PDA

View Full Version : Medya'dan Köşe Yazıları



Pages : 1 [2] 3 4 5 6 7

e-fulya
11-03-2009, 11:50
Yılmaz ÖZDİL yazısı:

Böyle başa böyle tarak

http://www.medyarazzi.com/haber_detay.asp?id=18675

e-fulya
11-03-2009, 13:15
MİLLİYET'ten Nail GÜRELİ yazısı:

Demokrasi S.O.S. veriyor
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1069465&AuthorID=121&Date=11.03.2009&b=Demokrasi%20S.O.S.%20veriyor&a=Nail%20Gureli&ver=81

balaban
11-03-2009, 14:40
Oltadaki balık "Türkiye"

Yeni Osmanlıcılık, beyin şekillendirme operasyonları, Türkler'in gururunun okşanması:( Türkler'i aptal yerine koyma:grrr:

http://video.yahoo.com/watch/4632717/12387285

İzlenemediğini, arada kaynadığını düşünüyorum.

e-fulya
11-03-2009, 15:04
TÜRKİYE’DE KAÇ MİLYON “ERGENEKONCU” VAR?

http://www.odatv.com/index.php?id=15198

ASPİRİN
11-03-2009, 16:04
Yılmaz Öztuna - Nisan 2005

Osmanlı Milletler Topluluğu

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika, Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül’e şunları söylemiş: “Osmanlı Milletler Topluluğu kuralım. İngiltere Commonwealth denen Britanya Milletler Topluluğu’nu eski sömürgeleriyle kurdu. Biz Osmanlıyı hiçbir zaman sömürgeci görmedik. Güçlü olduğu kadar hoşgörülü Osmanlı düzeni günümüzde de uygulanamaz mı? Biz Osmanlının parçasıyız. Osmanlıyı biz Cezayirliler Cezayir’e davet ettik ama gitmesini istemedik.”

Tarihini bilen bir devlet adamının sözleri... Osmanlı, Tunusluların ve Cezayirlilerin daveti üzerine Kuzey Afrika’ya geldi. Gelmese idi bugün 4 Kuzey Afrika Arap devleti, İspanyolca konuşan Katolik Latin Kuzey Afrika idiler. 300-400 yıl kaldık.

(Birinci Cihan Savaşı’na girmese idik Osmanlı İmparatorluğu devam eder miydi?) sorusu bugün hâlâ bana en çok sorulan suallerden biridir. Devam etmez, bütün imparatorluklar gibi sona ererdi. Ancak kendi irademizle tasfiye ederdik. İkinci Cihan Savaşında İngiltere ve Fransa’nın yaptığı gibi (tabii bize yabancı bir ülkede kalmak için o ülkenin bir milyon insanını falan öldürmezdik). Türkiye, yakılıp yıkılmazdı. Daha doğal sınırları içinde, şüphesiz Halep, Musul, Kerkük, Adalar gibi Türkiye’nin parçalarını sınırlarımız içinde bırakarak Arap ve diğer kavimlerin ülkelerinin bağımsızlığını tanıyıp, dostça ilişkilerimizi devam ettirirdik. Bugün Commonwealth’de 50 kadar bağımsız devlet üyedir.

Biz imparatorluğumuzu kendi irademizle tasfiye etmek şansını, Enver Paşa adında 33 yaşındaki genç bir generalin macera hevesi ve cehaleti sebebiyle kaybettik. Aksi takdirde bugün, büyük devletler arasında bulunacak, tamamen gelişmiş milli bir Türkiye’de yaşayacaktık. Ama imparatorluğumuzu, 1918’de bizi yenen, en dehşetli düşmanlarımız istedikleri gibi tasfiye ettiler.

Bugün bir Osmanlı Topluluğu mümkün mü? Gerçi Clinton gibi en yetkili ağızlar böyle bir imada bulundular. Ama zorluk şuradadır ki biz, imparatorluk esprisinden mahrum nesiller yetiştirdik. Osmanlı falan deyince, babalarını ve dedelerini aşağılayıp tüyleri diken diken olan nesiller... İmparatorluk yönetmek yeteneğinin kanlarında mevcudiyeti öne sürülse bile, ispata muhtaçtır.


Gerçek Tarihi anlatan bir video'da benden olsun...

http://video.google.com/videoplay?docid=7543510346961293375

adelaide
11-03-2009, 16:12
TÜRKİYE’DE KAÇ MİLYON “ERGENEKONCU” VAR?

http://www.odatv.com/index.php?id=15198

Yaklasik %53 olmali.Parti olarak AKP haric butun partiler Ergenekon baglatinli ve ergenekoncu.

Melih_2005
11-03-2009, 16:28
Oltadaki balık "Türkiye"

Yeni Osmanlıcılık, beyin şekillendirme operasyonları, Türkler'in gururunun okşanması:( Türkler'i aptal yerine koyma:grrr:

http://video.yahoo.com/watch/4632717/12387285


Yılmaz Öztuna - Nisan 2005

Osmanlı Milletler Topluluğu

.......................................
Gerçek Tarihi anlatan bir video'da benden olsun...

http://video.google.com/videoplay?docid=7543510346961293375

akşam eve gidince seyredeyim ikisinide

e-fulya
11-03-2009, 17:36
CUMHURİYET MİTİNGLERİNE NİYE DÜŞMANLAR?
http://www.odatv.com/index.php?id=15204

Melih_2005
11-03-2009, 17:45
CUMHURİYET MİTİNGLERİNE NİYE DÜŞMANLAR?
http://www.odatv.com/index.php?id=15204

o linke tıklayınca yazının en başında bu var , ben mi yanlış anladım acaba ???!!!

"Üzerine basa basa yazıyorum:
Ermeni tehciri sırasında yapılan katliamlar bizim tarihimizin yüz karasıdır. Bunun hesabı görülmelidir."

e-fulya
11-03-2009, 18:38
o linke tıklayınca yazının en başında bu var , ben mi yanlış anladım acaba ???!!!

"Üzerine basa basa yazıyorum:
Ermeni tehciri sırasında yapılan katliamlar bizim tarihimizin yüz karasıdır. Bunun hesabı görülmelidir."

Bende biraz duraksadım,anlam veremedim..
Bu konuda aşağıdaki yazılarını okumasam Soner Yalçın'ın bu sözleri için yanlış düşüneceğim.


http://www.odatv.com/index.php?id=14294
http://www.odatv.com/index.php?id=14300

...Vagonlardaki sıkışıklık ve ızdırap içinde lohusalar ve nice anneler yavrularıyla telef olup gittiler.”

Araştırmalara göre sadece 15 -24 Ocak 1878 tarihi arasında, yani on günde İstanbul’a 80 bin muhacir gelmişti. 93 Harbi sonucu Balkanlar’dan yaklaşık 200 bini aşkın Türk muhacirin geldiği tahmin ediliyor.

1910–1914 arasında Balkanlar’dan kovulan, katliamdan kaçan Türk göçmen sayısı ise 645 bin kişi olduğu söyleniyor.

Peki ya kaçamayıp öldürülen Türkler? Sayının kaç olduğunu bilen yok!

Bilinen Ermeniler 93 Harbi’nden sonra tarih sahnesine çıkıp, “madem bazı milletler isyan edip bağımsız devlet oluyor, biz neden olmayalım” diyerek silaha sarılıp ayaklanmışlardır.

Yani, 1915 Ermeni tehcirine bir günde gelinmemiştir…
Soner YALÇIN
http://www.medyakafe.com/haber.php?haber_id=9846

Hele aşağıdaki linkteki video çok çarpıcı:
http://www.odatv.com/index.php?id=14322

Bunları dile getiren Soner Yalçın'ın özür'cülerden olacağına ihtimal vermiyorum.Kaldı ki,soykırım falan demiyor TEHCİR diyor.

balaban
11-03-2009, 22:28
Yılmaz Öztuna - Nisan 2005

Osmanlı Milletler Topluluğu


Bugün bir Osmanlı Topluluğu mümkün mü? Gerçi Clinton gibi en yetkili ağızlar böyle bir imada bulundular. Ama zorluk şuradadır ki biz, imparatorluk esprisinden mahrum nesiller yetiştirdik. Osmanlı falan deyince, babalarını ve dedelerini aşağılayıp tüyleri diken diken olan nesiller... İmparatorluk yönetmek yeteneğinin kanlarında mevcudiyeti öne sürülse bile, ispata muhtaçtır.





Alman malı cihattan.... diye bir topikte anlatılmak istenen buydu, topik tamamlanmadı ama anlatılmak istenen ABD'nin bizi bir tuzağa çekmek için planları anlatılıyordu. Osmanlıya dönüş de bir tuzaktır ve tarihimizdeki en büyük hatayı yaparız. Bağımsız olmaya uğraşacağımıza iplerı daha fazla sıkmalarına müsaade ediyoruz.

Melih_2005
12-03-2009, 00:13
Oltadaki balık "Türkiye"

Yeni Osmanlıcılık, beyin şekillendirme operasyonları, Türkler'in gururunun okşanması:( Türkler'i aptal yerine koyma:grrr:

http://video.yahoo.com/watch/4632717/12387285
şimdi fırsatım oldu, Banu AVAR a tşşkr etmek gerek , çok güzel birşey hazırlamış, bu vatanı seven herkesin kulak kabartması gereken konular bunlar paragraf başlarını elinin içine hatta alnına yazıp hiç unutmaması lazım...

off yaa , çok çalışmamız lazım çok..................!

Melih_2005
12-03-2009, 00:20
Bunları dile getiren Soner Yalçın'ın özür'cülerden olacağına ihtimal vermiyorum.Kaldı ki,soykırım falan demiyor TEHCİR diyor.
daha ne desin "yapılan katliamlar tarihimizin yüz karasıdır" demiş daha ötesi var mı ?

bildiğim kadarı ile bu S.Y masondur , ben kendisini pek ciddiye almam açıkçası....

asagir
12-03-2009, 00:25
Naima, Kuyucu Murat'ın çocuk öldürmesine tanık oluşunu şu şekilde anlatmaktadır: "... Bir gün pişgah-ı otakta (otağın üstünde) iskemle üzerinde oturup harfolunan (kazılan) bi're (kuyuya) gelen adamları katlettirip doldurmağa meşgul idi. O sırada gördü, halk verasında (arkasında) bir atlı sipahi, bir sabiyi (çocuğu) kenduye redif edip (ardından getirme) geçup gide. Paşa emreyledi varıp sabiyi at arkasından indirip huzuruna götürdüler. Oğlancığa: - Sen ne yerdensin? Celali arasına neden düştün?, dedikte, sabi doğru söyleyip, - Falan diyardanım, kıtlık sebebinden babam beni alıp bunlara katıldı. Boğazımız tokluğuna yanlarınca gezerdik, dedi. - Baban ne idi?, deyu sorıcak, - Şeştar çalardı ve anınla doyunurdu. Vezir-i Azam Murad Paşa başını sallayarak acı acı güldü. - Hay, Celalileri şevke götürürdü, deyup, çocuğun katline işaret etti. İşaret üzerine çocuğu cellatlara verdiler. Fakat cellatlar; - Bu sabi masumu nice öldürelim, deyu çekilip her biri bir tarafa gidip göz yumdu. Murad Paşa emrinin neden geciktiğini sordukta, cellatların çocuğu merhamet edip istinkaf ettiklerini bildirdiklerinde, Paşa: - Yeniçerilerden birisi öldürsün, deyü buyurdu. Yeniçeri dilaverlerine teklif olduklarından onlar dahi, sabiye bakıp; - Biz cellat mıyız? Cellatlar bile merhamet etti. Vezir kendi iç oğlanlarına emretti ki sabiyi öldüreler. Anlar da ki huzurundan dağılı kabul etmediklerinden oğlancık meydanda kalıp onu öldürecek adam bulunmadıkta, ihtiyar vezir arkasından kürkünü bırakıp ve kalkıp sabiyi kendi eliyle alıp, kuyunun kenarına getürüp başını vurup boğazını sıkıp helak ve kendi eliyle kuyuya inkaa etti."

İsmail Hakkı Danişmend ise, hakkında şu ifadeleri kullanmaktadır: "Anadolu Türkü'nün ebediyyen lanetle anacağı Kuyucu Murat ihtiyarlığından dolayı "Koca" lakabıyla da tanınan 90 lık bir zalimdi. Kuyucu yalnız asilerle taraftarlarını değil, onlara her nasılsa ekmek ve su vermiş zavallılardan başka civarlarda bulunan komşularını bile kılıçtan geçirtecek derecede kana ve bilhassa Türk kanına susamış bir canavardır."

Kuyucu Murat Paşa 90 yaşına kadar istikametli bir hayat yaşamış ve padişah’ın baba iltifatına mazhar olduktan sonra vefat etmiştir.


"Müslümanlar! Bilin ve öğrenin ki şu Kızılbaş toplumunun başkanları Erdebil-oğlu Şah İsmail'dir. Peygamberimiz aleyhisselâmm şerîatini ve sünnetini ve İslam dinini ve din bilgisini ve Kur'ân'ı küçümsedikleri ve de Allah Tâlâ'nın haram kıldığı günahlara helâldir dedikleri ve Kur'ân-ı ve Mushafları ve şerîat kitaplarını hor görüp ateşte yaktıkları ve de bilginlere ve dindarlara ihanet edip öldürüp mescitlerini yaktıkları ve de pis başkanlarını Tanrı sayıp secde ettikleri ve de Hz. Ebu Bekir'e ve Hz. Ömer'e sövüp halifeliklerini inkar edip sövdükleri ve de peygamberimizin şeriatını ve İslâmı yok etmeye kast ettikleri, bu anılan ve de bunların Şeriata karşı söz ve davranışları bu fakire ve diğer İslâm âlimlerine göre tevatürle bilinip açıkça belli olduğundan biz dahi şeriat’ın hükmü ve kitaplarımızın nakli ile fetva verdik ki adı geçen toplum Kızılbaşlar-Kâfir ve dinsizdirler ve de her kimse ki onlara uyup o sapık dinlerine razı ve yardımcı olurlarsa onlar da kâfir ve dinsizlerdir. Bunları dahi öldürüp, toplumlarını darmadağın etmek tüm Müslümanlara vacip ve farzdır. Müslümanlardan ölen said ve şehid olup cennete girer ve onlardan ölen aşağılık cehennemin dibindedir, bunların hâli kâfirlerin hâlinden daha fena ve çirkindir. Zira bunların kestikleri ve avladıkları ister doğan'la ister ok ile ve av köpeği ile olsun murdardır ve nikâhları gerekse kendilerinden ve gerekse başkasından alsınlar bâtıldır ve de bunlara kimseden miras yoktur. Bir bucak halkı bunlardan olsa da) Allah yardımcısı olsun Osmanlı Padişahına gerekir ki bunların (Kızılbaşların) ileri gelenlerini öldürüp mallarını ve kadınlarını dahi ve çocuklarını İslâm gazilerine taksim ede ve bunları ele geçirilince tövbeliklerine ve pişmanlıklarına inanmayıp öldürülmeli ve de bir kimse ki vilayette olup onlardan olduğu bilinirse ya da onlara giderken yakalanırsa öldürülmeli ve tüm bu toplum hem dinsizdir ve hem bozguncudur, iki yönden katledilmeleri vaciptir. Ey Allahım dine yardım edene sen de yardım et ve Müslümanları hor göreni sen de hor gör, (bu fetvayı veren) Sanı Görez adıyla meşhur el-Müftü Hamza" [43][44][42].

http://tr.wikipedia.org/wiki/Kuyucu_Murat_Pa%C5%9Fa
kürtler ve ermeniler hiçbir zaman katledilmemişlerdir. aksine; türkler katledilmiştir.
ermenilerin şimdi cırlama/feveran etme nedeni; yüzyıllarca katledilmesi normal görülen anadolu türklerinin, 1. dünya savaşında katledilmesine müsaade edilmemesi ve katledenlerin sürülmesidir. onların beklentileri; "türkleri katledeceğiz ve yine herkes seyredecek" şeklinde olduğu için, ittihat ve terakkinin sürgünü ile şok olmuşlardır.

neyse;
bu konuları yeni açacağımız başlıkta genişçe ele alırız.

Melih_2005
12-03-2009, 00:42
neyse;
bu konuları yeni açacağımız başlıkta genişçe ele alırız.

sabırsızlıkla beliyorum...

:wink:

Che Big
12-03-2009, 20:09
http://haber.gazetevatan.com/Sadece_12_kisi_kaldi/227581/2/Ekonomi


Sadece 12 kişi kaldı!

Kriz, Forbes dergisinin milyarder listesini de vurdu

Türkiye’yi mali krizden en çok etkilenen ülkelerden biri olarak gösteren Forbes'ın listesinde giren Türk milyarderlerin sayısı, 35’ten 12’ye düştü.

Microsoft’un kurucusu Bill Gates son bir yılda servetinin yüzde 30’unu (18 milyar dolar) kaybetmesine rağmen dünyanın en zengin adamı ilan edildi.

Ne kadar üzüldüm,eyvah eyvah...

balaban
13-03-2009, 01:54
Tayyip Bey Jak Kamhi'ye neden İsrail'e gönderdi?

Tayyip Bey süpürülmeyi değil, beraber çalışmayı istiyor.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7584

Süpürmeyin demeye alıştılar.

e-fulya
13-03-2009, 12:49
Köşe yazarları adına Başbakan’a yanıt

Ahmet Hakan
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11198530.asp?yazarid=131&gid=61

e-fulya
13-03-2009, 13:22
Balbay mitingi

13 Mart Cuma 2009

Bir dolu yazar dün Mustafa Balbay’ın kitaplarını onun adına imzalamak için Cumhuriyet gazetesindeydik... Gazete merkezine 14.00 sularında ulaştık. Her iki kapıya yığılan okurların arasından sıyrılıp içeri girmemiz dakikalar aldı... Bir süre Balbay’ın kitaplarını imzaladık.. 20’ye yakın kitabı varmış değerli dostumuzun. Bir saat sonra binadan ayrılırken, hücum devam ediyordu... İstanbul’un uzak köşeleri ne kelime, diğer illerden gelen okurlarla karşılaştık.
Alev Coşkun dostumuz:
- Ben 50 yıldır böyle bir gün görmedim, diyordu...
Kimi okurlar yeni bir Cumhuriyet mitingi düzenlemekten söz ederken, bir bilge hanımefendi dışardaki kalabalığı göstererek:
- Gerek yok, bu da zaten yeni bir Cumhuriyet mitingi oldu, demesin mi?
Sabah 10’dan beri sürüyormuş okur akını... Doğrusu bir gazeteci olarak bir gazeteye ve yazarına bu sevgiyi görmek bizi mutlu etti. Kimi mutsuz haberler de aldık tabii...
Ümit Zileli Tatlıses Radyo’da 4 yıldır sürdürdüğü Sesli Gazete adlı radyo programına dün sabah veda etmiş. Bu programı Mustafa Balbay’la birlikte götürüyordu. Bir internet sitesinin haberine göre program, RTÜK Bölge Müdürlüğünün baskıları üzerine sonlandırılmış.
RTÜK iktidar adına böyle hizmetler de görüyor anlaşılan...
Bir başka dostumuz Sky Türk’de Enver Aysever’in içerikli programlarının azaltıldığına dikkatimizi çekti.
Faşizm basın özgürlüğüne dört bir koldan saldırıyor...
Süleyman Demirel’in de dün ifade ettiği gibi.
Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir dönem yaşanıyor...

MELİH AŞIK
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1070440&AuthorID=59&b=Balbay%20mitingi&a=Melih%20Asik&ver=59

e-fulya
13-03-2009, 20:05
Seçime üç gün kala ortalık karışacak!

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Secime_uc_gun_kala_ortalik_ka risacak&tarih=13.03.2009&Newsid=227723&Categoryid=4&wid=131

'6 yıllık cumhuriyet', '79 yıllık cumhuriyet'e karşı

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=6_yillik_cumhuriyet_79_yillik _cumhuriyete_karsi&tarih=13.03.2009&Newsid=227726&Categoryid=4&wid=102

balaban
14-03-2009, 00:43
İki şey olursa AKP çözülür!

Sadece Tayyip beyde değil, bütün AKP’lilerde panik havası var.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7596

JAKO
14-03-2009, 10:04
Bekir COŞKUN
Utanırım...


BAŞBAKAN, Deniz Baykal ile televizyona çıkıp yüz yüze,

herkesin gözü önünde tartışmak istemiyor.
Ben de olsam televizyona çıkmam...

Sonra Baykal bana, "Şu Deniz Feneri davasının

Türkiye’ye uzantılarını Alman Mahkemesi tespit etti,

şunu bir konuşalım" dese...
Ne yanıt verebilirim?..

Ya da "Şu damadın şirketine iki kamu bankasından

alınan para ile gazete-televizyon aldındı mı?" diye sorsa...
Ne diyebilirim...
Sesim çıkmaz...

Utanırım...

Diyelim ki "Üniversiteyi bitirmiş gençlerin tümü işsiz.

Babalarının-annelerinin sorgulayan bakışlarından

kaçmak için akşamları sofralara oturmuyor çocuklar...

Sizin ise daha kolejde okuyan çocuklarınız bile

şirket-mirket kurup zengin oluverdiler...

Nedir bunun sırrı?" diye sorsalar bana...
Sıkılırım...
Elim-ayağım titrer...
Yüzüm kızarır...
Ter boşalır yanaklarımdan...

Soruldu diyelim:
"Nedir bu gemicik hikáyesi?.."
".........?"
"Nedir bu altın-mücevherat işi?.."
".........?"
"Nedir şu anda ailenin mal varlığı?.."
".........?"
"Cumhuriyetçiler evlerinden toparlanırken

’yargıya güvenin" diyorsun da, sıra dokunulmazlıkların

kaldırılmasına gelince niye ’yargıya güvenmiyorum’

diyorsun?.. Niçin kaldırmıyorsun şu dokunulmazlıkları?.."
".........?"
"İnsanların yatak odalarını dinletiyorsun da, kendi yolsuzluk

dosyalarınıza bakılmasına niye izin vermiyorsun?.."
".........?"

Denilse...
Ne yaparım ben?..
Kanım çekilir, kanım...
Bir daha meydanlara çıkıp bakamam insanların yüzüne...

Utanırım...

e-fulya
14-03-2009, 13:20
İsmet Solak


Bülent Arınç çoktan hüküm vermiş!

http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS/GP_412454

Habertürk'ten Sedef Şenkal Demir'in haberine göre; Ergenekon soruşturmasının ikinci iddianamesinde tutuksuz şüpheli olarak yer alan ve Şener Eruygur ile birlikte üst düzey örgüt yöneticisi olmak sıfatıyla hakkında ağırlaştırılmış müebbet haapis cezası istenen emekli orgeneral Hurşit Tolon'un Bülent Arınç'a dava açacağı öğrenildi.
http://www.gazeteport.com.tr/GUNCEL/NEWS/GP_412886

balaban
14-03-2009, 21:13
Verme paketi zengin!..
Gül beyin “Çağırdım geliyor” diye ilan ettiği Obama’nın gelişine alkış tutan “kalemşörlerinin” endamına-encamına bakınca, “bu gelişin” ne kadar hayırlara vesile olacağı da ortadadır!..
Bir kere madde bir, “PKK planı” malum... “Yeni Obama Planı” diye sunulan, bize eşkıyanın tasfiyesi diye aktarılan mevzu yeni falan değildir.. Apo’nun son kullanma tarihinin dolması ile, yani Türkiye’ye verilip İmralı’da hayat garantisinin sağlanmasından sonra, uygulamaya konulan ABD planıdır yeniden sunulan.. Kuzey Irak’ta tanınmış Kürt devleti, Barzani şemsiyesinde bir yapılanma, adı konmamış, Türkiye-Barzani federatif yakınlaşması vs..
Afganistan üzerine sürülecek PKK devşirmeleri... Beyaz Saray ile direkt temasa geçmiş, azınlık kabul edilen, kendi kaderini tayin talebi mevcut bir etnik varlık..
Paketi incelemeyi sürdürelim..
Kıbrıs?!.
AB’nin dayattığı gibi, Türkiye’nin terk ettiği Kıbrıs...
Karadeniz kıyılarında askeri üsler ABD için!.. Devam edelim, Ermenistan’la o malum temenni içinde taviz ilişkisi...
İsrail’le kayıtsız şartsız işbirliği..
Yeni olan şu, “artık direnmeye gerek yok..” muhtırası..
Bu olması istenen başlıklar sıralandıktan sonra eklenene bakın..
“Seçimden sonra IMF ile de anlaşılırsa, sorun kalmaz!..”
Yani “Ver ..ver ..ver... IMF’den al patronlara dağıt, ABD’yi dinle, kurtul!”
İşte işin bu “son fasıllarını” Tayyip Erdoğan yapacak, orda Gül yok, icraat öyle!..
Obama kime geliyor, Tayyip’e mi, Gül’e mi bilemem..!
Bildiğim öpülecek olan değişmeyecek!..


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7595

yosun
14-03-2009, 23:29
Atatürk’ten ve ordudan ne istiyorsunuz?

Milletten, özellikle gençlerden gelen mektup ve yorumlara bakıyorum, çoğunda “Atatürk’e dil uzatılmasına ve ordunun bir tartışma içine çekilme gayretine” büyük tepki var. Düşünün, bu ülkede Meclis Başkanlığı yapmış hukukçu bir kişi; Bülent Arınç (ki bu konuyu dün yazacaktım yer kalmadı) “sanki iyi düşünülerek planlanmış bir adım gibi” aniden ortaya çıkıyor ve “Biz yargıya intikal etmiş bir olay hakkında konuşmayız” diyen ordu mensuplarına tam bir kışkırtma içeren sözleriyle hakaret ediyor.

Kemal Kılıçdaroğlu ile partisini ve herkesi “Deniz Feneri ve Şaban Dişli davalarını ağzınıza alamazsınız, gizlilik kararı var, yayın yasağı var” benzeri çıkışlarla sustururken yine yargıda olan ama “yargı kararı çıkmamış” henüz sadece iddialardan söz edilen bir davayla ilgili suçlamalarda bulunuyor. Yaptığı yanlışa sıkılmadan bir de “Allah”ın adını karıştırarak emekli orgeneraller için “Allah’a şükrediyorum ki Türkiye bunların zamanında bir savaşa filan girmemiş. Bunların savaşacak halleri yok. Savaştan, askerlikten başka her şeyle uğraşmışlar, darbelerle uğraşmışlar, dış güçlerle işbirliği bile yapmışlar” diyor.

Şimdi, bu cümlelerin her biri kışkırtma veya ağır suçlama olduğu gibi mahkemeyi etkileme anlamını en güçlü şekilde taşımıyor mu? Taşıyor...

Peki neden Deniz Feneri ve Şaban Dişli için Kemal Kılıçdaroğlu konuşamasın da, bir başka dava için Bülent Arınç konuşabilsin? Bir gazete “Darbeder Paşalar” başlığı atabilsin ya da verilecek müebbet hapis cezaları dava bitmeden liste halinde yazılsın?

Bülent Arınç’ın konuşmasına TSK’dan haklı bir cevap geldi tabii ama beklediği 22 Temmuz öncesi muhtırasına benzer, partisine oy katacak, mağdur rolü oynamasını sağlayacak (lütfen ama lütfen biri bu görevi üstlensin, bütün hesap bu) sertlikte değildi. Sadece “bir hukukçunun yargı kararı olmadan kimseyi suçlamaya hakkı olmadığını” bildiriyordu.

MAĞDUR ROLÜ ŞART!

Ama Bülent Arınç kesin kararlıydı, sanki “hukuk” hatırlatılmamış da kendisinin yaptığı gibi “hakaret edilmiş” havası yaratarak aynı gün: “Bunun hukukla ne ilgisi var, bu suçlamayı kabul etmiyorum, Türk siyasetçisi cesur olmak zorundadır, sivilleri azarlamak olmaz, siyasetçi paspas değil” benzeri (bu durumda çok) anlamsız cümleleri ardarda sıraladı.

Devam eden bir davayla ilgili sonuç söylüyorsun, bunun hukukla ilgisi yoksa, “masuniyet karinesi” ile ilgisi yoksa neyin var? Ayrıca o kadar hakarete karşılık yapılmış bir hatırlatmanın paspaslıkla, azarla ne ilgisi var? Yani herkes ve her kurum sizin baskınıza, hakaretinize susmak zorunda mı?

Seçim öncesi (22 Temmuz’dan tadı damaklarında kalan) muhtıra beklenmiyorsa ne bekleniyor da bu kışkırtma yapılıyor?

TSK’nın bu oyuna gelmemesi ve asla iktidarla tartışmaya girmemesi gerektiği apaçık ortada...

Öte yanda Atatürk’le ilgili “Vahdettin ona on bin altın verdi” benzeri sözleri gündeme getirmelerinin de toplumda tepki yarattığını bilmeleri lazım. Seçim öncesi Atatürk’e, orduya, laikliğe sataşmadan istedikleri oya ulaşmaları zor mu olacak, endişe bu mudur acaba?

Ruhat Mengi

X..
15-03-2009, 09:48
Köşe yazarları burada siyaset yapıyor,biz yapamıyoruz.Ona yanıyorum:yes:

JAKO
15-03-2009, 22:35
Biz Ne Mi Yaptik?

--------------------------------------------------------------------------------

ERDAL SARIZEYBEK
Atatürk, Mersin'e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş :

- Bu köşk kimin?

- kirkor'un...

- ya şu koca bina ?

- Yargo'nun

- ya şu?

- Salomon'un...

Atatürk biraz sinirlenerek sormuş :

- Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz?

Toplananların arkalarından bir köylünün sesi duyulur :

- Biz mi nerede idik ?

Biz Yemen'de, Tuna boylarında, Balkanlarda Arnavutluk dağlarında, Kafkaslarda, Çanakkale'de, Sakarya'da savaşıyorduk paşam...

Atatürk bu hatırasını naklederken :

- hayatımda cevap veremediğim yegane insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur, der dururdu...

Köymen, Hulusi; Atatürk'ü anmak kitabından, s. 260

ŞİMDİ ARADAN YILLAR GEÇTİ, OTURMUŞUM BİR KÖŞEYE KENDİ KENDİME SORUYORUM:
- Bu gemi kimin?

- BAŞBAKAN'IN OĞLUNUN.

- Bu televizyonlar kimin?

- BAŞBAKAN'IN ARKADAŞLARININ.

- Bu kaçak villa kimin?

- BAŞBAKAN'IN ANASININ.

KENDİ KENDİME KIZIP:

-Peki sen ne yaptın? diye kendime soruyorum.

- BİZ NE Mİ YAPTIK? BİZ TERÖRLE MÜCADELE İÇİN CANLARIMIZI VERİP YILLARIMIZI DAĞLARA GÖMÜYORDUK,

ONLAR KOLTUĞU PARAYA, ONLAR TERÖRÜ PARAYA, ONLAR HALKIMIZIN ÇARESİZLİĞİNİ PARAYA TAHVİL EDERKEN !

http://www.erdalsarizeybek.com.tr/

yosun
15-03-2009, 23:21
Köşe yazarları burada siyaset yapıyor,biz yapamıyoruz.Ona yanıyorum:yes:

Aman denemeye kalkışmayın...:)

balaban
16-03-2009, 00:04
Bülent Arınç'a seçimde prim için askeri tahrik görevi mi verildi?

Sahi bu AKP görev taksimatı mı yaptı?
Askeri tahrik etmek ve akabindeki istismar görevi Bülent Arınç’a mı verildi?
Nereden mi çıkardım bunu?
Arınç’ın durduk yerde askere sataşmasından...
Sorarım size Türk Silahlı
Kuvvetlerini hedef almak neyin nesidir?
Öyle ya bayram değil, seyran değil durduk yerde askerden ne istiyorsun!
Pardon bayram yok ama seçim var değil mi?
Eee seçim varsa ve pahalılık ile işsizlik gibi konularda da zorda isen, istismar edecek bir şey gerekiyor öyle mi!
Van’da kahrolsun Kürdistan ya da Barzani diyemeyeceğine göre başka şey söylemek lazım.
Ve heyhaaat o başka şey de durduk yerde TSK’yı dövmek oluyor!
Sakın ne durduk yeri
demeyin!
Önceki gün de yazdık; kasıt Ergenekon soruşturması ise ona binaen Peygamber Ocağı dediğimiz koca bir devlet kurumunu topyekün nasıl hedef alırsınız?
Dahası, Ergenekon’da hukuk süreci bitmiş değil, dolayısı ile suçu ispatlanmayan birini hedefe oturtmak olacak şey midir?
Hayır Bülent Arınç tartışmayı sürdürmese ve sussa Van’da bir an için boşluğa düştü ve o lafları söyledi diyeceğim ama iş öyle değil.
Genelkurmay Sözcüsü Tuğgeneral Gürak’ın nefsi müdafaasının hemen akabinde yani saat geçmeden pusuya yatıp bekliyormuşcasına mukabele etmesi,
edilen o sözlerin bir senaryo
çerçevesinde olduğunun işaretini veriyor.
Öyle ya Adana’lardan alelacele laf yetiştirmek normal midir?
Gürak General haklı olarak Hukuk Fakültesi mezunu birinin yargısız infaz yapmasının yanlışlığına dikkat çekmiştir.
Böyle bir söze efelenmek ve işi hemen siyasi alana çekip vesayet ve demokrasi nutukları atmak ancak ve sadece bir şeyle izah edilebilir ki o da asker üzerinden prim yapma ve seçimde oy devşirme olabilir.
Arınç dün Gürak Paşa’ya bana hukuku öğretemezsin dedi.
Hayır, sadece Gürak General değil, ihlal edene, herkes hukuku hatırlatabilir. Evet adı Bülent Arınç da olsa hiç kimsenin bana bunu söyleyemezsin, bana bunu hatırlatamazsın, ben buyum deme ayrıcalığı yoktur. Öyle çünkü hiç kimse hukukun üstünde değildir. Bir başka boyut, Bülent beyin son hali, mütevaziliğini inkardır ve şımarıklığı çağrıştırmaktadır.
Bazılarımız seçim öncesinde asker niye karşılık verdi, yoksa muhtıra olayında olduğu gibi yine paslaşıyorlar mı diyebilir ama öyle olduğunu sanmıyoruz. Yapılan yazılı bir açıklama değil, bilgilendirme toplantısında sorulan soruya cevaptır. TSK açık ve aleni saldırı olan olay hakkındaki bir soruyu da pas geçseydi o zaman da; “Bak nasıl boyun eğdirdiler” gibi yorumlar yapılırdı...


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7607

balaban
16-03-2009, 00:06
VAVEYLA...
Silopi’de BM’ye
delil mi arıyorlar?
Günlerdir Silopi’de kazılar yapıyorlar. Neymiş efendim orada öldürülen PKK’lıların toplu mezarları varmış! Kazılarla şu ana kadar çıkan, bir çift çorap ile hayvana mı insana mı ait olduğunu bilmediğimiz birkaç kemik parçası ama kameralar eşliğinde kazı devam ediyor ve vaveyla sürüyor. İhtimal vermiyorum ama diyelim ki cesetler oraya atılmış veya atılmamış sorarım size bu kazıya izin verenler neyi ispatlamış olacaklar? Yargısız infazların yapıldığını mı? Yahu PKK ile mücadele sürecinde istenmeyen bazı şeylerin olduğunu bilmeyen mi var! Biliniyor ise onu delillendirmek ve bütün dünyaya afişe etmek Birileşmiş Milletler bazı kararları rahat alsın diye delil biriktirmek midir? Değilse bu nedir söyler misiniz? Yok yok AKP’nin bu olaydaki tavrını ben seçimde almayı düşündüğü bölge oyları hesabından öte yorumluyor ve bir proje icrası olarak değerlendiriyorum.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7607

balaban
16-03-2009, 00:18
Yemekteyiz...

Trafikte polisten, evde hanımdan zılgıt yemekteyiz. İşyerinde patrondan, parasını ödemediğimiz işçimizden fırça yemekteyiz.
Güçsüzsek esnafın, işsizsek arkadaşın blöfünü yemekteyiz...
Yemekteyiz velhasılı...



* * *



Meydanlarda atıp tutanların vaatlerini...
Kapıya gelen başkan adaylarının sevimlilik numaralarını yemekteyiz.
Oy isteyenlerin yalanlarını..
Oy vereceklerin ‘veririz’ numaralarını yemekteyiz.



* * *




Açlıktan ne bulursak yemekteyiz...
Önümüze ne gelirse doymak için.
Aslında hepsinin bize layık olduğunu bilmekteyiz.
O zaman bu şikayet niçin?



* * *



Televizyona bakıyoruz, yemekteyiz.
Radyoyu açıyoruz, içmekteyiz.
Yalan, riya, dalkavukluk ve ihanet
Yediğimiz, aslında kendi hayatımız, bilmekteyiz.



* * *




Biz bunları ’yemeyiz’ desek de, afiyetle yemekteyiz.
Yalanlara sarılırken aslında gerçeği bilmekteyiz.
Hak, hukuk, adalet hak getire...
Öğlen şerbet, akşama rakı içmekteyiz.



* * *




‘Yemeyene yediririz’ diyene oy vermekteyiz.
Boyumuzun ölçüsünü daha almadık.
Okyanusun ortasında boy vermekteyiz.
Bugün bulduğumuzu bugün yemekteyiz.
Pastayı bulamadık, bir ömürdür ekmekteyiz.

* * *

Afiyet olsun...
Durmak yok, yemeye devam...


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7616

balaban
16-03-2009, 00:40
Amerika Birleşik Türkiye Devleti mi olduk?!

Öyle gelişmeler yazılıp sunuluyor ki bizim gibi çağ dışı (!) kafaların anlayabileceğini zannetmiyorum..
Mesela Obama ziyareti??!
Amerikalı daha teri soğumadan, neden koştura koştura Türkiye’ye geliyor!!? Getirdiği “pakete” neden bizdeki bir takım su başlarındakiler çok çok çok seviniyor!!?
“Çok güzel olacak” denilen “Kürt paketi” ne?..
Artık bu nasıl bir devlet anlayışıdır ki; “Türkiye’nin meselesi” diye ahaliye uzun zamandan beri yansıtılan, “vardır” diye adeta “yaratılan Kürt meselesi!” denilen işin Amerika Birleşik Devletleri’ne ihale edildiği!.. “Obama gelecek, bu işi çözecek, her şey pek güzel olacak!” denilebiliyor!!! Evet, bu nasıl bir iştir!.. Bir devlet, kendi meselesini başka bir devlete “Ben beceremedim sen gel de çözüver!” nasıl der!!? Derse, “çözene çözmeye karşılık nasıl bir fatura çıkarır?!!” Faturanın ağırlığı belli iken, bu faturayı ödettireceğin ahaline sen tepede oturan olarak nasıl olur da “Her şey çok güzel olacak!!” diyebilirsin!!?
Olan budur..!
Obama’yı bekliyoruz, “PKK paketi” ile gelecek ve bizi bu beladan kurtaracak!.. Sanki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu malum teranecilerin dayattıkları gibi buhar oldu gitti!.. Ay yıldızın ayını bıraktık, yıldızı alıp ABD-AB kapısına düştük, buna bir yer bulun diye yalvarır haldeyiz..
Amerika Birleşik Türkiye Devletleri olalım diye!..







Kürt sorununu çözecekler!..
ABD Başkanı’nın Nisan başında, beraberinde bir “PKK paketi” ile geleceği haberi gündeme oturtuldu. Obama’nın gelişi ile yaratılacak bir olumlu rüzgarla, Pentagon’un yirmi yıllık “Barzani eksenli çözüm” planı aktif hale getirilmek isteniyor... (Üstelik yeni bir plan gibi sunularak.) Abdullah Gül’ün uçak konuşmalarından, yandaş kalem erbabının zemin hazırlığı yazılarına kadar, ahalinin “kabulü” de zemine oturtuluyor. Yol haritası da belli, biz de bu köşede yazdık...
Ve anlaşılıyor ki; ABD Büyükelçiliği memurları da harıl harıl çalışıyorlar... Obama’ya sunulan planı yazan Henri J.Barkey “Masa başında değil, dolaşa dolaşa” yazdığını anlatıyor söz konusu planı... ABD Büyükelçilik mensuplarının yıllardan beri Doğu ve Güneydoğu’da postu sermiş vaziyette oldukları malum... Kürtçeyi mükemmel konuşan ABD’lilerin varlığı da malum...
Ortalıkta olmayan da belli!!
En son yazılan haber şu;
“ABD, PKK’nın silahsızlandırılması ve Kürt sorununda yeni bir plan geliştiriyor. Obama’nın ziyareti öncesi, dört yetkili Ankara’ya gelerek ‘açılım’a yönelik görüşmelerde bulundu.
ABD’li yetkililer, görüşmelerde PKK militanlarının dağdan indirilmesinden, genel affa, TRT Şeş’ten, Iraklı Kürt liderlerle Türk devletinin barıştırılmasına kadar pek çok konu ele alındı. Görüşmeler, 4-5 Mart 2009’da gerçekleştirildi. ABD’li yetkililer, Ankara’da eski CHP Hakkâri milletvekili Esat Canan, Katılımcı Demokrasi Partisi (KADEP) Genel Başkanı Şerafettin Elçi ve yazar Orhan Miroğlu ile ayrı ayrı görüşerek Kürt sorununu masaya yatırdılar...”
Bu “temasların” tespit edilenidir herhalde. Kimbilir daha kimlerle temas edildi. Görüşmelerin yapıldığı söylenilen kişiler, bölgenin Barzani’ye yakın kimlikleri. Devleti yönetenlerle görüşülmedi mi dersiniz?!.




Kim bunlar?..
Esat Canan, Şerafettin Elçi, Orhan Miroğlu adlı kişilerle ABD’liler ne görüşmüş?..
“Genel affın PKK’nın silah
bırakmasına nasıl katkı sağlayacağı?.. Alt yapı çalışması... Talabani ve Barzani’nin katkı vermesinin yararlı olup olmadığı!..” görüşülmüş...
ABD’lilerin resmen temas edip görüş aldıkları kimlikler Barzani ve Talabani ile temas halindeler. Şerafettin Elçi sık sık PKK aleyhine demeçler veriyor ve Türkiye’de federatif sistemden bahsediyor.
Obama’ya verilen “rapor” adı konmamış bir federal sistemi çağrıştırıyor çözüm olarak!.. Bu raporda “Kürtlerle Beyaz Saray’ın doğrudan teması” üzerine telkinler de var... Elçiliğin kurduğu ilişkilerin de bu doğrultuda olduğu görülüyor.
İşin ilginç tarafı şu...
Bu temasların devleti yöneten birimlerce olumsuz yorumlanan bir yansıması yok. Dahası Abdullah Gül’den “Güzel olacak” mesajları geliyor...
Olumsuz tepki DTP’lilerden...
“Türkiye’nin meselesine ABD ne karışıyor?!” diye çok haklı ve milliyetçi(!) bir karşı çıkış var..
Bu da neden?.. Apo ve kendilerinin son kullanma tarihi
korkusundan!


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7621

tarko
16-03-2009, 10:22
Bilim ve sanat, bir kuşun iki kanadı gibidir.

Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar.

Uçamayanlar ise tavuk olur..

"Tavuk toplum"

önüne atılan bir avuç yemi gagalarken,

arkadan yumurtalarının alındığının

farkında bile olmaz."

Sunay Akın

mterkan
16-03-2009, 13:23
Mehmet Tezkan'ın yazısı...

Başbakan, sevdalısını mosmor etti..

Sevdiğim bir arkadaşımla AKP’nin mitingine gittim.. Başbakan meydana girince, kürsüye çıkınca, eli ayağı titredi..

Gözleri ışıl ışıl oldu.. Ne yapacağını bilemedi.. AKP’li diyemem ama resmen Erdoğan sevdalısı..

Borsada üç beş kuruşu var.. Fazla para değil, 10-15 bin lira falan.

Başbakan konuşmasında; “Benim borsada param yok.. Senin var, senin..” diye bağırınca (Ama resmen bağırıyor)..

Alkışladı, borsada parası olmayanlar gibi, bütün meydan gibi..

Yuh çekti..

Borsa günah yuvasıymış gibi..

(Aklıma geldi de.. Borsa 50 bin olunca Başbakan övünüyordu, örnek gösteriyordu, şimdi borsada parası olanlara yuh çektiriyor.)

Miting bitti.. Dedim ki; Başbakan seni de fırçaladı.. Borsada senin paran var..

Sustuk!

Derin bir sessizlik oldu..

Üstüne gitmedim..

http://www.yazarx.com/FGuncel/mehmet-tezkan/16-03-2009/chp,-istanbul-a-geri-donuyor/89011.aspx

mterkan
16-03-2009, 13:36
Yiğit Bulut'un yazısı...

IMF'den kurtulmalıyız
Değerli dostlar, ben ne söylediğimi çok iyi biliyorum; Türkiye, IMF'den kurtulmalı ve IMF lobisinin baskısına boyun eğmeden, değişen dünya gerçekleri ışığında piyasalardaki gelişmelere göre süreci sonuna kadar zorlamalı. Daha açıkçası; anlaşacağım "tavında" olayı tutup, dünya dipten dönerse ilk fırsatta IMF'yi kapıya koymalı. Diyeceksiniz ki; Peki Amerikalı koskoca profesörler neden "Anlaşın" diyorlar? "Yüzde 0 faizli bir dünyada, aynı dolarları yüzde 14-15 faizle satarsanız", Türkiye gibi bunu almakta tereddüt edenlere, bunu empoze ederseniz ve komisyonu kaparsanız, neden "Türkiye anlaşmalı" demeyesiniz!

http://www.yazarx.com/FGuncel/yigit-bulut/16-03-2009/imf-ile-anlasmayalim-deme-hakkimiz-var-mi/88990.aspx

mterkan
16-03-2009, 13:42
Uğur GÜRSES'in yazısı..

Döviz kuru tarihi zirve yaptıktan sonra düşüren ne oldu? Merkez Bankası’nın döviz satım ihaleleri açtığını açıklaması, döviz satmaya başlayacağını açıklaması mı? Hayır. Ne zaman düştü biliyor musunuz? Merkez Bankası’nın açtığı ihaleye gelen teklif miktarı açıklandığı zaman! Yani ‘Beş günde yüzde 5’ artan döviz kuru, ‘bu kadar artış bundan mıymış?’ dedirten bir talep miktarı (milyar dolar değil, sadece 141 milyon dolar) açıklandığı zaman tekrar düşüşe geçti. Merkez Bankası piyasaya ve piyasayla ilgili ekonomik birimlere ‘ayna tutmuş’ oldu.

http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=31255&page=24

Tespitler ilginç...

gencturk
16-03-2009, 13:51
Günümüzde mitingler ne işe yarıyor?

Siyasal liderlerin aileden biri kadar tanıdık olduğu televizyon çağında...
Televizyonların siyasal mitinglerden canlı ve bant yayınlar yaptıkları bir dönemde yağmur çamur demeden mitinglere neden gidiliyor?
Mitingler ne işe yarıyor?
Bunlar günümüz siyaseti açısından önemli sorular.
O yüzden de hem siyaset sosyologlarının hem de sokaktaki insanın kafasını kurcalıyorlar.
E öyle ya, artık 1950'lerde, 60'larda olduğu gibi Osman Bölükbaşı'nın zekâsını, hitabetini, nüktedanlığını tanıyıp yaşamak, onunla birlikte öfkelenip onunla birlikte gülmek için mitinge gitmek gereken dönemler çok geride kaldı.
Düşünün, tam sekiz buçuk saat konuştuğu meşhur bir Düzce mitingi vardır Bölükbaşı'nın...
Şimdi hayran olduğu ve mutlaka oy vereceği liderin mitingine ailecek gelenler " tamam gördük, hadi çocuğum eve! " diyerek onuncu dakikada alandan ayrılıyor.

Mitinglerin işlevi ve anlamı değişti ama...
Önemi devam ediyor.
Dünya çok değişti. İletişim teknolojisi bambaşka yollar açıyor önümüze...
Yine de kitlelerin genetiğini hafife almamak gerekiyor.
"Alanlara çıkmak" kitlesel siyaset ve siyasal güç gösterisinin hâlâ en iyi yolu sayılıyor.
İnsanlık henüz başka bir yol bulamadı.
Şöyle anlatayım...
Gazeteler büyük olasılıkla on yıl sonra kâğıdı terk edecek ve internet kanalı haline gelecekler.
Ama milliyetçisinden anti-globalistine; terörü protesto edeninden hükümeti iktidardan kovmak isteyenine; kitleler meydanlara çıkmayı en etkili ve en gösterişli yol olarak kullanmayı sürdürecek.
Burada durumu sallantıda olan miting türü siyasal parti ve lider mitingleridir.


Mehmet Tezkan dün Vatan'da Başbakan'ın Bursa mitingini anlattığı yazısına " Şehrimizden bir pop star geçti" başlığını atmıştı.
İnsanlar Başbakan'ın neler söyleyeceğini merak ettikleri veya orada gövde gösterisi yapmak için mitinge gitmiyor. Başbakan'ı "görmek" için oraya gitmişlerdi.
Aslında buna alışmak gerekiyor.
Mitinglerin yeni işlevlerinden biri bu.
İncelik şurada...
Miting yapacaksan...
Onu videoklipten, albümdeki şarkıdan farklı kılacaksın...
Miting senin konser in olacak!
Olmuyorsa...
Playback yapıyorsan...
İşte o problem!

Sanırım, liderlerin seçim mitinglerinin yeni işlevlerinden bir başkası da kadim bir geleneğin yeniden canlandırılması olacak.
Nedir o?
Toplu yemin ve angajman töreni...
Kitleyle lider arasında etli, kanlı, canlı ve az buçuk hipnotik bir sözleşme ayini...
Militan partiler zaten bunu uyguluyorlardı. Şimdi gevşek yapılı kitle partileri için de seçim meydanlarındaki kalabalıkların böyle bir anlamı var artık.
Bizde şimdilik bunu fark etmiş tek parti Erdoğan ve AKP görünüyor.
Ana muhalefet lideri ise miting kürsüsünü grup toplantısı veya parti meclisi gibi kullanmayı sürdürüyor.

Bir de o malum soru var.
Seçim mitinglerindeki hava sandığa yansıyor mu?
Bir kere şunu bilmek gerekiyor.
Sandığın " nüfusu " çok büyük. Yanında en büyük mitingler bile küçük kalır. (Bkz. Cumhuriyet mitinglerinin yarattığı hava ile 22 Temmuz seçim sonuçları arasındaki uçurum.)
Ancak geçmiş seçim dönemlerinin analizleri parti mitinglerindeki coşku ve coşkusuzluğun sandığa az çok yansıdığını gösteriyor.

Haşmet Babaoğlu - Sabah

http://sabah.com.tr/babaoglu.html

kumralada
16-03-2009, 19:17
Sen Bittin Hanım! Ülkeyi de bitirdin...

Öyle salaklaştın ki, magandayı karizmatik, göbeğinin altındaki noktayı kaşıyarak dolaşan sakallıyı sevimli ve komik bulmaya başladın.




Kıymet Nadir BİNDEBİR

http://www.habercek.com/index.php?option=com_content&task=view&id=6023&Itemid=80

gizemliduygular
16-03-2009, 20:06
Sayın milletvekilinin sözü kendisini ve seçmenlerini bağlamaktadır. Üstüne alınan, alınabilir.

Kendisini ''EŞREF-İ MAHLUK'' olarak görebilecek olan birinin söyleyemeyeceği bir sözdür.


http://www.medyafaresi.com/?hid=22720&cid=5

balaban
16-03-2009, 23:29
Sen Bittin Hanım! Ülkeyi de bitirdin...

Öyle salaklaştın ki, magandayı karizmatik, göbeğinin altındaki noktayı kaşıyarak dolaşan sakallıyı sevimli ve komik bulmaya başladın.




Kıymet Nadir BİNDEBİR

http://www.habercek.com/index.php?option=com_content&task=view&id=6023&Itemid=80

Çoğu yerde haklı ve ülkenin sonu da aynı yazdığı gibi olacak görünüyor.

yosun
16-03-2009, 23:58
Halk teröre yönelir mi?


Türkiye’de iç siyaset, dış siyaset, ekonomi, hiçbir konuda gerçekleri duymak, gerçekleri konuşmak mümkün değil... Hele seçim yaklaşırken gerçekler iyice gizlenmeye, millete pembe tablolar sunulmaya, “sorunları bırak, trenlere bak” hileleri çekilmeye başlandı.

Medya yolsuzlukları yazıyorsa Başbakan (iktidarın Türkiye tarihinde ilk kez medyanın büyük kesimini elinde tutar hale geldiğini ve medyaların muhalefet partilerine göre değil iktidara göre, ’iktidarı eleştirme ya da eleştirememe’ açısından değerlendirileceğini, bütün dünyada buna göre “ilkesiz, yandaş basın” denip denmeyeceğini unutturmaya çalışarak) meydanlarda:

“CHP yanlısı yandaş medya var, bunların gazetelerini almayın. İsraf olur, hem onların yalan haberi ile zihinleriniz neden boğulsun” diyor. Son olarak Yalova’da da tekrarlamış.

Demek ki Deniz Feneri ve diğer iktidar bağlantıları, yolsuzluklar yazılmayacak. Almanya’dan yazan bazı okurlar “Burada Türkiye Cumhuriyeti laik, yani dinsiz, iktidar partisi ise Müslüman’dır. Bu durumda dinsiz ile dindarın bir savaşı söz konusudur. Yani yapılan yolsuzluk değil, ganimettir, günah yoktur. İnananlara ganimet dağıtılmaktadır” şeklinde konuşmalara şahit olduklarını anlatıyorlar.

Yalanın böyle kuyruklusuna bile inanıp “para yatırdığı için yaptığı şikayeti” geri alanlar oluyormuş. İşte insanlara laikliği tam olarak anlatmak; bu din istismarlarını ve “laik rejimin dinsizlik anlamına geldiği” yalanlarına inanmalarını önlemek açısından çok önemli. Onun için sık sık dönüp bu açıklamaları yeniden gündeme getiriyoruz.

Her neyse, yolsuzluklar yazılınca “Bunların gazetelerini almayın” diye bas bas bağırıyorlar. Çünkü bu gazeteler alınmazsa trilyonluk siyasi yolsuzlukları, aile boyu “padişah zenginliğine kavuşma” hikâyelerini millet duymayacak. Yaşadığımız baskılar, haksızlıklar ABD’nin İnsan Hakları Raporu’na ve AB’nin Türkiye Raporu’na girdi, birçok yabancı gazeteye haber oldu, son olarak önemli bir Fransız dergisi, kısa süre önce Türkiye’ye gelen ünlü bir tarihçi-yazarın ağzından “Türkiye’de basını boğazlamak gibi ’3. Napolyon’a özgü yöntemlere’rastlıyoruz” diye yazdı.

Elbette; yargıya, medyaya, orduya, her kuruma ve vatandaşa hakaret etme, baskı yapma özgürlüğü olan bir iktidarın kimseye konuşma hakkı tanımaması dikkati çekmeyecek gibi değil, ne yapsın?

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Halk_terore_yonelir_mi&tarih=16.03.2009&Newsid=228089&Categoryid=4&wid=4

Ruhat Mengi

balaban
17-03-2009, 00:23
ORTADA...
Altan kardeşler ve Genelkurmay!

Sahi bu Altan kardeşlerin Türk Silahlı Kuvvetleri ile nedir alıp veremedikleri. Ahmet Altan’ın Taraf Gazetesindeki yazıları ile Taraf’ın yayın çizgisi ortada. Bu gazete adeta sadece TSK’yı eleştirmek için çıkıyor. Keza Ahmet Altan’ın üç yazısından birinde mutlaka TSK hedef alınıyor. Küçük birader Mehmet Altan da ağabeyinin yolunda yürüyor ve o da fırsat buldu mu TSK’yı topa tutuyor... Hatırlayacaksınız birkaç gün önce bir helikopter düşmüş ve iki teğmenimiz şehit olmuştu. Mehmet Altan şimdi bu kaza ile ilgili olarak olmadık şeyler yazıyor ve kafa karıştırıyor. Hayır elinde somut ve inandırıcı bir veri olsa tamam diyeceğiz de yazdığı okuyucu mektubudur ve faraziyelere dayanıyor. Anlayamadığım şey, TSK kurumsal imajını koruma adına nasıl harekete geçmez ve bu karalama kampanyalarına suskun kalır. Genelkurmay’ın görevlendireceği askeri savcılar yok mudur? Adamlar alenen TSK’ya hücum ediyor, bu suç değil midir?


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7636

balaban
17-03-2009, 00:26
Batıcı aydınların tarihi çelişkisi
1970’li yıllardan 2000’li yıllara aydın profilinde ilginç bir değişim yaşadık ve yaşıyoruz.
O günün sol ve sosyalistlerinin birçoğu ya siyasal İslama ya da yeni liberalizme demir attı.
Bunun, pratik (ve çıkarcı) bir nedeni de var.
1) İlerlemek, iktidarda olmak istiyorsan siyasal İslama yapışacaksın. AKP’den iki bakan çıktı; biri sıkı bir eski solcu, diğeri ise sosyal demokrat idi.
2) Yükselmek istiyorsan dünyaya “Batı’nın penceresinden bakacaksın”, kendi ülken de dahil, onun önceliklerini esas alacaksın.
Aydın kendi toplumundan soyutlanınca “küresel sistemin bağlı bir uydusu” haline gelir. Batı kapitalizminin dev şirketlerinin çıkarlarını savunmaya başlar; Brüksel’in, Washington’ın politikalarına uyum sağlar; Hillary geldiği zaman etrafında görünerek “prim yapmaya çalışır”. Hillary’nin, Rice’tan hiçbir farkı bulunmadığını anlamamazlıktan gelir. Eskiden siyah Rice ile beyaz Bush vardı; şimdi onların yerine beyaz Hillary ile siyah Obama geldi. Aman bir bayram ki sormayın; Obama’nın gelişinin “ABD’nin Türkiye ve Ortadoğu politikasını değiştireceğini sanmak” eğer aşırı saflık değilse düpedüz “örtülü Amerikancılıktır”.
AB’nin son Türkiye raporunu cımbızla ayıklayıp olumlu bir şeyler bulmaya çalışan kimi aydınlar, “Aslında Batı bizim iyiliğimizi düşünür” havasını pompalıyorlar.
İçimizdeki oligarşi bunu hep yapmıştır. Bir taraftan hak, hukuk, adalet, Atatürk deriz; öte yandan el altından “örtülü Batıcılık ya da dincilik” yaparız 12 Eylül’de olduğu gibi.
* Erol Manisalı / Cumhuriyet

balaban
17-03-2009, 00:30
AKP hükümeti suyu da küresel şirketlere verecek!

Çiftçisiniz ve tarlanız var, sulama yapıyorsunuz. Tarlanızda kullandığınız suyun başına bir sayaç yerleştirmişler, metreküp başına para ödüyorsunuz?
Kime mi? “Küresel sermaye” dedikleri, aslında hiç de küresel olmayan ikibuçuk milletin yönettiği dev şirketlere!
İşte Türkiye’nin suları için planlanan budur!
Güney Amerika ülkelerinde bunu yaptılar! Şimdi sıra Türkiye’de!
Nitekim, Dünya Su Forumu’nun açış konuşmasını yapan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Suyun sadece teknik bir konu olmadığını, en üst düzeyde siyasi önem ve öncelik verilmesi gereken, insanlığın müşterek geleceğini ilgilendiren bir mesele olduğunu” söylüyor!

* * *

Peki, forumun sponsorluğunu kim yapıyor?
Suyu satacak olan sözde küresel sermaye şirketleri?
Daha önce suyuna el koydukları ülkelerde yaptıkları gibi Türkiye’nin su kaynaklarını özelleştirmek istiyorlar. Türkiye’nin siyasi iktidarı da bunu açıkça destekliyor.
Hizmet-İş Başkanı Mahmut Arslan, suyun ticarileştirilmesi tehlikesine dikkat çekerken, su forumunun da Türkiye üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıldığını söylüyor:
“Dünya Bankası 1990’dan beri verdiği su yatırım kredilerinin yüzde 70’ini özelleştirme şartına bağlıyor.”
Ve dünyadaki nüfusun sadece yüzde 5’i suyu çokuluslu şirketlerden satın aldığı halde, bu şirketlerin yıllık gelirleri, şimdiden dünya petrol ticaretinin yarısına ulaştı.
Arslan’a göre Marmara Bölgesindeki yeraltı sularının, neredeyse tamamına yakını çok uluslu şirketler tarafından ele geçirildi. Bazı belediyeler, suyu 30-40 yıllığına özel sektöre devrediyor.
Arslan, küresel şirketlerin suyuna el koyduğu Bolivya’da suyun özelleştirilmesi sonucu su fiyatının 6 kat yükseldiğini, ülkede ayaklanmalar çıktığını, aynı şekilde Arjantin’de, Gana’da, Filipinler’de, Güney Afrika ve Nikaragua’da suyun özelleştirilmesi sonucu büyük toplumsal muhalefetler baş gösterdiğini hatırlatıyor.
Saadet Partisi’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mehmet Bekâroğlu da suyun sadece parası olanların kullanabileceği bir meta haline getirilmek istendiğini belirtiyor ve “Adalet ve kalkınma anlayışı, suyu yerli ve yabancı tekellerin kâr edecekleri bir mesleğe dönüştürmekten kaçınmamaktadır” uyarısında bulunuyor.

* * *


Bilindiği gibi Avrupa Birliği Son Katılım Müzakereleri Çerçeve Belgesi’nde, Fırat ve Dicle suları havzasının, aralarında İsrail’in de bulunduğu uluslararası bir konsorsiyum tarafından yönetilmesi isteniyordu!
Eski Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp, GAP’ta, sulama projelerinin senelerdir İsrail, ABD ve AB ülkeleri tarafından engellendiğini açıklamıştı.
Gökalp “Fırat ve Dicle’nin toplandığı suların havzası sadece Şanlıurfa veya Mardin’le sınırlı değildir. Kuzeyde Erzurum Palandöken Dağı’na kadar uzanır bu sınır. ’Suların idaresi’ne demek? Bu, Palandöken’den itibaren, idareyi onların eline vermektir. Ayrıca bu konsorsiyumda İsrail’in işi ne? Bu ülke Avrupa Birliği’nde midir? Belli ki ABD’nin AB’ye baskısıyla bu şart Türkiye’ye dayatılmaktadır. Bu şart asla kabul edilemez” demişti.
Zaten ABD’nin yayınladığı, Büyük Kürdistan haritaları, su havzamızı da içine alıyor.
Velhasıl, su uyur düşman uyumaz!
Türk halkı, Palandöken’in, Toroslar’ın, Karadeniz dağlarının suyunu, küresel şirketlerden satın almak istemiyorsa, AKP’ye bu seçimde çok ciddi bir ders vermelidir!


AKP hükümeti suyu da küresel şirketlere verecek!

Çiftçisiniz ve tarlanız var, sulama yapıyorsunuz. Tarlanızda kullandığınız suyun başına bir sayaç yerleştirmişler, metreküp başına para ödüyorsunuz?
Kime mi? “Küresel sermaye” dedikleri, aslında hiç de küresel olmayan ikibuçuk milletin yönettiği dev şirketlere!
İşte Türkiye’nin suları için planlanan budur!
Güney Amerika ülkelerinde bunu yaptılar! Şimdi sıra Türkiye’de!
Nitekim, Dünya Su Forumu’nun açış konuşmasını yapan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Suyun sadece teknik bir konu olmadığını, en üst düzeyde siyasi önem ve öncelik verilmesi gereken, insanlığın müşterek geleceğini ilgilendiren bir mesele olduğunu” söylüyor!

* * *

Peki, forumun sponsorluğunu kim yapıyor?
Suyu satacak olan sözde küresel sermaye şirketleri?
Daha önce suyuna el koydukları ülkelerde yaptıkları gibi Türkiye’nin su kaynaklarını özelleştirmek istiyorlar. Türkiye’nin siyasi iktidarı da bunu açıkça destekliyor.
Hizmet-İş Başkanı Mahmut Arslan, suyun ticarileştirilmesi tehlikesine dikkat çekerken, su forumunun da Türkiye üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıldığını söylüyor:
“Dünya Bankası 1990’dan beri verdiği su yatırım kredilerinin yüzde 70’ini özelleştirme şartına bağlıyor.”
Ve dünyadaki nüfusun sadece yüzde 5’i suyu çokuluslu şirketlerden satın aldığı halde, bu şirketlerin yıllık gelirleri, şimdiden dünya petrol ticaretinin yarısına ulaştı.
Arslan’a göre Marmara Bölgesindeki yeraltı sularının, neredeyse tamamına yakını çok uluslu şirketler tarafından ele geçirildi. Bazı belediyeler, suyu 30-40 yıllığına özel sektöre devrediyor.
Arslan, küresel şirketlerin suyuna el koyduğu Bolivya’da suyun özelleştirilmesi sonucu su fiyatının 6 kat yükseldiğini, ülkede ayaklanmalar çıktığını, aynı şekilde Arjantin’de, Gana’da, Filipinler’de, Güney Afrika ve Nikaragua’da suyun özelleştirilmesi sonucu büyük toplumsal muhalefetler baş gösterdiğini hatırlatıyor.
Saadet Partisi’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Mehmet Bekâroğlu da suyun sadece parası olanların kullanabileceği bir meta haline getirilmek istendiğini belirtiyor ve “Adalet ve kalkınma anlayışı, suyu yerli ve yabancı tekellerin kâr edecekleri bir mesleğe dönüştürmekten kaçınmamaktadır” uyarısında bulunuyor.

* * *


Bilindiği gibi Avrupa Birliği Son Katılım Müzakereleri Çerçeve Belgesi’nde, Fırat ve Dicle suları havzasının, aralarında İsrail’in de bulunduğu uluslararası bir konsorsiyum tarafından yönetilmesi isteniyordu!
Eski Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp, GAP’ta, sulama projelerinin senelerdir İsrail, ABD ve AB ülkeleri tarafından engellendiğini açıklamıştı.
Gökalp “Fırat ve Dicle’nin toplandığı suların havzası sadece Şanlıurfa veya Mardin’le sınırlı değildir. Kuzeyde Erzurum Palandöken Dağı’na kadar uzanır bu sınır. ’Suların idaresi’ne demek? Bu, Palandöken’den itibaren, idareyi onların eline vermektir. Ayrıca bu konsorsiyumda İsrail’in işi ne? Bu ülke Avrupa Birliği’nde midir? Belli ki ABD’nin AB’ye baskısıyla bu şart Türkiye’ye dayatılmaktadır. Bu şart asla kabul edilemez” demişti.
Zaten ABD’nin yayınladığı, Büyük Kürdistan haritaları, su havzamızı da içine alıyor.
Velhasıl, su uyur düşman uyumaz!
Türk halkı, Palandöken’in, Toroslar’ın, Karadeniz dağlarının suyunu, küresel şirketlerden satın almak istemiyorsa, AKP’ye bu seçimde çok ciddi bir ders vermelidir!


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7640

yosun
17-03-2009, 00:37
Anlayamadığım şey, TSK kurumsal imajını koruma adına nasıl harekete geçmez ve bu karalama kampanyalarına suskun kalır. Genelkurmay’ın görevlendireceği askeri savcılar yok mudur? Adamlar alenen TSK’ya hücum ediyor, bu suç değil midir?




TSK Uganda ya da Zambia ordusu değil bu milletin ordusu, Türk'ün ordusudur. Erinden Genelkurmay Başkanına kadar görev yapan herkes bu milletin bağrından çıkardığı evlatlarıdır. Doğal olarak mesnetsiz ve alçakça saldırılara tepki vermesi gereken de bu milletin kendisidir. Çünkü sahip çıkacakları kişiler bizzat kendi çocuklarıdır.
Kaldı ki, seçim öncesi saldırıların hepten arttırıldığı ve bunun sistemli bir şekilde belirgin bir amaca yönelik olarak yapıldığı da dikkatlerden kaçmamalıdır.
Buna Eski TBMM Başkanı ve AKP milletvekili Bülent Arınç'ın son bir haftada yaptığı sivri çıkışları çok güzel örnek teşkil etmektedir.
Fikrimce yüce Türk Ordusu bu süreci büyük bir soğukkanlılık içinde, akıllıca yönetmekte, ard niyetli hainlere istedikleri primi vermemekte ve daha fazla saldırganlaşmalarına neden olmaktadır.

e-fulya
17-03-2009, 10:22
Mehmet Tezkan

‘İzmirli kadın’dan AKP’ye mektup..

Başbakan İzmir’i istiyor da.. Peki İzmirli AKP’yi istiyor mu? İzmir’de seçimin gündemi çok farklı.. Ruşen Çakır’ın tespitiyle seçimin gündemi, ‘hayat tarzı’.

İzmirli hayat tarzına düşkün.. Bu yüzden AKP’li başkan adayı Taha Aksoy pazar günü düzenledikleri mitingde kimsenin hayat tarzına müdahale etmeyecekleri sözünü vermiş..

El ele dolaşan sevgililere de, evcil hayvan besleyenlere de müdahale etmeyeceklerini vurgulamış..

Türkiye’nin geldiği yere bakın!
Bir belediye başkan adayı çıkıyor; “beni seçerseniz el ele dolaşan sevgililere müdahale etmeyeceğim” diye oy istiyor..

Sanki hakkı varmış gibi..

Zabıta kuvvetiyle parklara, yollara, insanlara, kılık kıyafete müdahale edebilirmiş gibi..

Ama olmadı mı..

Diğer kentlerde müdahale edildi.. Anadolu’nun çoğu yerinde bırakın sevgilileri eşler bile ele ele, kol kola yürüyemez hale geldi..

İzmir’de niye olmasın?



*


AKP’li başkan adayı Aksoy İzmirli’nin ne kadar hassas olduğunu biliyor..

AKP söyleminin dışına çıkmaya çalışıyor..

Farklı bir kampanya izliyor..

Aksoy oturmuş, seçmenlere; “Özgürce yaşamaktır İzmir” diye başlayan bir mektup yazmış..

İzmirli bir kadın da yine mektupla AKP’li Aksoy’a yanıt vermiş..

O mektup elime geçti..

Bazı bölümlerini birlikte okuyalım..


*


“Mektubunuzu okuduktan sonra uzun uzun düşündüm. Demişsiniz ya ” değişilmez şehirdir İzmir “ diye, sonuna kadar katılıyorum, ancak eklemek istediğim bir şey daha var, aynı zamanda değiştirilemez şehirdir İzmir.”


*


İzmirli kadınların biraz farklı olduğunu, AKP’nin işini çok zor olduğunu bakın nasıl anlatmış..

“Biz İzmir kadınları düşkünüzdür özgürlüğümüze. Türkiye ortalamasının üzerinde ekonomik özgürlüğümüz vardır. Kariyer sahibiyizdir, başarıya odaklıyızdır. Oysa AKP’nin sosyal güvenlik ve iş yasalarındaki düzenlemelerine baktığımızda kadını iş yaşamından koparmaya yönelik olduğu aşikârdır. İş Kanunu ve bazı kanunlarda değişiklik yapan yeni yasayla, çalışan kadınların önüne engeller koyarak, onları ev yaşamına mahkûm bırakmaya çalıştıklarını nasıl unutabiliriz ki? Genel Başkanınızın her gittiği yerde ‘üç çocuk yapın’ mesajları partinizin kadına bakışını özetler halde.”


*


İzmir’de yarış çok farklı.. İzmirli’nin, İzmirli kadının derdi yaşam tarzı..

AKP’nin biçtiği elbiseyi giymeye niyetli değil..

O rolü kabul edemem diyor..

Tabii İzmirli’nin en hassas olduğu konuların başında laiklik geliyor..

İşte mektuptaki o bölüm..


*


“Laikliğin bizim için tartışılması dahi mümkün değildir. Oysa belediye başkan adayı olduğunuz AKP, Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesinden 10’u tarafından laiklik karşıtı eylemlerin odağı olarak tescillenmemiş midir?”


*


Mektup uzun ama İzmirli bir kadının Türkiye’yi nasıl gördüğünü, nasıl algıladığını anlamamız açısından şu bölüm çok çarpıcı..


*


“Sevgili Taha Aksoy; fakirin her gün fakirleştiği, İslami kodamanların kendilerine ve çeşitli modellerle yapılmış türbanlı eşlerine aldıkları siyah büyük arabaları gördüğümde sinirleniyorum. Küçük esnafın besmelesiyle açtığı kepengini siftahsız kapadıklarını duyduğumda içim sızlıyor. Mahalle aralarında bir oy için dağıtılan erzaklarla açlık üzerinden siyaset yapıldığına tanık olup kahroluyorum. Gemiciklere eklenen pırlanta şirketlerini ve bunlara sağlanan imtiyazları işittiğimde tepemin tası atıyor. Her gün yeni bir arkadaşımın işten atıldığı haberi geldiğinde ailelerini nasıl geçindirecekler kaygısı ile uykularım kaçıyor.”


*


Aslında sadece İzmirli kadınlar böyle düşünmüyor..

Türkiye’nin pek çok yerinde aynı duyguları taşıyan milyonlar var..

Ama İzmirlilerin sesi ‘şimdilik’ daha gür çıkıyor..
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=228337

Melih_2005
17-03-2009, 13:21
Her koyun kendi bacağından mı?

1929-1933 arasındaki Büyük Depresyon'un ortaya çıkışı ve uzun sürmesi konusunda yazılıp çizilen her analizde vurgulanan birkaç önemli faktör vardır. O dönemde dünya işbirliği yapmayı bırakmış ve ulusal korumacılık azarken, ülkeler para sistemini de değiştirmiş, altın para sisteminden çıkılmış ve her ülke kendi parasını devalüe ederek, işsizliği komşularına ihraç etmeye çalışmış.
Bugün de bu tür tehlikeler var. 2 Nisan tarihinde Londra'da bir araya gelecek olan G-20 ülkeleri toplantısının ön hazırlıkları için bu hafta sonu toplanan G-20 ülkelerinin Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları arasında uluslararası işbirliği konusunda epey görüş farklılıkları var.
IMF dünya ülkelerine 2009 ve 2010 yıllarında GSYİH oranı olarak yüzde 2 boyutunda destek paketi kökenli ek bütçe açığı vermelerini tavsiye ediyor. ABD de bu söylemi destekliyor. Tabii her ülkeye aynı boyutta değil.
Avrupa ülkeleri ise her ne kadar IMF'e, çoğu gelişen ülkelere ve Doğu Avrupa'ya gitmek üzere, 500 milyar dolar kadar ek kredi kaynağı sağlanması konusuna sıcak baksalar da, bütçe açığı ve devlet harcamalarını büyütmek konusunda, kendi ülkelerinin refah ülkesi olması ve bu nedenle de otomatik stabilizatörlerin daha güçlü etki yaptığı ekonomiler olduklarını vurguluyor ve bu nedenle de ek devlet harcaması konusunda çekimser davranıyorlar. Alman Maliye Bakanı Peter Steinbrück ve Lüksemburg Başbakanı Jean Claude Juncker devlet harcamaları, bütçe açıkları ve desteklerin artırılması taraftarı olmadıklarını açık seçik ifade ederek Avrupa ve ABD arasında ciddi görüş farklılıkları olduğunu sergilemekteler.
Bilindiği gibi Bush döneminin son günlerinde kasım ayında Washington'da yapılan benzer toplantılar, 'Yeni Bretton Woods 'olarak pazarlanmış, global işbirliği beklentileri yükselmiş ama toplantılar uluslararası işbirliği konusunda hiçbir sonuç da vermemişti. Avrupa ülkelerinde devlet harcamaları zaten çok yüksek oranda: GSYİH oranı olarak Fransa'da yüzde 52, İngiltere'de yüzde 45 ve Almanya'da yüzde 44. IMF'in son tahminlerine göre de bütçe açığı/GSYİH oranı, 2009 yılında, Fransa'da yüzde 5.5, İngiltere'de yüzde 7.2, Almanya'da ise çok daha küçük. ABD'de ise yüzde 12 oranının üstünde! ABD bu nedenle 'Siz de daha çok harcayın! 'diyor. Bu konuda işbirliği zor gözüküyor.
Diğer taraftan medyaya aksayan haberlere göre örneğin doğrudan yabancı sermaye yatırımının 'girişi ve çıkışı ' konusunda uygulanan ulusal politikalar aslında ilginç bir korumacılık gerçeği oluşturuyor ve AB içinde de işbirliğinin pek mümkün olmadığı ve ülkelerin de Avrupa komisyonunu takamamaya başladıkları hissini veriyor. Mesela Fransa Başkanı Sarkozy, Fransız otomotiv üreticilerini, ülke dışındaki üretimi ülke içine taşımaya davet ediyor ki, içeride iş kazanılsın. Söz konusu olan Fransız otomotiv sektöründe, devlet Renault ve Peugeot Citroen'i kurtarmak için 6 milyar euro harcarken, diğer taraftan da alenen Fransız otomotiv üreticilerine 'Fransa'da satılacak arabaların üretimi için gene AB bölgesi olan Çek Cumhuriyeti'nde fabrika açmamaları' konusunda, tüm AB kurallarının hilafına, 'ikazda bulunuyor'. Sarkozy doğrudan 700 bin ve dolaylı olarak toplam 2.5 milyon kişiyi istihdam eden otomotiv sektörünün iş kaybı ve işsizlik üretmesini her ne pahasına rağmen engellemek için her taraf ile kavgaya hazır. Tabii sendikalar da destek vermekte. Ama AB Rekabet Komisyoneri Neelie Kroes ise ciddi şekilde protesto etmekte.
Diğer taraftan Avustralya, Kanada, Fransa, Almanya, Japonya, ABD, Çin ve Rusya ise tam tersine ülkelerine doğrudan yabancı sermaye girişine karşı bu tür yatırımların girişini yavaşlatmak için giriş kurallarını değiştiren ülkeler listesinde. Columbia Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmaya göre en az bir yabancı sermaye kuralı değişikliği yaparak doğrudan yabancı sermaye girişini engellemeye çalışan ülkeler, dünya yabancı sermaye girişinin yüzde 40 kadarının gerçekleştiği ülkeler.
Bir başka sorun da devalüasyon girişimleri ile gerçekleşmekte. Geçtiğimiz hafta İsviçre'den gelen haberler hiç hoş değildi. İngiltere, Avrupa geneli, Avustralya ve Güney Kore gibi ülkelerde global şartlar ülke paralarının değer kaybına neden olurken, ortaya bir de kendi parasını kendisi devalüe etmeye çalışan İsviçre çıktı. Bu tür politikalara ekonomi literatüründe 'beggar your neighbour' politikaları denmekte. İsviçre tahminlere göre 2009 yılında yüzde 3 civarında daralacak. Bu nedenle de daha rekabetçi olabilmek ve iç talebin daralmasını ve deflasyonu önlemek için de, Merkez Bankası kendi parası İsviçre Frangı'nın değerini kendisi düşürme çabasına giriyor. Halbuki Avrupa'da euro bölgesinde sabit kur ile bağımlı ülkeler, mesela sürünen İrlanda ve İspanya hızla durgunlaşıyor, çünkü AB tek para sistemi devalüasyona izin vermiyor.
Peki başka ülkeler de İsviçre'nin açtığı yoldan gider mi? İhracatı yüzde 50 daralan ve uzun zamandır ilk defa cari açık veren Japonya, bu yola girmeye aday en büyük ülke. Çünkü yen son dönemde çok değerlenmiş bulunuyor. Ancak dünyanın ikinci büyük ekonomisi bu yola girdiği anda ABD ve Çin'in derhal ayağa kalkacağından da kimsenin şüphesi olmasın.
Sonuçta işbirliği gerekli ama işbirliği çağrıları da pek ikna edici olamıyor galiba!

Deniz Gökçe deniz.gokce@aksam.com.tr

e-fulya
17-03-2009, 19:46
Sen Bittin Hanım! Ülkeyi de bitirdin...

Öyle salaklaştın ki, magandayı karizmatik, göbeğinin altındaki noktayı kaşıyarak dolaşan sakallıyı sevimli ve komik bulmaya başladın.




Kıymet Nadir BİNDEBİR

http://www.habercek.com/index.php?option=com_content&task=view&id=6023&Itemid=80

Ben şahsen basınımızda en cesur ve yüreklilerin bayan yazarlar olduğuna inanırım.
Bunlardan ilki KIYMET NADİR BİNDEBİR'dir..

.........

Bugün MİLLİYET gazetesinden MELİH AŞIK ta onun için şu satırları yazmış:

Kıymet Nadir

Gazeteport sitesinde Kıymet Nadir Bindebir imzasıyla yazan yürekli bir hanım yazar vardı. Olağanüstü akıcı dili ve kıvrak kalemiyle okuru daha ilk satırda yakalayıp peşinden sürüklerdi. Kıymet Hanım’ın yazıları bir süre önce kesildi. Acaba o baharlı biberli yazıların taşınması internet sitesine zor mu geldi? Diye merak içindeyken baktık Kıymet Hanım yeniden site hayatına dönmüş... Yazıları bir süredir “http://habercek.com”da yayımlanıyor. Son birkaç yazısını okuyunca bizim gibi düşüneceksiniz; Ondan bir tane daha yok basınımızda...
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1071947&AuthorID=59&Date=17.03.2009&b=Secim%20gezintisi&a=Melih%20Aşık&ver=89

e-fulya
17-03-2009, 20:21
Kıymet Nadir BİNDEBİR

KÜFÜR Yaz Boşluk Bırak AMATÖR KÖŞECİ Yaz 7777'ye Gönder!

http://www.habercek.com/index.php?option=com_content&task=view&id=6149&Itemid=80

hiyo
17-03-2009, 20:39
köşe yazarımı kaldı medyada.....


şu anda yazsını takip ettigim birisi var sadece kalemine çok güveniyorum.
gercekgundem.com. barış yarkadaş

balaban
17-03-2009, 23:18
Bunların yüzüne tükürsen "Yarabbi şükür yağmur yağıyor" derler. Gerçekten babalarını tanıyor olmaktan büyük üzüntü duyuyorlar, utanmazlar.



Sabah'ta Atatürk kavgası
Hıncal Uluç'un yanıtı ortalığı kaarıştırdı
Vatan'da yer alan habere göre, Sabah Gazetesi yazarı Engin Ardıç "Atatürk'ün Pasaportu Var Mıydı?" yazısıyla o dönem yapılanları kendi gözünden anlattı. Hıncal Uluç da bu yazı üzerine Engin Ardıç'a ağır bir yazı ile karşılık verdi

Önce Hıncal Uluç'un Engin Ardıç'a yanıtı

Atatürk'e dil uzatanlara...

Önce biri hafta sonu hiç yüzü kızarmadan saldırdı gene, "Atatürk'ün pasaportu var mıydı" diye.. ..
Ve çizdiği Atatürk portresine bakar mısınız?.. "Vizyonsuz.. Memur zihniyetli biri.."
Utanmazlığın ölçüsüne bakar mısınız?..
Yıkılmış, tükenmiş, bitmiş, işgal edilmiş Osmanlı'nın küllerinden, Avrupa'nın "Hasta Adam" dediği Türkiye'den, modern bir batı cumhuriyeti yaratan adam için çizilen tabloya, aşağılamaya bakar mısınız?..
"Memur zihniyetli, vizyonsuz!.."
Bu korkunç kafaya, bu örümcek düşünceye yanıtı, ayni günün gecesi, Rus Kızıl Ordu Korosu muhteşem bir yanıt verdi, tesadüfe bakın bu defa, TİM'de.. Ben ordayım üç kardeşimle, Öcal Serpil ve Kemal'le..
Salon son koltuğuna kadar tıklım tıklım doluydu ve herkes, Atatürk'ün neler yaptığını anlatan Kızıl Ordu korosuna hem de nasıl coşkuyla eşlik ediyordu..
"Bir hızla kötülüğü geriliği boğarız,
Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız.
Türk'üz bütün başlardan üstün olan başlarız;
Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız."
Türk'üz Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi,
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri."
"Karanlığın üstüne güneş gibi doğmak" nedir bilir misin sen, karanlık adam?..
O senin memur zihniyetli, vizyonsuz dediğin adam, o yıllarda yepyeni bir devlet, çağdaş, bir cumhuriyet kuruyordu, bir ulusun kaderini değiştiriyor, dünyaya, hele de Müslüman dünyaya örnek oluyordu, öğretmediler mi sana?..
O vizyonsuz, o "Memur zihniyetli" dediğin adamın dünyadaki itibarını, saygınlığını bilir misin?..
Efendim "Kimse gelip gitmemiş Türkiye'ye Atatürk zamanında.."
İngiltere Kralı gelmiş ama, o sayılmazmış.. Çünkü adamın zaten yetkisi yokmuş..
Birleşik Krallık kralının ülkemize, Atatürk'e gelişini bir formalite sanıyor.. Peki o zaman "Pasaportlu" Abdullah Gül'ün iki günde bir yurt dışına gitmesi, bu ülkede devlet başkanları ağırlaması ne?.. Atatürk'e gelen İran Şahı adam değil de, Gül bugün İran'da ne arıyor peki?..
Adamın, Atatürk'e saldırma gözlerini öyle karartmış ki, ne dediğini bilmiyor, çelişkiler içinde..
İngiltere Kralı, İran Şahı, gelmemeliymiş de, kim gelmeliymiş?..
Hitler, Mussolini, Stalin.. Verdiği örneklere bakar mısınız?.. Hafazanallah.. Bunlardan biri gelmiş olsaydı kazara, bugün kimbilir neler yazardı, düşünebiliyor musunuz?.
İngiliz Kralı yetkisiz.. Peki yetkilisi, hem de azılı Türk düşmanı Lloyd George ne dedi, hem de Birleşik Krallık Millet Meclisinde..
"Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dahi çağımızda Türk Milleti'ne nasip oldu. Mustafa Kemâl'in dehasına karşı elden ne gelirdi."
Atatürk uçağına atlayıp Yunanistan'a gitmemişmiş.. Venizelos'la kucaklaşmamış.. Ama Venizelos yenildiği düşmanı Atatürk'ü 1934 yılında Nobel Barış Ödülüne aday göstermiş.. Nasıl olmuş bu peki?.. Vizyonsuz, memur zihniyetli, içine kapanık adamdan başkasını bulamamış mı, Yunan Lideri, "Dünya barışına en hizmet eden kişi" diye seçecek?..
Atatürk Mussolini'ye gitmemiş. O da Türkiye'ye gelmemiş.. Ama Atatürk'ün süvarileri İtalya'ya gidip, zamanın en büyük binicilik kupasını, hem de Mussolini'nin adını taşıyanını Türkiye'ye getirmişler.. Bu müthiş spor hamlesinin ne manaya geldiğini bilir misin sen?.. O vizyonsuz, memur zihniyetli adamın, o sıralar nasıl bir Türkiye kurmakla meşgul olduğunu anlayabilir misin, bu örnekten yola çıkıp?.. Aklın erer mi?.
Erer.. Bal gibi erer de işine gelmez söylemek... Sen ve senden yüz bulup hemen ertesi gün Atatürk'e saldıran yamağın da bilir bunları, çok iyi..
Kilitleyin bilgisayarınızı gene de, size yağan e-mailler geri dönsün tamam mı?.. Yüreğiniz o kadar..
Bakın, bugün bu köşede, 20'inci Yüzyılın en önemli adamlarının Atatürk hakkında söylediklerinden bir derleme seçtim sizin için.. Okuyun, iyi okuyun ve iki günde bir saldırdığınız, sövdüğünüz, dalga geçtiğiniz Mustafa Kemal Atatürk'ün nasıl bir devlet adamı, nasıl bir deha, Türkiye için nasıl bir şans olduğunu iyi öğrenin..
Ne yazık ki, sizin için de büyük şans oldu Atatürk!.
O olmasaydı, bugün bu köşelere oturup bu saçmaları bu kadar özgür yazma imkânınız olur muydu?..

Cumartesi günü Sabah'ta yayınlanan Engin Ardıç'ın yazısı;

Atatürk'ün pasaportu var mıydı?

Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmadığını hep biliriz... Bu, büyük bir erdem olarak pazarlanmıştır: Kendisi hiçbir yere gitmeden herkesi ayağına getirmiş!
Herkes dedikleri, İran şahı ve İsveç kralı gibi "kıyıdan köşeden" adamlar, bir de İngiliz kralı Edward tabii... Yanında da Mrs Simpson... Ama o da aşkı uğruna kısa bir süre sonra tacı tahtı bırakacağından, bu gezinin bir yararı olmamış.
Olamazdı da... İngiliz kralı ya da kraliçesi "hüküm sürer ama idare etmez" ... Meclise izinsiz giremediği, seçimlerde oy kullanamadığı gibi, dış politikaya da karışamaz!
Bunun dışında kim gelmiş Türkiye'ye? Hitler mi, Stalin mi, Mussolini mi, Roosevelt mi, Hirohito mu? Hiçbiri.
Keşke İspanyol başkanları Alcala Zamora ya da Manuel Azana gelselerdi de, "asi generallere" karşı İspanyol Cumhuriyeti'ne sahip çıkma onuruna kavuşsaydık yahu...
Ama niçin geleceklerdi? Türkiye önemli bir ülke değildi ki, kendi kabuğuna çekilmiş, yaralarını sarmaya ve Batılılaşma girişimini temele indirmeye çalışan, "dünya sahnesinin önünden çekilmiş" bir ülkeydi... Her türlü Osmanlı mirasını da reddettiği için (borçların bir kısmı hariç!), "beni kendi halime bırakın, karışmayın, bulaşmayın" der gibiydi dünyaya...
Atatürk'ün yurt dışına hiç çıkmamış olması niçin büyük bir başarı olarak değerlendirilmiştir?
"Kendi kabuğuna çekilmek, kendi yağıyla kavrulmak" erdem sayıldığı için!
Bu da memur zihniyeti değilse, memur zihniyeti başka nasıl olur acaba?
Ve de Atatürk'ün bazı Anadolu kasabalarını dolaşmış olması niçin büyük birer olay gibi pazarlanmıştır? Hele İstanbul'a her gelişi niçin "tarihi gün" sayılmıştır?
Yani tasavvur edebiliyor musunuz, Hitler'in Stuttgart'a gelişi bayramı, Mussolini'nin Venedik gezisi şenlikleri, Stalin'in Odessa'yı ziyaretinin bilmemkaçıncı yıldönümü kutlamaları... Var mı böyle bir yağcılık?
Toplum o kadar "donuk", ulaşım o kadar yetersiz durumdaydı ki, bir yerden bir yere gitmek başlıbaşına heyecan verici, serüven gibi bir şeydi o dönemde...
Keşke bu gibi çarçur gezilerle övüneceğimize, "Atatürk'ün uçağa binip Atina'ya gitmesi ve eski düşmanlarını kucaklaması, Atatürk'ün Cenevre'de yaptığı ünlü Milletler Cemiyeti konuşması, Atatürk'ün tarihi Beyaz Saray ziyareti, Atatürk'ün meşhur Moskova gezisi, Atatürk'ün unutulmaz Paris barış görüşmeleri" gibi hatıralar kalsaydı... Ayıp mı olurdu, günah mı?
Belki o zaman cumhurbaşkanlarımızın ya da başbakanlarımızın dış gezileri de memurlarımıza ve memur ruhlularımıza küfür gibi gelmezdi!...
Atatürk hiç yurt dışına çıkmadı dedik, bu hem doğrudur hem yanlış...
Atatürk yurt dışına çıkmadı ama, Mustafa Kemal çıktı!
Libya'ya gitti çarpışmaya ama orası yurt dışı sayılmıyordu... Bunun dışında Sofya'ya, Berlin'e ve batı cephesine de gitti görevli olarak, Viyana üzerinden Karlsbad'a da gitti (Karlovy Vary) sağlık nedenleriyle...
Ama o zamanlar bir "imparatorluk subayıydı" ...
Hani şu nefret kustukları Osmanlı İmparatorluğu vardı ya, onun ordusunda subaydı.
1919 yılında ordudan istifa edene kadar bir Osmanlı subayıydı.
Hadi kim hayır diyecekse desin de alnını karışlayayım!

Vatan

Melih_2005
17-03-2009, 23:49
ORTADA...
Altan kardeşler ve Genelkurmay!

Sahi bu Altan kardeşlerin Türk Silahlı Kuvvetleri ile nedir alıp veremedikleri. Ahmet Altan’ın Taraf Gazetesindeki yazıları ile Taraf’ın yayın çizgisi ortada. Bu gazete adeta sadece TSK’yı eleştirmek için çıkıyor. Keza Ahmet Altan’ın üç yazısından birinde mutlaka TSK hedef alınıyor. Küçük birader Mehmet Altan da ağabeyinin yolunda yürüyor ve o da fırsat buldu mu TSK’yı topa tutuyor... Hatırlayacaksınız birkaç gün önce bir helikopter düşmüş ve iki teğmenimiz şehit olmuştu. Mehmet Altan şimdi bu kaza ile ilgili olarak olmadık şeyler yazıyor ve kafa karıştırıyor. Hayır elinde somut ve inandırıcı bir veri olsa tamam diyeceğiz de yazdığı okuyucu mektubudur ve faraziyelere dayanıyor. Anlayamadığım şey, TSK kurumsal imajını koruma adına nasıl harekete geçmez ve bu karalama kampanyalarına suskun kalır. Genelkurmay’ın görevlendireceği askeri savcılar yok mudur? Adamlar alenen TSK’ya hücum ediyor, bu suç değil midir?


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7636

Balaban hnm verdiğiniz linkte ""Demirel'e göre seçim nasıl sonuçlanacak?"" başlıklı bir yazı var...! :)

Demirel demişken bu adama ifrit oluyorum , tansiyonumu çıkartıyo bu adam benim tamam C.B ığı yaptın bu ülkede makamına saygımız sonsuz ama kendisine zerre saygım yok... Aklıma hep Murat Demirel Yahya Demirel Cavit Çağlar ve 28 Şubatan sonra kurulan 17 küsür bankanın milletin sırtına küfe edilmesi geliyor... :grrr: :grrr: :grrr: :grrr:

balaban
17-03-2009, 23:59
Balaban hnm verdiğiniz linkte ""Demirel'e göre seçim nasıl sonuçlanacak?"" başlıklı bir yazı var...! :)

Demirel demişken bu adama ifrit oluyorum , tansiyonumu çıkartıyo bu adam benim tamam C.B ığı yaptın bu ülkede makamına saygımız sonsuz ama kendisine zerre saygım yok... Aklıma hep Murat Demirel Yahya Demirel Cavit Çağlar ve 28 Şubatan sonra kurulan 17 küsür bankanın milletin sırtına küfe edilmesi geliyor... :grrr: :grrr: :grrr: :grrr:

Okumuştum fakat linki verme sebebim Demirel'in söyledikleri değildi.:)

Alıntı yaptığım yazıyı foruma gönderdim ve link sorulur diye linki verdim.:)

Demirel hakkında düşüncelerimi tahmin edersiniz. Ülkeyi bu duruma getiren sağ partilerden birindeydi.

asagir
18-03-2009, 00:01
Balaban hnm verdiğiniz linkte ""Demirel'e göre seçim nasıl sonuçlanacak?"" başlıklı bir yazı var...! :)

Demirel demişken bu adama ifrit oluyorum , tansiyonumu çıkartıyo bu adam benim tamam C.B ığı yaptın bu ülkede makamına saygımız sonsuz ama kendisine zerre saygım yok... Aklıma hep Murat Demirel Yahya Demirel Cavit Çağlar ve 28 Şubatan sonra kurulan 17 küsür bankanın milletin sırtına küfe edilmesi geliyor... :grrr: :grrr: :grrr: :grrr:
siz bunları yazınca, benim de aklıma; gemicikler, pırlantalar, deniz fenerleri, damada peşkeş çekilen devlet olanakları, yumurtalar, mısırlar, altın klozetler vs. vs'ler geliyor.

sahi;
demireller, cavit çağlarlar mavi akımcılar(gerçi, mavi akımcıların, doğalgazı; "fiyat ayarlaması yaptık, fiyatı düşürdük" diyenlerden daha ucuza aldıkları ve eğer o anlaşma bozulmasaydı, şu anda daha ucuza doğalgaz alınmaya devam edileceği ortaya çıktı. ama olsun.) vb'leri adalet önünde hesap vermişti.

ya mısırcılar,
ya yumurtacılar,
...
bunlar hesap verdi mi?
yoksa;
bunlar yapınca hak mı oluyor?

Melih_2005
18-03-2009, 00:07
Balaban hnm verdiğiniz linkte ""Demirel'e göre seçim nasıl sonuçlanacak?"" başlıklı bir yazı var...! :)

Demirel demişken bu adama ifrit oluyorum , tansiyonumu çıkartıyo bu adam benim tamam C.B ığı yaptın bu ülkede makamına saygımız sonsuz ama kendisine zerre saygım yok... Aklıma hep Murat Demirel Yahya Demirel Cavit Çağlar ve 28 Şubatan sonra kurulan 17 küsür bankanın milletin sırtına küfe edilmesi geliyor... :grrr: :grrr: :grrr: :grrr:


siz bunları yazınca, benim de aklıma; gemicikler, pırlantalar, deniz fenerleri, damada peşkeş çekilen devlet olanakları, yumurtalar, mısırlar, altın klozetler vs. vs'ler geliyor.

sahi;
demireller, cavit çağlarlar mavi akımcılar(gerçi, mavi akımcıların, doğalgazı; "fiyat ayarlaması yaptık, fiyatı düşürdük" diyenlerden daha ucuza aldıkları ve eğer o anlaşma bozulmasaydı, şu anda daha ucuza doğalgaz alınmaya devam edileceği ortaya çıktı. ama olsun.) vb'leri adalet önünde hesap vermişti.

ya mısırcılar,
ya yumurtacılar,
...
bunlar hesap verdi mi?
yoksa;
bunlar yapınca hak mı oluyor?

Sn asagir , ceza sahasının oralarda dolaşıp top boşta kalsa da 90 a taksam diye bekliyonuz farkındayım ama o top boşta kalmıcak ve o top rakip sahada unutmayın benim sahama gelemez :D

aşağıdaki yazıı okumanızı salık veririm size ;
http://www.hisse.net/forum/showpost.php?p=3047660&postcount=2986

zamanında bu milletin varlığı olan Petrol Ofisine bedavaya çökenlere ve buna çanak tutanlara beddua etmiştim bi yerlerinden fitil fitil çıksın diye , dualarım kabul oluyor sanırım... aynı bedduayı son 6 yıldır bu milletin varlıklarını peşkeş çekenlere de ediyorum, Allah ömür verir de görürüm inşallah beter olduklarını... :grrr: :grrr: :grrr:

Melih_2005
18-03-2009, 00:10
sahi;
demireller, cavit çağlarlar mavi akımcılar(gerçi, mavi akımcıların, doğalgazı; "fiyat ayarlaması yaptık, fiyatı düşürdük" diyenlerden daha ucuza aldıkları ve eğer o anlaşma bozulmasaydı, şu anda daha ucuza doğalgaz alınmaya devam edileceği ortaya çıktı. ama olsun.) vb'leri adalet önünde hesap vermişti.
.........

bu arada mavi akımcılardan Mesut Y. nin gazpromda % 15 e yakın bir hissesinden bahsediliyor haberiniz olsun

balaban
18-03-2009, 00:22
Sn asagir , ceza sahasının oralarda dolaşıp top boşta kalsa da 90 a taksam diye bekliyonuz farkındayım ama o top boşta kalmıcak ve o top rakip sahada unutmayın benim sahama gelemez :D

aşağıdaki yazıı okumanızı salık veririm size ;
http://www.hisse.net/forum/showpost.php?p=3047660&postcount=2986


Amin


bu arada mavi akımcılardan Mesut Y. nin gazpromda % 15 e yakın bir hissesinden bahsediliyor haberiniz olsun

Bahsediliyor başka, gerçekte böyledir başka. M.Yılmaz'ın çok parası olduğunu duymuştum ama duymuştum. Bahsedildi. Fakat buraya var diye yazamam çünkü medyada çıkmadı, okumadım.

Bu konuyu biraz açmanız gerekir.

e-fulya
18-03-2009, 00:23
siz bunları yazınca, benim de aklıma; gemicikler, pırlantalar, deniz fenerleri, damada peşkeş çekilen devlet olanakları, yumurtalar, mısırlar, altın klozetler vs. vs'ler geliyor.

sahi;
demireller, cavit çağlarlar mavi akımcılar(gerçi, mavi akımcıların, doğalgazı; "fiyat ayarlaması yaptık, fiyatı düşürdük" diyenlerden daha ucuza aldıkları ve eğer o anlaşma bozulmasaydı, şu anda daha ucuza doğalgaz alınmaya devam edileceği ortaya çıktı. ama olsun.) vb'leri adalet önünde hesap vermişti.

ya mısırcılar,
ya yumurtacılar,
...
bunlar hesap verdi mi?
yoksa;
bunlar yapınca hak mı oluyor?

HAN-I YAĞMA

Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır;
Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazır!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtiıamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...

balaban
18-03-2009, 00:26
Tayyip bey Türkiye'nin Goebbels'i!

Adı: Paul Joseph Goebbels.
Bütün dünyanın kabul ettiği propaganda ya da bugünün ifadesiyle iletim dehası.
Başka bir ifadeyle Nazi rejmini kurumlaştıran adam.
Almanya’da 1933-45 yılları arasında Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı’nda
bulundu.
Tarihçilerin Goebbels hakkındaki ortak hükmü Hitler’i zirveye çıkaran adamdır.
Dürüstçe söylemek gerekirse belki benzer bir Nazi rejimini kurmak ve onu kurumlaştırmak değil ama propaganda ve iletişim bağlamında Tayyip Erdoğan’la Goebbels arasında müthiş benzerlikler var.
Neler midir bunlar?
1) Goebbels de, Tayyip bey de dindardır. Goebbels koyu Katolik. Tayyip bey iyi Müslüman’dır.
2) Goebbels de, Tayyip bey de coşkulu, enerjik ve hitabet ustasıdır.
3) Goebbels kitlesel propagandanın büyük yalan ya da yanıltma olarak bilinen tekniğin kullanımındaki ustalığıyla bilinir. Tayyip bey de manipülasyon ya da kamufle etme tekniklerinde Goebbels’ten aşağı değildir.
4) Tayyip bey tıpkı Goebbels gibi gerektiğinde topyekün savaş metodunu da uygulayabilmektedir.
İki propaganda ustasının benzerliklerini teorik olarak ortaya koyduktan sonra gelelim Tayyip beyin 29 Mart seçimleri için uyguladığı taktik ve stratejilere.
1) CHP ve MHP bağlamında, bunlardan bir şey olmaz, alternatifimiz değil, bunlar maceracı, bunlara ülke teslim edilmez bakışını işliyor.
2) Kriz insanları bunaltsa da ,teğet geçti, kriz bize hâlâ uğramadı, dünya’da hâlâ en iyi biziz ve tabloyu biz düzeltiriz temalarını ısrarla işliyor.
3) Dağıtılan yardım sisteminin AKP’nin gitmesi halinde bozulacağını, ama kendileri oldukça yardımların artarak devam edeceğini bilinçaltlarına pompalıyor.
4) Güçlü, hükümran ve muktedir olduklarını tescile gayret ediyor.
5) Buna paralel olarak ele geçen her fırsatta da mağdur pozlarına giriyor.
6) Kendi kurduğu medya düzenini örtmek için Aydın Doğan’ı öcü ilan ediyor ve bu şekilde bir taşla iki kuş vurarak aynı zamanda egemenlerle boğuştuğu havasını veriyor.
7) Ülkeyle ilgili rakamlarla oynayarak farklı tablolar ortaya koyuyor.
8) En önemlisi seçim öncesi propaganda gündemini belirliyor ve muhalefet liderleriyle polemiğe girerek onların yolsuzluk ve ekonomik krize endekslenmelerinin önüne geçiyor. Dahası, Ergenekon ve kuyularda kemik aranması gibi şeylerle hem çetelerle mücadele ettiği ve temiz toplumu aradığını kanıtlamaya, hem de bu şekilde gündemi örtmeye çalışıyor.
9) Devletin kurumlarını ve faaliyetlerini propaganda aracı haline getiriyor.
10) Siyasi çıkarı için Davos benzeri organize tavırlar takınıyor.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7653

Melih_2005
18-03-2009, 00:28
Amin



Bahsediliyor başka, gerçekte böyledir başka. M.Yılmaz'ın çok parası olduğunu duymuştum ama duymuştum. Bahsedildi. Fakat buraya var diye yazamam çünkü medyada çıkmadı, okumadım.

Bu konuyu biraz açmanız gerekir.

nasıl açabilirim yardımcı olun, bir belge mi istiyorsunuz ( nasıl vereceksem ) ????

Melih_2005
18-03-2009, 00:48
http://www.milliyet.com.tr/2001/06/07/yazar/yilmaz.html

Fotoğrafın kareleri tamamlanıyor

Ankara DGM Savcısı Cengiz Köksal’ın, maliye müfettişlerinden kurduğu bir ekiple yürüttüğü araştırmalar sürüyor.
DGM topladığı 2 kamyon evrak içinde, "Çok önemli" belgelere ulaştı. Gaz Export - Botaş anlaşması, Mavi Akım avans ödemesi, Turusgaz belgeleri, ÇED raporları, doğalgaz çevrim santralleri sözleşmeleri gibi...
Ankara "sayılı günü" bekliyor. Genişletilmiş Mavi Akım İddianamesi’nde, bürokrasi - siyaset - işadamı, rüşvet üçgeni söylemi yer bulacak mı, göreceğiz...

Doğru okumak
ANAP Lideri Mesut Yılmaz ve beraberindeki kadronun, Eylül 1999’da iki günlük Moskova gezisinden çıkan değil, çıkmayan fotoğraflar tablonun doğru okunmasını sağlayacak.
Yalnız bir şartla, fotoğrafları elinde bulunduranlar dürüst davranırlarsa...
İki günlük sözkonusu geziden medyaya, Moskova Belediye Sarayı’nda çekilen fotoğraf yansıdı. Karede, Moskova Belediye Başkanı Yuri Lujkov sanat danışmanı ressam - heykeltraş Zurab Tsereteli ile birlikte, Yılmaz ve ekibini ağırlarken görülüyordu. Gazprom Başkanı olduğu söylenen zat heykeltraş çıksa da, bir sanatçının o masada bulunmasını anlamakta güçlük çekmiştik. Sonradan öğreniyoruz ki, ressam masada Yılmaz’ın portresini yapmış, gece düzenlenen kokteylde de kendine takdim etmiş.

Tara’nın sevgisi
Ünlü Moskova gezisine katılan gazeteciler de arşivlerine bir girsinler bakalım, basında çıkan 2 - 3 fotoğrafın dışında geziden ilginç karelere ulaşabilecekler mi? Takdim edecekler mi?
Size çekilmemiş eski bir fotoğrafı anlatayım. Bu kez yer Ankara. Masanın başında artık Başbakan olmuş Mesut Yılmaz, Gazprom’un başından yeni alınan Vyahirev ve BOTAŞ adına dönemin Genel Müdürü Mavi Akım için protokol imzalıyorlar. Tören odasında iki de ziyaretçi; Gazprom’un Rusya’daki işlerini yapan Gama’nın patronu Erol Üçer ve Moskova Belediye Başkanı Lujkov’un dostu Enka’nın patronu Şarık Tara.
Moskova’daki ünlü fotoğrafta da, Kardeş Turgut Yılmaz’ı ve ANAP eski İl Başkanı petrolcü Erdal Aksoy’u uçağına alıp Rusya’ya giden Şarık Tara... Ve bir gazeteci.
Moskova’nın gözde müteahhidi Tara’daki bu ANAP ve Rusya sevgisini anlayan var mı?


Banka belgesine ulaşıldı
Türkiye’nin Batı kapısından gelen 8 milyar metreküp/yıl ilave doğalgaz alımı için Gama, Gazprom ve BOTAŞ arasında kurulan Turusgaz şirketinde, yüzde 4.4 hamiline hisse kime ait?
Bu sütunlarda Gama Yönetim Kurulu Başkanı Erol Üçer’in hamiline hissenin kendilerine ait olduğunu açıkladığı yanıt yer aldı. Belgesi eksikti, onu da aldım. Gama Endüstri’nin şirket defteri kayıtlarından begeleri okuyalım:

Banka kayıtları
"25 Mart 1999 tarihinde, 1998 yılı karından I. ve II. temettü ile 1993 yılı karından I.temettü ödemeleri yapılacaktır. Kayıtlarımıza göre sahip olduğunuz A Grubu 12.300 adet ve F Grubu 3.520 adet olmak üzere toplam 15.840 paya düşen temettü tutarı 109.4 milyar TL’dir."
Burada sözü edilen ‘F Grubu’ hisse Gama’nın yüzde 20 hissesinin içinde hamiline yazılı yüzde 4.4 hisseyi ifade ediyor. Turusgaz, Gama Endüstri’ye ödemeyi İş Bankası kanalı ile yapıyor.
2000 yılında Gama’ya yapılan toplam 1.5 trilyon lira temettü ödemesinin, 354 milyon 840 bin lirası da hamiline hisseye düşüyor ve yine İş Bankası Yenişehir Ankara şubesine yatıyor.
Gama’ya 2001 yılında ödenen 3.2 trilyon lira temettünün, 712 milyar lirası yine hamiline hisse adına, İş Bankası Yenişehir şubesine aktarılıyor.
1993 yılında Gama, Gazprom ortaklığı olarak kurulan ve BOTAŞ’ın 1997 yılında ortaklığa dahil edilmesiyle adı Turusgaz olan şirketteki, hamiline hisse ne zaman ve niçin ayrıldı?

Kutan şahit
Üçer "Gama Grubu nama yazılı hisselerinden yüzde 35’ini, BOTAŞ’a devretti" diyor.
Niçine gelince...
"Uluslararası projelerde yatırımlar için yeni ortaklık gündeme gelebilir. Bu nedenle şirket hisse dağılımında esneklik sağladık." yanıtını alıyorum.
Üçer, Ankara’daki ofisinde, savcılığa vermek üzere hazırladığı bu belgelerin birer fotokopisini de bana vermişti. Verilen belgeler hamiline hissenin 1993’den beri hikayesini anlatmaya yetmiyor.
Savcılığın yanıt aradığı bir diğer önemli soru da, Turusgaz’dan alınan doğalgaz fiyatı ile Gazprom fiyatı arasındaki fark.
Üçer’in açıklaması şöyle:
"Rusya’dan gelen ilave gaz içinyapılan yatırımlara, Turusgaz da katılıyor. Fark buradan..."
İlave gaz alım - satım kontratı, doğalgaz birim fiyatı Gazprom ve BOTAŞ üst düzey yetkilileri tarafından dönemin Enerji Bakanı Recai Kutan şahitliğinde, 1997 Nisan ayında imzalandı. BOTAŞ halen gaz alımını bu fiyat formülü üzerinden sürdürüyor.
Edindiğim bilgilere göre Yunanistan’a 75 dolara satılan Rus gazını, 150 dolara alıyoruz. Bunu kim ispat edecek, Gazprom mu?

asagir
18-03-2009, 00:48
Sn asagir , ceza sahasının oralarda dolaşıp top boşta kalsa da 90 a taksam diye bekliyonuz farkındayım ama o top boşta kalmıcak ve o top rakip sahada unutmayın benim sahama gelemez :D
[/url]
şahıslarla, "fırsatçılıkla" işim olmaz. doğru bildiğimi, inandığımı, söylerim/yaparım.
yukarıda yazdıklarınız(batık bankalar vs. ile ilgili) ile aynı söylemleri miting alanlarından defalarca duyduğum için; o cevabı vermem de doğaldır.

balaban
18-03-2009, 00:52
Akman’ın çocukları
RTÜK, bu siteyi çocukları “televizyon okuryazarı” yapmak için açmış. Çocukların Meclis TV veya Sır Kapısı izlediğini varsaydılar herhalde...



RTÜK’ün çocuklara yönelik hazırladığı www.rtukcocuk.org.tr sitesinde kurumun kadına bakışını özetleyen fıkra: Ünlü bir sopranonun konserine giden baba oğul ilgiyle konseri dinliyorlardı. Bir ara çocuk merakla babasına sordu: “Baba, öndeki amca elindeki sopayla niye kadını korkutuyor?” Baba;“Korkutmuyor oğlum, yönetiyor!” “Eee, peki o zaman kadın niye avaz avaz bağırıyor.”
Yine aynı sitenin “bilmeceler” bölümünde de benzer yaklaşım sergileniyor. “Bir gün adam karısını dövüyormuş, kapı çalmış dayağı kesmiş? Neden? Çünkü eşek sudan gelmiş” yanıtıyla verilen bilmecede, kadının “dayak yemesi” alaycı bir yanıtla meşru hale getiriliyor.
* Medyafaresi.com



http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7649

balaban
18-03-2009, 00:55
Size kaç yıldır söylüyorum. APO'yu çıkarıp milletvekili bile yapacaklar diye.


ANLAŞILDI...
Öcalan’a af eşikte mi?


Evet CIA, Bayan Clinton’ın Türkiye gezisi öncesinde meğer 3 Kürt kanaat önderi ile oturup PKK işi nasıl
çözülür sorusuna cevap aramış... Kim mi bu isimler? Şerafettin Elçi, Esat Canan ve Orhan Miroğlu... Söyledikileri de şuymuş: PKK’yı silahsızlandırma bağlamında örgüte af... Bitmedi, konunun ikinci ayağı da Öcalan’ı sorunun aşılmasına dahil etmekmiş! Peki nasıl mı olacak? Onu zindandan çıkarmakla... Vay vay vay, gördünüz mü Hillary niye geldi ve Obama niye geliyor... Meğer bunların derdi PKK’yı parti haline dönüştürmek ve Öcalan’ı da o partinin başına lider yapmakmış! Düşünüyorum da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin aylardır hedefe oturtulmasının bu işlerle ilgisi var mı acaba?Yoksa amaçları TSK’yı imaj olarak yara bere içinde bırakıp Öcalan’a özgürlük emrivakileri için reflekssiz
bırakmak mıdır?

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7653

asagir
18-03-2009, 00:56
bu arada mavi akımcılardan Mesut Y. nin gazpromda % 15 e yakın bir hissesinden bahsediliyor haberiniz olsun

mesut yılmaz'ı savunmadım. adalet önünde hesap verdi dedim.
ikisi ayrı şey.

%15 hisse dediniz de;
yandaşların barzani bölgesindeki hisselerinden(ucuz elektrikten haksız kazanç vs.) defalarca bahsedildi forumda. m. yılmaz mavi akımdan yargılandı, ama yandaşlar ve malum aile şirketleri yargılanmadı hala. yargılanmayı bırakın;
tepki bile yok.

Melih_2005
18-03-2009, 00:58
şahıslarla, "fırsatçılıkla" işim olmaz. doğru bildiğimi, inandığımı, söylerim/yaparım.
yukarıda yazdıklarınız(batık bankalar vs. ile ilgili) ile aynı söylemleri miting alanlarından defalarca duyduğum için; o cevabı vermem de doğaldır.

onlar söylem değil gerçeğin ta kendisi emin olun , siz 28 şubatın irtica için mi yapıldığına inanıyorsunuz yoksa :wink: bu söylemleride duydunuz mu o mitinglerde, malesef irtica bize gösterilen nedendi , bizim işimiz perdenin arkasındakileri görmek , bu memlekette cambazları ipe çıkaranda çok ipte gezen cambaz da :D onları seyretmeye kalkarsak işimiz var valla...

Melih_2005
18-03-2009, 01:00
mesut yılmazı savunmadım. adalet önünde hesap verdi dedim.
ikisi ayrı şey.

%15 hisse dediniz de;
yandaşların barzani bölgesindeki hisselerinden(ucuz elektrikten haksız kazanç vs.) defalarca bahsedildi forumda. m. yılmaz mavi akımdan yargılandı, ama yandaşlar ve malum aile şirketleri yargılanmadı hala. yargılanmayı bırakın;
tepki bile yok.

onlarda bulur belalarını merak etmeyin... mevlam yedirmez , çıkartır bi yerlerinden

asagir
18-03-2009, 01:06
onlar söylem değil gerçeğin ta kendisi emin olun , siz 28 şubatın irtica için mi yapıldığına inanıyorsunuz yoksa :wink: bu söylemleride duydunuz mu o mitinglerde, malesef irtica bize gösterilen nedendi , bizim işimiz perdenin arkasındakileri görmek , bu memlekette cambazları ipe çıkaranda çok ipte gezen cambaz da :D onları seyretmeye kalkarsak işimiz var valla...
gerçeğin kendisi ise; yargılansınlar. suçlu bulunurlarsa cezalandırılsınlar. banka batıranları, çalanları, memleketi soyanları savunacak halim yok. kim olursa olsun. isterse babam olsun; memleketi soyuyorsa; hesap vermeli. yakasına yapışılmalı.
yahya demirel vb'lerine benim bayıldığımı mı sanıyorsunuz?

ama; yukarıda ifade ettiğiniz "çambaza bak" olayı şimdi de geçerli değil mi?
kendilerine suçlama yöneltilenler, haklarında onca yolsuzluk dosyası olanlar; "yargılanıp aklanmak" yerine geçmişteki hırsızlıkları diline dolayarak; "çambaza bak" demiş olmuyorlar mı?

geçmişteki hırsızlıklar, yolsuzluklar; şimdikileri haklı mı çıkartıyor?
geçmişte yolsuzluk, hırsızlık yapılması; yolsuzluğu, hırsızlığı meşrulaştıran bir sebep mi?

balaban
18-03-2009, 01:10
İkinci Filistin olma yolundayız.

Biz kuşlara bakalım topraklarımızı satalım.

2-B Yasası nasıl uygulanacak?

Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Nejdet Sezer tarafından “Anayasa’ya aykırı olduğu” gerekçesiyle “veto edilen” ve kamuoyunda “2-B Yasası” olarak bilinen, ormanlık arazilerin Orman Bakanlığı elinden alınıp Maliye Bakanlığı’na devrini öngören yasa yine gündemde. Özellikle de “29 Mart yerel seçimleri öncesi” gündeme getirilmesi de manidar.

Geleneği olan devletlere baktığımızda, hükümetlerin sağ, sol veya muhafazakâr kanattan olmalarına göre devletin hedeflerinin, anayasa yorumunun değişmediğini, korumak ve daha ileriye götürmek için yemin ettikleri değerleri bir çırpıda unutmadıklarını görüyoruz. Sanıyorum “devletin bekası demek de” bu anlamda kullanılıyor olmalıdır.

Çoğunlukla yapıldığı gibi, ön çalışmaları ayrıntılı şekilde yapılmadan özellikle de devletin elinde bulunan toprakların çok aceleci şekilde bölgesel ve ekonomik şartlar göz ardı edilerek, hepsini aynı kapsama, yani 2-B Yasası kapsamına alıp yasal değişikliğe gidilmesi ileride çok büyük sorunları beraberinde getirecektir.

Turizm faaliyetlerinin yoğun olarak görüldüğü Ege ve Akdeniz bölgelerindeki 2-B kapsamında olan binlerce dönüm arazi, “yabancılara toprak satışı kanunu değişikliğiyle birlikte adi sözleşmelerle veya iş takipçiliği yapan avukatlara vekâletname verilerek yabancılar tarafından satın alındı”.
Dolayısıyla 2-B Yasası’nın bugünkü şekli ile uygulamaya konulması, Anayasa’ya aykırı olarak devam eder bir hal alacaktır. Belki özünde gerçekten orman köylüsünün yararına olabilecek bu yasal değişiklikler, bölgesel farklılıklar gözetilmeden ve yasal değişikliğin sonuçlarının yansımasının nasıl olacağı tahlili yapılmadan uygulamaya konulacak olması karşımıza büyük keşmekeş çıkaracağa benziyor.

Turizmle hiçbir rantsal anlamda ilişkisi olmayan Kastamonulu orman köylüsü ile turizmin hemen her alanında faaliyet şansına sahip olan Muğlalı orman köylüsünün aynı 2-B Yasası kapsamında değerlendirilmesi, baştan Anayasa ihlali olarak algılanmalıdır.

Çünkü, halihazırda elindeki orman arazisini “muhtar senedi” ile yerli ve yabancılara satan Muğlalı bir orman köylüsü ile bırakın toprağını satmayı, orman toprağı zarar görmesin diye elinden gelen her şeyi yapan bir Kastamonulu orman köylüsüne aynı hakların verilmesi, basitçe değerlendirildiğinde tüm orman köylülerine “eşit davranılıyor” olarak algılansa da, bu hakkın elde edilmesinden sonraki süreçte orman köylüsünün nasıl davranacağının da bir yasal düzenleme ile garanti altına alınması gerekmektedir.

Kâğıt üzerinde sahibi her ne kadar Türk vatandaşları görünse de, aslında sahipleri yabancı olan binlerce dönüm orman arazisi mevcut.

Buradan tekrar uyarıda bulunmak istiyorum, Ege ve Akdeniz bölgelerindeki orman arazilerinin 2-B kapsamına alınması, devletinin kendisine verdiği hakları devreden bir orman köylüsünün ikili anlaşmaları incelenmelidir. Bu inceleme yapılmadan yapılacak bir yasal değişiklik sorunları çoğaltacaktır. Toprak üzerindeki egemenliği devlet tarafından tescillenen bir orman köylüsünün, bu egemenlik hakkını “devretmeyeceği garantisi de” alınmalıdır.

Bu taahhüt alınmadan yapılacak yasal değişiklik Ege ve Akdeniz bölgelerindeki binlerce dönüm arazinin yabancıların eline geçmesini daha da kolay hale getirecektir.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7657

Melih_2005
18-03-2009, 01:12
gerçeğin kendisi ise; yargılansınlar. suçlu bulunurlarsa cezalandırılsınlar. banka batıranları, çalanları, memleketi soyanları savunacak halim yok. kim olursa olsun. isterse babam olsun; memleketi soyuyorsa; hesap vermeli. yakasına yapışılmalı.
yahya demirel vb'lerine benim bayıldığımı mı sanıyorsunuz?

ama; yukarıda ifade ettiğiniz "çambaza bak" olayı şimdi de geçerli değil mi.
kendilerine suçlama yöneltilenler, haklarında onca yolsuzluk dosyası olanlar; "yargılanıp aklanmak" yerine geçmişteki hırsızlıkları diline dolayarak; "çambaza bak" demiş olmuyorlar mı?

geçmişteki hırsızlıklar, yolsuzluklar; şimdikileri haklı mı çıkartıyor?
geçmişte yolsuzluk, hırsızlık yapılması; yolsuzluğu, hırsızlığı meşrulaştıran bir sebep mi?
kesinlikle haklısınız...

onlar ipe çıkaran olamazlar , çapları o kadar büyük değil ki , onlar anca yumurta ile gemiciklerle bir kaç pırlanta ile uğraşır , bunlardan olsa olsa cambaz olur , daha ötesi değil , çapları yetmez ...!

yosun
18-03-2009, 12:17
Mesele Burberry Markasında Gizli

Ahmet Hakan diyor ki;

CHP lideri Baykal bu seçimde, 22 temmuz seçimlerinde olduğu gibi "laiklik, türban, rejim vs" demeyip, "kriz, işsizlik, ekmek" diyor; Başbakan Erdoğan da buna sinirleniyor.
Başbakan Erdoğan istiyor ki, Baykal halkın gündemini seçim meydanlarına taşımasın. Hukuk-Anayasa Mahkemesi vs. demeyi sürdürsün.
Ahmet Hakan doğru bir tespitte bulunuyor.
Ancak...
Bir ekleme yapmak gerekiyor.
Baykal halkın gündemini yakalarken, Başbakan Erdoğan ne yapıyor? Halkın gündeminden uzaklaşıyor.
Başbakan seçime günler kala ne diyor:
"Otomobili, evi ucuzlattık; otomobil ev alın!"
Şaka gibi...
Bitmedi.
"Kredi kartı sebebiyle borçlananlara dürüst gözüyle bakmıyorum!"İnanılır gibi değil.
Kasımpaşalı Recep Tayyip Erdoğan halkın hangi şartlarda yaşadığını unutmuşa benziyor.
Her geçen gün yoksullaşan halka bu sözler küfür gibi gelmez mi?
Başbakan Erdoğan halkın ekmeği bile kredi kartıyla almak zorunda kaldığını artık bilmiyor.
Niye biliyor musunuz?
Çünkü Emine Erdoğan artık seçim meydanlarına başındaki dünyanın en pahalı markası Burberry türbanla çıkıyor.
Yani...
Yanisi, tok açın halinden anlamaz!
AKP zenginleşmiştir ve halktan uzaklaşmaya başlamıştır.
Tıpkı ANAP gibi...
Bu süreç başlamıştır.

Odatv.com

Melih_2005
18-03-2009, 12:32
Serdar Akinan
Seçimin gizli gündemi

Sandığa sayılı günler kaldı.
Siyaset sahnesinde muazzam bir hamaset var.
Küresel krizin etkisi ise, an be an artarak, kendini hissettiriyor.
Oysa tüm bu meseleler konjonktürel. AKP her halükarda birinci parti çıkacak. 2011'de ise bu kriz bitecek...
Siyasetin gizli gündeminde ise Kürt meselesi var.
'ABD planı' devrede...
Reçete siyaseti devlet politikası oldu.
Peki bu 'reçete'de ne var?

- Kuzey Irak'ta ve sınır içindeki PKK'lılar silah bırakacak. Bu silahlar KDP'ye teslim edilecek. (Tıpkı Irak'tan çıkan Amerikan askerinin bırakacağı bazı silahlar gibi)
- PKK'nın üst düzeyi İsveç gibi ülkelere gidecek.
- Dileyen militanlar Mahmur kampına gidecek. Mahmur kampında yaşayanlar da BM gözetiminde Türkiye'ye gelecek.
- Af ilan edilecek.
- Orta vadede gerekli hukuki zemin hazırlanarak yönetici kadrolara siyaset imkanı tanınacak.
- Türkiye Erbil'de konsolosluk açacak. (Şu anda 13 ülkenin konsolosluğu resmen açıldı)
- Irak Kürdistan'ı ile ikili ilişkiler genişleyecek ve yoğunlaşacak.
MGK'da alınan kararla Türkiye, devlet olarak, bu plana uyuyor.
Altını çizerek söylüyorum. Bu reçete siyasetinin sahibi tek başına AKP değildir.
Bakın, Öcalan bu fırsatı ıskalamadı.
Kandil'den yükselen itiraz seslerine karşın, 'Ben bu konuda üzerime düşen sorumluluğu yerine getireceğim' diyor.
Ancak Öcalan'ın başka istekleri de var.
'Kürtleri tanıyan bir anayasa hazırlansın ve hakikat komisyonu kurulsun' diyor.
Bu planda Öcalan'a ne kadar yer var açıkçası emin değilim.
Ancak emin olduğum bir şey var.
Rahmetli Eşref Bitlis kültürel konularda açılım sağlayacak, Barzani ve Talabani'yi Türkiye'ye muhatap kılacak bir plan üzerinde yoğunlaşmış ve 'Amerika'ya rağmen' bu planı başarı ile hayata geçirmeye başlamıştı.
Uçağı düştü. Düşmese emin olun Ergenekon'dan içerideydi...
Şimdi plan Washington'ın öngördüğü çerçevede ilerliyor.
Barzani'nin ev sahipliğinde gerçekleşmesi beklenen 'Kürt konferansı'na PKK'nın da katılması bekleniyor.
Burada ilan edilecek ortak bildiri ABD'nin Kürt meselesindeki çerçeve metni olacaktır.
Siyasetin hamasetini bir yana bırakın... Kürt meselesinde çok önemli gelişmeler oluyor. Olacak.
'Tarihin sonuna gelindi'mi? hep birlikte şahit olacağız.
Yılbaşından bu yana Güneydoğu'dan hiç şehit haberi aldık mı?
Çok ciddi tek bir olay meydana geldi mi?
Hayır.
Her şey bir yana akan kanın durmuş olması her şeyden önemli.


aşağılık herifin istekleri-yorumları , öyle yada böyle gazetelerde dillendiriliyor , inanamıyorum...

Melih_2005
18-03-2009, 12:40
Atılgan Bayar atilgan.bayar@aksam.com.tr
Biz unutsak da, Musul kendini hatırlatıyor
Osmanlı'nın Musul Vilayeti konusu yine döndü dolaştı tartışma antolojimizin başına oturdu.
Talabani diyor ki: 'Turgut Özal bizden Musul'u istemişti. Biz de buna karşılık Kuzey Irak'a otonomi talep ettik.'

Osmanlı'nın bu büyük vilayetinin, birkaç yıllık periyotlar sonrasında dönüp dolaşıp Türkiye'nin gündemine oturmasının birkaç sebebi var.

1. Musul 'Misak-ı Milli'ye dahildir. Yani, Puzzle'ın eksik parçasıdır.

2. Musul, harp kaybederek değil, diplomasi masasında elimizden çıkmıştır.

3. Dahok ve Zaho'yu da kapsayan Musul Vilayeti, Türkiye Cumhuriyeti açısından yüksek stratejik değere haizdir.
İngiliz Kraliyet stratejistleri, 'Bağdat, Musul'u tutar,' derken, Osmanlı stratejistleri, 'Hakkari'yi, Musul tutar,' demiştir.

4. Bu, Musul'un Hakkari'yi tutamadığı dönemlerde, yani Türkiye'nin enerjisinin güneye akamadığı dönemlerde, güneyin bahtsız enerjisinin Türkiye'ye akabileceği anlamına gelir. Ki zaten yaşadığımız 'terör' belasının sebeplerinden biri de budur.

http://www.aksam.com.tr/2009/03/18/yazar/12040/atilgan_bayar/biz_unutsak_da__musul_kendini_hatirlatiyor.html

yosun
18-03-2009, 12:42
Yılbaşından bu yana Güneydoğu'dan hiç şehit haberi aldık mı?
Çok ciddi tek bir olay meydana geldi mi?
Hayır.
Her şey bir yana akan kanın durmuş olması her şeyden önemli.

30 yıldır ABD-İsrail-AB eliyle akıtılan kanlar bu gün gelinen durumu hazırlamak ve bu duruma Türk insanını razı etmek içindi.
Şimdi ortam hazırlandı, çiçeği burnunda Kürdistan resmen ilan edilmek üzere ve 30 yıldır akan kan, akıtan emperyalist eller tarafından durduruldu.
pkk bitince terör ve Türkiye'nin başındaki bela bitecek sananlar yanıldıklarını görecekler.
Tıpkı asala bittiği zaman akan kanın bittiğini sananların yanıldıkları gibi...
Bu arada nurtopu gibi bir "Kürt Devleti" komşumuz olacak.
Bunun böyle olacağını görüp, karşı çıkanlar ergenekondan içerdeler...

balaban
18-03-2009, 12:47
Serdar Akinan
Seçimin gizli gündemi

aşağılık herifin istekleri-yorumları , öyle yada böyle gazetelerde dillendiriliyor , inanamıyorum...

Şu elektriklerin niye kesildiğini anlamadım:)

e-fulya
18-03-2009, 12:57
Demirel demişken bu adama ifrit oluyorum , tansiyonumu çıkartıyo bu adam benim tamam C.B ığı yaptın bu ülkede makamına saygımız sonsuz ama kendisine zerre saygım yok...

Mine G. Kırıkkanat

Darbe günlükleri

4 Şubat 1949: TBMM Genel Kurulu. Dinleyici localarından, birden fazla ziyaretçi ezan okumaya başlıyor. Yaka paça dışarı çıkarılıyorlar. Ertesi gün gazeteleri, “iki meczup”tan söz ediyor.

1 Mart 1950: İktidar partisi CHP, tekke ve türbelerin kapatılmasına dair 677 sayılı yasayı yürürlükten kaldırıyor. İlk 19 türbeyi halka açma görevi, nedense Milli Eğitim Bakanlığı’na veriliyor.

14 Mayıs’tan öteye 1950: İktidar partisi DP’nin çiçeği burnunda başbakanı Adnan Menderes, “Millete mal olmuş inkılâplarımızı saklı tutacağız” sözüyle mürtecilere diğerlerini hacamat edecekleri müjdesini veriyor. TV’lerin olmadığı Türkiye’nin yegâne devlet radyosunda dini programlar başlıyor. Milli Eğitim Bakanlığı, ilkokullarda seçmeli din dersi başlatıyor. Arap harfleri yasağı kaldırılıyor, Arapça Kur’an kursları ve imam hatip okullarının temeli atılıyor. Türkçe okunan ezan, Arapçaya döndürülüyor.

1953: Köy Enstitüleri kapatılıyor.

1955: Menderes, DP meclis grubuna sesleniyor: “Siz isterseniz Anayasa’yı değiştirebilir, hilafeti bile getirebilirsiniz!”

1956, Menderes’in seçim vaadi: “İstanbul’u ikinci bir Mekke, Eyüp Sultan Camii’ni ikinci bir Kâbe yapacağız!”

1957-1959: Seçmeli din dersi, liselere tırmanıyor. Din dersi öğretmeni yetiştirmek için okullar kuruluyor.

26 Ağustos 1965: Milli Eğitim Bakanı Cihat Bilgehan, “imam hatip okullarını bitirenlerin, ilkokul öğretmeni olabileceklerini” açıklıyor.



***


1967: Süleyman Demirel, Başbakan. TBMM’de iftar yemekleri başlıyor.

21 Şubat 1968’de Milli Eğitim Bakanı İlhami Ertem, Demirel başkanlığındaki AP iktidarının Büyük Türkiye hedefini ifşa ediyor: “Hükümetimizin amacı her ilde bir imam hatip okulu açmak!”

1975-1978: Süleyman Demirel, Başbakan. Necmettin Erbakan, Başbakan Yardımcısı. İlk ve orta öğretimde din dersi zorunlu kılınıyor. Olanlara ek, 233 imam hatip okulu daha açılıyor.

21-25 Aralık 1978: Kahramanmaraş’ta “Allah için cihada” çağrılan Sünniler, tekbir getirerek “Müslüman Türkiye” sloganıyla sokağa dökülüyor. Üç gün boyunca sol partiler ve Alevi dernekleri ateşe veriliyor, çoğu Alevi 111 yurttaş öldürülüyor. Başbakan Demirel, “Bana sağcılar, milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz!” diyor.

12 Haziran 1979: Necmettin Erbakan, haftalık tatilin cuma günü olmasını, nikâhları müftülerin kıymasını, “mektep” lere Kur’an dersi konulmasını talep ettiği konuşmasında, “Bu milletin mektep kitapları niye Allah adıyla başlamaz?” diye soruyor.

4 Temmuz 1980: Çorum katliamı. Ölü sayısı 58. Başbakan Demirel, sağcıların solcuları öldürdüğü “Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın!” yorumuyla, Türk İslam sentezinin yaratıkları Müslüman Milliyetçilere, yeni hedef olarak solcu Fatsa’yı işaret ediyor.

22 Temmuz 1980: DİSK’in kurucu başkanı sendikacı Kemal Türkler öldürülüyor. (Bu cinayetin davası 30 yıldır sürüyor. Davanın sonuncu tutuklu sanığı da 2010 Temmuz’unda zaman aşımından serbest bırakılmayı bekliyor...)

7 Eylül 1980, MSP’nin Konya mitinginde atılan sloganlar: ’Ya şeriat, ya ölüm/Dinsiz devlet yıkılacak elbet/Anayasa Kur’an/Laiklik dinsizliktir.


***


10 Ağustos 1981’de, 1 numaralı darbeci Org. Kenan Evren, Çanakkale’de 12 Eylül darbesinin amacını açıklıyor: “Muhterem din adamlarının elini öpeceğiz!”

1983 yılında, 1739 sayılı yasanın 31.maddesinde yapılan değişiklikle camiden okula geçiş ve imamların okullarda öğretmen olmaları sağlanıyor.

Mart 1987, Süleyman Demirel konuşuyor: “Siyasetin emrinde din değil, başka hakların kullanılmasına yaptığı gibi, siyaset dine hizmet edecek. Bunda yadırganacak bir şey yok. Tevhidi Tedrisat Kanunu bir semavi kitap değildir. Şayet Kur’an kursları ve din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din eğitimi değildir. Tevhidi Tedrisat Kanunu’dur... Laiklik çiğneniyor diye yapılan tartışmalar, bir yerde din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasını baskı altına almaktır...”

Mine KIRIKKANAT
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Darbe_gunlukleri_&tarih=18.03.2009&Newsid=228501&Categoryid=4&wid=122

Evren aslında mutlaka yargılanmalıdır darbecibaşı olarak..
Ayrıca Demirel'den nefret etmem için çok sebep var..
Mesela insanların 35-36 yaşında emekli olma yolunu açarak SGK sistemini yıkan odur.

gizemliduygular
18-03-2009, 12:57
Şu elektriklerin niye kesildiğini anlamadım:)

Bizim elektriklerimiz hiç bir zaman kesilmez. Bizim jeneratörümüz ve kesintisiz güç kaynağımız var.:wink::wink:

gizemliduygular
18-03-2009, 13:15
Gazeteport'tan Kıymet Nadir Bindebir elinden hiç bırakmadığı sıfır numara iğnesiyle pardon kalemiyle:wink: yine döktürmüş.:he::he:

http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS/GP_379362

Melih_2005
18-03-2009, 13:17
Bizim elektriklerimiz hiç bir zaman kesilmez. Bizim jeneratörümüz ve kesintisiz güç kaynağımız var.:wink::wink:

Allah daim etsin...!

bizim kablolar ince demek ki ...

Melih_2005
18-03-2009, 13:18
30 yıldır ABD-İsrail-AB eliyle akıtılan kanlar bu gün gelinen durumu hazırlamak ve bu duruma Türk insanını razı etmek içindi.
Şimdi ortam hazırlandı, çiçeği burnunda Kürdistan resmen ilan edilmek üzere ve 30 yıldır akan kan, akıtan emperyalist eller tarafından durduruldu.
pkk bitince terör ve Türkiye'nin başındaki bela bitecek sananlar yanıldıklarını görecekler.
Tıpkı asala bittiği zaman akan kanın bittiğini sananların yanıldıkları gibi...
Bu arada nurtopu gibi bir "Kürt Devleti" komşumuz olacak.
Bunun böyle olacağını görüp, karşı çıkanlar ergenekondan içerdeler...

Sn yosun ; benim alıntı mı öyle bir almışsınız ki sanki benim fikrim gibi olmuş , düzeltiniz lütfen....

Melih_2005
18-03-2009, 13:19
Şu elektriklerin niye kesildiğini anlamadım:)

trafo patladı :kahkah:

gizemliduygular
18-03-2009, 13:30
Allah daim etsin...!

bizim kablolar ince demek ki ...

AMİN! Sayın Melih_2005

Dua edenleriniz çok olsun arkadaşım.

Jeneratörü kalbindeki iman, kesintisiz güç kaynağı Atatürk ilke ve devrimleri olanların elektrikleri hiç bir zaman kesilmez.:wink::wink:

yosun
18-03-2009, 13:31
Sn yosun ; benim alıntı mı öyle bir almışsınız ki sanki benim fikrim gibi olmuş , düzeltiniz lütfen....

Alınganlık mı, hakkımdaki önyargı mı desem.... :notr:
Alıntı yaptığınız yazının Serdar Akinan'a ait olduğu kocaman harflerle yazarken,
benim yazdıklarımda o yazıya atıfta bulunulduğu o kadar açıkken nasıl böyle bir düşünceye kapıldığınızı anlayamadım.
Kaldı ki; Serdar Akinan'ın yazısını alıntı yaptığınıza göre demek ki yazılanlar sizin de fikirleriniz. Alıntı yaptığınız bir yazıya atıfta bulunarak cevap yazılmasının nesi rahatsız etti sizi?

Melih_2005
18-03-2009, 13:39
Alınganlık mı, hakkımdaki önyargı mı desem.... :notr:
Alıntı yaptığınız yazının Serdar Akinan'a ait olduğu kocaman harflerle yazarken,
benim yazdıklarımda o yazıya atıfta bulunulduğu o kadar açıkken nasıl böyle bir düşünceye kapıldığınızı anlayamadım.

ne alınganlık ne de önyargı... hem sizin hakkınızda ne gibi bir önyargıda bulunabilirim ki ben, böyle düşündüğünüze üzüldüm gerçekten... neyse, önemli değil :arf:

ben herkesin buradaki her iletiyi dikkatlice okuduğunu düşünmüyorum ayrıca....

Not : Alıntıyı düzeltmiş olduğunuz için de teşekkür ederim...

balaban
18-03-2009, 13:39
Gazeteport'tan Kıymet Nadir Bindebir elinden hiç bırakmadığı sıfır numara iğnesiyle pardon kalemiyle:wink: yine döktürmüş.:he::he:

http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS/GP_379362

Atatürk Anadolu’yu gezerken bir kasabada sigarası biter. Yanındakilere “Bir cigarası olan var mı?” der.

Subaylardan biri çok şık, gümüş bir tabakayla sigara ikram eder.

Atatürk gümüş tabakayı çok beğenir ama eline alıp evirip çevirince üzerindeki Rusça yazıları görür. Subayın tabakayı Rus esirlerden aldığını anlar, içinden bir sigara alır, geri verir.

Subay Ata’nın tabakayı beğendiğini görünce hediye etmek için ısrar eder.

Atatürk elinin tersiyle uzatılan tabakayı iter, “Kalsın çocuk!” der, “İstemez, kalsın!”

---

Asalete, zarafete, inceliğe, kültüre, sanata, dürüstlüğe, evrensel ahlaka, insanca yaşamaya cihat açmış, sömürgecinin elinde oyuncak, paranın esiri olmuş basiretsizlerden devlet adamı olursa, at şeyinden de gramofon iğnesi olur.


demiş. Çok güzel bir yazı. Şimdikiler gibi Rusya'da alışveriş merkezi gezecekleri zaman karılarına mücevher hediye edilsin diye önceden sipariş vererek Türk haysiyetini ayaklar altına almıyormuş.(Moskova Belediye Başkanı'nın karısına da mücevher hediye edilmiş, Siz kimsiniz ki benim karıma hediye veriyorsunuz diyerek hediyeyi geri çevirmiş. Onlar da hediyeyi bizim hanıma vermişler, 2 hediye almış-ağzı kulaklarında)

Dün de foruma bir yazısı gelmişti.... http://www.habercek.com/index.php?op...6149&Itemid=80

.... yaz 2222 ye gönder haysiyetin cebine gelsin.

balaban
18-03-2009, 13:48
trafo patladı :kahkah:

Sevgili Melih,

Trafo daha çok patlayacak:)

A.Gül2ün yaptığı anlaşmada Kürdistan'ı tanımak yok muydu?
Kürdistan'ı kim kurdu? Biz.
ABD neden destekledi? Kürdistan, Ermenistan, Kıbrıs açılımlarından.

Apo bu ülkeye başbakan olursa bile şaşırmam. Milletvekilliğini ben bile burda kaç kere yazdım, o garanti gibi.

gencturk
19-03-2009, 09:00
Törensilik merakı

Bülent Arınç bir şekilde kurumlaşmış bir siyaset adamı oldu: ağzını açıp söz söyledi mi arkasından uzayıp giden bir tartışma gelmesi artık alıştığımız bir durum oldu. Ona cevap vermeyi görev edinen kurum ve bireyler olduğu bile söylenebilir.

Örneğin bu son olayda o bir şey söylüyor, Genelkurmay sözcüsü cevap veriyor. Arınç darbe yapmak üzere girişim ve etkinlikleri bilinen iki generalin bu tutumunu eleştiriyor. Genelkurmay sözcüsü buna cevap vermek gereğini duyduğuna göre, bu etkinliği onaylıyor olmalı. Ayrıca, Arınç’ın dediğinin doğruluğu veya yanlışlığı üstüne konuşmuyor. “Biz onun bu kurum hakkında düşüncelerini biliriz” anlamında bir şey söylüyor.

Neyse, o tartışmanın bu yanı değil beni asıl ilgilendiren. Bülent Arınç, sanırım aynı konuşmada, olur olmaz her toplantının İstiklâl Marşı ve “saygı duruşu” gibi birtakım törenlerle açılır olmasını eleştirmiş.

Her toplumun bu gibi törenlere ayırdığı vakitler vardır. Böyle törenler hem gerekli görülür, temsil ettikleri şeylerin unutulmaması istenir; hem de fazla sık yapılmaması, böylece insanları bıktırmaması gözetilir. Uzun bir süre içinde, deneye deneye, bir “sıklık ölçüsü” oluşmuştur.

Ama bizim önemli bir “övünme” konumuz, başka kimseye benzememek. Bir Fransız haftada ikiyi geçen “Marseilles”den sıkılırsa, bir Türk’e haftada yirmi iki “İstiklâl Marşı” az gelmeli. Bizim her şeyden önce, dünyaya benzemenin iyi mi, kötü mü, ne olduğuna karar vermemiz gerekiyor.

Örneğin birtakım kurumlar, bir Ermeni Kıyımı olmadığını dünyaya kanıtlamak üzere birçok yabancıyı da davet ederek bir konferans yapıyorlar. Umulduğu kadar olmasa da, dışarıdan gelen birkaç kişi oluyor. Toplantı “İstiklâl Marşı” ve “Şehitlere Saygı Duruşu” ile açılıyor. Gelen o yabancılar, bir konferansa böyle başlayan bu milletin nelere kadir olduğuna dair ilginç bir izlenimle işe başlamış oluyor.

Birtakım üniversitelerden davetler alıyorum, konferans, seminer vb. Konu, diyelim, “Divan edebiyatında Doğa” olsun ya da “İstanbul şiirlerinde balık sevgisi”... Bakıyorum, program “İstiklâl Marşı” ve “Şehitlere Saygı Duruşu” ile başlıyor...

Gitmiyorum böyle toplantılara.

Bir de bayrak boyunu büyütme tutkusu başladı. Bu alanda da öncülük Silâhlı Kuvvetler’de. Gene bir “ölçü” sorunu: ola ki biri tuttu, yüz metre karelik bir bayrak dokudu, ona göre direk yaptı, dikti; derken öteki iki yüz metre kareliğini yaptırdı. Ne olacak şimdi? İki yüz metre karelik olanı ötekinden iki kat daha vatanperver mi? Biri de beş yüz metre kareye çıkarsa ne olacak? Atletizm rekorları gibi veya katedrallerin çan kuleleri gibi bayrak yüzölçümü kayıtları mı tutacağız?

Bütün bu abartılar, marifet değil, bir olgunluk işareti kesinlikle değil. Bireysel aşk duygusundan “vatan sevgisi”ne, önemli olan içtenlik ve derinliktir. Duygu teşhiri değildir aslolan, tam tersine, dışavurumdan kaçınarak, bir şeyi içinden yaşamaktır. Bunu beceremeyenler böyle ritüalize törenlerle, nicelik gösterileriyle “Bakın, ben ne kadar milliyetçiyim!” propagandası yaparlar. Bireyselleşme yaşayamamış toplumlarda, sözgelişi, “ağıt yakma” gibi törenler gelenekleşir. Bireyselleşmiş insan bir acı duyacaksa bunu kimseye sezdirmeden kendi kendine yapar.

Ayrıca, yukarıda değindiğim gibi, bunların birey hayatında normal bir “haddi” olur. Yalnız hafta-başı, hafta-sonu “İstiklâl Marşı” yetmez, her sabah olsun, derseniz, “Aztek mimarisinde pagodanın etkisi” seminerinde Şehitlere Saygı Duruşu yetmez ve her akşam yemeğinden önce de bir saygı duruşunda bulunmaya karar verirseniz, insan psikolojisi bunu kaldırmayacağı için, bir süre sonra hepsinin içini boşaltmış olursunuz.

Murat Belge - Taraf

balaban
19-03-2009, 11:27
Törensilik merakı

Bülent Arınç bir şekilde kurumlaşmış bir siyaset adamı oldu: ağzını açıp söz söyledi mi arkasından uzayıp giden bir tartışma gelmesi artık alıştığımız bir durum oldu. Ona cevap vermeyi görev edinen kurum ve bireyler olduğu bile söylenebilir.

Murat Belge - Taraf

Ağzını hayra açmayı denese kimse bir şey demez herhalde. Yargı karar vermeden kafasına göre hüküm veriyor, orduya dediği yenilir yutulur cinsten değil.

e-fulya
19-03-2009, 11:41
...Yargı karar vermeden kafasına göre hüküm veriyor..

AVUKATLARDA YOK MEDYADA VAR



Hürriyet yazarı Yalçın Doğan, Ergenekon davasının başından beri medyanın da ayrı bir mahkeme kurup sanıkları yargıladığını, bu yüzden hukukun her gün çiğnendiğini yazdı. Daha sonra sözü Balbay’ın günlüklerine getiren yazar, mahkemenin koyduğu yasak nedeniyle avukatlara verilmeyen belgelerin medyaya nasıl sızdığını sordu.



Yalçın Doğan “Medya sehpaları çoktan kurdu” başlıklı yazısında şunları yazdı:

“ERGENEKON davası iki yerde görülüyor.1- Normal mahkemesinde. 2- Medyada.

Her gün, yakası açılmamış haberler, notlar, el yazmaları, adına belge denilen bilgiler medyada sular seller gibi. O belgeler(!) üzerinden patlatılan yorumların haddi hesabı yok. Geldiğimiz noktada, medyaya göre, durumun tek cümleyle özeti şu:

Birilerinin darbe planı yaptığı buz gibi ortada.

Darbeyle suçlanan kişilerin medyada söz hakkı yok. Kimi içerde, kimi hakkındaki suçlama karşısında medyaya konuşmak istemiyor. Konuşursa, başına daha başka nelerin geleceği belli değil.

Ergenekon’un başından beri, medya mahkeme kuruyor. İktidar yağdanlıkları tuttukları köşelerde ne olacağını önceden haber veriyor. Kim tutuklanacak, dava nasıl devam edecek gibi ayrıntılar. Tutuklama yoksa, piyasaya yeni isimler sürüyorlar.

Burası hukuk devleti. Anayasaya, yasalara, geleneklere göre hukuk devleti. Hukukun her gün çiğnendiği bir hukuk devleti.

BALBAY’IN GÜNLÜKLERİ

Son fırtına Cumhuriyet’ten Mustafa Balbay’a ait olduğu ileri sürülen ve medyada yayınlanan günlükleri.

Varsa, o günlükler dava dosyasında var. Soruşturmayı yürüten savcılarda ve mahkemede var. Belki bir de, emniyette olabilir.

Avukatlarda yok. Çünkü, mahkeme kararı var, "belgeler avukatlara verilmeyecek" diye. O zaman soru şu:

Günlükler medyaya nasıl sızıyor? Sızdıran kim ya da kimler?

Hukukun yerlerde süründüğü bu karmaşada, aklı başında girişimin sahibi Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin. Medyaya nasıl sızdığını tesbit için, müfettişlere görev veriyor.

MEDYA ETİĞİ

Mehmet Ali Şahin’den devamını umuyorum. Sızdıranı bulmasını ve o kişinin cezalandırılmasını bekliyorum. Sıradan vatandaş olarak bekliyorum.

Şu bilinmiyor. Balbay’ın günlükleri iddianamede var mı, yok mu, belli değil. Varsa bile, o günlükler bu suçun kanıtı mı, değil mi, o da belli değil. Bu mahkemede belli olacak.

Buna rağmen, mahkemeyi çoktan kuran medyaya göre, "günlükler ortada, darbe girişimleri de orada anlatılıyor."

Ergenekon’da adı geçen bazı kişiler suç işlemiş olabilir. Ama, onu henüz bilmiyoruz. Çünkü, dava devam ediyor.

Yok canım, neden bilmiyoruz, medya, sehpaları çoktan kuruyor bile.

Merak ediyorum, sehpa kuran o "gazetecilerin" başına benzer bir olay gelse, medya etiği üzerine hangi ahkamı keserler acaba?”



Odatv.com

19 Mart 2009
http://www.odatv.com/index.php?id=15288

ENGINEER68
19-03-2009, 11:46
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11241700.asp?yazarid=249&gid=61

BABUTSA
19-03-2009, 11:48
Törensilik merakı


Ayrıca, yukarıda değindiğim gibi, bunların birey hayatında normal bir “haddi” olur. Yalnız hafta-başı, hafta-sonu “İstiklâl Marşı” yetmez, her sabah olsun, derseniz, “Aztek mimarisinde pagodanın etkisi” seminerinde Şehitlere Saygı Duruşu yetmez ve her akşam yemeğinden önce de bir saygı duruşunda bulunmaya karar verirseniz, insan psikolojisi bunu kaldırmayacağı için, bir süre sonra hepsinin içini boşaltmış olursunuz.

Murat Belge - Taraf



Benim anlamadığım;M.Belge gibi bir zatın inanmadığı bir değer için neden böyle bir gaz sancısı tuttuğu?

balaban
19-03-2009, 12:07
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11241700.asp?yazarid=249&gid=61

Kanla kazandık parayla sattık vatanı hala Çanakkale geçilmez diyoruz. Aklımıza şaşayım.

e-fulya
19-03-2009, 12:14
Kanla kazandık parayla sattık

http://www.netpano.com/newsdetail.asp?NewsID=135

kumralada
19-03-2009, 12:34
Ayağından vurulan Osman Gökçek Bakü'de

Perşembe, 19 Mart 2009
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in bir süredir nerede olduğuna soru işaretleri bulunan Osman Gökçek’in ayağından vurulduğu için gizlice Bakü’de tedavi edildiği belirtildi. Osman Gökçek’in Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınok’un adaylıktan çekilmesine yol açan seks kaseti ile ilgili olarak ayağından vurulduğu ima ediliyor. Osman Gökçek’in Bakü’de tedavisinin devam ettiği belirtilirken, olay gizli tutuluyor.


Kelime ATA/habercek.com


Habercek.com sitesi bir süre önce Osman Gökçek’in vurulduğu ve yurtdışında bilinmeyen bir yere gönderildiğini yazmış ancak bu haber yalanlanınca haber geri çekilmek zorunda kalınmıştı. Karayalçın da geçen hafta bir açıklamasında Osman Gökçek’in kayıp olduğuna dair iddialar bulunduğunu belirterek, nerede olduğunun açıklanmasını istemişti.
Skandal olaya ilişkin bilgi musavat.com sitesinde yeraldı. Sitede yeralan haberde, Türkiye’de devam eden seçim kampanyasının Ankara’da çok sert geçtiği, Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınok’la Gökçek arasında sert bir mücadeleye sahne olduğu ifade ediliyor. Altınok’un seks kasetinin çekildiği bu kasetin televizyonlar ile internet sitelerine dağıtımının yapıldığının ifade edildiği haberde, seks kasetinin Altınok’a yakın bir işadamı tarafından çekildiği, işadamının 1 milyon dolar aldığı ancak kasetin orijinalinin korunduğu ve seçim öncesinde servis edildiğine dikkat çekiliyor. Haberde, Altınok’un taraftarlarının kasetin yayılmasından Gökçek’i sorumlu tuttukları ifade edilirken, “CD’lerin yayılmasını Gökçek’in Osman adlı oğlu Gökçek yapıyor.” Deniliyor. Melih Gökçek’in kendisiyle ilgili iddiaları reddettiğine dikkat çekilen haberde, “İşin Azerbaycan’la alakalı tarafı ise gizli tutuluyor” ifadelerine yer veriliyor.
Musavat.com sitesi, Türkiye’deki güvenilir kaynaklardan aldığı bilgiye dayanarak, Osman Gökçek’in ayağından vurulduğunu, ancak bu olayın seçim kampanyasına olumsuz etki yapmaması için saklandığını belirtiyor. Olayın açığa çıkmaması için Osman Gökçek’in Türkiye’deki hastanelere yatırılmadığı ve Bakü’ye getirildiği halen tedavisinin devam ettiği ifade ediliyor.

http://www.habercek.com/index.php?option=com_content&task=view&id=6457&Itemid=67

yosun
19-03-2009, 12:43
Benim anlamadığım;M.Belge gibi bir zatın inanmadığı bir değer için neden böyle bir gaz sancısı tuttuğu?

Maaşlı memur olmak kolay mı?
Emek istiyor...

Melih_2005
19-03-2009, 12:45
http://www.hurriyet.com.tr/dunya/11244027.asp?gid=229

Yaptıkları rezaletler ortaya çıkıyor

İsrail'in Gazze'ye 22 gün süren saldırılarında bazı askerlerin sivil Filistinlileri sırf öldürmüş olmak için öldürdükleri, durup dururken evleri yıktıkları, keskin nişancıların, annelerinin kucağındaki çocukları vurdukları, bir bir ortaya çıkıyor. Askeri Akademi Müdürü bile "Askerler için çok kötü şeyler anlatılıyor" dedi.

GAZZE'DE ATEŞ YAĞMURU

Gazze'ye ölüm yağdıranlar

Ultra dinci Yahudiler böye seyrediyor

KESKİN NİŞANCILAR, FİLİSTİNLİ ANNENİN 2 ÇOCUĞUNU ÖLDÜRDÜ

Haaretz gazetesinde, saldırılara katılan İsrailli askerlerin şahit oldukları olaylara yer verildi. Ayrıca İsrail askeri ve devlet radyolarında da yer verilen olaylardan birinde, İzak Rabin'in adını taşıyan Askeri Akademi'den askerlerin, evinden çıkarken gideceği yolu şaşıran bir Filistinli anneyle iki çocuğunun İsrailli keskin nişancı tarafından öldürüldüğünü anlattığı belirtildi.

EVİNİN YAKININDA YÜRÜYEN YAŞLI KADINI VURDULAR

Bir başka olayda ise evinin 100 metre yakınında yürüyen yaşlı bir Filistinli kadının öldürüldüğü belirtilirken, vandalizm olayları ve durup dururken evlerin yıkıldığı da anlatıldı.

SİVİLLERE KARŞI SALDIRILAR HAKKINDA "ÇOK KÖTÜ ŞEYLER" ANLATILIYOR

Akademi Müdürü Dany Zamir, devlet radyosundaki açıklamasında, sivillere yönelik haksız saldırılarla ilgili çok kötü şeyler anlatıldığını, askerlerin şahit olduğu bu olayların öğrenilmesinden sonra, soruşturma başlatılması için Genelkurmay Başkanlığının konudan haberdar edildiğini kaydetti.

İsrail'in 22 gün süren saldırılarında 1300'den fazla Filistinli ölmüş, 5 bin Filistinli yaralanmıştı. Ölenler arasında 437 çocuk, 110 kadın ve 123 yaşlı bulunuyor. Saldırılarda ayrıca 14 doktorla 4 gazeteci de hayatını kaybetmişti.

************************************************** *

Bu reziller insan mı şimdi :grrr: :grrr: :grrr: ....

balaban
19-03-2009, 12:59
http://www.hurriyet.com.tr/dunya/11244027.asp?gid=229


Ultra dinci Yahudiler böye seyrediyor

Bu reziller insan mı şimdi :grrr: :grrr: :grrr: ....

1300 kişi çok evet. Irak'ta 1.8 milyon sivil öldü. Biz de izledik. Aynı soruyu kendimize de sormamız lazım.

Melih_2005
19-03-2009, 13:20
1300 kişi çok evet. Irak'ta 1.8 milyon sivil öldü. Biz de izledik. Aynı soruyu kendimize de sormamız lazım.

örnekler çok , Afganistan , Somali , Sudan , Tibet vs...

sayılar benim için önemli değil 1 insan katli = 1 milyon insan katli acı aynı acı...
( seyretmek ve izlemek derseniz , izleyen ve seyreden düşünsün )

ayrıca Irak ta milyonların katledilmesi , İsrail in 1300 kişiyi öldürmesini meşru kılar mı ?

asıl insanın kanını buz gibi yapan , annesinin kucağındaki bebe yi sniper la vuran insan kılıklılar.... nasıl bir psikoloji aman Allahım yaa...

balaban
19-03-2009, 23:33
Aydın Doğan-Tayyip Erdoğan savaşında bilinmeyenler?

Lamı cimi yok, Tayyip bey Aydın Doğan’ın kalemini kırdı.
Önce 826 milyon liralık vergi kaçakçılığı cezası ve ardından teminat için yapılan haciz olayı.
Efendim prosedür demeyin!
AKP’nin; hortumculuğu bizatihi TMSF Başkanı Ahmet Ertürk tarafından teyitli yandaş grupları nasıl sırtladığı ortadadır.
Sadece o mu?
Bu ülkede milletin parasıyla üstelik ipoteksiz, dev medya gruplarının birilerine nasıl devredildiği de biliniyor.
Bütün bu örnekler ortada iken Doğan’a yapılan dev operasyonun ancak bir amacı olabilir ki o da çökertmektir.
Hayır ben Aydın Doğan’ın avukatı falan değilim, benimki bir tespittir.
İtiraf edeyim ben uzlaşırlar diye beklerken köprüler neredeyse atılmış durumda.
Peki bu iş nereye mi varır?
Açık söyleyelim iktidara direnmek karanlığa ıslık çalmak gibidir.
Hele de iktidarın başında Tayyip Erdoğan gibi kararlı ve yaptırım gücü olan biri olursa iş daha da zorlaşır.
Dolayısıyla Aydın beyin işi zordan da ötedir.
Bırakın Doğan’ı, dünyanın hiçbir yerinde muktedir olan bir siyasi iktidara direnebilecek bir ticari grup olamaz.
İşte Rusya’daki ABD ve AB destekli oligarkların durumu ortada.
Kuşkusuz Aydın Doğan ya da grubu örneğin Uzanlar gibi de değildir.
Öyle, çünkü Aydın beyin bankasını sattıktan sonra yürütme ile olan ilişkileri Uzanlara kıyasla çok daha azalmıştır.
En önemlisi Doğan, Uzanların aksine yere daha sağlam basıyor.
Buna paralel olarak Aydın Doğan’ın karşısında Uzanlar misali ABD devi Motorola gibi çokuluslu şirketler de yoktur... Ne önemi var demeyin çok önemli, Ecevit’in 2001 Ocak başında yaptığı ABD gezisinde Motorola konusunun bizatihi Cheney tarafından Ecevit’e açıldığının ve Uzanların aleyhinde baskı kurulduğunun birebir tanığıyım.
Tam tersine Doğan Grubu’nun dışarıdan kösteği değil, ABD ve Almanya’da ortakları ve dolayısıyla destekleri vardır ki bunun yansımaları uluslararası basında çıkan haberlerle de görülüyor.
Sadece orada mı?
ABD Dışişleri Bakanlığı raporu da ortada...
Tam bu noktada konunun bam teli olan soruyu sormak istiyorum:
Sahi siz Aydın Doğan’ın yerinde olsanız, Tayyip Erdoğan gibi gözü kara biri ile milyarlarca dolarlık servetinizi riske edip karşı karşıya gelir misiniz? Siz gelmeyeceğinize göre Aydın Doğan niye geldi acaba? Yoksa Aydın Doğan sizin kadar akıllı değil mi?
Ben Aydın beyin AKP iktidarına takındığı boyun eğmeyen tavrının bireysel olmadığı kanaatindeyim... Ne dersiniz, yanılıyor muyum?

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7663

balaban
19-03-2009, 23:36
KİM DÜRÜST...
Kredi kartı gafı kaç puan?Tayyip Erdoğan duygu ve coşku adamı ya, hemen boşluğa düşüyor ve çabuk hata yapıyor. Siyasetçiler söylemediği sözler için değil, söylediği sözler için bedel öderler. Dolayısıyla bir siyaset adamı için öncelik neyi söylemesi gerektiği değil, neyi söylememesi gerektiğini bilmesidir. Tayyip bey dobralık ve açık sözlülük adına ya da kendine olan aşırı güveni sebebiyle bazen büyük gaflar yapıyor. Mesela geçmişte ABD, Türk askerinin başına çuval geçirince kendine sorulan “Nota verecek misiniz” sorusuna, “Ne notası müzik notası mı” şeklinde cevap vermesi gibi... Erdoğan üç gün önce de aynı hatayı yaptı. Kredi kartı borçlularını değerlendirirken, onların dürüst olmadıklarını söyledi ki bu bir siyasetçi için affedilemez bir gaftır. Öyle, çünkü dürüst olmamanın diğer adı malumdur. Tayyip bey dobralık adına sayıları milyonu aşan insan kitlesine adeta hakaret etmiştir ki normalde bunun siyasi bir sonucu olur.


MERAK ETTİM...
Fert başına milli gelir kaç dolar oldu?Dün Vatan’dan sevgili Mustafa Mutlu da yazdı, Tayyip bey rakamlarla oynamayı ve hatta ters yüz etmeyi çok seviyor. Hiç kimseyle karşılıklı konuşmadığı için anlatıyor da anlatıyor. İyi de anlattıkları doğru değil. Mesela hangisi mi? GSMH yani, gayrısafi milli hasıla olayı. Tayyip bey meydanlarda Türkiye’nin GSMH’sinin 259 milyar dolardan 750 milyar dolara çıktığını söylüyor. Yanlış bilgi, çünkü o hesaplama dolar 1.1500 lira iken yapılmıştı. Dolar şimdi 1.7000 lira, dolayısı ile buna göre yapılacak hesaplamayla GSMH miktarı 470 milyar dolar civarıdır. Görüyorsunuz neredeyse üçte bire yakın yanlış bir rakam var. Olmuyor, bir Başbakan böyle şeyler söylememeli. Tevekkeli Tayyip bey bundan ötürü bağımsız gazetecilerin karşısına çıkamıyormuş. Sahi tam bu noktada soralım, Tayyip bey fert başına milli gelir 10 bin dolar diye sürekli hava atıyordu, şimdi niye rakam vermiyor acaba... Evet Tayyip bey, 10 bin dolara ne oldu ona cevap verebilir misiniz?


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7663

balaban
19-03-2009, 23:51
Askeri kışkırtmayı bırak namusu kurtarmaya bak

Başın sıkışırsa, askere vur, puan topla.
Tayyip Erdoğan ve yol arkadaşları bu işi pek sevdiler anlaşılan.
22 Temmuz seçimleri öncesinde ‘asker üzerinden’ siyaset stratejisini gayet başarı ile denediler.
Şemdinli’de bölücü örgüte mensup bir kitapçının dükkânında patlayan bombaların ardından yaptıkları tahriklerle askeri kışkırtmaya, 28 Şubat benzeri ‘sert bir açıklama’ yapmaya zorladılar.
Uzun süre direnen asker, nihayet 27 Nisan gecesi frenleri boşa aldı.
Genelkurmay’ın Sanalağ’daki (internet) adresine düşen açıklamanın, AKP’nin ‘ABD/AB/İsrail’ ekseninde yapmış olduğu teslimiyetçi icraatlar yerine, ‘Kutlu Doğum Haftası’ kutlamaları üzerine kurulması, kaymaklı kadayıf oldu.
- “Dindar Cumhurbaşkanı seçtirmiyorlar” söylemiyle seçime giren AKP, oylarını yüzde 47’ye taşımayı başardı.

* * *

Şimdi önümüzde bir yerel seçim var.
Saadet Partisi’ndeki beklenmedik yükseliş karşısında ne yapacağını şaşıran Dünya Lideri ve Son Osmanlı Padişahı (!) Tayyip Erdoğan’ın Davos’ta başlattığı ‘sanal’ fetih harekâtının izleri, ekonomik krizin etkisiyle kısa sürede belleklerden silindi.
Ve bu kez Bülent Arınç, piyasaya sürüldü.
AKP’nin, kendi seçim bölgesi olan Manisa’da kaybedeceği hissine kapılan Arınç, Van’da şöyle gürledi:
- “Emekli orgenerallere ait ses kayıtları ortaya çıktı. Aman Allah’ım neler konuşmuşlar, neler söylemişler. Allah’a çok şükür ediyorum ki Türkiye bunların zamanında bir savaşa falan girmemiş. Yoksa bunların savaşacak halleri yok. Askerlikten başka her şeyi yapmışlar. Siyasetle uğraşmışlar, darbelerle uğraşmışlar. Memlekette kendi kafalarına göre uygun buldukları işleri yapmak için maalesef yasadışı güçlerle bile işbirliği yapmaktan çekinmemişler.”

* * *


Ama asker, oltadaki ‘yemi’ bu kez almadı.
Genelkurmay Sözcüsü Tuğgeneral Metin Gürak, aslında yenilir yutulur olmayan ağır sözleri, “Bu kişinin TSK hakkındaki görüşleri bellidir. Hukuk Fakültesi mezunu bir kişinin, yargı kararı olmadan hiçbir kimseyi suçlamaya, dolaylı olarak da bir kurumu hedef almaya hakkı ve yetkisi olmadığını hâlâ anlayamamış” şeklinde bir açıklamayla geçiştirdi.
Başvurduğu ucuz numaranın artık bayatladığını ve bir işe yaramadığını gören Bülent Abi’nin vücut kimyası bozuldu.
Önce, “Vesayet rejimi altında bir ülke değiliz. Bana kimse hukuku öğretmeye kalkmasın. Ben kimsenin emir eri değilim” dedi.
Sonra da, dikkate alınmadığını görünce, başladı ucuz kahramanlık taslamaya:
- “Gene ihtiyatlı konuşalım, çünkü birileri demokrasiden ümidini kesmiş de postal sesine hasret kalmış olabilir. Eskiden ‘höt’ dendi mi, tabana kuvvet kaçarlardı. Biz öyle ‘höt’lerle ‘möt’lerle falan değil ha. Neler gördük neler.”

* * *


Ya Bülent Abi...
Bırak, öyle “Biz hötlerden, mötlerden korkmayız” diye cart curt etmeyi de, hele sen şu borcunu bir öde.
Bizleri ‘balık hafızalı’ sanıp unuttun mu yoksa?
Hani, 3 Kasım 2002 genel seçimlerinden önce Kahramanmaraş’ta yaptığın o ateşli konuşmada ne diyordun:
- “Başörtüsü meselesi kanayan bir yaradır. Bu meseleyi bir an önce çözüme kavuşturmak bizim için bir namus borcudur.”
6 yıldan beri tek başına iktidardasınız.
Yiyip içiyor, haram, yetim hakkı demeden deveyi hamuduyla yutuyorsunuz.
Peki ne oldu, başörtüsü meselesi çözüme kavuştu mu?
Öyle sıradan bir borç değil bu.
Adı üzerinde, ‘namus’ borcu.
Hele sen önce borcunu öde.
Sonra, öyle ‘hötlerle’, ‘mötlerle’ gidip gitmeyeceğini, nasıl olsa seçimden sonra hep birlikte göreceğiz?

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7665

mterkan
20-03-2009, 11:13
Ahmet Hakan'dan,

http://img25.imageshack.us/img25/3868/60007124.jpg (http://img25.imageshack.us/my.php?image=60007124.jpg)

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11250036.asp

mterkan
20-03-2009, 11:24
Oray Eğin'den,

Mustafa Balbay'a ait olduğu iddia edilen günlüklerin sızdırılmasının ardından, dünkü Milliyet'te Hasan Cemal 'Evet ben de günlük yazmıştım, ama benimkiler farklıydı' diyor. Hakikaten öyle mi? Birazdan göreceğiz.
Ama önce şu notu aktarmakta yarar var: Günlük tutmak bir gazetecilik disiplini olduğu gibi, Cumhuriyet gazetesi geleneğidir de. Cumhuriyet'te çalışan gazeteciler 'off the record' bilgileri bile İstanbul'daki merkeze bildirirler. Hasan Cemal'in gazetecilik yaptığı yıllarda bu bilgiler teleksle geçerdi, şimdi de elektronik ortamda aktarılıyor.
Bu bilgiyi veren de Hasan Cemal'in kendisi. O gazeteyi yönetirken, Ankara Temsilcisi Yalçın Doğan ona görüşme kayıtlarını aktarıyormuş.
Tıpkı Mustafa Balbay'ın yaptığı gibi.
İşin ilginç tarafı günlüklerin içeriği kadar Hasan Cemal'le Mustafa Balbay'ın da üsluplarının, not tutuş şekillerinin benzerliği... Bu da Cumhuriyet ekolü olsa gerek.
Dün, odatv.com'da Hasan Cemal'in geçmişte yazdığı günlüklerden bazı bölümleri yayınlamışlar.

Gelin şimdi Cemal'in günlüklerini Balbay'ın günlüklerindeki bazı bölümlerle kıyaslayalım:

l Komutanlar arası görüş farklılıkları
Hasan Cemal: 'Yalçın Doğan ve Uğur Mumcu, MGK Genel Sekreteri Orgeneral Necdet Üruğ'u ziyaret ettiler. Paşa'nın şu sözleri ilginç: 'Onlar (MGK üyeleri, Evren, vd.) artık politikayı sürdürüyor. Bizler de bizlere düşen görevleri devraldık. Politikacı ve biz ayrımı ilginç Üruğ Paşa'nın...' (20 Eylül 1980)
Mustafa Balbay: ' [Tümgeneral Erdal Şenel] Türkiye'de artık demokratik yollardan yapılabilecek çok az şeyin olduğunu söyledi. Adamların dini alıp kullandığı geriye bir şey kalmadığını söyledi. Hurşit Bey için çok övücü şeyler söyledi. Takıldım: Hayatta en hakiki mürşit Hurşit'tir... 'Bir numara (Hilmi Özkök) için molla diyoruz' dedi...' (29 Nisan 2004)

l Askerlerin medyadan ricası
Hasan Cemal: 'Necdet Üruğ'un ricası: YÖK'e dokunmayın.'
Mustafa Balbay: 'Yaşar Büyükanıt: Bugün medya desteği olmadan hiçbir şey yapılamaz. Bakın medyaya [Cumhuriyet dışında] laiklikle ilgili hassasiyeti olan yayın organı yok. Artık bu konuda sizden başka kimseye bilgi notu da göndermiyoruz. (31 Mart 2003)

l Buluşma yerleri
Hasan Cemal: 'Boğaz'da Kalender Orduevi'nde yemek yedik.' (26 Şubat 1983)
Mustafa Balbay: 'Dorint Otel'de beş kişi yemek yedik.' (7 Nisan 2004)

l Yalnız değiller
Hasan Cemal: 'Yanımızda Güneri Cıvaoğlu, Rahmi Turan, Çetin Emeç gibi gazeteciler var.' (26 Şubat 1983)
Mustafa Balbay: 'Zekeriya Temizel'le birlikte İstanbul'a gittik. Saat 17.00'de toplandık. İlhan Selçuk, Alev Coşkun, Hikmet Çetinkaya, İbrahim Yıldız, Emre Kongar, Mustafa Pamukoğlu, ben...' (7 Nisan 2004)

l Kıyafetler not edilmiş
Hasan Cemal: 'Saltık Paşa bugün sivildi.' (26 Şubat 1983)
Mustafa Balbay: 'Şener Eruygur'a gittik. Ceketi çıkarmış.' (1 Mart 2004)

l Koltuklar bile tarif edilmiş
Hasan Cemal: 'Boğaz'a bakan geniş salonda denize dönük rahat koltuklar.' (26 Şubat 1983)
Mustafa Balbay: '(...)Hemen arkamızda meydan muharebesini gösteren dev bir tablo... Kiremit rengi koltuklar... Biz ikilide o teklide...' (18 Aralık 2003)

l Mönüde neler var?
Hasan Cemal: 'Üruğ Paşa sivil ve gayet şık giyinmişti. Rahat koltuklara oturduk. Ihlamur; Yalçın Doğan istemeyince 'Sizin de çikolata hakkınız var' diyerek kristal çanaktan Madlen çikolata çıkardı.' (28 Kasım 1982)
Mustafa Balbay: 'Salonun önünde yemyeşil küçük balkonumsu yer. Duvarlarda deniz kıyısı ve insan resimleri. Ressamlarını okuyamadım. Havuç maydanoz çorbası... Levrek... Özel patlıcan... Tatlılar...' (30 Ocak 2003)

http://www.yazarx.com/FGuncel/oray-egin/20-03-2009/hasan-cemalin-gunlugunun-balbayinkinden-farki-var-mi-/90018.aspx

mterkan
20-03-2009, 11:30
Bekir Coşkun'dan,

http://img25.imageshack.us/img25/2531/13516850.jpg (http://img25.imageshack.us/my.php?image=13516850.jpg)

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11249446.asp

mterkan
20-03-2009, 11:34
Güngör Uras'tan,

Sanayi durmuştu
Kocaeli’ndeki işyerleri krizden göreceli olarak daha fazla etkilendi. Çünkü sanayi tesislerinin üretimi ara malı ağırlıklı üretim yapıyor. Başka bölgeler üretimi kısınca, Kocaeli pazar kaybediyor. Türkiye’nin 3 dev lastik fabrikası, Ford’un ve Hyundai’nin dev fabrikaları Kocaeli’nde. Krizin büyüklüğünü sergileyen bir gösterge, Ford otomobil fabrikasının ayda 10 gün çalışması.
Ford’un Eskişehir fabrikası geçen ay 3 gün çalışmış. İşçilere yüzde 70 ücret ödeniyormuş. Bir başka gösterge: Eski güzel üretim döneminde Ford fabrikasına günde 10 kamyon lastik girermiş. Geçen hafta (tüm hafta boyunca) 1 kamyon lastik girmiş. Lastik fabrikalarını, taşımacıları, işçileri düşününüz.
Forda döşeme üretmek için kurulan bir fabrika, kapısına kilit vurmamak için işçilerine yazlık bahçe mobilyası ürettirmeye başlamış.
Gelelim iyi göstergeye. Oda her ay sanayi kuruluşlarının kapasite kullanım oranları araştırıyor. Geçici belirlemelere göre, 2008 Kasım’da yüzde 58 iken, aralıkta yüzde 53’e, 2009’un ocak ayında yüzde 47’ye düşen kapasite kullanım oranı şubatta gerilememiş ve yüzde 47 olmuş. Mart kapasite kullanımı da belirlenmeden kesin bir değerleme yapılamaz ama, tablo ümit verici. Bu tespitleri gerçeği yansıtıyor ise kriz vuracağı kadar dibe vurmuş demektir.
Bundan sonra iyilik beklentileri başlayabilir. İyilik beklentisi üretimin kıpırdaması, işçi çıkarmalarının durmasıdır.

http://www.yazarx.com/FEkonomi/gungor-uras/20-03-2009/kriz-kocaeli-nde-dibe-vurmus-gibi/90027.aspx

mterkan
20-03-2009, 11:35
Hurşit Güneş'ten

Krizlere girildiğinde likidite sıkışıklığı olur. Bunun nedeni aslında paranın stok yetersizliği değildir. Güven krizi oluştuğundan herkes nakitte kalmak ister. Adeta paranın üstüne oturur.
Böylece dolaşımdaki para yetersiz kalır. Merkez bankaları da başlarlar piyasaya para vermeye. Bu kaçınılmazdır. Yoksa sistem büsbütün kilitlenebilir.
İlk aşamada ele alınacak politika enflasyonun da düşmesiyle faizlerin indirilmesidir. Ancak birçok şirketin bilançosu darmadağın olduğu için bankalar kredi vermeye yanaşmaz. Bu nedenle, faiz indirimleri ilk aşamada etkili olmaz. Bu arada kriz de derinleşir.
Bunun oluşmaması için yetkililerin elinde iki seçenek vardır. Biri, malum, Keynezyen tedbirler, yani iç talebi doğrudan ayağa kaldırmak için kamu harcamalarının artırılması. Tabii bunun da mahzurları yok değildir. Uzun vadede enflasyonist riskler taşıyabilir. Dış açık artabilir. Nihayet bilinçli ve ölçülü bir artış yapılmazsa, bütçe açıkları kontrolden çıkabilir.

http://www.yazarx.com/FEkonomi/hursit-gunes/20-03-2009/para-politikalarinin-etkinligi/90028.aspx

Che Big
20-03-2009, 16:03
enisberki@haberturk.com
PAPAZ HER GÜN PİLAV YEMEZ!
20 Mart 2009 Cuma, 15:12
Herşey çok iyi başladı. Soğuk havaya rağmen Sami Yen tıklım tıklım doluydu. Taraftarlar, takımlarına sonuna kadar destek vermek için hazırdı. Ayrıca, 'Dişi Aslanlar'ın Avrupa'da finale çıkması daha büyük moral olmuştu. Takımlar sahaya çıktığında sarı-kırmızılı taraftarlar, büyük fedakarlık yapıp iğneyle takımdaki yerini alan Arda'ya ve forvet oyuncusu olmasına rağmen defansta görev yapan Harry Kewell'a büyük sevgi gösterilerinde bulundu.

http://www.htspor.com/spor-yazilari/10179-yazar-PAPAZ_HER_GUN_PILAV_YEMEZ_.aspx

Hamburg kendi evinde GS'a güzel bir Hamburger partisi vermis,
parasini da Istanbul'da tahsil etmeyi unutmamistir.....

balaban
20-03-2009, 18:01
Bravo hızlı trene diye yazacaktım!
İyice ki bir küpüne battı, kendisine hayran hale geldi. Kendi sesine, duruşuna, yürüyüşüne âşık oldu.

Putin’e benzetiyorlar.

“Putinleşti” diyorlar.

Bence yanlış.

Gittikçe Enver Paşa’laşıyor.

Herkes ondan olacak.

Onu alkışlayacak.

Sözleri kıvılcım, kelimeleri süngü, cümleleri yıldırım diye kabul edilecek. Trabzon meydanına kendisine oy verecekleri topluyor ve eleştiri yazıları yükselten köşe yazarlarına; “dirhemini yiyenin kudurması” gerekeniftiralar atıyor.

Nefret yüklü sesle diyor ki:

“Ha bu köşe yazarları var ya...

Ha bunlar...

Ne kadar para alıyorlarsa...

O kadar küfür ederler.

O kadar hakaret ederler.

Maaşlı memurdur bunlar.”

Ben muhabirliğe Haldun Simavi’nin Günaydın Gazetesi’nde başladığım yıllarda Tayyip Erdoğan da Necmettin Erbakan’ın genel başkanı olduğu partinin Beyoğlu İlçe Başkanı’ydı. Fakirdi. Hiçbir şeyi yoktu, “bir lokma-bir hırka” derler ya o haldeydi. Çocuklarına bakabilsin diye partisinin ona “dükkân gibi bir şey açtığı” söyleniyordu.


***


Bugün kendime bakıyorum.

Neyim var, servetim nedir?

Tayyip Bey’e bakıyorum.

Malı nedir, mülkü ne kadar?

Ben yine aynı Necati!

Tayyip Bey ise çok zengin!


Eğer onun Trabzon meydanında iftiralar yağdırarak söylediği gibi “para ve yüksek maaş küfür edene akıyorsa” bu durumda kim küfürden “mal-mülk-servet-gemicik-pırlantacık, karısının kolunda milyar lira değerinde çantacık” yapmış oluyor? Bütün bunlara rağmen yine “Bravo bizi hızlı trene bindirene” diye yazacaktım. Bu ülkede hep umutsuz, kötüye gidiş olmuyor, “iyi-çağdaş- kalkınmacı projeler de hayata geçiriliyor” diyecektim. 10. Yıl Marşı’nda kalkınma hamlesinin simgesi diye yazılan “Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan” övünmesini devam ettirenlere ve dünyadaki 7 hızlı tren sahibi ülkeden birini de Türkiye yapanlara teşekkür etmeliyiz diye bağıracaktım...

Bağıramadım.

Kalemim izin vermedi.

Yazamadım.

Şunun için yazamadım: Ankara Eskişehir arasında başlatılan hızlı trene yandaş gazetecileri; “eserleriniz muazzam, yaptıklarınız benzersiz, adımlarınız çağ atlatıyor” şeklinde yağcı yazılar(özellikle Hasan Celal Güzel ile Mehmet Altan) yazsınlar diye bindirerek ve treni de kendi sürerek 250 kilometre hıza ulaştıran Başbakan Tayyip Erdoğan, bir genç gazetecinin tarafsız, objektif sorusuna cevap vermedi. Bu gazeteci VATAN Yazarı Yiğit Bulut’tu.

Şu 2 soruyu soruyordu:

1- Alsim-Alarko liderliğinde İspanyol OHL Firması ile oluşan konsorsiyum tarafından yapımına başlanılan 1. etabın sözleşme bedeli (+sigorta primi olmak üzere) toplam 459 milyon euro’dur. Ancak keşif artışları ile birlikte maliyet 629 milyon euro’ya çıktı. Nasıl oldu da 459 milyon euro olarak belirlenen ilk bedel bir anda 629 milyon euro’ya çıktı?

2- Dünyada hızlı trenler, saatte 500 km. hıza dayanırken! Biz neden “daha eski, 250 km’yi aşamayan bir teknolojiyi bu kadar pahalıya aldık?”

***


Yiğit Bulut, “hızlı trende soygun yapılıyor” kuşkusuna düşmüş, kıyaslamalı bilgiler bulmuş sergiliyor, gerçeği arıyor, başta Başbakan ve Ulaştırma Bakanı olmak üzere yerli yapımcı firma Alarko’ya soruyordu: Fransa’da saatte 500 kilometre hız yapabilen hızlı trenin, 1 kilometre maliyeti 2 milyon euro iken Türkiye’ye satılan geri teknoloji 250 kilometre hızda trenin 1 kilometre maliyeti, neden 3 milyon euro? Hızlı Tren’in açılış seferine 50 gazeteci çağırdılar, aralarında bu soruları soran Yiğit Bulut yoktu.
Düt... Düt... Düt...

Hızlı tren geliyor...

Türkiye soyuluyor!

“Bravo hızlı trene...” diye yazamadım. İçimdeki o, “soyguna alet olma...” diyen ses beni engelledi. İstediğiniz kadar Trabzon meydanında iftira bağırın ben o sese müteşekkirim.

http://haber.gazetevatan.com/haber.vatan?detay=Bravo_hizli_trene_diye_yazacakti m&Newsid=228128&Categoryid=4&wid=108

ÖZDOĞAN77
20-03-2009, 18:03
http://sunucu12.kucukresim.com/uploads/1237421573fbda8.jpg




Türk milletine tuzak kuruluyor


"Türkiye'ye kedi bile vermem" diyen Talabani, niye PKK'lıları Türkiye'ye yollamak istiyor?

Talabani: "PKK'lılar Türkiye'ye dönsün, ama hapse girmek için değil. Onların da gururunu düşünmek lazım" diyor.
"Silahlarını Amerikalılara teslim etsinler" diyor.

Af çıkaracağız, ama onlar önce silahlarını Amerikalılara teslim edip, sonra Türkiye'ye gelecekler.. .

Yönetici kadro da sosyal-demokrat İskandinav ülkelerine gidecek (CHP'nin kulakları çın çın)

Niçin?
İstedikleri olmazsa tekrar Kuzey Irak'a dönüp Amerikalılardan silahlarını geri alacaklar, kaldıkları yerden devam...
İstedikleri ne?
Seçimlere katılıp muhtarlıktan belediye başkanlığına kadar koltuklara oturmak, sonra da "İkiz Yasalar"a atıf yaparak özerklik ve giderek bağımsızlık istemek. (DSP ve MHP'nin kulakları çın çın)

Yani silahla yapamadıklarını "af" ve "demokrasi" yoluyla gerçekleştirmek.
"Silahlı bölücü terör"den daha tehlikeli olan "silahsız bölücü terör" tehlikesine dikkat !

Türk milletine tuzak kuruluyor

http://www.yenicagg azetesi.com. tr/haberdetay. php?hit=14358





Irak Cumhurbaşkanı Talabani, "PKK'ya genel af çıkarılması"nı istedi
Babacan: "PKK'ya af çıkarılması için mevcut yasalar uygun"
Dışişleri Bakanı Babacan, Talabani’nin genel afla ilgili açıklaması hatırlatılınca şöyle dedi: “Mevcut yasalarımız, kapıların açılmasını sağlayıcı maddeleri de içeriyor.

Kalıcı çözüm bulmalıyız

Dışişleri Bakanı Ali Babacan, konuşmasını şöyle sürdürdü. “PKK terör örgütü, bu bölücü terör örgütü artık ne bugünün Türkiye’sinde ne bugünün Irak’ında yeri olmayan bir örgüttür. Bunun da herkes daha çok farkına varıyor. Buna kalıcı bir çözüm bulabilmek için de bir yandan Türkiye, bir yandan Irak, bir yandan ABD, aynı zamanda bu üçlü mekanizma içinde de çalışmalar yapıyoruz. Ama bu bir süreç. Hemen akşamdan sabaha elde edilecek sonuçlar değil bunlar”
Babacan, Türkiye’de devletin tüm birimleri arasında bu konuda çok iyi bir uyum, diyalog ve istişarenin olduğunu, bütün adımların tüm kurumların görüş birliğiyle atıldığını vurgulayarak, “Umarız ki istediğimiz o nihai sonuca en kısa zamanda varalım” dedi. (AA)

“PKK’ya genel af zemini var!”

Taraf yazarı Lale Sarıibrahimoğlu’ndan şok iddia:

"PKK’ya af fikri, devletin karar mercilerinde kabul görmüş gibi; ama kamuoyu tepkisini azaltmak için adı ’af’ olmayacak.

PKK’nın sayıları 30 ila 40 arasında değişen yönetici kadrosunun üçüncü ülkelere ve de özellikle İskandinav ülkelerine sığınmaları söz konusudur bu genel af kapsamında.”

balaban
20-03-2009, 18:04
Düt... Düt... Düt... Hızlı tren geliyor hortumlama hızlanıyor

Vagonlarına 50 yandaş gazeteci doldurulmuş törenle, tantanayla, tam sayfa ilanla Türkiye soyuluyor ve hortumlama hızlanıyor. Halkın görmez tarafına getirilerek “hortumlamanın hızlanmasını” biz de yazmazsak, kim yazacak.

Türkiye geriye gitmiyor.

Modernleşmeye gidiyor.

İşte bak hızlı tren geliyor.

Diye avunacaksak.

Soygunu görmeyeceksek.

Hortumu gizleyeceksek.

Yuh olsun bize, hepimize!

Önce şu duygumuzu dile getirelim. Hızlı tren seferlerinin başlatılmasından mutlu olduk, memnun olduk. Dünyada hızlı tren teknolojisi saatte 500 kilometreye ulaştı. Biz hızlı tren yürütmeye geri teknolojiyle (saatte 250 kilometre hız) başladık.

Vagonu da ithal.

Rayı da ithal.

Finansmanı da ithal.

Mühendisliği de yüzde 100 ithal sömürge dönemi ölçüleriyle hızlı trene geçtik. 200 yıldan beri (Atatürk dönemi hariç) kalkınma hamlelerini ve yatırımları yüksek ithalata ve yüksek dış borca bağımlı sömürge dönemi aymazlığıyla yaptıkları için bugün memleketimiz “tarihinde görülmedik işsiz rekoruyla” da yüz yüze geldi ama olsun; ülkemiz “hızlı tren hayalini” gerçeğe dönüştürdü.

Bu da bir adımdır.

Topal bir adım.

Felçli bir adım.

Yine de atanlar sağ olsun.

Var olsun.

Seçimleri yine onlar alsın.

Fakat toplumun her tür modernleşmeye ve hızlı trene susamışlığını “hızlı hortumlamaya” dönüştürüyorlarsa biz de; “işte şeriat gelmiyor, bak hızlı tren geliyor, buna şükredelim” diyemeyiz. Hızlı trende ihale sonrası proje değiştirilip “maliyetin dünyadaki hızlı tren teknolojisinin geldiği son aşamanın (saatte 500 kilometre hız) bile üstüne çıktığını” belgeleriyle, kıyaslamalı olarak bulup ilk duyuran VATAN’ın yazarı Yiğit Bulut oldu.

İhale açıldı.

Japon, Fransız firmaları ile Türkiye’den Alarko ve İspanyol ortağı “hızlı tren projesini” yapmaya talip oldular. İhaleyi bütün koşulları yerine getirmenin yanı sıra en uygun fiyatı veren kazanacaktı. Nitekim Eskişehir-Ankara arası birinci etabı, sigorta primi dahil, 459 milyon euroya yapacağını vaat eden Türk şirketi Alsim-Alarko liderliğinde İspanyol OHL kazandı.

Güzel!

Düt... Düt... Düt!

Hızlı tren geliyor!

Halk bayram ediyor.

Ancak ne oldu?

Japonlar ve Fransızlar devreden çıkınca, ihale yarışında Alsim-Alarko ile İspanyol firma tek kalınca proje aniden, habersiz ve sinsice değişti, 459 milyon euroya yapılacağı vaat edilen birinci etap 629 milyon euroya çıktı.

Neredeyse yüzde 40 artış.

Ne değişti de bu artış oldu?

Hesap verin.

Bu halkın parası.

Yiğit Bulut iki kez yazdı.

Okumadılar. Duymadılar.

Cevap vermeye tenezzül etmediler. Şimdi de ben yazıyorum ve diyorum ki; “Eğer projede bu kadar yüksek artış olacağını bilselerdi Fransızlar ile Japonlar da hızlı treni yapmaya talip olur” Türkiye bu devlet yatırımını daha düşük fiyata mal edebilirdi. Ayrıca projede bu kadar yüksek maliyet artışını gerektirecek bir değişme olduğunda ihalenin de mutlaka yenilenmesi gerekirdi.

Düt... Düt... Düt!

Hızlı tren geliyor!

Türkiye soyuluyor.

Hortumlama hızlanıyor!

Hortumlamaya çağ atlatıp Türkiye’yi hızlı hortumlama sürecine sokanların yatacak vagonu olmaması gerekir.

Haksız mıyım!


http://haber.gazetevatan.com/haber.vatan?detay=Dut_Dut_Dut_Hizli_tren_geliyor_h ortumlama_hizlaniyor&Newsid=228492&Categoryid=4&wid=108

balaban
20-03-2009, 18:07
Eşek ölür kalır semeri!
Rahmetli dedem Ahıska Türkleri’nden Molla Mehmet, ben küçükken; bu güzel halk deyişini “doğru-düzgün adam olmam” için olsa gerek gözlerimin içine baka baka sıkça söylerdi. Başbakan da meydan meydan dolaşıyor ve halkın gözlerinin içine bakıp bağırarak söylüyor:

Eşek ölür.

Kalır semeri.

İnsan ölür.

Kalır eseri.

Kalbimin bütün samimiyetiyle söylüyorum. Başbakan, bulabildiği en güzel halk deyişini buldu. Herkes eseriyle anılmalı, övünmeli, gönenmeli. Bu açıdan bakınca; Ankara-Eskişehir arasında vagonlarına 50 yandaş gazeteci doldurularak, törenle, tantanayla, yapımcı şirket Alarko’nun; “hızlı tren hayalini gerçeğe dönüştüren Başbakan’a, bakanlara, Türk milletinin ödeyeceği borca kefil olan Hazine müsteşarlarına, TCDD’nin üst krema kadrosuna” tam sayfa teşekkür ilanları verilerek duyurulan “hızlı tren” bir gerçek eser midir? Osmanlı’dan ve Cumhuriyet’in Mustafa Kemal döneminden kalma demiryollarını düzeltip üstüne Fransızlar ile Japonlar’ın tam 37 yıl önce (1972 yılında) terk ettiği teknolojiyi koyarak yapılan nedir? Bu eser, hızlı tren midir? Yoksa hızlı tren adı altında “yavaş hortumlamayı hızlı hortumlamaya” dönüştürmek midir?

Acaba hangisidir?

Biz gerçeği arıyoruz.

Gerçek olan nedir?



***

Gerçeği aramaya; sizi sıkmayacak kısa hoş bilgiler vererek başlayayım. İlk raylar ahşaptı. 16. yüzyılda insanoğlu ahşap tekerlekli arabaları ahşap raylar üzerinde yürüttü.

Sonra döküm bulundu.

Raylar dökümden yapıldı.

Demir tekerlek de icat oldu, James Watt buharlı motoru çalıştırdı. Richard Trevithick de ilk lokomotifi 1804 yılında yaptı ve bugünkü “raylı taşıma teknolojisi” gelişmeye başladı. Japonların hızlı treninin adı “Shinkansen” yani “Mermi Tren”dir. Japonlar, hızlı tren teknolojisinde 1964 yılında 300 km hıza ulaştılar. Fransız demiryollarının treninin adı TGV yani “Yüksek Hızlı Tren”dir. Fransa 1967 yılında 267 km hıza ulaştı ve 1972 yılında 318 km’yi devirdi. Fransa ve Japonya bugün saatte 578 km hız ve üstünü deniyor. Türkiye’ye satılan teknoloji, Fransızlar’ın ve Japonların 1967’lerde kullanmaya başladığı ve 1972’de terkettiği eski teknolojidir. Ankara-Eskişehir hattına, eski raylar yenilenerek konulan ve “hızlı tren” diye halka yutturulan “geleneksel ray sisteminin” son örneğidir.

Uyanın!

Ayılın!

Gözlerinizi açın!

Bize “yeni teknoloji” diye yutturulan sistem dünyada terk ediliyor.


***

Bizi eşekleştirdiler.

Eşek yerine koydular.

Hem çok paramızı aldılar, hem dünyanın terk ettiği eski teknolojiyi Türk milletine saatte 500 km hız sınırına ulaşan yeni teknolojiden daha pahalı fiyata soktular. Fransa’da ve Japonya’da saatte 500 kilometre hız yapabilen “hızlı trenin” 1 kilometre maliyeti 2 milyon euro iken Türkiye’ye satılan geri teknoloji 250 kilometre hızdaki trenin maliyeti 3 milyon euroya geliyor. Ankara-Eskişehir etabının yapımını önce 459 milyon euroya yerli şirket Alsim-Alarko liderliğinde İspanyol OHL firmasına verdiler. Japon ve Fransız firmaları devre dışında bırakılınca projede değişiklik yapıp 459 milyon euro fiyatı 629 milyon euroya yükselttiler.

Niçin proje değişti?

Niçin eski teknoloji?

Niçin yüksek fiyat?

Susuyorlar. Cevap vermiyorlar. İlk hortumlama; Turgut Özal döneminde “otoyollarda” başlatılmıştı. Dünyanın en pahalı otoyollarını Türk milletine yine böyle yandaş yalaka gazeteci ağırlamalar, tantanalı törenler, teşekkür ilanlarıyla sokmuşlardı. Bu sonradan anlaşıldı. Ve Karayolları’nın o dönemki Genel Müdürü Atalay Coşkunoğlu; “hortumlamaya göz yumup rüşvet almaktan 5 yıl hapis” yemişti. Özal döneminde otoyollarda başlatılan “eski yavaş hortumlama” şimdi Tayyip Erdoğan döneminde demiryollarında “hızlı hortumlamaya” dönüştü.

Uyanın!

Ayılın!

Gözlerinizi açın!

Milleti eşek yerine koydular. Meydanlara toplayıp, gözünün içine bakarak “eşek ölür kalır semeri...” diye nutuk atıyorlar.

http://haber.gazetevatan.com/haber.vatan?detay=Esek_olur_kalir_semeri&Newsid=228685&Categoryid=4&wid=108

balaban
20-03-2009, 18:10
Biz de Millet olarak trene bakıyoruz, gözümüzü alamıyoruz.



DÜT... DÜT... DÜT! HORTUM HIZLANDI!

Niçin proje değişti?

Niçin eski teknoloji?

Niçin yüksek fiyat?

Türkiye’ye satılan teknoloji, Fransızların ve Japonların 1967’lerde kullanmaya başladığı ve 1972’de terk ettiği eski teknolojidir. Ankara-Eskişehir hattına, eski raylar yenilenerek konulan ve “hızlı tren” diye halka yutturulan “geleneksel ray sisteminin” son örneğidir, onun adı hızlı tren değildir.

Düt... Düt... Düt!

Aslında hızlı tren gelmiyor!

Aslında hortumlama hızlanıyor!

Hem çok paramızı aldılar, hem de dünyanın terk ettiği eski teknolojiyi Türk milletine saatte 500 km hız sınırına ulaşan yeni teknolojiden daha pahalı fiyata soktular. Türk milletini eşek yerine koydular. Ankara-Eskişehir etabının yapımını 459 milyon euro’ya yerli şirket Alsim-Alarko liderliğinde İspanyol OHL firmasına verdiler. Japon ve Fransız firmaları devre dışında bırakılınca projede değişiklik yapıp 459 milyon euro fiyatı 629 milyon euro’ya yükselttiler.

Uyanın! Ayılın!

Gözünüzü açın!

Hortumlamayı hızlandırdılar!


Necati Doğru

ÖZDOĞAN77
20-03-2009, 18:41
PKK TASFİYE PLANI UYGULAMAYA KONDU MU?




18 Mart 2009 Çarşamba

EVET!
Bu tek kelimenin altını dolduracak pek çok bilgiye ulaştım.
Önemli bir bölümünü geçen hafta Cuma günü Cem TV’de “Haber 13” programında açıkladım. PKK’yı tasfiye planı için somut adımlar atılıyor demiş ve örnekler vermiştim.
Cumadan çarşambaya, eh hiç de fena değilmiş dimi bu konuda önde olmamız
Bugün medyada manşetlerde ve köşe yazılarında konu oldu.
Daha ileri boyutta anlık gelişen detaylara sahip olmak için fırsat buldukça Atilla Yeşilada ile sabah 8.45’de Kahve Kokusu’nda, 13’de de Volga ile Haber 13’de söylediklerimize kulak kabartın lütfen.
Ancak bugün yazma fırsatı buldum ama merak etmeyin yine şu ana yazılanlardan çok daha ileri detaylara yer vereceğim.
Benim geçen hafta Cuma günü söylediğimi dün Barzani CNN Türk’de açıkladı ve Erbil’de Kürt konferansının toplanacağını söyledi.
Bakalım, detaylarına şimdi;
Bu tamamen ezber bozacak yepyeni bir Kürt açılımı olacaktır.
Türkiye, İran, Suriye ve Irak’tan katılımlar olacak ve elbette Kuzey Irak yerel yönetiminden de.
Bu konferansın tek bir gündemi olacak;
PKK nasıl tasfiye edilir?
Yanıtı aranacak soru tam olarak bu olacak.
Hatırlatalım yakın dönemde ABD Dışişleri temsilcileri Türkiye’de nabız yoklamışlardı. Hem de her düzeyde. Basına sadece Kürt kökenli bazı isimlerle görüştükleri yansımıştı. Bu temaslarını Suriye ile, dolaylı yollarla İran’la, PKK lider kadrolarıyla, Kürt temsilcileriyle de yaptıklarını teyit eden bilgiler var.
Türkiye’de ise Dışişlerinden siyasi partilere kadar pek çok kesimle de görüşmelerde bulundular.
Bir hatırlatma daha yapalım; Obama’nın Güvenlik Kurumu Başkanı da üç hafta önce Ankara’ya gelmişti.Genelkurmay ve TSK ile görüşmelerde bulunmuştu. Bu ziyaretin Obama’nın Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan ile yaptığı görüşmelerden sonra Başkanın talimatıyla yapıldığını bir kez daha vurgulayalım.
Yani alt düzeyde ciddi ve hummalı bir çalışma var ve devam ediyor.

Ankara’nın ön şartı

Ankara ABD’ye beklentilerini dikkate almak için öncelikle PKK’nın sorun olmaktan çıkartılması için somut adımların atılması gerektiğini masaya koydu. Bir şekilde ön şart olarak talebimiz bu oldu. ABD temsilcileri Ankara’nın nabzını tutup notlar aldılar ve Washington’un yolunu tuttular. Elbette asıl detaylar Obama’nın ziyareti sırasında yapılacak temaslarda ortaya konacak.

Washington yönetimi Obama gelmezden önce veri toplamıştır. Ankara’nın hassasiyetlerini iyi biliyorlar ve bunun için nabzımızı tutuyorlar. Bu görüşmelerde ABD temsilcileri PKK’ya siyasi çözüm içeren planlama için yapılması gerekenleri içeren bir yol haritası belirlemek üzere notlar aldılar. Yani bu konferans daha önceden tarafların onayı alınarak gündeme geldi. Temenni aşaması geçilmiş durumda. Yani, bu konferansın ABD kaynaklı, destekli bir konferans olduğuna şüphe yok. ABD çözüm için tüm tarafları işin içine katmaya çalışıyor.

Bir kere şunu söyleyelim; Genel af olarak algılanacak bir girişim yok. Elbette seslendirmeler var. Elbette bir kesimin beklentisi var. Hatta sorunun çözümünün bu olduğunu söyleyenler de var. Ama Ankara halen yürürlükte olan yasaların yeterli olduğunu savunuyor.

ABD’den PKK’ya çağrı

Ankara’da beklenen açıkça ABD’nin terör örgütüne silah bırakma çağrısı yapmasıdır. Bunu ya Obama ile ya Irak’taki komutanları vasıtasıyla bir şekilde yapacaklar beklentisi hat safhadadır. Şimdi detaylara bakalım;

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül çok önemli gelişmeler beklendiğini açıkladı. Hemen ardından Barzani PKK konusunda sorununun çözümü için diyalog içinde olduklarını söyledi. Ama “Bu diyalogun ayrıntılarını basına açıklamak istemiyorum'' diye konuştu.
Gelelim basına açıklanmayan Amerika’nın PKK’dan ne isteyeceği sorusunun yanıtlarını vermeye;

- Ankara-Erbil ilişkileri geliştirilmeye devam edilecek. Böylelikle PKK saflarından kaçışı hızlandıracak şekilde örgüt üzerindeki baskı artacak.

- Kürt Yönetimi Kuzey Irak'ta silahlı PKK'lılara izin vermeyeceğini ilan edecek. 'Kürt Silahsızlanma Manifestosu' yayınlanacak.

- PKK'lıların silahlarını Türk subaylarının gözetiminde ve medya tarafından izlenecek şekilde ABD'li subaylara teslim etmesi sağlanacak

- Türkiye'nin elini kana bulamamış olan PKK'lılara soruşturmaya uğramayacağı garantisi ile eve dönüş yolu açacak. Bu kişiler isterse Irak’ta kalacak.

- Ya lider kadro veya eli kanlı bebek katillerin durumu ne olacak?
Onlara da teslim olmaları çağrısı yapılacak. Irak’ta yargılanmaları yönünde çalışmalar var.

- Bu gerçekleşmezse silahlı operasyon son seçenek olacak.

Bu arada somut adımlar da atılmaya başlandı. 17 Şubat'ta Erbilde “PKK terörüyle mücadele ortak komuta merkezi” resmen faaliyete geçti.

TSK, ABD Merkez Komutanlığı'nın Florida’daki merkezinde bir irtibat bürosu açtı. Pentagonun Türkiye’ye istihbarat sağlayan insansız hava aracının sayısını ikiye çıkardı.

Ankara Kürtçe yayın yapan TRT 6’yı açtı. Üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin açılması için düğmeye bastı.

Fethullah Gülen’in desteklediği konuşulan Abant Toplantısı Erbil’de yapıldı.

Tüm bunlar neye işaret ediyor. ABD yeni Ortadoğu açılımında, denkleminde PKK’yı terör örgütü olmaktan çıkarmayı hedefliyor.

Ya da tersten okuyalım;

PKK artık destek değil köstek olma aşamasına gelmiştir. Bir pazarlık süreci, tehdidi olmaktan da çıkarılması gerekmektedir. Besleyip büyüttükleri yılanın yuvasına çomak sokma ve başını ezmek için düğmeye basılmıştır. Çünkü terör örgütünden yeterince faydalanılmıştır. Hem Türkiye üzerinde hem de Saddam’ın Irak’ı ve İran üzerinde faydalı olmuştur. Amerikan silah sanayisinin Türkiye’ye olan satışı ve siyasi baskılar, kurdele olan kırmızı çizgiler hep terör örgütünün varlığı ile oluştu.
Ama şimdi, İran’a zeytin dalı uzatıldı. Türkiye’den yeni beklentiler oluştu; NATO, Afganistan, İran, Irak’tan çekilme, Suriye, İsrail, Filistin vs.

Gelelim Talabani’nin sözlerine!

Çok mutlu ve umutluymuş.

Nasıl mutlu olmasın ki, ABD sırtını sıvazlayıp istediklerini yaptırırken O rüyasında bile görmeyeceği şekilde Irak Devlet Başkanı olarak ayaklarının altına serilen kırmızı halılarla karşılanıyor. Bugün için başka bir şey söylemesi asla mümkün değildir.

Ama unutmayalım o Talabani ki, bir Kürt kedisini bile Türkiye’ye vermem diyen isimdir.

O Talabani ki.. 1. sınır ötesi kara operasyonunda TSK ile anlaşarak yapılan planlamada TSK’yı kandırıp, aldatıp sıkıştırılan en az bin PKK’lı teröristi kurtarmıştır ve onları aşiretinin içine almıştır. Ki bu nedenle PKK üzerinde etkinliği vardır.

Şimdi ABD Irak’tan çekilmeyi programlamışken başka bir şey söylemesi mümkün değildir. Aman tamamen gitme, en azından Kürtleri kollayacak kadar birlik barındır. Al sana üs kuracağın yer diye yalvar yakar olmuş bir kişidir.

Ankara kendisine önem veriyor ama sadece PKK üzerindeki etkisini kullanmasını bekliyor. Yoksa pek çok kere görüldüğü gibi takiyye yaptığı da göz ardı edilmiyor. Kürt lider kendisini ve ideolojisini reddeder mi Allah aşkına. Rüya, hayal felan diyor, Kürt devleti için. Görünen o ki, şunu fark ediyorlar o gün, bugün değildir. ABD kendilerine ne rol biçerse onu oynamak durumundalar. Kendilerine çizilen bir yol haritası var. Detaylarını tam bilmemiz mümkün değil ama Obama geldikten sonra resim biraz daha netleşecek şüphesiz.


Hakan YİĞİT

e-fulya
20-03-2009, 20:21
Elmalarla armutları toplamaya çalışanlar mı var?

Ahmet Altan, yine çok tartışılacak bir yazıya imza attı.
Altan dün yazdığı yazıda Abdullah Öcalan'ı Güney Afrika eski Devlet
Başkanı Nelson Mandela'ya benzeterek, Öcalan'a özgürlük ve siyasi
haklarının verilmesi talebinde bulundu.
Altan'ın bu yazısının esin kaynağı Mandela ile ilgili bir film.
Altan'ın bu fikrini yargılayacak değilim.
Saygı da duyarım.
Öcalan'ın asılmaması gerektiğini ilk yazan gazeteci olarak uç fikirler
benim açımdan kabul edilemez değil.
Altan'ın yazısında değindiği "Türk halkının gelecekteki mutluluğu,
refahı mı önemli, yoksa Öcalan'ın hapiste kalması mı?" sorusu da makul
bir sorudur.
Ancak yine de Öcalan'ı Mandela ile kıyaslamak çok doğru bir hareket
değildir.
Mandela, ülkesindeki çok keskin bir ırk ayrımına karşı mücadele verdi
ve ülkesindeki bütün siyahları temsil ediyordu.
Öcalan ise Türkiye'deki tüm Kürtlerin temsilcisi değil.
Daha da önemlisi, Öcalan'ın yönettiği örgüt PKK, sadece Türklere
değil, Kürtlere de ciddi zararlar vermiş bir örgüt.
PKK sadece Türkiye'de değil, AB'de, ABD'de de terör örgütü olarak
tanımlanmış bir şiddet organizasyonu.
Bu nedenle de bu kıyaslama yanlış.
Ancak Taraf'ın Ahmet Altan'ın kaleminden bu konuyu gündeme getirmesi
ilginç.
Galiba bir yerlerde böyle plan hazırlanıyor.

Fatih ALTAYLI
http://www.fatihaltayli.com.tr/index.cfm

Ahmet Altan'ın dünkü yazısı:
http://www.taraf.com.tr/makale/4563.htm

BATMAN'da Nevruz kutlamalarına katılan DTP Genel Başkan Yardımcısı Emine Ayna, "Irak'ta Barzani ve Talabani için de terörist deniliyordu. Bugün çözüm onlarla oldu. Afrika'da da Mandela ile çözüm bulundu. Mandela, bugün dünya lideri oldu. Öcalan'ı artık kabul etmek zorundalar" dedi.
http://haber.gazetevatan.com/Ocalani_kabul_etmek_zorundalar_/229027/9/Siyaset

Yazık..yazık..

balaban
21-03-2009, 00:52
Bacakları kesik mağdurun çığlığı ve Tayyip beyin tercihi!

Kocaeli’nden Ali Sami Kamış’ın gönderdiği e-postayı sunuyorum:
- “Sabahattin bey, ben 1994 yılında tren kazasında iki ayağımı diz üstünden kaybettim. Akabinde TCDD’yi mahkemeye verdim ve bilahare uzun süren mahkemeyi kazanıp tazminat aldım. Bu para ile sakat otomobili alacaktım. O otomobili araştırırken param evde durmasın, çalınır şu bu olur endişesiyle inançlarımdan ötürü faizsiz banka olan İhlas Finans’a yatırdım. Miktar 10 bin dolardır. Cüzdanım da elimde... Bir süre geçtikten sonra paramı çekmek için İhlas Finans’a gittiğimde bana battıklarını ve paramı hemen ödeyemeyeceklerini söylediler. Emin olun dünyam karardı, zira o para kaybettiğim bacaklarımın tazminatıydı. Daha sonra paramı tahsil için havaalanı yakınında olan İhlas’ın camdan yapılı dev sarayına gittim. Yalvardım, yakardım vermediler paramı. Şu tarihte gel dediler, gittim, yine vermediler. En son 2004 yılına sıra verdiler, gittim, yine vermediler. Akabinde iki kere daha gittim. Son gidişimde bana Armutlu’daki kaplıcalarımızda tatil yap ya da elimizde çanak anten var 10 bin dolarlık anten verelim dediler. Kabul etmedim, çünkü kredi kartıyla borçlandım, borcum faizle katlanarak 10 milyar oldu, acil paraya ihtiyacım var, dedim. Umursamadılar ve geri çevirdiler beni.. Emin olun evde huzurum kalmadı. Malulen emekliyim, üniversitede okuyan oğluma harçlık olarak 10 lira bile veremiyorum. Oğlum sabah-akşam sokakta bir şeyler satarak okuyabiliyor. Sakın duygu sömürüsü yaptığımı düşünmeyin. Ben öyle biri değilim. Çaresiz kaldım. Emin olun bu satırları yazarken bile zorlanıyor ve hatta ağlıyorum. Ben yatırdığım 10 bin doların tamamından ya da 10 yıllık kâr payından vazgeçtim. 10 milyarlık kredi kartı borcumu ödesinler başka bir şey istemem... Yalvarıyorum bu feryadımı duyurun.”
Mesajın akabinde telefonla da konuştuğum Ali Sami beyin çığlığı bu... İsteyenler Ali Sami beyle 0-262-3247503 numaralı telefondan görüşebilirler.
Tam bu noktada Başbakanımıza soralım:
Sahi Tayyip bey kredi kartı mağdurları arasında olan Ali Sami bey de acaba ifade ettiğiniz gibi dürüst değil de başka bir şey midir?
Adam devletin denetlediği banka ya da finans kurumuna para yatırıyor ve ona güvenerek kredi kartını kullanıyor. Bunun neresi dürüst
olmamak!
Ali Sami bey nereden bilebilirdi İhlas Finans’ın batacağını?
Sakın sakın İhlas Finans benim zamanımda batmadı deme!
Doğru, senin zamanında batmadı, ama on binlerce İhlas mağdurunun parasını almasına engel olan senin partin değil mi?
İhlas Finans’ın TMSF’ye devrini Meclis’te AKP engellemedi mi?
O gün o yapılmasaydı TMSF bu garip ve yetimlere mutlaka bir çözüm getirirdi.
Sahi niçin engellediniz Tayyip bey?
Neden on binlerce mağduru değil de bir kişiyi korudunuz?
Vatan gazetesinin haberinde oldu gibi yoksa desteğinin sebebi o bir kişinin medyasıyla seçimde sana gözü kapalı destek vermesi için miydi?
İyi ama doğru ya da yanlış ben bilmem, senin en güvendiğin bürokratın TMSF Başkanı Ahmet Ertürk televizyonda İhlas Finans’ta “Hortumlama var” demedi mi? Bu tespit veya beyana rağmen siz nasıl oluyor da İhlas’a hâlâ kollarınızı açabiliyor ve bu grubun TOKİ’den trilyonluk işler almasına kayıtsız kalabiliyorsunuz?
Hani siz kimsesizlerin kimsesi olacaktınız...

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7690

balaban
21-03-2009, 01:13
FİGÜRAN...
Ve Ermeni soykırımı yasalaşıyor!

Türk kamuoyu Obama geliyor diye sevindirik olurken haber önceki gün geldi.
77 milletvekilinin teklifiyle soykırım yasası Kongre’ye sunuldu. Deneyimli gazeteci Savaş Süzal’ın gözlemine göre imzacı sayısı çok geçmeden 300’e ulaşacakmış. Bunun anlamı Ermeni soykırımının artık resmen dünya gündemine girmesi ve yeni sürece kapı aralanmasıdır. Görüyorsunuz dış politikada en büyük mağlubiyetler AKP iktidarında yaşanıyor. Kıbrıs, K.Irak derken Ermeni konusunda da işler karışmış durumda. Hal bu iken AKP yalakaları Obama’nın yapacağı bölge ziyaretine Türkiye’yi de almasını adeta zafer gibi sunuyor. Yahu Obama Türkiye’yi sevmeye gelmiyor, talep etmeye ve kullanmaya geliyor. ABD Irak ve Afganistan’da zorda. Türkiye’yi buralarda figüran yapmak istiyor. Aksi olsa Obama’nın gelişi öncesinde soykırım teklifi Kongre’ye sunulur muydu hiç?

balaban
21-03-2009, 01:20
İsrail komşumuz mu olacaktı?

Abdülhamit, kendisine, parası karşılığında Yahudi yurdu kurmak için Filistin’i isteyen Dr. Herzl’e “Satılacak bir karış toprağım yok” diyerek kovmuş muydu?
Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Vahdettin Engin’e göre hayır!
19 Mayıs 1901’de Siyonizm kurucusu, saraya çağrılmış ve Padişah’la görüşmüş...
Prof. Engin’in ortaya çıkardığı belgelere göre, Herzl, Filistin’i satın almak değil, Filistin’de kurulacak “Yahudi Devleti”ne izin verilmesini istemektedir.
Abdülhamit, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasına izin vermiyor, Yahudilerin, Filistin yerine Mezopotamya’da yerleşmelerini, ancak dağılarak yerleşmelerini, toplu halde bulunmamalarını istiyor.
Eğer, Padişah Abdülhamit’in istediği olsaydı, İsrail bugün neredeydi?
Irak’ta...
Abdülhamit, hükümetin Avrupalılarla yaptığı görüşmelerde dış borçların 75 milyon altından 32 milyon altına düşmesi üzerine, Siyonist lidere açık tuttuğu kapıyı kapıyor.
Demek ki Abdülhamit’in, kendisinden toprak satın almak isteyen, Siyonizmin kurucusunu “Satılık bir karış toprağım yoktur” diye kovması doğru değil.Abdülhamit, kovmak bir yana, Yahudilere, bugünkü Irak topraklarını öneriyor, ama bir şartla: “Dağılın, toplu yaşamayın.”
Hasan Pulur / Milliyet

adelaide
21-03-2009, 03:36
İsrail komşumuz mu olacaktı?

Abdülhamit, kendisine, parası karşılığında Yahudi yurdu kurmak için Filistin’i isteyen Dr. Herzl’e “Satılacak bir karış toprağım yok” diyerek kovmuş muydu?
Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Vahdettin Engin’e göre hayır!
19 Mayıs 1901’de Siyonizm kurucusu, saraya çağrılmış ve Padişah’la görüşmüş...
Prof. Engin’in ortaya çıkardığı belgelere göre, Herzl, Filistin’i satın almak değil, Filistin’de kurulacak “Yahudi Devleti”ne izin verilmesini istemektedir.
Abdülhamit, Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasına izin vermiyor, Yahudilerin, Filistin yerine Mezopotamya’da yerleşmelerini, ancak dağılarak yerleşmelerini, toplu halde bulunmamalarını istiyor.
Eğer, Padişah Abdülhamit’in istediği olsaydı, İsrail bugün neredeydi?
Irak’ta...
Abdülhamit, hükümetin Avrupalılarla yaptığı görüşmelerde dış borçların 75 milyon altından 32 milyon altına düşmesi üzerine, Siyonist lidere açık tuttuğu kapıyı kapıyor.
Demek ki Abdülhamit’in, kendisinden toprak satın almak isteyen, Siyonizmin kurucusunu “Satılık bir karış toprağım yoktur” diye kovması doğru değil.Abdülhamit, kovmak bir yana, Yahudilere, bugünkü Irak topraklarını öneriyor, ama bir şartla: “Dağılın, toplu yaşamayın.”
Hasan Pulur / Milliyet

Tarih'e bakilirsa Abdulhamit zamaninda yapilan bazi savaslar kazanildigi halde toprak kaybedilmistir.Bugunku Bulgaristan ve Yunanistan'in kurulmasi ve Rusya'ya karsi karadeniz'in kaybedilmesi Abdulhamit sayesinde olmustur.Abdulhamit bir cok Turk askerinin sehit olarak kazandigi bir cok topragi masa ustunde kaybetmistir.Ingilizlerle bir turlu basedememistir.Bu onun siyasi bir yonetici olarak zayifligina isaret eder.Girit,Rodos ve bunun gibi onemli kaleler Abdulhamit tarafindan verilmistir.Ingiliz yoneticiler kitalar arasi yonetimlerde bulunduklari icin butun milletleri tanir ve tarihi-siyasi yapilarini iyi inceleyerek nasil bir strateji ile hareket edeceklerini bilir.Osmanli 1800 ile 1918 arasinda cahil kisilerce yonetildigi Ingiliz tarihinde yazar.Ve bu yuzden Ingilizler rahatca Osmanliyi masa basinda sindirmistir.Balkanlari parcalayip bolende Ruslar degil Ingilizlerdir.Amac butun Ortadogu'yu alma hedefi idi.Zamanla Hindistanla ortadogu'yu birlestiren bir Buyuk Biritanya Kralligi temeli idi.Bir ara Iran isgali bile yakin tarihte bunun isaretidir.

Abdulhamit bugunku AKP lideri Tayyip Erdogan'a cok benzemektedir.Basina ve halka yapilan baskilar ayni benzerdir.Muhalefet hep sindirilir ve bu tarihte bir cok ulkede olmustur.Fasizmin temel noktasi budur.Osmanli'nin yikilmasinin en buyuk zarari Abdulhami'in aydinlari ve basini yokederek akilli dusunen bir Osmanlinin olusmasina engel olmasiydiEgitim ve bilgi birikimi yetersiz ama herseyi ben bilirim dusuncesi ile devlete vede millete zarar vermektedir.Cunku bu tip yonetici karsi muhalefeti asla kabul etmez ve kendinden akilli insan kabul etmez.Ekiple calismak ozellikle karsi dusuncelere karsi hazimsizlik vardir.Bugunde halk tarafindan desteklenen ama zayif ongoruleri olanlarca ayni zayiflik masa basinda kaybedilmesine neden oluyor.Tarih bir gun bu hukumeti yazacaktir.Halk demokratik olarak bir seyler yapmali.Abdulhamit zamaninda demokrasi olmadigi icin aydinlarin mucadelesi vardi.Bugunde akilli ve birikimli insanlar demokratik olarak mucadele etmeli.

Bugun 35000 kisinin olumune sebep olan Abdullah Ocalan'in dunyada terorist olarak kabul edildigi halde affedilmesi icin batida bazi dernek ve sivil orgutler bu konuya egilmektedir.Hic bir ulkenin ic islerine hic bir yabanci ulke karisamaz.Dunyanin hic bir yerinde teroristler affedilmemistir.Abdulhamit'in yaptigi ongoru yanlisliklari bugun Tayyip Erdogan ve hukumetince yapiliyor.

Burada siyasi yazmiyorum tarihte gecen bir dersi bugunku siyasetle birlestirmeye calisiyorum.Dusuncem size ters gelebilir onemli olan bu dusunceye karsi gercekci yorumlar yapilmasidir.Karsi cikmak saygilica yorum yapmaktir.

gencturk
21-03-2009, 09:40
Çıkanlar ve batanlar: Hasan Cemal ve Ertuğrul Özkök

Balbay günlüklerini tersten doğrulayan bir gelişme Cumhuriyet Gazetesi'nden amiyane deyişle "tık" çıkmamasıdır.

"Tık" sesi gelmeyen başka bir yer, başka bir köşe de Ertuğrul Özkök köşesidir.

Bir zamanlar okurlarını Hrant'ın katilleriyle empati kurmaya davet eden Özkök tutarlı davranmaya devam ediyor.

Balbay günlükleriyle ilgili tek satır yazmadığı gibi, dün Milliyet Gazetesi'nin verdiği "pas" üzerine, "Dink şemaları çöktü, o zaman bütün belgeler sanal olmasın, Ergenekon da uydurma olmasın" anlamına bir yazı kaleme almıştı…

Dink cinayeti şemalarıyla ilgili dün gerekeni söyledim, tekrara gerek yok…

Resmi yalanlama gerçeği örtmez; Özden Örnek günlükleri ne kadar gerçekse Dink şemaları da o kadar gerçektir….

Ama şu açıktır ki, Doğan Medya Grubu'nun yayın politikalarında suçu ve suçluyu gizleme, tahrif etme, üstünü örtme, karalama eğilimi Özkökgiller üzerinden alabildiğine devam ediyor…

Kafatasları çıkıyor Silopi'deki kuyularda, darbe planları ortaya dökülüyor, bu "grubun yayın müdürleri" hâlâ kimi vahim belgeleri "ellerine bile almadan" sahte ilan etmeye, resmi açıklamaları hiç sorgulamadan doğru kabul etmeye soyunuyor, kemik parçalarını görmezden gelmeye devam ediyorlar…

Ahlak ve meslek etiği açısından boğazlarına kadar krize batmış, gruplarını ekonomik ve politik açıdan ağır biçimde krize sokmuş durumdalar.

Köşeme şu notu düşmüşüm birkaç hafta önce, 2002'den bugünlere uzanan çizgiyi anlatırken:

"Reform projesi etrafındaki ittifak çözüldü. Değişim cephesi kan kaybetti. Direnç cephesi ise güç kazandı. Çözülmedeki kritik nokta 2007 cumhurbaşkanlığı seçimidir. Doğan Medya Grubu ve diğerleri o kritik andan itibaren yer değiştirmeye başlamışladır. Gül'ün adaylığına karşı çıkmışlar, başörtüsü sorununu yeniden bir mesele haline getirmişler, 27 Nisan Muhtırası'nı desteklemişler, sivil anayasa girişimini rejim krizi havasına sokmuşlar, kapatılma davasına destek vermişler, en önemlisi derin devletten darbecilere, silahlı ve örgütlü direnç yapılarına yönelik Ergenekon soruşturmasını sıradanlaştırmaya, hafifletmeye yönelmişlerdir…"

Aynı politikaya devam ediyor Özkökgiller, "özellikle Ergenekon konusunda", üstelik çok zayıf, her geçen gün daha da zayıflayan imkanlarla, gerçeklerin üzerine gidenleri intikamcı olarak suçlama zırvalarıyla…

Bu anlayışın yaşadığı ahlaki çöküşle Ergenekon enkazının tümüyle altında kalacağı gün çok uzak değildir…

Hasan Cemal'den sık söz ediyoruz…

Özkökgillerin ortasında dimdik duruyor, sözünü sakınmadan…

İşte size iki farklı gazetecilik:

Birincisi için, Özkökgiller için türlü günlükler, şemaların varlığına işaret etmek ön yargı, kin duygusu, intikam hevesi anlamını taşıyor…

İkincisi ise bunlar arasında gazeteciliği ve ahlakı tarif ediyor.

Özkök'ün Ergenekon sanal olmasın dediği gün, yani dün, Hasan Cemal şöyle diyordu:

"Balbay günlüklerinin bir boyutu daha var önem taşıyan:

Medya...

Bu konuda bazı düşüncelerimi satır başlarıyla özetlemek istiyorum.

(1) Balbay günlükleri haberin Allah'ıdır.

(2) Böylesine büyük bir haberi tümüyle görmezlikten gelmenin gazetecilikte yeri yoktur.

(3) Balbay günlüklerini yok sayan medya yöneticilerinin gazetecilik dersinden alacakları not sıfırdır.

(4) Balbay günlüklerine burun kıvıran ya da haberi kerhen, yasak savarcasına gören gazete yöneticilerinin notu da kırıktır.

(5) Gazeteci milletini de bağlar hukuk. Ama hukukçu değildir gazeteci! Bazen kamu yararı öylesine ağır basabilir ki, bedelini ödemeyi göze alır ve yürüyüp gider gazeteci, eğer gerçekten gazeteciyse..."

Tarihi hangi eğilim yazsın…

Tercih sizin…


Ali Bayramoğlu - Yeni Şafak

asagir
21-03-2009, 10:35
günlükler "haber" de, "deniz feneri" haber değil mi?

"Bazen kamu yararı öylesine ağır basabilir ki, bedelini ödemeyi göze alır ve yürüyüp gider gazeteci, eğer gerçekten gazeteciyse..."
demiş.

deniz fenerinde niçin "yürüyüp gitmemiş" bu iktidar/güç yandaşı, tapıcısı gazetecimsiler?
ya diğer yolsuzluklarda?

"haberin allahı" demiş bu gazetecimsi...
kendi allahı/ilahları da iktidarın başındakiler oluyor herhalde ki;
onları eleştiriden muaf tutuyor. akşam sabah köşesinden ibadet ediyor! yakarıyor! kendilerinden rızkını esirgememesi için her gece-her gündüz, ilahlarına yakaracakları köşe yazısını, pardon, dualarını/niyazlarını hazırlamaya çalışıyorlar! her anları, ilahlarına zikirle geçiyor!
utanmasalar;
ilahlarına kulluğu ret edenlerin cezalarını kendi elleri ile verecekler!
iktidar/güç tapıcılar!

"tehlikeyi göze almak"mış!
devlet gücünü elinde tutanlara/iktidara tapın,
sonra da hayali güçlere karşı tehlikeyi göze al ve ortalıkta "kahraman" geçinerek çaka sat!

be hey!
zavallılar,
iktidarı elinde tutan etten kemikten egemenleri ilah edinip tapanlar;

tehlikeyi göze alanlar kimlerdir, biliyor musunuz?
ilahlarınızı rahatsız etmemeleri için, ilahlarınız tarafından her ihtimale karşı, vatandaşlık hakları hiçe sayılarak yaka-paça götürttükleridir. onlar(tehlikeyi göze alanlar), giresun'daki vatandaştır! antalya'daki vatandaştır!
senin ilahının pençesi ile boynunu sıktığı çocuktur!

yeter artık!
ya olduğunuz gibi görünün, ya da göründüğünüz gibi olun!

hem ilahlar adına konuşup, ilahlarınıza kul olmayı ret edenleri ilahlarınız adına cezalandırıcı rolüne soyunup, hem de; kul hakları savunuculuğuna soyunamazsınız!

siz, olsa olsa;
zebani olabilirsiniz.
ilahlarınızın görevlendirdiği zebaniler!

adelaide
21-03-2009, 11:04
Ali bayramoglu'nun soyle bir gecmisine baktim.Bu kisi 28 Subat surecinde Silahli kuvvetlere karsi aldigi tavirlar ve Liberal Dunce Dernegi gibi Alman ve bati kaynakli liberal dusuncelerle hareket etmis biri.28 Subat surecinde issiz kalmis ama seminerlerden aldigi paralarla ozellikle Liberal Dusunce Dernegi gibi(Baskani Atilla bey unludur bilen bilir)yurt disindan alinan kaynaklardan gazetecilikten iyi para kazanmis biri olarak batili arastirmacilar tarafindan bu sekilde taniniyor.

Su an Tayyip Erdogan ve AKP'ye karsi bir gazeteci olundumu issizlik ve her an cektigi acilari anlatmaya gerek yok.Peki Ali Bayramoglu simdi yapilan haksizliklara karsi ne yapiyor?Yoksa kesesinimi dolduruyor?Issiz kaldigi zaman bile batidan para akiyordu kendisine diye bunu batili gazeteciler anlatiyor.Batidada bu hukumeti artik demokratik olmadigi dusuncesi yaygin.Islamci ekole bagli bir hukumetten demokrasi beklemek imkansiz.Zamanla bu islami dikta seriat rejimine gider.Iran yada Suudi Arabistan Turkiye olmaz demek onunu gormemezliktir.

Batida su an Avustralya,Ingiltere ve Amerika'da ozellikle AKP ve Tayyip Erdogan icin fasist dikta rejimin esintilerini veren ve daha sert yontemlere zamanla deneyecek olan biri olarak anlatiliyor.Su an Turkiye'deki yakinlarim icin endiseleniyorum.Iki ulkenin vatandasiyim.Avustralya'da her yerde ozellikle islamci ve Fettullahci ve aksanli ingilizce konusan her iki kelimesi Allah olan bu kisilere karsi elimden gelen mucadeleyi orda veriyorum.

Ben siyaset yapmiyorum babamin soyumun yarisi olan yuce bir milleti kotu yola surukleyen kafasi sorunlu bir lidere karsi her yerde bunun savasini vermek benim icin onemlidir.Bati'da bu tip siyaset olmaz.Basina karsi bu kadar sert hareket edilmez.Basinda sadece medya isi yapar baska isde yapmaz.

Tarihe baktikca Recep Tayyip Erdogan'in nereye gittigini anlayacaksiniz.Zamanla Silahli kuvvetleri ele gecirme operasyonuna dogru ve ulke rejimini tekrar Mutlakiyete cevirme cabasi aciktir.Almanya'da secimle basbakan olan Hitler zamanla Fuhrer oldu.yani Alman Imparatorundan daha guclu oldu.Bunlar zor sey degil.Almanya'da okuma orani bir zaman dusuktu bundan Hitler cok faydalandi.Turkiye'de o zamanki yapiya benziyor.Tayyip Erdogan'in korumalar arasindaki resmini gorunce olayin ciddiyetini anladim.Halkindan korkan biri nasil oluyorda Basbakan oluyor?Bu dunyanin hic bir yerinde yok.Bush ancak boyle davranmisti.Fakat bu gun Obama bunu yapmiyor!Halktan kopmus bir basbakan var ve Muhalefet lideri ile bile tartisamayacak kadar zavalli!Dunyada boyle bir sey olamaz!Sonrada en karizmatik lider Basbakan deniyor.Yani bunu ilerlemis bir ulke vatandasi guler.Kitap bile okumadigi belli.Bizim Avustralya'daki papazlarda iyi konusuyor ama siyasette hiristiyanlar cok oy alamaz.Ama Turkiye'de iki islam kelimesi ve Allah dedinmi dokunulmaz oluyorsun.Isde bu egitim seviyesi ile ilgilidir.Felismis ulkelerde iktidar oaln parti hic bir zaman yerel yonetimlerde muhalafet yada iktidar partisine bagli yerel yonetim diye ayirmaz.

Bugun hisse net sayfalarini 5 yillik surec icinde inceleme firsati buldum.Yazilan butun topiklere baktim.AKP ozellikle borsa yukseldikce herkes tarafindan lider durumda.Ama su an 60000'lerden 20000'lere gelen 5000'lere gelmeyecegini kimse garanti veremez ve AKP erimeye basladi.Yinede %38'lerde oyu olan bu partiye halk oy veriyorsa bu daha ilginctir.

Ben laikleride elestiriyorum.Onlar dine karsi geldikce yada karsi konustukca bu adamlar bu isi kullandi.Su anda strateji iyi.Yolsuzluk ve beceriksizlik uzerinden siyaset yapilirsa halk gercegi gorecektir.Kimse batida secimden once veya sonra siyasi yardim edemez.Bu partinin kapanma sebebidir.Zamanla yasalar genisler ve bu isde AKP ile biter.

Mansur Yavas'la ilgili ozellikle yurt disinda cok taninan tek Turk belediye baskani diyebilirim.Onun yurt disindaki akademisyen ve isadamlari ile yeni projeler konusunda calismasini yazdigimda bunu bile sildirmek icin benim ozelime gelerek beni tehdit edenler oldu.Iste onemli olan dusunceleri kabul etmek.Ben GOKCEK ve siyasetini bu secimde gordum yani sasirdim.Hayatimda bu kadar cirkef bir siyasetci gormedim.Devamli insanlarin karekterine oynuyor.Sen projenden ve halka vereceklerinden bahset.Hayatimda iftira ve dedikodudan nefret ettigim kadar bir seyden nefret etmedim.Bu yuzden bu tip davranislarin yanlisligindan bahsettim.Halka acimamak elde degil!Ama halk secti!Ama gordu kotu!O zaman bu isten vazgecme zamani.Bence en onemli belediye secimi Ankara buyuksehir belediyesi secimidir.Gorecegiz...

adelaide
21-03-2009, 11:24
http://videogaleri.gazetevatan.com/6621_Camdan-atilan-sekreter.html
Sekreteri böyle pencereden attılar
Sekreterin pencereden atıldığı o anları, Kanal D Haber buldu…

CHP Ankara Büyükşehir Belediye Başkan adayı Murat Karayalçın’ın "Gökçek sekreterimi camdan attırdı" iddiasına Gökçek cephesinden yalanlama geldi. Melih Gökçek, böyle bir olayın gerçekleşmediğini iddia etti. Ancak Kanal D Haber, arşivleri inceledi ve 15 yıl önce yaşanan o olayın görüntülerine ulaştı. Murat Karayalçın katıldığı bir programında, "göreve gelirsek çalışanlarla uğraşmayacağız" dedi ve "Gökçek gibi pencereden atmayız" diye de ekledi. Pencereden atılan Karayalçın'ın sekreteri Fatma Bozkurt Topçu'ydu. Topçu, üzerinden 15 yıl geçmesine rağmen bugün gibi hatırladığı o olayları Kanal D Haber’e anlatmıştı.

Arşivlerde yapılan incelemeyle o gün yaşanan olaylar bulundu ve olayın kahramanı, daha doğrusu mağduru Fatma Bozkurt Topçu'yla birlikte tekrar izlendi. O günden beri hem fiziksel hem de ruhsal olarak olayın izlerini taşıyan Topçu, görüntüleri izlerken, o dehşeti tekrar yaşadı; maruz kaldığı travma ise hem yüzünden hem de hareketlerinden açıkça okunuyordu.
http://w9.gazetevatan.com/Sekreteri_boyle_pencereden_attilar/229088/1/Manset

adelaide
21-03-2009, 11:32
Tam bir vahset.Bunu batililara ingilizceye cevirip AKP vahsetini beslediniz ve buyuttunuz degisen bir sey yok diye gonderdim.15 yil once neyse simdi kat kat acimasizlar.Arkadaslarimin cogu bunlar neler yapmis ve yapmaya devam ediyor mu,diyorlar.Bizde bati olarak hedefimize varmak icin ordaki gunahsiz insanlari bu acimasizlara fedami ediyoruz?diyorlar.Evet aynen oyle dedim...

Bati artik Turkiye'ye parasal yatirimda yapmiyor.Herkesde korku var.Biz ne yaptik diyen cok kisi var.Liberal dusunceye bagli kisiler artik AKP'yi agzina almiyor.hapise giren Tayyip Erdogan bugun kendisine karsi konusan herkesi hapse attiriyor.Yavas yavas butun birimleri eline almis.Turkiye'nin yeni Fuhreri ve Imparatoru olma azminde.Bakalim Turkiye'de Almanya gibi kac insanini kaybedecek?Dusunun Sudan'in katil liderinin en iyi dostu A.Gul ile Tayyip Erdogan!!!Turkiye'nin gecmisi acik belli ve anlayana!

Onun esas kotuluk prensi Melih Gokcek ne yapacak?Ilk kale o?Yikildimi artik geriye donusum baslar.Onemli olan grafiklerdeki kirilma noktasi.Onlar icin kirilma noktasi Cumhurbaskanligi secimi idi.Bildiklerini okudular.Olan devlete oldu.Kendielride cok kaybetti.Turkiye'de halkin uyanmasi gerekli.Demokrasiye inanmak gerekli!

yosun
21-03-2009, 11:56
Işık evleri gerçeği ve Gülen’i ‘paşa’ sanan bazı rütbeliler!

Genelkurmay adına dün yapılan resmi açıklamayla öğrendik ki, birileri Kayseri’de halkı Garnizon Komutanı Tümgeneral Rıdvan Ulugüler’e karşı kışkırtmaya çalışıyormuş.

Diyorlarmış ki, “Bu General bazı iş yerlerini ve semtleri kara listeye aldı, oraya askerlerin gitmesini yasakladı...”

Bu sözlerine kanıt olarak da yine bazı astsubaylar tarafından hazırlandığı iddia edilen sahte belgeleri gösteriyorlarmış.

Bu sahte bildirileri hazırladığı belirtilen üç astsubaydan biri olan Ali Balta, askeri savcıya verdiği ifadede çarpıcı itiraflarda bulunmuş.

Demiş ki:

“Denizli’de lisedeyken bir yıl kadar Işık Evleri’ne gitmiştim. Mezun olduktan sonra bir abimiz Kayseri’de Işık Evleri’nden kişilerin bize ulaşacağını söyledi. 2006’da Kayseri’deki birliğime katıldım. Birkaç gün sonra Tarık isimli şahısla tanıştım. Tarık daha sonra İsmail Dağ ve Orhan Güleç astsubaylarla yanıma geldi. Bize yardımcı olacağını söyledi. İsmail Dağ ve Orhan Güleç ile ev tuttuk. Daha sonra E.Ş. isimli biri ‘ev abimiz’ (şakirt) oldu.

Bize Fethullah Gülen’in kitaplarını getirdi. Daha sonra bu kişiler kendi hazırladıkları yazıları, karargâhtan gönderilmiş gibi göndermemizi istediler. Tehdit ettiler. Bize komutanlıkta görevli subay ve astsubaylarla ilgili sorular sordular. Bunları takip etmemizi ve kendisine bilgi vermemizi istediler. Kendilerinin bu listeleri ‘rütbeli abilerden’ (şakirtlerden) aldıklarını söylediler.

Eşcinsel olanların, erotik ürünlerle ilgilenenlerin, kadın düşkünlüğü olanların, piyango, loto oynayanların, borsayı takip edenlerin isimlerini vermemizi istediler.”



***


Demek ki neymiş; Fethullah Gülen’e mürit yetiştirme amacıyla kurulan ve yıllardır devlet tarafından görmezden gelinen ışık evlerinde “eğitilen” çocuklar artık büyümüş ve iş hayatına atılmış...

Bunlardan bazıları da tıpkı Fethullah Hoca’nın dediği gibi “Devletin içindeki önemli yerlere, hatta askeriyeye” bile sızmış...

Kimileri astsubay olmuş, kimileri “üst rütbeli abi...”

Kendilerine ücretsiz ev, bedava yemek sağlamaya devam eden ışık evlerine olan borçlarını, bu evleri yöneten kişilerden gelen talimatları yerine getirerek ödüyorlarmış!


***


Işık evleri hakkında onlarca yazı yazdım.

Bu evlerde barındırılan yoksul gençlerin beyinlerinin yıkandığını, dinci militanlara dönüştürüldüklerini haykırdım.

Astsubay Ali Balta’nın itirafları, kaygılarımda ne kadar haklı olduğumu gösteriyor. Çünkü bu itiraflar, ışık evlerinin bazılarının iddia ettiği gibi birer “ilim-irfan yuvası” değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerini değiştirmeyi amaçlayan dinci örgüt hücresi olduğunu belgeliyor.

Bu yasa dışı örgütün çökertilmesinin, zamanı geldi de geçiyor!


***


Bir çift söz de bu gerici örgütün kandırıp, kullandığı Astsubay Ali Balta ve onun “rütbeli abisi” gibi askerlerimize:

Fethullah Gülen, sizin ne komutanınız, ne de paşanız!

Ekmeğini yediğiniz Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve ülkeye ihanet ederek “sevap” kazanamazsınız...

Aklınızı başınıza alın!

Mustafa Mutlu

e-fulya
21-03-2009, 12:20
Melih AşıkAçık Pencere

Tolon ihtilali...

21 Mart Cumartesi 2009


Taraf gazetesinde 18 Mart çarşamba günü 8 sütuna manşet:
“Tolon İhtilale Hazırlanıyor”
Balbay’ın günlüklerinde 1. Ordu’nun ihtilale hazırlandığı belirtiliyormuş. Gazete manşeti, o günlerde Tolon’un 1. Ordu komutanı olduğunu düşünerek atmış...
Ertesi gün aynı gazetenin tepesinde bir açıklama:
“Dünkü manşetimizde Mustafa Balbay’ın günlüklerinde yer alan Şenkal Atasagun’un ‘1. Ordu ihtilale hazır’ sözlerini ‘Hurşit Tolon ihtilale hazırlanıyor’ başlığıyla verdik. Halbuki o dönem 1. Ordu Komutanı Tolon değil, Çetin Doğan’dı. Darbeci komutan ve darbe planı enflasyonundan mustarip ülkemizde bu hatanın anlaşılacağını umuyor, darbeci komutandan da özür diliyoruz.”
Özür kabahatten daha büyük... Kişiye, okura, hukuka, gazeteciliğe saygı yerlerde... Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan “birinci sınıf demokrasi” , “evrensel hukuk” gibi büyük lafları kaleminden düşürmüyorsa da, bu hukuk sevgisinin AKP ve ABD dışındaki kişi ve kurumları kapsadığı pek gözlenmiyor. Gazetenin sergilediği umursamazlığı ve cehaleti Odatv internet sitesi şöyle yorumluyor:
- Bugüne kadar yaptıkları yayınlardan TSK dışında konu, Amerikan kartalı dışında kuş tanımadıklarını öğrenmiş bulunuyoruz...
Ahmet Bey köşe yazısında da Abdullah Öcalan’a af çıkarılmasını savunuyor.
Generaller içeri, Apo dışarı... Hedef hayli net... Ve demokrat!

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1073759&AuthorID=59&Date=21.03.2009&b=Tolon%20ihtilali...&a=Melih%20Asik&ver=44

gencturk
21-03-2009, 13:26
Din, bilim ve felsefe

Dinin kaynağı ‘vahiy’dir. Yani Allah’tan gelen bilgi. Bilimin kaynağı ‘araştırma, gözlem ve deneylemeye dayalı’ akıl bilgisidir. Felsefe, bilim bilgilerinin değerlendirilmesi yoluyla aklın ürettiği bilgilerdir. Din, bilim ve felsefe bilgileri arasındaki bu kaynak ayrımını bilip buna saygı duyulduğu sürece çatışma olmaz. Din bilgilerini bilimle sorgulamak olmaz. Çünkü bilim o alanla uğraşmaz. Bilim bilgilerini dinle sorgulamak olmaz. Çünkü dinin konusu değildir. Felsefi görüşlere ne din ile ne bilimlik bilgilerle sınır getirmek olmaz. Sınır getirirseniz bilimler gelişmez.

Bu ‘olmaz, olmaz, olmaz’ dediklerim ‘olmamalı’ anlamındadır. Tarihte olmuştur. Ve, olan toplumlara da ‘olanlar olmuştur’. Ortaçağlar Avrupa’sı din adına ve filozofların görüşleri uğruna bilimin ve bilim adamlarının karanlığa ve karanlıkçılığa ezdirildiği dönemlerdir. Avrupa, Engizisyon Hıristiyanlığının etkisinden kurtulduğu ölçüde bilimler de gelişmiş ve aydınlanma oluşmuştur.
Ortaçağ Avrupa’sını karanlıktan kurtarıp aydınlanma çağına ulaşmasını sağlayan ‘Farabi, İbni Sina, İbni Rüşt, Biruni, Elcezeri, Harezmi, Cabir bin Hayyam’ gibi bilgin-filozofların temsil ettiği İslam uygarlığıdır. İslam uygarlığını ‘bilim üretme gücünün’ duraklamaya başlaması ise bu filozofları ‘tekfir’ ile başlamıştır.

Nizamiye medreselerinin ilk rektörü Büyük Gazali, üretilen bilim ürünlerinin yaygınlaşmasını sağlayacak üniversite sistemini kurarken; felsefeyi aşağılamasının nelere yol açacağını nasıl bilebilirdi. Halbuki kendisi de filozofların düşüncelerini eleştirebilecek ölçüde de felsefeyle uğraşmış bir âlimdi. Ama yolundan gidenler o zahmetlere pek de katlanmadan, felsefeyi dinsizlik gibi gördüler. Bilimleri de ‘faydalı, faydasız’ diye ikiye ayırınca zamanla ölçü büsbütün kaçtı.

Anadolu’da Birgivi, ‘Astronomi sadece namaz vakitlerini tayin edecek kadar bilinmelidir’ derken, izbasarları Kadızadeliler, akıl bilimlerini bidat ve günah sayacak kadar işi ileri götürdüler. Olanlar oldu, ama olanlardan ders alınmalı değil mi?

Ders almak ne demektir?

Din ve felsefe, bilimlerin önünü açmalıdır ve açabilir. Ama önünü kesmemelidir. Kuran’ı Kerim’in 750 ayetinin insanlara bilimi ve araştırmayı emrettiğini çok çok söylemek müminleri bilime-araştırmaya yönlendirmez mi? Geçmişte yönlendirmiştir.

Şimdi niye olmasın?

Felsefenin temel görevlerinden biri bilimlere öncülük etmek değil midir? Bilim adamları felsefe bilgilerine bu gözle bakmalı değil midir? Bilimin ürettiklerinden vahiy bilgilerini daha doğru anlamakta yararlanamaz mıyız?

Darwin’in görüşleri bilimlik bilgilerden yola çıkılarak oluşturulmuş felsefi görüşlerdir. Ne önünü keselim, ne de din yerine koyup dokunulmazlaştıralım. Ne yapalım? Her alanın bilgilerini birbirini destekleyecek biçimde kullanalım. Ama birbiriyle çatıştırmayalım. Ve o bilgileri silah yapıp birbirimize vurmayalım. İşte benim asıl anlatmak istediklerim bunlar...

Namık Kemal Zeybek - Radikal

gencturk
21-03-2009, 13:29
Bırakın darbeyi, girişimini bile yüzlerine gözlerine bulaştırmışlar...

İspanya’nın Ankara Büyükelçisi Joan Clos, kariyer diplomatı değil. Siyasetçi ve esaslı bir entelektüel. Birkaç ay önce Türkiye’ye büyükelçi olarak atanmadan önce Barcelona Belediye Başkanı imiş. Katalunya’nın ‘başkenti’nin belediye başkanı olmak, başlı başına bir siyasi kimlik zaten.

Ancak Joan Clos’un bir başka siyasi sıfatı daha var. Zapatero’nun ilk dönem sosyalist hükümetinin sanayi bakanı. İspanya, Türkiye’deki temsilini bu niteliklerde bir şahsiyete vermekle, Türkiye’ye verdiğini önemi de ortaya koymuş oluyor.

Büyükelçi Joan Clos da büyük gayret göstererek iki ülkenin birbirlerini daha yakından tanımasına çalışıyor. Belli etmediği bir derdi var. Ay sonu, üst düzeyde ve görülmemiş yoğunlukta bir Türkiye-İspanya Zirve Haftası’nı başlatacak ama bu önemli gelişme, Barack Obama’nın Türkiye’ye yapacağı ziyaretin gölgesi altında kalma tehlikesi taşıyor.

BM Genel Sekreteri’nin girişimiyle oluşturulmuş olan ve Türkiye ile İspanya’nın ellerine bırakılan ‘Medeniyetler İttifakı’ ikinci zirve toplantısını 7 Nisan’da Tayyip Erdoğan-Zapatero ikilisinin huzurlarında, BM Genel Sekreteri Ban ki-Moon’un katılımıyla yapacak. Obama da o gün İstanbul’da olacak!

Joan Clos, hafta içinde İspanya Büyükelçiliği’nin İstanbul Büyükdere’deki tarihi konutunda bizlerle sohbet ederken, önümüzdeki günlerdeki Türkiye-İspanya arasında her alanda gerçekleşecek yoğun trafiğe ilgimizi davet ederken, İspanya’nın yakın tarihçesini de anlattı.

İspanya’nın Türkiye’deki siyaset adamı büyükelçisine göre, Türkiye’nin İspanya’nın yakın tarihinden kendisi için çıkaracağı çok önemli dersler söz konusu. Joan Clos, özellikle Franco’nun ölümüyle noktalanan 37 yıllık faşist dönemin ardından 1975-1981 arasındaki ‘geçiş dönemi’nin İspanya için ‘tarihi ve belirleyici önemi’ne dikkatini çekiyor.

“Zor ve sancılı bir dönemdi, fakat o dönem anlaşılmadan ve öğrenilmeden İspanya’nın bugün geldiği nokta da anlaşılamaz.”

İspanya, bugün gerçekten parmak ısırtacak bir durumda. Özgürlükler açısından, siyasi istikrar açısından, ekonomik refah açısından, iç birlik ve bütünlük açısından.

1975-1981 arasında en önemli istasyonları Komünist Partisi’nin serbest bırakılması, 1978 federal ve demokratik anayasanın kabulü olarak sıralayan Joan Clos, ‘geçiş dönemi’nin son erişini, Yarbay Tejero’nun İspanya Parlamentosu Cortes’i basarak giriştiği askeri darbenin çöküşü olarak kaydediyor.

Askeri darbe girişiminin tutmaması, sadece yeni siyaset sınıfının karşı koyması ile değil, toplumun desteğini alamamasıyla mümkün olabilmiş.
Tejero darbe girişiminin iflası, ‘geçiş dönemi’nin de sonu. Yani?
Yani, artık İspanya geri dönülmez biçimde demokrasiye geçmiş sayılmış.

***

Biz Türkiye’de şu anda ‘geçiş dönemi’ndeyiz. Her ülkenin şartları farklı. Bizdeki ‘geçiş dönemi’nin en mühim istasyonu, herhalde, Ergenekon soruşturması ve bu soruşturmayla general, amiral ve onların danışmanı ya da arzuhalcisi gazeteciler tarafından tutulmuş ‘darbe günlükleri’nin ortaya saçılmasıdır.

İspanya’da nasıl bir grup general tarafından desteklenen ve meczup görüntüsü veren Tejero, Cortes’i basıp parlamenterleri rehin aldıktan sonra teslim olduğunda ülkede bir dönem kapandıysa, ‘darbe muhabbetleri’ ile görev sürelerini tamamlayan orgenerallerin cezaevine gönderildikleri an ve yargı önünde sanık konumuna düştükleri süreç, Türkiye’de de bir dönemi kapatmıştır.
Bunu anlamakta zorlananlara özellikle medya çevresinde rastlanıyor.
Bu anlayış kıtlığı, ‘Balbay Günlükleri’ni ‘gazetecilik çalışması’ gibi gösterme gayretlerinden belli oluyor.

Türkiye’nin bazı pek ünlü televizyon ve yazılı basın şahsiyetleri, kendi meslek çevrelerinin ve daha da önemlisi toplumun, kamuoyunun zekâ düzeyine hakaret ediyorlar.

Toplumu eşek yerine koyuyor veya andavallı muamelesi yapıyorlar. ‘Balbay Günlükleri’ni savunma tarzlarının başka bir izahı yok.

Zaten o ‘günlükler’de darbe heveslisi generallerin de topluma söz konusu medya mensupları gibi yaklaştıkları görülüyor. Neticede avuçlarını yaladılar. Medyadaki uzantılarının ve yandaşlarının istikbali de pek parlak olamaz.
Kılavuzu medyadaki kargalar olan darbe heveslisi paşaların ne hale geldiğini görüyoruz. Kılavuzlarının istikbali onlarınkinden niçin daha iyi olsun?

***

Daha önceki ‘Darbe Günlükleri’nin sağlaması niteliğindeki ‘Balbay Günlükleri’nin işaret ettiği çok ama çok önemli ve nedense şimdiye dek hak ettiği ölçüde dikkat edilmemiş olan- bir gerçek var: Türkiye’deki darbeci generallerin çapsızlığı, beceriksizliği ve korkaklığı.

İspanya’da Yarbay Tejero, sonuç alamasa da, hiç değilse eline silahı alıp darbeye teşebbüs etti. Bizimkilerin ‘Günlükler’e yansıyan aralarındaki konuşmalar, çapsızlıkları, cesaretsizlikleri ve korkaklıklarını sergiliyor.
Bunlar sadece sıfatlarından, apoletlerinden ve silaha kumanda ediyor görüntülerinden güç alarak, karargâhlarında görevi kötüye kullanıp, ‘andıç’ gibi kumpaslarla iş tutmuşlar.

22 Şubat ve 21 Mayıs gibi 1960’ların darbe girişimlerinin kahramanı emekli albay Talat Aydemir daha askerdi.

Hiç değilse, darbeye girişti. Yaptığı kötüydü ama cesaret etti. Üstelik üniforması çıkmışken bile.

Bunlar dört yıldızlarıyla oturmuşlar makam odalarında, sarı basın kartı taşıyan akıldaneleriyle hamam dedikodusuyla vakit geçirmişler.
Yazıklar olsun.

Yıllar sonra adalet yakalarına yapışınca hepsi hastalandı. Hepsi askeri hastanelerden Sağlık Bakanlığı’nın verilmesinde usulsüzlük gördüğü raporların peşine düştüler.

Sapır sapır döküldüler.

Bundan sonrası tekrar mı tutuklanırlar, mahkûm mu olurlar, beraat mi ederler; hiçbirinin pek önemi kalmadı.

Çünkü bunların çapsızlıkları, yeteneksizlikleri, cesaretsizliklerinin ortaya dökülmesi sayesinde Türkiye’de niye darbe yapılamadığını öğreniyor ve ‘askeri darbeler dönemi’nin muhtemelen kapanmış olduğuna hükmediyoruz.
Ergenekon soruşturması sayesinde!

Cengiz Çandar - Referans

adelaide
21-03-2009, 14:03
Bırakın darbeyi, girişimini bile yüzlerine gözlerine bulaştırmışlar...

İspanya’nın Ankara Büyükelçisi Joan Clos, kariyer diplomatı değil. Siyasetçi ve esaslı bir entelektüel. Birkaç ay önce Türkiye’ye büyükelçi olarak atanmadan önce Barcelona Belediye Başkanı imiş. Katalunya’nın ‘başkenti’nin belediye başkanı olmak, başlı başına bir siyasi kimlik zaten.


Cengiz Çandar - Referans


Artik Cengiz Candar yada Ali bayramoglu zamani ile AKP zamani bitti.Yakinda ruyadan uyanirsin.Birinci iktidarda iken bir yerel belediye kaybedilir sonra erken secim ve muhalefet gorevi.
Dannn dann diye korku filimlerindeki ses duzeni...
Sonra bir suru bakan ve basbakan ile cumhurbaskani hakkinda acilan davalar ve dokunulmazlik kaldirilir.Sonra Ucuncu parti secimlerde sonra baraji gecemez.Sonra bir zaman bir AKP vardi diye baslayan hikayeler.
ooo ooo diye bir ses carttt diye bir son...
Bir zamanlar bir basbakan vardi 780 sene hapis cezasi aldi ve sonunda hastaliktan oldu.Ailesi Amerika'ya kacti.Ogullari Turkiye'de bir gun imparator olmayi bekliyor diye anlatilacak.Sonra...Film gercekti diye anlatilir...

Guzel bir aglayis ve bitis...

Not*Unuttum Ali Bayramoglu ve Cengiz Candaroglu yurt disindan Turkiye'ye gelemeyerek orada olen iki ihanetci insan diye...Son aciyla gelir.Kimse bu sona karsi cikamaz.Allah en cok Allah'a inaniyorum diyerek tuysuz yetimin hakkini yiyenleri affetmez...Bunlari gordugu halde ses cikarmayanlarin yatacak yeri yoktur...
Unuttum birde Tayyip Erdogan'in ogullari aldiklari gemicikle Bermuda Ucgeninde batacaklar...

e-fulya
21-03-2009, 15:37
ÇANAKKALE ZAFERİ’NİN TARİHİ TEKRAR MI YAZILACAK?

http://www.odatv.com/index.php?id=15317

Bu ODATV tüm medyanın bir iki adım önündedir bence.
Her zaman şaşırtıcı bilgi ve analizler buluyorum.

adelaide
21-03-2009, 16:54
http://haber.gazetevatan.com/AKPli_vekilden_cakma_mesaj/229140/9/Siyaset
AKP'li vekilden `çakma' mesaj

Ahmet Necdet Sezer'in 2004'de yayınladığı Nevruz mesajını aynen kopya etti

Ahmet KAYA/GAZİANTEP, (DHA)
--------------------------------------------------------------------------------


AKP Gaziantep Milletvekili Özlem Müftüoğlu'nun Nevruz mesajının, 5 yıl önce, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in yayınladığı Nevruz Mesajı'yla hemen hemen aynı olması dikkat çekti.



2007'de TBMM'nin oturumuna deri ceketle katıldığı için divandan uyarı alan AKP'li kadın vekil Özlem Müftüoğlu'nun basın kuruluşlarına gönderdiği 21 Mart 2009 tarihli Nevruz kutlama mesajı, 10'uncu Cumhurbaşkanı Sezer'in 20 Mart 2004'te Cumhurbaşkanlığı'nın resmi internet sitesinden yayınlanan ve aynı sitede hala yer alan mesajıyla, birkaç cümledeki çok az kelime değişikliği ile satır satır aynı çıktı. Her iki mesaj, `Toplumlarda barış kültürünün oluşmasında ve sürekli kılınmasında sevgi, saygı ve hoşgörüye dayalı insan ilişkilerinin yanı sıra, bu evrensel değerleri vurgulayan ve önemini anımsatan kültürel ve toplumsal etkinlikler büyük önem taşımaktadır' diye başlıyor. Mesajın bundan sonraki bölümlerinde ise küçük değişiklikler yapıldığı görülüyor. AKP'li vekilin taklit mesajı, Gaziantep'teki yerel bir gazetede de haber olarak verildi.

`DANIŞMANLARIM YAZMIŞ, İŞTEN ÇIKARACAĞIM'

DHA Muhabiri'nin telefonla görüştüğü AKP Gaziantep Milletvekili Özlem Müftüoğlu, önce Nevruz Mesajı'nın eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in mesajının taklidi olduğuyla ilgili iddia ve bu iddianın bazı yerel gazetelerde yayınlanması konusunda, "Ben yayınlanan haberleri okumadım. Şu an seçim çalışmalarını yürütüyorum" dedi.

Daha sonra DHA muhabirini telefonla arayan AKP Gaziantep Milletvekili Özlem Müftüoğlu, 10'uncu Cumhurbaşkanı Sezer'in nevruz mesajıyla, kendi mesajını karşılaştırdığını belirterek, şunları söyledi:

"Ben hemen danışmanlarımı aradım. Bu yazıyı gönderen benim danışmanım. Ben çünkü Antep'teyim. Seçim çalışmalarındayım. Arkadaşlar bunu yazmış göndermişler. Ben de Bizimkiler diyorlar ki; `Biz bunu internet sitelerinden alarak indirdik. Yani Necdet Sezer'in sitesine filan girmedik. Nevruzla ilgili açıklama olan sitelere girip yazdık gönderdik' diyorlar. Ben de şimdi Necdet Sezer'in sitesine bakıyorum, benzerlikler var yani. Tanımlar, filan aynı, hemen hemen aynı. Durum bundan ibaret. Hangi siteden aldıklarını bakıp bana söyleyecekler ben de size bildireceğim. Böyle birşey olmuşsa ben onlarla çalışmayı zaten kabul etmem. Ben olmadan nasıl yerime imza atıp gönderiyorlar, onu da soracağım onlara. Onları işten çıkaracağım. Bu benim için çok önemli. Ben hayatımda böyle şeylere bulaşmamışım. Yanımda çalıştığım insan bana bunu yaparsa. Şurada 20 gündür sanki kendi seçimimmiş gibi gece yarılarına kadar gecem, gündüzüm yok. Ben yanımda çalıştırdığım insana bu şekilde güvenemeyeceksem o insanın benimle çalışmasına gerek yok. Orda benim imza sürküm var. O sürkümü de kullanmış olabilirler."

20 Mart 2004 (10. Cumhurbaşkanı Sezer'in mesajı)

TOPLUMLARDA barış kültürünün oluşmasında ve sürekli kılınmasında sevgi, saygı ve hoşgörüye dayalı insan ilişkilerinin yanı sıra, bu evrensel değerleri vurgulayan ve önemini anımsatan kültürel ve toplumsal etkinlikler büyük önem taşımaktadır.

Geleneksel niteliğiyle yüzyıllardır canlı tutulan ve kutlanan, baharın gelişini ve doğanın uyanışını simgeleyen bir etkinlik olan Nevruz, dostluğun ve kardeşliğin yoğun olarak yaşandığı, birlik ve dayanışmanın güçlendiği özel günlerimizdendir.

Değişimlerin özünü doğada arayan ve kendindeki değişimleri doğayla ilişkilendiren insan, ilkbaharda doğanın canlanmasına tepkisiz kalamayarak, doğadaki bu değişikliği, tarihin eski dönemlerinden bu yana şölenlerle kutlanmaktadır.

Umut dolu güzel günlerin başlangıcı kabul edilen Nevruz, toplumları, birlik ve dayanışma içinde güçlendirmekte, tüm bireylerin katıldığı etkinlikler, ulusal birliği ve ulusun öz değerlerini pekiştirmektedir.

Anadolu'da, Orta Asya'da, Kafkasya'da, Orta Doğu'da ve Balkanlar'da ortak coşku ve benzer etkinliklerle kutlanan Nevruz, aynı zamanda kardeş ülke ve topluluklarla aramızdaki tarihsel ve kültürel bağlarımızı güçlendirmektedir.

Nevruz'un, insancıl, paylaşımcı ve bütünleştirici yönüyle, dinsel ve ulusal sınırları aşarak umut, hoşgörü, kardeşlik ve dostluk günü olarak kutlanması, barış dolu gelecek için umutlarımızı artırmaktadır.

Doğanın tüm renkleriyle canlanmaya başladığı baharın insanlığa, her zaman özlemini duyduğumuz barış, kardeşlik, umut ve yaşama sevinci getirmesini diliyor, Türk dünyasının ve yurttaşlarımızın Nevruz'unu kutluyorum.

21 Mart 2009 (AKP Milletvekili Özlem Müftüoğlu'nun mesajı)

TOPLUMLARDA barış kültürünün oluşmasında ve sürekliliğinde sevgi, saygı ve hoşgörüye dayalı insan ilişkilerinin yanı sıra, evrensel değerleri vurgulayan ve önemini hatırlatan kültürel ve toplumsal etkinlikler büyük önem taşımaktadır. Geleneksel niteliğiyle yüzyıllardır canlı tutulan ve kutlanan, baharın gelişini ve doğanın uyanışını simgeleyen bir etkinlik olan Nevruz, dostluğun ve kardeşliğin yoğun olarak yaşandığı, birlik ve dayanışmanın güçlendiği özel günlerden biridir.

Kendisindeki değişimleri doğa ile ilişkilendiren ve bütünleştiren insan, ilkbaharda doğanın canlanmasına tepkisiz kalamayarak, doğadaki bu değişikliği, tarihin eski dönemlerinden beri kutlamaktadır. Umut dolu güzel günlerin başlangıcı kabul edilen Nevruz; toplumları, birlik ve dayanışma içinde güçlendirmekte, bireylerin katıldığı etkinlikler, ulusal birliğimizi pekiştirmektedir.

Anadolu'da, Orta Asya'da, Kafkasya'da, Orta Doğu'da ve Balkanlar'da ortak coşku ve benzer etkinliklerle kutlanan Nevruz, aynı zamanda kardeş ülke ve topluluklarla aramızdaki tarihsel ve kültürel bağlarımızı da güçlendirmektedir.

Nevruz'un; insancıl, paylaşımcı ve bütünleştirici yönü ile ulusal sınırları aşarak umut, hoşgörü, kardeşlik ve dostluk günü olarak kutlanması, barış dolu gelecek için umutlarımızı artırmaktadır.

Nevruz'un doğanın tüm renkleriyle canlanmaya başladığı baharın insanlığa, her zaman özlemini duyduğumuz barış, kardeşlik, umut ve yaşama sevinci getirmesini diliyorum.

gizemliduygular
22-03-2009, 07:32
Işık evleri gerçeği ve Gülen’i ‘paşa’ sanan bazı rütbeliler!

Genelkurmay adına dün yapılan resmi açıklamayla öğrendik ki, birileri Kayseri’de halkı Garnizon Komutanı Tümgeneral Rıdvan Ulugüler’e karşı kışkırtmaya çalışıyormuş.

Diyorlarmış ki, “Bu General bazı iş yerlerini ve semtleri kara listeye aldı, oraya askerlerin gitmesini yasakladı...”

Bu sözlerine kanıt olarak da yine bazı astsubaylar tarafından hazırlandığı iddia edilen sahte belgeleri gösteriyorlarmış.

Bu sahte bildirileri hazırladığı belirtilen üç astsubaydan biri olan Ali Balta, askeri savcıya verdiği ifadede çarpıcı itiraflarda bulunmuş.

Demiş ki:

“Denizli’de lisedeyken bir yıl kadar Işık Evleri’ne gitmiştim. Mezun olduktan sonra bir abimiz Kayseri’de Işık Evleri’nden kişilerin bize ulaşacağını söyledi. 2006’da Kayseri’deki birliğime katıldım. Birkaç gün sonra Tarık isimli şahısla tanıştım. Tarık daha sonra İsmail Dağ ve Orhan Güleç astsubaylarla yanıma geldi. Bize yardımcı olacağını söyledi. İsmail Dağ ve Orhan Güleç ile ev tuttuk. Daha sonra E.Ş. isimli biri ‘ev abimiz’ (şakirt) oldu.

Bize Fethullah Gülen’in kitaplarını getirdi. Daha sonra bu kişiler kendi hazırladıkları yazıları, karargâhtan gönderilmiş gibi göndermemizi istediler. Tehdit ettiler. Bize komutanlıkta görevli subay ve astsubaylarla ilgili sorular sordular. Bunları takip etmemizi ve kendisine bilgi vermemizi istediler. Kendilerinin bu listeleri ‘rütbeli abilerden’ (şakirtlerden) aldıklarını söylediler.

Eşcinsel olanların, erotik ürünlerle ilgilenenlerin, kadın düşkünlüğü olanların, piyango, loto oynayanların, borsayı takip edenlerin isimlerini vermemizi istediler.”



***


Demek ki neymiş; Fethullah Gülen’e mürit yetiştirme amacıyla kurulan ve yıllardır devlet tarafından görmezden gelinen ışık evlerinde “eğitilen” çocuklar artık büyümüş ve iş hayatına atılmış...

Bunlardan bazıları da tıpkı Fethullah Hoca’nın dediği gibi “Devletin içindeki önemli yerlere, hatta askeriyeye” bile sızmış...

Kimileri astsubay olmuş, kimileri “üst rütbeli abi...”

Kendilerine ücretsiz ev, bedava yemek sağlamaya devam eden ışık evlerine olan borçlarını, bu evleri yöneten kişilerden gelen talimatları yerine getirerek ödüyorlarmış!


***


Işık evleri hakkında onlarca yazı yazdım.

Bu evlerde barındırılan yoksul gençlerin beyinlerinin yıkandığını, dinci militanlara dönüştürüldüklerini haykırdım.

Astsubay Ali Balta’nın itirafları, kaygılarımda ne kadar haklı olduğumu gösteriyor. Çünkü bu itiraflar, ışık evlerinin bazılarının iddia ettiği gibi birer “ilim-irfan yuvası” değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerini değiştirmeyi amaçlayan dinci örgüt hücresi olduğunu belgeliyor.

Bu yasa dışı örgütün çökertilmesinin, zamanı geldi de geçiyor!


***


Bir çift söz de bu gerici örgütün kandırıp, kullandığı Astsubay Ali Balta ve onun “rütbeli abisi” gibi askerlerimize:

Fethullah Gülen, sizin ne komutanınız, ne de paşanız!

Ekmeğini yediğiniz Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve ülkeye ihanet ederek “sevap” kazanamazsınız...

Aklınızı başınıza alın!

Mustafa Mutlu


Yıllardır işitiyorduk, ev abisi, mahalle abisi, ilçe abisi, il abisi, hiç önemli değil yaş, okumuşluk, özel hayatta yaptığı iş, önemli olan hoca efendinin dediklerine ne kadar sadık, hocanın isteklerini ne kadar yerine getirirsen o kadar yükselir abi veya abla olursun.


Bari vaazlarında söyledikleri ile yaptıkları birbirini tutsa. Pakistan depremine yardım toplarken söyledikleri ''siz isterseniz kurbanlarınız kesilirken cd'ye çekeriz, sonra izlersiniz'' idi. Ancak gelin görün ki ne cd var ne görüntü, yapılan şey kendi kanallarında bol bol mağdur edebiyatı ve ajitasyondur. Ayrıca deprem bölgesinde kurbanını bizzat kesmek isteyenleri de götürmüşlerdi. 5 000 ile 10 000 amerikan doları arası para da ayrıca ödeyenler büyük abilerin olurunu da alarak gittiler. Ayrıca duyulunca derhal kapatılan bir konu da, abilerin ve ablaların birbirleriyle veya ışık evlerine devam eden çocukların yakınlarıyla olan gönül ilişkileridir. Bu durumda abiler ve ablalar derhal afaroz edildiğini duyuyoruz.


Askeriyeye de sızdıklarına göre; desenize alay abisi, tugay abisi, tümen abisi şeklinde hiyerarşik değişikliği öngörüyor olabilirler. Bunların yapmak istedikleri şey de bu olsa gerek. Düşünsenize diyelim ki, bilmem kaçıncı piyade tümeninin tümen abisi astsubay üstçavuş, tümende görevli diğer binbaşılara, albaylara emir veriyor. Tabiki silahlı kuvvetlerinde iyice yerleşmiş olan kesin itaata dayanan emir komuta zinciri böyle çürük elmaları derhal temizleyecek güçtedir.


Ne diyeyim; doğup büyüdüğün, ekmeğini yiyip suyunu içtiğin, seni okutup yetiştiren bu güzel ülkene; göz dikenlerin bilerek veya bilmeyerek, oyuncağı, maşası, yalakası, köpeği olacağına öl be kardeşim.

Cennet Vatanıma bir şekilde ihanet edenlerin cezasını Ulu Allah, Dünya'da da veriyor. Pek çok örnekleri var. Kendisi çaresiz hastalıklara tutulanlar, çoluk çocuğunun başına gelmedik kaza bela kalmayanlar, kız çocukları olumsuz yollara düşenler.... Örnekler çoğaltılabilir.

Tüyü bitmedik yetim hakkını yememize asla izin vermesin Allah.

gizemliduygular
22-03-2009, 09:12
Hürriyet gazetesinden Bekir Coşkun'un Doğanın Bayramı isimli bugünkü yazısı güzel.:cool::cool:



NEVRUZ ateşini yaktılar.


http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11262565.asp?yazarid=2&gid=61

gizemliduygular
22-03-2009, 09:29
Başbakan hedef küçülttü...

Yerel seçimlere bir hafta kaldı. 29 Mart gecesi partilerin sandıklarına dolacak oyların sayısı da belli olacak. Her gün iki miting yaparak yurdu dolaşan Başbakan Erdoğan, son viraja girildiğinde, temkinli yaklaşım içinde…

22 Temmuz seçimlerinden yüzde 47 oyla çıkan partisinin, 29 Mart seçimlerindeki başarı çıtasını, 2004 yerel seçimleri ile kıyaslayacağını açıkladı. Bu durum Başbakanın seçim meydanlarından aldığı sinyalin, 22 Temmuz’a göre farklı olduğunu gösteriyor. Erdoğan başarıyı, 22 Temmuz 2007 ile değil 28 Mart 2004 ile kıyaslayacak.


http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS/GP_418481

gizemliduygular
22-03-2009, 09:38
Türbanlı sevgi sandığa yansır mı?


http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS/GP_415812

ÇAKAL
22-03-2009, 09:40
Başbakan hedef küçülttü...

Yerel seçimlere bir hafta kaldı. 29 Mart gecesi partilerin sandıklarına dolacak oyların sayısı da belli olacak. Her gün iki miting yaparak yurdu dolaşan Başbakan Erdoğan, son viraja girildiğinde, temkinli yaklaşım içinde…

22 Temmuz seçimlerinden yüzde 47 oyla çıkan partisinin, 29 Mart seçimlerindeki başarı çıtasını, 2004 yerel seçimleri ile kıyaslayacağını açıkladı. Bu durum Başbakanın seçim meydanlarından aldığı sinyalin, 22 Temmuz’a göre farklı olduğunu gösteriyor. Erdoğan başarıyı, 22 Temmuz 2007 ile değil 28 Mart 2004 ile kıyaslayacak.


http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS/GP_418481

Eğer AKP, 29 Mart seçimlerinde il genel meclisinde yurt çapında en az 13 milyon 448 bin 588 oy alırsa, kendisini başarılı olarak görecek… kısmını da kopyalayalım da yanlış anlaşılmasın.


Hep RTE'nin alıp alamayacağı oy ön planda.
Aslında doğru diğerleri %1 bile alsa koltuğa yapışmışlar,niye kıyas yapılsın ki!!!:)

gizemliduygular
22-03-2009, 09:40
Balbay Olayı


Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Mustafa Balbay’ın günlüklerine ilişkin olarak gazetecilik dersi vermesi gerekenler en son kimlerdir?

Önce bu sorunun cevabı ile başlayalım:

http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS/GP_417535

ÇAKAL
22-03-2009, 09:51
Balbay Olayı


Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Mustafa Balbay’ın günlüklerine ilişkin olarak gazetecilik dersi vermesi gerekenler en son kimlerdir?

Önce bu sorunun cevabı ile başlayalım:

http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS/GP_417535

Yazıda ''Çünkü kimse, hiçkimse TSK’nın bu konuda ne düşündüğünü bilmiyor.

Asıl bilenler konuşmuyor çünkü.

Hilmi Özkök de konuşmuyor aslında, Büyükanıt da.''diye geçiyor.
Ben de ekliyorum ''hatta İlker Paşa da susuyor''.
Niye acaba!!!!!!!!

gizemliduygular
22-03-2009, 09:58
Eğer AKP, 29 Mart seçimlerinde il genel meclisinde yurt çapında en az 13 milyon 448 bin 588 oy alırsa, kendisini başarılı olarak görecek… kısmını da kopyalayalım da yanlış anlaşılmasın.


Hep RTE'nin alıp alamayacağı oy ön planda.
Aslında doğru diğerleri %1 bile alsa koltuğa yapışmışlar,niye kıyas yapılsın ki!!!:)


Sayın ÇAKAL

Öncelikle şunu açıklamama müsaade buyurunuz.

Nasıl ki yıkıcı, bölücü ve ayrılıkçı terör örgütü militanları benim vatanım için Türkiye Cumhuriyeti değil de TC diyorlar ve yazıyorlarsa;

Siz de, bendeniz de, her ne kadar sevsek de, sevmesek de bu ülkenin başbakanı sayın Recep Tayyip Erdoğan'dır. Başbakanımızın taraftarı, avukatı, yalakası, dalkavuğu filan değilim, ancak benim ülkemin başbakanına sözle ya da yazıyla hitap ederken lütfen RTE diye yazmayınız.

İkinci bir konu da, sizin buyurduğunuz ve üzerinde takılı kaldığınız sayı olayı. Sayısal üstünlük elde etmek her şeyi yapma yetisini kazanmak anlamına gelmez. 48 Milyon seçmen varmış da şu kadar oy tahmin ediliyormuş da. Bırakınız bu skorları, sayıları efendim.

Felaket tellalı değilim ama, kapkaç, darp ve gasp gibi suçların arttığı, boşanma ve intiharların tavan yaptığı, yaklaşık son beş ayda yalnızca sendikalı ve sigortalı sekiz yüz bin insanın işsiz kaldığı, işsizlik ödeneklerinin biteceği Temmuz ayından itibaren büyükçe sosyal patlamalarını yaşamaya gebe, asıl büyük krizin Temmuz ortalarından sonra görüleceğinin uzmanlar tarafından söylendiği bir ülkede yaşıyoruz.

gizemliduygular
22-03-2009, 10:06
Yazıda ''Çünkü kimse, hiçkimse TSK’nın bu konuda ne düşündüğünü bilmiyor.

Asıl bilenler konuşmuyor çünkü.

Hilmi Özkök de konuşmuyor aslında, Büyükanıt da.''diye geçiyor.
Ben de ekliyorum ''hatta İlker Paşa da susuyor''.
Niye acaba!!!!!!!!

İlahi sayın ÇAKAL:wink: Bendeniz de sizin rumuzunuza uygun olarak uyanık bilirdim.

Bazı basın mensuplarının yaptığı gibi, zembereği bozuk saat gibi dan, dun konuşan ve yazan olmak, halen devam eden bir davanın selameti açısından son derece sakıncalıdır. Paşalar konuşunca ''altımdaki memurun konuşmaya hakkı yoktur'', ''vay efendim asker siyasete karışıyor'', ''asker yine konuştu, darbe yapmaya hazırlanıyor'' denilir. Konuşmadığı zaman da ''asker susuyor'', ''asker derin darbeye hazırlanıyor'', ''askerin ağzını bıçak açmıyor'' denir.

Hani bir laf vardır. Kullarına Cenab-ı Allah bile yaranamamış diye. Havalar soğur, elektrik, gaz parası çok oluyor, yaz gelir yanıyoruz, pişiyoruz denir ya....

Bir evde neler olup bittiğini dışarıda anlatan bir ev mensubu, evinin mahremiyetini zedelemiş olur. Bunun farkına yeni varıldı. Deniz Feneri soruşturmasında, konuşma, yazma, yayın ve bilgi sızdırma yasağı getirildi.

yosun
22-03-2009, 14:26
Askeriyeye de sızdıklarına göre; desenize alay abisi, tugay abisi, tümen abisi şeklinde hiyerarşik değişikliği öngörüyor olabilirler. Bunların yapmak istedikleri şey de bu olsa gerek. Düşünsenize diyelim ki, bilmem kaçıncı piyade tümeninin tümen abisi astsubay üstçavuş, tümende görevli diğer binbaşılara, albaylara emir veriyor. Tabiki silahlı kuvvetlerinde iyice yerleşmiş olan kesin itaata dayanan emir komuta zinciri böyle çürük elmaları derhal temizleyecek güçtedir.




Bu dedikleriniz olduğunda TSK gibi bir oluşum da kalmayacak.

Zaten Fethullah Gülen yanlısı yayın yapan Zaman Gazetesi köşe yazarı bunu açıkça dile getirmiş durumda...

Niyetler açık edilmeye başlandı artık. Fethullahçı örgüt yeraltından çıktı, artık yıkıcı faaliyetlerini aleni yapar oldu.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=827116

yosun
22-03-2009, 14:41
Aç gözlerini ey halkım!


Önümde haber ajanslarından gelen haberlere baktıkça “Allah’ım, nasıl yapmalı da milletin neler olup bittiğini anlamasını, görmesini sağlamalı” deyip duruyorum.

Okurlarımdan gelen mektuplara, yorumlara göz gezdiriyorum, çoğu gerçekleri gayet güzel görüyor, benim fark etmediğim noktalar bile orada... Ama herkes böyle mi, yoksa anlayanlar hâlâ azınlıkta mı? Bakın işte dün Kadir Eroğlu isimli okurumuz ne yazmış: “Sayın Mengi siz aydın ve yazarların düşünce ve fikirlerini yine aydın kesim takip ediyor. İşimiz çok zor... Diğerlerine ulaşılamadığı sürece ezilmemiz devam edecek.”

Bu sözlerin büyük ölçüde gerçeği yansıttığını biliyorum. Hâlâ gazete okumayan, TV’de ise yalnızca film, dizi ve eğlence programlarını izleyen geniş kitleler var. Okuyanlar ise, iktidar baskısına direnen, bağımsız ve gerçekleri topluma anlatabilen, ensesine 826 milyon TL’lik vergi cezası ile binmelerine rağmen görevini yapmaya devam eden medya grubunu okumasınlar, trilyonluk yolsuzlukları, aile boyu “padişah zenginliğine ulaşma”ları görmesinler diye devamlı Başbakan uyarısı almaktalar: “Bu gazeteleri okumayın, kafanızı karıştırmayın.” Yani “siz sadece bizim masalları dinleyin”...

Medya kuşatılıyor. Yargı kuşatılıyor. YÖK, üniversiteler kuşatılıyor.

Ülkenin sivil toplum kuruluşları baskı ile susturuluyor.

Devletin üç erkinden ikisi ile (Meclis ve hükümet) cumhurbaşkanlığı tekelde.

Devletin tüm kurumlarını benzeri görülmemiş bir kadrolaşmayla ele geçirme sürüyor.

“Şimdiki zaman” kullanmaktayım ama bunların hepsi aslında “di”li geçmiş zaman halinde, yani neredeyse tamamlandı.

Köşe yazılarında ülkedeki tabloyu ve yolsuzlukları anlatan yazarlara, çizen karikatüristlere derhal dava açılıyor.

Katiller, tecavüzcüler salıverilirken, gençlerimiz hayatını ihmaller nedeniyle yitiriyor. Adalet Bakanı ise sandalye üstünde parti propagandası yapmakta, milleti tehdit etmekte...

Sonunda sıra halka geldi... Pankart açan, sözlü protesto yapan öğrenciler (13 yaşındaki bile) tartaklanıyor, mahkemeye veriliyor, yaşı müsait olanlar hapis cezası alıyor.

YALINAYAK ÖĞRENCİLER

Dün yine iki öğrenciye verilen yeni bir cezanın haberi vardı: Kredi ve Yurtlar Gnl. Müdürlüğü’nün düzenlediği konferansta Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’i protesto eden öğrenciler yurttan atılmış ve öğrenim bursları kesilmiş.

Bu acımasızlığa, tahammülsüzlüğe inanabiliyor musunuz?

Yolsuzluklar deseniz her gün dev boyutta yeni yolsuzluklar ortaya çıkıyor. İşte “asfalt uzmanı” diye İstanbul Belediye’sinden yılda 4 milyon Euro (ya bu halktan dayak yememişler, ya saymayı bilmiyorlar) danışmanlık ücreti alan Serdar Kepenek isimli şahsın haberi...

“21. yüzyılda, her tür bilginin hazır olduğu, Batı’daki sistemin ortada olduğu bir dönemde asfalt için ne danışmanlığıdır, milletin parasını ne yağmalamaktır bu” diye beyfendilere sormaz mısınız?

Bu ülkede, okul harcını geç yatırdığı için istenen 50-60 bin TL’lik farkı ödeyemeyen ve “ailem işsiz, lütfen yardım edin” diye inleyen üniversiteli gençler, en iyi okulları/üniversiteleri kazandığı halde karda-kışta yırtık ayakkabılarla okula giden milyonlarca öğrenci var. Okul parasını yatıramadığı için çocuğunun eğitimini yarıda kesen, üniversiteye hazırlık kursunun parasını veremeyeceği için çocuğunun sınıfta kaldığına sevinen analar, babalar, oğlunun şehit olduğu haberini çatısı naylon kaplı gecekonduda alan analar var.

Birileri onların hakkını TIR’larla götürürken... Birilerinin çocukları hayata gemilerle, pırlanta, yumurta, bilgisayar şirketleriyle başlarken...


Ne biz susarız, ne de bu ülkenin vicdanlı diğer vatandaşları... Susturmaya çalıştıkça tüm hücrelerimiz isyan eder baskıya, onu bilsinler.

Ama ya hâlâ görmeyenler... Bu seçimin önemini hâlâ anlamayıp, bu faşizan baskının nerelere varabileceğini düşünmeyip masallarla uyuyanlar??

İzmir AKP adayı Taha Aksoy mitingde: “İzmir’de hiçbir şey değişmeyecek, sevgililer el ele yürümeye devam edecek” diyormuş.

Bu düzeysiz, bu saçma açıklamaları yapmaya kendilerini neden zorunlu hissettiklerini bile anlayamıyor musunuz?

Ruhat Mengi

gizemliduygular
22-03-2009, 14:46
Bu dedikleriniz olduğunda TSK gibi bir oluşum da kalmayacak.

Zaten Fethullah Gülen yanlısı yayın yapan Zaman Gazetesi köşe yazarı bunu açıkça dile getirmiş durumda...

Niyetler açık edilmeye başlandı artık. Fethullahçı örgüt yeraltından çıktı, artık yıkıcı faaliyetlerini aleni yapar oldu.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=827116

Saygın forumdaşım yosun.

Bu köşe yazarı arkadaş neredeyse bir paşanın makam odasında günlerini geçiriyor.:wink: Makam odasının boyasının rengini, odada ne eşyalar olduğunu bilecek kadar yazacak az kalsın.:):)

Karada, havada ve denizlerimizdeki ordularımızda görev icra eden her askerimiz, bu köşe yazarının yaptığı gibi 21 dereceye sabitlenmiş sıcak odasından dünyaya ahkam kesmiyor. Yazar arkadaş bir gazetenin (bir ilginç ideolojinin) maaşlı memurudur. Oysa askerlerimiz aylarca aylık bile almadan görev yapabilirler. Gündüz artı 20 derece, gece eksi 25 derece olan doğa koşullarında görev yapan askerlerimizi, polislerimizi kimsenin karalamasına izin vermeyiz.

gencturk
22-03-2009, 17:05
Köprü

Fanatik Galatasaraylı meslektaşımız Hasan Cemal, Sarı-Kırmızı ekibin Kadıköy'de UEFA Kupası finali oynayacağından o kadar emindi ki, Hamburg dönüşü sütununda uçuşa geçmiş "Bir bir Kadıköy'e, Saraçoğlu'na finale!" diye keyifli sloganlar atıyordu.

Galatasaray'ın rüyası dramatik bir ikinci yarıyı müteakip Mecidiyeköy'de sona erdiğinde, Hasan Cemal "Balbay Günlükleri"ni yorumladığı önceki günkü yazısının üstüne "sarı kırmızılı bir kutu" açmak zorunda kalıyor; "Köprü üstünde uğradıkları yol kazası"nın Saraçoğlu hayallerini bitirdiğinden söz ediyordu.

Galatasaray, ikinci devrenin başlarında iki gollü üstünlük sağlayıp "tur kapısını iyice araladığında" Hasan Cemal'in yazısının başlığı bile belliymiş, oysa:

"-Köprüyü geçiyoruz, Altunizade gözüktü!"

*

Hasan Cemal'in -Devrim Dergisi'nin yazı işleri müdürü sıfatıyla- bir parçası olduğu "9 Mart" cunta hareketinin mensupları da otuz dokuz yıl önce "Köprüyü geçtik darbe gözüktü!" diye düşünüyorlardı.

Doğan Avcıoğlu'nun yönettiği, İlhan Selçuk'un da yazarı olduğu Devrim, kışkırtıcı yayınlarıyla dikkat çekiyor; devrimci gençler sarsıcı eylemler için seferber ediliyordu.

Türkiye gün be gün "sol bir darbeye sürüklenirken" son anda "beklenmedik" bir gelişme olmuştu: 9 Mart Cuntası'nın "askerin tepesindeki iki generali" Faruk Gürler ve Muhsin Batur "karşı tarafa" geçmiş ve 12 Mart'ta verilen muhtıra ile "9 Martçı Cunta" da paketlenivermişti!

Peki, bu "karşı tarafa geçiş" hadisesi acaba hep söylene geldiği kadar basit miydi, yani sadece "insani zaaflar" temelinde "izah edildiğinde" gerçeğe ulaşılmış oluyor muydu?

*

Darbe süreçlerinden hayati dersler çıkararak pişmanlığını dile getiren, bu uğurda "itirafname" bağlamında iki çarpıcı kitap yazan Hasan Cemal, "Balbay Günlükleri" ile ilgili yazılarında son derece isabetli tespitler yaptı.

Bununla birlikte, Hasan Cemal'in "Gürler ve Batur'un son anda 12 Mart'ı yapanların safına geçmesi" olayını da "büyük resmi" görmeye çalışarak şimdilerde bir kez daha derinlemesine sorgulamasında fayda var.

Bakınız, günümüzde Ergenekon yapılanmasını -İlhan Selçuk örneği üzerinden giderek- sadece 9 Mart Cuntası ile özdeşleştirenler/sınırlandıranlar var ve bu kapsamdakiler ister istemez 12 Mart'ı Ergenekon sürecinin dışında bırakmış oluyorlar…

Böyle bir yaklaşım büyük resmi görememek, ıskalamak demektir.

Oysa, 9 Mart'ı inşa eden de 12 Mart'ı yaptırtan da aynı "Gizli Devlet" mekanizmasıydı. Her ikisi de aynı karanlık hesaba dahildi. 1971 askeri müdahalesinin en büyük sırrı işte bu noktada saklıdır.

Washington'a bağlı/bağımlı "Gizli Devlet" yapılanmasının operasyonel gücü o dönemde de -o vakitler adı Ergenekon olmasa da- "darbe ortamı hazırlamak üzere" doğal olarak devredeydi!

*

"Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım" adlı kitabında "O zaman beraat etmiş olmamız nereden kaynaklanmıştı?" diye sorar, Hasan Cemal…

Darbe için örgütlenmiş ve "finale yaklaşan" bir cuntanın önderleri ve üyeleri nasıl olmuştu da, 12 Mart döneminin askeri mahkemelerinden kısa sürede yakayı sıyırabilmişlerdi?

Devrimci gençler kırdırılmıştı, çok acılar çekmişlerdi; buna karşılık onları sokaklara döken cuntacılar fazla vakit geçmeden günlük hayatlarına dönebilmişlerdi:

Mesela, Doğan Avcıoğlu Çamlıca Tepesi'ndeki teras katında kitaplarını yazmaya başlamış; İlhan Selçuk Cumhuriyet'teki köşesine kavuşmuştu…

Bu bağlamda, Ziverbey Köşkü'ndeki işkencelerin de "büyük senaryo"yu yazanların hesabına dahil olduğu açıktır. Ziverbey Hadisesi gizli mekanizmanın "ters köşeye yatıran" operasyonuydu; böylelikle bazı gizli tüfeklerin kamufle edilerek misyonlarına devam etmeleri sağlanmış oluyordu!

*

Günlükler, İlhan Selçuk'un ve Mustafa Balbay'ın 2003-2004 döneminde darbe hazırlıkları yapan kimi paşalarla "organize" ilişkiler içinde bulunduklarını gösteriyor…

O görüşmeler, gazetecilik ilişkisi falan değildir.

Balbay Günlükleri, Cumhuriyet gazetesinin darbeci yapılanmalarla bağlantılarını, yani "asıl fonksiyonu"nu ortaya koymuştur


Tamer Korkmaz - Yeni Şafak

gencturk
22-03-2009, 17:07
Hepyek, dubara, gele...

Nasreddin Hoca’ya: - Hoca, demişler; miting meydanlarında birbirlerine karşı azgınlaştıkça azgınlaşan siyasi liderler; senden de, eşeğinden de çok sık söz ediyorlar, sen ne diyorsun buna?
* * *
Hoca, sakalını sıvazlayarak gülümsemiş:
- En çok eşeğim alınıyor bundan, demiş; sanki başka eşek yokmuş gibi, niye beni de karıştırıyorlar ki anlamadığım anırtılara, diye...
* * *
- Ya peki sen Hoca, sen hiç şaşırmıyor musun?
- Şaşırmıyorum; geçenlerde Mehmet Barlas’ın da anlattığı benimle ilgili bir fıkra, yeterliydi neden şaşırmadığımı açıklamaya.
* * *
- Neydi Barlas’ın anlattığı fıkra?
- İki komşu bana gelip birbirlerini şikayet etmişlerdi; ikisine de ben:
“- Sen de haklısın, sen de haklısın, demiştim. Bu kez de karım “Yapma, Hoca, demişti; şikayetçilerden hem biri haklı, hem öteki haklı nasıl olur?” Bu kez de karıma:
“- Sen de haklısın, demiştim.
* * *
- Yani Hoca, birbirlerine veriştiren liderlerin hepsi mi haklı, diyorsun; bunun için mi şaşırmıyorsun sık sık senden söz etmelerine?
* * *
Nasreddin Hoca, yine gülümsemiş:
- Bizim fıkralar, demiş; buralardaki yüzlerce yıllık bir hayat serüveninin kahkahalı bir özeti. O özetin dışına hiç bir zaman çıkılamadı. Bana sorarsan, asıl şaşıran yakın dostum Baba erenler olmuştur.
* * *
- Neden Hoca?
- Liderlerin ağız dalaşında kendisinden hiç söz edilmediği için...
- Sence söz edilmesi mi gerekirdi?
* * *
Nasreddin Hoca:
- Elbette, demiş; “abdestsiz namaz kılınır mı?” sorusuna:
“- Ben kıldım oldu, cevabı; Bektaşi Babası’nındır.
- İlahi Hoca, ne ilgisi var lider nutuklarıyla, abdestsiz namaz kılmanın?
* * *
Nasreddin Hoca:
- Yorumcuların, demiş; arada sırada Ankara’ya sorduğu “hukuksuz demokrasi olur mu?” sorusuna, liderlerin bıyık altından verdikleri yanıt ortada:
“- Biz yaptık, oldu...
* * *
Adamın biri her akşam aynı “cafeteria”ya gidip, amerikan bara oturuyor ve barmene:
- 2 kadeh rakı ver, diyormuş.
Ve kadehlerden birini içtikten sonra, ötekini de içiyormuş.
* * *
Bir akşam barmen, adama 2 ayrı kadeh de rakı vermektense, tek bir kadehte duble rakı vermeyi daha pratik bulmuş.
* * *
Adam hemen itiraz etmiş:
- Duble rakı istemiyorum, 2 ayrı kadehte istiyorum rakıyı.
* * *
Barmen:
- Canım aynı şey değil mi, demiş; nasıl olsa her 2 kadehi de peş peşe içiyorsun?
* * *
Adam:
- Yok, demiş; hiç de aynı şey değil. Benim bir kankam vardı. Birlikte bitiremedik okulu, birlikte borç alıp ödeyemedik. Birlikte yaptık askerliği, Afganistan’a gönderilen NATO taburlarında. O şimdi kasaba kasaba, kent kent dolaşıp, siyasi liderlerle adayların posterlerini yapıştırmakla meşgul duvarlara. Ama aramızda birbirimize verdiğimiz bir söz var; tek başımızayken bile, ne zaman kendimiz için bir kadeh rakı söylesek, bir tane de onun için söyleyeceğiz; kankalığımızı tazelemek için.
* * *
Barmen:
- Doğrusu çok büyük bir dostluk gösterisi, demiş.
* * *
Aradan bir ay geçmiş geçmemiş, her akşam 2 ayrı rakı isteyen adam, amerikan bara geldiğinde bu kez 1 kadeh rakı istemiş.
* * *
Barmen şaşırmış:
- Ne oldu kankanız mı öldü?
Adam:
- Yok, demiş; doktor bana içkiyi yasak etti.
* * *
Biliyorsunuz bazı kamu görevlileri de kankası oldukları liderler başka yerlerdeyken, onların adlarına yanıtlıyorlar gazetecilerin sorularını; yoksa kendileri için yasak, seçim kampanyalarına katılmaları.
* * *
Kolay rastlanmayan evrensel radarlara sahip değerli eşi Mireille ile birkaç günlüğüne İstanbul’a gelmiş olan genç dostum Av. Taner Aktop’dan da taze bir fıkracık.
* * *
İki genç kız babası, dertleşiyorlarmış.
Bir tanesi:
- Bizim kız, demiş; TV dizilerinde arada sırada dümbelek çalan bir müzisyenle nişanlandı.
* * *
Öteki:
- Bizim kız ise, demiş; hâlâ bir arkeolog arıyor kendisine.
- Neden evleneceği erkeğin ille de arkeolog olmasını istiyor ki?
- Zaman geçip yaşlandıkça, kocasının gözünde değerinin artması için.
* * *
Seçmenler arasında da kimler dümbelekçi, kimler arkeolog; haftaya pazara belli olacak...
* * *
İsa’dan 2500 yıl önce yazılmış, şairi bilinmeyen, M.T. Karamustafaoğlu çevirisi bir Çin şiiriyle bitirelim yazıyı:

Gün ışıyınca
Gün ışıyınca işe başlar
Gün batıncaya dek çalışırım.
Kuyumu kazar,
Tarlamı sürer,
Suyumu içer,
Ekmeğimi kazanırım.
Barış içinde yaşıyorsam,
Memleketin başındakiler
Kim olursa olsun,
Aldırmam.

Çetin Altan - Milliyet

e-fulya
22-03-2009, 17:11
Telekulak

Telekulak tarafından dinlenen konuşmalarınızın bir gün yayımlanmasını istemiyorsanız, konuşmalarınızın arasında düzenli olarak “iktidarın yolsuzluklarından, kayıp trilyonlardan, faizsiz bankacılık soygunundan, İslami Holding dolandırıcılığından, F - Tipi kadrolaşmadan, cemaat - ticaret - siyaset çetelerinden, ihale komisyonlarından, gemiciklerden, kuyumcu ortaklarından bardakta mısırdan, likit yumurtadan” filan bahsedin.

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1074057&AuthorID=59&Date=22.03.2009&b=Kubada bir Pasa&a=Melih Asik&ver=39

balaban
22-03-2009, 18:45
Önce gülüyorsunuz yazılanlara sonra onlar bir bir çıkıyor.

Anadolu Devleti kuracaklar, planlar bu diye bu forumda defalarca yazıldı. :yes::yes:



Anadolu projesinde Kürtlerin adı bile yok!

CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman, Erbil’de toplanacak Kürt konferansı ile ilgili olarak, “ABD’nin Irak’tan çekilerek, oradaki Kürt devletinin korunması, tanınması ve hatta Türkiye tarafından himaye edilmesi istenmektedir. Bu, Büyük Kürdistan projesinin bir ayağıdır. Bu ülkeyi yönetenlerin bunları görmesi lazım. Yoksa Büyük Kürdistan projesini hayata geçirmek isteyenleri AKP hükümeti desteklemekte midir?” dedi.
Arıtman’ın soruna cevabı Dışişleri Bakanı Ali Babacan bakın nasıl verdi:
“Burada önemli olan sonuç almak. Biz genel anlamda olumlu bakıyoruz. Ama bir hata yapıp da bunun gündemi, içeriği ve katılımcılarında farklı bir tablo ortaya çıkmaması önemli. Ortak duruş ortaya çıkarsa bu faydalı olacaktır.”

***

Demek ki, Erbil’deki Kürt konferansı, AKP hükûmetinin kanatları altında toplanacak!
Konferansın amacı, Erzurum’dan Kerkük’e uzanan bir hayali devletin, ilk defa uluslararası koruma altındaki bir toplantıda telaffuz edilerek, dünya kamuoyunun gündemine getirilmesidir.
Nitekim, artık bazıları “Artık tek vatan tek yürek tek bayrak gibi kavramları geçelim. Çünkü ben çoğulculuktan yanayım. Benim arabamın plakası bile 34 ABD 13. Anadolu Birleşik Devleti kuralım” diyebiliyor. Bu sözlerin sahibi Ali Sürmeli, protesto edilince, “Ben espri yaptım. Siyasetten hiç anlamam” diye durumu kurtarmaya çalışıyor!
Oysa, ABD ve AB’nin Türkiye’den istediği tam da budur. Zaten Turgut Özal’ın Türkiye’yi Türk devleti olmaktan çıkarıp Anadolu Federal Cumhuriyeti haline getirme projesi bulunduğunu biliyorduk, son olarak kardeşi Korkut Özal da televizyonda canlı yayında açıkladı.

***

Anadolu Cumhuriyetleri’nin adı bile bellidir.
2003 yılında İtalyanlar’ın “Veneto’dan Batı Karadeniz Bölgesi’ne” sloganlı bisiklet gezisinin arkasından, küreselleşmenin “yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak” planı çıkmıştı!
Bu proje, 2001 yılında henüz partisini kurmak üzere olan Tayyip Erdoğan’a gönderilen memorandumda yukarıdaki sözlerle dayatılıyordu.
Paflagonia adı verilen projede ise aynen şöyle deniliyordu:
“Amacı ulusal devletlerin iç federasyonunu gerçekleştirmek olan, politik bir fenomen geliştiriliyor. Globalizeleşme ve kimliği arama çalışmaları aynı paralelde seyreden iki muhakemeyi birleştiriyor. Orijinin bulunması, kişinin bölgeler ve devletler üstü bir kimlik kazanması olarak yorumlanıyor ve temelinde kişinin birçok ülkenin yurttaşıymış gibi düşünmesi fikrine ulaşılıyor. Sonuçta, en ideal biçimine, çoklu kimlik noktasına dönüşüm sağlanıyor.”
“Köklere Dönüş Projesi” dosyası ile birlikte dağıtılan haritaya göre, şehir devletlerinden oluşacak federe devletlerin adları da belli: Trakya, Bitinya, Misiya, Lidya, Karya, Likya, Pamfilya, Firikya, Kilikya, Kapadokya, Galatya, Paflagonya, Pont, Ermeniya, Antakya, Mezopotamya...
***

İşte Türkiye’yi yönetenlerin önemli bir kısmının teslim olduğu proje, bu projedir. Haçlılar bu defa silâhsız geldiler, orduyu da dağıtmak üzere olduklarına inanıyorlar ki artık Türkiye’nin küçük devletlere bölünmesini seslendirebiliyorlar!
Bir taraftan Büyük Kürdistan konferansı toplanıyor, diğer taraftan Türkiye’nin küçük devletlere bölünmesi tartışılıyor!
Türk halkının AKP tarafından dini duyguları istismar edilerek sürüklendiği uçurum, parça parça olmak sonucunu getirir. Erdoğan, neden Türk Milleti kavramını unutturmaya, sadece vatandaşlığı öne çıkarmaya çalışıyor ve 36 etnik gruptan bahsediyor acaba?
Sürmeli’nin gündeme taşıdığı projeden ne farkı var bunun?
Fakat Kürtlerin görmediği gerçek, o haritadaki devlet adlarından da anlaşılıyor: Türkiye’den Türkleri silmek isteyenlerin, Kürtlerin adına bile tahammülü yoktur. Türk varsa Kürt de var olur. Bunu unutmasınlar!

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7704

yosun
22-03-2009, 21:03
Telekulak

Telekulak tarafından dinlenen konuşmalarınızın bir gün yayımlanmasını istemiyorsanız, konuşmalarınızın arasında düzenli olarak “iktidarın yolsuzluklarından, kayıp trilyonlardan, faizsiz bankacılık soygunundan, İslami Holding dolandırıcılığından, F - Tipi kadrolaşmadan, cemaat - ticaret - siyaset çetelerinden, ihale komisyonlarından, gemiciklerden, kuyumcu ortaklarından bardakta mısırdan, likit yumurtadan” filan bahsedin.

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1074057&AuthorID=59&Date=22.03.2009&b=Kubada bir Pasa&a=Melih Asik&ver=39

Cemaatin militanlığını yapan kocakulakçılar ses mühendisliğini kullanarak insanların söylemedikleri sözleri söylemiş gibi gösteren ses kayıtları imal etmeye başladılar.
Profesör ünvanlı başka militanlar da bunları analiz edip, gerçek olduklarını doğruluyor artık.
Yani demem o ki; Sayın Melih Aşık'ın önerdiği yöntem tutmaz. :)

yosun
22-03-2009, 22:29
Bu Haberi Neden Sakladınız?

Son günlerde gazetecilikle ilgili bazı etik sorunlar yeniden masaya yatırıldı.

Önce yasaya aykırı telefon dinlemeleri, ses kayıtları nasıl yayınlanmalı, bu konuyla ilgili kamu yararı kıstası tartışıldı.

Daha sonra Sabah genel yayın yönetmeni Erdal Şafak’ın ellerine geçen “bomba” bir ekonomi haberini ülke menfaatlerine zarar vereceği gerekçesiyle yayınlamadıklarını yazması başka bir tartışma yarattı. Birçok yazar da bu konudaki fikirlerini açıkladılar.

Ama bugün bu tartışmaların tamamen nafile olduğunu, aslında gazetelerin haber değerlendirmesinde bugün artık tamamen siyasi eğilimlerin hakim olduğunu gösteren tipik ve somut bir örnekle karşı karşıya kaldık.

Haber şu:

Kayseri Garnizon Komutanlığında iki astsubay komutanlığın bilgisayar sistemine girerek sahte emir kaydederken suçüstü yakalandılar. Astsubaylardan biri Fethullah Gülen cemaatine bağlı Işık evlerindeki “ağabeyleri” tarafından yönlendirildiğini itiraf etti.

Şimdi bu haberin hangi gazeteler tarafından nasıl değerlendirildiğine bir bakalım:

Birinci sayfadan görenler:

Posta

Hürriyet

Milliyet

Vatan

Akşam

Habertürk

Sözcü

Cumhuriyet

Yeniçağ

Radikal

Tercüman

Birgün

Birinci sayfadan görmeyenler:

Sabah

Zaman

Türkiye

Star

Yeni Şafak

Bugün

Güneş

Takvim

Milli Gazete

Vakit

Taraf

Yeni Asya

Şu tablo medyanın bugünkü durumunun çok çarpıcı bir örneğidir.

Haberi bir kez daha tekrarlamakta yarar var: Ülke savunmasıyla görevli olan Türk Silah Kuvvetlerinde (kim tarafından sokulmuş olursa olsun) iki köstebek beşinci kol faaliyeti yürütürken yakalanıyorlar ve suçlarını itiraf ediyorlar.

Bu olayın haber değerinin tartışılacak bir yanı var mıdır?

Demek ki aslında gazetecilik, kamu yararı, ülke menfaatleri falan filen tamamen lafı güzaftır.

Bu olayın gazetecilikle ve haber değerlendirmesiyle, kamu yararıyla bir ilgisi yoktur.

Bu manzara, siyasi iktidarın ülkeyi de, medyayı da ikiye bölmüş olmasının manzarasıdır.


Odatv.com

gencturk
23-03-2009, 08:17
Lincoln saç tokası mı?

Rakiplerinin puanlar kaybettiği haftada Galatasaray ununu elemiş eleğini duvara asmışlar gibi oynadı... Gelin kız misali... Hem ağlarım hem giderim gibilerden... Puana istekli ama bir hayli de bitkin...

Galatasaray ilk yarıda golü atıp sonlara doğru rahatlayacağı yerde golü bile ikinci yarıya bıraktı. Olgun ataktan vaz geçtim eğrisi bile doğrusuna denk gelmeyince rezil bir futbol yayıldı Ali Sami Yen'in çimlerine...

Lincoln de kulübede yayıldı kaldı.

Ey Bülent Korkmaz!

Lincoln'ün varsa oynatacaksın. Oynatmazsan taraftar aklını oynatacak.

Futbolcuna gıcık gitmekle hoca olunmaz!

Ama esas kabahat Galatasaray yönetiminde. Yollarsan Skibbe'yi harcarsan Lincoln'ü işte böyle çanına ot tıkarlar!

Ey Bülent Korkmaz bu mu senin kadron?

Bu mu senin Galatasaray'ın?

Lincoln saç tokası mı ki hala Kewell'ı çıkartıp Mehmet Güven'i oyuna sokuyorsun! Hem de golü de yemişsin!...

Maç kazanmak akıl ister


Hırsla kalkan zararla oturur, maç kazanmak da akıl ister. İkinci yarı Eskişehirspor on kişi kalıyor, Galatasaray da kendi sahasında oynuyor. Bu ne aymazlıktır böyle... Galatasaray top oynamıyor, iki pası üst üste yapamıyor ve hala kenarda seyirci olan teknik heyet var!

Rıza Çalımbay uyanık. Derhal Batuhan'ı oyundan alıyor ve oyuna Lovrek'i alıyor. Eskişehir'in amacı artık gol yememek. Pırpır Youla'yı da kaçırabilirse gole gitmek. Nitekim öyle oluyor, Galatasaray'ın sağ kanadından hem de dört Galatasaraylı arasından top söken Eskişehir Yolua ile golünü de atıyor. İşte futbol bu! Şartlara göre pozisyon almak. Galatasaray hala Lincoln'ü kenarda oturtuyor!

Bunun adı otorite değil.

Bunun adı olsa olsa intihar.

Bindiğin adlı kesersen tepe üstü yere çakılırsın!

Yazık...

Galatasaray kimlerin eline kaldı.


Osman Tanburacı - Yeni Şafak

tarko
23-03-2009, 13:22
Vah vah beyefendi aldatılmış...Daha şimdi gelmiş aklı başına...Yazık yahu, sokaktan geçen aklı başında birisine bile sorsaydı,söylerlerdi ülkenin kısa sürede ne hale geleceğini...Hepsini geçtim,bari hissenet forumu okusaydı günlük olarak aydınlanırdı arkadaş :)




Yeni öteki Türkiye

Serdar Turgut

İkiyüzlü liberaller dışında iktidara 'yeni öteki Türkiye' insanları arasında da destek vermek isteyenler vardı ama korkunç gerçek ortaya net olarak çıkmaya başladığından, iktidarın ajandasının tamamen başka olduğu anlaşıldığından, o potansiyel destek şimdi yerini gelecek korkusuna ve paniğe bırakmış durumda.

Bu yazıyı, o zamanlar yazmakta olduğum Hürriyet gazetesi tamamen farklı siyasi oluşumlara destek verdiği halde AKP'ye açık destek vermiş ve iktidara gelmelerinin doğru olacağını yazmış olan bir insan olarak yazıyorum.
Çok uzun süre pişman olmadım o desteğimden. Tam kendimden kuşkuya düşüyordum ki seçim gecesi konuşması gibi bir gelişme oldu, yine destek verdim. Şimdi acı bir şekilde anladım ki; tüm o konuşmalar benim gibi insanları manipüle etmek için planlı olarak yapılmış.

Aldatıldık, yanıldık ve evet; pişmanım... Bütün bunları bırakın, şimdi daha da önemlisi bizim gibi insanların bu ülkede geleceği tehlikede.

Tehlikeyi açıkça söyleyeyim; totaliter-otoriter hatta faşizan bir yönetim kuruluyor ülkede.

Daha da kötüsü bu sistem içi öfkeyle dolu olan sıradan insanın, gündelik faşizmini de yoğun bir şekilde içerecek.

Bizim ise tek umudumuz; azınlık hakkımızın korunmasını talep etmek ve bizim dışımızdaki her türlü azınlığın haklarına sahip çıkmış görünen dünyanın bizim azınlık haklarımıza da sahip çıkmasını ummaktan ibarettir.

Acı çok acı bir şey bu olanlar ama ne yapayım, birisinin de acı gerçeği mümkün olduğunca açık olarak söylemesi gerekiyordu

http://www.aksam.com.tr/2009/03/18/yazar/12042/serdar_turgut/yeni_oteki_turkiye.html

balaban
24-03-2009, 00:48
30 Mart günü bunlar olacak!

1) 1989 Mart’ı benzeri çok çok büyük bir sürpriz olmazsa seçimin iki galibi bir de mağlubu olacak.
2) Galipler, oyunu küçük hasarlarla koruyan AKP ile oyunu 6-7 puan artıran CHP olacak.
3) Mağlup parti ise fevkalade uygun iklime rağmen oylarını istenilen ölçüde artıramayan MHP olacak.
4) Seçimin hemen sonrasında Başbakan Erdoğan gerginliği düşürecek adımlar atacak ve ekonomide IMF ile anlaşıp yola devam edecek. Oyunu büyük ölçüde koruyacak olan AKP’de parti içi sorun beklenmiyor.
5) CHP için bildik merkez ve çevreler Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığını gündeme getirecek, ancak Kılıçdaroğlu, Mustafa Sarıgül veya Haluk Koç misali gaza gelmeyecek ve genel seçimi bekleyecek.
6) Saadet Partisi ve Numan Kurtulmuş bu seçimle rüştünü ispat etmiş olacak ve gelecek seçimlerde Tayyip Erdoğan’ın korkulu rüyası olacağını tescil ettirecek.
7) ANAP ve D(Y)P bu seçimle fiilen tasfiye olacak.
8) Seçimin hemen sonrasında merkez ve sağında yeni oluşum için birden çok çevrede harekete geçilecek.
9) İlk çıkışı Abdüllatif Şener yapacak ve Şener, Nisan sonlarına doğru partisinin kuruluş dilekçesini bakanlığa verecek.
10) Mesut Yılmaz bu süreçte D(Y)P ile ANAP’ı birleştirmeye çalışacak ve birleşme sonrasında yeni yapıya uygun bir isim aranacak. Cindoruk’un desteklediği Süheyl Batum ile Demirel’in desteklediği Prof. Mehmet Haberal liderlik için adı geçen isimler.
11) Keza yine merkezde bir parti için soldan sağ’a istisnasız her çevreden oy alabilecek özelliği olan İlhan Kesici’ye de geniş arkadaş çevresi tarafından harekete geçmesi için baskı kurulacak.
12) Solda Mustafa Sarıgül, DSP’nin başına geçmeye çalışacak ve CHP’ye alternatif bir yapı peşinde olacak.
13) Ekonomik kriz ağırlaşacak ve zaman içinde bu huzursuzluk toplumsal histerilere gerekçe olacak!
14) Obama’nın gelişi sonrasındaki talepler, Kürt mes’elesi bağlamında Türkiye’yi zora sokacak. Türkiye, Kürt konusunda yol ayırımına gelecek ve AKP zorlu bir sınav verecek.
15) AB’nin Kıbrıs baskısı sürecek ve AKP bu konuda da zor bir tercih yapacak.
16) Ergenekon soruşturması bugünkü hızını kaybedecek.
17) Seçim sonrasında
TSK imajını koruma bağlamında daha fazla inisiyatif alacak ve Erdoğan’la daha yakın çalışacak.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7729

balaban
24-03-2009, 00:50
TAM İSABET...
Baykal’ın salvoları
Doğruya doğru, Deniz bey iyi hatip ve AKP’yi can evinden vuruyor. İşte Baykal’ın Erdoğan’ı çıldırtan salvolarının konu başlıkları: 1) İşsizlik, yoksulluk, kapanan fabrikalar. 2) AKP’nin ekonomik krize tedbir için ampülünün geç yandığını söylemesi. 3) Deniz Feneri yolsuzluğu ve yolsuzluğu yapanların AKP zirveleri ile olan irtibatı 4) Kredi kartı olayı ve Başbakan’ın kredi kartı borçluları için kullandığı “Dürüst değiller” ifadesini Sabah-atv satışı ile örneklendirmesi 5) Başbakan’ı protesto eden 13 yaşındaki çocukla, “Yeter artık biraz huzur ver” diyen hanım ve Deniz Feneri’ne isyan eden yaşlı teyze örneklerini sunması. 6) İsmet Paşa ve karne ile ekmek olayını iyi anlatması ve “Paşa, çocuklarına kuyumcu dükkânı açmadı” söylemi. 7) Yevmiye ve valiler aracılığıyla meydanların doldurulması ve seçim yardımları konusu.




ZAMANLAMA...
Yaşar Nuri Hoca için özel servis mi var?
Yaşar Nuri Öztürk ne zaman iddialı bir şey yapsa başına bir şey getiriliyor. Hatırlayın Yaşar Hoca “Allah ile Aldatmak” diye bir kitap hazırladı. Kitap müthiş bir kabul görünce ansızın birden bir danışman sevgili haberi gündeme getirildi. Sanki birileri rafında beklettiği haberi kitap çok satmasın ve kitleyi etkilemesin diye imaj dezenformasyonunda kullandı. Aradan zaman geçti, konu unutuldu derken Yaşar Hoca birkaç gün önce “AKP’lilerin cenaze namazının kılınamayacağını” söyledi... O beyan büyük dalgalanmalara sebep olurken yeni bir haber yine manşetlere düştü... Düşünüyorum da bütün bunlar tesadüf mü, başka şey mi? Hoca ne zaman ses getiren bir şey yapsa başına bir şey geliyor!

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7729

balaban
24-03-2009, 00:54
Bu Fener işinden eder
Adalet tarihinin en büyük dolandırıcılık olayı olarak tanımlanan Deniz Feneri e.V. davasının Türkiye ayağını kitaplaştıran gazeteci istifa etti
Ali Gülen ve Vedat Ali Aydın Almanya’da görev yapan iki hukukçu. Ali Gülen aynı zamanda gazetecilik de yapıyor. İki arkadaş kapsamlı bir kitap meydana getirdiler bu yılın başında:
“AKP’nin Feneri Böyle Söndü”...
Almanya’daki Deniz Feneri e.V yolsuzluğu konusunda bugüne kadar yazılmış en kapsamlı dosya bu...
Cadde Yayınları’ndan çıkan kitap, baştan sona belgelere dayanıyor... Bize yolsuzluğun boyutlarını ve Türkiye ayaklarını anlatıyor.
Mesela:
“Deniz Feneri e.V ile Türkiye’deki Deniz Feneri’nin bağlantısı vardır... Öyle ki paraların teslim edildiği yer olarak Türkiye’deki Kanal 7 binası kullanılmakta, her iki Deniz Feneri’nin muhasebe kayıtları ortak tutulmaktadır.” “

Alman mahkeme kayıtlarına göre RTÜK Başkanı Zahit Akman, Zekeriya Karaman, İsmail Karahan suçla içiçedir. Yine Alman mahkemesi ve Alman polisine göre Kanal 7’nin sahibi Zekeriya Karaman, Deniz Feneri e.V oluşumunda hiyerarşinin en üstündeki kişidir. Türkiye’deki elebaşıdır.”

Özetlersek... Almanya tarihindeki en büyük vurgunun bir ucu Türkiye’de Başbakanlığa kadar uzanmaktadır. Esas failleri Türkiye’dedir...

Bu arada ilginç bir not... Kitabın yazarlarından Ali Gülen, Habertürk gazetesinde Yazı İşleri Müdürü olarak görev almıştı. Bir süredir adı künyede görünmüyor.. Fener öyle bir fener ki.. Kimine yol açıyor.. Kiminin yolunu karartıyor...
* Melih Aşık / Milliyet

balaban
24-03-2009, 01:00
Seçimden sonra darbe olur mu?

Başbakan Erdoğan, “Oyunu AKP’ye ver, demokrasi kazansın” diyor.
Meydanlarda, televizyonlarda, gazetelerde Türkiye’nin borçları, işsizlik, devlet ve vatanın karşı karşıya kaldığı parçalanma tehlikesi, tarihin hiçbir döneminde böylesine meşruiyet kazanmamış yolsuzluklar değil, “Ergenekon” konuşuluyor, Türkiye’nin bir askerî darbenin eşiğinden nasıl döndüğü, döndürüldüğü konuşuluyor.
AKP tarafından bir öncekinde olduğu gibi bu seçimde de bir “Mağduriyet” atmosferi oluşturulmuş bulunuyor.
Partisinin propagandasını tek başına yürütme kararı almış olan ve bunu başarıyla uygulayan Erdoğan, çevresi, partisi ve kendisine karşı yapılan yolsuzluk ve haksız kazanç iddialarını “iftira” karşı saldırısı ile püskürtürken, hükümetinin başarısız icraatlarına karşı seçmenleri, “Yeter söz milletin” diyerek, direkten dönmüş bir darbe psikolojisiyle, partisi etrafında kenetlenmeye çağırıyor, meydanlara bakılırsa, bu hususta da başarılı olduğu görülüyor. Bülent Arınç gibi isimler ortalıkta dolaşan darbe günlüklerinden ve emekli generallerin ses kayıtlarından hareketle, “İyi ki bunlarla bir savaşa girmemişiz, bunlar askerlikten başka her şeyle ilgilenmişler” nutukları atarak, “Bize sahip çıkın, alternatifimiz askerdir” mesajı ile, seçmeni, bir başbakan olarak Erdoğan’ın söyleyemedikleri ile AKP şemsiyesi altına dâvet ediyorlar.
Öyle bir psikolojik propaganda uygulanıyor ki, halk, ben seçiyorum asker karşı çıkıyor, AKP’nin alternatifi olan CHP gibi partiler ve ulusalcı yapılanmalar da, askerle birlikte hareket ederek, irademe saygısızlık ediyor duygusuna kapılıyor, kaptırılıyor.
Yani AKP’nin seçim malzemesi, olmamış ve bundan sonra olmayacak bir askerî darbe.
Şimdi isterseniz biraz da bu “Asker darbe yapacaktı” propagandası ne kadar gerçek, ona bakalım. Evet, ordunun içinde bazı subay ve generaller AKP’den rahatsız olmuşlar, bu böyle gitmez demişler, gitmemeli demişler, çok ağır, incitici sözler etmişler. Sağa sola telefon açmışlar, gazetecilerle görüşmüşler, siyasilerle konuşmuş, sivri laflar etmişler. Bâzı sivillerle dirsek temasına geçmiş “yakındır, her şeye el konacak” rüzgârı estirmişler. Toplantılar yapılmış, elektronik postalar çekilmiş, dinlenildiği biline biline telefon görüşmeleri yapılmış, velhasıl, darbe yapacağız diye bas bas bağırılmış, üstelik aylarca, hatta yıllarca... Söyleyin Allah aşkına böyle darbe olur mu? Olmaz, olamaz..
Bir gazeteci olarak bir general beni çağırsa ve “Darbe yapacağız!” dese, ben, “İyi de, bana niye söylediniz!” der ve anlarım ki, bunun darbe yapacağı falan yok, böyle bir söylenti çıkarmak istiyor, niyeti bizi kullanmak.
Öyle ya, sen sonucu müebbetle yargılanmak olan bir eyleme teşebbüs ediyorsun, tutuyor bu teşebbüsünü önüne gelenle paylaşıyorsun, buna inanılır mı?
İnanılmaz, inanılmaması gerekir. İnananlar varsa, olduysa, bundan medet umduysa ben ne diyeyim...
Bir darbe nasıl yapılır onu en iyi kim bilir?
Tabii ki, darbe yapan bilir.
Ne diyordu 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren: “Karılarımız bile bilmiyordu!”
Öyleyse? Öyleyse AKP’ye karşı bir darbe yapılacağı falan yoktu ve yapılacağı söylenen darbeyi zamanın Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök falan önlemedi. Şayet bir darbe olacaksa, o darbeyi, “Darbe yapacağız, bize destek verin” diye önüne gelenle hayalî darbenin muhabbetini yapan ve şu günlerde darbeye teşebbüs suçlamasıyla cumhuriyet savcılarına hesap veren ve bu halleriyle AKP’nin değirmenine su taşımış olan generaller önledi! Peki, seçimden önce olmayan darbe seçimden sonra olur mu?

Bu, seçim sonuçlarına bağlı.

“Ergenekon” için “Derin devlet” ve o oluşumda yer aldığı iddia edilenler için “derin devletin adamları” deniyor, ya... Seçimden AKP başarı ile çıkarsa, gerçekten bir darbe olur, bu darbenin nasıl bir darbe olacağını da, ABD’nin etkin dergisi Newsweek, “AKP kendi derin devletini oluşturuyor” diyerek, gözümüzün içine sokuyor zâten...
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7726

BABUTSA
24-03-2009, 11:03
Ruhat Mengi
Yazara ulaşmak için : rmengi@gazetevatan.com

Tecavüzcü suçsuz protestocu suçlu ve bu da adalet!

Biliyorsunuz Başbakan için slogan atan liseli öğrencilere 11’er ay hapis cezası verildi. Slogan nedeniyle, vurgulayalım... Anasını da alıp gitmesi istenen çiftçi ise “protesto yapmasın, konuşmasın” diye gözaltına alındı.

Ama “Bir şeytana, bir de nefsime kızgınım” diyerek suçunu itiraf eden, çocuğun annesinin de -mağdur çocuktan ve diğer çocuklarından ayrı kalma pahasına- olayı anlatmasına rağmen (bundan sonra belki de ifadesini geri aldıracaklardır, sıra ona geldi) Hüseyin Üzmez denilen çocuk tecavüzcüsü dışarda...

Geçenlerde Zaman yazarı Hüseyin Gülerce Mine Şenocaklı’ya verdiği röportajda “Üzmez’in yaptığı insan olarak kabul edilmez. Bu olayda bizim de sesimiz daha gür çıkmalıydı, bu çok ahlaksızca ve insanlık dışı bir olay” diyordu ki olayın başka bir açıklaması da olamaz.

Peki o zaman bu nasıl adalettir ki çocuk tecavüzcüleri ve cinayet işleyenler dışarda, slogan atan öğrenciler, hem de 11 ay içerde?..

Nasıl insaf, nasıl “insan hakları”dır ki slogan atan, pankart taşıyan öğrencinin 16-17 yaşında cezaeviyle tanışmasına ve hayatının geri kalanında sabıkalı olmasına göz yumulabilir?

Bu toplum “adaletsizliğe karşı çıkmadığı” her eylemin sorumluluğunu paylaşıyor ve “her gün benzer haberleri görerek, şok olarak, üzülerek” vurdumduymazlığı kendisine ceza olarak geri dönüyor.

Sokağa çıkmaya korkar, gölgesinden korkar hale geliyor. Cezamız bu işte!

AVUKAT’TAN MEKTUP

Bu arada Bursa Barosu tarafından mağdur çocuğu savunması için görevlendirilen Avukat Nevin Cambaz’dan bana gelen mektubu yazamadım. Bana şöyle diyor: “Mağdure için atanmış olsam da bir hukukçu olarak henüz suçluluğu kesin bir yargı kararı ile kanıtlanmamış bir kimse için (peşin hükümlü) bu şekilde aslı astarı olmayan bir iddia ile tarafınızın yanıltılması ve kamuoyunu yanıltmanıza sessiz kalamamış bulunmaktayım.

Yukarda belirttiğim gibi iş bu yargılama dosyasında cinsel istismar mevcut ise de tecavüz iddiası mevcut değildir. Bunu kimse iddia etmemiştir ve böyle bir bulgu da mevcut değildir... İnanın bu dosya çocuğun istismarının söz konusu olduğu birçok dosyadan daha az vahimdir (...)

Bence bu yanlış haberinizle asıl siz mağdureyi mağdur etmiş oldunuz çünkü yargılama konusunu o kadar yanlış ifade ettiniz ki mağdureye H. Üzmez tecavüz etmediği halde gazetedeki yanlış haberle tecavüze uğramış oldu.”

Bilmem ki önce bütün hukukçular, sonra sizler de bu mektubu okuyunca benim gibi;

“Bu avukat derhal değiştirilmeli ve mağdur çocuğu kadın kuruluşlarından bağımsız bir avukatın temsil etmesi mutlaka sağlanmalı” diye düşündünüz mü?

Bir kere özellikle bir kadın avukatın “bir kız çocukla yaşlı bir adamın söz konusu olduğu bir cinsel istismar” davasında kendi müvekkili olan mağdur çocuk yerine suçlunun yanında yer alıyor olması ve onu neredeyse koruyor havasına girmesi son derece üzücüdür.

Bunun dışında “aslı astarı olmayan bir iddia” sözleriyle, henüz devam eden bir davada önyargılı kararı şimdiden vermiş olduğu açıkça bellidir.

TECAVÜZCÜLER CENNETİ

Eğer bu doğru olsaydı Adli Tıp kararları beklenmez, Adli Tıp’ta Üzmez’i suçlu çıkaran ifadeler veren doktorlar görevinden alınmaz ve dava bu kadar uzun sürmez, şimdiye kadar çoktan biterdi.

Tecavüz iddiası mevcut değilse kızın annesinin beddualarının, Üzmez’in karısının yanında sırıtarak “Bir nefsime, bir de şeytana kızgınım” sözlerinin anlamı neydi?

Şimdi artık birçok olayda tecavüzcüleri kurtarmak için “cinsel istismar var, tecavüz belli değil” gibi ifadeler kullanılıyor. Üzmez çocuğa tecavüz etmediyse ne yaptı?

Bu kadar kıyamet neden koptu, Ali Bulaç Hüseyin Gülerce ve birçok yazar neden “Böyle ciddi bir suçta o camia, bu camia diye bir şey yoktur” diyorlar?

Hüseyin Üzmez ise hâlâ dışarda geziyor belki de “bu kadar kolay kurtuluyorsam neden tekrar yapmayayım” diye düşünüyordur.

O arada çocuğun yaşı 17-18’e gelecek, Adli Tıp ve yargının kararları etkilenecek, toplum tepkisi azalacak ve bingo!

El birliğiyle Türkiye’yi bir “çocuk ve kadın tecavüzcüleri cenneti” yapmak için daha uygun nasıl bir ortam olabilir ki?

e-fulya
24-03-2009, 11:40
Birileri Ermeni ise hepimiz Balbay’ız

Yazdır Karakter boyutu Bazı gazeteci ve yazarların, Ergenekon soruşturması nedeniyle tutuklu olması nedeniyle Cumhuriyet gazetesinde Mustafa Balbay’ın kitaplarını imzalamalarını, 13 Mart tarihli Hürriyet gazetesi “Hepimiz Balbay’ız” başlığı ile duyurdu. Bu başlık tartışma yarattı. Kimi yazarlar köşelerinde “Ne demek hepimiz Balbay’ız?” diyerek eleştirdi.

Türk edebiyatının kıdemli isimlerinden Cumhuriyet gazetesi yazarı Oktay Akbal, bugünkü köşesinde (24 Mart 2009) bu tartışmayı daha da derinleştirecek bir cümle kullandı: Hani birileri, ‘Hepimiz Ermeniyiz’ diye bağırmak özgürlüğüne sahip ise, bizler de, açık açık ‘Hepimiz Balbay’ız’ diyoruz.

Gazeteci Hrant Dink'in 19 Ocak 2007'de öldürülmesi üzerine binlerce kişinin ırkçı cinayeti protesto etmek için kullandığı "Hepimiz Ermeniyiz" ifadesine sitemkâr bir göndermede bulunan Oktay Akbal’ın yazısı şöyle:

Balbay Olmak, Olmamak!

AKP, Türk basınının büyük bölümünü ele geçirmiş durumda!.. Bu basının önde gelen yazarlarını da!..

Açıyorum bilgisayarı, gazeteleri inceliyorum; Zaman, Şafak, Star, Taraf, Vakif, Bugün, hatta Radikal adlı gazeteleri; haberleri, yazılarıyla sürekli iktidarın, daha doğrusu Başbakan Erdoğan Bey’in sürekli övgücü yazarlarını, Kekeç’leri, Ardıç’ları, Aköz’leri, Karaali’leri, Çongar’ları, Koru’ları, Bayramoğlu’ları, Korkmaz’ları, Gülerce’leri, Alpay’ları, Karakaş’ları, Türköne’leri, Ilıcak’ları, Atıf Bir’leri ve Çetin Altan’ın iki oğlu Altan’ları vb. vb...

Üstelik içlerinde, üniversitelerde hocalık edenler bile var!.. Benim en şaştığım onlar! Bilimde, sanatta, kültürde, bir yerlere gelmiş kişiler, toplumda olup bitenleri görmekte niye bu denli kayıtsız, bu denli yanlı?

Özel çıkarlar, hesaplar mı?

***

Şöyle böyle yetmiş yıldır Türk basınını izlerim. En az altmış yıldır da içindeyim. İktidarlar, başbakanlar geldi geçti, iktidarlar muhalefetler, asker yönetimleri, darbeler, darbe sonları... Gazeteler, yazarlar, yandaş olanlar, karşı olanlar... Hiç, bugünküler gibi kendilerini kopkoyu bir yandaşlıkla iktidardakileri, daha doğrusu tek başına Başbakan’ı övmekte yarışanlar olmadı!... Böyleleri ya hiç yoktu ya da bir iki militan, hepsi bu...

Şimdi seçime gidiyoruz. Bu yerel seçim, ama genel seçimden daha önemli, daha yaşamsal. Erdoğan Bey, bir kez daha yüzde kırkları aştı mı, bekleyin ülkenin başına gelecekleri... Anayasa mı altüst edilecek, adalet işleri mi; ekonomide, toplumda, her alanda belli bir kesimin yararlanacağı, çoluk çocuğa sağlanacak kazanç kapıları mı!..

***

Adlarını yazdığım yazarların, yazarcıkların bir hedefi var, önce Mustafa Kemal Atatürk, sonra Cumhuriyet’in Kemalist ordusu, askerleri, paşaları, görevde olanlar, olmayanlar... Sonra, ‘Cumhuriyet!’ Atatürk’ün kurduğu gazete; Yunus Nadi, Nadir Nadi, İlhan Selçuk gibi gerçek ulusseverlerin, Mustafa Kemal ülküsüne inananların yaşam boyu bu ilkeleri savunanların, savunacakların gazetesi...

***

Gelelim Sevgili Mustafa Balbay’a... Der demez, bir mayıs akşamını anımsıyorum. Balbay’la eşinin Akyaka’ya gelmelerini, evliliklerinin ilk gününü Yücelen Otel’in salonlarında kutlamamızı, bu sevgili kardeşlerimizi ilk kutlayan olmamızı...

Şimdi Mustafa Silivri’de bir hücrede, yargıç önüne çıkarılacağı günü bekliyor... Hangi aydan sonra sıra gelecekse! Ama o durmaz; düşüncesini, yazıyla anlatmayı sürdürür. Kimse gerçek bir yazarın kalemini kıramaz; ne yargıç, ne savcı ne de iktidar sahipleri!.. Varsın, iki küçük yavru Deniz’le Yağmur, bekleyedursun babalarına kavuşacakları günü... O da, er geç, fazla gecikmeyecektir, “Balbay çıkacak yine yazacak” diye bağıran Türk halkının direnişiyle...

***

“Demek hepiniz Balbay’sınız” mı diyorsunuz adlarını sıraladığım arkadaşlar? Evet, hepimiz Balbay’ız. Hani birileri, ‘Hepimiz Ermeniyiz’ diye bağırmak özgürlüğüne sahip ise, bizler de, açık açık ‘Hepimiz Balbay’ız’ diyoruz. Türk basınının en değerli yazarlarıyla, demokrasiye, insan haklarına, gerçek adalete inanan halkıyla birlikte... Ülkemizin yeniden karanlıklarda boğulmasını önlemek için, Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla ‘laikliğe karşı odak’ olmuş bir anlayışın en kısa sürede bilinçli halkımızın oylarıyla değişmesini istiyoruz...
Hepsi bu, anladınız mı arkadaşlar?..
http://www.tempo24.com.tr/content/newsdetail.aspx?cat=25&newscode=36399

e-fulya
24-03-2009, 12:04
ESKİDEN KOMÜNİST DAMGASI VARDI




Radikal yazarı Altan Öymen, eskiden işçi haklarından söz edenlerin “komünist” damgası yemesinin yerini, şimdi de hukukun temel ilkelerinden söz edenlere “Ergenekoncu” ve “darbe yanlısı” damgası vurulmasının aldığını yazdı.

Öymen’e göre bu suçlamadan kurtulmanın yolları şunlar: her tutuklamanın alkışlanması, her serbest bırakılmanın yuhalanması, hastaların ölme ihtimali olsa bile hapiste kalmalarının istenmesi, sanıkların hapishanede tek tek hücrelere sokulup tecrit edilmesini talep etmek gerekiyor.

Yazar, yazısının sonunda ise sanıkların aylarca yattıktan sonra aklanmaları halinde, şimdi bu suçlamaları yöneltenlerin ne diyeceğini sordu.



Odatv.com

Devamı:
http://www.odatv.com/index.php?id=15346

gencturk
24-03-2009, 13:06
Ergenekon'un “zihniyet sosyolojisi”…

Hukuk, toplum ve ahlâkla mahkemelik oldular. Ama kökleri derin.

Kaldı ki mahkemelik olanlar bu kökün siyasi eylemcileri.

Bir de kökün yan dalları var…

Bu yan dallar yaralı bir toplumsal zihniyeti tarif ediyorlar.

Yaranın ardında tedaviye muhtaç üç derin hastalık var...

Bunlardan birincisi “simgesel bozukluk”tur.

Bu hastalığın esiri kişi, kesim ve sistemler, kendi dünyalarına ait kültürel işaret ve tarzları, anlama, algılama, denetleme, yandaş ya da öteki kılma aracı olarak kullanırlar. Bizde bu bozukluk, siyasi bir ihtiyacı karşılama, nevi şahsına münhasır ya da otoriter bir laiklik anlayışı üzerinden bir kültürel, hatta ekonomik tekel sahası oluşturma işlevi görür.

Kamusal alan olarak adlandırılan işte bu biteviye büyüyen tekel sahadır.

O zaman bu sahaya giriş ve çıkışlar 'sembolik uygunluk kriter'ine tâbi olur. İslami kimliğin siyasal ve kamusal hayatın dışında tutulmasını bu sembolik denetim sağlar.

İkinci hastalık “din-dogma ilişkisi takıntısı”dır.

Din-dogma ilişkisi, dinin ataerkil bir yapıyı simgelediği, her unsuruyla ilerlemenin ve ilerlemeciliğin karşı kutbunu oluşturduğu inancını ifade eder.

Bu bakış açısı sadece dindarı değil, aynı zamanda dini de kuşatır.

Bu çerçevede din, insan-inanç ilişkisinden çok toplum-siyaset ilişkisi açısından ele alınır. Örneğin başörtüsü genel olarak zor yoluyla, gelenek baskısıyla, erkek emriyle kuşanılan bir giysi olarak açıklanır. Bu çerçevede makbul olan dindarlaşmayan dindir. Tersi ise her anlamda tasfiye edilmesi gereken bir tehlikedir. Bu bakış için dindarlık sadece geriyi ve gericiliği değil, cehaleti ve gelişmemişliği temsil eder.

Üçüncü hastalık “toplum tasavvuru yokluğu”dur.

Toplum tasavvuru yokluğu “dondurulmuş tarih ve toplum” algısı üzerine oturur. Türkiye açısından bakıldığında bu algıda 1923 başlangıç noktası kabul edilmekte, 1923-1950 arası dönem açık ya da dolaylı biçimde yüceltilmekte, 1950 sonrası ise bozulma ve karşı devrim dönemi olarak tanımlanmaktadır.

Tarih tasavvurundaki bu “öznellik”, toplum tasavvuruna ilişkin bir “bozukluk” ile anlam kazanır ve tamamlanır.

Nitekim farklı talep, kimlik ve aktörlerden oluşan parçalı toplum anlayışı bu kesimde aktif bir şekilde reddedilir.

Buna karşılık öne çıkarılan, hatta idealleştirilen “homojen insan” üzerine kurulu modernist-ilerlemeci bir düzen, yani “benzer bireylerin toplamından ibaret tekil bir toplum anlayışı”dır. Farklılık algısı da buraya hapsolur.

Örneğin toplumsal dokuya ait farklı kültürel unsur ve tabakalar temizlenmesi gereken ataerkil kalıntılar olarak değerlendirilirken, toplumsal farklılaşma, 'homojen birey ve ideal toplum modeli'nin hem kurucu hem pekiştirici unsurları olarak kabul edilen eğitim, gelir, cinsiyet gibi verilerle ele alınır.

Bu durumun toplumsal tasavvur eksikliği yanında bir toplumsal tasavvur bozukluğuna işaret etmesinin ana nedeni, otoriter zihniyetin “oluşması arzu edilen toplumsal yapı” ile “varolan toplumsal yapı” arasında bir “zihin karışıklığı hali” yaşamasıdır.

İdeal bir toplum tahayyülü fiili bir işlev görmekte, mevcut toplum bu tahayyülün üzerine oturtulmakta, en azından bu tahayyülle uyumlu davranması beklenmektedir. Aksi durumlar, “irrasyonel gelişmeler” ya da “ataerkil tortu ayaklanmaları” olarak algılanır.

İşte size memleketteki, ulusalcı tabir edilen, ama ortalama elit zihniyetini ifade eden hastalıklar dizisinin serencamı...

Bu da değişecektir, merak etmeyin…

Türkiye berrak, sivil ve demokrat bir toplum olmasını öğrenecektir…

Zihni yoran, dikkat dağıtan, it uğultularına kulak vermeyin…

Ali Bayramoğlu - Yeni Şafak

e-fulya
24-03-2009, 13:12
FAİLİ MEÇHULLER NEREYE GÖMÜLDÜ?



Ergenekon Operasyonu, son dönemde JİTEM itirafçısı Abdulkadir Aygan'ın ifadeleri ile yeni bir boyut kazandı.



Aygan itiraflarında kendisinin de bir dönem içinde bulunduğu JİTEM'in işlediği cinayetlerden ve bu cinayeti işleyenlerin Ergenekon ile bağlantısından söz ediyordu. Aygan'ın açıklamaları nedeniyle bir dönem özellikle Türkiye'nin güneydoğusunda işlenen faili meçhul cinayetler o dönem olduğundan daha fazla gündeme oturdu. Faili meçhul cinayetleri ve tespit ettiği toplu mezarları Türkiye'de ilk defa yazan gazeteci ise Günay Aslan.


Günay Aslan o dönem çalıştığı 2000'e Doğru Dergisi'nde faili meçhul cinayetleri ve toplu mezarları haber yapmıştı. Aslan, önemli bir özelliği de 2000'e Doğru Dergisi'nde pek çok çalışma arkadaşının Ergenekon Operasyonu nedeniyle tutuklu bulunması.



Son dönem Ergenekon Operasyonu nedeniyle tekrar gündeme gelen faili meçhul cinayetleri ve toplu mezarları nasıl haber yaptığını Günay Aslan'a sorduk.



Günay Aslan, 2000'e Doğru'da yayınladıkları bu haberleri ve bu haber sayesinde başlarına gelenleri Odatv.com için yazdı.



İşte Günay Aslan’ın yazısı:




Türkiye'de son günlerde gözaltına alındıktan sonra öldürülen, öldürüldükten sonra da toplu mezarlara gömüldüğü ya da asit kuyularına atıldığı iddia edilen Kürtlerle ilgili yoğun tartışmalar yaşanıyor.

Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin her ne kadar 'elimizde bu konuda bilgi veya belge yok ' dese de konu giderek gündemin üst sırasına doğru tırmanıyor.

Faili meçhul cinayetlerin, gözaltında kayıplarının, topluca kurşuna dizmelerin ve topluca gömmelerin bir dönem yoğun olarak yaşandığı Türkiye'de konunun yeniden gündeme gelmesini ve yoğun olarak tartışılmasını Ergenekon Davası'na borçluyuz.

Faili meçhuller daha çok Ergenekon sanıklarıyla irtibatlandırılıyor! Yalnız onlar mı? İnsan izleyince hayretler içinde kalıyor… Zira, Türkiye'de neredeyse Cumhuriyet döneminden bu yana işlenen bütün cinayetlerin sorumlusu olarak Silivri'de yatmakta olan sanıklar öne çıkarılıyor!

Bana birileri; daha doğrusu bu cinayetlerin asıl sorumluları bu yolla ellerini yıkıyor gibi geliyor...

Tamam; Veli Küçük, Arif Doğan, Levent Ersöz gibi tescilli JİTEM elemanları orada bulunuyor ama ne hikmetse onlar da bu suçtan değil AKP Hükümeti'ni devirmekten yargılanıyor!

Birileri açıkça; bu ülkede her şey yapabilirsiniz; Kürtleri katledebilirsiniz; köyleri yakabilir, insanları sürebilirsiniz ama AKP'ye dokunursanız yanarsınız mı demek istiyor?

Ergenekon sanıkları arasında benim yakından tanıdığım ve iki yıldan fazla birlikte çalıştığım Doğu Perinçek, Ferit İlsever, Adnan Akfırat ve Serhan Bolluk gibi isimler de yer alıyor.

Bu ekiple birlikte 2000'e Doğru Dergisi'nde o dönem (1987-1990) bugün bas bas bağıranların duymak, görmek ve bilmek istemedikleri faili meçhul cinayetleri, toplu mezarları, öldür emirlerini, köy yakmaları gündeme getiriyorduk. Bunun mücadelesini veriyorduk.

Adalet Bakanı gerçekleri ters yüz etmeye, 'belge ve bilgi yok' demeye devam etsin ama bundan tam 20 yıl önce 19 Ocak 1989 tarihli 2000'e Doğru Dergisi'nde Siirt ilindeki toplu mezar haberini yayınladık. Haberi ben hazırlamıştım. Gözaltında öldürülen köylüler Siirt tugayının çöplük olarak kullandığı Kasaplar Deresi'ne atılıyor, orada üzerleri çöple örtülüyordu.

Sunduğum belgelere göre Kasaplar Deresi'nde 76 kişinin cesedi vardı. 2000'e Doğru'da bunu yazdığım zaman Doğu Perinçek derginin yayın yönetmeni, Serhan Bolluk yayın koordinatörü, Adnan Akfırat haber müdürüydü!

Haber hepimizindi...

Dönemin ANAP Hükümeti de bu iddialar için 'yalan' dedi. Sonra ne oldu? Olay büyüdü ve Siirt Valiliği derede kazı çalışması yapmak zorunda kaldı. Sınırlı bir alanda süren bir kaç saatlik kazı sonucunda ise 6 kişinin cesedi bulundu. Cesetler ortaya çıkar çıkmaz da kazı durduruldu! Kasaplar Deresi 'yasak saha' ilan edildi...

Bu cinayetlerin sorumlusu olarak öne çıkan JİTEM'in ismini de ilk olarak 2000'e Doğru Dergisi gündeme getirdi. JİTEM'den Türkiye'yi haberdar eden derginin Ankara bürosunda çalışan gazeteci Soner Yalçın oldu.

Türkiye, JİTEM'i de, Cem Ersever'i de Soner Yalçın'dan öğrendi...

Tabii bugün yeri göğü inletenler o dönem ne toplu mezarlara, ne de JİTEM'le ilgili haberlere ilgi gösterdiler. Olaylar karşısında üç maymunları oynadılar...

Geçmişte bu olayları görmeyenler simdi de -telaş içinde- bütün suçu Silivri'de yatmakta olan AKP karşıtlarına yıkmanın, böylece gerçek suçluları kurtarmanın çabasını veriyorlar.

Özetle; şurası bir gerçek, bu ülkede çatışmalarla pek de alakası olmayan sivil ve savunmasız Kürtler katledildi. Köyler, evler yakıldı, köylüler kurşunlandı. 17 bini aşkın sivil insan öldürüldü. Bunların yakınları adliye koridorlarını doldurmaya, savcılık kapılarında beklemeye devam ediyor. Bölgenin bir çok yerinde toplu mezarların olduğu da biliniyor. Bunların ciddi olarak araştırılması, bu vahşetle yüzleşilmesi de gerekiyor.

Türkiye'de Türk-Kürt herkesin ortak ve özgür bir gelecek etrafında birleşebilmesi için her şeyden önce bu cinayetlerin aydınlatılması ve gerçek sorumlularının açığa çıkarılması gerekiyor.

Ne yazık ki bugün bunun neredeyse tersi yapılıyor. Gerçek sorumlular gizlenmeye, suç AKP'nin siyasal rakiplerine yüklenmeye çalışılıyor.

Doğu Perinçek, Adnan Akfırat, Serhan Bolluk gibileri de asıl bundan ötürü yargılanıyor. Bazı medya organları ise onları bu cinayetlerin sorumlusu gibi gösteriyor. Dediğim gibi AKP'yle anlaşan gerçek suçlular kollanıyor.

Gerçek suçlu kim derseniz? AKP'yle kol kola girmiş olan ve 'Dolmabahçe Anlaşmaları' yapmış olanlardır derim...

Gerçek suçlular AKP'yle kol kola girmiş, bize 'demokrasi' vaadi ediyor! Birileri de bizi buna inandırmaya çalışıyor. Birileri Ergenekon Davası'yla aklımıza ve hafızamıza hakaret ediyor...



Günay Aslan



Odatv.com

24 Mart 2009
http://www.odatv.com/index.php?id=14732

e-fulya
24-03-2009, 18:38
23 Mart 2009

Bilişim Güvenliğinin Neresindeyiz? (VI)
Sosyal Mühendislik

Son bir haftadır yoğun bir e-posta bombardımanı var.

Mesaj konusu: “ERGENEKON DAVASINDA GÖZALTI SIRASI DENIZ BAYKAL'DA”

Mesaj: “HABER TÜRK OLARAK YILIN MUTHİŞ HABERİNİ ERGENEKON DAVASINDAKİ YAYIM YASAĞI NEDENİ İLE İNTERNET ÜZERİNDEN YAYIMLIYORUZ.

SAVCILAR TARAFINDAN SON DERECE TİTİZLİKLE KORUNAN, DENİZ BAYKAL'IN ABDULAH ÇATLI İLE YÜZ YÜZE YAPTIĞI GÖRÜŞMELERİN , YEŞİL 'İ CHP GENEL MERKEZİNDE AĞIRLAMASININ GÖRÜNTÜLERİNİ,HURŞİT TOLON VE VELİ KÜÇÜK İLE YAPTIĞI GÖRÜŞMELERİN GÖRÜNTÜLERİNİ ELE GEÇİRDİK,

GÖRÜŞMELERDE KULAKLARINZA İNANAMAYACAĞINIZ DİYALOGLAR VE YAPILMASI PLANLANAN DARBENİN DETAYLI GÖRÜŞMELERİ BULUNUYOR ,İZLEYİN KULAKLARINIZA VE GÖZLERİNİZE İNANAMAYACAKSINIZ.

HABER TÜRK TARTIŞMASIZ TÜRKİYE'NİN EN BÜYÜK İNTERNET GAZETESİ”
Mesajın ekindeki dosya: “video.habetturk.rar”

Gazetemiz bu bombardımanı haber olarak verdi. http://www.gercekgundem.com/?p=181314

Mesajın ekindeki dosya, trojan (casus) program içeriyor.

Dosyayı açmak için tıkladığınızda, casus program bilgisayarınıza yerleşiyor ve siz farkında olmadan bilgisayarınızdaki dosyaları, klavyeden yaptığınız tuş vuruşlarını, yani tüm hareketleri dışarıya rapor etmeye başlıyor. Yani bilgileriniz çalınıyor.

Bu bilgiler bir bedel karşılığında satılıyor.
Bu bilgilere ücret ödeyip alanlar, banka hesabınızı boşaltabiliyorlar.
Dosyanızdaki diğer bilgiler tasnif ediliyor ve işlenen suçlarda kullanılıyor.
Adınıza şirket kurabilirler, haberiniz olmadan borçlanabilirsiniz.
Adınıza pasaport düzenleyebilirler, ülkenin birinde yasal olmayan bir işe karışabilirsiniz.
Velhasıl, bilgilerinizi ele geçirenlerin insafına kalmış oluyorsunuz.

e-Posta içeriğine dikkat ediniz. Gündemi can evinden vuruyor. Okuyanın ekli dosyayı tıklamaması mümkün değil. İşte buna “sosyal mühendislik” deniliyor ve sanal korsanlar bu zenaati iyi kullanıyorlar.

Bu mesajı ilk aldığımda derhal HaberTürk yetkililerine bildirdim. Kanalın ve gazetenin bilişim konularına karşı hassasiyetlerini biliyorum, Gerçek Gündem’ in yaptığı gibi, habercilik sorumluluğu ile kamu oyunu uyarmalarını bekliyorum.

Ulusal Güvenlik, güvenliği fertlere öğretmekten geçer…

Sonraki makalemde buluşmak dileğiyle.

Faruk Kekevi
TBGD Bilişim Güvenliği Derneği Başkanı
http://www.bilisimguvenligi.org.tr
http://www.gercekgundem.com/?c=58525

ÖZDOĞAN77
24-03-2009, 23:20
5 milyar dolarlık meçhul zengin kim?


Başbakan kimin kimi?



Yaklaşık dört ay önce, yani 22 Kasım 2007’de yayınlanan yazımın başlığı “Kara para ‘ak’landı, bütün baronların bayramı kutlu olsun” du...

Çünkü AKP, “kara para”ya hizmet etmek için apar topar hazırladığı bir yasa tasarısını Meclis’ten geçirmişti.

Kısa adı Varlık Barışı Yasası olan bu düzenleme ile, yurt dışında bulunan ve mevcut yasalar yüzünden Türkiye’ye getirilemeyen kara ya da kayıt dışı paraya af çıkarılıyordu.

Böylece uyuşturucu ve silah baronlarına...

Rüşvetçilere, özelleştirme komisyoncularına, iş takipçilerine...

Beyaz kadın tacirlerine, vergi kaçakçılarına, naylon faturacılara...

Hayali ihracatçılara, banka hortumcularına, organ mafyasına “Buyurun paranızı Türkiye’ye getirin” deniliyordu.

Hükümetin bu yasayı çıkarmasının gerekçesi, “ekonomik kriz”di. Sözüm ona “atıl haldeki varlıklar milli ekonomiye kazandırılacak”tı...

Soyguncular, hırsızlar, kaçakçılar, rüşvetçiler paralarını aklamak için sadece getirecekleri miktarın yüzde 2’sini vergi olarak Maliye’ye yatıracaklar ve zenginliklerini resmileştireceklerdi.

***
Bu yasanın kara ve kayıt dışı para sahiplerine tanıdığı başvuru süresi doldu, sonuçlar netleşti:

AKP Yayın Holding’e bağlı bir gazetenin “içeriden” aldığı “atlatma” habere göre, tam 14.5 milyar liralık (eski parayla 14.5 katrilyon) kara ya da kayıt para sahibi, Varlık Barışı Yasası’ndan yararlanmak için Maliye’ye başvurmuş.

Böylece devlet, yaklaşık 300 milyon lira vergi alarak, bu paraları legalleştirecekmiş!

Asıl bombaya hazır olun:

Bu 14.5 milyar liranın 5 milyar lirasını (yani 5 katrilyonunu), sadece bir kişi getirecekmiş!

Peki...

2.9 miyar doları bulan serveti ile Türkiye’nin en zengin iş adamı olan Hüsnü Özyeğin’i bile gölgede bırakacak olan bu “Türkiye’nin yeni en zengin adamı (ya da kadını)” kim?

O parayı, nereden, nasıl kazandı?

Yoksa bu servet, çocuklarının düğününde takılan takılarla mı oluştu?

Bugüne kadar kaç lira vergi ödedi?

***
22 Kasım tarihli yazımı bitirirken, “Dünün tarihini not edin bir kenara: 21 Kasım 2008, iktidara geldiklerinde ilk iş olarak Nereden Buldun Yasası’nı kaldıran ’ak’lamacıların, ’üstün hizmet madalyası’nı hak ettiği gündür” demiştim.

Gerçekten de hür türlü madalyayı hak ettiler!

Her fırsatta, “Ben kimsesizlerin kimiyim” diye caka satan...

Ama kredi kartı borçlarını ödeyemeyen ve yasal takibe uğrayan yüz binlerce kişiyi, “Onları dürüst olarak görmem mümkün değil” diyerek “dolandırıcı” yerine koyan...

Öte yandan kara ya da kayıt dışı para baronlarına sahip çıkarak, aklayan Başbakan’ı yürekten kutluyorum.

Helal olsun size... Bir Başbakan, “kimlerin kimi” olduğunu ancak böyle gösterebilirdi!

Hakaret ettiğin kartzedelerin tepkisine aldırma Recep Tayyip Erdoğan!

Bu ülkenin bütün baronları seninle gurur duyuyor!

Mustafa Mutlu
VATAN

JAKO
24-03-2009, 23:48
EMIN COLASAN diyor ki:



"Peki beni niye kovdun?"
Emin Çölaşan'dan Aydın Doğan'a zor soru!!!
Emin Çölaşan Gazeteport için yazdı;
Tayyip'le Aydın Doğan kapışmış! Türk medyasında en son komediyi izliyoruz. Karşılıklı birbirlerine posta koyuyorlar. İşin içinde milyarlarca dolarlık bir çıkar kavgası var.


Kavganın altındaki izler
Tayyip'le Aydın Doğan kapışmış! Türk medyasında en son komediyi izliyoruz. Karşılıklı birbirlerine posta koyuyorlar. İşin içinde milyarlarca dolarlık bir çıkar kavgası var. Rantı kimler nasıl paylaşacak? Büyük pastadan Aydın Doğan'a ne kadar pay düşecek, Tayyip'in ekibi ne alacak?

Bay medya patronu bir de rafineri kuracakmış, Tayyip'i ziyaret etmiş. Patrona göre Hilton pastası o görüşmede gündeme gelmiş ama, Tayyip sorduğu için gelmiş. Patron İstanbul'un göbeğindeki Hilton arazisine binalar, rezidanslar falan yapacak, onları satıp durduğu yerde iki milyar dolar kazanacak. Patron Tayyip'e demiş ki, 'Ben o kadar parayı Hilton'a boşuna mı yatırdım. İnşaata izin verin.'
Ötekine, Tayyip'e göre ise patron kendisine Hilton için gelmiş.
Koskoca iki adam, beş yaşında çocuklar gibi kavga ediyor. Birinin dediği öbürünü tutmuyor. Biz şimdi hangisine inanacağız? Hangisi doğru, hangisi yalan söylüyor?
Birisi çıkıp 'Sen açıklamazsan ben bir hafta sonra her şeyi açıklayacağım' diyor, öteki gazetelerini ve televizyonlarını kullanıp yanıt veriyor:
"Biz zaten hep baskı altındaydık. Basın özgürlüğü diye bir şey var. Biz biat etmeyiz, eğilmeyiz. Başbakan basını susturmak istiyor. Şimdiye kadar ellerinden gelen baskıyı yapıyorlardı. Demek ki baskıları daha da ağırlaşacak."
"İŞTE BU DOĞRU"
İşte burada işin en can alıcı noktasına geliyoruz. Bay Patron, basın özgürlüğü açısından da kendilerine hükümet tarafından baskı yapıldığını itiraf etmek zorunda kalıyor.
İşte bu söylediği doğrudur… Ve bu aşamada hadise benim olayıma geliyor.
Peki beni niçin susturdu? Beni niçin Hürriyet'ten kovmak zorunda kaldı?
Tayyip ve AKP iktidarının baskısı nedeniyle.
Doğan Grubu, Tayyip iktidarına yıllar boyu en büyük desteği verdi. Hürriyet'te yazarken bunu bana açık seçik, yüzlerce defa söylediler: 'Başbakanı, Maliye Bakanını, TMSF'yi fazla eleştirme. Bizim onlarla önemli işlerimiz var.'
Bunların bütün ayrıntılarını ve kovulma olayımı 'Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi' isimli kitabımda anlatmıştım.
Hürriyet'te çalışan muhabir arkadaşlarımın tamamı tanıktır. İktidarın hoşuna gitmeyecek dört dörtlük belgeli haberler gazetede kullanılmaz, çöpe atılırdı. Korku dağları bürümüştü. Gazeteci arkadaşlarımız sinirden kahrolur, bazısı çıkmayan haberlerini 'Abi bari bunu sen yaz' diye bana getirirdi. Patronun emektar kalfası Ertuğrul Özkök yazılarımı sansür ederdi. Biz Hürriyet'te yıllarca bu koşullarda gazetecilik yaptık.
Bay patron şimdi kalkmış, 'Üzerimizde baskı vardı. Bu baskı daha da ağırlaşacak' diyebiliyor.
Günaydın bayım!
"O ZAMAN BENİ NİYE KOVDUNUZ ?"
Şimdi göstermelik kapıştılar. Bunun adına kayıkçı kavgası derler. Bugün kavga eder gibi görünürler, yarın yine barışırlar. Barışmaya elleri mahkumdur, çünkü iki tarafın da çıkarları bunu gerektirir. Çünkü Aydın Doğan'ın milyarlarca dolarlık parasal çıkarları Tayyip'in elindedir.
Öte yanda ise Tayyip, Aydın Doğan medyasına muhtaçtır. Düşünün ki, yedi adet gazetesi ile yazılı basınının yaklaşık yüzde 40'ı bu patronun elindedir. (Hürriyet, Milliyet, Vatan, Radikal, Referans, Posta ve Fanatik.) Buna aynı patrona ait televizyon kanallarını ekleyin. (CNN Türk, Star, Kanal D.) Tayyip bu gücü karşısına alabilir mi?
Burada bütün hikaye şudur: Bir medya patronu bir sürü işe girişmişse, devletle ve hele bir tek parti iktidarı ile POAŞ'tan rafinerilere, enerji ihalelerinden özelleştirmelere, Hilton arazisinden bilmem neye kadar binbir işi varsa, ortalıkta milyarlarca dolarlık çıkar ilişkileri mevcutsa, o patron iktidar partisinin güdümünden çıkamaz. Aleyhte birkaç yayın yaptığı anda yaygara kopar ve ona geri adım attırırlar. Patron da zaten haddini bilir ve geri çekilir.
Ben bunları Hürriyet'te iken bire bir yaşamış bir gazeteciyim. Baskılara direndiğim ve ödün vermediğim için kovulma olayını yaşamış biriyim.
Şimdi Aydın Doğan itiraf ediyor. Diyor ki 'Bize hep baskı yaptılar. Bu baskılar daha da artacak!'
Ancak, benim kitabımı mahkemeye verdi. Dava dilekçesinde 'Bize baskı yapılmamıştır. Emin Çölaşan'ı biz iktidar baskısıyla kovmadık' diyordu! Şimdi soruyorum kendisine:
"O halde niçin kovdunuz? Hırsızlık, ahlaksızlık mı yapmıştım? Kalemimi mi satmıştım? İş mi bitirmiştim? Kendi çıkarlarım doğrultusunda yazılar mı yazmıştım, ne yapmıştım?"
Şimdi basın özgürlüğünden, basının susturulmak istenmesinden dem vuranlar, 'O halde Emin Çölaşan'ı niçin susturdunuz?' sorusuna yanıt vermekle yükümlüdür. Ancak hiçbir zaman veremeyeceklerdir.
Tayyip yatsın kalksın, iktidarı süresince kendisine en büyük desteği veren Doğan Grubuna dua etsin.
Aydın Doğan da hiç endişe etmesin. Tayyip onsuz yapamaz.
"ASLINDA KAYIKÇI KAVGASI"
Bay Aydın Doğan'ın milyarlarca dolarlık çıkarları, Tayyip'in iki dudağının arasındadır.
Birkaç günden beri izlediğimiz kayıkçı kavgası geçici bir buhrandır! Tayyip susacak ve Aydın Doğan en kısa zamanda biat edecektir. Bekleyin ve görün. Bu göstermelik olay en kısa zamanda sessizliğe bürünecek ve iş bitecektir. Kayıkçı kavgası da unutulup gidecektir.
2002 yılından bu yana Aydın Doğan Grubu, AKP döneminin bütün yolsuzluklarına, vurgunlarına seyirci kaldı. Sadece seyirci kalmadı, birkaç onurlu köşe yazarı dışında AKP iktidarına en büyük desteği verdi. Slogan hep aynıydı:
"Aman iktidarımıza yardımcı olalım. Döviz düşük, maliyetlerimiz artmıyor. Özelleştirmeler devam etsin, biz de payımızı alalım. AB yolunda ilerleyelim, bizim de yolumuz açılsın."
Büyük kitleler Cumhuriyet mitinglerinde 'Tayyip alana Aydın Doğan bedava' diye boşuna slogan atmıyordu.
Aman çocuklar yapmayın etmeyin, sizin ciğerinizin içini bilen milyonlarca insanımızı güldürmeyin. İkiniz de aynı yolun yolcususunuz. Kapışmayın, birbirinizi kırmayın, ayıp etmeyin, oynamakta olduğunuz bu komediye, bu horoz dövüşüne bir son verin!..
Çünkü ikiniz de aynısınız. Ne demiş atalarımız!
'Al birini, vur öbürüne.'

http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS/GP_281262

balaban
25-03-2009, 00:41
“SİZ” kimsiniz?
Bu hoca üniversiteyi bile yönetemedi, biz de onu rektör yapmadık.
Prof. Mustafa Akaydın şu anda CHP Antalya Büyükşehir Belediye Başkan adayı. Erdoğan Antalya mitinginde, Prof Akaydın’a sataşıyor:
“Bu hoca üniversiteyi bile yönetemedi, biz de onu rektör yapmadık.”
Ne, ne, ne?
“Biz yapmadık” öyle mi?
“Biz”.
Siz kimsiniz?
İki yüksek şahsiyet. Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan.

Yasaya göre rektörleri atama yetkisi Cumhurbaşkanı’na ait. Erdoğan “biz” derken, asıl Gül’ü kastediyor. Kağıt üzerinde kendisinin rektör atamalarıyla ilgisi yok. Buna rağmen, “biz” .
Tarafsızlığı üzerine yemin etmiş olan Gül, şimdi biz parantezinde, AKP ruh ve imanıyla, Erdoğan’la kol kola.

Erdoğan’ın bu sözüyle, en çok açığa düşen Gül. Gel gör ki ağzını açamıyor. Ne de olsa, karşısında kendisini o koltuğa oturtan irade var. Yüzde 47 ile “biz” arasında kayak yapan ülkede ibretlik hikayelere bir yenisi daha ekleniyor...
* Yalçın Doğan / Hürriyet


Üniversitelerarası Kurul eski Başkanı da olan Prof. Akaydın Akdeniz Üniversitesi Rektörlük seçiminden birinci sırada çıkmıştı. Ancak Cumhurbaşkanı, ikinci sıradaki İsrafil Kurtcephe’yi atamıştı.

balaban
25-03-2009, 00:46
T.C. Anayasası ne olacak?

Abdullah Gül’ün Kuzey Irak’tan “Kürdistan” diye bahsetmesi karşısında ne yazacaklarını, nasıl alkış tutacaklarını şaşıranlar ölçüyü fena kaçırdılar
Erivan ziyaretindeki gibi. Gül kokulu muhalefet Cumhurbaşkanı’nın uçağından “Kürdistan” telaffuzu karşısındaki memnuniyetini bildiriyor. Başbakan’a “genel af” göndermesi yapıyor...

Keşke Irak Anayasası’na gösterilen saygının binde birini Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na da gösterebilseler... Bizim anayasamızda da, bir müstemleke olduğumuz değil “Ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün” olan “Türkçe konuşan”, “Ankara’dan yönetilen” bağımsız bir devlet olduğumuz yazıyor.
Kimi “tabuları yıktı” diyor, kimi “devletin yapamadığını yaptı”. Bu manşetlere, yorumlara imza atanlar “Devlet” ile “Cumhurbaşkanlığı” arasındaki ilişkiyi neye göre değerlendiriyor?

Anayasaya göre olmadığı muhakak. Çünkü Anayasaya göre “Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Türkiye Cumhuriyeti devletinin başı”.

Cumhurbaşkanı, Anayasanın 103. maddesine göre, görevine başlarken“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve Milletin bölünmez bütünlüğünü, Milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağına” dair “Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusu ve şerefi üzerine” ant içer. Yani Cumhurbaşkanı, “bölünmez bütünlüğü bozacak bir projeyi” onaylayamaz, kabullenemez, ona dahil olamaz.

Cumhurbaşkanının yasama, yürütme ve yargı ile ilgili çeşitli görevleri vardır. Ancak bu görevler arasında “tabu yıkmak” yoktur. Çünkü Cumhurbaşkanı’nın görev sınırlarını, başta belirttiğim gibi Anayasa belirler, kimlerle ne tür pazarlıklar yürüttüğü şaibeli durumdaki medya organları veya mensupları değil.

Cumhurbaşkanı’na sınır bütünlüğümüzü bozacak, milli birliğimizi sarsacak adımlar atması yönünde telkinde bulunanlara, bir hukuk devletinde “en tepedeki makam”ın da denetime tabi olduğunu hatırlatmak isterim. Çünkü, Anayasanın 105. maddesi “Cumhurbaşkanı’nın, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte birinin önerisi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla vatana ihanet ile suçlanabileceğini” hatırlatır.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7741

balaban
25-03-2009, 00:48
Bölücü şakşakçılar.



Tabu yıkıldı
Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı gitti, o topraklardan adıyla söz etti, Kürdistan dedi. Dünya başımıza mı yıkıldı?
Türkiye Cumhuriyeti’nin bir tabusundan daha kurtulduk. Fena mı oldu?
* İsmet Berkan / Radikal




++++++



Nihayet
Kemalist kardeşlerimize “ıhhh” dedirtse de Kürdistan’a Kürdistan denilebilen günlere geldik.
* Ahmet Altan / Taraf




++++++



İnşallah
Af konusunda Erdoğan gerekli siyasal iradeyi sergileyebilecek mi? Gül’le Bağdat’a uçarken, aslında Türkiye’nin önümüzdeki siyasal gündeminin bir numaralı konusunu konuşmuş olduk. Yani sivil siyasetin önünün açılması...Gül ’Umutluyum’ dedi. İnşallah...
* Hasan Cemal / Milliyet

balaban
25-03-2009, 00:52
Yol verirseniz altı ayda, asıl Türkiye dağılır!

AKP ve DTP’nin, MHP’nin yol açması ile Cumhurbaşkanı seçtiği Abdullah Gül, Irak’ın kuzeyinden “Kürdistan bölgesel yönetimi” diye bahsedince Türk gazetecilerin “Kürdistan mı dediniz!” sorusu üzerine “Ne diyeceğim? Yunanistan, Makedonya’ya Makedonya demiyor diye biz de demiyor değiliz. Irak Anayasasında ne yazıyorsa o. Kendi anayasalarında yazıyor” deyiverdi!
Böylece Abdullah Gül, Türkiye adına “tanıma” sayılabilecek bir tutum takındı. CHP sözcüsünün, bu tutumu “şahsi görüş” diye yorumlaması, halkı uyutmak anlamına gelir!

* * *

Hemen Gül’e sormak gerekir; herkesin anayasasına yazdığını tanıyacaksanız, “Kürdistan bölgesel yönetimi” dediğiniz devletçiğin Anayasası, Sevr’in tanınmasını öngördüğüne göre Lozan’ı iptal ederek Sevr’i de kabul edecek misiniz? O anayasada, sadece “Güney Kürdistan” için değil, “Bütün Kürdistan için” kendi kaderini tayin hakkının kullanılacağı ve Sevr’in ilgili maddelerinin hayata geçirileceği yazıyor!
Yine 1995 yılında kabul edilen Ermeni Anayasası, “Ermenistan’ın bağımsızlık bildirisindeki ulusal hedeflere bağlı kalınacağını” bir anayasa hükmü haline getirilmiştir. Bildiride ise soykırımı dayatması bir tarafa, “Batı Ermenistan” olarak nitelendirilen Türkiye’nin doğusundan toprak talebinde bulunuluyor.
Sayın Gül, Ermenistan anayasası böyle yazıyor, onu da kabul edecek misiniz?
AB’nin müzakere çerçeve belgesinde, “Fırat ve Dicle su havzası yönetiminin İsrail’in de dahil olduğu uluslararası bir komisyona devredilmesi” istenmektedir, bunu da kabul edecek misiniz?
Hocanız Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın söylediği gibi böyle giderse Türkiye, İsrail’in vilayeti mi olacak?

* * *


İçeride ise bir seçim tiyatrosu oynanıyor! 6 milyon fazla seçmen yazılmış, bunların büyük kısmı Diyarbakır ve Van gibi illerde görünüyor! Neden acaba? İkiz yasalarla AKP hükümetinin kabul ettiği kendi kaderini tayin hakkının hayata geçirilmesi için seçim sonuçları plebisit mi sayılacak? Birleşmiş Milletler’de bu yönde bir hazırlık mı var?
Seçim sonuçlarını değerlendirmek için kullanılan Amerikan programının verileri saptırabileceğine yönelik, geçen seçimlerden kalan büyük şüphe hâlâ giderilmemişken, CHP ve MHP’nin bu uygulamaya hiç itiraz etmemesinin anlamı nedir!

* * *

Amerika’nın bölgedeki ordularının komutanı David H. Petreaus’un danışmanı David Kilcullen “Gerekli adımlar atılmadığı takdirde Pakistan önümüzdeki altı ay içinde yıkılabilir” diyor ama Türk Milleti, AKP iktidarının bu gidişine seçimde de yol verirse, Türkiye’nin de altı ay içinde çözülmesi muhtemeldir!
Turuncu darbeciler, işte bizi de adımızı kirleterek susturmak istiyorlar ki bu yazı gibi yazıları yazamayalım; Türk devleti dağıtılırken kimse sesini bile çıkaramasın!


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7749

balaban
25-03-2009, 00:56
O Anayasa'daki Sevr'i de tanıyacak mısın Bay Gül?

Bir an için şöyle gözlerinizi kapayıp, 20 yıl öncesine doğru geri gidin ve düşünmeye başlayın.
Biri size, “Gün gelecek, devletin televizyonu olan TRT bünyesinde TRT Şeş isimli bir kanal kurulacak ve bu kanal günde 24 saat kesintisiz Kürtçe yayın yapacak” deseydi...
Biri size, “Gün gelecek, TC. Başbakanlığı koltuğunda oturan şahıs, Türk kelimesini alaya alıp, 32 buçuk alt kimlikten bahsedecek, meydanlarda Kürtçe konuşacak” deseydi...
Biri size, “Gün gelecek, bölücü örgütün başını ’liderimiz’ diye selamlayanlar Meclis’te grup kuracaklar, bir çok vilayette belediyeleri ele geçirip otonomi talep edecekler” deseydi...
Biri size, “Gün gelecek, Alparslan Türkeş’in partisine mensup milletvekilleri, Meclis’te bölücülerin temsilcileri ile yan yana oturacak, o partinin genel başkanı ‘Gel Hasip Birinci Meclis’in renklerini tamamlayalım’ diye Apo’nun avukatının sırtını sıvazlayacak” deseydi...
Kendisine en kâti cevabınız ne olurdu?
1-) “Evet, olabilir, ne var bunda?”
2-) “Hadi oradan be, ahmak herif?”

* * *

20 yıl öncesinde akla ve hayale dahi gelmesi mümkün olmayan olan işler, ‘ABD/AB/İsrail’ eksenindeki ‘teslimiyetçi’ politikalara imza atan AKP’nin iktidara geldiği son 6 yıl içerisinde ne yazık ki aynen gerçekleşti.
‘Terör’ ile istediklerini elde edemeyenler, ‘siyasi çözüm’ ile tam gaz hedefe yürüyor.
Hem de ‘alıştıra’ alıştıra.
Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, 8 Ocak 2009 tarihinde yaptığı konuşmada aynen şöyle diyordu:
- “Bu halkın dilini, kültürünü ve kimliğini kabul etmeyenler, 20 yıl içerisinde verilen mücadele sonucu bunu kabul ettiler. Bu mücadele eğer böyle devam ederse, yakında bu toprakların adını da kabullenecekler.”
Osman Baydemir’in ‘toprakların adı’ ile kastettiği anahtar kelime şudur:
- “Kürdistan.”
Şimdi, son bir adım daha atılıyor.
Türkiye, ‘Kürdistan’ kelimesine alıştırılıyor.
Güvenlik güçlerinin artık törenlerde çocukların ellerine kalaşnikof verilmesine bile müdahale edemediğini görmezden gelen bazı ahmaklar ise, “Oh be, Nevruz’da bu yıl olay çıkmadı” diye bayram ediyorlar.

* * *


Osman Baydemir, artık mutlu olabilir.
Irak’ın kuzeyinde düzenlenecek olan ‘Kürt konferansı’ toplantısının arifesinde Celal Talabani’nin konuğu olarak Bağdat’a giden Abdullah Gül, uçakta yaptığı açıklamada bir ilke daha imza atarak “Kürdistan” ifadesini kullandı.
Bir gazetecinin “Efendim Kürdistan mı dediniz?” şeklindeki sorusuna aynen şu karşılığı verdi:
- “Ne diyeceğim yani? Yunanistan Makedonya’ya Makedonya demiyor diye biz de demiyor değiliz. Kendi anayasalarında ne yazıyorsa o.”
Ama, bir gazeteci çıkıp da kendisine sormadı:
1-) “Makedonya, ta Büyük İskender’den beri tarihte Makedonya devleti olarak anılıyor. Güneydoğu’da bir Kürdistan diye bir devlet ne zamandan beri var oldu?”
2-) “Irak’ın kuzeyindeki oluşumun sözde anayasası, Lozan’ı kabul etmiyor, Sevr’e atıf yapıyor. Madem ki o anayasayı tanıyorsunuz, o anayasadaki sınırları da kabul ediyor musun?”
3-) “Ermenistan Anayasası’nda Ağrı ve bazı Doğu vilayetlerimizin Ermenistan’a ait olduğu yolunda ifadeler var. O anayasanın da icaplarını yerine getirecek misin?”

* * *


“Dindar Cumhurbaşkanı seçtirmiyorlar” söylemini kullanarak devletin tepesine yerleşen Abdullah Gül’ün asıl misyonunun ne olduğu, gün geçtikçe daha da açığa çıkıyor.Peki, 22 Temmuz seçimleri sonrasında, onu Çankaya’ya taşıma sürecine ‘kayıtsız şartsız’ destek veren şu ‘tatlı su’ milliyetçileri, yaptıklarından hiç utanıyorlar mıdır acaba?
Ne dersiniz?


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7748

gencturk
25-03-2009, 09:48
Kıbrıs'ı sattılar, sıra Azerbaycan'da!

Mustafa Balbay'ın darbe günlüğü, Kıbrıs'ın cuntacı ekipçe nasıl kullanıldığını gösterdi. Şener Eruygur, Kıbrıs'ın darbe stratejisindeki yerini şöyle ifade ediyordu: "Bunların Kıbrıs'ın altında kalmasını sağlamak, ama Kıbrıs'ı da kaptırmamak...
Çok ince bir durum."

Bir önceki yazıda, bu amaçla kullanılan konuların Kıbrıs'la sınırlı olmadığını söylemiş; yeni dönemde kullanılma riski yüksek olan konuyu tahmin etmenizi istemiştik. Gelen cevaplar, daha çok Kuzey Irak'a işaret ediyor.

Doğrusu, bu, bir sene öncesine kadar doğru tahmindi. Hükümeti, tepkisel bir sınır ötesi operasyona zorlayan, hatta Barzani'nin hedef alınmasını isteyen manşetlerin atıldığı günlerde K. Irak mayınlı bir tarlaydı.

1 Mart tezkeresinde olduğu gibi, yine iki ucu da pis bir durum vardı. Hükümet, kanlı baskınlar ve acılı manşetler karşısında, ya sessiz kalacak ve halkın gözünden düşecek; ya da ani bir operasyon yaparak hem uluslararası toplumla hem de Iraklı Kürtlerle karşı karşıya gelecekti.

Ancak bu meselede ciddi mesafe alındı. PKK'nın Dağlıca ve Aktütün baskınlarıyla yaptığı tahriklere ve içerideki salvolara rağmen, operasyondan önce diplomatik zemini hazırlandı. MGK kararlarına da yansıyan bir Ankara uzlaşması üretildi. Mesela, Irak'taki tüm gruplarla temasa geçme iradesi, tahriklerin tam aksi yönde bir duruştu.

Bu adımlarla, ABD'nin de Bağdat'ın da işbirliği ile operasyon yapıldı. Harekâta rağmen K. Irak ve Bağdat ile münasebetler gelişti. Talabani, Ankara'ya geldi. İlk kez Kürtlerle resmi temas kuruldu. Ve en son Cumhurbaşkanı Gül'ün Irak ziyaretinde Talabani, PKK'dan silah bırakmasını veya Irak'ı terk etmesini istedi. Gül de bölgeyi, ilk kez Irak Anayasası'ndaki adıyla andı. Dolayısıyla konunun aleyhte kullanılma ihtimali zorlaştı.

Şimdi kapıda bekleyen tehlike, Ermenistan ile ilişkiler. Son dönemde başarıyla sürdürülen 'komşularla sıfır problem politikası'nın işlemediği tek ülke Ermenistan. Diaspora uzantısıyla ele alındığında, Türkiye'ye olumsuz etkisi cirminin çok üstünde bir sorun bu. Malum, Gül'ün Erivan'a yaptığı futbol gezisiyle başlayan bir yumuşama süreci var. Washington'ın nabzını iyi tutan Ömer Taşpınar gibi isimler, seçim sürecinde soykırımı tanıma sözü veren Obama Türkiye'ye gelmeden bazı adımlar atılmasını, mesela Ermenistan'a sınır kapısının açılmasını hararetle tavsiye ediyorlar.

Ancak hükümet, bir yanda Erivan ve Rusya, diğer yanda Avrupa, ABD ve diasporayı içine alan bu zor ilişkiler sürecini, Azerbaycan ile sıkı temas halinde yürütmesine rağmen Bakü'den tuhaf sesler geliyor.

Ergenekon ile bağları olduğu tahmin edilen bazı çevrelerin Azerbaycan medyasına yansıyan görüşleri, Kıbrıs konusunda ulusalcıların yazıp çizdiklerini hatırlatıyor. 'İhanet' gibi ağır ithamlar taşıyan bu yazılarda dikkat çeken nokta, Türkiye'nin veya Ankara'nın değil, doğrudan AKP'nin hedef alınması. İsterseniz rastgele bir gazetede çıkan şu satırlara bakalım:

"Tarihî ihanetin başlangıç çizgisine "gıpta edilecek" bir hızla yaklaşan AKP, bir adımıyla daha, Türkiye ve Azerbaycan'ın çıkarlarını, partinin çıkarlarına kurban etmekte tereddüt etmeyeceğini gösterdi. Bu kez, Ermenistan ile ilişkilerin normalleştirilmesi ve sınırların açılmasından değil, bunu Karabağ ihtilafının çözümü dışında yapma konusunda anlaşmaktan bahsediyoruz."

Bir kısım Azeri medyası, Özal'dan beri Türk hükümetlerinin izlediği, Ermeni işgali bitmedikçe Erivan'la ilişkilerin normalleştirilmeyeceği ilkesinin, AKP tarafından ihlal edildiğini yazıp çiziyor. Erdoğan'ın işgal bitmeden Ermenistan ile kardeş olmak için acele ettiği söyleniyor. Hatta Bakü'deki Aliyev-Babacan buluşmasında, konu Ermenistan'la ilişkilerin normalleşmesine gelince, Aliyev'in görüşmeyi terk ettiği dedikodusu yapılıyor. Bir başka yazıda, iki ülke ilişkilerinin kritik noktada olduğu, ama Azerbaycan iktidarının bu 'ihanet planı'nda yer almadığı söyleniyor.

Cumhurbaşkanı Gül'den Dışişleri Bakanı Babacan'a yetkililer, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesinin, Karabağ sorununun çözümüne bağlı olduğunu sürekli tekrarlamasına rağmen, AK Parti ihanetle suçlanıyorsa buraya bir mim koymalı. Zira dün Kıbrıs ve Kuzey Irak'ı kullananlar, bugün Azerbaycan'ı gözüne kestirmiş olabilir.

Abdülhamit Bilici - Zaman

balaban
25-03-2009, 10:29
Kıbrıs, Güneydoğu, DoğuAnadolu gözden çıkarılmış öyle anlaşılıyor.

Melih_2005
25-03-2009, 10:36
Kıbrıs, Güneydoğu, DoğuAnadolu gözden çıkarılmış öyle anlaşılıyor.

Tarihten ders almamışlar belli , bu memleketi satmaya çalışanların başına neler gelmiş bi daha baksınlar sonra şahları şıhları da kurtaramaz o çok güvendikleri A.B.D de iki dakika da satıverir adamı...

demedi demesinler, ahanda dedim işte....

balaban
25-03-2009, 10:47
Tarihten ders almamışlar belli , bu memleketi satmaya çalışanların başına neler gelmiş bi daha baksınlar sonra şahları şıhları da kurtaramaz o çok güvendikleri A.B.D de iki dakika da satıverir adamı...

demedi demesinler, ahanda dedim işte....

Onlar dünyalıklarını ABD'de, Avrupa'da hazır ettiler. Oraya gidiverirler. Biz burada başbaşa kalırız.

Demedi deme:)

e-fulya
25-03-2009, 10:47
Rıza Zelyut

Ahlaksız herifin itirafı


Okuyucum çok iyi biliyor: Solcu gözüküp ABD emperyalizmine hizmet eden Ahmet Altan'a bu sütunlardan ahlaksız ve ajan suçlamasında bulunmuştum. Fethullahçıların desteği ile çıkardığı Taraf adlı gazeteye hiçbir gazetecinin ulaşamayacağı ordu düşmanlığı dolu haberler sızdırılıyordu. Bu basının içindeki 5. Kol ajanı, ikide bir Türk Medya'ya ve Çukurova Grubu'nun patronu Mehmet Emin Karamehmet'e saldırıyordu. Tarafsız haber yapmamıza dayanamıyordu çünkü. Bu yüzden de yayın grubumuzu Ergenekoncu dedikleri ile ilişkilendirmeye uğraşıyordu. Örneğin, Tuncay Özkan'ın bizim gruptaki işine son verilmesini böyle çarpıtıyordu.
Lakin; yalancılığını kendisi haber halinde yazdı. Pazar günü bu 'ahlaksız ve kara adam'ın ajan gazetesi Taraf'ta aynen şöyle deniliyor: 'Ergenekon sanığı Eruygur'un Genelkurmay'a verdiği raporda, 'İşinden uzaklaştırılan ulusalcı gazeteciler medya patronlarına şantaj yapılarak geri döndürülsün! deniliyor.'
Burada sözü edilen isim öncelikle Tuncay Özkan... Onu uzaklaştıran; Mehmet Emin Karamehmet. Tuncay Özkan yüzünden şantaja uğrayan kim: Mehmet Emin Karamehmet.
Sayın Karamehmet'i kim suçlamıştı? Ergenekoncularla mücadele ettiğini iddia eden Amerikan ajanı yeni 'Bizim Çocuklar'dan Ahmet Altan.
İftiracılığını, yalancılığını, etki ajanı gibi çalıştığını, fikir casusluğu yaptığını bu haberiyle itiraf ediyor Amerika'nın 'Bizim Çocuğu' Ahmet Altan...
Şunu da belirterek hapisteki Tuncay Özkan'a haksızlık etmeyelim: Tuncay Özkan ile yollar; onun Ergenekoncu olduğu iddiasıyla değil; yayın grubunun yeniden yapılanması için ayrıldı.
Kirli ve karanlık Ahmet'i anlatmaya benim dil ve edebiyat gücüm yetmiyor. Neyzen Tevfik'e ait olduğunu sandığım o dizeyi Ahmet'e uygun gördüm: 'Seni anan sı.acakken, yanlışlıkla doğurmuş.'
Devam et dizilerine...

ALİ BAYRAMOĞLU'NA BAKIN

Basında cumhuriyetin değerlerini savunanlara kendinden geçmişçesine saldıranlardan birisi de Ali Bayramoğlu'dur. AKP'nin şeçim broşürü gibi yayımlanan Yeni Şafak'ta yazan bu kişi; Hırant Dink cinayetini de yurtsever insanların üstüne yıkmak için elinden geleni yaptı. Cinayeti Ergenekon sanıklarının işlediğini göstermek amacıyla düzenlenmiş iki şema, derin birileri tarafından Ali Bayramoğlu'na uluştırıldı. Ali Bayramoğlu; bu şemaların polis tarafından hazırlandığını, Başbakan Erdoğan'a da sunulduğunu iddia etti. 6 Şubat'ta şöyle yazıyordu: '..... bugün bu şemalar tekrar masaya yatırıldığında ortaya inanılmaz bir durum çıkıyor. Bu şemalarda yer alan yapılarla Ergenekon soruşturmasında takibata uğrayan yapılar, şemalarda yer alan isimlerle Ergenekon sanıkları arasında çarpıcı bir örtüşme bulunuyor.'
Geçen hafta, bu şemaları Milliyet Gazetesi haber yaptı. Şemada ismi geçen bir kişinin avukatı, İçişleri Bakanlığı'na başvurarak bu şemayı kimin ne maksatlahazırladığını sormuş. İçişleri Bakanlığı verdiği cevapta, dikkat edin ne demiş: 'Şema hakkında birimlerimiz tarafından yapılmış bir çalışma bulunmamaktadır.'
Görüyorsunuz değil mi? Ali Bayramoğlu'nun cumhuriyetçi dernekleri ve kişileri suçlamak için kullandığı ve İçişleri'ne dayandırdığı o belgeyi bakanlık kabul etmiyor; yani 'Sahtedir!' diyor. Tıpkı bir yığın insanı Ergenekoncu gösteren Tuncay Güney'in ifadelerine dayanan MİT Şeması gibi...
Peki demokrasi şampiyonu Bayramoğlu bu durum karşısında ne diyor. Cuma günkü yazısındaki şu savunmasını ibretle okuyun: 'Bu şemalar resmi evraka dönüşmediği, ham bilgi olduğu için doğal olarak resmi dolaşıma girmemiş, sadece Başbakan'a aktarılmış ve yine doğal olarak İçişleri Bakanlığı tarafından teyit edilmemiştir.'
İşte bu cümleleri bile; Ali Bayramoğlu'nun bir gazeteci olmaktan öte derin odaklarla bağlantısı bulunduğunu da gösteriyor: En derinlerde dönen dolapları, bir gazeteci nasıl bilir?
Mustafa Balbay'ın bazı paşalarla özel ilişkisini kabul edemediğini söylerken; Ali Bayramoğlu, Ahmet Altan ve benzeri gazetecilerin Fethullahçı derin yapılarla olan bu ilişkilerini de gazetecilik ahlakına sığdıramıyorum.
Aklıma meşhur Bahayi-i Küfri'nin o ünlü dizesi geldi. Bugünkü şartlara uydurayım: 'Balbay'a küfredenler bari biraz temiz olsa...'

http://www.gunes.com/2009/03/25/yazarlar/y4.html

yosun
25-03-2009, 11:10
Kıbrıs'ı sattılar, sıra Azerbaycan'da!

Cumhurbaşkanı Gül'den Dışişleri Bakanı Babacan'a yetkililer, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesinin, Karabağ sorununun çözümüne bağlı olduğunu sürekli tekrarlamasına rağmen, AK Parti ihanetle suçlanıyorsa buraya bir mim koymalı. Zira dün Kıbrıs ve Kuzey Irak'ı kullananlar, bugün Azerbaycan'ı gözüne kestirmiş olabilir.

Abdülhamit Bilici - Zaman

Pess vallahi. Her şey ayan beyan ortada, gözler önünde cereyan ederken, AKP Hükümetini korumak adına dış politikadaki becerisizlikler ve ihanetler ancak bu kadar yalanla başkalarına ( TSK, Ulusalcı çizgideki insanlar, ergenekon sanıkları ) ihale edilebilirdi...
Pess vallahi...:grrr:

e-fulya
25-03-2009, 12:13
Sendikadan,işçilerin anayasal haklarından bunalan patronlar bile artık suçu Ergenekon'a yükleyerek sıyrılma yolunu seçiyor sanki..Sen nelere kadirmişsin be Ergenekon..At işçilerini,işçi kıyımı yap,işçinin yasal haklarını verme..Ondan sonra da kalk bu onurlu mücadeleyi türüten Sendika'yı Ergenekona yükleyerek işin içinden sıyrılmaya çalış..yuhhh:
http://www.odatv.com/index.php?id=15355


... Ama işçiler, fabrika önlerinde direnişe geçtiler; yaklaşık üç yüz gündür de direnişlerine devam ediyorlar. Üstelik direnişin simgesi de bir kadın: kocaları izin vermediği için sendikaya üye olamayan kadınların bulunduğu bir firmada Emine Arslan, fabrika önünde ve erkeklerden önce, sendika inadını sürdürüyor.

http://www.ayrintilihaber.com/news_detail.php?id=32409

istermisiniz şimdi bu fabrika önünde bir minibüs içinde aylardan beri direniş yapan kadıncağızı Ergenekon'dan içeri alsınlar!!!

yosun
25-03-2009, 13:15
Halife ne yaptı? İnönü kimdir?


Sultanahmet’te, oturduğum sokakta Malkoç Lokantası’nda taze pişmiş sıcak lavaş ekmeği, ezo gelin çorbası ile terbiyeli şiş çok nefis ve ucuzdur. Lavaş dahil tamamı 11 lira ve yemek sonrası çay bedava.

Turistler bayılıyor.

Ezo gelin çorbası sipariş etmiştim ve karşı duvarda asılı plazma TV ekranından da Başbakan’ın, “şekeri, patiskayı, yağı ve ekmeği karneyle dağıttılar” diye bağıran konuşması akıyor, muhabir ekmeğin karneye 1940’larda İnönü döneminde bağlandığını anlatıyor ve TV kamerası da; meydandaki derya kalabalığın içinde “Hoşgeldin Son Halife” yazan pankarta odaklanma (zum) yapıyordu.

Garson gençti.

Askerden yeni gelmişti.

Sıcak çorba kâsesini masaya koyarken bana “Ağabey ben anlamıyorum, bilgim kıttır. Halife ne yaptı? Millete ekmeği karneyle veren bu İnönü kimdir?” diye sordu.

İnönü, karıncadır dedim.

Halife ise; “senin şehit dedeni günahkâr ve cehennemlik ilan eden” adamdır diye ilave ettim.

Anlamaz anlamaz baktı.



***


Ona “Timur ile karınca” örneğini anlattım: Timurlenk, tek başına çadırında yüreği sıkıntılar içinde oturuyordu. Çadırın kanadında bir karınca göründü. Karınca çadırın tepesine doğru çıkıyordu. Timurlenk, eliyle karıncayı dürttü, yere düşürdü.

Karınca tekrar tırmandı.

Timur, tekrar dürttü.

Karınca tekrar tırmandı.

Timur, tekrar düşürdü.

Karınca 100 kere tırmandı.

Timur, 100 kere indirdi.

Sonunda Timur usandı.

Mücadeleyi bıraktı.

İşte İnönü; çadırın kanadında Timurlenk’e karşı azmi, yenilmez, yıpranmaz iradesiyle galip gelen karıncadır. İlkokuldan başlayarak, her sınıfta, her yıl birinci oldu. Birincilikle topçu teğmeni, birincilikle kurmay yüzbaşı oldu ve batarya kumandanlığı hakkı kazandı. Yemen’de Kuvay- ı Umumiye Erkân-ı Harbiye Reisi, Balkan Savaşı’nda sağ cenah ordusu şube müdür yardımcısı, Birinci Dünya Savaşı’nda Birinci Ordu Harekât Şubesi Müdürü, henüz 33 yaşındayken Kafkas, Sina, Filistin cephelerinde Kolordu Komutanı ve Çanakkale Zaferi’nin isimsiz gerçek kahramanı da İnönü oldu. Enver Paşa’nın Çanakkale’ye saldıran emperyalist orduların gücünü küçümsemesine karşı, Karargâh Harekât Şubesi Komutanı olarak daima Çanakkale’ye mümkün olduğunca çok kuvvet gönderilmesini sağlayan harikulade basiret örneği, Cemal Paşa’nın “mümkün olsa bir kulağımı ona verirdim” dediği İnönü, İstiklal Savaşı’nda Batı Cephesi Komutanı, Ordular Grup Kumandanı, Mudanya Görüşmeleri ve Lozan Heyeti’nin başkanlığını yapmıştı. Başbakan ve Cumhurbaşkanı olmuş, tek partili sistemden çok partili sisteme geçişi sağlayarak Cumhuriyeti “demokrasi” ile de taçlandırmıştı.


***


“Halka ekmeği karneyle verdi” diye suçladıkları İnönü buydu. Bulunduğu bütün cephelerde yokluğu, sıkıntıyı, kıtlığı, imkânsızlıkları görmüş; savaşta çıplak ve yalınayak subaylarına bile ayakkabı veremeden zabitlerini “ya istiklâl ya ölüm” diye yönetmişti. Bütün bunları görüp yaşadığı için İkinci Dünya Savaşı sonunda Alman faşist Hitler’in galip gelmesi halinde Türkiye’ye de saldıracağını düşündüğü için “ekmeği-bezi-şekeri-buğdayı” stoklamak ihtiyacı duymuş ve karneye bağlamıştı.

Halife ne yaptı?

İnönü Kurtuluş Savaşı’nda Batı Cephesi Komutanı olarak; başta İngilizler, “tüm yerli ve işgalci mütarekecilerin” destekleyip kışkırttığı Yunan ordusu ile savaşırken İstanbul’daki Halife; “Anadolu’daki millicilerin emrine uyarak işgalci Yunan askeri ile savaşan Müslümanların (yani hepimizin dedelerinin) şehit sayılma şeref ve saadetine sahip olma haklarının bulunmadığı” fetvasını verdi.

Ben sözümü bitirdim.

Genç garson ne dedi?

Tahmin edin ne dedi?

Necati Doğru

gencturk
25-03-2009, 14:09
Artık darbecilerin yargılanma vakti gelmiştir

Hep yazıyoruz; 27 Mayıs’tan beri darbeciler yargılanabilselerdi ve işledikleri darbe suçundan dolayı mahkûm edilebilselerdi, Türkiye’de demokratik rejim çoktan rayına oturmuş olurdu. Bu yapılabilseydi, şimdi Türkiye, kişi başına düşen 30 bin dolarlık geliri ve gelişmiş demokrasisiyle, dünyanın en güçlü ülkelerinden biri hâline gelirdi.

Bırakınız darbecilerden hesap sorulmasını, 27 Mayıs’ın darbeci cuntacıları ‘temelli senatör’ yapılarak millî iradenin kenesi oldular. Milletin sevdiği bir Başbakan’ın ve bakanlarının alçakça şehit edildiği, bir matem ve utanç günü olan 27 Mayıs, tam 20 yıl boyunca zorla bayram olarak kutlatıldı. Demirel ve şürekâsı da hiç sıkılmadan bu ‘bayram’a(!) iştirak ettiler.

12 Mart’ın muhtıracı generalleri hiç tınmadan görevlerine devam ettiler. Hattâ bununla da yetinmeyip bir de Cumhurbaşkanı olmaya kalktılar.
12 Eylül’ün ‘vatan kurtaran aslanları’, darbeci ‘beşibiryerdeler’ hâlen gayrimeşru bir darbe Anayasası olan 1982 Anayasası’nın koruması altındalar.

28 Şubatçı darbecilerin uzantılarının da 2003’den beri TSK içinde ne haltlar karıştırdıkları, demokratik rejime karşı nasıl darbe hazırlıkları yaptıkları, Ergenekon Soruşturması’yla her gün biraz daha aydınlığa çıkıyor...

***

Ergenekon Savcısı Öz, soruşturmanın başlangıcında, bunun bir darbe soruşturması olmadığını ve Özden Örnek’in hâtıratını kapsamadığını söylemişti. Bu ifade, ham soruşturmanın yaygınlaştırılıp dağıtılmaması, hem de usul hukuku çerçevesinde yetki aşımında bulunulmaması bakımından doğru bir yöntemdi.
Ancak, biz o zaman, darbe soruşturması olmadan çete soruşturmasında neticeye ulaşılamayacağını; darbeciler ile darbe ortamını hazırlamakla görevli çetecilerin bağlantılarını ortaya çıkarmadan sorunun çözümlenemeyeceğini yazmıştık. Nitekim, 27 Mayıs’tan bu yana yapılan darbelerde, medyanın, gençliğin, yargının, üniversitenin, sendikaların ve benzeri güç odaklarının darbeciler tarafından nasıl kullanıldıkları biliniyordu. Son olarak, Özden Örnek Amiral’in hâtıratı ve Mustafa Balbay’ın notları, bu feci istismarı açıkça ortaya koymuştur.

Ergenekon Çetesi’nin ve benzeri ‘devlet içinde devlet’ odakların bitirilmesi, demokrasinin rayına oturtulması ve hukukun üstünlüğünün sağlanması için artık darbecilerin yargılanmasının vakti gelmiştir.

***

Bugüne kadar darbecilerin yargılanmamasının iki sebebi vardı: Birincisi, TSK’nın mevcut komuta kademesinin buna izin vermeyecek olması ; hattâ yeni bir darbe tehlikesinin ortaya çıkacağı idi. İkincisi, darbe sonrasında gelen politik ekiplerin hâllerinden memnuniyeti ve yeni siyasî rakiplerden duydukları endişeydi .. Meselâ, Demirel’in eski demokratların affı konusundaki tutumu bu ikinci sebeple ilgilidir.

Artık özellikle iktidardaki AK Parti kadrosunun darbe konusunda politik hesaplarının olmadığı, en büyük rakipleri Erbakan ’ı affetmelerinden bellidir (Ne yazık ki Erbakan, bunun karşılığında Erdoğan’a ve partisine olmadık hakaretler yağdırmakla meşguldür). Hâlen Türkiye’de CHP’den ve İP’ten başka darbe taraftarı ve provokatörü siyasî parti kalmamıştır.

TSK’ya gelince, ortaya çıkan belgelere göre mevcut Genelkurmay Başkanımız Org. Başbuğ’un da, kendisinden önceki Genelkurmay Başkanları Özkök ve Büyükanıt Paşalar gibi, darbeye ve siyasete müdahaleye sıcak bakmadığı anlaşılmaktadır. Zaten Org. Başbuğ, her fırsatta meşru hukukî sisteme bağlılığını tekrarlamakta ve -birkaç fevrî çıkış haricinde- buna göre davranmaktadır. Komuta kademesindeki diğer generallerin de durumu Başbuğ’dan farklı değildir.

O halde, daha gerilere gidip ortalığı karıştırmadan, sadece 2003’ten itibaren darbe hazırlıkları ve teşebbüsleri konusunda, öncelikle bizzat TSK’daki hukukî mercîlerin harekete geçmesi; ayrıca Ergenekon Soruşturması’nı yürüten savcılarla işbirliği yapılması son derece önemlidir.

‘Kol kırılır, yen içinde kalır’ felsefesi ve ‘ocakçılık’ anlayışıyla bir yere gitmek mümkün değildir. TSK’nın darbecilere karşı yürüteceği bu hukuk hareketi, zedelenen itibarını zirveye çıkaracaktır.

Türkiye’de demokrasiyi gerçekleştirmenin başka yolu da yoktur.

Hasan Celal Güzel - Radikal

balaban
26-03-2009, 00:56
Ergenekon sancısından Kürdistan çıktı!

“Mart sabahlarının her an soğuğa kayabilen serinliği, çok geçmeden sıcak esmeye başlayacağını hissettiren ılık bir rüzgâra bırakıyor yerini ve İstanbul’da, aylardır yüzünü pek nadir gösteren güneş ağız dolusu gülerken, (...) toprağa, ağaçlara, denize, insanlara baktıkça artık iyice anlıyorum ki, filizleriyle, tomurcuklarıyla, kendine özgü renkleri ve kokusuyla geliyor bahar.
İçim ışıyor.
Üstelik sadece etrafa bakarken değil.
Baharın işaretleri elimdeki gazetelerde de var.
Taraf’ın tek kelimelik manşetinde, mesela:
KÜRDİSTAN...”

* * *

İşte budur 6.5 yıllık AKP iktidarının sonucu: “Kürdistan!”
Yasemin Çongar, Nazım Hikmet’in “Bahar geldi, bahar geldi, bahar geldi ulan, Tomurcuklandı yine içimdeki kan” dizelerinden esinlenerek, “Kürdistan”ı bahar sevinci ile karşılıyor.
Gören gözler için bundan daha iyi bir belge olamaz ama Türklerin, “Türkiye’nin Cumhurbaşkanı düzeyinde telaffuz ettiği Kürdistan sözü, Türkiye’nin parçalanması anlamına gelir” diye düşünmemesi için seçime birkaç gün kala her türlü tedbir alınıyor.
Halbuki PKK bile artık Türkiye’nin gözetiminde resmen masaya davet edilmiştir. Barzani yönetimi, terör örgütü PKK’yı Nisan ayında Erbil’de yapılacak Kürt konferansına davet etti. Neçirvan Barzani ise Gül’ün “Kürdistan” kelimesini telaffuz etmesinin tanıma anlamına geldiğini söyledi.

* * *


Süreci tersine çevirme kapasitesine sahip bulunanlar ise sanık durumunda olsun olmasın, çeşitli suçlamalarla baskı altına alınıyor, korkutulmak isteniyor. En azından bu insanlar, zamanlarını kendilerini savunmaya ayırdıkları için milli refleksleri çalışmıyor!
Böyle bir ortamda Ergenekon soruşturmasının ikinci iddianamesi açıklanıyor. İlk bilgilere göre iddianamede, “AKP’yi ve MHP’yi bölmek, MHP’nin yönetim kadrosunda değişiklik yapmak, CHP lideri Deniz Baykal’ı devirmek” gibi suçlamalar var.
İddiaların doğru olduğu varsayılsa bile bu tür siyasi girişimlerin hiçbiri suç değildir. Yoksa, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’ı da milli görüş hareketini parçalamaktan dolayı suçlamak veya eskilere gidersek “4’lü takrir” vererek CHP’den kopan Celal Bayar ve arkadaşlarını da yeniden yargılamak gerekir!
İlk anda insanın aklına “Ergenekon bir siyasi parti midir? Televizyonlarda açıklanan bu bilgiler, Ergenekon’un seçim bildirgesi midir? Ergenekon siyasi partisi, 29 Mart yerel seçimlerine katılacak mıdır? Katılacaksa, adayları kimdir? Katılırsa ne kadar oy alır” gibi sorular geliyor.

* * *


Türkiye’nin Cumhurbaşkanı, sonradan inkâr etmiş olsa da Türkiye’nin Güneydoğu bölgesini, kendi topraklarına katmayı planlayan bir devletçiği ismen tanıdığını ilân ediyor; Cengiz Çandar, “Cumhurbaşkanı Gül’ün Bağdat yolunda ‘Kürdistan’ sözcüğünü telaffuz ettiğini öğrenince, derinden bir ‘ohh’ çektim” diyerek durumu tescil ediyor.
Bu arada, PKK bayrakları ile yapılan mitingler, “Nevruz olaysız geçti” diyerek sunulurken, yaklaşık 5 milyon insanın Türkiye bayrağıyla katıldığı Cumhuriyet mitingleri, terör organizasyonu olarak nitelendiriliyor.
Cumhuriyeti korumakla görevli olanlar, milli olan her düşünceyi terör torbasına doldururken, başka görevliler de demokrasi maskesi altında, Türkiye’den toprak talebi olan Kürdistan’a ebelik yapıyor.

* * *


Herhalde 12 Eylül darbesi başladığında, ABD Başkanı’nı “Bizim çocuklar başardı” diye uyandıran CIA görevlisinin bugünkü ardılı, Başkan Obama’ya “Planı başarmak üzereyiz. Toplumsal muhalefeti susturduk. Türkiye’ye Kürdistan baharı geldi, bizim çocuklar oh çekti” demiştir artık. Biraz erken mi seviniyorlar dersiniz, yoksa gerçekten başardılar mı?
“Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” ya hani!

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7763

betaport
26-03-2009, 01:15
Ergenekon sancısından Kürdistan çıktı!

“ Biraz erken mi seviniyorlar dersiniz, yoksa gerçekten başardılar mı?
“Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır” ya hani!

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7763


Hemde çok erken :D Daha kışa yeni giriyoruz.
Şuan çalan şarkı " YİNE AYLARDAN KASIM " aslında :D

Bırakın uyanmasınlar bahar sansınlar. Atatürk'ün hür gençleri Kışı yaz kadar sıcak Yazıda kış kadar soğuk yapacak kudrettedir.

Saygılar.

gizemliduygular
26-03-2009, 08:47
Hemde çok erken :D Daha kışa yeni giriyoruz.
Şuan çalan şarkı " YİNE AYLARDAN KASIM " aslında :D

Bırakın uyanmasınlar bahar sansınlar. Atatürk'ün hür gençleri Kışı yaz kadar sıcak Yazıda kış kadar soğuk yapacak kudrettedir.

Saygılar.

Saygıdeğer betaport kardeşim;

Sizi bir bayrak gibi selamlıyor ve gözlerinizden öpüyorum.

En derin saygı ve selamlarımı sunuyorum.

yosun
26-03-2009, 08:52
Hırsızları “Robin Hood” gibi görenler var

Ve bu işte bir hata var.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11290623.asp?yazarid=232

gizemliduygular
26-03-2009, 09:00
Hürriyet gazetesinden Ahmet Hakan'ın bugünkü yazısı ibretlik.




http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11291613.asp?yazarid=131&gid=61

yosun
26-03-2009, 10:23
Harika zamanlama...


O gün, bu 2. iddianamenin mahkemeye verilişindeki zamanlamayı parmak hesabı ile yapmıştık; seçime üç gün kala açıklanacaktı...

Öyle oldu...

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11291069.asp?yazarid=2&gid=61

JAKO
26-03-2009, 10:51
Ahmet Hakan'ın yazısı çok güzel. Bekir Coşkun her zaman güzel yazıyor.
Seçime iki gün kalmış, ikinci iddianemeler şunlar bunlar konuşturuluyor da, deniz fenerinin konuşulmasını yasakladılar.
Yapışkan, hala çamurlu deynekle yapışık.

doruca
26-03-2009, 11:52
Uğur Dündar açtı ağzını yumdu gözünü...
....
Uğur Dündar'ı deliye döndüren ekranda ağlamaklı bir duruma düşüren konu eşi hakkında iddianamede yer alan bir cümle...

Elbette namus kavramı hepimiz için çok önemli. Kimin başına böyle bir iftira gelse temizlemek ve aklanmak için elindeki bütün imkanları seferber eder ve bunun gerçeği yansıtmadığını dile getirir. Uğur Dündar'da haklı olarak bu fırsatı iyi değerlendirdi ve ailesinin şerefine namusuna uzanan kirli oyunları ortaya çıkarmaya gayret etti.
...
MAİLDE ŞUNLAR YAZIYOR "

BTV kanalında haber müdürü olarak göreve başladım.. ama bu Özer Çiller çok küfürlü haberler yazdırmak istedi. bir müddet sonra yöneticilikten ayrıldım. yine kütüphaneye kapanmıştım. ama bir baktım ki, benim ismim silinmemiş künyeden. ve bütün mahkemeler bana açılıyor. hemen uğur dündara haber yolladım bana mahkeme açma diye. TUNCAY ÖZKAN da o sıralar arenada çalışıyordu. hemen araya girerek benle görüşmek istedi. görüştük, bana arenaya çıkmamı teklif etti."


DÜNDAR'IN EŞİNİN FOTOĞRAFLARI
"Ayrıca uğur dündar ve aydın doğanla ilgili elimde ciddi belgeler resimler vardı. mesela uğur dündarın aile ilişkileri karısının sürekli brezilyaya gidişi kayınvalidesinin evi vs."
*"sonra bir kızgınlık anında tuncaya dedim ki tamam bu iş ama bi şartla para isterim" "ankarada paramı aldım ve arenaya çıktım. naklen yayın değildi. çillerle ilgili attım tuttum."
*"ertesi hafta aydınlık haber yaptı özer çiller ilhami yangın a 500 bin dolar önerdi diye. bilsem o parayı da alır onu savunurdum.."
*"eğer bu işi buradakesmez de sabah gazetelerde falan sürdürürseniz elimde banka dekontlarıyla kanal kanal gezer sizi rezil ederim dedim. o sıra tuncay ankaraya geldi yalvardı beni rezil etme diye."


AYDIN DOĞAN BÖYLE KULLANIYOR
*"savcı çağırdı beni ankara basın savcısı çiller hakkında tatbikat yapmak için. anlat bildiklerini de di. ne anlatacağım dedim. basında böyle ne kadar para verilirse o kadar konuşuluyor. ben de aldığım para kadar yalan söyledim dedim. savcılık hiç bir şey yapmadı."
*"bu aydın doğan hep böyle yapıyor baskı ve şantajla insanları kullanıyor. gerçi ben isteyerek yaptım ama yapmasaydım senelerce hapis ve milyarlarca para cezası ödemem gerekiyordu."

İddianamede yer alan ve Uğur Dündar'ı deliye döndüren bölüm bu. Eşi ile ilgili iddia sadece bir cümle. Deniyor ki o cümlede "Mesela Uğur Dündar'ın aile ilişkileri karısının sürekli brezilyaya gidişi kayınvalidesinin evi vs."
Hepsi bu. Bütün yaygaranın sebebi bu.Daha doğrusu ilk izlenim bu.
...
Kimi zaman davayı sulandımak için olmadık haberler yaptı. Ekrana getirdiği bütün gelişmelerde davanın aleyhine yorumlar ve haberlerle vatandaşın kafasını bulandırmaya çalıştı.
Peki ne olduda birden ciddiye almadığı safsata olarak gördüğü sulandırmaya çalıştığı es geçtiği davanın 2.iddianamesi onu birden ilgilendirmeye başladı.
Oysa ciddiye alınacak bir dava değildi Ergenekon ama ciddiye aldı. Hatta öyle ciddiye aldı ki elini kolunu nereye koyacağını şaşırdı, sesi titredi, ağlamaklı oldu. Namustan şereften haysiyetten bahsetti...
....
Ancak seni çılgına çeviren sadece eşinizle ilgili konu değil, iddianamedeki o bölümde kanımca üzerinde durulması gereken para karşılığı programa çıkartılan ve yalan söylemesi istenen kişinin iddiaları. Bu iddialarda canınızı çok sıkmışa benziyor...

Sözün özü...
Ateş düştüğü yeri yakıyor. Bir cümle iddia dahi seni ne hale getirdi. Ya memlekette olup bitenlerden yüzde yüz etkilenen ve iddianın ötesine geçip içi yanan kan ağlayanlar ne yapacak sayın Dündar!

...
http://www.sonsayfa.com/Kose-Yazarlari-huseyin-ekinci-40.html
Bu arada meşhur HABİS UR(Hocayı tenzihen) aspirin gibi herderde şifa oluvermiş.

balaban
27-03-2009, 00:48
ANLAŞILMAZ...
Uğur Dündar’ın yerine
siz olsaydınız!
Uğur Dündar Ergenekon’da sanık değil, ancak sanık olmanın ötelerinde bir konuma sokuldu. İddianamede eşi ile ilgili olarak yer alan metin gerçekten kahredicidir. Hukukçu değilim, ama Siyasal’da ben de biraz hukuk okudum. Allah aşkına Uğur bey için o ifadenin orada ne işi var. Nasıl konur, niçin konur?Adaleti sağlamakla görevli olanlar böyle bir şeyi nasıl yapar? Bu konu muhatapları ya da onların amirleri tarafından açıklığa kavuşturulmalıdır. Ortada suç yok, ama Dündar’a muhalifliği bilinen birinin yaptığı bir dedikodu ya da çamur durduk yerde iddianameye alındı. Böyle bir şeyin tasvip edilmesi mümkün değildir. Elbette öyle değildir, ama birileri çıksa ve hadiseyi hükümete karşı olan Uğur Dündar’dan intikam alma yorumunu yapsa çok mu haksız olur?

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7774

doruca
27-03-2009, 09:01
ANLAŞILMAZ...
Uğur Dündar’ın yerine
siz olsaydınız!
Uğur Dündar Ergenekon’da sanık değil, ancak sanık olmanın ötelerinde bir konuma sokuldu. İddianamede eşi ile ilgili olarak yer alan metin gerçekten kahredicidir. Hukukçu değilim, ama Siyasal’da ben de biraz hukuk okudum. Allah aşkına Uğur bey için o ifadenin orada ne işi var. Nasıl konur, niçin konur?Adaleti sağlamakla görevli olanlar böyle bir şeyi nasıl yapar? Bu konu muhatapları ya da onların amirleri tarafından açıklığa kavuşturulmalıdır. Ortada suç yok, ama Dündar’a muhalifliği bilinen birinin yaptığı bir dedikodu ya da çamur durduk yerde iddianameye alındı. Böyle bir şeyin tasvip edilmesi mümkün değildir. Elbette öyle değildir, ama birileri çıksa ve hadiseyi hükümete karşı olan Uğur Dündar’dan intikam alma yorumunu yapsa çok mu haksız olur?
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7774
Zaten tek mesele bu...Varsa yoksa Ergenekon un havaya uçurulması.
Bence olay sizin cümlelerinize de yansıdığı gibi çarpıtılıyor.Bu her kişinin şahsı manevisinde değişik seviyelerde tepki doğuracak iddiayı Cumhuriyet Savcısı mı yapıyor?Buna bir dikkat edin ilkönce ?Evet kim yapıyor bu iddiayı?Sarı çizmeli Mehmet ağanın teki bir mailde-bir cümle içinde bu çirkin iddiayı konu ediyor.Bu halde iken her türlü delil sayılabilecek duyumları bile konu etmesi bizzat mevcudiyetinin gereği olan bir görevliye hatta daha da ileri gidilerek -ne alaka- siyasi iradeye yamanmaya çalışılıyor...
Evet iftira çirkin,delili olmayan her iddia gibi yalanlamaya muhatap.Bu doğru değil elbette.
Fakat ayrıca ;
Medya da ki konumu bu kadar güçlü,ekonomik birikimi bir avukat ordusunu kiralayabilecek kapasite de birinin hakkını bu büyük davayı sulandırmadan araması mümkünken kamuoyunu açıkça manuple etmesidir de doğru olmayan.
Birde birde daha 10 yıl önce "HABİS UR" "KAN İÇİCİ VAMPİR" "DEFOL GİT ARABİSTANA" salvolarını attıkları Sn.Erbakanı şimdi birden sevivermeleri nedir?
Türkiye insanları net olabildikleri,bu tip iğrençlikleri okuyabildekleri sürece sosyal ve siyasal hayatta tekamül edecek-ediyor.Körler azaldı değneklerde azaldı.

e-fulya
27-03-2009, 10:56
Suçumuz rezaletleri söylemek...

YILMAZ ÖZDİL-Hürriyet
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11300387.asp?yazarid=249

balaban
27-03-2009, 11:15
Zaten tek mesele bu...Varsa yoksa Ergenekon un havaya uçurulması.


Televolede daha az dedikodu vardır, bu tam bir dedikodu dosyasına dönmüş durumda. Yani havaya uçurulması değil zaten hava civa oluyor şu durumda.

U.Dündar daha önce bu konuyu dava etmiş ve kazanmış yani bunun iftira olduğu biliniyor. Savcılık bunu bile bile tekrar aynı şeyi yapıyor. Dedikodu hareketleri.

e-fulya
27-03-2009, 11:56
...Bunların tasfiye edilmesi gerekiyor.
"Sadece ABD-AB ile ittifak halindeyiz, Rusya, Çin, İran gibi yeni müttefikler bulmalıyız" diyen Paşalar'ın başına gelenler bunu göstermiyor mu?
Toplumun en güvenilir ve saygın kurumu TSK'nın başına gelenleri darbe ve Kürt sorunuyla mı ilişkili sanıyorsunuz?
Bu büyük psikolojik savaşın neden yürütüldüğünü anlamıyor musunuz?
Biraz düşünseniz...
Cumhuriyet mitinglerine katılanlar neden Ergenekoncu diye gösteriliyor.
Avrasyacı aydınların bugün Silivri Cezaevi'nde olmaları tesadüf mü? Adları karanlık olaylara karışmış Susurlukçular ile birlikte aynı "torbaya" konulmaları bile mi sizi hiç düşündürmüyor?
Bir kere olsun ezberinizi bozmaya niye yanaşmıyorsunuz?
Temel meselenin ne olduğu gerçekten oradan anlaşılamıyor mu?
Bu kadar körlük-sağırlık olabilir mi?
70'li yıllarda yanıldınız. 90'lı yıllarda yanıldınız.
Ve gariptir hala çok emin konuşuyorsunuz.
"Muhaliflik" meselesini bile hala salt AKP karşıtlığı olarak anlıyorsunuz
Dün gibi bugün de detay içinde kayboluyorsunuz.
Meseleyi sadece sloganlaştırıyorsunuz.

Kafanızda soru olmadığı için...
Soroscu sivil toplum kuruluşları tarafından Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna'da sahneye konulan oyunla Türkiye'de olanlar arasında bağlantı kuramıyorsunuz.
Evet...
"Darbe" deyince aklınıza sadece tank sesi geliyor.
Meselenin özününün totaliter zihniyet olduğu ve bunu sivillerinde yapabileceği aklına gelmiyor.
Mahalle baskısı üzerinde bile durmuyorsunuz.
Demokrasicilik oyunu oynuyorsunuz.
Bir yalan rüzgarına kapılmış gidiyorsunuz.
Her sızdırılan bilgiyi ellerinizi ovuşturarak yayınlıyorsunuz.
Figüran yapıldığınızın farkında bile değilsiniz.
Bu nedenle "1 Numarayı" sürekli Türkiye'de arıyorsunuz.
Umarız...
Tüm bunları cahilliğiniz yüzünden yapıyorsunuzdur...
Öyle olmasını temenni ederiz..
Diğer olasılık inanın çok canımızı acıtır...


Odatv.com

27 Mart 2009

Tamamı:
http://www.odatv.com/index.php?id=15391

doruca
27-03-2009, 12:48
Piyasaya para sürün

İktidarın uyguladığı ekonomik politikayla hemfikir değildim. Şimdi de ekonomik krize karşı alınan tedbirlerin doğru olduğuna inanmıyorum.
...
Hükümetin stratejisi, talebi canlandırmak için, mallardan alınan vergileri azaltmak ve tasarrufları çözerek tüketime yöneltmek olarak özetlenebilir. Bunun yanlış olduğunu, alınacak tedbirlerin halkın gelirini artırmak yönünde olması gerektiğini savundum. Bu amaçla destek, üretime yöneltilmeliydi. Çünkü üretimde harcanan her kuruş birinin gelirini aynı miktarda artırırdı ve gelirleri artanların, geleceğine umutla bakanların harcamaları artardı.
...
ABD’nin stratejisi ile bizimki arasında temelde fark vardı. Orada devletin harcama potansiyeli artırılırken biz vergileri indirerek var olan potansiyeli sınırlandırıyorduk. ....Devlet kendi gelirlerinden vazgeçerek, stokların tasfiyesi kanalıyla, bazı kesimlere para aktarıyordu.

...ABD geleceği planlarken biz geçmişi ihya etmeye çalışıyoruz.
...
Hükümet ekonomi politikasını çıkar endişesi taşımayanlarla tartışmalı ve yeniden tanzim etmelidir.
http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mahir-kaynak/piyasaya-para-surun-176840.htm

Üretime yöneltilmeli de ! Satılmayacak malı niye üretsin adam?:frown:

e-fulya
27-03-2009, 13:09
Cumhuriyeti ve Atatürk'ü seviyorum, var mı buna bir diyeceğiniz?

Serdar TURGUT-AKŞAM
http://www.aksam.com.tr/2009/03/27/yazar/12159/serdar_turgut/cumhuriyeti_ve_ataturk_u_seviyorum__var_mi_buna_bi r_diyeceginiz_.html

e-fulya
27-03-2009, 13:11
Medyanın CHP düşmanlığı bitmez..
Oray EĞİN-AKŞAM
http://www.aksam.com.tr/2009/03/27/yazar/12158/oray_egin/medyanin_chp_dusmanligi_bitmez.html

gencturk
28-03-2009, 08:49
Utanmayanlar, sıkılanlar, hazin durumlar…

Belgeler, ilişkiler, deliller aylardır inanılmaz bir suç haritası çiziyor…. Darbe, cinayet, teşkilat, askercil zihniyetin siyasi karineleri aylardır ortada cirit atıyor…

Kimileri aylardır hâlâ yeni kanıt istiyorlar, hâlâ mevcut kanıtların kaynağının ne olduğu soruyor, bunu asıl "fiil"den daha önemli kılıyor, asıl "fiil"i önemsizleştirmeyi, gerçeği tersten örtmeyi iş biliyorlar…

Ne var ki giyotin indi…

Önce Balbay'ın günlükleriyle…

Sorgulanmaz bir şekilde bir tokat gibi vurdu bu günlükler, Özden Örnek'inkilerle birleşti…

Ardından 2. İddianame geldi, ağır ithamlar, iddialar ve kanıtlarla…

Cizre'de yaşananlar, kafatasları, tutuklamalar öte yanda…

Sıkılmayanlar var…

İlhan Selçuk, Mustafa Balbay gibi davranmaya, siyasi iktidarı alaşağı etmeye yemin eden gazeteciler var…

Hazin olanları, kendini anlatmaya çalışanları çabası…

5 Temmuz 2008 tarihinde kaleme aldığım yazıyı aklıma getirdiler.

"Bir gün utanacaksınız…" diyordu bu yazı…

Şöyle:

Üç gün önce… Her cenazeyi, her tutuklamayı aynı ağlamaklı ses tonu ve yaşlı gözlerle karşılayan bir yazar arkadaşımız, (Balbay'ın gözaltına alınmasını izleyip) 'Darbe dönemi gibi…' üst başlığını atmıştı yazısına, yazıya da "Heryerekon…" başlığını…

Komşusu bir yazar hanım, "Bir şehir efsanesinden hallice halli Ergenekon Davası" diye buyurmuş ve olup biteni 'Devletin kalelerini fetih etmek niyetiyle 'Ya Allah Bismillah çekmiş AKP yiğitleri surları dövüyor: Allahallahallah…' tarifiyle açıklamıştı…

Ertesi gün bir başka gazetede bir diğeri, 'Ergenekon efsanesi diye anılmayı hak eden tuhaf bir vaka…' nitelemesi yapmıştı…

Efsane, masal…

Öyle ya…

Bu ülkede darbe hazırlığı filan hiç olmadı…

Darbe toplantılarına gazeteciler katılmadı…

Özden Örnek günlükleri hiç yazılmadı…

Danıştay bombacıları ile Baykal'ın ifadesiyle 'kimi saygıdeğer insanlar' arasındaki bağlantılar ortaya hiç çıkmadı…

Evet, masal…

'Çünkü her şey AK Parti'nin başının altından çıkıyor; çünkü bu soruşturma AK Parti'ye açılan kapatma davasına karşılık yürütülen bir operasyon; çünkü bu dava insan hakları ihlali, darbe gücü ve niteliğinde siyasi yönleri olan bir otoriterleşme aracı…'

Mantık bu, tutum bu…

Mantık ve tutum bu olunca, sorun siyasi olmayı aşıyor, ahlaki bir nitelik kazanıyor…

Siyasete ve olana 'Benim paşalarım, benim Ergenekoncularım, benim darbecilerim, benim adamlarım…' diye bakan, böyle baktıkça ahlaken hastalanan, hastalandıkça dibe çöken bir kesim var bu ülkede…

Sanmayın ki yaptıkları siyasi analizdir…

Siyasi analiz bir durum ya da bir dönemde tüm aktörleri, bu aktörlerin yapı ve politikalarını ele almayı, bu aktörler arasındaki çatışmaları, ilişkileri, bunun tarihsel, toplumsal, siyasal arka planını anlamayı gerektirir.

Bugün siyasi analiz ülkede yaşanan gelişmelerin bir iktidar kavgası etrafında cereyan ettiğini gösterir.

Elbette aktörler itibariyle bakıldığında siyasi iktidarı temsil edenler ile Ergenekoncular ve yandaşları arasında bir "mesele" bulunmaktadır.

Elbette AK Parti'ye yönelik kapatılma davası da, Ergenekon soruşturması da bir yönüyle bu çerçevede anlam kazanmaktadır.

Elbette zihniyet yapıları itibarıyle korumacı bir anlayışla değişimci bir anlayış arasında devasa bir mücadele olduğu görülmektedir.

Elbette iktidar çatışmaları açısından ele alındığında son operasyonların bir son değil, bir başlangıç olması ihtimali bulunmaktadır.

Elbette bu çerçevede siyasi analizi derinleştirmek ve sorular sormak kaçınılmazdır. Ancak hiçbir analiz, hiçbir soru kimi sorunların, kimi pisliklerin üstünü örtmek için kullanılamaz.

Siyasi ucuz tutumlara alet edilemez…

Öyle yapıyorlar…

Ve tarih, özellikle 'ahlakın tarihi' bir kez daha not ediyor…"

Öyle…


Ali Bayramoğlu - Yeni Şafak

gencturk
28-03-2009, 08:50
Suikast olabilir mi?

En yakınlarından BBP Genel Başkan Yardımcısı Remzi Çayır, helikopterle seyahat konusu ilk açıldığında, Muhsin Yazıcıoğlu'ndan aldıkları tepkiyi şöyle aktarmış: "Bırakın bu helikopter işlerini, hava koşulları kötü olunca uçamayız. Tehlikeli bir şeyler olur. Beni öldürecek misiniz?"

Kırmızı helikopteri TV'de ne zaman görsem bu tepkiyi hatırlıyorum. Siyaset böyle bir şey, siz istemeseniz -hatta itiraz etseniz- de sizi o helikoptere bindirirler...

Son zamanlarda devlet adamlarının yediği-içtiğine dikkat ediliyor; cumhurbaşkanı ve başbakanın yanında gözleri yediklerinde olan insanlar var. Bugün en kolay suikast türü 'gıda zehirlenmesi' çünkü... Yakın geçmişin muhataralı günlerinde, Org. Hilmi Özkök de, bir süre sefertasıyla ev yemeği taşımıştı Genelkurmay Başkanlığı'na...

Benzer bir tedbir binilen araçlar için de düşünülmeli, düşünülmüşse daha dikkatli olunmalı; özellikle de tekerlekleri yerden kesilen araçlar için... Org. Eşref Bitlis'i kendisine en çok ihtiyaç duyulan bir zamanda garip bir uçak kazasında kaybetmiştik (17 Şubat 1993). Pakistan lideri Ziya-ül Hak olağanüstü dikkatliydi; dikkatinin dağılması için Amerikan Büyükelçisi Arnold Raphel ile birlikte seyahat etmesi gerekmişti... Herkesin 'tuhaf' dediği bir uçak kazasında (17 Ağustos 1988) birlikte öldüler...

Siyasetçiler son zamanlarda daha fazla uçakla ve helikopterle seyahat ediyorlar, onların bindiği araçlar normalin üzerinde kaza geçiriyor. Amerikalı politikacıların maruz kaldığı uçak/helikopter kazalarına şöyle bir göz attım, ortaya çıkan tablo beni ürküttü: Çoğu Temsilciler Meclisi üyesi, birkaçı ise senatör ve vali konumundaki politikacıların son 30 yılda uğradığı uçak kazası sayısı 20'ye yaklaşıyor...

Reagan döneminin 'İran/Kontra Skandalı'nı araştıran 'Tower Komisyonu' başkanı Senatör John Tower bunlardan biri (5 Nisan 1991).

Bir diğeri de Başkan John Kennedy'nin uğradığı suikastı soruşturan 'Warren Komisyonu' üyesi Hale Boggs... Komisyon Kennedy'yi öldüren Lee Harvey Oswald'ın tek başına hareket ettiği kanaatini raporlaştırmıştı; Boggs ise suikastın çete işi olduğuna inanıyordu. O yolda açıklamalar yapmaya başlamasından kısa süre sonra uçağı düştü (16 Ekim 1972).

İçinde iki önemli politikacı bulunan Boggs'un uçağının enkazı o gün bugündür bulunamadı.

John Kennedy'nin kendisiyle aynı adı taşıyan oğlunun hayatı da bir uçak kazasında sona erdi (16 Temmuz 1999). Karizmatik bir kişiliği vardı yakışıklı Kennedy Jr'un; politikaya da yakın duruyordu.

Genel kanaati 'bizim ülkemizde uçak veya helikopter kazası cinsinden ince suikastlar sahneye konulamayacağı' olan, ama yine de böyle alengirli konularda akıl danıştığım bir dostum, “Ben olsam, bu olayda iki konu üzerinde yoğunlaşırdım” dedi bana: “İlki şu: Neden ilk gelen haberler aramayı geciktirecek türdendi? 'Muhsin Bey iyi durumda, şu anda hastanede dinleniyor' bilgisini kim pompaladı?”

Gerçekten önemli bir nokta bu. Yeni Şafak Ankara Bürosu ne zaman '155' ile temas kursa, bilgi veren görevli, “Henüz helikoptere ulaşılamadı” diyordu; ama aynı saatlerde birileri ısrarla farklı bilgi sundu kamuoyuna...

Dostumun ikinci yoğunlaşma alanı da helikopterin uyduruk oluşuydu. “Havanın iyi olduğu bir gün İstanbul üzerinde turistik geziler için tercih edilebilecek uyduruk bir araç, nasıl olur da, hâlâ kış şartlarından kurtulamamış bir dağlık bölgede uçuş için kiralanabilir?”

Siyasi romanlar da yazan BBP Genel Başkan Yardımcısı Remzi Çayır'ın aktardığı Muhsin Yazıcıoğlu'nun helikopterle taşınmaya gösterdiği tepki bu bakımdan önemli. Onun helikopterinin düştüğü gün arama faaliyeti yapması beklenen askeri Skorsky helikopterleri 'hava uçuşa elverişli değil' diye kalkamıyordu.

İnsanın aklı bu tür noktalar üzerinde yoğunlaştıkça çaresizliğini daha da anlıyor...

Biraz önce Senatör Boggs'un Alaska üzerinde düşen uçağının enkazının bugüne kadar bulunamadığına işaret etmiştim. Amerika'da oluyor bu.

Görüştüğüm dostum siyasi suikastlar tarihinde benzer vak'alara fazlaca rastlandığı görüşünde. “Siyasi suikastlarda hedef bazen suikasta uğrayan kişidir, bazen de onu sevenlerin vereceği tepkilerle doğması beklenen infiali elde etmektir” dedi. Ona göre, Çetin Emeç şahsen hedefmiş, Necip Hablemitoğlu da öyle; buna karşılık Bahriye Üçok ile kitlesel infial amaçlanmış... “Uğur Mumcu ise hem şahsen hedefti, hem de suikastıyla kitlelerin sokaklara dökülmesi planlanmıştı” dedi.

“Suikast mı?” sorusuna cevap olarak, Muhsin Yazıcıoğlu'nun kayınbiraderi de olan Ak Partili TBMM Başkanvekili Nevzat Pakdil, “Belki pilotaj hatası olabilir, ama suikast olacağını sanmıyorum” demiş...

Taha Kıvanç - Yeni Şafak

e-fulya
28-03-2009, 13:12
AKŞAM yazarı Serdar TURGUT'un yazısından:

...Hep halktan kopuk olacak değilim ya bugün halk için de bazı tavsiyelerim olacak. Hepiniz götünüzü kollayın seçim bitince çünkü IMF ile anlaşma imzalanacak. O zaman kriz sadece size değil ananızın örekesine bile teğet geçmeye başlayacak. Bilmem anlatabiliyor muyum?..
Oyunuzun karşılığını mutlaka alacaksınız, siz bunu çoktan hak ediyorsunuz. Kabalığım için maruz görün. Çünkü nedense siz başka tür laftan da pek anlamıyorsunuz.
http://www.aksam.com.tr/2009/03/28/yazar/12173/serdar_turgut/secim_kampanyasi_notlari.html

ÖZDOĞAN77
28-03-2009, 13:34
Yazıcıoğlu öldürüldü mü?



Seyfullah Türksoy


Türkiye bir büyük evladını daha kaybetti.
Milyonlarca insan, BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu için gözyaşı döküyor.
Bu milleti, bu toprağı karşılıksız seven, gerçek bir dava ve gönül adamı olan
Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının bir helikopter kazasında şehit olmaları akla yakın tarihimizde yaşanan çeşitli suikastleri hatırlatıyor…
Bilindiği gibi Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk defalarca suikaste maruz kaldı. Ancak belki de hayatının en verimli bir döneminde, daha 57 yaşındayken siroz hastalığı sebebiyle aramızdan ayrıldı. Atatürk 5-10 yıl daha yaşasaydı, Ekonomide, Dış Politikada neler olurdu, bunu iyi hesaplamak lazım. Ama belli ki, bazı dış odaklar, bu hesabı çok daha önceden yaptılar ve her zamanki sinsi oyunlarını sahneye sürdüler.
O nedenle Atatürk’ün ani rahatsızlığı ve vefatı benim gibi pek çok insan için esrarını korumaktadır.
Aynı şekilde, Cumhuriyet tarihinin gelmiş geçmiş en değerli devlet adamlarından biri olan Adnan Menderes ve oğullarının başına gelen korkunç felaketleri hatırlayalım. Düzmece bazı iddialarla işkencelerden geçirildikten sonra idam edilen Menderes, 27 Mayıs darbesinden önce, bir başka suikaste uğramış, uçağı-arıza süsü verilerek- düşürülmüştü. Menderes o talihsiz uçak kazasından kurtulmuş ancak vatan haini cuntacıların kin ve gazabından kurtulamamıştı. Sonuçta bu milleti ve milletin değerlerini savunmanın bedelini canıyla ödedi.
Daha sonra bir başka devlet adamı Turgut Özal ortaya çıktı.
Devlet Millet kaynaşmasını sağladı. Kutuplaşmalara, bölünmelere son verdi.
Türkiye, Onun döneminde şahlandı. Büyük devlet olduğunun farkına vardı.
Ancak Özal da bu toprağı ve bu milleti sevmenin bedelini, beklenmedik bir anda hayatıyla ödedi. Başbakanlığı döneminde uğradığı silahlı saldırıdan şans eseri kurtulan Özal, sık sık Türk Birliği’ne vurgu yaptığı Türk Cumhuriyetleri ziyaretinden hemen sonra, ani bir kalp kriziyle aramızdan ayrıldı. Benim gibi milyonlarca insan, Özal’ın çok profesyonel bir yöntemle öldürüldüğü inancını taşımaktadır. Nitekim rahmetli Özal’ın aile fertleri de bu düşüncededir.

Bu ülkede Maliye Bakanı Adnan Kahveci, Erzincan Valisi Recep Yazıcıoğlu
gibi istikbal vadeden pek çok değerli yönetici, şüpheli kazalarla aramızdan ayrıldılar. Uçak kazasında hayatını kaybeden Eşref Bitlis Paşa’nın şehadeti hala gizemini koruyor.

Olaylara bu pencereden baktığımızda rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun şehadetiyle ilgili de çeşitli soru işaretleri oluşuyor.
Bu feci kazanın seçimlere birkaç gün kala meydana gelmesi acaba bir tesadüf müdür?
Bu olayın tam da Ergenekon sanıklarıyla ilgili çok ciddi iddiaların birer birer netlik kazandığı, bazı üniformalıların ses kayıtlarının internet sitelerinde dolaştığı, 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasının gündeme geldiği, PKK-Ergenekon işbirliğinin somut belge ve olaylarla ortaya konduğu bir dönemde olması acaba sadece bir tesadüf müdür?
Genel Seçimler öncesinde ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde birden bire PKK saldırıları artmış, peşpeşe şehit cenazeleri kalkmaya başlamıştı. Şehit cenazelerindeki provokatörler, halkı kışkırtarak hükümet krizi çıkarmaya çalışmışlardı. Muvaffak olamadılar. İyice kudurdular. Türkiye’de çok korkunç oyunlar oynandı. Kardeş kardeşe düşürüldü. Güneydoğu’daki vatandaşlarımızın bir kısmı zorla devlet düşmanı haline getirildi. Yaşadığımız bu karanlık sürecin en önemli tanıklarından biri kuşkusuz Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’ydu.
12 Eylül darbecilerinin yargılanma sürecinde, elbetteki Muhsin Yazıcıoğlu yaşanan karanlık dönemle ilgili çok önemli bilgilere sahipti.
Menderes’i, Özal’ı şehit eden Başbakan Erdoğan’a suikastler planlayan, Türkiye’nin önünü kesmeye çalışan vatan hainlerinden her şey beklenir. O sebeple, Alperen Ocakları’nın mimari, temiz siyasetin örnek şahsiyetlerinden biri olan rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun şehadetiyle alakalı şüphelerimiz vardır.
Büyük Lider’e ve beraberindeki arkadaşlarına Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum.

e-fulya
29-03-2009, 12:25
HURŞİT TOLON'U TANIMADIĞI HALDE 42 KERE KİM GÖRÜŞTÜ?
http://www.odatv.com/index.php?id=15411

Yukarıdaki yazıyı okuyunca Karargah Evleri soruşturmasını yürüten ve dinci-yandaş medyada serveti ile ilgili çok dedikodu ve spekülasyon yapılan Mehmet ÇELİK'in Yenişafak yazarı İbrahim Karagül'e söylediği şu sözleri hatırladım:

...8- Peki soruşturmada bir karartma, soruşturmayı boşa çıkarma söz konusu olabilir miydi? "Soruşturmayı yapan benim. Ne varsa çıkacak ortaya. Karartma olamaz. Düşünceleri uymuyor diye kimseye zulmedilmeyecek. Ergenekon neyse Karargah odur. Adil olmadığım yerde durmam. Fotomontaj resimlerle şantaj yapıyorlar. Önümüzdeki günlerde başka şeyler de çıkabilir. Önemli gelişmeler olabilir. Bu haberler çıkacak sonuçları önlemek, soruşturmayı yönlendirmek için yapılıyor."

9- İşçi Partili Sami Toprak konusunu sordum: "Onu, ifadesini almak için çağırdık. Telefon görüşmelerinin üçüncü bir kişi tarafından yapılabileceği belgelendi. Ben şu an istersem İbrahim Karagül'ü kendi telefonundan Abdullah Öcalan'la görüşmüş gibi yaparım. İstersem Demet Akalın'la görüşmüş gibi yaparım. Bütün bu görüşmeler Turkcell'de "İbrahim Karagül bu kişilerle görüştü" şeklinde kaydedilir. Bunu biz ortaya çıkardık" dedi.
http://www.polisgazetesi.com/haberdetay.asp?ID=824

adelaide
31-03-2009, 06:10
http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=185997
Gül'ün çizdiği rektör ezdi geçti
31 Mart 2009 Salı 00:10
Antalya'dan gelen sonuç Erdoğan'ı üzdü, Baykal'ı çoşturdu! Seçimleri kazanan CHP'li esri rektör Erdoğan'a seslendi.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün veto ettiği Akdeniz Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Mustafa Akaydın, Chp'den Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesinin ardından bugün Başbakan'a seslendi: Türel zamanında 28 kere geldiyse benim zamanımda 56 kere gelsin!

Antalya'nın yeni başkanı Akaydın, CHP Antalya Milletvekilleri Osman Kaptan ve Hüsnü Çöllü, CHP Antalya İl Başkanı Ömer Melli ve İl Yönetim Kurulu üyeleriyle birlikte düzenlediği basın toplantısına CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a, milletvekillerine, il yönetimine ve eşi Günseli Akaydın’a teşekkür ederek başladı. Antalya’da seçim çalışmalarının son günlerinde gergin bir ortam oluştuğunu belirten Akaydın, “Son haftalardaki gerginliklere rağmen yaşananlara perde çekiyorum. Menderes Türel’e Antalya için yaptıkları nedeniyle teşekkür ediyorum. Bundan sonraki yaşamında başarılar diliyorum. Kendisini incittiysem kusura bakmasın. Siyasetin doğasında iddialı bir yarış var. Bundan sonra önemli olan Antalya için hizmet etmek” diye konuştu.

‘CHP ROZETİNİ CIKARACAĞIM’

Mazbatayı almasının ardından yakasında taşıdığı CHP rozetini çıkartacağını ifade eden Mustafa Akaydın, başkanlık anlayışını, “Bana oy vermiş, vermemiş herkes benim vatandaşımdır. Onlara hizmet etmek benim görev anlayışımdır” diye tanımladı. Belediye başkanlığında toplumun yoksul ve işsiz kesimleri ve toplumun kırılgan kesimleri olarak değerlendirdiği emekli ve yaşlılara öncelik vereceğini kaydeden Akaydın, kolay ulaşılabilir, ilkeli bir belediye başkanı olacağı sözünü verdi.

Belediyeciliğin yabancısı olduğunu ama bilimin, aklın ve mantığın gücüyle belediye başkanlığının altından kalkacağına inandığını kaydeden Akaydın şunları söyledi:

“Yoksulluğun arkasında yatan neden yolsuzluktur. Yeni bir şey söylemiyorum. Türkiye’deki manzaraya baktığınızda yolsuzluk yerel yönetimlerde gerçekleşiyor. Kimseye göndermede bulunmak istemiyorum ama, nazım imar planları yapılsa bile sürekli değişmesinin önüne geçmek istiyorum. En önemli titizliğim bu konuda olacaktır. Sadece bunu bile başarsam Antalya için önemli bir işe imza atmış olacağım.”

‘RÖVANŞİST DUYGUM YOK’

Antalya'nın yeni başkanı Mustafa Akaydın, Akdeniz Üniversitesi’ne yeniden rektör olarak atanmamasına göndermede bulunarak “Rövanş alındı mı” şeklindeki bir soruya ise,“Ben bir adaletsizliğe uğradım. Halkımın bu adaletsizliğin cevabını verdiğine inanıyorum. Mağdur edebiyatı yapmadım. Siyasette rövanşist duygularla davranmak doğru değildir. Adaletsizliğe uğradım ve bunu Cumhuriyetin şeref madalyası olarak taşıyorum” diye konuştu. Başbakan Erdoğan’ın “Antalya’da anormal bir sonuç yaşandı” açıklamasına da değinen Akaydın, “Ben geçmişimde de çok şaşırttım. Ama o beni hiç şaşırtmadı” dedi.

‘BENİM ZAMANIMDA 56 KERE GELSİN’

İktidara “Türel’in projelerine hükümet olarak destek oldularsa borçlarına da destek olsunlar” diye mesaj gönderen Akaydın şöyle devam etti:
“Başbakan benim de Başbakanım. Ben de sayın Başbakan'ın belediye başkanıyım. Menderes Türel zamanında 28 kere geldiyse benim zamanımda 56 kere gelsin. Üniversitelerarası Kurul Başkanlığım dönemimde de Başbakan'la çalışmış olma alışkanlığım vardır. Benim lügatımda çatışma ve sürtüşme yoktur. Onlar Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı ve Adalet Bakanı ise ben de Türkiye Cumhuriyeti’nin belediye başkanıyım. Kavga etmek üstüne dayalı bir siyaset etme şekli olamaz. Ama yanlış yapılırsa söylemek belediye başkanının hakkıdır.”

CHP Lideri Deniz Baykal’la gece saat 01.00 civarında telefonla konuştuğunu ifade eden Akaydın, Genel Başkanı’nın çok coşkulu ve sevinçli olduğunu ifade etti.

adelaide
31-03-2009, 06:20
AKP ve Tayyip Erdogan ozellikle secimde buyuk oranda ilk kez kayiba ugradilar.Artik buyu bozuldu.Yukardaki haber Antalya Belediye Baskanligina gelen ve haksizliga ugrayan Rektor bile artik catismak yok kin yok ve calismak onemli.Devlette catimsak olmaz diyor.IsteAKP bunu yapmadi.AKP'li arkadaslar kizmasin egitim ve aile kulturu burda onemli.AKP'de cok efendi ve centilmen kisilerde var ama onlar AKP'de durustlukleri yuzunden geriye itildi.Ne kadar cirkef siyaset yapan varsa onlar one cikti.

AKP ve insanlari tehddit ezen politikacilari 2010 yilini korkarak hissetmeye basladilar.Secim 2010'da kacinilmaz.Krizle birlikte bu olacak.AKP ve Tayyip Erdogan'in birde Cumhurbaska'ni A.Gul'un haksizlik yaptigi ve ezdigi herks mazlum olarak gorulmeye basladi.Su an isler karisti.Ama zannedersem diger taraf AKP gibi zulum yapmayacak.

Borsacilara sesleniyorum AKP'nin hic borsaya etkisi olmadi.Konjektor geregi dunyada olan ralliye Turk borsasida katildi.Ama en az cikan borsada Turk borsasi.yatirimcisi zor durumda kaldi.Ikide bir secimde AKP kazansin bizde kazanalim diye halkini dusunmeyen borsaciya borsaci yada insan demiyorum.Borsa ilerisini dusunur ve ona gore hamle yapar.Turkiye'deki borsaci ileriyi goremeyen ve anlik borsaci.

AKP bitecektir.Egitimsizligi ve stratejik hatalari ortada.Lideri hep hakaretle halkini kirarak isine devam etmek istedi.Halk dur dedi.Tayyip Erdogan 2010 yilinda cok seyler yasayabilir.Tabiiki negatif olarak.Yolsuzluklar basina buyuk bela olacak.Sadece sabah gazetesi bile onu 100 yil hapse attirabilir.Bneim hesabim 12000 yil hapis cezasi alacaktir.Mazlum degil tuysuz yetimin hakkini yedigi tek tek ortaya cikacaktir.Artik mazlum rolu oynayamayacaktir.

adelaide
31-03-2009, 07:24
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=928758&Date=31.03.2009&CategoryID=78
Ankara'da AKP altı ilçeyi muhalefete kaptırdı

Melih Gökçek kazandı ama AKP oyları düştü

ANKARA- 2004'de yapılan yerel seçimlerde oyların yüzde 55.05'ini alan AKP'nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Melih Gökçek, oy oranını yüzde 38.47'ye düşürmesine rağmen 4'üncü kez seçimin galibi oldu. Ankara'da AKP 14, MHP 7, CHP ise 4 ilçede seçimi kazandı. AKP 2004 yerel seçimlerinde kazandığı 18 ilçe belediye başkanlığından 4'ünü MHP'ye, 2'sini ise CHP'ye kaptırdı, buna karşılık 1 CHP'den 1 de Demokratik Parti'den ilçe aldı. Ankara, yerel seçimlerde daha önce görülmemiş bir heyecan yaşadı. Büyükşehir Belediye Başkanlığı için adaylığını koyan Melih Gökçek, Murat Karayalçın ve Mansur Yavaş arasında kıyasıya bir rekabet sürdü. Yaşanan rekabet zaman zaman 'kirli siyaset'e dönüştü.


Gökçek'in adaylığı tartışma olmuştu


AKP'den 4'üncü kez büyükşehir başkanlığı adaylığını koyan Gökçek'in Başbakan Erdoğan tarafından adaylık sürecinde uzun süre isminin açıklanmaması ve hakkında çıkan iddialar, seçimin çekişmeli geçeceğinin habercisiydi. Gökçek hakkında, oylarına ortak olması beklenen MHP'nin adayı Mansur Yavaş'a karşı 'karalama kampanyası' başlattığı yönünde iddialar ortaya atıldı. Gökçek'in Sabah Gazetesi ile işbirliği yaparak, Yavaş'ı karalamak için Beypazarı'nın aleyhinde haberlerin yer aldığı gazeteleri ücretsiz dağıttığı iddia edildi. Gökçek'in oyların bölünmemesi için Yavaş'a oy verecek hedef kitleye çağrıda bulunduğu ve Karayalçın'ı karalayan binlerce kaset dağıttığı da ortaya atılan iddialar arasındaydı. Seçimden birkaç gün önce ortaya çıkan korsan bilboard afişleri de 'kirli siyaset'in tuzu biberi oldu.


Tarhan Erdem'in anketi etkiledi

Seçimlerin yapılmasına birkaç gün kala Tarhan Erdem'in, Melih Gökçek'i birinci sırada Mansur Yavaş'ı ise az bir arayla ikinci sırada göstermesi ise 3 dönemdir yönetimde olan Gökçek'e karşı tepkili olan sol görüşlü seçmenlerin oy kararını etkiledi. Gökçek'ten 'kurtulmak isteyen' bu kesim, ankete göre ikinci sırada görünen Yavaş'a oylarını vermeye karar verdi. Bu durum Karayalçın'ın büyük oranda oy kaybetmesine neden oldu.

Ve sonuç...


Melih Gökçek, bu sürecin sonunda Ankaralı seçmenlerin yüzde 38.47'sinin oyunu alarak 4'üncü kez yönetime geldi. 2004'de yüzde 55.05 oranında oy alan Gökçek'in, oyları yüzde 16.58 düştü. CHP adayı Murat Karayalçın ise oyların yüzde 31.50'sini aldı. CHP'nin 2004 yerel seçimlerinde 12.63 olan oy oranını Karayalçın'ın yüzde 18.87 artırması da yönetime gelmesine yetmedi. MHP'li Mansur Yavaş ise partisinin Ankara'daki başarısını önceki yıllara oranla kat kat artırdı. Yavaş, önceki seçimde yüzde 4.57 oranında oy alan MHP'nin oranını yüzde 22.33'e oranında artırarak, yüzde 26.90'a ulaştırdı.


İlçelerde MHP'nin zaferi


Ankara'da AKP 14, MHP 7, CHP ise 4 ilçede seçimi kazandı. AKP 2004 yerel seçimlerinde kazandığı 18 ilçe belediye başkanlığından 4'ünü MHP'ye, 2'sini ise CHP'ye kaptırdı, buna karşılık 1 CHP'den 1 de Demokratik Parti'den ilçe aldı.
2004 seçimlerinde sadece Bala, Beypazarı ve Nallıhan ilçelerinde galip olan MHP, bu ilçeleri tekrar aldığı gibi AKP'nin elinden Etimesgut, Evren, Gölbaşı ve Kızılcahamam ilçelerini de alarak, elindeki ilçe sayısını 7'ye yükseltti.
CHP ise 2004'de seçimi kazandığı Ayaş ve Çankaya'da bir kez daha yarışı önde bitirdi, Elmadağ'ı ise AKP'ye kaptırdı. CHP, Elmadağ'a karşılık, AKP'nin elinden Kalecik ve Yenimahalle ilçelerini alarak 4 ilçede zafer kazandı.


CHP 4 ilçede ilk 3'e giremedi


Seçim sonuçlarına göre Ankara'da ilçe belediye başkanlığı yarışı Beypazarı, Çubuk, Haymana ve Kazan dışındaki tüm ilçelerde AKP, MHP ve CHP arasında yaşandı. Ancak Beypazarı'nda DP, Çubuk'ta BBP, Haymana'da SP ve Kazan'da DP seçim yarışında ilk 3'e girmeyi başardı. Bu 4 ilçede de CHP en çok oy alan ilk 3 parti arasına giremedi.


Elmadağ şaşırttı


AKP, Akyurt'ta yüzde 59.79, Altındağ'da yüzde 52.98, Çamlıdere'de yüzde 49.82, Çubuk'ta yüzde 48.02, Güdül'de yüzde 51.96, Kazan'da yüzde 53.93, Mamak'ta yüzde 40.07, Polatlı'da yüzde 41.56, Pursaklar'da yüzde 57.42, Sincan'da yüzde 49.65 ve Şereflikoçhisar'da yüzde 40.52 oy oranıyla bu ilçelerde seçimin yeniden galibi oldu. Aldığı diğer iller şöyle:
ELMADAĞ: Daha önce CHP'nin elinde olan Elmadağ, yüzde 42.98 oy ile AKP'ye geçti. AKP, bu ilçede oylarını bir önceki seçime göre yüzde 17.33 oranında artırdı. CHP yüzde 29.58, MHP ise yüzde 21.47 oy aldı. CHP'nin oyları yüzde 6.66 oranında düştü.
HAYMANA: AKP, yüzde 40.92 oyla belediye başkanlığını kazandı. Daha önce belediye başkanlığının sahibi olan DP'nin oyu yüzde 36.72 düştü. Seçimde Saadet Partisi yüzde 26.54, MHP yüzde 28.83 oranında oy aldı.
KEÇİÖREN: AKP, adayı Turgut Altınok'un hakkındaki kaset iddiaları nedeniyle seçimden çekilmesine rağmen gösterdiği yeni adayla yüzde 42.42 oranıyla seçimi kazandı. Seçimde MHP yüzde 32.17, CHP ise yüzde 21.68 oranında oy aldı. Önceki seçimlere göre AKP yüzde 14.81 oranında oy kaybetti, MHP yüzde 18.27, CHP yüzde 5.91 oranında oy artırdı.


CHP'nin Yenimahalle ve Kalecik sürprizi


CHP, yüzde 49.16 oyla Ayaş'ta bir kez daha zafer kazandı. Çankaya'da yüzde 58.41 oyla kalesini diğer partilere kaptırmadı. CHP'nin 2004 seçimlerine göre oylarını yüzde 7.59, MHP'nin ise yüzde 12.63 oranında artırdığı görüldü. AKP ise Bülent Akarcalı'yı gösterdiği Çankaya'da bir önceki seçime göre yüzde 14.7 oranında oy kaybetti. CHP, yüzde 33.33 oy oranıyla AKP'nin elindeki Kalecik'i de aldı. Bir önceki seçime göre AKP, Kalecik'te yüzde 7.09 oranında oy kaybederken, MHP yüzde 15.89 oranında oy yükseltti. CHP, yüzde 40.81 oyla daha önceki seçimde AKP'de bulunan Yenimahalle'de de seçimi kazandı. 2004'e göre CHP'nin oyunu yüzde 5.64, MHP'ninse yüzde 15.86 artırdığı, buna karşın AKP'nin yüzde 14.94 düşürdüğü görüldü.


MHP'nin ilçelerdeki zaferi


MHP, Bala'da yüzde 35.95, Etimesgut ve Nallıhan'da da yüzde 35 oranında oy alarak bu ilçelerde bir kez daha zafer kazandı. Başbakan Erdoğan'ın, Beypazarı'nda halka seslenmesi ve bazı gazetelerin Beypazarı Belediye Başkanı Mansur Yavaş aleyhine yayınlar yapmasına karşın, MHP oyların yüzde 45.55'ini alarak bir önceki seçimde olduğu gibi belediye başkanlığınının yine sahibi oldu. Beypazarı'nda MHP'nin seçimi kazanmasına rağmen 2004'e göre yüzde 9.25, AKP'nin ise yüzde 6.79 oy kaybettiği görüldü.
MHP, yüzde 52.74 oyla daha önce AKP'de olan Evren'de de seçimi aldı. Evren'de MHP'nin oyları 2004'e göre yüzde 50.34 oranında yükseldi. AKP'nin oyu yüzde 10.44 ve CHP'nin oyu yüzde 40.4 düştü. MHP, yüzde 42.97 oy oranıyla bir önceki seçimde AKP'de olan Gölbaşı'nı da aldı. Önceki dönem AKP'de olan Kızılcahamam da yüzde 52.11 oy oranıyla MHP'ye geçti. (Radikal)

adelaide
31-03-2009, 07:28
Tarhan Erdem AKP'nin bir yandasidir.Eski bir CHP 'li olmasi bu sonucu degistirmiyor.Azili bir Baykal dusmani.Partide amaci lider olmakti ama beceremedi.Bu yuzden her secim yalan yanlis saptirma anketlerle AKP lehine calismlar yapti.Muhalafete buyuk zarar verdi ve Turk Halkina.Mansur yavas en azindan %35 alirdi inaninki Karayalcin'da bir o kadar alirdi Gokce %25'leri gecemezdi.

Su an artik onun ne oldugu ortaya cikti.Artik bu sahisa inanimamali.Bunun anket yapmasi engel olunmali.Kanuni islemler baslatilmali.Halk boyle durust olmayan kisilere inanmamali.Ankara'da Gokcek asla secimi alamazdi.Ama oldu.Fakat artik rahat hareket edemez.AKP ve yargida artik Gokcek tarafi tutamaz ve tutarsa sonlari olur bunlarda biliyor.Zaten sonun baslangici basladi...Hayirlara vesile.

e-fulya
31-03-2009, 11:27
Tayyip Bey’e bir acı mektup
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11327029.asp?yazarid=131&gid=61&hid=11328255

İnşallah bunları ibretle okur Tayyip Bey..

e-fulya
31-03-2009, 11:37
Başbakan’ı delip geçen seçim

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11327598.asp?yazarid=3

e-fulya
01-04-2009, 07:42
Necati Doğru


Uyarıyı aldıysanız...


Günün sorusu, “Uyarıyı aldıysanız, Deniz Feneri’ni, hızlı treni, asfaltan ziftlenmeyi ne yapacaksınız?” olmalı.

Halk efsaneyi çizdi.

Yazarlara çok ağır hakaret ediyordu. Sobasına kömür, mutfağına buzdolabı, odasına koltuk bulamayan babaların ve annelerin oyuncak alamadığı çocuklara; dünyanın en çirkin, aşağılayıcı, yaralayıcı seçim yemlemesini uyguluyordu. Köpeğin önüne ekmek atar gibi seçim otobüsünün kapısından ve güçlü-kuvvetli-babayiğit vücutlu korumaların jöle-baş briyantinli kara kafalarının üstünden çocuklara plastik oyuncaklar savuruyordu.

Ekonomi çökmekteydi.

Küçülme yüzde 6.5’ti.

Halkın yoksul kesimleri, bugün açıklanan ekonomik daralmayı (ekim-kasım-aralık ayları) günü gününe yaşıyordu. Ezilmeyi göze alarak çocuğuna dandik oyuncak kapma peşine düşmüş anne ve babalara, “Gazete okumayın” çağırısı yapıyor ve “Ha bu köşe yazarları var ya... Ha bunlar ne kadar para alıyorlarsa o kadar küfür ederler... O kadar hakaret ederler... Maaşlı memurdur bunlar...” diyerek çirkef çamur atıyordu. Okumayın bunları, almayın, evinize sokmayın gazetelerini diyordu.



***


İftira yağdırıyordu.

Halk ise gerçeği biliyordu:

Para için yazmıyoruz.

Para için yazmayız.

Patron için yazmıyoruz.

Patron için yazmayız.

Bizim patronumuz, gazetenin sahibi değildir. Bizim patronumuz; yüksek vicdan, yüksek adalet, yüksek ahlaktır. Halk doğru bildiğini yaptı. Bizim yazı yazdığımız gazeteleri aldı, okudu. Seçim sonuçlarını en isabetli şekilde bilen Adil Gür’e bir araştırma yaptırsalar görecekler: Gazete giren yerde “okumayın gazeteleri diyen liderin partisi” siliniyordu. İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Adana, Eskişehir, Kocaeli, Bursa, Urfa, Antep neresi olursa olsun bütün büyük kentlerde gazetelerin okunduğu semtlerde çok hızlı oy kayıpları yaşandı. Ancak gazete okunmayan semtlerde oylarını koruyabildiler. Halk, 75 yaşındaki “Deniz Baykal”ın partisini yükseltirken, “genç, delikanlı, Kasımpaşalı Tayyip efsanesini” çizdi, oylarını 1 milyondan fazla indirdi.

Okuma diyordu.

Halk tersini yapıyordu.

Halkın tepkisi bu oldu.

Anlayana, çok ağır tepki!


***


Şimdi uyarıyı aldık diyorlar.

Aldıysanız görelim:

Deniz Feneri ne oldu!

“Deniz Feneri soygunu”nun Almanya ayağı bitip, suçluların orada hapse atılmasının üzerinden tam 190 gün geçti, dosya da 167 gün gecikmeli olarak 34 gün önce Türkiye’ye geldi. Almanca’dan Türkçe’ye tercümeye başlandı.

Seçim bitti.

Tercüme henüz bitmedi.

Alman adaleti “Fener Soygunu”nun Almanya ayağını çözebilmek için 3 savcı, bir polis şefi ve 200 uzmandan kurulu ekiple çalıştı. Bizde ise soygun dosyasının bütün yükü bir basın savcısına yüklendi.

Bir de hızlı tren vardı.

Asfalttan ziftlenme vardı.

Serdar Kepenek adında 40 yaşlarında Almanya’da “kalem-çakmak” türü bedava dağıtılan reklam ürünleri işi yapan bir yandaşa İstanbul Belediyesi’nin asfalt üretim şirketinden yaklaşık 4 milyon euro (9 milyon TL ediyor) “asfalt döşemede yeni teknolojiler” diye uydurma danışmanlık ücreti ziftlendirildiği de ortaya çıkmıştı. Ziftlenmeci Serdar Kepenek, hem Ankara ve hem de İstanbul belediyelerinden danışmanlık ücretleri almıştı.

Ziftlenme işi ne oldu?

Uyarıyı aldıysanız! Önce bizim gazete VATAN’ın haberlerini ve yazarlarını dikkatli ve ciddi bir şekilde okuyarak “ziftlenmeye karşı” alacağınız samimi tavrınızı görelim.

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Uyariyi_aldiysaniz&tarih=01.04.2009&Newsid=230910&Categoryid=4&wid=108

e-fulya
01-04-2009, 07:46
Halk kendini fakirleştireni sevmez!

Yavuz Semerci
http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS/GP_425470

gencturk
01-04-2009, 07:58
AK Parti'nin rotası nereye doğru?

Dün seçim sonuçlarına ilişkin şunları söylemiştik: "2009 seçimlerinde siyasi iktidarın yaşadığı oy kaybının asli nedeni bu ittifakın sekteye uğraması, ittifakın sekteye uğramasının asli nedeni ise AK Parti'nin 2007 sonrası daha az reformcu, daha sistemci ve devletçi, hatta zaman zaman otoriter bir görüntü çizmesidir.

Toleransı daha az, çatışmacı, partiden çok liderini öne çıkaran, kendi özgül ağırlığının altını fazla çizen bir AK Parti, söylemde ve tartışmalarda, hatta zaman zaman uygulamalarda kendisine yapılan uyarılara rağmen gerilemeye devam etmiştir…"

Bu bizim değerlendirmemiz…

Ancak asıl soru şu:

AK Parti bu sonuçları nasıl değerlendirecek ve nasıl bir politika izleyecek?

AK Parti'yi, yönlendirebilecek üç unsur var.

İlk unsur yaşanan oy kaybının CHP'den çok MHP, SP gibi aynı safta yer alan partilere yönelen bir kayıştan kaynaklanması, AK Parti'nin son 8 yıldır oluşturduğu cazibe merkeziyle ilgili toplumsal şüphelerin oy davranışıyla açık hale gelmesidir.

Kanımız odur ki, bu durum Başbakan'ın üzerinde bir baskı yaratacaktır. Partisinin rotasını devlet ve hizmet merkezli bir politika kadar yeniden temsil meseleleriyle ilgili, daha az tepeden, halka daha yakın bir yöne çevirmeye çalışacaktır.

İkinci unsur ulusal konjonktürle ilgilidir…

Ergenekon davasının 2. İddianame'yle geldiği nokta, darbeci generallerin tasfiyesi dışında ya da ötesinde ilk kez hukuk önünde darbeciliğin hesaba çekilmesi ve vesayetçi anlayışın mahkum edilmesine yönelik bir aşamadır…

Bu, psikolojik üstünlük son derece önemlidir… Zira demokratik iklim ve baskı karşısında geri çekilen sadece darbeci mantık değildir, aynı zaman da siyaset karşıtlığı, militarist renkler ve devletçi otoriter zihniyettir…

AK Parti'nin bu konjonktürü görmezden geleceğini ya da dikkate almayacağını düşünmek mümkün değildir. Bu ise, AK Parti'nin liberal-demorat bir dili, sivil anayasa gibi hamleler üzerinden yeniden kullanmaya başlamasına vesile olabilecek bir durumdur.

Üçüncü unsur ise dış konjonktürdür.

ABD'deki başkan değişimi, demokrat Obama'nın iktidara gelişi başlı başına bir faktördür. Obama yeni bir Ortadoğu, demokratik hamlelere destek veren bir müttefik anlamına gelmektedir. ABD'deki yeni iktidarın Türkiye'ye biçtiği rol daha şimdiden bu istikamettedir.

İran, Suriye, Filistin sorunlarında demokratik-model ve etkin demokratik güç olarak Türkiye unsuru yavaş yavaş kendini dayatmaya başlamıştır. Irak'ta istikrar, Kürt Özerk Bölgesi'yle doğru ilişkiler, bu çerçevede PKK'nın sıkıştırılması ve silahsızlandırılmasını Türkiye'nin demokrasinin derinleşmesini ve büyük bir çıtanın atlanmasını sağlayacaktır.

Uluslararası konjonktür açısından diğer bir faktör AB'dir.

AB'nin enerji ve güvenlik temaları üzerinden Türkiye ilgisi stratejik olarak yenilenmektedir. Abdullah Gül'ün Brüksel'e yaptığı son ziyaret bu hususu iyice ortaya koymuştur.

Öte yandan İsveç ve İspanya gibi Türkiye'nin tam üyeliğine sıcak bakan iki ülkenin arka arkaya AB Dönem Başkanlığı yapacak olması, müzakerelerde yol alınması açısından oldukça umut vericidir.

Bunun karşılığı ise Türkiye'nin gerek uygulamada gerek yasal düzeyde hızlı ve yeni bir reform sürecini ve bu çerçevede oluşabilecek bir toplumsal mutabakatı üretmesidir.

Siyasi iktidar bunların farkına varabilirse kendisini de Türkiye'yi de toparlar…


Ali Bayramoğlu - Yeni Şafak

e-fulya
01-04-2009, 08:12
AKP, Antalya’yı neden kaybetti
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11336438.asp?yazarid=42&gid=61

e-fulya
01-04-2009, 08:22
Son Osmanlı Padişahı 1. Recep Tayyip Erdoğan’ın önünde artık iki yol var:
Ya yaptıklarının hesabını vermek üzere yakında ’Yüce Divan’ın karşısına çıkacak,
Ya da bir gece yarısı ’ABD vapuruna’ atladığı gibi Türkiye’den kaçacak.

İSRAFİL KUMBASAR'ın yazısı:
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7827

gizemliduygular
01-04-2009, 08:31
Son Osmanlı Padişahı 1. Recep Tayyip Erdoğan’ın önünde artık iki yol var:
Ya yaptıklarının hesabını vermek üzere yakında ’Yüce Divan’ın karşısına çıkacak,
Ya da bir gece yarısı ’ABD vapuruna’ atladığı gibi Türkiye’den kaçacak.

İSRAFİL KUMBASAR'ın yazısı:
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7827

Son zamanlarda pekaka denen bölücü köpeklerin eylem yapmamasında (ya da en azından basına yansıtılmamasında) bir hin oğlu cin:wink: oyunları olabilir mi?

spek_avcısı
01-04-2009, 08:39
seçim öncesi müthiş bir analiz %100 tutmuş bencede akp 6-7ay sonra dağılabilir..
http://www.taraf.com.tr/makale/4397.htm

e-fulya
01-04-2009, 08:45
Anket galibi seçimi Gazeteport'a değerlendirdi
01.04.2009 - 00:23

29 Mart yerel seçim sonuçlarını doğru tahmin eden tek araştırma şirketi Adil Gür’e ait A&G oldu. Seçimlerden iki gün sonra Adil Gür ile şu ana kadar hiç konuşulmayanları konuştuk.


Safile USUL / GAZETEPORT ÖZEL

İşte sorular ve Gür'ün projeksiyonları:

6 MİLYON YENİ SEÇMENİN YÜZDE 15 CİVARI 18 YAŞ

-29 Martta ilk kze oy veren 18 yaş grubu hangi partiyi veya partileri tercih etti?

Bu seçimde 6 milyon yeni seçmen vardı, 6 milyon yeni seçmenin yüzde 15-20’si 18 yaş grubuydu. Diğerleri de her yaştan ve 2007 seçimlerinde seçmen kütüğünde olmayan seçmendi. 18 yaş grubunun kime oy verdiğini önümüzdeki dönemde yapacağımız bir araştırma ile tespit edeceğiz. Şu anda bu konuda elimizde bir veri yok.

-29 Martta AKP ne kadarlık bir seçmen grubunu kaybetti?

2007’de AKP’ye oy vermiş olan her üç seçmenden bir tanesi 29 Mart'ta AKP’ye oy vermedi. Bu büyük bir oy kaybı ve bu durumda AKP’nin yüzde 30’lar civarı bir oy kaybı yaşaması ve yüzde 30’lara düşmesi gerekirdi. Ancak AKP oy oranını yine de yüzde 39 civarında tuttu. Bunun sebebi ise şu; AKP 29 Martta kaybettiği seçmenin yarısı kadar bir seçmenden ek oy aldı. Bu ek oy seçmeni 2007 seçimlerinde başka partilere oy veren seçmendi. 2007’de AKP’ye oy vermemiş bir kısım seçmen 29 Martta AKP’ye oy verdi. AKP her üç seçmenden birini kaybetmiş olmasına rağmen bu yeni oylar sayesinde yüzde 39’larda kalabildi. Türkiye’de seçmenin yüzde 60’ı sadık değildir ve her seçimde oy değiştirir. AKP işte sadık olmayan bu seçmen kesiminden 29 Martta ek oy aldı. Bu doğal bir durum çünkü seçmenin önemli bir kısmında parti geçişkenliği var.

AKP’NİN SADIK SEÇMENİ EN FAZLA YÜZDE 15

-AKP’yi 29 Mart yerel seçimlerinde terk etmeyen seçmenin ne kadarı kültürel olarak Milli Görüş geleneğine yakın olanlardan ve bu kültürel formasyon nedeniyle AKP’yi terk etmeyenlerden oluşuyor?

AKP’ye oy veren seçmenin sadece yüzde 10-15’i sözünü ettiğinizi Milli Görüş formasyonundan dolayı oy verir. Geri kalanı bu temelde oy vermez. Bunu biz 3 kez araştırdık ve her seferinde gördük ki, Milli Görüş’ten gelen kültürel formasyon etkisi sanıldığı gibi çok değil. Ayrıca her başını örten de AKP’ye dindarlığı için oy vermiyor. İş ve aşa bakıyor en öncelikle. Kim bana iş ve aş verir diye düşünüyor.

MHP GENEL SEÇİM OLSAYDI BU OYU ALAMAZDI

-MHP’deki oy artışı neden oldu?

29 Mart bir yerel seçim değil, genel seçim olsaydı MHP bu oyu alamazdı. Yerel seçimdekoy artışının nedeni çıkardığı çok iyi adaylar. İkinci bir neden de MHP’nin yarışan parti olduğu yerlerde muhalif oyların MHP etrafında toplanmış olması.

-İyi adaylar dediniz. Bu iyi adaylar seçmende hangi duyguyu uyandırdı?

Dürüst, güvenilir, şaibesiz. Seçmende artık bu yönde bir talep var. Seçmen böyledir. Ekonomik kriz olmadığı zamanlarda yolsuzluk olaylarını pek umursamaz, aldırmaz ama kriz ve ekonomik darlık başlayınca yolsuzluklar önemli bir konu haline gelir seçmen algısında. Kriz dönemlerinde dürüstlük vasfı ön palan çıkar seçmen gözünde.

CHP TEKİN VE KILIÇDAROĞLU İLE DEVAM EDERSE OY YÜKSELİŞİ SÜRER

-CHP oylarını artırdı. En temel sebep?

İstanbul’da Gürsel Tekin ve Kemal Kılıçdaroğlu daha dar gelirli, yoksul kesimlerden oy almayı başardı. Bu durum CHP açısından bir dönüm noktası oldu şimdi. CHP bu stratejiye devam ederse çok önemli bir gelişme olabilir.

DTP KÜRTLERİN BİRİNCİ TERCİHİ DEĞİL

-Kürtler bu seçimde DTP’yi tercih etti diyebilir miyiz?

Hayır. DTP Kürtlerin birinci tercihi değil. Türkiye2de yüzde 15-20 civarında Kürt asıllı seçmen var ve Kürtler arasında hala birinci tercih AKP. İstanbul, mesela, dünyanın en büyük Kürt nüfuslu şehridir.

-O zaman Kürtlerin genel olarak birinci tercihi DTP değil ama Diyarbakır, Hakkari DTP’nin şehirleri mi?

Hayır. Bu durum ilerde değişir. Bu, oy verecek alternatiflerin oluşmasına bağlı. Kesinlikle durağan bir durum değil bu. Yarın bile değişebilir.

SİBEL ÇARMIKLI, AKP’YE BİR KATKI YAPAMADI

-22 Temmuz 2007’de AKP’ye oy vermediği halde 29 Martta oy veren seçmen toplumun hangi kesitlerinden? Örneğin AKP’nin Beşiktaş’taki tercihi Sibel Çarmıklı şehirli, modern kesimlerden oy almasını sağladı mı?

29 Martta AKP’ye ek oy getirenler daha ziyade az eğitimli ve yoksul kesimler. Bunlar önceden Genç Parti, MHP, DP gibi partilere oy vermiş olan ama ekonomik nedenlerle bu seçimde AKP’ye geçen kesimler. Şehirliler ve modernlerden ek oy gelmedi bu seçimde çünkü AKP’yi ilk terk edenler şehirli, liberal, laik, modern kesimler.

http://www.gazeteport.com.tr/SIYASET/NEWS/GP_425621

e-fulya
01-04-2009, 09:04
...Ama Erdoğan olgunlaşacağına yeni zengin gibi şımardı ve şirretleşti. İktidarının sonsuza kadar süreceği aldanmasıyla despotlaşmaya başladı. Azarladı, tehdit etti. Avrupa Birliği’ne sırtını döndü. AKP’li olmamakla beraber kendisine destekleyen liberalleri dışladı.
İhale yasasını defalarca değiştirerek yüzsüz ve fütursuz bir hortum dönemi açtı. Devlet bankalarının kolunu bükerek sağladığı kredilerle damadın şirketine medya şirketi aldı.
Seçmen Erdoğan’ın frenine bastı. “Sen fazla oldun, rahatımı kaçırıyorsun, kendini toparla” dedi.
CHP ve MHP’nin oy toplamının AKP’ninkini geçmesi Erdoğan’ın görmezden gelebileceği bir istatistik değildir.
Seçimdeki eğilimin belli olmasından sonra medyaya konuşan Erdoğan’ın seçimlerde kükreyen Erdoğan olmamasının nedeni bu olmalı.
Karşımızda süngüsü düşmüş, karizması çizilmiş bir Erdoğan var.
Düşüşü geri çevirmek kolay olmayacak. Ekonomik kriz derinleştikçe AKP hükümetinin beceriksizliği, yetersizliği, çağ gerisinde olması daha da ortaya çıkacak. Düşüş devam edecek.
Türkiye demokratikleşme yolunda düşe kalka ilerlerken çok parti gördü ve görecek. Demokrat Parti’den Adalet Partisi’ne, Milli Selamet Partisi’nden Anavatan’a birçok parti zafer çelengini başına geçirdi, ölümsüzleştiğini sandı ve maytap gibi, arkasında pis bir koku bırakarak kayboldu.
Çünkü hepsi düşüncelerden çok kişilere dayanıyordu. Derinliğin yerinde sığlık, dürüstlüğün yerinde yolsuzluk, rasyonelliğin yerinde laçkalık vardı.
Değişmezse AKP de aynı yolun yolcusudur.
Erdoğan’ın beni kim itti diye sormasına gerek yok. Erdoğan’ı Erdoğan itti.

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1077967&AuthorID=57&Date=01.04.2009&b=Erdogani%20kim%20itti&a=Metin%20Münir&ver=01

e-fulya
01-04-2009, 15:05
26 martta yani seçime 3 gün kala RADİKAL'den Hasan Celal Güzel,hakkıında henüz kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan çok ağır suçlamalarda bulunarak eski Genelkurmay Başkanlarımızdan İ.Hakkı KARADAYI için bence iğrenç bir yazı yazdı:

Zavallı Karadayı!
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=928048&Yazar=HASAN%20CELAL%20GÜZEL&Date=26.03.2009&CategoryID=98

bu yazıya çok içerliyen RADİKAL yazarı ekonomist MUSTAFA AYSAN bu hakarete dayanamıyarak gazeteden ayrıldığını açıkladı:

İzninizi istiyorum
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=928964&Yazar=MUSTAFA%20AYSAN&Date=01.04.2009&CategoryID=101

İbretle okunası yazılar..

asagir
01-04-2009, 17:04
hasan celal güzel gibilerin salyalar saçarak saldırdıkları ercümen-i daniş üyelerine bir örnek:

Tayfur Sökmen ( 1892)- (1980)
--------------------------------------------------------------------------------
Hatay Cumhurbaşkanı

1892 yılında Gaziantep'te doğdu. Hatay Cumhuriyeti'nin ilk ve tek Cumhurbaşkanı, Kırıkhan Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra özel eğitim gördü. I. Dünya Savaşı'nda istihbarat görevlerinde çalıştı. İskenderun sancağındaki Fransız işgaline karşı direniş hareketinin örgütlenmesinde öncülük yaptı.20 Ekim 1921'de TBMM Hükümeti ile Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşmasıyla İskenderun sancağı, Fransız mandası altındaki Suriye'ye özerk bir yönetim birimi olarak bağlandı. Fransız manda yönetimi arapları ve hıristiyanları kayıran bir tutum izleyince direniş yeniden başladı. Tayfur Sökmen, gıyabında ölüm cezasına çarptırılınca Adana'ya kaçtı. 1924-26 arasında Viyana'da kalan Tayfur Sökmen, Hariciye Vekaleti'nin girişimiyle Fransa'dan İskenderun sancağına giriş izni aldı. Buna rağmen baskıya uğradı ve 1927'den sonra Gaziantep, Adana ve İstanbul'da yaşamak zorunda kaldı. 1935'te Antalya bağımsız milletvekili seçilerek TBMM'ye girdi. 1936'da Fransa'nın Suriye ve Lübnan'a bağımsızlık vermesi üzerine, Türkiye, İskenderun sancağını da bağımsızlığa kavuşturmak için girişimlere başladı. Ocak 1937'de İskenderun sancağına, Dışişlerinde Suriye'ye bağlı, ama kendi anayasasıyla yönetilen yarı bir sancak statüsü tanındı. Sancağının adı da Hatay olarak değiştirildi. Aynı yıl Türkiye'nin verdiği nota üzerine Fransa sorunun Milletler Cemiyeti'nde çözülmesini istedi. Uluslararası koşulların da dayatması sonucunda varılan anlaşmayla, Milletler Cemiyeti 19 Mayıs 1937'de Hatay için bir anayasa kabul etti. Uzun süren görüşmelerden sonra, Türk ve Fransızlardan oluşan bir kurulun gözetiminde Hatay Cumhuriyeti'nin kurulduğunu ilan etti.Cumhurbaşkanlığına da Tayfur Sökmen'i seçti. Hatay Cumhuriyeti 29 Haziran 1939'da Millet Meclisi kararıyla Türkiye Cumhuriyetine katıldı. Cumhurbaşkanlığı görevi sona eren Sökmen, 1950'ye kadar Antalya, 1950-54'de Hatay milletvekili olarak TBMM'de yer aldı. 1969'da kontenjan senatörü olarak Cumhuriyet Senatosu'na girdi. 1975'te siyasi hayattan çekildi. Tayfur Sökmen, 1980 yılında İstanbul'da öldü. Tayfur Sökmen, "Hatay'ın kurtuluşu İçin Harcanan Çabalar" (1978) adlı kitabında Hatay sorununu ayrıntılarıyla ele almıştır.......................................... .................................................. ....................................

http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=119

hasan celal güzel'in lam lum suçladığı ercümen-i daniş'e böyle insanlar üye oluyor.

ve dünyada en eğitimli, en yetenekli ordulardan biri de; beğenmediği, hakaretler yağdırdığı o subayların eğittiği, yetiştirdiği ordu.

o insanların yaptıkları işler ortada.

peki;
kendisinin yıllarca yönettiği milli eğitim ne durumda?

darbeci "netekim" paşaların darbelerle ortam hazırlayarak iktidara getirdiği çok bilgiç hasan celal güzel onca yıllık iktidarı boyunca milli eğitimi mahvetmekten başka neler yapmış acaba?

"benim memurum işini bilir" diyen bir kişinin yönettiği iktidarlarının yolsuzluk ekolü olarak tarihe geçmesi konusundaki fikirleri nedir acaba?

üyesi olduğu iktidar ve çok sevdiği özal sayesinde kuzey ırak'ta kurulan ve ülkemizin bütünlüğünü tehdit eder duruma gelen oluşuma verdikleri destekle gurur duyuyor mudur acaba?

ortalıkta darbeci arıyorsa; kendilerini iktidara getiren zemini hazırlayan darbecilere baksın. darbeci yandaşı arıyorsa; aynaya baksın.
yıllarca darbecilerle kolkola çalışan kendileri değilmiş gibi etrafa çatıyor. insan biraz utanır!

e-fulya
02-04-2009, 21:14
AMAN ANNEM DUYMASIN, OYUMU CHP'YE VERDİM

http://www.odatv.com/index.php?id=15498

http://www.yaziisleri.com/n.php?n=oyum-chpnin-oldu.-ya-annem-bilseydi...-2009-04-02

ahkaraca
03-04-2009, 05:48
AMAN ANNEM DUYMASIN, OYUMU CHP'YE VERDİM

http://www.odatv.com/index.php?id=15498

http://www.yaziisleri.com/n.php?n=oyum-chpnin-oldu.-ya-annem-bilseydi...-2009-04-02

İyi halt ettin, kızım, mübarek olsun!:
grrr:

e-fulya
03-04-2009, 10:09
BİR BABA VE KIZININ HİÇ BİLMEDİĞİNİZ ÖYKÜSÜ

http://www.odatv.com/Medya/bir_baba_ve_kizinin_hic_bilmediginiz_oykusu-15499.html

gencturk
03-04-2009, 10:20
Kalemini halkı aşağılamak için oynatan Bekir Coşkun, dün yine halkı aşağılamıştı. Engin Ardıç, Coşkun'un dünkü hakaretini kaleme aldı. Bakın nasıl...

Engin Ardıç/Sabah

Votre mari est un type assez curieux, Madame...
Sağolsun, eline, diline, kalemine sağlık...
Anlatmaya çalışıyorduk, bize laf bırakmamış.
Bundan daha güzel özetleyemezdi ne olduğunu...
Laf ebeliğiyle köşe tutanlar arasında coşkun bir yıldızdır o.
Hani şu, üç kelimeyi çiklet gibi çeke çeke üç satır yapanlardan, bir cümleyi bir paragrafa bağlayıp yarım daktilo sayfasında iş bitirenlerden...
"Yazıları fikir yazısı değildir" diyenler halt etmişler, koydu ortaya fikrini.
Bugün ben de onun üslubuyla yazayım da "cahil halk" daha kolay anlasın...
Bakın ne demiş: "Seçimler sadece akılsız insanlar ile akıllı insanların sayımıdır... Genelde birinciler kazanır."
Okullar olmasaydı maarif ne güzel idare edilirdi, seçimler olmasaydı memleket ne güzel...
Tek parti yönetimi bile "usulen" seçim yapardı, arkadaş beğenmiyor.
Seçimleri hep akılsızlar kazanıyorlar. Göbeğini kaşıyan ayılar, ampul kafalılar, bidon beyinliler...
AKP'den sözetmiyoruz canım, CHP de kazansa seçim kötü... Seçim akıllılarla akılsızlar arasında geçiyor.
Aslında İnönü yanlış yaptı, çok partili sisteme dönmeyecekti... Recep Peker ne güzel karşı çıkmıştı...
Çünkü akıllılar CHP'e oy verdiler, akılsızlar hep DP'ye, AP'ye, ANAP'a, DYP'ye, AKP'ye... Oy vermeyi bilmiyorlar. Hep onlar kazanıyorlar.
Neyse ki Ecevit ucundan dönmüş, yoksa akılsızlar arasında yerini alacaktı.
Pardon, oy verenler mi akılsız, mazbatayı alanlar mı, tam anlayamadık.
Ya Kılıçdaroğlu CHP'nin başına geçer de kazanırsa ne olacak? Arkadaşa hakaret davası mı açacak?
Sağolsun, eline, diline, kalemine (pardon, klavyesine) sağlık, onu ve onun gibileri tanıtmaya çalışıyorduk, lafı ağzımızdan aldı. Bundan güzel bitiremezdi kendini.
Seçimleri genelde hep akılsız insanlar kazanırlar, ha?
Yıktın ulan koskoca Fransız Devrimi'ni, İngiliz demokrasisini, İspanyol hukukunu, Amerikan sistemini, İsviçre vahasını, İskandinav kuşağını, iyi kötü Türkiye deneyini...
Yürüyün bre Maurice Duverger, Thomas Payne, Abraham Lincoln, Alexis de Tocqueville, Montesqieu... Kaç paralık adamlarmışsınız...
Votre mari est un drole de type, Madame... Vous ne pensez pas?

http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=115705

e-fulya
03-04-2009, 10:30
Gençtürk..Öyle bir insanın Bekir Coşkun'u eleştirmeye hiç hakkı yok..
Engin Ardıç Atatürk konusunda çok aşağılık yazılar yazabilen biridir..Hıncal Uluç'u bile çıldırtan biridir.

Atatürk için ''"Vizyonsuz.. Memur zihniyetli biri.." diyebilen birini kılavuz almayın kendinize:
http://www.gencturkhaber.com/engin-ardic-ataturk-hincal-uluc.html,010e5d

Bekir Coşkun adam gibi adamdır.

BABUTSA
03-04-2009, 15:23
Arslan BULUT
arslanbulut@yenicaggazetesi.com.tr
Yazı Tarihi: 03/04/2009



Askerliği de Ermenilere mi yaptıracaksınız?

Wall Street Journal gazetesi, Türk-Ermeni sınırının 16 Nisan’da imzalanacak bir anlaşmanın ardından açılacağını duyurdu. Haberde “iki ülkenin tarihi anlaşmalar imzalayacağı, petrol ve gaz için transit yolu olarak giderek önem kazanan bir bölgeyi istikrara kavuşturacağı” bilgileri de verildi.
Gazete, anlaşmanın zamanlamasının ABD Başkanı Barack Obama’nın Türkiye ziyareti dikkate alınarak belirlendiğini de kaydetti.


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7870

ally_mcbeal
03-04-2009, 18:34
Mehmet Ali Birand
mabirand@e-kolay.netCHP'de lider kavgası çıkartmayın...(3)

Kendini merkezin solunda gören tüm kesimlerin çok ilginç bir tutkusu vardır. Tutkuları, ne yapıp edip Deniz Baykal’ı liderlikten indirmek ve yerine yeni birini geçirmektir. Deniz Baykal, bu kesimin hedef tahtası durumuna sokulmuştur. CHP yeterince oy alamadıkça, bu kesim kızgınlığını Baykal’dan çıkarır. Ancak hiçbir zaman da başarılı olunmaz. Hele son tüzük değişiklikleri, kontrol Genel Merkezin eline geçti.
Son yerel seçim, genelde CHP’nin hiçte kötü bir sonuç almadığını gösteriyor. Hem kıyı şeridini ele geçirdi, hem de büyük şehirlerdeki varlığını arttırdı. Partililerin yüzleri gülüyor.
Buna rağmen, Baykal’ı değiştirme lobisi, kendilerine yeni bir aday buldu: Kemal Kılıçdaroğlu.
İstanbul Belediye Başkan adayının Topbaş’a karşı ortaya koyduğu kampanya ve aldığı yüzde 37’lik oy oranı dikkatleri çekti. Sadece oy değil, aynı zamanda genel duruşu, konuşma şekli ve “tevazu”i “namus” simgesi gibi görünen Kılıçdaroğlu , birden bire öylesine popüler oldu ki, Anti-Baykal lobisinin ağzının sularını akıtmaya başladı.
Her ne kadar Kılıçdaroğlu, böyle bir mücadeleye girme niyetinde olmadığını çok açık seçik şekilde belirtmiş olsa dahi, hala ümitler tümüyle sönmüş değil.
2011’de genel seçimler var.
Yaklaşık iki yıl sonra, Türkiye yeniden sandığa gidecek. Hem de, yaralanmış bir AKP ’nin, özellikle önümüzdeki dönemde artması beklenen işsizlik ve ekonomik krizle daha da zorlanacağı bir ortamda yapılacak olan seçimde, CHP’nin şansı daha da artacaktır.
O zaman gelin kendi kendimize soralım:
CHP’de yeni bir Başkanlık krizi yarar mı getirir, yoksa partiye darbe mi vurur?
Deniz Baykal ile görüş ayrılığı içinde olabilirsiniz. Benim de benimsemediğim politikaları var. Ancak bu aşamada kalkıp, CHP’de bir liderlik mücadelesine girmek, partinin tüm enerjisini Kurultay kavgasıyla harcamanın, bu partiye ne kadar büyük bir kötülük olacağını herhalde tahmin edebilirsiniz.
İki yıl çok çabuk geçer. Böylesine kıymetli bir sürenin neredeyse yarısını boş bir liderlik yarışına ayırmak, Türkiye’ye de ihanet etmekle eş değerdedir.
Artık bırakın ve 2011 Genel Seçimine Baykal ile gidin. Kılıçdaroğlu daha genç bir insan. Zamanı geldiğinde zaten liderliğe yükselir.
Bugün CHP’liler için en akılcı davranış, elde edilen ivme ile Genel Seçimlere hazırlanmaktır.

yosun
03-04-2009, 22:52
AKŞAM yazarı Serdar TURGUT'un yazısından:

...Hep halktan kopuk olacak değilim ya bugün halk için de bazı tavsiyelerim olacak. Hepiniz götünüzü kollayın seçim bitince çünkü IMF ile anlaşma imzalanacak. O zaman kriz sadece size değil ananızın örekesine bile teğet geçmeye başlayacak. Bilmem anlatabiliyor muyum?..
Oyunuzun karşılığını mutlaka alacaksınız, siz bunu çoktan hak ediyorsunuz. Kabalığım için maruz görün. Çünkü nedense siz başka tür laftan da pek anlamıyorsunuz.
http://www.aksam.com.tr/2009/03/28/yazar/12173/serdar_turgut/secim_kampanyasi_notlari.html

Serdar Turgu'un kulakları çınlasın. Verdiği oyun karşılığını bekleyenlerin de... :)


"IMF ile temel ilkelerde anlaştık"

Başbakan Erdoğan G-20 zirvesi dönüşünde açıkladı: "Bu ay içerisinde IMF heyeti gelecek"

http://www.haberturk.com/haber.asp?id=138544&cat=110&dt=2009/04/03

betaport
03-04-2009, 23:22
Elleri mahkum :) 8 Milyar Dolar direkt ödeyecek olan ben değilim .


Bakmayın gürlediğine ....

gencturk
04-04-2009, 09:02
Amerikan sosyalizmi

Almanya Başbakanı Angela Merkel dünya mali krizinin Avrupa’da başlamadığına dikkat çekiyor ve bu nedenle de krizin mali yükünün büyük kısmının ABD tarafından karşılanmasını istiyor.

Merkel’e göre, hedge fonlar ve türev ürünler sıkı denetim altına alınmalı. Dış ticarette korumacı tedbirler kaldırılmalı. Off-shore bankacılık yasaklanmalı. Vergi cennetleri yeni düzenlemelere tâbi tutulmalı.

Ayrıca Angela Merkel, G-20 liderlerinin Londra toplantısından uygulanabilirliği olan kararların çıkmasını da istiyor. Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy de Merkel’in bu görüşlerine destek veriyor.

Dün Londra’daki G-20 toplantısında Sarkozy, ABD’yi de içine alan, büyük ekonomileri ve uluslararası finansal kuruluşlarını denetleyecek global bir bağımsız kuruluşun hemen kurulmasını istedi. ABD ise böyle bir küresel denetim kuruluşunun varlığına karşı çıkıyor. Global hâkimiyeti elinden kaçıracağını düşünüyor.

Amerika küresel egemenliğini sürdürmekte ısrarlı davranıyor ama, Amerikan yönetiminin ABD’de ortaya çıkan mali krizi yönetmekte bile pek başarılı olmadığı gözlerden kaçmıyor.

Washington, ekonomik krize eski gözlüklerle bakıyor, büyük harcama paketleriyle krize çözüm bulmaya çalışıyor, şirket kurtarma operasyonları yapıyor. Krizi şirket kurtarmalarıyla aşma yöntemi ne var ki beraberinde ahlaki zafiyetleri de getiriyor.

Bu durumda, yatırımcılar ve şirket yöneticileri yaptıklarıyla ilgili hiçbir sorumluk üstlenmiyorlar. Onların yanlış yatırım kararları ve açgözlülükleri sonucunda ortaya çıkan zararlar devlet bütçesinden karşılanıyor. Hatta iflas ettirdikleri şirketlerden başarı primleri bile alıyorlar. Bu paraları da devlete ödetiyorlar. Yapılan bu büyük kurtarma harcamaları nedeniyle ortaya çıkan bütçe açıkları da orta ve dar gelirli sınıfların üstüne yükleniyor.

Amerikan yönetiminin yatırımcılardan hiçbir hesap sormadan ve onlara hiçbir sorumluluk yüklemeden yaptığı bu kurtarma uygulamalarını Nobel ödüllü iktisatçı Joseph E. Stiglitz “Amerikan sosyalizmi” olarak isimlendiriyor. Stiglitz, yapılan kurtarma operasyonlarını, “şirket zararları sosyalleştiriliyor. Kârlar özelleştiriliyor” diyerek alaycı bir üslupla eleştiriyor.

İktisatçı Stiglitz, ABD bütçesinde kurtarma operasyonları nedeniyle oluşan açığın kapatılmasının dünyada yeni dengesizliklere yol açacağını ileri sürüyor. Çünkü Amerika’nın yaptığı faiz indirimleri enflasyonu yükseltecek, yükselen enflasyon nedeniyle Çin ve diğer gelişmekte olan ülkeler düşük faizli Amerikan bonolarını almaktan kaçınacaklar. Böylece Amerikan Doları rezerv para birimi olma özelliğini kaybedecek.

Bütün bunların sonucunda da varılan nokta şu... Önümüzdeki kısa dönemde rezerv para birimi için yeni bir düzenleme yapılmadığı takdirde dünya para sistemi sıkıntıya girebilir.

Stiglitz, Birleşmiş Milletler’in yönetiminde oluşturulacak yeni rezerv para sisteminin IMF’nin para birimi olan “özel çekme hakkı” tarafından desteklenebileceği ve rezervlerin özel çekme hakkı üzerinden tutulmasının soruna çözüm getireceği görüşünü savunuyor.

Anlaşılan “şirket zararlarını vatandaşa ödeten, şirket kârlarını küçük bir kesimin hesaplarına aktaran” Amerikan sosyalizmi başımıza yeni sorunlar açacak. Bu sorunlar, piyasa ekonomisinin işleyişiyle soru işaretlerini büyütecek.

“Piyasalar ne derse o olur” diyenler için kötü bir gidişat tabii bu. Galiba bundan böyle piyasalar ne derse o olmayacak.

Tekeller, oligopoller, dışsallıklar, simetrik olmayan bilgi türünden piyasa yetersizliklerini dikkate almayan bir kapitalist sistemin, varlığını devam ettirebilmesi artık çok zor görünüyor.

Süleyman Yaşar - Taraf

gencturk
04-04-2009, 09:19
İki demokrasi şehidi :Menderes ve Yazıcıoğlu

50 yıl, 1 ay, 9 gün arayla vuku bulan iki hava aracı kazası, Türk siyasetinin rutin akışını sarstı. 17 Şubat 1959'u 26 Mart 2009'a bağlayan bu ilginç kaza bağlantısı, yarım asırlık zaman aralığına rağmen bazı benzerlikler taşıyor.
29 Mart 2009 yerel seçimlerine 3 gün kala vuku bulan müessif helikopter kazası, Türk siyasetinin saygın isimlerinden birisini ebediyete uğurlarken, hem propaganda sürecini, hem de seçim sonuçlarını etkiledi. Muhsin Yazıcıoğlu'nun genel başkanı olduğu Büyük Birlik Partisi adayı Sivas Belediye Başkanlığı'nı yüzde 50'nin üzerinde bir oyla kazanırken, BBP il genel meclisi oyları da bir önceki seçimin 2 katına çıkarak yüzde 2,2 olarak gerçekleşti. Bu oran, normal zamanlarda Muhsin Yazıcıoğlu'nu sevip takdir eden fakat çeşitli sebeplerle partisine oy vermeyen bir kesimin de varlığını kanıtlamış oldu. Allah gani gani rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Bu helikopter kazası bana yarım asır önceki bir uçak kazasını hatırlattı. 17 Şubat 1959 günü Adnan Menderes ve çeşitli bakanlar ile bürokratları Londra'ya götüren SEV uçağı, akşam saat 18 civarında yoğun sis yüzünden Londra Havaalanı'na inememiş, 40-50 km uzağında bulunan Gatwick Havaalanı'na yönelmiş, ancak oraya da inemeyerek yakınlarındaki ormanlık alana düşmüştü. Bu feci kaza, aynı zamanda sivil havacılık tarihimizin ilk uçak kazası olarak kayıtlara geçecekti. Eğer bir de Başbakan hayatını kaybetseydi, muhakkak ki, siyaset tarihimizin akışı bundan baştan başa etkilenecek ve belki de 27 Mayıs darbesine ve meşhur idamlara bile gerek kalmayacaktı. Ancak Menderes'in kurtulması da siyaset için bir uzlaşma fırsatı doğurmuş, ne yazık ki bundan yeterince yararlanılamamıştı.

Menderes'in uçağı düşüyor

Adnan Menderes'i götüren uçak düşerken 200-300 metre kadar sürüklenmiş, bu sırada iki kanadı kopmuş ve kuyruk kısmı ile gövdesi birbirinden ayrılmıştı. Kazadan sağ kurtulanlar daha çok kuyruk kısmında oturanlardı. Ölenler arasında DP milletvekilleri Server Somuncuoğlu, Kemal Zeytinoğlu, Muzaffer Ersu ve Anadolu Ajansı Umum Müdürü Şerif Arzık da bulunuyordu. Bu arada İHA muhabiri rahmetli İsmail Güneş'in o zamanki dengi, Burhan Tan adlı foto muhabiri de hayatını kaybedenler arasındaydı. Bakan Emin Kalafat ağır yaralı, Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Melih Esenbel ile Arif Demirer hafif yaralı olarak, Sakarya Milletvekili Rıfat Kadızade ise burnu kanamadan kurtulmuşlardı.

Mükerrem Sarol'un hatıratındaki bilgilere bakılırsa, Başbakan kaza sırasında çok ciddi bir sarsıntı geçirmişti. Ters dönen uçağın içinde bacağından asılı kalan Menderes'i Rıfat Kadızade kurtarmış, tabii bacağını çekerken yer yer sıyrıklar, ezilmeler ve yaralanmalar vuku bulmuştu. Ardından o civarda yaşayan ve Bailey soyadını taşıyan bir karı kocanın çiftlik evine sığınan Adnan Menderes, özellikle eski bir hastabakıcı olan Mrs. Margareth Bailey'in gayretiyle derhal bir cankurtaranla Londra Kliniği'ne kaldırılmıştı. Baileyler ileride Menderes ailesinin yakın dostları olacak, Türkiye'ye davet edilip ağırlanacak ve kurtardıkları Menderes'in idamında en çok ağlayanlar arasında bulunacaklardı. Hatta ölüm yıldönümlerinde uçağın düştüğü yere gidip saygı duruşunda bulundukları haberleri, gazetelerimizin birinci sayfalarına yansıyacaktı.

Ancak kaza kadar, Menderes'in kurtulmuş olması da Türkiye'nin gündemini etkileyecek ve ona, bir parti başkanı olmaktan öte, partiler üstü, sevilen bir 'millî lider' pozisyonu bahşedecekti. Sanki Menderes için şans yeniden gülüyordu. Adeta, Cemal Gürsel'in meşhur mektubunda geçtiği gibi, bu yeni konumunda Cumhurbaşkanlığı'na doğru yürüyordu. Ancak çok değil, 15 ay sonra 27 Mayıs'ta tutuklanacak ve tam 31 ay sonra, yine ayın 17'sinde bir cellat, boynuna yağlı ilmiği geçirecek, her daim gülen yüzündeki o ışığı söndürecekti.

İlk anlarda Menderes'in de öldüğü haberiyle ülke matem havasına bürünmüşse de, kazadan sağ kurtulduğu öğrenilir öğrenilmez büyük bir coşku patlamıştı. Nitekim siyasî hasmı İsmet İnönü bir telgraf çekerek Başbakan'a geçmiş olsun dileğinde bulunmuştu. Gergin olan siyasî ortam sanki yumuşayacak gibidir. Uzun süredir kapalı durmaktan paslanmış diyalog kapılarının menteşeleri gıcırdayarak açılmaktadır. İngiliz ve Yunanistan başbakanları bile Menderes'i hastanede ziyaret etmişler ve Kıbrıs anlaşmasını bizzat getirerek yatağında imzalatmışlardı. Bu fırsat kaçırılmamalıydı.

Menderes'in İstanbul'a gelişi ise muazzam bir gövde gösterisine sahne olmuştu. 150 bin kişi olarak tahmin edilen ve yurdun dört köşesinden toplanan kalabalık, tam 10 bin otomobillik bir konvoy meydana getirmişti. Uçaktan inmekte zorlanan Başbakan özel koruma tedbirleri sayesinde havaalanından ayrılmış ve Eyüp Camii'ne gitmişti. (Sonradan kazadan kurtuluşunu, yola çıkmadan önce Eyüp Sultan'ı ziyaret etmesine yoran Menderes, caminin restorasyonunun Ramazan ayına yetiştirilmesi emrini vermiş ve "Eyüp Camii'ne, deseni duvar çinilerinin motiflerinden mülhem olarak hususi surette dokunan bir Isparta halısı hediye etmişti".) Cami avlusunda kendisini bekleyen manzara şuydu:

Günlerden cuma olduğu için aslında kalabalık olan cami, Menderes'in gelişiyle bir anda binlerce vatandaş caminin içini ve çevresini tıka basa doldurmuş. Sıkışıklıktan vatandaşlar rahat nefes alamaz hale gelmişler. Bu muhteşem tezahürat devam ederken caminin çevresinde 20 kurban kesilmiş. Menderes'i milletine bağışlayan Cenâb-ı Hakk'a şükran duaları yapılmış.

Ardından Yıldız Parkı'na giderek biraz yürümüş, radyoda okunmak üzere bir mesaj hazırlamıştı. Anlamlı mesajında, "Elim uçak kazasından sonra mübarek vatan topraklarına ve güzel İstanbul'a dönmüş bulunmaktayım. Şu anda da sanki araya asırlar girmiş gibi kavuşmanın müstesna heyecanını duymaktayım. Ancak hüzünle ve derhal ifade etmeliyim ki bu kavuşmanın heyecanı yanında kıymetli arkadaşları kaybetmenin elemiyle, kalbim tarifi çok güç tezatlı hislerin mihrakı halinde çırpınmaktadır..." demişti.

Menderes'in İstanbul'dan sonra Ankara'da karşılanışı da muhteşem olmuştu. Mükerrem Sarol bizzat şahit olduğu bu karşılamadaki havayı şöyle yansıtıyor: Kesilen kurbanların haddi hesabı yoktu. Vatandaşların hançerelerinden kopan tekbir sesleri gökleri dolduruyordu. Kalabalıktan kadınlar, çocuklar ezilme tehlikesi geçirdiler. Bayılanlar oldu. (...) Koyunların başında bulunan kasapların yüksek seslerle tekbir getirmeleri halkın heyecanına mistik bir mana katıyordu. Çok yoğun kütlenin coşkunluğu, alınan bütün tedbirleri tarumar etti. Yüzlerce, binlerce insan Menderes'in yüzünü görmek, ona yaklaşmak için trene koştular. Garın içi ana-baba günüydü. (...) Halk, arabaya yükleniyordu. Kadınlar, çocuklar ezilme tehlikesine maruz kaldılar. İzdiham korkunçtu.

Diyalog fırsatı

Bu arada İsmet İnönü yine bir hamle yapmış, gara kadar gelerek Menderes'e geçmiş olsun demiş ve siyasi gerginlikler bir an için unutulmuş, bir bahar havası esmeye başlamıştı. Bu jeste karşılık vermesi bekleniyordu Menderes'in. Eğer İnönü'ye iade-i ziyarette bulunursa hava daha da yumuşayabilir ve Türkiye içine düştüğü kısır tartışmalardan bir çıkış yolu bulabilirdi. Maalesef Mükerrem Sarol'un anlattığı doğruysa Menderes'i bu diyalog kapısını açmaktan men eden kişi, Celal Bayar olmuş, İnönü'nün hareketini samimiyetsiz bulduğunu söyleyerek Başbakan'ın belki de Türkiye'nin önüne çıkan bir uzlaşma fırsatını tepmesini sağlamıştı.

Peki kim kazandı bu gerginlik siyasetinden? Kimin ekmeğine yağ sürülmüş oldu? Darbecilerin elbette. Eğer o sırada Menderes CHP'ye bir ziyarette bulunmuş olsa ve ortamı, bu tarihî fırsattan istifade ederek bir parça yumuşatmış bulunsaydı, kapılar kapanmasa, hırslar gemlenebilmiş olsaydı, Türkiye belki de darbecilerin girmesini arzu ettiği raydan makas değiştirerek çıkacak, demokrasimizin olgunlaşması ve kazasız belasız yoluna devam etmesi yolunda ciddi bir fırsatı tepmemiş olacaktı.

Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu'nun Devlet Bahçeli tarafından bir 'demokrasi şehidi' olarak sunulmuş olması gayet anlamlı. Şunu da söylememiz gerekir ki, arkasına kalabalıkları yığması, bir liderin tek güvencesi olamaz. Zaten demokrasi de kelle sayısı rejimi zannedilirse de, değildir. Halk seçimlerde size pas verir ve golü atmanızı bekler. Top önünüze gelirken pası verene hayranlıkla bakamazsınız. Artık o topun yöneltileceği bir başka hedef vardır.

Belki de Menderes'in en büyük hatası, yıllar yılı meydanlara çıkmayı hasretle beklemiş olan halkın gösterdiği coşkulu teveccühe biraz fazla prim vermiş olmasıydı. Ali Fuad Başgil hoca, boşuna 'Halka sığınmak, karınca deliğine girmeye çalışmaktır.' dememişti. Halk meydana çıktığınızda arkanızdadır ama düdük çalıp maç bittiğinde bir an önce evine ulaşmanın derdine düşer. Nitekim kazadan sonra yurda dönüşünde Menderes'in önüne çocuğunu yatırarak elinde bıçağı ile "Emredin, keseyim" diyen halk, idam edildiği gün sokağa çıkmamış, radyo başında haberleri dinleyerek hüngür hüngür ağlamıştı. Bence Muhsin Yazıcıoğlu hayatında bir denge adamı olmuştu, ümid oldur ki, vefatıyla da bu denge adamı rolünü oynasın, Türkiye'deki gerginlikten otlanan mahut kesimin arpasını kesmeyi bilsin. Tabii artık bu rol, yaşayanlara düşüyor. O, pasını verdi.


Mustafa Armağan - Zaman

e-fulya
04-04-2009, 09:48
Mehmet Ali Birand

CHP’de yeni bir Başkanlık krizi yarar mı getirir, yoksa partiye darbe mi vurur?
Deniz Baykal ile görüş ayrılığı içinde olabilirsiniz. Benim de benimsemediğim politikaları var. Ancak bu aşamada kalkıp, CHP’de bir liderlik mücadelesine girmek, partinin tüm enerjisini Kurultay kavgasıyla harcamanın, bu partiye ne kadar büyük bir kötülük olacağını herhalde tahmin edebilirsiniz.
İki yıl çok çabuk geçer. Böylesine kıymetli bir sürenin neredeyse yarısını boş bir liderlik yarışına ayırmak, Türkiye’ye de ihanet etmekle eş değerdedir.
Artık bırakın ve 2011 Genel Seçimine Baykal ile gidin. Kılıçdaroğlu daha genç bir insan. Zamanı geldiğinde zaten liderliğe yükselir.
Bugün CHP’liler için en akılcı davranış, elde edilen ivme ile Genel Seçimlere hazırlanmaktır.

Baykal diyorki:

...TAHRİKLERİN FARKINDAYIZ: Kılıçdaroğlu CHP’ye yakışıyor. Ne diyor, “yolsuzluk” diyor. CHP sözcüsünün ağzına yakışır yolsuzluk, orada söylenirse doğru olur. Medyanın Kılıçdaroğlu’na özel bir önem vermesi beni memnun ediyor. İlginin altında bazı kesimlerin iyi niyeti kadar, “CHP’nin içinde bir tartışma tahrik eder miyiz?” çabası var. Bunun ben de farkındayım, Kemal Bey de farkında.

İYİ GENEL BAŞKAN OLABİLİR:

Kılıçdaroğlu bu partinin önemli, başarısını kanıtlamış, halkın da önem verdiği bir isim olarak saygın yerini almıştır. İyi bir genel başkan olabilir, niye olmasın? Her yere layık olduğunu düşündüğüm, değerli bir arkadaşımdır. Olmaması için bir neden yoktur. Kemal Bey’i siz yeni fark ettiniz, ben çok daha önceden fark ettim.
http://www.gazeteport.com.tr/SIYASET/NEWS/GP_428222

Ally forumdaşım..

Dikkat ederseniz gerek medyada gerek tvlerde bu liderlik krizini çıkartmaya çalışanların tamamı iktidar partisini tek kelimeyle eleştirmeye cesareti olmayanlardır.
Şimdi bu yeni fitnenin peşine düşüp,CHP'de bir kriz çıkarmanın goygoyculuğunu yapmaktadırlar..
Seçimlerden önce Baykal'ı Kılıçdaroğlu'nu İstanbul adayı yaparak harcamaya çalıştığını yazıp çizenler,şimdi de Baykal'ı Kılıçdaroğlu'na harcatmaya çalışıyorlar.

e-fulya
04-04-2009, 11:10
Hamdolsun

Biri baksın falımıza,
Tuz kattılar balımıza,
Ağlanacak halimize,
Gülüyoruz be hamdolsun.

Hani teğet geçecekti?
Kriz gelip geçecekti?
Başlamadan bitecekti?
Ölüyoruz be hamdolsun...

Millette geçim korkusu,
Onlarda seçim kaygısı,
Şehirde kömür kokusu,
Soluyoruz be hamdolsun.

Nerde düzen, nerde birlik?
Hani birdik, bütündük?
Alt kimlik, üst kimlik,
Bölünüyoruz hamdolsun..

Üç, beş kuruş memuruma,
Hem emekli hem duluma,
Gemi yakışır mahdumuma,
Alıyoruz be hamdolsun...

“Al git!” dedi anamızı,
Okutacak salamızı,
Aradıkça belamızı,
Buluyoruz be hamdolsun...

Bir Recep İvedik filmi,
İzledik, güncel ve ilmi,
Uyuma vakti geldi mi,
Dalıyoruz be hamdolsun..

Avrupa’nın havuçları,
Kapalıdır kapıları,
Tuz dökülmüş avuçları,
Yalıyoruz be hamdolsun...

Bazıları göbek kaşır,
Sandıklara oyu taşır,
Bu güzel ülkeme sabır,
Diliyoruz be hamdolsun...

Dünyalıktır zikirleri
Anlaşılmaz zehirleri,
Akılları fikirleri,
Çeliyoruz be hamdolsun...

Mektup, zarfa ilişmiyor,
Demokrasi gelişmiyor,
Cafer’e bez yetişmiyor,
Siliyoruz be hamdolsun...

Onlar efendi, biz hamal,
Artık zamanı: Bir rol al!
Hepimiz Mustafa Kemal,
Geliyoruz be hamdolsun..

‘Ulan’ demez, Tahsin Özden,
Gidemez küfürlü izden,
Hicivleri dilimizden,
Salıyoruz be hamdolsun..
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1079226&AuthorID=59&Date=04.04.2009&b=Kilicdaroglu...&a=Melih%20Aşık&ver=44

ally_mcbeal
04-04-2009, 11:42
Baykal diyorki:
“CHP’nin içinde bir tartışma tahrik eder miyiz?” çabası var. Bunun ben de farkındayım, Kemal Bey de farkında.[/FONT]


Seçimlerden önce Baykal'ı Kılıçdaroğlu'nu İstanbul adayı yaparak harcamaya çalıştığını yazıp çizenler,şimdi de Baykal'ı Kılıçdaroğlu'na harcatmaya çalışıyorlar.

sevgili e-fulya,
şu son satırdaki cümlenize aynen katılıyor ve bir yanılgıyı tekrar vurgulamak istiyorum: bazılarının sandığı gibi baykal kılıçdaroğlunu harcamak için istanbul adayı yapmadı, tam tersine onun estirdiği olumlu rüzgarı chp lehine çevirmek istedi. gürsel tekin gibi becerikli ve akıllı birini de yanına koyarak bu konuda hiç fena sayılmayacak bir başarı elde etti. aşağıdaki yazarın sıraladığı maddelerin iyi okunmasını tavsiye ederim. artık vara yoğa baykala vurma modasının son bulmasını diliyorum.


Mehmet Tezkan
Yazara ulaşmak için : mtezkan@gazetevatan.com
Aslında şimdi Baykal zamanı...
Parti içi meseleleri yazmaktan hep kaçındım.. O olmuş bu olmuş, isim bazında çok ilgilendirmiyor..

Partinin başına kim geçsin meselesi benim meselem değil.. Partililerin, o partinin delegelerinin meselesi..

Karışmam..

Karışmak da doğru değil diye düşünürüm..

Seçim sonuçları ortaya çıktıktan sonra o kadar çok telefon, mail aldım ki..

Yolda gören, tanıyan çeviriyor.. Abi CHP’yi yazsana diye bastırıyorlar..

İspanya maçına gittim.. Devre arası onlarca kişi, maç sonrası bir o kadar.. Soruları açık ve net..

Bu iş Baykal’la olur mu?

Hangi iş diyorum..

İktidar diyorlar.. Belli ki CHP’nin İstanbul’da aldığı oy heyecanlandırmış..

Herkes kıpır kıpır..



*


Peki ne istiyorlar?

Ezberleri şu.. Baykal gitsin CHP iktidar olsun.. Şöyle bakıyorlar; sanki Baykal yarın bıraksa CHP ertesi gün iktidar olacak!

Valla tek tek anlatmak zor.. Gördüm ki bir CHP ve Baykal yazısı farz oldu..

İsterseniz buna okur baskısı deyin..


*


Bence CHP’nin asıl şimdi Baykal’a ihtiyacı var.. Ülkenin normalleşmesini, CHP’nin AKP’ye alternatif olmasını istemiyor musunuz?

Heyecanınız, telaşınız bu değil mi?

O zaman.. Şimdi Baykal zamanı...

Niye mi?


*


Bir: CHP’yi değiştirecek, yenileyecek tek kişi Baykal’dır.. Hadi canım sen de diyenlere İstanbul’a bakın derim.. Baykal, değişim istemese Gürsel Tekin’in arkasında durur muydu?


*


İki: Diyelim ki Baykal yarın bıraktı.. CHP’nin yeni lider bulmak için yaşayacağı sarsıntıyı düşünün.. Hem de seçime iki yıl kala.. Kim gelecek, toplum o gelen kişiyi nasıl algılayacak.. Partiyi derleyip toparlayabilecek mi?


*


Üç: Kabul edelim.. Bizde parti başkanı patron gibidir. Patronun dediği olur..

Değişimi, gençleşmeyi patronun yapması daha kolay değil mi? Ne derse o oluyor. Daha açık söyleyeyim.. Şu anda CHP içinde Baykal’a karşı çıkacak güç yok.. O zaman karambole de gerek yok..


*


Dört: Baykal değişim sözü vermedi mi? Genel merkezi yenileyeceğim dedi.. Bekleyin..

*


Beş: Şunu da söylemek zorundayız.. Baykal’dan daha bilgili, Baykal’dan daha sağduyulu, Türkiye’yi Baykal’dan daha iyi tanıyan lider şu anda zor bulursunuz..


*


Lafı uzatmayayım.. CHP’de değişimi gerçekleştirecek tek adam Baykal’dır..

Yeni vitrini kurar, o vitrinden Baykal’ın yerini alacak yeni bir lider çıkar.. Şimdi zamanı değil..

28 ay sonra seçim var..


*


Şimdi diyeceksiniz ki ya yapmazsa.. Değişime imza atmazsa..

Mühür elinizde.. Seçimde hesabını sorarsınız..

e-fulya
04-04-2009, 11:59
BOYUT FARKLI...

Baykal CHP’nin tutkalıdır!
CHP’nin Doğu ve Orta Anadolu’da olmadığı ve partinin algılanma bağlamında bazı sıkıntılarının bulunduğu doğrudur, ancak bunu aşmanın yolu böyle bir süreçte lider değişimi olamaz. Öyle, çünkü maazallah Baykal’ın kenara çekilmesi durumunda CHP zerre abartısız söylüyorum en az üç parçaya bölünür. Dolayısıyla CHP’de lider değişimini teklif edenlerin bu olguyu dikkate almaları gerekiyor. Deniz bey öyle ya da böyle CHP’de adeta tutkal vazifesini görüyor ve partiyi bir arada tutuyor. Ama parti büyümüyor diyenlere vereceğimiz cevap, bunun Deniz beyden ziyade genel konjonktürle alakalı olduğudur. Ne yani CHP büyümüyor da başka muhalefetler mi büyüyor? Türk siyasal yaşamının olmazsa olmazı merkez sağ çökmüş durumda. Dolayısıyla hadiseyi iyi okumak gerekiyor. Kuşkusuz CHP özellikle olmadığı bölgelerde imaj bağlamında bazı açılımlar yapmalı, ancak dediğimiz gibi hadisenin lider isminin ötesinde boyutları var...
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7850

Melih_2005
04-04-2009, 17:50
http://www.tunaboylu.org/index.asp?ays=video&video=goster&id=672&cmd=video

seyredin hele....

e-fulya
05-04-2009, 13:39
Dik durmak

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11366395.asp?yazarid=1&gid=61

Yandaş medya bu olayı bide ''diplomatik zafer'' olarak ilan etmiyor mu;kahroluyorum.
oli Rehn bu olayda Türkiye'ye tehdit ve şantaj yapmıştır..
Bu yüzden Erdoğan çıkışının ardından 2 saat sonra boyun eğmiştir.

e-fulya
05-04-2009, 14:00
NATO'YA BAĞLIYIZ




Türkiye 1950’de Batı ittifakına bağlılığını kanıtlamak üzere Kore’ye asker gönderdi. Bunun ödülü olarak da 1951’de NATO’ya kabul edildi.

CHP zamanında başlatılan politika Menderes hükümeti tarafından sonuca ulaştırılmıştı. Artık NATO’ya bağlıydık.

Peki, Menderes Hükümetini deviren 27 Mayıs askeri darbesinin Alparslan Türkeş'in sesinden yayınladığı radyo mesajında dünyaya duyurduğu ilk söz neydi? NATO’ya bağlıyız!



Daha sonraki dönemlerde İsmet İnönü bir ara ABD Başkanı Johnson’a kızdı ve “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye oradaki yerini alır” dedi. Ama NATO’ya bağlı olduğumuzu söylemeyi ihmal etmemişti. Sonra kurulan Demirel hükümetleri de kimse kendilerine sormadan aynı sözü tekrarlayıp durdu: NATO’ya bağlıyız!

Oysa Demirel’e verilen 12 Mart muhtırasının başlıca taahhüdü de aynı şeydi: NATO’ya bağlılık!



Darbeden sonraki Ecevit-Erbakan koalisyon hükümeti sırasında Kıbrıs’a çıktık. ABD tarafından ambargo yedik. Ama aynı sözü tekrarlıyorduk: NATO’ya bağlıyız!

Daha sonra kurulan MC Hükümeti, Ecevit Hükümeti, İkinci MC Hükümeti hepsi NATO’ya bağlıydı.

Nitekim onları deviren 12 Eylül darbesinin de sloganı aynıydı: NATO’ya bağlıyız!



Soğuk savaş bitti. NATO yerinde kaldı, bizde ona bağlı kaldık.

Sonra gelen Özal döneminde de NATO’ya bağlıydık, 28 Şubatla devrilen Çiller-Erbakan koalisyonunda da.



Şimdi 28 Şubatın intikamını almaya çalışan AKP dönemindeyiz.

Görüyoruz ki Davos Fatihliği, Rasmussen zaferi falan hepsi laf-ı güzaftır.



Esas olan ve asla sorgulanmaması gereken şey şudur:

Biz her zaman NATO’ya bağlıyız!



Odatv.com

5 Nisan 2009
http://www.odatv.com/index.php?id=15529

e-fulya
05-04-2009, 14:04
DENİZ BAYKAL KARAR VERMEDEN ÖNCE BU YAZIYI OKUSUN

http://www.odatv.com/index.php?id=15524

e-fulya
05-04-2009, 14:28
Sabih Kanadoğlu diyorki:

''Mesleğinizin en üst mertebesinden emeklisiniz, eşiniz yıllarca çalışmış. Çok mütevazı bir yaşamınız var. Ama bugün memur ve bürokratlara “Cumhuriyet eliti” deniyor. Sizi halktan ayıran nedir?
Halktan biri değil miyim ben? Ne eliti! Şöyle diyeyim; genele bakarsak, aslında zenci Türkler biziz!

Röportajın tamamı:
http://pazarvatan.gazetevatan.com/haberdetay.asp?hkat=1&hid=13708&yaz=G%FCncel

yosun
05-04-2009, 20:45
Yazıklar olsun!

Evet, yazıklar olsun! Uzun süredir diretiyor gibi görünen Türkiye “en sonunda” Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliğine “olur dedi”!

Bazı bölümleri tırnak içinde yazdım! Haber ajanslarında yer alan “en sonunda kabul ettiler” tadında ifadeler!

Gerçekten yazıklar olsun! PKK’ya “ağabeylik” yapan! Roj TV’ye “her şartta kucak açan” ve en önemlisi İslam Peygamberine yani inancımıza “hakaret eden, edilmesine aracı olan” ve bu süreci “ifade özgürlüğüdür” diye açıklamalarıyla destekleyen Rasmussen, bizim de “olurumuzla” NATO Genel Sekreteri oldu! Yazıklar olsun!!

İşin “görünen” kısmına bakarsanız, Başbakan Erdoğan direndi! Tamamen hikaye!

Paşa paşa “olur” dedi! Özrü de “kabahatinden” büyük; Obama güvence vermiş!

Başbakan Erdoğan bir de sonrasında açıklama yaptı ve “İslam Peygamberine hakaret edilmesini ifade özgürlüğü” diye niteleyen Rasmussen’in adaylığını bakın nasıl “aklileştirdi”! Rasyonel hale getirdi!

Açıklama aynen şöyle; “...Bugün sabahtan itibaren tekrar Avrupa liderleri aradı, görüşmelerimiz oldu, Cumhurbaşkanı Gül de sürekli görüşmeler yaptı. Son gelinen noktada çekincelerimizin ABD Başkanı Obama garantörlüğünde çözüldüğüne dair bize bilgiler geldi. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Gül de bu noktadaki ‘olurumuzu’ verdi. Çekincelerimiz konusunda verilen garantiler umarım yerine getirilir. Zannediyorum Obama TBMM’de yapacağı konuşmada da bu konuya değinebilir. Rasmussen İstanbul’daki Medeniyetler İttifakı’na da katılacak. Büyük ihtimal orada da bu konuda açıklama yapacaktır. Roj TV’nin yayınının durdurulması, İslam ülkeleri ile NATO arasında ittifakın kurulması, birinci derecede yardımcıları arasında Türk’ün yer alması ve komuta kademesinde askerlerimizin bulunması önem arz ediyor. Bu konuda taahhüt aldık. Ben Başbakan olarak ülkenin bana yüklediği sorumluluk neyse o sorumluluğu yerine getirdim.”

Sevgili dostlar, nasıl? İkna oldunuz mu!

Ben olmadım! Bir Türk, Türkiye ve İslam düşmanı olan Rasmussen, bizim olurumuzla, NATO’nun “ikinci en büyük ordusuna” sahip- dünyanın en büyük 20 ekonomisinden biri olan ülkemizi temsil edenlerin “evet oylarıyla” NATO Genel Sekreteri oldu! Tek kelimeyle; yazıklar olsun!

İşin bir acı tarafı daha var. Türkiye’nin “direniyor” göründüğü süreçte; AB, Türkiye’yi “tehdit etti” ve “olmazsa, tam üyeliği unutun” dedi!

Güzel ülkem, güzel halkım, bizimle dalga geçiyorlar! Bu halkla, bu milletle eğleniyorlar! Boş boş tehditler savuruyorlar ve arkasından Türkiye’nin “kabul ettiği” haberi geliyor! Geçekten yazıklar olsun! Tehdit mi ettin, o zaman “ölsem” kabul etmem! Kimse Türk Halkını, Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyetini “tehdit” edemez! Kimse ama hiç kimse!

Sevgili dostlar, dedim ya: halimiz içler acısı! Türkiye düşmanı, PKK’nın “abisi”, Dinimize “küfür edilmesini” ifade özgürlüğü diye nitelendirecek kadar “İslam Düşmanı”, İslam peygamberine “dünya üzerinde en büyük saygısızlığı yapmış canlılardan” birini, elimizde ona bir ders verme imkanı varken, kendi “irademizle” başımıza “kral” yaptık! Yazıklar olsun! Tek kelimeyle: Yazıklar olsun!!
Yiğit Bulut

balaban
05-04-2009, 23:32
Anlayamıyormuş!
Bunlar iyi günleriniz
Bu ülkenin insanını “inançlı-inançlı değil” değil diye ikiye böldünüz. Dini siyasete alet etmekten bıkmadınız. Dağda taşta kim varsa, iş adamı, patron, okur, yazar kim varsa kavga ettiniz. Devletin bütün kurumlarıyla çatıştınız. “Karneli” diye dalga geçtiğiniz zamanlarda yapılan bütün varlıklarımızı üç kuruşa sattınız, üç kuruşta olsa parasının ne olduğu bile belli değil. Türkiye Cumhuriyetinin bütün kırmızı çizgilerini alt üst ettiniz, AB/D işbirliği ile Kürdistanı kurdurdunuz, yer altı kaynaklarımızı yabancılara peşkeş çektiniz. “Sosyal devletin gereği” yutturmacasıyla gariban insanlarımızı “sadaka” ya alıştırdınız. Oysa bizler hür, bağımsız, kendi öz kaynaklarıyla ayakta durabilen, aydınlık, dertsiz bir Türkiye’de yaşamaktan, bayrağımızın keyfini çıkartmaktan başka bir şey istemiyorduk. Devletin bizleri hırpalamasını, Başbakanın bizlere “ananı da al git” demesini istemiyorduk.
Şimdi “inanamıyorum” diyorsunuz. İnanın inanın, bu günler iyi günleriniz.
* Nihal Tabak


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7903

balaban
05-04-2009, 23:33
Seçim haritasının mesajı
Seçim sonuçlarını gösteren harita tek kelimeyle Türkiye’nin kutuplaştığının resmi gibiydi.
DTP’nin Güneydoğu’nun tamamına yakınını alması Türkiye’ye verilen en önemli mesajdır!
Halkımız diyor ki “bırakın laik anti laik kardeş kavgasını da, bölünme riskine karşı ortak tedbirler alın” diyor...
* Engin Balım

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7903

balaban
05-04-2009, 23:35
Yalanyolu
Yalanyolu haberden bir şeyi daha öğrendik ki, İşsizliğin nedeni de Ergenekonmuş !!! Öyle hatta Ergenekon demircisi bile yanında çalışanları kovmuş sırf kriz çıksın diye! Yazık, PKK’nın üzerine bu kadar gidilmiyor.. Bakıyoruz bazı medya organlarına, basın-yayından ziyade kitlesel yönlendirme, psikolojik savaş mekanizmalarından farksızlar, amaçları saf insanların beynini yıkamak... Yakında şöyle haberler yaparlarsa şaşırmamak gerekir : “Ergenekoncular Mars’ta Darbe teşebbüsünde bulundular, neyse ki Mars Demokrasisi yara almadı...”
“Sivasspor Ergenekon yüzünden lider! Kesin Galatasaray Ergenekon yüzünden Hamburg’a elendi, belkide Lincoln Ergenekondan korktuğu için kaçtı! Ya da Ronaldinho Ergenekonun 1 numarası diye Fenerbahçe’ye gelmedi!!”
* Recep Kibaroğlu

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7903

Melih_2005
06-04-2009, 08:34
Türkiye kandırıldı mı?06 NİSAN 2009
..................................................
.................................................. .
Ancak uzmanlar, Afganistan'da çıkmaza giren ABD'nin Afganistan enkazını Türkiye'nin omuzlarına yıkacağını belirtiyorlar. Öte yandan, Rasmussen'in İslam dünyasından özür dilemeyeceği, sadece özel bir mesaj vereceği ve Roj TV'nin kapatılmasının ise ancak Danimarka mahkemelerinin yeterli kanıta ulaşıp karar vermesi durumunda gerçekleştirileceği ortaya çıktı. Üstelik NATO Genel Sekreteri'nin ise çok sayıda yardımcısı var ve Türkiye bunlardan sadece biri olacak. Genel sekreterlikten sonraki en stratejik konum olan Genel Sekreter Vekilliği ise yine bir başka ülkeye verilecek.

.....................................
.....................................
www.milligazete.com.tr/haber/turkiye-kandirildi-mi-121246.htm



irezillikten başka birşey değil, gazete okumayan tv de haber seyretmeyen kitap hiç okumayan bir millete herşey müstahaktır aslında....

balaban
06-04-2009, 08:50
Türkiye kandırıldı mı?06 NİSAN 2009
..................................................
.................................................. .
Ancak uzmanlar, Afganistan'da çıkmaza giren ABD'nin Afganistan enkazını Türkiye'nin omuzlarına yıkacağını belirtiyorlar. Öte yandan, Rasmussen'in İslam dünyasından özür dilemeyeceği, sadece özel bir mesaj vereceği ve Roj TV'nin kapatılmasının ise ancak Danimarka mahkemelerinin yeterli kanıta ulaşıp karar vermesi durumunda gerçekleştirileceği ortaya çıktı. Üstelik NATO Genel Sekreteri'nin ise çok sayıda yardımcısı var ve Türkiye bunlardan sadece biri olacak. Genel sekreterlikten sonraki en stratejik konum olan Genel Sekreter Vekilliği ise yine bir başka ülkeye verilecek.

.....................................
.....................................
www.milligazete.com.tr/haber/turkiye-kandirildi-mi-121246.htm



irezillikten başka birşey değil, gazete okumayan tv de haber seyretmeyen kitap hiç okumayan bir millete herşey müstahaktır aslında....


Tarihte Osmanlıya ne söz verildiyse tutulmamıştır. Bunların tutmasını neden bekliyorlar çok anlaşılmaz.

BABUTSA
06-04-2009, 09:12
Tarihte Osmanlıya ne söz verildiyse tutulmamıştır. Bunların tutmasını neden bekliyorlar çok anlaşılmaz.

Daha dün K.Evren'e "Yunanistan'ın NATO'ya dönüşünü kabul et,biz diğer

sorunları çözeriz " diyenler,sorunları nasıl çözdüklerini gösterdiler.Boşuna

dememişler,"Tarihten ders alınsaydı,tekerrür edermiydi?" diye.......

Melih_2005
06-04-2009, 09:16
Türkler'e kendimi satmadım!"
Rasmussen çark etti: "Roj TV nin kapatılması gibi bir söz vermedim"

06.04.2009 09:16
Türkiye'nin NATO Genel Sekreteri seçilmesine karşı çıktığı, ancak diplomatik temaslar ve verilen sözlerle vetosunu kaldırmaya karar verdiği Danimarka Başbakanı Rasmussen, ülkesine gider gitmez çark etti. ABD Başkanı Barack Obama'nın garantörlüğünde Roj Tv'yi kapatacağının ya da başka bir ülkeye taşınması için baskı yapacağının sözünü veren Rasmussen, Tv2 kanalına verdiği demeçte, "“Türkler’e kendimi satmadım. Onlara boyun eğmedim. Roj TV’nin kapatılması gibi bir söz vermedim. Bu, Danimarka mahkemelerinin verebileceği bir karardır. Bazen yüz yüze gelmek iyidir. Türklerle yüz yüze geldim ve onları ikna ettim” dedi.

WWW.HABERTURK.COM

:kahkah: :cry:

e-fulya
06-04-2009, 09:55
OBAMA GELMEDEN ÖNCE BU RAPORU OKUDU MU?

http://www.odatv.com/index.php?id=15525

e-fulya
06-04-2009, 10:49
İnsanı isyan ettirmeyin!

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Insani_isyan_ettirmeyin&tarih=06.04.2009&Newsid=231641&Categoryid=4&wid=4

e-fulya
06-04-2009, 10:51
Bi daa da Avrupa’ya gitme Tayyip Bey

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Bi_daa_da_Avrupaya_gitme_Tayy ip_Bey&tarih=06.04.2009&Newsid=231681&Categoryid=4&wid=142

e-fulya
06-04-2009, 10:53
Veto kozunu kendine karşı kullanan bir ülke daha var mı?

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Veto_kozunu_kendine_karsi_kul lanan_bir_ulke_daha_var_mi&tarih=06.04.2009&Newsid=231682&Categoryid=4&wid=166

e-fulya
06-04-2009, 17:55
Safile Usul

safileusul@ttnet.net.tr

Başbakan Ankara protokolünü de kutlamıştı

06.04.2009 - 00:40



Danimarka ROJ TV’yi kapatmaz.

Bir Türk NATO’ya Genel Sekreter olan Hollanda Başbakanı Rasmussen’e yardımcı olur.

NATO’nun Afganistan’daki özel temsilcisi bir kez daha Türk olur.

Rasmussen Medeniyetler Toplantısında Hz. Muhammed karikatürleri konusunda özüre benzer biraz lafız eder.

Ama.

Son üç şıktan Türkiye için bir sonuç çıkmaz.

NATO Genel Sekreteri’ne yardımcı olmak, Afganistan’da özel temsilci olmak ve Rasmussen’in özrü Türkiye’nin siyasal anlamda karnını doyurmaz ve hiçbir stratejik ve anlamlı hedefi açısından bir ağırlık taşımaz.

Rasmussen ROJ TV için bir müddet sonra, “Söyledim kapatın diye ama üst televizyon kurulu ve yargı beni dinlemedi.” der.

Başbakan da yaptığı ucuz Ortadoğu popülizmi ile kalır.

Londra’da elini öpmek için sıraya giren, “Davos Fatihi” hayranı Arap liderlere elini öptürmeye devam eder.

Şimdi olanları süzelim önce.

Başbakan, “Ben Rasmussen’i istemem” dedi.

Avrupalılar aralarında müzakere ettiler.

“O dedi diye neden vazgeçelim Rasmussen’den, bizim kapı arkaları da İsa karikatürleri ile dolu.” dediler.

Ama Erdoğan’ın ikna edilmesi lazım maraza çıkmaması için.

Bunun için Rasmussen’e, “Sen ince bir ayar yap” dediler.

Rasmussen, “Özür de dilerim, ROJ TV’yi de kapattırırım, yeter ki sen he de” dedi.

Ardından tam bir Avrupacı olan Obama’dan destek istendi.

Obama garantör oldu.

“Lütfen veto etmeyin” dedi.

Üstüne bir de, “NATO Genel Sekreter yardımcısı da olursunuz” dendi.

Eh, Ortadoğu’da, “Davos’tan sonra Rasmussen’e de Müslümanlardan özür diletti” diyecek kadar bir durum çıktığı için.

Olay bitti.

Mi?

Size iki adet öncü haber.

Birincisi.

Frankfurter Allgemeine Zeitung’dan.

“Türk Başbakanı Erdoğan Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği’ne gecikmeli olarak verdiği onayı kendi ülkesinde zafer olarak lanse etti.”

Cümleye dikkat.

Onayı geciktirmeyi zafer ilan etmekle alay ediliyor burada. (orijinal metni FAZ’dan bulabilirsiniz veya bende saklı)

İkincisi.

Avusturya Televizyonu’nun haber sitesinden.

“Erdoğan Hükümeti poker oynadı…., öte yandan AB içindeki Türkiye karşıtlığını artırdı.”

Hülasa.

Erdoğan yine kötü bir iş yaptı.

Tıpkı Doğu ve Güneydoğu’da kimlik söylemi yapıp, kimsenin akıl edemediğini akıl ederek sorunları çözeceğini sanıp, kimlik siyasetini kızıştırmış ve kutuplaştırmış olması gibi.

Şimdi de Avrupa içi koruma reflekslerini kızıştırıyor.

Ona Arapların “Davos Fatihi” demesi yetiyor çünkü.

Rasmussen’i madem kabul edecektin, Avrupa içini neden kızıştırdın?

Türkiye’nin başı her yerde belada.

Avrupa’da da,orda da, burda da.

Birşey daha.

Hiç anlamayacak ama.

Ben yine tekrar edeyim.

Başbakan Erdoğan Londra’da, “Türkiye ılımlı İslam ülkesi değil, hem Müslüman Müslümandır, Müslümanın ılımlısı ılımsızı olmaz” dedi gazetecilere.

Cümlenin birinci bölümü tamam.

Başbakanı olduğu ülkenin siyasi rejimi hakkında birşey söylüyor.

Ama cümlenin ikinci bölümünde “Müslüman Müslümandır, ılımlısı olmaz” şeklindeki yorum bir başbakanın alanının dışında bir husustur.

Başbakan bu tür cümleleri ile kendisine dini cemaat lideri muamelesi yapan Avrupalılara sürekli malzeme taşımaktadır.

Bu arada başlıktaki cümlemi unutuyordum az kalsın.

Başbakan Ankara Protokolünü de böyle kutlamıştı demiştim.

2004’de Brüksel’de Başbakan önce, “Ankara Protokolü’nü imzalamam” demişti.

Sonra o metne ilaveten bir kağıt daha hazırlandı.

İlave kağıt Ankara Protokolü’nün içeriğini değiştirmiyordu.

Başbakan, ilave kağıt üzerine Ankara Protokolünü bir devlet bakanına imzalattı. (kendisi imzalamayınca geçerli değilmiş efekti yapıyordu onda çünkü, halbuki imzalanan belgeler devletleri bağlar, kim imzalarsa imzalasın)

Sonra da Türkiye’ye döndü ve balonlarla kutlama yaptı.

O kutlama ne mi oldu?

O kutladığı şeyin ilmiğinde sürükleniyoruz halen.

Yani Ankara Protokolü’nün içeriğinde.

Yani, Hatice’de değil, neticede.

http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS/GP_429373

Che Big
06-04-2009, 21:49
http://haber.mynet.com/detail_news/?type=Actuel&id=X1238995733500&date=06Nisan2009

Cok sacma bir kanun,aradan 30 sene gecti,dön geri....

Sanirim, Tr.ye geldiginde de Krallar gibi karsilama...:grrr::grrr:

balaban
06-04-2009, 21:57
Safile Usul



Onayı geciktirmeyi zafer ilan etmekle alay ediliyor burada. (orijinal metni FAZ’dan bulabilirsiniz veya bende saklı)

İkincisi.

Avusturya Televizyonu’nun haber sitesinden.

“Erdoğan Hükümeti poker oynadı…., öte yandan AB içindeki Türkiye karşıtlığını artırdı.”

Hülasa.

Erdoğan yine kötü bir iş yaptı.




http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS/GP_429373

Maskara olduk :notr:


http://haber.mynet.com/detail_news/?type=Actuel&id=X1238995733500&date=06Nisan2009

Cok sacma bir kanun,aradan 30 sene gecti,dön geri....

Sanirim, Tr.ye geldiginde de Krallar gibi karsilama...:grrr::grrr:

:grrr::grrr::grrr::grrr:

baron11
07-04-2009, 08:37
Gelişmeler bilmeceyi (http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mahir-kaynak.htm) andırıyor

Küme düşmüş bir Uzakdoğu ve Avrupa görmeye hazır mısınız ?...

İlginç bir yazı...