PDA

View Full Version : Medya'dan Köşe Yazıları



Pages : 1 2 3 4 [5] 6 7

bridgea
21-12-2009, 01:35
Hepsinin geçmişlerini biliyormusunuz?Sanmıyorum ! Bilseydiniz yazmazdınız

Bu insanların ortak yanları (O.Pamuk hariç).... siz bulun ben yazmıyorum ,öyle hazır yok:)

balaban
21-12-2009, 01:52
Hepsinin geçmişlerini biliyormusunuz?Sanmıyorum ! Bilseydiniz yazmazdınız

Bu insanların ortak yanları (O.Pamuk hariç).... siz bulun ben yazmıyorum ,öyle hazır yok:)

A.Kaya, O Pamuk, H:dink hk. ortak nokta neydi?
A.Kaya pkk yandaşı, destekçisi
H.dink gazeteci, soykırımıın tanınması yanlısı değildi.
O.Pamuk, Ermeni ve Kürt öldürdüler diyen iftiracıdır.

Geçmişlerini bilmiyorum yalnız.O.Pamuk'u ABD'nin yetiştirdiğini biliyorum.

kartal35
21-12-2009, 11:05
Umur Talu
Cinayet mülkün temelidir

BU başlıkla bir yazı yazmıştım...
Tapucu kimi elemanın, domuzbağı marifetiyle “mülk gaspı” yaptıkları günlerde.
Mülkün, gaspın, cinayetin hep açık, hep tapuya kayıtlı olmayabileceğine atıfla:
Ne diyordu tersaneci başkanı:
“Burası tekstil atölyesi değil, işçiler ölebileceklerini bilmeli!”
Oysa, işçiler tekstil atölyelerinde de öleceklerini, yanacaklarını, sigortasız, taşeron elinde boğulabileceklerini, Davutpaşa’larda kitle halinde kül olabileceklerini de bilmeli.
Sürüneceklerini bilmeli, düşeceklerini, zehirleneceklerini, ezileceklerini bilmeli. Bilmeliler ki, burası Türkiye, buradan çıkış yok!

Şimdi hükümet ile kimi demokrat, muhafazakâr kâtibi, şüpheniz olmasın, onca imtiyazla kibirlenen sözde cumhuriyetçi diğerleri gibi, ölülere maddi yardım ile övünüyor.
Canım devlet, sağ iken orduevinde bir bardak çay esirgediği uzman çavuşuna, ölünce nasıl vefa boca etmişse, madenciye de öyle.
Kayırılan patron ve kör devlet tarafından aşağılandıkları aşağılarda öldürülen işçiler...
19’u bir yerde kömür olunca, devlet ve sermaye, utanç yerine, en iyi bildiğini yapıyor:
Kan parası! Yoksul ailelere sus parası!Ayıbına, günahına, ihmaline, kastına, cinayetine kefaret bedeli... Yerin dibine girmesi gereken vicdanları kurtarmak için kefalet!

Devlet ve hatta milletin; hükümetin, her renk sermayenin, partilerin, askeriyenin ölülere ikiyüzlülüğünü anlayabilmek için canlısına ettiklerine bakacaksın. Kimi demokratlığın, cumhuriyetçiliğin, muhafazakârlığın her tür
ahlak, kardeşlik, hukuk, demokrasi, özgürlük ikiyüzlülüğünün lağımları oralarda akar.

Askeriyeyi zaten anlatıp duruyorum...
İşte hükümet, işte taraftar! Devlet aymazlığı ve sermaye arsızlığında yok olmuş 19 işçi için “bedelli merhamet”. Lakin, canlıya kaba kuvvet. Haydarpaşa Garı’nda demiryolu memurunu, işçisini sıkıştırıyor... Sözde benimsedikleri
Avrupa hukukunun yasal dediği eyleme katılan demiryolcuları kovarak gurur yapıyor, otorite yapıyor, tahakküm, adaletsizlik yapıyor.
Hızlı trenin aceleyle ölüme yuvarlanmasında usuru olabilecek, hiç değilse utanabilecek akan, üst bürokrat yerinde kalabiliyor...
Sadece bir gün, sağırlara ses duyurmak isteyen alttakiler” anında trenden atılıyor.

İşte Kızılay.
Hepimizin hakkı var; sözde hukuk var orada.
Lakin, “Anayasal hakkı” sendikaya üye olduğu çin 10 işçiyi sürgüne yollayabiliyor; işten atabiliyor. Yetmiyor. Yargıtay işe iadeye hükmettiği halde, direniyor, yüksek tazminatı göze alıyor; sizlerin parasıyla.
Yeter ki, “sendikalı mikrobu” Kızılay’ın saf kanlarını, beyaz çadırlarını, naninani ambulanslarını, steril dispanserlerini kirletmesin!

İşte Tekel.
Başbakan tarafından “yan gelip yatmakla, devleti sömürmekle” suçlanan diri işçiler.
Onca emek verdikleri işlerine sahip çıkabilmek için demokratik hak kullanmak isterken aşağılanan, horlanan, hırpalananlar.

Bu sözde demokrat, o sözde cumhuriyetçi, şu sözde muhafazakâr ikiyüzlülükleri iyi anlayabilmek için, bayrağa sarılı tabutlara bakmayacaksın
kardeş.
Kendi tabutuna bile kanmayacaksın!
Demiryoluna bakacaksın, Kızılay’a, Tekel’e bakacaksın; tersanelere, atölyelere, ocaklara, ağaların marabalarına; en moderninden bankalara, büyük mağazalara, fabrikalara, medyaya bakacaksın. Ordunun büyük çoğunluğunun hissiyatına, hayatına, ruhuna, sessiz çığlıklarına bakacaksın.
Bakabilirsen eğer...
“Hepsinin ikiyüzü ile her şeyin içyüzü”nü göreceksin. Ölüsüne kıymet biçilen değersiz milyonları göreceksin. Çoktandır “kimlik demokrasisi, kimlik şovenizmi”nde kilitlenen ülkede, sistemin epeydir ihmal edilmiş, bugün
birbirine düşman nice insanının esasta ortak kaderini göreceksin.
Görebilirsen, çözebilirsen...
Mülkün temelindeki cinayeti ve ihaneti de bulacaksın!

[email protected]

http://www.haberturk.com/HTYazi.aspx?ID=6603

vebacan
21-12-2009, 13:10
“…HAİN EYLEMLERİNİZLE BU KUTSAL MECLİSİ PİSLETMEDİNİZ Mİ?”

1642 yılında, İngiltere Kralı I. Charles ülkeyi parlamentosuz yönetmeye kalkışınca, iç savaş çıktı. ‘Kral Yanlıları’ ile ‘Parlamento Yanlıları’ savaştılar. Ordu, parlamento yanlılarıyla beraber oldu, başlarındaki kumandan Oliver Cromwell’di.
Oliver Cromwell, kralcıları yendi, Kral I.Charles’ın kafası kesildi. Yeni yönetim biçimi Cumhuriyet olarak ilan edildi. ‘Cumhuriyetin Koruyucusu’ unvanı verilen Oliver Cromwell, parlamenter olarak meclise girdi.

Ancak parlamentodaki milletvekilleri, kendi çıkarları peşinde koşmakta, yeni bir seçim yapılmasından da kaçınmaktaydı. Üstüne üstlük, ordunun terhis edilmesi için karar çıkarmışlar, ordunun siyasetteki etkisini silmek istemişlerdi.
Parlamento için savaşmış olan ordu, kirli işlerle ceplerini dolduran ve kendilerini ‘yeni düşman’ olarak gören milletvekillerinden nefret ediyordu.

20 Nisan 1653 günü, ordunun desteklediği milletvekili Oliver Cromwell Parlamentoya geldi. Bir süre, her zamanki yerinde oturduktan sonra ayağa kalktı, sakin adımlarla kürsüye yürüdü ve konuşmaya başladı.


“Her kötü eyleminizle lekelediğiniz, tüm erdemleri aşağılayarak onursuzlaştırdığınız bu mecliste, sizlerin oturmanıza artık son vermeye geldim.
Sizler bir fitneci güruh ve tüm iyi yönetimlerin düşmanısınız.
Sizler, bir sürü alçaksınız ve tıpkı Ays gibi ülkenizi bir çanak mercimek çorbasına satarsınız ve tıpkı Yahuda gibi bir avuç para için Tanrı’nıza ihanet edersiniz.”

Konuşmanın bu aşamasında, bazı milletvekilleri kürsüde konuşan Oliver Cromwell’in üzerine yürümeye kalkınca, kapı dışında bekleyen askerler bir anda meclis salonuna doldular.
Oliver Cromwell, milletvekillerine dönük konuşmasını sürdürdü:

“Aranızda bir tek erdemli kişi var mı? Sahip olmadığınız bir günah kaldı mı? Benim atımdan, sizler daha dindar değilsiniz, altın sizin Tanrı’nızdır.
Vicdanını rüşvet karşılığı satmayanınız var mı?
Aranızda, biraz olsun devletini düşünen bir adam var mı?
Siz iğrenç fahişeler; ahlaksız ilkelerinizle, hain eylemlerinizle bu kutsal meclisi pisletmediniz mi, Tanrı’nın tapınağını bir hırsız inine çevirmediniz mi?

Tüm ulusun giderek büyüyen nefretini kazandınız.
Halk sizi buraya, sorunlarına çözüm bulasınız diye gönderdi, ancak sizler en büyük sorun oldunuz!
Şimdi, parlak tokmağınızı alın, kapıları kilitleyin ve Tanrı adına, defolup gidin!”

Ülkeye ihanet içinde olan milletvekillerinden oluşan meclis kapatılır, Oliver Cromwell’in liderliğinde yeni bir dönem başlar.

İşte yukarıdaki konuşmanın İngilizce aslı:

“It is high time for me to put an end to your sitting in this place, which you have dishonored by your contempt of all virtue, and defiled by your practice of every vice; ye are a factious crew, and enemies of all good government; ye are a pack of mercenary wretches, and would like Esau sell your country for a mess of pottage, and like Judas betray your God for a few pieces of money.

Is there a single virtue now remaining amongst you? Is there one vice you do not possess? Ye have no more religion than my horse; gold is your God; which of you have not bartered your conscience for bribes? Is there a man amongst you that has the least care for the good of the Commonwealth?

Ye sordid prostitutes have you not defiled this sacred place, and turned the Lord’s temple into a den of thieves, by your immoral principles and wicked practices? Ye are grown intolerably odious to the whole nation; you were deputed here by the people to get grievances redressed, are yourselves gone!
So! Take away that shining bauble there, and lock up the doors. In the name of God, go!”

Halklar her zaman Godot’u değil, bazen bir Oliver Cromwell’i de beklerler!


Yılmaz Dikbaş
5 Ağustos 2008

vebacan
21-12-2009, 13:53
“Kirazın kurdu neden olur?”

Öğrencilik yıllarımda tıp dünyamızın efsaneleşmiş isimlerinden biriydi sevgili hocam Prof. Dr. Türkan Saylan. Fakülteye daha girmeden o efsaneleşmeyi hak eden adı çoktan yüreğime nakşetmişti. Lepra (cüzzam) ile verdiği savaştan ötürü toplumun tüm duyarlı kesimleri onu tanıyordu. O yıllarda sık sık bir yığın hükümet kurulup, dağılmaktaydı. Çalkantılı yıllardı. O ise her dönem Cüzzamla Savaş Bakanı olarak çalışmalarına devam ediyordu.

Bu son satırın neden olduğu “Bakanlık değil, dernek başkanıydı. “ ya da “Öyle bir bakanlık hiç olmadı.”düzeltmelerinin zihinlerde yer arayışına hak veriyorum. Ama konuyu yakından izleyenler düzeltme yerine sanırım onay cümlelerini tercih edecekler. Çünkü sorunun o güne kadar asli sorumlusu sağlık bakanları, değil çözüm yolunda ilerleme, hastalığın dağılım ve sayısal verilerine dahi sahip değilken; Türkan Hocamız konuyu tam bir devlette devamlılık ilkesiyle ele almakla kalmamış adeta kişisel meselesi haline getirmişti. Cüzzamla Savaş Derneği tabelasının asıldığı bina gelmiş geçmiş tüm hükümetlerin İstanbul’daki tek bakanlığıydı gibiydi o günlerde. O bakanlığın bakanı Muş, Bingöl, Elazığ karış karış tüm sürgün yerlerini köy köy tarayıp, lepranın işgalini kırmak üzere yollara düşmüştü.

O güne kadar birçok hekimin bile korkuyla yaklaştığı cüzzam hastalarına o ilaçları kendi eliyle vermekle kalmıyor öpüyor, okşuyor, kucaklaşıyordu. Türkan Hoca için lepra tedavisinin akut bölümünde yer alan ilaç, sevgiydi. Devam tedavileri ise ilk ilaçla birlikte başta rifampisin ve diğer ilaçlardı.

Rifampisin denilince hemen aklıma Türkan Hocam gelir. Derslerinde ” Lepraya karşı elimizdeki en etkin silah rifampisin. Ne olur onu lepra hastalarına bırakın. Sakın reçetenize yazmayın. Elimdeki tek silahı çapraz rezistansa (bakterinin ilaca direnç geliştirmesi) kurban etmeyin. Yalvarıyorum, sizlere.” Lepralı hastaları için yalvaran bir hekim kadar ve çocuklarını kollamaya çalışan bir annenin görüntüsünü taşırdı derslerde.

Belki lepralıları hastaları için yalvarışındaki anaçlık belki de hekimlik semalarına biz yavrularını uçurmaya çalışan bir beyaz güvercin yumuşaklığında öğreticiliğinden ötürü müydü bilmem! Ancak benim için anne sesiyle verilen bir dersti dermatoloji. Bizim sınıf şanslıydı. O yıl, dişhekimliği fakültesi dermatoloji derslerine Türkan Hoca girecekti. Ben şanslıydım. Arkadaşlarım gibi ta beşinci sınıfın bir sömestrlik dersinde tanımamıştım, sevgili hocamı. Derse girdiğinde bana adımla hitap ediyordu. Fotoğraf sanatıyla haşır neşir olduğum yıllardı. Bu nedenle kendisiyle temasım Cüzzamla Savaş Derneğine fotoğraf alanında katkıda bulunmak üzere daha çiçeği burnunda bir öğrenciyken başlamıştı. Asistanlarından Dr. Mustafa Sütlas ile çabalayıp duruyorduk. Fakat kendi adıma çok çarpıcı bir başarıya ulaşamadığım için hâlâ üzülürüm…

Türkan Hoca’mdan sadece dermatoloji öğrenmiyorduk. Tıp etiği ve felsefesi de öğreniyorduk. Benim için birçok cümlesi sağlıklı limanlara rota çizmekteydi. Ondan öğrenip, şimdilerde genç meslektaşlarıma aktardığım bir öğüdü ise şöyleydi: “Kirazın kurdu neden olur? Hekimlik, bu soruya da yanıt verecek bir bütünlüktür. ” Hiçbir bilgiye kayıtsız kalmamaktan öte sorgulayıcı ve merak edici bir kimliği de aşılıyordu derslerinde.

Türkan Hocamın bu öğüdü onun yaşam şekliydi. Lepra ile savaşta zafer sınırlarını çizip ve nöbeti devralacak kadroları yetiştirdiği an “Cumhuriyetin kurdu neden olur ?” sorusuna arayıp buldu yanıt için kolları sıvama vakti gelmişti. Cumhuriyetin kurdu eğitimsizlik özellikle de kadının eğitimsizliğiydi. Reçetesini yazacağı kâğıt, tüm Türkiye de örgütlenen Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği idi. Türkan Hoca’ya kadar “Eğitim şart” özetinden öteye gidilmemişti. O’ bir eylem insanıydı. Artık “Kimsesizlerin” Milli Eğitim Bakanıydı. Bu onun, ikinci İstanbul merkezli bakanlığıydı. Yine hükümetler gelip, geçecek o yine lepra savaşında olduğu gibi kimsesizlerin bakanlığını sürdürecekti.

Yine yollardaydı Türkan Saylan Hocamız. Eğitimsizliğin, demirden zulüm dağları ile çevirdiği genç kızlarımızı, o dağların arasından çıkartmak için “Bir ışıkta siz yakın ” dediğinde tıpkı Ergenekon destanındaki dağları eritip, Türklerin Ergenekon’dan çıkışını sağlayan demirci gibiydi. Sadece bir demirci mi? Kardelenler için bir Asena’ydı da. Ama gericiliğin sofrasında zıkkımlananlar, onun Kardelenler Projesini PKK ve misyonerlikle bağlantısı olduğunu iddia ederek son günlerinde bile sevgili Türkan Saylan hocamızı yıpratmaya çalışacaklardı. Çünkü O’ “Bir ışıkta siz yakın” derken; karanlıklarda kurulan o sofraların gün ışığına çıkması kaçınılmaz ve “Allah ile aldatanların” saltanatı yıkılmaya mahkûmdu.

Atatürk’ün kızlarından Türkan Saylan’ın çabalarıyla kardelen kızlarımızın başı Atatürk Cumhuriyetinin aydınlık semalarına yükselirken her birinin yurdumun geleceğine bir güneş olarak saçtığı ışıkta karanlık sofraları kurup, kurulanların ellerindeki kir ve ihanet nasıl gün yüzüne çıkması nasıl bir kaçınılmazlıksa aydınlığın prensesine elbette karanlığın prenslerinin de düşman olması öylesine kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu…

Cumhuriyetimizin “ At Kız”ı Türkan Saylan, aydınlık günlere doğru koşarken önünü ne on yedi yaşına basan kanseri ne gözaltılar ne Ergenekon davası ne hakkında atılan iftiralar kesebiliyordu. O’ hastayken bile her engeli şahlanarak aşıyordu. Çünkü o bir çağdaş cumhuriyet ve aydınlık yeminlisiydi.

Bir hekim olarak son günlerini yaşadığı bilinci içinde “Şimdi ölme vakti değil!” derken üstesinden gelinecek görevlerimiz mi olduğunu mu hatırlatıyordu! Yoksa ilahi bir kudret mi bu sözü ettiriyordu! Tanrının ona ruhunu teslim etmek için Çanakkale Savaşında Tıbbiye Alaylarının şehit düştüğü gün ve saatleri, toprağına kavuşacağı gün için de Türk tarihine Samsun’dan doğacak bağımsızlık güneşinin doğduğu 19 Mayıs’ı mı nasip görmüştü? Adının ölümsüzleştiği vakti önceden öğrenmiş bir ermiş gibiydi o sözleri söylerken Türkan Hocamız…

Nazım Hikmet, Büyük Taarruzu anlattığı dizelerinde düşmanının üzerine“Bıraksalar /ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak /ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı. “ dediği Mustafa Kemal Paşa için ” Sarışın bir kurda benziyordu. /Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. “ benzetmesini yapar ya! İşte Türkan Hocamız da Kurtuluş Savaşımızın silahsız safhasının en önemli cephesi cumhuriyetçi eğitimin, başkomutanı olarak; çakmak çakmak, mavi gözleriyle kükreyen, kükredikçe karanlıkları yaran sarışın bir Asena gibiydi. Karanlıkları yararken geçtiği her yerde kardelen aklığında dantelâdan imzalar bırakan bir kuyruklu yıldız gibi gelip geçti yeryüzünden.

Yıllar öncesi kanser olduğunu öğrendiğimde çok üzülmüştüm. Birkaç yıl sonra karaciğerine metastaz olduğunu öğrendiğimde içim ezilmişti. Fakat sevgili hocam yine yollardaydı. Yaşadığımız kente de söyleşiye gelecekti. O sırada çocuklarım çok küçüktü. Üçünün ve annelerinin elinden tutup, elini öpmeye götürmüştüm, “torunlarınız, gelininiz ” diyerek. Maksadım öncelikli olarak moral gücüne katkı sağlamaktı. Ama sadece bu kadar mıydı? Büyüyorlardı ve hala babaannelerinin elini öpmemişti çocuklarım. O gün çocuklarımın çok şey algıladığını sanmıyordum. Birkaç gün sonra on bir yaşını bitirecek oğlum, o günlerde henüz üç buçuk dört yaşında idi. Çok erken kalkma alışkanlığı nedeniyle sabah okula gitmeden eskiden çizgi filmlere şimdilerde TV haberlerine bir göz atar. Bu sabah (18.05.2009) anımsamadığı ancak bir kere elini öptüğünü bildiği babaannesinin Hakk’a yürüdüğünü ilk o öğrenerek, bizlere bildirirken çok üzgündü. Doğal olarak el öptüğü günü küçük ablası bile hayal meyal anımsarken o evimizde saygı, sevgi sözleriyle yaşayan bir ismi yitirmenin acısını derinden duyuyordu. Ancak küçücük yurtsever yüreğinde daha da yakıcı bir acıyı, yurt ve yeni açacak kardelen çiçeklerinin akıbeti adına sorduğu sorulardan duyduğu belliydi...

Sevgili Türkan Saylan Hocam, çocuklarım senin elini öpmek kıvancıyla yaşayacaklar, bugün bunu anladım.

Ya omuz verdiğin kardelenler!... Onlar, seninle var olan, yüreklerinde bu kıvancı en coşkulu duyanlar olarak; bu kıvancı kurtuluş savaşımızın silahsız safhasının işaret fişeklerine dönüştürüp, aydınlanmanın savaşçılarına kahrettirmek üzere “ İşte karanlıklar” diyecekler, sen ışıklar içinde yatarken.

Çok yorulmuştun rahat uyu sevgili Hocam.

Güle güle Türkan Annem.



Dişhekimi

Yener ORUÇ

18.05.2009

vebacan
21-12-2009, 13:56
21 Ağustos 2009



Al sana açılım


27 senedir gazetecilik yapıyorum... Ve, çalışma hayatımın en enteresan "sansür" olaylarından biri geldi başıma... "Açılım"ı destekleyen arkadaşların, iyi okumasını öneririm.

*

Tatilden döndüm...

"Kürtçe" başlıklı

bir yazı yazdım.

Bugün çıkacaktı.

*

Şöyle başlıyordu:

"Kimimiz Türk, kimimiz Kürt, kimimiz Laz, kimimiz Çerkez... Yahudimiz, Rumumuz, Ermenimiz, Rus gelinlerimiz, Alman damatlarımız; uzatmayayım, ’mozaik’ derler, değiliz aslında, ’ebru’yuz, koskoca bir aileyiz... Ve, ortak bir vatanımız, ortak bir resmi dilimiz var bizim; Türkçe... Bizi, biz yapan."

*

Şöyle devam ediyordu:

"Dünyaya entegreyiz; İngilizce de öğreniriz, Japonca da... Elbette, anadilini de, mesela Kürtçeyi de öğrenmek en doğal hakkıdır yurttaşların... Ama, bu doğal hakkı, ’açılım’ adı altında, ’resmi dil’ haline dönüştürmeye çalışmak, bizi biz olmaktan çıkarmaz mı? ’Bizi bize yabancı’ hale getirmez mi? İki lisanlı toplum olursak eğer... Birlikte yaşamak isteyen, sorunlarını konuşa konuşa çözme iddiasında olan, ancak, birbirinin dilinden anlamayan bir toplumu, hangi tutkal bir arada tutabilir?"

*

Ve, şöyle bitiyordu:

"Silahla beceremeyen bölücülerin tuzağına düşmemeli Türkiye... Kanın durması için teröriste bile şefkat gösterilebilir; bakarsın, tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır... Fakat, farklı dil, kardeşi kardeşe yabancı haline getirir, ki, terörden tehlikelidir."

*

Yazı buydu.

Peki "sansür" nerede?

Şurada...

*

Yazıyı Kürtçe yazmak istedim!

*

Hayır...

Amacım, Türkiye’nin en etkin gazetesinde ilk Kürtçe makaleyi yazan kişi olmak değildi... Yukarıdaki satırları okuyacaktınız ve anlamayacaktınız.

Amacım işte buydu.

*

Araya "ikinci resmi lisan" girdiğinde... Farklı etnik gruplara mensup olan, ancak, Türkçe konuşarak, Türkçe yazarak, Türkçe okuyarak "anlaşan" bir toplumun, nasıl aniden birbirine yabancılaşacağını görecektik...

Kanıtı da, bu yazı olacaktı.

*

E hani sansür?

Buyrun...

*

Kürtçe bilmediğim için, Türkiye Çevirmenler Derneği’ne başvurdum, "Bu yazıyı Kürtçeye çevirmek istiyorum" dedim. "Hay hay" dediler, İstanbul’daki "yeminli tercüme bürosu"nun telefonlarını verdiler. Aradım... "Hay hay" dediler, Kürtçe tercüman bulmak için iki gün izin istediler ve çevirme ücretinin de 180 lira artı KDV olduğunu belirttiler... "Hay hay" dedim, fatura bilgilerimi gönderdim, yazımın Kürtçe tercümesini beklemeye başladım.

*

İki gün sonra... Türkiye Çevirmenler Derneği’nden aradılar... "Kürtçe tercüman bulduklarını, hatta 8 tane Kürtçe tercümana başvurduklarını, ancak 8 tercümanın da bu yazıyı Kürtçeye çevirmek istemediğini" söylediler...

*

Allah Allah!

Niye birader?

"Yazının içeriğini uygun bulmamışlar!"

*

(Bu arkadaşlar "yeminli" tercüman ama, yeminleri bi acayip... İçeriğini beğenirlerse, tercüme ediyorlar, beğenmiyorlarsa, etmiyorlar... Sanırsın, tercüman değil,

sansür kurulu!)

*

İşte böyle...

Terör, bizi bölemez.

Lisan, böler.

Cart diye.

*

Bizi bize yabancı eder.

Kanıtı da bu yazı.

vebacan
21-12-2009, 13:58
Becerirler beceremezler bilemem ama en azından ugrasiyor ve bir sürü insani telef ediyorlar... ...

F. William Engdahl: GDO devleri Gerçek Kıyamet Peşinde mi?





Alman asıllı Amerikalı araştırmacı gazeteci F. William Engdahl, tarım sektörünü elinde tutan GDO devlerinin, insanlık için gerçek bir kıyamet yaratacağını söylüyor. İddiaları son derece ürkütücü. Norveç'teki küresel tohum deposuyla amaçlanan arî üstün ırk yaratmak mı, yoksa istenmeyen ırkları yiyeceklerle kısırlaştırmak mı?



SVALBARD TOHUM DEPOSU

Norveç'in kuzeyindeki Spitsbergen adasında "Svalbard Küresel Tohum Deposu" adı verilen o ambar, Mart 2008 itibariyle resmen faaliyete başladı. Donmuş bir dağın 130 metre altına inşa edilen ambarda, şu anda dünyanın dört bir yanından yaklaşık 3 milyon farklı tohum özel ambalajlarda saklanıyor. Kuzey Kutbu'na 1100 kilometre uzaklıkta olan buzdağı ambarında, bazı dayanıklı tohumlar 1000 yıl kadar bozulmadan kalabilecek. Her türlü nükleer saldırıya, patlamaya ve depreme dayanıklı olan bu tohum deposuna "kıyamet tohum deposu" da deniyor. Dünya üzerindeki tüm tohum çeşitlerini biraraya getirmeyi hedefleyen ambarın amacı, gelecekte dünyanın başına gelebilecek nükleer savaş, meteor düşmesi veya iklim değişimi gibi bir felaket durumunda, tohum çeşitliliğinin korunmasını sağlamak.

KIYAMET MUHAFIZLARI


Soru: Svalbard Küresel Tohum Deposu'nun finansörleri kimler?

Cevap: Öncelikle, bu ambarın Global Crop Diversity Trust (GCDT- Küresel Hasat Çeşitliliği Örgütü) aracılığıyla işletildiğini söylemeliyim. Nisan 2009 rakamlarına göre 123 milyon dolarlık bir finansmanları var. Roma'da kurulan bu örgütün başında Kanadalı Margaret Catley-Carlson bulunuyor. 1998'e dek New York merkezli Nüfus Konseyi'nin de (Population Council) başkanıydı. Bu konsey, John D. Rockefeller'ın nüfus popülasyonunu düşürmek amacıyla, 1952'de kurduğu, aile planlaması adı altında gelişmekte olan ülkelerde kısırlaştırma çalışmaları yürüten bir konsey. Diğer GCDT üyeleri arasında Hollywood Dream Works Animation'a başkanlık eden Lewis Coleman da var. Coleman, ABD'nin en büyük Pentagon anlaşmalı askeri endüstri şirketi olan Northrup Grumman Corporation'ın da kurul başkanıydı.

ÖRGÜTÜN FİNANSÖRLERİ

1) Geçen yıl şirketin aktif yönetiminden çekilerek kurduğu Bill-Melinda Gates Vakfı aracılığıyla kendini Asya ve Afrika'daki çiftçilere yardıma adayacağını beyan eden Microsoft'un kurucusu Bill Gates!
2) Dünyanın en büyük patentli GDO tohum ve tarım kimyasalları devi ABD'li DuPont / Pioneer Hi-Bred!
3) Yine bir ABD'li GDO devi Monsanto!
4) İsviçre menşeli GDO tohum ve tarım kimyasalları şirketi Syngenta!
5) 1970'lerde 100 milyon dolarlık bir kaynakla "Yeşil Devrim" diye bilinen tohumda gen devrimini başlatan ve tarımsal değişim ile ideal genetik saflığı sağlama çalışmalarını yürütmek üzere dünyanın en büyük vakıflarından birini kuran petrol devi Rockefeller!
6) ABD, İngiltere, Norveç, Almanya, İsviçre ve Kanada'dan da devlet fonları aktarılıyor.
Yani özetle, GDO tohumları az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere yayarak tarlalardan orijinal tohumların kökünü kazıyan şirketler, şimdi dünya üzerindeki tüm orijinal tohumları olası bir kıyamet günü için kutuplarda buzdan bir adaya saklıyor.

Dünya'nın pek çok ülkesinde "zaten var olan tohum depoları"na ne gibi bir felaket gelecektir ki, Svalbard'a muhtaç kalınacaktır?

"EBU GARİB TOHUMLARI" NEREDE?

Soru: Nükleer savaş, iklim değişimi veya meteor düşmesinin dışında bir felaketten mi söz ediyorsunuz?

Cevap: Evet, planlı bir felaketten söz ediyorum. Bunu anlamak için yalnızca 2003 Amerikan bombardımanından sonraki Irak'a bakmak yeterli. Irak medeniyetlerin beşiği ve binlerce yıl önce buğday tarımının doğduğu yerdir. Ebu Garib'de yüzlerce yılda geliştirilen buğday tohumu çeşitlerinin yer aldığı bir tohum bankası bulunuyordu. Amerikan bombardımanından sonra o tohum mahzeni tarihe karıştı. Artık kimse o tohumların nerede olduğunu bilmiyor. Düşünün, dünyadaki tüm tohum çeşitleri NATO destekli Svalbard'da biraraya getirilip kontrol altına alındığında, dünyadaki diğer paha biçilmez tohum bankalarını savaşlar ve terörist eylemler ile yok etmek çok kolay olacak! Sonrasında da Monsanto ve DuPont gibi devler, kendi GDO tohumlarını tüm dünya çiftçilerine tek elden sunabilecekler. Yani tüm tohum çeşitlerini ele geçirdikten sonra dünyanın diğer tohum bankalarını, tekel oluşturabilmek amacıyla yok edebilirler.

"ARİ IRKI YARATMA PROJESİ"

Soru: Peki, tekel olma arzusunun temelinde yatan tek sebep ekonomik mi?

Cevap: Hayır. Bunu açıklamak için önce kıyamet muhafızlarının kimliklerinden ve geçmişte neler yaptıklarından biraz söz edelim. Rockefeller, 1971'de Uluslararası Tarım Araştırmalarında Küresel Danışmanlık Grubu olan CGIAR'ı kurdu. CGIAR, üçüncü dünya ülkelerinin bilim adamlarının ve agronomistlerinin (tarım uzmanı) "modern tarım ürünü" kavramlarında uzmanlaşmaları ve ABD'de öğrendiklerini ülkelerine götürmeleri ile yakından ilgilendi. GDO'lu "Gen Devrimi"nin yaygınlaşması için paha biçilmez bir etki şebekesi oluşturdular. CGIAR, daha etkin olabilmek için BM Gıda ve Tarım Örgütü'nü (FAO), BM İlerleme Programı'nı ve Dünya Bankası'nı da işin içine dâhil etti.

"ROCKEFELLER, HİTLER'İN DE FİNANSÖRÜYDÜ"


Soru: Üstün ırk yaratma projesi tanı olaÂ*rak nasıl bir şey?

Cevap: Rockefeller Vakfı'nın ve zengin finans kurumlarının 1920'lerden beri genetik olarak üstün ırk yaratmayı meşrulaştırmak için kullandıkları öjenik bilimi, daha sonradan genetik mühendisliği olarak değiştirilmiştir.

Hitler ve Naziler, buna ari üstün ırk diyorlardı. Hitler'in öjenik çalışmaları, da bugün Svalbard'a milyonlarca dolar akıtan Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilmişti. Rockefeller Vakfı, Third ReIch's Kaiser WiIhelm Instilutcs'nün "ari ırk öjenik çalışmalarını" finanse ediyordu. 2. Dünya Savası'nda, ABD resmi olarak savaşa Hitler Almanya'sının karsısında olarak girerken, Rockefeller Standard Oil Group, illegal olarak Alman Luftvvaffe ve VVehrmacht birliklerine petrol nakline devam etti. Bununla ilgili ABD Senato araştırması da yapıldı.

Rockefeller Vakfı, insanı, "gen dizilimleri"ne indirgemeye çalışan sözde moleküler biyoloji bilimini yaratmıştı ve sonunda insan özelliklerini istenen şekilde değiştirmeyi amaçlıyorlardı. Hitler'in Öjenikçi bilim adamları, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra sessizce ABD'ye götürülmüş ve çeşitli yaşam formlarının genetik olarak tasarlanması konusunda ilk adımları atmışlardır.

GIDALAR İLE "NEGATİF OJENİK"


Soru: Amaç tarım yani gıdalar üzerinden üstün ırk yaratmak mı?

Cevap: Aslında daha da kötüsü. Rockefeller, Carnegie, Harriman ve diğer zengin elit aileler tarafından fonlanan öjenik (üstün ırk yaratma) lobisinin, 1920'den beri biricik amacı "negatif öjenik"tir. "Negatif ojenik" istenmeyen soyların sistemli bir şekilde yok edilmesidir. Aile Planlaması Enternasyonali'nin kurucusu, koyu öjenikçi ve Rockefeller ailesinin yakın dostu Margaret Sanger, 1939'da Harlem'de "Negro (Zenci) Projesi" adı altında bir proje başlattı. Bu projenin ne olduğunu bir arkadaşına yazdığı mektupta açıkça dile getiriyordu: "Negro (Zenci) nüfusu, ortadan kaldırmak istiyoruz."

Soru: Negatif öjenik bir kısırlaştırma projesi mi?

Cevap: Örnekler üzerinden gidelim. Küçük bir Kaliforniya biyoteknoloji şirketi olan Epicyte, genetik mühendisliği marifetiyle, yendiğinde erkeği kısırlaştıran bir mısır geliştirdiklerini açıkladı. Epicyte, Svalbard'ın iki sponsoru olan DuPont ve Syngenta ile teknolojilerini yaymak için ortaklık kurmuştu. Çok ilginçtir ki Epicyte, genetiği değiştirilmiş sperm öldürücü mısırı, ABD Tarım Bakanlığı'ndan (USDA) aldığı araştırma fonuyla geliştirmişti.

Bir başka örnek; 1990'larda BM Dünya Sağlık Örgütü, Nikaragua, Meksika ve Filipinler'de 15 ila 45 yaşları arasındaki milyonlarca kadının tetanoza karşı aşılanması için bir kampanya başlattı. Erkekler de tetanoz olabilirdi, ancak aşı erkeklere yapılmadı. Bu şüphe uyandırıcı durumdan ötürü Katolik bir kilise organizasyonu olan Comite Pro Vida de Mexico (Meksika Yaşam Komitesi) aşıları test ettirdi. Test sonuçları ile, Dünya Sağlık Örgütü'nün(WHO), yalnızca çocuk doğuracak yaştaki kadınlara dağıttığı aşıların Chorionic Gonadotrophin (hCG) içerdiği ortaya çıktı. Doğal bir hormon olan hCG, tetanoz toksoid taşıyıcılarıyla birleştiğinde kadınların hamile kalmasını engelleyen antikorları üretiyordu.

Daha sonradan ortaya çıktı ki Rockefeller Vakfı, Rockefeller Nüfus Konseyi, Dünya Bankası ve ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri, Dünya Sağlık Örgütü(WHO) için tetanoz taşıyıcın bir kısırlaştırma aşısı üretmek için 1972'de 20 yıllık bir proje başlatmışlardı. Ayrıca Svalbard Kıyamet Tohum Deposu'nun ev sahibi Norveç hükümeti kısırlaştırıcı aşının üretilmesi için 41 milyon dolar bağış yapmıştı!

balaban
22-12-2009, 01:33
İsrail'den vahşetin itirafı Kanal 2 televizyonu, 1990’lı yıllarda Adli Tıp uzmanlarının, İsrailli askerler, Filistinliler ve yabancı işçilerin cesetlerinden organ çaldıklarını bildirdi
Ailelerinden izinsiz
İSRAİL’in Kanal 2 televizyonu, 1990’lı yıllarda Abu Kabir olarak anılan Adli Tıp kurumundaki uzmanların, çoğu kez akrabalarının iznini de almaksızın cesetlerden deri parçaları, kornealar, kalp kapakçıkları ve kemik topladıklarını bildirdi. Ordu yetkilileri ve Sağlık Bakanlığı, haberi doğrulayarak “bu uygulamaların on yıl önce sona erdirildiğini, artık yapılmadığını” söylediler.
Gözkapaklarını yapıştırdılar
HABERDE, baş patolog Yehuda Hiss’in, kendisiyle yapılan bir söyleşideki, maiyetindeki doktorların cesetlerden korneaların alınmasını nasıl gizlediklerini anlattığı şu sözlerine de yer verildi: “Gözkapaklarını birbirine yapıştırıyor, gözkapaklarını açacaklarını bildiğimiz ailelere ait cesetlerden kornea almıyorduk.” Hiss, daha önce de organları usulsüz satıştan yargılanmıştı.
Arap vekil isim verdi
1990’lı yıllarda organları alınanların çeşitli nedenlerle, örneğin hastalık sonucu, kazalar, İsrail-Filistin çatışmasında ölenler olduğu belirtiliyor. Arap milletvekili Ahmed Tibbi, bu ameliyatlardan sorumlu şahsın parlamento üyesi Dr. Arieh Eldad olduğunu öne sürdü.

drcz
22-12-2009, 12:02
Terör, sadece darbeye hizmet eder

Bülent Arınç'a yönelik suikast teşebbüsü haberleri üzerinde, Türkiye'nin selameti adına hassasiyetle durmak lâzım.
Ne oluyor? Bu hadisenin anlamı ne? Bir yerlerde kazanın içinde neler kaynatılıyor? Savcılık işini yapsın, tamam. Peki biz kurbanlık koyun misali bu kazanın içinde kaynarken yargının kararını vermesini mi bekleyelim?

Detaylar, insanın kanını donduracak nitelikte. Şüpheli görülen ve aranan arabadaki iki kişiden birinin üstünden Bülent Arınç'ın ev adresi çıkıyor. Bu iki kişiden biri albay, diğeri binbaşı. Gözaltına alınan bu iki subayı, Merkez Komutanlığı'ndan gelenlerle birlikte, Genelkurmay Seferberlik Tetkik Bölge Başkanı olan bir başka albay teslim alıyor. Yani bu iki subay, kontrgerilla olarak bilinen Özel Harp Dairesi'nde görev yapıyor.

İddia edildiği üzere bu iki subay, bir suikast hazırlığı içinde miydi? B++ülent Arınç'tan bir çay daveti almadıklarına göre, üzerlerinde bulunan adres notunu mutlaka açıklamaları gerekiyor. Ve doğruysa, yani bu iki subay Özel Harp elemanı ise soruşturmanın sonucunu beklemeden bütün güvenlik birimlerinin ve ilgili devlet kurumlarının teyakkuz durumuna geçmesi lâzım. Bu hadise gerçekten bir suikast hazırlığı ise kuvvetle muhtemeldir ki çok sayıda isim hedef listesinde olabilir. Toplumu sarsacak kapsamlı bir terör hazırlığı ile karşı karşıya olduğumuz kuşkusu mutlaka aydınlatılmalı.

Rakam herhalde 20'ye ulaştı. 20 civarında muvazzaf subay benzer soruşturmalar kapsamında gözaltına alındı ve tutuklandı. İntihar eden subaylar, derinlerde bir trajedinin bu tutuklamalara eşlik ettiğini gösteriyor. Hemen, şimdi olup bitenlerin aydınlatılmasına ve etkili tedbirlere ihtiyacımız var.

Önümüzdeki tablo, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde bazı subayların kendilerine emanet edilen silahları ve imkânları doğrudan halka çevirdiklerine, suikast hazırlıkları yaptıklarına dair kuşkular barındırıyor. Bildiğimiz terör eylemleri bunlar. Şayet bir şiddet eylemi siyasî amaç taşıyorsa bunun adı terördür. Subayların görev aldığı terör eylemlerinin muhtemel siyasî hedefi, ülkede kargaşa yaratarak ordunun iktidara el koymasını sağlamak olmalı. Bütün bu kuşkuları, elde edilen bulguları ve belgeleri yan yana getirdiğimiz zaman ulaşabileceğimiz tek mantıklı sonuç bu. Genelkurmay Başkanı'nın savaş gemisinden yaptığı itirazı bu mantık geçersiz kılıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri ile terör arasında bir ilişki olduğuna dair bir iddianın, bir kuşkunun aydınlatılması için savcılar harıl harıl çalışıyor.

Artık hepimiz çok iyi biliyoruz ki, Türkiye'de askerin kaybettiği gücü tekrar ele geçirmesi ve ülke üzerindeki vesayetini yeniden kurması yaygın terör olaylarına bağlı. Asker dahil olsun olmasın, toplumu canından bezdirecek şiddet olayları OHAL'le başlayan, sıkıyönetimle devam eden ve neticede demokratik hükümetin kenara çekileceği sürecin gerekçesini oluşturacak. Asker kişilerle terör arasında kurulan ilişki, doğrudan bir askerî diktaya giden yolun taşlarının yine askerlerin planladığı ve icra ettiği terörle döşenmesi anlamına geliyor.

Abdullah Öcalan'ın İmralı'dan hükümete yönelik tehditlerini hatırlayalım. AK Parti hükümetini tehdit ederken sık sık Menderes'in asılmasından bahsediyor Öcalan. PKK terörünün yeniden başlamasının Kürtler için, hatta PKK için bile hiçbir anlamı yok; bezdirici bir terör atmosferi ile askerî diktanın yolunu açması dışında. Bahane Kürtlerin hakları olacağı için, dikta heveslilerinin omzundaki yük hafiflemiş olacak.

Kuşkular yargıda test edilecek. Ama bu kadar vahim bir ihtimal karşısında tedbir almak herkesin görevi olmalı. Bu tedbirlerin ise iki yöntemi var: Birincisi Türk Silahlı Kuvvetleri'ni denetlemek. Ordumuzun itibarına kavuşmasını isteyen herkes, bütün birimlerin denetime açılmasına katkıda bulunmalı, en başta da yüksek komuta heyeti. TSK mensuplarının teröre bulaştığına dair yaygın kuşkular varken, ayrıcalıklara ve gizlilik zırhına saklanmak orduyu yıpratır. İkincisi ise askerî dikta özlemi ile terör arasındaki ilişkiyi deşifre etmek. Provokasyonlar ancak deşifre edildikleri zaman önlenebilirler.

Nerede bir terör eylemi varsa bilin ki darbe peşinde koşanların marifetidir.

balaban
22-12-2009, 14:31
Terör, sadece darbeye hizmet eder
Mtaz'er türköne

Nerede bir terör eylemi varsa bilin ki darbe peşinde koşanların marifetidir.

Mümtazer APO'yu PAŞA Yapalım diyen adam değil mi?

Gerçekten akıl da bu ulusa ihanet de paçalarından akıyor:)

Çakırkeyf
22-12-2009, 19:43
Haklısınız hanımefendi
Görevini Ümit Boyner'e devretmek üzere bulunan TÜSİ- AD başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ, "demokrasi ipine sıkı sıkı sarılalım" demiş...
Haklısınız hanımefendi... İstanbul sermayesinin, Anadolu sermayesi karşısında pabucun pahalı olduğunu görünce aklını başına toplaması bizi de sevindirdi.
Lakin, bu vecizeyi, sebeb-i hayatınız, pederiniz beyefendiye de söylediniz mi?
Sık sık görüşüyor musunuz, bayramlarda elini öpmeye mi gidiyorsunuz bilemem ama, yüzüne karşı mutlaka söyleyiniz.
Örneğin önümüzdeki 28 Şubat günü baba evine yapacağınız bir ziyaret bu açıdan hayırlara vesile olabilir... Anlamlı bir gündür bu!
Pederiniz beyefendinin, devrin koalisyon hükümetinin devrilmesine "çanak" olmayı kabul ettiği günün yıldönümü...
Elini öpüp hayır duasını aldığınızda, sevgili babacığınızın kulağına "güçlü hükümetlerden kurtulmak için karanlık güçlerle kumpas kurmaya çalışmanın demokrasiye aykırı olduğunu" da fısıldayınız!
Sonra da onu iki yanağından öpünüz.
Kelkit gelenekleri arasında "çocuk lafı dinlemek" var mıdır bilmem ama, ola ki etkilenir...
Etkilenir de, bir daha Anayasa'yı çiğneyen Anayasa hukukçularını desteklemez...
Darbecilerin yargılandığı davaları "sulandırmak" için kasıtlı ve taraflı yayın yapmaz...
Sizin kursağınıza soktuğu lokmayı (ve çok daha fazlasını) kazanmak için de, sahip olduğu yayın organlarını "gerici hükümetle arslanlar gibi mücadele eden Atatürkçü medya" ayağına yatırmaz...
Pardon, argo kullandım, siz hiç duymamışsınızdır, yüksek sınıf üyeleri bilmezler böyle şeyleri.
Eski kamyon sürücülerine ve yedek parçacılara sorun, belki onlar size tercüme ederler.
Hanımefendi, geçen günkü konuşmanızda, "işçilerin demokratik beklentileri olduğunu" da belirtmişsiniz.
Haklısınız... Pederiniz beyefendiye rakip yayın organlarında çalışan basın işçilerinin de bu yönde beklentileri var...
Örneğin biz, pederiniz beyefendinin istihdam ettiği tetikçiler tarafından hakarete uğramamayı arzularız. "Hükümetle kavga etmeyen, hükümete düşmanlık gütmeyen" basın emekçilerine "yandaş" yaftasının yapıştırılması demokrasiye uygun değildir.
Pederinize söyleyiniz, yandaşlık kavramının bir tür "ağır suç" olarak gösterildiği sözkonusu hükümet de Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'dir.
Hani, sanki Yunan Hükümeti'ne yandaşlık ediliyor gibi bir hava yaratıldı da, o bakımdan yani...
Pederinize söyleyiniz, adamlarına, "bazı arkadaşlarının onların fikirlerinden daha değişik bazı fikirlere de sahip olabileceklerini" anlatsın ki demokrasi yönünde adım atılsın.
Adamlarına, kendi gönlünden kopmayan ücreti başka patronların verebileceğini, diğer patronların işçilerinin kazandıkları yövmiyeyi kıskanmanın "ayıp" olduğunu da mutlaka öğretsin! Adamlarının para açısından sıkıntıları varsa, bunu bize saldırarak değil, pederinizle ya da yöneticileriyle görüşerek çözsünler.
Pederiniz beyefendiye "küçülmeye karar verdiği" yayıncılık hayatında uzun ömür, size de "bundan sonraki çalışmalarınızda" başarı ve mutluluklar dilerim hanımefendi...

21,12,2009 Engin Ardıç

Çakırkeyf
22-12-2009, 20:05
Herkes "Doğru" konuşsun!..

Sözüm tuzu kuru olanlara değil.. "Tuzu kuru" dediklerim, bir defa askerlik çağında, ya da o çağa yaklaşan oğulları olmayanlar..
İkincisi.. Oğulları olup da, onu doğuya yollamamayı şu veya bu şekilde başaracaklarını bilenler..
Kiminin oğlu askerlik bile yapmıyor..
Kimi, askerliği "Lafta" yapıyor.. Şehitlere bir bakın.. Hemen tümünün, küçük Anadolu kasabası veya köyü çocukları olması, büyük şehirlilerin de gecekondudan gelmeleri tesadüf mü, sizce?.
Sözüm, başkalarının çocuklarının hayatları üzerinden sandık hesabı yapanlara da değil..
Sözüm, bu ülkede terörün bitmesini, sözüm anaların ağlamasının sona ermesini yürekten özleyenlere..
Sözüm acıların dinmesi, 30 yıldır silaha harcanan 300 milyar doların gelecekte, bu ülkenin kalkınması, bu ülke insanının refahına sarf edilmesini isteyenlere..
Sözüm Türkiye'yi ve bu ülkenin insanlarının hepsini, Türküm diyen demeyen hepsini, ayrım yapmadan kucaklayanlara..
Terörün bitmesini istiyor musunuz?.
Peki nasıl bitecek?..
Çözüm öneriniz nedir?.
Çözümün askerde olmadığı açıkça ortaya çıktı. Asker de söyledi zaten.. "Kaynak kurumadan çözüm olmaz.."
Kaynak neresi?..
Bu ülkedeki 9 milyon Kürt asıllı vatandaş..
Bunların bir bölümü, bu ülkenin entelleri tarafından "Asimile" diye aşağılanmasına rağmen "Kürt asıllı Türküm" diyor.. Bir bölümü "Türkiyeliyim. Türkiye halklarındanım, Kürdüm" diyor.. Bunların rejimle, devletle sorunları yok. Zamanında soldaki, sağdaki partileri desteklediler. DP'ye, AP'ye, CHP'ye oy verdiler.. CHP yaptığı feci hatalar sonucu Doğu'da miting bile yapamaz hale gelince, oyları AKP'ye yöneldi. Bu kesimden teröre destek yok..
Peki destek nerden var, kaynak neresi?..
Doğu'ya ve özellikle Kürtlere tarih boyu haksızlık yapıldığına inanan ve bu gidişe artık bir son verilmesi gerektiğini düşünenlerde. Genelde gençlerde..
Doğu'da, özellikle Kürtlere yönelik baskılar tarih boyu yok muydu?. Aksini söylemek mümkün mü?.
Bu gençleri, içeriden ve dışarıdan çeşitli sebeplerle destekleyenler, tahrik edenler de var.
Doğu'da bir Kürdistan devleti kurulması hesapları yapanlar var.. Taraflara silah satıp kazananlar var.. (Sadece Türkiye 300 milyar dolar harcadı. Karşı tarafı da ekleyin..) Türkiye'nin iç savaşla zayıf kalmasından menfaati olanlar var..
Öyle olunca, bu gençlere maddi, manevi destek de var, devamlı tahriklerin yanında..
Peki haklarını nasıl arayacak bu genç kesim?.
Ya siyasal yoldan.. Sandıkta.. Yada dağa çıkarak..
Siyasal yolu seçenler, parti kuruyorlar.. Ne oluyor?.. Seçim yasaları ile Meclis'e girmeleri imkânsız hale getiriliyor. Temsilcileri ancak "Bağımsız" olarak seçilebiliyorlar. Bu yüzden aldıkları oya göre Meclis'e 50'den fazla milletvekili sokabilecekken, ancak gurup kurabiliyorlar. Ama devam edemiyorlar. Partileri kapatılıyor..
Yani "Siyasal çözüm" isteyen, bu çözüme inananların umutları giderek azalıyor.. "Tek yol silah" diyenlerin, terörden, iç savaştan, Türkiye'nin zayıflamasından, hatta bölünmesinden yarar umanların ekmeklerine yağ sürülüyor.
Şimdi tam bu durumdayız işte..
Buraya kadar söylediklerime itirazı olan var mı?.
Durum buyken, çözüm nasıl olur, olabilir?.
Yarın ona bakacağız!..

Hıncal Uluç

BORA YAŞAR
23-12-2009, 21:30
YA ERGENEKON DAVASI ŞÖYLE BİR SÜREÇ İZLESEYDİ...


Ben CIA ajanı değilim"

Metin Akpınar

*Liberal aydınlar, iktidara karşı güçlü bir muhalefet sergiledikleri için
aylardır, hatta yıllardır tutuklu aydınlarımız için şöyle diyorlar: "Onlar
için üzülüyoruz, ama Ergenekon çok önemli bir dava, hatta asrın davası,
böyle davalarda olur böyle şeyler. Suçsuz olanlar eninde sonunda beraat
eder, özgürlüklerine kavuşurlar."*

*Bu yazarlarımızın ağızlarından hiç düşürmedikleri bir kelime vardır:
Empati. PKK için, türbanlılar için, milli görüşçüler için, Ermeniler için,
Kıbrıslı Rumlar için herkesin empati yapmalarını beklerler. Ama onların da
Silivri'de yargılananlar için empati yapması gerekmiyor mu? Ben onların
adına empati yapıyorum ve onlar adına hayal kuruyorum. İşte hayalim.*

*Tarih 02.11.2013 tarihli Hürriyet gazetesinde yer alan haber:**
**AKP'nin iktidardan düşmesinden sonra polisin 15 Nisan 2011 tarihinde
yaptığı baskınlarla ortaya çıkartılan, kısa ismiyle FTÖ olarak bilinen
Fethullah Terör Örgütü davası Silivri'de nihayet başladı. Davada 15
tutuksuz, 480 tutuklu, toplam 495 kişi yargılanıyor. Kimlik tespitinden
sonra 3567 sayfalık iddianamenin okunmasına geçildi. Mahkemeye sunulan bir
kamyon dolusu ek klasörün nasıl inceleneceği merak ediliyor. İddianamenin
okunmasının birkaç ay sürmesi bekleniyor.*

*Sanıklar arasında Cengiz Çandar, Mehmet Altan, Ahmet Altan, Hasan Cemal,
Engin Ardıç, Emre Aköz, Mahmut Övür, İsmet Berkan, Ruşen Çakır, Yiğit Bulut,
Ergun Babahan, Şamil Tayyar, Fehmi Koru, Mustafa Karaalioğlu, Şahin Alpay,
Mümtazer Türköne, Hadi Uluengin, Ethem Sancak, Ergun Özbudun, Lale Mansur,
Oral Çalışlar gibi çok önemli gazeteciler, akademisyenler, gazete
patronları, bilim adamları ve sanatçılar bulunduğu için bu davaya asrın
davası deniyor.*

*İddianamede, FTÖ'nün, polis, yargı, MİT, ordu, Milli Eğitim gibi kurumların
içine sızarak, medyayı ele geçirerek cumhuriyetimizi yıkmayı ve yerine
ABD'nin de desteğiyle ılımlı bir İslam devleti kurmayı amaçladığı,
kendilerine boyun eğmeyen yazar ve aydınları her türlü baskıyla satın
aldıkları, ya da iftiralarla hapislerde süründürüp susturdukları iddia
ediliyor.*

*Adının gizlenmesini isteyen, tutuklu sanıklardan ünlü bir iş adamının kızı,
babasının örgüt üyesi olmadığını, baskı nedeniyle örgütün gazete ve
Televizyon kanallarına reklam vermek zorunda kaldığını iddia etti. Bilindiği
gibi çok sayıda iş adamı, çeşitli kanallarla örgüte para yardımı yapmakla
suçlanıyor.*

*İddianamede sanıkların bir bölümünün doğrudan örgütün içinde yer aldıkları,
bir kısmının örgütün düzünlediği Abant toplantılarına katıldıkları, ABD'de
bulunan "I Numara" ile, ya da örgütün diğer ileri gelenleriyle söyleşi
yaptıkları, bazılarının ise örgütle doğrudan hiçbir teması olmamakla
birlikte, köşe yazılarıyla örgüte stratejik destek verdikleri iddia
ediliyor.*

*Sanıklardan Şamil Tayyar'ın avukatı, müvekkilinin yasadışı dinlendiğini,
özel hayatıyla ilgili, hatta karısıyla yatak odasında yaptığı konuşmaların
bile iktidar yanlısı yandaş medyada çarşaf çarşaf yer aldığını, hatta
Kemalist bir yazarın daha iddianame hazırlanmadan FTÖ davasıyla ilgili kitap
yazdıklarını iddia etti.*

*Polis tarafından derdest edilip götürülürken, "ben CIA" ajanı değilim, bu
dava Nato'dan geri döner" diye bağırdığı bilinen Cengiz Çandar'ın avukatı,
bugün düzenlediği basın toplantısında, "FTÖ davasıyla adalet katledilmiştir,
müvekkilim demokrasiyi savunduğu için yargılanmaktadır, müvekkilimin ne FTÖ
ile, ne de CIA ile ilişkisi yoktur" dedi.*

*Ahmet Altan mahkeme salonuna girerken, "Uluslararası şirketlere
sesleniyorum. Bu dava küreselleşme karşıtı Kemalist bir darbedir. Ben ve
kardeşim küresel şirketlere hep sahip çıktık, onlar da bana ve kardeşime
sahip çıksınlar" diye seslendi. Kalabalığı gözleriyle tarayan Ahmet
Altan'ın, Soros'un şöförünü kalabalığın arasında görünce hüzünlendiği
görüldü. "Küresel güçlere güvenim sonsuz" dedi.*

*Dava ile ilgili görüşüne baş vurduğumuz Mustafa Balbay, gülümseyerek,
"Sanıklar üzülmesinler, suçsuz olanlar eninde sonunda beraat eder, üç dört
yıl içinde özgürlüklerine kavuşurlar" dedi.*

*Hasan Cemal'in savunmasını kendisinin yapacağını öğrenen Ruşen Çakır'ın,
"Hasan Cemal savunmasını kendisi yaparsa ömrüm davanın sonunu görmeye
yetmez" dediği iddia ediliyor.*


http://www.odatv.com/n.php?n=ya-ergenekon-davasi-soyle-bir-surec-isleseydi...-2012091200

Hayal bu ya!:)

Achiles
23-12-2009, 23:37
Sn Yaşar,

Tam empati olmuş:)

Achiles
23-12-2009, 23:39
Soner Yalçın'ın yeni kitabı çıkmış bu arada;

Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor
İsim İsim... Olay Olay...
Soner Yalçın
http://www.dogankitap.com.tr/images/kapakResimleriBuyuk/buDinciler_B.jpg

Tehlike, tehlikeyi göze almadan yok edilemez…

Yeşil Gladio’nun dinci tetikçileri…
FBI’ın yetiştirdiği dinci istihbaratçılar…
CIA’in kefil olduğu dinci cemaat liderleri…
ABD’den maaş alan dinci köşe yazarları…
Utah’ta TSK aleyhine yayın yapan dinci yalan makineleri…
Kendini peygamber sanan Amerikalı şeyhe bağlı dinci milletvekili…
“Yahudi malları almayın” deyip Yahudilerle ticaret yapan dinci gazete…
İsim isim… Olay olay…
Ergenekonvari komplolar hangi ülkelerde nasıl sahneye kondu?
George Soros’un vakıfları, gazeteleri ve politikacıları bu oyunun neresinde?
Türkiye’de hangi gazetelere, hangi kanaldan para akıtılıyor?
TSK neden hedefte?
Solcu liberallerin New York’taki akıl hocaları kimler?
Uluslararası Yazarlık Programı (IWP) Türkiye’den nasıl yazar devşiriyor?
Kim bu ödüllü edebiyatçılar?
İsim isim… Olay olay…

balaban
24-12-2009, 00:47
Empati gerçekten empati olmuş. Hiç Allah'ın büyüklüğünü düşünmüyorlar. Bellimi olur:)

uzman
24-12-2009, 01:20
Terör, sadece darbeye hizmet eder

...

Nerede bir terör eylemi varsa bilin ki darbe peşinde koşanların marifetidir.

Bu cümleyi yazan adama değil gazetede köşe yazdırmak, sokakta yalnız dolaşmasına izin verilmemeli. O kadar gözü dönmüş ki, Apo'yu paşa yapıp, bütün terörü de askerlere yıkacak cümlelerle kendi çaresizliğini ve özürlü mantığını haykırıyor. Yazık.

Hala bunları adam yerine koyanların olması daha da yazık.

yosun
25-12-2009, 13:07
Türk-Kürt çatışması yaratmak isteyenler yetmedi; şimdi bir de Alevi-Sünni kavgasını hortlatmak istiyenler vizyona sürüldü...

Son örnek; “İslamcı Şair” olarak bilinen İsmet Özel...

Önceki akşam Habertürk’te bir programa katıldı ve “kışkırtıcılığın” ulaşabileceği boyutu tüm örnekleriyle sergiledi...

AKP hayranlığını açık açık dile getirdi, sunucu “Şimdi Suriye’ye Başbakan Erdoğan’ın konuşmasına bağlanıyoruz” dediğinde, “Hah... Yaşasın” diyerek sevindi...

İşte bu kişinin, milyonlarca vatandaşımızı canevinden vuran sözlerinden bazıları:



***


“Alevilik ilkelliktir... Bunu herkes kolaylıkla gözlemleyebilir. Dağda kalan Alevi kalmıştır, gelip yerleşen Sünnileşmiştir.”

“Toroslar’a gidin görün. Alevilik, Müslüman baskısından kurtulmak isteyen gayri Müslimlerin sığındıkları bir şeydir.”

“Aleviler, Haçlı Seferleri başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra burayı terk etmek istemeyen Avrupalılardır.”

“Bizim demokrat olmak gibi bir derdimiz yok.”

“Türkiye sınırları içinde değil Ruhban Okulu, Patrikhane’nin bulunması bile milli devletimizin işine gelen bir şey değil.”

“Müslüman değilseniz, Türk olamazsınız. Türk demek Müslüman demektir.”

“Türkiye Cumhuriyeti bir İslam Cumhuriyeti olarak kuruldu.”

“Türkiye Cumhuriyeti’nin şu anda İslam cumhuriyeti olması gerekiyordu, 86 yılımızı feda ettik.”

“Türk olmayana gavur denir. Gavurda akıl olsa Müslüman olurdu.”

“Nasıl Türk olunur? Namaz kılarak.”


***


Lütfen derin bir nefes alın ve söyleyin:

Bir Alevi vatandaşımız çıkıp da, “Sünnilik ilkelliktir, Haçlı artıklığıdır” dese, bu ülkede neler yaşanırdı?

Tahrikçiliğin, savaş kışkırtıcılığının ulaştığı boyutu görüyor musunuz?

Yukarıdaki sözleri dinlerken ben de birçoğunuz gibi deliye döndüm...

Sonra Mevlânâ’nın sözlerini hatırladım:

“Her lâfa verilecek bir cevabım var. Lâkin; lâfa bakarım lâf mı diye, söyleyene bakarım adam mı diye...”


***


Türkiye’de gerçekten inanılmaz şeyler oluyor:

Dinci ve yandaş medyayı geçtik; sözüm ona “gücü özgürlüğünde” bazı medya gruplarının televizyonlarında bile, her gece bir başka şovmen fetva veriyor...

Magazin programlarında, dinci propaganda yapılıyor...

Böyle bir ortamda televizyona çıkma şansı bulan “dinci” ne yapacak?

Elbette; üzerine düşeni...

Öyle sözler edecek ki; sapla saman iyice karışsın, ülkede birbirini gırtlaklamayan kimse kalmasın!


***


Başta sevgili Alevi kardeşlerim olmak üzere, hepinize sesleniyorum:

Sinirlenmekte, tepki göstermekte haklısınız...

Ama ne olur tuzağa düşmeyin, tahriklere aldanmayın...

Lafa bakın, laf mı diye...

Söyleyene bakın, adam mı diye...

Mustafa Mutlu
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Primetimeda_dinci_kiskirtma&tarih=25.12.2009&Newsid=278099&Categoryid=4&wid=102

balaban
26-12-2009, 01:32
Durduk yerde 'silah'lı gerilim! AKP’nin ’bıçak ve biber gazına düzenleme’ diye sunduğu Silah Kanunu’nda değişiklik öngören tasarıdan yeni bir gerilim çıkacak. Hükümet, TSK’ya ait ‘ithal’ yetkisini MİT ve polise de vermeyi planlıyor.
TSK olumsuz görüş bildirmişti
ALT komisyonda görüşülen tasarı için daha önce görüşü sorulan TSK, “Askeri silahların ithalinin kontrolsüz kalacağı” gerekçesiyle olumsuz görüş bildirmişti. TSK, yeni ruhsat ve kayıt sistemine de karşı...


Şimdi de ‘silah’ gerilimi

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=28677

balaban
26-12-2009, 01:34
SÜMELA'DA AYİNE BÜYÜK TEPKİ Manastırdaki tahrik sonrası alınan bu karar Trabzonluları isyan ettirdi...
TARİHİ Sümela Manastırı’nda 15 Ağustos’ta Rum ve Rus grubun çıkardığı olayın ardından AB Reform İzleme Grubu’nun ‘yılda 1 kez ayin yapılacak’ kararı alması, kent halkının sert tepkisine yol açtı.
“Arkasında siyasi emeller var”
MHP Trabzon Milletvekili Süleyman Yunusoğlu, kararın ardında siyasi emellerin yattığını söylerken, Türk Diyanet Vakıf-Sen ile Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği de sert açıklamalar yaptı.


http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=28676

yosun
26-12-2009, 01:55
Durduk yerde 'silah'lı gerilim! AKP’nin ’bıçak ve biber gazına düzenleme’ diye sunduğu Silah Kanunu’nda değişiklik öngören tasarıdan yeni bir gerilim çıkacak. Hükümet, TSK’ya ait ‘ithal’ yetkisini MİT ve polise de vermeyi planlıyor.
TSK olumsuz görüş bildirmişti
ALT komisyonda görüşülen tasarı için daha önce görüşü sorulan TSK, “Askeri silahların ithalinin kontrolsüz kalacağı” gerekçesiyle olumsuz görüş bildirmişti. TSK, yeni ruhsat ve kayıt sistemine de karşı...


Şimdi de ‘silah’ gerilimi

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=28677

Desenize bundan böyle darbeciler!!! tarafından sağa sola gömülen daha fazla silah bulunacak!!!
Üstelik bunlar boş, hiç bir işe yaramayan boru falan da olmaz!!!
Bakarsınız F16 ya da tank bile çıkar yerin altından!!!

:bad:

balaban
26-12-2009, 02:14
Desenize bundan böyle darbeciler!!! tarafından sağa sola gömülen daha fazla silah bulunacak!!!
Üstelik bunlar boş, hiç bir işe yaramayan boru falan da olmaz!!!
Bakarsınız F16 ya da tank bile çıkar yerin altından!!!

:bad:



Birincisi bu dediğin olur ikincisi polis ordusu demektir ki iş iyice tehlikeli bir hal alır.

Polis devleti kurmaya çalışıyor RTE. Polis devleti de Hitler'in yönettiği devlet olur.

kartal35
26-12-2009, 06:28
Umur Talu

Bir bakmışsın karşıtına dönüşmüşsün!

ŞÖYLE bir müjde verebilirim:
Sadece katı olan her şeyin buharlaşması ile geçmez hayat.
Aynı zamanda, çok şey de karşıtına dönüşür.
Di mi koçum:
Faşizmden, faşistlerden yakınmış nicesi, bir bakmış, faşistleşmiş mesela.
Dünya çapında ırkçılığa tavır almış bir başkası, bir bakmışsın kendi ülkesinde ırkçı olmuş mesela.
Terörü lanetleyenler, bir gün “terörist” gibi olmamış mı mesela.
Din ve din adamlarının insan üstündeki mutlak hükmüne itirazın var mesela; lakin,
aynen din ve din adamları gibi, bir başka hükmün mutlak tahakkümüne daha çok
sarılmışsın ya.
Demokratsın ya, özgürlük, hak filan diyorsun, mesela senin takmadığın hakkını,
özgürlüklerini kullanmak isteyeni de lanetliyorsun.
Otoriteye karşı görmüştüm seni; bir baktım otoriter bir dünyanın içinden taş atıyorsun, mesela.
Seni de öteki yanda gördüm otoriteye karşı diye; durum o ki, sadece otorite seçiyorsun, boynunu, mesela, başkanın, hocanın, liderin otoritesine teslim ediyorsun.
Misal ya, taş atan çocuklara köpürmüştün, o da ne, elinde taş, ölümüne fırlatıyorsun.
Fakat hep böyle değil tabii:
Bir bakıyorum busun, bir bakıyorum karşıtına dönüşmüşsün, bir bakmıyorum oranın da karşıtına dönüştürülmüşsün, kendi karşıtın olmuşsun, karşıtında kendini görmüşsün, kendini taşlıyorsun...
Aslında canın acıyor... Farkında değilsin...
Titriyorsun.
Ateşin var!

http://www.haberturk.com/HTYazi.aspx?ID=6056

yosun
27-12-2009, 00:03
Birincisi bu dediğin olur ikincisi polis ordusu demektir ki iş iyice tehlikeli bir hal alır.

Polis devleti kurmaya çalışıyor RTE. Polis devleti de Hitler'in yönettiği devlet olur.


AKP Kendi Ordusunu Kuruyor!

POLORDU: Polis ve MİT'e askeri nitelikte ağır silah alma yetkisi geliyor...
Bireysel silahlanmayla ilgili yasa tasarısında, polis ve MİT’e ağır silah alma yetkisi verilmesi, TBMM’de krize yol açtı. Genelkurmay, düzenlemeye karşı çıktı. CHP’liler, “Polordu yolda” diye tepki gösterdi.

BİREYSEL silahlanmayla ilgili bir dizi yeni düzenleme getiren silah yasa
tasarısı, “Ağır silah krizine” yol açtı. Genelkurmay Tasarı ile “Emniyet ve MİT’e
ağır silah alma yetkisi tanınmasına” tepki gösterdi. CHP ise AK Parti’nin bu yolla ikinci bir ordu kuracağını belirterek, “Polordu yolda” uyarısı yaptı.

Tasarı geçtiğimiz günlerde İçişleri Komisyonu’na geldi. Komisyon tasarı üzerinde, farklı görüşleri almak için alt komisyon kurdu. Genelkurmay
bu aşamada tasarıyla ilgili itirazlarını komisyona iletti. Mevcut düzenlemede, askeri silah ithalatı ve ihracatı, Milli Savunma Bakanlığı’nın izniyle yapılıp kayıtlar Genelkurmay Başkanlığı’nda tutuluyordu. Yeni tasarıyla, Emniyet ve MİT için, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı tarafından da silah ithal edilmesinin yolu açılıyor.

‘AK PARTİ ORDUSUNU KURUYOR’
Genelkurmay’ın komisyonlara sunduğu bilgi notunda, “Bu düzenleme ile, MİT ve genel kolluk kuvvetlerinin askeri nitelikte silah ithal edebilmeleri mümkün hale getirilmiştir... Tasarının bu haliyle yasalaşması halinde, askeri silah ve malzemelerin ithali tek elden takip edilemeyecek, kontrolsüz kalacaktır”
denildi. Askerlerin, silah ruhsatlarıyla ilgili onayın valiliklerden alınması koşuluna da sıkıntı yaratacağı için karşı çıkıldı. Alt Komisyon Başkanı AK Parti Milletvekili Selami Uzun, “Çalışmamız henüz bitmedi. Söz konusu maddenin görüşmesine gelmedik” derken, CHP Mersin Milletvekili TBMM Anayasa Komisyonu üyesi İsa Gök ise HABERTÜRK Gazetesi’ne, Emniyet ve MİT’e
ağır silah alınması yetkisinin çok tehlikeli olduğunu söyledi. Tasarının arkasında AK Parti’nin kendisine bağlı ikinci bir ordu kurma hayali yattığını iddia eden Gök, “Polordu yolda” uyarısı yaptı, “Bu tümüyle polisi ağır silahlarla donatıp ordu haline getirme hazırlığı” diye konuştu.

http://www.internetajans.com/default.asp?NID=87792

KUTERO
29-12-2009, 14:09
TÜRK FAŞİSTLERİ, KÜRT FAŞİSTLERİ

Engin Ardıç

29 Aralık 2009 03:37

Çok karmaşık gibi görünen bazı meseleler aslında çok basittir. Fakat insan ağaçlara bakmaktan ormanı göremez. Son günlerde olup bitenleri özetleyelim. İsterseniz bu aynı zamanda bir "vaziyet ve manzara- i umumiye tablosu" olsun:

Türk demokratları ile Kürt demokratları, "adı konulmamış düşük yoğunluklu iç savaşın" artık bitmesini istiyorlar.
Çok adam öldü, çok can yandı, çok da para harcandı... Bu işin "sonu yok" düşüncesine ulaşıldı.
Amiyane tabirle "maçın berabere bitmesine" razı oldular. Satranç deyimiyle "pat" olunacaktı.

Kürtler'e açık seçik "stadyumdan çıkarken bağırıp çağırmayın, taşkınlık yapmayın, biz kazandık havalarına girmeyin, maganda gibi sağa sola ateş etmeyin, sabırlı olun, biz bu maçı adım adım, sessiz sedasız bitireceğiz" denildi... "Açılım" dedikleri aha budur. Üstelik Amerika da böyle istedi, Avrupa da. Bu da işimize geldi.
Türkler, berikilere, "kültürel haklarınızı verelim, ayaklanmayı durdurun, ama siz de kırmızı çizgiyi geçmeyin, bağımsızlık ya da federasyon gibi taleplerinizden vazgeçin" dediler.
Ilımlı Kürtler bunu kabul ettiler. Kimileri yeterli bularak, tatmin olarak, kimileri "hele dur bakalım, şimdilik böyle olsun da..." diyerek... Birçok Kürt de, "iş büyürse bugün sahip olduklarını bile yitirme tehlikesinden" korkuyor.

Fakat savaşın bitmesini istemeyen iki "blok" var:
Türk faşistleri ve Kürt faşistleri.
Birisi savaşı belki daha yıllarca sürdürüp ötekileri "hepten tepelemek" istiyor. Bunun çok zor, hatta imkânsız olduğunu, kazanamayacağını biliyor ama kimisi "yiğitlik belasına", kimisi de savaştan çıkar sağladığı, para kazandığı için sürdürüyor...
Öteki de, esas olarak "eroin ticaretinden" çok para kazandığı için, barışa asla yanaşmıyor.

İki taraf da gerginlik ortamının sürmesinden yana, tam ortalık yatışacak gibi olduğu zaman hemen ateşe benzin sıkıveriyor...
Bu amaca ulaşmak için kimi zaman iki tarafın "İŞBİRLİĞİ" yaptığını bile gördük!
Cephanesi biten PKK militanlarına "çatışmaya devam etmeleri için" iki kamyon cephane göndermeler...
Tam açılımda yeni bir adım atılacağı zaman pusu kurup birkaç Türk askeri daha öldürmeler...

"Türk derin devleti" içinde "PKK'ya tüyo verenler" mi var?
Eğer varsa, bundan büyük şerefsizlik, vatana bundan büyük ihanet olur mu? Asılmaları gerekir bu şerefsizlerin...
Muhalefet de, basınıyla birlikte, korkunç bir sorumsuzluk içinde, yangına körükle gidiyor.
Birkaç oy daha almak uğruna, tek başına asla kazanamayacağını bildiği seçimden "belki bir koalisyon çıkar da bir ucundan yapışırım" umuduyla...

Bazı basın şerefsizleri de "patronun paracıklarını kurtaralım da bize de birkaç kuruş kalsın" çabası içinde, barış yanlılarına geçiriyorlar da geçiriyorlar... Memleket batsın, yeter ki hükümet düşsün...
....
http://www.cafesiyaset.com/haber/20091229/Turk-fasistleri-Kurt-fasistleri.php

yosun
29-12-2009, 14:12
Darbe planları taze bitti suikast versek?

0
Daha öncede yazılarımda kaleme getirdiğim “Tsk üzerinden siyaset” Akp ekolü olmasının hakkını vererek ilerliyor…

Ülkeyi,Abd’den gelen talimatlar ile deneme tahtasına çevirenler sıkıştığı an yandaş medyası ile beraber Tsk’ya saldırmaya devam ediyor.Hadi saldırın buna alıştık ama hiç olmazsa mantıklı olun yahu…

Bülent Arınç’a kim ve neden suikast yapsın.? Bülent Arınç kim.? Akp tarafından hazırlanan Abd güdümlü projelerin ilerlemesi esnasında salt konuları başka taraflara çekmek için kullanılan birisi.Bireylere sataşarak gündem de kalan bir şahıs.Yazılı özellikle görsel medya için ana haberler için iyi bir malzeme olması dışında da bir yararı yok.Böyle birisine suikast yapılacak öyle mi.?

Hatta Bülent Arınç’ın yeri yurdu belliyken kroki çizilecek daha sonra da afiyetle yutulacak.! Bazıları işi daha da abartıp,Polis’in krokiyi yutmadan kurtardıkları da söyleniyor.Tabi ki ekşın katmak lazım bu tür zırvalıklara…

Hepimizin bildiği gibi Tsk üzerinden siyaset yapma,hergün servis edilen darbe planları ile başladı.Ortalama hafta da bir ya da iki defa darbe planlanıp hepsini kahraman polisimiz engelledi haberlerini okuyarak alıştırıldık.Hatta “Biz darbe yapılacak haberleri ile büyüdük” diyecek olan çocuklar olacak 10 sene sonra.

Kabak tadı vermişti bu sahte darbe planları yalanları.Sadece “ Bak gördün mü!” cümlesi etrafında bir sürü safsata üzerine “ Hani nerede! “ soruları üzerine gagalarını kapatıp yerlerine oturanların yeni planlarını izliyoruz bir nevi.

Belli ki yeni oyunları bu olacak.Sık sık bu tür haberler servis edilecek…

“ İki Albay yemek yiyip arkasından suikast krokisi yedi”

“ İki yarbay bir binbaşı suikast yapacakları adresi bulamadı,polis’e sordu bir karanlık plan daha ortaya çıktı”

“ İki teğmen sivil giysilerle Çankaya’da dolaşırken yakalandı.Tehlike büyük”

Ve benzeri haberleri göreceğimiz günler çok yakın.

Özellikle askerlerini koruması gerekenlerin somut eylemler yerine sadece konuşarak bir şeyleri çözebileceğine hala inananların olduğu Ülkede malumunuz hiç şaşırtıcı olmaz.

Peki nereye kadar gidecek bu.?

Bana kalırsa uzun bir süre kadar…

Nato yerine Cumhuriyet’in çıkarlarını düşünenlerin, şehit edilen Abdülkerim Kırca ve Ali Tatar’ın kanını yerde bırakmayacak yiğitleri görene kadar.

Cem Büyükçakır

tekas
29-12-2009, 14:39
Vatanın birlik ve bütünlüğünü savunanları faşist diye niteleyen satılmışların bilmesi gereken bu ülkede savaş olmayıp dış güçlerin maşası teröristler ve onlarla işbirliği içinde olan yerli hainlerin yarattığı terörist eylemlerin var olduğudur.

Bu hainler milliyetçi ve yurtseverleri faşist diye, laik demokratik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve devrimlerine karşı geçmişten bugüne isyan,ayaklanma yaparak güvenlik güçlerine kurşun sıkanları ise demokrasi havarileri olarak niteleyerek bu memlekete en büyük kötülüğü yapan şerefsizlerdir.

gizemliduygular
31-12-2009, 19:20
İran yönetimi Fethullahçılara önemli bir darbe indirdi. Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim, Fethullah Gülen Cemaati’ne bağlı 4 fakülteyi kapattı. Dohuk’ta açılması planlanan bir okulun açılışı da durduruldu. Kapatma kararında, İran’ın Fethullah Gülen okullarından duyduğu rahatsızlık etkili oldu.





Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim, Fethullah Gülen Cemaati’ne bağlı olan 4 fakülteyi kapattı. Bölgesel yönetimin Eğitim Bakanı Bilind Dilawer Alaedin’in kararıyla kapatılan okulların Işık, Cihan, Şahane ve Hewler’deki Bilim ve Teknoloji fakülteleri olduğu bildirildi.

Bakanlık kapatma kararı için eğitimin düzensiz ve kalitesiz olmasını gerekçe gösterdi. Kapatma kararında okullardaki bazı bölümlerin yetersiz olması ve amaç dışı kullanma da etkili oldu. Fethullahçıların, okulların yeniden açılması için başvurularda bulunduğu ve yerel bazı yetkililere rüşvet önerdiği de gelen bilgiler arasında. Okulların tamamı yasaklanmazken, Dohuk’ta açılması planlanan yeni bir okulun açılışı durduruldu.

Peki kapatma kararının arkasındaki gerçek ne?
4 fakülteyi kapatma kararının İran yönetiminin etkisiyle alındığı belirtiliyor. İran Dışişleri Bakanlığı’na yakın bir kaynak Ulusal Kanal’a kapatma kararında İran’ın etkili olduğunu anlattı. İran kaynaklarına göre, Fethullahçılar, Irak’ın kuzeyinde Sünni-Şii ayrımının körüklenmesinde rol oynuyor ve İran ile Şii karşıtlığı propagandası yapıyor. Fethullah’a ait gazete ve televizyonlarda İran Devrimi’ne karşı yayınlar yapılması ve Fethullah Gülen’in ABD’de yaşaması da İran yönetimini rahatsız ediyor.

Fethullahçılar 2008’de, İran’ın Ankara Büyükelçiliği’ne bir heyetle giderek İran’da okul açmak istediklerini ilettiler. İranlı yetkililer ise buna sıcak bakmayarak yasalarının yabancı okullara izin vermediğini söylediler. İran Anayasası’na göre, İran’da yabancıların okul açması yasak. İranlı yetkililer, Fethullahçıları bu Anayasa maddesine dayanarak reddetti ancak, red kararında, Fethullah Gülen’in ABD’yle ilişkisinin de etkili olduğu görülüyor.

1994 yılından beri bölgede faaliyet yürüten Fethullahçılar, AKP iktidarıyla birlikte Irak’ın kuzeyindeki faaliyetlerini artırdı. Fethullahçıların, 2006 yılında Kerkük’te açtıkları okul için Irak Terbiye Genel Müdürlüğü çalışanlarına 32 bin dolar rüşvet verdiği belirtiliyor.

Fethullahçıların Irak’ın kuzeyindeki eğitim yatırımları dikkat çekiyor. Fethullahçıların Hewler’de 6, Süleymaniye’de 3 eğitim kurumu faaliyet yürütüyor. Tarikatın Hewler’de Fezalar Eğitim Kurumu, Işık Dil Merkezi, Işık İlköğretim Okulu, Nilüfer Kız Koleji, Işık Erkek Koleji, Işık Üniversitesi isimli eğitim kurumları bulunuyor. Süleymaniye’de ise Süleymaniye Kız Koleji, Selahattin Eyyubi Erkek Koleji, Selahattin Eyyubi Dil Merkezi isimli eğitim kurumları faaliyet yürütüyor. Cemaatin Kerkük’te ise 1 okul ve 1 dil merkezi yer alıyor.


Kaynak: haberinyeri.net

gizemliduygular
31-12-2009, 19:22
Kozmik aramalarda şok ayrıntı
29-12-2009 15:25

Ulusal kanal, Seferberlik Daire Başkanlığı’nda yapılan aramalar ile alakalı çok önemli bir ayrıntıyı deşifre etti…

Ulusal Kanalın haberine göre;

Seferberlik Daire Başkanlığı’nda arama kararını veren ve aramaları bizzat yapan Hakim, Ankara 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi üyesi Kadir Kayan. Kayan’ın adına önce, Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı hedef alan ilk tertip olan 2006 yılındaki Atabeyler operasyonunda rastlıyoruz. Kayan, 3 asker gözaltına alındığında nöbetçi hakimdi. 3 askerin de tutuklanmasına karar verdi.

Atabeyler’in Esas Davası Ankara 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Kayan’ın tutukladığı 3 askerin de aralarında olduğu tüm sanıklar 15 Eylül 2006’da atılı suçlara ilişkin delil bulunmadığından tahliye edildi. Kadir Kayan diğer iki hakim üyenin aksine tertip sonucu tutuklanan subayların tahliyesine karşı oy kullandı. Atabeyler soruşturmasında, Genelkurmay’ın önünde bir gazeteciye verilen sarı zarf uzun süre konuşulmuştu. Atabeyler tertibiyle ilgili Özel Kuvvetler komutanlığına karşı psikolojik savaş bu sarı zarfın içindeki bilgiler vasıtasıyla yürütülmüştü. Bu zarfın içinde, Atabeyler’den dolayı suçlanan subayların evlerinde bulunduğu ileri sürülen suikast krokileri vardı. Daha sonra bu zarfı veren kişinin polis olduğu ortaya çıkmış, fakat olayın üst örtülmüştü.

Hakim Kadir Kayan’ı kamuoyu bir başka tuhaf olaydan daha tanıyor. Eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek’in talebi üzerine 25 Nisan 2007 tarihinde Emniyet’e tüm Türkiye çapında izleme ve dinleme yetkisi veren kararın altındaki imza da onun. Hakim Kayan’ın bu kararının usülsüz olduğuna ilişkin çok sayıda başvuru yapılmasına rağmen Adalet Bakanlığı, kararın kanun yararına bozulmasını istemedi. Oysa aynı Bakanlık, Jandarma’ya dinleme yetkisi veren kararın bozulmasını istemişti. Yargıtay Türkiye çapında dinleme yapılmasının Anayasa’da hükme bağlanan haberleşme özgürlüğü ve haberleşmenin gizliliği ilkelerine aykırı olduğunu belirtmişti.

Olayda bir de savcı var. Seferberlik Daire Başkanlığı’nda arama talep eden ve soruşturmayı yürüten özel yetkili Cumhuriyet Savcısı Mustafa Bilgili’nin de daha önceki uygulamalar dikkat çekici. Bilgili, Ergenekon savcılarının talimatıyla Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ün eşi Ferda Paksüt’ü sorgulamıştı.

Mustafa Bilgili, Sivas katliamı davasının da savcılığını yapıyor. Bilgili, 4 Kasım 2008 tarihli duruşmada, insanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı olmamasına rağmen, iddianamenin bir numaralı sanığı Cafer Erçakmak’ın da arasında olduğu firari 7 sanık hakkında zaman aşımından davanın düşürülmesini talep etmişti.


Kaynak:haberinyeri.net

gizemliduygular
31-12-2009, 19:27
AKP’de fuhuş skandalı
28-12-2009 15:02

AKP’li 2 başkan fuhuş iddiasıyla partiden ihraç edildi.

KAHRAMANMARAŞ’ta, fuhuştan poliste kaydı bulunan 24 yaşındaki S.K. adlı kadın, Fatih Beldesi Belediye Başkanı AKP’li Mehmet Demirtaş ile tehdit ve dövülerek ilişkiye girmek zorunda kaldığını öne sürdü. AKP Merkez İlçe Başkanı Necati Okay, kadınla ilişkiye girdiği öne sürülen Fatih Belediye Başkanı Mehmet Demirtaş ve bürodaki içki aleminde beraberinde olduğu öne sürülen Şahinkaya Beldesi Belediye Başkanı AK Partili Hakan Şişman’ı, karıştıkları bu olay nedeniyle partiden ihraç ettiklerini açıkladı.

İddiaya göre, 20 Aralık günü saat 01.40’da İsmet Paşa Mahallesi Beyzade İşhanı’ndaki bir büroda olduğunu söyleyen bir kadın, polisi telefonla arayarak yardım istedi. İhbar üzerine söz konusu adrese giden Ahlak Bürosu polisleri, fuhuş yaptığına dair poliste kaydı bulunan S.K. ile karşılaştı.

S.K. gelen polislere verdiği ilk ifadesinde, bulunuduğu büroda, haftalık yerel bir gazete çıkaran kadın arkadaşı 25 yaşındaki D.Y. ve D.Y.’nin erkek kardeşi 19 yaşındaki H.A., Fatih Beldesi Belediye Başkanı Mehmet Demirtaş ve Şahinkaya Beldesi Belediye Başkanı Hakan Şişman ile buluştuklarını ileri sürdü. Burada arkadaşları ve belediye başkanları ile bir süre içki içtiklerini söyleyen S.K., ilerleyen saatlerde H.A.’nın kendisini döverek Fatih Belediye Başkanı Mehmet Demirtaş ile ilişkiye girmesi için zorladığını, ardından da korkudan Başkan Demirtaş ile ilişkiye girdiğini iddia etti.

İddia üzerine, Emniyet Müdürlüğü’ne götürülen S.K., burada verdiği ifadesinde ise kimseden şikayetçi olmadığını söyledi. S.K., şikayetçi olmayınca gözaltına alınan H.A. sevk edildiği Cumhuriyet Savcısı tarafından ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı. İddialarla ilgili belediye başkanlarının da ifadesi alınıp soruşturma başlatıldı.

BAŞKAN İDDİALARI KABUL ETMEDİ

S.K.’nın kendisiyle ilişkiye girdiğini iddia ettiği evli 3 çocuk babası Fatih Beldesi Belediye Başkanı Mehmet Demirtaş ise iddiaları yalanlayıp bu olayın bir komplo olduğunu ileri sürdü. Söz konusu adresteki haftalık yayınlanan gazetenin sahibi olan D.Y.’nin kendilerini çay içmeye davet ettiğini savunan Demirtaş, “Saat 20.30 civarında beraberimde Şahinkayası Belediye Başkanı olan arkadaşım Hakan Şişman’la birlikte oraya gittik. D. hanımın erkek kardeşi ile diğer kadın da oradaydı. Çayımızı içtikten sonra saat 22.00 civarında buradan ayrıldık. Daha sonra ise polisler bizi arayarak, bilgimize başvuracaklarını söylediler. Biz de bunun üzerine polise giderek ifademizi verdik. İddialar asılsız, muhalefet partilerinin komplosu”dedi.

Demirtaş, iddialarla ilgili Parti Disiplin Kurulu’na sevk edildiklerini söyledi.

Evli olan Şahinkayası Belediye Başkanı Hakan Şişman da arkadaşı Fatih Belediye Başkanı Demirtaş gibi, bir muhalefet partisinin kendisine komplo kurmaya çalıştığını öne sürüp, “Bizi çaya çağırınca gittik. Yerel gazeteye Kurban Bayramı kutlamasıyla ilgili ilan vermiştik onun parasını da ödedik. Yılbaşıyla da ilgili yeni bir ilanımızın yayımlanması yönünde konuşma yaptık. Saat 22.00 sıralarında bürodan ayrıldık. Ondan sonra polis bizi arayarak ifademize başvurdu. Hepsi bu” diye konuştu.

PARTİDEN İHRAÇ EDİLDİLER

AKP Merkez İlçe Başkanı Necati Okay, Fatih Belediye Başkanı Mehmet Demirtaş ve Şahinkaya Belediye Başkanı Hakan Şişman’ın karıştıkları olay nedeniyle Parti Disiplin Kurulu’na sevk edildiğini belirterek şunları söyledi: “Olay duyulduktan sonra partinin hukuk kurulu, iddiaları araştırdı. Yapılan incelemeden sonra başkanlar, Parti Disiplin Kurulu’na sevk edildi. Kurul, 2 başkanı partimize yakışmayan tutum ve davranış içerisinde bulundukları gerekçesiyle ihraç etti.”

Kaynak:haberinyeri.net

hakansahin
31-12-2009, 19:30
YOKSA ŞENER VE ÇÖMEZ ÖZEL HARPÇİ Mİ?




31 Aralık 2009 17:46

Emekli Askeri Tarımcıoğlu, AK Parti içindeki Özel Harpçilere değindi iki eski AK Partili Şener ile Ergenekon’un firarisi Çömez’in “Özel Harpçi”lerin kontrolünde olduğunu savundu. Emekli Askeri Hakim Faik Tarımcıoğlu gündeme bomba gibi düşecek çok ilginç açıklamalarda bulundu. Tarımcıoğlu, Türkiye Partisi Lideri Abdullatif Şener ile Ergenekon’un firasi sanıklarından AK Parti’li eski vekil Turan Çömez’in adı bugünlerde sıkça duyulan “Özel Harpçi”lerin kontrolünde olduğunu öne sürdü.

Tarımcıoğlu, Özel Harpçilerin de yer aldığı yapının içerisindeki birilerinin Abdüllatif Şener’e “istifa et seni başbakan yacağız’ dediklerini ifade etti. Tarımcıoğlu Turan Çömez içinse; “Turan Çömez, AK Parti’de görevlendirilmişti.Özel Harpçiler yönlendiriyordu” dedi.

Gazeteci Ömer Şahin’in Kanal A’da yayınlanan “Görüş Farkı” programının konukları emekli Askeri Hakim Faik Tarımcıoğlu, Emniyet İstihbarat eski Başkanı Bülent Orakoğlu ve Gazeteci Celal Kazdağlı’ydı

İKİ ESKİ AK PARTİLİ
9. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın en yakınındaki adamlardan birisi olarak bilinen eski askeri savcı ve ANAP Milletvekillerinden Faik Tarımcıoğlu, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suiakst iddialarıyla birlikte adı yeniden gündeme gelen eski adıyla Özel Harp Dairesi olan Genelkurmay Özel Kuvvetler Komutanlığı'nın siyasi bağlantılarıyla ilgili gündemi sarsacak iddialarda bulundu. AK Parti içinden Özel Harpçilerle ilişkisi olanların olduğunu öne süren Tarımcıoğlu, iki eski AK Parti’liye dikkat çekti.

AK Parti’nin kurucularından Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener ve Ergenekon’un firari sanıklarından AK Parti eski Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez’i kast eden Tarımcıoğlu şunları söyledi: “Şu anda yurt dışında olan milletvekili, özel kalem olarak partide görevliydi. Özel Harpçilerce yönlendirildiği çok açık. Bu reddedilemez. İstikbali parlak olan bir başbakan yardımcısına “Seçime girme, seni Başbakan yapacağız” dediler. Bu yapı içinden birileri dedi.”

ÇÖMEZ ÖZEL HARPÇİ Mİ?
Sunucu Ömer Şahin’in, “Siz Sayın Turhan Çömez’in Özel Harpçi olduğunu mu söylüyorsunuz?” sorusu üzerine Tarımcıoğlu, “Özel Harp’e dahil oluyp olmadığı belli değil ama Özel Harpçiler tarafından yönlendirdiği çok açık” diye konuştu.

Tarımcıoğlu Özel Harpçilerin de içinde olduğu yapının bağlantılarıyla ilgili olarak da Eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun internete düşen ses kayıtlarındaki sözlerini örnek gösterdi: “Bir ses kaydı internet sitelerine düştü. Orada bir eski Genelkurmay Başkanı ‘Mesut Yılmaz’a başbakanlığı altın tepsi içinde sunduk’ dedi. Bütün bunları birleştirirseniz, bu derin yapının nasıl bir Türkiye siyaseti üzerinde taahküm ettiği ,el koyduğu, onu yönlendirdiği ortaya çıkar.

Tarımcıoğlu, Kıvrıkoğlu’nun üyesi olduğu olduğu “Encümen-i Daniş ile Seferberlik Tetkik Kurulu Koordineli mi çalışıyor?” şeklindeki soruya ise şöyle cevap verdi: “Alel derece, alta kadar inen bir yapıdır bu. Resmi yapının dışında bir yapıdır. Bazen zaman zaman da bu hissedilir.”

"SİYASİ AYAĞI ÇÖMEZ VE DALAN'LA ORTAYA ÇIKAR"
Emniyet İstihbarat Dairesi eski Başkanı Bülent Orakoğlu da Ergenekon firarileri Turan Çömez ile Bedrettin Dalan’un ciddi koruma altında oldukları için yakalanamadıklarını iddia etti. İki ismin yakalanması halinde Ergenekon’un parlamento ayağının da ortaya çıkabileceğine işaret eden Orakoğlu, şöyle konuştu: “Ben Ergenekon’da yeni bir dalga bekliyorum aslında.Ergenekon’un medya,parlamento,iş dünyası ayakları da var. Parlamento ayağı, Çömez’in yakalanması ile çıkabilir. Dalan yakalanırsa global ayak ortaya çıkabilir.”

Kaynak: Haber 7
http://www.cafesiyaset.com/haber/20091231/Yoksa-Sener-ve-Comez-Ozel-Harpci-mi.php

hakansahin
01-01-2010, 02:55
GLADYO'NUN 'ALTIN ÇOCUĞU' ÖCALAN
Türk Silahlı Kuvvetler içinde yapılanan "cuntacı hücre"nin sökülmesi yolunda yürütülen çabalar, belli kesimlerin paniğe kapılmasına neden oldu. Cafesiyaset yazarı Zihni Çakır, paniğin nedenlerini yazdı.
Nasıl da panik havasındalar…

Hukuk karanlık odaların zırhlı kapılarını araladığından beri nasıl da feryat figanlar.

Yok “devletin gizli bilgileri ifşa ediliyormuş”, yok “TSK’nın yatak odasına giriliyormuş”…

Ne menem kozmik odalarmış bunlar böyle.

Ne biliyorsun oradaki gizemin sadece devletin gizli belgeleriyle sınırlı olduğunu?

Ya TSK’nın yatak odası benzetmesine ne demeli!

Sanki o odada, “TSK ile sarmaş dolaş olmuş, en mahrem anları yaşamış” gibiler!

Sözüm ona; TSK’ya ait “özel hayatın gizliliğinin ihlal edildiğinden” dem vuracaklar ya…

Niye?

Kendinizi o özel hayatın neresinde gördünüz de böylesine avazınız çıktığı kadar bağırıyorsunuz?

Nedir bu suçüstü yakalanma korkusu sezinlenen panik havanız?

Sanki bu yapının nasıl kurulduğunu bilmezler.

İtalya’daki Gladyo ile bizdekinin ikiz denecek kadar benzeştiğinden bihaber sanki onca gazeteci ve siyasetçi.

Yıllar önce lağvedilen İtalyan Gladyo’sunun, NATO paralelinde, İtalyan Savunma Bakanlığı’na bağlı Silahlı Kuvvetler İstihbarat Servisi SIFAR (Servizio Informazioni Forze Armate) bünyesinde General Giovanni Carlo yönetiminde teşkilatlandırıldığını bal gibi biliyorlar.

Bizdeki yapılanmanın da benzer bir yol izlediğini, varlığını hala korumayı başarmasının altında yatan nedenin de bu yolda devam etmesi olduğunu biliyorlar elbette.

Sorun da burada zaten.

Geçmişte savaş açtıkları Gladyo’nun o mahrem dedikleri “yatak odalarından” özellikle son zamanlarda sıklıkla geçtikleri için bu itirazları.

O odalardan saçılacak kirli çamaşırların gerçek yüzlerini ortaya dökmesinden korkuyorlar belli ki.

Çünkü şimdilerde, “ülkede yaşanması muhtemel siyasi işgalin tarafı olan iç düşmanı yok etmek” gibi bir görev tanımı yapan Gladyo;

- İnanç özgürlüğünü engellemeye yönelik baskının adresi görülen seküler laiklerle sarmaş dolaş.

- Tek parti ve tek adam özlemini giderme sevdasındaki nihilist Kemalistleri katmış bünyesine.

- Çok partili parlamenter demokrasiyi neredeyse tehdit sayan ve 1960’lardan kalma BAAS sevdalılarıyla haşır neşir.

- Millet iradesinin, kendi sapkın ideolojilerine ters yansımasını, egemenliğinin elden gitmesi olarak algılayan emekli ve muvazzaf bazı ordu mensuplarıyla; emekli ve halen faal bazı yargı mensuplarını da atmış “yatak odasına”.

- Millet egemenliğine dayalı yasama ve yürütme faaliyetinde bulunmayı “darbe için şartların oluşması” şeklinde tanımlayan cuntacı zihniyetlerle kol kola.

Yaşanan yargısal sürece bu tayfadan başka itiraz eden de yok zaten.

Ama boşuna…

Ok yaydan çıktı bir kere.

Ülkeyi iç çatışmanın eşiğine getiren Malatya, Maraş ve Çorum olaylarının nasıl tezgahlandığı çıkacak ortaya.

Fikir Kulüpleri Federasyonu’nu (FKF), legal bir öğrenci hareketiyken illegal terör örgütlerine ayrıştırmada başrol oynayan İlyas Aydın’ı PKK’nın kuruluşu ve büyümesi sırasında APO ile koyun koyuna kimin yatırdığı açıklanacak.

1960, 1971, 1980 ve 1997 askeri darbe ve müdahale süreçlerini meşru kılmaya yönelik hazırlanan kaotik düzen ve sokak anarşisinin nerede planlanıp nasıl uygulamaya konulduğu deşifre olacak.

Kanlı Pazar 1 Mayıs’ın eli kanlı failleri de enselenecek.

Bingöl’deki 33 vatan evladına kurulan kirli tezgah aydınlatılacak.

Abdi İpekçi, Gün Sazak, Çetin Emeç, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Eşref Bitlis, Bahtiyar Aydın, Gaffar Okan, Necip Hablemitoğlu, Danıştay saldırısı gibi alçakça ve haince eylemlerin “tansiyon stratejisi” (strategia della tansione) geliştirme sürecinin bir ürünü olduğunu öğrenecek bu millet.

70 milletvekiliyle bu ülkede yasama ve yürütme görevi üslenen hükumetin nasıl kurulduğu çıkacak.

Hatta belki de DSP-MHP-ANAP koalisyonunu kurarak, Gladyo’nun altın çocuğu APO’nun canını kurtaran irade de çıkacak ortaya.

3 Kasım 2002 seçimlerini kulaklara fısıldayan sesten AK Parti’yi kapattırmak isteyen kalemlere kadar hepsi deşifre olacak belki de.

Kim bilir bakarsınız; Silivri’deki “vatan kahramanları”nı başsız bırakan belirsizlik de ortadan kalkar da 1 Numara’nın sırrı da çözülür.


Zihni ÇAKIR / Cafesiyaset
[email protected]

yosun
01-01-2010, 13:24
Uyanma yılına girdik!

Dünya yuvarlaksa ve dönüyorsa; bugün girdiğimiz 2010 yılı da 365 gün, 52 hafta, 12 ay sürecektir. Yeni yılda da bizler yüz yüze bakıp, konuşup anlaşmayı deneyerek kurduğumz her 3 cümleden birini; “Canım...” diye başlatabilir, “seni seviyorum...” diye devam ettirebilir ya da her 2 sözcükten birini “sevgilim” olarak seçer, “seni özlüyorum...” diye sürdürebiliriz.

Güzel yıl böyle olur.

Güneş doğar.

Güneş batar.

2010 yılı; “canımla... seviyorumla... özlüyorumla...” geçer, yıl böyle yaşanır. Sizin de yılınız güzel geçsin, gönül şakımasıyla yaşansın isterim, dilerim, beklerim.

Şunu tahmin ederim:

Bu yıl keskin olacak.

Keskin virajlı geçecek.

Uyuşukluk dönemi, kendini teslim etme dönemi, bekleyip görme dönemi, bizim için çalışıyorlar dönemi, geçmişin kötü mirasını tamir ediyorlar dönemi bu yıl bitmiş olacak.

Uyanma yılına girdik.

Onlar uyanırken yılı başlıyor.

***

Kesin olarak bekliyorum; fakir ile fukaranın, garip ile gurebanın gözlerinin açılacağı bir yıl yaşıyacağız. 8 yıldır ülkeyi Cumhurbaşkanlığı, Meclis Başkanlığı, Başbakanlık, bakanlıklar, devlet kadrolarını, polis kadrolarını, üniveristeyi, iş dünyasını, İstanbul sermayesi ile Anadolu sermayesini; yasamayı, yürütmeyi, basının nerdeyese tamamını ele geçirmiş olarak yönetenlerin; “darbeciler... Ergenekoncular... Savaş isteyenler... Statükocular... Bizi engelliyorlar...” laflarına kimsenin kulak kabartmayacağı bir yıla girdik.

Keskin viraj buradadır.

Bahane bitti.

Taş koyuyorar, çalıştırmıyorlar; “Darbeciler önümüzü kesiyor, bizi kanlı suikastlarla öldürmek istiyorlar” kofti yalanlarına sığınma dönemi, Genelkurmay’ın Özel Harp Dairesi’nin kozmik odasını ağır ceza hâkiminin denetlemesine ve incelemesine açması ile bitti.

7 yılı bitirdiler.

8 yıla girdik.

Temel sorunları çözmediler.

Ana problemler bitmedi.

İşsizlik çok büyüdü.

Yoksulluk aşırı arttı.

Gelir eşitsizliği patladı.

Geçim sıkıntısı ağırlaştı.

Bölgesel uçurum açıldı.

Vergiler ağırlaştı.

Zamlar durmuyor.

Nominal ücretler düştü.

Memur kıvranıyor.

İşçi homurdanıyor.

Emekli sıkıntıda.

Orta tabaka nefes nefese.

Esnaf darboğazda.

Bütçe açığı alev oldu.

Enflasyon patlaması kapıda.

Batışlar hızlandı.

Büyümenin lokomotifi özel sektör iş dünyası; “batan fabrikalar, ödenmeyen krediler, karşılıksız çıkan çekler, protesto edilen senetler” mezarlığında dolaşan hayaletler haline getirildi.


***

Keskin virajlı yıla girdik.

Onların uyanacağı ve “Ergenekoncular... Darbeciler... Köşe yazarlarını okumayın... Gazete almayın... Ya sen sustur ya ben susturacağım... Aydın Doğan benden oteline genişletme izni istedi... Statükocular... Bizi vurmak istiyorlar... One minute... Açılımımıza taş koyuyorlar...” yalan ve sahte bahanelerine kimsenin inanmayacağı yıl başladı.

Fakir hindi gibi kalacak.

Fukara yerinde duracak.

Garip garipliğine sığınacak.

Gureba avuntusunda yatacak.

Bu tablo bitiyor.

Onların uyanacağı bir yıla girdik. Ben “Canım... Sevgilim.... Seni özlüyorum...” diyeceğim güzel günler için kalemimle onların uyanışına destek vermeye devam edeceğim.

Güzel yıl dik durarak yaşanır.

Yılınız güzel olsun.

Duruşunuz dik kalsın.

Necati Doğru

uzman
01-01-2010, 14:30
Birkaç gündür medyada birçok köşe yazısında Ertuğrul Özkök ele alınıyor. Kimi severek, kimi nefret ederek, Özkök hakkında döktürmüş. Okuduklarımda katıldığım, katılmadığım bir sürü tespit var; ama bana her yazar şu ortak paydayı hatırlattı: Özkök'ün Türkiye'de medyanın bu derece yozlaşmasında, resmen tetikçi, kiralık katil kategorisine düşmesinde ciddi katkısı olduğu tartışılmaz. Gönül isterdi ki, medyamız şimdi de yandaş bataklığına boğazına kadar batmamış olsaydı da, kabul edilebilir bir arınma süreciyle Türkiye'de haber almanın özgür, toplum katmanları arasında iletişimin filitresiz ve olabildiğince sansürsüz gerçekleşmesini görebilseydik...

yosun
03-01-2010, 00:37
Aşçıyla marangoz da yakalandı, sıra “bahçıvan”da!

Çoğumuz emindik sonunda sıranın “bahçıvan”a da geleceğine... Hani eski polisiye romanlarda katil hep bahçıvan çıkar ya sonunda, bu köşeye kıstırma-takip operasyonunda da rektöründen siyasetçisine, dünya çapında ünlü cerrahından ülkenin en önemli sivil “eğitim kuruluşlarından biri” olan ÇYDD’sine varan kovalamaca, yakalamaca, keyif isteyince ‘serbest bırakma’ca bahçıvana da varmalıydı ki millet şaşkınlıktan iyice yere yapışsın.

Genelkurmay Başkanlığı’nın kozmik odalarının aranması, 8 askerin tutuklanıp “delil ve şüphe yetersizliği” nedeniyle serbest bırakılması, Genelkurmay’ın devamlı “kendini savunma” zorunluluğuna sokulması, ülkeyi yöneten en tepedeki isimlerin yargı sürecini beklemeye gerek bile görmeden yaptıkları “hukuka saygısız ve aykırı” açıklamalar yetmemiş, şimdi artık caddede gezen askerî araçlar serseri mayın gibi oraya buraya serpiştirilmiş “özel ihbarcı”lar tarafından (veya uydu ile ABD’den) belirleniyor, “şüphe üzerine ihbar” Emniyet’e bildiriliyor, acilen bir savcıdan durdurma-arama emri çıkartılıyor ve içindekiler savcılığa çekilerek sorgulanıyor.

Son olayda, sözüm ona kozmik odadaki belgeleri inceleyen hakimi izleyen (!) bir aşçı, bir elektrik teknisyeni, bir marangoz ve iki şoför toslamış bu mayınlara... Sorgulanıp “serbest bırakılmış”lar. Yazın bir köşeye; gelecek sefere “bahçıvan”ı bulacaklar. Tabii bu rezil, sefil gelişmeler, Yarbay Ali Tatar gibi bir askerin, daha önce benzer suçlamalarla karşılaşıp intihar eden yüzbaşı arkadaşı için “Böyle yapmamalıydı, eşini çocuklarını böyle bırakmamalıydı” demesine rağmen “bir daha bu haksızlığa dayanamam, o deliğe dönemem” diye bunalıma girip aynı hatayı tekrarlamasına sebep olabiliyor.

Deniz Yarbay Ali Tatar bıraktığı son mektupta; “Bu şekilde giderseniz ne yönetecek bir ordu, ne yapacak bir ülke, bir cumhuriyet bulamayacaksınız” demiş. Ağabeyi Ahmet Tatar ise kardeşinin “Bana bu oyunu oynayanlara ve sahip çıkmayanlara kırgınım” sözleri için; “Suikast düzenlenecek kişi asker, yapacak olanlar asker. Ancak Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda böyle bir soruşturma var mı? Bu durumda neden askerî savcılar ile Beşiktaş’taki o savcılar işbirliği yapmıyor? Niye “Sen benim mensubumu çağırdın, ben de gönderdim. Bak tutukluyorsun ama burada bir hukuk zafiyeti var. Neden tutukladın bana anlat, demiyor” açıklaması yapmış.

Asker kaç, polis tut

Çok da haklı... “Islak imzalı belge” iddiasındaki ıslak imzanın sahibi diye Albay Dursun Çiçek tutuklanıyor, serbest bırakılıyor, bir daha tutuklanıyor, yine” delil yetersizliği ve kuvvetli şüphe olmaması” nedeniyle bırakılıyor. “Kafes operasyonu” diyerek, birçok iddia ile millet ayağa kaldırılıyor, siyasetçiler “millet kafese kapatılmaya tepki verir” benzeri açıklamalar yapıyor, sonra “kafes” sessizliğe çekiliyor, ortalığı ayağa kaldıran siyasetçi ve gazetecilerin yorumlarının arkası kesiliyor. Suikast iddiası ortaya atılıyor 8 asker tutuklanıyor; “delil yetersizliği ve kuvvetli şüphe olmadığı için” serbest bırakılıyor. İki askerî araç durduruluyor; aşçılar, marangozlar gözaltına alınıyor, serbest bırakılıyor. İntihar eden Yüzbaşı ile Yarbay’a aynı şey oluyor.

Bu durumda TSK “Bu nasıl iş, burası hukuk devleti ise ancak hukuken elinde yeterli delil varsa tutuklarsın, defalarca tutuklayıp neden sonra ‘delil yok’ diyorsunuz” diye soramaz mı? Daha baştan askerî savcılarla işbirliği yapılamaz mı?.. Eğer ordunun en ufak sorusunda “Vay sen sivil yargıya, hukuka itiraz mı ediyorsun, tepeden baskı mı yapıyorsun” vaveylası koparılmasa belki sorardı, ama bu durumda kurumsal olarak zor durumda kalacakları ortada...

Son olarak Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener “Suikast iddiası” ve TSK’ya karşı yapılan operasyonlarla ilgili olarak “kurumlar arası güven sorunu olmadığını söylemek herkesi aptal yerine koymaktır. Son 3 yıldır sürekli yıpratılan Genelkurmay’ın bu süreci doğru ve etkili idare edemediğini düşünüyorum” demiş. Çok önemli bir soru da sormuş; “Açılım ve PKK ile yumuşayan süreçte askerin hırpalanması tesadüf mü?”

Çok ama çok iyi anlaşılması gereken konular ve çok fazla soru var ortada... Örneğin devamlı olarak ortaya ilginç iddiaların atılması, özel savcının görev alanına girmeyen konularda bile aramayı mümkün kılacak yeni iddiaların çıkarılması, her iddiada bir “askere karşı polis gücü” havası yaratılması, hep merak uyandıran konular.

Ruhat Mengi

Serenler
03-01-2010, 00:57
Kozmik odanın aranması ve gerçekler!

Özcan Yeniçeri
1 Ocak 2010

Özel Kuvvetler Komutanlığ, 27 Eylül 1952 tarihinde 17 sayılı ve Milli Savunma Yüksek Kurulu’nun (Başbakan ve ilgili Bakanların imzalarıyla) kararı ile kurulmuştur. Amacı Soğuk Savaş dönemi şartlarında ülkenin ya da bir bölgesinin SSCB’nin işgaline uğraması halinde işgalci güçlere karşı gayrinizami harbi yürütmektir. O dönemde bu dairenin benzerleri NATO üyesi bir çok ülkede kurulmuş ve faaliyet göstermişlerdir.
Günümüzdeki adı “Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı” olan bu dairenin diğer bir adı da Özel Harp Dairesi’dir. İşte bu günlerde bu dairenin kozmik odası mahkeme kararıyla aranıyor. İyi de oluyor. Zira yıllardır efsane, fenomen ve esrarengiz bir kimliğe büründürülen hikayeler bu sayede gerçek karşılığını alacaktır. Hastalık mertebesinde bu daire ile ilgili takıntısı olanlar bu sayede ciddi bir cevap bulmuş olacaktır.

Günah keçisi!

Bu daireyle ilgili ortaya atılmadık akıl/mantık dışı hiç bir iddia kalmamıştır. Sorunları anlama, algılama ve anlamlandırma özrü bulunan herkes yıllardır meydana gelen her olayda bu daireyi ‘günah keçisi’ ilan etmişti. Ülkede vuku bulmuş bir cinayet, kitle katliamı ve suikast mi var, hemen ‘vurun abalıya’ misali bu daire gündeme getiriliyordu. Meydana gelen olayın faili olarak “Kontrgerilla”, “Türk Gladiosu”, “Gizli Ordu”, “Derin Devlet” dediğinizde akan sular duruyordu. Bu şekilde verilen bir cevaba sorulacak soru da bulunmuyordu. Çünkü ortada testi mümkün olmayan bir durum vardı. Bu “Gladio işi” ya da “bu işi derin devlet yaptı” denildiğinde kimsenin bunu araştırarak test edecek hali kalmıyordu.

Kıbrıs’ta TMT’yi eğitti!

Özel Harp Dairesi’nin Türkiye’de hedef yapılmasının nedeni Kıbrıs’taki Türk Mukavemet Gücü’nü oluşturup, eğitmesindendir. 1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekatı sırasında, Özel Harp Dairesi’nin eğittiği Kıbrıs’taki Türk Mukavemet Teşkilatı unsurları Rum kuvvetlerine karşı büyük bir direniş göstermişlerdi. Akritas planı gereği bir gecede imhası hedeflenen Kıbrıs’taki Türk ahali, Türk mukavemet kuvvetleri sayesinde kurtulmuştur. Rum komünist AKEL partisi ve Yunan Gizli Servisi 1974 Barış Harekatı sonrasında Türkiye’deki ideolojik çatışmaları provoke etmek amacıyla ciddi yer altı faaliyetleri gerçekleştirmiştir. Bu bağlamda Rum istihbarat servisleri o dönemde meydana gelen olayları da Özel Harp Dairesi üzerine yükleyerek bir taşla birden fazla kuş vurmayı hedeflemiştir.

Toplumsal olaylar ve yabancı servisler!

Güdümlü kafalar olayların perde arkasına gitmemeye özel bir önem atfediyorlar. Olaylara ideolojik yaklaşanların 1 Mayıs olayında KGB’nin ya da CIA’nın rolünü sorgulamak akıllarına dahi gelmemişti. Kahramanmaraş olaylarında ise Suriye’nin El Muhaberat ve DDKD’nin rolünü araştırma gereğini duymamışlardı. Sivas, Çorum, Malatya ve diğer olaylarda da öyle. “Kontrgerillanın, derin devletin işi” deyip geçmek, ön yargılıların işine gelmiştir. Halbuki o dönemlerde Savak, El Muhaberat, CIA, KGB, MOSSAD adeta Türkiye’de cirit atıyordu. Bugün Türkiye’de CIA/MOSSAD bir yana İran ve Rus gizli servisleri bile son derece rahat bir şekilde icrayı sanat etmektedir. Belirli aralıklarla Çeçen direnişinin önde gelen bir çok ismi son iki yıl içinde Türkiye’de suikasta kurban gitti.Bütün bunlar Türkiye’deki Özel Harp Dairesi’nin yağdan çıkmış ak kaşık olduğu anlamına da gelmiyor. Konu yargıda ve yargı iddialarla ilgili kararını bizzat “kozmik” odadan sağlayacağı deliller ışığında açığa kavuşturacaktır. Ancak Özel Harbin “Kozmik” odasını, “kara kutu” adeta bütün kötülüklerin içine konduğu ‘Pandora’nın Kutusu’ olarak görmek ve göstermek yanlıştır. Göreceksiniz, gerçekler ortaya çıkacaktır. Gerçekler de TSK’yı zayıflatmayacak, güçlendirecektir.


=======================

Yukarıdakii bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla başta Yunanlıların olmak üzere epeycesininburaya dair kuyruk acısı var galiba...
Şimdi hep birlikte intikam peşindeler.
Kozmik mi kozmetik mi hep beraber göreceğiz.

vebacan
03-01-2010, 14:29
SUİKAST ÇEMBERİ

Yılmaz Özdil bugünkü yazısında önce, “Emine Beder’den ıspanaklı suikast tarifleri Ümit Usta’dan yalancı dolma...” başlığı altında; şu son “Kozmik Oda” haberleriyle güzel bir dalga geçiyor…
Sonra alışıldık, sulu muhalefetini yapıyor ve asıl yumruğu en sona saklıyor…
Hem de ne yumruk…
Önce Yılmaz Özdil’in yazısını, sonra da yönetime nasıl çktığını okuyunuz lütfen…


Manşetler şöyleydi:
“Kozmik takibe suçüstü!”
“Sivil Kango’da yakalandılar!”
“Araçlarda dinleme cihazı var!”


“Bu kez kaçamadılar!”

*

Aşçı çıktı iyi mi...

*

Kod adı, düdüklü tencere.
İhbarcı, gurme.

*

“Flaş, flaş, flaş, suikast silahı kepçenin seri numaraları silinmiş sayın seyirciler... Dinleme cihazı olduğundan şüphelenilen mutfak robotu, Adli Tıp’a gönderildi... Bagajdaki kuru fasulyeye de, yiyenler gürültü çıkarmasın diye susturucu takıldığı iddia ediliyor.”

*

Meğer, babasıyla telefonda konuşurken dinlemeye takılmış bu aşçı er...
- İşler nasıl oğlum?
- Valla nasıl olsun, soyuyoruz, oyuyoruz, rendeliyoruz, haşlıyoruz, bazen yakıyoruz filan.

*

Dinlesen... İşkenceci er!

*

“Zavallı patatese bunu yapan, maazallah, memlekete neler yapar kimbilir sayın seyirciler...”

*


Ankara’da elini sallasan generale çarpıyor, bunlar yakalaya yakalaya er yakaladı. Onlar da, aşçı, marangoz ve elektrikçi... “Takip işi”nde olduğu öne sürülen uzman çavuşun da, gözü bozukmuş, raporlu, doktora gidiyormuş.

*

Şöyle bi muayene mesela...
- Bu kim?
- Bülent Arınç.
- Kardeşim sen 8 numara miyop, 12 numara hipermetropsun, Cemil Çiçek o.

*

Şaka bir yana... Eskiden Gırgır,
Fırt gibi mizah dergilerimiz 1 milyon tiraja ulaşırdı. Şimdi artık, yandaş arkadaşlar var, oku, seyret, yerlere yat... Nasıl satsın mizah dergileri.


Okura not:

Israrla soruyorsunuz, gazetenizin yılbaşı film afişleri ekinde bütün yazarlar var, siz yoksunuz, niye? Benim sözleşmem Pirelli’yle çünkü...


ETİKETLER : Yılmaz Özdil - Hürriyet

Serenler
03-01-2010, 20:37
Hepimiz 'aynı derecede' suçluyuz!

Yiğit Bulut
03.01.2010

SEVGİLİ dostlar, aşağıdakilerin bir "kısmını" daha önceki bir yazımda "tespitlerim" şeklinde kullandım... Bugün kaldığım yerden devam etmek ve yeni "eklemeler" ile "sentez soruya" ulaşmak istiyorum...
Birlikte sorgulayalım...
Bir ülke düşünün; silahlı kuvvetleri ülke içinden ve dışından en ağır saldırılara maruz kalsın! Bir ülke düşünün; en değerli askeri insan kaynakları çok ağır bir psikolojik saldırı altında yön bulmaya çalışsın! Bir ülke düşünün; askerlerini "sivil mahkemelere" gece yarısı el kaldıranlar ile sevk etsin! Bir ülke düşünün; "asker" düşmanlığı ile "sivilleşme" birbirine karışsın! Bir ülke düşünün; askere saldırmanın dayanılmaz hafifliği "demokratikleşme" rüzgârı ile savrulup, solunan havaya karışsın!
Bir halk düşünün; kim güçlüyse, onun peşine takılsın! Kendi seçtiği başbakanı asarlarken, bir cam bardak bile kırmasın! Bir halk düşünün; demokrasiyi "özlemek-istemek" yerine, geçici "kazanımları" ile siyasi tercihlerini yönlendirsin! Bir halk düşünün; dini-milli değerlerini sömürenleri "tanımayı" beceremesin ve her zaman aynı tuzaklara düşsün! Bir halk düşünün; kendine sahip çıkmayı deneyenlere asla sahip çıkmasın!
Bir ordu düşünün; 1980 yılında yönetime el koyup, 650 bin vatandaşını "yabancılar" istedi diye "etkisiz" hale getirsin! Bir ordu düşünün; kendi vatandaşını "potansiyel tehdit" olarak algılasın! Bir ordu düşünün; attığı en sert adım, bazı ülkelerde "bizim çocuklar başardı" diye sevinçle karşılansın! Bir ordu düşünün; sırf Rusya'ya gitmek istedi diye "başbakanı" assın! Bir ordu düşünün; içerideki "hâkim güçlerin" yerini koruma oyunlarına maalesef "bilmeden" alet olsun! Bir ordu düşünün; kendi erinin annesini "kılıksız" diye orduevinin bahçesine almasın! Bir ordu düşünün; yabancı güçlerin oyunları ile "kendi dinine karşıymış" gibi yanlış bir "pozisyonda" kalsın! Bir ordu düşünün; yüz binlerce çocuğun babasını "12 Eylül ve sonrası sabahlarda, sırf küresel güçler düşünmeyen bir toplum istedi" diye, evinden alsın ve aylarca, yıllarca sonra "özür dileriz" diye geri göndersin! Bir ordu düşünün; kendini iç-dış psikolojik harekâta karşı korumakta zorlansın! Bir ordu düşünün; halkının değerlerini "benimsemek yerine", onları "iç tehdit" diye algılasın! Sevgili dostlarım, bu yazdıklarım sonrası soruyorum: Ordu-siyasetçi-halk üçgeninde yani "BİZLER" arasında "Ben suçsuzum" diyerek ilk taşı atabilecek var mı?


TSK'ya saldıranlar 'neye' sığınıyorlar?

TSK'ya "organize bir saldırı" olduğuna inanan ve "bu saldırının" hükümet tarafından durdurulması gerektiğini düşünen biri olarak, TSK "Nerede hata yaptı" sorusuna da cevap arıyorum...
Aslında çok uzağa da gitmem gerekmiyor. 1960 darbesi ve sonrasında, özellikle 1980-1982 arasındaki "kâbus dönemde", "kendi halkına" dış destekli "senaryolar" eşliğinde "kibar ve olması gerektiği" gibi davranmayan bir "TSK" gerçeği ile karşılaşıyorum...
Bunları yazmak hoş değil ama TSK'ya saldıranların "halkı hangi noktalardan vurarak yanlarına çektiklerini" doğru analiz etmemiz gerekli...
Sevgili dostlar, askerin halkı ile "karşı karşıya getirildiği", Türk Ordusu'nun "tuzağa" düşürüldüğü bu dönem sonrası dahi bu halk, askerine asla sırtını dönmedi! 12 Eylül'den üç-beş yıl sonra "geri dönen babalar" çocuklarına, "Olsun, bu bizim ordumuz" demeyi bildiler!
Sonuç: Yaşadığımız bu zor dönemde, içeriden-dışarıdan TSK'ya "saldırı" varsa ve halk gerekli tepkiyi vermiyorsa, şuuraltı "körelmişse"; TSK "bunu 1960 ve 1980 sonrasında" attığı adımlarda aramalı. Tekrar ediyorum; dost acı söyler, ben de doğru bildiğimi söylüyorum. TSK, halkıyla barışmalı ve 1960-1982 arasında "dış mihraklar tarafından oyuna getirildiğini" bildiğini bize hissettirmeli.

yosun
03-01-2010, 23:42
Kaz yaptılar yoluyorlar!


Bu benim yakıştırmam değil, dünya maliye literatürüne geçmiştir. Kötü yöneticiler, faşistler, diktatörler, seçkinciler, elitistler, sömürge valileri, egemenin iktidarları, kaldıysa padişahlar ve kral kafalı liderler ve onların kadroları yönettikleri ülkelerin halkını “kümesteki kazlar” olarak görürler.

Vergiyi yüksek salarlar.

Kazları yolarlar.

İktidar hepimizi birer yolunacak avanak kaz durumuna getirdi. Kazı yolma yeni yılla birlikte vahşice hızlandı. Hükümetin “zengin ile fakiri aynı kefeye koyup” malların içine yedirdiği vergi miktarını artırmak için yaptığı yeni zamlarla çalışan ailelerin vergi yükü yüzde 64’ten yüzde 69’a çıktı.

Aile karı koca çalışıyor.

100 lira gelirleri var.

69 lirası vergiye gidecek.

Aile; mutfak ve giyim harcaması yaptığında, doğalgaz, elektrik, su, telefon faturası ödediğinde, emlak vergisi, otomobil alım vergisi, otomobil kredisi, motorlu taşıtlar vergisi, benzin, mazot harcaması, otoyol ve köprü geçişi, pasaport yenileme, harç pulu ve gelir vergisi ödediğinde; işte bu 100 liralık kazancının 69 lirası vergi diye kesilip elinden alınıyor. Vahşileşmiş bir orandır.

Biliyor musunuz?

Avrupa Birliği’nde “dolaylı vergilerin oranı” yüzde 35’i geçmez. Bizde yüzde 69’a çıktı.

Avrupa’da kazlar bilinçli.

Yolma vahşileşirse Avrupalı kaz, isyan ediyor, acısını tepkiyle dile getiriyor.

Bizde “kazlar” tepkisiz.

Tepkisiz kaza ne yapılır?

Türkiye’de yapılan yapılır.

Yeni yıla girerken şunu yaptılar: Türkiye’de Maliye Bakanlığı ile Bayındırlık Bakanlığı, krizin ülkeyi delip geçtiği, ev yapmak için kullanılan; demir, çimento, tuğla, sıva, kereste ne varsa tüm inşaat malzemelerinin ve evin üzerine oturtulduğu arsanın fiyatının, krizden ötürü, düşmesine rağmen ‘Yüzde 25 arttı’ dediler.

Arsızca bir yalan.

Çaycıya sor; “Düştü” der.

Mühendise sor; “Düştü” der.

Müteahhite sor: “Düştü” der.

Nitekim devletin resmi istatistik kurumu TUİK’in yeni yayınlanan rakamları da ’İnşaat malzemesi fiyatları 2009’da yüzde 6.8 düştü’ diyor. Fakat, evi olan vatandaşlara salınan emlak vergisine gerekçe teşkil ettiği için Bayındırlık Bakanlığı ile Maliye Bakanlığı, “Hayır yüzde 25 arttı” diyor.

Devlet katında yalan!

Biri yüzde 6.8 düştü diyor.

Öbürü yüzde 25 arttı diyor.

Emlak vergileri yüzde 25 artıyor.

Ve kazları yolma başlıyor.

Vatandaş, yarın kalkıp; “Devletin istatistik kurumu inşaat malzemesi fiyatlarının yüzde 6.8 düştüğünü söylüyor, bu iki bakanlık ise arttığını belirtmiş, bu yanlıştır; beni soyuyorlar” diye mahkemeye başvursa kabul etmeyecekler.

Çünkü yasa yapmışlar.

Yasaya madde koymuşlar.

İtiraz edilemez.

Mahkemeye gidilemez.

Vatandaşa; “Sen kaz oğlu kazsın, sen yolunacaksın” diyorlar, demeye getiriyorlar. Memura, işçiye, emekliye yüzde 3-4 maaş zammı veriyorlar fakat vergiyi yüzde 25 artırıyorlar.

Yeniden soruyorum:

Tepkisiz kaza ne yaparlar?

Yeniden cevap veriyorum:

Türkiye’de yapılanı yaparlar.

Yeni bir örnek veriyorum:

Motorinde ÖTV ( Özel Tüketim Vergisi) litre başına 1 lira 8 kuruştu. Yeni yılla birlikte 1 lira 30 kuruş yaptılar. 1 litre motorindeki ÖTV artışı 22 kuruş gözüküyor ancak bunun üzerinde bir de yüzde 18 KDV (Katma Değer Vergisi) var.

Yani vergiden vergi alınıyor.

Kazın tüyünü yoluyorlar.

Kendilerini tutamıyorlar.

Derisini de sıyırıyorlar.

Gerisine pamuk tıkıyorlar.

Motorinde ÖTV yüzde 24’e çıkıyor. İşçinin, emeklinin, memurun maaşına yüzde 4 artış yapıyorlar. Başbakanın 2 uçağı vardı. Üçüncü uçağı aldırdı. Helikopter de aldırdı.

Kazları böyle yoluyorlar.

Uyanın!

Uyanma yılına girdik.

Sizi kaz yaptılar, yoluyorlar.

Necati Doğru

gizemliduygular
04-01-2010, 12:34
Pumayı alt etti!
Golden Retriever cinsi köpek, küçük çocuğa saldıran pumayı görünce kendini öne fırlattı ve...

milliyet.com.tr

Cumartesi akşamı ailenin 11 yaşındaki çocuğuna pumanın saldırdığını gören Golden Retriever cinsi Angel adlı köpek, küçük çocuğu kurtarmak için bir an bile kaybetmeden kendisini pumanın önüne attı.
Austin Forman yakacak odun toplamak için eviden çıktıktan sonra, kendisine doğru gelen pumayı farketti.
"Çok korkmuştum. İlk başta onun bir puma olduğunu anlamadım, başka bir köpek sanmıştım" diyen Forman, "Işığa çıktığında onun bir puma olduğunu anladım. Eve geri dönmeliydim."

yanında duran Angel, tam o anda kendisinden sadece biraz büyük pumaya saldırdı.
Angel'ın pumaya saldırmasını fırsat bilip eve giren Austin, ailesine "Bir puma Angel'ı yiyor!" diye bağırarak yardım istedi.
Olay yerine çağırılan polis geldiğinde, Angel ve pumanın savaşı hala devam ediyordu.
Puma, Angel'ı ensesinden ısırdığı sırada polis iki el ateş etti, ancak hayvan saldırmaya devam ediyordu.
En sonunda pumaya iyice yaklaşan polis memuru, yakın mesafeden ateş ederek hayvanı öldürdü.
Ailenin kahraman köpeği Angel da veterinerde tedavi altına alındı.



http://www.milliyet.com.tr/Yasam/SonDakika.aspx?aType=SonDakika&ArticleID=1181579&Date=04.01.2010&b=Pumayi alt etti&KategoriID=17


Şahsi olarak zor günler geçirdiğim bu zamanlarda kendimi zor tutuyorum. Ülkemizde yaşayan bazı aymazlar, uyurgezerler, hayınlar, hainler, din tacirleri, din, diyanet, Allah, peygamber, vatan, devlet, millet, bayrak, sancak düşmanları ekmeğini yiyip, suyunu içtiği evin bir ferdini korumak uğruna canını hiçe sayan şu köpek kadar olamıyorlar.

Bilerek ve isteyerek bu milletin milli ve manevi değerlerine el ve dil uzatanlara Yüce Allah'ımızın Kahhâr ismiyle tecelli etmesini istiyorum.

yosun
05-01-2010, 00:53
Sakın ola ki aldanıp önlem almakta zinhar geçikmeyin. Zira,son peşi sıra yapılanlar zam(!) değil Yolunmuş Kaz Gribidir(YKG)

YOLUNMUŞ KAZ GRİBİ (YKG)


A tipi, kuş, domuz gribi derken bir bu eksikti
‘’Yolunmuş Kaz Gribi’ YKG aslında, çok eskilere dayanmasına ve başka isimlerle
adlandırılmasına karşın, diğerleri gibi mutasyona uğrayarak son dönemde ilk kazlarda
görüldüğü için YKG olarak adlandırıldı.

İşin ilginç yanı insanlarda çok yaygın olmasına karşın semptomları belli belirsiz
seyrettiği için genelde mikrobu alanda, hastalığı geçirmekte olanda pek anlayamıyor
Ve hatta yıllarca bu mikrobu üzerinde taşıyıp her hangi bir sebeple öğrenenler
çoğunlukta oluyor.

Genel belirtileri ise özetle şöyle;

Fiziksel gözlemde,
Algılamada düşüklük
Esintili yerlerde hafif titreme
Psikolojik tablo,
Vurdumduymazlık
Adam sendecilik
Çoğunlukla gelişen olaylara karşı bön bir bakış
Her söylenen balıklama atlayıp hemen kanma
Sosyal olarak,
Harcamalarda tutarsızlık
Çok istemesine rağmen iki yakasını bir araya getirememe güçlüğü

Ücretini aşan zamlara karşı iştahsızlık ve tepkisizlik ki, bu en kesin tanı
belirtisidir (!)

Kredi kartı ile tutarsız harcama isteği
İsteksiz ve isabetsiz oy kullanma
Tüm bu belirgin bulgulara rağmen hiçbir uzmanın bu hastalığı teşhis edemediği ve
dolayısı ile bir çare de bulamadığı bir grip

Ama eğer YKG yakalandınızsa ki eğer son seçimlerde oyunuzu kullanmışsanız muhtemelen
yakalanmışsınızdır, çünkü bu son yedi yılda, çok salgındı
Korkmanıza ve endişe etmenize gerek yok. Kendiliğinden zaman içinde de geçebiliyor
’Yolunmuş Kaz Gribini’ Geçirip, geçirmediğinizin kesin tanısı da çok kolay
Öyle ultrason, tahlil gerekmiyor
Aklını başına alıp aynaya bakmak yeterli ..!

Kazım Çiloğlu

yosun
05-01-2010, 01:03
AKP’de fuhuş skandalı
28-12-2009 15:02

AKP’li 2 başkan fuhuş iddiasıyla partiden ihraç edildi.



Lafa gelince din iman, eğlenmeye gelince düğün bayram....!

asagir
07-01-2010, 23:12
ASKER KENARDA DURURSA AKP GİDER
AKP'nin oylarını koruyabilmesi için halkın gözünde mağdur ve mazlum durumda gösterilmesi gerekiyor. Tek kurtuluş yolu bu... Bunun için de AKP yönetimi; Türk ordusunun kendisine karşı darbe yapacağını gösterecek yeni belgeler imal edecektir. Hükümetin emrindeki bütün gazeteler ve televizyonlar da bu amaçla kullanılagelmektedirler. Lakin, artık bu darbe planlarından da halk bıkmıştır. Bu planlardan hiçbir şey çıkmadığını; bunun AKP'nin bir iktidar oyunu olduğunu düşünenler hızla artmaktadırlar.
Eğer Türk Silahlı Kuvvetleri kenarda durur; hükümetle çatışmaya girmez ise; AKP'yi iktidarda tutacak hiçbir sebep kalmayacaktır.

KÜRESEL DARBE OLABİLİR
Bir de küresel gerçek var: Amerika ve Avrupa Birliği; AKP gibi kullanabileceği başka bir parti bulamayacaktır. Küresel güçler ve uluslararası tefeci sermaye AKP'nin iktidarda kalması için ne gerekiyorsa yapar. Korkum odur ki; ABD'nin bastırması ve yönlendirmesi sonucunda; TSK kurmay kademesi, AKP'yi bir 4 yıl daha iktidarda tutmak için plan yapsın... Size şaka yapmıyorum. İleride; TSK içinden, 'AKP'yi devirmek için darbe planı yapıldı!' türünden belge çıkartılırsa hiç şaşırmam. Yani, önümüzdeki darbe tehlikesi; iktidarla TSK'nın birleşerek muhalefeti muhalefette tutma darbesi olabilir. Böyle bir plan 2007 genel seçimleri öncesinde eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt aracılığıyla yürütüldü.
Zaten planlanan örtülü darbenin polis ayağı oluşturulmuş; istihbarat ile bu ayak güçlendirilmiş; TSK içinden bir kanal açılmıştır. Adalet Bakanlığı'nın Teftiş Kurulu'nu kullanarak yarattığı baskı ortamı ve kurulan özel mahkemeler de bu siyasi darbe hazırlıklarının göstergeleridir.
Lakin halkımız onuruna, ülkesine, milli kimliğine sahip çıkacaktır. Türk milleti, AKP'ye; 'Bizim milletimizin adını ağzınıza almaktan korktunuz. Gidin, açıldığınız kesimlerden oy isteyin!' diyecektir.http://www.gunes.com/2010/01/07/yazarlar/y4.html

kartal35
07-01-2010, 23:45
Umur Talu

Ağalık, paşalık... Kölelik, uşaklık!

06.01.2010 12:29:17

DÜNKÜ yazıda bir merak ve soru denemesi vardı.
Mesajlar yağmur oldu yağdı.
Belli ki soruyu sormaya hazır “dertli, deneyimli” nüfus çok kalabalık...

Sıra geldi, sivil veya askeri sorumlu mevkilerin cevaplamasına.

Konu şuydu:
Genelkurmay, “Kozmik hâkim”i takip gerekçesiyle durdurulan iki askeri araç olayını, belki bu kez haklı olarak, “Paranoya” diye teşhis etmişti ya...
Hani kimileri de dalgasını geçmişti; “suikast silahı erzaklar” babından.
Açıklamalar şunu da ortaya koymuştu:
Bir uzman çavuş ve iki er bulunan ilk araç bir Kuvvet Komutanı “konutuna tahsisli” idi ve alışveriş yapıyordu.
O sırada dondurma, yaş pasta, kuruyemiş görevindeydi.
İkinci araç, içindeki iki şoför, bir marangoz, bir elektrikçi asker ile başka bir komutan “konutuna tahsisli” idi; konutta tadilat işinde görevli olup bir yandan da yaş pasta sevkinden sorumlu idi.

Çorba yapmadan ayırmaya çalışırsak:

1. Elbette “askeriye”nin de gündelik işleri vardır; bir kısmında, uzmanlıklarına göre, mevcut geçici veya sürekli personelden yararlanılır.

2. Lakin, “genel işler” ile “özel, çok özel, epeyce keyfi, hatta keyif işi” olanları, fiili angaryayı, hatta köleliği karıştıranlar da insanı hiçe sayan bir çorba yapar.
Rütbe hiyerarşisi, “ordunun sevk ve idaresi”nde mana taşır tabii. Lakin, “askerlik görevi ve askeri hiyerarşi” sayesinde, “ev işleri”nin “bedava emek”le görülmesinde, görev icabı bir hiyerarşinin ezeli ve ebedi üstün ve aşağı insanlık olarak telakkisinde, olsa olsa “rütbe, statü ve de kınalı kuzu istismarı”ndan bahsedilebilir.

Bakın, Anayasa açık:
“Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır.”
Gördüğünüz gibi, mesele Anayasa ihlali!
Aynı Anayasa, her özgürlük ve hak maddesindeki gibi, tabii “istisna” da koyar:
“Kanunda düzenlenmek üzere hükümlülük ve tutukluluk sürelerindeki çalıştırmalar, olağanüstü hallerde vatandaşlardan istenecek hizmetler, ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda öngörülen vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve fikir çalışmaları, zorla çalıştırma sayılmaz.”
(Mahpus ile başka görevlerin aynı maddede düşünülmesi bile bilinçaltı bir şey olmalı!)

Şimdi kıymetli hükümet ile değerli komutanlar bize; kuruyemiş, yaş pasta, badana, dondurma, ev işleri, ayak işlerinin “ülke ihtiyacı ve vatandaşlık ödevi” olduğunu kanıtlamak zorunda!
Tabii şu soruların cevabıyla birlikte:
Önce, Milli Savunma Bakanı cevaplamalı; çalınmış haklarını arayan emekli askerlere, “Kaynak yok” diyen hükümetin “Sabret Gönül”ü:

1. “Terörle mücadele”de onca şehit olduğu için “Asker açığı var” denen yurt sathında, “vatani görev”de kaç asker, “özel hizmet müdafaası”nda çalıştırılıyor?

2. Posta kapsamında, fiilen kaç er, erbaş mevcut?

3. Kaç askeri araç, devlet (ve millet) yakıtıyla özel işlere tahsisli?

4. Lojman, kamp, orduevi, özel konutlarda ve (hakikaten zorunlu koruma dışında) emekliler emrindeki “Angarya ordusu”nun insan ve araç mevcudu nedir?

Soru peşine düşebilmek için, “sivil” hükümetin de, “darbe korkusu” dışında, hakiki insan hakları, demokrasi, cumhuriyet kültürü olması lazım tabii.

Emrindekini köle gibi gören, mebusları parmak çocuk yapan, itiraz edeni kesen, işçi ve memur hakkını ve hak arayışını hainlik sayan, emir kulu, biat eri, itaat neferi,

cemaat postası kültürüne sahip olanlar... vatandaş azarlayıp memura, polise uşak gibi buyuranlar, kamu kaynaklarını babadan miras sananlar bu soruların peşine düşemez tabii!
O yüzden, ülkenin en derin, en kadim ittifakı, “Sivil veya askeri, kamusal veya özel; ağalık ve paşalık ile köle ve uşak düzeni”dir.

Cumhuriyetin, demokrasinin, hukukun, insanın ve vicdanın esas göbekten “kırılma anları”!
Yoğun istek üzerine bir daha yazayım:
Ne demişti Mustafa Kemal: “Bu millete her şeyi öğrettim, uşak olmayı öğretemedim!”
Öğreten öğretti!

http://www.haberturk.com/HTYazi.aspx?ID=7086

trusty
08-01-2010, 01:51
[QUOTE=kartal35;3897950]


Umur Talu


O yüzden, ülkenin en derin, en kadim ittifakı, “Sivil veya askeri, kamusal veya özel; ağalık ve paşalık ile köle ve uşak düzenidir.

Sn.Kartal35'e tesekkurler bu yaziyi koydugu icin.

Sn.Talu'ya da yazisi icin, Gunaydin, uyan babaya geldik demek geldi icimden.

yosun
08-01-2010, 02:32
Soru peşine düşebilmek için, “sivil” hükümetin de, “darbe korkusu” dışında, hakiki insan hakları, demokrasi, cumhuriyet kültürü olması lazım tabii.

Emrindekini köle gibi gören, mebusları parmak çocuk yapan, itiraz edeni kesen, işçi ve memur hakkını ve hak arayışını hainlik sayan, emir kulu, biat eri, itaat neferi,

cemaat postası kültürüne sahip olanlar... vatandaş azarlayıp memura, polise uşak gibi buyuranlar, kamu kaynaklarını babadan miras sananlar bu soruların peşine düşemez tabii!
O yüzden, ülkenin en derin, en kadim ittifakı, “Sivil veya askeri, kamusal veya özel; ağalık ve paşalık ile köle ve uşak düzeni”dir.

Cumhuriyetin, demokrasinin, hukukun, insanın ve vicdanın esas göbekten “kırılma anları”!
Yoğun istek üzerine bir daha yazayım:
Ne demişti Mustafa Kemal: “Bu millete her şeyi öğrettim, uşak olmayı öğretemedim!”
Öğreten öğretti!



Birey değil tebaa, vatandaş değil ümmet olduğunu öğrenen toplum fertleri uşak olmaya mahkumdur...!

gizemliduygular
08-01-2010, 11:01
Rıza Zelyut
CHP karşıtı kampanya yeniden başlıyor


Dünkü yazımda ortaya koyduğum gibi; alınan işaretler; ülkemizde bu sene içinde erken bir genel seçime gidileceğini gösteriyor. Çünkü; AKP; hızla aşınıyor.
Bu durumda; CHP iktidarın birinci adayı gibi gözüküyor.
İşte bunu önlemek ve AKP'yi iktidarda tutmak için CHP'ye karşı eskiden beri yürütülen malum kampanya yeniden işletilmeye başlandı.
Denileni biliyorsunuz: 'AKP iyi değil ama CHP'yi de görüyorsunuz. Bu partiye oy verilir mi?'
İtiraz edip, 'CHP'nin nesi var? Hırsız mı? Ülkeyi mi bölüyor?' dediğinizde karşıdaki bu kez ikinci dalışı yapıyor:
'İyi ama başında Baykal var. Bu Baykal'la...'
AKP'den bıkıp yeni bir parti arayanları, iktidar partisinde tutmaya çabalayanların taktiği işte bu. 'AKP'yi ben de beğenmiyorum ama oy verecek başka parti yok ki...'
Geçen gün, Hürriyet'teki köşesinde Ahmet Hakan; tam işte böyle başlattı kampanyayı: AKP iyi değil ama Baykallı CHP'ye de oy verilmez ki, anlamında yazarak.
Aynı oyun, MHP için de sergileniyor. 'AKP iyi değil ama şu MHP'ye hiç oy verilmez!' dedikodusu ev ev sokak sokak, cami cami yayılıyor.
AKP, cami cemaatinin içindekilere aylık bağlamış. Bu maaşlı elemanlar; namazdan önce, çay içerlerken başlıyorlar anlatmaya. CHP'ye de MHP'ye de atıp, AKP'nin müminliğinden, hizmetlerinden söz ediyorlar.
Bu olumsuz kanaat, okumuş kesim arasında da yaygın. Dün gazetede bu konuyu konuşurken; sosyal demokrat bir hanımefendi, 'Şu CHP Tekel işçileri için ne yaptı?' diye itiraz etmez mi?... Belli ki Tekel işçileri ile bizzat CHP Lideri Deniz Baykal'ın ilgilendiğini, CHP'li milletvekillerinin en başından beri bu eyleme destek verdiğini bilmiyor. Bilmeden CHP'yi suçlaması da aslında CHP hakkında kamuoyunda eskiden oluşturulan o olumsuz izlenimden kaynaklanıyor. İşte AKP'nin propaganda malzemesi olarak elindeki en iyi araç budur.

ARINÇ MEDYASI
Türkiye'deki gazetelerin ve televizyonların yüzde 90'ı bugün iktidarın emrine girmiştir. Sabah Grubu; TMSF üzerinden yandaş hale getirildikten sonra diğer gruplar üzerinde de ekonomik baskılar oluşturulmuş; bunlar korkutulmuş ve ele geçirilmiştir.
İnanmayan varsa; Bülent Arınç ile ilgili haberlerin verilişine bir baksınlar. Bütün televizyon kanalları, şimdiye kadar döndere döndere Bay Arınç'ı konuşturdular. CHP Lideri Baykal'ı kötü gösterecek biçimde bir haber akışı yapıldı. Televizyonların alt yazılarında bile Bülent Arınç öne çıkarıldı ve onun haklı olduğunu gösterecek tarzda bir hava yaratıldı.
Bu rezaleti gören Bekir Coşkun, dünkü yazısında haber sisteminin tümünü AHA diye özetlemişti. Bu kısaltmanın açılımı da Arınç Haber Ajansı...
Türkiye'nin medyasının ne hale geldiğini anlamak için onun AHA'ya dönüştüğünü gğörmek gerek.
İşte böyle bir kuşatma içinde; ülkemiz seçime gidecek...
Muhaliflerin bir bölümünün hapse tıkıldığı...
Halkın, yoksullaştırılarak köleleştirilip demokratik iredesinin yiyecek paketine bağlandığı...
Yargının yasadışı dinlemelerle ve engellemelerle korkutulduğu...
Asker darbe yapacak söylentileri ile mazlum parti havasının yaratıldığı...
bir ortamda demokratik seçim olur mu?
Hele hele oylar; bu Telekom üzerinden geliyor ve sonuçlar Telekom kanalları tarafından iletiliyorsa...

POLİS TANKI NE YAPACAK?
Yandaş medya, ikide bir. 'Asker darbe yapacak!' iddiasıyla özel üretilmiş belge yayımlıyor ya...
Şimdi onlara bir sorum var: Hükümet; yasa değişikliği ile polisin de tank ve top almasının önünü açıyor... Bu polis, o topu ve tankı kime karşı kullanacak?
PKK yandaşları sokakları doldurup otobüsleri, evleri yakarken; bu polis onlara sapan ile nohut büyüklüğünde taş atmıyor mu?
Eğer terör örgütü yandaşlarına karşı normal silahını bile kullanmayan polise siz tank ve top alırsanız; o zaman başka bir niyetiniz var demektir.
Siz; polisi önce iktidarın emrine soktunuz. Başına Fethullahçı şefleri geçirip iyice yandaşlaştırdınız. Şimdi ellerine tank ve top vererek onları meydana salacaksanız, bir amacınız olabilir: O da darbe yapmak...
AKP hükümeti; başlattığı siyasi darbeyi şimdi polisi ordu haline getirerek tamamlamaya kalkışıyor. Tanklı, toplu polisler geli-yor. Ey anlı şanlı demokratlar neredesiniz?

http://www.gunes.com/2010/01/08/yazarlar/y4.html

Maaşlı hizmet müminlerinin kahvehane, cami avlusu, sinema, tiyatro, lokanta gibi yerlerde cirit attıklarını bizler zaten biliyorduk. ''Ben ümmet değil yurttaşım, tebaa değil bireyim'' dedirtmemek için düzenlenen ana senaryonun küçük bir parçasıdır.

kartal35
09-01-2010, 05:40
Umur Talu
Erleri hizmetçiliğe verenlerin cezası
08.01.2010 10:47:04
BUNCA yıl sonunda hâlâ şu dersi alıyorum:
Bazı konular var.
Çok kişi biliyor; çok az kişi konuşuyor.
Hemen hemen kimse yazmıyor.
Hiç kimse haber yapmıyor.

Bence düşmandan ziyade “kardeş” olabilecek cumhuriyet ve demokrasi ideallerinin, plazalardan en ücra atölyelere kadar, iş “emek”e gelince nasıl göbekten iğfal edildiğini sık yazıyorum. Mevzu bu ise; cumhuriyetçiliğin, demokratlığın, hukukun üstünlüğü ve insan hakları masallarının, AB standardı gibi hikâyelerin, kimi meşhur sivil toplum örgütü raporlarının, sözde özgürlükçü, hakçı, halkçı, cumhuriyetçi, demokrat gazetecilerin;
Lakabı adalet, halk, demokrat, sosyal, doğru olan partilerin nasıl zortladığını anlamaya, anlatmaya gayret ediyorum.
Her tür hiyerarşi, iktidar, kuvvet, kudret, servet, otorite, tahakküm biçiminin “insan”ı rehin tutabilmek, köleleştirmek ve aşağılamakta nasıl donanım, deneyim, cüret sahibi olduğunu, nasıl ittifak yaptıklarını da.

“Cumhuriyet ve demokraside ordunun yeri eleştirisi” zaten yapmadığım şey değil.
Gladio, kontrgerilla, Susurluk geleneğinden güncel tezahürlere kadar, fiili darbeler ile heveslerine karşı tavır da.
Başkaları da yapıyor zaten. Elbet hiç yapmayan ve tam tersi saf alan da çok. Ama bir konu var ki, nedense her cephede cız.
“Ordu içinde cumhuriyet ve demokrasinin, insanın ve haklarının hali” meselesi. Nice “demokrat”, zaten “her asker bir asker olduğu için” de “askerin insan hakkı”na insanlık, hukuk, demokrasi meselesi diye bakmıyor bile.
Nice “cumhuriyetçi” ise, sorgusuz “orducu” olarak, hele AKP ve yandaşlığı karşısında muhalifliği “orduya, hatta darbeye yazılmak” sandığı için; kimi subay da dahil, profesyonel ordunun yüzde 80’inden fazlasının haline, “En
cumhuriyetçi kurum”da cumhuriyetin imtiyaz ve haksızlıkla ihlaline zerre bakmıyor.

Beş yıldır buna bakmayı öğrendim. Bu konuda medyada yalnız kalmayı da.
On binlerce asker ile emeklisi bunu gördü; on binlerce tanıklıkla bu sürece katıldı.
Neyse... Önceki iki gün, Dipsiz Kuyu, “kozmik hâkimi takip kuşkusu”yla durdurulan iki askeri araçtaki personele dairdi.
Genelkurmay, “paranoya” derken, araç ve askerlerin “general konutuna tahsisli; evde tadilat ile kuruyemiş, dondurma, yaş pasta alışverişinde
görevli” olduklarını ilan etmişti.
O iki yazı, tüm tevazumla, Türkiye’de elden ele, garnizondan garnizona, sınırdan sınıra dolaşıyor. MSB “Sabret Gönül”ün haberi yoktur ama bunu Genelkurmay, bir de ben, iyi biliyoruz!
Yürürlükteki “Atatürk’ten miras bir Cumhuriyet kanunu” ile nokta koyayım.

Askeri Ceza Kanunu. Kabul tarihi
22.5.1930
Madde 114 (Değişik: 25.3.1953 – 6078-1): Erleri Kanuna Muhalif Olarak Hizmetçiliğe Verenlerin Cezası:

“Kanunen emir veya seyis eri almaya hakkı olmayanlara emir veya seyis eri verenlerle istihdam edenler asker olsun olmasın bir aydan 3 aya kadar hapsolunur.

Emir veya seyis eri almak hakkını haiz olanlardan kendi emir veya seyis erini askerlik şeref ve haysiyetine uymayan şekillerde süfli hizmetlerde çalıştıranlar veyahut bunların vazifesi dışında kendi sanat, meslek veya şahsi işlerinde

çalışmasına müsaade veya müsamaha edenler bir aydan 6 aya kadar hapsolunur.

Askerleri hizmetçiliğe veya sair suretlerle çalışmaya verenlerle asker olsun olmasın alan veya çalıştıranlar 2 aydan bir seneye kadar hapsolunur.”


Başbakan’a, Genelkurmay Sözcüsü “Sabret Gönül”e, Genelkurmay Başkanı’na, Askeri Yargı mensuplarına soruyorum:

Başta generaller, Silahlı Kuvvetler’de kaç kişi fiilen bu suçu işliyor? Bugüne kadar kaç subay, astsubay 114’ten mahkûm oldu? Burada (veya orada) cumhuriyet, demokrasi, hukuk devleti geçerli mi?
Bir de medyaya soruyorum:
Bu mevzunun hiç haber, yazı kıymeti yok, değil mi? Milyonlarca insan hayatının bu kısmı zaten bildik, dandik bi şi!

yosun
09-01-2010, 12:24
Maksat ne?


...vakit baskısı yüzünden erişemediğimiz bazı belge ve bilgilere ulaşınca gördük ki halen TBMM İçişleri Komisyonu’nda bulunan ve Emniyet Genel Müdürlüğü ile Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı’na, “kendileri veya yetkilendirecekleri kişiler tarafından askeri silah ithal etme” yetkisi veren tasarı konusunda iktidarın resmi ağızları tarafından “doğru” bilgi verilmiyor.

Örneğin tasarının “Avrupa Birliği (AB) mevzuatı ile bizimki arasında uyum sağlama amacıyla” getirildiği kocaman bir -hadi yalan demeyelim- kandırmaca!

Tasarı gerekçesine inanırsanız AB’nin 91/477/AET No’lu Yönergesi (Directive) gereğince, “silahlarla ilgili mevzuatımızı 2013 yılına kadar” değiştirmemiz gerekirmiş.

Bir defa Yönerge’deki o tarih 2013’ün ilk günü değil 2014’ün son günü... Yani yönergenin istediği düzenlemeleri 2014’ün sonuna kadar bitirmemiz ve bu kapsama giren silahlarla ilgili tüm bilgileri “bilgisayarlı veri ortamına aktarmamız” gerekiyor. Hepsi bu!

Nitekim Yönerge’de, Emniyet yahut MİT kendi başına askeri silah ithal eder mi, etmez mi sorularını ilgilendiren bir tek harf bile yok. Orada sadece, “Kimlere hangi koşullarda ne gibi silahları edinme veya taşıma yetkisi verileceğini her ülke kendi mevzuatıyla düzenler” deniyor. Zaten “Yönerge”nin öyle katı sayılacak bir hükmü de yok.

Yani “Onlar istiyor, biz de mecburen yapıyoruz” havası verilmesi dürüstlük değil.

Doğrusunu isterseniz “ithal izni”nin kendisinden çok, tartışmanın “bam teli” olan husus insanın zihnini kurcalıyor. Çünkü baktık, Emniyet Genel Müdürlüğü ile MİT’e, bundan önceki yıllarda da bu tip silah getirtme olanağı tanınmış ama bu, -1994 yılında Ertaç Tınar adında birinin Hospro isimli “tabela firması” eliyle İsrail’den getirtilen ve 50 milyon dolar ödendiği ileri sürülen, sonra da önemli bir kısmı kaybolan silahlar hariç, hep Makine Kimya Endüstrisi Kurumu tarafından gerçekleştirilmiş. Gelen silahlar da Genelkurmay’da kayıt altına alınmış.

Oysa bu defa nedense siyasi iktidar o bilginin Genelkurmay’a verilmesine karşı çıkıyor. İthal iznini de Milli Savunma Bakanı’nın değil Sanayi ve Ticaret Bakanı’nın vermesini öngörüyor.

Tamam... Herkesin “paranoya” nöbetleri geçirdiği bir dönemi yaşıyoruz. O nedenle biz dikkat edelim, serinkanlı düşünelim, diyoruz.

Ama her gün, Genelkurmay Başkanlığı önünde “yam-yam” açlığı ve alçaklığıyla “Silkeleyin, düşecekler!” diye avazı çıktığı kadar bağıranları ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne olan hıncı yüzünden “Bu orduyu lağvedip yenisini kurmayı” önerecek kadar aklını peynir ekmekle yemiş yazarları görünce insanın “İyi de maksat ne?” diye sormasından tabii ne var?

Oktay Ekşi

trusty
09-01-2010, 23:14
Talat Pasa ruhu...

SELENDİ halkına göre herşey, bir Roman’ın kahvehanede sigara içmek istemesiyle başladı, kavga çıktı.
Romanlar kahvehaneyi basıp, camı çerçeveyi indirdi. Bin kişilik kalabalık da Romanların evlerini yağmaya yöneldi, 1 evi yaktı, 7 araç taşlandı.
Sonuçta Selendi’deki genç yaşlı, çoluk çocuk 76 Roman, Gördes’e götürüldü.
Romanlar ise zorla sigara içme iddiasını yalanlıyor. Kavgaya kahvehane
sahiplerinin, “Biz Çingene’ye çay vermeyiz” sözünün yol açtığını söylüyorlar.
******
Böyle olunca yapılacak en kolay şey nedir? Tehcir.
Yani, zayıf olanın zorla göç ettirilmesi.Yani azınlığın, yerinden yurdundan
edilmesi. Yani gücü yetenin, gücü yettiğine zorla istediğini yaptırması.
Yıllardır orada yaşarmış, evi barkı varmış, oraya aitmiş, bunlara hiç bakmadan, tüm insanları bir kamyona doldurup, başka bir yere gönder gitsin.
Tabii, yapılanın yasal gösterilmesi için “Biz kendi isteğimizle taşınıyoruz” şeklinde kâğıt imzalatılma çabası da var.
Selendi olayının, Talat Paşa’nın tehcirinden farkı da bu zaten.
Tehcir edilenlere kâğıt imzalatmak, olaya hukuk katar gibi görünmek.
******
Evleri basılanlardan Sema Özel, olay gecesini Milliyet’ten Banu Şen’e anlatıyor:
“Elektrik kesildi, bağırış sesleri geldi. Taş, tüfek, balta, sopa, ellerine geçirdikleri her şeyle saldırıyorlardı. Kapıları kırdılar, her yeri yakıp yıktılar. ‘Allahuekber!’, ‘Çingenelere ölüm’ diye bağırıyorlardı. Çocuklarımızı kanepelerin içine sakladık. Komşularımızın kocaları bile saldırmaya
geldi. Çöpten geçiniyoruz. 3 çocuğum var. Erkeklere o gece birer kâğıt imzalattılar. Bazıları boş kâğıda imza atmış. Selendi’ye dönemeyiz, öldürürler bizi.”
******
Lütfen biraz empati kurun. Bu olayın, sizin başınıza geldiğini düşünün.
Sizin evinizin basıldığını, sizin çocuklarınızın korkudan tir tir titrediğini düşünün.
Biz bu tür öyküleri çok biliyoruz.
Osmanlı’nın son yıllarında da, Cumhuriyet yıllarında da hep benzer anlatımlar duyduk.
Yunanistan’da yaşayan Türk azınlık da aynı korkuları yaşadı.
Bulgaristan’dan gelenler de aynı korkuları yaşadı. Anadolu’da yaşayan azınlıklar da aynı korkuları yaşadı.
Ama artık yetmez mi?
Bizim yaşadığımızı, bizim insanlarımıza yaşatmak şart mı?
Bir ili yönetmek, en kolay yoldan 95 yıl önceki Talat Paşa reçetesi midir?
Zorla göç ettirdiği insanlardan imzalı kâğıt almayı akıl eden devlet, ev basıp araç yakanların yakasına yapışmaktan aciz mi?
Neden hemen tehcir akla geliyor ve neden ev basanlardan hâlâ tek gözaltı yok?

Dogan SATMIS - Haber Turk.

vebacan
12-01-2010, 22:25
Yağmurlu bir pazar öğleden sonra ne yapacağını bilemeyen milyonlar, kalkarlar bir de ölümsüzlük isterler..


Bekir Coşkun
Senin fotoğrafını duvara asmayacaklar...
12.01.2010 10:49:09

ÇOĞU evlerdeki duvarlarda göğsünde madalyalar olan, avurtları çökmüş, kalpaklı şehitlerin gazilerin, siyah beyaz ve soluk fotoğrafları vardır.
Her gelen konuğa, cumhuriyeti kuran o yiğit insanların öyküleri anlatılır o evlerde...
Gurur ve minnet birbirine karışır...

Yine zor günler...
Bu sefer mücadele cumhuriyeti yıkmak isteyenlerle, yaşatmak isteyenler arasında...
Cumhuriyetin devrimleri ve kurumları hedef alındığına göre...
Türkiye içine düştüğü bu kurt kapanından çıkabilirse, bu laik cumhuriyetin ikinci zaferi sayılacak...
Belki yine duvarlarda fotoğraflar olacak...
Çocuklar-torunlar, gelenlere o fotoğrafları gösterecekler.
Yine minnetle...
Yine gururla...

Ama senin fotoğrafını hiçbir yere asmayacaklar...
Türk aydını (!) diye şimdilik ortalıkta dolansan da...
O büyük kutsal savaşın emaneti cumhuriyetimizi yok etmek isteyenlere şaklabanlık yaptığın için senin fotoğraflarını gizleyecekler çocukların-torunların...
Sırf ikbal ve çıkar için biat etmiş, cumhuriyet karşıtlarının eteğine yapışmış her kimsen: Profesör, akademisyen, bürokrat, hukuk adamı...
Yazar, çizer, sanatçı, yönetmen...
Sendikacı, işadamı, işkadını...
Sivil-asker...
Önde gelen, ünlü, tanınmış, meşhur...

Bir çekmece dibinde ters çevrilmiş çerçevede gizleyecekler eminim fotoğraflarını...
Çocukların-torunların...
Utanacaklar senden...

BORA YAŞAR
14-01-2010, 12:22
Portakal


Apo, Roma’da...

Adres?

“Quartiere Inferno. Via Male.”

Yani?

“Cehennem Mahallesi.

Kötülük Sokak.”

*


Cuk yani.

*


Türkiye Başbakanı, İtalya Başbakanı’na telefon etmenin manası olmadığı için, İsrail Başbakanı’na telefon ediyor, “Yakalanması için yardımcı olur musunuz?” diye soruyor... Washington’ın kankası İsrail Başbakanı, Mossad Başkanı’nı çağırıyor, “bulun” diyor ve ekliyor:

“Bizim adımız geçmeyecek, işin şöhreti Türkiye’ye bırakılacak.”

*


Kod adı, Uyanık!

*


Biri kadın, altı ajan, Roma’ya uçuyor ama, temas sağlanamadan Apo buhar oluyor. Aranıyor taranıyor, Hollanda’ya girmeye çalışırken bulunuyor. Hollanda “Almam” demiş, öğreniliyor ki, Amsterdam Schipol Havalimanı’dan KLM uçağıyla Kenya’ya gidiyor. Mossad da peşinden... Apo, Yunan Büyükelçiliği’ne sığınıyor. Kusursuz Kürtçe bilen ve kendisini Kürt işadamı olarak tanıtan bir Mossad ajanı, Nairobi’deki Norfolk Oteli’nde Apo’nun mutemet adamıyla buluşuyor, “Hiçbir Afrika ülkesi vize vermeyecek, Yunanistan da sığınma vermeyecek, tek çare Kuzey Irak’a gitmeniz” diyor. Yunanistan’ın sığınma vermeyeceğini biliyor Mossad, çünkü elçiliğin telefonlarını dinliyorlar! Kenya istihbaratı da, Yunan elçiliğine baskı yapıyor, “Derhal gönderin şu adamı...” Apo sıkışıyor. Kuzey Irak fikri aklına yatıyor. O sırada bir özel uçak iniyor Nairobi’ye... Falcon 900... Pilot, Atina’daki konferansa götürmek için bir grup işadamını almaya geldiğini bildiriyor. Önce Atina’ya, oradan Kuzey Irak’a uçacağını zanneden Apo, elçilikten çıkıyor, eskortu Kenyalı istihbarat elemanları, havalimanına geliyor. Geliş o geliş...

*


“Memlekete hoş geldin!”

*


Kurtlar Vadisi değil bu...

*


Bir kitap.

İsmi, Gideon’un Casusları.

Yazarı, Gordon Thomas.

30 dile çevrildi.

İngiltere’de belgesel oldu.

Türkiye’de şakır şakır satılıyor.

Henüz yalanlayan yok.

*


İsrail’den yardım isteyen ve “Apo’yu niye portakal kasası gibi ambalajlayıp bize verdiler, vallahi bilmiyorum” diyen başbakan, rahmetli Ecevit... O zamanki İsrail Başbakanı ise şu anda da İsrail Başbakanı olan Netanyahu değil mi yahu?

*


Özetle:

Olan biteni güzel güzel yerken suratınızı ekşitmek istemem ama, bizim dış politikamız “portakal” gibidir zaten... Bu mümbit topraklarda yetişir. Kökü dışardandır.

*


Yafa portakalı...

İsrail’den.

Washington portakalı...

ABD’den.

*


ABD ve İsrail desteğiyle bu memlekette hasadı istenen karşı devrimin rengi ne?

Turuncu.

*


Bizde portakal yok mu?

Var.

Finike.

Anca sıkmalık.

*


Peki, ABD’nin Irak’ta 1 milyon Müslümanı çatır çatır öldürmesine hiç ses çıkarmayıp, İsrail’in Filistinli Müslümanları öldürmesine bağıra bağıra isyan etme rollerine ne verilir sizce?

Altın Portakal!

*


Hadi iyi seyirler...


http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13471586.asp?yazarid=249&gid=61


Nefis..:)

Rezaletten kahraman yaratmaya çalışan bir toplumuz..

İşin özünü kaçırıp sadece tuttuğumuz favori oyuncunun tiradlarına kapılarak..

Filistin'de insan hakları kahramanı kesilip, iş İran'daki Sudan'daki insanlık olaylara gelince es geçen, benim müslimanım iyidir temelli yaklaşımlara prim veren, işin özünü kaçıran bir toplumuz.

Neyse fazla yazmayalım..

Şimdi birileri gelir, halk düşmanı ilan eder bizi.

Neme lazım..

trusty
15-01-2010, 00:43
Ağlamaklı bir yakınmadır gidiyor.

Gazetecilerin üstünde çok ağır baskılar varmış, bazıları işlerini kaybetmekten korkuyormuş, “sivil darbe” geliyormuş, “tek parti” iktidarı kuruluyormuş.

Öyle izliyorum bunları söyleyenleri.

Çok üzülüyorum onlar için.

Vah, vah, ne kadar zor bir hayat sürüyorlardır gariplerim.

Biz farkında değiliz ama herhalde her gün mahkemeye bunlar gidiyordur, haklarında adam başı otuz kırk dava falan açılmış olmalı, bazı günler mahkemeler sırf onların gazetelerinde çalışanları yargılamak için çalışıyordur, onlar mahkûm oluyordur, onları tutuklama isteğiyle mahkemeye sevk ediyorlardır.

Onların çalıştıkları gazetelere ilan vermiyorlardır, onların gazetelerinin kredileri kesiliyordur.

Hiçbir yerde rastlanmayan haberleri onlar yayımlıyor, hiçbir gazetede rastlanmayan sert manşetler onların gazetelerinde yer alıyor, en cesur yazılar onların gazetelerinde yazılıyor, başbakan için bugüne dek atılmış en sert başlık onların gazetelerinde görülüyordur.

Böyledir herhalde.

Bu kadar ağlaştıklarına, dertlendiklerine, kendilerini baskı altında hissettiklerine göre böyle olmuş olmalı.

Yazık onlara.

İnsanın içi acıyor.

Ama tabii onların cesaretleriyle övünmüyor da değilim.

“Askerî darbelerden”, ordunun içindeki cuntalardan, havaya uçurulacak çocuklardan, yeraltından çıkan cephaneliklerden hiç korkmuyorlar.

Ergenekon en küçük bir endişe bile yaratmıyor onların “kahraman” yüreklerinde.

Hrant Dink’in öldürülmesinden “operasyon” diye bahseden subaylar, Dink’i öldürenlerin devlet bağlantıları, Danıştay baskınını yapan adamın Ergenekon sanıklarıyla ilişkisi, çocukların bile fişlenmesi, JİTEM’in öldürüp gömdüğü insanlar bir nebze bile tedirginlik yaratmıyor onlarda.

Öyle taş gibi, direk gibi duruyorlar.

Öyle cesurlar ki bizim büyük bir endişeyle baktığımız bu gelişmelere aldırmıyorlar bile.

Darbeymiş, cuntaymış, suikastmış, cephaneymiş, andıçmış, böyle yiğitlere vız gelir.

Cesur olmasına çok cesurlar, yiğit olmasına çok yiğitler de “başbakandan” ve onun partisinden korkuyorlar.

Başbakan “sivil darbe” yapacakmış.

Darbenin “askerîsinden” hiç korkmayan yiğidin, “darbenin sivilinden” ödü patlıyor.

Çatal yürek dedikleri bu herhalde, bir yanı cesaretten bir yanı korkudan titriyor.

Bir de demokratlar, yani olursa bu kadar olur.

Hem askerî darbeye karşılarmış hem de sivil darbeye.

Askerî darbeyi anladık da, bu “sivil darbe” nasıl olacak?

Hani sanırsınız ki “ben Ergenekon’un avukatıyım” diyen, kozmik odaların yargının denetimine açılmasına karşı çıkan Deniz Baykal iktidara gelecek diye korkuyorlar.

Yoo, ondan korkmuyorlar.

Ergenekon soruşturmasının durdurulması, kontrgerillanın “sırlarının” kozmik odalarda kapalı kalması değil onları korkutan.

Onlar, oyu yüzde 47’den yüzde 32’ye düşen Başbakan Erdoğan’dan korkuyorlar.

Onlarda bu korkuyu yaratan ne?

Askerin kışlasına çekilme ihtimali mi?

Galiba, onlar Erdoğan’dan değil, askerin siyasetten çekilmesinden korkuyorlar ama serde “demokratlık” var bunu da tam söyleyemiyorlar, biz “sivil darbeden” korkuyoruz diyorlar.

Ha, bir de “tek parti” sisteminden korkuyorlarmış, bugün ordu desteği olmayan bir “tek parti” rejimi var demek yeryüzünde, ben örneğini pek görmedim ama ordu gerçek ordu olup siyasetten çıkınca demek seçimle gelen siyasi bir parti “diktatör” oluyor.

Askerî darbenin yaptığı 12 Eylül anayasası onları korkutmuyor da bu anayasanın değişmesinden korkuyorlar.

Kürtlerin öldürülmesi, sokaklarda kurşuna dizilmesi, ezilmesi, Türklerle eşit olmalarının reddedilmesi onları hiç korkutmuyor da “hadi bu durumu değiştirelim” demek onları korkutuyor.

Bakın bu ülke cumhuriyet kurulduğundan beri “tek parti” rejimiyle yönetiliyor, sivillerin yaptığı tek bir anayasayı görmemiş bir ülke bu, askerin dış politikadan eğitime kadar her konuya karıştığı bir düzen bu, devletin içinde çetelerin cuntaların fink attığı bir yapı bu.

Bunlardan korkmadınız da şimdi bunlar değişecek gibi olduğunda mı “tek partiden” korkmaya başladınız?

Eski düzenin devamını isteyip de bunu söyleyemeyenler için AKP ne güzel bir bahane değil mi?

AKP için yazı yazdınız diye işsiz kalmaktan mı korkuyorsunuz, hiç korkmayın, size açık çek, AKP için yazdığı yazıdan dolayı yazıları kesilen biri olursa biz bu gazetenin sütunlarını onlara açarız.

Yazıları birlikte yazar, mahkemelere de birlikte gideriz.

Parasızlığın, yargılanmanın, dövüşmenin korkulacak bir şey olmadığını da bizzat görür, biraz daha az ağlarsınız.

trusty
15-01-2010, 00:45
Yukardaki yaziyi Sn.Ahmet ALTAN yazmis.
okumaya deger gordugumuz icin koyduk.
Onun gibi dusundugumuzden degil.

sabonis
15-01-2010, 01:03
Altan Ahmet, Allah bir dese, sümme haşa, düşünürüm 2 kere inanmadan...

A.Altan gibilerinin sesleri ne kadar çok çıkarsa, bu ülkenin bağımsız, mandasız haykırışı o kadar kısık çıkacaktır nefeslerden.

yosun
15-01-2010, 01:24
Ağlamaklı bir yakınmadır gidiyor.


Biz farkında değiliz ama herhalde her gün mahkemeye bunlar gidiyordur, haklarında adam başı otuz kırk dava falan açılmış olmalı, bazı günler mahkemeler sırf onların gazetelerinde çalışanları yargılamak için çalışıyordur, onlar mahkûm oluyordur, onları tutuklama isteğiyle mahkemeye sevk ediyorlardır.

Onların çalıştıkları gazetelere ilan vermiyorlardır, onların gazetelerinin kredileri kesiliyordur.

Hiçbir yerde rastlanmayan haberleri onlar yayımlıyor, hiçbir gazetede rastlanmayan sert manşetler onların gazetelerinde yer alıyor, en cesur yazılar onların gazetelerinde yazılıyor, başbakan için bugüne dek atılmış en sert başlık onların gazetelerinde görülüyordur.

Böyledir herhalde.

Bu kadar ağlaştıklarına, dertlendiklerine, kendilerini baskı altında hissettiklerine göre böyle olmuş olmalı.

Yazık onlara.

İnsanın içi acıyor.



"Keser döner sap döner, bir gün gelir hesap döner" demiş atalar.
Ehh durduk yerde söylememişlerdir herhalde, mutlaka tecrübeyle sabitlenmiştir.
Bir gün gelir, birileri de Ahmet Altan için döktürür köşesinde benzer tarzda bir yazı...
"DÜŞMEZ KALKMAZ BİR ALLAH" demişler......!

mahmut1
15-01-2010, 09:48
"Keser döner sap döner, bir gün gelir hesap döner" demiş atalar.
Ehh durduk yerde söylememişlerdir herhalde, mutlaka tecrübeyle sabitlenmiştir.
Bir gün gelir, birileri de Ahmet Altan için döktürür köşesinde benzer tarzda bir yazı...
"DÜŞMEZ KALKMAZ BİR ALLAH" demişler......!


Sayın yosun o zaman onlarda dönerler alışkınlar.

asagir
15-01-2010, 16:40
Nâzım Hikmet yaşıyor


AKILLARINCA bir denge sağlamak için Nâzım Hikmet’le birlikte Necip Fazıl Kısakürek’in adını da anarlar.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13482832.asp?yazarid=72

asagir
15-01-2010, 16:42
O elçiye saygı istiyorsan eğer...


İsrail Büyükelçimiz gene de şanslıydı, alçakta malçakta, hiç olmazsa oturacak bir yer verdiler adama... Herhangi bir Türk vatandaşı, herhangi bir Türk büyükelçiliğine gitse, bırak sandalyeyi, oturması için tabure verirler mi?
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13482238.asp?yazarid=249

trusty
16-01-2010, 02:03
O elçiye saygı istiyorsan eğer...



İsrail Büyükelçimiz gene de şanslıydı, alçakta malçakta, hiç olmazsa oturacak bir yer verdiler adama... Herhangi bir Türk vatandaşı, herhangi bir Türk büyükelçiliğine gitse, bırak sandalyeyi, oturması için tabure verirler mi?

Kapıdan sokmuyorlar.

Yurtdışında başı derde girdiği zaman, konsolosluktan yardım almayı başarabilen bi tane Türk gösterin bana, sadece bu yazıyı değil, bu sayfayı komple yırtar, yerim... Yağmura yakalan, saçağın altında durmana bile izin vermezler.

Hatta, yaklaşmanı bile sevmezler... Nasıl mı? Öğrencilik yılları İtalya'da geçen, Show Haber'in anchorman'i arkadaşım Korcan Karar, habire anlatır... Bir gün okuluna giderken, Roma Elçiliğimizin önünden geçiyor, elini hasretle duvara sürtüyor. Hesapta vatan toprağıdır, Türkiye'ye, İzmir'e dokunmuş gibi hissediyor, gözleri yaşlı... Daha köşeye gelmeden içerden fırlayıp, yakasına yapışıyorlar Korcan'ın iyi mi... “N'aapıyosun, terörist misin!”

İnanmayan varsa, lütfen şu anda, mesela Paris veya Londra Büyükelçiliğimizi arasın, “Ölüyorum” diye... Açarlarsa, dişimi kırarım. İnleye inleye telesekretere verirsiniz son nefesinizi.

Bakın, telesekreter dedim aklıma geldi. Arayın... Vize için 3'ü, pasaport için 5'i, İngilizce için 9'u tuşlayın filan cevabı gelir... 3'ü 5'i tuşlayın, havagazı... İngilizce için 9'u tuşlayın, şak diye açarlar... Ki, aman ha yabancıdır, mağdur olmasın!

20 senedir Almanya'da yaşayıp, konsolos görmeyen vatandaşımız var... Ama, farz edelim gazeteciysen, bulursun adamını, papyonlu garsonların patlattığı şampanyalar eşliğinde düğün bile yapabilirsin konsoloslukta!

Keriz yerine konman da cabası... Almanya'da notere git. 5 Euro, makul... Ama, Deniz Feneri'nin noterini kabul eden bizim konsolosluklar, Alman noterini
kabul etmezler. İlla konsolosluktan yaptıracaksın o işlemi, 35 Euro! Yani, devletin seni söğüşlemesi için illa Türkiye'de oturmana gerek yok, dünyanın neresine gidersen git, kazığı kıçında.

E haliyle merak ediyor insan...

Kendi vatandaşına değer vermeyen bir devlet, kendi elçisine değer verilmesini elalemden hangi hakla bekler?

İsrail yaptı bir hıyarlık...

Neticede özür diledi.

Bizden kim özür dileyecek?

--------------------------------

Sevgili Yilmaz OZDIL dogrulari yazmis.

Son 20 senemiz yurt-disinda gecti, benzerlerini bizde gorduk yasadik.

Simdi bazen, yurtdisinda yasayan vatandaslarimiz loby yapsin gibi muthis fikirler zikreden politikacilar var utanmadan.

Artik bizim gurbetciler eskisi gibi degil. Gozunu acti hepsi.

Dikkatle takip ediyorlar elciliklerdeki davranislari, asagilamalari.

Bu davranislar onlara bir bilinc kazandiriyor.

Kim olduklarini, devlet tarafindan nasil gorulduklerini, gercek degerlerini goruyorlar.

Gunu gelince onlarda yapacak hesabi.

Devlet hep boyleydi bizde, biraz hak, biraz hukuk, bolca vatan-millet sakarya, bolca soygun, bolca dayak.

Atalari da boyleydi bunlarin.

Yoksa adam dokermiydi dizelere, onca yil once ;

Salvari saltak Osmanli
Egeri kaltak Osmanli
Ekende yok, dikende yok
Yiyende ortak Osmanli.

yusufusta
16-01-2010, 14:26
Hâlâ cevap bekleyen soru: O not o cebe nasıl girdi?
“Arınç suikastı” tartışmasını, Türkiye’yle ilgilenen bir İtalyana anlattım geçenlerde, bilip anladığım kadarıyla o da...
Başbakan Yardımcısı’nın evinin önünde çevrilen araçları...
İçinde sivil “yakalanan” albayla binbaşıyı...
Albayın cebinden çıkan kâğıtta Başbakan Yardımcısı’nın adresinin yazılı olmasını...
Onun tam bu kâğıdı yutmaya çalışırken yakalanmasını...
Askerlerin “Türk Gladiosu” damgası yemiş bir askeri birimde çalıştığının ortaya çıkmasını...
O askeri birimde bazı çok gizli evrakların yakılmaya başlandığı bilgisinin dinlemeye takılmasını...
Bunun üzerine tarihte ilk kez bir sivil savcının askeri birlikte kozmik gizliliğe sahip evraklar üzerinde incelemeye başlamasını...
* * *
İtalyan dinleyicim, bu “politik polisiye”yi hayretler içinde dinledi.
İçinde, İtalya’nın Gladio’yu ortaya çıkarış öyküsüyle benzerlikler yakaladı.
Ama daha ilginç bir yorum yaptı:
“Baskı rejimi kurmak isteyen her iktidarın gözde bahanesidir suikast iddiası” dedi.
Gerçekten de tarihte pek çok örneği var bu tezin...
Ortalık öyle puslu ki, öyle yoğun bir bilgi kirliliği var ki, her ihtimale aynı mesafeyle yaklaşmakta yarar var.
* * *
Çukurambar’da suikast ihbarı üzerine yakalanan albay ve binbaşının mahkeme ifadeleri 31 Ocak günü gazetelere yansıdı.
Lakin yılbaşı telaşı içinde fazlaca üzerinde durulamadı.
İfadesi alınan Albay E.Y.M., 1 yıldır dışarı bilgi sızdırdığından kuşkulandıkları bir albayı izlediklerini söylüyordu. Anlattığına göre, izleme sırasında polislere yakalanınca cebinden beresini çıkarmak istemiş, çıkarırken de yere düşen notu fark etmişti.
Notta “1424. cadde Feza A.” yazılıydı.
Yani Arınç’ın ev adresi...
Notu polise de göstermiş. Elini çıkardığında kâğıt parçası da sağ elindeymiş. Su içmek için şişenin kapağını açtığında polis kâğıdı fark edip “Aç elini” demiş.
‘Yutacak’ diye bağırıp üzerine atlamışlar.
“Kâğıdın montunun cebine nasıl girdiğini bilmediğini” söylüyordu Albay...
Pusuladaki adreste kimin oturduğundan da haberi yoktu.
Ama kanaati şuydu:
“Polisler, ihbarın devamında soruşturmayı derinleştirebilmek için bu notu cebime koydular.”
* * *
Politik-polisiyemiz bu “kâğıt parçası”nın o cebe nasıl girdiği sorusunda düğümlenip kalmışa benziyor.
Taraflardan birisi büyük bir yalan söylüyor.
Ya o adresi cebinde taşıyanlar ya adresi o cebe koyanlar...
Bu ayrıntı bize, son tezgâhın ardındaki adresi söyleyecek.
Hava öyle puslu ki, her bilgiye büyük temkinlilikle yaklaşmak şart...
Herkese de bunu tavsiye ediyorum.
Bir yandan demokratik rejimlerde devlet içinde açılamayacak kapı olmaması gerektiğini savunuyorum. Mahkemelerin her tür sırra erişme hakkı olduğuna inanıyorum.
Öte yandan İtalyan dostumun “Suikast iddiası, baskı rejimi kurmak isteyenlerin gözde bahanesidir” sözünü de aklımın bir kenarında tutuyorum.
O kâğıt parçasının o cebe nasıl ve kim tarafından konmuş olduğu sorusunun cevabını merakla bekliyorum.

Can Dündar

balaban
19-01-2010, 01:20
Soros onları çok seviyor

Onlara Sivil Toplum Kuruluşu deniyor. Bakmayın siz ‘sivil’ olduklarına, Amerikan emperyalizmine bir Amerikan askerinden çok daha bağlılar...
Onları Yugoslavya parçalanırken gördük... Ukrayna’da, Gürcistan’da renkli darbeler yaparken, Kırgızistan’da, Özbekistan’da, Azerbeycan’da renkli darbeler yapmaya çalışırken gördük... Şimdilerde İran’ı karıştırmakla meşguller... Bir süredir de Türkiyemizde çok hareketliler... Onlara Sivil Toplum Kuruluşu (NGO) deniyor. Bakmayın siz ’sivil’ olduklarına, Amerikan emperyalizmine bir Amerikan askerinden çok daha bağlılar...
1980’lerin ortalarına dek küresel egemenliğini dünyanın dört bir yanında askeri faşist darbeler yaptırarak sürdüren ABD’nin, bu dönemi kapatıp, küresel egemenliğini ’Demokrasi Projesi’ kapsamında sürdürme dönemine geçmesinden sonra, bu ’sivil’lere çok iş düşmeye başladı.

ABD’nin bu ’sivil’ askerleri, görev yaptıkları ülkelerde ’Demokrasi ve İnsan Hakları’ gibi kavramları kullanarak renkli darbeler gerçekleştirdiler, meydanları karıştırdılar, ABD’nin istemediği liderler seçimle işbaşına gelmiş bile olsa , ’Diktatöre Ölüm!’ sloganlarıyla devirmeye çalıştılar...

Bu ’sivil’ Coni’lerin içinde akademisyenler var, gazeteciler var, medya patronları var, politikacıları var...

Bu ’sivil’ Coni’lerin özel üniversiteleri var, dernekleri var, vakıfları var, vakıf yöneticileri var...

Bu ’sivil’ Coni’lerin sahte imzacıları, sahte belge düzenleyicileri, iftiracıları, çamurcuları, tertipçileri var...

Bu ’sivil’Coni’lerin en önemli para kaynağı da, vurguncu Soros...

Hani şu, dünyanın dört bir yanındaki menkul kıymet borsalarında çevirdiği dolaplarla büyük vurgunlar vuran Amerikalı para sihirbazı George Soros...

Sağolsun, 2 Mart 2002’de Sabancı Üniversitesi’ndeki bir konferansta “Türkiye’nin en değerli ihraç ürünü ordusudur” diyerek akıl hocalığı yapan vurguncu Soros, dünyanın dört bir yanındaki ’sivil’ çocuklarını olduğu gibi, ülkemizdeki birbirinden ’sivil’ çocuklarını da hiç harçlıksız bırakmıyor...
Sağolsun, çocukları da bu paraları ’Açık Toplum’ adına aldıklarını inkar etmiyor ve aldıkları paraların hakkını veriyor, babaları Soros’u hiç mahcup etmiyorlar...
Bu nedenle, ABD’nin ’Demokrasi Projesi’ne hizmet eden bu ’sivil’ tertipçiler için gönül rahatlığı içinde, “Soros bu çocukları çok seviyor’’ diyebilirsiniz...
* İrfan Tuna

balaban
19-01-2010, 01:27
Hakarete sermaye olmak
Dost ve müttefik bildiğimiz iki ülkenin, iki önemli yayın organında ülkemiz ile ilgili iki haber-yorum yayınlandı.
Birinci haber İngiltere’den. ”The Economist“ dergisinde yayınlanan 31.12.2009 tarihli, ”Türkiye Ve Generalleri, Lanetli Planlar“ başlıklı yazı şöyle diyor:
”2009 TSK için ‘rezil’ bir yıl oldu!..“, ” .. Orduyu lekeleyen her yeni olayın ortaya çıkmasının, ardından, daha fazla Türk, ordunun gerçekten devletin altını oymakta olduğu konusunda kaygılanıyor “
Devam ediyor yazı:
”Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un, genelde yaptığı, “ordunun adını lekelemek isteyen bilinmeyen düşmanlar” homurdanmalarına rağmen şimdi hükümetle işbirliği yaptığı görülüyor.“
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en büyük komutanının feryatlarını ”homurdanma“ olarak nitelemekten kaçınmayan bu haya yoksunları, yazılarını şu yorumla bitiriyor:
”Son skandalların en cesaretlendirici detayı ise, bunları ortaya çıkaranların kendi içlerindeki başına buyruk isimleri ele vermeyi amaçlayan subaylar olması.“
Türk ordusunu dalaveracı, hınzır, ülkeyi istikrarsızlaştırıcı unsur, skandallar yuvası, darbeci, demokrasinin önünde en büyük engel, lanetli ve alçakça planların hazırlayıcısı gösteren ve bu yönde dışardan yazılar yazan ve yorum yapanların adı bellidir:
Düşman!..
Peki, kendi ülkesinin ordusu için bu yorumları yapan ve yorumlara ortak olanların adı nedir?
Adını siz koyun!
Gelelim ikinci yazıya. Bu yazı da, 23.12.2009 tarihli New York Times’dan. Yazı, Başbakan ve eşinin ABD ziyaretiyle ilgili. Prof. Barry Rubin tarafından kaleme alınmış.
Yazar, sözü, Erdoğanlar’ın karşılanma seromonisine getirmekte ve yorumlarını devam ettirmektedir:
”Obama ile görüşmek üzere, Washington’a gelen Başbakan ve eşinin, karşılanma seromonisini gösteren fotoğraflara bir göz atın ve ürperin.
...Erdoğan’ın eşi Emine, bir hijap (Türkiye’de türban deniyor) giymiş, ancak görünüşüne ve haline bakın, kendini geri planda tutan, döküntü bir köle gibi duruşuna bakın... Başı sanki, kadın olmanın verdiği utanç ve teslimiyetle yığılıp kalmış bir pozda. Ve dördüncü fotoğrafta, görevinden kovulmuş sessizce sıvışan bir hizmetçi görünümünde.“
Türkiye Cumhuriyeti için bu yorumlar onur kırıcıdır. Feryadımız bundandır!.. Ancak, bu feryatlar hedefe ulaşamamaktadır. Çünkü yorumların sermayesi sermayesi bizdendir, içimizdendir. Bu yüzden yorum sahiplerinin nereden cesaret aldığını sormak, suya çizgi atmaktır. Sorulacak hesaplar listesine, ülkemizi bu yorumlara düçar edenleri de eklemeyi unutmayalım!..
(haberin ingilizce orijinali için: http://www.globalpolitician.com/26122-feminism-middle-east)
* Halil Arık

alpertunga
19-01-2010, 15:52
Vicdani ret


“Mesihim” diyor.

Aha bu da mucizesi...

İdam verildi.
5 senede çıktı!

*

İncil’i yeniden yazacağını söyleyen “milli katilimiz” henüz vahiy indirmedi ama... En azından hukuk sistemimiz hakkında tebliğ sunmuş oldu:
“Ölenle ölünmüyor kardeşim!”

*

Neyse, hukuk meselesini keselim.
Malum, burası Türkiye...
Teröristi bırakırlar.
Bizi içeri atarlar.
Gelin, başka konuyu merak edelim.

*

Niye askere alıyoruz mesela?

*

Tel boyu nöbet mi tutturacağız?
Cephanelik mi teslim edeceğiz?

*

Denilebilir ki:
“Önemsiz bir yerde yaptırılır...”
Önemsizse orası, niye kışla?
Kapatsana o zaman o yeri.

*

Saatlerce yüksek askeri şûralar filan toplayıp, orduya zararlı adamları ordudan atarken... Topluma zararlı adamı, orduya niye alıyoruz?

*

Rütbesiz er bile olsa, bu memleketin şerefini temsil etmez mi asker? Şeref denilen kavram, Abdi İpekçi’yi katletmenin, Papa’yı “Türk vurdu” dedirtmenin neresindedir?

*

Generallerin, siyasilerin, kalantorların torpilli-dövizli çocukları sayesinde zaten yeteri kadar darbe yedi peygamber ocağı... “Sahte çürük Devlet Bakanı” bile gördü bu talihsiz millet... Askerlikten yırtmak isteyenler, tırsıyorum diyemiyor, “vicdani ret”ten söz ediyor.

*

Yormayalım lafı...

*

Gata’dan rapor çıkmadan önce yazıyorum bu satırları, raporu maporu boşverin... Hapisten kaçmak için bu askerin üniformasını giydi, bir daha giydirmeyin... Memleketin yeteri kadar “vicdanlı vatandaşı” var... Vicdani ret talep etmesi gereken, TSK’nın kendisidir.

YılmazÖzdil

asagir
19-01-2010, 17:47
Ağca'nın patronu Kenan Evren'di
--------------------------------------------------------------------------------


Türkiye, 1970'lerin ortasından itibaren sağ-sol diye iki kampa bölünmüştü. Bu bölünme; kabaca, dünyadaki sosyalist ve kapitalist sisteme denk düşüyordu. Sosyalist sistemin lideri Sovyetler Birliği'nin güneyden kuşatan kapitalizmin lideri ABD için Türkiye bir koçbaşı gibiydi. Bu yüzden de Türkiye'nin ABD güdümünde tutulması çok önemliydi.
Halbuki 1960'lardan başlayarak Türkiye'de halkçı-toplumcu hareketler hızla yükselmişti. Köylüler ve işçiler daha fazla hak, ekonomiden daha fazla pay istiyorlardı. Buna memurlar da kuvvetle destek veriyorlardı. Doğumuzdaki İran'da ABD güdümündeki Şah Rıza yönetimi çok sıkıntılı bir döneme girmişti.
İşte böyle bir ortamda ABD; Türk Silahlı Kuvvetleri'nin tepe yönetimini harekete geçirdi. TSK içindeki darbeci generaller; ülke yönetimine el koymak için Özel Harp Dairesi'ni kullanmaya başladılar. MİT içindeki darbeci kanat da darbeci generallerle el ele vererek Türkiye'yi kargaşa içine itecek komploları başlattılar.
Bunun için sağ-sol çatışmasının yanına Alevi-Sünni çatışmasını eklemeye çalıştılar. Bu amaçla Kahramanmaraş'ta Alevileri hedef alan vahşi bir katliam da yaptırdılar. Bu saldırılar, Sivas'ta, Çorum'da da sürdürüldü. Aynı dönemde Kürtçüleri de harekete geçirmek için PKK oluşturtuldu. Kürt milliyetçiliği teşvik edildi. Böylece; 'Kürt tehlikesi vardır!' dedirtmek istediler.
Ülkenin kargaşaya sürüklendiğini gören ve bunu araştıran aydınlardan birisi de Milliyet Gazetesi Başyazarı Abdi İpekçi idi. Gerçek bir yurtsever ve demokrat olan Abdi İpekçi; CIA'nın Türkiye Masası Şefi Paul Henze ile görüşerek bu çatışmalar hakkında görüş almıştı. Abdi İpekçi; bu görüşmeden çıktıktan sonra artık bu sağ-sol, Alevi-Sünni, Kürt-Türk ayrışmasının ABD desteği ile planlanıp asker eliyle yürütüldüğü yolundaki şüphesinin gerçek olduğuna kanaat getirmişti. Ve bu görüşmeden kısa bir süre sonra, 1 Şubat 1979'da Abdi İpekçi öldürüldü. Onun katili veya katilleri, o dönemdeki Ülkü Ocakları içine yerleştirilen özel yetiştirilmiş tiplerdi. Ve Paul Henze'nin çok düşündürücü anlatımıyla, bu katiller; kime hizmet ettiklerini bilmiyorlardı.
Sonuçta; bu cinayetleri ve çatışmaları kullanan darbeci generaller; 12 Eylül 1980'de ülkenin yönetimine el koydular. O zamana kadar sıkıyönetimin bulunduğu yerlerde olaylar önlenemiyordu ama 13 Eylül'de bu olaylar bıçak gibi kesilmişti.
İnanmayan varsa, 1980 yılının eylül ayındaki olayları inceleyebilir...
Bu cinayette tetiği çeken Ağca ise, onu oraya yollayan darbe planlarını o sıralarda olgunlaştırmış bulunan Kenan Evren'dir.
Darbeden sonra Türkiye'deki solcular ve ülkücüler ezildiler. Türk devleti; Kemalist çizgiden koparıldı; toplum gericileştirildi ve bugünkü AKP iktidarının taşları döşenmiş oldu. Bu yüzdendir ki AKP iktidarları 12 Eylül darbecilerine dokunmadılar.

HRANT DİNK DE AYNEN
Üç yıl önce gazeteci Hrant Dink de aynı amaçla öldürtüldü.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne Hrant Dink'in öldürüleceğine ilişkin birçok bilgi iletiliyor. Aynı bilgiler Trabzon Emniyet Müdürlüğü'ne de ulaştırılıyor.
Bu cinayetin emniyet içindeki izlerini araştıran gazeteci Nedim Şener; 'Dink cinayeti büyük bölümüyle polisin kontrolünde planlandı' diyor. Nedim Şener, Trabzon Emniyeti ve İstihbarat Dairesi Başkanlığı ile ilgili sorular yanıt bulmadan, yetkilileri koltuklarını korudukça cinayetin çözülemeyeceğini söylüyor. Bunun için 26 yıl gibi bir ceza ile yargılanıyor. 'Dink cinayetinde taşları devlet döşedi' diye makale yayımlayan atilim.org isimli internet sitesine yasak getirilmiş bulunuyor. Bu hükümet, rahip Santoro cinayeti döneminde Trabzon Emniyet Müdürü olan Ramazan Akyürek'i bütün Türkiye'nin istihbaratının başına getirerek ödüllendirmişti. Biliyorsunuz; 2006'da Trabzon'da 16 yaşındaki bir lise öğrencisi, rahip Andrea Santoro'yu öldürmüştü. 2007'de ise Malatya'da Zirve kitabevi'nde üç kişi hunharca katledilmişti.
Peki bu cinayetler ne zaman işleniyor?
AKP işbaşında iken...
Neden işleniyor?
Ulusalcıları, yurtseverleri kötü göstermek için.
Abdi İpekçi'yi de Bulgarların öldürttüğü o zamanlar gazetelerde uzun süre yazılmış durmuştu...
Ergenekon davasında neden bu cinayetin ihmalcilerini sorgulamıyorlar; hiç düşündünüz mü?

ARINÇ'A İNANAN AHMAKTIR
AKP'lileri yuma yağlama makinesi gibi çalışan TRT'de konuşturulmuş Bülent Arınç. Ve, kendisine planlandığını iddia ettiği suikasti küçümseyenlere ahmak demiş. Tabii; Arınç'ın sıkıştığı yerde akıttığı gözyaşları gibi bu suikast sözleri de sahtedir. Ona suikast düzenlenmek istendiğine inanmayanlardan birisi de bendim. Bu yüzden beni ahmak sayanlara da sözlerini iade ediyorum.
Bana göre de: Rahip Santoro, Hrant Dink; Zirve Kitabevi cinayetleri karşısında kılını kıpırdatmayanların; kendilerini mağdur gibi göstermeye kalkışmalarına inananlar ahmaktır.

http://www.gunes.com/2010/01/19/yazarlar/y4.html

balaban
20-01-2010, 01:20
Ağca'nın patronu Kenan Evren'di
--------------------------------------------------------------------------------


Bana göre de: Rahip Santoro, Hrant Dink; Zirve Kitabevi cinayetleri karşısında kılını kıpırdatmayanların; kendilerini mağdur gibi göstermeye kalkışmalarına inananlar ahmaktır.
http://www.gunes.com/2010/01/19/yazarlar/y4.html


Öyledir efendim. Ahmakların sayısı ahmak olmayanları geçiyor olabilir. Arınç'a inanan var epey:)

reha kaya
20-01-2010, 01:27
Öyledir efendim. Ahmakların sayısı ahmak olmayanları geçiyor olabilir. Arınç'a inanan var epey:)

Epey değil, fersah fersah geçildi.

Bazen düşünüyorum da, eskiden bu kadar çok değillerdi, diyorum.

30 Senedir, fazlaca ahmaklaştırıldığına, artık iyice ikna oldum.

ozberehu
20-01-2010, 07:08
Taraf Gazetesi,

Neşe DÜZEL'in AKP li vekil Ayşenur BAHÇEKAPILI ile röportajı...


Ayşenur Bahçekapılı: ‘Başbakan hayatını riske atıyor’

“Elimizde bir demokratik açılım paketi yok. Olsaydı, Alevi, Kürt çalıştayları yapılmazdı. Biz açılım paketini hep birlikte oluşturacağız.”

“Bugünkü Meclis pratiğinde sorunu mutabakatla çözmek çok zor. Ama biz demokrasi ve açılım konusunda kararlıyız. Biz yürüyeceğiz, gelen gelir, düşen düşer.”

“Başbakan müthiş kararlı. Bir an için bile açılımla ilgili “acaba” dediğine tanık olmadım. “Açılımı sürdüreceğim” diyor.”

* * *

NEDEN: AYŞENUR BAHÇEKAPILI
AKP’nin büyük bir cesaretle başlattığı demokratik açılım sürecinin, öyle devamlı ilerleyen mekanik bir süreç olmayacağı görülüyor. Süreç boyunca toplumda büyük gerginliklerin, gelgitlerin yaşanacağı anlaşılıyor. Habur ve İzmir’de ortaya çıkan görüntüler, ‘Türk ve Kürt milliyetçileri’nin demokratik açılım sürecini bundan böyle sokakta engellemeye çalışacaklarının ilk işaretleri oldu. Peki, AKP yönetimi Doğu ve Batı arasında bu tip gerginliklerin yaşanacağını bekliyor muydu? İki yanda da milliyetçi eğilimlerin bu şekilde öne çıkacağını tahmin ediyor muydu? Eğer Kürt açılımı başarıyla sonuçlanmazsa bunun AKP açısından siyasi sonucu ne olur? Habur’daki karşılamadan sonra AKP kadroları demokratik açılımdan pişman oldu mu? Alevi açılımı nereye doğru ilerliyor? AKP, Aleviliği bir tarikat olarak görmekten vazgeçecek mi? Bütün bu konuları AK Parti Grup Başkanvekili Ayşenur Bahçekapılı’yla konuştuk. Solcu kimliğiyle tanınan ve 22 Temmuz seçimlerinde AK Parti’den İstanbul milletvekili olan Ayşenur Bahçekapılı, uzun yıllar İstanbul Barosu’nda ve Türkiye Barolar Birliği’nde yönetim kurulu üyeliği yaptı. Bahçekapılı bir ara da Murat Karayalçın başkanlığındaki SHP’nin İstanbul il başkanıydı.

* * *

NEŞE DÜZEL: Başbakan Tayip Erdoğan’ın öncülüğünde AKP çok cesur bir demokratikleşme açılımına girerek, devletle sorunu olan bütün kesimlerin sorunlarını çözecek bir hareket başlattı. AKP öncelikle de Kürtlerle, Alevilerin sorunlarına eğilen bir politika izliyor. Bu açılım neden şimdi başladı?

AYŞENUR BAHÇEKAPILI: Bu açılımın alt yapısı aslında çoktandır hazırlanıyor. Demokratikleşme adımları atılıyor, AB’ye uyum için yasal düzenlemeler yapılıyor. İçte ve dışta bir barış ortamı olgunlaştırılmaya çalışılıyor. Biliyorsunuz Türkiye, AK Parti döneminde dünyada ve Ortadoğu’da ciddi bir barış atağı başlattı. Türkiye dışarıda böylesine bir barış hamlesi yaparken, kendi içindeki çatışmayı sürdüremezdi.

Niye sürdüremezdi?

Kürt meselesini, PKK sorununu çözememiş, kendi iç barışını sağlayamamış bir Türkiye’nin Ortadoğu’da giriştiği barış arayışı bir kere inandırıcı olmazdı. AK Parti, Türkiye içinde de barışı yaratmak ve demokratik açılımı gerçekleştirmek zorundaydı. Ayrıca PKK da uluslararası bir sorun haline gelmişti artık. Türkiye bu sorunu sadece kendi sınırları içinde kalarak çözemezdi. Türkiye bu sorunu ancak komşularıyla barışçı ilişkiler kurarak dünyayla birlikte çözebilirdi. Nitekim AK Parti bunu yaptı. Hem içte, hem dışta barışın yolunu aradı.

Kürt açılımının altyapısı hazırlandı mı?

Açılımın alt yapısı tam anlamıyla hazır diyemem. Zaten açılım ve çözüm yönünde en ufak bir hareketlenme olduğunda nasıl kıyamet koptuğunu görüyorsunuz. Ama şu kesin. AK Parti, Kürt açılımı yapmaya kendini hazır hissediyor. Bu konuda samimiyet, niyet ve irade var. Biz şimdi, demokratik açılımın koşullarını oluşturma sürecindeyiz. Elimizde, şu şöyle, bu böyle olacak diyen mekanik bir paket yok. Zaten öyle bir şey olsaydı, Alevi ve Kürt açılımı için çalıştaylar, görüşmeler yapılmazdı. Biz açılım paketini hep birlikte oluşturacağız.

AKP tabanı Kürt açılımını nasıl karşılıyor?

Önceki hafta kırk milletvekilimiz açılımla ilgili bilgi vermek ve almak için 81 vilayete dağıldı. Bu çalışmadan çıkan sonuç şu ki, AK Parti kadrolarında açılımla ilgili bir sorun yok. Parti kadrosunun demokratik açılıma itirazı yok. Aksine açılıma inanıyor, sahip çıkıyor ve destek veriyor.

Habur’daki karşılamadan sonra AKP kadrolarında bir pişmanlık ya da tedirginlik belirdi mi?

Rahatsızlık oldu. Biz bu süreci başlatırken, zaman içinde bazı dalgalanmaların, olumsuzlukların yaşanacağını zaten hissediyorduk. Burada önemli olan açılıma olan güveni yitirmemektir. Nitekim Başbakan Tayip Erdoğan partinin son Kızılcahamam toplantısında barış istemeyenlere, çatışmadan hisse kapanlara cevaben “inadına demokrasi” dedi. İçişleri Bakanı Beşir Atalay da “çözümün yeri Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir” dedi. Soruna mutlaka sivil çözüm getirilecek demektir bu.

Muhalefet partileri CHP ile MHP açılıma şiddetle karşı çıkıyorlar. Siz ise sorunun Meclis’te mutabakatla çözüleceğini söylüyorsunuz. CHP ve MHP’yi ikna edemezseniz, açılım yapılmayacak demek mi bu?

Bugünkü Meclis pratiği içinde sorunun mutabakatla çözülmesi çok zor. Ama biz demokrasi ve açılım konusunda kararlıyız. Biz yürüyeceğiz, gelen gelir, düşen düşer. Uzlaşma yollarını kapatmıyoruz, önerilere ve tartışmaya sonuna kadar açığız. Açılımı yapacağız. Ama gerginlik ortamı oluşursa... AK Parti neticede Meclis’te sayısal çoğunluğa sahip. Eğer yasaları geçirmek sayısal çoğunluğa dayanıyorsa, başka ne yapabilirsiniz ki...
Bu açılımın size oy kaybettirebileceğini düşündünüz mü?

Oy kaybı riski göze alındı. Bu ülkede statükocu bir yapı var. Çözümsüzlükten maddi ve manevi çıkar sağlayan yerleşik kesimler var. Bu yüzden açılım çok büyük bir risk tabii. Eğer açılım başarılı olursa, doğal olarak bu başarı AK Parti’ye oy olarak geri döner.

Açılım başarılı olmazsa ne olur?

Açılım başarılı olmazsa, bu, AK Parti’de oy kaybına neden olur. AK Parti çok ciddi bir riski göze aldı. Ben, konumum gereği Başbakan’la görüşebiliyorum. Size büyük bir samimiyetle söylüyorum. Başbakan açılım konusunda müthiş kararlı. Ben, onun bir an için bile açılımla ilgili “acaba” dediğine tanık olmadım. “Açılımı sürdüreceğim” diyor. Geçenlerde şöyle bir şey dedi. “Ben üniversitede okurken, hocam bana sermayenin bir risk olduğunu söylemişti. Ben siyasete atılınca siyasetin bir risk olduğunu anladım. Şimdi de ülkenin başbakanı olarak yaşamın bir risk olduğunu görüyorum” dedi.

Açılım, hayati bir tehlike mi oluşturuyor?

Türkiye’nin geçmişine bakarsanız, elbette bir risk bu. Muhalefet de bir ara Başbakan’a idam edilirsin falan dedi. Açılımı başlatarak hem siyasi risk alıyorsunuz, hem de belki yaşam riski alıyorsunuz. Türkiye’deki statükoyu biliyorsunuz. Yakın tarih darbelerle geçti. Bu ülkede 17 yaşında bir çocuk, yaşı büyütülerek idam edildi. Bugün de her taraftan çeteler, darbe planları, silahlar çıkıyor.

Siz solcu bir gelenekten geliyorsunuz. Solun bu açılım karşısındaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sol, kendi içinde ciddi bir açılım yapmak zorunda. Solun kavramları, değişim, özgürlük, eşitlik, kardeşçe yaşamaktır. Sol bu kavramlara sahip olduğunu söylüyor ama bu kavramların hayata geçirilmesi için hiçbir şey yapmıyor. Sol kesimde AK Parti’yle ilgili bir ön yargı ve AK Parti karşıtlığı var. Sol kesimdeki bu AK Parti karşıtlığı, açılımı desteklemeyerek bir demokrasi karşıtlığına dönüşüyor.

Barışın olumlu etkileri ne zaman halkın hayatına yansır sizce?

Barışın olumlu etkileri, insanların hayatına ekonomik olarak hemen yansır. Çünkü demokrasi ve barış ülkeyi hem kültürel olarak hem de maddi olarak zenginleştirecek. Bu ülke teröre doğrudan 300 milyar dolar harcadı ve Türkiye’nin bugüne kadarki kayıpları 1 trilyon doları buldu. Müthiş bir para bu... AK Parti Medya Başkanlığı’ndan aldım bu rakamları. Bir trilyon dolar, dokuz tane GAP, 50 tane Atatürk Barajı demektir. Sayısız hastane ve okul demektir. Türkiye’nin demokratikleşmemesinin, sorunlarını sivil yoldan çözmemesinin 30 yıllık faturasıdır bu. Eğer bu paralar silaha değil insanların yaşamasına yatırılsaydı, bugün bu ülkede hayat bambaşka olurdu. Üretim ve yatırımlar artar, işsizlik dibe vururdu. Kaldı ki artık anlaşıldı.

Ne anlaşıldı?

Sorun, güvenliğe para harcayarak çözülmüyor. Terörle mücadeleye bir trilyon dolar harcadık ama hâlâ bu sorunu çözemedik. Sorun o bölgeye sadece yatırım yaparak da çözülmüyor. AK Parti döneminde yatırımlar en üst noktaya çıktı ama sorun gene bitmedi. Demokratikleşmeden başka bir çözüm yolu yok bu sorunun.

DTP’nin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

DTP bir milliyetçilik problemi içinde. O da Kürt milliyetçiliği yapıyor. DTP bir siyasi parti olmalı ve sadece Kürtler için değil herkes için hak, özgürlük ve eşitlik istemeli. Ayrıca DTP’de geçmişteki deneyimlerinden ötürü hep bir tuzağa düşürülme, oyuna getirilme korkusu var. Siyasal partilere ve sisteme güvenmiyorlar. Haklı olabilirler ama siyasetteki değişimi de algılamak zorundalar. Siyasi partilere olan güvensizlikleri, karşı tarafın da onlara güvenmemesine ve ‘ya bizi bölmek istiyorlarsa’ kuşkularına yol açıyor.

AKP’nin bütün bu demokratik açılımları yerleşik hale getirebilmesi için 12 Eylül Anayasası’nı değiştirmesi gerekiyor. AKP bunu yapabilecek mi?

Ben Meclis Anayasa Komisyonu’ndaydım. Partinin meclis grubunun başkan vekili olunca ayrıldım. AK Parti, 12 Eylül Anayasası’nı değiştirecek.

Anayasa ne zaman değişir sizce?

Bir tarih veremem ama demokratik açılım konusunda atılan her adım bizi anayasa değişikliğine daha çok yaklaştırıyor. Demokratik açılım başarılı olursa anayasa değişir. Çünkü demokratik açılım anayasa değişikliğini kapsıyor. Demokratik açılımı kısa, orta ve uzun vadeli olarak düşünürsek, demokratik açılımın uzun vadede anayasa değişikliğiyle sonuçlanması gerekiyor. Zaten anayasa değişikliği olmadan demokratik açılım yapılamaz ki...

Neler değişecek Anayasa’da?

12 Eylül Anayasası asker zihniyetinin yarattığı bir anayasadır. Sistemde bir sürü vesayet kurumu var. O kurumların temizlenmesi, haklar ve özgürlüklerle ilgili sınırlamaların azaltılması, hayatın sivilleştirilmesi gerekiyor. Ayrıca vatandaşlık tanımı da değiştirilecek. Herkes kendi etnik kökenini ifade edebilecek ve üst kimlik olarak “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım” diyecek. İşte bu, sorunu çözer. Zaten Kürt vatandaşların da üniter yapıyla, tek bayrakla ve resmî dilin Türkçe olmasıyla ilgili bir itirazı yok.

Vatandaşlıktaki ‘Türklük’ tanımı kalkacak öyle mi?

Tabii. Yoksa demokratikleşmeyi yapamazsınız.

Anayasa değişikliği için hazırlıklar var mı?

Şu anda her alanda çalışmalar var. Mesela yargı reformu hazırlanıyor. Kültürel hakların tanınması konusunda çalışmalar yapılıyor. Bunlarla, toplumun kendisini özgürce ifade etmesi amaçlanıyor. Bütün bunlar, anayasa değişikliği için birer hazırlıktır. Çünkü anayasa bir üst kanundur.

AKP tabanı anayasa değişikliğine hazır mı?

2007 seçimlerinde AK Parti’nin yüzde 47 oy almasının nedeni 27 Nisan muhtırası, Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararı ve halkın anayasa ve demokratikleşme talebidir. Ama halkın talebine rağmen, biz anayasa değişikliği yapmak istediğimizde öyle şeylerle karşılaştık ki... Mesela Türkiye Barolar Birliği... Bir dönem yönetiminde olduğum için biliyorum... Barolar Birliği daha önce hazırlamış olduğu son derece demokrat, özgürlükçü ve sivil olan anayasa taslağını, AK Parti sivil anayasa çalışmasına başlayınca tamamen değiştirdi. Yeni taslağında özgürlükleri kısıtladı. Kısacası Barolar birliği 12 Eylül Anayasası gibi bir şey hazırladı ve kamuoyuna bu tutucu anayasa önerisini sundu. Barolar tarafsız değiller.

Barolar sizce neye taraflar?

Demokrasiye ve hukuka taraf olduklarını iddia ediyorlar ama değiller. Barolar, statükoya taraflar. Hatta Barolar 12 Eylül rejimine taraf olmaya başladılar. Hukukçuların asla yapmaması gereken bir şeyi yapıyorlar. Toplumu kamplaştırmada büyük rol oynuyorlar.

Barolar dinlemelere karşı çıkmakla haksızlar mı?

Barolar, dinlemeler konusunda hak ve hukuka sahip çıkmıyorlar ki... Onlar bir kesimin dinlenmesine karşı çıkıyorlar. Dinlemeler elbette yasalara ve hukuka uygun olmalı. Ama Ergenekon’la bağlantılı isimlerin dinlenmesine karşı çıkıp da başka bir kesimin dinlenmesine karşı çıkmazsanız, bunun adı demokratlık ve tarafsızlık değildir. Bu düpedüz taraf olmaktır. Dinlemelerle ilgili yasa dün çıkmadı. Barolara şimdiye kadar neredeydiniz diye sormak gerekiyor. Aslında buradaki sorun şu...

Sorun ne?

Yüksek Yargı’da oligarşik bir yapı var. Bu yapının kırılması ve şeffaflaştırılması gerekiyor. Bugün Yüksek Yargı korkunç derecede politikleşmiş durumda. İstanbul Barosu’nu düşünün. Ergenekon davasını takip etmek için bir komisyon kuruyor. Ergenekon’daki sanıklardan birinin avukatı olan kişi Baro’nun bu komisyonunda yer alıyor. Ama aynı Baro Hrant Dink davası için bir komisyon oluşturmuyor.

İzmir’de DTP konvoyu taşlandı. Konvoydakiler de arabalarını insanların üzerine sürdü. Bu tür sürtüşmelerin artmasından çekiniyor musunuz?

Hayır çekinmiyoruz. Ama hiç bir şey olmayacak ve biz yolumuzda dümdüz gideceğiz diye düşünmek de hayalcilik olur. Görüyorsunuz, açılım başladığından beri bir sürü şey oldu. Bu süreç engellenmek isteniyor. DTP’nin taşlanması kabul edilemez. Türk milliyetçiliğini gösteriyor bu. Bir siyasi partinin düşüncesini açıklama, siyaset ve propaganda yapma özgürlüğünü kimsenin milliyetçilik gösterileriyle bayrak çıkararak, taş atarak engellemeye hakkı yok.

Alevilere gelirsek... Alevilerle ilgili ne tür açılımlar yapılacak?

Aleviler taleplerinin ne olduğunu yapılan çalıştaylar sonucunda kendileri belirleyecekler. Alevilerin talepleri cemevinin ibadethane olarak tanınmasında ve din derslerinin niteliğinde yoğunlaşıyor. Aleviler, kendilerini bir mezhep mi, bir kültür mü ya da bir siyasi yapılanma olarak mı tanımlıyorlar, bu tanımlamayı kendileri yapacaklar. Bu ortak taleplerden ve tanımlamadan sonra açılımlar yapılacak.

Diyelim ki Aleviler, çalıştaylar sonucunda ortak bir karara vardılar ve cemevlerinin ibadethane olarak kabul görmesini, Aleviliğin ayrı bir inanç ya da bir mezhep olarak tanınmasını istediler. Aleviliğin tarikat olduğunu söyleyen AK Parti, Alevilerin bu isteklerini kabul edecek mi?

Elbette. Biz çalıştayları niye yapıyoruz ki. Eğer üzerinde mutabakat sağlanan istekler hayata geçirilmezse, AK Parti kendi varlığını inkâr etmiş olur. Ayıp denen bir şey var. Bugüne kadar yedi tane Alevi çalıştayı yapıldı. Aleviler sorunlarını kendileri tanımlayacaklar ve çıkıp ‘biz buyuz, taleplerimiz bunlar’ diyecekler. AK Parti de Aleviler arasında varılan bu mutabakatı kabul edecek. Zaten AK Parti sorunların tanımını, o sorunu bizzat yaşayanlara yaptırmak için böyle bir çalıştaylar sürecine girdi. Biz bu ülkede demokratik açılımı sürdürmekte kararlıyız. Çünkü bu ülke ancak demokratikleştiğinde huzura kavuşacak.

------------------------------------------xxxxxx-----------------------------------------
NEŞE DÜZEL...
Röportaj dalının usta kalemlerinden Neşe Düzel Aydın doğumlu ve İzmir Amerikan Kız Koleji mezunu. Ege Üniversitesi İktisat Fakültesi ekonomi bölümünü bitirdikten sonra Yeni Asır Dış Haberler Servisi'nde çalıştı. Ardından Rapor Gazetesi Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. Daha sonra İstanbul basınında sırasıyla Dünya Milliyet ve Hürriyet gazetelerinde muhabirlik ve yazarlık yaptı. Bu arada özel televizyonların yayına girmesiyle Interstar'da Kırmızı Koltuk Kanal 6'da Bizim Koltuk ve Dinamit Kanal D'de Dinamit ve Kampana haber ve tartışma programlarını hazırladı.


Ayşenur BAHÇEKAPILI...
26 Kasım 1954'te Trabzon Maçka'da doğdu. Babasının adı Hasan Şefik, annesinin adı Şahsene'dir. Avukat; İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Serbest avukat olarak çalıştı. İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Sekreteri olarak görev yaptı. Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu Üyeliği görevinde bulundu. Sosyal Demokrat Hareket Platformu'nda Kadın-Eğitim- Hukuk atölyelerinin İstanbul sorumlusu olarak çalıştı.

Nerdeyse tüm eğitim hayatı Ege'de geçmiş bir modern bayan ile bir zamanların sosyal demokratı bir bayan vekil...

eee olabilir gömlektir değişir demi...

kusura bakmayın da Anayasa'dan "Türk" kavramını çıkarmayı savunanlara bakıyorum da şu haberi okuyunca...

SEÇİM BARAJINDAN GELEN SÖZLÜĞÜ AÇSAN ÇOĞUNLUK TANIMINA BAKSAN NE ALAKA YAA DİYEBİLECEĞİN BİR ÇOĞUNLUK KAVRAMI, sana kontrolsüz hayal kurdurabilir, olmayan komploları kurdurabilir, kendin çalıp kendin oynayacağın senaryoları yazdırabilir, amma velakin Misak-ı Milli sınırları (ki sana bana veri olaraK en büyük TÜRK tarafından verilmiştir, dışsaldır yani) bunu ve bunu temsil eden değerleri kavramları işkembe-i kübrandan sınırsız demokrasi getiriyoruz diye değiştiremezsin...

orta oyunu oynamayın güzel ülkemde bulunduğum yerden komik gözüküyor...çapsızlık prim yapsa da her çıkış iniş her gece bir gündüz getirir...işte o inişte ve o gündüzde gene GÖMLEK DEĞİŞTİRENLERİN en başında olacaksın...zira genetik kodun "padişahım çok yaşa" ya proglanmıştır...

zamanında 312 diye bir madde hatırlıyorum nerden nerelere geldik nerden nerelere...

balık hafızalılara anlat onlara anlat onlara hitap et...beni zerre kadar hayallerin ilgilendirmiyor...heey gidi heyy...

mterkan
20-01-2010, 14:45
Deveyi diken...


Utanmaz Adam vardı...
Efsane Gırgır’ın efsane tipi.
Şerefsizin önde gideniydi...
Adı “Şeref”ti.
Oku oku, doyamazdık.

Ceyar çıktı sonra...
Karaktersiz karakter.
Haysiyetsizliğin bini bi para.
Kimi kayınbiraderle yatıyor.
Kimi enişteyi kazıklıyor.
Anında... Edirne’den Ardahan’a herkes tabelasını değiştirdi, “Dallas kafe, Dallas kuaför, Dallas market” yaptı.

Mükremin Çıtır.
Tirbişon.
Magandanın Feriştah’ı...
İzlenme rekoru kırdı.

Halkımızdan en çok “esemes” alan, gelin oldu; damadı alkol komasından ölü buldular, kaynana’yı “şehit anası” ilan ettiler... O kadar şarkı yarışması yapıldı, en çok kim sevildi? Esrarla yakalanan Bayhan! Dizide anne rolünü canlandıran çocuksuz kadın, yılın annesi... Çikita
muz ve nane nane’yle patlama yapan Ajdar, makine mühendisi iyi mi!

Polat Alemdar...
Ailemizin katili.
Geçenlerde bardan çıktı, polis evine kadar eskortluk yaptı. Ahali, mahkemelerle papaz oluyor, evladına illa Memati adını koyabilmek için... Üniversitede konferans verdiler, inim inim inledi salon, “Türkiye sizinle gurur duyuyor” diye.

Behlül’e herkes hasta, adam yengesini düdüklüyor. Bir hafta anons yapıldı, “Bihter’e kocası tecavüz edecek” diye, uzağa gitmeyeyim, benim valide bile misafirlikleri iptal etti, tecavüz sahnesini kaçırmamak için... Küçük Kadınlar’da kızlar Allah ne verdiyse... Hanımın Çiftliği, Dallas’ın Adana’da geçeni... Yaprak Dökümü’nde bir zilli gelin var, sanırım finalde kayınpeder Ali Rıza Bey’le yatacak. Damat desen, dizi dizi, sülaleyi dizdi.

(Televizyonların ahlakını filan denetleyen RTÜK eski Başkanı’nın kumarhane başkenti Las Vegas’ta Porno Fuarı’nda yakalandığı haberi çıktı bu arada... Eminim yalandır.)

Her kıstırdığını yalan dolan yatağa atan, genç kızların rüyası zetina dikiş makinesi değil miydi, Issız Adam? Organize İşler, alayı oto hırsızı... Yahşi Batı’da Cem Yılmaz, bildiğin dolandırıcı.

Sporcularla ilgili belgesel yap mesela, kimse seyretmez... Pascal Nouma sahanın ortasında şortunu indirdi, televizyon yıldızı oldu, reklamı bile yapıldı.

Recep İvedik?
Öküzün önde gideni.
Gişe rekortmeni.

Uzatmayayım...

Sabahtan beri telefonlarımız susmuyor, “Neden Mehmet Ali Ağca’yı o kadar gösteriyorsunuz, göstermeyin” diye... Onu göstermeyelim de, kimi gösterelim şekerim?

YILMAZ ÖZDİL

mterkan
20-01-2010, 15:07
Zorunlu askerliği kaldırın

İş, “bizim ordu böyledir canım, kendini memleketin sahibi sanır” dalgacılığının çok ötesine geçmiş durumda.

Herhalde hepsi değil ama generallerin büyük çoğunluğu hastalanmış gibi gözüküyor.

Neredeyse her yıl yeni bir darbe planı hazırlıyorlar.

Bizim bugün yayımladığımız darbe planı, bugüne dek görülenlerin en kapsamlısı, binlerce sayfadan oluşuyor, her aşaması en ince ayrıntısına kadar hazırlanmış.

Birinci Ordu’nun eski komutanı tarafından organize edilmiş.

Kara Kuvvetleri’ne bağlı dört ordu var biliyorsunuz, Birinci Ordu, İkinci Ordu, Üçüncü Ordu ve Ege Ordusu.

Her yıl bu ordular, bir “düşman saldırısına karşı” zihinsel tatbikatlar yapıyorlar.

Orduların generalleri kendi aralarında toplanıyorlar, “en kötü senaryoyu” oluşturuyorlar ve bunlara karşı alınacak önlemlerde kimlerin hangi görevleri üstleneceğini, görevlerin nasıl dağılacağını belirliyorlar.

Bu “tatbikatların” amacı “düşmana” karşı alınacak önlemleri saptamak.

2003 yılında Birinci Ordu’nun generalleri de bu “tatbikatı” yapmak için toplanıyorlar.

Görüntüde düşmana karşı hazırlanacaklar.

Ama bu sadece “görüntü”, bu görüntünün arkasına saklanıp darbe planları yapıyorlar.

Yapacakları darbe için 12 Eylül’ün darbe örgütlenmesini örnek alıyorlar.

İki aşaması var planın.

Birinci aşama “sıkıyönetim” ilanını sağlamak.

Bunu gerçekleştirebilmek için “düşmanın” bile aklına gelmeyecek planlar hazırlıyorlar.

Bir tanesi Fatih Camii’nde bir Cuma namazında bomba patlatmak.

Bombayı nereye yerleştireceklerini belirleyen krokiyi çiziyorlar, bombanın yerleştirilip patlamasından sorumlu personeli belirliyorlar, bomba patladığı sırada oluşacak vahşeti ve paniği “kayda alacak” kameraların konulacağı yerleri bile saptıyorlar.

Sonra Beyazıt Camii’nde de bir bomba patlatacaklar.

Arkasından Yunan Hava Kuvvetleri’yle çatışmalara girmeyi, bu çatışmada bir Türk jetinin “düşürülmesinin” sağlanmasını, bu sağlanmazsa kendi jetimizin bizzat kendi uçaklarımız tarafından düşürülmesini planlıyorlar.

Sıkıyönetim olsun da arkasından darbe yapılabilsin diye kendi uçağımızı düşürüp, kendi pilotumuzu şehit edeceğiz.

Bu nasıl bir kafa yapısı, nasıl bir iktidar hırsı, nasıl bir gözüdönmüşlük...

Darbe planlarıyla her karşılaştığımda “hiç böylesini görmedim” diyorum, arkasından daha beteri çıkıyor.

Sıkıyönetimin ilan edilmesini sağladıktan sonra darbe yapacaklar.

Darbenin manifestosunu yazmışlar.

Darbeden sonra kurulacak kabinenin üyelerini belirlemişler.

Tutuklanacakların listelerini yapmışlar.

“Çok kan döküleceğine” baştan karar vermişler.

Hangi gazetecilerle işbirliği yapılacağını isim isim sıralamışlar.

Görevden alınacak belediye başkanları ve yerlerine atanacak askerî personel bile belli.

Binlerce sayfa, “ıslak imzalar”, konuşma metinleri, patlatma krokileri, görevlendirilecek personel listeleri, bunların hepsini kayıtlara geçmişler.

Şimdi bir düşünün, bu adamlar “düşmana” karşı alınacak önlemleri saptamak için toplanıyorlar ve “düşmanla” ilgili hiçbir çalışma yapmayıp, “darbe” için bu ülkeye yapacakları “düşmanlıkları”, camileri bombalamayı, uçaklarımızı düşürmeyi planlıyorlar.

“Düşmana” karşı bir hazırlıkları yok ama kendi ülkelerine “düşmanlık” için bütün hazırlıkları tamam.

Ve sürekli darbe hazırlığı yapıyorlar, en sonuncusu 2009 yılındaki Kafes Planı’ydı, şu anda birilerinin de yeni planlar yapmadığından kimse emin olamaz.

Bu ordunun yapısını “radikal” bir şekilde değiştirmeden bu generallerin hastalıklarını iyileştiremeyiz, generallerin kendi ülkelerine “düşmanlık etmeyi” görev zannetmelerinin önüne geçemeyiz.

Bu binlerce sayfalık belgeden, bu generallerin ve subayların çok “boş zamanı” olduğu anlaşılıyor.

Gerçekten çalışacak, “boş zamanı” olmayacak, kendi ülkesine düşmanlık etmeyecek, “düşmana” karşı ciddiyetle hazırlanacak bir orduya ihtiyacımız var.

Zorunlu askerliği mümkün olduğu kadar çabuk kaldırıp, ordunun örgütlenme şemasını tümden değiştirmeliyiz.

Askerliği profesyonel ve ciddi bir meslek haline getirmeliyiz.

Yoksa biz bu “darbecilik” hastalığından arındıramayacağız bu orduyu.

Kendi ordumuz, kendi bombamızla bizi öldürecek.

Ve, hep bizi öldürmek için hazırlık yapacak.

Ahmet Altan

Eskinin sosyalisti, şimdinin liboşunun iki tosunundan biri...
Ne diyeyim...

mterkan
21-01-2010, 14:53
Görevleri suç

Bu darbe merakı “bozuk bir gen” gibi kuşaktan kuşağa aktarılıyor anlaşılan.
2003’teki Balyoz Planı’ndaki isimlerden bir kısmının daha sonra “Kafes Planı”nın da içinde yer aldığını görüyoruz.
Bir tür “takıntı” bu, generallerde.
Yıllar geçiyor, generaller değişiyor ama “hastalık” orada duruyor.
Ve, askerler “hastalandıklarını” bile fark edemiyorlar.
Koç müzesine bomba koyup çocukları öldürmek, camileri patlatıp müminleri havaya uçurmak, kendi uçağını düşürmek için planlar yapmak onlara “normal” geliyor.
Daha sonra Star televizyonunda inkâr etmesine rağmen iki saat önce T24 sitesine planlar yaptığını itiraf eden Orgeneral Çetin Doğan, bunun “ordunun görevi” olduğunu söyledi.
Ordunun göreviymiş.
Ülkesinin insanlarını havaya uçurmak mı bizim ordunun görevi?
Camileri patlatmak mı?
Sırf sıkıyönetim ilan edip darbe yapabilmek için “komşu” bir ülkeyle silahlı çatışmaya girmek ve ülkeyi savaşa sürüklemek mi?
Kendi uçağını düşürtüp kendi pilotunu öldürtmek mi ordunun görevi?
El Kaide’nin “bombalı suikastlarından” sıkıyönetim için medet ummak mı?
Eğer bunlar “görev”se, o zaman bana söyleyin “suç” nedir?
Nedir suç olan?
Bizim generaller “suç”la görevi birbirine karıştıracak hale gelmişler artık.
Bir düşünün, “yüzbinlerce insanı tutuklayacağız, sokaklarda şiddete şiddetle cevap vereceğiz, camileri patlatacağız, uçağımızı düşüreceğiz” diye plan yapan adam, bunun “ordunun görevi olduğuna” inanan biri, bu ülkede Birinci Ordu’nun komutanlığına kadar yükseliyor.
Nasıl o makamlara geldi o insan?
O insanı destekleyen diğer generaller nasıl ordunun içinde yükseldi?
Bu orduda, general olmanın ölçüsü nedir?
Kendi halkını öldürmekten rahatlıkla bahseden insanları mı general yapıyorlar?
Şu anda bizim orduda böyle kaç general, kaç subay var?
Böyle insanların ordunun içinde hâlâ varlığını sürdürdüğü, daha 2009 yılında Kafes Planı’nı hazırlamalarından belli.
Bu generaller, “düşmana” karşı plan yapmak için toplanıp “darbe” planları hazırlarlarsa, gerçek “düşmana” karşı kim, ne zaman, nasıl hazırlanacak?
Ciddi bir savaş çıktığında bu ordu görevini nasıl yapacak, nasıl savaşacak?
Aklı darbe yapmakta olan, “kendi insanını” düşman gören birinin görevini yapması nasıl mümkün olacak?
Hem bu nasıl nefret dolu bir ruh?
Akıl sağlığı bozulmamış hangi insan, müzelerde çocukları, camilerde dindarları kitleler halinde öldürmeyi düşünebilir, böyle planları normal bulabilir?
Bu planlar ordunun içinden çıkıyor.
Biz bu planları açıkladıkça Genelkurmay bildik açıklamasını yapıp “orduyu yıpratıyorlar” diyor.
Hangi orduyu yıpratıyoruz biz, ortada bir ordu mu var?
Siz bu adamların general olduğu bir yapıya mı “ordu” diyorsunuz?
Bizim yayımladığımız binlerce sayfalık darbe planlarından Genelkurmay’ın haberi yok muydu?
Burnunun dibinde olanı göremeyecek kadar kör mü?
Yoksa Genelkurmay da bu planları yapmayı, kendi halkını öldürmeyi “ordunun görevi” mi sanıyor?
Niye bu adamları yakalamadınız?
Yıllarca bu ülkenin medyası bu adamların suçlarını görmezden geldi, daha da beteri zaman zaman bu adamlarla işbirliği yaptı, bu “dokunulmazlık” içinde hastalık sınırsızca gelişti, büyüdü, bünyeye iyice yerleşti.
Şimdi ne yapacağız?
Bu orduyu baştan sona değiştirmeliyiz bence, değiştirmezsek daha çok darbe planı çıkar, “hastalığı iyice ilerlemiş” biri gözünü karartıp bunu eyleme de dökebilir.
“Suçla görevi” birbirinden ayıracak bir izana ve bilince sahip bir orduyu oluşturabilmek için “zorunlu askerliği” kaldırmalıyız, orduyu profesyonelleştirmeliyiz, teknik kapasitesini arttırmalıyız, askerî eğitim sistemini yeniden programlamalı ve gerçek askerler yetiştirmeliyiz, görevlerinin “kendi halklarını öldürmek değil o halkı korumak” olduğunu onlara öğretmeliyiz.
Her suikastın içinden bir subay isminin çıkmadığı bir orduyu kurmalıyız.
Darbe planı hazırlayanları bünyesinde tutmayacak, kendi eliyle yargıya teslim edecek, hukuka saygılı, kendini ülkesinden daha üstün ve değerli görmeyen bir yapı oluşturmalıyız.
Bunu yapmak için daha ne bekliyoruz?
Çılgın generalin birinin tanklarını sokağa sürmesini mi?

Ahmet Altan

Hep kin, hep nefret...
Orduyu değiştirelim,
Generaller atama ile gelsin..
Bu durumda siz Genelkurmay Başkanı olursunuz...
Kardeşiniz ekonomiden sorumlu Genelkurmay Başkan Yardımcısı olur...
Orduyu yönetme ve moderleştirmeyi de ailece Köyceğiz'de yapacağınız sohbetlerde görüşür, karara bağlarsınız...

mterkan
21-01-2010, 15:03
Ermeniler böyledir!

ERMENİSTAN ve Türkiye’nin imzaladığı Protokoller’i Ermenistan Anayasa Mahkemesi “sakatladı” ya, bu konudaki yazım üzerine mesajlar aldım. “Ermeniler böyledir, güven olmaz” diyorlardı.
Ermeniler Protokoller’i imzalamış, Türkiye’nin elini bağlamış, sonra Anayasa Mahkemelerine talimat vererek “Soykırım” kısıtlaması koymuşlardı!
“AKP borazanlığı” yapmayıp bu gerçeği baştan görmek gerekirdi!
Protokoller’i eleştiren CHP ve MHP haklı çıkmıştı...
Evet, bu okur mesajları da gösteriyor ki bir kısım Türkler böyle düşünüyor; bu düşüncelerle ta baştan Protokoller’e karşı çıkmışlardı.
Adil Gür’ün araştırmasına göre, toplumumuzda Protokoller’i destekleyenlerin oranı yüzde 20, karşı çıkanların oranı yüzde 63’tür!
Ben bu yüzde 20’nin içindeyim; rahmetli Özal, “Devlet halka sorularak değil, halka hesap vererek yönetilir” derdi, doğrudur.

Karşılıklı duygular
Ermenistan’da Protokoller’e karşı çıkanların çok daha fazla olduğu kesindir. Elimde rakam yok ama, Selçuk Üniversitesi’nin yaptığı araştırma, Ermenistan Ermenilerindeki “nefret”in, Türklerdeki “nefret”ten hem oran, hem şiddet olarak çok daha fazla olduğunu göstermişti.
Karşılıklı nefret, tarihte yaşadıklarımızdan geliyor.
Hrant Dink’in alçakça katledilmesinin yarattığı şok ve utanç, bizdeki önyargıları çok şükür önemli ölçüde sarstı.
Vatandaşımız olan Ermenilere şimdi daha olumlu bakıyoruz şüphesiz.
Ama “dışarı”daki Ermenistan ve Diyaspora deyince, anlaşılır bir şekilde endişeler kabarıyor.
Siyasetin görevi de bu “reel” kaygıları aşarak çözüm üretmek...
Protokoller, iki tarafın “nefret”leri arasında diplomatik dille bir orta yol açmaya çalışıyordu.
Ermenistan Anayasa Mahkemesi bu yolun üzerine moloz döktü maalesef!
Süreç zaten uzun ince bir yoldu; iniş çıkışlar, hatta krizler olacaktı; Ermenistan Mahkemesi’nin kararı yüzünden böyle sıkıntılı bir döneme girildi.

Protokoller’de denge neydi?
Ancak bu durum Protokoller’in ve açılımın yanlış bir karar olduğunu göstermez.
Protokoller’de Ermenistan için asli amaç, “sınırın açılması”ydı... Türkiye için üç asli amaçtan biri Tarih Komisyonu kurularak “soykırım”ın tartışmaya açılmasıydı.
Ermenistan Anayasa Mahkemesi bu dengeyi bozdu.
Bundan sonra Türkiye diyecektir ki:
- Tarih Komisyonu, öncesi ve sonrasıyla, 1915 facialarının “soykırım” olup olmadığını tartışacaktı. Bu Türkiye’nin sübjektif bir iddiası değildir; bunun tanığı, görüşmelere ev sahipliği yapan İsviçre’dir ve İsviçre’nin tuttuğu zabıtlardır!
- Protokoller’le bir denge kurulmuş, Türk-Ermeni ilişkilerinin ancak böyle bir dengede gelişebileceğini herkes, bu arada ABD ve Rusya ile AB da kabul etmişti.
- Ermenistan Anayasa Mahkemesi bu dengeyi bozdu! Davutoğlu’nun Nalbantyan’a söylediği gibi, Ermenistan hükümeti bir açıklama yapmalıdır, çünkü biz imzayı Ermenistan hükümetiyle attık, Anayasa Mahkemesi’yle değil.
- Türkiye başta, ABD ve Rusya olmak üzere ilgililere artık diyecektir ki, ‘imzaladığınız dengeyi kurdurtun... Biz de o zaman sınırı açalım...’
Özetle, Türkiye’nin ‘yumuşak el’i güçlenmiştir.
Böyle, ayrıntıları çok kritik, duygusal yönü de çok kabarık konuları “Onlar böyledir” gibi şablonlardan bakarak anlamak bile mümkün değildir, bırakın çözmeyi...
Uzun vadede milletlerin lehine olan, çözüm odaklı yaklaşımlardır.

Taha Akyol

Aynı ÖZAL "Anayasayı bir defa delsek ne olur", "Benim memurum işini bilir" "Irakta bir koyup, üç alacağız" demişti...
Bunlar da doğru mudur...
Aslına bakarsanız Ermenistan Anayasa Mahkemesi haddini bilmiyor...
Ermenistan Anayasa Mahkemesi protokolü imzalayan Ermenistan seçilmiş hükümetinin üstünde görüyor kendisini...
Ermenistan halkının iradesinin üzerinde görüyor kendini..
Bence o mahkeme kararı tartışmalıdır..
Dolayısıyla "van minüt" denmelidir...

mterkan
21-01-2010, 15:14
Beklersek görürüz


BİLİYORUZ, Batılı dostlarımızın (!) baskısı olmasa 10 Ekim 2009 günü Ermenistan’la Zürih’te o iki protokolü imzalamazdık. “İmzalamazdık” sözünü, bugünkü iktidarın “komşularımızla sıfır sorun” politikasına rağmen söylüyoruz. Çünkü bu iktidar bile, Karabağ sorunu çözülmeden, “soykırım”la ilgili bir ortak komisyon kurulmadan adım atmazdı.
Sadece onlar değil, Ermenistan’la aramızda, Ermenistan Parlamentosu’nun 23 Ağustos 1990’da kabul ettiği “Bağımsızlık Bildirisi”nden ve Ermenistan Anayasası’ndan kaynaklanan sorunlar da var.
Nitekim o bildiride, Anadolu’nun Doğu bölgesi “Batı Ermenistan” olarak anılıyor. Böylece Ermenistan sanmayınız ki “coğrafi” bir yer ismini söylüyor. Açıkça “Orası benim toprağım” diyor.
Keza Türkiye’nin bir parçası olan Ağrı Dağı’nın “Ermenistan’ın resmi devlet arması olduğunu” Anayasa’sının 13’üncü maddesinde ifade ederek, “Orada da gözüm var” diyor.
“Soykırımı” iddialarını kabul etmemizi istediklerini bilmeyen kalmadı. İlaveten iki ülke sınırlarını belirleyen 1921 tarihli Kars Anlaşması’nı -son protokolde yarım ağız tanımış gibi görünmelerine rağmen- Ermenistan en azından bunu açıkça ifade etmeye yanaşmıyor.
Tüm bunlar ortada iken bizim altına imza attığımız, üstelik Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından “Tarih yazmıyoruz, tarih yapıyoruz” gibi “Solonvari” bir cümle ile övülen Protokol (daha doğrusu iki metin olduğu için protokoller) Ermenistan Anayasa Mahkemesi’nden ağır bir darbe yedi.
Mahkeme lafı evirdi, çevirdi hem “Bunlarda Anayasa’ya aykırı bir taraf yok” dedi hem de bunu ifade eden kararında “soykırım”a yer verdi. Onunla kalmayıp Türkiye topraklarından “Batı Ermenistan” diye söz etti. Ve en önemlisi “Ermenistan’ın soykırım iddialarından vazgeçtiği anlamına gelecek” her şeye karşı çıktı.
Bitmedi... Bu kararla, Ermenistan Dışişleri Bakanlığına mensup diplomatların “Biz hazırladık, Türk Dışişleri üzerinde ufak tefek değişiklikler istedi.
Metin o suretle oluştu” dedikleri protokolleri yine kendileri “yok” mertebesine indirdi.
O halde, protokol metniyle ilgili bir ihtilaf varsa, bu Türkiye ile değil, Ermenistan Dışişleri Bakanlığı ve Ermenistan Anayasa Mahkemesi arasında var demektir. Bu bir.
Öyle ya, yukarıda tek tek saydığımız sorunlar çözülmeden bu metinlerin altına imza atan Türkiye’ye nasıl günah yükleyebilirsiniz?
Kaldı ki “Protokolleri yürürlüğe sokmayacaksak neden imzaladık?” diyen, “Taraflardan biri engel yaratırsa olumsuz sonuçların tüm sorumluluğunu üstlenmiş olur” diye ilave eden de Ermenistan Dışişleri Bakanı Edvard Nalbantyan idi (1 Kasım 2009 Hürriyet).
Şimdi bu durumdan Ermenistan mı yoksa Türkiye mi zararlı çıkarmış, bekleyip görelim.
İki ülkenin sınırları açılsın da içinde bulunduğumuz güç ekonomik koşullardan kurtulalım diye kapı kapı dolaşan yoksa biz mi idik?

Oktay Ekşi

yosun
22-01-2010, 00:25
2010 Taraf darbe planı şenlikleri



2009 Yılında Hafta da en az 3 darbe,2 suikast planı yapan ve gündemi meşgul eden Taraf gazetesi 2010 “Darbe planı şenliklerini” açtı…

Taraf gazetesine göre,TSK kendi jetini vuracaktı.Sırf AKP’yi zor durumda bırakmak için Fatih ve Beyazıt camileri bombalanacaktı.Bir Binbaşı camiye girip ayakkabılığa bomba koyacakmış.Olmazsa “kendi uçağını kendin düşür” mantığı ile AKP’yi zor durumda bırakacaklarmış.

Peki Taraf gazetesi darbe planı hazırlarda hiç ismi olmaz olur mu.? Bu seferkinin adı “balyoz” planı imiş.Çarşaf ve Sakal ise kod isimleri.Daha fazla ayrıntılar ile sizleri güldürmemek için özetledik Taraf haberinin içeriğini.

Taraf gazetesi siftahı darbe planı ile açtı.Şubat Ayına sanırız ki 2 darbe planı ve 1 suikast krokisi ele geçirmeleri bekleniyor.

http://www.haberinyeri.net/Guncel/2010-Taraf-darbe-plani-senlikleri_74118.html

yosun
22-01-2010, 00:33
Bomba ellerinde patladı

İlk yalan bugünkü Taraf gazetesinden. Neredeyse tam sayfa manşet yaptılar. İddia, 2003’te hazırlandığı öne sürülen bir darbe planı. Ancak dikkatli gözler Taraf’ın yalanını hemen ortaya çıkardı. 2003 yılına ait olduğu iddia edilen darbe planında güya dost kuvvetler de tarif edilmiş. Taraf’ın haberinde bu başlık altında Türkiye Gençlik Birliği’nin de adı geçiyor. Oysa Türkiye Gençlik Birliği’nin 2003’te adı bile yok. Örgütün kuruluş tarihi 19 Mayıs 2006.

Taraf gazetesi, "Fatih Camii bombalanacaktı" başlıklı manşetiyle gündeme bomba gibi düştü. Ama ne bomba! 2003 yılına ait bir darbe senaryosu... Yazının altında da Yasemin Çongar, Mehmet Baransu ve Yıldıray Oğur’un imzaları göze çarpıyor.

Taraf’ın bombası bu sefer çok çabuk elinde patladı. Dikkatli gözler Taraf’ın yalanını hemen yakaladı.

Mahşetten yayınlanan ve iç sayfalarda da geniş yer verilen darbe 2003 yılında planlanmış. Yazının, "Dost Durumu" ara başlıklı bölümünde, darbeye destek olacak kuvvetler sıralanıyor. Taraf’ın haberine göre, "Balyoz Eylem Planı"na yardımcı olabilecek kuvvetler şunlar:

"TSK’nın her kademesine müzahir eleman temini konusunda referans uygulamasına (ÇYDD, ADD, Türkiye Gençlik Birliği vb.) devam edilerek azami koordinasyon sağlanmasına..."

Buraya dikkat... Parantez içinde sayılan kuruluşların arasında Türkiye Gençlik Birliği’nin de adı geçiyor. Peki, 2003 yılına ait olduğu iddia edilen darbe senaryosunda "dost kuvvet" olarak adı geçen Türkiye Gençlik Birliği ne zaman kuruldu?

Türkiye Gençlik Birliği yöneticileri, derneğin 19 Mayıs 2006’da kurulduğunu ifade ediyor. Derneğin resmi internet sitesi de bunu doğruluyor. Türkiye Gençlik Birliği’nin resmi internet sitesindeki ifade aynen şöyle.

"19 Mayıs 2006 tarihinde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde toplanan Türkiye Gençlik Kurultayı’nda, vatansever, Atatürkçü gençlik hareketlerini kitleselleştirecek merkezi bir örgütün; Türkiye Gençlik Birliği’nin kurulması kararı alındı."

http://www.haberinyeri.net/Medya/Bomba-ellerinde-patladi_74147.html

mterkan
22-01-2010, 14:49
Anıtkabir’e denizaltıyla saldıracaklar


Şok diye bi program vardı.

“Şok... Şok... Şok... Playboy yıldızı Anna Nicole Smith, haftada bir gün zevk için
Edirne Genelevi’ne gelerek ücretsiz amme hizmetinde bulunuyor sayın seyirciler!”

N’oldu biliyor musunuz?

Kuyruk oldu!

Edirne Valisi açıklama yaptı...

“Öyle bir hanım çalışmamaktadır!”

Halbuki, programın başında sonunda “Bu bir mizah programıdır” yazıyordu.

İnandıramadılar.

“Çevireceğiniz numaradan önce Graham Bell’in doğum tarihini tuşlarsanız, telefonla bedavaya görüşebilirsiniz” diye haber yaptılar... “Benim telefon galiba arızalı” diye hücuma uğrayan Telefon İdaresi, ertesi sabah beyanat vermek zorunda kaldı; resmi kurum olduğu için “Manyak mısınız” diyemedi, “Külliyen yalan” dedi.

Adnan Menderes döneminde gizli bir projeyle uzaya gönderilen, ancak, daha sonra ödenek yetersizliği nedeniyle geri getirilemeyen Türk astronotun oğlunu çıkardılar canlı yayına... Millet ağlamaktan helak oldu zavallı yavrucağın dramına... Mermiyi dişiyle yakalayan adamı gösterdiler, kendini vurduranlar oldu! Klozetten çıkıp, insanların kıçını ısıran yaratık haberi de yaptılar, Cine 5 şifresini kıran sprey haberi de... Laboratuvarda tüplü müplü bir deney yaptılar, “Sigara paketlerindeki parlak kâğıtlarda gümüş var, işte böyle ayırabilirsiniz” dediler, adamın biri malı mülkü sattı, belediyenin çöp ihalesini aldı.

700 hafta yayınlandı!

Sonra kaldırıldı...

Çünkü, zor oldu ama, gerçek olmadığı 700 hafta sonra nihayet anlaşıldı ve izlenme oranı düştü.

Nedendir bilmem, aralarında benim de bulunduğum 137 gazetecinin desteğiyle gerçekleştirilecek olan Balyoz Darbesi’ni okuyunca,
“Şok” geldi aklıma.

Şok... Şok... Şok...

F16 düşürtecekler.

Cami bombalayacaklar.

Halka ateş açılacak.

200 bin kişi tutuklanacak.

On yüz milyon baloncuk olacak.

E haliyle soruyor bazı okurlar:

“Ne diyorsunuz bu işe?”

Ne diyeyim kardeşim... Edirne Valisi bi açıklama yapar herhalde.

Yılmaz Özdil

mterkan
22-01-2010, 14:58
70 milyonu darbeci yapsalar da rahatlasak!

Veya “onlar rahatlasa” da diyebiliriz. Olayları yöneterek, yönlendirerek hoşlanmadıkları kurumları ve en saygın hukukçular, bilim adamları, sivil toplumcular başta olmak üzere kişileri öyle kolay etiketliyor; darbeci, çeteci ilan ediyorlar ki işinizde, gücünüzde hayatla boğuşurken bir bakmışsınız siz de listelerde yer alıvermişsiniz.

Ergenekon soruşturmasında sanık durumundaki isimlerin aynı zamanda tanık olarak dinlendiği saçmalığını daha önce hukukçular açıklamıştı. Ucu rahmetli ÇYDD Başkanı Türkan Saylan’a kadar vardırılan, bazı cumhuriyetçi rektörlerin itiş kakış gözaltına alınıp bırakıldığı, Amerika’da Mc Carthy dönemindeki gibi cadı avına döndürülen soruşturmada artık rejime sadık ve ülkenin geleceğinden endişe duyan hiçbir vatandaş güvende değil.

Adınız “Ergenekon’un öldürmek istediği isimler” arasında yer aldıktan kısa bir süre sonra kolayca “Ergenekoncular” listesinde de çıkabilir, hiç şaşırmayacaksınız. Sinirlerinizin çelikten olduğuna kendinizi inandırıp dayanmaya çalışarak ve cehennem azabından farksız bir hale dönüşen bir yaşama mahkûm olarak devam edeceksiniz.

İrticayla Mücadele Eylem Plânı ile başlayan kuru ve ıslak imzalı belgeler, arka arkaya “kesin suçlu” haberleriyle etiketlenip ve tutuklanıp “suç delili yetersizliği”nden bırakılan sivil-asker insanlar, imzasız ihbar mektupları, Sarıkız’ından Ayışığı’na, Kafes’inden Balyoz’una arkası kesilmeyen darbe plânı iddialarıyla serseme dönseniz bile çaktırmayacak, ülkenin/halkın tüm sorunlarını bir yana bırakıp olanca zamanınızı bu bilmeceleri çözmeye ayıracaksınız...

ÖRTÜ NİYETİNE DARBE HABERLERİ

Tabii bunlar olurken “mayın temizleme” olayından “Kürt Açılımı” diye başlayıp terör örgütü lideriyle pazarlık mecburiyetine dayanan başarısızlıklarla, üstü örtülen dev yolsuzluklara, ekonomik kriz, işsizlik, milleti inleten ağır vergi ve zamlarla, hiç düşünülmeden yapılan özelleştirmelerin mağdurlarıyla, KPSS gibi anlamsız bir sınavın ızdırabını yaşayan (80-85 puan almasına rağmen işsiz kalan) gençlerle ilgilenmeye, bu başarısızlıklar veya medyanın, yargının akıl almaz baskılar altında ezilmesiyle ilgilenmeye zaman bulamayacaksınız.

Her nasılsa bu darbe belgelerinin, ihbar mektuplarının savcılardan bile önce ilk adresi olan Taraf gazetesi son olarak “Balyoz cuntası” haberiyle Birinci Ordu Komutanı Çetin Doğan tarafından hazırlandığı iddia edilen yeni ve öncekilerden de ürkütücü “darbe plânı” iddiasını verdi.

GERÇEĞİ BEKLİYORUZ

Emekli Orgeneral Çetin Doğan ise dün bir TV kanalında bu gazetenin yöneticileri olan Ahmet Altan ve Yasemin Çongar ile haberi hazırlayan Mehmet Baransu ile Yıldıray Oğur’u canlı yayında tartışıp iddialarını ispatlamaya davet etti. Orada yaptığı konuşmada “Ordunun 12 Eylül’de gerekli dersleri çıkardığını, TSK’nın askerî müdahalelerden uzak durması ve rahatsız olduğu konuları meşru yollarla iktidarlara açıklaması gerektiğini anladığını” belirtti.

“Silahlı Kuvvetler’in iktidarı cezalandırma hakkı yoktur, bu konu yargının işidir” dedi ve “TSK’nın ‘Balyoz’ gibi ürkütücü, saçma plân isimleri koymayacağını, bu iddiaların deli saçması olduğunu” söyledi.

GAZETECİ LİSTESİ

Bizim bu toz duman içinde toplum olarak 2003 yılında darbe plânlayan komutanlar var mıydı, yok muydu anlamamız mümkün değil. Ama bugün bile “suikast iddiaları”yla uğraşıldığına göre bu konu hiç kapanmayacak gibi görünüyor.

Ve öyle görünüyor ki bundan sonra yüksek yargının verdiği kararlara daha çok “yargı darbesi, Ergenekon”, muhalefete veya eleştiriye ise her zamankinden daha fazla “Ergenekoncu” etiketi yapıştırılacak. Her olayda, özellikle iktidarın yanlışlarıyla karşılaşılan her olayda Ergenekon karşımıza çıkacak.

Onun için artık bu iddiaları öne sürenler ve anında “Çok vahim bir olay” açıklaması yapanlar, darbe plânlarının sahibi olduğu iddia edilen kişilerle ekranlara çıksınlar ve milletin önünde tartışsınlar. Herkes de anlasın. Evet hukuk devletinde bu konuları çözmek yargının işidir ama iki yıldır tek bir konuyu aydınlatıp, tek bir kesin sonuç alamayan yargıyı daha ne kadar bekleyeceğiz?

Seçime kadar mı, yoksa orada da bitmez mi?

Taraf gazetesinin Balyoz darbe plânında tutuklanacağı iddia edilen 36 gazeteciyi “Kalemleri kırılacak” diye verirken, “faydalanılması umuluyor” dendiği iddia edilen 137 gazeteciyi “Listedeki isimlerin darbe plânlayan grubun zihnindeki ‘muhtemel destekçiler’ olduğu anlaşılıyor” yorumuyla vermesi ise gazetecilik adına utanç verici bir durumdur.

Medyanın en saygın isimlerinin aralarında olduğu gazeteciler için bu yorumu yapma hakkını onlara kim vermiş acaba?

İşler çığırından çıkınca utanmazlık da serbest oluyor böyle!


Ruhat Mengi

gizemliduygular
22-01-2010, 22:13
2010 Taraf darbe planı şenlikleri



2009 Yılında Hafta da en az 3 darbe,2 suikast planı yapan ve gündemi meşgul eden Taraf gazetesi 2010 “Darbe planı şenliklerini” açtı…

Taraf gazetesine göre,TSK kendi jetini vuracaktı.Sırf AKP’yi zor durumda bırakmak için Fatih ve Beyazıt camileri bombalanacaktı.Bir Binbaşı camiye girip ayakkabılığa bomba koyacakmış.Olmazsa “kendi uçağını kendin düşür” mantığı ile AKP’yi zor durumda bırakacaklarmış.

Peki Taraf gazetesi darbe planı hazırlarda hiç ismi olmaz olur mu.? Bu seferkinin adı “balyoz” planı imiş.Çarşaf ve Sakal ise kod isimleri.Daha fazla ayrıntılar ile sizleri güldürmemek için özetledik Taraf haberinin içeriğini.

Taraf gazetesi siftahı darbe planı ile açtı.Şubat Ayına sanırız ki 2 darbe planı ve 1 suikast krokisi ele geçirmeleri bekleniyor.

http://www.haberinyeri.net/Guncel/2010-Taraf-darbe-plani-senlikleri_74118.html


Şubat ayındaki yeni senaryoları tahmin eder gibiyiz efendim.

Balyoz harekatını 1.Ordu yapacakmış ya, eee 2. Ordu da boş durmamıştır mesela madem darbe yapılacak askerler gayrı müslimleri yanına almak için Deyrul Zafaran (Mor Hananya) ve Mor Behnam ( Kırklar) kiliselerine bomba koyarlar hem de bunun için bir tuğgenerali görevlendirebilirler.:he::he:

Gelelim 3. orduya, onlar ise Erzurum Ulu Camii'nin tuvaletine bomba koyup patlarlar. Bir de eski osmanlı paşalarından kelle koparması ile meşhur Kuyucu Murat Paşa Camii'ne de RPG-7 roketatar atarlar. Neden bu camiyi seçerler? Çünkü kelleci bir paşanın adı verilen cami manidardır çünkü. Bu askerlerin yapmayacağı şey yoktur arkadaşlar.:kahkah::kahkah::kahkah:

Daha durunuz efendim senaryolarımız bitmedi. Yakında tarafgiller familyasından yeni senaryolar okuruz, duyarız. Tabi bu orduların kolordularını, tümenlerini, tugaylarını, alaylarını..... düşününüz.:wink:

İşte size bir senaryo örneği. ŞOK... ŞOK ...ŞOK...
Dolmabahçe Sarayında 01-03 ve 03-05 nöbeti tutan askerler komutanlarının emriyle Dolmabahçe Camii'ne roketli ve füzeli saldırıda bulunacaklardı....:kahkah::kahkah:

gizemliduygular
23-01-2010, 00:39
Mahmur'dan abim gelmiş.



Ah cigerim! Ben senin pişman olabilme ihtimalini sevebilirdim ama “Degilim lü lü lü lü!” dedin.
Ben senin, dağlarda 14 yıldır patates soyup, dereden su taşımış olabilme, askere, polise, bebeğe tetik çekmemiş olabilme ihtimalini de sevebilirdim ama,
2008 yılında yakalanan 9 bin 200 kilo eroin, 9 bin 400 kilo esrar, 569 kilo afyon, 100 kilo kokainin, paketlenmesinde bile çalışmadın mı be cigerim?

Ah cigerim, ah bana hiç benzemez kardeşim!
Ben senin ‘Barış Bilmemnesi’ olabilme ihtimalini de sevebilirdim ama,
o 150 bin dolarlık cipleri, yılda 500 milyon dolarlık uyuşturucu kaçakçılığı,
her yıl Türkiye’ye soktuğun 400 bin ton kaçak et, milyon dolarlık akaryakıt kaçakçılığı parasıyla almadın mı?
O son model ciplerde, Türkiye üzerinden TIRlarla Avrupa’ya sevk ederken havasızlıktan öldürdüğün Afganistanlı Pakistanlı garibanların da kanı yok mu be kardeşim?

http://www.turkcelil.com/2009/10/mahmurdan-abim-gelmis/

trusty
23-01-2010, 01:33
“Silahlı Kuvvetler’in iktidarı cezalandırma hakkı yoktur, bu konu yargının işidir” dedi ve “TSK’nın ‘Balyoz’ gibi ürkütücü, saçma plân isimleri koymayacağını, bu iddiaların deli saçması olduğunu” söyledi.



Ruhat Hanim'in yazsisindan bir bolum bu.

Bu yarginin isidir sozune takildim Cetin Pasa'nin.

Sn.Komutan, gercekten isleyen bir hukuk sistemi oldugunumu dusunuyor.

Dev-sol davasi 40 yildir suruyor

Hangi hukuk.

Sincan'da, onurlu bir Hakim var, dimdik.

Kim var arkasinda, kim koruyacak o hakimi.

O deli sacmasi iddialar, Ergenekon davasina ithal edildiginden bu yana, Turkiye'nin hicbir kentinde bir tek bomba patlamadi.

Neden ?

Biz bu iktidarin,gizli misyonunun farkindayiz.

Hukukcularla nasil ugrasildiginin farkindayiz.

Inanilmaz fakirlesme getiren politakalarin da farkindayiz.

Aclik sinirinin altinda inim inim inleyen gucsuz insanimizin, nasil ezildiginin farkindayiz.

Bunlarin, hele yargiclarin telefonlarinin dinlenmesinden sonra, yargitay baskaninin " Yangin var, ates bacayi sardi "
ifadesinden sonra, hicbir eder tutar tarafi kalmamistir.

Ancak, savas oyunu, tatbikat ne derseniz deyin , biz, halka karsi yapilacak olan darbeye karsiyiz.

Iskenceye, yargisiz infaza karsiyiz.

Darbeyi yaptiginizda, siz, bu hukuksuzlugu getiren, bu fakirligi, uretimsizligi, cikarciligi getirenleri degil, turk halkini eziyorsunuz.

Web-sitenizde, Tansu'yu, Mesud'u, Uzan'i mahkum eden bir tek cumleniz oldumu.

Hirsizlara, ugursuzlara, dokunulmaz-liklari kaldirin, ifadeniz oldumu.

Yuzbinleri iskenceden gecirdiniz.

Cetin Pasam.

Ben bir vatandasim.

Son secimlerdeki % 47'den sonra,ben bu millet icin parmagimi oynatmam.

Ama benim Cumhuriyet'im tehlikede.

Bunlari siz getirdiniz.

Bunlar deli sacmasi diyerek turbune cekilmek yok.

Bir aciklama bekliyorum ben.

Saniyorum, pek cok milliyet-perver de bir aciklama bekliyor askerden.

KUTERO
24-01-2010, 14:30
GENELKURMAY'A ÇAĞRI

"Bazı gazetelerin Ankara temsilcilerini çağırıp, “elinizde Balyoz Darbe Planının hazırlandığı toplantıyla ilgili belge olmadığını” söylemişsiniz. Genelkurmay, Birinci Ordu'da yapılan bu toplantıda konuşulan konular ve hazırlanan planlar hakkında hiçbir bilgiye sahip değilmiş.

Birinci Ordu, o toplantının bütün belgelerini Ankara'ya göndermemiş. Gönderdiklerini de Genelkurmay 2007 yılında imha etmiş. Bizim bugüne kadar yayımladığımız bütün darbe planlarıyla ilgili belgeleri biraz da tehditkar bir üslupla bizden isterdiniz, bu sefer böyle bir talebiniz olmadı.

Birinci Ordu'da, “seminer” görüntüsü altında yapılan darbe toplantısıyla ilgili bütün bilgiler, belgeler, emirler, kendi kaydettikleri konuşmalar, görev kağıtları, fişlemeler bizim elimizde var. Anlaşılan, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne bağlı Birinci Ordu'daki toplantının Genelkurmay Başkanlığı'nda olmayan belgeleri bizde bulunuyor. Kabul edin ki bu biraz tuhaf bir durum.

Ciddi bir disiplin ve arşiv sorununuz var gibi gözüküyor. Eğer gerçeklerle yüzleşecek cesaretiniz ve gerçekleri gördükten sonra gereğini yapacak dirayetiniz varsa elimizdeki bütün belgeleri size vermeye hazırız.

Vereceğimiz CD'leri incelediğinizde onların hangi bilgisayarlardan, kimler tarafından, hangi tarihte hazırlandığını da bulacaksınız.

Hazır olduğunuzda bize haber verin. Belgelerin tümünü incelemeniz ve gereğini yapmanız için size gönderelim. Siz de gerçeği artık açıklayın."

http://www.samanyoluhaber.com/h_344254_taraftan-genelkurmaya-super-teklif.html

KUTERO
24-01-2010, 14:33
Medya, muhalefet, iktidar

http://taraf.com.tr/makale/9660.htm

yosun
25-01-2010, 13:38
Hükümet Yok ki Darbe Olsun..

Ortada darbe marbe yok; alçakça devam eden bir savaş var..
Darbe planlarına bakın; bu oğlan bana laf attı diyen hafif kadın ağızları:
Bana balyozunu gösterdi, seni kafesleyeceğim dedi; ayışığı altında yakamoz
lokantasına yemeğe davet etti, bana sarıkız dedi; ne desin lan sana zilli..


Önce vatana ihanet suç olmaktan çıktı, sonra zina; dizilere bakın Allah aşkına,
aldatan aldatana, utanma arlanma kalmadı; anamız sayılan hükümet boş durur mu,
o da devlet babamızı aldatıyor boyuna..
Tayyip Erdoğan, BOP eşbaşkanıyım dedi sevgilisinin adı söyler gibi;
biz Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin başbakanı sanıyorduk..


Şimdi gelelim darbe işine..
Ortada darbe marbe yok; alçakça devam eden bir savaş var..
Büyük Ortadoğu Projesiyle ordumuz arasında geçen ölümüne bir savaş..
Bu ABD projesinin eşbaşkanı Tayyip Erdoğan'dır, defalarca kendi sesinden duyduk.
O'da başbakan olduğunu söylüyor, hükümetine rahatlıkla
BOP'un hükümeti diyebiliriz.
Yani anlayacağınız darbe yapılacak bir hükümetimiz yok..
BOP'un temsil ettiği irade milletimizin değil, emperyalizmin iradesi..
Ordumuz bu iradeye direniyor..
Atatürk'ün ordusu onunla savaşmak zorunda ve eninde sonunda savaşacak.

Herkes aklını başına alsın, ona göre konuşlansın:
Ortada darbe marbe yok, alçakça yapılan bir savaş var..
Kozmik odaya giren yargıç değil, Büyük Ortadoğu Projesi..
Bunun en büyük kanıtı ordumuzun savaş planlarını değiştirmesi..
Açın haritaları bir bakın; yabancıların eline geçmedik liman mı kaldı,
girilmedik tersane mi; kurum, kuruluş, ekonomi mi kaldı?..
İşgal bu değilse, nedir; söyler misiniz?..
Bunu Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti yapabilir mi?..


Sözün özü:
Büyük Ortadoğu Projesi, ABD'nin Türkiye'yi parçalama projesidir.
İktidarda Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti yok, o makamı işgal etmiş
BOP'un hükümeti var.
TSK, bu projenin ordusu olmayı kabul etmediği için Ergenekon yalanlarıyla
gizli savaş ilan edildi..
Velhasılı; bizim ordumuz yabancı devletin projelerinde görev almış hükümetlere
karşı darbe yapmaz; görevi neyse onu yapar..
Onun adına da darbe denmez..
Tamam mı?..

Hilmi Kayıhan
http://www.internetajans.com/default.asp?NID=89503

e-fulya
25-01-2010, 18:41
İŞTE TARAF- CEMAAT ORTAKLIĞININ BELGELERİ

Bu ıslak belgeler faili meçhul bir mektuptan çıkmadı!

24.11.2009 17:29



Bu ayın başında Ahmet Altan Taraf gazetesini ayakta tutmakta zorlandığını anlatan bir yazı yazmıştı. Biz de “Ahmet Altan neden ağlıyor” başlıklı haberimizde bu şikayetin timsah gözyaşlarına benzediğini yazmıştık.



Yaptığımız bir araştırma Ahmet Altan’ın ağlamasının gerçeği yansıtmadığını gösterdi.

Çünkü Tarafın künyesindeki bazı bilgilerden yola çıkarak internette yapılan küçük bir gezinti arayanları bambaşka yerlere götürüyordu.

Bakın nasıl:



Haberimize eklediğimiz belgeler arasında MÜREKKEP MATBAACILIK ANONİM ŞİRKETİ’ne ait bir ticaret sicili kaydı göreceksiniz. 3 milyon lira sermayeli bu şirketin yönetim kurulu üyeleri arasında kimleri görüyorsunuz? Başar ve Savaş Arslan kardeşleri değil mi? Peki bu biraderleri başka nereden tanıyoruz? Taraf’ın sahibi olmalarından!

Taraf çalışanlarına maaş ödemekte zorlandıklarını söyleyenler Temmuz ayında bu 3 milyonu nereden bulup da matbaacılık şirketi kuruyorlar? Kim kimi işletiyor acaba?



Devam ediyoruz.


Taraf'ın internet sayfasındaki künyeye bakınca en altta karşımıza şu bilgi çıkıyor:

Web Tasarımı - Programlama
Sawis Digital Solutions
Hasan Çağrıcı - [email protected]

Nedir bu Sawis Digital ve kimdir bu Hasan Çağrıcı?

Sawis Digital aktif olmayan bir sayfa.

Kime ait diye yakından bakıyoruz
Sahibi Hasan Cağrıcı ve Bestekar Şevki Bey Sokak No: 4 Balmumcu İstanbul adresinde ikamet eder görünüyor.
Bu adres aslında Hayalevi ya da artistik adıyla Artworks adlı reklam şirketinin adresi.



Şirket MÜSİAD gözdesi İlhan Soylu ile One Minute tişörtleri yapıp satan Necati Beydemir'in reklam şirketi.

Bu adresin tarihi bir önemi de var: o da aslında ARTIBİR REKLAM İLETİŞİM A.Ş.'ne ait olması..
Artık faal olmayan ARTIBİR, Kombassancı Haşim Bayram ile İlhan Soylu'nun ortak olduğu reklam şirketi.

Konudan sapmadan devam edelim
Taraf gazetesinin yayın yaptığı internet sitesinin sinyallerini takip ettiğimizde de karşımıza Pusula Bilgi İşlem Ltd Şti çıkıyor.
Yani Taraf internet hizmetini NEVBAHAR MAH.SUPHİ PAŞA SOK.NO.17 HASEKİ adresindeki Pusula firmasından alıyor.
Adresleri güya http://www.pusulabilgiislem.com/ girmeye çalışın bakalım, girebiliyor musunuz? Hayır mı? Internet hizmeti satan bir firmanın internet sayfasının olmaması çok da normal bir durum gibi görünmüyor.
Peki Pusula firması interneti nereden alıyor
Sıkı duruyoruz Teksas'tan....
Yani cemaatin cennet mekanından....
The Planet.com'dan
Peki The Planet.com daha başka kimleri ağırlıyor serverlarında?
Allahın çok ilginç bir lütfu olarak F.Gulen.com ve F.Gulen.net adlı cemaat sitelerimiz de burada Taraf ile birlikte yayın yapıyorlar.



Ne hoş bir tesadüfler, ne ilginç raslantılar değil mi ?



Odatv.com


Belgeleri görmek istiyorsanız:
http://www.odatv.com/n.php?n=iste-taraf-cemaat-ortakliginin-belgeleri--2411091200

e-fulya
25-01-2010, 19:03
Medya, muhalefet, iktidar

http://taraf.com.tr/makale/9660.htm

SENARYO HEP AYNI
http://www.odatv.com/n.php?n=senaryo-hep-ayni-2501101200

UĞUR MUMCU’YU ANARKEN TARAF’I ANLAMAK
http://www.odatv.com/n.php?n=ugur-mumcuyu-anarken-tarafi-anlamak-2501101200

FAİLLER TARAF’IN TEPESİNDEKİLER
http://www.odatv.com/n.php?n=failler-tarafin-tepesindekiler--2401101200

FATİH ALTAYLI’DAN AHMET ALTAN’A KRİTİK SORU
http://www.odatv.com/n.php?n=fatih-altaylidan-ahmet-altana-kritik-soru-2301101200

alpertunga
27-01-2010, 12:26
REFERANDUMU TARTIŞALIM..
27 Ocak Çarşamba 2010


Ama ne olur, ‘halka sormadan olur mu, halkın iradesine karşı mısın’ ucuzluğuna kaçmayalım..
Halk dalkavukluğuna prim vermeden, ciddi ciddi konuşalım..
Referandumlar demokratik rejimlerin başvurduğu önemli bir yöntem midir, yoksa tehlikeli bir oyun mudur?
*
Şimdi birileri çıkıp AKP’nin anayasa değişikliği için referanduma gitmekten başka çaresi kalmadı ya.. Bunun için şimdiden yolunu yapıyorlar.. Anayasa değişikliği olmasın diye referandum müessesesini kötülüyorlar diyecekler..
Varsın desinler..
Onlar bir şeyler vehmedecek diye sesimizi kısamayız..
Evet.. Anayasa değişikliği ile referandum ilişkisini ele almak istiyorum.. Referandumların ne kadar demokratik olduğunu sorgulamak istiyorum..
Ne var bunda!
Referandumların ‘halkın iradesi herkes kabul etmeli’ klişesi altında zaman zaman yangından mal kaçırmaya neden olabilecek bir oyun olduğunu düşünüyorum..
Her şey halka sorulmaz diyorum..
Mesela temel hak ve hürriyetler..
Mesela azınlıkların durumu.. Mesela inanç..
Bu ‘mesela’ları uzatmak mümkün.. Anayasa değişikliği de bunlardan biri..
*
Unutmayın.. Yerden yere vurduğumuz.. Ha babam değiştirmeye çalıştığımız, fırsat buldukça değiştirdiğimiz, ucube dediğimiz bu Anayasa’ya halkın yüzde 92’si oy verdi..
Bilerek mi verdi?
Okuyarak mı verdi?
Bilerek, okuyarak verdiyse, bu Anayasa halkın iradesini yansıtıyorsa, el sürülmemesi gerekirdi!..
Sürüldü ama..
*
Önceki gün ‘Özal’ın Tek adam olma hayalini’ anlatırken, 6 Eylül 1987’de yapılan referandumu örnek verdim..
Halka sorduk.. Siyasi yasaklar kalksın mı, kalkmasın mı?
Oy kullananların yüzde 49.84’ü kalkmasın dedi..
Yasaklar sürsün istedi..
Yasak isteyenler yüzde 49.84 değil de yüzde 50.01 olsaydı, ‘ne yapalım, halkın tercihi bu’ mu diyecektik?
Yasaklı ülke olmayı demokrasinin gereği mi sayacaktık?
*
Güncel bir örnek.. İsviçre minare yasağı için referanduma gitti.. Yüzde 57.5 minare yapılmasın çıktı.. 7.5 milyon nüfuslu İsviçre’nin yüzde 6’sı Müslüman..
O yüzde 6 ne yapacak?
*
Mesela referandumla cumhurbaşkanını artık halk seçsin kararı aldık.. Bunu isterken Türkiye’nin nasıl bir sistemle yönetileceğini biliyor muyduk?
Şu anda seçimle gelen güçlü cumhurbaşkanı ile seçimle gelen güçlü başbakanın yan yana ülkeyi nasıl yöneteceklerini bilen var mı?
Anlatacak olan!
Yok..
*
Yarın öbür gün birçok konuda anayasa değişikliği yapılacak.. Büyük ihtimalle referanduma gidilecek..
O zaman gelin şimdiden tartışalım.. Yumurta kapıya gelince değil..

İstanbul hep hafif karlı olsa!
İki gündür trafik şahane.. Oluk gibi akıyor.. Belli, kar korkusuyla binlerce İstanbullu arabasını almadan işine gücüne gitti..
Belediyeler çok iyi çalıştı.. Yollar tertemizdi..
Evimle gazetenin arası aslında 20 dakika.. 45-50 dakikadan aşağıya düşmüyordu.. Her gün trafikle köşe kapmaca oynuyorduk.. O yol açık, bu yol kapalı.. Şurayı deneyelim, buradan kaçalım..
Kar düştü.. Evden çıktım, gazeteye 20 dakikada gittim.. Keşke her gün böyle olsa dedim..
Trafik stresiyle hasta topluma dönen İstanbul’da yaşayanların bu olaydan önemli ders çıkarması gerekiyor..
Demek ki arabasız da işe gidilebiliyormuş.. Sapa yerler değil de en azından merkezler arasında pekâlâ arabasız yolculuk yapılabiliyor..
Araba merakını bıraksak mı?
Benimki hayal.. Kar kalktı, bugünkü trafiğe bakın.. Kesin yine felç!

Mehmet TEZKAN

alpertunga
28-01-2010, 10:22
Ana, baba, evlat


Yaşar bey...

Köyde fırıncıydı.

Oğlu oldu.

*

Hep onurlandırdı, hep koltuklarını kabarttı... Takdirlerle okudu, tıp kazandı, Rize’nin Subaşı Köyü nire, teee Colorado nire, Amerikalara gitti, profesör oldu, tebrike geliyorlardı Yaşar Bey’i, boğazı düğümleniyordu gururdan, Hacettepe Üniversitesi Transplantasyon Merkezi’ni kurdu oğlu, Türkiye’nin ilk böbrek naklini gerçekleştirdi, ciğer denince akla Arnavut ciğeri gelen memleketimin, ilk karaciğer naklini gerçekleştirdi, Yaşar Bey’in dili dönmüyor söyleyemiyordu ama, International Society of Burn Injuries’e başkan seçildi oğlu, binlerce insanın hayatını kurtardı, yüzlerce ödül aldı, kitaplar yazdı, hastane kurdu, üniversite kurdu, rektör oldu, Allah’a dua ediyordu Yaşar Bey, böyle bir evladı kendisine ve memlekete nasip ettiği için... Taa ki, geçen seneye kadar... İçine attı, attı, kahrından vefat etti Yaşar Bey, bu ay... Ülkenin en saygın insanlarından biri olan oğlunu, darbeci diye içeri atmışlardı çünkü... Sadece bir kişiyi isterdi yanında son nefesini verirken, son kez sarılmak için, oğlunu, olmadı, bi tek o gelemedi cenazesine... Hayatı boyunca babasını onurlandıran oğlu, “Kaçacak halim yok, yanıma polis dikin” diye yalvardı, verilmedi izin, her evladın hakkı olan son görevini yapamadı, hücrede ağlaya ağlaya Fatiha’sını mırıldandı küçük bir çocuk gibi, 66 yaşındaki Mehmet Haberal.
*

Meryem Hanım...
Köyde ev hanımıydı.
Oğlu oldu.
*

Etrafa deli dolu, vurdulu kırdılı, hatta kanun tanımaz ama, ailesine hayırlı... Kim ne derse desin, her ana gibi evladına toz kondurmazdı Meryem Hanım... Mafya babası denilen oğlunun, depremzedelere yaptığı babalıkları, kurduğu çadırları, aşevlerini anlatırdı. Devletin yapmadığını yapmaya kalkışması suçtu ama, evladını uyuşturucuya kaptıran ana-babaların koştuğu, yardım istediği kişiydi oğlu... Elbette tasvip etmiyordu yaptığı çoğu işi, nasihatlerde bulunuyordu ama, evlattır, kuzu gibi bağrına yaslandığında öfkesi geçiveriyordu. Gel zaman git zaman, ha bire içeri girsin çıksın, yorgun kalbi dayanamadı Meryem Hanım’ın... Son nefesini vermek üzereyken, her aradığında yanında olan oğlunu aradı gözleri, son kez sarılmak için... İlk kez, yoktu. Olamadı. Darbecilikten içerdeydi bu sefer... “Anamdır” dedi, “Kaçacak halim yok, yanıma polis dikin” dedi, hakkıydı, verilmedi izin...
Gazeteye “Dünyanın en iyi annelerinden bir tanesi olan sevgili annemi kaybettiğimi öğrendim” diye ilan verdi, hücrede ağlaya ağlaya Fatiha’sını mırıldandı küçük bir çocuk gibi, Sedat Peker.
*

Yusuf Bey...
Tekel işçisiydi, Batman’da.
Kızı oldu.
*

Kocaman gözleri, dünya güzeliydi, Mizgin... Zehir gibi çalışıyordu kafası, o imkânsızlıklar coğrafyasında pekiyiler getiriyor, gururlandırıyordu babasını, öğretmen olacaktı; yoksul ama mutlu bir yuvaydı. Taa ki geçen seneye kadar... İki büyük facia geldi başlarına peş peşe... Halsiz, bitkindi Mizgin, talasemi çıktı, ilik nakli gerekiyordu, yani çok para... Elde avuçta ne varsa satalım, bulalım derken, Yusuf Bey’in çalıştığı tesis satıldı, kapatıldı iyi mi, bin 230 lira maaş alıyordu, 650 lira alacaksın, hem de 12 ay değil, 11 ay alacaksın, ya da defolup gideceksin dediler, atladı arkadaşlarıyla otobüse, Ankara’ya geldi, gaz yedi, cop yedi, açlık grevine katıldı, eksi 5, eksi 11, direniyordu, arkadaşları veya kendisi için olmasa bile, kızı için... “Ölmek var, dönmek yok” diye haykırıyordu. Ki, o uğursuz haber geldi... O koca yüreğiyle, iki gün önce telefonda “Ölmek var, dönmek yok babacığım” diye moral veren Mizgin, son nefesini veriyordu. Ve, bir kişiyi istiyordu yanında, son kez sarılmak için... Kader arkadaşları topladı parayı, bilet alındı, atladı otobüse, kar kış, Batman, geç kalmıştı... 14 yaşındaki Mizgin’in tabutuna sarılabildi Yusuf Bey.
*

Uzattım, özür dilerim.
Salt, suçludur suçsuzdur, haklıdır haksızdır meselesi değil bu; hiç tanımadığın insanlar hakkında yazmak, son görev olmasa bile, insani görevdir... Vicdanlar kör, merhamet sağır... İster içerde ol, ister dışarda, pranga hepimizin ayağında, vebal boynumuzda... Bu dünyada olmasa bile, öbür dünyada iki el yakada...
*

Kalplerde nefret birikiyor.
Fena şeyler oluyor Türkiye’de.

Yılmaz ÖZDİL

alpertunga
29-01-2010, 15:01
Bekir Coşkun
TEKEL'in nesi var, iki elin sesi var...
29.01.2010 10:59:43
TEKEL’li olmak iyi bir şey değil...
Oysa “iki elin sesi var” derler...
Partinin sıcak salonunda, beyefendi daha “Sen kimsin ya direniyorsun?..” der demez, tombul parmaklı iki el kalkar:
Şak, şak, şak...
Senin durumun ne:
TEKEL...

İyi şeylerin başında hep “çift” vardır:
Çift dikiş...
Çifte kavrulmuş...
Çiftleşmek...
Çift kat...
Çift (biri metres, biri nikâhlı) eş...
Çift (biri ödenek, biri yolluk) maaş...
Çiftetelli...
Başbakan’ı üzerinden atan ve tarihe geçen o muhterem atın vurma stilinin adı neydi:
Çifte...
Senin haline bakıyorum, bu devirde işe yaramıyorsun...
TEKEL’sin usta...

Bak:
Senin çalıştığın o TEKEL’i 292 milyon dolara sattılar. Alanlar çok beklemeden bunu 920 milyon dolara başkasına devrettiler.
Böylece yoksulların hakkı 628 milyon doları ceplerine indirdiler mi?..
Bunun adı; çifte vurgun...
Ya sadece eski işini isteyen yoksul işçilere “Yağma yok, kolay kazanma devri bitti” demek ne:
Çifte standart...
Sen ise; tek maaş, tek göz oda, tekdüze...
Tek gelirin alın teri...
Ve karlı bir Ankara gecesindesin...
Tek başına...

balaban
29-01-2010, 22:35
ABD ve Türkiye, devlet ile aşiret farkı

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=11828

vebacan
29-01-2010, 23:51
TAYYİP'E GAZ VEREN AKIL HOCALARI

Sonunda Tayyip'in bize gaz vermeyin biz ne yapacağımızı biliriz demek zorunda kaldığı yandaş gazeteciler
toplandıkları beş yıldızlı otelde yine tayyip'e gaz verdiler akıl hocalığı yaptılar.
İçlerinde kimler yoktu ki:
Botokslu yüzleri gerdirilmiş hanımcıklar...
Kara çarşaflılar...
Yobazlar... Şeriatçılar... Fethullahçılar...
şarapçılar ... rakıcılar...meyhane kesimi...
dönekler... liboşlar...İstanbul'da eşcinsellerin devam ettiği gay barlarda tezgahın üzerine çıkıp göbek atan sosyete bülbülleri...
Nazlı Ilıcak gibi geçmişte askeri darbelere övgü düzenler...
Bunların nasıl bir araya geldiklerini anlamak mümkün değil Rakıcıyla yobaz yanyanadır...

Bunların bir bölümü Tayyip'in emrindeki TRT ve TMSF'den tamamı ise yine onun emrindeki AKP- FETHULLAH medyasından maaşa bağlanmıştır.
İçlerinde öyleleri var ki Amerikalı kocası resmen CIA ajanıdır.Onun yazdığı gazeteye hayali darbe planları servis yapılır, Türk ordusuna hakaretler yağdırılır.

Söv Türk ordusuna , yap yalakalığını Tayyipe. Gelsin avantalar yağsın fonlar, bahşişler ...
İktidarın bütün gücünü kullananlar senin önüne en güzel kapıları açsın...

Sen dönek olmuşsun, satın alınmışsın, omurganı yitirmişsin,yandaşlığa ve yalakalığa soyunmuşsun meslek onurun iki paralık olmuş kimin umurunda.
Şu manzaraya bakarmısınız. Baktığınızda güler misiniz ,ağlar mısınız ya da benim gibi utanır mısınız?..

EMİN ÇÖLAŞAN

balaban
30-01-2010, 01:38
Kesenin ağzını kim açarsa o devşiriyor

Onların çoğunu gıyaben tanırım. İçlerinde biri vardı, Filistin gerillası olmaya soyunmuş, Şam’daki beş yıldızlı otelde aylarca ense yapmıştı! Turgut Özal onu kurye olarak kullanırdı. Talabani ile Özal arasında utanmadan kuryelik yapardı. Sonra Özal bu adamın hizmetlerinden memnun kaldı ve kendisini İş Bankası’na bağlı bir kuruluştan maaşa bağladı. Belki inanmayacaksınız ama bu gazeteci 2002 seçiminde CHP’den aday olmaya kalkıştı, kulis yaptı!

Bir başkası vardı, geçmişte haftalık Devrim gazetesinin yazıişleri müdürlüğünü yapar, askerlerin ülkeye el koymasını isterdi. İkinci sayfadaki köşesinin başlığı Gerici basında ne var ne yok idi. Şimdi gerici basınla sarmaş dolaş! Parayı görünce 180 derece döndü, devşirildi. Dönekliğini yazdığı kitapta itiraf etti.

Çoğu solculuktan, Maoculuktan ve Marksizmden dönmüştür. Bu utanmaz döneklere birileri kesenin ağzını açmış ve onları devşirmeyi başarmıştır.

Tabloya bakınız:
Şeriatçılar ile meyhaneciler elele... Gay barların müdavimleri ile yobazlar kol kola... Kara çarşaflılar ile botokslu geçkin kadınlar omuz omuza... Düzmece Filistin gerillası ile CIA ajanının eşi sarmaş dolaş...-Emin Çölaşan / Sözcü

balaban
30-01-2010, 01:39
Sonradan görmeler

Arkalarında Soros çocukları. Nasıl keyifliler... Oysa birkaç sene önce... Mehmet Altan dediğiniz adam sırf soyadına hürmeten haftada bir yazdırılıyordu... Şimdi iktidara akıl öğretiyor... Emre Aköz dediğiniz karısıyla bedava gezilere gidiyor, bedava gittiği gezilerin reklamını yapıyordu... Şimdi uçaklarda ağırlanıyor... Ev kadınlığından devşirme olanı kulak çubuğuyla nasıl ocak temizlediğini anlatıyordu köşesinde, alkolü fazla kaçırdığı boş vakitlerinde de kadınların kafasına bira şişesi fırlatıyordu... Artık Çankaya’ya davet ediliyor... Hasan Karakaya eskiden ciddiye alınmıyordu. O da Başbakan uçağının kadrolularından. Bütün ‘sonradan görmeler’ gibi iktidarı da, gücü de sonradan görenlerde doz aşımı kaçınılmazdır.

Oray Eğin / Akşam

Che Big
30-01-2010, 20:18
Sabahattin ÖNKİ[email protected] Akın İpek; Star'ı, Milliyet'i ve Vatan'ı kimin için satın alıyor?
Daha önce de yazdık; Akın İpek, üç yıl öncesine kadar sadece davetiye basan bir matbaanın sahibi.
Yıllar yılı ödediği mini mini vergiler arşivlerdedir.
Adı son dönem Bergama’daki altın işinde duyuldu.
Ama bu altın olayı enteresan bir iş. Türkiye’de itibar ya da Borsa’da manipülasyonlar yapmak için altın arama ruhsatları alan çok sayıda isim ve şirket var.
Akın İpek, muhtemelen onlardan değildir ama ödediği vergilere bakarsanız öyle define bulmuş gibi de görünmüyor,
Hal bu iken bu Akın İpek, Kanaltürk ve Bugün Gazetesini, üstelik onlarca milyon dolar peşin para ödeyerek satın aldı.
Bitmedi...
Her ay bu yayın organlarının milyonlarca zararını sübvanse etti ve hâlâ ediyor!
Derken Akın İpek yine sahnede!
Bu sefer Star TV, Milliyet ve Vatan Gazetesini alacak!
İstenen para 500 küsür milyon dolar!
İyi de arkadaş böyle bir alımı bu kriz ortamında Koç ve Sabancı gibi dev gruplar bile göze alamazken sen neyine güvenerek bu işe girersin?
Hem o kadar çok nakdi nereden bulursun?
Efendim madenciliği halka açacağım, oradan para gelecek!
İyi ama senin o şirketin daha iki-üç yıllık, ne olduğu ve olacağı belli değil. Ödediğin vergi ortada.. Hal bu iken, SPK nasıl olur da sana böyle bir
izni verir?
Belli ki bu model, tıpkı birilerinin Türkiye’nin ikinci medya grubunu banka kredisi ile alması misali birileri tarafından sana önerildi!
Hadi nakiti oradan karşıladın ve satın aldın diyelim, Star TV’nin Milliyet’in ve Vatan’ın her yıl onlarca milyar dolar zararını nasıl karşılayacaksın?
Bu işleri bilmiyor olamasın zira elinde halen zarar eden KanaltürkTV, Bugün TV ve gazetesi var.
Hal bu iken hâlâ ısrarla bu satın almaların peşinde isen bunu nasıl yorumlamak gerekiyor?
Şimdi birileri çıksa ve bu arkadaş emin kişi yani mutemet, satın almayı da başkaları adına yapıyor dese nasıl cevap vereceğiz?
Buna bir cevabınız olursa söz, virgülüne dokunmadan yayınlayacağım.
ORTAK...
Obama-Barzani-AKP ittifakında son belge
Barzani malum, Washington’da ve imparatorlar gibi ağırlanıyor. Adam Irak’ın özerk bir bölgesinin temsilcisi lakin gerçek sahibi gibi kabul görüyor. Obama ve Hillary Clinton ile halvet olan yani baş başa görüşmeler yapan Barzani, Türkiye’deki açılım ile ilgili olarak da aynen şu sözü ediyor: “BDP, AKP ile kol kola girmeli yani beraber çalışmalıdır. Açılımda AKP rakip değil, ortak ve müttefiktir.” Dışarıdan al haberi demişler değil mi? Barzani açık ve seçik bir şekilde kimin kiminle müttefik olduğunu ortaya koyuyor. Hayır bu söz geçmişte değil, önceki gün ABD’de edilmiştir.. Sadece bu beyan bile açılımın ne manaya geldiğini ve kime hizmet ettiğini ortaya koymuyor mu?
BUYRUK...
Valiler AKP il başkanı mı?
Propagandada Göbels’i geçen Başbakanımız, konuşmak ve TV’lerde canlı yayınlatmak için her gün bir gerekçe icat ediyor. Bir gün partisinin il başkanlarını Ankara’ya çağırıp mesaj veriyor, ertesi gün valileri topluyor. Hayır yaptığı ve söylediği farklı bir şey de yok, sadece ekrana çıkıyor ve beyin yıkıyor. Son olarak Valiler toplantısı izledik ve dehşete düştük. Koca Başbakan devletin valilerine adeta partisinin il başkanları tavrını takınıyor... Peki sen değil miydin daha üç gün önce valiler için tek parti döneminde aynı zamanda CHP il başkanıydı deyip eleştiren!. Valilere AKP yardımları anlamında olan kömür ve erzak dağıtma buyruğu bu anlama gelmiyor mu?
15 YIL AÇLAR...
Uzman askerler trajedisi!
Adam 20 yıla yakın bir süredir dağda ve PKK ile boğuşuyor. Ekmeğini buradan kazanıyor. Onu gencecik yaşında almış ve TSK’ya katmışsınız. Onlarcası şehit ve gazi olmuş.. Bahsettiğim kesim 1986’dan beri Silahlı Kuvvetlerimizde PKK mücadelesi bağlamında istihdam edilen uzman çavuşlardır. Aldığı cüz’i maaşı en çok hak eden bu cefakar kitleye AKP, tabir yerinde ise hasımlık güdüyor.. Ne mi yapıyor? Ortada bırakıyor ve adeta ölün diyor.. Nasıl mı?.. Efendim bu kesim dağda terörist kovaladığı için ancak 45 yaşına kadar TSK’da istihdam edilebiliyor. Dolayısı ile yaşı 45’i bulan mecburen oradan ayrılıyor. Bunlar yasaya göre emeklilik sürelerini doldursa bile AKP’nin yaptığı son düzenlemeye göre emekli olamıyor ve 60 yaşına gelmeleri isteniyor.. İyi de arkadaş 45 yaş ile 60 yaş arasında bu insanlar ne iş yapacak ve karnını nasıl doyuracak? Bu yapılan devletin görevlisine ya da vatandaşına ihanet değil midir? TSK ve CHP bu sorunun aşılması için çırpınıyor ama AKP zerre oralı değil!

gizemliduygular
30-01-2010, 21:47
İstiklal Marşı'nı yarıda kesince...
Konya Esnaf ve Sanatkarlar Kredi ve Kefalet Kooperatif Genel Kurulunda divan başkanlığını yapan Mehmet Arı, üyelerle birlikte okuduğu İstiklal Marşı'nı yarıda kesince tepki aldı.


Kooperatifin 56. Olağan Genel Kurulu Konya Dedeman Otel'de gerçekleştirildi.

Kurul öncesi, divan başkanlığını yapan Karaman Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifi Başkanı Mehmet Arı, üyelerle birlikte İstiklal Marşı'nın ilk kıtasını okuduktan sonra marşı yarıda kesti.

Arı, ''Tamam teşekkür ederim. İlk kıtasıyla da olur'' deyince üyelerden tepki aldı. Bunun üzerine Arı, İstiklal Marşı çalan cihaz olmadığı için marşı yarıda kestiğini belirterek, ''Vaktinizi fazla almamak için böyle yaptım. Özür dilerim. İstiklal Marşı 40 kıta da olsa okurum'' diyerek, kendini savundu.

Arı, daha sonra İstiklal Marşı'nın iki kıtasını üyelerle birlikte tekrar okudu.

Zaman zaman gerginliğin yaşandığı ve bin 300 üyenin katıldığı genel kurulda, mevcut başkan Ali Kılınç yönetiminin faaliyet raporu kabul edilmeyince, başkan adayı İbrahim Turgut, oy çokluğuyla kooperatifin yeni başkanı seçildi.

Kaynak:mynet


Allah bilir ya kongrenin yapıldığı salonda Türk Bayrağı ve Atatürk posteri bile yoktur.

e-fulya
31-01-2010, 17:34
EY YETİM HAKKIYLA MAKAM ARABASINA BİNENLER

İşte samimi Müslümanlar'ın ettiği dua

31.01.2010 11:27



Son günlerde İslamcı mail gruplarında dolaşan popüler bir dua var. İşte bugünlerde herkesin okuduğu dua:

"EY YETIM HAKKIYLA MAKAM ARABASINA BINENLER

Ey ! Peygamber Efendimize bile dil uzatıldığında susan ama Tayyip Beye laf söyletmeyenler
Ey! Dinimize dil uzatıldığında hoşgörü var diyip kendi cemaatlerine toz kondurmayanlar
Ey! Milletimize hakaret edilirken seyredip te vatan hainlerine laf söyletmeyenler
Ey! Kur'anı Kerimi bir kere bile okumayıp liderinin konuşmalarının hafızı olanlar.
Ey! Allah'tan çok Tayyip Beyi sayanlar, sevenler ve ondan korkanlar.
Ey! Yıllardır zulüm gören genç kızlarımızın feryadını görmeyip Tayyip Beyin oğlunun, damadının koruyuculuğuna soyunanlar
Ey! Kendi çocuğu açlıktan sürünürken Tayyip beyin başkasının parasıyla okuyan çocuklarının milyon dolarlarını aklamaya çalışanlar.
Ey! Yapılan her hırsızlığa daha öncekiler yapmıyor muydu? Gibi iğrenç ve imansız bir bahane bulanlar
Ey! Yüce ALLAH'ın adını kullanarak iktidara gelipte rakı masasından kalkmayanlar
Ey! Yetim hakkından bahsedip makam arabalarının her yıl modelini yenileyenler
Ey! Kendilerini yüzlerce makam arabasıyla havaalanlarında karşılatan kompleksli ve karakter yoksunu insanlar.
Ey! Herhangi bir partiye dininden imanından daha fazla bağlanan ve her hırsızlığın ve yalanın altında hikmet arayanlar.
Ey! Şu an iktidarda olanların çocuklarının ve çevresinin yaptıklarını, çaldıklarını ve zalimliklerini görmeyenler.
Ey! AKP'de milletvekili ve bakan olup ta menfaatleri uğruna yalanlarıyla, dolanlarıyla insanları aldatanlar

YÜCE ALLAH HEPİMİZİ SEVDİKLERİMİZLE YARGILASIN
AHİRETTE SİZLERİ AKP VE TAYYİP BEY SEVGİNİZLE,
BİZİ DE ALLAH, PEYGAMBER, DİN, VATAN, SEVGİMİZLE YARGILASIN
YÜCE ALLAH SİZİ SİZLERLE BİZİ DE BİZLERLE YARGILASIN
YÜCE ALLAH SİZİ MAKAMLARINIZLA YARGILASIN
YÜCE ALLAH SİZİ TAPINDIKLARINIZLA BİZİ DE TAPTIĞIMIZLA YARGILASIN."

Odatv.com
http://www.odatv.com/n.php?n=ey-yetim-hakkiyla-makam-arabasina-binenler-3101101200

trusty
31-01-2010, 18:21
Ey! Kur'anı Kerimi bir kere bile okumayıp liderinin konuşmalarının hafızı olanlar.

Ey! Yıllardır zulüm gören genç kızlarımızın feryadını görmeyip Tayyip Beyin oğlunun, damadının koruyuculuğuna soyunanlar

Ey! Kendilerini yüzlerce makam arabasıyla havaalanlarında karşılatan kompleksli ve karakter yoksunu insanlar.

Ey! Herhangi bir partiye dininden imanından daha fazla bağlanan ve her hırsızlığın ve yalanın altında hikmet arayanlar.

Ey! Şu an iktidarda olanların çocuklarının ve çevresinin yaptıklarını, çaldıklarını ve zalimliklerini görmeyenler



Ey! Ic hizmet yasasindan yetki alip, bunlari iktidara tasiyanlar.

Bu duayi iyi okuyun.

Bu mazlum millet, er ya da gec neden soyuldugunu ogrenecek ve

sizin gercekte kimler icin mudahale ettiginizi anlayacaktir.

Che Big
01-02-2010, 20:25
Borsalarda düşüşlere hazırlıklı olun!

Bu hafta, küresel varlık fiyatlarındaki düşüşlerin yavaşladığı, birkaç kısa molanın “alındığı” bir hafta olacak! Hafta başında kısa bir toparlanma yaşansa da ardından yeniden düşüşlerle uğraşacağız.

Ali AĞAOĞLU

Üstelik bunlar geçtiğimiz Cuma günü ABD ekonomisinin 2009’un son çeyreğinde, son altı yılın en yükseği olan, yüzde 5.7 büyüdüğü açıklamasına rağmen olacak! (Bence bu büyüme rakamında aşağı yönlü bir revizyon gelecektir!) Beklenti 4.7 idi.

Gariptir, beklentilerden çok daha iyi gelen büyüme rakamına rağmen ABD hisse senedi piyasalarında Dow Jones yüzde 0.52, S&P 500 yüzde 0.98 düştü. Yeni ürünü iPad’in hayal kırıklığı mı, yoksa çığır açıcı mı olduğu tartışılan Apple ve diğer teknoloji şirketlerinin gerilemesiyle Nasdaq da yüzde 1.45 değer kaybetti. Sadece hisseler mi, emtialar da geriledi. Petrol yüzde 1 gerileyerek 72.89’a, bakır da yüzde 1.47’lik düşüşle 305 dolara, altın da bir ara 1.075 dolara kadar indi.

Sebep olarak ilk akla gelen; AB’de yaşanan gerginlikti. AB’nin yaramaz çocuğu Yunanistan hakkında Davos’tan gelen umut verici birkaç söylemle haftanın son gününde toparlanan Euro Bölgesi borsaları, günü ‘artı’ kapatsalar da, haftanın başında bu kazanımlarının önemli bir kısmını geri verebilirler.

Merak etmeyin, Yunanistan çok da uzamadan bir şekilde çözülecek

Büyük olasılıkla da kendi kendini “yüzdürmesi” tarzında bir yöntem bulunacak. Yunan halkı siestalarını kısa tutacak, biraz daha fazla çalışacak. Euro henüz daha bu kadar ‘genç’ bir para iken, euro sistemi içindeki bir ülkenin bu sistemi çökertmesine izin verilmeyecektir. Böyle bir şeye izin verildiğini varsayalım bir an için: İspanya, Portekiz, İngiltere derken bir anda AB’nin dağılmasına kadar varan bir süreç yaşanabilir. Harcanan bu denli büyük emek ve paradan sonra, ilk ciddi krizde kimse çöküşe izin vermeyecektir. Acı reçetenin, sol eğilimli Papandreu’nun iktidarı sırasında uygulanması bir parça daha kolay olacaktır.

Asıl sebep daha derinde. Kriz sırasında radikal hiçbir şey yapılmadı! Sadece “bedava para” pompalanarak sistem “yüzdürüldü”!

Bedava paraya rağmen gidilecek yol ‘azaldı’. Diğer yandan ABD’de geçen hafta açıklanan enflasyon verileriyle “bedava paranın” da ‘ömrü azalmaya’ başladı! Bulmacanın parçalarını biraraya getirenler ‘kâr cebe yakışır’ demeye başladılar. Olan biten bu. Haa bir de Ocak aylarının ‘satış ayı’ olduğunu da unutmamak gerek.

Cuma günü ABD piyasalarında yaşananların bir yansıması olarak Asya ve Avrupa piyasalarının bugün “keyifsiz” bir gün geçirmesi mümkün.

Ancak bunun uzun süreceğini zannetmiyorum. Teknik olarak ABD piyasaları son iki günde önemli destek noktalarında tutundu. 10.025 (+/- 25) korunduğu takdirde haftanın ilk bir kaç gününde yukarı yönlü cılız yükseliş denemeleri yapacaktır. Bu denemeler sırasında Dow Jones’ta 10.205, 10.305 ve hatta 10.385 seviyelerine kadar yükselişler bile görülebilir. Ancak sonrasında yine düşüş trendine dönülecektir.

*****

Haftanın endikatörü: Euro/dolar paritesi

Bu haftanın seyri konusunda en fazla ipucu verecek “enstrüman” parite olacaktır. Euro/dolarda 1.3805’e kadar inilmesi mümkün. Ancak bu seviyenin “tutması” durumunda hem paritede hem de borsalarda yukarı yönlü bir düzeltme yaşanacaktır. Zira tüm varlık piyasaları kısa vadeli “aşırı satım” bölgesine yaklaşıyor!

*****

Dolarda yükseliş olabilir

OLA ki paritede 1.38’in altına inilirse (1.3655 ara hedefinden sonra) bu kez ana hedef 1.3490 olacaktır. Böylesi bir hareket tüm hisse senedi piyasalarının ve de emtiaların daha da aşağıya inmesine neden olacaktır. Benim beklentim bu hareketin bir sonraki “turda” olması, bu turda 1.38 seviyesinin destek olarak korunması yönünde. Paritede 1.38’lere inilirken, aynı zamanda da hisse senedi piyasalarında gerilim devam ediyorsa dolar/TL kurlarında 1.5075, belki de arızi olarak 1.5150’ye kadar bir yükseliş olabilir. Yurtdışı kaynaklı “sürpriz bir talep” gelmediği takdirde bu seviyelerde uzun süre kalınması zor görünüyor. Hafta sonu Başbakan’ın IMF konusundaki kendini tekrar eden söylemleri varlığını korudukça kurlarda bu seviyelerin üzerine şimdilik çıkılmayacaktır.

*****

IMF beklentisi İMKB’yi tutuyor

ARTIK yavaş yavaş etkisini yitiren ve IMF Başkanı Kahn’ın 4. madde söylemi ile yeni bir boyut da kazanan IMF meselesi yine de İMKB’yi zirvelerine yakın seviyede tutacaktır. İMKB’nin diğer piyasalara göre yarattığı “pozitif farkı” eninde sonunda kapatacağına inanan bir kişi olarak, bunun “IMF masalının” ama öyle ama böyle sona ermeden olmayacağına inanmaya başladım. Yaşananlar kolaylıkla izah edilebilir değil, ancak “gerçek”! Ne diyebiliriz ki?

Bu hafta İMKB’yi yakından ilgilendiren önemli bir halka arz da var. Koza Altın’ın halka arzı için talep toplanacak. Yapılacak halka arzın büyük olması ve uzun bir zamandan sonra yapılıyor olması, piyasadaki “iştahı” göstermesi açısından önemli bir gelişme!

Bu halka arzdan bağımsız olarak, İMKB’nin özellikle geçtiğimiz haftaki performansına baktığımızda 53.250-53.100 bandının altında bir kapanış olmadığı, ABD piyasalarındaki teknik seviyeler korunduğu ve de “IMF gazı” da devam ettiği takdirde yeniden 56 binlere doğru bir “atak” bile görebiliriz!

e-fulya
01-02-2010, 23:58
EY SAHTE İSLAMCILAR

Mehmet Şevket Eygi
http://www.odatv.com/n.php?n=ey-sahte-islamcilar-0102101200

trusty
02-02-2010, 03:32
“Emniyet’in içinde Ülkücü grup, Cemaatle bağlantılı grup ve Milli Görüşçü grup var. Milli Görüşçü polislerle Cemaat arasında ciddi bir iktidar çatışması yaşanıyor.”

“İsrail-Türkiye ilişkisi, istihbarat servislerinin savaşına dönüşebilir. Böyle ciddi bir tehlike var. Reşadiye gibi provokatif eylemler olabilir.”

“Dava açılırsa AK Parti kesinlikle kapatılacak. Bu seferki dava telefon dinlemelerinden hareketle ‘sivil dikta’ iddiasıyla açılacak. Şimdi böyle bir kapatmanın hesabı yapılıyor.”


Nese DUZEL

Serenler
02-02-2010, 10:41
Nihayet bir köşe yazısında bize dair güzel bir haber:

DÜNYANIN EN GÜNAHKAR 10 ÜLKESİ

Allah’ım beni affetmelisin


DİKKAT edin, “Allah’ım beni affet” demedim.

“Affetmelisin” dedim.


Neden mi?

Çünkü beni O yarattı.

Şimdi bu da nereden çıktı diyeceksiniz.

Anlatacağım, ama önce bugüne kadar hiç düşünmediğim bir soruyu soracağım.

Belki cevabını birlikte verebiliriz.

Biz, dua ederken Allah’a neden “Siz” diye değil de, “Sen” diye hitap ediyoruz?

Eğer en büyük oysa ve en fazla saygıyı ona göstermemiz gerekiyorsa, “Siz” diye seslenmek daha doğru olmaz mı?

Eminim bunun bir makul cevabı vardır ama benim cehaletim bu soruya cevap veremez.

* * *

BBC’nin “Focus” adlı bilim ve teknoloji dergisinin son sayısının kapağının başlığı şöyle:

“Born to sin...”

Yani, “Günah işlemek için doğmuş”.

Hemen altında da şu soruluyor:

“Tabiat neden bizim kötü olmamızı istiyor?”

Dikkat ediniz, aslında bu bir soru değil, saptama.

Yani insanın günah işlemeye ayarlanmış olarak doğduğunu söylüyor.

Hangi günahlara mı ayarlanmış.

Hepsine...

Ama isterseniz biz “şehvet düşkünlüğünden” başlayalım.

Çünkü bilim insanlarına göre en karmaşık günah, şehvet düşkünlüğüymüş.

* * *

Hiç aklınıza, beyin tomografisi çekilmekte olan bir insana porno film seyrettirmek gibi sapık bir fikir geldi mi?

Hem sapık gibi görünüyor hem de çok zor.

Bir kere film göstermeniz için kullanacağınız dijital aletin yaydığı dalgalar tomografiyi bozar.

İki, tomografinin çekilebilmesi için, insanın hareketsiz durması lazım.

Porno film seyrettirilen bir insanın hareketsiz durması o kadar kolay değil.

Hele erkekse.

Ama ABD’nin Illinois eyaletindeki Northwestern Üniversitesi, aynalı bir projektör sayesinde, porno filmi seyretmekte olan bir insanın tomografisini çekmeyi başarmış.

Çekilen tomografi açıkça ortaya koymuş ki, zevk aldığı bir şeyi seyrettiği zaman, hem erkeğin hem kadının beyninde çok karmaşık değişimler meydana geliyormuş.

* * *

Bu yolla, çeşitli ülkelerin “günahkârlık” katsayıları çıkarılmış.

Şehvet düşkünlüğünü ortaya çıkarmak için kullanılan matematiksel yöntem ise acayip mi acayip.

Porno endüstrisinde dönen paradan fert başına düşen miktar, büyük bir hamburger fiyatına bölünerek bir katsayı elde edilmiş.

Böylece “yedi temel günah” için ayrı ayrı katsayılar hesaplanmış.

Yedi temel günah neydi bir hatırlayalım.

“Şehvet düşkünlüğü, cimrilik, açgözlülük, kıskançlık, öfke, kibir ve tembellik.”

Şimdi gelelim en heyecanlı bölüme.

Dünyanın en günahkâr ülkeleri hangisi?

İlk 10 şöyle:

1. Avustralya 2. Amerika Birleşik Devletleri 3. Kanada 4. Finlandiya 5. İspanya 6. İngiltere 7. Japonya 8. Güney Kore 9. Meksika 10. Güney Afrika.

Ya Türkiye?

İlk 35 arasında yokuz.

Ee normal değil mi.

Bizde şehvet düşkünlüğü var mı? Zerresi yok.

Açgözlülük desen o hiç yok.

Kibir mi? Hâşâ, hele hele şu dönemde “kibir” kelimesini ağza almak bile abes.

Keza “öfke”...

Belagat dahil, semtimize bile uğramaz.

“Kıskançlık” deseniz, bakın o konuda dünyanın sicili en temiz ülkesiyiz.

Yani Dünyada 500 devlet bile olsa, arasına giremeyiz.

* * *

Allah aşkına samimi olarak söyleyin.

Bu yazı, bir Ergenekon yazısından daha ilginç olmadı mı...

Şimdi beni “halkı depolitize etmeye çalışmakla” suçlayacaklar.

Ama olsun, bir tek benim günahkârlığım, Türkiye’nin günahkârlık reytingini yükseltmeye yetmez.

ozberehu
02-02-2010, 11:26
İstiklal Marşı'nı yarıda kesince...
Konya Esnaf ve Sanatkarlar Kredi ve Kefalet Kooperatif Genel Kurulunda divan başkanlığını yapan Mehmet Arı, üyelerle birlikte okuduğu İstiklal Marşı'nı yarıda kesince tepki aldı.


Kooperatifin 56. Olağan Genel Kurulu Konya Dedeman Otel'de gerçekleştirildi.

Kurul öncesi, divan başkanlığını yapan Karaman Esnaf ve Sanatkarlar Kredi Kefalet Kooperatifi Başkanı Mehmet Arı, üyelerle birlikte İstiklal Marşı'nın ilk kıtasını okuduktan sonra marşı yarıda kesti.

Arı, ''Tamam teşekkür ederim. İlk kıtasıyla da olur'' deyince üyelerden tepki aldı. Bunun üzerine Arı, İstiklal Marşı çalan cihaz olmadığı için marşı yarıda kestiğini belirterek, ''Vaktinizi fazla almamak için böyle yaptım. Özür dilerim. İstiklal Marşı 40 kıta da olsa okurum'' diyerek, kendini savundu.

Arı, daha sonra İstiklal Marşı'nın iki kıtasını üyelerle birlikte tekrar okudu.

Zaman zaman gerginliğin yaşandığı ve bin 300 üyenin katıldığı genel kurulda, mevcut başkan Ali Kılınç yönetiminin faaliyet raporu kabul edilmeyince, başkan adayı İbrahim Turgut, oy çokluğuyla kooperatifin yeni başkanı seçildi.

Kaynak:mynet


Allah bilir ya kongrenin yapıldığı salonda Türk Bayrağı ve Atatürk posteri bile yoktur.

luzumsuz herif...vakitlerini almamak içinmiş...

KARA-MAN...Karaman da kıtayı kısa keselim demiş...sonrada kıvırmış...

ben bunların gittiği gideceği yer nere ise burda öteki tarafda oraya gitmek istemiyorum...

alpertunga
02-02-2010, 16:12
Bölgesel liderlik
MAHFİ
EĞİLMEZ

Ekonomi
02/02/2010
[email protected]

Türkiye, son yedi yıllık dönemde bulunduğu bölgede, yani Ortadoğu ve Orta Asya’da bölgesel lider konumuna geliyor. Bu liderliğin altyapısı bu yüzyılın başlarında ABD tarafından oluşturulmaya başlandı. Yakın döneme kadar Ortadoğu’yu Mısır, İsrail ortak ekseninde yönetmeye çalışan ABD bunun işlemediğini görünce yeni bölgesel düzen çerçevesinde bölgesel liderlik rolünü Türkiye’ye devretti.
Türkiye bu yeni yaklaşımda yer almayı kabul ederek bugüne kadarki dış politika yaklaşımında bir paradigma değişikliğine giderek bilerek ve isteyerek bu rolü üstlendi.
Türkiye’ye böyle bir rol verilmesinde birçok neden var: (1) Türkiye, bulunduğu bölgenin en büyük ekonomisi. Aşağıdaki tabloda 2009 GSYH verileri itibarıyla (milyar dolar olarak okunmalı) Balkanların, Ortadoğu’nun ve Orta Asya’nın en büyük üç ekonomisi ve Türkiye sırayla yer alıyor. 1980’lerde Suudi Arabistan’ın Türkiye’den daha büyük ve Yunanistan’ın da Türkiye ile eşit konumda olduğunu görüyoruz. 2000’li yıllardan başlayarak görünüm değişiyor ve Türkiye öne geçmeye başlıyor. 2009 yılında ise Türkiye bu üç bölgenin en büyük ekonomisi konumuna tam anlamıyla oturuyor. 2000’lerden sonra atak yapmış olsa da İran’ın 1980 ile 2000 yılları arasındaki dönemi tam anlamıyla kayıp yıllar olarak göze batıyor. (2) Türkiye, biz beğenmesek de, batılı anlamda demokrasiye sahip bir ülke. (3) Türkiye, ABD’nin en yakın ortaklarından birisi. (4) Türkiye, Balkanlar dışında bölgede batıya en yakın ülke. AB ile üyelik müzakeresi sürdürüyor. (5) Türkiye, Cumhuriyetin ilanından bu yana ilk kez Avrupa’da olmak ama bu bölgeye de lider olmak istiyor. Yani bu role ABD tarafından itilmiş olmaktan çok, ABD’nin önerisi üzerine kendi isteğiyle talip olmuş durumda. Türkiye, şimdiye dek daha çok Avrupa’ya odaklı bir yaklaşım çerçevesinde komşularını, özellikle de Ortadoğu ülkelerini, bir kenara bırakan bir dış politika izlemişti. Son yıllarda bu politika değişti ve bulunduğu bölgeye ağırlık veren bir dış politika gündeme geldi. (6) Türkiye, bölgede petrolü ve doğalgazı bulunmayan tek önemli ülke. Ki bu Türkiye’nin petrol kavgasından uzak durmasına ve dolayısıyla enerji ulaşımına aracılık etmesine olanak sağlıyor. Yani bugüne kadar aleyhe olan petrolsüzlük ilk kez lehe çalışıyor.
Bence bu değişiklik Türk dış politikası açısından Türkiye’nin geleceğine damga vuracak kadar önemli bir değişikliği, bir paradigma değişikliğini işaret ediyor. Bu yeni politikanın başarılı olma şansı kadar başarısız olma olasılığı da söz konusu kuşkusuz. Çünkü bundan sonrasında neler olacağı artık yalnızca Türkiye’nin karar ve uygulamalarına değil ABD ve AB ile Türkiye ilişkilerinin ne yönde devam edeceğine bağlı.

trusty
02-02-2010, 17:59
Diyap Ağa’nın yıllardır gizlenen röportajı ;

Bizim memleket ahalisi Kürtmüş, orada bir Kürt Hükümeti kuracaklarmış,
bunu duyunca kızdım.

Biz Kürt değiliz, biz Türk’üz.

Türklük tehlikeye düştü. Kurtuluş Savaşı’na katıldım.

Allah Büyük Gazi’ye çok ömür versin, kıymetini bilelim.

Millet Meclisi’nin ilk azalarından Diyap Ağa’ya Karaoğlan’da rast geldim. Felaket ve zafer günlerinin bu bir hatırası olan bu aksakallı ihtiyara yaklaştım. Selam verdim ve kendimi tanıttım. Ertesi günü Natbantoğlu Hıfzı Bey’le beraber misafir kaldığı Kayseri Oteli’ne gittik.

Otelin avlusunda bu tarihi şahsiyetle karşı karşıya idik. İri ak kaşlarını kaldırdı, mavi gözlerini gözlerime dikti:

— Oğul sen beni nereden tanıyorsun? dedi.

— Birinci Millet Meclisi’nde Dersim Mebusu idiniz, sizi o zaman tanımıştım.

— Aha!.. Unutmamışsın.

— Memleketin kurtuluşuna koşanlar hiç unutulur mu? dedim sonra ilave etti:

— Benden ne soracaksın?

— Nasıl mebus olduğunuzu Birinci Millet Meclisi’nde neler gördüğünüzü ve hayatınızı soracağım!

— Sor ki, söyleyem.

Sordum, şunları anlattı:

Diyap Ağa bugün bir asrı idrak etmiştir, yani tam yüz yaşındadır İkinci Mahmut zamanında doğmuş ve Türkiye’de ilk gazete ile hemtevellüttür.

Enver Behnan’ın Diyap Ağa’yla röportajı 27 Temmuz 1931 tarihli Yeni Gün gazetesinde yayınlanmış.

1831 tarihinde dünyaya gelmiştir. Doğduğu yer Çemişkezek kazasının Eğerek karyesidir. Babasının adı Seyyit Han, dedesi Kahraman Ağa’dır. Mensup olduğu aşiret Ferhat uşağıdır. Hayatını Dersim’in Balıkkayalı Dağlarında atlı olarak geçirmiş. Ferhat Uşağa reis olmuştur. Üç yüz adamı ile dağdan dağa koşmuş, tam bir Türkmen hayatı yaşamıştır. Birçok mücadelelerle girmiş olan bu efsanevi dağ adamı, bin bir ölüm tehlikesi geçirdikten sonra, Sultan Abdülhamit’in fermanı ile de Dergâhı âli Kapıcıbaşılığı rütbesini almıştır. Dersim havalisinde teşkilat yapmağa gelen altı Ermeni komitacısını yakalamış ve bunların ellerini ayaklarını bağlayarak Yıldız Sarayı’na yollamıştır.

Bundan sonra bir müddet Nahiye Müdürlüğü ve Mahkeme azalığında bulunmuştur. Sekiz defa evlenmiş, on beşe yakın çocuğu olmuştur. Hiçbiri sağ değildir. Bunlar arasında eceli ile ölen yoktur.

— Ağam okumak yazmak bilir misin?

— Mebus olanda bilmezdim. Allah, Büyük Gazi’ye ömür versin. Yeni harfleri öğrendim.

— Nasıl Mebus çıktınız?

— Gâvur Anadolu’yu sardı: Hepimizi bir düşünce aldı. Din ve diyanet ırz ve namus. Türklük tehlikeye düştü. İşittik ki Erzurum taraflarında can kurtaran bir Paşa çıkmış. Meclis kuracakmış. Onu hep gözledik. Öğrendim ki bu Paşa’nın adı Mustafa Kemal imiş. Onun büyük yüzünü görmeğe can attım. Fakat o zaman olmadı. Sonra Sivas’a oradan da Ankara’ya gelmiş.

Bu zaman bizden iki mebus istedi. Herkes korktu, ihtiyar halimle vatanı kurtaranların yanına koşmayı, hatta başımı bile vermeyi göze aldım.

Bana “gitme ölürsün” dediler. “Zaten herkes mahvoluyor, varam, gidem, onlara ulaşam, hep beraber ölek” dedim.

Benimle mebus seçilen Ayas Uşağı aşiretinden Zeynozade Mustafa Ağa korktu, gelmedi. Ben yanımda bir uşağım, atlara atladık, Elâziz’e geldim. Elâziz’de bana harcırah verdiler. Oradan bir yaylı araba tuttum. Malatya, Sivas, Kayseri yolu ile on sekiz günde Ankara’ya vardım.

— Nerede kaldınız?

— Taşhan’da bir müddet kaldım, sonra Hacı Bayram’da bir ev tuttum.

— Kaç senesinde geldin?

— 1336 senesinde geldim.

— İlk defa Meclis’e nasıl girdin?

— Dersim’den tanıdığım Hasan Hayri Bey vardı. Beni Meclise o götürdü. Kapıdan içeri girince yüreğime bir şevk geldi. Gözüm yaşardı. Burasını mektebe benzettim, kara kara sıralar vardı. Bir sıranın bir köşesine ben de çöktüm. Biraz sonra Hasan Hayri Bey, beni dışarı çıkardı. Bir odaya götürdü.

— Odada kimler vardı?

— Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, Kâzım Paşa vardı. Gazi Paşa ile birbirimizin elini tuttuk. “Safa geldin Ağa” dedi. Beni Paşalarla tanıştırdı. Yanında oturdum. O dakikada Paşa’ya gönlüm ısınıverdı. Gözümü, gözlerinden ayırmadım. Bu büyük adamla cenge değil, bastonuma dayana dayana ölüme bile giderdim.

— Hiç Millet Meclisi kürsüsüne çıktın mı?

— İki kere çıktım. Bir sene geçmişti. Daha Mustafa Ağa gelmemişti. Meclis’te onun lafını ediyorlardı. Anladım ki Mebusluktan çıkaracaklar. Kürsüye geldim. Konuşanlar bile sustu. Herkes bana şaştı. Diyeceğimi bekliyorlardı. Dedim ki: “Mustafa Ağa’ya telgraf vurdum, yan gelir, yan gelmez, ola ki gele.” Hep bir ağızdan bağrıştılar, el çırptılar.

— Başka yok mu?

— Bir kere de Lozan Konferansı sırasında kürsüye çıktım. Aha bizim memleket ahalisi Kürtmüş, orada bir Kürt Hükümeti kuracaklarmış, bunu duyunca kızdım kürsüye çıkıverdim. Gene sustular: “Lâilaheillâh Muhammedürresullâllah” dedim. “Gerek Şafiî, gerek Hambelî, gerek Hanefî hepimizin kıblesi birdir. Meclisimiz, kulübümüz, dinimiz, milletimiz birdir. Biz Kürt değil, biz Türk’üz. Hepiniz Lâilaheillâh demişsiniz. Şimden sonra mı, ayrı bir din, ayrı bir millet olacağız.” dedim. Gene el çırptılar, İsmet Paşa ayakta kürsünün yanına gelmiş, sakalımın dibine yaklaşmıştı. O da coştu, o da el vurdu.

— Ağam o zamanlar, sizin bir ecnebi kadına aşık olduğunuzu söylemişlerdi?

— Aha canım! Ben Meclis’te büzülmüş otururdum. Yukarıya bir gâvur karısı gelmiş, beni görmüş sormuş: Meclis dağıldı, dışarı çıkıyordum. Kara Bekir kolumdan tuttu beni riyaset odasına götürdü. Hep Paşalar ayakta idiler, aralarında güzel bir kadın gördüm. Paşa Hazretleri dedi ki:

— Ağa bu kadın seni sevmiş! dedi.

— Kadın elimi tuttu. Ben de yüzüne bakarak şu beyti söyledim:

Sev seni seveni hâk ile yeksan etse de

Sevme seni sevmeyeni Mısır’a sultan etse de.

Hep gülüştüler. Kadın resmimi istedi: “yarın gel yan yana bir resim çıkarak” dedim. Bir daha görünmedi.

— Ağa kanunları nasıl yapıyordunuz?

— Kanun yapmak, tıpkı yayıkta yağ yapmağa benziyor. Çalkalıyorduk, çalkalıyorduk. Yayıktan yağ çıkar gibi kanun da çalkalana çalkalana çıkıyordu.

— Bir zaman seyahate çıkmıştınız?

— Evet. Bir gün Meclisin kapısı önünde idik. Gazi Paşa Hazretlerine dedim ki: “Allah düzenimizi bozmasın, şanımızı arttırsın, kılıcımızı keskin, talihimizi açık etsin” dedim. Bunu dediğim zaman gözümden yaş aktı. Paşa Hazretleri, beni kolumdan tutarak otomobiline aldı. Beraberce Eskişehir’e seyahat ettik. Allah Büyük Gazi’ye çok ömür versin, çok büyük bir adamdır. Kıymetini bilelim, ne diyem, bana çok şefkat ve muhabbet gösterdi. Allah da onun sevenini çok etsin. Bizim Meclisimizde bir duamız bir de arkadaşlara iman vermemizden başka bir gayretimiz olmadı.

— Ankara’yı nasıl buldunuz?

— Cennet olmuş, şaştım kaldım. Tanınmaz bir hale gelmiş. Çalışanların gayreti var olsun.

— 12 sene sonra bu seyahatiniz ne içindir?

— Gazi Hazretlerini ziyarete geldim.

— Arzunuz nedir?

— Hey oğul, ihtiyarlıktan çalışamıyorum. Memlekete çok hizmet ettim. Son ömrümde devletimden ve milletimden bir tekaütlük maaşım almağa geldim. Bu işim de olursa mesut olarak memleketime döneceğim!

trusty
02-02-2010, 18:06
— Hey oğul, ihtiyarlıktan çalışamıyorum. Memlekete çok hizmet ettim. Son ömrümde devletimden ve milletimden bir tekaütlük maaşım almağa geldim. Bu işim de olursa mesut olarak memleketime döneceğim!


Onlar yemediler, soymadilar, mahdumlara gemicik neyin de almadilar.

Nufuz ticareti yapmadilar.

Adam gibi onurlu yasadilar, dimdik.

balaban
03-02-2010, 01:20
Nostalji,



Bohçacı Gülbahar'dan, CV arayan marketlere

Gökten zembille inenler bilmez, sütçü teyzenin ‘kapı sövesine’ tebeşirle çizik attığını. O çizikler ayda bir toplanır, alınan sütün ücreti ödenirdi.
Bohçacı Gülbahar, -bugün açılım yapıp, adını roman koydukları bir ablamızdı- mahalleye uğradı mı, ev hanımlarının yüzünde güller açardı. Pazenler, basmalar, fanilalar, yatak örtüleri, yastık kılıfları yere açılır, kadınlar başına üşüşürdü. Kimi mahzun boynunu büker, kimi utana sıkıla “Herif çalışmıyor, bu taksiti veremeyeceğim” derdi.
O hiç istifini bozmaz, altın dişlerini göstererek, kahkahayı basardı:
- “Vallaha aşk olsun komşu. Oldu mu şimdi. Ben sizden ne zaman para istedim. Varsa bir soğuk su ver de içeyim.”
Sahi, su bile komşudan alınırdı.
Şimdiki gibi ‘damacana’ tekeli ve onun üzerinden ‘vurgun’ henüz yoktu.
Sadece bazı evlerde buzdolabı bulunurdu ve kavurucu yaz sıcaklarında komşunun dolabına soğusun diye su konulurdu.
Tek tük evde televizyon olurdu. Daracık odada bazen 30 kişi, gözünü ‘beyazcama’ diker, nefes almadan ‘Ceyar’ı izlerdi.
Mahallenin tüpçüsü, berberi, kahvecisi, bakkalı utana sıkıla çocuklarını almaya gelirdi gecenin bir vakti.

* * *

‘Bohçacının’, ‘sütçünün’ veresiyesi olur da, ‘bakkalın’ olmaz mı?
O deftere yazardı. ‘Üç yumurta’, ‘iki ekmek’, ‘bir margarin’. 10 lira, elden.
Günün birinde ‘düdük’ çaldı.
Sonra Ceyar’ın ülkesinde uzun yıllar kalmış bir takım adamlar gelip, kolları sıvadı.
‘Serbest piyasa’ dediler, ‘özel teşebbüs’ dediler. Çok şey söylediler.
Mahallede bir ‘değişimdir’ başladı.
Gülbahar’ın evi önce ‘yeşil alan’ sonra da bilmem kime ‘benzin istasyonu’ oldu. Sütçü Saniye bir başka ‘imar kurbanı’ idi.
Mahallenin alt tarafındaki ‘yeşil alanlar’ imara açılıp, yabancı bir şirkete ‘ultra süper gross market’ yapma imkanı sağlandı.
Otuzdan fazla peynir türü raflarda boy gösterdi.
‘Don lastiğinden’, Fransız şarabına; ‘deniz gözlüğünden’ kulak kürdanına ne ararsan var.
Esnaf sırasıyla ‘kepenk’ indirmeye başladı.
Her şey vardı lakin, ne paraya ne işe sahiplerdi. Vitrinlere bakarken gözleri kamaşıp durdu mahallelinin. Kimse durumu üzerine alınmadı.
Zira değişimin mimarı “Ben zengini severim” diyordu.

* * *

Gökten ‘zembille’ inenler belki hatırlamayabilir.
Mahalle küçülüyor, ‘sitelerin’ duvarları yükseliyordu. Vatandaş varsa işine gidebilmek için ‘mal gibi’ tıka basa doluştuğu otobüslerde ter dökerken, kimileri sürekli ‘vites’ yükseltiyordu.
Yıllar yılları kovalıyordu. ‘Değişim’ bir kement gibi takıldı kaldı mahallelinin boğazına. ‘Maya’ tutmuş, ‘paranın kokusu’ her yerden alınır olmuştu.
İşin ucunda para varsa, ‘her yol’ mübahtı.
Sokak başlarına konulan ‘limon’kasaları üzerinde ‘kredi kartı’ dağıtıldı.
Allah’ın selamının bile esirgendiği insanlar sıra ‘ellerindeki paranın’ tokatlanmasına gelince bir anda ‘mütedeyyin kitleye’ dahil edildi...
Mahalle tarumar oldu yani.
‘Bakkal’ gitti... ‘Manav’ gitti... ‘Berber’ gitti...
Yerine ‘neyin’ konulduğunu bilmek istiyorsanız, gazetelerin ‘iş ilanlarına’
bakacaksınız.
“Kurumumuzda ‘ayak işlerinde’ çalıştırılmak üzere ‘prezantabl’ (!), herhangi bir ‘organizasyona’ dahil olmayı beceremeyip ‘açlıktan’ ağzı kokan; tercihan ceddinde ‘devşirmelik’ bulunmayan, ‘yetim hakkı’ gibi teferruata takılıp kalmamış, olup bitene fazla kafa yormayan elemanlar alınacaktır. Asgari ücret-sigorta- servis.”
Birer ‘CV’ gönderirsiniz artık.

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=11888

trusty
03-02-2010, 02:42
TBMM Başkanvekili Güldal Mumcu, TBMM Genel Kurulunda, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer hakkındaki gensoru önergesinin görüşmelerinde yaşanan tartışma nedeniyle birleşime 10 dakika ara verdiğini duyurdu.

Yaklaşık 40 dakika süren aranın ardından birleşimi açan Mumcu, Türkiye'nin yasama, yürütme ve yargı bağımsızlığına dayanarak yürütüldüğünü söyledi.

Mumcu, şu anda yasamayı temsilen bulunduğunu ancak, yürütmenin yasamaya baskı yapma hakkının, hiçbir zaman olmadığını belirterek, “Ama demin, Bakanlar Kurulu üyesi bir bakan, Başbakan Yardımcısı Sayın Arınç, makam odasına gelip, nasıl yöneteceğim konusunda bana talimat vermeye kalkıştı, bunu şiddetle kınıyorum” dedi.

Mumcu, bunun, son zamanlarda uygulanmaya konulan, yürütmenin yasama üzerindeki baskısının, ikinci tezahürü olduğunu savunarak, şiddetle kınadığını tekrarladı. Mumcu, yönetimle ilgili bir tartışma varsa, İçtüzüğün belli olduğunu, usul tartışması açılabileceğini ifade etti.

alpertunga
03-02-2010, 10:12
Yılmaz ÖZDİL

[email protected]



4C


İnsanlar 50 gündür orda...

Hâlâ yeni yeni merak eden var:

“Şekerim, nedir bu 4C?”

*

Cut.
Colour.
Clarity.
Carat.
*

Budur 4C.
*

Pırlanta alırken, bunlara dikkat edeceksin... Ki, alıp satabilesin.
*

Türkiye Cumhuriyeti’nin Tekel gibi, şeker fabrikaları gibi, tek taş mücevherlerini satarken 4C’li yapacaksın ki, renk, berraklık filan, cillop gibi olsun...
Yükte hafif olsun.
*

E her işçi bi pırlantadır zaten!
*

Sıradan insandılar...
Komple 4C’li yapıldılar.
Daha nasıl onurlandırılsınlar?
*

Bakın mesela...
Tezek alıyorsun, KDV yüzde 18.
Pırlanta alıyorsun, KDV sıfır.
*

Elini vicdanına koy...
Hükümet gibi “merhamet”li ol...
Hangisini alırsın?
Tezeği mi?
Pırlantayı mı?
*

Dolayısıyla, hani sendikanın önüne kurdukları naylon çadırlara “Batman çadırı, İzmir çadırı, Bursa çadırı” filan yazıp, vitrin gibi diziliyor ya işçiler...
Olmaz öyle!
*

“Elmas çadırı, Yakut çadırı, Safir çadırı” yazın... Kıymetinizi bilin biraz.

yosun
03-02-2010, 12:22
Bakan Çiçek’in oğluna var TEKEL işçisine yok!

...
Geçen gün bir duyum aldım; Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı da yapmış, Hükümet Sözcüsü Sayın “Cemil Çiçek’in oğlu Ahmet Çağrı Çiçek’in devlet şirketi olan Sigara Sanayii İşletmeleri ve Ticaret A. Ş’de Yönetim Kurulu’na atandığını” haber veriyordu.

Doğru mu bu duyum?

Nasıl olur!

TEKEL işçileri Ankara’da “Bizi işimizden atmayın, aynı maaşımızla, aynı haklarımızla devletin başka kadrolarında çalışmaya devam edelim; çoluğumuz-çocuğumuz var...” diyerek “ölüm oruçlarına” yatıyorlar. Başbakan da “devletin kasasını size soydurmam” diye onları horluyor, aşağılıyor, ötekileştiriyor. Bakan’ın oğlu ise Sigara Sanayii İşletmeleri ve Ticaret A.Ş’nin Yönetim Kurulu’na üye olarak atanıyor.

Hiç olacak iş mi?

Şüphelenmek gerekli.

Doğru olamaz, babasının iktidarı TEKEL işçilerine “fabrikaları yabancıya sattık, size iş kalmadı, alın kıdem tazminatını ve ihbar tazminatını çekin gidin... Özel iş kurun... Koç gibi, Sabancı gibi siz de birer holding olun...” diye dalga geçer gibi öğütler verirken Bakan’ın oğlu devlet şirketinde yönetim kurulu üyesi olmayı kabul etmez.

Babasından utanır.

Kabul edemez, değil mi?

Ben de şüphelendim.

Araştırdım.

Allahım, büyüksün!

Duyum doğru çıktı.

Bakan Cemil Çiçek’in oğlu Ahmet Çağrı Çiçek; kıymetli arsalarıyla birlikte fabrikaları İngiliz-Amerikan sigara şirketine satıldığı için yani varlıklarının tamamı özelleştirildiği için yapacağı hiçbir şey kalmayan ve “tabela şirketine” dönüşen devletin şirketinin yönetim kuruluna atanmış.

Göreve başlamış.

Tarih: 14 Temmuz 2009.

Bakan’ın oğlu “tabela şirketine” dönüştüğü için tamamen iktidar yanlılarının arpalığı gibi kullanılan Sigara Sanayii’nde yönetim kurulu üyeliği kapmış.

Ayda ne alıyor?

Araştırıyorum yazacağım.

Yazmalıyım; Çünkü Bakan’ın oğlu Ahmet Çağrı Çiçek, önce “Meclis’te memur kadrosuna” alınarak iş hayatına başlamış, sonra Tekel’i Amerikan şirketine satan Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nda “Başkan Müşaviri” olarak daha iyi bir işe geçmiş. Sonra da yapacak hiçbir işi kalmamış fakat varlığı arpalık olsun diye devam ettirilen devletin Sigara Sanayii’inde yönetim kurulu üyesi yapılmış.

Necati Doğru

tamamı için;
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Bakan_Cicekin_ogluna_var_TEKE L_iscisine_yok&tarih=03.02.2010&Newsid=285028&Categoryid=4&wid=108

alpertunga
04-02-2010, 11:17
Tiyatro


Ölüyü bile güldüren Nejat Uygur, yaptı gene yapacağını...

Hafızasını kaybetti, komada yatıyor ama, bu haldeyken bile, Türkiye komedisini
ortaya koymayı başarıyor.
¡

“Kocasının kafasının içindeki” zihniyeti kabul edip, “eşinin kafasındaki bez”e itiraz edenlere, kahkahalarla gülünmez de ne yapılır Allah aşkına?
¡

“Kocasının kafasının içindeki”leri serbest bırakıp, “eşinin kafasındaki bezi” yasaklamak, mizah değil de nedir?
¡

Bi mucize olsa, ayağa kalksa Nejat Uygur, ben eminim, “hastane mi, kestane mi”yi revize edip, tekrar sahneye koyardı... Veya yeniden yazardı “miğferine çiçek eken asker”i.
¡

Özlüyoruz onu.
¡

Tek tesellimiz Bülent Arınç.
¡

“Devlet sanatçısı” Nejat Uygur’un yerini “devlet bakanı” olarak dolduruyor... Daha önce Nejat Uygur’dan ilham alarak “şeyini şey ettiğimin şeyi”ni canlandırmıştı, şimdi de,
büyük ustanın “kodum mu oturturum”una özendi.
¡

“Kozmetik oda”yla karıştırıp, Türkiye’nin ve İzmir’in onuru Güldal Mumcu’nun odasını bastı. Höt zöt yaptı, “Sarhoşları niye kürsüye çıkarıyorsun” diye hesap sordu.
Acı acı güldüm kendi payıma...
Çünkü, kendisini “saygın” ilan eden yalaka gazetecilerin çoğu alkolik.
¡

Trajikomik.
¡

Bir taraftan “kadınlara saygı” isteyip, bir taraftan “bıyıklı Meclis’i yöneten kadın”ın üstüne yürüyeceksin, bir taraftan da erkeklere başkan olmayı başarmış kadına “yaratık” diyeceksin...
¡

“35’e bakla, ne hakla?”
¡

Ve MHP... Din sömürüsünün
foyasını ortaya çıkardı, artislik bi yere kadar, makyaj aktı, a-aa, kral çıplak!
¡

Peki derseniz ki, küfürlerin, tekmelerin havada uçuştuğu Meclis’in hali ne olacak?
Onu da düşünmüştü Nejat Uygur...
“Alo, orası tımarhane mi” diyemeyeceğimize göre, sanırım neticede o işlere “Cibali Karakolu” bakacak.

Yılmaz ÖZDİL

alpertunga
04-02-2010, 17:20
BU ÜLKENİN SAHİPLERİ KİM?

Mehmet Tezkan


BU ÜLKENİN SAHİPLERİ KİM?



Devletin başı olan Cumhurbaşkanı mı? İcraatın başı olan Başbakan mı?
Milletin vekillerinin başı olan Meclis Başkanı mı?
Kim?
* * *
Başbakan TEKEL işçilerine ‘ay sonuna kadar bu yasadışı gösteriyi bitirin’ diye rest çekerken öyle bir laf etti ki işin içinden çıkamadım..
Dedi ki, ‘Kusura bakmasınlar, bu ülke yolgeçen hanı değil, bu ülkenin sahipleri var.’
Bu sözü AKP grubu coşkuyla alkışladı.. İmkânım yoktu, soramadım..
Sorabilsem diyecektim ki, ‘alkışlarla onayladınız da Başbakan ülkenin sahipleri var derken kimleri kastetti?’
Eminim ortak bir yanıt alamazdım..
Cumhurbaşkanı mı, Meclis Başkanı mı, Başbakan mı?
Polis mi?
Jandarma mı?
Asker mi?
Kimi, kimleri!..
* * *
Başbakan onlara seslendiğine göre TEKEL işçileri olmadığı kesin..
Peki, bu ülkenin sahipleri varsa biz neyiz?
Kiracı mı?
Vergi veren vermeyen, işi olan olmayan, aklı yeten yetmeyen hayat yolculuğuna henüz başlayan, son durağa yaklaşan; kim?
Öğretmen, doktor, mühendis, savcı, avukat, hâkim, eczacı, kaynakçı, madenci, marangoz, bakkal, nalbur..
Kim?
* * *
Başbakan söylediğine göre ülkenin sahiplerini biliyordur..
AKP milletvekilleri alkışlayarak onayladıklarına göre onlar da biliyordur..
Ben bilmiyorum..
(Kendimi sahiplerinden biri sanıyordum, galiba değilmişim.)
Yeri gelmişken küçük bir liste yapsalar da ülkenin sahiplerini biz de öğrensek..

DOMUZ AŞISI HUSUMETİ!
Meclis’teki kavga görüntülerini izleyenler, gazetelerdeki fotoğraflara bakanların dikkatini çekmiştir..
Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ı kimse böyle görmemiştir.. Aslında düne kadar Meclis’in en sakin vekili de diyebilirdik..
Düne kadar!
Önceki akşam önce laf attı.. Terbiyesiz adam, yüz karası, yalancı diye bağırdı.. Sonra yerinden fırladı, güç bela tutulabildi..
Bıraksalar eski Sağlık Bakanı Osman Durmuş’un üzerine çullanacaktı..
Bırakmadılar..
Akdağ ile Durmuş halef selef..
Aralarında bir husumet oluşmuş.. Akdağ yedi yıl sabrettim. eleştirilerine tahammül ettim, bu seferki başka dese de yine de altında malum hikâye yatıyor..
Domuz gribi aşısı!..
Durmuş’un ithamlarını hatırladınız mı? Aşı için söylemediği laf kalmadı, resmen aşı yaptırmayın kampanyası yaptı.. Sağlık Bakanlığı’nı aşı üreticisi firmanın oyununa gelmekle suçladı..
Bence Akdağ, doldu, doldu önceki gece taştı..
Belki de Durmuş’u hazır sağlık dışında bir konuda yakalamışken çullanayım dedi..
Şurası gerçek.. Resmen patladı!

Nedense aklıma Zülfü Livaneli geldi..
AKP milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu bir süre önce 47 ülkeden 40’ının oyunu alarak Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclis’i Başkanlığı’na seçildi..
Bravo.. Büyük başarı..
Önceki gün AKP grubunda ayıp etmişler dedirtecek bir iddia dillendirildi..
AKPM’de bulunan CHP’li Birgen Keleş ile MHP’li Tuğrul Türkeş oylamaya katılmamış, destek vermemiş..
Yani başka ülkenin milletvekilleri veriyor, bizimkiler vermiyor
Ayıp!..
Başbakan da ayıpladı, ‘hani ülkenizi çok seviyordunuz bu ne kindir yahu’ diye tepki gösterdi..
Haklı..
* * *
Haklı da aklıma birden Zülfü Livaneli’nin UNESCO direktörlüğüne adaylığı geldi..
Mısır Kültür Bakanı Faruk Hüsnü adaydı.. Temayüllere göre de sıra Arap dünyasındaydı.. Fakat, Faruk Hüsnü’nün ‘Mısır kütüphanelerinde İbranice kitap bulunursa yakarım’ sözünden sonra Batı dünyası döndü.. Seçilmesi zora girdi..
Yeni bir arayış başladı..
ABD, Livaneli’yi önerdi..
Kime?
Türkiye’ye, Dışişleri’ne.. Aday gösterin destek verelim dedi..
Ankara ‘Olmaz Mısır’a söz verdik’ dedi..
Yani oyunu Türk’e değil Arap’a verdi.. Livaneli’yi aday göstermedi..
Gösterse UNESCO’nun başında bir Türk vardı..
* * *
Mısırlı bakan seçildi mi?
Yok canım, son anda aday olan Bulgar İrina Bokova seçildi..

yosun
05-02-2010, 11:25
Balyoz şimdilik AKP’de!..


İktidarının sarsıldığını hissettikçe R. T. Erdoğan sertleşiyor. Sözlerini tartmıyor! Eline verilen, önüne yansıtılan metinlerin dışına çıkarak onulmaz gaflar yapıyor.

Tekel işçilerinin elli gündür ıstırapla sürdürdükleri direnişe R. T. Erdoğan efelenerek yaklaşıyor. Peşin hükümle eylemcileri suçluyor. Tümden kaldırılması gereken 4C uygulamasından vazgeçmiyor! AKP hükümetinin 2004’te çıkarttığı 4C uygulaması sanki tanrı buyruğu! ILO standartlarına uymayan koşullarının esnetilmesine bile yanaşmıyor. Kazanılmış hakların çiğnenmesini umursamıyor! Üstelik direniş ay sonunda bitirilmezse, balyozu vurmakla tehdit ediyor!.. Ama Tekel eyleminin kıvılcımları ateşi yaktı bir kez! Belki emekçileri sınıf bilincinde birleştirecek! Direnişin parolası emek, işareti genel grevdir!..


***


Başbakan’ın bir AVM açılışında bakkallara sonlarının geldiğini müjdelemesi(!) de gaftır!.. Bakkalları AVM’lerden çok, teğet geçen ekonomik kriz zorluyor. Varoşlar ve taşra bakkalı yeğliyor ama işsizlik müşterileri ve harcadıkları parayı azaltıyor. Aslında tüm küçük esnaf ve zanaatkâr dertli. Dükkânlar kapanıyor, devrediliyor. Yerlerine umutla açılan yenileri de kısa sürede aynı akıbeti paylaşıyor. Tablo bu iken ve ayakta kalma mücadelesi veren küçük esnaf R. T. Erdoğan’dan yüreklerine su serpmesini beklerken, Başbakan kendisine destek vermiş bu önemli kitleye sırt çeviriyor!

Doktorlara, eczacılara, itfaiyecilere, demiryolu emekçilerine bakışı da değişik değil... Başbakan sıkıştıkça dengesini yitiriyor, esip üfürüyor. “Bizi iktidara onlar mı getirdi?” ifadesiyle aslında herkese dikleniyor. Kendisini umut görüp destekleyenleri pervasızca kırıp döküyor.

AKP’yi iktidara işçiler, gırtlağına kadar batmış küçük esnaf ve zanaatkârlar, dardaki çiftçiler, maaşıyla geçinemeyen memurlar, emekliler getirmediyse, sakat özelleştirmelerle işten atılanlar, işsizler getirmediyse, R. T. Erdoğan’ın arkamda dediği halk acaba kimlerden oluşuyor? İktidara gelmesini sağlayan seçmen ithal miydi?..
***


Milletvekillerinin peygamberlik ve türban odaklı kutsal dövüşü, TBMM’de sadece havanda su dövülmesi nedeniyle nefret çekiyor. Vatandaş peygamber aramıyor. GATA ise askeri hastane... Giriş çıkış kuralları vatandaşı dertlendirmiyor. İktidarı yıpratan halkın sorunlarını örtmeye çalışması!

AKP’nin tek icraatı muhtemelen dış akıllara hizmet, yargının ve askerin yıpratılmasına çanak tutmak!.. Eskiden “otuz iki kısım tekmili birden” reklamlarıyla bitmek bilmeyen saçma filimler oynatılırdı. Seyirci başını sonunu karıştırırdı. Ortaya atılan tüm sivil ve askeri örgütlenme bağlantılı darbe iddiaları bu filmlere benzedi... Kimin, neyin ne olduğu anlaşılamayan Ergenekon davası, tabanca tüfek kazıları, kuru imza, ıslak imza, yüksek yargıç ve savcıların dinlenmesi, soruşturulması, Tokat katliamında PKK yerine TSK’nın suçlanmaya çalışılması, kendi derdindeki vatandaşın umursamadığı B. Arınç’a suikast iddiası, kozmik oda araştırmaları, “sarı kız”, “ay ışığı”, “kafes” darbe planları, Poyrazköy hafriyatı, şimdilik son sansasyon “balyoz” harekâtı... Hiçbirinin, bırakın sonucu, doyurucu açıklaması bile yok...

Tüm gayretlere karşın, AKP halkın gözünde tüm sorunların sanığı olmaktan kurtulup, gönlünce mazlumu oynayamıyor!.. İş, aş derdindeki kitlelere çare olamadığı gün geçtikçe daha iyi görülen AKP kendine güvenli bir yol haritası çizemiyor anlaşılan...

Tersine, derdi ayyuka çıkmış işçinin, memurun, emeklinin, esnafın, zanaatkârın, çiftçinin bıçağın kemiğe dayanmasıyla patlayan isyan haykırışı Başbakan’ı çileden çıkarıyor!.. Darbe dedikodularıyla oy toplama hesaplarının dengesini bozanların başına iktidarın balyozunu kendisi indirmeye hazırlanıyor!.. Gerçi balyoz kendi elinde. Ama şimdilik... Seçimde en az dört partinin TBMM’ye girmesiyle tüm planları suya düşecek! Biraz daha sabır...

Onur Kumbaracıbaşı

yosun
05-02-2010, 11:41
İşçiye, memura aslan kesilen Vali Bey... DTP’liler nerede?

Türk-İş, DİSK, Hak-İş, Türkiye Kamu Sen ve KESK üyesi işçi ve memurların, açlık grevindeki TEKEL işçilerine destek vermek amacıyla dün yurt genelinde yaptıkları bir günlük iş bırakma eylemi; iktidara yakın bazı çevreler tarfından “baltalanmak” istendi...



***


Örneğin yandaş gazetelerin ve televizyonların çoğu bu haberi ya hiç görmedi; ya da tek sütun vermekle yetindi...

O gazetelerdeki köşe yazarları da doğal olarak Türkiye’de eşine az rastlanır bu “dayanışma eylemi”ni yorumlamaya gerek bile görmediler.

Yorumlayanlar ise; devlet büyüğünün üslubuyla “TEKEL işçilerinin bazı ideoloji mensupları tarafından nasıl kullanıldığını, onların beğenmediği 4-C statüsünde çalışabilmek için milyonlarca işsizin nasıl can attığı” yazdılar.

Kısacası...

Dünkü yandaş gazetelere baktıkça, mesleğim adına bir kez daha yüzüm kızardı!

VALİDEN TEHDİT!

Bazı illerde de iş bırakan ve gösteri yapmak isteyen işçiler, memurlar “polis engeli”yle karşılaştı...

En ilginç ve anlamlı (!) çıkış da; yargı kararlarına rağmen eski DTP’lileri iki aydır görüldükleri yerde alıp mahkemelere götüremeyen Ankara Valiliği’nden geldi.

Valilik, katılımı kırmak için yapılacak eylemin yasa dışı olduğunu, katılan kamu işçileri ve memurlar hakkında hem suç duyurusunda bulunulacağını, hem de işten çıkarmaya kadar varabilecek “gerekli yasal işlemler”in yapılacağını duyurdu...

Ankara’nın Sayın Valisi’nin, bu açıklamasının gereğini yapacağından ve sözünü ettiği cezalandırma işlemlerini hemen hayata geçireceğinden hiç kuşkum yok...

Çünkü dünkü eyleme katılanlar; bu devletin memuru, işçisi...

Yani “eski DTP’liler gibi” ayrıcalıkları yok...

Ama Vali Bey unutmasın ki; eğer o işçilerin, memurların birini bile işten atmaya kalkarsa, dünkü eylemin çok daha büyüğünün bizzat muhatabı ve sorumlusu olur...

SARI İHANET!

Eyleme en ilginç ve etik dışı “darbe” ise AKP destekçisi Memur-Sen Konfederasyonu’ndan geldi...

Memur-Sen, altına imza attığı bir günlük iş bırakma eylemine katılmaktan son anda vazgeçti.

Gerekçe olarak da, “eylemlerin TEKEL işçilerinin sorunlarıyla sınırlı kalmayıp hükümeti tehdit eder hale gelmesini” gösterdiler...

Bu gerekçe bile Memur-Sen yöneticilerinin, kendilerini çalışanlardan çok iktidarın haklarını korumakla görevli saydıklarını kanıtlamaya yetiyor!

TIRSANLAR!

Tüm bunlar eyleme katılımı etkiledi mi?

Görünüşe bakılacak olursa; İzmir, Adana, Mersin, Antalya gibi illerin dışında evet...

Eylem bu illerde büyük bir katılımla gerçekleştirilirken, diğer illerde katılım beklenenin altında kaldı.

Milyonlarca sendikalı işçi ve memur tehditlerden ürktü, “Durduk yerde başımı belaya sokmayayım” diyerek eyleme katılmadı.

Bu arkadaşlara Allah’tan afiyet diliyorum.

Umarım kendileri de bir gün böyle bir desteğe ihtiyaç duyacak hale düşmezler...

Eğer düşerlerse...

Yalnız kalacaklarından adım gibi eminim!

Mustafa Mutlu

kumralada
05-02-2010, 12:58
[QUOTE=yosun;4004733]Balyoz şimdilik AKP’de!..




AKP’yi iktidara işçiler, gırtlağına kadar batmış küçük esnaf ve zanaatkârlar, dardaki çiftçiler, maaşıyla geçinemeyen memurlar, emekliler getirmediyse, sakat özelleştirmelerle işten atılanlar, işsizler getirmediyse, R. T. Erdoğan’ın arkamda dediği halk acaba kimlerden oluşuyor? İktidara gelmesini sağlayan seçmen ithal miydi?..
***


Başbakan bizi şunlar, bunlar mı iktidara getirdi derken aslında satır aralarında bir gerçeği itiraf ediyor farkında olmadan;

Son seçimlerde çalınıp yokedilen oyları, bilgisayar programları ile yapılan oy sahtekarlığını ve ondan önce seçmen listelerinde yapılan manipülasyonları anlatıyor. Her türlü sahtekarlığın, hırsızlık ve arsızlığın doruğundaki bu zihniyetin gerçek anlamda oy veren seçmenin tercihlerinden doğal olarak korkusu ve çekincesi olmaz. Önümüzdeki seçimlerde de iplerini ellerinde tutup oynatan okyanus ötesi efendilerinin teknolojik, psikolojik ,parasal her türlü yardımıyla ve sanal oylarla iktidara devam etmeleri hiç şaşırtıcı olmayacaktır.

Serenler
06-02-2010, 10:05
İsviçre Neden Bilimde Fiziki Büyüklüğünden Daha Büyük Değerlere Sahiptir?

Prof. Dr. İbrahim ORTAŞ, [email protected]
İsviçre, doğal peyzaj güzelliği, kayak yapılan dağları, kişi başına zenginliği, çikolatası, saat sanayisindeki etkinliği, bir zamanlar gizli hesapları veya kara para aklama bankalarının varlığı ile bilinirdi. İsviçre genel kültürü, hoşgörüsü, ince sanatsal işlevi ve teknolojisi ile dünyanın takdirini toplamıştır. Soru şu; İsviçre nasıl başarıyor da bilimde, sanat ve sosyal hayatta bu ileri düzeyde varlığını koruyor. İsviçre genelde savaşlardan hep uzak durmuş, bağımsız kalmayı başarmış, değişik kültürlerin iç içe yaşamayı başardığı bir toplum. Halen Avrupa'nın en güzel ve gözde ülkesi. Her bir bölgesi bir başka güzel. İsviçre'ye daha önce bir kaç kez gitmiştim. İlk defa 1988 yılında Almanya'da staj yaparken gitmiştim. Peyzajı ve varlıklı yapısı her zaman göz kamaştırıyordu. O zaman ülkenin sosyal ve bilimsel yapısını tam anlayamamıştım. Daha sonraki yıllarda bilimsel toplantılar yapınca Basel Üniversitesi ve Lozan (Lusan) Üniversitesi tarafından konuşmacı olarak çağırılmam nedeniyle birçok defa İsviçre'de bulundum.

İsviçre Hassas İş Yapan Bir Ülke

İsviçre genelde hassas ince el işi ve teknoloji işi yapan bir ülke. Dünyaca ünlü saatler ve diğer hassas çalışmalar İsviçre'de yapılmaktadır. Birçok şirketin endüstri merkezleri özellikle ilaç sektörünün fabrikaları İsviçre'de bulunuyor. Ancak son yıllarda Japonların elektronik saat geliştirme teknolojisi, bankaların şeffaflaşması ve dünya ticaretindeki küreselleşme ilişkileri İsviçre'yi artık saat sanayisin da eski konumunda olmadığı görülüyor. Son yıllarda saat sanayi, güneş enerjisinden yararlanma konularında halen dünyada bilimsel araştırmaya en çok önem veren ülkelerin başında gelmektedir.

İsviçre Federal Araştırma Enstitüsü Ülkenin Temel Araştırmalarını YapıyorEn son 26-29 Ocak 2010 tarihleri arasında Swiss Federal Research Institute (İsviçre Federal Araştırma Enstitüsü WSL) de düzenlenen COST Aksiyonu FP0803'nun ikinci yönetim kurulu toplantısı ile birlikte Avrupa çapında toprak altı karbon döngüsü konusundaki çalıştaya katıldım. Federal Araştırma Enstitüsü ülkenin önemli bir bilim kuruluşu. Güçlü akademik kadrosu üniversiteler ile yarışıyor. Hatta belirli alanlarda üniversitelerden daha etkili bir konuma sahip. Enstitünün orman, tarım, kar, ekoloji ve toprak bilimi konularında ülkenin değişik bölgelerinde birimleri bulunmaktadır. Her bir birim kendi başına gelişmiş durumdadır. Zürih yakınlarındaki Birmensdorf merkezindeki laboratuarlar göz kamaştırıcı nitelikte.WSL ülkenin temel araştırma kuruluşu olarak uluslararası düzeyde en ileri araştırma kuruluşudur. Temel araştırmalar yaparak İsviçre'nin ilgili konudaki temel politikalarının oluşturmaktadır. Değişik ülkeler ile işbirliği yapmakta temel problem çözmek üzere şekillendirilmiştir. Kurumda 500 kişi çalışıyor ve yıllık bütçesi 65 milyon İsviçre frangı. Ülkemizde hangi üniversitenin bütçesi bu kadar diye sorası geliyor insanın.

Bilim İnsanı Seçiminde Seçicidirler

WSL'in direktörü yön vereni bir Amerikalı. Dünyaya açık ilan ile Kaliforniya üniversitesi başarılı bilim insanı Enstitüde açık olan profesörlük kadrosuna atanmış ve oradan Enstitünün direktörü olmuştur. Başkan değil direktör. Yani enstitüye yön veren kişi. İdareci değil, duruma göre pozisyon alan, günü gün eden biri değil. Toplantımızın açılış konuşmasında kişinin konuya ne kadar hâkim olduğu ve enstitünün mevcut araştırma potansiyeli ve geleceğe ilişkin çizdiği yapı kişinin gerçekten boş olmadığı hemen anlaşılıyor.

İsviçre'nin orman, kar ve toprak konusundaki temel sorunlarını araştıran pratik çözüm üreten bir kuruma yön veren kişi olarak önemsiyorum. Enstitüye alınma koşulları ve birimlerin başına gelen kişiler çok başarılı, içeride ve dışarıda varlığı bilimsel olarak kabul edilmiş bilim kişilerinden oluşmaktadır. Ölçütleriniz nedir diye sorduğumda, kriterlerin yüksek olduğu görülüyor. Nedeni de ülkenin ileri araştırma enstitüsü olarak bilimsel birikimi olan, araştırmadan anlayan, çalışma isteği yüksek kişileri seçtiklerini belirtiyorlar. Enstitünün kendine özgü çalışma disiplini olduğu görülüyor. WSL'de bilim insanları aralıklara değerlenilmeden geçiriliyor. Zaman zaman 5 yıl içinde belirli sayıda proje ve makale üretemeyen, kongreye ve toplantıya katılmayan kişiler enstitü ile ilişkileri kesilir. Enstitüde doktoralı kişiler çalışıyor. Ancak üniversiteler ile işbirliği içinde öğrenciler de alınıyor ve araştırmalarını yapmaktadırlar.

Bölümlerde Seminer Kültürü ve Yönetim Anlayışı İleri Düzeyde Gelişmiştir.

Basel Üniversitesinde sınırlı sayıda profesöre karşın çok sayıda araştırıcı, post-dok ve teknik personel bulunmaktadır. Probleme dayalı soruna yönelik araştırma yürüttükleri için bütün süreç çok önceden organize edilmiştir. Kimin ne zaman ne tür bir proje yürüteceği önceden belirlenmiştir.
Basel üniversitesi Biyoloji Bölümü tarafından "The role of mycorrhizae in Ecolojical farming" adlı bir seminer vermek üzere davet edilmiştim. İsviçre'de son yıllarda ekolojik/organik tarıma olan ilgi hızla gelişmektedir. Bilimsel olarak değişik platformlarda birlikte çalıştığımız konu ile ilgili dostlarımızın daveti ile verdiğim seminere katılım ve sorulan sorular, yapılan eleştirilerin düzeyi insanı gerçekten etkiliyor. Birimin bir seminer kültürü olduğu her yönü ile kendini his ettiriyor. Herkes öğrenciler dahi ana dili dışında birkaç başka yabancı dil (özellikle İngilizce) biliyor. Çay saatlerinde konuşulan konu bilim dergilerinde yayınlanan makalelerin ve diğer birimlerde ve laboratuvarlarda yapılan çalışmaların önemi konuşuluyor.
Bölüm başkanı dünya çapında yapılan ilan ile belirleniyor. Bölüm başkanı bölümün bilimsel etkinliklerinin sağlıklı yapılması bölüme daha çok proje, eleman kazandırmak için her olguyu en ince ayrıntısına kadar düşünmek ve süreçlerin organize edilmesinden sorumludur. Dünya çapında saygınlığı olan bölüm başkanı burada toplantıya geç gelmesinin nedeni olarak fakültenin öğretim üyelerinin yıllık gelişme raporlarının değerlendirmesi toplantısı nedeniyle geç geldiğini belirten hoca bilimsel liyakatin önemini anlatı. Her bir bilim insanının çalışmalarını bir kurul tarafından değerlendiriliyor. Her yıl bilim insanlarının çalışmaları değerlendirilirken geleceğe ilişkin post dok, doktora bursu, teknisyen ve diğer harcamaların değerlendirme sonucuna göre değerlendirildiğini belirtiler. Üniversitelerin bütçeleri yüksek ve bunların dağıtılmasında bina yapımı kaldırım çalışmalarından çok araştırmaya önem verildiği için araştırmamacıların kapasitesi ve başarı ölçütlerine göre destek görmektedirler.

İsviçre Federal Teknoloj İsviçre Üniversiteleri Dünyada Çapında Yüksek Niteliklere Sahiptirler

İsviçre bilimsel olarak dünyada önemli prestije sahip üniversiteleri olan bir konumda. Üniversiteleri özerk, kendi yönetimlerini kendileri üstleniyorlar. Her üniversitenin bulunduğu kantona ve bölgeye bağlı özellikleri bulunmaktadır. Üniversite eğitimi bedava. Bizdeki gibi ikinci öğretim, ek ders vs gibi konuları hiç bilmiyorlar. Tabii bilim insanları bilimsel ağırlıklarına yakışır maaş alıyorlar. Bir profesör yaklaşık brüt olarak 12.000 İsviçre frakı aylık alıyor.

Dünyada İlk 100 Sıralamasında Üç Üniversite Var

2008 dünya sıralamasında İsviçre'nin ilk 100 sıralamasında 3 üniversitesi bulunmaktadır. Geriye kalan üniversiteleri ilk 500 sıralamasında bulunuyor. Bu üniversitelerde üretilen bilimsel makale sayı yönünden TÜBİTAK ULAKBİM tarafında yayınlana verilere göre İsviçre 1981-2007 yılları arasından 306.034 yayınla aynı dönemde Türkiye'nin (120.562) yaklaşık üç katı kadar, atıf sayısı yönünden (İsviçre 6.324.635 Türkiye 548.547) 11 kat ve etki değeri (İsviçre 20.67 Türkiye 4.55) 5 kat daha fazla. Katıldığım toplantı ve davet edildiğim üniversitelerde gördüğüm bilimsel alt yapı, bilim adamı kalitesi, çalışma disiplini ve sistematikliği hemen kendisini gösteriyor. En küçük araştırma birime girdiğinizde bir farklılığın olduğu görülüyor. Tabiri caiz ise ortalık bilim kokuyor. Sanki kendiliğinde işleyen bir sistem var.

İsviçre Kuralar Ülkesi

İsviçre'de gözüme çarpan en önemli olgu yapılan işin hakkı ile yapılmasıdır. Kurallara çok önem verilmektedir. Sistematik çalışmayı çok benimsemişler. Trafikten park edilmeye kadar her şeyde kurallar harfiyen uyulmaktadır. Yolda giderken göze çarpan en önemli şey, kesilen odunların düzgün bir şekilde dizilmesidir. Düzgün odunları görünce, Yunus Emre'nin dergâha kırk yıl boyunca aynı nitelikte düzgün odunları sanki Anadolu'da değil de İsviçre'de taşımıştır düşüncesi beynimde oluştu. Özet olarak 7 milyonluk İsviçre bilimsel yönden ileri düzeyde gelişmiş dünya çapında üniversitelere sahip. Hassas çalışmalar yapılmakta. Hassas çalışma yapabilme yeteneği belirli bir bilgi bikrimi ve estetik gerektirir. İsviçre sanata ve estetiğe önem veren bir ülke. Son derece organize olmuş, sistematik, bir o kadar da güzel ve barışçı bir toplum. Askeri olmayan, Birleşmiş Miletlerin Avrupa'daki merkezinin bulunduğu yerdir. Kendi içinde her türlü renkliliği barındıran gelişmiş bir Orta Avrupa ülkesi.

trusty
06-02-2010, 18:30
Bazı kavramlar zehirlenmiştir.

Toplumun belleğinde o kavramlar, kötü ve kanlı çağrışımlar yaptırır.

Biri kalkıp, medyayı suçlayarak “milliyetçi ülkücü irade bu ahlaksızlığı asla unutmayacaktır” dediğinde bir anda geçmişi hatırlarsınız.

Sokaklarda vurulan solcuları, Bahçelievler’de öldürülen yedi genci, Mehmet Ali Ağca’yı, Susurluk’u, mafyayı hatırlarsınız.

“Milliyetçi ülkücü” iradenin eserleridir bunlar.

Hele bu “iradenin unutmayacağını” söyleyen parti lideri, bir de “sabırlarının bir sonu” olduğunu da söylüyorsa, durup “ne diyor” diye bir bakarsınız.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, dört medya patronuyla AKP’yi, ürkütücü hatıraları yeniden zihinlere getirerek tehdit etti.

Derin devletle işbirliği yaparak 1980 darbesinin hazırlanmasında çok önemli bir rol üstlenen “milliyetçi ülkücü” iradeyi sokaklara dökmediği, mafyayı partisinden uzak tuttuğu, gerçek bir siyasi parti gibi davrandığı için Devlet Bahçeli daima övgüyle ve saygıyla karşılandı.

MHP’nin bugün izlediği politikalara karşı olanlar bile bir gün kalkıp da “geçmişi” MHP’nin başına kakmadı, kimse bu ucuzluğa düşmedi, MHP bir siyasi parti gibi davrandığı için herkes de MHP’ye bir siyasi parti olarak davrandı ve sadece onun politikalarını eleştirdi.

Toplumla ve medyayla bu “olumlu” ilişkisi sonucunda da MHP’nin oyları yükseldi, ilk seçimlerde “ana muhalefet” partisi olma ihtimali güçlendi.

Bilmiyorum bu “ihtimal” mi MHP’nin dengelerini altüst etti.

Yoksa Şamil Tayyar’ın yazdığı gibi parti içindeki “Ergenekoncu” bir kanadın muhalefetine fazla dayanamadığı için mi Bahçeli ve MHP yöneticileri birden şaşırtıcı bir sertliğe savruldular.

Osman Durmuş’un, “peygamberle”, “GATA’ya alınmayan Emine Hanım’la” ilgili sözleri ve türbanı yasaklayan askerleri destekleyen tutumu MHP’ye ağır bir siyasi fatura çıkardı.
Anadolu’nun affedebileceği, unutabileceği bir tavır değil bu.

Eşi “türbanlı” diye Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkmasına engel olabilmek için 27 Nisan muhtırasını veren orduya en ağır darbeyi halk, AKP’ye yüzde 47 oy vererek vurmuştu.
Böyle giderse buna benzer bir silleyi MHP’nin de yemesi büyük bir ihtimal.

Durmuş’un densizliğini affettirecek bir çelebilikle açıklama yapacağına Bahçeli, “tehditler” yağdırdı.

“Peygamber” ve “türban” falsolarının yanına bir de 12 Eylül’ü hatırlatan “milliyetçi ülkücü irade” lafı, “sabrımız biter” tehdidi eklendi.

İnsan ister istemez merak ediyor.

Bir siyasi partinin sabrı biterse ne olur?

Pek bir şey olmaz, fazla fazla o partinin yandaşları kızdıkları gazeteleri almaz, sevmedikleri kanalları seyretmez.

Ama “milliyetçi ülkücü iradenin” sabrı taşarsa daha fazla şeyler olabileceğini biz geçmişten biliyoruz.

Biz o “iradenin” içinde silah, ölüm, kan, cinayet gördük.

Bahçeli’nin sözleri, kendi partisinin içinde o günleri özleyenlere de bir yeşil ışık yakma tehlikesini taşıyor elbet.

Tabii, şunu da unutmamalılar.

12 Eylül’den önce işlenen cinayetler “derin devletin” himayesindeydi.

Katiller de, onları kışkırtanlar da yakalanmıyordu.

Eğer bugün “milliyetçi ülkücü irade” eskiye tevessül ederse bu kez bambaşka bir gerçekle karşılaşırlar, bir iki kişi sokaklarda ölür belki ama öldürenler de, onları kışkırtanlar da, makamları, unvanları ne olursa olsun bir daha gün yüzü görmemek üzere zindanı boylarlar.

Ergenekon’u, cuntaları, darbecileri temizlemeye uğraşan bir ülke, “milliyetçi ülkücü iradenin” eski usul sertliğine hiçbir şekilde hoşgörü göstermez.

Başbakan Erdoğan, bu tavrın “faşistçe” olduğunu hemen çıkıp söyledi.

Devlet Bahçeli gerçekten de, “faşist, tehditkâr” bir üslupla “peygamber” ve “türban” konusunda densizce konuşarak seçim kazanabileceğini mi sanıyor?

Bu şiddet çağrıştıran tavrın sonucunda gerçekten sokaklar hareketlenir de silahlar patlarsa, bunun bedeli sadece seçim kaybetmek olmaz, mahkemeler ve cezalar da olur.

Bu ülke, MHP’ye bir darbenin yolunu kanla açma izni vermez.

Bence Bahçeli üslubunu, tehditlerini, saldırılarını bir daha düşünsün.

“Sabırdan” söz ettiğinde, “sabrın biterse ne yapacaksın” diye sorarlar adama.

Ne cevap verecek Bahçeli?

Tehlikeli ve kanlı sular bunlar, 12 Eylül’de o sularda MHP gemisi karaya oturdu, kendisi de çok kurban verdi, Bahçeli yeniden aynı kayalıklara bindirmeye mi hevesleniyor?

Bahçeli, cinayeti değil de siyaseti hatırlatan sözlerle konuşursa, hem milliyetçi gençleri, hem kendi geleceğini, hem de partisini kurtarır.

Osman Durmuş densizlik edecek, Bahçeli öfkelenecek diye kimse bir daha ülkeyi tehlikeye atmaz.

Bahçeli’nin yeniden o soğukkanlı ve sokaklardan uzak kimliğine dönmesinde yarar var, geçmişi hatırlatan tehditlerin kimseye yararı yok.

Ama zararı tahminlerden fazla olur.

Ahmet ALTAN
Taraf

alpertunga
07-02-2010, 13:27
Yavuz Semerci
Hovard’s end ya da hovardanın sonu...
07.02.2010 02:44:41







BİR zamanlar Süleyman Demirel verirdi...
Hatta bir keresinde ondan daha fazla veren çıkmayacağını tütün üreticilerine seslenirken şöyle ispatladı:
“Kim ne veriyorsa ben bir fazlasını vereceğim.”
2000 krizine kadar her hükümet bu kötü alışkanlığı iyi bir şeymiş gibi sürdürdü. Kamu bankalarına, ona ver, buna ver dediler. Kriz geldiğinde iki kamu bankasının günlük nakit açığı 3 milyar doları bulmuştu bile...
İşçiye, memura, çiftçiye, oy deposu olarak kim görülüyorsa, devlet kesesinin ağzı sonuna kadar açılırdı.
Sonuçta enflasyon yükseldikçe yükselir, bir eliyle zammı veren devlet, diğer eliyle geri alırdı.
Bu düzen Türkiye’ye yıllar kaybettirdi. Hâlâ ödediğimiz bir bedelle (yüksek kamu borcu) karşı karşıyayız.
80 ve 90’lı yıllarda Türkiye’nin düştüğü bu hatayı, son yıllarda Avrupa Birliği üyesi Avrupa ülkeleri yaptı. Hem
vergi gelirlerini hem de AB’den gelen fonları hovardaca (birçok kamu için yararlı projeyi hayata geçirmek için olsa bile ayarı tutturamamışlar) harcamışlar.
Komşu Yunanistan...
Avrupa’nın diğer ucundaki Portekiz...
Bir dönem tüm Latin Amerika bankalarına göz diken Avrupa devi İspanya...
Tüm dünyayı iki gündür çalkalayan krizin başaktörleri oldular.
Bu ülkeler bugüne kadar gelebildi; çünkü paranın ucuz, riskin düşük olduğu dönemde kimden borç isteseler bulabiliyorlardı. Şimdi para hâlâ ucuz, ama kimse risk almak istemiyor.
Örneğin, Portekiz önceki gün 500 milyon Euro’luk borçlanma yapmak istedi. Bu AB üyesi bir ülke için gayet
düşük bir rakam. Ama bunu dahi bulamadılar, sadece 300 milyon Euro alabildiler. “Bütçe açığı fazla olan ülkeler” diye adları çıktığı için borç bulmaları daha da zorlaştı.
Türkiye 2001 Şubat krizine girmeden önce, 2000 yılının Kasım ayında Demirbank’a el konulmuş, krizin ilk büyük sinyali orada alınmıştı.
O dönemin IMF Başkan Yardımcısı Stanley Fischer’in söylediği bir söz geliyor aklıma: “Köpekbalıkları kan kokusunu aldılar. Artık peşinizi asla bırakmazlar.”
Nitekim öyle oldu.
Köpekbalıklarının saldırdığı Türkiye çok kan kaybetti, krize girdi. Ancak IMF’den gelen parayı kullanarak (adeta bir kurtarma botuna binerek) kendini düzeltebildi.
Bu üç ülkenin durumu (başta Yunanistan olmak üzere) aynen böyle görünüyor. Köpekbalıkları kan kokusunu aldı. Kurtarma botu ya yine IMF olacak ya da diğer Avrupa Birliği ülkeleri gelip bu ülkeleri kurtaracak. Ancak kurtulma maliyetini mutlaka ödeyecekler. İşsizlikle, kapanan işyerleriyle, batan bankalarıyla... Türkiye de dahil her hovardanın ya da “Saç saç paraları Leyla’ya” diyenlerin düştüğü durum hiç değişmiyor.
Ancak komşudaki yangın ve AB ülkelerinde yaşanacak olası yeni bir kriz dalgasının etki alanında olduğumuz açık. İhracatımızın yüzde 65’ini bu bölgeye yapıyoruz. Hafta sonu canınızı sıkmak istemem ama “Teğet geçecek” yeni bir dalgaya hazırlansanız iyi olur!

yusufusta
07-02-2010, 16:11
Akşam gazetesi yazarı Oray Eğin eşin Chris Mason’ın CIA ajanı olduğunu yazdı. Anladığım kadarıyla da bu konuda bir şüphesi yok, emin. Sen ya da eşin Chris CIA ajanı mısınız gerçekten? Bana rahatlıkla söyleyebilirsin çünkü Chris bunu CV’sinde bile yazmış, o yazıya göre.
http://pazarvatan.gazetevatan.com/haberdetay.asp?hkat=1&hid=15010

trusty
08-02-2010, 01:16
DÜN "Bülent Arınç'ın bana ve Deniz Baykal'a kızması, arka bahçesine girmiş olmamızdan mı acaba" diye sordum. Bülent Arınç hemen aradı.

"Hiç alakası yok. Herhalde siz yanlış anladınız ya da ben iyi ifade edemedim.

Sizin Cübbeli Ahmet'i konuk etmeniz çok güzel.

Bir dönem Türkiye'de öcü olan insanların öyle olmadığı ortaya çıkıyor.

Deniz Bey'in Cübbeli Ahmet'e geçmiş olsun demesi de öyle. Eskiden olsa bu mümkün değildi.

Bana göre Deniz Bey'in hatası, Cübbeli'yi izleyip eğleniyorum demesi oldu.

Yoksa geçmiş olsun demesi Türkiye'de artık öcülerin olmadığını gösteriyor" dedi.

Teke Tek Özel programlarını kaçırmadan izlediğini, programın Türkiye'de herkes tarafından izlendiğini, kendisi izleyemese bile eşinin her programı mutlaka izlediğini anlattı.

Ben Bülent Arınç'a, Balçiçek Pamir'in dün yazdığı "Ya Münevver Arınç'ın odasını birisi bassaydı" başlıklı yazıyı sordum. Çok samimi yanıt verdi:

"Aslında oda basma falan yok. Orada iç içe iki oda vardır. Birinde oturulur. Ben de orada oturdum yıllarca. Başkanvekilleri oturur. Milletvekilleri gider oturur.

Her zaman kuru pasta falan vardır.

Arkasında da oturumu yönetmek için mecburi olan kıyafetleri giyinmek için bir oda vardır. O odada namaz kılmak isteyenler için de bir seccade bulunur.

Ben herkesin girip çıktığı o odaya girdim. Baskın falan değildi.

Hatta ben girdiğimde içeride Murat Özkan da oturuyordu. Selamlaştık. Hoşgeldiniz dediler.

Fakat şimdi düşünüyorum da, galiba ben biraz fazla sert girdim söze. Ayıp ettim galiba.

Yani sert derken eleştirimi sert yaptım. Biraz daha düşük tonda konuşabilirdim. Hatam orada oldu.

'Bu nasıl yönetim' mi dedim, 'Böyle mi yönetilir' mi dedim tam hatırlamıyorum ama biraz sertçe konuştum.

'CHP'li gibi davranıyorsunuz. Tarafsız olun biraz.

Bu gidişle kavga çıkacak. Bunun sonu iyi değil' dedim.

Ama tonlamam biraz hatalı oldu herhalde.

Belki de Güldal Hanım'a, daha doğrusu bir hanıma söylememem gereken bir şey söyledim.

'Meral Akşener'i örnek alın' dedim. Galiba bu sözüm kadın psikolojisine biraz aykırı oldu.

Bir kadına başka bir kadını örnek göstermek, Güldal Hanım'a ağır bir örnek gelmiş olabilir.

Şimdi 'Biraz daha düşük tonda konuşabilirdim. En azından biraz hoşbeş edip sonra uyarılarımı yapabilirdim' diyorum."

Bülent Bey'den anladığım, Güldal Mumcu'ya söylediklerinin değil ama söyleyiş biçiminin özeleştirisini yapmış ve kendini "hatalı" bulmuş.

Bu bile önemli.


Fatih ALYAYLI

yosun
08-02-2010, 14:10
Çağırırsınız Genelkurmay Başkanı’nı verirsiniz talimatı

... Artık sapla saman iyice birbirine karıştı. Popülizm öyle bir hal aldı ki, başta iktidar olmak üzere pek çok kişi olayların içeriğine değil, halkta nasıl etki yaratacağına bakıyor.

Peygamber tartışması

Haftanın en popülist tartışması kuşkusuz “peygamber” konusu oldu. Eski AKP Aydın İl Başkanı İsmail Hakkı Eser’in iki yıl önce söylediği bir söz bugüne taşınınca olay yarattı. Meselenin özü şu: Bu AKP’li iki yıl önce “Tayyip Erdoğan bizim için peygamber gibidir” demişti.

MHP tekrar edince

Bu sözler iki yıl boyunca hiç tartışılmadı. MHP’li Osman Durmuş Meclis kürsüsünden bu sözlere gönderme yaparak “Sizi gidi beyaz yakalılar sizi. Nasıl olur da peygamber olarak sayılan bir Başbakan’ın eşini GATA’ya sokmazsınız?” diye sorunca Başbakan öfkeye kapıldı. Ve işin özü gözlerden kaçırılarak konu istismar edildi. Başbakan ve AKP yandaşları sanki benzetmeyi MHP’liler yapmış gibi üste çıktılar.

Eşe laf söyletmeme

Aynı tartışma sırasında bir de “en sığ biçimde” ve tamamen Türk halkının geleneklerine yönelik bir polemik daha yapıldı. Başbakan eşinin üç yıl önce GATA’ya girememesini sanki kendi açıklamamış da başkası söylemiş gibi konuşarak “Eşime laf söyletmem” diyerek popülizmin şaheserini yaratmaktan çekinmedi.

Doğru olmayanlar

Herkes şimdi üzülmüş gibi yapıyor, başta Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ olmak üzere. Koca koca makam sahiplerinin kamuoyu önünde şirin gözükmek adına kendilerini küçük düşürmelerini anlamak çok zor. Sadece doğruyu söyleseler yeter ama, basiretler bağlanmış belli ki. Türkiye bu mantıkla yol alabilir mi?

GATA gerçeği

İşin doğrusu şudur: Yakınları askeri hastanelerde tedavi görenler kıyafetleri ne olursa olsun içeri girebiliyor. Bu hep böyleydi ve böyle de devam ediyor. Ayrıca hiçbir vicdan veya ideoloji, terörle mücadelede ayağını, kolunu, gözünü yitirmiş oğlunu ziyaret etmek isteyen bir anneye “Başın kapalı, giremezsin” diyemez, dememiştir de.

Yasak nerede var

Askeri yönetmeliklere göre başörtülü olanlara da herhangi bir yasak yok. Bir, sadece bir türban gibi dini bir simge olarak kullanılan örtünme biçimi; iki, devrim kanunları ile kaldırılmış olan kara çarşaf ile sarık cübbe gibi giysili olanlar resmi törenlerde yer alamıyor, orduevlerinden hangi nedenle olursa olsun yararlanamıyor.

Asker bilmiyor mu?

Bu durumu elbette asker de biliyor. Ama Genelkurmay Başkanı doğruyu söylemek ve “Nereden çıkarıyorsunuz bunları” demek yerine lafı dolandırma yoluna saptı. Anladığım kadarıyla Başbakan’ın önceki hafta yaptığı “Biz aramızda paslaşıyoruz” sözlerine doğruluk ve haklılık payı katmak istedi. Başka türlü izahı yok bunun.

İşin gerçeği nedir?

Ayrıca bu olayda yine saptırılan bir nokta var. Başbakan’ın eşi sanatçı Nejat Uygur’u ziyaret etmek isteyip de kapıdan çevrilmemiştir. Sayın Bayan Erdoğan, Uygur’un eşine “Ziyarete gelmek istiyorum” demiş, Uygur’un eşi ziyareti hastane yönetimine söylediğinde “Sorun olabilir” cevabıyla karşılaşmıştır.

Neden müdahale edilmedi?

Bunun üzerine Bayan Uygur, Başbakan’ın eşini aramıştır ve ziyaretten vazgeçilmiştir. Oysa durum anında ilgili komutanlara iletilmiş olsa böyle bir yasağın olmadığı ve olamayacağı kendisine bildirilir, konu bugünkü gibi istismar edilmeden hallolurdu. Ayrıca bu görevlinin kim olduğu da neden açıklanmamaktadır?

Başbakan da hatalı

Bunun da ötesinde; Başbakan hâlâ sadece şikâyet ederek mağduru oynamaya çalışıyor. Kendilerine yönelik “neler yapıldığını” gizemli biçimde söylemeyip “Anlatmaya kalksam ülkem kaldırmaz” diyerek şüphe bulutlarını daha da kalınlaştırıyor. Böylelikle hem mağduru ama aynı zamanda hem de mağruru oynuyor. Oysa yapacağı çok basittir.

Verirsin bir talimat

Başbakan, böyle ya da benzeri durumlarda yetki ve sorumluluğunu kullanmak yerine topu taca atmaya çalışıyor. Bu mağduriyeti oynamak yerine çağırır Genelkurmay Başkanı’nı “Böyle yönetmelik olmaz, derhal değiştirin ve getirin” der. Eğer -yok ama- gerçekten böyle çağdışı bir yöntem uygulanıyorsa anında değiştirilmiş olur.

EMASYA protokolü

Başbakan her fırsatta sanki önünde gizli duvarlar varmış gibi konuşuyor ama, iradesini kullandığı zaman bunların sanal korkular olduğu da hemen görülüyor. İşte EMASYA protokolü denilen şey bir günde kaldırılıverdi. Darbelere zemin ve hazırladığı gerekçesiyle iki yıldır yandaş medyanın ağzından düşmeyen bu konu kapanıp gitti bile. Peki nerede o “vesayet” konusu.

Aslında bir itiraftır

EMASYA protokolünün bir günde kaldırılması aslında oynanan bir oyunu da ortaya çıkarması açısından önemlidir. Çünkü böylelikle “vesayet” gibi absürd bir tartışmanın da aslında sanal olduğu anlaşılmıştır. Eğer Türkiye’de gerçekten gizli güçler her şeyi kontrol ediyorsa bu protokolün de kalkması mümkün olmazdı. Kalktı, hiçbir şey de olmadı.

Demokrasi zaferi değil

AKP ve yandaşı liberal maskeli faşistler yarattıkları darbe paranoyasından siyasi rant elde edebilmek için bu protokolün kaldırılmasını bir demokrasi zaferi gibi sunmaya çalışıyor. Oysa darbe yapmak için bir gerekçeye dayanmaya gerek yok. Darbe darbedir. Yapan başarılı olursa kanunlarını koyar, başaramazsa da bunun bedelini çok ağır biçimde öder.

Oyun bitmeyecek elbette

Tabii EMASYA’nın kaldırılması ile darbeye giden yollardan birinin daha kapandığını söyleyen AKP ve yandaşları bununla yetinmeyecek. Çok prim yaptığını gördükleri darbe paranoyasından en azından seçimlere kadar yararlanmak için daha çok oyun oynayacaklardır. Önümüzdeki günlerde yeni iddiaların ortaya atılacak olduğunu söylemek kâhinlik değildir.

Tekel işçilerinin eylemi

Sevgili okurlar; iki aya yakındır Tekel işçileri direnişte. Bu eylem çok önemlidir. Çünkü 12 Eylül darbesinden bu yana hiçbir işçi eylemi bu kadar uzun soluklu ve kararlı olmadı. Tekel direnişi, çalışanların üzerlerindeki korku baskısını artık aşmaya ve seslerini yükseltmeye başlamalarının bir simgesidir.

İktidarın korkusu

İşte bu nedenle AKP iktidarı Tekel direnişinden çok endişeli. Sonuçta Tekel işçilerinin istediği hakların verilmesi o kadar zor bir şey değil. Ama toplumun bazı kesimlerinde yükselmeye başlayan “direniş bilincinin” artması tehlikedir ve iktidar bu tehlikenin farkındadır. Bu nedenle işçiyi yıldırmaya ve dolayısıyla kamuoyuna “Başını kaldırmaya kalkma ezerim” mesajı verilmektedir.

Can Ataklı

trusty
08-02-2010, 16:19
Tepki gösteren yorum ve mesajlarınız hala yağmur gibi yağıyor...

Ben bu mesajlarda, bu yorumlarda bir milletin onur tablosunu görüyorum...


Fatih ÇEKİRGE YAZIYOR

Sağolun...

Evet, Amerikalı Ray Odierno Ankara'daydı...

PKK'yı silahsızlaştırmak ve istihbarat paylaşmak için gönderilmişti..

Burada ağırlandı, el üstünde tutuldu. Onuruna yemekler verildi...

Ne Dışişleri, Ne Genelkurmay bir tepki gösterdi...

Dedim ya; ''Hafızamızdaki o hortlak resmen ayaklandı...''

İşin ilginç yanı, ABD Büyükelçisi askerlerimizin çuval başına geçirtip, uyarımıza rağmen sorgulamaya devam ettirten o generalin onuruna bir de yemek verdi...

Kimin ve neyin onuruysa herkes o yemekteydi...

MHP'den Genel Başkan Yardımcısı Oktay Vural, CHP'den Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen de oradaydı...

Ben bunu yazınca Oktay Vural aradı...

Ve aynen şöyle dedi:

''Büyükelçi'nin davetiydi, gittim. Ama inan eğer o generalin bu durumunu bilseydim kesinlikle gitmezdim. Keşke araştırsaydım...''

Oktay Vural çok üzgün olduğunu söylüyor ve ekliyor: Bizim bu konudaki tavrımız açık... Araştırsaydık iyi olurdu. Ama Büyükelçi'nin davetidir diye gittik.

Evet MHP'den dolaylı bir pişmanlık alıyoruz...

Bu da bir gelişmedir...

Ama ben hala şunu söylüyorum. Neden Genelkurmay ya da Dışişleri ABD'ye şu uyarıyı yapmadı:

- General Odierno bu üzücü olay nedeniyle Türk milletinde tepki yaratmıştır. Bir hassasiyet sözkonusudur. Lütfen başka bir komutan gönderin.

İşte bu uyarı yapılmamış...

Yapılmadığı gibi o generalin onuruna verilen yemeğe de gidilmiş...

İşte bne buna dayanamıyorum...

Biliyorum siz de tahammül edemiyorsunuz...
---------------------------

Sn.Vekil bilmiyormus (!)

Siz Kambocya parlamento-sundami vekilsiniz.

Bilmiyormus.

Bak sen !

Adam da biraz ar olur.

Utanma duygusu olur.

Serenler
08-02-2010, 18:08
Avrupa ‘batıyor’ Uyan Türkiye uyan!

Yiğit BULUT

OSMANLI’yı “hasta adam” ilan eden Avrupa, şimdi en hasta adam konumunda!
Yunanistan, İspanya, Portekiz “rakamlarla kesin iflas konumuna” gelirken, Hollanda’nın durumu da onlara yakın seyrediyor. Bizi “hasta adam” diye parçalayan Avrupa, battı batıyor! İşin daha da önemli yanı “bu batış
sırasında, küresel konjonktür” dünün “hasta adamı” Türkiye coğrafyasını, “liderliğe” taşıyor... Dostlarım, fırsat bu fırsat! Bu momentum bir daha belki 1000 sene gelmez! Uyan Türkiye! Gümrük Birliği’ni acilen terk et ve üyelik sürecini askıya al! Avrupa’ya verdiğin tavizleri durdur ve en önemlisi AB anlaşmaları yüzünden ilişki dahi kurmadığın ülkelerle iş yapmaya başla! Uyan Türkiye uyan! Bu tarihin sana verdiği “rövanş” ve sıçrama fırsatıdır, bunu sakın kaçırma!

trusty
08-02-2010, 21:11
Avrupa ‘batıyor’ Uyan Türkiye uyan!

Yiğit BULUT

Dostlarım, fırsat bu fırsat! Bu momentum bir daha belki 1000 sene gelmez! Uyan Türkiye!

Gümrük Birliği’ni acilen terk et ve üyelik sürecini askıya al! Avrupa’ya verdiğin tavizleri durdur ve en önemlisi AB anlaşmaları yüzünden ilişki dahi kurmadığın ülkelerle iş yapmaya başla!

Uyan Türkiye uyan! Bu tarihin sana verdiği “rövanş” ve sıçrama fırsatıdır, bunu sakın kaçırma!



Iste gercek bir cagri bu Hukumete,

ABD ne der diye fikir sorma,stratejik ortagina.

ABD bizim tam bagimsizlik felsefemizin en buyuk dusmanidir, kabul etmeyecektir.

Gel'in, bir kez olsun bu mazlum ulusun cikarlari icin calisin, durdurun su gumruk birligini.

Turk insani caliskandir zeki dir. Yeni olusacak konjonkturde, elinden geleni yapacak, hic yoksa umudu olacaktir.

Bizim yerimize, Bulgaristan'i, Romanya'yi yegleyen, sozde insan haklari sampiyonlarina gosterin Turk'un kim oldugunu,

Avrupa Parlemontusunun, bolucu dostu unsurlarina gosterin gucumuzu.

2000 yillik tarihi olan, 72 Milyonluk bir ulkeyi, 40.000 Kibirs'li Rum'un kaprisinden kurtarin.

Kita sahanligi iddialari ile, Ege'de bize bir metre deniz birakmayan, kahbe Yunan'a gosterin, sinir neredeymis.

Hadi goreyim sizi...

reha kaya
08-02-2010, 21:40
Iste gercek bir cagri bu Hukumete,

ABD ne der diye fikir sorma,stratejik ortagina.

ABD bizim tam bagimsizlik felsefemizin en buyuk dusmanidir, kabul etmeyecektir.

Gel'in, bir kez olsun bu mazlum ulusun cikarlari icin calisin, durdurun su gumruk birligini.

Turk insani caliskandir zeki dir. Yeni olusacak konjonkturde, elinden geleni yapacak, hic yoksa umudu olacaktir.

Bizim yerimize, Bulgaristan'i, Romanya'yi yegleyen, sozde insan haklari sampiyonlarina gosterin Turk'un kim oldugunu,

Avrupa Parlemontusunun, bolucu dostu unsurlarina gosterin gucumuzu.

2000 yillik tarihi olan, 72 Milyonluk bir ulkeyi, 40.000 Kibirs'li Rum'un kaprisinden kurtarin.

Kita sahanligi iddialari ile, Ege'de bize bir metre deniz birakmayan, kahbe Yunan'a gosterin, sinir neredeymis.

Hadi goreyim sizi...

Bu hükümetin daha doğrusu, bu zihniyetin AB ile hiç bir işi yok. AB hikayesi, kendilerinin rahatça at oynatabilecekleri alanı yarattığı için, devam ediyorlar. Bu millet de, oynatılan maymuna bakmaya devam ediyor, arada cüzdanı kaptırıyor, haberi yok.

reha kaya
10-02-2010, 16:08
Sn. Necati Doğru, ne kadar balık hafızalı olduğumuzu, bir kez daha hatırlatmış bizlere.

İsraillilere verilecek bu topraklar, oluşan kamuoyu tepkisi nedeni ile, ham hum şaralop hepimize unutturuldu.

Şimdi düşünüyordum da, bir acele bir telaş, sanki mayınların hepsi bir anda patlayacak ve Türkiye havaya uçacakmış gibi davrananlar nerede?



Mayından temizlenecek topraklar vardı!

Necati Doğru

Büyük arazi 1956 yılında mayınlanmıştı, 49 yıldır mayınlı olarak duruyordu.

Tek bir kilo kimyasal koruyucu ilaç girmemişti, tek bir damla kirli su bulaşmamıştı, tek bir gram yapay gübre, tek bir tane hibrit tohum görmemişti.

Yağmur suyuyla sulanmış.

Kendi otuyla gübrelenmiş.

Kendi doğasıyla yaşamıştı.

Âdem’in cennetten kalkıp dünyaya geldiği ilk günkü gibi ekilmemiş, biçilmemiş, kirlenmemiş, tuzlanmamış, yozlaşmamış, çoraklaşmamış olarak kalmıştı; işte bu yüzden altın değerindeydi.

Hatırladınız değil mi!

Mayınlı topraklar vardı.

4 Kıbrıs büyüklüğünde.

Mayından temizlenecekti.

Ne oldu?

Neredeyse yıl doldu.

Unutuldu, gitti.

***


Dünya doğala dönüyor.

Organik üretime!

Hormonsuz, gübresiz, ilaçsız doğal ürünler Avrupa’da, ABD’de ve diğer zengin ülkelerde 2.5 ile 10 kat fiyat yüksekliğiyle alıcı bulabiliyor. Antalya’da, Adana’da, Harran’da ürettiğin domatesi 1 dolara satıyorsan, bu arazide yapacağın organik tarımla ürettiğin domatesi 10 dolara satabileceksin. Çünkü organik domates ancak 49 yıldır mayınlı olduğu için temiz kalmış bu toprakta yetişebilir.

Bunun için çaba gerekiyor.

Proje... Plan... Samimiyet...

Önce mayınlar temizlenecek.

Hatırladınız değil mi; mayın temizleme maliyeti 500 milyon dolara kadar çıkabilir demişlerdi. Sonra bu geniş arazinin küçük parçalara ayrılıp “ekonomik ölçekten” çıkmaması için en azından “Avrupa Birliği ortalama işletme ölçeğinde” kullanıma açılması gerekiyor diye ilave etmişlerdi.

***


Türk tarımının en büyük sorunu, artan nüfus ve miras hakkı yoluyla toprakların parçalanarak ortalama işletme büyüklüğünün 59 dekara inmiş olması. 59 dekarcık toprak parçasında yüksek verim alınamıyor, bu toprağa sahip köylü aile yanında ziraat mühendisi çalıştırabilecek, ileri teknolojik aletleri kullanabilecek, çağdaş bilgiyi alıp uygulayabilecek dolayısıyla “köylülükten çıkıp çiftçileşebilecek” gelir elde edemiyor.

Bu yüzden fakir.

Bu yüzden çaresiz.

Kırlık bölgelerde yani köylerde; okumamış, eğitilmemiş, bilgisi yok, beceriksiz, verimsiz çalışanlara ekonomi artık iş vermiyor. Ekonomik büyümenin lokomotifi özel sektör, tarımda düşük verimle çalışanlara iş üretemiyor. İş gücü artış hızı nüfus artış hızını geçti. Birike birike büyüdüğü için her yıl iş isteyenlerin sayısı, nüfus artışını geride bıraktı.

İşsizilik hızlandı.

İşsizlik patladı.

Yoksuluk alev alev.

İşte bu mayınlı araziler yabancı şirkete, “temizle mayını, 44 yıl sen ek biç modeliyle” peşkeş çekilecekti. Gazetelerin yazması, iktidara, ABD’ye, İsrail şirketlerine esir düşmemiş gazete köşe yazarlarının haykırması, halkın ve Meclis’teki muhalefet partilerinin çabasıyla bu “peşkeş çekme iştahı” halka da anlatılmış oldu.

Bakanlık ihale açacaktı.

Mayınlar temizlenecekti.

Toprakların bölgedeki yoksul, topraksız eski sahiplerine, “büyük tarım çiftlikleri kuracak” şekilde örgütlenip organik tarım yapmak üzere verilmesi gerekiyordu.

Ne oldu?

Başbakan TV’ye çıkıyor.

Köşe yazarına küfrediyor.

“Hiç iyi yaptığımız yok mu?

Niçin yazmıyorsunuz?”

Mayınları temizleyip, yoksul ve topraksız insanlara dağıtabilseydiniz yazacaktım:

Mayını barışa dönüştürdüler.

Mayından zenginlik ürettiler.

Bravo Hükümet’e diyecektik!

Yazara küfür etmeyin!

Mayınları temizleyin.

Toprağı yoksula verin.

Yazmazsak namerdim!

gizemliduygular
11-02-2010, 09:52
Takke düştü kel göründü... Şapka düştü ne göründü?


Mustafa Kemal, memleketin bütün erkekleri şapka giysin diye yapmadı aslında, şapka devrimini...


Kafasının içindekini göremediği için, kafasının üstündekini görmek istedi.

¡

Baktı mı, görüyordu...

Kim devrimden yana?

Kim değil?

¡

Baktın mı, görüyorsun hakikaten...

¡

Çankaya türbanlı.

Başbakanlık türbanlı.

Dışişleri türbanlı.

Adalet türbanlı.

THY, Merkez Bankası, TRT, Devlet Planlama, Özelleştirme İdaresi, TOKİ...

Belediyeler türbanlı.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13754403.asp?yazarid=249&gid=61


İlginç bir yazı.

Bir zamanlar mağdur olanlar! şimdi mağrur.

Bir zamanlar mazlum olanlar! şimdi zalim.

Bir zamanlar merdiven altı dükkanı olanlar! şimdi anonim şirket, holding, gazete, finans şirketi, banka....aklınıza hangi dünya nimeti geliyorsa onun sahibi.

Bir zamanlar işçi ve memur babasının maaşıyla çok zor şartlarda okuyan çocuklar! şimdi ya devlet kadrolarında seçkin mevki ve makamlara yerleşti/rildi veya çeşitli organizasyonlar adı altında/adına yurt dışlarında abilik-ablalık yapıyorlar.

gizemliduygular
11-02-2010, 09:59
Hürriyet Gazetesi'nden Kanat Akkaya'nın siyasi parti liderlerinin davranışlarını tiye alarak yaptığı analizleri güzel.:he::he:

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13754471.asp?yazarid=25&gid=61

gizemliduygular
11-02-2010, 10:29
Başbakanlık’ın hazırladığı deprem senaryosuna göre, İstanbul’daki deprem en az 7 büyüklüğünde olacak, 32 bin kişi ölecek, 1 milyon 219 bin kişi de evsiz kalacak.

http://www.milliyet.com.tr/32-bin-kisi-olecek/guncel/haberdetay/11.02.2010/1197495/default.htm?ver=43

Bu senaryo çok fazla iyimser şekilde hazırlanmış. Şu devlet ricaline akıl sır erdiremiyorum. Tamam inşallah deprem de olmasın, ölen veya yaralanan da olmasın, bir kişinin burnunun dahi kanmasını istemem.

İstanbul'umuz gibi binaları çürük, hele devlet daireleri üfleseniz yıkılacak yaprak gibi, onbeş dakika yağmur yağdığında günlerce çamur, pis su atıkları, lağım fareleri, grip, nezle ile mücadele edilirken, okullarda çocuklarımızın Allah'a emanet olarak okudukları binaların halleri herkesçe malumdur.

17 Ağustos depreminde resmi ölü sayımız 17 480 yaralı sayımız 23 781 sakat kalan 505 vatandaşımız 285 211 konut ve 42 902 işyeri hasar gördü. Bu bize resmi olarak bildirilen rakamlar. Yurt dışından yardım getiren bir yakınımın demesine göre depremde kaybettiğimiz insan sayımız bu rakamların çok üstündeymiş. Yine yurt dışından yardım getiren bir kuruluşun temsilcisi yalnızca yurt dışından ve içinden deprem için yapılan nakti yardımlarla, o günün parası ile yalnız Marmara bölgesinde oturan fert başına düşen yedibuçuk milyar lira yani şimdiki para ile yedibin beşyüz lira olarak hesaplamış. Duyduğumuza göre hala barakalarda oturanlar varmış.:frown::frown:

Eski bir bakanın bir televizyon kanalında anlattığı doğruysa içler acısı hallerdeyiz. Aynen şöyle diyor.

''Bakanlar kurulu toplantısında milli eğitimden bir bürokrat brifing veriyor. Gözümüzün içine baka baka Hakkari'de %92 ve Siirt'te %94 okur yazarlık oranı vardır dedi. O dönemde yöre haklının %85'i Türkçe bilmezken güllük gülistanlık gösterme çabaları neyi kanıtlayacak.''

ozberehu
11-02-2010, 10:33
....çeşitli organizasyonlar adı altında/adına yurt dışlarında abilik-ablalık yapıyorlar.[/B]

bunlarin paralari da cemaatten ve fethullahtan geliyor...

okul kuruyor...beseri sermaye yatirimi yapiyor sonra bunlar burlardan mezun olanlar ona donuyor ona hizmet ediyor tekrar...cok onceden planlanmis bir strateji yilmadan...

turkiye de universitelere gonderilen anadolu gencligi kaldigi yurtlarda arkadas ortamlarinda once maddi destek goruyor burs denir denmez...sanki iyilik karsiliksiz yapiliyor gibi...sonra o minnet duygusu ve meyil onu uster istemez bir nefer gibi hareket ettiriyor...kendi annesine babasina kardeslerine cevresine bunu dikte eder hale geliyor ve inandiriyorda...bir bir yilmadan usanmadan...ta ki bu onlar gibi dusunmeyen az kalana kadar salt anlamda...o zaman zaten mahalle baskisi yiyorsun zaten...namazinin vaktini gecir hemen uyarirlar...oruc tutma hemen uyarirlar...bunlari yapan kim iste o organizator abi ablalar...gucleri olsun goz boyasinlar diye parayi gonderen de iste o yukarida bahsedilenler...

KUTERO
11-02-2010, 20:45
Türkiye batacak diyenler nerede

Süleyman Yaşar

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, dün, İstanbul Sanayi Forumu’nda yaptığı konuşmada “OECD ülkeleri içerisinde kriz döneminde, bankalara, devlet kaynağı aktarmayan tek ülke olduğumuzu” söyledi. Ardından, yine, kriz döneminde Avrupa Birliği’nde mevduat garantilerini sadece Türkiye’nin arttırmadığını belirtti.

Babacan haklı. Hatırlarsınız, 2008 yılı eylül ayında, Lehman Brothers yatırım bankası battığında, sanki kriz Türkiye’de çıkmış gibi gürültü koparıldı. Onlara “kriz lobisi” diyoruz. IMF’den hemen “35 milyar dolar alınıp kendilerine verilmesini” istediler. Aksi takdirde, dış borçlarını ödeyemeyeceklerini ileri sürdüler. Bazı bankacılar ise mevduata devletin yüzde 100 garanti getirmesini, eğer garanti verilmezse, bankalardan mevduatın yurtdışına kaçacağını ısrarla savundular. Peki, ne oldu? Kriz lobisinin istekleri yerine getirilmeyince kendi şirketlerine verdikleri borçları mecburen ödediler. Sorun çıktı mı? Hayır. O halde ödeyemeyiz dedikleri borçların, kendi kendilerine verdikleri borçlar, olduğu doğrulandı. Eğer hükümet, onlara inanıp IMF’den para alsaydı halkı yine soyacaklardı. IMF parasını onlar kullanacak, borcu, halk vergileriyle ödeyecekti. Aynı içi boşaltılan bankalarda olduğu gibi, bu defa, içi boşaltılan şirketlerin borçları halkın sırtına yüklenecekti.

Mevduat garantilerini ele alırsak... Mevduata yüzde 100 devlet garantisi verilmeyince mevduat kaçışı olmadı. Aksine, bankaların, sorumsuzca faiz arttırmaları önlenerek bankaların riskleri azaltıldı. Böylece yeni bir banka soygununa izin verilmedi.

Gelelim batacak denen Türkiye’nin mali verilerine... Türkiye, daha önce mukayese edilmesi akla bile gelmeyen İspanya, İtalya, Yunanistan, Portekiz ve İrlanda’dan çok daha iyi durumda. Finansal veriler incelendiğinde, yaşanan ekonomik krizde Türkiye ekonomisinin sağlam kaldığı görülüyor. Peki, Türkiye ekonomisi batacak diyenler nerede şimdi? Onlar son günlerde “gelen her olumlu ekonomik veriyi” küçümsemeye çalışıyorlar. Acaba, Yunanistan’ın krizi, Türkiye’yi olumsuz etkiler de bundan para kazanabilir miyiz hesabını yapıyorlar. Yanılıyorlar. Çünkü Yunanistan’ın 2010 yılı borç servis yükü Türkiye’nin iki katı. Kamu borcu yaklaşık üç katı. Bütçe açığı iki buçuk katı. Cari açığı altı buçuk katı. Üstelik Türkiye’nin verileri, İtalya ve İspanya’dan bile daha iyi durumda. Ancak Almanya ve Fransa çökerse Türkiye olumsuz etkilenir. Kriz lobisi boşuna ümitlenmesin.


2009 Yılı Finansal Verileri

İspanya İtalya Yunanistan Portekiz İrlanda Türkiye
Cari açık – 6,1 – 3,5 – 11,9 – 10,1 – 3,0 – 1,8
(Yüzde GSYİH)
Bütçe açığı – 11,4 – 5,4 – 12,7 – 9,3 – 11,6 – 5,4
(Yüzde GSYİH)
Kamu borcu 55,2 113,9 113,4 76,6 64,5 47,3
(Yüzde GSYİH)
Borç servisi* 4,7 14,1 11,6 2,5 6,2 5,5
(Yüzde GSYİH)

* 2010 yılı tahmini
Kaynak: Eurostat

http://taraf.com.tr/makale/9982.htm

yosun
12-02-2010, 11:17
Mümbittir bu topraklar ottan fazla hain yetişir


Türkiye’de her şeyin karaborsası olur.

Hainin olmaz...

Çünkü, haini en bol ülke Türkiye’dir.




*
Bakın taze örnekler vereyim.


*
“Ne malum intihar ettiği?”
“Foyası meydana çıkınca tabii...”
“Amiral gözündeki kara gözlükleri çıkarsın da, öyle konuşsun, asıl kendi niye intihar etmiyor?”
“Pisliğini örtmeye çalışmış...”
“İddia doğru mu, sen onu söyle!”
“Albay sütten çıkmış ak kaşık!”
“Vah vah, Ergenekon’dan çıkmak için intihar etmekten başka çıkar yol bulamamış demek ki!”


*
Bunun Türkçesine hiç dokunmadım:
“serefle ne alkası var, herhalde birşey yaptı sonra foyalari ortaya çıkınca intar eddi ondan sonrada ittahar edti.”


*
“Müslüman olsa, intihar eder mi?”


*
“Tek tek olmaz, hepsi gidecek!”
“İktidara fitne sokanların haline bak.”
“Komutan katilleri savunuyor.”
“Deniz Feneri’ne iftira atanlar hiç ağlamasın şimdi, etme bulma dünyası.”
“Darbeci ordu bunalıma girdi.”
“Öldü diye mağdur mu oldu yani?”
“Peygamber ocağını vur patlasın çal oynasın yaptılar, örf adet yok, TSK’da maneviyat eksik.”
“Ölüm, gerçekleri örtemez.”
“Yayınlanan klipte, kocamı Ergenekon ilişkileriyle tehdit ederim diyordu, şimdi tabut başında Berkçiğim diye ağlıyor. Gözyaşları sahte. Silahların yerini söyle.”


*
Ne bunlar biliyor musunuz?


*
Hürriyet, Milliyet, Vatan gazetelerinin internet sitelerinde “Eşine iftira atılan albay canına kıydı” haberi yayınlandı... Yukarıdaki satırlar, o haberin altına yapılan yorumlardan bazıları.


*
Gizli saklı değil, alenen.


*
Asimetrik psikolojik harekâtı filan geçmiştir iş... TSK, düşman ordusudur.

Yılmaz Özdil

gizemliduygular
12-02-2010, 11:26
15 yaşında 'Adresime Gelsin Bilişim Teknolojileri Limited' adlı şirketle ticarete başlayan Cumhurbaşkanı Gül'ün oğlu Mehmet Emre Gül reşit olunca, şirkette tam yetkili müdürlüğe getirildi. 11 Ocak 2010 tarihli Ticaret Sicili Gazetesi'nde yayımlanan karara göre Mehmet Emre, şirketi bakanlıklarda, kamu kuruluşlarında ve bankalarda ortağı Ali Can Akkaş ile birlikte temsil edebilecek.

http://www.aksam.com.tr/2010/02/12/haber/guncel/9531/gul_buyudu_mudur_oldu.html

Anadolu insanımız girişimcidir, atılgandır. Allah çalışanı sever, elinden tutar. Allah hayırlı işler, hayırlı müşteriler versin.

ozberehu
12-02-2010, 12:19
15 yaşında 'Adresime Gelsin Bilişim Teknolojileri Limited' adlı şirketle ticarete başlayan Cumhurbaşkanı Gül'ün oğlu Mehmet Emre Gül reşit olunca, şirkette tam yetkili müdürlüğe getirildi. 11 Ocak 2010 tarihli Ticaret Sicili Gazetesi'nde yayımlanan karara göre Mehmet Emre, şirketi bakanlıklarda, kamu kuruluşlarında ve bankalarda ortağı Ali Can Akkaş ile birlikte temsil edebilecek.

http://www.aksam.com.tr/2010/02/12/haber/guncel/9531/gul_buyudu_mudur_oldu.html

Anadolu insanımız girişimcidir, atılgandır. Allah çalışanı sever, elinden tutar. Allah hayırlı işler, hayırlı müşteriler versin.

ahmet necdet sezer in de cocugu vardi...evlendi kimsenin haberi olmadi...

birilerinin cocuklari vardi evlenirlerken kocaman basket salonlari kapatildi...ulke baskanlari geldiler takilar takmaya...

bu genc arkadaslar sirketler kurdular...girisimci oldular...dehset bisi olup ciktilar...kalkindirdilar yani ulkeyi...

simdi dencek cok sey var ama...

bu nufuz kullanimi bu koseyi donerim tavrina benden bir tane olsa da zirnik oy yok cevremden de yok kardesim...

dunyalik yapilir...amma muhafazakar da olunulurun uygulamali gosterimidir bunlar...

ayrica ankaradaki isikli goruntulu dijital panolari kim yapiyor...merak eden arastirsin...

ahmet necdet sezer...gordugum en iyi cumhurbaskanlarindan biriydi o kadar...

kumralada
12-02-2010, 12:32
KNB yazılarını özlemiştik. Uzun bir aradan sonra tekrar başlamış yazmaya.



‘Refakatçi’ yazardan ebegümeci lâpası

İki aydır ebegümeci topluyordum.

Ebegümeci toplarken yazı yazılamıyordu.

Zaten yazma eylemi de hastanede ‘refakatçi’ olmak gibi bir şeydi.


Pitbullahın tv kanalları, Yunanlı turistlerin görüntülerini, altalta üstüste oynaşan, birbiriyle iyi geçinen kedi köpek görüntüleriyle harmanlar, “Sevimli ve eğlenceli Pontusçular Türkiye’ye geldi…neden kedi köpek kadar olamıyoruz” mesajlarıyla hastanın beynini şekillendirirken, hastanın beynine oksijen pompalama işi refakatçiye düşerdi.


Bilmemne cihazının oksijen tüpüne nasıl bağlanacağını, basıncın kaça ayarlanacağını, serum borusunu nasıl kapatacağını bildiğin farzedilirdi.


Refakatçi adına da makarna, bulgur yemekleri çıkar, uyuman için sandalye bırakılırdı ama vizite saatinde ‘görünmez’ olmalıydın. Varlığınla kimseyi rahatsız etmemeliydin.


Tuncay Mollaveisoğlu’nun Görünmez Holding kitabını çantana sokup hastane bahçesine çıkmalıydın.


Kadınları da ayakta işetebilecek aparata talep patlaması yaşanırken, refakatçi-yazar olarak sen, hastayı pelikan’a nasıl işeteceğini öğrenmek zorundaydın.
Hastan geçmişindi, tarihindi, hastan Cumhuriyet’indi…

Kulağını ağzına yaklaştırıp geçmişin-tarihin-Cumhuriyet’in son arzularını duyman, cümlelerindeki söylenmemiş kelimeleri bulup buluşturup boşlukları doldurman gerekirdi.

Cümleten salağa bağladığımızı sanan Pitbullah marka tivilerde, Türkçe konuşmanın yasak olduğu kafe gösteriliyordu.

Şuursuz, ulusal bilincini kediler yemiş gençler o kafede toplaşmış, ‘Hav ar yu?’, ‘Ay em very vel tenk yu’ diye miyavlıyorlardı.

Sömürge geçmişli Hintli-Pakistanlı gençler gibiydiler. Sanki birinin dili Urdu, ötekinin Pencabi, berikinin Tamil Nadu’ydu da…anlaşamıyorlardı da, ingilizce muhavere ediyor, ‘pratik’ yapıyorlardı.

Oysa sen, refakatçi-yazardın ya, dünyanın öbür ucuna bile gitsen, dilini bulaşıcı bir hastalık gibi oralara götürmekle mükelleftin.


Hür ve Kabul Edilmiş Mollalar Locası, ABD’nin Türkiye’deki ileri karakolu, salâsı ingilizce okunası AK haramiler, kulağına sürekli ‘Değiş tonton!’ mesajı pompalıyordu.
Hastan-tarihin-Cumhuriyetin ölüm döşeğindeydi. Son sekiz yılı düşündüğünde sürpriz değildi. Kanserin ve irticanın bu türünün ilk belirtileri vermesiyle yıkıp öldürmesi arasında genelde sekiz yıl olurdu.

Sen refakatçi yazardın!

Emperyalizmin hizmetindeki islamiyet kanserinin beyinciğe metastaz yaptığı günlerde, hastadaki gerileyen tabloyu her an izleyecek, her saat ölüm döşeğindeki tarihinin, Cumhuriyeti’nin beceremediği bir işi daha yüklenecek, birkaç nefes daha alabilsin, son günlerini rahat geçirebilsin diye olmadık aparatlar icat edecektin.


Din tüccarlarının başlattığı kanser, yasama-yargı tüm organlara metastaz yapmış, işgal arefelerindeydik.


Atatürk Havaalanı’nda, ‘Türk vatandaşları-yabancılar-diplomatlar’ kapılarının yanında NATO personeli için özel giriş kapısı açılmıştı. Halbuki NATO personeli, pasaport kullanmadan, kimlikle, vizesiz Türkiye’ye giriş-çıkış yapmak istiyordu.


Emniyet Yabancılar Dairesi, Genelkurmay, NATO Karargâhını uyarıyordu. “Vizesiz, pasaportsuz Türkiye’ye giriş-çıkış yapmaya çalışmayın.”
İşgal arefelerinde, kerameti tarikattan menkul, dünyanın en zengin adamlarından hırçın bir devlet büyüğü, o günlerde kendisinden ‘Türkiye’ olarak bahsetmeye başlıyordu.

Türkiye o’ydu, o Türkiye’ydi…

Refakatçi yazarsın ya, bir yandan hasta Cumhuriyeti’nin elini tutarken, bir yandan asabi adamın sarfettiği cümlelerden ‘Türkiye’ kelimesini çıkartıp yerine ‘ben’i koyuyordun. Anlam değişmiyordu. Ha bir de ‘senaryo’ kelimesi ‘muhalefet’le yer değiştirmişti.


Yazılı, sözlü her türden muhalefet ‘senaryo’ydu, ‘komplo’ydu. Ötesi yoktu!


Hasta kaybediliyordu. ‘Elveda!’ diyordu. Üç kişiye…üç kez.


Salâsı sağanak yağmurlarla yere iniyordu.


“Ben bu işi allah rızası için yapıyorum” diyen ne kadar din adamı-din oğlanı varsa para istiyor, “50 milyon yetmez, 100 milyon vereceksiniz” diyordu.


Allahın rızası ucuza alınacak bir mal ya da hizmet değildi. Allah-ü ekberdi! Ve bir ‘ekber’ kolay yetişmiyordu ki rızasını ucuza alasın.
Cami avlusunda, kabristanda sıkı pazarlıklar yapılıyordu. Din parasız, para dinsiz olamıyordu.

Oysa musalla taşında bir namazlık saltanatını süren Cumhuriyet hiç bir dine mensup değildi. Laikti, sekülerdi. Yapabilseydi, üzerine dökülen gülsuyuna, serpilen çörekotuna itiraz ederdi.

Yüzde 99’u müslüman bir ülkede yaşadığımız farzediliyordu ve “inançsızlık” söz konusu olunca “kişisel tercihler” önemsizleşiyordu. Sadece dindarların ve dincilerin kişisel tercihleri olabiliyordu.


Londra’da bir kilisenin papazının, borsacıların sunağa koydukları cep telefonları nı takdis ettiği saatlerde, Türkiye’de bir camiin kıblesine kağıt banknotlar asılıyordu. İsmailağa tarikatının nasırına basan albay tutuklanıyor, asabi büyüğümüz peygamber mertebesine terfi ettiriliyordu.


Refakatçi yazardım ama ‘Yaz kızım!’ denilince yazılamıyordu. Zaten de kolay yazabilenlere ‘Özel Yetkili Savcı’ deniliyordu.
Hür ve Kabul Edilmiş Mollalar Locası’nın fantazilerini iddianame formatına getirmekle yükümlüydüler.

İki aydır ebegümeci topluyordum.

Ebegümeci toplarken yazılamıyordu.

Ebegümeci lâpası her derde devaydı ama din-iman-sömürgeleşme kanserinde işe yaramıyordu.
Burnunda çörekotu kokuları, tarihini-Cumhuriyet’ini toprağa gömüyordun. Ama ölenle de ölünmüyordu!
Bıraktığı tarihi, kültürel mirası taşıma-gelecek kuşaklara aktarma görevin vardı.

Sen refakatçi yazardın!

Son nefeste söylenenleri duymak, nakletmek, yerine getirmek zorundaydın. Yok olanı yeni bir enerjiyle yaşatıp, yeşertmen gerekirdi.

Yine de ‘Yaz kızım!’ denilince yazılamıyordu.

Acıyla, yorgunlukla, uykusuzlukla -ve burnumuzda çörekotu kokularıyla- uzun bir aradan sonra yeniden başlıyoruz.
Rakıyı tenkîyeyle (lavman) içesice AK çetelere, bu ülkenin salâsını asla okutmamak niyetiyle...
Mustafa Kemal Atatürk’ün ve ana-babamızın vasiyetlerini yerine getirmeye, bıraktıkları mirası gelecek kuşaklara aktarmaya çalışarak…

Tam bağımsız Türkiye için, AB-ABD-NATO-AKP kuşatmasındaki Türkiye için yazacaklarımızın ‘denize fayda’ olacağını umarak…


Uzun bir aradan sonra yeniden merhaba!

http://www.bagimsizgundem.com/refakatci-yazardan-ebegumeci-lapasi.html

BORA YAŞAR
13-02-2010, 12:47
Helal olsun size!


Dindarlaşma eğiliminin arttığını gören uyanıklar yıllar önce ilk olarak faizin adını “kâr payı” olarak değiştirip “helal”leştirdiler...

Dini inanışlara göre taklit ya da sahtecilik furyası böyle başladı!

Şakır şakır tefecilik yapıp, faizden para kazandılar...

Sonra “İslami bankacılığı” keşfettiler...

***


“Helal ürün” modası tutunca, ürünlerin sayısı da hızla arttı, fuarı bile düzenlendi:

Helal sucuk, helal pastırma, helal sosis, helal peynir, helal sirke, helal cola, helal gazoz, helal gofret...

“Helal ürün” sektörü böylesine hızla büyürken, “kadın”ı da ihmal edemezdi... Çünkü kadın, tüm dünyada üreticilerin en çok sevdiği “tüketici” tipiydi... Doğal olarak güzellik malzemelerine yöneldiler:

Helal kadın bakım kremi, helal şampuan, helal saç kremi, helal deodorant, helal parfüm, helal saç boyası, helal ruj, helal rimel, helal pudra...

Giyimi unutmadılar elbette: Dünyanın ve Türkiye’nin en popüler mankenlerini kullanarak “tesettür modası” yarattılar...

Oyuncak sektörüne girdiler, Barbie bebek yerine dua okuyan türbanlı bebeği ürettiler:

“Sağ elini sık İhlas Suresi’ni, sol elini sık Sübhaneke’yi, göğsüne bastır Fatiha’yı, sol ayağını sık Türkçe ilahi okusun... Sağ ayağını sık dua etsin...”

***


Helal üniversiteleri, helal şarkıları, helal şiir kasetlerini, helal kitapları zaten biliyorsunuz:

Helal elektronikten ve helal bilgisayardan birkaç örnek de ben vereyim:

“Ev Tipi Küçük Boy Ezan Okuyan Dijital İmsakiye, Nurkart Sesli Risale-i Nur ve Kuran-ı Kerim Kartı, Charston Kia 100 (Sesli) Elektronik Kur’an-ı Kerim Öğretmeni, Kur’an MP4, nur kalem, Cep Nur Dijital Risale-i Nur Külliyatı...”

***


Alkollü bira reklamı yasaklanınca, alkolsüz birayı piyasa sürmüşlerdi.

Şimdi duyduk ki “helal şarap” da üretmişler...

Şarap eksik kalsaydı, öleceklerdi sanki!

***


Ve en sonunda devlet büyüğümüzün camiye yetişememesi üzerine dün 12.25’te okunması gereken ezan Eyüp Camii’nde 12.40’ta okundu...

Böylece “alternatif ezan” saatini bile buldular, ezanı 15 dakika geciktirdiler:

Bunun adı da, helal gecikme!

***


Hepsine eyvallah da...

Acaba “cennet”in de taklidini ya da sahtesini yapabilecekler mi?




http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=11.11.2007&Newsid=287166&Categoryid=4&wid=102

BORA YAŞAR
13-02-2010, 13:02
Başbakan’la gurur duymalıyız

Vatan’ın dünkü iki özel manşeti de çok ilginçti. “Yeğenini korumadı” başlıklı haberden, Erdoğan’ın yeğeni Mehmet Erdoğan’ın “uyuşturucu kaçakçılığı yaparken yakalandığını” öğrendik.

İkinci manşette ise Sultanbeyli’de Alevilere yönelik baskıları Başbakan talimat vererek bizzat durdurmuş. İki yararlı haber yani.

Ancak bu haberleri biraz irdelediğimizde ortaya müthiş bir gerçek çıkıyor, bunu da “teğet” geçmemek gerek.

Başbakan Erdoğan’ın kaybettiği ağabeyi Mehmet Erdoğan’ın 47 yaşındaki oğlu Mehmet Erdoğan narkotik polisinin yaptığı bir operasyonda 50 kilo esrarla yakalanmış.

Polis bu kişinin Başbakan’ın çok yakın akrabası olduğunu anlayınca şaşırmış elbette. Ve müdürler durumu kendisine aktarmışlar. O da “Gereğini yapın” demiş.

Mehmet Erdoğan da tutuklanmış.

Peki Başbakan “Aman duyulmasın” dese ne olacaktı?

Polis Başbakan’a sorduğuna göre, demek ki alacağı talimat gereği uyuşturucu kaçakçılığından yakalanmış birini serbest de bırakabilir olayı örtbas da edebilirdi.

Tabii bu olayda bence asıl dikkat çekici konu şu: Tayyip Erdoğan 7 yıldır başbakan. Bu makamın gücünü de çok iyi kullanıyor.

Böyle bir durumda neredeyse evladı ya da kardeşi sayılacak bir akrabası nasıl oluyor da uyuşturucu gibi olabilecek en kötü suçlardan birine bulaşabiliyor.

Kimse bu konuda Erdoğan ailesini sorumlu tutamaz. Ama bu güç ve ihtişama rağmen yakın bir akrabanın böyle bir suça bulaşmasının nedeni de ortaya çıkmalıdır.

İkinci manşette ise Sultanbeyli’de Alevilerin oturduğu mahallenin adının Başbakan talimatıyla değiştirilmesi var. Aleviler oturdukları mahalleye Yavuz Sultan Selim adının verilmesinin kasıtlı olduğunu söylüyorlar. Başbakan da bu adın değiştirilmesi talimatı veriyor. Mahallenin adı Pir Sultan Abdal oluyor.

Ama iş bununla da bitmiyor. Başbakan Belediye Başkanı’ndan kaçak cemevi yapıldığı gerekçesiyle Alevi Dernekleri hakkında açılan davaların da geri çekilmesini istiyor.

Demek ki birileri hakkında dava açılması ya da bunun geri çekilmesi için Başbakan talimat verebiliyor.

Bu da şu sonucu getirir: AKP için hak hukuk önemli değil. Birini yıpratmak istiyorsa dava açabilir, şirin gözükmek için de davaları geri çekebilir.

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=11.11.2007&Newsid=287164&Categoryid=4&wid=142


Çok tehlikeli çok ibretlik konular, Başbakana övgü şeklinde ele alınıyor..

Esrarla yakalanan yeğenine sahip çıkmadı..

Bir emirle davayı geri aldırdı..

Vah Türkiyem vah..

Anayasasında, demokratik hukuk devleti yazan ülkem vah..

Korkarım birgün yasını tutacağız..

Kalanlarla..

yosun
13-02-2010, 14:59
Noobum


Erzincan’da enteresan işler oluyor.

Radikal manşet yapmış...


*

Bir savcı var.

“Tanık” olarak ifade veriyor.

*

“Bana 86 lira borç taktı” diye kendisini şikâyet eden Adliye çaycısının “albay” lakaplı “Ergenekoncu” olduğunu söylüyor... “Benden altın aldı, parasını ödemedi” diye kendisini şikâyet eden kuyumcunun “gizli istihbaratçı” olduğunu söylüyor... “Benden borç aldı, geri ödemedi” diye kendisini şikâyet eden adamın, uyuşturucu ve tarihi eser kaçakçısı olduğunu söylüyor... Bu şikâyetler üzerine kendisi hakkında soruşturma açan Erzincan Başsavcısı’nın da, aslında “Ergenekoncu” olduğunu söylüyor.

*

Bitmiyor.

*

Kendisi hakkındaki rüşvet iddiasında tanıklık yapan Albay’ın “PKK saldırısına göz yumduğunu” söylüyor... 3’üncü Ordu’da yemek yediklerini, kafayı çeken albayların matiz olarak “darbe planını anlattıkları”nı söylüyor... Bu konularda “tanık”lık yaptığı için hayatının
tehlikede olduğunu, kendisini öldürmek için arabasına iki defa “kene” konulduğunu söylüyor... Erkenekon yani.

*

Tek tek sayıyor...

Saydığı isimler tutuklanıyor!

*

Aslına bakarsanız, aynı Erzincan’da “Avcılar Derneği Başkanı”nı Ergenekon’dan içeri aldıklarında, böyle vahim gerçeklerin ortaya çıkacağı belliydi!

*

Hayatında keklik bile görmemiş olan hevesli avcı, Safari’ye gitmiş... Akşam oturmuşlar öbür avcılarla sohbet ediyorlar, kimi aslan vurdum diyor, kimi kaplan... Bizimki, “İki tane noobum vurdum” diyor. Üstünde durmuyorlar. Ertesi akşam gene sohbet, kimi aslan, kimi kaplan, bizimki gene “İki tane noobum vurdum” diyor. Bu sefer merak edip, “Nedir bu noobum?” diye soruyorlar... Bizimki anlatıyor: “Valla ben elimde tüfek dolaşıyorum, çalıların arasından kara kara bi şeyler çıkıp ‘Noo Bum! Noo Bum!’ diye bağırıyor, ben de vuruyorum!”

*

Türkiye de Afrika gibi artık...

Sen istediğin kadar noo bum de.

Yılmaz Özdil

yosun
13-02-2010, 15:05
Alkollü bira reklamı yasaklanınca, alkolsüz birayı piyasa sürmüşlerdi.

Şimdi duyduk ki “helal şarap” da üretmişler...

Şarap eksik kalsaydı, öleceklerdi sanki!



Şarabın helali nasıl oluyor acep? :notr:

vallahi merak ettim şimdi... :bad:

KUTERO
13-02-2010, 18:29
Hadi açıkla Başbuğ

Böyle olmaz. Kalkıp da “elimizde belge, bilgi var, sabrımız taşarsa açıklayacağız” diyemezsiniz, bu şantaj anlamına gelir çünkü.

Ordunun içindeki darbe planlarını açıklayan gazete biziz. Sizin sabrınız ister taşsın ister taşmasın, biz yeni belgeler bulduğumuzda gene açıklarız. Doğrusu da budur zaten.

Siz, ordunun içinde darbe hazırlıkları yapılmasını yadırgamayıp, bunların yayımlanmasını yadırgıyor ve sabrınız taştığında bunları yayımlayanlarla ilgili “bilgi ve belgeleri” açıklayacağınızı söylüyorsunuz.

Hadi açıklayın bakalım. Elinizde bizimle ilgili bir tek belge ya da bilgi varsa halka açıklayın, savcılığa verin. Bizim gibi yapın, suç olan belgeyi halka gösterip yargıya teslim edin.

Yapamazsınız.

Sizin elinizde bizim “gizli” ya da “yasadışı bir iş” yaptığımızı gösterecek bir tane bile belge yoktur, olamaz. Öyle lafı dolaştırmıyorum ben, gayet açık, gayet net söylüyorum, hodri meydan, açıklayın da görelim. Biz sizin bildiğiniz o “kullanışlı” medyaya benzemeyiz, böyle şantaj kokan laflarla üstümüze gölge düşürülmeye kalkışılmasına da izin vermeyiz.

Hem biraz tutarlı olun. “Kendi halkını düşman gören ordu olur mu diye yazanlar var” diyorsunuz. Onlardan biri benim.

Darbe yapan, darbe hazırlayan, halkın iradesini hiçe sayan ordu, “halkının” düşmanıdır. Sizin iddianıza göre, bu lafı Latin Amerika ile ilgili bir makale yazan bir “Amerikalı” bulmuş ve bu cümleyi Türkiye’ye “getirmişler.” Ne Latin Amerikalıların ne de bizim, darbeci ordunun halk düşmanı olduğunu öğrenmesi için Amerikalı birinin yazısını okumasına gerek var, onlar da biz de bu gerçeği ölümlerle, işkencelerle, zindanlarla öğrendik. Ama beni asıl şaşırtan, bizi “Amerikalıların lafını” kullanmakla suçlayıp, arkasından da “bizim askeri eğitim sistemimiz Amerika’dan alınmıştır” demeniz oldu. Bizim kullandığımız bir cümle bir Amerikalının lafına benzediği için biz “dışarıyla bağlantılı” oluyorsak, “bütün eğitim sistemini” Amerika’dan alan ordu ne oluyor? Siz, ne dediğinizin farkında mısınız?

Bir de “bilgi sızıntılarından” yakınıyorsunuz.

Sizin sorununuz “sızıntı” değil, sizin sorununuz ordunuzun içinde “darbe planları” yapılması, vahim olan onların duyulması değil, vahim olan onların hazırlanması. Göreviniz, o darbe planlarını yayımlayanları tehdit etmek değil, o darbe planlarını yapanları bulup cezalandırmak.

Bunu niye yapmıyorsunuz?

....
........
A.Altan

http://taraf.com.tr/makale/10001.htm

KUTERO
13-02-2010, 18:48
Genelkurmay'ın mesajı hangi kurumlara?

Duayen gazeteci Mehmet Ali Birand'a göre Orgeneral Başbuğ'un mesajı: “Ya polis ve yargı doğru dürüst hareket etsinler, TSK ’ yı lekelemesinler, yoksa biz de onların kirli çamaşırlarını ortaya koyarız.”



Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ, Türk Silahlı Kuvvetlerini ilgilendiren iddialar ve iddianamelere giren suçlamalar konusunda, bundan böyle yeni bir yaklaşım izleyeceğini ortaya koydu.
Buna göre, sık sık hem kendi hem de Kuvvet Komutanları’nın, kamu oyunu ve Silahlı Kuvvetleri bilgilendirme amacıyla konuşacakları anlaşılıyor.

Şimdiye kadar sadece Başbuğ konuşur, Kuvvet Komutanları susarlardı.
Bu süreç bitti. Artık her cepheden hücuma geçiliyor.

Başbuğ’un Haber Türk’teki son söyleşisi bu yeni stratejinin ip uçlarını veriyor. Bu görüşlerini hem Cumhurbaşkanı, hem de Başbakan ile paylaştığını, onların da bu tepkilerini haklı bulduklarını söylüyor, ancak diğer satırlardan ortaya çıkan anlam “iktidarın gereğini yapmadıkları” şeklinde.
Peki bundan sonra ne olacak ?

Başbuğ, böyle devam ederse “Bizim de elimizde bilgiler, biz de bunları kamuoyu ile paylaşırız” diyor.
Bunun halk diline çevrisi, “Ya polis ve yargı doğru dürüst hareket etsinler, TSK ’ yı lekelemesinler, yoksa biz de onların kirli çamaşırlarını ortaya koyarız.” dır.

Burada iktidar tehdit edilmiyor. Diğer kurumlara gözdağı veriliyor. Tabii dolaylı olarak iktidara da bir yollama yapılıyor.

Bu süreç herkesi yaralar. Ancak, mahkemeler bitene kadar da, karşılıklı itişmenin devam edeceği anlaşılıyor.

Mehmet Ali Birand / Milliyet
http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=153731

KUTERO
13-02-2010, 19:00
Askerler, sessizliğini bozmuşa benziyor...Peki, ya sonra?


Uzun süredir ‘asimetrik savaş var’ şikayetinde bulunan askerler, sessizliğini bozmuşa benziyor. Ertuğrul Özkök’ün yazılarından da anlaşıldığı gibi bir ‘kontra-operasyon’ sözkonusu. Başbuğ ‘biz de belgeleri yayınlarız’ diyor. Peki, ya sonra? iyibilgi analiz

Bugün iki gazete manşetine yansıdı: Asker uzun bir sessizliğin -hadi savunmanın diyelim- ardından sükunetini bozuyor, strateji değiştirerek, ‘hücum’a geçiyor. Yine eski bildik yöntem anlayacağınız. Toplumla iletişimi daha profesyonel yürütmek isteyen, bu yüzden haftalık basın toplantıları düzenleyen Genelkurmay Başkanlığı, geçtiğimiz haftalarda, kozmik arama sürerken bu politikasına son verdi. Artık haftalık bilgilendirme toplantıları yok. Bilgilendirmeyi bizzat Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları, gazete manşetlerini süsleyerek yapıyor. Balyoz planının ortaya çıkarılmasıyla öfkelenen Başbuğ, özellikle cami bombalanması planı iddiasıyla ilgili sert konuşmuştu, yeni strateji orada başladı.
....

http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=153639

KUTERO
13-02-2010, 19:05
Saklı tutulan kozlar açılmak üzere

Satır aralarında saklı beyanlar, krizin habercisi mi?


...
İki farklı konu gibi gözükse de Cumhurbaşkanı Gül ve Genelkurmay Başkanı Başbuğ'un açıklamaları arasında bağ kurulması mümkün mü?
Hatta bu denkleme Başbakan Tayyip Erdoğan da katılmalı mı? Bir adım ileri gidildiğinde, "Genel seçim-cumhurbaşkanlığı seçimi stresi" erken mi yaşanıyor?
Deneyimli devlet adamları, taban ve yakın çevrenin etkisine mi girdi? Veya liderlerin birinci halkasındaki isimler arasında arka bölgede harekât mı başladı?
***

Cumhurbaşkanı Gül'ün konumundan başlayalım. Sancılı süreçlerden geçerek Köşk'e çıkan Gül, devlet organlarının uyumlu çalışmasını gözeten, tarafsız Cumhurbaşkanı profili sergilemek için ciddi çaba sarf etti. Lakin siyasi geçmişi Çankaya'da yakasını bırakmadı. Özellikle muhalefet partilerinin (CHP-MHP) izlediği strateji Gül'ün, tansiyonu düşüren, siyasi rekabeti centilmenlik sınırlarına çeken, anayasal kurumları birbirine yaklaştıran etkili aktör olmasını gölgeledi.

Gelinen noktada, Cumhurbaşkanı görev süresinin Gül özelinde 7 yıl olduğunu savunanlar da var. Ama hazırlıklar 5 yılla limitli. Dolayısıyla 2012'de Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilecekse, oy verenlerin en az yarısının desteğini de alacak. Böylesine güçlü bir Cumhurbaşkanı'nın yürütmede kazanacağı ağırlık, ülkenin yönetim biçimi ile "kontrol-denge" sistemini doğrudan etkileyecek. Ve muhtemelen yarı başkanlığa gidişi frenlemek isteyenleri tetikleyecek. Aradan geçen 2.5 yıla rağmen "AK Parti patenti" ile inisiyatif alanı daraltılan Gül'ün, kendisi dışında oluşturulacak "Başarılı ve devam etmeli" türünden yorumlara kapalı olduğunu düşünmek güç. Lakin Köşk'te kalmak için farklı kesimlerle taviz oyununa gireceğini iddia etmek ise insafsızlık. Bu nedenle vaktinden önce kurgulanan Çankaya senaryoları için "prova çekimleri başladı" demek yanıltıcı olmaz. Ve bu film karesinde askerin değerlendirmesinin olmadığını savunmak gerçekçi değil.
***

Genelkurmay cephesine gelince...
Burada TSK'nın iç ve dış dinamiklerini ele almak gerekiyor. Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesinin gerek bilgi güvenliği, gerek rutin dışına çıkan personel, gerekse moral motivasyon üzerinde durduğu biliniyor. Bizzat Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ'un, general rütbesindeki çalışma arkadaşları ile "özeleştiri yapması" artık sır niteliği taşımıyor. Askerin hem itibarını hem de imajını zedeleyen olaylara iç bünyesindeki faktörlerin de sebebiyet verdiğini kabul etmesi dikkate değer. Deyim yerindeyse sakatlanan ayağı görmek ve tedavisine çalışmak önümüzdeki günlerin belirgin gelişmesi.

Suikast hazırlığından başlayıp darbe planına varan iddiaların muhatabı asker kişilere suçluluğu ispatlanıncaya kadar sahip çıkılması, selamı sabahı kesenlerin uyarılması, yalnızlaştırmaya fırsat verilmemesi Komutan'ın açık tercihi. Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Eşref Uğur Yiğit'in beyanlarında da bu stilin ipuçları gizli. "Kendi içinde sağlam duramayan askerin, dışarıda çökmesi mukadder" tezi burada hâkim.

TSK'nın dış boyuta taşan yeni duruşu ise uluslararası istihbarat örgütlerini kapsadığı gibi halkın askere duyduğu güvendeki erozyonu önlemeyi de amaçlıyor. Askeri kanatta, asimetrik psikolojik harekâta ilişkin donelerin yabancı istihbarat kuruluşları tarafından organize edildiği, memnuniyetsiz personel eliyle servis edildiği kanısı hâkim. Ve bu zincirin halkaları kırılmaya çalışılıyor. Halkla ilişkiler açısından, "haksız ithamların anlatılması" emri okunabiliyor. Muhtelif isnatların peşin hükme dönüşmesine ilişkin örnekler, itirafçıların spekülatif beyanlarına dayalı yönlendirmeler, subaylarla-üst subayların arasını açmaya dönük silahlı teşebbüs şemaları, halkı askerlikten soğutabilecek akıl dışı planlar, bunları belirli hedeflere yöneltmek için çalışan sivil unsurlar... Bütün bu başlıklar askerin "karşı atağı"nın hamleleri olabilir.

Endişe verici husus ise gerek görevdeki gerekse emekli komutanların önce birbirlerine sonra siyasi alana ilişkin koz tuttuğu izlenimi veren satır aralarına saklı beyanları. İşte burası yeni krizlerin habercisi!

Okan Müderrisoğlu / Sabah'taki köşesinden ilgili kısım

http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=153740

reha kaya
13-02-2010, 19:57
Okan Müderrisoğlu saçmalamış, Gül'ün tek vazifesi Çankaya noterliğidir.

yosun
13-02-2010, 22:43
Hadi açıkla Başbuğ

Böyle olmaz. Kalkıp da “elimizde belge, bilgi var, sabrımız taşarsa açıklayacağız” diyemezsiniz, bu şantaj anlamına gelir çünkü.

A.Altan



Olur, olur....... hem de bal gibi olur Ahmet Altan.
Bu ülkenin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan çıkıp kürsüye bu cümlenin aynısını kurmuşsa...
Kimseden ses çıkmamışsa...
O başbakanın memuru olan Genelkurmaybaşkanı da çıkar aynı cümleyi kurar!
Şantaj ise bu durum, bunun yolunu açan, ilk uygulamayı yapan başbakandır.

trusty
13-02-2010, 22:53
ABD Dışişleri: GÜL'ü Biz Yetiştirdik

*
ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu’nun
İnternet sitesinde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Amerikan Dışişleri
Bakanlığı bursu ile yetiştirilmiş dünya liderleri arasında gösterildi!

*
SİTEDE, “Sürdürülebilir ağ oluşturma” başlığı altında “Amerikan
Dışişleri Bakanlığı, eski ve yeni mezunlarının, küresel toplumun
oluşumu yolundaki çabaları için daimi destek sunuyor” deniliyor.

http://gezegen.9forum.info/haberler-f31/abd-dileri-abdullah-gul-u-biz-yetitirdik-t3064.htm

hakansahin
14-02-2010, 12:50
Çetin Doğan’ın maiyetinden kişiye özel damgalı mektup Aziz ÜSTEL [email protected] RSS AZİZNAME
TSK’dan emekli subay... Emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın emir subaylığını yapmış. O günlerden kalma alışkanlığıyla mektubun sağ üst köşesine ‘Kişiye Özel’ damgasını vurmuş.

Mektubunu imzalamamış ama zarfın üzerin de adı ve açık adresi var; yalnız “bu korku ikliminde lütfen adımı yazmamı benden beklemeyin” diye bitiriyor mektubu. “Size 2002-2003 yılları arasında tanık olduğum olayları sıralıyorum:

1. BALYOZ Planı baştan sona doğrudur! O planın tatbikatını ben de izledim. Paşamın yanında çalıştığım sürece sadece eşine değil arkadaşlarına ve maiyetine de gerçekleri söylemezdi. Habertürk Kanalında da doğruları söylemedi. Çünkü yapacak bir şeyi kalmadı; işin ucunda müebbet hapis olunca ne yapsın?

2. Devletin başına geçmek en büyük hedefiydi! Ama eşinden korktuğu kadar da kimseden korkmazdı.

3. Antalya’ya gidiyorduk bir gün, cep telefonu çaldı. Arayan kişiye, iltifatlardan sonra, ondan irtica konusunda haber ve yorumlara ağırlık verilmesini rica etti. “Bu gericilerin, herkesi çarşaf ve peçeye sokacaklarını, inandırıcı şekilde yaymamız lazım” dedi. Telefonu kapattığında, eşi sordu, kimdi o diye. Gazetenin adını vermeden, ‘canım bir gazetenin genel yayın müdürüdür; bizim sadık köpeklerimizden biridir’ dedi. (Bundan sonra, Çetin Doğan’ı sık sık arayan ve onunla görüşen gazetecilerin adları yazılı).

4. Seyahatten dönmüştük, 10 Kasım’dı. Tören için hemen çıkmamız

gerekiyordu. Ben konutta, kapının dışındaydım. Benim orada olduğumu fark etmedi. Eşine, “bıktık bu (Atatürk’e yakıştırdığı söylenen sıfatı ben yazamıyorum) ......’nin 10 Kasım’ından; ama ne yaparsın ona ihtiyacımız var şimdi!’ dedi ve çıktı. Asabi olarak ‘sen burada mıydın lan?!’ dedi. Ben de ‘hayır efendim, şimdi geldim; bir saniye bile olmadı’ dedim. Zira duyduğumu bilse beni Doğu’ya sürerdi! Ama yaptığı kabalığı düşünmüş olmalı ki, ‘kusura bakma yorgunum’ dedi arabada giderken. Atatürk’e karşı, buna benzer bir saygısızlığa da, Denizli’de, bir tuğgeneralde tanık olmuştum.
5. Paşam küfürbazdır. En çok gıyabında eşine, sonra da kendinden kıdemli olan silah arkadaşlarına sinkaflı küfürler eder. İsim zikretmez; konuyla bağlantılı olduğu için kime küfrettiğini anlarsınız. Ama Özkök Paşa’ya, son dönemde, açıktan küfrettiğini duydum.

6. İzmir’de, Kara Harp Okulu’nun Menteş Kampı’nda, sahildeki kameriye altında, saygı duyduğum bir orgeneralle sohbet ediyorlar. Ben de, görevim icabı, yakınındayım ve kameriyenin sarmaşıklarla kaplı arka kısmında oturuyorum. Orgeneral arkadaşı, Almanya ve Fransa’nın, asker sayısının 250

bin civarında olduğunu, bizimse 800 bini aştığımızı, lüzumsuz bir kalabalık olduğunu, bunun, maliyetinin ve ülkeye iş gücü kaybıının hesaplarını da dikkate alarak gözden geçirmek gerektiğini anlatıyor. Profesyonel orduya geçiş şart diyor. Hatta, ordu evleri ve sosyal tesislerde görevlendirilen asker sayısının, orta halli bir devletin asker sayısını aşacak kadar, 60 bini geçtiğini söyledi. Tüm şehir ve ilçelerde, ne kadar asker bulundurma stratejimizin, gözden geçirilmesini de istiyordu. Bizim paşa, net ve açıktan “O lmaz öyle şey” diyerek, bu ülkede doğan her erkeğin bu tezgahtan geçerek bizi tanıması lazım. İlçelere kadar askerin yayılması da, iç tehditlere karşı halkı kontrol etme stratejimizin gereğidir, diyordu! 7. Çok müsrifti ve bir kraldan çok devlete maliyeti vardı. Şahsi masrafları, eşinin sağa sola dağıttığı hediyeler dahil, Birinci Ordu’dan karşılanıyordu. Oğlunun düğününde, Fenerbahçe Orduevi’ndeki salon, üç defa boyanmıştır. Hanımefendi renkleri beğenmemiştir. Düğün masraflarının büyük bir bölümü de Birinci Ordu’dan ödenmiştir. Bunu o dönemde herkes bilir.
8. Hazırladığı Balyoz Darbe Planı, ülkeyi dünyadan tecrit edecek ve çökertecek, belki de Irak ve Afganistan gibi, iç savaşa sürükleyerek bölecek, zavallı bir Türkiye görüntüsüne neden olacaktı. Bu planın uygulama esaslarını inceleyen, vasat bir zekası olan (başımıza nelerin gelebileceğini) açıkca kavrayabilir.

“Hatta bu planda görev alan bir devre arkadaşım, ‘bunlar çıldırmış’ diyerek tepkisini ifade etmiş, sonra da, korkusundan ‘aman geçen gün sana söylediğimi unut!’ demişti.”

Mektubun altında ad ve soyadı yok; yalnız zarfın üzerinde ad ve soyadıyla açık adres var. Son olarak da şu notunu ileteyim mektubu gönderen emekli subayın:

“TSK’da subaydım, şimdi emekli oldum. Ne zaman ki, Orgeneral Çetin Doğan’ın maiyetinde kısa dönem emir subayı olarak çalıştım, kafamda da yüreğimde de bu kurumla ilgili ne varsa yıkıldı gitti. (Televizyon çıktı) Şerefli Türk ordusunu, halkın gözünde rezil etti... Böyle durumlarda havada mektuplar uçuşur, bilirim. Ama ben, (gene de) size yazmaya ve bizzat gördüğüm şeyleri anlatmaya karar verdim... Önce şunu belirteyim; bizlerden fazla korkmayın. Bizler eşlerinin baskısı altında ezilen, ama elindeki silah gücüyle toplumu baskı altında tutarak kendini tatmin edenlerin (de içinde yer aldığı) bir camiayız.

Efendim, bir kişiyle ilgili anlattıklarınızı doğru var saysak da, bu, sadece o kişiyi bağlar. TSK’yı ve bu kurumda, sizin gibi, onuruyla, başını dik tutarak, yüreği vatan ve millet sevgisiyle çarpan binlerce subayı değil elbet. Ha korkup korkmadığımıza gelince beyefendi, hiç merak buyurmayın. Rahmetli Turgut Özal’ın dediği gibi, “ Allah’ın verdiği canı Allah’tan başkası alamaz!”

alpertunga
14-02-2010, 14:32
Et fiyatı gökte! Mayın toprakta!

Hayvanıcılık ülkesi Türkiye’de et fiyatı, yoksulların ve hatta orta tabakanın bile ulaşamayacağı ölçüde yükseldi. Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı, “Et zengin yemeği oldu” diyor, lokanta ve kasap zincirlerinin sahibi Mehmet Emin Arslan da “Et zenginin değil çok zenginin yemeği olmaya koşuyor” diye dikkat çekiyor. ABD’de kilosu 4 dolar, AB’de kilosu 4 euro olan dana eti Türkiye’de 22 TL’yi buldu. Bugünkü kurla kilosu 15 dolar ediyor. Dünyanın en pahalı eti bizde fakat hayvan besicisi ile üreticisi de mutsuz.

Et niçin yükseliyor?

Uzmanlar anlatıyor:

Çifçi pusulasını yitirdi.

Çobanlar tembelleşti.

Kuraklık etkili oldu.

Köylü hayvanını kesti.

Et yeme iştahı yüksek.

Et üretme arzusu kofti.

Yılda Türkiye’de 1 milyon 200 bin ton et yeniyor fakat et üretimi yılılk 576 bin tona indi. En önemli nedenlerden biri ülkenin hayvancılık bölgesi Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da terör yüzünden 3 milyon insan köyünü, mezrasını, merasını terk etti.


***


Bu insanları yeniden tarlasına, merasına, toprağına, üretimine döndürecek bir güzellik oluşmadı. Bir yıl önce altın bir fırsat çıkagelmiş, çok büyük bölümü Suriye sınırında (500 bin dönüm), Irak sınırında (75 km), İran sınırında (109 km), Ermenistan sınırında (20 km) toprakların “mayınlarından temizlenerek yoksul çifçilere dağıtılması” konusu gündemde haftalarca kalmıştı. İktidar, önce Suriye sınırındaki tarlaları, “Biz fakir ülkeyiz, mayını temizleyecek paramız yok” gerekçesinin arkasına saklanarak yabancı şirketlere vermenin hazırlığını yapmış, “Gel temizle mayını toprağı 44 yıl ek, biç, kullan” diyecek bir yasa taslağı hazırlamıştı.

Meclis’te tartışma oldu.

Mayından temizlenecek toprakların “yabancıya değil, bölgenin yoksul insanlarına dağıtılması” bu yolla da feodal ağalığa, şıhlığa, biatçılığa, köleliğe, cahilliğe, bölücülüğe ve teröre karşı etkili bir savaş başlatılarak; bölgeye aş-iş-barış-demokrasi gelebileceği önerileri yükseldi.

Bir yıl geçti.

Mayın toprakta duruyor.

Bölge halkı perişan.

Köylü topraksız, umarsız.

Aş yok, iş yok.

Barışın açılımı var.

Samimiyeti hiç yok.

***


Mayınları bu topraklara 40-50 yıl önce bizim ordu döşedi. Haritalar ya da planlar elindedir, “Ordu kendi döşediği mayını temizleyemez mi, yabancıya ne gerek var” tartışmaları yapıldı. Türk mayın sökme şirketlerinin, kendi insanımızı ve işgücümüzü kulanarak, ordunun gözetiminde toprakları mayından temizlemesi görüşü de ağırlık kazandı.

Yasa çıktı.

Görev Milli Savunma Bakanlığı’na verildi. Bir yıl doluyor, ne oldu? İktidar, toprakların mayınlarından temizlenerek, “verimsiz küçük parçalara ayırmadan” maraba, ırgat, işsiz, eğitimsiz köylüleri örgütleyip çağdaş ve her açıdan donanımlı çiftçi haline getirecek bir toprak reformu modelinin bu bölgede örnek olmasını istemiyor mu?

Her halde istemiyor.

Toprak reformuyla, birlikte “çağdaş çiftçilik reforumunu” da yaparak insanları marabalıktan kurtaracak, feodal ağanın, şeyhin kölesi olamaktan çıkartıp kendi toprağının ve üretiminin efendisi yapacak bir modelin uç vermesi için bu mayınlı topraklar altın fırsat olarak duruyor.

Bölge insanı maraba!

Feodal ağa Meclis’te!

Mayın toprakta.

Et fiyatı gökte.

NECATİ DOĞRU

mterkan
15-02-2010, 15:19
Yiğit Bulut

Başbuğ'un 'çelişkisi'!
14.02.2010 23:20:37


Anketi görmeden yazdım

HABERTÜRK'te bir anketi sizlerle paylaştık. Dikkat çekici noktalar var; en büyük
parti "kararsızlar"! Bu grup dağıtıldığında sonuçlar şöyle: Ak Parti % 42 ile tek
başına iktidar, CHP % 25 civarında ve en önemlisi MHP % 15 ve altında.
Hatırlarsanız, birkaç gün önce bir yazımda "AK Parti-CHP" arasında Türkiye
"şekilleniyor, diğerleri düşüyor" demiştim. Sonuçlar çok açık; kararsızlar
dağıtılmadan MHP barajın altında, dağıtılınca üstüne çıkıyor. Tablo bize şunu
söylüyor: İki parti var ve böyle giderse bu seçimde sandıktan iki parti çıkacak! Ben "hissederek" yazdım, anket arkadan geldi!




Piyasaları sular seller gibi ezberledin...
Şimdi siyaset üzerine " her tarafı" taraf kokan açık oturumlar yönetmeye başladın...
Yetmedi... Kamuoyu araştırmalarını da hissi kablel vuku babından değerlendirmeye başladın...
Sen neymişsin be abi?...

UNYELI CONAN
15-02-2010, 15:38
ABD Dışişleri: GÜL'ü Biz Yetiştirdik

*
ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu’nun
İnternet sitesinde, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Amerikan Dışişleri
Bakanlığı bursu ile yetiştirilmiş dünya liderleri arasında gösterildi!

*
SİTEDE, “Sürdürülebilir ağ oluşturma” başlığı altında “Amerikan
Dışişleri Bakanlığı, eski ve yeni mezunlarının, küresel toplumun
oluşumu yolundaki çabaları için daimi destek sunuyor” deniliyor.

http://gezegen.9forum.info/haberler-f31/abd-dileri-abdullah-gul-u-biz-yetitirdik-t3064.htm

yani özet olarak su deniliyor.. bir tane emperyalist düzen var.. ve bu düzen icin calisanlar.. bu küresel toplumda dini,irki farkli kölelerden olusan toplum oluyor..görebilene . :( :cry:

mterkan
15-02-2010, 15:43
Mehmet Altan

Edirne’deki hâkimi kim ayarladı?


Hem ekonomik gelişme, hem de sosyal kalkınmayı bir arada sağlamak arzusunda isek...

“Habur’da hâkim ve savcılar ayarlandı mı, ayarlanmadı mı” konusunu öncelikle çözmeliyiz.

Çünkü Baykal kesin ayarlandığı kanısında...

Demek ki o da buranın “hukuk devleti” olmadığına inanıyor...

Acaba inanan var mı?

***

Kestirmeden söyleyelim...

Olsa, Edirne her yıl sular altında kalmaz, ülkenin yarısı da susuz tarlalardan heba olmazdı...





Çok haklısın...
Hukuk devleti olsa idi ergenekon savcılarının çoktan biraderini karşılarına alıp, gel bakalım arkadaş karnından konuşacağına bildiklerini, elindeki belgeleri ve bunları nereden temin ettiğini anlat demeleri gerekirdi...

mterkan
15-02-2010, 15:59
Erdal Sağlam

Bankadaki parasını kullanan işçi suçlu mu

TEKEL işçilerinin özlük haklarını korumak için giriştikleri eylemler ikinci ayını doldurdu. Tekel işçilerinin eski statüleriyle sürdürdükleri iş yaşamları geçen ayın sonunda bitti.


Bu ay sonuna kadar müracaat ederlerse, 4-C kapsamında işe yerleştirilecekler. Özlük haklarıyla yani normal işçi statüsüyle bir yere yerleştirme talepleri kabul görmez de ay sonuna kadar 4-C için başvuru yapmamış olurlarsa, mart ayı başından itibaren işsiz birer insan olmaları kaçınılmaz.

Tekel işçilerinin konumlarıyla ilgili bu hatırlatmayı yapmamın nedeni; hükümetin özellikle de Başbakan Erdoğan’ın son günlerdeki işçilerin banka hesaplarıyla ilgili konuşmaları. Başbakan çıktığı TV programlarında, yaptığı toplantılarda Tekel işçileri sorulduğunda sürekli olarak ne kadar işçinin 4-C’ye geçmek için başvuru yaptığını söylüyor, ardından da işçilerin hesaplarına yatan paralarını alıp kendi kişisel hesaplarına yatırdıklarını anlatıyor. Son olarak, hesaplarına yatan parayı vadeli hesabına geçiren işçi sayısının 8 bini bulduğunu söyledi.

Başbakan, hesabındaki para üzerinde işlem yapmış işçileri, sanki “aslında 4-C’yi kabul edecek işçiler” olarak lanse etmeye çalışıyor.

Halbuki bu para 4-C’yi kabul etseler de etmeseler de, bu ay sonuna kadar kabul edecek olsalar da, olmasalar da zaten kazanılmış paraları, yani hakları. Ayrıca bu parayı Başbakan ya da hükümet veriyor değil. Bu, devlette çalışan bir işçinin, verdiği hizmet karşılığı hak ettiği tazminat, herkesin kullandığı en doğal hak.

Kesinlikle bir kıyak filan da sözkonusu değil. Başbakanın bu paralarını kullanan işçileri sanki kendi şartlarını kabul etmiş gibi lanse etmesi,aynen şuna benziyor:

Siz bir para kazanmışsınız paranız bankada duruyor ama siz paranızı istediğiniz biçimde kullanmak istediğinizde, ülkenin Başbakanı sizi şikayet ediyor. Kendi paranızı kullanmanıza karışıyor yani...

DEVLET VE KAZANILMIŞ HAKLAR

“Başbakan, eski statülerinin sürmeyeceğini artık kabul ettiler demek istiyor olabilir” diye düşünerek, yine de makul bir neden bulmaya çalışıyorum. Ama buradan bakınca da durum Başbakanın göstermeye çalıştığı gibi değil. Çünkü Tekel işçileri “maaşlarının düşmesine, çalıştıkları yerlerin değişmesine bile razı olarak” normal işçi statülerinin sürmesini istiyorlar. Yani zaten bu hak ettikleri tazminatı alıp, işe yeniden başlama işlemi yapılmasına razılar. Sürelerini tamamlayıp, normal işçi olarak emekli olduklarında kıdem tazminatlarının, şimdi aldıkları kadar azalacağını biliyor ama emekliliklerini eski statüleriyle almak istiyorlar.

Daha geçen ay Tekel işçilerinin çadırlarını gezerken, bu soruyu sorduğumuzda işçiler bize “Parayı alıp, buradaki eyleme daha rahat devam edeceğiz” demişlerdi. Özetle, banka hesapları üzerinde işlem yapmaları, Başbakanın vermeye çalıştığı izlenimin tersine, hepsinin 4-C’yi kabul ettiği anlamına gelmiyor. 4-C’yi kabul edenlerin sayısı 900. Kabul eden sayısı tabiki ay sonu yaklaştığında daha da artacaktır. Sendikanın önümüzdeki hafta yapacağı referandum, asıl sayıyı olmasa da, buna yakın bir sonucu verecektir.

Başbakanın bu süreçte sendikayı yıpratmak istediği ve “eylemi işçi istemiyor toplayacağı aidatlar nedeniyle sendika istiyor” demesi de çok yanlış. Çünkü bir yıldır sendika bu işçilerden aidat almadığı gibi talep ettikleri gibi başka işyerlerine gittiklerinde işçiler aynı sendikanın üyesi de olmayacak. Sendika başkanı bu durumu hep söylüyor ama artık gazetelerde eskisi kadar yer almayan Tekel işçilerinin durumu gibi, bu açıklamaları da pek duyuramıyor.

Başbakan işçilere seslenip, “Sizlere zulmetmedik, zulmetmeyiz. Gidin 4-C’ye müracaatlarınızı yapın, oyuna gelmeyin” dedi. İşçiler, bu sözleri duyunca akıllarına havuza atıldıkları gaz yedikleri günün geldiğini söylüyorlar. Sendikalar yalanlamasına rağmen 4-C’yi sendikaların istediğini söylemeye devam eden Başbakan, “Ayıp olmuyor mu? Bunlar akşam yatıp sabah haklı kalkıyorlar. Böyle şey olmaz. Biz devlet yönetiyoruz” demiş.

Zaten devlet yönettiğinizi bildikleri için, işçiler de Başbakan’dan devletin görevi olan “kazanılmış hakların korunması” ilkesini uygulamasını, yani haklarını istiyorlar.

kartal35
16-02-2010, 12:11
M.Ali Birand -Hürriyet

TSK'nın itibar zırhı deliniyor...

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, taktik değiştirmediği taktirde, kazanılması güç bir savaşın içinde. Geçen hafta, hemen hemen aynı şekilde, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral. Uğur Yiğit de verdiği tepkiyle, savaşa katıldı.
Org. Başbuğ çok kaygılı. Nedeni de çok açık.
Bunun nedenlerini çok araştırdım ve şöyle bir sonuca vardım:
Neredeyse iki yıldır, TSK ile ilgili iddialar ve belgeler ortaya çıkarılıyor, iddianameler düzenleniyor.
Genelkurmay Başkanı her defasında kendini ortaya atıyor, kimi zaman eline lav silahı alıp, bulunan silahların anlamsız olduğunu anlatmaya çalışıyor, kimi zaman son derece ağır sözlerle tepki gösteriyor, bazen savaş gemisinden veya sınır karakolundan “vicdansızlıktır bu” diye haykırıyor, bazen “yeter yahu- rezilliktir bu” diye feryat ediyor.
Ancak hiçbir şey değişmiyor.
İddialar, iddianameler sürüyor. Yeni tutuklamalar, yeni belgeler gazetelere yansıyor.
Genelkurmay Başkanı veya Kuvvet Komutanının tepkileri, hatta “elimizde bigiler var, açıklarız” sözleri, beklenen etkiyi yapmıyor.
Darbe planları iddiaları, gömülmüş silahlar, gözaltına alınan subaylar, kamuoyunda ciddi soru işaretleri doğuruyor.
Kamuoyu, İlker Paşa’nın tepkilerine alışıyor. Eskiden Genelkurmay’ın yazılı bir açıklaması dahi herşeyi değiştirirken, bugün en sert sözlerin dahi caydırıcılığının kalmadığı görülüyor.

ASKER ÇOK MU ALINGAN, YOKSA...
Başbakan’ın, Org. Başbuğ’un son demeçlerine kamuoyu önünde yanıt vermemesi, “Genelkurmay Başkanı ile basın üzerinden konuşmam” dedikten sonra, Askerin genelde aşırı alıngan olduğunu, artık eleştirilere de alışmaları gerektiğini söylemesi çok dikkat çekiciydi.
Anlaşılan, siyasi iktidar da bu sert tepkileri önemsememeye başlamış durumda. Turgut Özal vari “Alışırlar, alışırlar” demeye getiriyor.
Ben çok merak ediyorum, bizim dışarıdan gördüğümüz bu manzarayı acaba Genelkurmay göremiyor mu?
Böylesine iyi bilmeleri gereken, okullarından eğitimini verdikleri “Psikolojik Savaş” konusunda, nasıl olur da, daha etkin bir tutum saptayamazlar? Yoksa gerçekten şimdiye kadar hiç alışmadıkları bir ortama düştükleri içinmi durumu toparlayamıyorlar?
Aslında TSK’nın komuta kesiminin önemli bir bölümü bu gerçekleri görüyor. İçlerinde hala, eskide kalmış olanlar var, ancak Başbuğ’un telaşı başka...
Başbuğ bütün bu gelişmelerin, TSK’nın kamuoyundaki SAYGINLIĞINI eritmeye başladığını görüyor. Bu gidiş geri çevrilemediği taktirde, askerin elindeki en önemli gücü kaybedebileceği ve ilerde bu kurumun içinde de çatlaklar çıkabileceği kaygısı var. Pakistan ordusunun bugün ne hale geldiğine dikkat eden bazı generaller, bu kaygının Genelkurmay’ı ne kadar rahatsız ettiğini saklamıyorlar.

TSK’NIN SAYGINLIĞI ELİNDEKİ EN BÜYÜK GÜÇTÜR
Her ülke kendi askeriyle gurur duyar. Ordusunun üstüne titrer. Ancak, Türk toplumunun kendi askerine duyduğu saygı ve sevgiyi başka hiçbir ülkede göremezsiniz. Tüm anketlerde bugüne kadar hep yüzde 90’ın üstünde saygınlık oranı tutturmuştur.
Genelkurmay da, bu tılsımı çok iyi bilir. Hatta bu konuda öylesine duyarlıdırlar ki, üniformalarına toz kondurmazlar.
İtibarlarına hafif bir gölge düşürecek en küçük olaya dahi sert tepki gösterirler. Zira, toplumun bu sevgisi, onların en büyük kapitali, en önemli korunma zırhı, en vurucu silahı, yani en etkin caydırıcı gücüdür.
Bu, başka hiçbir kuruma nasip olmayan bir üstünlüktür ve TSK’ya görünmez bir korunma zırhı oluşturur.

Bu sayede, hata yapsalar dahi, hesap sorulmadı, her attıkları adım alkışlandı. Siyaset üstü bir konuma getirildi. Vatanın gerçek sahibi oldukları inancı yaygınlaştı. Yıllar boyunca bir hakem, siyaseti yönlendirme kurumu konumunda yaşadılar.

Oysa şimdi bakıyoruz, TSK’nın bu dokunulmazlık zırhı delinmeye başlamış. A&G gibi en güvenilir kurumlardan birinin anketine göre, en son yüzde 87’deki oran, yüzde 20’lik düşüşle yüzde 67’ye kadar gerilemiş.
İşte Org. İlker Başbuğ’un telaşı bundan kaynaklanıyor. TSK’nın kapitalini eritmeye başlaması kadar büyük bir tehlike olamaz. Herşey kaldırılabilir, ancak itibar kaybını subaylar kaldıramazlar. Bu erozyonu giderebilmek için de “ne gerekirse” yaparlar.
Kamuoyunu kaybetmek, TSK’nın içinde de çatlaklar yaratabilir. Özetle, Org. Başbuğ’un telaşı, bugünkü “disiplinli, komutanının sözünden çıkmayan” TSK’nın, yarın çalkantılar içinde, komutanlarına güvenemeyen bir orduya dönüşmesidir. Zira unutmayalım ki, disiplinli bir ordu yaratmak için yıllar gerekir, ancak aynı ordunun bozulması çok daha kolay olur.
Benim vardığım sonuç bu...
Şimdi, esas soruyu soralım:
TSK’yı böyle tehlikelerden kurtarmanın yöntemi ne olmalı?
Org. Başbuğ ve Kuvvet Komutanlarının, bugüne kadar yaptıkları sözlü tepkilerini sürdürmeleri mi, yoksa başka türlü bir tutum mu gerekiyor?
Gelin bu konuyu da yarın tartışalım..

ozberehu
16-02-2010, 12:32
M.Ali Birand -Hürriyet

TSK'nın itibar zırhı deliniyor...
...
Gelin bu konuyu da yarın tartışalım..

bu soruyu soracak son adam sensin Birand...

önce buyrun bir Kurt gazeteciden Birand anektodları...

Ey Kürt milleti dostlarını tanı – M. Ali Birand (I)

Mewla Benavî
Mehmet Ali Birand Kürt “dostu” bir ‘mutlu türk’tür. Abdullah Öcalan ile ilk röportajı yapan Türk gazetecidir. O röportaj, Abdullah Öcalan’ın yolunu açmıştır. Aynı zaman’da Türk devlet’inin PKK çevreleri üzerinde tam hakimiyetinin ifadesi de olmuştur. İşte bu Kürt “dostu” gazeteci, aldığı yeni bir ilham ile, Kürt milliyetçilerine lider yaptığı, Abdullah Öcalan ile müzakerelerin resmen başlaması gerektiğini söylüyor.

M. Ali Birand Abdullah Öcalan ile haziran 1988 yılında görüşmüştü.

1988 yılı Kürt’lerin bir kara yılıdır. Enfal sonuçlanmış, 200 000 yakın Kürt gazlanmış, canlı olarak toprağa gömülmüş, 100 000 bine yakın Kürt, sınırı geçerek Türkiye’de esir kamplarına konulmuş, bir o kadarı İran’da kamplara konulmuştu.

Kürdistan’ın güneyindeki Kürt ulusal hareketi Kürdistan’ı terk etmek zorunda kalmıştı. Kürdistan’ın doğusunda da Kürt ulusal mücadelesi, hareket edemez hale gelmişti.

Kuzeyde ise 12 eylül’ün beslemesi PKK, envai çeşit uluslar arası güçlerin desteğini de alarak, Kürt ulusal hareketini her taraftan hançerliyordu. 1988 sonrası süreçte, Kuzey Kürdistan’da değil, binler milyonlarca Kürt intikamcı çeteler tarafından telef ediliyordu.

1988 sonrasında PKK; Suriye sınırından, İran-Irak sınırının son noktasına kadar uzanan dağlar silsilesine yerleşmtirilmişti. Kürt silhalı direnişinin kalbi bu dağlar, Kürt düşmanı güçlerin ayak basamadığı bu dağlar düşman güçlerin eline geçmişti.

Artık, Kürt’ler hesaba katılacak bir güç olmaktan çıkmıştı. M. Ali Birand böylesi şartlar’da Abdullah Öcalan’a gitmişti. Bu koşullar’da Öcalan kendi gerçeğinini, PKK gerçeğini anlatma’nın artık tehlikeli olmadığını söylüyordu.

Artık ajanların PKK’yi kurduğunu açık açık ifade ediyordu.

İşte Kürt ‘dost’u M. Ali Birand böyle bir dönemde Abdullah Öcalan ile görüşmeye gidiyor. Amma nasıl bir gidiş.

Gidişi, Abdullah Öcalan’ın, o zaman, en yakın adamı, Hüsseyin Yıldırım, M. Ali Birand’ın Brüksel’de beklediğini ve her an gidişe hazır beklediğini yazıyor. Sanki Yaser Arafat ile görüşecek ve yeri, mekanı, görüşme saatı belli değilmiş.

Hüsseyin Yıldırım M. Ali Birand’ın bir fotografçı ile birlikte gittiğini ve Bekaa’da Abdullah Öcalan ile karşılaşmayı şöyle anlatıyor:

”Eğitim gören arkadaşlardan biri yanıma gelerek yavaş bir ses tonuyla: ‘Abi biz bu fotoğrafçıyı Beyrutta vurmak için günlerce uğraştık. Bu fotoğrafçı çok tehlikeli bir ajandır. Şimdi başkan sarılmış öpüyor. Bu nasıl iş?’ ”

İş’i Hüsseyin Yıldırım şöyle yazıyor:

”Teybini açarak, ‘Apdullah Bey, ben ülkemi çok seviyorum. Ülkemin bölünmesini istemiyorum. Sizin bir çok söylem ve pratiklerinize de katılmıyorum. Ama ben bir gazeteciyim. Söylediklerinizi gazete kapsamı ve kanunların elverdiği ölçüde çarpıtmadan yayınlıyacağım’ dedi. Öcalan gözlerini tavana dikerek, ‘biz yanlış anlaşıldık. Bağımsızlık diye bir istemimiz yoktur’ dedi.

M. Ali Birand’ın röportajının canalıcı noktası; PKK’nin bağımsızlığı savunup savunmaması değil. PKK’nin programında zaten bağımsızlık talebi yok. Bunu hem M. Ali Birand biliyor, yanındaki fotoğrafçı biliyor ve herkes biliyor.

Bilinmeyen şey; Kürt’lerin PKK içerisindeki gücüdür ve Abdullah Öcalan Kürt’lerin hiçbir güçlerinin olmadığını ilan etmekte sakınca olmadığını, M. Ali Biranda söylüyor. Kürt’lerin ‘adam olmadık’larını açık açık söylüyor ve yazın diyor.

Abdullah Öcalan söylüyor ve Hüsseyin Yıldırım yazıyor:

Birandın gözleri parladı. Sevinçle ‘Aptullah Bey bu bir strateji değişikliğidir. Merkez Komitenizden, Polit Büronuzdan onay aldınız mı?’ dedi. Öcalan bir kahkaha atarak : ’Merkez Komite, Polit Büro diye bir yapılanmamız yoktur. Oluşturmaya çalıştık, yürümedi. PKK benim yönetimimde gelişen bir harekettir. Kürtlerden adam çıkmıyor. Ben söylüyorum uygulayan adam yoktur’ dedi.”

Ve iş devam ediyor:

”Öğlen yemeğinden sonra, Öcalan amacını gizlemeden açıkça ortaya koyuyordu. ‘Ben, PKK yi Çubuk Barajında o ağacın altında kurdum’ dedi.

”Birand: ‘O toplantıda olanlardan şimdi kim var yanınızda?’ dedi.”

”Öcalan: ‘Kimse yoktur. Zaten onlar bu davanın adamları değildi’ ”

İşte bu iş böyle bir iş.

Abdullah Öcalan’ın ‘yanında olmayan’ların hangi dava’nın adamı olduklarını merak etmedin mi M. Ali Birand?

Hangi dava’nın adamları olduğunu bildiğin için mi Abdullah Öcalan’ı kadiri mutlak görüyorsun?

Fakat Hüsseyin Yıldırm’ın yazdıklarına bakılırsa, ‘dava’ içinde dava vardır.

Hüsseyin Yıldırım şöyle yazıyor:

Başladı anasını babasını anlatmaya. Yedi yaşında nasıl devrimci olduğunu, güvercinin kanatlarını nasıl yolduğunu, köpeği nasıl taşladığını anlattı. ‘Anam hep intikamımızı al diyordu’.

Sence Abdullah Öcalan’ın anasının düşmanları kimlerdir?

Birkaç yıl önce Ergenekon’un tehditlerinden kaçarak Avrupa’ya gittin.

Eğer Abdullah Öcalan ve arkasındaki güçler söylediğin gibi güçlenirse, değil Avrupa’da, dünyan’ın hiçbir yerinde barınma olanağın olmaz.

Onun için Kürt’ler ile ilgili yazmadan önce bir kez değil, bir çok kez düşünüp yazman daha isabetli olur.

Devam edecek

Aralık 2009

sonra EMİN ÇÖLAŞAN'IN 2002 yılındaki yazısı....buyrun....

"""Dolandırıcılıktan hükümlü Mehmet Ali Birand'ın utanması var mı?

SEVGİLİ okuyucularım, bizim medyada ahkám kesen bazı tipleri zaman zaman belgeleriyle açıklamak gerekiyor.

Bugüne kadar çok yazdım. Bunlardan biri Mehmet Ali Birand. Bu şahıs geçmişte TRT'de çalışıyor ve orada program yapıyor. Fakat bu süre içerisinde TRT'yi sürekli olarak sahte belgelerle, düzmece faturalarla dolandırıp yolunu buluyor.

Olaya TRT Teftiş Kurulu el koyuyor ve geniş kapsamlı bir araştırma yapılıyor. Müfettişler Avrupa'ya gidip Mehmet Ali'nin düzmece belgelerini orada bile ortaya çıkarıyor. Mehmet Ali hakkında kapsamlı raporlar düzenleniyor. Polis laboratuvarı, bu adamın düzmece faturalarını inceliyor, imzaların Mehmet Ali Birand'ın elinden çıktığını belgeliyor. Şimdi size yaklaşık 200 sayfadan oluşan ve onun sahteciliğini kanıtlayan rapordan kısa bir alıntı:

‘‘Mehmet Ali Birand'ın mevcut olmayan firmalar adına kendi el yazısıyla sahte faturalar ve belgeler düzenlediği, firmalarca düzenlenen faturaları tahrif ettiği (örneğin 100 dolarlık faturanın önüne 1 rakamı ekleyip TRT'den 1.100 dolar çekiyor) bedelini tahsil ettiği faturaların bir süre sonra ikinci nüshasını veya fotokopisini ibraz ederek, bir defa yapmış olduğu harcamayı Kurum'dan iki defa tahsil ettiği, Kurum'un ödediği faturaların ikinci nüshasını veya fotokopisini ibraz ederek bir kere de (TRT'den) kendisinin tahsil ettiği, ödenmesi mümkün olmayan harcama kalemlerine ait belgeleri program harcaması gibi göstermek amacıyla ibraz edip bedelini (bir kez daha) tahsil ettiği, kendisinin, eşinin ve çocuğunun özel harcamalarını da eşinin belgedeki adını silerek tahsil ettiği anlaşılmıştır. Bu durum Brüksel ve Paris Ticaret Sicili Dairelerinin kayıtları, Brüksel Büyükelçiliğimizin resmi yazıları ve Polis Laboratuvarları ekspertiz raporlarıyla da kesin olarak tespit edilmiştir...''

Bu adamın TRT'den ‘‘sahtecilik'' yöntemiyle tırtıkladığı para, Teftiş Kurulu raporuna göre şöyle:

2 milyon Belçika Frangı, 4 milyon 650 bin İtalyan Lireti, 104.100 Fransız Frangı, 34.600 ABD Doları, 28.400 İngiliz Sterlini, 35.360 Avusturya Şilini, 1.558 Alman Markı, 310 İsviçre Frangı.

Gördüğünüz gibi, uyanık Mehmet Ali hangi ülkeye gitse marifetini sergilemeyi başarmış, devletin ve milletin parasını cukkalamış.

***

Mehmet Ali Birand hakkında kamu davası açılıyor, SAHTECİLİK ve DOLANDIRICILIK iddiasıyla yargılanıyor. Ankara 17. Asliye Ceza Mahkemesi'nin Esas 1994/1315 sayılı kararıyla 11 ay 20 gün hapis alıyor. Bu karar Yargıtay tarafından onanıp kesinleşiyor. Mahkemenin gerekçeli kararından bir cümle:

‘‘Kurumun (TRT'nin) zararını ödemesi ve sanığın hal ve tutumu lehine indirim olarak değerlendirilmiş olmakla, cezasından 1/6 oranında indirim yapılarak 11 ay 20 gün HAPSİNE.''

Adam ne yaptıysa bilerek, bilinçli olarak yapıyor... Ve günün birinde foyasının ortaya çıktığını görünce, TRT'nin istediği bütün parayı geri ödüyor. Yine de hüküm yemekten kurtulamıyor ve yüz kızartıcı suçtan aldığı hapis cezası paraya çevriliyor.

Aynı dolandırıcılık ve sahtecilik suçlarından hakkında ikinci bir dava daha açılıyor. Fakat bu kez Mehmet Ali Birand'ın imdadına ‘‘zamanaşımı'' yetişiyor. Diğer mahkemenin kararında ‘‘Suç sabit görülmüştür ama zamanaşımı nedeniyle dava düşmüştür'' deniliyor.

***

Her gün ekranlarda ahkám kesen, gazetelerde köşe yazısı yazan bu Mehmet Ali Birand'ın yüzü, acaba hiç kızarıyor mu?

Hiç utanıyor mu? Karısının, çocuğunun, karşısına alıp söyleşi yaptığı insanların yüzlerine nasıl bakıyor?

Bu vatandaş eğer mert ve yürekli adamsa kaçmasın, gelsin karşıma otursun. Ekranda veya istediği herhangi bir yerde bu konuyu kamuoyu önünde ve belgelerle tartışalım. Eğer o haklı çıkarsa ben özür dileyip gazeteciliği bırakayım. Eğer ben haklı çıkarsam Mehmet Ali desin ki ‘‘Evet arkadaş, ben devleti dolandırdım, enselendim, yargılanıp hüküm giydim. Bu durumda gazetecilik yapamam...''

Haydi Mehmet Ali, hodri meydan. Var mısın? .... Yüreğin yeter mi? Sakın eveleme geveleme yapma. Net ve somut yanıtını bekliyorum."""

sana mı kalmış birand kime kimi sorgulatıyorsun...sen kimsin...sen taraflı gazeticiliği patron gazeticiliğini anlat...sen anlat bilmeyenlere bize değil ama kardeş....

ben sapına kadar ordumla onu yönetenlerle gurur duyuyorum...basbuğ a laf eden sen askeri sorgulayıp malzeme yapıcağına adam gibi serefsiz pkklılar onların yandaşı açılımcılar hakkında adam gibi haber yap bence....onları sorgulat bu balık beyinli seni okuyan kimlerse kardeşim...

ozberehu
16-02-2010, 12:49
Aysel ALP/ANKARA 16 Şubat 2010




Krizde borcunu ödeyemeyen vatandaş sayısı 3 milyon 243 bine yükseldi.


Kriz vatandaşı vurdu. Takipteki kredi miktarı rekor oranda arttı. 2009’da takipteki kredi miktarı yüzde 55.5 oranında artarak 22 milyar liraya yaklaştı. Bireysel kredi borcunu ödeyemeyenler listesine 1 milyon 74 bin yeni vatandaş eklendi. Böylece bireysel kredi borcunu ödeyemeyen sayısı krizde yüzde 50 oranında artarak 3 milyon 243 bine yükseldi. Neredeyse kredi kartı kullanıcısı iki kişiden biri borcunu ödeyemez oldu.

Devlet Bakanı Zafer Çağlayan’ın güvertede keyif çatmakla suçladığı bankalar krizde karlarını yüzde 50 artırdı. Böylece 49 banka krizi 20 milyar 75 milyon lira karla kapattı. Ancak aynı dönemde kriz nedeniyle geliri düşen, işini kaybeden, şirketini kapatan vatandaş hem kredi hem de kredi kartı borcunu ödemekte zorluk çekti. Böylece 2009 yılında takibe düşen kredi miktarı yüzde 55.5 oranında artarak 14 milyar liradan 21 milyar 600 milyon liraya yükseldi.

Kredilerin takibe dönüşüm oranı ise Aralık 2008’de yüzde 3.7 iken Aralık 2009 sonu itibariyle yüzde 5.3’e çıktı.

Krizde bireysel kredi müşterisi sayısı 34 milyon 345 binden Aralık 2009 sonu itibariyle yüzde 4.4’lük artışla 35 milyon 830 bine yükseldi. Tüketici kredisi kullanan sayısı yüzde 6.3 oranında artarak 11.9 milyona çıktı. Kredi kartı kullanan müşteri sayısı ise yüzde 3.2 oranında artışla 26 milyon 328 bin oldu.

1 milyon 74 bin kişi!

Ancak krizde takipteki bireysel kredi müşteri sayısında rekor artış oldu. Aralık 2008’de 2 milyon 169 bin kişi bankaların takibine düşerken; 1 yıl sonra yani Aralık 2009’da bu sayı yüzde 49.5 oranında arttı. Bir başka ifadeyle takipteki kişi sayısına 1 milyon 74 bin kişi daha eklendi. Böylece bankaların takibe aldığı bireysel kredi müşteri sayısı 3 milyon 243 bine yükseldi.

Takibe düşen bireysel kredilerin alt kalemlerine bakıldığında takipteki müşteri sayısında en büyük artış yüzde 90’lık oranla konut kredilerinde oldu. Takibe düşen konut kredisi kullanıcısı sayısı 10 binden 19 bine çıktı. İhtiyaç kredilerinde bu artış yüzde 75 oldu.

Kart borcunu iki kişiden biri ödemedi!

Ancak sayısal olarak bakıldığında takibe düşen müşteri sayısının en fazla kredi kartlarında olduğu görüldü. Aralık 2008’de kredi kartı borcu nedeniyle takibe düşen kişi sayısı 1 milyon 564 bin iken; Aralık 2009 sonunda bu sayı yüzde 45.6 oranında arttı. Böylece 2 milyon 277 bin kişi kredi kartı borcunu ödeyemez duruma geldi. Bir başka ifadeyle neredeyse iki kişiden biri kart borcunu ödeyemedi.

Tüketici kredilerinde ise takibe düşen müşteri sayısı yüzde 62.6 oranında arttı. Böylece 653 bin olan takipteki tüketici kredisi müşteri sayısı 1 milyon 62 bine yükseldi.

yosun
16-02-2010, 14:05
Emekli Org. Çetin Doğan'dan mektup var...


BUNLAR TİKSİNDİRİCİ İFTİRADIR

14 Şubat 2010 tarihli Star Gazetesi’inde Aziz Üstel’in “Çetin Doğan’ın maiyetinden özel damgalı mektup” başlıklı tiksindirici iftiralarla dolu yazıyı üzülerek okudum. Belirli bir amaç için kaleme alındığı aşikâr “Mektup’un”(!) benim maiyetimden geldiğini sorgusuz kabullenerek köşesinde yayınlayan adı geçen yazar ve safsata iftiraları kendi yayın organlarında “Skandal” haber olarak veren belirli basın-yayın kuruluşları, yargı karşısında hesap verme zorunda kalacaklarından kuşku duyulmasın. İsimsiz ve imzasız Mektup’ta(!) sıralanan iğrenç iddiaları ciddiye alarak benim doğrudan cevap vermemin yakışık almayacağının bilincindeyim.

Konuyu araştırmak isteyenler için benim gerçek emir subaylarımı referans olarak vermek isterim. 1nci Ordu komutanlığı görevini yerine getirdiğim Ağustos 2001-Ağustos 2003 döneminde emir subaylığımı yapan subayların isim, adres ve telefon numaraları, görev süreleri ile birlikte aşağıda belirtilmiştir. Maiyetimde çalışan bu subaylar elbette benim hakkımda en doğru bilgiye sahiptirler. Bu subayların dışında -geçici de olsa- Ordu Komutanlığı Emir Subaylığında hiç kimse görevlendirilmemiştir.
Saygıyla duyurulur. 15.0.2010

E.Org. Çetin DOĞAN

Emir Subayları: Top.Kd. Alb. Uğur Erten( Ağustos 2001- Ağustos 2002) Halen Emekli, Adres: --. Telefon; (Odatv güvenlik nedeniyle telefonları vermiyor)
P.Kd. Alb. Şükrü Tırpancı (Ağustos 2002- Ağustos2003) Halen 1nci Ordu Karargahında Görevli,
Telefon; (Odatv güvenlik nedeniyle telefonları vermiyor)

tamamı için;
http://www.odatv.com/n.php?n=bunlar-tiksindirici-iftiradir-1502101200

alpertunga
16-02-2010, 14:45
Tekel işçilerini belediye alsın ama, hangi belediye alsın?


Siyaset Meydanı’nı izlemişsinizdir.

Gazeteciler sordu.

Başbakan cevapladı.

*

- İşsizlik var mı efenim?

- Yok.

- Harikulade.

*

- İki kere iki efenim?

- Dört.

- Fevkalade.

*

Bu kıyasıya soruların sorulduğu ibret verici programda, bir öneride bulundu başbakan... “Tekel’den mülk verelim, Tekel işçilerini İzmir ve Diyarbakır belediyeleri işe alsın” dedi.

*

Mantık buysa eğer... Tekel’den mülk alan, karşılığında işçileri de alacaksa... Tekel’i kökünden British American Tobacco aldığına göre... Tekel işçilerini, Londra Belediyesi’yle New York Belediyesi’nin alması gerekmiyor mu?

*

Kimse sormayacak mı?

Madem malı alan işçileri de alıyor...

Malı alana işçileri niye vermediniz?

*

Cami avlusu mudur İzmir veya Diyarbakır belediyeleri? Niye onların kapısına bırakılıyor Tekel işçileri?

*

Peki, “Senin önerin ne?” derseniz...

Birinci önerim, Tekel’i geri alın.

İkinci önerim, belediyeyle alakalı.

*

Bir türlü kazanamadığınız İzmir Konak Belediyesi’ni “parçalayıp, kazanmak” için ikiye bölüp, Karabağlar Belediyesi icat etmediniz mi? “Belki orasını kaparız” diye, Kadıköy Belediyesi’ni ikiye bölüp, Ataşehir Belediyesi kurmadınız mı?

*

Tekel belediyesi kurun!

*

Maltepe sigarasını sattınız...

Maltepe belediyesini bölün kardeşim!

Bi tane Tepe belediyesi yapın, bi tane de “Mal” belediyesi yapın... “Mal”ı alan işçileri almıyor mu zaten? Mal belediyesinin adını Tekel belediyesi yapın.

Sokakta kalan işçileri oraya sokuşturun.

*

Son seçimde Maltepe belediyesini CHP’ye kaybetmiştiniz... E Tekel işçilerinin yüzde 60’ının size oy verdiği bilindiğine göre... Böylece Tekel belediyesini de geri kazanmış olursunuz.

*

Kızıyorsunuz ama, kıymetimi bilin... Bu kıyağı size Mehmet Barlas bile yapmaz.

YILMAZ ÖZDİL

balaban
17-02-2010, 01:50
Korkunç

Okumayın, mideniz bulanabilir!
İsrail vahşetinden bahsedeceğim.
Hani 2009 ağustosunda İsveç’in en çok satan günlük gazetelerinden Aftonbladet’ta Batı Şeria ve Gazze’de katliam gerçekleştiren İsrail askerlerinin tutukladıkları Filistinli gençlerin cesetlerini, ailelerine organları eksik olarak teslim ettiğine dair haber üzerine, “Bu konuda yazmayacağım, bu kadar da olamaz çünkü” demiştim ya, özür diliyorum, meğer olmuş da, daha neler olmuş!
İsrail aynı şeyi depremin yerle bir ettiği Somali’de de yapıyormuş şu günlerde, hayır ben söylemiyorum, bunu söyleyen Müslüman biri de değil, İngiltere Liberal Demokrat Parti milletvekili, gölge Sağlık Bakanı Jenn Tonge.
Meğer o bunu hep yapmış.
İsrail’in Kanal 2 Televizyonu 1990’lı yıllarda İsrail Adli Tıp Kurumu uzmanlarının İsrailli asker ve sivillere Filistinlilerin ve yabancı işçilerin cesetlerinden deri parçaları, kornealar, kalp kapakçıkları ve kemik topladıklarına dair bir program yayınlamış.
Iraklı Müslüman Âlimler Heyeti (IMAH)’ın da, Iraklı hasta çocukların, tedavi ettireceğiz diyerek Tel Aviv şehrindeki hastanelere götürüldüğünü, asıl amacın çocukların organlarının alınması olduğuna dair bir feryadı olmuş; Amerikalı ve Iraklı doktorlardan oluşan Irak Sağlık Yardım Merkezi’nde çalışan bir doktoru da şahit göstermiş.
Yine geçtiğimiz yıl Ukrayna’nın başkenti Kiev’de düzenlenen akademik bir konferansta, Ukrayna’dan İsrail’e evlatlık olarak verilen on beş çocuğun organ mafyası tarafından buharlaştırıldığı konuşulmuş.
Bir Hahamın bir ucu İsrail’e, diğer ucu Türkiye’ye de uzanan bir organ mafyasının lideri olarak Amerikan mahkemelerinde hesap verdiğini de hatırlarsak, görülüyor ki, İsrail, bu işin göbeğinde ve insanlık da seyirci maalesef.
Bu ne demektir biliyor musunuz?
Bu, İsrail’in sonu demektir.
Teknolojisi ne olursa olsun, maddi imkânları ve dünya ölçeğinde dayısı ne kadar çok olursa olsun, insanın göğsünü yarıp organlarını alan bir devlet yok olmaya, silinmeye mahkûmdur ve tarihte bunun pek çok örneği vardır.
İsrail bulut olup göğe mi çekilecek demeyin.
Hani nerde Aztekler, Mayalar?
Onlar ki yüzyıllar öncesinde bugünkü teknoloji ile evler, tapınaklar yapmışlardı. Ellerinde teleskop, hesap makineleri olmadan uzayın bütün sırlarını çözmüş, bugünün imkânları ile bile sır olan o kadar çok şeyi açığa çıkarmışlardı ki, hiç kimse böyle bir medeniyetin yeryüzünden silineceğine inanmazdı, inanamazdı.
“Bilgi” ve “teknoloji” her şey diyenlerin kulağına küpe olmalıdır; Aztek ve Maya’lar ve en çok da onların yolundan giden İsrail’in kulağına küpe olmalıdır.
Sakın ola ki öyle şeyler geçmişte olur demeyiniz, Mayalar M.Ö. falan silinmedi tarihten, onlar Kanuni devrinde bütün ihtişamları ile Meksika’nın güneydoğusundan El Salvador’a kadar, “Burada biz varız!” diyorlardı, ama artık yoklar, hem de 10-15 sene gibi bir zaman diliminde adeta buharlaşıverdiler. Niye? Tabii ki birinci sebep sapkınlıkları. Konumuzla ilgisi olanını ise Said Alpsoy’un “Tarih Kaderi İspat Ederse” kitabından nakledelim:
“Yağmur tanrısı ’Yum Şaak’a adanan genç kız, özenle giydirilip süslenir ve dört kuvvetli erkek tarafından tapınağın sunağına yatırılıp sıkıca bağlanır. Sonra, tıpkı Aztek’lerde olduğu gibi göğüs kafesi parçalanarak kalbi çıkarılır ve havaya kaldırılarak tanrılara sunulmuş olur.”
Mayalar bunu “ibadet” için yaptı, tarihten silindi.
İsrail ise ticaret için yapıyor, yanına kalır mı hiç?

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=12090

balaban
18-02-2010, 01:50
ABD’ye kim dur diyecek
Firkateynimizi vuran, Türk askerinin başına çuval geçiren sahte dost ve müttefik ABD’nin çirkinliklerine bir yenisi daha eklendi. Katar’da Erdoğan-Clinton görüşmesi sürerken, ABD elçisi kapıyı yumrukladı. Kahpeliğe sessiz kalındı
Haber:Fatih ERBOZ

Ege’de gemimizi vuran, Irak’ta Mehmetçiğin başına çuval geçiren ABD’nin kahpeliklerinin ardı arkası kesilmiyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Katar’daki görüşmesi uzayınca sinirlenen ABD’nin Doha Büyükelçisi Joseph LeBaron, kapıyı yumruklayarak içeriye girmek istedi. Bunun üzerine Türk görevlilerce uyarılan LeBaron, “Bu görüşme bitmeli. Katar Şeyhi ile görüşme daha önemli” deyince Büyükelçi Fuat Tanlay’la tartıştı. Olayın tanıklarından Başbakanlık Basın Müşaviri Kemal Öztürk, “Zaman geciktiği için LeBaron kontrolünü kaybetti” dedi.

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=31817

taita-x
18-02-2010, 12:48
Ahmet Altan (Taraf): 17 Şubat
Bu halkın efendilerinin halkı korkutmak ve taraftar toplamak için yandaşlarıyla birlikte kullandığı en "ürkütücü" cümle "Cumhuriyet temellerinden sallanıyor" cümlesidir.
Cumhuriyet'in "temellerinin" en doğru temel olduğunu ve asla sarsılmaması gerektiğini hiç sorgulanmayacak bir "önkabul" olarak zihnimize nakşederiz böylece.
Bugün, "efendiler" için en korkutucu, halk içinse en sevindirici gerçek yaşanıyor ve "Cumhuriyet'in temelleri" sarsılıyor.
Sarsılması da gerekiyor.
Çünkü bu cumhuriyet yanlış temeller üzerine bina edildi.
Atatürk, "Cumhuriyet'in" kuruluşunda "tek adam" olmaya karar verdiğinde bu "tek adamlığa" karşı çıkanların tümü siyaset dışı bırakıldı.
"Demokratik" tartışmaların yapıldığı, demokrasiyi savunan Hüseyin Avni Ulaş gibi insanların üyeleri arasında bulunduğu Birinci Meclis siyaset sahnesinden çıkarıldı.
Cumhuriyet, "tek adam ve tek parti" sistemine göre biçimlendi, temelleri bu anlayış üzerine atıldı.
"Tek adam" rejimi ancak ordunun desteğiyle mümkündür.
Onun için temelin ortasına "ordu" yerleştirildi.
Yeni cumhuriyet, Atatürk ve ordu çevresinde kuruldu.
Bu yapıyı koruyabilmek için "temel" de "yargı" zırhının içine alındı.
Bu "temeli", bu "yapıyı" eleştirmek imkânsızdı.
Atatürk, hiçbir sözü "yanlış" olamayacak "ulu önderdi" ve eleştiri dışıydı.
Bugün bile devlet görevlilerinin her söze "yüce Atatürk'ün dediği gibi" diyerek başlamaları, o temeli muhafaza edebilmek ve sistemi tümüyle "eleştiri dışı" bırakabilmek içindir.
Sonra Atatürk vefat etti.
Daha sonra "çok partili" düzene geçtik.
Ama "tek adam ve tek parti" için atılan temel, olduğu gibi muhafaza edildi.
Atatürk artık yoktu ama onun isminin ardına yerleştirilen ordu ile yargı "kutsaldı" ve eleştirilemezdi.
Eleştirilmeyen, sorgulanmayan, dokunulmayan ordu ve yargı, toplumun "efendileri" konumunu sürdürdüler, eleştirilmezlik onlara "hukuk dışına" rahatça çıkabilme olanağı sağladı.
Kürt savaşıyla birlikte iş iyice çığırından çıktı.
JİTEM gibi örgütler kuruldu, sokaklarda insanlar vuruldu ve yargı bunların hesabını sormadı, yargıçlarımız açıkça "hukuku değil devleti savunmak" amacıyla hareket ettiklerini söylediler.
Devlet, o "tek parti" devletiydi.
Aradan geçen onca zamanda aynı rejim, aynı düzen sürdürüldü.
Dünya değişti, Türkiye değişti, nüfus arttı, ticaret arttı, yeryüzüyle kurulan bağlar arttı, televizyonlar, telefonlar, uçaklar gelişti ama "Cumhuriyet'in temelleri" hiç değişmedi.
On beş milyonluk baskı altındaki bir köylü toplumuna kabul ettirilebilecek olan bu "temel", yetmiş milyonluk, sanayileşmiş, dünyayı keşfetmiş, haklarını fark etmiş bir topluma kabul ettirilemiyordu.
Bu temeli koruyabilmek için icat edilen "komünistlik gibi, irtica gibi, bölücülük gibi" mazeretler yavaş yavaş anlamsızlaştı.
Ve toplum, "temel"i patlatan büyük hareketi başlattı.
22 Temmuz seçimleri bu "temel"in yediği en büyük darbeydi ve temel gerçekten de çatırdadı.
Ordu, halkın iradesine pervasızca müdahale etmiş ve seçimlerde çok sert bir cevapla karşılaşmıştı.
Ne yazık ki ordunun büyük bir bölümü bu çok açık mesajı görmemekte, kendi halkıyla inatlaşmakta direndi.
Taraf m da yardımıyla ardı ardına çıkan belgeler, bilgiler, darbe planları, halka bu "temelin yapısını" daha iyi gösterdi, ordu sistemin tam "ortasındaki" yerinden geri çekilmek zorunda kaldı.
Ama eleştiri dışı oldukları dönemde çok suçlar işlenmişti ve bazıları hâlâ o suçları işlemek için çabalıyordu.
Ordunun içinde bu duruma karşı çıkanlar olduğu gibi yargının içinde de bu duruma karşı çıkanlar, bu "temelin" Türkiye'nin yeni, kalabalık ve karmaşık yapısını artık taşımadığını görenler vardı; onlar "suçlulara" dokunmaya karar verince yargının "temele" sadık kalan ve onu korumak için çabalayan kanadı harekete geçti.
Bugün "kutsal" yargının karpuz gibi ortasından yarılmasının nedeni bu.
Yüksek yargının bir bölümü, "orduya dokunulacağını" görünce "yetkilerine, hukuka, yasaya" pek aldırmadan telaşla harekete geçti.
Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında telaşa kapılan ordunun verdiği "27 Nisan" muhtırası ordu için nasıl sonuç verdiyse, telaşa kapılan yüksek yargının "17 Şubat'ta" yaptığı bu çıkış da aynı sonucu verecek, yargının açıkça sorgulanmasına ve yerinin yeniden belirlenmesine yol açacak.
Cumhuriyet'in "temelleri" yıkılacak.
Ve, çağdaş, modern, demokratik, yeni bir "cumhuriyetin" temelleri atılacak.
27 Nisan'ı unutmadınız, 17 Şubat'ı da hiç unutmayın.
"Cumhurun söz sahibi" olduğu yeni bir cumhuriyetin "başlangıç" tarihlerinden biri olarak kayıtlara geçecek çünkü.

yosun
18-02-2010, 18:37
Ahmet Altan (Taraf): 17 Şubat
Bugün, "efendiler" için en korkutucu, halk içinse en sevindirici gerçek yaşanıyor ve "Cumhuriyet'in temelleri" sarsılıyor.Sarsılması da gerekiyor.
Çünkü bu cumhuriyet yanlış temeller üzerine bina edildi.

...
Cumhuriyet'in "temelleri" yıkılacak.
Ve, çağdaş, modern, demokratik, yeni bir "cumhuriyetin" temelleri atılacak.
27 Nisan'ı unutmadınız, 17 Şubat'ı da hiç unutmayın.
"Cumhurun söz sahibi" olduğu yeni bir cumhuriyetin "başlangıç" tarihlerinden biri olarak kayıtlara geçecek çünkü.

Ergenekon adlı içeri tıkmalar ile başlayan ve son zamanlarda yüksek hız kazanan, yaşanan yıkıcı ne varsa, altında yatan gerçek neden budur...!

Yıkılacak diye avuç ovuşturarak beklediğiniz Cumhuriyeti yıkmak için, kurulurken ödenen bedelin iki katını ödeyeceksiniz!!!

gizemliduygular
18-02-2010, 21:27
Ergenekon adlı içeri tıkmalar ile başlayan ve son zamanlarda yüksek hız kazanan, yaşanan yıkıcı ne varsa, altında yatan gerçek neden budur...!

Yıkılacak diye avuç ovuşturarak beklediğiniz Cumhuriyeti yıkmak için, kurulurken ödenen bedelin iki katını ödeyeceksiniz!!!

Sayın yosun hocam istirham ediyorum beni güldürmeyiniz.

''Cumhuriyeti yıkmak için, kurulurken ödenen bedelin iki katını ödeyeceksiniz!!!''

Diye yazmışsınız ya, ben onun şu şekilde olacağına eminim.

Cumhuriyeti yıkmak için, kurulurken ödenen bedelle karşılaştırma yapmak için, ödeyeceğiniz bedeli hesaplamaya iki elinizin ve iki ayağınızın parmakları yetmeyecektir!!!

Bu post bazılarının sandığı gibi o kadar ucuz değil bayanlar, baylar.

Bu bedeli ödeyecek olanların henüz doğmamış çocukları ve torunları için bile ibret alınacak dersler olacaktır.

UNYELI CONAN
18-02-2010, 22:41
Ahmet Altan (Taraf): 17 Şubat
Bu halkın efendilerinin halkı korkutmak ve taraftar toplamak için yandaşlarıyla birlikte kullandığı en "ürkütücü" cümle "Cumhuriyet temellerinden sallanıyor" cümlesidir.
Cumhuriyet'in "temellerinin" en doğru temel olduğunu ve asla sarsılmaması gerektiğini hiç sorgulanmayacak bir "önkabul" olarak zihnimize nakşederiz böylece.
Bugün, "efendiler" için en korkutucu, halk içinse en sevindirici gerçek yaşanıyor ve "Cumhuriyet'in temelleri" sarsılıyor.
Sarsılması da gerekiyor.
Çünkü bu cumhuriyet yanlış temeller üzerine bina edildi.
Atatürk, "Cumhuriyet'in" kuruluşunda "tek adam" olmaya karar verdiğinde bu "tek adamlığa" karşı çıkanların tümü siyaset dışı bırakıldı.
"Demokratik" tartışmaların yapıldığı, demokrasiyi savunan Hüseyin Avni Ulaş gibi insanların üyeleri arasında bulunduğu Birinci Meclis siyaset sahnesinden çıkarıldı.
Cumhuriyet, "tek adam ve tek parti" sistemine göre biçimlendi, temelleri bu anlayış üzerine atıldı.
"Tek adam" rejimi ancak ordunun desteğiyle mümkündür.
Onun için temelin ortasına "ordu" yerleştirildi.
Yeni cumhuriyet, Atatürk ve ordu çevresinde kuruldu.
Bu yapıyı koruyabilmek için "temel" de "yargı" zırhının içine alındı.
Bu "temeli", bu "yapıyı" eleştirmek imkânsızdı.
Atatürk, hiçbir sözü "yanlış" olamayacak "ulu önderdi" ve eleştiri dışıydı.
Bugün bile devlet görevlilerinin her söze "yüce Atatürk'ün dediği gibi" diyerek başlamaları, o temeli muhafaza edebilmek ve sistemi tümüyle "eleştiri dışı" bırakabilmek içindir.
Sonra Atatürk vefat etti.
Daha sonra "çok partili" düzene geçtik.
Ama "tek adam ve tek parti" için atılan temel, olduğu gibi muhafaza edildi.
Atatürk artık yoktu ama onun isminin ardına yerleştirilen ordu ile yargı "kutsaldı" ve eleştirilemezdi.
Eleştirilmeyen, sorgulanmayan, dokunulmayan ordu ve yargı, toplumun "efendileri" konumunu sürdürdüler, eleştirilmezlik onlara "hukuk dışına" rahatça çıkabilme olanağı sağladı.
Kürt savaşıyla birlikte iş iyice çığırından çıktı.
JİTEM gibi örgütler kuruldu, sokaklarda insanlar vuruldu ve yargı bunların hesabını sormadı, yargıçlarımız açıkça "hukuku değil devleti savunmak" amacıyla hareket ettiklerini söylediler.
Devlet, o "tek parti" devletiydi.
Aradan geçen onca zamanda aynı rejim, aynı düzen sürdürüldü.
Dünya değişti, Türkiye değişti, nüfus arttı, ticaret arttı, yeryüzüyle kurulan bağlar arttı, televizyonlar, telefonlar, uçaklar gelişti ama "Cumhuriyet'in temelleri" hiç değişmedi.
On beş milyonluk baskı altındaki bir köylü toplumuna kabul ettirilebilecek olan bu "temel", yetmiş milyonluk, sanayileşmiş, dünyayı keşfetmiş, haklarını fark etmiş bir topluma kabul ettirilemiyordu.
Bu temeli koruyabilmek için icat edilen "komünistlik gibi, irtica gibi, bölücülük gibi" mazeretler yavaş yavaş anlamsızlaştı.
Ve toplum, "temel"i patlatan büyük hareketi başlattı.
22 Temmuz seçimleri bu "temel"in yediği en büyük darbeydi ve temel gerçekten de çatırdadı.
Ordu, halkın iradesine pervasızca müdahale etmiş ve seçimlerde çok sert bir cevapla karşılaşmıştı.
Ne yazık ki ordunun büyük bir bölümü bu çok açık mesajı görmemekte, kendi halkıyla inatlaşmakta direndi.
Taraf m da yardımıyla ardı ardına çıkan belgeler, bilgiler, darbe planları, halka bu "temelin yapısını" daha iyi gösterdi, ordu sistemin tam "ortasındaki" yerinden geri çekilmek zorunda kaldı.
Ama eleştiri dışı oldukları dönemde çok suçlar işlenmişti ve bazıları hâlâ o suçları işlemek için çabalıyordu.
Ordunun içinde bu duruma karşı çıkanlar olduğu gibi yargının içinde de bu duruma karşı çıkanlar, bu "temelin" Türkiye'nin yeni, kalabalık ve karmaşık yapısını artık taşımadığını görenler vardı; onlar "suçlulara" dokunmaya karar verince yargının "temele" sadık kalan ve onu korumak için çabalayan kanadı harekete geçti.
Bugün "kutsal" yargının karpuz gibi ortasından yarılmasının nedeni bu.
Yüksek yargının bir bölümü, "orduya dokunulacağını" görünce "yetkilerine, hukuka, yasaya" pek aldırmadan telaşla harekete geçti.
Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında telaşa kapılan ordunun verdiği "27 Nisan" muhtırası ordu için nasıl sonuç verdiyse, telaşa kapılan yüksek yargının "17 Şubat'ta" yaptığı bu çıkış da aynı sonucu verecek, yargının açıkça sorgulanmasına ve yerinin yeniden belirlenmesine yol açacak.
Cumhuriyet'in "temelleri" yıkılacak.
Ve, çağdaş, modern, demokratik, yeni bir "cumhuriyetin" temelleri atılacak.
27 Nisan'ı unutmadınız, 17 Şubat'ı da hiç unutmayın.
"Cumhurun söz sahibi" olduğu yeni bir cumhuriyetin "başlangıç" tarihlerinden biri olarak kayıtlara geçecek çünkü.

ulen dinciler yapin su devrimi ilk is olarak milleti gaza getirip su ahmet altan gibileri din düsmani diye taslattirmazsam ne olayim ..

reha kaya
18-02-2010, 23:06
ulen dinciler yapin su devrimi ilk is olarak milleti gaza getirip su ahmet altan gibileri din düsmani diye taslattirmazsam ne olayim ..

Vallaha, aha şuraya yazıyorum, ülkemden ilk tüyeceklerden olur, bu semenderler.

yosun
19-02-2010, 00:01
Vallaha, aha şuraya yazıyorum, ülkemden ilk tüyeceklerden olur, bu semenderler.

Aksi halde ilk asılacaklar olurlar. İran'dakiler gibi...

trusty
19-02-2010, 01:48
Vallaha, aha şuraya yazıyorum, ülkemden ilk tüyeceklerden olur, bu semenderler.

Semender derken ??

reha kaya
19-02-2010, 02:17
Semender derken ??

Ateşten yanmayacağını zannedilen, bir tür canlıdır.

Bunların yerine, insan olurum daha iyi.

http://img210.imageshack.us/img210/2015/3042540470d869ff825c.jpg

trusty
19-02-2010, 02:35
Ateşten yanmayacağı zannedilen, bir tür canlıdır.

Bunların yerine, insan olurum daha iyi.



Ben bir tur surungen oldugunu anlamistim zaten.

Rahmetli Annem, kucukken beni " zeki bakisli oglum " diye severdi.

Haksiz degilmis kadin..:)

trusty
20-02-2010, 04:33
BU tartışmanın niye çıktığını ve niye bu kadar büyüdüğünü anlamak mümkün değil.
Bülent Arınç’ın dünkü açıklamalarını da.

Bülent Bey’in kızgınlığını ve eleştirilerini onun bakış açısından ele aldığım zaman diyecek bir sözüm yok.

Ancak Arınç’ın açıklamalarında, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin sıkça başvurduğu bir “oyun” gözüme çarpıyor.

Bülent Arınç son tartışmayı, geçmişe, 5 yıl kadar öncesinde yaşanan bir olaya bağlıyor.

Şemdinli İddianamesi’ne dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın adını da karıştırarak o günlerde çok ciddi bir kriz yaratan Ferhat Sarıkaya, olayın büyümesinin ardından görevden alınmış ve görevden alınmakla kalmamış, bir daha avukatlık dahi yapamayacak şekilde meslekten ihraç edilmişti.

Fazlasıyla ağır bir kararla.

Bülent Arınç dünkü açıklamasında işte o Ferhat Sarıkaya’ya ve onun görevden alınmasına atıfta bulunuyor.

Peki Ferhat Sarıkaya görevden alındığı zaman iktidarda kim vardı?

Bülent Arınç’ın açıklamasının tonuna bakarsanız ben vardım.

Ya da belki siz vardınız.

Ama asla AKP yoktu.

Zannedersiniz ki, Ferhat Sarıkaya’nın başını biz yedik.

Muhalefetteki AKP ise sonuna kadar bu işe karşı çıktı ama muhalefetteki küçük bir parti olduğu için Ferhat Sarıkaya’yı kurtarmaya gücü yetmedi.

Bu aslında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin çok sık başvurduğu bir taktik.

Ama bu kez komik hale gelecek kadar net bir durum var ortada.

Bülent Arınç belki hatırlamıyor ama Ferhat Sarıkaya görevden alındığı zaman partisi,Anayasa’yı bile değiştirecek kadar büyük bir güçle Meclis’teydi ve hükümetteydi.

Ferhat Sarıkaya’nın hesabını da lütfen artık bize sormasınlar.

Fatih ALTAYLI

trusty
20-02-2010, 18:18
http://www.milliyet.com.tr/tutuklu-albaydan-sok-iddia-/siyaset/sondakika/20.02.2010/1201678/default.htm?ver=33


Tutuklu bulunduğu Erzurum Cezaevi’nde CHP’li vekillerle görüşen Albay Gençoğlu, Erzurum Savcısı Osman Şanal’ın sorgu sırasında “Merak etme Saldıray Berk Paşa’nı da, o savcı İlhan Cihaner’i de yakında yanına göndereceğim” dediğini anlattı.

Erzurum Askeri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Eskişehir Alay Komutanı Kıdemli Kurmay Albay Recep Gençoğlu, kendisini ziyaret eden CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin, Sivas Milletvekili Malik Ecder Özdemir ve Erzincan Milletvekili Erol Tınaztepe’ye önemli iddialarda bulundu.

Üzerinde mahkûm elbisesi bulunan ve milletvekilleriyle cezaevi müdürünün odasında görüşen Gençoğlu’nun moralinin bozuk olduğu bildirildi.

EMNİYET DAMGASI

CHP heyetinin verdiği bilgiye göre, Albay Gençoğlu, yaklaşık 1 saat süren görüşmede, sorguda yaşananları anlattı. Gençoğlu, “Savcı Osman Şanal sorgu sırasında bana işaret parmağını kaldırarak ‘Merak etme seni burada yalnız bırakmayacağım. Saldıray Berk Paşa’nı da, o Savcı İlhan Cihaner’i de yakında yanına göndereceğim’ dedi.

Yüzündeki kin ve nefreti o anda gördüm. Şimdi ordu komutanını tutuklayabilmek için gizli tanık bulmaya çalışıyorlar” iddiasında bulundu.

Hakkındaki soruşturmanın omurgasını irtica ile mücadele eylem planının oluşturduğunu belirten Albay Gençoğlu, “Ben Erzincan’dan ayrıldıktan sonra dahi üzerime suç yüklemeye çalıştılar.

Gölette bulunan mühimmatın kutularının üzerinde Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yazısı ve damgası vardı. Polisler bunu görür görmez gitti. Ancak bu da kayıt altına alındı. Bu belgeyi de saklıyorlar” dedi.

Kendisine Albay Dursun Çiçek ile ilgili sorular yöneltildiğini belirten Gençoğlu, “Çiçek’in 2007 yılında Erzincan’a geldiği iddia ediliyor.

Onunla ne görüştünüz diye soruluyor. Biz cemaat soruşturması yaptık, istihbaratçı subaylar da aynısını yaptı. Bu yüzden hakkımızda bu soruşturma açıldı.

Ben tutuklandıktan sonra Erzincan Valisi emniyet mensuplarına 7 maaş ikramiye vermiş” diye konuştu.

Milliyet.

DrX
20-02-2010, 20:01
Dönülmez akşamın ufku ve ilan edilmemiş iç savaş!

Daha önce yazdım yine yazıyorum. Kargaşalar yaşanmaksızın Cemaatler, AKP ve Tayyip Erdoğan iktidarını teslim etmeyecek!
Öyle çünkü iktidarı teslim ettikleri gün ikinci bir mahşer misali hesaba çekileceklerini ve bedel ödeyeceklerini biliyorlar.
Bir süredir aslında şeklen var olan bazı kurallar da artık askıdadır.
Bundan böyle artık gücün hukuku mutlak olarak egemen olacaktır ki eşyanın tabiatı gereği iktidar erkini elinde tutan malum cephe büyük bir avantaj sahibidir.
Baskılar, zulümler, manipülasyonlar, karalamalar, saptırmalar artık sıradanlaşacaktır.
Evet Türkiye adeta ilan edilmemiş bir iç savaşa yol alıyor!
Abartıyor muyum?
Savcıların birbirine komplo kurduğu, TSK mensuplarına ve hatta kurumsal kimliğine rezil tezgahların yapıldığı bir sürecin yaşandığını kim inkar edebilir?
Bir devlet düşününüz ki kurumları gırtlak gırtlağa olsun!
Bir devlet düşününüz ki bırakın kurumlar arası çatışmayı, kurumlar kendi içinde bile parçalara bölünmüş olsun! Biri diğerine kafir ya da hain diye baksın!
Bir devlet düşününüz ki Ordusu bizatihi iktidar sahipleri tarafından adeta düşman olarak algılansın!
Bir devlet düşününüz ki polisi başka başka merkezlerden emir alsın ve bunu uygulasın!
Bir devlet düşününüz ki halkı durduk yerde politize edilsin, etnik ve dinsel ayırımcılıklarla tahrik edilsin!
Sorarım size böyle bir devletin ayakta kalma şansı olabilir mi?
Maalesef AKP’nin Türkiye’yi getirdiği yer burasıdır.
Tablo zerre abartısız Mustafa Kemal’in ’Gençliğe Hitabesi’ndeki manzarayı çağrıştırmaktadır.
Buradan hareketle artık denizlerin dalgalanmadan durulması beklenemez!
Evet Türkiye tabir yerinde ise dönülmez akşamın ufkundadır ve vakit de geçmek üzeredir.
Yapılması gereken meşru sınırlar içinde devlete sahip
çıkılmasıdır.
Üniversite öğrencisiyken
12 Eylül günlerine yakından tanıklık eden biri olarak Devlet-i Ebed Müdded bağlamında bugünkü tablonun o döneme kıyasla on kere daha ağır olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Hayır hiç kimse bu satırlarımdan yeni bir askeri müdahaleyi çıkarmamalıdır. Müdahaleler çözüm olsaydı, Türkiye her 10 yılda bir aynı girdaba girmezdi.
Peki çözüm mü?
Bu ülke için sorumluluk hisseden herkes, bana ne demeden AKP’yi durdurma adına karıncanın yangını söndürmeye su götürmesi misali imkanı ölçüsünde katkı sunmalı yani muhalefet kitleselleştirilmeli ve AKP seçime zorlanmalıdır... Aksi takdirde Yargı ve polise sızan kanser mikrobunun devleti çökertmesi mukadder olacaktır.
http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=12139

BORA YAŞAR
21-02-2010, 12:38
Müzikal kriz

Başbakan dün sanatçılar karşısında şarkılar ve şiirlerle örülmüş kadife gibi bir konuşma yaptı.

Kürt açılımına sanatçıların desteğini sağlamaktı amacı.

Duygulu söylemleri hem sanatçıları, hem TV’den izleyen vatandaşları etkilemiş olmalıdır.

Ama daha önemli olan şey bu söyledikleri Başbakan’ın siyaset üslubunda değişim sağlayacak mı?

Sağduyulu insanların asıl merakı bu.

Duygu yoğun şarkılar ve deyişlerle oynamayı seven ve bunu da iyi yapan bir metin yazarı ekibi var Başbakan’ın.

Kendisi de şiirleri ve hamaset içerikli metinleri çok iyi okuyor.

Dünkü konuşmasında “Hatasız kul olmaz; hatamla sev beni” şarkısına da atıfta bulundu.

Bu şarkıyı hatırlatan Başbakan’dan, bazı hatalarını kabul ederek değişmeye karar verdiğini zannedersiniz değil mi?

Aksi halde maksadının, popüler istismar alanlarında rant kovalamak olduğunu düşünürsünüz.

Yazık ki o ihtimal galip geldi; Başbakan hemen sonra TOKİ açılışında, şarkısız, şiirsiz söylevlerinin sinirli, suçlayıcı, dediğim dedik tutumu içinde yine ağzına geleni söyledi.

Acaba partide “Kendim ettim, kendim buldum” diyen bir şarkının bulunduğunu hatırlatarak AKP repertuarına dahil edilmesini önerecek bir âkil adam yok mudur?

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=11.11.2007&Newsid=288794&Categoryid=4&wid=2

Eline sağlık Güngör Mengi..

trusty
21-02-2010, 19:23
" Dünkü konuşmasında “Hatasız kul olmaz; hatamla sev beni” şarkısına da atıfta bulundu."

Bu olay, Sn.Bakan'in kanunsuz dinlemelerle ilgili konusmasina benziyor.

Evrensel hukuka ve tum degerlere karsi, igrenc bir sey diyor, kanunsuz dinlemeler icin.

Ama dinlemege devam.

Burada okudugum yazilarda bazen, AKP militani gibi yazipta, ben AKP'li degilim, oyle sanilmasin diyenleri hatirladim.

Takkiye'nin igrencligi, sahtekarlik ruhlarina islemis bunlarin.

Biz hepimiz ayni gemideyiz, batarsak birlikte batacagiz. Allah akil vermis, iyiyi dogruyu bul diye.

Siyasi Partilere bir bakin.

Hepsine.

Istisnasiz hepsi, kendilerine ve yandaslarina cikar saglamak derdinde degilmi.

Biz secmenler olarak, neden kendi cikarlarimiz icin oy kullanmayalim.

Oy kullanirken, neden bizim aklimiza , etik degerler, namus, durustluk gibi yuce degerler geliyor.

Siyasilerde varmi bu nitelik.

Yok.

Eee ne diyorsun.

Sunu diyorum.

Ben CHP'liyim.

Ve CHP'ye oy verdim, vermege de devam edecegim.

Yolsuzluk, adam kayirma, kadrolasma, yandasa ihale verme gibi seyleri yapmayacaklarmi iktidara geldiklerinde.

Yapacaklar.

Eee o halde neden veriyorsun, diyeceksiniz.

Sundan veriyorum.

Tekel Iscileri'nin direnisini izliyorsunuz.

Muktesep haklarinin ( yani kazanilmis haklarin ) geri alinmasi cildirtti bu insanlari.

Kanunsuz telefon dinlemelerini izliyorsunuz, hukuku filan takmiyor bu Hz.Peygamber.

Savci Cihaner'e olanlari izlediniz. Hukuk katledildi.

Ben CHP'ye iste bu yuzden oy verecegim.

Hic yoksa, vatandasin kazanilmis haklari ile ekmegi ile oynamaya-caklarina inaniyorum.

Hukuka saygili davranacaklarina, hukuka indirilmis onca darbeyi onaracaklarina inaniyorum.

Kucuk bir kiz cocuguna tasallut eden bir gazeteciyi yargilayan yargici dinledi bunlar.

Ben CHP'nin bu kadar ahlaksiz bir sey yapmayacagina inaniyorum.

Baska da bir beklentim yok.

Sizde elinizdeki degerlere bir bakin.

Ya kanunsuz olarak, kamu gorevinden alinirsaniz, sizi kim koruyacak.

Emeklisiniz, emekli ayligini yariya indirdim dese Hz.Peygamber, ne yapacaksiniz, mecliste cogunlugu da var, yapar yapar. Kim koruyacak emekli yurttaslari.

Savci Cihaner gibi, bir onur abidesi, mert bir hukuk adamini kim koruyacak.

Hukukumuz ve hukuk adamlarimiz koruyacak.

Yargitay gibi, Danistay gibi.

Iste bu sahtekar, takkiye ustasi, yalancilar bu nedenle gidecekler gelecek secimde.

Vatandas gercekleri gordu.

Aman ha diyor, surada emekliligime su kadar kaldi, bunlar adami bitirir.

Size, bu konuyu dusunmenizi oneririm.

Sizde siyasiler gibi yapin.

Cikariniz nerdeyse orada yer alin.

Bu sahtekarlara arka cikmakta ne cikariniz var iyi dusunun.

keyness
21-02-2010, 20:25
*
Hatırlarsınız, “İstanbul'un kültür başkenti olması, tırışkadan teyyaredir” dedik; kızdılar.

*
Bakın...

*
Birinci Konstantin diye bi arkadaş var. İmparator. Asıl adı, Gaius Flavius Valerius Aurelius Constantinus... Bu arkadaş, milattan önce 330 senesinde “Yetti gari” deyip, imparatorluğun başkentini, Roma'dan İstanbul'a taşıdı. Müteahhitliğe meraklı bir arkadaştı... Planları bizzat çizdi, saraylar, kuleler, yollar, su kemerleri inşa ettirdi, bizim “at meydanı” dediğimiz Hipodrom'u yaptı, önünde fotoğraf çektirdiğimiz “yılanlı sütun”u filan dikti. Hakk'ın rahmetine kavuşunca da, onun hatırına, İstanbul'a Konstantinopolis adını verdiler.

*
16 asır idare ettiler vaziyeti, gel zaman git zaman, Fatih gemileri karadan mı yürüttü, palavra mı sallıyoruz neyiz hâlâ tartışılıyor ama, Ulubatlı mulubatlı, neticede, aldık.

*
Ve, “demokrasi” geldi...

*
İmparator Konstantin'in evinin oraya, Eminönü Belediyesi kuruldu. Sonra bu belediye kapatıldı... Ancak, kapatılmadan önce, belediyenin eski başkanı, Sultanahmet'te bulunan çorap fabrikasını demokratik şekilde satın aldı. Bi kazdı... Çorap fabrikasının altından demokratik olarak Bizans Sarayı çıktı iyi mi... Demokrasinin nimeti yani.

*
3 bin 500 kamyon hafriyat, 13 metre aşağı indiler, 4 katlı ana binayı buldular. Sordular soruşturdular... İmparator Konstantin'in milattan önce 324 senesinde yaptırdığı ve elçileri kabul ettiği devasa Magnaura Sarayı'ydı bu... Sarayın geriye kalanı da, sokağın karşı sırasındaki halıcının altındaydı!

*
E n'aapsınlar?
“Satalım bari” dediler.

*
Gazetelerin emlak ilavelerinde reklamını görebilirsiniz... 12 milyon Euro istiyorlar. Düğün salonu olmaya müsait... Pazarlıklar sürüyor. İlgilenenler arasında, Vatikan da var. (Papa'yı evlendirecekler herhalde!)

*
Vatandaş, dandik ahşap binasına iki tane çivi çakmaya kalksın, “SİT'tir” derler... SİT alanıdır, SİT'tinsene dokunamazsın... Ama, Bizans Sarayı'nı şakır şakır satabilirsin.

*
Kültür başkenti çünkü.

YILMAZ ÖZDİL(HÜRRİYET)

DrX
22-02-2010, 00:08
http://http://img704.imageshack.us/img704/8453/erdogan1be5d0b.jpg

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, TOKİ tarafından yapılan Ataşehir-Halkalı-Ispartakule köprülü kavşak ve bağlantı yolları açılışını gerçekleştirdi. Açılıştan önce afiş krizi yaşandı.. Tören alanına yakın bir yere İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'in, Başbakan Erdoğan'ın önünde eğildiği bir büyük bir afiş asıldı.
http://www.haberform.com/haber/basbakani-cildirtacak-afis-basbakan-recep-tayyip-erdogan-basbakan-toki-acilis-er-45392.htm

Önce peygamber dediler...
Şimdi de...!

Yukarıya bakar mısınız?

ipin ucunu iyice kaçırmış olduklarının resmidir....

selim pusat
22-02-2010, 00:42
HANGİ PEZEVENK

İrticanın Dibi Yoktur...... ../ İlhan Selçuk

Amerika Irak'ı işgal ederken ne düşünüyordu:
Diktatör Saddam 'i devireceğiz, yerine demokrasiyi
kuracağız; halk bizi çiçeklerle bekliyor...
Ne oldu?.. Irak nerdeee?.. Demokrasi nerdeee?..

***
Amerika bir yandan Irak'ı işgal ederken öte yandan
Türkiye için ne düşünüyordu? .
'Ilımlı İslam Devleti Modeli...'

Kafaya bak sen!..
Irak için demokrasi...
Atatürk 'un kurduğu laik Türkiye Cumhuriyeti için
İslam Devleti Modeli...

***
Amerika'nın Irak'a dönük projesi fos çıktı...
Peki, Türkiye'ye dönük projesinden ne haber?..
Gelen giden haberlere, yorumlara, aklıevvellerin el
altından ve üstünden tezgâhlanan söylentilerine bakılırsa,
Amerika'nın aklı başına gelmeye başlamış...
Diyorlarmış ki:
- Ilımlı İslam Devleti Modeli macerası hem
Türkiye'ye uymadı, hem Amerika'ya zarar verdi...

***
İslam kutsal bir dindir...
Ama, ister ılımlısı olsun, ister radikali, 'İslam
Devleti Modeli' nin gerçek adı nedir?..
Tek sözcük:
İrtica!..
Peki, irtica nedir?..

***
İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad Tahran
sokaklarında kadın avına çıkmıştı...

O kadının başörtüsünden taşan saçı, bu kadının
türbanından taşan perçemi tesettüre uygun muydu, değil miydi?..
İrtica budur!..

Ama, irtica elbette bu noktada da durmaz...
Ahmedinejad ayni günlerde eski ve yaşlı kadın
öğretmeninin elini öperken fotoğrafçının objektifine yakalanmasın mı!..
İran?daki Hizbullahçılarda tepki kıyamete dönüştü...

***
Mürteci ne diyordu:
- Müslüman İran halkı, şeriata aykırı bu tür
davranışları affedemez!..
İrticainin dibi yoktur!..
İslam Devleti'nin ılımlısı, yumuşağı, serti olmaz!..
Allah adına ahkâm kesmek bir devletin düzeninde ağır
basmaya başladı mı, insan silinir gider...
İnsanin yerini kim alır?..
Mürteci!..

***
İşin en kotu yanı, yüce Allah, Hazreti Peygamber,
Kuranıkerim adına konuşan mürteci sürüsünün devlet düzeninde iktidarı
ele geçirdikten sonra, gün geçtikçe azmasıdır...

Bu takımdan biri, yolda yürüyen Bektaşi'nin ensesine
okkalı bir tokat vurmuş...
Baba hızla donup bakınca açıklamış:
- Ne bakıyorsun Erenler, bu tokat Allah'tandı. ..
Bektaşi:
- İmanım, demiş, elbette öyledir; ama Allah'ın bu
işi hangi pezevengin eliyle yaptırdığına bakıyorum...

Ilımlı İslam Devleti mi?..
Amerika bu isi hangi pezevenk marifetiyle Türkiye'de
tezgâhlamak istiyor..

balaban
22-02-2010, 01:54
http://http://img704.imageshack.us/img704/8453/erdogan1be5d0b.jpg

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, TOKİ tarafından yapılan Ataşehir-Halkalı-Ispartakule köprülü kavşak ve bağlantı yolları açılışını gerçekleştirdi. Açılıştan önce afiş krizi yaşandı.. Tören alanına yakın bir yere İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'in, Başbakan Erdoğan'ın önünde eğildiği bir büyük bir afiş asıldı.
http://www.haberform.com/haber/basbakani-cildirtacak-afis-basbakan-recep-tayyip-erdogan-basbakan-toki-acilis-er-45392.htm

Önce peygamber dediler...
Şimdi de...!

Yukarıya bakar mısınız?

ipin ucunu iyice kaçırmış olduklarının resmidir....


Yalnız Peres bir tuhaf eğilmiş :D

Bunlar fasa fiso, biri sormuştu ya Ne zaman TANRI ilan edecekler diye

kartal35
22-02-2010, 15:40
Ekrem Dumanlı

Devlet, kendi gölgesinin üzerine toprak saçabilir mi?

Sular bir türlü durulmuyor. Durulacak gibi de görünmüyor. Her olayı tek tek düşündüğünüzde hadiselere bir anlam vermek çok zor. Bu nedenle büyük fotoğrafı doğru görmek gerekiyor. Çünkü bugün yaşananların çok büyük bir kısmı aslında aynı yere çıkıyor. Devlet denen mekanizmanın arkasına sığınan birileri, kendilerinde olmayan yetkileri kullandığı gibi, başkalarının yetkisini gasp etmekten çekinmiyor.
Büyük fotoğrafa dikkat çekmeden önce geçen haftanın en sıcak gelişmesine kısaca değinelim: Son tartışmada iki savcı var. Biri Erzincan'da görev yapıyor. Çok ağır suçlamalarla karşı karşıya. Hakkında açılmış çok ciddi davalar var Savcı Bey'in. Onca suçlamanın yanında bir de Ergenekon örgütüyle bağlantılı olduğuna dair somut iddialar gündemde. Erzincan'da bazı üst düzey devlet görevlileriyle el ele vererek 'cemaatler' üzerine komplo kurduğu iddia ediliyor. Bir kanun adamı masum insanların evlerine yurtlarına silah koydurmak ister mi? Gizli tanıklar komploları ayrıntılı bir şekilde naklediyor. Üstelik bir üsteğmen de vatandaşa kurulması planlanan tuzakla ilgili itirafta bulunarak yine aynı savcının ve bazı devlet görevlilerinin de işin içinde olduğunu anlatıyor. İddialar çarpıcı, deliller ciddi. O kadar ki mahkeme delillere bakarak tutuklama kararı veriyor. Bir başka mahkeme heyetine itiraz edilince o heyet de Erzincan savcısının 'tutukluluğunun devamına' karar veriyor. Yazık ki ne yazık!

Millete tuzak kurmak sanki vazifeleri

Erzurum'daki hukuk çarkı işler işlemez devreye -pek çok kritik olayda olduğu gibi- HSYK girdi. Alelacele toplanan HSYK, Erzurum'daki savcıları görevlerinden uzaklaştırdı. "Yargıda deprem" ya da "yargıda darbe" diye isimlendirilen müdahale tarzı, orman kanunlarıyla bile bağdaştırılamaz. Niçin? Çünkü ağır suçlamalarla karşı karşıya kalan ve tutuklanan savcı hakkında gıkı çıkmayan HSYK, olayın üzerine giden meslektaşlarına müdahale etti. Hâlbuki tersi olmalıydı. Diyelim ki Erzurum savcılarını haksız buldular, hiç olmazsa hukukî süreci gözetmeliydiler. Ne bir inceleme var ortada, ne bir soruşturma. Dava dosyasına bile bakılmaksızın bir davanın bütün savcılarını görevden alırsanız kamu vicdanı sizin ya suça ortak olduğunuzu ya da alelacele bazı gerçekleri örtbas ettiğinizi düşünür.

HSYK'nın halk nezdinde imajı maalesef çok kötü. Ergenekon soruşturmasını ve Diyarbakır'daki faili meçhul cinayetleri araştıran savcı ve hâkimlerin tayin edilmesi için yürütülen anormal çaba HSYK'yı yara bere içinde bırakmıştı zaten. Susurluk davasındaki sürpriz tayinleri de o tayinler yüzünden hasıraltı edilen davayı da unutmuş değil kamuoyu. Bu HSYK, Şemdinli savcısını, hazırladığı iddianameden dolayı linç etmiş, savcıyı avukatlık bile yapamayacak hale getirerek adeta yargı mensuplarına gözdağı vermişti. Aynı korkunç hatayı bir daha denediler. Konuştukça battılar, onlara destek için yola çıkan bazı üst yargı mensuplarını da hataya ortak ettiler.

Meselenin aslı şudur: Devlet denen mekanizmanın arkasına sığınan birileri toplumu diledikleri gibi yönetmek için kanun dışına çıkarak sosyal hayatın her alanına müdahale ediyor. Öteden beri bu çark böyle çalışıyordu zaten; ancak vatandaş farkında değildi. Önce "iç tehditler" oluşturuluyor, sonra bu tezlerin inandırıcı hale getirilmesi için provokasyonlar yapılıyor ve siyasete kurtarıcı havasıyla müdahale ediliyordu. Kâh Aleviler hedef tahtasına konuyordu kâh Sünniler. Bazen "devrimci gençler" ağır bedel ödüyordu bazen "milliyetçi-muhafazakâr" kitleler. Sonuçta kaotik bir ortam oluşturuluyor ve kendilerine görevleri gereği silah verilenler olaya el koyuyordu. Bu süreçte binlerce faili meçhul cinayet işleniyor, bombalar patlıyor, suikastlar yapılıyor, halk birbirine düşürülüyordu. Güya devlet "iç düşmanı"na karşı "ülkeyi koruma ve kollama" bahanesiyle vatandaşın bir bölümünü ibret olsun dercesine cezalandırıyordu.

Bu tür bir sistemin adı tabii ki demokrasi olamazdı.

Askerî ve bürokratik bir oligarşi vardı ve bunun devamı için yeni düşmanların üretilmesi kaçınılmazdı. Erzincan'da yaşanan da budur. Kafes Eylem Planı'nın maksadı da budur. "AKP'yi ve Gülen'i bitirme planı"nın asıl hedefi de budur...

Devlet millete tuzak kurar mı? Tabii ki hayır. Ancak cuntacılık sayesinde gücü elinde tutan bürokratik oligarşi, tapındığı gücü elinden kaçırmamak için her şeyi göze alır. Çocukların yoğun ziyareti sırasında Koç Müzesi'ne bomba koymak, AK Parti içinde 'ajanlar' bulup partiyi parçalamak, partinin kapatılması için yargıdaki yandaşlarına emirler göndermek, falan cemaat deyip insanların evine silah koydurmak... Bu çılgınca işler eskiden de oluyordu; ama artık dünya bambaşka bir noktada. Devletin arkasına saklanıp halkı dövmek artık imkânsız...

Millet yoksa devlet de yoktur. O yüzden insanı yaşatan, devleti yaşatmış olur. Maalesef son yıllarda ortaya çıkan acı gerçekler bunu söylemiyor. Kendini devlet olarak gören ya da devletin asli sahibi olarak vehmeden birileri millete tuzak kurmayı kendilerine vazife sayabiliyor. Devlet, kendi gölgesinin üzerine toprak saçarak vatandaşının bir bölümünü yok edeceğini sanıyor. Mümkün mü? Gölge daima üste çıkıyor, çıkacak. Hiç kimsenin hakkı ve haddi değil ki milletin bir kesimine tuzak kurabilsin. Vergisini ödeyen, yasalara saygılı davranan hiçbir topluluk 'iç tehdit' ya da 'iç düşman' ilan edilemez. Yasalarca suç sayılan bir fiil varsa onun peşine düşer; suç icat etmek en büyük suçtur ve bunu yapanlar adalet huzurunda er ya da geç hesap verecektir...

Devamı...
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=954122&title=devlet-kendi-golgesinin-uzerine-toprak-sacabilir-mi

ozberehu
23-02-2010, 01:09
zahit ne oldu...

fener ne oldu...

ıslak imza ne oldu...

cemaat soruşturması ne oldu...

kuddisi okkırın ölümüne sebep olan bulguya ne oldu...

un akıtan a ne oldu...

şaban dişliye ne oldu...

dir fır at a ne oldu...

dağdan inip alkışlanan kansızlara ne oldu...

gemi ciklere ne oldu...

20 güncük askercik yapan bilal e ne oldu...

gülen e ne oldu...

pepe nin oğlunun şirketine, unakıtanın oğlunun şirketine ne oldu...

ankara nın melih ine ne oldu....

istanbul un akbiline ne oldu...

metrobüscük vurgununa ne oldu...

Almancadan Türkçe ye bir türlü çevrimü yapılamayan dosyaya ne oldu...

haberal a ne oldu...

tekel binasına ne oldu...

çalık a ne oldu...

2b ye ne oldu...

4c ne oldu...

pkk lı it öldürüldü diye ambulans gönderip cenaze aldırana ne oldu...

elektriğin fiyatı ne oldu...

alım gücüne ne oldu...

benzine ne oldu...

kamu kuruluşlarında tasarruflu ampülden vurana ne oldu...

ankara da ışıklı tabelaların bir anda bit gibi çoğalmasından köşeyi vuruna ne oldu...

güçler ayrılığına ne oldu...

yürütücünün yasama başkan yardımsının odasını basmasına ne oldu...

eşimin türbanını savunuyorum diye AİHM sine bu ülkeyi şikayet gidenin rakımı kaç oldu...

ya sen ya ben ya o çıkacak en tepeye diyene son seçimde vekili olduğu ilde ne oldu...

oğlum kızım evleniyor diyerek abdi ipekçileri kapatanlara ne oldu...altınlara ne oldu...Sezer in evlenen oğluna ne oldu...

ulemeya sormak gerekli diyenlere ne oldu...

gerekirse anayasa mahkemesi bile kapatılır diyen yürütücü yardımcısına ne oldu...

odak olmaya ne oldu...

mgk nın 2 ayda bir yapılıp etkinsizleştirilmesine ne oldu...

generallerin itibarına...rektörlerin itibarina ne oldu...hukuka ne oldu...

tutuklama mevzuatına ne oldu...

suçluluk ispatlanır suçsuzluk karinedir hükmüne ne oldu...

pkk nın saldırılarının barzaninin ipsiz sapsız söylemlerinin bıçak gibi kesilmesi ile orduya yapılan bu sözde yargısal hareketler arasındaki illiyetin kör göze parmak misali gibi olmasına ne oldu...

zamanında gömlek değiştirip demokrat oldum diyenin sonra muhafazakar demokrat gömleği giymesine ne oldu...

antalya da şimdiki meclis başkanına bir iki kelam eden yaşlı güzel teyzeye ne oldu seçim öncesinde...

anasını da alıp giden çiftçiye ne oldu...

tekel eyleminde soğukta bıçak kemiğine dayanan ve eylem sırasında para bulamayarak kanser olan kızının ölümüne yetişemeyen işçiye ne oldu...

adalete ne oldu...

kalkınmaya ne oldu...

dokunulmazlıklara ne oldu...

eşi türbanlı olanın, ağzının üztünde badem bıyığı olanın kamu da yürü ya kulum misali yükselmesine ne oldu...liyakata ne oldu arkadaş ne oldu...

kadrolaşmaya ne oldu...

içişleri...emniyet...eğitim...bademci bıyıkçı mı oldu...

YAŞ da atılan dinci cemaatçi terlikçi tiplere ne oldu...nereye gitti bunlar...

yeşil sermayenin halka arzlarından millete atılan gollere ne oldu...

kansız apoyu yakalayıp getiren komutana bugün yapılan muameleye ne oldu...

Harley Davidsoncıklara binen YÖK Başkanı zat ın katsayı düzenlemelerine ne oldu...

kayıp trilyon davasına ne oldu...paralara ne oldu...faillere ne oldu...

ilk seçim döneminde övünülen kişi başına düşen gelirin seviyesine ne oldu...

Cumhuriyetin 100. yılında bilmem şu kadar on bin dolar kişi seviyesinde olacaktıka ne oldu...

tuncelideki buzdolaplarını dağıtan partizan valiye ne oldu...

tunceliden alınacak oylara ne oldu...

izmir e seçim öncesi maliye bakanı un akıt an ı gönderip oy için tehdit edip de izmirden alınan sonuca ne oldu...

kıyı şeridine ne oldu...

konyadaki depremde yıkılan Kuran Kursu veren sözde eğitim kurumunda ölen kızların hesabını sormaya ne oldu...mütehidine ne oldu...şikayetçi olmayan cemaatçi ana babalarına ne oldu...

Ne mutlu Türk'üm diyemeyen Türkiyeliyim ben diyene köşe dönmeler nasıl oldu...

Kürtçülük dincilik moda oldu...

liboşçuluk okunur oldu...

sözün bittiği yerde halka sorularak iş yapılır oldu...ben bilirdim ki halka hesap verilerek iş yapılırdı bir zamanlar...

yazık oldu...çok yazık oldu...

Serenler
24-02-2010, 18:57
Kenan amca, darbe yapsana !

Aydın Sezer
24 Şubat 2010 Çarşamba

Kenan amca, Allah sana uzun ömürler versin.

İnşallah, 90 yıl daha yaşarsın.

Yaşarsın da, bütün kötülüklerin anası olan 12 Eylül darbesinin Türkiye’yi daha nerelere götüreceğine şahit olursun.

12 Eylül darbesinden hemen sonra, sağ-sol çatışmalarının Türkiye’yi bölemeyeceğini fark edip, irticacı–laikçi, Türkçü-Kürtçü ayrımının tohumlarını atmıştınız. Erzurum mitinginizde ayetler okuyarak, ne kadar iyi bir müslüman olduğunuzdan bahsetmiştiniz. Hatırlar mısınız, Kürtleri PKK’lı yapan Diyarbakır Cezaevi sizin döneminizde tedrisata başlamıştı. Siz, Diyarbakır Cezaevi'nde, milli marşımızı bile işkence aracı haline getirmekten geri kalmamıştınız.

Bu ülke için yapılabilecek en büyük kötülükleri siz yaptınız Kenan amca. 12 Eylül’de, ülkemizin rotasından çıkıp, yanlış yönlere gitmesine yol açan o darbeyi yaparak, büyük bir vebal altında kaldınız. Siz, bu ülkenin insan kaynağını heba ettiniz. Sağcı-solcu deyip vatanseverleri, düşünen insanları sindirdiniz. Hatta, sağcı veya solcu olmadığınızı ispatlamak için iki oradan, iki buradan hesabıyla kaç tane insanımızı astınız? Siz, siyaseti sıfır tabanlı stratejiyle yeniden kurarak, demokrasi açısından ülkeyi çok geri götürdünüz.

Sayenizde ve eseriniz olan Anayasayla, artık Yargı ile Yürütme arasında bile savaş var.

Şimdi, takip etmekte zorlandığımız bir şeklide yüksek yoğunluklu gerilim süreci yaşıyoruz. Gün geçmiyor ki, yeni bir kavgamız olmasın.

İşi, gücü, açlığı ve sefaleti bıraktık, demokrasi mücadelesine başladık. Artık grizudan 17 kişinin ölmesi bile haber değeri olmayan sıradan bir olay oldu. Çünkü, hepimiz topyekün demokrasi mücadelesi veriyoruz. İşin garibi, mücadeledeki tüm taraflar demokrasi adına savaştıklarını zannediyorlar.

12 Eylül’de sizi alkışlayanlar bile artık demokrasi kahramanları oldu. Bunu görüp, sinirleniyorsunuzdur netekim.

Hatta, darbe şakşakçılarının tümünün şimdi anti–militarist ve anti-darbeci olduklarını çıplak gözle görebilmeniz için, ‘hakkınızda çıkartılan özel kararnamelerle yaşantınızın uzatıldığını’ iddia ediyorlar.

Sizin için ‘cehennem azabını dünyada çekiyor’ diyorlar.

Özel adasında yaşayan Apo’nun, ‘asılmadan beslendiğine şahit olmanız’ için en az Apo kadar yaşayacağınız ifade ediliyor.

Kenan amca, yaptıklarınızdan pişman olmadığınızı biliyorum. Bundan eminim. Lütfen, bir darbe daha yapsanıza. Başınıza bir iş gelir diye korkmanıza gerek yok. Sizden darbe yaptığınız halde hesap sorulamıyor zaten. Sizin bir müktesep hakkınız var.

Son zamanlarda, bu ülkede geçmişteki muhtemel bir darbenin önlenmesi için yargı harekete geçti, darbe yapmayı planladığı iddia edilenler, hatta ilgisizler bile yargıya konu oldu da, sizin gibi tescilli darbecilere karşı kimse harekete geçemedi. Döneminizde çıkarttığınız “dokunulmazlık” yasalarını değiştirebilecek sayıda ve kabiliyette siyasiler iktidara geldi ama kimse size dokumayı akıl edemedi. Belki de, cesaret edemediler. Belki de Allah’ından bulsun dediler, bilemiyorum.

‘Darbe olasılığı’ kavramından beslenerek iktidara meşruiyet kazandırma ve sürdürebilme kavgası verenler ve onların satılmış kalemşörleri bu ülkeyi yaşanamaz bir hale getirmekte olduklarının bilincinde olarak, gayet mutlular şimdi.

Bu sizin eseriniz Kenan amca. Eserinizle gurur duyabilirsiniz.

Yoksa, bu durumdan Siz de mi üzüntü duyuyorsunuz? Dünyada inanmam. Zaten, elinizden bir şey gelmez. Sizin gücünüz sadece 17 yaşındaki bir çocuğa yeter, Kenan amca.

yosun
25-02-2010, 01:50
AKP'ye hakkımı helal etmiyorum

Sayin AKP'li Milletvekilleri, Son iki secimdir sizlere oy vermis bir vatandas olarak sizlere hakkimi helal etmiyorum.
Yaziklar olsun sizlere ve hukumete.

Vatanimizi ne hale getirdiniz?

PKK'li terroristi kucaklarken, Milletimizin gozbebegi, teroristlerle
savasip sehit dusen, kahraman Ordumuzu ne hale getirdiniz.

Yaziklar olsun sizlere!

Ben size bizi bolup komsuma acaba Kurt mudur Cerkez midir Laz midir diye alt kimlik ust kimlik suphesiyle bakayim diye oy vermedim.

Ben size benim telefonlarim da acaba dinleniyor mu diye kendi kendimden suphelenmek icin oy vermedim.

Benim ailemde kac asker var biliyormusunuz?

Kac Subay, kac Mehmetcik?

Ben size onlara terorist muamelesi yapin, supheyle bakalim, asagaliyalim diye de oy vermedim?

Ben size bu vatani ozellestirme adi altinda satin diye de oy vermedim.

Ben size 2002'de vatanimi hirsizlardan, yolsuzluklardan kurtarin, ekonomiyi duzeltin, soygunu durdurun diye oy verdim. Daha oncede ANAP'a DYP'ye oy vermistim. 2001 krizinde isimi kaybettim ve AKP'yi bir umit olarak gordum.

Simdi bakiyorum yolsuzluklar, issizlik alip basini gitmis

Ekonomi batmis, isciler sokaklarda, koylu perisan...

Bende Basbakanimizin liderligine, karizmasina guvendim

Bizden biri diye oy verdim.

Artik para babalarinin, hirsizlarin egemenligi bitti diye sevindim.

Ama o ne yapti, gitti Amerika ne derse onu yapti.

BOP'un esbaskani olarak onune bir harita koydular

Seni Yeni Osmanli Padisahi yapacagiz dediler

Oda iyi niyetle, tekrar Osmanli'nin Ortadogu, Kafkaslar, Balkanlar ve Afrika'daki milletleri idare ettigi gunlere donebiliriz diye dusunup bu oyuna gelmis olabilir.

Israil ve Amerika kimseyi durup duruken padisah falan yapmaz, Degerli Milletvekilleri..

Bakin PKK'yi destekleyen onlar. Simdi barisin deyip acilim adi altinda
AKP'yi tuzaga dusurup sizlere teroristi kucaklatmadilar mi?

AKP simdi milletimizin gozunden cok dustu. Bunun altindan kalkamayacaksiniz. Ben artik kahvede kimsenin yuzune bakamiyorum. Secim bolgenize gittiginizde sizde ayni duruma duseceksiniz.

Cemaatlerin, tarikatlarin esiri oldunuz. Iste Erzurum'da basiniza ne isler acildi. Sadece o olay icin bile partimizi kapatacaklardir.

Hep kriz hep kriz. Secim zaferi kutladigimiz bir kac hafta haric, yok Ergenekondu yok Balyoz'du yok Deniz Feneriydi bunlarla bosa vakit geciriyorsunuz.

Meclis'te kavga ediyor, cocuklarima kotu ornek oluyorsunuz

Madem benden oy aldiniz sizi ben sectim bana da hesap vermek zorundasiniz.

Egemenlik Kayitsiz Sartsiz hani Milletin di?

O nedenle kusura bakmayin cok doluyum,

Ne demek herkesle kavgali olmak? Bir gunde huzur icinde olamayacak miyiz?

Herkesle kavga ediyorsunuz. Yargiyla, Orduyla, isciyle, koyluyle, universitesiyle, medyasiyla,

Milletimizide birbirini bogazlayacak hale getirdiniz.

Ben boyle bir partiye ve basindakine oy vermem.

Heleki Ordumuzu bu duruma dusurdunuz

Benide kandirdiniz

Ben Cumhuriyet'e inanan, dinime bagli bir insan olarak, size oy vermistim.

Isleri icinden cikilmaz hale getirdiniz, kordugumu yaptiniz

Bu guzelim vatani turbanli turbansiz, dinci dinsiz, laik, Kurt, Turk,
alt kimlik ust kimlik, bizden onlardan bizim savci onlarin savcisi
F-tipi polis, ergenekoncu darbeci diye boldunuz

Sonrada bolucu PKK'yi davul zurna ile karsiladiniz

Mahkemeyi ayaklarina goturup, serbest biraktiniz

Simdide Serefli Turk Ordusunun teroristlerle carpismis kahraman
komutanlarini yaka paca hapse atiyorsunuz.


Yaziklar olsun sizlere!

Hakkimi helal etmiyorum!

AKP'yi , Tayyip Erdogani, Bulent Arinci, Sizleri kiniyorum, protesto ediyorum!

Alican Kircali

http://www.internetajans.com/default.asp?NID=91349

kartal35
25-02-2010, 16:05
Umur Talu
Kambersiz düğün!
25.02.2010 12:10:51
KOMUTANLAR toplandı. Değerlendirme?
Parola: “Yargıya gölge... Hükümete gözdağı”?
Nasıl olacak bu “cumhuriyet, demokrasi, hukuk devleti” işleri!
Elbet “yargı” netameli.
“Bağımsız, tarafsız, gölgesiz” demekle olmuyor.
Bizatihi kendi süreci haksızlıkla dolu.
“Devrimci Karargâh davası”: Gazeteci Aylin Duruoğlu, Mehmet Yeşiltepe; 10 tahliye. İlk duruşmada tahliye. Ama duruşmaya kadar tam 10 ay “tutukluluk”.
Sanki suç kanıtlanmış, mahkûmiyet olmuş; sanki hapis cezası alınmış.
Ergenekon davasında da bazıları için bu kafadan geçerli.
Birçok kişi zaten anca bu davada fark etti.
Bırakın ayları; iddianamesiz, davasız, duruşmasız, savunmasız, mahkûmiyetsiz yıllarca “tutukluluk hapsi”ne mahkûm binlerce insanı umursamamışlardı.
Yargı bağımsız olsa bile, hali bu! Bağımsız olsa bile!

Sacit Kayasu‘yu hatırlıyor musunuz? O da “deli” savcıydı.
“Zamanaşımı” dolmadan 2000’de 12 Eylül darbesine dava açtı.
Baykal bağırıyor ya, “Yapılmış darbenin darbecisini yargılayın önce” diye. Öyle! İktidarda DSP, MHP, ANAP; Çankaya’da sözde darbe mağduru Demirel vardı.
Hepsini “sivil” bir telaş aldı.
Bugünkü HSYK’nın o günkü kadrosu apar topar “savcı”yı kazıdı.
3 Haziran 2009’da “Zaman tüneli, zamanaşımı, zaman mezarı” diye yazmıştım (http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/talu/2009/06/03/zaman_tuneli_zamanasimi_zaman_mezari.)
Kadim dostum Avukat Ali Galip Yıldız’ın “hukuki yorumu”yla anafikrimiz şuydu:
“12 Eylül ve sonrası, Anayasa ile korunuyor.
Ağırlaştırılmış müebbet gerektiren dışında tüm suçlarda zamanaşımı doldu.
Ancak darbeye çok sayıda katliam ve cinayetle gelindi; darbe yolu öyle döşendi. O yüzden, darbeciler 12 Eylül öncesinden de sorumlu. Anayasa bunların yargılanmasından koruyamaz.”
Ergenekon, Balyoz benzeri, belki beteri “12 Eylül’e hazırlık suçları” için zaman her gün eriyor. 11 Eylül 1980’deki son suçun zamanaşımı 11 Eylül 2010.
Bugün, 25 Şubat 1980’den itibaren hangi suç varsa, takvimle birlikte hepsi her gün örtülmeye devam. Hâlâ az zaman var da niyet yok!
Oysa Kayasu iddianamesi orada. 12 Eylül’süz ne Ergenekon olurdu, ne Balyoz. 12 Eylül hep “düğünün Kamberi”! Kadrolar orda yetişti Kamber!

http://www.haberturk.com/HTYazi.aspx?ID=8444

kartal35
25-02-2010, 17:42
Umur Talu'yu tehdit eden komutanı kim gönderdi?



Ergun Babahan, Org. İbrahim Fırtına'nın Hava Kuvvetleri Komutanı olduğu dönemde kendisini

eleştiren Umur Talu'yu nasıl tehdit ettiğini anlattı. Babahan, 'Bir köşe yazarını hayatıyla tehdit edecek

kadar pervasızdılar' diyerek olayı anlattı.

24'te Günün Manşeti programına konuk olan Ergun Babahan, Darbe soruşturması dâhilinde generaller gözaltına alındıktan sonra "Bu planlara inanmıyorum" diyenlere "Bize sorsunlar" dedi.

Ali Değermenci'nin hazırladığı, Beyza Hakan'ın sunumu ile ekrana gelen Günün Manşeti programına 24 Genel Yayın Yönetmeni Akif Beki ve Star Gazetesi Yazarı Ergun Babahan konuk oldu. Gazete manşetlerine yansıyan olayları yorumlayan gazeteciler yürütülmekte olan "Balyoz Darbe Planı" soruşturmasını yorumladılar.

'NASIL YAPARLAR?' DİYENLERE CEVAP

Star Gazetesi Yazarı Ergun Babahan şunları söyledi; "Soruşturma yürütülürken ortaya çıkan belgelere inanmadıklarını söyleyenler var. Ben size bir anımı anlatayım. Ben Sabah Gazetesi'nde görev yaparken Umur Talu zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı Fırtına hakkında imalı bir yazı yazmıştı. Bir ihale sırasında Fırtına'nın özel uçağıyla İsrail'e gittiği zamanda komutana dokunduran bir yazıydı. Bir Albay Sabah Gazetesi'ne gelip tehditler savurdu. Çok ciddi bir şekilde. Kenan Tekdağ medya grup başkanımızdı. Çok dik durdu. Çok sağlam durdu. Ama bu cesaretteydiler. Bir köşe yazarını hayatıyla tehdit edecek kadar pervasızdılar. Eğer bir şeyler soruyorlarsa biz bunları da biliyoruz. 'Nasıl yaparlar?' diyorlarsa bizim gazeteye yaptılar. Bizim arkadaşımıza yaptılar."

yosun
25-02-2010, 23:23
Aklıma takılan sorular!


* İsmailağa Cemaati’nin silahlı örgüt olduğunu iddia etmeyen Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı aynı cemaatin silahlı örgüt olduğunu iddia eden Erzurum Özel Yetkili Savcısı tarafından Ergenekon Örgütü üyesi olmak iddiası ile tutuklandı.


Aynı Erzincan Savcısı Ergenekon’un kardeş örgütü olarak bilinen JİTEM’i de sorgulamıştı. Erzincan Savcısı hangi tarihte taraf değiştirmiş?

* * *

* HSYK Erzurum Savcısı’nı görevden aldı ama savcı kararı iplemedi. Azil kararı Erzurum’a ulaştıktan sonra tutuklu Erzincan Savcısı’nın dosyasını Ergenekon Davası’na bakan Özel Yetkili İstanbul Savcılığı’na gönderdi. Ancak “Ergenekon savcıları” dosyanın kendilerini ilgilendirmediğini bildirip, dosyayı Erzurum’a geri yolladılar. “Ergenekoncu” olduğu iddia edilen savcı hakkında “Ergenekon savcıları” yetkisizlik kararı verdiler. Erzincan Savcısı’nın “suçunun” son evsafı ne?

* * *

* İsmailağa Cemaati’ni soruşturan Erzincan Başsavcısı’nı telefonla aradığını önce reddeden, dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek sonunda savcıyı aradığını kabul etti, ancak masumane bir tavır içinde “yaklaşan seçimler dolayısıyla tutuklu çocukların salıverilmesini” rica ettiğini söyledi. Çocukların tutuklu değil, “gizli Kuran Kursu”na gitmeye zorlanarak tersine mağdur olduğunu iddia eden soruşturmaya “seçim nedeni” ile müdahale etmek yürütmenin yargıya müdahalesi sayılmaz mı? Bu ülkede mahkemeler seçim döneminde özel hassasiyet ile mi çalışmalıdırlar?

* * *

* Balyoz Harekâtı iddiası ile hazırlanan takriben 5.000 sayfa tutan iddianamenin orijinal olduğuna TÜBİTAK’ın karar verdiğini yazdım. Okurlar 5.000 sayfalık iddianamenin hepsinin orijinal olduğuna TÜBİTAK’ın nasıl karar verdiğini sorguluyorlar. Ben cevap veremedim, bir yetkili bana yardımcı olabilir mi?

* * *

* Başbakan vekili Cemil Çiçek Genelkurmay’a giderek Başbakan’a açıkça hakaret eden Erdek kökenli “parola-şifre” meselesi için Başbakan’ın haklı kırgınlığını bildirdi. Ancak neden Genelkurmay’a kendi gitti de Başbakan’a bağlı Genelkurmay Başkanı’nı Başbakanlığa çağırmadı? “Mahcup” duruma düşen gönül almak için “hakaret gören”in ayağına gitmez de, tersi mi olur?

* * *

* Yılda sadece 2 kere YAŞ toplantılarında bir araya gelen “orgeneral ve oramiraller” “olağanüstü” toplandılar ve “ciddi” gelişmeler karşısında duydukları endişeleri dile getirdiler. Hukuki yanlışlardan mı, yoksa bizzat gözaltılardan mı endişeliler? Daha önce “kendi bildikleri” de olduğunu açıklayan TSK ne zaman “ciddi” tepkisini anlamlandıracak ve önemli neleri açıklayacak? Halen neden bekleniyor? Yoksa bir süre sonra TSK’nın “olağanüstü açıklama ve toplantıları”nı kanıksayacak mıyız?

* * *

* Melih Aşık senelerdir Hazine’den (devlet sırtından) geçinenlere takan Mehmet Altan’ın TMSF (Hazine-Devlet)’nin üstüne kalmış Cine-5’te hiç seyredilmeyen programı için kaç para aldığını sorguladı. Mehmet Altan cevap vermedi. Daha sonra Melih Aşık Cine-5’in yeni yönetiminin Mehmet Altan’ın işine son verdiğini de yazdı. TMSF’nin televizyonu Cine-5’te program yapan ve tıpkı Altan gibi Hazine’nin sırtından geçinenlere kızan başka “liberaller” de var. Onların hiç seyredilmeyen programları da sona erecek mi, yoksa onlar Hazine’nin sırtından geçinmeye devam edecekler mi?

Cüneyt Ülsever

vebacan
26-02-2010, 23:42
Yandaş Medya...
AKP...
Hükümet...
Köşk...
Türkan Saylan'ın, Sabih Kanadoğlu'nun evi aranınca,
Gazeteci, öğretim üyesi suçunun ne olduğunu bilmeden iki yıldır cezaevinde tutulurken,
Başsavcı tutuklanınca,
Generaller gözaltına alınınca,
Genelkurmay Başkanı dinlenince,
Diyor ki:
Bunları hukuka bırakalım. Adli mekanizmalar bunu çözer.
Güzel...

Erzincan Başsavcısı tarikatler ve cemaatlerin siyasal iktidarla ilişkisini soruşturunca,
HSYK "kararları hukuku uygun değil" diye Erzurum savcılarına dokununca,
Anayasa Mahkemesi AKP hakkında "güç odağı" kararını verince,
Başbakan dinlenince,
Ne diyor?
"Bunlar hukuk dışı uygulamalardır; kararlardır; hemen adli reform yapılmalıdır..."

Sincan Hakimi…
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı…
Yargıtay Başkanı…
Erzincan Başsavcısı…

Bunlar ‘kötü’ hukukçu.

Peki, kim iyi hukukçu?

Şemdinli Savcısı…
Ergenekon Savcıları…
Erzurum Savcısı…

Hangi hukuku ve hukukçuları istedikleri belli değil mi?

Süleyman Demirel'in "benim işçim, benim memurum, benim esnafım" günümüzde, "benim hukukum, benim savcıma" dönüvermiştir!


Odatv.com

SİRİUS
27-02-2010, 01:06
Rıza Zelyut
İnsanlıktan hızla uzaklaşıyoruz
--------------------------------------------------------------------------------


60 yılı geride bıraktım. 1960'tan berisini iyi hatırlıyorum. Türkiye hiç bu kadar ilkelleşmemişti. Siyasetçinin gerdiği sinirler; gündelik hayata, vahşilik olarak yansıyor. Çocuklar; kedileri taşlıyor; babaları da köpekleri zehirliyor. Bunları yapanların ellerinde cep telefonları, altlarında arabalar var. Giysileri de gayet iyi. Ama kalıbın içinde insanlık kalmamış ki...
Atalay Karahanoğlu, Yeşil Niksar Gazetesi'nde eski Niksarlıların hayvan sevgisi anlatmış. Okuyun ve eski insanlarla bugünküleri bir kıyaslayın.
'Eskiden Niksar'da bütün hayvanlara kuşlara, karıncalara, koyunlara, kuzulara, ineklere, tosunlara, köpeklere velhasıl bütün hayvanlara sahip çıkılır, onlar hiç incitilmez, hayvanlara eziyet zulüm yapılmaz, aç sefil bırakılmazdı. Öyle ki ağır kış şartları Niksar ve çevresini karlarla kapladığı zamanlarda sahipsiz vahşi ve ehil hayvanlar aç kalmasın, insanlara saldırmasınlar diyerek şehrin dışında dört bir yana yiyecekler bırakılır, onlar doyurulurdu. (...)Niksar'ı kış bastırdığında okullarda, camilerde, kahvelerde, çarşı pazarda hayvanlara en iyi şekilde sahip çıkmanın fazileti ve sevabı anlatılırdı.
Çocuklar evlerin pencere önlerine, balkonlara aşlık, bulgur, buğday dökerler, aç kalan küçük kuşların bunları nasıl yediklerini pencere gerisinden sevinçle izlerlerdi. Ev sakinleri sokakta gezen aç perişan kedilere yiyecek ve içecek verir onları sıcak barınaklara alırlardı. Sahipsiz başı boş köpekler bulunur, karınları doyurulur, sıcak yerlerde barındırılırdı. Kediye köpeğe eziyet etmek taş atmak, vurmak çok ayıp karşılanır 'Aman ha elleriniz kırılır, büyük günaha girersiniz!' denirdi.
Büyükler; 'Bir iyilik yapın, yüz sevap kazının, merhametli olun ki size de merhamet edilsin. Amel defterinize sevap yazılsın. Kuşların taneye, sizin de sevap kazanmaya çok ihtiyacınız var. Sevap kazanmak büyük bir bahtiyarlıktır.' derlerdi.'

GERÇEK HACI KİM İMİŞ?
Atalay Karahanoğlu'nun yazısının bundan sonraki bölümünü; özellikle, günde beş vakit namaz kılan, kendisini Allah'a çok yakın gören din kardeşlerimizin daha bir dikkatle okumalarını istiyorum. Bakın bakalım gerçek hacı-hoca nasıl oluyormuş:
'Ata, eşeğe fazla odun yükletmezler, üzerlerinde fazla bekletmezler onları yormazlardı. Rahmetli zabıta amiri Hamdi Çavuş çarşı pazarda odun yüklü hayvanların bekletildiğini gördüğünde derhal yükleri hayvanların üzerinden yıktırır, sahiplerini azarlar, dövmeden beter ederdi.
Takva sahibi hacı-hoca dindar Niksarlı büyüklerimizin gözyaşı döküp ağladıkları sorulduğunda, sebep olarak derlerdi ki, 'Gezip tozarken bilmeyerek bir karıncanın, bir böceğin üstüne basıp onu öldürdükse, onları incittikse bunun hesabını nasıl veririz?' diye ağlarlar; karıncalardan, böceklerden tüm hayvanlardan özür diler, helallik isterlerdi. Büyükler,hayvanlara sahip çıkmada biz küçüklere çok iyi bir örnek olurlardı.
Pencere önlerindeki saksılardaki çiçekleri sık sık sulatırlar, karınca yuvalarına yem koydururlar. Arılar için pekmez, kuşlar kelebekler için yiyecekler bırakırlardı. Niksar'da bağ bahçe bozumunda kuşlar için, hayvanlar için 'Bunlar da onların hakkıdır.' diyerek meyveler bırakılır, hayvan haklarına mutlaka riayet edilirdi. Öyle ki evlerde, köylerde insanlar sofraya oturmadan kendi karınlarını doyurmadan önce ahırlardaki ineklerin, hayvanların önlerine yiyecek koyarlar, onların sularını verirler ondan sonra gelirler sofraya oturup karınlarını doyururlardı.
Yazın sığır sürüsünden eve gelen inekler kucaklanarak okşanarak sevinçle karşılanırdı. Hayvanlar olsun bitkiler olsun iyi davranışı sevgiyi ilgiyi çok iyi hissederler bunun karşılığını misli ile mutlaka verirler. Eskiler; bir kediye, bir köpeğe verdiğin bir lokma ekmeğin insanı her türlü kötülüklerden, hastalıklardan tehlikelerden koruyacağını insanları cennete, ebedi saadete de ulaştırabileceğine işaret etmişlerdir.
Niksar'da keyfi avcılık yapan, hayvanları öldüren, hayvanlar zulüm yapan, kediye köpeğe vuran inciten nice insanın sonlarının nasıl kötü, zelil olduğu, felç oldukları, ızdırap içinde yaşadıkları görülmüştür.
Şimdi yeniden Niksar'da bütün eğitim ve öğrenim kurullarından, okullardan, ailelerden başlanarak insanlarımızın beynine gönüllerine hayvan sevgisini yerleştirmeliyiz. Bir şehirde, bir mahallede, bir kedinin, köpeğin bacağı kırılsa, karnı açsa; inanın o şehir, o mahalle, o hane bundan sorumludur.
Ne demişler 'Mazlumun Ahı, İndirir Şahı'
Kaynak: Yeşil Niksar Gazetesi (www.yesilniksar.com)
Bugün şefkatini yitirmiş bir kara kalabalık haline geldik. Diğer varlıklara karşı şefkati kalmayan insanın imanı da uçup gitmiştir. Gittiği içindir ki iyiliksever hacıların yerini şimdi fabrikasyon hacılar almadı mı?
VATAN'CILARA TEBRİK: Terörist gösterilen arkadaşları Aylin'e inanarak sonuna kadar destek olup 'gazeteci dayanışması' nasılmış bizim Cemiyet'e de gösterdikleri için...

BABUTSA
27-02-2010, 16:49
Asker darbe yaparsa intihar edelim


KUŞKUSUZ, darbe yapmayı aklına koymuş asker bir yaşlı şair intihar etmesin diye bu kararından vazgeçmez. Ha, laf açılmışken söyleyeyim de günah benden gitsin: Kimse bana güvenip darbe falan yapmasın! Ekip çalışmasına alışkın olmadığım, tek başıma çalıştığım için benden kimse yararlanamaz!

FAL VADESİYLE OLMAZ
Ben planlı, programlı bir insanım: Paris’e, Beyrut’a, Sofya’ya, Köy’e ne gün gideceğim, İstanbul’a ne gün döneceğim bazen bir yıl önceden bellidir. Tabii, gazetenin vereceği görev gereği yapacağım yolculuklar, çok önemli davetler dışında. Günü gününe yapılan davetlere katılmam. Kendimi kafaca, ruhça hazırlamam gerek.
Asker bir darbe yapacaksa bunun da bir plan ve programı olmalı. 200 komutanla darbe yapılamaz! 3-5 yeter! Öyle sosyolojik araştırma gibi 5.000 sayfalık plan da olmaz. 15-20 satırı geçmemeli, ezberlenmeli. Fal vadeleri ile darbe yapılmaz!


KÂHİNLERE DANIŞMALI

Kadim Yunan’da, Delphoi’deki Apollon Tapınağı’nın Pythia bilici rahibeleri gibi, Dodone kehanet (bilici) yerleri gibi; Kassandra gibi geleceği görenler; Amphiaraos gibi büyük kâhinler vardı. Kâhin çınar yapraklarının hışırtısından gelen esinle gelecekten konuşurdu, geleceği haber verirdi. Bu nedenle Krallar ve büyük komutanlar bu kehanet yerlerine, büyük kâhinlere gidip ya da elçi gönderip yapacakları seferler ve işler konusunda danışırlardı. Danışmada soruyu yalın ve doğru koymak önemliydi.
Bizim Osmanlı da keçinin kuyruğuna bakardı karar vermek için. Tarihi bir karar vermeden önce ya remil attırır ya da istihareye yatardı.
Darbe yapmak kötü ama ciddi bir iştir. Yapmadan önce Atlantik ötesi ve berisinin çağdaş kehanet yerlerine gitmek, kâhinlere danışmak gerek. Yoksa yarı yolda kalınır alimallah!


KORKUNUN BÜYÜLEYİCİ YANI


Avrupa Birliği’ne giriş müzakerelerinin ucu açık olabilir ama askeri darbelerin ucu açık olamaz, olmamalı. Ucu açık darbenin tehlikesi, hâlâ kızlarımın bodrum kapağını açıp, “Bak Öz, bak Demir, öcü geliyor ha!” diye beni korkutmalarına benzemez. Benzemez ama ben yıllarca korktum. Siren sesleri yüzünden uçaklardan korktum, itfaiyenin önünden geçemedim. Korkunun bir büyüleyici yanı var, insanın bedenini, aklını ve ruhunu kötürüm eder.
Gerçekleşmeden önce korkutan darbe yapıldıktan sonra kimse üzerinde bir korku baskını yaratmayacağı için hiçbir işe yaramaz. Darbe kara kalabalığın beklemediği anda yapılır ki herkes aklını yitirsin ve koyunlaşsın! Kimse, darbe olursa şunu yaparım, bunu yapmam türünden önlem almamalı. Zaten, çağdaş Delphoi’ler, Dodone’ler hoşlanmazlar bu türden laubaliliklerden.


BUYURSUNLAR...

“Cekti”, “caktı” gibi “geçmişte gelecek zaman”lı fiil çekimleriyle darbelerden söz edilmez.
“Cekti, caktı” zamanaşımının işaretidir. La Fontaine’in “Kurtla Kuzu” masalıdır!
İşte bu nedenle, “Asker şu tarihe kadar darbe yaparsa intihar edelim!” diyenlerin karşısına darbe duacılarının çıkıp “Falanca tarihe kadar asker darbe yapmaz ise intihar ederim!” demesi gerek! Buyursunlar, Halep orada ise arşın burada! Bu iş darbe toto ile olmaz!

(Nota Bene: 1. Asker darbesi şu günler mümkün olsaydı, günümüzün başıbozuk proje taşeronları askere yazılırdı. 2. Askeri darbeye karşıyım ama hayali darbeler üreterek TSK düşmanlığı yapanları da doğal düşmanım sayarım!)

Ö.İNCE hürriyet

DrX
28-02-2010, 10:47
Ya gizli Pentagon-Erdoğan-Başbuğ mutabakatı var ya da şu ihtimaller!

Gelin hep beraber sesli düşünelim. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, aylar önce Karargahta otuz küsuir generalle beraber, “TSK asimetrik bir psikolojik operasyona muhataptır” dedi mi?... Dedi!
Aynı Başbuğ Kuvvet Komutanları ile beraber Taraf gazetesini kastederek ve Başbakan’a çağrı yaparak, “Herkes nerede duracağını göstersin” diyerek kıyameti kopardı mı?... Kopardı! Meydan okuyor

Devam ediyoruz!
Cenk elbisesi giyip savaş gemisinde bir kez daha ültimatom veren İlker Başbuğ değil miydi?...
Oydu!

Sabrımız taşıyor diye masaları yumruklayan da Genelkurmay Başkanımızdı.

Bitmedi.
“Gerekirse bildiklerimizi ve elimizdeki belgeleri halkla paylaşırız” diyen yine Orgeneral Başbuğ’du!
Son olarak 15 Orgenerali Karargaha çağırıp bu görüşme önemli diye kamuoyuna duyuran ve de elinde çanta ile Çankaya Köşkü’ndeki malum zirveye giden de kendisiydi..

Soruyorum böyle tablo karşısında bir Başbakan’ın zerre umursamaz davranmasını nasıl izah etmeliyiz?
Yahu karşısındaki bekçibaşı değil, Cumhuriyetimizi kuran dünyanın beşinci büyük ordusu TSK’nın başkomutanı ki, o TSK aynı zamanda son 50 yılda 4 kere darbe yapan bir kurum... Dahası Tayyip Erdoğan’ın fikir çizgisi de o yapı ila onlarca yıldır kan davalı!

Hesaplaşma!
Hal bu iken Tayyip Erdoğan bütün bunları takmıyor ve yalın kılıç pala sallıyor!
Elbette Erdoğan’ın bu tutumu demokrasi mücahidi olmasından ötürü de değil, öyle olsa darbeyi düşündükleri iddia edilenlerle 7 yıl sonra uğraşmaz, örneğin 12 Eylül ve 28 Şubat’ı yapanların yani gerçek darbecilerin üstüne giderdi.

Diyeceksiniz ki o değil, bu değilse ne?
İhtimaller şunlardır:

1) Pentagon-Erdoğan ve Başbuğ gizlice anlaşıp operasyonu beraber yürütüyorlar. Amaçları ulusalcı bilince ve Avrasyacı çizgiye yönelen TSK’yı tekrar ABD ya da NATO yörüngesine yüzde yüz oturtmaktır.. Genelkurmay başkanlığı bu operasyona en tepeden izin vermezse yürümezdi ve sonuç alınamazdı. Dolayısı ile zirvelerde mutabakat var. Başbuğ’un direniyor görüntüsü ise TSK içine ve laik çevrelere dönük gaz alma görüntüleridir.

2) Operasyonda Başbuğ yani TSK üst yönetimi yoktur, ABD ile AKP yani Erdoğan-Gül ikilisi vardır. Washington Tayyip Erdoğan’a, TSK ihtilal yapamaz teminatını vererek önünü açmıştır. ABD’den teminat alan Erdoğan bu şekilde hem Cumhuriyeti kuran TSK ile tarihi hesabını görüyor, hem ele geçiremediği tek kurum olan TSK’yı tarumar ediyor, hem de operasyonu demokrasi ambalajı ile oya tahvile çalışıyor. ABD-Tayyip mutabakatını teyid eden bir başka fotoğraf ise Erdoğan’ın ABD desteği ile yapılan 12 Eylül ve 28 Şubat’ı yapan darbecileri hesaba çekmemesidir.

Devlet biçimi ve Nizam-ı Cedid!

3) Tayyip Erdoğan’ın fütursuz bir şekilde TSK’nın üstüne gitmesi, devletin biçiminin yeniden tanzimi yani üniter yapıdan federal sisteme geçme operasyonu olması da ihtimaldır. Erdoğan ve Gül bu konuda ABD ile gizlice anlaşmış olabilir. K. Irak ve Ortadoğu’nun yeniden dizaynı da bu paket kapsamında değerlendirilebilir.

4) Erdoğan’ın TSK’yı aşağılarcasına köşeye sıkıştırması, hedeflediği büyük çaplı emekliye ayırmalara ortam ya da zemin hazırlamak için de olabilir. Buna göre münferit bireysel tepkiler bile bahane edilip belirlenen isimler tasfiye edilebilir.

5) Bir başka ihtimal komutanları bıktırıp istifa etmelerini sağlamak ve TSK’yı kendilerinin dizayn etmelerine zemin hazırlamaktır. Bu şekilde ABD desteği ile TSK fiilen tasfiye edilip yeni bir Nizam-ı Cedid ordusunun temelleri atılacak!

6) Keza TSK’nın ısrarla üstüne gitmeleri yine açılmasını muhtemel gördükleri kapatılma davasına karşı mağduriyet ikliminin oluşturulması da olabilir.

MEDYA AKP'NİN KURTARILMIŞ BÖLGESİ OLUYOR!

Önce yandaş medyayı yarattılar!

Kamu bankası kredileri ve meçhul paralarla medyanın yüzde 60’ını ele geçirdiler.
Akabinde muhalif televizyon kanallarına hücum ettiler.
Sahiplerini bir bir kodese tıktılar.
Mehmet Haberal’dan Doğu Perinçek’e, Mustafa Özbek’den Tuncay Özkan’a AKP’ye muhalefet eden kanalların patronlarını Ergenekon hikayeleri ile cezaevine soktular! Dahası ekonomik ablukalar uyguladılar.
Derken merkez medyada arada bir atılan aleyhte manşetlere de müdahale ettiler!
Milyar dolarlık vergi cezaları ile gazetelerin birinci sayfalarını kurtarılmış bölge haline getirdiler.

Ve son hedef köşe yazarları!
Yok onlara yani yazarlara direkt gözdağı veremeyeceğini bildiği için patronlara sopa gösteriyor ve yazılanlardan sen sorumlusun diyor!
Bunun adı tartışmasız tehdittir.
Öyle çünkü ortada Deniz Fenerini haber yaptı diye bir basın gurubuna kesilen milyar dolarlık ceza örneği var.
Uzan’ın tasfiye edilme olayına ve Aydın Doğan’a kesilen cezaya tanıklık eden hangi patron bu tehdidi görmezden gelebilir?

Evet Tayyip Erdoğan önceki gün aslında fiili olarak sansür kararnamesini duyurmuş ve
uygulamaya koymuştur.

Göreceksiniz bundan sonra köşe yazarlarının bir bölümü, böcek-çiçek, aşk-kadın yazılarını yazacak, bazıları da yavaş yavaş tasfiye olacaktır.

Peki insafla iz’anla söyleyin bu rejimin adı faşizm değil de nedir?
Tayyip Erdoğan yıllar önce aslında doğruyu söylemişti.
Demokrasi onun için gerçekten de amaç değil, ülkeyi topyekün ele geçirmek için araçtı!

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=12246

e-fulya
28-02-2010, 17:19
Umur Talu'yu tehdit eden komutanı kim gönderdi?



Ergun Babahan, Org. İbrahim Fırtına'nın Hava Kuvvetleri Komutanı olduğu dönemde kendisini

eleştiren Umur Talu'yu nasıl tehdit ettiğini anlattı. Babahan, 'Bir köşe yazarını hayatıyla tehdit edecek

kadar pervasızdılar' diyerek olayı anlattı.

24'te Günün Manşeti programına konuk olan Ergun Babahan, Darbe soruşturması dâhilinde generaller gözaltına alındıktan sonra "Bu planlara inanmıyorum" diyenlere "Bize sorsunlar" dedi.

Ali Değermenci'nin hazırladığı, Beyza Hakan'ın sunumu ile ekrana gelen Günün Manşeti programına 24 Genel Yayın Yönetmeni Akif Beki ve Star Gazetesi Yazarı Ergun Babahan konuk oldu. Gazete manşetlerine yansıyan olayları yorumlayan gazeteciler yürütülmekte olan "Balyoz Darbe Planı" soruşturmasını yorumladılar.

'NASIL YAPARLAR?' DİYENLERE CEVAP

Star Gazetesi Yazarı Ergun Babahan şunları söyledi; "Soruşturma yürütülürken ortaya çıkan belgelere inanmadıklarını söyleyenler var. Ben size bir anımı anlatayım. Ben Sabah Gazetesi'nde görev yaparken Umur Talu zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı Fırtına hakkında imalı bir yazı yazmıştı. Bir ihale sırasında Fırtına'nın özel uçağıyla İsrail'e gittiği zamanda komutana dokunduran bir yazıydı. Bir Albay Sabah Gazetesi'ne gelip tehditler savurdu. Çok ciddi bir şekilde. Kenan Tekdağ medya grup başkanımızdı. Çok dik durdu. Çok sağlam durdu. Ama bu cesaretteydiler. Bir köşe yazarını hayatıyla tehdit edecek kadar pervasızdılar. Eğer bir şeyler soruyorlarsa biz bunları da biliyoruz. 'Nasıl yaparlar?' diyorlarsa bizim gazeteye yaptılar. Bizim arkadaşımıza yaptılar."

Eski Hava Kuvvetleri Komutanı Emekli Orgeneral İbrahim Fırtına hükümetteki bir bakanın akrabasıymış. İşte ilginç ayrıntı...


http://www.medyafaresi.com/haber/36890/guncel-ibrahim-firtina-hangi-akpli-bakanin-kuzeni-cikti.html

Ben bugüne kadar Akp sempatizanı veya yandaşı olan ne bir sivilin,ne de askeri kişinin tutuklandığını görmedim,duymadım..Bu, Abd dostu olanlar için de geçerli..

yusufusta
28-02-2010, 17:28
Türkiye’de hukuk yok zulüm var demek ne zaman aklına geliyor?
Hukukun ucu askere dokunduğu zaman...
Hukuk yok zulüm var demek ne zaman aklına geliyor?
Hukukun ucu, darbecilere dokunduğu zaman...
Hukuk yok zulüm var demek ne zaman aklına geliyor?
Hukukun ucu, cuntacılara dokunduğu zaman...
Hukuk yok zulüm var demek ne zaman aklına geliyor?

Hukukun ucu, dönemin Genelkurmay Başkanı’nın bile yalanlamadığı 2003-2004’ün darbe tertiplerine, o devrin cuntacılarına dokunduğu zaman...
Hukuk yok zulüm var demek ne zaman aklına geliyor?
Hukukun ucu, 2003 yılı baharında, dönemin MİT Müsteşarı’nın Birinci Ordu’daki ihtilal hazırlığı olarak işaret ettiği Balyoz’a dokunduğu zaman...
Hukuk yok zulüm var demek ne zaman aklına geliyor?
Hukukun ucu, askerin içinde yalanlara dayalı andıçları, Türkiye’yi yönlendirmeye dönük lahikaları, ıslak imzalı darbe planlarını hazırlayan odaklara dokunduğu zaman...
Hukuk yok zulüm var demek ne zaman aklına geliyor?
Hukukun ucu, hem Cumhuriyet gazetesine bomba atıp, hem Danıştay’a kanlı baskın düzenleyip irtica çığlıklarıyla daha 2006’da, 2007’de darbe ortamı oluşturmak isteyenlere dokunduğu zaman...

Hukuk yok zulüm var demek ne zaman aklına geliyor?
Hukukun ucu, Hrant Dink ve Rahip Santoro cinayetleriyle Malatya’daki Misyoner Katliamı’ndan operasyon diye söz edebilen askerin içindeki odaklara dokunduğu zaman...
Ama hukuk aklına bile gelmiyor, Hrant Dink cinayeti örtbas edilmek istenirken...
Ama hukuk aklına bile gelmiyor, asker bir gece vakti 27 Nisan muhtırasıyla millet egemenliğine darbe indirirken...
Ama hukuk aklına bile gelmiyor, askerle bir olup 367 gibi bir hukuk ucubesiyle Meclis iradesinin önünü kesmek isterken...
Ama hukuk aklına bile gelmiyor, asker 28 Şubat darbesini sahnelerken...
Ama hukuk aklına bile gelmiyor, Sincan’da tanklar rejime balans ayarı yaparken...
Ama hukuk aklına bile gelmiyor, kurbanlarının büyük çoğunluğu Kürtlerden oluşan 17 bin 500 faili meçhul cinayet işlenirken...

Ama hukuk aklına bile gelmiyor, Güneydoğu’da binlerce köy yakılırken, yüzbinlerce insan köylerinden zorla atılırken, zorla evlerinden barklarından edilirken...
Ama hukuk aklına bile gelmiyor, taş attıkları için binlerce Kürt çocuğu tutuklanırken...
Ama hukuk aklına bile gelmiyor, KÇK operasyonlarında binlerce gözaltı ve tutuklama yaşanırken...
Ama hukuk aklına bile gelmiyor, üniversitelerde türban ve başörtüsü yasağı devam ederken...
Ama hukuk aklına bile gelmiyor, yüzde 47 oyla seçim sandığından çıkmış bir parti kapatılmak istenirken...
Ama hukuk aklına bile gelmiyor, asker kişilere de Avrupa demokrasilerindeki gibi sivil yargı yolu açılırken...
Ama hukuk aklına bile gelmiyor, bu ülkede asker ve sivilden oluşan iki başlı yargı düzeni demokrasiyle alay edercesine varlığını sürdürürken...
Ama hukuk aklına bile gelmiyor, örneğin Orhan Miroğlu seçim zamanı siyaset meydanında Kürtçe konuştuğu için beş yıl hapis cezası alırken...

Ama hukuk aklına bile gelmiyor, örneğin Perihan Mağden, Hrant Dink’in katillerine şarkılarıyla, klipleriyle methiye düzenleri eleştirdiği için üç kez hapis cezasına mahkum edilirken...
Ama hukuk aklına bile gelmiyor, örneğin Baskın Oran’a ‘satılmış’ iftirasını atan, ‘yabancı devletlerden para alıyor’ diyen kişi Yargıtay’da beraat ettirilirken...
Ama hukuk aklına bile gelmiyor, bir Ordu Komutanı’nı ifadeye çağıran sivil savcının yetkileri apar topar elinden alınırken...
Ama hukuk aklına bile gelmiyor, Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya, ucu zamanın Kara Kuvvetleri Komutanı’na dokunan bir iddianame hazırladığı için meslekten atılırken, avukatlık yapması bile yasaklanırken...
Ama hukuk aklına bile gelmiyor, bir askeri garnizonda daha bu hafta “Adi başbakan!” diye parola düzenlenirken...
Ama hukuk aklına bile gelmiyor, Hrant Dink cinayetine, Ahmet Kaya’nın ölümüne açılan yola taşlar döşenirken...
Hukuk ne zaman aklına geliyor?
Darbeciye, cuntacıya dokunduğu zaman...
Ben senin aklına şaşayım, aklına!

HASAN CEMAL

asagir
28-02-2010, 21:37
‘Kalem’ ile ‘Silgi’ çatışmasıdır bu


Bazı çevreler bugünlerde yaşadığımız sorunların Cumhuriyet’in kuruluş ideolojisinden kaynaklandığını yazıyor, söylüyor! Bunu yaparken tarihi eğip büküyor; yarım yamalak bilgileriyle büyük sonuçlara varıyor. Yapmak istedikleri mevcut iktidarın “resmi tarihini” oluşturmak. Peki, Cumhuriyet tarihinde kimlerin üreten “Kalem”; kimlerin sürekli satıp savan ve mülk kalmayınca umudunu dışa bağlayan “Silgi” olduğunu öğrenmek ister misiniz?


TARİH 16 Ağustos 1838.
Sadrazam Reşid Paşa, İngiliz elçisi Lord Stratford Canning ile Osmanlı-İngiliz ticaret antlaşmasını imzaladı. Antlaşmayla Osmanlı, iç pazarını tümüyle yabancılara açtı. “Devletçi ekonomiyi” rafa kaldırdı; gümrük vergilerini düşürdü; Osmanlı’yı ucuz ithal mallar cenneti yaptı. On binlerce küçük esnaf iflas etti.
Bir yıl sonra; açık pazar haline getirilen ekonomik düzenin gerekli kıldığı mali, idari reformları Tanzimat Fermanı’yla gerçekleştirdi.
Sonuç: 1814’te bir İngiliz Sterlini 23 Osmanlı Kuruşu’ydu; 1839’da bir İngiliz Sterlini 104 Osmanlı Kuruşu oldu!
Osmanlı nüfusu giderek yoksullaşırken, küçük bir azınlık alafranga yaşamın getirdiği tüketime yöneldi. “Araba Sevdası” başladı.
O sırada Avrupa sermayesinde de yapısal dönüşüm yaşandı. Mali sermaye büyük güç haline geldi. Bu durum Osmanlı gibi ülkelere sermaye akımını hızlandırdı.
Osmanlı da gerek savaş, gerek tüketime yönelik yeni yaşam tarzı nedenleriyle hep borçlandı. İhtiyacı olan parayı Avrupa para piyasalarından buldu.
Avrupalı kendi ülkesindeki yüzde 34 gibi düşük faiz gelirleri yerine, yüzde 1112 gibi yüksek faiz veren İstanbul borsasına yöneldi. (Bugüne ne kadar benziyor!)
Sonucu tahmin etmişsinizdir; Osmanlı 1875’te faiz borçlarını ödeyemeyeceğini açıkladı. Avrupa ayağa kalktı. (Bu borcu kimin ödediğini biraz sonra okuyacaksınız!)
Osmanlı’nın iflasından iki ay sonra, önce Bulgarlar sonra Sırplar ayaklandı.
İngilizler, Sadrazam Nedim Paşa aracılığıyla Rusya’ya yakınlaşan Sultan Abdulaziz’i Harp Okulu öğrencilerinin de katıldığı askeri darbeyle tahttan indirdi.
Darbeler, iktidar değişiklikleri, reformlar Osmanlı’ya “ilaç” olmadı. Süreç I. Dünya Savaşı sonuna kadar uzadı. Çünkü emperyal güçler Osmanlı’yı nasıl paylaşacaklarına karar verememişti. Sonra ne olduğunu biliyorsunuz...
Cumhuriyet kalıplaşmış övgülerle kurulmadı
Savaş sonucunda, Osmanlı’nın ordusu dağıtılmıştı; ne kara ordusu kalmıştı ne hava ne de deniz gücü. 325 bin şehit, 400 bin yaralı, 250 bin esir ve kayıp vardı.
Ankara’da ise...
Silah yoktu. Para yoktu. Döviz yoktu. Hisse senedi-tahvil yoktu. Borç alacak kimse de yoktu.
Bu nedenledir ki...
Apoletleri sökülmüş, maaşına el konulmuş Mustafa Kemal, kongre için Anadolu’nun tozlu yollarına düştüğünde, erzakında 20 yumurta, 1 okka peynir ve sadece 20 ekmeği vardı.
Karşısında sadece yedi düvel yoktu. Hani diyorlar ya, “Mustafa Kemal’i Anadolu’ya para verip gönderen Sultan Vahdettin’dir!”
Peki Saray, Düyun-u Umumiye’den 900 bin lira ve Osmanlı Bankası’ndan 1.340 bin lira borç alıp kurduğu Kuvay-i İnzibatiye’yi niye ulusalcıların üzerine sürdü? Neyse, böylesi saçmalıklara inanan var mı?
Mustafa Kemal tarihin yönünü bu şartlarda değiştirdi.
Fakat savaştan yeni çıkmış, hiçbir altyapısı olmayan yeni ülke ekonomisi nasıl inşa edilecekti?
Geliniz son yıllarda hep gözden kaçırılan bir ekonomik gerçeğin peşine düşelim...

BAĞIMSIZLIK=DENK BÜTÇE

FALİH Rıfkı Atay diyor ki: “Bilmiyorduk; bir bilen ve öğreten de yoktu. Herkes şaşırtıcı ve umut kırıcıydı. Nasihat verenleri dinlesek, kollarımızı kavuşturup bir asır beklemeliydik. Aldanmak, avlanmak, yaptığımızı bozmak veya kullanmamak hepsi hesaptaydı. Her şey yapılmalı ve yapılanların sahibi bu millet olmalıydı.”
Sadece Batı dayatması programları reddetmediler; onlara göre denk bütçe bağımsızlık demekti.
Yıl: 1923
- Kapitülasyonlar kaldırıldı.
- Osmanlı’nın borçları (1854 itibariyle) kabul edilip yıllar içinde ödenmesine karar verildi. Osmanlı dönemi iç borçlar ve Kurtuluş Savaşı’nda yapılan “Tekalifi Milliye” denilen borçlar da ödenecekti.
- Ergani Bakır Madeni’nin devlet tarafından işletilmesine karar verildi.
- Atatürk, Hindistan’dan kendi şahsına gönderilen paralarla İş Bankası’nı kurdurdu.
- Savaş yorgunu köylüye 8 milyon lira kredi dağıtıldı.
Yıl: 1924
- Bütçenin önemli gelirlerinden olan ancak köylüyü ezen, geleneksel Osmanlı Aşar Vergisi kaldırıldı.
- 1937 yılına kadar aralıklarla sürecek Kürt isyanları, Şeyh Said ayaklanmasıyla başladı.
- İstanbul’dan kalkan deneme uçağı 3 saat sonra Ankara’ya indi.
- Üstünde Türkiye Cumhuriyeti yazan madeni 10 kuruşluk paralar tedavüle çıktı.
- Samsun-Çarşamba demiryolunun temeli atıldı.
Yıl: 1925
- Son 30 yılda kaçakçı-kolcu çatışmalarında 400 bin kişinin öldüğü Tütün Rejisi Fransızlardan alınarak lağvedildi.
- Ankara-Yahşiyan; Kütahya-Tavşanlı demiryolu açıldı.
- Sanayi ve Maadin Bankası kuruldu.
-Atatürk -köylülere örnek olması için- kendi parasıyla Atatürk Orman Çiftliği yapılmasını sağladı.
- İzmir Liman ve Körfez İşleri İnhisarı T.A.Ş. kuruldu.
- Menderes köprüsü üzerine ilk betonarme köprü yapıldı.
Yıl: 1926
- Emlak ve Eytam Bankası kuruldu.
- Kayseri’de uçak fabrikası açıldı.
- Alpullu şeker fabrikası açıldı.
- Uşak şeker fabrikası açıldı.
- Samsun limanının inşaatına başlandı.
- Samsun-Kavak demiryolu açıldı.
- Serbest bölge kurma girişimlerine başlandı.
Yıl: 1927
Sayım yapıldı. Nüfus 13.5 milyon. Bunun yüzde 83.7’si köyde yaşıyor. Okuryazar oranı yüzde 11 idi.
- Bursa dokumacılık fabrikası açıldı.
- Yerköy-Kayseri; Ankara-Kayseri; Samsun-Amasya; Samsun-Havza demiryolu açıldı.
- Devlet demiryolları ve limanları idaresi kuruldu.
- Bünyan dokuma fabrikası açıldı.
- Cumhuriyet’in ilk kâğıt paraları tedavüle çıktı.
- Ankara Radyosu yayına başladı.
Yıl: 1928
- Ankara çimento fabrikası açıldı.
- Amasya Zile; Kütahya-Tavşanlı demiryolu açıldı.
- Sirkeci-Haydarpaşa arasında feribot seferi başladı.

WALL STREET KRİZİ

TÜRKİYE daha savaş ekonomisinin ağırlığından kurtulamadan, 1929 dünya (Wall Street) büyük ekonomik kriziyle sarsıldı. Krizin etkisine bir örnek vermeliyim: İlkel geleneksel teknikten kurtarılması için makine ithaline büyük kolaylıklar sağlandı. Bunun sonucu 1929’a kadar Türkiye’ye 2.500 traktör girdi. Fakat krizden sonra büyük düşüş yaşandı. Makine ithali 1928’de 2 milyon 298 bin lira iken 1933’te 224 bin liraya kadar düştü!
Yıl: 1929
- İstanbul’da otomobil fabrikası kuruldu.
- Zirai Kredi Kooperatifleri’nin kurulmasına karar verildi.
- Ankara demiryolu hattı ve Haydarpaşa Limanı millileştirildi.
- Doğu Anadolu’da muhtaç çiftçilere arazi tevziine (toprak reformuna) karar verildi.
- Mersin-Adana demiryolu Fransızlardan satın alındı.
- Ankara-İstanbul arasında telefon bağlantısı kuruldu.
Yıl: 1930
- Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti kuruldu; ilk üyesi Mustafa Kemal oldu.
- Kayseri-Şarkışla; Ankara-Sivas; Emirler-Balıköy; Bolkuş-Filyos; Zile-Kunduz demiryolu açıldı.
- Türk parasını koruma kanunu çıktı.
- Batı’nın “Kuramazsınız” dediği Merkez Bankası kuruldu.
- İstanbul Galata Köprüsü’nden geçiş ücreti alınması kaldırıldı.
- Düyun-u Umumiye binası hükümete teslim edildi.
Yıl: 1931
- Devletçilik ilkesi sadece CHP’nin altı oku olmadı; Anayasa’ya da girdi.
- Ankara’da Ziraat Kongresi toplandı.
- İthalatın sınırlandırılmasına karar verildi.
- Malatya-Doğanşehir; Mudanya-Bursa demiryolu yapıldı.
- Kelkit Irmağı üzerine Akçağıl Köprüsü yapıldı.
Yıl: 1932
- Tütün Kongresi toplandı.
- Kütahya-Balıkesir; Samsun-Sivas; Kunduz-Kalın; Ulukışla-Niğde demiryolu yapıldı.
- Türkiye Sanayi Kredi Bankası kuruldu.
Yıl: 1933
- Samsun-Çarşamba; Adana-Fevzipaşa tren hattı satın alındı.
- Afyon-Antalya demiryolu yapıldı.
- Mevduat Koruma Kanunu kabul edildi.
- Sümerbank faaliyete geçirildi.
- Tefecilerle mücadele etmek için Halk Bankası kuruldu.
- Denizyolları devletçe işletilmeye başlandı.
- Eskişehir şeker fabrikası açıldı.
- İzmir Rıhtım Şirketi devletçe satın alındı.
- Ankara-İstanbul tarifeli uçak seferi başladı.

DEVLET BABA DÖNEMİ

Cumhurİyet kadrolarının tüm çabalarına rağmen, Osmanlı’dan beri sürüp gelen dışa bağımlılık, ulusal özel sektörün bir türlü geliştirilmemiş olması, sanayinin kurulmasına pek olanak vermedi. Bu da devlet eliyle gerçekleştirildi.
Yıl: 1934
- Sovyetler Birliği ile kredi antlaşması imzalandı
- Ankara, Sivas, Konya, Eskişehir’de buğday siloları inşasına başlandı.
- Kayseri uçak fabrikasında yapılan 6 uçak Ankara’ya uçtu.
- Bursa’da süttozu fabrikası açıldı.
- Bakırköy bez fabrikası açıldı. Konya Ereğli’de bez fabrikasının temeli atıldı.
- İzmit kâğıt fabrikası kuruldu.
- Zonguldak’ta kömür yıkama fabrikası işletmeye açıldı. Antrasit fabrikasının temeli atıldı.
- Keçiborlu kükürt fabrikası işletmeye açıldı.
- Isparta gülyağı fabrikası işletmeye açıldı.
- Kayseri mensucat fabrikası kuruldu.
- Halk için ucuz ve dayanıklı ayakkabı üretmek amacıyla Beykoz fabrikası kuruldu.
- Turhal şeker fabrikası işletmeye açıldı.
- Afyon-Antalya; Diyarbakır-Fevzipaşa; Ortaköy-Bolkuş; Fırat-Yolçatı demiryolu yapıldı.
- Üsküdar-Kadıköy tramvay hattının ilk denemesi yapıldı.
Yıl: 1935
- İstanbul liman şirketi devletçe satın alındı.
- Aydın demiryolu hattı devletçe satın alındı.
- Gediz ve Göksu nehirleri üzerine köprüler inşa edildi.
- Maden Tetkik Arama Enstitüsü ve Elektrik İşleri Etüt İdaresi kuruldu.
- Etibank kuruldu.
- Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi kuruldu.
- Diyarbakır-Fevzipaşa; Fevzipaşa-Ergani; Ergani-Osmaniye; Çankırı-Atkaracalar; Sivas-Eskiköy demiryolu yapıldı.
- Tarım Satış Kooperatifleri kuruldu.
- Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası işletmeye açıldı.
- Ankara’da fındık kongresi toplandı.
- Nazilli basma fabrikası kuruldu.
- İstanbul telefon şebekesi devlet tarafından satın alındı.
- Ankara-Zonguldak telefon hattı açıldı.
- Ankara’da gaz maskesi fabrikası kuruldu.
Yıl: 1936
- Ankara’da Endüstri Kongresi toplandı.
- Deutsche Bank’ın elindeki Ergani Bakır Madeni İşletmesi satın alındı.
- Ankara Çubuk Barajı’nın yapımına başlandı.
- İzmir havagazı şirketi devletçe satın alındı.
- İzmit’te ikinci kâğıt fabrikasının temeli atıldı.
- Ereğli kömür işletmesi devletçe satın alındı.
- Erzurum-Sivas; Afyon-Karakuyu; Isparta-Bozönü; Eskiköy-Çetinkaya; Yazıhan-Hekimhan demiryolu yapıldı.
- İlk kömür treni Ankara’ya geldi.
- Edirne-Sirkeci demiryolu hattı ve Şark Demiryolları devletçe satın alındı.
- Gaziantep buz fabrikası açıldı.
- Bursa’da Hasanpaşa Köprüsü yapıldı.
- İstanbul Haliç üzerine köprü inşaatı temeli atıldı.
Yıl: 1937
- Ormanlar devletleştirildi.
- Atatürk çiftliklerini devlete bağışladı.
- İlk Türk gemisi Belkıs denize indirildi.
- İlk Türk denizaltısının yapımına başlandı.
- Karabük Demir Çelik Fabrikası’nın temeli atıldı.
- Konya bez fabrikası açıldı.
- Malatya bez fabrikasının temeli atıldı.
- Türkiyle Cumhuriyeti Ziraat Bankası kanunu kabul edildi.
- Hükümetçe satın alınan, Toprakkale-Payas; Islahiye-Meydanıekbaz işletmeye açıldı.
- Denizbank kuruldu.
- Kadıköy su şirketi devletçe satın alındı.
- İstanbul-Edirne karayolu açıldı.
- Burhaniye-Ayvalık yolu; Sakarya Nehri, Fırat Nehri, Kızılırmak Nehri ve Murat Irmağı üzerine köprüler yapıldı.
- Diyarbakır-Cizre; Hekimhan-Çetinkaya; Zonguldak-Çatalağzı demiryolu yapıldı.
- Telsiz kanunu kabul edildi.
- Türk Hava Yolları, İstanbul-Bükreş arasında ilk uçak seferi yapıldı.
Yıl: 1938
- Gemlik suni ipek fabrikası açıldı
- Bursa merinos fabrikası açıldı.
- Divriği demir madenleri işletmesi faaliyete geçti.
- İzmir Telefon Şirketi devletçe satın alındı.
- İstanbul Elektrik Şirketi devletçe satın alındı.
- Sermayesi devlet tarafından verilen KİT’ler kuruldu.
- Toprak Mahsulleri Ofisi kuruldu.
- İzmir klor fabrikası kuruldu.
- Ankara-Erzurum tren hattı Erzincan’a ulaştı.
- 1923-38 yılları arasında topraksız köylüye toplam 708 bin hektar toprak dağıtıldı.
- Ve Mustafa Kemal vefat etti.
O bir “Kalem” idi.
Türkiye bugün “kalemler” ile “silgilerin” çatışmasına sahne olmaktadır!

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13958289.asp?yazarid=218

yosun
01-03-2010, 13:25
Başbakan’ın yazar kovdurma modeli üfürük!


Piyasalar; altın piyasası, döviz piyasası, hisse senedi-tahvil piyasası, soğan sarmısak piyasası, hangisi olursa fark etmez, hiçbir borsa ele avuca gelmez, kontrol etmeye kalkarsın elin yanar. Kontrole sığmaz. Sığarsa; o ekonomi zaten piyasa ekonomisi olmaz.

Piyasalar kısrak gibidir.

Saf kan küheylan kısrak!

Üstüne binersin; seni istediğin yere değil, kendi bildiği hedefe dörtnala götürür. Kapitalist pazar ekonomisi düzeninin lokomotifi olan piyasalar, borsayı belirler ve kesinlikle etkiler.

Tarihe adı inşallah(!) “vitrine layık olan yazarı koydurma lideri” olarak geçecek olan sayın Tayyip Erdoğan, basın patronlarının ödünü kopartacak ve “iktidara yakın-yandaş durmayan köşe yazarlarının gazetelerden kovulup atılmasına” kapı aralayacak yazar çürütme modelini başarıyla yürütüyor. Cuma günü gazeteci kovdurmanın ortamını yaratma hamlesini yine tekrarladı ve “piyasayı köşe yazarının yazısı düşürdü” dedi.

Borsa tansiyon gibidir.

İndiğinde nedeni bellidir.

Çıktığında sebebi bilinir.

Üniversitede ekonomi eğitimi almış sayın Başbakan, “Köşe yazarlarının yazıları yüzünden borsa düştü” diyorsa; borsa yükselirken de köşe yazarlarına taşekkür edip, “şükran duyması” gerekirdi. Borsa düşerken köşe yazarlarına ağır hakaretler yağdıran Başbakan, 8 yıl içinde çoğu kez borsa yükseldiğinde köşe yazarlarına hiç teşekkür etmedi.

Çıkması Başbakan’dan!

İnmesi köşe yazarından!

Üniversitede ekonomi bölümünü bitirmiş birisi halkın seçtiği Başbakan da olmuşsa; “borsanın çıkışını kendi yönetim becerisine”, borsanın inmesini ise “köşe yazarının bir günde saman alevi gibi geçip savrulan yazısına” bağlıyorsa büyük Allahım bizi koru!

Başbakan’a ekonomi bölümünden diploma veren profesörlerle doçentlerin hemen bir araya gelip, konsültasyon yaparak verdikleri diplomayı iptal isteğiyle dava açmaları gerekir.

Ülkede bilim etiği var mı?

Varsa görmeliyiz.

Çünkü bütün ekonomi fakültelerinde temel derslerde; piyasalar güvenilir değilse, derinlikleri yoksa, gerçek (reel) dayanaklardan yoksunsa ve hepsinden önemlisi, küçük yatırımcıları koruyan-kollayan-gözeten mekanizmalar göstermelikse, o borsa sığdır diye öğretilir. Sığ borsalarda bir koftiden spekülasyon olur, borsa çıkar.

Koftiden rüzgâr eser.

Borsa dibe iner.

Ankara’da Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) 100 metre ilerisinde şehrin büyük camilerinden biri varken siz SPK’nın genel merkez binasında “mescit açsanız” da; bir küçük siyasi-askeri-ekonomik-toplumsal olayda bile borsa endeksi, bir haftada 54 binden 48 bine düşer ve döviz piyasasında da dolar 1.52’den 1.56’ya çıkar. Ekonomi fakültelerinin birinci sınıflarında okuyan tıfıl üniversiteli bile bu temel gerçeği bilirken Başbakan’ın Nobel’e aday ekonomist piyasa uzmanı edasıyla “köşe yazarını gazeteden kovdurmanın darbe ortamını yaratmaya çalışması” eldeki hazır demokrasi çıtasını bile parça-pürçük eder. Piyasalar ve borsa, asıl 86 yılda düşe kalka zar zor ulaşılan demokrasi parça-pürçük ediliyorsa iner.
Başbakan, ekonomi bilmiyor.

Başbakan demokrat da değil!

Demokrat olsaydı!

“Köşe yazarı kovdurmanın darbe ortamını” hazırlamaya kalkışmazdı.

Necati Doğru

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Basbakanin_yazar_kovdurma_mod eli_ufuruk&tarih=01.03.2010&Newsid=290360&Categoryid=4&wid=108

mterkan
03-03-2010, 14:42
Bekir Coşkun

Sevgili Ce Ha Pes...
BU sana son mektup...
Seçimden bir gün sonraya kadar sana mektup yok...
Yine de böyle gidersen, o gün yazacağım yazının başlığı muhtemelen yine aynı olacak: “Ce Ha Pes...”
Çünkü hiç değişmiyorsun...
Hiç kıpırdamıyorsun...
Hiç çaban yok...
Yeni bir muhalefet biçimi, yeni bir tavır, yeni bir yürüyüş...
Toplumu sürükleyecek yeni bir yolyöntem-çözüm-çare... Bir gayret, bir farklı ses, bir değişik tepki...
Meydanlarda, sokakta, çarşıda pazarda, yaşamın içinde...
Yoksun...
Sadece haftada bir gün güzel konuşmakla olsaydı Ce Ha Pes, yirmi senedir iktidardaydın...
Oysa bir anamuhalefet partisi için hiçbir zaman şartlar bu kadar uygun olmamıştı...
İnsanlar AKP’den kurtulmak istiyorlar...
Ona oy verenlerin “Elimiz kırılsaydı” mesajları yağıyor bütün gün bilgisayarlarımıza...
Hiçbir iktidar bu denli kırıp dökmemişti Türkiye’yi...
Her kesimden çığlıklar yükseliyor...
İktidarı destekleyen çenesi büyük yazarlar dahi, bugünlerde pişmanlık yazıları yazıyorlar...
Koca ülke başına geleni anladı, sığınacak bir yer arıyor...
Ama sen yoksun...
Ben, muhalefetteyken “güven“ kaybeden bir parti hiç görmemiştim...

Aslında karar verildi; bu arkadaşlardan vazgeçti Türkiye, artık iktidar sorunu yok...
Muhalefet sorunu var...
Eğer iktidar; tüm sesleri kesip, Anayasa’daki yargıdan, sokaktaki sivil örgütlere kadar tüm engelleri, şantajla-tehditle-korkuyla ezip geçiyorsa...
Tek ve son çözüm sandık kalmışsa...
Vebal; o sandığı çareye çevirmesi gereken anamuhalefetin boynundadır...
Yeter artık Ce Ha Pes...

Ne yani....
Yapılanlar ortada, Memleketin geldiği durum ortada...
CHP Ne yapmalı?...
Biz şu andakinden daha fazla, kurumlar arasında çekişme yapacağız, Biz açılımın en babasını gerçekleştireceğiz... Hatta öyle yapacağız ki kimliklerdeki uyruk bölümüne isteyen, Türk, isteyen Kürt, isteyen Laz, isteyen Gürcü, isteyen Çerkez yazdırabilecek, böylelikle ayrışmanın nasıl olacağını herkese göstereceğiz..Memleketteki işsiz sayısı çok az biz daha fazla arttıracağız...

mı demeli?...

Bu vatandaşın birilerinin kendisine birşeyler anlatmasına gerek kalmadan, olup biteni anlama yetisi yok mu?...

mterkan
03-03-2010, 14:50
Mehmet ALTAN

Liderler kayak kayar mı?

Genelkurmay “ıslak imzanın” doğruluğunu kabullenince medyadaki gizli ve açık Ergenekoncular ciddi biçimde afalladılar...

Ortaya çok eğlenceli bir durum çıktı. Gerçekler, Genelkurmay “doğru” deyince doğru olan, “yanlış” deyince yanlış olan bir Türkiye’den, daha doğrusu olup bitene sürekli “askeriyeyi” ölçü alarak yaklaşan çarpık bir kriterden epeyce bunalmış biri olarak, bugün şu soruyu sormanın daha anlamlı olduğunu düşündüm:

“Liderler kayak kayar mı?”

Demokrasiyi de “Genelkurmay açıklamaları üzerinden” aramaya devam eden Türkiye, birçok şey gibi kış olimpiyatlarını da sessiz geçiştirdi... Hâlbuki başarı için tüm doğal şartlar mevcut. Topluma ait hiçbir şeyi konuşmayan, siyasete endeksli bu ülkenin kış olimpiyatlarında başarılı olması için “siyasi liderlerin kayak mı yapması lazım” acaba... O zaman soru bu ise soralım:

“Liderler kayak kayar mı ?”


İktidarı ile muhalefeti ile tüm liderlerin kendilerine göre yolları var, oralarda herkes hedefine ilerlemenin gayreti içinde...
Kayak yapmak; açık alanda, kapalı alanda, doğal şartlarda, her zeminde siz biraderlere mahsus...

mterkan
03-03-2010, 15:00
Ahmet Hakan

Başbakan Erdoğan’a tane tane anlatıyorum


SAYIN Başbakan...

Partinizin dünkü grup toplantısında “medya patronu” ile “köşe yazarı” ilişkisi konusunda daha önce söylediğiniz vahim sözleri düzeltmeye çalıştınız.
Ama yine olmadı.
Yine “gazetecilik standardı” ve “demokrasi ölçüsü” açısından kabul edilemez şeyler söylediniz.
Sayın Başbakan...
Gazeteci, medya patronunun bürokratı, bakanı, valisi, milletvekili, il başkanı, ilçe başkanı, delegesi, genel başkan yardımcısı falan değildir.
Bazı alanlarda “tak” diye emredilir, “şak” diye yapılır ya...
Gazetecilik denilen meslekte ilke tam tersi işler:
“Tak” diye emredilir, “şak” diye emre itaat edilmez. Daha doğrusu edilmemesi gerekir. Edilirse yapılan işe “gazetecilik” denmez.
Bu nedenle...
“En iyi medya patronu”, yazarına hâkim olan değil, olamayan medya patronudur.
Biraz düşünün lütfen:
Bütün medya patronları, yazarlarına hâkim olsa “bin çiçek” nasıl açacak?
Sayın Başbakan...
Bir başbakan, bir medya patronuna “Bak ülke güllük gülistanlık... Ama senin bazı yazarların ortalığı bulandırıyor...” derse...
Medya patronu da “Ben bazı yazarlarıma hâkim olamıyorum...” der...
Bunda şaşılacak bir şey yoktur.
Asıl şaşılacak şey, o medya patronunun, “Ülkeyi güllük gülistanlık göstermeyen o yazarlara derhal hâkim olacağım” demesidir.
Hadi bir adım daha gideyim:
Bir demokraside bir başbakan, bir medya patronuna “Bak ülke güllük gülistanlık... Ama senin bazı yazarların suyu bulandırıyor” diyemez.
İki nedenden dolayı diyemez:
- BİR: Demokrasilerde suyu bulandıran yazarlara karşı hükümetlerin tahammüllü olması esastır.
- İKİ: Başbakan’ın medya patronuna yazar şikâyeti yapması, “Bunları atmazsan külahları değişiriz” iması taşır.

Bilmem anlatabildim mi?

mterkan
03-03-2010, 15:07
ENGİN ARDIÇ

Memur, "çalışan" olmaya razı mı?

Anayasa değişikliği paketi geliyor, muhalefet, adı üstünde, buna muhalefet edeceğinden de, arkasından referandum... Halka sorulacak...
Yani bu pilav yaza kadar çok su kaldıracak, gazetelerde çarşaf çarşaf tartışılacak. "Postalcı" gazeteciler de bu arada her türlü uyuzluğu yapacaklar tabii...
En az otuz yazı konusu şimdiden hazır demektir, Allah bin bereket versin!
Değişiklik tasarısının çeşitli köşelerine yavaş yavaş, döne döne ışık tutarız, bugün memur zümresinin yeni konumuna değinelim.
Tasarı, memurlara, eğer yasalaşırsa (ki öyle olacaktır), "çalışan" statüsü getiriyor.
İşçi-memur ayırımı ortadan kalkıyor, bütün emekçilerin ortak adı konuyor: Çalışan.
Hele şükür. Elbette aklın yolu budur.
Ama... İşin koskoca bir "ama"sı var...
Memur, işçiyle "eşit" olmaya razı gelecek midir?
Yani, hem imparatorluk hem cumhuriyet dönemi boyunca beyni yıkandığı, şartlandığı şekilde "kendini üstün görmekten" vazgeçecek midir?
Kendisinin de alt tarafı bir "devlet işçisi" olduğunu kabul edecek midir? (Örneğin maaşını peşin peşin değil de, ücretini "işledikten sonra" almaya hazır mı?)
Kendini "cumhuriyetin temel direği" olarak görmekten vazgeçip "patronların işçiyi sömürmesi gibi alt tarafı devletin de onu sömürdüğü bir emekçi" olarak görmeye yanaşacak mı?
"Kapıkullarının" yani "Osmanlı süper sınıfının" mirasçısı olmayı bırakacak, biz işçiler gibi "alt sınıf" olmayı hazmedecek mi?
Değişiklik paketinde "memura grev hakkı" da var... Türkiye tarihinde bir ilk daha!
Tıpkı emekli kuvvet komutanlarının gözaltına alınabilmeleri, sivil mahkemede yargılanabilmeleri kadar radikal bir adım, bir devrim...
Lakin, grev hakkı demek, aynı zamanda "lokavt hakkı" da demektir. Bir paranın iki yüzü gibidir bu. İnanmıyorsanız, Çalışma Bakanı olduğu sırada, 1963 yılında bu düzenlemenin fikir ve uygulama babalığını yapmış Ecevit'in ruhunu çağırıp sorunuz.
Yani memur grev yapacak ama, devlet de lokavt ilan edebilecek, memurları topluca kapının önüne koyabilecek...
Memurun, lokavt olmasa bile, "münferit olarak işten çıkarılabilmesinin" de önü açılıyor. Bu da bir devrim.
Hazır mısınız memur kardeşler?
Bizimle aynı sıkıntıları çekmeye, bizim ömrümüz boyunca yaşadığımız "ya patron kovarsa" tedirginliğini yaşamaya (benim başıma iki kere geldi) hazır mısınız?
Ekmeğinizi bizim gibi ter dökerek kazanmaya, her gün boğayı boynuzlarından tutup yeniden yere çökertmeye hazır mısınız?
Hayattan korkmamaya, kendinize, emeğinize güvenmeye, çalışmadığınız, yan gelip yattığınız zaman da ekmeğin tehlikeye girmesine hazır mısınız?
Biz hep öyle yaşadık. "Kapağı devlete atmayı" düşünmedik, bugün bizi küçümseyen birçok memur arkadaşımız gibi.
Örneğin, artık yok öyle "kampa" gitmek falan, bizim gibi parasını bastırıp otelde kalacaksınız. Yok öyle "lojman" falan, bizim gibi kiralık ev tutacaksınız.
Var mısınız?
Yoksa, parasızlık ağır ve sinsi bir hastalık gibi iliklerinize işlemiş olsa bile, birtakım "ayrıcalıklarınıza" sımsıkı yapışmayı mı tercih edersiniz?
Yani bu devletin sahibi siz misiniz, bu devlet sizden mi sorulur?
Eh, o zaman, CHP iktidarını bekleyeceksiniz.
Yani 2049 seçimlerini falan...


Allah akıl fikir versin......

yusufusta
03-03-2010, 17:41
Ne demiştin sen?.. N'oldu şimdi?.. Hiç utanmayacak mısın?

TABİİ ki ilke ilkedir, yani suçu sabit olana kadar herkes masum. Hoş sen bu ilkeyi meslek hayatın boyunca çok ezdin. Nice çiçek, ayaklarının altında kırılıp gitti. Bir gün postal giymiştin hatırla, bir başka gün laci altına ruganları çekmiştin. Ama ilke; her çiçek ve her Çiçek için öyledir, gülüm. Lakin senin derdin ilke değildi.

Sen, yıllarca nice insanı peşin peşin suçlu ilan etmiş, hayatlarının karartılmasına yataklık ve yalaklık etmişken; yine aynı yıllar boyunca, sivil veya asker, çok kanalizasyonu da tertemiz göstermek için çırpındın.

Ya sustun, susturuldun, gizledin; ya çok bağırdın yamulttun.

Hiç utanmayacak mısın şimdi?
Tamam... Kafadan suçlu ilan etmek hakikaten haksızlıktı da, tertemiz ilan etmek rezillik değil miydi? Kâğıt parçası dediğin için hiç utanmayacak mısın? Düzmece dediğin için hiç utanmayacak mısın? İmza sahte dediğin için hiç utanmayacak mısın? Islak imza makinesi var dediğin için hiç utanmayacak mısın? Dalga geçtiğin, hakikat ihtiyacını kararttığın için hiç utanmayacak mısın? İnsan hayatına kastetmiş planları değil, önce onları yayınlayanları aşağıladığın için hiç utanmayacak mısın? Tabii ki herkesin savunma hakkı var ama, yalanı yüceltirken hakikat yolunu tıkamaya yırtındığın için hiç utanmayacak mısın? Hâkim rekor kırdı başlıkları attığın için hiç utanmayacak mısın?

Muhakkak ki hakikat ve hukuk daha da çok ayrıntıya muhtaç. Ama şunlar ne ki: Askeri Savcılık: “Albay Dursun Çiçek’in ıslak imzası gerçek.”



Askeri Bilirkişi: “Balyoz Sıkıyönetim Komutanlığı’nın hazırladığı Balyoz Güvenlik Harekât Planı, sıkıyönetimin de ötesinde, hükümeti devirip devlet idaresine el koymayı öngören, Kara Kuvvetleri’nden de gizlenmiş bir plan.”

Allah aşkına, açın bakın; neler yazmış, neler söylemiş, ne başlıklar atmış, neler yayınlamışsınız. Açın bakın, bakın bir. Hele sen, sen, sen... Bu kaçıncı?
Sonra alınıyorsun, “kullanılacak listesi” meselesine. Tabii ki utanç verici, ama utancın çoğu da senin be kardeşim. Mesele hata yapmak, yanılmak, bir gün kendini bir şeyleri öyle değil böyle yapmaya mahkûm hissetmek, korkmak, korkuyla vicdana ihanet etmek, kendi içinde zaten kıvranmak değil. Bunların hepsi sonuçta insanı utandırır.

Dün değilse bugün, bugün değilse yarın, o utancı vicdan tam taşıyamaz, bir şekilde içinden atmak için uğraşır; utanç sözcüklere, yazılara, yüze, eylemlere, özeleştiriye vurur. Utanç sonuçta bağışlanır da.
Ama sen hiç utanmıyorsun.

Yanıldığın için utanmak bir yana; yüz binlerce okuru, milyonlarca izleyiciyi, sana inanan, güvenen, seni cesur, bağımsız, ne pahasına olursa olsun hakikatten ve doğrudan yana, hiçbir güce boyun eğmeyen zanneden onca insanı yanıltmışsın. Yanılmak insan için; ama bile bile, taammüden yanıltmak ezeli bir utanç. Hiç utanmayacak mısın!

Madem utanmazsın, seni rahatlatmak için bir tüyo vereyim: Aslında “Balyoz” için o raporu hazırlayan da Erdoğan. Bak bu tarafından bakabilirsin işte.

Neticede Erdoğan’ın hazırladığı rapor.
Vallahi öyle. Tepe tepe kullan bunu. Dalga geç, alay et, yamult, yanılt, kanırt: “Erdoğan’dan bilirkişi olursa böyle olur!.. Kendin pişir kendin ye!.. Bilirkişi o kişi, bunu bilen iki kişi!”

34 sayfa rapor... Altında bir imza: Kurmay Binbaşı Ahmet Erdoğan! İçindeki, üstündeki, yanındaki darbeciden utanmış Erdoğan Binbaşı’dan da hiç utanmayacak mısın!

Not: Artık Genelkurmay Başkanı’nın utanıp ne diyeceği ona kalmış. Baykal da kendini bir bilirkişiye göstersin. Bu yazı tamamen, bizim mesleğin her köşesinde her şeyi çarpıtarak bilirkişi “sen”lere sesleniş, serzeniş ya da senleniştir!

UMUR TALU

asagir
03-03-2010, 22:45
Aldatanın değil, delil bırakanın IQ’su düşük
Çakayım ben böyle bilimin gözünün üzerine.. Bu kafada gidip de kendine bilim adamı diyenin hakeza gözüne.. Kraliçe’nin sadık kullarından olmayan biri çıkmış “Aldatan erkeğin zekâsı düşük” fetvası vermiş.. Sabahtan beri kadınlar tarafından telefonla taciz ediliyorum.. Böyle bilim olmaz!

Sadakatsiz erkeklerin IQ’su düşük oluyor.. Fetvasını veren densiz profesörün adı Satoşi Kanazawa..

Kendisi İngiltere’de zenginlerin bebelerine dua gücüyle diploma veren London School Economics’te hocalık yapıyor..

Aslı Japon, yaşadığı yer İngiltere.. Araştırmasını da Amerika’da Amerikalı erkekler üzerinde yapmış..

Şimdi ben kendisine erkek diyen bu şuursuzun neresinden tutayım?

Ne aslı belli, ne yaşadığı belli, ne de avlandığı yer belli.. Kim bilir kime yaranmak için yaptı bu araştırmayı..

Bir kere evli mi bekâr mı o bile belli değil.. Bence üçüncü türden.. Bütün akademik birikimini ıvır zıvır mevzular üzerine çalışarak yapmış..

Aha eserlerinden biri.. “Erkek kumar oynar, kadın ayakkabı satın alır..”



***


Onu beğenmediniz mi?

Alın size başka bir eseri daha.. “Neden güzel insanlardan doğan bebeklerin cinsiyeti çoğunlukla kız oluyor?”

Adamın niyeti niyet değil..

Varsa yoksa erkekleri komplekse sokacak mevzular bulup, onların üzerine tez bina etmek..

Yiğit kısmının yüzde doksanı zaten hilkatten eğri büğrü doğuyor.. Onların bebeleri de elbet ona benzeyecek..

Çocuğun harcını koyarken içine Brad Pitt geni katacak halleri yok ya!

Ne lüzumu var erkek çocuk babalarını “Sen güzel olsaydın bu oğlan değil kız olurdu..” diye germenin? Boynu devrilesice.. Dalağı şişesice..

İNKÂR KALESİ..

Neyse, sinirlerimize hâkim olalım ve gelelim Satoşi Kanazawa denen motosiklet markası isimli adamın tezine..

“Sadakatsizlik eşittir geri zekâlılık..” iddiasına..

Amerikalı deneklere sormuş.. Karınızı hiç aldattınız mı? “Evet..” Peki yakalandınız mı? “Evet..”

Hıııımm! Demek ki evindeki kadının üzerine gül koklayan erkekler düşük IQ’lu oluyor..

Baştan söyleyeyim..

Böyle bir soruya ancak evdeki kadına yakalanan bir erkek evet der.. Yakalanmıştır bir kere.. İşin kaçarı, naçarı yoktur.. İnkâr edecek de ne olacak?.

Sadece erkekler damarlarında gezen asil şövalye kanın gereği kuyruğu dik tutar.. Kabadayılık yapıp “evet” der.. Bunun manası “Aldattım ulan! Aldattım işte.. Var mı bir diyeceğin?” şeklindedir..

Bu işlerde hiç yakalanmayan, hatta hiç parmak izi bırakmayan bir erkek ise inkârdan gelir.. İnkâr zekâsının icabıdır..

Ancak budala bir erkek, karısını ilgilendiren “Hiç aldattın mı?” türünden soruya “Ohhooo!” sayhası ile başlayan cevap verir..

O yüzden de zeki erkeklerin kaydı bu tür araştırmalarda tutulamaz.. Zaten bizden evvel kadın belasına uğramış atalarımız yolu göstermiş erkeklere.. “İnkâr yiğidin kalesidir..” lafı buradan çıkmadır, hiçbir bilimsel araştırmada yer almaz..

Yani evdeki kadına iş üzerinde basılsan bile inkâr edeceksin..

Temsil kadın eve zamansız dönüp, yatak odasına daldı.. Seni o halde bastı..

“Alçak adam.. Beni nasıl aldatırsın? Hem de kendi yatağımda..” diye bağırmaya başladı..

Bilimsel not: Kadın milletinin “kendi yatağımda..” takıntısının bilimsel açıklaması yoktur..

Komşunun yatağında basılmak hafifletici sebep mi sayılıyor, o da belli değildir.. Öyle bağrışırlar..


***


Bu durumda zeki ve atalarından öğrendiği dersi iyi bellemiş bir erkeğin yapacağı şey “Ne aldatması?” deyip, soruya soruyla karşılık vermektir..

Kadın “İşte bu o....’la..” dedikçe, erkek politikadan kıl kadar taviz vermeyip “Hangi o......’la?” yüklemesini yapmalıdır..

O arada basıldığınız kadın, hızla mekânı terk eder.. Siz de kadının bağırıp çağırırken ne söylediğine takılmadan yatağı toplarsınız..

İşlem tamam olunca “Ne kadını? Ne aldatması? Hayal mi görüyorsun?” deyip üste çıkarsınız..

Basıldığında ne yapacağını bilen şuurlu bir kocanın, o saniyeden itibaren vereceği tek bir cevap olmalıdır..

“Burada kadın filan yoktu.. Sırf beni huzursuz etmek için sen uyduruyorsun.”

FAYDASI NE Mİ?

İkinci bir görgü tanığının olmadığı her baskında işe yarayan bu förmül, karınızın kendisinden şüphelenmesine sebep olur.. Kendi algısını ve kararlarını yargılamaya başlar.. Şansınız yardım ederse “iki vakte kadar” kadını evden ambulansla alırlar..

Zeki erkeğin her türlü baskında, sorulacak ilk soruya bir cevabı vardır..

“Bu kadınla burada ne yapıyorsun?”

“Coğrafya çalışıyoruz..”

“Bu kadın kim? Ne işi var yatak odamızda?”

“Senin için yeni bir yatak ısmarladım, ölçüsünü alıyoruz..”

“Bana bunu da mı yapacaktın Kâzım?”

“Ben ne yaptığımı biliyor muyum?”

“Kim bu kadın Selami?”

“Bilmiyorum, kim?”

“Bunu bana neden yaptın?”

“Psikoloğuma göre öz saygı problemim varmış..”

“Allah belânı versin Haydar!”

“Belâ okuma hayatım, uğursuzluk getirir..”


***


Mutfak robotu markası isimli Japon bilim adamı Satoşi Kanazawa bunları nereden bilecek? Gördüğü Antep, yediği keçi boynuzu pekmezi..

Hayatına bir kadın girip girmediği bile belli değil.. Oturduğu yerden sallıyor.. Bizim şehir kızları da haberi Radikal’den okuyup keyifleniyorlar..

“Ha ha haaa! Aldatan erkek salakmış..”

Hayır canım aldatan değil, aldatırken yakalanan erkek salaktır.. Hatta o bile değil.. Yakalandığında işin içinden çıkamayan erkek bu “salak” sıfatını hak eder..

Gerisi, erkeklik denilen güzellikler âleminde burçtan burca seker..

Son lafım erkeklere..

Bu haberi bahane edip sizi makaraya sarmaya çalışan kızlarla ağız dalaşına girmeyin.. Onlarla tartışıp erkeklik dünyasının sırlarını ellerine vermeyin..

Unutmayın! Bir erkek mesai yaparken yakalanmıyorsa gerisi teferruattır..
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Aldatanin_degil_delil_birakan in_IQsu_dusuk&tarih=03.03.2010&Newsid=290934&Categoryid=4&wid=1

e-fulya
04-03-2010, 23:31
VAKİT'İN BİR TECAVÜZCÜSÜ DAHA ORTAYA ÇIKTI


02.03.2010

Dinci kesim içerisinde önemli yer tutan bir isim var.
Onun adı: Mustafa İslamoğlu.
İslamoğlu’nun başını çektiği “Akabe Grubu” olarak bilinen büyük bir cemaati var.
Hilal TV’nin sahibi olan Mustafa İslamoğlu Vakit ve Yeni Şafak Gazeteleri’nde köşe yazarlığı yapmasıyla bilindi, tanındı. İslamoğlu; Vakit’te Arif Çevikel, Yeni Şafak’ta Sami Hocaoğlu müstear isimlerini kullandı.
Son dönemde Gülen Cemaati ile de yakınlaşan İslamoğlu, geçtiğimiz Haziran ayında ABD’ye yaptığı seyahatte Fethullah Gülen’i ziyaret etti.
İslamoğlu, son dönemde orduya karşı atılan adımlara verdiği destekle de biliniyor. İslamoğlu’nun Akabe Vakfı ve Hilal TV’si sık sık Taraf’a reklam veriyor.

İslamoğlu’nun sırrı

Mustafa İslamoğlu’nun İslamcı kesim içinde herkesin bildiği ama “kol kırılır yen içinde kalır” diyerek saklanan bir sırrı var.
O sırrı bir Müslüman dergi açıkladı.
O dergi İBDA düşüncesine yakınlığıyla bilinen Baran dergisi.
Baran dergisi ilk olarak 28. sayısında olayı gündeme getirdi.
Habere göre Mustafa İslamoğlu’nun 1981 yılında hakkında kesinleşmiş bir hapis cezası vardı. Bu cezanın nedeni İslamoğlu’nun küçük bir erkek çocuğuna tecavüz etmesiydi.

Çocuk emanet ediliyor

Yıl 1980…
İslamoğlu’nun Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü’nde öğrenci olduğu günler...
Aslen Kayserili ancak Ankara’da yaşayan ve Mustafa İslamoğlu ile tanışan M.D. isimli şahıs, İslamoğlu’ndan oğlu T.D’ye dini konularda ders vermesini istedi.
İslamoğlu’nunteklifi kabul etmesi üzerine M.D. oğlu T.D.’yi Kayseri’de yaşayan babaannesine bıraktı T.D. geceleri babaannesinde kalırken, gündüzleri İslamoğlu’ndan dini konularda dersler aldı.

Tecavüze uğruyor

Ve bir gün...
T.D’nin babası M.D. Ramazan Bayramı nedeniyle Kayseri’nin Develi ilçesine geldiğinde oğlunu rengi sararmış ve dudakları morarmış gördü. Oğluna ne olduğunu sordu. Oğlu “rahatsızım” cevabını verdi. Ancak çocuğun amcaları T.D’yi sıkıştırdığında acı gerçek ortaya çıktı.
Devamını Baran dergisinin 28. sayısında yayınladığı dava dosyasından okuyalım: “Kendisinden daha samimi davranan amcaları Sami ile Mevlüt’ün mağduru sonradan konuşturmaları üzerine olayı onlardan işittiğini, bunların aktarmasına göre sanığın mağduru dudaklarından öptüğünü, penisini kıçını oynayıp karıştırdığını, banyoda yıkadığını hatta arkadan ırzına geçtiğini duyduğunu olayın ortaya çıkmasından sonra aslen Develili olan ancak Ankara’da avukatlık yapan her iki tarafın yakın aile dostu Mehmet Boyvada Develioğlu isimli bir şahsın olayın gerçek içyüzü hakkında bilgi toplamak ve değerlendirme yapmak için tarafların yakınlarından oluşan bir aile meclisinde olay ile konunun tartışıldığını, sanığın yakınlarının onun bu suçu işlemiş olabileceği kanısına vardıklarını bildirerek sanıktan şikayetçi olduğunu söylemiştir.”

Polis ifadesi

Tecavüze uğrayan T.D. ise polise verdiği 13 Ağustos 1980 tarihli ifadesinde şunları anlatıyordu: “Yanında Kuran kursu eğitimi gördüğü sanığın (Mustafa İslamoğlu) kendisini zaman zaman sıkıştırıp dudaklarından öptüğünü, önüne tutup ayıp hareketler yaptığını, hatta bir gün ablasının evinde banyoya sokarak kendisini yıkadığını, ordan dışarı çıkıp somyanın üzerine yatırınca da pantolonunu ve külotunu çıkartdığını, yüzü koyun yatırarak anüsüne bir şeyler sürttüğünü sonra bir ara kan gördüğünü…”

Şikayet daha sonra Adli Tıp Kurumu’na yansıdı. Adli tıp uzmanı Dr. Şahin Türkboyları tarafından düzenlenen ilk raporda: mağdurun anüs mukazasında eritem eve ekimoz tesbit edildiği, anüse küt cisimle bir darbe yapıldığı tespit edildi ve İslamoğlu’nun T.D.’ye tecavüzü kanıtlandı.

Ülkücülerin iftirası

İslamoğlu ise verdiği ifadede ailenin “ülkücü” görüşe sahip olduğunu, kendisinin “Akıncı” görüşe sahip olması sebebiyle iftiraya maruz kaldığını söyledi.

Mahkeme şahitlerin beyanları, Adli Tıp raporu ve mağdurun ifadesi doğrultusunda İslamoğlu’nu TCK’nın 414/1 maddesin göre cezalandırdı. Adli Tıp raporuna göre İslamoğlu çocuğa tam olarak tecavüz edememişti. Cinsel birleşme tam olarak gerçekleşmemişti. Mahkeme ırza geçmeye teşebbüs suçundan 2 buçuk sene ceza verdi.
TC Develi Ağır Ceza Mahkemesi’nin 1980 / 77 esas nolu, 1981 / 63 karar nolu davasına Mahkeme Başkanı 19030 sicil nolu Metin Yüksel’in kararına göre İslamoğlu’nun cezası kesinleşti.

Babası "sapık" dedi

Baran dergisi olayın peşini hiç bırakmadı. 35. sayısında Mustafa İslamoğlu’nun babası Ahmet İslamoğlu’nun oğlu hakkında Ali Eren Hoca’ya yazdığı mektubu yayınladı.
Mektupta İslamoğlu’nun babası "Muhterem Hocam Mustafa'nın dâl (sapık) ve mudilliği (saptırıcılık), baba olarak bizi çok huzursuz etmektedir. Salahına dua etmekteyiz. Sizlerden de ıslahına dua istirham etmekteyiz” diyordu. Babası Mustafa İslamoğlu ile ilişkisini kesmişti.
Baran dergisi 98. sayısında ise mahkemenin verdiği kararın resmi evraklarını yayınladı.

Konu üzerine konuştuğumuz haberi yapan muhabir Aydın Alkan ise Odatv’ye bu konuyu neden haberleştirdiklerini anlattı. Alkan açıklamasında İslamoğlu’nun çalışmalarının İslami kesime zarar verdiğini, bu tür insanların sapkınlıklarını bu nedenle deşifre ettiklerini anlattı. Alkan, son dönemde rantçı, sapkın eğilimlerin İslamcı kesimde artmasından rahatsızlığını dile getirdi. Alkan, kendilerinin bu kesimlerden ayrışmaya çalıştıklarını, bu nedenle “bizdendir” diyerek kimseyi kollamadıklarını anlattı.

Odatv’yi de eleştiren Alkan, “dinci, İslamcı, Müslüman” diyerek anılan kesimin bir bütünlük oluşturmadığını, içinde her akımda olduğu gibi çürük elmaların bulunduğunu, samimi Müslümanlar’ın İslamoğlu ile bir tutulmamasını rica etti. Alkan, her fikir akımının kendi içinde bu tür eğilimlerle mücadele etmesini önerdi.

Barış Terkoğlu
Odatv.com

İşte Baran’ın “kol kırılır yeni içinde kalır” düşüncesini gütmeyerek, 98. sayısında yayınladığı o belge...

Resmi büyük boy görmek için üzerine tıklayınız...
http://www.odatv.com/n.php?n=vakitin-bir-tecavuzcusu-daha-ortaya-cikti-0203101200

KUTERO
05-03-2010, 10:01
Türkiye'nin gerçeği
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın dün Patent Ödülleri töreninde yaptığı konuşmada sarf ettiği "Değişime sırf bu hükümet istiyor diye karşı çıkılıyor" cümlesine herhalde herkes katılmıştır. Kendisinin yol arkadaşları, oy verenleri bu gerçeği fark edeli zaten çok oldu; karşısında yer alanlar da onun cümlesinde tasvir ettiği kendilerinin ruh halini artık gizleyemiyorlar...

Kendi hallerine bıraksanız 'değişim' sözcüğünü dillerinden düşürmeyecek niceleri, sırf Ak Parti eliyle geleceği için, dünyanın en gelişmiş anayasasını yapmaya da, özgürlükleri genişletecek yeni yasal düzenlemelere de, çağdaşlığın gereği uygulamalara da karşı çıkıyorlar...

Ne yapalım, Türkiye'nin gerçeği bu...

'Türkiye'nin gerçeği' muhaliflerin yeniliklere karşı çıkmasıyla da sınırlı değil, ülkenin başına her türlü derdin gelmesini de gönülden arzu ediyor muhalifler...

Ülkemiz her yıl bu zamanlarda bir ayı bulan bir 'Ermeni nöbeti' geçirir; yeni değil bu, ben bildim bileli, her yıl şu sıralarda Amerikan Kongresi'ne sunulmak üzere bir 'Ermeni karar tasarısı' hazırlanır; yaklaşık bir ay sonra da ABD Başkanı'nın her 24 Nisan'da Ermeniler'e hitaben yazdığı mektupta '1915 olayları'ndan nasıl söz edeceği sorunu yaşanır...

Bir aylık bir süreyi 'Ermeni' sözcüğünün en sık geçtiği bir ortamda geçirir Türkiye: Karar tasarısı son anda engellenir, mektuba ayıp sözcük yerine 'trajik olaylar' genel yaklaşımını geçirir ABD Başkanı; rahat bir nefes alır, bir sonraki yıl bu zamanlara kadar başka dertlerimize dalarız.

Aynı rutin bu yıl da tekrarlanıyor; yalnız bir farkla: Gazetelerde çıkan yazılara biraz yakından yaklaşır, TV yorumlarına daha dikkatli kulak verirseniz, bazı kalem ve ağızların, "Keşke..." beklentisi içerisinde olduğunu keşfedebilirsiniz.

Keşke bu yüzden bir kriz çıksa... Keşke Türkiye ile ABD ilişkileri ciddi biçimde yaralansa... Keşke girişimler başarısız kalsa da büyükelçimizi geri çeksek... Keşke bu yüzden ABD'li şirketlere verilmiş ihaleler iptal edilse... Keşke... Keşke...

Hiç kimseden itiraz istemem, çünkü okuduğum konuya ilişkin yazılardan -bazılarında apaçık bazılarında ise satır arası- bu 'Keşke' mesajı alınabiliyor... Kimse kimseyi kandırmasın...

Madem açık sözlü olmaya karar verdik, o halde ekonomik krizin ülkemizi 'teğet geçmesi' yüzünden duyulan hayal kırıklıklarını da hatırlayabiliriz. İzlanda'nın krizin en başında yaşadığı, şimdilerde komşumuz Yunanistan'ın başına gelen iflâs belâsını, Allah vermesin, kendi ülkesi için arzu edenler yok muydu aramızda?

"Yoktu" diyenler, yalancıların safına geçiniz lütfen...

Siyasetçileri kast ederek "Sırf bu hükümet istediği için değişime ayak direyenler var" diyor ya Başbakan Erdoğan, aslında bu hükümet iş başından gitsin de isterse kendisi sıfırı tüketsin, buna razı olacak işadamları var... Yıllarca 'ilerici' postuna büründüğü halde, sırf bu hükümet savunuyor diye özgürlüklerin genişlemesine karşı çıkan aydınlar, sanatçılar, gazeteciler, yazarlar var...

Türkiye'ye başında böyle bir hükümet var diye sempati besleyen ülkeleri yadırgayan, elleri kalem tutuyorsa bu duygularını o ülkelerin vatandaşlarına aktarma yolunu seçen niceleri yaşıyor aramızda...

Yıllarca darbelere karşı çıkarak elde ettikleri primi, apaçık bir biçimde eski darbeleri sahiplenerek veya yenileri için çağrıda bulunarak harcayanları herhalde fark ediyorsunuzdur.

Böyle bir ülke Türkiye... Maalesef böyle...
.....

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=05.03.2010&y=FehmiKoru

asagir
07-03-2010, 18:35
Generaller tasfiyesi neden yapıldı


Hayır! Hayır! Türkiye’den bahsetmiyorum. Biliyorum, kamuoyu generallerin gözaltına alınmasını, kiminin tutuklanmasını “Neler oluyor”, “Askerler mi sivillere, siviller mi askerlere darbe yapıyor” kaygısıyla yakından takip ediyor. Hayır! Ben sizi Endonezya’ya götürmek istiyorum. Dünyanın en kalabalık Müslüman ülkesinde, generallerin neden ve nasıl tasfiye edildiğini yazmak istiyorum...


LÜBNAN kökenli Fransız yazar Amin Maalouf “Çivisi Çıkmış Dünya/Uygarlıklarımız Tükendikçe” adlı deneme eserinde dünyayı kaosa sürükleyen olayların analizini yaptı:
“ABD, Endonezya maden ocaklarının ulusallaştırılmasına, Jakarta’nın Pekin ve Moskova’yla kurduğu ilişkilere öfkelenip, bu konularda elinden geleni ardına koymamaya karar vermişti.
Sonuçta kesin bir başarı elde ettiler. Ayrıntıları ancak yıllarca sonra öğrenilebilen müthiş bir oyunla, komünistler ve solcu ulusalcılar kanun kaçağı olarak görülmeye başlandı; üniversitelerde, yönetim merkezlerinde, basında, başkentin mahallelerinde, hatta en ücra köylerde bile bunların birçoğu tutuklanıp öldürüldü...
Bu sıkıntılı dönemin sonunda, o zamana kadar dünyadaki en hoşgörülü din anlayışı olmakla ün salan Endonezyalıların Müslümanlık anlayışı, bütünüyle değişti. Toplumun laikleştirilmesi perspektifleri ortadan kaldırılmış, komünizm tehlikesine karşı verilen mücadelede ‘yan hasar’ın kurbanı olmuştu. (...)
Öte yandan, siyasal bağımsızlıktan ve ulusal devletin başlıca doğal kaynaklarına sahip çıkmasından yana olan ve Batı tarafından acımasızca, etkin biçimde alaşağı edilen tek Müslüman ülke Endonezya değildir...” (sayfa 126, 127)
Endonezya’da olanlar ile Türkiye’de son yıllarda yaşadığımız olaylar arasında bir benzerlik var mı?
Bunun yanıtını Amin Maalouf’un bahsettiği yıllarda Endonezya’da neler olduğunu öğrenerek verebiliriz...
Amerika Sukarno’dan memnun değildi
Endonezya tarihi denince mutlak iki isimden bahsetmemiz gerekiyor:
Ahmet Sukarno ve Muhammed Suharto.
Sukarno ulusalcıydı. Siyasal duruşunu antikapitalist ve antiemperyalist diye tanımlıyordu. Endonezya Ulusal Partisi’nin kurucusu ve ilk başkanıydı.
Kuşkusuz 336 etnik grubun yaşadığı bir coğrafyada ulusalcı olmak, hepsini bir çatı altında toplamak hiç de kolay değildi. Ama Sukarno başardı.
Sırasıyla Portekiz, İngiliz, Hollanda, Japonya ve tekrar Hollanda sömürgesi olan Endenozya’yı bağımsız hale getirdi: Tarih 27 Aralık 1949 idi.
Sukarno önce, Hollandalıların baskısına rağmen, ülkesini 15 üyeli federasyondan üniter devlete geçirdi.
5 ilke belirledi: Ulusalcılık, halkçılık, temsili demokrasi, devletçilik, laiklik.
Sukarno, Soğuk Savaş döneminde Mısır lideri Nasır ve Yugoslavya lideri Tito’nun kurduğu bağlantısızlar hareketine katıldı.
Çin ve Kuzey Kore ile politik dostluk kurdu. SSCB’den askeri yardımlar aldı.
200’den fazla Hollanda şirketini millileştirdi.
Ve ABD bu gelişmelerden rahatsız oldu. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, Asya’da egemenlik alanını artırma çabası içindeydi. Hindiçini’nde (Vietnam, Laos, Tayland, Kamboçya) bağımsızlık hareketleri büyüyordu.
Kore Savaşı bitmiş; Vietnam Savaşı başlamak üzereydi.
ABD, Asya’yı kaybetmek üzereydi.
CIA faaliyetleri
Tarih: 30 Kasım 1956.
“Darul İslam” isimli bir örgüt Sukarno’ya suikast düzenledi.
Sukarno, ayrıca kendilerini antikomünist olarak tanımlayan İslamcı PRRI (Pemerintah Revolusioner Republik Indonesia) adlı örgütün de hep hedefinde oldu.
Sukarno kendisinin kimler tarafından öldürülmek istendiğini kuşkusuz biliyordu. İslamcı örgütlere CIA’nın yardım ettiği sır değildi.
1958 Mayıs’ında Allen Lawrence Pope isimli bir Amerikalı havacı yakalandı. Havacının CIA ajanı olduğu ortaya çıktı. Yanındaki tüm CIA dokümanları Endonezya hükümeti tarafından ele geçirildi.
Antikomünist milliyetçi ve İslamcı örgütlerin arkasında CIA vardı.
Belgelerde ortaya çıktı ki, Amerika Sukarno’nun “ipini çekmişti”.
Sukarno’nun ipini çeken sadece ABD-CIA değildi.
Komünistler 1955 seçimlerinde yüzde 16.4 (6 milyon oy) almıştı. 1957 yerel seçiminde ise aldığı oy yüzde 30’a çıktı. Bir sonraki genel seçimde oyların yüzde 50’sini alacağına kesin gözüyle bakılıyordu.
Ulusalcı Sukarno iktidarını komünistlere bırakmak istemiyordu.
İlk iş, 1960’ta hükümet bütçesini reddettiği için meclisi dağıtmak oldu. Seçimleri erteledi.
Sonra ayrılıkçı isyanları ordu sayesinde bastırdı.
Sukarno iktidarını kurtardığına sevinirken hiç beklemediği bir yerden darbe yedi.
‘Kutsal cihat’ın hedefi
Tarih: 30 Eylül 1965.
“30 Eylül Hareketi” isimli bir grup Endonezya’nın en kıdemli altı generalini kaçırdı! Endonezya ordusunun altı üst düzey generalinin kaçırılması, rütbesi düşük bir generalin önünü açtı. Bu isim, Tümgeneral Muhammed Suharto idi.
Önce hemen orduyu hâkimiyeti altına aldı.
Generalleri komünistlerin kaçırdığını iddia etti ve bağımsızlıkçı, ilerici, ulusalcı, solcu kim varsa öldürttü. Kıyımın boyutları inanılacak gibi değildi; yarım milyondan fazla insan kıyıma uğradı.
Tek örnek vermek istiyorum: 3 milyon üyesi ve 20 milyona yakın seçmeniyle Endonezya Komünist Partisi dünyanın üçüncü büyük komünist partisi durumundaydı. Partinin önde gelen tüm isimleri öldürüldü. Evleri, işyerleri yakıldı. Cinayetlerin hepsi “kutsal cihat” adına yapılmıştı.
Peki bu 30 Eylül hareketi neydi? Arkasında kimler vardı?
Prof. Dale Scott bu konuda araştırmalar yaptı. Onun bulguları şunlardı: Kaçırılan generaller (sadece Nasution isimli general hariç), Tümgeneral Suharto’nun önünü tıkayabilecek generaller idi. Başkan Sukarno’ya yakındılar.
Plan belliydi: Tümgeneral Suharto’nun ordunun hâkimiyetini ele geçirip darbe yapması için, önündeki tüm generaller kaçırılarak öldürüldü.
Ayrıca “30 Eylül Hareketi”nin başındaki Albay AbdulLatief, Tümgeneral Suharto’nun yakın arkadaşıydı ve generaller kaçırılmadan bir önceki akşam Suharto’yla görüştüğü ortaya çıktı.
Başkan Sukarno gerçeği hiçbir zaman öğrenemedi, 30 Eylül Hareketi’ni hep komünist sandı.
Ve 1967’de tüm yetkilerini Tümgeneral Suharto’ya devretmek zorunda kaldı. Ev hapsine alındı. 3 yıl sonra da öldü.
Kazanan ABD ve darbeci General Suharto oldu.
Anlaşılıyor ki, CIA ülkeye ve döneme uygun darbe planlıyordu. Kimin aklına gelirdi, darbe karşıtı altı general kaçırılarak alt rütbedeki darbeci bir generalin önünün açılacağı...
‘Endonezya Modeli’
Tümgeneral Suharto iktidara gelince üniformasını çıkardı.
Yeni döneme “Yeni Düzen” adı verildi.
Ulusalcılara, solculara karşı İslam “panzehir” olarak kullanılmaya başlandı. Ülke rejimi hukuktan eğitime kadar zaman içinde İslamlaştırıldı.
Günlük yaşam İslami esaslara göre yaşanmaya başlandı. Bunun bir örneği de Malezya’dır.
Sadece Başkan Suharto’nun seçtiği partilerin seçimlere girmesine izin verildi.
Dünyanın en yoksul ülkelerinden Endonezya’da sosyal devlet yok edildi; Ahmet Sukarno döneminde kamulaştırılan kurumlar hemen özelleştirildi. Yabancı sermayenin gelmesi için tüm yasalar değiştirildi.
Sukarno’nın 20 yıllık döneminde dış borç 2.4 milyar dolardı. Suharto döneminde borç 50 milyar dolara yükseldi.
1996’da dönemin başbakanı Necmettin Erbakan, Endonezya’ya gitmiş; Jakarta’daki gökdelenlerden etkilenmiş ve Türkiye’nin kalkınması için “Endonezya Modeli”ni ileri sürmüştü. Zaten Endonezya Modeli diye bir model yoktu, bunun adı neoliberalizmdi.
Ne var ki, bu model Erbakan’ın gezisinden bir sene sonra çöktü.
Ekonomik krizi tetikleyen, şaibeli kredilerle çöküşü hazırlayan onlarca bankaydı. Kriz esnasında ülkeden bir anda 11.6 milyarlık sermaye kaçışı yaşandı.
Ve bu kriz döneminde, 20 Mayıs 2002’de Doğu Timor bağımsızlığını ilan etti.
Sorun bitmedi.
Endonezya’nın değişik bölgelerinde patlak veren etnik, dini ayrımcılığa dayalı şiddet ve terör olayları hiç durmadı.
Bugün Sumatra Adası’nın ucundaki Aceh bölgesinde şeriat devleti kurmak isteyen örgütle hükümet güçleri arasında çatışmalar sürüyor.
Bir dönem CIA’nın desteklediği radikal dinci örgütlerin hedefinde artık Amerika var!
El Kaide’nin üslerinden bazılarının Endonezya’da olduğu ileri sürülüyor. Bilindiği gibi Bali’de çoğunluğu turist 200 kişiyi öldürdüler.
Kimine göre, Afganistan’ı kaybeden El Kaide militanlarının yeni üssü Endonezya-Ambon’du. Bu nedenle Poso ve Ambon adalarında Müslüman-Hıristiyan çatışmasında 1999’dan beri 10 bin kişi hayatını kaybetti.
Kimse artık “Endonezya Modeli”nden bahsetmiyor.
Bugün başkent Jakarta’nın bir yanında gökdelenler diğer yanında ise “kampung” adı verilen derme çatma, sağlıksız sayısız gecekondu mahallesi var.
Endonezya’da yoksullar ile zenginler arasındaki mesafe her geçen yıl artarak sürüyor. Öyle ki, bugün beş kişiden dördü günlük 1 doların çok az üstü veya altında çalışıyor.
Başa dönüp Amin Maalouf’u bir kez daha okuyunuz lütfen.
Okuyunuz ki, Türkiye’nin nereye sürüklendiğini görünüz...

Bir eski bakanın cezaevi günlüğü

HER kitap yazılacak zamanı bekler. O zaman gelmeden, o kitap inanınız yazılmıyor. Kitabın kafanızda “olgunlaşması” gerekiyor.
Yıllardır, İttihat Terakki ve Cumhuriyet ideolojisinin mimarlarından Ahmet Ağaoğlu’nun hayatını yazmak istiyorum.
Doğal olarak konuyla ilgili kaynaklar ilgimi çekiyor.
Birkaç ay önce çıkan, gazeteci Nezih Tavlaş’ın “Foto Muhabiri: Ara Güler” adlı kitabını bir solukta okudum.
Büyük usta Ara Güler, Ahmet Ağaoğlu’nun kızı (adını Şair-i Azam Abdulhak Hamit koymuştur) Tezer’in, Prof. Nimet Taşkıran’la evliliğinden olan Suna Hanım ile evliydi.
Ne yazık ki Suna Hanım’ı geçen hafta kaybettik.
Madem söz açıldı yazmalıyım: Bildiğiniz gibi Ara Güler üstadımız Ermeni’dir; Suna Hanım ise Azeri’dir.
İşte Anadolu’nun bu kültür zenginliğini birileri hâlâ görmek istemiyor; bizi kendi tarihimizden utanır hale getirebilmek için ellerinden geleni yapıyorlar.
Geçen hafta sahafları dolaşırken Samet Ağaoğlu’nun “Hayat Bir Macera” adlı kitabını aldım. 2003 yılında çıkan kitap demek ki gözümden kaçmıştı.
Samet Ağaoğlu, Ahmet Ağaoğlu’nun oğluydu.
1940’lı yıllarda Orhan Veli’den Ruhi Su’ya kadar Ankara’daki solcu aydınların çevresine takılıyor ve edebiyatla uğraşıyordu.
Sonra Demokrat Parti milletvekili ve bakan oldu.
27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinden sonra cezasını çekmek için konduğu Kayseri Cezaevi’nde çocukluk anılarını kaleme aldı. 193 sayfa tutan bu anıları Kitap Yayınevi yayınladı.
Bunları niye yazıyorum?
Samet Ağaoğlu Kayseri Cezaevi’nde kaleme aldığı anılarının bir bölümünde bakın ne yazıyor:
“İttihatçıları yakalayarak hapislere atan, askeri mahkemeler karşısına çıkaran, İngilizlere teslim eden, onların ‘İttihatçılar yerine Ruslar gelsin memlekete razıyız’ diyecek kadar can düşmanları Hürriyet ve İtilafçılar idi. Tam on yıl, bir kısmı vatan dışında, bir kısmı içeride çeşitli minnetlerle yaşamış bu insanlar yakaladıkları hasımlarının hiçbirine hakaret etmediler, hiçbirini vurmadılar, dövmediler. Ali Kemal ile Pehlivan Kadri’nin makaleleri dışında hiçbirine sövülmedi. Bekirağa Bölüğü’nde babamı ve arkadaşlarını her gün görebiliyorduk. Konuşurken de yanımızda dinleyen kimse yoktu.
Milli Mücadele’den sonra inkılaplar sırasında İstiklal Mahkemeleri’ne verilen siyaset adamlarına da hükmedilmiş en ağır cezalara rağmen insan haysiyet ve şerefine dokunacak baskılar uygulanmadı.
Fakat ne hazin tecellidir, aradan yıllar ve yıllar geçtikten sonra aynı insanların çocukları birbirlerine tarihte örneği az görülmüş maddi-manevi hakareti reva görmekten çekinmediler; dün ordunun başkumandanı generaller, devlet ve hükümet başkanları, mebuslar, şairler, tarihçiler, yazarlar, yüksek memurlar, yüzlerce insan ayaklar altına alınarak dipçiklerle, tekmeler, tokatlar, yumruklarla, bir kısmının yüzü gözü kan içinde hapishanelerden hapishanelere sürüklendiler.
Halbuki insan haysiyet ve şerefine saygı prensibi dillerde ve kanunlarda baş tacıydı. Demek devlet şeklinde ve yazılı prensiplerde görülen ilerlemenin karşısında, ruhlarda, zihniyette, düşüncede büyük gerileme olmuştu. Bu, neden olmuştu? Bunun sorumlusu sebepler nelerdi?
Bu soruların cevaplarını ileride tarihçiler ve sosyologlar elbette araştırarak verecekler...”
Yıl: 2010.
Samet Ağaoğlu’nun yazdıklarının üzerinden 50 yıl geçti.
Ağaoğlu’nun yazdığı dönemlere ilişkin “eksik” ya da “fazlalık” bulabiliriz kuşkusuz.
Ancak bu, şu soruyu sormamıza engel değildir:
Dünden bugüne ne değişti?


http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/14030977.asp?yazarid=218

mterkan
08-03-2010, 14:20
NAZLI ILICAK

CHP ve kara çarşaf

Andy-Ar şirketinin, araştırma sonuçları geçtiğimiz günlerde "En Son Haber" isimli sitede yayınlandı. Burada çarpıcı bir bulgu mevcut. MHP, CHP'yi geçerek, ikinci parti konumuna yerleşiyor. Daha önce A&G şirketinin de, MHP'nin oylarının arttığına dair tespitleri vardı. A&G, etnik çatışma temelindeki kutuplaşmanın, milliyetçi partileri güçlendirdiğini belirlemişti: Bir yandan MHP, bir yandan da, daha ziyade Kürtleri temsil eden BDP'de ilerleme göze çarpıyordu.

Ya CHP? Andy-Ar'a göre, kararsızlar dağıtıldıktan sonra, CHP'nin oy oranı sadece % 17.8. (AK Parti % 35.1; MHP % 19.2, Sarıgül % 6.5, Saadet % 5.4, BDP % 5.1)
Bunun sebebi, partinin, halkımızın değerlerinden kopuk bir söylemi benimsemesi. Yönetim, bastırmak istese bile, zaman zaman, bazı işaretler gün ışığına çıkıyor. Mersin Kadın Kolları, "Karabulutları dağıtıyoruz" diye, pazarda çarşaf toplarını çekiştirerek parçaladı. Çağdışı bir manzaraydı bu... CHP yetkilileri, anında tepki verdi ve failleri disipline sevk etti. Bu arada, kadın kollarından istifalar oldu.
Geçmiş günler aklıma geldi. Tam da, Milli Güvenlik Kurulu'nun 28 Şubat kararları öncesinde, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile Atatürkçü Düşünce Derneği gibi malum kuruluşlar, "Şeriata Hayır" mitingi düzenlemişti. Bu yürüyüşte taşınan bir pankart vardı. Hatırlayınız... Üzeri çarpıyla çizilmiş çarşaflı bir kadın vinyeti. Yürüyüşe, Bülent Ecevit destek vermedi. Anavatanlılar da katılmadı. Ama Deniz Baykal, Yılmaz Ateş, Birgen Keleş, Oya Araslı gibi partinin ağır toplarıyla birlikte eyleme sahip çıktı. Bu pankartın varlığını bile bile yürüyüşe katıldıklarına göre, çarşaflı kadını, herhalde bir gericilik sembolü gibi görüyorlardı. Özellikle bugünden düne baktığımızda, söz konusu eylemin tıpkı Fadime Şahin ve Müslüm Gündüz senaryoları gibi, 28 Şubat'a zemin hazırlamak üzere düzenlendiği ortaya çıkıyor. "Eyvah! laiklik elden gidiyor" tavrını pekiştirmek amacıyla kadınlar, ÇYDD ve ADD önderliğinde sokağa dökülmüştü. Deniz Baykal ve CHPliler, onlara destek verdi.
Bu yüzden, hiç şaşırmıyoruz CHP'nin oyları niye geriliyor diye. Ve CHP'li kadınların, "çağdaşlık" adına çarşafları yırtmasına da hayret etmiyoruz. Yıllar yılı onların zihinlerine bu kavramlar çakıldı. Aslında Deniz Baykal, medeni bir insan, iyi okumuş, güzel konuşuyor. Fakat bir türlü, CHP'nin o statükocu mazisinden kendini kurtaramıyor. Ecevit'e benzer bir dönüşüm geçiremiyor. 2009 Mart'ında, mahalli seçimler öncesinde, ufak bir çarşaf açılımı yapmıştı ama bu davranışın samimiyetsizliği göze batıyordu. Nitekim çarşafları yırtan kadınlar, kendi asıllarına rücu ettiler: Dogmatizm, müsamahasızlık, halka tepeden bakma ve herkes için en doğru olanı sadece ben bilirim edası.



Ülkenin "malum sözüm ona yazarlarının" önyargılı ve yönlendirici görüşlerinden seçmeler deyip geçiyorum....

mterkan
08-03-2010, 14:34
Fatih Altaylı

Tan'ı harcamak


DIŞİŞLERİ Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun dün birkaç gazetede yer alan sözlerini okuyunca inanamadım.
Ölçülü, dikkatli bir adam diye bildiğimiz Davutoğlu'nun sözlerini.
Davutoğlu şöyle demişti:
"Muhtemel krizi öngörerek Büyükelçi Namık Tan'ı şubat başında Washington'a gönderdik. Biraz ağırdan alsaydık, istişare için Ankara'ya çağıracak elçimiz olmazdı. Bu kozumuzu kullanamazdık."
Ben böyle bir cümle hayatımda duymadım.
Sanırsın ki, Türkiye'nin Washington'da elçisi yok.
Biri istifa etmiş, yerine bir yenisi gitmiş.
Bu mu büyük strateji.
Ayrıca "geri çağırmak için büyükelçi yollamak" da neyin nesi.
Yani Ermeni tasarısının geçeceğini biliyorsunuz.
Engelleyemeyeceğinizden eminsiniz.
Bu yüzden de Washington'a "geri çekmelik" bir büyükelçi yolluyorsunuz.
Yolladığınız adam da Dışişleri'nin en parlak adamlarından Namık Tan.
Ben bu sözleri okuyunca Namık Tan adına üzüldüm.
Gazetelerden biri "Bakan Bombaladı" diye vermiş mesajı.
Bombaladığı doğru da, kimi ve nereyi bombaladığı tartışmalı.
Bence Namık Tan'ı.
Sizce kimi?

mterkan
08-03-2010, 14:38
Mehmet Y. yılmaz

Şansımız varmış ki sürücü polis çıktı!


BAŞBAKAN Yardımcısı Bülent Arınç’ın makam aracı, önceki gün Ankara’da bir başka araç ile çarpıştı.
Gazetelerde okuduğum habere göre kazaya karışan diğer araç bir sivil polise ait.
Bülent Arınç’a geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum ve hep birlikte bir düşünelim istiyorum:
“Bu araç bir sivil polise değil de diyelim ki Merkez Komutanlığı’nda görevli bir subay ya da ast subaya ait olsaydı ne olurdu?”
Nasıl büyük bir gürültü çıkacağını kolayca tahmin edebilirsiniz.
Ortada ne ABD’nin Ermeni tasarısı kalırdı, ne yargı reformu!
Başta Arınç olmak üzere AKP sözcülerinin kazanın arkasında neyin yatmakta olduğu ile ilgili kuşkularını gazete manşetlerinde okur, televizyon haberlerinde izlerdik.
Yandaş medyada “kazanın ardındaki gerçekler” konulu bir dizi haber okurduk.
Savcılık geniş çaplı bir soruşturma başlatır, kazaya karışan askerin evinde ve kışladaki çalışma masasında aramalar yapılırdı.
Sürücü bir süre gözaltına alınır, herkes Genelkurmay Başkanı’ndan bir açıklama yapmasını talep ederdi.
Yani daha önce yargıcın otomobilini takip ettikleri kuşkusuyla yakalanan askeri aşçıların başına gelenler aynen tekrarlanırdı.
“Yahu bu sıradan bir trafik kazası da olabilir” demeye cesaret edecek olanlar Ergenekonculukla suçlanırdı.
Şansımız varmış ki sürücü polis çıktı! Hem Arınç’a hem de Türkiye’ye geçmiş olsun, büyük badire atlattık!

e-fulya
08-03-2010, 15:27
Hasan DEMİR

Subay Mason olursa...
Allah hiçbir milleti ordusuz bırakmasın.
Ordusuz Irak’ın ne namusu, ne camisi, ne ekmeği, ne vatanı kaldı elinde.
Filistin’de olanları, Çeçenistan’da yaşananları, Afganistan halkının başına gelenleri görüyorsunuz. Ordusuzluk, hele Türk milleti söz konusu olduğunda, kısa sürede yukarıda sayılanların cümlesi birden demektir ve onun için Türk milleti, birileri ne derse desin ve birileri ne kadar yıpratmak isterse istesin Ordusunu gözü gibi sever, bu millet için Ordu yine kim ne derse desin bir “Peygamber Ocağı”dır.
Biz bazıları gibi intikam almak ve yıpratmak için değil, gerçekten Peygamber Ocağı, gerçekten Çanakkale ruhu, gerçekten Milli Mücadele Ordusu hüviyetini yitirmesin diye yapıyor ordusuna eleştirilerini.
Ordunun komutanı İlker Başbuğ, “On senedir bir albay akaryakıt kaçakçılığı yapıyor ve üstleri de hiçbir işlem yapmıyor” diye şikâyet ederse, birileri de, “Ordu, sivil vatandaşları ayakkabı numaralarına varıncaya kadar fişleyeceğine ve subay yakınlarının başörtüsünü takip edeceğine, keşke bu işlerle ilgilenseydi!” diye sorar, bunu engelleyemezsin ve niye soruyorsun da diyemezsin.
Çünkü orduyu eşi başörtülü subay yahut sivilin okuduğu Arapça kitap değil, işte bu yıpratır. Benim söylediğim ise gayet açık. Diyorum ki, askerin üyeliği yasak olmasına rağmen gazetelerin vefat haberlerinde kimi askerin Mason Sancaktarı, kimi askerin “Öncü, Büyük Üstat, En Muhterem Mason” olduğunu okuyor ve adlarına “Evrenin Ulu Mimarından rahmet” dilendiğine şahit oluyoruz.
Kimsenin nereye üye olduğu bizi ilgilendirmez. Ama subayın bir derneğe üye olması yasak ise, birileri nasıl oluyor da on yıllarca o dernekte, “Sancaktar”, “Öncülük”, “Büyük Üstatlık” ve “En Muhterem” makamlarına kadar yükselebiliyor, bu demektir ki, üyelik, rütbeler omuzda iken başlamış. Ayrıca, biz askerin İslâmi bir tarikata, bir cemaate de fiilen dâhil olmasını ordu hiyerarşisine aykırı görürken, Atatürk’ün çok ağır sözler söyleyerek kapatılmasını temin ettiği mason derneklerine “Varımız yoğumuz Atatürk” diyen Türk ordusu mensuplarının üye olmasını nasıl ve niye kabullenelim ki.
Milli Gazete’den Mustafa Yılmaz ve Mustafa Kurdaş, bir albayımızın ölüm haberinin bir mason locası tarafından “Mason Sancaktarı” olarak verilmesi üzerine işin peşine düşmüş ve “Mason Sancaktarının” locanın alameti olan Sancağı taşımakla görevli olduğunu tespit etmişler. Düşünebiliyor musunuz bir mason sancaktar, albay; elinde sancak, arkasında bir mason, rütbesi general; orduda hiyerarşi işte bu olur o zaman, yani masonun rütbesi Türk Silahlı Kuvvetlerinin verdiği rütbenin önüne geçer.
Ayrıca Asker..
O göreve bir yemin ederek başlar.
O yeminin üstünde başka bir yemin olmamalıdır.
Ama masonluğun da yemini vardır, hem girerken, hem dereceler arası yükselirken. Aşağıda, Aksiyon Dergisi’nin 18 Kasım 2009 tarihli baskısında verilen bir mason yemininin bir bölümünü birlikte okuyalım:
“Biz aşağıda isimleri yazılı şövalyeler, serbest irademizle ve tam arzumuz ile kâinatın ulu mimarı ve kralı bakla şövalyelerinin Lübnan Prenslerinin Kolej huzurunda vaad ve taahhüd ederiz ki bu derecenin sırlarını bu derecenin altındaki dereceler masonlarına bildirmeyeceğiz ve vaad ve taahhüd ederiz ki bütün kuvvetimizle çalışan sınıfın kardeşlerini yükseltmeye...”
Şimdi mason subay hangi yeminine sadık kalacak?
Bu, bir dayanışma yemini değil mi?
Bütün bunlar laikliğe çok mu uygun?
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yg/yazargoster.php?haber=12348

yosun
09-03-2010, 14:47
Gizli tanık tutanağı...


Araştırmacı gazetecilik var.


Soruşturmacı gazetecilik var.

*


Şimdi yeni moda çıktı:

“Sokuşturmacı” gazetecilik!

*


Geçen salı sabahı Star Haber’de Uğur Dündar yönetiminde toplantıdayız... Özel haber müdürümüz Turgut Erat, “Erzincan Başsavcısı’nın içeri tıkılmasına vesile olan gizli tanıklar telefon etti, söylemedikleri laflar tutanağa geçirilmiş, ifadeler palavraymış, Star Haber’e çıkıp anlatmak istiyorlarmış” dedi... “Sen ne cevap verdin?” dedik... Uğur Dündar’ın habercilik ve yayıncılık kriterlerini iyi bilen Turgut, “Birincisi, gizli tanık olup olmadıklarını bilemeyiz. İkincisi, gizli tanıkları deşifre etmek suçtur. Üçüncüsü, derhal savcıya gidin, basına değil, savcıya anlatın dedim” dedi... “Ağzına sağlık” dedik.

*


Çarşamba sabahı toplantı halindeyiz, Uğur Dündar’ın asistanı Türkan içeri girdi, “Hayırdır?” dedik... “Erzincan’daki gizli tanıklar arıyor, itiraflarda bulunacaklarmış, Uğur Dündar’a anlatmak istiyorlarmış” dedi.
Uğur Dündar, “Söyle onlara, derhal savcıya gitsinler” dedi.

*


Perşembe sabahı toplantıdayız, Ankara haber müdürümüz Esat Pala, “Erzincan’daki gizli tanıklar 38 defa filan telefon etti, ifadeleri yalanmış, illa yüz yüze Uğur Dündar’a anlatmak istiyorlarmış” dedi. “Sen ne yaptın?” dedik... “Kardeşim siz ne biçim gizli tanıksınız? Biz savcı değiliz, gazeteciyiz, savcıya gidin, ona anlatın dedim” dedi... “Ha yaşa” dedik.

*


Cuma sabahı toplantı halindeyiz, Star Televizyonu’nun dış kapısındaki güvenlikten sorumlu olan arkadaşlar aradı, “Gizli tanık olduğunu söyleyen birileri geldi, Uğur Dündar’la görüşmek istiyorlar” dedi... “En yakın adliyenin adresini ver, gidip savcıya anlatsınlar” dedik.

*

Cumartesi sabahı, Uğur Dündar yakında piyasaya çıkacak olan kitabı için çalışıyor, ben spor yazılarımı yazıyorum, toplantıya girmiyoruz... Bülteni hazırlayan Nazlı Öztarhan geldi, “Gizli tanıklar aradı, Uğur Dündar olmasa bile, Uğur Dündar’ın kadrosundan birileriyle görüşmek istiyorlar” dedi. “E-ee?” dedik... “Lütfen savcıya gidin, ne biliyorsanız savcıya anlatın dedim” dedi... “Biz bu cümleyi bir yerden hatırlıyoruz galiba” dedik, güldük.

*

Biz önde...

Gizli tanıklar arkada.

Mevzu komediye döndü.

Kaçıyoruz, kovalıyorlar.



*


Ve, pazar sabahı...

Uğur Dündar yok, ben izinliyim, haber koordinatörümüz Mustafa Sağlamer aradı, “Gazeteleri gördün mü?” dedi.
“Yo-oo” dedim. “Gizli tanıkların çarşaf çarşaf fotoğrafları yayınlanmış, internet sitelerinde de
var, adamları ruh gibi takip etmişler, güya ifadelerinin değiştirilmesi için baskı yapılıyormuş, eğer görüşseydik veya binadan içeri alsaydık, yanmıştık” dedi.

*


Uğur Dündar’ın pazar
günü Ruhat Mengi’nin programına çıkıp anlattığı “kumpas” işte bu.

*


Yani?

*

“Sokuşturmacı gazetecilik” yapılıyor... Eğer “hukuka” inanmasaydık, “gazeteciliğin sınırlarını” bilmeseydik, tıpış tıpış kapımıza gelen ve hatta peşimizden koşan gizli tanıkların üstüne balıklama atlasaydık, şu anda yandaş medyanın manşetlerine “ampul” gibi konmuştuk!

*

“Tıraştırmacı gazeteci” arkadaşlar da, keyifle yazardı artık: “Vay vay vay, görüyor musunuz şunların yaptığını, gizli tanıklarla gizli gizli görüşüp, ifadelerini değiştirmeye çalışmışlar...”

*

Başka kapıya!

Yılmaz Özdil

yosun
09-03-2010, 15:21
Hasan DEMİR

Subay Mason olursa...

...
Şimdi mason subay hangi yeminine sadık kalacak?
Bu, bir dayanışma yemini değil mi?
Bütün bunlar laikliğe çok mu uygun?
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yg/yazargoster.php?haber=12348

Her şey bitti sıra Türk Subayının masonluğuna geldi demek ki...
Bakalım başka neler çıkacak.
Masonluğun gereklerinden en önemlisi gizlilik ilkesi iken, bir mason locasının deşifre eder şekilde alenen gazeteye ilan vermesi hangi mantığa uygundur?
Bir gazete ilanına dayanarak insanları yaftalamak çok mu doğru diye sormak gerekmez mi?
Üstelik bunu yaparken sığınılan gerekçe "subay eşinin başörtüsü"!!!
Bu yazıyı yazan Hasan Demir adlı zat bilmez mi ki TSK da başörtüsü yasağı yoktur?
Yasak, siyasi simge olan türbanadır.
Bilmez olur mu hiç? Bal gibi biliyor...
Ama böyle yazmak işine geliyor besbelli...
TSK yı kötüleyip, gözden düşürecek ya.

yosun
09-03-2010, 16:13
Taraf varken düşmana ne hacet?

http://www.internetajans.com/img/news/92076/system//92076-MP.jpg

ABD Kongresi’nde yeni yaşadığımız oylama krizinin hemen ardından “Taraf” gazetesinin aynı yayını yürütmesi akli selim vatandaşlarımızı düşündürmeye devam ediyor.
...
TARAF GAZETESİ NE YAPMAK İSTİYOR?

Yine Taraf Gazetesi yazarlarından olan Prof. Dr. Halil Berktay gibi vatandaşlık bağıyla Türkiye Cumhuriyetini bağlı ancak zihinlerinin nereye ait olduğunu bilemediğimiz bir grup aydın(!) 1915 Ermeni Tehciri konusunda Batılı ülkeler tarafından Türkiye’yi bu topraklardan kovmak amacıyla gündeme sürdükleri “Soykırım Masalı”nı Batılı taraftarlarını aratmayacak şekilde savunmaktadırlar.

ABD Kongresi’nde yeni yaşadığımız oylama krizinin hemen ardından “Taraf” gazetesinin aynı yayını yürütmesi akli selim vatandaşlarımızı düşündürmeye devam ediyor.

http://www.internetajans.com/default.asp?NID=92076

yosun
09-03-2010, 19:42
TÜRK ORDUSUNA “ŞIKIDIM” I SÖYLETMEYİN

Alev Alatlı'dan okunası ve anlamlı bir analiz. Yazı oldukça uzun olduğu için küçük bir bölümünü alıntıladım.

...
"Kızıl Ordu, 1990ların başında kolu kanadı kırılıp, ünlü korosu “oynama şıkıdım şıkıdım” diye çadır tiyatrosu misali turneye çıkmaya mecbur bırakıldığında, Putin, onca gücüne rağmen Beslan’ı bile kontrolu altına alamadıydı. Eşkıya muamelesi yaptığınız bir komutanın verdiği ölüm emrine itaat edilmesini beklerseniz, çok hüsrana uğrarsınız.”

...
Ulusal basınımızın önde gelen gazetelerini gözlerinizin önüne şöyle bir getirin. “Sarı Basın” kavramının ders kitabı örnekleri olduklarını göreceksiniz. “Sarı gazeteciliğin bir diğer özellliği de ‘menşei belirsiz haber kaynaklarına’ iltifat etmesi, ve utanmazlığa varan ölçülerde (unabashed) kendilerini övme temayülleri”dir, denir. En büyük gazete, en güçlü gazete, en yaman yazar gibi. Sarı basın konusundaki derinlemesine araştırmaların önde geleni Missouri üniversitesi Basın Yayın Fakültesi dekanı, tarihçi Dr. Frank Luther Mott’un 1941’de yayınlanan kitabı olması, üniversitenin basınla baş edebildiğini göstermesi açısından ayrıca önemli sayılır.

Dr. Mott, sarı basının beş kriterini şöyle sıralar:

Çoğunlukla sıradan olayların büyük puntolarla ve korkutucu kelimelerle verilmesi (İstanbul, depreme teslim; Çocuklar yangında kebap oldu)
Bol bol resim veya illustrasyon kullanımı
Uydurma röportajlar, çift anlamlı kelimeler, sözde-bilimsellik, sözde uzmanların fetvaları
Bol renkli ilaveler, ekler
Düzenden muzdarip olanlara dramatik yandaşlık (Zabıta konducu Hatice teyzeye acımadı)

Sarı Basın, etik dışı habercilik yapar, haberleri sistematik bir biçimde kendi siyasi tercihleri yönünde saptırır, dramatize eder. Okuru, korkutur ya da uçurur. “Bilmesinlercilik,” kör döğüşüne revaç verir, düşünce ve ifade özgürlüğünü ortadan kaldırırken, Sarı Basın, katliamlara, darbelere münbit zemin hazırlar, bazen de Amerikan örneğinde olduğu gibi savaşlara neden olur. Mamafih, Kardak krizini hatırlayanlar, Türk-Yunan savaşının kıyısından döndüğümüzü bileceklerdir. Güneydoğu’ya ilişkin haberleri irdelemeye dilim varmıyor. Sarı basın, hükümetler devirir. Seçim kazandırır, seçim kaybettirir, kurumları gözden düşürür ya da yüceltir. Ve tabii “bayağılaşma” olgusuna çanak tutar.”

tamamı için;

http://www.odatv.com/n.php?n=turk-ordusuna-sikidim-i-soyletmeyin-0803101200

e-fulya
09-03-2010, 22:46
Her şey bitti sıra Türk Subayının masonluğuna geldi demek ki...
Bakalım başka neler çıkacak.
......
Bu yazıyı yazan Hasan Demir adlı zat bilmez mi ki TSK da başörtüsü yasağı yoktur?
Yasak, siyasi simge olan türbanadır.
Bilmez olur mu hiç? Bal gibi biliyor...
Ama böyle yazmak işine geliyor besbelli...
TSK yı kötüleyip, gözden düşürecek ya.

Yosun forumdaşım..Lütfen alıntıladığım yazı üzerine alınganlık göstermeyiniz..
Bir kurumun daha saygın ve güvenilir olması için yapıcı eleştirilere de ihtiyacı vardır..
Eğer TSK hemen her yıl `irticai tutum ve davranışları` nedeniyle birtakım personelinin işine son veriyorsa özellikle Atatürk'ün yasakladığı Mason localarına kayıtlı olan mensuplarını da izleyip işine derhal son vermelidir.
Bir subayın mason locasına kayıtlı olması ile Fetullahçı olması arasında bence hiçbir fark yoktur..
Keşke TSK bu konularda da iç denetimini böyle basının diline düşmeden yapabilse:
http://www.porttakal.com/haber-bir-general-nasil-masonlukta-buyuk-ustat-olabiliyor-568514.html

Yeniçağ yazarı Hasan Demir'in bu yazıyı kötü niyetle yazmadığına ve ordusunu en az bizler kadar seven bir insan olduğuna inanıyorum.

trusty
10-03-2010, 02:34
Yeniçağ yazarı Hasan Demir'in bu yazıyı kötü niyetle yazmadığına ve ordusunu en az bizler kadar seven bir insan olduğuna inanıyorum.

Ben inanmiyorum Sevgili Fulya,

Yukarda Sevgili Yosun'un koydugu, Alev ALATLI'nin, SarI BasIn adli yazinin tamamini okumanizi oneririm.

yosun
10-03-2010, 12:12
Yosun forumdaşım..Lütfen alıntıladığım yazı üzerine alınganlık göstermeyiniz..
Bir kurumun daha saygın ve güvenilir olması için yapıcı eleştirilere de ihtiyacı vardır..


e-fulya forumdaşım tepkimin nedeni alınganlık değil, insanları yaftalamak, etikelemek suretiyle bir kurumu karalamaya çalışanların bunu nasıl ustalıkla, çaktırmadan gri probpganda yönetimini kullanarak yapmalarıdır.

Ne diyor Hasan Demir yazısında?

"Çünkü orduyu eşi başörtülü subay yahut sivilin okuduğu Arapça kitap değil, işte bu yıpratır.
...
Milli Gazete’den Mustafa Yılmaz ve Mustafa Kurdaş, bir albayımızın ölüm haberinin bir mason locası tarafından “Mason Sancaktarı” olarak verilmesi üzerine işin peşine düşmüş ve “Mason Sancaktarının” locanın alameti olan Sancağı taşımakla görevli olduğunu tespit etmişler. Düşünebiliyor musunuz bir mason sancaktar, albay; elinde sancak, arkasında bir mason, rütbesi general; orduda hiyerarşi işte bu olur o zaman, yani masonun rütbesi Türk Silahlı Kuvvetlerinin verdiği rütbenin önüne geçer."

Subayın mason locasına üye olduğunu tespit eden kim? Milli Gazete yazarları...
Neye göre tespit etmişler? Bunlar gazeteci mi? Dedektif mi? Hakim mi, savcı mı? Yazdıklarının doğruluk payı ne?
ki;
Hasan Demir adlı zat buna dayanarak kocaman bir yazı döşeniyor... Tek dayanağı başka bir gazetenin yazarlarının yazdıkları!
Yazısında çaktırmadan başörtünün yasaklığından dem vurup, arapçadan bahsederek güya TSK nın kutsal kitap Kuranı Kerim'in okunmasına karşı olduğu mesajını veriyor.
Doğru mu bu yazılanlar?
TSK bu güne kadar kimin başörtüsüne (TSK başörtüsüne değil, siyasi simge olan türbana karşıdır), kimin evinde, camide, mezarlıkta ya da herhangi başka bir yerde okuduğu kurana karışmış?
Bu mudur ordusunu sevmek?
Bu mudur yapıcı eleştiri?
Ben bu yazının hiç bir yerinde yapıcılık göremedim...

yosun
10-03-2010, 12:17
Veda görülmesi gereken bir film

Hemen söyleyeyim: Veda bir film. Belgesel gibi algılanabilir, çünkü Atatürk’ün hayatını çocukluktan itibaren anlatıyor ama bir film. Bu nedenle Veda’yı sırf çatışma çıksın diye Can Dündar’ın Mustafa belgeseli ile tokuşturmaya çalışanları ciddiye bile almayın. İkisi çok farklı.

Tabii bir de film üzerinden Atatürk’e dil uzatmayı marifet sayanların gayretlerine ise hiç aldırmayın.

1- Veda, uğruna kendisini öldürecek kadar dostluk duyguları güçlü arkadaş gözüyle anlatıyor Atatürk’ü. Bu nedenle tarihi hata aramaya kalkışmak en azından sinema sanatına saygısızlık.

2- Veda, Atatürk’ün hayatını çok güzel aktarıyor. Tabii Atatürk’ü hiç tanımayanlar biraz sıkıntı çekebilirler. Yani filmi izlerken Atatürk’le ilgili asgari bilgi de gerekli.

3- Veda’da sahneler tablo gibi. Renkler, açılar, kurgu, (uzman olmasam da) büyük bir seyir keyfi veriyor.

4- Müzik olağanüstü. Zülfü Livaneli tabii.

5- Giysiler belki hiçbir Türk filminde görmediğim kadar özenli. Özellikle Atatürk’ün şıklığı, kitaplarda anlatılanın da ötesinde.

6- Aksiyon sahneleri sanki Hollywood’dan fırlamış gibi. Savaş sahnelerinde sanki cephede hissediyorsunuz kendinizi.

Özetle Veda filmini herkes görmeli diyorum. Özellikle, artık milli değerlerimiz konusunda neredeyse hiçbir duyarlılıkları kalmayan, adeta beyinleri yıkanarak sözde değişime ayak uydurtulan çocukların bu filmi görmeleri ve şimdi yaşadıkları güzellikleri hangi fedakârlıklara borçlu olduklarını öğrenmeleri gerek.

Filmle ilgili eleştirilerim yok mu? Var tabii. Ama bunlar, sadece bir sinemasever olarak hissettiklerimden öte değil ki bunlar gerçekten çok subjektif kaçabilir.



***



Atatürk’ün nasıl anlatılmasını istersiniz?

Veda filminin eleştirilerini gazetelerden okuyor ve televizyonlardan izliyorum. Genellikle olumlu bulunan Veda’yı bahane eden sözde dincilerle onlara payandalık yapan liberal maskeli faşistler Atatürk ve Cumhuriyet ilkelerine olan kinlerini kusuyorlar.

Neymiş, bu film resmi tarihin bir tekrarından başka bir şey değilmiş. Adam yazıyor köşesinde ya da çıkmış televizyonda gevrek gevrek sırıtarak “Okullardaki ders kitaplarında okutulandan farkı ne bu filmin?” diye soruyor.

Peki ne var okullarda okutulan Atatürk’te? Nesi rahatsız ediyor sizi?

“Efendim bu resmi tarihtir, Atatürk’ü her yönüyle anlatalım artık...” Anlat o zaman kardeşim Atatürk’ü. Yaz senaryonu, kur bir film ekibi ve çek.

Ama maksat o değil ki. Ne söylemek istiyorsun Atatürk hakkında? Atatürk ne yapmış da “resmi tarih” bunu farklı yorumlamış.

Atatürk ulusal kurtuluş savaşını verdikten sonra Cumhuriyet’i ilan etmiş, yaptığı devrimlerle çağdaş Türkiye’nin temelini atmıştır. 1000 yıl kul olarak yaşamaya alışmış bir milleti vatandaş yapmış, özgürlüğünü, kimliğini ve karakterini vermiştir.

Bunların anlatılması mı rahatsız ediyor bu gerici ve faşist çevreleri?

Tamamen öyle. Çünkü bu zihniyet Türkiye’yi götürmek istediği karanlık dünyanın yolunda Atatürk’ü, devrimlerini, demokrasi ve özgürlük anlayışını en büyük engel olarak görüyor.

Atatürk’ün kurduğu çağdaş dünyanın özgürlük anlayışı ile kitleleri koyun gibi gütmenin zorluğunu görenler Atatürk’e saldırmaktan başka bir çare göremiyorlar.

Atatürk okullarda yanlış mı anlatılıyor? Türk halkı Atatürk hakkında neyi hiç bilmiyor?

Atatürk’ün Cumhuriyet’i halka sormadan ilan ettiğini, sorsaydı durumun çok farklı olacağını bile söyleyecek kadar kendinden geçenleri bu halk bir gün tükürüğü ile boğacaktır. Bunu da böyle bilin.

Can Ataklı

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Iste_anlatmak_istedigim_buydu _simdi_gordunuz_mu&tarih=10.03.2010&Newsid=292573&Categoryid=4&wid=142

yosun
10-03-2010, 13:43
Atatürk’e sövme modası ve tırmanan Osmanlı yalakalığı


Son aylarda hangi televizyon kanalını açsanız; bir Osmanlı hayranlığıdır gidiyor...

Özellikle tarihçilikleri kendilerinden menkul “Osmanlı çocukları”, her akşam Osmanlı’nın nasıl “adil”, nasıl “çağdaş”, nasıl “insancıl”, nasıl “barışçı” ve hatta nasıl “demokrat” bir devlet olduğunu anlatıp duruyorlar...

Osmanlı’nın sanatı...

Osmanlı’nın kültürü...

Osmanlı’nın dili...

Osmanlı’nın devlet yönetimi abartıldıkça abartılıyor, şişirildikçe şişiriliyor...

Kısacası; o yayılmacı, sömürgeci, baskıcı, ümmetçi tek adam yönetimi; ülkedeki huzursuzluklardan yakınan insanların önüne, yeni bir “model” olarak konuluyor...

Kabukları o kadar ayıklanıyor ki; seyircilere sadece “yutmak” kalıyor!



***


Elbette; tüm bunlar yapılırken, bir yandan da “cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı” körükleniyor...

“Adalet mülkün temelinde” geçen “mülk”ün “devlet” anlamına geldiğini bile bilmeyen cahil çocuklar ekranlara çıkıp, “Atatürk’ün bu mal mülk sevdasını da anlamak mümkün değil” diye akıllarınca “dalgalarını” geçiyor!

Atatürk’ün “sarhoşluğu...”

Atatürk’ün “diktatörlüğü...”

Atatürk’ün “başına buyrukluğu...”

Saatlerce anlatılıyor!

Kimi onun “ajan” olduğundan dem vuruyor, kimi “Cumhuriyeti ilan ederken halka mı sordu” diye döktürüyor...


***


Peki; niye böyle oldu?

Neden bugün varlığımızı borçlu olduğumuz o adama küfrediliyor da; Osmanlı yüceltiliyor?

Neden Osmanlı dönemindeki haremlerden, lale devirlerinden, saraylara, köşklere akıtılan paralardan, safahatlarden söz edilmiyor?

Neden tüm bunlar olurken; halkın yiyecek ekmek bulamadığını, devletin kendi memuruna maaş bile ödeyemez hale getirildiğini kimse anlatmıyor?


***


Kurtuluş Savaşı’ndan...

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında hayata geçirilen mucizelerden...

Devrimlerden...

Bugün bile ekonominin temel taşlarını oluşturan dev sanayi ve ticaret kuruluşlarının kurulmasından...

Milyonlara iş ve aş sağlanmasından söz etmek; neden yasak!

“Karı” dan “kadın”a...

“Kadı” dan “hakim”e...

“Tebaa”dan “vatandaş”a dönüşümü anlatmak; neden ayıp!


***


Peki; ne serbest?

Osmanlı yalakalığı...

Ve... Atatürk’e her türlü küfür, hakaret, aşağılama!

Bu modayı önce dinci kanallar başlattı...

Sonra “liboş aydınların ve Osmanlıcı tarihçilerin” program yaptığı bir haber kanalı, her gece altı saatlik yayınla bu kervana katıldı...

Şimdi; TRT dahil her kanal, Osmanlı istilasında!

Böyle bir ortamda...

Bir vatandaş, Sayın Devlet Büyüğü’nün katıldığı bir toplantıda “padişah” diye pankart açınca şaşırıyoruz...

Asıl bu şaşkınlığımıza şaşırmalıyız...

Atatürk karşıtlığının ve cumhuriyet düşmanlığının bu kadar körüklendiği bir ortamda, vatandaş yine de iyi dayanıyor!

Mustafa Mutlu

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Ataturke_sovme_modasi_ve_tirm anan_Osmanli_yalakaligi&tarih=10.03.2010&Newsid=292568&Categoryid=4&wid=102

yosun
11-03-2010, 14:54
İki insan tiplemesi ülkenin başına bela oldu.

İki insan tiplemesi ülkenin başına bela oldu. Biri hırsız, arsız, yolsuz, ahlaksız,
kumpas kuran, teknolojiyi ahlaksız çıkarları için kullanıp insanların sesine
ilaveler yapan, olmadı üreten soysuzlaşmış insan müsveddeleri… Yani TERBİYESİZ
takımı… Diğeri; yemekten, içmekten, dışkılamaktan başka bir işlevi olmayan; insanlar
linç edilirken, geleceği yok edilirken dilsiz şeytan güruhu olarak köstebek misali
korkaklığının dehlizlerinde saklanan yavşaklar!!..

İşte bu ülkeyi asıl karanlığa götüren bu korkak yavşak guruptur. Bunlar birilerine
yiğitsin deyip ortaya iter, yiğit dediği insanlar linç edilirken, korkakça ortadan
kaybolur. Bu nedenle ağıtlar yakılır ülkemde. Korkakça saklanıp cinayetlere ortak
olanlar, vicdanlarını ağıt yakarak rahatlatırlar. Uğur Mumcu’yu, Eşref Bitlis’i,
Necip Hablemitoğlu’nu, Boğazlıyan Kaymakam’ını, Kubilay’ı bu korkaklar katletti
aslında. Onlar ülkelerinde bu terbiyesiz ve korkak takımının çoğunlukta olduğunu
biliyordu. Gene de karanlıklara mum yakmaktan vazgeçmediler. Hainlerin yolu belli…
Ya korkaklar? Kahvehanelerde, klavyelerinin arkasında mangalda kül bırakmayan
korkaklar… Onları sadece ihanet değil, korkaklık öldürdü. Ey sessiz seyirciler,
ayağınızın altında ki topraktan, gözüne baktığınız çocuklarınızdan utanmıyor
musunuz?

Terbiyesiz iftira ediyor, terbiyesiz tuzak kuruyor, terbiyesiz ülkenin anahtarını
“kale anahtarı” dışarının köpekbalıklarına teslim ediyor. Sen ne yapıyorsun?
Saklanıyorsun!! Toprağın, işin, aşın, çocuklarının geleceği satılırken
saklanıyorsun. Senin ve çocuklarının da geleceği kurtulsun diye mücadele verenlere
tuzak kuruluyor, işinden atılıyor, onuruyla oynanıyor, fişleniyor… Sen ne
yapıyorsun? Saklanıyorsun… Bu ülkeyi hainlerin gücü değil, sizlerin korkaklığı
bitirir!.. Kahramanına sahip çıkamadın! Bu ülke için kanını, canını verenlere sahip
çıkamadın! Üstünde yaşadığın, yediğin, içtiğin, dışkıladığın bu ülkeye hizmet
edenlere sahip çıkmak senin borcun değil mi?

Şener Eruygur’un suçu ne? 35 CİA ajanını ülkeye O mu soktu? Ülkenin bütün
kaynaklarını yabancılara teslim edip seni o topraklarda kiracı, köle mi yaptı?
Ülkeyi bölmek için gizli anlaşmalar mı yaptı? Evet, suçlu Eruygur Paşa… Emekliliğin
tadını çıkarmak varken ülke derdine düştüğü için suçlu. ABD’nin Türkiye üzerindeki
emellerine karşı milletini uyandırmak istediği için suçlu. Şimdi hafızasını büyük
oranda kaybetmiş bir insan olarak ülkesine sahip çıkmanın bedelini ödüyor. Yetmedi,
bir ses kaydı, Eruygur’un eşinin sesi diyerek Vakit’in internet sitesinde yayınlanıyor.
Mukaddes Eruygur “Böyle bir konuşmam olmadı. Artık iftiralara dayanamıyorum” diye konuştu.
İnsan olanın bu feryada içi sızlar. İnsanlıktan nasibini almamış terbiyesizler bunu habercilik
sanıyor. Düşmanlıkları bile kalleşçe, namertçe. Bu terbiyesizler giderek niye
azgınlaşıyor, bu cesareti nereden buluyor biliyor musunuz? Korkaklardan!!. Tepkisizlikden!

Asker, gazeteci, bilim adamı bir araya gelip fikir alışverişinde bulununca suçlu
olacak; PKK Ankara’nın göbeğinde Aktütün baskınını, övgülerle polis korumasında
kutlayacak ama MASUM olacak öyle mi? Utanmıyor musunuz bu rezilliklerden? Orada bir
fidanken toprağa düşen bu çocuklar bizim çocuklarımız değil mi?

PKK’ya yataklıktan yatan Sabahat Tuncel hapisten meclise taşındı. Orhan Pamuk, Elif
Şafak Türk Milleti’ni katil ilan etti. Dava edilen Elif Şafak’ın beraat etmesi için
Başbakan davaya müdahil olmuştu, beraat edince de arayarak geçmiş olsun dedi. Şafak
ve Pamuk için AB-D ayağa kalkmıştı. Pamuk’u dava edenler, Şafak’ı protosto edenler
aylardır Silivri’de yatıyor. Silivri’de onca hukuk ihlali yapılmasına rağmen
AB-D’nin sesi çıkıyor mu? Bebek katilinin rahatı iyi mi diye inini denetleyen AB-D
komiserleri Silivri’ye hiç uğruyor mu? Bundan bile oyunun ne olduğu anlaşılmıyor mu?
Peki ya sizler; göze almaların esir edilmeye dönüştüğü, aylarca ne ile
suçlandıklarını bile bilmeden yatırılan bu insanlara hiç olmazsa bir mektup yazacak
cesaretiniz oldu mu?

İşsizliğin, yoksulluğun kol gezdiği ülkemizde; iş, aş, yeni bir kimlikle yeni bir
yaşam sözü verilen insanlar yalancı tanık olur mu, olmaz mı? Hele bir de birçok
suçtan sabıkalı ise, önüne hazır konan metne imza atar mı, atmaz mı? Hele bir de
dokunulmazlık zırhına sığınıp, milletin meclisinde yargıdan kaçanlar arzı endam
ederken, yalancı gizli tanık olanları kim suçlayabilir ki? Balık baştan kokar. Hele
böyle korkakların olduğu bir ülkede… Bataklık hazır ise sivrisinekler bayram eder.

Hadi itiraf edin kendinize. Oyunuzu kolayca verdiniz çünkü bir terslik olursa,
“nasıl olsa Ordu işe el koyar” diye düşünüyordunuz değil mi? Hep öyle olmamış mıydı?


Hep yazdım, darbe istemeyin, darbe beklemeyin! Bir ülkede demokrasiyi işleten,
ülkeye sahip çıkan halktır, örgütlü toplumdur dedim. Afedersiniz, unutmuşum… Sizler
isot tarlasına girilmeden kılınızı kıpırdatmazdınız değil mi(!)? Kubilay’ın
katlini, Boğazlıyan Kaymakamı’nın Ermenilere yaranmak için idam edilişini de
seyretmişlerdi bir zamanlar. Ama o seyredişin bedeli ağır oldu. Gene
seyrediyorsunuz, seyredin bakalım.

Tarkan niçin gözaltına alındı? Esrar bulundurmaktan. Tarkan’ı çıkışında kahraman
gibi karşılayıp; kahramanlarının ölüme gidişini seyreden bu yavşaklığa isyan
ediyorum. Yazıklar olsun bu duyarsızlığa, korkaklığa…

Ne yapalım demeyin sakın, yapılacaklar çok basit. Bu soysuz yayınları yapan
terbiyesizlere iletilerinizle, fakslarınızla tepki veremiyor musunuz? Yapılan
hukuksuzluklar için Adalet Bakanı, Başbakan, HSYK dahil sorumlu her kurum ve kişiye
mektuplar yazın, faks çekin. Hukuk çizgisinden çıkmadan sivil tepkinizi gösterin!

Vatan hainleri, bölücüler, çapulcular kadar cesaretiniz yoksa; dünyanın en güzel
ülkesi olan bu topraklarda yaşamaya da hakkınız olmayacaktır!

Bu kumpasçı terbiyesizler ve onlara cesaret veren bu korkaklık beni boğuyor. İsyanım
var bu mıymıntılığa… İsyanım var bu onursuzluğa…

Namık Kemal’in dediği gibi;

Edepsizlikte tekleriz
Kimi görsek etekleriz
Haktan da yardım bekleriz
Ne utanmaz köpekleriz

Geldik vatan kavgasına
Düştük rütbe yağmasına
Daldık dünya salasına
Ne utanmaz köpekleriz


İnsan mı neyiz seçilmez
Bir zehirdir ki içilmez
Tavrımızdan da geçilmez
Ne utanmaz köpekleriz


Biz bakmadan sağa sola
Düşman girdi İstanbul'a
Vatanı sattık bir pula
Ne utanmaz köpekleriz


Dalkavuklukla irtikab
İşte etti bizi harab
Sen söyle ey Şevketmeab
Ne utanmaz köpekleriz


Vatanın girdik kanına
Leke getirdik şanına
Cümlemizin bok canına
Ne utanmaz köpekleriz

Zahide UÇAR
http://www.internetajans.com/default.asp?NID=92178

alpertunga
12-03-2010, 17:57
Rampaların ustasıyım kozmiklerin hastasıyım


Ankara’da yol kestiler, Türk “Silahlı” Kuvvetleri’ne ait “silah” yakaladılar iyi mi... Manşetlerinden soruyorlar, bu “silah”ların Türk “Silahlı” Kuvvetleri’nde ne işi var!

*

155’e esrarengiz telefon geliyor mesela...

- Etimesgut tank dolu.

- Kimsiniz?

- Bir dost.

*

Ve, diyorlar ki:

“Kamyonla bomba mı taşınır?”

*

Ya neyle taşınır?

*

Bu sefer diyorlar ki:

“Sivil kamyonla mı taşınır?”

*

Birincisi, yeni değil, teee 1990’dan beri, yani 20 senedir sivil kamyonla taşınıyor. (Genelkurmay’ın bu konuda sana bilgi vermemesi ayıp gerçekten...) İkincisi, sivil kamyon kullanmasınlar ama, Erzincan’da askeri kamyonları test etmek için şurdan şuraya götürdüler diye, kamyonların komutanını “darbecilik”ten ifadeye çağırmadılar mı?

*

Bu sefer de diyorlar ki:

“Peki, niye trenle taşınmadı?”

*

Kardeşim, burası Almanya değil ki, her tarafın demiryolu olsun... İlla trenle getireceksen, mecburen Aydın’a kadar gene kamyonla taşımak zorundasın... Çünkü, Muğla’dan Ankara’ya tren yok. Aslına bakarsan, Muğla’da tren yok... Seni üzmek istemem ama, ray bile yok!

*

(Muğla’da hakikaten tren garı yok mu, dersen... Var. Dalaman Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü’nün bahçesinde var! Çünkü, Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa ava çok meraklıymış... Dalaman o zamanlar ideal av yeri... Tapusu da Mısır Hidivi’nin... 1903 senesinde, iki tane bina ısmarlamış, “Dalaman’a av köşkü yapın, İskenderiye’ye de gar binası yapın” demiş. Yapmışlar... Ama küçük bi hatayla... Planları karıştırıp, garı Dalaman’a, av köşkünü İskenderiye’ye dikmişler... Şimdi gidin bakın İskenderiye’ye, tren yolunda av köşkü duruyor, Dalaman’da ineklerin arasında tren garı!)

*

Gülüyorsunuz ama, Türk “Silahlı” Kuvvetleri’nde “silah”ın ne işi var diye soran arkadaşlar, işte bunların torunları.

*

Ya da ne bileyim...
Patlatın bi ihbar mektubu:
“Mürted’e dikkat...
Uçakları da var bunların.”

YILMAZ ÖZDİL

kumralada
14-03-2010, 01:14
"Contingency Planning"

26 Şubat 2010, 15:53

Dr. Ali Nail KUBALI





Değerli okurlarım, başlıktaki acayip İngilizce deyim “kontincinsiy plenning” diye okunuyor. Bu deyimle Amerika'da danışmanlık yaptığım yıllarda tanıştım! Bakın nasıl:

Kansas eyaletinin küçük Wichita kentinde bir kuruluşun yönetim kuruluna organizasyon yapıları ile ilgili sunum yapıyorum. Yönetim Kurulunda, Afrika kökenli bir Amerikalı çok akılcı sorular soruyor. Toplantı sonrasında yanıma geliyor, teşekkür filan laflarından sonra, “İngilizcenizde biraz aksan var, nerelisiniz?” diye soruyor. Türk olduğumu duyunca çok güzel bir Türkçe ile konuşmaya başlıyor. Bu sefer şaşırma sırası bende. Küçük bir Amerikan kasabasında Türkçe konuşan bir zenci!

Türkçeyi nerde öğrendiğini soruyorum. Kendisinin silahlı kuvvetlerden emekli bir yarbay olduğunu, ABD Kara kuvvetlerinin Monterrey, California'da bir ordu dil okulu bulunduğunu; orada dünyanın hemen bütün dillerinin öğretildiğini anlatıyor. Soruyorum:

“Neden Türkçe?”

Gülüyor, “Benim ödev kentim İstanbul!”

“Nasıl yani?”

“Ben, Amerikan Silahlı kuvvetleri İstanbul'a girdiğinde, Türk sivil savunma ekiplerinin yolumuzu şaşıralım diye değiştirip karıştıracakları sokak isimlerini yerli yerlerine takmakla görevliyim. Emekli olmama rağmen her yıl tatilimi İstanbul'da geçiririm. Bunun için ordudan ücret alırım! İstanbul'u en küçük ara sokaklarına kadar bilirim.”

Adam bütün bunları gülümseyerek anlatıyor, benim ise kanım donuyor! Yirmili yaşlarımdayım!

Ağzımdan, “Ama biz sizin müttefikiniziz! NATO üyesiyiz!”sözleri dökülüyor...

Amerikalı'nın cevabı, “CONTINGENCY PLANNING!”

Amerikalı yarbay'in ağzından öğreniyorum ki ABD silahlı kuvvetlerinin her türlü ihtimale göre böyle yüzlerce planları vardır. Bunlar hazırlanır, yarın uygulanacakmış gibi çalışılır ve öylece bekletilirmiş. Bunların aslında “çok gizli” planlar olduğunu, detaylarını kendisinin de bilemeyeceğini anlatıyor. “Ama bunlar uygulanacak demek değildir. Sadece uygulamak gereken bir durum olursa hazırlıklı olmak içindir. Ayrıca sırf 'vak'a metodu' ile eğitim egzersizleri yapmak için, içine hatalar yerleştirilmiş planlar da vardır.” diye vurguluyor.

Şimdi değerli okuyucularım, size soruyorum: bir gün Amerikalı savcılar Pentagon denilen ABD Genel Kurmay Binasının kozmik odalarını arayacak olsalar. Amerika'nın en yakın müttefiklerini işgal planlarını bulsalar; ya da bir ABD Başkanının kafasını üşütüp ülkeyi nükleer savaşa sokmak gibi bir delilik yapmasını engellemek için hazırlanmış bir askeri plan bulsalardı (General A. Haig'in Nixon'un son döneminde Beyaz Saray'da görevlendirilmesini anımsayalım – benim 20.2.2010 tarihli yazım), acaba Amerikan medyası da, “Vay generaller müttefik bir ülkeyi işgal etmek için, ya da Hükümeti devirmek için planlar yapmışlar!” diye ülkeyi ayağa kaldırırlar mıydı? Her olasılık için hazırlanan böyle yüzlerce plan, yazıda kaldığı, Amerikan birlikleri fiilen kışlalarından çıkıp uygulamaya kalkmadıkları sürece “teşebbüs” sayılmazlar, suç da teşkil etmezler. Bundan dolayı değil midir ki bunları hazırlayan ABD'li generaller ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşıyorlar?

Acaba “contingency planning” denilen bu konuyu iyi bir öğrensek, ihtilal korkumuzu biraz kontrol altına alabilir miyiz? Ben sadece merak ediyorum....

http://www.gozlemgazetesi.com.tr/yazar/16841-contingency-planning.html

hamdido
14-03-2010, 20:39
Bekir Coşkun



Davulcu Remo'dan

bu yana...

10.02.2010 12:46:41




DAVULCU Remo'nun,

davul çalarken sağ ayağını kaldırıp tokmağı ayağının

altında davula vurması, Samuel Morse'nin elektrikli telgrafı icat etmesine

denk gelir...

(.........)

Kütahya köylülerinin bir keçinin sırtına yazılmış

"ayeti"

görmeleri

ve

keçiyi kaptıkları gibi kaymakama götürmeleri,

kaymakamın da bunu

"Adı geçen keçiye ne gibi bir işlem yapılmasını"

bir yazıyla merkeze

sorması

ise

Çinlilerin pirinçteki gen sıralamasını bulmalarına rastlar...

(.........)


Şıh Hakkı Hazretleri'nin, müminlerin oval bir cismi okşamaları ya da

ortasında delik olan yuvarlak bir cisme "manalı" fazla bakmalarının imanı

bozacağını tebliğ etmesi de

İskoç asıllı John Baird'in televizyonu

icat etmesiyle eşzamanlıdır...


Sene 2010...


- Son bir yılda insan epigenomunun şifresi çözüldü...

- Görme engelliler için göz yerine geçen mikroçip yapıldı...

- Bilim adamı robot, Aberystwyth Üniversitesi' nde çalışmaya başladı...

- NASA, Ay'da su bulunduğunu açıkladı...

- Maryland Üniversitesi' nde, atomun içindeki veriyi bir metre uzaklıktaki

kabın içine ışınlayarak taşıdılar...

- Büyük Hadron çarpışması ile yerkürenin sırrı aralandı...

- Subaru teleskobu, komşumuz yeni bir gezegen buldu...

- Başta Alzheimer ve kemik erimesi olmak üzere

27 hastalığa çare buldu elin

adamı...

Tüm bunlar ise;

Türklerin "imam" yetiştirip,

onlardan bilgisayarcı,

matematikçi,

fizikçi,

kimyacı,

bilim adamı,

vali,

doktor,

mühendis,

yargıç

yapmak istemelerine denk gelir...


İşte siz kaç gündür

"üniversiteye girişte

katsayı kavgası"

ile bunu

izliyorsunuz. ..


Bu ülkenin Cumhurbaşkanı,

Başbakan'ı, Milli Eğitim Bakanı,

yandaş YÖK

Başkanı,

kimi profesörleri,

kimi aydınları...


Hâlâ çocuklara

"imam" eğitimi verip,

onlardan "her şey"

yapmak için kavga

ediyorlar...


Ama ne yapacaksınız.. .

Dünyanın en gözde,

en cennet toprakları üzerinde,

durup dururken

"çağdışı"

kalmaz insan...


Kalmışsa

bir sebebi olmalı...

yosun
14-03-2010, 23:29
O belgeler bu bilgiler olmadan anlaşılamaz


Başbakan Erdoğan’ın, CHP lideri Baykal’a yanıt verirken, “Dersim sürgünü belgelerini açıklarım” şeklindeki sözlerine çok şaşırdım. Bu tür sözlerin uluslararası platformlarda karşımıza nasıl çıkarıldığını, son ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komisyonu ve İsveç meclisi kararlarında gördük. Tabii ki, “Yaptıklarımızın üzerini kapatalım” demiyorum. Tarihimizi bilmediğimizi, iyi bir okuma yapamadığımızı iddia ediyorum. Nasıl mı?..

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/14100494.asp?yazarid=218

tekas
15-03-2010, 01:00
Kendi öz vatanını işgal ordularından ve yerli isyancı gerici, ayrılıkçı işbirlikçilerinden koruyanları bu gün suçlu konumuna indirerek karalamaya çalışanlar elbet tarih önünde hak ettikleri sona uğrayacaklardır.

yosun
15-03-2010, 16:23
CEMAAT ARTIK HAZRETİ MUHAMMED’İ DE TANIMIYOR

Milli gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi’nin bugün gazetede çıkan yazısı tartışma yaratacak.
Eygi, bugün yazdığı yazısında bir grup Müslüman’ın Said-Nursi’yi kendilerine kaynak göstererek aslında Hazreti Muhammed’in peygamber olmadığını iddia ettiğini söyledi. Cemaati işaret eden Eygi, Muhammed’i inkar eden bu kesimin dinden çıktığını iddia etti.

Eygi, bir süre önce cemaatin “ılımlı İslam” ve “dinlerarası diyalog” çalışmaları ile beraber Kelime-i Şehadet’te değişiklik yaparak “La ilahe illallahı ikrar edip, Muhammed Resulullah dememesini” hatırlatarak, artık bu kesimin İslam dışı olduğunu iddia etti.

İşte Eygi’nin yazısının ilgili bölümü:

“Hz. Muhammed'in Peygamberliğini, davetini, Kitabını, dinini, şeriatını inkar edenlerin Cennetlik olduğunu iddia eden bâzılarının bu bâtıl inançlarını Bediüzzaman hazretlerine dayandırmaları iftiradır, bühtandır, yalandır. Üstadın eserleri bütün olarak mütalaa edilirse onda böyle fasit ve sapık bir inancın olmadığı açıkça belli olur.
Yeterli din kültürüne sahip olmayan birtakım Müslümanların vebali, bu sapık inancın propagandasını yapanlar üzerine olacaktır.
Din ilimlerini okumuş, icazet almış, ulema ve fukaha sınıfına dahil olmuş herkes bu konuda uyarıcı neşriyat yapmalı, yanlış inançlarla mücadele etmelidir. Onlar bu hizmeti yaparlarsa bize yazmak düşmez.
Mü'min olmak için Kelime-i Tevhidi bütün olarak ikrar ve tasdik etmek gerekir. La ilahe illallahı ikrar edip, Muhammed Resulullah demeyen kimse mü'min olamaz.
Cenab-ı Hak cümlemizi bâtıl, sapık, fâsid inançlardan muhafaza buyursun.”

http://www.internetajans.com/default.asp?NID=92375

yosun
18-03-2010, 10:00
Tom ve Jerry şimdilik yırttı


Bi gazzteci arkadaş, “Ergenekon öyle bir örgüt ki, ona üye olduğunu bilmeyenler bile var” demiş.



Haklı aslında.

¡

“Garfield” mesela...

Tembel kedi.

İçeri tıkılan Erzincan Başsavcısı’nın iddianamesinde yer alıyor, haberi yok.

¡

“Cinderella...”

O da kedi, külkedisi.

(Detay verilmiyor ama, kabak arabasıyla kaçarken ayakkabısının tekini Çukurambar civarında düşürdüğü söyleniyor.)

¡

“Bugs Bunny...”

Fırlama tavşan.

O da iddianamede.

¡

“Kırmızı Başlıklı Kız...”

(Ben Erzincanlıların yalancısıyım; aslında kurt olan ve anneanne kılığına giren Saldıray Berk, kendisine çörek getiren gizli tanığı yemiş filan...)

¡

“Temel Reis” var aynı iddianamede...

Emekli denizci.

SAT’larla alakası olabilir.

¡

“Nası yani?” derseniz... Erzincan Başsavcısı’nın evi basıldığında, kızı Sıla’ya ait olan çizgi filmlere de el konuldu ve iddianameye “delil” olarak kondu... Dolayısıyla, yukarıda adı geçen şahıslar, gazzteci arkadaşın söylediği gibi, “darbe çetesi”ne girdi, haberleri yok!

¡

“Mozart” da var.

(O kadar millet dururken, Türk Marşı bestelemesinden belliydi zaten, muhtemelen ulusalcı.)

¡

“Zeki Müren” var.

(Malını mülkünü Mehmetçik Vakfı’na bağışlayan rahmetli, “şüpheli” değil de nedir?)

¡

“Ayşe Tüter” var abi!

(Zeytinyağlı darbe tarifleri... Kozmik patates, suikastçı aşçı falan derken, olacağı buydu.)

¡

Çünkü, sadece Sıla’ya ait çizgi filmler delil olmadı... Başsavcı’nın değerli eşine ait müzik sidileri ve yemek kitapları da iddianamede yerini aldı.

¡

“Alaattin’in Sihirli Lambası” da delil...

(Henüz ampul icat edilmediği için, Alaattin lambayı sıvazlıyor, hayırsever cin çıkıyor, “Dile benden ne dilersen, üç hakkın var” diyor, küçük Alaattin de “Allah bu millete akıl, fikir, sabır versin” diyor.)

Yılmaz Özdil

hamdido
18-03-2010, 23:52
KARINCA İLE AĞUSTOS BÖCEĞİNİN SON DURUMLARI


Çin versiyonu

Karınca bütün yaz çalışır evini, yiyeceklerini hazır eder.

Ağustos böceği de yan gelir yatar ve karıncayla alay eder, vur patlasın çal oynasın yazı geçirir.

Ve kış gelir...

Karınca sıcacık yuvasında karnı tok bir şekilde kışı geçirirken, ağustos böceği açlık ve soğuktan
iki gün sonra ölür.


Fransa versiyonu

Karınca bütün yaz çalışır evini, yiyeceklerini hazır eder.

Ağustos böceği de yan gelir yatar ve karıncayla alay eder, vur patlasın çal oynasın yazı geçirir..

Ve kış gelir...

Karınca sıcacık yuvasında karnı tok bir şekilde sıcacık kışı geçirmeye hazırlanırken kapı çalar.

Bakar elinde bavulu ağustos böceği;

- N'aber aptal komşum?, Ben kışı geçirmek için Karaib Adaları'na gidiyorum da, bir isteğin var mı sorayım dedim. Hadi bana eyvallah.


Türkiye versiyonu

Karınca bütün yaz çalışır evini, yiyeceklerini hazır eder.

Ağustos böceği de yan gelir yatar ve karıncayla alay eder, vur patlasın, çal oynasın yazı geçirir.

Ve kış gelir...

Karınca sıcacık yuvasında karnı tok bir şekilde kışı geçirirken, ağustos böceği bir basın toplantısı düzenleyerek, "Etrafta onca aç ve üşüyen varken, karıncalar nasıl bir vurdum duymazlıkla sıcacık yuvalarında yaşayabiliyorlar" diye olayı kamuoyunun vicdanına sunar.

ATV, KANAL D, STAR, HABERTÜK, SHOV ve bir çok gazete zavallı aç ve açıktaki ağustos böceği ile karnı tok sırtı pak karıncanın resimlerini yan yana yayınlayarak tarafları tartışmaya davet eder.

Türkiye olayın sokunu yasamaktadır.

Nerededir bu devlet?

YBKD (Yeşil Böcekleri Koruma Derneği)'nden bir temsilci VAKİT, AKİT, ZAMAN, YENİŞAFAK, SAMANYOLU, 24, ÜLKE TV'ye giderek 30 yıldır çektikleri sefaletin tek nedeninin sırf yeşil renkli olmalarından kaynaklandığını anlatır.

Dünyanın en tanınmış Nobel adayı, yazarımız Orhan PAMUK ve tanınmış aydınlarımız olayı Avrupa düzeyinde protesto ederek Türkiye'yi kınarlar.
Konu Bakanlar Kurulu'nda tartışmaya açılır ve Başbakan TGRT VE SAMANYOLU TV'ye verdiği özel demecinde "Daha önceki hükümetler tarafından bunca yıldır sorunları göz ardı edilen değerli ağustos böceği kardeşlerimizin bundan böyle huzur ve refah içerisinde yaşamaları için gerekenler yapılacaktır" der.

Diğer yandan Reha MUHTAR karıncayı canlı yayına çıkararak, "Ey karınca!, kendi reklamını yapmak için zavallı
bir ağustos böceğinin içler acısı durumundan yararlanmaya utanmıyor musun?" diye bir güzel haşlar.

Ertesi akşam TEKE TEK'te ise "Ağustos böceğinden yürüttüğün para ve yiyecekleri nerede akladın, öt çabuk"
diye Fatih ALTAYLI' dan bir güzel dayak yer.

TARAF bundan talimat üzerine bir haber yapar. "Bunun tek suçlusu TSK...",


"... belgeli Böcek Harekâtı / Senaryosu / Sendromu / Fiyaskosu / Cuntası / İhtilali / Planı /..." diye
, balon uçurur.


Karınca en sonunda çareyi yurtdışına kaçmakta bulur..


Ve Ağustos Böceği onun evine yerleşir, yiyeceklerine konar, eşyalarının üzerine yatar ve refah içerisinde gül gibi yaşar gider.

Not: Köşe yazısı olup olmadığını bilmiyorum. Bu başlığın uygun olduğunu düşündüm.

trusty
22-03-2010, 23:28
Ortadoğu’da durumun “korkunç” olduğu, Obama Yönetiminin, Kudüs’teki yeni konutlar inşası yerine, Türkiye’nin İran-Suriye ekseniyle yakın işbirliği gibi başka bölgesel konulara odaklanması gerektiği öne sürüldü.

Jerusalem Post’un yayımladığı bir makalede “Türk hükümeti, sadece apartmanlar değil, İran ittifakıyla, yurt içinde de giderek daha İslamcı bir rejim inşa ediyor” iddiasına yer verildi.

Jerusalem Post gazetesince yayımlanan ve Ortadoğu’daki durumu irdeleyen bir makalede “Ortadoğu yanıyor” ifadesini kullanılırken Obama Yönetiminin, Kudüs’teki yeni konutlar inşası yerine Ortadoğu’daki başka sorunlara odaklanması gerektiği savunuldu. Makalede Türkiye’ye yönelik eleştiriler de dikkat çekti.

Uluslararası İşler Merkezi’ndeki Küresel Araştırmalar Direktörü olan Barry Rubin imzasını taşıyan makalede “Türkiye’nin İran-Suriye ekseniyle yakın işbirliğinin artan işaretleri var. Hem Ahmedinejad, hem de Suriye hükümetinin resmi yayın organı Sana, Türkiye’yi Suriye ve İran’ın müttefiki olarak adlandırıyorlar” denildi. Makalede şöyle devam edildi:

“Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, İran’ın nükleer silahları geliştirme niyetini olmadığını, Ahmedinejad’ın bir ‘dost’ olduğunu ve ABD’nin İran’ın bu tür silahları elde etmeyi engelleme hakkının bulunmadığında ısrar ederek aynı mesajlar veriyor. Türk hükümeti, sadece apartmanlar değil, İran ittifakıyla, yurt içinde de giderek daha İslamcı bir rejim inşa ediyor.”

JPost’daki makalede “Özetle, bölgesel durum korkunçtur. Bunun Arap-İsrailli veya İsrailli-Filistinli konuları ile pek bir ilgisi yok. Bunlardan hiçbiri, ABD politikasının İsrail konusunda sertleştirildiği gibi bir görüntü verilmesi ile de değişecek değil. Arapların görmek istediği, ABD politikasının İran ve müttefikleri konusunda sertleşip sertleşmediğidir

e-fulya
24-03-2010, 18:01
BAŞIMA ÇUVAL GEÇİRECEKLERİNİ SANIP SEVİNMESİNLER

http://www.odatv.com/n.php?n=basima-cuval-gecireceklerini-sanip-sevinmesinler-2403101200

yosun
28-03-2010, 18:25
Mücahit-Müşahit-Müteahhit üçgeni nasıl kuruldu

Milli Gazete yazarı Ebubekir Sifil, İslam ve demokrasi arasındaki ilişkiyi anlattığı yazısında İslam'ı bir ideoloji olarak gören akımların öldüğünü söyledi. İslam'ın ideolojikleşmesinin onu dünyevileştirdiğini ve nihayetinde mücahit-müşahit-müteahhit tekerlemesinin oluştuğunu söyledi.

İşte Sifil'in o yazısı:

Marksizm nasıl bir ideoloji idiyse ve soğuk savaşın bitmesiyle ideolojiler anlamlarını nasıl yitirdiyse, İslam'ı ideolojilere mahsus zihin durumları ve kalıplar esasında algılama yanlışına düşen Müslümanların da aynı akıbete düçar olması kaçınılmazdı. Şimdi "İslamî" çevrelerde sıklıkla tekrarlanan "mücahit-müşahit-müteahhit" tekerlemesi, dünyevileşen Müslümanların hikâyesini hayli çarpıcı biçimde özetliyor.

devamı için;
http://www.odatv.com/n.php?n=islamcilik-oldu-2803101200

e-fulya
31-03-2010, 19:03
HİLMİ ÖZKÖK BELGELERİ NE YAPTI?
Geçen hafta yayımladığımız
'Başbakan Erdoğan'ın Ergenekon'u 2003'te Öğrendiğinin Belgesi' çok ses getirdi. Kısaca özetleyelim.
MİT, 19.11.2003'te (Sinagog saldırılarından dört gün sonra) Başbakan'a Ergenekon'un belgelerini gönderdi. Bu bilgiden yola çıkarak Başbakan'ın o günlerde verdiği mesajlarla eski 1’inci Ordu Komutanı Çetin Doğan'a, Balyoz savcılarının sinagog saldırılarını sorması arasında bağlantı kurmuştuk.
Ve sormuştuk: MİT, aynı belgeleri Genelkurmay'a da yolladıysa neden TSK'nın arşivlerinde bulunamadı? O dönem Genelkurmay Başkanı
Hilmi Özkök'tü.
Genelkurmay'da belgelerin nasıl saklandığına ya da imha edildiğine dair emekli komutanlarla konuştuk.
Belgeler önem derecesine göre sınıflandırılıyor. Örneğin A damgalı belge1 yıl saklandıktan sonra, B damgalı belge 5 yıl sonra imha ediliyor. Kimi belgeler doğrudan arşive kaldırılıyor. Kimi ise anında imha ediliyor.
MİT Genelkurmay Başkanı Özkök'ü komutanların da adının geçtiği bir yapılanmadan bilgilendirdiyse bu belge imha edilir mi?
Belki de o belgeler Ergenekon savcılarının İzmir ziyareti sırasında onlara verildi. Kim bilir?..

Özlem Çelik
http://www.aksam.com.tr/2010/03/31/yazar/16835/ozlem_celik/vecdi_gonul_un_imzaladigi_ihrac_kararlari.html

e-fulya
31-03-2010, 19:17
YUNANİSTAN'DAKİ HRİSTİYAN TÜRKLER NİYE RUMLAŞMIYOR?


http://www.odatv.com/n.php?n=yunanistandaki-hristiyan-turkler-niye-rumlasmiyor-2703101200

YANKIBERKE
02-04-2010, 10:47
KUM SAATİ 01.04.2010
Ahmet Altan
Mehmet Nuri

Yazıyı Paylaş:





Biz daha Ceylan’ın katilini bulamadık.

O kocaman açılmış gözlerini bırakıp kayboldu gitti aramızdan.

Henüz daha Ceylan’ın ölümünün hesabını soramadan şimdi bir çocuğumuzun daha ölüm haberi geldi.

Adı Mehmet Nuri.

On dört yaşındaydı.

Sırtından vurmuşlar.

Resmini getirdiler.

Saçları bir köy berberinde tıraş edilmiş, boynu biraz bükük, gözleri aralık kalmış, tam kapanmamış, boğazında acele dikilmiş bir otopsi yarasının iri dikişleri.

Öyle yatıyor.

Sınırın biraz berisinde, babasının anlattığına göre, arkadaşlarıyla oynarken askerleri görüp kaçmış, ateş açmışlar arkasından.

Devrilip ölmüş bir tarlanın kıyısına.

Bu çocuklar, ah bu çocuklar, bunları hapse atarlar, mahkûm ederler, roketle parçalar, tüfekle vururlar.

Kocaman açılmış gözleri, yarı kapalı gözleri kalır geriye.

Bunlar Kürt çocukları.

Bu ülkenin sahipsiz çocukları.

Mehmet Nuri’yi bir asker vurmuş, Mehmet Nuri’nin bir abisi de asker.

Çocukların vurulduğu, öldürüldüğü bir ülke burası.

Sayfanın tepesinde, Mehmet Nuri’nin babasının resminin yanında minik bir çocuğun resmini göreceksiniz, o da bir mayına basan asker babasının tabutuna bakıyor acıyla.

Annesi ona sarılmış.

Ağlayan, babasını kaybeden, öldürülen, vurulan, parçalanan çocuklar.

Atılan nutukları dinliyorum bazen, o siyasi hesapları, büyük tartışmaları dinliyorum, ne işe yarıyor bunlar, bu çocukları kurtaramayacak bir siyaseti ben ne yapayım?

Ceylan’ı kurtarmayacaksa...

Mehmet Nuri’yi kurtarmayacaksa...

O küçük kızın, Mehmet Nuri’den biraz daha büyük olan babasını kurtarmayacaksa neden siyaset yapıyorlar?

Ölü çocukların bedenlerinden, ağlayan çocukların kederinden kendilerine bir siyaset, bir iktidar, bir paye çıkarıyorlar.

Barış isteyenler, bunun için barış istiyorlar.

Bu çocuklar ölmesin diye istiyorlar.

“Hayır, barış olmasın” diye bağıranlar, yazı yazanlar, konuşurken ya da yazarken hiç bu çocukları akıllarına getiriyorlar mı?

Düşünüyorlar mı bu çocukları?

Ceylan için, Mehmet Nuri için üzülüyorlar mı?

O küçük bebeğin babası için acı çekiyorlar mı?

Yoksa daha da korkuncu, bazıları Ceylan’la Mehmet Nuri’ye, bazıları da o küçük bebeğin babasına mı üzülüyorlar?

Eğer öyle yapıyorlarsa bu gerçek bir acı değil ki...

Eğer öyle yapıyorlarsa, bu sadece bir “ölüm oyununu” izleyen “insafsız taraftarların” vicdansız tezahüratı, başka hiçbir şey değil.

Bitirin bu savaşı.

Önce kendi ruhunuzda, vicdanınızda bitirin.

Bir otlakta parçalanan Ceylan’ı getirin aklınıza, bir sınır kenarında vurulan Mehmet Nuri’yi getirin aklınıza, babasına ağlayan o bebeği getirin aklınıza.

Asker oğlu ölen bir baba ağlıyordu önceki gün televizyonda, “evlatları gitmeyenler açılıma karşı” diye, onun bile televizyon ekranlarına yansıyan acısını çarpıtan ahlaksızların kendi hayatlarını ölen çocuklarla beslemesine izin vermeyin.

Ne olacak ben de savaş nutukları atabilirim, ben de savaşı “kutsallaştıracak” yüce değerler uydurabilirim, ben de “sonuna kadar” diye bağırabilirim, onlar gibi konuşabilirim ben de ama o zaman o çocukların gözleri rüyama girer, “biz ölürken sen ne yaptın” derler.

Ne Türkler umurumda, ne Kürtler umurumda, ne onların komutanları, ne onların liderleri umurumda, ne onların nutukları, ne onların öfkeleri umurumda, ne onların sınırları, ne onların bayrakları, ne onların marşları, ne onların devletleri umurumda, ben o çocuklar ölmesin istiyorum.

Hiçbir şey onların hayatından daha kıymetli değil benim için.

Barış istemem bundan.

Ceylan’ın o koca gözleri sahipsiz kalmasın, Mehmet Nuri’nin yarı kapalı gözleriyle boynu bükülmesin, o küçük bebek ağlamasın istiyorum.

Çok mu kötü bunu istemek, davanıza, devletinize ihanet mi oluyor?

Olsun o zaman.

Mehmet Nuri’yi, on dört yaşında bir Kürt çocuğunu çamurlu bir tarlanın kıyısında sırtından vurdular.

Türk olsanız ne olur, Kürt olsanız ne olur, önder olsanız, lider olsanız, yiğit olsanız, kahraman olsanız ne olur?

Bir Mehmet Nuri’yi kurtaramadıktan sonra...

Size de lanet olsun, bana da lanet olsun.

YANKIBERKE
02-04-2010, 10:51
BEJAN MATUR

Koalisyon fantezileri ve gerçekler


'Türkiye'de on yılda bir ya darbe olur ya da koalisyon hükümeti.' Demokrasi takvimimiz ne yazık ki böyle işliyor. Darbe ve darbecilerle hesaplaşamayan bir Türkiye, anayasa değişikliği paketi nedeniyle ittifak ve koalisyonları konuşmaya başladı. Darbe ihtimalinin geçmiş yıllara oranla azaldığı günümüzde, siyasi arena için koalisyon ne anlama geliyor? Koalisyon ihtimali nedir?
CHP ve MHP'nin tavrını tahmin etmek zor değil. 'Açılım' tartışmalarının başladığı günden bu yana sergiledikleri performansı önümüzdeki süreçte de devam ettireceklerdir. Sağduyu ve adalet kavramlarından hızla uzaklaşan bu partilerin tavrını bir kenara bırakacak olursak, AKP ve BDP arasında bir işbirliğinden bahsedilebilir mi?

En son söylenecek şeyi baştan söyleyeyim; AKP-BDP koalisyonu şimdilik bir fantezi olsa da, işbirliğini sağlamak için bütün şartlar hazır. Tabii hedefler çerçevesindeki işbirliğini zorlayacak siyasal geleneğin Türk siyaset kültürüne egemen olduğunu da unutmamak gerek. Hatırlayın, Türkiye'de kurulan hiçbir koalisyon ilke referanslı bir zihniyetle oluşturulmadı. Daha çok, bakanlık pazarlığı, alt komisyon-üst komisyon pazarlığı etkili oldu. Halbuki pazarlık odaklı değil, ilke referanslı siyasi müzakerelere ihtiyaç var.

CHP ve MHP'nin yıkıcı muhalefeti Türkiye için gerçekten büyük bir talihsizlik. "CHP çok pişman olacak" diyen İçişleri Bakanı Atalay haklı çıkar mı bilinmez ama BDP'nin bugün yakaladığı pozisyon, Türkiye'de demokrasinin kurumsallaşması için tartışılmaz önemde. CHP'nin yargı yoluyla hükümete yönelttiği baskı bir yana, BDP'nin bu süreçteki muhalefeti dikkate alınmalı.

BDP bugün, tıpkı anayasa değişikliği konusunda olduğu gibi, Türkiye'nin temel meselelerinin çoğunda kilit role evriliyor. Ayak dirediği konularda hükümeti epeyce sıkıştırdığını kanıtlamış bir parti olarak bu potansiyelini nasıl kullanacağı, iktidar partisinin tavrı ile artık daha çok bağlantılı. 29 Mart seçimlerini hatırlayın. Hükümete özellikle bölgede ne kadar güçlük yaşattığı biliniyor. Yine Habur sonrasındaki uzlaşmaz tavrın Batı kamuoyunda neleri tetiklediğini hepimiz gördük.

Bunun pek çok sebebi var. Sebeplerin bazıları BDP'nin ağzından zaman zaman kamuoyuna yansıdı. Kimisi bir tür gizli dille örtülmeye çalışıldı. Anadil meselesinden Anayasa'daki kurucu unsur olma konusuna kadar DTP (BDP) hangi konuları öncelik olarak belirlediyse hükümetin bu taleplere direnci hep bir kriz olarak yaşandı. Şu ana kadar yaşadığımız sorunların bir listesini yapın, pek çoğunda AKP ve BDP'nin uzlaşamamasının faturası görülür.

Tersi olsaydı ne olurdu? Yani AKP ve BDP iktidar merkezli değil, ilke odaklı bir işbirliği için mutabık olsalardı nasıl bir Türkiye olurdu bir hayal edin...

Aslında hiç zor değil; yapmamız gereken tek şey tıpkı anadil konusunda olduğu gibi sahip olduğumuz haklara başkalarının da layık olduğunu kabul etmek. Çünkü Türkiye'nin en önemli sorunu dediğimiz Kürt sorunu, sadece Kürtlerin hak ve özgürlük talepleriyle ilgili değil. Orada yaşananlar ekonomiden ordunun rolüne bütün dengeleri doğrudan etkiliyor.

BDP, önümüzdeki dönemde çok kritik bir pozisyon kazanacak. Tıpkı anayasa değişikliği konusundaki kritik pozisyonu gibi. Şu an içeride olan BDP'li seçilmişlerin, belediye başkanlarının önümüzdeki dönemde davullar, halaylar eşliğinde cezaevinden halk oyuyla çıkarılacağını bir ihtimal olarak akılda tutmak gerek. Ben demokrasi çerçevesinde uzlaşan AKP ile BDP'nin çok daha iyi bir Türkiye için elverişli ortam yaratacağını düşünüyorum. Çünkü çözüm bekleyen sorunlar iki tarafı hem doğrudan hem de ayrı ayrı ilgilendiriyor. Kaldı ki, AKP tek başına iktidar olsa da takınması gereken tavır bu yönde olmalı.

Şu ana kadar AKP hükümetini zor durumda bırakan konuları düşününce ne demek istediğim daha net anlaşılır. AKP haksız muhalefete uğradığı konular hariç, çoğu kez, iktidarı paylaşmak konusundaki kapalılığı sayesinde sorun yaşadı. Böyle olunca, Başbakan'ın anlamlı ve etkileyici konuşmalarına konu olan sorunların tamamına yukarda çözüm bulunsa da hoşnutsuzluk bir türlü bitmiyor.


02 Nisan 2010, Cuma

yusufusta
02-04-2010, 20:07
Doğru söylediği için başı derde girecek!

Islak imzacı ve “irticayla mücadele plancısı” Albay Dursun Çiçek, Deniz Baykal’la görüştüğünü iddia ediyor... Baykal, “Hayır, asla ve kata böyle bir görüşme olmadı” diyor.

Hangisi yalan söylüyor?

Dursun Bey yalan söylüyorsa, bugüne kadar kendisinden sadır olmuş sözlü ve yazılı beyanları, ıslak imza meselesinde takındığı “münkir” tavrı yeniden gözden geçirmemiz gerekecek.

Baykal yalan söylüyorsa, aynı şekilde, bu zattan sadır olmuş sözlü ve yazılı beyanları da yeniden gözden geçirmemiz gerekecek.

Hadi Dursun Bey’in beyanını geçerli kabul edelim...

Bir asker, bir siyasetçiyle ne görüşür, hangi konuda yardım ister?

Üstelik, sıradan bir asker değil karşımızdaki. Hakkında ciddi suçlamalar var. İddiaya göre, siyaset alanının daraltılmasını, hatta külliyen ortadan kaldırılmasını istiyor ve bu konuda bazı “yararlı çalışmalar” içinde.

Soru şu:

Biricik görevi siyaset alanını daraltmak, hatta “tümüyle ortadan kaldırmak” olan bir “muvazzaf asker”, biricik görevi siyaset alanını tahkim etmek olan bir siyasetçiyle ne görüşür, hangi hususları paylaşır?
Bu soruları çoğaltabilirsiniz...

Baykal’ın beyanını geçerli kabul edersek...

Biricik görevi siyaset alanını daraltmak olan bir muvazzaf asker, biricik görevi “siyaset alanını tahkim etmek” olan bir siyasetçi hakkında, “onunla görüştüm” deme cesaretini, hatta cüretini nereden alır?

Kim yalan söylüyor, bilmiyorum ama, arada sırada “doğru” söyleyenler de çıkıyor.

Mesela?

Mesela, Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden...

Halk arasında, “her doğru her yerde söylenmez” diye bir laf vardır. Dursun Bey’le Deniz Bey’in başı yalan söylemekten, Yekta Bey’in başı da herhalde doğru söylemekten derde girecek.

Nasıl mı?

İşte Yekta Bey’in “doğruya doğru” beyanları otuz iki kısım tekmili birden: “Demokratik siyasal yaşamın yadsınmaz öğesi bildiğim siyasal partilerin gereğine, yararına, partili olmanın genç yaşlardan başlayarak çağdaş yurttaşlık niteliğine katkısı olduğuna içtenlikle inanıyorum. 1951 sonundan 18.1.1979 tarihine kadar aralıksız CHP’de çoğu hukuksal değişik görevlerde bulundum...”

Neymiş?

18 yıl boyunca CHP’de “çoğu hukuksal” değişik görevlerde bulunan Yekta Güngör Özden, CHP’yle bağı sona ermeden, yani 11.1.1979’da Anayasa Mahkemesi asil üyeliğine seçilmiş, ardından başkanlığa getirilmiş, ama kıyamet kopmamış... Baykal çıkıp, “yargı siyasallaşıyor, cumhuriyet elden gidiyor” diye bağırmamış... Muarızları CHP’yi “devleti ele geçirmekle” suçlamamış... Yüksek yargı kurumları “kararlı direniş”e geçmemiş...

Demek ki olabiliyormuş...

İşin ilginç tarafı ne, biliyor musunuz?

Kenan Evren darbe yapıp anayasayı ortadan kaldırdığında, darbecilere ilk “teşekkür ziyareti”ni anayasayı korumakla görevli Anayasa Mahkemesi üyeleri yapmıştı. Aralarında Yekta Güngör Özden de vardı ve “18 yıl boyunca çoğu hukuksal değişik görevlerde bulunduğu” partisini kapatanların elini sıkmıştı.

Ne korumaya ant içtiği anayasayı, ne de 18 yıl boyunca “çoğu hukuksal değişik görevlerde bulunduğu” CHP’yi kurtarabilmişti.

Demek ki her doğruyu her yerde söylememek lazımmış.


AHMET KEKEÇ

KUTERO
04-04-2010, 17:55
Baransu, Karargah'ı anlattı
Türkiye son iki yıldır onun Taraf'ta yazdığı haberleri konuşuyor.

.....
........
En başa dönecek olursak haber size geldiğinde nasıl bir süreçten geçiyor?

Emin olabilmek için araştırıyorum. Farklı kaynaklara ulaşıp belgeyi doğrulatıyorum. Şöyle düşünen insanlara şaşıyorum. Geliyor belge biz de hemen basıyoruz. Herkes zeki, bir ben aptalım. Köşelerinde yazıyorlar sen nerden emin oldun, sen nerden Süha Tanyeri'nin el yazısı olduğunu biliyorsun? Kusura bakma senin düşündüğünü ben düşünmüyor değilim. Ben araştırmadan yalan yanlış bilgiyi yazacağım. Yok öyle bir şey. Bunun mahkeme safhası var. Beni mahvederler. Ordu dava açar. Benim yalan haber yazdı diye açılmış bir tane davam yoktur.

Genelkurmay'ın "Taraf ve Mehmet Baransu yargı önünde hesap verecek, hesap soracağız" diye açıklamaları oldu. Sizi mahkemeye vermediler mi?

Soruşturmanın gizliliğini ihlalden ve devletin gizli belgesini açıklamadan açılmış davalar var. Eğer belgeler sahte, haberler yalan diyorlarsa Genelkurmay dava açsın. Tazminat talep etsin. Genelkurmay haberler yayınlandıktan sonra bunlar yalandır, TSK'ya atılmış iftiradır, mankemeye gideceğiz diye açıklama yapıyor ama mahkemeye gidemiyor.

Neden mahkemeye vermiyorlar?

Çünkü yazdıklarımızın doğru olduğunu biliyorlar. Islak imza ortaya çıkmadan seni mahkemeye vereceğiz dediler. Ben o dönem aynen şunu söyledim. İstedikleri mahkemede hesaplaşmaya hazırım. Bunu dediğimde gerçek imza çıkmamıştı daha ortaya.

.....

http://www.samanyoluhaber.com/h_406173_baransu,-karargahi-anlatti.html

taita-x
05-04-2010, 01:40
DEMİREL ONU UNUTTUĞUMUZU BİLMİYOR

.....
Demirel bize Türkiye'nin 60 yılını anlatacakmış! Biri de şunu ona anlatmalı! 40 yıl boyunca öyle ya da böyle siyasi hayatımıza hükmetmesine rağmen Demirel'i unuttuk! Neden? Çünkü Demirel hep kazanan, hep iktidarda kalan olmayı istedi ve o yüzden kaybetti! Hafızalarımızdaki yerini bile... Bazı medya patronlarından ve birtakım siyaset dinozorlarından başka "Demirel acaba buna ne der?" diye merak eden var mı? Yok.

Haşmet BABAOĞLU

e-fulya
06-04-2010, 18:53
Ahmet HAKAN



İyot gibi açığa çıkmak


ESKİ bir Yargıtay üyesi olan Cevdet İlhan Günay, Zaman Gazetesi’ne verdiği röportajda şöyle demiş:

“Hâkim arkadaşlarımız derlerdi ki, bir yere gelebilmek için TSE damgalı olmak lazım. TSE ama açılımı Türk Standartları Enstitüsü değil. Onun açılımını ‘Tunceli Sivas Erzincan’ şeklinde yaparlardı.”


Eski Yargıtay üyesinin pek de saklama ihtiyacı duymadığı dilinin altındaki bakla şudur:

Yüksek yargıyı Aleviler ele geçirdi!

* * *

Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı da bu “Eski Yargıtay üyesi” ile aynı kafada.

O da “Yüksek yargı Alevilerin kontrolünde...” fikrini benimsiyor.

Köşe yazısında “Yargıda Tunceli Sivas Erzincan yapılanması var” saptamasına hararetle sahip çıkıp destek veriyor.

Ekrem Dumanlı’ya göre de...

Yüksek yargı mensupları Alevi oldukları için “laiklik yanlısı” çıkışlar yapıyorlar.

* * *

Soruyorum:

“İyot gibi açığa çıkmak” bu değilse nedir?

Yüksek yargıçların laikliğin bekçiliğine soyunmalarını sorunlu bulabilirsiniz.

Yüksek yargıçların laikliği çok katı bir şekilde yorumladıklarını söyleyip eleştirebilirsiniz...

Yüksek yargıçların dinin toplumsal hayat içindeki yeriyle ilgili yorumlarına şiddetle itiraz edebilirsiniz.

Yüksek yargıçların ideolojik bir yaklaşım içinde bulunduklarını söyleyebilirsiniz.

Ama...

Onların bu tür yaklaşımlarda bulunmalarını, “Sivas’ın, Tunceli’nin, Erzincan’ın Alevisi oldukları için böyle yapıyorlar... Alevi olmasalar böyle yapmazlar...” diye
açıklarsanız, iyot gibi açığa çıkarsınız.

* * *

Evet, evet... İyot gibi açığa çıktınız.

Nasıl mı?

En iyisi maddeler halinde anlatayım:

- BİR: Alevilik konusundaki gerçek düşüncenizi ortaya koyarak... Bu zamana kadar kurduğunuz bütün o süslü püslü “Alevi kardeşlerimiz...” söylemini çökerterek...

- İKİ: O muhteşem ve şaşaalı “Alevi açılımı”nın yerini, “TSE’nin açılımı...” türünden kaba saba benzetmelere bırakarak...

- ÜÇ: Mezhep ayrımcılığı yaptığınız yetmezmiş gibi coğrafi ayrımcılık yaptığınızı da ikrar ederek... Bazı şehirleri tasnif edip yaftalayarak...

- DÖRT: Komplocu bir zihne sahip olduğunuzu göstererek... Elinizde herhangi bir veri olmaksızın yüksek yargının çıkışlarını “Alevi komplosu” ile izah etmeye kalkarak...

- BEŞ: İnsanların mezheplerinden, doğdukları kentlerden, kökenlerinden bağımsız olarak bir ideolojiye bağlanamayacaklarını düşündüğünüzü ortaya koyarak... “Alevi demokrat yargıç”ın da, “Sünni Kemalist yargıç”ın da olamayacağını ima ederek...

- ALTI: Sünni İslam anlayışına aykırı ne kadar iş varsa, bu işlerin arkasında Alevi parmağı olduğunu düşündüğünüzü ortaya koyarak. En hafifinden Aleviliğin aslında İslam’ın çok uzak bir halkası olduğu fikrine sahip olduğunuzu göstererek...

* * *

Sadece iyot gibi açığa çıkmadınız tabii...

Aynı zamanda bir ayıba ve skandala da imza attınız.

Hadi geçmiş olsun.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/14328389.asp?yazarid=131&gid=61

ASPİRİN
07-04-2010, 17:47
Alevi kelimesini duydukça aklıma S.Yalçın'ın Efendi 2 kitabı geliyor...
Sebatay-Alevi-Mason ilişikisini nefis anlatmış ...
Hararetle tavsiye olunur...

yosun
09-04-2010, 00:56
Piçleşmek!

Anadolu’da ıslah edilmiş meyve ağaçlarının dibinden(kök veya çilinden) çıkan şıvgına “piç” denir ve meyve ağacına zarar vermesin diye de kesilir. Bu şıvgınlar büyüse bile meyve vermez, ya da çok küçük yabani meyve verir. Şıvgınlar kesilmezse arsızca büyür ve asıl ağacı besinsiz bırakıp boğar.

Bir de hafıza kaybı sorunumuz vardır. Hafızasını kaybeden insan nasıl olur düşünelim. Neye inanıyor, adı ne, bir ailesi var mı, işi var mı hatırlamaz ve kendine anlatılan hikayeyi kabul etmek zorunda kalır.

Ülkemizin eğitim-öğretim sistemi yetişen nesilleri ya piçleştiriyor ya da hafıza kaybına uğratıyor. Hafıza kaybına uğrayan neslin anlatılan hikayelere inanması sağlanıyor. Bu iki sınıfa da girmeyen azınlık bir kesim ise tehlikeli bulunup “düşman” ilan ediliyor.

devamı;

http://www.internetajans.com/default.asp?t=wa&wid=18&aid=2948

e-fulya
09-04-2010, 18:08
Subaylar... Bu sözleri hatırlıyor musunuz?

Mustafa Mutlu-VATAN

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Subaylar_Bu_sozleri_hatirliyo r_musunuz&tarih=09.04.2010&Newsid=298781&Categoryid=4&wid=102



MUHSİN YAZICIOĞLU BU YÜZDEN Mİ ÖLDÜ
http://www.odatv.com/n.php?n=alperenler-bu-yaziya-cok-kizacak-0804101200

YANKIBERKE
10-04-2010, 18:10
KUM SAATİ 09.04.2010
Ahmet Altan
Operasyon

Yazıyı Paylaş:





Güneydoğu’ya büyük askerî yığınaklar yapılıyor.

Şu andaki hareketlilik geniş çaplı bir “operasyonun” habercisi gibi.

Böyle bir operasyon, orada yaşayan insanlara karşı büyük bir haksızlık olur.

Biliyorum, “dağda silahlı adamlar dolaşırken hiçbir devlet buna izin vermez, müdahale etme hakkı vardır” ama bu ülke yeni bir döneme giriyor.

“Kürt açılımından”, anayasa değişiminden söz ediyoruz.

En geç gelecek yıl genel seçimler yapılacak.

Belli ki Türkiye yeni bir yapılanma yaşayacak.

Hayatın gerçeklerinden kopuk bir “devlet yapısı”, hayatın gerçeklerine uygun hale getirilecek.

Bu değişimler, bu yeniden yapılandırmalar, varlıkları yıllarca inkâr edilen, hakları verilmeyen, eşit vatandaş kabul edilmeyen Kürtlerin bu ülkedeki yerlerini, haklarını yeniden belirleyecek.

Kaçınılmaz bu.

Toplumunun yaklaşık dörtte birini yok farz ederek yeni bir çağa adım atamaz bir ülke.

Türkiye, böylesine geniş kapsamlı bir değişime hazırlanırken, hayat Türkiye’yi bu değişime zorlarken bir askerî operasyonun ne yararı olacak?

Yapılacak operasyon “dağdaki silahlı insanları” bir anda ortadan mı kaldıracak?

Yirmi beş yıldır operasyonlar yapılıyor.

İnsanlar ölüyor ama sonuç değişmiyor.

Şimdi de insanlar ölür ve sonuç değişmez.

Eğer böyle bir operasyon yapılırsa, bunun amacı “PKK’yı vurmak, güçten düşürmek” falan olmaz.

Böyle bir operasyonun amacı, ancak Türkiye’yi altüst etmek, ortamı kanlı tabut görüntüleriyle germek, değişimlerin önüne set çekmek olur.

Değişimi durdurmak isteyenlerin elinde çok da fazla imkân kalmadı.

Yavaş yavaş “son silahlarını” da kullanma aşamasına doğru gidiyorlar.

Geniş çaplı, kanlı bir operasyon düzenleyip, PKK’nın da buna şehirlere yayılan bir terörle cevap vermesini sağlayarak, “mevcut düzeni” biraz daha sürdürecek hesaplar yapılabilir bir yerlerde.

Uzun vadede bir işe yarar mı?

Yaramaz.

Ama kısa vadede ortalığı kan gölüne çevirme, insanları öldürme, değişimi bir süreliğine de olsa durdurma ihtimali var.

Sivil hükümet böyle bir operasyonu engellemeli.

Milliyetçilik yarışına girip böyle bir operasyonu desteklemek, insanları gereksiz yere öldürmek ve değişimi anlamsızca durdurmaktan başka bir işe yaramaz.

Bir “çatışmasızlık” halini sürdürmek zorundayız.

Bunu hem Türkiye’ye, hem de o bölgede yaşayan insanlara borçluyuz.

“Dağda adam dolaşmasına devlet izin vermez” kuralını kendi “sorumlulukları” olarak belirleyenlere, “sorumluluklarının” en başında, o insanları “insanca” yaşatmak geldiğini de hatırlatmalıyız.

Eylem Düzyol’un insanın içini yakan o muhteşem Diyarbakır röportajını okudunuz mu?

Bence o röportajı Başbakan da, bakanlar da, Genelkurmay da okumalı.

“Öldürmek” istedikleri insanların nerelerden çıkıp dağlara gittiklerini görmeli.

O açlığa, sefalete, ıstıraba aldırmayıp da o bölgeye baktığında sadece “dağdaki insanları” görmek, “tercih edilmiş bir körlükten” başka bir şey olmaz.

Diyarbakır’ın sokaklarını, gecekondularını, yakılmış köylerinden kaçıp göç ederek gecekondulara sığınanları, ayda elli altmış lirayla yaşamaya çalışanları, evine ekmek götüremeyenleri de görün.

Devlet, sadece “dağlarından” mı sorumlu bu ülkenin, sokaklarından, evlerinden, açlarından sorumlu değil mi?

“Operasyon” yapacaksanız önce “yoksulluğa karşı” bir operasyon yapsanıza.

Dağdakileri öldürmek için harcanan paranın yarısıyla sokaktakilere bir iş imkânı açsanıza.

Devletin asıl işi “öldürmek” değil, yaşatmaktır.

O insanları yaşatsanıza, onların yaşamaları için önlemler alsanıza; aklınıza gelen tek önlem silahları kuşanıp insanları öldürmeye mi gitmek?

Bu operasyonları durdurun.

Türk ve Kürt çocuklarını boş yere kırdırmayın.

Amerika’yla Rusya’nın “nükleer silahlarının üçte birini” yok etmek için anlaşma yaptığı bir dünyada çatışmalar, savaşlar çok fazla sürmez.

Dünyada da sürmez, Türkiye’de de sürmez.

Yeryüzü bir barış çağının kapısında dururken bu operasyonlar zamanın gerçeklerine de, ülkenin çıkarlarına da, insanların vicdanına da aykırı olur.

Öldürmeyi denediniz, bir işe yaramadı.

Bir durun bu sefer.

Bir durun da insanları yaşatmayı deneyelim el birliğiyle.

[email protected]

YANKIBERKE
12-04-2010, 09:55
KUM SAATİ 11.04.2010
Ahmet Altan
Bir utanın

Yazıyı Paylaş:





Çok sevdiğim, çok eski bir arkadaşımın hiç unutmadığım bir beğenme ve övme ölçüsü vardı, “utanmasını biliyor” derdi.

Utanmasını bilmek önemli bir şey.

Asker politikaya bulaşınca sadece disiplinini, saygısını, dürüstlüğünü değil anlaşılıyor ki utanma duygusunu da kaybediyor.

Yaklaşık on bir ay önce, ordunun kendi yerleştirdiği mayınla yedi askerimiz şehit oldu.

Ordu, bunun PKK’ya ait bir mayın olduğunu açıkladı.

Hemen operasyon başlattı, o operasyonda da bir başka askerimiz şehit düştü.

Bu çatışmalar sırasında siyasi ortam gerginleşti, “açılım” yaralandı.

Sonra, komutanların kendi aralarındaki telefon görüşmeleri düştü internete.

Anlaşıldı ki daha ilk dakikadan itibaren “gerçeği” zaten biliyorlardı.

Ama yalan söylediler.

Hem de ne yalan, bütün siyasi ortamı gerecek, insanca bir adımı engelleyecek, dostluğun gelişimini baltalayacak bir yalan.

Toplumun çekeceği acılara aldırmadılar bile.

Hem kendi “suçlarını” gizlemek hem de her zaman askerin iktidarına hizmet eden gerginliği sürdürmek için gerçekleri hiç çekinmeden sakladılar.

Medya da gerçeğin peşine düşmedi.

“Açılıma düşman” olan, bu ülkenin barışa ve demokrasiye asla kavuşmasını istemeyen medya görevlileri “açılıma” yazılarla, manşetlerle saldırdılar.

Geçen gün, Zaman gazetesi çok esaslı bir gazetecilik yaparak, o patlayan mayınla ilgili savcılığın “resmî raporunu” bulup yayımladı.

Savcılık mayının orduya ait olduğunu kesinleştiriyordu.

İnsan bir utanır, değil mi?

Kendi askerini öldürmüşsün, yalan söylemişsin, gerçekleri saptırıp operasyonlar düzenlemişsin, toplumun barışını torpillemişsin ve suçüstü yakalanmışsın.

Yoo, hiç umurlarında değil.

Dün baktım komutanlardan biri konuşuyor gene.

“Soruşturma devam ediyormuş, bu konuda yorumlar yapmamak lazımmış, beklemek gerekirmiş.”

Yahu, baştan beri bildiğiniz gerçeğin belgesi yayımlandı, ne beklemesi, ne soruşturması?

On bir aydır bir soruşturmanın sonucuna varamıyor musunuz?

On bir ay, sizin “kendi mayınınızı” tanımanıza yetmiyor.

Peki.

On bir ayda sonuçtan “emin olamıyorsunuz” da nasıl mayının patladığı günün ertesinde “PKK mayın patlattı” diye ortaya atılıp operasyon düzenliyor, bir askerin daha ölümüne sebep oluyorsunuz?

“Kendi mayınınız olup olmadığını” anlamaya on bir ay yetmiyor da “PKK’nın mayını” olduğunu anlamaya nasıl 24 saat yetiyor?

Madem hâlâ emin değilsiniz niye ertesi gün “PKK” diye çıktınız ortaya?

Hâlâ ne yüzle bizi kandırmaya, susturmaya çalışıyorsunuz?

Hiç mi utanmayacaksınız?

Darbecilikle suçlanan bir generaliniz, “komutanıyla konuşurken nezaket dışına çıkmakla” övünür, siz suçüstü yakalandıktan on bir ay sonra hâlâ “süratle soruşturuyoruz” diye kendi halkınızı kandırırsınız.

Nasıl bir ordusunuz siz?

Hiç mi doğru söylemezsiniz?

Dağlıca’da yalan söylediniz, Aktütün’de yalan söylediniz, yakalandınız, sizi yakalayanları suçladınız.

Belgeye “kâğıt parçası”, LAW’a “boru” dediniz.

Bir utanın, bir susun, bir kere de yüzünüz kızarsın.

Utanma duygusunu hissetmeden gerçek askerliğe dönemeyeceksiniz, bunu anlayamıyor musunuz?

Yaptıklarınızdan utanmazsanız bunları tekrarlarsınız, tekrarladıkça askerlikten uzaklaşırsınız.

Disiplini, saygıyı, dürüstlüğü unutursunuz.

“Askerin kışlasına dönmesini”, siyasetten çıkmasını, gerçek asker olmasını isteyenlere “ordu düşmanı” diyorsunuz, kim ordu düşmanı, bir düşünün.

Kim bu orduya, bu ordudan daha fazla zarar veriyor?

Darbe yapmadınız da “yaptınız” mı dedik, kendi geminizi batırmadınız da “batırdınız” mı dedik, daha önceden haberdar olduğunuz baskınlara önlem aldınız da “almadınız” mı dedik, ordunuzun içinden sayfalarca darbe planı çıkmadı da “çıktı” mı dedik, her kazılan yerde silahlar bulunmadı da “bulundu” mu dedik, kendi mayınınızla askerleri öldürmediniz de “öldürdünüz” mü dedik?

Bütün bunları başka bir ordunun yaptığını farz edin bir an, o ordu hakkında ne düşünürdünüz?

İşte biz de onu düşünüyoruz.

Ve, “artık biraz utanın, susun ve askerliğe geri dönün” diyoruz.

[email protected]

yosun
14-04-2010, 15:30
Öbür Dünyada Maliye Var Mı?..

DEMEK ki onlar vergi vermeyi öbür dünyaya bırakıyorlar...
Bu yüzden zaten açıklanan vergi listelerinde, AKP döneminde parlayan dindar
işadamlarının adları-sanları yok... Özelleştirmelerden büyük pay kapan, ihalelerin
tümünü kapatan AKP zenginleri listede gözükmüyorlar...

Yüksek vergi verenlerden tanıdıklarıma
baktım:

Rakı-şarap içenler...

Eşlerinin-kızlarının başı açık...

Odalarında takunyaları yok...

Ağızlarını açar açmaz “din-iman” diye başlamıyorlar... Manga manga umreye
koşmuyorlar ve arka ceplerinde külah taşımıyorlar...

Tabii ki çoğu AKP tarafından sevilmiyor...

Yok edilmek istenen, itilip kakılan işadamları... Hatta ikinci sırada “öldürülmeyi
hak eden” bir Musevi...

En çok vergi verenler onlar...

Dini bütün mümin işadamı kardeşimize baktım...

Listede yok...

Durmadan “Allah korkusundan” söz ediyor, dilinden “din-iman-kitap” düşmüyor...

Eşi-kızı tesettürlü...

Denize haşema ile giriyor...

Lokantada “İçinde domuz eti olmasın sonra...“ diye soruyor...

Rakı bardağına benzeyen bardakla su
dahi içmiyor...

Başbakan’ın uçağında gördüm onu, kenarı dantelli külahı ile iktidarın gittiği camide
ise en önde...

Ama vergi listesinde yok...

Neden?..

Çünkü dillerindeki “din-iman-kitap” onların sadece siyasette ve ticarette
sermayeleri... Köşe dönmenin, beleşin, avantanın, yağmanın, üçkâğıtçılığın aracı...

Her dört kişiden birisinin aç-yoksul olduğu ülkede, devlete vergi vermemekten büyük
günah olabilir mi?..

Dillerindeki o “öbür dünyada hesap verme” işi ise cambazlıklarından...

Defterdarlık öbür dünyada mı?..

Bekir Coşkun

yosun
16-04-2010, 22:45
Uyandırın korkmayın heryerde konuşun konuyu siz açın...

BUGÜNÜN YOĞUN GÜNDEMİNDE ÖNEMİ DAHA DA ARTTI.

Uyandırın
korkmayın heryerde konuşun konuyu siz açın
takside taksiciye konuşun
apartmanda kapıcıya konuşun
sakallı gazete bayinize konuşun
eve gelen gündelikçiye konuşun..

Anlatın eğer Fethullah dindarsa peygamber gibi ise neden Amerika'da yaşıyor ?
neden Mekke'de Kabe yakınlarında bir malikanede değil de,
Amerika'da FBI çiftliğinde.

Söyleyin bu zat değilmiy di 25 yıl o cami senin bu cami
benim salya, sümük ağlayarak FAİZ haram diyen ?
Sorun kapıcınıza peki BANK ASYA nedir ?

Önce alıştırmanız gerekir.
Görüntüye.
Seslere.
Hareketlere.
Sessizliğe.
Çevrenizde olup bitenlere.
Yavaş yavaş alıştırırsınız.
Alışırlar.
Türbana.
Çarşafa, peçeye.
Taşyapı'ya.
Oğulların gemilerinin olmasına.
Çocukların televizyon kurmasına.
Yakınların yolsuzlukları na.
Sevgililere alınan evlere.
Çokeşliliğe.
Erkeklerin, kadınların ayrı ayrı oturmasına.
Ramazanda öğle yemeği verilmemesine.
Beyaz takkeyle gezenlere.
Hem de öyle alışırsınız ki size çok doğal gelmeye başlar.
Bizde böyle deyip geçmeye başlarsınız.
'Galiba demokrasi bu da biz mi anlamıyoruz?' diye kuşkulanırsınız.
Sonra da uyuşursunuz.
Yavaş yavaş uyuşursunuz.
İçinizden bile tepki duymaz olursunuz.
'En az üç çocuk yapın' derler, dinler geçersiniz.
'Bizi azaltmaya çalışıyorlar' derler, gülme duygunuz bile kaybolmuştur. .
'Batı'nın ahla ksızlığını aldık' derler, öyle dinler durursunuz.
Uyuşturmuşlardır sizi.
Bir yandan Çanakkale zaferini kutlarsınız.
Öte yandan Çanakkale savaşını yıllar sonra kaybettiğinizi bile fark etmezsiniz.
Başbakanınız planlarını Amerika'ya açıklar.
Siz burdan dinlersiniz.
Amerika Ankara'yı işgal etmektedir.
Siz İngilizce öğrenmeye çalışırken durumu göremezsiniz.
***
Alışırsınız ve uyuşursunuz.
Geçmişe dalıp gitmişken, geleceği kaybetmekte olduğunuzu fark edemezsiniz.
Plan da bunun için yapılmıştır.
Önce alıştırma.
Sonra uyuşturma.
Yüzünüze demokrasi derler, arkanızdan gülerler.
Yüzünüze çokkültürlülük derler, arkanızdan bölerler.
Yüzünüze değişim derler, arkanızdan soyarlar.
Yüzünüze gelişim derler, arkanızdan bakarlar.
Alışırsınız.
Uyuşursunuz.
Tehlikenin farkında mısınız?
Önce Alıştırma - Sonra Uyuşturma...

DR. ERDAL ATABEK

hamdido
19-04-2010, 23:16
Kuran’dan Zeytinyağı Ticareti
Sözcü Gzt. 28 Şubat 2010 – Emin Çölaşan – [email protected]

TÜRKİYE’de kıyametler koparken, ortalık birbirine girerken, buna aldırış etmeyen ve iyi paralar kazanan uyanık gençlerimiz de var. Bunlardan biri Abdullah’tan olma, Hayrünnisa’dan doğma genç yetenek, geleceğin büyük işadamı Emre Gül. Aynen bir başka genç yetenek, kısa sürede gemicik-memicik sahibi olmayı başaran Tayyip’in oğlu gibi!
Şimdi lise öğrencisi olan Emre daha bu yaşta şirketler kurdu, ortaklar buldu ve iş hayatını başarıyla sürdürüyor. Çeşitli alanlarda web siteleri oluşturan yavrumuz hem şirketleri, hem de kurduğu internet siteleri üzerinden ticaretini sürdürüyor.
Şimdi yeni bir siteyi daha hayata geçirmiş:

“Türkiye’nin en lezzetli alışveris sitesi... Memleketten gelsin.”

Siteye girdiğinizde ağzınız sulanıyor. Genç yetenek sizlere Hatay’dan künefe, Trabzon’dan ekmek, Kars’tan eski kaşar, Kayseri’den pastırma, sucuk, mantı, her yerden her şeyi satıyor. Sattığı mallar arasında ayrıca halı, bornoz vesaire var. İnternet sitesi değil, adeta süpermarket.
İşleri de çok iyiymiş, iyi paralar kazanıyormuş.
Abdullah’tan olan ve Hayrünnisa’dan doğan genç yetenek Emre Gül bu arada tereyağı ve zeytinyağı satmayı da ihmal etmiyor. Şimdi babasının yolundan giden uyanık çocuğun internet sitesine girelim ve zeytinyağını nasıl ve hangi ifadelerle pazarladığını görelim:
“Son yıllarda yapılan araştırmalar zeytinin yalnızca lezzetli bir gıda değil, bunun yanında yüksek kaloriye sahip önemli bir besin kaynağı olduğunu ortaya koymuştur. Zeytinin yanı sıra, zeytin yağı da önemli bir besin kaynağıdır.”
Buraya kadar olan bölüm bilimsel! Şimdi satış işleminin devamını okuyalım:
“Kuran’da zeytin ağacının yağına şu ayetle dikkat çekilmiştir:
"Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, içinde çerağ (mum) bulunan bir kandil gibidir. Çerağ bir sırça içerisindedir. Sırça sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır. Bu öyle bir ağaç ki, neredeyse ateş ona dokunmasa da, yağı ışık verir. Bu, nur üstünde nurdur. Allah kimi dilerse onu nuruna yönelltip iletir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah her şeyi bilendir. Nur Suresi 35."
Bu bölümde surelerden örnek verip zeytinyağı satışı yapmayı amaçlayan yavrumuz, internet sitesindeki tanıtımını şöyle sürdürüyor:
“Yukardaki ayette ‘mubareketin zeytunetin’ ifadesiyle zeytin ‘bereketli, kutlu, uğurlu, sayısız yarar sağlayan’ anlamlarına gelen ‘mübarek’ sıfatıyla nitelendirilmiştir. ‘Zeytuha’ ifadesiyle bildirilen zeytinyağı, tüm katı yağların aksine, tüm uzmanlar tarafından başta kalp ve damar sağlığı için olmak üzere en çok tavsiye edilen yağ türü olarak bilinmektedir.”
Abdullah’tan olma, Hayrünnisa’dan doğma genç yetenek, zeytinyağı satabilmek için işte böyle, Kuran’dan referanslar veriyor!
Hemen sonrasında da zeytinyağını kaça sattığını açıklıyor:
Kredili peşin fiyatı 65.99 TL. Ayrıca taksit seçenekleri...
Ayrıca bu arkadaştan special kestane şekeri, peynir, tereyağı, künefe, pastırma, sucuk, pişmaniye, üzüm kurusu vesaire almak isterseniz, internet sitesi emrinizde!
Ancak benden size tavsiye, kendisinden zeytinyağı alıp sevaba girin. Sakın ola ki “Bu çocuk da din ticaretine mi soyunmuş” demeyin! Asla soyunmamış, hiçbir zaman!
Zeytinyağı satmak başka, din ticareti başka! İkisini ayırmayı bilin!

Söz çocuktan açılmışken, yavrumuz şu anda Ankara’da, TED Ankara Koleji lise sınıfında okuyor. Şimdi size birkaç gün önce Odatv internet sitesinde yer alan ve doğrulanan haberi iletiyorum:
Mehmet Emre Gül’ün annesi Hayrunnisa Gül bir süre önce okul müdürünü arayıp oğlunun kendisini ziyarete geleceğini söyledi. Okul müdürü, Hayrünnisa Gül’e ‘Tabii ki gelebilir’ dedi.
Emre Gül okul müdürüne geldi, ‘Namaz kılmak istediğini, bunun için okul içinde namaz kılınacak bir yer, yani mescit açılmasını’ istedi.
Bu isteğe çok şaşıran okul müdürü ‘Bügüne kadar TED Kolejinde böyle bir şey olmadığını, bundan sonra da olmayacağını’ söyledi.
Gül’ün bu istekte bulunması hayli ilginç! Çünkü TED’in bağlı olduğu Türk Eğitim Derneği, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün çağrısı üzerine, Cumhuriyet’i kuran kadroların önderliğinde 1928’de kuruldu... Ve kurulduğu günden beri de TED kolejleri, eğitim ve eğitimci kadrolarıyla her zaman Cumhuriyet ve laikliğin savunucusu oldu.”
Çocuğun bu isteği okul yönetimi tarafından kabul edilse ve mescit açılsaydı, orada namaza duran Emre, Allah’a herhalde şöyle dua ederdi:
“Allah’ım, zeytinyağına senin adını koyduk, ayetler ve sureler ekledik. İnşallah iyi sonuç alalım, iyi satışlar yapalım, tereyağına, pastırmaya, sucuğa da birer ayet bulalım. Amin!”
Bir şeyi daha asla unutmayalım. Okuluna mescit isteyen buy çocuğun annesi, şimdi Çankaya’da Atatürk’ün makamında oturmakta olan kocasının yol göstermesiyle, Türk Devleti aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde türban davası açmış, tam 100 bin euro tazminat istemişti. Gerekçesi de şöyleydi:
“Ben türbanla Ankara’da DTCF’ye kayıt yaptırmak istedim, kabul etmediler.”
Sonra, davasını geri çekmek zorunda kalmıştı.
Türkiye Cumhuriyeti şimdi bunların elinde. Din, ticaret, siyaset, bol kazanç, her şeyi ile!

ASPİRİN
20-04-2010, 11:29
19 Nisan 2010
Hürriyete Hangi Yahudi Aile Yardım Etti?
Aydın Doğan'ın sahibi olduğu Hürriyet gazetesi hangi Yahudi ailenin aktardığı parayla kuruldu?
Akşam yazarından çarpıcı bir yazı...

Gürkan Hacır/Akşam

Aydın Doğan'ın sahibi olduğu Hürriyet gazetesi hangi Yahudi ailenin aktardığı parayla kuruldu?

Kurucu Sedat Simavi borcunu ilanla mı ödedi ? Koç Grubu'nun Yahudilerle bağlantısı ne ?

Arçelik'te Yahudi ortak var mı ? Burla Biraderler'i tanımak ister misiniz?

Koç ile Hürriyet'in kaderini belirleyen ailenin kızı: Monik Burla adı, her ne kadar yabancı olduğumuz bir isimmiş gibi görünse de, aslında hayatımızın tam da ortasındalar.

Dinlediğimiz radyodan buzdolabına, otomobilden okuduğumuz gazeteye kadar herşeyin altında onların imzası var.

İşte bir ailenin bilinmeyen yönü:
Monik Benerdate geçtiğimiz hafta hayata veda etti. Sosyete magazinini yakın takip edenlerin iyi bildiği bir isimdi. İstanbul'un hemen her önemli davetinde boy gösteren Monik Hanım, Burla Ailesi'nin kızıydı. Benerdate soyadı evlendikten sonra aldığı eşinin soyadıydı. (İlginç olan, Monik Hanım iki evlilik yapmıştı. İlk eşi Benerdate Ailesi'ndendi. İkinci eşi ise Ceri Benerdate'ydi. İkinci eşi ilk eşinin kuzeniydi.) Ama Monik hanımın asıl zenginliği kendi ailesi Burla'lardan geliyordu.
Peki Burla'lar kimdi?
Türkiye'nin sanayisinden medyasına kadar geniş bir yelpazede adlarından söz ettiren Burla Ailesi'nin tarihine bir uzanalım.

ÖNCE LİVORNO, SONRA SELANİK
Burla'lar İspanya'dan göç eden Musevi bir aileydi. Osmanlı İmparatorluğu'na sığınan binlerce seferad aile gibi onların da ilk durakları İtalya'nın Livorno kenti olmuş, ardından Selanik'e göç etmişlerdi. Selanik'te yerleştikleri yer ise bize tanıdık bir mahalleydi. Atatürk'ün de evinin bulunduğu Koca Kasım Paşa Mahallesi.
Eli ve Daniel Burla kardeşler Selanik'te ticaretle uğraştılar. İstanbul'a göç ettiklerinde de yanlarında hem yüklü miktarda para hem de önemli bir ticari gelenek getirmişlerdi. İlk şirketlerini Galata'da açtılar. Yıl 1911.
İthalat işleriyle uğraşıyorlardı. İthalat konusunda hemen hemen tekel gibiydiler. Ottaş'ı 1928 yılında kurdular.
Ottaş Otomotiv ve Taşınmaz Mallar Sanayii. Bu aynı zamanda ülkemizin de ilk otomotiv şirketi oldu.

Mustafa Kemal Atatürk'ün bindiği otomobillerin neredeyse tamamını (18 tane) Burla Biraderler ithal etmişti. Zaten Atatürk'le Selanik günlerinden tanışıyorlardı.

Burla Biraderler deyip duruyoruz ama bu biraderler kimdi?
Şirkette aktif olan iki kardeşti. Eli ve Daniel Burla! Şirket işlerine pek girmeyen bir başka kardeşleri daha vardı. Maya!
(Maya Hanım Türkiye'deki şirkete pek karışmamıştı ama öyle bir aileye gelin gitti ki..! Burla Biraderlerin servetini birkaç kez katlayacak bu aile Grunberglerdi. Yani dünyaca ünlü Grundig markasına sahip olan aile)

Daniel Burla'nın iki erkek çocuğu oldu. Fred Burla ve Lori Burla...!
Fred Burla'nın tek kızı oldu. Monika! O da Türkiyeli bir Musevi olan Benerdate'lere gelin gitti. Türkiye'de kaldı, cemiyet hayatının sevilen bir ismi oldu.
Lori Burla'nın çocukları ise yurtdışında kalmayı tercih ettiler.
Eli Burla'nın ise iki kızı oldu. Sara (Bernsten) ve Nadya (Sonman)

VEHBİ KOÇ'LA KESİŞEN YOL
Burla Biraderler makine üretiminden tekstile ev eşyası ithalinden çelik saç ve döküm atölyesine kadar onlarca alanda faaliyet gösterdiler. Ama asıl büyük sansasyonel ithalatları radyo oldu. PYE marka etiketli radyoları hatırlayanlar olacaktır.

Radyo ithalatı bir anda cirolarını fırlattı.
En az radyo kadar ilgi gören bir başka ithal ürünleri ise buzdolabı oldu. Frigidaire marka buzdolaplarını Türkiye'ye getirdiler. Tel dolaplarda yiyecek içecek saklayan Türk insanı için vazgeçilmez bir ev eşyası olmuştu.

Peki Koçlarla daha doğrusu Vehbi Koç'la yolları nerede kesişti.
Vehbi Bey'in anılarına bakalım.

'...Ampul fabrikasından sonra, ikinci endüstri şirketimiz Arçelik'tir. Bu şirketimizin kurulma hazırlığı 1953'te başlamakla birlikte, böyle bir üretime girme düşüncesi bende 1935 yıllarında gelişmişti. O yıllarda Ankara gittikçe büyüyor, benim işlerim de gelişiyordu. Bir yandan da İstanbul'dan sac dosya dolaplarını 1929'dan beri Erel firması olarak Lütfü Doruk ve ortakları yapıyordu.

Lütfü Bey mali bakımdan sıkışık durumdaydı, işlerini geliştiremiyordu. Kendisine ortaklık teklif ettim. 'Sen beni yutarsın' diye kabul etmedi, bu isteğimden vazgeçtim.
Lütfü Bey bir süre sonra, işi ortağına bırakıp Muğla'nın Köyceğiz'inde dalyan işletmeye başladı. Bu iş de birkaç yıl sürdükten sonra devam etmeme kararını aldı, İstanbul'a döndü. Erel şirketi Lütfü Bey'in Edip Bey adında bir arkadaşı tarafından yönetiliyordu.

Lütfü Bey'le dostluğumu devam ettirdim, zaman zaman o Ankara'ya gelir, ben İstanbul'a giderdim.1953 yılında, bir gün aklıma gene bu mobilya işini yapmak için bir teklifte bulunmak geldi. Lütfü Bey de sıkışmış ve bunalmıştı, teklifimi kabul etti.
İstanbul'da Burlalar da demir mobilya alıp satıyorlardı. Onların da imalata geçmek istediklerini duymuştum. Lütfü Bey'le bir fabrika kurmaya karar verdikten sonra, fabrikanın üretimini artırmak, maliyetleri düşürmek ve bir an önce kara geçmek için Burlalarla ortak olmaya karar verdik. Bu ortaklık 1954 yılında kuruldu. Gene aynı düşünceyle Devlet Malzeme Ofisi'yle 1956'da ortak olduk.

Bir yandan bu demir mobilya işini sürdürürken buzdolabı yapmayı düşünmeye başladık. Memlekette yaşama seviyesi yükseliyor, piyasada buzdolabı ihtiyacı hızla artıyordu.

Buzdolabı tamamıyla sac imalatıydı. Makinelerimiz de vardı. Ortaklar, aramızda konuştuk, başlamaya karar verdik. Avrupa ve Amerika'nın büyük firmalarına başvurduk. Türkiye'de tüketim çok küçük olduğu için hiç biri yanaşmadı. En sonunda İsrail'de 'Amcor' firması ile bir anlaşma yaparak buzdolabı yapımına ve onlardan kompresör almaya başladık.
Başlangıçta hem buzdolabı hem demir mobilya yaptık. Buzdolabı işi geliştikçe Arçelik, ilk gayesi olan demir mobilya işini bıraktı, yavaş yavaş elektrikli ev aletleri endüstrisine geçti.
Hayat Hikayem / Vehbi Koç 1973 3. Baskı

VEHBİ BEY'İN TİCARİ ZEKASI
Vehbi Bey'in yukarıdaki birkaç satırla geçiştirdiği olaylar aslında büyük bir şirket operasyonuydu. Açmak gerekirse...
Önce zor durumdaki saç dolap üreticisi Lütfü Doruk'la ortak oluyor. Lütfü Bey başına geleceği seziyor ve 'Beni yutarsın' diyor ama çıkar yol bulamadığı için kabul ediyor. Vehbi Bey sac dolap piyasasına hakim oluyor ardından kurduğu şirkete Devlet Malzeme Ofisi'ni de ortak ediyor. Bütün devlet dairelerinin sac dolap ihtiyacı olduğunu düşündüğünüzde kazancı siz hesaplayın.
Ama Vehbi Bey'in ticari zekası bununla da sınırlı kalmıyor. Burla Biraderleri de bir şekilde ikna edip buzdolabı imalatı amacıyla Arçelik'i kuruyor. Ve yıllar önce Lütfü Bey'in söylediği gibi Vehbi Bey zaman içinde Burlaları da yutuyor. Arçelik'te Burlaların ve vefat eden Monik Hanım'ın çok küçük hisseleri kaldı.

Yani günün birinde KOÇ Grubu size ortaklık teklif ederse hemen sevinmeyin..!
Şaka bir yana Burla Ailesi Koç ailesiyle hep birbirlerini sevdiler, saygı duydular. Hatta o kadar ki Lori Burla, bir röportajda örnek alacağınız şirket hangisidir sorusuna hiç düşünmeden 'Koç'lar' cevabını vermişti. Lori Burla başta olmak üzere bütün aile Vehbi Bey'e ve Koç Ailesi'ne hep hayranlık beslediler.

Ama şunu kabul etmek gerekir ki Vehbi Bey, hep Burlaların izinden gitti. Onların hakim olduğu alanlara sızdı. Önce ortak oldu ardından tek söz sahibi... (Vehbi Bey'in Yahudilerle olan işbirliği ayrı bir inceleme konusudur. Ama şunu da eklememe izin verin lütfen. Şevket Kazan bana Tayyip Erdoğan'ın Vehbi Bey'in hayatını anlatan İmparator kitabını okuduktan ve Yahudi bağlantısını gördükten sonra çok değiştiğini söylemişti.
Meraklısı için Erol Toy - İmparator)
Otomotiv sektörü de Burlaların hakim olduğu bir alandı. Vehbi Bey ise Koç Otomotiv A.Ş. ile Ankara'da faaliyet gösteren nispeten küçük bir şirketti. Önce Burlaların Ankara temsilcisi Jan Nahum'u yanına transfer etti. Ardından yine ortaklık, Ford'un ithalatı ve Tofaş'ın kuruluşu...

Hürriyet nasıl kuruldu?
Burla Biraderler yaygın reklam mecralarının olmadığı zamanlarda çok sayıda gazete ilanı veriyorlardı. Yeni bir gazete kurmak için para arayan Sedat Simavi'ye de böyle destek oldular. Ayrıca gazetenin ham maddesi olan kağıdın ithalatını da yine Burla Biraderler yapıyordu. Sedat Simavi'ye yüklü miktarda borç verdiler. Hürriyet Gazetesi Burlaların verdiği parayla kuruldu. Sedat Simavi borcunu ilanla ödeyecekti. (Sabah'ın TMSF'den Çalık'a reklam karşılığı sayılabilecek koşullarla satılması garibinize gitmesin. Eskiden bunun örnekleri var.) Öyle de oldu. Ama Simavi'nin Bab-ı Ali de ki rakipleri Sedat Bey'in yeni bir gazete çıkartmasını istemedikleri için bilindik çamura başvurdular. Hürriyet Yahudi gazetesiydi,
Yahudi sermayesiyle kurulmuştu. Hem İsrail'in kuruluşu ile Hürriyet'in ilk yayına başlaması neredeyse aynı günlerdeydi. (Simavi'nin Hürriyet serüveni için, İrem Barutçu'nun Bab-ı Ali Tanrıları - Simavi Ailesi kitabına bakabilirsiniz.)

Evet, Burlaların hikayesi böyle...Hayata veda eden İstanbul cemiyet hayatının renkli ismi Monik Hanım'ın eğlence dünyasında yaşadıklarını magazinci arkadaşlara bırakmadan önce bir not ve bir de soru ekleyelim...

Arçelik A.Ş. geçtiğimiz günlerde Grundig Türkiye'yi aktifi ve pasifiyle devraldı. Böylelikle Grundig de Koç Grubu'na dahil oldu. 1942 yılında azınlıklara yönelik çıkartılan Varlık Vergisi'nde Vehbi Koç, hangi azınlık mensubu aile için -sonradan evinde kiracı olan- Başbakan Şükrü Saracoğlu'na ricacı olmuştu?

ozberehu
20-04-2010, 23:46
FETHULLAH GÜLEN DAVASI

İddianame (6)

XI-DEĞERLENDİRME VE HUKUKİ DURUM:

Devletle uzlaşmacı ve barışçı bir politika izleyen, toplumun bütün kesimleri ile diyalog kurmakta sakınca görmeyen Fethullah GÜLEN Grubunun başta milli eğitim ve emniyet teşkilatı olmak üzere bütün devlet kadrolarına sızma çalışmaları yaptığı ve önemli ölçüde bu faaliyetlerinde muvaffak olduğu bilinmektedir.

Sahip olduğu okul, yurt ve dershanelerinde yetiştirdiği iyi eğitilmiş kadroları ile Atatürk ilkeleri ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırarak şeriat esaslarına dayalı bir devlet kurmayı amaçlayan Fethullah GÜLEN gücünü iki kaynaktan almaktadır.

1- Oluşturmuş olduğu büyük sermaye imparatorluğu,
2- Son yıllarda dozajını gittikçe artıran ve zaman zaman teşekküle yardım boyutlarına ulaşan siyasi destek,

Kısa bir sürede oluşan sermaye imparatorluğu örgüte bağlı bütün okul, yurt, dershane ve sair kuruluşların finansmanını yaparken, siyasi destek sayesinde devlet kadrolarındaki örgütlenme sağlanmakta ve örgütün önüne çıkacak engeller bertaraf edilmek istenmektedir.

Tarikat okullarını övmek son zamanlarda moda haline gelmiştir. Oysa yukarıda belirttiğimiz gibi bu okullarda yetişen kadrolarla siyasi Islam’ın iktidar yapılması hedeflenmektedir. Bu itibarla tarikat okullarına destek verenler Atatürkçü olamazlar. Fethullah GÜLEN Laik Cumhuriyete karşı değilse, amacı sadece Türk toplumunu eğitime tabii tutmaksa;

Neden kuvvet dengesi mevcut değilse kuvvete başvurmayın talimatını vermektedir?

Neden, müritlerine “O kuvveti temsil edeceğiniz şeyleri elinize alacağınız ana kadar, Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün Anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım erken sayılır” demektedir.

Neden, Mülkiye, Adliye ve Askeriye başta olmak üzere devlet kadrolarında teşkilatlanma isterken, ayrıca;

Bu açıdan bizim ister bu dairede, ister diğer dairede arkadaşlarımızın korunması çok önemlidir. Bu koruma mevzuunda işte arz ettiğim gibi belki işin esnekliğinden istifade edilebilir,

Yani sivrilmeden, mevcudiyetinizi hissettirmeden, çok ilerlere gitmek, işte bu iki müessesede olduğu gibi hayati dinamik bir kısım müesseselerde söz konusudur. Ta ilerilere gitme, böyle can damarları içinde dolaşma ve eğer dönülüp gelinecekse yara almadan hissettirmeden dönüp geriye gelme meselesi geleceğimizin adına çok esaslı hususlardır,


Türkiye’de önünüzü kestiler. Yürüyemiyoruz, orada durgun sular gibi gölleşme imajı uyandıracaksınız. Zorlayacaksınız, yerinde yürüyor gibi yapacaksınız.

Talimatları vermektedir.

Neden, Arapça eğitimin kaldırılmasını, devletin bir yanılgısı olarak kabul etmektedir.

Neden, kitaplarında İslamcı silahlı çeteler gibi tebliğ ve cihad konuları üzerinde hassasiyetle durmaktadır.

Neden, oluşturduğu ışık evlerinin medrese, tekke ve zaviyelerin fonksiyonlarını ifa ettiklerini defalarca söylemekte, 30 Kasım 1925 tarihinde kapatılan bu kurumların özlemini çekerek Atatürk devrimleri ile ters düşmektedir.

Neden, Cumhuriyet dönemini kötülemekte ve bu dönemi kendi tarihi olarak kabul etmemektedir.

Neden, “Mahmut Efendi’nin görevi, sarığın, şalvarın, cüppenin propagandasını yapmaktır. Sen de emniyet teşkilatına girecek Vali ve Kaymakam olacak insanları yetiştir” demektedir.

Neden, Türkiye’de Atatürk düşmanlığının simgesi haline gelmiş bulunan ve Büyük Atatürk’e “Deccal” demek küstahlığını gösteren Said-i Nursi’nin yolundan gitmektedir. Aynı zamanda “Kürt Teali Cemiyeti’nin” mensubu olan bu şahıstan Bediüzzaman diye bahsederek bu şahsın ve risalelerinin yoğun bir şekilde propagandasını yapmaktadır.

Bütün bu faaliyetlerin hedefi İslam Devletini kurmaktır. Esasında bu hedef 1996 yılı baskılı Çağ ve Nesil 5 isimli kitabın önsözünde M.Garip isimli kişi tarafından ifade edilmiştir. Ancak bu ülkenin uyanık bekçileri buna fırsat vermeyecek, Laik Cumhuriyet ve Atatürk ilkeleri ilelebet yaşayacaktır.

12.04.1991 tarihli 3713 sayılı terörle mücadele kanununun 1 nci maddesinde:

Terör, baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yollarından biri ile Anayasada belirtilmiş Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzenini değiştirmek, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türkiye Devleti’nin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak, yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü eylemdir.
denilmiştir.

Aynı kanunun 7/1 nci maddesinde ise;

3 ve 4 ncü maddeler ile TCK.nun 168, 169, 171, 313, 314 ve 315 nci maddeleri hükümleri saklı kalmak kaydıyla, bu kanunun 1 nci maddesi kapsamına giren örgütleri her ne nam altında olursa olsun kuranlar veya bunların faaliyetlerini düzenleyenler veya yönetenler cezalandırılır.
denilmektedir.

Fethullah GÜLEN’in oluşturduğu örgüt yukarıda izah olunduğu gibi devletin laik yapısını yıkmak amacıyla kurulmuş olup, istişare kurulu, bölge imamları, şehir imamları, semt imamları, ev imamları gibi illegal yapılanmayla bütün ülkeyi bir ağ gibi sarmıştır. Yine bu illegal yapılanmaya bağlı olarak yurt içinde ve yurt dışında legal görünüşlü şirket, okul ve vakıflara sahip bulunmaktadır. Bu legal ve illegal yapılanması ile büyük ve güçlü görünüm arz eden örgüt halk üzerinde bir manevi cebir ve baskı yaratmaktadır. Bu itibarla örgütün 3713 sayılı kanunun 1 nci maddesi delaletiyle aynı kanunun 7 nci maddesi kapsamı içinde ele alınması gerekmektedir.

Bu iddianame ile örgütün başı hakkında dava açılmış olup örgütün illegal ve legal yapılanması hakkında soruşturma sürdürülmektedir.


XII-NETİCE VE TALEP:

Sanığa isnat edilen suç yukarıda anlatılan delillerle sabit olduğundan 2845 sayılı kanunun 9 ve 20 nci maddeleri gereğince yargılamasının yapılarak,

Sanık Fethullah GÜLEN’in hareketine uyan 3713 sayılı terörle mücadele kanununun 1 nci maddesi delaletiyle aynı kanunun 7 nci maddesinin 1 nci fıkrasının 1 nci cümlesi, TCK.nun 31, 33, 40 maddeleri gereğince TECZİYESİNE,

Emanette bulunan suç eşyalarının TCK.nun 36 ncı maddesi gereğince MÜSADERESİNE karar verilmesi kamu adına İDDİA olunur.22.08.2000


Nuh Mete YÜKSEL
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi
Cumhuriyet Savcısı
(19201)

NOT: Fethullah GÜLEN örgütünün legal ve
illegal yapılanması ile ilgili dosya tefrik
edilmiş olup, soruşturma sürmektedir.
***********************************

medyadan köşe yazarları biraz da bunları yazsınlar...

feto yurt dışına kaçtığı için soruşturma ne ola ki??? feto yurt dışına kaçalı 11 yıl oluyor....iddianame ağustos 2000 tarihli yani 10 yıl öncesi...sizce önceden nasıl haber almış amerikaya vınnnn?? (yukarda iddianamede var bunun cevabı var adam gibi okuyan şıp diye anlar)

iddianameyi hazırlayan savcıdan hazetmez bunlar...ama adam o kadar güzel özetlemişki ne desek izahtan vareste...ne desek nafile...

ozberehu
22-04-2010, 06:00
"Gizli tanığı yağmadan serbest

Ahmet KAYA Mehmet BULUT / DHA 22 Nisan 2010

Verdiği ifade ile Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in tutuklanmasında kilit rol oynayan ‘X’ kod adlı gizli tanık Erdal Zirek, savcının tutuklama talebine rağmen, silahlı yağma suçundan tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

ERZİNCAN Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in tutuklanmasında kilit rol oynayan ‘X’ kod adlı gizli tanık Erdal Zirek, ‘silahlı yağma’ suçundan serbest kaldı. Gaziantep 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada geçen 6 Mart’ta ikinci kez tutuklanan Zirek, 19 Nisan’daki duruşmada tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi. Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığı ve İl Jandarma Komutanlığı, 3 yıl önce aralarında Erdal Zirek ve kardeşi Serdar Zirek’in de bulunduğu 10 kişiyi, ‘suç örgütü kurmak, yönetmek, üye olmak, yağma, dolandırıcılık, uyuşturucu madde bulundurulması, tarihi eser kaçakçılığı, izinsiz hintkeneviri ekme’ suçlarından teknik takibe aldı.

Şüpheliler 25 Ocak 2007’de kaçak altın satmak için çağırdıkları kuyumcu Ali Yağız’ı bıçakla tehdit edip 5 bin dolar ve 12 bin 500 TL’sini aldı. Soruşturmayı sürdüren Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığı aralarında Erdal Zirek’in de aralarında bulunduğu 4 şüpheliyi tutukladı. Silahla yağma suçlamasıyla Erzincan Sulh Ceza Mahkemesi tarafından 1 Nisan 2007’de tutuklanan Erdal Zirek, arkadaşlarıyla birlikte TCK’nin 149/1, 53, 54 maddelerinden cezalandırılması istemiyle Gaziantep 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2009/335 numaralı dosya ile yargılanmaya başlandı.

Erzincan’daki Ergenekon soruşturması sırasında ‘Munzur’ kod adlı Serdar Zirek’in ağabeyi ‘X’ kod adlı gizli tanık Erdal Zirek 19 Nisan 2010’da hakim karşısına çıkartıldı ve savcı Cenk Akın Aksakal’ın tutuklanma istemine rağmen, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı..."

************************************************** ***********

ıvırzıvırtkon...fantastik komedi filmi dalında oscar alır bunlar..

Che Big
22-04-2010, 14:11
Kılıçdaroğlu'ndan önemli açıklamalar

CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkında verdikleri gensoru önergesinin, Anayasa oylamalarını engellemeye yönelik olmadığını belirterek, ''yolsuzluklar ve yargı kararlarının uygulanmaması konusunda gerekirse yeni gensoru önergeleri verebileceklerini'' açıkladı.

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=133428&kw=K%FDl%FD%E7daro%F0lu%27ndan+%F6nemli+a%E7%FDkla malar+

Aslan8864
23-04-2010, 08:21
OYAK için suç duyurusu

22 Nisan 2010 Perşembe, 00:30 POLİTİKA
Ergenekon Mahkeme heyetinde de görevli Naip Hakim Hüsnü Çalmuk’un görevlendirdiği TÜBİTAK’ta çalışan bilirkişi Hayrettin Bahşi tarafından hazırlanan raporda harddiskte temizlik yapıldığı raporu yeni bir dava konusu oldu.

Bilirkişi raporunu inceleyen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, “temizlik” iddialarıyla ilgili olarak OYAK yöneticileri hakkında cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulundu.

http://www.stargazete.com/politika/oyak-icin-suc-duyurusu-haber-256708.htm

-----------------------------------------------------------

Yazının devamını Gazete Starın internet sitesinde okuyabilirsiniz. Benim vurgulamak istediğim konu şudur. Dikkat edilirse Oyak diye kastedilen aslında Oyak Güvenliktir. Ancak bilinçli olarak Oyak Holdingin kısaltılmışı olan OYAK diye yazılmaktadır. Üstüne üstlük yazımda kullanılan bilinçli olarak büyük harfler kullanılmaktadır. Halkın bilinç altıyla oynandığı o kadar meydandadır ki. Bunların müslüman olmadığı ve hatta o çok eleştirdikleri yahudileri bile hile yönünden geçtikleri aşikardır. Bu yandaş basının bir sürü yanlışından biridir. Ancak görene tabi ki.

YANKIBERKE
27-04-2010, 08:45
KUM SAATİ 24.04.2010
Ahmet Altan
Büyük balık

Yazıyı Paylaş:





Ümraniye’deki bir evde yakalanan cephanelik, “Ergenekon” örgütünün ortaya çıkmasına neden olmuştu.

O cephaneliğin peşinden gidenler geniş bir ağa ulaşmışlardı.

Şimdi sanırım “Ümraniye cephaneliği” gibi “kritik bir ilmik” Danıştay baskınıyla ilgili olarak ele geçiriliyor.

O cinayetin arkasında çok büyük bir örgüt olduğu anlaşılıyor.

İşin üstüne gittikçe, “cinayetin” çevresindeki kuşkulu ağ da genişliyor.

Ordu Yardımlaşma Kurumu OYAK’a ait bir güvenlik kuruluşunun Danıştay’ın “kameralarındaki” cinayetle ilgili kayıtları sildiğinin kanıtlanması birdenbire bu “cinayetin” tahminlerimizden daha da “derin bir operasyon” olduğunu yüzümüze çarptı.

İpin ucunu çektikçe “olta ağırlaşıyor” ve balığın büyüklüğü hissediliyor.

Bir kere işin içinde OYAK olduğu anlaşıldı.

OYAK’ın “kamera kayıtlarını silen” personeli ise ortada yok.

Kimse onların nerede olduğunu söylemiyor.

OYAK’a ait güvenlik kuruluşunun başındaki eski MİT görevlisi emekli albay da sırra kadem bastı.

Ama “kararan” tek kamera Danıştay’daki değil.

Danıştay’ı gören Sıhhiye’deki “Orduevi’nin kameraları” da karardı.

O kamera kayıtları istenmiş ama Orduevi’nin kayıtları gönderildiğinde bu kayıtlar “açılamamış” bir türlü.

Bunu yazılı olarak Genelkurmay’a sormuşlar, onlar da yazılı bir cevap vermiş.

Cevap pek anlaşılabilir gibi değil ama “sezebildiğim” kadarıyla “bizdeki kayıtlar artık yok” diyorlar.

Danıştay cinayetiyle ilgili “ordunun kayıtları” da kaybolmuş anlayacağınız.

Eldeki “açılamayan Orduevi kaydı” neden TÜBİTAK’a gönderilmemiş, o anlaşılamıyor.

Zaten bu cinayetin yargılama aşamasında yaşanan ve anlaşılması imkânsız birçok tuhaflık var.

Bütün o mahkeme safhalarının bir daha gözden geçirilmesi gerekiyor.

Mahkeme, Danıştay’ın kameralarının “bozuk” olmasını hiç sorgulamamış.

Orduevi’nin kayıtlarının “açılamamasını” da sorun etmemiş.

Danıştay’daki cinayetin katil zanlısının “arkasında” kimin olduğunu ortaya çıkarmak için kılını bile kıpırdatmamış.

Tam aksine, neredeyse aceleyle bunun “örgütsüz bir cinayet” olduğunu karara bağlamaya uğraşmış.

Dava, İstanbul’daki Ergenekon Mahkemesi’ne geldikten sonra işin seyri değişti, kameralardaki kayıtların silindiği resmî raporla belirlendi.

Ankara’daki mahkeme neden bunu yapmadı?

Sadece bu mu...

Bu cinayetin bir görgü tanığı var, bu tanık, katilin keşfe geldiği gün yanında iki kişi daha olduğunu söylüyor ve katili teşhis ediyor.

Ama bir şey daha söylüyor:

“Beni Emniyet’te susturmaya çalıştılar” diyor.

Böylece karşımıza işin bir de “polis” bacağı çıkıyor.

Emniyet’teki bu cinayeti soruşturan polisler neden “tanığı” susturmaya çalıştılar?

O polisler kimlerdi?

O polisler hakkında bir soruşturma açıldı mı?

Tanık, kendisinin Emniyet’te “susturulmak istendiğini” mahkemede söylediği halde neden mahkeme bu açıklamayı kaale almadı?

Ordu, kendine ait bir kuruluştaki elemanların “kameralardaki kayıtları silmesiyle” ilgilenmiyor, kendine ait Orduevi’nin kameralarının görüntülerini arşivlerinden siliyor.

Polis, tanığa “susması” için baskı yapıyor.

Mahkeme bunlara hiç aldırmadan, cinayetin Ergenekon bağlantısını soruşturmadan dosyayı kapatmaya uğraşıyor.

O zamanki cumhurbaşkanı aceleyle bir açıklama yapıp bu cinayetin “laik cumhuriyete karşı yapılmış bir saldırı” olduğunu iddia ediyor.

Gazeteler ortaklaşa manşetlerle cinayeti “şeriatçıların” üstüne yıkmaya çabalıyor.

Danıştay cinayetinin faili eğer olay yerinde yakalanmasaydı bütün Türkiye karmakarışık olacaktı.

Bu çok planlı, organize bir saldırı.

Ve, arkasında büyük bir güç var görülebildiği kadarıyla.

Şimdi İstanbul’daki Ergenekon Mahkemesi bu saldırının üstüne gittikçe daha çok belge ve bilgi ortaya çıkacak.

Ergenekon’un daha derinlerine inilecek.

O derinliklerde belli ki “büyük balıklar” bekliyor.

Keskin dişli, zehirli balıklar.

Yakalanmaya yaklaştıkça daha da canavarlaşacaklar herhalde.

Kendimizi sakınarak ama kararlı bir şekilde ipin ucunu çekmeliyiz.

Bütün bu zehirli balıkları yakalayıp, tarihimizde belki de ilk kez temiz sularda yüzeceğiz.

yusufusta
02-05-2010, 14:00
AK PARTİ'DE ERGENEKON ÇAĞIRINCA GİDECEKLER VAR

Ak Parti içindeki ‘ülfet kuşları”

Anayasa Değişikliği Paketi’nin ikinci tur oylaması başlıyor.

Kimin demokrasiden/halktan, kimin cuntadan/diktadan yana olduğu görülecek.

İşi çok sıkı tuttuklarını/tutacaklarını tahmin ediyorum. Çünkü gerçekten paniklemiş durumdalar. Yıllardır ellerinde tuttukları arpalıklar, bir bir ellerinden çıkıyor.

Geçtiğimiz hafta, TGC (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti)’de yönetimi belirlemek amacıyla basit bir seçim yapıldı. Ve ilk defa “değişim gurubu” adı altında bir kısım gazeteci, alışık olmadığımız bir konseptle “biz yönetime talibiz” dediler.

Yarım asırdır devam eden ve hiçbir şey yapmayan, en büyük icraatları ayda bir içkili yemek tertip etmek olan ‘çağdaş’ yönetime karşı, gazetecilik sorunlarıyla ilgilenen ve ‘biraz daha demokrasi’den yana olan bir cemiyet için ortaya çıktılar. -Tuhaftır, şu sıralarda demokrasi ile çağdaşlık karşıt kavramlar olmuş. Çağdaşlar statükodan, demokratlar değişimden yana-

Seçime birkaç gün kala örgütlenmelerine rağmen, ciddi bir performans ortaya koyunca, yarım asırlık yönetim, hastanede yatan eski dostlarını bile sedye ile cemiyete getirip oy kullandırdılar.

Paniklemelerine örnek olarak şunu söyleyebilirim; Sayın Oktay Ekşi gibi, cemiyete hayatında gelmemiş insanlar gelip oy kullandılar. Öyle isimleri getirdiler ki, onlar için cemiyete gelmek itibar kaybı gibi bir şeydir. Yıllardır cemiyetten çıkmayan insanlara sordum, yemin billah ile “filanı, feşmekanı cemiyette ilk defa görüyoruz” dediler.

İşte o manzarayı; yani burnundan kıl aldırmayan o büyük büyük gazeteciler basit bir cemiyet seçimleri için hayatlarında ilk defa gelip oy kullanıyorlarsa ortada ciddi bir telaş var demektir. Düşünebiliyor musunuz, geçen seçimlerde kişinin başkan olması için gereken miktarda oy alan bir arkadaşımız ancak birinci yedek olabildi. Yani cemiyet seçimlerine katılanların sayısı geçen sefere göre nerede ise tam iki kattı.

* * *

Orada, o kerli ferli insanların telaşını görünce, nedense Anayasa oylaması aklıma geldi. “Demek ki”, dedim, “dışarıdaki Ergenekoncular cidden harekete geçmiş. Ha bu arada size şunu söyleyebilirim, şu ana kadar Ergenekon örgütü adıyla gözaltına alınalar, alınması gerekenlerin onda biri bile değil. Çünkü içinde siyasetçi yok, eski genelkurmay başkanları yok, üst düzey bürokrat yok, baron gazeteciler yok, üniversite çevrelerinin ağababaları yok… Hele şakşakçı gazeteci hiç yok…

Gazetecilerin ve Amerikalıların desteği olmadan kim darbe yapabilir ki. Gazete patronları birkaç gün önceden, gazeteyi çıkaracak olanlar da bir iki gün önceden darbe olacağını bilir. İçeride bir Mustafa Balbay, bir de Tuncay Özkan var. Balbay saflığının, Özkan da kendi arzusunun eseri olarak içerdeler. Yarın çıkınca ulusalcı solcuların lideri olmayı arzu ediyor ya!

Dolayısıyla, denilebilir ki, Ergenekoncuların büyük ekibi daha dışarıda. Öyle olmasaydı, Dursun Çiçek, nasıl bu kadar girdi çıktı yapabilirdi? Ha Dursun Çiçek’in içeri alınması mühim! Eğer konuşursa –ki konuşma ihtimali çok yüksek- o zaman büyük balık avı başlayabilir… Yahut da sustururlar…

Ne ise onu zaman gösterecek. Biz Anayasa değişikliğine dönelim. Benim derdim o.

Demem o ki, bu değişiklik Meclis’ten geçerse, “darbeciler” ve “darbecilik” gerçekten darbe yiyecek. Onun için, Meclis çatısı altında ne kadar taraftarları ve beslemeleri varsa, onlardan borçlarını ödemeleri istenir ve istenecek.

Öyle olmasa, BDP’nin değişikliğe karşı çıkmasını nasıl izah edebilirsiniz. Çünkü İmralı’daki öyle istiyor. O, hiç ağabeylerini kırar mı?

Kurtlar Vadisi’nde bir replik vardı: Memati, Cevhere, “Zaza neden Veli Küçük’e bu kadar bağlı. Onda ne buluyor?” diye sorduğunda, Cevher, “İşin başında o ona yol verdi ve zaman zaman da onu badirelerden kurtardı’ diyordu… Sanırım İmralı’daki de, kendisini büyütüp besleyen ve sonra koca bir örgütün başına geçirenlere karşı borcunu ödeyecektir.

Yoksa, “Efendim, seçim barajını indirmediler o yüzden değişikliğe hayır diyoruz” mazereti komiğin de ötesinde…

Ama yine de anlamak mümkün. Çünkü BDP bir parti olmaktan ziyade, ‘Önderliğin Meclis’teki adamları’ olmaktan öteye geçemediler. Onları dahi mazur görebiliriz.

Ama MHP ile DSP’yi anlayamıyorum...

MHP’nin Ak Parti’ye beslediği kin ne kadar büyük olursa olsun, kendi deyimleriyle dinci milli tabandan gelen Recep Tayip Erdoğan’ın toplum nezdinde ihraz ettiği mevkii ne kadar kıskanıyorlarsa kıskansınlar, bu öfke ve haset, onları millet lehine olan bir işten alı koymamalıydı, koymamalıdır.

Bir dönemin neslini; her biri el dokuması olan yiğit yiğit gençleri, içerilere tıkayıp işkencelerle mahveden bir zihniyeti tarihe gömecek bir çabaya karşı çıkmak, haysiyet kırıcı vurmalarla, zürriyetlerine kast edilen o gençlerin hatırasına saygısızlık olur. Daima vatandan, milletten ve mukaddesattan yana olan Türkeş ve ekibi nerede bunlar nerede?

Daha fazla bir şey demeye dilim de varmıyor.

Gelelim DSP’ye…

Duydum ki Rahşan Hanım, el altından bütün DSP’lileri ve bağımsızları “değişime hayır!” demeye çalışıyormuş. Bunu nasıl bir şey anlayamadım. Eskiden, yani lise yıllarında, tarihte bir takım ülkelerin iç çekişmeler yüzünden nasıl yıkıldığını anlamakta güçlük çekerdim. İnsan, nasıl olur da, kardeşine karşı düşmanla bile işbirliği yapabilir. Tabii o zamanlar siyaseti de bilmiyordum, onun insan basiretini nasıl kapattığını da bilmiyordum!

Ne acayip bir durum değil mi? Kadıncağız, sevgili kocasını (Eski Başbakan Ecevit’i) Başkentteki bir hastanede öldürmek isteyen cuntanın elinden zor kurtardığı halde şimdi onların ekmeğine yağ sürüyor! Kim bilir nasıl kemiği sızlıyordur Karağolan’ın!

Rahşan hanımın bu çabasını siz anlayabiliyor musunuz? Acaba tehdit mi aldı?

Hatırlayın bir zaman da bir parti lideri son anda Meclis’e girmekten vazgeçmişti de ülke şok olmuştu. Sonra anlaşıldı ki tehdit edilmişti…

Her halde öyle bir şey… Değilse iş kritik; yani Ergenekoncular, her zeminde harekete geçtiler ve tüm unsurlarını sahaya sürdüler demektir.

Ve bu demektir ki, Ak Parti bile kendi içinden fire verebilir. Ben taa ilk başlangıçta, bir takım dosyaların ref’i (kaldırılması) için, bazı isimlerin Ak Parti’den milletvekili yapılma çalışmasını hatırlıyorum.

Ben hasbel kader muttali olmuştum. Onların biri şimdi İngiltere’de… Diğerleri de sanırım hala partideler. Yani büyük ihtimalle Ak Parti içinde de, Ergenekon örgütünün ‘çağırıldığında gelecek’ ‘ülfet kuşları’ vardır.

Demek ki değişimden yana olan güçlerin işi sıkı tutmaları gerekiyor. Maalesef Ak Parti STK’ları örgütlemede başarısız. Şimdilerde birkaç tane ‘Demokrasiyi Seviyorum’, ‘Sivil Anayasa İstiyorum’ veya ‘Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ mitingleri, yürüyüşleri yapılmalıydı. Mesela TBMM, sivil anayasa isteyenler tarafından çevrilip millet iradesi oradaki vekillerin gözünün içini sokulmalıydı…

Bu yapılmazsa onlar da birer insan, yanılabilir, şaşırabilir ve hata yeşil kâğıtların büyüsüne kapılabilirler. Hatırlayın, 1970’li yılların sonunda, sol kesim uzun zamandır iktidar olamamanın hırsı ile 11 milletvekili satın alarak kabine kurmuştu.

Bizdeki sol, sürekli sağ iktidarları ahlaksızlıkla itham eder ama fırsat düştüğünde ve icap ettiğinde en ahlaksız teklifte bulunmaktan sakınmazlar. Bunun için kılıfları da daima hazırdır: Rejimi ve Kutsal Laikliği korumak!

Darbecilerin en büyük yalanı bu: Rejimi korumak!

Farkında değiller ki, bu tutumları sebebiyle hem rejim hem Atatürkçülük sürekli erozyona uğruyor.

Sevgili bir dostum var, derki, ‘Bu ülkede rejimin ve Atatürkçülüğün en büyük dört düşmanı var: İŞ Bankası, CHP, TSK ve üniversiteler!

Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesi ve ülküsünü bu dört kesim baltalamış ve bizi Ergenekon denilen ve çevresi sır dağları ile çevrili Batı Kulübüne mahkum etmişlerdir. İŞ Bankası, Atatürk tarafından kurulan İhtisas Bankalarının yok edilmesine göz yummuştur.

CHP, halka dayanan Atatürkçülüğü yok edip “dipçik” ve “kıtlık” olan İsmetçiliği Atatürkçülük diye dayatmıştır.

TSK, tam bağımsızlığı esas alan kendi savaş teknolojisini kendisi üreten bir ülke var etmek için çaba harcaması gerekirken, milletin başındaki örtü ve ezanla kafayı bozmuştur.

Üniversiteler de köpek yarışları yapmayı, millet adına bilim yapmaya tercih etmiştir…

Birilerine de, bu dört unsuru bahane yapıp el altından dikta icra etmek düşmüştür.

Ama millet, içine düşürüldüğü Ergenekon’dan kurtulmaya kararlı. Zaten güneş de yükseldi yükselecek!

Mehmet Ali Bulut - Haber 7

YANKIBERKE
03-05-2010, 08:55
KUM SAATİ 02.05.2010
Ahmet Altan
Sevinç, hüzün, öfke

Yazıyı Paylaş:





Otuz üç yıl önce cinayetlerin olduğu meydanda dün coşkulu bir neşe vardı.

Flamalar, bayraklar, sloganlarla “işçiler, emekçiler”, aydınlar, solcular, örgütler, partiler, kadınlar, çocuklar Taksim Meydanı’nda toplanmışlardı.

Marşlar, şarkılar söylediler.

Otuz üç yıl boyunca o meydana 1 Mayıs’ın girmesini silahlarıyla önleyenlerin barikatlarını yüz binlerce kişilik bir kalabalıkla yıktılar.

“Yasakların kalkmasıyla” barışın doğal bir şekilde hayatımıza girebildiğini de gördük.

Tabii, “yasakların” kalkmasında, insanların talepleri kadar, otuz üç yıl önce o meydanı kana bulayan “çetenin” büyük çoğunluğunun artık hapishanelerde bulunmasının da önemli bir rolü bulunuyordu.

Öyle devlet çetelerinin beli kırıldığında, bu ülkenin, bu toplumun hayatına, sevincine, neşesine kavuşacağı da bu 1 Mayıs’ta daha iyi anlaşıldı bence.

Bizim hayatımızı bir kâbusa döndüren, bu “derin devlet” denen rezillik çünkü.

Derin devletin bir kısmını bile ortadan kaldırdığınızda kâbus önemli ölçüde kayboluyor.

Taksim Meydanı’nda mutluluk varken ülkenin başka kentlerinde derin bir keder yaşanıyordu.

Tunceli’deki “karakol baskınında” ölen çocukların annelerinin yaktığı ağıtlar, televizyon ekranlarından hepimizin yüzüne çarpıyor, acıyı içimize saplıyordu.

Ve, öfkeyle “bu çocuklar niye öldü” diye soruyordunuz?

PKK’nın yaptığı bu baskının anlamı ne?

Kime ne faydası var?

“Eylemsizlik” kararı aldığını söyleyen PKK şimdi neden bir karakolu basıp askerleri öldürüyor?

Böyle bir baskından ne elde edeceğini düşünüyor?

Asker üniforması giyen dört köylü çocuğu öldürülünce Kürt halkı çok mu mutlu olacak, feraha mı erecek, dertler mi bitecek?

Hem “askerî operasyonlar olmasın” deyip, hem de büyük operasyonları kışkırtacak böyle bir baskın düzenlemenin nasıl bir mantığı var?

Kandil’de iki yıl önce konuştuğum PKK liderleri, “artık silahla bir yere varılamayacağını” söylediler, o konuşmalar kendi çektikleri videokasetlerinde duruyor.

Silahla bir yere varılamayacaksa, niye karakol basıyorsunuz?

Silahla bir yere varılamayacaksa niye silahlı saldırılara abanıyor, Samsun’da polisleri, Tunceli’de askerleri öldürüyorsunuz?

“Operasyonlar sürerken biz eylem yaparız” diyorsanız, bu eylemler o operasyonları durdurmaz, aksine o operasyonların durmasını istemeyi imkânsızlaştırır.

Siz operasyonlar dursun mu yoksa şiddetlensin mi istiyorsunuz?

“Bağımsızlık istemediğinizi” söylediniz, o zaman bu silahlı eylemlerle ne yapmak istiyorsunuz?

Bu eylemler daha demokratik bir anayasa yapılmasını mı kolaylaştıracak, anayasal eşitliği mi hayata geçirecek, Kürtlerin daha özgür ve mutlu yaşamalarını mı sağlayacak?

MHP, hemen “açılımın sona erdirilip sertliğin arttırılmasını” istedi bile.

Sertliğin artmasının Kürt halkına nasıl bir yarar sağlayacağını düşünüyorsunuz?

Daha bir hafta önce Şamil Tayyar’la Âdem Yavuz Arslan’ın, “anayasa değişimlerini engellemek için PKK’nın Samsun’da, Tunceli’de eylemler yapmasını öngören bir senaryo olduğunu” yazmasından sonra sizin bu “senaryoya” bu kadar uygun davranmanızın sebebi ne?

Yüksek yargıyı, orduyu, CHP’yi, MHP’yi, Ergenekon’u sevindirmek, demokratik değişimleri durdurmak mı sizin göreviniz?

PKK, gazetelerde yazılan “senaryoda” kendisine verilen rolü eksiksiz oynuyor.

İyi de ordu ne yapıyor?

Tunceli’de “eylem” yapılacağını gazeteciler bile biliyordu, ordu neden hiçbir önlem almadı?

Alınacak önlemler, bu eylemleri yapılmadan durdururdu.

Neden on iki saat boyunca o çocuklara yardım gitmedi?

“Yağmur yağdığı için” yardım gönderilememiş, yağmur yağdığında yardım edemeyeceğiniz yere neden karakol kuruyor, neden çocukları “senaryolara uygun biçimde” ölüme bırakıyorsunuz?

Bunca bilgiye, istihbarata, hatta gazetelerde çıkan uyarılara rağmen bir ordu kendi askerlerini koruyamazsa, o ordu ne işe yarar?

Senaryoların gerçekleşmesini sağlamaya mı?

Bu ülkede “insan kanı” üzerine kurulmuş iktidar hesapları hiç bitmiyor.

Ama bu halk, Türküyle Kürdüyle bir gün bu oyunu bitirecek.

Yeter bu kadar Kürt çocuğuyla Türk çocuğunu öldürdüğünüz.

Yeter bu toprağı bir çocuk mezarlığına çevirdiğiniz.

Yeter ölülerin kanıyla beslendiğiniz.

Yeter, yeter artık, görüyoruz oynadığınız oyunları, yapacaklarınızı siz daha yapmadan gazetelerde okuyoruz, senaryodaki rolleri nasıl paylaştığınızı hepimiz biliyoruz, bu işi başaramayacağınızı neden anlamıyor, neden biraz daha zaman kazanmak için Kürt çocuklarıyla Türk çocuklarını böyle insafsızca ölüme atıyorsunuz?


[email protected]

Che Big
03-05-2010, 20:03
Karartma günleri

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/14599223.asp

GEÇTİĞİMİZ hafta, basında, dört yıl önce işlenen “Danıştay cinayeti”ne ilişkin, olayı aydınlatmaya yönelik yeni bulgular ortaya serildi.

Ama ne yazık ki, o zaman bu olayı “şeriatçıların” örgütlediğinden hiç kuşku duymayanlar olaya yaklaşımlarına ilişkin özeleştiri yapmaktan imtina ettiler. Diğer taraftan, diğer bazıları, hastalıklı bir mantıkla bu olayı Anayasa değişikliği tartışmalara bağlamakta tereddüt etmediler. Eski yazılarıma gönderme yapmaktan hiç hoşlanmam, ama halihazırda yaşadığımız bu “karartma günleri”nde bunu yapmak zorunda hissettim.
KARANLIK İŞLER
Zira, bu karartma günlerinde, zamanında 12 Eylül rejimi ile işbirliği yapanlar, başörtülü kızların eylemlerine “anarşi” diyenler, karanlık siyasi cinayetleri “vatan savunması” diye takdim edenler ve nihayet bir siyasi lideri aşağılamak için, “Tayyip” demekte ısrar edenler baş demokrat, her koşul altında demokratik duruşundan taviz vermemekte ısrarlı olanlar, “darbeci”, “askerci”, kısaca demokrasi düşmanı ilan ediliyorlar.
Daha önemlisi, “irtica” gerekçesi etrafında çevrilen karanlık işler aydınlanıyor ama nedense, sol siyasetle mücadele etrafında dönen karanlık işler hiç aydınlanmıyor. O dönemin hesabı en fazla ve güya TV dizileri ile veriliyor. Tam da bu nedenle, şimdilerde aydınlığa kavuşan bazı karanlık işlerin sonunda büyük bir aydınlık göremiyorum. Öyle olsaydı, bu süreç, seçilmiş aydınlatma, öte yandan karartma, karalama ve karanlık bir propaganda şeklinde yaşanmazdı.
Bakın ben Danıştay saldırısı üzerine 25 Mayıs 2006 tarihli, “Karanlık İşler” başlıklı yazımda özetle ne demişim.
“Danıştay saldırısı, benzer vakalarda olduğu gibi açığa çıktıkça karanlıklaşıyor. Karanlıklaştıkça kimin neden ne yapmak istediği belirsizleşiyor... Evet, her ülkede siyaset sahnesinin görünen yüzünün ardında karanlık bir sahne vardır. Ama hiçbir demokratik ülkede, iç siyaset bu kadar alacakaranlık bir ortamda cereyan etmez, etmemeli...
Bu ülkede bir sürü insan kendi ve kendi gibi düşünenler olmasa, diğerlerinin gözlerini kırpmadan vatanı satacağından emin görünüyor. Bunun ötesinde gücü yeten ‘tedbir’ almaya yelteniyor... Yine evet, bu ülkenin yakın tarihinde travmatik bir parçalanma ve çöküş var. Evet, bu travmanın toplumsal hafızada bıraktığı izler var. Ama o toplumsal hafızanın bir yerlerinde, bu ülkenin yakın tarihinde benzer mantıkla yola çıkanların sebep olduğu felaketler silinmiş görünüyor. Beline tabanca alanın kabine bastığı, köprü üstünde adam öldürüldüğü, gizli mi gizli teşkilatlar kurduğu devirlerin üzerinden daha bir asır geçmedi...
Bazı akıllara göre farklı düşünen ortadan kalkarsa sorunlar bir günde çözülecek. Ne öyle uzun boylu düşünmeye ne demokratik yollar gibi dolambaçlı yollar izlemeye gerek var. ‘Memleketi sattığı’ düşünülenlerin ayağı kaydırılırsa, her şey rayına girecek. Bu kısa devre kafası yüzünden karanlık operasyonların heveslisi, fedaisi, azmettireni, azmedeni bol.”
SİLİNMEZ KAYITLAR
Evet, demokrasi adına kimin ne dediği, ne yaptığı “silinmez kayıtlar”da! Yeter ki, karartma, karalama çabaları sonuç vermesin. Halihazırda, sonuç veriyor, olan biten demokratikleşme diye yutturuluyor, ama bir gün, kimin ve neyin ne olduğu mutlaka açığa çıkacak.
O nedenle, doğru bildiğimizi söylemekte sonuna kadar direnmek zorundayız.

Nuray Mert

UNYELI CONAN
03-05-2010, 20:44
AK PARTİ'DE ERGENEKON ÇAĞIRINCA GİDECEKLER VAR

Ak Parti içindeki ‘ülfet kuşları”

Anayasa Değişikliği Paketi’nin ikinci tur oylaması başlıyor.

Kimin demokrasiden/halktan, kimin cuntadan/diktadan yana olduğu görülecek.

İşi çok sıkı tuttuklarını/tutacaklarını tahmin ediyorum. Çünkü gerçekten paniklemiş durumdalar. Yıllardır ellerinde tuttukları arpalıklar, bir bir ellerinden çıkıyor.

Geçtiğimiz hafta, TGC (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti)’de yönetimi belirlemek amacıyla basit bir seçim yapıldı. Ve ilk defa “değişim gurubu” adı altında bir kısım gazeteci, alışık olmadığımız bir konseptle “biz yönetime talibiz” dediler.

Yarım asırdır devam eden ve hiçbir şey yapmayan, en büyük icraatları ayda bir içkili yemek tertip etmek olan ‘çağdaş’ yönetime karşı, gazetecilik sorunlarıyla ilgilenen ve ‘biraz daha demokrasi’den yana olan bir cemiyet için ortaya çıktılar. -Tuhaftır, şu sıralarda demokrasi ile çağdaşlık karşıt kavramlar olmuş. Çağdaşlar statükodan, demokratlar değişimden yana-

Seçime birkaç gün kala örgütlenmelerine rağmen, ciddi bir performans ortaya koyunca, yarım asırlık yönetim, hastanede yatan eski dostlarını bile sedye ile cemiyete getirip oy kullandırdılar.

Paniklemelerine örnek olarak şunu söyleyebilirim; Sayın Oktay Ekşi gibi, cemiyete hayatında gelmemiş insanlar gelip oy kullandılar. Öyle isimleri getirdiler ki, onlar için cemiyete gelmek itibar kaybı gibi bir şeydir. Yıllardır cemiyetten çıkmayan insanlara sordum, yemin billah ile “filanı, feşmekanı cemiyette ilk defa görüyoruz” dediler.

İşte o manzarayı; yani burnundan kıl aldırmayan o büyük büyük gazeteciler basit bir cemiyet seçimleri için hayatlarında ilk defa gelip oy kullanıyorlarsa ortada ciddi bir telaş var demektir. Düşünebiliyor musunuz, geçen seçimlerde kişinin başkan olması için gereken miktarda oy alan bir arkadaşımız ancak birinci yedek olabildi. Yani cemiyet seçimlerine katılanların sayısı geçen sefere göre nerede ise tam iki kattı.

* * *

Orada, o kerli ferli insanların telaşını görünce, nedense Anayasa oylaması aklıma geldi. “Demek ki”, dedim, “dışarıdaki Ergenekoncular cidden harekete geçmiş. Ha bu arada size şunu söyleyebilirim, şu ana kadar Ergenekon örgütü adıyla gözaltına alınalar, alınması gerekenlerin onda biri bile değil. Çünkü içinde siyasetçi yok, eski genelkurmay başkanları yok, üst düzey bürokrat yok, baron gazeteciler yok, üniversite çevrelerinin ağababaları yok… Hele şakşakçı gazeteci hiç yok…

Gazetecilerin ve Amerikalıların desteği olmadan kim darbe yapabilir ki. Gazete patronları birkaç gün önceden, gazeteyi çıkaracak olanlar da bir iki gün önceden darbe olacağını bilir. İçeride bir Mustafa Balbay, bir de Tuncay Özkan var. Balbay saflığının, Özkan da kendi arzusunun eseri olarak içerdeler. Yarın çıkınca ulusalcı solcuların lideri olmayı arzu ediyor ya!

Dolayısıyla, denilebilir ki, Ergenekoncuların büyük ekibi daha dışarıda. Öyle olmasaydı, Dursun Çiçek, nasıl bu kadar girdi çıktı yapabilirdi? Ha Dursun Çiçek’in içeri alınması mühim! Eğer konuşursa –ki konuşma ihtimali çok yüksek- o zaman büyük balık avı başlayabilir… Yahut da sustururlar…

Ne ise onu zaman gösterecek. Biz Anayasa değişikliğine dönelim. Benim derdim o.

Demem o ki, bu değişiklik Meclis’ten geçerse, “darbeciler” ve “darbecilik” gerçekten darbe yiyecek. Onun için, Meclis çatısı altında ne kadar taraftarları ve beslemeleri varsa, onlardan borçlarını ödemeleri istenir ve istenecek.

Öyle olmasa, BDP’nin değişikliğe karşı çıkmasını nasıl izah edebilirsiniz. Çünkü İmralı’daki öyle istiyor. O, hiç ağabeylerini kırar mı?

Kurtlar Vadisi’nde bir replik vardı: Memati, Cevhere, “Zaza neden Veli Küçük’e bu kadar bağlı. Onda ne buluyor?” diye sorduğunda, Cevher, “İşin başında o ona yol verdi ve zaman zaman da onu badirelerden kurtardı’ diyordu… Sanırım İmralı’daki de, kendisini büyütüp besleyen ve sonra koca bir örgütün başına geçirenlere karşı borcunu ödeyecektir.

Yoksa, “Efendim, seçim barajını indirmediler o yüzden değişikliğe hayır diyoruz” mazereti komiğin de ötesinde…

Ama yine de anlamak mümkün. Çünkü BDP bir parti olmaktan ziyade, ‘Önderliğin Meclis’teki adamları’ olmaktan öteye geçemediler. Onları dahi mazur görebiliriz.

Ama MHP ile DSP’yi anlayamıyorum...

MHP’nin Ak Parti’ye beslediği kin ne kadar büyük olursa olsun, kendi deyimleriyle dinci milli tabandan gelen Recep Tayip Erdoğan’ın toplum nezdinde ihraz ettiği mevkii ne kadar kıskanıyorlarsa kıskansınlar, bu öfke ve haset, onları millet lehine olan bir işten alı koymamalıydı, koymamalıdır.

Bir dönemin neslini; her biri el dokuması olan yiğit yiğit gençleri, içerilere tıkayıp işkencelerle mahveden bir zihniyeti tarihe gömecek bir çabaya karşı çıkmak, haysiyet kırıcı vurmalarla, zürriyetlerine kast edilen o gençlerin hatırasına saygısızlık olur. Daima vatandan, milletten ve mukaddesattan yana olan Türkeş ve ekibi nerede bunlar nerede?

Daha fazla bir şey demeye dilim de varmıyor.

Gelelim DSP’ye…

Duydum ki Rahşan Hanım, el altından bütün DSP’lileri ve bağımsızları “değişime hayır!” demeye çalışıyormuş. Bunu nasıl bir şey anlayamadım. Eskiden, yani lise yıllarında, tarihte bir takım ülkelerin iç çekişmeler yüzünden nasıl yıkıldığını anlamakta güçlük çekerdim. İnsan, nasıl olur da, kardeşine karşı düşmanla bile işbirliği yapabilir. Tabii o zamanlar siyaseti de bilmiyordum, onun insan basiretini nasıl kapattığını da bilmiyordum!

Ne acayip bir durum değil mi? Kadıncağız, sevgili kocasını (Eski Başbakan Ecevit’i) Başkentteki bir hastanede öldürmek isteyen cuntanın elinden zor kurtardığı halde şimdi onların ekmeğine yağ sürüyor! Kim bilir nasıl kemiği sızlıyordur Karağolan’ın!

Rahşan hanımın bu çabasını siz anlayabiliyor musunuz? Acaba tehdit mi aldı?

Hatırlayın bir zaman da bir parti lideri son anda Meclis’e girmekten vazgeçmişti de ülke şok olmuştu. Sonra anlaşıldı ki tehdit edilmişti…

Her halde öyle bir şey… Değilse iş kritik; yani Ergenekoncular, her zeminde harekete geçtiler ve tüm unsurlarını sahaya sürdüler demektir.

Ve bu demektir ki, Ak Parti bile kendi içinden fire verebilir. Ben taa ilk başlangıçta, bir takım dosyaların ref’i (kaldırılması) için, bazı isimlerin Ak Parti’den milletvekili yapılma çalışmasını hatırlıyorum.

Ben hasbel kader muttali olmuştum. Onların biri şimdi İngiltere’de… Diğerleri de sanırım hala partideler. Yani büyük ihtimalle Ak Parti içinde de, Ergenekon örgütünün ‘çağırıldığında gelecek’ ‘ülfet kuşları’ vardır.

Demek ki değişimden yana olan güçlerin işi sıkı tutmaları gerekiyor. Maalesef Ak Parti STK’ları örgütlemede başarısız. Şimdilerde birkaç tane ‘Demokrasiyi Seviyorum’, ‘Sivil Anayasa İstiyorum’ veya ‘Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ mitingleri, yürüyüşleri yapılmalıydı. Mesela TBMM, sivil anayasa isteyenler tarafından çevrilip millet iradesi oradaki vekillerin gözünün içini sokulmalıydı…

Bu yapılmazsa onlar da birer insan, yanılabilir, şaşırabilir ve hata yeşil kâğıtların büyüsüne kapılabilirler. Hatırlayın, 1970’li yılların sonunda, sol kesim uzun zamandır iktidar olamamanın hırsı ile 11 milletvekili satın alarak kabine kurmuştu.

Bizdeki sol, sürekli sağ iktidarları ahlaksızlıkla itham eder ama fırsat düştüğünde ve icap ettiğinde en ahlaksız teklifte bulunmaktan sakınmazlar. Bunun için kılıfları da daima hazırdır: Rejimi ve Kutsal Laikliği korumak!

Darbecilerin en büyük yalanı bu: Rejimi korumak!

Farkında değiller ki, bu tutumları sebebiyle hem rejim hem Atatürkçülük sürekli erozyona uğruyor.

Sevgili bir dostum var, derki, ‘Bu ülkede rejimin ve Atatürkçülüğün en büyük dört düşmanı var: İŞ Bankası, CHP, TSK ve üniversiteler!

Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesi ve ülküsünü bu dört kesim baltalamış ve bizi Ergenekon denilen ve çevresi sır dağları ile çevrili Batı Kulübüne mahkum etmişlerdir. İŞ Bankası, Atatürk tarafından kurulan İhtisas Bankalarının yok edilmesine göz yummuştur.

CHP, halka dayanan Atatürkçülüğü yok edip “dipçik” ve “kıtlık” olan İsmetçiliği Atatürkçülük diye dayatmıştır.

TSK, tam bağımsızlığı esas alan kendi savaş teknolojisini kendisi üreten bir ülke var etmek için çaba harcaması gerekirken, milletin başındaki örtü ve ezanla kafayı bozmuştur.

Üniversiteler de köpek yarışları yapmayı, millet adına bilim yapmaya tercih etmiştir…

Birilerine de, bu dört unsuru bahane yapıp el altından dikta icra etmek düşmüştür.

Ama millet, içine düşürüldüğü Ergenekon’dan kurtulmaya kararlı. Zaten güneş de yükseldi yükselecek!

Mehmet Ali Bulut - Haber 7

ergenkon'un bir ksımı değil asıl vurucu gücü dışarda.. en başta BOP eşbaşkanı.. ama aslında buna Ergenekon değil amerikon örgütü demek daha doğru..

bu örgütün kalemşörleride cillop gibi yağlanmış,amaca çekilllenmiş dezenforme yazılarıyla nasılda sırıtıyor..

işlerine gelince bu halkın iradesi diyen iki yzülüler işlerine gelmeyinze halkın kararını nasılda yönlendirmeye kalkıyor.. :grrr:

ayrıca milletvekillerin iradesini ' eğer leyhte oy kullanırsanız siz teröristsiniz' diyebilecek kadar ahlaksız ve Hitler kafalı bunlar !

adam kafayı yemiş ! bizim gibi düşünmeyen ergenkoncu tehditini savuruyor !

aklıma ister istemez camii ve Duvar geliyor.. ama bunların defterini millet dürmezse yüce dinini para ve satılmışlık dinine çeviren yüce rabbim dürecektir .. Amin !