PDA

View Full Version : Medya'dan Köşe Yazıları



Pages : 1 2 3 [4] 5 6 7

yosun
02-07-2009, 12:42
Kendinize ölçü koyun! Senaryoya av olmayın!


Geçen gün haber vardı; çok seyredilen, çok para getiren ve halkı TV başına ağzı açık bağlayan dizilerden birinin senaryosunun yazarı anlatıyordu: Oyunculardan biri çok uçtu diyelim. Tarifesini yükseltti, yüksek para istiyor. Hemen senaryoya bir yeni sahne yazarız; oyuncu feci bir kaza geçirir, ölüverir.

Rejisörün kararına kalmış.

Söyler senaryo yazarına.

Öldürürler gül gibi kızı.

Bitirirler turp gibi oğlanı.

Bu yüzden bekleyin, oyun henüz tamamlanmadı. Birinci adam, yani rejisör, neye karar verdi, biz henüz bilmiyoruz. Hasdal’daki askeri Hapishane’ye “iktidarı devirecek darbeci örgüt üyesi şüphelisi olarak girmiş Albay Dursun Çiçek” bir gün bir bakarsınız ki dışarıya “demokrasiye bağlı bir kahraman asker olarak” çıkar. Birinci adam eğer uygun görmüşse; bugün gazetelerde, TV’lerde, orada, burada generallere; “Bunlar da emekli olunca konuşuyorlar... İyi ki bunlarla savaşa girmemişiz...” diyerek ağız dolusu ağır vuruşlar yapanlar, yarın ordu amigosu kesiliverirler.

Senaryo nasıl bağlanacak?

Henüz bilmiyoruz.

Ağlamakla gülmek arası!

Tam kara mizah oldu!

20 gün önce sözüm ona altında Albay Dursun Çiçek imzası olduğu söylenen; “AKP ve Fethullah Gülen’i bitirme belgesi” 20 gün sonra bugün, “AKP ile Fethullah Gülen’in TSK’yı bitirme belgesine” dönüştü. Genelkurmay Başkanı, arkasına 35 generali, yanına 5 kuvvet komutanını alıp, Türk milletine ve bütün dünyaya; bu belge değil bir kağıt parçasıdır, ordu içinde hazırlanmamıştır, fotokopinin aslı da bulunamamıştır dedikten 3 gün sonra Albay Dursun Çiçek, “örgüt üyesi olduğu” iddiasıyla hapishaneye konuldu.

Soruşturma: Belge yazmaktan.

Hapse giriş: Örgüt üyesi olmaktan.

Şimdi kime ne anlatacaksın?

Senaryoyu yazan; Dursun Albay’ı hapishaneye götüren otomobilin içinde gösteren fotoğraf karelerini, “Genelkurmay’ın içinden Ergenekon’cu çıkıyor” dedirtmek için koymuş, amacına ulaşmıştır.

Yazılan sahneye bak!

AKP’yi ve Gülen’i bitirecekti.

Kendisi bitmiş.

Şimdi herkes birbirine haklı olarak; “Acaba Dursun Albay nedir? Bir köstebek midir?

Köstebek ise kimin köstebeğidir?” diye sorma lüzumunu da hisseder. Zaten oyunun senaryo yazarı nerededir; Ankara’da mı, Washington’da mı bilinmez, sürekli bu tür kara mizah sahnelerini bizlere sunmayı seviyor.

Yeni bir sahne yazdı.

Hemen çektiler.

Halka izlettiler.

Emekli Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün komşusunun evi basılıyor, bitişik villanın bekçi evinde suikast silahı uzo bulundu deniyor.

Kim bu komşu?

Suikast silahı ile ne işi olabilir? Baskın 10 gün önce yapılıyor fakat basına haber tam da örgüt üyesi Dursun Albay’ın hapse götürüldüğü gecenin sabahında sızdırılıyor ve “bakın demokrat özelliğiyle bilinen eski Genelkurmay Başkanı’na da suikast yapılacaktı” havası pompalanıyor. Birinci adamda ve senaryoyu yazanda oyun çok. Birinci adamı bilmiyorsak ve rejisörü tanımıyorsak oyunun nasıl biteceğini kestiremeyiz. Ben şahsen; “ordu niçin yıpratılıyor” anlamak için kendime bir ölçü koydum.

Beğenirseniz ödünç alın.

İşte benim ölçüm:

Bizim ordumuz da demokratik bir ülkede olması gereken yerde olmalıdır. Harcamaları, hesapları seçilmişlerce denetlenmedir. Pahalı Awacs uçakları alınıyorsa nedeni sorulmalı, sorgulanmalıdır fakat aynı zamanda, bizim ordumuz ülkenin bağımsızlığını ve bütünlüğünü koruyacak, laik yaşam tarzını İslam adına değiştirmek isteyenlerin de önünde duracak güçte, kudrette, itibarda, halkın güvendiği kurum olmalıdır.

Kendinize ölçü koyun.

Orduyu yemek istiyorlar.

Senaryoya av olmayın.

NOT: Bu yazı Dnz. Kur. Alb. Dursun Çiçek’in tahliyesinden önce yazılmıştır.

Necati Doğru

gizemliduygular
02-07-2009, 16:19
Kendinize ölçü koyun! Senaryoya av olmayın!


Geçen gün haber vardı; çok seyredilen, çok para getiren ve halkı TV başına ağzı açık bağlayan dizilerden birinin senaryosunun yazarı anlatıyordu: Oyunculardan biri çok uçtu diyelim. Tarifesini yükseltti, yüksek para istiyor. Hemen senaryoya bir yeni sahne yazarız; oyuncu feci bir kaza geçirir, ölüverir.

Rejisörün kararına kalmış.

Söyler senaryo yazarına.

Öldürürler gül gibi kızı.

Bitirirler turp gibi oğlanı.

Bu yüzden bekleyin, oyun henüz tamamlanmadı. Birinci adam, yani rejisör, neye karar verdi, biz henüz bilmiyoruz. Hasdal’daki askeri Hapishane’ye “iktidarı devirecek darbeci örgüt üyesi şüphelisi olarak girmiş Albay Dursun Çiçek” bir gün bir bakarsınız ki dışarıya “demokrasiye bağlı bir kahraman asker olarak” çıkar. Birinci adam eğer uygun görmüşse; bugün gazetelerde, TV’lerde, orada, burada generallere; “Bunlar da emekli olunca konuşuyorlar... İyi ki bunlarla savaşa girmemişiz...” diyerek ağız dolusu ağır vuruşlar yapanlar, yarın ordu amigosu kesiliverirler.

Senaryo nasıl bağlanacak?

Henüz bilmiyoruz.

Ağlamakla gülmek arası!

Tam kara mizah oldu!

20 gün önce sözüm ona altında Albay Dursun Çiçek imzası olduğu söylenen; “AKP ve Fethullah Gülen’i bitirme belgesi” 20 gün sonra bugün, “AKP ile Fethullah Gülen’in TSK’yı bitirme belgesine” dönüştü. Genelkurmay Başkanı, arkasına 35 generali, yanına 5 kuvvet komutanını alıp, Türk milletine ve bütün dünyaya; bu belge değil bir kağıt parçasıdır, ordu içinde hazırlanmamıştır, fotokopinin aslı da bulunamamıştır dedikten 3 gün sonra Albay Dursun Çiçek, “örgüt üyesi olduğu” iddiasıyla hapishaneye konuldu.

Soruşturma: Belge yazmaktan.

Hapse giriş: Örgüt üyesi olmaktan.

Şimdi kime ne anlatacaksın?

Senaryoyu yazan; Dursun Albay’ı hapishaneye götüren otomobilin içinde gösteren fotoğraf karelerini, “Genelkurmay’ın içinden Ergenekon’cu çıkıyor” dedirtmek için koymuş, amacına ulaşmıştır.

Yazılan sahneye bak!

AKP’yi ve Gülen’i bitirecekti.

Kendisi bitmiş.

Şimdi herkes birbirine haklı olarak; “Acaba Dursun Albay nedir? Bir köstebek midir?

Köstebek ise kimin köstebeğidir?” diye sorma lüzumunu da hisseder. Zaten oyunun senaryo yazarı nerededir; Ankara’da mı, Washington’da mı bilinmez, sürekli bu tür kara mizah sahnelerini bizlere sunmayı seviyor.

Yeni bir sahne yazdı.

Hemen çektiler.

Halka izlettiler.

Emekli Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün komşusunun evi basılıyor, bitişik villanın bekçi evinde suikast silahı uzo bulundu deniyor.

Kim bu komşu?

Suikast silahı ile ne işi olabilir? Baskın 10 gün önce yapılıyor fakat basına haber tam da örgüt üyesi Dursun Albay’ın hapse götürüldüğü gecenin sabahında sızdırılıyor ve “bakın demokrat özelliğiyle bilinen eski Genelkurmay Başkanı’na da suikast yapılacaktı” havası pompalanıyor. Birinci adamda ve senaryoyu yazanda oyun çok. Birinci adamı bilmiyorsak ve rejisörü tanımıyorsak oyunun nasıl biteceğini kestiremeyiz. Ben şahsen; “ordu niçin yıpratılıyor” anlamak için kendime bir ölçü koydum.

Beğenirseniz ödünç alın.

İşte benim ölçüm:

Bizim ordumuz da demokratik bir ülkede olması gereken yerde olmalıdır. Harcamaları, hesapları seçilmişlerce denetlenmedir. Pahalı Awacs uçakları alınıyorsa nedeni sorulmalı, sorgulanmalıdır fakat aynı zamanda, bizim ordumuz ülkenin bağımsızlığını ve bütünlüğünü koruyacak, laik yaşam tarzını İslam adına değiştirmek isteyenlerin de önünde duracak güçte, kudrette, itibarda, halkın güvendiği kurum olmalıdır.

Kendinize ölçü koyun.

Orduyu yemek istiyorlar.

Senaryoya av olmayın.

NOT: Bu yazı Dnz. Kur. Alb. Dursun Çiçek’in tahliyesinden önce yazılmıştır.

Necati Doğru

Rahmetlik Halit Ziya Uşaklıgil, Aşk-ı Memnu dizi senaryosunun, yine rahmetlik Reşat Nuri Güntekin Yaprak Dökümü dizi senaryosunun yeni bölümlerinin notlarını yazıp yazıp gönderiyorlar mı acaba? Yoksa bu iki güzide edebiyatçımız bugünleri görselerdi romanlarını yazarlar mıydı? Sanmıyorum....sanmıyorum, çünkü ölmüş insanın bu dünya ile işi bittiğine göre biz asıl dirilerden korkmalıyız. Ne ölüden ne de şeytandan korkmamak gerekir. Kalpleri ve beyinleri şeytanlaşmış, gözünü dünyevi hırslar bürüyen insan müsveddelerinin bir yerlerden yazıp yolladıkları senaryolar gün ola kendi başlarına öyle bir geçecek ki, bir zamanların Aydın efesi zat vardı kendisine çok fazla güvenen, dünyalık olarak Ege Bölgesi'nin pek çok yerinde arazileri vardı, ''ben odunu koysam milletvekili seçtiririm'' diyordu.

Sonra ne oldu? Bu zatın (bugünkü aynı teknoloji o zaman olsaydı bile bunları kesinlikle yazamazdım, çünkü büyüklerimizden ve eski yazılanlardan anlıyoruzki her üç kişiden biri devlete haber uçuruyormuş. Şarkısı bile çıkmış ya ''haber uçtu devlete de..... diye) tüm akrabaları Takdir-i İlahi'nin Dünya'da da tecelli ettiğinin bir nişanesi olarak devlet musluklarının kesilmesi sonucu ya iflas ettiler, ya bunalımlara girerek intihar ettiler, ya trafik kazası geçirdiler.

Sonuç olarak devletimizin, milletimizin, tüyü bitmedik yetim hakkı yiyenlerin iflah olmadığını zaman içinde görüyoruz. Allah bizleridevlete, millete ihanet etmekten, ve ihanet edenlerin şerlerinden korusun.

yosun
02-07-2009, 21:24
Nereden nereye..

Tayyip Erdoğan 2002 seçimlerinden önce Deniz Baykal’la birlikte Uğur Dündar’ın programına çıkmıştı. Her iki lider de bu programda seçimden sonra dokunulmazlıkları kaldıracakları konusunda söz vermişti.

Ancak seçimlerden tek başına iktidar olarak çıkan Erdoğan, 5 ay sonra başbakan olduğunda bu sözünü unuttu.
Aslında unutmadı da ipe un serdi. Dedi ki “Öyle sadece milletvekilliği dokunulmazlığı ile olmaz, tüm dokunulmazlıklar kaldırılmalı.”

Erdoğan’ın kastettiği askerlerdi. Ama sırf askere karşı olmasın diye bürokrasiyi de işin içine sokmuştu. AKP’li Adalet Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu ise; “dokunulmazlıklarla ilgili dosyalarda yargıya güvenmediklerini, bu ortamda kaldırılmasının doğru olmadığını” söyleyerek konuya açıklık getirdi.

Erdoğan 7 yıldır tek başına iktidarda olmasına, sayısal çoğunluğunun yetmesine rağmen ne milletvekili ne de diğer dokunulmazlıklarla ilgili bir şey yaptı. Düne kadar yargıya güvenmeyen Erdoğan bir gece yarısı bu kararından vazgeçti ve Genelkurmay Başkanı dahil komutanların “dokunulmazlıklarını” ellerinden alıverdi. Milletvekili ve bürokratların dokunulmazlığı ise aynen duruyor. Sonra birileri çıkıp bunu demokrasinin zaferi, sivilleşmenin tamamlanması diye anlatmaya çalışıyor. Ayıp oluyor aslında da, terbiyesizlik diz boyu olunca söylenecek laf kalmıyor.

Can Ataklı

KHANJAR
02-07-2009, 21:30
Borsada 2. Keriz Silkeleme Operasyonu olarak bilinen ve çok sayıda spekülatörün gözaltına alınmasıyla sonuçlanan operasyona 3 önemli isim daha dahil edildi.
İstanbul, İzmir, Ankara ve Antalya’da ‘borsada manipülasyon yapıldığı’ iddiasıyla eş zamanlı olarak yapılan operasyonlar sonrası adli süreç devam ederken, mahkeme dosyasına 3 yeni isim daha eklendi. Borsagündem’e ulaşan bilgilere göre ünlü sanatçı Orhan Gencebay, Mübarek Kardeşler olarak bilinen Mehmet Nurettin Çevik ve Enver Çevik hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Söz konusu isimlerin mevcut dava kapsamında yargılanması bekleniyor. ’Keriz silkeleme’ denilen yöntemle haksız kazanç elde edildiği iddiasıyla gözaltına alınan çok sayıda isim geçtiğimiz aylarda hakim karşısına çıkmış ve önemli bir kısmı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı.
Enver ve Nurettin kardeşlerin ismi son dönemde çok sayıda borsa operasyonuna karışmıştı. İsimleri kısa bir süre öncesine kadar İhlas Grubu ile bütünleşen oyuncuların söz konusu hisselerden uzaklaştığı iddiaları ise borsa kulislerinde kulaktan kulağa fısıldanıyor.

yosun
04-07-2009, 09:18
‘Gücünü yitirmekten korkan bir elit’in, Oturan Popo’ya yanıtı!


The Economist dergisi, bu haftaki “analiz” yazısını, Türkiye’de son günlerde askerle iktidar arasında tırmanan gerilime ayırmış... Bu uzun yazı, ilginç bir saptamayla sona ermiş:

“Türkiye’deki laik elitin en büyük kaygısı, tırmanan İslam değil, güçlerini kaybediyor olmaları...”



***


Bu “analiz”, gazetecilik öğrencilerine ders olarak okutulmalı... Adı da belli:

“Eğer bir gazeteci oturma organını kaldırıp, yazmaya tenezzül ettiği ülkeye gitmezse, sokaklarında dolaşmazsa, insanlarıyla konuşmazsa... Saçmalar!”


***


“Elit” miyim orasını bilemem... Ama; laikliği savunan sıradan bir Türk vatandaşı olarak bu yorumu yapan “Oturan Popo”ya söylemek isterim ki:

Benim en büyük kaygım, senin öne sürdüğün gibi ne “tırmanan İslam” ne de “gücümü kaybetmem...”

Eğer İslam, sadece “halkımın tercihi” doğrultusunda “tırmanıyor” olsaydı, buna sadece saygı duyardım...

“Gücümü kaybetmekten korkmama” gelince... Oralardan nasıl görünüyor bilmem ama sevgili Oturan Popo kardeşim; aslında kastettiğin kesimlerin bu ülkede hiçbir zaman gücü olmadı!

Sosyal adaleti, gelir dağılımında eşitliği istediler; komünistlikle suçlanıp işkencelere uğratıldılar...

Feodalizme, toprak ağalığına karşı çıktılar; hücrelere tıkıldılar!

Emperyalizme tepki gösterdiler; 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de kıyıma uğratıldılar...

Daha fazla demokrasi için tavır koydular; hainlikle suçlandılar...

Avrupa Birliği kriterlerine uyum yasalarının bir an önce çıkarılması için harekete geçtiler; senin de yaptığın gibi “elit” diye aşağılandılar!
***


Barış istediler, dayak yediler. Kardeşlik istediler, öldürüldüler...

Yani her zaman dışlandılar, örselendiler, kâğıt gibi buruşturulup bir kenara atıldılar!

İşte; bu insanlar ve onlardan biri olarak ben; “dinin ticarete ve siyasete alet edilmesi”nden rahatsızız; sevgili kardeşim Oturan Popo!

Tek isteğimiz; bu “tüccarlar”ın, yoksul halkımızın dini inancını kullanarak cukkalarını doldurmalarının önüne geçilmesi...

Biz de en az senin kadar; çağdaş, demokratik, sosyal, laik bir hukuk devleti istiyoruz...

Bu yüzden, dini kurallarla yönetilen bir ülkeye doğru gidişi içimize sindiremiyoruz!

Ama; “şeriat ya da darbe” ikileminde kalmaktan da nefret ediyoruz...

Hele hele; sırf din devletine karşı çıktığımız için, darbeci olarak gösterilmemiz, içimizi kanatıyor!

***


Şimdi sen; bizi aşağılamaya, kaygılarımızı küçümsemeye kalkışıyorsun!

İran’da yaşananları nasıl anlamıyorsan, benim ülkemi de aynı kadere sürüklemek isteyenlerin ekmeğine, bilerek ya da bilmeyerek yağ sürüyorsun...

Kendi adıma senden bir şey istiyorsam, namerdim Oturan Popo kardeşim!

Bizim buralarda bir söz vardır; tek beklentim o, senden:

Gölge etme, başka ihsan istemez!

Mustafa Mutlu

gizemliduygular
04-07-2009, 09:53
Çuvalcı tim komutanı aşırı dozdan öldü


Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçiren ABD timinin komutanı Daniel Monk’un genç yaşta öldüğü ortaya çıktı. Savaşın stresini kaldıramayan Monk, aşırı doz reçeteli ilaç aldıktan sonra kalp krizi sonucu 10 ay önce öldü. Monk’un odasında, "Çuval" kitabı ve 19 Aralık 2006 tarihli, olayın yer aldığı Hürriyet Gazetesi bulundu.


http://www.hurriyet.com.tr/dunya/12002181.asp?gid=229

Vaayyy be bizim Mehmetçiklerimizin başına çuval geçiren tim komutanı aşırı dozda ilaç alarak ölmüş. Değil Süleymaniye'nin, Irak'ın altını üstüne getirebilecek kadar deneyimli ve eğitimli olan aslan parçalarına mukavemet göstermemelerini, coniler ne derse yapmalarını isteyenlerin çok üzülecekleri bir haber bu.:grrr::grrr:

Bu coni de eşşekler cehennemini boylayan diğer coniler gibi tecavüz ettikleri yaşları 4 ile 83 arasında değişen Iraklı kadınlara yaptıklarının, bu pis davranışları sonucu zoraki olarak yaptıkları ikiyüzelli bin kürtajın, tıpkı Vietnam'da olduğu gibi dünyanın gözünden kaçırdıkları Irak'ta peydahlattıkları günahsız gayrı meşru çocukların, yeni geliştirilen her türlü biyolojik ve kimyasal silahlarla ölen ve sakat kalan masumların, atılan kimyasal ve biyolojik silahlar sayesinde bu saatten sonra dünyanın en ileri teknolojilerini de getirseniz verimsiz hale gelen toprakların hesabını ahirette verebilir mi dersiniz?

gizemliduygular
04-07-2009, 10:43
Geleceğin test çocukları

Şu aralar öğrencilere 'nasılsın?' diye sorulduğunda bir tuhaf bakıyorlar adamın suratına...
Sınavlar nihayet bitti. Yani şimdilik bitti. Şu aralar öğrencilere 'nasılsın?' diye sorduğunuzda bir tuhaf bakıyorlar adamın suratına. Şimdikiler test çocukları. 'Nasılsın?' sorusunun peşinden hemen şıkları da sıralamak gerekiyor: a) İyiyim b) Berbat c) B..ktan d) Hepsi. Sorduğunuz öğrenci komşunun çocuğuysa eğer, ayıp olmasın diye a) İyiyim diyor. Bir de sınavdan taze çıkmış yeğeninize ya da yakın arkadaşınızın çocuğuna sorun bakalım, tereddütsüz yapıştırıyor cevabı; c) B...ktan. En fenası, d) Hepsi diyen çocuklar... Bunlar sınav yükünden kurtulduğu için kendini iyi hissederken, sınav sonuçlarının heyecanından mideleri bulanan, gazetelerde çarşaf çarşaf ilan edilen birincileri gördükçe de ailelerine ve öğretmenlerine karşı kendilerini gerçekten 'boktan' hissedenler.

http://www.aksam.com.tr/2009/07/04/yazar/13392/ture_ozcelik/gelecegin_test_cocuklari.html

Çocuklarımızı diğer çocuklardan uzak ara önde gitsinler diye okul, dershane, deneme sınavları derken yarış atına çevirdiğimizden, sağlıklı insanlarda görülemeyecek bazı davranışlar sergiliyorlar. En basitinden annesiyle konuşurken babası hakkında ''senin kocan'', babası ile konuşurken de annesi hakkında ''o kadın'' sözcüklerini kullanmaya başlıyorlar. Bir de geçen gün şahit olduğum, toplu taşım aracına kucağında birkaç günlük bebeğiyle bir hanımefendi bindi, bindi binmesine de yarışı kazanan (üniversiteye girebilmiş) bizim 17 ve yukarı dişi ve erkek yarış beygirlerimiz o çocuklu kadına trene bakar gibi baktılar.:grrr::grrr:
Bari bugün itibariyle ne yetiştireceğimize karar verelim. Dünyanın en zor sanatını icra ederek insan mı yetiştireceğiz, yoksa saldım çayıra Mevlam kayıra diyerek, her türlü milli ve manevi değerlerinden habersiz gemini nereye çekerseniz oraya gidebilecek yarış beygirleri mi yetiştireceğiz?

gizemliduygular
04-07-2009, 10:59
Türkiye, kağıt parçası olduğu ortaya çıkan ’belge’lerle uğraşır ve boş gündemle boğuşurken, Ankara büyükelçileri Anadolu’da çalışıyor! Kimi Karadeniz’i mesken tutarken, kiminin ilgi alanını Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi oluşturuyor.



Resmi ziyaret numarası...
Elçİ görünümlü ajanların formülü basit... Önce vali ya da belediye başkanına göstermelik bir ziyaret düzenleniyor, ardından sözde sivil toplum kuruluşlarıyla temas ve ana uğrak yeri DTP oluyor. Ardından halkla yakın temas ve içişlerine müdahale!


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=19270


Bu ajanlar öyle etkili olmuşlar ki, Van'da Obama'nın seçim zaferi için Gürpınar ilçesi Çavuştepe köylülerini, ölen şarkıcı Michael Jackson için gıyabi cenaze namazı kılan Mardin"in Midyat İlçesi´ne bağlı Mercimekli Köyü´nde bulunan "Mıhellemi Dinler Diller ve Medeniyetler Arası Diyalog Derneği'' nin görev ve işlevleri nelerdir? Nasıl bir iştir bu?

Serenler
04-07-2009, 11:23
:düsün:
Çuvalcı tim komutanı aşırı dozdan öldü


Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçiren ABD timinin komutanı Daniel Monk’un genç yaşta öldüğü ortaya çıktı. Savaşın stresini kaldıramayan Monk, aşırı doz reçeteli ilaç aldıktan sonra kalp krizi sonucu 10 ay önce öldü. Monk’un odasında, "Çuval" kitabı ve 19 Aralık 2006 tarihli, olayın yer aldığı Hürriyet Gazetesi bulundu.


http://www.hurriyet.com.tr/dunya/12002181.asp?gid=229

Vaayyy be bizim Mehmetçiklerimizin başına çuval geçiren tim komutanı aşırı dozda ilaç alarak ölmüş. Değil Süleymaniye'nin, Irak'ın altını üstüne getirebilecek kadar deneyimli ve eğitimli olan aslan parçalarına mukavemet göstermemelerini, coniler ne derse yapmalarını isteyenlerin çok üzülecekleri bir haber bu.:grrr::grrr:

Bu coni de eşşekler cehennemini boylayan diğer coniler gibi tecavüz ettikleri yaşları 4 ile 83 arasında değişen Iraklı kadınlara yaptıklarının, bu pis davranışları sonucu zoraki olarak yaptıkları ikiyüzelli bin kürtajın, tıpkı Vietnam'da olduğu gibi dünyanın gözünden kaçırdıkları Irak'ta peydahlattıkları günahsız gayrı meşru çocukların, yeni geliştirilen her türlü biyolojik ve kimyasal silahlarla ölen ve sakat kalan masumların, atılan kimyasal ve biyolojik silahlar sayesinde bu saatten sonra dünyanın en ileri teknolojilerini de getirseniz verimsiz hale gelen toprakların hesabını ahirette verebilir mi dersiniz?

Bu işlerin hesabının görülmesi ahirete kaldıysa durumumuz çok vahim demektir.:düsün:


Sayın gizemli duygular keşke aşağıdaki yazıyı siz yazabilmiş olsaydınız.
O zaman geleceğe dair ümitlerimiz çok daha fazla olurdu.
Çünkü kral çıplak....


Çuvalcı tim komutanı aşırı dozdan öldü

Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçiren ABD timinin komutanı Daniel Monk’un genç yaşta öldüğü ortaya çıktı. Savaşın stresini kaldıramayan Monk, aşırı doz reçeteli ilaç aldıktan sonra kalp krizi sonucu 10 ay önce öldü. Monk’un odasında, "Çuval" kitabı ve 19 Aralık 2006 tarihli, olayın yer aldığı gazete bulundu.

http://www.aksam.com.tr/2009/07/04/haber/guncel/4828/cuvalci_tim_komutani_asiri_dozdan_oldu___.html

Kitabın adı "Çuval".

Bundan şöhret olanlar var.

Oysa o olay, millet olarak prestijimizi sarsan bir olaydı.

Keşke askerimizin başına çuval geçirilip şerefiyle oynanacağına, günler süren sorgu sual ve insanlık dışı uygulamalara muhatap olacaklarına, olayda hepsi çarpışarak şehit düşseydi.

"Çuval " yerine "Türk'ün yumruğu" başlığı ile kitaplar yazılsaydı.

Her bir şehide anıt dikse idik..
Ah ah..

balaban
04-07-2009, 22:45
Çuvalcı tim komutanı aşırı dozdan öldü


Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçiren ABD timinin komutanı Daniel Monk’un genç yaşta öldüğü ortaya çıktı. Savaşın stresini kaldıramayan Monk, aşırı doz reçeteli ilaç aldıktan sonra kalp krizi sonucu 10 ay önce öldü. Monk’un odasında, "Çuval" kitabı ve 19 Aralık 2006 tarihli, olayın yer aldığı Hürriyet Gazetesi bulundu.


Bu coni de eşşekler cehennemini boylayan diğer coniler gibi tecavüz ettikleri yaşları 4 ile 83 arasında değişen Iraklı kadınlara yaptıklarının, bu pis davranışları sonucu zoraki olarak yaptıkları ikiyüzelli bin kürtajın, tıpkı Vietnam'da olduğu gibi dünyanın gözünden kaçırdıkları Irak'ta peydahlattıkları günahsız gayrı meşru çocukların, yeni geliştirilen her türlü biyolojik ve kimyasal silahlarla ölen ve sakat kalan masumların, atılan kimyasal ve biyolojik silahlar sayesinde bu saatten sonra dünyanın en ileri teknolojilerini de getirseniz verimsiz hale gelen toprakların hesabını ahirette verebilir mi dersiniz?[/B]


Adamın ölmesine çok üzüldüm vah vah!!

Ben en çok Hilmi Özkök'ün ne düşündüğünü merak ediyorum. Malum onun zamanında çuval geçirildi ve hiç ağzını bile açmadı. Özkök paşa üzüntüden mahvolmuştur.

Adamın ahiretini boşverin siz buradakilerin ahiretlerini sorun bakalım ne diyecekler:)


Türkiye, kağıt parçası olduğu ortaya çıkan ’belge’lerle uğraşır ve boş gündemle boğuşurken, Ankara büyükelçileri Anadolu’da çalışıyor! Kimi Karadeniz’i mesken tutarken, kiminin ilgi alanını Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi oluşturuyor.

[/B]

Biz boş gündemlerle oyalanacak kadar salak olursak onlar bu ülkeyi çok kolay yıkarlar. Bunu Osmanlı döneminde de yaptılar biz yine salaktık bu güne bakınca salaklığımız artmış, eksilmemiş, hamdolsun.

Halk önüne ne konulursa onunla meşgul olur, asıl merak edilmesi gereken bu gündemleri oluşturanların ne düşünerek suni gündem oluşturdukları.

betaport
04-07-2009, 23:20
Adamın ölmesine çok üzüldüm vah vah!!

Ben en çok Hilmi Özkök'ün ne düşündüğünü merak ediyorum. Malum onun zamanında çuval geçirildi ve hiç ağzını bile açmadı. Özkök paşa üzüntüden mahvolmuştur.

Adamın ahiretini boşverin siz buradakilerin ahiretlerini sorun bakalım ne diyecekler :)



İşte o gün ben askerdim hemde CUMHURBAŞKANLIĞI MUHAFIZ ALAYI Subay Gazinosunda.... Komutan Konutları denen Komuta kademesi paşalarımızın evlerinde 20 Metre Köşke 200 Metre mesafede.

O akşam üstü VIP ilan edilmişti acilen diğer gazinoyu açmıştık.
Büyükanıt Paşa o zamanlar Gen.Kur. 2. Bşk. görevindeydi. Müslüman Sufi ÖZKÖK Paşa hazretimizde Genel Kurmay Başkanıydı.

O geceden tek hatırladıklarım ABD Büyükelçisinin apar topar köşke gelişi bizim komutanların vızır vızır geçiş yaptığı idi.

Bizim haberimiz yoktu koruma müdürü ve korumalardan bizim komutanların konuşmalarından duymuştuk ama pek ihtimal vermemiştik.İçimizden sıkar ulan bize çuval geçirecek adamın alnını karışlarız diyorduk. Ama bir kaç saat sonra TV den duyunca anladıkki elalemin oğlu çuvalı böyle hemde 4 Temmuzda yıldönümlerinde geçiriyormuş.

Özkök Paşa zamanında asker olduğumdan biliyorumki Türkiye tarihindeki TSK' nın en başarısız ve irticaya ışık tutan tek paşasıdır bence. Burda açıkça yazamayacağım sebeplerden dolayı.

baron11
05-07-2009, 10:28
Ben en çok Hilmi Özkök'ün ne düşündüğünü merak ediyorum. Malum onun zamanında çuval geçirildi ve hiç ağzını bile açmadı. Özkök paşa üzüntüden mahvolmuştur.

Ben işin o tarafıyla ilgilenmiyorum , benim ilgilendiğim taraf başıma çuvalın kimin tarafından geçirtildiği... (http://www.askerhaber.com/yazarlar/ironik-gundem-genelkurmay-neden-basin-bilgilendirmeye-1-ay-ara-v.html)

gizemliduygular
05-07-2009, 17:19
:düsün:

Bu işlerin hesabının görülmesi ahirete kaldıysa durumumuz çok vahim demektir.:düsün:


Sayın gizemli duygular keşke aşağıdaki yazıyı siz yazabilmiş olsaydınız.
O zaman geleceğe dair ümitlerimiz çok daha fazla olurdu.
Çünkü kral çıplak....

Sayın Serenler.

Ahiret'ten kastımı sanırım yazıyı çok dikkatli okuyamadığınız için anlayamamışsınız. Malumunuzdur, ahiret iki türlüdür. Birincisi, bir insanın küçük kıyamet de denilen bedensel anlamda ölümüdür. İkincisi ise bildiğimiz ahiret, ahiret günü ve hesap günüdür. Saygıdeğer büyüğüm insanoğlu hem bu dünyada hem öbür dünyada hesap verecektir mutlaka.



''Sayın gizemli duygular keşke aşağıdaki yazıyı siz yazabilmiş olsaydınız. '' diye buyurmuşsunuz. Bendeniz kim köşe yazısı yazmak kim, diğer bir açıdan bakarsak sayın Bora Yaşar beyefendi de daha çok bilgilerine ve tecrübelerine ihtiyaç duyduğumuz büyüğümüz olduğu için kendileri daha oturaklı yazar ve çizerler.

Kral her zaman çıplaktır sayın Serenler. Her kralın mutlaka çıplak bir yeri vardır. Tıpkı Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfowit'in delik çoraplarının alay konusu olması gibi.:):)

Serenler
05-07-2009, 17:52
Sayın Gizemli duygular:
Bizle yazılarımızı çok net olarak yazdık, fikirlerimizi net olarak ortaya koyduk.
Ama sizin cevabınızla ne demek istediğnizi anlayabilmiş değilim.
Çünkü yazdıklarımızla ilgili tatmin edici tek kelime yazınız yok.
Ama daha da açıklama yapmanıza da gerek yok bence...

gizemliduygular
06-07-2009, 10:30
Güler Zere ölüme mahkûm edilmemişti!


GÜLER Zere’nin öyküsü, Türkiye’de "arkası olmayan tutuklu ve hükümlülerin" yaşayabileceği sıradan bir öykü.

Ne ilk kez yaşanıyor ne de son kez yaşanacak.

Olumsuz cezaevi şartları, tutukluların sağlıklı yaşam haklarını yok sayan zihniyet, ilgisiz hekimler, kötü muamele! Zere’nin öyküsündeki satır başları bunlar.


http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12010602.asp?yazarid=148&gid=61

gizemliduygular
06-07-2009, 10:37
Ben neden orada değilim


Aslında safım belli benim:


Askerlerin sivil siyasete müdahale edemediği...

Darbe planlarının mutlak cezalandırıldığı...

Albayların bitirme planları yapamadığı...

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12010872.asp?yazarid=131&gid=61

gizemliduygular
06-07-2009, 10:47
Serdar akinan
Rezil bir kakafoni içindeyiz.Bir kesim artık açıkça (daha doğrusu sersemce) temel değerlerimiz ve kurumlarımıza saldırıyor. Ayaklarını bastıkları zemini de halkımıza muhafazakarlık ve de Batı tarzı demokrasi olarak takdim ediyorlar.
Yaptıkları psikolojik harekat aslında TSK'ya değil doğrudan Türkiye'ye yönelik...
Sarıldıkları kavramların başında demokrasi, insan hakları, diyalog, uzlaşı, AB normları, 'Batı' ve elbette Amerika geliyor...
Bu çirkin liberal faşistleri, muhafazakar tipli samimiyetsizleri nereden deşifre edebilirsiniz?
Elbette coğrafyamızda olan biten herhangi bir meseledeki tavırlarından veya yayın çizgilerinden...
Mesela bu yayın organları İran'daki olaylara herhangi bir Batılı yayın organından farklı yanaş(a)maz.
İran'da, seçim sonuçlarına halkın haklı bir tepkisi vardır.
Bu, halk ayaklanması; karşı devrim olarak sunulur... Oysa gerçek bu değildir.
Bu cicili bicili ağabeyler, suyu fazla gelmiş muhafazakarlar ve çirkin liberal faşistler Suudi Arabistan'da olan biteni kalemlerine dolamazlar. Dolayamazlar.
İran'da asılan insanları manşetlerine çekip, 'İşte İran gerçeği' diye avaz avaz bağırırken, ABD'de idam edilen insanların sayılarını görmezden gelirler.
Irak'ta 1 milyon Müslüman'ın kadın çocuk demeden öldürülmesinin nedeni olarak Amerika'yı görmezler.
Göremezler. Hem Amerika'dan beslenip hem Amerika'ya laf edemezler çünkü...
İnsan yemek yediği kaba sıçar mı?
Mesela 'Sivas katliamı' iyi bir turnusol kağıdı olabilir bu sürüyü anlamak için...
Bunların, 'AB'ci ve 'Müslüman' yayın organlarının gerçek rengini ve samimiyetini böylesi derin bir yaraya yaklaşımlarından okuyabilirsiniz.
'2 Temmuz 1993'te gerçekleştirilen Pir Sultan Abdal Şenlikleri sırasında Madımak Oteli'nde
yangın çıkmış, aralarında otel görevlilerinin de bulunduğu 37 kişi ölmüştü.'
Madımak Oteli'nde 37 kişinin çıkan yangında öldüğü gibi bir ifadeyle haber yazmayı, bunu yayınlamayı, bırakın gazetecilik, bırakın Müslümanlık, insanlıktan sayarlar...
Madımak'ta 37 kişi çıkan yangından ÖLMEDİ!...
Madımak'ta 37 kişi yakılarak ÖLDÜRÜLDÜ!...
Gazetenizin bu nüshası utanç vesikasıdır.
Bu mu sizin diyalog ve uzlaşınız? Bu mu hoşgörünüz? Bu mu Müslümanlığınız? Bu mu insanlığınız?
Yazıklar olsun...

Serdar Akinan
Akşam Gazetesi
06.07.2009

Valla Serdar Akinan arkadaşımızın bir sözü vardır. ''Gazetecilik zor iş, sizi sevenlerinizin sevgisi öldürmez ama, sevmeyenlerin nefretleri öldürebilir''. Serdar da çoğu zaman düşündüklerini olduğu gibi açıkça yazabilen, kıvırmayan, yazdığının ve söylediğinin arkasında duran bir yazarımızdır.

gizemliduygular
06-07-2009, 10:57
Irak'taki Türkmen kardeşlerimiz hergün katliamlara maruz bırakılıyorlar. Türkiye'mizi yönettiğini iddia edenler, akan Türk'ün kanıdır, doğru Türklük sizin için o kadar önemli değildir değil mi?


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=19423

Serenler
06-07-2009, 17:26
"Doktrin" değişti! Düzen de değişiyor! Atlamayın!
Yiğit Bulut yazdı..

06.07.2009 08:21
1997-2001-2003 ve sonrasında yani "Türkiye ile ilgili" uluslararası "oyun kurucuların" her sahneye inişinde, "çok önemli" olaylar oldu...
Bunların TSK ile ilgili "kısımlarını" özellikle TSK'nın "çok yıpratıldığı" dönemde kaleme aldım ve yazılarımda aktardım... Bugün "bunlardan" yola çıkarak özellikle bir "özetini de" sizlere aktararak, "yeni doktrine" değinmek ve en önemlisi "doktrin değişti" demek istiyorum...
Nasıl mı?
Sevgili dostlarım, geçmişten başlayarak bugünlere gelelim...
"... 1-Clinton Mayıs 1997'de "Yeni bir yüzyıl için Ulusal Güvenlik Stratejisi " adı verilen belgeyi imzaladı. Belgenin özü "ABD çıkarlarına dayanan ekonomik milliyetçiliğin", gerekirse silah gücüyle dünyaya egemen kılınması üzerine bina edilmişti. Aynı belgede şu cümleler yer aldı: "...200 milyon varillik petrol rezerviyle Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kafkasya, İran, Kuzey Irak, Doğu ve Güneydoğu Anadolu, dünyanın artan enerji talebini karşılamada önemli bir rol oynamaya adaydır... Kendi petrol kaynaklarımız tükeneceğinden bu bölgedeki kaynaklara ulaşmak, ABD'nin yaşamsal çıkarlarından biridir..."
2- Bölgedeki dinamiklerin ve ABD'nin tavrının değiştiğini düşünen Türk Genelkurmay'!, 1997 de "Milli Askeri Strateji Konsepti'ni (MASK)"değiştirdi.
3- MASK'm değişmesi "doktrin sahiplerini" rahatsız etti. Planın uygulayıcıları, TSK'nın "bölgede barışçıl merkezli bir yapıya sıcak bakmasından ve kararların Brüksel veya Washington yerine Ankara'dan alınmasından" ciddi anlamda rahatsız olmuştu.
4- Aynı dönemde ABD makamlarının raporlarında "Türkiye'nin 2015 yılına kadar alacağı tavrın ve ülke içindeki gelişmelerin" ABD'nin "ana çıkarlarının" bulunduğu Büyük Ortadoğu bölgesinde belirleyici olacağı belirtiliyordu...
5-Bunlar olurken Türkiye 1999-2001 arasında tarihinin en büyük "finansal manipülasyonu" ile karşı karşıya kaldı. 57. Hükümet "pasifize" edilip Kemal Derviş'e teslim edilirken, koalisyon partileri siyasi dinamik içinde eridi. "Türkiye'nin değerlerinin tasfiye edilmesi süreci" başladı.
6- "TBMM'den geçmeyen tezkere", "oyun kurucuları" daha da kızdırdı. 2004 yılının Nisan ayında ABD Dışişleri Bakanı Colin Povvel "...Irak bir gün, Türkiye, Pakistan gibi bir İslam Cumhuriyeti olacak..." dedi.
7- Ortadoğu ve Orta Asya'da "kendi amaçları doğrultusunda" TSK'yı "tasarrufu" altına almak isteyen sadece ABD değildi... Avrupa Birliği (AB) de aynı amaçta birçok giriş yaptı ve maalesef kâğıt üstünde bazı kazanımlar elde etti..."

Yukarıdakiler artık geçerli değil! Neden?

Detayları ile bahsettiğim yapı 2001, 11 Eylül saldırısı sonrası dünya genelindeki "siyasi yapıyı" şekillendiren "diyalektikten" kaynaklanıyordu. Yeni kutuplar "Amerika karşısında Ortadoğu kaynaklı İslami terörün" yerleştirilmesi ile oluşturulmuştu. Amaç "tehdit" algılamasını yeniden kurgulamak ve sonrasında "Ortadoğu işgali, Orta Asya'nın" kontrolünü sağlamaktı. Bunun ekonomik sonuçları da çok açıktı; yükselen petrol fiyatı ve "hareket dinamikleri" değişen ekonomik sistem... Bu yapı 2001 sonrası hayata geçti ve 2007 sonuna doğru çökmeye başladı.
Dünya genelindeki siyasi-ekonomik dinamikler yaklaşık 7 yıl boyunca "askeri-endüstriyel" denklem üzerinde şekillendi. Bu denklemin ana "bileşeni" ve "sonucu" ise ABD'nin "Bush iktidarı" tarafından yönetilmesiydi. Sistemin "marjinal faydasının" gitgide düşmesi ve "sönümlü olması" gereği "yavaşlaması" dünya genelinde "ekonomik kriz" olarak algılandı. Bu zincirleme reaksiyonların doğal sonucu olarak "Bush iktidarı yani askeri-endüstriyel" yapı yerini yeni bir teze yani "Obama iktidarına yani liberal-entelektüel" bir yapıya bıraktı!
Şimdi sıkı durun! "TSK'nın Ortadoğu'da ABD'ye engel olmaması" için yıpratılması 1997 sonrası "ABD güç merkezlerine" hâkim olan ve Bush iktidarı ile "doruğa çıkan" yapının "politikasıydı"! Yeni doktrin yani "Obama merkezli" politikaların "TSK'nın yıpratılması" gibi bir "amacı" yok! Hatta tam tersi ABD'nin "askeri alandaki faaliyetlerinin" Ortadoğu ve Orta Asya'da düşmesi için "TSK'nın daha aktif" hale gelmesi gerekli. Türkiye'de bazı siyasetçilerimizin, basının bir bölümünün ve düşünce "merkezlerimizin" anlayamadığı da burası! Onlar hâlâ ABD'nin politikasının "TSK'yı yıpratmak"
üstüne kurulacağını düşünüyorlar! Büyük değişimi gözden kaçırıyorlar. Ancak burada çok önemli bir not düşmem gerekli; "TSK'nın yıprtılması" ile "Amerika'da da olduğu gibi askerin sivillerin" arkasına "geçirilmesi" birbirlerine karıştırılmaması gereken kavramlar! Amerka'da "sivilleşme" yani "askeri-endüstriyel" yapının sindirilmesi hareketi yeni bir "amaç çerçevesinde" yeniden ele alınıyor. Bunun bir bölümü de "Türkiye'ye yansıyor"! Ortadoğu ve Orta Asya'da "yeni doktrin" çerçevesinde rol alacak Türkiye'de "sivilleşme" ve 'TSK'nın sivil otorite ile uyumlu" hale gelmesi çok önemli. Yeni doktrin Türkiye'nin ABD "üyeliği" üzerine değil, yeni "diyalektik" üzerine kuruluyor. ABD karşısında istenerek güçlendirilmiş Rusya-Hindistan-iran-Çin dörtlüsü. ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı'nın bir hafta önce Rumlara söylediği "Türkiye artık süper güç, sadece kendiyle bağlı, karışamayız" cümlesi çok ama çok önemli! Bu noktada son çıkarım iran konusunda. Çok yakında İran ile Türkiye arasında ABD "destekli" yakınlaşma daha doğrusu "modeller arasında" geçişkenlik başlayacak. İran şimdi "dalgalanan" İran "serbestleşerek" Türkiye modeline yaklaşacak! Konu hakkında "nükleer alanda işbirliği" dahil kulaklarınızla duysanız asla inanmayacağınız "gelişmeler" olabilir! Görüştüğüm Ahmedinejad'ın "yakın çevresi de" aynı sinyalleri veriyor.
Uzun lafın kısası; model değişti! Yeni "diyalektik" Türkiye'nin "AB üyeliğini" oyundan düşürürken, aslında AB modelini tamamen "dışarı" itecek! Dünya yine iki kutuplu olacak; "Sol ve Sağ" taraf olarak ikiye ayrılacak! Bu modelde Türkiye "gerçekten büyük bir süper güç" olabilir! Buradan bütün siyasetçilerimize, düşünürlerimize çağrı yaparak bitirmek istiyorum; değişimi lütfen doğru okuyun!

ybulut@htgazete.com.tr

Serenler
07-07-2009, 16:34
Yiğit Bulut gene müthiş bir beyin fırtınası yapmış:

Uyuma Türkiye! 'Dengeler' değişiyor!
Yiğit Bulut yazdı..

07.07.2009 08:00
....................

Türkiye'de "iş dünyasında her alanda büyük değişimler ve büyük vedalar" göreceksiniz!
Olmaz mı diyorsunuz! Bence acele etmeyin, bekleyin ve gözlerinizle göreceklerinize inanamayacaklarınızı da bence "şimdiden not" edin!
Son olarak 10 puanlık uzman sorusu; sizce yeni sisteme göre Türkiye'de "hangi ülke destekli kişi ve şirketler" tasfiye olacak! Cevap çok zor değil; yeni denklemde "hangi birlik" kaybedecek"?
Not: Bu değişim "PKK'nın tasfiye edilmesinden Ergenekon sürecine kadar" birçok dinamiği etkileyecek! Önümüzdeki günlerde tartışmaya devam edeceğiz.

ybulut@htgazete.com.tr


Makalenin tam metni:
http://www.haberturk.com/haber.asp?id=157452&cat=110&dt=2009/07/07

Che Big
10-07-2009, 16:22
'12 Eylül değil, 28 Şubat yargılanabilir'

Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, CNN Türk’te yayınlanan yedi24 programına konuk oldu

Selçuk, askere sivil yargı yolunu açan yasa için çok çarpıcı açıklamalarda bulundu. Selçuk yasanın 12 Eylül darbecilerini yargılayamayacağını ancak 28 Şubat sürecini yargılayabileceğini ifade etti.

Soru: 28 Şubat süreci çok tartışıldı Türkiye’de.. Askere sivil yargı yolunu açan yasa çıktıktan sonra bir savcı 28 Şubat’la ilgili bir soruşturma başlatabilir mi? Ya da 24 Nisan bildirisiyle ilgili..
Karadayı ve Büyükanıt yargılanabilir mi?

video için tıklayın


Selçuk: Elbette hepsiyle ilgili soruşturma başlatılabilir. Suç boyutuna ulaştığı kanısındaysa.. Tabi onun suç boyutuna ulaşıp ulaşmadığı ayrı bir sorundur. Eğer bir savcı bunu araştırmak gereğini duyarsa el koymak da gayet tabi mümkün..

Soru: Öyleyse zamanın Genelkurmay Başkanı’nı sorgulayabilir mi? Bugünkü Genelkurmay Başkanına “Bu nedir?” diye sorabilir mi o savcı?

Selçuk: Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları hakkına kendilerini ilgilendiren özel hükümlerle ilgili düzenlemeleri ayrıntılı olarak incelemedim. Eğer o düzenlemeler buna izin veriyorsa elbette yapabilir.

Soru: Darbeyi koruyan anayasadaki geçici 15. madde kaldırılsın 12 Eylül darbecileri yargılansın denirken bu yasayla 28 Şubat süreci yargılanabilir.

Selçuk: 15. maddeyi kaldırsanız da onları (12 Eylül darbecileri) yargılayamazsınız. Kimse ikide bir çıkıp da bunları söylemesin. Hiçbir hukukçuya bunları kabul ettiremezsiniz. Bir kere o dönemle ilgili yasalara göre zaman aşımı geçmiştir.

15. maddeyi dikkatle okursanız, ben diyorum ki af sözcüğünün kullanılmadığı bir af yasasıdır. Hatta af yasasından da geniştir. Niye çünkü, af yasası sadece ceza hukukuyla sınırlı çıkar. Bu ise idari ve özel hukukla ilgili olan bütün sorumlulukları ortadan kaldırmış. O kadar geniş ki, bu bir af yasasıdır.

Bir devlet düşünün önce affedecek, 30 yıl geçtikten sonra ben vazgeçtim yanılmışım aftan vazgeçtim diyecek. Bu gayri ciddiliktir…

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=12_Eylul_degil_28_Subat_yargi lanabilir&tarih=10.07.2009&Newsid=248122&Categoryid=1

tarko
13-07-2009, 16:44
Bir polis meslek yüksekokulu

Özdemir İNCE

KÖY enstitüleri, Toprak Reformu, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ve imam hatipler, feodal yapı ve ağalık düzeni ortak bağlamında yazdığım yazılarda bir kez olsun Fethullah Gülen’in adını anmadım.

Buna karşın, dünyanın dört bir yanından, Fethullah cemaati yönünden gelen saldırılara uğradım. Bir okurdan gelen (adı-soyadı ve adresi belli) bir mektubu bu saldırılara cevap olarak yayınlıyorum:

SORMAZLAR

"Ben Polis Meslek Yüksekokulu öğrencisiyim. Güvenli olmadığını düşündüğüm için hangi ildeki olduğunu belirtmeyeceğim. Şu an okumakta olduğum Polis M.Y.O’da 300’e yakın devremizde yalnızca 5-10 kişi normal hakkıyla kazanıp gelenlerdeniz. Normal hakkıyla kazanıp gelmek ne demek diyeceksiniz. Şöyle ki Fethullah Gülen grubunun kendi dershanelerinde PMYO sınavı soruları dağıtılmakta. Liseyi zor bitirmiş, ÖSS’den barajı kılı kılına geçmiş öğrenciler bu dershanelerde soruları alarak, ezberlemek suretiyle sınava giriyorlar ve doğal olarak kazanıyorlar. Dediğim gibi 300’e yakın devrede 5-10 kişi ancak normal kazanmakta. İllegal şekilde okula gelen öğrenciler Türk Dili, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi derslerinde çok zorlanıyorlar. Bütünleme sınavlarına kalıyorlar. Hatta pişkince ’Çalışsak da yapamıyoruz hocam!’ gibisinden ifadeler kullanıyorlar. Neden? Çünkü bilmiyorlar bu dersleri. Ama polislik sınavını kazanmak için sınavda % 50’den fazla sözel soru var ve bu sorular Türk Dili, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi derslerinden oluşuyor. O zaman bu okulu sen nasıl kazandın diye sormazlar mı? Cevap: Sormazlar. Çünkü okuldaki sıralı amirler, öğretim görevlileri de bu şekilde Fethullah Grubu’nun özenle seçtiği kişiler. (Emniyetteki teşkilatlarından haberinizin olduğunu düşünüyorum.)

C:1, S: 119

’Nihai hedefe ulaşana kadar, yani sonuca ulaşana kadar; her yöntem, her yol mubahtır. Bunun içerisine yalan söylemek de, insanları aldatmak da girer...’ (Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla, C:1, S:119)

İslam ile bağdaşmayan, böyle bir şeyi yazan insanın peşinden kitleler koşuyor.

Bizim okulda gazete panosunda Zaman Gazetesi başı çeker ve okula başka gazete sokmak kesinlikle yasaktır. Bizim okuldaki öğrenci gazinosunda Televizyonda Kanal 7 ve Samanyolu kanallarından başka bir kanal izlenmez, izlenemez! Bizim okulda mescide gitmeyenler dışlanır. Namaz kılmayanlara değişik yöntemlerle psikolojik baskı yapılır.

Bizim okulda hafta sonları üniversitelerden belirlenmiş Fethullahçı abiler geziler düzenler. Toplu evlere giderler, sohbetler beyin yıkama merasimleri vs. vs.

TSK DÜŞMANDIR

Bizim okulda Atatürk’ü savunmak yürek ister. Bizim okulda Atatürk ilkelerinden bahsetmek (özellikle laiklik) dışlanmak, yüzünüze bakılmamak gibi sonuçlar doğurabilir.

Bizim okulda Türk Silahlı Kuvvetleri düşmandır! (Evet yanlış duymadınız.)

Lütfen medya olarak daha güçlü, daha sağlam adımlar atmanızı istiyorum.

Benim bu okulda harcanmam an meselesidir. Neden mi? Çünkü onlardan değilim. Çünkü Atatürk ilkelerine bağlıyım. Atatürk ilkelerine bağlı bir Türk olduğum için benim onların gözünde bir sürüngenden farkım yok."

Che Big
13-07-2009, 20:17
Bir polis meslek yüksekokulu

Özdemir İNCE

KÖY enstitüleri, Toprak Reformu, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ve imam hatipler, feodal yapı ve ağalık düzeni ortak bağlamında yazdığım yazılarda bir kez olsun Fethullah Gülen’in adını anmadım.

Buna karşın, dünyanın dört bir yanından, Fethullah cemaati yönünden gelen saldırılara uğradım. Bir okurdan gelen (adı-soyadı ve adresi belli) bir mektubu bu saldırılara cevap olarak yayınlıyorum:

SORMAZLAR

"Ben Polis Meslek Yüksekokulu öğrencisiyim. Güvenli olmadığını düşündüğüm için hangi ildeki olduğunu belirtmeyeceğim. Şu an okumakta olduğum Polis M.Y.O’da 300’e yakın devremizde yalnızca 5-10 kişi normal hakkıyla kazanıp gelenlerdeniz. Normal hakkıyla kazanıp gelmek ne demek diyeceksiniz. Şöyle ki Fethullah Gülen grubunun kendi dershanelerinde PMYO sınavı soruları dağıtılmakta. Liseyi zor bitirmiş, ÖSS’den barajı kılı kılına geçmiş öğrenciler bu dershanelerde soruları alarak, ezberlemek suretiyle sınava giriyorlar ve doğal olarak kazanıyorlar. Dediğim gibi 300’e yakın devrede 5-10 kişi ancak normal kazanmakta. İllegal şekilde okula gelen öğrenciler Türk Dili, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi derslerinde çok zorlanıyorlar. Bütünleme sınavlarına kalıyorlar. Hatta pişkince ’Çalışsak da yapamıyoruz hocam!’ gibisinden ifadeler kullanıyorlar. Neden? Çünkü bilmiyorlar bu dersleri. Ama polislik sınavını kazanmak için sınavda % 50’den fazla sözel soru var ve bu sorular Türk Dili, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi derslerinden oluşuyor. O zaman bu okulu sen nasıl kazandın diye sormazlar mı? Cevap: Sormazlar. Çünkü okuldaki sıralı amirler, öğretim görevlileri de bu şekilde Fethullah Grubu’nun özenle seçtiği kişiler. (Emniyetteki teşkilatlarından haberinizin olduğunu düşünüyorum.)

C:1, S: 119

’Nihai hedefe ulaşana kadar, yani sonuca ulaşana kadar; her yöntem, her yol mubahtır. Bunun içerisine yalan söylemek de, insanları aldatmak da girer...’ (Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla, C:1, S:119)

İslam ile bağdaşmayan, böyle bir şeyi yazan insanın peşinden kitleler koşuyor.

Bizim okulda gazete panosunda Zaman Gazetesi başı çeker ve okula başka gazete sokmak kesinlikle yasaktır. Bizim okuldaki öğrenci gazinosunda Televizyonda Kanal 7 ve Samanyolu kanallarından başka bir kanal izlenmez, izlenemez! Bizim okulda mescide gitmeyenler dışlanır. Namaz kılmayanlara değişik yöntemlerle psikolojik baskı yapılır.

Bizim okulda hafta sonları üniversitelerden belirlenmiş Fethullahçı abiler geziler düzenler. Toplu evlere giderler, sohbetler beyin yıkama merasimleri vs. vs.

TSK DÜŞMANDIR

Bizim okulda Atatürk’ü savunmak yürek ister. Bizim okulda Atatürk ilkelerinden bahsetmek (özellikle laiklik) dışlanmak, yüzünüze bakılmamak gibi sonuçlar doğurabilir.

Bizim okulda Türk Silahlı Kuvvetleri düşmandır! (Evet yanlış duymadınız.)

Lütfen medya olarak daha güçlü, daha sağlam adımlar atmanızı istiyorum.

Benim bu okulda harcanmam an meselesidir. Neden mi? Çünkü onlardan değilim. Çünkü Atatürk ilkelerine bağlıyım. Atatürk ilkelerine bağlı bir Türk olduğum için benim onların gözünde bir sürüngenden farkım yok."




Polis rejimin teminati olacak.....RTE...
Bu kafalar hangi rejimden bahsediyor olabilir???:grrr:

yesilay42
13-07-2009, 20:37
Bir polis meslek yüksekokulu

Özdemir İNCE

KÖY enstitüleri, Toprak Reformu, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ve imam hatipler, feodal yapı ve ağalık düzeni ortak bağlamında yazdığım yazılarda bir kez olsun Fethullah Gülen’in adını anmadım.

Buna karşın, dünyanın dört bir yanından, Fethullah cemaati yönünden gelen saldırılara uğradım. Bir okurdan gelen (adı-soyadı ve adresi belli) bir mektubu bu saldırılara cevap olarak yayınlıyorum:

SORMAZLAR

"Ben Polis Meslek Yüksekokulu öğrencisiyim. Güvenli olmadığını düşündüğüm için hangi ildeki olduğunu belirtmeyeceğim. Şu an okumakta olduğum Polis M.Y.O’da 300’e yakın devremizde yalnızca 5-10 kişi normal hakkıyla kazanıp gelenlerdeniz. Normal hakkıyla kazanıp gelmek ne demek diyeceksiniz. Şöyle ki Fethullah Gülen grubunun kendi dershanelerinde PMYO sınavı soruları dağıtılmakta. Liseyi zor bitirmiş, ÖSS’den barajı kılı kılına geçmiş öğrenciler bu dershanelerde soruları alarak, ezberlemek suretiyle sınava giriyorlar ve doğal olarak kazanıyorlar. Dediğim gibi 300’e yakın devrede 5-10 kişi ancak normal kazanmakta. İllegal şekilde okula gelen öğrenciler Türk Dili, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi derslerinde çok zorlanıyorlar. Bütünleme sınavlarına kalıyorlar. Hatta pişkince ’Çalışsak da yapamıyoruz hocam!’ gibisinden ifadeler kullanıyorlar. Neden? Çünkü bilmiyorlar bu dersleri. Ama polislik sınavını kazanmak için sınavda % 50’den fazla sözel soru var ve bu sorular Türk Dili, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi derslerinden oluşuyor. O zaman bu okulu sen nasıl kazandın diye sormazlar mı? Cevap: Sormazlar. Çünkü okuldaki sıralı amirler, öğretim görevlileri de bu şekilde Fethullah Grubu’nun özenle seçtiği kişiler. (Emniyetteki teşkilatlarından haberinizin olduğunu düşünüyorum.)

C:1, S: 119

’Nihai hedefe ulaşana kadar, yani sonuca ulaşana kadar; her yöntem, her yol mubahtır. Bunun içerisine yalan söylemek de, insanları aldatmak da girer...’ (Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla, C:1, S:119)

İslam ile bağdaşmayan, böyle bir şeyi yazan insanın peşinden kitleler koşuyor.

Bizim okulda gazete panosunda Zaman Gazetesi başı çeker ve okula başka gazete sokmak kesinlikle yasaktır. Bizim okuldaki öğrenci gazinosunda Televizyonda Kanal 7 ve Samanyolu kanallarından başka bir kanal izlenmez, izlenemez! Bizim okulda mescide gitmeyenler dışlanır. Namaz kılmayanlara değişik yöntemlerle psikolojik baskı yapılır.

Bizim okulda hafta sonları üniversitelerden belirlenmiş Fethullahçı abiler geziler düzenler. Toplu evlere giderler, sohbetler beyin yıkama merasimleri vs. vs.

TSK DÜŞMANDIR

Bizim okulda Atatürk’ü savunmak yürek ister. Bizim okulda Atatürk ilkelerinden bahsetmek (özellikle laiklik) dışlanmak, yüzünüze bakılmamak gibi sonuçlar doğurabilir.

Bizim okulda Türk Silahlı Kuvvetleri düşmandır! (Evet yanlış duymadınız.)

Lütfen medya olarak daha güçlü, daha sağlam adımlar atmanızı istiyorum.

Benim bu okulda harcanmam an meselesidir. Neden mi? Çünkü onlardan değilim. Çünkü Atatürk ilkelerine bağlıyım. Atatürk ilkelerine bağlı bir Türk olduğum için benim onların gözünde bir sürüngenden farkım yok."



şimdi bu arkadaşın gönderdiği mesaja inanmak mı gerek!

yesilay42
13-07-2009, 20:52
İşte bir öğrencinin ağzından ÇYDD
(Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği)

Bu aslında ilk ve tek değil. Ergenekon operasyonlarının ardından ÇYDD'nin ismi de gündeme gelince, geçmiş dönemde dernekten burs alan ve bugün pişman olan çok sayıda öğrenci maillerle ÇYDD'nin gerçek yüzünü gözler önüne sermeye çalışıyor. O maillerden bir tanesini yayınlıyoruz. İşte ÇYDD'den burs almış bir öğrencinin ağzından şok eden gerçekler....

"Merhaba ben K H.

Güvenlik nedeniyle soyadımı, oturduğum ili ve okuduğum üniversite hakkında bilgi vermek istemiyorum ama memleketim Van'dır. Üniversite son sınıfta okuyorum. 2 gün önce medyadan ÇYDD'ye karşı Ergenekon operasyonun yapıldığını öğrendim. ÇYDD ile ilgili bir kısım medyada eğitim gönüllüleri oldukları ve öğrencilere burs sağladıkları, özellikle kız çocuklarının eğitimi için çaba harcadıkları yazıyordu.

Bir kısmında da ÇYDD'nin misyonerlik faaliyetlerinin MİT ve Genelkurmay raporlarıyla sabit olduğu haberleri vardı. Ben de bir ara ÇYDD'den burs almış birisi olarak bu ÇYDD'nin gerçek yüzünün ortaya çıkması için bilgi verme ihtiyacı hissettim ve bu maili göndermeye karar verdim.

Ben Van'da liseyi bitirdikten sonra üniversiteyi kazanıp geldiğim de maddi durumumuz kötü olduğu için çok zorluk çekiyordum. Aynı sınıfta okuduğumuz bir arkadaşım vardı. O ÇYDD'den burs alıyordu bende onun gibi alabilir miyim diye onunla konuştum. O da bana sen doğulusun sana kesin verirler diyerek cesaretlendirdi. Ben de onların bulunduğumuz yerdeki şubelerine gidip görüşmeye karar verdim.

Hakikaten beni çok sıcak karşıladılar. Sen merak etme sana her türlü yardımı yapacağız, para, kalma konusunda bize güven dediler. Bir süre sonra bana bir ev gösterdiler burada kalabilirsin dediler ve burs da bağladılar. Evde kızlarla erkekler beraber kalıyorlardı hatta odalar da bile karma şekildeydi. Evde 5 kişi kalıyordu. Evin 3 odası vardı, 2 oda da kızlı erkekli kalınıyor diğer kalan küçük odada da bir kız yalnız kalıyordu ancak zaman zaman eve farklı erkeklerle geliyor ve beraber kalıyorlardı.

Çok gece onların kahkahalarından ve gürültülerinden uyuyamadığımı bilirim. Evde temizlik anlayışı pek yoktu. Zaten herkes kafasına göre takılıyor istediği zaman girip çıkıyordu. Ben de bir kızla aynı odada kalmaya başladım. O da doğuluydu. Onu iki yıl öncesi alıp oraya getirmişler ve burs vermeye başlamışlar. Yani iki yıldır onlarla berabermiş. Kız bana hiç aklından bir şey geçirme benim gözüm dışarıda dedi. Tabi bu durumlar benim aile yapıma tersti.

Verdikleri bursun bir kısmını sosyal etkinlik için kesiyorlar ve katılmak zorundasın diyorlardı. Parti gibi yapılan ve kırmızı şarap içilen bu etkinliklerde, sohbet grupları kuruluyordu. Bu gruplarda konuşmalara geçilmeden önce, Filipeliler, Markos diye biten ve numaraların okunduğu metinler okunuyordu. Sanki böyle din dersi gibi sohbetler oluyordu ama ben ilk zamanlar onları pek anlamıyordum. Taki 5. Toplantıda bunların İncil'in bölümleri olduğunu ve oradan bir şeyler anlattıklarını anladım.

Ben bazen memleketten kalma alışkanlık cumalara giderdim. Cumaya gittiğimi fark eden kız arkadaşım yani oda arkadaşım benden bir süre sonra rahatsız olmaya başladı ve galiba başkalarına söyledi. Daha sonra baskılar başladı ve bunu bırakmamı aksi takdirde bursu keseceklerini ve evden çıkaracaklarını söylediler. Ben maddi olarak çok zor durumda olduğumu benim kimseye bir zararımın olmadığını neden böyle davrandıklarını anlayamadığımı söyledim ancak onlar kararlılardı.

Çok zor durumda olduğum için tamam dedim ve bundan sonra cumaya filan gitmeyeceğimi söyledim. Ben böyle söz verdikten sonra bursu kesmediler ancak tam güvenemedikleri için bazen cuma zamanlarında beni çağırıyorlar, görüşmek istiyorlar, böylece beni kontrol etmiş oluyorlardı. O sene böyle gitti.

İkinci sene yine evde kalmaya devam ettim ve bursumda devam ediyordu. Gittiğim ilk sene ramazan geçtiği için oruçla ilgili bir sorun olmamıştı ama ikinci sene ramazan geldiğinde yine bursu kesecekler korkusuyla oruç tutmayı aklımdan bile geçiremedim. Maddi olarak onlara ihtiyacım olduğu için onların her dediğine evet demek durumunda kalıyordum. Ben böyle davranırken bir gün Van'dan teyzem enişteyle beraber tedavi için buraya geleceklerini ve benim eve de uğrayacaklarını söylediler. Ben direk yok diyemedim ama kabulde edemiyordum. Gelmemeleri için çarem yoktu, engelleyemedim.

Teyzemler gelip onlarda teyzemleri gördüklerinde şok oldular, buz kesildiler. Teyzem bizim oralardaki normal kadınlar gibi kapalıydı. Ancak bundan onlar hiç hoşlanmadılar ve iki gün sonra senin bize faydan olmaz, sen bize uygun değilsin diye beni evden çıkardılar ve bursumu da kestiler.

İşte ÇYDD'nin gerçek yüzü budur. Ne eğitim meraklısı ne de yardımseverdirler. Kendi amaçları için insanların zaaflarından faydalanarak kendi amaç ve hedeflerine ulaşmaya çalışan bir dernektir. Bunu da şundan biliyorum. Hemen hemen ayda bir okuduğumuz okuldaki hocalar ve öğrenciler ile ilgili tüm bilgiler bütün teferruatıyla yazılırdı. Bunlar odasında tek başına kalan o kız arkadaşımız organize ederdi. Bu kız hiçbir kural tanımazdı, hatta ben cumaları bıraktıktan sonra ödül olarak olduğunu anladım, benimle ….

Cumhuriyet yürüyüşlerine gitme işini de o ayarlıyordu. Şehir dışına giderken otobüs bileti için falan biz para vermiyorduk. Zaten böyle harcayacak kadar durumumda iyi değildi. Ayrıldığım sene o mezun olmuştu, o… sonra ben ona ilgi gösterince bana, orada kal ben kaymakam karısı olacağım dedi.

Bazen kendimden utanıyorum. Ama o zaman maddi olarak çok zor durumdaydım. Mecburdum. Ben kimsenin kötülüğünü istemedim. Onlardan korkmuyorum. Çünkü korkak olduklarını biliyorum. İsmimi yazmıyorum çünkü bu defterin kapanmasını istiyorum. Ama bunların çirkin yüzünü herkesin bilmesi lazım.

Bu mailimi yayınlarsanız, halka yarar sağlamış olursunuz. Gençler içinde bulundukları zor durumlardan dolayı tuzağa düşürülmesinler."
-----------------
Ben bu haberin doğru olduğuna nasıl inabilirim ki. Ortada bir delil yok. Herkes birileri hakkında atıp tutabilir ama hepsine de inanmamak gerekir diye düşünüyorum..

Che Big
13-07-2009, 23:29
İşte bir öğrencinin ağzından ÇYDD
(Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği)

Bu aslında ilk ve tek değil. Ergenekon operasyonlarının ardından ÇYDD'nin ismi de gündeme gelince, geçmiş dönemde dernekten burs alan ve bugün pişman olan çok sayıda öğrenci maillerle ÇYDD'nin gerçek yüzünü gözler önüne sermeye çalışıyor. O maillerden bir tanesini yayınlıyoruz. İşte ÇYDD'den burs almış bir öğrencinin ağzından şok eden gerçekler....

"Merhaba ben K H.

Güvenlik nedeniyle soyadımı, oturduğum ili ve okuduğum üniversite hakkında bilgi vermek istemiyorum ama memleketim Van'dır. Üniversite son sınıfta okuyorum. 2 gün önce medyadan ÇYDD'ye karşı Ergenekon operasyonun yapıldığını öğrendim. ÇYDD ile ilgili bir kısım medyada eğitim gönüllüleri oldukları ve öğrencilere burs sağladıkları, özellikle kız çocuklarının eğitimi için çaba harcadıkları yazıyordu.

Bir kısmında da ÇYDD'nin misyonerlik faaliyetlerinin MİT ve Genelkurmay raporlarıyla sabit olduğu haberleri vardı. Ben de bir ara ÇYDD'den burs almış birisi olarak bu ÇYDD'nin gerçek yüzünün ortaya çıkması için bilgi verme ihtiyacı hissettim ve bu maili göndermeye karar verdim.

Ben Van'da liseyi bitirdikten sonra üniversiteyi kazanıp geldiğim de maddi durumumuz kötü olduğu için çok zorluk çekiyordum. Aynı sınıfta okuduğumuz bir arkadaşım vardı. O ÇYDD'den burs alıyordu bende onun gibi alabilir miyim diye onunla konuştum. O da bana sen doğulusun sana kesin verirler diyerek cesaretlendirdi. Ben de onların bulunduğumuz yerdeki şubelerine gidip görüşmeye karar verdim.

Hakikaten beni çok sıcak karşıladılar. Sen merak etme sana her türlü yardımı yapacağız, para, kalma konusunda bize güven dediler. Bir süre sonra bana bir ev gösterdiler burada kalabilirsin dediler ve burs da bağladılar. Evde kızlarla erkekler beraber kalıyorlardı hatta odalar da bile karma şekildeydi. Evde 5 kişi kalıyordu. Evin 3 odası vardı, 2 oda da kızlı erkekli kalınıyor diğer kalan küçük odada da bir kız yalnız kalıyordu ancak zaman zaman eve farklı erkeklerle geliyor ve beraber kalıyorlardı.

Çok gece onların kahkahalarından ve gürültülerinden uyuyamadığımı bilirim. Evde temizlik anlayışı pek yoktu. Zaten herkes kafasına göre takılıyor istediği zaman girip çıkıyordu. Ben de bir kızla aynı odada kalmaya başladım. O da doğuluydu. Onu iki yıl öncesi alıp oraya getirmişler ve burs vermeye başlamışlar. Yani iki yıldır onlarla berabermiş. Kız bana hiç aklından bir şey geçirme benim gözüm dışarıda dedi. Tabi bu durumlar benim aile yapıma tersti.

Verdikleri bursun bir kısmını sosyal etkinlik için kesiyorlar ve katılmak zorundasın diyorlardı. Parti gibi yapılan ve kırmızı şarap içilen bu etkinliklerde, sohbet grupları kuruluyordu. Bu gruplarda konuşmalara geçilmeden önce, Filipeliler, Markos diye biten ve numaraların okunduğu metinler okunuyordu. Sanki böyle din dersi gibi sohbetler oluyordu ama ben ilk zamanlar onları pek anlamıyordum. Taki 5. Toplantıda bunların İncil'in bölümleri olduğunu ve oradan bir şeyler anlattıklarını anladım.

Ben bazen memleketten kalma alışkanlık cumalara giderdim. Cumaya gittiğimi fark eden kız arkadaşım yani oda arkadaşım benden bir süre sonra rahatsız olmaya başladı ve galiba başkalarına söyledi. Daha sonra baskılar başladı ve bunu bırakmamı aksi takdirde bursu keseceklerini ve evden çıkaracaklarını söylediler. Ben maddi olarak çok zor durumda olduğumu benim kimseye bir zararımın olmadığını neden böyle davrandıklarını anlayamadığımı söyledim ancak onlar kararlılardı.

Çok zor durumda olduğum için tamam dedim ve bundan sonra cumaya filan gitmeyeceğimi söyledim. Ben böyle söz verdikten sonra bursu kesmediler ancak tam güvenemedikleri için bazen cuma zamanlarında beni çağırıyorlar, görüşmek istiyorlar, böylece beni kontrol etmiş oluyorlardı. O sene böyle gitti.

İkinci sene yine evde kalmaya devam ettim ve bursumda devam ediyordu. Gittiğim ilk sene ramazan geçtiği için oruçla ilgili bir sorun olmamıştı ama ikinci sene ramazan geldiğinde yine bursu kesecekler korkusuyla oruç tutmayı aklımdan bile geçiremedim. Maddi olarak onlara ihtiyacım olduğu için onların her dediğine evet demek durumunda kalıyordum. Ben böyle davranırken bir gün Van'dan teyzem enişteyle beraber tedavi için buraya geleceklerini ve benim eve de uğrayacaklarını söylediler. Ben direk yok diyemedim ama kabulde edemiyordum. Gelmemeleri için çarem yoktu, engelleyemedim.

Teyzemler gelip onlarda teyzemleri gördüklerinde şok oldular, buz kesildiler. Teyzem bizim oralardaki normal kadınlar gibi kapalıydı. Ancak bundan onlar hiç hoşlanmadılar ve iki gün sonra senin bize faydan olmaz, sen bize uygun değilsin diye beni evden çıkardılar ve bursumu da kestiler.

İşte ÇYDD'nin gerçek yüzü budur. Ne eğitim meraklısı ne de yardımseverdirler. Kendi amaçları için insanların zaaflarından faydalanarak kendi amaç ve hedeflerine ulaşmaya çalışan bir dernektir. Bunu da şundan biliyorum. Hemen hemen ayda bir okuduğumuz okuldaki hocalar ve öğrenciler ile ilgili tüm bilgiler bütün teferruatıyla yazılırdı. Bunlar odasında tek başına kalan o kız arkadaşımız organize ederdi. Bu kız hiçbir kural tanımazdı, hatta ben cumaları bıraktıktan sonra ödül olarak olduğunu anladım, benimle ….

Cumhuriyet yürüyüşlerine gitme işini de o ayarlıyordu. Şehir dışına giderken otobüs bileti için falan biz para vermiyorduk. Zaten böyle harcayacak kadar durumumda iyi değildi. Ayrıldığım sene o mezun olmuştu, o… sonra ben ona ilgi gösterince bana, orada kal ben kaymakam karısı olacağım dedi.

Bazen kendimden utanıyorum. Ama o zaman maddi olarak çok zor durumdaydım. Mecburdum. Ben kimsenin kötülüğünü istemedim. Onlardan korkmuyorum. Çünkü korkak olduklarını biliyorum. İsmimi yazmıyorum çünkü bu defterin kapanmasını istiyorum. Ama bunların çirkin yüzünü herkesin bilmesi lazım.

Bu mailimi yayınlarsanız, halka yarar sağlamış olursunuz. Gençler içinde bulundukları zor durumlardan dolayı tuzağa düşürülmesinler."
-----------------
Ben bu haberin doğru olduğuna nasıl inabilirim ki. Ortada bir delil yok. Herkes birileri hakkında atıp tutabilir ama hepsine de inanmamak gerekir diye düşünüyorum..

KH kendisi hakkinda taninmamak icin masallah hic acik vermemis.....
Memleketi Van olup,son sinifta okuyan,evde kalan,isim ve soyisminin bas harflerini veren kac tane K.H. olabilir?
Ben söyliyeyim,böyle biri hic yoktur,olsa bile en fazla bir tanedir ve bu kisi istense aninda bulunur.....
Sehirde okudugunu ifade eden bu maildeki zat,bayan arkadasinin bu sehire kaymakam karisi olarak geri dönecegini, zirvalamisl...
Atmaninda bir adabi,ölcüsü,mantigi olur...
Bu kadar camurada PES yani....

JoNaThAn
13-07-2009, 23:49
Kız bana hiç aklından bir şey geçirme benim gözüm dışarıda dedi. Tabi bu durumlar benim aile yapıma tersti.

Aklından bir şey geçirme.. Gözüm dışarıda.. Güzel..

Bunu kim yer.. Bir 30 milyon yer.. Yer, yer..

Çoktan yazık ettiler de bu devlete.. 10 yıl sonra anlayacaksınız:) İyidir, iyi.. Lazım..

bridgea
14-07-2009, 00:48
:he:Ben de ekliyim birşeyler diycem, tek kelime ile kepazelikle uydurulmuş ilkokul düzeyinde bir metin.Yazan bir daha denemesin yada edebiyat çalışsın bi 50-60 sene pes:cry: İnanana mı güleyim kopyalayana mı yazana mı acıyayım , bilemedim.:notr:

JoNaThAn
14-07-2009, 01:34
:he:Ben de ekliyim birşeyler diycem, tek kelime ile kepazelikle uydurulmuş ilkokul düzeyinde bir metin.Yazan bir daha denemesin yada edebiyat çalışsın bi 50-60 sene pes:cry: İnanana mı güleyim kopyalayana mı yazana mı acıyayım , bilemedim.:notr:

Konu o değil de.. Şu Türkiye'de dinden para kazananlara bakıyorum..

Ve bir süredir aklımda..

Bu halk bilimden konuşanları, kültürden konuşanları pek sevmez; dinlemez de.. İzledikleri programlar, inandıkları, ilgilerini çeken içerikler de az çok belli. İçi boş..

Futbula ilgi duyanlar futbolla ilgilenir.. Siyaset zaten belli.. Herkes ilgi duyduğu çerçevede görüşünü belirtir; çevre de önemlidir..


Ancak biri ciddi anlamda dinden konuşacak olsun; laf kalabalığı bile yapacak olsa, içten ve samimi geldiği sürece kulaklarını açar dinlerler..

Farketmez; ölümden gir, bir gün hayatın sonlanacağından ve hesap vereceğimizden çık.. Şuan burada toplanmamıza, milyarlarca insan içinde bu kadar şanslı olmamıza değin; ölüp gidenlerin hayatta ne bıraktıkları konusundan çık..

Mesela:


"Onlar gittiler dostlarım.. Ve bize eserlerini bıraktılar, şarkılarını, sözlerini.. Bu dünyada kısa bile sayılamayacak bir hayat yaşadılar. Peki kendilerini, istikballerini hangi heveslerin ardında tutsak ettiler? Acaba yaşadıkları süre içerisinde kaç kere akıllarına geldi, kaç kere dinlediler o sesi ve yöneldiler ibadete? Allah dediler içtenlikle?

Bu dünya öyle bir dünya ki; bir heves ama bir nefes bile değil.. Bir nefs.. Bir rüya.. Bir gün rüyadan uyanırsınız ve elinizle tutacak tek şey bulamazsınız buradan yanınızda gelen.. Ne eşiniz, ne çocuklarınız, ne mallarınız.. Evleriniz, arabalarınız; hepsi bu gerçeğe yakın rüyanız içinde yer alan birer heves.. Nefsin kurduğu tuzaklar.. O kadar çok kapılırsınız ki onların telaşına, yapmanız gereken ibadeti yaparken bile aklınız o köşelerdedir hep..

(Burada gözlerim biraz sulanabilir..)"

Elbette daha derin konulara, örneklere gerektiği şekilde girmek gerekecek.. Onları buraya yazamam ama:)

Her neyse.. Şuan uykum gelmiş vaziyette:) Sabah kahvaltısını şarapla yapınca böyle oluyor anlaşılan. Gün başından beri yorgunluk var üzerimde..

Ama üstteki ÇYDD hakkında yazılan 3. sınıf hikayeden daha dikkat çekeceği kesin.. Kaldı ki; bunların 10 katını söylemek hiç zor değil benim için.. Bu konuda, tam aksi konuda olduğundan daha da başarılıyımdır aslında..

Ve şimdi düşünüyorum da; ben bunu neden kullanmayayım.. Olur mu olur.. Çok para var bu işte:) Ne vergi veriyorsun, ne kanıta ihtiyacın var..

Gir ölümden, çık ölümden.. Zaten sorgusuz kabullenmiş millet.. Ağzını açtın mı çevrendeler.. Yok yok ben bunu bir düşüneyim.. :) Zaten amip gibi çoğalıyorlar; ben 1 milyon tanesini takarım bunların peşime..

Ama sonra o paraları bu kadar rahat yiyemem.. Yaşamımı, söylencelerime uydurmam gerekir.. Hmm.. O zaman senenin 4 ayı yurtdışı yapacağız anlaşılan:) Kutsal topraklara, sıradan bir kul, fakir ve aciz bir kul olarak gittiğimi söyleyeceğim nefsimi terbiye etmek için.. Kaybolacağım ortadan; ver elini Maldivler.. :)

yosun
14-07-2009, 08:24
BU HIYARIN TARAF GAZETESİYLE NE İLGİSİ VAR?

Bugün Taraf Gazetesi’nin ilk sayfasında dikkat çeken bir haber vardı. Haberin ne iç sayfada içeriği ne de habere dair herhangi bir ayrıntı vardı.

“Kuvva-i kırmızı domates” başlıklı haber metni şöyle:

“Gaziantep’te pazardan aldığı domatesi kesen Serkan Türk, Türk bayrağı ile karşılaştı. Neye uğradığını şaşıran Türk, domatesin izini sürdü. Domatesin Mersin’den Gaziantep’e gönderildiğini öğrendi. Ve durumu heyecanla hem ailesiyle hem de basınla paylaştı.”

Evet, haber metni bu kadar…

Haberin cıvık bir uydurma olduğu ortada. Serkan Türk isimli vatandaşın adı ve başından geçen olay da…

Haber doğru olsa bile hiçbir haber değeri yok. Taraf Gazetesi yine milli semboller ile dalga geçmek için hiçbir fırsatı kaçırmamıştı…

Kelimeleri ile haberimizi tamamlamıştık ki elimize Taraf’ı doğrulayan bir haber geldi ve sözlerimizi geri almak zorunda kaldık.

Elimize ulaşan “Kuvva-i yeşil hıyar” başlıklı haberi aynen yayınlıyoruz:

"Kadıköy Çarşısı’nda manavdan aldığı maklubelik hıyarı kesen Rasim Taraf, Taraf logosu ile karşılaştı. Neye uğradığını şaşıran Taraf, hıyarın izini sürdü. Hıyarın Kadıköy’e batıdan ithal edildiğini öğrendi. Ve durumu heyecanla hem ailesiyle hem de Odatv ile paylaştı.”

http://www.odatv.com/Siyaset/bu_hiyarin_taraf_gazetesiyle_ne_ilgisi_var-16870.html

balaban
14-07-2009, 12:01
şimdi bu arkadaşın gönderdiği mesaja inanmak mı gerek!

%100 inanmak gerek çünkü daha 5-6 yıl önce Emniyet Teşkilatının %70'inin Fetullahın eline geçtiği biliniyordu. O zamandan bu zamana bu oran ne olmuştur? %90 en az demek yanlış olmaz.

Yine biliniyor ki; Fethullah'ın teşkilatında Atatürk ve Türk Silahlı Kuvvetleri düşman olarak gösterilmektedir.

Bu da babalarının Yunanlı veya İngiliz olmadığı için kan ağladıkları anlamına gelir.

yosun
14-07-2009, 17:09
Vatansız Alçaklar!


Bu ne ucuz satıştır!? Hiç utanmıyorlar.
Irak’ta bir Yahudi Kürdistanı kurup yaşatabilmek için Türkiye’ye ihtiyaç var ya, içeride ki “mama”lar hemen işe koyuldu. Arsızlıklarının, adam satma oyunlarının sınırı yok.

Nasıl olsa ikiz ihanet yasası çıkarıldı. Ne güzel, hafiften gevşek federasyon, sonra ikiz yasaların verdiği hakları kullanarak Güney Doğuyu da içine alan genişletilmiş Kürt devleti... Uzatılan havuç da Kerkük petrolleri…

ABD zaten Türkiye’ye Kerkük petrollerini hediye etmek için Irak’a çıkarma yapmıştı..(!) Bu kadar ucuz tezgah olur mu?

Önceki gün elimde televizyon kumandası geziniyorum, Samanyolu kanalı da bu tezi işliyor. Abant Platformu, Kürt forumları… Fetullah boşuna ABD’de korunmuyor.

2006 yılında “Fetullah Türkiye’nin Humeynisi mi” diye bir yazı yazmıştım. Bazı çok akıllı olduğunu sananlar “bu kadar hayal fazla” demişti. Buyurun geldiğimiz nokta…

Çıkarılan gece yarısı “Alacakaranlık Kuşağı Yasası”nda cemaatin rolü yok mu sanıyorsunuz?

Tutuklanan insanların bürolarına, işyerlerine, silah, düzmece belgeleri kim koyuyor? Önce belge koyup sonra da basına bilgi diye düzmece delilleri kim sızdırıyor? Bunlar devlet gibi devlet, hükümet gibi hükümetin olduğu bir ülkede olabilir mi?
Türkiye’de oluyor.

PKK ile mücadele eden önemli isimler içeri tıkılırken, gizli tanıkların PKK itirafçılarından seçilmesi ne anlama geliyor?

Millet aklını mı yitirdi, efsunlandı mı? Hala bu kepaze rezil tezgahı görmüyor musunuz?

Türkler’i Anadolu’dan sürmek-yok etmek isteyen emperyal devletlerin yerli kapatmaları ülkemizi, canımızı, namusumuzu, ekmeğimizi pazarlıyor görmüyor musunuz?

Anadolu’da bir laf vardır:” Fahişe yaşlanınca EBE olur.”

Bizim Soros kapatmaları artık “EBE”liğe kalmış olmalı ki, “Yahudi Kürt Devleti” diye bir piçe “EBE”lik yapıyor.

Muhteşem Türk Atatürk bunlar için ne demişti?

Her çağda, her ülkede, her zaman ortaya çıkabildiği gibi bizde de sinirleri zayıf, anlayışı kıt insanlarla birlikte, kişisel geçimini ve mutluluğunu yurdun ve milletin zararında arayan VATANSIZ ALÇAKLAR vardır!.. (23.7.1919)

Zahide Uçar

Che Big
16-07-2009, 10:09
MİLYONLAR EKMEK PEŞİNDE


Rekor üstüne rekor kıran işsizlik, nisan ayında da 5 puan arttı... 1.3 milyon kişi kendini sokakta buldu



Kabusa döndü
İŞSİZLİK, krizle birlikte korkunç boyutlara ulaştı. ‘Ilımlı’ resmi rakamlar bile nisan ayında 5 puanlık artışı belgeledi. Son 1 yılda işini kaybeden 1.3 milyon kişiyle birlikte ’ekmek’ arayanların sayısı 3.6 milyona dayandı.



Gençler perişan
GENÇ nüfusta işsizlik oranı yüzde 26.5’i buldu. Başka bir ifadeyle her 4 gençten 1’i işsiz... Kentte işsizlik yüzde 11.8’den 17.5’e, kırsalda ise yüzde 6.1’den 9.5’e çıktı. İş ümidini kaybedenler de milyona yaklaştı.



İşsizler ordusu büyüyor
Şubat ayında yüzde 16.1’le rekor kıran işsizlik rakamları, yükselişini nisanda da sürdürdü. İşsiz sayısı Nisan 2008’e göre 1 milyon 285 bin kişi daha artarak 3.6 milyona dayandı. Her 4 gençten 1’i işsizliğin pençesinde kıvranıyor



Türkiye’nin en ciddi sorunlarının başında gelen işsizlik korkutucu boyutlara ulaşmaya başladı. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan Hanehalkı İşgücü Araştırması 2009 Nisan Dönemi sonuçlarına göre işsizlik geçen yılın aynı dönemine göre 5 puan artarak yüzde 14.9 oldu. İşsiz sayısı ise 1 yıllık dönemde yüzde 1 milyon 285 bin kişi artarak 3 milyon 618 bin kişiye dayandı. Genç nüfusta işsizlik oranı ise yüzde 26.5 olurken, her 4 gençten 1’inin işsiz olduğu ortaya çıktı. Aynı dönemde istihdam 530 bin kişi azalarak 20 milyon 698 bine gerilerken, tarım sektöründe çalışan sayısı 94 bin kişi, tarım dışı sektörlerde çalışanların sayısı ise 436 bin kişi azaldı.

Kentlerde kol geziyor
Nisan ayında tarım dışı işsizlik oranı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 12.3’ten yüzde 18.9’a, genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 17.6’dan yüzde 26.5’e çıktı. Kentte işsizlik oranı yüzde 11.8’den yüzde 17.5’e, kırsalda işsizlik oranı yüzde 6.1’den yüzde 9.5’e çıktı. İş aramayıp, çalışmaya hazır olanlan ve ’Umutsuzlar’ olarak adlandırılanların sayısı geçen yılın aynı dönemine göre 302 bin kişi artarak 2 milyon 137 bine çıktı. Umutsuzlar içinde yer alan, iş bulma ümidi olmayanların sayısı geçen yıla göre 243 bin kişi artarak 833 bine yükseldi.




40 kişilik işe tam 1100 kişi başvurunca...
Adalet Bakanlığı’nın Kırıkkale’deki cezaevlerinde görevlendirmek üzere açtığı 40 kişilik infaz koruma memurluğu kadrosuna Kırıkkale ve çevre illerden 1100 kişi başvurdu. Sabahın erken saatlerinden itibaren saraya akan adaylar bahçeye sığmadı.




İş kuyruklarının sonu yok
Adalet Bakanlıgı’nın Kırıkkale’deki cezaevlerinde görevlendirmek üzere açtığı 40 kişilik infaz koruma memurluğu kadrosuna Kırıkkale ve çevre illerden bin 100 kişi başvurdu. İş edinebilmek için sabahın erken saatlerinde sınavın yapılacağı yere gelen adaylar, Kırıkkale Adliyesi önündeki bahçeye sığmadı. Yine Adalet Bakanlığı’nın Kocaeli’de açtığı sınavda da benzer görüntüler yaşandı.
510 kişilik infaz koruma memurluğu kadrosuna Kocaeli ve çevre illerden 3 bin 498 kişi başvurdu. İş bulma ümidi günden güne azalan vatandaşlar son bir umutla sınavın yapılacağı merkeze koştu.




16/07/2009 01:20

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=19974

KRIZ TEGET GECECEK......

Serenler
16-07-2009, 19:46
Fener dosyası geleli tam 137 gün oldu!

Necati DOĞRU
Bakanlarımız, bürokrasimiz AB standardında çalışıp “geleceği kucaklıyor,” aslanlar gibi imza törenleri düzenliyorlar. Ortada henüz gaz yok, tantanalı boru döşeme anlaşması yapıyorlar.

Boru döşetmede hızlı.

Adaleti yakalamada nazlı!

Almanlar, bizim yaptığımızın tersini yaptı; “adaleti bulmada hızlı” davrandı. Almanya’daki Türklerin yoksula-kimsesize-garibe yardım olsun diye verdikleri paraları kişisel servetlerine geçirenlerden üçünü yakalayıp yargıladılar. Hapse koydular. Yakalayamadıklarını da dosya yaptılar, Türk adaletine havale ettiler.

O dosya çok geç kaldı.

Kaplumbağa hızıyla geldi.

Tam 170 günde ulaştı.


http://haber.gazetevatan.com/haber.vatan?detay=Fener_dosyasi_geleli_tam_137_gun _oldu&Newsid=248801&Categoryid=4&wid=108



------------------------------


Ne Feneri? ..
El feneri mi deniz feneri mi?
Olay neydi ki?

e-fulya
17-07-2009, 20:39
Fakir kalmaya mahkûm edilen ülke...

İSMET
BERKAN



15/07/2009
ismet.berkan@radikal.com.tr

Eğer matematik bilmiyorsan, eğer matematik sınavında önüne gelen 30 sorudan sadece dokuzuna doğru cevap verebiliyorsan...
Başka hiçbir şeyi öğrenemezsin zaten.
Eğer matematik bilmiyorsan...
Sen bilgisayarda arkadaşlarınla ‘chat’ yaparken, dünyanın geri kalanındaki yaşıtların o bilgisayarı
yapıyor olur.
Eğer matematik bilmiyorsan...
Sen faşizmini yerleştirmek için telefonları dinlerken dünyanın başka ülkelerindeki yaşıtların o telefon dinleme aletlerini yapıyor olur.
Eğer matematik bilmiyorsan...İster sosyal bilimci ol, ister gösterişli bir şirket CEO’su, ister gazete köşe yazarı, ister başbakan, dünyanın başka yerlerindeki yaşıtlarından ve mevkidaşlarından en az bir basamak aşağıda olursun.
Eğer matematik bilmiyorsan...
Sen istediğin kadar akıllı, bilgili ve başarılı ol, en fazla dünyanın başka yerlerindeki yaşıtlarının geliştirdiği teknolojiyi ve ürettiği bilgiyi çok iyi kullanan biri olabilirsin, o bilgiyi ve teknolojiyi üreten değil.
Eğer matematik bilmiyorsan...
İstediğin kadar ulusalcıyım diye bağır, IMF’ye karşıyım diye yırtın, emperyalizm diye yakın, senin ülkenin tersanelerine de girerler, orduna da hükmederler, bankalarına da...

Eğer matematik bilmiyorsan...
Başka hiçbir şeyi de bihakkın bilmiyorsundur zaten.
***
Tablo, Radikal başta olmak üzere gazetelerde defalarca yayımlandı ama ben tekrar edeceğim:
1 milyon 294 bin 74 tane öğrenci ÖSS’de ‘matematik 1’ denen ve en temel matematik bilgileri konusunda ölçme-değerlendirme ve eleme yapması için tasarlanmış sınava girdi. Sınavda 30 soru soruldu. Sınava katılan 1 milyon 294 bin 74 öğrencinin doğru cevap ortalaması 9 oldu.
30 soruda 9 doğru, 21 yanlış cevap. Başarı oranı korkunç ötesi düşük.
Diyorum ya matematik bilmiyorsan başka hiçbir şeyi de bilemezsin diye... Aynı sayıda öğrenci ‘fen bilimleri
1’ adlı sınavı da aldı. 30 soruluk sınavda ortalama doğru cevap sayısı 4. Evet, yazıyla yazayım dört!
Sanıyor musunuz ki, bizim okullarımızda matematik ve fen eğitimi kötü ama sözel ağırlıklı eğitim iyi.
40 soruluk Türkçe sınavında ortalama doğru cevap sayısı 14.1.
30 soruluk sosyal bilimler sınavında doğru cevap ortalaması 11.4.
Yani, tekrar temel tezimize geliyoruz: Matematik bilmiyorsan, başka hiçbir şeyi de bilmiyorsundur zaten.
***
Bu sonuçların anlamını da yazmaya çalışayım:
Türkiye fakir bir ülke. Evet dünyada bizden daha kötü durumda olanlar var ama bizim gözümüz daha iyi durumda olanlarda. Onlara bakınca da fakiriz. En azından üyesi olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği ile kıyaslayınca çok ama çok fakiriz.
Biz hızla zenginleşemezsek, ne AB’ye katılabiliriz ne de kendi içimizde bizi yiyip bitiren sosyal sorunları aşabiliriz.
Ve bu sonuçlara bakınca şunu net biçimde görüyoruz: Bir kuşağı daha kaybettik, o kuşak da fakir kalmaya, yani ‘askeri vesayet mi sivil vesayet mi’ gibisinden akıllara ziyan tartışmaları gazetelerde göz ucuyla izlemeye mahkûm olacak.
Biz öğrencilerimize matematiği öğretmemeye devam ettikçe, 30 soruluk sınavda ortalama 18-20 doğru cevaba ulaşamadıkça fakir kalmaya devam edeceğiz.
O çocuklar fakir kalmaya, cebindeki para miktarı ne kadar çok olursa olsun, dünyanın sağında solunda karşılaşıp rekabet etmek zorunda kalacakları yaşıtlarına karşı boynu bükük kalmaya, bir basamak altta kalmaya devam edecekler.
Biz fakirliğimizle, başarısızlığımızla avunmayı da biliriz. Bazı tekil başarı öyküleri okuyacağız arada.
Falanca köyde doğup çobanlıkla hayata başlayan ama sonra Amerika’da bilmemne üniversitesinde tıp okuyup çok önemli bilimsel gelişmelere imza atan Türklerin öyküleri olacak bunlar.
Onlarla elbette övüneceğiz ama sormak aklımıza bile gelmeyecek: O başarıları neden bir Türk üniversitesinde gerçekleştirmedi acaba?
***
Meşhur sözdür: Bir zincir en zayıf halkası kadar güçlüdür ancak.
Bu kuşağı, matematik bilmeden yetişen ve yetişecek onca kuşağı bir zincir gibi düşünün. Elbette içlerinde çok güçlüler var ve olacak ama unutmayın, o zincir en zayıf halkası kadar güçlü.
Matematik eğitimi öyle akşamdan sabaha düzeltilebilir bir şey değil. Ama ben olsam, bu sabahtan tezi yok, bütün paramı matematiğe yatırırdım.
Zararın neresinden dönsem kârdır.
Bir çocuğa matematik sevgisini verebilirsem eğer ona okulu da sevdirmiş olurum, bütün diğer derslerindeki başarıyı da büyük ölçüde garantilemiş olurum.

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&Date=15.07.2009&ArticleID=945078

e-fulya
17-07-2009, 21:04
Zevk almaya başla Hamdullah! Sonuna geldin

Birinci Bölüm

http://www.habercek.com/index.php?option=com_content&task=view&id=11198&Itemid=80

İkinci Bölüm


http://www.habercek.com/index.php?option=com_content&task=view&id=11226&Itemid=80

Kıymet Nadir BİNDEBİR

e-fulya
17-07-2009, 21:34
TÜRKİYE LOZAN’I KENDİ ELİYLE LAĞVEDERSE; YOK OLUP GİDER

http://www.odatv.com/Siyaset/turkiye_ikiye_nasil_bolunur-16893.html

e-fulya
18-07-2009, 10:07
Löb löb löb!

Gelelim aslan demokrat,
Kaplan Cumhuriyetçi Faltaylı’nın yönettiği Habertürk’e;



Feridun Fikri BAYAR

http://www.habercek.com/index.php?option=com_content&task=view&id=10772&Itemid=84

e-fulya
18-07-2009, 11:19
Bilgi yarışmaları üniversite sınavları

Yalçın DOĞAN

SON yılların güzel modası. TV’lerde bilgi yarışması.

Bana çok ilgi çekici geliyor, elimden geldiği kadar izlemeye çalışıyorum. Ama, Define Avcısı, ama Kelime Oyunu, ama daha farklı biçim içeren yarışmalar.

Yarışmacı coğrafya öğretmeni, soru Beyşehir Gölü hangi yörede? Coğrafya öğretmeni coğrafya sorusuna yanlış cevap veriyor.

Yarışmacı doktor, soru retina ile ilgili, doktor göz sorusunu bilemiyor.

Yarışmacı üniversite öğrencisi, Cumhurbaşkanı kim, sorusunu bilmiyor.

Cumhuriyetin ilan edildiği yılı, İstanbul’un alındığı yılı, Ayasofya’nın hangi ilimizde bulunduğunu, Avrupa Birliğinin ne olduğunu bilmiyorlar. Terazinin kefesine tefe, vuku bulmaya vuhu, yılın son ayına Kasım diyenler yine bunlar.

Ne ÖSYM’si, ne üniversitesi, ne sınavı, sapır sapır dökülen bir eğitim sistemi, bir cehalet kumpanyası. Hocaları cahil, öğrencileri zır cahil bir sistem.

TV’lerde bu gibi yarışmalar, üniversite sınavının aynası. O yarışmaları izleyin, bu kadar gürültü çıkarmak için, sınav sonuçlarını beklemezsiniz. Oturduğunuz yerde bayrak açarsınız.

Hala imam hatip mi, katsayı mı, gibi ideolojik saçmalıklarla kendi cemaatine mesaj vermeye çalışan bir iktidar ve onun hınk deyicisi bir YÖK. Eğitimi sel almış götürmüş, o hâlâ kendi derdinde.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12096041.asp?yazarid=91


Başbakan ve Eğitim Bakanı ÖSS’den kaç puan alır?

Yılmaz Özdil

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12096744.asp?yazarid=249

e-fulya
19-07-2009, 10:43
19 Temmuz 2009

Bekir COŞKUN
bcoskun@hurriyet.com.tr




Öküz...


ANTALYA’da ANTBİRLİK bir benzin istasyonu açıyor; Hürriyet İnternet’in haberine baktım, Kaymakam, Emniyet Müdürü, Bakanlık Müsteşar Yardımcısı, yetkililer, önde gelenler, ahali, çoluk-çocuk orada. Törende kesilmek üzere bir boğayı sürükleye sürükleye oraya getirdiler. Hayvanı bir ayağından vinç makinesine bağlayıp havaya kaldırdılar.


Boğa dehşet dolu gözlerle baktı. Koca gövdesi havada dönmeye başladı, kasap koca bir bıçakla yanaştı...

Müftü Mustafa Altun yerinden kalkarak itiraz etti...

Çocukların gözü önünde, canlıya böyle eziyet ederek, ilkel biçimde kurban kesmenin din açısından caiz olmadığını, bunu hemen durdurmalarını istedi.

Ama boğanın kanı sokaktan aşağıya doğru aktı...

Müftü orayı terk etti...

*

Sağ ol sevgili Müftü...

Adını ve o haberde gördüğüm aydınlık yüzünü hiç unutmayacağım.

Yıllardır anlatmak istediklerimizi bir din adamı yüceliği ile ortaya koyup tepki gösterdiğin için sağ ol...

*

O kesilen bir boğaydı, lafım hayvanlardan dışarı, bir de “öküz” vardır...

Uygarlık ona hiçbir şey öğretemedi...

Dünya her gün insani değerlerle zenginleşirken, tek ayağından vince asılı bir canlıyı çocukların gözü önünde kesebilir o...

Bu cennet ülke hâlâ üçüncü dünya sıralamasındaysa, sorumlusu odur...

Zarafeti, inceliği yoktur...

Saygısızdır...

Medeniyetten hiç mi hiç nasibini almamıştır... Bu çirkin şehirler, bu tüketilmiş doğa, bu kirli deniz, kısaca bu tükeniş onun eseridir... Yabancı havaalanlarında Türklerin itilip kakılması onun yüzündendir...

Asla adam olmaz...

Asla insanlaşamaz...

Göstermelik Müslümanlığı, bir boğayı meydanda tek ayağından vince asıp, bu devirde çocukların önünde kesecek ve merhameti-yüreği olan saygıdeğer bir müftünün tepkisini çekecek kadar sahtedir...

“Öküz” desem...

Sözüm öküzden dışarı...

e-fulya
20-07-2009, 12:28
Necati Doğru

Cici baba kaçtı otobüs yokuşu çıkamadıkça suya zam gelecek!
Ülke ekonomisinde 20 yıl önce uç veren büyük değişim; sıçramalar, kırılmalar, atlamalar, fırlamalar yaratarak hayatı etkiledi. Hayat etkilenince gazeteler de uyuma geçti. Önce ekonomi sayfaları doğdu, sonra da analiz yapanlar, yorum yazanlar çoğaldı.

Gerçekten iyi oldu!

Müthiş yazılar var.

Kapsamlı analizler.

Öğreniyoruz.

Ekonomi yazarı arkadaşlar analiz-sentez-yorum döktürüyorlar, söz gelimi son zamların nedenlerini modelin mantığı açısından açıklıyorlar.

Her şeyi yazıyorlar.

Bir şeyi unutuyorlar.

Ben de söylenmeyeni söyleyeyim: İktidarın bize bulduğu “cici babamız” kaçtı, suya da zam gelecek, benzine de, sigaraya da, vergilere de; havaya, toprağa, selam vermeye, namaza durmaya, okula gitmeye, hastaneye uğramaya, kefene girmeye, evlenmeye, canımın içi demeye de zamlar yağacak. Durmayacak, hep yağacak; bu zamlar işsizliği daha da artıracak.

Çünkü cici babamız kaçtı.

Bizi terk etti.

İktidar partisi AKP, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da üstün hitabetiyle omuz vermesi ve liderlik karizmasıyla destek sunmasıyla, “halka bir cici baba” bulmuştu!

Asıl baba değil.

Asıl babamız ölmüştü.

Halkımızın dul kalmış anasına küresel finans sisteminden bir cici baba peydahlanmış, anamızla seviyeli küresel beraberliğe sokulmuştu.

Cici baba veriyor.

Bizler yiyorduk.

Belediyeler, yokuşu çıkamaz otobüsler alıyor, yandaşlardan “zift danışmanı” tutup trilyonlar ziftleniliyor, doğal gaz halka satılıyor BOTAŞ’ın parası verilmiyor, Çankaya Köşkü’ne trilyonlar harcanıyor, Başbakan üçüncü uçağını alıyor, seçimlerde valiler kömür getir götürcüsü yapılıyor, her anlamda hortumlama diriliyor ve yükselen harcamaların karşılığı olan parayı hep cici baba ödüyordu. Zamlara gerek yoktu.

Cici baba!

Yabancıya borçlanıyor.

Eldekini avuçtakini satıyor.

Anamızın, rahmetli babamızdan ve dedemizden kalan bileziklerini, gerdanlıklarını, tarlasını, dükkânını (milli serveti) ucuz ucuz elden çıkartıyordu.

Örneğin İstanbul şehri kadar nüfusu olan komşumuz Yunanistan telefon şirketini 20 milyar dolar değer üzerinden satarken, 73 milyonluk Türkiye’nin telefon şirketini bizim cici baba, 12 miyar dolar üzerinden elden çıkartıyor, TEKEL’in içki bölümünü 300 milyon dolara (onu alan 900 milyon dolara satıyor) ülkenin tek alüminyum tesisi Seydişehir fabrikasını, yanında Oymapınar Hidroelektrik Santralı’nı, 7 maden ocağını, 1300 adet lojmanı, 200 yataklı misafirhaneyi ve koca Antalya Limanı’nı hepsi birden sadece 300 milyon dolara veriyor, havameydanı, liman, şehir suyu, kanalizasyon, trafik araç muayenesi imtiyazlarını ucuz ucuz kaptırıyordu.

Cici baba ucuza satıyor.

Biz de hazırı yiyorduk.

Zamlara gerek yoktu.

Cici baba “cari açık” seviyor, bize de “cari açığa sıkı sıkı yapışmamızı” öğütlüyor; cari açık büyüdükçe ekonominin büyüdüğünü, Çin’den ucuz mallar geldiğini, enflasyonu ucuz Çin mallarıyla indirdiğimizi anlatıp duruyor, “cici babamızın” kudretli kalkınma kaldıracı ithalat sayesinde vergi gelirleri de arttığı için zamlara gerek kalmıyordu.

Cici babamız vardı.

O, anamıza gece sarıldı.

Biz ona gündüz tutunduk.

1 ürettik, 3 yedik.

Esasen cici baba kriz gelmeden önce kaçmaya niyetlenmişti; kriz geldi, cici baba tüydü. Dış borç gelmez ve dış para akmaz oldu, elde anamızdan kalma satacak milli servet de kalmadı. Şimdi yokuşu çıkamayan ithal otobüs bize suya zam olarak geri dönüyor. AKP iktidarının ve Tayyip Erdoğan’ın “cici baba bulma modeli” çöktü, modeli diriltmek için IMF ile anlaşmaya çalışıyor.

Haberiniz olsun.

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Cici_baba_kacti_otobus_yokusu _cikamadikca_suya_zam_gelecek&tarih=20.07.2009&Newsid=249606&Categoryid=4&wid=108

e-fulya
20-07-2009, 12:32
Ruhat MENGİ'nin yazısından:

...Burada Başbakan’ın söz ettiği “vesayet, emaneti gasp etme” benzeri sözler için tek somut adres 27 Nisan muhtırasını yalnız başına, sadece kendi kararıyla yazdığını söyleyen emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt’tır. Şu ana kadar Ergenekon soruşturmasında başka bir somut suçlu belirlenmediğine göre Erdoğan’ın sözleri sadece onu işaret etmektedir.

O zaman neden bu “e-muhtıra” ve Büyükanıt soruşturmaya dahil edilmiyor, neden özenle “dışarda” tutuluyor? Bu soruyu uzun süredir soruyoruz ama nedense her konuda konuşan Başbakan ve yardımcıları bu konuya hiç mi hiç değinmiyorlar. Acaba neden? Neden? Neden?
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Uzerinize_gelenler_kim&tarih=20.07.2009&Newsid=249594&Categoryid=4&wid=4

reha kaya
20-07-2009, 12:50
Anamızın, rahmetli babamızdan ve dedemizden kalan bileziklerini, gerdanlıklarını, tarlasını, dükkânını (milli serveti) ucuz ucuz elden çıkartıyordu.

Örneğin İstanbul şehri kadar nüfusu olan komşumuz Yunanistan telefon şirketini 20 milyar dolar değer üzerinden satarken, 73 milyonluk Türkiye’nin telefon şirketini bizim cici baba, 12 miyar dolar üzerinden elden çıkartıyor, TEKEL’in içki bölümünü 300 milyon dolara (onu alan 900 milyon dolara satıyor) ülkenin tek alüminyum tesisi Seydişehir fabrikasını, yanında Oymapınar Hidroelektrik Santralı’nı, 7 maden ocağını, 1300 adet lojmanı, 200 yataklı misafirhaneyi ve koca Antalya Limanı’nı hepsi birden sadece 300 milyon dolara veriyor, havameydanı, liman, şehir suyu, kanalizasyon, trafik araç muayenesi imtiyazlarını ucuz ucuz kaptırıyordu.



Eski maliye bakanı, sat sat bitmiyor, demişti. Demekki hazıra, dağlar dayanmıyormuş.

Sat sat, bitmiyor.

MALİYE Bakanı Kemal Unakıtan, "Özelleştirmede satıyorsun, satıyorsun bitmiyor. Bu kadar komünist bir ülkeymişiz. Komünizmin ağdalısıymışız. Ulaştırma, çimento, kağıt, şeker, her şey devlete ait. Bir berber dükkanları kalmış özel teşebbüsün elinde.

e-fulya
20-07-2009, 14:21
Elif Örnek

Uygurların ‘Fethullah Gülen’i…

http://www.gercekgundem.com/?c=59508

Sibel KALAYCI

Bunlar fıkra değildir!

http://www.gercekgundem.com/?c=59502

Güngör URAS

Sigara içenler yabancı firmalara günde 45 milyon TL ödüyor

http://www.gercekgundem.com/?c=59503

Che Big
20-07-2009, 22:47
Derecik Taburu'nda kazı yapılacak

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/12111430.asp?gid=229

Düzmece baska bisey degil.....

Akil var Mantik var,öldürüp Tabur Komutanliginin icinde gömeceksin....

Ucurdular gine bi Balon,Halk da bakar durur arkasindan....

Sonra eee sonrasi malum,"bak gördün mü Ergenekonu neler yapmis."

Paketle,yapistir,gönder Ergenekona....

Tüm rektörler,Prof.lar,Gazeteci-yazarlar,Mit,Parti baskani,Jitem,Tsk,Kanal sahipleri,Sendikacilar,vs,vs

hepsi biraraya gelecek,örgüt kuracak ve adam öldürttecekler.....
Paranoyaninda ötesi cok cook ötesi bisiy buuu...

e-fulya
21-07-2009, 10:32
Can ATAKLI'nın yazısından:

...Tüm bu saldırılara karşı hiç sesini çıkarmayan Silahlı Kuvvetler’in de artık hukuk yoluyla kendini göstermesi gerekir. Küçücük bir kelimeyi bile hakaret kabul edip dava üzerine dava açmayı bilen AKP ve liberal faşist yandaşlarına aynı şekilde davranılmalıdır.

Artık çok açık bir gerçek şudur: Türkiye olağanüstü bir dönemden geçiyor. Bu şartlar 80 yıl öncesinin şartlarından bile ağır ve tahrip edicidir.

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Anasi_besler_hurmayla_Eloglu_ karsilar_yarmayla&tarih=21.07.2009&Newsid=249803&Categoryid=4&wid=1

e-fulya
21-07-2009, 10:36
Mustafa MUTLU'nun yazısından:

...İLGİNÇ İDDİA!

Dün başlayan ikinci “Ergenekon” davası kapsamında tutuksuz yargılanan sanık Hurşit Tolon’un avukatı Köksal Bayraktar ilginç bir iddiada bulundu:

Üye hâkim Sedat Sami Haşıloğlu’nun dinsel amaçlar güden vakıflarla yakın bağlantı içinde bulunduğunu öne sürerek, “Sayın yargıç üyesi bulunduğu dört ayrı vakıf nedeniyle objektif davranamaz. Çekilmesi gerekir. Eğer görevinden çekilmezse biz kendisini reddetmek mecburiyetinde kalırız” dedi.


***


Yandaş medya, acaba Tolon’un avukatının bu talebini de yazacak mı?

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Dun_madalya_taktilar_bugun_ut anmasalar_Ergenekoncu_diyecekler&tarih=21.07.2009&Newsid=249796&Categoryid=4&wid=102

e-fulya
21-07-2009, 10:41
Bu yüzden asabi devlet büyüğümüz gibi ben de ana-babaları ikaz etmek istiyorum:

Devlet büyüklerimizi dinleyin. Kızınızın davulcu-zurnacıya kaçmaması için başını erken yaşta bağlayın.

Bakın birkaç gün evvel 70’lik bir işadamı 17 yaşında kız çocuğuyla evlendi. Kız nikahta ağladı ama nikah muamelesi için yazılı izin veren ana-baba pek mutluydular. Neden? Kız davulcuya kaçacak yaşa gelmeden milyar dolarlık servetli adamla başını bağladılar da ondan.

Siz siz olun, çocuğunuz 15 yaşına geldi mi oğlansa kiralık işçi bürolarına kaydını yaptırın, kızsa ‘helal sertifikalı’ bir milyardere kiralayın. Ahlaki erozyonla ancak böyle mücadele edilir.

Kıymet Nadir BİNDEBİR


Yazının tamamı: http://www.habercek.com/index.php?option=com_content&task=view&id=11299&Itemid=80

e-fulya
21-07-2009, 10:52
Bekir COŞKUN

Tarihin kara sayfalarını yazıyorlar...
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12112927.asp?yazarid=2&gid=61



Şükrü KIZILOT


Cep telefonu ile ayağa kurşun sıkmak
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12112799.asp?yazarid=82

e-fulya
21-07-2009, 21:19
Okuyamayanlara Prof.Erol Manisalı'nın tutuklanmadan önceki son yazısı:

http://www.ilk-kursun.com/2009/04/bati-ataturk%E2%80%99u-yargiliyor/

balaban
21-07-2009, 22:16
Sabahki Gazeteden;

PKK'lı iki gizli tanığın ifadesine dayanarak 9 kere müebbetle yargılanan; ömrünü PKK ile savaşa adamış albayın, iftiraya uğradığı anlaşıldı.


PKK'lı iki gizli tanık, polisin ifadelerinin içine Albayla ilgili bilgiler yazdığını ve polisin isteğiyle imzaladıklarını söyledi. Buna rağmen Albay hapiste

Sözcü Gazetesi

Che Big
21-07-2009, 22:42
ERGENEKONCU POLİSLER BU MAKİNEYİ ÇOK SEVECEK




Ergenekon operasyonu sürecinde “belgelere” dayanarak hazırladığı haberlerle amatör videolara bile konu olmuş Taraf gazetesi, bundan beş hafta kadar önce, “AKP ve Gülen’i bitirme planı” manşetiyle çıkıyordu. Mehmet Baransu imzasıyla çıkan haber, yine bir “belge”ye, Genelkurmay Harekât Başkanlığı 3. Destek Şube Müdürlüğü’nde hazırlandığı ve Albay Dursun Çiçek’in imzaladığı ileri sürülen bir “belge”ye dayanıyordu. Söz konusu “belge”, “İrticayla Mücadele Eylem Planı” başlığını taşıyor ve bu “plan” ise AKP ve Fethullah Gülen cemaatini hedef alıyordu. Türkiye, böylesi bir planın gerçekten Genelkurmay Başkanlığı’nda hazırlanıp hazırlanmadığının ve buna bağlı olarak gelecekte ne yaşanacağının merakı içinde, çalkalanıyordu. Haftalarca sürecek olan tartışma devam ederken, askerî yargı, söz konusu “belge”nin Genelkurmay Başkanlığı’nda hazırlanmadığına ve eldeki fotokopideki imzanın gerçekten Albay Dursun Çiçek’e ait olup olmadığının anlaşılmasının mevcut olanaklar dahilinde mümkün olmadığına hükmediyor, ilaveten Çiçek hakkında soruşturmaya gerek olmadığı sonucuna varıyordu. Olayın sonraki seyrinde, Albay Çiçek, Ergenekon operasyonunu yürüten savcılar tarafından önce tutuklanacak, daha sonra ise tahliye edilecektir.



Bugün neredeyse sona erdirilmiş gibi görünen “belge” tartışmasında, üzerine en çok vurgu yapılan noktalardan biri de “belge”nin aslının bulunması gerektiği ve “belge”nin gerçek olup olmadığının ancak ve ancak aslının üzerindeki “ıslak imzaya” bakılarak anlaşılabileceğiydi. “Islak imza”, anahtar bir kavram olarak ortaya çıkıyordu, zira “ıslak imza”, ne türden kalem oyununa başvurulursa başvurulsun, kişiyi ele veriyordu; anlatılan, budur. Bu sıradışı olayda şimdilik bizi ilgilendiren de bu “ıslak imza” tartışması oluyor, çünkü “ıslak imza” sanıldığı gibi taklit edilemez değil, bunun için üretilmiş makineler var.



Yukarıdaki resimde, “otomatik imza sistemi” olarak adlandırılan sistemle çalışan makine var. Arayanlar internet üzerinden bulabileceklerdir, ancak makinenin üretimini yapan firmanın tanıtımını yapmamak için ismini ve internet sayfasını vermemeyi tercih ediyorum. Bu konuda cihaz ve teknoloji geliştiren ve kendisini “el yazısı otomasyonunda dünya lideri” olarak tanıtan bir firma var. Firmanın internet sayfasında, yukarıda resmini gösterdiğimiz model gibi birkaç model daha bulunuyor.



Firmanın internet sayfasındaki, sık sorulan sorular ve cevaplarına yer verilen bölümde, bir imza makinesinin ne olduğu soruluyor. Yanıt, bir imza makinesinin, bir şahsa ait el yazısını ve imzayı, yazışma, resim, tebrik kartı, kitap ve diploma gibi pek çok türden belgenin üzerine yerleştirebilen bir makine olduğudur. Tükenmez kalemden dolmakaleme pek çok türde özel kaleminin mevcut olduğuna dair duyuru, yine söz konusu firmanın internet sitesinde mevcut. Söz konusu internet sitesinde dikkat çeken bir nokta daha var: En iyi sonucun alınabilmesi için üç adet orijinal imzanın kendilerine yollanması tavsiye ediliyor. Bilgisayar ortamında kullanılabilecek bir “imza dosyası” için bu orijinal imzalar gerekli oluyor. Bu imzalar, bir orijinal resim dosyasıyla yollanabileceği gibi, faksla da yollanabiliyor. Resim dosyası olması hâlinde, tercihen siyah-beyaz ve resim çözünürlüğünün en az 300 dpi olması; faks olması hâlindeyse, faksın, faks makinesinin izin verdiği en yüksek çözünürlükle gönderilmesi isteniyor. Firma, ayrıca, makul bir ücretlendirme karşılığında, Word ve Wordperfect gibi bilgisayar ve ofis programlarında kullanılabilecek bir imza dosyasının oluşturulabileceğini ilân ediyor. Başka deyişle, üç adet imzasına sahip olduğunuz birinin imzasını, bilgisayar ve ofis programlarında bile kullanabiliyorsunuz. Bu sayede, “imzalı belgeler” basabiliyorsunuz.



Başa dönecek olursam, büyük gürültü koparan “İrticayla Mücadele Eylem Planı”nın aslının bir türlü bulunamadığını hatırlatayım. Eldeki fotokopinin aslının incelenmesinin, “belge”nin gerçekten Albay Dursun Çiçek tarafından imzalanıp imzalanmadığının anlaşılması bakımından zorunlu olduğu, çünkü esas olarak “ıslak imza”nın incelenmesi gerektiği hep belirtildi. Ancak gözden kaçırılan nokta, mevcut teknoloji ile imzalı ve orijinal bir belgenin üretilebileceği oluyor. Dolayısıyla, söz konusu “belge” olayında da, eldeki fotokopinin “aslının” incelenmesinden bile kesin bir sonuca varılamayabileceği ortaya çıkıyor.



Emre Özsuda

Odatv.com

Che Big
21-07-2009, 22:49
Zahid Akman’ın yargılanması şart


ADALET Bakanı Sadullah Ergin’in yanıtlaması istemiyle soru önergesi veren Kart, “Savcılık makamları, üstüne düşen yasal görevi neden yapmıyor?” dedi.




Zahid Akman için savcılar neden görevini yapmıyor?
CHP’li Kart, Alman resmi makamları tarafından düzenlenen belgede tahrifat yaptığını öne sürdüğü RTÜK eski Başkanı Zahid Akman’ın Türkiye’de de yargılanması gerektiğini söyledi


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=20297

balaban
21-07-2009, 23:24
İş, aş, ekmek, umut yok; darbe mugalatası ile cepheleştirme var!

Tayyip Erdoğan’ın son dönemde yaptığı konuşmaların içeriğine bakın!
İş yani icraat yoktur.
Aş yoktur.
Üretim yoktur.
Ama en önemlisi geleceğe dair zerre bir ümit de yoktur.
7 yıldır iktidarda olan AKP’nin düştüğü duruma bakar mısınız?
Ülke borcunu 214 milyar dolardan 507 milyar dolara çıkarmasına ve Telekom gibi Tüpraş gibi en temel kurumları özelleştirme adıyla nakde çevirmesine rağmen maliyet toplamı 2 milyar dolar civarı olan duble yolun dışında neredeyse tek bir çivi çakamamıştır.
Evet yüzlerce milyar doların ne olduğu ya da nereye gittiği sorusu koca bir muammadır!
Öyle çünkü böylesine büyük bir ülke borçlanması yaşanırken, ekonomik dengeler de zerre düzelmemiş tersine daha da bozulmuştur.
AKP yüzde 8’lerde aldığı işsizliği 7 yılda iki katına yani yüzde 15 küsurlara taşımıştır.
Dahası cari açığı da katlamıştır.
İhracat ithalata yani montaja dönüştürülerek KOBİ’ler yere serilmiştir.
En önemlisi bütçe açığı hiçbir dönemde görülmediği gibi şahlanmış ve ilk 6 ayda 17 milyar doların üstüne çıkmıştır.
Tarım ise zerre mübalağasız tasfiye sürecine sokulmuş ve kendine yeten Türkiye bırakın dışarıdan buğdayı almayı Yunanistan’dan bile pamuk ithal eder duruma düşürülmüştür.
Çok çok özet olarak sunduğumuz bu bilanço gösteriyor ki AKP icraatta yerlerde sürünüyor.
Vahim olan şey yukarıda da belirtiğim gibi geleceğe dair zerre bir ümidin olmaması, tersine topluma karamsarlığın hakim olmasıdır.
İşte böyle bir tabloda Tayyip Erdoğan icraat acizliğini, istismar ya da mugalatalarla doldurmak istiyor!
Hatırlayın toplum uzun bir zaman AB diye uyutuldu.
Güpe gündüz havai fişekler patlatılıp dünün şeytanı (!) AB topluma adeta cennet diye takdim edildi.
Aradan geçen süre içinde Avrupa Birliği balonu patlayınca hemen türbana sarıldı.
Bir yıl türbanla idare etti derken askerin yardımı ile (Büyükanıt’ın muhtırasını kast ediyorum) demokrasi mücahitliğine soyundu.
2007 Temmuz seçimlerinde baktı ki darbe ve asker istismarı iş yapıyor, bu işi projeye dönüştürdü ve Ergenekon’u icat etti.
Bu iş için TSK’daki anti Amerikancı yükselişten rahatsız olan Washington’dan da destek aldı.
AKP bu şekilde hem gündeme hakim oldu, hem de iktidarına ortak gördüğü TSK’yı imaj erozyonuna soktu.
Evet görüyorsunuz, Türkiye ikinci dünya savaşından beri en büyük ekonomik çöküşü yaşarken Tayyip Erdoğan nelerle uğraşıyor.
Peki toplum bunu yer mi?
Dezenformasyon öylesine şiddetli ki peşinen yemez diyemiyorum!


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=9374

Che Big
22-07-2009, 08:39
THE TIMES (İngiltere):

“Hurşit Tolon ve Şener Eruygur, modern Türkiye’nin tarihinde sanık sandalyesine oturan en üst düzey askerler oldu. 1996 yılında meydana gelen Susurluk Olayı’nda olduğu gibi Türkiye’de hukuk bundan önce de ”Derin Devlet“e karşı adımlar attı. Ancak ilerleme sağlanamadı. Bu sefer de Ergenekon’da bir yere varılamamasından endişe edenler var. Eruygur ve Tolon’un önce bir askeri hastaneye kaldırılıp daha sonra serbest bırakılmaları bir süredir kafalarda soru işaretleri yarattı. Davanın arkasında bir siyasi irade var. Eskiden ‘belgeleri kaybeden’ Türk savcıları, davayı sonuçlandırmaya kararlı görünüyor.

TAGESZEİTUNG (Almanya): ”Erdoğan iktidarda kaldıkça, yönetim daha otokrat bir hal alıyor. Ordu gücünü kaybederken 1980 darbesiyle elde edilen antidemokratik yönetim araçları ortadan kaldırılmıyor, kendi çıkarları doğrultusunda şekillendiriliyor. Basın baskı altına sokulurken, din rakiplere gözdağı vermede kullanılıyor. Şu sıra Türkiye’de özgürlükler genişliyor ancak bunun kalıcı ve istikrarlı bir hal alması için sivil muhalefetin oluşması gerekiyor. Bu sivil muhalefet şimdiye kadar ordunun AKP iktidarı karşında üstlendiği rolü, yeni ve demokratik çerçevede devralmalı. Bu toplumsal muhalefet henüz o kadar zayıf ki, Erdoğan padişah edasıyla neredeyse hiç çekinmmeden istediğini yapıyor.“

Ingiltere ve Almanyanin en etkin gazeteleri Tr.de gelisen olaylari cok güzel özetlemisler...
Bunlari anlmak icin biraz düsünmek ve okumak yeterli sanirim...

e-fulya
23-07-2009, 11:01
Rabbena, niye hep onlara?

Mustafa Mutlu
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Rabbena_niye_hep_onlara&tarih=23.07.2009&Newsid=250210&Categoryid=4&wid=102

Unakıtan’ın ticari başarısı Harvard’da ders olur
http://w9.gazetevatan.com/Unakitanin_ticari_basarisi_Harvardda_ders_olur/250161/1/Gundem

e-fulya
23-07-2009, 11:21
Can Ataklı

Büyükanıt konuşmak zorunda

Mustafa Mutlu “Büyükanıt konuşmalı” başlıklı kampanyasına başlayalı bir ayı geçmiş. Yazısının kenarına numeratör gibi sayı koyduğu için kaç gündür yazdığını anlayabiliyoruz.

Mustafa Mutlu’yu bu ısrarlı takibinden ötürü kutlamak istiyorum.

Eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’a gelince, eninde sonunda konuşmak zorunda kalacak. Çünkü etrafındaki çember daralıyor. Başbakan Erdoğan’a her ne söz verdiyse, bunun karşı tarafça tutulmadığını herhalde yakında görecektir. Nitekim zaten hakkında suç duyurusu yapıldı. Bu suç duyurusunu işleme çevirecek savcı çıkacaktır. O zaman emekli paşa zaten konuşmak zorunda.

Zamanında da yazmıştım. Başbakan Erdoğan devlet içinden gelmediği için devlet ciddiyetini öğrenmesi ve devlet adamı gibi davranması belki zaman alabilir. Bu nedenle devlette gizliliğin ne anlama geldiğini henüz bilmiyor olabilir.

Genelkurmay Başkanı sıfatı taşıyan bir ismin ise devlet ciddiyetini bilmemesi mümkün değil. Ama eğer o da bu konuda bilgisiz olan Başbakan gibi davranıp “gizlilik” konusunu kendi kafasına göre uygulamaya kalkarsa bu işte bir yanlışlık var demektir.

Devlette hiçbir şey gizli olmaz. “Gizli” tanımı “hiçbir kayda alınmayan” anlamına gelmez. Devletin gizliliği de mutlaka kayıt altındadır. “Gizli” sadece ilgili olmayanların öğrenmemesi anlamına gelir.

İki kişi arasında bile olsa “gizli” denilen bilgi ya da belge mutlaka kayıt altına alınır, tutanak tutulur. Devletin en tepesindeki kişiler resmi olarak bir araya gelip hiçbir kayıt tutmadan görüşme yapamazlar ve görüşmelerini “gizli” olarak niteleyemezler.

Ama ne yazık ki eski Genelkurmay Başkanı devletin bu çok basit kuralını görmezden gelerek, herkesin gözü önünde yapılan bir görüşmenin gizli ve kayıt dışı olduğunu ilan etmiştir. Bununla da kalmamış görüşmenin “mezara kadar” gizli kalacağını bile söylemiştir. Devletin hiçbir gizli bilgisi mezara kadar gidemez. Devlet geleneği gereği bir sonra gelene aktarılır.

Büyükanıt’ın devlet geleneğini bildiğini varsayarak iyi niyetle düşünürsek Erdoğan- Büyükanıt görüşmesi kayıt altına alınmadıysa demek ki devlet işleri görüşülmedi. Peki Büyükanıt’ın “mezara kadar” saklamayı düşündüğü gizlilik neyin nesidir? Özel bazı konular mı konuşuldu? Daha sonra alınan 1 milyon liralık Audi dörtçekerin bir ilgisi var mı?

Mustafa Mutlu her gün zorlamaya devam edecek. Büyükanıt mutlaka konuşacak.

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Buyukanit_konusmak_zorunda&tarih=23.07.2009&Newsid=250201&Categoryid=4&wid=142

e-fulya
23-07-2009, 11:32
Süheyl Batum

Azgın grubun saldırısı
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Azgin_grubun_saldirisi&tarih=23.07.2009&Newsid=250202&Categoryid=4&wid=45

Benzeri bir değerlendirme yazısı:

Maskara!..

Hikmet Çetinkaya
http://www.gercekgundem.com/?c=59525

e-fulya
23-07-2009, 16:55
Bidonu beceren de rock'çı mıdır?

BAŞBAKAN Erdoğan'ın, rock konserini izleyen gençlere rastladıktan sonra söylediği sözler ilginç.
Üstü kapalı bir biçimde eleştirmiş.
Başbakan Erdoğan'ın haleti ruhiyesini anlayabiliyorum.
Bazen sokakta gördüğüm kimi gençler, bende de "Yahu bunların anası babası, bu çocuklara ne diyor" duygusu uyandırmıştır.
Sonra hemen bulduğum bir tahtaya vurarım.
"Büyük konuşma Fatih, senin de evladın var" diye.
Ayrıca, gençken hayli acayip kılıklarda gördüğümüz bu kişilerin, büyüdükçe normalleştiğine çok şahit oldum.
Ki benim normlarıma göre "normalleşmeseler" bile, bu marjinal tarza da laf etmek haddimiz değildir.
Hele hele "Yaşam tarzlarına karşı hoşgörülüyüz" diye ortaya çıkıyorsanız, hiç değildir.
Ayrıca, kılık kıyafetteki marjinalliği, ille de bir sapkınlığın işareti olarak görmek gerekmez.
Dün manşetimizde asansörde su bidonuyla ilişkiye giren bir gencin haberi vardı.
Bu benim ömrümde gördüğüm en marjinal hareketlerden biri, rastladığım sapkınlıkların en ilgincidir.
Ve büyük bir ihtimalle bu su dağıtıcısı genç, hayatında hiç rock konserine gitmemiştir.
Saçını hiç uzatmamıştır.
Hiç garip kıyafetler almamış, giymemiştir.
Hiç dövme yaptırmamıştır.
Ve kuvvetle muhtemel, muhafazakâr bir ailenin çocuğudur.
Buna rağmen bir su bidonuyla ilişkiye girmekten kaçınmamıştır.
Ne diyelim. Allah mesut etsin. Bir yastıkta kocasınlar.

Fatih ALTAYLI
http://www.fatihaltayli.com.tr/index.cfm

e-fulya
23-07-2009, 23:22
Yıldıray Oğur Varken Mahkemeye Ne Hacet?

Fatma Sibel Yüksek

Açık İstihbarat
http://www.acikistihbarat.com/Yazilar.asp?yazi=630

Yazıda adı geçen Taraf ve Genç Siviller sitesi yazarı Yıldıray oğur'u biraz daha yakından tanımak isteyenlere:
http://www.gencsiviller.net/artikel.php?artikel_id=279

e-fulya
24-07-2009, 09:52
'YENİ CEMAATİNİZDE RAHAT EDİN'



Yiğit Bulut’un sadık bir okuru olan Gülseli Yurteri, Bulut’un son dönemdeki ani fikir değişikliği üzerine Yiğit Bulut’a bir mektup gönderdi.

O mektubun bir kısmını Odatv’ye de ulaştıran Gülseli Yurteri, büyük bir hayal kırıklığı yaşadığını belirtiyor.



İşte o mektup:



“Sizi yakın izleyen bir okuyucunuzum.
Geçen yıllarda sizi o kadar beğeniyordum ki övgü dolu bir mesaj bile çekmiştim.
Türkiye’de iyi ki sizin gibi gençler var diyordum.

Ne kadar büyük bir hayal kırıklığı.
Geçen yıllardaki yazılarınızı hatırlıyorum. Abbas Güçlü’nün Genç Bakış programındaki, doğru bulduğum fikirlerinizi savunurken heyecanınızı beğeniyle izliyordum.
Hatta sırf siz konuşacaksınız diye gece yarılarını bekledim.

Şimdi bu büyük yanılgımı esefle karşılıyorum.
Niye böyle döndünüz acaba?

HaberTürk'e geçmeyi gazete değiştirmekle açıklayamazsınız.
Vatan'daki son yazılarınızı da şaşkınlıkla izledim.
Hele bugünkü yazınızdaki 'herkese dokunulabilir' açıklaması korkunç. Niye Deniz Feneri olayına dokunulmuyor da başkalarına dokunuluyor? Bunu yazmak işinize mi gelmiyor?
Varolan seçkinlere işaret ederken gemiciklerini arttıran, lüks villalarda oturan, ABD'de ameliyat olan yeni seçkinlerden bahsetmek yeni konumunuza aykırı mı?

Ne yaptığınızı görmüyoruz mu sanıyorsunuz? Bu kadar da keskin dönüş olmaz ki!
Belki bazı saf kişileri aldatabilirsiniz. Bazıları nasıl 'Taraf' gazetesini sol sanıyorsa 'Habertürk'ü de objektif sanabilir. Ama görebilenler Vatan gazetesinde size mail yağdıranlardır. Onlara cevap verirken az sinirlenmediniz. Şimdi rahat olunuz. Artık o okuyucularınız yok ve hiç olmayacak.
Yeni cemaatinizde rahat edersiniz.
Bize de esef etmek düşer.
Ayıp ama.”



Odatv.com
http://www.odatv.com/Medya/yeni_cemaatinizde_rahat_edin-16715.html

e-fulya
24-07-2009, 09:57
Selçuk'tan Ergenekon sorusu:

Cumhuriyet Yazarı İlhan Selçuk, ''Bozkurt Tilki mi Oldu, Sırtlan mı?'' diye sordu.
http://www.gercekgundem.com/?p=207205

e-fulya
24-07-2009, 12:00
İki DAMACANA :grrr: yazısı:

http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS/GP_506156

http://www.gazeteport.com.tr/GUNCEL/NEWS/GP_506419

e-fulya
24-07-2009, 18:28
Ehl-i tarîk ya da erbâb-ı sülük

...Atatürk’ün Cumhuriyeti, tarikatların vergisiz-askerliksiz-bedava topraklı tekerine çomak sokmuş. Osmanlı’nın ayrıcalıklı ‘ulema sınıfı’ 1925’ten sonra yer altına inmek zorunda kalmış.

Bu değişiklikleri kabullenmeleri 80 yıl mümkün olamamış.

80 yıl Ata’ya küfrederek vergi verip, askere gitmişler, fakat Osmanlı’nın kendilerine sağladığı üç ayrıcalığı (vergi-askerlik-toprak muafiyetleri) asla unutmamışlar. Dolayısıyla Osmanlı dönemini devr-i saadet olarak hasretle anıyorlar.


Kıymet Nadir BİNDEBİR


Yazının tamamı:
http://www.habercek.com/index.php?option=com_content&task=view&id=11419&Itemid=80

mehcur
25-07-2009, 09:55
Evet! Oydu

Can Dündar

İnsan izinli de olsa gazetelere göz atmadan duramıyor. Tatildeyken bir fotoğraf ilişti gözüme:
Şu ara dikkatleri üzerinde toplayan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun bir üyesi... bir Ergenekon sanığıyla birlikte...
Fotoğraf “Skandal” başlığıyla verilmiş.
Üyeyi tanır gibiyim.
Evet o!
Ali Suat Ertosun.
* * *
Hafızam 10 yıl önceye götürüyor beni...
1999 başı...
O zaman ATV’deyim. Sabah’ta yazıyorum.
Sabancı suikastıyla ilgili “içerden” bir bilgi geliyor:
“Bu iş karanlık... Duyar biliyor. Konuşmak istiyor.”
Gerçekten de cinayetin tetikçisi olarak bilinen Mustafa Duyar, bildiklerini anlatmak için “itirafçı” olmak istemiş; ama bu talebi, “geç kaldığı” gerekçesiyle reddedilmişti.
Acaba yargıya anlatamadığını bize anlatır mıydı?
Dönemin Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu’nu aradım. “Duyar’ın söyleyeceklerinin yargıya yardımcı
olabileceğine” ikna oldu.
“Ama kendisinin de oluru gerekir” dedi.
Yazılı olarak başvurduk, Duyar olur verdi, bakanlıktan izin çıktı.
Kamerayı kapıp Afyon Cezaevi’ne gitmek üzereydik ki, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun’a takıldık. Bakan’ın iznine rağmen röportaja olur vermiyor, mevzuata aykırı olacağını söylüyordu.
Gidemedik.
* * *
Bizim yerimize başkaları gitti Duyar’ın “ziyaret”ine...
Bizi oyalayan bakanlık bürokrasisi, “Karagümrük çetesi”nin Afyon Cezaevi’ne nakline izin vermişti. Bu çete, 2 hafta sonra, Duyar’ı cezaevinde öldürüp susturdu.
Ardından susturulma sırası, Duyar’ı öldüren Karagümrük çetesinin liderlerine geldi. Ama onlar direndiler. Ve cezaevinde isyan çıkardılar.
O isyanda Karagümrük çetesinin lideri Nuri Ergin kameralara;
“Bu devlet bana Mustafa Duyar’ı öldürttü” diye haykırıyordu.
Bir başka pencereden kardeşi Vedat Ergin bağırıyordu:
“Veli Küçük’ü arayın; beni sorun. Başka da bir şey demiyorum.”
Nuri Ergin, isyanla ilgili davada ise şöyle demişti:
“Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz, Sabancı suikastıyla ilgili bir şeyler oraya çıkarmak istiyorsa Ali Suat Ertosun’un neden Mustafa Duyar’a yakınlık gösterdiğini sorgulasın.”
* * *
Oysa işler tam ters yönde gelişti.
Öz’ün kaderi Ertosun’un eline geçti.
Çünkü geçen 10 yılda başbakanlar, bakanlar değişti; ama Ertosun’un önlenemeyen yükselişi her devirde sürdü.
F tipi cezaevi dayatmasında ve 32 kişinin ölümüyle sonuçlanan “hayata dönüş operasyonu”nda da başrolü oynayan Ertosun, önce “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” ile ödüllendirildi.
Sonra Yargıtay üyeliğine atandı.
Ardından da Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üyeliğine getirildi.
Ve sonunda Ergenekon operasyonunu yürüten savcı ve hâkimlerin tayininde söz sahibi hale geldi.
Şimdi AKP bundan şikâyetçi...
Başbakan, HSYK’daki “istenmeyen gelişmeler”den bahsediyor.
Hükümet yanlısı basın, yıllar yılı hiç ilgilenmediği olayları gündeme getirerek Ertosun’u keşfediyor.
* * *
İyi de, bilin bakalım Ertosun’a “Devlet Üstün Hizmet Madalyası” verilmesini kim teklif etti?
Cemil Çiçek...
Madalyayı boynuna kim taktı?
Bülent Arınç...
Onu Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na kim tayin etti?
Abdullah Gül...
Şimdi hükümete “Kendim ettim, kendim buldum” türküsünü mü tavsiye etmeli?
Yoksa devletin, sanıldığından da derin olduğuna mı hükmetmeli?

http://magazin.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1120495&AuthorID=75&Date=23.07.2009&b=&a=Can%20D%C3%BCndar

e-fulya
25-07-2009, 11:40
Memleketi ayağı kaldıran 'Sakal-ı Şerif' hakkında

Muazzez İlmiye ÇIĞ

http://www.habercek.com/index.php?option=com_content&task=view&id=11437&Itemid=89

BaTiRiMCi
25-07-2009, 11:44
Can Dündar

İpuçları birleşince...


SAHNE 1: 1996-ŞAM Sabancı cinayetini üstlenen Mustafa Duyar, öldürülmeden önce Afyon cezaevindeki koğuş arkadaşı Selçuk Parsadan’a yaşadıklarını anlatmıştı:
Eylemden sonra yurtdışına kaçırılmıştı. Rodos üzerinden Almanya’ya... Oradan da Suriye’ye...
Şam’da saklandığı evde, Türk televizyonlarını izliyordu.
Bir gün “İpekçi Suikastı” ile ilgili bir belgesele gözü takılmıştı. Belgeselde adı geçen suikastçı tanıdık gelmişti:
“Evet oydu!”:
Almanya’da gizlendiği eve, kendi evi gibi girip çıkan adam:
Yalçın Özbey...
* * *
SAHNE 2:
1979-İSTANBUL
1 Şubat günü Milliyet Gazetesi Başyazarı Abdi İpekçi öldürüldü.
Cinayetten tutuklanan Mehmet Ali Ağca’ya göre “asıl suikastçı” Yalçın Özbey’di.
Malatya’dan Ağca’nın sınıf arkadaşıydı Özbey...
Cinayetten sonra o da Almanya’ya kaçırılmıştı. 1993’te orada uyuşturucudan yakalandı. Kendisine koruma ve yeni kimlik verilirse önemli bilgiler açıklayacağını söyledi. 1995’te İçişleri Bakanlığı’ndan bir görevli gidip hapiste kendisiyle görüştü. Görüşmeyi banda aldı.
İpekçi davasında mahkeme, Bakanlık’tan bu bantları istedi.
“Bantlar maalesef kaybolmuş” cevabı geldi.
* * *
SAHNE 3:
12 EYLÜL 1980
Abdullah Çatlı, İpekçi suikastından sonra Ağca’yı evinde saklayan isimdi.
Devlet, 12 Eylül’den sonra Çatlı’ya pasaport verdi; yurtdışında ASALA’ya karşı mücadeleyle görevlendirdi.
Eşinin Meclis’te verdiği ifadeye göre Çatlı bunun karşılığında hapisteki arkadaşlarının bırakılmasını istedi.
O günden sonra bir dizi “salıverme ve beraat” yaşandı:
Doğan Öz’ün katili İbrahim Çiftçi beraat ettirildi.
7 TİP’li gencin katili Haluk Kırcı “yanlışlıkla” salıverildi.
Ağca, ülkenin en iyi korunan askeri cezaevinden “kaçtı”.
Zürih’te yakalanan Mehmet Şener ile Brüksel’de yeniden yakalanan Yalçın Özbey ise Adalet Bakanlığı (yine mi onlar?) iade talebinde geç kalınca serbest bırakıldılar.
* * *
SAHNE 4:
1996-İSTANBUL
Tuncay Güney’in ifadesine göre Sabancı cinayetini, dönemin ünlü bir siyasetçisiyle birlikte Abdullah Çatlı organize etmişti. Cinayet günü Çatlı Baltalimanı’ndaki Oba Restoran’da bir özel harpçi yüzbaşı ve 3 adamıyla buluştu. Sonra hep birlikte Sabancı Center’ın karşısındaki İETT garajına geldiler. Yüzbaşı ve adamları binaya girip cinayeti işledi.
Çatlı, yanında birisi daha olduğu halde garajdaki bir minibüsten operasyonu yönetiyordu. İş bitince hem asıl failler, hem cinayeti üstlenecek olanlar önce binadan, sonra ülkeden çıkarıldı.
Ve Almanya’ya kaçırılan “devrimci” Mustafa Duyar, saklandığı evde, yıllar önce Almanya’ya kaçırılan “ülkücü” Yalçın Özbey’le buluştu.
* * *
17 yıl arayla işlenen iki cinayetin faillerini ve Susurluk’la Ergenekon’u buluşturan bu senaryonun içine birkaç ipucu daha katalım:
Mesela Sabancı Center santralinden aranan numaraların kayıtlarını tutan bilgisayarın suikast günü arızalandığı, Türk Telecom’daki kayıtların da silindiği bilgisini...
Mesela, Duyar’ın Eyüp Aşık’a söylediği “Susurluk’ta kaza yapan Mercedes’in bagajından çıkan silahlardan birinin Sabancı suikastında kullanıldığı” iddiasını...
Mesela Sakıp Sabancı’nın suikasttan sadece 7 hafta önce, kendi hazırlattığı “Doğu Raporu”nu açıklayıp “Kürt sorununun kuvvet kullanarak çözümlenemeyeceğini” söylediği ve “çizmeyi aşmakla” suçlandığı gerçeğini...
Şimdi iplerin uçlarını birleştirin bakalım ortaya neyin resmi çıkıyor?



http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1121292&AuthorID=75&Date=25.07.2009&b=Ipuclari%20birlesince...&a=Can%20Dundar&ver=86

Göz yaşartıcı bir tablo...

Devlet için (!) Milliyetçi (!) ve Sol (!) cu katiller iş başında...

http://magazin.milliyet.com.tr/Yazar...%20D%C3%BCndar

Bu katillerden solcu olanın (tam herşeyi itiraf edecek iken) infazına ortam hazırlayanlardan biride üstteki yazıda.bir de madalyalı imiş...


"Bu devlet için kurşun atan ve yiyen" Katilleri kahraman ilan edeceksin...
bu katillerin itirafa yöneldiği gün infaz ettireceksin...ödül olarak boynuna madalya takacaksın...

Bu kadar kepazelik bizim memlekette olur...

Can Dündarın kalemine sağlık...

Biliyorum bu kepazeler mahkemeye çıkarılamazlar...
Biliyorum bir şekilde mahkemeye çıksalar bile bir yerlerde bir delil kaybolur (!) yine kurtulurlar...

Bende "Evet O'ydu." diyorum.

e-fulya
25-07-2009, 12:00
FAİLİ MEÇHULLERİ TOPRAĞA GÖMEN KİŞİ ERGENEKONCU NUSRET SENEM'DİR

ODATV

http://www.odatv.com/Siyaset/faili_mechulleri_topraga_gomen_kisi_ergenekoncu_nu sret_senemdir-16963.html

e-fulya
25-07-2009, 17:51
BAŞBAKAN’I “BAŞI KESİLEN MÜNEVVER’E BİLE ACIMADINIZ” DİYE ELEŞTİREN CESUR YAZAR KİM





Merkez medya Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la “kontrollü biat oyunu” oynarken, yandaş medyadan ilk defa bu kadar sert ve doğrudan bir eleştiri geldi.

Yeni Şafak gazetesi yazarı Fatma K. Barbarosoğlu, “Davulcuyu ve zurnacıyı arayacak günlerdeyiz Sayın Başbakan” başlıklı yazısında şöyle dedi:

“Çocuğunuzu serbest bırakırsanız ya davulcuya ya zurnacıya demesini değil, tam bir değer aşınması yaşayan günlük ilişkilerimiz, aile içi ilişkilerimiz toplumsal barışımız için projeler,planlar, uygulamalar bekliyoruz kendilerinden. Başbakanın söylemi kırk yıldır hiç sokağa çıkmamış ömründe televizyon görmemiş, internet nedir duymamış Hatçe nineden, farklı olmalı değil mi?

...

Öldürülenlere acımıyoruz artık öyle mi?! Bundan daha tehlikeli bir çürüme olabilir mi?Başbakan dahi bu incitici söylemiyle öldürülenlere acımadığını,öldürülenlerin ölümünden,katillerin yakalanamamasından bir sorumluluk duymadığını ifade ediyor “davul zurna” eşliğinde.”

Başbakan’ın “eski kafalı” olduğunu da söyleyen Barbarosoğlu’nun naif üslubu dikkat çekiyor. Buna rağmen Barbarosoğlu’na gazete yönetiminden herhangi bir tepki geldi mi, hakikaten merak ediyoruz.

Odatv.com



25 Temmuz 2009
http://www.odatv.com/Medya/basbakani_basi_kesilen_munevvere_bile_acimadiniz_d iye_elestiren_cesur_yazar_kim-17003.html

e-fulya
25-07-2009, 18:02
Alevilerden bir ricam var

Safile USUL
http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS/GP_506931

BaTiRiMCi
25-07-2009, 21:13
BAŞBAKAN’I “BAŞI KESİLEN MÜNEVVER’E BİLE ACIMADINIZ” DİYE ELEŞTİREN CESUR YAZAR KİM





Merkez medya Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la “kontrollü biat oyunu” oynarken, yandaş medyadan ilk defa bu kadar sert ve doğrudan bir eleştiri geldi.

Yeni Şafak gazetesi yazarı Fatma K. Barbarosoğlu, “Davulcuyu ve zurnacıyı arayacak günlerdeyiz Sayın Başbakan” başlıklı yazısında şöyle dedi:

“Çocuğunuzu serbest bırakırsanız ya davulcuya ya zurnacıya demesini değil, tam bir değer aşınması yaşayan günlük ilişkilerimiz, aile içi ilişkilerimiz toplumsal barışımız için projeler,planlar, uygulamalar bekliyoruz kendilerinden. Başbakanın söylemi kırk yıldır hiç sokağa çıkmamış ömründe televizyon görmemiş, internet nedir duymamış Hatçe nineden, farklı olmalı değil mi?

...

Öldürülenlere acımıyoruz artık öyle mi?! Bundan daha tehlikeli bir çürüme olabilir mi?Başbakan dahi bu incitici söylemiyle öldürülenlere acımadığını,öldürülenlerin ölümünden,katillerin yakalanamamasından bir sorumluluk duymadığını ifade ediyor “davul zurna” eşliğinde.”

Başbakan’ın “eski kafalı” olduğunu da söyleyen Barbarosoğlu’nun naif üslubu dikkat çekiyor. Buna rağmen Barbarosoğlu’na gazete yönetiminden herhangi bir tepki geldi mi, hakikaten merak ediyoruz.

Odatv.com



25 Temmuz 2009
http://www.odatv.com/Medya/basbakani_basi_kesilen_munevvere_bile_acimadiniz_d iye_elestiren_cesur_yazar_kim-17003.html

“Davulcuyu ve zurnacıyı arayacak günlerdeyiz Sayın Başbakan”

imzalıyorum:super:...

reha kaya
25-07-2009, 21:44
RTE Gariboğlu ailesinin, soyadlarına bakarak, davulcu veya zurnacı olamayacak kadar zengin, mültimilyoner bir aile olduğunu, benden iyi biliyordur.

Bu katille arkadaşlık etmesine, binlerce aile makul şartlarda izin verirdi. Ancak, kendini kötü emellerden korunmasını nasihat edebilir, aileler.

Bu caninin arkasında plaka yok ya, nerden bileceğiz, manyak olduğunu?

Hiç temenni etmem, fakat; bu cinayet kendisinin bile yakın çevresinden birinin bile, başına gelebilirdi. Katilin amcasının ismi, banka batağına karışan, Hayyam Garipoğlu olmasaydı, bu ihtimal dahi vardı.

RTE'nin görevi, davulcu/zurnacıya kaçanları uyarmak değil, bu caninin bir an önce yakalanmasını sağlamaktır.

e-fulya
25-07-2009, 21:52
Rıza Zelyut
Sabah'taki Alevi düşmanı
--------------------------------------------------------------------------------


Birinci Dünya Savaşı sonrasındayız: Ülkemiz Batılı emperyalist devletler tarafından işgal edilmiş. Türk ordusu (Kuva-yı Milliye) ülkemizi işgal etmiş olan düşmanla savaşıyor.
O sıralarda İstanbul'da padişah olan Vahdettin, Hilafet ordusu adlı ordu kurup Türk ordusuna saldırıyor. Padişah subayı Ahmet Anzavur da isyan edip askerimizi arkadan vuruyor. İstanbul'da mahkeme kurduran Vahdettin, Nemrut Mustafa (Kürt Mustafa) adlı haine de askeri mahkemede Atatürk ve arkadaşlarını idama mahkum ettiriyor.
Padişaha bağlı bazı din adamları, 'Yunan ordusu, dostumuzdur!' diye hutbe veriyorlar.
Siz sanıyor musunuz ki bu tipler o gün vardılar da bugün yoklar?
Onların torunları aramızdalar... Hem de her yerdeler.
Basındaki bunların uzantılarından birisi de Sabah'ta yazan Emre Aköz. Bu adam, dünkü yazısında da Aleviler'e saldırdı.
Bunu Sabah gibi bir gazetede boşuna yazdırmıyorlar.
Bunların tümü, Fethullahcı çizgidedir. Örgüt başı ne derse bunlar onu yazarlar. Samanyolu Haber denilen Fethullah'ın emrindeki kanal da bu işlerde yol göstericilik yapar. Emre Aköz de orada ortaya atılan iftiraları alır, kullanır.
Samanyolu, Fethullah Gülen'in işaretiyle yayın yapar. Bu açıdan; Emre Aköz'ün yazdıkları; Fethullah Gülen'in mesajlarıdır.

ALEVİLER CUMHURİYETE İSYAN ETMEDİ
Bu kişi, Sabah'taki köşesinde Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun üyelerini kötülemek isterken; onların yarıya yakının Alevi olduğunu ima ediyor. Yine Alevilerin darbecileri desteklediklerini, Ergenekon davasına inanmadıklarını ileri sürüyor.
Bunun gibi müfterilere şunu hatırlatayım: Bu ülkede darbeler ve komplolar en başta Alevileri ezmek için yapıldı. Gerek 12 Mart gerek 12 Eylül, Emre Aköz gibi tiplere hiç dokunmadı ama Alevi gençlerinin canını aldı, onları işkenceden geçirdi. Yarın öbür gün bir darbe olsa, ilk postal yalayacak isim de bu Emre Aköz gibiler olacaktır.
Darbelerin tarihi ortadadır. Darbeleri destekleyenler Aleviler değil Emre Aköz'ün öncülleri olmuştur.
Lakin; Aleviler devletlerine isyan etmediler; onu yıkmak için gizli örgüt kurmadılar; gerici molla bozuntularının çevresinde örgütlenip Cumhuriyet'le savaşa kalkışmadılar. Atatürk devrimlerini, çağdaşlığı, uygar hayat tarzını savundular. Evet; Alevilerin suçu varsa, suçları da budur...

İŞBİRLİKÇİ VE PARACI
Cumhuriyet kurulmadan önce, Türk milletinin ordusuna karşı çihat açanlar ne ise; bugün Emre Aköz ile arkasındakiler aynı durumdadır. Bu devletin nimetini yiyen ama ona ihanet etmeyi demokratlık sananlar bilsin ki:
Aleviler; para ile kimliklerini satmadılar, satmayacaklar.
Aleviler; gericilikten demokrasi imal ettiğini ileri sürenlere inanmadılar, inanmayacaklar.
Aleviler; Vahdettin'in Kürt Mustafa'nın, Anzavur'un bugünkü torunları ile bir olmadılar, olmayacaklar.
Fethullah örgütünün bu kalemşoruna şunu da söyleyeyim: Tarihteki benzerin Şeyhülislam Ebussuud ile onun hocası Kemal Paşazade'de Alevilere böyle saldırıyordu. Onlar da 'Alevileri katletmek haktır!' diye fetva veriyorlardı.
Katlettiniz, küfrettiniz, ezdiniz, yaktınız ama bizi size benzetemediniz.
Sivas'ta insan yakanlar da Emre Aköz gibi düşünüyordu. Madımak'ta insan yakanlarla Emre Aköz'ün fikirleri arasında ne fark var?
Bunlar mevzi kazanmak için demokrat gözükürler, hoşgörü edebiyatı yaparlar ama fırsat ellerine geçince de Kuyucu Murat Paşa'dan daha zalim kesilirler. Verin Emre'nin eline ateşi, doldurun Alevileri bir otele; bu zalim herif tümünü cayır cayır yakar.
Demokratlık adına...
Alevi -Sünni düşmanlığı yaratmaya çalışan Emre Aköz! Bu görevin karşılığı sana takılacak madalya törenine Demokrat dostlarını da çağırmayı unutma.
http://www.gunes.com/2009/07/24/yazarlar/y4.html

e-fulya
26-07-2009, 10:25
Bazı ulusal kanallar da; Ali Kırca’nın ve Mehmet Ali Birand’ın açtığı yoldan yürüyen programcılarla doldu...

Son örneği geçen hafta yaşadık:

Ünlü programcı Fatih Altaylı, Cüppeli Ahmet’i programına çıkardı.

Bunu da büyük bir televizyonculuk başarısıymış gibi günlerce anons ettirdi.

Altaylı; Cüppeli Ahmet’in adının karıştığı “jet-ski”, “oyuncak bebeklerin cinsel isteği artırdığı” gibi skandalları gündeme getirdi ama...

Asıl olarak; onu bir “din âlimi” olarak kabul edip, dinsel içerikli konularda ahkâm kesmesine, insanları yalan-yanlış bilgilendirmesine ve yönlendirmesine olanak sağladı...

Böylece; o programı izleyen binlerce kişinin kafasının karışmasına, bu adamın üyesi bulunduğu tarikata, sempati duymasına neden oldu.


***


Gazetecilik mesleğinin etik kuralları belli... Bu tür programları yaparken bunların tümüne uyarsanız, iyi gazeteci olursunuz...

Ama bu, tuttuğunuz yolun doğru olduğu anlamına gelmez!

Toplumu bir yerlere sürüklemeye niyetlenenlere hizmet ettiğiniz için, artık o taşın altında sizin de parmağınız vardır!

Bir kez bu hataya düştükten sonra kırk yıl “Ben çağdaşım, ben laik devletten yanayım, ben demokratım” diye bağırsanız; nafile...

Adınız çıkmıştır doksana... İnmez seksene!


***


İyi bir gazeteci olmak, elbette benim için de çok önemli... Ama eğilip, bükülmeden... Değerlerimden taviz vermeden...

Gerektiğinde ağaçlar gibi ayakta ölerek!

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Cuppelileri_carsaflilari_medy a_stari_haline_getirenler_cok_mu_masum&tarih=26.07.2009&Newsid=250691&Categoryid=4&wid=102

e-fulya
26-07-2009, 10:56
Kadri Gürsel

‘Müslüman burjuvazi’ üzerine düşünceler -1
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1121520&AuthorID=78&Date=26.07.2009&b=Musluman%20burjuvazi%20uzerine%20dusunceler%20-1&a=Kadri%20Gursel&ver=56

Ece Temelkuran

Mescitte devrim var!

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&Date=26.07.2009&ArticleID=1121516&AuthorID=60&b=Mescitte%20devrim%20var&a=Ece%20Temelkuran&ver=79

e-fulya
26-07-2009, 12:56
Yeni Şafak Yazarı Ayşe Böhürler ile yapılan röportajdan alıntılar:

...İSLAMİ KESİM ŞİMDİ DÜŞÜŞTE

“Sol nasıl kendini bitirdiyse, İslami kesim de bitirdi” sözleriniz tepki topladı. Sol, dünya konjonktüründen etkilenirken, Türkiye’de İslami kesimin çöküş süreci nasıl başladı?

İslami kesim, solun çöküş sürecinde yükselişe geçmişti. Şimdiyse düşüşte. Elbette bu süreçte dünya konjonktürü ve özellikle 11 Eylül faktörü önemli. Ayrıca yükseliş döneminde savunulan birçok şeyin, reel alanda uygulama imkanının
olmadığını görmek, yeni duruma ilişkin teorisyenlerin olmaması ya da yetersizliği, hayal kırıklıkları, hayatın kendisiyle idealizmin uyuşamaması, karakter zaaflarımız ama her şeyden önemlisi kapitalizmin hepimizi kuşatan hayat tarzı bizi değiştirdi.

...İslamcılığın ve Müslümanlığın gereği, bugünkü tükenişin asıl nedeni mi?

“Tükeniş” demek çok iddialı. Sadece idealizmden uzaklaşma diyebiliriz. “İdeallerimizi ve imanımızı sağlam tutamadık” diyelim. Kur’an, buna “Sırat-ı müstakim” der.Dosdoğru yol yani. Mevki, para, güç ideallerimizi zayıflattı. Buna tükenme denemez, ama önceliklerimiz değişti.

...Doğduktan 21 yıl sonra örtünmüşsünüz. Sizin örtündüğünüz dönemle içinde bulunduğumuz dönem arasında bir karşılaştırma yaparsak; şimdi örtünseydiniz arada ne tür farklılıklar olabilirdi?

Şimdi örtünür müydüm; bilmiyorum. O zaman çevremde örtülü kişilerin sayısı
ikiyi, üçü geçmiyordu. Örtülü olan herkes, örtünün manasını bilerek, kendi
seçimi doğrultusunda bu işi yapıyordu. Örtünmek bir mana içeriyordu kısaca. Şimdiki ortamda o manayı bulabilir miydim; bilmiyorum. Ayrıca o dönemde örtünmek tek başına bir şey değildi; hayata bakışımız, yaşam tarzımız örtünmekle birlikte bir bütün olarak değişmişti. Sadece örtünmek değildi mesele. Örtü “Ben kimim, varlığımın anlamı ne olmalı” sorusuna verdiğimiz cevapla ilişkili bir şeydi. Hayatımızı anlamlandıran bir şey olduğu için de karşılığında bedel ödemeyi göze aldık. Kendi seçimimizdi. İdeallerimiz vardı.

....Ulusalcı mısınız?

Asla! Nereden çıkardınız? Vatansever olabilirim, ama milliyetçi bile değilim.
Hiçbir halkın, toplumun, kurumun, diğerine üstünlüğüne de, mutlaklığına da
inanmam. Militarist bir yönetime de, militarizmin gölgesinde demokrasiye de
hep karşı oldum. Türkiye’de bu noktadaki değişimi, en çok arzu edenlerden biriyim.

...Yoksul kesimlerde yeşeren siyasal İslam, neden o yoksul sofralarına sırtını döndü?

Eh dünya nimetleri çok cazip... Burada “Siyasal İslam” demek bence doğru değil.

Nedir doğrusu?

Dindarlar eskisi kadar bu sofralara oturmuyor; doğrusu bu. Onları artık şık
restoranların müdavimleri olarak görüyoruz. Aslında sırtını dönmekten ziyade, çok daha fazla dünya meselesi gündemlerine girdi. Diğer yandan, orası, bazıları için çok da hatırlamak istemedikleri geçmişlerini çağrıştırıyor. Dahil oldukları sınıflar, hayat tarzları değişiyor.


...“Sizin mahalle”ye en büyük ihanet nedir?

Karakter zaaflarının din olarak lanse edilmesi.

http://www.haberturk.com/haber.asp?id=161084&cat=140&dt=2009/07/26

e-fulya
26-07-2009, 20:39
..Kamerayı kapıp Afyon Cezaevi’ne gitmek üzereydik ki, Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun’a takıldık. Bakan’ın iznine rağmen röportaja olur vermiyor, mevzuata aykırı olacağını söylüyordu.
Gidemedik.
* * *
Bizim yerimize başkaları gitti Duyar’ın “ziyaret”ine...
Bizi oyalayan bakanlık bürokrasisi, “Karagümrük çetesi”nin Afyon Cezaevi’ne nakline izin vermişti. Bu çete, 2 hafta sonra, Duyar’ı cezaevinde öldürüp susturdu.
Ardından susturulma sırası, Duyar’ı öldüren Karagümrük çetesinin liderlerine geldi. Ama onlar direndiler. Ve cezaevinde isyan çıkardılar.
O isyanda Karagümrük çetesinin lideri Nuri Ergin kameralara;
“Bu devlet bana Mustafa Duyar’ı öldürttü” diye haykırıyordu.
Bir başka pencereden kardeşi Vedat Ergin bağırıyordu:
“Veli Küçük’ü arayın; beni sorun. Başka da bir şey demiyorum.”
Nuri Ergin, isyanla ilgili davada ise şöyle demişti:
“Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz, Sabancı suikastıyla ilgili bir şeyler oraya çıkarmak istiyorsa Ali Suat Ertosun’un neden Mustafa Duyar’a yakınlık gösterdiğini sorgulasın.”


Can DÜNDAR

http://magazin.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1120495&AuthorID=75&Date=23.07.2009&b=&a=Can%20D%C3%BCndar


Sayın MEHCUR forumdaşım..

Aşağıdakı yazı ve haberlere bi göz attıktan sanırım Can Dündar'ı tekrar değerlendirme ihtiyacı duyacaksınızdır:

...Ertosun, hakkında iddialarda bulunan Can Dündar ve Toktamış Ateş hakkında tazminat davaları açtı. Ve davaları da kazandığı öğrenildi. Dündar’ın davayı kaybettiği konuyu yeniden gündeme getirmesi üzerine Ertosun da yeniden dava açağı ve bu konuda avukatına talimat verdiği öğrenildi. Ertosun’un Nuri Ergin’in Duyar’ın bulunduğu cezaevine gelmesiyle ilgili işlemlerde de imzasının bulunmadığı bildirildi.


saygı öztürk-hürriyet
http://gencturkhaber.com/Ali-Suat-Ertosun-hsky-uyesi-sygi-ozturk-aciklama.html,0161d9


...Afyon Cezaevi'nde, benim talimatımla öldürülen DHKP-C'li Mustafa Duyar'ı, Veli Küçük'ün talimatıyla gerçekleştirdiğimiz yazıldı, çizildi. Bunların hepsi külliyen yalan, hiçbir doğruluk payı yoktur.
... Duruşmada, Cezaevleri Eski Genel Müdürü Ali Suat Ertosun'la ilgili bir söz söylemedim. Bunlar hep saptırılarak yazıldı.
http://www.gercekgundem.com/?p=207768

BaTiRiMCi
26-07-2009, 21:48
...Afyon Cezaevi'nde, benim talimatımla öldürülen DHKP-C'li Mustafa Duyar'ı, Veli Küçük'ün talimatıyla gerçekleştirdiğimiz yazıldı, çizildi. Bunların hepsi külliyen yalan, hiçbir doğruluk payı yoktur.
... Duruşmada, Cezaevleri Eski Genel Müdürü Ali Suat Ertosun'la ilgili bir söz söylemedim. Bunlar hep saptırılarak yazıldı.
http://www.gercekgundem.com/?p=207768

http://www.youtube.com/watch?v=eRVywxCTda4&feature=related

"Bu devlet bana Mustafa Duyar'ı öldürttü" diyor.

Şimdi de yok öyle bir şey diyor.

Belli ki Konsey (!) Nuriş kardeşlere, "mustafa duyarın yanına gitmek istemiyorsanız" uyarı yollamış olmalı.

Che Big
27-07-2009, 14:37
STAR’IN SAVCI ÖZ’E KASTI MI VAR?




Ergenekon savcıları Zekeriya Öz ve Fikret Seçen 27 Nisan’da İzmir’e gitmişler ve Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök’ün “tanık sıfatıyla” ifadesini almışlardı. Savcıların Özkök’ün ayağına gitmelerinin de tartışma konusu olduğu bu görüşmenin bazı ayrıntıları bugün Star gazetesinin manşetinde yer aldı.

Haberde Özkök’ün ifadelerinin 3. iddianamede yer alacağı belirtilerek sanki gazetenin “iddianameyi ele geçirdiği” izlenimi yaratılıyor. Ama gazete haberin kendilerine servis edildiğini gizlemeye de fazla bir özen göstermemiş. Çünkü, gerek haberin başlığında, gerekse içeriğinde savcılarla Özkök arasında geçen bazı özel konuşmalara da yer verilmiş. Habere göre Hilmi Özkök savcılara “Türkiye tarihinde kimsenin cesaret edemediği bir soruşturma başlattınız” demiş, savcılar da ona “Siz de burada bir tarih yazacaksınız” karşılığı vermişler.
Özel bir sohbet niteliğinde olan bu diyaloglar iddianamede yer alamayacağına göre gazeteye sızdırılmış veya servis edilmişti. Üç kişi arasında geçen bu konuşmanın öğrenilebilmesi için Zekeriya Öz, Fikret Seçen veya Hilmi Özkök’ten biri tarafından anlatılması gerekiyordu. Görüşmede bir veya daha fazla zabıt katibi var da onlar tarafından sızdırılmışsa o zaman da bu görevliler hakkında soruşturmanın gizliliğini ihlalden soruşturma açılması gerekirdi.

Star gazetesi bu haberiyle savcıların lehine bir hava yaratmak istiyor olabilir. Ama eğer amaç buysa gazete “kaş yapayım derken göz çıkarmış” oluyor. Çünkü bu haberi yazdığımız sırada henüz çözülememiş olan HSYK krizinde Ergenekon savcıları davayı siyasallaştırmakla ve soruşturmanın medyaya sızmasını engellememekle suçlanıyorlar. Haber doğruysa savcıların Özkök’e “burada bir tarih yazacaksınız” demeleri davayı siyasallaştırmış olduklarının çok açık bir kanıtını teşkil ediyor. Ayrıca bu bilgilerin Star’a sızdırılmış olması da savcılar hakkındaki gizliliği ihlal suçlamalarını haklı kılıyor.

Yoksa Star’ın savcı Zekeriya Öz’e kastı mı var?

Odatv.com

27 Temmuz 2009

Serenler
27-07-2009, 17:47
''Deniz Feneri Derneği'ni kapatın artık''

Bu isyan sandığınızın tersine "karşı mahalleden" geldi! Yeni Şafak yazarı isyan etti..

Geçtiğimiz hafta Artvin Şavşat'taki selzedelere yardım için kente giden Deniz Feneri derneği üyeleri protesto şoku yaşadı. Son yaşanan bu olayın ardından Yeni Şafak gazetesi yazarı Salih Tuna bile isyan etti: Yeter artık kapatın şu derneği..

ADIMIZ ÇIKMIŞ DOKUZA İNMEZ SEKİZE

Bekledim ki, bir kardeşimiz şu mevzua el atsın da, “farz-ı kifaye” hesabı, vebalden kurtulalım! Ne hikmetse şu saate kadar yazan çizen çıkmadı.
İş başa düştü!.. “Adımız çıkmış dokuza, inmez sekize” limanına demir atsak da, mecburen bigane kalmayacağız. Gelgelelim “mevzu” gerçekten de netameli: Artvin Şavşat'taki selzedelere yardım etmek için yola çıkan Deniz Feneri Derneği görevlileri muhtelif sataşmalara maruz kalmış geçen hafta.

İLK KEZ BİR YARDIM DERNEĞİ PROTESTO EDİLİYOR

Dikkat isterim: İlk kez bir yardım derneği, yardım eli uzattığı insanlar tarafından protesto ediliyor! Nerden baksanız bir acayip hal… Meramımı açıklamadan evvel biraz daha tafsilat verelim: Şavşat Kaymakamlığı önünde toplanan yaklaşık 200 kişilik bir grup hakaretamiz sloganlarla protesto etmiş dernek görevlilerini. Hatta spreyle “defolun” falan yazmışlar dernek aracına. Dernek yetkilileri ne yapmış peki? Ne yapacaklar; “Yardım ve iyilik karşıtı bu insanları, 'iyilik ve insanlık' adına kınıyoruz…” falan demişler.

KAPATIN ŞU DENİZ FENERİ DERNEĞİ'Nİ

İyi, güzel söylemişler; mamafih, benzer şeyleri korkarım ben de onlar için söylemek makamındayım. Yani… “İyilik ve insanlık adına, şu Deniz Feneri Derneği'ni artık kapatın!..” demek istiyorum.

Üstelik “Bir süredir asılsız iddialar ve gerçek dışı söylemlerle miting alanlarından, televizyonlardan ve gazete sütunlarından halkı bu denli yanlış yönlendiren ve bu olayın yaşanmasına sebep olan kişileri kınıyoruz…” şeklindeki tepkilerine hak verdiğim halde!

KİM HAKLI KİM HAKSIZDAN ÇIKTI MESELE

Ne ki, kimin haklı, kimin haksız olmaklığından çoktan çıkmış bir mesele bu. Ona bakarsanız, adı malum tezvirata bulaştırılmaya çalışılan, (mesela) Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Zekeriya Karaman'ın infak parasına, kul hakkı yemenin bu en müstekreh haline tenezzül edeceğine herkes inansa, ben inanmam.

BU SAATEN SONRA DURUM DEĞİŞMEZ

Gelgelelim “Şüyu'u vuku'undan beter!” diye de bir deyim var. Dolayısıyla, hiçbir şey olmamış gibi yola devam edilemez. Çünkü hiçbir şey olmamışsa da, imaj bakımından “dava” kaybedilmiştir. Mezkur “açıklama” da bunun teyidi zaten. Demem o ki; sabah akşam, Almanya Deniz Feneri'yle alakamız yok dense de, bu saatten sonra durum değişmez…

Yardımlaşma faaliyetleri nihayetinde “gönül” işidir; veren el için de, alan el için de. İşin içine herhangi bir şekilde “gönülsüzlük” girmişse, kimseye “hayr” gelmez o işten. Kardeşin kardeşe yardım etmediği bu çağda, illaki yardım edeceğim diye tutturmak “fitneye” neden olur sadece. Diğer yardım kuruluşlarını töhmet altında bırakmanın yanı sıra, olmadık şeyler getirir insanın aklına.

ADINI DEĞİŞTİRİN BARİ

Sizden yardım istemeyen, dahası, aracınıza saldıran insanlara niçin, “Ne haliniz varsa görün!..” demiyorsunuz? Babalar evlatlarının “nankörlüğüne” tahammül edemezken, hiç tanımadığınız insanların “nankörlüğüne” niçin tahammül ediyorsunuz? Bu nasıl yardım aşkıdır Allah aşkına?! Nasıl bir takvadır ki bu, gördüğünüz muamelenin etkisiyle pire için yorgan yakacağınıza, yollara “yorgan” döşeyip “yardıma” koşuyorsunuz?

Biz alıştık; yardım yapmadan yaşayamayız diyorsanız, diğer yardım derneklerine katılmayı niçin düşünmüyorsunuz? Yok, dernek bizim olacak, biz yöneteceğiz diyecekseniz; o zaman derneğinizin adını değiştirin bari. Bunları söylüyorum diye de, fakire gönül koymayın.

DENİZ FENERİ YÜZÜNDEN YEDİĞİMİZ KÜFÜRLERİN HADDİ HESABI YOK

Kitabın ortasından konuşmuş, kalbinizi istemeden de olsa kırmış olabilirim. Yazık ki yazık, Ahmet Taşgetiren yumuşaklığında veya Fehmi Koru kuşatıcılığında bir “üslubumuz” yok! Lakin hatırımız olsun.
Zira… Deniz Feneri Derneği yüzünden yediğimiz küfürlerin haddi hesabı yok. Ergenekon hakkında her yazdığımızda, “Deniz Fener'ini de yazsana…” yollu sitemlerin ardından gelen küfürlerin bini bir para!

Gerçi aşktan, ölümden, ayrılıktan bahsetsek de durum pek değişmiyor. Ne alakası varsa, “Niçin Deniz Fener'ini yazmıyorsun?..” diyerekten başlıyorlar saydırmaya. Tamam, bu küfürbaz şebekleri iplemeyelim, ama, siz de suyu yokuşa akıtmaya çalışmayın.

-------------------

Doğruya doğru..
Başkaca söylenecek söz var mı?

BaTiRiMCi
27-07-2009, 21:19
''Deniz Feneri Derneği'ni kapatın artık''


Açık kalması daha iyi bence:wink:.

Serenler
28-07-2009, 08:43
Amerika’nın PKK Raporu

Neval KAVCAR

“PKK’nın Silahsızlandırılması; Hareketinin Sınırlandırılması ve Yeniden Kazandırılması” bağlamında Türkiye’nin ev ödevi şunlardı:



A- Sivil Anayasanın önemi, siyasi ve kültürel reformların uygulanması, 301.in kaldırılması

B- Güneydoğu Anadolu bölgesinin kalkındırılması

C- AB hedefine devam edilmesi

D- 28 Eylül’de Irak ile imzalan antlaşmaların uygulanırlığı

E- Mahmur kampında yaşayanların Türkiye’ye yerleştirilmesi



********>>>>>>>>>>>>



http://www.sonsayfa.com/Kose-Yazisi-iste-acilim-boyle-bir-sey-1423-48.html

yosun
28-07-2009, 12:23
Adam Daha Ne Desin..?

İlk icraatları “Türk” adıyla birlikte Türk Telekom’u Arap’a “aslında İngiliz’e” sattılar, anlamadınız. Adı Türk, kendi İngiliz+Arap olan Türk Telekom’da İngiliz ajanı 3 kişi tespit edildi..(!) Uyanmadınız!

Yunan televizyonlarından birinde Finansbank’ı almaya çalışan kilise bankasının yetkilisine Türkiye’den neden bir banka satın almak istedikleri soruldu. Cevap çok çarpıcıydı: “Biz Türkiye’den toprak alacağız(!)” Soran basın mensubu bu sefer de:”Türkiye’de toprak satışı zaten serbest. Neden böyle bir yolu deniyorsunuz?” Cevap:” Yarın başka bir hükümet gelir toprak satışını yasaklar ama bankanın el koyduğu yere bir işlem yapılamaz(!)”… Yani adamlar niyetlerini saklamadı ama Türkiye’de hükümet edenler için bu niyetlerin bir önemi yoktu. Finansbank’ı Yunanistan’a sattılar.

Şimdi Polatlı’dan bir çığlık geliyor: “Yunanistan savaşarak alamadığını para ile alıyor. Çiftçiler kredilerini ödeyemeyeceği için tarlasına el konuyor..!” Bu banka Trakya’da tarlalarda kredi dağıttı. Ortada hükümet yok..!

Van Ahdamar adası, Ermenilerin Türk kadınlarını götürüp tecavüz ettikleri için "TECAVÜZ ADASI" olarak da anılan adada bulunan Ermeni kilisesi bu fakir halkın cebinden onarıldı. Yetmedi, 24 Ocak "sözde Ermeni Soykırımı" diye söylenen günde kilisenin açılışını yapmaya kalktılar... Tepkiler üzerine bir başka gün açıldı. Kendi milletinin kadınlarına tecavüz edilen biryerdeki kiliseyi onarıp açmaları neyin rövanşıdır demediniz..!! Adamlar daha ne yapsın..??

Şehit babasını bu Başvekil dava etti. Şehit annesi için “ben o kadını mı dinleyeceğim” dedi. Şehit cenazelerine yasak geldi. Şimdi de şehitlerimize kan bedeli “fiyat” biçeceklermiş. Tıpkı Menderes hükümeti döneminde Kore’ye giden Mehmetçiğe ABD’nin biçtiği “23 Sent” gibi.

Ne demişti o zaman Nazım:

23 Sentlik asker
Mister Dalles,
sizden saklamak olmaz,
hayat pahalı biraz bizim memlekette.
Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz,
koyun eti,
Ankara'da 23 sente,
…..

Türkiye’ de askerlik yapma konusunda ayrım yoktu. Herkes askerliğini yapardı, şöyle veya böyle. Paralı askerlik yapılmasının önünü açanlar askerliği parası olmayanların sırtına yıktı. Yani milli gelirden en az pay alanların sırtına. Böylece, kendi çocuğu yan gelip yatanlar için evladı şehit olan ailelerin acısı da “ırak” oldu.

Yandaş medyada yazan bazı soysuzlar bir gazimizi hedef yaptı. Ülkesi uğruna 2 bacağını vermiş, tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş bir gazimizi. Sahip çıkamadık, o da çekip vurdu kendini.

Karaalioğlu diye soyadına yakışır “yüreği kinden kararmış” RTE’nin uçağının kadrolu elemanı bir yazarcık(!), abdestini aldıktan sonra şakağına silahı dayayıp tetiğe basan gazimiz için biraz olsun utanmak yerine “tutuklanacağını düşündüğünden kendini vurmuş olabilir” diyordu. Bu adamlar köşe yazacak, bu millet aydınlanacak öyle mi? Bu trajik ölüm karşısında bile ne siyasetin başındakiler, ne de yandaş medyas vijdani bir duyarlılık göstermedi.

Kahramanına sahip çıkamayan bir millet ülkesine sahip çıkabilir mi?

2006 yılında gelişmelere bakarak bir yazı yazdım. Dedim ki: “Milli duygular bilerek kışkırtılıyor. Türkiye’nin bağımsız iç dinamiklerinin, tepkisel gücünün ölçüsü alınıyor. Bu ölçüye göre bir deli gömleği dikilecek, kolları da RTE’ye bağlatılacak..!”

İşte size ERGENEKON deli gömleği… Kollarını kim bağladı? Davanın savcısı RTE…

Adam “ananı da al git” diyor. Adam bu millete marabalığı layık görüyor. Ulus devlet, Atatürk diyenler faşistlikle, gericilikle suçlanıyor. Türk askerinin başına çuval geçirilmesi karşısında biri mantı yemeye devam ediyor, diğeri nota verecek misiniz sorusuna dalga geçerek “müzik notası mı” diye cevap veriyor.

Aslında Adam’ın tarafı belli, bunu saklama gereği duymuyor. Anlamayan sensin ey Türk Halkı…

Sen fakirleştikçe onlar zenginleşti. Türk kadınları vesika alabilmek için sıraya girerken onlar uçak-ev beğenmedi. Daha ne yapsınlar?

Muhalif her ses “Ergenekon” yaftası ile suçlamalara maruz kalırken ne kadar ajan, provakatör, dış ülkenin maaşlı yazarları varsa sınırsız hoşgörü ile taltif ediliyor. Daha taraflarını nasıl anlatsınlar?

Başvekil’in en yakını, sırdaşı, ilaçlarını bile takip eden zat kim? Diyarbakır milletvekili İhsan Aslan. Ne diyor bu zat? PKK bu ülkenin gerçeği, Öcalan muhatap alınsın diyor. Peki, ortak paydası ve görüşü olmayan insanlar böylesine yakın dost olabilir mi? Bu ikili çok önceleri Ankara’da ortak bir büro kullandı. Daha doğrusu İhsan Aslan’ın bürosunda RTE’nin büyük bir odası vardı. “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.”

Çok agrasif, tahammülsüz bir yapı sergileyen ve “öfke de bir hitabet sanatıdır(!)” incilerini döktüren RTE konu DTP belediye başkanları, DTP’liler, PKK’lılar, AB-D ajanları olunca neden bu kadar hoşgörülüdür? Çıkardıkları bütün “demokratik” açılımlar Türk Halkı’nın değil de neden bu avanenin işine yarıyor?

Türk Devleti’nin bütün değerleri niçin tartışılıyor?

ABD Trabzon’da bir yer isterken, geçmişte Trabzon üzerinde oynanan oyunları da düşünürsek, çay ve fındık üzerinde oynanan oyun nedir? Dünya fındık üretiminin %80’ini Türk üreticisi üretirken İtalya ve Yunanistan lehine Türk çiftçisine getirilen sınırlama size ne anlatıyor?

Maden yasası, mayın yasası, GDO yasası kimin işine yarıyor?

Bir vatandaşımız diyor ki:” Bunların ülkeyi yönetme derdi yok, bunların derdi kendi günlük çıkarlarını korumak.”

Şimdi katil Öcalan muhatap alınacakmış. Eroin baronunun karısı Pervin Buldan, Emine Ayna, Leyla Zana gibilerin lideri. Bir tecavüzcü. Apo ve kadınları… Kendi kardeşi Osman Öcalan’ın karısını kullanmış bir manyak..!!

Gizli tanıklarını nasıl tecavüzcü bir PKK’lıdan seçtilerse, koskoca Türk Devleti’ne yol haritası verecek kişi de tecavüzcü bir SAPIK..!!

Mehmet Metiner denilen PKK sever karanlık bir yazar Kanaltürk televizyonunda “Tayyip Bey bu meseleleri 90’dan beri biliyor” diye bir cümle kullandı. Bu ne demektir? RTE bu konuda 1990 yılından beri mi yetiştiriliyor?

Gül ve RTE…Yeniden Milli Mücadele denilen bir grubun üyesi. Neye inanıyor “Yeniden Milli Mücadele” gurubu? “İngiliz Mandası”na… İngiltere’nin Kürdistan hayali kaç yüzyılın hayalidir? Kürt açılımı denilen açılım için “iyi şeyler olacak” diyen Gül kim? İngiliz Kraliçesi’nin savaş gemisine gidip Kraliçe tarafından nal gibi nişan takılan zat…


RTE'nin Soros'un TESEV'cileri ile özel görüşmeleri...

Yazılarımda "DTP AKP’nin mayın eşeği mi" diye yazdım. O kadar açık bir şekilde gözümüzün önünde "ABD, İngiltere, İsrail" in Kürt senaryosu uygulamaya kondu ki… RTE herkese laf yetiştirirken DTP’lilerin “Kürdistan sınırlarını belirledik” deme cüretlerine bir tepki verdi mi? Vermedi..! Adam tarafını daha nasıl belli etsin?

Sarızeybek ne diyor? 15 Ağustos bir rövanşın tarihidir. 15 Ağustos’ta PKK büyük bir saldırı yapmıştı. Tarih bilinçli seçiliyor. Bir Kürt Devleti’nin temeli 15 Ağustos’ta atıldı diyebilmek için Öcalan bu tarihi bilinçli seçti..(!!)

Adamlar açık oynuyor, daha ne desinler? Daha ne yapsınlar?


Bazan 35, bazan 42, 47 etnik gurup diyerek Türk Devleti'nin bütünlük şuurunu parçalamaya giriştiler. Bu tanımların Türk Halkına getirisi, faydası ne diye sormadın?


Ülkenin tasviyesi için tepkisiz halk, etkisiz ordu lazımdı, başarıyorlar. Başörtüsü, din havucu, medya tecavüzü ile halk tepkisizleştirildi, operasyonlarla ordu etkisizleştirilmeye çalışılıyor.

Fare kulağını-burnunu yemek istediğinde önce bir salgı ile uyuşturur, sonra yer. Türk halkı da aynı durumda. Farelerin işgalinde, kulağı, burnu, dudağı kalmadı...

Şehit Mehmetçiğin ailelerine para verelim demiş PKK sever vekiller. PKK’ya kan parası ödemeye kalkanlar, Mehmedimin şehadetine fiyat biçiyor. Biz de

Nazım’ın “23 Sentlik Asker” şiirinin son mısraları ile cevap verelim:

Dahası var Mister Dalles,
sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz,
zulüm gibi,
hürriyet gibi,
kardeşlik gibi sözlerin,
dövüştü zulme karşı o,
ve istiklal ve hürriyet uğruna
ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek,
ve yarin yanağından gayrı her yerde,
her şeyde,
hep beraber,
diyebilmek için,
yürüdü peşince Bedreddin'in
O, tornacı Hasan, köylü Mehmet, öğretmen Ali'dir.
kaya gibi yumruğunun son ustalığı:
922 yılı 9 eylülüdür.
Dedim ya Mister Dalles, ,
Herhalde bütün bunları sizden gizlediler.
ucuzdur vardır illeti.
Hani şaşmayın,
yarın çok pahalıya mal olursa size,
bu 23 sentlik asker,
yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim,
her millet gibi büyük Türk milleti.

(1953) Nazım Hikmet Ran

Hiçbir ülkede bir devletin varlığı ile böyle oynanmasına izin verilmez. Her devlet basiretsiz siyasiler nedeni ile devletin bekasına gelecek tehlikeyi bertaraf edecek tedbiri alır. O ülkelerde siyasileri eleştirebilirsiniz kimse bir şey demez ama devletin bekası ile ilgili en küçük zaafta yakanıza yapışırlar.

Türkiye'de Türk Devleti'ni askerler kurmuştur. T.C. DEVLETİ'ni sadece savaş zamanında değil, beka sorunu yaşandığı zaman da koruma ve kollama görevi Türk Ordusuna verilmiştir.

Asker artık bu görevi yapmayacak olduğuna göre, ülkenin uçuruma gidişini engelleyecek mekanizma ne olacak? Başka devletlerle bağlantılı siyasiler nasıl denetlenecek, nasıl engellenecek?

Türkiye'de ortaya çıkan boşluk ve problem budur? O nedenle birçok insan emekli olduğu halde Anadolu'yu gezip konferanslar veriyor, halkı aydınlatmaya çalışıyor.

Zahide Uçar

e-fulya
28-07-2009, 21:32
Milli Gazete Yazarı Mehmet Şevket Eygi bügünkü yazısında eski Müslümanları ve günümüz Müslümanlarını karşılaştırmış. “İslâm’ın has hizmetkârları” başlıklı yazıda eskiden yarı aç, yarı tok gezen, karakolda dayak yiyen samimi Müslümanların olduğunu söyleyen Mehmet Şevket Eygi, “Bugünkü semiz, cüzdanları dolu, enseleri kalın İslâmcılar onları görseler deli derlerdi” diyor. İşte Eygi’nin eski Müslümanlar ile şimdiki Müslümanlar kıyaslamasını anlatan yazısı:

http://www.odatv.com/Siyaset/iki_tur_musluman_vardir-17031.html

e-fulya
29-07-2009, 09:46
BİRBİRLERİNE NE KADAR BENZİYORLAR

http://www.odatv.com/Siyaset/birbirlerine_ne_kadar_benziyorlar-17038.html

e-fulya
29-07-2009, 11:21
Yeşil Kuşaktan Yeşil Karta...

Hikmet Çetinkaya
http://www.gercekgundem.com/?c=59573

Faşizm...

Bekir Coşkun
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12167461.asp?yazarid=2

BaTiRiMCi
01-08-2009, 21:22
TÜSİAD devletten, MÜSİAD dinden elini çekmeli!

Dücane CÜNDİOĞLU



Para kazanmanın kendine özgü bir şehveti vardır, ve kapitalizm işbu şehvetin ideolojisidir. Safî kâr tutkusudur. Kâr tutkusunun varettiği bir dindir; piyasanın dini... Harcamaktan çok, kazanmakla alâkalıdır bu yüzden. Her ne pahasına olursa olsun kazanmakla...

Para kazanmak, zengin olmak, zengin yaşamak başka bir şey, kapitalizm çok daha başka bir şeydir. Karun da zengindi, ama kapitalist değildi.

Hâsılı, kapitalizmin kiri zekâtla filan arınmaz. Hele hele 1/40'le (% 2,5'la) hiç arınmaz.

Bugün Türkiye'de iş hayatını İslâm üzerinden meşrulaştırma gayretleri, dindar insanların vicdanen kendilerini müsterih hissetmek ihtiyacından çok, dindar halkı usulca ve usûlünce soymak ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Halkın İslâmî siyaset ya da İslâmî ticaret üzerinden bu kadar kolay soyulmasının nedeni ise, soyulanların, tez elden, soyanların yanında yer almayı istemesidir.


http://www.haber7.com/haber/20090801/TUSIAD-devletten-MUSIAD-dinden-elini-cekmeli.php

e-fulya
02-08-2009, 09:36
Fitreleriniz itinayla kabul edilir

Yılmaz ÖZDİL-Hürriyet
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12196535.asp?yazarid=249&gid=61

balaban
02-08-2009, 22:24
Fitreleriniz itinayla kabul edilir

Yılmaz ÖZDİL-Hürriyet
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12196535.asp?yazarid=249&gid=61

Demek vekillerimizin maaşları düşük diye (4000 kusur) yemekler de 6 lira gibi çok ucuz bir rakam.

Güzel ülke; rüşvetin adını zekat koy, az maaşla hayrına vekillik yap. Hep beraber cennete uçacağız.

e-fulya
05-08-2009, 11:15
Destek yazıları..

http://haber.gazetevatan.com/Aylin_Duruogluna_buyuk_destek_/238319/45/Ekstra

e-fulya
06-08-2009, 12:41
343 kişiye bir cami, 61 bin kişiye bir hastane, alın size Türkiye

http://www.habercek.com/index.php?option=com_content&task=view&id=11813&Itemid=63

e-fulya
06-08-2009, 12:42
Ağızlarında CIA soslu yalan lokması büyüyor!

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Agizlarinda_CIA_soslu_yalan_l okmasi_buyuyor&tarih=06.08.2009&Newsid=252547&Categoryid=4&wid=108

yosun
06-08-2009, 13:32
Zahide Uçar'ın "Ne Zaman Kaybettik" başlıklı yazısından...

...
AKP ile bir şey iyice su yüzüne çıktı. Dindar-atais, sağcı-solcu, liberal… Her görüşün milli ve gayri millisi var. Kıyıda köşede, her görüş ve inanç içinde çöreklenmiş kuş yumurtaları AKP’den cesaret alarak yumurtalarından çıktı. Ortalıkta "şimdilik" uçup duruyorlar. Ülkeyi pazarlıyorlar.

Gün milli düşünen, vatanın bölünmez bütünlüğüne inanan herkesin bir olma zamanıdır.

Kurtuluş savaşı öncesi şartlar aynen, hatta fazlası ile mevcuttur!

Emperyalist Devletler Lozan’ın intikamını alıyor. PKK ve Ermeni diasporası üzerinden intikam alıyorlar.

"Emperyalist maşaları+Liboşlar+Şeyh Sait gibilerin tohumları" Türk devletine karşı tarihsel ihanet misyonlarını yerine getirmek için büyük bir iştah ile çalışıyor.

Türkiye’de Kürtler azınlık değil asli unsurdur. Lozan’da azınlık sayılan gayri Müslimlerdi. Hatta bu sebepten Türk soylu Hrıstiyanlar da karşılıklı mübadelede Yunanistan’a gönderilmişti.

ERGENEKON adı terör örgütü ile beraber anılıyor diyenlere demiştim ki; ”bu ad bilerek seçildi. Bu Türk’ü Ergenekon’a, yani demir dağın ardına hapsetme operasyonudur!”

Onlar Türk’ü Anadolu’dan sürmek istiyor. Bilmiyorlar ki Kürdün varlığı Türkün varlığına muhtaçtır. Türk Milletine tanınmayan yaşam hakkı asla diğerine tanınmayacaktır.

İngiliz Kraliçesi Çanakkale’de batırdığımız gemi ile aynı adı taşıyan savaş gemisine binip Çanakkale’yi geçerek niye geldiyse, ERGENEKON adı aynı simgesel mesaj için seçildi. Bunu artık anlayın..!!

Hukuk katliamı yapılarak yapılan tutuklamaları herkes seyretti! Taa ki İlhan Selçuk alınıncaya kadar. Şimdi geldiğimiz durum ne? Alman aydınının geldiği nokta ile aynı durum. Ne diyordu Alman aydını?

“En son beni tutuklamaya geldiler, ama artık bana yardım edecek kimse yoktu.”

Beni tanımayan bir hukukçuya rast geldiğimde Ergenekon tutuklamaları hakkında fikrini soruyorum, gülmeye başlıyorlar. Niye güldüklerini sorunca da tek kelime ile “kepazelik” diyorlar. Herhangi bir yerde rastladığım hukukçu bunlar. Görüşlerini bilmiyorum, onlar da benimkini bilmiyor.

Bugün YARSAV ve BARO’lar en baştaki algılama hatalarının cezasını çekiyor.

Hukuk bir gün herkese lazım olur. BARO ve YARSAV en başında bu yanlışların karşısında olmalıydı.

1.İddianamede neler vardı? Tanık ve sanık olmayan alakasız insanların telefon konuşmaları, adresleri ve telefon numaraları vardı. Bu iddianamenin yandaş basında çarşaf çarşaf yayınlanmasının amacı neydi? Sadece usul hatası mı? Kusura bakmayın ama bu kadar saf düşünemezsiniz. Bu isimler kasten yayınlandı. “Gözümüz üzerinizde, her an sizi de tutuklayabiliriz” mesajıydı bu. Aynı zamanda bir yerlere hedef göstermekti.

Bir davada delil varsa savcı ve hakimin değişmesi bir şey ifade eder mi? Etmez..! O zaman Ergenekon Savcı ve Hakimlerinin yerlerinin değiştirilmesi niye olay oldu? Bunlar atanmış değil de “tutulmuş” savcımı ki de bu kadar yaygara koparıldı(!)?

Bunlara T.C. Savcı ve Hakimi yerine neden Ergenekon Savcısı deniyor?

Şimdi ne diyorlar?

“Ergenekon olmasa KÜRT açılımını yapamazdık..(!)”

Bu cümlenin meali nedir?

Bunların Kürt açılımı dedikleri bölünmeyi yapabilmeleri için orduyu etkisiz, halkı tepkisiz kılmaları gerekiyordu.

Basın ele geçirilerek ilk önemli ayak gerçekleştirildi.

Ergenekon tutuklularına bir bakın..! AKP ve yandaşlarının gizli-kapaklı işlerini ortaya çıkaran kim varsa içeride. ABDullah Gül’ün ABD ile 11 maddelik gizli anlaşmasını deşifre eden Perinçek, gene Ali Babacan’ın 1 Milyar Dolar karşılığı Irak’a sınır ötesi harekat yapmama anlaşmasını deşifre eden Perinçek ve ekibi içeride. RTE, Abdullah Gül bağlantılarını kaleme alan Ergün Poyraz içeride. Rum-Pontus hayali güdenlerin çalışmalarını deşifre eden Emin Gürses içeride. AKP’nin ekonomi yalanını açık eden Sinan Aygün tutuklanıp bırakıldı. ATO’daki odasının banyosuna konan Glok tabanca ile de göz dağı verildi, Sinan Aygün sustu. RTE’nin ADB konsolosu ile yaptığı özel görüşme kasetini seyreden ve RTE’nin ABD savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz’e Ordu ile aramızı bulun diye yazdığı mektubu açık eden Hayrullah Mahmut Ergenekon sanığı ve işsiz… Barzani’nin Türkiye’de ki ticari ortaklığını yazan Güler Kömürcü sanık… Bebek katilini tutuklayan, sorgulayan komutan tututklu sanık... ABD'nin ORTADOĞU planlarına muhalif komutanlar sanık..(!)

Günlerdir “zaman” denen paçavra HSYK üyesi Ali Suat ERTOSUN aleyhine yayın yapıyor.

Şer cephesi el ele… Vatanseverlerin sesi duyulmuyor. Bu noktada Selahattin Ertürk’ün Tecelli kitabından birkaç cümleyi aktarmak farz oldu:

“Eşekler anırmaya başladığı zaman bülbüllerin sesini duyamazsınız.”

Ulus devlet diyen herkes niye tu, kaka? Çünkü “Sığır kurtlarını temizlemek isteyeni süser” miş.

Susturamadıkları, satın alamadıkları herkes Ergenekoncu diye neden suçlanıyor?

“Koyun sürüsü içinde kalmış küheylan, elbette anarşi unsuru olacaktır.”

Kimdir şantaj kasetleri ve iftiralarla susturulmak istenen insanlar? Onlar nasıl haykırıyor?

Gene S. ERTÜRK’ün kitabından bir cümle ile cevap verelim:

“Ey halk alnımda görüp leke sandığın karartı zulmün gölgesidir.”

http://www.internetajans.com/default.asp?t=wa&wid=18&aid=2532

Che Big
07-08-2009, 09:45
“Öcalan’ı Kenya’dan ben getirdim”

İkinci Ergenekon davası sanığı emekli Albay Atilla Uğur, duruşmada bugüne kadar gizli olan bu bilgiyi açıkladı. Ardından da “Benim gibi adama PKK’lı demeye kimsenin hakkı yok” dedi

ERGENEKON yöneticisi olmakla suçlanan Jandarma İstihbarat’tan emekli Albay Hasan Atilla Uğur, 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki dünkü duruşmada kendi ağzıyla gizli bir bilgiyi ifşa etti. 10 yıldır büyük bir sır olarak tutulan teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getirildiği operasyonla ilgili konuşan ilk isim oldu. Albay Uğur’un teröristbaşı Öcalan’ı İmralı’da sorgulayan ekip arasında olduğu daha önce de dile gitiriliyordu. Ancak Öcalan’ı Kenya’dan getiren ekipte olduğu ilk kez ortaya çıktı. Uğur duruşmada, “Yıllarca terörle savaştım. Öcalan’ı Türkiye’ye getiren ekipte ben de vardım. Benim gibi bir adama PKK’lı demek, benden sonraki arkadaşlarımın azmini kıracaktır. Buna hiç kimsenin hakkı yok” dedi.

http://w9.gazetevatan.com/Ocalani_Kenyadan_ben_getirdim/252673/1/Manset
-------------------
Elinizi vicdaniniza koyun öyle okuyun........

e-fulya
07-08-2009, 09:56
ÖZKÖK İDDİANAMEYİ NEDEN CİDDİYE ALMADI?



Bazen tek bir sözcük yazdığınız yüzlerce sayfalık bir yazının bütün etkisini silip süpürüverir. Hani “bir tuğlayı çekince bütün bir duvarın yıkılıvermesi” gibi. Ergenekon davasının üçüncü iddianamesi 1454 sayfa. Hürriyet Genel Yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök o iddianamenin içinden öyle bir sözcük buldu ki, o koca metni yazan savcılar bir anda şaibeli duruma düşüverdiler. Davaya hukuki değil siyasi bir bakış açısıyla yaklaştıkları ve sanıklara karşı adil değil, önyargılı oldukları ortaya çıkıverdi.

İşte o tek sözcük ve işte Özkök’ün yazısı:

SİZ o mitinglere, “Sözde toplumsal refleks” diyen bir metni ciddiye alabilir misiniz?

Ergenekon Üçüncü İddianamesi’nde beni en çok şaşırtan ifade, Cumhuriyet mitinglerinden “Sözde toplumsal refleks” olarak söz edilmesi oldu.

Her şeyi unutun.

Ergenekon’da şu veya bu tarafta olduğunuzu bir kenara bırakın.

İsterseniz önce hukuktan değil, sosyolojiden başlayalım.



O günleri şöyle bir gözünüzün önüne getirin.

Üç şehirde, birer milyonu aşkın insan meydanlara toplanmış, haykırıyor.

Bunlar arasında benim çok ama çok yakından tanıdığım, akrabalık bağı ile bağlı olduğum yakınlarım da var.

Eşim, evimizin tepesinden aşağı Atatürk portreli Türk bayrağını sarkıtmış.

Kız kardeşlerim İzmir’de yürüyor.

Neymiş bütün bunlar?

“Sözde toplumsal refleks.”

Yani “sözde Ermeni soykırımı” gibi bir şey.

Şu sosyoloji bölümlerine gidip bir zahmet sorun bakalım.

Böyle “sözde” olur muymuş?

Durun daha Hukuk’a sıra var.

Seçim sonuçlarını alın önünüze.

O mitinglerin yapıldığı coğrafyalarda 29 Mart seçiminde sandıktan çıkan sonuçlara bir bakın.

Yoksa onlar da “sözde sonuç” mu?

Yani bütün bu insanlar, sözde bir harekete katıldılar öyle mi?



İşte buradan Hukuk’a geliyorum.

Bir iddianame, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük toplumsal eylemlerinden biri için “sözde” diye başlayan bir değerlendirme yaparsa, siz bunu ciddiye alır mısınız?

Tabii almak zorundasınız.

Bunu yazanlar savcı.
Hakkında iddianame yazdıkları insanlar yargılanacaklar.

O nedenle savcıların bu ifadeye ne anlam verdiklerini merak ediyorum.

Çünkü bu çok talihsiz bir ifade.

Eğer ne anlama geldiği ikna edici bir şekilde ortaya konulamazsa, çok çarpıcı bir “önyargının” ifadesi haline dönüşebilir.

O takdirde gözleri kapalı, eli terazili hukukun tarafsızlığı da tartışılır hale gelir.

Diyeceksiniz ki, adı üstünde.

İddianame...

Yani iddia ediyor.

İş bu kadar basitse, bugün, yeni adıyla “sadece şüpheli” durumundaki insanlar hakkındaki insafsız medya lincine ne diyeceğiz?

Onlar için de “sözde sanık...” ifadesi mi kullanmamız gerekecek?

Ergenekon davası ile ilgili gelişmeleri, elimden geldiğince tarafsız bir gözle izlemeye çalışıyorum.



Ben bu konuda taraf değilim.

Ama endişem odur ki bu tür keyfi kavramlar, önyargılı değerlendirmeler devam ederse, bu iddianamelerin, Refah Partisi’nin kapatılması davasındaki “Kan içici vampirler” gibi ifadelere dayalı iddianamelerden farkı kalmayacak.

Dün gazetelerin üçüncü iddianameyi veriş biçimine baktım.

İlk ikisindeki heyecanın tonu bayağı düşmüş.

Acaba neden?

Bu davayı kanıksamaya mı başladık?

Yoksa giderek daha çok sayıda insanın kafasında soru işaretleri mi uyanmaya başladı?

Milyonlarca insanın katıldığı mitingleri, “Sözde toplumsal refleks” diye niteleyen iddianamelerin bunda hiç mi payı yok?



Artık şunu iyice görmeye başladım.

Ergenekon davası, bu tür yanlışlıklar, önyargılar ve hesaplaşma duygularından arınmadığı takdirde, sadece yargılananları değil, yargılayanları da beraberinde sürükleyecek.

Bu dava, gözü intikam ateşiyle körelmiş gazetecileri de, yargının bir bölümünü de, polisin ve siyasetçilerin bir bölümünü de bir yere doğru götürüyor.

Götürdüğü yer demokrasi mi diye sorarsanız, bunu bana sormayın.

Kimseye sormayın.

Çünkü cevabı sadece tarih verecek.

Allah bize ömür verirse, birlikte göreceğiz.”



Odatv.com

http://www.odatv.com/Siyaset/ozkok_iddianameyi_neden_ciddiye_almadi-17144.html


7 Ağustos 2009

e-fulya
07-08-2009, 10:04
Oktay EKŞİ





Bir somut örnek


ERGENEKON davasına ilişkin üçüncü iddianame de açıklandı.


Şimdi, kimini kulak vermeye değer bulduğumuz, kimine “ipe sapa gelmez” diyeceğimiz, kimine de “burada bunun ne işi var” diye bakacağımız bir sürü iddia ve bilgi karşımıza çıkacak. Öyle ya, daha önce bunları görmedik mi?


Gördüklerimiz arasındaki önemli “hukuk ihlalleri”ni Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üyesi Ali Suat Ertosun, bir basın toplantısında 9 ayrı madde halinde sıralamadı mı?

Cumhurbaşkanı Gül hakkında “yargılama” kararı çıkartarak esmayı üstüne sıçratan Sincan Birinci Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz’ın başına gelenleri gazetelerden okuyunuz.

İnsan atıfta bulunurken bile utanç duyuyor.

Nitekim “Ergenekon” davası sanıklarına da “adil yargılanma hakkı” sağlansın diye HSYK, Adalet Bakanlığı’nı göreve çağırmaya mecbur olmadı mı?

Savcının gözüyle sanıkların hukuku nasıl çiğnediğini İddianameden öğreniyoruz. Peki ama sanıkların gözüyle savcılar ve polisler nasıl görünüyor, onu biliyor muyuz?

Aşağıda o yönden durumu anlatan bir mektup özeti var. Mektubu bize yazan, başında bulunduğu Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) merkezi ile evi polis tarafından basılan, içinde ne var ne yoksa çuvallara doldurulup götürülen Gülseven Yaşer’in eşi, Prof. Dr. Yaşar Yaşer dostumuz. Okuyalım:

“Gülseven’in iki yıl evvel olduğu troit kanseri ameliyatından sonra Amerika’daki tedavisini izlemek ve bir kısa tatil yapmak üzere Amerika’ya geldim. İyi ki de gelmişim. 4 gün sonra eşzamanlı olarak Gülseven ile Çağdaş Eğitim Vakfı’na ve bizim eve polis baskın yaptı. Avukatımız ÇEV Vakfı’nda(ki) arama ile uğraşırken bizim evin de baskına uğradığını epeyce geç olarak öğrenmiş. Zira evin kapısını açan kapıcıyı polisler tehdit etmişler. ‘Kimse ile görüşmeyeceksin’ demişler ve ellerini merdiven trabzanına kelepçelemişler. Bizim zavallı kapıcı Metin bayılmış. (...) Polis aramayı bitirdiği için çuvalları polis merkezine götürüyorlar ve avukatı da oraya çağırıp zapta imza atmasını istiyorlar. Avukat ‘Aramada ben yoktum, onun için çuvalların içinde ne olduğunu bilmiyorum’ diye şerh koyarak imzalıyor. Bu hoşlarına gitmiyor. Şerhi kaldırması için ısrar ediyorlar. Ama o direniyor. (2002 yılında polis ÇEV’e yine bir baskın yapmış ve kütüphaneye Abdullah Öcalan’ın propaganda broşürlerini, Fethullah Gülen’i mahkemeye veren Başsavcı Nuh Mete Yüksel’in düzmece seks kasetlerini koymuşlardı. Y.Y.)

(...) Hadi Gülseven’e duyulan kin ve nefreti bir dereceye kadar anladık. Gülseven’in en büyük günahı Cumhuriyet mitinglerinin organizatörlerinden biri olması ve E. Org. Kemal Yavuz’la birlikte Ali Kırca’nın programında daha evvelce Fethullah Gülen harekatını kasetlerle açıklamış olması. (...) Benim ise yegâne suçum, Gülseven’in eşi olmam. (...) İkimiz için de ‘tutuklama kararı’ çıkarıyorlar. Ben de, Gülseven de şu anda neyle suçlandığımızı bilmiyoruz. Çünkü avukatın dilekçesine, ‘gerekçeyi bildirmeyecekleri’ şeklinde cevap veriyorlar. (...)”

Mektup devam ediyor ama yer kalmadı.

Zaten gerisi de “hukuk” adına hukukun nasıl çiğnendiğini gösteren örnekleri anlatıyor.

Nasıl? Anayasamızda “hukuk devleti” olduğumuz yazılıydı değil mi?
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12229851.asp?yazarid=1&gid=61

e-fulya
07-08-2009, 17:50
Kıymet Nadir BİNDEBİR'in son yazısı:

Keser döner sap döner demeyin sakın bana!

http://www.habercek.com/index.php?option=com_content&task=view&id=11928&Itemid=80

yosun
08-08-2009, 00:58
Kıymet Nadir Bindebir'in kendine has üslubu ile kaleme aldığı olduça uzun bir yazısı;

"Zevk almaya başla Hamdullah! Sonuna geldin"

...

Ve AB, 'Atalanta Deniz Harekâtı' (EU NAV-FOR ATALANTA) adı altında, kırık
dökük teknelerle deniz ulaşımını tehlikeye düşüren (!) Somalili korsanlarla
mücadele bahanesiyle 112 gemilik deniz filosunu Hint Okyanusu'na, Aden
Körfezine, Somali sahillerine indirmiş iken...

Yani Hamdullah; -Nabucco'nun diğer yarısı-, Trans-Sahara Projesi dediği
Nijer Deltası'nın doğal kaynaklarını sömürme, Avrupa'ya aktarma projesi
gözünün önündeyken,

Avrupa, Trans-Sahara'nın, yani enerji nakil yollarınının güvenliğini
üfürükten korsan hikayeleriyle AB standardına göre havadan, karadan,
denizden militarize etmiş iken,

Avrupa bir yandan Afrika'da askeri istihbarat üsleri açar bir yandan
"Afrika'daki açlara yaptığım yiyecek yardımının kargosunu koruyorum" diye
kıvırtırken,

Sen AB'nin döşediği boruyu koruma bahanesiyle Türkiye'ye AB askeri
göndermesine karşı bir nasıl bir önlem aldın Hamdullah?

*TSK'yı itibar infazlarına maruz bırakıp tel tel çözmeye çalışman AB
militarizasyonuna yol vermek için midir Hamdullah? *

Sahi kimsin sen Hamdullah?

*Nasıl bir kafadır, nasıl bir dindir, nasıl bir ahlaktır seninki? *

Nasıl bir 'vatan' kavramı vardır senin kafanda Hamdullah?

Ve nasıl bir Allah'tır bu seninki Hamdullah, vatana ihanetini, insana
ihanetini, doğaya ihanetini sırf müslüman doğduğun için affeder de sana
cennette 70 bin bakire gelinli köşkler hazırlar, nasıl bir Allah bu seninki
Hamdullah?

*Sen Hamdullah islamiyetten başka kimlere, neye 'hizmet' için
buradasın?*Nasıl bir adamsın, kimsin nesin sen Hamdullah?


...

Mevcut azınlıklar yetmedi sana, Ermenistan'dan 50 bin Ermeni ithal ettin,
Alman dahil 50 azınlık icat ettin başımıza.

Yedi sene evvel dedem de anam da ben de çocuğum da hepimiz 'Türk'dük.
Sayende bugün hepimiz başka azınlık mensubuyuz Hamdullah. Kusura bakma senin gibi 'hamdolsun' diyemiyorum, içim yanıyor Hamdullah.

Azınlık listende bana en uyanı 'sünni Türk' idi. İslamiyetle ilişiği keseli
çok olduğundan o da uymadı. Sünni'yi silip geriye 'Türk' kalınca benim de
Türkiye'de azınlık olduğum (!) gerçeği kafama dank etti. *Memlekette
'çoğunluk' bırakmadığının farkında mısın, kendinle gurur duyuyor musun
Hamdullah? *

Hangi Hamdullahdı o, Dalaksızgillerin Ağmet mi? O muydu literatüre
*CEMAAT*kelimesini sokup da
*TARİKAT* *oluşumlarını *sevimli, insani ve kanuni göstermeyi başlatan?

Yoksa 70 yaşına kadar eline kadın eli değmemiş, 40 erkekle yaşayan, üzerine
kayıtlı bir kuruşluk mal yokken milyar dolarları yöneten Hamşotullah mı?

Genç kızları ailesinden kopartıp *tarikat yalılarında* seks kölesi ettin
Hamdullah. Evladı anaya düşman edip utanmadan sevgiden, hoşgörüden,
'sarsılmaz Türk aile yapısı'ndan bahsettin.

Sen nasıl bir adamsın, nasıl böyle krematoryum kapağı kadar pişkin
olabiliyorsun Hamdullah?


...
Tarım arazisine diktiğin villandan akan bokunla toprağımı zehirledin,
soyumu, suyumu kuruttun. Ruhumu çürüttün Hamdullah! Farkında mısın
Hamdullah, sana kişibaşına 5 villa düşerken bize kişibaşına 50 cehennem
düşüyor. Giderayak bir düşün, bokundan başka ne bıraktın bu memlekete?

Sigarayı yasaklıyor, içkili restoranları kapatıyorsun. Ama Hamdullah, bir
yandan da Afganistan'daki *üretim fazlası eroini* rahat nakledebilmesi için
Amerikalıya havaalanları, limanlar veriyor, teröristin eroini ptt
kolileriyle postalamasına göz yumuyorsun. Kendi baronlarının tırlarla
uyuşturucu sevkıyatı yapmasını hangi ahlaka, hangi yasaya, hangi vicdana
sığdırıyorsun sen Hamdullah?

Sen nasıl aşağılık bir adamsın? Daha doğrusu adam mısın, insan mısın sen
Hamdullah?

Her işin gizli kapaklı, her işinin altında *manipüle edilmiş bilgisayar,
sahte evrak, sahte tanık, naylon darbe guruları *var. Her işin saman
altından, *her ihalen sakat, her seçimin şaibeli*.

Her tanığın çift uyruklu, çift cinsiyetli, çift dinli. Yazarlarının hepsi
Amerika'dan oturma müsaadeli. Oysa şüphelin, tutuklun, sanığın Türkiye'de
yaşama müsaadesiz. Sağlam girdiği hapisten ya sakat çıkıyor ya ölü.

Senin dürüstlükle, namusla, açıklıkla yaptığın bir iş yok mudur şu güneşin
altında Hamdullah?


...

Sen dün'ün merdivenaltı işportacısı Hamdullah! Şimdi milyon dolarlara
hükmediyor kanal üstüne kanal satın alıyorsun.

Nasıl doymaz bir adamsın sen? Medya yetmiyor, su, toprak, enerji gasp
edebildiğin herşeyi gasp ediyorsun.

Kim için, kimin adına, kimin malını gasp ediyorsun ve bunu nohut beyninde
nasıl *'helalize'* ediyorsun Hamdullah?

Sen Hamdullah! Ç*okuluslu şirketlere 'anahtar teslim' sattığın bu
ülkede*çocuğunun, torununun *genetiği değiştirilmiş tohumla, arsenikli suyla *kanser yiyip kanser içeceğini bilmiyor musun? Kendi evlatlarına nasıl kıyabiliyorsun, kaç paraya sattın gelecek kuşakları? Ne komisyon alıyorsun o Cargill'lerden Monsanto'lardan da geceyarısı şirkete özel yasa çıkartıyorsun Hamdullah?

Üstelik çökerttiğin sağlık sistemiyle hastaların bakımını bile üstlenmiyorsun. Sen hangi devletin adamısın Hamdullah?

Bilim adamını, doktoru, bu ülkeyi ülke yapan herkesi dışarı kaçmaya mecbur
ettin. Kaçamayanı açlığa, onursuzluğa, üç kuruşa *sözleşmeli
köleliğe*mahkum ettin. Sen nasıl bir yamyam, nasıl bir vicdansızsın?

Sen Hamdullah, bu ülkenin taşını, toprağını, limanını, karayolunu, tren
hattını, toprağın altındakini, üstündekini, telekomünikasyonunu sata sata
bitiremedin. Nehirleri, gölleri, denizin yüzeyini satacaksın yakında.


...
Sen dini, sen Allah'ı da tükettin Hamdullah! Rahatsın ama, ettiğin ibadet
huzur veriyor sana.

...
Peki ya sen liboş Hamdullah! Sen de nasıl bir işbirlikçi Hamdullahsın ki,
Birinci Dünya Savaşında, Kurtuluş Savaşında, askerden kaçanların
çoğunun *tekkelerde, dergahlarda saklanan tarikat ehli* *Hamdullahlar* olduğunu bile bile tutup *'Asker zorla savaşa sürdü, yoksa millet savaşmak istemedi' *yazabiliyorsun.

Vatan savunmasından kaçan *'millet' değil, şimdi yalakalığını yaptığın
Hamdullahlardı* liboş muhterem. Bilmiyor musun? Donguz gibi biliyorsun.

Sen bu ülkeyi sömürgeciye anahtar teslim veren Hamdullah'dan da betersin
işbirlikçi liboş Hamdullah. Bazılarının 'ahirette hesabını veremezsem'
korkusundan uykuları kaçtı. Oysa senin dinle imanla da işin yoktur. Şarabı
çektin mi havada uyuyup yastığa düşersin sen. Anlat hele, sen kaç paraya
Hamdullahlaştın? Çoluk çocuğun da yok bildiğim kadarıyla, kime bırakacaksın
o dünyalığı, Keriz Fenerine mi liboş Hamdullah?

tamamı için;

http://www.internetajans.com/default.asp?NID=79536

e-fulya
08-08-2009, 10:28
Metin Münir
Türkiye Türklerin midir?

Türkiye Türklerin değildir. Türkiye Türklerindir. Kürtlerindir. Alevilerindir. Sünnilerindir. Lazlarındır. Yahudilerindir. Rumlarındır. Ermenilerindir. Boşnaklarındır. Çerkezlerindir. Çeçenlerindir. Abazalarındır. Süryanilerindir. Azerilerindir. Araplarındır. Arnavutlarındır. Dağıstanlılarındır.
İmparatorluk yıkılırken ve yıkıldıktan sonra Türkiye’de yaşayan veya oraya sığınan ve sığınmaya devam eden Osmanlıların torunlarınındır Türkiye.
Herkes eşittir. Herkesin önü açıktır. Herkes aynı fırsatlara sahiptir. Kimse hor görülmez. İstediği tanrıya dua eder veya hiçbir tanrıya dua etmez. İstediği peygambere inanır, azize mum yakar.
Herkes orgeneral olabilir. MİT başkanlığına yükselebilir. Emniyet genel müdürü olabilir. Dev baraj, otoyol ihalesi alabilir.
Doğru mu yanlış mı?
Yanlış, tabii.
Yanlış olduğuna göre ne Kürt açılımı vardır ne de, olsa bile, laftan ileri gidebilir.

Rejimin bekçileri!
Sünni Türkler bu ülkenin gerçek sahibi addediyorlar kendilerini. Rejimin bekçileri onlardır. Ülkenin kremasını onlar yiyor. Bal tutup parmağını yalayanlar da onlardır.
Diğerleri, Kürtler ve Aleviler, onların verdiğiyle yetinmek zorunda.
Diğer diğerleri, yani Rumlar, Ermeniler, Museviler -Kaç tane bıraktık onlardan?- daha da kötü durumda. Onlar Osmanlı’nın azınlıklara gösterdiği kibirli hoşgörünün sınırındaki göçmen kamplarında yaşamak zorundadırlar.
Osmanlı kendini yönetici, yani üstün; onları yönetilen, yani ikinci sınıf olarak görüyordu. Biz de.
Sorun da çözüm de kafalarımızdadır.
Hükümetin yeni Kürt açılımından, eğer buna açılım denebilirse, özlü bir şey çıkmayacak. “Bir gıdım daha verme” operasyonundan ileri gidemez.
Çünkü ülkemizdeki yönetim kadrosunda, hâlâ, aynen Osmanlılarda olduğu gibi, “Ben senden üstünüm, sen benim verdiğimle yetinmek durumundasın” anlayışı hâkim.
Lafta eşitlik

Herkes lafta eşittir.
Hükümet bir ara Alevi açılımına da kalkışmıştı. O girişim yarıda kaldı. Alevi açılımını terk eden hükümet ondan çok daha zor ve hassas olan Kürt konusunda ne yapabilir? Fazla bir şey yapamaz.
Heybeli’deki ruhban okulunu açacak cesarete bile sahip olmayan hükümet ne Kürt açılımı yapacak?
Azerbaycan dişlerini gösterir göstermez hükümet Türkiye-Ermenistan hududunu açmaktan vazgeçti. Abdullah Öcalan’ın zindanının kilidini mi açacak?
Türkiye’nin 1923’te üzerine inşa edildiği etnik formül, Osmanlı’dan devraldığımız kompleksler, katı Sünnilik, bir türlü demokrasiyi özümseyememe... Bunlar Ankara’daki kifayetsiz yönetici elitin aşmaya muktedir olmadığı bir dağdır.
Ve bu hâlâ, cevabı belli olmayan bir muammadır: Türkiye Kürt sorununu mu çözecek, Kürt sorunu Türkiye’yi mi?
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1126118&AuthorID=57&Date=08.08.2009&b=Turkiye%20%20Turklerin%20midir&a=Metin%20Munir&ver=50

e-fulya
10-08-2009, 17:26
ŞAMİL TAYYAR MUHBİR DEĞİL MUHABİR OL



Şamil Tayyar tatili boyunca sanırım beni rüyasında gördü.
Çünkü ilk yazısı odatv.com üzerine oldu.
Diyor ki Şamil’im Tayyar’ım:
"(...) www.odatv.com.tr, Ergenekon sanığı Yalçın Küçük’ün arka bahçesi. Zaten yayınları da bunu gösteriyor. Kim Ergenekon’un üzerine gidiyorsa, burada hemen infaz ediliyor.(...)"
Şimdi bak Şamil'im Tayyar'ım. Bu olmadı.
Eğer gazeteci isen yazacaksın, "Kim Ergenekon üzerine gidiyorsa" odatv.com hemen onu infazlıyor” diyorsun.

Örnek vereceksin.

İsimler sıralayacaksın.
Yok, eğer sen birilerine, "Abi bu site sürekli beni ti'ye alıyor; beni küçük düşürüyor, şunları bi dövün" filan demeye getiriyorsan, bak bu sana yakışmaz işte.
Delikanlı olacaksın. Gazetecilik yapacaksın. Çıkıp belgelerini ortaya çıkaracaksın.
Sen yıllar önce ANAP şakşakçılığı yaparken bu sitenin yazarları JİTEM'i, Yeşil'i, faili meçhulleri yazıyordu.
Susurluk'un kirli ilişkilerini yazıyordu.

Kitap oldu, okumadın mı Şamil’im?
Peki Şamil Tayyar sana soru:

- Behçet Cantürkler öldürülürken sen neredeydin?

- Abdullah Çatlı Ankara'da dolaşırken neredeydin? Söylesene arkadaşlık ettin mi?

- Savcılara bunlardan bahsettin mi?

Elin kalem tutuyordu, gazeteciydin, söylesene ne yazdın o dönemlerde?
Hadi açıklasana?
Bizim yazmamızı ister misin?
Ya da...
Sınıf atlamak için hemen her partiye başvurup milletvekili olmak için çırpınmalarını yazalım mı?Şimdi aynı yolda yürüyorsun...
Siyasal gücü arkana alarak "gazetecilik" oyunu oynayıp koltuk kapmaya çalışıyorsun. Bunu bilmiyor muyuz be Şamil'im.

Bu topraklar senin gibi kurnazları inan çok gördü.

Bak Şamil'im.
Gazetecilik yapmak istiyorsan, gel birlikte gidelim; katillerin, Susurlukçuların, karanlık siyasetçilerin, siyasal iktidarlardan beslenmiş mafyaların üzerine.
Var mısın?
Var mısın eski Aydınlıkçı patronunun Ergenekon ifadesini yazmaya.
Hadi, bekliyoruz...
Hadi odatv.com'un her santimi senin emrine hazır.
Hadi var mısın?..
Bugün iddianamelerde adları bile geçmeyen Susurlukçular'ın üzerine gitmeye.
Bak Şamil'im...
Biliyoruz bunu sadece sen yapmıyorsun; ne hikmetse odatv ile ilgili son bir ayda sürekli emniyete "bunları alıp sorgulayın" diyen yazılar çıkmaya başladı cemaat sitelerinde.
Biz bunları tarihe yazıyoruz; gelecek kuşaklar, odatv.com hangi koşullarda gazetecilikte ısrarını sürdürdüğünü bilsin.
21'inci yüzyıl başında bu topraklarda habercilik yapmanın zorlukları görülsün.
Biz dün o kanın oluk oluk aktığı günlerde de gazetecilik ısrarımızı sürdürdük.
Bugün de taviz vermeyeceğiz.
Biliyoruz, gazetecilik bu topraklarda zor.
Ama madem bu mesleği seçtik sonuna kadar yapacağız.
Bak Şamil'im...
Zaman geçer...
İnan bütün bunlar da geçer.
Umarız tarih seni, muhbir kimliğinle değil muhabirlik kimliğinle yazar.

Ayhan Bozkurt
odatv.com

10 Ağustos 2009
http://www.odatv.com/Siyaset/samil_tayyar_muhbir_degil_muhabir_ol-17174.html

e-fulya
12-08-2009, 14:29
“DERSANE MÜDÜRÜ MEDYAYA AKIL VERİYOR”

http://www.odatv.com/Medya/dersane_muduru_medyaya_akil_veriyor-17193.html

e-fulya
14-08-2009, 12:30
TEK TÜRBANLI SPİKER BAŞBAKANA SESLENDİ

Odatv
http://www.odatv.com/Siyaset/tek_turbanli_spiker_basbakana_seslendi-17227.html

e-fulya
15-08-2009, 18:58
Kimlik...

Hikmet Çetinkaya/Cumhuriyet
http://gercekgundem.com/?c=59712

gizemliduygular
16-08-2009, 09:48
Adalet Bakanlığı’nın, İsmailağa Cemaati’ne yönelik soruşturma yürüten Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner hakkında idari soruşturma başlattığı ortaya çıktı. Cemaat lideri Mahmut Ustaosmanoğlu ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ve bazı bakanların da aralarında bulunduğu 235 şüpheliyi kapsayan soruşturma dosyası üzerinde çalıştığı aşamada, Adalet Bakanlığı müfettişlerinin talebiyle telefonları dinlemeye alınan Cihaner’le ilgili soruşturma halen devam ediyor. Cihaner’in diğer savcılarla yaptığı özel nitelikli telefon görüşmelerinin bile soruşturma konusu yapıldığı anlaşıldı.

http://www.milliyet.com.tr/Guncel/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=1128751&Date=16.08.2009&b=Cemaat%20arastiran%20savciya%20sorusturma&KategoriID=24&ver=11

gizemliduygular
16-08-2009, 09:51
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dün Büyükada’da dini cemaat liderleri ve temsilcileriyle bir araya geldi. Erdoğan, “Bir demokratik açılımın mücadelesini, kavgasını veriyoruz. 71,5 milyon vatan evladının birbiri ile saygı içerisinde, sevgi içerisinde kucaklaşması artık bizim olmazsa olmazımız” dedi. Erdoğan’ın gezisi öncesi MHP Adalar İlçe Teşkilatı’nın Büyükada iskelesinin yanına astığı ve Kürt açılımıyla ilgili düzenlenen toplantıya katılan gazetecileri eleştiren bir pankart sivil polislerce kaldırıldı.


http://www.milliyet.com.tr/Siyaset/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&KategoriID=4&ArticleID=1128755&Date=16.08.2009&b=Erdogan:%2071.5%20milyon%20vatan%20evladini%20ku caklastiracagiz

OnurGururSeref
16-08-2009, 11:04
Can Dündar Milliyet 16 Agust 2009

10 yıl kadar önce DGM’de bir tuvalet kavgası yaşanmıştı. Çetin Emeç’in öldürülmesiyle ilgili davada yargılanan sanıklar tuvalete götürüldüklerinde kelepçelerinin açılmadığından yakınıyorlardı.
Sanık avukatlarından biri kalkıp bu insani durumu siyasi bir analize tabi tutmuştu:
“Kelepçeleri çözülmeden ihtiyaç gidermeye götürmek tedbir değil, işkencedir.”
Sonra sözlerine şöyle açıklık getirmişti:
“Bu insanlar Müslümandır. Laik değildir. Namaz kılıyorlar. İç çamaşırlarının temiz olması gerekir. İslami usullerde tuvalette su kullanılır. Laikler ise kağıt kullanır. Başkalarının oturduğu taşa oturur, bununla da övünürler.”

Kağıtsız laiklik
Bir tür ”Bana poponu neye sildiğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” durumu...
Ben o konuşmadan şu sonuçları çıkarmıştım:
1. Ben laik-Müslümanlardanmışım.
2. Cemaatçi istihbarat ağı, laiklerin külotlarının temizliğine kadar inceleyecek yetkinliğe ulaşmış.
3. Tuvalet kağıdı tüketimine bakılırsa Türkiye, laiklikte sandığından da geri kalmış.

Politik bevliye
Mahkemedeki bu “sosyo-kenefsel” tahliller, 10 yıl sonra Ordu’da vilayet düzeyinde açıklama olarak çıktı karşımıza...
Ordu Valisi taharette “Doğunun suyuna karşı Batının kağıdı” çelişkisine girmedi ama “Ayakta bevletmenin itikadımıza ters olduğunu” açıkladı.
İl müftüsü de pisuvarın pisliğini tasdikledi:
“Pisuvar dinen mekruhtur, tıbben de prostat yapar.”
Siyasi kubur
Mevzu yine bizi fermuarımızdan tuttuğu gibi nihayetsiz alaturka / alafranga tartışmasına sürüklüyor.
Yıllarca bizi nafile inatlaşmalarda boğan o çukur, şimdi siyasi bir kubur olarak karşımıza çıkıyor.
Oysa tarih bize, sorunun dini değil, asri olduğunu söylüyor.
Henry Blount 1634’te yazdığı “Temizlik ve İman”da Türkleri anlatırken şöyle diyordu:
“Haftada iki ya da üç kez yıkanmayanları pis kabul ediyorlar. Kirli bir iş yaptıkları zaman, hiç de ilgisi olmayan kısımları da yıkıyorlar.”

Çömelerek işemek
Blount’un alay konusu ettiği şey, tarihimizin en temiz iftihar sayfasıydı oysa...
Aynı şekilde 17’nci yüzyılda Joseph Pitton de Tourneford da doğu gözlemlerini aktarırken “Erkeklerin, giysileri kirlenmesin diye çömelerek işediklerini” yazmış, “Çişlerini yaptıktan sonra penislerini taş, kil ya da toprakla silerler” diye de eklemişti.
Pitton bunları yazdığında Manchester’lılar hâlâ oturakta biriktirdikleri pisliği pencereden yola döküyor ya da evlerinin önündeki varilde biriktiriyorlardı.
Şimdi laik icadı sayılan kağıda gelince... Onu da Araplar Çinlilerden öğrenip İspanyollara öğretmişlerdi.
“Tuvaletin Sosyal Tarihi”ni (Milliyet Y. 1997) yazan Julie L. Horan “Batı, Araplarla ilişkiye girememiş olsaydı, hâlâ popomuzu kayalara ve yapraklara siliyor olabilirdik” diyordu.
Batıya kağıdı öğreten Arapların bugün tuvalet kağıdına düşman kesilmesi tuhaf değil mi?
Kağıda saygıdan mı bu?
Sanmam... Fazla kitap da çıkmıyor ki oralardan...

Mesele şu
Şimdi Ordu Valisi’nin haklı olarak şikayet ettiği pislik, erkeklerin dinden çıkıp ayakta işemeye başlamasından değil...
Dizlerde çömelecek hal, çevrede penise sürecek kil kalmamasından da değil.
Tuvaletlerdeki iğrençliğin oturup kalkmakla ilgisi yok.
Asıl sorun, haftada üç kez yıkanmayanı pis kabul eden nezafetin, temizliğin imandan geldiğine dair kanaatin, o asırlık hamam geleneğinin yitip gitmesinde...
Batı’ya temizliği öğretmiş bir inanç sisteminin, günümüzde hela faslında bile iktidar hesaplarında, siyasal yaşamı kuşatmakta kullanılıp kirletilmesinde...
Bu sürdüğü müddetçe ne hela taşına oturarak imana geliriz; ne ayakta işeyerek günaha gireriz.
Helaları temizleyemediğimiz gibi dini de kirletiriz.
Fuzuli tartışmalar kuburunda debelenir gideriz.

e-fulya
18-08-2009, 14:03
ERTUĞRUL ÖZKÖK'E NE OLUYOR BÖYLE




Ertuğrul Özkök medyanın en tartışılan ismi.
Medyada varlığını hissettirmek isteyenler mutlaka ona sataşıyor. Hakkında neler yazılıyor neler.
Fakat biz bunlara girecek değiliz.
Bizim ele alacağımız konu başka.
Ertuğrul Özkök son dönemde yazdığı makalelerde "orta yolculuğu" bıraktı. Sanki kaleme daha da özgürleşti.
Türkiye'yi baskı altına almak isteyen çevrelere karşı tek başına mücadele veriyor.
"Tek başına" diyoruz çünkü Özkök'ün köşesiyle Hürriyet'in yayın çizgisi "duruş" farklılıkları gösteriyor.
Ertuğrul Özkök yazdıklarıyla tarihe not bırakıyor. 21'inci yüzyıl başında nasıl bir Türkiye'de yaşadığımızı sosyolojik tespitlerle sunuyor.
Bakın son makalesinde ne diyor:

"Önceki gün Milliyet’te, TÜSİAD’ın eski MÜSİAD Başkanı’na verdiği cevabı okuyorum.
MÜSİAD, şimdilerde daha sağduyulu ve toparlayıcı bir siyaset izliyor.
Ancak eski başkanı Erol Yarar, provokatif ve rövanşist bir karaktere sahipti.
Şimdi sıranın geldiğine inanıyor olmalı ki, atışa başladı.
Türkiye’deki değişimi tarif ederken, toplumun muhafazakârlaştığını ve bir anlamda sermayenin de “gerçek sahibine” yani Müslüman değerlere sahip kesime geçtiğini savunuyordu.
Bunun anlamı şudur:
“Artık güç bizde...”
TÜSİAD bu provokatif ve bölücü sözlere, seviyeli ama uzun bir cevap vermiş.
Ben olsam, tenezzül dahi etmez, iki cümleyle geçer giderdim.
“TÜSİAD üyelerinin büyük çoğunluğu Türk ve Müslüman değil mi? Yoksa yeni bir Müslüman sınıf mı yaratılıyor?”
Tabii ki devamı:
“Bu ülkenin gerçek efendisi olabilmek için ille de Müslüman ve Türk olmak, muhafazakâr değerlere sahip olmak mı gerekir?”
* * *
Amerikalıların bir sözü vardır.
“Bir kişinin veya grubun gerçek karakterini mi öğrenmek istiyorsun? Eline güç ver, hemen anlarsın.”
MÜSİAD’ın eski başkanı Erol Yarar’ın bu nobran üslubu, son zamanlarda artık kendini saklamaya gerek dahi duymayan yeni bir zihniyeti teşhir ediyor.
Bu yeni üslubu hayatın her alanında görüyoruz.
Mesela meslektaşlarımızdan biri, “Tasfiye edilecek gazeteciler” listesi yapıyor.
Gerçi söylediği şeylerin çoğuna katılıyorum.
Ama, mesleğin kriterlerini saymak başka, o evsafa uymayan gazetecilerin tasfiye edileceğini tebliğ etmek başka bir şey.
Bu üsluptan anlaşılıyor ki, Türkiye’de artık bazı kişi ve kurumlar, kendilerini “memleketin gerçek efendisi” ilan edip, oradan tasfiye operasyonunu başlatmışlar.
Sadece iş dünyası ve medyada değil, belli ki, çok daha geniş çerçeveli bir “toplumsal tasfiye” planı uygulamaya konuyor.
Bir yanda “tasfiye edilecekler”, öteki tarafta “terfi edecekler” listesi.
Ülke artık sadece onların olduğuna göre, istediğini tutar, istediğini atar.
Bir zamanlar, çok eleştirdikleri “Ya sev, ya terk et” türü kişinin keyfine bırakılmış dışlama zihniyetini bile aşmışlar, onun yerine “Sevsen de sevmesen de terk edip gideceksin arkadaş” kafasına gelmişler.
“Milletin yeni efendisinin” yeni “anayasal vatandaşlık” anlayışı işte budur.
* * *
Madem böyle tasfiye listeleri hazırlanmaya başladı.
Hadi gelin hep birlikte, bir “memlekette kalabilecekler listesi” hazırlayalım.
Kimin koluna sarı yıldız pazubendi takılacak hep birlikte tayin edelim.
* Ülkenin demokratikleşmesi için sadece askeri vesayetin kalkmasının yeterli olacağına inananlar kalacak. Askeri vesayetin yerine başka vesayet türleri geçiyor diyenler tasfiye edilecek.
* Ergenekon davasındaki uygulamaları kayıtsız şartsız, hiç “amasız” destekleyenler, bir yıldır içerde yatan insanlar, hayatını kaybeden insanlar için, “Canım geçmişte bize de yapılmıştı” diyenler kalacak. İnsan hakları ihlalleri var, hukuk ihlal ediliyor diye eleştiri getirenler tasfiye edilecek.
* Demokrasiyi tarif etme hakkını sadece kendinde gören, kendinden başka kimseye yaşama hakkı tanımayan güya liberaller kalacak. Demokrasi sadece sizin tarifinizden ibaret değil diyenler tasfiye olacak.
* “Tasfiye edilecek” insanlarla ilgili her tür sözde belgeyi, sızdırılmış ifadeyi vicdanı sızlamadan manşetine koyanlar, yüzlerce yeni ‘andıç’a imza atanlar kalacak. Ama “Şuraya da dikkat etmek gerekir” diyen gazeteciler tasfiye edilecek.
* İktidara kayıtsız şartsız destek verenler kalacak. Haklı bile olsa itiraz etmek için parmağını kaldırma cesareti gösterenler tasfiye edilecek.
* Muhafazakârlar kalacak, olmayanlar veya kendine muhafazakâr diyenlerin, muhafazakârlık lisansı vermedikleri tasfiye edilecek.
* * *
Bir ülkede böyle çeteleler tutulmaya, tasfiye listeleri hazırlanmaya başladığı zaman, bunun bir adım ötesi kapı işaretlemektir.
Zaten bazı meslektaşlarımız şimdiden kapı işaretlemeye başladılar.
Gammazlama mevsimi çoktan açıldı.
İşte böyle kapı işaretleye işaretleye, tasfiye listeleri hazırlaya hazırlaya, bazı isimlerin karşısına çarpı koya koya demokrasi açılımı yapıyoruz.
Muhafazakâr demokrasinin altın çağı başlıyor.
Hayırlara vesile olsun..."

Ne demek istediğimizi sanırız bu makalesi net olarak ortaya koyuyor.
Özkök, ister aydın ister cemaat olsun her türlü despotluğa karşı aydınlanmanın bayraktarlığını yapıyor.
Anlayana...

Odatv.com
http://www.odatv.com/Medya/ertugrul_ozkoke_ne_oluyor_boyle-17264.html

e-fulya
18-08-2009, 14:06
BİR DİNİ GRUP, TÜRKİYE KONTROLÜMÜZE GEÇSİN İSTİYOR



Milli Gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi adını vermeden bir dini grubu yazdı. Eygi'nin yazılarını takip edenler bilir ki, adını vermediği grup Fethullah Gülen cemaatidir.

İşte ilgili yazı..

"Dinî bir grup varmış, o grubun temel prensipleri şunlarmış:

1'inci prensip: Var mı yok mu bizim grup... Aman bizim grup yaman bizim grup...

2'nci prensip: Var mı yok mu bizim grubun başındaki Hazret... Hazretin şanı şerefi çok olsun, ünü ufukları aşsın, aman Hazret yaman hazret...

3. Önemli olan bizim grup, ötekilerin önemi yok, onlara aldırma.

4. Türkiye bizim kontrolümüze geçsin.

5. Bizim yaptığımız her şey doğrudur. Söylediğimiz her şey doğrudur. Bunlar tartışılamaz. Tartışan haindir, münafıktır.

6. Bütün hayır, hasenat, hizmet, faaliyet paraları bizim gruba yönlendirilmelidir.

7.Bütün Müslümanlar bizim grubu tutmalı, desteklemeli, beğenmeli, övmelidir.

8. Bizim faaliyet ve hizmetlerimize kimse karışamaz.

9. Amaçlarımız: Bizim grubumuz... Bizim hazretimiz... Bizim hizmetlerimiz...Biz biz biz...(...)"



Odatv.com

18 Ağustos 2009
http://www.odatv.com/Medya/bir_dini_grup_turkiye_kontrolumuze_gecsin_istiyor-17268.html

e-fulya
19-08-2009, 21:27
AKP BÜROKRASİSİ HOMOSOSYAL




Star gazetesinin feminist yazılarıyla bilinen başörtülü yazarı Hidayet Şefkatli Tuksal, bugün muhafazakar erkekleri eleştiren bir yazı yazdı. Ramazan’ın yaklaşmasıyla birlikte konuşulmaya başlanan iftar davetlerini konu alan yazar, davetlerin çoğunun erkek Müslümanlara yönelik kurumsal davetler olduğunu, kadınların davet edilmediğini söyledi. Bu konuda ise özellikle AKP bürokrasisine yüklendi.

Sosyolojide hemcinslerin bir arada bulunmasıyla oluşan gruplara homososyal gruplar dendiğini söyleyen yazar, “Bazıları bu kavramdan rahatsız olsa da, bizim bürokrasimiz bu anlamda tam bir homososyal yapı arzediyor” diyor.

Özellikle bürokrasinin çeşitli kademelerindeki çeşitli önem skalasındaki Müslüman erkeklerin o sendika senin, bu vakıf benim, iftar davetleri arasında koşuşturmaktan, ev halkı ile iftar etmeye pek fırsat bulamadıklarından yakınan Hidayet Şefkatli Tuksal, AKP iktidarında görev yapan bürokratlarla ilgili şu açıklamalarda bulunuyor:

“AK Parti iktidarında görev alan bürokratların, mesai saati kavramı olmadan çalışmaya adeta mecbur olmaları, evlerle bürokrasinin arasını açıyor. Herhangi bir ekibe dahil olma, çevreyi genişletme, arkayı çeşitli açılardan sağlama alma, ya da sadece yılların birikmiş eksiklerini tamamlama çabası gibi sebeplerle, bürokratların eşlerine ve çocuklarına hiç zaman ayıramadıklarını müşahade ediyorum. Artık dostlara da ayıp olmasın diye mecburen girdikleri muhabbet ortamlarında bile, karşılarındakini dinlemekte ve ortama adapte olmakta zorlandıklarını görüyoruz. Bu kadar yüklenmenin olumsuz sonuçları, kendi bedenlerinde özellikle sağlık sorunları olarak ortaya çıkarken, eşlerle ve çocuklarla ilişkilerde sorunlar yaşanması da kaçınılmaz oluyor.”

Kadınların bu çileye fedakarca katlandığına değinen yazar kadınlarla ilgili olarak da şunları şöylüyor;

“Kendileri gibi evli dullardan oluşan arkadaşlarıyla çeşitli faaliyetler, çocukların okulları, dersaneleri, kursları, sporları derken gönüllerini oyalıyorlar. Ancak, kendilerine zaman ayıramayan kocalarının, sırf eğlenmek için bir şey yaptıklarında, bunu da yine çevrelerindeki erkek arkadaşlarıyla yapmalarından hiç hoşlanmıyorlar. Evlerde kavga çıkıyorsa, işte bundan çıkıyordur.”

Bu durumların muhafazakarlıktan beslenen bir yanı olduğunu söyleyen yazar, “Ama kadın konusunda ne yazık ki bütün partiler, bütün kurumlar muhafazakar” Yapılan davetlerin de mutlaka eşli hatta ailecek olmasını temenni eden yazar yazısına muhafazakar erkeklerin eşleri adına bir çağrıyla son veriyor:

“küslerin barıştığı bu mübarek ayda bizler kocalarımızla iftar kırgınlıkları yaşamayalım. İftarlara tek davet edilen erkeklerin, bu davetleri protesto etmelerini, “Ben şu sayılı günlerde eşimle, dostumla, ailemle iftar etmeyi tercih ediyorum, kusura bakmayın, gelemeyeceğim” şeklinde bir cevabı mutlaka ilgili kuruma iletmelerini istiyoruz. Şaka değil, bunları gerçekten istiyoruz, özellikle bürokrat eşleri olan arkadaşlarım istiyorlar!

Aile saadetini gerçekten önemseyenler, lütfen bu çağrıya kulak versinler!”

Odatv.com

19 Ağustos 2009
http://www.odatv.com/Siyaset/akp_burokrasisi_homososyal-17285.html

e-fulya
20-08-2009, 11:03
Hasan Pulur

Adam gibi adam iki kadın...

''NE diyorsun?” dediler. Neye ne diyoruz, ya da ne dememiz bekleniyor?..

İmralı’daki Abdullah Öcalan’a atfen yayımlanan haberler hakkında...
Öcalan diyormuş ki:
“Kürtler her alanda örgütlenmeli... Kendi sporunu, eğitimini, dini örgütünü, meclisini, belediyesini kendileri kurmalı... Hatta öz savunması bile olmalı...”
Hepsini anladık da “öz savunma” ne oluyor?
Yoksa ordu mu kuracaklar, ya da özel polis kuvveti mi?
* * *
HER neyse, Apo’nun bu istekleri -doğru ise- bizden geriye kalmış sayılırlar.
Biz birkaç yıldır “Terörle nereye varılacağını göreceksiniz” deyip, Öcalan’ın seyir defterini sık sık yazdık...
“Apo, afla İmralı’dan çıkar, hatta Gemlik’te törenle karşılanır, ya yeni parti kurar, ya mevcut partinin başına geçer, ilk seçimden sonra kurulacak koalisyon hükümetinin başbakan yardımcısı olur. Koalisyon ortağı da şimdiden belli...”
Bunları yazdığımız zaman “Hadi canım sen de!“ diyenler, bugün ne diyorlar acaba?
Bu yüzden, Öcalan’ın istekleri bizim için yeni değil...
* * *
BİZ onun ne yaptığını, ne yapacağını, ne dediğini, ne yazdığını bir kenara koyup “adam gibi adam” iki kadından söz edeceğiz...

Biri Halis Ağa’nın, yani Halis Toprak’ın Kuşadası’ndaki haciz işlemlerinde görevli TMSF avukatı, maalesef adını bilmiyoruz. “Halis Ağa”nın her istediğini, yasanın ona verdiği yetkiye dayanarak geri çevirdi, ne bir araç verdi, ne de yakıt, “Tut bir araba git!” dedi...
Öyle ki “Halis Ağa” bile “Keşke benim yanımda senin gibi çalışanlar olsaydı” demeye geldi.
* * *
İKİNCİ kadın, Trabzon Müze Müdürü Nilgün Yılmazer...
Rus, Yunanlı, Gürcü beş yüz kadar turist Trabzon’daki Sumela Manastırı’nda Meryem Ana’nın ölüm yıldönümünde ayin yapmak istiyorlar, mumlar yakıyorlar. Müze müdürü, “Bu yaptığınız Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırıdır” diyor, içlerine dalıyor, ayin yapılmasını engelliyor.
* * *
İŞTE size “adam gibi adam” iki kadın...
Görevlerinin ve sorumluluklarının bilincinde, “O ne der, bu ne der?” demeden, bir santim bile gerilemeden görevlerini yapıyorlar.
Eğer, gelip geçmiş bütün yönetici ve tabii siyasetçiler, yetki, görev ve sorumluluklarını bilselerdi, bugün Öcalan’la muhatap olunmazdı.
* * *
ADAM Türkiye Cumhuriyeti devletine bile sahip çıktı:
“Eskiden devlet kurarsak her şeyi çözeriz, sanıyordum, sonra anladım ki!“
Sonrası ne?
“Anladım ki bu devlet, bizim de işimize yarar.”
TMSF avukatı ve Trabzon Müze Müdürü gibi davranılsaydı, bugünlerde olmazdık.
Tekrarlayalım:
“Terörle bir yere varılmaz diyenler, acaba uyandılar mı?”
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&Date=20.08.2009&ArticleID=1129767&AuthorID=52&b=Adam%20gibi%20adam%20iki%20kadin...&a=Hasan%20Pulur&ver=08

yosun
21-08-2009, 23:30
Sezen Mi, Sazan Mı?

Oray Eğin ne demişti? "Sezen'in bu ülkede dokunulmazlığı mı var?"
Türkiye garip bir ülkedir. Yazarından çizerine, üniversitesinden siyasetine "açabildikçe açan" kim varsa geçmişten bu yana allanıp, pullanıp, servis edilir. Tıpkı manavlarda en öne dizilen GDO'lu(genetiği değiştirilmiş organizma) meyveler gibi. Hepsi albenidir ama ne tadı vardır ne tuzu. Anadolunun o eşsiz lezzetini asla bulamazsınız. Bizim topraklarda yetişmiştir, bizim manavlarda satılır ama genetiği değişmiştir.
Bu yaz aldığım kayısılar bir garipti. Ne tadı vardı, ne kayısı kokusu... Hatta dolaba koyduktan iki-üç gün sonra çıkardığımda daha irileştiğini, büyüdüğünü gördüm..(!)

Bizim GDO'lu sanatçı, yazar-çizer, aydınlar da böyle değil midir? Durdukları yerde büyütülür, allanıp-pullanıp servis edilir ama bir tatsızlık, bir yavanlık hep hissedilir.

Sezen Hanım da SAZAN olup AÇILIP-SAÇILMANIN dayanılmaz cazibesine kendini kaptırıp Başvekil'e bir selam sarkıtıp, "açılımı destekliyorum" deyivermiş..(!) Üstelik bu açılımda nerelerini açacağını da bilmiyor, çünkü açılımcılar nerelerini açacağını söylemeden "aç, aç" diye çığlık atılıyor. SAZAN hanım için önemli mi? O açılmanın cazibesine kapılmış "açalım" diyor(!)

Aç hanımefendi aç... Şurada kaç yıl daha açabileceksin ki(!)

Bu ülkenin bir zamanlar özgün, endemik sanatçıları da vardı. Rahmetli Barış Manço, Cem Karaca gibi. Kültürümüzle ilgili birçok güzelliği Barış'ın
sözlerinde bulmuştuK. Giittiği ülkelere de bizim kültürümüzü taşıdı.

Şimdi her alana GDO hakim. Tadları yok, renkleri yok.

Sazan Hanım "aç" mayı desteklemeyenleri "lekeli(!)" ilan etmiş. Bu noktada Sazan Hanım'a anonim bir duvar şiiri ile cevap vereyim:

RENKLER

Hiç baktın mı çevrene
Görebildin mi renkleri?
Sarı, yeşil, mavi,kırmızı, turuncu...
Sen beyaz, bembeyaz
Ben kara, kapkara.
Sana beyaz dediğime aldanma,
Lekelerle dolusun.
Beni hiç mi hiç sorma
Karada ne leke bulursun?

Ne yazmıştı ODATV.COM?

Sazan Hanım'ın babası Feto'nun okulunda idareci..(!)

Ne demişti Sazan Hanım?

"Ailece destekliyoruz(!)"

Açılıma açılımın içeriğini bilmeden destek vermenin altında yatan ikircikli
yaklaşım, şehit aileleri dahil "açmayı" desteklemeyenleri "lekeli" bulan Sazan
Hanım'ın aile ilişkilerinde yatıyor olsa gerek.

Hangi taşı kaldırsan altından F tipi imalat çıkıyor.

Zahide Uçar

yosun
21-08-2009, 23:50
KAZANAN ÖĞRENCİLERİN BİLGİLERİ CEMAATE NASIL GİDİYOR


Vatan Gazetesi yazarı Mustafa Mutlu bugün yazısında bir cemaatin Üniversite sınavlarının açıklanmasından sadece 1,5 saat sonra kazanan binlerce öğrenciyi arayarak ev veya yurt imkanı sağlama vaadinde bulunduğunu anlattı. Mutlu yazısında “bu öğrencilerin bilgilerinin cemaate nasıl gittiğini sordu.

İşte Mustafa Mutlu’nun yazısı:

Muharrem İnce, CHP’nin Yalova Milletvekili. Aynı zamanda Meclis Milli Eğitim Komisyonu Üyesi...

Dün ANKA’ya bir açıklama yaptı ve ilginç iddialarda bulundu.

Dedi ki:

- Binlerce öğrenci, üniversitelere yerleştirme sonuçlarının 12 Ağustos 2009 tarihinde saat 9.30’da açıklanmasından sadece 1,5 saat sonra, bir cemaat tarafından ev veya yurt imkânı sağlanacağı vaadiyle arandı.

- Bu durumdan rahatsız olan öğrenci ve öğrenci velilerden şikâyetler alıyoruz.

- Bu öğrencilerin iletişim bilgileri kimler tarafından tarikat ve cemaatlere verilmektedir?

***

Vay, vay, vay...

Tarikatların, özellikle üniversitelere kayıtların başladığı günlerde otogarlara ve üniversite kampüslerinin yakınına kamp kurduklarını biliyorduk da 3-G teknolojisine taş çıkartacak bir hıza kavuştuklarından haberimiz yoktu!

Olaya bakın:

Oğlunuzun ya da kızınızın üniversiteyi kazandığını öğreniyorsunuz.

Yüreğinizi büyük bir sevinç dalgası kaplıyor.

Ama bir yandan da kara kara düşünmeye başlıyorsunuz:

Çünkü, çocuğunuzun kazandığı üniversite başka bir kentte!

Siz bu karmaşık duygularla, daha en yakınlarınıza bile müjdeli haber vermemişken telefon çalıyor ve “ahizedeki cin”, çocuğunuzun barınma sorununu çözmeyi vaat ediyor.

Yani; Hızır gibi imdadınıza yetişiyor.

“Ne gün Allahım... Müjdeler arka arkaya geliyor” diyerek yerinizde duramıyorsunuz.

Sonra biraz sakinleşince düşünmeye başlıyorsunuz.

“İyi de kimdi arayan o Hızır?”

“Sadece çocuğun üniversite sınavına başvuru formunda yer alan telefon bilgisine nasıl ulaştı?”

“Neden sudan ucuz bir fiyata, hatta belki bedavaya böyle bir olanak sağlamayı vaat etti?”

“Yoksa... Yoksa... Yoksa...”

“Yoksa” ları sormakta haksız değilsiniz!

Çünkü imdadınıza yetişen o “Hızır”, aslında bir tarikatın “öğrenci enseleme” görevlisi.

Amacı; ana kuzusu çocuğunuzu alıp, bir “tarikat müridine” dönüştürmek.

Ve o kadar çoklar ki... Aralarındaki “rekabet” o denli kızışmış halde ki...

Zamana karşı yarışıyorlar!

Bu yüzden devlete sızmış müritlerini devreye sokup, tüm adayların özel bilgilerini aylar önceden ediniyorlar.

Başka kentlerdeki üniversiteleri kazanan öğrencileri de sırayla arıyorlar.

Birileri Muharrem Bey’in sorusuna yanıt vermek zorunda:

Öğrencilerin iletişim bilgileri kimler tarafından tarikat ve cemaatlere sızdırılıyor?

Yoksa... Bu bilgiler o tarikatlara gökten mi iniyor?



Odatv.com

warworn
25-08-2009, 07:39
Kırmızı plaka


"Polisler bizi tanımıyor, normal vatandaş gibi durduruyor" diye onuru kırılan AKP milletvekilleri "TBMM" yazılı kırmızı plaka istemiş... TBMM Başkanı da, "bu vahim adaletsizliğin" derhal düzeltilmesi için çalışma başlatmış.

*

E bakıyoruz... Vazgeçtik kendimizden; 14 senedir milletvekili, 7 senedir de iktidarda bakan olan TBMM Başkanı’nın annesinin köyünde bile su yok hálá!

*

O nedenle...

"TBMM" yazmak doğru olmaz.

"Sen benim kim olduğumu biliyor musun ulan!" yazılmalı o plakalara...

Ön cama "Hamili plaka yakinimdir" kartı, arka cama "Devlet malı deniz, binmeyen keriz" kartı yapıştırılmalı.

*

Özel yollar yapılmalı mesela...

Sadece vekillerin gideceği.

Özel otoparklar yapılmalı.

Birer saltanat kayığı verilmeli.

550 tane uçak alınmalı... Haliyle, birer kaptan ve birer pilot tahsis edilmeli. Ambulans gibi siren takılmalı. Şöyle pat pat dalgalanmalı bi flama aynasının yanında... Aslına bakarsanız, kırmızı plaka da yetmez, Cemil İpekçi tasarlamalı, komple kırmızı takım elbiseler giymeli milletvekillerimiz... Asansörde öncelik tanınmalı. Birer jetski, birer tren verilmeli. Birer tane de inek verilmeli, ki, hem sütü de avantaya getirsinler, hem de insan haklarını yerinde incelemek için Hindistan’a giderlerse sıkıntı çekmesinler.

*

Tabii diyeceksiniz ki:

"Makam arabalarını unuttun!"

*

Unutmadım.

*

Makam arabası tahsis etmeye gerek yok çünkü... Gözünün önündeki bunca rezalete rağmen hiç sesini çıkarmadan "nereye çekersen oraya gittiğine" göre... "Çek şuraya, çek buraya" diyerek, direkt milletin sırtına binmeli vekil.

*

Hatta, o "TBMM" yazılı kırmızı plaka bunları destekleyenlerin götüne takılmalı ki, bunları desteklemeyenler de bilsin, kimin sayesinde sağlanıyor bu geçiş üstünlüğü.

Yılmaz Özdil

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12342148.asp?yazarid=249&gid=61

balaban
25-08-2009, 12:59
Kırmızı plaka


Yılmaz Özdil

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12342148.asp?yazarid=249&gid=61

Anlayacaklarmı acaba??
Yazı süper.

simetri
25-08-2009, 13:27
Anlayacaklarmı acaba??
Yazı süper.

:he::he::beurk:

e-fulya
25-08-2009, 21:05
İLK TÜRBANLI SPİKERDEN GÜLEN CEMAATİNE SERT ELEŞTİRİ



Cemaat ve hükümete en sert eleştiriler muhafazakar kadın yazarlardan geliyor. Geçen hafta Star Gazetesi yazarı Hidayet Şefkatli Tuksal, AKP bürokrasisine sert eleştirilerde bulunmuştu. Türkiye’nin ilk türbanlı spikeri Arzu Erdoğral da geçtiğimiz günlerde “kriz yok” diyen başbakanı eleştirmişti.

Erdoğral yine zehir zemberek bir yazı yazdı. Ancak Erdoğral’ın hedefinde bu sefer cemaat vardı. Erdoğral, Ekrem Dumanlı’nın yaptığı “tasfiye edilecekler” listesine kızarken, cemaatin kendisini gizlemek adına farklı çevrelerden insanları işe aldığını ancak muhafazakar bir kişi cemaatten torpilli değilse iş bulamadığını yazdı. Erdoğral, cemaatin neredeyse bütün medyayı belirlediği için cemaatçi olmayan muhafazakar gazetecilerin iş bulamadığını yazdı.

Erdoğral’In dikkat çektiği en önemli nokta ise cemaatin yozlaşması idi. Erdoğral cemaat okullarında zengin çocuklarının okutulduğunu, cemaatin bir menfaat ilişkisine dönüştüğünü anlattı.



İşte Arzu Erdoğral’ın habervaktim.com'da yayınlanan "Gülen cemaati ve Medya... Heyhat ki heyhat..." başlıklı yazısı:



Müslümanlara en büyük sıkıntıları yaşatanların bazısının kendi gibi düşündüğünü sandığı insanların olacağı hiç akla gelir miydi?

Ilımlı İslam adı altında gözlerini vahşete kapamakta böyle bir şey olsa gerek…

Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı bir liste hazırladı.
Ayakta kalacak gazete(ci)ler
Tasfiye edilecek gazete(ci)ler
A'rafta kalacak gazete(ci)ler
Bu listeyi hazırlaması gereken en son kişiyken, kendi yaptıklarını görememenin bir sonucu bu işi yapmış olmalı…

Şimdiye kadar Gülen Cemaati ile organik bir bağım olmamasına rağmen, yaptıkları işleri önemser başarılarını da takdir ederdim.

Ama…

Eğitim kurumları, Türkçe olimpiyatları derken hareketin medya ayağı da gün geçtikçe güçlendi. (Eğitim kurumlarına zeki ve paralı ailelerin çocuğu girebilir)

Zaman ve Samanyolu ağı, TRT’den ATV’ ye, ATV’ den Kanaltürk’ e, Kanaltürk’ den Bugün’e ve daha birçok yere kadar uzandı.
Bu uzama kibirle birleşince gelişmeler birçok dindar insanında tepkisini çekti.
Basın sektöründe bazı kişiler sırf cemaat içerisinden olduğu için hak etmediği koltuklara oturdu.

Renkleri belli olmasın diye karşı mahalle olarak gördükleri bazı kişileri işe alırken, kendi cemaatleri dışında ki tüm muhafazakâr gazetecileri dışladılar.

Sektörde birçok gazetecinin umutları ise yerle bir oldu.
İş arayan bir gazeteci, bu kanallara ya da gazetelere başvuru bile yapmak istemiyor artık…
Çünkü biliyor ki ya cemaatten torpilin olacak ya da değişimin rengini hissettirmeyen biri olacaksın…
Artık çoğunlukla böyle düşünüyor…
Neden onlar konuşmuyorlar derseniz çünkü korkuyorlar…Bir umut uğruna…
Haklılarda…
Onlar her yeri sardıkları için sektör kan ağlıyor…
Şimdi tüm bu gerçeklerden sonra Ekrem Dumanlı nasıl oluyor da böyle bir liste hazırlıyor açıkçası hazmedemiyorum.

Amaçları neydi bumu idi?

Koltukları ele geçirip tüm dindar insanları medyadan tasfiye etmek ve insanları kendinden nefret ettirmek…

Ekrem Dumanlı bir röportajında “Medyada, dışarıdan adam almayan, kendi içerisinde özel ilişkileri olan, o ilişkiler ağı içerisinde olmayan insanlara yeteneklerine rağmen yer vermeyen, bir ilginç yapının olduğunu görüyorum. Buna da üzülüyorum" demez mi birde…

Sanki kendilerini tarif ediyorlar…

Birde kavga eder gibi gözüküp Anlık hikayeler adlı kitabını ilk olarak “beğenecek misin bir bak” diye Ahmet Hakan’a göndermesi içerisinde bulundukları ikilemin en iyi göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.

Biliyorum, şimdi bu yazıdan dolayı tepki gösterecekler olacak, ama gerçekleri de balçıkla sıvayarak kapatma zamanı artık son bulmalı… Birileri olası tehlikeleri göze alıp konuşmalı
Çünkü artık ortada ciddi haksızlıklar oluyor.
Bu nedenle…
Dilerim…

Kibirlilik, adaletsizlik ve hizipçilik yapan kim varsa, biran önce tasfiye olup gitsin
İlk başta da!



Odatv.com

25 Ağustos 2009
http://www.odatv.com/Siyaset/ilk_turbanli_spikerden_gulen_cemaatine_sert_elesti ri-17354.html

warworn
26-08-2009, 07:43
Sadece saçılım...
26 Ağustos Çarşamba 2009

Kürt lider Mesud Barzani, 20 Ağustos 2009 tarihinde, Irak Parlamentosu’nun açılışında dedi ki:
“Türkiye’de yaratılan son gelişmelerden ve pozitif değişikliklerden dolayı çok memnunum. Tüm tarafların çıkarı için, bu adımların atılmasına devam edileceğini umarız...”
Peki Barzani bu pozitif sürece ne katkı vaat ediyor? Hiç...
Birkaç gündür sözünü ettiğimiz Phillips raporunda Kuzey Irak’ın düşünceleri şu şekilde özetleniyor:
“Irak Kürtleri Türkiye’deki Kürt sorununa askeri bir çözümün söz konusu olmayacağı düşüncesinde... Türkiye, Kürt kimliğini tanımadıkça ve onların dertlerine çözüm bulmadıkça fonlar ve gönüllüler PKK’ya akmaya devam edecektir...”
Barzani kısaca “Ben Kandil’in yolunu kapatamam” diyor...
Peki PKK’nın falanca açılımlar yapılırsa silahı bırakırız gibi bir vaadi var mı?
İşte PKK liderlerinden Duran Kalkan’ın 23 Haziran 2009 tarihli demeci:
“...Gerilla asla silahını teslim etmeyecektir. Demokratik sistem içinde gerilla sorumluluk ve görev alacaktır. Gerilla olmazsa Kürt halkı kendisini emperyalistlere ve katillere teslim eder... Eğer lider Apo’yu da kapsayan bir genel af olursa PKK 1999’daki gibi bir ateşkesi gözden geçirebilir ancak silahları teslim etmeyecektir...”
Apo’nun gazetelere yansıyan son yol haritası aynı yöndeydi. Apo da öz savunma güçlerinden söz ediyor ve sadece ateşkes vaat ediyordu...
Özetle; Ankara’da yapılan açılımın PKK’ya silah bıraktırma ihtimali yok...
Aksine PKK daha güçlü şekilde iç siyasete girebilir... Ahmet Türk’ün “PKK sürece dahil edilmeli” ısrarı o yolu zorluyor.

Melih Aşık
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1132239&AuthorID=59&Date=26.08.2009&b=Sadece sacilim...&a=Melih Asik&ver=36

warworn
26-08-2009, 07:49
Açılımın dilini kurabilmek

26 Ağustos Çarşamba 2009

Nasıl bir dil ve üslup barışı, uzlaşmayı getirir?
Açılıma destek bulacak veya ona itirazlara haklılık sağlayacak gerekçelerin söyleniş biçimi, en az içerik kadar önemli değil midir?
'Açılım dili' oluşturulmadan, tartışmanın seviyesi yükseltilmeden hiçbir yere ulaşamayız. Her şey DTP'nin şahin kanadının istediği gibi gelişiyor. Muhalefet gibi iktidar da aşırı reaksiyonlarla açılımın başarı şansını azaltıyor.
Siyaset dünyasına hırçın, hoyrat ve kışkırtıcı bir söylem egemen olmaya başladı.
Bunun toplum psikolojisine yansımasından endişe etmiyor muyuz?
Evet; AKP yöneticileri tuzağa düştüler. Muhalefeti 'böyle üslup olur mu?' diye eleştirirken, iktidar kanadından bugüne dek görmediğimiz tarzda ifadeler duyduk. 'Ulumaktan bahsettiler' mesela.
Yeni tür bir liderliğe ihtiyaç var, inisiyatif alınmasına. Başbakan sürece el koymalı.
Konunun 'iletişim boyutunu' bizzat yönlendirmeli. Her kesime yönelik güven artırıcı adımlar gerekiyor.
Şu anda gündem tamamıyla 'demokratikleşme açılımı'yla kaplandı.
Her yerde bu konuşuluyor. Biz de okurlarımızın, kamuoyunun olup biten her şeyin arka planını net görebilmesi için mümkün olan tüm gazetecilik hünerlerimizi sergilemeye çalışıyoruz. 'Kürt açılımı'nda nasıl bir parametre varsa, hangi aktörler etkiliyse hepsinin bakış açısını, gelişmelerin perde arkasını sunmaya gayret ediyoruz.
BÖLÜNME ENDİŞESİ DUYANLARIN İTİRAZI
Araştırmacı Adil Gür'ün ortaya koyduğu rakamları herkesin dikkatle değerlendirmesi gerek. O sonuçlar bugüne ve yarınlara ilişkin ciddi ipuçları veriyor. Bana gelen tepkilerden anlıyorum ki; anketin ulaştığı sonuçlar 'herkesin bakış açısına göre farklı yorumlanıyor.'
İnsanlar ve kesimler kendi zihinlerindeki kabullere göre anket okuması yapıyorlar.
Açılıma verilen yüzde 45.6 destek kimilerine göre yüksek, başkalarına göre düşük.
Demokratikleşmeyi, uzlaşmayı isteyen birisi o kamuoyu yoklamasından aradığını bulabilir. Tersi de mümkün. Ben sonuçlara şaşırmadım, aksine umutlandım. Toplumun sağduyusu her zamanki gibi etkileyici. Henüz açılımın ne olduğu belli olmadan bu neticelerin alındığına dikkat çekerim.
Başbakan Erdoğan ile CHP Lideri Baykal görüşürse -ki yüzde yüz bunun olacağına inanıyorum- ve açılımın içeriği belli olur, kamuoyuna sunumu iyi yapılırsa tablo değişir.
MHP'nin dışarıda kalmasıyla ilgili görüşüm hiç değişmedi. Kimse MHP'den bu açılıma destek olmasını beklemesin. Bunu zorlamaya gerek yok. MHP'siz ne yapılabiliyorsa yapılsın.
Yeri gelmişken söyleyeyim, Bahçeli muhalifi MHP'liler bile 'Evet burada Bahçeli haklı' görüşündeler. Bense toplumsal açıdan bakıyorum. Bütün partiler destek verse bile, endişeli olan kitlelerin sesini kim duyuracak? Ömer Çelik, 'AK Parti tabanında ve milletvekili arkadaşlarımız arasında bile bölünme endişesi duyanlar var' demişti.
Ülkenin gündemindeki konu tarihsel boyutları olan bir sorun. Evet, korkularımız ve travmalarımız var. Kronik bir konu, kimi yönleri tabu. Yine de tartışa tartışa meselenin yumuşadığı, normalleştiği görülüyor. 15 yıl önce bu tartışmaların olabileceğini kim hayal edebilirdi?
OLMAZLARI GÖRMEK, GÖSTERMEK
Küresel dengeler ve uluslararası konjonktürün uygunluğu ve zorlamasıyla bu konu ısındı. Türkiye elinden gelen çabayı göstererek dünya siyasetinin güç dengeleriyle uyumlu bir hamleyi gerçekleştirmeye çalışıyor. Tüm iyi niyetle adımları attıktan sonra, olayın diğer muhatapları uluslararası camia nezdinde sınavdan geçecekler.
Kıbrıs örneğine bakalım. Annan Planı'nı kabul ettik, Rumlar reddetti. Bir şey kazanmış değiliz ama AB'nin o ezici baskılarından kurtulduk.
Çözümsüzlüğün Rumlar'dan kaynaklandığını kabul ettirdik.
Ermeni meselesi de öyle.
Sembolik bir maç ziyareti ile hava değişti. Bugün Ermeni diasporası tarihinde ilk defa ABD'de çok zor durumlara düşüyor. Hava aleyhlerine gelişiyor.
Bence Kürt sorunu da öyle olacak. Üniter devlet yapısına aykırı bir adım atılacağına zerre kadar inanmam. Demokratikleşme çabaları bizim standardımızı yükseltecek. Hem PKK hem DTP hem de Kuzey Irak baskı altında olacak. Gelişmeler sonunda Türkiye'nin tezleri güçlenecek. Olurları yapacağız, olmazları da göstereceğiz. Benim süreçten anladığım budur.

İsmail Küçükkaya

http://www.aksam.com.tr/2009/08/26/yazar/14053/ismail_kucukkaya/acilimin_dilini_kurabilmek.html

warworn
26-08-2009, 07:55
Olacağı Buydu!

26 Ağustos Çarşamba 2009

EVET, olacağı buydu ve oldu.

Türkiye gibi bir ülkede “etnik” konuları kaşırsanız, hangi yönde kaşımış olursanız olun, şöyle ya da böyle, yanlış ya da doğru, şurasından burasından etnik bir durumla ilişkilendirilebilecek bir olay çıkmış, ortalık karışmış ve hele şiddet kullanılmışsa, olay büyür, tartışma alevlenir, toplumun birbirine gireceği gün için tetikte bekleyenler kolları sıvar, gözler döner, yumruklar sıkılır, üzücü olaylar olur, huzur bozulur, güvenlik güçleri devreye girer, polisle jandarmayı birbirine düşürme kışkırtması başlar, “cumhuriyeti kollamak benim görevim” diyen asker de sert tepki gösterir ve birileri “Yine muhtıra gibi bir şey yedik” deyip üzülür, halkı da üzer.

Bereket, evet bereket, bu seferki olay ev sahibi bir takımın yenildiği futbol maçında çıktı da, başka türlü yorumlayabileceğimiz bir durumdan yararlanarak kolayca öyle yorumlayıp teselli bulabiliriz: “Yenilen bir takımın taraftarları ilk kez böyle yapmıyorlar ki!” diye.

Heyecan ve tutkunun büyük ağırlık taşıdığı sportif oyunlara etniklik karıştırmak kesinlikle yasaklanmıştır. Baruta ateşle gidilmez.

İsterseniz deneyin. Bir futbol turnuvasında Fransız milli takımı sahaya çıktığı zaman “Aaa, bunların yarıdan fazlası koyu esmer, Senegal asıllı, eski Cezayir vatandaşı, Fildişi Sahili’nden gelmiş” diyerek yayın yapın da bakın ne oluyor. Çünkü hepsi Fransız vatandaşlığını seçmiş, o üç renkli formayı giymişse artık Fransızdır; kimse onlar için değişik bir sıfat kullanamaz, FIFA’sından UEFA’sına bütün uluslararası kuruluşlar ve Fransa’nın resmi makamları tepenize biner, ananızdan emdiğiniz sütü burnunuzdan getirirler.

Dünya Atletizm Şampiyonluğu’nda Jamaikalı Usain Bolt 9.58’le 100 metre rekoru kırınca, “Adı Yuüseyn okunuyor, Hüseyin adlı bir Müslüman galiba” diye kimse dinini, mezhebini kurcalıyor mu?

Kim ne derse desin, bizler de Türklüğü seçmiş Elvan Abeylegesse 1.500 m. koşamayınca üzülüyor, Almitu Bekele 5.000’de finale kalınca sevinmiyor muyuz? O halde, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunuz halde “Türk” denince üzülmek ve düzeltmek niye? Haydi “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” diyen anayasa maddesi “kötü yazılmış” diye “Türkiyeli” falan gibi yeni sıfatlar bulmaya kalkıyorsunuz; hiç değilse “Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese ‘Türk’ denir” diyen 1924 Anayasası’nın 88. maddesini de mi savunamazsınız?

İlkokulda “26 Ağustos gece sabaha karşı” diye başlayan manzumelerle öğrendiğimiz bir zaferin başlangıç yıldönümünü anımsarken bunları yazmak için mi geldik bugünlere? Türklerin tartışacak başka şeyi kalmamış mıdır ki, bunlarla uğraşmaktayız?

Olacağı bu olmamalıydı.

Mümtaz Soysal

http://www.haberinyeri.net/yazarlar.php?id=25

warworn
26-08-2009, 08:04
Türk askeri Afganistan’a muharip güç olarak gidebilir

26 Ağustos Çarşamba 2009

Rasmussen, “Türkiye’nin Afganistan’a muharip güç sağlaması, bunun dinle değil, terörizmle mücadele olduğu gerçeğinin altını çizer. Kıbrıs sorunu yüzünden, sadece Afganistan’da değil, Balkanlar’da da düzenlemelerde sorunlar yaşıyoruz” dedi

Adaylığı Türkiye’de tartışmalara neden olan ve Başbakan Erdoğan’ın itirazı ile karşı karşıya kalan NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen yarın Ankara’da olacak. Bu, Rasmussen’in, ay başında işine başlamasından bu yana gerçekleştireceği ilk ziyaretlerden biri olacak. Bu da, kendi ifadesiyle, Türkiye’ye atfettiği önemi ortaya koyuyor.Erdoğan ile bir iftar yemeği de yiyecek olan Rasmussen, adaylığı sırasında yaşananlardan dolayı herhangi bir kırgınlık duymuyor. Aksine, Genel Sekreterliği’ne açıkça karşı çıkan ve sonunda bazı koşullarla ikna edilen Erdoğan ile son derece dostane ve samimi ilişkileri olduğunu vurguluyor.
Ankara’nın kendisine dönük vetosunu kaldırması için yapılan pazarlığın ayrıntısına girmeyen Rasmussen, buna rağmen Türkiye’nin NATO’nun sivil ve askeri kanatlarında üst düzey görevler istediğini doğruluyor.
Bunun meşru bir talep olduğunu, diğer müttefikleri bu konuda ikna etmek için elinden geleni yapacağını belirtiyor.
Brüksel’deki NATO karargâhında görüştüğümüz Rasmussen, Ankara’da ele almak istediği en önemli konulardan birinin, Türkiye’nin Kıbrıs Rum kesiminin NATO’nun imkân ve olanaklarından yararlanmasına izin vermemesi meselesi olacağını hissettirdi. Atina üzerinden Ankara’ya gelecek olan Rasmussen, bu sorun nedeniyle, Afganistan ile Balkanlardaki NATO askerlerinin tehlikeye sokulduğunu iddia etti.
Rasmussen, Türkiye’nin Afganistan’a muharip güç göndermesi halinde, bunun bir din savaşı değil, teröre karşı bir savaş olduğu gerçeğinin daha iyi anlaşılacağını savundu. Türk askerinin Afganistan’a muharip güç olarak gitmesinden memnuniyet duyacaklarını belirtti. Rasmussen, buna karşın, Türkiye’den şu anda asıl beklentilerinin Afganistan’da yerli güçlerinin eğitimi olduğunu vurguladı. Rasmussen’e sorduğumuz sorular ve verdiği yanıtlar şöyle:

tam mülakat alttaki linkten erişebilirsiniz....
Semih İdiz

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1132241&AuthorID=76&Date=26.08.2009&b=Turk askeri Afganistana muharip guc olarak gidebilir&a=Semih İdiz&ver=55

BaTiRiMCi
26-08-2009, 15:27
Türk askeri Afganistan’a muharip güç olarak gidebilir

26 Ağustos Çarşamba 2009

Rasmussen, “Türkiye’nin Afganistan’a muharip güç sağlaması, bunun dinle değil, terörizmle mücadele olduğu gerçeğinin altını çizer. Kıbrıs sorunu yüzünden, sadece Afganistan’da değil, Balkanlar’da da düzenlemelerde sorunlar yaşıyoruz” dedi

Adaylığı Türkiye’de tartışmalara neden olan ve Başbakan Erdoğan’ın itirazı ile karşı karşıya kalan NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen yarın Ankara’da olacak. Bu, Rasmussen’in, ay başında işine başlamasından bu yana gerçekleştireceği ilk ziyaretlerden biri olacak. Bu da, kendi ifadesiyle, Türkiye’ye atfettiği önemi ortaya koyuyor.Erdoğan ile bir iftar yemeği de yiyecek olan Rasmussen, adaylığı sırasında yaşananlardan dolayı herhangi bir kırgınlık duymuyor. Aksine, Genel Sekreterliği’ne açıkça karşı çıkan ve sonunda bazı koşullarla ikna edilen Erdoğan ile son derece dostane ve samimi ilişkileri olduğunu vurguluyor.
Ankara’nın kendisine dönük vetosunu kaldırması için yapılan pazarlığın ayrıntısına girmeyen Rasmussen, buna rağmen Türkiye’nin NATO’nun sivil ve askeri kanatlarında üst düzey görevler istediğini doğruluyor.
Bunun meşru bir talep olduğunu, diğer müttefikleri bu konuda ikna etmek için elinden geleni yapacağını belirtiyor.
Brüksel’deki NATO karargâhında görüştüğümüz Rasmussen, Ankara’da ele almak istediği en önemli konulardan birinin, Türkiye’nin Kıbrıs Rum kesiminin NATO’nun imkân ve olanaklarından yararlanmasına izin vermemesi meselesi olacağını hissettirdi. Atina üzerinden Ankara’ya gelecek olan Rasmussen, bu sorun nedeniyle, Afganistan ile Balkanlardaki NATO askerlerinin tehlikeye sokulduğunu iddia etti.
Rasmussen, Türkiye’nin Afganistan’a muharip güç göndermesi halinde, bunun bir din savaşı değil, teröre karşı bir savaş olduğu gerçeğinin daha iyi anlaşılacağını savundu. Türk askerinin Afganistan’a muharip güç olarak gitmesinden memnuniyet duyacaklarını belirtti. Rasmussen, buna karşın, Türkiye’den şu anda asıl beklentilerinin Afganistan’da yerli güçlerinin eğitimi olduğunu vurguladı. Rasmussen’e sorduğumuz sorular ve verdiği yanıtlar şöyle:

tam mülakat alttaki linkten erişebilirsiniz....
Semih İdiz

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1132241&AuthorID=76&Date=26.08.2009&b=Turk askeri Afganistana muharip guc olarak gidebilir&a=Semih İdiz&ver=55

Çanakkale'de Hintli ve Afrikalı müslümanları, müslüman Osmanlıya karşı savaştıran emperyalist Batı, yine tarihin tekerrür etmesini istiyor...



Bölücü Roj tv'ye sahip çıkmaktan peygambere hakaret karikatürlerini savunmaya bir çuval sabıkası olan Rasmussen domuzu Nato'nun başına kimin oylarıyla gelmişti sahi? :notr:

Şimdi de Rasmussen emrine mehmetçiklerin savaşmak üzere teslim edilmesini istiyor.:cry:

Rasmussen, RTE ile iftar yapacakmış... geçen geldiğinde kolunu kırmıştı... bu kezde düşer de kafasını kırar inşallah... amin.

e-fulya
27-08-2009, 11:52
CAN ATAKLI'nın yazısından:

...Narkoz altında

Katıldığım bir yemekli toplantıda yanıma oturan çok genç bir finans uzmanı ile sohbet ettik. Ekonomiyi çok iyi bilen birini bulunca aklıma gelen her şeyi sormaya çalıştım, yemeğin atmosferinin izin verdiği oranda.

Genç finansçı ekonominin aslında çok iyi olmadığını, iktidarın daha çok psikolojik etkilerle durumu, daha doğrusu günü kurtarmaya çalıştığını anlattı.

Ben de gazetelerin ekonomi sayfalarına bakınca aslında ekonominin çok iyi olduğu izlemini edinildiğini söyledim.

Gülerek “Evet, orası öyle ama” dedikten sonra “Durumlu şöyle anlatayım” dedi: “Türkiye ekonomisini acil ameliyata ihtiyacı olan hastaya benzetiyorum. Doktorlar gerçekten teşhisi koymuşlar ve hastayı ameliyathaneye sokmuşlar. Narkoz verilmiş. Neşter de vurulmuş. Yara açılmış, kan akıyor. Ama o sırada doktorlar hastayı öylece bırakıp ameliyathaneden çıkmışlar. Bir tek narkozcu kalmış. O da hasta kendine gelir gibi oldukça basıyor narkozu. Kan akıyor ama zavallı hasta hiçbir şeyin farkında bile değil.” Bunu söyledikten sonra “Böyle anlatınca üzülüyorum aslında ama ne diyeyim ki durum bu” dedi yüzünü kaplayan hüzünle.
http://haber.gazetevatan.com/haber.vatan?detay=Bundan_sonrasi_karisk&Newsid=255841&Categoryid=4&wid=142

e-fulya
27-08-2009, 15:00
Suçlusun(!)...



Sanki savaşa gidiyorlardı.

600 kişiydiler ve gözlerinde öç alma duygusu vardı.

Yıkım ekibi düşmanı yok etmek için her türlü donanıma sahipti.

Geldiler, yıktılar, o güzelim okulu.

Savaş kazanılmıştı...

Milli Eğitim Bakanlığı’nın oluruyla açılan o güzelim okul yerle bir edildi...

Yıkıntıların üzerinde çerçeveli bir Atatürk fotoğrafı gördüm.

O güzelim ormanlarımız, koylarımız, büklerimiz, dağlarımız işgal edilip yağmalanırken, onlar “okul Hazine alanına yapıldı” gerekçesiyle eyleme geçmişlerdi.

Çağdaş, Atatürkçü, aydınlanmacı bir okul istemezlerdi onlar.

Eğitimi bir tarikat şeyhine teslim eden düşünce, Türkiye’nin çağdaş eğitim veren okullarına öteden beri karşıydı.

Mutlaka bir gerekçe bulunur, bakanlık müfettişleri, maliyeciler çağdaş eğitim veren özel okulların tepesine binerdi.

Ellerinde kazmalarla, küreklerle, geldiler... Ağır iş makineleriyle Zeynep Mutlu Eğitim Vakfı Kemer Okulları’nı yıktılar.

Zafer Mutlu’nun kızı Zeynep Mutlu...

Genç yaşta yaşamını yitiren Zeynep.

Zafer Mutlu, oraya kaçak Kuran kursu, cami yaptırsaydı başına bunlar gelmezdi.

Bakın size bir şey söyleyeyim...

Sultanbeyli’de Hazine ve orman alanı üzerine yapılan tarikat okulları var...

O okullara dokunuyorlar mı?

Bunlarda insan yüreği yok!

Laik eğitime, Cumhuriyet devrimlerine düşman!

Demokrasi ve özgürlükler, bunlar için amaç değil, araç!

Yıllardır, din eksenli siyaset yapanların, tarikat şeyhlerinin Türkiye’yi nereye götürmek istediklerini anlatmaya çalışıyorum.

Bu barbarca, vahşice yıkım bana Sıvas Madımak’ta cayır cayır yakılan aydınlarımızı, ozanlarımızı, bizim insanlarımızı anımsattı!

Ve gözü dönmüş, salyalı yaratıkları!

***

600 kişilik bir yıkım ekibi gidiyor Kemerburgaz’a...

Ellerinde benzin bidonları yok sadece...

Günlerden pazar...

O saatlerde Zeynep Mutlu okulunun öğrencileri uykuda...

Kendi düşlerini, yaşamın güzelliğini çoğaltıyorlar belki yataklarında.

Yarınları düşünüyor uyananlar.

Gözlerinin kül rengi ışığı, tatlı damlaların aydınlanan şafağında bir esintiyle selamlaşıyor.

Bu bir düş!

Ülkenin geleceğini aydınlatmak için!

Sen suçlusun(!) Zafer Mutlu!

O güzel kızın Zeynep’in anısına Atatürkçü, yurtsever, demokrat ve özgürlükçü kuşaklar yetiştiren okullar açtığın için!

Laik eğitimden, Cumhuriyet devrimlerinden yana olduğun için!

Sen suçlusun(!) Serdar Mutlu, kardeşini uyarmadığın için!

Sen suçlusun(!) Latif Mutlu, oğullarını yanlış yönlendirdiğin için!

Niye kaçak Kuran kursu açmadınız, vakıf okulunu bilmem kaç milyon dolara tarikat şeyhine satmadınız?

500 çocuğun eğitim gördüğü bir okul yıkılıyor, toplumdan yine tepki gelmiyor.

Yazıklar olsun(!)

Siz yine susuyorsunuz liberal tosuncuklar, yandaş medyanın yalakaları!

Ve sen öğretmen çocuğu Minik Serçe!

Haydi konuş, babana ve annene sor ve ailece verdiğiniz kararı açıkla!
Hazine alanlarını, ormanları yağmalayanların sırtlarını sıvazlayanlar neden bir okulu yıkar; yargının “yıkımı durdurma” kararından bir gün önce; üstelik bir pazar sabahı?

***

Geldiler ve yıktılar, güle oynaya geri döndüler... Mutluydular, görevlerini başarıyla bitirip, “aferin” aldılar.

Televizyon ekranlarında çocukları gördüm, ağlayan anneleri, babaları...

Yıkıntılar üzerinde bir Atatürk fotoğrafı...

Atatürk sanki şöyle diyordu:

“Beni dinlemediniz, benim kurduğum bu laik demokratik cumhuriyete, hukuk devletine sahip çıkmadınız; din bezirgânlarını, tarikat şeyhlerini demokrasi ve özgürlüklerin simgesi sandınız. Beni de attılar bir kenara. Gözlerime bakın. Bu yılgınlığınız, korkunuz anlaşılır gibi değil.”

Neden ey halkım, neden böyle yılgın, böyle ürkek ve tepkisizsin?

Hikmet ÇETİNKAYA
http://www.gercekgundem.com/?c=59818

e-fulya
27-08-2009, 15:03
HİTLER’İN YAPTIĞI GİBİ

http://www.odatv.com/Siyaset/hitlerin_yaptigi_gibi-17386.html

warworn
28-08-2009, 07:21
Klon filan...


Dana klonladık.


Az çünkü.

¡

Koyun sayısı iyi!

¡

Öküz de klonlayacaklardı aslında.

Baktılar...

Yeteri kadar var zaten.

¡

Bilimsel çalışmayı gururla izliyorum ama, uçsuz bucaksız otlaklarımızda güzel besleyip çoğaltmak varken, boğanın kulağından şırıngayla hücre alıp tüpte dana yetiştirmeyi bi tek biz akıl edebilirdik... Mis gibi tavuk etine 1 lira vermek varken, tavuğun kanadına 3 lira ödemeyi becermemiz gibi.

¡

İki ayaklı “büyükbaş” sayısı artarken, dört ayaklı büyükbaş sayısı azalıyor Türkiye’nin... 20 milyon taneyken, 20 senede, 10 milyona düştü. Avrupa Birliği senede adam başı 62 kilo yerken, biz 10 kiloyu zor buluyoruz o yüzden.

¡

Eskiden boldu, ihraç ederdik.

Kuruttuk, ithal ediyoruz sığırı...

İşin hazin tarafı, ithalatın en büyük müşterisi de, bizzat Tarım Bakanlığı!

¡

Güya, karkas et ithalatı yasak ama, sınırlardan şakır şakır kaçak girdiğini hepimiz biliyoruz. İran-Irak tarafı, yol geçen hanı... Bulgaristan’dan gelen otobüslerde ise et kolisi var, bavuldan çok... Bagajlar lop lop.

¡

Yem desen, sanırsın havyardır; alamıyor çiftçi... El âlemin inekleri yanında Afrikalı açlar gibi kalıyor bizim inekler, bi deri bi kemik, avurtları çökmüş... Netice? İspanyol adam başı 110 litre süt içiyor senede, Yunanlı 65...

Biz 6.

¡

Durup dururken yoğurdumuzun standardını bile değiştirdiler, ki, yabancı firma bi türlü satamadığı ayrandan hallice cıvığını kakalayabilsin ahaliye.

¡

Özetle.

Eğer hakikaten geleceğimizi düşünüyorsanız, bir çocuk yeter kardeşim... Üç inek yapın!

yılmaz özdil

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12363769.asp?yazarid=249&gid=61

gizemliduygular
28-08-2009, 20:26
ABD GİZLİ ORDUSUNUN TÜRKİYE’Yİ YOKETME SAVAŞI




Nihat GENÇ



Tarih: 20 Ağustos 2009 Perşembe



AKP-Cemaat-ABD ittifakının Türkiye’yi istila ve
işgal savaşının tam ortasındayız. Saf olmayın. Savaş
tüm cephelerde vahşice sürüyor.



Bugüne kadar bu savaşı, fikirlerle tartıştık, yani
küreselleşme, AB’ye girme, Ermeni ve Rum
Tezleri’ne karşı koyma, Özelleştirmeye karşı
durmak, Ergenekon tertiplerini kökünden eleştirmek gibi.


Dikkatle ve sonuna kadar okumanızı istirham edeceğim bir Nihat Genç yazısı.


http://www.ulusalcephe.net/forum/index.php?topic=2110.0

e-fulya
28-08-2009, 21:00
AH ZÜLFÜ LİVANELİ AH

http://www.odatv.com/Medya/ah_zulfu_livaneli_ah-17407.html

e-fulya
28-08-2009, 21:04
ATTİLA KART KARARINA HANGİ AİHM YARGICI İTİRAZ ETTİ?

http://www.odatv.com/Siyaset/attila_kart_kararina_hangi_aihm_yargici_itiraz_ett i-17404.html

AİHM'in bu kararıyla Akp'liler gene yargılanmaktan yırttı ..

balaban
28-08-2009, 21:09
ATTİLA KART KARARINA HANGİ AİHM YARGICI İTİRAZ ETTİ?

http://www.odatv.com/Siyaset/attila_kart_kararina_hangi_aihm_yargici_itiraz_ett i-17404.html

AİHM'in bu kararıyla Akp'liler gene yargılanmaktan yırttı ..

Yargılanabilseler eğer Mecliste kaç vekilin yargılanmayacağını merak ediyorum.

e-fulya
28-08-2009, 23:27
Hürriyet yazarı ÖZDİL'in bugünkü yazısından:



...Dana klonladık.


Az çünkü.

*

Koyun sayısı iyi!

*

Öküz de klonlayacaklardı aslında.

Baktılar...

Yeteri kadar var zaten.



.......İki ayaklı “büyükbaş” sayısı artarken, dört ayaklı büyükbaş sayısı azalıyor Türkiye’nin.

.......Özetle.

Eğer hakikaten geleceğimizi düşünüyorsanız, bir çocuk yeter kardeşim... Üç inek yapın!

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12363769.asp?yazarid=249

e-fulya
29-08-2009, 10:36
Aç Parti çalımı...


Mevcut iktidar gelecekte ünlü açılımlarıyla anılacak kuşkusuz...

2004 yılında bir AB açılımı yaptılar... Onuruna Ankara’da havai fişekler atıldı... Bugün AB üyeliği ihtimali sıfır (rakamla 0)... Türkiye’nin eşit koşullarda AB’ye alınmasını öngören 1999 Helsinki Anlaşması’nın da gerisindeyiz.

Yunanistan’la dostluk açılımı yaptılar. Onlar bir adım atarsa biz iki adım atacaktık. Birkaç yıl içinde papaz olduk. Atina’dan gelen giden kalmadı...
Kıbrıs açılımı yapıldı... AB’den müzakere tarihi alalım derken boş bulunup Kıbrıs’ı teslim eden katma protokole imza attılar. Kıbrıs topun ağzında. AB limanları açın, Rum Cumhuriyeti’ni tanıyın deyip duruyor...

Geçenlerde Ermenistan açılımı patlattılar. Baktılar şov yapalım derken Azerbaycan petrolü kesiyor. Bakü’de özür dileyerek açılımı kapattılar.
Şimdi de Kürt açılımı fiyaskosu yaşanıyor...
TBMM’de CHP ile görüşerek bir demokratikleşme paketi yapmak varken...

Düne kadar terörist dedikleri DTP ile iş tuttular
Ucu açık ve içi boş bir açılım başlattılar.
Toplumda endişe ve kutuplaşma
DTP ve PKK’da aşırı umut ve beklenti yarattılar...
Apo ile görüşmeye davet edilince sıkıştılar...
Geri dönüp TSK ve CHP ile aynı kırmızı çizgilerde buluştular...

Madem TSK’nın ve CHP’nin kırmızı çizgilerini kabul ediyordunuz...
Madem “Tek vatan, tek millet, tek bayrak” diyordunuz..
Bunca kavga gürültüye ne gerek vardı?..
Bir işi de sonunu düşünerek yapın ne olur...

Vatandaşa sormuşlar:
“Kürt açılımı hakkında ne düşünüyorsun?”
“Şu an açım” demiş, “Görüş beyan edecek halim yok.”

Melih AŞIK
http://www.gercekgundem.com/?c=59833

e-fulya
29-08-2009, 11:48
Öncelikle Vakit gazetesinin yazarı Abdurrahman Dilipak'ın kim olduğunu,nasıl bir acımasız zihniyette olduğunu anlamak için aşağıdaki yazıyı okuyunuz..Hakkında henüz yargı kararı verilmemiş Şener Eruygur hakkındaki inanılmaz insanlık dışı zihniyetini görünüz:
http://www.vakithaber.com/haber.php?haber_id=3843

Bu yazıyı okuduktan sonrada aşağıdaki yazıyı olkuyunuz..Dilipak,vefat eden Deniz Kuvvetleri eski komutanı Oramiral Güven Erkaya aleyhine bir yazı yazmış,tazminata mahkum olmuş ve bu yüzden evi haciz yoluyla satılmış..Ama tam bu arada Başbakan onun mağduriyeti(!!!) için devreye girmiş:

http://www.odatv.com/Siyaset/basbakandan_dilipak_icin_yargiya_mudahale-17418.html

e-fulya
29-08-2009, 13:03
Mustafa Mutlu

Titan titana!


Necmettin Erbakan’ın Onursal Genel Başkan olduğu Saadet Partisi’nin İstanbul İl Genel Meclisi Üyesi Eyüp Erol, “Hocası” gibi marifetli çıkmış...

Oğlu aracılığıyla bir “zincir” kurmuş.

Yıllar önce kamuoyunun gündemine gelen meşhur “Titan”a benzeyen bu yeni sistemin adı “Erol Marketing”miş!

Böylece baba-oğul Erol’lar, iki yılda 50 bin kişiden 60’ar TL üyelik parası toplamışlar...“Sistem”e üye olanlar; hiçbir emek sarfetmeden, sadece yeni üye sağlayarak ayda 250 bin TL kazanma vaadiyle kandırılıyormuş...

İşin ilginci; Erol Bey’in partisinin adı, Saadet...

Kurduğu “kazanç zinciri” de “saadet zinciri!”



***

Sisteme üye olan kişi, 60 TL ödüyor.

Bu paranın 20 lirası karşılığında kendisine, Erol Bey’in tekstil şirketinin ürettiği, çamaşır-çorap gibi bir ürün gönderiliyor.

Bu; işin “kılıf” tarafı:

Olay polise, savcıya yansırsa; kendilerini, “Biz mal sattık, kimseyi kandırmadık” diye savunacaklar!

Kalan 40 TL ise, “üyelik ücreti...”

Sözüm ona bu üyelik ücreti; yaptıkları her yeni üyeden sonra 3’er TL halinde eski üyelere dönecek...

Ama... Şimdiye kadar bu işten Erol’lar ve şair-sunucu İbrahim Sadri dışında para kazanan yok!


***

Peki; hâlihazırda TRT’de program yapmakta olan İbrahim Sadri, neden mi dahil edilmiş sisteme?

Ününden ve saf halkımızı etkileme yeteneğinden dolayı olsa gerek!

“Erol Marketing”in sitesine girenlerin, İbrahim Sadri’nin hicranlı sesiyle ve dokunaklı görüntüsüyle karşılaştıklarında, daha kolay ikna olacakları düşünülmüş herhalde...

Hatırlarsınız; Deniz Feneri’nin ilk yöneticisi ve aynı isimli programın sunucusu da bir başka “şair ve sunucu” Uğur Arslan’dı!


***


Dikkat edin, bu adamların...

Hepsi; dini ticarete ya da siyasete alet eden bir yapılanmanın üyesi.

Hepsi; halkımızın saflığından yararlanıyor.

Hepsi; kendi televizyonlarında yetiştirdikleri “temiz yüzlü” ve “dini bütün” görünümlü kişileri bu işlerine alet ediyor.

Ve hepsi; servetlerine servet katıyor!


***

İbrahim Sadri’den etkilendim; konuyu “deriiiiinnn manâları olan” bir dörtlükle bitirmek istiyorum:

“Bu dünyanın nimetine etme itibar...

Para dediğin, ahirette ne işe yarar?

Kapat gözünü ya da ‘Aaaa... Cambaza bak...’

Malı, mülkü, saltanatı sen bana bırak!”

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Titan_titana&tarih=29.08.2009&Newsid=256476&Categoryid=4&wid=102

Turkbroker
29-08-2009, 13:52
Paşam haklısınız yeter artık !

Elazığ’da 4 erin şehit olması haberinin detayları tüylerimizi ürpertti, herkesin kanını dondurdu.

Bu nasıl bir ceza yöntemidir, bu nasıl bir öfkedir, bu nasıl bir hırstır, bu nasıl bir ruh hastalığıdır ?

Pimini çekip askerin eline bomba vermek ve ‘parmağını çekersen patlar çekmezsen patlamaz’ demek !

Bunun anlaşılabilir bir tarafı yok.

Anlaşılamayan belki bundan daha önemli bir başka şey de; bu cinayetin üzerinin kapatılmak istenmesi.

Ortaya çıkmasa; bir askerin kazara elindeki bombayı patlattığını ve kendisiyle birlikte 3 arkadaşının da hayatını kaybetmesine sebep olduğunu sanacak herkes.

Bu olay vahim ama üzerinin örtülmesi daha da vahim.

Şimdi duyduğumuz her şehit haberine biz kuşkuyla mı yaklaşacağız ?

Ya da bundan önceki şehitlerimizle ilgili kafamızda soru işaretleri mi oluşmalı ?

Bunun sona erdirilmesi lazım.

Bu şüphenin milletin beynini kemirmesine dur denilmesi lazım.

Bu psikopat ruhun ıslah edilmesi Peygamber ocağından temizlenmesi lazım.

Bu bence Genelkurmay başkanının demokratik açılımla ilgili açıklama yapmasından, üniter yapı konusunda kaygı duymasından çok daha önemli.

Bu bence Orgeneral Başbuğ’un laiklik endişesine karşı güvence vermesinden çok çok daha önemli.

Başbuğ Zafer Bayramı brifinginde bu konu sorulunca ‘yeter artık Zafer Bayramını kutluyoruz’ demiş.

Paşa haklı.

Gerçekten yeter artık !

Bu soruların artık sorulmaması gerekiyor.

Bu bence 8 bin küsur askerle Zafer Bayramı kutlamaktan da çok daha önemli.

Ceza vermek için pimi çekilmiş bombayı 20 yaşındaki askerin eline tutuşturup ‘gücün tükendiğinde ölürsün’ mantığıyla askerliğe bakmak bunların hepsini silip süpürüyor.

Ne gökyüzünde yakıt ikmali yapan jetlerin, ne tankların, ne de en gelişmiş füzelerin bir anlamı kalmıyor.

Bir el bombası her şeyi bitiriyor.

Yeter artık !

Paşam şimdi lütfen; üniter devlet, laiklik, tek vatan, resmi dil konularında gösterdiğiniz hassasiyetle çıkıp; ‘bir daha böyle saçmalık olmayacak’ deyin.

Lütfen ‘anaların yüreği rahat olsun, evlatlarınız pisi pisine kurban gitmeyecek’ deyin.

Bu cezayı veren zihniyeti asker ocağında barındırmamak darbeciyi barındırmamak kadar önemli.

Lütfen şimdi ‘darbeciler ba-rı-na-maz’ dediğiniz gibi, bir de bu zihniyet için aynısını söyleyin de milletin içi rahat etsin.

Haklısınız. Hakikaten yeter artık !

Siz de kurtulun bu dengesiz ruhlardan millet de kurtulsun.

http://www.samanyoluhaber.com/y_313374_aabdulkadiroglu-pasam-haklisiniz-yeter-artik-!.html

Turkbroker
29-08-2009, 13:56
Dedem Korkut Dedi ki; EY! HSYK
HSYK: Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu; yani bir kurul ama yüksek kurul; öyle sıradan, alelade bir kurum ve kurul değil.
Yüksekliğini kurul olmaktan mı, yoksa hâkim ve savcıların üst bir mertebesi olmaktan mı alıyor? “Yüksek” sıfatı “kurulun” hemen önünde yer alınca kurulun yüksek olduğunu, hâkim ve savcıların sıradan olduğunu anlıyoruz. Eğer tersi düşünülseydi “Yüksek Hâkimler ve Savcılar Kurulu” denirdi; o zaman da bütün yargı insanları “yüksek” olmuş olurdu ki; kendini özel sayanların kendilerine başka bir “sıfat” bulmaları gerekirdi. Bu bir.

İkincisi birilerinin yüksekte olması için birilerinin aşağıda olması gerekir. Peki, kimdir aşağıda olanlar? Diğer meslektaşları mı, halk mı? Eğer yüksekliği rütbe yüksekliği olarak kabul edersek bir sorun olmaz ama “ küçük dağları biz yarattık, biz asılız, bizim dışımızda bu ülkede hiçbir şeyin olması mümkün değildir” edasıyla bir bakıştan kaynaklanıyorsa, ortada ciddi bir sorun var demektir.

Üçüncü olarak; yükseklik “malumu ilam etmek” midir, yoksa kurula verilen bir hedef midir? Dede Korkut olsaydı şöyle mi derdi? “Ey HSYK; adını biz koyduk şanını Allah versin; hadi göreyim yüksel, öyle yüksel ki; ilimde, irfanda, insanlıkta, hakkaniyette kimse eline su dökemesin, adına layık ol, atanın-ceddinin oymağının adını yücelt” . Belki de rahmetli Dedem Korkut bugünü görseydi “ Hadi sevgili HSYK; gidin adamakıllı bir iş yapın, isminizi hak edin gelin de size isim koyayım” diyecekti .!

Dördüncü olarak Atatürk’e kulak verelim; “Cumhuriyet, düşüncesi hür, anlayışı hür, vicdanı hür nesiller ister. Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu devam ettirecek sizlersiniz. Cumhuriyet düşüncede, bilgide, sağlıkta güçlü ve yüksek karakterli koruyucular ister. Cumhuriyet, demokratik idarenin tam ve mükemmel bir ifadesidir. Bu rejim, halkın gelişimini ve yükselişini sağlayan, onlardan esirlik, soysuzluk, dalkavukluk hislerini uzaklaştıran bir yoldur. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Cumhuriyet, fikir serbestliği taraftarıdır. Samimi ve meşru olmak şartıyla her fikre hürmet ederiz. Cumhuriyet fazilettir.”

Ve soralım ey HSYK; siz demokrasinin, halka dayanmanın, Türk toplumunun, fikir hürriyetinin neresindesiniz? Atatürk’ün “Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizindir” diyerek işaret buyurduğu nesl-i ati sadece siz misiniz? Cumhuriyeti koruma ve kollamada sizin dar kalıplarınıza daha ne kadar tahammül edecek gerçek fikri ve vicdanı hür nesiller.

Ve son olarak TDK sözlüğünde “yüksek” kelimesine verilen manalar ;

1-Yukarıda, üst tarafta olan yer.

2- Altı ile üstü arasındaki uzaklık olan, alçak karşıtı.

3- Belirli bir yere göre daha yukarıda bulunan.

4- Güçlü, şiddetli: Yüksek basınç. Yüksek gerilim.

5- Etkili.

6-Derece veya makamı bakımından üstün: Yüksek kurul.

7- Normal değerlerin üstünde olan.

8- Erdemli, faziletli.

9- Toplum içinde para, ün vb. bakımından üstünlüğü olan: Yüksek sosyete.

Takdir sizin ey okuyucu!

http://www.samanyoluhaber.com/y_309166_kemal-gulen-dedem-korkut-dedi-ki;-ey!-hsyk.html

Turkbroker
29-08-2009, 14:00
Bunca gündür sesi sedası çıkmayanlara sesleniyorum: Yoksa onlar can değil miydi?

Günlerdir sesi sedası çıkmayanlara sesleniyorum. Öncelikle muhalefete sesleniyorum.
Baykal’la Bahçeli’ye sesleniyorum.
Yoksa onlar can değil miydi?
İktidara sesleniyorum.
Başbakan Erdoğan’a, Savunma Bakanı Gönül’e sesleniyorum.
Askere sesleniyorum.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ’a sesleniyorum.
Neden sesiniz çıkmıyor?..
Yoksa onlar can değil miydi?
Onların ana babaları yok mu?
Birazcık vicdanı olan herkese sesleniyorum.
Neden susuyorsunuz?
Hepsi can değil miydi?
Yoksa ben mi yanılıyorum?
Komutan, ceza olarak, pimi çekilmiş el bombasını tutuşturuyor askerin eline...
Bomba elinde patlıyor.
Ve dört asker ölüyor.
Tarih 17 Ağustos 2009.
Kaza diye açıklama yapılıyor, şehit diye toprağa veriliyor dört asker.
Oysa kaza değil.
Kaza olmadığını, aradan dokuz gün geçtikten sonra Taraf gazetesinin manşetinde patlayan haberden öğreniyor Türkiye. Ancak o zaman tutuklanıyor komutan...
Ve Genelkurmay’dan bir açıklama ancak dün akşam üstü geliyor.
Bir haber daha var.
O da Taraf’ta çıktı.
Üç ay önce, 27 Mayıs’ta Güneydoğu’daki bir yerde mayın patlıyor, 6 asker şehit oluyor, açıklama PKK mayını diye geliyor. Büyük bir cenaze töreni düzenleniyor. Başbakan, DTP Genel Başkanı’yla randevusunu iptal ediyor.
Gerçekten PKK mayını mı?..
İlgili iki komutan arasında internete düşen telefon görüşmesi, eğer doğruysa, patlayan mayın PKK mayını değil. Altı erin ölümüne yol açan mayın, koruma amaçlı olarak bizzat asker tarafından döşenmiş.
Komutanların kendi aralarındaki telefon görüşmesinden çıkan gerçek bu, öyle mi?
Bir başka deyişle:
PKK değil, eğitim zayiatı mı?..
Evet, günlerdir sesi sedası çıkmayan herkese seslenmek istiyorum.
En başta da Baykal’la Bahçeli’ye..
Neden sesiniz çıkmıyor?..
Ölenler can değil miydi?
Bu önemsiz bir olay mı?
Orgeneral Başbuğ’a sesleniyorum:
‘Güçlü ordu’ böyle mi olur?
Savunma Bakanı’na sesleniyorum:
Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki ‘eğitim zayiatı’ konusuna el atmayı düşünüyor musunuz?
Başbakan Erdoğan’a sesleniyorum:
Asker sorgulanmayacak mı?
Asker tabu mu?
Asker, üstüne vazife olmadığı halde her gün siyaset kurumunun işine karışacak, ama siyaset kurumu, siyasetçiler askerin yanlışlarına sessiz kalmaya devam edecekler?
Siyasetçi askere mi tabi?
Yoksa tersi mi?..
Hatırlasanıza:
Daha bir kaç ay önce Yunanistan’da çok konuşan bir Genelkurmay Başkanı bir anda emekliye sevkedildi hükümet tarafından...
Gerçek demokrasi budur.
Canlar ölecek, hesabı verilmeyecek!
Böyle demokrasi olur mu?
Böyle hukuk devleti olur mu?
Sonra da mikrofonların karşısına geçilip bilgiçlik taslanacak, eski deyişle malumatfuruşluk yapılacak, “Güçlü ordu, güçlü Türkiye!” diye fetvalar verilecek!
Hadi canım sen de!
Önce ana babalar, askere gönderdikleri çocuklarının nasıl öldüklerini öğrenebilsinler.
Yapılacak ilk iş budur.
Genelkurmay’da dün yapılan haftalık basını bilgilendirme toplantısında ölümlerle ilgili sesi sedası çıkmayanlara sesleniyorum:
Nerelerdesiniz?
Yoksa onlar can değil miydi?..
Anaları babaları yok muydu?..
Ne yazık!
Ne zor bir ülkede yaşıyoruz.
http://www.samanyoluhaber.com/y_313471_hasan-cemal-bunca-gundur-sesi-sedasi-cikmayanlara-sesleniyorum-yoksa-onlar-can-degil-miydi.html

betaport
29-08-2009, 15:16
Sn. TürkBroker

Samanyolu gibi irticanın ve cemaatin sesinden alıntılarla TSK yı karalamanın anlamı yoktur.
Hamaset oyunlarına artık karnımız tok.

Bu ülkenin ordusu hiçmi eğitim amaçlı mayın döşemeyecek ? Hiçmi kaza olmayacak ?
DTP'nin eli kanlı şerefsizleri ile başbakan görüşememiş aman ne büyük dert ? Komplo teorisi yazmakta cemaatin eline su dökemezler ama hala amatörler sokma akıl sokağa kadar derler ya o misal. ABD nasıl kulağa sokuyorsa cemaatin aklında fazlası kalmıyor.

Nöbette uyuyan bir askere pimi çekilmiş el bombası veren teğmen üzerinden TSK karalanıyor son günlerde de. Rahmetli olduğu için kötü laf etmiyorum ama nöbette uyuyan herkes ölümü hak eder.

NEFES Filmininin fragmanlarını izleyin anlarsınız.

Allah'ın bu ırka en büyük lütfu olan Atatürk'ün ordusuna fazla dil uzatmanın gerzekçe ve beyinsizce olduğunun bir gün farkına cemaatte varacak ama o gün Allah adına yaptıklarına Allah sahip çıkarmı orasıda şüpheli.

Allahın adını kullanarak ticaret, siyaset bir yere kadar.

betaport
29-08-2009, 15:17
ART'de ilginç Rasmussen protestosu
Avrasya TV bugün canlı yayında ilginç bir protesoya imaza attı

art (Avrasya tv) Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile birlikte basın toplantısı yapan NATO Genel Sekreteri Rasmussen'i yayında protesto etti.

Davutoğlu'nun konuşmalarını yayınlayan kanal, söz sırası Rasmussen'e geldiğinde, ağzına siyah bant vurup, sesi de kapatarak ekrana, "İSLAMIN PEYGAMBERİNE HAKARETİ SAVUNAN SESİ DUYURMAK İSTEMİYORUZ" "ROJ TV VE TERÖR HAMİSİNİN SESİNİ DUYURMAK İSTEMİYORUZ" yazılarını bindirdi. Rasmussen konuşurken yalnızca müzik sesi veren kanalın alt başlığında da "HEM DE RAMAZAN'DA GÜNAH ÇIKARIYOR / daha dün peygambere hakareti savunuyordu. daha dün roj tv'ye hamilik yapıyordu" yazısı dikkat çekti.

http://videogaleri.gazetevatan.com/7778_Artde-ilginc-protesto.html

mterkan
29-08-2009, 23:26
Dedem Korkut Dedi ki; EY! HSYK
HSYK: Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu; yani bir kurul ama yüksek kurul; öyle sıradan, alelade bir kurum ve kurul değil.

http://www.samanyoluhaber.com/y_309166_kemal-gulen-dedem-korkut-dedi-ki;-ey!-hsyk.html

Ne şimdi bu Allah aşkına...
Bu kurul uzaydan mı gelmiş?...

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 159. maddesinde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun görev ve yetkileri belirtilmiştir.
Anayasa Madde 159 - Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev yapar.

Kurulun Başkanı, Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabii üyesidir. Kurulun üç asil ve üç yedek üyesi Yargıtay Genel Kurulunun, iki asıl ve iki yedek üyesi Danıştay Genel Kurulunun kendi üyeleri arasından, her üyelik için gösterecekleri üçer aday içinden Cumhurbaşkanınca, dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilirler. Kurul, seçimle gelen asıl üyeleri arasından bir başkanvekili seçer.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu; adli ve idari yargı hakim ve savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, yükselme ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma işlemlerini yapar. Adalet Bakanlığının, bir mahkemenin veya bir hâkimin veya savcının kadrosunun kaldırılması veya bir mahkemenin yargı çevresinin değiştirilmesi konusundaki tekliflerini karara bağlar. Ayrıca Anayasa ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirir.
Kurul kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz.

HSYK bu...
Bunun neyi yanlış?...
Olsa olsa başkalarının işine gelmeyen kararları...

Turkbroker
30-08-2009, 02:11
Sn. TürkBroker

Samanyolu gibi irticanın ve cemaatin sesinden alıntılarla TSK yı karalamanın anlamı yoktur.
Hamaset oyunlarına artık karnımız tok.

Bu ülkenin ordusu hiçmi eğitim amaçlı mayın döşemeyecek ? Hiçmi kaza olmayacak ?
DTP'nin eli kanlı şerefsizleri ile başbakan görüşememiş aman ne büyük dert ? Komplo teorisi yazmakta cemaatin eline su dökemezler ama hala amatörler sokma akıl sokağa kadar derler ya o misal. ABD nasıl kulağa sokuyorsa cemaatin aklında fazlası kalmıyor.

Nöbette uyuyan bir askere pimi çekilmiş el bombası veren teğmen üzerinden TSK karalanıyor son günlerde de. Rahmetli olduğu için kötü laf etmiyorum ama nöbette uyuyan herkes ölümü hak eder.

NEFES Filmininin fragmanlarını izleyin anlarsınız.

Allah'ın bu ırka en büyük lütfu olan Atatürk'ün ordusuna fazla dil uzatmanın gerzekçe ve beyinsizce olduğunun bir gün farkına cemaatte varacak ama o gün Allah adına yaptıklarına Allah sahip çıkarmı orasıda şüpheli.

Allahın adını kullanarak ticaret, siyaset bir yere kadar.


sayın betaport bu sizin görüşünüzdür yeter ki saygı ortamı olsun hayat gerçektir filimlerle olayları algılama gibi kurgu içerisinde değilim ölüm taktirdir ayrı mesele ama bu şekilde kimse uyusa dahi ölümü haketmez biz zaten asker bir milletiz kimse orduya dil uzatamaz zaten ordunun karalandığı falanda yok bence devletin her kurumu nu biz teşkil ediyoruz 75 milyon insan hakları eşitlik her yerde geçerli olmalı bir yanlış varsa devletin her kurumunda yanlıştır yanlışlıklar hatalar eleştirilebilir cezalandırılması sağlanabilir ama bu o kurumun al aşağı edilmesi gibi bir yargıya vardırmamalı bizi bilmiyorum ne zaman kendi kendimizi idare edebileceğiz her bir olayın müsebbibini dışarıda ki güçlerle ilşkilendirmek benim onurumu kırıyor yok abd yok almanya!!! bunlar çoban bizde koyunuz sanki kendi düşüncelerimiz kendi hür irademizle bu ülkeyi daha gelişmiş daha ileri daha medeni bir akıl dan bence hiç yoksun değiliz. Umarım bir gün; siz öyle düşünüyorsunuz madem saygı duyarım ,BU CEMAAT in usulsüzlüklerini öyle ya bağımsız yargı da görür bunlara el etek çektirir daha neyi göremediler bu kadar senelerdir onu da anlamadım!! Gene umuyorum bu cemaat diyorsunuz sizce türkiye için yapmayıp kendi çıkarları doğrultusunda dünyanın her bir yerinde okullar açıp türk bayrağını tanıtıyorlar istiklal marşını okutuyorlar nasıl olsa ki bi de üstüne kültürümüz tanıtıyorlar ben AYNA programını seyrediyorum olur ya belki çok safım o da mümkün hayra yoruyorum memleket için yapılıyor diye düşünüyorum saflık işte belki benim ki olsun niyet hayır akibet hayır demiş büyükler.Arzu ederim ki bu insanlardan farklı düşünen bu insanları eleştiren insanlarda bir gün dünyanın farklı coğrafyalarına el atarlarda size göre gerçek manada bu ülkeye ileriye dönük yatırım olmuş olur

e-fulya
30-08-2009, 10:46
Kıymet Nadir BİNDEBİR'in son yazısı:

Ben hep isyandan yanayım!

http://www.habercek.com/index.php?option=com_content&task=view&id=12698&Itemid=80

balaban
30-08-2009, 16:46
ART'de ilginç Rasmussen protestosu
Avrasya TV bugün canlı yayında ilginç bir protesoya imaza attı

art (Avrasya tv) Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile birlikte basın toplantısı yapan NATO Genel Sekreteri Rasmussen'i yayında protesto etti.

Davutoğlu'nun konuşmalarını yayınlayan kanal, söz sırası Rasmussen'e geldiğinde, ağzına siyah bant vurup, sesi de kapatarak ekrana, "İSLAMIN PEYGAMBERİNE HAKARETİ SAVUNAN SESİ DUYURMAK İSTEMİYORUZ" "ROJ TV VE TERÖR HAMİSİNİN SESİNİ DUYURMAK İSTEMİYORUZ" yazılarını bindirdi. Rasmussen konuşurken yalnızca müzik sesi veren kanalın alt başlığında da "HEM DE RAMAZAN'DA GÜNAH ÇIKARIYOR / daha dün peygambere hakareti savunuyordu. daha dün roj tv'ye hamilik yapıyordu" yazısı dikkat çekti.

http://videogaleri.gazetevatan.com/7778_Artde-ilginc-protesto.html


:bravo::bravo::bravo::bravo::bravo:


Dini kullanarak siyaset yapanlar Peygamber efendimize edilen hakaretleri sineye çektiler, görmemezlikten-duymamazlıktan geldiler.

Avrasya TV Ulusalcı bir kanaldır. İşte Dinine ve vatanına böyle sahip çıkılır. Dinin arkasına sığınan sahtekarlar gibi adamın ağzının içine düşülerek değil.

gizemliduygular
30-08-2009, 17:56
Kıymet Nadir Bindebir'in konunun ve gündemin can alıcı sözleri işte bunlar.


''İçimdeki ‘idealist genci’ öldürecek, mayınlı ruhumu huzura kavuşturacak para ise henüz basılmadı.

Gelecek kuşaklara (geçmişten de) bilgi aktarımı sorumluluğum,

beni yaşatan, besleyen, okutan ülkeme, ulusuma borcum olduğunu düşündüğümden yazıyorum. ‘Yazının namusu’na sonuna kadar sadık kalmaya çalışarak...''

gizemliduygular
30-08-2009, 18:05
Bazı arkadaşlarımız yine bilerek mi yoksa bilmeyerek mi, Vatanımızı bölmeye çalışanların, onların köpeklerinin, köpeklerin su çanağını tutanların kısacası her türlü ihaneti yapanların dedikleri ''ben Türk askerini severim, sayarım ama bu subaylar ve generaller de olmasa çok daha güzel olacak'' gibisinden yıkıcı, bölücü, ayrılıkçı sözlerle yapılan parçalama oyunlarına geliyorlar.

Bu ve benzeri ihanet senaryolarının parçası olmamaya sizleri davet ediyorum.

e-fulya
31-08-2009, 11:03
Necati Doğru

Barış istiyorsanız hainleri temizleyin!


İçeriden ve dışarıdan yapılan “açılım” ittirmesiyle birlikte yüksek voltajlı “Barış gelsin, akan kan dursun, analar ağlamasın” arzusu da yükseldi. Faydalı bir arzu, inşallah hayırlı bir sonuca varır.

Akan kan durur.

Barış gelir.

Barışı, PKK bozdu.

Abdullah Öcalan, 25 yıl önce güneydoğulu, doğulu gençlerin yüreğine; “bağımsız Kürdistan kurma, Türkiye Cumhuriyeti’nden ayrılma ve ayrı bayrak, ayrı toprak, ayrı millet, ayrı ordu altında toplanma” ateşi düşürdü. Ateş küllenmişti, sönmek üzereydi. Abdullah Öcalan, ABD ve AB tarafından da her türlü sinsice ve kalleşçe desteklenen hainlik dolu bir nefesle küllere üfledi, ateşi yeniden canlandırdı.

Barış istiyorsak.

(Tüm imanımızla istiyoruz.)

Hainleri temizleyelim.

Hainleri azarlayalım.

Hainleri geriletelim.

Hainleri akıl yoluna çağıralım.



***

Gerçekten “temiz, lekesiz, ABD’den güdümsüz, AB’den bağlantısız, yüzde yüz yerli; katıksız, Kürt’ün hakkı Kürt’e, Türk’ün hakkı Türk’e bir açılım olacaksa” önce PKK’nın silahı bırakmasını isteyelim. Nedense şu sıralarda Güneydoğu’ya gidip oğlunun ve kızının PKK’ya asker olarak gitmesini önleyememiş annelerle konuşan ya da kocası Diyarbakır hapishanesinde işkence görmüş (bu aşağılık işkenceleri savunmamız ve onaylamamız mümkün değil) insanlarla söyleşi yapan çok sayıda hanım ve erkek gazeteci, “PKK silah bıraksın mı, bundan yana mısınız?” sorusunu sormuyorlar. Bu açıdan okuru hiç bilgilendirmiyorlar.

PKK silahı bırakmazsa!

Türk ordusu yıpratılırsa!

Açılım dedikleri nasıl olacak?

Barış nasıl gelecek?

Açılımın bu yanını merak etmiyorlar. İnce ruhlu, asil duygulu, sevgi yüklü şarkıcılar, türkücüler, artistler, romancılar, demokratlar, kayıtsız şartsız AB yandaşları, sorgusuz-sualsiz ABD destekçileri, yüksek insanlık değerlerini savunanlar, AKP yandaşı İslamcı yazarlar, eski cuntacı solcular, eski TKP artıkları, bir kadın memesine vatanı satarım diyebilecek kadar üstün meme sevgisi kalibresine geçmiş gazete başyazarları, Kandil söyleşi yazıcıları, “Kan dursun, analar ağlamasın, barış gelsin” diyorlar fakat “Önce PKK silahı bıraksın, çünkü kanın akmasını ilk başlatan odur...” demiyorlar.


***

PKK’yı koruyorlar diyemem.

Ama gözetiyorlar diyebilirim.

PKK için, onu kuranlar, besleyenler, geliştirenler için sanki bahçeden erik çalmaya yeltenmiş “haylaz çocuk” bağışlayıcılığına giriyorlar fakat Türkiye’nin ordusuna ise “bilgisiz-kötü yönetilen- işkenceci-hukuk tanımaz-darbe planlayan-eğitim sırasında erlerin eline pimi çekilmiş el bombası veren psikopat subayların doldurduğu ve kendi döşediği mayına basan beceriksiz silahlı kuvvetler” olarak göstermek için her fırsatı değerlendiriyorlar.

Her gün taze bir örnek!

Bir densiz ve aklını yitirmiş subay, bağışlanacak bir yanı yok, eğitim sırasında bir Mehmetçik’in eline pimi çekilmiş el bombası vermiş.

Bomba patlamış.

Er ve yanındakiler ölmüş.

Bu olay, hemen orduyu aciz-beceriksiz, subaylarını psikopat göstermeye can atan gazetelere sızdırılıyor, günlerce yazdılar, kanırta kanırta yazıyorlar.

Başka bir örnek:

Öncü birlik mayın döşemiş.

Arkadaki birlik gelip basmış.

5-6 Mehmetçik ölmüş.

Ordu üstlenmemiş ve “Mayını PKK koydu” diye yalan söylemişler. Halkı aldatmışlar. Bu ne zaman olmuş? 3 ay önce... Fakat gazeteye Genelkurmay Başkanı’nın “Açılımı bölünmez bütünlük çerçevesinde düşünmek gerekir” demeci verdiği günün ertesinde, 3 ay sonra sızdırıyorlar. Ve PKK’nın zafer ilan ettiği şu açılım günlerinde TSK’ya “kendi mayınıyla kendi erini öldüren ve suçu PKK’nın üzerine atan sahtekâr ordu” damgası vurmak için bu olayı çevirip çevirip yazıyorlar.

Bu olay 3 ay önce olmuş.

Niçin yeni sızdırılıyor.

Kim sızdırıyor? Genelkurmay’daki köstebekten mi, MİT’ten mi, polisten mi, CIA’dan mı sızıyor ve sızdıranın amacı nedir?

Amaç ne olacak, hainlik.

Haini bol ülkeyiz.

Barış istiyorsanız.

Hainleri temizleyin!

PKK silahı bıraksın.

TSK çok güçlü olsun.

Barış o zaman gelir.

Açılım da o zaman olur.
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Baris_istiyorsaniz_hainleri_t emizleyin&tarih=31.08.2009&Newsid=256701&Categoryid=4&wid=108

e-fulya
31-08-2009, 11:06
....DOĞRUDAN MÜFETTİŞ GÖREVLENDİRİLDİ

Şimdi HSYK’yı uzun süre gündemde tutan ilk konuya dönelim; Ergenekon soruşturmasının hâkim ve savcılarına yönelik şikâyetlerden söz ediyorum.

HSYK’nın 5 yargıç üyesi, kendilerine önemli şikâyetler ulaştığını belirterek, Zekeriya Öz başta, Ergenekon hâkim ve savcılarının bazıları hakkında soruşturma açılmasını, bazılarının da yerlerinin değiştirilmesini önermişti.

Yer değiştirme kabul edilmemiş; ama Bakan Sadullah Ergin, şikâyetler için “Gereğini yapacağım” demişti; öğreniyoruz ki bakan sözünü tutmuş.

Bakan, bu onayı ile “Çekinecek bir şeyimiz yok” mesajı vermiş oldu.

Uyarayım; Mehmet Ali Şahin bakanken işleme konan, biri hariç hepsi için “Soruşturmaya yer yok” kararı çıkan dosyalar ayrı, bu işlem ayrı.

Şimdi yapılan, yeni bir soruşturma ve bu kez değişik bir usul izleniyor.

Normalde şikâyetler önce, daha kıdemli bir hâkim ve savcı tarafından incelenir, ciddi görülürse yetkili makam sıfatıyla bakan, müfettiş görevlendirir; müfettişler şikâyeti ciddi bulursa dosya HSYK önüne gelir.

Ergenekon savcı ve hâkimleri için ise Bakan, doğrudan müfettiş görevlendirdi; bu kararı uzmanların, “Şikâyetlerin öneminin göstergesi” diye yorumladığını belirteyim.

İki müfettiş yaklaşık bir haftadır çalışmaya başladı da.

Süre söz konusu değil; ama başta HSYK üyelerine ulaşanlar olmak üzere, kurumsal, bireysel tüm şikâyetler bu müfettişlerce incelemeye alındı.

Şikâyetler çok sayıda; o nedenle zaman sınırlaması yok, ki her dosyada da hemen hemen böyle; ancak incelemenin biraz zaman alması bekleniyor.

Böylece, HSYK’nın yargıç kökenli üyeleri önemli bir süreci başlatmış oldular; bakalım nereye varacak, sonunda ne çıkacak, davayı nasıl etkileyecek?
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12380397.asp?yazarid=92&gid=61

ASPİRİN
31-08-2009, 11:21
Paşa'ya bak Paşa'ya

28 Şubat döneminin Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanı Çetin Doğan ve Tuğgeneral Volkan Kaplama'nın alevi komutanların katıldığı gizli toplantıda yaptıkları konuşmalar, orduda nasıl bir mezhepçi kamplaşmaya gidildiğini gözler önüne seriyor.

Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında hazırlanan üçüncü iddianamenin delil klasörleri, 28 Şubat sürecinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nde görev yapan generallerin zihniyetini gözler önüne seriyor. İddianamede; 1997 yılında Mayıs ayının başında gerçekleştirilen ve 28 Şubat sürecinin en önemli aktörlerinden biri olarak gösterilen dönemin Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanı Çetin Doğan, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Eğitim ve Okullar Daire Başkanı Tuğgeneral Volkan Kaplama ve bazı albay rütbesinde olan Alevi komutanların katıldığı gizli toplantıda yapılan konuşmaların tutanakları yer alıyor.

İŞTE O GİZLİ TOPLANTININ TUTANAKLARI

Üçüncü Ergenekon iddianamesinin 77. klasörünün 108- 112. sayfalarında, gizli toplantının notları şöyle yer alıyor: “Mayıs ayı (Mayıs 1997) başlarında gerçekleştirilen ve birçok üst düzey Genelkurmay Harekat Daire Başkanı Çetin Doğan, K.K. Eğitim ve Okullar Daire Başkanı Volkan Kaplama ve bazı Albay rütbesinde Alevi) komutanların da katıldığı bir gizli toplantı notlarını dikkatlerinize arz ediyorum: Konuşma daha çok Gn.Kur.Hrk.Bşk. Korg. Çetin Doğan ile K.K.K.lığı Eğt. ve Ok.D. Bşk. Tuğg. Volkan Kaplama arasında geçiyor. Toplantıya katılan diğerleri ise dinlemek ve not almakla meşgul.

(...)
KORGENERAL ÇETİN DOĞAN: (...) Altı ayda bir büyük gürültülerle ordudan adam atarsanız, yarın darbe yapma gerekçeniz kalabilir mi? Ali Yalçın Paşa bu işi çok iyi götürdü. Ama, iki yıldır üzerine gidiliyor. Nerede yanlış yaptı bilmiyorum. Acaba, yeğeni Aleviliğini ortaya koyucu yanlışlıklar yaptı da mı ondan hareketle paşamız yıpratıldı bilmiyorum. Ali Paşa geleceğin komutanı olabilirdi. Belki de yine olabilir ama, bizim için şu anda fazla yaklaşılacak biri değil. Biz de lekeleniriz.

Herkes ne pahasına olursa olsun kendisini gizleyecek. Eğer, birlikte bilinen biri varsa onu vitrin yapın. Ama o da bizimkilerle gezmesin. Her yerde ‘irtica var' kampanyası başlatılsın. Sadece eşi kapalı olan, namaz kılan değil, yarın irticaya kaçması muhtemel herkesi yazın, şikayet edin. Onların adına dinci dergiler, gazeteler gönderin. Akrabalarının adını öğrenin, onların isimleriyle başlarını belaya sokan mektuplar gönderin. Hatta kart gönderirseniz okunması daha kolay olur.

TUĞGENERAL VOLKAN KAPLAMA: Komutanım, bunları bu sene okullarda kısmen yaptık. Ama artık bu sözlerinizden sonra bunları emir kabul ederiz.

KORGENERAL ÇETİN DOĞAN: Bu konularda sınır beklenmez. Dedelik sırası değil. Kafanızı çalıştırın. Din, bizim için, bizim için derken aklına ne gelirse gelsin, her şeyi kastediyorum, zararlıdır. Bizden olan birlik komutanları, yoksa laik komutanlar sıkıştırılmalı, çokça eğlence düzenlenmeli. Dansöz, Rus revüsü ne bulursanız getirin. İçkiyi zorlayın. Din ve milliyetçilik duygusunun nasıl zayıflatılacağı, nasıl yok edileceği açık. Bunları uygulayın. Okullara da öğrencilerle kız arkadaşlıklarını teşvik edin. Yapabiliyorsanız Osmanlı hayranlığını kırın. Türklerin üstün bir ulus olduğu safsatasını yıkın. Özellikle, cinsel konularda sınırları zorlayın. Bu konu insan zaafının başında gelir. Hanımlarımız aile gezmelerinde, eğlencelerde dekolte giysin. Hanımlarımız diğerlerinin hanımlarını açık giymeye teşvik etsin. Yetişmiş kızlar için de bu geçerlidir. Felsefe dersleri önemli. Bu dersler bizim için kurtarıcıdır.

Güneydoğu'da bizimkiler postu deldirmesin. Buna yönelik önlemleri alın. Tayin dairesi mutlaka elimizde olmalı. Cepheye o namussuzları sürün. Kadrolaşma çok önemli. Çevik Paşa'nın yerine bizden akıllı biri olsaydı, Karadayı sünepesinin daha verimli olmasını sağlardık. Burası çok önemli. Genelkurmay başkanı senden olmazsa bile ona sahip olarak kullanabilirsin. Ama olmadı.

TUĞGENERAL VOLKAN KAPLAMA: Komutanım. Askeri okullarda böyle kadrolaşma yapsak. Özellikle sınıf subaylarının çoğunu bizden atadık.

YİNE AYNI GÜNLERDE BİR BAŞKA TOPLANTI
KKK Eğitim ve Okullar Daire Başkanı Tuğgeneral Volkan Kaplama, aynı dairede çalışan Kurmay Albay Turgay Tekmen ve daha birçok subayın yer aldığı toplantıda ilginç ve ürkütücü tespitleri dikte ettirmektedir.

TUĞGENERAL VOLKAN KAPLAMA: Biliyorsunuz ki, gerçek laiklik ancak Alevi toplumda gerçekleşir. Bunu Bütün Alevilere öğretin, onları canlı tutmalıyız. Aptal komutanlar, her gün gündeme gelerek, ülkedeki şeriatçı birikimi azaltarak bir müdahalenin önünü kesiyorlar. (...) Tanıdığım en akıllı Alevi olan Çetin Paşa (Genelkurmay Harekat Başkanı) ve Yalçın Paşa (Ali Yalçın) bu işlere engel olmak istiyor ama başaramıyor.

TOPLANTIDA ÇIKAN PRENSİP KARARLARI

Bizden güvendiklerinize adımı vermeden şunları söyleyin:

- Alevilik bu ülkede gurur kaynağı olana kadar, yani memleketi avucumuza alana kadar herkes kendisini gizleyecek. Bu amaç için her şey doğrudur. Dinsel kavramlar olan hiçbir şey bizi bağlamaz. Fisunoğlu, (Kara Kuvvetleri Komutanı) bana korgeneral iken, “Ben karımı oynata zıplata bu noktaya geldim” demişti. Bizim için de ölçü bu olmalıdır.

- Deşifre olmuş Aleviler söylemlerimizi ortaya koysunlar. Sevgi desinler, insanlık desinler ama ülke için oynadığımızı belli etmesinler.

- Alevi dışında hiç kimse ateist olsa bile güvenilmeyecek, ilişki tam olarak kurulacak ama, açıklamalar yapılmayacak. Ben Doğu Paşa'ya bile tam güvenemiyorum.

- PKK ile savaşanlara el altından şu mesajı gönderin: “Sakın ha ölmeyin, bırakın Atatürkçü olsa da Sünniler ölsün.” Tayin dairesine çok adam yetiştirdik. Özellikle okullara çok bizden sınıf subayı gönderdik. Ama PKK'ya karşı bunu yapamıyoruz. Herkes gidiyor. Yine de buraya tayin olanların karargah görevini alması sağlanmalı. Kısaca PKK bizim işimiz değil.

DOĞAN VE KAPLAMA SORULARIMIZI CEVAPLAMADI

Dönemim Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanı Çetin Doğan ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı Eğitim ve Okullar Daire Başkanı Tuğgeneral Volkan Kaplama, 1997 Mayıs ayında yapıldığı iddia edilen toplantı hakkında konuşmaktan kaçındı.

KENAN KIRAN / VAKİT

Turkbroker
31-08-2009, 12:17
Dalan Rusya’da Bolşevikler’in yeni kralı Aleksandr Dugin’le!

Bedrettin Dalan’ın ABD’den sonra Rusya’da olduğu öne sürüldü.

Aşağı yukarı yedi aydır diyar diyar dolaşıyor...

ABD’den, Güney Amerika’ya oradan da Moskova’ya uzanan bir yolculuk.

Ama en ilginci, Ergenekon tayfasının bir numaralı destekçisi, Doğu Perinçek’in has dostu Aleksandr Dugin’le birlikte olması!

Dugin üzerine çok yazdık çizdik...

Nazi’lerin Waffen SS ve Çekoslovakya Kasabı, Heydrich’in kurduğu Eizatsgruppe adlı, milyonlarca Rus’un da katili olan canavarları yere göğe sığdıramayan adam bu Dugin.

Eski SSCB sınırları içinde, Rus İmparatorluğu kurmak istiyor.

Şimdi, Bedrettin Dalan’ın ne işi olabilir Dugin’le?

Ben bilemem... Bilen varsa beri gelsin.

Neyse, Dalan’ın işlerini Rusya’da, Ergenekon davasından tutuklu Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz bağlantılı Rosoboronexport ve EMT Erimtan Danışmanlık firmasının yürüttüğü söyleniyor.

Burada ilginç bir hatun çıkıyor
karşımıza.

Adı Ulvia Seremova! Kim bu hatun? Ersöz’ün firarda olduğu altı ay boyunca birlikte olduğu öne sürülen kişi. Dahası, Ersöz emekli olduktan sonra, bu Rus silah şirketi Rosoboronexport’a danışmanlık yapmış. Seremova da bu şirkette çalışıyor!

Ergenekon davasındaki ikinci iddianamede yer alan bir ses kayıt dosyasında, Bedrettin Dalan, yurtdışına kaçanları, Türkiye sevdalısı olmayan kişiler olarak damgalıyor: “Onların böyle Türkiye sevdası yok. Sıkıyı görseler New York’ta, Paris’te yaşamayı göze almış adamlar! Kendimi kaç defa ölçtüm. Gidiyorum, bir hafta geçti mi, kuşun kanadıyla Türkiye’ye kaçıyorum. Yemin ediyorum, Türkiye’den kaçsam, 10 gün sonra idama razı olur geri dönerim. Benim yapım bu!”

Şimdi de bu Rosoboronexport firmasına bi göz atalım.

Firma tümüyle devlete ait.

Silah teknolojisi geliştiriyor, İran’dan Çin’e, Hindistan’a kadar her yere mal veriyor!

Putin, şirketin başına Anatoly İsiakin ve Sergei Chemezov’u getirdi. Şirket, bütün dünyayı saran ekonomik bunalıma karşın, silah satışlarını artırmayı başardı. Çünkü isteyene, dilediğini satıyor. Büyük Rus İmparatorluğu gerçekleşecekse eğer bir gün, bu şirketin çok büyük rolü olacağı kesin!

Bütün bunların ortasında ve arasında Bedrettin Dalan ne yapıyor? İşte asıl soru bu!

(Star Gazetesi muhabirlerine teşekkürler)
http://www.samanyoluhaber.com/y_313752_aziz-ustel-dalan-rusyada-bolseviklerin-yeni-krali-aleksandr-duginle!-.html

UNYELI CONAN
31-08-2009, 12:19
Paşa'ya bak Paşa'ya

28 Şubat döneminin Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanı Çetin Doğan ve Tuğgeneral Volkan Kaplama'nın alevi komutanların katıldığı gizli toplantıda yaptıkları konuşmalar, orduda nasıl bir mezhepçi kamplaşmaya gidildiğini gözler önüne seriyor.

Ergenekon Terör Örgütü soruşturması kapsamında hazırlanan üçüncü iddianamenin delil klasörleri, 28 Şubat sürecinde Türk Silahlı Kuvvetleri'nde görev yapan generallerin zihniyetini gözler önüne seriyor. İddianamede; 1997 yılında Mayıs ayının başında gerçekleştirilen ve 28 Şubat sürecinin en önemli aktörlerinden biri olarak gösterilen dönemin Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanı Çetin Doğan, Kara Kuvvetleri Komutanlığı Eğitim ve Okullar Daire Başkanı Tuğgeneral Volkan Kaplama ve bazı albay rütbesinde olan Alevi komutanların katıldığı gizli toplantıda yapılan konuşmaların tutanakları yer alıyor.

İŞTE O GİZLİ TOPLANTININ TUTANAKLARI

Üçüncü Ergenekon iddianamesinin 77. klasörünün 108- 112. sayfalarında, gizli toplantının notları şöyle yer alıyor: “Mayıs ayı (Mayıs 1997) başlarında gerçekleştirilen ve birçok üst düzey Genelkurmay Harekat Daire Başkanı Çetin Doğan, K.K. Eğitim ve Okullar Daire Başkanı Volkan Kaplama ve bazı Albay rütbesinde Alevi) komutanların da katıldığı bir gizli toplantı notlarını dikkatlerinize arz ediyorum: Konuşma daha çok Gn.Kur.Hrk.Bşk. Korg. Çetin Doğan ile K.K.K.lığı Eğt. ve Ok.D. Bşk. Tuğg. Volkan Kaplama arasında geçiyor. Toplantıya katılan diğerleri ise dinlemek ve not almakla meşgul.

(...)
KORGENERAL ÇETİN DOĞAN: (...) Altı ayda bir büyük gürültülerle ordudan adam atarsanız, yarın darbe yapma gerekçeniz kalabilir mi? Ali Yalçın Paşa bu işi çok iyi götürdü. Ama, iki yıldır üzerine gidiliyor. Nerede yanlış yaptı bilmiyorum. Acaba, yeğeni Aleviliğini ortaya koyucu yanlışlıklar yaptı da mı ondan hareketle paşamız yıpratıldı bilmiyorum. Ali Paşa geleceğin komutanı olabilirdi. Belki de yine olabilir ama, bizim için şu anda fazla yaklaşılacak biri değil. Biz de lekeleniriz.

Herkes ne pahasına olursa olsun kendisini gizleyecek. Eğer, birlikte bilinen biri varsa onu vitrin yapın. Ama o da bizimkilerle gezmesin. Her yerde ‘irtica var' kampanyası başlatılsın. Sadece eşi kapalı olan, namaz kılan değil, yarın irticaya kaçması muhtemel herkesi yazın, şikayet edin. Onların adına dinci dergiler, gazeteler gönderin. Akrabalarının adını öğrenin, onların isimleriyle başlarını belaya sokan mektuplar gönderin. Hatta kart gönderirseniz okunması daha kolay olur.

TUĞGENERAL VOLKAN KAPLAMA: Komutanım, bunları bu sene okullarda kısmen yaptık. Ama artık bu sözlerinizden sonra bunları emir kabul ederiz.

KORGENERAL ÇETİN DOĞAN: Bu konularda sınır beklenmez. Dedelik sırası değil. Kafanızı çalıştırın. Din, bizim için, bizim için derken aklına ne gelirse gelsin, her şeyi kastediyorum, zararlıdır. Bizden olan birlik komutanları, yoksa laik komutanlar sıkıştırılmalı, çokça eğlence düzenlenmeli. Dansöz, Rus revüsü ne bulursanız getirin. İçkiyi zorlayın. Din ve milliyetçilik duygusunun nasıl zayıflatılacağı, nasıl yok edileceği açık. Bunları uygulayın. Okullara da öğrencilerle kız arkadaşlıklarını teşvik edin. Yapabiliyorsanız Osmanlı hayranlığını kırın. Türklerin üstün bir ulus olduğu safsatasını yıkın. Özellikle, cinsel konularda sınırları zorlayın. Bu konu insan zaafının başında gelir. Hanımlarımız aile gezmelerinde, eğlencelerde dekolte giysin. Hanımlarımız diğerlerinin hanımlarını açık giymeye teşvik etsin. Yetişmiş kızlar için de bu geçerlidir. Felsefe dersleri önemli. Bu dersler bizim için kurtarıcıdır.

Güneydoğu'da bizimkiler postu deldirmesin. Buna yönelik önlemleri alın. Tayin dairesi mutlaka elimizde olmalı. Cepheye o namussuzları sürün. Kadrolaşma çok önemli. Çevik Paşa'nın yerine bizden akıllı biri olsaydı, Karadayı sünepesinin daha verimli olmasını sağlardık. Burası çok önemli. Genelkurmay başkanı senden olmazsa bile ona sahip olarak kullanabilirsin. Ama olmadı.

TUĞGENERAL VOLKAN KAPLAMA: Komutanım. Askeri okullarda böyle kadrolaşma yapsak. Özellikle sınıf subaylarının çoğunu bizden atadık.

YİNE AYNI GÜNLERDE BİR BAŞKA TOPLANTI
KKK Eğitim ve Okullar Daire Başkanı Tuğgeneral Volkan Kaplama, aynı dairede çalışan Kurmay Albay Turgay Tekmen ve daha birçok subayın yer aldığı toplantıda ilginç ve ürkütücü tespitleri dikte ettirmektedir.

TUĞGENERAL VOLKAN KAPLAMA: Biliyorsunuz ki, gerçek laiklik ancak Alevi toplumda gerçekleşir. Bunu Bütün Alevilere öğretin, onları canlı tutmalıyız. Aptal komutanlar, her gün gündeme gelerek, ülkedeki şeriatçı birikimi azaltarak bir müdahalenin önünü kesiyorlar. (...) Tanıdığım en akıllı Alevi olan Çetin Paşa (Genelkurmay Harekat Başkanı) ve Yalçın Paşa (Ali Yalçın) bu işlere engel olmak istiyor ama başaramıyor.

TOPLANTIDA ÇIKAN PRENSİP KARARLARI

Bizden güvendiklerinize adımı vermeden şunları söyleyin:

- Alevilik bu ülkede gurur kaynağı olana kadar, yani memleketi avucumuza alana kadar herkes kendisini gizleyecek. Bu amaç için her şey doğrudur. Dinsel kavramlar olan hiçbir şey bizi bağlamaz. Fisunoğlu, (Kara Kuvvetleri Komutanı) bana korgeneral iken, “Ben karımı oynata zıplata bu noktaya geldim” demişti. Bizim için de ölçü bu olmalıdır.

- Deşifre olmuş Aleviler söylemlerimizi ortaya koysunlar. Sevgi desinler, insanlık desinler ama ülke için oynadığımızı belli etmesinler.

- Alevi dışında hiç kimse ateist olsa bile güvenilmeyecek, ilişki tam olarak kurulacak ama, açıklamalar yapılmayacak. Ben Doğu Paşa'ya bile tam güvenemiyorum.

- PKK ile savaşanlara el altından şu mesajı gönderin: “Sakın ha ölmeyin, bırakın Atatürkçü olsa da Sünniler ölsün.” Tayin dairesine çok adam yetiştirdik. Özellikle okullara çok bizden sınıf subayı gönderdik. Ama PKK'ya karşı bunu yapamıyoruz. Herkes gidiyor. Yine de buraya tayin olanların karargah görevini alması sağlanmalı. Kısaca PKK bizim işimiz değil.

DOĞAN VE KAPLAMA SORULARIMIZI CEVAPLAMADI

Dönemim Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanı Çetin Doğan ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı Eğitim ve Okullar Daire Başkanı Tuğgeneral Volkan Kaplama, 1997 Mayıs ayında yapıldığı iddia edilen toplantı hakkında konuşmaktan kaçındı.

KENAN KIRAN / VAKİT

bu bana sünni fetthullah ve radikal fasitlerin (bende sünniyim !) uydurmasi gibi geliyor.. umarim öyledir.. cünkü o cenahin sözde Allah adina her türlü laneti-melaneti yaptiklarini biliyoruzda .. insallah bu uydurmadir..

ASPİRİN
31-08-2009, 12:34
bu bana sünni fetthullah ve radikal fasitlerin (bende sünniyim !) uydurmasi gibi geliyor.. umarim öyledir.. cünkü o cenahin sözde Allah adina her türlü laneti-melaneti yaptiklarini biliyoruzda .. insallah bu uydurmadir..

Haberi kimim yaptığı ve/veya kimin yaptırdığı beni zerre kadar bağlamıyor ...

Hele de; F.Gülen veya radikal faşistler veya ateist , komunist , maocu , kızılbaş , din düşmanı ...her ne zıkkımsa umurumda bile değil ...

Halep orda ise arşın burda ...

Açarsın davayı , verirsin mahkemeye , konuşturmazsın , lekeletmezsin şerefini ... ...

Kaldı ki henüz paşalardan gelen bir tepki veya yalanlama da yok, mahkeme sonraki fasıl ...

Ben buna bakarım ...

e-fulya
31-08-2009, 12:49
Haberi kimim yaptığı ve/veya kimin yaptırdığı beni zerre kadar bağlamıyor ...

Hele de; F.Gülen veya radikal faşistler veya ateist , komunist , maocu , kızılbaş , din düşmanı ...her ne zıkkımsa umurumda bile değil ...

Halep orda ise arşın burda ...

Açarsın davayı , verirsin mahkemeye , konuşturmazsın , lekeletmezsin şerefini ... ...

Kaldı ki henüz paşalardan gelen bir tepki veya yalanlama da yok, mahkeme sonraki fasıl ...

Ben buna bakarım ...

E. Org. Çetin Doğan'ın feryadı

Yalçın BAYER

1. ORDU eski Komutanı Emekli Orgeneral Çetin Doğan, Ergenekon davasını açan üç savcı hakkında yargıya 50 bin liralık tazminat davası açtı.


Doğan'ın kamuoyuna yaptığı açıklama şöyle:

"Yargının'yargısız infaz'a alet edilme gayretkeşliği, ülkemize özgü yeni bir uygulama. Sözüm ona özgürlükler adına, 'derin devletle(!) mücadele' adına yola çıkanların adım adım kendi 'F' tipi derin devletlerini kurma yolunda mesafe aldıklarını hep birlikte dehşetle seyrediyoruz. Hakkımda 1997 yılında dönemin komutanlarına gönderilen imzasız ihbar mektuplarını hukuki mesnet sayarak; Ergenekon iddianamesine geniş yer vermeleri (sayfa 1595, 1618, 1619, 1620) nedeniyle, 19 Mart 2009 tarihinde, Ergenekon savcılarına karşı İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi'nde tazminat davası (ceza davası açma olanağı bulunmadığı için) açmış bulunuyorum.


İddianamenin yukarıda belirtilen safsata niteliğindeki sayfaların içeriklerinin, önce belirli basın yayın kuruluşlarına servis edilmesi, bilahare resmen açıklanması, bana ve benim üzerimden Türk Silahlı Kuvvetleri'ne karşı iğrenç bir kampanyanın basın, televizyon ve internet vasıtası ile başlatılmasına neden olmuştur. İddianamedeki asılsız 'gizli konuşma notlarını' esas alan laiklik karşıtı, irticai faaliyetlerin odağı haline gelmiş çevrelerin sahip oldukları internet sitelerinde, belirtilen kampanya halen de devam etmektedir.

Açtığım davanın dilekçesini bilgi ve değerlendirmeleriniz için ilişikte sunuyorum. Ergenekon davasında sanık, şüpheli veya tanık konumunda olmayan birisi hakkında, dava ile de hiçbir ilişkisi bulunmayan imzasız ve asılsız ihbar mektuplarının en geniş şekilde yer almasının 'iddianameye' gölge düşürüp düşürmediğini takdirlerinize sunuyorum.
Çetin DOĞAN-E.Org."
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=11309993&yazarid=42

Sn.Aspirin..
Bu tür haberlerin kimin tarafından yapıldığı sizi bağlamıyabilir ama ben Zaman,Y.Şafak,Taraf,Vakit,Bugün,Star gibi gazetelerin ve bu paralelde beyin yıkama işlevi yapan internet sitelerinin özellikle Ergenekon haberlerine hep şüphe ile baktım.

Siz ''arşın burda'' derken Halep'in nerde olduğunu pek merak etmiyorsunuz..
Bu tür iddialar karşısında açılan davalar sonuçlandıkça Halep'in nerde olduğunu da göreceksiniz inşallah..

Bu tür yazıları kopyalamadan önce keşke bu yazılardaki komutanlar ne yapmış,dava açmış mı diye google'a bakabilseydiniz..
Aslında istediğiniz her konuyu araştırma yeteneğiniz olduğunu biliyorum..
İsteseniz internettten ÇETİN DOĞAN Paşa'nın feryadını da bulup duyabilirdiniz..
Ama bazı konularda meselenin diğer cephesini araştırmak pek işinize gelmiyor gibi bir izlenimdeyim.

balaban
31-08-2009, 12:57
Böyle bir şey doğru olabilir mi? Kitabı alıp okumadım.


Yani inanılır gibi değil..

Acaba bu yazılanlar hakikaten tekzip edilmedi mi veya yazarı dava
filan edilmedi mi ?????


'Çuval geçirme' olayı biliniyor muydu? MUTLAKA OKUMALISINIZ...

Piyasada satılan bir kitapta diyor ki "Erdoğan ve Gül, tezkerenin
geçmesinde kendilerine destek olmayan Silahlı Kuvvetleri cezalandırmak
için Amerika'dan bir şey yapmalarını istedi. Onlar da Türk subay ve
askerlerinin başına çuval geçirdiler"

Ahmet Akgül isimli Milli Görüşçü yazara göre, Türk subaylarının
başına çuval geçirilmesinden sonra Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet
Komutanları'nın istifa edeceği hesaplanıyordu. Ancak asker olaya çok
öfkelenip yönetime el koymaya kalksaydı Amerika Erdoğan ve Gül'ü
kaçıracaktı.

Son günlerde bir kitaptan yapılan alıntı çok konuşuluyor. Alıntıyı
önce bana gönderilen bir e-mail'den okudum. Açıkçası önce ciddiye
almadım. Hayal ürünü bir senaryo zannettim.

Ancak daha sonra bunun bir kitaptan alındığını fark ettim. Kitabın
adı "AKP İntihara Gidiyor." Yazarı Ahmet Akgül. Kitap bu yıl yazılıp
basılmış, yani çok yeni.

Kitabı almayı bir türlü beceremedim. Ama bu arada yüze yakın e-mail
aldım aynı alıntıyı içeren.

Sonunda kitabı dün buldum. Yazar Ahmet Akgül İslami kökenden geliyor.
Necmettin Erbakan'ın da eğitiminden geçmiş. Milli Görüş'ün önemli
yazarlarındanmış. Adını ilk kez gördüğüm çok sayıda kitabı varmış.

Gelelim kitabın 278 ve 279'uncu sayfalarından yapılan alıntıya..

Yazar burada ismini vermediği bir AKP'li danışmanla konuşuyor. Belli
ki eskiden çok yakın arkadaş olan ikili arasındaki konuşmalar inanılır
gibi değil.

Çünkü AKP'li danışman Türk subay ve askerlerinin başına çuval
geçirilmesi olayının bizzat Başbakan Erdoğan ve yardımcısı Abdullah
Gül tarafından bilindiğini hatta bunun için Amerikalıların teşvik
edildiğini ileri sürüyor.

Gerekçe ise 1 Mart tezkeresinde hükümete yardımcı olmayan
Genelkurmay'ın cezalandırılması.

Kitap birkaç aydır piyasadaymış. Bugüne kadar kitapla ilgili bir
soruşturma açıldığını duymadım.

Şimdi gerçekten çok şaşırtıcı olan bu bölümü, hiçbir ekleme çıkarma
yapmadan size de aktarmak istiyorum:

"AKP'yi kuranların ve kurduranların, özellikle Tayyip Erdoğan'ın özel
bir önem verdiği danışmanlarından ve operatörlerinden biri ile yemekte
karşılaştık. Tam bir panik havasındaydı. 'Hayrola işleriniz iyi
gitmiyor galiba!' dedim.

- AKP'li: Tezkere krizinde oldu ne olduysa, büyü o zaman bozuldu,
beklediğimiz sonuç çıkmadı, sonrasını zaten biliyorsunuz.

- Katılmıyorum, Edelman'ın YSK' ya ziyareti, Londra, Washington, New
York, Dubai ve bazı şehirlerde daha AKP kurulmadan önce verilen sözler
sonunuzu hazırladı. Devleti tanımadan, Anayasal organlardan ve
milletten gerçek anlamda bir olur almadan küreyi yerinden oynatacak
kararları

Alabileceğinizi sanmak çocukçaydı. Bu durum AKP'yi bitirdi.

- AKP'li: Hayır, bizi Özkök Paşa ve Paşalar bitirdi. Tezkere krizinde
ne yapacağımızı bilemedik. Sorduk ne yapılmalı diye; 'İktidar
sizsiniz, karar almak sizin işiniz, biz kararı uygularız' dediler.

- Ama zaten siz orduya sormadan gayrı resmi olarak her türlü
garantiyi vermiştiniz. Asıl hata o değil mi?

- AKP'li: Tamam her türlü garantiyi ve tavizi verdik ama ABD'nin Doğu
ve Güneydoğu'ya tam yerleşeceğini bilmiyorduk. Yani, ABD ve İngiltere
Türkiye'yi işgal edeceklerdi, paniğe kapıldık.

- Ama ABD'lilere bu garantinin AKP'nin kurulması aşamasında verdiniz.

- AKP'li: Evet, çok yanlış yaptık.

- Peki, o halde Özkök Paşa'nın ve Paşaların suçu ne?

- AKP': Onlar diyebilirlerdi ki; 'Tezkerenin çıkmasına karşıyız.'
Ancak asker kararı bize bıraktı!

- Normal, demokrasilerde zaten böyle olmaz mı?

- AKP'li: Tamam da, tezkerenin faturasını sonunda AKP'ye kesti
ABD'liler. Asker, 'tezkereye karşıyız' deseydi, parti ile ABD değil,
ABD ile TSK karşı karşıya gelecekti, biz yırtacaktık!

- Özkök Paşa ve Paşalar size tezkere çıkarmayın demedi mi?

- AKP'li: Hayır demedi ama cesaret edemedik!

- ABD, Türk askerlerinin başına çuval geçirdi ama ceza olarak?

- AKP'li: Yahu o olayı hiç sorma. O Wolfowitz'in halt yemesi.
Bizimkiler (AKP'liler), 'tezkerenin öcünü TSK dan alalım' diye ona
akıl vermiş!

- Yoksa sizin danışman arkadaşlarınızdan biri ve İstanbul'da iki
işadamı Wolfowitz'e asıl suçlu AKP değil, TSK demiş olmasın? Çünkü
Amerika'ya söz verdiği gibi AKP tezkereyi çıkaracaktı! TSK'yi
cezalandırma teklifi, iki işadamı ve bir danışmandan gitmedi mi?

- AKP'li: Çok büyük, çok fahiş bir hata yaptık zaten Wolfowitz Türk
ordusunu bizimkilerin teklifi üzerine cezalandırmaya karar verdi.

- Tek başına mı?

- AKP'li: Yok canım, Tayyip Erdoğan ve Gül'le paylaşıldı, onlar da
'olur' dediler.

- Yani Wolfowitz'in, ABD'nin bu çokbilmiş danışmanının ve
İstanbul'daki iki işadamının: 'Türk ordusunu cezalandırma önerisine'
Tayyip Erdoğan ve Gül ya da Eş Genel Başkanlar 'Evet' mi dedi?

- AKP'li: Maalesef öyle! Tayyip ile Gül'ün gezileri bu plana göre
ayarlandı. O gün Tayyip Erdoğan Rize de, Gül de Kayseri'de olacaktı.
Çok ters bir şey olursa ikisi ABD'liler tarafından alınacaktı. Bu
planı Wolfowitz hazırlamıştı.

- Ne tür bir terslik bekliyordunuz?

- AKP'li: Tayyip Erdoğan ve Gül'e yönelik askeri bir hareket olabilir
diye düşündük.

- Yani AKP üst yönetimi, AKP'nin yıldız danışmanı ve İstanbul'daki
iki işadamı Türk askerlerinin başına çuval geçirileceğini biliyor
muydu?

- AKP'li: Evet tabii. Yanılmıyorsam bir de emekli bir Paşa biliyordu.

- Hiçbir kimse çıkıp ta Tayyip ve Gül'e bunun sonuçlarının çok ağır
olabileceğine ilişkin görüş bildirmedi mi?

- AKP'li: Tezkerenin mecliste reddedilmesine çok kızmıştık. ABD
Savunma Bakanı arkamızdaydı. Kendimizi çok güçlü hissediyorduk!

- Ordunun sessiz kalacağını mı düşündünüz?

- AKP'li: Biz değil, Wolfowitz öyle düşündü. Türk askerlerinin başına
çuval geçirilince, Genel Kurmay Başkanı Özkök ve diğer Kuvvet Komutanı
Paşaların, o günkü harekâtın nöbetçisi Büyükanıt'ın istifa edip emekli
olacaklarını öngörmüştük. Eğer o gün paşalar istifa etseydi, bizim
Genel Kurmay Başkanımız hazırdı.

- Kimdi?

- AKP'li: Onu söylemem."

***

Konuşmanın devamında Özkök Paşa'nın "Fethullahçı" olarak lanse
edildiği ve yıpratılmaya çalışıldığı anlatılıyor. O bölüm de çok
ilginç. Bunu da yarın yazacağım.

Can ATAKLI

balaban
31-08-2009, 12:58
Devamı.......

'Çuval olayında paşalar istifa etmeyince Özkök için 'Fethullahçı'
söylentisi çıkardık'


Dün size "AKP İntihara Gidiyor" isimli kitaptan çok çarpıcı bir bölüm aktarmıştım. Bu kitap aylardır piyasada satılıyor, yazdığım bölüm internet sitelerinden yüz binlerce kişiye ulaştı. Bir tek yerden "çıt" bile çıkmıyor. Ne AKP yalanlıyor, ne kitap hakkında dava açılıyor ne de bir toplatma kararı alınmış. Yani bir anlamda "sessiz bir onay" var. İnsan bu dehşet verici ifadeleri okudukça çok şaşırıyor

Bugün, dün yazdığım bölümün hemen arkasından gelen ve internet sitelerinde yer verilmeyen daha da dehşet verici bölümü yazıyorum. Bu bölümde itiraflarda bulunan AKP'li danışman, AKP'nin başta İngiltere, pek çok batılı ülkenin yardım ve desteği ile kurulduğunu anlatıyor.

Ayrıca Hilmi Özkök Paşa'nın "nasıl Fethullahçı yapıldığına" ilişkin çok çarpıcı ifadeler de Bulunuyor

"- Sizin Genelkurmay Başkanınız kim olacaktı?

AKP'li: Söyleyemem. Ama Paşalar istifa etmeyince dümen yarım kaldı.
Paşaların kesin kararlı oluşu ve çuval olayını Türkiye'nin lehine
kullanmaları, bizim oyunumuzu kökten boşa çıkardı. Paşalar istifa etmeyince Özkök Paşa'ya 'Fetullah Hocacı' diyelim ve Onu gözden düşürelim kararı aldık...

- Neden?

AKP'li: Çünkü Özkök Paşa'nın namaz kıldığı söylenmişti. Eğer Özkök
Paşa'ya 'Fethullah Hocacı' diye iftira atar ve tutturursak, o da
mecburen istifa eder, biz de böylece intikam alırız diye düşündük.

- Yani Özkök Paşa 'Fethullah Hocacı' değil mi?

AKP'li: Ne ilgisi var? Mümkün mü? Paşa samimi Müslüman bir adam.'Çamur at, izi kalır' diye böyle yaptık!

- Ama sonuç alamadınız!

AKP'li: Kimse inanmadı. Bunun üzerine Emin Çölaşan gibi yazarlara Özkök Paşa'nın 'Fethullah Hocacı' olduğu yalanı sızdırıldı.
Wolfowitz'in adamları bir psikolojik harp başlattı. Hulki Cevizoğlu,

Emin Çölaşan, Mustafa Balbay, filan, bunları CIA ve MI6 iyi
etkiliyordu. Hilmi Özkök'ün aleyhinde yayınlar yapıldı.

- Özkök Paşa istifa etseydi, yerine kim geçecekti? Büyükanıt Paşa mı?

AKP'li: Yok canım. Ancak Büyükanıt Paşa'yı Özkök Paşa'ya karşı sadece kullanmaya çalıştık. Aziz Yıldırım, ABD'deki bazı askerler Büyükanıt Paşa'yı etkilemeye çalıştı ama Büyükanıt oyuna gelmedi. O oyuna gelmeyince 'Sabetayist' olduğunu yaydık. (Vakit ve Yeni Şafak gazetelerinden falan...)

- Onun kabahati neydi?

AKP'li: Bizim (AKP'nin) Genelkurmay Başkan adayımız o değildi (Bizim adamımızın olması için, onun da kötülenmesi gerekliydi.. .)

- TSK' ya müdahale etmeniz saçma değil mi?

AKP'li: Arkamıza ABD Savunma Bakanı'nı, iki-üç tane çok önemli işadamını ve bir emekli paşayı da alınca, kolayca bu işten sıyrılırız ve kotarırız diye düşündük.

- Neden?

AKP'li: Özkök Paşa'yı, Büyükanıt Paşa'yı, Genelkurmay'ı ve galiba genel olarak TSK'yi çok basite indirgedik. Çok boş gördük onları.. Ama öyle değilmiş yanıldık. Mesela sizin SESAR'ın ve Atatürkçülüğünden, milliyetçiliğinden emin olunan kalemlerin paşalara yönelik ağır eleştirileri işimizi kolaylaştıracağına, bozdu. Birçok operasyonda nasıl olsa siz ve diğerleri sonuç alır diye, biz el atmadık.

- Demek ki emekli bir paşa orduyu iyi analiz edememiş.

AKP'li: Sadece o değil, ABD'li, İngiliz, İsrailli, Fransız birçok
uzmandan TSK' ya karşı yürüttüğümüz savaşta yardım aldık. Ama onlar da çuvalladı. Hepimiz çuvalladık. Bu kabinenin (AKP hükümetinin) Listesi, Londra ve ABD'de oluşturuldu. Bakanlar Kurulu'nda İngilizlerin, Amerikalıların, İsraillerin, Almanların, Fransızların kotası olduğu söylendi. Biz itiraz ettik, iftira dedik. Ama maalesef realite bu. İngilizlerin elinde ipimiz. Dış güçlerin piyonu gibiyiz!..

- Sadece onlar mı?

AKP'li: Onlar (İngilizler), hem ABD'lileri, hem İsraillileri hem
Almanları, hem de AB üyelerini parmaklarında oynatıyor. Barzani'yi, Talabani'yi, Kürtleri ve Arapları.

- İngiliz Büyükelçisi Westmacott?

AKP'li: O en büyük fitne başı. Hükümet'in içine düştüğü açmazın mimarı o, 'Kürt devletini kabul edin, Arap ve Yahudi sermayesi Türkiye'ye akacak' dedi. Bizi yanlış yönlendirdi.. .

- RTE'nin Kürt sorunu söyleminin mimarı o mu?

AKP'li: Öncelikle İngilizler ve tabii Westmacott. İsrailliler de var.
- Sana göre İngilizlerin amacı ne?

AKP'li: Onlar (İngilizler), Hindistan ve Çin'i arkalarına alarak
dünyaya yeniden egemen olmayı planlıyorlar. 'Güneş batmayan
imparatorluk' şehveti içindeler. ABD'yi Irak batağına çeken

İngilizler ve Yahudilerdir. İngilizler ABD'yi bölgeden uzaklaştırıp, Kürt devleti ve İsrail ile ittifak kurup Ortadoğu'ya oturmak istiyorlar. Bu sebeple ABD ile İslam ülkelerinin arasını açtılar;
özellikle 11

Eylül'den sonra. Westmacott bizimkine (RTE) demiş ki, İngiltere, Rusya, Çin ve Hindistan ile birlik oluşturuyoruz. ABD bölgeden tasfiye olacak.

- Tezkerenin suçlusu bu durumda İngiltere olmuyor mu? İngilizler, hem İsrail'i hem de ABD'yi yanıltıyor. AKP, bu İngiliz dümenini yenecek güçte mi?

AKP'li: Biz İngiliz malı bir partiyiz. Ya da Almanların deyimi ile
'ankesörlü telefon' gibiyiz. Jetonu kim atarsa, onun düdüğünü
çalıyoruz. Hiçbir şeye hazır değilmişiz. Kullanılmışız. İngilizler
ince ama vahşice, İsrail, ABD üzerinden, ABD IMF üzerinden, Almanlar, Fransızlar AB ve Kürtler üzerinden ama tüm düşmanlarımız, hem Kürtler, hem AB ve ekonomi üzerinden AK Parti hükümetini kullanıyor. Çok üzülüyor ve kahroluyorum. İstanbul'un Fethi Şenlikleri'ni düzenleyen bir maziden şimdi İstanbul'un işgalini tezgâhlayan bir parti konumuna ve işbirlikçi adamlara dönüştük.



- Çok ağır bir itiraf değil mi?

AKP'li: Daha özelleştirme ve rüşvetteki dolaplara gelmedim.
Yabancılar (İngilizler, ABD'liler, İsrailliler, v.s.) muhalefete
hâkim. MHP İngiltere'ye teslim olmuş durumda, Ağar'ı çok rahat pasifice ederler.

Erkan Mumcu İngilizlerin tam kontrolünde. Westmacott, 'CHP bizimdir ve sizin en büyük yardımcınızdır' dedi. AK Parti'nin durumu ortada.

- Rezalet.

AKP'li: Rezaletten de beter, tam işgal ve işgale bizler (AKP'liler)
önayak oluyoruz. Sizin dedikleriniz doğru, hainler mangasıyız biz.

- Çok iyi bir sohbet oldu.. Müsaade ederseniz ben bunları yazayım, siteden kamuoyuna yansıtalım."

Can ATAKLI

ASPİRİN
31-08-2009, 13:12
E. Org. Çetin Doğan'ın feryadı

Yalçın BAYER

1. ORDU eski Komutanı Emekli Orgeneral Çetin Doğan, Ergenekon davasını açan üç savcı hakkında yargıya 50 bin liralık tazminat davası açtı.


Doğan'ın kamuoyuna yaptığı açıklama şöyle:

"Yargının'yargısız infaz'a alet edilme gayretkeşliği, ülkemize özgü yeni bir uygulama. Sözüm ona özgürlükler adına, 'derin devletle(!) mücadele' adına yola çıkanların adım adım kendi 'F' tipi derin devletlerini kurma yolunda mesafe aldıklarını hep birlikte dehşetle seyrediyoruz. Hakkımda 1997 yılında dönemin komutanlarına gönderilen imzasız ihbar mektuplarını hukuki mesnet sayarak; Ergenekon iddianamesine geniş yer vermeleri (sayfa 1595, 1618, 1619, 1620) nedeniyle, 19 Mart 2009 tarihinde, Ergenekon savcılarına karşı İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi'nde tazminat davası (ceza davası açma olanağı bulunmadığı için) açmış bulunuyorum.

Açtığım davanın dilekçesini bilgi ve değerlendirmeleriniz için ilişikte sunuyorum. Ergenekon davasında sanık, şüpheli veya tanık konumunda olmayan birisi hakkında, dava ile de hiçbir ilişkisi bulunmayan imzasız ve asılsız ihbar mektuplarının en geniş şekilde yer almasının 'iddianameye' gölge düşürüp düşürmediğini takdirlerinize sunuyorum.
Çetin DOĞAN-E.Org."
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=11309993&yazarid=42

Sn.Aspirin..
Bu tür haberlerin kimin tarafından yapıldığı sizi bağlamıyabilir ama ben Zaman,Y.Şafak,Taraf,Vakit,Bugün,Star gibi gazetelerin ve bu paralelde beyin yıkama işlevi yapan internet sitelerinin özellikle Ergenekon haberlerine hep şüphe ile baktım.

Siz ''arşın burda'' derken Halep'in nerde olduğunu pek merak etmiyorsunuz..
Bu tür iddialar karşısında açılan davalar sonuçlandıkça Halep'in nerde olduğunu da göreceksiniz inşallah..

Bu tür yazıları kopyalamadan önce keşke bu yazılardaki komutanlar ne yapmış,dava açmış mı diye google'a bakabilseydiniz..
Aslında istediğiniz her konuyu araştırma yeteneğiniz olduğunu biliyorum..
İsteseniz internettten ÇETİN DOĞAN Paşa'nın feryadını da bulup duyabilirdiniz..
Ama bazı konularda meselenin diğer cephesini araştırmak pek işinize gelmiyor gibi bir izlenimdeyim.


Paşanın açtığı bu dava yapıştırdığım haberle mi ilgili ?

Öyle olsa bu haber yapılabilir mi ?
Devam eden bir dava da haber yapacak, hem de Vakit !!!

Bu haberi yapanlara neden dava açmadı ve ilgili gazetenin sorularına susmayı tercih etti ???
Basın toplantısı bile yapılabilir , en azından ...

Bu arada ben ORUÇLUYUM , konuyu başka yönlere çekmeyelim , lütfen , sizi üzmek istemem ...

e-fulya
31-08-2009, 13:27
İnsan VAKİT gibi bir gazetenin TSK'nın şerefli bir generali ile ilgili yazdığı yazıyı foruma kopyalamadan önce,bu gazetenin aleyhine 312 generalin dava açtığını,rahmetli Deniz Kuv.Kom.Güven Erkaya'nın açtığı tazminat davası sonucunda Vakit yazarı Abdurrahman Dilipak'ın evinin haczedildiğini bilmez mi?
Daha kimbilir ne davalar var..
http://www.sondakika.com/haber-guven-erkaya-hakkinda-yazi-yazan-gazetecinin-evi-1739874/

http://www.haber3.com/vakit-gazetesine-hakaret-davasi-498014h.htm
http://209.85.129.132/search?q=cache:QqCPUJTAcrsJ:www.tumgazeteler.com/%3Fa%3D5318729+vakit+dava+ergenekon&cd=5&hl=tr&ct=clnk&gl=tr

http://www.tumgazeteler.com/?a=763217

Hadi ülkemizi bırakalım;bakın Almanya bile Vakit'i '' "halkı sistematik şekilde kin ve nefrete kışkırtmak" suçundan kapatıp yasaklamış:
http://www.milliyet.com.tr/2006/05/18/guncel/axgun02.html

Sn.Aspirin referans kaynağınız ve klavuzunuz hiç te tekin değil..

e-fulya
31-08-2009, 13:44
Paşanın açtığı bu dava yapıştırdığım haberle mi ilgili ?

...
Cevap:
http://www.arguvanhaber.com/haber/?kat=2&dId=1305

mystified
31-08-2009, 14:56
Sn Aspirin özelinize mesaj attım.

e-fulya
01-09-2009, 10:31
1 Eylül 2009

Yalçın BAYER

Yıkın ağalığı


Kürt Açılımı Paketi'nin esas sorunu feodal düzende düğümleniyor


DÜŞÜNÜYORUM da biz Kürt kardeşlerimize siyasal haklarını vermeliyiz. Verelim ki onlar: Cumhurbaşkanı olabilsinler,

Milletvekili, Bakan, Meclis Başkanı hatta Başbakan olabilsinler,

Belediye Meclis üyesi, Belediye Başkanı olabilsinler,

General olabilsinler, Jandarma Genel Komutanı olabilsinler,

Oy kullanabilsinler, oy... Benim karım oy kullanabiliyor ise bir Kürt dostumuzun karısı da oy kullanabilsin.

Pardon, biz onların siyasal haklarını 1923’te vermiş miyiz? Keşke vermeseydik, bugün verip sevindirirdik.

Peki o zaman bu açıklanmayan paketin içinde neler var acaba?

Allah devletimize zeval vermesin, ben bir türlü açıklanmayan “Kürt Açılım Paketi”nin içinde olanları tahmin ediyorum:

Önce Doğu ve Güneydoğu’da ağalık sistemi yıkılacak. Vatandaşlar ağanın köleliğinden çıkarılarak vatandaş statüsüne geçirilecek. Bu işe bir feodal Kürt beyi olan DTP Başkanı Ahmet Türk’ün görkemli Kasrı Kanco’sundan başlanacak. Orada yaşayan köylülere Cumhuriyet tarihinde hiçbir zaman başarılamayan toprak dağıtımı sağlanacak. Kürt halkının vazgeçilmezi olan töre cinayetleri ve kan davası çözülecek. Kız çocuklarının okuması sağlanacak. O vatandaşlarımızı yeşil kart, çocuk parası, çiftçilik yardımı, erzak yardımı şeylerle gibi oyalayarak miskinliğe alıştırmaktan vazgeçilerek bu kaynaklar yöreye yatırım olarak yönlendirilecek.

Kürt kardeşlerimize tarihimizde 38 Kürt isyanı çıktığı ve bunların hepsinin feodal Kürt sistemini devam ettirmek için çıkarıldığı ve iki topluma da ne kadar zarar verdiği öğretilecek. Örneğin: 1925 isyanının sonunda Şeyh Sait’in sponsorları tarafından teslim edilmiş ve bunu hayatı ile ödemiş olduğu, Mustafa Kemal’in de bunun karşılığında Kerkük’ü İngilizlere bırakmak zorunda kaldığı (daha henüz Apo’nun teslim bedelini öğrenmiş değiliz) hatırlatılacak. Dersim İsyanı’nın 1930’lu yıllarda devletin elinin bu yörelere ulaşıp yol, köprü, telefon-telgraf, eğitim-öğretim ve güvenlik güçlerinin gelmesi, yani devletin fiziksel olarak oralarda var olmasının, ağalık sistemini yerinden sarstığı için ağalar tarafından (her zamanki gibi İngiliz destekli olarak) 1937 yılında başlatılıp, önce telefon-telgraf direklerinin yıkıldığı, köprülerin uçurulup okulların ve jandarma karakollarının yakıldığı hatırlatılacak. Bunun tam da Fransızlar ile Hatay sorununun çözülmek üzere olduğu günlere gelmesinin bir raslantı olmadığı anlatılacak.

Kürt kardeşlerimize; çözümün, feodal Kürt liderlerinin peşinden giderek veya varlığını teröre ve bir terör örgütüne borçlu olan partilerde ve onu destekleyen yabancı devletlerde değil, Mustafa Kemal’in çizdiği yol haritasından başka bir yerde olmadığı anlatılacak.

Ben aklıselim olan Kürt kardeşlerimin, Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’nda verdiği mesaja hiçbir itirazları olmadığını biliyorum. Bu ülkenin birliği, beraberliği ve refahı için tek yol haritası vardır: Ne mutlu Türküm diyene.

Prof. Dr. Birgül SÖNMEZ

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12388426.asp?yazarid=42

betaport
01-09-2009, 20:13
sayın betaport bu sizin görüşünüzdür yeter ki saygı ortamı olsun hayat gerçektir filimlerle olayları algılama gibi kurgu içerisinde değilim ölüm taktirdir ayrı mesele ama bu şekilde kimse uyusa dahi ölümü haketmez biz zaten asker bir milletiz kimse orduya dil uzatamaz zaten ordunun karalandığı falanda yok bence devletin her kurumu nu biz teşkil ediyoruz 75 milyon insan hakları eşitlik her yerde geçerli olmalı bir yanlış varsa devletin her kurumunda yanlıştır yanlışlıklar hatalar eleştirilebilir cezalandırılması sağlanabilir ama bu o kurumun al aşağı edilmesi gibi bir yargıya vardırmamalı bizi bilmiyorum ne zaman kendi kendimizi idare edebileceğiz her bir olayın müsebbibini dışarıda ki güçlerle ilşkilendirmek benim onurumu kırıyor yok abd yok almanya!!! bunlar çoban bizde koyunuz sanki kendi düşüncelerimiz kendi hür irademizle bu ülkeyi daha gelişmiş daha ileri daha medeni bir akıl dan bence hiç yoksun değiliz. Umarım bir gün; siz öyle düşünüyorsunuz madem saygı duyarım ,BU CEMAAT in usulsüzlüklerini öyle ya bağımsız yargı da görür bunlara el etek çektirir daha neyi göremediler bu kadar senelerdir onu da anlamadım!! Gene umuyorum bu cemaat diyorsunuz sizce türkiye için yapmayıp kendi çıkarları doğrultusunda dünyanın her bir yerinde okullar açıp türk bayrağını tanıtıyorlar istiklal marşını okutuyorlar nasıl olsa ki bi de üstüne kültürümüz tanıtıyorlar ben AYNA programını seyrediyorum olur ya belki çok safım o da mümkün hayra yoruyorum memleket için yapılıyor diye düşünüyorum saflık işte belki benim ki olsun niyet hayır akibet hayır demiş büyükler.Arzu ederim ki bu insanlardan farklı düşünen bu insanları eleştiren insanlarda bir gün dünyanın farklı coğrafyalarına el atarlarda size göre gerçek manada bu ülkeye ileriye dönük yatırım olmuş olur

Madem cemaatiniz bu kadar Türkiye sevdalısı ;

1- CIA korumalı çiftlikten neden yönetiliyor ? ve orada yaşayıp müslümanlığı nasıl yayıyorlar ? CIA Başkanı müslümanmı ?
2- VATİKAN ı suçlayan Fetto Hazretleri neden PAPA Hazretlerinin ayağına gidiyor ?
3- Cemaate Kur'an-ı Kerim yetmiyormu Risaliyeyi Nur denen müsvettelerin eğitimini veriyor ?
4- Dinimiz İSLAM da ILIMLI İSLAM - TERÖRİST İSLAM - RADİKAL İSLAM gibi kavramlar varmıdır ?
5- Fetto Hazretleri kendi ağzınla kasetlerde salya sümük ağlamaklı anlatımlarında neden ABD büyük güç ondan habersiz iş olmaz deyip te okullarında hala lafım ona TÜRKLÜK martavalını anlatıyor ? Ben inanmıyorum aklı başında olan hiç kimseninde inanacağını sanmıyorum.

6- Cemaatin mali kaynakları neden hep ABD menşeeli ? Zaman Gazetesinin ilk sermayesi ve basım makinalarının ABD den geldiğini sağır sultan bile bilmektedir.

7- Neden bu cemaat devlet içine sızıp ordu aleyhine faaliyetlerde bulunmaktadır ? Ülke içinmi yapıyor yoksa şeker hastası bir ABD çalışanı istiyor diyemi ?
8-Şuan TÜRKİ CUMHURİYET lerinde okulların iş bağlama makamı olduğunu, her türlü entrikanın döndüğünü yabancı basından da takip edebilirsiniz. Bumu islamiyet bumu türklük duygusu .


Sadece AYNA ya bakarsanız kendinizi görürsünüz birazda OBJEKTİF DÜNYA ya bakmanızı tavsiye ederim.

betaport
01-09-2009, 20:16
Paşa'ya bak Paşa'ya

28 Şubat döneminin Genelkurmay Harekat Dairesi Başkanı Çetin Doğan ve Tuğgeneral Volkan Kaplama'nın alevi komutanların katıldığı gizli toplantıda yaptıkları konuşmalar, orduda nasıl bir mezhepçi kamplaşmaya gidildiğini gözler önüne seriyor.



KENAN KIRAN / VAKİT

Sn. ASPİRİN

VAKİT gibi şeref duygusundan çok birilerine yaltaklanma derdinde olan bir basın kuruluşunın ne mal olduğunu 5 yaşındaki çocukta biliyor.

Şimdi ben kalkıp ABD CIA çiftliğindeki vatandaş NONOŞ OLMUŞ desem karşı tarafta mahkemeye verse adamın NONOŞ olmadığı ispat olana kadar derdini nasıl anlatacak ??

At suçu izi kalsın. Bu işleri ABD den öğreniyorlar ama tam öğrenememiş nurcu tayfa. Sokma akıl sokağa kadar derler ya o misal adamlar IŞIK EVLERİNDE patates ekmek yiye yiye beyinleride patates beyin olmuş.

gizemliduygular
01-09-2009, 20:20
Sn. ASPİRİN

VAKİT gibi şeref duygusundan çok birilerine yaltaklanma derdinde olan bir basın kuruluşunın ne mal olduğunu 5 yaşındaki çocukta biliyor.

Şimdi ben kalkıp ABD CIA çiftliğindeki vatandaş NONOŞ OLMUŞ desem karşı tarafta mahkemeye verse adamın NONOŞ olmadığı ispat olana kadar derdini nasıl anlatacak ??

At suçu izi kalsın. Bu işleri ABD den öğreniyorlar ama tam öğrenememiş nurcu tayfa. Sokma akıl sokağa kadar derler ya o misal adamlar IŞIK EVLERİNDE patates ekmek yiye yiye beyinleride patates beyin olmuş.

Saygın forumdaşım yalnızca patates ve ekmek yemiyorlar.:):)

mıhlama ve mahluta da yiyorlar.:he::he:

e-fulya
01-09-2009, 20:50
Orucu sakatlayan ve bozan haller

http://www.habercek.com/index.php?option=com_content&task=view&id=12779&Itemid=80

betaport
01-09-2009, 20:54
Saygın forumdaşım yalnızca patates ve ekmek yemiyorlar.:):)

mıhlama ve mahluta da yiyorlar.:he::he:

Ona bakarsanız her HALTI Yemede de üstlerine yok :D

Saygıdeğer ağabey şimdi tüm menüyü yazmayalım dedim :mut:

Serenler
01-09-2009, 21:12
Ona bakarsanız her HALTI Yemede de üstlerine yok :D

Saygıdeğer ağabey şimdi tüm menüyü yazmayalım dedim :mut:

Sürekli yazdıklarınız hakaret, küfür, aşağılama.
Fikri olarak ifade seviyeli bir şekilde edebileceğiniz şeyler yok mudur?

DoğuTürk
01-09-2009, 21:35
Baydemir öyle bir söz söyledi ki...
01 Eylül 2009 Salı 19:40

DTP'nin barış mitinginde konuşan Baydemir, şehitler ve askerle ilgili öyle bir söz söyledi ki okuyunca inanamayacaksınız. İlgili Haberler
Diyarbakır'da Öcalan işareti PKK ateşkesi uzattığını açıkladı



DTP'nin Diyarbakır'da düzenlediği Barış Mitingi'ne konuşan Belediye Başkanı Osman Baydemir, Hakkari’de 4 askerin şehit edilmesiyle ilgili olarak, “Ben bir Kürt evladı olarak çıkıp derim ki, askere sıkılan kurşun bundan böyle bana sıkılsın. Ancak Türk aydınları, Türk siyasetçileri de bundan böyle gerillaya sıkılan kurşun bana sıkılsın demelidir" dedi.



Baydemir, konuşmasında, ateşkesin tek taraflı yürümeyeceğini çift taraflı olması gerektiğini söyledi. Hakkari’de 30 Ağustos’ta 4 askerin şehit olmasıyla ilgili “Ben bir Kürt evladı olarak çıkıp derim ki, askere sıkılan kurşun bundan böyle bana sıkılsın” dedi.

Bu sözlerinin ardından alkışlanan Baydemir sözlerini şöyle sürdürdü:

“Ancak Türk aydını, Türk politikacısı çıksın desin ki, bundan böyle gerillaya sıkılan kurşun bana sıkılsın. Çünkü ölmekle, öldürmekle bu sorun çözülmez”

50 BİN KİŞİ KATILDI


Dünya Barış Günü nedeniyle DTP'nin Diyarbakır İstasyon Meydanı'nda 'Onurlu bir barışa evet mitingi' yaptı. Miting nedeniyle kentte yoğun güvenlik önlemleri alındı.


Mitingin yapıldığı meydana 'Kürt sorunu muhataplarıyla çözülür', 'Kürt sorunu çözümü ertelenemez', 'Onurlu bir barış için alanlara', 'Yüzünü güneşe çevirmeyen karanlıktan çıkamaz' yazılı pankartlar ile bir süre önce Yunanistan'ta yaşamını yitiren Ermeni asıllı sanatçı Aram Tigran'ın posteri asıldı. DTP'lilerin kurduğu 'Barış Çadırı'nın bulunduğu Sümerpark'ta mitingi bekleyenlerin bir kısma terör örgütü PKK lehine sloganlar attı. Saat 16.00'da alanda toplananların sayısı yaklaşık 50 bini buldu.


POLİS ÇOCUKLARA TOP DAĞITTI


Miting nedeniyle Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, çevre illerden gelen takviye polislerle çok sıkı güvenlik önlemleri aldı. Miting nedeniyle polislerin izinleri kaldırılırken, 4 bin 500 polis görev yaptı. Saat 11.00'de İstasyon Meydanı'na çıkan tüm yollar kapatılarak, polis köpekleriyle platform altı ve çevresinde bomba araması gerçekleştirildi.


Diyarbakır Emniyet Müdürü Mustafa Sağlam, telsizle anons yaparak arama noktalarındaki görevlileri vatandaşlara karşı kibar ve saygılı davranmaları konusunda uyardı. Polis, meydanın hemen yanındaki İstasyon Camii minaresine kamera kururak, alanda tüm yaşananları kaydetti. Emniyet Müdürü Mustafa Sağlam ve güvenlikten sorumlu diğer yetkililer, meydana kurulan canlı yayın aracından gelen görüntülerini merkezde kurulan Asayiş Harekat Merkezi'nden izledi.


ROJ TV YAYINI


Meydandan, PKK çizgisinde yayın yapan Roj TV'nin alandan canlı yayın yaptığının duyulması üzerine polisler, tüm canlı yayın araçlarında inceleme yaptı. Diyabakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı da mitingi canlı yayınladı. Saat 13.00'den sonra kurulan arama noktalarından mitinge katılacaklar tek tek aranarak içeriye alınırken, flamaların üzerinde bulunduğu sopalar toplandı.


Arama noktalarında görevlendirilen polisler çocuklara üzerinde, 'Size güveniyoruz. Diyarbakır polisi' yazılı beyaz renkli toplar dağıttı.


TUĞLUK ARAÇLA SOKULMADI


DTP Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk, mitingin yapılacağı İstasyon Meydanı'na sivil bir otomobille Kurt İsmail Paşa Sokağı'ndan girmek istedi. Ancak, görevli polisler Tuğluk'a alana bu sokaktan araçla giremeyeceğini söyledi. Bunun üzerine otomobile girip oturan Tuğluk, bir süre cep telefonu ile görüşme yaptı. Daha sonra dışarıya çıkan Tuğluk, sokağa gelen polis müdürlerinin araçla giremeceğini söylemesi üzerine sokaktan ayrıldı.


POLİSE TAŞLI SALDIRI


Miting alanına girmek isteyen üzerinde Peşmerge kıyafeti bulunan bir kişi ile polis arasında tartışma çıktı. Polisin bu kişiyi gözaltına almak istemesi üzerine çevrede bulunan bir grup taşlı saldırıda bulundu. Polislerin de taşlı cevap vermesi üzerine kısa süreli arbede yaşandı. Polis, bu kişiyi alıp Ziya Gökalp Spor Salonu'na götürmesi üzerine, çevredekiler protesto gösterisinde bulundu.


ÖCALAN POSTERLERİ DAĞITILDI


Miting alanında bir grup genç yanlarında getirdikleri poşetler içinden çıkardıkları Abdullah Öcalan posterleri ve PKK flamalarını dağıttı. Öcalan posteri ve flamaları sallanırken, çatışmalarda öldürülen PKK'lılar için yazılan Kürtçe türküler eşliğinde halaylar çekildi.



Alanda Türkçe ve Kürtçe yazılı 'Varlığım dilimdir', 'Dilimiz hakkımızdır', 'Barış için yola gelin' yazılı pankart ve dövizler açıldı.



İSTANBUL MİTİNGİNDE SAİD-İ NURSİ FOTOĞRAFI



DTP öncülüğünde 1 Eylül Dünya Barış Günü'nde Kadıköy'de düzenlenen barış mitingi başladı. Mitinge katılan DTP'li kadınlardan birinin Said-i Nursi fotoğrafı taşıması dikkat çekti. Rıhtım caddesi üzerindeki bir işyerinden de mitinge katılanları protesto etmek için bir vatandaş Atatürk fotoğrafını açtı.

DoğuTürk
01-09-2009, 22:08
Türkiye'yi karıştıran o adam
01 Eylül 2009 Salı 17:06

Kürt açılımını o hazırladı deniyor. Ermeni meselesinde Türkiye'ye okkalı bir kazığı var. Finansörü Norveç. Bakın kim bu adam CHP ve MHP'li siyasetçiler ise, açılım planını David L. Philips'in yazdığında ısrarlı. Hatta onun yazdığı raporu basın toplantısında delil olarak gösterdiler. Peki kim bu David L Philips ve Kürt açılımı gerçekten onun işi mi? İşte Bugün'den Erhan Başyurt'un derlediği ilginç bilgiler;

David L. Philips ismini Ermeni meselesini yakından takip edenler iyi bilir.
2001'de kurulan "Türk-Ermeni Uzlaştırma Komisyonu"nun kurucusuydu.
Gündüz Aktan, Üstün Ergüder, Şadi Ergüvenç, İlter Türkmen, Vamık Volkan ve Özdem Sanberk bu Komisyonun Türk üyeleriydi.
Philips'in başkanlığındaki komisyon, saygın bir sivil hukuk kurumu olan Uluslararası Geçiş Dönemi Adalet Merkezi'ne (ICTJ) "BM Soykırımı Sözleşmesi, uygulamaya girdiği 1951 öncesi olayları kapsar mı" diye sordu.

İLK TUZAĞI BM'DE KURDU

ICTJ, "Hayır kapsamaz. Ermeniler, ne tazminat ne de toprak talep edebilir" dedi. Ancak cevabı burada kesmedi. Sorulmadığı halde, "Şayet uygulansaydı, 1915 olayları bir soykırımıydı" tespitinde bulundu.
Aktan, Sanberk ve Ergüvenç, Türk görüşleri alınmadan verilen bu tek taraflı kararı protesto ettiler. 2003'te üyelikten istifa ettiler.

OYUNA GETİRDİ

Çok değerli bir diplomat olan Aktan, geçtiğimiz kasım ayında MHP İstanbul Milletvekili olarak hayata veda etti. Philips'in başlattığı projede oyuna getirilmelerine en fazla o tepki gösterdi. Türkish Daily News'teki yazılarında sert ifadeler kullandı.
Philips, Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu projesini çok yönlü yürüttü. Mesela kadın kuruluşları arası değişim yapıldı. Türkiye'den Erivan'a giden heyetlerden birinin başında Marmara Vakfı'ndan Müjgan Süver ve DSP'li Gönül Saray Alphan vardı. Çok sayıda Türk gazeteci de "değişim" programına katıldı.
20 YILDIR TÜRKİYE'DE GÖZÜ

20 yıldır Türkiye ile yakından ilgilenen Philips, 15 Ekim 2007'de "PKK'nın Silahsızlandırılması, Dağıtılması ve Yeniden Entegre Edilmesi" başlıklı kapsamlı bir rapor hazırladı.

2009'DA HAZIRLADIĞI RAPOR MU SAHNEDE?

Haziran 2009'da da "Türkler ve Iraklı Kürtler Arasında Güven Tesisi" başlıklı yeni bir çalışması yayınlandı. Türkiye'de muhalefetin delil olarak gösterdiği belge işte bu son rapor...x

FİNANSÖRÜ NORVEÇ, DESTEKÇİSİ ABD
Philips'in çalışmasını Norveç hükümeti finanse etti. Çalışmaya Türkiye'den ve Kuzey Irak'tan 14 gazeteci, akademisyen ve kanaat önderi katıldı.
Amerikalı birçok uzman da Washington'da Nisan 2009'da yapılan toplantıları izledi.

RAPORDA ÖZETLE NELER VAR?
*Rapor özetle, Kürt gruplara PKK'nın lojistik ve para akışını kesmelerini öneriyor.

*Türkiye'ye de demokratik açılımlar yaparak dağdakilerin inmesinin sağlamasını ve terörün istismar kaynağı olan iktisadi ve siyasi eksiklerin giderilmesini tavsiye ediyor.
*Aynı rapor, PKK sorunu kalkarsa Türkiye ve Kuzey Kürtleri'nin siyasi ve ticari ilişkilerinin gelişeceğini ve 5 milyara ulaşan ticaretin, 20 milyar doları bulacağını ileri sürüyor.
Philips, her çalışmasıyla Türkiye'de "kıyametler koparması"nı biliyor...

betaport
01-09-2009, 23:35
Sürekli yazdıklarınız hakaret, küfür, aşağılama.
Fikri olarak ifade seviyeli bir şekilde edebileceğiniz şeyler yok mudur?


Sn. Serenler ağabey

HALT YEMEK deyimi küfürmüdür ? Bunu forumdada olsa hayatta da her konuda kullanılıyor herkes.

Bugünkü mesajlarımda birde PKK lılar için şerefsiz dedim. Bunları aşağılamayıp baş tacımı yapalım abi ?

Saygılar

balaban
02-09-2009, 00:05
YASSAH...
Başbakanlık önünde hemşehri dayağı!
Bizim gazetenin bürosu Ankara’nın merkezinde. Rize’den gelen Yılmaz Şahin isimli hemşehrim gazetenin yerini ararken tesadüfen Başbakanlığın yakınlarına yöneliyor. Başbakanlığın sokağına girmesiyle yaka paça yere indiriliyor. “Dur kimsin, nereye gidiyorsun” sorgulamalarına muhatap oluyor... Yılmaz olayı esprilerle süsleyip aktarırken “Ola burada yasak bölgeler mi var” gibi bir söz ediyor... Evet var.. Ankara’da Başbakanlık civarı yasak bölgedir. Orada elinizi kolunuzu sallayıp gezemezsiniz.. Diyeceksiniz ki ülkenin Başbakanı korunmasın mı?.. Elbette korunacak ama bu koruma işinde gelin küçük bir hafıza ve arşiv turuna çıkalım..

Hatırlayın Ecevit Başbakan iken bir esnaf yazar kasa atmış ve bu olaydan sonra Başbakanlığın sokağının girişleri izlenir olmuştu.. İşte tam o günlerde Tayyip bey; “Vatandaşını sokağa girerken izleyen, barikat kuran Başbakan olur mu? Bu nasıl yönetim? Biz geldiğimizde barikatları yıkacağız, Vatandaşımızla iç içe olacağız” demişti.. (Arşivlerde var) Peki dediği oldu mu?.. Nerdeeee!... Şimdi o yere, yani Başbakanlığın bulunduğu sokağa girenler bırakın izlenmeyi, dayak yiyorlar.. İsteyen deneyebilir.. Bir başka şey, Başbakana değil sokakta, camilerde bile yakın olmak mümkün değil.. Tayyip bey camiye girdi mi caminin ön tarafı tamamen boşaltılıyor...


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=9901

Serenler
02-09-2009, 00:05
Sn. Serenler ağabey

HALT YEMEK deyimi küfürmüdür ? Bunu forumdada olsa hayatta da her konuda kullanılıyor herkes.

Bugünkü mesajlarımda birde PKK lılar için şerefsiz dedim. Bunları aşağılamayıp baş tacımı yapalım abi ?

Saygılar




Sürekli yazdıklarınız hakaret, küfür, aşağılama.
Fikri olarak ifade seviyeli bir şekilde edebileceğiniz şeyler yok mudur?

Bunu istiyorum.
Atalarımız "Akılsız dostun olacağına akıllı düşmanın olsun" demişler
Yazabileceksen yaz yazamıyacaksan bırak adam gibi seviyeli yazanlar yazsın.

e-fulya
02-09-2009, 13:36
Bazı insanların temel bilgileri eksik ve yetersiz olmalıki,TARAF gazetesini nedense demokrasi aşığı,darbe-cunta düşmanı olarak görüyorlar..
Oysa bakınız,Taraf şu çıktığı günden beri darbe karşıtı yazı ve manşetlerine rağmen bir Kenan Evren aşığıdır..
12 eylülü eleştirmez,o paşaların yargılanmasını asla ön plana çıkarmaz..
Hatta hatta Önder Aytaç adlı yazarı ''kurban olurum Kenan Evren'e'' diye övgüler düzebilir..
http://sozluk.sourtimes.org/?t=%C3%B6nder+ayta%C3%A7


Gelelim Ahmet Altan'a..
Onca darbe karşıtı,demokrat,liberal görünmesine rağmen 12 eylül generallerinin amaçlarına özellikle Sudaki İz romanıyla yeterince hizmet etmiştir..

Altan'ı çok daha iyi anlayıp kavramak istiyorsanız ve vaktiniz varsa aşağıdaki 3 yazının tamamını okumanızı diliyorum:

...Kerameti kendinden menkul bir gazetenin ‘’gazeteci olmayan’’ yayın yönetmeni, gerçekten çok mu demokrat? Darbeciliğe karşı can siperane bir mücadele mi veriyor? Tanklar yürüdüğünde önüne çıkıp direnecek cesarette mi?

Tabii ki değil… Bir kere Altan’ın sicili bunun böyle olmadığını – olmayacağını gösteriyor. 12 Eylül’ün faşist generalleri, ülkeyi kan gölüne çevirdiğinde, Ahmet Altan günün modasına uymuş ve devrimcileri karalamaya başlamıştı. Devrimciler ‘’daha güzel bir gelecek’’ için işkence tezgahlarında can verir, gözaltında kaybedilirken, Altan, ‘’Sudaki İz’’ diye bir roman yazıyor, ‘’burjuva’’ gazeteleri bu kitabı parlatmak için yarışıyordu.

Toplumsal muhalefeti işkenceyle sindiremeyeceklerini gören 12 Eylül cuntacıları, devrimcilerin ‘’psikopat’’ olduğu, ‘’sapkın ilişkiler’’ yaşadığını anlatıyordu. Altan’ın romanları da bu söylemleri takip ediyordu. ‘’Sudaki İz’’ devrimcilerin nasıl psikopatlar olduğunu ve ‘’sapkın ilişkiler’’ yaşadığını belgelemeye çalışıyordu.

Peki neden?
http://nn-no.facebook.com/topic.php?uid=76393116828&topic=8209



...Sen 12 Eylül sonrasında da olan biteni anlayamamıştın. Bu nedenle yazdığın romanda (Sudaki İz) bütün devrimcileri birer ruh hastası olarak çizmiştin. Ve bütün bir tarihsel ve sosyolojik süreci hastalıklı bir takım insanların eylemleriyle açıklamaya çalışmıştın. Tıpkı 12 Eylül generalleri ve Amerikan para-psikoloji ekolünden gelen ve askeri hapishanelerde devrimciler üzerinde araştırma yapmaya kalkışan "uzmanlar" gibi...

Devrimcilik seni rahatsız ediyor. Vicdan azabı gibi... Derin bir bilinç, bilimsel bilgi, insanlığa, topluma, dünyaya ve bu ülkeye güçlü bir bağlılık senin uykularını kaçırıyor. Buna inanamıyorsun.

O nedenle, böyle insanları hemen yargılıyor ve mahkûm etmeye çalışıyorsun. Üstelik bu "yargısız infazı" bir tür liberal "solculuk" adına yaptığını da ima ediyorsun.
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/merdan-yanardag/ahmet-altan-ya-da-zalimlerin-baladi-1957


TSK’nın yaptığı yanlışlar üzerinden anti-propaganda faaliyetine girişen ve her iki sözünden birinde ‘’ABD gelecek, ananızı öpecek’’ diyen Taraf zihniyeti, bu ülkede kendini ‘’demokrat’’ ilan ediyor.
http://gercekgundem.com/?c=59824

e-fulya
03-09-2009, 20:19
Paşanın açtığı bu dava yapıştırdığım haberle mi ilgili ?

Öyle olsa bu haber yapılabilir mi ?
Devam eden bir dava da haber yapacak, hem de Vakit !!!



Bu arada ben ORUÇLUYUM , konuyu başka yönlere çekmeyelim , lütfen , sizi üzmek istemem ...

Sizin Vakit gazetesinin Çetin DOĞAN ile ilgili yargısız infaz kokan yazınıza yeterince açıklık getirdik sanırım..
Siz de sustuğunuza göre sanırım çetin Doğan paşanın feryadını az da olsa vicdanınızda hissetmiş olmalısınız..

Yanlız aklımda kalan bişey daha oldu..
Yukarıdaki yazınızda ''...hem de Vakit!!!'' demenize takıldım..
Sanki böylesine konularda Vakit'in çok mu hassas olduğunu sanıyorsunuz?

Bakın Vakit'in dünkü haberini bi okuyun:
http://www.habervaktim.com/haber/85298/cumhuriyetin_ahlaksizligi_80_yasinda.html

Sorarım size,bu haber ahlaklı bir haber mi?
Bu yazının amacı nedir?
Cumhuriyet Gazetesinin adı paravan yapılarak, asıl Cumhuriyet'e ve ATATÜRK'e saldırı yokmudur?

Allahaşkına,soruyorum size?

Ergenekon davasını bahane ederek ''1923 te kuruldu,2008 de tasfiye ediliyor'' diye manşet atan TARAF'tan ne farkı var VAKİT'in?

Her ikisinde de pis pis, Cumhuriyet ve ATATÜRK düşmanlığı kokuları duymuyormusunuz?

yosun
03-09-2009, 22:07
Birisini asacaklar


BÖYLE zamanlarda darağaçları kurulur.

Bir geniş alana toplanır ahali.

Bir ortada duran -aslında kendisi de asılmış bir adama benzeyen- darağacına bakarlar, bir dönüp meydana gelen yola...

Bakarlar:

Birisini asacaklar...



Savaş günleri gibi her ortalık karıştığında, duygular yağmalanıp, yüreklerin kapısı kırıldığında...

Suçlar işlendiğinde...

Bir de bakarsınız birisini “suçlu” diye kollarından yakalamışlar.

Şaşkın şaşkın sorarsınız:

“Ne yapacaklar?..”

Yanıt her zaman aynıdır:

“Birisini asacaklar...”



Çatışma kızıştıkça, vuruşlar sıklaştıkça, kıyım hızlandıkça, saldırı yoğunlaştıkça, infazın yeri-yurdu yoktur...

Yaşarken insanları asarlar:

Gazetecileri, yazarları, dekanları, rektörleri, patronları, askerleri, aydınları, Atatürkçüleri, cumhuriyetçileri, yurtseverleri...


Kimi zaman bir onurlu-namuslu-yürekli insanı çırpınırken görürüm darağacına giden yolda.

Cellatlar sürüklemektedir onu, insanlar biraz korku, biraz merakla öyle bakarlar...

O anlatmaya çalışır; neden suçlu olmadığını, neden asılmayı hak etmediğini...

Ama en çok; neden kendisini asmak istediklerini...

Anlatmak ister, fakat...

Kararını vermiştir cellat...



Biat etmeyenleri tek tek asıyorlar...

Her suç işlediklerinde... Her izanlarını, vicdanlarını, akıllarını yitirdiklerinde...

İşledikleri suça bir “suçlu” bulmak gerektiğinde... İlmiği bir başkasının boynuna geçiriyorlar.

Asılanların boynunda hep aynı yafta var...

Ortalık yine karışık.

Birisini asacaklar...

BekirCoşkun

ASPİRİN
03-09-2009, 23:53
Sizin Vakit gazetesinin Çetin DOĞAN ile ilgili yargısız infaz kokan yazınıza yeterince açıklık getirdik sanırım..
Siz de sustuğunuza göre sanırım çetin Doğan paşanın feryadını az da olsa vicdanınızda hissetmiş olmalısınız..

Yanlız aklımda kalan bişey daha oldu..
Yukarıdaki yazınızda ''...hem de Vakit!!!'' demenize takıldım..
Sanki böylesine konularda Vakit'in çok mu hassas olduğunu sanıyorsunuz?

Bakın Vakit'in dünkü haberini bi okuyun:
http://www.habervaktim.com/haber/85298/cumhuriyetin_ahlaksizligi_80_yasinda.html

Sorarım size,bu haber ahlaklı bir haber mi?
Bu yazının amacı nedir?
Cumhuriyet Gazetesinin adı paravan yapılarak, asıl Cumhuriyet'e ve ATATÜRK'e saldırı yokmudur?

Allahaşkına,soruyorum size?

Ergenekon davasını bahane ederek ''1923 te kuruldu,2008 de tasfiye ediliyor'' diye manşet atan TARAF'tan ne farkı var VAKİT'in?

Her ikisinde de pis pis, Cumhuriyet ve ATATÜRK düşmanlığı kokuları duymuyormusunuz?

Çok sevdiğim dostlarım ve ailemle birlikte, nadide bir iftar yemeğinden yeni geldim ...

İstanbul'un eşsiz güzellikleriyle donanmış bu çok hoş Ramazan akşamında ne keyfimin bozulmasını ne de başkalarının keyfini bozma niyetinde değilim ...

Ancak çok kısa olarak belirtmeliyim ki;Vakit, Taraf , Cumhuriyet ve diğerlerinin yayın politikaları veya dünya görüşleri umrumda bile değil ...

Tıpkı siyasi partilerde olduğu üzere ...

Aklım var, bilgim var ...
Hepsini okur, izler ,tahlil eder ve yorumlarım ...

Size hayırlı bir Cuma gecesi , hayırlı bir Ramazan ayı ve hayırlı bir ömür geçirmenizi diliyorum ...

e-fulya
04-09-2009, 11:36
Sayın Aspirin..
Dinsel dünyanızla ilgili şeylerle yanıt verdiğiniz için bende bir iki kelime yazayım..

Bu mübarek günlerde kaçınılması gereken en büyük günahlardan biri de gıybet ve dedikodu içerikli suçlamalardan kaçınmaktır.

Çetin Doğan Paşa kendisi hakkında yapılan asılsız ve yargısız infazlardan dolayı feryat ediyor..

Vakit gazetesi gibi bir gazetenin bu insan hakkında gıybet kokan yazılarını foruma kopyalamadan önce,suçlanan insanında neler dediğini araştırmanızı ve olası bir gıybet günahına ortak olmamak için daha hassas davranmanızı temenni ediyorum.

Güzel dilekleriniz için teşekkür ederim.

e-fulya
05-09-2009, 19:20
İsmet Solak



Açılıma taş düştü!


http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS/GP_536896

e-fulya
06-09-2009, 11:16
‘Nokta atışı’nda sıra kime geldi?

Mustafa MUTLU
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Nokta_atisinda_sira_kime_geld i&tarih=06.09.2009&Newsid=257822&Categoryid=4&wid=102

Che Big
06-11-2009, 22:23
http://www.hurriyet.com.tr/ekonet/12878860.asp?gid=303

Wall Street bu kez aşıyla kriz yarattı Paylaş
Reuters'ta yer alan bir haberde, Wall Street çalışanlarının daha önceki alışkanlıklarının tersine hamile kadınların ve çocukların önüne geçip, domuz gribi aşısı olmalarının şikayet bombardımanına neden olduğu ifade edildi.

Che Big
12-11-2009, 11:02
Albay Cicek tutuklandi

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/12918166.asp?gid=229

Che Big
12-11-2009, 11:11
Çiçek, kendisinin hazırladığı ve imzaladığı iddia olunan AKP ve Gülen'i bitirme belgesi ile ilgili olarak, "Bunu ben hazırlamadım ve bu imzayı ben atmadım. Siz bu belgeyi askeri savcılığa ve referans labratuvarına göndermediniz. çünkü belgenin sahteliği ortaya çıkacaktı. Bu nedenle göndermediniz. Ben imzalamadım. Burada benim el, parmak izimi alabilirsiniz. Kimyasal izler bulaştırabilirsiniz, o belgeye. Size güvenmiyorum. O nedenle eldivenle geldim" dediği öğrenildi.


http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=215261

Che Big
12-11-2009, 11:24
Yalnız turist kadına bir saatte üç teklif
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1160884&b=Yalniz turist kadina bir saatte uc teklif&KategoriID=23&ver=96

e-fulya
15-11-2009, 16:06
Safile Usul

safile.usul@gazeteport.com



O numarayı aradım

13.11.2009 - 21:32


Adalet Bakanlığı tarafından hukuksuzca dinletildiği ortaya çıkan o numarayı çevirdim.

0505 367….

Telefonun sahibi Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ömer Faruk Eminağaoğlu.

Demokrasiye içtiğim ve yıkandığım su gibi alışkın ve tutkun olduğum için, bir numaraya Rusya tipi dinleme uygulanırsa, o numarayı bilhassa çeviririm.

Demokrasi benim için, “Su”dur.

İsmimi de babam koyduğu için ama bir de baş harflerinin birleşimi “Su” kelimesini oluşturduğu için severim.

Onu diyordum.

Çevirdim numarayı ve konuştum.

Vatandaşların da uyuşturucu kaçakçılığı yapmak, suç örgütleri ile ilişki kurmak benzeri halleri yoksa telefon konuşmalarından hiç geri durmamaları gerektiğini düşünüyorum.

Her telefon konuşması mahremdir ve iki kişi arasındadır ama hiçbir telefon görüşmesinin mahremiyeti Rusya tipi bir siyasi yönetimle malul olmak ve maziye bununla kazınmış olacak olmak kadar utandırıcı olamaz.

Allah kimseye böyle bir siyasi sicilin utancını nasip etmesin.

Ayrıca.

Ülkemizin kökleri, kurumsal garantileri ve evrensel demokrasinin çelikten standartları bize muhtaç olduğumuz güveni verecektir.

Bunu size söyledikten sonra şimdi konuma gelebilirim.

Perşembe akşamı televizyonda Telekomünikasyon İletişim Başkanı Fethi Şimşek’i izledim.

Sesini, soluğunu ilk kez duydum, yüzünü ve…

Sahip olduğu akültürasyonu ilk kez seçtim.

Hükümet’e siyasi olarak çok yakın birisi olduğunu hissettim.

Zaten de, konuşmasında, “Başbakan da dinlendi ama buna kimse itiraz etmedi” diyerek Başbakan’la yakınlığını bizzat kendisi teyit etmiş oldu.

Sordum.

TİB Başkanlığı’na Başbakan tarafından getirilmiş ve göreve getirildiği dönemde muhalif partiler onun başkanlığına bu nedenle çok itiraz etmişler.

Şimdi şu tabloya bakın.

TİB’in başkanı Başbakan’a yakın birisi.

Adalet Bakanı Başbakan’ın bakanı.

Adalet Bakanlığı’nın müfettişi Adalet Bakanı’nın.

Adalet Bakanı müfettişi savcıların dinlenmesi için bir mahkemeden izin alıyor, TİB’e bildiriyor.

TİB Başkanı dinlemeyi uyguluyor.

Bu tabloya bakın ve ulusal ve uluslararası konferanslarda “case-fall” olarak anlatın.

Birşey daha.

TİB Başkanı basın toplantısında, “Başbakan da dinlendi ama buna kimse itiraz etmedi” dedi.

TİB Başkanı’na diyorum ki ben de..

Sen Topkapı’da para karşılığı gizli telefon dinlemesi yapan bir bezirgan mısın, devlet kurumunda görev yapan biri mi?

Sen kanunsuz iş yapanlarla bir misin?

Bir devletin vatandaşlarının emniyetini, özgürlüklerini kurumsal kural ve güvencelerle sağlamakla yükümlü bir mevkiin adamı değil de…

Kızdıklarını ve sevmediklerini, tıpkı, Topkapı bezirganları gibi dinleten bir meyilde misin?

Bugünlük son birşey daha.

Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Eminağaoğlu’nu dinlenen o numarasından aradım, bazı detayları sordum.

Anlattıklarını size aktarıyorum.

Adalet Bakanlığı TİB’e, “Yargıtay telefonlarını dinledikten sonra kayıtların verilerini silin, bu verileri Emniyet’te saklayın” şeklinde bir talimat vermiş.

Bu talimatın belgesini, Eminağaoğlu, perşembe gecesi 32. Gün programında göstermiş. (dün basında yer aldı zaten bu belge)

Şunu da anlattı.

Eminağaoğlu 12 Ocak 2009’da, “Savcı sayısı artırılsın, yetki poliste değil, savcılarda olsun” açıklamasını yaptıktan sonra, Adalet Bakanlığı İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Engin’in de Eminağaoğlu’nun bu açıklamasıyla bağlantılı olabileceği düşüncesi ile 14 Ocak’ta Aykut Cengiz hakkında da dinleme kararı aldırmış.

Yani.

Başbakan+Adalet Bakanı+Müfettişleri+TİB….

Epeyce Kopenhag tipi demokratik bir faaliyet göstermişler.

Bir tek Kopenhag Kriterlerinin patentini almaları kalmış anlayacağınız.

http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS/GP_581901

gizemliduygular
17-11-2009, 09:59
Amerikan işgal gemisi İzmir'imizde




Basra Körfezi'nden yola çıkıp Kızıldeniz yoluyla başka limana uğramadan İzmir'e gelen Amerikan helikopter ve amfibi gemisi, 3 gün İzmir Limanı'nda demirleyecek.

3 bin 500 kişilik personeli ile Amerika'nın en büyük helikopter ve amfibi hücum gemilerinden biri olan USS Bataan (LHD 5)'in İzmir Limanı'na demir atmasıyla İzmir esnafının yüzü gülecek. İki yıl önce Marmaris'e gelen ancak ilk defa İzmir'e uğrayacak olan gemi 19 Kasım Perşembe günü sabah saatlerine kadar üç gün boyunca İzmir'de kalacak.

Amerika Birleşik Devletleri'ne gitmek üzere görev yaptığı Basra Körfezi'nden yola çıkan helikopter ve amfibi gemisi, Kızıldeniz yoluyla başka bir limana uğramadan doğrudan İzmir'e geldi. 3 bin 500 personele sahip geminin İzmir ekonomisini oldukça rahatlatacağı düşünülüyor. İki yıl önce Marmaris'e gelen geminin personeli dört gün boyunca harcadıkları nakit paranın yanı sıra ilçedeki bankalardan da 3 milyon dolar para çekmişti. Askerlerin hepsinin dönüşümlü olarak çarşıya çıkacağı, gece saat 01.00'e kadar dışarıda kalıp daha sonra gemiye dönecekleri öğrenildi.

Özellikle hediyelik eşya satan yerler, barlar, kafeteryaların iyi iş yapması bekleniyor. Askerlerin bir bölümünün de Selçuk'da Meryem Ana'yı ziyaret edecekleri tahmin ediliyor.

İzmirli taksiciler geminin sabah saatlerinde geldiğini ancak henüz askerlerin dışarıya çıkarılmadığını belirterek; "Beklemeye devam ediyoruz. Nasibimiz varsa bizde ekmek yeriz" diye konuştular.

Kafeterya ve restaurant işletmecileri ise; "Her zaman gemi geliyor ancak çok bir şey bırakmıyorlar çünkü bütün ihtiyaçlarını gemiden karşılıyorlar. Amerikan askerlerine Türk Mutfağı'nı sevdireceğimizi umut ediyoruz. Amerikan gemisinin işlerin düşük olduğu bu günlerde İzmir esnafını rahatlatacağını düşünüyoruz" dediler.

USS BATAAN (LHD 5)
USS Bataan (LHD 5), 1997 yılından bu yana Amerikan donanmasında hizmet veriyor. Gemi, ABD'nin Irak ve Afganistan'ı işgali sırasında görev yaptı. Bataan 253 metre uzunluğunda, 32 metre genişliğinde. Geminin ağırlığı 40.5 bin ton. 600 yataklı hastane bulunan gemide 5 M1 tankı, 25 hafif amfibik silah, 8 top, 68 askeri araç, 10 lojistik konteyner, 12 gece görüşlü helikopter, 4 deniz helikopteri, 6 hücum uçağı, 3 yardımcı helikopter, 4 süper kobra helikopter var.


Demek zaman geçtikçe insanlar da değişiyormuş! Bir zamanlar amerikan 6. filosu Türkiye'mize geldiğinde milli görüşçüsü, ülkücüsü, sosyalist devrimcisi tüm gençlik ''yankee go home'' diyerek gösteriler yapmışlardı. Şimdi ise neredeyse evinin baş köşesine oturtacak ve belki de (Allah ağzımdan yellerle uzaklaştırsın) en sevdiği insanı bile paylaşacak bu cünüp conilerle.:grrr::grrr:

http://www.skytv.com.tr/amerikan-gemisi-izmir-de.html

gizemliduygular
17-11-2009, 10:10
Allah ve Resulü kimlere, "Atatürk kahrolsun" dedirtmedi

Hz. Muhammed (s.a.v), Türkler, Atatürk ve rüya bahsini bugün noktalamak istiyor, inananı inanmayanı ile herkesi kendi haline bırakıyorum.
Enes bin Malik (r.a.) Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’in, “Beni rüyada gören gerçekten beni görmüştür. Çünkü şeytan benim suretime giremez.” (Ahmed bin Hanbel, Buhari, Tirmizi) buyurduğunu bizlere ulaştırmıştır.
“Şeyh Efendinin Rüyasındaki Türkiye”yi nakledeceğim...
“II. Abdülhamit döneminde Şeyhülislâmlık’ta görev yapmış Şeyh Rahmi Baba 1930’lu yıllarda şeyh ve halife arkadaşlarını gizlice Anadolu’nun bir kasabasına davet eder. ‘Kahriye’ okunacak, yani, ‘Ya Kahhâr’ zikri çekilecek, Mustafa Kemal Paşa’nın ve rejiminin ‘kahr u tedmiri’ için dua edilecektir. Davet kabul görür ve gizlice toplanılır. Kahriyenin okunacağı sabaha birkaç saat kala Şeyh Efendi bütün niyetlerini altüst edecek bir rüya görür.
Rüya şöyle: Bir dünya haritası. Ortasında Türkiye. Türkiye’nin toprakları dünyanın diğer bölgelerinden bariz bir şekilde ayrılırcasına yemyeşil. Fakat etrafı, sınırları simsiyah, hayli kalın, lâkin alçak duvarlarla çevrili. Peygamber Efendimiz haritanın başında ve insanların gözü önünde dünyayı yeniden taksim ediyor; şurayı şuna, burayı buna verin diye emirler veriyor, etrafındakiler de gerekeni yapıyorlar.
Mustafa Kemal Paşa, Trakya bölgesi gibi bir yerde duruyor. Yüzü Peygamber Efendimize dönük değil ve duruşundan anlaşıldığına göre mahcup ve tedirgin bir durumda; bu yüzden Efendimize bakamıyor. Sıra Türkiye’nin kime verileceğine geldiği zaman Şeyh Efendi gözlerini beş açıyor ve pürdikkat kesiliyor. Peygamber Efendimiz yüzünü çevirmeden yalnız eliyle işaret ederek ’burayı şuna verin’buyuruyorlar. Burası dediği Türkiye’dir, şu dediği de Mustafa Kemal’dir.
Şeyh Efendi kan ter içinde uyanır. Düşüncelidir. Niyeti ile rüyası arasında bir müddet gider gelir. (Tasavvuf ve Tarikat kültüründe rüya, doğrudan bilgi kaynaklarından biridir) Abdestini alır, namazını cemaatle kılmak için arkadaşlarının yanına gider. Namaz eda edilir, dua biter, Fatiha çekilir. Herkesin kahriye okumaya geçilecek dediği bir anda Şeyh Efendi rüyasını anlatmaya başlar...
Rüyayı şöyle yorarlar: Türkiye yemyeşil olduğuna göre bu hayra, İslâm’a alâmettir ve durumun esas itibariyle iyi olduğunu gösterir. Etrafındaki duvarların kalın ve siyah oluşu tedirginlik verici; çünkü siyah küfür işaretidir, fakat alçak oluşları mevcut menfi durumun çok uzak olmayan bir zamanda aşılabileceğini gösteriyor. Gerek Efendimizin ona karşı tavrı, gerekse Mustafa Kemal’in duruşu menfi... Fakat Türkiye’yi ona veren Hz. Peygamber olduğuna göre buna karşı çıkamayız”
Bu rüya, kültür genişliği ve derinliği ve mümin kişiliği ile temayüz etmiş Yenişafak ve Zaman gazetesi yazarlarından İsmail Kara tarafından kaleme alınan ve Dergah Yayınları arasında çıkan “Şeyh Efendi’nin Rüyasındaki Türkiye” isimli kitaptan alınmıştır.
Netice.. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) Çanakkale Savaşlarını emanet ettiği, 1912 yılında bir başka Şeyhi elinden tutarak götürdüğü Çankaya’da Osmanlı’nın akıbetinden bahsedip bir müddet sonra burada oturacak ve Türkiye Cumhuriyetini kuracak müjdesini verdiği Atatürk’ü, 1930’lu yıllarda, bu sefer de, bazı Allah dostlarının ’Kahriye’sinden korumuştur.
Bütün bunlar bir yandan Atatürk ve Cumhuriyetin hiçbir kusuru yok anlamına gelmez, bir yandan da Allah (c.c.) ve Resulü(s.a.v.)’nün bizimle beraber olduğu gerçeğini de müjdeler.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=10878


Allah'ımızın resulü Peygamberimizi Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.)'ı her defasında büyük bir saygı, sevgi ve muhabbetle anan, Ulu Öderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ümüzü kafir, dinsiz, Allah ve Peygamber düşmanı olarak göstermeye çalışan gerici yobazlara ithaf olunur.
Böyle gerici yobazları çarşıda pazarda gördükçe Dinime, Vatanıma, Milletime, Cumhuriyetime, Kur'an-ı Kerim'ime ve Atatürk'üme daha çok bağlanıyorum.

EURO/USD
17-11-2009, 21:10
Haberturk Gazetesi'nin reklam filminde skandal!

17.11.2009 15:54:00




Bekir Coşkun hangi kadın yazarı yanında görmek istemedi?
Gazete Haberturk'un yeni reklam filmini hepiniz gördünüz. Film, gazetenin yazarlarının mutfaktan sonra toplu olarak fotoğraf vermesiyle bitiyor. Aslına bakarsanız gazetenin yazarları hiçbir zaman biraraya gelmedi bu toplu resmi vermek için. Tümüyle fotomontaj tekniğiyle hazırlandı o fotoğraf. Şimdi, televizyonlarda ve Habertürk'ün kendi internet sitesinde yayımlanan bu toplu fotoğrafa lütfen dikkat edin. Gazetenin başörtülü yazarı Nihal Bengisu Karaca görüleceği gibi Yavuz semerci ve Bekir Coşkun'un tam ortasında!

Ancak daha sonradan aynı fotoğrafla bilboardlara çıkan gazete reklamında bir değişiklik yapıldı. Başörtülü yazar Karaca, gazetenin diğer yazarı Balçiçek pamir'in yerine kaydırıldı, Pamir'de Karaca'nın yerine...Yani Bekir Coşkun'un hemen yanı başına...

Diyebilirsiniz ki? Ee ne var bunda canım? Çok mu mühim bu değişim...

Mühim sevgili dostlar...Çünkü reklamın bu ilk halinden hoşnut kalmayan Bekir Coşkun iddalara göre Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı'ya, "Ben bu türbanlı kadını yanımda istemiyorum Fatih. Lütfen o kadını yanımdan kaldırın!" demiş...Binbir emekle transfer ettiği Bekir Coşkun'un gönlünün kırılmasına razı olmayan Altaylı'da reklam şirketine hemen talimatı vermiş..."Değiştirin" diye... Ve reklam şirketi de çözümü büyük kentlerin bilboardlarını süsleyen yeni tasarımda Nihal Bengisu Karaca'yı, Balçiçek Pamir'in yerine kaydırararak bulmuş...



Bu skandal duyulunca Haberturk Gazetesi birbirine girmiş. İddiaya göre Nihal Bengisu Karaca yönetime, "Bu değişiklik için sizden açıklama bekliyorum" demiş...Karaca'ya yapılacak açıklama ne olur bilmiyoruz ama sivilmedya.com'a gelen duyumlar bu yönde...

Bu skandalla ilgili değişimin ayrıntıları yine www.sivilmedya.com 'da olacak...


http://www.habercem.com/Haberturk-Gazetesinin-reklam-filminde-skandal_8182.html

EURO/USD
17-11-2009, 21:56
Amerikan ordusunda 140 intihar!: Amerikan ordusunda yıl başından bu yana 140 kişinin intihar ettiği bildirildi. http://bit.ly/jRQ0H

e-fulya
18-11-2009, 20:47
Bu ülke bölünecek


ANLADIM ki, bu ülkeyi, bu Cumhuriyet'i seven pek yokmuş.
Dört koldan el birliğiyle yıkmaya, intikam almaya çalışıyor herkes.
Geçmişinde istenmeyen olaylar yaşamamış, kendi yurttaşlarına karşı haksızlık yapmamış veya doğru ya da yanlış kararlarla kendi vatandaşlarına eziyet çektirmemiş ülke var mı?
Bırakın doğumuzdaki azgelişmişleri, batımızda "demokrasi örneği" diye gördüğümüz ülkeler, vatandaşlarına yanlışlıklar yapmadı mı?
Kültürün, sanatın en önemli ülkelerinden İtalya, 1900'lerin yarısından fazlasını faşist bir yönetim altında geçirmedi mi? İç savaşında binlerce vatandaşı ölmedi mi?
Ya İspanya.
Ya Almanya.
İkinci Dünya Savaşı öncesi Fransa demokrat mıydı zannediyorsunuz.
Bırakın onu, İngiltere'nin İrlanda'da yürüttüğü savaş çok mu temizdi? Ya da İrlandalı Katoliklerin İngiltere'ye karşı yürüttüğü savaş!
Bu ülkelerin pek büyük bölümü tartışmalarını yaptılar, yapıyorlar. İspanya gibi bir iki tanesi ise hiç bunları tartışmadan üzerini kapadı, "Geçmişi unutalım, ileriye bakalım" tavrıyla hareket etti.
Türkiye ise geçmişi tartışmayı, geçmişin hatalarından veya doğrularından ders almak için değil, müthiş bir hesaplaşma, müthiş bir intikam duygusuyla yürütüyor.
Doğrular üzerinden yola çıkıp tarihi ve hataları tartışmak yok. Yalanlar üzerinden, iftiralar üzerinden, siyasal inançlar üzerinden tartışılıyor her şey. Tartışılmıyor. Karalanıyor.
Yaralar deşiliyor, yaraların üzerine tuz basılıyor, yaralar kemiğe kadar indirilmeye çalışılıyor.
Dangalakça edilmiş bir laftan yola çıkılıyor ve iş Tunceli adının Dersim'e çevrilmesine kadar gidiyor.
Atatürk faşist ilan ediliyor.
Hadi o zaman filmi başa saralım.
Madem her yerin adını değiştireceğiz, İstanbul'dan başlayalım.
Bundan böyle İstanbul, Konstantiniyye olsun. Hatta o bile yetmez, Constaninople yapalım.
İzmir olsun Smyrna.
Diyarbakır'ı Amed yapalım.
Harput'u yeniden ihdas edelim.
Yunanlıları Anadolu'ya geri çağıralım. İstanbul'a da İngilizler gelip el koysun.
Tarihi geri saralım.
Ama öyle bir saralım ki, bundan mutlaka zararlı çıksın bu ülke.
Varsa birisi çıkıp kurtarsın Türkiye'yi. Yoksa bırakalım bitsin.
Ben size samimi bir şey söyleyeyim mi?
Böyle giderse bu ülke 20 yıl içinde bölünür. En az ikiye. Belki daha fazla parçaya.
Ve artık görüyorum ki, bundan pek fazla üzülecek kişi de kalmamış ortalıkta.
Zaten bütün hazırlıklar da bunun içindi.
Alıştıra alıştıra, bıktıra bıktıra.
Ya birisi çıkacak bu ülkeden, cesur bir biçimde, kontrollü bir biçimde bunu yapacak...
Ya da kendi kendine kavga dövüş olacak bu iş.
Ama gidişat gösteriyor ki, olacak.
Biz hayatımızın son yıllarını, evlatlarımız ise büyük bir bölümünü bambaşka bir şekilde yaşayacağız belli.
İçimden okkalı, ama öyle böyle değil, çok okkalı bir küfür etmek geliyor ama burada olmaz, ayıp.
Yazı bitip son noktayı koyunca odamda, bağıra bağıra edeceğimden hiç kuşkunuz olmasın.

FATİH ALTAYLI
http://www.fatihaltayli.com.tr/index.cfm

Çakırkeyf
19-11-2009, 12:35
CHP geleneğinde kırılma: Eleştirileri Atatürk'e yönlendirmek...

Psikiyatrist Ümit Yurtsever; 'CHP'yi uzun bir vakittir devlet kurumu gibi algılıyorum. Cumhuriyet tarihine yönelebilecek eleştirileri üzerine alıyor, absorbe ediyor' dedi.
Akşam gazetesi yazarı ve siyasal danışman Cemalettin Taşçı ekledi: 'Şimdiye kadar öyleydi. Ama şimdi, şirazesinden çıkmış yapısıyla, Cumhuriyet tarihi ile meselesi olmayan kesimleri Cumhuriyet tarihi ile ihtilaflı hale getirebiliyor.'
Geçen akşam yapmaya çalıştığımız hızlı CHP analizinin iki farklı vechesi böyle.
Onur Öymen'in Dersim gafı, her ne kadar irkilticiyse de, bir sürçme olarak değerlendirilebilirdi.
Ancak, itirazlar karşısında paniğe kapılmış bir üsluba teslim olan Öymen'in Dersim konusunu Atatürk'e bağlaması ve 'Atatürk'ün yaptığını savunuyorum' söylemi meseleyi Kurucu İlkeleri'nin sembolüne cirolama işlevi gördü.
Bugüne kadar, değil Atatürk'ü tartışmak, CHP'yi mercek altına almamış Alevi kesimler; eleştiri oklarını Öymen'in gösterdiği yöne çevirmeye ve 'acaba' sorusunu sormaya başladılar.
Bu anlamıyla Öymen'in eleştirileri 'Atatürk'e yönlendirmesi' CHP geleneği açısından bir KIRILMA ANI olarak kayda geçmeli.
Dersim olayındaki aşırılıklar ve yöntem yanlışlıkları hakkında Atatürk'ün bilgisi ve onayının olmadığı, hemen hemen her kesim tarafından ortak kabul görmüş bir konuydu.
12 Mart'ın Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur'un daha genç bir subayken yaşadığı Dersim deneyimini ifade ediş şekli bile konunun dehşetini ortaya koyuyor: 'Hayatımın bu dönemini hatırlamak ve anlatmak istemiyorum.'
Bunu Atatürk ile ilintilemek, bir Atatürkçü için ne kadar doğrudur, dersiniz?
Peki ne oldu da, CHP Cumhuriyet tarihine yönelen eleştirileri göğüslemek, absorbe etmek işlevinden; farkında olmadan bu eleştirileri Kurucu Sembol'e yönlendirmek fazına geçti?
Olan şu: Demokratik Açılım süreci Pandora'nın kutusunu açtı.
Cumhuriyet tarihinin kusurları, hataları ve döneminde anlaşılabilecek ölçekteki olaylar ortaya dökülmeye başladı.
CHP ise, bu gerçeklerle başa çıkabilecek, özeleştiri verebilecek, olguları tarihsel dönemleri içinde meşrulaştırıp yansımalarının bugüne taşımasına engel olabilecek zihinsel mekanizmaları kuracak bir açılımı zamanında yapamadı.
CHP aklı, yeni durumun ortaya çıkarttığı sorulara cevap veremediği ölçüde, çaresizlik içinde Atatürk'ü cevap mercii olarak göstermeye ve dolayısıyla sorgulanır kılmaya başladı.
Ne zannediyor Onur Öymen? İsyan sebebiyle de olsa, öldürülen 40 bin Alevi-Kürt, Çağlayangil'in ifadesiyle, mağaralara iltica etmişken zehirli gazla telef edilenler için...
'Aman, Atatürk'ün bilgisi dahilinde olmuşsa sorun değil' mi denilecek?
Sorun isyan bastırmakta değil elbette. Sorun, isyan bastırmakta yaşandığı dönemde bile kabul edilemeyen bir üslubu savunup, bir de bunu Atatürk'le meşrulaştırmaya çalışmakta...
Potunu kırdıktan sonra, samimi bir özür dilese, tepkiyi sadece kendisi alır, CHP bile bu krizi savuşturabilirdi.
Şimdi, kendi ideolojik yetersizliği yüzünden Atatürk hakkında bir istifham bıraktı orta yere.
Atatürk'ün öldüğünü kabullenmeyen... Liderin bugünün sorunlarına o gün cevap yazmasının mümkün olamayacağını idrak edemeyen... Atatürkçülüğün, Atatürk'ü aşmak zaruriyeti olduğunu kendi yetersizliği yüzünden görmezden gelen... Bir bağımsızlık doktrinini liderin ölümünden sonra geliştirip, taş üstüne taş koyamayan bir CHP aklı ile karşı karşıyayız.
Eğer bu toplumda Atatürkçülüğe ilgi kayboluyorsa, kimseye kızmayın, sorumlusu CHP liderliğidir.
CHP yalnızca Alevi oylarını kaybetse iyi...


Atılgan Bayar atilgan.bayar@aksam.com.tr


Yasal Uyarı: TurkMedya internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları TurkMedya Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

tekas
19-11-2009, 15:48
Onur Öymen, ''Atatürk yaşasaydı bizim yaptığımız bu açılımı desteklerdi'' sözünün geçersizliğini ortaya koymak amacıyla, söyleniş amacı dışına saptırılan sözleri sarfetmiştir.

Pkk üyelerini dağdan inişte birer kahraman edasıyla karşılayanların, Devlete karşı isyana kalkışanlara tek söz etmeyip, bu isyanı bastıranları katliam yapmakla suçlamaları, neye hizmet etiiklerini ortaya koymaktadır.

Ölen masum insanlar için kimsenin ''aman ne iyi olmuş'' dediği yok.

Ama yapılan isyanı hoş görenler var.

Çünkü, geçmişte Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyete karşı yapılmış her türlü İsyan,ayaklanma,kalkışma, bu gün dağdaki hainlarin silahla , içimizdekilerin se zihinleri bulandırarak yapmaya çalıştıklarıyla aynı amaca yönelik.

taita-x
19-11-2009, 20:26
Yaptığı özel haber ve analizlerle dikkat çeken Odatv.com bugün tam anlamıyla baltayı taşa vurdu. Habertürk'ün Migros için çıkaracağı özel gazeteyi haber konusu yapan Odatv konuyu Ciner Grubu ile Koç Grubu'nun ihtilaflı ilişkileri üzerinden analiz etmiş ve çok iddialı tespitlerde bulunmuş. Okuyalım efendim:

“HABERTÜRK: GÜCÜ SALDIRGANLIĞINDA BU BİR CİNER MANEVRASIDIR

Habertürk Medya Grubu'nun büyük holdinglerle ilgili sözde "özgür" haberleri konuyu bilenler için inandırıcılık ifade etmez.

Çünkü bilinir ki, grup reklam konusunda çok hassas ve kendisiyle reklam ilişkisine girmekten imtina edenlere karşı da acımasız.

Çok mu iddialı sözler bunlar?

Gelin size yeni bir olayı anlatalım.

Önce sıcak haber: Gazete Habertürk, özel bir Migros gazetesi hazırlayacakmış. Migros'un indirimlerini tanıtan Migroskop broşürünü geliştirmek isteyen Migros yönetimi, Ciner Grubu ile anlaşmış. Gazetede, İstanbul kent haberlerinin yanı sıra Migros indirimleri de yer alacakmış. Öyle ki Migros'un gazetesini de HT İstanbul'un yayın yönetmeni Oğuzhan Beyaz'ın hazırlayacakmış.

"Peki bunda ne var?" diyebilirsiniz. Ne olsa Migros 55. yılını çeşitli etkinliklerle kutluyor. Şimdi de Habertürk gazetesi ile ortak gazete çıkaracak.

İyi de Habertürk bu gazeteyi babasının hayrına çıkarmayacak. Bu projede çok tatlı reklam parası var.

Peki bu ayıp mı?

Değil ama durun bir hatırlayın.

Şimdi Hatırlatma: Bakın daha kısa süre önce Habertürk Grubu, Koç Grubu'na ardıarda vuran haberler yaptı. Sivas'ın Kangal ilçesindeki Demir Export işletmesine yönelik Jandarma baskını, hem gazete hem de televizyonda manşetlere çıkarıldı. Dendi ki, Koç Grubu'na ait işletmede yolsuzluk yapıldı.

Habertürk günlerce bu haberi işledi ve özetle dedi ki, "Koç Grubu ile ilgili bu haberi bizden başkası göremedi. İşte bakın, gücümüz özgürlüğümüzde".

Hatta "olay öyle değil", diye yazan Referans Gazetesi'ne , analizci tarafından açıkça "gerizekalı" dendi.

Koç'lara yönelik haberler Doğan Grubu'na gelen vergi cezasıyla da sürdü. Mustafa Koç, TÜSİAD'da, Doğan Grubu'na destek sözleri sarf edince Habertürk yalan bir haberle "Koç Grubu da vergi incelemesinde" dedi.

Bu haber üzerine Koç'un hisseleri düştü. Grubun "Bu haber yalan. İnceleme yok" açıklaması bile o günkü düşüşü durduramadı.

Ve Analiz: Habertürk Medya Grubu'nun ardıardına dalgalarına maruz kalan Koç Grubu, sonunda bu medya grubuyla uzlaşma yoluna gitti. Malum, Gazete Habertürk, tirajı ve etkinliği daha az olduğu halde Hürriyet ile aynı değerde hatta kimi zaman daha fazla reklam ücreti talep ediyordu. Ali Ağaoğlu da, bunu açıklamıştı. Belli ki buna direnen Koç Grubu ardıardına gelen haberlerin ardından bulduğu "Migros Gazetesi" formulü ile Habertürk ile işleri tatlıya bağladı.

Yani, Turgay Ciner ve gazetesi bir kez daha reklamvereni dize getirmeyi başardı.

Şimdi bakmak gereken detay ise şu:

Yayın hayatına başladığı günden bu yana Koç Grubu ile ilgili haberlerinde filtre uygulamayan Gazete Habertürk bakalım, Migros projesinin ardından da Koç Grubu'nu hedef almaya devam edecek mi?

Yani "Gücünün Özgürlüğünde" olduğunu kanıtlayabilecek mi?

Peki gelelim sonuca:

Yukarıda yazdıklarımızı medya bilmiyor mu?

Biliyor.

Biliyor ama yazmaya ne cesaretleri ne de bağımsız duruşları var....

Odatv.com
19 Kasım 2009"

Şimdi sorun nerede diye soracak okurlarımız sıkı durun. Bunca analiz, çözümleme, tespit boşuna yapılmış aslında. Neden mi çünkü Migros, eskiden Koç grubunundu ama, 14 şubat 2008 tarihinde yabancı bir grubu satıldı. Yani yaklışık iki yıldır Koç Grubu'na ait değil. Haliye haber 'küçük bir ayrıntı' nedeniyle boşa çıkıyor! Neyse, arkadaşlara geçmiş olsun diyoruz. Ne demişler; icraatla kabahat kardeştir
http://www.gazeteciler.com/odatv-bu-kez-cok-fena-cuvalladi-news8775.html

taita-x
19-11-2009, 20:44
Hadisenin birinci kısmı bir isyan. Coğrafî şartların ulaşımı zorlaştırmasının da yardımıyla tarih boyunca başına buyruk yaşayan bir toplum, Cumhuriyet'in merkezî reformlarından, önce huzursuz olur, sonra baskı artınca 1937'de isyan bayrağını kaldırır.
İkinci kısım ise bu isyanın bastırılması için yapılan askerî harekâtlar ve sonunda isyanın elebaşılarının ele geçirilerek idam edilmesi. İsyan bastırılırken ne kadar masum insanın öldürüldüğü, ne kadarının sürgün edildiği hakkında farklı rakamlar var. Mer'î hukukun nasıl çiğnendiğini İhsan Sabri Çağlayangil, bizzat bulunduğu ve önayak olduğu idamlarla anlatılır. İsyanın lideri Seyit Rıza, kanuna göre 75 yaşın üzerinde olduğu için idam edilemeyecektir; yaşı küçültülür. İki gün sonra şehre Atatürk gelecek ve muhtemelen af için büyük bir kalabalık toplanacaktır. Atatürk'ün müdahale etmesini engellemek için pazar günü, hem de karanlıkta araba farlarının ışığında muhakeme yapılır ve karar yıldırım hızıyla uygulanır.

Ağlayanlar sedece analar değildir, idama giden babalar da gözyaşı döker. Seyit Rıza ile birlikte oğlu Resik Hüseyin de idama mahkûm edilmiştir. Seyit Rıza oğlunun ölümünü görmemek için kendisinin önce asılmasını ister. Bu isteğe bile uyulmaz ve oğlu kendisinden iki saat önce asılır.

Dersim'de 1937'de analar da babalar da ağlamıştır. Benzer olaylar bütün Kürt isyanlarında yaşanmıştır. "Dersim'de analar ağlamadı mı?" diye sorarken Onur Öymen, unuttuğumuz çok önemli bir ayrıntıyı hatırlatıyor. Onur Öymen'in tek parti döneminin önemli isimlerinden olan babası Münir Raşit Öymen, anaları-babaları ağlatan umumî müfettiş Abdurrahman Doğan Paşa ile aynı mahallenin, aynı mahfilin çocuğu. Kuvvetle muhtemeldir ki tanışıyorlardır. Karşılıklı rakı kadehi tokuşturmuşlukları bile vardır. Aynı dili konuştuklarına, aynı şeylere önem verdiklerine şüphe yok. Onur Öymen'e kılıç çeken Kemal Kılıçdaroğlu'nun dedesi ise Seyit Rıza'yı tanımış ve belki de aynı kaptan yemek yemiştir. Babası ise kuvvetle muhtemeldir ki Dersim isyanını bir delikanlı olarak yaşamış ve belki de eline silah almıştır. Kendisinin ise Seyit Rıza hikâyelerini, Abdurrahman Paşa entrikalarını yüzlerce kere dinlediğinden, ve kişiliğinin önemlice kısmının bu hikâyelerle biçimlendiğinden emin olabiliriz.

O zaman sorun şurada: Bu iki adam, yani isyan eden ve isyan bastıran bu iki politikacı, aynı partinin çatısı altında ne arıyor? Soruyu farklı soralım: CHP'nin tek başına ve rakipsiz iktidar olduğu yıllarda yerle bir edilen Dersim ahalisinden Kemal Kılıçdaroğlu ve Tunceli ahalisi neden CHP'nin çatısı altında?

Sizce yeniden anaların ağlamaması için, mutlaka ama mutlaka cevabı verilmesi gereken sorulardan biri bu değil mi? "Demokratik açılım konusunda CHP neden ikide bir kulvar değiştiriyor?" sorusuna verilecek tatminkâr cevabın sırrı, öncekinin içinde olmalı. Burada bilmediğimiz, anlayamadığımız bir şeyler var.

Kemal Kılıçdaroğlu ile Onur Öymen arasındaki kapışmada, yüzde yüz Kılıçdaroğlu'nun haklı olmasına rağmen Baykal'ın Onur Öymen'in yanında yer alması tesadüf olabilir mi? Mülkün tapulu sahibi nasıl olsa Onur Öymen.

Meselâ DTP neden tıpkı CHP gibi Kemalist bir partidir? Neden benzer bir ideolojiyi savunur? Çok partili hayata geçildikten sonra Doğu ve Güneydoğu illeri kahir ekseriyeti ile CHP'yi neden destekledi?

Alevî Kürtler Türkiye'nin iki etnik-dinî toplum dairesinin kesişme alanında yaşayan ilginç bir topluluk. Belki de demokratik açılımın anahtarı bu toplumda. Seyit Rıza, isyan sırasında kaybettiği ilk oğlu için "O bu dağların anahtarıydı" demiş. Biz de kilidi açmasını Dersim isminin iadesinden başlayarak, Kılıçdaroğlu'ndan bekleyebiliriz.


MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE

yosun
20-11-2009, 16:57
‘Atatürk Seyit Rıza’yı affedecek’ korkusu


Bugün bu köşeyi bir belgeye ayırıyorum. Son derece önemli bir belgeye... Dersim olaylarında rol oynamış bir görevli olan İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarına.

Bu belge Atatürk’ün idamlardan haberi olmadığını, tam tersine “Atatürk Seyit Rıza’yı affedecek” korkusuyla idamların alelacele ve her türlü kural çiğnenerek yapıldığını ortaya koyuyor.

Bu yüzden ne Sivas’ta insan yakanlar bu olaydan Atatürk’ü sorumlu tutsun ne de 2009 yılında Dersim metodu isteyenler onun arkasına saklansın.

Ve Aleviler cemevlerinde neden Hz. Ali’nin yanına Mustafa Kemal resmi asar bir kez daha düşünülsün.


http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Ataturk_Seyit_Rizayi_affedece k_korkusu&tarih=20.11.2009&Newsid=271775&Categoryid=4&wid=5

yosun
21-11-2009, 16:35
Dersim’de sorumlu Seyit Rıza yobazıdır


Şu “Dersim” tezgahını geliştirenler, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı ağızlarına ne gelirse söylüyorlar!.. Şaşırtıcı olan, bu çakal sürüsünün meydanı boş bulmasıdır... Bunlar, yasaları da hiçe sayıyorlar ama belli ki tasmalarını tutanlardan iyi yol almışlardır!..

Yaptıklarını izliyoruz...

Bir takım yaşlı Tuncelilileri ekrana, gazete sayfalarına taşıyıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni “katliamcı” olarak niteliyorlar.. Ekrana gelen, Kürtçü tayfa, “Üç yaşındaki kardeşim kurşunlandı..” nakaratına sarılıyor...
Orada olanlar malumdur..

Malumdur da, can kayıplarından şikayetçi olanlar, kimin yakasına sarılacağını doğru seçsin.. Kimdir o ölümlerin baş sorumlusu?! Şu sıralar derviş endamları ile, torunlarınca gazete sayfalarına taşınıp aklanmaya çalışılan Seyit Rıza yobazı ile avanesi...

İngiliz’e gerdan kırıp, Tunceli ve havalisinde krallık kurma peşine düşüp hem kendi belasını bulmuş, hem de peşine taktığı cahil sürüsünü ölüme götürmüştür...

Seyit Rıza’nın kan davasını kovalayan alçaklar önce şunun hesabını versin...
Bu yobaz Kürtçü’nün basıp canlarını aldığı Mehmetçiklerin kanları ne olacak!..

Hiç o katliamlardan ses yok!..

Yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti ne yapacaktı.. Kan dökerek kurulan Cumhuriyet, bu Seyit Rıza, Şeyh Sait adlı yobaz çapulculara mı teslim olacaktı!!?
Dünyanın neresinde görülmüştür, bir devletin topraklarına göz diken düşmana, bacaklarını havaya kaldırıp teslim olması... Genç Cumhuriyet gereğini yapmış işte, fazla kurcalamanın manası başkadır...
Şudur... Bugün Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin köşe başlarını ele geçirdiklerine inanan bir koalisyon vardır... Kürtçü-Sorosçu koalisyon.. Bunlar, Şeyh Saitlerin, Seyit Rıza’ların, Atatürk’ün idam fermanını imzalayan son Şeyhülislam hain Sabri’nin torunlarıdır... Cumhuriyetin kuytu köşelerine, karanlıklara yatarak, kendilerine gün doğmasını beklemişler ve şimdi saldırıya geçmişlerdir..
Bunların sinsi olmaktan öteye gitmiş planları vardır.. Dersim Dersim diye tutturmaları, aslında kafalarının içindeki tezgahların ürünüdür.. Nedir o tezgahlar... İmralı’da beslenen eşkıya başının kafasındaki özerk- derebeylik işgallerini yayarak Türkiye’yi ele geçirmek.. Seyit Rıza’nın 1930’larda kuramadığı bağımsız derebeylikleri hayata geçirmek... Müdahaleyi önlemek için de kafalarına göre zemin oluşturuyorlar. “Bize müdahale ederseniz, katliam yapılıyor diye bağırırız, zaten sabıkalısınız (!)” demeye getiriyorlar... Ellerinde “İkiz yasalar” var buna güveniyorlar!. Böyle bir hareket planı karşısında ne yapılır!!? “Eee ne yapalım, böyle istiyorlar, öyle olsun” diye memleket bunlara terk edilir mi?! Elbette gereği yerine getirilir, neye mal olursa olsun..
Bu alçak saldırgan sürüsü, kendi boynundaki kiri yok sayıp, habire Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne saldırıyor, töhmet altında bırakmayı amaçlıyor!.. Bunlara bu akılları verenler AB’deki Sevr lobileridir.. Ermeni soykırım tezgahından yola çıkarak Türkiye seri halde “Kürt-Alevi” ayırımcılığına zorlanıyor, Türk’lerin Anadolu’daki varlığı hedef alınıyor..
Canileri kullanmak, Avrupa’nın genlerindeki alçaklığa çok uygun...

http://www.haberinyeri.net/Guncel/Dersim’de-sorumlu-Seyit-Riza-yobazidir_69813.html

taita-x
22-11-2009, 01:50
EFSANE BAŞKAN SEBA'DAN İNCE MESAJ!


Beşiktaş’ın eski efsanevi başkanı Süleyman Seba, Şifo Mehmet’in kayınpederine ait bir mağazanın açılışında Beşiktaş’ın yeni teknik direktörü Mustafa Denizli ile görüştü.

Bu görüşmede Süleyman Seba, Beşiktaş’ın şimdiki teknik direktörü Mustafa Denizli’ye övgüler yağdırdı. Buna rağmen efsane başkan Seba, Beşiktaş’ın bir önceki teknik direktörü Ertuğrul Sağlam ile bir görüşme yapmamış, bir araya gelmemişti.

Takip edenler bilir; Ertuğrul Sağlam’ın cemaat ile ilişkisi olduğu haberleri Beşiktaş camiasında tepkilere yol açmıştı.

Odatv.com olarak soruyoruz Süleyman Seba’nın Ertuğrul Sağlam ile buluşmaması ama Mustafa Denizli ile buluşması cemaate karşı ince bir mesaj içeriyor olabilir mi?

Odatv.com



28 Ekim 2008(yeni gördüm)


http://www.odatv.com/Spor/efsane_baskan_sebadan_ince_mesaj-13818.html
---------------------------------------------------------------

Sanıırm odatv şöyle bi cevap vermemizi bekliyor... Evet olabilir:he:
yada efsane başkan mesela scala ile görüştü mü? hayır...
o zaman scala cemaatten olabilir...:he:
bayılıyorum böyle ince mesajlara...

yosun
22-11-2009, 14:15
İsyan, gül atarak bastırılmaz!

...
Cumhuriyet döneminde 28 Kürt isyanı yaşanmıştır.

“Soykırım yapıldı” denilen Dersim isyanları nedir? Nasıl olmuştur?

Büyük savaşlardan çıkan devlet, Kurtuluş Savaşı’nın yaralarını sarmaya devam ederken bir yandan da Kürt isyanlarıyla uğraşmak zorunda kalmıştır.

Dersim olayları, Cumhuriyet’in 14’üncü yılında devletin feodal düzenle kavgasıdır.

Bölgenin derebeyleri olan aşiret reisleri, devlet otoritesini kabul etmeyip, karakollara kanlı baskınlar yapınca çatışmalar başlamış, bu arada ne yazık ki, binlerce masum insan da ölmüştür.

İsyanların bastırılışı sert olmuştur ama o günün şartlarında başka çare bulunamamıştır.

Bugünkü adı Tunceli olan Dersim’de ilk olaylar 21 Mart 1937 gecesi aşiret reislerinin lideri Seyit Rıza’nın yönettiği Kürtlerin, Fırat Nehri üzerindeki “Pah Köprüsü”nü havaya uçurması ve köprünün başındaki karakolda bulunan 33 askeri şehit etmesiyle başladı.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13011096.asp?yazarid=228

Serenler
22-11-2009, 15:35
Tarihimizle yüzleşmeliyiz


22 Kasım 2009

Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.tr



Pervin Par’ı paylaşamayan, delikanlı komiser Eşref Kolçak ile bıçkın kaçakçı Hayati Hamzaoğlu, kombinezonla gezinen sarışın vamp kadın Suzan Avcı’nın evinde birbirinin gırtlağını sıkarken, kapı cart diye açılır, vicdan azabıyla yanıp tutuşan karaktersiz ebe Aliye Rona, “Durunnn” diye haykırarak içeri dalar, “Siz kardeşsiniz!”


*

Pervin’e ilaçlı gazoz içirmeye kalkışan haysiyetsiz çapkın Önder Somer’le, bu şerefsiz komployu tezgâhlayan kumarhaneci Kenan Pars kodese tıkılırken, yıllar sonra gerçeği öğrenen iki kardeş, hasretle kucaklaşır... Tonton aşçı Necdet Tosun’la azgın hizmetçi Mürüvvet Sim, tombul yanaklarını birbirine yaslarken; şoför Nubar Terziyan’la saftirik uşak Cevat Kurtuluş mutluluktan ağlamaktadır.

*

Özledim o günleri...

Alkışlardık.

*

Ya bugün?

“Siz kardeş mardeş değilsiniz, kapışın, birbirinizin gırtlağına çökün”
diyenleri alkışlıyoruz artık.

*

İnek Şaban mesela...

Mezhebi neydi acaba?

*

Alevi miydi, Sünni miydi Ayhan Işık? Kürt müydü, Çerkez miydi dersin Sadri Alışık? “Şakayla karışık” sormuyorum bunları... Kaçımız biliyordu “hepimiz”in yüreğini sızlatan Sami Hazinses’in aslında
Ermeni kökenli olduğunu?
Hiç merak eden olur muydu?

*

Türkan Şoray, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik, dört yapraklı yonca... İster türbanlı ol, ister çarşaflı, başlarını örtmedikleri için sevmeyen var mıydı onları? Ömercik’e kahrolmayan Musevi, Ayşecik’e gözyaşı dökmeyen
Rum var mıydı?

*

Kaptan Ediz Hun, subay İzzet Günay, savcı Fikret Hakan, polis Ekrem Bora, şafak bekçisi pilot Göksel Arsoy, film çeviriyoruz ayaklarıyla, sinsi sinsi derin devlet propagandası mı yapıyordu? Bizans’ı haşat eden Cüneyt Arkın, yabancı düşmanı mıydı?
Karaoğlan Kartal Tibet, ırkçı mıydı?
Mirasını Mehmetçik Vakfı’na bırakan
Zeki Müren, darbeci miydi?

*

Bir millet uyanıyor... “Milli” duyguları doruğa çıkaran, efsane... Görüntü yönetmeni kim? Kriton İlyadis...

İşbirlikçi ajan mıydı yoksa?

*

Emel Sayın’la Tarık Akan’ın flörtüne sevinmeyen... Bıraktık mezhebi,
kökeni, Adile Naşit’i sevmeyen insan,
insan mıdır arkadaş?

*

“Tarihimizle yüzleşmeliyiz”
lafı pek moda ya bugünlerde...
Tarihimizle yüzleşmek için yazıyorum bu satırları... Çünkü, tarih dediğin hadise, sadece, etnik kökenlerden, mezheplerden, günü gelince kusmak için beklenen nefretlerden oluşmuyor.

*

“Ortak tarihimiz”den bir kesit var işte yukarda... Birlikte üzülen, birlikte sevinen, birlikte gülüp birlikte ağlayan bir toplum... Siyah beyazdı ama, rengârenktik aslında.

*

E haliyle merak ediyor insan...

Nasıl oldu da, elimizde patlamış mısırlarla otururken, korku filminin figüranları olduk aniden? Kim yazdı bu senaryoyu?
Kim biçti bize bu rolleri? Ve, gong çaldığında nasıl biter bu film?

yosun
23-11-2009, 09:46
Taraf Gazetesi'nden, gizli tanığa "rüşvet" teklifi...


Yayına başladığı günden bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik yayınlarıyla dikkat çeken Taraf Gazetesi’nin çok önemli bir rüşvet olayına imza attığı belgelendi.

Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı’yken gözaltına alınıp tutuklanan ve mahkemesi Diyarbakır 6’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde sürdürülen Albay Cemal Temizöz davasında Taraf Gazetesi avukatlarının, gizli tanığa rüşvet teklif ettiği ortaya çıktı.
Haberiniz.com’un ele geçirdiği ve mahkemeye sunulan bilirkişi raporunda, gizli tanık olan, sonrasında da tanıklıktan çekilen Mehmet Nuri Binzet bu rüşveti açıkça itiraf ediyor.

Bilirkişi Naci Aydın’ın hazırladığı “Bilirkişi İnceleme Raporu”nda, Binzet’in 30 Haziran 2009 tarihinde “Halo (Ali dayısı olabilir)” ibaresiyle belirtilen kişiyle Kürtçe yaptığı görüşmenin tercümesine yer veriliyor. 24 dakika 40 saniye sürdüğü belirtilen görüşmede çok önemli bir ayrıntı dikkat çekiyor. Halo dayısının da 30 milyar teklif ettiğinin belirtildiği raporda Binzet, konuşmanın bir bölümünde şu ifadeleri kullanıyor:

“… insan hakları Türkiye derneği geldi. Taraf Gazetesinin avukatlarını gönderdi, para karşılığında açıklama yapmamı istediler, sözleşme yapalım dediler.”

Bu durum mahkemeyi takip eden muhabirlerin mi yoksa İstanbul’dakilerin mi “gözünden kaçtı” bilinmez ama Taraf Gazetesi, son derece önemli bir davada rüşvet olayına da imza atmış oldu.

http://www.internetajans.com/default.asp?NID=85515

yosun
03-12-2009, 10:13
Köşesiz yazı


Hava güzel.

Çinekop bol.


Piyasa şahane.

Dünya bize hayran.

Şak şak şak...

Apo mareşal olsun.

Yargıtay kapatılsın.

Danıştay ulemaya danışsın.

Gazeteler haftada 1 gün çıksın.

Milletvekillerine zam yapılsın.

Hepsine uçak alınsın.

Yaşasın, Surinam’a vize kalktı.

Keriz Feneri’ne bağış yapın.

Ali Dibo fahri profesör olsun.

YÖK Başkanı ordinaryüs yapılsın.

Delikanlı adam aşı olmaz.

Milli takımı AKP MYK seçsin.

6 çocuk doğurun.

AB’den aşşaa Kasımpaşa.

Kevin Kostnır bakan olsun.

Madonna Habur’da konser versin.

Davos’a cami yapılsın.

TRT düşeş açılsın.

Evet efendim, sepet efendim.

CHP kapatılsın.

Baykal vatandaşlıktan atılsın.

Bahçeli sürgüne gönderilsin.

Kamer Genç milleti kandırıyor...

(Aslında 70 yaşında.)

İzmir ilçe yapılsın.

Seçim 2032’ye ertelensin.

Kandil’den gelenler Dolmabahçe’de ağırlansın, pastadan Obama çıksın, komutanlar Mahmur’a yerleştirilsin, ayağını sallayan gaziler bıraksın artık bu ayakları, Anıtkabir TOKİ’ye devredilsin... Boğaz’a enine değil, boyuna, komple köprü yapılsın. Kıbrıs’a boru döşensin.


*


Köşe yazarları köşeli olmasın.

Yuvarlak olsun.


*


(Haftada bir gün yazmamız tavsiye edildi, ben Perşembe’yi tercih ettiğim için sıram denk geldi, bugün yazdım... Tahminim, bu yazıdan sonra benim kontenjan haftada ikiye çıkarılır.)

Yılmaz Özdil

yosun
03-12-2009, 10:15
Hitler de Türk basınındaki köşe yazarlarına köpürürcesine kızmıştı!


Hayat hep ileriye doğru akar fakat hayat hep geriye bakılarak kavranabilir diye bir söz vardır. Kim söylemiş, aklıma gelmiyor. Siz araştırın, bu anlamlı sözü söyleyeni siz bulun.

Köşe yazarları tahrikçi!

Yarım saatte yazıyorlar!

Sipariş üzerine yazıyorlar!

Yazarlar barış düşmanı!

Millet ve devlet düşmanı!

Bu lafları duyunca; “hayatı kavramak için geriye bakmak gerekir” lafına çok hak verdim. Çünkü benzer lafları; tam 70 yıl önce 1939 yılında Adolf Hitler, Türk basınındaki köşe yazarları için söylemiş, o yıllarda Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Franz von Papen’e “Türk basınındaki Hitler karşıtı yazıların durdurulması, susturulması, yumuşatılması” için emir vermişti. Franz von Papen de durumu Milli Şef döneminin Türkiye Başvekili Refik Saydam’a iletmişti. Hitler yönetimi ile simgelenen Alman faşizminin dünyayı kana bulayacağını sezip dikkat çekmeye çalışan Türkiye’deki köşe yazarlarını geriletip Alman aleyhtarı havanın giderilmesi için Başbakanlık’ta bir komisyon kurulmuştu. (NOT: Bu konuda ayrıntılı tarihi bilgi isteyenler Cemil Koçak’ın Tarih ve Toplum Dergisi’nde yayınlanan İkinci Dünya Savaşı ve Türk Basını, Alpay Kabacalı’nın Başlangıçtan Günümüze Türkiye’de Basın Sansürü adlı kitabına, Asım Us’un Hatıra Notları’na, Tekin Erer’in Basında Kavgalar kitabına bakabilirler.)

Biliyorsunuzdur.

Hitler çok demokrattı(!)

Seçimle iktidara gelmişti.

Parlamento darbesiyle kurduğu cumhuriyetin adı “demokratik cumhuriyet”ti ve gücünü meclisteki 441 milletvekilinden alıyordu. Hitler’i eleştiren gazeteleri yayınlayanlar ve bu gazetelerde köşe yazısı yazanların hemen hepsi Almanya’da hapsi boyladı.

Alman gazeteciler susturuldu.

Çünkü Hitler’i eleştirmek demek barış düşmanı, millet ve devlet yıkıcısı, jakoben olmak demekti. Almanya’daki köşe yazarlarını parayla yanına çeken, çekemediklerini de susturan Hitler, dünyada ve Avrupa’nın bir parçası sayılan Türkiye’de de aynı yolun izlenmesini istemişti. Alman parasıyla bazı Türk gazeteciler satın alınmış, yandaş yapılmış fakat kimi gazetelerde kimi köşe yazarları Hitler’i ve Alman ordularının saldırısını kınayan yazılar yazmayı sürdürüyorlardı.

Başta Tan Gazetesi vardı.

Tan Gazetesi’nin Başyazarı Zekeriya Sertel yılmayan, bükülmeyen, satılmayan, keskin yazılarla “Türk gençliğini Hitler propagandası tuzağına düşmesinler” diye uyarıyordu. Sertel’i Akşam, Son Telgraf, Yeni Sabah, Haber, Vatan gazetelerindeki köşe yazarları ile Akbaba dergisindeki çizerler izliyordu.

Hitler her gün köpürüyordu.

Türk yazarlarına kızıyordu.

O yılların Almanya Dışişleri Bakanı Ribbentrop, Hitler’in köpürmesini giderebilmek için Türkiye’nin yeni Berlin Büyükelçisi Hüsrev Gerede’yi çağırıp hesap soruyordu. Hüsrev Gerede de “Türk basınındaki Alman aleyhtarı havanın giderilmesi için hükümete başvurduğunu” söylüyordu.

Zaten çok ağır sansür vardı.

Savaş yıllarıydı.

Milli Şef’lik iktidardaydı.

Matbuat Kanunu değiştirilmiş, gazete çıkarma şartları ağırlaştırılmış, hangi haberin hangi sayfada kaç sütun, kaç punto ile yazılacağı, hangi fotoğrafın kullanılacağı; hava durumu haberlerine varıncaya kadar sansür kapsamına alınmıştı.

Hitler bununla yetinmiyordu.

Yazmasınlar diyordu.

Ne kadar az yazı!

O kadar huzur!

Diye bağırıyordu.

Türk köşe yazarları sinmediler.

Hitler yenildi.

Tarihin çöplüğüne gitti.

İşte bugünkü Türk köşe yazarları; Hitler’in köpürüp kızdığı 70 yıl önceki köşe yazarlarının soyundan, hamurundan, mayasından geliyorlar. Hayat hep geriye bakarak kavranılabilir.

Bu yazı 30 dakikada yazıldı!

Necati Doğru

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Hitler_de_Turk_basinindaki_ko se_yazarlarina_kopururcesine_kizmisti&tarih=03.12.2009&Newsid=273989&Categoryid=4&wid=108

yosun
03-12-2009, 10:17
Halka sesleniş...


Ey yazarlar: Yazmayın... İlle de yazmak isterseniz, haftada en fazla iki gün yazın!

Ey okurlar: Bize boyun eğmeyen gazeteleri boykot edin!

Ey gazete sahipleri: Kapatın o gazeteleri!

Ey vergi müfettişleri: Bakın muhalif basın hâlâ ayak diriyor... Neredesiniz?

Ey yargıçlar: Yasalara aldırmayın... İlle de bir konuda hüküm vermek gerekiyorsa, bunu “ulemalar”a bırakın!

Ey askerler: Ulusal güvenlik, vatanın bölünmez bütünlüğü gibi konulara kafanızı takmayın! Bir de... Yan gelip yatmayın kardeşim, bizimkilerin ürettiği bütün belgelere yanıt verin!

Ey emekli komutanlar: Televizyon televizyon dolaşmayın... Ununuzu eleyip, eleğinizi asmışsınız... Otursanıza evinizde!

Ey Meclis Başkanı: Bu nasıl iş kardeşim? Bu pankartları açmalarına nasıl izin verirsin. Attırsana o pankartları. Meclis böyle mi yönetilir? Burası miting meydanı mı?

Ey Sağlık Bakanı: Tutturmuşsun “domuz gribi aşısı olun” diye... Yetmezmiş gibi benim de olacağımı söylemişsin... Olmuyorum kardeşim, sana ne?

Ey Maliye Bakanı: Benim partimden seçilen belediye başkanına nasıl olur da ödenek vermezsin birader... Böyle bakanlık yapılmaz!

Ey nüfus planlamacıları: Siz siz olun, doğum kontrolü konusunda ısrarcı olmayın... Bırakın herkes en az üç çocuk yapsın!

Ey valiler: Birinci vazifeniz, kamyona binip kapı kapı dolaşmak ve kömür dağıtmaktır... Kendi eliyle kömür dağıtmayan valiye vali mi derim ben? Ayrıca... Vilayet depolarında bizim partinin pankartlarına yer ayırdınız mı?

Ey gurbetçiler: Tutturmuşsunuz “İslami Holdingler paramızı kaptı” diye...

Bana ne kardeşim? Ben mi söyledim götür paranı onlara ver diye... Kaptırmasaydın!

Ey kadın hakları savunucuları: Kadının ekonomik özgürlüğünü, daha iyi eğitim alma hakkını isteyip durmayın. Kadına yönelik şiddeti fazla gün ışığına çıkarmayın! Bakın, gelirim oraya!

Ey öğretmenler: Atatürk’ü çıkarın müfredattan... Mecbur kalırsanız, “Mustafa Kemal Paşa” diye söz edin... Çocuklara Atatürkçülüğü büyük bir marifetmiş gibi anlatmayın...

Ey işçiler: Maaşlarınızın azlığından yakınmayın. Ortalık işsizden geçilmezken, aldığınız paralara şükredin... Hele hele, “bayram mayram” diyerek 1 Mayıs’larda Taksim’e çıkmayın... Sıktırırım gazı!

Ey memurlar: Ne toplu sözlemesi, ne grevi? Yasak kardeşim... İş bırakanı yakarım...

Ey öğretim üyeleri: “Demokrasi” dediysek, o kadar da değil... Rektör seçiminde son kararı size bırakacağımızı mı sanıyordunuz gerçekten?

Ey karikatüristler: Beni çizmeyin; yoksa hepinizi fena halde çizerim!

Ey ses teknisyenleri: Ben vatandaşa megaboard’tan hitap edeceğim kardeşim. Niye bağlantı kuramıyorsunuz? Olur mu öyle şey ya? Şimdi küfür ettireceksiniz bana...



***


Ey sayın terörist kardeşim: Analar ağlamasın. Biz barışçıyız. Kimseyle kavga etmeyiz. Bak; onca ili, ilçeyi karıştıran arkadaşlarına dokunuyor muyuz? Geleceğin zaman haber ver, sınıra mahkeme kurdurayım!

İmza: Siz tahmin edin!

Mustafa Mutlu

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Halka_seslenis&tarih=03.12.2009&Newsid=274033&Categoryid=4&wid=102

balaban
03-12-2009, 10:48
Halka sesleniş...


Ey yazarlar: Yazmayın... İlle de yazmak isterseniz, haftada en fazla iki gün yazın!

Ey okurlar: Bize boyun eğmeyen gazeteleri boykot edin!

Ey gazete sahipleri: Kapatın o gazeteleri!



Bunları her kim diyorsa çok haklı.

Mendebur gazeteler çıkmazsa halkın ne güzel birşeyden haberi olmaz.

İlla yandaş medya hergün çıksın, yazarları hergün yıkama yağlama yapsın, şakşaklamaktan elleri su toplasın.:yes::yes:

mterkan
03-12-2009, 16:25
Yeni bir ordu kurmak


Kutsal olan vatandır; ordu değil. Ordu, kutsal vatan toprağını korumak üzere organize edilmiş silahlı kurumdur. Değeri, saygınlığı, şerefi bu görevi yerine getirmesiyle ölçülür. Bu görevi yerine getirecek şekilde örgütlenir, ihtiyaçlara göre donatılır ve vatan toprağına yönelik tehditlere, ülkenin çıkarlarına göre görevler üstlenir.
Vatanı koruyamıyorsa, hatta kutsal vatan toprağı için bir tehdit oluşturuyorsa dağıtılır, yerine yenisi kurulur.

Türk Silahlı Kuvvetleri bir NATO ordusu. Ordumuzun kurumsal yapısı, organizasyon biçimi Soğuk Savaş dönemine özgü NATO standartlarına dayanıyor. Diğer NATO ordularının tamamı aradan geçen zaman zarfında köklü birkaç değişimden geçtiği halde, Türk Silahlı Kuvvetleri büyük ölçüde 89 öncesi yapısını sürdürüyor. ABD ordusu başta olmak üzere Batı orduları, bizdeki uzmanlaşmış yapılanma (Kara, Deniz, Hava) yerine, üstlenilen görevlere göre süratli hareket kabiliyetine sahip operatif yapılanmalara geçti. TSK bünyesindeki reorganizasyon faaliyetleri, uzun zamandır konuşulmasına ve tartışılmasına rağmen kayda değer bir ilerleme kaydedemedi.

Bürokratik kurumlar kendi iradeleri ile değişemezler. Evrensel ölçekte, değişime en dirençli bürokratik kurumların ordular olduğu bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır. Değişime karşı direnç geleneklere kutsiyet atfedilerek sağlanır. Orduların kutsiyet halesi içine alınması, çağa uygun değişimlere direnmek içindir. Tarihin gösterdiği üzere ordular en ileri teknolojileri kullanır; savaşın sevk ve idaresi -buna askerin morali de dahildir- tamamıyla akıl ve bilimsel bilgi işidir. Hesabını yanlış yapan bir komutan, ne kadar çok kutsanırsa kutsansın ordusunu zafere götüremez.

Türk ordusu bir NATO ordusu ve hâlâ Soğuk Savaş yıllarının örgüt yapısını sürdürüyor. Sebebi, Sovyetler Birliği'ne karşı ideolojik savaş organizasyonunun, bugün siyasete müdahale imkânı vermesi. "İrtica ile mücadele eylem planı"nın tam olarak Soğuk Savaş dönemi mantığını taşıması bu yüzden tesadüf değil. Fazladan bu yapı ordumuz içinde bir gizli ordu hüviyetine büründü ve "belge"nin gösterdiği üzere ordunun bütünü üzerinde kontrol sağladı. Neyi tartıştığımızı hatırlayalım. "İrtica ile mücadele eylem planı" emir-komuta zinciri içinde hazırlanmış genel harekât planının bir parçası. O zaman şu soru önemli: "Genel harekât planı başka hangi eylem planlarını içeriyor?" II. Başkan'dan Bilgi-Destek Dairesi'ne uzanan bu hiyerarşinin deşifre edilmesi ve tasfiye edilmesi, TSK bünyesindeki gizli ordu yapılanmasının lağvedilmesi anlamına geliyor. Bu gizli yapılanma tam anlamıyla iktidara aday bir siyasî parti özelliği gösteriyor. Tek fark bu partinin emrinde tanklar ve toplar var.

Emrindeki tanklar ve toplarla siyasete giren asker için kahramanlıkla ihanet arasındaki sınır ortadan kalkar. Yeniçerilerden Halaskâr Zabitanlara, uzun askerî tarihimiz bunun örnekleriyle doludur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti devletine, vatana ve millete yönelik en büyük tehdit elindeki silahla TSK'yı bir siyasî parti gibi, siyasî rekabet bataklığına süren komutanlardan geliyor. Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak için bu komutanların ve halkına karşı siyasî savaş yürüten silahlı hiyerarşinin tasfiye edilmesi gerekiyor.

Türk ordusundan değil, Türk ordusunun ana karargahını, dolayısıyla beyin merkezini kontrol eden ordu içinde bir ordudan bahsediyoruz. Islak imzalı metni yargıya gönderen ve bu gizli orduyu deşifre eden subaylar ise, vatana yönelik tehdidi askerlik yeminine bağlı kalarak deşifre etmiş oldular. İhbar mektubunda yer alan bilgilerin zenginliği, bu deşifrenin örgütlü olduğunu, dolayısıyla ordu içinde sağduyulu bir refleksin mevcudiyetini gösteriyor. Subaylarımızın % 90'ı birliğinin ve silahının başında, savaşa hazır bekliyor. Sorun karargâhta ve komuta kademesinde.

"Yeni bir ordu kurmak", çağın ihtiyaçlarına ve ülkenin çıkarlarına uygun köklü bir dış güvenlik reformuna girişmek demek. Komutanların siyaset hırsına bu ülkenin birliğini, dirliğini ve refahını neden feda edelim? Evet neden?

"Mevcut komuta kademesini tasfiye edince, yeni orduyu kiminle kuracağız?" diye soranlara cevabı yine tarihten verelim. Ankara'da yeni orduyu kuran komutanların -Atatürk dahil- rütbesi neydi?

Mümtazer Türköne

Cevabı ben de vereyim;

Rütbesi yoktu...
Ama askeri eğitim aldıktan sonra İmparatorluk ordusunda paşa rütbesine kadar yükselmiş, askerlik yaşamı başarılarla dolu bir insandı...
Mesleği askerlikti...tulumbacılık değil...
Bu; malum meslek lisesi eğitimi aldıktan sonra ekonomi, siyaset, hukuk alanında ahkam keserek toplumsal yaşama yön vermeye pek benzemiyor değil mi?...

balaban
03-12-2009, 16:47
Yeni bir ordu kurmak


...[/I]

Artık niyetlerini gizlemiyor açık açık söylüyorlar.

Hala bize; siz hayal görüyorsunuz diyecek olan var mı acaba? Eğer bunu diyecek varsa yılın sazanı ünvanını hakediyordur.

reha kaya
04-12-2009, 01:02
Artık niyetlerini gizlemiyor açık açık söylüyorlar.

Hala bize; siz hayal görüyorsunuz diyecek olan var mı acaba? Eğer bunu diyecek varsa yılın sazanı ünvanını hakediyordur.

1950'li Yıllardan beri sazanız, aynalı kaşığa bile atlarız, yemsizdir.

carcharias
04-12-2009, 10:27
Demokratik açılım çalışmasını gölgeleyen Doğu ve Güneydoğu'daki eylemlerin temelsiz olduğu ortaya çıktı. PKK sempatizanlarının eylemlerine gerekçe olarak öne sürülen terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan'ın koğuşunun 6 metrekare küçültüldüğü iddiasının doğru olmadığı anlaşıldı. Adalet Bakanlığı, yeni koğuşun sadece 17 santimetrekare küçük olduğunu açıkladı.

Tutuklu bulunduğu İmralı Ceza-evi'ndeki koğuşunun 6 metrekare küçültüldüğünü savunarak sempatizanlarının eylem yapmasına neden olan terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan'ın iddialarının doğru olmadığı anlaşıldı. Adalet Bakanlığı rakamlarına göre, Öcalan'ın daha önce 11,98 metrekare olan koğuşu, 11.81 metrekareye indirildi. Böylece Öcalan'ın önceki koğuşuna göre sadece 17 santimetrekare küçük bir odada kaldığı ortaya çıktı.

------------o--

dağda bayırda kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp ödü bokuna karışmış gezen herifi alır;sıcak yemek,sıcak yatak,televizyonu,gazetesini verirsen "o da yetmez" der ister de ister. sonra maksat isyana sebep olsun,olay çıksın,insanlar birbirine düşsün diye eften püften sebepler yaratıp insan hakları denen hedeyi insanın değil gözüne, açık açık yazalım; götüne sokarcasına konuşur dururlar.vay insan hakları,var demokrasi,vay özgürlük vay bilmem ne derken yapılan herşey bir kılıfa uydurulur,hak olarak karşınıza gelir.

Yılmaz Özdil fıkra tadında anlatmış meramını...

---------------0--


APO HAKLI

Ada verildi.

Doktor verildi.

Vapur verildi.

Arkadaş verildi.

Üstüne...

5 milyon dolara cezaevi yaptılar.

Apo beğenmedi.

Valla ne dese haklı...

Ben de olsam, ben de beğenmem.



30 yaşlarında güzelce bir kadın, kucağında bebeğiyle, Ankara Garı’ndan otobüse biner. Yanına irikıyım bir adam oturur... Otobüs Kızılcahamam’a vardığında, kadın emzirmek için memesini açar, çocuğun ağzına dayar, çocuk direnir, başını çevirir, kadın sertçe uyarır, “Alsana yavrum, bak yoksa amcaya veririm...” Adam çaktırmadan gözucuyla bakar, önüne döner... Bolu’ya geldiklerinde, kadın yine memesini çıkarır, çocuk yine direnir, kadın yine uyarır, “Al, yoksa amcaya veririm haaa...” Adapazarı, İzmit, aynı replikler tekrarlanır... İstanbul gişelere gelindiğinde, kadın yine “Al, yoksa amcaya veririm” deyince, adam patlar... “Hanım hanım, vereceksen ver artık, Bolu’da inecektim, senin yüzünden buralara geldim!”


Fıkradır ama...

Açılım’ı anlatır.

Ya hiç açmayacaktın şekerim...

Ya da madem açtın, verecen gari

yosun
08-12-2009, 10:57
Vah benim güzel ülkem!


Yönetmen Nuri Bilge Ceylan, Cannes Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü alırken, “Ödülümü yalnız ve güzel ülkeme adıyorum” demişti ya...

Ben bugün sadece, “Vah benim güzel ülkem” diyebiliyorum!

Hangi acıdan söz edeceğimi, hangisinin yüreğimin tam ortasına bıraktığı kor ateşi anlatacağımı şaşırmış haldeyim çünkü...



***


PKK’lı saldırganların İETT otobüsüne attıkları molotof kokteylle cayır cayır yanan Serap Eser’in can verdiğini öğrendik dün sabah...

Henüz 17 yaşındaydı Serap...

Tek derdi vardı:

Üniversite sınavını kazanmak...

Artık ailesinin tek derdi var:

Serap’sızlık!

“Analar ağlamasın” diyor ya “Kürt açılımı”nı anlatırken “En Büyük Devlet Büyüğü...”

Serap’ın arkasından sadece annesi değil, tüm Türkiye ağlıyor...

Ve herkesin kafasında aynı soru:

“Ya benim de başıma gelirse... Ya benim oğlum, kızım da böylesine alçakça bir saldırının hedefi olursa... Ben ne yaparım?”

Korumalar eşliğinde dolaşıp, büyük ticari yatırımlara kafa yoran “şanslı siyasetçi çocukları” değil elbette; ama...

Onların dışında kalan bütün çocuklar, terörün hedefi...

Bırakın otobüse binmeyi, çarşıda pazarda dolaşmayı, işe gitmeyi... Evimizde otururken bile hedefiz!

Öylesine gözü karardı birilerinin ve öylesine canavarlaştılar ki; kana doymuyorlar!

Bu nedenle; Türkiye’deki “dönüşüm”ün ilk işaretidir Serap Eser cinayeti!

Hayatın bundan sonra daha da zorlaşacağının göstergesidir...

Vah, vah, vah!


***


Tam yazının yukarıdaki bölümünü bitirmiştim ki; “beklediğim zor günler”in bir işareti daha geldi... “Kara haber”in adresi bu kez Tokat’tı...

Azılı katiller bu kez Reşadiye’de bir devriye aracını taradı; yedi askerimizi şehit edip, üçünü yaraladı!

Vah, vah, vah!


***


Her şey açık seçik ortada: Verilen onca taviz hiçbir işe yaramadı...

Teröristleri “kahraman” gibi karşılamak, onların ayaklarına kadar gidip, sınır kapılarına mahkemeler kurdurmak işe yaramadı...

Bunu yapanların aldıkları yanıt, açık bir “kalkışma” oldu!

Peki; tüm bunlar olurken “devlet” ne yaptı?

Hiç... Kocaman bir hiç!

En Büyük Devlet Büyüğü, “ABD’nin, Afganistan ve İran’daki sorunlarını çözmek için” ABD’yi ziyaret ediyor... Kendi ülkesinde olup bitenler için yapabildiği tek şey, “Üzgünüz” demek!

En Büyük İçişleri Büyüğü’ne göre ise; tüm bu acı olaylar “açılım”ın hızını asla kesmeyecek...

Vah, vah, vah!


***


Sözü ağızda dolaştırıp durmanın anlamı yok:

Teröristlerle “müzakare”yi, mücadeleye tercih etmenin faturasıdır bugün ödediğimiz...

Üstelik; bugün, yarın ve sonraki günlerde, kim bilir daha kaç acı fatura ödeyeceğimizi, “piyango”nun kime çıkacağını da bilmiyoruz!

Bu acıları dindirmekle görevli olanlar; beceriksiz, âciz ve şaşkın...

Biliyorum; gün gelecek onlar da beceriksizliklerinin, âcizliklerinin ve şaşkınlıklarının faturasını seçim sandığında ağır biçimde ödeyecekler...

Doğruluğu kanıtlanamayan belgelerle orduyu ve yurtseverleri sindirmenin...

Öte yandan... İçeriği belli olmayan “açılımlar”la teröristleri yüreklendirmenin hesabını verecekler elbette!

Ama...

Keşke; ülkeyi götürdükleri uçurumu görebilselerdi...

Keşke; “Akan kanı durduramıyoruz” diyerek özür dileyebilselerdi...

Keşke; onurlu bir tavırla çekip gitmeyi bilselerdi...

Gelin görün ki... Onların kültüründe böyle bir tavır yok. Ülkeden daha çok; kendileri için bütün hesap kitapları!


***


Başım ağrıyor, yüreğim sızlıyor, dilim damağım kupkuru...

Hep canlı tutmaya çalıştığım “umut”, tanığı olduğumuz “akıl tutulması” karşısında kaçıp gitti çoktan...

Katilleri lanetlemekten...

O katillere “kardeş” diyenleri ayıplamaktan...

Bunları muhatap alıp “çözüm üreteceklerini” sananlara acımaktan başka bir şey gelmiyor elimden.

Vah, vah, vah!


***


Vah sana... Güzel ülkem!

Mustafa Mutlu

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Vah_benim_guzel_ulkem&tarih=08.12.2009&Newsid=274992&Categoryid=4&wid=102

carcharias
08-12-2009, 17:19
ABD medya takip kuruluşu Global Language Monitor, son 10 yılda en çok okunan haber konusunun açık farkla 'Çin'in yükselişi' olduğunu açıkladı.

Medya takip kuruluşunun binlerce basın, elektronik medya ve internet kaynağını tarayarak oluşturduğu listede, 'Irak Savaşı' ve '11 Eylül Saldırıları' ile ilgili haberler Asya'nın yükselen gücünü takip etti.

Kuruluşun başkanı Paul JJ Payack, sonucun şaşırtıcı olmadığını belirterek, Çin, dünya düzenini değiştiriyor, bu dönüşüm de son 10 yılda en çok okunan haber hikayelerinin en tepesinde yer aldı dedi.

Son 10 yılda en çok okunan haberler şöyle:

1- Çin'in yükselişi

2- Irak Savaşı

3- 11 Eylül Saldırıları

4- Teröre karşı savaş

5- Michael Jackson'un ölümü

6- Obama'nın başkan seçilmesi

7- Ekonomik durgunluk

8- Katrina Kasırgası

9- Afganistan'ın işgali

10- Finansal kriz

11- Pekin Olimpiyatları

12- Güney Asya'da yaşanan Tsunami

13- Taliban'a karşı savaş

14- Papa II. John Paul'ün ölümü

15- Usame Bin Ladin

tanker
08-12-2009, 17:42
Fethullahçı cemaatin yayın organı Zaman gazetesinin en önemli yazarının bugünkü yazısı.

Bu tabiri ilk defa Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, geçtiğimiz haziran ayında kullandı.

LAW silahını eline alıp "bu bir borudur" dediği meşhur basın toplantısında, "Türk Silahlı Kuvvetleri'ne yönelik medya aracılığıyla asimetrik psikolojik harekât" yürütüldüğünden şikâyet etti. Aynı tabir geçtiğimiz hafta yapılan YAŞ toplantısında yine kullanıldı. İlker Başbuğ bu savaşı medyanın yürüttüğünü vurgulamıştı. Baykal ise "hükümetin bu asimetrik psikolojik savaşın bir parçası olduğundan hiçbir şekilde kuşkusu olmadığını" söylüyor.

Bu savaşı kim, niye yürütüyor? Ordumuzdan ne istiyorlar? Bu savaş neden "asimetrik" ve üstelik "psikolojik"?

Bazen kelimelere mecazî mânâlar yüklüyoruz. Hem "asimetrik", hem de "psikolojik" bir savaş ile savaş dışında başka bir şeyin kastedildiğini düşünebilirsiniz. Ama bu kelimeyi icat edenler askerler olunca "savaş" kısmını ciddiye almamız gerekiyor. Askerler bu tür iri, iddialı ve gürültülü lâfları seviyorlar. Ama yine de "asimetrik psikolojik savaş"ın bir anlamı olmalı.

Anlamı muğlak bu tür kavramları gün ışığına çıkartmak için onları var eden somut durumları hatırlamak gerekir. "Asimetrik savaş" deyimi Amerikalılara ait. İlk kullanımı 11 Eylül İkiz Kuleler olayından sonra. Denk olmayan bir gücün, devasa bir güce zarar verebilmesini anlatıyor. Bu, sansasyonel olayda görüldüğü üzere ileri teknoloji kullanan çağdaş gerilla taktiklerini içeriyor. "Psikolojik savaş" ise daha eski, II. Dünya Savaşı'ndan sonra, özellikle Soğuk Savaş döneminde yaygınlaşıyor. Soğuk Savaş, ideolojik rekabetle yürütülüyordu. Karşılıklı olarak propaganda öne çıkınca, bu işlere "psikolojik savaş" tabiriyle ilave bir önem verildi. Bugün modası geçmiş bir tabir. Onun yerini, yine Amerikalıların icadı olan "kamu diplomasisi" tabiri aldı. Bu tabir meşrû yöntemlerle doğrudan halkları ikna etme çabası anlamına geliyor.

İşin doğrusu "psikolojik savaş" tabirinin bizim askerlerimiz tarafından bu kadar tutulmasının sebebi, siyasî vesayet faaliyetlerinin güya bu savaşın yöntemleri ile yürütülmesi. Bugün "bilgi destek" olan dairenin adı geçmişte "psikolojik harekât" idi. Millî Güvenlik Kurulu'nun demokratikleşmesi sırasında "psikolojik harekât"ın da iptal edilmesine askerlerden çok itiraz gelmişti. Can alıcı mesele şu: Toplumu etkilemeyi hedefleyen propaganda faaliyetleri bir "savaş" olarak isimlendirilince muharebede silah kullanmakla barış zamanı andıç hazırlamak arasında bir fark kalmıyor. Fiilen savaşmayan ordu kendisine bir meşgale bulmuş oluyor. Bir savaş yürüttüğünüze göre en ucuzundan düşmanlar icat ediyorsunuz. Bu düşmanların ortadan kaldırılması için her çare planlamaya dahil ediliyor. Ayrıca toplumu bu savaşla istenen askerî amaca, yani darbeye uygun biçimlendirmek için her türlü provokasyon normal kabul ediliyor. Ne de olsa bir savaş yürütülüyor.

Tekrarlayalım: "Psikolojik savaş" bizim ordumuzun kendi halkına karşı yürüttüğü siyasî vesayet faaliyeti. İşin propaganda kısmı bütünüyle başarısız. Bol keseden Türk'ün Türk'e propagandası bu. Kürtler üzerinde tesirli olmaması, içinin kof olduğunu göstermiyor mu? Geri kalan kısmı da, gerilla taktiklerini halkın üzerinde kullanarak benzer neticeleri elde etmek. Yani? Özellikle provokatif şiddet uygulayarak halkın tepkisini harekete geçirmek. Hiç saklanacak tarafı kalmadı. Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombaların ve Danıştay saldırısının bir "psikolojik savaş" uygulaması olduğu ortada değil mi? Tıpkı Kafes planı gibi.

Ergenekon soruşturması ile aslında darbe amacıyla icra edilen veya planlanan (içinde bol miktarda provokatif şiddet örneği olan) psikolojik savaş faaliyetlerini yargılamıyor muyuz? Meşhur "ıslak imza"nın altına atıldığı "İrticayla Mücadele Eylem Planı" bir psikolojik harekât hazırlığından başka ne olabilir? Koç Müzesi'ne bomba yerleştirilmesi bir "asimetrik savaş" planı değil miydi?

Peki o zaman ordumuz neden kendisine karşı "asimetrik psikolojik savaş" yürütüldüğünden şikâyet ediyor? Ordu içindeki "kurumsal" bir çetenin, yürütmekte olduğu "asimetrik psikolojik savaş"ın mağlubiyetle sonuçlanması bu şikâyetin sebebi olmasın?

Mümtaz'er Türköne

iNdiKaTÖr
09-12-2009, 11:09
Eylemin dili, "İmralı"ya özgürlük olunca…
Fatma K. Barbarosoğlu
Yeni Şafak

Eylemin dili, "İmralı"ya özgürlük olunca…
I-

8 Kasım'da,Küçükçekmece'de bir İETT otobüsüne molotof kokteyli atılması sonucu yanarak yaralanan Serap Eser, hayatını kaybetti. Yanık bedenin içinde 28 gün yaşadı Serap.

Katili önce onu yaralayan molotof kokteyli attı, sonra maskesini çıkarıp olanı biteni seyre durdu. PKK sempatizanı bir "seyirci" olarak teröristin gözlerinin olduğunu öğrendik böylece. Kalbi olmadığını zaten biliyorduk.

II

6 Aralık 2009'da Diyarbakır'da çıkan olaylarda Dicle Üniversitesi öğrencisi 23 yaşındaki Aydın Erdem hayatını kaybetti. Vücuduna isabet eden tek kurşunla.

Ölümünden mesul olanlar için hayatının bir kıymeti yoktu Erdem'in. Gençliğinin ve yarına ektiği umutların hiçbir değeri yoktu.

III

7 Aralık günü Tokat Reşadiye'de pusuya düşürülen jandarma erlerinin yedisi şehit düştü, üçü yaralandı. Yıllar sonra Tokat halkı bir defa daha, yangını ağırladı yüreğinde.

Yukarıya aldığım örnekler son bir ayda yaşadığımız örnekler.

DTP'nin "açılım" politikasının bir parçası olarak okuyacağımız, teröre şehit verdiğimiz ölümler bunlar. İle de bizim partimizi kapatın. Kapatın ki hiçbir siyasi projemizin olmadığı olamayacağı anlaşılmasın. Biz bir dahaki sefere içi iyice boşalmış şiddetin frekansını iyici arttırmış olarak geri dönelim temalı terörden medet uman "çalışmaları" DTP'nin.

DTP'nin "Açılım" politikası bütün Kürtleri bir tek "Kürt"e indirgeme politikası. Hepsi bu. Bütün haklar, bütün özgürlükler İmralı için.

DTP'nin dili; kalbi olan bütün Kürtlerin anlayacağı kadar aşikar.

Ve nihayet demokrat, İslamcı Kürt aydınlar ses veriyor. Her şey İmralı için değil, her şey demokratik haklar için diye.

Önümüzdeki günlerde İmralı için eylem dilini her vesile ile görmeye devam edeceğiz.

Sakinliğin dili bütün eylemleri imha eder.

Ne ki, neden susulduğu ve neden sakin durulduğu akılda tutulmuş olsun.

Aşağıda okuyacağınız satırlar bizzat bu satırların yazarının tanıklığıyla kaleme alındı.

Büyük hikâyenin, küçük hikâye üzerinden "açılım" sahnesi olarak okunsun lütfen.

IV-

Maltepe minibüsündeyiz. İçerisi durgun bir sessizliği ağırlıyor. Sanki minübüs bile, gitmiyormuş gibi gidiyor caddenin üstünde. Soğuğun etkisiyle öğleden sonra mahmurluğu herkesin bedeninde misafir.

Derken iki kadın ve altı çocuk bindi minibüse. Kadınların giyimleri otantik. Sim sırmalı uzun elbiseler. Bellerinde kalın kemer. Başlarında beyaz tülbent var.

Kadınlara yer verildi.

Her şey normal.

Her şey yolunda.

Gibi.

Kadınlar oturur oturmaz konuşmaya başladı. Normal.

İki kadın daima erkekleri ve o anda sohbet edecek kimseyi bulamayan öteki kadınları kıskandırır.

Kadınlar Kürtçe konuşuyor. Konuşsunlar. Normal.

"Burası Türkiye, vatandaş Türkçe konuş" diye ikaz edecek insanlardan oluşmuyor minibüsün yolcuları.

Ama hayır. Kadınlar seslerini artırdıkça artırıyor.

Kürtçe konuşmayı bir eylem dili olarak uygulamak istiyorlar.

Seslerini yükselttikçe yükseltiyorlar.

Minibüsün içindeki herkes kendi kabuğuna çekiliyor. Kabuğunu biraz daha kalınlaştırıp dışarıdaki "taciz" den kendini korumaya çalışıyor.

O kadar yüksek sesle konuşanlar Türkçe konuşsa çoktan bir ikaz yemişlerdi. Bu tür ikazlara şahitliğim vardır nitekim. Bazen emekli bir amcanın, "Olmuyor hanımlar burasını kabul gününe çevirdiniz" ikazı. Ya da emekli öğretmen kimliği ile dolaşan yaşlı hanımların, "Hiç terbiye kalmadı canım bu ne saygısızlık! Öğretmenleri de bunlara hiçbir şey öğretmiyor" ikazı. Ya da şoförün çok gürültü yapan öğrencilere, "Topunuzu indiririm şerefsizim. Kafa bırakmadınız adamda be" ikazı.

Bütün bu ikazlara "minibüs milleti" olarak aşinayızdır.

"Açılım" münasebetiyle herkes teyakkuzda olduğundan koyu bir sessizlik var minibüsün içinde. Diğerleri kendi arasında konuşsa sessizlik bu kadar koyulaşmayacak belki, sessizlik koyulaşmayınca da o iki kadının Kürtçe söylevi bu kadar baskın olmayacak. Kadınlar bir ikaz yemek için ellerinden geleni yapıyor.

Olmuyor.

Minibüs şoförü delikanlı, kadınlara Kürtçe bir şey söylüyor. Her ne söylüyorsa söylüyor kadınlar susuyor.

Minibüsten iniyorum. O şoför onlara ne söyledi?

Hayat türlü ibretler barındırır içinde.

Medyanın kışkırtıcı dili olmasa, Türklerin ve Kürtlerin basiretine güveniyorum.

Ama herkes seyrettiği kanal kadar.

Minibüsün yolcuları sustuğu için sonunda "Kürt Şoför"- ün sabrı taştı.

Kürtleri Kürt olmaktan alıkoymayıp onları "Kürt asaletine" davet edici bir dil kullandığımızda, PKK'nın da DTP'nin de çehresi Kürt halkını rahatsız etmeye devam edecek.

Umudumu yitirmedim henüz.

Bütün umudum ümmet bilincine sahip dindar Kürtlerde.

Nihayet seslerini duymaya başladık.

Onlar hep konuşuyordu da aslında medya onların dilini duymakta isteksiz davranıyordu.

Velhasıl DTP'yi Kürtlerin tek temsilcisi gibi göstermekten vazgeçmesi gerekiyor medyanın.

yosun
09-12-2009, 15:03
Turuncu Darbe!

Darbe paranoyası yaratarak darbe yapmak… Olan işte budur. Bu darbenin adı da “turuncu darbe”dir!

Kendilerini dünyanın efendisi gören Tiranlar, dizayn etmek istediği her bölgede kargaşalar çıkarır; savaşları, krizleri finanse eder; borsaları çökertir. Çöken borsalar sonunda; paranın yöneticileri, güçlü-büyük servetleri yok pahasına satın alır. Bütün bunların neticesinde o ülke insanlarına acımasız vergiler gelir. Fakat bu ülkeler borçlarının faizini bile bir türlü ödeyemez. Tıpkı ülkemizde olduğu gibi…

http://www.internetajans.com/default.asp?t=wa&wid=18&aid=2741

Korkusuz kalem Zahide Uçar'dan okunası bir yazı...

yosun
10-12-2009, 09:39
Genç bilmemnelerin ‘rezil’ numarası

12 Eylül rejiminin yarattığı sığ, bilgisiz, bilinçsiz, duyarsız, egoist derecesinde bencil neslin uzantısı olan, AKP Gençlik Kolları gibi çalışan genç bilmemneler diye sözde sivil bir grup var.

Önce Cumhurbaşkanlığı Köşkü’ne spor ayakkabı ile çıkmayı “özgürlük sembolü” olarak sunarak gelmişlerdi kamuoyunun gündemine. Benzeri başka “çocukça” eylemlere gülüp geçtim ben de. Ama son yaptıkları “rezil” eylem insanın kanını donduracak cinsten.

PKK’lı sokak kabadayılarının rastgele bir belediye otobüsüne attıkları molotofla yanan ve 28 gün mücadele ettikten sonra ölüme teslim olan Serap’ın cenazesine bir çiçek göndermişler. İmza olarak da “Ceylan” yazmışlar.

Ceylan, Güneydoğu’da önce askerin attığı havan topuyla parçalandığı ileri sürülen küçük kızımız. Her ne kadar daha sonra bunun havan değil, patlamamış bir mermi olduğu söylense de hafızalara “asker öldürdü” fikri kazınmaya çalışıldı, bunda da kısmi bir başarı var tabii.

İşte bu genç bilmemneler güya “bir terör kurbanından diğer terör kurbanına mesaj” adı altında böyle bir eylem yapmışlar. Ancak sanki “Sende adam öldürüyorsun” der gibiler. Bu işin bir diğer anlamı da şudur: “Bir Kürt ölürse karşılığında bir Türk yakılır.” İnsan biraz utanır, sıkılır. Hayatlarının baharını bile yaşamamış iki kızımızın ölümünden pay çıkarmaya çalışan bu sığ, bilgisiz, bilinçsiz, duyarsız 12 Eylül nesliyle Türkiye nereye kadar gidebilir ki?
Can Ataklı

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Birakin_artik_palavrayi_gerce gi_ortaya_cikarin&tarih=10.12.2009&Newsid=275350&Categoryid=4&wid=142

yosun
10-12-2009, 09:53
Sözüm, yine size...

...
Dünkü şehit cenazelerinde “ağlayan anaları” izlerken, basit bir sorunun yanıtını aramaya çalıştım:

“Demokrasilerde vatandaşlara düşen görev, sandık başına gidip oy kullanmaktan ibaret midir?”

Eğer öyleyse sorun yok:

Bunu çok iyi yapan ülkelerin başında geliyoruz...

En düşük katılımlı seçimlerde bile, seçme hakkı olan vatandaşların yüzde 70’i bu görevini yerine getiriyor çünkü!

Peki; “gerçek demokrasiler” de vatandaşlar oylarını verip, istediği partiyi iktidara getirdikten sonra, kenara çekilir mi?


***


Bizim ülkemizi düşünün:

Adayların tamamına yakını parti genel başkanları ya da birkaç üst düzey yönetici tarafından belirleniyor...

Milletvekili olmak isteyenlerin yüzde 90’ının amacı, “yargılanmaktan kurtulmak”, “iş takip ederek cukka doldurmak”, “işsiz kalmışken, hatırı sayılır bir maaşa kavuşmak”, “anayasaya aykırı düşüncelerine yasal zemin yaratmak...”

Oyların yüzde 47’sini alan iktidar, Meclis’teki sandalyelerin üçte ikisine hâkim...

Böyle bir demokraside, 4-5 yılda bir sandık başına giden vatandaş, görevini yapmış sayılır mı?


***


“Sayılır” diyorsanız, ülkemizdeki “kıytırık demokrasi” size fazla bile; alın tepe tepe kullanın...

Aman dikkat edin de 4-5 yılda bir sandığa giderken ayakkabılarınızı eskitmeyin!


***


“Sayılmaz” diyenlerdenseniz... O zaman gerçek “vatandaş” gibi davranın!

Beş yılda bir verdiğiniz oya “sadık” kalmak uğruna, kendi çocuklarınızın geleceğine ihanet etmeyin!

Taraftar değil, vatandaş olduğunuzun farkına varın...

“Ekonomi iyiye gidiyor, istikrar bozulmasın” diye oy verdiğiniz kişiler, ülkeyi bölünmeye götürüyorsa...

Sokaklarda huzur içinde dolaşamıyorsanız...

Atatürk’ün adını bile anmaktan korkar hale gelmişseniz...

Gerçek aydınlar, yazarlar, terörle mücadele etmiş güvenlik görevlileri, hâkimler, subaylar; terörist örgüt militanlarının “gizli tanık” sıfatıyla verdiği ifadeler yüzünden bedel ödüyorsa...

Tek güvencemiz olan “hukukun üstünlüğü ve yargının bağımsızlığı” ilkesi rafa kaldırılıyorsa...

“Demokratikleşme” adı altında faşizan düzenlemeler yasalaşıyorsa...

“Milli Birlik Projesi” görünümünde “etnik kökene dayalı siyaset” yapılıyorsa...

Düne kadar kardeşçe yaşayanlar, bugün etnik kökenleri yüzünden birbirini boğma noktasına getiriliyorsa...

Kendisini “terörle kardeş” ilan eden partinin kapatılması için açılan dava bile, ekranlara çıkan ikiyüzlü ve çıkarcı sözde “aydınlar” tarafından baskı altına alınıyorsa...

Yüce Mahkeme’nin “hukuk kurallarına göre” değil de “siyasi durum gözetilerek” karar vermesi; alçakça istenebiliyorsa...

Tek suçu belediye otobüsüne binmek olan genç kızın yakınları, bu durumda bile konuşmaktan korkuyorsa...

Bilgisayardan otuz kez silinen kayıtları bulmakla övünen, hepimizi tuvalette bile izleyecek güce sahip olan devlet, ülkenin tam göbeğindeki bir ilde, 7 askerimizi şehit eden katillere dair en ufak bir ipucu bile bulamıyorsa...

Ülke; Ankara’dan değil de binlerce kilometre uzaktan yönetiliyorsa...

Oy verdiğiniz kişiler; tüm bu sorunlarla uğraşmaktansa, birkaç gazeteciye hakaret etmeyi “iktidar olmak” zannediyorsa...

Her sabaha bir başka “kara haber”le uyanıyorsanız...

Ve siz...

4-5 yılda bir sandık başına gitmekle vatandaş olunabileceğine hâlâ inanıyorsanız...

Derin bir soluk alın ve söyleyin:

Beyninizi 4-5 yıllığına satmak için, ne kadar rüşvet alıyorsunuz?


***


“Hayır... Ben onlardan değilim... Vatandaşlığımın bilincindeyim” diyenlerdenseniz... O zaman; nerelerdesiniz?

Sesinizin, soluğunuzun çıkması için, daha ne kadar aşağılanmayı bekliyorsunuz?

Mustafa Mutlu

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Sozum_yine_size&tarih=10.12.2009&Newsid=275375&Categoryid=4&wid=102

yosun
10-12-2009, 10:41
Asker ‘Ergenekon’, PKK da ‘Ergenekon’

Terör uzmanı Ercan Çitlioğlu geçen Pazar Her Açıdan’da “psikolojik harekat”ın nasıl yapıldığını çok net bir şekilde anlattı.

Tekrarlamakta yarar var, psikolojik harekatın temel kuralları şöyleymiş;

1- Yaşanan olayları önemsizleştirirsiniz.

2- Toplumu önemsiz olarak algıladığı konulara karşı duyarsızlaştırırsınız.

3- Duyarlılığını kaybeden insanlar tepkisizleşir ki şu anda yaşanan budur.

Bunları sağlamak için metodlar da şunlardır:

1- İletişim kanallarını “tek yönlü iletişim”e çevirir ve toplum mühendisliği yaparak tek kanaldan bilgi aktarırsınız.

2- Değişik sloganları ardarda tekrarlayarak bu sloganların bir süre sonra insanların beyninde “kendi öz düşünceleri gibi” kabul edilmesini sağlarsınız.

3- Sürekli olarak değişik düşman hedefler gösterirsiniz. Böylece dikkatler “gerçek düşmanın nerede olduğunun algısına varamadığı için bir zihinsel savrulma ve akıl tutulması başlar.

Yıllardır çeşitli ülkelerde uygulanan ve Amerikan kaynaklarında, ABD silahlı kuvvetlerinin eğitim kitaplarında yer alan bu metodları bugün de oralarda görmek mümkündür. Medyasının ve sivil toplum kuruluşlarının sorunları dile getirmekten kaçındığı bir ülkede insanlar da gelecek tasarımını kaybetmiş demektir ve böyle bir topluluğun zaten millet olma vasfı da sona erer.”

Son derece önemli ve gerçekten de bugün ülkedeki gidişi son derece iyi anlatan bir konuşmaydı bu... Madde madde aynen uyduğuna göre acaba Türkiye’de nasıl bir psikolojik harekat yürütülmekte kafa yormak lâzım.

Örneğin şu anda da aynen daha önce birçok konuda olduğu gibi Tokat’taki terör saldırısıyla ilgili kafa karışıklığı yaratma çabası açıkça görülüyor.

Bunu malûm birkaç gazete özellikle yapıyor, zaten bir süredir aynı gazeteler PKK’nın aslında Ergenekon’la ilişkili bir örgüt olduğunu yazmaktaydılar. Öcalan’ın “PKK eylemlerine karışmadığı ve Ergenekon örgütü tarafından kullanıldığı” da Emniyet’in bir raporunda yer aldı, hatırlayacaksınız kısa süre önce bu da açıklanmıştı... Bugünlerde ise aynı gazeteler “Tokat saldırısının Ergenekon ile PKK’nın ortak çalışması” olduğunu yazıyor veya toptan “Ergenekon’un işi” diyorlar.
ARINÇ’TAN YENİ İNCİLER!!

Sadece onlar mı, “Ben Başbakan Vekili olarak” diye söze başlayan Bülent Arınç da aynı şeyi söylüyor. PKK pususu olduğu belirlenmiş alçak saldırıyı gerçekten akıl almaz bir şekilde (bir yandan “henüz tam pazılları bir araya getiremediği”ni söyleyerek ama bir araya getirememesine rağmen bu mide bulandırıcı fikri ortaya atarak) şöyle demiş:

“Doğu Anadolu bölgesinin dışında bir yerde eylem yapmanın bir hesaba dayandığını az çok düşünebiliyorum. Türkiye’de daha çok ses getirecek, milliyetçi duyguları daha fazla körükleyecek, özellikle bu söylem içinde siyaset yapan partilerin işini daha kolaylaştıracak bir eylemi çok akıllıca plânlanmış olabilirler.”

Başa dönüp Ercan Çitlioğlu’nun söylediklerini tekrar okuyun şimdi; bakın kafalar nasıl elbirliğiyle bulanıklaştırıldı değil mi?

Bülent Arınç ucu kendi “açılım”larına dokunacak, terör örgütüne bu cesareti verdikleri söylenecek diye aklınca önden yolu kesiyor ve suçlamadan kurtulmak uğruna PKK’yı koruyor, muhalefet partilerini onun yerine oturtmakta ise en ufak tereddüt göstermiyor.

Beyinlere sokmaya çalıştıkları şu:

Muhalefet partileri Ergenekoncu ve işlerine gelecek bir katliam plânlayarak gencecik, aslan gibi 7 askerlerini öldürttüler. Sırf milliyetçi duygular körüklensin diye... Aynı anlayışa göre şu sonuç da çıkarılabilir (ki pek işlerine gelir); aslında bugüne kadar tüm PKK eylemlerini de muhalefet partileri ile AKP muhalifleri yaptırtmıştı, İstanbul’dan Hakkari’ye kadar şehirleri de onlar yakıp yıktırıyor, güvenlik güçlerini de onlar saldırtıyor (!) Ve hatta zavallı Serap’ı da onlar öldürdü (!) Ordu da işin içinde olabilir, onlar zaten baştan beri Ergenekoncu (işe bakın PKK Ergenekon’la işbirliği yapıyor, ordu da Ergenekon olduğuna göre -iddia bu- demek ki PKK ile ordu aynı saflarda... Nasıl? Bu da yetmediyse daha ne bulsunlar size? Çok şey istemeyin, yormayın adamları, yetinin artık!!)

Tamamdır suçlu bulundu; tabii ki terör örgütü değil, onun dışında herkes olabilir, ülkenin muhalefet partileri, ordusu, hatta yargısı, medyası bile...

İnsanın yazdığını gözü görmez ağzından çıkanı kulağı duymazsa, yüzler artık kızarma özelliğini yitirmişse, halkı aptal kendilerini pek zeki sanıyorlarsa işte böyle her şey söylenebilir, yazılabilir.

Sonu düşünmeden atılan adımlar ülkeyi karmakarışık edince şehitler yakılıp yeni şehitler verilince “suçu başkalarına yüklemek”ten başka, “sorumsuzluğu sürdürmek”ten başka çözüm kalmayabilir. Ki yapılan da budur.

Türkiye adına içler acısı bir durum ama maalesef olay bu!

Millete ise “psikolojik harekat” karşısında uyanık olmak düşüyor.

Ruhat Mengi

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Asker_Ergenekon_PKK_da_Ergene kon&tarih=10.12.2009&Newsid=275362&Categoryid=4&wid=4

yosun
10-12-2009, 13:56
İşin kolayını buldular


Şehitlere Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı, yaralı askerlere acil şifalar diliyorum.
Türkiye, dün ve bugün 7 şehidini mahşeri kalabalıklarla uğurladı. Acının büyüklüğüne ve tazeliğine rağmen cenaze törenlerine aklıselim hâkimdi. Şehit yakınları bile sağduyulu mesajlar vererek, acılarını içlerine gömdüler.
Bu olgunluk, Türkiye’nin en büyük şansıdır. Böyle olduğu içindir ki, 25 yıldır şiddetli teröre, her türlü tahrike kalkışmaya, kışkırtmaya karşın, Türk halkı iç karışıklığa, iç çatışmaya meydan vermedi. Sağduyuyu elden bırakmadı. Türkiye’de iç savaş çıkarmak isteyenler bugüne kadar amaçlarına ulaşamadılarsa, bunun nedeni bu toplumun erdemidir.
Terör örgütü ve siyasi temsilcileri gayretlerini sürdürüyorlar. Hiç olmadıkları kadar rahat bir biçimde, hiç bulamadıkları olanaklar içinde, sözle, eylemle ipi koparmaya çalışıyorlar. Söylemleri o kadar pervasız bir hale geldi ki, her şeyi dayatabiliyorlar. Eğer şöyle olursa dağa çıkarız, böyle olursa halk silah dahil başka seçeneklere yönelir; bu sefer 80’lere, 90’lara da benzemez diyerek tehdit edebiliyorlar.

Terör hakkı

İş o noktaya geldi ki, PKK, siyasi alandaki temsilcileri ve onları destekleyen yayın organları terörü bir “hak” olarak gösterebiliyorlar. PKK’yı haklı, TSK’yı suçlu ilan ediyorlar. PKK adına TSK’dan hesap sorabiliyorlar. Artık PKK’ya söz söylemek neredeyse abesle iştigal sayılıyor.

TSK yapmıştır!

İşin kolayını da buldular. Bir terör saldırısı mı oldu; hemen “TSK yapmıştır!” yaygarası koparılıyor. 7 askerin şehit olduğu Tokat olayında da aynı mekanizma saniye yitirmeden devreye girdi.
Karakol saldırıya mı uğradı; aynı hava basılıyor, “TSK yapmıştır!” Mayın mı patladı; “TSK yapmıştır!”
Peki neden? Cevaplar hazır, “Açılım süreci kesilmek isteniyor” da ondan! Peki, Dağlıca baskını yapıldığında açılım mı vardı? Aktütün’e saldırılırken açılım mı yapılıyordu? Öcalan’ın yeri 0.17 metrekare küçüldü diye İstanbul’da, Cizre’de, Diyarbakır’da, Batman’da, Mersin’de, Adana’da sokağa dökülüp polise saldıran, öğretmenevini basan, cam çerçeve indiren, molotofkokteylleriyle etrafı ateşe veren de TSK mı? Çocukların eline TSK mı taş tutuşturuyor? 25 yıldır TSK mı saldırıyor askere, polise, vatandaşa? 40 bin kişiyi TSK mı öldürdü? TSK terör örgütü, PKK kanarya sevenler derneği mi?

Tokat’tan önce

Tokat’ta 7 askerin şehit edilmesi de TSK’ya mal edilmeye çalışılıyor. Gerekçeleri de şu: Tam barış gelecekti, Tokat’ta asker askere saldırdı!
Tokat öncesindeki duruma bakalım, öyle miydi? Tam aksine, DTP, dağa çıkmaktan söz ediyordu. Halkın silaha yönelme seçeneğinden söz ediyordu. Açılımın kandırmaca olduğunu vurguluyordu. Bu süreçte yer almayacaklarını ilan ediyordu. Hükümete ve açılıma verip veriştiriyordu. Bu açılım değil tasfiyedir, diyordu. Verdiği mesajlar hiç de açılıma destek veren, barışçı mesajlar değildi.
Her olayı TSK’ya fatura etmek; her şeyden TSK’yı sorumlu tutmak en kolay ve en ucuz yol haline geldi. Neredeyse TSK’ya PKK, PKK’ya da TSK diyecekler!

Fikret Bila

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1171975&AuthorID=61&Date=10.12.2009&ver=77

yosun
10-12-2009, 14:21
Provokasyon!


Tokat’ta 7 erimizin şehit edilmesi neymiş? Provokasyon!
Kim olabilirmiş bu kanlı provokasyonun arkasında? TSK, Ergenekon, TİKKO, İntikam Tugayı!
Bütün ihtimaller sayılıyor... Bir tek örgüt ihtimal dışı: PKK..
Her ne kadar yurt çapında karakollara, askeri lojmanlara, taşıt araçlarına, masum insanlara molotoflu saldırıları düzenleyenin PKK olduğu biliniyorsa da... 7 erin öldürülmesine başka örgüt bulmalı! Çünkü katil PKK çıkarsa açılım iflas etmiş olur. AKP şapa oturur. O yüzden AKP ile PKK’yı kurtarmak için katliama başka fail aranıyor!
* * *
PKK yöneticisi Murat Karayılan, 3 Aralık 2009’da Fırat Haber Ajansı’nda yayımlanan uzun demecinde net mesajlar veriyor:

- Yeni yapılan cezaevi bir ölüm çukurudur, nefes alınamayan bir kafestir. Önder Apo’yu imha etmek için oraya koymuşlardır.
Karayılan devam ediyor:
- Biz Önder Apo’ya bu yaklaşımı bir savaş girişimi olarak görüyoruz. Hem de ciddi bir savaş girişimi...
Yurt çapındaki isyan provalarıyla ilgili de şöyle konuşuyor Karayılan:
- Tepkiler halkın inisiyatifidir. Önderlik konusunda ben kimseye şöyle yapın böyle yapın diyemem. Herkes önderlikle doğrudan manevi bağ içindedir ve dolayısıyla herkes önderlik karşısında duyduğu sorumluluğun gereğini yerine getirmek durumundadır.

* * *
Bu mesajlar Reşadiye’deki saldırının yeşil ışığını da yakıyor mu? Yakmıyor mu?
Kaldı ki PKK şu ana kadar Reşadiye olayının sorumluluğunu da inkâr etmiş değil...
Provokasyonu yapan belli..

Melih Aşık

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1171972&AuthorID=59&Date=10.12.2009&ver=97

yosun
12-12-2009, 08:37
Ya PKK ‘yapmadım’ deseydi?


Habur...

(İnfazsız yargı.)


*


- Niye geldiniz?


- Sayın Öcalan emretti.


- Kendi isteğinizle geldiniz yani...


- Hayır, liderimiz istedi.


- Demek örgütten ayrıldınız...


- Ayrılmadık, PKK’lıyız.


- Pişmansınız o halde...


- Yo-oo, değiliz.


- Yaz kızım, örgüt üyesi olmadıklarına, etkin pişman olduklarına, beraatlerine...

*


Tokat...

(Yargısız infaz.)


*


“Ne malum PKK’nın yaptığı?”


“Üstlenmediler ki...”


“Derin güçlerin işi...”


“Provokasyon.”


“Baykal hıyanet içinde.”


“Yeri çok düşündürücü...”


“Bahçeli’nin kalesi orası.”


Ama en çok şunu beğendim:


“PKK’yı hedef gösteriyorlar!”


*


Bu arkadaşlar aklını o kadar yitirdi ki, inanmak için PKK’dan “resmi açıklama” bekliyorlar artık.


*


Vurması yetmiyor çünkü... Üstüne “şahitlik” yapması gerekiyor PKK’nın.


*


Ve, bu ülkenin yurtsever insanları üzerinde öylesine “yalan, iftira ve karalama baskısı” kurulmuş ki... Bir taraftan şehitlere kahrolurken, bir taraftan PKK’nın üstlenmesine sevinileceği, 40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi.

Yılmaz Özdil
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13179059.asp?yazarid=249

balaban
13-12-2009, 00:22
İlkeler
Çarşamba’yı Perşembe’ye bağlayan gece yarısı, saat 01.00’de, sevgili Abbas Güçlü’nün “Genç Bakış” programında idim.
Kanal D’de canlı olarak yayınlanan program İstanbul Maltepe Üniversitesi’nde idi. Öğrenciler yoğun bir ilgi gösterdiler. Programcıların ifadesine göre, ilk kez bin kişilik bu salon dolmuştu.
Orada söylediklerimi Abbas Güçlü, Milliyet’teki köşesinde özetledi. Aynen alıyorum:
AKP açılım yapıyorum diyor ama ekonomik ve sosyal anlamda bir açılım yapmadı.
- Evet, siyasal partiler kapatılmasın. Ama siyasal partiyse kapatılmasın. Terör örgütü uzantısıysa kapatılsın. Siyasal Partiler Yasası’nın 4. maddesine göre hiçbir parti Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı çalışamaz. Herkesin ağzında Atatürk var ama uygulamada yok.
- Düşünce özgürlüğü ağzına geleni değil, aklına geleni söylemektir. Son günlerde neredeyse TBMM’ye hakaret bile serbest bırakıldı.
- Türklerle Kürtler öz kardeştir ama terörist ile vatandaşı birbirinden ayırmak gerek.
- Rahşan Hanım 86 yaşında ama Türkiye elden gidiyor diyerek eğlence merkezlerinde dolaşanlara inat, kapı kapı dolaşıp çalışıyor.
- “Analar ağlamasın” diyorlar ama AKP iktidarı 7 yıldır Türkiye’nin, basının anasını ağlattı. Muhalif medyayı baskıyla susturdu. Adında adalet var, ortada adalet kalmadı; kalkınma var, ortada kalkınma kalmadı.
- Dokunulmazlıkları kaldıracağız diye oy aldılar ama üzerinde kuluçkaya yattılar.
- Bizim parti programımız laikliğe çok uygundur. Biz, inançlara ve inançsızlıklara saygılı laiklik diyoruz.
- Danimarka’da Hz. Muhammed’e hakaretler edilirken AKP hiçbir şey yapmadı. Danimarka Büyükelçisi’ni geri çağıramadı ama ben 2 hafta program yaptım. AKP, söz konusu ABD/AB olunca dinimize, Hz. Muhammed’e, hatta Allah’a bile hakaret edildiğinde gıkını çıkarmıyor.

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=11235

balaban
14-12-2009, 22:41
Bu işte bir yanlışlık var!

Niçin birbirimizin gırtlağını sıkıyoruz? Bu ne biçim ülke, biz nasıl insanlarız ki ya sağ sol çatışması, ya Alevi-Sünni kapışması veya Türk-Kürt kavgası yapıyoruz? Niye şeytan taşlamaktan ibadete elimiz değmiyor? Bir yandan Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur diyoruz, diğer yandan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak cephelere ayrılmış vuruşup duruyoruz!

Muhalefet iktidara iktidar muhalefete hain diyor başka bir şey demiyor!

Muhalefete göre iktidar işe, bugün vatana hangi ihaneti yapsam diye başlıyor, iktidara göre ise muhalefet, hükümeti devirmek için silahlı çetelerle, cuntacılarla, hatta PKK ile bile işbirliğine girmiş bulunuyor! Dinlemeyi unutmuşuz, anlama melekemizi kaybetmişiz, nezaketi öldürmüşüz. Uzay gemileri ile başka dünyadan insanlar gelip bizleri seyredip bir geldikleri yere rapor etseler herhalde o raporun özü “sosyalleşememişler” olurdu. Hani Müminler kardeşti? Hani biz en az bin yıldır ortak kaderi paylaşıyorduk?
Büyü mü yaptılar, nazar mı değdi, ne oldu bize?

Elin Amerikalısı istiyor diye niye farklılıklarımızı öne çıkartıyoruz?

Tarihimiz bir, kıblemiz bir, Peygamberimiz bir, Ali’miz bir, toprağımız bir, düşmanlarımız aynı değil mi? Bu gece elektrik kablosundan çatın tutuşsa elime bir kova su alıp ben koşmayacak mıyım? Evin kül olsa seni evime alacak olan ben değil miyim? Kapının önünde düşüp kalsam ambulans için acil servise sen telefon açmayacak mısın? Dizinde ölsem bana bir yudum suyu o Amerikalı, o İngiliz mi verecek, sen mi vereceksin?

Bu işte bir yanlışlık var, hissetmiyor muyuz?

Bu gidişte bir çıkmaz var, görmüyor muyuz?

Bizi camilere doldurup yakanların böl, parçala, yut değirmenine su taşıdığımızı niye fark etmiyoruz? Ne zaman hislerimizle davranmayı bırakıp bilgi ve sağduyu ile hareket edeceğiz? Balkanları nasıl kaybettik, Cezayir’den Yemen’e kadar bu topraklar nasıl elimizden çıktı, niye öğrenmiyoruz? Elde avuçta kalanların durumu ortada peki kopup gidenlerin yüzü güldü mü, niçin araştırıp ders çıkartmıyoruz?

Niçin partiyi ve kişileri futbol seyircisi gibi sahipleniyoruz? Karşı taraf nasıl olur da hep haksız beri taraf nasıl olur da sürekli haklı olur, bunu nasıl kabul edebiliyoruz?

Bizim lider ve bizim parti peygamber gibi “ismet” sıfatlı, karşıdaki ve ötekiler şeytan fıtratlı mı?

Bir insan bir ömür nasıl böyle davranabilir?

Bu aklın, kalbin ve vicdanın başka bir akla, başka bir kalbe ve başka bir vicdana ipotek edilmesi değil midir?

Parti olsun, cemaat olsun, tarikat olsun, kulüp olsun her ne olursa olsun, bir başkanın, bir liderin ömür boyu her söylediği baştan sona yanlış bir başkanın, bir liderin ömür boyu her söylediği baştan sona nasıl doğru kabul edilebilir?

Mesela gıybetten haram yememeye kadar her konuda Allah’a teslim olmayanların liderlerine her konuda teslim olmaları hiç hayra alamet olabilir mi?
İlme, bilgiye hak ve hakikate teslim olmayanların bir klik, bir şahıs, bir parti, bir locaya imân derecesinde sadık olmalarından hayır beklenebilir mi?

Bu gidişin finişi tükeniştir.

Bizi bize kırdırıyorlar. Hangi gurup, hangi siyasi görüş, hangi cemaatten olursak olalım tepeden tırnağa haklı olmamız mümkün değil, kim böyle düşünüyorsa bilsin ki Aşere-i Mübeşşere bile bu görüşte değildi?

Atatürk de yanıldığını kabul etmiş, kimi uygulamalarından vazgeçmişti.

Ve biz gerçekten, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” kültürünün mensupları isek komşuda cenaze varken ve komşu ağlıyorken yorganı başımıza çekip uyuyamayız, uyumamalıyız...
Çünkü biz komşudan öteyiz..

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=11240

balaban
14-12-2009, 23:40
HAYRET!...
Yargı’dan komplo çığlığı!
Adı: Osman Kaçmaz.. Sincan Ağır Ceza Mahkemesi Reisi.. Kamuoyu onu, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün kayıp trilyon davası ile yargılanmasını talep eden ve Tayyip Erdoğan’ın Öcalan’a Sayın dediği için savcılığın verdiği takipsizlik kararını bozan yargıç olarak tanıyor. Osman Kaçmaz bu özelliklerinden ötürü olsa gerektir ki bu aralar Adalet Bakanlığı’nın hedefinde yani müfettişlerinin ablukasında. Derken geçtiğimiz hafta ilginç bir olay yaşandı ve Kaçmaz MİT hakkında suç duyurunda bulundu. Niçin mi?.. Efendim kısa bir süre önce Osman Bey’in yağmacılık suçundan 10 yıl ceza verdiği İzzet Karadağ isimli suçluya kendini MİT mensubu diye tanıtan biri gitmiş ve bir yerlere gömecekleri silahları Osman Kaçmaz’ın direktifi ile gömdüğünü söylemesini istemiş. Osman Bey bu olayı tesadüfen avukat aracılığı ile öğrenmiş ve bunun için MİT’den açıklama istemiş... Olay nereden bakılırsa bakılsın dehşettir ve AKP’nin hoşuna gitmeyecek işleri yapanlara ceza kesilmesidir. Herkesi bu iddiaya tepki vermeye davet ediyoruz.

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=11261

yosun
16-12-2009, 12:20
15 gündür süren olaylara ‘devlet’in müdahale anlayışı!

1 Aralık

Bölücü terör örgütü yandaşları Mersin’de bir Çevik Kuvvet minibüsüne molotof kokteyli attı, 2 polis ağır yaralandı...

Ağrı’da üç markete PKK’lılar tarafından, müşterilerin alışveriş ettiği sırada molotof atıldı. Trafik Şube Müdürü yaralandı.

Hakkari’de, Doğubeyazıt’ta olaylar çıktı; iş yerleri kundaklandı...

İzmir’de bir belediye otobüsü 25-30 kişilik PKK grubu tarafından taşlandı. Üç polis yaralandı...

2 Aralık

Diyadin’de, Nusaybin’de, Viranşehir’de, Şırnak’ta PKK’lı göstericilerle polis arasında çatışma çıktı, taşlar ve molotoflar havada uçuştu.

3 Aralık

Erciş’te, Adana’da, Diyarbakır’da, Şırnak’ta, Cizre’de, Ağrı’da, Hakkari’de, Nusaybin’de çok sayıda olay çıktı.

4 Aralık

Kandil’den gelen grup bu kez Ağrı’nın Patnos ilçesindeydi... Patnos caddeleri savaş alanına döndü.

Şırnak’ın İdil ilçesinde 500 PKK’lı, Öğretmenevi’ni taşladı; 2 kişi yaralandı.

5 Aralık

DTP’nin düzenlediği “Özgür İrade” mitinginden sonra Şanlıurfa karıştı; göstericiler havai fişekle, molotofla önüne gelen kamu binasına saldırdı...

Aynı sahneler Cizre’de ve Doğubeyazıt’ta da yaşandı.

6 Aralık

DTP’nin düzenlediği mitingleri ve bu mitinglerde çıkan olayları tek tek yazmanın olanağı kalmadı. Diyarbakır, Batman, Şanlıurfa, Hakkari, Siirt ve İstanbul’da sokaklar savaş alanına döndü. Diyarbakır’daki olaylarda 1 öğrenci öldü, çok sayıda vatandaş yaralandı.

7 Aralık

PKK, Tokat Reşadiye’de jandarma aracını pusuya düşürdü, 7 asker şehit oldu, 3 asker yaralandı.

Eylemler tüm hızıyla Hakkari’de, Şemdinli’de, Tunceli’de ve İstanbul’da sürdü. DTP’nin Esenler İlçe Başkanı tutuklandı.

8 Aralık

Diyarbakır’da, Mardin’de, Tunceli’de, İstanbul’da çıkan olaylarda çok sayıda vatandaş yaralandı.

DTP Genel Merkezi, sabaha karşı taşlı saldırıya uğradı.

9 Aralık

Bu kez Van, Batman, Siirt, Hakkari karıştı...

DTP’nin Ankara İl Başkanlığı ile Keçiören İlçe Başkanlığı kurşunlandı...

10 Aralık

Göstericiler Van’da Orduevi’ni taşa tuttu, Hakkari’de polis lojmanlarının yakınına bomba koydu.

Edirne’de basın açıklaması yapmak isteyen terör örgütü yandaşlarıyla, halk arasında kavga çıktı...

11 Aralık

Diyarbakır, Van, Mardin, Tunceli, Hakkari karıştı...

12 Aralık

İstanbul Beyoğlu’ndaki izinsiz gösteriden sonra çıkan olayda çok sayıda vatandaş hastanelik oldu...

DTP’nin kapatılması kararı açıklandı; Doğu ve Güneydoğu’da olay çıkmayan il ve ilçe kalmadı!

13 Aralık

Olaylar zirveye çıktı: İstanbul’da gösteri yapan DTP’lileri, Dolapdere’de evleri ve iş yerleri hasar gören vatandaşlar döner bıçaklarıyla ve tabancalarla kovaladı... Bir gösterici yaralandı.

Bütün illerde irili-ufaklı kavgalar yaşandı...

14 Aralık

Gösteriler ve kavgalar kontrolden çıktı... Tek tek yazılamayacak kadar arttı!

15 Aralık

Muş’un Bulanık ilçesinde izinsiz gösteri yapan grup, bir banka ve bazı iş yerlerine taşla saldırdı. Çıkan olaylarda 2 kişi öldü, 7 kişi yaralandı.



***


İktidardakiler bu 15 günük sürede halkı sakinleştirmek ve olayları önlemek adına hiçbir şey yapmadı...

Yaptıkları tek şey; bu olayların haberlerini veren gazeteleri ve televizyonları eleştirmek oldu!

En Büyük Devlet Büyüğü bu süreçte tam üç kez medyaya çağrıda bulunarak, “Abartmayın” dedi...


***


Açın gazeteleri bakın:

Bunca olayı abartarak veren tek gazete gösterirseniz; özür dileyeceğim!

Tarafsız bir gözle baktığınızda bırakın abartmayı; Türk medyasının “haber kararttığını” bile söylemek mümkün!

Bu olayların yüzde 1’i herhangi bir AB ülkesinde çıksa; o ülkelerin gazeteleri özel ek bile yayınlar!

Peki; neden En Büyük Devlet Büyüğü sadece gazetecileri hedef alıyor ve ha bire “Abartmayın” diye uyarıyor?

Nedeni açık değil mi?

Ne yazık ki başka bir “önlem” bilmiyor!

Mustafa Mutlu
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=15_gundur_suren_olaylara_devl etin_mudahale_anlayisi&tarih=16.12.2009&Newsid=276471&Categoryid=4&wid=102

balaban
16-12-2009, 23:21
Gerçek işsiz 5.2 milyon kişi TÜİK, Eylül ayı işsiz sayısını 3 milyon 396 bin olarak açıkladı. Ancak gerçek işsiz sayısı 5 milyon 287 bin kişiye ulaştı. Yüzde 19.4 olan işsizlik oranı ekonomideki kara tablonun en büyük ispatı
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) işsiz sayısını 3 milyon 396 bin olarak açıklamasına karşın, gerçek işsiz sayısının 5 milyon 287 bin kişi olduğu belirlendi. Gerçek işsiz sayısı bir yılda 825 bin kişi artarken, gerçek işsizlik oranı resmi verilerdeki gibi yüzde 13.4 değil, yüzde 19.4 olarak gerçekleşti.

Altı kişiden biri işsiz
Gerçek işsizlik kadınlarda yüzde 26.1 oranı ile 2 milyon 173 bin, erkekte yüzde 27.9 oranı ile 3 milyon 114 bin kişi oldu. Ağustos-Eylül-Ekim dönemini kapsayan Eylül döneminde gerçek işsiz sayısı 5 milyon 287 bin, gerçek işsizlik oranı da yüzde 19.4 oldu. TÜİK, aralarında iş bulma umudu olmayanların da yer aldığı işsizlik oranına iş aramayıp, çalışmaya hazır olanlar ile mevsimlik çalıştığı için işsiz durumda bulunanları dahil etmeksizin işsizlik oranını belirliyor. Bu hesapla TÜİK, Eylül döneminde işsizlik oranını yüzde 13.4, işsiz sayısını da 3 milyon 396 bin kişi olarak açıkladı. Resmi verilere göre kadınlarda işsizlik yüzde 14.7 ile 1 milyon 65 bin, erkekte yüzde 12.8 oranı ile 2 milyon 331 bin oldu. Anılan iki grup dahil edilerek yapılan hesap ise gerçek işsizliğin, resmi sayının çok üzerine çıktığını gösterdi. Buna göre; iş aramayıp çalışmaya hazır olan 1 milyon 850 bin kişi ile mevsimlik çalıştığı için halen işsiz durumda bulunan 41 bin kişi eklenerek hesaplanan gerçek işsiz sayısı Eylül döneminde, bir yıl öncenin aynı dönemine göre 825 bin kişi artarak 5 milyon 287 bin oldu. Gerçek işsizlik oranı da geçen yılın aynı dönemine göre 2.4 puan artışla yüzde 17’den yüzde 19.4’e çıktı.

Kadınlarda yüzde 26.1
Eylül döneminde erkeklerde gerçek işsiz sayısı 3 milyon 114 bin, işsizlik oranı da yüzde 27.9 oldu. Eylül döneminde kadınlarda işsiz sayısı 2 milyon 173 bin, işsizlik oranı da yüzde 26.1 oldu.
İstihdamın yarısı kayıt dışı
Türkiye’de 10 milyon 25 bin kişinin herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna kaydı olmadan çalıştığı belirlendi. Eylül 2009’da kayıtdışı istihdam geçen yılın aynı dönemine göre 0.9 puanlık artışla yüzde 44.6’dan yüzde 45.5’e yükseldi. Krizde kayıtdışı çalışan erkek sayısı geçen yılın aynı dönemine göre 0.8 puan artışla 6 milyon 286 bine ulaşırken, kadınlarda kayıtdışılık oranı 0.2 puan
artışla 3 milyon 739 bin kişi oldu. Eylül ayında istihdamdaki toplam nüfus 22 milyon 20 bin olurken, bunun 10 milyon 25 bin kişisini herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna kaydı bulunmayanlar oluşturdu. Ücretli ve yevmiyeli olarak çalışan toplam 13 milyon 154 bin kişiden yüzde 27.6’sını oluşturan 3 milyon 612 bin kişinin kayıt dışı çalıştığı belirlendi.

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=28055

yosun
17-12-2009, 10:46
Haberin ‘maksadı’ zaten buydu!



TOKAT Reşadiye’de PKK tarafından işlenen cinayetleri, bir iç politika malzemesi olarak kullanmak isteyen AKP ileri gelenleri uzun süre bu saldırıyı Ergenekonvari bir oluşumun üzerine yıkmaya çalıştılar.


Başta Başbakan ve yardımcıları olmak üzere uzun süre bunda ısrarcı da oldular.


Yandaş medyada saldırının PKK tarafından üstlenmesinden sonra neler yapıldığını bu köşede yazmıştım, hatırlayacaksınız.


TRT 1 Haber’lerinde “İrtica ile mücadele eylem planı”nı hazırladığı iddiasıyla yargılanan Albay Dursun Çiçek’in Reşadiyeli olduğuna dikkat çekilmişti.


“Ne alaka” demeyin. Amaç belliydi. “Darbeci” Çiçek Reşadiyeli olduğuna göre, Reşadiye’deki saldırının da ordu içindeki bir oluşumdan kaynaklanmış olabileceği ima edilmek isteniyordu.


TRT Genel Müdürü’nün konuyla ilgili açıklamasını dün gazetelerde okudum.


“Her kurumda maksadı aşan haberler olabilir” diyordu.


Sorun da burada zaten. İki nedenle:


1- Aslında haber “maksadı aşmıyordu”, tam tersine bir maksada ulaşmak için yapılmıştı.


2- TRT ve Anadolu Ajansı gibi “yarı resmi” kurumlar haberlerini verirken kılı kırk yarmak, tarafsızlıktan şaşmamak ve gerçeği olduğu gibi yansıtmak zorundadırlar. Oysa bu iki kurum da hızla hükümet borazanı haline geldi ve birinciliği de TRT’ye veriyorum!


TRT Genel Müdürü hiç kimsenin inanmayacağı açıklamalar peşinde koşacağına, TRT yasasını tekrar okuyup, görevinin gereklerini yerine getirmeye çalışsa, kendisi için de kurumu için de en doğru işi yapmış olur.

Mehmet Y. Yılmaz
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13223139.asp?yazarid=148

yosun
17-12-2009, 12:09
Varsa yoksa provokasyon

Testi kırıldıktan sonra yol gösteren çok olurmuş. Bu ülkenin sağduyulu insanlarının aylardır “Yapmayın, durup dururken halk içinde ikilik yaratıyor, düşmanlık tohumları saçıyorsunuz, bunun sonucu kötüye gider” haykırmalarına kulağını tıkayanlar, şimdi kalkmışlar “Eyvah provokasyona geliniyor, barışı bozmayın” çığlıkları atıyor.

Tabii aslında bu güya iyi niyetli çığlıkların ardında ellerini ovuşturduklarını, amaçlarına ulaşmak üzere olduklarının sevincini yaşadıklarını görebiliyorsunuz. Bir kına yakmadıkları kaldı ki ondan bile şüpheliyim.

Neden bu kadar rahat yazabiliyorum bunu biliyor musunuz? Çünkü “provokasyon” diyerek üste çıkmaya çalışanlar aslında bugüne kadar oynadıkları oyunu sürdürüyor ve yine kendi yarattıkları “darbe paranoyasına” malzeme çıkarmaya çalışıyorlar.

Aslında bana göre çok korkuyorlar artık. Çünkü yarattıkları kaosun altında kalma tehlikesi her geçen gün biraz daha büyüyor.

Bu nedenle tıpkı gece karanlığında mezarlığın yanından geçerken ıslık çalarak korkusunu bastırmaya çalışanlar gibi panik havası yaşıyorlar.

7 asker şehit ediliyor. “PKK yapmış olamaz” diyorlar hemen, “Yapsa yapsa asker kendi yapmıştır.”

Ne kolay değil mi? Asla kanıtlayamayacağın ama söylendiğinde etrafında bir sürü saf toplayabileceğin bir söylemi at ortaya sonra çekil kenara.

Zaten Bingöl’deki 33 askeri de bunlar öldürmüştü. PKK’yı da bunlar kurmuştu. Aslında sokakları savaş meydanına çeviren PKK’lılar da bu kaynaktan emir alıyor. Hem Apo da zaten MİT’in adamı değil mi?

Kendisine liberal maskesi takmış faşistler bir taraftan “darbe” muhabbeti, diğer taraftan ortalığı yangın yerine çevirebilmek için kışkırtıcılık yaparken iktidarın nasıl olsa her şeyi kontrol edeceğini hesaplıyordu.

Ama bence bir hesap hatası oldu. İktidar sokakları kontrol edemiyor. “Korkulan oldu” diyorlar örneğin Muş’taki 2 ölümden sonra, sanki daha önce sağduyulu insanlar uyarmamış gibi.

“Darbe darbe” diyerek iki yılı aşkın süredir kafamızı şişirenler gelinen noktada aslında çok şaşkınlar ve korku içindeler.

Çünkü şunu fark ediyorlar artık: “Bu ülkede darbe olmaz. Hiçbir Türk subayının aklına böyle bir dünyada ve böyle bir devirde darbe yapmak gelmez. Ama olaylar kontrol edilemezse iktidar çareyi olağanüstü hal ya da sıkıyönetimde bulabilir.”

Yaratılan kaosun altında kalmak budur işte.

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Varsa_yoksa_provokasyon&tarih=17.12.2009&Newsid=276694&Categoryid=4&wid=142

Can Ataklı

balaban
17-12-2009, 23:59
Amerikan tarafı sızdırmaya başladı

Beklendiği gibi, Başbakan Washington'dan ayrılır ayrılmaz görüşmelerin iç yüzü dökülmeye başladı.

ABD Dışişleri Bakanı Clinton, açık açık Ermenilere, Beyaz Saray'da ABD Başkanı Obama'nın Erdoğan'a Ermeni açılımı için şart şurt ileri sürmemesini söylediğini iletti.

Erdoğan'a ayrıca kısa sürede, Patrikhanenin mallarını geri vermesi, Patriğe Roma'da Papa'ya tanınan statüyü tanıma emri de verilmiş.

Öte yandan Erdoğan, etnik azınlık haklarının yaygınlaştırılması nasihati de almış.

Beyaz Saray'dan bazı kaynaklar, bizimkinin para talebine karşı, "Kürt açılımı için ağzına yüzüne bulaştırdın fırçası, Kıbrıs çıkmazına bizi sokma terslemesi, Erdoğan'ın para isteklerine de, kardeşim deli misin, parayı bulsam ben kendim harcarım nasihati" aldığını söylüyor.


Büyükelçi Nabi Şensoy konusu ise Amerikalıları şaşırtmış. Şaşırmalarının sebebi böyle bir olaya neden olma gafı. Erdoğan tarafından dürtüklenen Davutoğlu'nun büyükelçiye fırça çekmeye kalkması ellerinde patlamış. Böyle şeylere pek alışık olmayan Amerikalılar, durumun normal olmadığını vurgularken olayın ters teptiğini belirtiyor.

Obama yönetimi son günlerde hükümet kanadından artan faşist baskılardan rahatsız olduğunu saklamıyor. Her ne kadar Başkan Obama Erdoğan'a kameralar önünde kardeşim veya aslanım dese de insan hakları konusunda titiz olan Demokratlar, AKP ile aynı kayıkta olmaktan memnun değil. (bunlar İran Şahı Pehlevi ile Filipinler diktatörü Marcos'a can ciğer edebiyatı çakardı, her ikisi de devrilip kaçtı ve buralarda öldü) Beyaz Saray'da Türkiye'deki duruşmalar konusunda da üstü örtülü ve açık uyarılar yapılmış. Yakında yayınlanacak ABD Dışişleri Bakanlığı insan hakları raporunda Türkiye bölümünün sayfaları artarsa sakın şaşırmayın.

Evet, Amerikan ekonomisi krizden çıkma işaretleri vermeye başladı. Bizde de yetkililerin beyanat ve açıklamalarının tersine kriz derinleşip artış gösteriyor.

Ekonomik krizin geçtiğimiz yıl yani 2009 içinde Türkiye'de gördüklerimiz sadece ayak sesleriydi. Kendisi ile Türk halkının 2010 yılında tanışması bekleniyor. İşte bu nedenle Tayyip Erdoğan ve hükümeti 2010 yılı içinde bir seçim istemez ve hatta 2011 yılında da.

Ve demokrasi havarisi AKP iktidarı Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan DTP'li milletvekillerinin istifa ederek yeni bir baskın seçime gidilmesini önlemek için elinden geleni yapacaktır. Ve hatta AKP bu emekli DTP'lileri kendi partileri içine bile almayı teklif edebilir.

Bu arada yemin ederim olabileceğini söylediğim gelişmeleri bu kadar hızlı beklemiyordum. Ben olayların 2010 içinde yavaş yavaş ve giderek artan boyutlara ulaşabileceğini tahmin etmiştim. Belki sizler hava durumu ve geçim derdiyle neler olup bittiğinin pek farkında değilsiniz ama birkaç başlık versem yeter.

AKP önünde gösteri yapılması, demiryolu işçilerinin işi bırakması, itfaiyecilerin polisle çatışması, göstericilerle halk arasında çatışma çıkması, Mersinde öğrencilerin PKK'lıların kapısına dayanması, ilaç ve sağlık bakım ücretleri, zam almayan emekli, işçi ile memurda katılım paylarının artırılması, elektrik, su, doğal gaz, taşımacılık zamları, işsizliğin dünyada ve Avrupa'da rekor boylara ulaşması, ekonomik krizin teğet değil delip de geçtiği bizzat Erdoğan'ın elemanlarının açıklaması şimdilik aklıma gelenler.

Deprem kapıdayken önlem almayan hükümet her şeye zam yaparken halkın gıkı bile çıkmayıp umudunu Milli Piyango ile sayısal ve lotolara bağlaması normal mi? Emekliye, memura alay eder gibi para yok diyerek, komik zamlar verip, kendilerine helikopter, uçak, yeni makam arabaları almaları bizlere müstahak. Tabi benim halkım tok gözlüdür, bir poşet patates, bir paket pirinç, bir çuval kömür yeter onlara.

Ayrıca bilmem farkında mısınız, krallık ve diktatörlüklerde dâhil dünyada hiçbir ülkede olmayan bir polis baskısı var. Polis artık Başbakanın gözüne hoş görünmeyen her şeyi silip süpürmekle görevli. Erdoğan son bütçe konuşmasında ne kadar diktatör olduğunu ortaya koydu. Daha önce pankart açma olayında fırçaladığı Meclis Başkanına bu kez, şunları ya sen sustur ya da ben susturacağım demedi mi? Yapar mı yapar. Başbakan azar ve fırça konusunda başka söz verdiği her konudan daha tutarlıdır. Herkesi susturmadı mı? Gazetecileri susturdu. Televizyonları susturdu. Milliyetçileri, Atatürkçüleri, aleyhlerinde karar veren hâkimleri susturdu, kendisine muhalefet yapan herkesi dinletip susturdu.

Evet, sevgili okurlarım 2010 daha önce de söylediğim gibi çok renkli bir yıl olacak ve Türk siyaset tarihinde daha sonra siyasete soyunacak herkese ibret örneği oluşturacaktır.

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=11294

Melih_2005
18-12-2009, 08:26
http://www.ilk-kursun.com/2009/12/kurt-parlamentosu/


Kürt Parlamentosu!..
Ümit Zileli
17 Aralık 2009
İlahi adalet bu olsa gerek!..

Geçen hafta, Reşadiye’de yedi askerimizin şehit edilmesinin ardından iktidar çevrelerinde ve yanaşma medyada yer alan “PKK olamaz.. Kesinlikle Ergenekon yapmıştır.. 1993’te 33 erimizin şehit edilmesi olayına ne kadar da benziyor” yollu, hem tarih bilgisinden yoksun, hem de PKK’yi aklamaya soyunan hezeyanları ele almış, ’93 katliamını Öcalan’ın emriyle o zamanın bölge sorumlusu Şemdin Sakık’ın yaptığını kendi ifadeleri ve de itiraflarıyla anlatmıştım…

Daha yazımın mürekkebi kurumadan, PKK saldırıyı üstlendi, hem de hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak denli açık ve net bir üslupla!.. Pekii, günlerce hiç utanmadan, sıkılmadan olayı Ergenekon’a yamamaya çalışan, PKK’yi koruyup kollayan bu çevreler ne yaptı dersiniz?.. İnanılması güç ama çok kızdılar!.. Evet, bu alçakça saldırıyı PKK üstlendiği için akıl almaz derecede öfkelendiler!.. İktidarın zirvesi ve işbirlikçileri gerçekten olağanüstü bir buluş gerçekleştirip, şu vecizeyi yumurtladılar:

- PKK yapmış olabilir ama belki de birilerinin taşeronluğunu yaptı!..

Yorumlar o denli çirkinleşti, o kadar rezilleşti ki, DTP’li bir muhterem aynen şu açıklamayı yaptı:

- PKK eylemi üstlenmemeliydi!!! Kapatma davası sürerken PKK’nin eylemi sahiplenmesi siyaseten yanlıştı…

Yani bu arkadaşa göre PKK eylemi yapmış bile olsa üstlenmeyecekti. Böylece ne olacaktı? İşbirlikçi koronun “Ergenekon” senaryosu hayat bulacaktı!.. Ama üstlenince plan bozuldu..

- Ve DTP kapatıldı!.

***

İşin özü de buydu aslında!..

PKK, toplumda öyle bir infial, öyle bir öfke patlaması sağlamalıydı ki, DTP kolaylıkla kapatılabilsin!.. Peki, terör örgütü ve İmralı’daki mahkûm, DTP’nin kapatılmasını niçin herkesten daha fazla istiyordu?.. Çok basit; son kullanma tarihi geçmişti de ondan!.. Artık yeni bir aşamaya geçmenin tam sırasıydı:

- Kürt Parlamentosu!..

Dikkat edin; kapatma kararının ardından DTP’de bir bocalama oldu. Sine-i millet kararı hemen alınamadı. Bu arada avukatlar İmralı’ya koştu. İki gün sonra DTP’nin tavrı netleşiverdi. TBMM’yi boşaltan ve istifa dilekçelerini bugün Meclis Başkanlığı’na verecek olan milletvekilleri artık Diyarbakır’da Demokratik Toplum Kongresi (DTK) bünyesinde çalışacaklar!.. Dün The Taraf gazetesinde Kurtuluş Tayiz imzası ve “Kürt Parlamentosu Yolda” başlığı ile yer alan haber, neler olacağını gayet güzel anlatıyor:

“2007’de Diyarbakır’da kurulan DTK, küçük bir parlamento niteliği taşıyor. 100 kişilik ‘Daimi Meclis’i olan DTK’nin 900’den fazla üyesi ve küçük bir yürütme kurulu bulunuyor. DTP milletvekillerinin katılımıyla, DTK artık fiili bir parlamento gibi çalışacak. PKK de milletvekillerinin artık DTK bünyesinde çalışmalarını istiyor. DTK de zaten fiili olarak Kürtlerin parlamentosu konumunda…”

Yaa işte böyle; şimdi anladınız mı yedi evladımız niçin şehit edildi?.. Şimdi görebiliyor musunuz, günlerdir ülkenin dört bir yanı niye yangın yerine çevrildi?.. Şimdi anladınız mı DTP’nin kapatılması için niçin canla başla çalıştılar, TBMM’deki sıraları niçin acilen boşalttılar?..

- Son aşamaya geçebilmek için!!!

Bir Yurtsevere Mektup (XXXIX)

Sevgili kardeşim Balbay, sen Silivri’de tarihe silinmesi olanaksız bir savunmayı adeta çivi gibi çakarken, birileri de Türkiye Cumhuriyeti’nin “dışarıda dizayn edilmiş” tabutuna son çivileri çakma uğraşı içinde, ne yazık ki!..

Bin yılın kardeşliğine sonunda kan da bulaştı.. Bir cehennem çukuruna doğru baş döndürücü bir hızla gidiyoruz. İşin acısı bunu görmüyoruz bile!.. Bizi bu kadere mahkûm edenler ise hâlâ “demokrasi” hâlâ “açılım” nutukları atıyorlar. Böylesi bir karanlıkta senin, tüm yurtseverlerin ışığına, sağduyusuna ihtiyacımız var… Sevgili Server Tanilli’nin geçenlerde dediği gibi “açılsın artık kapılar”… Artık bu son mektup olsun…

Sana ve tüm yurtseverlere, dışarıdaki milyonların çağrısını iletiyorum:

- Bekliyoruz!..

hakansahin
18-12-2009, 20:18
Sen kimsin? Kime bağırıyorsun?
18 Aralık 2009 Cuma 16:14
Ahmet Kekeç son dönemdeki en şiddetli yazılarından biriyle gündemde. Kekeç, TufanTürenç'i hedef aldığı yazıda sözünü esirgememiş...



GAZETECİLER.COM


Star yazarı Ahmet Kekeç son dönemdeki en şiddetli yazılarından biriyle gündemde. Kekeç Hürriyet yazarı TufanTürenç'i hedef aldığı yazıda sözünü esirgememiş...

Sen kimsin? Kime bağırıyorsun?

Genelkurmay Başkanı konuşacak da, “sivil gazeteciler” durumdan vazife çıkarmayacak...

Mümkün mü?

Bugüne kadar “parlamentonun itibarı” için ne yaptığını, hangi yararlı faaliyette bulunduğunu hatırlayamadığımız “sit-com gazetesi”nin yazı işleri müdürü Tufan Türenç, “ordunun itibarını korumak” için sabah sabah bağlandığı canlı yayında esti gürledi, bağırdı çağırdı, verdi veriştirdi...

İzlemiyorum bu tür adamları...

Kısacası, liberalleri, yandaşları, ikinci cumhuriyetçileri, “darbe istemiyoruz konsorsiyumu”nu dümdüz etti...

Ben izlemedim.

İzlemiyorum bu tür adamları...

Okumuyorum da...

İnternet siteleri mevzu ettikçe haberdar oluyorum.

Değerli bir “sivil gazeteci” olan Tufan Türenç’i “isyan” noktasına getiren şey, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un Trabzon’da yaptığı konuşma imiş...

Hemen konuşmaya baktım...

Bildiğimiz Başbuğ konuşmalarından biriydi.

Biraz sitemkârdı... Epey de iddialıydı.

Mesela, suça bulaşmış TSK mensuplarını himaye etmediklerini, böyle bir durumla karşılaştıklarında hemen “gereğini yaptıklarını” söylüyordu... Onun düşüncesi tabii...

Demek ki, “ıslak imzası”yla suçüstü yakalanan Dursun Çiçek’i “suça bulaşmamış” kabul edeceğiz...

Demek ki, Korgeneral Galip Mendi’nin bazı Ergenekon sanıklarına yaptığı “talimatlı ziyaret”i normal karşılayacağız...

Demek ki, Albay Temizöz’ün açığa alınmamış olmasını bir tür “dolaylı himaye” saymayacağız...

Konuşmanın “sitem” faslında ise medya yer alıyordu...

Başbuğ’a göre, “medyanın bir kesimi TSK’ya karşı asimetrik psikolojik savaş yürütüyor”du...

İçinde bulundukları bu süreçten rahatsız olduklarını dile getiren Başbuğ, bu durumu her vesileyle yetkili makamlara ilettikleri gibi, yasal olarak yapılması gerekenleri de yaptıklarını söylüyordu.

Demek ki, “gerekenler” yapılıyormuş ve burada Tufanç Türenç gibilere söz düşmüyormuş.

Hayır, sit-com gazetecimiz kararlı... İlle de TSK’nın itibarını koruyacak.

Hadi korusun da... Bu koruma işini biraz abartıyor galiba... Abarttığı için de ağzından çıkanı kulağı duymuyor...

Orhan Pamuk’a, Hrant Dink’e, Ahmet Kaya’ya yaptıklarınızın hesabını ver

Bir kısım yandaş basın “iğrenç şeyler” yazıyormuş... Bunları hiç okumuyor muymuşuz? Tamam Ahmet’in söylediklerine (Mehmet Altan’ı kastediyor) harfiyen katılıyormuş da, “bunlar hakkaten meslek adına yüzkarası yayınlar” yapıyormuş...

Ben de Tufan Türenç’e diyorum ki:

Ne bağırıyorsun, kime bağırıyorsun?

Bağırma hakkını nerden aldın?

Ordunun itibarına bu kadar düşkünsün de, “itibar kaybı” olarak orduya dönecek bunca andıçı, bunca darbe hazırlığını, bunca eylem planını, bunca lahikayı neden görmüyorsun?

Neden yazı işleri müdürlüğünü yaptığın gazetede, müzedeki çocukları havaya uçurmayı düşünecek kadar gözünü karartmış “kafesçiler”le ilgili tek satır yok?

Neden Ergenekon işlerine girmiyorsun?

Neden sağda solda patlatılan “dost bombaları” görmüyorsun?

Neden “darbe günlükleri”nin kapağını açıp, içinde ne var diye bakmıyorsun?

Bir de “sivil” olacaksın!

Sen önce “Ergenekon” konusundaki ataletinizin ve Orhan Pamuk’a, Hrant Dink’e, Ahmet Kaya’ya yaptıklarınızın hesabını ver, ondan sonra çık bağır...

http://www.gazeteciler.com/sen-kimsin-kime-bagiriyorsun-news10087.html

hakansahin
19-12-2009, 12:18
Ertuğrul Özkök O ÜÇ SUBAYA NE OLDU
1994 yılının 14 Nisan günü Beyaz Saray’da, bizi de ilgilendiren önemli bir olay oldu.
Dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bill Clinton, o gün Oval Ofis’te, Türkiye Başbakanı Tansu Çiller’le görüşmektedir.

O sırada televizyon kanallarında bir haber dönmeye başlar.

Kuzey Irak semalarında iki Amerikan F-15 uçağı, yine Amerikan ordusuna ait 2 Black Hawk helikopterini vurmuştur.

Bu dost ateşinde 26 kişi hayatını kaybetmiştir.

Olay, bir yanıyla Türkiye’yi de çok yakından ilgilendirmektedir.

İki F-15’in açtığı ateş sonunda hayatını kaybedenlerin 15’i Amerikan askeridir.

İki Fransız askeri de bu ateş sırasında hayatını kaybetmiştir.

Bu ay çıkan “Clinton Tapes” (*) adlı kitapta bu olay anlatılıyor.

Kitabın yazarı Taylor Branch, Pulitzer ödüllü bir yazardır ve Clinton’ın yakın arkadaşıdır.

Kitaptan öğreniyoruz ki, ABD Başkanı, görevde kaldığı 8 yıl boyunca zaman zaman akşamları Taylor Branch’la sohbet edermiş. Bu sohbetleri de kaydederlermiş.

Kitap işte o kayıtlar üzerine kurulu.

* * *

Kitabın 134’üncü sayfasında bu olay anlatılıyor.

O kazada “birkaç” Türk askeri de hayatını kaybetmiş.

Ancak bundan fazla bilgi verilmemiş.

Aradan 15 yıl geçmiş.

Ben böyle bir olayı hatırlamıyordum, o nedenle “Acaba Türk kamuoyundan saklandı mı” diye şüphelendim.

Gazeteden sorduğum bu işin uzmanı arkadaşlar da olayı hatırlamadılar.

Ancak Google’da bir araştırma yapınca gördük ki, o tarihte bu olay basına yansımış.

Genelkurmay Başkanlığı da açıklama yapmış.

Olayda 3 Türk subayı hayatını kaybetmiş.

Haber manşetlere taşınmış.

Dün dönemin Başbakanı Tansu Çiller’i arayıp sordum. O da olayı hatırlıyor.

* * *

Ancak bu dost ateşi kazası ile ilgili bölümde asıl dikkatimi çeken başka bir şey oldu.

Clinton, Fransa Cumhurbaşkanı Mitterrand’ı arayarak, ordusu adına özür diliyor ve bu işin bütün ayrıntılarını ortaya çıkarmaya söz veriyor.

“Çünkü ortak uluslararası operasyonlarda bu güven duygusu çok önemli” diyor.

Peki Amerikalı makamlar ve Amerikan ordusu bu konuyu nasıl araştırmış?

Kitaptan öğrendiğime göre, şu soruların cevapları aranmış.

? Uçaklarımız, düşmanca hiçbir sinyal vermeyen helikopterlere ateş açma konusunda neden bu kadar büyük endişeyle davranmışlardır?

? Acaba ekstra yakıt tankları ile donatılan helikopterlerimiz Irak ordusunun kullandığı Rus yapımı Hind-24 helikopterlerine mi benzemişlerdi?

? Helikopter pilotları, dost sinyal talebine neden cevap vermemişlerdi?

? Acaba helikopterler Amerikan ordusunun resmi renklerini taşımıyor muydu?

? Acaba bu 2 helikopter, Saddam’ın Kürtlere saldırmasını önlemek için program dışı bir iniş mi yapmışlardı?

* * *

Bu yazıyı yazmaya önceki gün Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un Trabzon’da yaptığı konuşmayı okurken karar verdim.

Orgeneral Başbuğ’un üzüntüsünü ve şikâyetlerini çok iyi anlıyorum.

Bunlar içinde benim de katıldığım şeyler var.

Ama, kritik kurumların başında bulunan yöneticilerin, her olayda hem kendi vicdanlarını, hem kamuoyunu tatmin edecek ciddi araştırma yaptırmaları gerekir.

Son zamanlarda Türk ordusunun disiplinini, çalışma yöntemlerini ve zihniyetini sorgulamamıza neden olan çok ciddi bazı iddialar ortaya atıldı.

Orgeneral Başbuğ’u tanıyorum.

Bu konulardaki ciddiyetini de biliyorum.

Her şeyi bütün açıklığı ile incelemek gerekir.

Clinton, “Olayların gizli kalması, başka ölümcül kazaları hazırlar” diyor.

O nedenle, Türk ordusunun, kendine yönelik suçlamalara karşı kamuoyundan çok daha fazla destek alması için, kendi içine dönüp, ölümcül hataları da bütün ciddiyetiyle araştırması gerekir.

Diyeceğim, bir “firkateyn konuşmasını” da kendi silah arkadaşlarına yapması yararlı olur diye düşünüyorum.

? Taylor Branch: “The Clinton Tapes; Wrestling history with the President” Simon and Schuster; 2009

balaban
19-12-2009, 20:49
Sen önce “Ergenekon” konusundaki ataletinizin ve Orhan Pamuk’a, Hrant Dink’e, Ahmet Kaya’ya yaptıklarınızın hesabını ver, ondan sonra çık bağır...

http://www.gazeteciler.com/sen-kimsin-kime-bagiriyorsun-news10087.html

3 isme ne yapıldığını anlamadım? Ne yapılmış? Kim yapmış? ne zaman yapmış? Kimi suçluyor?

balaban
19-12-2009, 22:19
BİLEN VAR MI?
Mehmet Altan TMSF’den her ay
kaç on milyar alıyor?
Mehmet Altan’ı biliyorsunuz her dönemin adamı.. ANAP ve Özal döneminde hatırlayın ailece sıkı Özalcı idiler. ANAP iktidardan düştü, DYP-SHP iktidar oldu derken Mehmet Altan anında viraj aldı ve Kültür Bakanı Fikri Sağlar’a danışman oldu. Tekrar ANAP geldiğinde bir ara Mesut Yılmaz’a göz kırptı. Dedik ya adam durakta beklemeyi sevmiyor, gelen iktidar otobüsüne biniyor. Gerekçe üretmek kolay, bir gün özgürlük, bir gün demokrasi, ertesi gün küreselleşme, bir başka gün AB diyor yani zamana uygun bir söylem geliştiriyor. Mehmet Altan bu günlerde kapağı muhafazakar AKP’ye attı. Tabii bu gömlek değiştirir gibi siyasi saf değiştirmeler esnasında da acaip paralar kazanıyor. Hayır Star Gazetesi ve Mehtap TV gibi özel olanlara sözüm yok ama devlet kurumu olan TMSF’nin Altan’a program yaptırması neyin nesidir? Malum Cine 5 TMSF’de ve Mehmet Altan orada uyduruk bir program yapıyor.. Hem de büyük paralar karşılığı. Ne kadara mı? Söylentiler muhtelif ama çok uçuk.. TMSF rakamı açıklamalı ve niçin program yaptırdığını izah etmelidir.

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=11312

hakansahin
20-12-2009, 10:26
AZİZ ÜSTEL
ERGENEKON PALAVRADIR DİYEN KALDI MI?20 Aralık 2009 05:55
Ortalık az biraz durulmuş, Anayasa Mahkemesi DTP’yle ilgili kararını ha açıkladı ha açıklayacak, Tokat’ta yedi askerimiz şehit düşüyor! Sizce de bunlar tesadüf mü?
Aziz Üstel'in yazısı:

Hiç gün ışığına çıkmayan, yarasa örneği kuytuda yaşayanlar, terörü sokağa saldı gene.

Zamanlama olağanüstü!

Bu ülke insanı, ne zaman birbiriyle yakınlaşsa, geçmişin rezilliklerini unutmak değil ama, elinin tersiyle bi köşeye itip umutla yarınlara doğru yönelmeye kalkışsa, yarasalar çıkıyor ortalığa.

Huzur haram bize.

Keyif illa da soframızdan eksik edilmeli.

Kucaklaşmaksa hepten yassah!

Bakınız, terör Türkiye’de en çok Güneydoğu’yu perişan etti. Kürt kökenli TC vatandaşlarını, tarifsiz acılara boğdu. Şehit kanları suladı toprakları! Bu arada 300 milyar doların üstünde para harcadı bu ülke, terörler savaşmak uğruna.

Bu üç yüz milyar dolarla ne hastaneler, ne okullar, ne barajlar, ne yollar yapılırdı değil mi?

Şimdi, düşünün hele: Darbe koşulları nasıl olgunlaşır?

Çok uzaklara gitmeyin yetmişli yıllara dönüm. Şunun şurasında otuz yıl geriye döneceksiniz.

Sokalarda kan akarken, işçiler ‘hak hukuk’ diye diye yollara düştü; eylemler birbirini izledi.

Taksim olayları, ODTÜ, İTÜ ve daha nice üniversitede çıkan vuruşmalar; onca grevler, bugün Ergenekon dosyalarında sayfa sayfa duruyor. Bunları kimlerin nasıl tezgahladığını sağır sultan bile duydu.

Bu gün ne oluyor?

Sokakta Türk-Kürt çatışmasına temel oluşturmak için harıl harıl çalışıyor yarasalar!

Eczacılar kepenk kapıyor, demiryolu işçileri yumruklarını sıkmış, dişlerini gıcırdatıyor, ortada Tekel kalmamış ama olsun, Tekel işçileri eylem yapıyor! Yasal haklarıdır, yaparlar diyorsun, duyuyorum seni. Ama zamanlama biraz garip gelmiyor mu sana? Derken sokakta DTP’nin kapatılmasına karşı çıkanların arasından PKK sesleri yükseliyor.

Ve onların üzerine ateş açılıyor!

Belgeler var arkadaş belgeler. Koç Müzesi’nde denizaltıya konacak bombayla öldürülecek çocuklar... Evlerden Kürtleri toplayıp sokakta infaza hazırlananları ne yapmalı? Bunlar kabus falan değil.

Belgeli hepsi de. Eğer zamanında Ergenekon’un ümüğüne çökülmeseydi, kim bilir bu gün sokak ne haldeydi?

Ama hala “Ergenekon palavradır; İktidarın muhaliflerini susturma çabasıdır” diyenler var. Tıpkı 12 Eylül öncesi, kimi evlerde toplanıp, bir yandan kıs kıs gülüp bir yandan da, “şu asker gelse de, bu ülkede kan dursa” diyenler olduğu gibi. Faşizmin ayak sesleri yaklaşıyor!

YUNANİSTAN’I ASKERİ HARCAMALAR BATIRDI

Yunanistan, 2000-2008 yılları arasında neredeyse 77 milyar dolar harcadı silah alımı için. Yunanistan’ın dokuz yıllık askeri harcama tutarları ortalaması, bütçe açığının yarısından biraz fazlasını oluşturuyor. Şimdi Papandreu,kemerlerisıkarken, ilk tırpanı askeri bütçeye vuracak.

Askeri harcamaları,ücretleri ve sosyal güvenlik giderlerini azaltırken vergileri yükseltecek. Yoksa, “Yunanistan batar!” diyor Başbakan.

Sorunun kalıcı çözümüne göz atmakta yarar var. Yunanistan ve Türkiye rekabet içinde silahlanmayı bıraksalardı, son dokuz yılda, toplam 197 milyar dolar tutarında askeri harcama yapmazlardı. Türkiye 2001’de duvara tosladı, Yunanistan 2009’da ha tuş oldu ha olacak. Bundan böyle iki ülke gereksiz askeri harcamalara son vererek, gerçek dostluk temeli üzerinde sürdürmeli ilişkilerini.

(Sayın Fatih Yolgaç’a teşekkürler)


BU NASIL BİR ADALET ANLAYIŞIDIR BİRADER

Böyle bi şey olabilir mi?

Dolapdere’de DTP’nin kapatılmasına karşı yürüyüş düzenleyenlere kurusıkı tabancayla ateş ettikleri öne sürülen dört kişi, gene sorgulandı. Ve gene serbest bırakıldı!

Efendim, adamlar kahvede oturmuş pişpirik oynuyorlarmış. Aa-a bi de ne görsünler? DTP’nin kapatılmasına karşı çıkan kimileri yürüyor, bağırıp çağırıyor, aralarına sızmış kimileri de PKK lehine naralar atmıyor mu? Bizim tayfa durur mu; o saat durumdan vazife çıkarmış, davranmış silaha.

Ama mahkeme bu delikanlıları salıvermiş! Delil yetersizliğinden!

Yahu bu adamlar açık açık “tanımadığımız birileri bize para verdi; bunların üzerine ateş edin dedi,”

gibisinden ifade vermedi mi?

Bunlar gazetelerde

yayınlanmadı mı?

Adamların ellerinde silah fotoğrafları çıkmadı mı?

Hangi, delil yetersizliği arkadaş?

Öte yanda adam açlıktan iki somun ekmek çalıyor. Salt tutuklanmakla kalmıyor üstüne üstlük bilmem kaç yıl hapis yatıyor!

Bu nasıl bi adalet anlayışıdır bilen varsa gelsin anlatsın!
http://www.cafesiyaset.com/haber/20091220/Ergenekon-palavradir-diyen-kaldi-mi.php

BORA YAŞAR
20-12-2009, 10:47
Aziz Üstel ;

İyi hoş..Tamam kimse üzerine vazife olmayan işlerle uğraşmasın. Göstericilere silah çekmesin..

Anladık..

Bir laf da şu Dolapdere'de ortalığı karıştıran PKK lılara etsene..Hırsızın hiç mi kabahati yok?

Tamam son Kürt İsyanı bu devletin yüz milyarlarca dolarına mal oldu.. Peki ne yapmalı? Verelim gitsin mi?

Mayalarına utanma arlanma katılmayan, at gözlüklü köşe yazarlarının bu ülkeye verdikleri zarar ne kadar acaba?

Çakırkeyf
20-12-2009, 12:18
HINCAL ULUÇ - 18.12.2009

Açılım umudu, bir lider bekliyor!..
Yüksel Aytuğ ne güzel bir fotoğraf koymuştu geçen gün sayfasına..
TRT'den bir nostaljik resim.
Açıkoturum..
Oturanlar.. Bülent Ecevit.. Mesut Yılmaz.. Süleyman Demirel.. Erdal İnönü.. Necmettin Erbakan, Alpaslan Türkeş.. Zamanın bütün parti liderleri bir arada, gündemi konuşuyor, tartışıyor, halkın önünde..
Bugün ülkede kan gövdeyi götürüyor..
Meclis'te konuşmuyorlar doğru dürüst.. Biri gidiyor.. Öteki nerdeyse "Cehenneme kadar yolun var" diyor.
Cumhurbaşkanı "Bir masa başında toplanalım" diyor, gitmiyorlar..
Diyalogdan korkar mı insan?..
Diyalogdan korkarsan, kaçarsan, çekinirsen, çözüme nasıl ulaşırsın?.
Artık "Açılım" diye bir şey kalmadı. Elbirliği ile bitirdik..
Başta CHP ve MHP, muhalefet Açılımın başarıya ulaşmasının AKP'ye büyük sandık avantajı getireceğini gördü. Sandığı, ülkenin ve ülke insanının önüne koydu.
Çözümsüzlüğü hedeflediler..
DTP, kendi içinde bütünlüğü olmadığı, bir bölümü, İmralı'nın talimatı ile hareket ettiği için, açılımı yürekten benimsemedi. Hatta dinamitleyen eylem, söylem ve şovlarla ortaya çıkanları oldu. İktidar, yani açılımı gündeme getiren parti, ne açılımı, ne de başlayan krizi yönetebildi.
Bu çok hassas süreci, ayni duyarlılıkla götürmesi gereken Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tahriklere kolay kapıldı. Soğukkanlı, hoşgörülü olması gerekirken çok kolay öfkelendi ve öfkesine yenildi.
Seçim gecesinin o harika lideri açılım sürecinde mesela Meclis'te olabilseydi..
Mesela, açılım Meclis'te görüşülürken, hem AKP, hem de hükümet sözcüleri parti ve hükümet adına zaten konuşmalar yapmışken sonra kürsüye gelince, AKP ve hükümet başkanı gibi değil, tehlikeli uçurumlara sürüklenmek istenen bir ülkenin lideri gibi konuşabilseydi.. CHP Meclisi'i terk ederken, arkalarından "Gidin, siz yokken daha rahat konuşuruz" diye bağıracağına "Kalın arkadaşlar.. Kalın, sizler de çözüm önerilerinizi açıklayın. Konuşalım, tartışalım. Bu ülke hepimizin. Parti menfaatlerinin üstüne çıkalım. El ele verelim. Çözüm yolları arayalım" deseydi.. Diyebilseydi.. O toplantıdaki tavrının yanlışını kendisine kimse söylememiş olmalı ki, bütçe görüşmeleri sırasında gene ayni uzlaşmaz tavrını sürdürdü. Gene oyuna geldi, öfkesine yenildi.
Meclis Başkanı'na "Siz mi susturacaksınız, ben mi susturayım" diye bağırdı..
Meclis Başkanı protokolda başbakandan önde gelir. Onu böyle azarlaması yakıştı mı?. Bir başbakan, Meclis için "Ben mi susturayım" der mi?. Nasıl susturacak peki?. Böyle bir yetkisi, gücü var mı?.
Mahmur'dan gelenlerin Habur sonrası şovunda da öfkelenmişti hatırlayın.. "Böyle yaparlarsa, her şey biter" sözü onun.. Açılım biter mi?. Biterse ne olur?.
Şimdi, birisi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a söylemeli..
Belli, partisinde, danışmanları arasında böyle birisi yok. O zaman ben söyleyeyim..
Sayın Erdoğan, ülke için de, partiniz ve kendiniz için de açılımı başarıyla sonuçlandırmak zorundasınız.
Başaramazsanız, ülke karanlık günlere girer, AKP de, siz de bitersiniz.
Başarırsanız, tarihe geçersiniz.
Başarmanızın bir tek yolu var.
Soğukkanlı, sabırlı, hoşgörülü olmanız, tüm ülke insanlarını, etnisite, din, en önemlisi parti ayrımı gözetmeden kucaklamanız, tahriklere asla kapılmamanız, huyunuzu iyi bilenlerin kurdukları öfke tuzaklarına düşmemeniz, daima yumuşak sesle, daima sevecen tonla konuşmanız, asla bağırıp çağırmamanız gerek.
Özet.. Bu süreç içinde AKP'nin değil, ülkenin ve halkın lideri olmanız gerek.
Yapabilir misiniz?.
Yaptığınız gün arkanızdan gelenlerin sayısının nasıl katlanacağını hayretler içinde göreceksiniz..
Çünkü bu ülkenin insanları, bu ülkedeki yüz binler "Ana" çözüm istiyor, çözüm bekliyor.. Umut bekliyor.. O umut olabilirsiniz..

Che Big
20-12-2009, 14:14
Öcalan Meclis'te!
Bu sütunu izleyenler hatırlayacaktır! Açılımla beraber Abdullah Öcalan için, O artık Mandela’dır demiştik!
Maalesef süreç işliyor.
Hem de tahmin edilemeyecek bir hızla işliyor.
Binlerce insanın ölümünden sorumlu eşkıyabaşı artık Meclis’tedir.
Nasıl olur demeyin?
Oldu!
Ahmet Türk’ün kameraların önündeki şu sözleri Öcalan’ın TBMM’ye girdiğinin ilanıdır:
- “Sayın Öcalan avukatları aracılığı ile Parlamento zemininin terk edilmesinin doğru olmayacağını bize ilettiler. Biz de kabul ettik.”

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=11322

yosun
20-12-2009, 17:01
Orhan Pamuk’a, Hrant Dink’e, Ahmet Kaya’ya yaptıklarınızın hesabını ver



Orhan Pamuk; Türkler birbuçuk milyon ermeniyi kesti diyerek Nobel ödülü alan dünyaca ünlü, Çankaya Köşkü'nde baş köşede ağırlanan bir yazar.

Hran Dink; Ermeni kökenli Türk vatandaşı. Agos Gazetesi yazarı. Düne kadar, Türkiyeyi dinleyen kurum olarak ünlenen ve kayıtlara geçen, bizzat başbakana bağlı TİB'in başında görev yapan, Hrant Dink cinayetinde Trabzon Emniyet Müdürlüğü görevini yürüten, kişinin görev yaptığı dönemde öldürülen kişi,

Ahmet Kaya; Alenen pkk sempatizanlığı yapan, her fırsatta pkk yı öven, kaçtığı yurtdışında eceli ile ölen bir türkücü.

Bu insanlara kim ne yapmış?

hakansahin
20-12-2009, 18:09
sayın yosun üstteki yazıyı ben yazmışım gibi alıntı yapmışssınız.
bir köşe yazarından alıntıdır.

keyness
20-12-2009, 19:11
Dağdan Aşağı Silivri’den Yukarı
2008 yılının Temmuz ayı…25’i
Cumhuriyet Mitingleri ile yasalar çerçevesinde demokratik haklarını kullanmak isteyen, hükümete muhalefet eden, karşı tarafta siyaset yapan, Atatürkçülüğü savunan ne kadar adam varsa hepsi tek tek içeri tıkıldı.
Türkiye Cumhuriyet’i tarihinin en büyük hukuk katliamının yapıldığı dava ile işte bu 2008 yılı Temmuz ayının 25. Günü tanıştı.
Rektörler, gazeteciler, yazarlar, sivil toplum kuruluşlarının başkanları, siyasi parti başkanları, üst düzey askerler… Kimi isterseniz Silivri’de toplandı. Tek ortak özellikleri vardı. Atatürkçü olmaları…
Hukuk çiğnendi. Hak çiğnendi. Bağıra bağıra gerçekler sümen altı edildi. Hukuksuzluklara hukukla cevap verilemeyeceği kanıtlandı bu utanç ayları içinde.
Siz sustunuz, biz sustuk, onlar sustu… Anıtkabirden bakan iki gök mavisi göz bakıp durdu. Yine sustuk, sustuk, susturulduk…
Uğur Mumcu haykırdı mezarından bizlere…’’Vurulduk, öldürüldük ey halkım unutma bizi…
Unuttuk, sindirildik, susturulduk…
Bizde haykırdık aksine ‘’Susturulduk ey halkım unutma bizi’’
İsmet İnönü mezarından dedi ki:’’Bu ülkede namuslularda en az namussuzlar kadar cesur olmak zorundadır’’
Biz cesur olamadık…
Bu ülkede suçunu dahi öğrenemeyen, cenazesini parasızlıktan belediyenin kaldırdığı insanlar ‘Terör örgütü kasası’ olmaktan hapislere tıkılıp ölüme tahliye edildi…
İnsanlık sustu.
İnsan hakları diye bağıran Avrupa sustu… Hayvan haklarında sokağa dökülenler bir insan hayatı için ses çıkartmadı sustu, Orhan Pamuk Ermeniler için konuştu da insanlık için sustu… Sezen Aksu teröristler için Başbakan’a telefon açıp konuştu da burada sustu… Zülfü Livaneli özgürlük için şarkılar yazdı da burada sustu…
365 günlerini doldurdular orada ne yaptıklarını bilmeden. Daha kaç 365 günleri var Allah bilir…
Ne diyor Nazi Almanyası’nda papaz Martin Niemöller günlüğünde: “önce sosyalistleri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü ben sosyalist değildim. Sonra sendikacıları topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudileri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü Yahudi değildim. Sonra beni almaya geldiler; benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”
Yarın sıra kime gelir bilinmez…
Yıl 2009 aylardan Ekim…
Dağdan teröristler iniyor… Törenle
Her yerde bir bayram havası…
Sabaha karşı evlerinden kelepçeler ile alınıyor İlhan Selçuk…
Mustafa Balbay,Şener Eruygur,Tuncay Özkan,Hurşit Tolon,Mehmet Haberal…
Sabih KANADOĞLU’nun evi aranıyor Danıştay Başkanı cinayeti delilleri için…
Türkan Saylan Hoca’nın evi aranıyor… Kemalist, Atatürkçü gençler yetiştirmek gizli suçu…
Kısacası başlar ayak, ayalar baş oluyor…
Başbakan açıldıkça Kemalist Devrim kapanıyor…
Atatürk gömülmeye çalışılıyor… Başbakan açılıyor…
Dağdan inen terörist kadar itibar sahibi olamıyoruz Türkiye Cumhuriyet’inde…
Kürt Açılımı bir yana, zaman Türk Açılımı zamanı gibi görünüyor bu resimde…
Peki, taşları bağladılar da köpekleri mi saldılar?
Damla Maizer Attila

yosun
20-12-2009, 19:53
sayın yosun üstteki yazıyı ben yazmışım gibi alıntı yapmışssınız.
bir köşe yazarından alıntıdır.

Bir köşe yazarından alıntı olduğu malumumuz. Alıntı yaparken yazarın ismini belirtmişsiniz zaten.

Nihayetinde yazıyı okunmaya değer bulup, yazılanlara hak verip, buraya alıntılayan da sizsiniz.

Niye alındınız ki?

hakansahin
20-12-2009, 19:59
Bir köşe yazarından alıntı olduğu malumumuz. Alıntı yaparken yazarın ismini belirtmişsiniz zaten.

Nihayetinde yazıyı okunmaya değer bulup, yazılanlara hak verip, buraya alıntılayan da sizsiniz.

Niye alındınız ki?

alınmadım.benim ismimi üste getirerek benim yazım gibi göstermenizi yazdım.
bence yazı okunmaya değer.:yes:

yosun
20-12-2009, 20:09
alınmadım.benim ismimi üste getirerek benim yazım gibi göstermenizi yazdım.
bence yazı okunmaya değer.:yes:

Foruma eklenen bir yazıyı alıntı yapınca elde olmayan nedenler ile yazıyı ekleyen üyenin ismi/rumuzu üste geliyor.
Bunu engelleyecek başka bir yöntem biliyorsanız paylaşın lütfen, öğrenmenin yaşı olmaz, öğreneyim sayenizde.

Yazıyı okunmaya değer bulduğunuz için eklediğinizin farkındayım zaten.

Anlayamadığım şu;
Okunmaya değer bulduğunuz, içeriğine hak verdiğiniz bir yazıyı ekliyorsunuz, alıntı yapıp soru yöneltince yazı benim değil diyorsunuz.
Sorun ne?

hakansahin
20-12-2009, 20:16
Foruma eklenen bir yazıyı alıntı yapınca elde olmayan nedenler ile yazıyı ekleyen üyenin ismi/rumuzu üste geliyor.
Bunu engelleyecek başka bir yöntem biliyorsanız paylaşın lütfen, öğrenmenin yaşı olmaz, öğreneyim sayenizde.

Yazıyı okunmaya değer bulduğunuz için eklediğinizin farkındayım zaten.

Anlayamadığım şu;
Okunmaya değer bulduğunuz, içeriğine hak verdiğiniz bir yazıyı ekliyorsunuz, alıntı yapıp soru yöneltince yazı benim değil diyorsunuz.
Sorun ne?

sorun yok.sorun yapmak isteyen sizsiniz.
burası medyadan köşe yazıları topiği.polemik yapmak istemiyorum.
sadece köşe yazılarının yayınlanmasını doğru buluyorum.:yes::yes:

gizemliduygular
20-12-2009, 20:33
Yüreklerin ve beyinlerin eşgüdüm halinde ortaya konarak yapılan önce içsel beyin cimnastiği ve ardından yapılan beyin fırtınalarının özlemlerini yaşıyoruz hep birlikte. Nurlar içinde yatsın bir arkadaşımın bir lafı var. ''Kimileri üçe kadar, kimileri beşe kadar, kimileri ise ona kadar saymasını bilir''. Enlemesine, boylamasına ve derinlemesine bir laf.

balaban
20-12-2009, 22:17
3 isme ne yapıldığını anlamadım? Ne yapılmış? Kim yapmış? ne zaman yapmış? Kimi suçluyor?


Orhan Pamuk; Türkler birbuçuk milyon ermeniyi kesti diyerek Nobel ödülü alan dünyaca ünlü, Çankaya Köşkü'nde baş köşede ağırlanan bir yazar.

Hran Dink; Ermeni kökenli Türk vatandaşı. Agos Gazetesi yazarı. Düne kadar, Türkiyeyi dinleyen kurum olarak ünlenen ve kayıtlara geçen, bizzat başbakana bağlı TİB'in başında görev yapan, Hrant Dink cinayetinde Trabzon Emniyet Müdürlüğü görevini yürüten, kişinin görev yaptığı dönemde öldürülen kişi,

Ahmet Kaya; Alenen pkk sempatizanlığı yapan, her fırsatta pkk yı öven, kaçtığı yurtdışında eceli ile ölen bir türkücü.

Bu insanlara kim ne yapmış?



Hani yazar bozuntusu üfürmüş sallamış, bizim de enayi olup inanmamızı beklemiş. Merak edip o 3 şahsa ne olduğunu sordum. Ne alakaysa orada.



Bu arada Ergenekonun palavra olduğuna inanıyorum Aziz üstal'e inat:)

hakansahin
20-12-2009, 22:32
İŞTE URAS’A HESAP SORAN MEKTUP

Bu mektuba cevap gelmedi

--------------------------------------------------------------------------------
Vatan Gazetesi yazarı Mustafa Mutlu bugünkü köşesinde bir mektuba yer verdi. Bir okuyucuya ait olan mektup Ufuk Uras’a gönderilmiş. Mektubun sahibi Uras’a oy verdiğini, fakat pişman olduğunu belirtiyor. İşte Mustafa Mutlu’nun yazısı;
Dünkü yazımda eski DTP’lilere kol kanat geren eski solcu, yeni Kürt milliyetçisi Ufuk Uras’ı eleştirmiş ve ona oy veren Kadıköylü seçmenlere sormuştum: “Siz Uras’a bunları yapsın diye mi oy vermiştiniz? Değilse; neden oyunuzun hesabını sormuyorsunuz...”

Meğer soruyorlarmış!

Son seçimlerde Uras’a oy veren okurlarımızdan Mehmet Aktulga, 16 Kasım’da kendisine aşağıdaki mektubu yazmış ama hiçbir yanıt alamamış...

Acaba neden?
***


Sayın Ufuk Uras,

Sol görüşlü bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım.

Bugüne kadar CHP, DSP, İP, ÖDP, SHP ve TKP dahil olmak üzere farklı sol partilere oy verdim.

Bu kadar parti gezmemin nedeni aslında hiçbir partinin benim görüşlerimi tam anlamıyla yansıtmamasıydı.

2007 milletvekili seçimlerinde ise son ana kadar CHP ve sizin aranızda kararsız kalıp, son anda oyumu size verdim.

Kararımda, seçimlerden önce gazetelere verdiğiniz ‘Ne şeriat ne darbe’ sloganlı ilan etkili oldu.

Çünkü antimilitarist eğilimimin yanında, irtica tehlikesinin de farkındaydım.

Yani umudum darbede değildi; ama şeriat da istemiyordum.

Sizin de irticaya karşı tavrınızı bu anlamda net bir şekilde ortaya koyduğunuz düşüncesi ile sandık başında tercihimi sizden yana kullandım.

Meclise girdiğinizde çok sevindim.

Ancak o günkü sevincim, yalnızca o güne sıkışıp kaldı. Aradan 2 yıldan fazla zaman geçti.

Bu süreçte sizden ne irticaya karşı bir girişim, bir demeç duydum; ne de Türkiye’deki gelir dağılımı bozukluğu vb. sosyalist kaygılarla bir çabanıza tanık oldum.

Bu geçen 2 yıldan fazla sürede aklımda kalan; örneğin, İlker Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulunmanız ya da demokrasi adına AKP’ye açılan kapatma davasının yanlış olduğu vb. demeçleriniz.

Her şeyin yeri ve zamanı olduğunu düşünüyorum.

Bugün Türkiye’nin laik cumhuriyet rejimi, her tür irticai eylemle çevrilmiş durumda.

THY, TRT, TÜBİTAK vb. pek çok devlet kurumuna, konu ile ilgisi olmayan kişiler sırf imam hatipli ya da siyasi görüşü uygun diye getiriliyor.

PKK’lı teröristlerin ayaklarının altına kırmızı halı serilirken, ülkenin akademisyenleri, yazarları, politikacıları, hukukçuları, gazetecileri terör örgütü üyesi suçlaması ile ülkenin dinamikleri olmaktan alıkonulmaya çalışılıyor.

TSK, yargı gibi kurumlarsa artık son hedefler.

Böylesine kritik bir dönemde TSK’nın, genelkurmay başkanlarının hataları ile uğraşmak; bana, temelinde sorun olan bir binaya fayans döşemeye çalışmak gibi geliyor.

Demek istediğim tabii ki tüm yanlışlıklarla hep birlikte mücadele edelim. Ama bunu Türkiye üzerinde planları olan dış kaynaklı emperyalist sivil darbe girişimcilerinin ekmeğine yağ sürme pahasına yapmayalım.

Kaldı ki hakkında suç duyurusunda bulunulması gereken bir genelkurmay başkanı varsa, bunun kim olduğunu siz de gayet iyi biliyorsunuz.

Uzun lafın kısası vermiş olduğum oydan dolayı pişmanım.

Mehmet AKTULGA

yosun
20-12-2009, 22:37
Hani yazar bozuntusu üfürmüş sallamış, bizim de enayi olup inanmamızı beklemiş. Merak edip o 3 şahsa ne olduğunu sordum. Ne alakaysa orada.





Ben de aynı duygular içinde, aynı soruyu sormuştum. :wink:
Yazıyı okunmaya değer bulan genç arkadaş da sorunun cevabını bilmiyor sanırım ki, cevaplayamadı.
Başka başka şeyler yazıp durdu... :notr: Birşey anlamadım :notr:

hakansahin
20-12-2009, 22:42
Ben de aynı duygular içinde, aynı soruyu sormuştum. :wink:
Yazıyı okunmaya değer bulan genç arkadaş da sorunun cevabını bilmiyor sanırım ki, cevaplayamadı.
Başka başka şeyler yazıp durdu... :notr: Birşey anlamadım :notr:

cevabını bilmediğim bir şeyi yazmam.
polemik olmasını istemedim veya muhattap olmak istemedim.
istediğim kişiye cevap veririm vermem.beni bağlar.
kimseyide ilgilendirmez.

yosun
20-12-2009, 22:53
cevabını bilmediğim bir şeyi yazmam.
polemik olmasını istemedim veya muhattap olmak istemedim.
istediğim kişiye cevap veririm vermem.beni bağlar.
kimseyide ilgilendirmez.

Eee tamam sinirlenmeyin, sakin olun. Ne var bu kadar sinirlenecek? :notr:
"Yazıyı okunmaya değer buldum, buraya da ekledim ama yazının içinden çıkan soruların cevabını bilmiyorum" dersiniz olur biter. :)

hakansahin
20-12-2009, 22:57
Eee tamam sinirlenmeyin, sakin olun. Ne var bu kadar sinirlenecek? :notr:
"Yazıyı okunmaya değer buldum, buraya da ekledim ama yazının içinden çıkan soruların cevabını bilmiyorum" dersiniz olur biter. :)

arkadaşım polemik yapmak istemiyorum sadece.ben mi anlatamıyorum.anlamakta inatmı ediyorsunuz.
uzun bir mevzu ayrı ayrı ele almak lazım.bu da sabaha kadar sürer.
birazdan ayrılacağız.bir hafta sonu sabah başlarız akşama kadar konuşuruz(3 şahıs üzerinde).cevap yazmaktan asla kaçmam.
hayırlı geceler allah rahatlık versin.

bridgea
20-12-2009, 23:09
''Sol görüşlü bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım.

Bugüne kadar CHP, DSP, İP, ÖDP, SHP ve TKP dahil olmak üzere farklı sol partilere oy verdim''

Sol'un ne olduğunu bilmeyen birinin bu kadar savrulmasını normal buluyorum. İlk üç içinde böyle şeyler aranmaz:yes:

Sn.Balaban '' Merak edip o 3 şahsa ne olduğunu sordum. Ne alakaysa orada.''

Anlatmamı istermisiniz yoksa örnek mi vereyim? B.Üçok'a ne oldu?Uğur Mumcu'ya,A.Taner Kışlalı'ya peki Muammer Aksoy'a? Onlara ne oldu ise bu isimlere de o oldu(O.Pamuk'u ayrı tutalım).

''Sosyal gelişme ekonomik gelişmenin önüne geçmiştir ve bunun önünün alınması şarttır'' Org.Memduh Tağmaç :super:

balaban
20-12-2009, 23:16
''Sol görüşlü bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım.

Bugüne kadar CHP, DSP, İP, ÖDP, SHP ve TKP dahil olmak üzere farklı sol partilere oy verdim''

Sol'un ne olduğunu bilmeyen birinin bu kadar savrulmasını normal buluyorum. İlk üç içinde böyle şeyler aranmaz:yes:

Sn.Balaban '' Merak edip o 3 şahsa ne olduğunu sordum. Ne alakaysa orada.''

Anlatmamı istermisiniz yoksa örnek mi vereyim? B.Üçok'a ne oldu?Uğur Mumcu'ya,A.Taner Kışlalı'ya peki Muammer Aksoy'a? Onlara ne oldu ise bu isimlere de o oldu(O.Pamuk'u ayrı tutalım).

''Sosyal gelişme ekonomik gelişmenin önüne geçmiştir ve bunun önünün alınması şarttır'' Org.Memduh Tağmaç :super:


Bahriye Üçok, Uğur Mumcu... diğerlerine ne olduğunu biliyorum.

Orada özellikle Orhan pamuk'u (ödül aldığında forumda açılan topiği hatırlıyorsunuz değil mi?) görünce ne olduğunu merak ettim. :yes::yes:

balaban
20-12-2009, 23:18
ABD DIŞİŞLERİ: GÜL'Ü BİZ YETİŞTİRDİK

* ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu’nun İnternet sitesinde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Amerikan Dışişleri Bakanlığı bursu ile yetiştirilmiş dünya liderleri arasında gösterildi!

* SİTEDE, “Sürdürülebilir ağ oluşturma” başlığı altında “Amerikan Dışişleri Bakanlığı, eski ve yeni mezunlarının, küresel toplumun oluşumu yolundaki çabaları için daimi destek sunuyor” deniliyor.

* ECA’nın dünya çapında mezun sayısının bir milyonun üzerinde olduğu, bunlar arasında Nobel ödülü olan 40 kişi ile eskiler de dahil 300’den fazla devlet ve hükümet başkanı bulunduğu açıklanıyor.

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=28291

yosun
20-12-2009, 23:22
Anlatmamı istermisiniz yoksa örnek mi vereyim? B.Üçok'a ne oldu?Uğur Mumcu'ya,A.Taner Kışlalı'ya peki Muammer Aksoy'a? Onlara ne oldu ise bu isimlere de o oldu(O.Pamuk'u ayrı tutalım).




Verdiğiniz örnekde ismi geçen rahmetli insanların hepsi Atatürkçü, demokrat ve vatansever insanlardı. Bu ülkeye çok emekleri geçti.
Oysa Ahmet Kaya pkk yandaşı idi. Bu ülke için ne yaptı? Ya Orhan Pamuk?