızı yüzde 10’un üzerine çıkaracağız. Ama bunu verimliliği artırarak yapacağız. Bütün işletmelere ‘verimliliği artırın’ talimatı gönderilecek. Özel kesim kamu kesimi ayrımı yapılacaksa, özel kesime ‘lütfen’ deriz, olur biter.
Dördüncü madde: Üretim hızla artırıldı ya, bu artışın ithal girdi kullanımını tahrik etmemesi için ithalatı caydırıcı önlemler de alınmalı. Nakliyecilerin kullandığı akaryakıtı farklı renkte boyayabiliriz mesela. İthal malları taşıyanlara farklı renkten, mesela mor olabilir, akaryakıtı yüksek fiyattan satabiliriz. İthal mallarını da ara malları ve nihai mallar olarak ikiye ayırıp, bu malları taşıyanlar için farklı renk (açık mor ve koyu mor) ve farklı fiyat uygulamasına gidilebilir. Eğer bir kamyon, her iki maldan da taşıyorsa, taşınan malların değerine göre ağırlıklı ortalama alınarak motorin fiyatı hesaplanabilir.
Beşinci madde: En iyisi, ihracat ve ithalat için farklı kur uygulamak. Merkez Bankası faizi indirecek ya, ihracat kurunu da yüksek bir yere getirebilir (mesela bir avro 2.5 lira olabilir). Çeşitli aralıklarla bu kur yükseltilebilir.
Altıncı madde: Cari açık düşürülecektir.
İtiraf edeyim bu listeyi son günlerde okuduğum bazı yazılardan esinlenerek hazırlamış bulunmaktayım. Orijinal fikir benim değildir. Ben sadece aktardım sizlere. Eksiklerden elbette sadece ben sorumluyum.
Yazının yukarıdaki ciddi bölümünden sonra biraz da eğlenmeyi hak ettik sanırım... Cari açık büyük bir sorun. Rekabet gücümüz açısından yerli paranın uzun bir süredir değerli olması da öyle. Değerli lira bilançolar üzerinden ilginç bir dinamik yaratıyor. Onca kriz deneyimimize karşın, şirketler kesimi döviz cinsinden borçlarını giderek artırıyor. Bu durumda kurun hızla yükselmesi şirketler kesiminin bilanço yapısını zayıflatma riskini taşıyor ve büyüme hızını düşürücü yönde çalışıyor.
Bu dinamik bizleri sevimsiz bir çıkmaza götürme potansiyeline sahip. Şu: Ortada bir dengesizlik var, o dengesizliğin alışılageldik çözüm yollarından biri çok daha büyük bir dengesizlik yaratabiliyor.
Bu sevimsiz dinamik yüzünden öyle eylemsiz oturmayacağız elbette. Olmazsa olmaz koşulun mali disiplin olduğunu unutmamak gerekiyor. Ama nasıl bir mali disiplin? ‘Ne olursa olsun mali disiplin değil’, artık ‘farklı bir mali disiplin’ ve farklı bir uygulama çerçevesi gerekiyor. Bu açıdan yenilerde açıklanan Orta Vadeli Program’a bakmakta yarar var. Önemli eksiklerine karşın doğru yönde atılmış bir adım bu.

sampolyon
31-07-2008, 13:28
Cari açık komisyonumuz hayırlı olsun

Özgür ALTUĞ / DERİN PİYASA
ozgur.altug@rj.com.tr

31.07.2008 - 08:50

Malum finans piyasalarında şu anda AKP'ye açılan kapatma davasıyla ilgili bir çok senaryo alınıp satılıyor. Son günlerin yükselen trendi ise AKP'nin kapatılmayacağı ve Başbakan Erdoğan'a herhangi bir siyasi yasak gelmeyeceği senaryosu. Bu konuda sizler de takip ediyorsunuz, inanılmaz bir senaryo kirliliği mevcut. Her kafadan bir ses çıkıyor. Fakat unutulmaması gereken bu konuda matematiksel analize dayanan rasyonel bir tahmin yapmanın çok kolay olmadığı gerçeği. O nedenle ben geçen hafta kaldığım yerden devam edeceğim.

Geçen hafta sizler tarafından ilgi gören ve cari açığın önemli unsurlarından biri haline gelmeye başlayan Türkiye'deki yabancı şirketlerin yurtdışına yaptıkları k‰r transferlerini ele almıştım. Bugün ise bu konunun ikinci önemli kısmını ele alacağım; o da Türk şirketlerinin yurtdışından yaptığı borçlanmalar ve bu borçlanmalara yapılan faiz ödemeleri. Hepimiz biliyoruz ki; cari açığın temel nedeni ithalatımızın ihracatımızdan ciddi boyutta fazla olmasından kaynaklanıyor. İthalatımızın bu kadar fazla olması da enerji ihtiyacımızı kendi kaynaklarımızla karşılayamamamızdan kaynaklanıyor. Dolayısıyla cari açığın esas nedeni ve çözümlerini ararken genelde bu dengesizliği ele almak gerekiyor. Bizim temas ettiğimiz k‰r transferleri veya bugün bakacağımız yurtdışına faiz ödemeleri ise ikincil öneme sahip. Şimdilerde medyada yer alan cari açığın acı reçeteyle mi yoksa yumuşak geçişle mi çözülmesi gerektiğine yönelik tartışmalar da bizim tartıştığımız eksende değil, sorunun esas nedenine yani ihracat ithalat dengesizliğine yönelik. Fakat gelecek dönemde ele aldığımız sorunlar daha fazla tartışılacak buna emin olabilirsiniz.

Bizler bu tartışmaları yapaduralım hükümet de bir karar aldı ve cari açık çözümlerinin tartışıldığı bir komisyon kurma kararı aldı. Yeni cari açık komisyonumuz vatana millete hayırlı olsun. Buradan bir çözüm çıkar mı çıkmaz mı bilinmez ama yine de komisyonda cari açıkla ilgili her konunun gündeme gelip tartışılmasının bile çözüm üretmek açısından olumlu olduğunu düşünüyorum. Fakat faiz ödemelerine geçmeden bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum; o da yaptığımız uluslararası anlaşmaların biraz elimizi kolumuzu bağladığı gerçeği. Sorun ithalat da olduğuna ve döviz kurlarına şimdilik bir şey yapmak kolay olmadığına göre hükümetin doğal olarak konsantre olacağı nokta içinde enerjinin de olduğu ara malı ithalatı olacaktır. Yerli aramalı tüketimini cazip hale getirmenin yolları aranacaktır. Ama iki anlaşma bize problem yaratabilir ki bunlar AB ile yapılan Gümrük Birliği Anlaşması ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ile yapılan ticaret anlaşmaları. Bu anlaşmaların dış ticaretle ilgili düzenleme yaparken bizi ne oranda sınırlayacağını dikkate almak gerekiyor.

Gelelim konumuza; daha önceki yazılarımda bundan önceki beş yılın aksine bu yıl Türkiye'nin cari açığını finanse etmekte zorlanacağını ve Türk şirketlerinin yurtdışından yapacağı borçlanmalara ağırlık verilme zorunluluğunun doğduğuna değinmiştim. Nitekim Türk şirketleri yurtdışındaki kötü kredi koşullarına rağmen yılın ilk beş ayında da yurtdışından çok ciddi borçlanmalar gerçekleştirdi. Merkez Bankası'ndan aldığımız verilere göre önümüzdeki 12 ayda Türk şirketleri 38 milyar dolarlık daha önceki orta vadeli dış borçlanmalarından kaynaklanan geri ödeme yapacak. Bu rakam önceki yıllara göre düşünüldüğünde gerçekten çok yüksek. Zaten özel sektörün dışborç stokundaki artış hızı da gerçekten çok fazla. Bu borçlanma verilerinin detayını bir başka yazıya bırakalım ve biz esas konumuz olan faiz ödemelerine dönelim: İşte bu dış borçlanma eğiliminin kuvvetlenmesi nedeniyle yurtdışına yaptığımız faiz ödemelerinde de belirgin bir artış mevcut. Bilgi amaçlı olarak yurtdışına yaptığımız faiz ödemelerinin de cari işlemler dengesi altında gözüktüğünü dolayısıyla yüksek faiz ödemelerinin cari açığını artırdığını belirtelim. İşte rakamlar:

2004 yılında kamu sektörü de dahil olmak üzere Türkiye'nin yurtdışına yaptığı faiz ödemesi miktarı 4.3 milyar dolar. 2005 yılında bu ödeme miktarı 5.0 milyar dolara çıkıyor. 2006 yılında 6.3 milyar dolar ve nihayet 2007 yılında toplam faiz ödemesi 7.5 milyar dolar olarak gerçekleşiyor. Bu yılın ilk beş ayındaki resmi rakamlara göre de yurtdışına yapılan faiz ödemeleri geçen yılın ilk beş ayında yüzde 20'lik artış kaydetti. Bu tempo ile giderse 2008 yılında 9.0 milyar dolarlık bir faiz ödemesi gerçekleştirmiş olacağız. Diğer bir ifadeyle 4 yıllık bir dönemde faiz ödemeleri iki katına çıkmış. K‰r transferleriyle beraber yıllık cari açığımızın yüzde 25'inin bu ödemelerden kaynaklandığı düşünüldüğünde gelecek dönemde de bu konuya eğilmemiz gerekecek.

sampolyon
31-07-2008, 13:30
Bu kar transferleri gelecekte başımızı ağrıtacak

Özgür ALTUĞ / DERİN PİYASA
ozgur.altug@rj.com.tr

23.07.2008 - 09:03

Bu konuyu bu köşede ilk olarak geçen yıl başlarında ele almıştım. Doğrudan yabancı sermaye gelmesine birçok insan seviniyor. Ben de seviniyorum; çünkü bir yandan cari açığımızın finansmanına olumlu katkı yapıyor; bir yandan yeni teknolojiler getiriyor; bir yandan da yeni iş imkanları yaratıyor. Ama doğrudan yabancı sermaye girişlerinin doğal bir olumsuzluğu var ki; o da kar transferleri.

Şimdi diyebilirsiniz ki "Kardeşim ülkeye parayı getirip yatırımı yaparken iyi de, kar edince, kendi ülkelerine göndermeyecekler mi?". Tabii ki gönderecekler ama bu rakamların giderek büyüdüğünü görünce de, üstelik bu para çıkışlarının cari açığı (kar transferleri cari denge içinde gösterilir) artırdığını görünce biraz rahatsız oluyorum.

Sizlere rakamlarla ve diğer ülke örnekleriyle durumu izah etmeye çalışayım: Yabancı şirketlerin yurtdışına kar transferleri veya temettü ödemeleri Mayıs 2006'da 12 aylık bakıldığında 900 milyon dolara ulaşmıştı. Mayıs 2007'ye geldiğimizde bu rakam 1.6 milyar dolara ulaştı. Ve nihayet son olarak açıklanan Mayıs 2008 rakamlarına baktığımızda son 12 ayda yapılan kar transferlerinin 2.7 milyar dolara ulaştığını görüyoruz. Yani diğer bir ifadeyle, kar transferleri son iki yılda üç kat artış kaydetmiş.

Kar transferlerine toplam doğrudan yabancı yatırımın bir oranı olarak bakacak olursak ise tablonun daha vahim olduğunu göreceksiniz. 12 aylık toplam doğrudan yabancı yatırımlara oran olarak yurtdışına kar transferleri Mayıs 2006'da yüzde 5.4 iken, Mayıs 2007'de yüzde 8.2 ve en son Mayıs 2008'de yüzde 18.0'e ulaşmış durumda. Dikkat edin, son iki yılda doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının deyim yerindeyse patladığı bir ortamda, bu patlamaya rağmen kar transferleri oran olarak çok daha hızlı artıyor. Aynı hesaplamayı cari açığın payı olarak da yapalım: 12 aylık cari açığın içinde kar transferlerinin payına baktığımızda Mayıs 2006'da yüzde 3.2 olan payın, Mayıs 2007'de yüzde 5.2'ye ve Mayıs 2008'de yüzde 6.2'ye yükseldiğini görüyoruz.

Oranlardaki hızlı kötüleşmeye karşın miktarların henüz tehdit edici boyutta olmadığını söyleyebiliriz. Ama diğer ülke örneklerine baktığımızda bu konuya tam anlamıyla da kayıtsız kalınmaması gerektiği gerçeği ortaya çıkıyor. Kazakistan'da (doğal kaynaklar konusunda bir cennet) yabancıların yaptığı kar transferleri toplam cari açığın yüzde 140'ına ulaşmış vaziyette. Yani kar transferleri artık cari açığı açmış ama dış ticaret fazlası olduğu için cari açıktaki bozulma nispeten sınırlı kalıyor. Benzer bir sorunu 90'larda Malezya yaşadı ve hükümet kar transferlerine belli dönemler için yüzde 30'a kadar vergi koymak zorunda kaldı. Pakistan'da 2007 yılında kar transferleri yüzde 59 artarak 804 milyon dolara yükseldi ve toplam cari açığın yüzde 12'sine ulaştı ve politika yapıcılar neler yapabileceğini tartışıyor. Amerika'da ise ülkenin doğası gereği farklı bir düzenleme var. Cari açık sorunuyla uğraşan Amerika, Amerikan şirketlerinin yurtdışındaki faaliyetlerinden elde ettikleri karları Amerika'ya getirmeleri için (bu yolla cari açığı azaltabilecek) teşvikler veriyor.

Bizim de bu konuyu şimdi masaya yatırıp doğrudan yabancı sermayeyi ürkütecek bir önleme imza atmamıza gerek yok ama gelecek dönemde kar transferlerine sınırlı vergiler getirmeye veya şirket karlarının ülke içinde yatırımını cezbedecek bazı teşviklere ihtiyaç duyabiliriz uzun vadede. Kısa vadede ise ülkedeki yatırım ortamını iyileştirmek için elden ne geliyorsa yapılması gerekiyor. Şimdilerde ise her türlü doğrudan yabancı sermaye yatırımını teşvik edecek düzenlemelerin ivediklikle hayata geçirilmesi gerekiyor; çünkü mevcut cari açığımızı finanse edecek başka sağlıklı kaynak yok. Son dönemde hepimizin takip ettiği üzere portföy yatırımları (ki sevilen bir finansman şekli değil, hep sıcak para diye eleştirilir) zaten eksiye dönmüş durumda. Yani Türkiye'ye yabancı portföy girişi değil, aksine çıkış var. Doğrudan yabancı sermaye önceki iki yıla göre ciddi şekilde azalıyor ve elimizde cari açığı finanse etmek için sadece borçlanma seçeneği kalıyor ki, bana sorarsanız portföy yatırımından bile daha fazla tehlike arzeden bir finansman şeklidir.

karacat
01-08-2008, 01:09
kendimce bende birşeyler yazma istiyorum izninizle cari açık aslında var olan ekonomimizin doğal bir parçasıdır nasıl mı şöyleki
-gelişmekte olan asya ülkelerinde gsmh %30 lara varan yurtiçi tasarruf oranı bizde %20 lerde sürünmektedir ki buda dış tasarruf ihtiyacını daha doğrusu yabancı sermaye girişini açıkça gerekli kılmakta buda meşhur değerli kur sorunu ve cari açığı körüklemekte çözüm nedir derseniz finansal sistemin yapılandırılması ve tasarruf teşviki .
-üretimin arttırılması kaçınılmaz fakat hammadde ithalatına bağımlı bir ülke olarak ürettimizin geniş bir kısmı yurtdışına gidiyor ne yaparız orası biraz iki ucu küllü değnek ab ülkelerinin bizim tarım ürünlerine uyguladığı vergi dışı tarifeler ilk aklıma gelendir evet ben ithal ikamesi diyorum neden mi çin bile gatt anlaşmaları önünde göz göre göre gümrüklerini dış aleme kapattıktan sonra neden olmasın
-yabancı sermaye doğrudan yatırımları ülkemizde çok azdır olanlarda katma değerini kar yada yabancı teknik eleman ücreti ile yurt dışına çıkarmaktadır bize kalan ne işçi ücretleri yani bir nevi kapitalist üretim zincirlerine taşaronluk puting out sistemi yani diğer yatırımlar günlük sıcak para operasyonudur %80 lere varan faiz arbitrajı dış dünyaya bu sayede aktarılmaktadır ne yapmalıyız 32 sayılı kararı gözden geçirmeliyiz yani finansal serbestinin kısıtlanması bunu zamanında bazı ülkelerin disiplinle uyguladığını biliyoruz.
-tarımda kendi kendimize yeterliliği sağlamalıyız ab ülkelerinin bile doğru dürüst uygulamadığı doğrudan gelir sistemi sayesinde tarım ülkesi olan biz imf nin isteği ile tarım ürünler ithalatçısı olduk çıktık tarımda yapısal ve yönetsel revizyon sayesinde istihdamın%34 ne sahip fakat gsmh nin %13 üne düşmüş bu önemi sektörün canlandırılması önemli
-aslında tüm yukarıda saydığım durumlar tek bir çıkış yolunu göstermektedir bu plan ekonomisidir .imf ye ve küresel sermayeye kendimizi teslim ettiğimiz sürece gelişmiş ülkelerin dünya ekonomisi üzerinde bize biçeceği rol bugünkü gibidir gelişmiş ve gelişmekte olan ülke kavramı kapitalist ekonomilerin doğal ve sürekli sebebidir.
cari açık sadece ekonomik sorunun bir paçasıdır
saygılar

sampolyon
04-08-2008, 13:43
Ekonominin sırtındaki Hylomma kenesi

Taylan ERTEN / ANKARA'dan
taylane@dunya.com

04.08.2008 - 09:00

"Yüksek faiz-düşük kur" ekonominin "sırtına" yapışmış "Hylomma" soyundan türeme "kene" gibi. Sessiz ve sinsi. Türkiye'nin "kanını" emiyor. "Hylomma" türünü vurguluyorum; çünkü "Kırım-Kongo Hemorajik (kanamalı) Ateş"li ölümcül hastalığa yol açan "Nairovirüs"ü bunlar taşıyor ve bulaştırıyor.

"Naiorvirüs" öyle bir organizma ki, bir kere "bünyeye" girmesin; zamanında, hızlı ve etkin bir tedavi uygulanmazsa tam tabiriyle götürüyor! Nereye? Ölüme... Ama, önce bünyede bazı belirtiler veriyor: Ateş, kırıklık, baş ağrısı, halsizlik, yüzde ve göğüste kırmızı döküntüler; gövde ve bacaklarda morluklar; burun kanaması, ifrazatta kan görüntüsü gibi...

Tatsız konu, fazla uzatmayalım. Fakat, madem "yüksek faiz-düşük kur" politikasını Hylomma soyundan türeme keneye benzettik, şu soruyu da soralım: Özellikle son yedi yıldır kan kaybı hızlanan Türkiye ekonomisinde hangi belirtiler görülüyor: Ateş mi, kırıklık mı, baş ağrısı mı, halsizlik mi; yoksa hepsi birden mi?

Ekonominin "üretim cephelerindeki" duruma bakılırsa tek tek hepsi mevcut. Gene de şimdilik "iyi haber" şu: Bu belirtiler henüz bünyeyi yıkacak bir bileşim görünümü vermiyor. "Kötü" haber de şu: Kan kaybını durdurması gerekenler şimdinin ağır rehavetini sürdürürlerse, tedbir almayı akıl edebildiklerinde iş işten geçmiş olacak.

Tepkiler haklı da...

"Yüksek faiz-düşük kur" 2001-2002 krizinin ağırlığı altında ezilmiş, neye "uğratıldığını" şaşırmış, dramatik bir çaresizliğin pençesinde kıvranan Türkiye'ye dayatılan emsalsiz bir sömürü denklemi. Denklem, "müesses ekonomik nizamın" adet... "değiştirilmesi teklif dahi edilemez" temel ilkesini formüle ediyor.

Bu nizamı "koruma ve kollama" görevi, denklemi Türkiye'ye dayatanların "iç hizmet yasasında" yazılı. Yasa, ekonominin kanını "ağır borç-yüksek faz-düşük kur-manipülatif borsa" emme basma tulumbasıyla "vantuzlayan" iç-dış ittifaklı güçlü bir azınlığın güvencesi altında. Kimse dokunamıyor.

Ama, bu "sistem hakimi" azınlığın dışında, ekonomide elini taşın altına koymuş, başta sanayici ve ihracatçılar, herkes şikayetçi. Herkes doğru teşhiste birleşiyor. Hylomma kenesinin ekonominin sırtından temizlenmesini istiyor. Ama, değişen bir şey yok; yola devam...

Yola devam; çünkü, "yüksek faiz-düşük kur" denkleminin ekonomide yol açtığı kan kaybını durdurmak, yabancı ağırlıklı faiz sömürüsünü hiç olmazsa hafifletmek, ancak müesses nizamı ayakta tutan temel "iktisat politikasını" esaslı biçimde elden geçirmekle mümkün.

Adres yanlış

Politika değişikliğini mümkün kılacak güç, herhalde bu sömürünün, baskının yükünü çeken sanayicisi, ihracatçısı, KOBİ'cisiyle ekonominin aktörleri değil. Onlar, "kene saldırısının" bünyelerinde yarattığı tahribatı, hatta "ekonomik ölüm" tehditini yıllardır bizzat yaşıyor, anlatıyor, çözüm istiyorlar.

Fakat garip bir durum var: "Yüksek faiz-düşük kur" Başbakan Tayyip Erdoğan dahil hükümet yetkililerinin de "şikayet" listesinde. Ya da, karşılaştıkları baskılar karşısında şikayet eder görünüyorlar. Öyle veya böyle, sorunu kabulleniyorlar.

Peki, çözüm? İktidar olarak, ekonomiye zarar verdiğini gerçekten veya görüntüde kabul etseler de bu temel sorunu kendilerinden başka kim, hangi güç çözebilir? İşte garabet de burada. İktidar yetkililerinin çözüm makamı olarak gösterdikleri adres Merkez Bankası!

Çözüm Merkez'i dövmek!

Daha da tuhaf olan şu: İktidarın, haklı tepkileri savuşturmak için "paratoner" gibi gösterdiği Merkez Bankası, "yüksek faiz-düşük kur" mağduru sanayicilerin, ihracatçıların da hedef tahtasında... Ağzını açan, gözünü yuman Merkez'e yükleniyor.

Bu tuhaflığın son örneğini Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen ile Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Oğuz Satıcı verdiler. Haberlere göre, Muğla'da ihracat rakamlarını açıklarken Satıcı zımnen, Tüzmen ise alenen Merkez Bankası'nı eleştirdiler, "suçu" üzerine attılar!

Hükümette Tüzmen ile iş dünyasında Satıcı bu "isabetsiz" tutumlarında yalnız değiller. Hükümet kanadında Sanayi Bakanı Zafer Çağlayan'ı da, belki unuttuğumuz diğerlerini de saymalıyız. Peki, bu tutum sorunu çözüyor mu? Hayır!

O zaman hükümetin yetkili bakanlarına düşen sorumluluk, bu meseleyi hükümet düzeyinde resmi tartışmaya açmak, çözümü bu düzeyde üretmek için uğraşmak olmalı. Çünkü, "yüksek faiz-düşük kuru" sadakatle kabullenen ve sürdüren güç hükümet. Kendileri de hükümetin mensupları. Merkez Bankası'nı kamuoyu önünde ikide bir "dövmek" ise ne doğru ne de şık!

sampolyon
04-08-2008, 13:45
Çaresizlik ve çifte standartlar...

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


28.07.2008 - 08:43

Son haftalarda, etkisi küresel düzeyde hissedilen bazı uygulamalar nedeniyle geleceğe yönelik belirsizlik artmaya devam ediyor. Beklenti yönetimi yolu ile istenmeyen fiyat hareketlerinden kaçınmanın zorlaşması, korumacı önlemlerin devreye girmesine sebep oluyor! Bazı hisse senetlerinin açığa satışına getirilen sınırlamadan sonra, enerji vadelerinde yukarı yönde spekülasyonu sınırlamayı amaçlayan hazırlıklar belki günün kurtarılmasına yardım ediyor; fakat ortaya çıkacak güven kaybının gelecekteki maliyetinin nasıl ödeneceği konusu sistemik riski farklı boyutlara taşıyor. Zira eğilim değişiklikleri kendisini liberal veya küreselci olarak tanımlayanları, ortaya koydukları, çifte standartlar nedeniyle hem güvenilmez kılıyor, hem de çözümü bugüne kadar uzak durmaya çalıştıkları eğilimlerde aramaya mecbur kalmaları nedeniyle içine düştükleri çaresizliği açığa çıkarıyor.

Özellikle mali sektör hisselerinde açığa satışın sınırlanması ve daha önce yapılan açığa satışların kapattırılması bir süre için sermaye piyasaları üzerindeki olumsuz baskıyı sınırladı daha kötünün yaşanmasını bir süre için engelledi. Petrol ve doğalgaz kontratlarında ise yukarı yönlü spekülasyonu sınırlamayı amaçlayan hazırlıklar ise yine etkisini hissettirdi; açılmış fakat kapatılmamış pozisyon miktarı azaldı ve bu süreçte fiyatlar bir miktar geriledi. Kısa vadede gün kurtarıldı fakat derinlik kaybı ve buna bağlı olarak daha büyük fiyat hareketliliği ve belirsizlik kapısı sonuna kadar açıldı. Kendisini liberal veya küreselci olarak tanımlayanlar; putlaştırmaya çalıştıkları serbest piyasa anlayışına bir kez daha tecavüz ederek kendi çıkarlarından daha önemli hiçbir şey olmayacağı anlayışlarını teyit ettiler!

Son on yılda benzer nitelikteki örneklerin çoğalıyor olmasının küresel düzeyde yapısal sorunları ağırlaştırıp dengesizlikleri büyütmesi, güçlüler lehine adaletsizliğin büyümesi ve çifte standartların artması olumlu düşünmeye izin vermiyor. Hatırlayalım 1997'de Malezya parasına yapılan spekülasyonu sınırlamak isteyen Mahattir nasıl eleştirilmiş ve Soros nasıl alkılanmıştı? Veya Çin'in parasını dalgalanmaya bırakması, en doğru fiyatın müdahalesiz serbet piyasada oluşacağı, bunlar yapılmaz ise ileride büyük sıkıntılar yaşanacağı yönündeki baskıları yapanlar kimlerdi? Bugün bazı hisse senetlerinde aşağı ve enerjide yukarı spekülasyonu sınırlayan uygulamalar ne adına ve kimler tarafından tasarlanıyor? Belli ki kendisini dünyanın efendisi veya ondan yana taraf olarak görenler tüm değerlerini kaybetmiş, başkalarını düşünmeden kendi çıkarları neyi gerektiriyorsa onu istemiş, kendi nefislerinin köpeği olmaktan kurtulamamış ve canavarlaşmışlar... Kendi çıkarlarını koruyacak ise küreselleşmeye ve liberal görüşlere küfür de edebilir, planlama ve korumacılık taraftarı olabilirler... Geçmişte vahşi kapitalizim olarak anılan bu ilkesizlikler bütününün dünyayı ne hale getirdiğini belli ki ya unutmuşlar, ya da mevcut tercihleri ile o sonuç arasında daha mesafe olduğunu sanarak kendilerini aldatacak kadar gaflet içine düşmüşler!

Bugüne dönecek olur isek, bir ay önce yapılabilen ancak bugün yapılmasına izin verilmeyen uygulamaları sorgulamaya neden gerek duyulduğunu ve ne gibi sonuçlar yaratabileceğini irdelemek gerekiyor. Hisse senedinde aşağı ve enerjide yukarı spekülasyonu sınırlayan yeni uygulamalar hem sistemik riskin olağandışı boyutlara geldiği, hem de iyice ağırlaşmış sorun ve dengesizlikler nedeniyle beklenti yönetimi yaklaşımının artık umulan faydayı sağlayamadığı anlamına geliyor. Muhtemel sonucu ise artık mevcut olmayan yatırım ortamı ve büyüyen güvensizlik nedeniyle risk alma isteği azalmaya devam edecek, işlem hacimleri hızla daralan ve fiyat hareketliliği kontrol edilemeyen finansal piyasalarla birlikte küreselci ve liberal söylemlerde iflas edecek; bugün kendisini güçlü sanıp yaptıkları herşeyde haklı görenler, ne ektiler ise onu biçecekler: Uzlaşmazlık ve sürdürülebilir olmayan kaos...

Gelişmeler Lefontaine'in fabllarından birini anımsatıyor: Leylek ve tilki... Tilki'nin yemek yiyebildiği kase leyleğe uygun değildir, leyleğe uygun olan da tilkiye: Serbest piyasa anlayışı da güçlülerin kontrolünde evrim geçirdi ve sayısı büyüyen güçsüzler edilgenleşti ve aç kalmaya başladı. Peki serbest piyasa devrimi tamamladığında ne olacak, diğerleri o güne kadar zulmedenlere karşı nasıl bir tavır sergileyecek? Kehanete gerek yok, tarih kendisini bir kez daha tekrarlayacak...

Bu ve benzeri gelişmeleri Türkiye örneğine de uyarlamak mümkün. Serbest piyasa anlayışının özü gitmiş şekli kalmış ise ve sorunlar ile dengesizlikleri ağırlaştırmak pahasına günü kurtarmaktan başka işe yaramıyor ise ne yapacağız? Çıkarını yabancı sermaye ile işbirliğinde arayan güçlü bir azınlık ile çaresizliğe mahkum edilmiş büyük çoğunluk arasındaki çıkar çatışması nasıl ortadan kalkacak? Alternatif mi aranacak yoksa mevcut uygulamalara devam etmek için alternatif üretmeye çalışanların yok edilmesi için mi seferber olunacak? Bu kısır çekişmenin kazananı olacak mı, uzlaşı ve adalet geri gelebilecek mi?

Finansal piyasalara çaresizce yapılan müdahaleler basit ve önemsizmiş gibi gösterilebilir; fakat gerçek böyle değildir. Ortaya çıkan bu çaresizlik her konu için geçerlidir ve görünen sadece buzdağının tepesidir. Yalnız ekonomik değil, sosyal ve siyasi konularda çok büyük bir değişimin ilerlemekte olduğunun işaretidir...

sampolyon
04-08-2008, 13:45
Özü tükenmiş, şekli kalmış kavramlar...

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


30.07.2008 - 08:50

Teorik olarak serbest piyasa anlayışının dinamik bir yapıya sahip olduğu, kıt kaynakları etkin bir şekilde dağıttığı ve demokrasi anlayışına uyumlu ve bağımlı olduğu iddia edilir. Tanım böyle olunca insan merak ediyor. Küreselleşme anlayışı yaygınlaştıkça, serbest piyasa anlayışı ve demokratik düzey ilkesinin etkili olduğu alan büyüdükçe herşeyin daha iyiye gitmesi geleceğe, umutla bakılması gerekiyordu; neden tam tersi gerçekleşti ve yapısal sorunlar ağırlaşırken dengesizlikler büyüdü ve krizler kader haline geldi? İddia doğru ise sonuç çok daha farklı olmalıydı, nerede hata yapıldı? Evet kıt kaynakları etkin bir şekilde dağıtan serbest piyasa anlayışı demokrasiye bağımlıdır ve ancak bu durumda etkin olabilir. Zira herkesin herşeyi bilmesi başka bir deyişle aldatılmaması, tutarlı davranış ve etkinlik açısından hayati önem taşır. Tam rekabet ortamına doğru yol alınması ve tekelleşmeye yol açacak gelişmelerden uzak durulması gereklidir; ve ancak bu sayede faaliyet dışı gelirler asgariye iner, gelir dağılımının bozulması yanı sıra yapısal sorun oluşumu önlenebilir. Kimsenin tek başına veya belli bir kesim ile işbirliği yaparak fiyatları yapay bir şekilde yönlendirememesi bu süreçte ön şart durumundadır. Refah artışı yaratıcılığa, verimliliğe ve daha çok çalışmaya bağımlıdır. Kıt kaynakların paylaşımında uzlaşı mümkün olamıyor ise demokrasiden ve serbest piyasanın varlığından bahsetmek mümkün olamaz. Özetlemeye çalıştığımız temel ilkeler açısından bugünü değerlendirmeye çalışır isek, mevcut uygulamaların şeklen serbest piyasaya benzediği fakat şekil dışında başka ortak bir yönünün kalmadığı söylenebilir.

Zira serbest piyasa ve demokrasi ikilisi sürdürülebilir büyümeye bağımlıdır; tıkandığı yerde ya bunlardan vazgeçmek ve herşeyin değişeceğini kabullenmek, ya da sorunların büyümesine izin vermeden gerekli bedelleri peşinen ödeyerek gerekli ve yeterli koşulları yeniden tesis etmek için seferber olmak gereklidir. 1970'lerin sonunda yaşanan tıkanmada tercih ilk alternatif lehine kullanılmış, güçlüler zorunlu değişimi kendi lehlerine yönlendirmek adına bu gerçeği kamuoyundan gizleme çabasında olmuştur. Zaman içinde gerek demokrasinin gerekse serbest piyasanın temel ilkeleri kademeli olarak tüketilmiş, yapısal sorunların oluşumu rekabet koşullarının bozulması ve gelir dağılımının bozulmasına yol verilmiştir. Küreselleşme olarak tanımlanan bu dönemde söylenenin aksine hedef gösterilen değerlerden sistemli bir şekilde uzaklaşılmıştır. Ortaya güçlülerin haklı ve güçsüzlerin haksız sayıldığı, dünyayı cehenneme çeviren ve anarşiyi yaygınlaştıran bir kaos çıkmıştır. Serbest piyasa anlayışının lanetlediği yapay fiyat oluşturma ve bu amaçla beklentileri ve kitleleri yönlendirme gibi sapıklıklar ekonomi politikası haline dönüşmüş, günü kurtarmak dışında birşey düşünülemez hale gelmiştir. Kıt kaynakların israfı anormal boyutlara ulaşmış, geniş kesimlerin birlikte insanca yaşamalarını mümkün kılacak koşulların yok edilmesi için çaba harcanmıştır, gerek yapının gerekse ilişkilerin olabildiğince karmaşıklaşması geniş kesimlerin olup biteni anlamasını zorlaştırmış ve tepki vermesini engellemiştir. Hatta terörle mücadele adı altında geniş kesimlerin sindirilmesi ve kafasını kaldırmasının değişik yollarla engellenmesi gerekmiştir.

Aklını kullanamayan, dostunu düşmanını birbirinden ayırt edemeyenlerin mevcut koşullarda insanca yaşayacağı bir geleceğe sahip olması mümkün değildir. Kendisini liberal veya küreselci diye tanımlayanlar, serbest piyasa ve demokrasi anlayışlarının havarisi değil tam aksine katilleridir. Güçlüyüm öyleyse haklıyım tavrı içinde olanlar veya onlara yalakalık ederek varlıklarını korumaya çalışanlar önemli bir kısmı yaptıklarının bilincinde olmayabilir; fakat sonuç değişmez; iyi olan herşeyin düşmanı olarak anılmaktan kurtulamayacaklar.

sampolyon
04-08-2008, 13:46
Sadece yöntem farklı!

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


04.08.2008 - 09:00

Her bakımdan ilginç bir haftayı geride bıraktık; küresel düzeydeki finansal piyasalar genelde yatay bir eğilim sergiler iken içeride ise ülke gerçekleri ile ilgili olmayan aşırı iyimser rüzgarlar kısmen etkili oldu. Kısa vadede günü kurtarma amaçlı iyimserlik peşinde koşmak gerek iç gerek dış gelişmelerin ortak yönü idi; bu yapay zorlama dışarıda olumsuzluğun büyümesini sınırlar iken içeride kendileri çalıp kendileri oynayanlar derinlik sarhoşluğuna kapıldılar.

Dış piyasalarda sermaye piyasalarının gerilemesini, enflasyon baskısı üreten hammadde piyasalarının yükselmesini ve genelde beklentilerin daha fazla bozulmasını engellemek peşinde koşan yönlendirme kısmen etkiliydi; AB'den gelen kötü haberler sonucu Euro'nun değer kaybının tersten yorumlanarak doların güçlendiği şeklinde algılanması ve algılatılması olumsuzluğun sınırlı kalmasına yardımcı oldu. Görüntü böyleydi, fakat gerçekler olumsuzluk dozunun etki alanını genişleterek büyüdüğünü teyit ediyordu, gelişmiş ekonomilerin tamamı yükselen enflasyon ve ciddileşen durgunluk riski nedeniyle daha fazla bunalmaya devam edecekti. İşsizlik artışı, faaliyet gelirlerinde erime, faaliyet dışı gelir yaratmanın imkansızlaşması ve yükselen enflasyon kontrol edilemiyordu; sorunlardan birini çözmek için yapılacak eylemin, diğerlerini ağırlaştıracağı bilindiği için sıkıntı büyüktü. Hammadde fiyatları buralarda kalsa veya bir miktar gerilese bile enaz bir yıl boyunca hem enflasyon yükselecek hem de faaliyet gelirleri erimeye devam ettiği için durgunluk derinleşecekti. Kısa vadede beklentiler iyimserleştirilerek sorunun büyümesi arasıra ve kısmen kontrol altına alınabiliyor fakat çözülemiyordu. Sonuçta risk almaktan kaçınma eğiliminin dalga dalga büyümesi kaçınılmaz olacaktı.

Son yıllarda içerideki olumsuzlukları görmezden gelip olumlu olanları abartan fakat dış kökenli olumlu ve olumsuz gelişmelerden etkilenen piyasalarımız ise iyice tuhaflaştı. İpin ucunu kaçırdı ve hesabını iyice şaşırdı. Sene başından bugüne yaşanan olumsuzluklar dış piyasa kökenliydi ve iktidar partisinin kapatılması veya herhangi bir iç istikrarsızlık kesinlikle hesaba katılmamıştı. Onlar için AKP'nin kapatılıp kapatılmaması değil, mevcut politikaların devamı önemliydi ve nasıl olsa bir yol bulunur umudu ile hesaba katmamışlardı. Çeşitli kesimlerden gelen sağduyu çağrılarının nihai amacı mevcut politikaların devamını sağlamak içindi. Gerçek böyleydi fakat piyasaların iddiası farklı idi; vatandaş nasıl olsa cahildi ne olup bittiğini anlamıyordu, öyleyse olumsuzluğun kaynağı olarak iç gelişmeleri gösterirler bir şekilde mevcut politikaların devamı yönünde siyasi belirsizlik azaldığında piyasaları şişirmek için bir fırsat daha yakalamış olurlardı. Sonuçta öyle oldu geçen hafta boyunca dış piyasalardaki olumsuzluklar, cari açık ve finansmanı gibi önümüzü görmemizi engelleyen sorunlar ve içerideki geniş kesimlerin çaresizliği unutuldu, unutturulmaya çalışıldı.

Evet yabancı sermaye ve onlarla işbirliği içinde olan kesimler ile bu ülkede yaşayan sessiz ve giderek çaresizleşen çoğunluk arasında büyük bir çıkar çatışması vardır. Mevcut politikalar ilk grubun çıkarını temsil etmektedir ve finansal piyasalar bu durumun kısa vadede devam etmesi yönündeki belirsizliğin azalmasını kutlamışlardır. Başka bir deyişle geniş kesimlerdeki çaresizliğin büyümesi ve sessiz kalmaya devam etmeleri ihtimali artmıştır. AKP'nin kapatılmamasının yabancı sermaye ve işbirliği yaptığı kesimler nezdindeki anlamı budur. Geniş kesimlere büyük haksızlık yapılır iken hukukun nasıl kazandığını anlamak geniş kesimler açısından pek mümkün değildir.

Başta sanayi olmak üzere üreten kesimlerin ayakta duracak hali kalmamış, tüketicilerin büyük kısmı ise perişanlaşmıştır. Sınai üretim açısından asgari ücret yüzde 5, elektrik yüzde 22 ve doğalgaz yüzde 18 zamlanmış maliyetler artmıştır; buna karşılık küresel düzeyde büyüyen dengesizliklere rağmen Türk Lirası'nın değerlenmesi rekabet şansını sıfırlamıştır. Olumsuz iklim koşulları ve artan maliyetler, tarım sektöründeki sıkıntıları da artırmıştır. Nisbi fiyatların değişmesi, tartıları değişmeyen enflasyon hesabını anlamsızlaştırmış güvensizlik büyümüştür. İşçi, çiftçi, memur, emekli ve esnaftan oluşan büyük çoğunluk borç batağındadır ve insanca yaşama şansı elinden alınmıştır. Yıkıcı bir durgunluk kapıdadır, devamında ise çok yönlü istikrarsızlık potansiyeli büyüktür. Bu tabloya bakınca finansal piyasaların neyi kutladığını ve kimden yana olduğunu görmek ve bundan sonraki tercihlerde hesaba katmak gerektir. Mevcut politikaların devamı, büyük çoğunluğun çaresizliğini kademeli olarak büyütmek ve sahip oldukları herşeyi kaybettirmek şeklindeki sonuçları bünyesinde taşımaktadır.

Belli ki yabancı sermaye kendi geleceği ve güvenliği açısından dikensiz gül bahçesi istiyor, çıkarları çatışan kesimleri ise diken olarak görüyor ve en büyük dikenin kendisi olduğunu kavrayamıyor. İnsanlık, madeniyet, inanç ve adalet gibi kavramlardan nasibini almayanlar da; bu aza tamah edemeyen kesimlere kulluk etmekte bir sakınca görmüyorlar. Geniş açıdan bakınca Türkiye'de yaşananlar ile Irak'ta son yıllarda yaşananlar arasında nihai sonuç açısından önemli bir fark yok; sadece yöntem farklı...

sampolyon
04-08-2008, 13:48
Nüfusumuz azaldı, işgücü istatistiklerinde seri bozuldu

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

04.08.2008 - 09:00



Nüfusumuzu tüm Türkiye'yi eve hapseden çağdışı sayımlarla belirledik yıllar boyunca. Aslında gerçek anlamda belirlediğimiz de hep tartışmalıydı ya. En belirgin falso, 1985 yılı sayımında ortaya çıktı. O dönemde ANAP hükümetinin getirdiği, "belediyelere bütçeden nüfusları ölçüsünde yardım yapılması kararı" neredeyse tüm yerel yönetimlerin kafasında şimşek çakmasını sağlamış ve bu karar istismar edilmişti. Her yerel yönetim adeta bir tek kendilerinin düşündüğünü sandığı "formülü" uygulamaya koymuş ve nüfusunu fazla gösterme telaşı içine girmişti. Öyle ki, on bir kişi yazılabilen bir anket formuna, bazı yörelerde isim bulmaktan bıkan anketörler, o dönemin gözde televizyon dizisi Dallas'ın karakterlerinin isimleri yazmaya kadar götürmüştü işi. Hatta, bazı ilçelerde çok genç kaymakam ve eşine dokuz çocuk yazanlar bile olmuştu. 1985 sayımı, bu haberlerden sonra yeniden ele alındı, nüfus ilk sayıma göre 700 bin kadar düşürülerek revize edildi.

Ama sorun sonraki sayımlarda da sürdü. Hem yöntem çok çağdışıydı, hem her seferinde gerçek nüfusun belirlendiği konusunda kaygılar vardı. Nihayet uzun süren çalışmalardan sonra adrese dayalı nüfus kayıt sistemine (ADNKS) geçildi. Ve bu sistem bize gösterdi ki, nüfusumuzu sayımlarla hep yüksek belirlemişiz; mükerrer yazımların da, nüfusu yüksek gösterme amaçlı yazımların da önüne geçememişiz.

Eski yöntemle gerçekleştirilen sayım ve buna bağlı projeksiyona göre, 2007 yılının ekim ayında Türkiye nüfusu 73 milyon 792 bin kişiydi. ADNKS'ye göre ise aynı tarihteki nüfus 69 milyon 121 bin kişi olarak belirlendi. Yani, iki veriye sahip olduğumuz son tarih olan ekim 2007 için fark tam 4 milyon 671 bin kişi. Yıl ortalaması olarak ise 2006 verilerini karşılaştırabiliyoruz ve fark 4 milyon 473 bin kişi düzeyinde.

İşsizlikte seri bozuldu

Nüfusun 5 milyona yakın azalması, on beş ve üstü yaş grubundaki nüfusta da doğal olarak bir azalmaya yol açtı. Örneğin 2006 yılı için işgücüne katılma oranı yüzde 48 ve bu oran, eski sayıma göre 51 milyon 668 bin kişilik on beş ve üstü yaş grubuna uygulandığında işgücü 24.6 milyon kişi, istihdam 22 milyon kişi, işsiz 2.5 milyon kişi olarak bulunuyordu.

Yüzde 48'lik işgücüne katılma oranı, 2006 için ADNKS'ye göre bulunan yeni nüfusa uygulanınca tablo tümüyle değişti. ADNKS'ye göre on beş ve üstü yaş grubu 48.5 milyon kişiye inmişti ve buna göre işgücü 23.2 milyon kişiye, istihdam 21 milyon kişiye, işsiz sayısı da 2.3 milyon kişiye geriledi.

Bir başka ifadeyle, işgücüne ilişkin verileri yıllık bazda iki bölümde izlemek gerekiyor. Eski nüfus verilerine dayalı ilk bölüm ancak 2007 yılının ekim ayına kadar geliyor. ADNKS'ye dayalı olarak oluşturulan yeni seri ise 2006 yılından başlıyor.

İşgücü, istihdam ve işsiz sayılarının bir seride izlenmesi, nüfustaki değişiklik yüzünden mümkün olmaktan çıktı. ADNKS'ye göre geriye doğru bir seri oluşması, TÜİK'in geçmiş yıl verilerini revize etmesiyle mümkün olabilecek.

Sektörlere göre istihdam

Hangi sektörde ne kadar istihdam artışı ya da azalışı olduğunu da sözünü ettiğimiz iki dönem olarak ele almak gerekiyor. 2002-2006 döneminde toplam istihdam 977 bin kişi arttı. Bu dönemde tarımdaki istihdam yaklaşık 1.4 milyon kişi azalırken, sanayide 453 bin, inşaatta 309 bin, hizmetlerde ise 1.6 milyon kişilik istihdam yaratıldı.

Yeni seriye göre 2007 yılında ise tarımdaki istihdam daralmaya devam etti. Tarımda çalışanların sayısı geçen yılın tümünde 112 bin kişi azaldı. Sanayideki istihdam 50 bin, inşaattaki 35 bin, hizmetlerdeki ise 262 bin kişilik artış gösterdi.

Nüfus ve İşgücü Durumu (Bin Kişi)

Kurumsal İşgücüne

Olmayan 15 + İşsizlik Katılma

Sivil Nüfus Nüfus İşgücü İstihdam İşsiz Oranı (%) Oranı(%)

2002 68.393 48.041 23.818 21.354 2.464 10,3 49,6

2003 69.479 48.912 23.640 21.147 2.493 10,5 48,3

2004 70.556 49.906 24.289 21.791 2.498 10,3 48,7

2005 71.611 50.826 24.565 22.046 2.520 10,3 48,3

2006 72.606 51.668 24.776 22.330 2.446 9,9 48,0

2006 Ekim 72.879 51.922 25.148 22.805 2.344 9,3 48,4

2007 Ekim 73.792 52.796 25.208 22.750 2.458 9.7 47.7



Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine Göre

2006 68.133 48.485 23.250 20.954 2.295 9,9 48,0

2007 68.897 49.215 23.523 21.189 2.333 9.9 47.8

2007 Nisan 68.733 49.054 23.512 21.216 2.296 9,8 47,9

2008 Nisan 69.500 49.819 23.943 21.650 2.293 9.6 48.1





İstihdamın Sektörel Dağılımı (Bin Kişi)

Tarım Sanayi İnşaat Hizmetler Toplam

2002 7.458 3.954 958 8.984 21.354

2003 7.165 3.846 965 9.171 21.147

2004 7.400 3.987 1.030 9.374 21.791

2005 6.493 4.284 1.173 10.096 22.046

2006 6.088 4.407 1.267 10.569 22.331

2006 Ekim 6.109 4.586 1.420 10.689 22.804

2007 Ekim 5.884 4.603 1.419 10.844 22.750



Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemine Göre

2006 5.713 4.135 1.189 9.918 20.955

2007 5.601 4.185 1.224 10.180 21.190

2007 Nisan 5.665 4.135 1.166 10.249 21.215

2008 Nisan 5.726 4.262 1.236 10.427 21.651

Özden Abi!

Önceki cumartesi özel bir ziyaret için Ankara'dan Kayseri'ye giderken radyoda haberleri dinliyorum: "Gazeteci Özden Alpdağ vefat etti." Arabada yalnızım ve duygularımı paylaşacak kimse yok, kalakalıyorum. Kimi meslektaşlarımızın hitap şekliyle "Papaz"ı kaybetmişiz. Pamuk gibi bembeyaz ve uzun sayılabilecek saçları yüzünden mi bu şekilde anılırdı anımsamıyorum doğrusu. Uygun bir yerde durup Nazan Abla'yı arıyorum, ama ulaşamıyorum.

Özden Abi, genellikle çok şen, kahkahalar patlatan, espri üstüne espri yapan biri olarak tanınırdı. Ancak onun, yeri geldiğinde ne kadar ciddi bir insan olduğunu ve bulunduğu ortama ağırlığını koyduğunu da herkes bilirdi.

Bulgaristan'ın sosyalist rejimden çıktığı yılların hemen ertesinde bir otobüs dolusu gazeteci olarak Balkan ülkelerini dolaşıyoruz. Sofya'da Bulgar gazetecilerle bir aradayız. Türkiye-Bulgaristan ilişkileri çok gergin. Bir süre sonra, Türk ve Bulgar gazeteciler birbirlerine girecek hale geliyorlar. Duruma el koymak gerekiyor ve bunu tabii ki Özden Alpdağ yapıyor. Özden Abi'nin konuşması cümle cümle tercüme ediliyor; Bulgar gazeteciler de can kulağıyla dinliyorlar. Özden Abi konuşmasında, politikacıların düştüğü hataya gazeteciler olarak bizlerin düşmemesi gerektiğini, hatta bizlerin politikacılardan daha ileri görüşlü davranıp iki ülke yurttaşlarının kardeşliğini sağlayacak adımlar atmak, bunun için çaba göstermek durumunda olduğumuzu vurgulayan bir konuşma yapıyor. Konuşma bittiğinde salonda bir alkış tufanı kopuyor. Bir süre öncesinin buz gibi havası dağılmış, herkesin yüzü gülüyor, gerginlikten eser yok.

Özden Abi dönüyor bizlere, "Konuşmayı kim banda kaydetti" diye soruyor. Kimseden ses çıkmıyor, hiç kimsenin aklına gelmemiş konuşmayı banda almak. Seyahatteki tüm gazeteciler olarak okkalı bir küfür yiyoruz Özden Abi'den. Hiçbir zaman gocunmadığımız gibi, o an da bir gocunma söz konusu değil. "Ulan" diyor Papaz; "Bu konuşma banda alınmaz mıydı"...

Nur içinde yat Özden Abi!

sampolyon
04-08-2008, 14:25
AKP’li Yıllarda Ekonomi KORKUT BORATAV
03/08/2008 07:54 Arkadaşına gönder Yazdır
Kime: E-posta adresiniz: Mesajınız:
“Kapatma davası”nın yarattığı belirsizlikler son bulurken Türkiye ekonomisinin 2008 ortalarındaki görüntüsü üzerinde bir değerlendirme yapmanın da zamanı gelmiş bulunuyor. Bugün birkaç vurgulama ile sınırlı “kuşbakışı bir gezinti” ile yetineceğim. Ayrıntılı tartışmaları sonraki haftalara erteleyerek...

***

• Emperyalizmin metropollerinde patlak veren finansal kriz çevre ekonomilerine henüz bulaşmamıştır. Türkiye’de de bugünden yarına bir finansal krizi öngörecek durumda değiliz. Yakın gündemde durgunlaşma vardır.

• 2001 çöküntüsünü izleyen dönemde her yıl artan dış kaynak girişleri iç talebi genişletmiş; kısa dönemli büyüme hızının yüksekliği bu etkene bağlı kalmıştır.

• Bu sürecin iki nedenle sınırlarına gelinmektedir. Bir kere dış kaynak girişleri durgunlaşmaktadır. İkinci olarak da üretim potansiyelinin üst sınırına yaklaşılmıştır. Büyüme, artık, kısa vadeli talep artışlarından ve bunu tetikleyen dış kaynak girişlerinden çok sermaye stokunun genişlemesine ve teknolojik ilerlemeye bağlı olacaktır.

• Krizi izleyen yıllar bu etkenlerden kaynaklanan bir dinamikleşmeye yol açamamıştır. Sermaye birikim oranı hâlâ on yıl öncesinin altındadır ve sermaye stokunun niteliğinde anlamlı bir düzelmenin gerçekleştiği söylenemez. Bu nedenlerle önümüzdeki on yıllık bir dönem içinde ortalama büyüme hızının yüzde 4-5’lik bir aralığın içinde sıkışıp kalması beklenmelidir.

• Dış kaynak girişleri içinde aslan payı, artık, özel sektörün dış borçlanmasından oluşuyor. Büyüme hızının çok üstünde bir tempoyla artan dıç borçlar Türkiye ekonomisinin ana kırılganlık öğelerinden birini oluşturmaktadır. Tek teselli öğesi, kısa vadeli dış borçların, hızla artan toplamın içindeki payının çok yüksek olmamasıdır.

• Büyüme hızı düştükçe, cari işlem açığının millî gelir içindeki oranı yükselmektedir. Temel neden, genel olarak üretimin, özellikle de sanayi sektörünün ithalata bağımlılığının çarpıcı boyutlarda artmış olmasıdır. İhracata dönük sanayi, bir anlamda dış dünya için fason üretim yapan bir konuma gelmekte; ihracattaki artışlar, istihdamı ve sınaî katma değeri dış dünyaya taşımaktadır.

• Bugünkü iktisat politikasının sınırları içinde cari işlem açığı, ancak büyüme oranı sıfıra yaklaştıkça aşağı çekilebilir. Gümrük Birliği’nin revizyonu ve Merkez Bankası’nın döviz kurlarını hedeflemeye başlaması gibi gerçekten derde deva (ve aslında ılımlı) öneriler sapkınlık olarak görülmektedir.

• 2001 krizinin bölüşüm ilişkilerini emek aleyhine dönüştüren etkileri AKP’li yıllar içinde telâfi edilmemiş; kalıcı hale getirilmiştir. Genellikle finansal krizler içinde ve ertesinde emekçi sınıfların göreli durumu önce bozulur, sonra telâfi edilir. AKP yönetimi altında sözü geçen sarkacın “telâfi” salınımı bilinçli politikalarla durdurulmuştur. AKP’nin, sadece tarikat-cemaat sermayesinin değil, genel olarak burjuvazinin partisi olduğunu ortaya koyan olgulardan biri de budur.

• Bölüşüm göstergeleri gözden geçirildiğinde, 2001 krizinin öncesi ile 2007 karşılaştırıldığında, faal nüfus içinde istihdam edilenlerin payının düştüğü; geniş anlamda işsizlik oranının arttığı; reel ücret düzeyinin, ücretlerin katma değer içindeki payının, çiftçinin eline geçen göreli fiyatların ve tarımsal istihdamın çarpıcı boyutlarda gerilediği gözlenmektedir. Bu göstergelerin bir bölümü AKP’li yıllar boyunca da bozulmaya devam etmiş; kriz sonrası konjonktürde eski hale yaklaşması gereken diğerlerinde ise, düzelme eğilimi belirgin biçimde frenlenmiştir.

***

Bu saptamaların nicel desteklerini ileriki haftalara bırakıyorum. Bugün tek bir rakamla yetineceğim: Beş yıllık AKP iktidarı döneminde Türkiye’ye 186 milyar dolarlık yabancı sermaye girmiştir. Sıcak para, doğrudan yatırım ve krediler aracılığıyla Türkiye ekonomisini sömüren uluslararası sermaye için de AKP’nin çok makbul bir “işbirlikçi” olduğu ortadadır.

Türkiye toplumunun sınıfsal ve siyasî dengeleri 1990’lı yılların büyük bir bölümünde iktidarları çalkantılı, istikrarsız ve “eskinin kötü bir kopyası” olan popülizme doğru savurdu. Emekçilerin güncel taleplerine karşı duyarlılıkların siyaseti fazlasıyla etkilemeye başlaması, egemen sınıfları “popülizmi ebediyen tarihe gömmeyi” hedefleyen bir önceliğe yöneltti. 1998 sonlarında IMF ile ilişkilerin yeniden kurulması ve bu bağlantıların 2001 kriziyle bütünleşerek on yıl boyunca kesintisiz sürmesi bu önceliğin ürünüdür.

AKP bu yönelişi devraldı; sermayenin genel çıkarlarını içerde, dışarıda sadakatle gözetti. İçerde cemaat-tarikat, dışarıda Arap sermaye çevrelerini kayıracak yöntemler geliştirmesi, neoliberal modelin temel öğelerini zedelemediği için fazla tedirginlik yaratmadı.

2008’in ortalarında böyle bir noktadayız.

sampolyon
04-08-2008, 22:37
, August 04, 2008
Yeni bir Türkiye mi kuruluyor?
(Cumhuriyet 28/07/08)


(ya da tatildeyken, oldukça spekülatif düşünceler)
AKP davası, Ergenekon derken birileri “yeni bir Türkiye kuruluyor” havasına girdiler. Eski “militanlar” “İç savaşta taraf seçmekten” söz ediyorlar. Chatam House’dan Fadi Hakura da, Türkiye’de “yeni bir tarz siyasetin” doğmak üzere olduğunu ileri sürüyordu. Hürriyet’ten Cüneyt Ülsever’in Perşembe günkü yazısında yaptığı özet de, bu “yeni Türkiye” beklentisinin içeriğini bence, çok güzel özetliyordu.

Ülsever’le aynı dünya görüşünü paylaşmadığımdan, saptamalarını ister istemez, yorumlayarak özetleyeceğim: Bu “yeni Türkiye”, parlamenter (genel seçimler ve siyasi partiler) bir rejimi benimseyen, ama “demokrasinin sınırlarını” siyasal İslam’ın “hakikat rejimi” temelinde yeniden düzenleyen, uluslararası sermayeye açık, AB ve Avrupa’nın bölge politikalarının hayata geçirilmesinde işlevsel bir ülke olacak.
Belki, ama henüz değil?
Böyle bir Türkiye, gerçekten kuruluyor mu? İki nedenle “belki”. Ülkede ve ABD Avrupa ekseninde böyle bir niyet ve çabalar var. İkincisi, yerine yenisini bırakmak üzere ortadan kalkacak olan “eski”nin yıkılma süreci, hatta bu yıkımı benimsemeyi kolaylaştıracak psikolojik ortamın oluşumu oldukça ilerlemiş, hatta belki de geri dönülemez bir noktaya gelmiş gibi görünüyor.

Ama “henüz değil” derken, “yeni Türkiye” projesinin ülkedeki sürücüsü AKP ve çevresini bu güne kadar destekleyen uluslararası ortamın, özellikle kimi bileşenlerinin değişmeye başladığını düşünüyorum.

Bu nedenlerle “Eski Türkiye’nin” dağılmakta olduğunu söylemek olanaklı ama, yenisinin kurulmasına ilişkin çabaların henüz bir “ekolojik hakimiyet” (Bob Jessop’un bir kavramını ödünç alırsak: Kendisine karşı güçlerin yapacakları etkiden daha güçlü bir etki yaratma kapasitesini kalıcılaştırmış) kurmuş olduğunu söylemek olanaklı değil. Bu “Yeni Türkiye” projesini inşa etmeye çalışan güçlerin, başarıya ulaşabilmek için gerekli olan toplumsal ve kurumsal desteğin, özellikle fark yaratan kesimini, koşullar değiştiğinde hızla kaybetme olasılığı hala var.
“Eski Türkiye’de yıkımın üç vektörü
Bu vektörlerden biri, 1980’lerden bu yana uygulanan neoliberal politikaların etkisiyle, hem toplumsal dokuda yaşanan tahribat, hem de, bu kriz yönetme modeline bağlı olarak yaygınlaşan “hedonist (işleve değil hazlara odaklı) tüketim kültürünün etkisiyle gelecek duygusunu kaybetmiş, “anı yaşa”, “içindeki gerçek seni bul”, kimliklerinin, yeni kuşaklar arasında giderek yaygınlaşmış olmasıdır. Artık geleceğini “yapmaktan” vazgeçenlerin tek seçeneği yalnızca kar yapmayı arzulamak olacaktır.

İkinci vektör, eski Türkiye’nin doğuş öyküsünü (mitosunu) yeniden yazma çabasıdır. Bu çaba Cumhuriyetin kuruluşunu, bir tarihsel hata, sapma, olarak yeniden tanımlamayı, 1980’den sonra giderek zayıflamasına karşın, 1990’ların ilk yarısına kadar siyasetin egemen söylemini oluşturan “ulusal proje” ‘sadakatini’ (bağımsızlık ve kalkınma, sağda; anti emperyalist, gerçekten demokratik ya da sosyalist Türkiye, sol’da… ve Laiklik her iki kesimde de…) tasfiye, kuruluş öncesinin Osmanlı (imparatorluk) geleneğini, öncelikle popüler kültür alanında restore etmeyi amaçlıyor. Bu vektörün temsilcilerinin, “Kemalizm” kavramını, tasfiye etmek üzere hedef aldıkları her şeyin içine doldurulacağı bir “boş göstergeye”, dahası bir “müstehcen baba”nın adına dönüştürme çabaları da işte bu tasfiye ve restorasyonla ilgili.
Üçüncü vektör ise: kapitalizme yönelik eleştirel yaklaşımların teorik zeminini oluşturan “komünist hipotezin” de tasfiye edilmesiyle ilgilidir. Bunu başarmak için, Türkiye’de kapitalizme yönelik eleştirilerin “komünist hipotezi” uygulamaya koyma çabalarının ilk kez ve tüm renkleriyle kitleselleşmeye başladığı döneme dönmek ve bu “olayın” bıraktığı tüm izleri, yaratığı ‘sadakatleri’ silmek gerekecektir. 1980’lerde postmodern - liberal entelijansiyanın bitmez tükenmez pişmanlıkları, 70’lerin “devrimci” kimliğinin karalama çabaları bu tasfiye çabasının ilk dalgasıydı. Başarılı da oldu. 1980’lerde kuşaklar 1970’lerin gerçekte nasıl yaşandığını, özverileri, tutkuları, “yeniyi yaratmak” için birlikte mücadele etmenin, hazlarını bilemeden, adeta korku, kabus öyküleriyle yetiştiler.

Şimdi, neoliberalizm krize girer, post modern entelijansiyanın, liberalizmden uzaklaşarak, siyasal İslam’ın otoriter eğilimleriyle örtüşmeye başlayan dünya görüşü teşhir olmaya, teorik/felsefi açıdan eleştirel düşüncenin yeniden canlanma koşulları oluşmaya başlarken, “Denizlerin” kuşağının mirasına yönelik yeni bir saldırı daha gündeme gelmiştir. Onlar milliyetçidir, cuntacıdır, biraz zorlarsanız ulusalcı sosyalist (Nasyonal Sosyalist demeye getirerek) bile diyebilirsiniz…

Böylece bir ülkenin halkının elinden hem, emperyalizme ve eski rejime karşı kaderini ilk kez tayin ettiği ulusal başlangıç “olayı”nın, hem de baskı ve sömürüye başkaldıran çocuklarının anısının onuru elinden alınmaya çalışılmakta, yeni kuşakları, tarihsiz, köksüz, geleneksiz ve pasif bir kitle olmaya itilmektedir.
AKP’yi taşıyan dalga geri çekiliyor
Tüm bu olumsuzluklara karşın henüz hiç bir şey kesin değil. Bizi bu noktaya getiren AKP hükümetini (bir önceki hükümetin ve CHP’nin katkılarını da unutmadan) taşıyan uluslar arası finansal dalga geri çekilmeye başladı. Bu dalganın en önemli bileşeni, tam AKP iktidar olurken şişmeye başlayan, ama geçen sene patlayan kredi balonuydu. Böylece Türkiye ekonomisi önemli bir kaynaktan yoksun olurken, AKP döneminde bu köpük sayesinde gizlenebilen tüm zaafları da su yüzüne çıkmaya başlıyor. Bu sırada AKP’nin kaynak açığını kapatmak için petrol zengini Arap sermayesine döndüğünü görüyoruz. Birinci bu kaynağın beraberinde getirdiği siyasi yakınlıklar, Türkiye’nin önemli ve geleneksel müttefiklerinde gerginlik kaynağı olmaması kaçınılmaz.
İkincisi ABD ve AB Türkiye’yi bir Ortadoğu ülkesi olarak tanımladıkça, bu tanımın, AB bağlamında AKP’ye destek veren kesimlerde gerginlik kaynağı olması da kaçınılmaz. Nihayet mali kriz içinde başlayan kaynak bölüşün savaşının, bir bütün olarak AKP’yi destekleyen Siyasal İslam mozaiği içinde de yeni gerginliklere

livingston
04-08-2008, 23:26
İyi akşamlar beyler...elinde 1985-2008 arası yıllık para arzı (M1 YADA DOLAŞIDAKİ PARA) verileri olan varmı? yada nereden bulabileceğimi bilen ...
merkez bankasının net sitesini önermeyin 1994 den oncesi yok bulmadım.

teşekkürler

kurmay
05-08-2008, 00:13
İyi akşamlar beyler...elinde 1985-2008 arası yıllık para arzı (M1 YADA DOLAŞIDAKİ PARA) verileri olan varmı? yada nereden bulabileceğimi bilen ...
merkez bankasının net sitesini önermeyin 1994 den oncesi yok bulmadım.

teşekkürler

http://evds.tcmb.gov.tr/

-PARA-BANKA VERİLERİ
-Parasal Göstergeler
-M1
başlıkları altında 1986 yılından itibaren veriler bulunmakta...

livingston
05-08-2008, 10:56
Sayın Kurmay çok teşekkürler....

sampolyon
05-08-2008, 11:09
5 Ağustos 2008, SalıSon Güncelleme 9:52detaylı aramaYAŞAM | TÜRKİYE | POLİTİKA | YORUM | DIŞ HABERLER | EKONOMİ | SPOR | DİZİ | SANAL ALEM | KÜLTÜR-SANATKararın ekonomik sonuçları

05/08/2008
mahfie@gmail.com
YAZDIR | YOLLA



Anayasa Mahkemesi’nin verdiği AKP’yi kapatmama kararı ekonomi üzerinde doping etkisi yarattı.İlginç olan şu: Eğer AKP aleyhinde böyle bir dava hiç açılmamış olsaydı ekonomik göstergeler bugün geldiğimiz noktada olduğu kadar iyi olmayacaktı. Dava önce aşırı karamsar bir ortam yarattı. Ekonomideki gidiş bu dava olmasaydı bu kadar karamsar bir havayı hak etmiyordu. Karar AKP’nin kapatılmaması yönünde çıkınca bu kez aşırı iyimser bir hava yaratıldı. Oysa ekonomideki gidiş bu kadar iyimser bir havayı da hak etmiyor. Türkiye, dünyanın hiçbir ülkesine benzemiyor. Bazen Latin ülkelerini, bazen Ortadoğu ülkelerini, bazen Avrupa ülkelerini hatta bazen Uzakdoğu ülkelerini andıran bir hava oluşsa bile Türkiye bunların hepsinden farklı, değişik, ilginç bir ülke. Kendi sorunlarını kendisi yaratıyor, bazen bunları IMF desteğiyle bazen de kendi başına çözüyor.
Türkiye ekonomisinin son dönemdeki çizgisini size bir şekil yardımıyla özetleyeyim. Dikey eksen ekonomik göstergeler sepetini, yatay eksen de zamanı gösteriyor. Türkiye ekonomisinin gidişini ortaya koyan büyüme, cari açık, bütçe açığı, borç yükü, enflasyon, işsizlik, faiz gibi ekonomik göstergeleri belirli ağırlıklarla bir sepete koyduğumuzu ve bunlarla bir ekonomik göstergeler sepeti (EGİ) oluşturduğumuzu düşünelim. Bu sepet 2008 yılı başından (hatta aslında 2007 yılı başından) beri iniş eğilimindeydi (EGİ doğrusu.) Çünkü sepete dahil olduğunu varsaydığımız ekonomik göstergeler (bütçe hariç) önceki yıla göre bozuluyordu. Mart ayında AKP hakkında kapatılma davası açılınca bu göstergelerin çok daha hızlı bozulacağı düşünülmeye başlandı ve faizle başlayan gerçek bozulma, sepete dahil göstergelerin bazılarına ilişkin beklentilerin de hızla bozulmasına yol açtı (aşağı dönen noktalı çizgili doğru.) Temmuz sonunda Anayasa Mahkemesi kapatmama kararı verince bu kez yine faizle başlayan gerçek düzelme, sepete dahil bütün göstergelere ilişkin iyimser bir beklenti yayılmasına yol açtı (yukarı dönen kesikli doğru.) Eğer ortada bir kapatma davası olmasaydı ekonomi aşağıya doğru hafif bir eğimle inen bir çizgide yoluna devam ediyor olacaktı. Kapatma davası doğruyu sanal olarak aşağıya büktü, kapatmama kararı ise doğruyu yine sanal olarak yukarıya büktü. Algılamalardan arındırılmış gerçek doğru EGİ doğrusudur.
Kapatmama kararıyla birlikte zaten değerli olan YTL daha da değer kazanmaya başladı. Bugüne kadar hem cari açığa finansman sağlamak hem de enflasyonu baskılamak için faizi yükseltmiş olan Merkez Bankası’nın bundan böyle ne yapacağını merakla bekliyorum.

sampolyon
05-08-2008, 11:13
5 Ağustos 2008, SalıSon Güncelleme 9:52detaylı aramaYAŞAM | TÜRKİYE | POLİTİKA | YORUM | DIŞ HABERLER | EKONOMİ | SPOR | DİZİ | SANAL ALEM | KÜLTÜR-SANATKararın ekonomik sonuçları

05/08/2008
mahfie@gmail.com
YAZDIR | YOLLA



Anayasa Mahkemesi’nin verdiği AKP’yi kapatmama kararı ekonomi üzerinde doping etkisi yarattı.İlginç olan şu: Eğer AKP aleyhinde böyle bir dava hiç açılmamış olsaydı ekonomik göstergeler bugün geldiğimiz noktada olduğu kadar iyi olmayacaktı. Dava önce aşırı karamsar bir ortam yarattı. Ekonomideki gidiş bu dava olmasaydı bu kadar karamsar bir havayı hak etmiyordu. Karar AKP’nin kapatılmaması yönünde çıkınca bu kez aşırı iyimser bir hava yaratıldı. Oysa ekonomideki gidiş bu kadar iyimser bir havayı da hak etmiyor. Türkiye, dünyanın hiçbir ülkesine benzemiyor. Bazen Latin ülkelerini, bazen Ortadoğu ülkelerini, bazen Avrupa ülkelerini hatta bazen Uzakdoğu ülkelerini andıran bir hava oluşsa bile Türkiye bunların hepsinden farklı, değişik, ilginç bir ülke. Kendi sorunlarını kendisi yaratıyor, bazen bunları IMF desteğiyle bazen de kendi başına çözüyor.
Türkiye ekonomisinin son dönemdeki çizgisini size bir şekil yardımıyla özetleyeyim. Dikey eksen ekonomik göstergeler sepetini, yatay eksen de zamanı gösteriyor. Türkiye ekonomisinin gidişini ortaya koyan büyüme, cari açık, bütçe açığı, borç yükü, enflasyon, işsizlik, faiz gibi ekonomik göstergeleri belirli ağırlıklarla bir sepete koyduğumuzu ve bunlarla bir ekonomik göstergeler sepeti (EGİ) oluşturduğumuzu düşünelim. Bu sepet 2008 yılı başından (hatta aslında 2007 yılı başından) beri iniş eğilimindeydi (EGİ doğrusu.) Çünkü sepete dahil olduğunu varsaydığımız ekonomik göstergeler (bütçe hariç) önceki yıla göre bozuluyordu. Mart ayında AKP hakkında kapatılma davası açılınca bu göstergelerin çok daha hızlı bozulacağı düşünülmeye başlandı ve faizle başlayan gerçek bozulma, sepete dahil göstergelerin bazılarına ilişkin beklentilerin de hızla bozulmasına yol açtı (aşağı dönen noktalı çizgili doğru.) Temmuz sonunda Anayasa Mahkemesi kapatmama kararı verince bu kez yine faizle başlayan gerçek düzelme, sepete dahil bütün göstergelere ilişkin iyimser bir beklenti yayılmasına yol açtı (yukarı dönen kesikli doğru.) Eğer ortada bir kapatma davası olmasaydı ekonomi aşağıya doğru hafif bir eğimle inen bir çizgide yoluna devam ediyor olacaktı. Kapatma davası doğruyu sanal olarak aşağıya büktü, kapatmama kararı ise doğruyu yine sanal olarak yukarıya büktü. Algılamalardan arındırılmış gerçek doğru EGİ doğrusudur.
Kapatmama kararıyla birlikte zaten değerli olan YTL daha da değer kazanmaya başladı. Bugüne kadar hem cari açığa finansman sağlamak hem de enflasyonu baskılamak için faizi yükseltmiş olan Merkez Bankası’nın bundan böyle ne yapacağını merakla bekliyorum.

yukarıdaki yazıya ait grafiği ekleyemedim.ilginizi çektiyse radikal gazetesinde yazarın sayfasındadır.Çok enteresan lütfen oradan bakınız.

sampolyon
05-08-2008, 11:20
Ercan KUMCU
ekumcu@hurriyet.com.tr

Erken gevşemenin maliyeti


Yıllık enflasyon temmuz ayı itibariyle yüzde 12’yi aştı. Geçen yılın temmuz ayında aynı bazda tüketici fiyatları endeksindeki artış yüzde 6.9 idi. Ne oldu da enflasyon bir yıl içinde neredeyse ikiye katlandı?

Enerji fiyatları arttı. Gıda fiyatları da arttı. Bütün dünyada artan bu fiyatlar elbette ortalama enflasyonu yukarı çekti. Bu olgu tüm ülkelerde yaşanıyor. Ama, enflasyonla açıkça mücadele ettiğini iddia eden ülkelerde bir yıl içinde enflasyon nerdeyse ikiye katlanmadı.

Bizde, genel seçimler sonrasında yaşanan olumlu havayla geçen yıl para politikası erken gevşetildi. Yıllık enflasyonun dip yaptığı noktada para politikası gevşetilmeye başlandı. İleriye doğru değil, geçmişe bakarak para politikası kararlarının verildiği görünümü verildi.

Şimdi yanlıştan dönülmeye çalışılıyor. Ama, enflasyonun yeniden eski düzeylerine gelmesi yükselişinden çok daha fazla zaman alacak. Dış şartların yardımcı olmadığı bir dönemde enflasyonla mücadelede zaman kaybettik.

AYRINTILAR

Döviz kurlarına çok hassas olan üretici fiyatları döviz kurlarının küçümsenmeyecek düzeyde düştüğü bir dönemde dahi temmuz ayında ortalama yüzde 1.25 arttı. Üretici fiyatlarından tüketici fiyatlarına olumsuz geçişin yaşanması kaçınılmaz. Yıllık bazda üretici fiyatlarındaki artış yüzde 18.4 oldu. İmalat sanayindeki artış da yaklaşık bu civarda.

Ekonomik büyüme yılın ilk yarısındaki düzeylerde devam ettiği takdirde, üretici fiyatlarından tüketici fiyatlarına olumsuz geçiş daha kolay olabilecektir. Büyümenin düştüğü diğer ülkelerde dahi bu olgu yaşanmaya başlamıştır. Türkiye’de de benzer bir gelişmeyi izlemek şaşırtıcı olmayacak.

Merkez Bankası’nın para politikasının etki alanında diye tanımladığı kalemlerden oluşan fiyat endeksi (H) temmuz ayı itibariyle yıllık yüzde 10.6 arttı. Bu endeksteki yıllık artış geçen yılın ekim ayında yüzde 6 olmuştu.

Son dönemlerde bilgi sahibi olduğumuz I endeksi bu yılın temmuz ayında yüzde 0.85 düştü. Geçen yılın aynı döneminde ne olduğu hakkında bilgimiz yok. Ama, H endeksi bu yılın temmuz ayında yüzde 0.44 düşerken, geçen yıl aynı dönemde 0.63 düşmüştü. Geçen yıl ile karşılaştırıldığında, bu yılın temmuz ayında artan endeksler bu yıl daha fazla artmış, azalan endeksler bu yıl daha az azalmışlar.

ENFLASYONUN GELECEĞİ

Para politikasının son aylarda sıkılaştırılmaya başlaması enflasyon eğilimleri üzerine mutlaka olumlu, ama sınırlı bir etki yapacaktır. Bu etkiyi sonbahar ayları ile birlikte görmeye başlayabileceğiz. Aynı dönemde, petrol fiyatlarının belli bir ölçüde geri gelmesi de ölçülen enflasyona azaltıcı yönde etki yapacak. Dolayısıyla, son aylarda gözlenen enflasyondaki bozulma sonbahar aylarında en azından durabilecek.

Bu yılın enflasyon hedefinin (yüzde 4) anlamsız bir hale gelmesi dikkatleri doğal olarak gelecek yılki enflasyon hedefine (yüzde 7.5) yoğunlaştırıyor. Bu hedefin itibarlı olup olmayacağı bu yıl sonu gerçekleşecek enflasyon ile çok yakından ilişkili. Dolayısıyla, bu dönemde enflasyona yönelik alınacak politika kararları gelecek yıl hedefinin itibarına ve gelecek yıl enflasyonun hedef civarında oluşmasına odaklanmak zorunda.

Son dönemde enflasyonda yaşanan eğilimler bu yıl sonunda yıllık enflasyonun temmuz ayında gözlenen yıllık enflasyon civarında gerçekleşeceğini gösteriyor. Yani, enflasyonda daha gidecek çok yolumuz var.

sampolyon
05-08-2008, 11:23
Ali Ağaoğlu (05.08.2008)

Yazarımızın arşivinde
Diğer Yazarlar Dilek Önder Tayfun Devecioğlu Zafer Mutlu Güngör Mengi Ruhat Mengi Zülfü Livaneli Tuğçe Baran Mutlu Tönbekici Seyfettin Gürsel Reha Muhtar Aydın Ayaydın Yiğit Bulut Ercan İnan Asaf Savaş Akat Elif Ergu Ali Ağaoğlu Necati Doğru Gazi Erçel Ali İhsan Karacan Elif Ergu - Röportajlar Sezgin Özcan Mine G. Kırıkkanat Haşmet Babaoğlu İclal Aydın Okay Gönensin Selahattin Duman Ruşen Çakır Suat Kılıç Cengiz Aktar Mehmet Tezkan Bilal Çetin Okay Gönensin (Okur Temsilcisi) Atilla Güner Mustafa Mutlu Tuna Kiremitçi Can Ataklı Memet Güler Bülent Akarcalı Ebru Drew Erol Çevikçe Onur Kumbaracıbaşı Kemal Yıldırım (Spor) Sadık Gültekin Süleyman Ateş Süheyl Batum Sinan Engin (Spor) Rıfat Sarıcaoğlu Mehmet Tezkan (Spor) Reha Muhtar (Spor) Gökmen Özdemir (Spor) Vedat Okyar İbrahim Seten (Spor) Selim Soydan (Spor) Barış Tut (Spor) İlker Kılıç (Spor) Doğan Koloğlu (Spor) M. Nedim Koca (Spor) Bülent Korkmaz Yemen Ekşioğlu Zeki Çol (Spor) Mert Aydın (Spor) Sergen Yalçın (Spor) Metin Görgün Kadir Çetinçalı (Spor) Ali Gümen Tayfun Bayındır (Spor) Talay Erker (Spor) Buğra Acar (Spor) Cüneyt Tanman (Spor) Kaan Kural (Spor) Kartal Yiğit (Spor) Feridun Niğdelioğlu (Spor) Haşmet Babaoğlu (Spor) Harun Muslu (Spor) Adnan Onaran Lütfü Özel (Spor) Kaya Çilingiroğlu (Spor) Hakan Yaşar (Spor) Mircea Lucescu (Spor)



Faizleri yükseltin dolar 1 YTL olsun




Merkez Bankası faizde bonkörlüğe devam ettiği sürece dolar 1 YTL de olur, hatta 1 YTL ile 1 dolardan daha fazlasını bile alabiliriz. Ancak iyi düşünmemiz lazım. Bu sahte cennet günleri ne getiriyor ne götürüyor. Düşük dövizin enflasyonla mücadelede sağladığı sanal fayda, cari açık enerjisi biriktiriyor

Dolar, euro karşısında değer kazanırken, YTL karşısında dayanamıyor! YTL o denli güçlü ki karşısında ne dolar ne de diğer paralar dayanabiliyor. 15 Ocak’ta YTL, dolar karşısında 1.1465 ’i gördükten sonra hem iç politik sorunlarda hem de yurtdışındaki gelişmelerin de etkisiyle Nisan başında 1.35’lere kadar yükseldi. Dün aynı dip seviye yeniden görüldü! Ocak ayındaki dip sırasında gösterge bono yüzde 16.35 bileşik seviyesindeyken dünkü dip görüldüğü sırada bileşikler 18.75’ler seviyesindeydi. Ocak ayındaki kur seviyeleri eş iken bileşik faizler arasındaki fark yüzde 2.4’lerde.

Yeniden 1.15’lere gelinmesiyle bu günlerde piyasalardaki en çok sorulan soru dolar kuru 1.0 YTL’ye kadar düşer mi?

İstenirse neden olmasın? Faizleri artırırsınız, olur biter!

Hatta faizleri artırmanıza bile gerek yok. TCMB’nin enflasyon kaygılarından dolayı sıkı para politikasını sürdürmeye devam edebileceğini söylemesi bile yeterli. Zira dünyada neredeyse pozitif faiz veren daha doğrusu enflasyonu kontrol etmek adına yüksek faiz veren önde gelen merkez bankaları artık parmakla sayılıyor. Pozitif faiz veren ve artık istisna durumuna gelen T.C. Merkez Bankası başta olmak üzere birkaç gelişmekte olan ülke kalmış durumda.
YTL revaçta olacak en cazip faiz onda
ABD’den Japonya’ya, Rusya’dan Mısır’a kadar durum bu. Hemen hepsinin benimsediği ortak politika “Emtialardan ve de özellikle petrolden kaynaklanan enflasyonda bir artış var, geçecektir. Boşu boşuna faiz artırmış olmayalım” şeklinde özetlenebilecek bir politika izliyorlar.
Negatif faiz ortamında YTL faiz bakımından bu denli verimliyken, YTL’ye olan talep de “artarak” devam ediyor. Artarak devam ettiği nereden mi biliniyor? Çok basit! YTL’ye talep artmıyor olsaydı kurlar yeniden 1.15’lere gelebilirmiydi ? Hele ki euro/dolar paritesinde önemli bir değişiklik olmayıp 1.56’larda salınırken...
Gelelim yine konumuza... Son açıklanan ve beklentilerin üzerinde gelen Haziran ayı TÜFE rakamları büyük ihtimalle önümüzdeki PPK toplantısından da bir faiz artışı beklentisini “körükleyebilir.”
Merkez Bankası Başkanı Sayın Durmuş Yılmaz elektrik zammı sonrasında piyasaları uyarmıştı. Merkez Bankası bu durumu “istisna” kabul edip bu ayki PPK toplantısında faizleri arttırmasa bile, yukarıda bahsetmiş olduğum dünyadaki “negatif faiz” ortamından dolayı YTL “revaçta olmaya” devam edecektir. Bu ’revaçta olma’durumu sırasıyla 1.1230, 1.10 (teknik değil ama psikolojik), 1.0690 seviyelerine kadar dolar kurlarını geriletebiliyor! Pozitif faiz veren tüm paraların başında böylesi bir sorun (!) var. Sadece bizde mi? Benzer sorunları yaşayan Çek Merkez Bankası bu konuda acil önlemleri ele almaya başladı bile.
Biz de geç kalmadan düşük döviz kurunun enflasyon açısından sağladığı “sanal fayda” ile düşük kurun yol açtığı biriken “cari açık enerjisi”, verimlilik artışının sonuna gelmiş ancak kur nedeniyle rekabet şansını kaybedip batan ya da batma aşamasına gelen yerli sermayenin, açığa çıkan işgücünün yaratacağı sosyal sorunların muhasebesini en kısa zamanda yapmalıyız.
Aksi takdirde biz YTL’nin 1’den fazla dolar aldığı “sahte cennet” günlerini de konuşur olabiliriz!

sampolyon
05-08-2008, 11:29
JP Morgan'a göre MB, faizi değiştirmeyecek

05.08.2008 - 09:49

Kuruluşa göre enflasyon tepe noktasına ulaştı





İSTANBUL - Türkiye İstatistik Kurumu'nun dün açıkladığı temmuz ayı enflasyon verilerini değerlendiren JP Morgan, enflasyonist baskıların zayıflamaya devam ettiğini ve enflasyonun tepe noktasına ulaştığını yönündeki inancını koruduğunu belirterek, Türk Merkez Bankası'nın yıl sonuna kadar faizleri değiştirmesini beklemediğini duyurdu.

JP Morgan, açıklayacağı enflasyon değerlendirmesinin MB'nin fikirlerini daha net ortaya koyacağını da vurguladı.

JP Morgan, bu değerlendirmede MB, enflasyon konusunda rahat olmadığı mesajını vermediği sürece faizlerin yıl sonuna kadar değişmeyeceği görüşünü koruyacağını da belirtti.

sampolyon
05-08-2008, 11:31
JP Morgan'a göre MB, faizi değiştirmeyecek

05.08.2008 - 09:49

Kuruluşa göre enflasyon tepe noktasına ulaştı





İSTANBUL - Türkiye İstatistik Kurumu'nun dün açıkladığı temmuz ayı enflasyon verilerini değerlendiren JP Morgan, enflasyonist baskıların zayıflamaya devam ettiğini ve enflasyonun tepe noktasına ulaştığını yönündeki inancını koruduğunu belirterek, Türk Merkez Bankası'nın yıl sonuna kadar faizleri değiştirmesini beklemediğini duyurdu.

JP Morgan, açıklayacağı enflasyon değerlendirmesinin MB'nin fikirlerini daha net ortaya koyacağını da vurguladı.

JP Morgan, bu değerlendirmede MB, enflasyon konusunda rahat olmadığı mesajını vermediği sürece faizlerin yıl sonuna kadar değişmeyeceği görüşünü koruyacağını da belirtti.

Anayasa Mahkemesi kararını da önceden tahmin etmişlerdi.
Yaşasın hür ve bağımsız Türkiye!

sampolyon
05-08-2008, 11:35
JP Morgan'a göre MB, faizi değiştirmeyecek

05.08.2008 - 09:49

Kuruluşa göre enflasyon tepe noktasına ulaştı





İSTANBUL - Türkiye İstatistik Kurumu'nun dün açıkladığı temmuz ayı enflasyon verilerini değerlendiren JP Morgan, enflasyonist baskıların zayıflamaya devam ettiğini ve enflasyonun tepe noktasına ulaştığını yönündeki inancını koruduğunu belirterek, Türk Merkez Bankası'nın yıl sonuna kadar faizleri değiştirmesini beklemediğini duyurdu.

JP Morgan, açıklayacağı enflasyon değerlendirmesinin MB'nin fikirlerini daha net ortaya koyacağını da vurguladı.

JP Morgan, bu değerlendirmede MB, enflasyon konusunda rahat olmadığı mesajını vermediği sürece faizlerin yıl sonuna kadar değişmeyeceği görüşünü koruyacağını da belirtti.

Bir şey daha aklıma geldi onu da yazıcam.22 Temmuz seçimlerini de önceden tahmin etmişlerdi.

sampolyon
05-08-2008, 11:36
05.08.2008 - 10:29

Fed'in eski başkanı Greenspan, FT'ye yazdığı makalede piyasaları uyardı



LONDRA - ABD Merkez Bankası Fed'in eski başkanı Alan Greenspan, bugün Financial Times'da yer alan makalesinde daha fazla banka ve finansal kurumun, kredi krizi sona ermeden hükümetler tarafından kurtarılabileceği uyarısında bulundu.

Greenspan, banka ve finansal kurumların bir kısmının içinde bulunduğu mali yükümlülüklerini yerine getirememe durumunun sona ermesi için ABD'de konut fiyatlarının istikrar kazanmaya başlaması gerektiğini vurguladı.

Greenspan ayrıca, dünya hisse senedi piyasalarının performansının finansal sistemin toparlanması ve bankaların kendilerini yeniden sermayelendirme kabiliyetleri konusunda belirleyici olacağını belirtti.

Geçtiğimiz ay Fed, ABD'li mortgage kuruluşları Fannie Mae ve Freddie Mac'i verdiği destekle iflastan kurtarmıştı.

sampolyon
05-08-2008, 11:38
Enflasyonda yeni revizyon kaçınılmaz gibi

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

05.08.2008 - 08:52

TÜİK tarafından dün açıklanan temmuz ayına ilişkin enflasyon oranlarından sonra herhalde önümüzdeki dönemin en çok tartışılacak konularından biri bu olacak. Başlangıçta yüzde 4 olarak öngördüğümüz, daha sonra yüzde 9.3'e, ardından yüzde 10.6'ya revize ettiğimiz 2008 yılı tüketici fiyat artışında yeni revizyon ne zaman yapılacak ve oran hangi düzeye revize edilecek?

TÜFE geçen yılın temmuz ayında yüzde 0.73 gerilemişti; bu yıl ise gerileme bir yana yüzde 0.58'lik artış oldu. Böylece, haziran sonunda yüzde 10.61 düzeyinde bulunan yıllık TÜFE, temmuz sonunda yüzde 12.06'ya fırladı. Bu oran, TÜİK'in 2003 yılını baz alarak oluşturduğu yeni fiyat endeksi serisinde 2004 yılının şubat ayından bu yana şimdiye kadar oluşan en yüksek düzeye işaret ediyor.

Temmuz ayında tüketici fiyat endeksinin hayal kırıklığı yaratacak şekilde yüzde 0.58 artmasında en büyük etken, elektrik enerjisine yapılan zam. TÜFE'nin konut grubunda yer elektriğe yapılan yüzde 20'lik zammın etkisiyle bu grupta fiyatlar temmuzda yüzde 5.34 yükseldi. Konut grubu, gıda ve alkolsüz içeceklerden sonra endekste yüzde 16.6 ile en fazla ağırlığa sahip olan ikinci grup. Konut grubunda yedi aylık artış yüzde 13'ü aştı, yıllık artış da yüzde 22'ye dayandı. Doğalgaz da konut grubunda yer alıyor, ancak temmuz ayında doğalgaza zam yapılmamıştı. Doğalgaza 1 Ağustos'tan geçerli olmak üzere yapılan yüzde 18'lik zamla birlikte konut grubundaki fiyat artışının hız kesmeyeceği anlaşılıyor. Ayrıca, ekimde doğalgaza yeni bir zam yapılacağının işareti de verildi. Elektrikte ise üç ayda bir zam yapılacağı zaten biliniyor.

Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, geçen ay sonunda enflasyon raporunu açıklarken, 2008 enflasyon hedefinin ikinci kez revize edildiğini duyurmuştu. Yılmaz, "Enflasyonun 2008 yılı sonunda yüzde 10.6 olarak gerçekleşmesi beklenmektedir. 2008 yılının sonlarına doğru sınırlı bir parasal sıkılaştırma olacağı varsayımı altında yüzde 70 olasılıkla enflasyonun 2009 yılı sonunda orta noktası yüzde 7.6 olmak üzere yüzde 5.9 ile yüzde 9.3 arasında, 2010 yılı sonunda ise orta noktası yüzde 5.9 olmak üzere yüzde 4 ile yüzde 7.8 arasında gerçekleşeceği tahmin edilmektedir. 2001 yılının ortalarında ise enflasyonun yüzde 5.4 düzeyine düşmesi beklenmektedir" demişti.

Şimdi geldiğimiz nokta yıllık bazda yüzde 12.06'ya işaret ediyor. İlk yedi aydaki oran ise yüzde 6.61. 2008'in ikinci revizesi olan yüzde 10.6'da kalabilmek, yılın son beş ayındaki toplam artışın yüzde 3.74'ü geçmemesiyle mümkün. Oysa, biraz geri dönelim ve enerji gibi, gıda maddesi fiyatları gibi ortada olağandışı artışlara yol açan etkenlerin bulunmadığı son üç yıla bakalım. Yılın son beş ayı itibariyle 2005'teki artış yüzde 5.6, 2006'daki artış yüzde 3.7, geçen yılki artış ise yüzde 5.1 düzeyinde. Dedik ya, bu yıllarda ne enerjide başını almış giden faturalar var, ne kuraklık böylesine kasıp kavuruyor. Öyleyse biz bu yıl ne yapacak da, son beş aydaki artışın toplamını yüzde 3.74'te tutabileceğiz?

Üstelik, üretici fiyatları tırmanışını sürdürüyor. ÜFE ve TÜFE'nin birbirinden tümüyle bağımsız olduğunu kim söyleyebilir. ÜFE, belli oranda ve belli süre sonra TÜFE'yi de etkiliyor elbette. ÜFE'de yedi aylık artış yüzde 15'i, yıllık artış yüzde 18'i aşmış durumda.

Öyle görünüyor ki, artık TÜFE için yüzde 10.6'lık yeni revize de "dar" gelecek. Bir süre sonra yeni bir revizyon kaçınılmaz olacağa benziyor. Geçen yıl ağustosta fiyatların neredeyse hiç değişmediğini (yüzde 0.02 artış) dikkate alırsak ve bu yıl ağustosta fiyatlar yine yüzde yarım kadar artarsa yıllık oran yüzde 13'e doğru yol alacak ve TÜFE'nin bir kez daha revize edilmesi kaçınılmaz hale gelecek.

sampolyon
05-08-2008, 11:40
200 milyar dolar yıllık ithalat rakamı ve Türkiye ekonomisinin yumuşak karnı

Oğuz BÜKTEL / DETAY ANALİZ
oguzbuktel@gmail.com

05.08.2008 - 08:44

Son 4-5 aydır Türkiye'nin gündemini meşgul eden kapatma davası sonuçlandı ve piyasaların gündeminden kalktı. Bundan sonra AKP'nin ve Başbakan'ın uzlaşmacı tavır takınıp takınmayacağı ve siyasette gerginliğin azalıp azalmayacağı merak ediledursun, perşembe günü gelen dış ticaret rakamları ekonomimizin asıl ve eski yarasının tekrar kaşınmasına neden oldu: Giderek büyüyen dış ticaret açığı ve cari açık, Türkiye ekonomisinin yumuşak karnı.

Açıklanan haziran rakamları piyasa beklentilerinin üzerinde geldi. İlginç olan ise, ekonomide belirsizliğin doruk noktaya ulaştığı bir dönemde aylık ithalatın % 37 oranında artması ve neredeyse 20 milyar dolara ulaşması. Daha önce de defalarca yazmıştık, ihracatçı kesim, değerli YTL'ye karşı korunmanın iki yolunu kullanmaktaydı. İlki, daha fazla oranda ithal girdi kullanmak, ikincisi ise daha fazla dış finansman kullanarak bir anlamda kaybolan rekabet gücüne karşı korunma sağlamak. Bu önlemlerden ilki cari açığın artmasına yol açarken, ihracatçıların YTL maliyet dezavantajını azaltmakta. İkincisi ise operasyonel marjları düşen ihracatçıların, finansal anlamda elde ettiği gelirlerle bir tür "hedge" mekanizması oluşturarak k‰rlılıklarını devam ettiriyor. Cari açık 2008 için 50 milyar doların üzerinde oluşması beklenirken, 2009'da azalan siyasi belirsizlikle birlikte büyüme oranının yukarı çıkmasıyla, 60 milyar doları zorlayacağı tahmin ediliyor. Finansman tarafında ise, demin de bahsettiğimiz şekilde ihracatçı şirketlerin döviz borçlanmaları, özel sektörün bulduğu dış kaynak kaleminin yükselmesiyle birlikte cari açık finansmanına yardımcı olmakta.

% 37 artan ithalatın kompozisyonunda ara mallarındaki artışın % 43 olduğunu görüyoruz ve bunu yukarıda bahsettiğimiz sebeplerle, ihracattaki % 31 artışla açıklamak kısmen mümkün. Ancak tüketim malları ithalatının, ki toplam ithalat rakamının yaklaşık % 10'unu oluşturmakta, % 34.3 artmış olması Türk halkının belirsizliğin ve tüketici güvensizliğinin tavan yaptığı, piyasaların en olumsuz olduğu dönemde bile ithal mal tüketmeye devam ettiğini göstermekte. Bunun bir sebebi, döviz kurunda ve özellikle dolar kurundaki zayıflık olsa bile, yine de bu denli artışı açıklamak çok kolay gözükmüyor.

İthalatın artışında yüksek enerji fiyatlarının etkisi belki de ilk sırada. Haziran'da 4.5 milyar doları bulan enerji faturası, geçen yıla kıyasla % 75 yukarıda. İlk altı ayda ise bu oran % 65. İlk altı ayda 105 milyar dolarlık ithalatın yarıdan fazlası (56 milyar dolar) enerjiye ödenen miktar ve bu miktar, son dönemde zirve yapıp oradan dönen petrol fiyatlarının henüz fiyatlara tümüyle yansımamış hali. Bu seviyelerde (125 dolar) yıl sonuna kadar bir ortalama ile sonuçlansa dahi, petrol ve enerji faturasının yılın ikinci yarısında daha düşük olmasını beklememek lazım. Üstelik de, büyüme beklentilerinin % 3-4 aralığında olduğu bir yıl için yapılan tahminler bunlar.

Özetle, Türkiye'nin siyasi gündemi geride bırakmasıyla birlikte en çok odaklanması gereken ekonomik sorunları sadece dış ticaret verilerinden bile görmek mümkün oluyor:

-Yüksek enerji fiyatları (dış açık ve enflasyon etkisi)

-Yüksek cari açık

-Değerli YTL

Türkiye'nin cari açık, ihraç mallarında yüksek katma değer ve marka yaratılması, mikroekonomik reformlar, geleneksel sektörlerden, daha yüksek teknolojinin kullanıldığı sektörlere geçiş, turizm, bilgi teknolojileri alanında daha fazla yatırım, enerji politikalarının gözden geçirilmesi gibi kısa vadede sonuç vermeyecek ve maliyeti yüksek olan, ancak uzun vade için yapılması zorunlu gündem maddeleri bulunuyor. Ve bunları uygulamaya başlamak için bugün bile geç.

sampolyon
05-08-2008, 11:42
Merkez Bankası ne yapacak ?

Uzman Görüşü / UZMAN GÖRÜŞÜ


05.08.2008 - 08:45

HAKAN AKLAR - Ak Yatırım

Merkez Bankası, projeksiyonlarında yıl sonuna doğru sınırlı bir parasal sıkılaştırma olacağı varsayımı altında 2009 yılında enflasyonun orta noktası yüzde 7,6 olmak üzere yüzde 5,9 ile yüzde 9,3 arasında kalmasını beklemekte. En son beklenti anketlerinde 12 ay sonra TÜFE beklentisi yüzde 8,6 gerçekleşti, yani üst sınıra oldukça yakın. Kalan aylarda ileriye yönelik beklentilerin yüzde 7,6'ya doğru yaklaşması kuşkusuz açıklanacak enflasyon verilerine, petrol fiyatlarındaki gelişmelere, gıda fiyatlarına ve kur hareketlerine bağlı. Son zamanlarda petrol fiyatlarındaki gerileme, gıda fiyatlarındaki artışın hız kesmesi, YTL'nin değerlenmesi ve aylık enflasyonun düşük çıkması Merkez Bankası'nı rahatlatmakta. Bizim tahminimiz bankanın faiz artırımlarına ara verip, gelişmelere göre para politikasını belirleyecek olması. Yani Merkez Bankası'nın son üç ayda yapılan 150 baz puanlık faiz artırımını yeterli bulup durmasını bekliyoruz. Ekonomik verilerde bunu destekliyor. Ekonomi yavaşlamaya devam ederken, kredilere ilişkin veriler parasal koşulların sıkı olmaya devam ettiğini gösteriyor. Ücret-enflasyon sarmalına girildiğini gösteren bir belirti henüz gözükmüyor. Eylül ayından itibaren geçen yılın oldukça yüksek gerçekleşen TÜFE enflasyonun hesaplamalardan çıkmasıyla birlikte yıllık enflasyonda gerileme yaşanması kuvvetle muhtemel. Hatta baz yılı etkisi 2009 yılının ilk beş ayında da devam edeceğinden yıllık enflasyonun uzun bir zaman diliminde gerilemeye devam etmesi beklenmeli. Eğer petrol ve gıda fiyatları bir sürpriz yapmaz ise faiz indirimlerini önümüzdeki yılın ikinci çeyreğinde konuşmak mümkün olabilir. Merkez Bankası yüzde 7,6'yı yakalayacağından emin olmalı ki faiz indirimlerine başlayabilsin.

Dünyada bir yavaşlama olmadan emtia fiyatlarının merkez bankalarını rahatlatıcı bir biçimde düşmesi zor. Görünen o ki, sadece AB'nin enflasyonla mücadelesi söz konusu. ABD, yavaşlayan bir ekonomi ile birlikte, konut sahiplerini ve finans kesimini kurtarmak için yapılanlarla, daha fazla enflasyonla yaşayacak gibi. Diğer yandan, Avrupa ve ABD 1978 yılında dünya petrol tüketiminin yüzde 75'ini tüketirken bugün yarısından daha azını tüketiyorlar. Çin, Hindistan ve diğer Asya ile diğer gelişmekte olan ülkeler ise büyümeden fedakarlık yapmıyor ve yükselen enflasyondan çok da rahatsız değiller. Bu da yavaşlayan AB ve ABD ekonomilerine rağmen petrol fiyatlarının gerilemesinin çok da kolay olmadığını gösteriyor. Türkiye Merkez Bankası bir yanda emtia fiyatlarından kaynaklanan endişeyi taşırken, diğer tarafta önümüzdeki aylardan itibaren enflasyonun gerilediğini görecek. Bu durumda en iyi seçecek faiz artırımlarını durdurup hedefi yakalanacağından emin olunca da faiz indirimlerine başlamak gibi gözüküyor.

sampolyon
05-08-2008, 11:43
ÜFE'ye yansıyan fiyat artışları üreticinin girdi fiyatlarındaki artışı yansıtamıyor

Tevfik GÜNGÖR / OLAYLARIN İÇİNDEN
gungoruras@superonline.com

05.08.2008 - 08:42

Dün TÜİK tarafından açıklanan rakamlara göre, ÜFE (Üretici Fiyatları Endeksi) tammuz ayında.... oranında arttı. Yılbaşından bu yana üretici fiyatlarındaki artış yüzde.... oranında, yıllık artış ise yüzde.... oranında gerçekleşti.

TÜİK'in izlediği "Üretici Fiyatlar", kaba anlatımıyla tarımda, sanayiide üreticiden çıkan ürün fiyatlarıdır. Bu ürünlerin bir bölümü hammadde, bir bölümü ara malı, bir bölümü nihai üründür. TÜİK bu ürünlerin (toptan fiyatlarını) izlemektedir. Bu malların bir bölümü tarımda, sanayiide hammadde veya ara malı olarak maliyetlerin içine girmektedir.

Fakat günümüzde tarımda ve sanayiide üretim maliyetinde ağırlığı olan enerji girdileridir.

Enerji girdilerinin fiyatı ise petrol fiyatlarına bağlı olarak tırmanış göstermektedir.

Tarımda, gübre, mazot, elektrik ve ilaç fiyatları petrol fiyatlarına bağlıdır. Sanayiide doğalgaz, elektrik, fuel-oil ve mazot fiyatları petrol fiyatlarına bağlıdır.

1 Temmuz'da elektriğe yüzde 21 oranında zam yapıldı. Elektrik fiyatları 6 ayda yüzde 45 oranında arttı.

Doğalgaz fiyatlarına bu ay konutlarda yüzde 16.8, sanayiide yüzde 18.7 oranında zam geldi. Doğalgaz fiyatları yılbaşında konutlarda yüzde 7.4, sanayiide yüzde 6.5 oranında, haziran başında konutlarda yüzde 7.4, sanayiide yüzde 8.3 oranında artırılmıştı. Doğalgaz fiyatları 6 ayda yüzde 29 oranında arttı.

Enerjide yüzde 73 oranında dışa bağımlıyız. Dışarıda petrol fiyatları arttıkça önce petrolün, daha sonra petrol fiyatına bağlı olarak değişen doğalgazın ve kömürün fiyatı artıyor. Bu fiyat artışları bizim kontrolumuz dışında.

Doğalgazın (kabaca) yüzde 57'i elektrik üretiminde yüzde 22'si sanayiide, yüzde 22'si konutlarda kullanılıyor.

Doğalgaz fiyatı artınca sanayiin girdi maliyeti artıyor. 10 milyon konutta doğalgaz kullanan 40 milyon insanın doğalgaz faturası artıyor.

Elektrik fiyatı artınca elektriğin yüzde 48'ini kullanan sanayiin girdi fiyatı artıyor. Tarımda sulama maliyeti artıyor. Konutlarda aydınlatma maliyetleri artıyor.

Sanayi kesiminde doğalgaz ve elektriğin girdi olarak maliyetlerdeki yükünü fiyatlara yansıtamayan sanayici giderek zorlanmaktadır. İç piyasadaki talep duraklaması nedeniyle enerji girdisinin maliyetlerdeki yükünü fiyatlara yansıtmak imkansız hale gelmiştir.

İhracat fiyatlarına ise enerji faturasını yansıtlanın imkanı yoktur.

Diğer girdilerdeki artış ve enerji faturasındaki büyük artış sanayiide maliyetleri büyük ölçüde etkilerken, sanayicinin verimliliği artırarak, enerji tasarrufu sağlayarak, insan çıkararak, karlılığı kısarak üretimi sürdürmesini beklemek ileri ölçüde iyimserlik olacaktır.

Bu konular tartışılırken, romantik çözüm önerileri gündeme gelmektedir. Rüzgar enerjisinden yararlanalım, güneş enerjisinden yararlanalım, enerjide dışa bağımlılıktan kurtulalım söylemleri ile konunun önemi ve ciddiyeti ikinci plana atılmaktadır.

Şu anda sanayicimiz için izlenecek gösterge ÜFE artışı değil, enerji girdilerindeki fiyat artışıdır.

sampolyon
05-08-2008, 11:45
başına gelmiyor, ama takiyeci olanlar musibeti davet ediyor

Yavuz DİZDAR / YÖNETİCİNİN KEYFİ
yoneticininkeyfi@hotmail.com

05.08.2008 - 08:50

Güngör Uras üstadımız 3 Ağustos 2008 Pazar günü Milliyet'te yer alan köşe yazısında "Musibetler hakkında bir soru/bir cevap" başlığını taşıyan ve "bir görüşü temsil gücü" olduğuna dikkat çektiği bir mesaja yer vermiş. "Mesaj şöyle başlıyor: Soru: Neden deprem, savaş, veba ve benzeri musibetler çoğunlukla Müslümanların başına geliyor? Cevap: Bu dünya hizmet ve meşakkat yeridir, mük‰fat ve rahat yeri değildir. İnsanın asıl vazifesi Rabbini tanımak ve emrettiği ölçüler içerisinde yaşamaktır. Bunun da yolu ibadetlerden geçmektedir.

Daha sonra açıklamalara geçiliyor. Deniliyor ki, "İbadet iki kısımdır: 1. Müspet ibadetler, 2. Menfi ibadetler. İbadetin müspet kısmı bildiğimiz namaz, oruç gibi ibadetlerdir. Menfi kısmı ise hastalık, musibet ve doğal felaketler karşısında insanın aczini ve zayıflığını hissedip Rabbine sığınması ve sabretmesi neticesinde kazandığı büyük sevaplardır. Belaların en şiddetlilerine Allah'ın en sevdiği kulları olan - başta Efendimiz (ASM) olmak üzere- peygamberler ve salih kullar maruz kalmıştır. Eğer zannedildiği gibi musibet mutlaka kötü bir şey olsaydı, o zaman Allah en sevdiği kullarına bela ve musibetleri vermezdi. Çünkü hadis-i şerifte ifade edildiği gibi "En ziyade musibet ve zorluklara maruz kalanlar, insanların en iyisi, en k‰milleridir." (Kaynak: el-Munavi, Feyzu'l-Kadir, 1:519) Bela ve musibetlerin daha çok Müslümanlar'ın başına gelmesinin nedeni ise, bu dünyada yapmış oldukları hataların ve işlemiş oldukları cezaların karşılığını çekip, Haşir Meydanı'na bırakılmamasıdır. (Açıklama: Haşir Meydanı: İnsanların hesaba çekilecekleri meydan. Mahkeme-i Kübra)

Çünkü büyük hatalar ve cinayetler büyük mahkemelerde, küçük cezalar küçük merkezlerde verildiği gibi, günahı az olan iman ehlinin hataları bu dünyada çeşitli bela ve musibetlerle temizlenmekte, büyük mahkeme olan Haşir Meydanı'na bırakılmamaktadır." Güngör Uras mesajın açıklamasını Diyanet İşleri Başkanlığı'na bırakmış. İzninizle ben de kendi naçizane görüşümü paylaşmak istiyorum.

Öncelikle şunu vurgulamak istiyorum ki, "musibetlerin çoğunun Müslümanlar'ın başına geliyor" olması düşüncesine katılmıyorum. Ancak musibetlerin çoğunun İslam'ı yanlış anlayan (daha doğrusu anlamayan), buna karşılık kendilerini ehli Müslim zanneden takiyeci kişilerin başına geldiği doğrudur. Bu saptamamın gerekçesi de şudur. İslam akla indirilmiştir, Kitap "Oku!" diyerek başlar. İslam insana aklını kullanmasını öğütler. Çünkü din bu dünyanın koşullarında (gerçekliğinde) yaşanır. Kitap'ın hiçbir yerinde cezanın bu dünya koşullarında verileceği ya da önceden verilen bu cezaların (haşa) hafifletici unsur olacağı şeklinde bir söz bulunmamaktadır.

Buna karşılık kendini "kitap ehli" sanan bir grup, inançlarının tek kıstasının kalplerindeki Allah sevgisi olduğunu göz ardı edip, varlıklarını yapmacık bir takva ile kanıtlamaya çalışmaktadır. Takva kuşkusuz önemli bir yaklaşım biçimidir. Ancak "hayırlara vesile olsun" diye yaptırılan (kaçak/izinsiz olmasını bile göz ardı ediyorum) bir öğrenci yurdunun "ucuza çıksın, hem hayır işi yapmış görünelim hem de maldan tasarruf edelim" düşüncesiyle eksik ve çürük yapılmasının hangi takva ile ilişkisi vardır? Özensiz yapılmış bu binayı görmeden gelip, denetlememek Allah korkusuyla alakalı mıdır? Bu ülkenin ormanları cayır cayır yanarken, sevgili Başbakanımız ve Çevre ve Orman Bakanımız h‰l‰ söndürme uçağı almamakta ısrar ediyorsa (ki o uçakların tanesi sadece lüks bir makam arabası fiyatınadır), akıl ve memleket sevgisinden nasip almamış bu tutumun ve geleceğimizi yok eden bu durumun Haşir Meydanı ile açıklanmaya çalışılması sadece akıllara ziyandır.

Çünkü, çürük ve eksik yapılmış binaları nazar boncuğu asarak koruyamazsınız, hasta olan çocuklarınızı muska yazıp iyi edemezsiniz, tutuşması an meselesi olan ormanları yandıklarında "sınanıyoruz" sayıp sineye çekemezsiniz. Hızlandırdığınız treni, uygun olmayan raylarda tutamazsınız. Birileri nükleer santral yapmak hevesine düştü, gitti yer olarak fay hattının üstünü buldu, akla uymayan bu santralı çatlayıp patlamadan tutamazsınız. Radyasyon bulaşmış çayları ve fındıkları, "şifa niyetine" yediremezsiniz. Yerin çekimini, gazın basıncını, çıranın yanıcılığını, yani "aklın önemini" reddemezsiniz.

Allahüteala bize okuyalım diye kitap verdi, "Oku!" emriyle başlattı. Der ki Maun Suresi'nde "Dini yalanlayanı gördün mü? İşte o öksüzü iter, kakar. Yoksulu doyurmaya önayak olmaz. Vay o namaz kılanların haline ki; onlar kıldıkları namazdan gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar. En ufak bir yardımı esirgerler." Alak, Tarık, Muddesir, Zariat, İntifar ve daha niceleri. Aklı kullanmamızı emreden bu kadar çok Kelam varken, Kitap'ı okumayıp, durumu dine uydurmaya çalışmak, buna bir de Cihan Peygamberi'ni alet etmek, aymazlığın benim aklımın alamayacağı boyutudur.

sampolyon
05-08-2008, 12:02
Kırılgan ama öngörülebilir ve cazip

Adnan NAS / ASLINA BAKARSANIZ
adnan.nas@tr.pwc.com

05.08.2008 - 08:43

Türkiye, büyüme ve refah yolunda giderek daha keskin virajlardan geçmek ve etrafını kuşatan engelleri aşmak zorunda. Bunların büyük bölümü ya küresel kriz ve enerji fiyatları gibi kontrol dışı, ya da cari açık gibi kısa vadede değiştirilemeyecek nitelikte. Bu nedenle sorun, daha çok kendi kontrolümüzdeki faktörlerde olabildiğince rasyonel ve etkin davranarak zaman ve enerji israfını dolayısıyla muhtemel zararlarımızı asgariye indirmek, çıkacak fırsatları her an kullanabilecek çevik ve esnek bir ekonomik bünyeye kavuşmaktır. Bu açıdan Anayasa Mahkemesi'nin iç siyasi kriz ile ilgili kararını, bunca karmaşa içinde aylardır kendi ellerimizi bağladığımız bir istikrarsızlık düğümünü çözen bir ortak akıl ürünü gibi görmek en doğrusu.

Öngörülebilir olmak kötü mü?

Gerçekten karar aksi durumda oluşacak ve uzun vadede hiç kimseye yarar sağlamayacak ama ülkeye dehşetli zaman kaybettirecek bir kaosun önüne geçti. Ancak sadece o kadar, yoksa gerçek gündemimizdeki sorunları çözmedi; belki bunları çözmek isteyecek bir yönetim iradesine fırsat verdi. Son iki haftada üzerinde durduğumuz stratejik politika odaklanmaları ve ortak hedefe kilitlenme ihtiyacı için zaman kazandırdı.

Karar öncesindeki süreç ile ilgili tartışmalarda ilginç sorulardan biri de, uluslararası yatırım bankalarının raporlarında bu sonucun doğru bir şekilde tahmin edildiği, bunun da "bilgi sızdırma" şüpheleri doğurduğu ile ilgiliydi. Açıkçası komplo teorisi ve istihbarat uzmanlığım olmadığı için yorum yapacak durumda değilim, ancak başka bir yaklaşım da mümkündür diye düşünüyorum. Hep şikayet ettiğimiz ve Türkiye'nin cazip bir yatırım ortamı olamamasının sebeplerinden biri diye nitelediğimiz özelliklerimizden biri de "öngörülemez" oluşumuz değil miydi? Anlaşılan konuşan ve tartışan bir demokrasi olma yolunda Batılı normlara oldukça yaklaşmışız ki toplumda farklı görüşleri, kaygıları ve yorumları izleyenler, beklentileri ve makul gelişmeleri öngörebilecek analizleri yapıyorlar da diyebiliriz. Zaten son iki yılda küresel krize, emtia ve enerji fiyatlarındaki tırmanışa rağmen ülkede piyasaların eskiyle kıyaslanmayacak ölçüde istikrarlı seyretmesi de daha öngörülebilir hatta güvenilebilir bir ülke olmaya başladığımızı göstermiyor mu? Ne var ki bu özelliğimize süreklilik kazandırmamız, kendi sorunlarımızı çözebilme, mutfağımızı düzenleme ve strateji belirleme kapasitemizi artırmamız ile mümkün olacak. Yani kendi çıkarlarımızı gözetmek, zorunlu olarak küresel yatırımcılar ile zıtlaşmamızı gerektirmiyor aksine çoğu zaman uyuşmamızı kolaylaştırıyor.

Aslında küreselleşme de, uzun zaman iddia edildiğinin aksine, dünyadaki dengeleri gelişmiş Batı ekonomilerinin değil, yükselen Asya ekonomisinin lehine değiştirmedi mi? Artık ufkumuzu, peşin hükümlü şartlanmalardan arındırmakta yarar var.

Bütçe ve vergilerde durum iyi

Siyasal istikrarın restorasyonu, özellikle Maliye politikaları ile ilgili başarılı uygulamanın sürdürülebilmesi açısından sevindirici. Son yıllarda büyük ölçüde bağlı kalınan ve bu yılın ilk yarısında da bütçe fazlası oluşması ile kaotik ortamda bile korunabileceği gösterilen mali disiplin, ikinci altı ayda yükselmekte olan faizler dolayısıyla zorlanabilecek gibiydi; karar sonrası bu konuda da nefes alınacağı anlaşılıyor. Dolaylı vergilerin ise iç talep ve tüketimdeki kısıtlar sebebiyle azalması muhtemel.

Dolaysız vergilerde yani gelir ve kurumlar vergisinde ise yüzde 20'nin üzerinde artış olması dikkat çekici. Artışın bir bölümü faaliyet dışı gelirlerden ve özellikle kambiyo k‰rlarından kaynaklansa da gelir idaresinde etkinlik artışı ve kayıtdışının azalması ile ilgili bir yanı da var. Zaten ücretli kesim ile ilgili veriler de kayıtdışının azaldığı yönünde. Sonbaharda gelir vergisinde, hele reform niteliğinde bazı değişiklikleri de içerecek şekilde yasal değişiklik yapılabilirse ve kayıtdışı sorununun firma bazında ve genel olarak büyümeyi/rekabeti engelleyen sonuçları karşısında toplumsal bir mutabakat kurumsallaşabilirse bu alanda gereğinden fazla gecikmiş bir düzelme sağlanabilir.

Cari açık finansmanı rahatlayacak

Yeni durumda artık bir numaralı öncelik haline gelmekte olan cari açığın finansmanı da bir nebze kolaylaşacak. Petrol fiyatlarında düşüş de bu bakımdan küresel koşullar bağlamında bir destek sağlıyor. Yükselen pazarlarda en düşük olsa da, gelişmiş ülkelerin yüzde 1,3 olan ortalamasına göre oldukça yüksek olan yüzde 4 düzeyindeki büyüme hedefimiz, cari açığın finansmanına bağlı.

Önümüzdeki dönem, kısa vadede yani 2008-2009 yıllarında bu cari açık finansmanını mümkün olan en uygun maliyetle karşılama çabasına sahne olacak. Bankacılık sistemimizin sermaye ve risk rasyoları açısından dünyanın en iyileri arasında olması (kuşkusuz mali kesimin küçüklüğünü unutmuyoruz) ve doymamış pazarı/rekabet düzeyi düşük pek çok sektörü ile 1 trilyon ABD Doları'na yaklaşan Türk ekonomisinin yatırımcılar için cazibesini artırması sayesinde bu finansmanın fizibilitesinde bir sorun görünmüyor.

Ancak 2009 sonrası yani orta ve uzun vade için son sözü, daha önce de vurguladığımız gibi ülkenin reel kesiminin üretim kapasitesi, verimliliği, döviz kazanma potansiyeli ve yurtiçi katma değerin düzeyi söyleyecek. Çünkü ister borç, ister sermaye olarak gelsin cari açığı oluşturan bütün kaynaklar, değişen vadelerde faiz ve k‰r payı olarak bu ekonomi tarafından ödenecek. Düşük risk ve istikrar, hem kaynak akışının sürekliliği, hem de maliyetinin makul kalması için önem taşıyor.

Sözün kısası Türk ekonomisi kuşkusuz h‰l‰ kırılgan, ama uzun vadede bunu düzeltmek için şimdiden öngörülebilir ve cazip olmaya bakmalıyız.

sampolyon
05-08-2008, 12:06
Doğalgaza yeniden zam geliyor
Doğalgaz fiyatlarına henüz geçen hafta yapılan yüzde 18 zammın ardından yeni bir zammın hazırlıkları başladı.
05 Ağustos 2008 / 00:41Reuters'a konuşan üst düzey bir enerji yetkilisi, ekim ayında yeni bir artışın gündeme gelebileceğini söyledi.

Botaş, doğalgaz fiyatlarını 1 Ağustos'tan geçerli olmak üzere konutlarda yüzde 16.88, sanayide de yüzde 18.77 artırmıştı. Böylece doğalgaza yılbaşından bu yana gelen zam yüzde 35'e dayandı.

Reuters'a bilgi veren üst düzey bir enerji yetkilisi, hükümetin iktidara geldiğinden bu yana enerji KİT'lerinin ürünlerine zam yapmaması politikası çerçevesinde doğalgazda gerekli olan artışların gerçekleştirilemediğini kaydederek, "Botaş Haziran ayında yaptığı zammın ardından, 1 Temmuz'da uygulamaya başlayan maliyet bazlı fiyatlandırma mekanizmasına geçilmesi aşamasında baz oluşturacak şekilde fiyat ayarlaması yapamadı. Temmuz ayında ithal edilen doğalgazın fiyatının, kontrata bağlı olarak artması nedeniyle, Ağustos'ta yüzde 20'ye yakın zam yapılmak zorunda kalındı" diye konuştu.

Yetkili, şöyle konuştu:

"Petrol 130 dolardan aşağıya doğru gitmeye başladı, TL'de de bir düşüş söz konusu. Rakamlar böyle giderse doğalgazda Eylül ayında küçük çaplı da olsa indirim söz konusu olabilir. Ancak son çeyreğe girerken Ekim'de kontrat nedeniyle fiyatlar yeniden gözden geçirilecek. Burada bir artış olacak, çünkü fiyatlar gecikmeli olarak yansıtılıyor. Bu nedenle, doğalgazda ikinci kez yüksek zam gerektiren bir dalga olabilir."

sampolyon
05-08-2008, 12:10
Doğalgaza yeniden zam geliyor
Doğalgaz fiyatlarına henüz geçen hafta yapılan yüzde 18 zammın ardından yeni bir zammın hazırlıkları başladı.
05 Ağustos 2008 / 00:41Reuters'a konuşan üst düzey bir enerji yetkilisi, ekim ayında yeni bir artışın gündeme gelebileceğini söyledi.

Botaş, doğalgaz fiyatlarını 1 Ağustos'tan geçerli olmak üzere konutlarda yüzde 16.88, sanayide de yüzde 18.77 artırmıştı. Böylece doğalgaza yılbaşından bu yana gelen zam yüzde 35'e dayandı.

Reuters'a bilgi veren üst düzey bir enerji yetkilisi, hükümetin iktidara geldiğinden bu yana enerji KİT'lerinin ürünlerine zam yapmaması politikası çerçevesinde doğalgazda gerekli olan artışların gerçekleştirilemediğini kaydederek, "Botaş Haziran ayında yaptığı zammın ardından, 1 Temmuz'da uygulamaya başlayan maliyet bazlı fiyatlandırma mekanizmasına geçilmesi aşamasında baz oluşturacak şekilde fiyat ayarlaması yapamadı. Temmuz ayında ithal edilen doğalgazın fiyatının, kontrata bağlı olarak artması nedeniyle, Ağustos'ta yüzde 20'ye yakın zam yapılmak zorunda kalındı" diye konuştu.

Yetkili, şöyle konuştu:

"Petrol 130 dolardan aşağıya doğru gitmeye başladı, TL'de de bir düşüş söz konusu. Rakamlar böyle giderse doğalgazda Eylül ayında küçük çaplı da olsa indirim söz konusu olabilir. Ancak son çeyreğe girerken Ekim'de kontrat nedeniyle fiyatlar yeniden gözden geçirilecek. Burada bir artış olacak, çünkü fiyatlar gecikmeli olarak yansıtılıyor. Bu nedenle, doğalgazda ikinci kez yüksek zam gerektiren bir dalga olabilir."

Aslında merkez bankası bir faiz artırımının bütün alt yapısını hazırladı.Fakat petrol fiyatları düştü.Enflasyon oranının bile faiz arttırımı için uygun bir oranda çıkarıldığına inanıyorum artık.Müslümanın üçkağıtçısından korkacaksın...Takiyyecilerden korkacaksın...

sampolyon
06-08-2008, 10:16
Bu enflasyonla başımız ciddi dertte
Kerem Alkin
keremalkin@referans.com.tr
06 Ağustos 2008 Çarşamba
Maliyet enflasyonu dünya ekonomisinin başına bela oldu. Bu beladan kurtulmanın yolu ise, ciddi bir yavaşlama ve işsizlik sorunuyla mümkün gözüküyor. Merkez bankaları ise günah keçisi olmayı sürdürecek.
Her şeyden önce, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) açısından, 2008 yıl sonu revize hedefi olan yüzde 10,6'yı tutturmak, reel sektör ve kimi Bakanlar Kurulu üyeleri ile daha sert bir polemiği göze almayı gerektiriyor. Yani, sıkılaştırılmış para politikası önlemleri ödünsüz devam etmediği müddetçe yıl sonu hedefi imkansız gibi gözükmekte. TCMB'nin temmuz ayının 2. Beklenti Anketi'nde ekonomistlerin yüzde 10,76'ya yükselmiş olan yıl sonu enflasyon tahmin ortalaması ise, muhtemelen ağustos ayındaki ilk Beklenti Anketi'nde yüzde 11'e dayanacak. Merkez Bankası yönetimi, 2007 yılının ekim ayındaki yüzde 1,81 ile kasım ayındaki yüzde 1,95'in altında kalarak, sonbahar sonunda enflasyonun matematiksel bir düzeltme yapacağını öngörüyor. Ancak, Ziraat Odaları Birliği'nin ve Türkiye Ziraatçılar Derneği'nin yaptıkları açıklamalar ve Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek'in Bakanlar Kurulu sonrasındaki sözleri, fırsatçıların Ramazan ayını iyi değerlendirdiğini gösteriyor. Yani, gıda fiyatlarında yukarı yöndeki baskı ağustos ve eylül ayında da devam edecek.

Gözler ABD ekonomisinde
Ekonomistler, ev fiyatlarındaki gerileme, zayıflayan ekonomik performans ve kredi piyasasındaki krizin boyutları açısından, ABD ekonomisinin 1929 Büyük Buhranı'ndan bu yana en büyük sıkıntı sürecinden geçtiği görüşünde birleşiyorlar. Bu nedenle, ABD ekonomisinde ağır durgunluk beklentileri giderek güçleniyor. Son bir yıllık resesyon tartışmalarının zamansızlığı bir kez daha teyit edilmekte. Uzmanlar, esas önümüzdeki bir yıl için resesyon tehdidinin daha güçlü olduğunu vurgulamaktalar.
Bu noktada, ABD ekonomisi için resesyon riski ciddiyet kazandıkça, 15 trilyon dolarla, dünyanın en büyük tüketici ekonomisindeki olası yavaşlama beklentisi, başta petrol olmak üzere, emtia fiyatlarına yansımış durumda. Bu satırları kaleme aldığımız salı sabahı, uluslararası piyasalarda petrolün vadeli fiyatı, son 3 ayın en düşük değeri olarak, 120 dolar seviyelerine kadar gerilemişti. Önemli metal ve emtia fiyatlarındaki gerileme de, Asya borsalarına olumsuz yansımış gözüküyor. Bu trend tüm sonbahar boyunca devam eder ve emtia fiyatlarındaki çözülme sürer ise, TCMB'nin enflasyonla mücadelesine bu süreç katkı sağlayabilir.

FED'den artırım sinyali
Bu satırları kaleme aldığımız zaman dilimi itibariyle, ABD Merkez Bankası'nın (FED) faiz artırım kararını açıklamasına daha 12 saat var. ABD bazlı piyasa uzmanlarının yüzde 69'u, FED'in politika faizini yüzde 2'de tutmayı sürdüreceği, bununla birlikte, enflasyon riski konusunda kuvvetli sinyaller vereceği beklentisine işaret ediyorlar. Yani, 5 Ağustos toplantısından, FED Açık Piyasa Komitesi'nin (FOMC) bir faiz artırım kararı alması beklenmiyor. Bu nedenle, 16 Eylül'deki FOMC toplantısı, olası bir faiz artırım kararı açısından kritik öneme sahip.
Ekonomistlerin, enflasyon riskine karşı kuvvetli mesaj verileceği beklentisi, hemen arkasından bir faiz artırım kararı gelebileceği beklentisiyle, doların değerini yükseltmekte. Haziran ayında politika faizini yüzde 4,25'e yükseltmiş olan Avrupa Merkez Bankası'nın ise (ECB), 7 Ağustos'taki toplantısında, aynen temmuz ayı gibi politika faizini sabit tutmayı tercih edeceği düşünülüyor. Bu nedenle, euro-dolar paritesi 1,55-1,56 dolar bandında salınırken, FED toplantısından çıkacak sinyale bağlı olarak, paritenin 1,54 doları test edebileceği de konuşuluyor.

TCMB faiz arttırabilir
Dünya emtia fiyatlarındaki gevşeme dikkate alınsa da, yeni okul sezonu ile Ramazan'ın çakıştığı ağustos-eylül döneminde, yurtiçi enflasyon eğiliminin güçlü olacağı anlaşılıyor. Bu durumda, TCMB, yüzde 16,75'e getirdiği politika faizini sonbahar sonuna kadar sabit tutmayı mı tercih edecek? Özellikle, 28 Temmuz'da revize etmiş olduğu hedeflerin kredibilitesi açısından, Merkez Bankası yönetiminin, bir kez daha mahcup olmaya tahammülü yok. Bu nedenle, Merkez Bankası tarafından ciddiyetle takip edilen Özel Kapsamlı TÜFE'lerin, yani çekirdek enflasyon verilerinin ortaya koyduğu mesaj, ağustos ayında da 25 baz puanlık bir faiz artışının gerekliliğine işaret ediyor. Hükümetin ise, böyle bir konjonktürde, birikmiş elektrik ve doğalgaz zamlarını temmuz ve ağustos aylarına yığmış olmaları, hayli sıkıntılı bir zamanlama tercihi olarak gözüküyor. Para Politikası Kurulu açısından, ya ağustos, ya da eylülde bir faiz artışı kararı daha gündemde. Umarız, olası polemiklere karşı sağlam durabilirler.

sampolyon
06-08-2008, 10:19
Enflasyondaki başarımızı şirket batışlarıyla ölçelim
İbrahim Kahveci
ikahveci@yenisafak.com.tr
06 Ağustos 2008 Çarşamba
Enflasyon mücadelesinin yan etkilerini görmeye yeni başlıyoruz. Yan etkisi olmayan ilacın gerçek etkisi de olmazmış ya. Ama ya yan etki gerçek etkiyi geçer ise ne olacak? Yan etki içinde yeni bir ilaç mı kullanacağız?

Enflasyon mücadelesinde kabul edilmese bile bir gerçek var ki biz kur üzerinden cepheyi açtık. Enflasyonu döviz kurlarını bastırarak düşük tutmaya çalışıyoruz. Kabul etmesek bile kur etkisinin bu ülkeye maliyeti özel sektör üzerinde yıkıcı sonuçlar doğuruyor. Özel sektörün dış borçlanma miktarı ile yatırım-büyüme bağını birkaç yıl öncesi ile bir kıyaslayın ne demek istediğimizi çok daha iyi anlayacaksınız.

Artık cari açık ne doğrudan yatırımlar ile ne de portföy yatırımları ile finanse edilemiyor. İstediğimiz kadar ne doğrudan yatırım ne de sıcak para çekemiyoruz. O zaman tek bir çıkış yolu kalıyor o da özel sektörü batıracak noktaya taşıyacak dış borçlanamaya itmek. İşte gerçekleşen ödemeler tablosu tam da bu noktayı gösteriyor.

Önceki yıllarda doğrudan sermeye girişleri birinci sırada yer alırken artık özel sektör borçlanması birinci sıraya yükseldi. Bu kadar dış borçlanmanın kur riskini kim nasıl üstlenecek bir bilen var mı? Veya bu özel sektörün kur riski artışını nasıl kaldıracağız? Sadece birkaç fabrika battığında binlerce insan işsiz kalıyorsa bu ekonomik bir sonuçtur dememeliyiz. Ekonomik kararlar ile bu kararların üstlenicileri sonuçların vicdani ve maddi sorumluluklarında da pay sahibi olabilmeliler.

Türkiye özelleştirme sayesinde kamu kesimini üretim sektöründen çekerken devleti ekonomik faaliyet alanından denetim ve gözetim alanına getirmeye çalışıyor. Kriz yılları olan 1992-2002 aralığında batan kamu kesimi büyümenin nerede ise tamamını özel sektörün sırtına yükledi. Fakat bu yükü kaldırması için gerekli ekonomik atmosferi maliye politikaları ile desteklerken para politikası araçları artık kaldırılamıyor.

Sesler çığırtmaya döndü ve içten içe çöken özel sektör maliyeti şirket batışlarını tetiklemeye başladı. Merkez Bankası enflasyon raporlarını açıklarken bugüne kadar faiz maliyetinin enflasyona etkilerini belirtmiyor. Acaba bu yıl enflasyonu enerji zamları beslerken faizlerin etkisi ne kadar oldu? Veya bir sorumuzu açalım: Faiz artışları enflasyonu ne kadar frenliyor veya ne kadar artırıyor?

Temmuz ayı enflasyonu sonucunda bir gerçeği daha gördük. Üreticilerin maliyetleri son bir yılda yüzde 18 artış göstermişken tüketici fiyatları yüzde 12'lerde kaldı. Yani son bir yılda üreticilerin marjı yüzde 6 oranında daraldı. Şimdi sıkı durun: Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın çalışmasında kâr marjının yüzde 5,2'lerde olduğunu görüyoruz.

Sonuç: İki rakam Türk özel sektörünün artık ne için çalıştığını gösteriyor mu? Enflasyon mücadelesinin maliyetini çıkarmanın zamanı çoktan geçti. Artık maliyetinin sonuçlarını şirketlerimizin batışlarından izleyebiliriz.

sampolyon
06-08-2008, 10:26
Karakter boyutu :
Maliyetler tırmanışa geçti fiyat artışları devam edecek
Güngör Uras
guras@milliyet.com.tr
06 Ağustos 2008 Çarşamba
Kötü bir haber ama... Çare yok... Tüketici fiyatları bir süre artmaya devam edecek.
Bu bir “kehanet” değil. Dün Milliyet Ekonomi"de yayımlanan, bugün bu yazının altında tekrar verilen tablo bunu gösteriyor.
Tabloya bakınız. Mavi çizgiler ÜFE (Üretici Fiyatları Endeksi) artışını gösteriyor. Kırmızı çizgi TÜFE (Tüketici Fiyatları Endeksi) artışıdır.
ÜFE fiyatları kabaca “toptancı” fiyatıdır. TÜFE fiyatı kabaca “perakendeci” fiyatıdır.
Tüketicinin (kabaca halkın) eli bollaşınca (geliri artınca veya kolaylıkla borçlanma imkânı doğunca) kolaylıkla para harcar. Eğer piyasadaki mal ve hizmetin miktarı, tüketicinin coşkusunu yakalayamazsa (arz talebi karşılayamazsa), tüketici fiyatları (perakendeci fiyatları) koşmaya başlar. TÜFE yükselir. ÜFE"nin (üretici fiyatının/toptan fiyatın) önüne geçer. Buna “talep enflasyonu” denir.
Talep yoksa (tüketicinin mal ve hizmet satın alacak parası veya coşkusu yoksa) üretici durup dururken toptan fiyatları yükseltemez. Ancakkkkk... Eğer üreticinin (çiftçinin, sanayicinin) maliyeti yükselmişse, üretici, talep olmasa da (piyasada yaprak kımıldamasa da/malını satamasa da) fiyatını yükseltmek zorunda kalır. ÜFE yükselir. TÜFE"nin önüne geçer. Buna “maliyet enflasyonu” denir.

ÜFE ile TÜFE yarışıyor
ÜFE yükselince (maliyet artışına dayalı olarak toptancı fiyatlar artınca), TÜFE"nin önüne geçince, ÜFE ile TÜFE çizgisi arasındaki makas açılır. (Aşağıdaki tabloda mavi ve kırmızı çizgilere bakınız.)
Fakat makas uzun süre açık kalamaz. Bir süre sonra (parası olsa da, olmasa da) tüketici, mal ve hizmetleri yüksek fiyatla satın almaya mecbur kalır. TÜFE de (tüketici fiyatları/perakende fiyatlar) yükselir. Tüketici enflasyonun altında ezilmeye başlar.
Bundan önce bu böyle oldu. Önümüzdeki günlerde de böyle olacak.
- 2005 yılı ocak-mart ayında ÜFE yukarıda (toptancının fiyat artışı perakende fiyatların üzerinde) idi. Toptan fiyatlar ile perakende fiyatlar arasındaki makas açılmıştı.
- 2005 Mayıs"ından 2006 Mayıs"ına kadar TÜFE (tüketici fiyatları) ÜFE"nin (toptancı fiyatlarının) üzerine çıktı. Perakende fiyat artışlarının hızı toptan fiyat artışlardan daha fazla oldu.

Herkes kaybediyor
- 2006 Haziran ayı ile 2007 Ocak ayı arasında ÜFE tekrar TÜFE"nin üzerine çıktı. Makas açıldı.
- 2007 Şubat ayında halkımız para harcamaya başladı. TÜFE arttı.
- 2008 yılının mart ayından sonra ÜFE (toptancı fiyatları) tekrar artışa geçti. Tüketicinin parası bittiği için tüketici para harcamayı kesti. TÜFE artışı ÜFE"nin gerisinde kaldı. İşte bu nedenle, yıllık ÜFE (toptan fiyat) artışı temmuz ayı sonunda yüzde 18.41 oldu. Yıllık yüzde 12.06 olan TÜFE (perakende fiyat) artışının üzerine çıktı.
Üretici şu günlerde mal satamadığı halde, üretim girdilerinin fiyat artışı sonucu maliyetlerdeki yükselmeye bağlı olarak ürettiği malın toptan fiyatını yükseltmek zorunda. Hammadde fiyatları, petrole bağlı enerji fiyatları, elektrik fiyatı artışı sürüyor. Üretici fiyatını aşağıya indiremeyeceğine göre, önümüzdeki dönemde tüketici fiyatları da (perakende fiyatlar) arayı kapatacak hızda yükselecek. Bu kaçınılmaz bir durum.
Başka anlatımıyla, önümüzdeki günlerde tüketici için enflasyon daha ciddi sorun olacak... Tüketici enflasyonu (en az) ÜFE ile TÜFE arasındaki makas kapanıncaya kadar devam edecek.

sampolyon
06-08-2008, 10:30
TÜRK EKONOMİSİNDE BEKLENTİLER KÖTÜLEŞİYOR, GÜVEN YOK OLUYOR Global likiditenin yükünü kim karşılıyor?


Dünyadaki likidite bolluğunu anlamak için, dünyanın en büyük ekonomisi olan Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) ekonomisini ve para politikasını iyi incelemek gerekir. ABD'de para politikası Amerikan Merkez Bankası-Federal Reserve Bank (FED) tarafından, Hazine ihtiyaçları ve borsa gelişmeleri göz önünde tutularak yönlendirilir. Hiç kimse, "Merkez Bankası bağımsızdır; ne isterse yapar" demez. FED bağımsız fakat ülke ihtiyaçlarını bilerek para politikası kararları alır. Temel politikalar, Washington'daki Federal Reserve Board tarafından belirlenir; uygulamayı New York FED yapar.

FED, ABD ve dünya ekonomisinin para ihtiyacını şöyle karşılar:

Bizim Merkez Bankamızın böyle anlaşmaları yoktur. Üstelik, bizim Merkez Bankamız basmadığı paranın fiyatını ve döviz krizlerini engellemek zorundadır. Bizim Merkez Bankamız, elindeki döviz rezervi kadar piyasaya kendi bastığı paradan vermiş ve enflasyon yaratmıştır. Demek ki bizim Merkez Bankamızın döviz rezervlerinin fazlası bize yüktür.

Demek ki başka ülkelerin paralarını bizim bankalarımızda tutmaları önemlidir. FED, çok düşük döviz rezervi tutar. Yani, FED, döviz rezervi tutarak piyasaya para vermez. Döviz rezervi, doların uluslar arası piyasalardaki günlük değerini istikrarlı tutmak için kullanılır. Dolara ciddi bir müdahale yapılması gerekirse, FED'in diğer merkez bankalarıyla yaptığı anlaşmalar devreye girer. Müdahaleler birlikte yapılır.

Döviz rezervinin fazlası yük

Amerikan banka ve mali kurumlarının günlük para ihtiyacı, "FED Funds" denilen ve genellikle bir gecelik borç verilen fonlarla karşılanır. "FED Funds" için, bizdeki gecelik piyasada olduğu gibi para basılmasına veya piyasaya para verilmesine gerek yoktur. Çünkü, bizim Merkez Bankamız gibi bir çok merkez bankası, günlük veya kısa vadeli ihtiyacı için tuttuğu dolar fonlarını, FED'deki hesaplarında tutar. Bizim bu hesaplardaki paramıza, fonlarımızdan kullanıldığı ölçüde faiz ödenir. Yani, FED, ABD piyasasındaki çok kısa vadeli para ihtiyacını bizim gibi ülkelere karşılatır.

'Enflasyon hedeflemesi' tartışılmalı

FED, sadece ABD banka ve mali kuruluşlarının para ihtiyacını karşılar. Bunu da "Open Market Operations-Açık Piyasa İşlemleri (OMO)" yoluyla yapar. OMO ile, genellikle ABD Hazine bonoları ve tahvilleri karşılığında para verilir. Ellerinde bu kıymetleri bulunduran ABD mali kurumları bunları FED'e verip para alırlar. Yani, bu yolla ABD mali kurumlarına, Hazine'yi desteklemek kaydıyla, istedikleri likidite sağlanır.

Üstelik, bu kredi yenilenebilir. Bu nedenle, uzun vadeli fon sağlanması anlamında düşünülebilir. ABD bono ve tahvillerini ellerinde tutan yabancılar için bu olanak yoktur. Onlar, piyasaya girip ellerindeki bono ve tahvilleri ABD mali kurumlarına veya başka yabancılara satabilirler. Yani, FED temel olarak sadece OMO yoluyla para yaratır. Enflasyona neden olmadıkça da istediği kadar ya da mali kurumların emeceği ölçüde para basar.

FED için "enflasyon hedeflemesi" enflasyon yaratmayacak kadar para basmak anlamında iken, bizim Merkez Bankamız için "enflasyon hedeflemesi" sıkı para politikası gütmek, ekonomiyi daraltmak, talebi kısmak anlamındadır.

Demek ki "enflasyon hedeflemesi" bizim gibi ülkeler için çok tartışılması gereken bir uygulamadır

sampolyon
06-08-2008, 10:38
Cuma, Haziran 13, 2008
MEP10 Endeksine Göre AKP Hükümeti Ekonomik Bakımdan Temmuz 2006'dan Beri Adeta "Yerinde Sayıyor"


22 Temmuz 2007 erken genel seçimleri yaklaşırken, Türkiye'de Aralık 1987 - Nisan 2007 döneminde iktidarda bulunan hükümetlerin makroekonomik performanslarını "Türkiye'deki Hükümetlerin Makroekonomik Performanslarının Bir Karşılaştırması, 1987-2007" başlıklı makalemde kullandığım çeşitli endeksler yardımıyla karşılaştırmıştım. Çalışmada kullandığım temel endeksi (MEP10), Mart 2008 verileri itibariyle güncelleştirdim. İşte son durum:


























Şekile göre, MEP10 eğrisindeki (kırmızı eğri) artışlar, kabaca, ilgili hükümetin makroekonomik performansının seçilmiş 10 temel göstergenin ortalaması itibariyle iyileştiği, düşüşler ise kötüleştiği anlamına geliyor. Öte yandan, "sıfır" düzeyi, MEP10 endeksinin 1987-2008 için "tarihî ortalamasını" (vasat performans) gösteriyor.

MEP10 endeksinin yukarıdaki şekildeki seyri (Ocak 1987 - Mart 2008), Kasım 2002'den bu yana iktidarda bulunan AKP hükümetlerinin (58, 59 ve 60. hükümetlerin) makroekonomik performanslarının Temmuz 2006'dan bu yana iyice "vasat"a yaklaştığına, hatta Kasım 2007'den sonra kaygı verici biçimde kötüleşmeye başladığına işaret ediyor.

Bu olumsuz gidiş, bazı politikacıların iddia ettiği gibi, AKP'ye karşı Anayasa Mahkemesi'nde açılan davalar ile ilişkili olamaz. Çünkü, bilindiği üzere, CHP ve DSP henüz 27 Şubat 2008 tarihinde Anayasa Mahkemesi'ne başvurarak TBMM tarafından anayasada yapılan türban düzenlemesi konusunda iptal davası açtı, Yargıtay Başsavcısı ise AKP'ye karşı kapatma davasını 17 Mart 2008 tarihinde açtı. Bu durumda, eğer Anayasa Mahkemesi Temmuz 2008'de AKP'nin kapatılmasına ve/veya 71 AKP'linin siyasetten beş yıllığına men edilmesine karar verecek ve ortaya çıkacak siyasi belirsizlik ve boşluk ortamının da etkisiyle ekonomideki kötüleşme şiddetlenecek olursa, bu kötüleşmenin asıl sebebi Anayasa Mahkemesi'ne açılan davalar ve bu mahkeme tarafından alınan kararlar olmayacaktır, gibi gözüküyor.

AKP hükümet(ler)inin makroekonomik performansının veya başka bir deyişle Türkiye ekonomisinin bir türlü yeterince iyileş(e)memesinin (örneğin işsizliğin bir türlü ciddi biçimde geriletilememesinin ve cari hesap açıklarının yarattığı ekonomik tehdidin sürmesinin) asıl sebebi, kanımca, son 24 aydır bir türlü yeni ve gerekli mikro ve makroekonomik önlemleri alma ve yapısal reformları tamamlama/güçlendirme/sürdürme istek, kararlılık, beceri, cesaret ve başarısını göster(e)meyen ve ilgisini özellikle 22 Temmuz 2007 seçimlerindeki başarısından sonra hızla ekonomiden toplumsal-dinsel bazı siyasi tercih ve hedeflerine kaydıran 59. ve 60. Recep Tayyip Erdoğan hükümetlerinin bu davranışı olacaktır.

Son olarak, eklemek gerekir ki, mevcut ekonomik durumun ortaya çıkmasında (veya en azından, yukarıda dikkat çekilen makroekonomik kötüleşme sürecine "girilmesinde") dünya ham petrol piyasalarındaki (zaten 2004 yılından bu yana sürmekte olan) büyük fiyat artışları ve/veya ABD'deki derinleşen finansal kriz gibi "dışsal etkenlerin" ciddi katkıları bulunduğunu iddia etmek de oldukça güçtür, güç olacaktır.

sampolyon
06-08-2008, 11:13
TERCÜMAN gazetesi yazıları
3 Ağustos 2008 Pazar

Ekonomide çöküş duracak mı?


22 Temmuz seçimlerinin üstünden bir yıl geçti. Bu son bir yılda ekonomik göstergeler, tanınmayacak kadar değişti. Bu değişmede dünya konjonktürü kadar ekonominin yanlış yönetilmesi de etkili oldu.

Ekonomideki gidişatın barometresi, tüketici ve üreticinin tepkileri ve beklentileridir. Tüketici ve üretici ekonomiyi yaşıyor. Eğer beklentiler olumsuz ise, bu durum mevcut trendi (ekonomideki gidişatı ) daha çok bozacaktır.





Güven azaldı

22 Temmuz seçimlerinde, reel sektörün, yani üretim yapan kesimlerin Hükümete ve piyasaya güveni vardı. Reel sektör güven endeksi 108.9 idi. Bir yıl sonra bu endeks 96'ya geriledi.

Merkez Bankası ve TÜİK’in ortaklaşa yaptığı “Reel sektör güven endeksi” 100'ün üstünde ise, güven var. Altında ise güven yok demektir.

Tüketici güven endeksi de, bir yıl öncesine göre 20 puana yakın geriledi.
Güven endekslerinde Gerek üretici ve gerekse tüketici ekonomik gidişatın olumsuz olduğunu belirtiyorlar.

Enflasyon son bir yılda, 5 yıl öncesine döndü. ÜFE 2003 ekim ayında yüzde 14 idi. Bu sene 17'ye çıktı. TÜFE 2004 Şubat ayındaki düzeyine yükseldi.
Son bir yılda Türkiye’nin dış borcu 15.8 milyar dolar arttı.

Son bir yılda , 7.4 milyar dolar sıcak para çıktı. Yabancı sermaye girişi yarı yarıya azaldı.

Mayıs ayı itibariyle aylık bazda bir yıl öncesine göre cari açık yüzde 28 arttı. Ocak- Mayıs 5 aylık açık ise yüzde 32.7 arttı.

İMKB bir yılda yüzde 28.94 düştü. Newsweek, “Türkiye bu sene en kötü performansı gösteren piyasalardan biridir “ diye yazdı. IMKB’de son günlerde artış oluyor. Ancak aşırı dalgalanması da bir istikrarsızlık göstergesidir.

sampolyon
06-08-2008, 11:29
Cari açık, faiz tenzilatıyla daralır mı?

Erdoğan Alkın / ODAK'TAN


06.08.2008 - 08:41

Merkez Bankası izlediği para politikasını bazılarına hiç beğendiremedi. Bunlar içinde hükümet üyeleri bile var. Özellikle düşük kurlardan başı sıkışanlar yüksek faiz tenzilatı istiyorlar. Tabii Merkez Bankası'nın böyle bir vazifesi yok ama üretim, ihracat, istihdam, cari işlemler açığı gibi sorunları hatırlatanlar Bankadan bunlara yönelik de hareket bekliyorlar. Yani kısacası okkalı bir faiz tenzilatının TL yerine yeniden dövize itibarı artıracağı, böylece yükselen kurların ithalata fren koyup ihracata uyarı vererek cari işlemler açığını daraltacağı, ayrıca düşük faizlerin üretim ve yatırımları teşvik edeceği savunuluyor.

Bu önerileri sıralayanlar, başlangıçta bazı sıkıntıların çıkacağını itiraf ediyorlar ama bu sıkıntıların en büyüğüne, bilerek veya bilmeden hiç değinmiyorlar. Eğer zorla düşürülen faizler yüzünden iç ve dış borçlanmada sorunlar ortaya çıkmaya başlarsa ve ayrıca enflasyon da alır başını giderse, bu günleri de arar hale geleceğimizi hiç düşünmüyorlar. Geçmiş bu kadar çabuk mu unutuluyor?

Hazine ve Merkez Bankası hangi faizin sorun yaratmayacağını herkesten daha iyi biliyor. Bu nedenle de borçlanmayı çok başarılı biçimde yönetmekteler. Şimdi cari açık daralsın diye faizlerle oynamak bu başarılı borç yönetiminin dibine dinamit koymak demektir.

Tabii bazıları bu faiz politikasının hükümetin emir ve talimatıyla yürütüldüğünü iddia ediyorlar. Hatta buna "yüksek faiz-düşük kur" politikası diye bir de isim takmışlar. Oysa bu görüntü, politika filan değil, 2001 krizinin daha da büyümesini önlemek için kendiliğinden oluşan bir durumdur. Bunun için sürekli IMF'nin kınanmasında da hiçbir mantık yoktur. Eğer kriz genişlemeye başladığında acilen serbest kur rejimine geçilmeseydi, cari açığın şimdikine rahmet okutturacak düzeylere tırmanacağı hiç akıl edilmiyor mu?

Kısacası ne hükümetin, ne de Merkez Bankası'nın uygulamaya koyduğu "yüksek faiz-düşük kur" diye bir politikası mevcut değil. Zaten böyle bir güçleri de yok. Şimdi gelelim esas soruya: Bu cari açık derdinden hiç mi kurtulamayacağız? Biraz zaman alsa da, hükümet sıkı maliye politikasında, Merkez Bankası da sıkı para politikasında ısrarlı olup enflasyonu iyice dizginleyebilirlerse faizler zaten kendiliğinden düşmeye başlayacak ve kurlar, dış ticaret açığını daraltabilecek düzeylerde belirlenecektir. Bu da cari açığı makul düzeylere indirecektir. Önerilen öbür yollar döviz dengesini büsbütün bozacağı gibi enflasyonu da yeniden hızlandırır. Zaten başta cari açık dahil olmak başımıza bütün dertleri açan, 33 yıldır h‰l‰ baş edemediğimiz enflasyon değil mi?

Biraz da etrafa bakmak lazım. Amerika ve Avrupa neden h‰l‰ durgunluktan çok enflasyondan korkuyorlar? Acaba Türkiye'ye akan dövizin tamamı faiz cazibesinden mi geliyor? Komşularımızın (Bulgaristan, Romanya ve Rusya dahil) ülkemizi, hangi nedenle olursa olsun, güvenli bir liman olarak görmesinin hiç mi etkisi yok?

Büyük cari işlemler açıklarının ekonomide kırılganlık yarattığını ve krizleri tetikleyebileceğini inkar etmek mümkün değildir. Ancak bu durumun tedavisi faizlerle oynamak olmamalıdır. Faizin yüksek olduğunu iddia ederken yalnızca enflasyon rakamlarını değil ülke riskini de dikkate almak gerekir. Maalesef ülke riski rakamını bizler değil, beğenseniz de, beğenmeseniz de, dış piyasalar belirlemektedir. Bu rakamın düşmesi yalnızca siyasal istikrara değil, hatta ondan da fazla, enflasyonun seviyesine bağlıdır. Onun için piyasaların beklenen yönde değil de tam ters yönde tepki verebileceği önerileri yaparken çok özenli davranmak lazım. Yoksa kaş yapayım derken göz çıkar. (Ayrıca, mutlaka samimiyetle yapılan bu önerileri eleştirenlere de darılmamak lazım).


karşı görüşleri de okumak lazım...

sampolyon
06-08-2008, 11:33
fazla düşmeyecek

Gazi ERÇEL / ERÇEL'in GÖZÜYLE


06.08.2008 - 08:49

Doların değeri

ABD Doları 2002'den bu yana yüzde 25 değer yitirdi. Şimdi herkesin aklındaki soru, doların daha fazla değer yitirip yitirmeyeceği.

Bu soruya IMF de yanıt aramış. Detaylı çalışmalar yapmış. Sonunda doların, aşağı yukarı, orta dönemli denge kurunda olduğu sonucunu çıkarmış.

Geçen hafta IMF İcra Direktörleri Kurulu toplantısında ele alınan ABD ekonomisine ilişkin görüşmelerde de bu husus bir anlamda teyit edilmiş. Euro'nun fazla değerli, cari işlemler fazlası veren Çin gibi diğer ülkelerin paralarının ise düşük değerli olduğu da belirtiliyor.

IMF'nin bu değerlendirmesi, "Orta dönemde dolarda daha fazla düşüş beklemeyin, Euro ise değer yitirecek" anlamına geliyor.

Dolar denge kurunda

IMF doların rekabetçi durumunu gösteren reel efektif kur bazlı hesabını yaparken şu yapısalları dikkate almış.

1. Tasarruf-yatırım dengesi

2. Büyüme ve faiz farklılıkları

3. Düşük maliyetli mal üreten Çin ya da Meksika gibi ülkelerin özel durumu (Geleneksel reel efektif döviz kuru hesaplamalarında bu husus pek dikkate alınmıyordu. Şimdi "Göreli Fiyatların Ağırlıklı Ortalaması" metodolojisi ile bir ülkenin rekabetçilik durumu, satın alma gücü paritesi de dahil edilerek bulunuyor)

4. ABD'nin borçları ile yurtdışındaki yatırımlarını yansıtan net döviz pozisyonu.

Tekniği yüksek bu çalışma, doların hemen hemen dengede olduğuna işaret ediyor. Ancak 2008 yılında Thomas, Marquez ve Fahie'nin yaptıkları çalışma (*) sonucu geliştirdikleri metodoloji ile yapılan hesaplamalar doların denge kurundan yüzde 0-10 arasında daha fazla değerli olduğunu gösteriyor. Başka bir anlatımla, dolar son yıllarda önemli ölçüde değer kaybetmesine karşı, orta dönemli denge kuru açısından çok az da olsa değerli bir durumda bulunduğu ortaya çıkıyor.

Bu sonucu biraz bir kez daha yorumlarsak, orta dönemde dolarda bir düşüş beklemememiz gerekiyor. Buna karşı Euro değer yitirecek.

Öte yandan bu denge dolar kuru ile, ABD ekonomisi 2013 yılına kadar yıllık bazda yüzde 4 oranında bir cari işlemler açığı verecek. IMF bunda bir sorun görmüyor. "Açık finanse edilir" diyor.

YTL yüzde 35 değerli

IMF 2004 yıl sonu itibariyle Türkiye için denge döviz kurunu hesaplamıştı. O tarihte YTL'de yüzde 10 civarında fazla değerlenme gözleniyordu. Daha sonraki yıllara ilişkin hesaplamaları, mutlaka vardır ama ben bulamadım. 2004 yılı sonunu baz alarak YTL'nin denge kurundan sapmayı hesaplamaya çalıştım.

Buna göre YTL, haziran 2008 itibariyle yüzde 30 ile 35 arasında denge kurundan sapmış görünüyor. Hesaplamaya, yukarıda değindiğim ucuz mal satan ülkelere ilişkin geliştirilen Göreli Fiyatların Ağırlıklı Ortalaması metodunu da kattığımızda, YTL'ye yüzde 5 ile 10'luk bir değerleme daha eklememiz gerekecek.

O taktirde Türk Lirası denge fiyatından yüzde 35-45 oranında bir sapma ile karşı karşıya.

Döviz kuru silahınızı sadece finansal krizleri önlemek için kullanırsanız, sonunda dengeden saparsınız. Rekabetçilik düzeyiniz azalır, dış işlemlerin büyümeye katkısı negatif olur. Bizim de yaptığımız bu.

(*)Thomas, Marquez ve Fahie, bir ülkenin rekabetçilik düzeyini gösteren reel efektif döviz kuruna ilişkin geleneksel hesaplama yönteminin, ticari partnerlerin değişmediği ve ülkeler arasında maliyet düzeyinin aynı olduğu varsayımı ile yapılmasını yanlış bulmuşlar. Kendilerinin geliştirdiği "Göreli Fiyatların Ağırlıklı Ortalaması" metodolojisinde satın alma gücü paritesini kullanmışlar.

sampolyon
06-08-2008, 11:44
Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


06.08.2008 - 08:43

Son bir ay içinde, gerek gelişmiş gerekse gelişmekte olan ekonomilerde açıklanan enflasyon rakamları çok tehlikeli bir yükselişe işaret ediyor. Bu durum doğal olarak Türkiye ekonomisini de fazlası ile etkiliyor. Sebebi ne olur ise olsun gerçekleri görmezden gelmenin yarattığı bu sonuç, geleceğe yönelik endişeleri de tırmandırıyor.

2001 yılı sonrasında daha önce görülmemiş boyutlara ulaşan küresel likiditenin bugünkü enflasyon üzerinde belirleyici olduğunu kabul etmek gerekiyor. Hal böyle olunca likiditenin neden büyük dengesizlik ve yapısal sorun yaratacak şekilde bollaştığının sorgulanması önem kazanıyor. Finansal kırılganlığın azalması ve deflasyonist baskının ötelenmesi gibi gerekçeler ön plana çıksa da, bugün içinde bulunduğumuz koşullar dikkate alındığında yeterli olmuyor. Gerçek sebepleri serbest piyasa ve demokrasi diyerek yeni bir dünya düzeni peşinde koşanların, pek dile getirmedikleri hedeflerde aramak gerekiyor.

Bugünkü enflasyon her ülke açısından maliyet kökenli imiş, gibi algılansa bile esas sıkıntının küresel ölçekteki talep artışından kaynaklandığı dikkat çekiyor. Kendilerini dünyanın efendileri gibi görenler talep daralaması olmadan enflasyonun düşmesini istiyorlar, fakat bunun mümkün olmadığını da biliyorlar. Büyümeye bağımlı yapı talep artışı gerektiriyor; likidite bolluğu bu ihtiyacı karşılıyor fakat hem kredi kalitesi düşüyor hem de enflasyonist baskı büyüyor. Bu saatten sonra büyüme olsa da olmasa da finansal kırılganlığın artmaya devam edeceği, güvensizliğe bağlı olarak riskten kaçınma eğiliminin güçleneceği biliniyor.

Ayrıca dikkate alınması gereken, enflasyonla ilgili başka gelişmeler de var. Hammadde talebinde artışa bağlı enflasyon baskısı gelişmiş ekonomilere henüz tam olarak yansımadı. Başta Çin olmak üzere Uzakdoğu'dan yapılan ithalatın artması ve risk yönetimi sayesinde maliyet artışlarının tüketici fiyatlarına pek aktarılmaması bu sonuçta etkili oldu. Fakat son bir yıldır durum değişmeye başladı. Uzakdoğu'dan yapılan ithalatı artırarak enflasyonu baskı altında tutma şansı kalmadı ve petrol fiyatı 100 dolar seviyesinin altına inse bile hem genel hem de çekirdek enflasyon en az bir yıl boyunca yükselmeye devam edecek. Ayrıca zorunlu ihtiyaç maddesi fiyatlarındaki tehlikeli tırmanışın gelir dağılımını bozucu, iç talebi daraltarak ekonomiyi daratıcı, kredi krizini derinleştirici ve riskten kaçınma eğilimini güçlendirici etkilerini hesaba katmak gerekiyor.

Ülkemize ilişkin enflasyon değerlendirmesi ve tahmini yaparken özetlemeye çalıştığımız küresel tabloyu dikkate almak gerekiyor. Zira likidite bol olmaya devam eder ise dalgalı bir şekilde küresel düzeyde enflasyon artacak ve bize de yansıyacak; yok eğer likidite daralır ise cari açığın finansmanı zorlaşır iken kurlar yükselecek ve enflasyondaki baskı etkisini sürdürecek. IMF ile yola devam edilmesi veya edilmemesi bu durumu etkilemeyecek. Daha çok ifade etmek gerekir ise ya zorunlu ihtiyaç maddesi fiyatları yükseldiği veya yüksek düzeyini koruduğu için ya da Türk Lirası dış finansman sıkıntısı nedeniyle değer kaybettiği için enflasyon kabus olmaya devam edecek.

Enflasyon konusunda gerek ülkemizde gerekse küresel düzeyde yaşanan gelişmeler gelir dağılımının daha da bozulacağı, borç-alacak ilişkilerinde yaşanan sorunların kontrolsüz bir şekilde büyüyeceği, iç talep daralması ile birlikte bütçe açığının büyüyeceği fakat tasarruf açığının azalmayacağı, üretim cephesindeki sıkıntının dayanılmaz boyuta ulaşacağı gibi olumsuz eğilimleri güçlendiriyor. Ayrıca para ve maliye politikası uygulamalarının bu ülkede yaşayanlar üzerindeki etkisi sıfır düzeyine yaklaşır iken, yabancı sermaye üzerindeki etkisi de hızla azalacak gibi görünüyor.

Özetle söylemek gerekir ise büyük ihmaller ve yanlış politikaların sonucu yükselen enflasyonun yaratacağı, istikrarsızlık tüm tahminlerin ötesine geçecek.

sampolyon
06-08-2008, 11:45
İhracatçı değerli euroya şükrediyor

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

06.08.2008 - 08:45

Dolar 1.15'e kadar indi, euro ise 1.80'in altında seyrediyor. Türk parasındaki değerlenme had safhada. Merkez Bankası'nın önümüzdeki günlerde açıklayacağı temmuz ayına ilişkin reel efektif döviz kuru endeksinde, Türk parasının şimdiye kadarki en değerli konumda bulunduğunu görebiliriz. Böylesine değerlenmiş Türk parası, ithalata rekor üstüne rekor kırdırıyor. Tabii ki ithalatın çok hızlı artıyor olmasında yüksek enerji faturasının da rolü büyük.

Haziran ayı itibariyle son bir yılda gerçekleşen ihracat 126 milyar doları aşarken, ithalat da 199 milyar dolara dayandı. İthalatta yıllık bazda 200 milyar dolarlık eşiği temmuzda aşacağız. Bu köşede 3 Mayıs'ta 2008 ihracatının 150, ithalatının ise 230 milyar dolara doğru gittiğini yazmıştık. Üç aylık verilerin ışığında yaptığımız bu tahmin, şimdi altı aylık verilerle daha da pekişmiş durumda. Hatta, bu rakamların biraz daha üstüne çıkabiliriz; özellikle ithalatta.

İthalatın haziran ayında yeni bir rekor kırarak 19.5 milyar dolara ulaşmasında da, yıllık bazda 200 milyar dolara dayanmasında da şaşılacak bir yan yok. Yukarıda belirttik, böylesine değerli Türk parası ve buna enerji faturasının hiç hesapta olmayan biçimde büyümesi eklenince ithalatın bu düzeylere çıkması bir anlamda kaçınılmaz.

Şaşırtıcı olan ihracatın pek hız kesmeden sürdürülebiliyor olması. İhracat altı ayda geçen yıla göre yüzde 38 arttı. Haziran itibariyle oluşan yıllık 126 milyar dolarlık ihracat da, geçen yıl hazirandaki 95 milyar dolarlık yıllık ihracatın yüzde 33 üstünde. Türk parası böylesine değerliyken, ihracatçı neredeyse yıllardır "öldük, bittik" diye feryat ederken, bir yandan da böylesine yüksek ihracat rakamlarını nasıl tutturuyor; bunun sırrı ne olabilir?

Tüm dünyada artış eğilimi içinde olan fiyatlar, bizim de daha yüksek fiyattan ihracat yapmamıza olanak sağlıyor. Yılın ilk beş ayına ilişkin dış ticaret endeksleri, bunu çok açık biçimde ortaya koyuyor. Mayıs ayı itibariyle son bir yılda ihracatımızı miktar olarak yüzde 12, değer olarak ise yüzde 22 artırmış durumdayız. Hemen belirtelim, bu fark ithalatta çok daha belirgin. İthalat, söz konusu dönemde miktar olarak yüzde 2, değer olarak yüzde 26 artmış durumda. İthalattaki bu durum, tahmin edileceği gibi petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki tırmanıştan kaynaklanıyor.

İhracatçıyı ayakta tutan temel etken ise dolar-euro paritesi. Geçen yılın ilk altı ayının ortalamasında 1.33 olan parite, bu yıl 1.53 düzeyinde gerçekleşti. Türkiye, ihracatının yaklaşık yüzde 50'sini euro, yüzde 45'ini dolar cinsinden gerçekleştiriyor. 100 euroluk mal satan bir ihracatçı, geçen yılın ilk yarısında cebine 133 dolar koymuş oluyordu, bu yıl ise tutar 153 dolara çıktı.

İthalatta ise euronun payı giderek düşüyor, doların payı artıyor. Bu yılın ilk altı ayında euronun payı yüzde 33'e indi, doların payı yüzde 63'e yükseldi. Paylarda, son dört-beş yılda beş puan kadar bir yer değiştirme oldu.

İhracat, ithalata çok bağımlı bir durumda. Yoğun bir ara mal ithalatı söz konusu. İthalatı ağırlıklı olarak ucuz olan dolardan yapıp, ihracatı görece pahalı sayılabilecek euro üstünden gerçekleştirmek, bisikletin devrilmeden gitmesini sağlıyor, en azından şimdilik. Ancak bu daha ne kadar sürdürülebilir, kestirmek çok zor. Öte yandan, değerli Türk parası ihracata hem sekte vuruyor, hem de ucuz ara mal ithalatına olanak sağladığı için destek oluyor. Dolayısıyla, kurda ortaya çıkabilecek hızlı bir artış, aslında ihracatçının da pek işine gelmiyor. Türk parasının ılımlı bir şekilde değer yitirmesi, herkesin yararına. Ama bunu sağlamak da ne yazık ki bizim, yani Türkiye'nin elinde gibi görünmüyor. İpler, şu anki tabloda tümüyle Türkiye'ye fon akışı sağlayan yabancılarda...

sampolyon
06-08-2008, 11:50
Avrupa ekonomisi krizin eşiğinde

Ada G. KUT / AVRUPA DOSYALARI
adagkut@yahoo.com

06.08.2008 - 08:46

Dünya gıda ve enerji fiyatlarının hızla artması, enflasyonun ekonomik durağanlığa rağmen artmasına neden oluyor.

Geçtiğimiz hafta Euro bölgesinin enflasyon oranları açıklandı. Temmuz ayı için açıklanan yüzde 4.1'lik oran Avrupa Birliği'nin ortak para biriminin yaklaşık on yıllık hayatının bugüne kadarki en yüksek enflasyonu olarak AB tarihine geçti. Euro kullanan ülkelerden hiçbiri yüzde 2'lik enflasyon hedefini tutturamayacak. Bazı Euro ülkelerindeki yıllık enflasyon oranı 5.8'e kadar çıkıyor.

Karamsar bir tablo çizen tek ekonomik gösterge enflasyon değil. AB genelinde büyüme oranları uzun vadedeki ortalamanın altına indi. AB'nin son zamanlarda en dinamik ekonomilerinden birisi olan İngiltere'de bile gayrisafi iç hasıla sadece yüzde 1.6 oranında büyüdü. Yılın ikinci yarısında hafif bir hareketlenme beklense de, büyüme oranının 1.8'i aşmayacağı düşünülüyor. Yakın zamana kadar AB üyeliğinin mucizevi etkisini kanıtlamada örnek gösterilen İrlanda bile krizden payını almış durumda.

Avrupa ekonomisi, ABD ve Japonya ile aynı doğrultuda yavaşlamaya devam ediyor. Dünya gıda ve enerji fiyatlarının hızla artması, enflasyonun ekonomik durağanlığa rağmen artmasına neden oluyor. Euro'nun ve diğer AB para kurlarının gerçek değerlerinin üzerinde seyretmesi, ithalatı artırıyor ve tüketimin yeterince azalmasını engelliyor. Son yıllarda düşüş gösteren işsizlik oranları da yeniden artmaya başladı.

Emlak piyasalarındaki belirsizlik ve emlak kredisi veren bankalardaki darboğaz giderek yaygınlaşıyor. Ekonomik belirsizlik tüketici güvenini de sarsıyor. Enerji ve gıda gibi temel ihtiyaçların fiyatları yükseldiği hıza benzer bir hızla düşmezse, AB en az dört beş yıl sürecek zor bir döneme giriyor.

Önümüzdeki dört beş yıllık bu süreç, AB'nin ortak para birimi için zorlu bir sınav olacak. Yeni ülkelerin ortak para birimine geçiş için kapıda bekledikleri günler geride kalabilir. 2007'de Slovenya ile aynı zamanda Euro'ya geçmek için başvuran Litvanya'nın başvurusu, yüzde 4'lük yüksek enflasyon nedeniyle reddedilmişti. Bugün ise durum oldukça farklı.

Euro bölgesindeki enflasyonu sınırlamak amacıyla bugün 'İstikrar ve Büyüme Paktı' adı altında ele alınan kıstasların ilki fiyat istikrarı. Euro ülkelerindeki ve Euro'ya geçmek isteyen ülkelerdeki enflasyon oranı, en düşük enflasyona sahip üç ülkenin enflasyon oranının yüzde 1,5 üstüne çıkmamalı. Örneğin bu üç ülkenin enflasyon oranları yüzde 1 ise, Euro'ya geçmek isteyen ülkenin enflasyon oranı yüzde 2,5'i aşmamalı.

İkinci kıstas, kamu harcamaları. Euro'ya aday ülkenin bütçe açığı gayri safi iç hasılanın yüzde 3'ünü, borç oranı ise yüzde 60'ını geçmemeli. Üçüncü kıstas döviz kurundaki dalgalanmaları kısıtlıyor. Aday para birimi iki yıl boyunca Avrupa Kur Mekanizması'nın belirlediği bant içinde Euro'ya karşı değer değiştirebiliyor. Bant dışına çıkması halinde iki yıllık süre yeniden başlatılıyor.

Son kıstas ise, uzun vadeli faiz oranlarının en düşük enflasyonlu üç ülkedeki faiz oranlarından en fazla yüzde 2 yüksek olmasını şart koşuyor. En düşük enflasyonlu ülkelerde yüzde 2 olan uzun vadeki faiz oranları, Euro adaylarının faiz oranlarının yüzde 4'ün altında olmasını gerektiriyor.

AB ekonomisindeki durgunluk hem bu kuralların değiştirilmesine, hem de merkez bankası tarafından belirlenen para politikasının, üye ülkelerin farklı mali politikalarından kaynaklanan çatışmaların merkezine dönüşmesine neden olabilir. Bu çatışmalar Euro'nun uluslararası itibarını sarsabilir.

ogeday
06-08-2008, 11:59
Şu an eski işyerinde kalsa belkide işsiz kalacak olan bakan ekonomiden sorumlu olduğu sürece pasaportunu taşıdığı para babaları tefecilere şirin gözükmek için onları iş bilmez çavuşlar döner .... avuçlar durumunda bırakmamak için merkez bankası ile birlikte dövize baskı kurduruyor aşağı doğru ittiriyor.Türk milleti bu kur düzeyinden dolayı iş yapamazmış batarmış işsiz kalırmış ne gam anasını ağlatıyor...

sampolyon
06-08-2008, 12:06
Şu an eski işyerinde kalsa belkide işsiz kalacak olan bakan ekonomiden sorumlu olduğu sürece pasaportunu taşıdığı para babaları tefecilere şirin gözükmek için onları iş bilmez çavuşlar döner .... avuçlar durumunda bırakmamak için merkez bankası ile birlikte dövize baskı kurduruyor aşağı doğru ittiriyor.Türk milleti bu kur düzeyinden dolayı iş yapamazmış batarmış işsiz kalırmış ne gam anasını ağlatıyor...

Geçen hafta aynı şahıs Türkiye'nin bu cari açıkla uzun yıllar(10 yıl) yaşayacağını söyledi.

Global
07-08-2008, 11:42
:confused:Bu yurt dısından ithal edilen Sn. Bakan hayatında bir kere Üretim yapmısmı ? Ticaret le ugrasmısmı ? Türk Halkının işsizlik sorununu cözelim ,bu problemleri halledelim demiyor masallah . Sıcak para ile daha ne kadar idare edebilir onun hesaplarını yapıyor .pes vallahi . Millet Tarlasını ekemiyor , İş yerini kapatıyor , Fabrikasını baska yerlere kacırmaya ugrasıyor , bunlarla ilgili degil adam . Nerden bulurlar böyle uyduruk Ekonomistleri , getirip Türk calısanının basına sorumlu kişi diye getirirler anlıyamıyorum .Bu ekonomi yönetimi bu sekilde giderse Türkiyenin hiç bir sorununu halledemezler.Allah yardımcımız olsun .

sampolyon
13-08-2008, 13:53
Dolara verdiğimiz yıllık faiz yüzde 24'e ”düştü”

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

11.08.2008 - 08:50

Bir saadet zinciri ki, kimse kıramıyor ya da kırmaya yanaşmıyor. Gerekçesi ne olursa olsun, uygulanan yüksek faiz döviz girişini teşvik ediyor, gelen döviz bir bolluk yaratıyor ve Türk parası çok değerli seyrediyor. Bunun sonucunda da faiz gelirinin üstüne yabancılar için bir de kur avantajı biniyor ve kar katlanıyor.

Temmuz ayında dolar bazında ödediğimiz yıllık faiz geriledi, ama yüzde 24'e... Geçen yıl temmuzda Hazine'nin iç borçlanma senetlerine yatırılan dövize dolar bazında bir yıl sonra bu yılın temmuz ayında tam yüzde 23.96 faiz ödedik. Ama yine de teselli bulmak gerekir; temmuzdaki yüzde 23.96, bu yılın en düşük faizine işaret ediyor. Dolar bazında ocak ayında yüzde 46 olan yıllık faiz şubatta yüzde 39'a, martta yüzde 36'ya, nisanda ise yüzde 24'e indi. Mayıs ve haziranda yaklaşık yüzde 27 olan faiz, temmuzda yeniden geriledi ve yüzde 24 oldu.

Yüzde 24 nasıl oluşuyor?

Bir yılda dolar bazında yüzde 24 gibi rekor getirinin nasıl oluştuğuna gelince...

Bir yabancı yatırımcı geçen yıl temmuz ayında örneğin 1.000 dolarla Türkiye'ye gelip bu dövizi Türk parasına çevirdiğinde, eline geçen yıl temmuzdaki ortalama 1,2759'luk dolar kurundan 1.276 YTL geçti. (1.000 dolar x 1,2759 = 1.276 YTL)

Hazine geçen yıl temmuzda iskontolu ihalelerde ortalama yüzde 17.56 faizle borçlandı. Yabancı yatırımcı 1.276 YTL'sini bu faizden Hazine kağıdına bağladı. Hazine borçlanmasının bir yıl vadeli olduğunu varsayıyoruz. Bu durumda 1.276 YTL, yüzde 17.56 faizle bir yıl sonra, yani bu yılın temmuzunda 1.500 YTL'ye çıktı. (1.276 YTL x 1,1756 = 1.500 YTL)

Yabancı yatırımcı, bu yıl temmuzda eline geçen 1.500 YTL'yi dolara çevirip yurtdışına çıkmak istedi. Baktı ki, geçen yıl dolar getirip Türk parasına geçerken 1,2759 olan dolar kuru, bu yıl Türk parasından dolara geçerken 1,21'e inmiş. 1.500 YTL'yi, 1.21'den dolara çevirdiğinde, şaşkınlık ve büyük bir sevinçle eline 1.239 dolar geçtiğini gördü. (1.500 YTL / 1,2100 = 1.239 Dolar)

Böylece, geçen yıl temmuzda Türkiye'ye getirilip Hazine kağıdına bağlanan 1.000 dolar, bir yıl sonda yüzde 24'lük kazançla 1.239 dolara çıkmış oldu.

Yabancı yatırımcı, bu kazanç üstünden herhangi bir vergi de ödemiyor. Yüzde 24, net kar. Yabancı ülkelerde yüzde 3-4 kar söz konusu olacağına göre, bu oran düşüldüğünde bile Türkiye'de elde edilen net kar yüzde 20 dolayında bulunuyor.

30 milyar dolarlık transfer

Yabancı yatırımcıya, Türk parası değerli seyrettiğinden beri yıllardır çok yüksek kazançlar sağlıyoruz. Peki yabancılar bu kazancın bu kadarını yurtdışına transfer ediyor? Bu konudaki veriler, Merkez Bankası'nın ödemeler dengesi istatistiklerinde 1992'den itibaren yer alıyor. Yabancılar, 1992 yılından bu yılın haziran ayı sonuna kadar geçen on altı buçuk yıllık sürede Türkiye'de yaptıkları portföy yatırımlarından elde ettikleri karın 30 milyar 324 milyon dolarını yurtdışına transfer ettiler.

Yabancıların Türkiye'de elde ettikleri kar da, transfer de son yıllarda yoğunlaştı. 2003 yılından bu yılın haziran ayı sonuna kadar geçen beş buçuk yıldaki transfer 18 milyar 135 milyon dolar oldu. Yabancı yatırımcılar, portföy yatırımları karından 2003'te 2.6, 2004'te 2.9, 2005'te 3.3, 2006'da 3.5, geçen yıl 3.7 milyar dolarlık transfer gerçekleştirdiler. Bu yılın ilk altı ayındaki transfer de 2.1 milyar dolar oldu.

Doğrudan yatırımlar

Son yıllarda özelleştirme uygulamaları ve özel sektöre ait daha çok bankaların el değiştirmesiyle artış gösteren doğrudan yatırımlar, yabancılar açısından meyvesini vermeye başladı ve bu yatırımlardan kaynaklanan kar transferleri büyük bir ivme kazandı. Doğrudan yatırımlara dayalı kar transferleri 1992'den önce de bulunmakla birlikte hem tutarın küçük olması, hem de portföy yatırımlarına ilişkin verilerle eş zamanlı yürümesi açısından biz başlangıcı 1992 olarak alıyoruz. Buna göre, doğrudan yatırımlardan elde edilen kardan gerçekleştirilen transferler, 1992'den bu yılın haziran ayı sonuna kadar olan dönemde 10 milyar 852 milyon dolar oldu. Portföy yatırımlarında olduğu gibi, doğrudan yatırımlarda da transferler son yıllarda yoğunlaştı.

Doğrudan yatırımlarda kar transferi 2003 yılında 643 milyon dolar oldu. 2004'te 1 milyar 43 milyon, 2005'te 1 milyar 51 milyon dolarlık transfer gerçekleştirildi. Kar transferi, 2006 yılında 1.2 milyar doları buldu. Ancak, asıl sıçrama geçen yıl yaşandı. Yabancılar, geçen yıl doğrudan yatırımlardan elde ettikleri karın 2.2 milyar dolarını yurtdışına transfer ettiler. Bu yılın ilk yarısında ise geçen yılın tümüne yaklaşan bir transfer söz konusu. Yabancılar, Türkiye'deki yatırımlarından elde ettikleri kardan altı ayda 1.9 milyar dolarlık transfer gerçekleştirdiler. Böylece, doğrudan yatırım karında son beş buçuk yılın transfer tutarı 8 milyar doları buldu.

25 milyar dolar

Yabancılar, 1992'den beri portföy yatırımı ve doğrudan yatırımlardan elde ettikleri karın toplam 41.2 milyar dolarını transfer ettiler. Bu tutarın 26.1 milyar doları, 2003 yılından bu yılın haziran ayı sonuna kadar olan dönemde transfer edildi.

Faizin yüksek, Türk parasının değerli seyrediyor olması yüzünden portföy yatırımlarından kaynaklanan kar ve buna bağlı olarak transfer, öyle anlaşılıyor ki artarak devam edecek. Aynı şekilde son yıllarda çok yoğun şekilde yaşanan el değiştirmelerle yabancı sermayenin eline geçen bankalar ve kamu işletmeleri de bu alandaki kar transferini büyütecek.

TL'ye reel yüzde 5 faiz

Bu arada, temmuz ayı itibariyle dolar bazında yüzde 24 olarak gerçekleşen reel faiz, Türk Lirası bazında ancak yüzde 4.9 oldu. Geçen yıl temmuzda yüzde 17.56 olan nominal faizden, bu yılın temmuzundaki yüzde 12.06'lık enflasyon etkisi arındırıldığında reel faizin yüzde 4.9 olduğu bulundu. TL bazında reel faiz ocakta yüzde 11.3, şubatta yüzde 8.9, martta yüzde 9.8, nisanda yüzde 8.6, mayısta yüzde 7.3, haziranda ise yüzde 7.2 düzeyinde oluşmuştu.

Enflasyon ve Dolar Değişimine Göre Reel Faiz (%)

Ocak Şubat Mart Nisan Mayıs Haziran Temmuz

2007 Faiz 20,36 18,85 19,81 19,10 18,81 18,52 17,56

2008 Enf. 8,17 9,10 9,15 9,66 10,74 10,61 12,06

2008 $ Artışı -17,57 -14,53 -12,15 -4,32 -6,36 -6,65 -5,16

Reel Faiz(1) 11,27 8,94 9,77 8,61 7,29 7,15 4,90

Reel Faiz(2) 46,01 39,05 36,38 24,48 26,88 26,96 23,96

(1) Enflasyona göre

(2) Dolar değişimine göre



Yabancıların kar transferleri (Milyon Dolar)

Doğrudan Portföy

Yatırımlar Yatırımları Toplam



1992 155 267 422

1993 253 164 417

1994 112 731 843

1995 312 981 1293

1996 207 896 1103

1997 203 915 1118

1998 328 1269 1597

1999 313 1041 1354

2000 279 1734 2013

2001 309 1947 2256

2002 401 2244 2645

2003 643 2616 3259

2004 1043 2905 3948

2005 1051 3326 4377

2006 1168 3463 4631

2007 2193 3735 5928

2008(6 Aylık) 1882 2090 3972

sampolyon
13-08-2008, 13:55
Cari açık 55 milyara gidiyor

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

12.08.2008 - 00:08

Merkez Bankası tarafından geçen hafta sonu açıklanan verilere göre cari işlemler dengesi haziran ayında 5 milyar 591 milyon dolar açık verdi. Bu, cari dengenin şimdiye kadar bir ayda verdiği en büyük açık. Haziran sonu itibariyle oluşan 45 milyar 771 milyon dolarlık yıllık açık da, şimdiye kadarki en büyük yıllık açık. Yani, cari açıkta aylık bazda da, yıllık bazda da rekorlar kırarak ilerliyoruz. Nereye kadar mı, işte onu kimse bilmiyor; ama yine de bazı tahminler yapmak elbette mümkün.

2008 yılına 39 milyar dolarlık açık hedefiyle başladıktan kısa bir süre sonra açığın bu düzeyde tutulmasının mümkün olamayacağı anlaşılmıştı. Çünkü, 2007 açığı 38 milyar dolara yakındı ve bir yandan değerli Türk parası yüzünden hız kesmeyen ithalat, bir yandan da hiç hesapta olmayan bir biçimde yükselen enerji fiyatları, döviz giderimize yeni rekorlar kırdırıyordu. 2008 açığı için önce 45 milyar dolardan söz edilmeye başlandı, daha sonra resmi olmamakla birlikte hedef 50 milyar dolara revize edildi. Ancak, 50 milyar dolarlık revize beklenti bile iyimser kaldı. Haziran sonundaki 45.8 milyar dolarlık yıllık açık, 50 milyarın da aşılacağını gösteriyor. Merkez Bankası'nın beklenti anketinde de ilk kez 50 milyar dolarlık eşik geride kaldı. Ağustos ayının ilk beklenti anketinde cari açık 50.3 milyar dolar olarak tahmin edildi. Temmuzun ikinci anketinde yıllık tahmin 49 milyar dolardı, yani tam 1.3 milyar dolarlık bir değişim oldu.

İlk altı ayda verdiğimiz 27.3 milyar dolarlık açığı ve genel gidişatı dikkate alırsak, 2008 yılı cari açığının geniş bir marjda 50-55 milyar dolar arasında, daha dar bir marjda ise 53-55 milyar dolar arasında gerçekleşeceğini söyleyebiliriz.

Cari açık böylesine rekorlar kırarak artarken, finansman yapısındaki hızlı değişim de dikkat çekiyor. Daha önce de zaman zaman dile getirdiğimiz gibi, cari açığın finansman kalemlerinde yabancıların getirdiği dövizin payı düşüyor. Doğrudan yatırımlar 12.5 milyar dolardan 7.6 milyar dolara geriledi. Yabancılar, geçen yılın ilk yarısında devlet iç borçlanma senetlerine 4.4 milyar dolarlık yatırım yapmışlardı, bu yıl ise 780 milyon dolarlık çıkış oldu. Yabancıların kamu kağıtlarında son aylarda alıma döndüklerini, mayıs ve haziranda sırasıyla 316 milyon ve 1.2 milyar dolarlık alım yaptıklarını, ancak özellikle mart ve nisandaki çıkışların etkisiyle altı ayın toplamında 780 milyon dolarlık bir çıkış olduğunu belirtelim. Hisse senedine yapılan net yatırım ise 2.6 milyar dolardan 2.8 milyar dolara yükseldi.

Cari açığın finansmanını bankalar ve reel sektör üstlendi, götürüyor. Bankaların sağladığı krediler 779 milyon dolardan 7.9 milyar dolara fırladı. Reel sektörün sağladığı krediler ise 15.1 milyar dolardan 22.3 milyar dolara çıktı. Ucuz döviz, iştah kabartıyor ve öyle görünüyor ki gelecekte de kabartmaya devam edecek. Açık pozisyona dönük tüm uyarılara karşın dış krediden vazgeçmek kolay olmayacak.

Cari açığın tek başına pek önemli olmadığı, GSYH içindeki paya bakmak gerektiği dile getirilir hep, doğrudur. Peki, her ay rekor kırarak artan ve yılın tümünde 55 milyar dolara doğru giden açık, GSYH içinde ne kadar yer tutacak? Bu soruya yanıt verebilmek için önce GSYH'nin 2008 yılında hangi düzeyde oluşabileceğini tahmin etmek gerekiyor. Bu da yarınki yazının konusu...

sampolyon
13-08-2008, 13:55
Cari açığın GSYH'ye oranı yüzde 6.8

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

13.08.2008 - 09:10

Bu köşede dün cari açığın rekorlar kırarak arttığından ve 2008 yılı sonunda 55 milyar dolara ulaşabileceğinden söz ettikten sonra, GSYH içindeki paya bakmak gerektiğini, bunun için de önce GSYH'yi tahmin etmek durumunda olduğumuzu vurgulamıştık. Milli gelir hesapları değiştiği, baz yılı yenilendiği için 2008 için öngörülen rakamlar da çok farklı artık. Bu yüzden, en son veriler ışığında 2008 GSYH'sini biz hesaplayalım, tahmin etmeye çalışalım istedik.

Yıllık programda, 2008'de GSYH'nin cari fiyatlarla yüzde 10.8 artması öngörülüyordu; bu oranın yüzde 5.5'i üretim artışından, yüzde 5'i de deflatör, yani yıllık ortalama fiyat artışından kaynaklanacaktı. Üretim artışı, bir başka ifadeyle sabit fiyatlarla GSYH artışı hedefi, bir süre önce yüzde 5.5'ten yüzde 4.5'e revize edildi. Deflatörün ise yüzde 5'te kalmayacağı açık. Yılsonu enflasyon hedefinin yüzde 4'ten son olarak yüzde 10.6'ya revize edildiği bir dönemde, deflatör de değişecek ve daha yukarıda oluşacak. Temmuz sonundaki verilere göre, yılın kalan döneminde fiyatlar hiç artmazsa 2008 deflatörü yüzde 9.5 olacak, son beş aydaki fiyat artışı geçen yılın aynı aylarındaki düzeyde gerçekleşirse, bu kez deflatör yüzde 10.8'e çıkacak. Makul olan oran, yüzde 10.8, üstelik bu bile iyimser sayılabilir.

Geçen yılın, yeni seriye göre 856.4 milyar YTL olan GSYH'sini yüzde 4.5 üretim artışı ve yüzde 10.8 deflatörle büyüttüğümüzde cari artış yüzde 15.8 oluyor ve bulacağımız 2008 GSYH'si 992 milyar YTL'ye ulaşıyor. Üretim artışı, yani sabit fiyatlarla büyüme yüzde 4.5'ten farklı gerçekleşirse ya da yıl ortalaması fiyat artışı olan deflatör farklı düzeyde oluşursa, tabii ki 992 milyar YTL'lik rakam da değişecek.

Peki 2008 ortalama dolar kuru ne olacak? 2008 programı yapılırken öngörülen kur 1.3775'ti, oysa yılbaşından bugüne kadarki dönemin ortalaması 1.2211 oldu. Yıl ortalamasında da bu düzeyin pek değişeceğini sanmıyoruz. Dolayısıyla, 2008 ortalama kuru olarak 1.2211'i alabiliriz. Bu durumda, GSYH 2008 yılında 812 milyar dolar olacak.

55 milyar dolarlık cari işlemler açığı ve 812 milyar dolarlık GSYH... Bu verilere göre, cari açığın GSYH'ye oranı yüzde 6.8 düzeyinde oluşacak. 2007 yılındaki 37.7 milyar dolarlık cari açığın, 658 milyar dolarlık GSYH'ye oranı yüzde 5.7 düzeyinde bulunuyordu. Yani mevcut tabloya göre yapılan tahminler, cari açığın GSYH'ye oranının bir puandan fazla büyüyeceğini gösteriyor..

Hazır 2008 için GSYH tahmini yapmışken, bir de kişi başına düşecek geliri tahmin etmeye çalışalım.

Türkiye İstatistik Kurumu, adrese dayalı nüfus kayıt sistemine göre nüfus verilerini en son 31 Aralık 2007 tarihine getirdi. Söz konusu tarihteki nüfusumuz 70.6 milyon kişi. TÜİK, ADNKS'ye göre nüfus projeksiyonlarını henüz yapmadı, dolayısıyla 2008 için öngörülen nüfusu bilmiyoruz. Ancak, Türkiye'deki genel nüfus artış hızını dikkate alarak, bu yılın sonundaki nüfusun yaklaşık 72 milyon, yıl ortası nüfusun da 71.2 milyon dolayında olacağını varsayabiliriz.

Bu yılki GSYH'yi 812 milyar dolar olarak tahmin etmiştik. Buna göre, kişi başına gelir, yıl ortası için 71.2 milyon kabul edilen nüfus dikkate alındığında 11 bin 400 dolara ulaşıyor.

Gerek GSYH, gerekse buna bağlı olarak kişi başına geliri hesaplarken 2008 yılı ortalaması olarak yılbaşından 10 Ağustos'a kadar olan dönemde oluşan 1.2211'lik dolar kurunu esas aldığımızı bir kez daha belirtelim. Bu ortalama, şu anki gidişata göre yıl ortalamasında biraz daha aşağıda oluşabilir. Bu durumda, hem dolar bazında GSYH, hem kişi başına gelir daha yukarıda gerçekleşecek demektir. Ancak, Türk parasının bu yılın ilk yedi ayındaki ortalama itibariyle şimdiye kadarki en değerli konumda bulunduğunu da unutmayalım.

sampolyon
13-08-2008, 13:57
Dar alanda paslaşmalar!

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


11.08.2008 - 08:44

Geçtiğimiz hafta finansal piyasalarda yaşanan en ilginç gelişme, Amerikan Doları'nın hem diğer paralara karşı değer kazanması hem de hammadde fiyatlarının gerileme eğilimi sergilemesi idi. Bu durum gerek mali sektörü gerekse büyük risk taşıyan yatırımcıları kısmen rahatlattı. Aslında aynı gemide olduğunu düşünenler dar alanda paslaşarak piyasaları manipule ettiler ve bu sayede olumsuzluk dozunu kontrol altına alarak bir süre rahatlayacaklarını düşündüler!

Son haftalarda yaşananları hatırlar ve sıralarsak ne dediğimiz daha iyi anlaşılabilir. Önce sermaye piyasalarındaki olumsuz baskıyı kırmak için bazı mali sektör hisselerinin açığa satışına yasak getirildi, petrol fiyatlarındaki yukarı hareketi kırmak amacı ile spekülatif pozisyon tutmalara sopa gösterildi. Bu gelişmeler hisse senetlerini rahatlatarak dipten döndürdü ve petrol başta olmak üzere hammadde fiyatlarını kısmen geriletti. ABD ve AB Merkez bankaları hem durgunluk hem de enflasyon baskısı konusundaki endişelerini dile getirdiler ve kısa vadeli faiz oranlarını değiştirmediler. Bankalar ve büyük oyuncular da bu pasları alıp tribüne yönelik şov yapmaya çalıştılar. AB bölgesindeki durgunluk riskini abartarak hem doların güçlenmesi hem de hammaddelerin gerilemesi yönünde kullanmaya çalıştılar.

Merkez bankaları, denetleyici ve düzenleyici kurumlar, hazineler, bankalar ve büyük oyuncular el ele vererek günü kurtarmaya çalıştılar, finansal piyasaları yapay bir şekilde yönlendirdiler. Başka bir deyişle savundukları serbest piyasa anlayışını bir kez daha iğfal etmekten çekinmediler... Belli ki kendi çıkarları her şeyin üstünde imiş!..

Salt ekonomik açıdan baktığımızda benim mantığım mevcut durumun kalıcı olmayacağını söylüyor. Durgunluk riski söz konusu olduğunda ABD ekonomisinin AB'ye göre çok daha kırılgan olduğunu düşünüyorum, zira sermayenin tabana yaygınlık oranındaki devasa farklılığı görmezden gelemiyorum. Ayrıca AB'deki enflasyon baskısının görece daha düşük, reel faiz avantajının ise daha büyük olduğunu görüyorum. Bu koşullarda doların Euro'ya karşı değerlenmesi ancak ve ancak geçici bir düzeltme olabilir.

Ayrıca ABD Merkez Bankası'nın da aktif kalitesinin dramatik bir şekilde düştüğünü, düşmeye devam edeceğini, sonuçta doların herşeye karşı değer kaybetme adayı olduğunu tahmin ediyorum. Federal rezerve piyasaya verdiği likidite karşılığı aldığı teminatları çeşitlendirerek aktif kalitesini düşürdü; ABD Hazinesi'nin ise yarı özel iki büyük ipotek kurumuna sınırsız kefil oluşu, durgunluğun gelirleri üzerindeki etkisi gibi faktörler nedeniyle kredi itibarı hızlı bir şekilde erimeye başladı; Bu durum otomatik olarak hazine kağıdı karşılığı piyasaya sürülen dolarların değerini de sarsmaya başladı. AB'de ise şimdilik böyle bir durum söz konusu değil.

ABD ve AB durgunluğa girdi ise küresel talep daralabilir ve bu durum hammadde fiyatlarını da geriletebilir. Fakat mali sektörde yaşanan ve yaşanacak kayıplar nedeniyle sistemik risk anormal düzeylere çıkar. Bu durumda riskten kaçınmak, likit kalmak veya sistem dışı tercihlere yönelmek gibi eğilimler ön plana çıkar, sermaye piyasalarının daha yoğun bir şekilde satış baskısı altında kalması, altının sistem dışı bir alternatif olarak yükselmesi; diğer, hammadde fiyatlarının yüksek şiddette dalgalanması gibi eğilimler yaşanabilirdi! Fakat zaten bugün yaşananlar, bunların gerçekleşmemesi veya ötelenmesi adına temel ilkelerin tüketilmesinden kaynaklanmıştı!

Büyük oyuncular ve bankalar uzunca bir süredir hem piyasaları yönlendiriyor hem de sorumluları yönetiyorlar. 11 Eylül 2001 sonrasında yöneten-yönetilen arasındaki ilişki terse döndü. 2008 yılı başından doların kayıplarını geri alması ve buna bağlı olarak hammadde fiyatlarının gerileyerek enflasyonist beklentilerin yeniden olumlulaşması için çaba harcıyorlar. Ancak bu sayede kısa vadeli faiz oranlarının düşük seviyelerde kalabileceğini ve bilanço yıpranmasının sınırlı olabileceğini biliyorlar... Hesabın tutabilmesi için zorunlu ve gerekli bir şart daha var, geniş kesimler nezdinde şüpheli duruma düşülmemesi, olup bitenin normal ve sıradan gelişmeler imiş gibi pazarlanması...

Uzun süredir küresel dengesizliklerin çok büyük ve mevcut eğilimlerin sürdürülemez olduğunu iddia ediyoruz. İki alternatif var: Ya sistemik çöküşle sonlanacak herşeyin değer yitirdiği bir deflasyonist kaos, ya da günü kurtarmak ve sorunları ağırlaştırmak pahasına enflasyonist durgunluk. Bu ikisinin arasında bir orta yol ise maalesef mümkün değil. Piyasaları, daha önce yaptıkları büyük hatalar nedeniyle yapay olarak yönlendirmek zorunda kalanlar sanal olarak böyle bir olasılık varmış gibi durumu idare etmeye çalışıyor. Diyelim ki dolar değerlendi ve hammadde fiyatları bir miktar daha geriledi, bu süreçte yaşanan durgunluk, bilançoları etkilemeyecek mi? Batık bankaları kurtarmak için piyasaya sürülen likidite, enflasyon baskısı üretmeyecek mi?

Küresel düzeyde genel durum süratle daha kötüye gidiyor; özellikle kendilerini küreselci olarak tanımlayanların evdeki hesabı çarşıya uymuyor. Ulus-devlet kimliğini koruyarak kurallı bir serbest piyasadan yana olan Asya ve Latin Amerika ile diğerleri arasındaki farklılık, ilk grup lehine ve diğerleri aleyhine büyüyor. Kendi kazdığı kuyuya düşenler ise çırpındıkça daha derine doğru ilerliyor, hareket yeteneği daralıyor. Gerek ABD, gerekse dolar, 1980'li ve 1990'lı yıllarda olduğu gibi belirsizliğin arttığı dönemlerin güvenli limanı olmaktan çıktı, tam aksine çözümsüz sorunların odağı haline geldi...

sampolyon
13-08-2008, 13:57
Filler tepişir, otlar ezilir!

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


13.08.2008 - 09:08

Ekonomik yapı kırılganlaşıp yapısal sorunlar ağırlaştıkça, hesapta olmayan siyasi gelişmelerin gerek geniş kitleler gerekse finansal piyasalar üzerindeki etkisi de büyük oluyor. Yalnızca son on yıl içinde yaşanan bu nitelikteki örneklere bakmak bile içinde bulunduğumuz koşulların ciddiyetini anlamak için yeterli. Örneğin 1998 yılında yaşanan Rusya krizi sonrasında, ABD daha sonra Büyük Ortadoğu Projesi olarak tanımladığı denizaşırı operasyona girişmese bugünkü sosyo-ekonomik koşullar nasıl olurdu? Veya Rusya kriz yerine Batı'dan gelen yardımı kabul ederek küreselcilere teslim olsa daha sonra yaşanacak gelişmeler daha farklı olabilirdi!

Rusya'nın Güney Osetya'nın işgalini bahane ederek Gürcistan'a girmesi de bundan sonra yaşancak gelişmeler ve tarihin akışı açısından önemli olabilir; Kafkaslar'ın arka bahçe olarak kalmasını garantileyecek hamleler birbirini takip edebilir. ABD'nin başını çektiği Batı'nın bunlara tepki vermesi veya vermemesi hem güç dengelerini ve beklentileri farklılaştırır hem de ekonomik ve finansal gelişmeleri etkiler. Artan kırılganlık nedeniyle önceliklerini uzun vadeden kısa vadeye, siyasetten ekonomiye çeviren ABD'nin olası tercih değişikliği veya aynı çizgide devam etmesi zaman içinde herşeyin değişmesi ile sonlanabilir. Bu çok ciddi bir belirsizlik durumudur; zira tercih yüksek düzeyli finansal kırılganlık ve kamuoyu desteğinin yetersizliği nedeniyle mümkün olmaz ise bölgesel ve küresel düzeyde jeopolitik dengeler değişir ve herşeyi etkiler; tercih değişir ise bölgede artan tansiyon ekonomik ve finansal kırılganlığı tırmandırarak çok ciddi kayıpları gündeme getirebilir. Bölgemizde yaşanacak gelişmelerin Türkiye'yi de etkilemesi kaçınılmaz olur.

Gürcistan'da yaşanan gelişmelerin zamanlama açısından tesadüf olduğunu düşünmek ve ciddi bir sıkıntı yaratmadan çözüleceğini düşünmek pek gerçekçi görünmüyor. 11 Eylül 2001 sonrasında ABD'nin duyurduğu yeni strateji, altı ay sonra Rusya tarafından da açıklanmıştı. Önleyici saldırı. Objektif olmak gerekir ise ABD'nin Irak'ta ne yaptığını sorgulamayanların Rusya'yı eleştirme hakkı olabilir mi? Saddam nasıl ABD'nin tuzağına düştü ise, Saakaşvili de aynı şekilde NATO'ya girmenin önündeki engelleri aşmak için acele ederek oyuna geldi, Rusya'nın istediği zamanda aradığı bahaneyi üretti.

Bu saatten sonra Ermenistan veya Irak'taki olası gelişmeler Batı'nın görmek istediği çizgide olabilir mi" Olması için harcanması gereken enerjinin maliyeti ne olur ve başarı şansı var mıdır? Yaşanacak gelişmeler Kafkaslar'da Batı'nın etki alanını daraltacak ise bu durum Türkiye'yi nasıl etkiler ve yabancı sermayenin bakış açısı nasıl değişir? Enerji fiyatları düşmeye ve dolar güçlenmeye devam eder mi? Türkiye, yapısal sorunlarını çözebilir ve cari açığını aşağı çekebilir mi?..

Yukarıdakine benzer soruların sayısını artırmak mümkün, fakat yanıtlar belli değil, zira ortaya çıkacak sonuca göre herşey kısmen veya tamamen değişecek. Filler tepişecek, otlar ezilecek; dış güçlere bağımlı olanlar ot olmaktan kurtulamayacak. Asıl önemlisi bu kadar önemli ve hayati bir gelişmeyi finansal piyasalar hem görmezden gelecek hem de medyanın desteği ile başkalarının görmesini ve bu nedenle beklentilerin bozulmasını engellemeye çalışacak. Başka bir deyişle masal dinlemeye devam edeceğiz...

sampolyon
13-08-2008, 14:01
Kur

Gündüz FINDIKÇIOĞLU / GLOBAL BAKIŞ
findikciog@tskb.com.tr

12.08.2008 - 00:15

Dört-altı hafta sürecek bir tür diziye başlıyorum: Kur, faiz, hisse senedi, petrol, diğer emtia ve strateji. Kura bir göz atalım. Öncelikle, kur deyince nominal dolar-TL paritesini almamak lazım. Alınacaksa sepet bazında (Euro + dolar) bakmak gerekiyor. Ve tabii TERK (tartılı efektif reel kur) olarak ele almak uygun. Ancak, TERK teorik bir iddia oluşturmuyor ve baz yılına göre TERK'in gösterdiği değerlenme değişebiliyor. Nominal kuru aldığımız takdirde dolar-TL paritesinde 2004 Mayıs-2008 Temmuz döneminde oynaklık marjı TL'de şöyle: Mayıs 2004 tarihinde 1.417'den başlıyor, Haziran 2006'da 1.694 kapanışı görüyor ve 2008 yazında yine aşağıda. Yaklaşık 1.4 ile 1.2 arasında ağırlıklı olarak geziniyor, ama arada bandı aştığı oluyor. Euro-dolar paritesine bakarsak aynı dönemde 1.1945'den başladığı, 2005 kasımında 1.1668'i gördüğü, 2006 yılını 1.202li seviyelerde hafif dalgalarla geçirdiği, Temmuz 2007'e 1.36 seviyesinde girdiği ve kriz başladıktan sonra hızla yukarı gittiği görülüyor. Son 5 yıla yakın dönemde dolar-TL 1.4 ile 1.2 arasında sayılabilecek bir band içinde (genellikle) hareket ederken, Euro-dolar paritesi 1.2 ile 1.6 arasında seyretmiş sayılabilir çünkü TL'nin 2006'da gördiği 1.600'ün üstündeki değerler kalıcı olmadı. Ancak, Euro-dolar paritesi uzun süredir 1.6'ya yakın seyrediyor. Euro 1999 yılında tedavüle girdiği zaman ilk kaydedilen parite 1.18 iken, Kasım 2000'de 0.84 bile görülüyor. Dokuzbuçuk yıllık sürede Euro-dolar kuru kabaca 0.84 ile 1.60 arasında oynamış denebilir. Neredeyse tam iki katı.

Tarihi volatilite grafiğine ve değerlerine bakarsak 50 günlük hareketli ortalamalara göre dolar-TL kurunun daha yüksek volatilite gösterdiği doğru. Sadece, geçen yıl mortgage kaynaklı kriz başladıktan sonra Euro-dolar kurunun volatilitesi de artarak, dolar-TL volatilitesine yaklaşmış durumda. Euro-dolar volatilitesi h‰l‰ daha düşük olsa da, tarihi volatiliteler son 12 ayda birbirine yakın sayılabilir. Mart 2003 Irak savaşı sırasında 1.700'ü geçen kur, bir de Haziran 2006'da bu noktaya yaklaşmış. Ancak Kemal Derviş, Nisan 2001'de görevine başladıktan sonraki dönemde nominal dolar kuru neredeyse aynı kalmış denebilir. TL, Euro karşısında da 2003 başındaki seviyesinde, nominal olarak.

Daha ilginci grafikte gördüğünüz gibi TL cinsi bono faizlerinin (bileşik, gösterge kağıt, piyasa faizi) tarihi volatilitesi kurdan çok daha yüksek. Faiz kur oynaklığına karşı bir araç ise, kendi oynaklığının kurdan daha fazla olması da ilginç. Sadece bu bile faizin başka amaçlara yönelik bir araç da olabildiğini ve/veya başka değişkenler tarafından içsel olarak belirlenmeye açık olduğunu gösteriyor olabilir. Yani bono faizleri dönem boyunca hayli içsel (endogenous) kalmış ve tam bir politika enstrümanı olma özelliğine kavuşması için gereken sisteme dışsal (exogenous) bir değişken olamamış.

Reel kurun bir denge değeri olup olmadığı konusuna haftaya değineceğim. Bu hafta nominal kur ve kur volatilitesine hafifçe değinmiş olduk. Dış ticaret açığına çare olarak TL'nin değer kaybetmesi gerektiği sürekli ortaya atılan bir iddia. Ancak, sadece euro ve dolar gibi güçlü iki paranın son 9 yıldaki seyrine bakmak bile şunu düşündürmüyor mu? Bu paralar neredeyse iki misline varan oranda değer kazanıp kaybetmiş. Benzer bir maksimum nominal kur hareketi dolar-TL'de olsaydı, 2001 sonrası paritenin 1.700'ü değil, 2.500'ü aşmış olması gerekirdi. Bu kadar geniş aralıkta dalgalanmanın getireceği sorunlara değinmeksizin, şu basit soruyu sorabiliriz: Bir gün Euro alanına dahil olup Euro'yu para birimi olarak benimseyecek durumda olursak, kur hareketlerine ve paramızın aşırı değer kazanıp ihracatımızı zorlaştırmasına karşı korunma altında mı olacağız, yoksa tam tersi mi olacak? Euro-dolar paritesi 1999 sonrası 0.85-1.60 arasında değişmişken bu ekonomiler kura bağlı gelişen ve kur dalgasına orantılı enflasyon, büyüme ve dış ticaret şokları yaşadılar mı? Yaşadıkları şoklar en çok kurla mı alakalı?

sampolyon
13-08-2008, 14:03
Cari açıkta hükümetin hiç mi suçu yok!

Oğuz BÜKTEL / DETAY ANALİZ
oguzbuktel@gmail.com

12.08.2008 - 00:18

Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, geçen hafta yaptığı açıklamada IMF programının, Türkiye'de cari açık sorununu çözmediğine dikkat çekerek, 'tam aksine cari açık, IMF programının bir yan ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Yüksek tüketim ve yatırım harcamaları cari açığı artırmıştır' demiş. Dediklerine katılmamak elde değil, Kemal Derviş zamanında uygulamaya konulan ve sonrasında AKP hükümeti tarafından da önemli ölçüde başarıyla sürdürülen programda ana hedef, Türkiye'nin bütçe dinamiklerini kontrol ederek borç dinamiklerini sürdürülebilir noktaya getirmek, enflasyonu düşürmek ve ödemeler dengesi finansmanında sıkıntı çıkmasını engellemekti. Özellikle Maliye politikaları alanında hükümetin gösterdiği üstün performans, Merkez Bankası performansı ve global piyasalardaki olumlu gelişmelerle de desteklenince 2001-2006 yılları arasında olumlu sonuçlar ortaya çıkmıştı:

- ortalama yüzde 7-7.5 büyüyen, YTL'nin değerlenmesi sayesinde dolar bazında büyüme hızı daha da dramatik noktalara gelen (ve hükümetin en önemli propaganda kaynağı olarak kullanılan) bir ekonomi,

- Yıllar sonra tek hanelere indirilen enflasyon,

- Hızla düşen faizler ve düzelen borç dinamikleri,

- Değişen döviz kur rejimi sonrasında ihracatçıların rekabet edebilmek için daha fazla ithal hammadde kullanması, dünya enerji ve emtia fiyatlarında görülen artış, hızlı büyümenin tüketime yansıması sonucunda patlayan bir cari açık,

- Patlayan cari açığa rağmen finansmanda çekilmeyen zorluklar,

Son iki yılda ise gerek global sıkıntılar, gerekse de yurtiçinde artan/artırılan politik sıkıntılar ile birlikte ekonomide büyüme hızının küçülmesi, artan enflasyon ve daha da yükselerek gündeme oturan cari açık başlıca sıkıntılarımız oldu. Devlet Bakanımız Mehmet Şimşek son 7-8 yılda Türkiye ekonomisini en yakından takip eden bir ekonomist olarak bu konuları herkesten iyi bilir, bu nedenle de yaptığı tespitler doğrudur. Ancak hükümetin, Sayın Başbakan başta olmak üzere, elde edilen başarıları ve programı sahiplenirken, bu programın belki de doğal bir sonucu olan cari açık sorununda sorumluluktan sıyrılmak istemesi yanlış olandır. Ve belki de eğer bu sorunun tespiti dünya ekonomisinin parlak yıllarının yaşandığı dönemde yapılıp ileriye dönük önlemler alınabilseydi, belki bugün sorunu çözmüş olmayacaktık, ama sorunun çözümü yolunda çalışmaya 3-4 yıl önce başlamış olacaktık. O dönemde Devlet Bakanı Mehmet Şimşek hükümette değil, dışarıdan bir uzman ekonomist olarak görüş ve eleştirilerini yazma konumundaydı. Zaten göreve ilk geldiğinde yoğunlaştığı konuların başında Türkiye'de yapılması gerekli mikroekonomik reformların gelmesi, sorunun tespit ve çözümü konusunda ne derece bilinçli olduğunun bir göstergesiydi. Ancak sanıyoruz, bir ekonomist olarak doğruların hayata geçirilmesi önerileri, bir siyasetçi olarak Türkiye'nin hükümet, Meclis, yasama ve uygulama konularında oldukça ciddi zorluklarla karşılaşmakta.

Yazımızı Merrill Lynch ekonomisti olarak Mehmet Şimşek'in yazdığı iki rapordan yorumsuz alıntıyla tamamlıyoruz: (8.7.2004 tarihli ML raporu); "2001 sonrası etkileyici ekonomik performans asıl olarak güçlü Maliye ve para politikaları sonucu gerçekleşmiştir... Ancak global ekonomik şartların daha az destekleyici olduğu bir dönemde Şubat 2005'te bitecek olan IMF stand-by anlaşmasının yenilenmesi gerekmektedir."

(1.7.2005 tarihli ML raporu); "Yıl sonu cari açık tahmini olan 18.2 milyar dolarlık cari açıktaki bozulma (milli gelirin yüzde 5'i) önemli bir sorundur... Piyasalar bu sorunu; 1) Finansman kalitesindeki düzelme, 2) Büyük özelleştirme beklentileri 3) Global likidite şartlarının destekleyici olması gibi nedenlerle görmezden geliyorlar."

Bu raporlara bakıldığında yapılan tespitlerin doğruluğunu görmek mümkün. Ancak o tarihten bu yana pek mesafe katedemediğimiz de ortada. Dün (Pazartesi) NTV/CNBC-e'de katıldığı TV programında verdiği cevaplarla aslında sorunun tespiti konusunda bundan 3-4 yıl öncesinden farklı bir noktada olmadığını görteren Mehmet Şimşek'in başarısını ise hükümetin ve siyasetin içinde olmanın önüne serdiği zorlukları ne derece aşabildiği gösterecek.

sampolyon
13-08-2008, 14:06
Yakınmak

Gazi ERÇEL / ERÇEL'in GÖZÜYLE


13.08.2008 - 09:11

Son günlerde ekonomiden sorumlu bakanların yakınmaları arttı. Hem bakan olacaksınız, hem de eleştiri dozunu artıracaksınız. Haklı olsalar bile normal bir davranış olduğunu söylemek güç.

Bakanlar Kurulu'nun eski adını hatırlayalım. İcra Vekilleri Heyeti. İsmi üzerinde, vekiller (bakanlar) oraya icra etmek üzere seçilirler. Bakanların görevi, kendilerini ilgilendiren konularda gerekeni yapmaktır. Yapamadıkları, ya da başvekil de dahil diğer vekilleri ikna edemedikleri zaman, doğru olan onları eleştirmek yerine istifa etmektir.

Öğrenilmiş çaresizlik

Şimdi bakıyoruz, dış ticaretten sorumlu bakan, döviz kuru ve faiz konularında yıllardır söylediklerini tekrarlıyor. Hazineden sorumlu bakan ise IMF'yi eleştirerek, cari açığın IMF politikalarının bir ürünü olduğunu söylüyor. Bu saptamaların bir çoğunun doğru olduğuna hiç kuşku yok.

Doğruyu gözlemlemişler, öğrenmişler, ancak çaresizler. Bir şey yapamıyorlar. Adeta "öğrenilmiş çaresizliğin" örneklerini sergiliyorlar.

Dış Ticaretten Sorumlu Bakan, "Türk Lirası'nın değer kazanması için yapısal bir neden yok" diyor. Haklı. Türkiye ne ihracat fazlası veren, ne dış borcu düşük ve ne de kırılganlıkları olmayan bir ülke değil. Enflasyonu da ticari partnerlerine kıyasla yüksek.

YTL'nin değerlenmesinin nedenine bakınca, sayın bakan hatayı Merkez Bankası'nın döviz ve faiz politikalarında buluyor.

Ve işte burada haklılığını yitiriyor. Sayın bakan, "döviz kuru rejimi hükümet ve Merkez Bankası ile birlikte kararlaştırılır" gerçeğini dikkate almıyor. Merkez Bankası'nın Yasasında bu hüküm aynen var. Hükümet karar verir de, döviz kuru rejimi "tam dalgalı" değil de "idare edilebilir" dalgalı haline getirilince, YTL'nin değer kazanması sürecinin azalacağı konusuna değinmiyor.

Eleştirdiği faiz düzeyinin ise bir para politikası aracı olduğunu unutuyor. Para politikası da yine hükümet ile beraber belirlenir ve bir koordinasyon içinde yürür. Tüm dünyada uygulama böyledir. Merkez Bankası bağımsızlığının en önemli koşullarından birisi, "emir almadan" hükümet ile uyumlu bir tarzda çalışmaktır.

Dolayısıyla, hükümet para politikası stratejisinin çizimine katkıda bulunan ve vizyonunu çizen bir konumdadır. Enflasyon hedeflemesine dayalı para politikası yerine, parasal göstergelere ya da döviz kuruna bağlı politika seçeneklerinden birisini uygulamak isterse, faiz ikinci planda kalır.

Seçim yapıldıktan sonra ise merkez bankaları uygulamada bağımsızdırlar. Uygulamalarını, bir bakan olarak eleştirmek bu bakımdan hiç de etik değildir.

Tabii bizde geçmiş dokuz yılda döviz ve para politikasının seçimi ve çizimi IMF'nin elinde olması nedeniyle, hükümetin katkısı oldukça düşüktü. Hükümetin ve giderek bakanların para ve döviz politikalarına müdahale etme olanakları kısıtlıydı.

Ancak bu gerçek, bakanlara, döviz ve para politikasını kamuoyu önünde sürekli eleştirmelerine olanak vermez. Bir bakanın Merkez Bankası'na yükleneyim derken, kendi hükümetini hedeflemesinin doğuracağı siyasi sonuçları iyi tartması gerekir.

Şimdi IMF yok. Bakanlar, konuları Bakanlar Kurulu'na götürürler. Tartışırlar. Haklılarsa ve de başbakan kabul ederse politikalar değişir. Değişen politikanın tüm sorumluluğunu da bakanlar kurulu "müteselsilen" üstlenir. Yok, mevcut politikalar devam etsin kararı çıkarsa, kamuoyunda yıllardır tekrarlanan eleştirilerin kesilmesi gerekir.

Cari açık eleştirisi

Hazine'den Sorumlu Bakan ise "Türkiye'nin yüksek cari açığı IMF programının bir yan ürünüdür" diyor. Hem haklı, hem haksız. IMF'nin önerdiği döviz kuru rejiminden kaynaklanan cari işlemler açığının bu denli kırılganlık yaratacağı yıllardır söylendi, durdu. Çözüm yolları önerildi. Ancak öneriler konusunda hükümet güçlü adım atmadı, ya da atamadı. Ağırlaşan enerji faturasını azaltmaya ilişkin kısa ve orta vadeli önlemler uygulamaya konulmadı.

Cari açığın nedenleri arasında yer alan, yüksek büyüme hızına dayalı iç tasarruf eksikliği ve döviz kuru rejimi konusunda da siyasiler bir şey yapmadı. Kısa vadede memnundular. Ama yıllar geçip orta dönem, kısa dönem olunca gerçek bütün çıplaklığı ile ortaya çıktı.

Şimdi eleştiri yerine, "neler yapılabilir" konusuna eğilmek ve belirlenecek önlemleri de hemen uygulamak gerekiyor. Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren buna çabalıyor işte. Yakınmadan, geçmişi eleştirmeden ve hükümetin hatalarını kamuoyu ile paylaşmadan görevini sürdürüyor.

sampolyon
13-08-2008, 14:08
Resmi Enflasyon yüzde 6,6, Halkın Enflasyonu Yüzde 25'in ÜzerindeYıllık bazda yüzde 12’yi gören enflasyonun Ramazan ve okul açılışlarına denk gelen Eylül’de ve izleyen aylarda hız kesmesi pek beklenmemeli ve yıl sonuna doğru yıllık bazda enflasyonun yüzde 18-20 bandına dayanması sürpriz sayılmamalı.

BİA Haber Merkezi - İstanbul

04 Ağustos 2008, Pazartesi


Mustafa SÖNMEZ - mustafasnmz@hotmail.com

Temmuz ayında gerçekleşen yüzde 0,58’lik tüketici fiyat artışı ile birlikte son yedi ayın tüketici enflasyonu yüzde 6,6’yı buldu. Ancak, ortalama vatandaşların kullandığı maddelerde bu ortalamanın çok üstünde tüketici enflasyonu yaşanıyor.

Temmuz’daki ortalamayı elektrik fiyatları tırmandırdı. Haziranda yapılan zamlarla temmuz enflasyonu fırladı ve elektriğin yedi aylık artışı yüzde 42’yi aştı. Ağustosta da doğalgazın etkisi görülecek.

Gıda maddelerine bakıldığında yedi ayda mercimeğin fiyatının yüzde 103’ü, pirincin yüzde 60'ı, bulgur ve ayçiçek yağının fiyatlarının yedi ayda yüzde 50’nin üstünde artarak ortalama olan 6,6 yı çok geride bıraktıkları görülüyor.

Madde Son 7 aylık artış

Mercimek 103,1
Limon 66,0
Pirinç 60,3
Bulgur 50,4
Ayçiçek Yağı 50,0
Kuru Fasulye 39,9
Tavuk Eti 30,2
Ekmek 26,5
Balık 26,3
Makarna 23,8
Elma 21,3
Nohut 20,8
Su 16,8
Buğday Unu 14,7
Patates 13,1
Toz Şeker 12,2
Kesme Şeker 11,2
Margarin 11,1
Salça 10,8
Çay 8,5
Dana Eti 8,3
Zeytin 7,7
GENEL 6,6

Konut harcamalarında, elekrikteki büyük sıçramanın ardından yedi ayda doğalgazdaki artışın yüzde 18’i bulduğu görülüyor. Kira artışları da yüzde 6,6 lık ortalamayı geride bırakmış durumda.

Madde Son 7 aylık artış

Kira 7,3
Elektrik 42,8
Doğalgaz 18,0
Tüp 9,7
Kömür 10,2
GENEL 6,6

Alt ve orta gelir gruplarının bütçelerinin önemli bir kısmını tutan ulaştırma ve haberleşmede de önemli artışlar söz konusu. Son yedi ayda gerçekleşen yüzde 6,6 tüketici enflasyonuna karşılık, vapur ücretleri yüzde 48, mazot yüzde 26, benzin yüzde 15, dolmuş ücreti yüzde 14, telefon görüşme ücreti de yüzde 12 artmış durumda.

Madde Son 7 aylık artış

Vapur Ücreti Şehir Hatları 48,2
Mazot 26,4
Tren Ücreti Şehirlerarası 23,9
Otobüs Ücreti Şehirlerarası 16,3
Benzin 14,6
Dolmuş Ücreti 13,9
Telefon Görüşme Ücreti (Şehiriçi) 12,3
Metro Ücreti 12,1
Belediye Otobüs Ücreti 10,6
Tren Ücreti Banliyo 10,5
Telefon Görüşme Ücreti (Şehirlerarası) 9,8
LPG 9,4
Taksi Ücreti 7,3
GENEL 6,6

Yıllık bazda yüzde 12’yi gören enflasyonun Ramazan ve okul açılışlarına denk gelen Eylül’de ve izleyen aylarda hız kesmesi pek beklenmemeli ve yıl sonuna doğru yıllık bazda enflasyonun yüzde 18-20 bandına dayanması sürpriz sayılmamalı.(MS/EÜ)

sampolyon
13-08-2008, 14:09
Alarm: Döviz Açığı 46 Milyar Dolara Yaklaştı...Giderek derinleşen cari açığın daha yıl ortasında Haziran itibariyle 46 milyar dolara yaklaşması, Aralık itibariyle tahmin edilen 50 milyar dolar açık tahminlerini şimdiden kadük bırakıyor.

BİA Haber Merkezi - İstanbul

08 Ağustos 2008, Cuma


Mustafa SÖNMEZ - mustafasnmz@hotmail.com

Türkiye ekonomisinin yumuşak karnı ödemeler dengesi, hızlı bir biçimde açığını büyütüyor ve Haziran ayı itibariyle yıllık bazda döviz açığı rekor düzeye ulaşarak 46 milyar dolara yaklaştı.



Mayıs ayı itibariyle döviz açığındaki büyüme yüzde 5,7 oranında artış gösterdi.

Döviz açığının büyümesinde, dış ticaret açığı, özellikle enerji ithalatının faturası önemli bir rol oynuyor.
Cari açığa 6 aylık dönemler itibariyle bakıldığında, yılın ilk yarısında, geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 42 oranında artarak 19,2 milyar dolardan 27 milyar 347 milyon dolara yükseldiği görülüyor.

Cari açık Haziran ayında da yüzde 78,2 oranında artarak 5 milyar 591 milyon dolara çıktı.

Haziran ayında cari açık, geçen yılın aynı ayıyla karşılaştırıldığında yüzde 78,2 oranında artarak 3,1 milyar dolardan 5,6 milyar dolara yükseldi.

Alt kalemler itibariyle incelendiğinde, bu yılın Haziran ayında bir önceki yılın aynı ayına oranla ödemeler dengesindeki dış ticaret açığı yüzde 63 artarak 6,3 milyar dolara yükseldi.

Finansman dış borçlanma ile...

Döviz açığının finansmanında doğrudan yabancı sermaye girişi ve portföy yatırımlarının payı geriliyor, buna karşılık, özellikle reel sektörün yaptığı dış borçlanmalarla dış kredilerin payı artıyor.

Doğrudan yatırımlar kaleminde 2008 yılının ilk yarısında gerçekleşen net sermaye girişi, bir önceki yılın ilk yarısına oranla yaklaşık yüzde 47 azalarak 5,9 milyar dolar net giriş gerçekleşti.

2007 yılının Ocak-Haziran döneminde yaklaşık 6 milyar Dolar net sermaye girişi olan portföy yatırımlarında 2008 yılının aynı döneminde 1,6 milyar dolar tutarında net giriş gerçekleşti.

Buna karşılık, büyük kısmı sanayi ve hizmet şirketlerinden oluşan 250 firmanın dış borçlanması sürdü ve borçlanma miktarı 6 ayda yüzde 36,5 artarak 17,5 milyar ABD doları oldu.

Özel reel sektörün, 270 milyar dolara tırmanan dış borç stoku içindeki payı yüzde 65’lerden yüzde 70 bandına sıçrıyor. Bu önemli bir riskin üstelenilmesi demek.

Sürdürülen yüksek faiz- düşük kur politikası, cari açığın derinleşmesini getirirken, yerli üretime ve istihdama büyük darbeler vurmaya da devam ediyor.

Dış kaynak girişini ve kurun düşük seyrini sağlamak için uygulanan yüksek reel faiz politikası, bütçe kaynaklarının daha çok rantiyelere akmasına yol açarken, faiz düzeyinin yüksekliği ekonomide durgunluğu ve işsizliği büyültüyor.

Giderek derinleşen cari açığın daha yıl ortasında Haziran itibariyle 46 milyar dolara yaklaşması, Aralık itibariyle tahmin edilen 50 milyar dolar açık tahminlerini şimdiden kadük bırakıyor.

Bu hızla, cari açığın 50-55 milyar dolar bandına sıçrayarak, Türkiye’yi dünyanın en riskli ülkelerinden biri durumuna getireceği söylenebilir.(MS/EZÖ)

sampolyon
13-08-2008, 16:06
TERCÜMAN gazetesi yazıları
12 Ağustos 2008 Salı

Cari açığın maliyetini gelecek nesiller ödeyecek

IMF dahil uluslar arası kuruluşlar da artık cari işlemler açığının, Türkiye için en büyük risk olduğunu telaffuz etmeye başladı. Hükümet üyelerinin de cari açık konusunda endişeli oldukları anlaşılıyor. Ancak aynı hükümet üyeleri beklentileri yönetmek için , finanse edildiği sürece cari açığın önemli olmayacağını söylüyorlar. Türkiye de ithalat ve ihracat farkından doğan dış ticaret açığının bir kısmı turizm gelirleriyle, işçi dövizleriyle, yurt dışı müteahhitlik gelirleri ile karşılanıyor... Geriye döviz gelir ve döviz giderleri farkı olarak cari açık kalıyor. Başka bir ifade ile, cari açık bir ülkenin döviz kaybını gösteriyor.



AKP iktidarında bu sene dahil, toplam 234.8 milyar dolar dış ticaret açığı oluştu. Bu açığın bir kısmı yukarıda saydığımız gelirlerle karşılandı. Geriye 164.6 milyar dolar cari açık kaldı. Yani Türkiye'nin AKP iktidarında 164.4 milyar döviz kaybı oldu.

1) Cari açığın İki nedeni var...

Birisi büyümede iç tasarrufların yetersiz olması ,
Diğeri de milli paranın aşırı değer kazanmasıdır .

2007 ve 2008 yıllarında büyüme oranları 2006 yılının altına düştü. Buna rağmen cari açık ikiye katlandı. Demek ki cari açığın tek nedeni , Kurun düşük olması yani YTL'nin aşırı değer kazanmasıdır.

Merkez Bankası reel kur endeksine göre, 2002 yılı ile 2008 arasında döviz kurları yüzde 40 dolayında değerlendi.

7 Ağustos 2008 günü , Financial Times'ta "Türk lirası dolara karşı yüzde 45.5 değer kazandı. Halbuki paritenin korunması için doların yüzde 53.7 oranında yükselmesi gerekirdi" şeklinde yazdı.

Dalgalı kur sistemi çalışmadığı için , döviz kuru dengesi oluşmadı.

Çünkü içeride faiz oranı yüzde 20, dışarıda yüzde 5'tir. Bunun için Türkiye'ye kısa vadeli sermaye giriyor. Giren sıcak para fırsatçı sermaye ve özel sektörün dış borçlanması, cari açıktan fazla olduğu için, döviz arzı artıyor. Kur baskı altında kalıyor. Sonuçta değerli YTL ( yani düşük kur) nedeniyle ithal edilen mal ve hizmetler, içeride üretilen mal ve hizmetlerden daha ucuza geliyor.Örneğin iş adamı içerideki iplik fabrikasını kapatıyor. İthalat yapıyor. Bu yolla işçi derdinden de kurtulmuş oluyor. Sonuçta, üretimin yapısı değişti.. İthalata dayalı bir üretim yapısı oluştu.

Türkiye bu yapıdan kurtulmazsa, cari açığın altında kalır. Kurtulması için bir geçiş dönemi içinde aşırı değerli YTL'den kurtulması gerekir. Kur artarsa özel sektörün toplam 172 milyar dolar tutan dış borcunun maliyeti de artar.

2) Geleceğimizi ipotek altına aldı

Cari açığın finansmanı, sıcak para, spekülatif sermaye girişi ve dış borçla yapılmıştır. Sıcak para da ne zaman gideceği belli olmayan kısa vadeli dış borç demektir.

Sıcak para ekonomide kırılganlığı artırmıştır. Bu nedenle Borsa dünyanın en kırılgan borsasıdır.

Türkiye'nin kısa vadeli dış borç stoku 55 milyar dolara çıkmıştır. Özel sektörün toplam dış borç stoku 72 milyar dolardır. Kur artışı olursa, özel sektör dış borç ödemekte zorlanacaktır.

Türkiye dış borcu için yüksek faiz ödemektedir.

Düşük kurla ithal malı kullananların kullandıkları bu ithal mallarının düşük kur kadar olan kısmını toplum ödemektedir.

sampolyon
13-08-2008, 16:08
TERCÜMAN gazetesi yazıları
13 Ağustos 2008 Çarşamba

Türkiye'yi tanımayan ekonomiyi yönetemez

DEVLET Bakanı, IMF ile görüşmelerin sürdüğünü, büyük olasılıkla, kaynak kullanmaya gerek olmayan “İhtiyatı stand -by” yapılacağını açıkladı. İhtiyati standa-by'ın tek farkı Türkiye sıkışırsa kaynak kullanacak.

Şimdiye kadar yapılan tüm stand-by'lar, istikrar sorunu ve başta Türkiye’nin kaynak ihtiyacından yapılmıştı. Şimdi ekonomide istikrar varsa ve bakanın söylediği gibi kaynağa ihtiyaç yoksa, IMF'ye neden ihtiyaç var ? Türkiye yarım asırdır IMF'nin gölgesinde yaşıyor. Bu güne kadar , ekonomide herhangi bir şekilde bir yapısal çözüm önermedi .. Böyle bir öneri yapması için, Türk ekonomisini, insan faktörünü, toplumun yapısını bilmesi gerekir.

Ekonomide temel sorun olan ekonomik istikrar ve sosyal refah sorunun IMF'yi ilgilendirmez. Bu güne kadar uygulanan politikalar istikrar getirmedi. AKP'nin sosyal refah yaklaşımı zaten yoktur. IMF ise hâlâ “Türkiye’nin Çıpa'ya ihtiyacı var” diyor.

Ne yapmalıyız?

KÜRESEL ekonomik sorunlar da, tüm dünyada endişe yaratıyor. Ancak cari açık ve dış borç sorunu tamamıyla iktidarın ve ortağı IMF'nin başarısızlığından ileri gelmektedir..

Öte yandan Kısa dönemde, kriz riskini önlemek gerekir. Bunun için de cari açık ve dış borç sorununu çözmek gerekir. Piyasalardaki aşırı dalgalanmayı önlemek gerekir.

Orta ve uzun dönemde , üretimi dışa bağımlı olmaktan kurtarmak gerekir. İstihdama dayalı üretim şekline geçmek gerekir. Uzun dönemli bir “yapısal dönüşüm programı” yapmak gerekir. Kamu ve özel sektör arasındaki dengeyi kurmak gerekir. Bunun için sosyal fayda yaratan mal ve hizmetleri devletin yapması gerekir. Doğal tekellerin, altyapının özelleştirilmesinden vazgeçmek gerekir.

Piyasa da oligopol yapıları önlemek ve aynı zamanda TOKİ gibi özel sektöre karşı haksız rekabet yaratan kamu kurumlarını gerçek işlevine çekmek gerekir. Piyasa da haksız rekabet yaratan, ihalelerde ve kamu hizmetlerinin özel sektöre yaptırılmasında yolsuzlukları, adam kayırmaları önlemek gerekir.

Finans ve reel sektör dengesi

KAMUDA, merkezi devlet ve mahalli idareler arasında, yetki ve sorumluluğu yeniden belirlemek gerekir.

Finans sektörü ile reel sektör arasında, teşvik sistemi ve vergileri kullanarak yeniden denge sağlamak gerekir.

Ulusal sermayeye de yabancı sermaye kadar imkan sağlayarak , yabancı sermaye lehine ortaya çıkan haksız rekabeti önlemek gerekir.

Altı ay veya bir yıllık bir geçiş dönemi içinde, dalgalı kur sisteminden kontrollü kur sistemine geçmek gerekir. Bu yolla gerçekçi kura dönerek, ihracatta rekabet imkânı sağlanacak ve cari açık önlenecektir. Aynı zamanda üretim dışa bağımlı olmaktan kurtulacaktır. Kısa dönemde faiz dışı fazla uygulaması da değişmelidir. Zira, iç ve dış borç anapara ödemeleri ve yeni borçlanma bütçe dışında kaldığı için, faiz dışı bütçe fazlası borç stokunu kontrol edemiyor. Borçlanmak Hazine’nin nakit ihtiyacına göre yapılıyor.

Özelleştirme geliri yanlış kullanıldı

ÖZELLEŞTİRME gelirlerinden yalnızca Telekom bütçeye gelir kaydedildi. Diğerleri Hazine’de fon hesabında tutuluyor. Bu fondan KÖYDES’ ve AKP’li belediyelere kaynak aktarılıyor. Belediyeleri uzun vadeli borçlandırıyor. Merkezi devlet bütçeden yapması gereken hizmetlerin bir kısmını bu belediyelere yaptırıyor. Faiz dışı bütçe fazlası yerine “En az kamu açığı” gibi yeni çözümler getirmeliyiz. Genel olarak ta kendimize özgün politikalar üretmeliyiz.
Örneğin artık “İktisadi büyüme” yerine, eğitim düzeyinde, sağlık imkânlarında, kültürel yapıda gelişmeleri, kişiler ve bölgeler arası gelir dağılımında iyileşmeyi de içeren “İktisadi gelişme”yi hedef almalıyız.

İstikrar politika araçlarında, IMF reçetelerini atıp, ekonomik ve sosyal yapıya uyan politikalar geliştirmeliyiz.

Borç sorununa kalıcı çözüm bulmalıyız ..

Kamu net borç stoku hesabı yanlıştır. Yanıltıcıdır. Piyasaya, özel sektöre yanlış sinyal veriyor. Siyasi istismarlara neden oluyor. Kaldırılmalıdır.
Bağımsız bir borç idaresi kurumu oluşturulup, borç yönetimi bu kuruma verilmelidir. Bu kuruma her yıl Bütçe Kanunu ile sınırlı borçlanma yetkisi verilmelidir. Borçlanma yetkisi ile birlikte mutlak borç stokunu geçmeyecek kadar da bütçeden ödenek aktarılmalıdır.

observer
13-08-2008, 20:26
cari açık patlamaya hazır bir bomba bu ülkede.
pimi de yabancı sıcak paranın elinde.
muhtemelen politik olarak kendi istemedikleri yönde gelişmeler oluştuğunda pimi çekecekler.
bu durumun oluşmaması için ise tek şart Türkiye'deki bütün değer ve varlıkların bir bir yabancıya devri olacak.
malesef işin özü bu.
gerisi kendimizi kandırmak...

sampolyon
13-08-2008, 20:43
cari açık patlamaya hazır bir bomba bu ülkede.
pimi de yabancı sıcak paranın elinde.
muhtemelen politik olarak kendi istemedikleri yönde gelişmeler oluştuğunda pimi çekecekler.
bu durumun oluşmaması için ise tek şart Türkiye'deki bütün değer ve varlıkların bir bir yabancıya devri olacak.
malesef işin özü bu.
gerisi kendimizi kandırmak...

Bu ülkede faizler yüksek deyince bazı arkadaşlar verimlilikten bahsediyorlar.Yüksek teknoloji ürünü yatırım malı ithal edilmiyorki,ara malı ve hammadde ithal ediliyor.Yaptığınız analiz çok doğru.Ekonominin kuralları çalışsa 100 kere devaluasyon olması gerekirdi.Yarasa gibi emiyorlar.

bourbon
13-08-2008, 22:28
cari açık patlamaya hazır bir bomba bu ülkede.
pimi de yabancı sıcak paranın elinde.
muhtemelen politik olarak kendi istemedikleri yönde gelişmeler oluştuğunda pimi çekecekler.
bu durumun oluşmaması için ise tek şart Türkiye'deki bütün değer ve varlıkların bir bir yabancıya devri olacak.
malesef işin özü bu.
gerisi kendimizi kandırmak...

ekonomık savaslar ıste bu..
dedıgınız gıbı,hoslarına gıtmeyen ulusal 1-2 polıtıka uretelım, 2 kez enter tusuna basarak borsa faız kur dan oluşan üçkagıt ekonomımızı felc ederler..(Osman Altug hocam bunu yıllar once okulda soyler,borsanın bana verdıgı ılk heyecanla ınanmazdım)

sampolyon
13-08-2008, 23:05
2009'da birçok şirket ağır darbe yiyecek
Siyasi belirsizlik AKP'ye verilen hazine yardımlarının kesilmesiyle sona erdi. Peki ya ekonomik belirsizlik?
12 Ağustos 2008 / 11:53Eyüp Can'ın yorumu

"Askeri darbe, yargı darbesi, siyasi darbe" derken esas darbeyi unuttuk.
Tamam uzun bir süredir yakamızdan düşmeyen siyasi belirsizlik geçen hafta AKP'ye verilen hazine yardımlarının kesilmesi cezasıyla sona erdi.
Peki ya ekonomik belirsizlik?
Maalesef hem küresel hem de ulusal anlamda ekonomi çift yönlü bıçak sırtında.
Daha da vahimi şimdiye kadar büyüme ile enflasyon arasında sıkışan ekonomi son veriler ışığında iki cephede birden mağlup olmuşa benziyor. Yıllar sonra enflasyon çift haneli.
Buna karşılık büyüme rakamları ise hiç iç açıcı değil.
Elbette bu çift taraflı darbenin enerji-emtia ve gıda fiyatlarındaki hızlı artıştan dolayı bir açıklaması var.
Fakat sonuç değişmiyor. Finans piyasalarıyla birlikte reel sektör de ekonomik anlamda darbe üstüne darbe yiyor.
Tamam sorun sadece Türkiye ile sınırlı değil, iyi ama AKP iktidara geldiğinden bu yana beş yıl arka arkaya yakalanan büyüleyici büyüme rakamları ve tek haneli enflasyon da tek başına Türkiye kaynaklı değildi.
Ama 5 yıllık başarılı performansın kredisi bence çok haklı olarak AKP hükümetine verildi.
Peki şimdi içerde ve dışarıda işler kötüye giderken faturayı sadece dış konjonktüre mi keseceğiz? Yok mu AKP Hükümeti'nin bir kabahati?
Parti kapatılmadığı için artık açık açık konuşabiliriz. Bence saymakla bitmez. Fakat en önemli kabahat, AKP iktidarı temelleri 2002'de Kemal Derviş tarafından atılan miadı 2005 yılında dolan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı'nın üzerine yeni bir ekonomik program koyamadı.
Derviş adı üstünde kriz sonrası 3 yıllık bir "geçiş programı" hazırladı.
Allah'ı var AKP Hükümeti üç yıl boyunca bu programı IMF eşliğinde makro ekonomik reformlarla destekleyerek başarıyla uyguladı.
Fakat iktidar dünyada yaşanan likidite bolluğunun hep aynı şekilde süreceği hayaline kapılıp bir türlü kendi damgasını vuracağı bir ekonomik program hazırlamadı.
2006 ve 2007 yılı uluslararası konjonktür lehimizeyken günü kurtarmanın ötesine geçmeyen ekonomi politikalarıyla berhava edildi. Derken arka arkaya yaşanan siyasi krizlerle 2008'in ortasına geldik.
Açıkçası yeni ekonomi politikaları üretmek konusunda işimiz düne göre çok daha zor. Fakat imkansız değil.
Faiz-döviz aksında bıçak kemiğe dayanmış bile olsa tek başına faiz-döviz eksenli tartışmalarla bir yere varamayız.
Hükümetin her şeyden önce ekonominin belkemiğini oluşturan güven ortamını yeniden sağlamak adına somut adımlar atması gerekiyor.
Siyasi kutuplaşmanın ülkeyi nereye götürdüğü ortada.
Hükümet hiç değilse rasyonel davranma kapasitesi daha yüksek ekonominin aktörleri ile bir araya gelse. Kısa-orta ve uzun vadede neler yapılabileceğini siyasi ya da kişisel beklentileri aşarak konuşabilse...
Siyaset üzerinden sağlayamadığı toplumsal konsensüsü tıpkı 1. AKP iktidarının ilk yıllarında olduğu gibi ekonomi üzerinden denese. Çek vadelerinin 30 aya kadar çıktığı bir ortamda, enflasyonu daha fazla azdırmadan iç piyasanın açılması ve büyümenin yaratıcı formüllerini arasa...
İnanın ülkenin hem siyasi hem de ekonomik iklimi değişir.
Değilse perakende sektörünün duayenlerinden Abdullah Kiğılı'nın dediği gibi "2009'da birçok şirketin ağır darbeler yiyerek kapasite azaltması kaçınılmaz."
"İhracata dayalı büyüme politikası" mevcut para politikası yüzünden kırılan rekorlara rağmen iflas etmeye mahkum.
Bu arada "iç piyasada yaprak kımıldamıyor lafı" giderek bir metafor olmaktan çıkıyor. Sanayi Bakanı Zafer Çağlayan'ın yaptırdığı bir çalışmaya göre Türkiye'de bakkaldan holdinge 2 milyona yakın şirket varmış.
Sıkı durun, tüm bu şirketlerin toplam cirosunun sadece yüzde 7'si ihracattan, yüzde 93'ü ise iç piyasadan geliyormuş.
Dedim ya özellikle iç piyasada bıçak kemiğe dayandı.
Hükümetin ekonomide acil bir eylem planı hazırlaması kaçınılmaz.
Minik bir katkı olması sadedinden iç tüketimin artırılması bağlamında farklı kesimlerden 5 ayrı görüşü tartışılması dileğiyle ilgilenenlerin dikkatine sunuyorum.

Nurettin Özdebir / Ankara Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı
Uzun süren siyasi belirsizlikler bize çok kan kaybettirdi bu iç tüketime de yansıdı. Çok hızlı bir biçimde bankacılık sektörü başta küçük üreticiler olmak üzere finansman desteğini artırmalı. Sanayi Bakanımız piyasada yaşanan nakit sıkışıklığının bir ölçüde giderilmesi için imalatçı esnaf ve sanatkara yönelik sıfır faizli bir kredi desteği programı başlattı. Bunu eksik bırakırsanız sadece yaraya merhem sürmüş olursunuz, daha uzun soluklu planlar yapılmalı. İstihdamın üzerindeki yükler kaldırılmalı, finansman sorunu nefes aldıracak şekilde çözülmeli. Tüketiciler de sorunlu, çok fazla kredi çektiler bankalardan. Artık gündem ekonomi olmalı, insanlara moral verecek çalışmalar yapılmalı..

Doç Dr. Gökhan Karabulut / İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi
İç tüketimin artması için talep genişletici politikalar yaratılmalı. Vergi indirimleri ve maaş artışları söz konusu olmalı. Kamunun kendisi de geniş alımlara gidebilir. Bu konu aslında tamamen paylaşımla ilgili. GSMH iç tüketime yönelik artacaksa ücretli kesimin daha fazla pay alması gerekir. GSMH iç tüketim değil de verimlilik yoluyla artırılmak istenirse çalışan kesim baskılanır, özel sektör daha rahat bir durum yakalar. İkisi arasındaki fark aslında "enflasyon mu, işsizlik mi?" sorusuna indirgenebilir. İç tüketim enflasyonu, verimlilik de işsizliği tetikler. Tabii ki sosyal anlamda hayata olumlu yansıyacak ve insanları mutlu edece olan yolu seçmek gerekir.

Prof . Dr. Kaya ARDIÇ /İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi
İç tüketimi artırıcı politikalar yerine enflasyon oranımızı korumak ve daha da düşürmek için çalışmalıyız. Enflasyonun düşürülmesi için çok bedeller ödedik. Hükümet de bu konuda belirli, tutarlı ve özgün bir program oluşturamadı. Tabii uzun süren siyasi belirsizliğin de etkisi var bunda. Ama iç tüketimi artırmak çok kolaydır, ÖTV'yi KDV'yi azaltırsınız, memura yüzde 2 gibi komik rakamlar yerine yüzde 10 verirsiniz, kredileri artırırsınız, iç tüketim patlar. Ama o zaman enflasyonun düşürülmesi için yıllardır verdiğimiz mücadeleyi çöpe atarsınız. 2001'den sonra hem enflasyon düşmüştü hem de iç tüketim artmıştı ama bu dünyanın o dönemki genel konjonktürü yüzünden oldu. Uluslararası finans çevrelerinin risk iştahı şimdi çok az seviyede. Yani bir yandan iç tüketim artsın bir yandan enflasyon düşsün derseniz olmaz. Bence büyüme için özveriye devam etmeliyiz.

Masum Türker / Eski Ekonomi Bakanı
İç tüketimi artıracak çalışmalar yapılmalıdır ancak bu kredileri politikası ile değil gelir politikası ile yapılmalıdır. İşçiye memura vereceğiniz zamlar enflasyon üzerinde olmalıdır. Çiftçiye vereceğiniz kredilerde bekleme olmamalıdır. Bu süreç sadece tüketimi artırmaz üretimi de artırır, stokları da artırır. Ancak bu politikada ithalatı kontrol edecek ciddi bir çalışma yapmazsanız enflasyonun artmasına engel olmak zor olur. Aslında tüketimin artmasında hedef ulusal üretimin de artması olmalıdır. Kur faiz dengesini de gözden geçirmek gerek. Bu dengede hazinenin borçlanma gereksinimini azaltarak baskılanan döviz kurunun reel değere ulaşmasını sağlamakla olur. Bu durumda hem enflasyon artmaz hem de büyüme sağlanır.

Abdullah Kiğılı / Kiğılı Giyim
İç tüketimi artırmak bugünün ekonomisinde çok zor. Her geçen gün tüketiciler daha da zor duruma düşüyor, gelirleri artmıyor. Yakın zamanda elektrik ve diğer enerji alanında büyük zamlar da eklenince iç tüketimin artması hayal oldu. Evet, enflasyon düştü ama iç tüketim gittikçe azalıyor. Ve hükümet ciddi bir planlama yapmazsa bu böyle gideceğe benziyor. 2009 yılında piyasada ciddi sarsıntılar bekliyoruz. Sonumuz hiç de iyi görünmüyor. 2009'da birçok şirketin ağır darbeler yiyerek kapasite azaltacağını düşünüyorum. Asında durumu siyasal iktidar daha iyi biliyor, ama ciddi kararlar alma konusunda çok geri bir durum var. Cumhurbaşkanlığı seçimi, kapatma davası, Ergenekon Soruşturması derken iyice dibe vurduk. Büyüme hızımız da düştü. Enflasyon hedefinin tutması zaten mümkün değil. İnsanların geliri artmazsa ülke ekonomisi gerilemeden kurtulamaz.

sampolyon
20-08-2008, 23:58
Dolar inecek mi, çıkacak mı?

Erdoğan Alkın / ODAK'TAN


20.08.2008 - 09:44

Sanayicilerimiz geçenlerde sevgili dostumuz Sayın Bakan Çağlayan'a "kurlar yükselmezse fabrikaların anahtarlarını devlete teslim edeceğiz" demişler. Bir günlük ihracat boykotu da cabası. Tabii bu durumdan o da şikayetçi ama yapılacak fazla bir şey olmadığı da belli. Kurları emir kumandayla yükseltmek mümkün değil. Öte yandan faizleri yine emir kumandayla düşürerek kurları yükseltme girişimleri hem çok riskli, hem de beklenen sonucu verip vermeyeceği belli değil. Ama borçlanmayı zora sokup enflasyonu hızlandıracağı ayan beyan belli. Üstelik dış ticaret ve dolayısıyla cari işlemler açığının çok büyük kısmı petrol fiyatlarındaki olağanüstü artıştan kaynakladığına göre, yükselen kurlar ihracatçıya ve ucuz ithalatın haksız rekabetine maruz sanayiciye yarasa bile, döviz açığını kapatmaya pek yardımcı olmayacak.

Tabii burada akla gelen bir soruyu hemen yanıtlamak lazım: Bir ülke devletiyle, şirketleriyle, halkıyla neden kendi ulusal parasını bırakıp da birikimlerini döviz olarak değerlendirir, hesabını kitabını dövizle yapar ve dövizle borçlanır? Cevabı belli: Çünkü sık sık ekonomik ve siyasal kriz içine düşüldüğünden ulusal paraya bel bağlayanlar hep hüsrana uğruyorlar. Oysa ulusal para ile işlem yapmak uzun dönemde her zaman dövizden daha rasyonel. Ancak krizlerin yarattığı kısa dönemli telaşlar, uzun dönemli rasyonelliğe fırsat vermiyor. Ayrıca sıkıntılı dönemlerde dövizle borçlanmanın daha ucuz olduğu da unutulmasın.

Ancak bizim gibi cari açığı bir hayli büyük olan ülkelerde, dövize bu kadar bağlanmak, muhtemel bir krizin tetikleyicisi olabiliyor. Fakat bugün dünya ve ülke ekonomisindeki riskler yüzünden ne devleti, ne de milleti döviz tutkusundan vazgeçirmek mümkün değil. Mesela şu ara birçok ülke dolardan nasıl kaçarım diye düşünürken bizde harıl harıl dolar alan da mebzul, dolarla borçlanan da... Geçmişte olup bitenler hatırlanınca bu eğilimi kınamak da haksızlık olur.

Şu ara dolara yatırım yapanların yüreğine su serpmek veya ilerisi için ikazda bulunmak üzere gelecek hakkında kehanette bulunmak çok zor. Çünkü "yükselmeye başlayacak" diyenlerin de, "1000'lere kadar düşecek" ahkamını kesenlerin de ilerde mahçup olma ihtimalleri var. Onun için en iyisi, teselli makamından yüksek sesle tartışmak. Ama eğer dolar yükselirse ve yükselmeye devam da ederse şimdi dolar almayanların dizlerini dövmesi, yok tam tersine 1000'lere kadar düşmesi halinde dolarlarından bir türlü vazgeçmeyenlerin pişmanlık krizleri geçirmeleri kaçınılmazdır.

Aslında döviz kuru, parite filan gibi konuları artık bildiğimiz iktisat mantığı içinde tartışmak adeta imkansız hale geldi. Çünkü denetimsiz kalıp ipini koparan finansal piyasaların dünya ekonomisinin başına ne dertler açtığı ortada. Şimdilik faizlerle oynayarak, zaman zaman parayı sıkıp bollaştırarak yumuşatılmaya çalışılan kriz, pekala dünya çapında bir resesyona dönüşebilir. Ama şu ara hükümetlerin ve merkez bankalarının elinde faiz ve nakitten başka kumanda aleti yok. Tabii bu aletler de şaşkın piyasalara ne kadar kumanda edebilirse.

sampolyon
20-08-2008, 23:59
Zor günlerin ayak sesleri...

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


20.08.2008 - 09:47

Kredi kartlarından alınan aidatlar ve bu yolla kullanılan kredilere uygulanan faizler belli aralıklarla sorun olarak kamuoyuna yansıyor. Yetkililer, bankacılık sektörünün de baskısı ile bu durumu sorun olarak görmüyor ve çözüm aramıyor; fakat kredi kartı müşterilerinden gelen şikayetlerin ve mağdurların sayısı artmaya devam ediyor. Biz bu konunun ciddi bir sorun olduğunu ileride büyük istikrarsızlık üretecek potansiyeli bünyesinde taşıdığını düşünüyoruz; Bu sebeple öncelikle buzdağının görünen kısmı yerine kökenine inilmesinin yararlı olacağına inanıyoruz.

Hangi ülke olur ise olsun ortalama vatandaşın genel durumundaki eğilim, mali sektörü ve kamu dengesi ile tüm ekonominin aynasıdır. Eğer vatandaşın durumu kötüye gidiyor ise bu da tüm sektörleri aynı yönde etkiler. Türkiye'de olduğu gibi vatandaşın durumu kötüye giderken bazı kesimler iyiye gidiyor gibi görünüyor ve gösteriliyor ise bu durum kalıcı olamaz ve normal sayılamaz. Asıl önemlisi sorun olmadığını iddia edenlere itibar edilemez.

Kağıt üzerinde gelir yaratarak kendisini olduğundan farklı göstermek veya bugün için gizli kalması gerekli amaçlar ile aldığı borcu geri ödeyemeyecek olanlara kaynak kullandırmak bankacılık değildir; Böyle bir davranışın serbest piyasa anlayışında da yeri yoktur. Ayrıca gelirinin azalacağı bilinen kişilere tüketim amaçlı kaynak kullandırmak, olumsuzluk ortaya çıkmasın diye borcu borçla çevirerek müşterinin sorununu iyice büyütmek sonunda sahip olduğu herşeye el koyarak söz konusu kişinin yaşama hakkını elinden almak bankacılık açısından etik değildir.

2002 yılı sonrasında bankacılık sektörümüzde gözlenen eğilimler sağlıklı ve sürdürülebilir nitelikte değildir; Böyle olduğu için bilançolardaki göreceli güçlenmenin kalıcı olmayacağı gerçeği bir sorun olarak hesaba katılmalıdır. Banka sayısının azaltılması ve bu sayede ileride muhtemel haksız rekabetin giderilmesi, özkaynak ihtiyacının nakit enjeksiyonu ile giderilmesi gerekiyordu; fakat bunlar yapılmadı ve zamana yaygın çözüm anlayışı benimsendi. Asıl önemlisi bunun geçici de olsa mümkün kılınabilmesi için yabancı kaynağa bağımlılığı artıracak bir ekonomik program uygulaması söz konusu oldu. Finansal piyasalar manipüle edildi ve bu sayede faaliyet dışı gelirler yaratıldı; faaliyet gelirlerini artırmak için de tüketicilerin cebine hortum döşendi. Vatandaşın azalan gelirinden hem bankalar ve yabancı sermaye hem de kamu ve fiyatı yükselen zorunlu ihtiyaç maddesi üreticileri pay almaya başladı. Bunun mümkün olması ve işler düzeliyormuş gibi görünmesi için vatandaşa geliri ile geri ödeyemeyeceği borçlar verildi. Bu sayede bankaların faaliyet gelirleri, kamunun vergi gelirleri artıyormuş, ekonomi canlanıyormuş gibi göründü. Sürdürülebilir olmayan herşeyin ileride ciddi sıkıntılar olarak karşımıza çıkacağı gerçeği gözlerden uzak tutuldu.

Bugün için bankalarımız kredi kartı aidatlarından ve kredi kartından kullanılan kredilerden alınan fahiş faizlerden vazgeçemiyor, normalleşemiyor. Çünkü vazgeçtiği gün, veya dış borç alamadığı için müşterisine borcunu yeni borçlarla ödeme şansı tanıyamadığı ya da müşterinin işini kaybettiği gün herşeyin açığa çıkacağını biliyorlar. Bankacılık Düzenleme Kurumu, Merkez Bankası veya MASAK gibi kurumlar yanı sıra hükümette o günün geciktirilmesi için her şeyi yapıyor: Bu büyük sorunu sorun olarak görmezden geliyor ve vatandaşı suistimal etmeye devam ediyorlar. Hatta yargı kararlarının gereğini yapmayarak anayasal suç işlemeyi bile göze alıyorlar. Fakat ne yapılır ise yapılsın o gün yaklaşıyor ve ötelenmesi imkansızlaşıyor; ayak sesleri ABD'den AB'den her yerden geliyor... Müşterisinin, velinimetinin yokedilmesine bilinçli veya bilinçsiz ses çıkarmayanlar, bindikleri dalı kestiklerini anladıklarında, bir şeyleri düzeltme veya geri getirme şansı pek olmayacak. Biraz düşünmek lazım; çaresiz duruma düştüğü için suça yönelenleri bu duruma düşürüp dolaylı olarak azmettirenler kimler?..

sampolyon
21-08-2008, 00:00
Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

15.08.2008 - 08:44

Artık eğilim tartışma götürmeyecek kadar belirgin bir biçimde ortaya çıktı. Ne zamanki kur geriliyor, vatandaş dövize hücum ediyor; tersi olduğunda, yani kur yükseldiğinde ise anında dövizden kaçış yaşanıyor.

Daha önce de bir kaç kez hazırladığımız grafiği bu kez temmuz sonunun rakamlarıyla yeniden oluşturduk. Grafikte de çok açık biçimde görüldüğü gibi, dolar kuru ve döviz tevdiat hesapları, adeta yengeç gibi bir eğri çiziyor. Özellikle temmuz ayının son üç haftasında eğilim çok çarpıcı; dolar kuru hızla aşağı iniyor, döviz hesapları ise ters yönde gelişerek hızla artış gösteriyor. Bu eğilim, yılbaşından beri böyle. Döviz hesaplarının, kura çok bağlı olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor. Öyle ki, bazı tarihlerde, kur ve Dş eğrisi birleşiyor. Örneğin, 1 Şubat'ta, 29 Şubat'ta, 23 Mayıs'ta ve son olarak 4 Temmuz'da. Bu tarihlerde ya dolar kuru düştüğü için vatandaş anında dövize yöneliyor ya da kur yükseldiği için tasarruf sahibi hemen dövizden çıkma eğilimi içine giriyor.

Döviz tevdiat hesapları geçen yılın sonundan temmuz ayı sonuna kadar olan dönemde 11.6 milyar dolar arttı. Bu artışın 5.1 milyar doları gerçek kişilerin, 6.5 milyar doları ise tüzel kişilerin döviz hesaplarındaki artıştan kaynaklandı. Oransal olarak artış ise çok farklı. Gerçek kişilerin hesaplarında yaklaşık yüzde 8'lik, tüzel kişilerin hesaplarında ise yüzde 23'lük artış oldu.

Türk halkı dövizden vazgeçemiyor, hatta kur biraz gerilediğinde dövize daha da bir hevesle sarılıyor da, peki bu döviz tasarrufundan kazanç sağlayabiliyor mu? Hemen Türkiye İstatistik Kurumu'nun rakamlarına göz atalım.

TÜİK verilerine göre, tasarruflarını dolar olarak değerlendirenler, temmuz ayında yüzde 1.7, euro olarak değerlendirenler ise yüzde 0.30 zarar ettiler. TÜFE'de temmuz ayında gerçekleşen yüzde 0.58'lik artışın etkisi de dikkate alındığında dolardaki zarar yüzde 2.27'yi, eurodaki zarar yüzde 0.87'yi buldu. Son bir yılda ise TÜFE'deki yüzde 12.06'lık artışın etkisi de dikkate alındığında dolara yatırım yapanlar reel olarak yüzde 15.49, euroya yatırım yapanlar yüzde 2.82 zarar ettiler.

Temmuz sonunda 106.4 milyar dolar olan toplam döviz tevdiat hesaplarının 60.3 milyarının dolar cinsi, 44 milyar dolarının euro cinsi (28.1 milyar euro), 2.1 milyar dolarının da diğer dövizlerden oluştuğunu belirtelim.

Tablo çok açık, dövizden para kazanılmıyor. Ama, diğer tablo da çok açık; kur ne zaman düşse vatandaş döviz toplamayı sürdürüyor. Aslında ortada biraz hazin bir tablo var. Vatandaşın topladığı ve taşımayı gönüllü olarak benimsediği bu döviz, ağırlıklı olarak yabancı yatırımcının Türk parası cinsi enstrümanlara yatırım yapmak amacıyla getirdiği döviz. Yabancı döviz bozdurup TL'ye yatırım yapmanın çok karlı olduğunu görmüş durumda ve bunu yıllardır uyguluyor da, biz Türk halkı olarak yanı başımızdaki bu olanağın farkına varamıyor, bir de üstüne üstlük yabancının dövizini gönüllü olarak taşımayı sürdürüyoruz.

sampolyon
21-08-2008, 00:00
Bankalar krediyi kısıyor, daha da kısmaya hazırlanıyor

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

18.08.2008 - 09:04

Merkez Bankası'nın 16 bankanın katılımıyla gerçekleştirdiği banka kredileri eğilim anketi, bankacılık kesiminin kredileri giderek kıstıklarını, bu yılın üçüncü üç aylık döneminde de aynı eğilimin süreceğini gösteriyor. Kredilerdeki bu eğilim, hem işletmelere verilen kredilerde, hem de bireysel kredilerde belirgin biçimde gözlenebiliyor. Bu yılın üçüncü üç ayına ilişkin tek istisna, konut ve taşıt alım kredilerinde. Bu kredilerde biraz gevşeme olacağı tahmin ediliyor.

Merkez Bankası'nın üç ayda bir gerçekleştirdiği banka kredileri eğilim anketine kredi hacminde yüzde 80'den fazla payı bulunan 16 banka katılıyor. Bu bankaların 1'i kamu, 10'u özel, 5'i de yabancı sermayeli bankalardan oluşuyor.

Eksi 5'ten, eksi 42'ye...

Başlık, çok bilinmeyenli denklem gibi oldu; açıklayalım. Geride kalan üç aylık döneme ilişkin olarak bankalar krediler için "çok sıkılaştırıldı, biraz sıkılaştırıldı, temelde aynı kaldı, biraz gevşetildi, çok gevşetildi" seçeneklerinden birini tercih ediyorlar. Sonra bu seçenekler yüzdeye vuruluyor. "Çok sıkılaştırıldı, biraz sıkılaştırıldı" toplamı; "biraz gevşetildi, çok gevşetildi" toplamından çıkarılıyor. Oluşan değer, eğilimi gösteriyor.

İşletmelere verilen krediler için yapılan genel değerlendirmede, söz konusu yöntemle bulunan oran, eksi olmak üzere geçen yılın eylül ayında yüzde 5'ti. Bu oran, aralıkta eksi yüzde 6'ya, martta eksi yüzde 26'ya, son olarak bu yılın haziran ayında eksi yüzde 42'ye düştü. Yani bankalar, işletmelere kredi vermekte inanılmaz bir cimrilik sergiledi.

Son bir yılda küçük ve orta boy işletmelere verilen kredilerle ilgili eğilim eksi 9'dan eksi 42'ye, büyük işletme kredilerindeki eğilim eksi 5'ten eksi 24'e, kısa vadeli kredilerdeki eğilim artı 1'den eksi 23'e, uzun vadeli kredilerdeki eğilim ise eksi 12'den eksi 43'e geriledi. Ancak hemen belirtelim; küçük ve orta boy işletmelere verilen kredilerle uzun vadeli kredilerdeki eğilim, haziranda mart ayına göre biraz iyileşme gösterdi.

Gelecek üç aydan beklenen

Merkez Bankası anketi gelecek üç ay için işletmelere verilen kredilerde nasıl bir tabloya işaret ediyor? Kredilerin genel olarak çok fazla değişmeyeceği gözleniyor, ancak bunu büyük işletmelere verilecek kredilerin sağladığı dikkati çekiyor. Mart ve haziran için genel anlamda eksi 31 ve eksi 32 olan eğilim, büyük işletmelere verilecek kredilerde eksi 7 ve 7 düzeyinde, yani aynı. Ancak, küçük ve orta boy işletme kredilerinin eksi 30'dan 46'ya, kısa vadeli kredilerin eksi 19'dan 24'e, uzun vadeli kredilerin ise eksi 25'ten 28'e gerilemesi bekleniyor.

Bireysel krediler

Merkez Bankası anketi, bireysel kredileri; konut kredileri, taşıt kredileri ve diğer bireysel krediler olmak üzere üç bölümde ele alıyor. Buna göre, geride kalan üç aylık dönemler itibariyle son bir yılda konut alım kredilerindeki eğilim sıfırdan eksi 15'e düştü. Taşıt alım kredilerine ilişkin eğilimin artı 16'dan eksi 16'ya, diğer tüketici kredilerine ilişkin eğilimin de artı 34'ten eksi 7'ye düştüğü dikkati çekti.

Bireysel kredilerde gelecek üç aya ilişkin tablo, biraz daha iyimser görünüyor. Mart ve haziran verileri olarak konut alım kredilerinin eksi 8'den eksi 1'e gerileyeceği, taşıt alım kredileri ile diğer tüketici kredilerinin ise eksi 14'ten eksi 17'ye çıkacağı tahmin ediliyor.

Kredi talebinde durum ne?

Bankaların açtıkları işletmelere dönük krediler ve bireysel kredilerdeki daralma eğilimi çok belirgin. Peki, acaba bu daralma talepteki daralmanın bir sonucu mu? Bu noktada somut bir eğilimden söz etmek zor. İşletmelere verilen kredilerle ilgili olarak son üç aydaki tablo, talebin pek değişmediğini gösteriyor.

Gelecek üç aya ilişkin talep konusunda ise eğilim genellikle negatif yönde gelişiyor. İşletmelere verilen krediler için genel eğilim, mart-haziran dengesi olarak artı 32'den artı 14'e inmiş durumda. Yine artı olmak kaydıyla küçük ve orta boy işletmelerin kredilerindeki eğilim 44'ten 20'ye, büyük işletmelere verilen kredilerdeki eğilim 26'dan 14'e, uzun vadeli kredilerdeki eğilim 44'ten 33'e iniyor. Kısa vadeli kredilere ilgi artıyor ve oran artı 27'den 32'ye çıkıyor.

Bireysel krediye talep az

Merkez Bankası'nın banka kredileri eğilim anketi, bireysel krediye olan talebin ise hızla gerilediğini ortaya koyuyor. Konut alım kredilerinde mart ayında gelecek üç ay için eksi 22 olan kredi talebi oranı, haziranda eksi 28'e düşüyor. Taşıt alım kredilerindeki oran, çok değişmiyor ve eksi 15'ten eksi 12'ye iniyor. Diğer bireysel kredilere olan talebin ise, artıda seyretmekle birlikte çok hızlı bir gerileme göstereceği dikkati çekiyor. Gelecek üç aylık döneme ilişkin eğilimi gösteren ve mart ayında artı 34 olan bu kredilere yönelik talepteki denge, haziranda artı 3'e düşmüş bulunuyor.

sampolyon
21-08-2008, 00:01
Esnafın hali perişan!

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

19.08.2008 - 08:38

Asıl kayıtları Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği tutuyor ve Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi'nde yayımlıyor, Türkiye İstatistik Kurumu da bu gazeteyi tarayarak durumu ortaya koyuyor. Ve karşımıza gelen tablo, kurulan ve kapanan şirketlerde yıllardır neredeyse sabit seyreden bir denge oluştuğunu, esnaf kesiminde ise dengenin her geçen gün biraz daha bozulduğunu gösteriyor.

Şirketler kesiminde kurulan-kapanan dengesi 2004 yılından beri fazla bir değişiklik göstermedi. Hatta, bu yılın ilk yedi ayı, son yılların en olumlu dönemine işaret ediyor. Bu yıl yedi ayda kurulan her 100 şirkete karşılık 17.9 şirket kapandı. Oysa geçen yılın aynı dönemi için kapanan sayısı 18.3 düzeyindeydi. 2001 krizi dönemine gidince ve kıyaslamayı o dönemle yapınca bugünün tablosu hiç de iç açıcı değil yine de. 2000 yılında, kurulan her 100 şirkete karşılık 5.7, 2001'de ise 8.2 şirket kapanmıştı. 2000'de kendini biraz gösteren, 2001'de ise zirveye çıkan krizin reel sektöre şirket kapanması düzeyinde yansımasının daha sonra olabileceğini de kabul etmek gerekir. Ama en azından, 2004 yılından bu yana şirketler kesiminde kurulan-kapanan dengesi durağan hale gelmiş görünüyor. Oysa, kayıtlarda ticaret unvanlı işyerleri olarak geçen esnaf ve sanatkarda durum hiç de durağan seyretmiyor.

Esnaf ve sanatkar kesimi için açılan-kapanan dengesini bir seri halinde izleme şansı ne yazık ki büyük ölçüde yok oldu. Bu da, yapılan tebligatlarla ticari faaliyeti bulunmadığı belirlenen işyerlerinin kayıtlarının, Ticaret Sicili Tüzüğü'nün 41'inci maddesine dayanılarak resen silinmesinden kaynaklanıyor. Bu yıl temmuz ayında 351, yedi aylık dönemde de 9 bin 204 işyerinin kaydı bu şekilde silindi. Yedi ayda kaydı silinenlerin toplamı 27 bin 264 düzeyindeydi. Resen silinenler düşülünce, bir anlamda gerçekten kepenk kapatan esnaf sayısı 18 bin 60'a inmiş oldu. Biz, 18 bin 60 sayısının gerçeği yansıttığını kabul ederek değerlendirme yapmak durumundayız. Yedi ayda faaliyete geçen esnaf ve sanatkar sayısı 31 bin, faaliyetine son verenlerin sayısı 18 bin. Buna göre, faaliyete geçen her 100 esnaf ve sanatkara karşılık, 58.2 faaliyetine son vermiş durumda. Açılan-kapanan dengesi, geçen yılın yedi ayında 48.4 düzeyindeydi.

Bu yılın ilk yedi ayındaki düzeyden önceki en büyük rakam 62.4'le 2002 yılında oluşmuştu. Kriz yılı olan 2001'deki denge ise 83.4'tü. Bu yıl kaydı resen silinenler de eklendiğinde 27 bini aşan ticari faaliyetten çekilmiş esnaf sayısı dikkate alınarak yapılan değerlendirme, açılan-kapanan oranının 88'e yaklaştığını gösteriyor. Bu, şimdiye kadar belirlenmiş en olumsuz denge rakamı.

İster ekonomideki genel daralmanın etkisiyle olsun, ister özellikle büyük kentlerde sayıları her geçen gün artan devasa alışveriş merkezlerinin etkisiyle olsun, esnaf kesimi her geçen gün kan kaybediyor. Ayrıca, sorun üç büyük il dışında daha da belirgin. Yedi ayda faaliyete geçen 31 bin esnafa karşılık 27 bin esnafın faaliyetine son verdiğini belirttik. Faaliyete başlayan, faaliyetine son veren dengesi İstanbul'da 10 bin 734'e, 3 bin 493; Ankara'da 4 bin 238'e, 1.628; İzmir'de 1.066'ya, 631; diğer iller toplamında ise 15 bin 14'e, 21 bin 512. Yani sorun, ağırlıklı olarak Anadolu'da...



Kurulan-kapanan şirket ve ticaret unvanlı işyerleri

Şirketler Ticaret Unvanlı İşyerleri

100 Kurulana 100 Kurulana

Karşılık Karşılık

Kurulan Kapanan Kapanan Kurulan Kapanan Kapanan

2000 33.161 1.887 5,7 21.404 12.055 56,3

2001 29.665 2.464 8,3 16.295 13.583 83,4

2002 30.842 3.667 11,9 24.012 14.994 62,4

2003 32.259 5.436 16,9 33.039 13.229 40,0

2004 40.925 7.660 18,7 40.540 17.221 42,5

2005 47.401 8.886 18,7 48.657 17.556 36,1

2006 52.699 9.471 18,0 52.523 23.342 44,4

2007 55.351 9.954 18,0 48.673 23.595 48,5

07 (7 Aylık) 33.819 6.186 18,3 30.737 14.875 48,4

08 (7 Aylık) 33.142 5.941 17,9 31.052 18060(*) 58,2

(*)Bu yılın yedi ayında ticari faaliyeti bulunmadığı belirlenen 9.204 ticaret unvanlı işyeri resen kapatıldı. Bunlarla birlikte kapatılanların toplam sayısı

27.264'e ulaşıyor.

sampolyon
21-08-2008, 00:03
Saadet zincirinin kırılması önlenebilir mi?

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


18.08.2008 - 09:02

Son haftalarda küresel piyasalarda gördüğümüz eğilimler kısa vadelidir ve yapay bir yönlendirmenin sonucu olarak ortaya çıkmıştır; Bu büyük manipulasyonun amacı ise risk alma isteğindeki çöküşü bloke edip terse çevirmeye çalışarak finansal kırılganlıktaki tırmanışı kontrol altına almaktır. Mevcut durumun orta vadede kalıcı olması mümkün değildir; ya dolar ve hammaddeler uzun vadeli eğilimine geri dönecek yada menkul ve gayrimenkullerden oluşan varlık değerleri hızla gerileyecek, her ihtimalde finansal kırılganlık artmaya devam edecektir. Dış piyasalardaki bu çelişki dengesizliğin Türkiye yi de etkilemesi kaçınılmazdır; gerek mevcut ekonomik program gerekse para politikası uygulamalarında başarısızlığın herkes tarafından tescil edileceği bir döneme doğru koşulmaktadır.

Gerçeği görebilmek için ABD ekonomisinin küresel eğilimler üzerindeki belirleyici etkisini dikkate almak gereklidir; AB ve Japonya finansal eğilimler üzerinde benzer bir öneme sahip değildir. 2001 yılı ve sonrasında ABD ekonomisinin durgunluğa girmesi yapısal sorunların oluşması ve ağırlaşması pahasına ötelenmiştir. Durgunluk ötelenirken, finansal kırılganlıktaki artışta ???? para politikasının bir daha sıkılaştırılmamak üzere gevşetilmesi bu süreçte etkili olmuştur. Dolarcinsi likidite bollaştıkça faaliyet dışı gelir yaratmak üzere deniz aşırı riskler alınmış, faaliyet gelirlerindeki erozyon gözden uzak tutulmuş, bu süreçte arz artışına bağlı olarak değer yitiren dolar sayesinde varlık değerlerinin gerilemesi önlenebilmiştir. Dolar değer kaybettikçe hammadde fiyatlarında oluşan uzun vadeli yükseliş eğilimine ise enflasyon tehlike haline gelinceye kadar kayıtsız kalınmıştır.

Bugün için koşullar söz konusu eğilimlerin sürdürülebilmesini imkansız hale getirmiştir. Zira faaliyet gelirleri erimeye devam eder iken, faaliyet dışı gelir üretmesi için alınan deniz aşırı pozisyonlarda zarar üretmeye başlamıştır. Durgunluğu ötelemek bir anlamda imkansızlaşmıştır zira inatlaşma enflasyon baskısını iyice tırmandırarak finansal kırılganlığı anormal düzeylere yükseltmek dışında bir işe yaramamıştır. Mali sektörü hızla batık hale gelen, hesapsızca yanlış yapanları ödüllendiren bir ülkenin parası normalde değer kazanabilir mi? Kazansa bile varlık değerleri eski düzeyini koruyabilirmi?

Sermaye piyasalarının gerilemesini engelleyen, doların değerini haketmediği halde yükselten ve emtea fiyatlarını gerilemeye zorlayan yapay eğilimler ise şu an devrede dir. Bu sayede kısa vadeli de olsa olumsuz beklentiler. Kırma ve tüm eğilimleri yönlendirerek günü kurtarma zorlaması yapılmaktadır. Özetle söylemek gerekirse rüzgara karşı bir direnç söz konusudur ve uzun süre direnilmesi olası değildir; Herhangi bir olay birikmiş enerjinin geri tepmesine neden olarak ??? bir ortam yaratabilir. Orta vadede belirsizlik ve kırılganlık piyasalarda görünen veya gösterilenin çok üzerindedir. Aynı gemide olduklarını söyleyenlerin bile birbirine güveni yoktur.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız koşullar, istikrarsız dalgalanmalar sergileyerek sermaye hareketlerinde daralmayı beraberinde getirecektir. Para politikamızın, sermaye hareketi ve döviz kuruna hassasiyeti ise mevcut uygulamalar çerçevesinde çok yüksektir. Gerekli ve yeterli sermaye girişi olmayınca döviz kuru, enflasyon ve faizlerin yükselmesi, varlık değerleri düşerken bilançoların dağılmasını, her şeyin kontrolden çıkması kaçınılmazdır. Zira yabancı sermayeye yönelik bu aşırı bağmlılık yalnız ekonomik değil sosyal ve siyasi dengeleri de iyice anormalleştirmiştir. İhtiyacın karşılanmadığı bir durun için alternatif bir tasarım ise yoktur, yapılması sistemli bir şekilde engellenmiştir. Reel faiz düzeyinin, Türkiye de Dünya'nın geri kalanından farklı hale gelmesi tesadüf değildir. Durgunluk söz konusu olduğunda reel faizler ile sermaye hareketi arasındaki ilişki farklılaşır, yönlendirici olmaktan uzaklaşır.

Durgunluk finansal kırılganlığın artması demektir; finansal kırılganlığın artması demektir; faaliyet dışı gelir yaratan pozisyonlar büyük ise kaos demektir. Durgunluk yaygınlaştıkça hammadde fiyatları gerileyebilir; fakat altın için durum farklıdır: Zira finansal kırılganlığın yarattığı büyük belirsizlik risk alma iştahını kurutur ve altına yönelik ilgiyi olağandışı boyutlara çıkarır. ABD de mali sektörde yeni skandal batık beklentisi büyük iken altının gerilemesi anormal bir eğilimdir. Altının gerilemesi için durgunluk yaşanmaması ve finansal kırılganlığın artmaması gereklidir, ki bu durumda enflasyon baskısı yaratan hammadde fiyatlarında yüksek düzeyini korur.

Son haftalarda piyasalarda gözlenen eğilimler çelişkilidir. Zira günü kurtarnmak üzere yapay baskılar sözkonusudur. Bu durum belirsizlik ve kırılganlığı azaltmaz, tam aksine arttırır, zira kalıcı olma şansı yoktur. Kısa vadeyi uç uca ekleyerek sorunlar çözülemez ve dengesizliklerin büyümesi önlenemez. Durgunluğun yaşanması, finansal kırılganlığın artması, artan güvensizlik nedeniyle riskten kaçınma eğiliminin güçlenmesi söz konusudur. Saadet zincirlerinin kırılmasını önleme çabaları başarısızlığa mahkumdur... Korkunun ecele faydası yoktur.

sampolyon
21-08-2008, 00:05
İki Fırtına Birden Küreselleşirken… ERGİN YILDIZOĞLU
(Cumhuriyet 18.08.2008)

Tarihçi Niall Ferguson’un 7 Ağustos tarihli Financial Times’daki yorumunun başlığı şöyleydi: “Yerel bir kasırga, nasıl küresel bir fırtınaya dönüşebilir.” Ferguson, ABD’de başlayarak, bir yıl içinde hızla küresel bir krize dönüşmeye başlayan mali krize ilişkin olarak, “Hayır bu büyük depresyon değil… Ama 1930’larda olduğu gibi kritik aşama, ABD aşaması değil… Kriz küreselleştiği zaman da ‘kredi kıtlığı’ kavramı artık yeterli olmayacak” diyordu.

Ferguson birkaç gün daha bekleseydi, Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırısını, Rusya’nın tepkisini, ABD ve AB’nin tutumlarını da görebilir, (Putin’den ne kadar nefret ettiğini de anımsarsak: “Look back at Weimar – and start to worry about Russia”, The Daily Telegraph 01/01/2005) yorumunun kapsamını, başlığını hiç değiştirmeye gerek kalmadan, “Münih 1938”e doğru genişletmeye başlayabilirdi.

Gerçekten de geçen hafta olgular, ekonomik ve siyasi krizlerin, 1930’ları anımsatır bir biçimde birbirine paralel gelişmeye başladığını gösteriyordu.

‘Öbür nal da düşerken!’
Geçen hafta açıklanan veriler dünya ekonomisinde, Financial Times’ın deyimiyle “öbür nalın da düştüğünü” gösteriyordu. Financial Times, “geçen on yıllar boyunca (ABD hegemonyası döneminde - E.Y.) dünya ekonomisinde eşzamanlı durgunlukların kaynağı her zaman ABD ekonomisi olmuştu. Bu artık tümüyle doğru değil” diyerek (ve ister istemez ABD’nin ekonomik ağırlığının artık eskisi gibi olmadığını itiraf ederek) Japonya ve Avrupa’da başlayan resesyona dikkat çekiyordu. Dünya ekonomisinin “öbür nalı da düşmüştü” (15/08/08).

Aynı gün Wall Street Journal’da bir araştırma, dünya ekonomisini masaya yatırıyor, öncelikle “çifte bela” deyimiyle ABD’de enflasyonun aniden sıçradığına, Avrupa’da Avro bölgesinde ekonomik büyüme hızının negatif alana geçtiğine dikkat çekiyordu. Yazarların aktardığına göre, J.P. Morgan ekonomistlerinden David Hensley de müşterilerine gönderdiği bilgi notunda, “ABD’den Batı Avrupa’ya ve Japonya’ya doğru genişleyen ekonomik yavaşlama içinde dünya ekonomisi bozuk sesler çıkarıyor, durgunluk gelişmekte olan ekonomileri de etkisi altına alıyor” diyormuş.

Gerçekten de Asya kaplanlarının ihracatları geriliyor, Japonya resesyona girdi, İngiltere ve İspanya’da ev piyasası krizi, enflasyon ve ekonomik durgunluk hızla stagflasyona dönüşüyor. İtalya resesyonda. Yakın zaman kadar Avro bölgesinde parlak bir performans sergileyen Alman ekonomisi de özellikle ihracatın gerilemesine paralel olarak daralmaya başladı. Ekonomik durgunluk yayılır, bu arada enflasyon artarken AB, tarihinin en kritik sorunuyla nihayet yüzleşmeye hazırlanıyor: Avro, farklı yapısal özelliklere sahip ekonomilere tek bir döviz ve faiz oranı uygulamanın tetikleyeceği siyasi tepkilere dayanabilecek mi?

Dünyada ekonomik Zeitgeist’in belirgin bir biçimde değiştiğinin bir göstergesi de emtia ve petrol fiyatlarında ortaya çıkan yeni eğilim. Durgunluktan korkmaya başlayan spekülatörler emtia ve petrol kontratlarını satarak dolara geçiyor, ABD piyasalarına sığınmaya çalışıyorlar. Bu kez de yükselmeye başlayan dolar, ABD ekonomisinin tek umut veren bölgesini, ihracatını vurmaya başladı. Özetle, yerel (ABD ev piyasası krizi) kasırga artık küresel bir fırtınaya dönüştü. Çin’in bu fırtınanın göreli olarak (hâlâ) dışında olması da anlamlı…

‘Gerçek anlamda küresel bir kriz’
Gürcistan, nüfusu, yüzölçümü açısından Türkiye’nin 10’da birinden daha küçük bir ülkedir. Ama bu ülkenin bir “renkli devrim” ürünü, ABD uydusu yönetimi, Rusya’nın koruması altındaki, statüsü tartışmalı Güney Osetya bölgesine saldırınca, Der Spiegel’in deyimiyle “gerçek anlamda küresel bir kriz” patlak verdi.

Başlangıçta ABD yönetimi, belki, Rusya’nın kararlılığını, tepkisini ölçmek amacıyla, son yıllarda büyük bir hızla silahlandırdığı Gürcistan yönetimine saldırı için yeşil ışık yakmıştı. Ama Rusya’nın tepkisi bu durumu tersine çevirdi. Gürcistan topraklarına girip, Gürcü ordusunu kolaylıkla ezerek, ülkenin başkenti Tiflis’e 30 km. kadar yaklaşan, depolanmış ABD silahlarını buldukça imha eden Rusya, ABD’nin kararlılığını, Transatlantik ittifakının gücünü ölçme şansını yakaladı. Bir Sukoi-25 savaş uçağının petrol boru hattını “yanlışlıkla” bombalama noktasına gelmiş olması, mesajı gereken yerlere ulaştırıyordu. Haaretz (14/08) durumun bir diğer boyutuna da işaret etti. Ancak bunlar, “olayın” gerçek anlamda küresel bir krize dönüşmesine yol açan tek etken değil.

Birincisi, Rusya, NATO’nun genişlemesi, “renkli devrimler” v.b ile başlayan, en son Kosova’nın bağımsızlık ilanıyla devam eden ABD kuşatmasına karşı ilk kez, hem de ABD’nin enerji jeopolitiği açısından büyük stratejik öneme sahip bir bölgede, ABD hesaplarını tehlikeye atan başarılı bir askeri operasyon gerçekleştirerek süper güç konumuna geri dönüyordu (Haaretz, age).

İkincisi, AB’nin üç büyük ülkesi Almanya, Fransa, İtalya, hatta Finlandiya, Rusya’yı suçlamaya yanaşmadılar. ABD medyası, bir propaganda makinesine dönüşerek, savaşın tüm sorumluluğunu Rusya’nın üzerine yıkmaya çalıştı (Olga Ivanova, Washington Post, 15/08), ama bırakın Avrupa’yı, İngiltere medyasını bile ikna etmekte zorlandı (Mary Dejevksi, Independent, 15/08). Böylece, ABD’nin tek kutuplu dünya projesi, hem Rusya karşısında sergilediği iktidarsızlıktan (iktidara getirip, silahlandırdığı bir yönetimi koruyamadı), hem de AB’yi Rusya’ya karşı tavır almaya zorlayamadığı için çöktü.

Üçüncüsü, Gürcü hükümeti, ABD ve AB’ye güvenerek Rusya’nın gazabını üzerine çekti, ama sonuçlarına yalnız katlanmak zorunda kaldı; sonra da AB ve ABD’nin eliyle toprak bütünlüğüne son veren, onur kırıcı bir ateşkes anlaşmasını, Rusya’dan önce imzalamaya zorlandı. Böylece, tüm umutlarını ABD ve AB’nin sağlayacağı güvenlik şemsiyesine bağlamış Gürcülerin yaşadıkları şok, imparatorların vassallarını, gerektiğinde, nasıl kolaylıkla önce namluya sürüp, sonra feda edebileceğini bölge ülkelerine bir kez daha anımsattı. Neweuropeans dergisinin editörü, Bianchiari’nin deyimiyle, “Amerikancı illüzyonları yıktı” (Neweuropeans, 15/08).

Dördüncüsü, Gürcistan krizi AB içi bölünmeyi yeniden gündeme getirdi, hem de AB üzerindeki, yukarıda vurguladığım, ekonomik basınçlar artarken.

“Kriz”, “düzen” sürdürülemez noktaya geldiğinde ortaya çıkan belirsizliklere ilişkin bir kavramdır. ABD’nin ekonomik modeli (neoliberal küreselleşme) ve tek kutuplu dünya (imparatorluk) projesi sürdürülemez noktaya geldiler. Ancak ortada yeni bir hegemonya adayı, yeni bir kutup yeni bir model yok.

Buna karşılık, askeri olarak çok güçlü, ekonomik olarak çok kırılgan ABD’yi, geleceği giderek sorunlu hale gelen AB’yi, yeniden süper güç olmaya kararlı, Rusya’yı, Batı’yı ekonomik ve mali olarak zorlarken, bölgesinde yumuşak gücüyle yükselen Çin’i, uluslararası piyasalarda kendilerini koruma kapasitesine sahip, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika gibi ülkeleri, İran, Suudi Arabistan gibi enerji zenginlerini içeren bir güçler dengesi iklimi şekillendi. Aynı anda dünya ekonomisi, 1930’lardan bu yana tarihinin en derin ve genelleşmiş ekonomik krizini yaşıyor…

“- Pardon, iyi duyamadım.. emperyalizm, ‘paylaşım savaşları’ mı dediniz? Ne kadar kötümsersiniz!”

sampolyon
21-08-2008, 00:13
Önce Şener'in programda yaptığı açıklamaları başlıklar halinde hatırlayalım:
-Türkiye'de bugün örtülü bir ekonomik kriz var.
-Sanayide uzun dönemdir ilk kez üretimde düşüş var.
-Türkiye 1950'den 2006'ya kadar her yıl ortalama yüzde 4.5 büyürken, son çeyrekte büyüme yüzde 1.5'a indi. Bu alarm zilidir.
-Temel tüketim mallarında enflasyon yüzde 12-14 arasıdır.
-38 milyar dolara erişen cari açık Türkiye'nin geleceğini tehdit ediyor.
-Tüketim düşerken bile cari açık büyüyorsa bundan endişelenmek gerekiyor.
-Türkiye'nin dış pazarlarda rekabet şansı bitiyor.
-İç pazar yabancılar tarafından ele geçiriliyor.
-Türkiye'de 10 milyon insan günde 3 YTL'nin altında bir para ile geçiniyor.
-Türkiye'de küçük esnaf bitmiş, işadamı can çekişiyor.
-Türkiye'deki işsizlik oranı DİE'nin rakamlarının çok çok üstünde.
-Fert başına milli gelirin arttığı beyanı doğru değil. Ucuz döviz hesaplamaları ile var olduğu ileri sürülen artış sanaldır.
-Türkiye dünyanın en fazla faiz veren ülkesi. Pakistan ve Mısır'ın bile bir kaç katı fazla faiz ödüyoruz.
-Keşke hemen ekonomik kriz olsa da, soruna kalıcı neşter atılsa. Krizin olmayışı daha fazla yabancılaşma ve ekonomik işgal demek.
-Türkiye borçlanma rekorunu kırıyor. Özel sektör borcu bizim değil demek, olacak şey değil.
-Türkiye borçlanacak para ve satılacak şey bulamadığı gün kıyamet kopacak demektir. Bugün yapılan sanal hava sürsün diye Türkiye'nin birikimlerinin yabancılara devridir.
-Maliye Bakanı Mart'ta Avrupa'da kriz bekliyoruz diyor, piyasalar takmıyor. Savaş yani hareket var, piyasalar umursamıyor. Böyle bir yapı normal değildir.
-Türkiye bugünkü ekonomi politikası ile geleceğini bitiriyor.
-Hükümetin acil eylem planındaki 145 maddede İstanbul'un finans merkezi yapılacağı ve Merkez Bankası'nın taşınacağı yok. Belli ki o karar ayaküstü akla gelmiş ve hemen uygulamaya konmuştur.
-Avrupa Birliği'nde Gümrük Birliği olayı yanlıştı.. Bugün süreç tıkanmış gibidir. Türkiye durumu idare ediyor.
Evet Şener'in söylediklerinin mini özeti bu.
Şimdi sorarım size AKP'nin Erdoğan'dan sonra gelen ikinci isim olan Abdüllatif Şener'in bu sözlerinin bir anlamı yok mudur?
O Şener ki rakamlarla sabit olduğu üzere bu ülkenin en başarılı Maliye Bakanlığını yapmış adamdır. Dahası, dürüstlüğü ve devlet adamlığı da Galataport olayında Başbakan'a meydan okuyarak tescillemiştir.
Akademisyendir ve Tayyip Erdoğan'ın tersine gerçek bir ekonomi uzmanıdır.
En önemlisi Şener hâlâ AKP'nin de MKYK üyesidir.
Yani ettiği sözler siyasi hasımlığın gereği olarak değil, Türkiye'nin bekası adına edilen laflardır.
Evet Tayyip Erdoğan; masalı ve önündeki camdan akıtılan başkalarının yazdığı yazıları bırak ve hakikate gel, Sayın Şener'in bu değerlendirmelerine bir cevabınız var mı?

sampolyon
21-08-2008, 09:27
oluşturuyor?

Tuğrul BELLİ / GÜNDEM
t.belli@turkishbank.com

21.08.2008 - 08:55

Artarak devam eden cari açık bir ülkenin ekonomisinde temel bazı problemler olduğunun en önemli göstergelerinden biridir. Nitekim, bugün yaşanmakta olan küresel krizi herkesten önce tahmin eden Prof. Nouriel Roubini büyük bir gelişmekte olan ekonomiye benzettiği ABD'nin ciddi problemlerle karşı karşıya olduğunu taa 2004 yılında bu ülkenin cari açığı 600 milyar dolara çıktığı zaman anlamıştı. Türkiye de 2002 yılından beri her sene giderek artan oranlarda cari açık veriyor. Her ne kadar geçen sene milli gelir serisinde yapılan revizyonlar nedeniyle oransal olarak azalma göstemiş ise de, cari açığın seneler içinde artan trendi değişmedi. Enerji ve emtia fiyatlarındaki artışlarla birlikte bu sene cari açığın miktar olarak 50 milyar doları, oran olarak da milli hasılanın %6.5'ini geçmesi bekleniyor.

Geçenlerde ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Sn. Şimşek cari açığın uygulanan IMF politikalarının istenmeyen bir yan ürünü olduğunu ifade etti. Burada kastedilen cari açığın yatırım ortamının iyileşmesi ile birlikte yatırım harcamalarının ulusal tasarruflardan daha hızlı artması nedeniyle ekonomide tasarruf açığı meydana gelmesinin doğal bir sonucu olduğuydu. Ancak, benim daha mantıklı bulduğum bir başka açıklama da uygulanan anti-enflasyonist programın bir parçası olarak para politikasının aşırı sıkı tutulmuş olması ve gerektiğinde örtülü bir kur çıpası olarak kullanılması sonucunda ülkeye spekülatif anlamda gereğinden çok yabancı kaynağın çekilmesi dolayısıyla cari açığın artmış olduğu. Bu açıklamaya itibar etmeyen IMF yanlısı kesim ise "Eğer yüksek faizler cari açığa sebep olmuşsa, düşürün faizleri de bakalım cari açık azalıyor mu? gibi anlamsız bir savı ileri sürüyor.

Bugünkü konjonktürde Merkez Bankası'nın ortada fol yok, yumurta yokken gecelik faizleri bir anda misal %10 seviyesine çekmesi pek tabii ki cari açık konusunda istenen etkiyi yapmayacaktır. Piyasada enflasyonla savaşım konusunda havlu atıldığı izlenimi verecek böyle bir hareket ikinci piyasa faizlerinin yükselmesi ile sonuçlanacaktır. Aynı zamanda, ciddi miktarda sıcak paranın dışarı çıkmasıyla TL değer kaybedecek, bu durum enflasyon beklentilerini daha da kötüleştirerek faizlerin daha da artmasına sebebiyet verecektir. Peki sonuçta Türkiye kurun değer kaybetmesiyle dış ticarette daha rekabetçi bir konuma çıkarak cari açığını daraltmayacak mı? Bu soruya da kesin bir evet demek zor. Bir defa enflasyon beklentilerinin artmasıyla karışan piyasalarda sükuneti sağlamak zaman alacaktır. İhracata konu olan ürünlerde pek çok hammadde ve ara malı ithal edilmektedir. Kurun artması ithalat maliyetlerinin de artması anlamına gelmektedir. Ayrıca, yabancı yatırımların geri çekilmesi paradoksal bir şekilde para politikası gevşetilirken ve enflasyon artarken ekonomik aktivitenin de yavaşlamasına sebep olacaktır. Enflasyon beklentilerinin kalıcı bir şekilde yükselecek olması da işin bir başka menfi boyutu. Kısacası, cari açığın çözümü için sadece para politikasına dayalı kolay bir yol yok. Ancak MB'nin zamana yayılan bir şekilde gecelik faizleri kademeli olarak düşürme yönünde bir faiz patikasını açık bir şekilde ortaya koyması faydalı olacaktır.

Öte yandan, ekonomide yaratmakta olduğu yapısal bozuklukları bir kenara koyarsak, bugün için cari açık oranımızı yüksek oranlı bir devalüasyon riski yaratan bir tehdit olarak da görmüyorum doğrusu. Hatta, Türkiye'nin her ne kadar enerji kaynaklarına sahip olmamak gibi ciddi bir handikapı olsa da, gerek döviz kazandıran ihracat, turizm, müteahhitlik hizmetleri gibi konularda, gerekse de dış finansman sağlama yollarında diğer gelişmekte olan ülkelere kıyasla yüksek düzeyde esneklik ve çeşitlendirme sağlamış olması önemli bir değer olarak ortaya çıkmaktadır. Bu da Türkiye'nin değişen global konjonktürden minimum düzeyde etkilenmesini, bir anlamda ekonomi olarak kendini hedge etmiş olmasını beraberinde getiriyor. Örneklemek gerekirse: Türkiye enerji fiyatlarındaki anormal artış nedeniyle ciddi bir darbe almış olmasına rağmen, dünyada artmış olan likidite sayesinde son döneme kadar Batı'dan, son dönemlerde de petrol zengini Rusya ve Uzakdoğu ülkelerinden doğrudan veya dolaylı kaynak sağlayarak zor duruma düşmekten kurtuldu. Ayrıca, aynı dönemde Euro'nun değer kazanmış olması da ağırlıklı Euro üzerinden ihracat yapan Türkiye'nin rekabetçiliğini az da olsa korudu. Keza, bugünlerde durum değişiyor, ancak Türkiye gene kuyruğu dik tutacaktır. Bir defa, düşen enerji fiyatları cari açığımızı da otomatik olarak azaltmaktadır. Doların değer kazanmasının menfi etkisine karşılık, emtia fiyatlarının da neredeyse paralel bir şekilde azalmakta olması da bize bir hedge sağlamaktadır. Öte yandan, AB ekonomisinin durgunluğa girmekte olması ihracat gelirimizi azaltıcı, dolayısıyla cari açığımızı artırıcı bir etki yapabilir. Fon kaynakları bakımından da riskli bir dönem geçirebiliriz. Batıda finansal krizin çözümlenmesinin 2009 yılının ortalarına kadar uzama ihtimalinin belirmesi, şüphesiz bazı fonların girişini kısıtlayacaktır. Petrol fiyatlarının düşmesi de petrol geliri olan ülkelerin yatırımlarını azaltabilir. Ancak, söz konusu ülkelerin petrol çıkarım maliyetlerinin çok düşük olması ve bu ülkelerin nette hala fon biriktiriyor olması ve malum nedenlerle Batı'daki yatırımlarını azaltmaya çalışmaları Türkiye için bir avantaj olabilir. Öte yandan, Türk finans kesiminin güçlü bilanço yapısı ve TL faizlerin göreceli olarak hala dünya üzerindeki en yüksek faizlerden biri olması da Türkiye'nin kaynak sağlamasına yardımcı olacaktır.

Peki, uzun dönemde Türkiye'nin cari açık problemi nasıl çözümlenebilir? Bu konuyu ileriki bir yazıda daha etraflıca ele almak isterim ama çok kısaca çözümün Türkiye'nin büyüme hızının kaba bir ölçüt ile bugünlerde %6.5 civarında olan cari açık oranının üzerine çıkarılması ve özellikle kayıtdışılığı azaltmayı hedefleyen sıkı bir maliye politikasının sürdürülmesinde yattığını söyleyebilirim.

sampolyon
21-08-2008, 09:28
Tüketicinin güveni

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

21.08.2008 - 08:56

Merkez Bankası ile Türkiye İstatistik Kurumu'nun ortaklaşa gerçekleştirdikleri tüketici güven endeksinin yönü, temmuz ayında yukarı döndü. Bu dönüş uzun soluklu olur mu, olmaz mı, zaman gösterir elbette. Ancak, en azından aylardır sürmekte olan gerileme durdu ve az da olsa bir güven kazanımı söz konusu oldu. Her ne kadar söz konusu endeksin hazırlandığı 2004 yılından bu yana olan eğri hep aşağıyı gösteriyorsa da, temmuz ayında tablonun olumluya dönmesi dikkate değer.

Endeksin 100'den büyük olmasının tüketici güveninde iyimser duruma, 100'den küçük olmasının kötümser duruma işaret ettiğini ve temmuzdaki artışla endeksin ancak 77'ye çıktığını belirtelim. Zaten endekste 100 düzeyini, iki yılı aşkın bir süre önce, mayıs 2006'dan beri göremiyoruz ya.

Peki, aylardan beri güven kaybı içinde olan tüketici, nasıl oldu da temmuzda birden ekonomiye daha güvenle bakmaya başladı? Sakın bunda AKP'nin kapatılmaması yönündeki kararın sihirli bir etkisi olmasın. Baksanıza, Anayasa Mahkemesi'nin bu kararından sonra Türkiye'nin önünün ne kadar açıldığına (Tansu Çiller'in kulakları çınlasın) ilişkin yorumlardan geçilmiyor.

Düz mantıkla bakınca tüketici güven endeksindeki toparlanma pekala kapatmama kararına bağlanabilir. Bu yorumu yapanlara veya yapmaya hazırlananlara küçük bir araştırmaya yönelerek gerçeği öğrenmelerini öneririz. Haydi o zahmete de girmesinler, gereken bilgiyi biz verelim. Tüketici güven endeksine ilişkin anket, ilgili ayın üçüncü haftasına kadar tamamlanıyor. Yani, temmuz ayında bir önceki aya göre ortaya çıkan artışta, Anayasa Mahkemesi'nin AKP'nin kapatılmaması yönünde 30 Temmuz'da açıkladığı kararın hiç mi hiç etkisi yok. Bu bilinsin de, "Bakın kapatmama kararı ekonomiyi nasıl olumlu etkilemeye başladı, vatandaşın ekonomiye güven duygusu da arttı" gibi veciz değerlendirmeler yapılmasın.

Tüketici güven endeksi, beş kalemden oluşuyor. Bunlar; mevcut ve gelecek dönem satın alma gücü, gelecek dönem genel ekonomik durum, gelecek dönem iş bulma olanakları ve mevcut dönemin dayanıklı tüketim malı satın almak için uygunluğu kalemleri. Bu kalemlerin tümünde hazirana göre iyileşme var. Ancak, mevcut dönemin satın alma gücüne ilişkin kalemde, temmuzdaki iyileşmenin hazirandakine göre biraz hız kestiğini belirtelim.

Endeksi oluşturan bu beş kalemde temmuz ayında olumlu bir seyir dikkat çekmekle birlikte, bazı alt kalemlerdeki olumsuz gidişatı gözden kaçırmamak gerekiyor. Örneğin, mevcut dönem dayanıklı tüketim malı almak için çok olumlu görünüyor; ama gelecek dönem için bu kalemde negatif yüzde 6.5'lik bir oran var. Aynı şekilde gelecek dönemde konut satın alma ya da inşa ettirmeye ilişkin endeksin yüzde 8.6, konut onarımına para harcanmasına ilişkin endeksin yüzde 10.4 gerilediği dikkati çekiyor. Yine aynı şekilde tasarruf etme ihtimaline ilişkin endekste de yüzde 5'lik bir düşüş var.

sampolyon
21-08-2008, 09:33
Wednesday, 20 August 2008
Ortalık Yine Çok Sisli
Ortalık Yine Çok Sisli

21 Ağustos 2008

İzlediğiniz üzere ABD'deki finansal sektördeki sorunlar her geçen gün yeni bir problem yaratmaya devam ediyor.

- Önce, Lehman Brothers'ın üçüncü çeyrekte ciddi bir zarar yazacağı haberi geldi
- Ardından Fannie Mae ve Fredie Mac isimli mortgage şirketlerin kamulaştırılacağı konuşuldu,
- daha sonra IMF eski Başekonomistlerinden Harward'lı profesör Rogoff "büyük bir banka batabilir" dedi.

Bu gelişmelere, petrolde de biraz yükselişi eklediğinizde kısa vadeli yön belirlenmiş oldu. Şu an Amerika'daki problemlerle ilgili olarak net bir resim ortaya koymak mümkün değil. Özellikle de finansal kurumların durumlarının daha ne kadar kötüye gidebileceğini kestirmek çok zor. Bunu kestirebilmek için, ABD'deki konut sektöründe daha ne kadar çöküş olacağını tahmin etmeniz gerekiyor. Konut fiyatları geriledikçe zararlar artıyor. Bankalar artan zararlar yüzünden karşılık ayırmak zorunda kalıyorlar. Bu da bilançolarını bitiriyor. Dolayısıyla yeni kaynak bulmak zorunda kalıyorlar. Fakat bu konuda da pek başarılı oldukları söylenemez. DÜn bir haber vardı. Lehman Brothers Güney Koreli bir şirket ile sermaye artırmı konusunda görüşmeler yapıyordu, fakat anlaşamadılar.

Aslında daha önce ABD'Liler gelişmekte olan ülkelere ne yapmışsa başlarına aynı şey geliyor. Şu an ciddi bir krizdeler ve para bulamıyorlar. Doğal olarak da diğer ülkelerden gelecek olan sermaye, işi oldukça ucuza getirmek istiyor.

Tahminimce Rogoff isimli profesör "batacak büyük banka" derken Lehman Brothers'ı kastetti. Bu tür bir batma durumunda, neler olabileceğini kestirmek çok güç. Çünkü bu beklentinin fiyatlara girip girmediğini henüz bilemiyoruz. Yani Rogoff'un söylediklerini piyasanın satın alıp almadığını bilemiyoruz. Son iki günde Dow Jones aşağı gidiyordu ve dün gece biraz toparladı fakat bu toparlanma güçlü bir toparlanma değildi.

Şu ana kadar olduğu gibi bu aşamdan sonra da bizim borsamızın yönünü yine dışarısı belirleyecektir. Son yazımızda hatırlarsanız borsa için 41 bin seviyesine gerileme olursa kısa vadeli alım yapılabileceğini, ama 40.500 aşağı geçilirse stop-loss yapılması gerektiğini belirtmiştik. Her zaman stop-loss veriyorum çünkü dışarısı çok karışık ve bizim piyasayı tahmin etmek tamamıyla dışarıyı tahmin etmeye kalmış durumda. Fakat dışarısını tahmin etmek çok zor. Çünkü gelen her haber piyasalarda aşırı türbülans yaratıyor. Üstelik şimdi ABD'de bir de finansal kuruluşların ellerindeki menkul kıymetleri yatırımcılarına kakaladıkları ve bunları geri almak zorunda kalabileceklerine ilişkin gelişmeler var. Oradan çok kötü kokular geliyor. Bankalar bir de satmış oldukları menkul kıymetleri geri almak zorunda kalırlarsa, işte o zaman vur patlası çal oynasın.

Bu sabah itibariyle Çin ve Japon borsaları değer kayıpları yaşadığı için (Çin yüzde 2.63 aşağıda, Japonya yüzde 0.71 aşağıda) Dow Jones future'ları da biraz aşağı gitti. Bu yüzden bizim piyasalar da güne tedirgin başlayacaklardır. Fakat üç gündür süren aşağı gidişin yerine, endeksin yeniden toparlanıp 41 bini zorladığını görebiliriz, fakat şimdilik endeksin 41 bini yeniden rahatça yukarı geçmesi için, dow jones future'larının da 11.500'ün üzerine çıkması gerekiyor. Sonuç olarak 40.500 aşağı kırılmış olduğu için aşağı yönlü riskler arttı. bugün yükselişle başlayıp yukarıda kapanış yapsak bile, Dow Jones pek sağlıklı durmuyor ve orada yeniden hızlı düşüşler olasılığı olduğundan, bizim piyasada da şu an için temkini elden bırakmamak gerekiyor. uzun vadeli düşünen yatırımcılar bana göre hala 2 dolar seviyesini alım için beklemeliler. Kısa vadeli pozisyon düşünenlere ise bugün için verebileceğim sağlıklı bir trade aralığı yok. Ayrıca dün ABD'de petrol stokları 2001'den bu yana bir haftada bu kadar fazla artmasına rağmen petrol fiyatları 116 doların üzerindeydi. Şu sıralar petrolde de hızlı yükselişler görürsek şaşırmayalım. Piyasaların diğer bir riski de petrolde yeniden yukarı yönlü bir hareket başlama olasılığıdır.

sampolyon
21-08-2008, 10:48
Doğrudan yabancı sermaye girişleri

19/08/2008
mahfie@gmail.com
YAZDIR | YOLLA | ARŞİVE EKLE



Bir ülkede cari açık varsa, o ülkede tasarruf yetersizliği söz konusudur. O zaman ya iç tasarruflar kadar yatırım yaparak düşük büyümeye razı olmak ya da yabancı tasarrufları çekerek büyümeyi yükseltmek seçenekleri arasında karar vermek gerekir. Bir ülkeye yabancı tasarruf girişi ya doğrudan yabancı sermaye girişi veya portföy yatırımı yoluyla olur. Portföy yatırımı sokakta sıcak para diye adlandırılan yabancı kaynaktır.
Türkiye, uzun yıllar fazla cari açık vermedi.
O nedenle arada sırada fırlayan büyüme oranlarına karşılık yüzde 4.5 dolayında bir ortalama büyüme düzeyinde kaldı. 2000’lerde uygulanan programlarla kur bazlı IMF programlarının kaçınılmaz sonucu olarak cari açığı arttı.
Halen de artmaya devam ediyor. Türkiye son altı yılda hızla yükselen cari açığını, geçmişten farklı olarak, yüksek düzeyli doğrudan yabancı sermaye girişinden yararlanarak
kaliteli bir araçla finanse etti.
Türkiye’ye 1980 yılından 2002 yılı sonuna kadar geçen 23 yılda toplam 18 milyar dolar tutarında doğrudan yabancı sermaye girişi gerçekleşmiş bulunuyor. Buna göre söz konusu dönemde yıllık ortalama doğrudan yabancı sermaye girişi yaklaşık olarak 783 milyon dolar ediyor. Buna karşılık 2003 yılından 2008 yılı haziran ayı sonuna kadar geçen 5.5 yıllık dönemde toplam 64.5 milyar dolar tutarında doğrudan yabancı sermaye girişi gerçekleşmiş durumda. Bu dönemin yıllık ortalaması ise 11.7 milyar dolar ediyor. Yukarıda da değindiğim gibi genellikle IMF ile birlikte uygulanan kur bazlı programlarda ülkeye kaynak girişi ve onun içinde de doğrudan yabancı sermaye girişi artıyor. Ama Türkiye’nin sağladığı bu artış yalnızca IMF programıyla açıklanamayacak kadar yüksek. Yani eğer bir ekonomi Brezilya ya da Meksika gibi ABD’nin arka bahçesi konumunda değilse bu kadar yüksek doğrudan yabancı sermaye girişi sağlaması pek olası değil. Bence bu artışın iki önemli nedeni var. İlki Türkiye’nin AB ile aday üyelik sürecini önce güçlendirip ardından da müzakere sürecine girmiş olması. Ki bu ilişki AB’den doğrudan yabancı sermaye girişlerini artırdı. Aslında bu, biraz da AB’nin üye oluncaya kadar Türkiye’yi arka bahçe olarak görmesinden kaynaklanıyor. İkincisi de Ortadoğu ile ilişkilerinde islam ağırlığını öne çıkarmış olması. Ki bu da özellikle körfez sermayesinin Türkiye’ye gelmesinin önünü açtı. Türkiye, tarihinde görülmedik ölçüde büyüyen cari açığının önemli bir bölümünü yine tarihinde görülmedik biçimde artan bir doğrudan yabancı sermaye girişiyle finanse etmeyi başardı.
2008 yılı çeşitli nedenlerle bütün dünyada doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında bir durgunluk yaşanmasıyla geçiliyor. Türkiye 2007 yılının ilk altı ayında 12.5 milyar dolar doğrudan yabancı sermaye çekmişti, bu yılın ilk altı ayında bu tutar 7.6 milyar dolarda kaldı. Geçen yıl yaklaşık olarak 38 milyar dolar olan cari açığın finansmanında doğrudan yabancı sermayenin katkısı 22.2 milyar dolardı. Altı aylık verilere baktığımızda bu yılki cari açığın 50 milyar doları aşacağı tahmin ediliyor. Gireceği tahmin edilen doğrudan yabancı sermayenin ise en çok 15 milyar dolar olacağı hükümetin yetkili ağızlarından ifade ediliyor. Geçen yıl açığın yüzde 58’i doğrudan yabancı sermaye girişiyle finanse edilmiş, eğer tahminler doğru çıkarsa bu yıl bu oran yüzde 30’a gerileyecek. Demek ki bu yıl azalan doğrudan yabancı sermaye girişi yerine daha çok portföy yatırımı çekerek cari açığı finanse edeceğiz.
Cari açığı finanse etmeye devam ediyoruz. Burada bir sorun yok. Ama finansman kalitesi giderek düşüyor. Yüzde 10 reel faizle borçlanarak cari açığı sürekli finanse etmek ne yazık ki mümkün değil. Bu macera iki türlü sona erer: (1) Gün gelir borç verenler “Bu borcu nasıl ödeyeceksin” diye sormaya başlarlar. O zaman finansman durur, kur yükselir. (2) Ya da bu gidişi gören yatırımcılar yatırımlarını kısarlar, o zaman da büyüme düşer, işsizlik artar. Bir üçüncü olasılık daha var. Ve en kötüsü o: Bu iki olay aynı anda ortaya çıkar.

sampolyon
21-08-2008, 10:49
Yabancılar ve Türkler

17/08/2008
mahfie@gmail.com
YAZDIR | YOLLA | ARŞİVE EKLE



Türkler ve yabancılar likit portföylerini hangi enstrümanlarda tutuyorlar? Likit portföyden kastettiğim para ve mevduat, bono, fon, repo gibi paraya en kolay dönüştürülebilecek değerler. Yani gayrimenkul ve altın gibi değerler bu sınıflandırmaya dahil değil. DPT tarafından yayımlanan Mali Piyasalarda Gelişmeler Temmuz 2008 başlıklı raporda bu konularda ayrıntılı bilgiler yer alıyor.
Aşağıdaki ilk tablo yurtiçinde yerleşik olanların (dolayısıyla büyük ölçüde Türklerin) portföy dağılımında (yüzde olarak) yıllar itibariyle görülen durumu yansıtıyor. Buna göre Türkler en çok mevduatı tercih ediyorlar. 2008 Mayısı itibariyle her 100 YTL’lik portföylerinin 71 YTL’sini mevduat olarak bulunduruyor ve bunun 47 YTL’sini yani yüzde 66’sını YTL olarak, 24 YTL’sini yani yüzde 34’ünü yabancı para cinsinden tutuyorlar. 2004 yılından bu yana YTL mevduat artış gösterirken yabancı para mevduat değişmeden kalmış bulunuyor. Bununla birlikte mevduat paylarında 2005 yılında ortaya çıkmış bulunan ciddi yapısal değişiklik bir daha yaşanmamış. Türklerin mevduattan sonra en çok itibar ettiği enstrüman olan DİBS’ler toplam içinde azalan bir eğilim içinde görünüyor. Hisse senetleri toplam portföyde yüzde 5 gibi düşük bir oran tutuyor ve giderek de azalıyor. Aynı görünüm yatırım fonları için de geçerli durumda.
İkinci tablo yurt dışı yerleşik olanların (dolayısıyla daha çok yabancıların) Türkiye’de tuttukları portföyün dağılımında (yüzde olarak) yıllar itibariyle meydana gelen değişimi gösteriyor. Buna göre yabancılar Türkiye’de asıl olarak hisse senedine yani borsaya yatırım yapıyorlar. Bu yatırım dalgalı bir seyir gösterse de toplam portföyün yüzde 60’ına yakın bir ağırlık taşıyor. En yüksek noktaya çıktığı yıl 2007 yılı olmuş. Yabancıların tercih ettiği ikinci yatırım aracı DİBS. Bu araçlara yapılan yatırım da toplamın yaklaşık yüzde 30’unu oluşturuyor. Üçüncü kalem olan YTL mevduatın payı ise giderek düşüyor.
İki tabloyu bir arada ele alırsak Türklerin temel yatırım tercihinin YTL mevduat olduğu, yurt dışında yerleşiklerin ise temel yatırım tercihinin hisse senedi olduğu ortaya çıkıyor. Türklerin ikincil tercihi DTH iken yabancıların ikincil tercihi DİBS olarak görünüyor.
Aynı ekonominin değerlerine yatırım yapan yerleşiklerle yerleşik olmayanlar arasında inanılmaz
bir tercih farklılığı derhal göze çarpıyor. Ve sanki yabancılar bu ekonomiye yerlilerden daha fazla güveniyormuş gibi bir sonuç çıkıyor.

sampolyon
21-08-2008, 10:56
Üç büyüklerin durumu

21/08/2008
mahfie@gmail.com
YAZDIR | YOLLA | ARŞİVE EKLE



Dünyanın en büyük üç ekonomisi ABD, Avro Bölgesi ve Japonya. Bu ekonomilerin önemli göstergeleri itibarıyla karşılaştırılmasını aşağıdaki tabloda sunuyorum. Bu tablo 2007 sonu verilerine dayanıyor. Bu üç ekonominin GSYH’ları toplamı dünya GSYH’sının yüzde 44’ünü oluşturuyor. Kişi başına gelirleri (satın alma gücü paritesiyle) 42 bin ile 59 bin dolar arasında değişiyor. Bu üç ekonominin dünya ihracatındaki yeri yüzde 43.3. Özetle bu üç ekonomi dünya ekonomisinin kabaca yüzde 40’tan fazlasını temsil ediyor.
ABD ekonomisi aşağı yukarı bir yılı aşkın bir süredir durgunluğa girmiş durumda. Bu durgunluğun bir resesyona dönüşüp dönüşmeyeceği tartışılıyor. Bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 0.9, ikinci çeyreğinde yüzde 1.9 oranında bir büyüme yakalayarak resesyona girmeyeceğinin sinyallerini verdi. Buna karşılık enflasyon yıllık bazda yüzde 5.5’e, işsizlik ise yüzde 5.7’ye ulaştı. Resesyona girmemek için Fed ve Hazine her türlü ahlaki çöküntüyü göze alarak piyasalara müdahale ettiler ve sonuçta büyümeyi artıda tutmayı başarırken öteki göstergelerin bozulmasının yolunu açtılar. Tercihlerinin doğru olup olmadığını zaman gösterecek ama şimdilik sistemik krizi önlemiş görünüyorlar. Önümüzdeki dönemde Fed’in faiz artırımına gitmesi sürpriz olmayacak.
Avro bölgesi ekonomisi başlangıçta ABD ekonomisi kadar sıkıntılı görünmüyordu. Ama son açıklanan veriler burada da sıkıntıların arttığını ortaya koyuyor. 2008’in ikinci çeyreğinde yaşanan yüzde 0.2 oranındaki düşüşle bölgenin ekonomik büyümesi yıllık bazda yüzde 1.5 düzeyine geriledi. Bölgenin lokomotifi konumundaki Almanya’da ilk çeyrek yüzde 1.5 olan büyüme ikinci çeyrekte yüzde 0.5’lik bir küçülmeye dönüştü. Fransa ve İtalya’da küçülme yüzde 0.3 olarak gerçekleşti. Son verilere göre Avro bölgesinde enflasyon yüzde 4, işsizlik oranı ise yüzde 7.3 oranında bulunuyor. Bir yandan enflasyon yüksek seyrederken bir yandan da büyümedeki düşüş Avrupa Merkez Bankası için zor bir döneme girildiğini ortaya koyuyor. Avrupa Merkez Bankası’nın faiz aracını önümüzdeki dönemde nasıl kullanacağı merakla bekleniyor.
Japonya, son iki yılda, uzun yıllardan beri içinde bulunduğu durgunluğu atlatacak aşamaya geldiğinin sinyallerini veriyordu. Tam o aşamada ABD’den başlayan daralmanın dalgalarıyla karşılaştı ve yeniden bir durgunluk sürecinin içine doğru yol almaya başladı. 2008 yılının ilk çeyreğinde yüzde 0.8 büyümüş olan Japonya, ikinci çeyrekte yüzde 0.6 oranında küçülme yaşadı. Japonya’da işsizlik yüzde 4.1’e yükselirken enflasyon yıllık bazda yüzde 1.2 oldu. Bu oran Japonya’da son dönemde yaşanan en yüksek enflasyona işaret ediyor.
ABD’de başlayan durgunluk öteki büyük ekonomileri de etkilemeye başlamış durumda. Bakalım onlar da ahlaki çöküntüyü tercih edip sistemi kurtarmayı deneyecekler mi?

sampolyon
21-08-2008, 10:59
Az tasarruf eden sonucuna da katlanır

17/08/2008 fatih özatay

YAZDIR | YOLLA | ARŞİVE EKLE



Cari işlemler dengemizin son yıllarda önemli miktarda bozulmasının ana nedenlerinden biri de tüm dünyada artan enerji fiyatları. Enerji fiyatları 2002’deki düzeyinde olsaydı, cari açığımızın milli gelire oranı 2006’da yüzde 3.5, 2007’de ise yüzde 3.2 olacaktı. Yani, gerçekleşene göre milli gelirimizin yüzde 2.5’i kadar daha az bir cari açık gerçekleşecekti.
Enerji fiyatlarındaki artıştan arındırarak cari açığa bakmanın nedeni elbette ki cari açığı küçümsemek değil. Tam tersi. Cari açığı önemsiyorsanız arkasındaki nedenleri de doğru saptamak zorundasınız.
Varsayalım ki konjonktür değişti. Enerji fiyatları bugünkü düzeyinin dörtte birine düştü. Bu gelişmeye bağlı olarak cari açığımız bizleri rahatsız etmeyecek bir düzeye geriledi. Bu durumda, cari açığa yol açan yapısal sorunlarımız çözülmüş olmayacak ki. O zaman biz bu sorunları görmezden mi geleceğiz?
Cari işlemler dengemizi bozan yapısal sorunlarımız var ve önemli sorunlar bunlar. Cari işlemler tartışmaları genellikle faiz-kur düzleminde ele alındığı için bu yapısal sorunlar arka planda kalıyor. Oysa kalmamalılar.
İktisat bölümü öğrencileri öğrenim dönemleri boyunca aldıkları makro iktisat derslerinde ve onun türevi olan derslerde bazı önemli özdeşlikler öğrenirler. Çoğu bilgiyi unutsalar
bile, eğer ileride ekonomist olarak çalışacaklarsa bu özdeşlikleri unutmamaları gerekir. Daha iyi analiz, ancak onları zihinlerin bir köşesinde tutarak mümkün olur.
Bu özdeşliklerden bir tanesi de cari işlemler dengesi ile ilgili: Basit tanımlardan yola çıkarak göstermek mümkün ki, eğer bir ülkede cari işlemler dengesi açık veriyorsa, o ülkenin tasarrufları mutlaka yatırımlarından daha düşük bir düzeydedir.
Kamu ve özel kesim ayrımına giderek bu özdeşlik şöyle de ifade edilebilir. Eğer bu iki kesim birden tasarruf açığı veriyorsa, ya da bir kesimin tasarruf açığı diğerinin tasarruf fazlasından daha fazlaysa o ülkede cari işlemler hesabı açık verir. Özel kesimi de ikiye ayırabiliriz: Hanehalkı ve şirketler kesimi. İlkinin genellikle tasarruf fazlası, ikincisinin ise tasarruf açığı vardır.
Şimdi bir de Türkiye’ye ilişkin şu gerçeği hatırlayın: Tarihsel verilere bakınca hemen ortaya çıkıyor ki, hızla büyüdüğümüz yıllarda cari açığımız da artıyor. Buna karşın büyüme
hızımızın azaldığı dönemlerde cari işlemler hesabı düzeliyor. Küçüldüğümüz dönemlerde ise (mesela kriz yılları) cari fazla veriyoruz.
Biraz daha ileri giderek şunu da belirtebiliriz: Yüzde 5 dolaylarında olduğu tahmin edilen potansiyel büyüme hızımızı yakalayabilmek için de bir miktar cari işlemler açığı vermemiz gerekiyor ve bu miktar da az değil. Bam teli de şu: AB üyesi ülkelerin refah düzeyine yakınsamak için hiç de yeterli değil bu potansiyel büyüme hızımız.
Kabaca iki yolla refah düzeyi artırılabilir. Birincisi, enflasyon ve ek cari işlemler açığı sorunları yaratmadan uzunca bir süre mevcut potansiyelin üzerinde bir hızla büyümek ile. İkincisi de potansiyel büyüme hızını artırmakla. İlkinin yolu daha yüksek bir tasarruf oranından geçiyor. İkincisi ise teknolojik gelişmeden, verimliliği ve beşeri sermayeyi artırmadan...
Bu gerçekleri, sözünü ettiğim ve her ülke için geçerli olan özdeşlikle birlikte düşünün. Ne ortaya çıkıyor? Şu: Tasarruf oranımızı artıramazsak, hızla büyümeye çalıştığımız dönemlerde cari işlemler hesabına ilişkin hep sorunumuz olacak.
Cari işlemler açığının bozulmasına çare olarak faizlerin düşük olması gerektiğini savunanlardan esinlenerek işi uç bir noktaya taşıyayım izninizle. ‘Uçuk’ bir varsayım ve bir de soru: Reel faiz sıfırın altına düşsün. Sizce cari açığa ilişkin bu yapısal sorunumuz çözülür ve orta-uzun dönemde kişi başına gelir düzeyimizi AB ortalamasına sıçratabilir miyiz?
Sahi, yetersiz olan tasarruf oranımızı nasıl artıracağız biz?

sampolyon
21-08-2008, 11:02
AB’de yavaşlama: Bizde?..

18/08/2008 fatih özatay

YAZDIR | YOLLA | ARŞİVE EKLE



ABD’den sonra Avrupa’nın büyük ekonomilerinden de ekonomik küçülme haberleri gelmeye başladı. İkinci çeyrek verilerine göre Almanya, Fransa ve İtalya’da negatif büyüme var. Tüm avro bölgesi için yüzde 0.2’lik bir düşüşten söz ediliyor. Gerçi bunlar bir dönem öncesine göre gerçekleşen hızlar. Bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla az da olsa bir büyüme var. Ama işin özü değişmiyor ve şu soruyu sormak haklı oluyor. Bu durumdan
Türkiye nasıl etkilenebilir?
Yanıtı çok kolay bir soru değil. Zira bu soruya yanıt verebilmek için bu ülkelerin nasıl bir politika tepkisi vereceğini de dikkate almak gerekir. Mesela Avrupa Merkez Bankası faiz indirmeye başlayacak mı? ABD Merkez Bankası ne yapacak? Tabii ki bir de maliye politikası tepkisi var.
Bu tepkiler şüphesiz ekonomik büyüme rakamlarına hemen yansımayacak. Ancak şu anda verilecek politika tepkileri, ileriye yönelik ekonomik gidişat hakkındaki fikirleri ‘şimdi’ değiştireceği için, faiz ve kur hareketlerine yol açacak. Hisse fiyatlarını etkileyecek. Uluslararası mali yatırımcıların risk iştahları değişecek.
Olası politika tepkilerinin bizim gibi ülkelerde oluşturabileceği etkileri şimdilik analizin dışına itelim. Gelişmiş ülkelerin ekonomik faaliyet hacminde bir süre daha devam edecek olan yavaşlamanın bizim ekonomimizde yaratabileceklerine odaklanalım.
Böyle bir analiz için yapılabileceklerin başında Türkiye’nin büyüme devreleri ile gelişmiş ekonomilerin büyüme devrelerini karşılaştırmak geliyor. Yani, onların ‘normalin’ altında büyüdüğü dönemler bizim de normalin altında büyüdüğümüz dönemler mi? Ya da tersi. Onlar hızla büyürken biz de mi hızla büyüyoruz?
Bu soruları 1990’ların ortasında, hatta sonlarına doğru sorsaydık yanıt kesin bir ‘hayır’ olacaktı. Oysa Türkiye giderek dış açık bir ekonomi haline geldi. İthalatımız ve ihracatımız milli gelire oranla oldukça arttı. Büyük mali fon akımlarına maruz kalıyoruz. Çektiğimiz doğrudan yabancı sermaye arttı. Uluslararası mali yatırımcıların risk alma iştahlarındaki değişiklik bizi de anında etkiliyor. Daha birkaç yıl öncesine göre birkaç uzman dışında ABD’de ne veri açıklanacak, bunun Türkiye’ye olası etkileri ne olur kimse bilmez ya da umursamazken, ekonomi kanalları her gün bu konuları tartışıyor.
Bu etkileri ekonomik devrelerde de gözlüyoruz. 1990’ların sonlarından bu yana hem Türkiye’nin hem de OECD ya da avro bölgesi ülkelerin normalin üstünde ya da altında büyüdüğü dönemler benzeşmeye başladı. Bizim ekonomik faaliyet hacmimiz 1999’un ikinci yarısının başında dibe vurmuştu. 2000’nin ağustos ayına kadar yüksek bir hızla büyümüştük. Sonra keskin bir daralma dönemi başladı. 2001 sonlarından itibaren ekonomik faaliyet tekrar yönünü yukarıya doğru çevirdi. Tam belli olmamakla birlikte 2006-2007 arasında bir yerde tekrar bir tepe noktası, yani yavaş büyüme döneminin başlangıcı var. Benzer dönüm zamanları ve devreler OECD ya da avro bölgesi için de geçerli.
Şüphesiz bu benzeşme bizde olan biten her şeyin dışarıdan kaynaklandığı anlamına gelmiyor.
Böyle bir sonuç, mesela kriz çıkarma maharetimizi gölgede bırakır. Krizlerde rolü olan
herkese bir miktar ayıp olur.
Bu paralelliğin temel nedenlerinden birisi bu gruptaki ülkelerle yaptığımız ihracatın milli gelir içinde önemli bir yer tutması. 2007’de 107.2 milyar dolar büyüklüğündeki ihracatımızın yüzde 56’si AB ülkelerineydi: Almanya yüzde 11.1, İngiltere yüzde 8.1, İtalya yüzde 7 ve Fransa yüzde 5.6. Bunlar aynı zamanda en fazla ihracat yaptığımız ülkeler. Dikkat edilirse yukarıda ikinci çeyrekte küçüldüğü belirtilen üç ülke de bu grupta.
Büyüme hızımız açısından dolayısıyla sevimli bir gelişme değil bu. Ama bu, sadece analizin bir parçası. Turizm gelirlerinin, enerji fiyatlarının, avro-dolar paritesinin, uluslararası faizlerin ve risk alma iştahının nasıl etkilenebileceğine bakıp tekrar Türkiye’ye dönmekte yarar var. Dolayısıyla bir süre daha iki konu etrafında döneceğim: Son iki yazımdaki cari açık-tasarruf oranı ilişkisi ve kürede pişenden bize ne düşeceği...

sampolyon
21-08-2008, 11:13
Enflasyon ve büyüme açısından riskler

21/08/2008

YAZDIR | YOLLA | ARŞİVE EKLE



Son yazıda ‘kürede pişer, bize ne düşer’ faslına dönmüştüm yeniden. ABD ve Avrupa merkez bankalarının olası politika tepkilerini geçici bir süre analiz dışında tutup, sadece bu ekonomilerdeki çok belirgin yavaşlama hatta küçülme eğilimlerinin bizde yaratabileceği etkilere odaklanmıştım.
1990’ların sonlarından itibaren bu ekonomilerin faaliyet düzeyinde gözlenen dalgalanmalarla bizdeki dalgalanmalar arasında belirgin bir paralellik var.
Daha önce böyle değildi.
Türkiye ekonomisinin eskiye göre çok daha fazla dışa açık olması sanırım bu olgunun arkasındaki temel neden.
Bu durumda salt gelişmiş dünyadaki yavaşlama açısından bakıldığında 2008’in geriye kalanında ve 2009’un önemli bir kısmında bizim büyüme hızımızın olumsuz yönde etkileneceğini belirtebiliriz. Unutmayalım ki, büyüme hızımız, zaten 2007’den bu yana potansiyelin bir miktar altında.
ABD ve Avrupa ekonomilerinde belirginleşen yavaşlama eğiliminin emtia fiyatlarını da düşürmesi beklenir.
Bu, bir süredir gerçekleşiyor zaten. Şüphesiz Çin gibi ülkelerin ne yönde gelişme göstereceği de önemli. Salı günü, Çin hükümetinin genişlemeci bir ekonomik politikayı devreye sokmaya hazırlandığına dair haberler çıktı. Bu da emtia fiyatlarındaki olası azalışı kısıtlayıcı yönde çalışacaktır.
Yeni bir küresel deprem yaşanmazsa, bu olası gelişmeler enflasyon açısından ‘en kötüyü’ geride bırakmakta olduğumuz anlamına geliyor. Bu durumda Merkez Bankası’nın 2009 hedefi tutturulabilir hale geliyor.
Dikkat ederseniz bu öngörüleri sıralarken içeriye yönelik hiçbir şeyden söz etmedim. IMF ile nasıl yola devam edeceğimizden de. 2008’in bundan sonrasında ve 2009’da, 2007’nin de altında bir büyüme hızı yakalamak için içeride fazla bir şey yapmak gerekmiyor çünkü. Keza mevcut para politikasının sıkılığı dikkate alındığında, emtia fiyatlarında aşağı doğru gidişin sürmesi ve yeni bir küresel deprem olmaması halinde, 2009 enflasyon hedefinin tutturulabilmesi için de ek bir şeyler yapmak gerekmiyor.
Oysa yukarıda ‘çok büyük’ varsayımlar yaptım. Yeni bir küresel deprem olmayacağı varsayımı bunların başında geliyor. Salı günü açıklanan veriler ABD ve Almanya’da beklenenin oldukça üzerinde bir enflasyona işaret etti. Bu ülkelerin büyüme hızları ise yerlerde sürünüyor. ABD Merkez Bankası büyük bir açmaz içinde. Bir yandan enflasyon (üstelik çekirdek enflasyon da) artıyor, diğer yandan ekonomi yavaşlıyor.
Bir de son günlerde ABD mali piyasalarının tekrar alarm vermeye başladığını dikkate alın. ‘Felaket tellalı’ konumuna gelen Roubini şu anda ABD medyasında çok popüler. Hakkında yazılar çıkıyor, bol sayıda konferansa çağrılıyor. Eski IMF Başekonomisti Rogoff da kervana katıldı.
ABD’de büyük bir bankanın batabileceği yolundaki kehaneti ajanslara düştü. Şu komik isimli iki dev kredi kuruluşu (Freddie Mac ve Fannie Mae) bir türlü dikiş tutmuyor.
Bu durumda dışarıya ilişkin azalır gibi olan belirsizliklerin tekrar artması olasılığı var. Hiç de az bir ihtimal değil bu. Bizim büyüme hızımızı daha da aşağıya çekebilecek bir gelişme. Zira büyüme hızımız açısından sadece ticaret ilişkilerimiz değil, şirketlerimizin ve bankalarımızın dışarıdan ne ölçüde kredi temin edebilecekleri ve bu kredilerin vade yapısı da önemli. Yazının başından itibaren saya geldiğim koşullar altında, bu açıdan çok umutlu olmamak gerekiyor. Yani, büyüme hızımız açısından risk aşağıya doğru.
Enflasyon açısından yaptığım olumlu tahmin ise, yeni bir küresel deprem karşısında geçerliliğini yitirebilecek. Belli bir süre kur hareketleri görebiliriz dışarısı yeniden karışırsa. Emtia fiyatlarının nasıl şekillenebileceğini ise kestirmek zorlaşır. Enflasyonda ise risk yukarı yönde.

sampolyon
21-08-2008, 11:14
Neyi bekliyoruz?

18/08/2008 Uğur Gürses
ugurses@yahoo.com
YAZDIR | YOLLA | ARŞİVE EKLE



IMF’li programlardaki kredibilite arayışı sadece hükümetlere ait bir olgu değil, IMF’nin kendisi de başarılı olması olasılık dahilinde bulunan programlarda yer almak ve bundan ‘başarı öyküsü’ çıkarma peşinde.
İş ‘itibar yönetimi’ boyutuna gelince, tarsımı yapılan programın yol haritasındaki
sapmalar da ‘anlayışla’ karşılanıyor. IMF çoğu zaman programın orta yerde kalmasına razı olmuyor! İtibar arayan uluslararası bir kuruluşun, artık itibar saçan programlar yapması pek de olanaklı değil. Cuma günü özetle bu düşüncenin etrafında dolaşmıştık.
Bu yıl Ocak ayında Davos toplantıları yapılırken, Jozeph Stiglitz şunları söylüyordu; “Uluslararası konferanslara giden biri, herkese şeffaflık konusunda söylev veren Amerikalıları duyar. Bunlardan hâlâ Davos’ta da birkaçı na rastladım. Aralarında, Uzak Asya krizi sırasında yüksek tondan nasihatlar veren eski Hazine Bakanı’nın da bulunduğu ‘olağan şüpheliler’, Amerikan ya da Avrupalı hedge fonların şeffaflığı ndan değil , hükümet fonlarının (S overeign W ealth F unds) daha şeffaf olmaları gerektiği konusunda vaaz veriyorlardı.”
ABD’deki finansal kriz öyle bir noktaya erişti ki; otoritelerin peşinde koştuğu olgu ‘ani çöküş olmasın’ biçiminde özetleniyor. Kısa özet gerekirse; Temmuz sonuna doğru, 12 trilyon dolarlık mortgage finansmanını sırtlamış bulunan Fannie Mea ve Freddi Mac gibi devlerin Kongre eliyle kurtarılması sonrasındaki ‘ferahlama’ kısa süreli kaldı. Bu defa birkaç gün önce bu şirketlerin notları düşürüldü. Bu durum da gösteriyor ki, bu kriz nasıl biterse bitsin dereceleme şirketlerinin de itibarının kalmadığı çok ortada.
En güzel gösterge o şirketin hisse değeridir. Bundan bir yıl önce hisse başına 70 dolar olan şirket (Fannie Mea) fiyatı, tekrar en düşük değere yakın bir seviye olan 7.9 dolara düştü.
ABD’de son bir aylık dönemde, bu finansal krizde durum değişmedi. Finansal piyasalarla ilgili haberler; hangi şirketin ne kadar zarar ettiği, kimin ne kadar varlık satışı yaparak sermayesine ekleyeceği haberleri ile sürüyor. Finansal piyasalara olan güvensizlik azalmadı. Böyle olduğu için, kriz öncesinde görece marjinal yatırım alanı olarak kalan değerli metaller gözde yatırım alanı oldu. Bu yüzden de değerli metal fiyatları yüksek seyretti. Öyle ya, herhangi bir şirketin hissesine yatırım yapmaktansa ‘hiç kimsenin yükümlülüğü’ olan altına yatırım yapmak daha az ‘baş ağrısı’ veriyordu!
Son dönemde başta petrol olmak üzere, altın fiyatlarında da gerilemeye tanık olduk. Bunun temel nedeninin; finansal piyasaların odağına giren, Avrupa’daki ekonomik yavaşlama olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu durum, Avro’yu zayıflatırken ABD dolarını güçlendirdi. Finansal piyasaların odağına giren sadece ekonomik yavaşlama değil; ABD’deki finansal sarsıntının Avrupa’daki izleri de buna eşlik ediyor. En başta da finansal kurumlardaki zararlar ile konut piyasasındaki fiyat düşüşleri. Bir taraftan da enflasyon yükseliyor. Örneğin İspanya’da son 15 yılın en yüksek enflasyon oranına erişildi.
Avrupa Merkez Bankası (ECB) ise bir taraftan finansal istikrar, diğer taraftan da yükselen enflasyona dikkat kesilmiş durumda. Son veriler de ekonomik yavaşlamaya girildiğini gösteriyor. Bizim gibi Avrupa’ya ihracat yapan ülkeleri tehdit eden asıl gelişme de budur.
Biz, en başta büyük bir güven kaybının eşlik ettiği bu gelişmeler yaşanırken, son iki yılı kutuplaşmalara heba etmiş bir ülke olarak hâlâ ‘eli yüzü düzgün’ bir ekonomik program ve reform takvimi ortaya koyamadık. Önümüzdeki birkaç yıllık dönem, sadece Avrupa’ya değil tüm dünyaya mal satmanın daha rekabetçi bir ortam ve koşullarda olacağını gösteriyor. Biz ise buna hazırlık için gereken reformları yapmadık.
Önümüzdeki bir yılı da yerel seçimlere mi feda edeceğiz?

sampolyon
21-08-2008, 11:16
Cari açık sorunun karakteri

16/08/2008
tanerb@bilgi.edu.tr Taner Berksoy
YAZDIR | YOLLA | ARŞİVE EKLE



Görüntü biraz düzelince sanki ekonominin sorunları aşılmış, sorunsuz bir döneme başlanıyormuş gibi yazıp, konuşuyoruz. Oysa hiçbir zaman böyle bir şey olmuyor. Olması da pek mümkün değil açıkcası. Öteki ekonomilerde olduğu gibi Türkiye ekonomisinde de sorunlar var. Bunlardan bir kısmı konjonktüre bağlı ve nitelikleri itibarıyla kısa dönemli sorunlar. Bu tür sorunların konjonktürün yön değiştirmesi ve/veya kısa dönemli uygun iktisat politikaları uygulanması ile bir çözüme doğru götürülmeleri mümkün.
Sorunların bir kısmı da ekonominin yapısında saklı. Bazı koşullarda mevcut (veri) ekonomik yapı adeta sorun üretip, besler. Yapı sorunlarını kısa sürede aşmak ve sonuçlarını almak mümkün değil. Bunların çözümünü görece uzun vadeli yapısal dönüşümlerde aramak, uzun erimli strateji kurgularını da buna göre yapmak gerekir.
Örneğin, enflasyonun kısa vadeli sorunların tipik bir örneği olduğu düşünülür. Bizde enflasyonun çok uzun süredir devam ediyor olması sanki uzun dönemli bir yapı sorunu gibi bir algılama yaratıyor olabilir. Bu doğru bir algılama değil. İktisadi analizde enflasyon, yükselen konjonktürün ekonomiyi ıstmasından ve/veya yanlış iktisat politikalarından üreyen, kısa vadeli sorun olarak tanımlanır. Konjonktür dönüşümünün ve/veya uygun politika uygulamalarının sorunun aşılması için yeterli olacağı düşünülür.
* * *
Pek çok analizde dış dengesizlik de kısa dönemli bir sorun olarak tanımlanır. Buna göre bir dış dengesizlik türü olan cari açığın da, karakteri itibariyle, kısa dönemli sorunlar arasında yer aldığı söylenir. Başka bir deyişle, ekonomide oluşan cari açığın konjonktürel salınımdan ya da yanlış politikalardan kaynaklandığı ileri sürülür. .
Konjonktürde büyümeyi hızlandıran bir yöne dönüşün ve/veya döviz fiyatında sapma yaratan yanlış para ve kur politikası uygulamalarının dış açık üreteceği düşünülebilir. Bu durumda, konjonktürün ters yöne dönüşü ya da politika ekseninin değiştirilmesi ile dış açık sorununun görece kısa sürede aşılacağı öngörülebilir.
Biz dış açıktan canı yanan bir ülkeyiz. Buna rağmen, sorunun karakterini ve kaynaklarını pek derinlemesine irdelediğimizi söyleyemem. Alışılmış söyleme uygun biçimde, cari açık sorununun yanlış döviz fiyatından kaynaklandığı, döviz kurunu düzeltecek bir para politikası uygulanması ile cari açığın giderileceği düşünülüyor.
Kısacası, karakteri itibariyle cari açık sorunu konjonktür ve iktisat politikası uygulamalarından kaynaklanan kısa vadeli bir sorun olarak algılanıyor ve irdeleniyor. Çözüm de buna uygun önlemlerde aranıyor. Herkesin böyle düşünüp konuştuğunu söylemem yanlış olur tabii. Ama genel ve egemen söylem bu izlenimi veriyor.
En azından benim aldığım izlenim böyle.
* * *
Bu genel algılamanın bütünüyle yanlış olduğunu söyleyemem. Aslında bunun doğru ama eksik, dolayısıyla bizim konumumuzu yansıtması açısından yetersiz bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum.
Bana kalırsa, bizdeki dış açık oluşumunda kısa süreli etkenlerin yanısıra güçlü bir yapısal boyut da var. Başka bir deyişle, bizdeki cari açık tek ve egemen bir karaktere sahip değil. Tersine, bizim dış dengesizliğimizin konjonktürel ve yapısal karakter unsurlarını bir arada barındıran, bir anlamda çift karakterli bir sorun olarak algılanmasının daha doğru olacağı kanısındayım.
Bu yeni ve bana has bir değerlendirme değil. Başka örnekleri de var. Ayrıntıları bir
başka yazıda irdeleyeceğim. Ama cari açık sorunumuzu böyle çift karakterli bir sorun olarak algılamanın, değerlendirmeleri bu bağlamda yapmanın çözüm bekleyişlerinin daha rasyonel bir yöne çekilebilmesi için zorunlu olduğunu vurgulamak istiyorum.
Yoksa sadece döviz kurunun düzeltilmesi konusunda gürültü çıkartmakla yetinip, karanlığa ateş etmeye devam edeceğiz gibi görünüyor.

sampolyon
21-08-2008, 11:18
Kararın ekonomi politiği

16/08/2008
eroka@radikal.com.tr Erol Katırcıoğlu
YAZDIR | YOLLA | ARŞİVE EKLE



AKP’yi kapatma davasının bu biçimde sonuçlanması Türk siyasi tarihinde önemli bir dönemece işaret ediyor. Önümüzdeki günlerin neler getireceğini bilmesem de bu kararın, Türkiye’nin 30 yıllık, küresel güçlerle yaptığı, daha doğrusu yapmaya çalıştığı dansın sonuna gelindiğine işaret eden bir karar olduğunu düşünüyorum. Doğrusu bu kararı verenlerle küresel güçler arasında gerçekte bir ilişki var mıdır bilmiyorum. Ama son 30 yılda olup bitenleri yan yana getirdiğimde bu kararla Türkiye’nin küreselleşme süreci arasında aşağıdaki gibi yakın bir ilişki kurmak mümkün.
Özal, küresel güçlere kapıyı aralayan ilk siyasetçi oldu. Oldu olmasına ama yaptığı bütün reformlar da yüzeyde kaldı. Yüzeyde kaldı çünkü yerel aktörler bu reformları benimsemediler. Aralarında işçi ve işveren örgütleri, devletçi bürokrat kesimler ve tabii her türden siyasetçi, tabii bu arada sol siyaset aktörleri, tüm bu geniş yerel aktörler dünyası küresel güçlerin ülkede görmek istedikleri değişikliklere karşı çıktılar. Aklıma örneğin o günlerde gazetelere yansıyan bazı haberler geliyor. İşçi sendikalarının ve TÜSİAD’ın birlikte özelleştirmelere karşı çıkmaları; Özal’ın işverenleri ikide bir “Gümrükleri indirirsem görürsünüz gününüzü” diyerek tehdit etmesi; sanayicilerin önemli bir kısmının kotaların kaldırılmasına ve gümrüklerin azaltılmasına direnişleri; faizlerin serbestleştirilmesi kararından hemen sonra ülkenin en büyük bankalarının bir tür kartel anlaşmasıyla ‘serbestliği’ rafa kaldırarak fazileri belirlemeleri gibi konular aklıma geliyor. Bütün bunlar küresel güçlerin ülkede yapılmasını istedikleri reformlara yerel güçlerin direnişleriydi. Bu direnişlerin sonu mu ne oldu? Parasal olarak neye mal olduklarını bilmediğimiz çeşitli derinlikte tam altı tane krize! 1986, 1988, 1991, 1994, 1998 ve 2001. En sonuncusu ise bir ‘krizden’ çok bir ‘çöküş’tü ve gerek ekonomik ve gerekse siyasi sistemin tıkandığını söylüyordu.
1980’lerde başlayan 2001’e kadar süren bu dönem aslında yerel aktörler dünyasında da değişiklerle yürüdü. Bu dönemde bir yandan eskinin büyük ve etkin şirket gurupları küresel şirketlerle ortaklıklara giderken bir yandan da küreselleşme koşulları içinde büyümüş yeni iktisadi aktörler ortalığa döküldü. AKP’nin başarılı bir iktidar dönemi geçirmesinin de son kapatma davasının bu biçimde sonlanmış olmasının da ardında ben, bu ‘küresel güçlerle uyumlu davranabilen yeni yerel aktörler’ dünyasının varlığının önemli olduğunu düşünüyorum. Ve tabii AKP’nin de bu yeni aktörler dünyasının taleplerini yerine getiren bir parti olmasının. Bu yeni ‘yerel zemin’ küresel güçlerle neredeyse 30 yıldan bu yana süren gerginliğin sona ermesini sağladı ve Türkiye geri dönülmez biçimde küresel dünyanın parçası haline geldi. AKP’nin kapatılmama kararı da bu gelişmeleri perçinleyen bir karar oldu. Bundan böyle de Türkiye ekonomisinde küresel kaynaklı olanlar dışında bir ekonomik krize yer yok diye düşünmek mümkün.
Tabii ki bu konuştuğumuz küreselleşme süreci özünde ‘elitist’ bir küreselleşme sürecidir. Yani ulusların “elitlerinin” önayak olduğu ve daha çok onların çıkarlarını öne çıkaran bir süreçtir ve AKP şimdilik bu sürecin küresel güçlerle aşık atabilen, onlarla konuşabilen yerel güçlerin tek siyasi yöneticisi olarak genel kabul görmüş durumdadır. Oysa ‘elitler’ yerine ‘toplumun’ çıkarlarını öne çıkaran ‘demokrat bir küreselleşme’ de mümkündür. Ama böyle bir küreselleşme her şeyden önce küreselleşme koşullarında ülkeyi yönetmeye aday yeni ve demokrat bir siyasetin ortaya çıkmasını gerektiriyor. Böyle bir yere
aday olabilecek kesimler arasında bugünlerde yapılan tartışmaların düzeyinden anlaşılan daha uzun yıllar AKP’nin yönetimde olacağı bir Türkiye’de yaşayacağa benzeriz.

sampolyon
21-08-2008, 12:16
Yerli sanayi alarm veriyor

10/08/2008

YAZDIR | YOLLA | ARŞİVE EKLE



Yerli sanayici uzunca bir süredir içinde bulunduğu koşullardan ciddi şikâyetçi. Gerçi
hiçbir dönemde işadamları işler çok iyi gidiyor demez. Her zaman şikâyet edilecek bir şey bulunur.
Bununla birlikte, bu günkü ortamda
yapılan şikayetleri büyük bölümüyle haklı bulmamak mümkün değil.
Şikâyetlerin odağında uygulanmakta olan düşük kur, yüksek faiz politikası bulunuyor. İşin ilginç yönü, bu tenkitlerin hükümetin içinden bazı bakanlar tarafından da yapılıyor olması.
Türk parasının aşırı değer kazanmış olduğu şikâyeti pek de yeni değil. Yıllardan beri ihracatçılar ve konuyla ilgili örgütler bu konuyu dile getiriyor. Bir süre önce dolar 1.5 hatta 1.6 YTL iken de ihracatçıların en büyük örgütü TİM, o günkü kur düzeyinde ihracat yapılamayacağını iddia ediyordu. Dış ticaretten sorumlu Devlet Bakanı da bu iddiaya açıktan destek veriyordu.
O günden bugüne Türk Lirası’ndaki aşırı değerlenme artarak devam etti. Bir süre öncesine kadar hiç kimse, hiçbirimiz doların 1.15 YTL ye gerileyeceğini düşünemiyordu. Gerçi, aynı dönemde dolar da uluslararası piyasalarda değer kaybetti ama bu durum Türk Lirası’nda görülen aşırı değerlenmeyi açıklayacak düzeyde değil.
Türk Lirası’ndaki değerlenmenin ihracatçı ve sanayiciyi ‘terbiye edici’ bir yönü olduğu inkâr edilemez. Diğer paralara göre değerlenmiş Türk Lirası ile dışarıyla rekabet daha zor hale gelmiş oldu. Bu durumda firmalar üretimde verimliliği artırmak için çeşitli yollara başvurdular. Bulunan en kolay yol işçi istihdamında tasarruf yapılması oldu. Bir kısım işçiye yol verildi. Yeniden işe almada çok daha dikkatli olundu. Sonuçta aynı iş daha az işçiyle yapılmaya başlayınca işgücü verimliliği artmış gözüktü.
Ücret artışları sınırlandı. Bunun sonucu reel ücretler artmadı, hatta bir miktar azaldı.
İş sahipleri maliyetleri düşürebilmek için kullanmakta oldukları yöntemleri gözden geçirme gereğini duydu. Bazı düzeltmelerde bulundu.
Bütün bunlara paralel olarak, üreticiler üretimde kullandıkları yerli girdileri, bugünkü kurlarda çok cazip hale gelen ithal girdileri ile ikâme etme yoluna gitmeye başladılar.
Alınan bütün tedbirlere, yapılan bütün iyileştirmelere rağmen ucuz dövizle yapılan ithalatla başa çıkmak mümkün olmadı. Özellikle uzak doğudan, daha çok da Çin’den gelen mallar piyasalardan büyük paylar almaya başladı. O nedenle daha önce imalatçı olan çok işadamı ithalatçılığa başladı.
Ya da sanayi sektöründen kaçıp ticaret ve diğer hizmetlere kaydı.
Bu defa sanayi sektöründen yükselen feryatlara kulak vermek lazım. Kuşkusuz sorun yalnız düşük kur, yüksek faiz olayı da değil. Sanayinin üzerine enerji fiyatlarının yükselmesinin yükü de bindi. Yasal yolla işçi çalıştırmanın maliyeti yüksek. Vergiler az değil. O nedenlerle kayıt dışı üretim ve istihdam büyük boyutlara ulaştı.
Çok sayıda sanayi iş yerinin kapandığını, ya da işçi istihdamını düşürerek kapasite kullanımını kıstığını görüyoruz. Küçümsenemeyecek sayıda işadamı da yatırım ve üretimini Türkiye dışına kaydırıyor.
Çözümün kolay olduğunu kimse söylemiyor. Bununla birlikte yetki sahiplerinin işi ele alışı da kimseye güven vermiyor.
Hükümet, ne olduğu pek de kolay anlaşılamayan tedbirlerden söz ediyor. Ne sonuç vereceği açık olmayan teşvik politikaları gündemden düşmüyor. Tedbirler paketleri açılıyor, fakat bunların da arkası gelmiyor.
Tehlikenin ciddi olduğuna inanıyorum.
Başta kur ve faiz politikaları olmak üzere sanayi kesiminin sorunlarının çözümünde gerçekçi bir stratejinin ortaya konması ve uygulanması için kolları sıvamak lazım.
Yoksa geç kalınma olasılığı hiç de düşük değil.

sampolyon
21-08-2008, 12:20
Sanayi kesiminde neler oluyor?

27/07/2008

YAZDIR | YOLLA | ARŞİVE EKLE



Her yıl bu günlerde İstanbul Sanayi Odası 500 Büyük Sanayi Kuruluşu araştırmasının sonuçlarını kamu oyuna duyuruyor. Söz konusu araştırma bir anlamda sanayi kesiminin röntgenini de çekiyor. Yalnız genelde değil, aynı zamanda kuruluş bazında bu sektördeki gelişmeleri yansıtıyor.
Her yıl olduğu gibi, bu yıl da İstanbul Sanayi Odası Başkanı Tanıl Küçük, araştırmanın bulgularına dayanarak sanayi kesiminin gidişi ile ilgili bazı önemli gözlemlerde bulundu. Yapılan açıklamalar çarpıcı olsa bile bizim için şaşırtıcı olmadı.
Uzun bir süreden bu yana uygulanmakta olan ekonomi politikaları, kısa dönemde
kimileri için yarar sağlasa da, orta ve uzun dönemde kaçınılmaz bir şekilde sanayinin nispi olarak gerilemesi sonucunu doğuruyor. Bu politikaların en fazla zarar vereni de düşük kur, yüksek faiz politikası.
Çeşitli defalar yazıldı. Düşük kur uygulaması, başta devlet olmak üzere bazı güç kaynaklarının işine geliyor. Ancak bu politika ihracatı zorlaştırıyor, ithalatı karlı hale getiriyor. Yurt içinde imalat yaparak dışarıya satmak yavaş yavaş çekiciliğini kaybediyor. Siz ihracatın rekor düzeyde büyüme kaydettiğine aldanmayın. İhracattaki artış, her şeyden çok ucuz ithal girdisi kullanılarak yapılan üretimden kaynaklanıyor.
Bu koşullarda ithalat yapmak ise her bakımdan karlı bir iş. Fazla sermaye bağlamadan, büyük bir yurt içi katma değer sağlamadan yapılan işler oldukça yüksek karlar getirebiliyor. O yüzden yurt içi girdilere dayanarak imalat yapmak, bu günkü koşullarda çok da akıllıca bir şey değil.
Öte yandan, yüksek faiz üreticiye yatırım yapmada caydırıcı rol oynamaya devam ediyor. Çünkü, bu faiz düzeyinde yatırım yapmak için imalatçı kârının bir hayli yüksek olması gerekiyor.
O nedenle de sermaye sahibi parasını üretimden daha kârlı bulduğu alanlara yatırıyor. Sonuçta sanayi kesiminde yeterince iş imkânı yaratılamıyor.
Nitekim İstanbul Sanayi Odası Başkanı Tanıl Küçük de bu beklenen gelişmeleri sayılar vererek dillendiriyor. Küçük, imalat sanayiinde faaliyet dışı gelirlerin bir yıl içinde yüzde 81’in üzerinde bir artış gösterdiğine dikkat çekiyor. Daha da ilginci, 2007 yılında faaliyet dışı gelirlerin önceki dönemlerdeki gibi faiz gelirleri değil, kambiyo karı ağırlıklı olduğunu ileri sürüyor.
Bunun anlamı sanayicinin esas gelirini üretimden değil, aşırı değerlenen YTL nedeniyle kambiyo karlarından sağlamış olduğu.
İstanbul Sanayi Odası Başkanının üzerinde vurgu yaptığı bir diğer husus, yine bekleneceği üzere, sanayi sektörünün gayrı safi yurt içi hasıladaki payında görülen gerileme. Başkanın verdiği rakamlara göre sanayi sektörünün 1998’de yüzde 26.8 olan toplam içindeki payı 2007’de yüzde 19.5’a gerilemiş bulunuyor. Buna paralel olarak da, aynı dönemde imalat sanayiinin payı yüzde 23.9’dan yüzde 16.5’a inmiş durumda. Bu rakamların ortaya koymuş olduğu eğilim sanayideki gerilemenin önemsenmeyecek kadar küçük olmadığı.
İlginç sayılabilecek gözlemlerden birisi de son dönemlerde oldukça yüksek düzeyde büyüme sağlayan Çin, Hindistan, Rusya gibi ülkelerde sanayi kesiminin nispi olarak artış gösteriyor olması.
Tanıl Küçük’ün açıklamalarına göre, finansman giderlerini aşağıya çekmek için işletmeler 2007 yılında da dış krediye yönelmiş bulunuyor. O yüzden, reel kesimin dış borç toplamı 2006 yılında 70.9 milyar iken bu rakam 2007 yılında 105.5 milyar dolara yükseltilmiştir. Bu büyüklükteki dış borç yalnız reel kesim için değil, ekonominin bütünü için de ciddi bir kırılganlık yaratmaktadır.
Bu verilere bakarak şu değerlendirmeyi yapmak yanlış olmaz. Ekonominin gündeminde hep kısa dönem problemleri ön plana çıkartılıyor. Bunlar için çözüm üretilmeye çalışılıyor. Ortaya konan çözümler de, çoğu zaman geleceği düşünmeden uygulamaya konuluyor.
İstanbul Sanayi Odası araştırması bir kere daha sanayideki olumsuz gidişe parmak basıyor. Bu alandaki gelişmelerin ciddiye alınması gerekir.

sampolyon
21-08-2008, 12:22
Cari açık komisyona havale

03/08/2008

YAZDIR | YOLLA | ARŞİVE EKLE



Her bağımlının yaptığı gibi Hükümet de uzun yıllar “cari açık bağımlılığını” inkar etme yolunu seçti. Yüksek cari açığın verdiği rahatlık duygusu gerçeklerin görülmesini engelliyordu. Bu konuda yapılan uyarılara “cari açık finanse edildiği sürece sorun olmaz” diye cevap verildi. Bu anlayışa bazı iktisatçı ve köşe yazarları da destek oldu.
Sürekli yüksek cari açığın Türkiye ekonomisi için tehlike yaratabileceğini uzun süre IMF de kabul etmek istememişti. Ancak, yaklaşık bir yıldan bu yana onlar da cari açık konusunda hükümeti uyarıyor.
Son birkaç haftadır ekonomi yönetiminden gelen haberler nihayet hükümetin de cari açığın tehlikesi konusunda uyanmış olduğu izlenimini veriyor. Büyük olasılıkla 2008 yılında cari açığın 50 milyar düzeyini de aşacak olması bunda rol oynamış olabilir. Ayrıca, yılın ikinci yarısında sermaye girişinde geçen yıllara göre bir düşme bekleyişinin de etkili olduğu düşünülebilir.
Soruna çözüm bulabilmek için hükümetin kamu ve özel kuruluş temsilcilerinden oluşan bir komisyon kurmaya karar verdiğini ekonomik koordinasyondan sorumlu Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren açıkladı.
Aslına bakılacak olursa, sorunu komisyon kurarak çözme yaklaşımının gerisindeki düşünceyi anlamak zor. Komisyonun görüşü ne olursa olsun, kuşkusuz alınacak kararların sorumluluğu hükümete ait olacaktır.
Alışılmış ve doğru olan, uygulanacak politikaların devletin sorumlu kuruluşları ve bürokratları tarafından oluşturulmasıdır. Kuşkusuz karar alırken yetkililer güvendikleri uzmanların ve uzman kuruluşların görüşüne başvurabilir. Ancak bu, komisyon kurarak karar almaktan çok daha farklı bir şeydir.
Komisyon kurma kararının düşündürdüklerinden birisi hükümetteki yetkililerin cari açık konusunda ne yapılması gerektiği hususunda belirgin bir görüşe sahip olmadığı. Bir diğeri uygulanacak politikanın başarıya ulaşamaması durumunda sorumluluğu geniş bir çevreyle paylaşma gereksiniminin duyuluyor olması.
En kötü olasılık da hükümetin acilen bir şey yapmaktan çekiniyor olması. Bizde bir şeyin geciktirilmek istenmesi halinde “komisyona sevkedilmesi” adeti bir hayli yaygındır. O yüzden de, cari açık sorununun komisyon aracılığı ile çözülmesi yoluna gidilmesi, ister istemez şüphe uyandırmaktadır.
Gerçekte cari açık sorununun çözümü hiç de kolay değil. Her şeyden önce, her bağımlılık olayında olduğu üzere, yıllardan beri büyük cari açıklarla yaşanıyor olması çözümü zorlaştırıyor.
Daha da önemlisi, sonuç alıcı tedbirler kurulu dengeleri ciddi olarak sarsabilir. Örneğin, bir süre için de olsa ekonominin büyüme hızı yavaşlayabilir. Bu durum dışardan gelen parayla dönen düzeni olumsuz etkileyecektir. Bunun yapılması gerekir ama hükümet büyüme hızının yavaşlamasını politik yönden göze alabilecek midir? Ayrıca, bugün olduğundan daha sıkı bir maliye politikası uygulaması gerekecektir. Yerel seçimlerin yaklaştığı bir dönemde hükümet bunu yapabilir mi?
Bir diğer nokta, cari açıkla ilgili alınacak tedbirler bir ölçüde daha esnek bir para politikası güdülmesini içerebilir. Bu da enflasyon oranının bir miktar yükselmesine sebep olabilir. Bu durumda Hükümet ve Merkez Bankasının tutumu ne olacaktır?
Başka bir nokta, cari açığın azaltılması için, diğer tedbirler yanında aşırı değerlenmiş Türk lirasının bir ölçüde değer kaybetmesi kaçınılmaz gözüküyor. Buna ek olarak, reel faizin bugünkü yüksek düzeyinden daha makul bir düzeye inmesi gerekebilir. Oysa, özellikle dışarıdan borçlanan çok sayıda reel sektör kuruluşu düşük döviz kuru, yüksek faiz uygulanmasından kazanç sağlamaktadır. Bu kapının az da olsa kapanması reel sektörde ciddi sıkıntı yaratabilir. O nedenle bu yönde alınacak bir karar ciddi dirençle karşılaşabilir.
Görülüyor ki karşımızda, özellikle de politik yönden çözümü pek de kolay olmayan bir sorun bulunuyor.
Çözüm için neler yapılması gerektiği de komisyon falan kurmayı gerektirmiyor. Yeter ki, hükümet tehlikeyi gerçek boyutları içinde algılayabilsin ve çözüm için cesur sayılabilecek tedbirleri alacak siyasal kararlılığı gösterebilsin.

sampolyon
21-08-2008, 12:24
Yeni ekonomik program

13/08/2008 Mustafa Aysan

YAZDIR | YOLLA | ARŞİVE EKLE



‘Göle su gelinceye kadar kurbağanın canı çıkacak” deyimi, yılın ilk altı ayında üretimi ve çalışan sayısı düşen sanayi işletmelerimizin durumunu iyi anlatıyor. Son iki yıldır önerilen para politikası önlemleri alınamadığı için, sanayi işletmelerimizin bir çoğu, ödeme güçlükleri ile boğuşarak, sanayiden ticarete ve dışalıma geçerek, işçi çıkararak ayakta kalmaya çalışmışlar ve sonunda üretimlerini azaltmaya başlamışlardır. Ekonomimizi yönetenler, bir süredir “Üç Yıllık Mali Plan”, “Yıllık Ekonomik Program” söylemleri içinde önlem alma niyetleriyle bizleri oyaladıktan sonra, şimdi de bu konuda alınabilecek önlemleri, “IMF’yle yapılacak yeni ekonomik destek programı” sonrasına ertlemişlerdir. Özellikle sanayici KOBİ’lerimizin yöneticileri, alınacak yeni önlemlerin gelmeyen sonuçlarını, ıkı yıldır beklemektedirler. Bu sonuçları bekleyenler sadece KOBİ’lerin sahip ve yöneticileri değildirler; önceki dönemlerde onlara kredi vermiş olan bankalar, onlardan üretim bekleyen tüm toplum, bu işletmelerle ilgili çıkar sahipleri, işçiler, sendikalar, tüketiciler de, bu beklenti içindedirler. Arkası arkasına yapılan plan ve programlara rağmen, etkili önlemler alınmıyor, uygulanmıyor ve sonuçlar elde edilemiyor. Ekonomimizin gözlemcileri, sanayicilerimizin yanlış para politikası uygulamalarından kaynaklanan sorunlarını her gün yinelemektedirler:

İşletmelerimizi yöntenler, iç fiyatlar hızla artarken döviz fiyatlarının düşmesinden, YTL’nin yüksek değerli tutulmasından büyük zarar gördüklerini söylemektedirler. Bu gerçek, hükümetin bazı üyeleri tarafından da belirtilmekte, ama bir türlü düzeltilememektedir.
Bu durum, özellikle KOBİ’lerde büyük sarsıntılar yaratmakta, bir çoğunu üretimlerini durdurma noktasına yaklaştırmaktadır.
Hızlanmaka olan enflasyon, artan siyasal belirsizlik ve yüksek dış açığı taşıyabilmek için uygulandığı belli olan yüksek faiz politikası, özel yatırımları yavaşlatmış ve işsizliğin dayanılmaz boyutlara yükselmesine neden olmuştur.
Bu iki nedenle üretimlerini ve çalışanlarını azaltmak zorunda kalan işletmlerimizin sayısı oldukça fazladır ve bu sayı, hızla artmaktadır. Üretimlerini ve çalışanlarını azaltan işletmelerin harcamaları ve maliyetleri artmakta ve düşük fiyatlarla yapılan dış alımlarla rekabet etme yetenekleri azalmaktadır.
Yine ayni nedenlerle, dışarıya mal ve hizmet satışları için uzun vadeli bağlantılarla sözleşme yapmış olan işletmelerimiz, hızlanan enflasyon nedeniyle artan maliyetlerine karşılık, düşmekte olan döviz fiyatları yüzünden azalan satış gelirlerinin kıskacından kurtulmanın yollarını bulmakta güçlük çekmektedirler. Zarar etmekle birlikte yükümlülüklerini yerine getirmeyi sürdüren birçok işletme,
yıl sonuna doğru, bu kıskaç içinde çalışmalarını durudurmak zorunda kalmanın korkusu içinde yeni üretim ve yatırım çalışmaları yapmaktan çekinmektedir.
Hızlanmakta olan enflasyonu dizginlemeye çalışan merkez bankası, finansal pazarın kaynaklarını çok daraltmakta, işletmelerimiz, bu koşullar altında, yüksek faizlere razı olsalar bile, en çok gerek duydukları bu dönemde yeterli kredi kaynağı bulamamaktadırlar.
Bu günlerde, geleceği parlak görünmeyen ve pek çok sorun yaratan yüksek döiviz açığını azaltmaya yönelik pek çok öneri ortada dolaşmaktadır.
Burada nedenlerinin tümünü sayamadığımız yüksek döviz açığının azaltılmasını
öngören önlemler için çok çalışma gereği de yoktur. Ekonomi yönetiminin yüksek döviz açıklarıyla sonsuza dek çalışma yollarını araması gereksizdir; çünkü böyle bir olanak yoktur. Karsızlık içinde bu sorunu önlemsiz bırakmanın, sonunda çıkmazlara düştüğü, ülkemizdeki ve dünyadaki sayısız örnekle ortaya çıkmıştır. Hızla artan döviz açığını azaltacak önlemlerin uygulanması geciktirilmemelidir.

sampolyon
21-08-2008, 13:24
salih-neftci@sneftci.comBu kriz tam olarak Soros ve benzerlerinin beklediği gibi olmayacak. Geriye bakıldığında 1950 sonrasının en büyük krizi denecek belki. Ama bilinenler gibi bir kriz değil ve etkilenen ülkeler gazetelerde yazılıp çizilenler arasından çıkmayacak


‘Piyasalarda bir bombaya hazır olun’ diye son aylarda sık sık vurguladık. Ama bomba biz yokken kapıya geldi.

Nasıl bir bomba olduğunu halen de tam olarak anlatmamız imkansız, biz de tam olarak bilmiyoruz ama en azından ilk sonuçlarından göreceğiz ve herkesten bir adım önde olacağız.

Hem de 1950’ler sonrasının en kritik ekonomik koşullarında...

Bir kez daha vurgulayalım ortalık fena karışabilir.

Ve daha da önemlisi bu karışıklıkta da yatırımcıya çok çok iyi fırsatlar doğabilir. Öte yandan habersiz yakalanan da yanar.

***

İkinci bomba Neftçi’nin kendisi.

Yazıları durdurduğumuz bu ara müthiş geçti. 11 yaşımızdan bu yana görmediğimiz bir enerji ve hız kazandık. Ve... İnanmayacaksınız ama çalışmaları daha da hızlandırmamız ve artırmamız olasılığı oluştu.

Bugünkü yazıya da müthiş bir duyuru olarak bakın.

Bir değil...

İki değişik bombanın duyurusu.

Hatırlarsanız bundan iki hafta kadar önce Soros’tan başlayarak bir çok önde gelen piyasa oyuncusu bu seferki çalkantının diğerlerinden farklı olacağını ve 20. yüzyılın en sert krizini yaşayacağımızı söylüyorlardı.

Doğrusunu söyleyelim... O zamanlar tam olarak inanmamıştık.

Hatta aksini bile savunmuştuk. Ama şimdi olasılığı yükseldi. Onun için de yeni dönemin ilk yazısına konu olarak ele almaya karar verdik.

Gözünüz kurda olsun!

Ne var ki şimdi daha da eminiz. Bu kriz tam olarak Soros ve benzerlerinin beklediği gibi de olmayacak. Geriye bakıldığında yine de 1950 sonrasının en büyük krizi olması denecek belki. (Ama bilinenler gibi bir kriz değil.)

Ayrıca en çok etkilenen piyasalar da gazetelerde yazılıp çizilenden çok farklı olacak.

Elbette bir gözünüz enflasyon verilerinde olsun. Ama bir diğeri de döviz kurlarında. Enflasyonu önce duyurmuştuk.

Ancak...

döviz kurlarında yaşananlar beklenenden farklı olabilir.

Bu birincisi....

***

İkinci bomba Neftçi’nin kendisi ile ilgili.

Bu bir aylık sürede Neftçi motoru tam anlamıyla rektifie etti. Hem de her bakımdan, kafadan adalelere. (Geçen gün küçük bir satranç ‘deha’sını devirmeyi başardık... 2 gün önce de üniversitenin 100 metre koşucusuyla yarışa girdik. Elbette yarışı kaybettik ama tahmin edileceği gibi bir farkla da değil.)

Kısacası...

Çok ilginç ve prodüktif bir dönem geçirdik.

Bundan 2 ay önce çözemediğimiz bazı matematiksel problemleri şimdi kısa zamanda 12’den vuruyoruz.

‘Nasıl olur?’

Demeyin.

Oluyor.

Biz de bilmiyorduk

Trichet politikaları

‘Gözler elbette enflasyon üzerinde olmalı... Ama döviz kurları da önemli.’

İşte en kritik mesaj burada. İlk bakışta gayet de iyi bilinen bir noktayı vurguluyor. Ve... Kısa vadede kritik.

Ne var ki bu sıradan gibi gözüken mesajın içinde gizli bir ikinci mesaj daha var. Önde gelen döviz kurları ile enflasyon arasındaki ilişki şimdiye kadar beklendiği gibi gelişti. Ama beklenenden daha sınırlı oldu.

Bundan sonra işte bu farklı seyredeceğe benziyor.

Önemli döviz kurları artık enflasyona daha duyarlı hale gelebilir. Ve çok daha önemlisi ilişki beklenen yönde olmayabilir.

Örneğin son zamanlarda yükselen enflasyon o ülkenin parasının değerini artırıyordu.

Dolar cinsi çekirdek enflasyon aylık yüzde 0.3’ün üzerinde seyretsin, bir de bakıyorduk dolar güçlenmiş.

Mantık şöyleydi...

‘Beklenenden yüksek çıkan enflasyon FED’i faiz artırmaya zorlayacak.

İleride dolara yeni girenler olacak... Bu da demek oluyor ki doları şimdiden almak gerekiyor.’

Sonuçta dolar yükseliyor.

Bu durum aslında halen de kısmen böyle. Ne de olsa can çıkar huy çıkmaz. Ama son 2 ay içinde bunun tersi durumlar görüldü.

Ve sanırız daha sık görülecek.

Buradaki kritik nokta vade sorunu. Ve ilişki de faizler.

Bizim görüşümüz şöyle...

Enflasyon Avrupa’da beklenmedik bir şekilde sıçradı. Bunun anlamı... Avrupa’da faizler yükselsin! baskılarının artması demek. Böyle olunca da Avrupa’da ABD’ye kıyasla nispeten az taviz veren ekonomi yönetimine olan güven, hemen oyuncuları Euro’ya çekiyor.

Kısa vadede Euro değer kazanıyor. Enflasyondaki artışın uzun vadeli etkileri de pek hesaba katılmıyor.

***

Bu da şimdiki durumu ortaya çıkarıyor.

Enflasyon yükselince kurlar da aynı yönde hareket ediyor. Örneğin Euro cinsi enflasyon beklenmedik bir artış gösterdi diyelim. Normalde uzun vadede bu kötü bir haber. Ve paranın değer yitirmesi gerekiyor. Ancak....

İşini bilen bir ekonomi yönetimi bu çeşit durumları peşpeşe ekleyip ekonomide uzun süreli bir büyüme dönemi yaratabiliyor. Bu strateji de genel de sert kur politikası, enflasyonist bir söylem ve büyüme taraftarı bir ekonomik politikanın bir araya getirilmesi ile mümkün oluyor. Yani bir yanda uzun vadede reel faizleri düşük tutan bir ekonomi yönetimi... Diğer yanda uzun vadeli politikalarda da sert söylemlerle dolu demeçler.

Kısa adıyla Trichet politikaları....

sampolyon
21-08-2008, 13:28
Beklenmedik kötümserlik Salih NEFTÇİ salih-neftci@sneftci.comBono piyasasında psikoloji normale döneceğe benzemiyor. Kısmen anlayışla karşılanması gereken bir şey diyebilirsiniz. Ne de olsa bono yatırımcısı parasını uzun bir süre için başkasına teslim ediyor. Riskli... Ama bono piyasasında psikolojinin bu kadar da gel-git yapması beklenmiyordu.

Yıllar boyu bono balonu sırasında bu piyasaya dikkat bile etmeyen yatırımcılar şimdi bunun fiyatını ödeme durumunda. Bono piyasasındaki sinyaller her zamankinden de daha önemli hale gelmiş bulunuyor.

İşte son örnek.

Son hareketler

Okurlar bilir. Bir değil bir çok bono piyasası vardır. Bizim ilgi odağımız bu gün riski daha yüksek olan şirket bonoları. Bir gün ortalık ‘karışırsa’ geri ödenme zorluğu esas buralarda ortaya çıkacak.

Şimdi bu bonoların son iki yılına bakalım ve bunun için de bonolardaki risk priminin seyrini inceleyelim.

Ayrıntılara baktığımızda son tedirginlik Fannie Mae benzeri kurumlardan kaynaklanan dedikodularla yakından ilgili. Bu gibi kurumlar muazzam miktarda mortgage vermiş ve bunu da düşük faizden yapmış. Şimdi zor durumdalar. Devlet tarafından kurtarılmayı bekliyorlar. ‘Ha oldu ha... olacak’ derken olay bir türlü tam olarak gerçekleşmiyor. Fannie benzeri kurumların sallantıdaki durumu devam ediyor.

Bu hafta da öyle oldu. Gelişmeleri son 1 yılın perspektifinde özetleyelim.

1. İki yıl önce şirketlerin borçlanmak amacıyla ödedikleri risk primi 150 az puanı civarındaydı. (Burada Baa çeşidi spreadleri ölçü olarak alıyoruz.)

2.Daha sonra bir yıl önce ortalık karıştı ve faiz spreadleri Bear Stearns’in batışı sırasında en yüksek seviyesine ulaştı. Ve... 350 baz puanı civarına yerleşti.

3.Sonradan moraller hafif düzeldi. Morallerin düzelmesiyle de piyasalardaki tedirginlik azalır gibi oldu...

4.Ama bono spreadlerine şimdi bakın yine 300 baz puanında.

Üstelik bu spreadlerin ne zaman yine normale dönmeye başlayacağı da belli değil.

Bono piyasasından gelen son sinyaller zaten bu konuda bir belirsizlik gösteriyordu. Biz şimdi 300 baz puanını aşan spreadlere bakıyoruz ve... bu seviyeyi hiç de iyi haber olarak görmüyoruz.

Bunun en az iki nedeni var...

İflaslar....

İki ay önce piyasanın bu gün gibi yatışmaya başlayacağı kanısındaydık. Ama Fannie benzeri kurumların yarattığı tedirginlik devam etti.

Bunun tehlikeli yanı şu...

Fannie konusundaki tereddütler gündemde kaldıkça, Amerikan konut piyasası toparlanamıyor. Bu da Amerikan konut piyasasındaki sıkıntıları artırıyor. Ve sonuçta Fannıe benzer kurumların sonunda kurtarılması gerektiği de her geçen gün güç kazanıyor.

Tam bir kısır döngü. Bu işi bir yıl önce yapmak zor idiyse... Şimdi daha da zor.

İkinci neden

Geldiğimiz bu noktada 300 baz puanlık kredi spreadlerine köt haber olarak bakmamızın bir diğer nedeni de şu.

Bono piyasası çok sıkıntılı bir dönem yaşadı. Bu kötü dönem önce spreadleri hızla yükseltti. Ama daha sonra da yine 290 baz puanına geriletti.

‘Tamam dendi... Düzeltme başladı ve devam edecek.’

Ama spreadlerin şimdi yeniden 300’ün üzerine sıçraması gösteriyor ki düzeltme henüz gelmiş değil.

Sonuç

Bunca sıkıntıdan sonra bono piyasasında fiyatların yeniden gerilemeye başlaması tedirgin edici bir gelişme.

Ve...

...Eğer devam ederse hiç de normal bir şey değil.

Bono piyasası bu noktada toparlanma sinyalleri vermeye başlamalıydı. Yeni çalkantı sinyalleri değil...

sampolyon
21-08-2008, 13:30
Balonların bittiğini düşünenler için Salih NEFTÇİ salih-neftci@sneftci.comSon günlere kadar biz de dahil olmak üzere yorumcular artık balon dönemin geride kaldığı kanısındaydı. Önce hisse senetleri, sonra konut, bu arada birkaç altın ve emtia... Bunların fiyatı son 7 yıl içinde hızla yükseldikten sonra birbiri ardına göçtü.

Hem de birkaç kere.

Son olarak şimdi yeni bir banka hisseleri balonu gündemde.

İnsan bunlara baktıktan sonra artık balon yaşanacak başka piyasa kalmadığını düşünülebilir.

Şu işe bakın...

Bunu her yazdığımızda bir de baktık yeni bir balon oluşmuş.

***

İşte bu kargaşa arasında bizim izlediğimiz bir yatırım aracı daha vardı ki eskiden en klasik balonları burada bulabilirdiniz... Bu piyasada sürekli balon bekledik... Piyasa da bizi yanıltmazdı.

Hatta denebilir ki en balon yatkını piyasalardan birisi idi.

Vadeli tarımsal ürünler piyasasından söz ediyoruz.

Balon dediniz mi? Birincisi vadeli kahve veya vadeli pamuk. İkincisi konut akla gelirdi (Unutmayın ki vadeli kahveyi almak..eve alıp satmaktan çok daha kolay ve masrafsız. Birisi bir kağıt parçası, diğeri koca bir konut.)

Vadeli tarımsal ürünler geçmiş günlerin ideal balon kaynağı idi.

Ama bir de son yıllara bakın.

***

Vadeli piyasalar son 1 yıl içinde çok daha yakından denetlenmeye başlandı.

Ve... büyük para kazanma imkanı da ortadan kalktı.

Sonuçta balon peşinde koşan spekülatörün rahatı kaçtı. Manhattandaki bir evi dolduruşa getirip yüksek fiyattan insanlara satmak kolay ama 1 ton kahveyi hangi tüketiciye satacaksınız? İnsanlar tüketim maddelerini ‘ton’la satın almıyor. Bu olmayınca da küçük ve orta boy yatırımcılar pamukta, kahvede spekülasyonu vadeli piyasalarda yapmaı yeğliyor.

Bu durumda birkaç uzmanlaşmış spekülatör dışında diğer tüm spekülatörler konut, hisse setlerine vs odaklanıyor. Bizim gibi yorumcular da vadeli tarımsal ürünler piyasasını tartışmaz oluyor.

Son günlere kadar.

***

Tarımsal ürünler ve tarımsal makineler üreten şirketlerin hisselerinde son günlere kadar inanılmaz artışlar görülüyordu.

Tarımsal ürünlere olan talebin kalıcı olarak arttığı düşülüyordu. Bu vadeli tarımsal fiyatları peşinden sürükledi. Ve spekülasyon yan ürünlere sıçradı.

Nitekim başlıca tarımsal ürünleri üreten şirketlerin hisseleri S&P 500 endeksine kıyasla son 5 yılda yüzde 800’den fazla artmış.

Öte yandan büyük hisse senedi balon sırasında S&P 500 teknoloji endeksindeki artış 750 civarındaydı.

Bilin bakalım sırada hangi balon var?

sampolyon
21-08-2008, 13:32
Çarşamba, Ağustos 20, 2008 Bu yazı bir ekonomi bloğundan kopyalanmıştır
Yüzyılın krizi kapıda
Salih Neftci'yi coktandir ihmal ediyordum. O da coktandir yazmiyormus zaten. Bugun tesadufen gordum, yazmaya dun baslamis ve "bomba" gibi bir yaziyla geri donmus. Burada bombayi mecazi anlamda kullanmiyorum, yazisini dikkatli okuyun ekraninizda patlayabilir.

Gizemli Salih Amca sunlari soyluyor:

beklediginiz gibi olmayacak
Nasıl bir bomba olduğunu halen de tam olarak anlatmamız imkansız, biz de tam olarak bilmiyoruz
1950’ler sonrasının en kritik ekonomik koşullarında
ortalık fena karışabilir
Gözünüz kurda olsun
bir gözünüz enflasyon verilerinde olsun
döviz kurlarında yaşananlar beklenenden farklı olabilir
20. yüzyılın en sert krizini yaşayacağımızı söylüyorlardı. Doğrusunu söyleyelim... O zamanlar tam olarak inanmamıştık. Hatta aksini bile savunmuştuk. Ama şimdi olasılığı yükseldi.

Salih Neftci'yi normalden cok ucuk gordum, sanki esrar falan cekip de oyle yazmis yaziyi gibi bir havasi var (burada esrari mecazi anlamda kullaniyorum, bir bildigim yoktur, hakaret amaci da tasimiyorum).

Dogrudur, Amerika'da daha sular durulmamistir da bu "yuzyilin krizi" laflarindan artik gina geldi. Resesyona bile giremedik daha, nerelerinden cikariyorlar bu yuzyilin krizi laflarini anlamiyorum. Bernanke ve Paulson krizin yayilmasini onlemek icin ellerinden ne geliyorsa yapacaklarini belirttiler. Yakin bir gelecekte Amerika'ya en azindan $300 milyara patlayacak yeni bir kurtarmaya da imza atacaklar. Olabilecek en kotu senaryoda Amerikan hazinesine $1 trilyon daha ek borc cikacak. Iyi de bu adamlarin GSYIH'nin %7'si gibi bir rakama denk geliyor. Yani dengeleri bozacak bir rakam degil. Benim tahmin ettigim gibi hafif bir resesyona girersek gireriz, daha fazlasi sacmalamak.

Tekrar soyluyorum Neftci sacmaliyor. Eger Fed ve hazine onune geleni kurtarmasa, "batan batsinkalan saglar bizimdir" veya "gerizekali bankacilarin hatasini vatandaslara odetmeyecegiz" deseydi ve piyasalari kendi haline biraksaydi o zaman dediklerine katilabilirdim ama yok oyle bir sey. Borsa simdiki seviyelerinden bir %10 daha duserse yatsin kalksin dua etsin.

Not: 20. yuzyilin en sert krizi bildiginiz gibi Buyuk Buhran. Buyuk Buhran'da Dow Jones Endeksi degerinin %90'ini kaybetmisti. Salih Neftci simdi yasadiklarimizin bundan da daha beter olacagini ima ediyor. Yani Dow Jones endeksi simdiki 11400 seviyelerinden 1400 seviyelerinin altina dusecek demeye getiriyor. Okumusu boyle sacmalarsa Yigit Bulut'u suclamamak lazim.

sampolyon
21-08-2008, 13:37
Çarşamba, Ağustos 20, 2008
Bakış Açısı Farkı (Cari Açık): Ege Cansen&Mehmet Altan
Ege Cansen “Cari açık sistemiktir” diye başlığını bile anlamadıgim ve butununde de anlamsız buldugum bir yazı yazmış. Cansen, “Ekonomi Bakanı Mehmet Şimşek, "Cari açık, IMF’nin bize uygulayın dediği para politikasının bir sonucudur" dedi. Bakan Şimşek’in bu tespiti yüzde yüz doğrudur. Enflasyonla mücadele için Türk Lirası’nın faizi (sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ortamda) yüksek tutulunca şirketler ve bankalar, yurt dışından ucuz dövizle borçlanmakta, yabancılar da TL’li mali varlıklara yatırım yapmaktadır. Bu yüzden döviz arzı artmakta, arzı artan dövizin fiyatı düşmekte ve cari açık oluşmaktadır. Ekonomimizi kırılgan hale getiren "yüksek faiz-düşük kur" kısır döngüsü işte budur. Bakanın sözlerine niye itiraz edildi anlamadım” diyor. Onun Bakış Açısı bu…

Mehmet Altan’da “Kriz Kapıda mı” isimli yazısında Mehmet Altan’ın sözlerini yorumluyor, yazıdan bazı alıntılar: Bakan, Türkiye’nin birçok yapısal sorunu bulunduğunu, ancak bunlardan en önemlisinin ‘tasarruf açığı’ olduğunu söylüyor...Mehmet Şimşek, ‘tasarruf eksiğinin’ kendini:

-Yüksek cari açık,

-Ve yüksek faiz olarak gösterdiğini söylüyor...

Cari açık sorunun temelinde enerji ithalatı olduğunu, Türkiye’nin enerjide dışa bağımlığını azaltmak için özel sektörün önünü açan yasal düzenlemeler yaptıklarını belirten Şimşek, yasal düzenlemelerin tamamlandığını, bu konuda hareketlenmenin başladığını, 3-5 yıllık vadede enerji yatırımlarının meyvelerini vereceğini kaydetmekte...

Hükümetin faiz ve kur konusunda bir politikası olmasının mümkün olmadığını, ülkeye sermaye giriş çıkışının serbest olduğunu, Merkez Bankası’nın da faizleri piyasa koşullarına göre belirlediğini vurgulayan Şimşek: ‘Fiiliyatta düşük kur var, çünkü ülkeye para giriyor. Yüksek faiz var, çünkü ülkenin riski yüksek. Borçlanması hala yüksek, sosyal güvenlik açığı yüksek, arada sırada siyasi kazalar oluyor’ demekte...

Yazı bu kadar, zaten başka söze de gerek yok!

sampolyon
21-08-2008, 13:39
Ufuk SÖYLEMEZ
ufuk@internethaber.com
Dünyada kaybettiklerini Türkiye’den çıkarıyorlar
18 Ağustos 2008 Pazartesi
ABD"de geçen yıl başlayan ve giderek derinleşerek, tüm ekonomileri de etkisi altına alan finansal krizin faturasının tüm tahminleri de aşacağı ortaya çıktı.

Geçen yıl ABD başta olmak üzere, IMF ve diğer ilgili kişi ve kuruluşların toplam kayıplarının 500 milyar dolarla, 1 trilyon dolar arasında olacağını tahmin etmelerinin de oldukça iyimser olduğu anlaşıldı.

Bu krizi ve gidişatı önceden gören, iyileşmenin ve krizden çıkışın en az 12 – 18 ay süreceğini ilk olarak söyleyen New York Üniversitesinin Profesörlerinden ünlü ekonomist N. Roubuini krizin maliyetinin en az 2 trilyon dolar olacağını, hatta bunu aşacağını hesaplıyor.

Sınırsız – ölçüsüz – hesapsız büyüyen, kural tanımayan, kısa vadeli, aşırı kazanç uğruna, aşırı hırslarının etkisiyle krizin en önemli sorumlusu olan finansal piyasalar, fonlar, uluslararası para tacirleri artık birer finansal canavara dönüşmüş durumdalar.

Bunların açgözlü, kural ve sınır tanımaz, agresif, finansal cambazlıklarının pompalayarak şişirdiği balon tam anlamıyla patladı.

Finansal piyasaların bu tahribatı karşısında, başta serbest piyasanın edebiyatını ve bayraktarlığını yapan ABD olmak üzere, birçok ülke hazinesi, bu batık, üçkâğıtçı, dolandırıcı finans şirketlerini, kamu fonlarıyla desteklemeye, kurtarmaya, hatta devletleştirmeye mecbur kaldılar.

Hem gelişmiş, hem de gelişmekte olan ülkeler bu kontrolsüz, ölçüsüz, sınırsız finansal piyasalara karşı tedbir ve önlem geliştirirken, sadece Türkiye ve onun teslimiyetçi ekonomi yönetimi, IMF güdümünde “vahşi kapitalizmin” son ve tek uygulamasının hayata geçirildiği bir ülke konumunda maalesef.

Gelişmiş ve gelişmekte olan 60"a yakın ülke arasında sıcak paraya dünyadaki en yüksek reel faizi veren “cömert” Türk Hazinesi, yurtdışında boğazlarına kadar zarara ve usulsüzlüğe batmış uluslararası para tacirlerinin bankalarına, aracı kuruluşlarına, yatırım birimlerine, hayat öpücüğü vererek, onların zararlarını milletin vergilerinden faiz transferi yaparak kısmen de olsa karşılamaya çalışıyor.

Ne hazin, ne küçük düşürücü bir manzara!

Uluslararası haber ajanslarından Reuters ve Bloomberg"in yayınladıkları haberlerde yer alan listelere göre, Türkiye"de “büyük” karlar elde eden dünyanın önde gelen dev banka, kuruluş ve gruplarının toplam zararlarının ürkütücü boyutlara çıktığı görülüyor.

Banka (zararları)
Reuters (milyar dolar)
Bloombeg (milyar dolar)

Citigrup
-57,5
-55,1

Merrill Lynch
-46,8
-51,8

UBS
-41,8
-44,2

HSBC
-18,7
-14,4

Morgan Stanley
-11,7
-14,4

Deutche Bank
-11,4
-10,8

Barclays
-9,2
-9,1

Lehman Brothers
-7,0
-8,2

Fortis Bank
-3,1
-7,4


Listelerdeki rakamsal farklılıkların Merrill Lynch gibi sözde büyük uluslararası yatırım bankaları ve aracı kurumların bilanço, makyaj ve hileleriyle gerçek durumlarını hissedarlardan ve kamuoyundan gizleme operasyonlarından kaynaklandığını düşünüyoruz.

O Merrill Lynch ki, Türkiye"deki temsilcisi, ülkede hiçbir ciddi ekonomik ve bürokratik yöneticilik ve tecrübesi olmadığı halde, bugün AKP"nin ekonomi bakanı olarak görev yapıyor.

İşte bu meşhur Merrill Lynch, bilançosunda hiçbir değeri bulunmayan, “junk-bond” tabir edilen kâğıtları 22 centten bir başka kuruluşa satış göstermiş, hâlbuki bu kâğıtların toplamı 11,1 milyar dolar ediyor ki tamamını zarar yazmak zorundaymış.

Bunu önlemek için %75"ini bizzat kendisinin sağladığı banka kredileriyle, yani alıcının finansmanını da kendisinin sağladığı, böyle bir bilanço makyajı ile zararı 4,4 milyar dolar göstermiş ve 6,7 milyar dolarlık makyaj yapmış.

İşte, her yönüyle finansal çöküşün içine sürüklenmiş, finansal cambazlıklarla, bilanço makyajıyla ayakta kalmaya çalışan, toplam zararları şimdilik 500 milyar doları aşan bu banka ve aracı kuruluşlar, sadece Türkiye"den para kazanıyor ve uygulanan ekonomik politikaları da destekliyorlarmış.

Dünyada batan ve zarar üstüne zarar yazan yabancı bankalar ve uluslararası para tacirlerinin yaralarını Türkiye"den aldıkları yüksek faiz kısmen sarıyormuş.

Türkiye bu aşırı yüksek reel faizi nereden mi bulup ödüyor? Sorulur mu hiç. Memurundan, emeklisinden, işçisinden, çiftçisinden, esnafından, toplanan vergilerle, yatırım yapmayarak, istihdam yaratmayarak, elde avuçta ne varsa haraç-mezat satarak bu yüksek reel faizi ödeyerek, yurtdışında batan, zarar eden yabancıları ihya ediyor.

Böyle utanç verici, kendi milletine ulusal ve stratejik çıkarlarına aykırı bir ekonomi politikası karşısında ne söylenebilir ki?

Koy ver gitsin demekten başka?

sampolyon
22-08-2008, 10:13
Büyüme ve enflasyon kıskacı

Uzman Görüşü / UZMAN GÖRÜŞÜ


22.08.2008 - 08:44

FinansInvest / Berna Seher Özdemir

Geçtiğimiz hafta Avrupa ve Asya'da açıklanan ikinci çeyrek büyüme rakamları ekonomilerde daralmaya yönelik sinyaller vererek piyasaları endişelendirdi. ABD'de 2007 yılı Ağustos ayında mortgage kaynaklı endişelerle başlayan ekonomik kriz, bir sene sonra global büyümelerde de sıkıntı yaratarak devam ettiğini gösterdi. ABD, dünyanın en büyük tüketicilerinden ve talep yaratıcılarından biri olduğundan, ülkenin genel ekonomik faaliyetlerinin seyri, direkt olarak Avrupa ve Japonya ekonomilerini etkilerken, en-direkt olarak da Türkiye ekonomisine yansıyor. Son verilere baktığımızda Avrupa ve Asya ekonomilerinde ciddi daralma sinyalleri görüyoruz. ABD'ye ilişkin büyüme endişeleri son açıklanan verilerle azalmasına rağmen, son dönemde Avrupa'ya yönelik endişeler artmış durumda. Aynı zamanda yıl boyunca yüksek seyreden petrol ve emtia fiyatları global olarak enflasyon rakamlarını da tehditkar duruma getirdi. Bu hafta açıklanan ABD ve Almanya ÜFE enflasyon verilerinin beklentilerin iki katı üzerinde olması korkuları artırdı. Hem büyüme rakamlarının ekonomilerin daraldığını göstermesi hem de enflasyon tehdidi merkez bankalarını kıskaca aldı. Avrupa Bölgesi'ne ait büyüme rakamlarının açıklanması geçtiğimiz son iki hafta boyunca Euro'nun dolar karşısında değer kaybetmesine neden oldu. Doların değer kazanmasına paralel emtia fiyatlarının düşmesi, enflasyonun bundan sonraki dönemdeki seyri açısından iyimser beklentiler yaratsa da Freddie Mac ve Fannie Mae için yapılan kurtarma planı ile ABD'de mali sektöre ilişkin kaygıların artması yurtdışı piyasaları olumsuz yönde etkilerken yurtiçi piyasalara gelen satışları artırdı. Yurtiçinde döviz ve faiz yükselirken, hisse senedi piyasasına gelen yüklü satışlar bu hafta İMKB 100 endeksinin %6 değer kaybetmesine neden oldu. Hazine, 4 milyar YTL'lik itfasına karşılık gerçekleştirdiği iki ihaleyi başarıyla atlatmasına rağmen yurtdışı piyasalardaki olumsuzluk faizleri olumsuz yönde etkiledi. Faizlerin kısa vadede yükselmeye devam etmesini bekliyoruz. Merkez Bankası'ndan 2009 yılının birinci çeyreğine kadar bir faiz indirimi beklemememiz nedeni ile kısa vadede Merkez Bankası'nın yıllık O/N bileşiği olan %18,23 seviyesinin altına kalıcı faiz düşüşü öngörmüyoruz. Hisse senetleri piyasamızın ise yurtdışı piyasalara korele olarak seyir izlemesini ve kısa vadede aşağı yönlü hareketin devam etmesini bekliyoruz. Önümüzdeki dönemde Avrupa Bölgesi ve ABD'de açıklanacak olan ve özellikle büyümeye işaret eden makro verilerin önemi artacaktır. Açıklanacak verilerin, ekonomilerin düzelme trendine girip girmediğine dair vereceği sinyaller piyasalarımızın da sağlığı ve istikrarı açısından belirleyici olacaktır.

sampolyon
22-08-2008, 10:14
Otomotivde sıkıntı işareti mi?

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

22.08.2008 - 08:45

TÜİK tarafından dün açıklanan verilere göre, trafiğe kaydı yapılan araç sayısı haziran ayında hem geçen yıla göre azaldı, hem de son dört ayın en düşük düzeyine indi. Bu olumsuz tablo, ağırlıklı olarak otomobil ve kamyonetten kaynaklandı. Kamyonet kategorisinde, arazi taşıtlarının bulunduğunu da belirtelim. Bu yıl haziranda yaklaşık 65 bin aracın trafiğe kaydı yapıldı; bu araçların 25 bin kadarını otomobiller, 12 binden biraz fazlasını da kamyonetler oluşturdu.

Otomotiv, dış ticarette de önemli bir yer tutuyor. Yılın ilk yarısındaki ihracatta otomotiv yüzde 16 oranında 11 milyar dolarlık pay aldı. İthalattaki pay ise yaklaşık yüzde 7 oranında 7 milyar dolar.

Trafiğe kaydı yapılan araç sayısında yaşanan gerileme, bu önemli sektörde bir daralmaya mı işaret ediyor, bu verileri bir ipucu olarak değerlendirmemiz gerekir mi? Bu soruya yanıt verebilmek için yalnızca bir ayın rakamlarını esas almak kabul edilmeli ki hiç sağlıklı değil. Değerlendirmeyi, daha geniş zaman dilimleri üzerinden yapmak gerek.

Trafiğe kaydı yapılan ve silinen toplam araç sayısıyla otomobil sayısını, son iki buçuk yıl için altışar aylık dönemler halinde toparladık. Karşımıza çıkan tablo şu:

Bu yıl haziran ayında yaşanan gerilemeye rağmen, ilk altı ayın tümü için gerek toplam, gerekse otomobilde kaydı yapılan araç sayısı geçen yılın üstünde. 2007'nin ilk yarısında 401 bin olan toplam araç sayısı bu yıl 452 bine, otomobil sayısı da 160 binden 198 bine çıktı.

Sektör, ilk altı ayda geçen yıla göre bir artış sağlamakla birlikte, 2006'nın ilk yarısındaki o parlak dönemin çok uzağında. 2006'nın ilk yarısında toplam 643 bin (bu yıl 452 bin) aracın ve 231 bin (bu yıl 198 bin) otomobilin trafiğe kaydı yapılmıştı.

Altışar aylık dönemlerin kıyaslamasıyla da yetinmeyip, birer yıllık karşılaştırmalar da yaptık. 2008 haziranından geriye doğru bir yıllık dönemle, 2007 haziranından geriye doğru bir yıllık dönemi karşılaştırdık. Bu yıl haziran itibariyle son bir yılda toplam 913 bin aracın trafiğe kaydı yapıldı. Bu sayı, bir önceki yıllık dönemde yaklaşık 908 bindi, yani artış yalnızca yüzde 0.6 düzeyinde.

Aynı dönemlerin karşılaştırmasına göre otomobil sayısındaki artış ise yüzde 20'yi aşıyor. Bir önceki yıllık dönemde 256 bin olan trafiğe kaydı yapılan otomobil sayısı, son bir yıllık dönemde 391 bine yükseldi.

Bu rakamlar, trafiğe yapılan kayıtları gösteriyor. Bir de üretim yönü var. Otomotiv Sanayii Derneği'nin verilerine göre, haziran ayındaki üretim geçen yıl 103 bin, bu yıl 116 bin oldu. Otomobil üretimi ise 60 binden 59 bine düştü. Altı aylık üretim ise toplamda 555 binden 724 bine, otomobilde 315 binden 376 bine çıktı.

Otomotiv sektörü için haziran ayındaki tablo pek olumlu değil. Ancak, en azından şimdilik, ilk beş aydaki performans, hazirandaki olumsuzluğu örtebiliyor. İhracata net anlamda yıllık 10 milyar dolara yakın katkısı olan bir sektörden söz ediyoruz ve olası sorunlara karşı çok duyarlı olmak durumundayız.

Otomotiv Sanayinin Son İki Buçuk Yılı

Toplam Otomobil

Kaydı Yapılan Silinen Kaydı Yapılan Silinen

06 İlk Yarı 643 156 30 965 230 956 15 365

06 İkinci Yarı 506 588 37 212 165 586 12 930



07 İlk Yarı 401 083 38 384 160 128 11 508

07 İkinci Yarı 461 309 28 456 193 367 10 823



08 İlk Yarı 452 030 38 014 197 860 11 084



06 İkinci + 07 İlk 907.641 75.596 325.714 24.438

07 İkinci + 08 İlk 913.339 66.470 391.227 21.907

Değişim(%) 0,6 -12,1 20,1 -10,4

sampolyon
22-08-2008, 10:17
Hurşit GüneşGösterge
hgunes@milliyet.com.trTürkiye’de söğüşleniyor muyuz?
Arkadaşına gönder
Sitene ekle
Sayfayı yazdır

Yoksul vatandaşların geçim sıkıntısı nedeniyle fiyatları pahalı bulması normal. Enflasyon karşısında gelirleri daha düşük oranda artan, ya da değişen tüketim biçimleri karşısında yeni ürünleri satın almakta zorlanan yahut gücü yetmeyen vatandaşlar fiyatları pahalı buluyor.
Orta halli vatandaşlar da sıkıntıda. Onlar da gıda ve giyim için para yetiştirebilse de eğlence ve kültür harcamalarındaki pahalılıktan şikâyetçi. Türkiye’de sinema pahalı. Kitap da pahalı hale geldi. Uçak ya da otobüs fiyatları da (çok önceden bilet alınmadıysa) bütçeleri sarsıyor. Yurtdışından bir tatil beldesine gelseniz, yurtiçinde ödenecek paranın yarısından aza kalıyorsunuz. Yani vatandaşlar bir güzel söğüşleniyor!
2000 yılında alışveriş merkezlerinde vitrinlere baktığımda yahut lokantalarda hesap geldiğinde fiyatlar ürkütürdü. Önceleri kazancımın azlığına bağlardım. Fakat sonra yurtdışına çıktığımda gördüm ki iş farklı. Gördüğüm manzara beni isyan ettirirdi. Lokantalarda çok daha kaliteli yemekleri çok daha ucuza yiyebiliyor, alışverişleri de daha ucuza mal ediyordum. Bunları gördükçe bizdeki işadamlarına veryansın ediyordum; “Sömürüyorlar bizi! Kısa sürede köşeyi dönmek için, bizi söğüşlüyorlardı!”

Neden pahalı?
Ancak ABD’ye giderseniz, orada da Avrupalı işadamlarının onları soyup soğana çevirdiği izlenimi alırsınız. Öteden beri ABD Avrupa’ya göre daha ucuzdur. Bunun bir nedeni pazarın büyüklüğüdür. Bir diğeri de kurdur. Ancak kesinlikle bir başka etmen daha var; o da rekabet ve tüketici bilinci.
2002 yılında yurtdışına gittiğimde manzara tam olarak değişmişti. Artık Türk işadamların bizi soymadığı kanısına ulaşmıştım. Kur iyiden iyiye düzelmiş, Türkiye’den alışveriş yapmak çok daha anlamlı ve kârlı hale gelmişti. Farkına vardım ki, ne zaman Türkiye’yi yurtdışına göre daha pahalı bulursam, kur değer kazanmış demekti. Bugünkü durumda da böyle. Kur yanlış yerde.
Üstelik Türkiye’de pazar küçük de denemez. Olsa olsa tüketici bilinçsiz denebilir. Ama buna rağmen son aylarda gerek İstanbul’da, gerekse Bodrum’da lokantalarda gelen hesaplar karşısında kuru değiştirerek karşılaştırma yapıyorum. Önce euro’yu 2 YTL yapıyorum. Hesap yine pahalı geliyor. Sonra dolara dönüp kuru 1.50 YTL’ye çekiyorum. Yine çok pahalı.

Pahalı olan yere gidilmemeli
Bodrum’daki pahalılığı mevsimin kısalığına bağlayanlar var. Ancak bu makul bir yaklaşım değil çünkü çalışılmayan ayların gelirini çalışılan aylardaki müşterilerin daha fazla para ödenmesiyle sağlanamaz. Fakat dolara çevirdiğim hesaba bu marjı eklesem de hesap yine ucuz hale gelmiyor. Ancak denkleşiyor.
Bodrum’da balıkçıda hesaplar kişi başına 50-100 YTL arasında geliyor. Kim ne derse desin, bu fiyatlar pahalı. Bir biçimde tüketicinin tavır koyması şart... Yani rekabet oluşmalı, yüksek fiyatlarla iş yapanlar dışlanmalı. Bodrum’da bazı butik otellerin geceleme fiyatı New York’un en pahalı otellerini sollamış durumda. Nedenini anlamak olanaksız. Acaba oralarda zengin petrol şeyhleri mi kalıyor? Yoksa magazin medyasında seyrettiğimiz ne idüğü belirsiz tipler mi?
Anlaşılan, bizim lokanta ve otel fiyatlarını yurtdışına göre pahalı bulmamak için euro’yu 3-4 YTL filan yapmak gerecek. Ya da eve kapanacağız herkesin aklı başına gelecek!

sampolyon
22-08-2008, 10:32
Ufuk SÖYLEMEZ
ufuk@internethaber.com
ABD’de sistemik Bankacılık krizi!
22 Ağustos 2008 Cuma
ABD"de mortgage piyasalarında başlayan krizin, giderek sistemik bir finansal krize dönüşmesi büyük endişe yarattı.

Anlı-şanlı uluslararası tanınmışlığı olan dev bankalar, aracı kuruluşlar, yatırım bankaları ardı ardına rekor zararlar ve batık bilançolar açıklamaya başladılar.

Türkiye"de bu olağanüstü gelişmeleri doğru, bilgiye dayalı ve objektif bir biçimde ekonomi medyasında izlemek maalesef mümkün değil.

Bizim gibi bağımsız, objektif ve bilgiye dayalı analiz ve yorumlar yazan ve konuşan ekonomistlerin ve ekonomi yazarlarının sayısı maalesef son derece az.

Dünyayı tümüyle etkilemesi kaçınılmaz olan bu krizden, Türkiye"nin etkilenmeyeceğini hala söyleyen ve yazan ekonomist ve yazarların kime ve neye hizmet ettiklerini ise anlamak mümkün değil.

Açık olan bunların halka ve ulusal çıkarlara hizmet etmediğidir.

Neyse biz gelelim ABD"deki büyük finansal krizin boyutlarına ve son durumuna.

ABD"de irili ufaklı yaklaşık 8.500 civarında banka mevcut. Bu bankalardan küçük ve orta ölçekli olanlarının toplam aktiflerinin yaklaşık % 67"si konut kredileriyle alakalı. ABD"de mortgage krizi ile başlayan çalkantıda emlak değerleri ortalama %30 oranında düştü.

ABD"de yeni inşaat ve bina yapımları son 17 senenin en kötüsünü gördü.

Böylece emlak değerleri 6,6 trilyon dolar eridi. Krizin ve zararların toplam boyutunun 2 trilyon doları aşacağı ortaya çıktı.

ABD"de şu ana kadar 8 banka battı ve FDIC"e devredildi.

Bizdeki TMSF benzeri bir kurum olan FDIC, yaklaşık 90 tane bankanın da yakın gözetimde tutulduğunu açıkladı. Ancak gerçekler görünen bu durumdan çok daha vahim.

ABD"de 700 civarında bankanın başı büyük dertte, her an batabilirler. Arkadan gelen 700 – 1500 civarındaki bankanın da durumları riskli. Yani 700 civarında banka batabilir, bunlara bir 700 tane daha eklenebilir.

Tabi ABD"nin TMSF"si sayılan FDIC"nin bu kadar banka eğer batarsa bunların mevduatlarını karşılayacak yeterli sigorta birikimine sahip olmadığı da ortaya çıktı.

Şöyle ki, son olarak batan ve mevduat sahiplerine garanti verilerek ödeme yapılan IndyMac isimli bankanın maliyeti 53 milyar dolardı. Bu rakamı, mevduat sahiplerine ödeyen FDIC"in fonlarının %15"i bu suretle eridi.

Bu durumda arkadan gelebilecek olan yüzlerce banka batışının karşılığında FDIC"nin ödeme yapacak yeterli fonunun olmadığı anlaşıldı.

Şimdi mevduat sigorta fonuna ilave kesintiler yapılarak ya da yeni vergiler konularak FDIC"nin sigorta havuzunun büyütülmesi tartışılıyor.

Özetleyecek olursak “Tarzan zor durumda”.

Bir taraftan dünyaya serbest piyasa vaazları verirken, öbür taraftan banka, sigorta ve mortgage kuruluşlarını kamu parasıyla kurtaran ve devletleştiren bir ekonomi yönetimine sahip olan ABD, öte yandan aralarında ”sözde” dev banka ve kuruluşlarının bulunduğu yüzlerce bankasının batma noktasına gelmesiyle yüzyüze kalmış durumda.

Yaşananlar, büyük depresyondan sonra ABD"nin yaşadığı en büyük konut krizi ve son 50 yılın en büyük sistemik bankacılık krizi olarak tanımlanıyor.

Bu durumda ABD ekonomisinin 1970"li yıllarda yaşadığı stagflasyondan sonraki en kötü resesyon sürecine girdiği de anlaşılıyor.

Bunun başta gelişmiş ekonomiler olmak üzere, tüm dünyayı olumsuz yönde etkilemesinin de kaçınılmaz olduğu görülüyor.

Sınırsız – ölçüsüz – kuralsız ve kontrolsüz, gözü kara büyüyen finansal piyasalar bugün birer “canavara” dönüşmüş durumdalar.

Çözüm, ulusal çıkarlar ve stratejik önceliklerimizi de gözeten, kurallı – kontrollü, rekabetçi, üretken sermayeyi tabana yayabilen ve şeffaf gerçek bir piyasa ekonomisinin uygulanmasından geçiyor.

Lütfen, “Vahşi kumarhane kapitalizmini” kimse bize serbest piyasa diye yutturmaya çalışmasın artık…

sampolyon
22-08-2008, 10:45
Perşembe, Ağustos 21, 2008
Doviz Kuru
Doviz kurlari ne olacak sorusu ozellikle Turkiye'de ekonomistlerin en cok karsilastiklari sorulardan bir tanesidir. Seksenli yillarda kimse dolardan bahsetmezdi, hatta tasimasi da yasakti baslarda. Doksanli yillarda enflasyondan korunmak isteyen insanlarin en cok kullandigi yontemlerden biri oldu, millet maasini alir almaz doviz burolarina kosuyordu. Son 5-6 yildir enflasyondan ve enflasyon-doviz kuru korrelasyonundan eser kalmadi ama insanlarimiz hala doviz kurlarini kullanarak spekulasyon yapiyorlar. Gungor Uras ve Yigit Bulut elinden geldigince spekulasyoncu vatandaslarimizin cikarlarini "dolarini YTL'ye cevirip bono alan Hans ve Yorgo sirtimizdan super faiz kazaniyor" ajitasyonlari altinda korumaya calissa da isler kimsenin bekledigi gibi gitmiyor. Bugun Gungor Uras'a veya spekulasyoncu yatirimcilara dalmayacagiz, doviz kurlarina isi geregi ilgi duyan kisilerin acisindan bakacagiz.

Tekstilci bir okuyucumuz bize asagidaki soruyu yoneltmis:

Önümüzdeki 3-6-12 aylık dönemler için kur ve parite tahmin ve tavsiyelerinizi paylaşırsanız çok sevinirim.
Tekstilciyiz; forward kur kullanıyoruz ve riskimizi minimize etmeye çalışıyoruz.Ama tabii burada da bankalardaki kredi limitlerimiz bizi sınırlıyor.
Az çok kur tahmin edebiliyoruz ancak paritenin her geçen gün daralması ve euro nun güçsüzleşmesi hesapları her geçen gün daha da hassaslaştırıyor ve tahmini zorlaştırıyor.
Bu konudaki öngörülerinize aktarabilrseniz sevinirim.

Akli basinda hic bir finansci fiyatlari serbest hareket eden doviz kurlarinda ciddi miktarlarda ciplak pozisyon almaz. O yuzden benim burada soyleyeceklerime bakarak spekulasyon yapmayin, kimseye tavsiye etmem.

Sene basinda sizlerle detaylarini paylamasam da Turkiye piyasalarinda buyuk dususler yasanacagini, buna paralel olarak da doviz kurlarinin once yukariya dogru sicrama yapacagini, ardindan asagiya dogru bir miktar dusecegini dusunuyordum. Rakam vermem gerekirse sene icerisinde dolar kurunun 1.5 YTL'ye cikacagini, senen sonuna dogru da 1.3 YTL'ye dusecegini dusunuyordum. Son sekiz aydaki gelismelere bakacak olursak hareketi sekil itibariyle iyi tahmin etmisim. Ancak dolar kuru benim bekledigim kadar tepki gostermedi ve 1.35 YTL'ye yukseldikten sonra simdilerde 1.18 YTL civarinda seyrediyor. Yani sene basina kiyasla reel olarak degerlenmis. Bu benim yaptigim tahminin simdilik bir miktar yanlis cikmasi anlamina geliyor. Isin riski de burada iste. Finansal piyasalarin izleyecegi yonu asagi yukari dogru tahmin etmeme ragmen doviz kurlari bizi yine de ters koseye yatiriyor. O yuzden spekulasyon yapmayin diyorum.

Is dunyasinda ise isler farkli. Doviz kurlarindaki hareketler ozellikle disa acik sektorlerde hem maliyetleri hem de urun fiyatlarini etkileyerek bir sirketin sonuclari uzerinde ciddi etkiye sahipler. Yani sirketler ellerinde olmayarak spekulasyon yapmis oluyorlar. Iste okuyucumuzun bahsettigi "forward kur" doviz kurlarindaki oynamalarin sirket sonuclarina etkisini azaltacak yontemlerden bir tanesi.

Turkiye'deki bankalar ve finansal sirketler ne yapar bilmiyorum ama hala bir cok bakimdan ilkel olduklarini dusunuyorum. Ilkel olmalarinin bir sebebi yatirimcilarin kucuk ve bilincsiz olmasi. Yine de finansal sirketler de cok sofistike sayilmazlar. Niye mi? Turkiye'de doviz kurlarindaki hareketler her zaman reel ekonomi uzerinde buyuk dalgalanmalar yaratir, bu dalgalanmalari azaltacak enstrumanlar ise pek yoktur ya da cok pahalidirlar.

Mesela Turkiye'de tasarruf sahipleri gerizekali bir sekilde yaklasik $100 milyarlik dovizi mevduat olarak tutar. Herkes de bunu kaniksamistir. Ote taraftan sirketler yurt disindan doviz borclandiklari zaman yaygara koparilir, dis borclarimiz su kadar artti, bu kadar artti diye. Simdi soyleceklerimi printerdan bastirip yataginizin bas kosesine asin, cunku Turkiye'de akli basinda hic kimsenin bu analizi yaptigini daha gormedim.

Ozellikle ihracat yapan sirketlerin doviz borclanmalari ve bu parayi hazine bonolarinda veya direkt yatirimlarinda sermaye olarak kullanmalari yaptiklari en akillica islerden bir tanesidir. Cunku boyle yaparak hem kur risklerini azaltirlar hem de daha dusuk maliyetlere borclanirlar. Bunu yapmasalardi kurlardaki hareketlerden dolayi coktan binlerce sirket iflas bayragini cekmisti. (Ha disaridan borclanan bu sirketlerin arasinda bu isi sirf spekulasyon olsun diye yapanlar da var ama benim bahsettigim sirketler onlar degil) Turk lirasi yabanci para birimlerine karsi son 5-6 yildir neredeyse kesintisiz bir bicimde deger kazaniyor. Bu Turkiye'de uretim yapip ihracat yapan sirketlerin mallarinin doviz cinsinden fiyatinin YTL fiyatina kiyasla kat kat artmasi anlamina geliyor. Maliyetlerinin cogunlugu YTL cinsinden olan Turk sirketleri ilk iflas eden sirketlerden oluyorlar cunku disarida fiyatlarinizi istediginiz gibi arttirmaniz mumkun degil, Cin ile rekabet ediyorsunuz.

Ote yandan disaridan borclanip sermaye kullanan, disaridan ara mali ve hammadde ithal edip onlari isleyen sirketlerin maliyetlerinin cogunlugu doviz kurlarina endeksli oldugundan doviz cinsinden fiyatlarini da asagi yukari sabit tutabiliyorlar ve YTL'nin degerlenmesinden etkilenmeden ihracatlarini ve pazar paylarini arttirabiliyorlar. YTL'nin degerinin reel olarak iki katina ciktigi bir ortamda ihracatimizi nasil 4-5 kat arttirdigimizi merak edenler umarim simdi anlamislardir.

Yani ihracat yapan sirketlerimiz dogru olani yapip dolar borclanarak ve hammadde ve ara mali ithal ederek doviz pozisyonlarini hedge ediyorlar (notralize ediyorlar, yani spekulasyon yapmiyorlar). O yuzden bize soruyu yonelten okuyucumuza da bu yolu izlemelerini onerirdik eger bizi danisman olarak kiralamis olsalardi :-)

Ote yandan YTL kazanip YTL harcayan sonra da paralarini dovize yatirip spekulasyon yapan kisilere bir yandan guluyorum bir yandan da "kendi dusen aglamaz" diyorum. Neye guvenip de tasarruflarinin ucte birini dovizde tutuyorsun diye de sormadan edemiyorum.

sampolyon
22-08-2008, 12:06
Bıçak sırtında Türkiye Eser KARAKAŞ ekarakas@stargazete.comTürkiye bir kez daha bıçak sırtı diye adlandırılabilecek bir süreçten geçiyor.

Bıçak sırtı kavramının da belirttiği gibi meselenin bir umut veren, bir de tehlike dolu iki yanı mevcut.

Önce isterseniz bıçak sırtının tehlike dolu yanında neler var, onlara bir göz atalım.

Küresel krizin boyutlarının daha da artması, her an yeni sevimsiz sürprizler üretmesi mümkün; çok önemsenmesi gereken isimlerin batı kapitalizminin içinden geçtiği sorunun 1930 sonrası dünyanın en büyük ekonomik krizi olduğunu telaffuz etmelerini ciddiye almak lazım.

Kriz daha da derinleşebilir, bu kriz beklenenden daha uzun sürebilir ve Türkiye’ye etkileri de en iyimser insanları bile şaşırtıcı bir boyuta gelebilir.

Ortada çok ciddi bir enflasyonist baskı vardır ve bu enflasyon baskısı sürdüğü ölçüde çok yüksek enflasyon hafızası hala taptaze olan türklerde sonuçlar beklenenden de vahim olabilir.

Enflasyon yeniden kontrol dışı kalırsa bu durumun tüm ekonomik verileri, başta büyüme ve istihdam olmak üzere olumsuz etkilemesi kaçınılmaz olacaktır.

Küresel krizin etkilerini hafifletmemizi engelleyen hatta bir ölçüde daha da ağır hissetmemize neden olabilecek en önemli mesele kanımca Türkiye-AB ilişkilerinin içinden geçtiği rehavet sürecidir; Sarkozy ya da Merkel gibi çapları konusunda ciddi kuşkular olan siyasetçilerin tümüyle kendi iç politik piyasalarına yönelik ürettikleri Türkiye karşıtı mesajları bizlerin gereğinden fazla ciddiye almamız da alevi körükleyebilmektedir.

Türkiye’nin AB konusunda 2003 ve 2004 senelerinde yaptığı atılımların yaklaşık 2005 ortalarından bu yana durduğunu söylemek çok yanlış olmayabilir; Dışişleri Bakanı ve başmüzakereci Sayın Babacan’a Mehmet Ali Birand ile yaptığı mülakatta verdiği ‘2008 AB yılı olacaktır’ sözünü bir kez daha hatırlatmak isteriz.

Doğrudur, parti kapatma girişimi bu tür süreçleri zorlaştırmıştır ama AB yolunda atılacak radikal adımların da benzer süreçlerin yeniden yaşanmaması ya da yaşatmak isteyenleri komik duruma düşürmek için en iyi olanaktır.

İçeride yaşanan siyasal çalkantılar da küresel krizi rahatlıkla ya da en az tahribat yaratabilecek biçimde karşılamamıza engel olmaktadır; Türkiye’nin yaklaşık 2007 senesinin başından beri bekleme modunda olduğunu da görmek gerekiyor ve artık bu saçma konuları geride bırakıp yeniden gaza basmanın tam zamanıdır.

Bu konjonktürel konulara ilaveten Türkiye’nin bıçak sırtının tehlike yanında başka çok önemli yapısal sorunları da var; eğitim kalitesi ve kantitesi, tarım, rekabet problemi ilk planda akla gelenler.

Bıçak sırtının daha umut veren yanında ise Türkiye ekonomisinin 26 çeyrekten beri süren büyüme sürecinin getirdiği bir dinamizm var; tüm yapılması gerekenler de zaten bu dinamiğin kırılmaması için.

Küresel piyasaların bize, bizim kendimize baktığımızdan hala daha olumlu bakmaları da çok önemli bir artı puan; içeride atacağımız bir-iki dünyayla bütünleşme yolunda radikal adımın bu olumlu bakışı daha da kalıcı kılacağı kesin.

Bir zamanlar ülkenin en yapısal ve en önemli sorunu olan bütçe disiplinsizliği zihniyet ve uygulamasının çok büyük ölçüde aşılmış olması, bütçe açıklarının Maastricht kriterlerinin altında çıkması bugün için, küresel krize rağmen sistemin en büyük, taramayan çıpası olarak durmaktadır.

Bir açıdan bakıldığında olumsuz manzara veren Türkiye-AB ilişkileri aslında başka bir açıdan baktığınızda da ülkenin en büyük avantajı niteliğinde; batı ekonomilerinin için bulunduğu kriz ortamında birilerinin ellerinde biriken büyük fonların gelişmekte olan ülkelere plase edileceği kesin ve AB müzakere sürecinde Türkiye, şayet biz elimizden geleni, Sarkozy ve Merkel’e kulak asmadan yaparsak, bu kaynakları çekmek için en güçlü adayların başında.

Bunun için de hukuk devleti inşa sürecinin hızlanması yani AB ilişkilerine gaz vermek gerekiyor.

Siyasal iktidarı bekleyen en önemli mesele bu bıçak sırtı durumda Türkiye’yi olumlu yöne itmek için reformlara hız vermesi; mesela TBMM tatilden erken geri çağırılıp yeni anayasa ve Katılım Ortaklığı Belgesi süreçlerine ivme kazandırılırsa bıçak sırtının olumlu tarafına geçme ümidi de artar.

Ertelenen reformlar krize davetiye çıkarmaktır ve kriz de Ergenekon’un beslendiği en büyük bataklıktır.

sampolyon
22-08-2008, 12:09
Eser Karakaş küreselcilerin en ağır toplarından biri
ekonomi profesörü olmasına rağmen uzun zamandır bir ekonomi yazısı görmemiştik.

sampolyon
22-08-2008, 12:11
Sadece finansal sektör mü? Salih NEFTÇİ salih-neftci@sneftci.comSon günlerin en büyük şoku finansal sektörün bir kademe daha zayıflaması oldu. Piyasada moralleri fena bozdu. Biz de dahil olmak üzere oyuncular krizde bir duraklama bekliyordu. Bozulma değil...

Finansal sektör bir kademe daha geriye gidince yine ‘Hangi Amerikan bankası batacak?’ spekülasyonları başladı. 1930’larda da böyle olmuştu. Hangi Amerikan bankası batacak muhabbeti adeta bir ‘spor toto’ ya dönüşmüştü.

Ama unutmayalım ki 1930’lar esas olarak o zaman batmış bankaların adıyla değil işsizlik oranındaki rekorlarla anılıyor.

Bu krizde de şimdi bu tehlike var.

Bir teoriye göre... ‘Ya işsizlik sıçrayacak...

...Veya enflasyon hızla yükselecek’.

Bir göstergeye bakacağız.

Öncü göstergeler

Bu gibi durumların en kritik göstergesi öncü göstergeler endeksidir. Nitekim bu ‘araç’ 1930’ları yakından tanıyan, kişisel olarak yaşamış iktisatçılar tarafından hazırlamıştır. Amaç sert resesyonları izlemek ve bunları önceden tahmin etmektir.

Son yıllarda sert resesyon olmadığı için de...

...Öncü göstergeler ikinci plana düşmüştü.

Oysa bu endeks ekonomik gidişatta sert ve beklenmedik kırılmaları iyi tahmin eder. Klasik ekonometrinin başarılı olamadığı bu durum iktisatçıları öncü göstergelere endeksine getiriyor. Bir ekonomideki ani ‘kırılmalar’ ancak buna benzer yöntemlerle tahmin edilebiliyor. (İlgilenenler bu teknik konuyu ‘non-linear prediction’ yani doğrusal olmayan tahmin yöntemlerine bakarak öğrenebilir. Öncü göstergelere bu yöntemlerin en popülerlerinden birisidir.)

2007 yılı kriziyle birlikte şimdi yine iktisatçıların gündemine girmek üzeredir.

Son durum

ABD öncü göstergeler endeksi dün açıklandı.

Aylık bu rakamların alt kalemleri zaten bilindiği için bu ayki rakamın nasıl çıkacağını bilmek aslında o kadar da zor değil.

Eğer endeks gerilerse bu bir sürpriz olmayacaktı.

Ve öyle de oldu.

Oyuncular işte bu oluşmakta olan duruma dikkat etmeli.

Normalde bu göstergede 3 birbirini izleyen gerileme bir resesyon işaretidir.

Ama bu zaten geçen ay gerçekleşmişti.

Dünkü rakama baktık tahminlerin çok üstünde bir düşüş göstermiş. Gerileme yüzde 0.2 olarak beklenirken endeks yüzde 0.7 düşmüş. Az buz değil. Öncü göstergeler diliyle bakıldığında ABD ekonomisinde bir daralma beklemek gerekiyor!

Bizce bir kaç ay önce gündeme gelmiş bir resesyon olasılığından sonra önümüzdeki aylarda bir ikinci resesyon sinyali daha görebiliriz.

Sonuç

Reel ekonomi derken sadece Amerika’ya bakmamak gerek ama Amerika’da Finansal sektörün neden aniden bir kademe daha kötülediği şimdi daha iyi anlaşılıyor.

Amerikan bankaları reel ekonomide uzun süreli bir duraklamayı kolay kaldıramaz.

Bakalım arkası nasıl gelecek...

sampolyon
22-08-2008, 12:16
Bugün cnbc-e de Prof.Seyfettin Gürsel YTL nin aşırı değerli olduğunu iddia etti.Fakat sadece %10-15 değerli olduğunu iddia etti.Fakat aynı seyfettin gürsel 2006 yılının haziran ayında bir tv programında 1USD=1,60YTL nin ekonomi için uygun olduğunu söylemişti.

JonDowes
23-08-2008, 01:37
herkes tutturmuş TL aşırı değerli, fazla faiz ödüyoruz batıyoruz bitiyoruz vs vs vs.

bir de bunu yapmadıgımızı düşünelim.

mesela gecelik tl fazini %2 aşağı çekelim. 1 ay içinde uzun vadeli bono faizleri benzer miktarda yukarı gider. hadi bunun teknik olarak açıklamasını yapmiyim ve unutayım çünkü herkes inanmak istemez; başka açıdan ele alalım:

core enflasyonu indirmek için MB'nin elindeki silah para arzı ve gecelik faiz deil mi? şu anda piyasada likidite fazlası yok. açığı var. MB her hafta yaklaşık 10 milyar ytl fonluyor piyasayı; demek ki para arzı tarafı tamam. gecelil faize gelelim.

gecelik faizlerin amacı: enflasyonu (iç talebi) elinden geldigince dizginlemektir. siz gecelik faizleri bir anda aşagı çektiniz. kur pek güzel 1.40 oldu diyelim. tekstilciler ve benzeri ihracatcılar nefes aldı. sonra? o hikaye orda biter mi? bitmez.

genel stratejinizi eskisinden hep %2 aşagıdaki faizle devam ettirirseniz: piyasada ani bir ucuz kredi kanalı yaratırsınız. bunu ev kredileri ve tüketici kredilerinin artık %10 düşük faizle verilmesi olarak düşünün. sonra: marjinal olarak kredi almaktan son anda vazgeçen pek çok insan bankalara koşar = iç talep canlanır.

iç talep = enflasyon demektir! unutmayın en başından beri core enflasyon diyorum. emtia kaynaklı supply shocklara yapacak bir şey yok. ama ek bir şey var: siz dövizi 1.40 yaptınız. bu ülkenin üretiminin yarısından fazlası ara mal ithal edip onunla üretim yapıyor. onların maliyetlerini bir anda %15 yukarı attırdınız. buna tl cinsi benzin, gaz ve dolayısıyla elektrigi ekleyin. sadece sanayiciler degil servis endüstrisi ve ev halkı da ordan darbe yedi.

sonuc = enflasyon. hem de sandıgınızdan daha fazla.

eh peki tüm bunlara niye katlandık? yılda %2 daha az faizi yabancılara kaptırmak için... mükemmel.

peki sonuçta ne elde ettik. belki %1.5 belki %2.5 ek enflasyon yükü.

peki önemli soru şu: Türkiyenin TL cinsi ödedigi yıllık faizin %2 azalması mı büyük... yoksa yılda %1.5-%2 civarı ek enflasyondan dolayı katbettigi üretim (gelir) mi daha büyük.

ben cevabı biliyorum. kabul edecek kadar önyargısız oldugunuzda siz de kendinize itiraf edin.

özet: "nakit olarak ödediginiz 2 ytl, aynı gün vadeli yazdıgınız çekteki 4 ytl'den daha az değerlidir..."

observer
23-08-2008, 09:49
Zaten bu memleketteki sorun hep rakamlarla uğraşıp sorunların çözüleceğinin zannedilmesi veya halkın bu şekilde uyutulması. Para politikası üzerinden bir ülkenin sorunlarının çözüleceği nerede görülmüş. Para politikası sadece bir adet argümandır. Diğer bütün argümanları doğru çalıştırdığınız bir sistemde faydası olur.

MB enflasyon sorununu bedel ödemeden çözemez. Enflasyon iner faiz yükselir birçok bedel ödenmesi gerekir. faizi indirsen neyine güvenip indireceksin herşey üç beş sıcak para babasının ellerinde bu ülkede.
2006 da bir vergi getirdiler sıcak paraya. borsa % 20 düşünce hopp yabancıları muaf ettik dediler. Bu ne demektir. 'Ekonomim sıcak para ile ayakta duruyor' demenin resmi açıklamasıdır.

Bilgi, teknoloji ve iş üreten bir ülke olamadıkça, ülkedeki insan potansiyelini ortaya çıkaracak projeler üretemedikçe onu indir bunu yükselt diyerek rakamlarla boğuşmaya devam eder kendi kendimizi kandırırız.
Sıcak para rüzgarları ile ferahladığımızda halkın önüne çıkıp hava atan yöneticilerimiz sıcak para rüzgarları kesildiğinde ortadan kayboluverirler. Bu uzun yıllardır bu şekilde. Hiçbirşey değişmedi.

sampolyon
23-08-2008, 10:31
herkes tutturmuş TL aşırı değerli, fazla faiz ödüyoruz batıyoruz bitiyoruz vs vs vs.

bir de bunu yapmadıgımızı düşünelim.

mesela gecelik tl fazini %2 aşağı çekelim. 1 ay içinde uzun vadeli bono faizleri benzer miktarda yukarı gider. hadi bunun teknik olarak açıklamasını yapmiyim ve unutayım çünkü herkes inanmak istemez; başka açıdan ele alalım:

core enflasyonu indirmek için MB'nin elindeki silah para arzı ve gecelik faiz deil mi? şu anda piyasada likidite fazlası yok. açığı var. MB her hafta yaklaşık 10 milyar ytl fonluyor piyasayı; demek ki para arzı tarafı tamam. gecelil faize gelelim.

gecelik faizlerin amacı: enflasyonu (iç talebi) elinden geldigince dizginlemektir. siz gecelik faizleri bir anda aşagı çektiniz. kur pek güzel 1.40 oldu diyelim. tekstilciler ve benzeri ihracatcılar nefes aldı. sonra? o hikaye orda biter mi? bitmez.

genel stratejinizi eskisinden hep %2 aşagıdaki faizle devam ettirirseniz: piyasada ani bir ucuz kredi kanalı yaratırsınız. bunu ev kredileri ve tüketici kredilerinin artık %10 düşük faizle verilmesi olarak düşünün. sonra: marjinal olarak kredi almaktan son anda vazgeçen pek çok insan bankalara koşar = iç talep canlanır.

iç talep = enflasyon demektir! unutmayın en başından beri core enflasyon diyorum. emtia kaynaklı supply shocklara yapacak bir şey yok. ama ek bir şey var: siz dövizi 1.40 yaptınız. bu ülkenin üretiminin yarısından fazlası ara mal ithal edip onunla üretim yapıyor. onların maliyetlerini bir anda %15 yukarı attırdınız. buna tl cinsi benzin, gaz ve dolayısıyla elektrigi ekleyin. sadece sanayiciler degil servis endüstrisi ve ev halkı da ordan darbe yedi.

sonuc = enflasyon. hem de sandıgınızdan daha fazla.

eh peki tüm bunlara niye katlandık? yılda %2 daha az faizi yabancılara kaptırmak için... mükemmel.

peki sonuçta ne elde ettik. belki %1.5 belki %2.5 ek enflasyon yükü.

peki önemli soru şu: Türkiyenin TL cinsi ödedigi yıllık faizin %2 azalması mı büyük... yoksa yılda %1.5-%2 civarı ek enflasyondan dolayı katbettigi üretim (gelir) mi daha büyük.

ben cevabı biliyorum. kabul edecek kadar önyargısız oldugunuzda siz de kendinize itiraf edin.

özet: "nakit olarak ödediginiz 2 ytl, aynı gün vadeli yazdıgınız çekteki 4 ytl'den daha az değerlidir..."

Niçin ara malı ithal edip üretim yapıyor?Ara malı ve hammadde ithal ediliyor.Badem,ceviz ve çam fıstığı ithal ediliyor.Antalya'ya Şili den dilimlenmiş domates geliyor.İnsaf,el insaf

sampolyon
23-08-2008, 10:35
Zaten bu memleketteki sorun hep rakamlarla uğraşıp sorunların çözüleceğinin zannedilmesi veya halkın bu şekilde uyutulması. Para politikası üzerinden bir ülkenin sorunlarının çözüleceği nerede görülmüş. Para politikası sadece bir adet argümandır. Diğer bütün argümanları doğru çalıştırdığınız bir sistemde faydası olur.

MB enflasyon sorununu bedel ödemeden çözemez. Enflasyon iner faiz yükselir birçok bedel ödenmesi gerekir. faizi indirsen neyine güvenip indireceksin herşey üç beş sıcak para babasının ellerinde bu ülkede.
2006 da bir vergi getirdiler sıcak paraya. borsa % 20 düşünce hopp yabancıları muaf ettik dediler. Bu ne demektir. 'Ekonomim sıcak para ile ayakta duruyor' demenin resmi açıklamasıdır.

Bilgi, teknoloji ve iş üreten bir ülke olamadıkça, ülkedeki insan potansiyelini ortaya çıkaracak projeler üretemedikçe onu indir bunu yükselt diyerek rakamlarla boğuşmaya devam eder kendi kendimizi kandırırız.
Sıcak para rüzgarları ile ferahladığımızda halkın önüne çıkıp hava atan yöneticilerimiz sıcak para rüzgarları kesildiğinde ortadan kayboluverirler. Bu uzun yıllardır bu şekilde. Hiçbirşey değişmedi.

Üretin o zaman projeleri elinizi tutanmı var.Bu ülkede birileri lüp lüp faiz yerken dükkanlar kapanıyor,sanayi kuruluşları kapanıyor,insanlar işşiz kalıyor.Bari konuşmayın

sampolyon
23-08-2008, 10:37
Nobel Ödüllü 14 ekonomist Almanya'da küresel ekonomiyi tartıştı



Evrim KÜÇÜK


İSTANBUL - Nobel Ödülü sahibi 14 ekonomist, Almanya’nın Lundai bölgesinde bir araya geldi. Düzenlenen konferansta dünyadaki ekonomik kriz ele alındı. Çıkan sonuç ise dünya için hiç de içaçıcı değildi. Çünkü Nobelli ekonomistler, küresel krizin henüz bitmediğini ve ne zaman biteceğinin ise bilinmediğini söylediler. Dikkat çekilen en önemli nokta ise ‘global bir resesyon’ olacağı konusuydu. Ekonomistler iş dünyasında daha birçok iflasın yaşanacağına da vurgu yaptılar.

Doların seyri, borca bağlı

Ekonomistler, ABD’nin borçlarının artmasının doları zayıflatacağını ve ileriki süreçte doların rezerv para birimi olma özelliğini kaybedebileceğini kaydettiler. Goldman Sachs ekonomistlerinden Binit Patel de ABD, Japonya, 15 ülkenin içinde olduğu Avrupa bölgesi ve İngiltere’nin; “ya şimdiden resesyonda ya da gelecek aylarda ciddi resesyon riski ile karşı karşıya” olduğunu söyledi. Bu ülkeler dünya ekonomisinin yarısını oluşturuyor.

sampolyon
23-08-2008, 10:45
23 Ağustos 2008

Ege CANSEN
ecansen@hurriyet.com.tr

Parası döviz olmayan ülkelerde kambiyo rejimi


ÇARŞAMBA günkü yazıda Steve Hanke’nin bir makalesini özetlemiş ve Türkiye’nin gitgide büyüyen cari açığının, sistemik bir bozukluk olduğunu yazmıştım.

Sistemik bozukluk, istenmeyen sonuçlar, herhangi bir hatadan değil, sistemin işleyişinden dolayı oluşuyor demektir. Diğer bir değişle, benim "örtülü kur çapası" diye adlandırdığım, büyük usta Friedman’ın da "yönetilen dalgalı kur" gerçekte "kur çapası"nın bir türüdür dediği kambiyo rejimi, Türkiye gibi bir ülkede her zaman cari açık yaratacaktır. Başını banka iktisatçılarının çektiği "yüksek faiz-düşük kur" lobisine göre cari açık, hem enflasyonu düşürmek hem de hızlı kalkınmak için verilmesi gereken bir ödündür. Bu politikanın alternatifi yoktur. Dolayısıyla yapılması gereken cari açığı yok etmek değil, onu sürdürmektir. Bunun da çaresi, hükümetin ülke varlıklarını veya kamunun müstakbel gelirlerini kırdırarak yabancılara satması, ayrıca sıcak/soğuk döviz girişlerini aksatmamasıdır.

Ben, buna itiraz ediyorum. İzlenen yol, batıldır. Bu, çıkmaz bir sokaktır. Allah kerim, bir gün cari açığın çaresi de bulunur denemez. Uygulanan rejimin iki alternatifi vardır. Birincisi, Friedman’ın "unified" dediği sabit kur, ikincisi ise gerçek dalgalı kambiyo rejimine geçmektir. Yani ya ulusal para birimi pratik olarak terk edilecek ve küresel bir para birimini kabul edilecektir ya da dövizin fiyatının piyasada oluşmasına (faiz arttırarak), müdahale edilmeyecektir. Türkiye, AB’ye girecekse, siyasi entegrasyondan önce ekonomik entegrasyonu tamamlamalıdır. Bunun bir ayağı "Gümrük Birliği"ne girmekti ki girilmiştir, ikinci ve daha önemli ayağı ise "Para Birliğine" girmektir. Bu iş ne kadar çabuk olursa o kadar iyi olur.

* * *

Böyle bir öneri ortaya atılınca, sanki yarın sabah bir Hükümet Kararnamesi çıkartarak veya haftaya TBMM’den bir kanun geçirerek bu dönüşüm sağlanabilir deniyormuş gibi itiraz edenler seslerini yükseltmeye başlar. Büyük değişiklikler, stratejik kararlardır. Böyle bir karar verildikten sonra alınacak her para-fiskal önlem, adım, adım ülkenin kambiyo rejimini bu yeni modele yaklaştıracak şekilde tasarlanacaktır. Ne kadar hazırlık yapılırsa yapılsın, yine de kesin dönüşüm olduğunda, ortaya bir alay uyum sorunu çıkacaktır. Bunlar da birer, birer çözülecek veya aşılacaktır. Yürürlükteki örtülü kur çapasından vazgeçilince, ülkede kalıcı istikrara hizmet edecek bir kambiyo rejimi yerli yerine oturmuş olacaktır.

* * *

Steve Hanke, makalesinde Friedman’ın sabit kur rejimini tavsiye ederken bu rejiminin, bir merkez bankası tarafından yönetilmesi fikrini çok tehlikeli bulduğunu vurgulamaktadır. Merkez bankaları işin içinde olursa, para politikasında takdir hakkını kullanarak, "döviz rezervleri ile para arzı" arasındaki birebir ilişkiyi bozabilir ve bu ilişkinin kopması, sabit kur rejimini bir felakete dönüştürebilir demektedir. Friedman, piyasa güçlerine müdahale edilmemesi kaydıyla, hem yüzer (dalgalı) hem de sabit kur sistemlerini savunmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler için ise "sabit-birleşik kur rejimini" bilhassa tavsiye etmektedir.

Son Söz: Fakirin parası, zenginin kafasını yorar.

sampolyon
23-08-2008, 10:55
ABD’de krizin aynası

22/08/2008
ugurses@yahoo.com
YAZDIR | YOLLA | ARŞİVE EKLE



ABD ekonomisinin, özel olarak da finans sektörünün nasıl bir krizle karşı karşıya
olduğunun en belirgin göstergesi, şirketlerin piyasa değerindeki çöküşte izlenebilir. Dev şirketlerin borsa değerleri birkaç yıllık bir zaman diliminde hızla eridi. Bu sürecin devam edeceği de çok açık.
ABD’de 5 milyar doları aşan borsa değerine sahip şirketler ‘büyük şirket’ kategorisine girer. Örneğin borsa değeri 50 milyar dolar gibi bir değerden bahsedilen şirket ise ‘dev şirket’ sınıfına girmektedir. Microsoft ise 250 milyar dolarlık borsa değeri ile ‘süper dev’ sınıfındadır.
Finans sektörü ve içinde yer alan bir zamanların parlak yatırım bankalarının ‘dev şirket’ yaldızları dökülmeye başladı. Şimdi hayatta kalma çabası içindeler.
İlk ‘kurban’ Bear Stearns olmuştu. Birkaç yıl öncesinde 170 dolardan işlem gören hisseleri, Fed rehberliğinde JP Morgan tarafından hisseleri 10 dolara satın alınarak ‘yüzdürme’ operasyonu yapılmıştı. Diğer finansal kuruluşlar, çeşitli sermaye destekleri alırken, mevcut zararları da ‘ölçülü ve kademeli’ olarak bilançolarında resmi hale getirdiler. Hâlâ da devam ediyorlar.
Asıl büyük kayıp bankalarda. Citigroup’un borsa değeri, 2007 Temmuz ayında 252 milyar dolar iken bugün kabaca 100 milyar dolara gerilemiş durumda. Aynı biçimde, AIG, Bank of America, Wachovia’nın borsa değerlerinde, son bir yılda çok sert düşüşlere tanık olundu. Yatırım bankalarından Lehman, Merrill Lynch, Morgan Stanley hisseleri son birbuçuk yılda kabaca yüzde 60 ila 80 değer kaybetti. Lehman, ABD’nin en büyük 500 firması içinde (S&P), 89. sıradan 246. sıraya geriledi. Borsa değeri ise 9.5 milyar dolara geriledi. Geçtiğimiz yıl bu sıralarda borsa değeri 72 milyar dolar olan Merrill Lynch’in bugünkü borsa değeri ise 24 milyar dolara gerilemiş durumda.
Fed’in çabası finansal istikrarı olabildiğince koruyarak ‘yumuşak iniş’ olduğu için, para politikasının odağı da buraya kaymıştı.
Fed’in faiz indirimleri yaptığı dönemde, Prof. Charles Wyplosz ; “Bankacılık sorunu cerrahi tedaviyi gerektiriyor, faiz yardımı değil. Şurası kesin, cerrahi müdahale banka batışıyla sonuçlanacak. ‘Ağrıkesiciyle’ uğraşma zamanı, öncesinde değil sonrasında olacak. Şimdi, Fed, hesaplaşma gününü geciktiriyor; bu süreçte, ABD’nin sorunları ihraç ediliyor, istenerek ya da değil dolar zayıflıyor” diyordu.
Finansal kuruluşlar hâlâ bu dalgayı atlatabilmiş değiller. Bir zamanlar Türk bankalarının yaşadığı sorunları şimdi ABD’li finans kuruluşları yaşıyor. Örneğin bir bankanın diğer bir bankaya olan kredi olanağını (line) kapattığı dedikodusu şimdi Wall Street’te yankılanırken, Fed bunu soruşturuyor. Bugünlerde ‘yangına körük’ bir niteliği daha da ortaya çıkan ama işin doğasında olan bir başka olgu da; yatırım bankalarının raporları. Yatırım bankalarının analistleri, işin doğası gereği yatırımcı müşterilerine yönelik olarak sektörel analizler ile şirket analizlerini rapor halinde yayımlıyorlar. Bu raporlarda, borsalarda kote olan diğer finansal kuruluşlar ya da bankalar hakkında da, gelir ve kâr tahminlerini açıklıyorlar. Örneğin Citigroup analisti, son raporunda Lehman, Goldman Sachs ve Morgan Stanley’in ellerinde bulunan mortgage varlıkları nedeniyle bir az daha zarar yazabileceklerini tahmin ediyordu. Diğer yatırım bankalarının analistleri de, ‘diğerleri’ hakkındaki tahminlerini yayımlıyorlar. Bu raporlar, herhangi bir krizin olmadığı anlarda yatırımcılara bilgi aktarmaya yönelik bir içerik taşıyor. Katma değerli bir hizmet niteliği var. Ancak bugünkü kriz ortamında daha fazla izleyiciyi topladığını, daha fazla yankı yarattığını, hâttâ ‘yakıcı etkilerinin’ olduğunu tahmin etmek de zor olmasa gerek.

sampolyon
23-08-2008, 11:13
Yaman TörünerÇözüm
ytoruner@milliyet.com.trSatmak lazım
Arkadaşına gönder
Sitene ekle
Sayfayı yazdır

Kapitalist sistemde, sadece malın üretimi yetmiyor. Üretilen malın satılması da lazım. Satış işlemi, ya iç pazara ya da dış pazara (dış pazarı kontrol edebilmek, çokuluslu şirket veya güçlü devlet olmadıkça neredeyse olanaksız) olacaktır.
Üretilen malın satılabilmesi için ise,
- Satın almaya mecbur bırakmak, ya da
- Ucuza üretmek, ayrıca da
- Alım gücü yaratmak lazım.
Satın almaya mecbur bırakmak için,
- Başkalarının üretemediği bir mal üretmek, ya da
- Tekel veya kartel piyasası (petrolde bile, kartel piyasası olmadığını söyleyemeyiz) yaratmak, ya da
- Ülke yönetimleri veya kişiler üzerinde ciddi baskı yapmak (Arap şeyhliklerinin silah alımına milyarlarca dolar yatırması bu sayede gerçekleşebiliyor) lazım.

Teknoloji önemli
Başkalarının üretemediği malı üretmek için,
- Araştırma geliştirme çalışmaları sayesinde, icatlar yapmak, yeni ürünler üretmek, ürün ve icatları tescil ettirebilmek, ya da
- Büyük sermaye ve/veya yüksek teknoloji gerektiren ürün üretebilmek lazım.
Ucuza üretmek için,
- Hammadde fiyatlarını düşük tutmak (dışarıda, uluslararası kontrol edilebilen politikalarla veya hükümetler üzerinde baskı yapılarak ya da rüşvet vs ile sağlanabilir. İçeride ise, “serbest ekonomi” söylemi altında, tarım teşviklerini vs kaldırarak),
- Enerji fiyatları, kiralar vs gibi üretim maliyetlerini azaltmak (örneğin, ülkemizde geçtiğimiz dönemde enerji fiyatlarına hükümet desteği sağlanarak, petrol dışındaki enerji fiyatları düşük tutuldu),
- İşgücü maliyetini düşük tutmak,
- Vergi kaçırılmasına göz yummak (kayıtdışı ekonomiyi önleyici tedbirler almamak da bu tedbirin bir parçasıdır) ya da vergi istisnaları tanımak,
- Kaçak mal girişine göz yummak gerekiyor.

Ucuz işgücü
İşgücü maliyetini düşük tutmak için,
- Nüfusu artırmak (aslında, “asgari 3 çocuk” gibi söylemler bu amaca hizmet ediyor),
- Dışarıdan işgücü transferine izin vermek (halen, sadece İstanbul’da 2 milyon kaçak yabancı işçi çalışıyor),
- İşçi maliyetini düşürecek tedbirler almak (doğru dürüst sigorta payı kesmeden, sağlık giderlerini karşılamak ve işsizlik sigortası sağlamak gibi bizdeki uygulamalar da devleti ucuz işgücü sağlamada aracı ediyor),
- İnsanları, “Bir lokma bir hırka yeter” veya “Bu dünyada aza kanaat edenler, öbür dünyada, rahat ederler” propagandalarıyla, düşük ücrete ikna etmek gerekiyor.
Alım gücü yaratmak için ise,
- Para basmak (para basılması her zaman enflasyon yaratmaz ama enflasyon varsa, içeride veya dışarıda bir yerlerde para basılmış demektir),
- Vadeli satış yapmak (kredi kartı kullanımı ve bizdeki kredi kartına taksit uygulaması da ek alım gücü yaratıyor),
- Beklentilerin yönetilmesi (örneğin, fiyatlar kısa dönemde daha da artar görüşünü satarak, insanları tasarruf etme yerine, alıma yöneltmek) lazım,
Yukarıdaki genel tabloyu inceleyerek, “Büyük Ortadoğu” veya “Ilımlı İslam” gibi projelerin ne anlama geldiklerini de rahatça anlayabiliriz.

sampolyon
23-08-2008, 11:16
Yaman TörünerÇözüm
ytoruner@milliyet.com.trCitibank’ın durumu düzeliyor mu?
Arkadaşına gönder
Sitene ekle
Sayfayı yazdır

Dünyanın en büyük bankalarından biri sayılan Citibank, son ekonomik krizden en çok etkilenen finansal kurum oldu. “Şehir Hiç Uyumaz (Citi Never Sleeps)” sloganıyla finans piyasalarının öncü kuruluşu haline gelen bankanın yöneticilerinin, son kriz öncesinde biraz kestirdiği anlaşılıyor. Eleştirmenler, Citi’nin en büyük düşmanının kendi içindeki bürokrasi ve bir türlü vazgeçilemeyen kadrolar olduğunu dile getiriyorlar.
17 kişilik Citibank Yönetim Kurulu, yeni CEO Vikram Pandit’i seçerken, onun aynı zamanda yönetim kurulu başkanı olmasını uygun görmedi. Yönetim kurulu başkanlığı görevini, Citi Avrupa’nın eski başkanı ve Akbank’ta da yönetim kurulu üyeliği yapmış olan Sir Winfried Bischoff yürütüyor. 38 milyar dolar batık ve 17 milyar dolar zarar açıklayan bankada, yeni CEO’nun da halen, yeterince tedbir alamadığı konuşuluyor.

Hisseleri değer kaybetti
Hintli Bandit’den önceki CEO Charles Prince de 54.6 milyar dolarlık batık (kredilerdeki batıklar dahil) açıklamıştı. Son bir yıl içinde, işten çıkarılan Citi çalışanı, 16.000 kişiyi buldu. Bu yıl başında bankanın 375.000 çalışanının 48.000’i son yılda yapılan çeşitli satın almalar sonucunda banka personeli haline gelmiş durumda. Banka hisselerinin bir yıl içindeki değer kaybı, Temmuz 2008 ortası itibariyle yüzde 69’u buldu. Piyasa, Temmuz 2008 ayı ortasında 16.5 dolara kadar gerileyen hisselerin değerinin “akılsızca” düşük olduğu ve birkaç ay içinde 30 dolara çıkabileceği öngörüsünde bulunuyor.
CEO Pandit, 8 ay içinde, bankaya 40 milyar dolar yeni sermaye enjekte edilmesini başardı. Bu paranın 6.9 milyar doları Singapur Devlet Fonu’ndan, 5.6 milyar doları da Kuveyt Yatırım Otoritesi’nden geldi. Yine, ocak ayında kâr paylarının bir bölümü dağıtılmayarak 4.4 milyar dolarlık bir tasarruf yapılmıştı. Almanya’daki banka ortaklıkları da 7.7 milyar dolara bir Fransız grubuna satıldı. Citibank halen 106 ülkede faaliyet gösteriyor ve 81.7 milyar doları bulan gelirinin yaklaşık yarısını bu ülkelerden elde ediyor.

Tasarruf tedbirleri
Citibank’ın yıl sonuna kadar alması gereken tedbirler arasında şunlar var:
Yaklaşık 45.000 kişinin daha işten çıkarılarak, çalışan başına düşen yıllık gelir seviyesinin 218.000 dolardan 400.000 dolara çıkarılması,
Bazı yüksek ücretli çalışanların görevlerine son verilmesi,
Alt ve üst kademe çalışanlar arasındaki haberleşme kanallarının yeniden açılması,
Çalışanlardan gelen binlerce tasarruf tedbirinin değerlendirilmesi,
Önceki yıl 2 milyar dolar kazanan ama geçen yıl 2.9 milyar dolar zarar eden “yatırım” bölümünün (Smith Barney) ya kapatılması ya da reforma tabi tutulması,
Amerika’da sadece 859 şubesi bulunan bankanın, dünya çapında toplam yaklaşık 8.500 şubesi var. Bu şubelerden, özellikle Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’daki zarar edenlerin kapatılması,
Kapatılmayan şubelerde, verimliliğe ciddi önem verilmesi,
Gelirinin düşmesine rağmen, kârlılığı süren “kredi kartı” işlemlerinin geliştirilmesi.
Görüldüğü gibi, Citi’nin işi zor. Bizde de bu gelişmelerden alınacak dersler var.

observer
23-08-2008, 14:17
Üretin o zaman projeleri elinizi tutanmı var.Bu ülkede birileri lüp lüp faiz yerken dükkanlar kapanıyor,sanayi kuruluşları kapanıyor,insanlar işşiz kalıyor.Bari konuşmayın

Peki ben sustum :)

sampolyon
23-08-2008, 19:57
FED iyimser Buffet karamsar
23/08/2008 10:56 Arkadaşına gönder Yazdır
Kime: E-posta adresiniz: Mesajınız:
FED'in Başkanı Bernanke'yi, enflasyon endişelendiriyor. ABD Merkez Bankası enflasyonda istikrar sağlamak için elinden geleni yapmaya hazır. Bilançolarında zarar açıklayan yatırım şirketleri için yeni bir kurtarma planı hazırlığında olan FED, petrol fiyatlarının istikrarlı bir seyir izleyeceğini düşünüyor.

soL (HABER MERKEZİ) ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Ben Bernanke, mali krizin ekonomiye zarar verdiğini ve istikrarı sağlamaya çabalayan FED’in, elinden geleni yapacağını duyurdu. Bernanke’nin açıklamaları ABD borsalarının haftayı değer kazanarak kapatmalarını sağlarken, uzmanlar Bernanke’nin ılımlı değerlendirmelerde bulunduğuna işaret ediyorlar.
Mali fırtına hafiflemedi ama ...
ABD’nin Wyoming eyaletinin Jackson Hole kentinde düzenlenen “Kansas City Fed ekonomik” sempozyumunda 43 ülkeden merkez bankası temsilcilerine yaptığı konuşmada Bernanke, enflasyondaki belirsizliklere işaret etti. Bununla birlikte emtia fiyatlarında ve petrol fiyatlarındaki düşüşün ve ABD dolarının istikrarının “cesaret verici” olduğunu söyleyen Bernanke, enflasyonun bu yılın sonunda ve gelecek yıl yatışacağını ifade etti.

Her ne kadar bazı piyasalarda düzelme görülse bile borsaya düşen mali fırtınanın henüz hafiflemediğini vurgulayan Bernanke, bunun etkilerinin ekonomik faaliyetin yavaşlaması ve artan işsizlik olarak görüldüğünü bildirdi. Bernanke, mevcut mali ve ekonomik durumun FED karar alıcılarının hatıralarındaki en sıkıntılı durumlardan biri olduğunu da belirtti.

Uzmanlar, FED’in enflasyon belirsizliğine yönelik ılımlı değerlendirmelerini, petrol fiyatlarında istikrarın sağlanabileceği görüşünden yana ağırlığını koyduğu şeklinde yorumladı.

Lehman Brothers’in kurtarılması gündemde
Bernanke’nin açıklamalarının yanı sıra, Lehman Brothers’in zarar etmesi engellemek amacı ile satılacağına dair spekülasyonlar piyasaları rahatlattı. Kore Kalkınma Bankası‘nın yatırım bankasını satın alacağına dair raporlar yatırımcıları rahatlatan haberler arasında yer aldı. Önceki gün,FED'in de incelemeye başladığı iddialara göre yatırım bankası Credit Suisse, Lehman Brothers'a ayırdığı kredi tahsisini çekme planları yapıyor ve şirket üçüncü dönemde de varlığa dayalı zarar açıkladı.

Dünyanın en zengin adamı karamsar
Bernanke’nin açıklamalarının aksine dünyanın en zengin işadamlarından biri olarak bilinen Warren Buffett, ABD ekonomisindeki resesyonun sürdüğünü ve bundan sonraki 5 ayda daha süreceğini söyledi.

ABD ekonomisinde resesyonun sürdüğünü belirten Buffet enflasyondaki belirsizliklerin bir süre daha devam edeceğini düşündüğünü açıkladı. Dalgalar geçtiğinde kimin çıplak yüzdüğünü ancak dalgalar geçtiğinde görebilirsiniz diyen Buffet’e göre Wall Street çıplaklar plajına dönüşmüş durumda.

ABD'nin en büyük konut finansman şirketleri Fannie Mae ve Freddie Mac'in batmak için çok büyük olduklarını, ancak bunun şirketlerin hisselerinin değerinin daha da düşmeyeceği anlamına gelmediğini ifade eden Buffett, bu şirketleri desteklemek için yakında bazı faaliyetler olabileceğini de belirtti.
Buffet, Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke'nin, yüksek enflasyon ve düşük büyümeyle karşı karşıya bulunan ekonomiyi desteklemek için ''sihirli değneği'' bulunmadığını kaydetti.
Kasım ayında yapılacak ABD başkanlık seçiminde Demokrat Parti'nin başkan adayı Barack Obama'yı desteklediğini söyleyen Buffett, ancak Cumhuriyetçi Parti'nin başkan adayı John McCain'i beğendiğini ifade etti.

sampolyon
23-08-2008, 19:59
Tarım ülkesi ama dışa bağımlı
22/08/2008 08:49 Arkadaşına gönder Yazdır
Kime: E-posta adresiniz: Mesajınız:
Türkiye bir zamanlar en azından kendi vatandaşını besleyebiliyordu. TÜİK tarafından yayınlanan dış ticaret istatistikleri, Türkiye'nin artık tarım sektöründe de mutlak biçimde dışa bağımlı hale geldiğini gösteriyor.

soL (HABER MERKEZİ) Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yayınlanan dış ticaret istatistikleri, Türkiye'nin artık tarımda da dışalıma bağımlı hale geldiğini gösteriyor.

Ziraat Mühendisleri Odası (ZMO) Adana Şubesi'nden konuya dair yapılan yazılı açıklamada, 2008 yılının Ocak-Haziran döneminde tarım ürünleri ithalatının 2007 yılının aynı dönemine göre yüzde 53,4 artarak 2 milyar 348 milyon dolardan 3 milyar 602 milyon dolara yükseldiği belirtildi.

Aynı dönemde tarım ürünleri ihracatı ise yalnızca yüzde 11,8 artarak 1 milyar 610 milyon dolardan 1 milyar 800 milyon dolara çıktı. Böylelikle Türkiye, 2008'in ilk altı ayında tarım sektöründe 1 milyar 800 milyon doların üzerinde dış ticaret açığı vermiş oldu.

2007 yılının bu yıla göre daha kurak geçmiş olması, yaşanan çöküşün sebebinin iklimsel nedenler olmadığını gösteriyor. Nitekim ZMO'nun açıklamasında da tarım sektöründe yaşanan gerileme girdi fiyatlarındaki artış, iç ticaret hadlerinin tarım aleyhine seyri ve bunların sonucunda ekim alanlarında yaşanan daralma ile açıklanıyor.

sampolyon
23-08-2008, 20:01
Tüketici artık daha borçlu
22/08/2008 11:16 Arkadaşına gönder Yazdır
Kime: E-posta adresiniz: Mesajınız:
Tüketicinin toplam borcu 111 milyar YTL. Tüketicilerin bankalara olan toplam borcu, sadece 8-15 Ağustos haftasında yarım milyar YTL daha yükseldi.

soL (HABER MERKEZİ) 8-15 Ağustos haftasında tüketici kredileri 93,2 milyon YTL artarak 79 milyar 416 milyon YTL'ye; kredi kartı borçları ise 426,5 milyon YTL'lik artışla 31 milyar 440 milyon YTL'ye yükseldi. Böylece tüketicilerin bankalara olan toplam borcu 519,7 milyon YTL artarak 110 milyar 856 milyon YTL'ye ulaştı.

Kredilerde en büyük pay konut kredisinin
Ağustosun ikinci haftasında tüketici kredilerindeki yükseliş, konut kredilerindeki artıştan kaynaklandı. Konut kredileri bir hafta içerisinde 94,7 milyon YTL genişleyerek, toplam artışın da üzerinde bir artış gösterdi. Toplamda yaşanan 93,2 milyon YTL'lik artışa, diğer kredi kalemlerindeki düşüş sonucunda ulaşıldı.

Konut kredileri, ulaştığı 37 milyar 128 milyon YTL'lik rakam ile, toplam tüketici kredilerinin yüzde 47'sini oluşturuyor.

sampolyon
23-08-2008, 20:06
Piyasa BURAK GÜRBÜZ
20/07/2008 07:14 Arkadaşına gönder Yazdır
Kime: E-posta adresiniz: Mesajınız:
Adam Smith’in piyasası ile Walras’ın piyasası arasında fark vardır. İlkinde üretilen malların değeri (emek değer ve artı değer, buna Ricardo’nun üretim maliyetini de ekleyebiliriz) üretim aşamasında oluşur, sonrasında piyasada, üretim değerinin üç aşağı beş yukarı bir fiyata alıcı bulurken, Walras’da ise bir malın üretim değerine bakılmaksızın piyasa’da oluşan fiyat, başat roldedir. İkisinin en temel farkı sadece birinde piyasanın ikincil önemli oluşu ile ikincisinde piyasanın birincil önemli oluşu değildir. Asıl çarpıcı noktası, klasiklerde üretim aşamasında yaşanan bölüşüm, bir yanda artı-değeri yaratan karşılığında yarattığı değerin altında ücret alan işçi ile, öte yandan artı-değere el koyan sermayedarı karşı karşıya getirmesidir. Oysa piyasayı kutsayan neo-klasiklerde üretim süreci içinde malın değeri belirlenmediği, bölüşüm oluşmadığı için bu işi yapacak olan piyasa da ne işçi vardır, ne sermayedar. Sadece arz bir de talep vardır. Piyasa dolayısıyla malın değerini, üretim süreçlerine bakılmaksızın belirleyecek ve fiyatlandıracaktır. Piyasa ismi üstünde merkezi bir yapıdır. Her türlü faaliyetin piyasası vardır. Para, mal, işgücü vs… Farklı iktisadi faaliyetlere göre faklı piyasalar olsa da aralarındaki en temel benzerlik merkezi olmasıdır. O zaman günümüzde az gelişmiş ülkelere İMF, DB’sınca uygulatılmaya çalışılan yapısal uyum programlarının liberallik, serbestlikle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Tam tersine tezgâhlanmaya çalışılan aslında sermayenin gücünü pekiştirecek olan, sanayileşmenin yerine piyasalaşmanın aldığı, bir liberal toplumsal dönüşüm projesidir. Amaç piyasa merkezini inşa etmek, sağlam kazıklara çakmaktır. Ondan sonra da eğitim’den sağlığa, siyasetten, dış politikaya her şey bu yeni yapılanmaya göre kendiliğinden belirlenecektir.

O zaman “Sol piyasa yanlısı olmalı mıdır?” sorusuna “hayır olmamalıdır” diye cevaplamalıyız. Çünkü piyasacı sol, ister istemez emekçi sınıfları önemsemeyen, buna mukabil piyasaya dönük ve moda olan taleplerle ilgilenmek zorunda kalacaktır. Yani bir başka deyişle sınıf sorunlarından uzaklaşıp, piyasa da fiyatı yüksek tutulan emek sürecinden koparılmış siyasi kimlik sorunlarına önem vermesine neden olacaktır. Toplumsal sorunlara çare bulmak amacıyla ve optimum dengeyi sağlama güdüsü içinde arz ve talebi, demokratikleşmenin ve özgürlüğün temel taşları ilan edip piyasa karşıtı değerlere (örneğin kamuculuk) karşı korumak olacaktır. Bu piyasa kavramlarına günümüzde çokça demokratik anlam yüklenmektedir. Yeni Dünya Demokrasisinde talep edilen, emek dışında, her türlü isteğe, siyasi otorite bir çare bulabilir, yeni bir öneri arz edebilir. Burada ki talep aynı zamanda siyasi otoriteyle uyumlaşmayı da gösterir. Fakat emek ile ilgili konularda piyasacılık işlememektedir. Örneğin sendikaların işçi ücretlerin artması, sosyal güvenlik, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, haftalık çalışma saatlerinin düşmesi vs… gibi taleplerde bulunabilir. Sonra ne olacaktır? Küreselleşmiş, neo-liberal politikaların egemen olduğu, rekabetçi iktisadi koşullarda emekçiye istediğinin ne kadarı verileceği hatta fazla uzatırsa elindekinin de alınacağı önceden zaten bilinmektedir. Bu bir veridir. O zaman burada bir karar aşamasına gelinmelidir: ya iktisadi sömürüye, emekçinin ezilmesine, çalışma haklarının elinden alınıp işsizliğe mahkûm edilmesine karşı gelip solu buradan tanımlamaya çalışıp liberalizmle kendi aramıza mesafe koyacağız, ya da sömürüyü, emekçinin yaşam koşullarını özgürlük sorunu olarak görüp, kafamıza takmadan, tarihsel süreçlerden koparılmış diğer siyasi taleplere önem vereceğiz. Liberalliği savunan solcuların, son 20 yılda neo-liberal politikaların az gelişmiş ülkelere yaptığı toplumsal tahribatı bilmiyorlar mı acaba? Küreselleşmenin başladığı yıllar olarak alabileceğimiz 1980 yılında gelişmiş ülkelerin geliri, nüfuslarına oranla dünyanın geri kalanına göre 11 kat daha fazlaydı. 2000 yılında bu fark 23 katına çıktı. Birçok borçlu az gelişmiş ülkenin borçlarını kapatabilmek ihraç ettiği temel tüketim mallarından kahvenin, kakao’nun şekerin kilo başına fiyatı 1980 yılında sırasıyla 411, 330, 80 cent iken 2001 yılında yine sırasıyla 63, 111 ve 20 cent’e düşüyor. Uluslar arası piyasanın arz-talebe göre belirlediği bu temel ihtiyaç mallarının fiyatlarının düşmesi, az gelişmiş ülkelerin gittikçe daha da fazla borç batağına girmesine neden oldu. Dış borçlar gene aynı yıllar arası sadece Afrika ülkelerinde 61 milyar dolardan 204 milyar dolara çıkıyor. (Eric Toussaint, La finance contre les peuples, Syllepse, 2004).

Bu sayıların çalışanlar üzerindeki olumsuz etkilerini düşünmek zor olmasa gerek. Sağlık hizmetlerinin özelleştirilerek her türlü hastalığın kol gezdiği, bebek ölümlerinin yükseldiği, eğitim hizmetlerinin yetersiz oluşu nedeniyle okuma-yazma bilmeyenlerin gittikçe arttığı ve her türlü batağın, fuhuşun, mafyacılığın gelişip kök saldığı bu ülkelerin, bu sürece sokulmalarının vebali emperyalist ülkelerin üzerinedir. Dolayısıyla merkez kapitalist ülkelerle kapitalist az gelişmiş ülkeler arasında artan gelir uçurumunun tek sorumlusu piyasa ve onun destekçileridir. Örneğin bazı Afrika ülkelerinin başında bulunan diktatörlerinin bankada bulunan mali varlıklarının tümü, kendi ülkesinin dış borç stokuna yakın çıkmıştır. İçeride ve dışarıda emekçilerin sefaletinden yarar sağlayan çevrelerin varlığı, talan sisteminin devamını sağlanmasında çok önemli bir güvencedir. Bu ucubeleri ortaya çıkartan sermayedir, piyasadır, piyasacılıktır. Bu ucubelerin süreklilik kazanmasına sebep olan ise emperyalizmdir. Türkiye’de de bu kesimler daha evvel de vurguladığımız üzere dar, muhafazakâr ABD onaylı yeni bir demokratik yapılanmanın önünü açmak için gayret göstermektedir.

sampolyon
23-08-2008, 20:10
Müstesna hikâye” ERGUN ÇAĞLAYAN
20/08/2008 08:08 Arkadaşına gönder Yazdır
Kime: E-posta adresiniz: Mesajınız:
İMF’nin eski başekonomisti, en büyük bankalardan biri batacak, daha mali krizin dibine çok var, üstelik de dipten toparlama çok uzun sürer buyurmuş. Lehman ve Citibank büyük zararlar, her gün daha büyük zararlar yazmaya devam ediyorlar. Hükümet ise bir "ulusal program" yaptı, dünya krizine meydan okuyor.

Programın “ulusal” olmasının nedeni, son ulusal kurum ve değerlerin de uluslararası pazara sürülmesinden kaynaklanıyor olsa gerek. Senaryo şu: Dünya krizi ne kadar ağır olursa olsun, “istisna” sayılabilecek hikayelere sahip fazla da büyük olmayan bir ekonomiye, biraz uğraşırsak yeterli parayı akıtabiliriz.

Neye yeterli? AB’ye girmeye mi? Ulusal ölçekte bağımsız bir sanayi alt yapısı oluşturmaya mı? Yoksa işsizliği “doğal seviye” sayılan yüzde 3 civarına indirmeye mi? Hayır bilemediniz, hiçbiri. Yerel seçimlere varmaya ve sandıktan oy kaybı yaşamadan çıkmaya yeterli para, "şimdilik yeter”. Sonrasında belki emperyalizmin yeni isteklerini karşılamak, yeni duraklara götürecek. Ama hep sadece bir sonraki durak düşünülecek.

Hikayenin ana bileşenleri şöyle özetlenebilir: Cari işlemler açığı ve YTL'nin aşırı değerlenmesi, başa bela olacak seviyelere gelmiştir. Artık kaynağı belirli ve kaynağı belirsiz döviz girişleri, aşırı doz nedeniyle tüm ekonomik aktörlerin davranış kalıplarını ve üretim yapısını radikal biçimde değiştirmiştir. Ama döviz girişi sürdürülebilirse hem enflasyon, hem de büyüme kontrol edilebilmektedir. Yani artan toplam dış borç ihmal edilirse, düşük enflasyonla yüksek büyüme sağlanmakta, sandıktan oy çıkmaktadır. AKP tercihi belli: Borç öldürene kadar devam.

İmamların hakkını yemeyelim. Şunu da düşünüyorlar: Çok gecikmiş de olsa belki döviz girişinin bir kısmı yaratılacak "ucuz işçilik havzalarına" yönlendirilebilir. Bölgedeki ABD-İsrail projeleriyle AB çıkarları arasındaki gerilimde özel ve stratejik misyonlarla daha “değerli sermaye” çekilebilir. Örneğin Koç Holding’in ve bazı diğer büyükbaşların savunma sanayinde kilit noktalara yönlendirildiği biliniyor. Türkiye’nin silah ihracatında İsrail hem teknoloji, hem de pazar yardımı yapıyor, ayrıca kendi ulaşamadığı engin Arap pazarları için bir atlama tahtasına sahip olmuş oluyor. Yurt dışı müteahhitlik sektörünün de yeni pazarlar bulmasında hükümet, daha önce yapmadığı yeni pazar açıcı faaliyetler sürdürmekte. Bu işler ilerletilirse, tekstil ve elektronik gibi sektörlerdeki gerileme belki telafi edilebilir...

Geleneksel sektörlerde ise kuşkusuz sömürü artırılacak. Plan bu. İşte bölgesel asgari ücret pişirilmeye başlandı. Denklem: Sürdürülebilir yoksulluk+Yabancı sermaye yatırımı=Yeni Türkiye...

Bölgesel teşvik programları, ucuz işçilik (ılımlı islamla manevi değerleri yükseltilmiş, ayda 100 dolara geçinen aileler), yerel yönetimler ve daha da ilerisi, başkanlık ve eyalet sistemiyle yeniden yapılandırılmış sermayenin emrindeki "hafif cumhuriyet."

Tekelci kapitalizmin hizmetkarı AKP’nin “demokratikleşme” programının ufku bundan ibaret.

Şimdi dönelim dünyanın en büyük bir ya ya birkaç bankasının batacak olmasına. Bahsedilen, dünya finans sisteminin birkaç trilyon dolarcık küçülmesini getiren uzun bir kriz ve merkezileşme dönemi. Büyük balıklar, daha az büyük balıkları yutacak, hazmetmeyecekleri birçoğunu batıracaklar. Konut kredilerine, belediye borçlarına, yoksullara yönelik kredi kartı ve tüketici kredisi borçlarına dayalı tüm finansal enstrümanlar, büyük bir sermayeyi eritecek şekilde hızla daralacak. Yatırımlar sekteye uğrayınca enflasyon ve durgunluğun aynı anda görülmesi vakaları sıklaşıp ağırlaşacak.

Bankacılık sisteminin küçülmesiyle birlikte artan kredi maliyetleri, enflasyonla birlikte daralan pazarlar şirketleri sıkı bir cendereye sokacacak. Zincirleme iflaslar ve borsa çöküşleri görülecek. Ve en önemlisi, ABD ve İngiltere'de çok ilerlemiş olan bu süreç, şu an sistemi ayakta tuttuğu söylenen Çin ve diğer Asya piyasalarına er ya da geç bulaşacak. Japonya Merkez bankası, tahminlerinden daha erken ve daha şiddetli bulaşmaya başladığını belirten çok karamsar bir rapor yayınladı. Henüz daha Haziran ayında aynı kurum, tıpkı bizimkiler gibi, “bize bir şey olmaz” havasındaydı. Çin borsası da ekonomik yavaşlama korkusuyla son birbuçuk yılın en düşük seviyesine geldi. Spekülatif para hücumuyla şişmiş olan emtia borsaları çökünce, doğal kaynak ihracıyla ayakta duran Brezilya, Rusya, Avustralya, Ukrayna gibi ekonomiler de küçülmeye başlayacak.

Kısacası Türkiye iktidarı, “üretim üssü” teklifini biraz yaralı bir sermayeye götürüyor olacak. Ağalara çiftlik beğendirmek daha zor, istek listeleri daha kabarık olacak...

Son dönemde AKP, Arap Sermayesinin şişen petro dolarlarına adres olmaya çalıştı, kısmen de başardı. Ama arapların petrol fiyatlarının tahminlerin ötesinde bir büyüklükte balon yapması nedeniyle kardeşlerine siyasal destek atmakta istek duymaları başka, olağan gelirlerini Türkiye'ye ayırmaları başka. Son dönemde arap sermayesinin de mali sarsıntıların altında kalacağını tahmin eden rapor ve yorumlar yayınlanmaya başlandı. Çünkü son dönemde, şımarık ve kültür düzeyi geri zenginler gibi değil, batı sosyetesi gibi davranmaya başlamış, paralarını “sağlam ellere” teslim etme eğilimine girmişlerdi. Şimdi bunun diyetini ödeyecekler, Tayyip ekibi de muhtemelen avcunu yalayabilecek.

Dünya krizi, önceki krizlerden farklı ve yavaş gelişiyor. Dibe inişin ise tahminlerin aksine durmadığı ortaya çıkıyor. Emperyalist sermaye ile işbirliği üzerinden program yapmaya çalışan tüm hükümetler gibi AKP de fırtınada sürüklenen yaprağa dönme yolunda.

sampolyon
23-08-2008, 20:17
Frenlemekten Aciz ERGUN ÇAĞLAYAN
02/07/2008 08:24 Arkadaşına gönder Yazdır
Kime: E-posta adresiniz: Mesajınız:
Kötü haberi baştan vereyim: Frenin tutmayacak olmasıyla ilgilenmiyorlar!

Mevcut tabloda Ekim ayının ne getireceğini tahmin etmek bile neredeyse imkansızken sermaye ve para trafiğinde, ortalıkta uçuşan projelerde giderek artan bir tempo dikkat çekmektedir.

Türkiye, krizi ve hızlı liberalizasyonu bir arada yaşamaya başladı. Faizler hızla yükselip borsa daha da hızla düşerken döviz bolluğu yaşanmaya devam ediyor. AKP sever Arap petrodolarlarının ülkeye akmaya devam ettiği, ama “şimdilik” gecelik faize park ettikleri iddia ediliyor. Gecelik faizde yıllık yüzde 17 ile nemalanan yerli-yabancı para giderek büyüyor. Savaşan tarafların sıkıştıkça kendilerine daha mükellef bir ziyafet sunacağı beklentisiyle.

Kıyasıya yürütülmekte olan kavganın tarafları, yarı cahil batılı gazeteciler tarafından “liberal islamcılar” ile “sertlik yanlısı laikler” olarak kodlanıyor. Olan biteni kasıtlı olarak bu eksene çeken daha çaplı aktörlerin sayısı da az değil. Zaten işini bilenler bu süreçte “biz işimize bakalım” diyorlar.

İlk çeyrek büyüme hızı yüzde 6,6 ile göz kamaştırırken tüketici güven endeksi tarihin en düşük seviyelerinde. Girdi fiyatlarının enflasyonun üzerinde artması, petrol ve gıda ürünlerindeki fahiş zamlar üretimin arttığı yanılsamasına yol açıyor. Finans sektörü, giderek ağırlaşan dünya krizine rağmen çok agresif oynadığından şişmeye devam ediyor. Büyümenin maddi tarafında ise artan özel sektör sermaye harcaması ve özel tüketim büyümesi var. Dövizle borçlanan ihracatçılar, dünyada çalan durgunluk zillerine ve ucuz seviyede daha fazla tutunamayacak döviz kurlarına rağmen risk almaya devam ediyorlar. Diğer yanda ise ihtiyaç kredileri, olumsuz beklentilere rağmen çığ gibi büyüyor. Çünkü bu krediler, kredi kartı bataklarına, açık veren hane bütçelerine çaresizce yama yapılmaya çalışılıyor.

Sabık ordu komutanlarının, başyazarların derdest edildiği siyasi tarihimizin en çalkantılı günlerinden biri daha “özelleştirme bereketi” ile harmanlanıyor. Tekel’in Mecidiyeköy Likör Fabrikası, bu betonun işgal ettiği çirkin semtte kolayca Türkiye’nin en güzel parklarından biri haline getirilebilecek büyük arsa, Şişli ilçesinin yirmi küsürüncü alışveriş merkezi yapılmak üzere satışa çıkarılıyor. Diğer tarafta Sabancı Holding ve Dinçkökler, yabancı ortaklarıyla kol kola Ankara ve Sakarya elektrik dağıtım şebekelerini parselliyorlar. Büyük patroniçe Güler hanım, barajları da isteriz diyor, yurdumuzun nehirlerini, vergilerimizle yapılan barajlarımızı cukkalayacak, kamunun inşa ettiği iletim ve dağıtım şebekelerinden emekçilere ulaştırıp fahiş fiyattan fatura edecek. Yoksulları icralık edecekler.

Evet, elektrik üretim ve dağıtımı tamamen özelleştiğinde fiyatı, bugünkünün (yani yılbaşına göre yüzde elliye yakın zamlanmış halinin) iki katını da aşacak. Şimdi sırada otoyollar var. Özal’ın devleti borçlandırarak ve bütçenin yarısından fazlasını faiz ödemelerine ayırarak yaptırdığı otoyolların işletmesi, yabancı bir tekele toplu olarak devredilecek.

Bankalarını hortumlayarak Cumhuriyet tarihinin en büyük krizi olarak adlandırılan 2001 Şubat krizine yol açan patronlar ise bu süreçte tek tek aklanıyor. Karamehmet hakkındaki suçlamalar zaman aşımına uğradı, milyarlarca dolar serveti ve dev tekeli Turkcell, yanına kâr kaldı. Süzer’den ise bankası İngilizlere satıldığı için bir özür dilenmediği kaldı. Yeni bir bankacılık lisansının Süzer ailesine bağışlanacağı bile iddia edilmekte.

Kürşat Tüzmen tarafından dile getirilen ve Kuzey Irak ile Türkiye arasındaki sınır bölgenin mayınlardan temizlenerek bir serbest bölge haline dönüştürülmesi, bölgenin bir enerji havzası haline getirilmesi projesi de bu tabloya sos oldu. Bölgedeki çarenin dinci gericilik pompalamak ve ABD sponsorluğunda, İsrail katalizörlüğünde bir ucuz emek - uluslararası yatırım havzası yaratmak olduğu tezi, AKP tarafından iyice benimsenmiş durumda. Ciddiye binen Kuzey Irak-AB doğalgaz boru hattı projesi de bu açılımı taçlandırıyor.

Askerin siyasette hızla ağırlık kaybetmesi, tüm devlet kurumlarının çatırdamaya başlaması, tüm bu süreçlerin aksamasına değil, aksine daha da hızlanmasına yol açmakta. Hız, ikinci AKP hükümetinin temel karakteri haline geldi. Tıpkı ekonomik dinamiklerin fren tutmaması gibi. Boyundan büyük döviz borçlarıyla daha fazla sömürü peşinde yatırım yapan patronlar, artan riskleri görmezden gelerek daha fazla kredi vermeye çalışan bankalar, rekabetçi yatırım yapmak yerine AVM’lerin ve hizmet sektöründeki devlet tekellerini ele geçirme peşinde koşan tekeller, kâr hırslarını gemleyemiyor.

Daha önce, varını yoğunu pazara çıkardığında, ülkemizin ortalama bir ABD petrol tekeli kadar para edeceğini ve akbabalar tarafından lokma lokma didikleneceğini yazmıştım. Ama böyle bir hız beklediğimi söyleyemem. Frenlerin tutmamasının ne anlama geldiğini ise maalesef pek yakında göreceğiz. Ama bu tablonun “teoride” kalması umut edilesi bir fikri çok güçlendirdiği açık: Türkiye coğrafyasında gözü olan yerli yabancı tekellerin burada “bir çeşit” ülke olduğu gerçeğiyle giderek daha az ilgilendikleri fikri.

sampolyon
23-08-2008, 20:18
Alâmetler ERGUN ÇAĞLAYAN
16/07/2008 10:20 Arkadaşına gönder Yazdır
Kime: E-posta adresiniz: Mesajınız:
On ay kadar önce İngiltere tarihinde ender rastlanan bir durum ortaya çıkmış ve bir bankaya hücum yaşanmıştı. Geçtiğimiz haftanın sonunda ise ABD tarihinin en büyük üçüncü banka batışı gerçekleşti. Her iki batış da mudîlerin sabaha karşı banka şubeleri önünde kuyruklar oluşturmasına yol açtı. Sermaye’nin huzurunu kaçıracak en önemli vukuat bu olsa gerek.

İki batış arasında 10 ay olması krizin ne kadar uzun süreceğinin bir göstergesi sayılmalı. ABD için daha en az 150 bölgesel bankanın batmasının beklendiğinden söz ediliyor. 1980’lerin sonundaki küçük kriz dalgasında tam ikibin bankanın batmış olması, bunun İngiltere’nin aksine ABD için daha sıradan bir durum olduğunu düşündürtebilir. Çünkü ABD, bankacılığın kasaba bazında bile görece gevşek koşullarda yapılabildiği bir “hür teşebbüs” ülkesi.

Ancak burada mesele, bu dibe doğru giden dalganın yavaş ve uzun olması. Konut fiyatlarının daha bir yıl boyunca düşecek olması ve tüm mali sistemin konut kredilerine fazla bağımlı olması, kriz geçsin işimize bakalım denmesini engelliyor. Mali sermayenin aç gözlülüğü, yoksul ailelerin cebindeki üç kuruşa da göz dikince işler bu noktaya sürüklendi. Bankaların bol keseden konut kredisi dağıtmasına göz yumuldu.

Faizler hafif yükselince zincirleme sorunlar başladı. Bu sefer de işleri rahatlatmak için aniden düşürülen faizler petrole ve gıda mallarına hücumu, enflasyonu ve durgunluğu getirdi. Ama daha krizin başlarında söylenen bir gerçek var: Konut fiyatları faize duyarlı değil. İşin en karamsar noktası herhalde burası.

Emperyalizmin daha birkaç uzun yıl boyunca sıkıntılı olacağı ortada. Hâlâ Merrill Lynch’in ve Citibank’ın nasıl kurtarılabileceği düşünülüyor. Mali sermayenin sürekli bir daralma sürecine girdiği bir ortamda başka ne beklenir? Ülkemizdeki son gelişmelerden anlaşılacağı üzere bu sıkıntı, saldırma ve yutma isteğini hafifletmiyor, aksine kamçılıyor. Sıra, Cumhuriyet öncesi kökleri bile çok güçlü olan, devlet aygıtının en kilit kurumuna geldiğinde gelişmeler bir “hız tuzağı”nı hatırlatır oldu. Dünya ekonomisi yavaşlarken Türkiye siyaseti hızlandı. Güncele bakıldığında, düşenin altında kim kalacak itişmesi. Daha tarihsel bir çerçevede ise, düpedüz çözülüş...

İzmirli kemalistlerin Cumhuriyet gazetesinde yayınlandığı şekliyle “emperyalizm hedefinde Türkiye ve İran var” demeleri saldırının hızını göstermesi açısından biraz trajik oldu. Öyle bugüne kadar aydınlanmacılıkla antiemperyalizmi karşı karşıya koymak istemedikleri halde hızla bu noktaya geldiklerinden değil. Nihayet emperyalist saldırının ne kadar aydınlanmacı olduğu sorgulanabilecek bir siyasal alan bırakmamaya oynadığının, kemalistler tarafından bile anlaşılması sebebiyle.

Yerine emekçilerin kitle desteğine dayanan, halkçı ve bağımsızlıkçı bir iktidarın geçmeyeceği hiçbir çözülüş, tarihi ilerletemez. Emperyalizm, dünyada ve Türkiye’de çok bela çıkaracak, mutlaka güçlü yanıt verilmesi gereken bir evreye giriyor.

Gerici İran rejiminin hem bağımsızlıkçı, hem özelleştirmeci olması hep şaşırtıcı oldu. Gericilik ve özelleştirmecilik, “güçlü yanıt” statüsünden düşürüyor İran’ı ve emperyalizm açısından rahatlatıcı bir hedef haline getiriyor. Ahmedinecad, hem soldan korkuyor, hem ABD çöküyor diyor.

Halbuki henüz gerçekleşmediği dönemde, çoğu yorumcu için petrol fiyatlarının 150 dolara varması, bir çöküş emaresi sayılırdı. Kapitalizmin kendi kuyusunu kazdığı fikri ancak siyasi bir direniş hareketi için ve “tarihsel bir eğilim” olarak anlamlı oysa.

Küba’nın, Irak direnişinin, Chavez’in meydan okuduğu bir dünyada yaşamasak, geleceğin “örgütlü insan eyleminin” bir ürünü olduğunu değil, kapitalizmin kendi kuyusunu kazmasının sonucu olacağını biz sosyalistler de düşünmek zorunda kalabilirdik belki. Ama tekrar olacak, mali sermayenin daraldığı, bankaların zarar ettiği hatta battığı bir ortam, kapitalizmin çöküşü olarak adlandırılamaz. 1973 petrol krizinden Sosyalist Blok’la çok daha dişli mücadele eden bir emperyalizm çıktığı, krizle sermaye düzeninin yapışık kardeşler olduğu unutulmasın.

Başı ABD’de belada olan büyük yatırım bankalarından JP Morgan, yeni yazdığı bir raporda Türkiye'de AKP'nin siyasi düzeni restore etmeye başladığını ve başarabileceğinin anlaşıldığını ilan etti. İngiliz gezetesi Financial Times’ın başyazısında ise bu süreçte Türkiye’nin Avrupa’dan uzaklaştırılmasının ne kadar pahalıya patlayabileceğinin anlaşıldığı yazıyor. Coğrafi olarak uzaklaştırmak mümkün olmadığına göre “demokratikleştirilmesine” katkıda bulunmanın ne kadar işe yaradığı ortaya çıkmışmış.

Bu belirtiler de Türkiye saldırısında kritik noktanın aşılmış olduğunu düşündüklerini gösteriyor. Kriz sonrasına oynayan siyasi aktörlerin piyasada hızla boy göstermeye başlamaları, sinyalin alındığını gösterdi. Emperyalizmin özellikle kendi başının sıkışmışlığından dolayı bölgede yeni oyunlara ihtiyacı var. Türkiye operasyonunda hızlanmanın ve belli risklerin alınmasının ardında bu sıkışmışlık ve aksiyon ihtiyacını görmek gerekir. Haliyle AKP’den artacak olanların büyük bir parçasının kısa sürede bir faşist parti haline dönüşmesi potansiyelini de bu noktada aramak gerekir.

sampolyon
23-08-2008, 20:20
Öderler di mi? Okey... ERGUN ÇAĞLAYAN
23/07/2008 06:58 Arkadaşına gönder Yazdır
Kime: E-posta adresiniz: Mesajınız:
Türkiye, tarihinde ilk kez 25 çeyrektir kesintisiz büyüyormuş. Buna büyüme yerine toplam milli gelir artışı dense belki daha inandırıcı olur. Çünkü bölüşüm hızla bozulduğu için yoksulların, işçi ve kamu emekçilerinin, küçük köylünün durumunda bu süreçte büyük bir değişiklik olduğu söylenemez. Daha çok kanallı renkli televizyonları ve cep telefonları hariç. Ülkenin nüfusunun hızla arttığı düşünüldüğünde kişi başına refah seviyesinin, sanayi üretiminin, ve sağlık - eğitim gibi göstergelerin diğer çoğu ülke ile karşılaştırıldığında pek yerinden kıpırdadığı da söylenemez. Ama dünyadaki finansal genişlemeyle birlikte ülkemiz borçla morçla büyüyor işte. Sürüyle alışveriş merkezimiz oluyor, üretimi boşverin.

Türkiye, yaklaşık 75-80 çeyrektir Hazine’sine borç verene çok yüksek faiz ödüyor. Gün geçtikçe biraz daha fazla borçlanıyor. Hükümet bütçesinin önemli bir bölümünü iç ve dış borç faizlerinin ödenmesine ayırıyor. Devlete borç veren yerli ve yabancı sermaye, hatırı sayılır yükseklikte bir getiri elde ediyor.

Faizin yüksek olmasının gerekçesi pek sık geçiyor, hatırlanacaktır: “Türkiye’nin risk priminin yüksek olması.” Neden? Başta çok borçlu olması! Yani, daha çok faiz ödeyebilmek için daha çok borçlanıyoruz, borçlandıkça daha da çok faiz ödüyoruz.

Mali sermaye açısından Türkiye konusunda emin olunması gereken en önemli şey, ülkenin borç ödeme kabiliyetinin devam edip etmediği. Kalan her şey, teferruat. İktidar partisinin kapatılma davasıyla birlikte gerilen ülke siyasetinin ardında bu kabiliyetin ne kadar sarsıldığı, daha ne kadar sarsılabildiği ölçülmeye çalışılıyor. Şimdilik raporlardan çıkan sonuç: İdare eder!

Bu sonuca vardıran gerekçeler arasında beş tanesi daha fazla öne çıkıyor. Altıncısı olarak bir süre öncesine kadar telaffuz edilen AB üyeliğine doğru yol alması hikayesi, artık kabul edilebilir olmaktan çıktı. İnandırıcı olduğu dönemde de alacaklılar tarafından daha çok “AB’nin denetimi ve hakimiyeti altında olduğu” anlamında algılanıyordu. Ama esas olarak beş gerekçe yeter deniliyor.

Birincisi bu yüksek faiz meselesi. Alacak vadesi kısa olduğu ve getiri çok yüksek olduğu için bazı risklere katlanmak kolay. Örneğin döviz riski. Türk parası hızlı bir değer kaybı yaşamaya başlarsa, düğmeye basıp bir iki gün içinde kaçanın kaybı, çoğu kez Türkiye tahvillerinin gelişmiş ülke tahvilleriyle arasındaki faiz farkından az oluyor. Hele de yıllar boyunca Türkiye tahvillerinde nemalanarak parasını katlamış olanlar, “bir kez çarpılsak, sarsılmayız” hesabındalar. Faiz çok yüksek: Çoğu gelişmekte olan ülkenin iki, gelişkin ülke tahvillerinin dört katı civarında!

İkincisi İMF garantisi. İMF, işler yolunda çünkü dediğimi yapıyorlar diye rapor yayınladığında bu bir kefalet sayılıyor. Çünkü İMF, ücretlerin düşük, işsizliğin yüksek, faizlerin uçuk tutulmasının, peşkeş çekilebilecek her tür kamu malının satışa çıkarılacağının bir garantisi sayılıyor. Ekonomi yönetiminin önceliği borç ödemeye vereceği, ancak bu ödemelerden geriye artanın sağlığa, eğitime, ulaştırmaya, yatırıma ayrılacağı teyid ediliyor.

Üçüncüsü bütçe performansı. Yine İMF sözünden dışarı çıkılmaması, bütçe açığının kontrol altında olması, her vergi geliri düşüşünde benzine, köprüye, sigara ve içkiye zam yapılarak durumun toparlanması güven veriyor.

Dördüncüsü döviz bolluğu. Yani yerli servet sahiplerinin paralarının bir bölümünü döviz mevduatında tutmayı, hatta bir bölümünün bunu hâlâ evinde, kasasında tutmasının ve döviz yukarı çıkmaya başladığında satmasının bir likidite güvencesi yarattığı söyleniyor. Yani kaçmak isterseniz, sizin YTL’nizi biraz yüksekten bozmaya hazır aktörler bol deniyor.

Beşincisi ise özelleştirme. Devletin en kârlı işletmeleri, borç ödemek için satılmaya devam ediliyor. Satılacak malların daha bitmediği, bunların borç ödemeye yardımcı olacağı güvencesi veriliyor. Satış aktivitesi, bu yılı, hatta gelecek yılı bile çıkarır görünüyor(!), ne de olsa siyasi gücünü daha fazla satmaktan aldığına ikna olmuş bir iktidar partisine sahibiz.

İşte son dönemde “kapatılsa da kıyamet kopmaz” alımları olarak özetlenebilecek yabancı sermaye girişinin ardındaki mantalite böyle özetlenebilir. Ama unutulmasın ki bu para, dünyada risklerin arttığı ve getirilerin düştüğü bir ortamda kısa vadeli (bir mevsimlik) ve görece güvenli faize geliyor. Para geldikçe “kaçma zamanı” dendiğinde yıkıp çıkacak olan potansiyel enerji daha da birikiyor, hele de emlak-banka krizleriyle evlerinde topun ağzına gelen yabancı sermayenin her geçen gün daha da ürkekleştiği düşünüldüğünde, ülkenin orta-uzun vadeli kriz riski daha da artıyor.

sampolyon
24-08-2008, 10:04
Krizler: Oralarda ve Bizim Buralarda KORKUT BORATAV
24/08/2008 08:47 Arkadaşına gönder Yazdır
Kime: E-posta adresiniz: Mesajınız:
Dünya ekonomisindeki belirsizlikler bir türlü giderilemedi. “Gidişat” üzerinde de her kafadan ayrı bir ses çıkmaktadır. Bu durumda ben de aşağıdaki beş sorudan hareketle birkaç dağınık gözlem yaparak kervana katılacağım.

***

Finansal kriz bir büyük bunalıma dönüşecek mi?

Amerika’da ipotekli gayri menkul sektöründe patlak veren kargaşanın adım adım yaygın bir finansal krize dönüşerek Avrupa’ya da taşındığı malûmdur. Bu kriz bir adım daha ilerleyerek Kuzey Amerika’nın tümünde, Batı Avrupa’da ve Japonya’da milli gelirleri de aşağıya çekmektedir.

Bu gerilemenin birkaç yıla yayılan derin bir bunalıma dönüşme olasılığı şimdilik zayıf görünüyor. İki neden var: Birincisi, finansal krizin çevre ekonomilerine yayılması gecikmiştir; daha da gecikir ve sınırlı kalırsa, metropollerdeki iniş, dünya çapında bir çöküntüye yol açmadan frenlenebilecektir. İkincisi de, önceki bunalımlarda uygulanmayan güçlü makro-ekonomik savunma mekanizmaları artık kullanılmaktadır. Bunlar, büyümeye dönüş için yetersizdir; ancak gerilemeyi frenleme bakımından etkilidir.

***

Kriz çevre ekonomilerine yayılmakta niçin gecikiyor?

İki yayılma kanalı var. Birincisi işlemeye başladı bile: Metropollerdeki ekonomik gerileme, çevre ekonomilerinin ihracatını aşağıya çekmektedir. Sonuçları henüz tam ortaya çıkmadı.

İkinci yayılma kanalı, metropolden çevreye sermaye girişlerinin durması; hatta tersine dönmesi ile gerçekleşir. Bu, henüz yaygınlaşmadı; aksine 2008’de “yükselen piyasa ekonomileri”ne giden fon akımlarının daralmayacağı tahmin ediliyor.

Metropollerin finansal piyasalarında zarara uğrayan büyük oyuncular kendilerini iki farklı yöntemle korumaya kalkışırlar. Zararlar çok artmamışsa, çevredeki finansal piyasalardaki yüksek getiriler, bilançolarının düzeltilmesine imkân verir. Şimdilik bu tepki türü gözleniyor; çevreye sermaye akışları sürdürülüyor. Buna karşılık, zararlar finansal kuruluşları iflas eşiğine sürükleyecek boyutlara ulaşmışsa, son çare, çevredeki yatırımların derlenip toplanmasıdır. O zaman, finansal krizler “yükselen piyasalar”a da tam gaz taşınmış olur. Şimdilik bu aşamaya gelinmedi. Yarın ne olur? Bilemeyiz.

***

Krizin ilacı, orada farklı; bu tarafta farklı... Neden?

Evet, “orada”, yani ABD’de, finansal kriz çok yüksek kamu ve cari işlem açıkları gerçekleşirken gündeme geldi. (IMF müdahalesinin tipik koşulları...) Ne var ki, ilaç, IMF reçetelerinde değil, faizleri aşağıya, kamu harcamalarını yukarıya çeken genişleyici makro-politikalarda arandı.

“Bu tarafta”, yani 1997-98’de Doğu Asya’da, 2001’de Türkiye’de ise, finansal krizlere karşı uygulanan reçete, Amerikan ilacının tam tersi idi: Daraltıcı para ve maliye politikaları, yani yüksek faizler ve kamu maliyesinde astronomik bir faiz dışı fazla...

Neden bu fark? Amerika Irak’tan askerlerini çekerse (çektiğinde) emperyalizmin son bulacağını sananlar için yanıtlayalım: “Buralarda” içmek zorunda kaldığımız sözü geçen “farklı ilaçlar”ın ardında emperyalizm vardır.

***

Kârlar patrona, zararlar devlete... Bu nasıl kapitalizm?

Batan dev bankalar devletleştirildi. Merkez bankaları, dev finansal şirketlere negatif faizle ve teminat aramadan neredeyse sınırsız kaynak aktardı. Öte yandan konut kredi taksitlerini aksatan emekçilerin evleri ellerinden alındı.

Burjuva iktisadının özünü algılayamayıp, lâfzını, yani “serbest piyasa” efsanesini, rekabetçi piyasalar masalının “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir?” ilkesini ciddiye alan safdiller şaşırdılar: “Zenginlerin işine gelince sosyalizm; yolsuzluk” diye ağlaştılar.

Kapitalizmin özü budur ve burjuva devletinin ana ekonomik görevi de büyük sermayeyi gözetmektir.

Çevre ekonomilerine, örneğin 2001 krizi Türkiyesi’ne gelince, IMF baskısıyla yabancı bankaların bizim batık bankalardan alacakları devletçe üstlenildi. Bunları hemen ödemek için de, yukarıda söylediğim “yanlış ilacı içme” koşuluyla IMF kredileri verildi. Taksitlerini hâlâ ödüyoruz.

Bu farklılılaşmanın nedenlerini arayanlara, bir kez daha emperyalizmi hatırlatalım.

***

Amerika’yı kim kurtardı; bizi kimler batırdı?

ABD finansal çalkantıya sürüklendikten sonra dış dünyadan, Çin’den, Japonya’dan, Orta Doğu’dan bu ülkeye sermaye hareketleri büyük boyutlarda sürdürüldü; hatta çeşitli biçimlerde arttı. Böylece, Amerikan faizleri yükselirken doların değer yitirmesi gibi bir felâket senaryosu gündeme gelmedi.

Bizim buralardaki krizlere gelince, bunlar esasen sermaye kaçışlarıyla patlak verir. Ardından hem devalüasyon, hem de astronomik düzeylere tırmanan faizler...

“Bu kadarcık” farka şaşırıyorsanız, emperyalist sistemin egemen ve bağımlı kutupları arasındaki simetrik olmayan ilişkilere hâlâ alışamadığınız anlaşılıyor.

sampolyon
24-08-2008, 21:15
IMF'den ABD ekonomisi uyarısı
24/08/2008 10:44 Arkadaşına gönder Yazdır
Kime: E-posta adresiniz: Mesajınız:
Lipsky'nin konuşması uyarı şeklinde değerlendirildi. Uluslararası Para Fonu Birinci Başkan Yardımcısı John Lipsky, ABD ekonomisinin büyümesinin beklenenden daha iyi olduğunu, ancak bu yılın ikinci yarısında halen küçülme yaşanabileceğini söyledi.

soL(HABER MERKEZİ) Wyoming eyaletinin Jackson Hole kentinde düzenlenen "Kansas City Fed ekonomik sempozyumuna" katılan Uluslararası Para Fonu (IMF) Birinci Başkan Yardımcısı John Lipsky, ''Büyümenin epeyce düşmesini bekliyoruz ve yılın ikinci yarısında hafif bir daralma olasılığı bile var'' açıklamasında bulundu.

ABD ekonomisinde 2009 yılında düzelme göreceklerini söyleyen Lipsky, gelecek yıl çok yavaş ilerleyen bir sürecin büyümeye kademeli olarak ivme kazandıracağı olasılığı beklentisi içinde olduklarını ifade etti.


IMF geçen ay ABD ekonomisin bu yıl yüzde 1,3 büyüyeceğini ancak gelecek yıl kısmen zayıf olacağı tahmininde bulunmuştu.

Önceki gün de toplantıda konuşan FED Başkanı Bernanke, enflasyondaki belirsizliklere dikkat çekmiş ancak genel olarak fiyatlara yönelik belirsizliğin kontrol altına alındığını belirtmişti.

sampolyon
24-08-2008, 23:07
Direnç Noktası



Arzu Erdem


2008 yılında ekonomik kriz olacak mı?
--------------------------------------------------------------------------------

1994 ve 2001 yıllarında yaşanan krizin benzeri kesin ve net olarak yaşanmaz. Türkiye’de öyle krizlerin yaşanması artık mümkün değil. O günleri tekrar hatırlayalım: Çok yüksek ve belirsiz bir enflasyon ortamı ve batık banka sistemi vardı. Bu iki temel sorun bugün yok. En azından bir anti enflasyon program var ve banka sistemi güçlendi. Peki, her an her şey olabilir cümlesini açalım. Nasıl bir kriz olabilir?

Yılın ilk ayını geride bıraktığımız bu günlerde hepimizin merakla ve endişeyle sorduğu kritik soru: Bu sene ekonomik kriz olur mu? Kriz kapıda mı? Piyasalar çok durgun acaba kriz mi olacak?
Geçmiş yıllarda, ticaretle uğraşan kişiler bile bu hususta bir öngörüde bulunabilirlerken bugün artık sokaktan siyasete, medyadan bilim çevresine kullanılan ortak bir cümle var: Her an her şey olabilir!
Bu cümle ne yazık ki çok geniş kapsamlı, ancak tam anlamı ile de doğru bir cümle. Piyasalar kimsenin anlamlandıramadığı derin bir sessizliğe gömülmüş, her an bir yerden patlayacakmış gibi...
Yılın ilk günlerinde üst üste gelen zamlar, ardından yabancı kaynaklı rüzgârın etkisi ile kurdaki dalgalanma umutla başlanan yılı gölgeledi.
Oysa yeni yılda hedefler farklı idi, reformlar yapılacak idi, sorunlar çözülecek idi. İşte bu iyimserliğin gölgesi olan kriz endişesi ile ilgili son durum ne? Türkiye’de ekonomik kriz olasılığı var mı? 1994 ve 2001 yıllarında yaşanan krizin benzerini yaşar mıyız?
1994 ve 2001 yıllarında yaşanan krizin benzeri kesin ve net olarak yaşanmaz. Türkiye’de öyle krizlerin yaşanması artık mümkün değil. O günleri tekrar hatırlayalım: Çok yüksek ve belirsiz bir enflasyon ortamı ve batık banka sistemi vardı. Bu iki temel sorun bugün yok. En azından bir anti enflasyon program var ve banka sistemi güçlendi.
Peki, her an her şey olabilir cümlesini açalım. Nasıl bir kriz olabilir?
Mümkün senaryo şu şekilde: Küresel ekonomide bir durgunluğun oluşması bizde sarsıntıya sebep olacaktır. Ancak sınırlı bir sarsıntı! Büyüme aşağı çekilecektir ve ne yazık ki işsizlik artacaktır. Buna ekonomik kriz demek çok da doğru olmayacaktır.
Kriz beklentisinin hedefinde siyaset var. Siyaset kulislerinde sık sık yinelenen cümlelerin başında 2007’deki siyasi krizleri atlatan AKP ekonomik krizle zor günler yaşayacaktır. Hatta olası bir krizde AKP’nin dayanamayacağı tezi de gündemde...
İşte düşük büyüme, işsizliğin artması 2008’le sınırlı kalmaz ise 2009 yılında da devam edecek olur ise, AKP ciddi oranda oy kaybeder. Ama bu ekonomik kriz anlamını taşımayacaktır.
Şubat ve mart aylarının yılın kader ayları olacağı kanaatindeyim. Dikkatle izlemeli, ekonomik gelişmeleri de çok yakından takip etmeliyiz. Olası dalgalanmalara direnç gösterebilmek içi her an hazırlıklı olmalıyız!

JonDowes
24-08-2008, 23:11
ah herkes bunu okusa keşke :) kriz çıkacak diye diye hayali bir usdytl kuru yarattılar şu anda 2.00'nin üzerinde gidiyor.

sampolyon
24-08-2008, 23:18
Ekonomik kriz kapıda uyarısı
Yazar : Lokman KARAASLAN
Yorum Sayısı : 0
Okunma : 13507
Tarih 18 Temmuz 2008 00:59



Siyasetteki karmaşık ve ağır havanın ekonomiye yansıması da geç kalmadı.
Ekonomik krizin tehdit zilleri aleni bir şekilde her kulak tarafından duyulmaya başladı.
Yaşanılanların ülkeye faturasının ağır olacağını yaşanılan krizlerin her safhasında belirten ve tarafları sağduyuya çağıran çok sayıda kurum ve kuruluş olmuştu.
Ancak biri bitmeden diğeri başlayan bu kriz zincirinin sonunun gelmemesi, en sonunda ortaya atılan kötümser senaryoların yavaş yavaş hayata geçmesine sebep oldu.
Bu senaryolardan birisi de ekonomik krizin ülkede baş göstereceği ile ilgili olandı.
İlimizde de olası ekonomik krize işaret eden ve bu konuda uyarılar yapan kurumlar bugünlerde çok daha aktif bir şekilde çalışmaya başladılar.
Bunlardan Kocaeli Sanayi Odası ve MÜSİAD Kocaeli Şubesi de yaptıkları açıklamalarla konuya dikkat çektiler.
Yaşanan kaos ortamı nedeniyle sadece yerli yatırımcının değil, yabancı yatırımcının da ülke ekonomisine olan güvenlerinin azaldığını belirten açıklamalarda siyasilere uyarı vardı.
Son yıllarda yaşadıklarımızı bir gözden geçirelim.
Erken genel seçimler, AKP iktidarı, Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Danıştay saldırısı, AKP’ye açılan kapatma davası, Ergenekon soruşturması, bir türlü istenen AB hedefine yaklaşılamaması gibi olumsuzlukların ceremesi iktidarın ekonomi politikalarına da yansıdı.
Yaşanabilecek krizin işaretleri aslında çok daha evvelden bile belirmişti.
Ekonomik alanda yaşadıklarımızın, çok sayıdaki sektörde durgunluğa yol açma tehlikesi, her nedense yoğun gündemde kendisine yer bulamamıştı.
Bilindiği gibi daha önce de ekonomi alanındaki kuruluşlar, ardı ardına yaşanan siyasi krizlerin bir an önce aşılması gerektiği ile ilgili açıklamalar yapmışlardı.
Bu açıklamalardaki ana nokta ise tarafların sağduyuya çağrılması idi.
Ancak yapılan son basın açıklamaları, artık sanayicilerin de sabırlarını taştığını açıkça göstermiş oldu.
Sadece sağduyu çağrıları ile yetinmeyen bu kurumlar, bir an evvel yaşanan sorunların çözülmesi gerektiğinin altını çiziyorlar.
Eğer çözümsüzlük hali devam edecek olursa, ekonominin gittikçe daha da kötüye gideceğini belirtiyorlar.
Hem MÜSİAD hem de KSO, kapının hemen ardında bir ekonomik krizin beklediğini ifade ediyorlar.
Aslında bu iki kurumun yaptıklarının basit bir tehdit tasarımı olarak görülmesi, ülkeye verilebilecek en büyük zarardır.
Yaşanılanlar, hem iktidarın çalışmalarını ağır aksak bir şekilde yürütmesine hem de ekonomik istikrarın hassas dengelerinin sarsılmasına neden oldu.
İlimizdeki iki ekonomi temelli kuruluşun benzer açıklamaları aynı gün içerisinde yapmaları, gelecekte bizleri bekleyen meçhul ve tehlikeli dönemi bir kez daha düşünmeye itmeli.
Sanayi kenti olan Kocaeli’de, ekonomik gelişmenin sekteye uğraması büyük zararlar verir.
Kepengini kapatmış işyerlerinin ve başbakana atılan yazarkasaların görüntüleri tazeliğini hafızalarda korurken, sanayicilerden gelen açıklamalar çok daha dikkatli bir şekilde analiz edilmeli.
Bu nedenle MÜSİAD Kocaeli Şubesi Başkanı İbrahim Ergin ve Kocaeli Sanayi Odası Başkanı Yılmaz Kanbak’ın açıklamalarına siyasetçilerin de destek vermesi bu açıdan oldukça önemli.
Unutulmamalı ki, bir ülkede ekonomi iyi gidiyorsa, her şey yolundaymış gibi göstermek daha kolaydır.
Ancak ekonomi kötüye gidiyor, işsizlik artıyor, üretim ve satışlar azalıyorsa, bu o ülkedeki tüm dengelerin sarsılması için yeterli olur.

sampolyon
24-08-2008, 23:21
Amerikalılar kriz yüzünden evlerinin bakır borularını söküp satmaya başlamış haberiniz olsun...

sampolyon
24-08-2008, 23:23
Eğer bir ülkenin en temel yapısal sorunu ‘tasarruf açığı’ ise, onun yeni bir krize girmesine gerek yok, çünkü aslında o ülke hiçbir zaman krizden çıkamaz... MEHMET ALTAN

sampolyon
24-08-2008, 23:25
--------------------------------------------------------------------------------

Dikkat! Kriz kapıda
Ege Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nde (ESİAD) 9’uncu dönemde Yönetim Kurulu Başkanı seçilen Sıtkı Şükürer, sanayicileri krize karşı uyardı. Şükürer, Türkiye’de kendi kuşaklarının daha önce dünya kaynaklı bir ekonomik kriz yaşamadığını hatırlattı. ESİAD Başkanı, global krizin Türkiye’ye de yansıyacağını ileri sürdü. Sıtkı Şükürer, “Tekne geçer, dalgası daha sonra sahile gelir” diyen Şükürer, sanayicilere seslendi; “Dikkatli olun, dalga henüz Türkiye’ye gelmedi. Dövizle borçlanmayın, kredi çekerken temkinli davranın, gelir - gider dengenizi iyi kurun.”

KRİZ AVRUPA’YI SARDI

Dünyadaki Mortgage kaynaklı krizin gayrimenkul fiyatlarını yüzde 25’lere düşürdüğü ve bu krizin boyutlarını kimsenin tahmin edemediği ifade edildi. Krizin, Avrupa ve Amerika’daki boyutunun trilyon dolarlara ulaştığı gerçeği vurgulandı. Başkan Şükürer, “Türkiye’de özel sektörün borcu 148 milyar dolardır. Bu borcun 40 milyar dolarlık kısmı da bu yıl içinde yenilenmesi gerekiyor. Kredi hacminde bu kadar daralma varken, özel sektörün 40 milyar dolarlık kredisini yenilemesi çok zor görünüyor. Buna bağlı olarak kredi faizleri de artacak. İzmir’deki sanayicilerin de kaba taslak bir hesapla yaklaşık 4 milyar dolarlık bir kredi yenilemesi gerekiyor. Bu bence önemli bir sıkıntı. İşadamları bu kredileri alabilmek için yüksek faizler ödeyip daha çok değeri düşen şirket ve gayrimenkullerini de teminat olarak göstermesi gerekecek. Ödemesini yapamayan firmaların sahip değiştirmesi de kaçınılmaz. Umarız süreci az hasarla kapatırız” dedi.

Sıtkı Şükürer, şirketlerin 2001 krizinden bugüne ayakta kalmak için verimlilik üzerine yoğunlaştıklarını ve burada da artık yapacak birşey kalmadığına işaret etti. Şükürer, bundan sonra firmaların istemeseler de daha az maliyetlerle üretim yapmak için kaliteden ödün vermek zorunda kalacaklarını vurguladı. Ayrıca daha ucuz insanla çalışmak ve daha uyduruk mal almak gibi yollara başvurulacağını ileri süren Şükürer. “Şimdi Zor, oyunu bozar. Bize negatif yansıması da bu olacak. Türk işadamı korkarım ki ‘zor oyunu bozacağı’ için kaliteden fedakarlık etmek zorunda kalacak” diye konuştu.

Şükürer, çok büyük, ani, radikal, sıcak bir gelişme yaşanmadığı müddetçe iç siyasi gelişmelerin doğrudan Türkiye ekonomisini etkilemeyeceğini savundu. ESİAD Yönetim Kurulu Başkanı, Başsavcı’nın açtığı AKP’yi kapatma davasının piyasalara etkisinin aslında son derece düşük olduğunu kaydetti. Başkan Sıtkı Şükürer, “Aynı gün zaten dünya borsalarında bir kara pazartesi yaşanmıştı. Biz de yaşanan sıkıntı büyük oranda onun etkisidir. Kemal Derviş ile başlayan programdan dolayı oyunu öyle kurmadık. FED’in bir açıklaması Başsavcı’nın atağından 10 kere daha önemlidir. Bir şey daha eklemek gerekirse bir tane Türkiye var.Ülkede huzur, istikrar olması, yatırım iklimini güzelleştiriyor. Bu da insanlara refah olarak yansır. Türkiye’deki tüm gergin unsurlar, kendi toplumunun insanını seviyorsa daha hoşgörülü, töleranslı, daha yumuşatıcı bir ortama ulaşmak için çaba sarfetmek zorunda” dedi.

AB ÇALIŞMALARI HIZLANACAK

ESİAD’ın AB çalışmalarına yeniden hız verilmesi için çalışılacacağı belirtildi. Şükürer, önümüzdeki günlerde İstanbul’a gelecek olan AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso’yu, Başbakanlık Başdanışmanlığı’na getirilen ve AB ile ilişkilerden sorumlu olan eski İzmir Milletvekili Zekeriya Akçam aracılığı ile İzmir’e getirmek için uğraştıklarını anlattı. Ayrıca Şükürer, AKP’nin 47.5 oy almasında AB çabalarının önemli pay olduğunu vurguladı.

ŞÜKÜRER YÖNETİMİNİN İCRAATLARI



AB’yi tekrar gündeme taşıyacak çalışmalar gerçekleştirilecek


AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso İzmir’e getirilmesi için çalışılacak


Anayasa Komisyonu oluşturularak, hazırlanacak anayasa taslağı kamuoyuna sunulacak


Liman ve Basmane çukuru gibi İzmir’in yarım kalan projeleri için baskı unsuru oluşturulacak


Siyasileri ve konusunda uzman kişileri ESİAD’ta ağırlayarak ekonomik ve güncel konuları gündeme taşıyacak

İzmir EXPO’dan önce de vardı

EXPO’nun İzmir için çok önemli olduğunu ve bu organizasyonla bölgeye 20 - 25 milyar dolarlık yatırım beklendiğini belirten Şükürer, “EXPO’yu son derece önemsiyoruz. Ama İzmir EXPO’dan evvel de vardı, EXPO olmasa da var olacak. Kentin yatırım moralitesini tek sepete koyup, kendimizi EXPO’ya fazla endeksledik gibi geliyor bana. İnşallah olur, ama olmazsa da dünyanın sonu değil. İzmir’i EXPO keşfetmezse birileri keşfedecek. İzmir her yönüyle güzel bir kent” diye konuştu. Şükürer, İzmir’in en büyük sıkıntısının kamu kaynaklarından yeterince pay alamaması olduğunu ifade etti. ESİAD Başkanı, İstanbul, Ankara’nın aldığı payla İzmir’i mukayese edildiğinde ‘insafları kurusun’ dediklerini söyledi.

Füsun ÇAĞLAR /İZMİR

sampolyon
24-08-2008, 23:28
--------------------------------------------------------------------------------


Uluslar arası Stratejik Araştırmalar Kurumu'nun raporu AKP'yi kızdıracak.

Uluslar arası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK), Türkiye ekonomisinin, 2001 krizinin ardından uygulanan programla ciddi bir iyileşme kaydettiğini belirlerken, ancak hala çözülemeyen yapısal sorunları nedeniyle ekonomideki “pembe tablo”nun “dramatik biçimde” değişebileceği uyarısında bulundu.

USAK, 2008 yılındaki ilk çalışması olan “Krizlerden İyileşmeye: Türkiye Ekonomisi Nereye” (From Crisis to Recovery: Quo Vadis Turkish Economy) başlıklı raporunu yayınladı.

Raporda, Türkiye ekonomisindeki temel makro ekonomik göstergeler ve finans sektöründe 2001 krizinden 2008’e kadar olan dönemde kaydedilen gelişmeler ayrıntılı verilerle ele alındı. Raporda ayrıca, Türk ekonomisinin temel sorunları ve bunlara yönelik çözüm önerileri ortaya konuldu.

-İKİ KRİZ, REFORMLAR İÇİN KONSENSUS YARATTI-

Türkiye’nin Kasım 2000 ve Şubat 2001’de olmak üzere iki sert kriz yaşadığı anımsatılan raporda, bu krizler yüzünden Türkiye’nin sosyo ekonomik düzeninin kaotik bir yapıya büründüğü ve Türk finansal sisteminin çöküşe çok yaklaştığı belirtildi. Krizlerin finans sektörü ve reel sektördeki sorunların çözümü için gerekli reformların yapılması yönünde bir konsensusa da yol açtığı belirtilen raporda, kriz sonrası dönem boyunca Türkiye’nin makro ekonomik yapıyı güçlendirme ve IMF programında öngörülen hedefleri tutturma konusunda kayda değer bir başarı sergilediği anlatıldı.

-CARİ AÇIK VE İŞSİZLİĞİ AZALTMADA BAŞARISIZ-

Ancak kriz sonrası dönemde Türkiye’nin, 2008’e gelindiğinde “Ekonomide Aşil’in topuğu” olarak nitelendirilen iki önemli makro ekonomik sorunun çözümünde başarısız kaldığı anlatılan raporda, bunların “cari işlemler açığı” ve “işsizlik” olduğu belirtildi.

2001’den önce Türkiye’nin finansal sisteminin çok kötü bir yapı arz ettiği, basiretli gözetim, kurumsal denetim ve düzenlemenin yetersiz olduğu ve uluslar arası kuruluşlardan yeterli düzeyde destek olmadığı hatırlatıldı. Kriz öncesinde bazı Türk bankalarının formel kredi değerleme ve risk yönetimi tekniklerini uygulamadığı da belirtilen raporda, krizin finans sektörünün kendisini yeniden yapılandırması ve kötü oyuncuları oyun sahasından kovmak için bir “şans” da yarattığı anlatıldı.

Yaşanan krizle, oyunun kuralları ve hayatta kalma yönteminin değiştiği, Türk bankacılık sektörünün rekabet gücünün dramatik biçimde artırdığı, her türlü riski yönetme kapasitesine kavuştuğu kaydedildi.

2001 krizinin ardından Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Merkez Bankası, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu gibi düzenleyici kuruluşların otonomi ve finansal kuruluşları denetlemede önemli güç kazandığı vurgulandı.

Merkez Bankası’nın statüsüne ilişkin yasal düzenlemelerin Banka’ya siyasi isteklere göre değil ekonominin rasyoları ve gereklerine göre para politikası oluşturma olanağı sağladığı kaydedildi. Banka’nın yasal statüsündeki değişikliğin ardından Türkiye’nin enflasyona karşı mücadelede elinin güçlendiği ve enflasyon oranlarının belirgin biçimde düşüşe geçtiği belirtildi.

-“PEMBE TABLO DRAMATİK BİÇİMDE DEĞİŞEBİLİR”-

Raporda, kriz sonrası dönem için şu değerlendirme yapıldı:
“Türkiye mali disiplin ve sıkı para politikası uygulayarak ekonomisini düzeltti. Hükümet ve para otoriteleri arasındaki eşgüdüm ve işbirliği beklenmedik bir başarı sağladı. Ancak, Türkiye ekonomisi hala köklü yapısal sorunlara sahip ve pembe tablo, bünyesindeki sorunlara bağlı olarak dramatik biçimde değişebilir. İzleyen yıllarda, küresel likiditede yaşanacak olası daralma, cari açığın finansmanında sorun çıkarabilir. ABD ve Avrupa ekonomilerinde 2008’deki yavaşlama, tüketim daralması Türkiye’nin büyüme performansını olumsuz etkileyebilir ve bu da Türkiye’nin işsizlik sorunda yangına benzin olur.”

-ÖNERİLER-

Raporda, Türkiye ekonomisinde var olan ya da çıkması olası sorunlara karşı bir dizi öneri sıralandı. Bu kapsamda Türkiye’nin mali disipline ve dikkatli para politikalarına devam etmesi, reformların ekonomi, hukuk ve eğitimi de kapsayacak biçimde hızla gerçekleştirilmesi, iyi tasarlanmış ve erişilebilir sanayi politikalarının mümkün olan en kısa sürede geliştirilmesi gerektiği vurgulandı.

Türkiye’nin sürdürülebilir ekonomik büyüme hedefine yönelik olarak kaynaklarını az verimli sektörlerden daha verimli sektörlere ve katma değeri yüksek ürünlere (örneğin tarımdan sanayiye) yönlendirmesi önerildi.

Türkiye’nin rekabet gücünün gelişmiş ülkeler düzeyinin altında, ihraç ürünlerinin katma değerinin hala tatmin edici düzeylerin uzağında olduğu belirtilerek, bunun da kur dalgalanmalarına karşı kırılganlık yarattığı kaydedildi. Türk ihracatçıların ürünlerinin kalitesini artırması gerektiği belirtilen raporda, “Turquality” gibi hayati programlar altında Türkiye’de verimliliği ve inovasyonu sağlayacak kaynakların geliştirilebileceği anlatıldı.

-KAYIT DIŞI EKONOMİ REKABET GÜCÜNÜ KIRIYOR-

Kayıt dışı ekonominin Türkiye’nin rekabet gücünü azaltan önemli bir faktör olduğu belirtilerek, bunun hem reel hem de finansal sektöre doğrudan ve dolaylı zararlarının olduğu kaydedildi. Kayıt dışılığın işsizlik sorununun çözümüne de olumsuz etki yaptığı belirtilirken, hükümetin yer altı ekonomisiyle mücadeleye daha fazla ağırlık verebileceği ifade edildi. Bu doğrultuda Türk vergi sisteminin yeniden düzenlenmesi önerildi.

-YABANCI SERMAYE İÇİN YATIRIM ORTAMI İYİLEŞTİRİLMELİ-

Türkiye’ye 2004 sonrası dönemde artan doğrudan yabancı sermaye girişlerinin, mevcut niteliği ve sektörel dağılımına rağmen, ülkeyi dış spekülatif şoklara karşı kırılganlığını azaltacağı belirtildi. Doğrudan yabancı sermayeyi imalat sanayiine çekmek için Türkiye’nin mevzuatını düzenleyerek, bürokrasiyi azaltması ve yatırım ortamını iyileştirmesi gerektiği vurgulandı. Özelleştirmeden sağlanan gelirlerin de alt yapı ve telekomünikasyon yatırımlarına harcanması önerildi.

-SEÇİMLER MALİ DİSİPLİNİ BOZDU-

Ekonomi politikalarının başarısında temel olan Merkez Bankası ve Maliye politikaları arasındaki eşgüdümü Türkiye’nin 2001-2006 arasında gösterdiği belirtilen raporda, 2007 seçimlerinin ise mali politikalarda zafiyete yol açtığı ifade edildi. Bu bağlamda sosyal güvenlik başta kalan reformların tamamlanması gerektiği uyarısı yapıldı.


-HÜKÜMET DÜZENLEYİCİ KURUMLARA BASKIDAN KAÇINMALI-

Bu arada hükümetin, özellikle Merkez Bankası başta olmak üzere düzenleyici kuruluşlara baskı yapmaktan kaçınması gerektiği vurgulanırken, Merkez Bankası’na da “Bağımsızlık tuzağı”na düşmemesi uyarısı yapıldı.
Türkiye’deki sermaye piyasasının dış şokları göğüsleyecek ve kamu tasarruflarını toplayacak güçte olmadığı, bu güçsüzlüğe bağlı olarak da yatırımları finanse edecek düzenli kaynak yaratılamadığı belirtildi.

-KOBİ’LERDEN BÜYÜK İŞLETMELERE GÜÇ KAYMASI-

Özelleştirme uygulamalarına ve AB üyelik hedefine bağlı olarak Türkiye’nin küresel ekonomik sisteme entegrasyonunun arttığı belirtilen raporda, bu entegrasyonun iki önemli sonuç ortaya koyduğu anlatıldı. Bunlardan birinin KOBİ ve emek gücüne dayalı işletmelerden büyük işletmelere ve uluslar arası sermayeye güç kayması olduğu, bu kaymanın izleyen yıllarda gerilim yaratmaya aday gözüktüğü ifade edildi. Ekonomik elitlerin kalıcı dengeli bir büyüme için KOBİ’lere önem vermesi ve Türkiye’nin kalkınmasındaki asimetrik gidişi dengelemesi gerektiği vurgulandı.

Entegrasyonla ortaya çıkan ikinci önemli olgunun ise bu güç değişimiyle eş zamanlı yaşanan demokratikleşme süreci olduğu kaydedildi. Kriz sonrası dönemde Türkiye’nin, izleyen yıllarda AB’yi önemli bir çıpa haline getirecek olan AB direktifleri doğrultusunda demokratikleşme yönünde kayda değer bir gelişim gösterdiği kaydedildi.

sampolyon
24-08-2008, 23:33
Bülent Ünal
Kriz
29.07.2008 | Bülent Ünal | Yorum
ARAÇLAR

"Kriz"i beklenmeyen, öngörülmeyen bir durumun ortaya çıkması diye tarif ediyorlar. Bu beklenmeyen, öngörülemeyen durum sayısı günümüzde hızla artıyor. Bazılarımız her gün kriz çıkartıyor, adeta krizden besleniyor. Devlet yönetenlerimize göre kriz miriz yok.
Tıbbi yönden düşünürsek ekonomik kriz, kriz değil. Çünkü kriz "o" an geçirilen bir hastalık durumu. Sinir krizi gibi. Bunun altı ay, bir yıl süresi olmuyor; öyle ise bu ekonomik kriz başka bir şey olmalı. Kimimize göre maskelenmiş kriz yaşanıyor, maskeli depresyon gibi. Farkındayız ama adlandırmak işimize gelmiyor. Babalar gibi, aslanlar gibi sattık. Ülkenin 2002 yılında toplam borç stoku 220 milyar dolar imiş. Altı yıl sonra bugün 482 milyar dolara çıkmış. Sanırım şimdi tavuklar gibi düşünüyoruz, biz bu haltı neden yedik. Cari açık bu yıl elli milyar doları geçecek, hâlâ bekliyoruz birileri bize para verir bu yılı da kurtarırız diye. Vermeyeceklerini kabul etmek hiç işimize gelmiyor. Bizim bu krizdeki maskemiz yüksek faiz imiş. Ver faizi tut parayı kaçmasın, sonuna kadar soysunlar seni.

Batıda gıda, Doğu'da gıda krizi
Dünyada Batı'da para krizi, Doğu'da gıda fiyatı krizi var. Bu ara Çin'li ve Arap memnun ama kazandıkları karşılığı olmayan trilyonca doları ne yapacaklarını bilmiyorlar. Dönüp dolaşıp Amerika kağıtlarına yatırıyorlar onlar da "Morgıç" krizi diye batırıyor. Sil baştan.
Bizim krizlerimiz hem bir hayli çeşitli hem bir hayli keyifli. Rusya ile domates krizimiz vardı. Şimdi kabak aşılanmış karpuz krizimiz var. Kabak aşılar iken karpuzlar daha sağlıklı ve büyük olsun diye, unutmuşuz karpuzların tadının da kabak tadı olacağını düşünmeyi. Kimine göre kriz yeni başlıyor. Taşı Amerika'dan denize attılar dalga dalga bize geliyor. Hayırlara vesile olsun. Bir bilgi daha, çok bilenler diyorlar dolar savunmasız kalmış, kriz onun için daha uzun sürecekmiş. Kiminin likitide krizi varmış, kiminin borçlarını ödeyebilme krizi. Bu laf pek hoş, tam batı ağzı, adam borcunu ödeyemiyor değil de, ödeyebilme krizi içinde. Küçülmek değil de eksi büyümek gibi bir şey. Ekonominin lafları ne güzel değil mi? Bizde bu günlerde spor basınına göre Beşiktaş'ın iki kaptanının kavga krizi de gündeme oturmuş. Bizim dışımızda da önemli bir kriz var. Japonya ile Güney Kore arasında küçük bir adacık için mülkiyet krizi çıkmış, değer mi?

Krizden partiler de etkileniyor
Entellektüel olanlarımız, makro düşünebilenlerimiz kriz yönetiminde çok boyutlu düşüncelere dalıyorlar. Hatta bir sınıf mücadelesi olarak Marx'ın "kriz teorisi" bugünlerde yine moda olabilir deniliyor ama unutmayın bir de küresel sermayenin yarattığı egemenlik krizi var.
Kriz dönemlerinden işletmeler gibi siyasi partiler de etkileniyor, ömürleri kısalıyor bir seçimde yok oluyorlar. Hızla yeni müteşebbüsler ortaya çıkıyor. Aslında davet eden yok ama bazen kriz kapıya geliyor. Kriz kapıda dendi mi durup bir düşüneceksin, ama nasıl olsa yapılacak bir şey yok, ne yapılacağını bilen de. İş yaradana kalıyor, o düşünsün. Mantık düz; ya rızkını verecek ya canını alacak.
İşi iyi bilen bazılarımız krizi fırsata dönüştürelim diyor. Fırsata dönüştürmede bugüne kadar en yenilikçi düşünce krizden yüksek tansiyon hastası olanlara tansiyon ölçer satmak olmuş. Ülkede tam onbeş milyon tansiyon hastası varmış. Bu kadar kriz lafından sonra dayanamayanlarımız için son durak sözüm meclisden dışarı "Kalp krizi." Aman dikkat siz siz olun kriz muhabbetine çok kaptırmayın kendinizi.
Kalın Sağlıcakla. Haftaya "Babalar ve Oğullar"

sampolyon
24-08-2008, 23:36
11 Ağustos 2008 -

[10] [12] [14] [16]

37 kez okundu
Arkadaşına Gönder
Yazdır

Türkiye’deki kredi kartı çılgınlığına uluslararası pencereden "Kriz kapıda" yorumu yapıldı.


Ülkemizde yaşanan kredi kartı çılgınlığı ve kart borçlusunun sorunları, ABD'nin saygın gazetelerinden New York Times'a da haber oldu. Kredi kartı sektörü uzmanlarının Türkiye ve Çin gibi yükselen piyasalarda, 2003 yılında Güney Kore'de yaşanan 'ulusal krize' benzer bir tehlike gördüğü uyarısında bulunan gazete, "Kredi kartı işi, Türk bankaları için kârlıdır. Kart başına kâr, Amerika'dan bile daha yüksek. Bu, bankaları, yabancı yatırımcılar için de çekici hale getirdi" diye yazdı.

'Borç tuzağı' başlığıyla verilen haberde, eskiden borçlanmanın hoş karşılanmadığı ülkemizde bir 'kültür değişimi' yaşandığı, kredi kartlarının hızla yayıldığı belirtildi. 30 yıl önce Türkiye'de 10 binden az olan kredi kartı sayısının 38 milyonu aştığına dikkat çeken gazete, kart borçlarının da, geçen yıl, 5 yıl öncesine göre 6 kat artarak 18 milyar dolara yaklaştığını vurguladı. Ayrıca, Türk gazetelerinin de, umutsuz kart sahiplerine ilişkin olaylarla dolup taştığı ifade edildi.

New York Times, Türkiye'de 2003-2006 arasında kredi kartı borcu yüzünden 41 kişinin canına kıydığını yazdı. 40 bin dolarlık kart borcu yüzünden 37 yaşındaki polisin sokak ortasında intiharına da vurgu yapan gazetede, yaşanan trajediler sonucu kart faizlerine sınırlama getirildiği anlattı. 2006'da yüzde 8 olan vadesi geçmiş kredi kartı borçları oranının geçen Mart ayında yüzde 6.3'e indiğini kaydeden bankacı Ali Ertenü de demeç verdi. Ertenü, "Burası oynak bir yer. Küresel ekonominin aşağıya yönelişiyle kredi kartı müşterileri için sorunlar ortaya çıkabilir" dedi.

sampolyon
24-08-2008, 23:37
Büyük KRİZ kapıda19 Ağustos 2008 Salı 12:46Para sihirbazı olarak bilinen ünlü spekülatör George Sorostan sonra para piyasalarını yakından izleyen Prof. Salih Neftçi de uyardı:
Para sihirbazı olarak bilinen ünlü spekülatör George Soros’tan sonra para piyasalarını yakından izleyen Prof. Salih Neftçi de uyardı: “Yüzyılın krizi geliyor..” 1950 sonrası dünya ekonomisinde en ağır koşulların oluştuğunu belirten Prof. Neftçi, ortalığın fena karışacağını söylüyor.

Merkez Bankası Eski Başkanı Gazi Erçel, halen devam eden krizin ne zaman biteceğinin bilinmediğini belirterek, “Asıl sorun krizden sonra nasıl bir sistem kurulacak” dedi. Global ekonomideki gelişmelere iyimser ve kötümser olmak üzere iki farklı bakış açısının oluştuğunu belirten Erçel, “Hükümetler ve piyasa içerisindeki oyuncular iyimserler cephesinde yer alıyorlar, öyle de olmak zorundalar” şeklinde konuştu. Yaşanan krizin kolay kolay bitmeyeceğini belirten Gazi Erçel, bunu nedeni şöyle açıkladı:

“Burada en temel nokta ABD’deki konut sektöründe yaşanan sıkıntı. Konut fiyatları biraz daha düşerse ev sahipleri anahtarları bankalara verecek ve kiralık ev bakacaklar. 8 milyon kişi ve 10 trilyon dolarlık bir mortgage piyasasından bahsediyoruz. Bunu ABD ekonomisi finansa edemez. Krizin kaderini mortgage sektörü belirleyecek. Zaten ABD hükümeti de konut fiyatlarındaki düşüşü frenleyecek önlemler alıyor. Bankaların 50-100 milyar dolar zarar etmesi önemli değil. Mortgage piyasasını iflası büyük bir çöküşü de beraberinde getirir.”

Yüzyılın krizi geliyor uyarılarına katılan Erçel, ancak bu krizin 1929’a benzetilemeyeceğini söyledi. Erçel, “ 1929’da hisse senedi piyasaları çökmüştü. Şimdi tüm finans sistemi tehlikede” dedi. ABD’nin önümüzdeki dönemde konut sektöründeki sıkıntıları çözmeye yönelik tedbirler almaya devam edeceğini belirten Erçel, şöyle konuştu:

“Bretton woods para sistemi dolara bağlı bir sistemdi. Bretton woods II’de serbest kur sistemine geçilmesine rağmen doların baskısı devam etti. Şimdi Robert Mundell euro/dolar paritesinin eşitlenmesini istiyor. Çin, ABD ekonomisini finanse eden bir güce ulaştı ve bu sistemin önüne geçilirse sonuçlar ne olur bilinmiyor. Önemli olan şu an yaşananlar değil, söylediğim gibi kriz sonrası nasıl bir sistem kurulacak? Bretton woods I’e geri mi dönülecek, yoksa tamamen yeni bir sistem mi kurulacak? Yakında tüm dünya bunu tartışacak.”

İş Yatırım Uluslararası Piyasalar Yönetmeni Şant Manukyan da Soros ve Prof. Salih Neftçi ile aynı fikirde.. “Evet büyük bir kriz ve deflasyon geliyor. 1929 krizi tarzı deflasyona gidiyoruz” diyen Manukyan, son günlerde petrolde yaşanan düşüş ve doların değerlenmesini piyasaların neşeyle karşıladığını belirterek, şu tespitlerde bulunuyor:

“İşler kötüye gittiği için dolar değerleniyor. Zaman konusunda çok net bir şey diyemiyorum. Bu yıl olmaz piyasalar kendisini garantiye alıyor. Bilinçli olarak iyimser hava pompalanıyor. ‘Stagflasyon’ dediler altını sattılar. Ellerindeki pozisyonları azaltmak için piyasa oyuncuları yeni stratejiler belirliyor. Hisse senedinde de benzer bir durum olacak. Önce iyimser hava pompalanacak, kısa vadeli bir ralli olacak ve ardından yükselen piyasalarda ellerindeki malları çıkacaklar.”

İddialı açıklamalarına devam eden Manukyan, 2009-2010 yılında ekonomik şartların çok daha ağırlaşacağını vurguladı. Ve krizin ABD kaynaklı olmayacağını söyleyen Manukyan, olimpiyatlarla yeniden dikkatleri üzerine çeken Çin’de durumun çok da iyi olmadığını belirti. Manukyan, global ekonomiyi etkisi altına alacak krizi ve piyasaları etkisi altına alacak riskleri şöyle tarif etti:

“Dünya ekonomisi finans ve sanayi olarak ikiyi bölünmüş durumda. Londra ve New York finansın merkezi. Çin ve bazı Asya ülkeler de üretim merkezi. Finans cephesinde sıkıntı yaşanıyor. İnsanlar işsiz kalıyor, tüketim azalıyor ve ekonomiler yavaşlıyor. Dağa taşa fabrika yapan Çin ise ürettiğini bu ülkelere satıyor. Şimdi bu ülkelerde ekonomi daralır, insanlar işsiz kalırsa Çin ürünlerini kime satabilir? O zaman Çin’de de sorunlar başlar, ekonomi yavaşlar ve insanlar işsiz kalır. Ve mal fiyatları düşer. Aslında FED Başkanı Ben Bernanke bunu görüyor, bu yüzden de faizleri artırmadı. Bernanke 1929 krizi konusunda uzman bir isim ve gidişatın da farkında.”

sampolyon
24-08-2008, 23:40
ah herkes bunu okusa keşke :) kriz çıkacak diye diye hayali bir usdytl kuru yarattılar şu anda 2.00'nin üzerinde gidiyor.

son eklediğim yazıyı iyi oku
devekuşu

sampolyon
24-08-2008, 23:42
Bu film burada bitmez


KÜRESEL çalkantı Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) çıkışıyla duruldu gibi görünüyor. Bu çıkışıyla FED piyasalardan iyi puan aldı. Ama, Amerikan kredi piyasalarındaki rahatsızlık devam ediyor.

Hangi kurumun elinde ne olduğu pek bilinmediğinden, kurumlar arası ve finans kurumlarından şirketlere yönelik kredi akışı sekteye uğradı. Herkes birbirine mesafeli davranıyor. Bir zamanlar sokaktan geçene kredi veren kurumlar şimdi tutucu oldular.

Kredi piyasasında yaşananlar kredi derecelendirme kuruluşlarının işlevlerini de sorgulatmaya başladı. Düne kadar yüksek kredi derecesi almış kurumlar bugün sorgulanıyor. Kredi derecelendirme kuruluşları önden koşacağına arkadan takip eden bir konumda oldukları izlenimini veriyorlar. Şimdi, kredi derecelendirme kuruluşları da bir ölçüde "itibar sorunu" yaşamaya başladılar.

CARRY TRADE

Faizi ucuz paradan kredi alıp faizi yüksek paraya ya da o para üzerinden bono ve hisse senetlerine yatırım yapma (carry trade) oyunu büyük ölçüde bozulma eğilimine girdi. Bu oyunda, Japon Yeni üzerinden kredi alınıp elde edilen Japon Yeni satılarak örneğin yeni Zelanda parasına dönülüp yatırım yapılıyordu. Japon Yeni satışta olduğundan değer kaybediyordu. Japon Yeni üzerinden alınan kredi daha da ucuzluyordu. Yeni Zelanda parası alımda olduğundan değer kazanıyordu. Yeni Zelanda parasına yapılan yatırımların getirileri daha da artıyordu.

İş tersine döndüğünde, zararlar da katlanarak gidiyor. Yeni Zelanda parasından çıkış paranın değerini düşürdüğünden getiri azalıyor. Yeni Zelanda parasından Japon Yeni’ne geçişle Japon Yeni değer kazanıyor. Alınan kredinin maliyeti artıyor. Sonuçta, ya zarar ediliyor ya da beklenen karın altında bir kar ediliyor. Son günlerde carry trade’in tersine çevrilmesi de yaşanıyor. Gelişmekte olan ülkelerde paranın değer yitirmesi ve faizlerin artmasıyla Japon Yeni’nin değer kazanmasının bir nedeni de bu.

Amerikan kredi piyasasındaki rahatsızlıklar su üzerine çıktı. Ama, potansiyel olarak benzer sorunlar Kanada’da, Fransa’da, Almanya’da ve İtalya’da da oluşabilir. Geçen altı yılda, yalnızca Amerikan bankaları değil, tüm bankalar kredi verme standartlarını düşürmüştü. Dolayısıyla, bugün FED üzerinde görülen faiz indirme baskısı yarın Avrupa Merkez Bankası’na da sıçrayabilir.

YOĞUNLAŞMA

FED ne yapacak? FED’in üzerindeki baskıların yalnızca bir tanesi faizleri indirmesi yönünde. Bir diğer baskı da FED’in düzenleme yaparak bankaların batık kredilerin üzerine gitmemesini sağlamak. Bir başka açıdan, Amerikan piyasalarındaki sorunların üzerine FED’in para dökmesi isteniyor. Bunun anlamı FED’in enflasyonun artmasına biraz izin vermesidir. FED’in bu tuzağa düşmesi beklenmemelidir.

Mali piyasaların kredi yaratması göreli olarak kolaydır. Ama, kredi çözülmesi acılı bir süreçtir. Kredilerin geri ödenmesi varlıkların çözülüp nakde geçilmesini gerektirir. Varlıkları satacak nakit sahibi yatırımcılar bulmak zorlaşır. Varlıklardan nakde geçildikçe varlık fiyatları düşer. Mali piyasalar sıkışır. Zararına satışlar başlar.

Küresel düzeyde kredi çözülmesinin sonuçları bizleri de yakından ilgilendiren bir süreçtir. Çünkü, nakit ihtiyacının karşılanması bizim gibi ülkelerdeki varlıkların da nakde dönüştürülmesini gerektirecektir. Dolayısıyla, küresel çalkantının belli bölge ya da ülke gruplarında yoğunlaşması söz konusu olabilecektir.

Kesintilerle başlayan film devam edebilir. Filmin sonu henüz gelmedi. Önümüzdeki bir yıl, varlık fiyatlarının yeni bir dengeye geleceği bir yıl olacaktır. Süreç can yakabilecektir.

JonDowes
25-08-2008, 00:20
Fed'in açtıgı TAF, PDCF ve TSLF ihalelerini bile saati saatine izleyen biriyim, pek bir ek bilgi vermedi açıkçası bu... zaten benim yazdıgım şeyle de (devalüasyon) pek alakası yok.

bahsi geçen kriz tüm dünyayı vuracak. devalüasyonun nedeni global krizse, bu krizin nasıl oluyorsa bizi ABD'den daha kötü etkilemesi lazım ki ytl çakılsın. e sorunların kaynagı ABD zaten. Türkiyedeki kredi kartları, KOBIlerin borçlarını zor öder olması vs hep iç sorunlar, TL'nin değeriyle alakası yok. ha güzel şeyler değil, düzelmesini isteriz ama döviz borçları dışında devalüasyonla ilgili kısmı yok.

TL'nin kur değerini dışarıya olan borçlarımızı ödeyip ödeyememek ve portföy yatırımlarına net reel faiz verip verememek (enflasyon vs tahvil faizleri) belirler. petrol $120lerde stabilize olursa da şu anda önümüzdeki birkaç yıl için "ülkeyi yerle bir edecek" bir risk yok. TL'nin yavaş yavaş 1.32lere dogru gitmesi zaten teorik olarak bekleniyor.

sampolyon
25-08-2008, 09:42
Ekonomik sorunlarımızın kaynağı!

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


25.08.2008 - 09:11

Kontrolsüz bir şekilde büyüyen cari açığın ciddi bir sorun olduğu gerçeği genel kabul görüyor. Çözüme yönelik öneriler için tasarruf açığının azaltılması, hatta fazlaya dönüşmesi için gerekli çabaların devreye sokulması üzerinde yoğunlaşıyor. Fakat kimse bunun nasıl olacağı konusunda ciddi bir öneri getirmiyor, sorunun sebeplerini gereken biçimde irdelemiyor. Mikro ve makro reform demegojileri ile sorunun daha da büyümesine yardım etmek dışında bir şey yapılmıyor. Tartışmaların döviz kuru, kısa vadeli faizler ve Merkez Bankası üzerinde yoğunlaşması ise havanda su dövmekten öteye gidemiyor. Sorunun kökenine inmeden, etrafında dolaşarak kalıcı çözüm üretmek bugünün koşullarında pek olası görünmüyor.

IMF döviz kuru rejimlerini değil, sermayenin hareket yeteneği üzerinde belirleyici olan kambiyo rejimlerini tartışmaya açmalıydı! Sermayeye sınırsız özgürlük tanıyan mevcut Kambiyo Rejimi devam ettiği sürece, Türkiye sorunlarının ağırlaşmasını önleyemez. Tersini iddia edenlerin 1989 yılı sonrasında ülkemizde yaşanan ekonomik eğilimleri bir kez daha incelemesinde yarar vardır. Ayrıca başta Çin olmak üzere Asya Kaplanları'nın üretimde gösterdiği başarılı grafik ile Türkiye'deki arasındaki farklılığın sebeplerini dikkate almak isabetli teşhis açısından önemlidir.

Ülkemize yönelik net sermaye girişi olduğunda faizler geriliyor, döviz kuru uygulanan rejime göre farklı eğilim sergiler iken cari açık ve tasarruf açığının kontrolsüz bir şekilde büyümesi kaçınılmaz oluyor. Fakat tersi olduğunda eğilimlerin yönü değişiyor; faizler yükselir iken cari açık ve tasarruf açığı hızla küçülüyor; yaşanan daralmanın faturası da genelde sessiz çoğunluğa çıkarılıyor ve istikrarsızlık artarken belirsizlik yüksek düzeylerde dalgalanıyor. Yine sermaye hareketinin yönüne göre ya ekonomi büyür, işsizlik artmaz iken enflasyon kontrol altında kalıyor; ya da ekonomi hızla daralıp işsizlik patlarken enflasyon yükseliyor. Bu süreçte gelir dağılımı bozuluyor, faaliyet dışı gelirler ön plana çıkarken faaliyet gelirlerinin gerilemesi kaçınılmaz oluyor. Bu dalgalanmalar tüm ekonomiyi felç olma noktasına doğru götürüyor. Bakış açısı günü kurtarmaya odaklanmaya başlaması ise siyasi teslimiyet anlamına geliyor. İktidarlar sermaye girişi ile karşılanıp, çıkışı ile uğurlanır hale gelince durum daha iyi anlaşılıyor ve geniş halk kitlelerini masallarla uyutmak dışında çare kalmıyor. Sıkışılınca cari açığı küçültmek için komisyon kuruluyor, tasarruf açığını azaltmamız lazım deniyor ama laftan öteye bir şey yapılmıyor.

Türkiye mevcut kambiyo rejimini değiştirmeyi göze alamadığı sürece faaliyet geliri pastasının büyük kısmını yabancılara hediye edecek, geri kalanın ihtiyacı karşılayacak düzeyde olmaması nedeniyle ya krize girecek ya da hem elinde ne varsa satacak hem de borçlarını daha da büyütebilmenin yolunu arayacak. Sürdürülebilir olmadığı çok iyi bilinen bu sürecin sonunda sorunlar değil, Türkiye çözülecek!.. Yabancı sermayeye tam bağımlı hale gelmiş ve acımasızca sömürülen bir ekonominin geleceği ne olabilir? Yanıt malum; ayağını yorganına göre uzatmayan ve uzatma çabasında olmayan herkes herkes gibi geleceği dahil herşeyini kaybeder, varlığını koruyamaz.

1989 yılında bugünkü halini alan Kambiyo Rejimi çerçevesinde halen uygulanmakta olan ekonomik program paradan para kazanmaya çalışanları ihya ederken, faaliyet gelirleri ile yaşamını sürdürmeye çalışanları ise katlediyor. Bu süreçte doğal olarak ulus devlette zayıflıyor, itibar kaybediyor. 1980'lerin sonunda yapısal sorunlar oluşmuş fakat oy ve güç kaybı endişesiyle gereği yapılamamış, tam aksine tasarruf açığı büyütülmüş ve finansman arayışı ön plana çıkmıştı. Konut edindirme yardımı, zorunlu tasarruf, süper emeklilik gibi konular yanı sıra sermayeye sınırsız özgürlük verilerek gün kurtarılmıştı...

Bugün kambiyo rejimini hiç tartışmadan faizlerin yüksekliğinden şikayet edenleri iyi tanımamız gerekiyor: Onlar hükümete sadece yabancı sermayenin tüm taleplerinin karşılanması gerektiğini hatırlatıyorlar. Böyle olur ise Türk Lirası değerlenecek, enflasyon ve faizler düşecek, paradan para kazanmaya çalışanların serveti astronomik bir şekilde artacak. Üretenlerin durumu ise onlara göre önemli değil, nasıl olsa herşeylerini kaybedecekler... Sonra da cari açığın ciddi bir sorun olduğunu ve tasarruf açığını kapatmamız gerektiğini yineleyip, makro ve mikro reform masalını anlatabilirler.

Mevcut kambiyo rejimi değişmediği Türkiye yabancı sermayenin vesayeti altında kalacak ve sahip olduğu tüm değerleri kaybedecek. Tabii ki acımasızca suistimal edilen bir ülkede demokratik standartların gelişmesini de beklememek gerekiyor. Bu kaos kimilerini işbirlikçi, kimilerini isyankar yaparken büyük çoğunluk ise uyutularak bilinçsizleştiriliyor; sonuçta sorunların ağırlaşması kaçınılmaz oluyor...

Mevcut kambiyo rejimi çoğunluğu belli bir azınlığın keyfiyetine bıraktığı için demokrasiye uygun değildir; böyle olduğu ve sürdürülebilirliği engellediği için serbest piyasa anlayışına da aykırıdır.

sampolyon
25-08-2008, 09:50
Dövize endeksli kredi kullananlar dikkat!
Son zamanlarda ciddi patlama yapan dövize endeksli krediler ne kadar bilinçli kullanılıyor?
24 Ağustos 2008 / 21:33Peki dövize endeksli kredilere niye bu kadar talep oldu?
Çünkü firmalar, gayrimenkul sektörünün içinde olanlar konut satabilmek için gelen müşterileri bilinçsizce dövize endeksli kredilere yönlendirdi. Çünkü onların faiz oranı YTL kredilere göre üçte biri kadardı ve aylık taksitleri de düşüktü.
Örneğin, mortgage yasası ile birlikte hayatımıza giren JPY kredilerde geçtiğimiz aylarda patlama oldu. Son aylarda Anadolu' dan gelen kredi başvurularının %80' ini dövize endeksli krediler oluşturmakta. Bu durum aslında vatandaşlarımızın ciddi bir riski de üzerlerine aldığını ve bilinçsizce bu krediye yüklendiklerini bize göstermekte. Bu krediyi kullananların çoğu ise öğretmen, devlet memuru; yani sabit gelirli vatandaşlarımız...
Bu vatandaşlarımız JPY para birimini ne kadar tanıyor ve bu para biriminin risklerini biliyorlar mı?
Maalesef bildiklerini pek söylemek mümkün değil.

İçinde bulunduğumuz global ekonominin durumuna baktığımızda ABD ve Avrupa ekonomilerinin de ciddi daralma sürecine girdiğini görmekteyiz. Bu durumda dövizde önümüzdeki günlerde nasıl bir hareket olur bunu kestirememekteyiz.

Peki dövize endeksli krediyi kimler kullanmalı?

Bu krediyi kazancı dövize endeksli kişiler ya da kenarda döviz mevduatı olan kişiler kullanmalı.
Ani bir artışda etkilenmeyecek kişiler kullanmalı (kazanca paralel borçlanılmalı).
180 ay dövize endeksli krediler için aslında çok uzun bir vade ve bu krediyi genellikle kısa vadeyi tercih edenler kullanmalı.

Kısaca “Dövize Endeksli Kredi” kullananların döviz riskini her zaman göz önünde bulundurarak, riski algısı ve bilinci ile bu krediyi kullanmalarını öneririm.
İyi haftalar dilerim...

sampolyon
25-08-2008, 10:52
CDO’larda yeni bir tehlike Salih NEFTÇİ salih-neftci@sneftci.comCDO modern finansın en önemli buluşlarını bir araya getiren bir araç. Etkin bono portföyü... geri ödememe sigortası... korelasyon... önemli bütün kavramlar CDO’larda kendisini gösteriyor.

CDO’lar son kriz sırasında da önemli bir rol oynadı ama krizden sonra bizce adeta ekonomilerin vazgeçemeyeceği bir enstrüman haline gelecek. Özellikle de bu gelişen bir ekonomi veya yeni kurulan şirketler açısından çok önemli.

CDO’lara daha önceleri değinmiştik. Bazı okurlar hatırlar...

CDO ratring’leri düşerse sermaye arayan şirketler çok zor durumda kalacaktı.

Kısa bir hatırlatmadan sonra bu konuda elimize geçen yeni bilgileri aktaracağız. Korkutucu...

CDO’nun avantajı

CDO sentetik bir rating değiştirme aracı olarak da tanımlanabilir.

B- ratingi 100 şirketin bono veya kredilerini alın. Bunları tek bir bononun arkasına koyun vadeyi de 5 yıl yapın. Ve geri ödememe riskini dilimlere ayırıp yatırımcılara satın.

Örneğin 100 şirket arasından ilk üçünün borcu geri ödememesi riskini bir yatımcı üstlensin. Ve elbette bu sigortayı yazdığı için de iyi para kazansın.

Bu durumda ilk 3 iflas riskini başkalarına ‘sattıktan’ sonra geri kalan borçlulara verdiğiniz kredilerin batma riski çok daha düşük olacaktır. Doğal olarak bu şirketlerin borçlanmaları da daha iyi bir faizden gerçekleşir...

Sorun nerede?

CDO dilimleri son zamanlarda çok hızlı downgrade edildi. (Notları kırıldı.)

Bu arada CDO dilimlerini satın almış olan yatırımcılar da büyük zarar etti. Çok ciddi bir durum, çünkü CDO dilimlerini satın almış olan bir çok yatırımcının düşük notlu, yani BBB’nin altında ratinge sahip CDO tutması kanunen yasaklanmış.

CDO dilimi downgrade olunca bu yatırımcılar bunları elden çıkarmak zorunda.

Bunun bono piyasaları üzerinde nasıl bir etki yapacağını söylemeye de gerek yok.

İlişikteki grafik işte bu nedenle son derecede ilginç ve yatırımcı açısından çok önemli bilgiler içeriyor.

Grafik

Grafik CDO ratinglerinin kriz sırasında nasıl değiştiğini gösteriyor.

Dikey eksende çeşitli ratinglere sahip CDO’ların not kırılma oranları var.

Örneğin 2007 yılında AAA ratingli CDO’lardan yüzde 5’i downgrade edilmiş. Oysa BBB ratingli CDO’lardan üçte birinin notu kırılmış.

Sadece AAA ratingli CDO’larda fazla bir vukuat yok.

Bu arada 2005’ten 2007’ye CDO’ların downgrade edilme şansı en az beş misli artmış durumda.

Sonuç

Dikkat ederseniz piyasalar son günlerde yeniden karıştı. Yanılmıyorsak bunun arkasında

CDO ratinglerinde tanık olduğumuz bu gelişmelerin önemli bir rolü var.

Yatırımcılar not kırılacak kaygısıyla ellerindeki CDO’ları başkalarına ‘çakmaya’ çalışıyor.

Bu da fiyatlarda yeni gerilemelere neden oluyor.

Çok önemli ve iyi bilinmeyen bir gelişme.

Unakıtan: Emekliyi enflasyona ezdirmeyiz


MALİYE Bakanı Kemal Unakıtan, emeklilerin enflasyona ezdirilmeyeceğini söyledi. Unakıtan, aylık ve ücretlere yapılan zamlar ile enflasyon verilerinin değerlendirilmesinden de açıkça görüleceği gibi, hükümetin kamu çalışanlarına ve emeklilere 2002 yılından itibaren daha önceki dönemlerle kıyaslanamayacak oranlarda zam yaptığını belirtti. Unakıtan, ‘Bundan önceki yıllarda olduğu gibi 2008 ve müteakip yıllarda da emeklilerimiz enflasyona ezdirilmeyecektir’ dedi.

sampolyon
25-08-2008, 10:53
Sadece finansal sektör mü? Salih NEFTÇİ salih-neftci@sneftci.comSon günlerin en büyük şoku finansal sektörün bir kademe daha zayıflaması oldu. Piyasada moralleri fena bozdu. Biz de dahil olmak üzere oyuncular krizde bir duraklama bekliyordu. Bozulma değil...

Finansal sektör bir kademe daha geriye gidince yine ‘Hangi Amerikan bankası batacak?’ spekülasyonları başladı. 1930’larda da böyle olmuştu. Hangi Amerikan bankası batacak muhabbeti adeta bir ‘spor toto’ ya dönüşmüştü.

Ama unutmayalım ki 1930’lar esas olarak o zaman batmış bankaların adıyla değil işsizlik oranındaki rekorlarla anılıyor.

Bu krizde de şimdi bu tehlike var.

Bir teoriye göre... ‘Ya işsizlik sıçrayacak...

...Veya enflasyon hızla yükselecek’.

Bir göstergeye bakacağız.

Öncü göstergeler

Bu gibi durumların en kritik göstergesi öncü göstergeler endeksidir. Nitekim bu ‘araç’ 1930’ları yakından tanıyan, kişisel olarak yaşamış iktisatçılar tarafından hazırlamıştır. Amaç sert resesyonları izlemek ve bunları önceden tahmin etmektir.

Son yıllarda sert resesyon olmadığı için de...

...Öncü göstergeler ikinci plana düşmüştü.

Oysa bu endeks ekonomik gidişatta sert ve beklenmedik kırılmaları iyi tahmin eder. Klasik ekonometrinin başarılı olamadığı bu durum iktisatçıları öncü göstergelere endeksine getiriyor. Bir ekonomideki ani ‘kırılmalar’ ancak buna benzer yöntemlerle tahmin edilebiliyor. (İlgilenenler bu teknik konuyu ‘non-linear prediction’ yani doğrusal olmayan tahmin yöntemlerine bakarak öğrenebilir. Öncü göstergelere bu yöntemlerin en popülerlerinden birisidir.)

2007 yılı kriziyle birlikte şimdi yine iktisatçıların gündemine girmek üzeredir.

Son durum

ABD öncü göstergeler endeksi dün açıklandı.

Aylık bu rakamların alt kalemleri zaten bilindiği için bu ayki rakamın nasıl çıkacağını bilmek aslında o kadar da zor değil.

Eğer endeks gerilerse bu bir sürpriz olmayacaktı.

Ve öyle de oldu.

Oyuncular işte bu oluşmakta olan duruma dikkat etmeli.

Normalde bu göstergede 3 birbirini izleyen gerileme bir resesyon işaretidir.

Ama bu zaten geçen ay gerçekleşmişti.

Dünkü rakama baktık tahminlerin çok üstünde bir düşüş göstermiş. Gerileme yüzde 0.2 olarak beklenirken endeks yüzde 0.7 düşmüş. Az buz değil. Öncü göstergeler diliyle bakıldığında ABD ekonomisinde bir daralma beklemek gerekiyor!

Bizce bir kaç ay önce gündeme gelmiş bir resesyon olasılığından sonra önümüzdeki aylarda bir ikinci resesyon sinyali daha görebiliriz.

Sonuç

Reel ekonomi derken sadece Amerika’ya bakmamak gerek ama Amerika’da Finansal sektörün neden aniden bir kademe daha kötülediği şimdi daha iyi anlaşılıyor.

Amerikan bankaları reel ekonomide uzun süreli bir duraklamayı kolay kaldıramaz.

Bakalım arkası nasıl gelecek...

sampolyon
25-08-2008, 13:41
Ürkütücü buldum MEHMET ALTAN

ABD’nin Gürcistan’a ‘insani yardım’ götüren ikinci gemisi de dün sabah erken saatlerde önce Çanakkale, akşamüstüne doğru da İstanbul Boğazı’ndan geçerek Karadeniz’e açıldı.


ABD’nin Gürcistan’a gemilerle insani yardım gönderme arzusu, özellikle İstanbul Boğaz’ındaki su trafiğini ayarlayan ve epeydir de uyumakta olan Montreux Antlaşmasını yeniden gündeme getirdi. Bu beni ürkütmüyor ama konuyu da ürkütücü bulmamı engellemiyor. Bu nedenle, dünkü Taraf Gazetesi’nde Ayşe Hür’ün ‘Montrö defterini açmanın riskleri’ başlıklı yazısına daha bir dikkatle gömüldüm: ‘Montrö’ye göre, Karadeniz’e kıyısı olmayan bir devletin insani amaçlarla dahi olsa Karadeniz’e geçirebileceği gemilerinin tonajı 15 bin tonu, gemilerin toplam tonajının 45 bin tonu, sayısının dokuzu, gemilerin Karadeniz’de kalacağı sürenin 21 günü geçmemesi gerekiyor. Daha bir dizi ikincil şart da var. Nitekim taraflar Türkiye’nin haklılığını teslim etti ve Türkiye ile ABD, Montrö’yü ihlal etmeyecek bir formül üzerinde anlaştıklarını açıkladılar. Yeni formül şimdilik Rusya’yı rahatsız etmemiş görünüyor ama gerek 17. yüzyıldan beri sıcak denizlere ulaşma politikası güden Rusya’nın, gerekse Başkan Wilson’un ‘14 İlkesi’ doğrultusunda dünyanın tüm denizlerinde tam bir seyir serbestîsini savunan ABD’nin ileride bu tür engellemelere tahammül göstereceğinin garantisi yok.

Öte yandan, Montrö defteri bir kez açılırsa, aşağıda anlatacağımız nedenlerden dolayı Türkiye’nin bundan zararlı çıkması ihtimali çok büyük.’ Ayşe Hür konuyu tarihsel perspektif içinde gayet besleyici bir biçimde irdeliyordu...

* * *

Montrö ilerde başımıza iş açacak gibi görünüyordu ama ürktüğüm daha başka bir şeydi... Ürküten konuya geçmeden, neden beni ürküttüğünü de kısaca vurgulayayım... Geçen Salı günü, Türkiye’nin asıl gerçeğini merak eden herkesin dikkatle izlemesi gereken bir programa katıldım... ‘Türkiye’nin Nabzı’ adlı Programı Erdoğan Aktaş, son genel seçimleri neredeyse tam isabet bilen A@G Araştırma Şirketi sahibi Adil Gür ile birlikte yapıyor... Türkiye’nin yirmi iki ilindeki bin beş yüze yakın deneğe her hafta farklı sorular sorup, alınan cevapları tartışıyorlar...

Geçen haftaki konu kapsamında deneklere ‘Türkiye’nin sorunları’ da sorulmuştu. İlk sırada işsizlik, ikinci sırada ise yoksulluk vardı. Şimdi gelelim beni ürküten konuya...

* * *

Durgunluk... Diğer adıyla resesyon... Bir ekonominin ‘durup, durmadığı’ neye göre anlaşılmakta? Bir ekonominin ‘teknik’ olarak resesyona girmesi için, yılın iki çeyreğinde üst üste küçülmesi gerekiyor. On altı yıldır... Evet, yanlış okumadınız, tam on altı yıldır durmadan büyüyen dünyanın esaslı ekonomilerinden biri, iki çeyrektir teklemeye başlamışsa, bu sizi Türkiye açısından ürkütür mü, ürkütmez mi?

* * *

Maalesef... İngiltere’de büyüme durdu. Son 16 yıldır istikrarlı bir şekilde büyüyen İngiltere ekonomisi, bu yılın ikinci çeyreğinde büyüme kaydedemedi. Hálbuki... İngiltere ekonomisinin yılın ikinci çeyreğinde yüzde 0,2 büyüyeceği tahmin ediliyordu.

* * *

Ancak... Bu döneme ilişkin veriler, tahminlerin gerçekleşmediğini göstermekte. Yılın ikinci çeyreğinde, imalat sektörünün yüzde 0,8 küçüldüğü, iç tüketimin yüzde 0,1 düştüğü... Margaret Thatcher’ın derin ve köklü reformları nedeniyle ‘sanayi sonrası’ topluma epeydir geçmiş bulunan ve bu nedenle de İngiltere ekonomisinin bel kemiği sayılan ‘hizmet sektörünün’ bile sadece yüzde 0,2 büyüyebildiği bir tablo... Mamafih hala bir umut var... İngiltere ekonomisinin bu yıl bir önceki yıla göre yüzde 1,6 büyüyeceği tahmin edilmişti. Ancak son veriler bu tahmini yüzde 1,4’e çekti. Ama yeminli kötümserler de var.

* * *

Haberi BBC’de izledim...

Bu beni ürküten gelişmeyi BBC’ye yorumlayan Deutsche Bank ekonomisti George Buckley, verilerin son derece kötü olduğunu söylüyordu ve ‘İngiltere ekonomisi resesyona fiilen girmiştir’ diyordu. Neden olarak da, yukarıda anımsattığım tanıma, bir ekonominin teknik olarak resesyona girmesi için, yılın iki çeyreğinde üst üste küçülmesinin yeterli olduğu noktasına geri dönüyordu... Rakamları değerlendiren Merkez Bankası Başkanı Mervyn King, İngiltere ekonomisinin yüksek enflasyon ve düşük hızlı büyüme nedeniyle zor bir dönemden geçtiğini belirtiyordu. Genel kanaat, bu verilerin, İngiltere Merkez Bankası’ndan faiz indirimi beklentisini de körükleyeceği yolunda.

Ancak Temmuz ayında daha önceki tahminleri de aşarak yüzde 4,4’e çıkan enflasyon karşısında, Merkez Bankası’nın faiz indirimine gitmekte zorlanabileceği de unutmamak gerek.

* * *

Ürktüm... Çünkü başlangıçtan beri korktuğum başımıza gelebilir... Yani ABD’deki küresel kriz, yılın sonuna doğru bizi de derinden etkisi altına alabilir. İşsizliğin, yoksulluğun tavan yaptığı bir ülkede, on altı yıldır büyüyen İngiltere’ye çelme atacak güçteki bir şiddetli dalga, çok daha ağır tahribat yapabilir... İngiltere durgunluğa giriyorsa, dünyayla birlikte Türkiye’nin de ciddi sorunları olabileceğini düşünmek gerek. ‘Yoksulluk ve sıkıntı’ diyenler artabilir. Pek kimselerin ilgilenmediğini görünce, haberi izlerkenki ürküntümü, bir de ben buradan haykırayım dedim.

sampolyon
25-08-2008, 16:43
Issizlik
Cafekonomi'deki arkadaslar su mesaji atmislar:

abi bizim burda en büyük sorunumuz işsizlik.birçok arkadaşım iyi üniversiteleri bitirmelerine rağmen iş bulmada sıkıntılar yaşıyorlar.bitirdikleri okul ile hiç alakası olmayan işlerde mecburen çalışmak zorunda kalıyorlar.bende şu an aynı sıkıntıları çekmekteyim.bizim ne yapmamız gerekmekte.hatta bizim yapacağımız birşey kalmadı şu anda ögrenci durumdaki arkadaslar ne yapmalı ki bizim çektiğimiz sıkıntıları çekmesinler.

siteme bununla ilgili bir yazı girdim. yorumlarınla bize yol gösterirsen çok sevinirim.amerika'ya selamlar (bir fırsatını bulsam bu memlekette bir dakika bile durmam diyen ben dahil binlerce insan var.keşke bir fırsatını bulabılsek )

Ne diyeyim, hata hem sizde hem size yol gosteren (veya gostermeyen) kisilerde hem de sizlere egitim verenlerde. Anababalar universiteye girmek isteyen cocuklari icin dunyanin parasini harcayarak ozel ogretmenler tutuyor veya dersanelere yolluyor. Ancak is universite ve bolum secimine gelince yapilmasi gereken yatirim yapilmiyor. Birincisi hayatta iyi para kazanabilmek icin universite bitirmek gibi bir kosul yok. Diyelim ki az riskli yolu sectiniz ve universiteye gittiniz. Bu, dort yillik yatirim daha yapmak anlamina geliyor. Paranizi ve zamaninizi dogru sekilde degerlendirmeniz cok onemli. Yanlis yatirim yaparsaniz sonuclarina da katlanmak zorundasinizdir. Universiteye gitmek hic bir sekilde mezun oldugunuz zaman is garantisi anlamina gelmez. Ayrica 4 yillik universite egitimi de oyle abartildigi gibi bir sey degil. Mezun olan cocuklarin cogu dogru durust bir sey ogrenmeden mezun oluyorlar. Yani bir bakima ha cocugu universiteye gondermissiniz, ha essegi universitenin kapisina baglamissiniz cok bir sey farketmiyor.

Turkiye'de ciddi bir meritokrasi olmamasi da baska bir problem. Yani insanlarin bazi pozisyonlara neyi bildiklerinden ziyade kimi bildiklerinden dolayi getirilmesi durumu. Ama bu hayatin gercegi ve dunyanin her tarafinda olan bir sey. Onemli olan ekonomide mumkun oldugunca cok sektorun rekabete acik olmasi. Bu saglandigi taktirde meritokrasi de daha onem kazanir.

Neticede issizlik konusu cok derin konu ve yazilacak ve soylenecek cok sey var. Kisa vadede ben bir cozum goremiyorum, zaten hukumet de 2-3 senedir yatiyor, devlete 100-200 bin kisi alarak veya Demirel gibi insanlari erkenden emekli ederek problemi cozebilecegini dusunuyor. Universite mezunu dedigimiz arkadaslarin cogu da devlete kapagi atmanin yolunu ariyorlar zaten. Girenler kendini bir bakima kurtariyor, kabak giremeyenlerin basina patliyor.

Benim verebilecegim en iyi cevap sudur. Arkadaslar cok calisin, bir yandan kendinize baskalarinda az bulunan becerileri kazandirmaya calisin, bir yandan da gozunuzu acik tutun ve yatirim firsatlarini kollayin. Siz kendinize yardim etmezseniz baskalarinin etmesini beklemeyin. Haftada 80 saat calisarak bir cok probleminizi 1-2 yilda cozebilirsiniz. Ben Turkiye'de haftada 80 saat calisan cok az insan gordum.

Detayli cozumlere simdilik girmiyorum, bakalim siz neler soyleyeceksiniz.

XTRADERX
25-08-2008, 22:11
EKONOMİ Bakanı Mehmet Şimşek, "Cari açık, IMF’nin bize uygulayın dediği para politikasının bir sonucudur" dedi. Bakan Şimşek’in bu tespiti yüzde yüz doğrudur.

Enflasyonla mücadele için Türk Lirası’nın faizi (sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ortamda) yüksek tutulunca şirketler ve bankalar, yurt dışından ucuz dövizle borçlanmakta, yabancılar da TL’li mali varlıklara yatırım yapmaktadır. Bu yüzden döviz arzı artmakta, arzı artan dövizin fiyatı düşmekte ve cari açık oluşmaktadır. Ekonomimizi kırılgan hale getiren "yüksek faiz-düşük kur" kısır döngüsü işte budur. Bakanın sözlerine niye itiraz edildi anlamadım.

* * *

Ahir zaman iktisat peygamberlerinden Milton Friedman 16 Kasım 2006’da aramızdan ayrıldı. Friedman, "iktisadi sorunları en iyi piyasa mekanizması çözer" diyenlerin kümelendiği Chicago Üniversitesi’nin hocasıydı. "Büyük Sahra’nın yönetimini devlete bırakın, 10 yıl sonra kum kıtlığı başlar" diyecek kadar devletçiliye karşıydı. II. Dünya Savaş’ının bitiminden 1980’e kadar, Amerika hariç hür dünyanın hemen her yerinde iktisada, "müdahaleci sol" düşünce egemendi. Komünist (sosyalist) blok iktisatçıları, zaten tanım gereği böyleydi. Ancak Amerika’nın iktisadi gelişmesi, tüm dünyayı şaşırttı. Bu başarının felsefi altyapısı olan "serbest piyasa sistemi" de moda oldu. İşte Friedman bu sistemin "parasal ekonomi" yıldızlarından biridir. Steve Hanke ise, Friedman’ı anlayan ve iyi anlatan bir iktisatçıdır. Bugün köşemde onu misafir edeceğim. Konumuz Friedman’ın "parası döviz olmayan bizim gibi ülkelerin" kur rejimleriyle ilgili hadisleri olacak.

1. Friedman’a göre, biri sabit, diğeri yüzer (İngilizcesi "floating", bizde dalgalı deniyor, hálbuki dalgalanmaya "fluctuation" denir) diye tanımlanan iki değil, birbirinden farklı üç tür kur rejimi vardır. Bunlar sırasıyla a) sabit), b) yüzer ve c) çapalı diye adlandırılır.

2. Friedman "yüzen kur rejimi" tavsiye etmiştir demek yanlıştır. Çünkü Friedman her zaman yüzer kur rejimini tavsiye etmemiştir. Friedman’a göre en iyi rejim "sabit kur", ikinci en iyi rejim "yüzer kur" en kötüsü ise "çapalı kur" rejimleridir.

3. Friedman, sabit kur rejimi ile kendisinin (unified currency) dediği "birleşik kuru" kastetmektedir. Bunu sağlamanın ise iki yolu vardır. Birincisi, merkez bankasını lağvedip, yerini "Para Birimi Kurumu" tesis etmektir. İkincisi, o ülkede bir başka ülkenin (büyük ve istikrarlı ekonomisi olan bir ülkenin) para birimi kullanılmaktadır. Yani tam dolarizasyon veya avrozisyon.

4. Friedman, merkez bankalarının herhangi bir kur hedefinin bulunmadığı, kimseye kurların seviyesiyle ilgili bir söz vermediği, ama gerekince kurlara müdahale ettiği "yönetilen yüzer kur" rejiminin aslında bir "çapalı kur rejimi" olduğunu söylemektedir.

5. Friedman’a göre "çapalı kur" rejimlerin en kötüsüdür. Çünkü bu rejimde merkez bankaları aynı anda hem faizleri hem de kurları denetlemek istemektedir. Bu ise imkánsızdır. Çapalı kur rejimleri sonunda mutlaka cari açık krizine sebep olur. (Devamı var)

Son Söz: Ya faizi tut, kuru sal; ya da kuru tut, faizi sal.

hexedemical
26-08-2008, 06:03
Şimşek.. bu adam tam bir fiyasko. elektiriği %50 dışardan ithal doğalgaz ile üretirsen cari açık kapanmaz dev gibi artmaya devam eder.. biri gitsin şu cahile bunu anlatsın..

sampolyon
08-09-2008, 17:17
Reel sektörün açık pozisyonu tırmanıyor

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

03.09.2008 - 08:56

Hani gelin, gözyaşları içinde "hem ağlarım, hem giderim" diyormuş ya, özel sektörün Türk parasının değerli seyretmesi karşısındaki durumu da biraz ağlayan gelini anımsatıyor. Türk parasının değerli olmasından genel olarak şikayet ediliyor. Özellikle ihracatçıların ve ara mal üreten küçük sanayicinin yakınması ortada. Ama, bir de Türk parasının değerli seyretmesinden şikayet etmeyenler, hatta şikayet bir yana bu durum karşısında el ovuşturanlar var. Yurtiçinden döviz cinsinden borçlanmışsanız ya da yurtdışından borçlanmayı tercih etmişseniz, Türk parasının değerli seyrediyor olmasından hiç rahatsızlık duyar mısınız?

Reel sektörün açık pozisyonunu büyütmesini ne uluslararası likidite sıkışıklığı ve bunun içeriye olabilecek yansımaları önleyebildi, ne de iç siyasette yaşanan ve ülkeyi kaosa sürükleyeceği öne sürülen gelişmeler.

Finansal kesim dışındaki firmaların döviz varlık ve yükümlülükleri arasındaki fark, bu yılın ilk çeyreğinde tam yüzde 21 büyüdü. Reel sektörün geçen yılın sonunda 61 milyar dolar olan açık pozisyonu, bu yıl mart sonunda 73.8 milyar dolara ulaştı. Bir çeyrekte ortaya çıkan yüzde 21 artış, çok önemli. Açık pozisyonda rekor artış yaşanan geçen yılın tümündeki oranın bile yüzde 66 olduğunu belirtelim. Bu yıl ilk çeyrekteki hız, yılın tümüne yayılırsa, yıllık artış yüzde 114'ü, 2008 sonundaki açık pozisyon da 130 milyar doları bulacak demektir.

Üç ayda 13 milyar arttı

Reel sektörün açık pozisyonu, yılın ilk çeyreğinde 13 milyar dolarlık bir artış gösterdi. Bu dönemde varlıklar yaklaşık 3 milyar, yükümlülükler ise 16 milyar dolara yakın artış gösterdi.

Varlıklardaki 3 milyarlık artışın 2 milyardan fazlası ihracat alacaklarındaki büyümeden kaynaklandı.

Yükümlülüklerde ortaya çıkan 15.7 milyar dolarlık artışın ise hemen hemen tümü nakdi kredilerdeki büyümeden oluştu. Reel sektör, ilk çeyrekte 5.4 milyarı yurtiçinden, 9.3 milyarı da yurtdışından olmak üzere 14.7 milyar dolar nakdi kredi kullandı. Bu dönemde ithalat borçları da 1 milyar dolar kadar büyüdü.

Yıllara göre durum

Merkez Bankası verilerine göre, reel sektörün açık pozisyonundaki artış her yıl hızlanıyor. 2003 sonunda 19.8 milyar dolar olan açık pozisyon, 2004'te yalnızca yüzde 2.9 arttı ve 20.3 milyara çıktı. Açık pozisyonda 2005 yılında bir sıçrama görüldü. Söz konusu yıl yüzde 31 artan açık pozisyon 26.7 milyara fırladı. 2006, yüzde 36 artışla geçildi ve yılsonunda pozisyon açığı 36.6 milyarı buldu.

2007 ise reel sektörün açık pozisyonunun yüzde 66 arttığı bir yıl oldu. Açık pozisyon, 2007 sonunda 61 milyar dolara ulaştı. Geçen yılın dikkat çekici yönlerinden biri, artışın çeyrekler itibariyle düzenli olarak hız kesmesiydi. Ancak, bu eğilim 2008'de bozuldu ve şimdiye kadar bir çeyrekte görülen en hızlı artış ortaya çıkmış oldu.

Kredilerin üçte biri yurtiçinden

Reel sektörün mart sonu itibariyle kullanmış olduğu yaklaşık 139 milyar dolarlık nakdi kredinin 52 milyar doları yurtiçi kaynaklı. Yurtdışından kullanılan kredi ise 87 milyar dolar düzeyinde.

Yurtiçinden kullanılan 52 milyar doların 15 milyar dolarının YTL bazında dövize endeksli kredi olduğunu da belirtelim.

Açık pozisyon daha da artacak

Ödemeler dengesi istatistiklerinde reel sektörün yurtdışından olan borçlanmasına ilişkin daha yeni verileri görme şansına sahibiz. Rakamlar, küçük tanım farklılıklarından ötürü birebir örtüşmüyor olsa da birbirine yakın. Ödemeler dengesi verilerine göre, reel sektör yılın ilk çeyreğinde yurtdışından 8.6 milyar dolar kredi kullandı. Açık pozisyona ilişkin verilere göre ise bu tutar 9.3 milyar dolar.

İkinci çeyrekteki kredi kullanımı çok daha hızlı. Ödemeler dengesi verileri, reel sektörün ikinci üç aylık dönemdeki kredi kullanımının 13.7 milyar dolar olduğunu gösteriyor. Bu da, açık pozisyonun ikinci çeyrekte çok daha hızlı bir artış göstereceğinin öncü işareti niteliğinde.

"Hem ağlarım, hem giderim"

Başta da belirttik; değerli Türk parası, ithal girdi kullanımı düşük ya da hiç olmayanların belini büküyor. Bu durum, ara mal üreticisi konumunda bulunanların ise rekabete dayanamadıkları için adeta belini kırıyor. Ama, toplamda Türk reel sektörü 81 milyar dolarlık döviz varlığı varken, 155 milyar dolarlık döviz yükümlülüğünün altına giriyor. Demek ki, açık pozisyon verenlerin, açık pozisyondan korkmayanların, ya bir bildikleri var ve bu işten kazançlı çıkıyorlar, ya da bu şirketler çaresizlikten açık pozisyonla çalışıyorlar. Sizce hangisi doğru? Biraz test gibi olacak ama, üçüncü bir seçenek de hepsi ve galiba doğru yanıt da bu...

Açık pozisyondan pek korkulmuyor; çünkü Türk parasının değerinin hızla düşmesine yani dövizin hızla yükselmesine izin verilmeyeceği tahmin ediliyor. Gerekçesi ister enflasyonla mücadele olsun, ister yabancı kaynak bulunamayacağı kaygısı; Türk parasının faizinin görece yüksek seyredeceği görüşü hakim ve bu sayede TL değerli kalmaya devam edecek.

Açık pozisyonla çalışmaktan karlı çıkılıyor; çünkü TL cinsi kredinin maliyeti ile döviz kredisinin maliyeti arasında döviz lehine büyük fark var. Ayrıca bu farka bir de borçlanma ile ödeme tarihleri arasında TL'nin değerlenmesinden kaynaklanan fark eklenince, kar da katlanmış oluyor. İstanbul Sanayi Odası'nın ikinci 500 firma listesinde karların ağırlıkla kambiyodan kaynaklandığı anlaşılmadı mı?

İkinci seçenekle bağlantılı olarak bazı şirketler de çaresizlikten açık pozisyonla çalışıyor; çünkü TL cinsi kredi kullanmanın maliyeti karşısında döviz kredisi çok cazip oluyor. Bu durumdaki şirketler, döviz kazancı olmamasına rağmen açık pozisyon riskini göğüslemeyi göze alıyor.

Domino etkisi

Reel sektörün mart sonu itibariyle 100 dolarlık döviz varlığına karşılık 191 dolarlık döviz yükümlülüğü var. Denge, neredeyse 1'e 2 düzeyinde. İşte uykuları kaçıran tablo bu. Uykusu kaçanlar yalnızca dövizde açık pozisyonu olan reel sektör kuruluşları da değil. Her ne kadar bu şirketler hallerinden şimdilik memnun olsalar da, ortaya çıkabilecek küçük bir dalgalanmada, dolar kuru örneğin yüzde 10 arttığında yükümlülüklerinin TL karşılığının aynı oranda büyüyeceğini biliyorlar.

Uykuları kaçan bir diğer kesim de kuşkusuz finans kesimi. Bir yandan, hem doğrudan açtıkları döviz kredilerinden dolayı risk altındalar, bir yandan da kurdaki bir hareketlenme dolayısıyla ödeme güçlüğüne düşecek reel sektörün, döviz cinsi olmayan yükümlülüklerini kapatmada da sıkıntı yaşayacağını biliyorlar. Dolayısıyla, reel sektörü etkileyecek bir sıkıntı, domino etkisiyle finans kesimini de darboğaza sürüklemeye aday görünüyor.

Bardağın dolu tarafı

Reel sektörün mart sonunda 74 milyar dolara ulaşan ve ilk çeyrekte yüzde 21 gibi rekor bir artış göstererek kaygı veren açık pozisyonunda teselli bulunacak bir yön de yok değil. Toplamda 74 milyar dolar olan açık pozisyon, kısa vadeli hesaplamada yalnızca 1.4 milyar dolar.

Merkez Bankası verilerine göre, reel sektörün mart sonu itibariyle kısa vadeli varlıkları 70.4 milyar, yükümlülükleri ise 71.8 milyar dolar. Bu değerlere göre de kısa vadeli pozisyon açığı 1.4 milyar dolar düzeyinde bulunuyor.

sampolyon
08-09-2008, 17:19
Reel faiz ve TL'nin değeri

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

05.09.2008 - 08:56

"...Kurun değeri, piyasa koşulları altında belirlenmekte, ekonomik ve siyasi tüm politika uygulamalarının sonuçlarını ve beklentileri yansıtmaktadır.

Faiz oranları, döviz kurlarının tek belirleyicisi değildir. 2001 yılı sonrası dönem incelendiğinde reel faizlerin ve Türk parasının değerinin ters yönde hareket ettiği görülmektedir.

Bu harekette temel belirleyici Türkiye ekonomisine yönelik risk priminin izlediği seyir olmuştur. 2002 yılı sonrası dönemde risk priminin düşmesi ile birlikte bir taraftan reel faizler gerilerken, diğer taraftan Türk parası değerlenme sürecine girmiştir.

'Yüksek faiz, düşük kur' şeklinde bir politika uygulaması yoktur. Türk parasının değeri amaç değil, sonuçtur. Uygulanan politika, 'düşük enflasyon için gereken faiz politikası'dır..."

Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, Trabzon Sanayi ve Ticaret Odası'nın düzenlediği konferansta bunları söyledi. Yılmaz, bu görüşleri biraz farklı cümlelerle de olsa daha önce de dile getirmişti. Aslında son paragraftaki ifadeler çok tanıdık. Yüksek faiz-düşük kur şeklinde bir politikadan söz edilemeyeceği; Türk parasının değerinin amaç değil sonuç, uygulanan politikanın da, düşük enflasyon için gerek faiz politikası olduğu görüşünü birkaç kez dinledik. Merkez Bankası kendi açısından yaklaşarak bu görüşü savunuyor. Reel kesimin Türk parasının değer yitirmesi gerektiğini savunan bölümü, kurun, faiz oranları yüksek tutulduğu için düşük seyrettiği görüşünden hareketle Merkez Bankası'na yükleniyor. Önceki gün detaylı olarak ele aldık; reel sektörün dövizde açık pozisyonu olan kesimi ise adeta köşeye sinmiş, tüm bu tartışmaları sessizce izlemeyi tercih ediyor.

Bizim dikkatimizi, Başkan Yılmaz'ın konuşmasında yer alan bir değerlendirme çekti. Başta da belirttik; Durmuş Yılmaz, 2001 sonrasında reel faizlerle Türk parasının değerinin ters yönde hareket ettiğini söylüyor; yani, reel faizler gerilerken Türk parasının değerlendiğini belirtiyor. Bir anlamda, "Hani Türk parasının değerlenmesine yüksek faiz yol açıyordu, bakın reel faiz gerilerken TL değerlendi" denilmek isteniyor.

Bize, Yılmaz sanki biraz laf cambazlığı yapıyormuş gibi geldi. Biliniyor ki, reel faiz hesaplanırken, nominal faizden Türkiye'deki enflasyon düşülüyor. Örneğin nominal faiz yüzde 20, bu faizin uygulandığı dönemde enflasyon da yüzde 9 ise, reel faiz (1.20/1.09-1=10) yüzde 10 oluyor.

Peki Türk parası niye değerleniyor; herkesin malumu, yurtdışından oluk oluk döviz geldiği için. Yıllarca cari açığın çok üstünde bir döviz girişi olmadı mı ve bu yüzden arz-talep kuralı işleyip, arzı çok artan dövizin fiyatı düşmedi mi?

Döviz niye geliyor, çünkü faiz yüksek. Denilebilir ki, faiz eskiden daha da yüksekti, o zaman niye bu kadar döviz gelmiyordu? Eskiden döviz, enflasyon kadar, hatta daha fazla yükseldiği için nominal faiz yurtdışına çıkışta tümüyle erimiş oluyordu. Oysa şimdi öyle mi? Nominal faiz, bir dönem üstüne eklenen kur avantajıyla yıllık bazda yüzde 40'ları, 50'leri bulmadı mı? Türkiye, yıllardan beri enflasyon kadar devalüasyon yaşamadığı için makas giderek büyüyor, kar giderek artıyor. Döviz girişi kurları baskı altına alıyor, baskı altındaki kur karı artıyor, kar da döviz girişini körüklüyor ve bu süreç zincirleme bir şekilde devam ediyor.

Dolayısıyla; Türkiye'de reel faizin yüzde 1, yüzde 10 ya da yüzde 20 olmasının, Türk parası bu oranlara yakın değer yitirmediği sürece, Türk menkul kıymetlerine döviz bozdurmak suretiyle yatırım yapan bir yabancı için fazla bir önemi yok. Tabii ki örneğin yüzde 10 reel faizin, hangi nominal faiz ve hangi enflasyonla oluştuğu da önemli. Bu orana yukarıdaki örnekte olduğu gibi yüzde 20 nominal faiz, yüzde 9 enflasyonla da ulaşabilirsiniz, ki bu yabancı yatırımcıyı nominal faizin yüksekliği sayesince cezbeder; aynı reel orana yüzde 11 nominal faiz, yüzde 1 enflasyonla da ulaşabilirsiniz, ki bu yabancı yatırımcının biraz temkinli davranmasına yol açar. Ya da nominal faiziniz yüzde 50'dir, enflasyon yüzde 36, buna göre reel faiz yine yüzde 10'dur; Türk parası da enflasyonun çok altında değer yitiriyorsa yabancı için getiri kaymaklı olur.

Yabancı yatırımcı döviz getirip TL'ye dönüyor, bu TL ile faizli bir enstrümana yatırım yapıyorsa "nominal faiz"e bakarak yatırımını gerçekleştiriyor, bir de tabii ki Türkiye'den çıkarken kurun ne olduğuyla, olabileceğiyle ilgileniyor. Onu, Türkiye'nin enflasyonu niye ilgilendirsin ki? Yabancı yatırımcı, olsa olsa Türkiye'ye getirdiği parayı değerlendirebileceği başka ülkedeki getiriyle ya da paranın kaynağı olan ülkedeki enflasyonla kıyaslama yapar. Yani, burada sağlanan kazanç yüzde 20, alternatif bir başka ülkedeki kazanç yüzde 15 ise, Türkiye avantaj yaratmıştır. Burada yüzde 20 kazanç sağlanmış, kur değişmediği için nominal kazanç bu düzeyde oluşmuştur; paranın kaynağı durumundaki ülkede aynı dönemde yüzde 5 enflasyon yaşanmışsa, o getirinin reeli yüzde 14.3'tür. Bu dönemde Türkiye'deki reel faizin düzeyi yabancı yatırımcıyı zerre kadar ilgilendirmez. İsterse Türkiye'de negatif reel faiz söz konusu olsun, o yatırımcı döviz bazında ne kazandığına bakar.

Reel faiz yabancı yatırımcıyı bir tek durumda ilgilendirir; o da kazandığını burada harcıyorsa. Dolayısıyla, reel faiz gerilerken Türk parası pekala değerlenebilir, önemli olan reel değil, nominal faizdir.

sampolyon
08-09-2008, 17:20
İşte vatandaşı "Enflasyon düşüyor" diyenlere karşı isyan ettiren tablo bu!

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

08.09.2008 - 09:04

Fiyatlar, ağustosta hem üreticide, hem tüketicide sürpriz yaptı. Üretici fiyatlarındaki gerileme yüzde 2.34'ü buldu, tüketici fiyatları da yüzde 0.24 geriledi. Tüketicide yıllık oran temmuzdaki düzeyin altına inerek yüzde 11.7 oldu.

Enflasyonda adeta görüşler çarpışıyor. Türkiye İstatistik Kurumu diyor ki, fiyatlar ağustosta geriledi; doğru, rakamlara göre haklı. Vatandaş diyor ki, benim enflasyonum düşmüyor; rakamlara göre o da haklı. Tıpkı Nasrettin Hoca'nın, "Sen de haklısın" demesi gibi. Peki, nasıl oluyor da hem TÜİK, hem vatandaş haklı görünüyor.

TÜİK, tüketici fiyatlarını 454 mal ve hizmetin fiyatını izleyerek belirliyor. Bu mal ve hizmetlerin her birinin endekste ne kadar ağırlıkla dikkate alındığını bilmiyoruz, bu oranlar gizli tutuluyor. Ancak, sektör ağırlıkları belli ve bu ağırlıklar her ay fiyat endeksleriyle birlikte zaten açıklanıyor. TÜİK'in hesaplaması, bir anlamda 454 mal ve hizmetin ortalama fiyat hareketini gösteriyor. Tabii ki her mal ve hizmet aynı oranda ağırlığa sahip değil. Ağırlıklar, hanehalkı gelir ve tüketim harcamaları anketiyle belirlenen harcama eğilimine göre belirleniyor. İşte TÜİK buna göre son ayda tüketici fiyatların yüzde 0.24 gerilediğini, son bir yıldaki artışın ise yüzde 11.7 olduğunu hesaplıyor.

Ya vatandaşın enflasyonu?

Türkiye'de enflasyona ilişkin oranlara karşı vatandaş hep bir inanmama, güvenmeme hali içinde. Bu, son döneme ilişkin bir durumda da değil, hep böyle. Neden dersiniz?

Önce, Türkiye'deki gelir dağılımı ve harcamaların nerelere yapıldığına ilişkin verilere göz atmakta yarar var.

Türkiye'deki tüm haneler, 2006 yılı verilerine göre, gelirlerinin yüzde 25'ini gıdaya (alkolsüz içecekler de dahil) ayırıyor. Nüfusun en yoksul yüzde 20'lik kesimi ise gelirinin yaklaşık yüzde 40'ını gıdaya ayırmak zorunda kalıyor. İşte işin püf noktası bu oranlarda yatıyor. TÜFE'de gıdanın payı yaklaşık yüzde 29. Oysa dar gelirli için bu pay yüzde 40 düzeyinde. Bu yüzden de, gıda maddelerinin fiyatındaki artışın hızlanması, dar gelirli kesimi adeta isyan ettiriyor; "Enflasyon oranları gerçeği yansıtmıyor" itirazları her geçen gün artıyor.

Gıdadaki fiyat artışı

Tüketici fiyatları endeksinin gıda ve alkolsüz içecekler grubunda yer alan tüm maddelerinin ağustos ayındaki ve ağustos itibariyle son bir yıldaki fiyat değişimlerini sıraladık. Dikkatinizi çekecektir; aylık sıralamadaki madde sayısı yıllıktan daha fazla, bu da bazı ürünlerde geçen yıl fiyat bulunmamasından kaynaklanıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu, her ay fiyatı en çok artan ve en çok düşen mal ve hizmetlerin bir kısmını ve oranları ilan ediyor. Dolayısıyla aylık tablodaki rakamlar zaten biliniyor. Hatırlatmak için aktaralım; ağustosta en çok zam gören beş ürün yüzde 22.8 ile yumurta, yüzde 8 ile mercimek, yüzde 5.6 ile sarımsak, yüzde 5.5 ile şehriye ve yüzde 5.4 ile makarna. Fiyatı en çok gerileyen beş ürün ise çarliston biber, üzüm, sivri biber, dolmalık biber ve kavun. Oranlar yüzde 16 ile yüzde 11 arasında değişiyor. Görüldüğü gibi, fiyat gerilemesinin nedeni, mevsimsellikten dolayı artan arz.

Aylık fiyat hareketi çok da önemli değil; önemli olan yıllık oranlar. Tümüyle TÜİK'in resmi verilerinden oluşturulan yıllık fiyat hareketleri, harcamasının yüzde 40'ını gıdaya ayırmak zorunda olan dar gelirli kesimin enflasyon oranlarına neden kuşkuyla baktığını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Bu arada, nüfusun yüzde 20'lik kesimi için yüzde 40 olan gıda harcaması payının, örneğin yüzde 10'luk, yüzde 5'lik nüfus dilimi için çok daha yüksek olduğu da ortada.

Mercimeğin rekoru

TÜİK verilerine göre, ağustos ayı itibariyle son bir yılda gıda maddeleri içinde en çok fiyat artışı tam yüzde 151.38 ile mercimekte görüldü. Bir yıldaki zam oranı ayçiçek yağında yüzde 83, mısırözü yağında yüzde 77, bulgurda yüzde 68, pirinçte yüzde 62 olarak hesaplandı.

Bal, kuru üzüm ve kuru fasulye yüzde 50-60 arası; şehriye, makarna, pekmez, tahin helvası ve limon yüzde 40-50 arası; ekmek, kuru barbunya, ay çekirdeği ve tulum peyniri yüzde 30-40 arası; un, pirinç unu, patates, su, yemeklik tereyağı ve nohut da yüzde 20-30 arası zam gördü.

Ağustos itibariyle son bir yılda fiyatı gerileyen ilk on ürün içinde tarım ürünü dışında bir tek hazır kahve bulunuyor. Hazır kahvenin fiyatı bir yılda yüzde 55 geriledi. Fasulye, salatalık, şeftali, dolmalık biber, sarımsak, domates, sivri biber, çarliston biber ve elma fiyatları da yüzde 39 ile yüzde 14 arasında düştü.

Gıda maddelerinde fiyat düşüşü, mevsimsel etkilere dayanıyor. Ama fiyatların hızla ve rekor düzeyde arttığı ürünler, her dönem tüketilmek zorunda olunan temel gıda maddeleri. TÜİK'in tüketici fiyatları endeksine göre ise gıda ve alkolsüz içecekler grubunda ağustos itibariyle bir yıllık artış yalnızca yüzde 13.33 düzeyinde. Resmi anlamda gıda enflasyonunun yüzde 13.33 olarak ilan edildiği bir dönemde dar gelirlinin temel gıda maddelerindeki zam oranı yüzde 151 ile yüzde 62 arasında değişiyor.

Son bir yılın fiyat hareketlerine ilişkin sıralama yalnızca gıda maddeleriyle ilgili. Nüfusun en yoksul yüzde 20'lik kesimi, harcamasının yaklaşık yüzde 40'ınıı gıdaya, yüzde 32'sini de konut harcamaları ve kiraya yapıyor. Bu iki gruptaki harcamaların toplamı, toplam harcamanın neredeyse üçte ikisini oluşturuyor. Biliniyor ki, konutla ilgili harcamalarda da son dönemde çok hızlı artışlar var. Bu gerçek de dikkate alınırsa, dar gelirli kesimin enflasyonu iyice tırmanıyor.



TÜFE kapsamındaki gıda maddelerinin fiyat değişimi (Yüzde)



Ağustos Ağustos itibariyle yıllık

Yumurta 22,80 Mercimek 151,38

Mercimek 8,02 Ayçiçek yağı 82,52

Sarımsak 5,59 Mısırözü yağı 76,62

Şehriye 5,52 Bulgur 68,72

Makarna 5,41 Pirinç 62,37

Tavuk eti 5,11 Bal 55,53

Süt 5,03 Kuru üzüm 54,72

Yeşil soğan 4,51 Kuru fasulye 52,51

Marul 4,34 Şehriye 49,57

Tereyağı kahvaltılık 4,31 Makarna 49,18

Kuru soğan 4,09 Pekmez 46,27

Bisküvi 3,91 Tahin helvası 43,81

Limon 3,60 Limon 41,27

Kağıtlı şeker 3,17 Ekmek 36,69

Kabak 3,17 Kuru barbunya 34,09

Tereyağı yemeklik 3,11 Ay çekirdeği 32,43

Pirinç unu 3,10 Tulum peyniri 30,51

Mantar 2,88 Buğday unu 28,69

Tuz 2,81 Pirinç unu 24,61

Reçel 2,48 Patates 24,34

Krem peynir 2,47 Su 21,57

Erik 2,37 Tereyağı yemeklik 21,09

Toz şeker 2,25 Nohut 20,01

Peynir peynir 2,24 Konserveler 19,64

Tulum peyniri 2,23 Tuz 19,60

Kahve 1,92 Tereyağı kahvaltılık 18,88

Maydanoz 1,79 Baharat 17,75

Kakaolu içecekler toz 1,79 Peynir peynir 17,37

Margarin 1,73 Margarin 17,33

Baklava 1,60 Yer fıstığı 17,09

Cipsler 1,56 Kabak çekirdeği 17,09

Pekmez 1,56 Toz şeker 16,70

Dana eti 1,55 Cipsler 16,55

Mayonez 1,43 Antep fıstığı 16,50

Yufka 1,41 Salça 16,44

Kesme şeker 1,39 Bisküvi 16,22

Zeytin 1,28 Ketçap 16,13

Sucuk 1,18 Yufka 14,96

Sirke 1,14 Baklava 14,85

Gazoz meyveli 1,09 Dana eti 14,84

Maden suyu ve sodası 1,06 Kesme şeker 14,26

Zeytinyağı 1,02 Poşet bitki ve meyve çayi 13,38

Çay 0,95 Çay 12,41

Lokum 0,91 Pasta 12,20

Bulgur 0,84 Kavun 11,91

Ketçap 0,82 Kaşar peyniri 11,75

Kraker 0,81 Zeytin 11,20

Ay çekirdeği 0,79 Kabatma maddeleri 11,04

Çikolata 0,79 Kraker 10,70

Buğday unu 0,79 Leblebi 10,53

Gofret 0,70 Koyun eti 10,46

Yoğurt 0,69 Kek 10,24

Sakız 0,68 Sucuk 10,17

Kek 0,65 Yoğurt 10,13

Çikolata tablet 0,60 Zeytinyağı 9,62

Pasta 0,57 Salam 9,47

Bebek maması 0,56 Hazır pakette toz tatlılar 9,45

Kola 0,55 Hazır çorbalar 9,16

Peynir kaşar peyniri 0,52 Reçel 9,11

Salam 0,51 Kağıtlı şeker 8,73

Ceviz içi 0,51 Gofret 8,24

Su 0,48 Maden suyu ve sodası 8,10

Kabak çekirdeği 0,40 Lokum 8,09

Tahıl gevreği 0,38 Süt 7,77

Konserveler 0,35 Semizotu 7,47

Kabatma maddeleri 0,34 Sakatat 6,98

Tahin helvası 0,31 Çikolata 6,97

Leblebi 0,19 Sakız 6,89

Semizotu 0,16 Sosis 6,80

Hazır kahve 0,16 Meyve suyu 6,67

Dondurma 0,11 Bebek maması 6,62

Baharat 0,09 Yumurta 6,28

Sosis 0,05 Ceviz içi 5,95

Hazır çorbalar 0,04 Krem peynir 5,21

Kuru fasulye -0,01 Çikolata krem 4,85

Meyve suyu -0,03 Üzüm 4,14

Ekmek -0,04 Kakaolu içecekler toz 3,91

Hazır pakette toz tatlılar -0,04 Tahıl gevreği 3,39

Kuru üzüm -0,05 Kuru soğan 2,70

Balık -0,06 Maydanoz 2,33

Yer fıstığı -0,06 Fındık içi 2,00

Bal -0,11 Armut 1,83

Poşet bitki ve meyve çayi -0,12 Kola 1,08

Kakao -0,19 Gazoz meyveli 0,63

Sakatat -0,34 Kahve 0,58

Salça -0,48 Muz -1,93

Nohut -0,54 Balık -3,58

Çikolata krem -0,78 Marul -3,64

Pirinç -0,83 Patlıcan -4,04

Koyun eti -1,28 Kakao -4,84

Kuru barbunya -1,40 Yeşil soğan -4,96

Misirözü yaği -1,49 Kabak -5,29

Muz -1,55 Erik -7,22

Domates -1,86 Tavuk eti -8,30

Patates -1,90 Karpuz -9,50

Salatalık -1,93 Dondurma -9,66

Antep fıstığı -2,37 Bamya -12,12

Ayçiçek yağı -2,84 Elma -13,82

Fındık içi -3,25 Biber çarliston -15,88

Şeftali -3,89 Biber sivri -16,06

Elma -6,53 Domates -18,50

Bamya -6,71 Sarımsak -22,64

Karpuz -7,35 Biber dolmalık -24,71

Armut -10,93 Şeftali -27,84

Fasulye -11,01 Salatalık -29,67

Patlıcan -11,45 Fasulye -38,54

Kavun -11,67 Hazır kahve -54,62

Biber dolmalık -13,68

Biber sivri -14,90

Üzüm -15,86

Biber çarliston -16,35

sampolyon
08-09-2008, 17:22
Ekonomik sorunlarımızın kaynağı!

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


25.08.2008 - 09:11

Kontrolsüz bir şekilde büyüyen cari açığın ciddi bir sorun olduğu gerçeği genel kabul görüyor. Çözüme yönelik öneriler için tasarruf açığının azaltılması, hatta fazlaya dönüşmesi için gerekli çabaların devreye sokulması üzerinde yoğunlaşıyor. Fakat kimse bunun nasıl olacağı konusunda ciddi bir öneri getirmiyor, sorunun sebeplerini gereken biçimde irdelemiyor. Mikro ve makro reform demegojileri ile sorunun daha da büyümesine yardım etmek dışında bir şey yapılmıyor. Tartışmaların döviz kuru, kısa vadeli faizler ve Merkez Bankası üzerinde yoğunlaşması ise havanda su dövmekten öteye gidemiyor. Sorunun kökenine inmeden, etrafında dolaşarak kalıcı çözüm üretmek bugünün koşullarında pek olası görünmüyor.

IMF döviz kuru rejimlerini değil, sermayenin hareket yeteneği üzerinde belirleyici olan kambiyo rejimlerini tartışmaya açmalıydı! Sermayeye sınırsız özgürlük tanıyan mevcut Kambiyo Rejimi devam ettiği sürece, Türkiye sorunlarının ağırlaşmasını önleyemez. Tersini iddia edenlerin 1989 yılı sonrasında ülkemizde yaşanan ekonomik eğilimleri bir kez daha incelemesinde yarar vardır. Ayrıca başta Çin olmak üzere Asya Kaplanları'nın üretimde gösterdiği başarılı grafik ile Türkiye'deki arasındaki farklılığın sebeplerini dikkate almak isabetli teşhis açısından önemlidir.

Ülkemize yönelik net sermaye girişi olduğunda faizler geriliyor, döviz kuru uygulanan rejime göre farklı eğilim sergiler iken cari açık ve tasarruf açığının kontrolsüz bir şekilde büyümesi kaçınılmaz oluyor. Fakat tersi olduğunda eğilimlerin yönü değişiyor; faizler yükselir iken cari açık ve tasarruf açığı hızla küçülüyor; yaşanan daralmanın faturası da genelde sessiz çoğunluğa çıkarılıyor ve istikrarsızlık artarken belirsizlik yüksek düzeylerde dalgalanıyor. Yine sermaye hareketinin yönüne göre ya ekonomi büyür, işsizlik artmaz iken enflasyon kontrol altında kalıyor; ya da ekonomi hızla daralıp işsizlik patlarken enflasyon yükseliyor. Bu süreçte gelir dağılımı bozuluyor, faaliyet dışı gelirler ön plana çıkarken faaliyet gelirlerinin gerilemesi kaçınılmaz oluyor. Bu dalgalanmalar tüm ekonomiyi felç olma noktasına doğru götürüyor. Bakış açısı günü kurtarmaya odaklanmaya başlaması ise siyasi teslimiyet anlamına geliyor. İktidarlar sermaye girişi ile karşılanıp, çıkışı ile uğurlanır hale gelince durum daha iyi anlaşılıyor ve geniş halk kitlelerini masallarla uyutmak dışında çare kalmıyor. Sıkışılınca cari açığı küçültmek için komisyon kuruluyor, tasarruf açığını azaltmamız lazım deniyor ama laftan öteye bir şey yapılmıyor.

Türkiye mevcut kambiyo rejimini değiştirmeyi göze alamadığı sürece faaliyet geliri pastasının büyük kısmını yabancılara hediye edecek, geri kalanın ihtiyacı karşılayacak düzeyde olmaması nedeniyle ya krize girecek ya da hem elinde ne varsa satacak hem de borçlarını daha da büyütebilmenin yolunu arayacak. Sürdürülebilir olmadığı çok iyi bilinen bu sürecin sonunda sorunlar değil, Türkiye çözülecek!.. Yabancı sermayeye tam bağımlı hale gelmiş ve acımasızca sömürülen bir ekonominin geleceği ne olabilir? Yanıt malum; ayağını yorganına göre uzatmayan ve uzatma çabasında olmayan herkes herkes gibi geleceği dahil herşeyini kaybeder, varlığını koruyamaz.

1989 yılında bugünkü halini alan Kambiyo Rejimi çerçevesinde halen uygulanmakta olan ekonomik program paradan para kazanmaya çalışanları ihya ederken, faaliyet gelirleri ile yaşamını sürdürmeye çalışanları ise katlediyor. Bu süreçte doğal olarak ulus devlette zayıflıyor, itibar kaybediyor. 1980'lerin sonunda yapısal sorunlar oluşmuş fakat oy ve güç kaybı endişesiyle gereği yapılamamış, tam aksine tasarruf açığı büyütülmüş ve finansman arayışı ön plana çıkmıştı. Konut edindirme yardımı, zorunlu tasarruf, süper emeklilik gibi konular yanı sıra sermayeye sınırsız özgürlük verilerek gün kurtarılmıştı...

Bugün kambiyo rejimini hiç tartışmadan faizlerin yüksekliğinden şikayet edenleri iyi tanımamız gerekiyor: Onlar hükümete sadece yabancı sermayenin tüm taleplerinin karşılanması gerektiğini hatırlatıyorlar. Böyle olur ise Türk Lirası değerlenecek, enflasyon ve faizler düşecek, paradan para kazanmaya çalışanların serveti astronomik bir şekilde artacak. Üretenlerin durumu ise onlara göre önemli değil, nasıl olsa herşeylerini kaybedecekler... Sonra da cari açığın ciddi bir sorun olduğunu ve tasarruf açığını kapatmamız gerektiğini yineleyip, makro ve mikro reform masalını anlatabilirler.

Mevcut kambiyo rejimi değişmediği Türkiye yabancı sermayenin vesayeti altında kalacak ve sahip olduğu tüm değerleri kaybedecek. Tabii ki acımasızca suistimal edilen bir ülkede demokratik standartların gelişmesini de beklememek gerekiyor. Bu kaos kimilerini işbirlikçi, kimilerini isyankar yaparken büyük çoğunluk ise uyutularak bilinçsizleştiriliyor; sonuçta sorunların ağırlaşması kaçınılmaz oluyor...

Mevcut kambiyo rejimi çoğunluğu belli bir azınlığın keyfiyetine bıraktığı için demokrasiye uygun değildir; böyle olduğu ve sürdürülebilirliği engellediği için serbest piyasa anlayışına da aykırıdır.

sampolyon
08-09-2008, 17:22
Yapay eğilimlerin ömrü!

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


27.08.2008 - 08:55

Finansal piyasalarda son bir ayda yaşanan bazı eğilimlere bakarak iyimser hikayeler üretmek mümkün, fakat bunlara dayalı beklentilerin gerçekçi olduğunu düşünmek pek akılcı olmaz. Bu tür yaklaşımlar sorunların ağırlaşması pahasına günü kurtarabilir, ödenmesi gereken bedellerin başkalarına ihale edilmesini mümkün kılabilir, fakat kesinlikle genelde bir düzelme anlamına gelmez. Doların diğer gelişmiş ekonomi paralarına karşı bir miktar güçlenmesi, başta petrol olmak üzere hammadde fiyatlarının kısmen gerilemesi bazı kesimlerin iddia ettiği gibi işlerin düzelmeye başladığı anlamına gelmiyor. Aksini iddia edenler gerçekleri saptırarak kendi çıkarlarını bir süre daha koruyabilmek adına büyük çoğunluğu aldatmak konusunda ısrarlı olmaya devam ediyor, yapay görüntüler yaratmaktan çekinmiyorlar. Bugün küresel düzeyde yaşanan sıkıntıların bu tür eğilimlerin doğal sonucu olduğunun algılanmasını istemiyorlar.

Bu aşamada öncelikle sormak gerekiyor; gidenler geri dönecek mi? Bozulan gelir dağılımı, olumsuzlaşan rekabet koşulları nedeniyle büyüyen dengesizlikler kendiliğinden düzelecek mi? Yoksa kayıplarını geri almaya çalışan güçlülerin, diğerlerine yönelik baskısı, sorun ve dengesizlikleri iyice ağırlaştıracak mı?.. Bu sorulara sadece ülkemizde yaşanan gelişmeler açısından baksak bile gerçeklerin ne yönde olduğunu ve olmaya devam edeceğini görmek pek zor değil! Üretenlerin ve onlara yönelik hizmet sektörünün yaşama şansı tükenmeye devam ediyor.

Dolar diğer gelişmiş ekonomi paralarına karşı değerleniyor. Bu gözlemden hareketle öncelikle sormak gerekiyor; yaklaşık yedi yıldır söz konusu paralara karşı sürekli değer kaybeden dolar ne oldu da değerlenmeye başladı? Korku ve güvensizlik dozunun yükselmesi tatmin edici bir yanıt olabilir mi?

Sınai ürünler konusu dışında uzmanlığı olmayan Avrupa Birliği ve Japonya'nın 2000'li yıllardaki durumu iyiye gitmiyordu: Sınai üretim konusunda rekabet koşullarının bozulması, hammadde fiyatlarının tempolu bir şekilde yükselmesi bu bölgelere yönelik belirsizliği önemli ölçüde artırmıştı. Hal böyle olduğu halde dolar söz konusu bölgelerin paralarına karşı sürekli değer kaybetti. AB ve Japonya döviz piyasalarındaki bu durum nedeniyle iyice olumsuzlaşan rekabet koşullarına rağmen enflasyonist endişeler ve başarısız da olsa değişim zorunluluğu nedeniyle ses çıkarmadılar. Bugün ise hammadde fiyatları gerilediği sürece paralarının değer kaybına ses çıkarmayabilirler! Fakat hammadde fiyatlarındaki gerileme durur ise işler değişebilir.

Petrol başta olmak üzere hammadde fiyatlarındaki yükselişin ise tümüyle spekülatif olduğu doğru değil, ya talepteki kontrolsüz artış ya da maliyetlerdeki dayanılmaz baskılar mevcut dengesizlikler ve bunlarla birlikte yaşamayı tercih eden yanlış politikalar sonucu ortaya çıktı. Bu sürdürülemez eğilimler ve yanlış politikalar da özellikle mali sektör tarafından kısmen speküle edildi. Fakat bir gerçek var; hammadde fiyatlarında son yedi yılda yaşanan yükselişlerin çok büyük bir kısmı henüz tüketici fiyatlarına yansımadı. Hammadde fiyatları bir miktar daha gerilese bile küresel enflasyon en az bir yıl daha yükseliş eğiliminde olmaya devam edecek. Eşanlı olarak yaşanacak durgunluk ise sıkıntıları iyice artıracak. Faaliyet dışı gelir yaratan pozisyonlar zarar üretmeye devam edecek, faaliyet gelirleri eriyecek ve enflasyonist baskı ciddiyetini koruyacak. Mali sektörden yeni kötü haberler geldikçe borç-alacak sarmalındaki kırılmayı önlemeye çalışmanın da, kırılmasına göz yummanın da faturası ağırlaşacak. Yapay eğilimlerin ömrü çok uzun olamayacak.

sampolyon
08-09-2008, 17:23
Bağımlılık riski!

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


01.09.2008 - 09:04

Finansal piyasalar, mevcut pozisyonları nedeniyle şimdilik görmezden gelse de, ABD ile Rusya arasında tırmanan gerginlik küresel dengeleri etkileyecek. Uzlaşamayan tarafların her ikisine de bağımlı olan, Türkiye gibi ekonomilerin durumu belirsizliğin dayanılmaz boyutlara ulaşmasına önemli katkı yapacak. Taraflardan birinin veya her ikisinin de geri adım atmasını umarak durumun sakinleşmesini sağlama yönündeki çaba ve zorlamalar ise muhtemelen işe yaramayacak. Sonuçta pek çok ülke, geleceğe yönelik olarak, ekonomik sosyal ve siyasi tercihlerini değiştirmek zorunda kalacak; bu süreçte mevcut uluslararası kurumların işlevini kaybettiği gerçeği açığa çıkacak. Bu ortam küreselci eğilimlerin etki alanını daraltırken, korumacı eğilimler kısmen ön plana çıkacak ve mevcut finansal yapı yüksek şiddette sarsılabilecek.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız önermeleri daha iyi anlamak için ülkemizin durumunu irdelemek, bağımlılık riskini daha iyi algılamamıza yardım edebilir. Ülkemizde 1980 sonrasında uygulanan politikalar yapısal sorunlar üreterek dış kaynağa bağımlılığı önemli ölçüde artırmış, ve sermayeyi yönlendiren ABD liderliğindeki Batı'nın vesayeti altına sokmuştur. Bugün itibarı ile ülkemizde uygulanan politikalar üzerinde belirleyici olan yabancı sermayenin çıkarı olmuş, ağırlaşan yapısal sorunlar nedeniyle küreselciler ile bu ülkede yaşayan çoğunluk arasındaki çıkar çatışması çok tehlikeli düzeylere çıkmıştır. Yabancı sermaye ve onu yönlendirenlerin taleplerine duyarsız kalmanın bedelinin çok ciddi bir kriz olacağı 1994 ve 2001 deneyimleri nedeniyle çok iyi anlaşılmıştır. Fakat 1990'ların ikinci yarısı ve takip eden yıllarda artan enerji ihtiyacı nedeniyle başka bir bağımlılık daha gelişmiştir. Türkiye toplam enerji ihtiyacının yarıya yakınını Rusya'dan karşılar hale gelmiştir. Bu ihtiyacın herhangi bir sebeple karşılanamayacak olmasının da çok ciddi bir krize yol açabileceği malumdur. Bir şekilde ABD ile uzlaşmalıyız düşüncesinde olanlar bu bağımlılığın ileride yaratacağı riskleri görmemiş veya farklı nedenler ile görmek istememişlerdir. Bir yandan bu büyük ihmal, diğer yandan küresel düzeyde yaşanan eğilim ve gelişmeler bu riskin ciddiyetini artırmıştır. Başta enerji ve diğer hammadde fiyatlarındaki yükseliş ABD ve Batı'nın kırılganlığını arttırır iken Rusya'nın durumu aksi yönde gelişerek farklılaşmıştır.

Ayrıca 11 Eylül 2001'deki terörist saldırı sonrasında önce ABD, altı ay sonra Rusya'nın açıkladığı yeni güvenlik stratejileri unutulmamalıdır; ya onlarla birlikte hareket edersiniz ya da onlara karşı olur düşman sayılırsınız!.. Tabii bu süreçte karşı tarafta olanların istikrarsızlaştırılarak kontrol altına alınması ve yönlendirilmesi bu stratejinin doğal bir ürünü olarak karşımıza çıkıyor. Bu süreçte Avrasya coğrafyasında önce renkli devrimlere tanık olduk; sonra enerjinin bir silah olarak kullanılmaya başladığına tanık olduk ve yeni durumun kalıcı olamayabileceğini geç de olsa farkettik... Ukrayna ve Gürcistan'da son beş yılda yaşananlar unutulmadı.

ABD ile Rusya'nın karşı karşıya geldiği, iki tarafın da geri adım atmadığı bir durumda Türkiye ne yapacak? ABD ve Batı'nın yanında taraf olarak kalır ise enerji ihtiyacını nasıl karşılayacak? Taraf değiştirir ise tasarruf açığını nasıl kapatacak?

Tarafsız kalmanın bir yolunu bulabilecek mi Türkiye mevcut ekonomik program ve dış politikasını aynen sürdürebilecek mi ve zorlamanın maliyetleri nasıl karşılanacak? Çok soru ve tahmin var ancak net yanıtlar şimdilik yok ve belirsizlik çok yüksek. İkinci Dünya Savaşı sırasında her iki taraf da Türkiye'ye baskı yapmış savaşa kendi yanlarında katılması için baskı yapmıştı; fakat bağımsız oluşu sayesinde direnebilmiş tarafsız kalabilmişti. Bugünkü durumumuz ise oldukça farklı. Her iki taraf da hem baskı yapıyor hem de ciddi bir istikrarsızlık ve krizle tehdit edebiliyor. Büyük Orta Doğu Projesi'nin eş başkanı olduğunu dile getirenler ise ne yapacağını bilemiyor, sadece bu çaresizliği bir süre daha gizlemeye çalışıyor; konunun ciddiyetini inkar ederek günü kurtarmayı çözüm sayıyor!

Son bir kaç hafta içinde yaşanan gelişmelere bakılır ise, Batı'dan gelen kınama ve tehditlere Rusya'dan seri yanıtlar geliyor: Kararlı ve her ihtimali hesaplamış gibi görünüyorlar. Ayrıca ABD ve Batı, ekonomik açıdan en kırılgan dönemini yaşarken bu gelişmelerin ortaya çıkmış olmasını bir tesadüf olarak görmek de ciddi bir yanılgı olabilir, gerginliğin tırmanması durumunda yalnız üşümeyeceğiz güvensizlik ve kırılganlıkta tavan yapacak ve mevcut uygulamalarda ısrarlı olmak da pek mümkün olamayacak gibi görünüyor. ABD başta olmak üzere Batı'yı memnun etmek adına ülkemizdeki büyük çoğunluğu ve bağımlı hale getirdiğimiz komşularımızı ihmal etmenin maliyeti çok ağır olabilir...

Evet büyük satranç tahtası yeniden açıldı, fakat Batı'nın ve işbirliği içinde olduğu ülkelerin evdeki hesabı bu kez çarşıya uymuyor. Boşa koysa dolmuyor, doluya koysa almıyor, çaresizlik büyüyor. Enerji fiyatları yeniden yükselmeye başlar ise küresel enflasyon hangi düzeye çıkar, menkul ve gayrimenkul balonları ne olur?..

Kısa vadede günü kurtarmaktan başka bir şey düşünemeyenler bu açmazı çözemez ve iktidarlarını koruyamazlar, ardıllar da tüm politika uygulamalarını değiştirmek zorunda kalırlar... Bu riskleri görmezden gelmek ise varlığını koruyamayacak olmanın itirafı anlamına gelir.

sampolyon
08-09-2008, 17:24
Gerçeklerle yüzleşmek zamanı...

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


03.09.2008 - 09:04

Son bir ay içinde küresel düzeyde yaşanan gelişmeler, başta emek yoğun sektörler olmak üzere üreten kesimlerin sıkıntısını dayanılmaz boyutlara ulaştırdı. Cari açık ve tasarruf açığını şişirip menkul ve gayrimenkul değerlerini yükselterek yapısal sorunlardaki ağırlaşmayı gizlemek imkansızlaşmaya başladı. Ekonomik alandaki sürdürülebilmesi imkansız eğilimler ve buna bağlı olarak gelişen çıkar çatışmaları sosyal ve siyasi istikrarsızlık, içinden çıkılmazı çok zor ve maliyetli bir kısır döngü yarattı. Asıl önemlisi önümüze gelen faturaların boyutu ise dayanma gücümüzü aştı.

Küresel düzeyde hem durgunluk riskinin artması hem de enflasyonist baskının tırmanması özellikle gelişmiş Batı ekonomileri ve Türkiye benzeri gelişmekte olan ekonomileri sarsmaya başladı. Gerçeklerden kaçmak adına akıntıya karşı yüzerek günü kurtarmaya çalışanlar tıkanmaya başladı... Zira daha önce olduğu gibi hem durgunluğu öteleyip hem de enflasyonist baskıları kontrol altında tutmak mümkün değil. Hal böyle olunca sistemik riskle birlikte kırılganlık ve belirsizlik artıyor. Bu Batı aleyhine asimetrik bir direnç kaybı yaratıyor ve onlarla çıkar çatışması içinde olanlar bu durumu bir fırsat gibi görerek harekete geçiyor. Sonuçta ortaya kontrol edilmesi veya yönlendirilmesi imkansız kaotik bir ortam oluşuyor.

Konuya Türkiye açısından baktığımızda durumu daha iyi anlayabiliriz. 2001 sonrasında cari açık ve tasarruf açığının büyümesine kayıtsız kalındı; finanse edilebildiği sürece sorun yokmuş gibi davranıldı. Zira aksi yönde bir davranış günün kurtarılmasına izin vermezdi. Fakat bugün için cari açığın finansman kalitesi bozuldu; hem maliyeti artmaya başladı hem de yerli kurumların taşımak zorunda kaldıkları kur riski kontrolsüz bir şekilde büyüyerek kabus olmaya başladı. Döviz kurunun bundan sonraki yönü ister aşağı ister yukarı olsun, faydasından çok daha büyük kayıplara katlanılması mecburiyet haline geldi. Döviz kuru geriler ise belki enflasyon kontrol altında imiş gibi görünecek, fakat emek yoğun sektörde yaygın ve güçlü bir yaprak dökümü yaşanacak ve durgunluk hızla derinleşecek. Son bir ay içinde yaşanan küresel gelişmeler net olumsuzluğu iyice ağırlaştıracak... Yok eğer Türk Lirası değer kaybeder ise mali sektör ve kamuda ortaya çıkacak sıkıntılar ekonominin tümü ile durmasına kadar gidebilecek.

Doların, Euro ya karşı yapay da olsa değerlenmesi Avrupa Birliği ile yapılan ticaret hacmimizi ve dengemizi olumsuz yönde etkileyecek. ABD ile Rusya arasında tırmanacakmış gibi görünen gerginlik başta Rusya olmak üzere önemli komşularımızla olan ilişkilerimizi de etkileyecek. Bu küresel çekişme enerji arzı ve fiyatını da etkileyerek kırılganlığı iyice artırabilecek.

Emek yoğun sektörler başta olmak üzere üretenlerde yaşanacak bu yaprak dökümü ekonomik daralma, yükselen işsizlik, borç-alacak ilişkilerinde büyük bir kırılma, iç talepte daralma, bütçe açığında ve açığın finansmanında sıkıntı gibi çok yönlü olarak olumsuzluğu artırabilecek. Bu gerçeklerden kaçmak adına günü kurtarmak için akıntıya karşı yüzenlerin nefesi kesiliyor. Gerçeklerle yüzleşmek ve iki yüzlü taşeronları devre dışı bırakmak zamanı geldi!

sampolyon
08-09-2008, 17:26
Cari açık, bir sorun yumağıdır -I-

Oğuz OYAN / ANALİZ


27.08.2008 - 09:01

Türkiye'de cari açık (ya da kısaca dış açık) büyük ve büyüyen bir sorun yumağı olmaya devam ediyor. "Sorun yumağı", çünkü sadece mutlak ve oransal anlamda yüksek düzeyi itibariyle sorunu tarif etmek mümkün değil. İşte size bu yumaktan 10 sorun alanı:

Bir kere, yüksek cari açıklarla işleyen bir ekonomik döngü yaratılmış olması başlıbaşına bir sorundur. Ekonomik büyümenin giderek artan bir bölümünün cari açık vererek karşılanması, uyuşturucu bağımlılığından farksızdır. 2000 öncesinde milli gelirin yüzde 2'sinden daha düşük ve genellikle yüzde 1 civarında bir dış açıkla kendini döndürebilen bir ekonomi, 2000 yılının döviz çıpalı programıyla yüzde 5'e yaklaşmış ve krize girmiştir. 2001 tam bir kriz yılıdır ve Türkiye'de negatif büyüme dolayısıyla ithalat gerilemiş ve cari fazla verilmiştir. Ancak, Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı ile güçlü cari açıklara geçilmiş ve 2002'de 1,5 milyar Dolarlık cari açık 2008'de 50 milyar Doları aşma eşiğine gelmiştir. Bu süreçte, 2006'da 100 birimlik büyüme için 80 birimlik cari açık verilerek tarihi bir rekor da gerçekleştirilmiştir.

Ancak, büyüme ile cari açık arasındaki ilişkinin kopması bakımından yeni bir sorun alanı oluşmuştur. Cari açık büyüklüğü ile ekonomik büyüme arasındaki pozitif ilişki, 2007'den itibaren düşük büyüme ve yüksek cari açık eşleşmesiyle birlikte artık tarihe karışmak üzeredir. 2008 verileri de bu eğilimi desteklemektedir: Ekonomi büyüse de büyümese de cari açık büyümektedir.

Cari açığın borçlanmayla ve yeni bir olgu olarak giderek özel sektör borçlanmasıyla finanse ediliyor olması da büyük bir sorundur. Özel sektör dış borçlarının 170 milyar dolarları görmesi, reel kesime ait borç bölümünün de 100 milyar eşiğini aşmış bulunması, sanayinin ve ülke ekonomisinin üzerinde ciddi bir ipotektir. "Özel sektör dış borçları bizi ilgilendirmez" diyen bir Başbakan'ın, bunun temsil ettiği riskleri anlamasını bekleyecek zamanımız dahi kalmamış olabilir. 2000 Kasım ve Demirbank krizi sonrası bankaların dış yükümlülüklerinin de IMF zoruyla tasarruf mevduatı gibi kamu güvencesi kapsamına alınması veya 1997 Güney Kore krizinde özel sektör borçlarının uluslararası mali kuruluşların zorlamasıyla nasıl kamu güvencesi altına alınmak zorunda bırakıldığının hatırlanması belki yararlı olabilir.

Cari açığın büyümesi, TCMB döviz rezervlerinin büyümesini gerekli kılması bakımından da bir sorundur. Bu, cari fazla veren ekonomilerde döviz rezervlerini büyütmeye benzemez; cari açık üzerine bir de MB rezervlerini artırmak için dış kaynak bulmanız gerekir. Hatta, yüksek faiz-düşük kur makasından bunalan yatırımcının, daha uygun rekabet koşulları için yatırımını ülke dışına taşıması bakımından da döviz talebini/dış kaynak ihtiyacını daha da büyütür. Özetle, dış kaynak ihtiyacını cari açığın gerektirdiğinden daha fazla büyütmesi açısından da bir sorundur.

Cari açığın karşılanmasında giderek kısa vadeli borçlanmanın payının büyümesi de bir sorundur. Sonuçta tüm mali analistler sizin MB döviz rezervleriniz ile kısa vadeli borç tutarınız arasındaki ilişkiye bakacaklardır. Eğer kısa vadeli borçlarınız 45 milyar dolar düzeyinde, MB brüt döviz rezervleriniz 75 milyar dolar düzeyindeyse, demek ki hemen ödenmesi gerekebilecek borçlarınız rezervlerinizin yüzde 60'ına varmıştır ve bu, tehlikeli eşiğin üzerindedir. Bu, ekonominizi daha kırılgan yapar ve borçlanma maliyetlerinizi yükseltir (veya düşmesine izin vermez).

"Cari açık, karşılandığı sürece bir sorun değildir" diyen "parlak" siyasetçilerin sandığından daha büyük bir sorundur. Bir kere, karşılanmadığı sürece zaten cari açık oluşamaz (borç bulamayan bir aile bütçesinin açık veremeyeceği gibi); iki, cari açığın göreli büyüklüğünden bağımsız bir "karşılanma" sorunsalı yoktur; üç, karşılanma biçiminden soyutlayarak salt kolay borç bulmayla açıklanabilecek bir sorun değildir; ve dört, ne için açık verildiğinden, kalkınma-sanayileşme süreçleriyle bağlantılı olup olmadığından koparılarak salt bir "açık karşılama" sorununa indirgenemez.

Cari açığın büyümesi, bunu karşılamak için ödenen faiz maliyetlerini sürekli arttırması bakımından da bir sorundur. Özellikle de 2002-2007 döneminin likidite bolluğu döneminin geride kaldığı bir sistemik kriz döneminden geçiliyorsa. Bu koşullarda, ABD gibi yüksek cari açık veren bir ülke faizlerini geri çekerken, Türkiye uluslararası sermayeye sürekli olarak cazibesi artan faiz ve kur koşulları sunmak zorunda bırakılır.

Konu burada bitmiyor, ama yerimiz bitti. Haftaya devam etmek üzere.

sampolyon
08-09-2008, 17:27
Cari açık bir sorun yumağıdır -II- (Bu gidişle ancak bir krizle çözülür)

Oğuz OYAN / ANALİZ


03.09.2008 - 09:02

Geçen hafta cari açık denilen sorun yumağının 7 sorun alanını saydık. En önemlileri galiba geriye kaldı.

Yüksek cari açık, yüksek faiz-düşük kur ikilemini doğurduğu sürece, ve bunun üzerine düşük döviz kurunun ithalatı özendiren etkileri de binince, ülke sanayinin tahrip olmasını kaçınılmaz kılması bakımından büyük bir sorundur. Türkiye, gelişmekte olan ülkeler liginin bu bakımdan en sorunlu ülkesi durumuna şimdiden gelmiştir. Bu sürece müdahale edilmezse, birikimli olarak kötüleşmesi beklenir.

Cari açığın yüksek dış ticaret açıkları üzerinden verilmesi ve hem bunun hem de yüksek faizlerin yeni yatırımları caydırıcı etkileri, içeride negatif istihdam etkileri yaratması bakımından büyük bir sorundur. Türkiye'nin 2002 sonrasındaki ekonomik gelişmesi, dışarıda (ithalat yaptığımız ülkelerde) istihdam yaratıcı özellikler taşımıştır. Bu bakımdan, Türkiye'nin 200 milyar doları aşan ithalat hacmi, ticari partnerlerinin iştahını kabartan bir Türkiye figürü yaratmıştır. (Böyle bir ülkenin dışarıda ve içerde katıksız bir ekonomik liberalizmi benimsemiş bağımlı siyasi kadrolarının, hem mali spekülatörler hem de ülkenin ticari partnerleri tarafından el üstünde tutulacağından kuşku duyulmamalıdır). Buna karşılık, son beş yılın güvenilmez resmi işgücü verileri bile Türkiye'de işsizlik oranındaki artışı gizleyememektedir.

Sanayiden sonra tarım da net ithalatçı bir sektöre dönüşme yoluna girerek cari açığı olumsuz yönde etkilemeye başlamıştır ve bu, ciddi bir sorundur. Tarımdaki tasfiye süreci 2000 yılından itibaren yürürlüğe sokulan ARIP programının doğrudan uzantısındadır.

Ülkenin kamu ve özel işletmelerinin yabancı sermayenin eline geçmesi süreci sonunda, dış ticaret dengesizliği ılımlılaştırılsa bile, uzun vadede kâr transferleri üzerinden yeni bir cari açık etkeni yaratılıyor olması bakımından da bir sorundur. Buna ek olarak, büyüyen dış borçlar faiz transferlerini de büyütmekte ve bu tür dışa kanamalar ana soruna dönüşmektedir. Şimdiye kadar mal dış ticaretindeki büyük açık (2008'de 70 milyar dolayında), hizmetler alanından (turizm, vs.) gelen pozitif bakiyeyle daha küçük bir cari açığa (2008'de 50 milyar doları aşkın) dönüşüyordu. Bundan böyle yeni ve hızla büyüyen bir cari açık etkeni (gayrimillileştirilmiş şirket karlarının transferi, dış borçların faiz transferi) oluşma yolundadır.

İşin tuhafı, cari açığı küçültme yolları da mevcut ekonomik ilişkiler çerçevesinde yok gibidir. Örneğin şimdiki durumda en büyük cari açık etkeni olan dış ticaret açığını azaltmak için ihracatı artırmak bir çözüm olamamaktadır; çünkü ihracat arttıkça -yüksek ithalat bağımlılığı nedeniyle- dış ticaret açığı daha da büyümektedir.

Verili koşullar altında geriye teknik olarak üç çözüm kalmaktadır: Birincisi, ihracatı daraltmadan -veya görece daha az daraltarak- ithalatı daraltmak. İkincisi, cari işlemlerin mal ticareti dışındaki kalemlerindeki pozitif bakiyeyi büyütmek. Ancak bu ikinci yol, yukarıda değinildiği gibi, dışarıya kâr ve faiz transferlerinin artması nedeniyle tıkalıdır. Üçüncüsü ise, YTL'nin aşırı değerli durumdan çıkarılmasıyla dış ticaret dengesizliğini azaltılmak. Bunun için, kişi başına milli geliri yüksek gösterme heveslerinden vazgeçmek, sıcak para girişlerine dayalı bir ekonomik modelden çıkmayı ve kısa vadede enflasyon artışlarını göze almak gerekir. Tedrici bir düzeltmeyle bu yola girilemeyeceği artık anlaşılmıştır. Devlet Bakanı Mehmet Şimşek'in "cari açık, IMF programının yan ürünüdür" doğru tespitini yaptıktan sonra, çelişkili bir biçimde, IMF ile ihtiyati stand-by arayışlarını dile getirmesi zaten, sorunları tekrar tekrar ertelemek (ama biriktirerek ertelemek) adına "dışa kanama modelinin" devamı demektir. Kurlarda bir şok düzeltme seçeneği ise, iradi olmaktan ziyade bir ekonomik kriz ortamının zorlaması olacağı için bir politika seçeneği değildir. Ama cari açıkta köklü bir düzeltme yapacağı da kesindir.

Gelelim yukarıdakilerden birincisine yani ekonomiyi geriletmeden ithalatı daraltma seçeneğine. Türkiye'nin bunu yapabilmesi için dış ticaret rejimine hâkim olabilmesi gerekir. Bunun telkin ettiği ilk şey, AB ile GB ilişkisinin ya sona erdirilmesi, ya serbest ticaret anlaşmalarıyla ikame edilmesi, ya da üçüncü ülkelere teşmil edilmesinin önlenmesidir. Bu sonuncusu yani GB'nin AB ülkeleriyle sınırlandırılması, her ne pahasına olursa olsun AB kartını oynayan mevcut iktidarın dahi savunabileceği bir seçenektir. AB'nin bundan böyle serbest ticaret ilişkisi geliştirdiği üçüncü ülkelerle yaptığı anlaşmalara Türkiye ile belirli bir süre zarfında mutabık kalmaları şartını koyması bir kere yeni genişlemeleri önler. İkincisi, böyle bir hükmün, ticari anlaşmalar yenilenirken veya yenilenerek, Türkiye'nin rakibi olan Hindistan, Çin, Pakistan gibi ülkelere de AB tarafından uygulanmasıdır.

Türkiye'nin dış ticari açıklarının AB'den ziyade Rusya, Çin, ABD vs. üzerinden oluştuğunu söyleyenler olacaktır. Rusya ve hidrokarbür ithalatçısı olduğumuz diğer ülkeler dışarıda bırakılırsa, diğerleriyle olan dış ticaret açığımızın ne kadarının AB'nin GB rejimi nedeniyle oluştuğunu acaba hesaplayan oldu mu? En azından, Türkiye'de 350 iplik fabrikasının yarısının bugün çalışamaz durumda olmasının, bu ürüne ithalatta AB tarifesi dışında koruma önlemi alamayışımızın rolünü herhalde sanayici hesaplıyordur.

Dış ticaret açığını sınırlamanın esaslı bir çözümünün alternatif ve yenilenebilir eneri kaynaklarına yönelmek olduğunu, ancak bunun için farklı bir zihniyete de ihtiyaç duyulacağını belirtmekle yetinelim.

Sonsöz: Asıl kalıcı çözüm, mevcut ekonomik çerçevenin dışına çıkabilen, dış dünyayla farklı ekonomik ilişkiler kurabilen, bilim temelli eğitimi yaygınlaştırabilen, uzun vadeli sektör tercihleri yapabilen, teknoloji geliştirebilen, kısacası gelişmiş bir ülke olma iddiasını ve bunun araçlarını kazanabilen bir zihniyet yapısı inşa etmekten geçmektedir.

sampolyon
08-09-2008, 17:38
Sunday, 07 September 2008
FANNIE ve FREDDIE HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKEN HERŞEY: AMERİKA 70 YIL GERİ GİTTİ
FANNIE ve FREDDIE HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKEN HERŞEY: AMERİKA 70 YIL GERİ GİTTİ

8 EYlül 2008

Haftaya müthiş bir haberle başlıyoruz. Amerikan hükümeti, Fannie Mae ve Freddie Mac isimli iki dev mortgage şirketinin yönetimini Federal Konut Finansmanı Kurumuna (FKFK) devretti. Yani Amerika’da 5.4 trilyon dolarlık konut kredisini (ABD’de sağlanan toplam konut kredisinin neredeyse yarısını) sağlamış olan iki özel şirket bir bakıma kamulaştırıldı. Aslında tam olarak kamulaştırıldı diyemeyiz. Çünkü bu iki şirkette hissesi olan birçok banka hala hissedar konumdalar, fakat yönetim FKFK’ye devredildi. Bunun ne kadar süreceğini kimse bilmiyor. Ne zaman tekrar bu iki şirket özel şirketler olarak finansal piyasalarda faaliyet gösterecek bunu da bilmiyoruz.

Buraya kadar Fannie Mae ve Freddie Mac’ın ABD hazine bakanlığı tarafından yönetimine el konulduğunu duyurduk. Açıklamaları ABD hazine Bakanı Henry Paulson yaptı. Ayrıca FKFK başkanı Lockhart da açıklama bir açıklama yaparak bundan sonraki sürecin nasıl olacağını anlattı. Bu arada Fannie Mae’nin başına eski Merilly Lynch’in eski başkan yardımcısı Herbert Allison getirilirken, Freddie Mac’ın başına ise US Bankcorp’un eski başkan yardımcısı David Moffet getirildi. Bu iki mortgage şirketinin eski başkanlarına ise geçiş sürecinde danışmanlık görevi verildi.

Bu haberin duyulmasıyla birlikte, Dow Jones future’larında yüzde 2’yi geçen bir artış oldu. Bu yazıyı gece yarısı saat 03:00 itibariyle yazıyorum ve şu an Dow Jones future’ları 11.450 seviyesinde bulunuyor. Hatırlarsanız geçen haftayı Dow Jones 11.220 puan seviyesinden kapatmıştı. Yani yaklaşık 230 puanlık bir artış var.

Şimdi şunları söylediğinizi duyar gibi oluyorum

“Hocam bu haberi duyduk… Sen de bize bu iki mortgage şirketine el konulduğu haberini tekrar duyurmuşsun ama aslında ne olup bittiğini hala anlamış değiliz. Dow Jones future’Ları yukarı gittiğine göre demek ki olumlu olmuş ama Bu durum ne anlama geliyor? Aslında bu şirketler Amerika’da ne iş yapıyorlar? Sıkıntı nereden doğdu? Amerikan hükümetinin bu manevrası artık ABD’deki sorunları çözecek mi? ABD’de var olan kredi krizini bitirecek mi? Hocam sözün kısası bizi nasıl etkileyecek, yani bugün hisse alayım mı? Dolar ne olur? Yoksa bu haberin etkisi de birkaç gün içinde sönüp gidecek mi?”

Bu sorularınızın hepsine cevap vereceğim. Şimdi arkanıza yaslanıp Bu Fannie Mae ve Freddie Mac denilen iki dev arkadaşın hikayesini okuyun ve etrafınızdakilere de anlatın. Aslında fazla uzatmayacağım ve kolay anlaşılması için bazı metaforlar kullanacağım. Yani “Para Harekatı” isimli kitabımdaki yöntemi izleyeceğim. Çünkü eğer bugün ABD’de ne olduğunu çok iyi anlarsanız, yarın bizim ülkemizde de neler olacağını çok daha iyi anlayacaksınız.

“Yıl 1929, Amerika’da büyük bir kriz başlamış. İzleyen yıllarda kriz gittikçe derinleşmiş. İşsizlik oranı yüzde 25 seviyelerine çıkmış. Yani Amerikan halkının o yıllarda neredeyse yarısı işini kaybetmiş. Dolayısıyla o dönemdeki her hükümet krizden çıkış için türlü türlü formüller geliştirmişler. 1938 yılına gelindiğinde dönemin ABD Başkanı Franklin Roosevelt FANNIE MAE isimli mortgage şirketinin kurulma kararını kongreden geçirmiş.

FANNIE MAE yeni doğduğunda bugünkü parayla 1 milyar dolarlık bir sermaye ile kurulmuş. Fonksiyonu ise şöyle belirlenmiş;

- Bankalar ve diğer finansal şirketler ve kurumlar insanlara, kurumlara veya şirketlere ev, işyeri vs.. almaları için krediler açacaklar ve bir borç ödeme sözleşmesi (Mortgage) düzenleyecekler. Burada konuyu basitleştirmek için afaki rakamlar vereceğim… Örneğin bir banka bir kişiye 20 yıl vadeli (240 ay) 100 bin dolarlık ev kredisi verdi ve 20 yıl içinde toplam 150 bin dolar tahsil etmeyi planlıyor. İşte 20 yılda 150 bin dolar tahsil edeceği bu sözleşmeyi ellerinde tutup 20 yıl beklemek yerine, Bu mortgage sözleşmesini devlet kuruluşu olan FANNIE MAE’ye satabilecek. Örneğin, FANNIE MAE bu mortgage sözleşmesini 90 bin dolara satın alacak. Dolayısıyla mortgage veren banka bir anda elinde yeni 90 bin doları daha bulmuş yani 90 bin dolarlık daha kaynak yaratmış olacak ve bir başka kişiye de 90 bin dolarlık mortgage satacak . Aynı şekilde elindeki yeni mortgage sözleşmesini de yine FANNIE MAE’ye satacak ve bu böyle devam edecek.


- FANNIE MAE şirketi elbette ki bunu sonsuza kadar sürdüremez. Eğer sermayesi 1 milyar dolar ise, bu işi en fazla 1 milyar dolarlık mortgage sözleşmesi satın alana kadar devam ettirebilir. İşte bu durumda, piyasanın canlanması durur ve herkes ev alamaz. Ama isteyen herkese en düşük faizle ev aldırmak lazım. Bu durumda ne yapmak gerekir? Tabi ki yeni bir yöntem bulmak lazım. İşte Roosevelt’in planına göre FANNIE MAE, satın adlığı bu mortgage sözleşmelerini bir paket (havuz) yapıyor ve bunların karşılığında tahvil çıkarıyor. İnsanlar mortgage ödemelerini yaptıkça, FANNIE MAE’nin tahvilini alanlara faiz ödemesi yapılıyor. Aynı zamanda bu tahvillerin anapara ve faiziyle de ödeneceğini garanti ediyor. FANNIE MAE, bir devlet kuruluşu olduğu için de, çıkarmış olduğu tahvillerin garantörü de devlet oluyor. Yani Amerikan hazinesinin çıkarmış olduğu tahville, FANNİE MAE’nin çıkarmış olduğu tahviller aynı kefeye giriyor. Sonuç olarak, ABD’li konut alıcısına en düşük faizle kredi sağlanmış oluyor. Bu da ekonomide canlanmaya neden oluyor.


- İşler böyle devam edip giderken, FANNIE MAE isimli devlet şirketi inanılmaz bir şekilde büyüyor. FANNIE MAE’nin çıkarmış olduğu tahviller, yani borç kağıtları aynı zamanda Amerikan Hazinesinin de borcu sayılıyor. 1968 yılına gelindiğinde VİETNAM savaşı çıkıyor ve bu durum bütçe açıklarının hızla büyümesine neden oluyor. İşte bu aşamada ABD hükümeti, Fannie Mae’nin tahvil toplamının, hazine borçları içinde gözükmesini istemiyor. Çünkü borç rakamı bu nedenle şişmiş görünüyor. Dönemin başkanı Lyndon Jonhson Fannie Mae’yi halka açarak, Fannie Mae’nin borç portföyünü bütçe içinden çıkarıyor ve Fannie Mae özel bir şirket statüsüne kavuşuyor.


- Fannie Mae’nin piyasada tekel olmaması için iki yıl sonra Freddie Mac kuruluyor ve bu şirket de 1989 yılında halka açılıyor. Fredie Mac şirketi de aynen Fannie Mae’nin yaptığı işi yapıyor.


- Her ikisi de özelleşmiş olsa da, üstü kapalı bir şekilde devlet garantisi varolduğu düşünülerek bu şirketlerin çıkardığı tahviller, sadece ABD’deki fonlar tarafından değil, diğer ülkelerin Merkez Bankaları tarafından da satın alınıyor. Çünkü ABD hazine tahvillerine göre azıcık daha yüksek getiri sağlanabiliyor.


- Peki bu iki şirket nasıl batma noktasına geldi?


- 2004 ve 2006 yılları arasında sokakta yatanları da zorla bankaya sokup ev kredisi vererek ev sahibi yapan bankalar, ellerindeki mortgage sözleşmelerini Fannie Mae ve Fredie Mac’a satmaya devam ettiler. Ev fiyatları yukarı gittikçe bu iki şirketin tahvillerine inanılmaz talep arttı ve faizler çok düştü. Her iki şirket de tahvilde yok sattıkça, bankacılık sistemine sürekli taze kaynak girdi. Taze kaynak girdikçe çok daha riskli düzeyde olan kişilere konut kredileri açıldı. Üstelik bu iki şirketin tahvillerini alanlardan en büyükleri de Rusya ve Çin’di. Yani Rusya ve Çin’den gelen paralar ABD’li evsizlere ve sokakta yatanlara (sub-prime) kredi olarak akıyordu.


- Sonra… FED 2006 yılının ortalarına doğru faizleri artırmaya başladı. 2004’de mortgage almış olanların iki yıllık sabit faiz dönemi bitti ve değişken faiz dönemine geçtiler. Onlar ev alırken faizler yüzde 1.5 düzeyindeydi ama değişken faiz dönemi başladığında faizler yüzde 5.25’di. Dolayısıyla aylık 500 dolar mortgage ödeyen birinin bir ayda ödemesi gereken mortgage 1000 doları geçti. Mortgage alan garibim doğruca bankaya koştu… Değişken faizin ne olduğunu o anda öğrendi ve “gelin evinizi geri alın kardeşim” diyerek çekti gitti. Böyle diyenlerin sayısı 900 bine ulaşınca FANNIE MAE ve FREDDIE MAC’ın elinde bulunan mortgage kağıtlarından gelen faiz ödemeleri durdu ve bu iki şirket zarar yazmaya başladılar. 2007’de Yazdıkları zarar 14-15 milyar doları buldu ve sermayeleri eridi. Aslında 5.4 trilyon dolarlık mortgage hacmi söz konusu olsa da, iki şirketin toplam sermayesi 36 milyar dolardı. Yani 2007’de sermayenin yarısı eridi. Bu erime 2008 içinde de devam ettikçe, Rusya ve Çin ellerindeki Fannie Mae ve Freddie Mac hisselerini ve tahvillerini sattılar. Fannie’nin piyasa değeri 49 milyar dolardan 7.6 milyar dolara inerken, Freddie’nin piyasa değeri 22 milyar dolardan 3.3 milyar dolara geriledi.


- Her iki şirket de, kriz başladığından bu yana yeni tahvil satmaya çalıştılarsa da bu tahvillerin faiz oranları çok fazla yükseldi. Çünkü Rusya ve Çin, ellerinde bulunan tahvilleri deli gibi satıyorlardı. Çünkü tahvillerin karşılığı olan mortgage ödemelerini kimse yapmadığı gibi ev fiyatları düştükçe bu iki şirket zarar yazmaya devam ediyordu. Dolayısıyla bu şirketler yeni kaynak bulamaz duruma geldiler. En son, Freddie Mac, 5.5 milyar dolarlık bir tahvil satışı yapmak istedi ama yapamadı ve bu plan ertelenmek zorunda kaldı. geçtiğimiz altı ayda Tahminen artık özsermayeleri negatife düştüğü için Amerikan hazinesi bu iki şirkete el koydu.


- Şimdi ne olacak?


- Bu iki şirket yeniden kamu mu oldu? Yoksa hala özel şirket mi belli değil ama bir cümle ile ifade etmek gerekirse, ABD ekonomisi 1938 yılına geri dönerek, bu şirketleri yeniden bünyesi altına aldı. O kadar ilginç bir şekilde el koydular ki, Fannie Mae ve Freddie Mac’ın borçlarının toplamı, ABD hazinesi üzerinde gözükmeyecek. Çünkü hala özel şirket gibi görünüyorlar. Bence olan, bu şirket hisselerine sahip olanlara oldu (Uzmanlar da böyle diyor). Çünkü artık hissedarlara bir temettü ödemesi yapılmayacak ve ABD’deki irili ufaklı birçok banka Fannie ve Freddie’nin sahibi durumundalar. Üstelik bu bankaların birçoğu için F&F’den gelen temettüler kendi bilançoları içinde önemli bir yekün tutuyordu. Şimdi bu bankalar güme gidebilir. Çok sayıda bankaya el konabilir.


- El koyma planına göre Hazine bu şirketlerden 5 milyar dolarlık mortgage dayalı ürün alacak ve yeni kaynak aktaracak. İleriki aşamada bu miktar her iki şirket için ayrı ayrı olmak üzere 100 milyar dolara, yani toplam 200 milyar dolara ulaşabilecekmiş. Aktarılacak bu kaynaklar, konut piyasasına bankalar yoluyla akacak ve insanlara yeniden krediler açılacak ve böylelikle ev fiyatları artmaya başlayınca Fannie ve Freddie’nin yeniden eski hallerine dönüp tahvil çıkarmaları sağlanacakmış. Dolayısıyla yine eskiden olduğu gibi (Rusya ve Çin de dahil olmak üzere) yatırımcılar Fannie ve Freddie’nin tahvillerine balıklama atlayacaklarmış. Bunu ben söylemedi ABD hazine Bakanı söyledi. Eğer O’nun bu söylediği olacaksa, biz bu iki şirketin hisselerinin yeniden en azından şu anki fiyatlarının iki katına çıkmasını beklemeliyiz.


- Şimdi cevap verin siz olsaydınız Fannie Mae ve Freddie Mac’ın çıakracağı tahvilleri satın alır mıydınız?


- Ben olsam, konut sektöründe yeniden talebin canlandığını ve fiyatların en azından düşüşünün durduğunu görmeden almazdım.


- SONUÇ: Bu operasyon ABD borsalarında geçici bir iyimserliğe sebep olacak, belki de bu iyimserlik bir iki hafta sürecektir, ama konut sektöründe fiyatların hala düştüğüne ve kimsenin yeni ev almak konusunda hareket etmediğine dair haberler (konut satışları vs.) gelmeye başlayınca orta vadede ABD ekonomisi çok daha kötü günler yaşayacaktır. Fakat dediğim gibi kısa vadedeki etkisini ancak bu hafta bekleyip göreceğiz.
Dilerim kafanızdaki sorulara net cevaplar bulmuşsunuzdur. Kalın sağlıcakla…


POSTED BY: Yaşar ERDİNÇ AT 08:36 pm | Permalink | E-mail this

sampolyon
09-09-2008, 11:38
TL'de rekor, ithalatta rekor; gidişat nereye?

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

09.09.2008 - 09:07

Merkez Bankası'nın geçen hafta açıkladığı reel efektif döviz kuru endeksi, Türk parasının ağustos ayında şimdiye kadarki en değerli konuma geldiğini gösteriyor. 1995 yılı 100 kabul edilerek oluşturulan endekse göre, TL'nin değeri ağustos ayında 194'e ulaştı. Daha önceki en yüksek değer, 191 ile yine bu yılın ocak ayında oluşmuştu. Türk parasının değerinin aylık bazda rekor kırmasını, sanmıyoruz ama, “geçici bir durum” gibi değerlendirmeye çalışanlar çıkabilir. O yüzden, reel efektif döviz kurunu aylık yerine dönemsel olarak incelediğimizde de değişen bir şey olmadığını görüyoruz. 1995 yılında 100 olan reel kur endeksi, bu yılın ilk sekiz ayının ortalamasında 182.3 düzeyine yükselmiş durumda. Reel kur endeksinde bu düzeye, endeksin hesaplandığı 1980 yılı başından bu yana, yani yaklaşık yirmi dokuz yıldır hiç çıkılmamıştı.

Reel efektif döviz kuru endeksine ilişkin grafik, TL'nin değerinin nasıl seyrettiğini çok açık bir şekilde ortaya koyuyor. 1980'den 1988'e kadar gerileyen TL'nin değeri, 1988'den beri iki kırılma dönemi hariç genel eğilim olarak hep yukarı doğru bir yön çiziyor. Kırılma dönemleri de malum; 1994 ve 2001 yıllarındaki krizler. Ama bir gerçeği gözden kaçırmamak gerekiyor. Reel kur endeksi 1994 krizi öncesi 1993 yılı ortalamasında 122.9 düzeyindeydi. 2001 krizi öncesi 2000 yılı ortalamasında da endeks 136.5 düzeyinde bulunuyordu. Tabii ki 1994 ve 2001 krizlerinin yaşanması, tek başına paranın değerli hale gelmesinden kaynaklanmadı. Ama, yine de o dönemlerde Türk parasının şimdikiyle kıyaslandığında çok az değerli olduğu gerçeği unutulmamalı.

2001 ortalaması 112.5 olan endeks, daha sonra adeta soluksuz yükseldi ve bu yılın ilk sekiz ayının ortalamasında 182.3'e ulaştı.

Hani fay hattı gerilir ve deprem bilimcilerin ifadesiyle enerji birikmesi olur ya, bizim paranın değerinde de aynen o durum var. Fay hattı giderek geriliyor, enerji birikmesi artıyor; dolayısıyla kırılma bir bakarsınız çok şiddetli olmuş. Her ne kadar dalgalı kur uygulaması biraz emniyet supabı gibi etki yapıyorsa da, yine de kırılma çok şiddetli olursa dalgalı kur da yıkılır gider.

Değeri her geçen gün artan Türk parası yüzünden ithalatta ve ticaret açığında Cumhuriyet tarihinin rekorları kırılıyor. İthalat, temmuzda aylık bazda ilk kez 20 milyar dolar sınırını aştı. Temmuzda ihracat da rekor kırdı, ancak ithalattaki hızlı artış yüzünden aylık ticaret açığı 8 milyar dolara dayandı. Temmuz itibariyle yıllık ihracat 130, ithalat 204, açık 74 milyar dolar düzeyinde. Yıllık bazda ihracat 145, ithalat 230, açık 85 milyara gidiyor.

İthalatın böylesine hızlı artmasında büyüyen enerji faturasının elbette etkisi var; ama her geçen gün değerlenen Türk parasının etkisi nasıl göz ardı edilebilir? Ağustos ayı ortalaması 1.1727 olan dolar, son yedi ayın; ağustos ortalaması 1,7611 olan euro ise son altı ayın en düşük düzeyinde. Zaten bu yüzden reel efektif kuru ağustosta rekor kırmadı mı? Kurdaki bu düzeyin etkisiyle ağustos ayı ithalatında da yeni rekorlar görebiliriz. Ancak, petrol fiyatlarının gevşemesi, ithalatın çok hızlı artmasını önleyebilir.

Türk parasındaki rekor değerlenme, kırılganlık riskini artırıyor. Ticaret açığı ve buna bağlı olarak cari açık büyüyor. Bu yıl cari açığı, ağırlıklı olarak reel sektörün dış borçlanmasıyla finanse ediyoruz. Bunun sonucu olarak reel sektörün açık pozisyonu rekorlar kırıyor ve ilk çeyrekte 74 milyar dolara ulaşmış bulunuyor. (Bakınız, 3 Eylül Dünya)

Unutmayalım; hiçbir uçak havada kalmaz. Çoğu piste sorunsuz iner, ama ne yazık ki bir kısmı da çakılır.

sampolyon
09-09-2008, 11:47
Dövizle fonlamak

Mithat MELEN / İÇ İÇE
mithatmelen@ttmail.com

04.09.2008 - 09:12

Artık iliklerimize kadar işlemiş dövize, dolara bağımlılık sürüyor. Son günlerde dövizden YTL'ye bir dönüş ise gözlemleniyor. Merkez Bankası verilerine göre, 1 Ağustos itibariyle 106,8 milyar olan gerçek ve tüzel kişilerin döviz hesabı son iki haftada 4,5 milyar dolar azalarak 102,3 milyar dolara inmiş durumda. Azalan 4,5 milyar dolarlık döviz hesabının 3 milyar dolardan fazla kısmı tüzel kişilere ait. Bazı uzmanlar azalmanın büyük kısmını kamu kuruluşlarının Hazine'ye ödeme yapmasından ileri geldiğini söylüyorlar.

Bu arada Sabah Gazetesi'nden Abdurrahman Yıldırım'a göre, "2001 yılında yerliler ters dolarizasyon eğilimi içine girmişken, 2006 dalgalanması ve siyasi belirsizliğin varlığıyla yeniden dövize yönelmişlerdi. İki yıl devam eden bu yöneliş şimdi yurtiçi siyasi gelişmelerinin biraz durulmasıyla rahatladı. Ancak Kafkaslar, Rusya, İran, ABD ve bölgedeki yeni gerginlikler Türkiye'nin de riskini artıyor. Bu gelişimler göz önüne alındığında, dövizden Türk Lirası'na geçiş yavaşlayabilir, durabilir hatta tersine dönebilir. Fakat sistemde kesintiler de olsa ortaya çıkan bu yeni durumun devam etmesi halinde Türkiye'nin dövizle fonlaması kolaylaşabilecek ve kur riski de azalacak."

Merkez Banası verilerine göre, 2008 yılının ilk çeyreğinde reel kesimin döviz varlık ve yükümlülüklerine bir baktığımızda varlıkların 80,8 milyar dolar, yükümlülüklerin ise 154,5 milyar dolar olduğunu görüyoruz. Reel sektörün 51,6 milyar dolar yurtiçi, 87 milyar dolar yurtdışı ve 15 milyar dolar da ithalat borcu var. Hadi ihracat alacakları 14 milyar dolar olduğu için onun ithalat borcunu saymayalım, 10 milyar dolar da dış yatırımları olumlu sayalım ama 55 milyar dolarlık mevduata karşılık durum, yani reel sektörün net döviz pozisyonu eksiden, 74 milyar dolar eksiye bakiye veriyor.

Maliye Bakanı başta olmak üzere, siyasilerin arada bir kürsüye çıkıp biz kamu borçlarını azalttık, özel sektörün borcu ise önemli değil, biz niye düşünelim demelerini pek anlamadığımı zaten ben de açıkça söylemiştim ama şimdi iş ben demiştim demeyi de aştı ve tehlike sinyalleri vermeye başladı.

Söylemeye gerek yok, parasal politikalar uygularken, döviz kuru veya faiz bu iki parametreden ancak birini tutabiliyorsunuz. İkisi birden boşlamak veya tutmak mümkün değil. Onun için birini himayeye alacaksınız. Türkiye nerede ise 7 yıldır dövizi himayeye almış ve kuru tutmuş durumda. YTL de aşırı değerleniyor. Türkiye'ye döviz akımı da bunun için artıyor. Çünkü YTL'ye geçiş, sonradan dövize dönüş daima daha k‰rlı. Reel faizde pahalı olduğu için yatırımcı için bile yabancı kaynak cazip hale geliyor. Bu politika, kamu borçlarının temizlenmesini rahatlatırken, özel sektörün borçlarını artırmaya hatta patlatmaya kadar gitti. Şimdi reel sektörün bu durumda döviz pozisyon açığı vermesi ise gerçekten önemli, çünkü Türkiye'de üretimi ancak bu sektör yapıyor. Bir yerde onların ürettiklerini yiyor, içiyor, içinde yaşıyor tüketiyoruz. Hatta büyüme hızındaki artışı bile, bir yerde reel sektörün yatırımlarına bağlıyoruz.

Geçen 30 yıla şöyle biri bakın, petrol zenginlerinin elinden dövizleri nasıl birkaç yılda alınıp bitirildi. Nijerya'dan, Irak'a, İran'a kadar eline para geçen ve özellikle petrol fiyatlarının artması ile zengin olmuş birkaç ülke sonra bu paraları kalkınmaları için kullanacakları yerde yanlış bir biçimde silahlanıp birbirlerini vurmak için kullandılar ve bitirdiler. Şimdi sıra herhalde Rusya'ya geldi, birden eline geçen petrol paraları ve 1 trilyon dolar olduğu söylenen döviz rezervleri ile dünyaya ve başta Türkiye'ye hafif kabadayılık etmeye başladı.

Petrol fiyatları düşmeye başladı, bence çok daha düşecek. Petrol ihraç eden ülkelerin elindeki fonlar azalacak. Dünyada kredi bulmak zorlaşacak ve pahalılaşacak. Kredi maliyetleri yükselecek. Türkiye de fon bulmakta zorlanacak, borçlarını ödemek için elindeki dövizleri zorunlu olarak eritecek. Yatırımlar tamamen duracak, büyüme hızında yavaşlama olacak.

Bir de üzerine şimdiden Kafkasya-İran-Ortadoğu üçgeninde esmeye başlayan savaş rüzgarları eklenirse, herhalde ekonominin ayakta kalması güçleşecek.

İyimser düşünüp, Türkiye'nin dövizle fonlaması kolaylaşsın ve kur riski de azalsın, biz de istiyoruz da...!

sampolyon
09-09-2008, 11:56
Dünyada finans sektörü "iyi haber" istiyor, amma...

Osman AROLAT / AROLAT' tan
osman.arolat@dunya.com

09.09.2008 - 09:02

Yaklaşık bir yıldır dünyayı olumsuz olarak etkisi altına alan Amerika'daki mortgage krizinin sonunun gelmesi, büyüklüğünün belirlenmesi, dünya finans piyasalarınca bekleniyor. Dünya finans sektörü "iyi haber" istiyor. Ve Fannie Mae ve Freddie Mac'e el konulması gibi olumlu gördükleri haberler karşısında bütün dünyaya yayılan olumlu tepkilerini ortaya koyuyor. Ama uzmanlar, Amerika'daki krizin sonunun gelmediğini ve yarınlarda Amerika'da yeni olumsuzluklar yaşanabileceğini, bunun bütün dünya piyasalarında etkisinin görüleceğini öne sürüyorlar...

Amerika'nın konut sektöründe geçen yıl başlayan ve o günden bu yana dibi görünmeyen, büyüklüğü tam saptanamayan krizi önleme yönünde son kararı: Mortgage devleri Fannie Mae ve Freddie Mac'e el koyup, 12 trilyon dolarlık mortgage kredilerinin 5.4 trilyon dolalık bölümüne güvence vermesi, bütün dünyada rahatlatıcı bir esintiye neden oldu .

Tokyo ve Hong Kong borsalarından başlayan yüzde 4 dolayındaki yükseliş, güneş Doğu'dan Batı'ya doğru geldikçe, bütün borsalarda benzer sonuçlar verdi. Avrupa borsaları yüzde 3'ün üzerinde artış gösterirken, Türkiye'de İMKB endekside yüzde 3.6 oranında artış gösterdi. İMKB'nin artışı içerisinde banka hisseleri önemli rol oynarken, artışın daha yüksek olmasını Doğan Grubu hisselerindeki düşüşler önledi. Başbakan'ın konuşmasının gruba verdiği ilk zarar da böylece ortaya çıktı.

Amerika'dan gelen haber, aslında finans piyasası yorumcularınca "Krize son verici bir gelişme" olarak değerlendirilmiyor. Buna karşın "olumlu haber" bekleyen/arzulayan piyasalar dünyanın her yerinde son gelişmeye prim veriyorlar.

Aslında Fannie Mae ve Freddie Mac güçlü bankaları, mortgage alanında iş yapmaları için kredilendiren ya da kredi portföylerini tamemen satın alan iki dev finans kuruluşu olarak uzun süre sorun yaşamayacağı düşünülüyordu. Ve büyük mali güçleriyle sorun yaşamadan yollarında yürüdüler. Ancak kriz başlangıcında sorunları olmayan bu iki kuruluş bir süre sonra bankaları yeterince destekleyemediler ve garantörlüklerini bazı firmalardan geri çektiler. Bazı bankaların zora düşmesi bir süre sonra bir sarmal yaratıp sistematik krize neden olunca, bu devler de bu durumdan etkilendiler. Ve sonuçta kamunun bu iki dev kuruluşa el koymasına kadar yaygınlaştı.

Bu el koyma, "iyi haber/olumlu haber" peşinde koşan finans piyasalarını rahatlattı ve bütün dünyada finans piyasalarında, "serin esintili pazartesi" yaşanması sonucunu beraberinde getirdi.

Uzmanların şu anki değerlendirmeleri, "Sorunun kökten çözüldüğü bir döneme, krizin sonuna gelindiği ve böyle bir döneme girildiğini" göstermiyor. Uzmanlar yaptıkları değerlendirmelerde, "Amerika her yeni olumsuzlukta, yeni önlemler alarak yola devam ediyor, etmeye de devam edecek. Çünkü hâlâ dip görülmedi. Büyüklük tam tespit edilmedi" diyorlar. Şu anda Amerika'da aynı kredi notuna sahip bir sanayi kuruluşunun risk priminin 130 baz puanken, finans kurumunun risk priminin ondan çok yüksek ve 400 baz puan olduğunu açıklıyorlar.

Önümüzdeki dönemde Amerika'da yeni olumsuzların gündeme gelebileceğini belirtirken, bunun Avrupa, Çin ve Türkiye'de de olumsuzluklara yol açabileceğini iddia ediyorlar.

Dünya finans sektörü "olumlu haber" istiyor ve dün olduğu gibi buna hemen "iyi tepki" veriyor. Amma uzmanlar kötü haberlerin "yarın" görülebileceğini söylemekten geri durmuyor...

sampolyon
09-09-2008, 12:02
Ercan KUMCU
ekumcu@hurriyet.com.tr

Küresel krizin neresindeyiz


"KRİZ" kelimesinden herkesin anladığı farklı. Gelişmiş ülkelerde mali sisteme yönelik ciddi bir belirsizlik ve güvensizlik söz konusu.

Büyüme düşüyor, enflasyon yükseliyor. Varlık fiyatları da düşüyor. Bu gelişmelere "kriz" diyebiliriz.

Gelişmekte olan ülkelerde ise mali sisteme yönelik bir kaygı söz konusu değil. Ama, bu ülkelerde de enflasyon yükseliyor, ekonomik büyümenin düşeceği tahminleri yapılıyor. Hisse senedi fiyatları düşüyor. Ama, genelde varlık fiyatlarının tümden düşmekte olduğunu iddia etmek zor. Bu ülkelerdeki yabancı yatırımcıların kararsızlığı söz konusu.

Belki de, yaşananlara küresel değil, en azından şimdilik "gelişmiş ülkelerde kriz" demek daha doğru.

GELİŞMİŞLER

Mali sistemde güvensizliğin aşılmasında en etkin mücadele bazı büyük finans şirketlerinin ya kendilerinin ya da şimdiki hakim ortaklarının devreden çıkmasıyla mümkün olabiliyor. Kısa süreli de olsa, devletleştirme kaçınılmaz oluyor. Şimdi, gelişmiş ülkelerde bu alanda çalışılıyor.

Amerika’daki konut kredileri toptancıları Fannie Mae ve Freddie Mac’e devlet tarafından el kondu, ama daha tam olarak devletleştirilmedi. Bu kuruluşlardaki özel yatırımcıların devlet tarafından kurtarılması da gündeme gelebilir. Bazı büyük finans şirketlerinin ortak değiştirmesi başladı ve sürecek gibi görünüyor. Aynı şekilde, Almanya’dan da bazı bankaların el değiştireceği haberleri geliyor.

Mali sisteme güvensizliği yarattığı iki önemli sonuç var. Birincisi, ekonomik birimler yatırım ve tüketim kararlarını erteleme eğilimine girerler. İkincisi, finansal sistem, içine düştüğü belirsizlikten kurtulmak için çok daha tutucu davranmaya başlar. İkisi de, ekonomide talep yetersizliği yaratır. Dolayısıyla, ekonomik büyüme kaçınılmaz olarak olumsuz etkilenir. Amerika ve Avrupa’da gözlenen bu olgudur. Dolayısıyla, önce mali sistemdeki güven krizinin aşılması gerekiyor.

Finansal sistemin gelişmiş ülkelerde yeniden yapılanmasıyla, "mali kriz" yakın bir zamanda aşılabilecektir. Mali sektör krizi aşıldığında, varlık fiyatları da düşük bir noktada istikrara kavuşabilecek. Ama, ekonomik büyüme sorunlarını aşmak özellikle Avrupa’da daha fazla zaman alacak gibi görünüyor. Bu noktada, gelişmiş ülkelerdeki krizin ortasını geçtik diyebiliriz.

GELİŞMEKTE OLANLAR

Gelişmekte olan ülkeler son aylara kadar gelişmiş ülkelerde yaşananların seyircisi gibiydi. Gelişmekte olan ülkelerin mali piyasaları küresel yatırımcıların hareketleriyle bazı çalkantılar yaşadı. Faizler arttı. Borsalar düştü. Enflasyondaki iyileşmeler durdu, hatta eğilimler tersine döndü. Bu süreçte gelişmekte olan ülkelerin paralarının değeri bir kaç dönem hariç baskı altına girmedi. Küresel sermaye gelişmekte olan ülkeleri "daha az riskli liman" olarak gördüler. Gelişmiş ülkelerdeki çalkantılar duruldukça, "daha az riskli liman" doğal olarak farklılaşacak.

Gelişmekte olan ülkelerde son haftalarda geçmişteki hareketlerden farklı bazı gelişmeler gözleniyor. Uluslararası piyasalarda doların değer kazanmasının ötesinde gelişmekte olan ülkelerin paraları bir baskı altında. Önce Güney Kore, ardından Rusya ve Türkiye paraları, dün hariç, son haftalarda değer yitirdi.

Gelişmekte olan ülkelerde mali sitemin sorunları çözüme ulaşma yoluna girerken, küresel "risk-getiri" dengesi gelişmiş ülkelerin lehine değişirken, gelişmekte olan ülkelerde bazı olumsuzlukların başlangıcında mıyız?

Gelişmekte olan ülkeler açısından baktığımızda küresel krizin ortalarına gelememiş olabiliriz.

sampolyon
09-09-2008, 12:04
Uluslararası piyasalarda her şey hızla değişiyor
MAHFİ EĞİLMEZ
EKONOMİ / 09/09/2008
mahfie@gmail.comsayfayı yazdırarkadaşına gönder
Aşağıdaki tablonun son sırası dışındaki bölümünü 27.06.2008 günü, yani yaklaşık 3.5 ay önce bu sütunda yayımlamış ve sonunu ‘ABD Doları dünya parası olarak kabul edilmeye devam ediyor. Avro ya da başka bir para birimi onun yerini alabilmiş değil. Doların hafifçe değer kazanması halinde altın inişe geçiyor. Petrol ve metal fiyatlarının da inişe geçmesi için doların, yani ABD ekonomisinin önümüzdeki dönemde toparlanması gerekiyor. Eğer bu gerçekleşmezse bu fiyatlar daha da yukarılara gidebilir’ diye bitirmiştim. Dolar sanki benim bu sözümü bekliyormuş gibi hızlı bir toparlanma sürecine girdi ve başta avro olmak üzere bütün dünya paralarına karşı değer kazandı. Doların değer kazanmaya başlamasıyla birlikte petrol, altın ve metal fiyatları (ki ben burada onları temsilen bakır fiyatlarını alıyorum) düşüşe geçti.
Şu andaki görünüm şöyle: 2006 sonunda altın alıp 2008 Mayıs ayında satanlar ve ellerindeki avroyu 2008 Mayıs’ında dolara çevirenler müthiş para kazandı. Altını veya avroyu tek başına elinde tutanlar ise para kaybetti. Sepet yapanlar ne müthiş para kazandılar ne
de müthiş para kaybettiler ama ortadan hallice parayı düşük riskle kazandılar.
Yılın ilk yarısında petrol fiyatlarındaki hızlı tırmanışın dünyayı bir küresel krize götürüp götürmeyeceğini tartışıyorduk. Şimdi durum tersine döndü, bu kez petrol fiyatlarındaki hızlı gerilemenin bir krize neden olup olmayacağını tartışıyoruz. Benzer bir durum metal fiyatlarında da yaşanıyor. Özellikle demir filizi içermeyen metallerin (nikel, kalay, bakır, alüminyum ve çinko) fiyatlarında çok hızlı artışlar yaşanmıştı. 2008’in ikinci yarısından sonra bunların fiyatları aynı hızla düşüşe geçti. Petrol ve metal fiyatlarındaki artışlar ekonomileri zorlamış ve kriz yaratabilecek bir altyapı oluşmasına yol açmıştı. 2006 yılı sonu, hatta 2007 yılı başlarından itibaren müthiş bir çıkış trendi yakalayan altının yeniden ciddi bir yatırım aracı olduğunu vurgulamış ve sepetlere mutlaka altın (ya da altına dayalı fon) eklenmesini önermiştik. Gerçekten de altın 2007 ortalarına kadar müthiş bir çıkış yaşadı ve yatırımcılarını çok mutlu etti.
Ne var ki, yükselmiş fiyatlarla altın alanlar aynı mutluluğu yaşayamadılar. 2007 başında değil de 2008 başında altın alanlar ve bunu 2008 ortasında satmayanlar şimdi zararda.
Daha önce birçok kez söylediğim gibi küresel sistem, eski sistemden çok farklı. Eskiden herhangi bir yatırım aracına yatırım yapıp da onu uzun süre tutanlar mutlaka kazançlı çıkıyorlardı. Artık bu böyle değil. Artık yatırımları belirli bir düzeye çıkmışken kazanç realizasyonu yapıp, değerlendirmek ve gerektiğinde yer değiştirmek şart oldu.

sampolyon
09-09-2008, 12:07
Asaf Savaş Akat (09.09.2008)





ABD’de tarihi devletleştirme




Likidite krizini bir yıl önce konut kredilerinin riskli diliminde batak korkuları tetiklemişti. Önce sorunlar kısmi ve geçici dendi. Ama hızla tüm gayrimenkullere ve oradan mali kesime yayıldı. Mali krize dönüştü. Doğal olarak reel ekonomiye de sıçradı.

Konut fiyatlarında düşüşün yarattığı mali faturanın eninde sonunda Amerikan vergi mükellefinin önüne geleceği tahmin ediliyordu. Pek çok iktisatçı gibi, ben de birkaç kez yazdım. Ameliyatla ilgili tek bilinmeyen tarihi ve biçimi idi.

Bu sorular Pazar günü cevaplandı. Gayrimenkul ipotek piyasasının iki dev mali kuruluşu Fannie Mae ve Freddie Mac’a fiilen el konulduğunu Hazine Bakanı Paulson açıkladı. Dikkatinizi çekerim: Pazartesi sabahını bile bekleyememişler!

Küresel boyutu

Dünkü yorumların tümü bir noktada birleşiyordu. Yakın tarihin, hatta belki tüm tarihin en büyük banka kurtarma operasyonudur. Daha da ilginci, kamu müdahalesi karşıtı ve piyasa-özel teşebbüs yanlısı Bush yönetimi tarafından yapılmasıdır.

Olayın boyutlarını daha iyi görmeyi sağlayacak iki sayı verelim. Şu an itibarıyla ABD Hazinesi’nin piyasada 5.4 trilyon dolarlık tahvili var. İki kurumun piyasadaki tahvilleri ise 5.2 trilyon dolar. Yani Hazine’nin piyasa borcu bir günde iki katına çıktı(mı?).

Ama tam da öyle değil. Devlet bu kurumların kuruluşunda borçları için örtük garanti vermişti. Düşük faizle borçlanmaları ve bu şekilde konut edinmeyi teşvik etmeleri amaçlanıyordu.

Hazine garantisi artı biraz daha yüksek faiz bu tahvilleri cazip kıldı. Başta Çin, dış fazla veren ülkelerin merkez bankaları son dönemde bu tahvillere önemli miktarda yatırım yaptı. Böylece küreselleşme olayı ABD sınırlarının dışına taşıdı.

Ve Bush yönetimini devletleştirmek zorunda bıraktı. Dış açığı finanse edenlerin ellerinin yanması ABD’nin alamayacağı bir riskti. Geriye kalan son çare vergi mükellefine müracaat etmekti.

Kaça mal olur?

Bu aşamada faturanın mutlak tutarını kimse bilmiyor. Bundan sonra mali kesimde ve ekonomide neler olacağına, yani ABD ekonomisinin ve konut sektörünün ne hızla toparlanacağına bağlı olarak Hazine’nin nihai yükü değişecektir.

İyimserler Hazine’nin uzun dönemde bu müdahaleden zarar etmeden sıyrılabileceğini iddia ediyorlar. Mantık şöyle: Mali kriz bitecek, konut fiyatları yükselecek, iki kuruluş alacaklarını tahsil edecekler. Olabilir. Ama doğrusu ben kendimi karamsarlara daha yakın hissediyorum. ABD gayrimenkul piyasasında devasa bir arz fazlası var. Küresel düzeltme ise uzun ve sancılı olacaktır. Velhasıl vergi mükellefinin yüklü bir fatura ödeyeceğini düşünüyorum.

slck
09-09-2008, 13:18
Türk ekonomisinin ‘yumuşak karnı’ olarak nitelendirilen cari açıkta makas açılıyor. Merkez Bankası verilerine göre, Haziran ayında cari işlemler açığı yüzde 78.2 artarak 5.6 milyar dolarla beklentilerin üzerinde çıktı. CNBC-e anketinde açığın 5 milyar 44 milyon dolar olması bekleniyordu.
Haberin devamı

Alt kalemler itibarıyla incelendiğinde, Haziran ayında bir önceki yılın aynı ayına oranla ödemeler dengesindeki dış ticaret açığı yüzde 63 artarak 6.3 milyar dolara, hizmetler dengesi kaleminden kaynaklanan net gelirler yüzde 34.3 oranında artarak 1.6 milyar dolara ve gelir dengesi kaleminden kaynaklanan net giderler yüzde 64.1 artarak 988 milyon dolara yükseldi. Aynı dönemde cari transferlerden kaynaklanan girişler yüzde 15.3 oranında azalarak 144 milyon dolara geriledi.

Yılın ilk yarısında cari açık yüzde 41.9 artarak 27.3 milyar dolara çıktı. 12 aylık cari açık rakamı da 45.7 milyar dolara ulaştı.

DOĞRUDAN YATIRIM YARI YARIYA AZALDI
İlk 6 ayda doğrudan yatırımlardaki azalma dikkat çekti. Doğrudan yatırımlar kaleminde ilk 6 ayda gerçekleşen net sermaye girişi, bir önceki yılın ilk yarısına oranla yüzde 46.6 azalarak 5.8 milyar dolara geriledi. Geçen yılın aynı döneminde 6 milyar dolar olan portföy yatırımları da bu yıl 1.6 milyar dolar düzeyine indi.

CARİ AÇIK BEKLENTİSİ 50 MİLYAR DOLARI AŞTI
Yıl sonu cari açık tahminleri de yükseliyor. Merkez Bankası’nın beklenti anketine göre, yıl sonu cari açık beklentisi ilk kez 50 milyar doların üzerine çıktı. Yıl sonu cari açık tahmini 49.02 milyar dolardan 50.3 milyar dolara yükseldi.

ŞİMŞEK, CARİ AÇIKTA IMF’Yİ ADRES GÖSTERDİ
Uluslararası Para Fonu (IMF) yüksek cari açığın risk oluşturduğuna dikkat çekmişti. Devlet Bakanı Mehmet Şimşek de, cari açığın IMF programının bir yan ürünü olduğunu belirterek, “Yüksek tüketim ve yatırım harcamaları cari açığı artırmıştır. Bunu ciddiye alıyoruz. Ancak bunun kolaycı bir çözümü yok” ifadesini kullanmıştı.

sampolyon
10-09-2008, 11:01
Büyüme hızı

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

10.09.2008 - 09:01

Siz bu satırları okurken, yılın ikinci çeyreğine ilişkin büyüme hızı büyük bir olasılıkla ilan edilmiş olacak. Türkiye İstatistik Kurumu, saat 10.00'da ikinci çeyrek büyüme oranlarını açıklayacak.

Son yıllarda büyüme hızımızı hedef anlamında adeta sabitlemiş ve yüzde 5'e bağlamıştık. Gerçekleşme yüzde 5'i aşıyordu ama biz bir sonraki yıl için yüzde 5 hedefine bağlı kalıyorduk. 2007 sonbaharında 2008 hedefleri belirlenirken ne olduysa oldu ve dünyada konjonktürel olarak kötü gidiş çok aşikarken biz büyüme hızı hedefimizi yüzde 5.5'e çekiverdik. Tüm dünyada bir sorun vardı, ayrıca bizim büyümemiz de geçen yıl her çeyrekte bir önceki çeyreği aratırcasına hız kesiyordu; ama biz hedef büyütmekten geri durmadık, duramadık.

IMF, dünyadaki büyüme hızının gerileyeceğini aylar önce görmüş ve bu konuda raporlar hazırlamıştı. Bizim gerçeği görmemiz “biraz” geç oldu. Nisan sonunda IMF'ye gönderilen mektupta, 2007 büyümesinin, kuraklığa bağlı olarak tarımsal üretimin düşmesi ve net ihracattaki yavaşlama yüzünden öngörülenin yarım puan altında (yüzde 5 öngördük, gerçekleşme yüzde 4.5 oldu) kaldığı belirtiliyor ve “Önümüzdeki dönemde büyüme performansının küresel ekonomik ve finansal dalgalanmalara karşı dayanıklılığını koruması beklenmektedir” görüşüne yer veriliyordu. Mektupta, “Aynı zamanda, kötüleşen küresel ortamın belirsizliği artırdığı ve küresel büyümeye ilişkin beklentileri bozduğu da dikkate alınmaktadır. Bu bağlamda yıl sonu hedefi bir miktar revize edilerek yaklaşık yüzde 4.5 seviyesine çekilmiştir” deniliyordu.

Yıllık hedefi yüzde 5.5'ten yüzde 4.5'e revize etmiştik; ama, ilk çeyrekte yüzde 6.6'lık büyüme gerçekleşince, “Acaba hedefi aşağı çekmekte acele mi ettik, büyüme hızımız gayet iyi” diye düşünenler de olmadı değil. Böyle yaklaşanlar, geçen yıl ilk çeyrekteki büyümenin yüzde 7.6 olduğunu unutmuş görünüyordu.

İkinci çeyrek ve dolayısıyla yılın ilk yarısına ilişkin oranlar bugün açıklanıyor. Biz, önce ikinci çeyreği, oradan hareketle de ilk yarıyı tahmin etmeye çalışalım.

Büyümeye ilişkin tahminde en önemli veri, sanayi üretimi. GSYH içinde dörtte bir ağırlığa sahip sanayi üretimi, ekonomiye olan etkisiyle birlikte toplamda daha büyük yer tutuyor. Sanayi üretimi, yılın ilk çeyreğinde yüzde 6.8 artmıştı; ikinci çeyrekteki artış yüzde 3.1 düzeyinde kaldı. Altı ayın toplamındaki artış ise yüzde 4.9 oldu.

İkinci çeyrekteki GSYH artışının, sanayi üretimindeki artışın bir miktar üzerinde gerçekleşmesi beklenmeli. Bunda rol oynayan faktörlerin başında, bitkisel üretimde geçen yıla göre sağlanan iyileşme geliyor. İkinci çeyrek büyümesinin, bu etkenlerle yüzde 3.5 dolayında oluşması beklenebilir. Yüzde 4'lük bir oran ise doğrusu sürpriz olur.

GSYH yılın ikinci çeyreğinde yüzde 3.5 düzeyinde bir büyüme gösterirse, yılın ilk yarısındaki oran yüzde 5 olacak demektir. Yok eğer ikinci çeyrek büyümesi yüzde 4'le sürpriz yaparsa ilk yarı büyümesi yüzde 5.2'yi bulacaktır.

Hemen hatırlatalım, geçen yılın ilk çeyreğindeki büyüme biraz önce de belirttiğimiz gibi yüzde 7.6 olmuş, ikinci çeyrekteki yüzde 4'lük büyümeyle birlikte yılın ilk yarısındaki gerçekleşme yüzde 5.7 düzeyinde oluşmuştu.

Yılın ilk çeyreğinde yüzde 6.6 büyüyen Türkiye ekonomisi, öyle anlaşılıyor ki ikinci çeyrekte yüzde 3.5-4.0 aralığında büyüyecek, altı aylık oran da yüzde 5.0-5.2 arasında oluşacak. 2008 hedefi olan yüzde 4.5'i tutturmak için ikinci yarıda daha yavaş büyümek yeterli olacak. Altı aylık büyüme yüzde 5.0-5.2 aralığında gerçekleşirse, ikinci yarı büyümesi yüzde 4 bile olsa, yıllık yüzde 4.5 hedefi yakalanabilecek.

Ancak, asıl soru şu tabii ki, yıllık yüzde 4.5'lik büyüme, Türkiye için yeterli bir oran mı? Bu soruya evet yanıtı vermek mümkün mü?

sampolyon
10-09-2008, 11:03
Bataklıkta çırpınmak!

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


10.09.2008 - 09:01

Küresel düzeyde yaşanan olumsuzluklar üreten kesimler başta olmak üzere yapısal sorunlarımızı ağırlaştırırken istikrarsızlık potansiyelini beslemeye devam ediyor. Bir yandan durgunlaşma eğilimi diğer yandan artan enflasyon baskıları ekonominin çarklarını dönemez hale getiriyor. Hangi açıdan bakar isek bakalım olumsuzluk boyutunun dayanılmaz boyutlara ulaştığı dikkat çekiyor.

Gerek iç ve dış talep daralması gerekse olumsuz maliyet koşulları hareket yeteneğini sınırlıyor. Diğer taraftan mevcut uygulamalar çerçevesinde yüksek düzeyini koruması beklenen tasarruf açığı ve cari açığın finansman kalitesi bozuluyor, aşırı kırılgan hale gelen borç-alacak zinciri stok değişkenlerdeki sorunları yaratıyor veya mevcut olanları büyütüyor. Ekonomik daralma, daha da yüksek işsizlik kaçınılmazlaşır iken, düzeldiği iddia edilen mali sektör ve kamu dengesi mevcudu koruyamamanın sıkıntısını yaşıyor. Bu sorunlar yumağı hem rekabet gücünü çökertiyor hem de azalan gelirin paylaşımını iyice bozarak sorunların tüm sektörlere ve ekonomiye daha hızlı bir şekilde yayılmasına aracılık ediyor.

Ülkemizde toplam sınai üretim içinde ihracatın payı 2000'li yıllarda olğan dışı bir hızla arttı. Sanayiciler daha kârlı olduğu için değil iç pazardaki olumsuzluklar nedeniyle bu yola yöneldi; maliyetleri aşağı çekmek zorunluluğu nedeniyle ölçekler değişti ve pek takdir edilmese bile bu alanda mucizeler yaratıldı. Fakat artık durum değişti hem önemli pazarlar hızla daralmaya başladı ve yeni pazar bulmak çok zorlaştı hem de maliyeti düşürmeyi bırakın artışını önleyecek mucizeler yaratmak imkansızlaştı. Özetle söylemek gerekir ise tıkandık. Üretim azalacak, azaldıkça ölçek ekonomisinden uzaklaşılacağı için maliyetler artacak, kârlı fiyattan satılamayan ürünler ise artık üretilmeyecek. İşsizlik artacak, ödenemeyen borçlar anormal düzeylere çıkacak, dış talebe paralel olarak iç talep de daralacak. Belki düzelir umudu ile zararına üretim göze alınsa bile finansman bulmak pek mümkün olamayacak.

İçeride Merkez Bankası'nın hesapladığı reel efektif döviz kuru endeksleri gerçeği yeterince göstermese bile ağustos ayında tarihi rekor seviyelere ulaşmış; üreticinin perişanlığını dayanacak gücünün kalmadığını resmediyor. Söz konusu endeksler tüketici fiyatlarına göre yüzde 94 üretici fiyatlarına göre yüzde 67 aşırı değerliliği işaret ediyor. Dışarıda doların güçlenmesi ise ithal girdi maliyetini artırırken, birim ihraç ürünü başına hasılayı küçülterek açmazı büyütüyor. Ayrıca uluslararası döviz piyasalarındaki gelişmeler dolar bazındaki büyüklükleri olumsuz yönde etkileyerek beklenti yönetiminden medet umarak günü kurtarmaya çalışanları da ofsayta düşürüyor.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nde sektörel dernekler toplantısında dile getirilen sorunlar ciddiye alınmıyor. Evet haklısınız maliyetlerinizi aşağı çekmek gerekli çalışalım deniyor; iki hafta sonra elektriğe yüzde 15'lik bir zam daha geliyor ve sekiz aylık ayarlama yüzde 65'e yaklaşıyor! Sormak gerekiyor hükümetin niyeti nedir? Bu ülkede yaşayanlara üzüm mü yedirmek istiyor yoksa onları güçlülerin masasına meze mi yapmaya çalışıyor? Eğer niyet üreticiyi bitirmek ve ülkeyi parçalamak ise doğru yaptıklarını söyleyebiliriz. Eğer niyet aksi yönde ise tüm uygulamaların acilen değişmesi gerekiyor. Mevcut uygulamalardan vazgeçmeyelim, mali disipline önem verelim ve AB sürecinde kararlı olalım diyenlerin de herkesi aptal yerine koyma tavrından vazgeçirilmesi önemli. Bu açmazı yaratan yaklaşımlar kendi üretip beslediği sorunlar yumağını çözemez... Kendisi için istediğini başkalarına çok görenler demokrat ve inançlı olamaz.

sampolyon
10-09-2008, 11:13
İslami holdinglerden Deniz Feneri'ne

Oğuz OYAN / ANALİZ


10.09.2008 - 09:01

Ortada Başbakan'ı da kapsayan ciddi iddialar var. Başbakan, gündemi saptırmak için sorunu bir medya holdingi ile arasındaki çıkar çekişmesine indirgedi. Başbakan'ın telaşı ve saptırması şaşırtıcı değil. Çünkü Türkiye'de İslamcı siyasetin yükselişinin finansal kaynakları arasında İslami holdinglerden Deniz Feneri Derneği'ne uzanan halkalar var. Diğer iç ve dış bağlantılar ayrı.

1990'larda Avrupa'da Türk işçileri arasında gittikçe yaygınlaşan ve Milli Görüş teşkilatları üzerinden örgütlenen bu yapılar önce kâr ortaklığı şirketleri üzerinden milyonlarca insanımızı 10 milyar Euro'yu aşan düzeylerde dolandırdılar (Bkz. TBMM'nin 2005 yılındaki Araştırma Komisyonu Raporu ve ekli muhalefet şerhi; DÜNYA 23.12.2005 ve 3.11.2006 tarihli yazılarımız). Bu şirketlerin finansman katkısı önce İslamcı hareketin 1995 genel seçimlerinden birinci parti olarak çıkmasına yönelik oldu. Ama bu şirketlerin sayısının en çok arttığı ve en çok para topladıkları dönem, Refah Partisi'nin anti-laik icraatları sonucunda 28 Şubat 1997 sürecinde iktidarı bırakmak zorunda kalmasıyla ortaya çıktı. Bunlardan da en çok parayı, bugünkü iktidar partisinin de büyük destekçilerinden olan Yimpaş ile Kombasan şirketleri topladılar. Din ve Allah istismarı yapılarak daha çok Milli Görüş camilerinde toplanan paralar bağış olarak alınmamıştı; insanlara "faizsiz helal kazanç" ve yüksek getiriler vaat edilmiş ama karşılığında doğru düzgün belgeler verilmemişti. Bu arada dinin baskı altında olduğu, hak yolunda giden siyasetlerin iktidara getirilmesi ve bu amaçla çalışacak İslami yayın organlarının kurulması için de toplanan paraların "doğru" yatırımlara aktarılacağı söylenmekteydi. Kanal 7'nin kuruluşu böylesine açık propaganda yöntemiyle gerçekleştirildi.

İşçilerimiz yılların birikimlerini sadece yanlarındaki safta namaz tutan bu din bezirgânlarına nasıl olup da böyle kolayca kaptırmışlardı? 2005'te Meclis Araştırma Komisyonu'nun üyeleri olarak Belçika, Hollanda ve Almanya'yı dolaştık; işçilerin ortak kaygısı, aile yardımı sigortası olarak aldıkları ve genellikle harcamayıp biriktirdikleri kaynakları, sosyal güvenlik kurumunun bilgisi olmadan işletmek olmuş, bunun için de bu kaçamak yolu tercih etmişlerdi. Ama din istismarına ne kadar açık oldukları da görülüyordu.

F tipi örgütlenme modeli olarak Deniz Feneri Derneği ,bu defa aynı yolu açıktan bağış toplama yöntemiyle kullanmakta. Gerçi Türkiye'deki aynı isimli bu dernek "bizim Almanya'daki Deniz Feneri e.V ile bir ilgimiz yok" demeyi de ihmal etmiyor ama kendisine Almanya'daki dernekten 7 milyon dolar (bu, tabii kayda girmiş miktar) kaynak (bağış!) aktarıldığını da inkâr edemiyor.

Almanya'daki dernekle ilgili bir iddianame hazırlanınca, Türkiye'deki iktidar partisinin tepe ve eteklerindeki bazı kişilerin de suçlananlarla ilişkili olduğu veya doğrudan suçlandığı ortaya çıkıverdi. Olay, "yoksullara yardım" şemsiyesi altında çalışan ve adeta gayri-resmi bir Kızılay havasına bürünen, bu arada evrakta sahtecilik yaparak topladığı kaynakların bir bölümünü kuruluş amacı doğrultusunda harcayan bir dernek örneğini çok aşmış bulunuyor. Kaldı ki, Almanya'daki savcının iddianamesinde yer alan 50-60 milyon Euro'luk usulsüz kaynak kullanımı iddiaları da, 10 milyar Euro mertebesinde kaynağı götüren İslami holdingler yanında pek cılız kalıyor; ya da bu dernekler resmi kayıtlarına girmeyen daha büyük fonları kullanıyorlar. Ama Yimpaş, Deniz Feneri ve Kanal 7'nin isminin sık sık yan yana geçmesi, ortak yöneticilerinin ve mekânsal alışverişleri olabilmesi ortada bir devamlılık ilişkisinin varlığını gösteriyor.

Şimdi bu koşullarda Başbakan, Doğan Holding'e savaş açıyor. Peki 6 yıllık iktidarının ilk 4,5 yılında bu yayın grubunun kendisine pek mültefit yayıncılık yapmasının (ilkeli köşe yazarlarını ve yürekli muhabirleri ayrı tutuyoruz) nedenini de bize açıklayacak mı Sayın Başbakan? Kendisini en çok rahatsız eden Emin Çölaşan gibi ünlü bir köşe yazarının tasfiye edilmesinin perde arkasını, keza diğer yayın organlarında da benzer tasfiyelerde kendi iktidarının rolünü de açıklayacak mı? Başbakan, yandaş medya yaratmak veya kollamak için iktidarının girdiği karmaşık ilişkiler ağını da anlatacak mı? Çalık grubunu medya grubuna dönüştürmek için devlet bankalarından sağladığı mali avantajları tarafsız ve demokrat bir devlet yöneticiliğiyle bağdaştırabilecek mi?

sampolyon
10-09-2008, 11:22
Güven Sak
Fannie ve Freddie'de işin kayyuma devri ile perde inmedi
09.09.2008 | Güven Sak | Yorum
ARAÇLAR


Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) kararlar bir süredir hafta sonları alınıyor. Geçen Pazar ABD Hazine Bakanı Paulson, Freddie Mac ve Fannie Mae yönetimlerinin kayyuma devredildiğini açıkladı. Şirketlere el konulmadı. Hissedarlar mağdur edilmedi. Şimdilik büyük bir yapısal değişiklik de olmadı. Şirket yönetimlerine kayyum olarak, yeni kurulan Federal Emlak Finansmanı Otoritesi'nin (Federal Housing Finance Agency-FHFA) başkanı atandı. Bir süredir bu bankacılık krizinin neresinde olduğumuzu merak edip duruyorduk. Şimdi iş bitti mi? Bize kalırsa "Hayır". Gelin bakın neden "Hayır".
Ne demiştik? Bir bankacılık krizinde, krizin çözüm safhasına girip girmediğinin göstergesi neydi? Kamunun işi çözmek üzere devreye girmesiydi. Gelin bunu da tanımlayalım: Yapılması gereken iş, çözüme gidecek kaynak transferinin tasarlanmasıydı. Kamu fonlarının devreye girerek, kamu kaynaklarını işi çözmek için kullanmaya başlanmasıydı. Bu çerçevede, daha önce "aynı operada olduğu gibi", demiştik, "şişman kadın şarkısını söylemeden perde inmez". Doğrusu ya, burada da bakılması gereken gösterge tam da bu. Freddi ve Fannie'nin yönetimlerinin kayyuma devri, kamu kaynaklarının devreye girmesi midir? "Hayır". O vakit, bu, o, perdeyi indirecek şarkı değildir. Neden değildir? Bugün itibariyle, Pazar günkü açıklama sonucunda, kimin ne kadar kaybettiği, kimin ne kadar kazandığı belli değildir. O vakit, bu, o, perdeyi indirecek şarkı değildir.
Peki, o zaman, pazar günü yapılan açıklamanın manası nedir? Şirket yönetimleri neden kayyuma aktarılmıştır? Cevap basittir: Daha büyük bir maraza çıkarmadan, Başkan Bush dönemini kapatıp, yeni döneme geçebilmek için. Bu kararla birlikte, mevcut İdare'nin bankacılık krizinin çözümü için gereken "güçlü" kararları verebilecek kapasitede olmadığı açıklıkla ortaya çıkmıştır. Kriz, bir nevi buzdolabına alınmıştır. Mutlaka bol bol da dua edilmektedir.
Yönetimlerin kayyuma devri, kayyum olarak bu alanda yeni kurulan FHFA'nin atanmış olması, kamunun bu şirketlerin arkasında olduğu imajını güçlendirmektedir. Bu çerçevede, verilen mesaj, "merak etmeyin, bir çözüm bulacağız" mesajıdır. Ama aynı zamanda, "Halen bir çözümümüz yoktur" da denilmektedir. Etki ne olur? Etkinin bundan sonraki adımlarda kayyumun şirketi yönetmek için ne yapacağı ile yakından alakalıdır. Aktarılacak kamu kaynaklarının boyutunun belirginleşmesi ile ilgilidir.
Esasen bu kararla ABD devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) piyasası hızlı bir biçimde genişleme eğilimine girmiş olmaktadır. Fannie ve Freddie'nin ihraç ettiği borçlanma senetleri, Pazar günü itibariyle, ABD DİBS'lerine biraz daha yaklaşmıştır. Onlar dün "junk" statüsündeydiler şimdi "iyi" bir statüye terfi ettiler. Ama şimdilik tam da aynı olmadılar. Bu ikisi aynılaştıkça kriz çözülecek, bir başka problem ortaya çıkacaktır. Öyle ya, oradaki DİBS piyasasının işleyişi ile ilgili analiz yaparken artık bu faktörü de dikkate almaya başlamakta fayda vardır.
Fannie Mae, FNMA'nin, Federal Milli İpotek Birliği'nin İngilizce baş harflerinin samimi bir biçimde okunmasından çıkmaktadır. Freddie Mac ise, Federal Emlak Kredisi ve İpotekler Şirketi (FHLMC)'nin aynı samimiyetle okunmasıdır. Bunların ikisi toplam 12 trilyon ABD doları olan bireysel gayrimenkul kredileri pazarındaki kredilerin yaklaşık yarısını ya bilânçolarında taşımakta,ya da bunlara garanti vermiş bulunmaktadırlar. Bugün için ipotek kredileri piyasasında işlem yapan iki temel aktör Fannie ve Freddie'dir. Fannie ve Freddie'nin ikincil piyasada işlem yapamaz hale gelmeleri demek, emlak balonunun tam ve kesin olarak sönmesi ve de ipotek kredisi kaynaklı menkul kıymetleri bilançolarında taşıyanların bir kez daha ve kalıcı olarak zarar yazmaları demektir. Pazar günkü karar bunu şimdilik önlemeyi amaçlamaktadır.
Aslında belki o zararın bir an önce yazılması gerekmektedir. Dünün tehlikeli maceralarına kalkışanlara zararın ödetilmesi belki son derece yararlıdır. Ama öyle anlaşılmaktadır ki, Bush yönetimi, bu konuda, kaynak tahsisine ilişkin bir karar vermek istememektedir. Fannie ve Freddi'nin yönetimlerinin kayyuma devredilmesi oyunu bir süre daha uzatmayı hedefleyen bir stratejiye işaret etmektedir. ABD'deki iktidar boşluğu yalnızca Orta Doğu'da ve Kafkaslarda verilmesi gereken kararları değil, uluslalararası bankacılık krizinde de karar almayı engellemektedir. Zamanlama kötüdür.
Şişman kadın şarkısını hala söylememiştir. Bu perde daha inmez.

sampolyon
10-09-2008, 12:05
Ege CANSEN
ecansen@hurriyet.com.tr

Gerçek sıkı para politikası


BANA yazmaktan gına geldi, size de okumaktan herhalde. Üstelik iktisadi yorum bekleyen onlarca konu var sırada. Kendi kendime bir süre şu "yüksek faiz-düşük kur" konusuna girme diyorum.

Ancak konu gündemden düşmüyor. Hele, hele cari açığın küçülmesi için yapacak hiçbir şey yoktur, ne yapıp yapalım dışarıdan borçlanmaya devam edelim denmiyor mu içim kararıyor. Hani cari açık iyidir, ülke ekonomisi için risk oluşturmaz ve sürekli büyüme ancak cari açık vererek sağlanır dense, amenna. O zaman bu iddialara cevap vereceğim. Cari açığın, niçin istikrar yani "kalıcı düşük enflasyon" hedefinin önündeki en büyük risk olduğunu anlatacağım. Son elli yıl içinde, kalkınma hızları göz kamaştıran tüm ülkelerin "cari işlem fazlası" verenler arasında çıktığını söyleyeceğim. Bu konuda yapılan bilimsel araştırmalardan bahsedeceğim. Hayır, öyle denmiyor. Sürekli cari açık vermek iyi bir şey değildir, ama bugün yapacak bir şey yoktur deniyor. Peki, bugün yapılacak bir şey yoksa ne gün bir şeyler yapılacak? Bir şey kötüyse, onu iyileştirmek için bugünden yapılması mümkün hiçbir şey yok mudur? Bunlar üzerine kafa yormaya değmez mi? Alınacak tedbirlerin maliyeti ne olursa olsun, önlem almak, herhalde kötü bir akıbete doğru çaresizlik içinde sürüklenmekten iyidir.

* * *

Gelelim işin esasına. Merkez bankaları enflasyonu düşürmek için sıkı para politikası uygular. Sıkı para politikası iki unsurdan oluşur. Birincisi, faizi (özellikle borç verme) yüksek tutmak, diğeri de para miktarını (tabanı) sınırlamaktır. Biz ne yapıyoruz? Sadece TL’nin faizini yüksek ve sadece TL para tabanını dar tutuyoruz. Ama aynı anda döviz faizleri düşük (hatta sıfırın altında) olmaya devam ediyor, yurt içine oluk, oluk yabancı para giriyor. Yani para arzı genişliyor. Geçen haftalarda, Friedman’ın bizde uygulanan ve adına "yönetilen dalgalı kur" denilen rejimin "çapalı kur rejimi" sınıfına girer dediğini yazmıştım. Friedman ustanın "Kambiyo Rejimleri Üçe Ayrılır" (Foreign-Exchange Trichotomy) tablosu önümde duruyor. Tabloya bakıyorum. "Para Tabanı Kaynağı" sütununun altında, "çapalı kur rejimleri" satırının hizasında "ulusal ve yabancı para" yazıyor. Yani kur çapası uygulanıyorsa, o ülkede para tabanı, sistemde kullanılan ulusal ve yabancı paraların toplamıdır diyor. Friedman’ın tasnifine göre, dalgalı adı altında çapalı kur rejimini uyguluyor, ama onun da gereğini yapmıyoruz. Bu yüzden iç talep bugüne kadar denetim altına alınamadı.

* * *

Cari açığın küçülmesi için TL faizlerinin düşürülmesi önerimi geri çekiyorum. Zaten bu teklifim kabul görmemişti. Yeni önerim şu: Enflasyonla mücadele için sıkı para politikası izlenmek isteniyorsa, yabancı para cinsinden yurt dışından ve içinden borçlanmalar da pahalılaştırılmalıdır. Böyle olunca hem efektif faizler yükselecek hem de para tabanı fiilen daralacaktır. Yani gerçek sıkı para politikası uygulanmış olacaktır. Bakın o zaman cari açık nasıl düşecektir. Büyümeden fedakárlık pahasına da olsa enflasyonla mücadele etmeyi hedeflediğini iddia edenlerin takdirine sunarım.

Son Söz: Bu ne sıkı para politikası, bu ne ucuz döviz bolluğu.

sampolyon
10-09-2008, 23:10
ABD'nin harcama balonu patlarsa resesyonun dönüm noktası olur
10.09.2008 | Sıla Özçelik | Haber

Dışarıda yemek yemeyi bırakan, tasarruflarını da düşürüp daha az harcamaya başlayan ve borç batağına saplanan ABD'li tüketici, 5 yıllık likidite bolluğunda artan servet etkisi ile iyice şişen harcamalar balonunu patlatmak üzere. ABD'deki krizi bir çok ekonomistten daha önce öngören ve kötümser yorumları ile tanınan ünlü ekonomist Nouriel Roubini'ye göre ABD'de tüketici harcamalarında yıllardır şişen balon önümüzdeki bir kaç çeyreklik dönemde çökecek. Blogunda konuyla ilgili görüşlerini belirten Roubini, ABD'de reel tüketimin 2008'in 3'üncü çeyreğinde hissedilir derecede düşeceğini, kan kaybının 2009 yılı ortalarına kadar devam edeceğini öngörüyor. Bunun gerçekleşmesi halinde ise zaten resesyon eşiğine olan küresel ekonomiyi, yavaşlayan küresel ticaretle birlikte daha zor günler bekleyecek.
Çünkü küresel ticaretin temel taşlarından biri olan ABD tüketicisinin harcamalarında yaşanacak olası bir sert çakılma uluslararası ticaret için de tehdit unsuru olabilir. ABD Ticaret Bakanlığı'nın verilerine göre 2007 yılında ABD tarafından yapılan toplam ithalatın boyutu 1 trilyon 942 milyar doları buluyor. ABD'den sonra kredi krizinin ikinci ayağında bulunan Euro Bölgesi'nden yapılan ithalat ise 263 milyar doların üzerinde. ABD'nin en fazla ithalat yaptığı ülkelerin başında 312 milyar dolarla Kanada, 210 milyar dolarla Meksika, 323 milyar dolarla Çin gibi ülkeler geliyor. İngiltere, Japonya, İrlanda ve Güney Kore de en fazla ithalat yapılan ülkeler arasında. Üstelik bu ekonomilerin hepsi de bir çok ekonomist tarafından "fay hattı" üzerinde gösteriliyor. Böyle bir dönemde ABD'li tüketici harcamalarında yaşanacak bir kriz küresel ticarette de dengeleri değiştirip bu ülkeleri resesyonun kucağına hiç beklemeden itebilir.

Negatif harcama en son 18 yıl önce görülmüştü
2001 yılında yaşanan resesyon döneminde reel tüketim ciddi bir düşüş sergilememiş, 1990-91 yıllarındaki resesyon döneminde ise sadece tek bir çeyrek dönem boyunca negatif tüketim büyümesi gerçekleşmişti. Roubini'ye göre ABD tüketicisi son 18 yıldır hiç olmadığı kadar ciddi şekilde köşeye sıkışmış durumda. 1990'lardan bu yana tek bir çeyreklik dönemde bile tüketici harcamalarında negatif büyüme görülmediğini belirten Roubini, ABD tüketici harcamalarında beklenen bu sert bozulmanın ABD ekonomisinde genele yayılmış ve uzun süreli bir resesyonu tetikleyeceğini ve 6 ay sürmesi beklenen resesyon sürecinin en az 18 aya kadar uzamasına sebep olacağını iddia ediyor. Temmuz ayında da iki ay üst üste olmak üzere tüketici harcamalarında yavaşlama görülmüş, düşüş enflasyon düzeltmeli olarak yüzde 0,4 olarak kaydedilmişti.
Öte yandan, haziran ayından itibaren düşmeye başlayan tüketici harcamalarının Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYİH) rakamlarında çeyrek dönemlik bozulmalar getireceği yönünde uyaran Roubini, bu bozulmanın 2009 ortasına kadar süreceğini söylüyor.


Tüketici harcamaları balonu bu iğnelerle patlayacak
* ABD'de tüketici tasarrufları oranı krizle birlikte eksiye düşmeye başladı.
* Emlak fiyatları düştü ve tüketiciler ev satışından fazla kazanamıyor, dolayısıyla harcayamıyor.
* Mortgage kredilerine dayalı yatırım araçlarına yatırım yapılmayınca değerleri düşüyor ve sahiplerinin alım gücü azalıyor.
* Piyasaların yaşadığı yükselişlerin tüketici harcamaları üzerinde yarattığı servet etkisi sene başından bu yana borsalarda yaşanan kan kaybı ile iyice azalıyor.
* Kredi sıkışıklığı ev, tüketici, otomobil ve eğitim kredilerine kadar yayılıyor. Borçlanma maliyeti artınca harcama kabiliyeti de sakatlanıyor.
* Hane halkının borç oranı artıyor. 2000 yılında yüzde 100 olarak gösterilen borcun açıklanan gelirlere oranı bugün yüzde 140 seviyesinde.
* Petrol ve diğer emtia fiyatları bir yıl önceye göre yüzde 50 daha yüksek.
* Kriz nedeniyle şirketler işten çıkarmalar ve maaş kesintileri olması alım gücünü baltalıyor.
* Ekonomik büyüme oranında yaşanan gerileme tüketim harcamalarının da düştüğüne işaret.
* Tüketicilerin ekonomiye duyduğu güven 1970'lerdeki stagflasyon dönemlerinden beri en düşük seviyede.
* İstihdam üretimi de kesilmiş durumda. Özel sektörde istihdam son 8 aydır durmadan düşüyor.


ABD'NİN TÜKETİM KRİZİ BU ÜLKELERİ VURACAK

Ülke Toplam İthalat (milyon dolar)
Kanada 312.505
Meksika 210.159
Japonya 144.928
Çin 323.085
Almanya 94.416
İngiltere 56.873
Güney Kore 45.368
İrlanda 30.292
S. Arabistan 35.284
Malezya 32.755

Yükselen GüNeŞ
11-09-2008, 02:50
iyi işte bizi vurmuyor :-)

piranha
11-09-2008, 12:56
CARİ AÇIK BİZİ Bİ VURURSA VARYA BUSEFER 2001 de n kötü oluruz....
ABD doları dünyada bir yükselmeye başlarsa seyleyin cünbüşü bizde siz ilk sinyaller geliyo ama bakalım nasıl olacak...
Umarım elimizde sattıklarımızla kalmayızzz...
Açığı finanse etmek için sattık savdık yabancı geldi diye sevindik adam kuruluyu devam ettiriyor...
Kaldı ki özelleştirme kapsamına alınan kitler teknolojik olarak yenilendi öyle verildi adamalar az bir yenileme veya işletme maliyetiyle kar'a geçti şimdi Yabancı yatırımcı için bir şey kalmadı...
Ve tabiki Yüksek Reel Faiz bu bizi batırmazsa iyi...
Herkes kafasına göre yorum yapıyor yok bişey olmaz diyen de var olur yıkılırızda diyende var...
Bekleyip göreceğiz durumu..

sampolyon
11-09-2008, 13:09
GSYH artışını piyasadaki daralma frenledi

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

11.09.2008 - 08:53



Gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYH) yılın ikinci çeyreğinde sabit fiyatlarla yüzde 3.5-4.0 arasında artması bekleniyordu. Biz de dün bu sütunlarda söz konusu oranların hangi gerekçelerle tahmin edildiğini irdeleyen bir yazı yazmıştık. Ancak, TÜİK tarafından açıklanan yüzde 1.9'luk oran, tam anlamıyla kötü bir sürpriz oldu, hatta denilebilir ki soğuk duş etkisi yaptı.

Yüzde 1.9, 2002 yılının ilk çeyreğinde yüzde 0.3 olan büyümeden sonraki en düşük hıza işaret ediyor. Yani, bu yılın ikinci çeyreğindeki oran, son yirmi beş çeyreğin en düşük oranı.

İkinci çeyrek için tahminlerin yüzde 3.5-4.0 arasında yoğunlaştığını belirttik. Peki, gerçekleşme bu tahminin neden çok gerisinde kaldı?

GSYH'yi oluşturan sektörlerin toplamındaki büyüme yüzde 3.2, ama sektörler toplamına eklenen vergi kalemindeki gerileme, GSYH'deki toplam büyümeyi yüzde 1.9'a çekti. Bu kalem, teknik tanımlamada "ürün üzerindeki vergiler" olarak geçen KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergileri gösteriyor. Vergi kalemi, cari fiyatlarla bile yüzde 2 gerilemiş durumda. Sabit fiyatlarla gerileme ise tam yüzde 6.9 düzeyinde. KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerde sabit fiyatlarla yüzde 6.9 gerileme olmasa ve bu kalemlerin GSYH'ye katkısı geçen yılki düzeyde kalsaydı, GSYH artışı yüzde 1.9 değil, yüzde 2.5 olacaktı. Ya da, piyasadaki durgunluk böylesine derinleşmese ve buna bağlı olarak vergi tahsilatında reel artışlar sağlanabilseydi, GSYH artışı yüzde 3 dolayında gerçekleşecekti. Yani, ikinci çeyrekteki büyümenin yüzde 3.5 dolayında olabileceği, yüzde 4'e çıkılmasının ise sürpriz sayılması gerektiği yolundaki tahminler bir anlamda doğrulanıyordu. Hesaba katılmayan ya da GSYH'ye böylesine etkide bulunacağı düşünülmeyen bir gerçek vardı; o da piyasadaki durgunluğun derinliği ve bunun dolaylı vergilere olan yansımasıydı. Zaten, sektörler toplamında yüzde 3.2 olan artış da, GSYH'deki yüzde 1.9'luk artışa vergideki gerileme yüzünden inildiğini ortaya koyuyordu.

Piyasadaki durgunluğun KDV ve ÖTV tahsilatına yansıması yüzünden, yıllar sonra dolaylı vergilerin payı yüzde 70'ten yüzde 65'lere inmiş, dolaysız vergilerin payı da yüzde 30'dan 35'e yükselmişti.

GSYH artışının tahmin edilen düzeyin çok altında kalmasında vergi kadar olmamakla birlikte tarımda tahmin dışı daralma yaşanması da etkili oldu. Tarımda kuraklık etkisinin bu yıl geçen yıldan daha az hissedileceği kanısı hakimdi ve geçtiğimiz günlerde Türkiye İstatistik Kurumu tarafından açıklanan bitkisel üretime dönük tahminler de bunun işaretini veriyordu. Bu yüzden, ilk çeyrekte yüzde 2.6 olan tarım kesimindeki büyümenin, pek hızlı olmasa da ikinci çeyrekte de süreceği tahmin ediliyordu. Ancak, tam tersi oldu ve tarım, ikinci çeyrekte yüzde 3.5 daraldı. Eğer tarım kesimindeki ikinci çeyrek üretimi geçen yılki düzeyde kalsaydı, GSYH artışına 0.2 puanlık bir katkı söz konusu olacaktı. Tarımda, ikinci çeyrekteki büyüme ilk çeyrekteki kadar, yani yüzde 2.6 olsaydı, bu kez GSYH artışına katkı 0.5 puanı bulacaktı.

Dikkat edilirse, tek başına vergi ve tarım, GSYH artışını en az 1 puan aşağı çeken etki yapmış oldu.

Önümüzdeki süreçte bu kalemlerde nasıl gelişmeler olur ve GSYH'ye ne gibi yansımalar görülebilir? Ne yazık ki, çok umutlu olunacak bir tablonun varlığından söz etmek hiç kolay değil.

sampolyon
11-09-2008, 13:15
Sermaye yatırımları durdu

Tuğrul BELLİ / GÜNDEM
t.belli@turkishbank.com

11.09.2008 - 08:55

2. çeyrek milli hasıla büyüme oranı %3.8 olan beklentilerin oldukça altında %1.9 olarak gerçekleşti. Milli hasılanın bileşkelerini baktığımızda en büyük sürprizin tarımdaki 3.5'lik daralma olduğunu görüyoruz. Her ne kadar bu sürpriz kısmen geçen senenin aynı dönemindeki tarım üretimi azalışının 2.3'ten %1.2'ye düşürülmesinin yarattığı baz etkisinden kaynaklanıyorsa da, genel beklenti tarımda ilk çeyrekteki %5.6'ya yakın bir pozitif büyüme olduğu yönündeydi. (Mamafih, bu rakam da %2.6 olarak revize edilmiş bulunuyor.) Eğer böyle olsaydı, milli hasıla da %0.6 daha fazla olacaktı.

İmalat sanayii büyümesinde fazla bir sürpriz yok. Zaten 3 ayın imalat sanayii üretimi endeksi artış ortalaması %2.7 idi. Milli hasıladaki sanayi büyümesi de %2.5 oldu. Öte yandan milli hasılada önemli payı olan ticaret ve ulaştırma sektörlerinde geçen çeyreğe göre büyüme artışında önemli ölçüde zayıflamalar olduğu görülüyor. Ticaret büyümesi %9.1'den %3.3'e gerilerken, ulaştırmadaki büyüme de %7.8'den %3.2'ye gerilemiş durumda. Aslında bu gerilemeler de çok büyük sürpriz sayılmaz çünkü 2. çeyrekte gerek küresel, gerekse de iç siyasi gelişmeler nedeniyle bu sektörlerin büyüme hızında azalma bekleniyordu. Milli hasıla içindeki payının çok daha yüksek olmasını arzuladığımız eğitim sektöründe (milli hasıla payı sadece %1.9) ise %6.1'lik bir daralma dikkati çekiyor.

Milli hasılada %8 gibi azımsanmayacak bir payı olan "vergi-sübvansiyon" kaleminde görülen %6.9'luk yüksek oranlı daralma da başka bir sürpriz oldu. Halbuki, 2. çeyrekte toplam vergi gelirlerinde nominal de olsa %16'lık bir artış görülmüştü. Sonuçta sürpriz yapan tarım, eğitim ve vergiler geçen senenin aynı dönemindeki büyüme oranlarını korumuş olsalardı milli hasıla büyümesi %1.2 daha fazla, yani %3.1 olacaktı.

Harcama tarafına baktığımızda %2.8 büyüme gösteren hanehalkı tüketiminde bir sürpriz yok. Ancak, milli gelirin %25 kadarını oluşturan sabit sermaye oluşumunda durum tek kelime ile vahim. 2. çeyrekte sabit sermaye oluşumu %1.4 gerileme göstermiş. 2001 krizinden beri ortalama %17 civarında büyüme gösteren bu hesapta ilk defa bir gerileme görülüyor. Özellikle devamlı artma eğilimi içerisinde olan cari açık ile beraber değerlendirilince bunun son derece tehlikeli bir gelişme olduğunu söyleyebiliriz. Görünen o ki, biz yurtdışından borçlanıyoruz ancak bu borçlarımızı sermaye yatırımlarına kanalize etmek yerine harcamalara kanalize ediyoruz. Peki, bu durumda bu borcu verenler ne düşünür acaba?

Açıklanan rakamlarda geriye dönük bazı düzeltmeler de yapıldığını görüyoruz. Her ne kadar nihai milli hasıla büyüme rakamlarında çok büyük değişiklik yaratmamış olsa da, 5 çeyrek öncesine kadar geri giden bu düzeltmeler milli gelir ölçümlemesinin ne kadar sağlıklı olduğu konusunda da ister istemez bazı şüpheler oluşturuyor. Özellikle tarım üretiminin zamanında ve sağlıklı ölçümlenmesinde her zaman sorunlar olduğunu biliyoruz. Ancak 2008'in Eylül ayında 2007'nin ilk 3 ayıyla ilgili tarım üretimi ile ilgili ciddi düzeltmeler yapılması da biraz garip doğrusu. Mart sonunda açıklanan 2007 milli gelir rakamlarına göre tarım 2007'nin 1. ve 2. dönemlerinde sırasıyla %6.9 ve %2.3 daralma göstermişti. Şimdi bakıyoruz ki, bu dönemlerdeki daralma oranları %5.1 ve %1.2 imiş. Bu önemli bir fark. Öte yandan, gene önemli sektörlerden inşaatta 2007'nin 1. çeyreğindeki büyüme oranının %8.8 değil, %12.7 olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Yapılan düzeltmelerin sonucunda 2007 büyüme hızı %4.5'ten %4.6'ya, 2008 1. dönem büyüme hızı da %6.6'dan %6.7'ye revize edilmiş bulunuyor.

Milli hasıla hızındaki bu gerileme, petrol ve emtia fiyatlarındaki düşüş ve ağustos ayı enflasyonundaki %0.24 azalma ile birlikte değerlendirilince Durmuş Yılmaz'ın bazı çevrelerce eleştirilen enflasyon sunumunda sarfettiği "kısa vadeli faizlerin bir müddet sabit tutulduktan sonra kademeli olarak düşürüldüğü varsayımı altında, enflasyonun bu yılın sonunda tek haneli seviyelerde gerçekleşeceği tahmin edilmektedir" cümlesi daha çok anlam kazanıyor. Eylül enflasyonunda bir sürpriz olmaması ve küresel piyasalarda göreceli sukunetin korunması durumunda ekimden itibaren Merkez Bankası politika faizlerinde 25 baz puanla başlayan kademeli bir indirim dönemine girebiliriz.

sampolyon
11-09-2008, 13:17
Büyüme rakamları ne kadar inandırıcı?

Ali Ekber YILDIRIM / TARIM DÜNYASINDAN
aey@dunya.com

11.09.2008 - 08:58

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) bu yılın ikinci çeyrek büyüme rakamlarını açıkladı. Durum hiç de iç açıcı değil.

Ekonomideki durgunluk rakamlara yansıyor. TÜİK' in verilerine göre, nisan-haziran döneminde ekonomideki büyüme yüzde 1.9 oldu. Aynı dönemde tarım sektöründe ise yüzde 3.5 küçülme yaşandı. Genel olarak ekonomi kötüye gidiyor, tarım sektörü daha da kötüye gidiyor. Geçen yıl yaşanan kuraklık nedeniyle tarım için tam bir felaket yılıydı. Bu felaketin 2008'e de yansıdığı görülüyor. Tarımdaki küçülme aynen devam ediyor. Tarımdaki küçülmenin temel nedeni üreticinin üretimden kaçması. Girdi fiyatlarındaki aşırı yükselme, ithalata dayalı politika üretim yapmayı olanaksız hale getiriyor. Tarımdaki küçülme önümüzdeki dönemde de sürecek.

Tarımdaki küçülmenin nedenlerini her fırsatta yazıyoruz. Bugün size TÜİK tarafından açıklanan verilerin doğruluğu, güvenirliliği konusundaki çarpıcı bilgileri paylaşmak istiyoruz. TÜİK, 30 Haziran'da 2008'in 1. çeyrek büyüme rakamlarını açıkladığında tarımdaki büyümeyi 5.6 olarak açıklamıştı. Bu rakam ekonomi çevrelerinde çok büyük bir sürpriz olarak değerlendirilmişti. Herkes tarımdaki bu büyümeyi şaşkınlıkla karşılamıştı. Çünkü 2007'de yüzde 7.2 küçülen tarım sektörünün 3 ayda yüzde 5.6 büyümesini kimse beklemiyordu.

Dün ikinci çeyrek büyüme rakamları açıklanınca gerçek ortaya çıktı. TÜİK' in dünkü açıklamasında görülüyor ki, tarım sektörü ilk çeyrekte yüzde 5.6 değil, 2.6 büyüme kaydetmiş. İki rakam arasında yüzde yüzden fazla bir sapma var.

Balıkçılık konusundaki sapma daha da büyük. TÜİK' in 30 Haziran tarihli açıklamasında balıkçılık sektörünün bu yılın ilk üç ayında yüzde 4.4 küçüldüğünü açıklamıştı. Dünkü açıklamasında ise balıkçılığın ilk üç ayda yüzde 4.7 büyüdüğünü söylüyor. Balıkçılık konusundaki büyüme rakamlarında sapma yüzde 200'den de büyük. Diğer sektörlere ilişkin rakamlarda da benzer sapmalar var. Tam bir rezalet. Birkaç ay sonra üçüncü çeyrek büyüme rakamları açıklandığında belki bu rakamlar da revize edilecek. Türkiye İstatistik Kurumu adeta Türkiye istatistiklerini revize kurumu gibi çalışıyor. Açıkladığı rakamlar güvenilmez oldu. Bu nedenle TÜİK verilerine dayanarak yapılacak her türlü yorum ve değerlendirme yanıltıcı olur.

İstatistiklerle ilgili bir başka önemli nokta var. Bu kadar büyük bir sapma var ise, bunun gerekçeleri ile kamuoyuna açıklanması gerekmez mi? TÜİK yöneticileri bu sapmayı kamuoyuna açıklamak yerine, açıklanan tablolarda ilgili rakamın yanına bir yıldız koyarak, altına "ilgili bölümde güncelleme yapılmıştır" ibaresini koyuyor. Bunu ancak çok dikkatli istatistik uzmanları fark edebilir. Tarım konusunu yakından izleyen bir gazeteci olarak açıklanan rakamlara hep kuşku ile baktığımız için bu ayrıntıyı fark ettik.

TÜİK yöneticilerine soruyoruz, bu nasıl bir güncellemedir ki, 70 gün önce yüzde 5,6 büyüyor dediğiniz tarım sektörü için bugün kusura bakmayın aslında tarım yüzde 5.6 büyümemiş sadece yüzde 2.6 büyümüş diyebiliyorsunuz.

Bu nasıl güncellemedir ki 70 gün önce 'yüzde 4.4 küçülüyor' dediğiniz balıkçılık sektörü için bugün 'kusura bakmayın yanlışlık olmuş aslında balıkçılık yüzde 4.7 büyümüş' diyorsunuz.

Bu vahim hatayı yapanlara kurumda nasıl bir ceza veriliyor acaba?

Bu kadar çelişkili istatistiklerinize kim inanır?

Üçüncü çeyrek rakamlarını açıkladığınızda yine bu güncellemeler yapılacak mı? TÜİK' i "güvenilmez kurum" haline getiren yöneticiler o koltuklarında nasıl bu kadar rahat oturabiliyorlar?

TÜİK' in güvenilmez rakamları bile tarımdaki vahim durumu gösteriyor. Geçen yıl tarım sektörü için "felaket" yılıydı. Felaketin etkileri devam ediyor. Ama asıl felaket, bu verileri bile doğru dürüst ortaya koyamayan TÜİK' te.

sampolyon
11-09-2008, 13:19
Milli gelir rakamları beklenenden düşük çıktı

Tevfik GÜNGÖR / OLAYLARIN İÇİNDEN
gungoruras@superonline.com

11.09.2008 - 08:50

Dün açıklanan 2008 yılının 2'nci 3 aylık dönemine ait milli gelir rakamları beklenenden düşük çıktı.

İyimser bekleyişler:

(1) Tarımsal üretimin iyi olduğunu gösteren haberlere,

(2) Sanayi üretim endeksleri ve kapasite kulanım göstergelerinin olumlu sonuşlarına dayanıyordu.

Fakat görüldü ki 2008 yılının 2 'nci 3 aylık döneminde milli gelir (GSYİH) sadece yüzde 1.9 oranında büyümüş.

Bu büyüme oranı çok düşük bir üretim artışını gösteriyor. Hele gele daha önceki büyüme oranlarının gerisinde kalması, (1) Ekonomide büyümeniz hızla yavaşlamaya dönüştüğünü,(2) İstikrarsızlığın boyutunun arttığını ortaya koyuyor.

2008 yılının ilk 3 aylık döneminde milli gelir (GSYİH) yüzde 6.7 oranında artmıştı. 2007 yılının 3'er aylık dört döneminde sırasıyla 6.1-4.1-3.3 ve 3.6'lık büyüme rakamlarından sonra gerçekleşen bu 6.7 lik büyüme oranı, ekonomide büyümenin tekrar hızlanmaya başladığının göstergesi olarak kabul edilmişti.

Geliniz görünüz ki, 2008 yılının 2'nci 3 aylık döneminde büyüme 1.9 oranında gerçekleşti. İlk 3 ayda yüzde 6.7 olan büyümenin (üretim ve gelir artışının) 2'nci 3 ayda yüzde 1.9 oranına düşmesi "istikrarsızlığın" büyüklüğünü ortaya koyuyor.

Bizim ekonomimizde büyümeyi büyük ölçüde imalat sanayiinin üretimi belirler. İmalat sanayiinde üretim artışı birinci 3 aylık dönemde yüzde 7.0 oranında iken 2'nci 3 ayda 2.5'e düştü. İkinci üç ayda tarım gelirinde yüzde 3.5 oranında gerileme belirlendi. İnşaattaki büyüme önceki 3 aylık dönemde yüzde 3.1 iken son 3 aylık dönemde yüzde 0.9 oldu.

Toptan ve perakende ticarette büyüme yüzde 9.1'den yüzde 3.3'e, ulaştırma ve haberleşmede yüzde 7.8'den yüzde 3.2'ye düştü.

Ve de sonuç olarak 2'nci 3 aylık dönemde milli gelir artışı yüzde 1.9 olarak gerçekleşti.

Gelir artışı düşük çıkınca, bunun sonucu olarak harcamalar da geriledi.

İlk 3 aylık dönemde yerleşik hanehalkının tüketim harcamaları yüzde 7.6 oranında artmışken ,2'nci 3 ayda artış yüzde 2.8'e düştü. (Hanehalkının tüketim artış hızında gerileme var ama, dikkat buyurulur ise , artışın yüzde 1.9 olan 2'nci 3 aylık dönemdeki milli gelir artışının üzerinde olduğu görülür.)

Yatırımlarda da büyük gerileme var. Birinci 3 aylık dönemde yüzde 11.9 artan toplam yatırım harcamaları 2'nci 3 ayda yüzde 1.5 geriledi.

Özel sektörün birinci 3 aylık dönemde yüzde 14.1 artan yatırımları 2'nci 3 aylık dönemde yüzde 0.6 oranında arttı. Makine ve teçhizat yatırımlarındaki yüzde 18.1'lik artış, yüzde 2.7'lik gerilemeye (eksiye) dönüştü.

Biz döviz fiyatı,faiz fiyatı ve borsa endeksleri ile o kadar meşgulüz ki, ekonominin büyüme sorununa vakit ayıramıyoruz.

Son aylarda Batı dünyasında önde gelen ekonomiler büyümenin yavaşlaması sorununu ciddi olarak tartışırken biz bu konuya ilgi göstermedik.

Batı dünyasındaki büyüme sorunlarını biz sadece ihracatımıza etkisi açısından değerlendirdik. Fakat görülüyor ki, bizim ekonomimizde de büyümede ciddi bir yavaşlama var.

Acaba biz bu yavaşlamayı, "Ohh… Ohhh… Ne güzel… Talep düştü… Büyüme yavaşladı… Enflasyon artık kontrol altına alınacak" diyerek sevinçle mi karşılayacağız? Acaba Merkez Bankası'nın enflasyonu aşağıya çekme politikasının hedefi bu mu idi ?"

Önümüzdeki günlerde bu sorulara cevap aramak zorundayız.

sampolyon
11-09-2008, 13:22
Lehman ne gibi ‘yeni’ riskler getirdi Salih NEFTÇİ salih-neftci@sneftci.comHerkes bize Lehman kararının ne gibi yeni riskler getirdiğini soruyor. Ne de olsa bu karardan önce de görebileceğimiz bütün riskleri gördüğümüzü söylemiştik. Ama bu krizde dert biter...risk bitmez. Tüm dünya piyasaları Amerikan konut sektörüne endekslenmiş durumdaydı. Başta da Amerikan konut piuaysası olak üzere. Amerikan Hazine Bakanlığı’nın almış olduğu ‘devletleştirme kararı’ ile bu durum bir anda ortadan kalktı.

Elbette kriz bitti demek istemiyoruz. Sadece bundan sonra konut sektörü ve burada poziyon almış bankalara ayırdığımız zamanın önemli bir kısmında Amerikanın diğer bankalarını ve CDS’leri konuşacağız.

Sorun nerede:

Fannie ve Freddie birer ‘özel’ şirket. Bunlar devletleştirilmiş değiş. Sadece yönetimlerini devlet üstlenmiş durumda. Buna bir devletleştirme demek istemiyoruz.

Bir çeşit el koyma.

Doğal olarak da bu hamleden sonra şirketlerin değeri ciddi biçimde düştü. Oysa bu hisseleri bilançosunda tutan müşteriler. Şimdi bunlar ne yapacağını düşünüyor. İşleri zor çünkü yükümlülükleri aynı ama buna karşı ellerinde tuttukları varlıklar şimdi aniden azalmış durumda.

Bu durumda olanlardanönemli bir kısmı da bankalar. İster istemez şimdi yeni sermaye arayışına çıkacaklar. Bu durumdaki iki banka Sovereign Bancorp Inc. ve Gateway Financial Holdings Inc.

Kuşkusuz Amerikan yönetimi bu finansal kurumları sermaye rasyoları konusunda fazla sıkıştırmayacaktır. Ama gelin de bunuadamların kendisine anlatın:

Bu ilk yeni risk, eskiden sağlam diye düşülen bankaları etkiliyor

İkinci risk

İkinci konu daha teknik.Fannie ve Freddie büyük kredi stoku üzerinde oturuyordu. Burada bir default tehlikesi vardı. Bu nedenle tüm dünyada oyuncular bu riske karşı CDS sigortası satın almışlardı.

Burada eğer bir default söz konusu olursa sigorta devreye giriyor zararınızı snırlıyor.

Şimdi...

Fannie ve Freddie’ye yönelik bu tavır bazı uzmanlara göre bu şirketlerin yönetimlerine müdahaledir ve bu şirketlerin performansını aynı bir default gibi etkileyecektir. Eğer bu yorum doğru çıkarsa bu olay CDS’i tetiklemiş olacaktır ve

sonunda sigortanın devreye girmesi gerekecektir.

Şimdi 1.5 milyar dolarlık CDS’in cash olarak karşı tarafa ödenmesi gerektiğini düşünün. Cash ödeme.

Elbette bu Amerikan bankacılık sektörü için büyük bir para olmaktan uzak. Ama bazı kurumları yine de sarsabilir çünkü büyük nakit sıkışıklığı var.

Ayrıca bu çeşit CDS’lerin miktarı da şimdi göründüğünden daha çok olabilir.

Sonuç

Bunlar Fannie ve Freddie konusunda alınan kararın iki sonucu. Üstelik dikkat

ederseniz bular kısa vadeli...

...Ve hemen önümüzdeki sorunlar. Bir de Amerikan yönetiminin uzun vadeli

kredibilite kaybetmesi var ki... Bu bizim işimiz değil.

Onu Amerika’nın uzun vadeli çıkarlarından sorumlu olanlar düşünsün.

sampolyon
11-09-2008, 13:24
Ercan KUMCU
ekumcu@hurriyet.com.tr

Açıklaması zor bir büyüme performansı


YILIN ikinci üç ayında Türkiye ekonomisinin geçen yılın aynı dönemine göre reel olarak yüzde 1.9 büyüdüğü açıklandı. Bir başka ifadeyle, yurtiçinde üretilen mal ve hizmetler reel olarak yüzde 1.9 arttı.

Halbuki, yılın ilk üç ayında ekonomi aynı bazda yüzde 6.7 büyümüştü. Dolayısıyla, ekonomik büyümede 2001 krizinden bu yana en sert düşüş yaşandı. Verilerin ayrıntılarına girildiğinde, ekonomik büyümenin bu denli düşmesini açıklamak zor oluyor.

TALEP

Yurt içinde üretilen mal ve hizmetler toplamına iki yönden bakılabilir. Birincisi, üretilen mal ve hizmetlerin nerelerde kullanıldığı, ikincisi de, mal ve hizmetlerin hangi sektörler tarafından üretildiğidir.

Açıklanan verilere göre, yılın ikinci üç ayında iç talep (tüketim artı yatırım) büyümesi sert bir biçimde yavaşlamış görünüyor. Son bir yıldır yüzde 6 civarında büyüyen iç talep yılın ikinci üç ayında yüzde 1.46 büyüdü. Bu dönemde tüketim harcamaları yüzde 1.95 artarken, yatırım harcamaları yüzde 1.54 düşmüş görünüyor. Yatırım harcamaları içindeki özel sektör yatırımları yüzde 0.6 artarken, kamu sektörü yatırımları yüzde 16.8 düşmüş.

Kısacası, Türkiye ekonomisi yılın ikinci çeyreğinde, geçen yılın aynı dönemine göre reel olarak yaklaşık aynı yatırımı yapmış. Buna karşılık, aynı dönemde yatırım malları ithalatı yüzde 12 kadar artmış. İthalatın gerçekleşmesi ile yatırıma dönüştürme arasında bir zaman farkı varsa, yılın ilk çeyreğinde yatırım malları ithalatının yüzde 36 arttığı da vurgulanmalı. O dönemdeki yatırım harcamalarındaki artış yüzde 11.9 olmuştu. Doların değer yitirişi ve yurt dışındaki fiyat artışları hesaba katıldığında dahi, artan yatırım malları ithalatının milli gelir istatistiklerinde yatırım harcamalarına dönüşmediği gibi bir izlenim doğuyor.

Mal ve hizmetlerin hangi sektörler tarafından üretildiği açısından baktığımızda, tarım üretiminin yılın ikinci üç ayında yüzde 3.5 daraldığını görüyoruz. Geçen yılın tümünde tarım sektörü yüzde 7.2 daralmıştı. Bu yılın ilk altı ayında, tarım yüzde 1.5 daralmaya devam etmiş görünüyor. Halbuki, tarım üretiminin bu yıl geçen yıla göre daha iyi olduğu yönünde çeşitli tahminler vardı.

İmalat sanayi üretimi, yılın ilk üç ayında yüzde 7 büyürken, ikinci üç ayda yüzde 2.5 büyümüş görünüyor. Bu veriler sanayi üretim endeksleriyle de tutarlı görünüyor. Milli gelir verileri içinde iç ticaret, inşaat ve ulaştırma-haberleşme sektörlerindeki büyümenin sert bir biçimde düştüğünü görüyoruz.

ÜRETİM VAR GELİR YOK

Ekonomik eğilimler üzerine çeşitli bilgiler bir araya konduğunda, ekonominin giderek daha az katma değer ürettiği söylenebilir. Aynı üretim düzeyi için daha fazla ithalata ihtiyaç duyulması giderek hızlanıyor. Petrol ithalatı dışındaki ara mallar ithalatı mayıs ayı itibariyle (eldeki son veri) son on iki ayda bir önceki yıla göre yüzde 30’un üzerinde artarken, ekonomik büyümenin bu yılın yarısında yıllık yüzde 3.8 büyümüş görünmesi şaşırtıcı olmaktadır.

Ekonomik büyüme verileri cari işlemler açığı ile mücadele etmenin zorluklarını da gösteriyor. Ekonominin son bir yılda yüzde 3.8 büyüdüğü bir dönemde cari işlemler açığının yüzde 43’ün üzerinde büyümesi düşündürücüdür. Yılın ikinci üç ayında da, ekonomik büyüme yüzde 1.9 olurken, cari işlemler açığındaki artış yüzde 50’yi geçmiştir. Bu gelişmelerin tümünü petrol ve doğal gaz fiyatlarındaki artışlarla açıklayamıyoruz.

sampolyon
11-09-2008, 13:26
‘Bize bir şey olmaz, dünya düşünsün teorisi’ de çöktü
MAHFİ EĞİLMEZ
EKONOMİ / 11/09/2008
mahfie@gmail.comsayfayı yazdırarkadaşına gönder
Önce üç önemli veri seti peş peşe açıklandı. İlki 2008 yılı bitkisel üretim birinci tahminiydi. TÜİK tarafından yapılan tahminlere göre bitkisel üretimin üç ana alt grubundan tahıl üretiminin geçen yılki üretim miktarına göre yüzde 0.2, sebze üretiminin yüzde 5.6 ve meyve üretiminin yüzde 9.8 artacağı açıklandı. Bu tahminler bize geçen yıla göre tarımsal üretimin artacağını ve dolayısıyla GSYH’ya pozitif katkı yapacağını gösteriyordu. İkinci açıklanan veri seti Temmuz ayı sanayi üretim endeksiydi. Bu çerçevede ikinci çeyrek sanayi büyümesini bir kez daha ele aldık. Buna göre ikinci çeyrekte toplam sanayinin yüzde 3.2, imalat sanayinin ise yüzde 2.7 büyümüş olduğu ortaya çıktı. Bu oranlar geçen yılın ikinci çeyreğinde sırasıyla yüzde 3.9 ve 2.9 idi. Bu bize bu yılın ikinci çeyreğindeki sanayi büyümesinin geçen yılın ikinci çeyreğindeki sanayi büyümesinin altında kalmış olduğunu gösteriyordu. Bu iki veri setini Merkez Bankası’nın beklenti anketi sonuçlarının açıklanması izledi. Merkez Bankası beklenti anketine göre beklentiler şöyle: Yılsonu dolar kuru 1.26 YTL, yılsonu cari açığı 51.3 milyar dolar, yılsonu TÜFE beklentisi yüzde 10.72, 2008 büyümesi yüzde 4.1.
Büyüme hesaplarımızı bir kez daha revize ederken TÜİK, dün büyüme oranını açıkladı. Açıklama piyasaya bomba gibi düştü, çünkü açıklanan ikinci çeyrek büyümesi bütün bu verilerden çok daha kötümser bir görünümü işaret ediyordu. İkinci çeyrek büyümesi yüzde 1.9 olarak açıklandı. Piyasa beklentisi yüzde 3.6 dolayındaydı. Bu açıklamayla birlikte TÜİK geçmiş çeyreklerin büyüme oranlarını da düzeltmeye tabi tuttu. Buna göre 2007 yılı büyümesi yüzde 4.5’ten yüzde 4.6’ya, 2008 ilk çeyrek büyümesi de yüzde 6.6’dan yüzde
6.7’ye revize edildi.
Tarım kesimi TÜİK’in yıl için yaptığı bitkisel üretim tahmininin tam tersine yüzde 3.5’luk bir küçülme sergilemiş bulunuyor. Bu küçülme geçen yıl yüzde 1.2 idi. Yani tarım kesimi toparlanmak bir yana daha da kötüye gitmiş görünüyor. İmalat sanayii geçen yılın yarısı kadar büyürken, geçen yıl yüzde 7.3 artarak büyümeye önemli bir katkı yapmış olan inşaat sektörü bu yıl yalnızca yüzde 0.9 büyüyor. Bu yıl, geçen yıla göre daha iyi konumda olan iki kesimden birisi ticaret, öteki de mali kesim. Mali kesim yüzde 9.4’lük bir artışla büyümeye geçen yıl olduğundan daha fazla bir katkı sağlamış durumda.
Harcamalar yöntemiyle yapılan hesaplamaya baktığımızda en büyük harcama kalemini oluşturan hane halkı nihai tüketim harcamalarında yüzde 2.8’lik bir gerileme olduğunu görüyoruz. Bu gelişmeyi talepte yaşandığını gözlediğimiz düşüşle açıklamak mümkün. Öte yandan yatırım harcamalarında da düşüş var. Düşüş esas olarak kamu kesimi yatırımlarının yüzde 17’ye yakın gerilemesinden kaynaklansa da özel kesim yatırımlarının yüzde 0.6 gibi çok düşük bir artış gerçekleştirmesi ilginç görünüyor. İthalatın ve özellikle ithalat içindeki sermaye malı ve ara malı payının arttığı bir ortamda bunun yatırıma dönüşmemesi üzerinde durulması gereken bir konu oluşturuyor.
İkinci çeyrek büyümesi, bir yandan TÜİK’in tarım rekoltesi tahminini, diğer yandan piyasa beklentilerini alt üst etti. Bu durumda Merkez Bankası’nın beklenti anketinde yıllık ortalama büyüme olarak beklenen yüzde 4.1’lik oran üzerinde de bir daha düşünmek gerekiyor.
Temmuz ayı verilerini esas alıp yıllık olarak bakarsak sanayi üretimi açısından geçen yıla göre gerilemenin arttığını görüyoruz. Eğer bu eğilim devam ederse üçüncü ve dördüncü çeyrekte daha ciddi büyüme düşüşleri görmemiz söz konusu olabilir.
Büyümeyle birlikte “bize bir şey olmaz, dünya düşünsün teorisi” de çökmüş oldu.

sampolyon
11-09-2008, 13:30
Asaf Savaş Akat (11.09.2008)





İkinci çeyrekte büyüme




2008 ikinci çeyrek (nisan-haziran) milli gelir verileri dün sabah TÜİK tarafından açıklandı. Doğrusu heyecanla bekliyordum. Çünkü piyasada seslendirilen büyüme sayıları bana göre aşırı iyimserdi. Acaba bir bildikleri mi var diyordum.

Genel kanı milli gelirin yüzde 3’ün üstünde artacağı yönünde idi. Yüzde 4 ve üzerini bekleyen çoktu. Halbuki ben büyümeyi yüzde 2.5 ve altı diye tahmin etmiştim. Gene fena şişeceğim diye korkuyordum.

Neyse, bu kez büyüme beni utandırmadı. Dün televizyonlarda dinlemiş, bugün haberlerde okumuşsunuzdur. İkinci çeyrekte gayrisafi yurt içi hasılada (GSYH) bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla artış yüzde 1.9 olarak açıklandı. Çeyrek bazında 2001 krizinden bu yana en düşük büyüme hızıdır. Kriz sonrasında ilk kez çeyrek büyümesi yüzde 3’ün altına indi. Son bir yıl için büyüme hızı da yüzde 3.8’e geriledi. Gene kriz sonrasının en düşük yıllık büyüme hızıdır.

Perşembe’nin gelişi...

Büyümenin bu şekilde bir kazık fren yapması söylendiği gibi bir sürpriz mi? Cevabım hayır. Daha önce açıklanan verilerde bence yeterince işaret vardı. Olayın mantığı da başka türlü olmasına izin vermiyordu.

Üretim tarafından başlayalım. İmalat sanayiinin kötü bir çeyrek geçirdiği, büyüme hızının yüzde 3’ün altında kalacağı açıktı. Nitekim yüzde 2.5’la 2003’ün üçüncü çeyreğinden bu yana en düşük büyüme hızı çıktı.

İnşaat, ulaştırma ve tarımın teklediği biliniyordu. İnşaatta, geçen yılın aynı çeyreğinde yüzde 7.3 olan büyüme hızı yüzde 0.9’a düştü. Ulaştırma, depolama ve haberleşmede büyüme yüzde 5.3’ten yüzde 3.2’ye geriledi. Tarım, avcılık ve ormancılıkta ise yüzde -1.2’den yüzde - 3.5’a indi. Buna karşılık toptan ve perakende ticaretin büyüme hızında küçük (yüzde 2.6’dan yüzde 3.2’e), mali aracı kuruluşların faaliyetlerin büyümesinde ise daha ciddi (yüzde 7.8’den yüzde 9.4’e) bir artış yaşandı. Ama artan ticaret ve bankacılık hizmetleri üretken kesimlerin katma değerlerinde yavaşlamayı telafi edemedi. Milli gelirin büyüme hızı yüzde 2’nin altına indi.

Yavaş büyüme dönemi

Ekonomik konjonktürün geldiği aşama bu sütunda uzun süredir tekrarladığımız analizle tutarlıdır. Ne diyorduk? Türkiye ekonomisi “sanayisiz, ihracatsız, istihdamsız ama enflasyonist büyüme” modeline sıkışmıştır. Bu durumun esas sorumlusu 2003 sonrasında uygulanan yanlış para politikalarıdır.

İnşaat sektöründe yaşanan patlama bir süre sorunların büyümeye yansımasını geciktirdi. Buna kredi genişlemesi ve ithalatla beslenen tüketim artışının iç ticarette yarattığı canlılık eklendi. Ancak “saadet zincirinin” eninde sonunda kopması kaçınılmazdı.

Gün o gün müdür? Ben “evet” diyorum. İkinci çeyrekte büyümede görülen ciddi düşüş geçici değildir. Tam tersine, uzun sürecek yavaş büyüme döneminin habercisidir. Milli gelir verilerinin analizini sürdüreceğiz.

sampolyon
11-09-2008, 13:32
Komikler
FATİH ÖZATAY
EKONOMİ / 11/09/2008
Hayır, değil. Başlıktaki ‘Komikler’in uzun bir süre önce yayınına son verdiğim (yoksa sadece bir ara mı?) ‘komik iktisatçılar’ tefrikası ile bir ilgisi yok. Kastedilen Freddie Mac ve Fannie Mae.
ABD konut piyasasında patlak veren kriz her iki devi de derinden sarstı. Kriz bu şirketler açısından kendi kendini besleyen bir felaket sürecine yol açtı. Şirketlerin geri dönmeyen kredileri arttı. Oluşan zararlar sermayelerinde erimeye neden oldu. Onlara ilişkin risk algılaması derinleşti. Üstelik risk artışı örtük ABD Hazinesi desteğine rağmen oluştu.
Komikler daha yüksek maliyetle kaynak sağlamak gerçeği ile yüzleştiler. Bu nedenle kendi açtıkları ya da garanti verdikleri konut kredilerinin faizlerini arttı. Bizim gibi ülkelerin piyasada risk algılaması arttığı zamanlarda yaşadıklarının aynısı yaşadılar. Komiklerin açtıkları kredilerin faizleri ile risksiz kurumların tahvillerinin faizleri arasındaki fark giderek açıldı. FED 2007 sonlarından bu yana agresif bir şekilde faiz düşürürken komiklerin faizi neredeyse düşmedi.
Kredi faizlerindeki bu yükseklik ABD konut piyasasındaki koşulları daha da kötüleştirdi. Gerdi dönmeyen konut kredilerinin artmasına yol açtı. Ama işleri kötüleştiren sürecin başlangıcında zaten bu olgu vardı. Kısacası bu bir kısır döngü ya da kendi kendini besleyen felaket süreci.
Konut piyasasında başlangıçta oluşan kriz dönüp dolaşıp yine konut piyasasını vuruyor; döngü tamamlanıyor. Bu döngüde bu iki dev finans kurumu ‘batak’ duruma düşüyorlar ve tüm uluslararası mali sistemi tehdit ediyorlar. Tehdidi giderek daha fazla hissedenlerin başında bazı merkez bankaları geliyordu. Bu bankalar komiklerin çıkardıkları menkul kıymetleri alarak döviz rezervlerini değerlendirmek yolunu seçmişlerdi. Açık ki bu sürecin kesilmesi gerekiyordu.
7 Eylül’de Hazine Bakanı Paulson’un açıkladığı plana bu çerçevede bakmak gerekiyor. Ama azımsanmayacak sayıda yorumcu bu planın çare olacağını düşünmüyor. Olan bitene
şüpheyle bakıyor.
Bir benzetme bu şüphelerin nedenini daha iyi ortaya koyacak. 2001 krizinden sonra Türkiye’de uygulamaya konulan programın temel ayaklarını düşünün: Banka kurtarma operasyonu (yangın söndürme faaliyeti) + Zaten bozuk olan ve bu operasyon sonucunda daha da bozulan kamu bütçesinin düzeltilmesi (mali disiplin) + parasal disiplin + bir daha yangın çıkmaması için gerekli yapısal düzenlemeler.
Sadece yangın söndürme operasyonu ile yetinildiğini düşünün. Ne olurdu? Geçici bir rahatlama. O kadar. O da belki. Kısa bir süre sonra ise daha büyük bir yangın.
Şüpheci yorumcular bu operasyonun temel sorunlara çözüm getirmediğini düşünüyorlar. Kapsamlı bir programı devreye sokmak yerine hep tekil önlemlerle yetinildiğini belirtiyorlar. Tekil önlemlerden kastedilen operasyonların aynı anda gerçekleştirilmemeleri. Vergi iadesi, 16 Mart’ta FED’in acil likidite planı, 13 Temmuz’da Hazine’nin ve FED’in bu komik şirketlere gerekirse likidite vermek ve sermaye desteğinde bulunmak planları ve son açıklanan plan. Üstelik ABD bütçesi çok büyük bir açık veriyor ve kamu borcu artıyor. Bu plan bu olumsuzluğu daha da artırma riski taşıyor.
Bir de şöyle bakın: 13 Temmuzda yapılan açıklamada söylenenler son planla devreye sokulmuş oldu. Ama kredibl bir açıklamanın (FED ve ABD Hazinesinden söz ediyoruz) eyleme gerek kalmadan istenilen sonuçları doğurması beklenir. Oysa o tarihten hemen sonra pazartesi günü yaşananların aynısı gerçekleşti. Piyasalar coştu. Bu coşku birkaç hafta sürdü. Sonra bugüne geldik. Şimdi soru şu: Yangını çıkaran nedenlerin üzerine gidilmeyecekse neden piyasalarda kalıcı bir rahatlık sağlansın? Sürdüreceğim...

sampolyon
11-09-2008, 13:33
Hurşit GüneşGösterge
hgunes@milliyet.com.trBüyüme büzüşüyor!


Dün açıklanan büyüme verileri kimseyi şaşırtmamalı. Aylardır büyümenin hızla düşeceğini belirttik. CNBC-e’nin Tüketim ve Tüketici Güven endekslerini okuyuculara sunduk. Hepsi ciddi bir “büyüme yavaşlamasına” işaret ediyordu. Şimdi bu açıkça görülür oldu. Kaldı ki sokakta, çarşıda bu sıkıntı hissediliyordu.
2007’nin ilk çeyreğinde ekonomi yüzde 8.1 büyümüştü. Bu yıl ilk çeyrekte ise yüzde 6.7 büyüme elde edildi. Yani büyümedeki düşüş daha ilk çeyrekten kendini göstermeye başladı. İkinci çeyrekte ise düşüş daha da belirgin hale gelmiş; geçen yılın ilk çeyreğindeki yüzde 4.1 büyüme yerine, yüzde 1.9 büyüme elde edilmiş.
Sektörlerin durumu ortada. Tarımda net bir daralma yaşanıyor. Üstelik geçen yıl da daralma yaşanmıştı. İnşaat sektörü tam bir durgunluğa girmiş görünüyor. İmalat sanayİi, iç ticaret ve ihracat büyümeyi olumlu etkiliyor. Ama etkiyi de abartmamak gerekiyor. İyi durumda gözüken bir tek mali sektör var. Bir de ulaştırma ve haberleşme. Ancak her ikisi de zamanla diğer kesimlere bağlı olarak gerileyecektir. Üstelik ikisi de daha önceki performanslarından açık ara arkadalar.
Bu duruma nasıl gelindiği ilginç bir tartışma gerektiriyor. Biri kuşkusuz Başbakan’ın savunduğu gibi küresel değişiklikler. Kimileri de bu yıl oluşan siyasal çekişme, çatışma ve belirsizliklerin iç talebi düşürdüğünü, bunun da özellikle yatırımlarda hissedildiğini belirtiyor.

İç taleple ilgili manzara
Öte yandan sıkı para politikasının, yani yüksek faizlerin yanı sıra mali disiplinin tekrar ele alınmasının büyümeyi frenlediğini savunuyor. Nihayet bir tez de, mevcut programın revize edilmedikçe eski performansını yakalama yeteneğinin olmayacağı. Biz bu tezlerin hemen hepsinin haklılık taşıdığı, ancak hiçbirinin de tek başına yeterli olmadığı kanısındayız.
İç taleple ilgili olarak görülen manzara şöyle: Geçen yıl ilk çeyrekte hane halkı tüketimi yüzde 3.4 artarken, bu yıl yüzde 7.6 artmıştı. Bu işte herkesi şaşırtmış ve “Demek ki durgunluk abartılıyor” dedirtmişti. İkinci çeyrekte de benzer bir yapı ortaya çıktı. Geçen yılın (yüzde 1.8) aksine bu yılın ikinci çeyreğinde de yüzde 2.8’lik bir büyüme oluşmuş. Bununla beraber, devlet harcamalarında müthiş bir fren yapmış... Geçen yıl ilk çeyrekte yüzde 7, ikinci çeyrekte yüzde 13.5 büyüyen ve seçim ekonomisi izleyen hükümet bu kez de ilk çeyrekte harcamalarını yüzde 5.6 artırmış, ama ikinci çeyrekte yüzde 3.7 kısmış.
Yatırım verilerine bakıldığında ise tam bir çöküş gözleniyor. Bu yılın ilk çeyreğinde yatırımlar hızla artıyordu. Ama ikinci çeyrekte yüzde 1.5’lik bir azalma olmuş. Tabii yine kamu kaynaklı bir daralma egemen olmuş; yılın ilk yarısında kamu yatırımları geçen yıla göre yüzde 14 azalmış. Özel kesimde ise yatırımlar geçen yıla göre daha yavaş gitse de yine de oldukça yüksek. İhracat kesimi ise büyümeye ithalatın (olumsuz etkisinin) üzerinde yardımcı olmaya devam ediyor.
Büyümenin bundan sonra nasıl oluşacağı artık belli. Geçen yıl ekonomi yüzde 4.5 büyüdüğüne göre bu yıl yüzde 3.5’in üzerinde gelecek her veri sevindirecektir. Tabii aslında üzülmek gerekirken...

sampolyon
11-09-2008, 13:41
Kötü yönetim; düşük büyüme
UĞUR GÜRSES
EKONOMİ / 11/09/2008

Dün ikinci çeyrek büyüme sayıları açıklandı. Sürpriz var mı? Bize göre yok. Çünkü bu satırlarda daha önce yazmıştık; bizim hesabımıza göre, daha önce açıklanan birinci çeyrekte yüzde 6.6’lık büyümenin kabaca 3.3 puanının işgünü sayısının fazla olmasından kaynaklanıyordu. Yani, bu baz etkisi olmasaydı ekonominin büyüme eğiliminin yüzde 30.-3.5 seviyesine olduğu görülecekti. Nitekim dün açıklanan yüzde 1.9’luk ikinci çeyrek büyümesi, ekonomide kan kaybının devam ettiğini,
yüzde 3.0-3.5’i bile arayacağımızı gösteriyor.
Önce 2007 ve 2008 yılının ilk çeyreğindeki revizyonlardan bahsedelim; 2007 yılının dört çeyreğinde de küçük revizyonlar söz konusu. Revizyonlar sonrasında, 2007 yılı büyümesi yüzde 4.45’den yüzde 4.62’ye çekilmiş oldu. İmalat sanayi, tarım ve inşaat kesimindeki büyüme sayılarındaki revizyon bu artışın kaynağı. 2007 yılının ulusal gelir sayılarındaki minimal revizyona harcamalar bakımından bakıldığında, özel tüketimin aşağı doğru, kamu tüketimi ve özel yatırımların yukarı doğru revize edildiği görülüyor.
2008 Yılı birinci çeyreğindeki revizyonlar ise şöyle; tarım yüzde 3.59 büyümeden yüzde 2.57’ye çekilmiş, imalat sanayi büyümesi yüzde 6.88’den yüzde 7’ye, inşaat yüzde 0.76 küçülmeden yüzde 3.09 büyümeye revize edilmiş. Böylece, GSYİH büyümesi yüzde 6.06’dan yüzde 6.71’e revize edilmiş.
Gelelim ikinci çeyreğe. İkinci çeyrekte üretim bakımından ulusal gelir sayılarına bakıldığında, imalat sanayi ve inşaat kesimindeki sert yavaşlamanın etkisi belirgin biçimde görülüyor. Geçen yılın aynı döneminde yüzde 4.1’lik büyümenin 1.5 puanlık bölümü imalat sanayi ve inşaat sektöründen gelirken, bu yılın ikinci çeyreğinde sadece 0.7 puanlık katkı gelmiş. Bu yarı yarıya yavaşlama demek. 2001 yılında tasarlanan bir ekonomik programın ‘pilinin bittiğinin’ resmi demek aslında bu.
Harcamalar bakımından ulusal gelir sayılarında ikinci çeyrekte ilginç bir görünüm var. Birincisi, hane halkı tüketimi geçen yıla göre biraz ivme kazansa da, devletin tüketim harcamaları ve özel kesimin yatırım harcamaları hız kesmiş. Devletin tüketim harcamaları ve toplam yatırım harcamalarındaki büyüme ivme kaybı kabaca 3 puanı aşıyor. Devletin tüketim harcamaları bir tarafa konulursa; yatırım harcamalarındaki erozyon, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir gelişme. Özel kesim yatırımlarındaki büyüme oranı giderek düşüyor, ikinci çeyrekte sadece yüzde 0.6 arttı.
Bu oran 2002 yılının birinci çeyreğinden bu yana en düşük büyüme oranı demek.
Haziran sonunda birinci çeyrek sayıları açıklandığında, Başbakan Erdoğan bu sayıları yüzeysel bir biçimde “her şeye rağmen ekonomi büyüdü” diye değerlendirmişti. Ama ekonominin asıl büyüme eğiliminin yüzde 3 civarı olduğu, bunun da düşmekte olduğu herhalde kendisine anlatılmamıştı. Şimdi bu gerçek daha açık biçimde ortaya çıktı.
Eleştiri ve uyarılarından hoşlanmayan Başbakan ve bakanlar, umarız dün açıklanan sayıları da ‘tek başına kapatma davası yüzünden’ olduğunu iddia ederek yorumlamazlar.
Eğer öyle olursa, ekonomiye ciddi yaklaşan herkesi güldüreceklerdir. Yok eğer, ‘dışarıdaki kriz bizi de etkiliyor’ derlerse iki yıldır bu gelişmeleri neden seyrettikleri de merak konusu olacaktır. Dünkü veriler, iki temel gelişmenin göstergesi; birincisi 2001 sonrasında hazırlanan ‘restorasyon programının’ enerjisinin bittiğini gösteriyor. Umarız bu veriler, işbaşındaki siyasetçilere yeni bir program hazırlanması gerektiğini anlama fırsatını yaratır. İkincisi de, iki yılı aşan bir süredir ülkede yaratılan kutuplaşmanın ve Hükümetin belirlediği siyasal gündemin ekonomiye olumsuz sonuçlarının tescilidir.

sampolyon
11-09-2008, 13:48
Yaşar Erdinç-











Wednesday, 10 September 2008
PİYASALARDAKİ SON DENGELER
PİYASALARDAKİ SON DENGELER

11 Eylül 2008

Pazartesi günü Fannie ve Freddie piyasaları coşturmuştu...

Salı günü Lehman, piyasaları göçürdü...

Çarşamba günü piyasalar yukarı mı aşağı mı gideceğine bir türlü karar veremedi...

Bugün ne olacak?

Dow Jones yine 11.200 ile 11.600 aralığına sıkıştı kaldı. Görünen o ki, 2007'nin Ağustos ayında başlamış olan finansal kriz artık reel sektöre de yansımaya başlamış...

General Motors, 6 bin kişiyi işten çıkaracağını belirtip devletten 25 milyar dolarlık düşük faizli kredi şeklinde yardım istedi. Adamlar haklılar... Fannie ve Freddie kurtarıldığına göre herhalde birileri onları da kurtarsa fena olmaz... Bir sürü bankaya el konuluyor... Zora düşen finansal kurumlar kurtarılıyor... Fakat kendileri avuçlarını yalarlar...

Neden mi?

Çünkü önceki gün ABD bütçe açığı 407 milyar dolara ulaştı ve bu açık, tarihsel olarak en yüksek açıklardan biriydi. Eğer Fannie ve Freddie operasyonu, konut sektörünü ayağa kaldıramazsa, bütçeden önümüzdeki yıllarda 200 milyar dolar daha gidecek... Diğer taraftan işsizlik arttıkça, işsizlik maaşı başvuruları artıyor.. Şirketler daralma ile birlikte ciroları ve kârları düştüğü için daha az vergi ödüyorlar ve sistem otomatik olarak daha fazla açık yaratacaktır. Eğer ABD hazinesi ileride bu açıkları borçlanarak kapatacaksa, şu anki faiz düzeylerinden kimse borç vermez...

Yani sözün kısası, Başkanlık seçimleri sonrasında ABD ekonomisi en derin resesyonlarından birini yaşamaya adaydır. Çünkü beklentiler hızla değişti ve şu an bütün ekonomik sistem gardını resesyona göre alıyor... Firmalar harcamalarını kesiyorlar... Bir bakıma sistem kendi resesyonunu kendi yaratıyor. İletişim ve haberleşmenin ço hızlı olması nedeniyle resesyonlara çabuk girilip çabuk çıkılıyor... Eskiden resesyonlar çok uzun sürerken, 2009 sonuna doğru dibin görülmüş ve toparlanmanın başlamış olacağı düşünülüyor...

Bu ahval ve şerait içinde borsalardan birşey beklenmemeli. Az önce de belirttiğim üzere Dow Jones 11.2.00-11.600 aralığına sıkıştı. Haziran ayının son unda bu yana Dow Jones endeksi 11 bin ile 11.750 aralığına takıldı kaldı. Eğer kısa bir süre daha bu bandı yukarı kıramazsa, üçüncü çeyrek kar ve satış rakamları açıklanmaya başladığında 11 bin seviyesinin aşağı kırılmasını ve eni sert düşüşlerin gelmesini bekliyorum. Neredeyse iki aydır 11.750'nin yukarı geçilmemesi ve yatay kanal hareketinin çok uzamış olması, her an sert hareketlerin yaklaştığını gösteriyor. Eğer bu sert hareketler sonrası 11.750 yukarı geçilirse hedef 12.250-12.500 aralığı olur. Faakt 11 bin aşağı kırılırsa 10.250'ye kadar gerileme görülebilir. Doalyısıyla kanal bir yöne kırılana kadar kanal içi al-satlara devam edilebilir. Fakat kanal kırıldığı andan itibaren, kanalın kırıldığı yönde pozisyon almakta fayda var.

Bizim piyasaya gelince, büyüme verisi gerçekten de felaketti. Fakat AKP'nin kapatılma davasının etkili olduğunu gözönünde bulundurmak gerekiyor. Yine de unutulmamalı ki piyasanın yüzde 3.6 büyüme beklentisinin içinde bu faktör de vardı. Önümüzdeki 6 ayda, işsizlik oranında artış göreceğiz. Çünkü avrupa ekonomileri hızla daralıyor ve en başarılı ihracatçı sektörlerimizde bile, ciddi biçimde işsizlik ortaya çıkacaktır. Tabi ki ihracat performansının zayıfladığına ilişkin sinyaller ekonomik verilerde görülmeye başlandığı anda, cari açığın finansamnı konusu birinci gündem maddesi olacaktır.

Borsaya baktığımızda ise, endeks yine dış piyasalar paralel hareketler yapacaktır. Bu koşullar altında 40.750 civarında kapanış olmadan yeni pozisyon açılmamalıdır. 39 binin aşağı kırılması durumunda da 36 bine kadar gerileme beklenmelidir. Yani 40.750'nin üzerinde kapanış durumunda long, 39 binin altında kapanış durumunda da short olmakta fayda var. Bugün endeksin güne hafif bir düşüşle başlayıp daha sonra 39.500-39.750 aralığına doğru yukarı yönlü bir hareket deneyeceğini ama bu hareketin zayıf kalacağını düşünüyorum. Daha osnra da yeniden gerilemeler olabilir. Çünkü ABD'den gelen haberler hiç iç açıcı değil. Fannie ve Freddie kozu da oynanmasına rağmen dow jones endeksi 11.250 civarında dolanıyorsa, piyasa hiç iyi koku almıyor demektir... Dolayısıyla endekslerdeki kanalların kırılma noktalarına göre hareket etmek üzere piyasayı izlemekte fayda var...

sampolyon
11-09-2008, 13:51
Atilla Yeşilada Büyüyememek

Büyüyememek Türkiye gibi bir ülke için felaketlerin en büyüğü, ve iktidar partileri için en somut siyasi tehdit. Kaba hesapla senede en az %4 büyümemiz lazım ki artan işgücünü hazmedelim, işsizlik artmasın. AB’yle aramızdaki refah uçurumunun kapanması, sosyal güvenlik açıklarının daralması, hepsi büyümeye bağımlı.

Bu bağlamda 1Ç2008’deki hızlı başlangıçtan sonra 2Ç2008’de GSYIH büyümesinin %1.9’a gerilemesi hem politik istikrar hem de piyasalar için çok kötü haber. Verileri mevsimsellikten arındırırsak, büyüme hızı “0”, hatta bazı kaynaklara göre küçülme bile var. Buna karşın cari açık hala artıyor. Evet, Temmuz cari açığı 4.1 milyar dolarla beklentilerin altında gerçekleşti ve artış hızı da Haziran’a göre bayağı yavaşladı. Ama, acı gerçekler ortada: Daha az büyüyüp daha fazla cari açık üretiyoruz. Cari açığın %65’i artık limitlerinin sonuna yaklaşan finans-dışı şirketlerin dış borçlanması ile karşılanıyor

Yılın ikinci yarısı için daha iyimser bir tablo çizmek mümkün mü? Pek de değil. Büyümeyi yavaşlatan politik belirsizliğin ortadan kalkması ve bütçe harcamalarının genişlemesi bir miktar ivme yaratır. Petrol fiyatlarındaki gerileme de cari açığın hızını keser (ama düşürmez). Buna karşın çok güçlü seyreden YTL, AB’nin yavaşlayarak ihracatımıza sekte vurması, bir kaç ay içinde etkisini hissettirecek olan faiz artırımları, ve Euro/dolar paritesinin ihracatçının aleyhine çalışması da ya büyümeyi yavaşlatacak, ya da cari açığı vuracak. Bence en önemlisi ise kredi krizinin kapımızı çalması tehlikesi. Bu olasılık gerçekleşirse, ayda 4 milyar doları geçen cari açığı dış borçlanma yolu ile finanse edemezsek, iki süreç başlayacak: Büyümenin resesyona dönüşmesi ve YTL’nin değer kaybetmesi.

Peki çözüm ne? Her şeyden önce bir anlayış değişikliği lazım. Türkiye artık hem yüksek büyüme hem de dezenflasyonu birlikte gerçekleştiremiyor. Büyümeden taviz vererek enflasyon sorunu halledilmeli ki REEL faizler düşsün, harcama ve üretim gücü artsın. Cari açık yapısal bir sorun, hemen halledilemez. Faiz indirimleri yolu ile YTL’ye değer kaybettirmek ise en yanlış cevap. Çünkü, özel sektörün F/X borçlarının YTL değerinin artması bir iflaslar dalgası başlatabilir. Ama, orta vadede tasarrufu teşvik, yerli enerji kaynaklarına dönüş ve değerli seyreden kurlara karşı verimliliği artıracak politikalar sorunun kontrolden çıkmasını engeller.

Başka bir açıdan bakarsak, Türkiye artık en akılcı para ve bütçe politikalarını uygulasa dahi %4’ten fazla büyüyemez. Hatta, dış konjünktür kötüye giderse 2009’da büyüme %3’lere bile gerileyebilir.

Yapılması gereken hızla yapısal reformları yeniden başlatmak. Hükümet yıl başından bu yana “reform” denilen bir çok yasaya imza attı. Hepsi tek başına incelendiğinde bir soruna doğru çözüm olarak görünüyor, ama birinin yaptığını öteki bozuyor. Örneğin, sosyal güvenlik borçlarına af ilan ederek bütçe dengesini geçici olarak düzeltiyorsunuz, ama gelecek yıl kimse o vergiyi ödemez, çünkü nasıl olsa bir af daha çıkacak. İstihdamı teşvik için genç ve kadınların sosyal güvenlik primlerini düşürüyorsunuz, şirketler tecrübeli işçileri işten çıkartıyor, toplam istihdam değişmiyor.

Yapılması gereken birbiri ile tutarlı ve tüm sorunları toptan çözecek bir PROGRAMI uygulamaya sokmak. Böyle programların dizaynı Türkiye gibi bir ülke için çok zordur. Ama, AB, IMF ve Dünya Bankası bize yardımcı olmaya hazır. “Siz işimize karışmayın, biz daha iyisini biliriz” söylemi artık çok Şartlı kalıyor. Belli ki işimizi bilmiyoruz. Bu üç kurumun desteği ile köklü ve kapsamlı bir reform programı oluşturulup hızla yürürlüğe konmalı. Yoksa yalnız 2008 değil 2009 da kayıp yıl olacak. Bir nokta daha var. Büyüme yatırım ve harcama, bunlar da geleceğe güvenle bakış ister. Ülkenin hergün bir politik skandalla çalkalandığı, iktidar-muhalefet ilişkisinin topyekün savaşa döndüğü bir ülkede kimse araba almaz, fabrika kurmaz.

Hükümetimiz arkasındaki çok geniş halk desteğinin 2002’den bu yana sağladığı yüksek büyüme hızına bağlı olduğunu anlıyor da, bu desteği sürdürmek için yeni bir program hamlesi yerine kısa vadeli, kısmi çözümlerle yetiniyor. Bir anlamda kendini vuruyor. Politik gerçekler var, farkındayım. Mart 2009 yerel seçimlerinin atlatılmasını bekleyeceğiz. Ama ardından, AKP ve Türkiye için tarihi bir dönüm noktası geliyor. Ne yapacağız? Yine kısır politik çatışmalarla vakit mi kaybedeceğiz, yoksa yeniden AB, insan hakları ve yapısal reformlar mı? Bu kararı görmeden piyasalarımız konusunda uzun vadeli bir karar veremem, hele günü kurtaran iyimserliklerle hiç vakit kaybedemem.

sampolyon
11-09-2008, 13:58
N. Nuri SEVGEN

nuri.sevgen@ayatirim.com.tr



Thursday, 11 September 2008
2001'DE PANDORANIN KUTUSUNUN AÇILDIĞI GÜNÜN, YILDÖNÜMÜ...
2001’DE PANDORANIN KUTUSUNUN AÇILDIĞI GÜNÜN, YILDÖNÜMÜ...


11 Eylül 2008 Perşembe

Borsalarda Dün Kapanışlar ve Gelişmeler:
Dün, New York Borsası’nda artık filimlerin koptuğu, mantığın kaybolduğu, geleceğe dair karamsarlığın insan psikolojisi üzerine etkilerinin şaşkınlık yaratabileceğinin kanıtı bir gündü. Neden mi böyle düşünüyorum? İşte sebepleri;
- Lehman Brothers batacak diye yaygara çıkaranlar dün sanki süpriz iyi bilanço açıklasa inanacaklarmış gibi, kötü bilançosu yüzünden panik satışlar yaptılar.
- Gözler Lehman Brothers’de ama ikizlere verilen kaynak zorda olan şirketlere ‘’hani bana’’ dedirtmeye başladı bile. Zira General Motors 6 bin kişiyi işten çıkaracağını, zor durumda olduğunu açıklayarak devletten 25 milyar dolar düşük faizli kredi şeklinde yardım talebinde bulundu.
- Herkes Lehman ve ikizleri zilediğinden farkına varmıyor ama ABD’nin önemli bir mortgage sağlayıcısı Washington Mutual’da zor durumda olduğu konuşuluyor. Dün hisseleri %30 düştü. Standart&Poors Washington Mutual’ın görünümünü negatife çekti.
- Asıl bomba ise; tüm bu haberler zaten satışlar için yeterli iken FED aralık toplantısında faiz indirecek haberi ‘’hadi canım sende’’ dedirteceğine ciddi şekilde endekslere alım getirdi. Neymiş efendim FED Fund Futurelarında aralık FOMC toplantısı için 25 baz puan indirim olasılığı %25’e çıkmışmış...
Gün sonunda Dow %0.34, S&P %0.61 ve Nasdaq %0.85 yükselişle kapandı.

Bu Sabaha İlişkin Görünüm :
Asya borsalarında ise bu sabah; daha ayağı yere basan tepkler veriliyor. Genel olarak satıcılı olan piyasalar yukarıda belirttiğim haberleri daha doğru fiyatlıyor gibi görülüyor. Zira Dow futureları da benzer şekilde; dünkü seans psikolojisinden sıyrılan bir görüntü sergiliyor.
Şu saatlerde Japonya %1.7 düşüş gösterirken, Dow futureları %0.35 düşüşte...

Bugün İzlenecek Datalar :
09:00 – ALMANYA ÜFE (Ağustos) – Önceki Veri: %1.40 / Beklenti: -%0.30
10:00 – TR Kapasite Kullanım Oranı (Ağustos) – Önceki Veri: %80.0 / Beklenti: %79.5
15:30 – ABD Ticaret Dengesi (Temmuz) – Önc. Veri: -$56.8 milyar / Beklenti: -$58.0 milyar
15:30 – ABD İthalat Fiyatlar (Ağustos) – Önceki Veri: %1.70 / Beklenti: -%1.60
15:30 – ABD Haftalık İşsizlik Başvuruları – Önceki Veri: 444 bin kişi / Beklenti: 440 bin kişi
21:00 – AB ECB Başkanı Trichet Konuşma Yapacak
21:45 – ABD FED Üyesi Kohn Konuşma Yapacak

İMKB Bugün İçin Beklenti :
İMKB30 spot endeks, bir süredir yazdığım ve yukarıdaki grafikte de ayrıntılı olarak göstermeye çalıştığım düşen kanalı kıracak gücünün olmadığını dün gösterdi. Yönünü ilk hedef olarak 47000’e doğru çevirdi. Ortalamalarında aşağı kesilmesi ile başlayan bu hareketin terse dönmesi ancak 49700’ün yukarı yönde kırılması ile mümkün görülüyor.
Kısaca önerim; 50000 geçilmeden uzuna geçme ve yine 50000 geçilmeden kısa pozisyonlarını stoplama...!

Şu ana kadar ki verilere bakılarak bugün VOB’ta, açılışta;
EKİM vadeli İMKB30 sözleşmelerinin güne; 250-400 puanlık düşüşle başlangıç yapabileceğini bekliyorum.

Pariteler :
Dolar, Japon yeni karşısında ABD’den şu saatlerde 107,11 seviyelerine yatay hareketini sürdürüyor. Euro/dolar paritesi ise dolar lehinde hareketini sert şekilde sürdürüyor. 1,40’ın da altına gelen parite şu saatlerde 1,3967 seviyelerinde.
İçeride ise dolar/YTL kotasyonları şu saatlerde bankalar arası piyasada 1,2475 seviyelerinde güne başladı
Dünyada doların dünyada değer kazanmasının etkisiyle geçtiğimiz günlerde 1,25’i gören dolar tekrar 1,22’deki önemli desteğine kadar geriledikten ve kuvvet topladıktan sonra tekrar 1,25’e doğru hareketlenmiş gibi görülüyor. 1,25’in kırılması 1,30’a doğru olası hareketin tedirginliği arttırabileceğinden önemli bir seviye olacaktır.

Bugüne İlişkin Beklentiler :
Dolar/YTL EKİM 2008 vadeli dolar sözleşmesinin, 1,2475 spot fiyatlara göre teorik fiyat gereği VOB’ta güne 1,2680-1,2740 aralığından başlamasını bekliyorum.

N. Nuri SEVGEN
Alternatif Yatırım A.Ş.
Vadeli İşlemler Müdürü

sampolyon
11-09-2008, 14:52
Cuma, Haziran 13, 2008
MEP10 Endeksine Göre AKP Hükümeti Ekonomik Bakımdan Temmuz 2006'dan Beri Adeta "Yerinde Sayıyor"


22 Temmuz 2007 erken genel seçimleri yaklaşırken, Türkiye'de Aralık 1987 - Nisan 2007 döneminde iktidarda bulunan hükümetlerin makroekonomik performanslarını "Türkiye'deki Hükümetlerin Makroekonomik Performanslarının Bir Karşılaştırması, 1987-2007" başlıklı makalemde kullandığım çeşitli endeksler yardımıyla karşılaştırmıştım. Çalışmada kullandığım temel endeksi (MEP10), Mart 2008 verileri itibariyle güncelleştirdim. İşte son durum:














Şekile göre, MEP10 eğrisindeki (kırmızı eğri) artışlar, kabaca, ilgili hükümetin makroekonomik performansının seçilmiş 10 temel göstergenin ortalaması itibariyle iyileştiği, düşüşler ise kötüleştiği anlamına geliyor. Öte yandan, "sıfır" düzeyi, MEP10 endeksinin 1987-2008 için "tarihî ortalamasını" (vasat performans) gösteriyor.

MEP10 endeksinin yukarıdaki şekildeki seyri (Ocak 1987 - Mart 2008), Kasım 2002'den bu yana iktidarda bulunan AKP hükümetlerinin (58, 59 ve 60. hükümetlerin) makroekonomik performanslarının Temmuz 2006'dan bu yana iyice "vasat"a yaklaştığına, hatta Kasım 2007'den sonra kaygı verici biçimde kötüleşmeye başladığına işaret ediyor.

Bu olumsuz gidiş, bazı politikacıların iddia ettiği gibi, AKP'ye karşı Anayasa Mahkemesi'nde açılan davalar ile ilişkili olamaz. Çünkü, bilindiği üzere, CHP ve DSP henüz 27 Şubat 2008 tarihinde Anayasa Mahkemesi'ne başvurarak TBMM tarafından anayasada yapılan türban düzenlemesi konusunda iptal davası açtı, Yargıtay Başsavcısı ise AKP'ye karşı kapatma davasını 17 Mart 2008 tarihinde açtı. Bu durumda, eğer Anayasa Mahkemesi Temmuz 2008'de AKP'nin kapatılmasına ve/veya 71 AKP'linin siyasetten beş yıllığına men edilmesine karar verecek ve ortaya çıkacak siyasi belirsizlik ve boşluk ortamının da etkisiyle ekonomideki kötüleşme şiddetlenecek olursa, bu kötüleşmenin asıl sebebi Anayasa Mahkemesi'ne açılan davalar ve bu mahkeme tarafından alınan kararlar olmayacaktır, gibi gözüküyor.

AKP hükümet(ler)inin makroekonomik performansının veya başka bir deyişle Türkiye ekonomisinin bir türlü yeterince iyileş(e)memesinin (örneğin işsizliğin bir türlü ciddi biçimde geriletilememesinin ve cari hesap açıklarının yarattığı ekonomik tehdidin sürmesinin) asıl sebebi, kanımca, son 24 aydır bir türlü yeni ve gerekli mikro ve makroekonomik önlemleri alma ve yapısal reformları tamamlama/güçlendirme/sürdürme istek, kararlılık, beceri, cesaret ve başarısını göster(e)meyen ve ilgisini özellikle 22 Temmuz 2007 seçimlerindeki başarısından sonra hızla ekonomiden toplumsal-dinsel bazı siyasi tercih ve hedeflerine kaydıran 59. ve 60. Recep Tayyip Erdoğan hükümetlerinin bu davranışı olacaktır.

Son olarak, eklemek gerekir ki, mevcut ekonomik durumun ortaya çıkmasında (veya en azından, yukarıda dikkat çekilen makroekonomik kötüleşme sürecine "girilmesinde") dünya ham petrol piyasalarındaki (zaten 2004 yılından bu yana sürmekte olan) büyük fiyat artışları ve/veya ABD'deki derinleşen finansal kriz gibi "dışsal etkenlerin" ciddi katkıları bulunduğunu iddia etmek de oldukça güçtür, güç olacaktır.

Not: MEP10 endeksinin hesaplanma metodolojisi hakkında ayrıntılı bilgi için buraya veya buraya tıklayabilirsiniz. Bu kısa notla ilgili olarak Sn. Uğur Gürses'in Radikal Gazetesi'ndeki köşe yazısı (16.2.2008) için ise buraya tıklayınız.


Etiketler: hoşnutsuzluk endeksi, hükümetler, Türkiye ekonomisi


posted by AYKUT KİBRİTÇİOĞLU at 12:35 | 0 comments

Salı, Haziran 10, 2008
2008 Yılı Mart Ayı İtibariyle Türk Bankacılık Sektöründe "Kırılganlık"

Ocak 1979 - Mart 2008 itibariyle Türk bankacılık sektörü kırılganlık endeksinin seyri aşağıda gösterilmiştir:

Şekil 1: Bankacılık Sektörü Kırılganlık Endeksi, Ocak 1979 - Mart 2008















2008 yılı Mart ayı itibariyle Türk bankacılık sektöründe ciddi bir (genel) risk-alıcı davranış eğilimi ve dolayısıyla kriz riski gözlemlenmiyor.

sampolyon
11-09-2008, 17:51
NTV-MSNBC VE AJANSLAR
Güncelleme: 16:44 TSİ 11 Eylül 2008 Perşembe


ANKARA/İSTANBUL - İlk kez bir sektör için destek paketi hazırlandı. Hükümet, emek-yoğun sektörlerden, tekstil, hazır giyim, konfeksiyon ve deri sektörüne yönelik olarak değişim dönüşüm ve destek strateji eylem planını açıklandı. Bu kapsamda gelişmiş bölgelerden kalkınmada öncelikli yörelere, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya fiilen taşınacak işletmelere vergi indiriminden taşınma desteğine kadar bir dizi teşvik verilecek.
Haberin devamı

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcı Nazım Ekren, Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, Sanayi Bakanı Zafer Çağlayan, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Mehmet Büyükekşi düzenledikleri ortak basın toplantısında, söz konusu sektörlere yönelik olarak 3D olarak adlandırılan “Değişim, Dönüşüm ve Destek Eylem Planı” hakkında bilgi verdi.

Planının ayrıntılarını açıklayan Çağlayan, küresel rekabet koşulları göz önünde bulundurulduğunda, tekstil, hazır giyim- konfeksiyon ve deri sektörlerinin rekabet edebilirliğinin güçlendirilmesi, değişim ve dönüşümünün sağlanması için ek önlemlere ihtiyaç bulunduğunun tespit edildiğini belirterek, “Sektör stratejisi, kamu-özel kesimin geniş katılımı ve mutabakatıyla hazırlandı. Değişim ve dönüşüm süreci; sektörü, yüksek kalitede; moda, tasarım, marka ve bilgi bazlı ürünlerin üretildiği ve satıldığı bir yapıya dönüştürmeyi içermektedir” dedi.

28 EYLEM YER ALIYOR
Derhal devreye sokulacak Stratejik Eylem Planı’nda 2 ana eylem, 7 tedbir başlığı altında 28 eylem yer aldığını, tedbirlerin Avrupa Birliği (AB) ve Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) normlarına uygun olarak hazırlandığını kaydeden Çağlayan, şunları söyledi: “İki ana eylemden biri olan İş Ortamının Geliştirilmesi ana eyleminin altında; Hukuki ve İdari Düzenlemeler, Altyapının Geliştirilmesi, Finansal Araçların İyileştirilmesi ve Geliştirilmesi, İnsan Kaynaklarının Geliştirilmesi, Üretim Altyapısının Geliştirilmesi başlıklı 5 tedbir ve toplam 25 eylem gerçekleştirilecek.”

Eylem planı CNBC-e’de masaya yatırıldı/VİDEO

Çağlayan’ın verdiği bilgiye göre, hukuki-idari düzenlemeler kapsamında hukuki düzenlemeler oluşturulacak; AB’nin imzaladığı Serbest Ticaret Anlaşmaları Türkiye’yi de kapsayacak şekilde eş zamanlı olarak yapılacak; ithalatta koruma önlemleri DTÖ çerçevesinde etkin biçimde uygulanacak ve düşük değerli ithalatın önlenmesine yönelik tedbirler etkinleştirilecek; Dahilde İşleme Rejimi kapsamında sorunların çözümüne yönelik tedbirler alınacak. Altyapının geliştirilmesi düzenlemeleriyle de sektörün ihtiyaç duyduğu kümelenme çalışmaları sonuçlandırılacak.

SIFIR FAİZLİ KREDİ İMKANI
Finansal araçların iyileştirilmesi ve geliştirilmesi düzenlemeleriyle, Kredi Garanti Fonu altyapısı ve hacmi geliştirilecek; Eximbank kredilerinin bankacılık prensipleri çerçevesinde daha yaygınlaştırılması sağlanacak; sektöre sıfır faizli kredi kullandırabilmek için KOSGEB kredi faiz desteği DTÖ ve AB yükümlülükleri çerçevesinde geliştirilecek.

Üretim altyapısının geliştirilmesiyle ilgili olarak da pamuk üretim altyapısı ıslah edilerek geliştirilecek; kütlü pamuk destekleme prim ödeme miktarı DTÖ ve AB yükümlülükleri çerçevesinde artırılarak devam ettirilecek, destekleme prim miktarı aynı yıla ait pamuk ekiminden önce belirlenerek ilan edilecek; petrokimya yatırımları DTÖ ve AB yükümlülükleri çerçevesinde desteklenecek; ham derilerin kesim, yüzüm ve istifleme aşamalarında ortaya çıkan kalite ve verim kaybı önlenecek.

YATIRIM DESTEKLERİ VERİLECEK
İşletmelerin rekabet edebilirliğinin artırılması ana eyleminin altında da, işletmelere DTÖ ve AB yükümlülükleri çerçevesinde bilgi, danışmanlık ve doğrudan destek sağlanacak; sektöre yatırım destekleri verilecek. Çevre-enerji verimliliği yatırımlarına yüzde 50 kredi desteği sağlanacak.

Eylem Planı’ndaki faaliyetlerin ve stratejinin yürütülmesinin takibi ve koordinasyonu Sanayi Bakanlığı’nın sorumluluğunda olacak.

SEKTÖR TEMSİLCİLERİ EYLEM PLANI İÇİN NE DİYOR?
Eylem planını CNBC-e’ye değerlendiren sektör temsilcileri genel olarak memnun.
Ahmet Nakkaş (TGSD Başkanı): İlk defa böyle bir planın ortaya konması açısından umut verici olarak görülebilir. Büyümede durma noktasına geldik, eksi büyümeyle karşı karşıya kalma riskimiz var. Rekabet açısından kaybımız büyük. Çok acil olarak kısa dönemdeki uygulamanın hayata geçmesini talep ettik. Açıklanan planda bunun çok ince ayarlarını hissedemedik. Oluşturulacak olan Çalışma Komitesi bunları yıl sonuna kadar ortaya koyacak. Uygulama planlarının hayata nasıl geçeceğini net bir şekilde göremesek de umudumuz devam ediyor.

Aynur Bektaş (TOBB Hazırgiyim Sektör Başkan Yardımcısı): Bugün bir ilk gerçekleşti. Bugüne kadar konuşulan ‘Bu sektör gözden çıkarıldı’ imajı yıkılmış olacak. Bu, sektör için bir moral olacak. STK’larla bakanlıklar nezdinde sektörü içeren bir konisyon kurulacak ve sektörün sorunlarını takip edecek. Böylece herkes derdini anlatabilecek. Bizim beklediğmiz acil olarak bir can simidiydi. Sektörde genel anlamda bir iyileştirme yaratabilir. Toplantıdan çok olumsuz çıkmadım.

Ahmet Akbalık (İHKİB Başkanvekili): Beklentilerimizi kısmen karşılayan bir eylem planı oldu. Şu anda önemli olan mevcut yapıda taşınacak olan KOBİ’lerin taşınmadan önce alacakları destekti. Yakın eylem planı olması gerekiyordu. Ancak verilen teşvik orta vadeli gibi görünüyor. Nitelikli eleman bulma konusunda ciddi sıkıntı yaşanacak.

Lemi Tolunay (İstanbul Deri ve Deri Mamülleri İhracatçılar Birliği Başkanı): Yüzde 100 isteklerimizi karşılayacak bir sonuç çıktığını söyleyemem ama hükümetin elinden geleni yaptığına inanıyoruz. Arıtma tesislerine enerji desteği verilmesi, KDV-kurumlar vergisi gibi desteklerin olması umutlandırıcı şeyler. Eylem planını pozitif bir yaklaşım olarak değerlendiriyorum.

sampolyon
11-09-2008, 17:55
Seyfettin Gürsel
Büyüme alarm veriyor
11.09.2008 | Seyfettin Gürsel | Yorum

2008'in ikinci üç ayında gayri safi yurtiçi hasıla (GSYH), diğer ifadeyle mal ve hizmet üretimi bir yıl öncesine kıyasla sadece yüzde 1,9 oranında arttı. Oysa en kötümserler bile yüzde 3,5 civarında bir büyüme bekliyorlardı. Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi olarak konuyla ilgili son araştırma notunda (Betam araştırma notu No: 12) büyüme oranı beklentimizi tarım dışı ücretli istihdamındaki 500 bin artıştan yola çıkarak yüzde 4,5 civarı (tam olarak yüzde 4,3) olarak hesaplamıştık. Yaklaşık yüzde 2'lik bir büyüme istihdamı bu kadar artırmış olamaz. Burada bir bilmece var. Büyümede durumun vahametini mevsimsellikten arındırılarak üretilen büyüme eğilimindeki düşüş de doğruluyor. Eğilim yüzde 4,5 civarından yüzde 2,5 civarına düşüyor. Büyüme alarm veriyor.
Büyüme neden bu kadar düştü? Harcamalar yönüyle GSYH incelendiğinde (Bkz. tablo) sorunun birkaç kalemden birden kaynaklandığı anlaşılıyor. En büyük harcama kalemi özel tüketimden başlayalım. Yıllık büyüme oranı yüzde 2,8. Büyümeye katkısı 1.9 puan. Yani büyüme özel tüketim sayesinde pozitif. Ancak Türkiye koşullarında bu çok düşük bir büyüme oranı. Küresel sarsıntının ve kapatma davasının bahar aylarında tüketici güvenini aşağıya çektiğini biliyorduk. Ancak bu olumsuzlukların etkisini yeterince dikkate almamışız. Bir de hanehalklarının borçlanmada sınıra yaklaşmalarının tüketim üzerinde yapısal, dolayısıyla uzun erimli bir bütçe kısıtı oluşturmaları ayrıca değerlendirilmeli.
Büyümeyi düşüren en önemli etken kamu kesimi. Devletin tüketim harcamaları geçen yıla göre yüzde 3,4, yatırımları da yüzde 16,8 oranında azalmış. Kamu büyüme oranını toplamda 1 puan düşürmüş. Devlet fena halde kemer sıkmış. Daha teknik söylersek maliye politikası iyice sıkılaştırılmış. Mayıs ayında "faiz dışı fazla hedefi düşürüldü, hükümet popülizme kayıyor" diye telaşlananların kulakları çınlasın! Bu kalemde bir baz etkisi olduğu unutulmamalı. Geçen yıl seçim arifesinde mali politika gevşemişti. Nitekim kamu tüketiminde ve yatırımlarında yıllık artışlar 2007 2. çeyrekte sırasıyla yüzde 13,5 ve 8,1 olmuştu. Bu baz etkisi yukarıda sözünü ettiğim büyüme-istihdam bilmecesinin bir kısmını açıklıyor olabilir. Kamuda istihdam son derece katı. Kamu katkısı sıfır olsaydı büyüme yüzde 2,9 olacaktı.
Özel yatırım artışı neredeyse durmuş: Artış oranı yüzde 0,6'dan ibaret. Bu bir facia çünkü gelecekte bir yandan enflasyonla mücadeleyi arz yönünden zayıflatacak, diğer yandan da istihdam artışını sınırlayacak. Tek teselli net ihracat katkısının az da olsa pozitif olması: Yüzde 0,4. 2. çeyrekte ihracat reel olarak yüzde 2,3 artarken ithalat artışı yüzde 0,7 olmuş. Bu pozitif katkıda ihracatın yüksek performansından çok, ithalatın düşüklüğü etkili. İç talep kısılınca ithalat düşüyor. Ancak enerji fiyatlarındaki patlama nedeniyle cari açığın büyüdüğü unutulmamalı.
Yakın gelecekte büyümenin bir miktar yükselmesi şaşırtıcı olmaz. AKP kapatılmayınca siyasal belirsizlik, en azından kısa dönemde, önemli ölçüde azaldı. 3. ve 4. çeyreklerde özel tüketimde ve yatırımlarda sınırlı bir artış bekliyorum. Kamu kesimi de 3. çeyrekten itibaren büyümeye pozitif katkı yapmaya başlayacak çünkü 22 Temmuz seçimlerinin ardından hükümet maliye frenine olanca gücüyle basmıştı. Buna karşılık en büyük ihracat pazarımız AB ekonomisi durgunlaşıyor. Rusya'ya ihracatta sorunlar yaşanıyor. Türk Lirası 2. çeyreğe kıyasla bir hayli değerlendi. Tüm bu etkenler net ihracat katkısını negatife çevirebilir. Yılbaşında 2008 büyüme tahminimi yüzde 3,5 olarak açıklamıştım. Ancak zaman ilerledikçe kötümser tahmin yaptığımı düşünmeye başlamıştım ki, 2. çeyrek büyüme rakamları belli oldu. Bu rakamlarla tahminimin iyimser kalması bile mümkün.


2008 ikinci çeyrek
yılık büyüme
Büyüme
oranı
(%) Büyümeye
katkı
(puan)
GSYH 1,9 1,9
Özel tüketim 2,8 1,9
Kamu tüketimi -3,7 -0,4
Kamu yatırımı -16,8 -0,6
Özel yatırım 0,6 0,1
Stok değişimi - 0,4
Mal ve hizmet ihracatı 2,3 0,6
Mal ve hizmet ithalatı 0,7 -0,2

sampolyon
11-09-2008, 18:51
İMKB yerle bir oldu, dolar son sürat çıkıyor
İMKB yurtiçinde büyüme rakamlarının etkisi ve beklentilerin altında makro veriler ve global kaygılarla iki bin puana yakın değer kaybederek Temmuz ayından beri yaşanan en düşük seviyelere indi.
11 Eylül 2008 / 17:16Yurtdışında yaşanan dalgalanmanın içerideki risk faktörleri ile birleşmesi borsayı kötü vurdu. Dolar da son dört ayın zirvesine tırmandı.


Borsa günü yüzde 4.85 kayıpla 37 bin 388 puandan tamamlarken 28 Temmuz'dan bu yana en düşük seviyye indi. Borsa gün içinde en düşük 37 bin 143, en yüksek 39 bin 116 puanı gördü.

ASIL ETKİ YURTDIŞINDAN

Borsadaki hareketi değerlendiren Hedef Menkul Değerler Stratejisti Serdar Ceylan, borsada ağırlık etkinin yurtdışna bağlı gerçekleştiğini söyledi.

Lehman Brothers'ın beklentilerine yönelik olumsuzluğun geride kaldığını ancak bu kez de Washington Mutual'a yönelik beklentilerin piyasayı vurduğunu anlatan Ceylan, "İçeriden kaynaklanan olumsuzluklar da var. Özellikle doların 1.25'in üzerine çıkması borsada satışları hızlandırdı. Endeksin bu seviyelerde durulabileceğini düşünüyorum. Eğer bugün Dow Jones'taki düşüş yüzde 1.5 ile sınırlı kalırsa yarın piyasa dengelenmeye çalışır" dedi.

KISA VADEDE DEĞİŞMESİ ZOR

İş Yatırım Yurtiçi Piyasalar Müdür Yardımcısı Orhan Veli Canlı, piyasalardaki gelişmelerle ilgili olarak şu açıklamayı yaptı:

"Borsa bugüne özellikle yurtdışı piyasalardaki tedirginliğin gölgesinde satıcılı başladı. Gün içerisinde Lehman Brothers ile ilgili gelişmeler tüm dünya piyasalarını etkisi altına aldı. Bunların yanında döviz tarafındaki tedirginliğin arttığını gördük. Öğleden sonra Amerika'dan gelen işsizlik datası da negatif olunca kuvvetli bir satış dalgasıyla borsa sert bir düşüş gerçekleştirdi.

Kısa vadede bu durumun değişmesi zor görünüyor. Toparlanma için yurtdışındaki finansal piyasalarla ilgili pozitif haberlere ihtiyaç var. Kurdaki hareketin devam etmesi özellikle açık pozisyon taşıyan firmalar açısından sorun yaratabilir."

BÜYÜME RAKAMLARI BORSAYI VURDU

Meksa Menkul Değerler Araştırma Müdür Tuncay Turşucu ise, piyasayı düşüren iki faktör olduğunu söyledi. Dün ilan edilen ikinci çeyrek büyüme rakamlarının bu iki faktör arasından en önemlisi olduğunu belirten Turşucu, "Bu çok temel bir gösterge. Üçüncü çeyreğe yönelik endişeler artıyor ve borsadaki fiyatları da etkiliyor. Yurtdışından daha önemli" dedi.

Dışarıdaki satış baskısının borsayı düşüren ikinci faktör olduğunu söyleyen Turşucu, şöyle devam etti:

"Bugün hem yurtiçinde hem yurtdışında çok sert hareketler oluştu. Endekste 37 bin seviyesi kuvvetli fakat kırılırsa 34 bin 200'e kadar gidebiliriz. Ancak ben bugünkü sert harekete bakılırsa 34 bin sınırına gelebileceğimizi tahmin ediyorum. Belki 1-2 gün içinde olmaz ama 1-2 hafta içinde gelebiliriz. Piyasadaki algılamalar çok bozuk."

Dolarda yükseliş bugün de devam ederken, euro/dolar paritesi kritik olarak ifade edilen 1.40 sınırının altına indi. Dolar yurtdışındaki hareketlere paralel olarak içeride de yönünü yukarı çevirdi. Dünkü kapanışta 1.2360 olan dolar bugün sabah bankalararası işlemlerde 1.25 seviyesinin üzerini gördü.

Sonrasında dolardaki yükselişin hızlandığı izlenirken dolar YTL karşısında 1.2650 ile son dört ayın zirvesine çıktı.

HEDEF 1.40

Ata Yatırım Başekonomisti Nurhan Toğuç da YTL'de yüzde 15'lik bir düşüşün normal olacağını belirterek, "Doların 1.40'lara kadar gitmesi sağlıklı bir harekettir. Ancak dolardaki yükseliş için Merkez Bankası'nın faiz indirmesi gerekiyor. Merkez sıcak para yerine doğrudan yabancı girişini sağlayacak harekete izin vermeli. Bu düzeltme ekonomi için gerekli." diye konuştu.

Dolarda parite etkisinin önemli olduğunu anlatan Hedef Menkul Değerler Stratejisti Serdar Ceylan, ancak 1.25'in üzerinin görülmesi ile dolar alışlarının da kuvvetlendiğini belirtti. Ceylan, "eğer dolar 1.2750'yi kırarsa 1.35-1.40 bandına kadar yükselebilir" dedi.

Meksa Menkul Değerler Araştırma Müdür Tuncay Turşucu ise, dolarda pariteye bağlı hareketin devam ettiğini belirtti. Turşucu, "dolar dışarıda kuvvetlenirse, içeride 1.30'a kadar gideriz" dedi. Eren Güler / hurriyet.com.tr

sampolyon
11-09-2008, 18:59
Yukarıdaki yorum üçkağıtçı yorumudur.4,5 senedir üçkağıtçılar dövizin yukarı hareketlerinde belli fiyatlardan satarak milleti dolandırıyorlardı.Dövizi alanlar yüksek fiyattan aldıkları için çıkamıyorlar,böylece dövizi vatandaşa bir güzel tutturuyorlardı.bakalım şimdide aynı numarayı yapabileceklermi?Büyüme %4 çıksaydı yaparlardı aynı numarayı
cnbc_e nin sunucusu(yanpirik) 10 senedir ne olduysa yine o olur diyordu bugün

sampolyon
12-09-2008, 01:24
1,40 olur1,45 olur diyenlerin dolmuşuna binmemek gerekir

JonDowes
12-09-2008, 01:41
cari açık başlıgında bulunması faydalı olabilecek bir veri:

batılı ülkelerin cari açıklarının GSYH'larına oranları (imf, 2008 tahmini yüzdeler)

Bulgaristan -21.85
Sırbistan -16.11
Romanya -14.54
Yunanistan -13.87
İspanya -10.53
Portekiz -9.46
Hırvatistan -8.98
Güney Afrika -7.74
Kıbrıs Rum kesimi -7.66
Ukrayna -7.58
Türkiye -6.66
Polonya -5.04
Slovakya -4.99
İngiltere -4.84
Slovenya -4.83
ABD -4.33
İrlanda -3.23
Hindistan -3.07
Çek Cumhuriyeti -3.00

bize o kadar laf eden AB kendi adamlarını da toparlamalı önce :)

sampolyon
12-09-2008, 11:11
”Büyüme var, bence bu çok makul bir oran”

12.09.2008 - 09:38

Büyüme rakamının kendisi için sürpriz olmadığını belirten Şimşek, ikinci çeyrekten itibaren büyümenin yavaşlayacağını önceden söylediğini kaydetti


ANKARA - Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, ikinci çeyrekteki 1,9'luk büyüme oranının 2002'den bu yana en düşük büyüme oranı olduğunu, ancak ilk yarı için yüzde 4'ün üzerinde bir büyümenin söz konusu olduğunu kaydetti. Şimşek, "Büyüme var, bence bu çok makul bir oran" değerlendirmesinde bulundu.

Bakan Şimşek, TRT-1'de katıldığı "Zirveden Bakış" programında, gazetecilerin, Türkiye ve dünya ekonomisine ilişkin sorularını yanıtladı.

Bakan Şimşek, global gıda ve enerji krizine ilişkin soru üzerine dünyanın sıkıntılı bir dönemden geçmekte olduğunu, Türkiye'nin de bundan nasibini aldığını söyledi.

Yılın ikinci çeyreğinde büyümenin yavaşladığına dikkati çeken Şimşek, ikinci çeyrekteki 1,9'luk büyüme oranının 2002'den bu yana en düşük büyüme oranı olduğunu, ancak ilk yarı için yüzde 4'ün üzerinde bir büyümenin söz konusu olduğunu kaydetti.

"Büyüme var, bence bu çok makul bir oran" diyen Şimşek, şunları söyledi:

"İçinden geçtiğimiz siyasi kapatma davası sürecinin etkisi büyük. Gerek inşaat sektörü gerekse bazı tüketim mallarının talebinde yavaşlama oldu, faizler yükseldi. Bunda siyasi belirsizliğin katkısı büyük. Siyasi belirsizlik vatandaşı dövize yöneltti. 14 Mart ile 25 Temmuz arasında döviz miktarında en az 10 milyar dolar fark var. Vatandaş faizin yükselmesiyle dövize yöneldi, temkinli bir konuma geçti. Türkiye dünya ekonomisine bu kadar entegre olmuşken bunun yansımaları da oldu."

Büyüme rakamlarını iç ve dış gelişmelerin etkilediğine dikkati çeken Şimşek, "Bu rakam benim için sürpriz olmadı. Yılın ikinci çeyreğinden itibaren büyümenin yavaşlayacağını zaten önceden beri söylüyorum" dedi.

"IMF'yle diyalog teknik düzeyde sürüyor"

Şimşek, IMF ile ilişkiler konusundaki bir soru üzerine, IMF ile diyalogun teknik düzeyde devam ettiğini bildirdi. Türkiye'nin IMF kaynaklarına kamu sektörü olarak ihtiyacının olmadığını, halihazırda IMF'ye yaklaşık 9,4 milyar dolar borcu bulunduğunu ifade eden Şimşek, program sonrası izleme ve ihtiyati stand-by anlaşması gibi iki seçeneğin hala gündemde olduğunu vurguladı.

Hükümetin yerel seçime kadar IMF destekli bir programdan kaçındığı yönündeki iddialara katılmadığını belirten Şimşek, "İnsana, altyapıya, rekabet gücünü artırmaya yönelik yatırımları içeren, kamuoyuyla paylaştığımız vizyonu temel alan bir yaklaşımla eğer fonla, farklılıkları giderecek bir program ortaya koyabilirsek faydalı olur. 2000'deki sorun çok farklıydı; Rekabet edip edememe sorunu. Onu baz alan bir yaklaşım içinde fonla bir noktaya gelirsek bizim için yararlı olur, ama olmazsa olmaz değil" diye konuştu.

Bakan Şimşek, tarafların ihtiyati stand-by anlaşması konusunda niyetli olup olmadıkları yönündeki soruya da, "Niyetli olmasak bir diyalog olmaz" yanıtını verdi.

sampolyon
12-09-2008, 11:13
KDV ve ÖTV’ye bak, durgunluğu gör!

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

12.09.2008 - 08:57

Maliye Bakanlığı, temmuz ve ağustos aylarının bütçe verilerini birlikte açıkladı. Temmuz ayının rakamlarını açıklamak için neden ağustos verilerinin de gelmesi beklendi, bilinmez. Ama çok az başvurulan bir uygulamayla iki aylık veriler aynı anda duyuruldu. Kim bilir, belki de temmuzda 3.3 milyar YTL ile bu yılın ikinci en yüksek açığının verilmiş olması can sıkmış ve bu olumsuz tablonun düzeleceği tahmin edilen ağustos ayı beklenmiştir. Çünkü bütçe, temmuzdaki 3.3 milyar YTL’lik açıktan sonra, ağustosu 6 milyar YTL gibi rekor bir fazlayla kapattı.

Bütçede, genel anlamda öngörülen hedef doğrultusunda bir gidiş var. Yılın tümünde 18 milyar YTL açık öngörülmesine karşılık bütçe sekiz ayda 4.6 milyar YTL fazla verdi. Ancak, genelde olumlu seyreden bütçede bazı detaylar var ki, piyasadaki genel gidişatı, durgunluğu ve yakınmaları açıklama konusunda somut fikirler veriyor.

Maliye Bakanlığı verilerine göre, dahilde alınan KDV, yılın ilk sekiz ayında geçen yılın aynı dönemine göre yalnızca yüzde 6.7 arttı. Geçen yıl sekiz ayda 10.9 milyar YTL olan KDV tahsilatı, bu yıl 11.6 milyar dolar oldu. KDV tahsilatında bazı aylarda çok büyük dalgalanmalar var. Örneğin şubatta yüzde 800’e yakın artış, martta yüzde 56 düşüş, temmuzda yüzde 126 artış gibi. Bu hızlı dalgalanmalar, KDV tahsilatının ilgili ayda gerçekleştirilememesi ve sonraki aya sarkmasından kaynaklanıyor. Örneğin geçen yılın şubat ayında adeta dip yapan tahsilat, büyük ölçüde bir sonraki aya kaydığı için mart ayında da tahsilat rekoru kırılmış görünüyor. Ama önemli olan sekiz ayın toplamındaki artışın yüzde 6.7 ile enflasyonun çok altında kalmış olması.

Piyasada işlerin ne ölçüde durgun seyrettiğinin bir başka göstergesi de özel tüketim vergisi. Geçen yılın ilk sekiz ayında 25 milyar YTL olarak gerçekleşen ÖTV tahsilatı, bu yıl yüzde 11.6 artışla 27.9 milyar YTL’ye çıktı. ÖTV’deki performans, KDV’ye göre çok iyi; ancak yine de artışın enflasyon düzeyine bile ulaşmadığı dikkati çekiyor.

En önemli iki dolaylı vergi olan KDV ve ÖTV’deki bu yavaş artış, dolaylı vergilerin toplam içindeki payının da yıllar sonra gerilemesiyle sonuçlandı. Vergi adaletinin sağlanması yolundaki bu gelişmenin bir sonuç olarak ortaya çıkması değil de, hedeflenmiş olması temenni edilirdi.

Ekonomide işlerin iyiye gitmediğini görmek için bakılabilecek başka göstergeler de var kuşkusuz. Bunların en başta geleni, önceki gün açıklanan ve Türkiye ekonomisinin son yirmi beş çeyreğin en kötü büyüme performansını gösterdiğini ortaya koyan veriler. Bu yılın ikinci çeyreğinde yüzde 1.9 olan büyüme hızı, tüm kesimler için hayal kırıklığı yarattı, 2008’e ilişkin revize yüzde 4.5’lik hedefi yakalama şansının da iyice azaldığını ortaya koydu.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun dün açıkladığı ağustos ayına ilişkin kapasite kullanım oranları da sanayinin içinde bulunduğu sıkıntının had safhaya ulaştığını gösteriyor. Sanayide kapasite kullanım oranı ağustos ayında yüzde 76.2’ye geriledi. Bu oran, 2006 yılının ocak ayından bu yana geçen iki buçuk yılı aşkın dönemde kaydedilen en düşük kapasite kullanımına işaret ediyor. Kapasite kullanımında kaydedilen bu gerileme, doğal olarak bu dönemin sanayi üretimine, üretimdeki gerileme GSYH büyümesine etki yapacak ve bu olumsuzluk dalga dalga yayılacak.

sampolyon
12-09-2008, 11:18
Bir vergi mükellefi olarak parite değişikliğine ve YTL'nin değer kaybetmesine hazırlıklı mıyız?

Vedat ÖZDAN / VERGİ PORTALI


12.09.2008 - 08:57

YTL'nin değerli pozisyonunu daha fazla sürdüremeyeceğine dair parametre değişiklikleri yakın gelecek için daha fazla göze çarpar oldu. Tuhaftır;cari açık problemimiz geçmişte petrol fiyatlarındaki yükselişler nedeniyle YTL'nin ani değer kaybına yol açarken, önümüzdeki süreçte tersi olacakmış gibi yorumlar var. OPEC ülkeleri inatla daha fazla üretim kısıtlaması yapmazsa, başlamış olan petrol fiyatlarındaki düşüş süreci daha hızlı devam edeceğe benziyor. Şaşırmanın ve hakkaniyet aramanın alemi yok! İşin doğası böyle: Herkes büyümek istiyor. Ancak değerli Euro, FED'in öngörüsü doğrultusunda, AB ekonomisini zorlamaya başladı. Olayın bize göre Türkçesi şu: "Senin büyümen benim büyümeme bağlıysa, benim büyümem için senin de fedakarlık yapman lazım!" Bir zamanlar ABD'de Japon malları yerine ABD mallarının kullanımına yönelik bir tür "yerli malı" haftası kampanyası başlatıldığını duymuştum. Japonlar bunu da fırsat bilmiş ve ABD'ye üzerinde "Japon malı değil, ABD malı kullan" yazılı tişörtler ihraç etmişlerdi. Ama bu kez ABD'deki durumdan Japonya da muzdarip. Çünkü Japon ekonomisini ihracat, ABD ekonomisini özel tüketim sürüklüyor.

Euro/dolar paritesi düşerse ne olur?

Paritenin yüksek seyir izlemesine son iki sene içinde biraz da bu yüzden göz yumuldu gibi. Ancak, yıl sonu için petrol fiyatı tahminini halen 140 dolara yakın tutan birkaç istisna banka dışında, tersine dönüşün başladığı konusunda hemen herkes hemfikir. Süreç ilk etkisini Euro/dolar paritesinde gösterdi bile. Bu değişikliği tüm mükelleflerin yakından izlemesi gerekiyor. Çünkü bundan sonra (genel olarak) hammadde için ithalatta ödediğimiz para değer kazanacak, mamulü ihraç ederken tahsil ettiğimiz para değer kaybedecek. Yani iki yönden de cari açık baskısı artacak. Çünkü imalatçımız YTL cinsinden pahalı ithalat yapacak, fakat malını YTL cinsinden ucuza ihraç edecek. Petrole doğrudan bağlı olmayan mallarda (demir-çelik gibi) düşüşler olsa da birçok malın reel girdi maliyetindeki artışlar henüz mamul fiyatına yansımış değil. Elektrik zamları süreci tetikleyebilecek çok önemli bir etken. Enflasyonla mücadele programı çerçevesinde tekrar "gelirler politikası" tartışmasını yapmaya başlarsak şaşırmayın. Çünkü "tatlı hayat", biraz başka bankadan alınan yeni kredi kartına veya aynı kartta limit artışına dayalı bir talep artışına dayanıyor; biraz da değersiz dolar cinsinden "yüksek fiyattan" giden kamu emlakinin satışına. Hem kamuda, hem de reel sektördeki verimsizliği gizleyen ciro artışı, ne kadar süre işlerin iyi gittiğine karine olabilir ki? Biraz geç de olsa artık reel sektör "açık pozisyonu" gibi laflar telaffuz etmeye başladık. Yakın bir gelecekte, özel kesim açık pozisyonunu takip eden "reel sektör düzenleme ve denetleme kurumu" türü bir kamu otoritemiz olursa sakın şaşırmayın. Oysa, abartılı bir nakit akışına dayalı bireysel talep artışından beslenen kârsız cirolarımızı referans göstererek, kolayca (ne güzel) döviz kredisi buluyor ve bir şekilde "tekerleği" çeviriyorduk. Yeni dönemde tekerleği çevirebilmek için ciroya dayalı "kredibilite" yerine, "verimliliğe dayalı kredibilite" önem kazanacak. Yani hayat bize işin doğasını tekrar hatırlatacak. Doğal seleksiyonu yani.

Kur artışı soğuk havaları sever!

Turizm mevsimi kapanmak üzere. Geçmişte yaşadığımız yüksek kur artışlarının tarihleri, kasım-mart döneminin riskli olabileceğini ima ediyor. Gönülden dileriz ki ülkemizde işler her zamankinden daha iyi gitsin. Ama potansiyel riskleri de görmemiz ve konuşmamız lazım, değil mi? Aksi takdirde, riskleri fırsatlara çeviremeyiz ve ne yapılması gerektiğini her zaman olduğu gibi iş işten geçtikten sonra tartışmaya başlarız.

Dönem sonu işlemlerine hazır mısınız?

Riskli dönem, üç aşağı beş yukarı dönem sonu işlemlerini yaptığımız döneme denk geliyor. Peki mükellef olarak bu süreçten ne beklemeliyiz? Nasıl bir çalışma içinde olmalıyız? Derdimiz; biraz geleceğe dair hissiyatımızı paylaşmak, biraz da operasyonel verimlilikle bağlantılı olarak birkaç vergi konusu itibariyle ipuçları vermek. Operasyonel verimlilik derken kastımız şu: Giderek daha az riskle, ciromuzu, gerçek mal-hizmet hareketine dayalı yüksek bir kârlılık oranıyla birlikte artırmak. Esasen bunun iktisadi anlamı "teknik etkinlik". Teknik etkinliğin tam istihdamda aynı şeyi ifade eden farklı iki tanımı var. 1) Belli bir girdi düzeyi ile çıktı maksimizasyonu. 2) Belli bir çıktı düzeyi için girdi minimizasyonu. Eksik rekabet varsa ikinci anlamda teknik etkinlik karşımıza maalesef işsizlik gibi bir maliyet çıkarır. Sanırım bugüne kadarki süreci, daha çok kavramın 1. anlamına benzetebiliriz. Çünkü konsantrasyonumuz daha çok ciroyu artırmaya yönelikti. Yeni dönemde ise konsantrasyonumuz girdiyi asgariye indirmek üzerine yoğunlaşacak. Daha fazla iç tasarruf yapacağız yani.

Döviz borçlarımız ve alacaklarımızın durumu ne olacak?

Unutmuş olabiliriz belki ama, YTL'nin değer kaybetmesi YTL cinsinden hem döviz borçlarımızı artıracak, hem de döviz alacaklarımızı azaltacak. Bir hatırlatma daha: Varlık fiyatlarının tahminlerin ötesinde dalgalandığı dönemlerde ahde vefa azalır. Yani işler daralınca ödemeler aksar, verilen sözler unutulur. O nedenle rasyonel bir işletme yöneticisiysek, açık pozisyonumuz tehlike sınırına yaklaşmadan, yani henüz duvara çarpmamışken yapmamız gereken şeyler var. İlk etapta "tek düzen hesap planı"nda "1 - Dönen varlıklar" ile "3 - Kısa vadeli yabancı kaynakları" oluşturan ve kur artışı ile parite değişikliğinden etkilenecek hesaplara göz atmamız gerekiyor. Tahmini kur artışının ve/veya parite değişikliğinin, buna bağlı olarak hem bizim taahhütlerimizin, hem de bize olan taahhütlerdeki aksamaların bu hesapları nasıl etkileyeceğine ve bu etkinin kısa vadede işletmenin nakit akım tablosuna ve dolayısıyla kısa vadeli işletme sermayesi ihtiyacına nasıl bir etki yapacağını analiz etmemiz gerekiyor. Hemen akabinde uzun vadeye de bakmalıyız. Yani yatırım kararlarımızı, yapılmakta olan yatırımlarımızı, bunların finansman modelini, sermaye yapımızı vesaire gözden geçirmeliyiz. Burada "durmaktan" söz etmiyoruz. Söz ettiğimiz şey, kendimize çekidüzen vermek ve zayıf yönlerimiz için önlem almak. Esasen bu işi de objektif bir göze teslim etmekte büyük fayda var. Öyle ya kimse kendine hastalık yakıştırmaz.

Vergi matrahımız ne olacak?

Euro/dolar paritesinin düşmesi girdi maliyetimizin artması, fakat çıktı fiyatımızın düşmesi anlamına gelecek. Bu durumda kısa dönemde, ya çıktı fiyatlarımızı yükseltip daha düşük bir ciroya katlanarak ya da daha az maliyetle çalışarak hayatta kalmaya çalışacağız. Bu analize aynı zamanda YTL'nin hem dolar, hem de Euro'ya karşı değer kaybını da dahil etmek lazım. Hülasa, önümüzdeki süreçte Japonya ve AB gibi biz de büyümeden fedakarlık yapacağız. Peki mükellef olarak vergi matrahımız bundan nasıl etkilenecek? İki örnek verelim: Varsaydığımız gibi girdilerinizi daha çok dolar cinsinden ithal ediyor ve çıktılarınızı da Euro cinsinden ihraç ediyorsanız, ithalde daha çok KDV ödeyeceksiniz. Hammadde fiyatlarındaki YTL cinsinden artış, dahilde daha yüksek fiyattan alınacak girdiler için de İndirilecek KDV'nizi de artıracak. Şayet çıktı fiyatlarınızı artırma taraftarı değilseniz; hem bu nedenle, hem de genel bir talep düşüklüğü nedeniyle Hesaplanan KDV tutarınız azalacak. Bu durumda yüklendiğiniz KDV miktarı artacak; dolayısıyla ihracat istisnası nedeniyle KDV iadenizi kısa sürede almanız önem kazanacak. Peki kurumlar vergisi matrahınız ne olacak? Bu kez "tek düzen hesap planı"nda bakmanız ve "etki analizi" yapmanız gereken hesaplar farklı olacak. Konu bu kez maliyet muhasebesinin alanına girmenizi gerektirecek ve buradaki muhatabınız 600'lü (özellikle 601 ve 602) ve 700'lü hesaplar olacak. Yani bizim ne kadar kârlı olduğumuzu tayin eden en önemli hesaplar. 600 ve 700'lü hesaplara, kur değişikliğinin muhtemel etkileri penceresinden bakınca ne görüyoruz? Hangi hesaplar kur artışından ve parite değişikliğinden olumsuz etkilenecek? Peki bu etki işletmenin izleyen yıl içinde nakit akım tablosunda ve dolayısıyla işletme sermayesi ihtiyacında nasıl bir değişikliğe yol açacak? Yani, işletme taahhütlerini yerine getirmekte ne kadar zorlanacak? Hangi noktalarda kredibilite zaafına uğrayacak? Müşterilerimizin ve tedarikçilerimizin taahhütlerine uymaması bizi nasıl etkileyecek? Bu analizi ayrıntısıyla ve diğer vergi konularını da kapsayacak şekilde yapmak elbette mümkün. Ama takdir edersiniz ki yeri burası değil.

sampolyon
12-09-2008, 11:28
Batan batana Salih NEFTÇİ salih-neftci@sneftci.comÖyle günlerden geçiyoruz ki ne okurlar bir habere şaşırıyor ne de gelen kötü bir haber tedirginlik yaratıyor. Ne söylendiyse kabul görüyor.

İşte size Amerikan bankacılık sektörü. CDS oranı ile ölçülen riskler öyle bir hale geldi ki hiç bir rakam artık okurları saşırtmıyor.

Bizi de...

CDS nedir?

CDS denen nesneyi 4-5 yıl önce ilk olarak Türkiye’de tartıştığımızda kimse bunun bir gün uluslararası piyasalarda en önemli enstrüman haline geleceğine inanmamıştı. Buna ilk başta belki biz de dahildik. Önemliydi...Ama hisse senetleri ve bonolardan daha çok dikkat çekip daha likit de hale gelemezdi.

...O zamanlar öyle düşünüyorduk.

CDS oranları şimdi belki de olan biten konusunda en çok bilgi veren gösterge. Bir şirketin iflas sigortası almak için ödenmesi gereken primi gösteriyor. Bir şirket sizden borçlandı. Paranız geri gelemeyecek diye mi korkuyorsunuz hemen bir CDS alın. 1 yıllık vadelerden başlayın 5 yıllık vadelere... bu CDS’ler son derecede likit. (7, 10 yıl vadeler de var.)

İki örnek

İki Amerikan bankasının CDS oranını vereceğiz.

Birincisi Lehman. Adeta bir sosyete çocuğu, Manhattan bankası. Bizim Anadolu’nun küçük kasabalarında bile artık Lehman Brothers’ın batıp batmayacağı üzerine görüş belirtenler var.

Öte yandan her finansal piyasa profesyoneli de Lehman Brothers’ın batıp batmayacağı konusunda iyi fikir sahibi. Bir nedeni bizim yazılar. Olan biteni, göstergeleri anlaşılır biçimde okurlara iletince, konu ne kadar karışık olursa olsun okurlar hemen ilgileniyor.

Evet...Lehman Brothers’ın durumu ne? 6 ay önce gündeme getirdik. Artık günün konusu.

Lehman CDS oranı 577 baz puanı.

Wamu

Bendeki kredi kartlarından birisi Washington Mutual adlı bankadandır. Limiti 700 dolar. İyi tarafı kullanması çok kolay. Bu Washington mutual şirketine trader’lar kısaca Wamu diyor.

Wamu da son günlerde batma dedikodularına konu olmuştu. Banka konusunda çeşitli yorumlar yapılıyordu. Okuduk...Sıradan şeylerdi. Wamu ‘klas’ bir banka olmadığı için de fazla üzerinde durmadık. Ne de olsa bir Lehman değildi. Bir kasaba bankasını andırıyordu.

Bizim radarın dışında bıraktık.

...Düne kadar.

Dün bir de bu Wamu’nun CDS oranına bakalım dedik. O da ne! CDS oranı yüzde 1.600’ün üzerindeydi. Evet yanlış okumadınız. Bin altı yüz. Bu bankadan default sigortası almak için her yıl anaparanın yüzde 16’sını ödemeniz gerekiyor.

Biraz önce yazıyı bitirdiğimizde.

‘Şu oranı bir kez daha check edelim’ dedik.

5 yıllık CDS oranı 2.200’ün üzerine yükselmişti...

Sonuç

Bu nasıl iş? Gariban Türk ‘Lehman batacak mı?’ diye kafa yorarken, Wamu batma aşamasındaydı.

Elbette yazıyı burada bitirecek değildik. Bir de 1 yıllık CDS oranına baktık.

Şimdi sıkı durun.

Wamu üzerine alınan 1 yıllık CDS’in primi 4.000 baz puanının üzerindeydi.

sampolyon
12-09-2008, 11:31
Dünkü çöküşte madalyonun öteki yüzü
Küresel piyasalarda yeni bir kötüleşme dalgası yaşanıyor. Durgunluk ya da resesyon korkusu yanında petrol ve emtia fiyatlarındaki gerilemeden etkilenecek ülkeler ve şirketlerin hisseleri değer kaybediyor. Borsalar arasında düşüşün başını Rusya'nın çekmesi de Türkiye'yi bu dalgadan en olumsuz etkilenen ülkeler arasına sokuyor.

Çifte etki
Rusya ve Çin borsaları yüzde 3 düzeyinde gerilerken Türkiye borsası yüzde 5 düştü. Rusya'da zarar yazan uluslararası yatırımcıların dönüp Türkiye'de satışa yönelmeleri gerçeğini bir kez daha yaşadık ve bu durum piyasaların kaybını katmerleştirdi. Sadece borsadaki büyük kayıp değil doların lira karşısındaki değeri de 1.22 düzeyinden 1.27'ye kadar yükseldi. Faiz oranları yeniden yüzde 19'u geçti. Merkez Bankası'nın enflasyondaki düşüşe paralel olarak faizleri indirebileceğini açıklamasına rağmen bu yükseliş gerçekleşiyor. Bu da Türkiye piyasasının da Rusya ile birlikte hassaslıkta başı çektiğini ve çifte etki yaşadığını gösteriyor.

Olması gereken mi?
Dünya piyasalarında aslında olması gereken oluyor. Durgunluğun eşiğine gelen küresel krizin kaynağı ABD'de, hisse senetlerinin ortama kaybı ancak yüzde 25'i bulmuş. Halbuki geçmiş resesyon dönemlerinde borsaların değer kaybı yüzde 40'a kadar varmış. Üstelik yaşanan bu krizin 1929 Buhranı'ndan sonraki en büyük ve en derin kriz olduğundan şüpheleniliyor, korkuluyor. Dolayısıyla borsada hisse senedi fiyatlarının henüz yüzde 25 kadar düşebilmesi, hele ki krizi tetikleyen ABD emlak sektöründeki fiyat düşüşlerinin son bir yılda ancak yüzde 16'yı bulması, daha alınacak yolun bulunduğuna işaret. Varlık fiyatlarının henüz dip yapmadığı düşüncesi de, bizzat alıcıların ortaya çıkmamasına yol açıyor. Çünkü alanlar en azından belli bir süre kaybı göze almak durumundalar. Ama varlık fiyatlarında dibe vurulduğuna inanılırsa, "Bundan sonra kayıp yok, olsa olsa kazanç var" güveniyle alıcıları harekete geçirebilir.

Dibe yaklaşıyoruz
Buradan hareketle ABD'nin dev mortgage sağlayıcısı bankalarının kurtarılmasından sonra dünyanın dördüncü büyük yatırım bankası Lehman Brothers'ın durumu da dünkü hisse senedi fiyatı çöküşüyle iyice sona yaklaştı. Şu veya bu şekilde Lehman Brothers sorunu ortadan kalkacak. Devamında finansal sistemde sorun yaratacak başka banka varsa o da çözülecek. Yani neresinden bakılırsa bakılsın piyasa hareketleriyle sorun büyüyor ve çözümü de beraberinde geliyor. Finansal sistemde geriye kalan sorunlu banka varsa da, çözülecek. Dolayısıyla yaşanan kriz hızlanmış oluyor ve dibin görülmesi giderek kolaylaşıyor veya yaklaşıyor.
Evet dün özellikle yurt içi piyasalar kabus gibi bir gün yaşadı. Ama madalyonun öteki yüzünde de en kötünün bir an önce yaşanmasını getirecek ve ardından toparlanmanın yolunu açacak bir kulvarda ilerlediğimiz gerçeği var.

Sonuç
"Problemin ana kaynağı, çözümlerdir." Eric Severeid

sampolyon
12-09-2008, 11:33
Ercan KUMCU
ekumcu@hurriyet.com.tr

Cari açığın anatomisi


CARİ işlemler açığındaki önlenemez yükselişin ardında mal ticareti dengesindeki açığın önlenemez yükselişi olduğu biliniyor.

Ama, cari işlemler dengesinde mal ticareti dengesinin dışında da ilginç gelişmeler oluyor.

Tabloda 1995-1999 yılları arasında gerçekleşen cari işlemler dengesindeki seçilmiş kalemlerin yıllık ortalaması veriliyor. Bu ortalamalar 2007 yılındaki cari işlemler dengesindeki seçilmiş kalemlerle karşılaştırılıyor. Katkısı göreli olarak küçük de olsa, mal dengesi dışındaki kalemlerdeki gelişmeler de aslında cari işlemler açığının büyümesine katkı yapıyor. Bu kalemlerde de bozulmalar söz konusu.

HİZMETLER DE GERİLİYOR

1990’lı yılların ikinci yarısında Türkiye ekonomisi yılda ortalama 1.3 milyar dolar cari işlemler açığı veriyordu. 2007 yılında cari işlemler açığı 37.8 milyar dolar gerçekleşti. Fark 36.4 milyar dolar oldu.

Cari işlemler açığındaki bu artışın 34.2 milyar doları dış ticaret açığındaki büyümeden kaynaklandı. Geriye kalan 2.2 milyar dolarlık artış hizmetler, gelir ve cari transferlerdeki toplam dengenin bozulmasından oluştu.

Tek başına hizmetler dengesindeki fazla 2007 yılında 1995-99 yılı ortalamasında göre 4.2 milyar dolar arttı. Hizmetler dengesi içinde yer alan turizm sektörünün net fazlası bu dönemde 10.7 milyar dolar arttı. Ama, net turizm gelirlerindeki artış taşımacılık, inşaat ve diğer hizmetler sektörlerindeki gelir düşüşleri nedeniyle hizmetler sektörünün toplam fazlasına tam olarak yansıyamadı.

Dış ticaret hacminin artışına paralel olarak taşımacılık giderleri elbette artıyor. Ama, yerleşik olmayanlarla olan taşımacılık net gelirinde 2007 yılında 1995-99 ortalamasına göre yaklaşık 800 milyon dolar azalma var. Aynı şekilde, müteahhitlik hizmetlerindeki net gelir düşüşü 1.1 milyar doları aştı. Diğer hizmetler dengesindeki net gelirlerimiz bu dönemde 4.5 milyar dolar azaldı. Kısacası, turizm hariç, mal ticaretinde olduğu gibi, yurtdışındaki yerleşiklerden eskiye göre çok daha fazla hizmet alıyoruz.

HİZMET TİCARETİNİN ÖNEMİ

Tabloda ayrıntıları olmadığından takip edilemese de, turizm dışındaki brüt hizmet gelirlerimizin 1995-99 döneminde yılda ortalama 11.4 milyar dolarken 2007 yılında 10.3 milyar dolara düştüğünü görüyoruz. Buna karşılık, bu dönemde brüt hizmet giderlerimiz 6.3 milyar dolardan 11.6 milyar dolara fırladı. Turizm dışında, hizmet gelirleri düzerken, giderleri artıyor.

İşçi dövizleri girişinde de iki dönem arasında 3 milyar dolara varan bir gerileme var. İki dönem arasında gerçekten işçi dövizleri girişi azalmış olabilir. Bir başka olasılık eskiden işçi dövizi girişi olarak kayda geçen işlemler son dönemlerde sermaye hareketi olarak sınıflandırılıyor olabilir.

Mal ticareti dengesindeki açık yapısal olsa da, Türkiye ekonomisi yurtdışı yerleşiklerle yaptığı hizmet ticareti dengesindeki fazlayı artırma yoluyla uzun dönemde cari işlemler dengesi sorunlarını bir ölçüde aşabilir.

Son bir yılın değerlendirmesi bir sonraki yazıya kaldı.

sampolyon
12-09-2008, 11:41
Ertuğ Yaşar
Maliyet artıyor, arz yavaşlıyor
12.09.2008 | Ertuğ Yaşar | Yorum

Geçen hafta sonunda Amerikan hazinesinin halka açık iki konut finansmanı şirketine (Fannae Mea ve Freddie Mac) el koyması, ekonomi tarihinde bir dönüm noktasıdır. Yıllar önce halka açılan bu iki firma, şimdi en azından 2009 yılı sonuna kadar, kısmen devletleştirilmiştir.
"Kısmen devletleştirilmiştir", çünkü Amerikan hazinesi bu şirket yönetimlerine el koymuş ve borçlarını garanti etmiştir. Ancak hissedarların elinden hisselerini almamıştır.
Ekonomi kamuoyunda "liberallik (serbest pazarcılık)-devletçilik (müdahalecilik)" tartışması yaratan bu karar, şu anda görüldüğü kadarı ile çok yerinde olmuştur. Çünkü eğer eşik altı konut kredileri krizi bu iki finansman şirketini iflas ettirseydi, kimse ABD ve de dünya ekonomisinin ne kadar kötü olabileceğini öngöremezdi bile!
Peki sorun çözüldü mü?
Kesinkes hayır. Alınan bu karar, sadece otomobilin uçuruma uçmasını engelledi. Ama otomobil hâlâ yalpalıyor; lastikleri kabak, aküsü boşalmış gibi ve...
Anlayacağınız ABD ve Batı Avrupa ekonomisinin gidecek daha çok yolu var.
Geçen yıl ağustosta başlayan bu kriz, bize göre hâlâ Türkiye'yi pek etkilemedi. Mutlaka ki eşik altı konut kredileri krizi ile başlayıp genel likidite darlığına (credit crunch) dönüşen olay, Türkiye'de de borçlanmayı güçleştirdi ve pahalandırdı.
Ama işte o kadar.
Bu hafta açıklanan konut kredisi verilerine bakıyorum, 2007 sonunda 30 milyar YTL olan Türkiye'deki toplam konut kredisi stoku, şimdi 37 milyar YTL'ye çıkmış. Yani yüzde 23 artmış. Enflasyon yüzde 12 ise reel olarak yüzde 10'un üzerinde bir artış var. Öte yandan örneğin otomobil kredileri 5.8 milyar YTL'de sabit kalmış.
Üstelik bu artış, aylık konut kredisi faizinin yüzde 1,40 ile yüzde 1,80 arasında oldukça yüksek olduğu bir dönemde yaşanmış. Anımsayalım; 2004-2006 arasında Türkiye'de yaşanan konut satışları patlaması sırasında aylık konut kredisi faizleri yüzde 1'in altına inmişti.
Gerçi bu veri biraz yanıltıcı olabilir. Çünkü konut satmakta zorlanan gayrimenkul geliştiricisi firmalar, faizlerin artışını müşterilerine yansıtmadılar. Bankalarla anlaşarak, artan faizlerin payını kendi fiyatlarından komisyon ödeyerek karşıladılar.
Peki aynı dönemde konut imalat maliyeti ne olmuş? 2007 yılından sonra, arz fazlası ve talep doygunluğu nedeniyle konut satışlarında bir düşüş olduğunu biliyoruz. Bu dönemde imalat maliyetlerinin nasıl değiştiğini bilmek de ilginç olmaz mı?
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yayımlanan ocak-haziran yapı izinleri çalışmasına göre, inşaatta imalat maliyetleri bir yılda yüzde 18 artmış! Ocak-haziran 2007 döneminde 499 YTL olan bir metrekare inşaat maliyeti, bu yılın aynı döneminde 589 YTL olmuş.
Şaşırdık mı? Şaşırmayın sakın!
Dünyada bir taraftan emtia fiyatları ve demir-çelik fiyatları bu kadar artarken bir taraftan da dur durak bilmeden büyüyen inşaat sektöründe kaynaklar daha kıt hale gelirken bu artış olağan değil mi?
Hemen arkasından başka bir bilgi: Maliyetler ve dolayısıyla da fiyatlar arttığı için, yeni ruhsatı alınan apartmanlarda ortalama daire büyüklüğü 155 metrekareden 147 metrekareye düşmüş. Yani konut üreticileri, artan birim fiyatlarını satış fiyatına tam yansıtmamak için, daireleri küçültme (böylece de satış fiyatını küçültme) yoluna gitmişler.
Hadi bir son bilgiyi verelim de Türkiye'nin önümüzdeki iki yıllık konut pazarını böylece daha iyi anlayalım. 2008 yılının ilk altı ayında 53.4 milyon metrekarelik konut için yapı ruhsatı alınmış. Halbuki geçen yıl aynı dönemde alınan yapı ruhsatı 61.1 milyon metrekare imiş. Yani bir yılda yüzde 13'lük gerileme var: Arz yavaşlıyor.
Bizde bir konut kredisi sorunu yok; ondan korkmayalım. Ama bizde bir konut talebi yavaşlaması sorunu var. Bu sorun, hemen arzın da azalmasına neden olmuş. Zaten II. Çeyrek ekonomik büyüme verileri de bu durumu açıkça ortaya koymadı mı?

sampolyon
13-09-2008, 11:33
Devlerin Batışı

Aykut ÜRETEN / YATIRIMCIYA NOTLAR
ureten.aykut@gmail.com

13.09.2008 - 09:00



Geçtiğimiz haftanın en önemli gündemi, ABD konut sektörünün kamu destekli iki dev şirketi Fannie Mae ve Freddie Mac'e hükümetince el konulmasıydı. Bu haber geçtiğimiz hafta piyasaları fena salladı.

Bir tarafta, ABD Hükümeti'nin Freddie ve Fannie'nin iflasına izin vermeyeceği işaretleriyle olumlu tarafta soluklanan yatırımcılar, diğer tarafta, bunun çare olmayacağını mali sektörle iligili kaygıların yeniden öne çıkacağını bekleyen olumsuz yatırımcılar.

Olumlu taraftakiler; ABD Hazinesi'nin Fannie Mae ve Freddie Mac'e el koymakla tam olarak doğru olanı yaptığını, iki şirket hakkında belirsizliği çözmek için önemli bir adım olduğunu ve bu şu an için mümkün olan en iyi çözümün bu olduğunu düşünürken, olumsuz taraftakiler, tam anlamıyla bir toparlanmadan bahsedebilmek için konut piyasası istikrar kazanmak zorunda olduğunu düşünüyor.

Haftanın geneline baktığımızda bu kavgadan olumsuz taraftakilerin galip çıktığını görüyoruz. Haftaya olumlu başlayan piyasalar, çok sert satışla devam etti.

Burada asıl can sıkan, Fannie Mae ve Freddie Mac'in iflası sonrasında bunların CDS'lerinin (kredi iflas sigortası) durumu konusunda belirsizliğin ortaya çıkması. Zira, bu iki şirketin 1,5 trilyon dolarlık tahvilleri için yazılmış CDS'lerin toplamının 200 ila 500 milyar dolar arasında olduğu hesaplanıyor. Bu tahvilleri sigortalayan kurumlar, şu bugünkü tahvil fiyatlarına göre minimum yüzde 5 zarar edecekler.

Bu durumda mali sektör 10 ila 25 milyar dolar arasında değişen bir zararla daha karşı karşıya. Ayrıca iki şirketin tahvillerinin ve garantilediği tahvillerin toplam tutarı 5.4 trilyon dolar. ABD'nin kamu borcunun tamamına eşit. Bu borçla hazinenin borç yükü resmen katlanmış olacak.

Diğer taraftan, milyarlarca dolar değerindeki Fannie-Freddie CDS kontratlarının şimdi ne olacağı sorusu hala belirsizliğini koruyor. CDS'lerde ortaya çıkan sorun 62 trilyon dolarlık türev piyasası tarihindeki en büyük temerrüdü (vadesinde ödenememiş borç). Bu durum türev piyasalarda iflasla eş değer sayılıyor. Belirsizlik ortamında panikleyen yatırımcılar, bu kontratları kapatmak için can hıraş uğraşıyor. Zira Fannie ve Freddie'nin CDS'lerinin tam miktarı bilinmiyor. Kimlerin bu sigortaları yazdığı belirsiz. Dolayısıyla bu sigortalar karşılığında ödenecek tutar da belirsiz.

ABD'de yaşanan bu olumsuzluklar, gelişmekte olan piyasalara da yansımaya devam ediyor. Gelişmekte olan piyasalardaki bono ve hisse çıkışı son üç ayda 30 milyar dolara dayanmış durumda. Bu 1995'ten beri görülen en yüksek rakam. Dünyada yavaşlayan büyüme ve finansal sistem problemlerinin gelişmekte olan piyasalara getirdiği korkular yatırımcıları çıkışa itiyor ki zaten bu piyasalar zayıf emtia fiyatları, enflasyon baskıları ve güçlenen dolar yüzünden sendelemiş durumda. MSCI gelişmekte olan piyasalar endeksi son üç ayda yüzde 22 geriledi.

Tabii bu olumsuz ortamda, İMKB de geçtiğimiz hafta ağır darbe aldı. İMKB-100 Endeksi'ndeki düşüş, dolardaki çıkış hız kazandı. Son dönemde dış piyasalara göre daha az gerileyen İMKB-100 Endeksi 38,500'ün kırılmasıyla 37,500'üne altına indi. YTL'deki değer kayıbı da hızlandı. Dolar, Euro karşısında amansız yükselişini sürdürürken YTL karşısında da 1,27'yi geçti. Euro-dolar paritesi ise 1,42'den beri, hiç düzeltme yapmadan düşüşüne devam ediyor. Geçtiğimiz hafta 1,39'a kadar indi. Diğer taraftan, doların değer kazanması emtialara da satış getirdi. Altın 750 doları kırarak 740 dolara Brend Petrol ise 98 dolara indi.

Sonuç olarak, çalkalanma ve aşağı yönlü hareketler sürüyor. Kısa vadede bir iyileşme beklemek şimdilik erken. Zira, kötü haberler gelmeye devam ediyor. Kısa vadede gelmesi beklenen en kötü haber, Lehman Brothers gibi bir yatırım bankasının batabileceği veya orta ölçekli bankaların battığı haberleri. Bu piyasaları ciddi etkiler. İMKB-100 Endeksi'ni 36,500 desteğinin altına sürükleyebilir. Zira, ABD'de gözaltındaki (ABD'nin TMSF'si olan FDIC'in gözetimindeki) bankaların sayısı ikinci çeyrekte yüzde 30 artarak 117'ye çıktı. Bu beklenen bir gelişme olduğu için piyasa üzerindeki etkisi sınırlı kaldı. Ancak daha önce FDIC'in gözetimi altında bulunan 90 bankanın varlık toplamı 26 milyar dolardı, 117 bankanınki 78 milyar dolara yükseldi. En son batan IndyMac isimli bankanın iflası FDIC'e 8,9 milyar dolara mal oldu. Beklenti zararın 4-8 milyar dolar arasında kalması yönündeydi.

sampolyon
13-09-2008, 11:35
Hızlı kilo kaybına bağlı ölümün "anatomisi": Lütfen çok iyi okuyun!

Yavuz DİZDAR / YÖNETİCİNİN KEYFİ
yoneticininkeyfi@hotmail.com

13.09.2008 - 09:00



Geçen hafta sonunda olan oldu, Muzaffer Kuşhan'ın zayıflama kliniğinde gencecik bir kızımız yaşamını yitirdi. Bu erken terk edişin nedeni sanmayınız ki otopsi sonrasında açıklığa kavuşacak. Bir buçuk ayda 15 kilo vermenin, daha doğrusu "verdirmenin" akılla bağdaşır bir gerekçesi olamaz. Size pek çok başka merkez için de geçerli olabilecek bu durumun yorumunu sunmaya çalışacağız.

Ülkemizde zayıflama, estetik, kozmetik gibi amaçlarla çalışan olasılıkla binlerce merkez bulunmaktadır. Bu merkezlerin denetiminde ciddi eksikler bulunmaktadır, mevcut denetimler ise elbette işin özüne değil, mekanın özelliklerine yönelik yapılmaktadır. Dolayısıyla hangi diyetisyenin nasıl bir yöntem izlediği, bilim ve mantıkla bağdaşır bir şey yapıp yapmadığı da bilinmemektedir. Oysa mesele "zayıflamak" olduğunda, buna ihtiyaç duyan kişinin kafasında oluşturduğu ölçüm parametresi son derece basittir; yani "kaç günde kaç kilo verilebileceği."

Hızlı kilo verme işlemi elbette "teorik olarak" mümkündür. Ortalama birinin günde 2500 kilo kalori (kcal) ihtiyacı olduğunu düşünün, sonra bunu yemeklerdeki kalori içeriğine çevirin. Yağların kilosunda 9000 kcal, proteinlerin ve karbonhidratların ise 4000 kcal bulunur. Düz mantıkla hiç yemek yemediğinizi varsayarsanız, dört günde yaklaşık bir kilo verirsiniz. Oysa kaybettiğimiz kızımız 45 günde 15 kilo vererek, bundan da fazlasına, yani üç günde bir kilo kaybetmeye programlanmıştır. Elbette düzenli çok az kalorili yemek yediğini de hesaba katarsanız, bu hızlı kilo kaybı ancak beraberinde "ciddi ağır" egzersiz yaparsanız mümkündür. "Ciddi ağır" egzersiz diyoruz, zira halter kaldırmak gibi en ağır egzersizlerin bile saatte yaktırdığı kalori miktarı 500-600'ü geçmez. Çok yorulacağınız için de uzun süreli sürdürülebilmesi, hem de bunun kilo fazlası biri tarafından yapılması mümkün değildir.

Kalbin ritmi, ölümcül olabilecek derecede bozulabilir

Uzun süreli az kalorili beslenme ve beraberinde ağır egzersiz metabolizmayı ileri derecede değiştirir. Açlık durumuna giren vücut önce karbonhidrat (karaciğerdeki glikojen) depolarını tüketir. Ancak bütün bu deponun tüketilmesi bile saatler içinde biter. Bundan sonra ise sırasıyla yağ depoları yakılmaya, yağlardan hücreler için yaşamsal olan şeker (glikoz) yapılmaya başlanır. Bu metabolik adaptasyon uzun sürelidir, ancak bir başka faturası vardır ki o da keton cisimcikleri denen ara ürünlerin üretilmesidir. Keton cisimcikleri dediğiniz moleküller uzun süreli açlıkta (ya da diyabet hastalığı gibi şekerin kullanılamadığı durumlarda) ortaya çıkarlar ve ağızda "aseton" kokusu yaratırlar. Keton cisimcikleri özellikleri gereği kalbin ileti sistemini de aşırı derecede hassaslaştırırlar. Kalpte çarpıntıya, daha doğrusu ritim bozukluğuna neden olurlar. İşte hızlı zayıflamaya çalışmanın ölümcül yan etkisi budur, kalp ritim bozukluğu nedeniyle aniden durabilir. Ani kalp durmasında ambulans bir şey yapamaz, ancak orada bulunan ve bilen biri kalbe sert bir yumruk atarak (ya da defibrilatör hazırda "şansa" varsa) kalbi yeniden çalıştırabilir.

Bu ölümden Kuşhan da, medya da, Sağlık Bakanlığı da sorumludur

Yukarıda özetlediğimiz bilgiler tıbbiyenin üçüncü sınıfındaki herhangi bir öğrencinin bildiği "yaşamsal" genel bilgilerdir. Otopsi var olan bir damar tıkanıklığının tanısını koyabilir, ancak hayatiyetini yitirmiş bir kalpte ritim bozukluğunun etkilerini saptayamazsınız. Dolayısıyla otopsi sonucunda kalpte bir şey bulunmamış olması kimseyi şaşırtmamalıdır. Kuşhan Kliniği'nin diyetisyenleri ve varsa doktorları, bu basit gerçekleri bile bilmeden, insanların kilo takıntılarından faydalanarak "ağır diyet ve ağır egzersiz" programı riskine soktukları için sorumludurlar. Bu durumu medya malzemesi yapıp, hiçbir tıbbi bilgi sahibi olmamalarına rağmen, kliniğin tanıtımına "görev edinmişçesine" katkıda bulunan Ayşe Arman gibi meslektaşlarımız sorumludurlar. Bu tür merkezleri bilimsel anlamda denetlemeyen, yozlaşmaya göz yuman Sağlık Bakanlığı yetkilileri (lütfedip harekete geçmiş olsalar bile) sorumludurlar. Kuşhan Kliniği'nde kalıp, çevrede koşuya çıktıklarında, rastladıkları köylülerden ekmek dilenen "müdavimler" olduğunu duymuştuk. Bu nedenle, kilo fazlasının "açlıktan ölümü göze alacak" boyutta bir sosyal sorun olarak algılanmasına katkıda bulunan kim varsa, onlar da sorumludurlar.

sampolyon
13-09-2008, 11:41
3 ayda 19 kg verdim
3 günde bir 32 km yürüdüm,diyet yapmadım

sampolyon
13-09-2008, 11:52
Erdal SAĞLAM
esaglam@hurriyet.com.tr

Büyümenin durmasının asıl nedeni kötü yönetim


BEKLENTİLERİN çok gerisinde kalan ikinci çeyrek büyümesi, piyasada telaş havası yarattı.

Kimileri üçüncü ve dördüncü çeyrekte büyümenin yeniden yükselişe geçeceğini tahmin ederken, çoğu iktisatçı artık yüzde 4’lük büyümeye bile erişilemeyeceği görüşünde.

Büyüme rakamlarının açıklanmasının hemen ardından, piyasa analistleri, yüzde 4-4,5 arasında yaptıkları eski büyüme tahminlerini değiştirmek konusunda ikircikli davrandılar. Yani tahminlerini değiştirip değiştirmemeye pek karar veremediler.

Ancak verileri detaylı inceleyen çoğu iktisatçının, "büyüme tahminlerinde revizyona gitme ihtiyacı duydukları"nı gözlemeye başladık. Şu anda 2008 yıl sonu büyüme tahminleri yüzde 3,5 civarına kadar iniyor, en yüksek tahmin revizyonunun ise yüzde 4 olduğunu gözlüyoruz.

Dün Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, birinci ve ikinci çeyrekteki büyüme oranları arasında büyük fark olduğunu hatırlatıp, "Bunun tek nedeninin siyasi belirsizlik yani açılan kapatma davası olduğunu" iddia etmiş.

Elbette siyasi belirsizliğin bu düşüşte katkısı vardır ama tek katkının bu olduğunu söylemek, tümüyle siyasi, hiçbir teknik yönü bulunmayan yani geçerliliği olmayan bir iddiadır.

Bence büyümedeki gerilemenin asıl nedeni: kötü yönetim...

Kötü yönetimden kastım; hem siyasi olarak hem ekonomik olarak kötü yönetim.

Siyasi olarak işi buraya gelmasinde, yani yaratılan siyasi belirsizlikte en önemli pay Hükümete, AKP anlayışını temsil eden Başbakan Tayyip Erdoğan’a ait. Zaten son dönemde medya ile giriştiği çatışma, Başbakanın ille de siyasi çatışma istediğini açıkca ortaya koydu.

Yani teşhisi tümüyle "siyasi belirsizlik" olarak koysanız bile, bunun de nedeninin Hükümetin, Başbakanın tavrı olduğunu, yani ülkenin iyi yönetilemediğini söylemek zorundasınız.

Artık siyasi iktidar askere, yargıya çatamıyor, medyaya çatıyor. Başka ne denilebilir ki...

KENDİ PROGRAMINI YAPAMADI

Kötü yönetimin ekonomi bölümünü gelince...

Bir düşünsenize; Türkiye yaklaşık 2-3 yıldır AB hedefi doğrultusunda önemli, yeni bir şey yapmadı. Yani ekonominin de çıpası olan AB hedefi iyice savsaklandı. Seçimden sonra AB hedefine geri dönülür derken, AB’nin sadece kapatma davası için kullanıldığını gördük.

IMF ile ilişkilerde de durum aynı. IMF ile anlaşmanın tamamlanacağı belliydi. Bunun üzerine geçen yıl ortasında küresel kriz de başladı. Daha IMF anlaşması bitmeden, "Ya kendiniz kredibl yeni bir ekonomik program yapın, ya da IMF’le yeni anlaşma yapın" denildi ama dinlenmedi. Geçen yılın sonlarından beri küresel krizin Türkiye’yi eninde sonunda etkileyeceğini, mutlaka yeni çıpalara ihtiyaç olduğunu, eski program yerine yüksek ve kalıcı büyümeyi öngören, mikro önlemlerle de desteklenecek, yeni bir programa ihtiyaç olduğunu o kadar çok söyledik ki... Ama hala bir adım atılmış değil.

Özetle; AKP Hükümeti, başlangıçta bocalasa bile, IMF programına yani Kemal Derviş döneminde yapılan programa sıkı sıkıya bağlı kalarak başarı sağladı. Bu dönem aynı zamanda küresel ekonominin çok hızlı büyüdüğü bir dönemdi ve ekonomik program ile bu seyir aynı döneme denk gelince, Türkiye çok önemli ve uzun süren büyüme dönemi yaşadı.

Ancak küresel ekonomideki seyrin tersine döneceğini, geçen yılın ortalarından itibaren görmeye başladığımız halde, AKP hükümeti program konusunda hiç birşey yapmadı. Program bitince de piyasaları IMF ile oyalamayı seçip, somut bir adım atmamayı tercih etti.

En geç bu yılın başlarında, ya kendi programınızı yapmanız lazımdı ya da IMF’le yeni bağlayıcı bir anlaşmaya imza atacaktınız. AKP hükümeti ikisini de yapmadı.

Yani uyguladığı hazır program bitti, kendisi yeni bir programı üretemedi.

Baştan beri söylediğimiz "AKP kadrolarındaki teknik yetersizlik" de böylece anlaşıldı.

Bunun adı beceriksizlik ve kötü yönetimdir. Başka da adı yoktur...

sampolyon
13-09-2008, 12:09
Sabahattin ÖNKİBAR
sonkibar@gmail.com
Yazı Tarihi: 17/06/2008




AKP'nin 10 milyar dolarlık gıda bankaları rezaleti!

Aktaracaklarım kurgu değil yaşananlardır ve AKP tarafından 70 milyonun gözünün içine baka baka gerçekleştirilmiştir.
Hatırlayın AKP ile beraber her şey bedava dönemi başlatıldı.
Kömür bedava, erzak bedava.
Giysi bedava, kırtasiye ve diğer bilumum masraflar bedava.
AKP 22 Temmuz seçimleri öncesinde örtülü olarak al kömürü, al erzağı, al parayı ver oyu demiş ve bunun karşılığını da almıştır.
İşte size bir istatistik:
AKP 22 Temmuz’da kömür ve erzak dağıttığı köylerde ya da kırsalda yüzde 72 oy almış, buna mukabil kömür ve erzak dağıtımının az yapılabildiği merkezlerde ise 2002’deki oy oranını geçememiştir.
Bu da gösteriyor ki toplum olarak avantacı olmuşuz ve rüşveti kim verirse oyumuzu ona verebiliyoruz.
Biz bugün burada AKP’nin kurduğu avanta çarkının mali boyutunu dikkatinize sunacağız.
AKP’nin seçim öncesinde dağıttığı kömür, nevale ve nakit toplamı 10 milyar dolar olarak hesaplandı.
Peki ama bu kaynak nereden bulundu?
Söylenen, hayırsever işadamlarımızın bağış yaptığıdır.
Hayır bu doğru değildir.
AKP’nin seçim öncesinde adeta rüşvet misali dağıttığının kaynağı vergilerdir.
Evet yanlış okumadınız, AKP kendi adına oy için dağıttığı kömürleri vergi gelirlerinden karşılamıştır.
Peki bu çark nasıl mı kuruldu?
Malum AKP ile beraber 40’ın üstünde adına ’Gıda Bankası’denen bir sürü dernek ve vakıf kuruldu. Deniz Feneri, Deniz Yıldızı ve Hızır Yardım bunlardan bazılarıdır.
AKP bu gıda bankalarını bütün vergilerden muaf tuttu.
Bitmedi buraya bağış yapanların vergilerini de yaptıkları bağış miktarında düşürdü.
Dahası, yaptığı bağış fazla, vergisi az ise sonraki seneye mahsup ettirdi.
Bu şekilde acayip bir çark kurularak devlete vergi ödemesi gerekenler, dolaylı olarak AKP propagandasına su taşımaya, yani AKP’ye kömür ve erzak katkılarını yapmaya başladı.
Başka bir ifadeyle müteşebbis vergi dairesine gideceğine AKP ile organik bağı olan bu gıda bankalarına giderek adeta vergilerini oraya yatırdı.
AKP bunun için gelir vergisinin 40. maddesinin 10. bendi ile 89. maddenin 6. bendini değiştirerek uygun ortamlar hazırladı.
Bu şekilde de devlet ve millet kesesinden AKP adına ianeler dağıtılmaya başlandı.
Bazılarımız ne var bunda, sosyal yararı olan dernek ve vakıflarda vergi muafiyeti olur derse onlara hemen şunu sormak isteriz:
Be hey utamazlar bu ülkede Mehmetçik Vakfı’ndan sosyal yararı daha fazla olan bir yapı düşünülebilir mi? O Mehmetçik Vakfı ki bu ülke için ölenlerin aileleri ile gazileri için kurulmuştur.
Peki O Mehmetçik Vakfı’nın vergi muafiyeti ne kadar mı?
Sadece ve sadece yüzde 5.
Peki ya AKP’ye oy devşirmek için kurulan gıda bankalarının vergi muafiyeti ne kadar?
Yüzde 100.
Bu gıda bankaları vergiden muaf oldukları için isterlerse 100 bin YTL’lik bir bağış için pekâlâ 500 bin YTL’lik bir fatura da kesebilir ve bağışçı 500 bin YTL’lik bir vergiden bile kurtulabilir...
Sorarım size bu tezgâh değil de nedir?
Yapılan hesaplara göre Türkiye’nin bu işten zararı devlet olarak 10 milyar dolar civarıdır ki bu parayla bu ülkede onlarca fabrika kurulur ve binlerce işsize iş bulunurdu.
AKP devletin kasasına girecek parayı kendi siyasi faydası uğruna ambalajlamalar yaparak kullanmıştır. Dramatik olan muhalefetin bu durumu tespit edip afişe edememesidir... Olmuyor, olmuyor, bu muhalefetle olmuyor... Koca CHP ile MHP bir Erhan Göksel’in yaptığı muhalefeti yapamıyor.

sampolyon
13-09-2008, 12:11
AK Parti kan kaybediyor, muhalefet tırmanışta
AKP’nin oylarında 22 Temmuz 2007 seçimleri baz alındığında ciddi bir gerileme olduğu görülüyor.
12 Eylül 2008 / 16:34Sonar Araştırma A.Ş.'nin Eylül ayı içinde yaptığı kamuoyu yoklamasına göre, AKP'nin oylarında 22 Temmuz 2007 seçimleri baz alındığında ciddi bir gerileme olduğu görülürken, muhalefet partileri CHP ile MHP'nin oylarında da yükselme olduğu belirlendi. Kamuoyu yoklamasında halkın büyük ölümü ekonominin gidişatına olumsuz bakarken, AKP Hükümeti'ni de başarısız buldu. Ankette katılanların yüzde 31,81 Deniz Feneri Davası'nın Başbakanlık ile ilgisi bulunduğuna inanıyor. Bu konuda görüşü olmayanların oranı yüzde 48,41 olurken, Başbakanlık ile ilgisi bulunmadığı görüşünü bildirenlerin oranı da yüzde 19,78 de kaldı.

Sonar Araştırma A.Ş.'nin Eylül ayı araştırması, "yüz yüze anket yöntemi" kullanılarak gerçekleştirildi. Araştırma, İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Aydın, Balıkesir, Bursa, Çorum, Diyarbakır, Edirne, Erzurum, Eskişehir, Gaziantep, Kars, Kayseri, Malatya, Mersin, Muğla, Samsun, Trabzon ve Zonguldak illerinde yapıldı. 22 il, 22 ilçe ve 36 köyde gerçekleştirilen anketlerin, yüzde 34'ü kır özelliği taşıyan ilçe ve köy merkezlerinde yapıldı. Saha çalışması 1-9 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirildi. Çalışma, farklı sosyo–ekonomik ve sosyo–demografik gruba mensup kişilerden, yaş, cinsiyet ve ilçe/belde kotalarına göre tesadüfi yöntemle seçilmiş 2,927 kişi ile görüşülerek yapıldı. Sonar'ın yaptığı kamuoyu araştırma sonuçları şöyle:

AKP YÜZDE 35, CHP YÜZDE 24
"Bugün bir genel seçim olsa oyunuzu hangi partiye verirdiniz"

AKP: 32,12
CHP: 22,33
MHP: 14,12
DTP: 6,19
SP: 4,03
GP:3,60
DP: 2,34
BBP: 2,05
DSP:1,55
Diğerleri: 1,87
Kararsızlar: 9,79
Kararsızların orantısal dağıtımı ile ortaya çıkan oy tablosu ise şöyle :
AKP: 35,61, CHP: 24,75, MHP: 15,65, DTP: 6,87, SP: 4,47, GP: 3,99, DP: 2,59, BBP: 2,28, DSP: 1.72, :Diğer :2.08

AKP GERİLİYOR, CHP VE MHP'DE YÜKSELİŞ GÖRÜLÜYOR
Araştırma, 22 Temmuz 2007'den genel seçimlerine göre AKP'nin oy oranında erime, diğer partilerin ise oy oranlarında yükselmeyi ortaya koyuyor. 22 Temmuz'da yüzde 46.6 oy alan AKP'nin, SONAR'ın Kasım 2007, Mart ve Eylül 2008 tarihlerinde yaptığı kamuoyu araştırmasında oylarında gerileme olduğunu da ortaya koyuyor. Buna göre, 22 Temmuz'da 46.6 oyu olan AKP'nin oyları, Kasım 2007'de yapılan kamuoyu yoklamasında yüzde 49,7'ye yükselirken, bu oran Mart 2007'de yüzde 39,4'e, Eylül 2008'de de 35,6'ya geriledi.

Araştırma CHP ve MHP'nin oylarında da artış olduğunu gösteriyor. Buna göre, 22 Temmuz'da yüzde 20,9 oy alan CHP'nin, Kasım 2007'de yüzde 18,6'ye gerilediği, ancak Mart 2008'de 22,6'ya, Eylül 2008'de de yüzde 24,8 yükseldiği görülüyor. MHP'de de, 22 Temmuz'da 14,3 olan oy oranı, Kasım 2007'de 14,2'ye 0,1 puanla gerilirken, Mart 2008'de 16,2'ye, Eylül 2008'de de 15,7'ye yükseldi.

EKONOMİK BULGULAR KAYGI VERİCİ
SONAR'ın kamuoyu yoklamasında, AKP Hükümeti'ni başarılı bulanların oranı yüzde 29,11 olarak belirlendi. Başarısız bulanların oranı yüzde 51,89 olurken, AKP'nin Hükümetteki başarısı konusunda fikri bulunmayanların oranı da yüzde 19 da kaldı. Açıklanan enflasyon rakamlarına araştırmada inananların oranı yüzde 22,61 olurken, inanmayanların oranı da yüzde 64,99 olarak belirlendi. Bu konuda fikri olmayanların oranı ise yüzde 12,40 oranında kaldı.

Araştırmada, “Ekonominin gidişatını nasıl görüyorsunuz” soruna ise verilen yanıtlar şöyle: Olumsuz : 69,39, Olumlu: 19,61, Fikrim Yok: 11.00
"Ekonomik gidilatla ilgili öngördüğünüz durum satın alma davranışınızı nasıl etkiliyor" sorusuna ise, katılımcıların yüzde 17,05 olumlu görüş bildirirken, olumsuz görüş bildirenlerin oranı ise 66,31 olarak belirlendi. "Fark etmiyor" diyenlerin oranı yüzde 8,99 da kalırken, fikir beyan etmeyenlerin oranı da yüzde 7,65 olarak belirlendi.

"Önümüzdeki iki yılı düşündüğünüzde ailenizinin ekonomik durumunu nasıl anlatırsınız" şeklindeki soruya "daha iyi olacak" diyenlerin oranı 10,22, "değişmeyecek" yanıtını verenlerin oranı da 17,01 olarak belirlendi. "Daha kötü olacak" yanıtını verenler yüzde 48.79 olurken bu konuda fikri olmayanların oranı da yüzde 23.98 olarak belirlendi. Gazeteport

sampolyon
13-09-2008, 12:16
Boydak: Hükümet yapması gerekeni yapmadı
KAYSO Başkanı Mustafa Boydak, son günlerde yaşanan ekonomik gelişmelerle ilgili sert konuştu.
12 Eylül 2008 / 16:26Kayseri Sanayi Odası (KAYSO) Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Boydak, son günlerde yaşanan ekonomik gelişmelerle ilgili çarpıcı açıklamalarda bulunarak, 25 çeyrektir büyüyen Türkiye'nin ilk defa en düşük büyüme ile karşı karşıya olduğunu belirterek, ekonomik büyümenin hız kestiğini söyledi.

2008 yılının atılım yılı olması gerektiğini ancak, Türkiye'nin enerjisini harcaması gerektiği alana harcamadığı için gerekli büyümenin yakalanamadığını kaydeden Başkan Boydak, “Seçimlerin üzerinden bir yıl geçmesine rağmen hükümet yapısal reformlar konusunda atması gereken adımları atamadı. Dünyada yaşanan ekonomik dalgalanmalar ülkemiz açısından fırsata dönüştürülebilirdi. Buda yapılamadı. Bu sebeplerden dolayı rakamlar istediğimiz oranda çıkmadı. Hatta tarım sektöründe küçülme yaşandığı ifade ediliyor. Eğer hükümet olarak büyüme üzerine konsantre olabilsek bu rakamlar istediğimiz gibi olurdu” dedi.

Türkiye'nin lokomotifinin sanayi olduğuna işaret eden Başkan Boydak, sanayinin katkısının olmaması durumunda bu rakamlarında yakalanamayacağını belirterek, sanayinin de gelişip büyüyebilmesi için siyasi istikrara ihtiyaç olduğunu ancak son dönemde bunu göremediklerini, bununda kendilerini üzüntüye sevk ettiğini söyledi.

Geçtiğimiz günlerde hükümet tarafından tekstil sektörüne yönelik yapılan çalışmalar hakkında yapılan açıklamalara da değinen Başkan Boydak, “Burada tekstil sektöründeki firmaların Ankara'nın doğusuna kaydırılmak sureti ile devlet desteği verileceği yönünde açıklamalar oldu. Doğrusu bu çalışmanın tam bittiğini ya da iş âleminin bu açıklamalardan tatmin olduğunu söyleyemem. Henüz içi doldurulması gereken bir proje olduğunu düşünüyorum. Tabi tüm bunlar iyi niyetli çalışmaların devam ettiğinin birer göstergesidir” diye konuştu.

Türkiye olarak yeterli büyümenin sağlanamaması halinde dünya ülkeleri ile yarış halinde olunamayacağını belirten Başkan Boydak, bundan sonraki büyüme rakamlarının daha makul çıkması temennisinde bulunarak sözlerini tamamladı.

sampolyon
13-09-2008, 16:23
Ekonomideki açıklar ve arayışlar artıyor
12/09/2008 10:05

Hisarcıklıoğlu, kur politikasının değişmesini istiyor. Cari işlemler açığı Temmuz ayında da arttı. Artan enerji maliyetleri, beklentilerin altında gerçekleşen büyüme, ihracatçı sektörler için kriz anlamına geliyor. TOBB da duyurduğu bildirge ile aşırı değerli YTL politikasına işaret ederek, hükümeti uyarmış oldu.

soL (HABER MERKEZİ) Cari açıktaki artış Temmuz ayında da sürerken, düşük büyüme ile birlikte karamsarlık öne çıkıyor.

Türkiye'nin dış ticaret dengesi, bu yılın Ocak-Temmuz döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine oranla yüzde 39,6 artışla 35 milyar 249 milyon dolar tutarında açık verdi. Bu yıl Temmuz ayında cari açık, geçen yılın aynı ayıyla karşılaştırıldığında yüzde 43,4 oranında artarak, 2 milyar 871 milyon dolardan 4 milyar 117 milyon dolara yükseldi. İthalattaki artış dikkat çekerken, Temmuz ayında reel sektörün dış borçlarında artış eğiliminin azaldığı gözlemlendi. Türkiye'deki yabancı sermayeli şirketlerin yurt dışındaki ortaklarından kullandıkları kredileri ve yurt dışında yerleşik kişilerin Türkiye'de gerçekleştirdikleri gayrimenkul alımlarını da içeren yurt dışında yerleşik kişilerin yurt içinde yaptıkları net yatırımlar, bir önceki yılın Ocak-Temmuz döneminde yüzde 35,5 azaldı.

Kur politikası dert oldu
AKP hükümetinin teşvik paketleri, bölgesel asgari ücret gibi uygulamalar ile sanayicileri kurtarmaya yönelik önlemler alacağı belirginleşirken, kur politikasında değişikliğe gidip gitmeyeceği tartışılıyor.

Özellikle ihracat düzeyindeki artışı sağlamak için kur politikasının değişikliğini savunan ihracatçı sektörlerin temsilcileri yeni ekonomi politikalarının gerekliliği üzerinde duruyor.

TOBB da duyurduğu bir bildirge ile aşırı değerli YTL’nin özellikle emek yoğun sektörlerin rekabet edemez duruma getirdiğini savundu. Cari açığın bu kadar yüksek olmasının bir nedeninin de döviz kurunun düşük olmasından kaynaklanan ithalat artışı olduğunu belirtildi. AKP hükümetine çağrı niteliği taşıyan bildirgesinde TOBB, ulaşım maliyetlerinin Anadolu’ya yatırımı engellediğini savunuyor.

Elektriğe gelen zamların sanayiyi olumsuz etkilediğini duyururken, kalkınma ajanslarının kuruluş felsefesine uygun bir şekilde yönetilmelisi ve popülist politikalara kurban edilmemesi, kalkınma ajanslarına ayrılan kaynakların verimli bir şekilde kullanılması çağrısında bulundu.

KOSGEB kredilerini kullanmaya hak kazanan KOBİ'ler yeterli teminat gösteremediği için bu kredilerin kullanılamadığını, KOSGEB kredilerinde teminat konusunda yeniden düzenlemelerin yapılması talep edildi.

TOBB, işçilerin sosyal güvenlik primlerine de dokunmadan edemezken, sosyal Güvenlik primi ve vergilerin ödenmemesi durumunda yıllık yüzde 30 ceza faizi uygulandığından şikayetçi oldu. Yıllık enflasyon yüzde 10-12, kamu borçlanma faizi ise yüzde 16-18 arasındadır ifadeleri kullanılan bildirgede çok yüksek kalan ceza faiz oranları düşürülmesi istendi.

sampolyon
13-09-2008, 16:25
"Büyüyemedik ama enseyi karartmayın"
11/09/2008 12:49
Unakıtan: ''Dünyada çatırtı, patırtı her şey var. Türkiye'de çok şükür...'' Büyüme verileri beklenenin altında gerçekleşince, Maliye Bakanı Unakıtan, patronlara enseyi karartmayın mesajı vermek zorunda kaldı. Son zamanların en düşük büyüme oranı, talep daralmasına işaret ederken, üretimin kilit sektörlerde gerilediği görülüyor.

soL (HABER MERKEZİ) Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), bu yılın ikinci üç aylık dönemine ilişkin büyüme hızını yüzde 1,9 olarak açıkladı. Elde edilen veriler, beklentilerin altında gerçekleşti. Uzmanlar imalat sanayi açısından son 5 yılın en düşük üretim düzeyinin gerçekleştiğine işaret ederken, büyümedeki daralma küresel gelişmelere bağlı olarak da açıklanıyor.

Talep yok …
Yılın ilk çeyreğinde yüzde 6,7 oranında gerçekleştirilen büyüme oranının ardından gerçekleşen yüzde 1,9 oranındaki büyüme, son yıllarda elde edilen en düşük ekonomik büyüme olurken, özel tüketim ve yatırım harcamalarındaki düşüşün bunda belirleyen olduğu görülüyor. Özel tüketim sadece yüzde 2,8 oranında artarken, üretime rağmen talep daralması öne çıkıyor. Özelikle AB ülkelerinde yaşanan durgunluğun etkisinin net ihracat verilerine yansıdığı, net ihracatın da azaldığı görülüyor.

Üretimde belli sektörlerde daralma
Büyümenin yavaşlamasında sanayi, tarım, ulaştırma gibi ekonomide büyük yer tutan sektörlerin durma noktasına gelmesi de etkili oldu.

Türkiye'de 2008 yılının ikinci döneminde (Nisan-Mayıs-Haziran), sektörel bazda en yüksek büyüme, sabit fiyatlarla yüzde 15,1 ile gayrimenkul, kiralama ve iş faaliyetlerinde
yaşandı. Aynı dönemde, balıkçılık sektöründe yüzde 12,4, ev içi personel çalıştıran hane halkları sektöründe yüzde 11,9 oldu.

Tarım, avcılık ve ormancılık sektöründe büyüme yüzde 3,5 gerilerken, madencilik ve taş ocakçılığı sektörü yüzde 7,7, imalat sanayi yüzde 2,5, elektrik, gaz, buhar ve sıcak
su üretimi ve dağıtımı yüzde 5,1, inşaat sektörü yüzde 0,9, toptan ve perakende ticaret yüzde 3,3, oteller ve lokantalar yüzde 0,6, ulaştırma, depolama ve haberleşme yüzde 3,2, mali aracı kuruluşların faaliyetleri yüzde 9,4, konut sahipliği yüzde 1,6, kamu yönetimi ve savunma, zorunlu sosyal güvenlik yüzde 5 büyüdü.

Eğitim sektörü yüzde 6,1 gerilerken büyüme, sağlık işleri ve sosyal hizmetlerde yüzde 5, diğer sosyal, toplumsal ve kişisel hizmet faaliyetlerinde yüzde 1,4 olarak gerçekleşti.

Revize edilen büyüme oranı
Uzmanların dikkati çektiği bir diğer konu ise açıklanan büyüme verilerinin revize edilmiş rakamlar olduğu doğrultusunda. 2007 yılından bu yana revize edilen veriler açıklanırken, geçen yıl büyüme oranının olduğundan daha yüksek hesaplandığı ileri sürülmüştü.

2008 yılının ikinci üç aylık döneminde, geçen yılın aynı dönemine kıyasla cari fiyatlarla GSYH(Gayri Safi Yurtiçi Hasıla), yüzde 14.7'lik artışla 240 milyar 867 milyon YTL'ye çıktı. Sonuçta 2008 yılının ikinci üç aylık döneminde, geçen yılın aynı dönemine göre "sabit fiyatlarla" gayri safi milli hasıla yüzde 1.9 artışla, 25 milyar 130 milyon YTL oldu. Kişi başına milli gelir 9 bin 305 dolar oldu.

Büyümeye Unakıtan'ca yorum
Elde edilen verilere yönelik çeşitli yorumlar yapılırken, uzmanlar üçüncü çeyrekte de büyümenin düşük düzeyde kalacağına işaret ediyorlar. Patronlar endişelerini dillendirirken, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Türkiye'nin yolunda ilerlemeye devam ettiğini belirterek, ''3. çeyrekte büyümeyi iyi yerlere getiririz inşallah, yıl sonunda iyi durumda kapatırız'' yorumunu yaptı.

Marmara İş Hayatı Dernekleri Federasyonu (MARİFED) ile Türkiye Sanayiciler ve İşadamları Konfederasyonunun (TUSKON), bazı derneklerle İstanbul'da düzenlediği iftar yemeğine katılan Unakıtan, iş dünyasının halinin iyi olacağını, iş adamlarının ''enseyi karartmaması'' gerektiğini söyledi. Unakıtan, dünyada 3 büyük kriz yaşandığını yorumunu yaparken, daha önce böyle bir durum yaşanmadığının altını çizdi. Unakıtan, finansal kriz, petrol ve gıda fiyatlarındaki artışın herkesi etkilediğini kaydetti.

TÜİK verilerine göre 2007 yılı ve 2008 yılı ikinci çeyrek üretim yöntemine göre sektörel gelişme hızları şöyle:

SABİT FİYATLARLA BÜYÜME HIZI (YÜZDE)

2007 2008
SEKTÖR İKİNCİ ÇEYREK İKİNCİ ÇEYREK
------------ ---------- -----------
Tarım -1,2 -3,5
İmalat Sanayi 4,1 2,5
İnşaat 7,3 0,9
Ticaret 2,6 3,3
Ulaştırma-haberleşme 5,3 3,2
Mali kuruluşlar 7,8 9,4
Gayrimenkul kiralama 11,9 15,1
Konut sahipliği 2,4 1,6
Sağlık işleri ve sosyal
hizmetler 1,3 5,0
------------------------------------------------
GSYH 4,1 1,9
------------------------------------------------

sampolyon
13-09-2008, 16:26
Lehman Brothers da gidici
13/09/2008 08:03


Lehman Brothers'ın son on ayda yaşadığı değer karı yüzde 92'yi aştı. Hisseleri bir gün içerisinde yüzde 40'dan fazla değer kaybeden Lehman Brothers zorunlu satış görüşmelerine başladı.

soL (HABER MERKEZİ) Perşembe günü hisseleri yüzde 40'tan fazla değer kaybeden ABD'nin dördüncü büyük yatırım bankası Lehman Brothers (LB) yöneticileri, bankanın kısmi ya da tamamen satılması için görüşmelere başladı.

Önceki gün bankanın yatırım departmanının satılacağı, mortgage portföyünün de kurulacak bir kardeş şirkete devredileceği açıklanmıştı. Borsadaki hızlı değer kaybı, bu açıklamaların ardından geldi.

Hükümet para harcamamaya kararlı
Diğer yandan, bankanın batması durumunda ABD Hazinesi'nin ve ABD Merkez Bankası'nın (FED) parasal yardım yapmayı düşünmedikleri öğrenildi. Hafta sonuna kadar tamamlanması hedefelenen satış görüşmelerine Hazine ve FED'den de yetkililerin katıldığı ve LB'nin batması durumunda parasal açıdan kurtarılmayacağını belirttikleri söyleniyor.

Öte yandan ABD merkezli bir başka büyük yatırım bankası olan Bank of America ile İngiltere merkezli Barclays bankasının LB'nin satışı ile ilgilendiği belirtiliyor. Ne var ki, bankanın üst düzey yöneticisi Dick Fuld'ın bankayı bütün olarak değil birkaç parça halinde satmaya çalıştığı söyleniyor.

Fatura yine çalışanlara çıktı
Perşembe günü yüzde 40'ın üzerinde değer kaybı yaşayan bankanın hisselerinin Kasım 2007'den bu yana kaybı yüzde 90'ın üzerine çıkmış durumda.

Bankanın hisselerinin yüzde 25'i, başta emeklilik fonu olmak üzere çeşitli biçimlerde banka çalışanlarının elinde bulunuyor. LB batağa sürüklendikçe, çalışanlarını da birlikte götürüyor.

sampolyon
13-09-2008, 16:28
Yabancı sermaye gelmiyor
13/09/2008 10:19


Körfez sermayesi AKP'nin can simidi oldu. Türkiye'nin çok yabancı sermaye çeken ülkelerden biri olması için elden gelen yapılırken, dünya ekonomisinde yaşanan durgunlukla, net doğrudan uluslararası yatırımlarda düşüş gözlemleniyor. Körfez sermayesi yatırımları ise artıyor.

soL (HABER MERKEZİ) Türkiye'ye, net doğrudan uluslararası yatırım girişi, bu yıl Ocak-Temmuz döneminde geçen yılın aynı dönemine göre, yüzde 35,5 oranında azalarak 9 milyar 358 milyon dolar oldu. Yabancı yatırımların azalmasında dünya ekonomisinde yaşanan durgunluk sürecinin etkili olduğu belirtiliyor. AKP hükümetinin can simidi olan Körfez sermayesinin yatırımlarını artırdığı görüldü.

Enerji alanındaki özelleştirme sürecinin bir etkisi olarak sermaye girişinin, 150 milyon doları elektrik, gaz ve su sektöründen geldi.


Körfez sermayesi ön sıralarda
2008 yılı Temmuz ayında 261 adet uluslararası sermayeli şirket ve şube kuruldu ve 50 adet yerli sermayeli şirkete de uluslararası sermaye iştiraki gerçekleşti. Temmuz ayı sonu itibariyle de 1,822 adet uluslararası sermayeli şirket ve şube kuruldu, 391 adet yerli sermayeli şirkete de uluslararası sermaye iştiraki gerçekleşti.

Bu yıl Ocak-Temmuz döneminde kurulan 2,213 adet uluslararası sermayeli şirketin, 1151 adedi AB ülkeleri, 361 adedi diğer Avrupa ülkeleri, 642 adedi ise Yakın ve Ortadoğu ülkeleri ortaklı şirketlerden oluştu.

sampolyon
13-09-2008, 16:29
İngiltere'de kriz turizme sıçradı
13/09/2008 10:22


Binlerce İngiliz turistin ülkesine nasıl döneceği de sorun oldu. İngiltere'nin en büyük üçüncü tur operatörü XL de krize teslim oldu. Emlak krizinin ardından iflas eden ilk turizm şirketi olan XL binlerce İngiliz turistin gittikleri ülkelerden geri dönememesine yol açtı. İngiltere XL iflasını "üzgün gün" olarak ilan etti.

soL (HABER MERKEZİ) İngiltere'nin en büyük üçüncü tur operatörü olan ve her yıl milyonlarca tur satmasıyla ünlenen XL adlı turizm firmasının iflası İngiltere'de "üzgün gün" olarak duyuruldu. Böylelikle İngiltere'de yaşanan durgunluk emlak sektörünün ardından turizm alanına da sıçramış oldu. Finansman sorunu ile petrol fiyatlarındaki artışın şirketin iflasında etkili olduğu bildiriliyor.

İflasın açıklanmasının ardından, sayıları binlerle ifade edilen İngiliz turistin, gittikleri ülkelerde sahipsiz kaldıkları bildirildi. Firmanın iflasını doğrulayan Genel Müdür Phil Wyatt, vardıkları sonucun kendisi için büyük bir üzüntü kaynağı olduğunu belirterek, firmayı kurtarmak için yaptıkları kaynak arayışlarından sonuç alamadıklarını bildirdi.

İngiltere'de paket tatil satan diğer tur operatörleri Easyjet, BMI, Flybe ve Ryanair, dünyanın 50 değişik ülkesinde 'mahsur kalan; İngiliz turistleri ülkelerine geri getirmek konusunda yardımcı olmayı teklif etti. İngiltere'nin sivil havacılık otoritesi sözcüsü David Clover, XL'in iflasıyla ortaya çıkan tablodan mağdur olan turistlere ve ileriye yönelik rezervasyonu bulunan kişilere her türlü yardımda bulunmak için gerekli adımları atmaya başladıklarını bildirdi.


XL tarafından satılan turlarla dünyanın çeşitli ülkelerinde yaklaşık 67 bin İngiliz turistin bulunduğu, 200 bin kişinin ise ileriye yönelik rezervasyon yaptırıp ödemede bulundukları açıklandı.

sampolyon
13-09-2008, 16:30
Çalık'a var, Doğan'a yok
12/09/2008 10:25


Çalık ve Doğan: Eski ve yeni patron modeli. Petrol İşleri Genel Müdürlüğü, Çalık Enerji'ye, Şanlıurfa ve Gaziantep illerinde dört yıl süre ile petrol araması için dört ayrı ruhsat verdi.

soL (HABER MERKEZİ) Petrol İşleri Genel Müdürlüğü, Çalık Enerji'ye sahip olduğu dört arazide petrol araması için ruhsat verdi.

Aydın Doğan ile AKP arasındaki atışmaların eneri sektörü başlığında yoğunlaştığı dönemde yürürlüğe giren bu kararın tartışmaların bir parçası olarak gündeme geleceği düşünülüyor.

Atışmalar şiddetleniyor
Ceyhan'da kurulması planlanan petrol rafinerisi konusunda aralarında Çalık Grubu ve Doğan Grubu'nun olduğu dört firma başvuruda bulunmuş, Aydın Doğan bu başvurular konusunda AKP'nin rafineri projesini Çalık Grubu'na peşkeş çektiğini öne sürmüştü.

Dün Çalık Grubu'ndan konuya dair resmi bir açıklama yapıldı ve Doğan'ın CHP Genel Başkanı Baykal tarafından da tekrarlanarak gündeme getirilen iddiaları yalanlandı. Ayrıca AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat da konuya dair bir açıklama yaparak, Aydın Doğan'ın rafineri başvurusunda arazinin kendisine bedelsiz tahsis edilmesini istediğini ve reddedildiği için bu iddiaları dile getirdiğini öne sürdü.

Tencere dibin kara...
AKP'nin daha önce de Ceyhan-İsrail boru hattının inşaatı konusunda Çalık Holding için lobi faaliyeti yürüttüğü ortaya çıkmıştı. Yaklaşık bir yıl önce yayınlanan bazı haberlerde, "Dışişleri Bakanlığı'nın 30 Kasım 2005 tarihli 'gizli' damgalı yazısıyla, İsrail hükümetinden Ceyhan-İsrail arası boru hattı projesi çalışmalarının, ihalesiz olarak Çalık Grubu'na verilmesini istediği" öne sürülmüştü. Bu iddialar sonrasında ilgili Dışişleri yazısı ile de desteklenmişti.

Ceyhan-İsrail boru hattı, Samsun-Ceyhan boru hattı ve Ceyhan rafinerisi aynı projenin parçalarını oluşturuyor. Petrol Ofisi'ni yok pahasına kapatıp enerji sektörüne girmiş olan Doğan Grubu ile Genel Müdürü Başbakan Erdoğan'ın damadı olan Çalık Grubu, bu projenin sahibi olmak için mücadele ediyor. Rekabet şiddetlendikçe, ortaya dökülen kirli çamaşırların miktarının da artacağı düşünülüyor.

sampolyon
13-09-2008, 16:33
Bu Geminin İçinde Olmayın METİN ÇULHAOĞLU
13/09/2008 08:31


Çok yüklendiler, ama sol genel olarak sıkı durdu ve haklarından geldi: AKP’nin diğer partilere ve düzen kurumlarına göre daha “demokrasici” olduğu, Ergenekon davasıyla demokrasimizi asker vesayetinden kurtarmaya çalıştığı türü vaazlar fazla alıcı bulmadı, solda umulan etkiyi yaratmadı.

İyi, güzel, ama AKP’de keşfedilen boncuklar bunlarla kalmıyor ki...

Henüz yukarıdaki örnekler kadar gürültülü biçimde piyasaya sürülmemiş olsa da sırasını bekleyen, üstelik sol üzerinde etkili olması muhtemel başka bir tez daha var. Tezi şöyle özetlemek mümkün:

Türkiye dış politikası, 1950’lerle birlikte bir yandan ABD’nin bastırmaları ve vesayeti, diğer yandan da Laikçi-Kemalist batıcılık anlayışı yüzünden yakın komşularına, daha uzaktaki İslami coğrafyalara hep mesafeli durdu. Bugün ise, kendini toparlayan ve bir bölge gücü olmaya oynayan Türkiye, artık ABD vesayetinden ve batıya aşırı bağımlı dış politika hattından kurtulup daha bağımsız, alternatifi bol ve yeni alanlara yönelen bir dış politikanın temellerini atıyor...

Hemen “yok yahu!” demeyin. Bu tez, CIA emeklileri tarafından akademik cilasıyla birlikte piyasaya sürülmekte (bkz. Graham E. Fuller, Yükselen Bölgesel Aktör, Yeni Türkiye Cumhuriyeti), Başbakan danışmanı Ahmet Davutoğlu da bu işlerde vizyon sahibi bilge kişi olarak arkada profil vermektedir (bkz. Zeynep Güler, “Muhafazakâr ve Gerçekçi”, Memleket Dergisi, 2008/6).

Ne oluyoruz?

Yoksa ünlü tezkere, ardından Hamas daveti, İran işinde mırın kırın edip başka aranışlara yönelme, enerji hattı manevraları, “Kafkas Paktı” önerisi ve Rusya ile belirli bir denge tutturma çabaları gerçekten Türkiye’nin yeni dış politika vizyonunun göstergeleri mi sayılmalı?

Yoksa AKP’ye “gelmiş geçmiş en Amerikancı iktidar” derken yanılıyor muyuz?

* * *

Hiç mi hiç yanılmıyoruz.

Türkiye bugün ABD sularına demir atmış bir gemi durumundadır. Demir atmış bir gemi de bulunduğu sularda sağa sola, ileriye geriye hareket edebilir. Kuşkusuz, belirli sınırlar içinde. Asıl mesele, bu sınırların en çok nereye kadar uzandığını görebilmektir.

Başka bir deyişle demir zaten atıldı da, mesele zincirin uzunluğuna bakmaktır.

Denizcilikte, bu işe “kaloma vermek” deniyor. Sığ sulara demir atmışsanız, kalomanın, derinliğin üç katı kadar olması yeterli. Daha derin sularda ise beş katı olması gerekiyor. Sonuçta gemi, verdiği kaloma boşluğuna göre belirli sınırlar içinde hareket edebiliyor. Gemi bu sınırlar içinde salınırken, atılan demir de atıldığı yerde duruyor.

Şimdi, soru şu: Türkiye ABD’ye sığ sularda mı, derin sularda mı demir atmış durumda?

Soru buysa, görünen de şu: Türkiye, ABD’ye bu kez derin sularda demir atmış bir gemi gibi hareket etmek istiyor. Atılan demirin yerli yerinde durduğunu unutmamak kaydıyla, Türkiye’nin dış politikada “kaloma boşluğundan” yararlanmaya çalıştığını söylemek, gerçekçi görünüyor. Dahası, ABD’nin bu niyetten en genel anlamda fazla rahatsız olduğunu gösteren herhangi bir işaret de sezilmiyor.

Öyle ya, siz olsanız, kendinize bağlayıp iplerini elinizde sımsıkı tuttuğun birinin oraya buraya yönelmesinden fazla kaygı duyar mısınız?

Kendi çapında böyle oynamasına izin verilen bir Türkiye’nin, belirli bir dönem için de olsa, ABD çıkarlarına ve politikalarına daha çok yönlü, üstelik daha “örtülü” hizmetler vermesi de mümkün olabilir. İstenirse, büyük patronun bizzat teması mümkün olmayan düşmanları önüne aracı kimliğiyle çıkabilir; ABD’nin doğrudan duhul edemeyeceği kimi organizasyonlara Truva atı olarak sokulabilir, ABD ile arası limoni ülkelerde müsekkin olarak kullanılabilir ve her tür taşeronluğu seve seve üstlenebilir...

Dünya koşulları ve dengeleri de değiştiğine göre, 1950’lerdeki kör gözüm parmağına ABD’cilik ve NATO’culuktan daha işlevli olmaz mı?

Hele bir de AB üyeliği tam tamına yatarsa Türkiye’yi hem avutup hem de cepte tutmanın iyi bir yolu sayılmaz mı?

* * *

Gelgelelim, Türkiye dış politikada Fuller tavsiyelerini ve Davutoğlu vizyonunu kendine çizilen sınırların ve haddinin ötesinde ciddiye almaya başlarsa, “dur bakalım” ikazıyla karşılaşacağı kesindir.

“Dur bakalım” ikazını alacak bir Türkiye’nin yapacağı da bellidir: “Kaloma boşluğunu”, eski hareket alanını daraltacak şekilde azaltmak. Bunun denizcilikteki adı da “dese etme” oluyor. Yeri geldiğinde böyle yapılacaktır ve bu iş bir öyle bir böyle sürecektir.

Bu arada, boşluğun fazla olduğu uğraklarda Türkiye’nin sahibine yaranmak isteyen kediler gibi davranması da mümkündür. Kediler, avcılıkta ne kadar marifetli olduklarını göstermek için dışarıda yakaladıkları kuş, fare gibi hayvanları ara sıra sahiplerine getirirler.

Ne var ki, geçenlerde kapının önüne getirilen “Kafkas Paktı” faresi münasebetsiz addedilmiş, “bu da nereden çıktı” tepkisiyle karşılanmıştır.

Sonra, Türkiye dış politikasında 70 yıldır üzerinde titrenen Montrö’nün artık paspasa çevrileceği de belli olmuştur. Öyle ki, bir süre sonra Montrö’nün yalnızca İzmir Fuarı’nın giriş kapılarından biri olarak hatırlanması bile mümkündür.

Demek ki, dış politikada bir miktar “dese etme” zamanı gelmiş oluyor.

* * *

Ne var ki, kaloma boşluğunun artacağı uğraklar gene gelecektir. Böyle uğraklarda, sol “düşünebiliyor musunuz, yıllar sonra ilk kez bir general yargı önüne çıkacak” bombardımanından sonra, bu kez “düşünün, on yıllar süren ABD-NATO bağımlısı politikalardan sonra ilk kez dünyaya serbestçe yönelen bağımsız dış politika...” gibisinden salvolara maruz kalacak, hemen ardından gemiye davet edilecektir.

“Solu Ergenekon dolmuşuna bindiremedik, bari ‘bağımsız dış politika’ gemisine alalım” diyeceklerdir.

Bu gemiye binilmemelidir.

Ekleyelim: Kimse tutup “ama Ordu” falan demesin; ABD sularına demir atmış bu gemide liberaller simitçi, kahveci, gazozcu olarak satış yaparken, lüks kamarada, hayatlarından en az AKP kurmayları kadar memnun omzu kalabalıklar oturuyor olacaktır.

Aman dikkat, soldan kimse bu geminin içinde olmasın.

sampolyon
13-09-2008, 16:36
Evrimci sitelere erişim engellenmiştir!
12/09/2008 11:12


Harun Yahya'yı eleştiren siteler engele takılıyor. Gerçi, aşmanın yolları da var. Ama... Evrim bilimci Richard Dawkins'in internet sitesine erişim engeli devam ediyor. Telekomünikasyon Kurumu "biz yapmadık" diyor.

soL (HABER MERKEZİ) Evrimbilimci Richard Dawkins'in internet sitesine halen ulaşılamıyor. Siteye erişimin engellenmesine karşı çıkan bazı kullanıcılar, Telekom Müdürlüğü'ne ve Telekomünikasyon Kurumu'na yazılı başvuruda bulunarak, açıklama istediler. Richard Dawkins ve site yöneticileriyle de iletişime geçtiklerini belirten kullanıcılar, "hukuki dayanaklara ulaşıncaya kadar bu işin peşini bırakmayacağız" dediler. Telekomünikasyon Kurumu, verdiği yanıtta "biz yapmadık" diyerek, bu konunun Telekom başta olmak üzere servis sağlayıcılarına sorulması gerektiğini bildirdi. Bu durumda, ilgili kurumların elinde hukuki dayanak bulunması gerekiyor.

Ben yapmadım o yaptı
Telekomünikasyon Kurumu İletişim Daire Başkanlığı, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'u hatırlatarak, adı geçen suçlar kapsamında erişimin engellenmesi kararlarının, ilgili mahkeme hakimi veya Cumhuriyet Savcısı tarafından alınarak, gereği yapılmak üzere kendilerine gönderildiğini belirtti. Kurum, erişim engelleme görevinin, "sadece konusu suç olan soruşturma kapsamındaki ceza mahkemelerinin kararı gereğince" yerine getirildiğini, adı geçen internet sitesini bu kapsamda engellemediklerini açıkladı. Diğer erişim sağlayıcılar üzerinden engellenip engellenmediği bilgisine sahip olmadıklarını bildiren Telekomünikasyon Kurumu, bunlar dışındaki hukuk mahkemelerince erişimi engelleme kararlarının, başta Türk Telekom olmak üzere, çeşitli erişim sağlayıcılar aracılığıyla yerine getirildiğini ifade etti.

Bu site kimi rahatsız ediyor?
www.richarddawkins.net sitesinde evrim alanında bilimsel çalışmalar, yazılar ve haberlerle Richard Dawkins'in çeşitli üniversitelerde verdiği konferansların kayıtlarına yer veriliyor. Sitede ayrıca kullanıcıların yorumlarının da bulunduğu bir forum alanı mevcut. Siteye Türkiye'den erişiminin engellenmesi birkaç gün önce başladı ve engelin, sitede Harun Yahya'nın (Adnan Oktar) hapis cezasına ilişkin Reuters kaynaklı habere yer verilmesinden kaynaklandığı öne sürüldü. Hakkında haber ve yorumların bulunduğu bir başka site olan Wordpress de Adnan Oktar'ın başvurusu üzerine tamamen kapatılmıştı. Ancak Dawkins'in sitesi için herhangi bir mahkeme kararına ulaşılamadı.

sampolyon
13-09-2008, 16:38
Modalılar Başbakan'a cevap verecek
12/09/2008 16:32


Modalılar bugün bir basın açıklaması gerçekleştirip, Başbakan'ın ve gerici medyanın, karanlığa ve liberalizme karşı Moda İskele'de gerçekleştirdikleri protesto eylemlerine ilişkin tutumlarını kınayacak. Modalılar dün bu amaçla ve protesto eylemlerinin seyri üzerine bir toplantı daha gerçekleştirdi.

soL (HABER MERKEZİ) Modalılar tarafından her Cuma gerçekleştirilen "Moda iskeleyi Yobazlara Bırakmayacağız. Işığını kapta gel" eylemleri devam ederken, Başbakan Erdoğan'ın son olarak modalılar için söylediği "sipariş tipler" söylemi dikkat çekmiş, vakit gazetesinin" Ayyaş komünistler" başlığı tepki toplamıştı.

Modalılar bu gelişmelerle ilgili bugün saat 19.00'da düzenleyecekleri basın açıklaması ile gelişmelere ilişkin değerlendirmede bulunacak. Dün Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde (NHKM)bir toplantı gerçekleştiren ve basın toplantısı kararı veren Modalılar, soL'a yaptıkları açıklamada, başbakanın açıklamalarına "Modalılar olarak" cevap vereceklerini yineledi. Açıklamada, 12 Eylül'den beri ülkenin üzerine serpilen ölü toprağını kendi eylemlilikleriyle atmaya çalıştıklarına vurgu yapıldı. Gericiliğe karşı mücadele için mahallelerine, sokaklarına ve semtlerine sahip çıkacaklarını ifade eden Modalılar, eylemliliklerinin sokak ve mahalle hareketi olarak devam edeceğini duyurdular.

"Gençler de gericiliğe karşı tutum geliştiriyor"
Eylemlerinin karanlıkların aydınlatılması amacını taşıdığının altını çizen Modalılar, eyleme katılan ve sadece Moda'daki değil, Eminönü gibi ana iskelelerin ait olduğu Beltur'u, piyasacı anlayışı protesto edenlerin "anti-emperyalist" oldukları da vurgulandı. Açıklamalarında, aralarında daha önce eyleme katılmayan duyarlı gençlerin de bulunduğunu ifade eden Modalılar, gençlerin protestoları sadece "içki yasağına" karşı yapmadıklarını ifade etti. Modalılar, gençlerin bu uygulamayı gerici anlayışın bir aracı olarak gördükleri için eylemlerde yer aldıklarını vurguladı.
Modalılar düzenleyecekleri basın açıklamasından sonra yine, saat 21.00'da Moda İskelesi'nde protesto eylemi gerçekleştirecek.

rainmann
15-09-2008, 08:47
Sampolyon arkadaşım, tatlı canını bu kadar üzme yaaa...

sampolyon
16-09-2008, 17:49
Bitmiş bu Amerika be yav!

Zafer ARAPKİRLİ / DÜNYANIN GÜNDEMİ
zafer.arapkirli@ntv.com.tr

16.09.2008 - 09:00

GSMH'si, rezervleri, etki ve egemenlik alanına ilişkin rakamlar dudak uçuklatan ABD, nasıl oluyor da, doğanın etkilerine karşı, vatandaşını koruyamıyor.

Televizyonun başında haberleri beklerken, uzun zamandır en çok ilgimi çeken reklamlardan birine takıldım:

Hani şu, her yağmurda su baskınına uğrayan bir mahallede, yağmur yağınca mutad "Vatandaş perişan, nerede devlet?" başlıklı haber yapmak üzere koşan muhabirin hayal kırıklığını anlatan eğlenceli reklam... Muhabir sağa dönüyor, beklediği "rezalet ve sefalet" yok... Sola dönüyor, orada da yok... Canlı yayında arkasına dizilmiş "ekranda görünmüye çalışan vatandaş kalabalığını yararak geçen bir "usta", "Kusura bakma birader. Buradan sana haber çıkmaz, çünkü biz bu sokağa filanca marka boru döşedik, burayı artık su basmayacak..." diyerek, reklam filminin "punch line"ını, yani can alıcı sloganını patlatıveriyor.

Reklam filminin senaryosunu yazanlar, akıllı biçimde, İstanbul klasiği olan "Kağıthane -Alibeyköy su baskınları"ndan esinlenerek, "Nerede bu devlet! Nerede altyapı?" feryadına alışkın milletimizin nasıl "filanca marka boru" ile bu kısır döngüyü kırdığını anlatmak istemişler.

İşin reklam kısmı ve tam olarak kaç mahallenin , kaç milyon nüfusun "kurtulduğu" iddiasının gerçekliği bir yana, yukarıda anlattığım reklamın hemen ardından yayına giren haber bülteninde, tam bir "Yağmurlu İstanbul klasiği" manzarası ile karşılaştım.

Ama bu kez, suyun bastığı felaket bölgesi, Kağıthane ya da Alibeyköy dere yatakları değil, dünyanın en varlıklı ülkesi, dünyayı yöneten-hükmeden ülkenin kentleriydi... "Nerede bu devlet!" diye haykıranlar ve ağlaşan kadınlar, yıllardır dişiyle tırnağı ile kurduğu yuvasından bir iki çaput kurtarmaya çalışan sefil insanlar da, ABD vatandaşlarıydı..

Haberleri birlikte izlediğim bir arkadaşım, espriyi patlatıverdi :

"Şimdi yerel gazeteler manşeti atmışlardır, 'Bitmiş bu Amerika be yav...!"

Benzer durumlarda bizim basınımızın mikrofon ve kameralarını çevirdiği vatandaşlarımızın yakınlamalarının İngilizce'sini, oralarda duymak mümkündü herhalde...

Hatırlarsınız, 2005 yılında da, yine bu mevsimde, yani Amerikalılar'ın "Hurricane Season" dedikleri kasırga sezonunda New Orleans'ı yakıp yıkan, çok sayıda can alan, milyonlarca Amerikalı'yı evinden barkından eden, yoğun bir göçe neden olan Katrina Kasırgası (ya da tayfunu) aynı etkiyi yapmıştı :

"Bitmiş bu Amerika be yav...!"

Peki, bunca milyar dolarlık bütçesi, dünyanın dört bir yanına yardım eli uzatacak, tüm "mazlum uluslar"ın dertlerine deva olmaya aday, hatta istemeyene bile "döve döve" yardım, ekmek, ve hatta demokrasi götüren, boru döşeyen anlı şanlı Amerika, nasıl oluyordu da, kendi "Alibeyköyleri"ne, bizim malum reklam filmindeki "boru"yu nasıl döşeyemiyor da, bu sefalet manzaraları yaşanıyordu?

GSMH'si, rezervleri, etki ve egemenlik alanına ilişkin rakamlar dudak uçurtan bu imparatorluk, nasıl oluyordu da, doğanın (üstelik de pek iyi bilinen ve rutin) etkilerine karşı, vatandaşını koruyamıyordu?

Bu tablonun bir tek açıklaması olabilirdi. O da, Amerikalılar'ın yarattıkları bu muazzam servet ve sermaye birikimini, kimin için kullandıkları sorusunun yanıtıdır.

O yanıt da, geçtiğimiz birkaç aydır, piyasaları izleyenler tarafından, yani anlı şanlı bankaların, finans kuruluşların hazineden (yani vergi mükelleflerinin, yani sele kapılıp gidenlerin cebinden) kurtarıldığını izleyenler için hiç sürpriz olmamıştır.

New Orleans'da, Teksas'da ve başka yerlerde sele kapılıp gidenler, varını yoğunu vergi idaresine vererek ellerindeki avuçlarındaki ile "ABD yurttaştı olmanın gururu yeter" duygusu içinde yatağına huzur içinde yatarak bir ömür geçirmişler ve "I am a taxpayer" gururu ile yaşamışlardır. Ama o gurur duydukları "God Bless" (Tanrı kutsasın) sloganı ile bağırlarına bastıkları devletleri, "kurtarma borusu"nu, Freddie Mac ve Fannie Mae gibi, Lehman Brothers gibi para fabrikalarını kurtarma operasyonları için döşerken, sel felaketzedelerinin mahallelerine, kentlerine başka "boru"lar döşemeyi tercih etmiştir.

Kısacası , ABD bir kez daha bu selin altında kalmış, kelimenin tam anlamı ile:

"Bitmiştir, be yav..."

sampolyon
16-09-2008, 17:51
Cari dengenin finansmanında yabancıların yerini yerliler aldı

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

15.09.2008 - 09:11

Cari işlemler dengesi yılın ilk yedi ayında 31.6 milyar dolar açık verdi. Temmuz itibariyle yıllık açık ise 47.1 milyar dolara ulaştı. Bu rakamlarda sürpriz yok. Ta baştan beri yılın tümü için öngörülen 39 milyar dolarda kalınamayacağı zaten belliydi. 2007'deki tempo, 39 milyarı olanaksız kılıyordu. Buna bir de enerjide herkesi şaşırtan ölçüde artış gösteren fatura eklenince, cari açığın rekorlar kırması sürpriz olmadı. Artık biliniyor ki 2008 yılının cari açığı 55 milyar dolara doğru gidiyor.

Cari açığın büyüklüğünde sürpriz yok ama, finansman kalemlerinin detayında geçen yıllara göre önemli değişiklikler var.

Yabancının yerini yerli aldı

Cari açığın finansmanı anlamında klasik söylem, yıllarca neredeyse hiç değişmiyordu. Yabancı yatırımcı sıcak para getiriyor ve bu sayede cari açık finanse edilmiş oluyordu. Sıcak paradan kasıt da belliydi, esas olarak devlet iç borçlanma senetlerine yatırılan paradan söz ediliyordu. Son yıllarda buna hisse senetleri yatırımları da eklenmişti. Doğrudan yatırımlar kalemi kapsamında giren dövize elbette sıcak para tanımlaması yapmak uygun değildi.

Ödemeler dengesinin 2003-2007 dönemindeki yıllık gerçekleşmesiyle 2007 ve 2008'in ocak-temmuz dönemindeki gerçekleşmesinin analitik sunumu, bize finansmanda yabancı yatırımcının yerini giderek yerlilerin aldığını gösteriyor. Değerlendirmeyi yaparken net oranları aldığımızı, örneğin doğrudan yatırımlar kalemi için yabancıların yurtiçindeki doğrudan yatırımlarıyla Türk vatandaşlarının yurtdışındaki doğrudan yatırımlarının netinden hareket ettiğimizi belirtelim. Aynı şekilde, portföy yatırımlarını ve diğer yatırımları varlık ve yükümlülük olarak netleştirdiğimizin altını çizelim.

2003 yılında sağlanan 7.2 milyar dolarlık finansmanda doğrudan yatırımlar yüzde 17.4, portföy yatırımları yüzde 34.3, diğer yatırımlar ise yüzde 48.3 oranında paya sahipti.

2004'e gelindiğinde doğrudan yatırımların payı biraz geriledi; finansman yükünü neredeyse eşit oranda olmak üzere portföy yatırımları ile diğer yatırımlar üstlendi. Bir sonraki yıl, doğrudan yatırımların finansmanın yarısını karşılar büyüklüğe eriştiği görüldü.

2006 yılı, doğrudan yatırımların ön planda olduğu bir yıldı. 42.7 milyar dolarlık finansmanın yüzde 45'i doğrudan yatırımlar yoluyla elde edilmişti. Portföy yatırımlarının payı yüzde 17.3'e gerilemiş, diğer yatırımlar ise finansmana yüzde 37.6'lık bir katkı yapmıştı.

Dengelerin değiştiği yıl, 2007

2007 yılını iki bölümde değerlendirmek mümkün; ilk yedi ay ve son beş ay. Bu dönemlerde doğrudan yatırımların payı aynı. Ancak, portföy yatırımları ve diğer yatırımlarda büyük bir yer değiştirme var.

Yılın ilk yedi ayında 30.5 milyar dolar olan toplam finansmanda portföy yatırımları yüzde 28 oranında 8.5 milyar dolarlık pay almıştı. İlk yedi ayda 30.5 milyar olan finansman, son beş ayda 18 milyar artışla 48.6 milyara çıktı. Portföy yatırımlarının yedi ayda 8.5 milyar dolar olan katkısı, yıl sonunda 717 milyon dolara indi. Portföy yatırımlarının katkısındaki bu gerileme, yabancıların devlet iç borçlanma senetlerindeki satışlarından kaynaklandı. Yabancı yatırımcı, geçen yılın son beş aylık döneminde DİBS portföyünü 8.5 milyar dolar azalttı.

Yabancılar, DİBS ve hisse senedinden oluşan portföy yatırımları yoluyla 2007 yılının ilk yedi ayında finansmana yüzde 28 katkıda bulunmuşlardı. Yıl sonuna gelindiğinde ise portföy yatırımlarının katkısı yalnızca yüzde 1.5 düzeyindeydi.

Boşluğu yerliler doldurdu

Yabancı yatırımcı portföy yatırımları yoluyla açığın finansmanı sağladığı katkıyı azalttı; ama o boşluk hemen dolduruldu. Bankalar ve ağırlıklı olarak finans kesimi dışında kalan reel sektör kuruluşları, borçlanmaya müthiş bir hız verdi.

2007 yılının ilk yedi ayında yükümlülüklerini 1.5 milyar dolar azaltan bankalar, izleyen beş ayda 3.7 milyar dolar yükümlülük altına girdiler, yani borçlandılar. Reel kesim ise ilk yedi aydaki 16.9 milyar dolarlık borçlanmasına, izleyen beş ayda 13.2 milyar dolar daha ekledi ve yılın tümündeki borçlanmasını 30.1 milyar dolara çıkardı.

Bunun sonucunda, diğer yatırımlar başlığındaki döviz girişinin cari açığın finansmanında ilk yedi ayda yüzde 30 olan katkısı, yılın tümünde yüzde 57'ye fırladı. Bu oran, 2007 sonuna kadar olan dönemin rekoruna işaret ediyordu.

Bu yıl, yeni bir rekor

Cari açığın finansmanına katkı yönünden geçen yılın tümünde portföy yatırımlarının payı yüzde 1.5 düzeyinde kalmıştı. Bu yılın ilk yedi ayındaki katkı da yüzde 7.5 oldu.

Doğrudan yatırımların da önemli ölçüde yavaşladığı biliniyor. Geçen yıl yedi ayda doğrudan yatırımlardan gelen yüzde 42'lik katkı, bu yıl yüzde 22'de kaldı.

Cari açık tüm hızıyla artarken ve doğrudan yatırımlar ve portföy yatırımları yoluyla yabancılar açığın finansmanına katkılarını sınırlamışken, bu destek nereden geliyordu? Yanıt belliydi; bu katkıyı bankalar ve finans kesimi dışındaki reel sektör yapıyordu.

Diğer yatırımların cari açığın finansmanına katkısı geçen yılın ilk yedi ayında yüzde 30, yılın tümünde yüzde 57 olmuştu. Bu yılın ilk yedi ayındaki katkı ise tam yüzde 70 düzeyine fırladı.

Reel sektör, geçen yılın yedi ayında 17, yılın tümünde 30, bu yılın yedi ayında ise 25 milyar dolar kredi kullandı. Bu rakamlar, mart sonunda 74 milyar dolara ulaşan reel sektörün açık pozisyonunun, sonraki dönemlerde de hız kesmeden artacağının çok açık işareti.

Ödemeler dengesi analitik sunum (Milyon Dolar)



Ocak-Temmuz

2003 2004 2005 2006 2007 2007 2008 Fark

A-CARİ İŞLEMLER HESABI -7.515 -14.431 -22.137 -31.893 -37.684 -22.140 -31.554 -9.414



B-FİNANS HESABI 7.192 17.730 43.502 42.689 48.575 30.488 33.918 3.430

Yurtdışında Doğrudan Yatırım -499 -780 -1.064 -924 -2.106 -1.768 -1.829 -61

Yurtiçinde Doğrudan Yatırım 1.751 2.785 10.031 20.185 22.295 14.516 9.358 -5.158

Portföy Hesabı-Varlıklar -1.386 -1.388 -1.233 -4.029 -2.063 -1.429 -452 977

Portföy Hesabı-Yükümlülükler 3.851 9.411 14.670 11.402 2.780 9.959 2.987 -6.972

Hisse Senetleri 905 1.427 5.669 1.939 5.138 3.754 3.351 -403

Borç Senetleri 2.946 7.984 9.001 9.463 -2.358 6.205 -364 -6.569

Diğer Yatırımlar-Varlıklar -986 -6.955 259 -13.437 -4.847 -5.594 -10.307 -4.713

Merkez Bankası -28 -24 -16 0 2 1 1 0

Bankalar 348 -5.324 -149 -11.018 -3.383 -5.008 -9.168 -4.160

Diğer Sektörler -1.306 -1.607 424 -2.419 -1.466 -587 -1.140 -553

Diğer Yatırımlar-Yükümlülükler 4.461 14.657 20.839 29.492 32.516 14.804 34.161 19.357

Merkez Bankası 497 -209 -787 -1.268 -1.450 -646 -890 -244

Genel Hükumet -2.194 -1.163 -2.165 -712 82 74 -449 -523

Bankalar 2.846 6.564 10.524 11.704 3.735 -1.524 10.374 11.898

Diğer Sektörler 3.312 9.465 13.267 19.768 30.149 16.900 25.126 8.226

C-CARİ VE FİNANSAL HESAPLAR(A+B) -323 3.299 21.365 10.796 10.891 8.348 2.364 -5.984



D-NET HATA VE NOKSAN 4.420 1.043 1.835 -171 1.124 2.156 -4.363 -6.519



GENEL DENGE (C+D) 4.097 4.342 23.200 10.625 12.015 10.504 -1.999 -12.503



REZERV VARLIKLAR -4.097 -4.342 -23.200 -10.625 -12.015 -10.504 1.999 12.503

Resmi Rezervler -4.047 -824 -17.847 -6.114 -8.032 -7.863 -659 7.204

Uluslararası Para Fonu Kredileri -50 -3.518 -5.353 -4.511 -3.983 -2.641 2.658 5.299



Cari açık gibi negatif kalemlerdeki negatif değişimler, artışa işaret ediyor.

Rezerv varlıklardaki negatif değer, rezerv artışını; pozitif değer rezerv azalışını gösteriyor

sampolyon
16-09-2008, 17:52
Bugünleri de arayacak mıyız?

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

16.09.2008 - 08:59

Bir yılı dolduran ABD kaynaklı kriz patlak verdikten bir süre sonra en yetkili ağızlardan şöyle değerlendirmeler duymuştuk: "Bu krizde en sağlam liman Türkiye'dir." Türkiye niye sağlam limandı, bunun açıklaması yoktu, ama bu görüş ısrarla dile getiriliyordu.

Sağlam liman, fırtınalı havada sığınılacak yerdir, değil mi? Peki, Türkiye'ye kim, hangi gerekçeyle sığınıp, kendini hangi olumsuzluktan koruyacaktı? Çok para kazanmak için mi, bakın bu doğru olabilirdi, çünkü bizde iyi faiz vardı. Kastedilen buysa, Türkiye sağlam bir limandı. Ama, dışarıda öylesine büyük paralar dönüyordu ki, bizim etimiz budumuz bu paranın ancak çok azını çekebilir, dolayısıyla verebildiğimiz kar da dünya devlerinin dişinin kovuğuna yetmezdi. Gelen para bizi ihya edecek boyuttaydı, nitekim etti de, ama parayı getirenler için öyle pek de önemli değildi. Bu yüzden de, yabancının parası gelirken çok işimize yarıyor, bizi çok rahatlatıyordu, ne var ki bu para çıkma eğilimine girdi mi, dokuz doğurtuyordu.

Aylardan beri birileri çıkıp, dünyadaki ekonomik krizin neresinde olduğumuza ilişkin ahkam kesiyor. Kimi diyor, ortasındayız; kimi diyor, sonu yaklaştık. Bu krizin boyutunu, derinliğini doğru dürüst kimse bilemiyor ki neresinde olduğumuzu anlayabilelim. Krizin sonuna yaklaşıldığı görüşünü savunanlar acaba Lehman Brother'ın iflas başvurusunu nasıl yorumlayacaklar? Ya da Lehman'la sona erecek mi bu iflaslar, yoksa sırada başkaları da mı var?

Yurtdışında olup bitenleri izlemekle yetindik bugüne kadar ve doğrusu pek de kaygılanmadık. Türk bankacılık sisteminin mali yapısı 2001 sürecindeki gibi olsaydı her günü yüreğimiz ağzımızda geçirirdik oysa. Hani, "bir musibet, bin nasihatten iyidir" sözündeki gibi çok ciddi bir bela yaşayınca aklımız başımıza geldi. Neyse ki geldi, gelmeyebilirdi de ve bankacılık sistemimizi ıslah ettik. Ama nedense bizde bazı ekonomik sorunlar terazinin kefeleri gibi... Biri hafifleyince diğeri dibe oturuyor.

Bankacılık kesimimiz durumunu düzeltti düzeltmesine ama, bu kez de reel sektörün döviz iştahı kabardı, döviz cinsi borçlanması arttı ve mart sonunda 74 milyar dolarlık bir açık pozisyon oluştu. Ödemeler dengesi verileri, açık pozisyonun sonraki çeyreklerde de hız kesmeden sürdüğünün işaretlerini veriyor.

Dünyadaki krizin bittiği falan yok. Suya atılan taşın yarattığı halkalar giderek genişliyor. Bu halkalar, bizim bankacılık sistemimizi içine alacak gibi görünmüyor. Ama, reel sektörümüz yok mu, oluşan girdapta bankalara öyle bir yapışabilir ki, mali sistemin de ayaklarını yerden kesebilir.

Türkiye ekonomisinin yılın ikinci çeyreğinde büyümede nasıl hız kestiğini görüp hayıflandık. Türkiye İstatistik Kurumu tarafından dün açıklanan işsizlik verilerinde geçen yıla göre kötüleşme olduğuna bakıp daha karamsar olduk. Eğer sudaki halkalar reel sektörü suyun içine çeker, reel sektör de can havliyle bankalara yapışır ve onları da kendisiyle birlikte sürüklemeye başlarsa, yüzde 1.9'luk büyümeyi de ararız, haziranda yüzde 9 olarak açıklanan işsizlik oranını da...

sampolyon
16-09-2008, 17:53
Dış kredisiz yaşayamaz hale geliyoruz.

Tevfik GÜNGÖR / OLAYLARIN İÇİNDEN
gungoruras@superonline.com

15.09.2008 - 09:00

Döviz açığımız (cari açığımız) ocak-temmuz döneminde 31.5 milyar dolara ulaştı..

Geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 42.5 oranında bir büyüme var.

Bunun arkasında, ithalat artışına dayalı olarak dış ticaret açığının hızlı büyümesi var.

Ucuz döviz ithalatı coşturuyor. İthalat artınca dış ticaret açığı büyüyor. Dış ticaret açığı büyüyünce de cari açık hızla artıyor.

Döviz açığı şu veya bu şekilde finanse edildikçe de cari açık sorunu gündeme gelemiyor. Küçümseniyor.

Eski yıllarda döviz açığını özelleştirmeden devletin satışa çıkardığı varlıkları ve özel sektörün satışa çıkardığı bankaları ve şirketleri satın alanların getirdikleri döviz ile hisse senedi ve bono satın almak için getirilen dövizler kapatıyordu.,

Şimdilerde açığı kredi ile kapatıyoruz. Krediyi kullanan da özel sektör.

Ocak-temmuz döneminde doğrudan yabancı sermaye olarak giren döviz 7.5 milyar dolar, portföy yatırımı için giren döviz 2.5 milyar dolar, kredi olarak giren döviz ise 23.8 milyar dolar.

Açık anlatımıyla döviz açığımızı borçlanarak kapatıyoruz.

Kredi kullanımında da özel sektörün kullandığı net kredi 23.9 milyar dolar.

Yılın ilk 7 ayında ülkeye giren 33.9 milyar doların yüzde 70'i borçlanarak bulunan döviz ve borçlanan da özel sektör.

Bu çark aynı şekilde dönebilir mi? Gelecekte ne olur? Bunları tartışan yok.

Döviz açığımızı (cari açığı) nasıl kapatıyoruz

ocak-temmuz

2007 2008

Döviz açığı

(Cari açık) 22,140 31,554

Sermaye hareketi

(Döviz girişi) 30,488 33,918

- Doğrudan yatırım 12,748 7,529

- Portföy yatırımı 8,530 2,535

- Kredi 9,210 23,854

(1) Özel sektör 16,313 23,986

(2) Bankalar -6,532 1,206

(3) Kamu + MB -571 -1,338

sampolyon
16-09-2008, 17:54
Durgunluğun göstergesi dolaylı vergi gelirlerindeki yavaşlama

Tevfik GÜNGÖR / OLAYLARIN İÇİNDEN
gungoruras@superonline.com

16.09.2008 - 08:46

Ocak-ağustos dönemi vergi gelirleri açıklandı. Sekiz ayda vergi gelirlerinde yüzde 16.2 oranında artış var.

Enflasyonun şişkinliği ayıklandığında artı oranı yüzde 5.7'e geriliyor.

Vergi gelirlerindeki reel olarak artış hızı, ekonominin reel büyümesinin üzerinde görülüyor.

Bilindiği gibi vergilerin bir bölümü doğrudan vergiler. Bunların da en önemlileri gelir ve kurumlar vergisi. Doğrudan vergiler genelde geçmişteki durumun göstergesi.

Dolaylı vergiler ise, ülkede genel tüketim harcamalarını, piyasadaki gelişmeleri gösteriyor.

Yılın ilk 8 ayında doğrudan vergiler reel olarak yüzde 9.7 oranında artarken dolaylı vergilerin yüzde 3.7 oranında artması, ekonomik büyüme çizgisinde kalması dikkati çekiyor.

İzerinde en fazla durulması gereken dahilde alınan KDV gelirinin yüzde 2.3 oranında gerilemesidir.

Demek ki, iç piyasada KDV'ye tabi işlemlerde bu oranda bir gerileme var. ınsanlar bir yıl önce yaptıkları harcamanın gerisinde bir harcama yapmışlar.

Buna karşılık gene çarpıcı bir gelişme, dış ticaretten alınan KDV oranlarındaki yüzde 12 oranındaki artış. Demek ki ithalat bütün hızı ile devam ediyor.

ıç piyasadaki gerilemeye rağmen ithalattaki artışın kaynağı, üretimde ithal girdilerin payının artmasıdır.

Piyasa göstergesi olarak alkollü içkilerden alınan vergilerin gerilemesi, motorlu araçlardan alınan vergilerin düşmesi, akaryakıt vergilerindeki artışın sınırlı hamlası durgunluğun diğer göstergeleri.

İst üste olumsuz göstergeler yayınlanıyor. Bu göstergelerin kaynağı devlet kuruluşları. Önemli olan bu göstergelerin iyi şekilde değerlendirilerek, ekonomide sorunların kemikleşmesini önlemektir.

Ne yazı ki bu konuda duyarsızlık var. Olumsuz göstergelerin önemini vurgulayanlar "kötü niyetli" kişiler olarak adlandırılıyor. Uyarılan dikkate alınmıyor.

sampolyon
16-09-2008, 17:56
Kırılganlık artıyor!..

Mehmet Uğur CİVELEK / ARKA PLAN


15.09.2008 - 09:08

Gerek ekonomik, gerekse finansal gelişme ve beklentiler karşılıklı olarak birbirini olumsuz etkilemeye, sistemik kırılganlığı artırmaya devam ediyor. Amerikan Doları güçlenir ve başta petrol olmak üzere hammadde fiyatları geriler ise bu olumsuz kısır döngünün aşılacağını hesaplayıp çaba harcayanların evdeki hesabı çarşıya uymadı: Küresel düzeyde hızla genişleyen durgunlaşma eğilimi belirsizlik ve kırılganlığın artmasında belirleyici oldu. Paranın devir hızının düşmesi, artmayan toplam gelirin dağılımındaki büyüyen dengesizlikler, iyice olumsuzlaşan rekabet koşulları, yanı sıra ağırlaşmış yapısal sorunlar olumsuzlukların aşılmasını engelliyor. İster ABD'de isterse Türkiye'de son bir haftada yaşanan gelişmeleri mercek altına alalım, sonuç değişmiyor; güvensizlik derinleşiyor.

Ülkemizde son bir haftada kamuoyuna yansıyan açıklama, haber ve gelişmeleri yan yana koyduğumuzda işlerin daha da olumsuzlaşabileceği dışında bir görünüm çıkmıyor. Cari açığın rekorlar kırmaya devam ettiği, tüketici kredilerinin yüzde 30'lara yakın oranada arttığı bir dönemde ekonominin daralması pek normal bir durum olamaz. Bu durumda TÜİK tarafından açıklanan ikinci çeyrekteki yüzde 1,9'luk büyüme oranı ve dört punalık kapasite kullanım gerilemesi nasıl açıklanabilir? Son beş yılda böyle anormal bir çelişkiye hiç tanık oldunuz mu? Bu garip durum ile risk alma iştahının kuruyup cari açığın finansman kalitesindeki düşüşte etkili olmuş olabilir mi? Belli ki kredilerdeki artışın ekonomik büyümeye katkısı oldukça hızlı bir şekilde geriliyor ya cari açığı büyütüyor ve çarkın dönmesi zorlaşıyor ya da borcu borçla çevirme eğilimi ağırlaşan sorunlar nedeniyle yaygınlaşıyor. Başta sanayi olmak üzere üretici kesimler bunalıyor, son gelen elektrik zammı ise bardağı taşırıyor. Yetkililer ise emek yoğun bazı sektörlere yönelik olarak açıkladıkları strateji ve destek paketi ile adeta ellerinden bir şey gelmediğini itiraf ediyor, kimseye güven veremiyorlar... Ayrıca küresel gelişmelere bakıp likidite bolluğu döneminin geride kaldığını görüp kapsamlı tedbirler almak yerine masallarla avunmak ve toplumu uyutmak gafletinden kurtulamıyorlar.

İş dünyası ise farklı sebeplerle tepki veremiyor, kendi çıkarlarını savunmak konusunda bir şey yapamıyor. Sık sık hatırlatılan devasa açık pozisyon ve borç düzeyi yanı sıra çok yönlü korkular onları paralize ediyor. Bir yandan böyle devam edilemeyeceğini biliyorlar, fakat susarak teslimiyetçi bir tavır sergilemeyi de sürdürüyorlar. Ayrıca yönetim ile büyük bir medya grubu arasındaki durumda eski hassasiyetlerini kaybedildiğini düşündürüyor, olumlu görüntü ve olumlu beklenti ikilisi ile finansal piyasaları etkileme çabasının artık geçmişte kaldığı, ipin ucunun iyice kaçtığı dikkat çekiyor.

ABD ekonomisinde yaşananlar ise büyüyen cari açığımızın finanse edilmesini kolaylaştıran likidite bolluğu ve risk alma konusundaki açlık döneminin geride kaldığını kafalara vura vura hatırlatıyor. Sene başından bu yana 12 bankanın tasarruf ve mevduat sigortasına havale edilmesi, büyük bir yatırım bankasının anormal bir hızla sürüklendiği çaresezilik, olumsuz koşulların eğemenliğini genişletiyor. Büyüyen güvensizlik, tasarruf sapilerini güvenli liman amacı ile kaliteye koşturur iken durgunluğun derinleşmesi kaçınılmaz hale geliyor: Tasarruf Mevduat Sigortası'na intikal edecek banka sayısının anormal bir hızla büyüme eğilimine gireceği gerçeği gözlerden ırak tutulamıyor. Genel durum böyle olunca doların güçlenmesi ve petrolün gerilemesi olumsuz beklenti ve eğilimlerin güçlenmesini engelleyemiyor. Sermaye piyasaları hem büyüyen baskı altında bunalıyor, hem de derinlik kaybediyor. İki ipotek devinin kamulaştırılması ile günün kurtarılmış fakat sorunun farklılaştırılmış olması riskten kaçınma eğiliminin güçlenmesini engellemiyor. Kırılganlığın merkezi durumundaki mali sektör hisselerinde yaşanan tsunamiye odaklanır iseniz sorunun ne hızla büyüdüğünü daha iyi anlayabilirsiniz. ABD'deki bu durum küresel düzeyde benzer eğilimlerin güçlenmesine sebep oluyor, kredi krizinin küresel düzeyde genişlemesi ve derinleşmesi kaçınılmaz hale geliyor. Enflasyonist durgunluğun, deflasyonist bir kaosa dönüşme ihtimali artıyor. Gelişmelerin kontrol altında olduğunu iddia eden veya böyle yapmaya çalışanlar neyin doğru neyin yanlış olduğunu algılayamaz hale geliyorlar. Durum böyle olmasa idi Lehman konusu bu noktaya gelir miydi?..

Önümüzdeki dönemde Türkiye ekonomisi de durgunlaşacak borç-alacak zincirindeki sorunlar büyüyecek. Kamu dengesi ve mali sektördeki eğilimler olumsuz yönde farklılaşmaya devam edecek. Sermaye hareketlerinde riskten kaçınmaya bağlı daralma dile getirilmeye veya gizlenen eğilimlerin açığa çıkmasında belirleyici olacak. Aşırıya kaçan her hareketin kendi zıddını yaratması süreci işleyecek; çok yükseklerden düşmenin yaratacağı tahribat ve istikrarsızlık her şeyin değişmesini zorunlu kılacak...

sampolyon
16-09-2008, 17:58
Nakit Tuzağı

16 Eylül 2008 Salı

Yerküre’de 1929’dan bu yana en ağır bunalımlardan biri yaşanıyor. Ankara ne yapıyor? Deniz Feneri’ni tartışıyor. AKP’ye kadar uzanan bu yolsuzluk iddiaları önemsiz mi? Hayır, ama zamanı değil. Eğer Türkiye de krize girerse, hesabını yalnız AKP değil, tüm millet ödeyecek. Böyle bir ortamda Deniz Feneri’ni kenara koyup ekonomik tedbir düşünmeliyiz, ama oruçlu kafalar mahmur ve dalgın. İşte, tüm bu bunalım ortamında beni en çok korkutan bu. Çin’den Polonya’ya herkes harıl harıl tedbir alırken, biz bir toplu iğnenin başına kaç melek sığar tartışmasındayız.

Bu seferki çalkantı geçen Eylül’den bu yana yaşadığımız periodik fakat kısa süreli panik ataklardan değil. Bu bunalımların orjinali ve ağababası. Çünkü, küresel finansal sistem bir likidite tuzağına doğru adım adım yaklaşıyor. Eğer bu aşamaya gelirsek, en ağır sopayı yiyecek ülkeler arasında da Türkiye yer alıyor.

Likidite tuzağı kavramını Rahmetli Keynes icat etti. Para politikasının nasıl çalıştığını biliyoruz. Faizleri indirirsiniz, yani para basarsınız. Bu parayı bankalara verirsiniz. Onlar da ucuz kredi verir, ekonomi bir süre sonra canlanır. Ama, ya merkez bankaları faizleri indirip piyasaya tonla para sürüyor da, bankacılık sistemi bu parayı kredi olarak borç vermek yerine kasasında saklıyorsa? Ya krediyi alan firma ve tüketici harcamak yerine borç kapatıyor, ya da nakit biriktiriyorsa? İşte o zaman likidite tuzağına düşer ülke. Para politikasının kredi mekanizmasındaki arızalar yüzünden etkinliğinin tükendiği bir dönem. En son 1929’da yaşadık böyle bir dönemi ve ardından Büyük Durgunluk başgösterdi.

Likidite tuzağına yaklaşıyouz

Peki, likidite tuzağında olduğumuza dair herhangi bir kanıt var mı, yoksa ben yine Ergenekon iddianamesi mi yazıyorum işkembe-i kübradan. Olmaz olur mu? Dün Fed Interbank piyasasında 70 milyar dolar para sattı. Buna karşın %2 olması gereken O/N faizi (fed funds rate) %6’ydı. Yani, herkes naktini saklıyor, birbirine borç vermiyordu. Zaten, verse ne olur? ABD ekonomisinde %6’dan fazla getiri getirecek tek yatırm beyaz kadın ve zehir ticareti. Yani, parayı %6’dan bulan banka plasman için değil, nakit çekilişlerini karşılamak için kullanıyor. Türkiye pek o kadar değil ama sayısız ülkenin finansal sisteminde kredi mekanizmasını besleyen kaynaklar, mevduat kadar bankalararası piyasadan alınan borçlardır. Bu kanal tıkandı mı, tüm sistem pekklik çeker. Kredi veremezseniz de ekonomi önce yavaşlar, ardından daralır. Ekonomi daralınca vadesi gelen krediler temerrüte düşer, bankaların bilançolarında nakit bir tur daha azalır. Hoşgeldin, deflasyona giden spiral.

Eğer bu sürece girdiysek, Yerküre’de en az 2009 sonuna kadar resesyon yaşanır. Bu akşam Fed’in alacağı karar ve sonuçları bize krizin neresinde olduğumuzu daha iyi teşhis etme şansı tanıyacak. Fed’in faiz indirmesi kesin değil, ama çoğunluk tarafından bekleniyor. En azından kredi darlığı kötüye giderse, indireceğini beyan edecek. Eğer faiz indirir de O/N yine çok yüksek seyrederse, kendinize bir siper kazın. Eğer faiz indirmez, ama ümit verir ve piyasaları yüksek miktarda fonlamaya devam eder, yine O/N yüksek kalırsa, çok derin bir siper kazın.

Türkiye’nin başı çok ağrıyacak

Peki ama bize ne tüm bunlardan? Ahhh...işte orda başımıza gelebilecek felaketi daha sezemedik bile. Ankara da belli ki duruma uyanmadı. İlk benden duyun. Aylık ortalama cari açık 4 milyar dolar. Tüm kürede riskten kaçış var, gelişmekle olan piyasaların menkulleri satılıyor. Eğer sermaya hesabında da kaçak oluşursa, yani cari açığın üstüne bir de sistemden sıcak para çıkar da, onu da ödemek zorunda kalırsak? Ay da 5-6 milyar dolar dış finansman ihtiyacımız olur. Peki ama, bankaların kendi ülkelerinde, 100 yıldır tanıdığı kurumlara dahi kredi vermediği bir ortamda bu dış finansmanı nerden bulacağız? Bu aşamaya gelirsek, önce Türk bankaları dışardaki bankalarda tuttukları dövizleri sisteme getirir, ardından döviz satarak TCMB devreye girer. Ama hazıra dağ dayanmaz. Eğer likidite tuzağı bir-iki ay sürecek, sonra kredi pazarı yeniden faaliyete geçecekse, bu olası döviz darlığını asgari bir devaluasyonla aşarız. Yok, tüm bankacılık sistemi daralacak ve deleveraging yani kaldıraç (borçluluk oranı) azaltma süreci 2009’da da sürecekse, YTL ağır bir sopa yiyecek. Ardından enflasyon-resesyon evresi gelecek. AKP, Deniz Feneri’ni iktidarına en büyük tehdit olarak görüyor. Tanrı onlara akıl bahşetsin, Deniz Feneri, mabad yerimizdeki sivilce, yakında cilt kanseri başlayacak.
Atilla Yeşilada

sampolyon
16-09-2008, 17:59
ABD Doları nereye gider? Salih NEFTÇİ salih-neftci@sneftci.comYazarımız Prof. Salih Neftçi, geçtiğimiz hafta dünyada ve Türkiye’de fırtınalar estiren doların kaderini yazdı. Neftçi’ye göre ‘Oyun, bu aralar tümüyle dolar üzerine endekslendi. Bizim yatırımcılar da aynen böyle yapmalı.’


Döviz piyasaları üzerine bir yazı dizisi başlatıyoruz. Biz tam döviz piyasalarına girmeyi planlamışken aynı öneri de bizim ekonomi sayfasından geldi. Konunun önemini gösteriyor. Hoş bir şey...

Oyuncuların bu aralar döviz piyasalarına bakışı iki odakta toplanıyor.

Birincisini daha önce ‘kapıp kaçmak’ şeklinde tanımlamıştık. Kısa bir trend yakalayınca hemen dolara girmek, sonradan da dönüp pozisyonu hemen kapatmak.

Dikkat ederseniz burada ‘dolar’ diyoruz. Bu bir dil sürçmesi veya genelleme değil. Oyun bu aralar tümüyle dolar üzerine endekslenmiş durumda. Bizim yatırımcılar da aynen böyle yapmalı. Döviz piasalarında işin esası Amerikan Doları’ndaki stratejilerde belirleniyor.

İki nedeni var.

Kredi krizinin yarattığı büyük tedirginlik ve buradaki kazanç imkanları.

İkincisi de Amerikan ekonomisinde bir resesyon yaşanması olasılığı.

Kredi krizi

Kredi krizi ve Amerikan ekonomisinin boyutundan dolayı geri kalan faktörler bu aralar döviz piyasalarında sınırlı bir rol oynuyor. İlginç bir şey, Amerikan ekonomisi ile ilgisi olmayan sadece Avrupa veya Asya’yı ilgilendiren bir gelişme bile bu aralar dolarda gözle görülür hareketlere neden olabiliyor.

Bunun nedeni de bilinen güvenli liman teorisi. Dünyanın her hangi bir yerindeki bir tedirginlik veya coşku hemen dolarda bir hareket yaratıyor.

Bu dolardaki fiyat hareketlerinini birinci nedeni.

İkinci büyük etken

Dolardaki hareketlerin ikinci nedeni Amerika’da ekonominin içinde bulunduğu ‘Business

Cycle’ dönemi.

Resesyon Amerika gibi ekonomileri ortalama her 5 yılda bir etkiler. Bu bazen 7 yıl olur...Bazen de 4 yıl. Ortalamasını alın 5 yıl gibi bir şeydir. Business Cycle denen nesneyi birbirini izleyen iki resesyon arasındaki zamanla ölçüyoruz.

Ekonomiler resesyondan çıkar...Büyüme dönemine girer...daha sonra aşırı ısınma dönemi başlar..yeni bir duraklamanın ilk sinyallleri alınır. Sonunda da yeni resesyona sıra gelir. Bu hareketlere Businses Cycle diyoruz. Ve bunları normal büyüme trend’inin dışında tutuyoruz.

Şu anda Business cycle’ın neresinde olduğumuz da işte burada önem kazanıyor. Çünkü piyasalar resesyondan hiç hoşlanmaz. Sürekli...

‘Bir resesyon tehlikesi var mı?’ diye bakılır.

Normaldir. Amerika’da bir resesyon Türkiye gibi ülkeleri de genelde beraberinde sürükler. Türkiye ekonomisi de benzer hareketler gösterebilir..Şirketlerin kazançları azalır. Faizler yükselir. Bu da borsalar üzerinde olumsuz etki yapar.

İşte bu aralar tehlike yaşanan müzmin finansal krizle aynı ana geldi. Amerikan ekonomisinde bir resesyon zamanı da gelmiş durumda. Ama resesyon da tam olarak bir türlü gelmiyor. Emin olun tartışmasız bir resesyon yaşansa idi şimdi daha iyi olacaktı.

Resesyonun sertleşip sertleşmeyeceği tartışmaları da sürüp gidiyor. Piyasalarda bir diğer tedirginlik nedeni oluyor.

İkilem

Esas ikilem şuradan kaynaklanıyor.

Krizden kaynaklanan hareketlerle... Amerikan Business Cycle’ından kaynaklanan hareketler birbiri ile ters düşüyor.

Kriz bir Amerikan bankacılık krizi. Amerikan bankalarının durumu daha da kötüleşince yatırımcılar hemen likit kalmayı yeğliyor. Yani Amerikan Doları’na sarılıyor. Güvenli liman ne de olsa... En likit para, en likit enstrümanlar dolar cinsinden.

Buradaki sorunlar korkusu azalınca da yatırımcılar bono, hisse senedi gibi klasik yatırımlarına geri dönüyor.

Öte yandan ikinci etkene bakın. Amerika’da bir resesyon olasılığını artıran her gelişme normalde doların değerini düşürüyor. Euro-dolar kurunu yükseltiyor. Mesele bu iki etkenin aynı zamana rastlamış olması.

Sonuç

Evet, bu sefer her resesyon haberi kötü durumda olan sallantıdaki Amerikan bankalarının bilançosunu daha da olumsuz etkliyor. Yeni kriz senaryolarına neden oluyor.

Analizler de bir çorbaya dönüyor.

Kısacası...

Dövizdeki hareketler iki değişik platformda değerlendirilebilir. Birincisi kriz... diğeri resesyon. Bunlar çok farklı şeyler. Bir döviz kurunda büyük bir hareket görüldüğünde bunun bir resesyon olasılığından mı, yoksa bankacılık krizinden mi kaynaklandığı araştırılmalı.

Sağlıklı kararın ilk adımı bu.

Dizi devam edecek... Gelecek yazıda ‘Resesyon nedeniyle dolar nasıl bir trend izler’ konusunu ele alacağız.

sampolyon
16-09-2008, 18:00
16 Eylül 2008

Ercan KUMCU
ekumcu@hurriyet.com.tr

Ders alınacak gelişmeler


Son bir yıldır gelişmiş ülkelerde yaşananlar tüm dünya için öğrenilecek ve unutulmayacak derslerle dolu. Mali sistemde çıkan kargaşalığı para basarak durdurmak mümkün olmuyor . Aksine, para basmak kargaşalıktan çıkmayı ertelediğinden, ekonomik büyüme de zarar görüyor. Toplam maliyet daha büyük oluyor .

Geçen yıl Ağustos ayında çıkan konut kredileri krizi yalnızca Amerikan’daki değil, tüm gelişmiş ülkelerin mali sistemini sarstı. Batıklarla beraber mali sistemde güven krizi oluştu. Amerikan (FED), İngiltere (BofE) ve Avrupa merkez bankaları para basarak duruma müdahale etmeye çalıştı. Merkez Bankaları borç verme kriterlerini gevşettiler.

Konut fiyatlarındaki düşmenin durdurulmasıyla krizden çıkılabileceği düşünüldü. Başarılamadı ve sonuç değişmedi. Gecikerek de olsa, krizden en çok darbe alanlar kurtarılamadı, hala da kurtarılamıyor . Şimdi, dikkatler konut fiyatlarından uzaklaşıp darbe almış finansal kurumların doğrudan kurtarılmalarına ve yaşamalarına odaklandı. Çünkü, sistem krizi giderek yaygınlaşıp derinleşebilir.

KONSOLİDASYON

Gelişmeleri hatırlayalım. Krizin daha ilk gününden Amerika’daki konut kredileri toptancıları Fannie Mae ve Freddie Mac zora girdi. Hatta, krizin onlar tarafından tetiklendiği bile iddia edilebilir. Bu kurumlara para akıtıldı. Sonuç değişmedi. Aradan bir yıl geçtikten sonra daha başlarda yapılması gereken yapıldı. Bu kurumlara devlet tarafından el kondu . Altı ay evvel hareket edilseydi, bugün belki çok farklı bir yerde olunabilirdi.

Konut kredilerinin paketlenmesiyle oluşturulan yatırım araçları yoluyla zarar gören Bear Stearns gibi yatırım bankalarını kurtarmak için FED piyasaya borç verme kurallarını gevşetti. Sonuç yine değişmedi. Bu kurum güçlü bir başka banka tarafından satın alındı.

İngiltere’de BofE Northern Rock bankasını para basarak kurtaramadı. Almanya’da Dresdner Bank ve Postbank ancak fiyatları belli bir yere gelince kendilerine müşteri bulabildiler.

Daha film bitmedi. Lehman Brothers ’a müşteri dahi bulunamadı ve iflas etti. Merrill Lynch ’in bir başka banka tarafından satın alındı. Washington Mutual ve AIG gibi kurumların hisse fiyatları hızla düşüyor. Fiyat doğru yere gelince, bu kurumların da el değiştirmesi, ya devletin elinde ya da daha güçlü bir mali kuruluşun içinde eritilmesi kaçınılmaz görünüyor. Hisse fiyatı hızla düşen bu kurumlar için saatler önemli hale geldi.

Merkez bankaları sonucu değiştiremediler . Yapabildikleri, para basarak mali sistemdeki kuruluşların fiyatlarının düşmesini yavaşlatarak zorunlu el değiştirmeleri (konsolidasyon) sağlayacak piyasa koşullarının oluşumunu geciktirmekti.

GÖRÜNÜM

Mali sistemde güven krizi çıktığında, sistemde konsolidasyon kaçınılmaz oluyor . Bu olguyu, İspanya , İsrail , İsveç ve Türkiye geçmişte yaşadı. Hangi yolla olursa olsun, konsolidasyonu geciktirmek başka sorunlar yaratıyor . Güven krizinin devam etmesiyle beklentiler hızla bozuluyor. Reel sektör zayıflıyor. Enflasyon baskıları artıyor. Aslında, FED’in, BofE’ın ve Avrupa Merkez Bankası’nın son bir yıldır yaptığı da bu oldu.

Şimdi, Amerika’da da, Avrupa’da da ekonomik büyüme düşüyor. Avrupa’da ekonomik küçülme söz konusu. Küçülme önümüzdeki dönemde daha da derinleşebilir. Euro Bölgesi ve İngiltere’de son yayınlanan veriler reel sektördeki karamsarlığı artırıyor.

Mali sistemdeki konsolidasyonu geciktirerek Merkez bankaları yalnızca büyümeden değil, fiyat istikrarından da ödün vermek zorunda kaldılar . Petrol ve hammadde fiyatlarının düşmesine rağmen, geçmişten gelen ikincil etkilerle ortalama enflasyon ve temel enflasyon daha bir süre daha artış eğilimlerini sürdürecek gibi görünüyor. Kısacası, makro ekonomik görünüm olabildiğince karardı .

Bütün bu gelişmelerde sevinilebilecek tek nokta gelişmiş ülkelerin mali sistemindeki konsolidasyonun hızlanmasıyla tedirginliğin bir süre sonra azalması olasılığı. Belki, hızlı bir temizlikle sistem krizi yaygınlaşıp derinleşmeden mali krizin sonuna yaklaşıyoruz.

sampolyon
16-09-2008, 18:02
Hurşit GüneşGösterge
hgunes@milliyet.com.tr

Olası bir küresel krizin eşiğindeki Türkiye



Türkiye’de yanlış zamanda yanlış bir kavga başlatıldı. Bir siyasal iktidarın her ne nedenle olursa olsun medyayla bir kavga içine girmesi çok olumsuz. Bundan kim kazançlı bilemeyiz. Ama dünyada bu kadar patırtı varken finans piyasalarındaki dengelerin sarsılacağına hiç kuşku yok.
Dün dünyada gelişmiş ülkelerin hemen hepsinin borsaları aşağıda açıldı. Bu kadar mali kuruluş sıkıntı çekerken mali piyasaların coşku içinde olması elbette beklenemezdi. Mali piyasalarda komisyon oranlarıyla marjlar birden açıldı. Açıkçası, küresel bir krizin eşiğine gelindiği anlaşılıyor. Türkiye’nin de buna dikkat etmesi gerekiyor. Tabii, Başbakan ilgi alanını toparladığı takdirde..

Lehman’ın durumu
Özellikle yurtdışında bu denli büyük çöküşler yaşanırken, ülke içindeki siyasal gelişmeler elbette mali piyasalardaki tedirginliği artırıyor. Amerika’da çok önemli çalkantılar yaşanıyor. Kimileri durumu abartmayalım dese de, koskoca Lehman Bros. şirketi nalları dikmiş durumda. Bu şirket ABD’nin en önemli yatırım bankalarından biriydi. Hatta dördüncü büyük bankaydı. Bu arada gemisini kurtarmak isteyen ABD’nin üçüncü büyük bankası Meryll Lynch ise belli teşviklerle Bank of America’ya satılabildi.
Aslına bakarsanız, Bank of America başta Lehman Brothers’ı almak istemişti. Vazgeçince Amerika’nın en büyük sigorta şirketi devreye AIG sokulmaya çalışıldı. Tabii Hazine’nin kanatları altında. Ama şimdi AIG de sallanıyor.
Meryll Lynch’in kendisini kurtarması, daha doğrusu, satılmayı sağlaması son derece başarılı oldu. Hem zamanlama, hem de fiyat açısından. Biraz daha gecikilseydi alıcı da olmayacaktı. Üstelik piyasada hisse senetleri 17 dolardan işlem görürken satış 29 dolardan gerçekleşti. Böylece satış 50 milyar dolar elde edildi.
Lehman Bros.’un satışının gerçekleşmemesi ve iflasa bırakılması son derece önemli. Bu bankanın türev piyasalarındaki batık kredi-takaslarının (credit default-swaps) yekûnu 800 milyar doları buluyor. ABD’nin 10. büyüğü. Yani tökezlediğinde (diğer bir deyimle, işlemleri durduğunda) beraberinde batıracağı mali risk çok yüksek. ABD Hazinesi’nin Bank of America ve İngiliz Barclays Bank öncülüğünde yaratmaya çalıştığı 40-70 milyar dolarlık konsorsiyum de suya düştü. Şimdi ortadaki 1-2 milyar dolarla işlem yapılmaya çalışılıyor.

2 trilyon dolarlık likidite
Bütün bunlara çözüm olarak sürekli ticari bankaların, yatırım bankalarını satın alması isteniyor. Ancak bu arada da ticari bankalar risk altına sokuluyor. Kaldı ki, sistemde oluşan 500 milyar dolarlık bir zararın 350 milyar dolara yakını sermaye artışları ya da satın alınmalarla karşılansa da geriye kalanı duruyor. Bu bile çok yüksek. Nihayet kaldıracın 14.5 olduğu, yani risklerin çok daha büyük olduğu göz önüne alınırsa, gerekli likiditenin 2 trilyon dolar olduğu ortaya çıkar.
Bu likiditenin bulunması ise olanaksız. ABD Merkez Bankası FED faizleri daha da düşürse bile bunun sonuçlarının alınması zaman alacaktır.
Şimdilik Morgan Stanley ve Goldman Sachs isimli yatırım bankalarının sağlam görünmesi ise yeni çöküşlere izin verilmemesine bağlı. Yeni bir çöküntüde ortaya çıkacak likidite daralması karşısında Türkiye’deki sıcak para çok hızlı çıkacaktır. Sayın Başbakan’ın dikkatine sunulur.

sampolyon
16-09-2008, 18:04
Merrill Lynch: Emtia ve GOP’larda Satışlar Sürecek

16 Eylül 2008 Salı Saat: 14:35

Merrill Lynch küresel stratejisti Richard Bernstein dün yayınladığı “Öteki ayakkabı da düştü” (Another Shoe Drops in Imelda’s Closet) başlıklı notunda dünya ekonomisi ve piyasalar hakkında çok kötümser konuştu. Rapordaki en göze çarpan bulgular şöyle:

• ABD hükümeti artık sadece kendi KİT’lerine ve denetiminde bulnan Fannie Mae, Freddie Mac ve FDIC gibi kurumlara mali destek verecek, ama özel sektörde batanları kurtarmayacak. Seçimler yaklaşırken kızgınlığı iyice artan seçmen Wall Street’in ayakta tutulmasını kınıyor. Yatırımcılar finansal sektör hisselerindeki riski azımsıyor, artık batamayacak firma kalmadı.

• Tüm kürede sermaye maliyetleri artmaya devam edecek. Bu süreç büyük olasılıkla riskli menkul kıymet sınıfları için kötü haber. Kısa vadede dolar zarar görebilir, altın ise ralli yapabilir, ama emtialar ve gelişmekte olan piyasalar gibi riskli menkuller diğerlerinin altında performans gösterecek. Artık kendi büyümesini finanse eden ve istikrarlı büyüyen ülkeler tercih edilecek.

• Dünya bu neslin gördüğü ve göreceği en derin borç deflasyonuna giriyor. Artık enflasyondan endişelenmeye gerek yok. Sorun kredi kalitesi ve geri ödeme kapasitesi. Bu yüzden AAA notlu özel sektör tahvilleri ve Hazine bonolarına yatırım öneriyoruz.


• ABD hisse senetleir içinde, finansallardan uzak durun. Sağlık ve kişisel bakım malzemeleri ve gıda sektörü karlı olabilir. Nakit akışını koruyabilen şirketler prim yapacak.

sampolyon
16-09-2008, 18:05
Para Piyasaları Tıkalı, Merkez Bankaları Para Satıyor

16 Eylül 2008 Salı Saat: 13:58

Asya borsalarının günü yoğun satışlarla kapamasından sonra %2 aşağıda açılan Batı Avrupa endeksleri yavaş yavaş toparlanıyor, ama krizin derinliğin ölçütü borsalar veya kurlar değil. Kredi krizinin ekonomiye bulaşmasının başlıca kanalı olan para
piyasalarında panik ve güven bunalımı devam ederken, Frankfurt’tan Sydney’e tüm merkez bankaları ihale yoluyla sisteme fonlama sağlıyor. Buna karşın, Interbank borçlanma spreadleri Mart 2008’in de üstünde seyrediyor.

Opsiyonlara göre Fed’in bu akşamki toplantısnda faizleri en az 25 baz puan indirme olasılığı %60’lar civarında. Dün sisteme 70 milyar dolar enjekte eden ABD merkez bankasının bugün de borç vermesi bekleniyor. Dün 21 milyar Euro civarında fonlama yapan Avrupa Merkez Bankası da bugün ki bir günlük repo ihalesinde 70 milyar sattı. Bank of Japan 24 milyar dolar, Bank of England ise 20 milyar Sterling nakit enjekte ettiler. Repo ihalelerinde talebin satılan miktarı bir kaç kat aştığı bildiriliyor. Avustralya’dan İsviçre’ye bir çok merkez bankası da sisteme likidite veriyor. Çin faiz indirdi ve bankaların zorunlu karşılık oranlarını düşürerek ekonomiye destek vermeye başladı.

Avrupa’da riskin ölçeği sayılan LIBOR-OIS spreadi Aralık 2001’den bu yana en yüksek düzeyi olan 109 baz puana fırladı. Asya ve Avrupa’da tahvillerin ödenmeme riskine karşı sigorta satın almak geçen haftadan bu yana aralıksız pahalılaşıyor. Küresel olarak karşı taraf riskinin arttığı ve tüm finansal kurumların nakit satmak yerine biriktirdikleri bir döneme girilmesinden korkuluyor.

Atilla YEŞİLADA

Almanya’da Ağustos Yatırımcı Güveni Arttı

16 Eylül 2008 Salı Saat: 13:57

Almanya’nın ZeW Ekonomik Araştırmalar Enstitütü tarafından yapılan ankete göre ülkede finansal yatırımcılar ve işdünyasının güveni Ağustos ayında da arttı. Bloomberg’in anketine göre endeksin Temmuz ayında eksi 55.5’den Ağustos’da eksi 53’e yükselmesi bekleniyordu, ama gerçekleşme eksi 41.1’le tatlı bir sürpriz yaptı. Şimdiki durum endeksinin ise eksi 9.2’den eksi 15’ düşmesi beklenirken eksi 1’e çıktığı bildiriliyor. Petrol fiyatlrındaki hızlı gerileme ve değer yitiren Euro’nun ihracat pazarlarını daha cazip hale getirmesinin anketteki iyileşmede önemli rol oynadığı kaydedildi. Ancak, bir çok uzmana göre, güvenin artması geçici. Gelecek ay Lehman’ın batışı dönemini de kapsayan anketlerde yeniden gerileme gözlenecek. Frankurt DAX Endeksi bu yıl %26 değer kaybetti.

Societe General’in araştırmalarına göre ABD’deki kredi krizi Avrupalı şirketlerin de borçlanma maliyetlerini yükseltmeye başladı. Halen O/N EURIBOR %4.97, bir haftalık oran ise %4.5 civarında seyrediyor. Referans faizin %4.25 olduğu düşünülürse, fon darlığının Avrupa’ya sıçramış olduğu görülüyor. Yine Almanya merkezli Ifo da dün tüm sektörlerde kredi darlığının hissedildiğini açıkladı.

Başka bir Alman araştırm enstitüsü olan RWI ise 2009 büyüme öngörüsünü %1.5’dan %0.7’ye indirdi. 2008 tahmini de %2.2’dan %1.7’ye geriledi. ZeW’e göre Almanya’nın bu seneyi resesyonda geçirmesi sürpriz olmayacak. Tüm Euro-zon’un resesyona gireceği düşüncesi ile futures piyasasında yıl sonuna doğru AMB’nın faiz indireceği beklentisi yüksek ihtimallerle fiyatlanıyor.

Atilla YEŞİLADA

sampolyon
16-09-2008, 18:06
YASED: Yabancı Yatırımcılar Yavaşlama Bekliyor

16 Eylül 2008 Salı Saat: 13:55

www.ntvmsnbc.com : Uluslararası Yatırımcılar Derneğinin (YASED) üyeleri arasında gerçekleştirdiği ve 6 ayda bir güncellenen Barometre Araştırmasının yeni sonuçları YASED Yönetim Kurulu Başkanı Tahir Uysal’ın katıldığı basın toplantısıyla açıklandı.

Ankete katılan YASED üyeleri 2008 yılının ilk 6 ayında ciro hedeflerini yüzde 55.1, üretim hedeflerine yüzde 52.7, kârlılık hedeflerini yüzde 60.4, ihracat hedeflerini ise yüzde 43.3’lük paylarla büyük oranda ulaştıklarını düşünüyorlar.

Uluslararası yatırımcıların yüzde 46’sı son 6 aylık dönemde çalışan sayılarının arttığını belirtirken, önümüzdeki 6 aylık dönem için çalışan sayısında artışı işaret edenlerin oranı yüzde 37 seviyesinde bulunuyor.

Geleceğe dönük beklentiler karamsar

Ankete göre uluslararası yatırımcıların yüzde 55’i gelecek 6 ayda ekonomik istikrarın daha kötüye gideceğini düşünüyor. Buna rağmen uluslararası yatırımcıların yüzde 61’i yeni yatırım planlıyor.

Barometre sonuçlarına Türkiye’deki uluslararası yatırımcıların yüzde 80’i gelecek aylarda dünya ekonomisinde yavaşlama-durgunluk yaşanacağı görüşünü taşırken, Türkiye ekonomisine dönük büyüme beklentilerinde ise yüzde 66 oranında “yavaşlayacak”, yüzde 28 oranında “sabit kalacak” ve yüzde 6 oranında da “hızlanacak” seçeneklerine işaret ediliyor.

Analiz: Dış görünüm iyice bozuldu

Türkiye ekonomisinde ağırlığı hergün artan yabancı doğrudan yatırımcıların da yerliler gibi geleceğe dönük beklentileri bozuluyor. Yatırım planlarının büyük ölçüde ihracata yönelik sektörlerde gerçekleşeceğini düşünüyoruz. Anketin en korkutucu yönü genel merkelerinden uzun vadeli küresel tahminlere ulaşma şansı olan bu firmaların dünya ekonomisinde işlerin daha da bozulacağını düşünmeleri. Katılımcılaırn %80’nin dünya ekonomisinde yavaşlama beklentisi, 2Ç’de büyümenin önemli bir kısmının ihracattan geldiği düşünülürse düşündürücü.

IMF 9 Eylül’de yayınladığı son küresel bakış raporunda 2008 için büyüme tahminini %3’e indirdi ki, bu küresel bir resesyon anlamına geliyor. Fon, büyümenin ancak 2Y2009’dan itibaren geri geleceğini ve bunun için finansal krizin aşılması ve gelişen ekonomilerde talebin artmaısının ön koşul olduğunu öne sürdü.

Atilla YEŞİLADA

sampolyon
16-09-2008, 18:06
Prof Burak Saltoğlu: Tünelin ucunda ışık var ama o karşıdan gelen trenin ışığı mı?

16 Eylül 2008 Salı Saat: 11:34

Bu cümle bana ait değil. Kredi krizini çok önceden tahmin eden Nouriel Roubini’nin son günlerdeki bir röportajından bir alıntı. Bence Roubini’nin şu ana kadar piyasada beklentilerin en azından dengeli oluşmasında çok büyük payı var. Hatta son zamanlarda bir çok banka bir kötü durum senaryosu hazırlarken fazla “uğraşmayalım, Nouriel'in nasılsa bizden daha iyi bir senaryosu vardır” diyorlarmış. Akademisyenlerin ona yönelttiği en büyük eleştirisi ise bu öndeyilerin bir modelden türetilmediği!

Gelinen noktaya birkaç vurgu yapmak lazım. FED ilk defa ahlaki riziko yaratmamayı seçti. Bu bundan sonra zor duruma düşeceklere de bir mesaj olarak algılanabilir. Lehman’ın burada neden seçildiği ile ilgili bir çok şey düşünülebilir, ama teknik anlamda “herkesi kurtaramam” demenin bir mesajıydı bu. Beklenmiyordu, çünkü piyasa biraz alıştırılmıştı. Politik ve ekonomik nedenleri vardır bilmediğimiz. Sistemin işleyişi anlamında en az yarım trilyonluk bilançosu olan bir firmanın batışı arkasında doğal olarak büyük iz bırakacaktır. Ancak Fed’in sorunu bu tür önlemlerle çözemeyeceği mesajı saklı burada. Yani FED Lehman'inki bir solvency krizi (sermaye yetersizliği) bir likidite darlığı, değil o yüzden yardım edemiyoruz diyor.

Şu an o denli karışık ki tahmin çok güç. Bir düşünce kanserli hücrelerden kısmen az kaldı. Bir iki operasyonla iş temizlenebilir. Diğer urlar bulaşıcı değilse sorun yavaşca azalabilir. Bu tabii panik kısmı için. Olayın reel yansıması şu şekilde. Şu ana kadar bankacılık kesiminde eriyen sermaye Lehman öncesi 200 milyar ABD Doları idi. Bunun kaynak aktarma çarpanı (sermaye yeterliliği rasyosu mantığı ile) 10 kabul etsek (ki bu riskli bankalarda örneğin Bear Stearns’de 20’leri geçmiştir) bu 2 trilyon ABD dolarlık üretime yönelik kaynağın ekonomilere giremeyeceğini gösterir. Buna Lehman ve arkasından gelecek zararlar ve paniğin katkısını da koyarsak kredi arzındaki azalmanın çok daha büyüyeceğini düşünebiliriz. ABD bankacılık sistemi bilançosu toplamı kriz başında 14 trilyon ABD Dolardı (Bilanço içi varlıkların değeri), dolayısı ile 2 trilyon dolar kısa vadede çok önemli bir erime demek. Yani bankaların kredi vermesi ve büyümeye katkı sağlamaları kısa vadede çok zor.

Buna şu ana kadar sorun çıkarmamış kredi kartları, oto kredileri, Alt A'ların ve junk bonoların toplam bakiyesinin riskli kredilerin 1.7 katı çok olduğu istatistiğini eklersek Roubini’nin sözünü daha dikkatli değerlendiririz. Paniğin önüne geçilmesi için Fannie Mae ve Freddie Mac’in yüzdürülmeye çalışılması hep buradan. Şu aşamada sermaye artırmak çok zor hatta imkansız. Hele effektif FED faiz oranının normalde %2 iken %6’ya çıktığı bir ortamda. Hep bir kurtarıcı gibi görülen Sovereign Wealth Fon’ları da krizin başında verdiği paralar karşılığında şimdi birer batık hisseye sahip oldukları için bu işe bir daha girmeyecekler (uzun bir süre). Bu paniğin ve büyüme kaygılarının arkasındaki en temel gerekçe. Durumun kredi sıkışıklığı mantığı burada. Bu darlığı ticari bankalarla aşmak mümkün mü? Bu şu anki sakinleştirici ilaç gibi geçmişte 6 ay sonra hastanın bir şeyi kalmaz mantığında olduğu gibi...Onların da etkilenmemesi mümkün değil bu ortamdan.Ama hep baştan beri dediğim temel sorun konut piyasası ise o sorunların aşılması şart. Ev fiyatlarının birden düzeltme yapması güç ama çok yavaş düzeltme de bankacılık krizini zorluyor.

Biraz iyimser pencereden bakarsak

Bu tür panikler belki bu süreci hızlandırıp alıcıları iyi fiyatlar bulabiliyoruz artık düşüncesi ile harekete geçirebilir. Bu süreci belki konut kesimine yönelik daha büyük bir kurtarma operasyonu hazırlamayla destekleyebilirler. Bunlar benim tünelin ucunda görebildiğim küçük ışık belirtileri. Ama treninki ile de karıştırıyor olabilirim….

Prof Burak Saltoğlu,
Boğaziçi Ü. Ekonomi Fakultesi

sampolyon
16-09-2008, 18:07
Arzu Odabaşı: İMKB 2009’a Kadar Yatay/Negatif Seyredebilir

16 Eylül 2008 Salı Saat: 11:32

www.global.com.tr : Lehman Brothers'ın iflas başvurusu yapması, Bank of America'nın Merrill Lynch'i satın alması, ABD'nin sigorta devi AIG'nin bir kısım aktifini satana kadar kredi notunu koruyabilmek amacı ile ABD Merkez Bankası'ndan (FED) 40 milyar dolar köprü kredisi istemesiyle ABD mali sistemine yönelik artan kaygılar tüm dünya borsalarında satış baskısının güçlenmesine neden olmuş bulunmaktadır. Geçen hafta içersinde yurtiçinde beklentilerin oldukça altında kalan büyüme rakamlarıyla birlikte basında yer alan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, Almanya'daki Deniz Feneri davası ve bu davaya ilişkin olarak Türkiye'de ortaya atılan iddiaları, Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası hükümleri kapsamında, sıkı takibe aldığı yönündeki haberlerin etkisiyle dünya borsaların altından performans gösteren İMKB endeksi yeni haftaya da %5’in üzerinde bir kayıpla başladı.

Kredi krizinden en çok etkilenen ve bir süredir yeni sermaye ve ortak arayışında olan ABD’li yatırım bankası Lehman Brothers için ortaklık görüşmelerinin sonuçsuz kalmasıyla iflas çalışması başlatıldı. Bir süredir Lehman’ı satın alacağı yönünde beklenti oluşan ABD’nin en büyük ticari bankası Bank of America ise sürpriz bir gelişmeyle geçen hafta büyük ölçüde değer kaybeden ve sıradaki yatırım bankası olarak algılanan Merrill Lynch´i 44 milyar dolara satın aldı. Lehman Brothers´in iflasını istemesi, Bear Stearns´ın Mart ayında batması ve Merill Lynch´in de satılmasıyla, beş büyük ABD aracı kurumundan sadece Morgan Stanley ve Goldman Sachs şimdilik ayakta kaldı. Zor durumdaki bir diğer finans devi AIG ise varlıklarını satmaya zaman kazanmak için Fed´den 40 milyar dolar köprü kredi istedi. Kredi piyasalarında tansiyonu arttıran bu gelişmelerin ardından başta Fed olmak üzere gelişmiş ülke Merkez Bankaları ve Wall Street´teki finans devleri çeşitli önlem paketleri oluşturmaya başladı. ABD’li 10 büyük finans kurumu 70 milyar dolarlık likidite havuzu oluşturmak için anlaştı. Anlaşmaya göre bir kurumun likidite ihtiyacı olduğunda havuzdaki paranın % 30´una kadar kullanabilecek. Diğer taraftan Fed likidite olanaklarını genişletti, mali kurumlar her türlü tahvil ve hisse senedi karşılığında borçlanabilecek. Daha önce mali kurumlar borçlanma için yalnızca AAA+ kredi notu olan tahvilleri kullanılabiliyordu. Bu arada son yaşanan gelişmeler sonrasında Fed’den faiz indirim beklentileri de tekrar gündeme gelmiş durumda.

Vadeli işlemler piyasasında Fed’in bu hafta Salı günü yapacağı toplantısında 25 baz puanlık faiz indirimine gitme olasılığı %80’nin üzerinde fiyatlanıyor. Olası bir faiz indiriminin, mevcut sorunların çözümü açısından, kısa süreli bir rahatlama yaratsa da, kalıcı bir etki sağlama olasılığının düşük olduğunu düşünüyoruz. Kredi piyasasından kaynaklanan kayıpların artmaya devam ettiği süreçte ekonomilerdeki yavaşlama nedeniyle şirket karlarının da olumsuz etkilenmeye devam edeceğine yönelik endişelerle hisse senetleri piyasasında üzerindeki baskının devam etmesini bekliyoruz.

Bu hafta yurtdışında ABD mali sektöründen gelen haber akışı öncelikli gündem maddesi olmayı sürdürürken Fed’in Salı günü yapacağı toplantısında alacı karar ve açıklamaları da yakından izlenecek. Ekonomik ajanda anlamında baktığımız da ise Çarşamba günü açıklanacak konut başlangıçları ile Perşembe günü açıklanacak öncü göstergeler ve imalat endekslerinin büyümedeki yavaşlamayı teyit etmesi bekleniyor. Büyümedeki szö konusu yavaşlama ve enerji fiyatlarında son dönemde yaşanan sert düşüşün ise Salı günü açıklanacak ABD TÜFE rakamlarında (2005 yılından bu yana ilk kez aylık bazda eksi çıkacağı tahmin ediliyor) kendini hissettirmesi bekleniyor.

Yurtiçinde ise geçen hafta beklentilerin oldukça altında kalan ikinci çeyrek büyüme verilerinin ardından bu hafta dikkatler Merkez Bankasının Perşembe günü gerçekleştireceği olağan Para Politika Kurulu toplantısında olacak. MB’nın faizlerde bir değişikliğe gitmeyeceğini düşünüyoruz. Merkez Bankasının son Beklenti Anketi’nde gelecek enflasyon beklentilerinde bir stabilizasyon yaşandığını ve dahası enflasyonun azalma eğiliminde olduğu görüldü. Buradan hareketle, düşen petrol ve gıda fiyatlarını göz önüne alarak, mevcut para arzının olması gerekenden sıkı olduğu kanısına varılması için erken olduğunu düşünüyoruz. Özellikle düşük gelen büyüme rakamlarının ardından Merkez Bankası’nın üzerinde indirim yönlü baskılar artmış olsa da bizce mevcut konjonktürde Merkez Bankası faiz indirim konusunda daha ihtiyatlı davranmayı tercih edecektir.

Ekonomik döngülerin etkisinde daralan ekonomik koşullar ve beraberinde gelen azalan emtia fiyatlarının etkisinde hareket eden hisse senetleri piyasasında, yavaşlayan şirket karlılıkları, yüksek risk faktörü beklentisi altında hisse senetleri piyasalarının ağırlıklı olarak 2009 yılı ilk çeyreğine kadar yatay/azalan trend içersindeki hareketine devam etmesini bekliyoruz. Piyasaların negatif gelişmelerin hafiflemesini sağlayan nedenlere kısa vadeli olumlu tepkiler vermeye devam etmesini beklemekle birlikte söz konusu tepkilerin sınırlı kalmaya devam etmesini bekliyoruz.

Teknik Analiz

Hafta içinde, 36,102 – 34,668 puan aralığında hareket eden IMKB-100 endeksi, haftayı (Pazartesi – Pazartesi) 35,081 puan ile kapattı. Geçen haftaya yönelik beklentimiz, endeksin haftalık formasyon itibariyle, 39,600’ü güçlendirmesini ve 41,400-800 aralığını denemek üzere hareket etmesi yönünde idi.
Soz konusu hızlı değer kaybı ardından orta vade de azalan trend içinde hareket etmesini beklediğimiz endeksin, kısa vade de 36,500 seviyesini direnç haline getirmesini ve 33,800-33,500 aralığını denemek üzere hareket etmesini bekliyoruz. 35,500 potansiyel ara direnç seviyesidir. Düşük risk taşımak isteyen yatırımcıların direnç seviyelerinde kademeli satışa yönelmelerini tavsiye ederiz.

Arzu ODABAŞI

Sıra AIG’ye Geliyor

16 Eylül 2008 Salı Saat: 11:28

ABD’de yatırım bankalarında başlayan buhran dalga dalga tüm finansal sisteme yayılıyor. Wall Street artık ülkenin en büyük sigortacılık grubu olan AIG’nin akibetini tartışıyor. AIG’nin ana işdalları olan kaza, hayat ve emeklilik hala karlı. Ama, şirket büyük bir hata yaparak özel sektör tahvilleri ve ipotek VIDIMIK’nı sigortalama işine de girdi. Ayrıca, kurumların ellerindeki kredi ve borç senetlerini iflas riskine karşı koruma satın aldığı SWAP pazarında aktif biçimde bu poliçeleri yazdı. AIG’nin sigorta ettiği menkul kıymetlerin hızla değer kaybetmesi, firmanın sermayesinin toplam riskini karşılayamayağı endişesini uyandırıyor. Bu sabah S&P ve Moody’s şirketin kredi notunu düşürdü. Artık daha riskli olarak algılanan şirketin girdiği swap işlemlerinden dolayı 15-25 milyar dolar arası ek teminat yatırması ya da tazminat ödemesi gerektiği konuşuluyor. Wall Street firmalarının sistemenin sağlığını gözeterek AIG’den teminat almayabilecekleri, ama Asya ve Avrupa’lı müşterilerin isteyeceği de düşünülüyor.

AIG’nin dün Fed’e yaptığı 40 milyar dolarlık acil kredi talebi geri çevrildi. Hazine Bakanı Paulson AIG’nin New York’un sorunu olduğunu söyledi. New York eyaleti sigortacılık mevzuatında istisna uygulayarak AIG’nin hasar rezervlerinden 20 milyar dolar kaynak kullanmasına izin verdi, ama belli ki bu da yetmeyecek. Bu satırlar yazılırken, Fed Wall Street’in yatırım bankalarından AIG için 70-75 milyar dolar borç bulmaya çalışıyordu. Uzmanlara göre AIG’nın en geç hafta sonuna kadar vakti var. Eğer gerekli finansmanı bulamazsa, o da Lehman gibi konkordato ilan ederek, fiansal sistemdeki güven unsuruna sert bir darbe indirecek. Eğer geçic olarak kredi bulunursa, elindeki kıymetli varlıkları satarak, ya da private equity şirketlerinden risk sermayesi bularak yeniden yapılanacak.

AIG için para bulmak çok zor, çünkü tüm sistem nakit sıkıntısı yaşıyor. Dün Fed Interbank’ta 70 milyar dolar borç verirken, gecelik faizler %6’ya tırmandı. Paranın bu denli pahalı ve güvenin zayıf olduğu bir ortamda, AIG’ye 70 milyar doları verecek babayiğit var mı? İşte piyasalar bu sorunun cevabını arıyorlar ve bulguları pek de beğenmiyorlar. Asya’da gözlenen %4 civarında kayıplardan sonra, Batı Avrupa ülkelerini kapsayan DJ Stoxx 50 Endeksi de halen %2 kayıpla seyrediyor.

Atilla YEŞİLADA

sampolyon
16-09-2008, 18:08
Anatolia Capital Günlük Bülten

16 Eylül 2008 Salı Saat: 11:26

FED Faiz İndirebilir

Son zamanlarda ABD’den açıklanan bir takım ekonomik verilerin Dolar olumlu olduğunu ve bununla birlikte FED’in faiz artırabileceği beklentisiyle Dolar’ın güçlendiğini gördük. Ancak dünkü gelişmeler hem güçlü Dolar’ın ekonomi üzerindeki olumsuz etkisini gördük hem de ABD’de bankacılık sektöründe yaşanan son batışlar ve birleşmeler konsolidasyon sürecinin hızlandığını gösterdi.

Konsolidasyonlar bir kriz sonrası ve o krizi aşmak için kaçınılmaz durumlar sonrası olduğundan finansal piyasalara olan güvenin azaldığı bir ortamda para güvenli liman arar. Bu nedenle bana sorarsanız para ne Euro’ya ne de Dolar’a gider. İşte bu yüzden hafta içinde yaşanan bunca çılgınlığa rağmen sanki Euro / Dolar paritesi 1.4180 – 1.4350 aralığında kalacak. Bugün FED faiz indirebilecek olsa bile veya ABD’den açıklanacak tüketici fiyat endeksinde belirgin hareketlenmeler olacak olsa bile veya aynı şekilde Almanya’dan açıklanacak ZEW endeksleri bile paritenin bir yöne doğru kırılmasına neden olmayacak. Gün içinde düşüler alım fırsatı olarak kullanılabilir ama karlar da zararlar da kısa tutulmalıdır. Yalnız bugün bir şeye dikkat edin o da ABD’den açıklanacak tüketici fiyat endeksi: Göreceksiniz ki, tüketici fiyat endeksi aylık bazda gerilerken, yıllık bazda olan çekirdek fiyat endeksi tam tersine artabilir. Bu durumda Dolar üzerindeki baskı da artabilir.

Sterlin’e Momentum Gerek

Konut, sanayi ve perakende sektörünün son derece yavaş olduğu İngiltere’de ekonomik durum olumsuz olmasına rağmen son günlere Dolar’daki zayıf görünüm Sterlin’in güçlenmesine neden oldu.

Bugün İngiltere’den enflasyon verileri açıklanacak olsa bile bu verilerden çok ABD’deki gelişmeler Sterlin / Dolar paritesinin ne olacağı yönünde sinyaller verecek. Ancak şunu söyleyebilirim ki teknik olarak eğer Sterlin / Dolar paritesi bugün 1.8140’ın üzerinde çıkmazsa, o zaman Sterlin’in yükselebilmesi için en gerekli olan momentum ortadan kaybolursa o zaman aşağı yönlü bir salınım ortaya çıkabilir.

Dolar / Yen Kararsız Kalabilir

Okuduğum bazı haberlerde Yen’in güçleniyor olması dünyada paranın güvenli liman arıyor olmasından kaynaklandığını görünce pek anlam veremedim. Nasıl oluyor da durgunluğa girmiş ve faizlerin yükselmediği ancak enflasyonun yüksek olduğu bir ülkenin para birimi güvenli liman oluyor?

Her neyse, dünkü düşüşle birlikte Dolar / Yen paritesindeki yükseliş hareketi tamamıyla son buldu ve yeni bir yükseliş öncesinde yine konsolidasyonların olmasını ve ABD’den açıklanacak verilerin Dolar olumlu olurken borsaların yükselmesi gerekir.

Borsalar demişken bir zamanlar “carry trade” etkisinin son derece etkin olduğu Dolar / Yen paritesi borsa düşüşlerine bire bir tepki verirken yükselişlere tepki vermemesi “carry trade” mekanizmasının aşağı yönlü çalıştığını gözlemlediğimi de belirtmek isterim. Bu belki kısa vadeli bir fenomen ama şu an piyasada böyle bir durum söz konusu. Tabi ki bunu keşfetmek çok önemli bir şey değil. Asıl olan para kazanmak ve bunun için öncelikle alım yapmamanızı tavsiye ederim. Satış da yapmayın ama piyasanın yeni kırılmalarına sahne olup olmayacağını önce bir görelim.

Altın Üzerinde Baskılar Çok Arttı

Düşen borsalar ve aylık bazda son derece yükselmiş Dolar, faizlerdeki gerilemeye ve stagnasyon beklentilerinin artmasına rağmen altın üzerinde son derece derin bir etki yarattı. Bütün bunlar olurken, petrol fiyatlarının 91 Dolar’a dayanması altının yukarı yönlü hareket etme potansiyelini düşürdüğü için, petrolde yukarı yönlü bir hareket olmadıkça altının yükselmesini beklememeliyiz.

Teknik olarak bakıldığında dünkü kazanımlarının bir kısmını geri veriyor olması altın zayıf kalmasına neden olan faktörlerden biriyken diğer taraftan da haftalık bazda geçen haftaki seviyenin üzerine yükselememiş olması altını hala zayıf tutan nedenler arasında.

Dow Jones ve petrolde bir yükseliş olmadan altında bir yükseliş olmaz.

Petrol Dengeyi Kaçırdı

Adeta bir ders kitabında anlatıldığı gibi, düşen borsalar önce ekonomideki yavaşlamaya bağlı olması nedeniyle genel talebin azalacağını ve bu talep düşüşünün de arz ne kadar kritik olursa olsun petrol fiyatlarının yükselmesine engel olabileceğini bizzat dün şahit olduk. Dow Jones’taki düşüşle birlikte aynı çizgiyi takip eden petrol nihayet 91 Dolar!a dayandı. Geriye bakıp düşündüğümde 147 Dolar petrol nasıl gerçek dışı gibi geliyorsa, bugün altının 91’e dayanmış olması da o kadar gerçek dışı. Normalde altının 95 – 110 Dolar aralığında dengede olması gerekiyor ama volatilitenin de etkisiyle petrol düşmesi gerekenden çok fazla geriledi. Bunun düzeltmesi gelmesi gerekiyor ama ne zaman ve nereden bunu petrolde kestirmek çok güç.

Okan AYBAR

sampolyon
16-09-2008, 18:09
Ulukartal Capital Günlük Finansal Bülten

16 Eylül 2008 Salı Saat:11:25

Dış Gündem

FED, 90 yıllık tarihinde ilk kez nakit kredi karşılığında hisse senedi kabul etmek dahil acil önlemler alacağını açıkladı. G-7'nin sanayileşmiş ülkelerinin diğer merkez bankaları da piyasaları izlediklerini ve harekete geçmeye hazır olduklarını bildirdi. Japonya Merkez Bankası'ndan bir yetkili, "FED ve diğer ülkelerden yetkililerle temas halinde mali piyasalardaki koşulları izliyoruz" dedi.

Avrupa Merkez Bankası (AMB), "euro para piyasasının düzgün işlemesi için katkıda bulunmaya hazır olduğunu" bildirdi. AMB, piyasaların sakinleşmesi için mali sisteme 30 milyar euro (42,6 milyar dolar) enjekte ettiğini açıkladı. İngiltere Merkez Bankası da "gerekli olursa harekete geçeceğini" kaydetti. İngiltere Merkez Bankası 5 milyar sterlin değerinde (yaklaşık 9 milyar dolar) üç günlük ihale açtı. İsviçre Merkez Bankası para piyasalarına gecelik faiz oranı yüzde 1,9'dan olmak üzere "esnek ve bolca" likidite sağlayacağını bildirdi. Almanya Merkez Bankası Bundesbank, Almanya'daki bankaların Lehman Brothers'ın yarattığı tehlikeyi "yönetebileceğini", içeride ve dışarıdaki bankacılık kurumlarıyla temas halinde olduğunu belirtti. Avustralya Merkez Bankası da bugün günlük para piyasası operasyonunda piyasaya 2,1 milyar Avustralya doları (1,7 milyar ABD doları) sürerken, bu miktarın piyasanın ihtiyacından 828 milyon Avustralya doları daha fazla olduğu belirtildi. Bu arada dünyanın en büyük bankalarından 10'u 70 milyar dolarlık acil yardım fonu oluşturmaya karar verdi. Fona katılacak bankalardan herhangi biri fonun üçte birini kullanabilecek.

ABD merkez bankası konumundaki FED'in eski başkanı Alan Greenspan, ABD'nin halen yüzyılda bir yaşanabilecek finansal kriz içinde olduğunu söylediABC televizyonuna konuşan Greenspan, "Önce şunu anlayalım. Bu 50 yılda, hatta muhtemelen 100 yılda bir yaşanabilecek bir olay" dedi. ABD'nin bir ekonomik durgunluğa (resesyon) girmeden kurtulma ihtimalinin yüzde 50'nin altında olduğuna dikkati çeken Greenspan, krizin daha da devam etmesini beklediğini vurguladı. Öte yandan, sıkıntı içinde bulunan yatırım bankası Lehman Brothers'a ABD yönetiminin çabalarına karşın müşteri bulunamadı. ABD medyası konuyla ilgilenen bankaların olası bir alımdan şu an için vazgeçtiklerini yazdı.

ABD'de sanayi üretimi geçen ay beklentilerin üzerinde yüzde 1.1 düştü. Temmuz ayında yüzde 0,2 artan sanayi üretimi ağustos ayında yüzde 1.1 düştü. Bu Eylül 2005'den bu yana sanayi üretimindeki en büyük düşüş oldu. Geçen ay sanayi üretiminin yüzde 0,3 düşmesi bekleniyordu. Geçen ay imalat sanayi üretimi yüzde 1 ve otomotiv üretimi yüzde 11.9 geriledi. Bu arada temmuz ayında yüzde 79.7 olan kapasite kullanımı da Ekim 2004'ten bu yana en düşük seviyesi olan yüzde 78,7'ye geriledi. Kapasite kullanımının geçen ay yüzde 79,6 olması bekleniyordu.

Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Dominique Strauss-Kahn, küresel mali krizin yan etkilerinin henüz bitmediğini ve krizin atlatılmadığını söyledi. Dominique Strauss-Kahn, Kahire'de yaptığı açıklamada, küresel mali krizin en kötü safhasının henüz atlatılmadığını belirterek, mali krizin sonuçlarının henüz bitmediğini, ancak krizi oluşturan ana sebeplerinin geride kaldığını ifade etti. IMF Başkanı, piyasaların gelecek yıl toparlanabileceğinin de altını çizdi. Dominique Strauss-Kahn, küresel mali sektörün küçüleceğini söyledi. Strauss-Kahn, Kahire'de yaptığı açıklamada, küresel kredi krizi nedeniyle küresel mali sektörün küçüleceğini söyledi.

İç Gündem

ABD'li Lehman Brothers'ın iflas başvurusu açıklamasından İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'nda (İMKB) da işlem gören hisse senetleri günlük bazda ortalama yüzde 5,27 değer kaybetti. İMKB Ulusal 100 Endeksi, ikinci seansta 210,04 puan azalarak 35.081,44 puandan kapandı. Hisse senetlerinin ikinci seanstaki ortalama değer kaybı yüzde 0,60 oldu. İlk seanstaki 1.742,39 puanlık azalış dikkate alındığında, Borsa endeksi günün tamamında 1.952,43 puan geriledi. Hisse senetleri günlük ortalama yüzde 5,27 değer kaybetti. ABD'li Lehman Brothers'ın iflas başvurusu endeksteki düşüşte etkili olurken, endeks Temmuz ayı ortalarındaki seviyesine gerilemiş oldu.

Türkiye'de Haziran 2008 itibarıyla işsizlik oranı yüzde 9 olarak hesaplandı. Geçen yılın aynı döneminde de işsizlik oranı yine yüzde 8,8 düzeyinde bulunuyordu. Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) üçer aylık dönemler itibarıyla her ay açıkladığı Hanehalkı İşgücü Anketinin, "mayıs-haziran-temmuz" dönemini kapsayan, "haziran" sonuçlarına göre, bu dönemde işgücüne katılım oranı ise yüzde 49,6 olarak hesaplandı. İşsizlik oranı kentlerde yüzde 11,5, kırsal kesimde yüzde 5,2 olarak belirlendi.

EUR/USD Parite Çifti

1.3882 seviyesinden yakaladığı hızlı yükseliş eğilimini 1.4310/23 aralığına kadar sürdüren parite buradan yön değiştirdi. Aşağıda 1.4200 ve 1.4156 seviyelerinde destek arayabilir. Yukarı çıkış trendine girmesi için 1.4310/23 aralığını kırması gerekiyor. Gün içerisinde yatay yukarı yönlü hareket etmesini beklediğimiz parite için belirlediğimiz direnç ve destek noktaları:

Destek: 1.4155 – 1.4084 – 1.4043
Direnç: 1.4310 – 1.4352 – 1.4481

Japon Yeni Yorumu

USD/JPY, Aşağı yönlü hareketini devam ettiren parite 104.53 seviyesinde de destek bulamadı. Aşağıda 103.77 seviyesine odaklanan parite kırarsa 103.22 ve 12 mayısın en düşük değeri olan 102.57’ yi görebilir. Gün içinde aşağı yönlü bir seyir izleyeceğini düşündüğümüz parite için belirlediğimiz destek ve direnç noktaları:

Destek: 103.77 – 103.22 – 103.73
Direnç: 105.55 – 106.40 – 106.94

EUR/JPY, 153.56 seviyesinden keskin bir dönüş yapan parite düşüş eğilimini sürdüreceğini düşünüyoruz. 148.00 seviyesinde destek bulmazsa 11 eylülün en düşük değeri olan 147.52’yi deneyebilir. Daha aşağıda ise 7 ağustos 2006’nın en düşük değeri olan 147 seviyesinde destek arayabilir. Yukarıda ise 149.50/58 ve sonra 150.90/95 aralıkları bulunuyor. Parite için gün içerisinde aşağı yönlü bir seyir izlemesi öngörülmektedir.

GBP/USD Parite Çifti

1.7895 seviyesini gördükten sonra yön değiştiren parite tekrar o noktaya odaklanmış durumda. Aşağı yönlü eğilimini sürdüren parite yukarı yönlü ivme kazanabilmesi için 1.8037 seviyesini kırması gerekiyor. Gün içerisinde yatay yönlü bir seyir izleyeceğini düşündüğümüz parite için destek ve direnç noktaları:

Destek: 1.7856 – 1.7766 – 1.7678
Direnç: 1.7980 – 1.8037 – 1.8132

USD/TRY Parite Çifti

Yukarıdan 1.2770 seviyesi ile baskılanan kur gün içerisinde bu seviyeyi deneyebilir. Aşağıda ise 1.2260 seviyesi inebileceği en düşük nokta olarak düşünülüyor. Gün içerisinde ilk önce yukarı daha sonra aşağı bir seyir izlemesini düşündüğümüz parite için belirlenen direnç ve destek noktaları:

Destek: 1.2260 – 1.1980 – 1.1470
Direnç: 1.2690 – 1.2770 – 1.2953

Altın Yorumu

Dünkü yükselişini 787.50 seviyesinde sonlandıran altın yönünü aşağı çevirdi. Aşağıda 765 seviyesini hedef alan altın kırarsa 758 seviyesinde destek bulabilir. Gün içerisinde yatay aşağı bir seyir izleyeceğini düşündüğümüz altın için belirlediğimiz destek ve direnç noktaları:

Destek: 765 – 752 – 736
Direnç: 789 – 805 – 819

Petrol Yorumu

Amerika ve Avrupa ekonomisinin gün geçtikçe kötüye gitmesi petrol üzerinde talep azalacağı yönünde bir hava oluşturdu. Satış baskısı devam eden petrol düşüş eğilimini devam ettireceğini öngörüyoruz. Gün içerisinde yatay aşağı bir seyir izlemesini düşündüğümüz petrol için belirlediğimiz destek ve direnç noktaları:

Destek: 91.26 – 90.29 – 89.32
Direnç: 193.22 – 94.17 – 98.01

Finansal Operasyon Müdürü, Kıvanç MEMİŞOĞLU
Finansal Operasyon Yönetmeni, Tolgahan ÇAKIR
Finansal Operasyon Yönetmeni, Cihan KAYA
Finansal Operasyon Yönetmeni, Ahmet AVCI

sampolyon
16-09-2008, 18:09
Raymond James Dış Piyasalar Notu

16 Eylül 2008 Salı Saat: 09:17

Mali piyasalar, 11 Eylül saldırılarından bu yana gördüğü en büyük çaplı düşüşü dün yaşadı. DJ %4.4, S&P %4.7 ve Nasdaq %3.6 oranında geriledi. Lehman Brothers’ın iflasını istemesi üstüne AIG’nin 40 milyar dolar sermaye için çaba harcaması ama başarılı olamaması, Washington Mutual ile ilgili söylentiler, kredi derecelendirme kuruluşlarının Washington Mutual ve AIG’nin kredi notunu aşağı çekmesi, Bank of America’nın ML’i almasının yarattığı etkinin kısa sürmesi borsaları düşürdü. Petrol fiyatlarının Amerika’da 94 dolara düşüyor olması bile yatırımcıyı umutlandırmadı.

AIG için devletin Goldman Sachs ve JPMorgan ile görüşme yaparak AIG’ye 75 milyar dolar kaynak sağlaması konusunda ilerleme sağlaması şimdilik kuşkuyla bakılan bir gelişme larak görülürken dün Merkez Bankaları piyasalara yeniden likidite vermeye başladı. FED 70 milyar dolar ve Bank of Japan 24 milyar dolar likidite verdi ama yapılan yorumlarda bu likidite enjeksiyonun yeterli olmadığı ifade ediliyor. Yatırımcılar bugün yapılacak FED toplantısında 25 baz puanlık indirim olması bekliyorlar. Bu denli büyük düşüşlerin ardından Amerikan borsalarının vadeli işlemlerinde yine %1.5 civarında düşüş mevcut.

Mali piyasalarda dün agresif tepki veren bir başka bölge de Avrupa oldu. Genel olarak Avrupalı bankalardan kurulu 70 milyar dolarlık likidite havuzu haberinin etkisi de kısa sürerken Avrupa’da dün hisseler ortalama %3.6 oranında geriledi. Bu sabahki fiyatlamalara bakıldığında Avrupa’da borsaların %3 aşağıda açılması bekleniyor. Bu sabah Asya’da dün tatil olan piyasaların verdiği tepkinin yanında bu sabahta diğer açık olan piyasalarda hızlı düşüşler mevcut. Japon Nikkei %5.30 aşağıda gözükürken Tayvan %5 aşağıda, Kospi ise %7 aşağıda bulunuyor. En agresif satışların Kore borsası Kospi’de ve para birimi olarak da iki haftadır değindiğimiz ve önem atfettiğimiz Kore Won’unda olduğunu görüyoruz.

Amerikan Merkez Bankası FED’in bugün yapacağı faiz toplantısı (FOMC) ile sıkıntılara bir nebze olsun rahatlama getirmesi umut ediliyor. Faiz kararı TSİ 21.15’te açıklanacak. Onun öncesinde TSİ 15:30’da Amerika’da Ağustos ayı TÜFE rakamları açıklanacak (önceki: 0.8%, beklenti: 0.0%). Düşen emtia ve petrol fiyatları sonrası enflasyon için ılımlı bir bekleyiş var Amerika’da. Ayrıca seans öncesinde açıklanacak Goldman Sachs 3. çeyrek bilançosu da çok yakından takip edilecek (beklenti EPS: 1.89). Avrupa tarafında da TSİ 12:00’de Avrupa Bölgesi TÜFE’si açıklanacak (önceki: -0.2%).

Özgür ALTUĞ

sampolyon
16-09-2008, 18:10
FED Radikal Önlem Almazsa,Daha Çok Hafta Sonu Mesaileri Yapar…


16 Eylül 2008 Salı Saat: 04:30

Lehman’ın iflasının faturası dün ortaya çıktı.Lehman Brothers %94,25 düştü, 21 Cent ile sıfırladı. Lehman battı ama yerine yeni veliahtı geldi. AIG için süreler biçilmeye başlandı. New York Times, AIG’in kredi notu düşerse 48 saat bilemedin 72 saati kaldığını yazdı. AIG dünü %60,79 oranında düşüşle 4.76 $ seviyesinden tamamladı. AIG’den sonra sıra Wachovia Bank ve Washington Mutual’a gelecek. Bu bankalarda batarsa ortada orta ölçekli banka kalmayacak. Fakat dün piyasalar listenin son şeklini CDS’lere bakarak karar verdi. Bear Sterans,Lehman Brothers, Merill Lynch yatırım bankalarıyladı. Diğer büyük yatırım bankaları şu an 2. sırada olan Morgan Stanley ve 1. sırada olan Goldman Sachs’ta dün listeye girdi. Morgan Stanley’in ve Goldman Sachs’ın CDS’leri hızlı bir şekilde yükseldi. Şu anda en büyük mevduat bankası olan Bank Of America konuldu. Country Wide sonra Merill Lynch’i alan Bank Of Amerika ise listenin en sonunda yer alıyor. Yukarıdaki listeye göre gidersek; AIG %60.79,Wachovia Bank %24.95, Washington Mutual %26.74, Morgan Stanley %13.54, Goldman Sachs %12.13 ve Bank Of Amerika %21.31 oranında değer kaybetti. Finansal Sektörü ise dün ABD’de %9.74 oranında değer kaybıyla günü tamamladı. FED’den piyasalara toplamda 70 Milyar $ ve New York Valisinden AIG için 20 Milyar $ kaynak sağlandı. AIG’in FED ile hala kaynak arayışı içinde olduğu biliniyor. Hazine Bakanı Paulson piyasaları sakinleştirecek açıklamalarda bulundu. Açıklamalarında ABD vatandaşlarının diğer bankaların bilançolarına son derece güvenilir olduğunu ve endişelenmemeleri gerektiğini söyledi. Bu açıklama ardından Finansal Endeks %3,8 daha düştü ve S&P %1.6 daha düştü ve günü ABD borsaları en düşük seviyeden tamamladı!! Dün FED ve Hazine’den herhangi bir eylem planı açıklamadılar ve piyasaları izlediler. Bugün FED toplantısı var. Piyasalar %80 olasılıkla 25 baz puanlık bir indirim beklentisi içerisindeler. Yukarıdaki tablo karşısında FED ve Hazine muhakkak koşulla bir plan devreye koyacaklar. Son bir yıllık müdahalelere bakıldığında bu plan ve müdahaleler ABD piyasaları başlamadan gerçekleşiyor. FED toplantısı sadece faiz üzerine kurulu oluyor. SEC’ten kötü niyetli açığı satışı engellemek için ek tedbir alabileceği belirtiyor. Bear Stearns zamanında alınan tedbirler, Dow Jones’u kademeli olarak 1000 puan yukarı yönde taşımıştı. Şimdi Lehman battı diye alınan tedbirler açıklanacak.Piyasalar yukarıdaki listeyi asmış ve isteklerini dün itibariyle sıralamışlar.Piyasalar faiz indirimi istiyor,FED gidip faizi indirecek. Piyasalar likidite istiyor,FED likidite ver. ABD’nin Bear Stearns’e yaptığı destekli satışı, Lehman’a yapmadığı için artık piyasalar kitlendi. Ya kanayan yaraya bundan sonra neşter vurulacak, yada yukarıdaki liste işlerlik kazanacak. ABD’nin en büyük 4. yatırım bankası battı. Neşter vurulmadığı ve hala likidite verildiği taktirde, bu şirketler ne hisse ne tahvil gibi sermaye-borç piyasalarından faydalanamazlar. Sadece aktif satabilirler. Bu bankalar zaten mevcut aktiflerini satabilseler, ABD’de likidite krizi olmazdı? Yani Lehman’ın iflasına göz yumulması ile birlikte her şey kitlendi. Artık ABD finansalları sadece FED fonlayabilir. Lehman’dan sonra kimin gideceği bilinmeyeceğinden, kim kime neden borç versin. FED ve ABD hazinesi bugün kitlenen piyasaları likidite yerine daha marjinal-sert tedbirlerle açabilirse, artık bu hafta sonunda mesai yapmaz. Yok likidite verme,faiz indirmeye yönelik tedbirler sadece bu hafta sonu mesai yapmasını sağlar.

Gökhan USKUAY

sampolyon
17-09-2008, 23:33
Biz bu filmi görmüştük

Alaattin AKTAŞ / EKO ANALİZ
ala.aktas@gmail.com

17.09.2008 - 09:15

Londra'da dün kimse kimseye borç vermek istemedi. Gecelik faiz yüzde 10 gibi rekor bir düzeye ulaştı, işlemler durdu. Sorun, özünde güven bunalımıydı, yarın ne olacağını bilememekti, hiç alışık olunmayan bir tablonun içinde yaşanan şaşkınlıktı.

Faizlerin rekor düzeylere ulaşması, piyasanın kilitlenmesi bizim için yeni bir durum değil; biz bunu yedi buçuk yıl önce yaşamıştık. Hatta ilk işaretlerin sekiz yıl önce, Kasım 2000'de ortaya çıktığını görmüş, filmin kopuşuna da Şubat 2001'de tanıklık etmiştik.

Eski Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Şükrü Binay, piyasalardaki son duruma ilişkin sohbetimizde dün ilginç bir saptamada bulundu. Binay, Türkiye'nin şimdiye kadar yaşadığı hiçbir krizi ithal etmediğine dikkat çektikten sonra, "İlk kez kriz ithal etme durumundayız" diye konuştu.

Dünyada ve Türkiye'de son otuz yılda neler olmuştu? Binay, 78-79'larda had safhaya çıkan Türkiye'deki krizden sonra gelen 24 Ocak 1980 kararlarını anımsattı. Sonrasında 1982'de Meksika'da bir borç krizi yaşanmış, ardından bu kez 1991'de Meksika yeni bir krizle sarsılmıştı; bunlardan hiç etkilenmemiştik. 1994'te biz kendi krizimizi "yarattık", 5 Nisan kararlarını almak durumunda kaldık. 1997 yılının eylül ayında Güneydoğu Asya krizi patlak verdi, 1998 yılının haziranında bu kez Rusya krizi yaşandı. Bu iki krizden de zarar görmedik. Ama doğrusu biz kriz yaratma konusunda "uzman" sayılırdık, biraz da bize dayatılan yanlış IMF reçeteleri yüzünden elimiz kolumuz bağlı olunca 2001 krizinin içinde bulduk kendimizi.

Son otuz yılda uluslararası çaptaki hiçbir kriz bizi etkilemedi. Yani, Şükrü Binay'ın deyişiyle şimdiye kadar hiç "kriz ithal etmedik". Ama, şimdi durum farklı, bu kez kriz ithal etmekten kaçınma şansımız giderek azalıyor.

Bankaları yabancılara açınca...

Türkiye'de bankacılık sistemi adeta kırmızı halılar serilerek yabancılara açıldı. Doğrudan yatırımlar sınıfına konulan yabancılara banka satışıyla doğrusu iyi döviz geldi ama, bu işin sonu da hiç düşünülmedi. Yabancıların bankacılıktaki payı yüzde 40'ı aştı.

Türkiye'ye gelen yabancı bankaların her biri, neredeyse tüm Türk bankacılık sisteminin büyüklüğü kadar bir devdi ve sanıldı ki bunlara hiçbir şey olmaz. Ama oluyormuş. Domino gibi ancak birbirine dayalı olarak durabilen sistemde yıkılma başladı mı, bu yıkılmayı önlemek pek mümkün görünmüyor.

Bu köşede dün de vurguladık, uluslararası alandaki dalgalanmanın, bizim finans sektörümüzün tümünü etkilemesi en azından şimdilik söz konusu değil. Ama, finans sektörümüzün bir parçası konumundaki yabancı sermayeli B bankasının aslı ya da merkezi olan A bankası dışarıda ve orada fırtınalar kopuyor. A diyor ki tüm dünyadaki kollarına, "Bana kaynak aktarın". B, Türkiye'de açtığı kredileri kapatıyor, yeni kredi açmaktan tabii ki kaçınıyor ve yurtdışına para transfer ediyor.

Türk reel sektörünün dövizdeki açık pozisyonu yılın ilk üç ayında yüzde 21 artışla mart sonunda 74 milyar dolara ulaştı. Reel sektörün yurt dışından kullandığı kredi mart sonu itibariyle 87 milyar dolar. Yurtiçinden kullanılan döviz cinsi ve dövize endeksli kredi de 39 milyar dolar.

Bizim A ve B'ye reel sektör olarak borcumuz (borcun bir kısmı yerli bankalaradır kuşkusuz) 100 milyar doların çok üstünde. Bu para isteniyor işte, aşama aşama. Başta tekstil olmak üzere bazı sektörlerin son dönemde iyice artan sıkıntılarının nedenlerinden biri de bu kredi ilişkisindeki sıkıntı değil mi zaten...

Avrupa'daki bankalar

Şükrü Binay'ın dikkat çektiği bir yön daha var. Binay, Avrupa Merkez Bankası'nın ana sözleşmesinde, bir bankanın kaynak aktarılarak kurtarılması gibi bir hükmün bulunmadığını belirtiyor. Belli ki, hem karar almada yaşanabilecek zorluk, hem de Avrupa'da bir bankanın zor duruma düşebileceğine ihtimal verilmemesi yüzünden böyle bir hükme gerek duyulmamış. Dolayısıyla, dün İngiltere'de yaşanan yüksek faiz bir süre daha devam ederse, Avrupa'dan da banka iflasları duymamız sürpriz olmayacak. Bu durum, Avrupa ekonomisinin çok ciddi bir durgunluğa sürükleneceğinin işareti.

Avrupa ekonomisinde yaşanacak durgunluğun bize olacak yansımalarını anlatmaya herhalde gerek yok. Avrupa'daki durgunluk, bizi keşke yalnızca finans yönüyle etkilese. En büyük pazarımız olan Avrupa'ya ihracatta yaşanacak sıkıntıları dikkate alırsak, finans kaynaklı sıkıntıyı mumla arayabiliriz.

Dünya finans piyasaları öyle bir noktaya geldi ki, artık sistem sorgulanmaya başlandı. ABD bile finans piyasalarındaki kurtarmalarla sistemi ayakta tutamayacağını gördü, hani deyim yerindeyse "ölen ölür kalan sağlar bizimdir" deme noktasına geldi. Biraz önce belirttik, Avrupa'da zaten bu tür kurtarma operasyonları yapılması söz konusu değil.

Önümüzdeki günlerde, Türkiye'den eskiye göre daha fazla döviz çıktığını, döviz girişinin eskisi gibi sürmediğini ve dolayısıyla Türk parasının biraz değer yitirdiğini görürsek hiç şaşırmayalım.

sampolyon
17-09-2008, 23:33
ABD'de finans sistemi çalışamaz hale geldi, yeniden yapılanıyor

Tevfik GÜNGÖR / OLAYLARIN İÇİNDEN
gungoruras@superonline.com

17.09.2008 - 09:10

ABD'de 150 yıllık, 100 yıllık dev finans kuruluşları konut kredilerindeki sorundan mı çökmeye başladı? Yangını konut kredilerindeki tıkanıklık ateşledi ama, yangının boyutu gösteriyor ki, sistem zaten uzun süredir içinden yanıyormuş. İçi koflaşmış.

Dünyada finans kuruluşları arasında güç sembolü olam Lehman Brothers batıyor. Açıklanan rakamlar korkutucu. Bankanın varlıkları olağan borçlarını karşılayamıyor. Tahvil borçlarının büyük bölümü karşılıksız. Fon yönetini sorumluluğundaki paraların geleceği meçhul.

Merrill Lynch (M.L.) güç sembolü bir finans kuruluşu. Standart& Poor's ve Moody's dahil dünyanın önde gelen 5 derecelendirme kuruluşu M.L. için "AA+" notu vermiş.

Dünyanın zor not veren kuruluşlarından AA+ notu alan finans kuruluşuna güvenilmeyecek de kime güvenilecek? Bu kale gibi kuruluş, hafta sonu batmak üzere iken Bank of America elinden tuttu. Merrill Lynch'i 50 milyar dolara satın alıyor. Bank of America M.L.'yi satın alıyor da daha sonra ne yapacak? Bu bankanın güçlüklerini nasıl hazmedecek ?

M.L. 1914 yılında kuruldu. Yatırım bankacılığı ve fon yönetiminde ihtisaslaştı. Uluslararası güçlü bir kuruluş oldu. Aktif toplamı 1 trilyon dolar, yıllık cirosu 62 milyar dolar, net kârı 7 milyar dolar idi. Değişik ülkelerde 62 bin çalışanı vardı.

ABD'nin finans merkezi Wall Street'in simgesi, ABD'nin 4'üncü büyük yatırım bankası Lehman Brothers'ı (L.B.) kurtarmaya kimse cesaret edemedi. L.B.'nin iflası istendi.

L.B. 1850 yılında kuruldu. Yatırım bankacılığı ve fon yönetiminde ihtisaslaştı. Aktif toplamı 700 milyar dolar, yıllık net kârı 6 milyar dolar dolayında iken, konut kredisi krizinden sonra bankanın risklerinin büyüklüğü ortaya çıktı. 7 milyar dolar dolayındaki aktifini zarar nedeniyle silmek zorunda kaldı. 2008 yılındaki zararı 8.5 milyar dolara yaklaştı. Hisse senetleri borsada hızla değer kaybetti.

American International Group (A.I.G.) 1850 yılınsa Şanghay'da kuruldu. ABD'nin ticari ve endüstriyet sigorta poliçesi yazan en büyük sigorta kuruluşudur. ABD dışında değişik ülkelerde sigortacılık yapıyor. 1 trilyon dolar dolayında aktif büyüklüğüne sahip.120 bin çalışanı var. Sigorta fonlarını dünyanın her köşesinde doğrudan ve dolaylı olarak yatırımlarda değerlendiriyor.

A.I.G. pazartesi sabahından itibaren 40 milyar dolarlık kaynak arayışı içine girdi. Daha sonra kaynak arayışı 55 milyar dolara yükseldi. Bu kaynağı bulamaz ise çökmesi söz konusu.

ABD'de yılbaşından bu yana 11 büyük finans kuruluşu battı. Merkez bankası, yatırım bankalarına daha kolay ve daha geniş destek sağlama kararı aldı. Bankaların kurtarılması için 70 milyar dolarlık ek bir fonun oluşturulması gündemde.

Bugüne kadar ABD Merkez Bankası (FED) sistemdeki sarsıntıyı önlemek için faizleri düşürdü. Piyasaya oluk oluk para akıttı. Ama görülüyor ki, piyasaya akıtılan para ile sarsıntının önlenmesi mümkün olamayacak. Bazı büyük finans kuruluşları batacak.

Batan finans kuruluşları, (1) Türkiye'ye

Yabancı sermaye akışı sağlıyor. (2) Bizim dışarıdan döviz kredisi bulmamıza yardımcı oluyor. (3) Şirket ve varlık satışlarında müşteri buluyor. (4) Yabancıların hisse senedi ve bono satın almalarına aracılık ediyor. (5) Türkiye'de doğrudan veya dolaylı yatırımları, temsilcilikleri var. (6) Bunlarda çok sayıda iyi okumuş genç Türkler çalışıyor.

Daha da önemlisi küreselleşme nedeniyle bugün dünya finans piyasasında finans kuruluşları (bankalar) birbiriyle iç içe geçmiş durumda. Birinin zor duruma düşmesi kilometrelerce uzaktaki, değişik ülkelerdeki, çok sayıda bankayı/finans kuruluşunu da sarsıyor.

Bizim bankalarımızın bu bankalar ile ufak ölçüde de olsa ilişkileri var. Bu bankalara para bağlamış durumdalar. Bu bankaların az miktarda da olsa kağıtlarını portföylerinde tutuyorlar.

Onun için bu gelişmeleri dikkatle izlemek zorundayız.

sampolyon
17-09-2008, 23:34
Mali krizin eşiğinde Avrupa: Kararı kim verecek?

Ada G. KUT / AVRUPA DOSYALARI
adagkut@yahoo.com

17.09.2008 - 09:15

ABD'deki mali krizin artçıları önümüzdeki aylarda Avrupa'yı iyice sallamaya başladığında, Avrupa Merkez Bankası'na 'banka kurtarma' yetkisi vermeye daha sıcak bakabilirler.

Geçtiğimiz hafta Amerika emlak devleri Freddie Mac ile Fannie Mae'ye el konulmasından sonra, bu hafta da çalkantılı başladı. Uluslararası yatırım bankaları arasında ilk sıralarda yer alan Lehman Brothers önce iflas ettiğini açıkladı. Ardından bir başka finans devi daha, Merrill Lynch, haraç mezat Bank of America'ya satılacağını duyurdu.

Amerika'da başlayan mali kriz dalga dalga dünyaya yayılıyor. Freddie Mac ve Fannie Mae'ye el koyma kararı ABD Başkanı George Bush'a kadar uzanıyor. ABD'deki emlak kredilerinin yarısı bu iki mortgage devinden kaynaklanıyor. ABD'deki mortgage ödemelerinin yüzde 10'a yakınının geciktiği bu ortamda, bu iki şirketin uzun süre dayanması beklenmezdi. Serbest düşüşle düşmeleri ise sadece Amerikan ekonomisini değil, bütün dünya ekonomisini altüst ederdi. Bush hükümeti zor bir karar verdi ve kararın sonuçları kendisinden çok gelecek ABD başkanlarını ilgilendirecek.

Krizin eşiğinde gidip gelen Avrupa'da ise bu tür kararları verebilecek bir kurum yok. Geçtiğimiz hafta sonu bir araya gelen Avrupa Birliği maliye bakanları bu konuya el atmak zorunda kaldılar. Aslında bu soru uzun süredir AB gündemine gelip gidiyor. Şimdiye kadar kurtarma veya kurtarmama kararında bankaların 'uyruğu' öne çıkıyordu. Fransız bankalarını isterse ve gerekli görürse Fransa kurtarıyordu.

Birliğin dört temel serbest dolaşımından birisi olan sermayenin dolaşımı, AB finans sektörünün çehresini değiştiriyor. Amerika düzeyinde olmasa da, bazı AB finans kuruluşları sınırlarının ötesinde yerel bankalar gibi hizmet sunuyorlar. Tüketiciye doğrudan hizmet sunmadıkları durumda bile, diğer bankalarla çalışıyorlar. Kredi zincirinde iki çatlak bütün zincirin çökmesine neden olabilecek nitelikte.

Bu görevi yerine getirebilecek AB düzeyindeki tek kurum olan Avrupa Merkez Bankası şimdilik sadece Euro kurundan ve Euro ülkelerindeki fiyat istikrarından sorumlu bulunuyor.

Maliye bakanları hafta sonu Nice'teki zirvelerinde AB'nin bu tür krizlerle başetmek için gerekli ortak tedbirlere veya bu tür krizleri önlemek için gerekli denetim mekanizmasına sahip olmadığını dile getirdiler. Daha önce bu konunun ele alındığı oturumların aksine, Nice Zirvesi'nde finans sektöründe denetimin birleştirilmesi için bir adım atılmasına karar verildi.

Atılacak adımın içeriğinin tam olarak ne olacağı henüz belli değil. AB ülkeleri, birliğin siyasi yapısı nedeniyle, merkeze yetki aktarılması konusunda her zaman tereddüt ediyorlar. Finans kuruluşlarının ve çokuluslu şirketlerin ortak denetimi konusunda uzlaşı sağlanması, mali yükün üstlenilmesine göre daha kolay. Maliye bakanları da bu nedenle ortak denetim sisteminin 2012'ye kadar hayata geçirilmesini kararlaştırdılar.

ABD'deki mali krizin artçıları önümüzdeki aylarda Avrupa'yı iyice sallamaya başladığında, maliye bakanları bu tarihi öne çekmeye ve Avrupa Merkez Bankası'na 'banka kurtarma' yetkisi vermeye daha sıcak bakabilirler.

sampolyon
17-09-2008, 23:35
Cari açığı nasıl azaltırız?

Özgür ALTUĞ / DERİN PİYASA
ozgur.altug@rj.com.tr

17.09.2008 - 09:14

Normal şartlar altında güncel gelişmeleri takip eden her analist gibi bugün benim de Lehman Brothers, global kriz, Amerika'da ve dünyada daha neler olacak tadında bir yazı yazmam gerekirdi. Ama bu konuları o kadar çok analist yazıyor, çiziyor ve tartışıyor ki, ben şimdilik yazmayacağım.

Geçen haftalardan kalan ve tamamlayacağımı söylediğim cari açık konusuna bugün devam edeceğim ve diğer ülke örneklerinden de hareketle neler cari açığa karşı neler yapabileceğimizi yazacağım bugün. Önceki haftalarda cari açığı çözebilmek için cari açığı yaratan faktörlerin bilinmesi gerektiğini ve bu faktörlerin neler olduğunu, cari açığın kısa vadeli bir çözümü olmadığını; olsaydı uzun bir zamandır cari açıkla mücadele eden onlarca diğer ülkenin bir çözüm bulmuş olacağını ama bulamadıklarını vurgulamıştım. Ayrıca piyasada tartışılan çözüm seçeneklerinin (faizleri indirelim, faizleri yükseltelim, kuru zıplatalım, korumacı politikalar uygulayalım, vs. vs.) bizlere kısa vadeli acısız bir çözüm getirmeyeceğini anlatmaya çalışmıştım ve kendi çözüm önerilerimi yazacağımı belirtmiştim. İşte çözüm önerilerim;

1- Dış ticaret açığına neden olan 11 fasıl üzerinde çözüm önerileri üretilmesi gerekiyor: Cari açığın temel olarak dış ticaret açığından kaynaklandığını biliyoruz. Hangi sektörlerin en büyük dış ticaret açığını yarattığına baktığımızda, enerji (mineral yağlar ve mineral yakıtlar), demir ve çelik, elektrikli makine, makineler, plastik, organik kimyasallar, ilaç, optik enstrümanlar, hububat, diğer kimyasal ürünler ve bakır fasıllarının ön plana çıktığını görmekteyiz. Dolayısıyla hükümetin bu alanlardaki dış ticaret açığını azaltacak programları hayata geçirmesi gerekiyor. Örnek vermek gerekirse; son dönemde enerji sektöründe petrole olan bağımlılığı azaltmak için rüzgar, hidro ve nükleer enerjiye yönelmeye çalışmak ve bu alanlarda yatırım yapmak. Hükümet enerji sektörü için yukarıda saydığımız alanlara yönelirken diğer sektörlerdeki problemleri saptayıp çözüm önerisi üretebilir.

2- Petrol arama çalışmaları: Rakamlara baktığımızda enerjiden kaynaklanan dış ticaret açığı yıllık olarak bakıldığında cari açığın yaklaşık yüzde 80'ini oluşturuyor. Orta vadede alternatif enerji alanlarına yapılan yatırımın yanında TPAO tarafından sürdürülen petrol arama faaliyetlerine daha fazla destek verilmesi gerekiyor. Çevremizdeki Ortadoğu ülkelerindeki Karadeniz'e kıyısı olan ülkelerdeki petrol potansiyeli düşünüldüğünde Türkiye'nin de bu konuda çok sanşsız olmaması gerekir diye umuyorum.

3- Yurtdışına kâr transferleri: Birkaç hafta önce değindiğim Türkiye'de kurulan veya satın alma ve birleşme yoluyla Türkiye'ye gelmiş yabancı şirketlerin yurtdışına yaptıkları kâr transferlerini engellemek değil ama ülke içinde kalmasını teşvik edecek bazı düzenlemelerin hayata geçirilmesi gerekiyor. Grafikten de görebileceğiniz üzere son 12 aydaki transferlerde ciddi bir artış mevcut.

4- Yurtdışına yapılan faiz ödemeleri: Özel sektörün yurtdışından yaptığı borçlanmalarda son dönemde ciddi artış var. Bu borçlanmanın birçok nedeni olmakla birlikte (ki gelecek hafta bu konuyu işleyeceğim) yapılan borçlanmaların şimdilik cari açık finansmanına desteği ortada. Ama bu borçlanmaların doğal sonucu olarak yurtdışına yapılan ve cari denge içinde gösterilen dış borç faiz ödemelerinde de belirgin artış var. Dolayısıyla özel sektörün yurtiçinden borçlanma imkanlarının belli düzenlemelerle artırılarak dış borç faiz ödemelerinin azaltılmaya çalışılması gerekiyor. Örnek vermek gerekirse çok umutla uzun zamandır beklenen ama birkaç firma dışında bir türlü gerçekleşemeyen yurtiçine özel sektör tahvil ihraçlarını aktif hale getirmek gerekiyor.

5- Yerli ara malını destekleme: Kapsamlı bir çalışma yapılarak Dünya Ticaret Örgütü ve Gümrük Birliği anlaşmalarına aykırı olmayacak düzenlemelere ihtiyaç bulunuyor. Bu şekilde yerli aramalı kullanımını daha cazip hale getirilerek en azından bir kısım üründe ithal aramalı yerine yerli aramalı kullanımı desteklenebilir.

6- Turizm gelirlerinin artırılması: Cari işlemler dengesinin dış ticaretten sonra en büyük kalemi hizmetler dengesi. Burada da dişe dokunur tek gelir yaratabildiğimiz alan turizm sektörü. Türkiye'nin tarihi ve mevcut coğrafi konumu dikkate alındığında yıllık 19 milyar dolarlık turizm gelirinden çok daha fazlasını üretmek mümkün. Dolayısıyla bu sektöre teşvik ve desteğin etkinleştirilmesi gerekiyor.

7- Döviz kurlarında düzenleme: Ekonometrik olarak ilişkilendirmek çok kolay olmasa da yüksek döviz kurlarının ihracatı özendirdiği ve ithalatı caydırdığı gerçeği altında daha yüksek bir denge kuruna ihtiyaç bulunuyor. Yanlış anlaşılmasın yüksek oranlı bir devalüasyondan bahsetmiyoruz. Bunun yerine dengeli kur politikası uygulamak dış ticaret açığı açısından daha hayırlı olabilir. Burada da en büyük görev Merkez Bankamız'a düşüyor. Gerekli siyasi ve kanuni desteğin verilmesiyle Merkez Bankası döviz piyasasında özellikle sterilizasyon konusunda daha aktif bir rol oynayabilir.

sampolyon
17-09-2008, 23:39
Kriz Geliyormuş…

17 Eylül 2008 Çarşamba

Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen’in açıklaması, hükümetten acı itiraf olarak basına yansıdı. Açıklama şuydu: “Krizin dörtte birini geçtik, dalga dalga geliyor, dört üçü geride”. Tüzmen, sektörel büyümelere bakıldığında dünya istatistiklerinde ve Avrupa Birliği ülkeleri ile ABD’de büyük bir gerileme gözlendiğini belirterek, şöyle devam etti:
“Büyüme hızı dünyada düşerken Türkiye’yi de etkiledi. Sanayi büyüme endeksinde de büyüme hızı geçmişe göre düşük. Yüzde 7’lerden yüzde 4,5’lere indi. Geçiş döneminde bunların yaşanması normal.”

Uluslararası piyasalarda yaşanan krizin Türkiye’ye yansıması kaçınılmaz. Bunu kabul etmek lazım. Ama tek başına neden bu mudur, işte bu tartışılır. İşin analizine geçmeden bir açıklama daha paylaşalım. Açıklama TÜGİK Başkanı Hazim Sesli’ye ait:

“İçerdeki siyasi krizi yeni atlatan Türk ekonomisi, bu kez sinyallerini daha önceden vermeye başlayan ve ABD’de yaşanan kriz ile birlikte boyut değiştiren global krizle karşı karşıya. Krizin etkilerini ilk hisseden ve krizden en son çıkan KOBİ kuruluşları, süreci yaşamaya çoktan başladı. Özellikle Anadolu’daki küçük işletmelerin birçoğu kapanırken, bazıları ise son günlerini yaşıyor.”

Şimdi bu iki açıklamanın da iyi niyetle yapıldığı ortada. Ama ortak noktası daha önemli. Türkiye’de yaşanan her sıkıntıda topu taca atma isteğini anlamak mümkün değil. Bu işin sorumlusu kim ise, çıkıp ‘pardon yanlış yaptım, düzeltebiliriz’ demesi lazım.

Bakan Tüzmen uluslararası piyasalardaki sıkıntıdan bahsediyor ve krizin etkilerini ortaya koyuyor. İktidar kanadında Kürşad Tüzmen bu açıklamasıyla tek değil. Zaten uzun süredir devam eden sıkıntıya bağlanan, kulp ABD’deki mortgage krizi. Peki ‘kırılganlık devam ediyor’ denildiğinde, ‘her şey kontrol altında’ diyen adama sormazlar mı: Sağlam Türk ekonomisine ne oldu?

Demek ki ekonominin sağlam olduğu savı yalan. Kırılganlık büyük ölçüde devam ederken, temkinli davranmanın da gereği açık. İşin global boyutunu bir kenara bırakıp şu soruyu soralım: Eğer ABD’de böylesi bir sıkıntı ortaya çıkmasaydı, Türk ekonomisinde işler sağlıklı mı yürüyordu? Cari açıktan, aşırı borçlanmadan, sıcak paradan bahsetmeyeceğim. Direkt reel piyasanın nabzını tutarak işe yaklaşacağım. Bu aşamada da TÜGİK Başkanı Sesli’nin açıklamasına bakmak lazım. Özetle ifade şu: KOBİ’ler bitiyor.

Peki KOBİ’leri bitiren siyasi krizler mi, uluslararası krizler mi? Dolaylı yoldan ve uzun vadede etkisi olma ihtimaliyle beraber bugünkü tabloda, hayır. KOBİ’leri bitme noktasına getiren tamamen iç kaynaklı sorunlar.

Girdi maliyetlerinin aşırı artması, iç tüketimin tamamen ithal malların eline geçmesi, ihracatçı KOBİ’lerin kur ve yüksek faiz ikileminde kalarak para kazanmadan hayatlarını sürdürmesi asıl etken değil mi?

Vergilerin yüksekliği, primlerin ödenebilir olmaktan çıkması, dış pazarlarda KOBİ’lerin stratejisizlik nedeniyle başıboş ve yalnız bırakılması etken değil mi?

Siyasi kriz KOBİ’leri nasıl etkileyebilir? İç piyasaya yönelik zaten beklentisi kalmayan bu tip işletmeler, dolaylı ya da doğrudan ihracat yaparak ayakta durmaya çalışıyor. Bir an için durup düşünelim. Siyasi kriz patlasa, bu dövizi düşürür mü, çıkarır mı? İhracat yapan firmayı ilk 6 ay için nasıl etkiler? Cevap çok açık: Olumlu yönde. Yani kısa vadeli bir risk söz konusu değil. Aksine ihracattaki kârlılığını artırır.

Peki ara malından bahsediliyor? Bu, örneğin makine sektörünü etkiler mi? Çünkü insanlar yatırım yapmayacaktır. Türkiye’deki firmaların çoğu zaten makinelerini ithal ediyor. Türk makinecilerinin en büyük derdi bu değil mi? Tüm dünyaya mal satarken, içe satamamak. Yatırımsızlığı da geçelim o zaman.

Ara malı, personel ve benzeri maliyetler artaialir mi? Evet. Ama zaten bugünkü koşullarda gelirin oldukça üzerinde artmıyor mu? O halde bunun da üzerini çizelim. Demek ki siyasi kriz ve belirsizliğin ilk planda etkileyeceği kesim rantiye kesimidir. Konunun reel ekonomi ve kobilerle kısa vadeli bir ilgisi yok. Uzun vadede şüphesiz olumsuz etkisi görülecektir. Şimdi deniliyor ki, siyasi kriz bitti. Oh çok şükür…

Sıra geldi ABD’deki krize. Peki buraya gelinceye kadar, Türk işletmelerinin hiç bir sorunu yok muydu? Yani her şey dört dörtlüktü ve KOBİ’ler bu kriz nedeniyle mi zorda? Lütfen birbirimizi kandırmayalım.

Gerçek şu: Türkiye KOBİ meselesine sadece sözde yaklaşım sergiliyor. Bir envanter söz konusu olmadığı için neye göre verildiği belli olmayan ve büyük ölçüde heba olan teşvikler bir işe yaramıyor. KOBİ’lerin yapısal sorunları var. Pazarlama açmazları var. Ar-ge yaklaşımları zaten bir felaket. Ama en önemlisi sahipsizler ve herkes sırtını sıvazlayıp, arkadan çekiliyor. Sorunlara gerçekten eğilme duygusu yok. İç piyasa ithal ürünlere teslim edilmiş, dış pazar da kerhen yürüyor.

Şimdi iktidar köşeye çekilip, ‘dünyadaki gelişmeler nedeniyle kriz çıkıyor’ deme lüksüne sahip mi’? Kendisi bugüne kadar ne yapmış veya yapmamış. Önce bunu sorgulamalı. Tıpkı fıkrada olduğu gibi:

İskoçya’da iki avcı ava çıkarlar. Yürüme esnasında avcılardan biri yere düşer ve hareketsiz olarak yatar.Bunu gören arkadaşı hemen yanına gelir. Bakar ki arkadaşı nefes almıyor. Gözlerindeki ferin de kaybolduğunu farkeder ve hemen acil servisi arar.
- Arkadaşım öldü, der ve ne yapması gerektiğini sorar. Telefonun ucundaki ses:
- Sakin olun ben size yardım edebilirim. Ama önce arkadaşınızın öldüğünden emin olmamız gerek, der ve birkaç saniye sessizlikten sonra bir el silah sesi duyulur. Sonra:
- Tamam şimdi ne yapacağım?

sampolyon
17-09-2008, 23:42
AIG, MAIG ve DUYGULAR

17 Eylül 2008

Dün ABD piyasaları açıldıktan sonra yine sert düşüşler vardı. Sonra ortalığa bir dedikodu yayıldı. FED ile görüşmelere katılan ve isim vermeyen bir yetkili AIG için FED'İn 70-75 milyar dolar likidite sağlayacağını söylemiş ve bu olasılık çok yüksek demiş.

Bunun üzerine dün gece Dow Jones endeksi yüzde 1.30 artışla kapandı. Eğer Dow Jones'un gün içinde gördüğü dip seviyeye göre artış oranına bakacak olursak, yüzde 3'ün üzerinde bir artış oldu. Bu yorumun yazıldığı ve sahura yaklaştığımız şu saatlerde ise Dow Jones future'ları yeniden yüzde 1 aşağıda bulunuyor. Bugün bizim piyasaların açılış öncesinde Dow Jones future'larının seviyeleri önemli olacaktır.

Dünkü dedikodu ile piyasalar tutundu, fakat eğer FED'den AIG'e yardım gelmeyeceği anlaşılırsa, feciat bir gün olur.

Dolayısıyla bugün olacak şey şudur.

ABD piyasalarının açılışı öncesinde herkes kulak kesilmiş ve FED'den gelecek haberleri dinliyor olacaktır. Eğer FED'den haber gelmez ve süre uzamaya başlarsa piyasalar hızla yeniden bozulur. Belki de bakarsınız ki tam bu sert bozulma anında FED'den AIG'e 70 milyar dolarlık likidite sağlandığı haberi gelir ve herşey tersine döner. Yani piyasalar kaotiktir ve hiç ummadığınız bir anda hiç ummadığınız birisi öksürür ve piyasalar anında yön değiştirir.

Dolayısıyla bugün sabah kalkıp da Dow Jones'un yüzde 1.30 arttığını görüp, en az bin puan yukarıda açılacak olan piyasamıza güvenip "Eyvah dün keşke alsaydım, kaçırdım, bari şimdi atlayayım" türünden duygular yaşamayın. İlk yarım saat geçsin ve Avrupa piyasaları açılsın, ondan sonra bu duyguları yaşayabilirsiniz. Aslında genel bir kural vardır. Ne zaman yoğun duygular yaşamaya başlarsanız piyasadan uzak durun.

Piyasaları izlerken, Ne zaman kendinizi çok rahat ve huzurlu hissediyorsanız, o zaman içinizin size söylediği işlemin tersini yapın. Örneğin satış yapmışsınız ve piyasalar düşüyor ve siz de zevkle piyasalardaki düşüşü izliyorsunuz. Düşüş sertleştikçe daha da mutlu oluyorsunuz. "Yav ne iyi yaptım da sattım, ne doğru karar verdim afferin bana" diyorsanız ve mutluluğunuz iyice artmışsa alım yapabilirsiniz. Ya da tam tersi durum olunca da satabilirsiniz. Yani kağıdı almışsınız ve kağıt yükseliyor. Yükseldikçe yükseliyor ve çok mutlu oluyorsunuz ve içinizden bir ses "afferin sana, ne iyi yaptın da aldın bak kağıt uçup gidiyor bekle" diyorsa işte o zaman satma zamanı gelmiştir.

Piyasaları izlemezken; eğer içinizden bir ses "piyasalar açıldığında duruma bak ve sat" diyorsa piyasalar açılınca bu sese uyun. Ya da tam tersi içinizden bir ses "piyasa açılınca biraz alım yap" diyorsa piyasa açılınca alım yapın.

Yani kural basit; piyasalar kapalıysa içinizdeki sese uyun, piyasaları izliyorsanız ve piyasalar açıksa içinizdeki sesin tersini yapın.

Bir tüyo daha vereyim. Hergün 10 tane ekonomi yazarını okumayı alışkanlık haline getirin. Bu 10 ekonomistten 5'i olumlu beşi olumsuz ise piyasa her yöne gidebilir. Bu yazarlardan en az 8 tanesi olumsuzsa ve felaket tellallığı yapıyorlarsa ve olacak en kötü şeyleri yazmaya başlamışlarsa piyasa dibe yakın yerlerdedir. Çünkü zaten piyasalar bu yazarların söylediği herşeyi, yani en kötü senaryoyu da fiyatlamıştır. Bu yazarların görüp de piyasanın görmediği birşey olabilir mi?

Neyse lafı fazla uzatmayayım... Dün Dow Jones'un yaptığı hareket sonrasında teknik görünüm çok olumluya döndü. Açılış sonrasındaki ilk yükselişin ardından gelecek ilk satış dalgası kısa vadeli alım fırsatı olarak kullanılabilir. Yani endeks 34.500'den açılıp 34 bine doğru gerilerse kısa vadeli alım düşünülebilir. Stop-loss seviyesi 33.500 seviyesidir. Alım yaptığınız anda 33.500 seviyesinin aşağı kırılması durumunda satmayı göze alarak alım yapılabilir. Bunu göze almayanlar alım yapmamalı. Kar ederek satışı hedefleyenler ise önümüzdeki 3-4 gün içinde 36 bin civarı görüldüğü anda satış düşünebilirler.

****

Şimdi bir başka konuya geçelim...

Eveeetttt... Hoşgeldiniz arkadaşlar...

Bugünkü dersimiz "likidite Tuzağı"...

Aslında bu dersi vermeyi benden önce Atilla Yeşilada düşünmüş ve "nakit tuzağı" başlıklı yazısında anlatmış ama, ben de anlatayım dedim...

Likidite tuzağı şu anlama geliyor; ortada birileri size bol para veriyor ama siz bununla borç kapatıyor veya aldığınız parayı harcamıyorsunuz.

Japonya'daki emlak balonu patladıktan sonra, sevgili çekik gözlü Japonlar bu tuzağa yakalandılar ve aradan neredeyse 15 yıl geçti ve hala bellerini doğrultamadılar...

2001'deki 11 Eylül sonrasında FED faizleri yüzde 1.5 seviyesine indirerek, ekonomiyi resesyona girmekten kurtardı ama bunun karşılığında büyük bir emlak balonu yarattı. Şimdi bu emlak balonu patladı ve faizler yeniden yüzde 2'lerde. Dün gece FED'den faiz indirimi beklense de FED bunu yapmadı ve bu karar oy birliği ile alındı.

Fakat bu sefer ABD ekonomisi likidite tuzağına girmek zorunda. Bu konuda Atilla'ya harfi harfine katılıyorum. Çünkü şartlar 2001'dekinden çok farklı. Şu an panik olmuş nice finansal kuruluş ve nice insanlar, ellerine para geçerse bunu rahatça harcamayı veya kredi olarak vermeyi düşünmezler...

Japonya'da herkesin cebi para doluydu ve kimse harcamıyordu. Faizler negatife düşmüştü. Yani Bankaya 1000 Yen yatırıp 1 yıl sonra 990 yen alıyor ve "Allah Bereket Versin" diyordunuz. Japon hükümetinin, milletin elindeki parayı harcatmak için yapmadığı, atmadığı takla kalmamıştı.

Sonuç olarak 2009 yılı içinde ABD'ye ciddi bir resesyon değil, ciddi bir depresyon gelmesi olasılığı çok yükselmiş durumdadır. Bu arad Çin'den hiç bahseden yok. Çin borsası ABD'den sonra Çin'de patlak verecek çok ciddi bir krizin sinyallerini vermiş durumdadır. Şu an ABD ekonomisini herkes öğrendi, 2009'un başında da Çin ekonomisini ezbere bilir duruma geleceğimizden kimsenin şüphesi olmasın.

Haaaa bu arada... Bizim de bu lay lay lom halimizin devam edeceğinden hiç şüphem yok. Ekonomimiz bütün şoklara karşı efsunlanmış durumdadır. Kimsenin endişe etmesine gerek yoktur. Gerekli bütün tedbirler alınmış durumdadır.

Sözün özü şudur; hani bir hikaye anlatmıştım "Ertem Efendi, Sezai Bey ve Fotokopi". Hani o hikayede öğrenciler fotokopi çektiriyorlardı ve bizim fotokopici Rüstem efendi ve Sezai Bey iyi para kazanıyorlardı ya... İşte Ekim 2007'de yazdığım o yazının sonunda şöyle demiştim.

Zamanı gelince "Artık Öğrenciler Fotokopi Çektiremiyor" başlıklı bir yazı yazacağım.

Bu yazıyı yazmamın yaklaştığını düşünüyorum ama hala yazmadım. Fakat bu yılın sonuna doğru, yazmak zorunda kalacağımı düşünüyorum.

Kalın sağlıcakla...

sampolyon
17-09-2008, 23:43
Wednesday, 17 September 2008
Korkun, Çok Korkun
Korkun, Çok Korkun

17 Eylül 2008 Çarşamba

Hani siteye resim koyabilsek bir de kurukafa ve altına iki çapraz kemik atacağım bu yazının yanına ki, okurlar tedbir alsınlar. Eğer daha önce din ve Tanrı meselesiyle hiç bir ilginiz olmamış olsa dahi, size tavsiyem, oruç tutun, fitre ve zekat verin. YETMEZ... sinagog ve kiliselere gidip mum filan yakın. Yatak odanızın etajerinin üstüne Buda’ya adak bir tas pilav bırakın. Kurban Bayramı’nı beklemeden deve kesin.

Deniz Feneri ve AKP’nin CPU’su

Çünkü, bugün Deniz Feneri davası sonlanacak. Eğer savcının Doğan Grubu gazetelerinde çıkan “Asıl failler Türkiye’de” sözü karara geçer ve Türkiye’de isimler de suçlanırsa, geçen hafta Ankara’da başlatılan soruşturma derinleştirilir. Bir süre sonra da, o günkü konjünktür eğer gerektiriyorsa, AKP aleyhine ikinci bir kapatma davası açılır. Genelde mizaç olarak böyle kaotik gelişmeleri severim. Çünkü, insanoğlu azapta gerek. Ayrıca, ortalık toz-duman olmadığı zaman biz değil Sn Osman Tamburacı-Fatih Terim haberleri okunuyor. Ama, bu sefer Deniz Feneri’nin Türkiye’ye bulaşmasını hiç istemiyorum, çünkü bu suçlamalarla mücadele etmek AKP’nin tüm zamanını ve zaten çok kısıtlı olan entellektüel kapasitesini işgal edecek. Hani PC’nizde CPU %100 çalıştığı zaman, işler yavaşlar ya, öyle olacak. Halbuki, küresel krizin daha sonunda değil göbeğindeyiz, Türkiye’nin asgari etkilenmesini sağlamak için tedbir alınması gerek.

Sn Ekren hangi gezegenden?

Yok, durun bir dakika, günaha girmeyelim, Kıyamet Günü yakın. Sn Ekren, dün hepimizi yatıştırdı. Hükümet gereken tedbirleri almış bile. Bakın şöyle diyor Sn Ekonomiden Sorunlu ve Klingon Gezegeni doğumlu Koordinatör Üst-bakan

“Gıda ve enerji kriziyle ilgili olarak Güneydoğu Anadolu Projesi, Doğu Anadolu Projesi ve Konya Ovası Projesini paylaşmıştık. Uluslararası finans krizi konusunda da yine uluslararası bir proje özelliği taşıyan İstanbul’un finans merkezi yapılması projesi, dünyanın değişik ülkelerinde dengeli dağılmamış likiditenin ya da fon kaynağının Türkiye ve İstanbul’a çekilmesi konusunda önemli bir inisiyatif başlattığımızı söyleyebiliriz. Ancak, bunlardan daha da önemli nokta ekonomik istikrarın korunması çerçevesinde mali disipline, para ve maliye politikalarının uygun şekilde devam ettirilmesine karar verdiğimizi aktarmıştık.” www.ntvmsnbc.com

Son cümle hariç, açıklama Sn Ekren’in ikametgahının Dünya Gezegeni olmadığını açıkça gösteriyor. Eğer Sn Erdoğan’a giden tavsiyelerin niteliği bu düzeydeyse, göç edin. Gürcistan bile daha iyi durumda olabilir seneye. Ayrıca, özelleştirme gelirini artık cari harcamalarda da kullanabilmek için torba kanun çıkar, Başbakan’ın hergün ve her fırsatta TCMB’ye faiz indir diye baskı yapsın ve sen oruçlu azınla mali disiplinden bahset. Ayıp ve günah üstelik. İşte Ankara’da düşünce üretimi bu vasatlıkta olduğu için korkun, hem de çok korkun. Ankara yakında ona ağrı kesici verilmeden ince barsak kolonoskopisi yapılacağına uyanamadı.

Siz, piyasalarda çalışan veya yatırım yapanlar: Dün akşam AIG kurtarıldı diye bugün herhalde piyasalarımız bayram yapar, kanmayın. Yükselişleri pozisyonlarınızı azaltmak
için fırsat olarak kullanın. Fed AIG’ye 85 milyar dolar harcadı, Lehman’a şimdiden 100 milyar doların üstünde para gitti ve daha da gidecek. Krizin sonunda değil tam ortasındayız. Gelin, günlük gelişmeleri bırakıp, manzarayı görmeye çalışalım:

• ABD hükümeti artık ipotek kredisi ve sigortacılık pazarında en büyük patron, sistemin bu iki ayağı devletleştirme sayesinde ayakta duruyor.

• Ticari bankalarda mevduatı garanti eden FDIC’in fonları kanuni gereksinimin altına düştü.

• Yalnız ABD’de değil, Hong Kong’dan Frankfurt’a küresel bankacılık sistemi seruma bağlı, günde çeyrek trilyon dolar Merkez Bankası fonlaması olmasa dükkana kilit vurulacak.

• Kredi bulmak nerdeyse imkansız hale geliyor.

• Dev fonlamaya karşın bizim dış borçlanmamıza esas teşkil eden LIBOR gibi referans faizler HAYVANİ yükselmiş durumda, Euro-tahvil riskin ölçen EMBİ spreadleri hızla artıyor. Nerden ve kaça dış finansman bulacağız?

• Tüm küre fren yapıyor, en büyük ihracat partnerlerimiz olan Rusya ve OPEC üyelerinin gelirleir hızla düşüyor. AB resesyonda. Kime ihracat yapacağız?

• Artık en ufak bir politik pürüz yatırımcılar tarafından ağır bir şekilde cezalandırılıyor. Venezuela para birimi dün %5 düştü. Ruble’yi merkez müdahelesi ayakta tutuyor. Bizde bir kapatma davası daha açılırsa, YTL ne olur?

İşte manzara bu. Ya daha iyimserini çizin, ya da korkun ve dua edin.

sampolyon
17-09-2008, 23:46
BİTİŞLER 1-BORSA KEYNESÇİLİĞİ


17 Eylül 2008

Dün her şeyin suyun yüzüne çıktığı günlerden birini yaşadık. İşlerin buraya geleceğini eski Fed Başkanı Greenspan biliyordu. Çünkü Clinton döneminde atmaması gereken adımları attı. Bu adımların varacağı yer buydu. Ama Greenspan gibi, kapitalizmin yeni finansal yapısının işleyişini hem teorik hem de pratik olarak bilen birinin göz göre göre sonu finansal krizle bitecek adımları atması da aslında “kimsenin yapacağı bir şey yoktu”yu anlatıyor bize.

Bugünkü krizin kökleri, her ne kadar, 1973 krizine kadar gitse de, hem 1995-2000 arasındaki ABD ekonomisindeki gereksiz büyümeye hem de 2000-2004 arası büyüyen ekonomiyi soğutma ve durdurma adımlarına dayanır. 1995’te doların değerlenme sürecine girmesi gerekli miydi? Bu soru ve yanıtı bize bugünkü krizin nedenlerini verecektir. Evet, 1995’te doların değerlenmesi birçok açıdan gerekliydi. ABD,1973’te düşen kâr oranları ve kendini yenileyemeyen imalat sanayinin yeniden ayağa kalkması için 1985’te doları, Japon Yeni’ne ve Alman Markı’na karşı devalüe etti. Bu operasyon ABD’de imalat sanayi kârlılığını on yıl boyunca, yani 1995’e kadar, olağanüstü artırdı. Brenner, bu artışın yüzde yetmişleri bulduğunu yazar. Bu süreç iki önemli sonuca yol açtı; birincisi: ABD’de, mali olmayan kurumsal kârları en az yüzde 20 civarında artırdı. Ancak ABD ekonomisindeki bu sanal düzelme küresel ekonomiyi kesmedi; sanayi verimliliği düşerken Japon ve Avrupa ekonomileri giderek daralıyordu. Dolayısıyla ABD 1973 krizine göre kendisini düzeltmişti ama küresel durumlar hem Japonya’dan hem de Avrupa’dan kaynaklı olarak iyi değildi.

Bu durumun çok geçmeden bir bumerang gibi dönüp tekrar hegemonyanın sahibi ABD’yi vuracağını Greenspan gördü. Zaten küreselleşmenin ne demek olduğunu, ulusal pazara dayalı ekonomilerin artık bittiğini, hepimizden önce, gören oydu. “Japonya ve Avrupa batarsa altında yalnız ABD kalmaz, kapitalizm kalır” diyen ABD, 1985’te yaptığının tam tersini yaptı. Yani doların değerini yükseltti. 1995’te, yen kuru 79 dolara yükselmişti; ama bu Japonya’da yaşanılan felaketin en önemli nedenlerinden birisiydi. İşte tam burada ABD, Demokrat bir Başkanın ve Greenspan’ın yapmaması gereken her şeyi yapmaya başladı. Çünkü karşılıksız ama değerli dolar dönemi başlamıştı. İşte burada ikinci önemli sonuca geliyoruz: O da, ilkönce giderek şişen mali piyasalar sonra bütçe ve dış açıklarla örülü bir iktisadi-politik hattın ortaya çıkmasıdır. Bu, çok açık olarak neo-con iktidarı olacaktı.

Çünkü değerli dolar iki şekilde olur; birincisi ekonomik ve teknolojik üstünlük, ikincisi de siyasi üstünlük. 1995’ten sonra birincisi küresel kapitalizmin selameti için terk edildiğine göre, ikincisi devreye girecekti. Böylece Bush dönemi başladı. Bush döneminin asıl başlangıcı tabii ki, yukarıda anlattığımız, ters plaza durumudur. Yani doların revalüasyonunun olduğu 1995 yılı. Peki, Bush döneminin siyasi çıkışının başlangıcı olarak hangi tarihi seçersiniz; tabii ki 11 Eylül 2001. Bütün bu süreç Enronları, Freddie Macleri, Lehmanları yaratmıştır.
Ama bu dönem aynı zamanda, Irak’ı, Afganistan’ı, yeni Ortadoğu’yu ve nihayet Kafkas savaşını yarattı. Şimdi yaşadığımız ekonomik alt-üst oluşun siyasi görünümü de karşımızda bugün.

1995’te başlayan ve Greenspan’ın da artık çaresizce desteklediği ve şimdi batan ve el konulan banka sistemini yaratan “Borsa Keynesçiliği” artık bitiyor. Bunu nasıl anlatırız; mesela bu dönemde, yani 1995-2005 arası, ekonominin temelini oluşturan şirketler, finansmanlarını, faiz ve kâr payı ödemelerinden sonraki kârlarla finanse etmediler. Kökleri Reagan-Thatcher döneminde açığa çıkan özelleştirme fonlarına dayanan, 1995’ten sonra da ABD’nin karşılıksız dolarla daha da şişirdiği ama aynı zamanda “zehirlediği” bir nevi borsa Keynesçiliği ile ayakta kaldılar.

Şimdi bu dönem bitti. Bundan sonra ne olacak? Bu dönemde, aynı zamanda, özellikle ABD’de teknoloji katma değeri geometrik olarak sıçradı. Ancak bu sıçrama Bush iktidarının bir özelliği olarak arkada bırakıldı ve tam anlamıyla küreselleşemedi. Şimdi kapitalizmin yeni –belki de son- aşamasına girdiğimiz şu tarihlerde bu olgu –yani teknolojinin denetlenemez çıkışı- giderek öne çıkacak. Bu durumun siyasi bir irade ile birleşmesi tabii ki insanlık adına da bir yeni kapının açılması demektir. “Bitişler” yazılarına devam edeceğiz.

Cemil Ertem

sampolyon
17-09-2008, 23:47
Ege CANSEN
ecansen@hurriyet.com.tr

Para içeri büyüme aşağı


TÜRK ekonomisinin işleyiş mekanizması "para içeri-büyüme yukarı"dır. İktisatçı İlker Domaç, 1965’ten bu yana yurt dışından gelen paralarla, milli gelir artışlarının ilişkisini matematik olarak irdelemiş.

Çok yüksek bir ilgileşim (korelasyon) var, "değişimler adeta üst üste çakışıyor" diyor. Bu zaten biliniyordu. Bir kez daha teyit edildi. Akla şu sorular geliyor.

1. "Para içeri-büyüme yukarı" ilgileşimi neyi ispatlamaktadır? Bu bir kısır döngü müdür? Yani ulusal ekonomi yeterince kaynak yaratamıyor mu, yoksa kaynak yaratamaz hale mi geliyor?

2. Bu ilgileşim doğrusal mıdır? Yani sonsuza kadar bu böyle devam eder mi? Yoksa ilgileşim bir noktadan sonra, terse döner "para içeri-büyüme aşağı" haline gelebilir mi?

3. "Para içeri-büyüme yukarı" ilgileşiminin doğrusal olduğu ve hiç bir zaman "para içeri-büyüme aşağı" haline gelmeyeceği varsayılsın. O zaman soru, "cari açık sonsuza kadar sürer mi" olmaz mı?

4. Bir an için cari açığın da sonsuza kadar finanse edilebileceği varsayılsın. Sürekli cari açık vererek, ülkenin yüzde 7 veya daha üstü bir kalkınma hızını tutturması mümkün mü?

5. İktisaden, dışa bağımlı hale gelen bir ülke, siyasi olarak bağımsızlık iddiasını sürdürebilir mi? İktisadi sağlığı yurt dışından gelecek paralara bağlamış bir memleket, hiç istemediği siyasi badirelere sürüklenmek tehlikesiyle de karşı karşıya kalmaz mı?

6. Siyasi bir badireye istemeden sürüklenebilecek bir ülkenin risk algılaması olumluya döner mi? Risk algılaması olumsuz bir ülkede, dışarıdan daha fazla borçlanmaya dayanan bir hızlı kalkınma sürdürülebilir mi?

2008 yılının ikinci çeyreğinde, büyümenin hız kesmesi vesilesiyle yukarıdaki soruları sordum. İkinci çeyrekte milli gelir büyümesinin yavaşlaması, hem küresel ekonomik sıkıntıların, hem de kapatma davasının bir sonucudur diye açıklanabilir. Büyüme bu güne kadar iç talep artışına bağlı olarak sürdü. Bu yıl yüksek fiyatlı petrol ve ham madde ithalatı, iç talepte daralmaya yol açmıştır. Büyümenin bu yüzden de yavaşlamış olabileceğini hesaba katmak gerekir. Türkiye, 2001 krizinden çıkmanın otomatik düzeltmesi ve küresel ekonominin sağladığı uygun iklim şartlarıyla son yedi yıldır iyi performans gösterdi. Aynı performansı ve hatta daha iyisini, Latin Amerika ve Doğu Avrupa ülkeleri de gösterdi. Çünkü başarının gerisinde dış etkenler vardı. Dış etkenler, şimdi de başarısızlığın sebebi olabilir.

* * *

"Para içeri-büyüme yukarı" ilişkisi, mantıken kısa vadede "para dışarı-büyüme aşağı" ilişkisini de içerir. Acaba böyle şeyin ortaya çıkma ihtimali var mı? Mesela, küçülen bir ekonomide, özel sektör eskisi kadar borçlanmazsa bu, para girişi azalacak demektir. Para girişinin azalması, bir "az para-az büyüme" kısır döngüsünü tetikleyebilir. O zaman, büyümeyi hızlandırmak için kamu harcamalarını arttırmaktan başka çare kalmaz. Herhalde IMF de buna izin vermez.

Son Söz: Dış sebepler değişmişse, iç sonuçlar da değişir.

sampolyon
17-09-2008, 23:48
Güven Sak
Delik kovaya likidite, Lehman ve Merrill'i kurtarmadı
16.09.2008 | Güven Sak | Yorum

ABD Hazinesi geleneği bozmadı. Yine yoğun bir hafta sonu geçirdik. Bu hafta sonu da bir adım atıldı. Bir cuma akşamı toplantısı ile başlayan maraton pazartesi sabahı noktalandı. Amerikan sermaye piyasaları iki büyük kayıp verdi. Lehman Brothers iflas başvurusu yaptı. Merrill Lynch ise Bank of America tarafından satın alındı. Bu arada, Amerikan Merkez Bankası (Fed), likidite sağlama koşullarını bir kez daha yumuşattı ve de genişletti. Fed, zaten, gazoz kapakları ve eski gazeteler karşılığında kısa vadeli fonlama yapabileceğini açıklamıştı. Şimdi bunların yanı sıra, evdeki mandallar karşılığında da kredi verebileceğini duyurdu. Bu gelişmeler neye işaret ediyor? Şimdi ne oldu? Kriz artık çözüm yoluna girdi mi? Yoksa daha yeni mi başlıyoruz? Bize kalırsa hâlâ daha baştayız. Başlangıcın sonunu Amerika'nın yeni başkanı koltuğuna oturmadan da görmeyeceğiz. Merak edenleri aşağıya bekleriz.
Öncelikle pazartesi günü olup bitenlerden üç adet sonuç çıkartmak mümkün gibi duruyor. Zaten bu üç sonuca baktığınızda hâlâ "birin karesi" noktasında olduğumuz açıklıkla görülüyor. ABD yönetiminin atması gereken adımları atacak siyasi nefesi olmadığı için ortada top çevirmeye devam ediyoruz. Birincisi, pazartesi günü olup bitenlerle bugüne kadar devam eden "sırada kim var?" dedikodularının haklı olduğu ortaya çıktı. Dedikoduların bir bölümü doğrulandı. Bilanço hasarının varlığı açıklıkla belgelendi. Bu, birinci tespit.
İkincisi, şimdi herkes "sırada kim var?" diye daha da çok merak etmeye başladı. Şimdi doğrulanmayan dedikoduları doğrulatmak daha da önem taşıyacak. Düne kadar alınan tedbirlerle ortadaki hasarlı bilançoların onarılmadığı belli olduğuna göre "sırada kim var?" sorusu son derece mantıklı. Öyle ya, ortada bir yeni tedbir filan yok. Daha fazla likidite dökme imkânı dışında, bu hafta sonu bir yapısal müdahale gelmedi krize. Bakın bu da günün ikinci tespiti.
Geçen süre içinde, delik kovaya dökülen likiditenin yapısal problemi çözmediği, bu hafta sonuna kadar atılan hiçbir adımın sorunu çözmediği herhalde artık açıklıkla belli oldu. Bu da bizi günün üçüncü ve de en önemli tespitine götürür. Nedir bu? Delik kovanın su tutmayacağı açıklıkla belli oldu. Siz istediğiniz kadar likidite sağlayın, ortada temel bir bilanço hasarı varsa, yapılacak bir şey olmuyor. Akacak kan damarda, batacak şirket sistemde duramıyor. Peki, şimdi krizin neresindeyiz? Vallahi, başlangıçta neredeysek, yine tam oradayız. Hatırlayın; başlangıçta, nasıl, "Aman bir şey olmasın" diye, likidite sağlayıcı tedbir alıyorduysak, yine öyle yapıyoruz. Fark nerede? Fark, zombilerin ikisinin devreden çıkmış olması.
Pazartesinin gelişi aslında cuma gününden belliydi. Nasıl mı belliydi? Bakın CNBC'nin internet sitesinde cuma akşamı toplantısı ile ilgili habere. Bir araya gelen aracı kurum yetkilileri, ABD Hazine Bakanı Paulson başkanlığındaki kamu görevlilerine çok basit bir soru sordular: "Peki, Lehman'ı sistemden alalım, bunun için gereken kaynağı koyalım, bundan sonra bir yenisinin olmayacağının garantisi nedir?" İşte bu sorunun cevabı belirsiz olduğu için, soruna piyasa mekanizması içinde çözüm bulabilmek son derece zor görünüyor. Kimsenin diğerinin bilançosuna güvenmediği, krizin başladığı günlerdeki havaya geri dönmüş olduk böylece. İşte "bugün itibariyle, birin karesindeyiz" dediğimiz tam da budur. Birin karesindeyiz, yani, daha birinci aşamadayız.
Yalnız cuma akşamı toplantısının bir sonucu oldu. Evet, Lehman için bir çözüm çıkmadı cuma akşamından. Ama aynı toplantıda bulunan Merrill Lynch yetkilileri bir çıkış kapısı bulmaları gerektiğinin farkına vardılar. Merrill Lynch için el sıkıştılar. Bu tutum, "Bundan sonra ne olur?" üzerine düşünürken önemli elbette.
Peki, gelelim o sorunun cevabına. "Bundan sonra ne olur?" Kısa vadeli olarak bakıldığında, bu hafta sonu da "şişman kadın şarkısına halen başlamadı." Kamu kaynaklarına dayalı, geniş kapsamlı bir temizlik operasyonu daha başlamadı. Sıradakiler ortaya dökülmedi. Daha bunlar yalnızca aracı kurum mu, yoksa aralarında ticari bankalar da olacak mı bilmiyoruz? Yara kanadıkça göreceğiz. Bakın daha, kamunun ne yapmak istediği belli bile olmadı. Bizim bildiğimiz, şimdiye kadar yapılan açıklamalara bakılırsa, delik kovaya likidite dökmeye devam edileceği. Fed'in yeni kararının manası bu esasında. Kovanın deliğinin nasıl ve kimin tarafından onarılacağı daha açıklanmadı. Bu ilk nokta.
İkincisi ise orta vadeli olarak resme bakıldığında, finansal piyasalarda kriz sonrası yapılanmanın nasıl olacağı da daha belli olmadı. Ama bir konu netleşiyor gibi. Banka dışı aracı kurumların bankalar kadar güçlü olduğu bir model olmayacak önümüzdeki dönemde finansal piyasalarda. Bu anlamda Amerikan modelinin sonuna geldiğimiz Lehman Brothers ve Merrill Lynch hadiseleri ile belirginlik kazandı. 1930 buhranı ile gelen bir düzenleme sistemi, 2007-2008 buhranı ile sona ermiş olacak. Bu da ikinci nokta.
Türkiye için buradan kısa vadede ne çıkar? Hiçbir şüpheye mahal yoktur ki, bu yüksek faiz daha burada kalır.

sampolyon
17-09-2008, 23:49
Krizde dördüncü dalga
UĞUR GÜRSES
EKONOMİ / 17/09/2008

1844 yılında Almanya’dan ABD’nin Alabama eyaletine göç eden ve burada dükkân açan tüccar Henry Lehman ve ona altı yıl sonra katılan Emanuel Lehman ve Mayer Lehman biraderlerin başarı öyküsü, 21. yüzyıla gelindiğinde ABD’nin dev yatırım bankası Lehman Brothers’a uzanmıştı. İşte bu 160 yıllık öykü, önceki gün ABD’deki krizin dördüncü dalgasının bu bankayı yutmasıyla son buldu.
ABD’deki kriz devam ediyor, sermayesine oranla aldığı riskin ölçüsünü kaçıranlar birer birer batıyorlar. Mali sistemde toptan ani bir çöküşü, ‘toplu çakılmayı’ engellemek için son bir buçuk yılda ‘kontrollü inişe’ çabalayan ABD Merkez Bankası Fed, bu defa (ilk kez) bir büyük yatırım bankasının batmasına izin verdi. Böylece ‘ahlaki çöküntü’ eleştirilerini de geride bıraktı. Bu batış, mali kesimde yer alan ‘büyük bir bankanın batmasına izin verilmeyeceği’ efsanesini de yerle bir etti. İşte bu nedenle, Lehman’ın batmasına ‘izin verilmesi’ ABD’deki krizin kilometre taşları bakımından önemli bir dönemeci oluşturuyor.
Tabii hâlâ tartışılan konunun ‘krizin neresinde olduğumuz’ sorusunun olduğunu anımsatarak, ‘yolun yarısının geçildiği’ yorumlarının da hâlâ iyimser kaldığını belirtelim.
ABD’de finansal kesimde derin bir kriz yaşanacağını 2006 yılından bu yana dile getiren Prof. Nouriel Roubini, son günlerde medyanın en popüler uzmanı. Bu yılın başlarında kendi internet sitesinde ‘Finansal Felakete 12 Adım’ başlıklı bir yazı yazan Roubini, krizin parçalarını şöyle tanımlamıştı:
Birincisi, konut fiyatları yüzde 20-30 aralığında düşecek. Bu oranda düşüşün, hane halkı servetinde yaklaşık 4 ila 6 trilyon dolarlık kayıp getirmesi, 10 milyon hanenin ‘negatif sermaye’ seviyesine düşmesi, bunun da konut sahiplerinin ‘anahtarları bankaya yollamasını’ getirmesi olası.
İkincisi; 2005-2007 arasında başlayan mortgage sözleşmelerinin yüzde 60’ında önemli sorunların çıkması. Çünkü bu dönemde satın alınan konutların fiyatları, son 10 yılın en yüksek fiyat seviyesindeydi.
Üçüncüsü; teminatsız tüketici kredilerinde, kredi kartlarında, otomobil kredilerinde büyük zararların edilmesi. Kredi daralmasının, tüketici kredilerine kadar uzanması.
Dördüncüsü; başta mortgage tahvilleri sigortalayan ‘monoline’ sigorta şirketlerinin notlarında düşüş. Bir 150 milyar dolarlık ilave zarar daha.
Beşincisi; ticari emlak piyasasında da fiyat düşüşlerinin ve kargaşanın yaşanması.
Altıncısı; bazı bölgesel ve ulusal bankaların batması.
Yedincisi; kaldıraçlı alımlara dayanan iş projelerinde büyük zararların ortaya çıkması ve bazılarının batması. Bu türdeki işlemlere verilen kredilerin, mali kuruluşların bilançolarında ‘patlaması’.
Sekizincisi; şirket iflaslarının yaşandığı bir aşama. İlk sırada da, yüksek borçluluğa ve düşük kârlılığa sahip hantal şirketlerin batması. Bu tür iflaslar, CDS (credit default swaps) piyasasında da zararlara yol açacak; kayıplar 250 milyar dolara ulaşabilir. Bazı sigorta şirketleri bu aşamada batabilir.
Dokuzuncusu; ‘gölge mali sistemde’ kargaşanın yaşanması. Hedge fonlar ile SIV (special investment vehicle) benzeri ürünleri yaratan ve merkez bankasından fon sağlama olanağı olmayan mekanizmalarda sorunların çıkması.
Onuncusu; bazı hedge fonların batması, teminat taleplerindeki artış, açığa satışlarla hisse senedi piyasalarında daha fazla düşüşlerin yaşanması.
Onbirincisi; bankalararası piyasada, para piyasasında likiditenin kuruması. Ödeme güçlüğü konusundaki kaygıların arttığı bir aşama.
Onikincisi; zararlar, sermaye kayıpları, kredi daralması, defter değerinin bile altında zorunlu varlık satışları döngüsüne girilmesi.
Bu adımların neredeyse 10 ay önceden yazıldığı, bunların çoğunun kısmen de olsa gerçekleştiğini, kalanlarının da ‘yolda’ olduğunu not düşmek gerekiyor. Üçüncü dalga sırasında da, şimdikinde de, ‘merkez bankalarının harekete geçtiği’ haberleri yer alıyor. Oysa mevcut aşırı kaldıraçlı ve kredili bir finansal mimari karşısında, finansal ya da parasal otoritelerin yapabilecekleri çok sınırlı kalıyor; bu ‘finansal mimarinin’ çöküşünü izlemekten başka bir şey yapılamıyor.

sampolyon
17-09-2008, 23:51
Hurşit GüneşGösterge
hgunes@milliyet.com.trOlası bir küresel krizin eşiğindeki Türkiye


Türkiye’de yanlış zamanda yanlış bir kavga başlatıldı. Bir siyasal iktidarın her ne nedenle olursa olsun medyayla bir kavga içine girmesi çok olumsuz. Bundan kim kazançlı bilemeyiz. Ama dünyada bu kadar patırtı varken finans piyasalarındaki dengelerin sarsılacağına hiç kuşku yok.
Dün dünyada gelişmiş ülkelerin hemen hepsinin borsaları aşağıda açıldı. Bu kadar mali kuruluş sıkıntı çekerken mali piyasaların coşku içinde olması elbette beklenemezdi. Mali piyasalarda komisyon oranlarıyla marjlar birden açıldı. Açıkçası, küresel bir krizin eşiğine gelindiği anlaşılıyor. Türkiye’nin de buna dikkat etmesi gerekiyor. Tabii, Başbakan ilgi alanını toparladığı takdirde..

Lehman’ın durumu
Özellikle yurtdışında bu denli büyük çöküşler yaşanırken, ülke içindeki siyasal gelişmeler elbette mali piyasalardaki tedirginliği artırıyor. Amerika’da çok önemli çalkantılar yaşanıyor. Kimileri durumu abartmayalım dese de, koskoca Lehman Bros. şirketi nalları dikmiş durumda. Bu şirket ABD’nin en önemli yatırım bankalarından biriydi. Hatta dördüncü büyük bankaydı. Bu arada gemisini kurtarmak isteyen ABD’nin üçüncü büyük bankası Meryll Lynch ise belli teşviklerle Bank of America’ya satılabildi.
Aslına bakarsanız, Bank of America başta Lehman Brothers’ı almak istemişti. Vazgeçince Amerika’nın en büyük sigorta şirketi devreye AIG sokulmaya çalışıldı. Tabii Hazine’nin kanatları altında. Ama şimdi AIG de sallanıyor.
Meryll Lynch’in kendisini kurtarması, daha doğrusu, satılmayı sağlaması son derece başarılı oldu. Hem zamanlama, hem de fiyat açısından. Biraz daha gecikilseydi alıcı da olmayacaktı. Üstelik piyasada hisse senetleri 17 dolardan işlem görürken satış 29 dolardan gerçekleşti. Böylece satış 50 milyar dolar elde edildi.
Lehman Bros.’un satışının gerçekleşmemesi ve iflasa bırakılması son derece önemli. Bu bankanın türev piyasalarındaki batık kredi-takaslarının (credit default-swaps) yekûnu 800 milyar doları buluyor. ABD’nin 10. büyüğü. Yani tökezlediğinde (diğer bir deyimle, işlemleri durduğunda) beraberinde batıracağı mali risk çok yüksek. ABD Hazinesi’nin Bank of America ve İngiliz Barclays Bank öncülüğünde yaratmaya çalıştığı 40-70 milyar dolarlık konsorsiyum de suya düştü. Şimdi ortadaki 1-2 milyar dolarla işlem yapılmaya çalışılıyor.

2 trilyon dolarlık likidite
Bütün bunlara çözüm olarak sürekli ticari bankaların, yatırım bankalarını satın alması isteniyor. Ancak bu arada da ticari bankalar risk altına sokuluyor. Kaldı ki, sistemde oluşan 500 milyar dolarlık bir zararın 350 milyar dolara yakını sermaye artışları ya da satın alınmalarla karşılansa da geriye kalanı duruyor. Bu bile çok yüksek. Nihayet kaldıracın 14.5 olduğu, yani risklerin çok daha büyük olduğu göz önüne alınırsa, gerekli likiditenin 2 trilyon dolar olduğu ortaya çıkar.
Bu likiditenin bulunması ise olanaksız. ABD Merkez Bankası FED faizleri daha da düşürse bile bunun sonuçlarının alınması zaman alacaktır.
Şimdilik Morgan Stanley ve Goldman Sachs isimli yatırım bankalarının sağlam görünmesi ise yeni çöküşlere izin verilmemesine bağlı. Yeni bir çöküntüde ortaya çıkacak likidite daralması karşısında Türkiye’deki sıcak para çok hızlı çıkacaktır. Sayın Başbakan’ın dikkatine sunulur.

sampolyon
17-09-2008, 23:52
Hurşit GüneşGösterge
hgunes@milliyet.com.tr ABD’ye bir Derviş mi gerek?


Amerika’da mali piyasalar zangır zangır sallanıyor. Önce Bear Sterns battı. Sonra Fannie Mae ve Freddie Mac adlı mali kuruluşlar batmanın eşiğinden ABD’de devlet yardımıyla döndü. Meryll Lynch de batmak üzereydi ama Bank of America satın aldı.
Lehman Brothers ise satın alınmak istedi ama geç kaldı. Sonunda iflas etti. Şimdi sırada AIG var. Bu kuruluş ABD’nin en büyük sigorta şirketi. AIG’nin ardından ise daha kaç kuruluş gelecek belirsiz.
Sekiz yıl geriye gidersek (2000 Kasım’ında) Türkiye’de Demirbank likiditeye sıkışmış, çırpınıyordu. Demirbank’ın boyutu itibariyle sistemik bir rahatsızlık yaratabileceği ortadaydı.
Kaldı ki, Demirbank’tan önce el konulan başka bankalar da olmuştu. Ama o bankalar daha çok grup kredileriyle ya da diğer batık aktiflerle sarsılmıştı.
Yapılabilecekler belliydi. Birincisi, Demirbank’ın kendi kendisine batmasına göz yummaktı. Tabii bu yapılmadı. İkincisi, sınırlı ölçüde yardım etmek ve bu da çalışmazsa el koymaktı. Tabii tam destek de verilebilirdi. IMF o dönemde ikinci seçenek üzerinde durdu ve tabii Şubat Krizi de kaçınılmaz hale geldi. Yani iki arada bir derede kalmak son derece mahzurlu. ABD’deki durum da bugün böyle.

Güvenin sağlanması gerek
Açıklayalım. Mali krizlerin teknik temelleri olsa da gelişen süreçte “güven bunalımı” çok önemli rol oynar. Krizi aşmak için her türlü önlem alınsa da güven bunalımı aşılamazsa kriz kaçınılmaz hale gelir.
ABD’de yanlış zamanda enflasyon kaygısıyla faizleri yükselten bir kısa dönem yaşandı. Tekrar geriye dönülüp bu kez faizler indirilmeye başlandığında ise geç kalınmıştı. Çünkü para politikası gevşetilse bile bunun etkisi zamanla oluşur. Bu arada güvenin sağlanması gerekir.
Açıkçası, Merkez Bankası FED’in ise kafası karışık. 2004 yılında başladığı faiz artırım sürecini 2006 yılının ortasına kadar sürdürdü. Sonra yanlış yaptığını anlayıp düşürmeye başladı. Doğrusu ise daha yavaş artırmaktı. Düşürürken de panik havası verdi.
ABD Hazinesi de ne yaptığını bilmiyor. Bakınız tam atlatıldı sanılıyor. Yine bir batık mali kuruluş beliriyor. Tabii iş kolay değil. Çünkü bu mali kuruluşların aldıkları riskler sermayeleriyle çok orantısız. Kurtarmaya kalksanız risklerin ucu bucağı bilinmiyor. Buna rağmen radikal olmak şart. Sistemik her türlü riskin otoriteler tarafından üstlenileceğinin güvencesinin verilmesi gerekiyor.
Bu yapılmazsa riskler daha da büyüyecek, altından kalkılmaz hale gelecektir. Hazinenin bugün üsteleneceği yük kesinlikle yarından daha az olacaktır.
Sistemik risk yaratmayan ve batacak olanlara ise elbette bir şey yapılamaz. Bunların belirlenmesi ve ayıklanması da tartışma yaratabilir. Ama bu göğüslenmeden de kriz atlatılamaz.

Kelin merhemi olsa
Kısacası, ortada doğru dürüst hiçbir strateji gözükmüyor. Hele bir de AIG batarsa seyredin yüzyılın krizini! Acaba ABD’ye Derviş gibi biri mi gerek? Tabii bu bir ironi. Çünkü Derviş’in uyguladığı önlemler ABD Hazinesi’nin tasarladığı önlemlerdi. Kelin merhemi olsa başına sürer. ABD Hazinesi’nin ise ne yaptığı ortada.
Nihayet ABD ekonomisi bir daralma yaşayacaktır. Risklerin azalması sürecinde epeyce aşırı risk almış kuruluş da kabristana yatacaktır. Bu arada dünyadaki birçok ülke bu küresel krizden nasibini alacaktır. Tabii riskli olup gelişmekte olan ülkeler başta!
Yarın, Türkiye’de neler olabileceğini ve yapılması gerekenleri yazacağım.

sampolyon
17-09-2008, 23:53
Yazarlar / Deniz Gökçe

Lehman batarken!
deniz.gokce@aksam.com.tr



Bir yıla yakın bir zamandır uluslararası ekonomik sorunlar hakkında aynı türküyü söylemekteyim ve şu ana kadar da tahminler fena gitmedi.

Dünyadaki finansal krizi başlatan ABD’nin konut sektörü ve onun arkasındaki finans sektörü. Ancak burada ciddi şekilde dikkat etmek ve doğru analize angaje olmak gerekir.

ABD’de konut sektörü neden azmıştı? Konut sektörü, ABD’de makro nedenlerle faizler 2003 yılında yüzde bir düzeyine indirildiğinde “fuhuşa teşvik” aracı haline gelmişti. Bu durumda gelir zafiyeti nedeni ile değişken faizli konut kredisi almaması gerekenler konut kredisi almış ve finans sektörü de konut değerlerinin artacağı varsayımına abone olarak, konut ipotek senetlerinden oluşmuş mali varlıklara, büyük borçlar altına girerek (kaldıraç veya leverage denmekte) yatırım yapmıştı. Burada “kaldıraç” bir birim varlık ile otuz birim risk almak gibi çılgın davranışlardan oluşuyordu. Sonunda fiyatlar yükseldiğinde “mark to market acconting” denen piyasaya göre anında değerlendirme muhasebe usulü nedeni ile konut kredileri ve onlara dayalı varlıklar önce yüksek değere göre kaydediliyor, sonra da faiz yükselip krediler geri ödenemezken de, düşük piyasa değerlerine göre elde tutulan ipotek kredileri değer kaybediyor, konut fiyatları hızla düşüyor ve sıkışanlar konut ile ilişkili varlıklarını satamaz hale geliyordu.

Peki kimdi bu konut ile ilişkili mali varlıkları tutanlar? Kumarbaz hedge fonu yöneticileri, çok bilir yatırım bankaları ve aracı kurumlar, yatırım fonları ve yatırım ortaklıkları veya genelde uzun vadeli hisse senedi gibi veya paketlenmiş ipotek senetleri gibi varlıklara yatırım yapan sigorta şirketleri ve emeklilik fonları. Bugünlerde başları belaya girenler Lehman Borthers, Merril Lynch ve AIG Capital gibileri bu türden kurumlar. Lehman ve Merril Lynch yatırım bankaları. Altını bir kere daha çizelim. Mevduat-kredi bankaları değil! Bu gözlem çok önemli.

Bu macera başladığında ilk kurtarma operasyonunu yapan ABD Hazinesi ve ABD Merkez Bankası olmuştu. Ama Hazine ve Merkez Bankası sonsuza kadar batan özel şirketlerin hissedarlarını kurtaramazlar. Hatta, ilk başta kurtarmanın hata olduğu tezi bile saygıdeğer bir tez olabilir.

Peki Hazine ve Merkez Bankası bu hafta olduğu gibi uzak durunca ve kamu kurtarma operasyonu yapmayınca son “kurtarma operasyonu” kimin tarafından yapıldı? Lehman Brothers varlık ve organizasyon değeri olarak sıfırlanmış durumda idi. Bu yatırım bankası elde tuttuğu konut ile ilişkili varlıkların değer düşüşü nedeni ile çok büyük ziyan yaşamıştı, özvarlığı ortadan kalkmıştı, eksiye dönmüştü, fakat cenazesi de çok maliyetli idi ve özel sektörde talip çıkmadı. Ama Merrill Lynch satılabilecek varlıkları ve para edecek değerli ulus-

lararası organizasyonu nedeni ile 50 milyar dolara alıcı buldu. Alıcı kimdi?

Alıcı dokuz yüz milyar dolara yakın mevduat ve kredi sahibi bir kredi-mevduat bankası olan BofA, yani Bank Of America! Yani bankalar batıyor feryadı atarken dikkatli olmak gerekiyor. Yatırım bankaları batıyor. Mevduat-kredi bankaları değil, çünkü onların işi taşıma su ile değirmen döndürmek değil. Onlar likit durumda.

En baştan beri bunu söylüyoruz. Eğer dev mevduat bankaları krize girse idi ve hızla onlardan mevduat çekilmeye başlansa idi, o zaman sorun reel sektörde büyük tahribat haline dönüşürdü.

Konut sektörü ABD ekonomisinin yüzde 5 kadarı. Konutu çıkardığınız zaman geriye kalan yüzde 95’lik kısım, yani konut dışı GSYİH son üç yılda ortalama yüzde 3.2 reel büyüme sergilemiş.

Bu nedenle geleceğe dönük görüşünüzü oluştururken, reel sektör ile finans sektörünü ayırın, ayrıca yatırım bankası ile normal bankayı da ayırın. Sigorta şirketleri de uzun vadeli emeklilik sigortası fonları da likidite sıkıntısı çekmeyecek, sadece kötü maceracı yatırımlar nedeni ile oldukça büyük ziyan edecekler. Son günlerde AIG Capital’de olduğu gibi! Sebebi de kötü, konut ile ilişkili mali yatırımlar nedeni ile ziyan!

Sonuçta ben ne zaman paniklerim? Ancak mevduat bankaları devriliyor, mevduat çekiliyor feryadı duyarsam!