PDA

View Full Version : Medya'dan Köşe Yazıları



Pages : 1 2 3 4 5 [6] 7

Serenler
04-05-2010, 07:31
Aklımı başımdan alan soru


Fatih ÇEKİRGE

İŞTE yine şehitler geliyor. Yine öfke. Yine ölüm. Yine acı sürüldü dağlarımıza. Yine bayraklar sarıyoruz gencecik bedenlere...

Ortadoğu’nun kanlı coğrafyasına çekiliyoruz yine...


Yabancı ajanslar “felaket ve kan haberleri”nin sırasına alıyor Türkiye’yi...



Nasıl bir gözyaşı iklimine düşürülüyoruz..



Duyduğum andan itibaren o çatışma anı kuşatıyor bütün zihnimi.



O çocuklar aniden yağan kurşun yağmuruna karşı nasıl siper aldılar...



Sonra müthiş bir çatışma. Roketler, mermi vızıltıları.



Yanında bir arkadaşı, “Allah” diye düşerken. “Yandım” diye bağıran diğeri...



4 şehit... 4 acı... İki daha ekleniyor yüreğimize. 6 vatan evladı. Belki de biz uyurken düşüyor toprağa...



Çıkmıyor aklımdan...



Yalnız bizde mi?



Bakıyorum bu topraklarda hep kan var. Gazze’den Irak’a, Mısır’dan Pakistan’a hep gözyaşı. Hep bomba. Hep intihar. Hep yıkım. Dikenli tel coğrafyasıdır burası.



Oysa çok zaman önce sormuştum:



- İslam dini, firavunlara, diktatörlüğe, haksızlığa karşı bir din olarak doğup büyüdüyse eğer; bugün İslam coğrafyasının neredeyse tamamı neden yalnızca diktatörlüklerle yönetilir?



Bir süre önce Tahran’daydım... Sudan’dan Bağdat’a... Suriye’den Arabistan’a, oradan emirliklere kadar krallar, diktatörler, şeyhler, emirler rejimini gezdim...



İnternet yasak. TV’ler tek kanal. Sinema kısıtlı.



Sıvası dökülmüş duvarlarda kocaman diktatör resimleri...



Sefalet ve korku...



İşte Mısır...



Bir zamanlar dünyanın en büyük uygarlığının aktığı o ihtiras ve keşif nehri Nil, şimdi bir işsizlik, umutsuzluk, insanı dünyadan koparan bir bataklık ritminde...



Yanımızda 1 milyon insanın katledildiği Irak...



Amin Maalouf’un yazdığı gibi:



“Arap-İslam âlemi tarihsel bir kuyuya gömüldükçe gömülüyor. Bütün dünyaya karşı, Batılılara, Ruslara, Çinlilere, Yahudilere ve her şeyden önce kendisine karşı öfke duyuyor... İç savaşlarla, salgın hastalıklarla, iğrenç kaçakçılıklarla, rüşvetle, yüksek işsizlik oranıyla boğuşmak durumunda”.



Ben de bunu gördüm işte...



Daha önce Nijerya’da... Sudan’da...



Libya’da, Şam’da, Bağdat’ta, Beyrut’ta, Kahire’de...



Ve 10 milyonu aşan işsizler ordusuyla bizde...



Peki niye?



Allah’a kul olmayı, insana saygıyla açıklayan bir din, neden böylesine insana değer vermeyen kanlı bir coğrafyaya rastlıyor?



Allah’la kul arasına kimseyi sokmayan bir din, nasıl oluyor da böyle “öfke dolu bir diktatörler, şeyhler coğrafyası”na denk geliyor?



Belli ki sorun, demokrasi sorunu...



Ve belli ki birileri bu coğrafyada demokrasiyi istemiyor...



Neden?



Çünkü eğer Suudi Arabistan’da, Bağdat’ta, emirliklerde, krallıklar, şeyhlikler, diktatörlükler devrilirse, petrolün akış yönü değişecek. O petrolün geliri bu defa sefalet içindeki halka akacak... Özgürlükle, demokrasiyle birlikte gelir dağılımı yükselecek. Sosyal adalet gelecek...



İşte bunu istemiyor dev petrol şirketleri. Bunu istemiyor, tröstler, özel hesaplar, kasalar, bankalar...



Bu yüzden niye doğduğunu ve nasıl öldüğünü bilmeyen bebelerin hayaletleri dolaşır bu coğrafyada...



Mezar taşı mimarisidir.



Düşmandır herkes birbirine...



Çalıntı hayaller büyüten siyasetçisi, kendini abarttıkça, halkının dünyası küçülür...

mterkan
04-05-2010, 11:14
Oktay EKŞİ

Sırasıyla

Başbakan Tayyip Erdoğan, akıl hocalarından birinin sözlerine göre sırf “polemik yaratmak” amacıyla mı söyledi yoksa zihninin derinliklerinde saklı düşmanca duygulardan şimdilik sadece İsmet İnönü ile ilgili bölümü mü açıkladı, henüz bilemiyoruz. Ama İsmet İnönü’yü Hitler’e benzeterek çok büyük bir ayıp etti.

Dediklerinin gerçekle bağlantısına değinmeden önce Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Masum Türker’in (Bu sözleri) “Ulusal kahramanımıza bir saldırı olarak değerlendiriyor, Başbakan’ı İnönü ailesinden ve Türk halkından özür dilemeye davet ediyoruz” şeklindeki ifadesine katıldığımızı söylemek isteriz.
Tabii Erdoğan’dan böyle bir jest beklemenin anlamsız olduğunu bile bile...
Başbakan Erdoğan’ın siyasi rakibi Deniz Baykal’a yanıt verirken:
“Kendisini Çörçil’e (Churchill), bu ülkenin hükümetini de Hitler’e benzetiyor. Eğer illa Hitler’e benzetilecek bir figür arıyorlarsa, genel merkezlerindeki eski Genel Başkan fotoğraflarına baksınlar. Orada Führer’e özenip kendisine ‘Milli Şef’ dedirtmiş genel başkanlarının Hitlervari bıyıklarının altından kendisine gülümsediğini görecekler. Ona baksınlar” dediği dünkü gazetelerin hepsinde yer almıştı.
Önce belirtelim... İsmet Paşa’nın “Hitlervari” bıyığına biz hiç tanık olmadık. Ama dünkü VATAN Gazetesi’nde, Hitler’in iktidara gelmesinden 10 yıl önce çekilmiş bir “badem bıyık”lı bir İsmet Paşa fotoğrafı vardı.
Hitler’in iktidar döneminde bıyığı hiç de öyle değildi. Ama asıl mesele zaten başka:
Erdoğan’a birileri:
“Şimdi kendisini Hitler’e benzettiğiniz zat, sizin dünyaya geldiğiniz 26 Şubat 1954 tarihinde ne yapıyordu biliyor musunuz?” diye sormalı ve sonra anlatmalı:
“Dönemin Başbakanı Adnan Menderes, doğduğunuz tarihten tam 75 gün önce (13 Aralık 1953’te) 6195 sayılı bir yasa çıkarmış ve ana muhalefet partisi CHP’nin tüm mal varlığını elinden almıştı. Amacı muhalefetin sesini boğup ülkeye istediği gibi hükmetmekti. Nitekim Menderes’in saldığı korku yüzünden CHP’ye bir genel merkez binası bulmak dahi büyük güçlükle mümkün olmuş, buldukları bina, partililerin evlerinden getirdikleri eski koltuk, kanepe, masa, sandalye ile döşenmişti.
İnönü, o koşullarda da “Demokrasiyi yaşatacağız” diyordu.
Nitekim ülkeyi tek partili rejimden çok partili rejime İnönü geçirmişti. Hatta Meclis’te bir gün kendisine:
‘Sen dünün Milli Şefisin’ diyen siyasi rakibi Adnan Menderes’e:‘Ben ülkemi o günlerden demokrasiye getirdim. Şimdi siz, demokrasiden oraya götürüyorsunuz. Aramızdaki fark bu’ diye yanıt vermişti” demeli.
Çünkü yaşı yetmediği için belli ki o günleri bilmiyor.
Bilmediği için ya da itibarını çürütmeyi aklına koyduğu kişi ve kurumlarda sıranın Milli kahramanlara geldiğini düşündüğü için, İsmet Paşa’yı gündeme almış görünüyor.
Acele etmeyin. Bu gidişle yarın da Atatürk’ün “Ebedi Şef”liğine sıra gelecek demektir.
Öyle ya... Atatürk devrimlerini, “Biz Batı’nın ilmini, sanatını almadık. Maalesef ahlaksızlıklarını aldık” diyerek özetleyen de Tayyip Erdoğan değil miydi?

mterkan
04-05-2010, 11:19
Ruşen Çakır

AKP kendi silahıyla vurulabilir!

Tam bir sürpriz oldu. Dün TBMM kulislerinde çok sayıda AKP, CHP ve MHP milletvekili ve bazı bakanlarla sohbet etme imkanım oldu. Hiçbirinin böylesi bir sonucu beklemediği son derece açıktı. Herkes CHP’nin 110 oyu bulup bulamayacağını; bulursa Anayasa Mahkemesi’nin ne karar alacağını; Yüksek Seçim Kurulu’nun referandum süresi tartışmalarına nasıl nokta koyacağını ve tabii ki muhtemel bir referandumun sonucunun ne olacağını tartışıyordu.

Tek istisna BDP’lilerdi. BDP Grup Başkanvekili Bengi Yıldız’a “tavrınız ne olacak?” diye sorduğumda “Görüyorsunuz, içerde parti kapatma maddesi görüşülüyor ve biz katılmıyoruz. Geçen sefer katıldık ve madde geçti. Bakalım bu sefer ne olacak?” diye epey imalı bir cevap vermişti. Belli ki bir bildiği vardı ve o da gerçekleşti.

Yıldız’ın “bildiği” ne olabilir? Herhalde iktidar partisi yetkilileri parti kapatma maddesinin riskli olduğunu ilk turda da hissetmiş ve BDP’lileri yardıma çağırmışlardı ve madde geçmişti. Bu sefer BDP, paketle ilgili önerilerinin AKP tarafından ciddiye alınmadığı gerekçesiyle hiçbir şekilde oylamaya katılmayacaklarını ilan ettiler. Bu kararda kuşkusuz Abdullah Öcalan’ın “AKP’ye destek vermek ahlaksızlıktır” şeklindeki son talimatının da epey etkisi olmuştur. Sonuçta şunu söyleyebiliriz: BDP’nin bir şekilde el atmadığı AKP ilk ciddi tümsekte çok kötü tökezledi, hatta daha ötesi yere kapaklandı.

Zira parti kapatma konusu bu paketin belki de kalbiydi. Onsuz bir paket tek kelimeyle eksik olacaktır. Daha önemlisi, paketin diğer önemli iki konusu olan HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin yapılanması maddelerinde de 330’un altına düşme durumunda AKP kendi silahıyla vurulmuş olacaktır.
Hiçbir fireci milletvekili “bu maddeye BDP gibi partiler yüzünden evet demedim” diyemez. Çünkü AKP yöneticilerinin bu düzenlemeyle esas hedeflerinin, parti kapatma riskinin Demokles’in kılıcı gibi tepelerinde sallanmasını engellemek olduğu gün gibi ortada. O zaman şu soru kaçınılmaz oluyor: Nasıl olur da bir AKP milletvekili, en çok kendi partisinin kaderinde etkili olacağı açık olan bir düzenlemeye karşı çıkar? İşte bu soru, iktidar partisi içinde sanılanın ötesinde bir rahatsızlık ve buna bağlı olarak ciddi bir kriz potansiyeli bulunduğunu gösteriyor.

Bakalım iktidar partisi bundan sonra nasıl bir strateji geliştirecek? HSYK ve Anayasa Mahkemesi düzenlemelerinin de reddedilme riski yüzünden bunları oylatmaktan vazgeçecek mi? Yoksa yeni fireleri engelleme ve mümkünse başka partiler ve bağımsızlardan yeni destek oyları bulma yolunda yoğun bir kulis faaliyetine mi girişecek.

Her durumda AKP’nin işi çok zor ve şu andan bakıldığında iktidar, partisinin kendi yaratmış olduğu bu krizden nasıl çıkabileceğini kestirmek pek mümkün değil.

Son bir not: Milliyet Gazetesi’nin ve emektar foto muhabiri Mustafa İstemi’nin AKP’nin milletvekillerinin oylarını nasıl yakından takip ettiğini ortaya çıkarmış olmasının, dünkü sürpriz sonuçta epey etkili olduğunu düşünüyorum. Bu da bize medyanın gücünü ve siyasetçilerin medyadan neden rahatsız olduğunu bir kez daha gösteriyor.[/I]

mterkan
04-05-2010, 11:23
Yılmaz Özdil

Hitler açılımı

Uzuuun uzun yazmayayım...


Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı Türkiye Cumhuriyeti’nin son başbakanı tarafından “Hitler” ilan edildiğine göre, “soykırım” iddiasının nesine itiraz edecek Türkiye Cumhuriyeti?

mterkan
04-05-2010, 11:31
Ertuğrul Özkök

Şövalyeler ve pusucular


ÜNİVERSİTELERDE yaptığım konuşmalarda şunu gözlemledim.

“Yandaş medya” kavramı gençler arasında bayağı tutmuş.

Sorulara şu cevabı veriyorum:
“Demokratik bir ülkede medyanın iktidara yandaş olma hakkı vardır. İsteyen gazete, istediği hükümeti destekler”.
Ancaak...
Demokratik bir ülkede “yandaş” olma hakkı varsa, “muhalif” olma hakkı daha da fazla vardır, olmalıdır.
O nedenle, benim “yandaş” denilen medyadaki arkadaşlara söyleyecek sözüm yok.
İktidar yanlısı olmak istiyorlarsa, buna samimi olarak inanıyorlarsa, en doğal haklarıdır.
Ama “yandaş” denilen medya içinde, sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen öyle bir kesim var ki, mesleğimiz adına gerçekten utanç duyuyorum.
Tahmin ettiniz. Gammazları kastediyorum.
Bir süredir eski gazetecilerle sohbet ediyorum.
Acaba 27 Mayıs’tan önce mağdur olmuş, hatta hapse girmiş gazeteciler, Demokrat Partisi yanlısı gazetecileri gammazlamışlar mı? Cadı avı başlatmışlar mı?
Ben bir örneğini göremedim.
Anladığım kadarı ile o dönemde çalışan gazeteciler böyle bir mesleki utançla malul değildir.
12 Mart dönemime baktım.
Orada da yok.
* * *
12 Eylül öncesi ve sonrasına baktım.
Bir tarafta Uğur Mumcu, Ahmet Kahraman, Teoman Erel gibi sol gazeteciler.
Cumhuriyet Gazetesi...
Öteki tarafta Rauf Tamer, Ahmet Kabaklı, Ergun Göze gibi gerçek kalemşorlar.
Kalemle vuruşmuşlar, birbirleriyle polemiğe girmişler, ağır yazılar yazmışlar.
Ama meslektaş gammazlama, patronuna seslenip, “Sen iyisin, onlar kötü. Onları at bizi al” yazıları.
Hayır hiçbirinin alnında böyle bir mesleki utanç yok.
Köprülerin altından ne sular akmış, ne yıllar geçmiş.
Bir kısmı aramızdan ayrılıp gitmiş, geriye mezar taşları kalmış.
Mesleki açıdan hepsinin başı dik.
Sicilde “McCarty’cilik” asla yok.
Hiçbiri öyle bir ayıba tevessül etmemiş.
* * *
Kendi kuşağıma bakıyorum.
Geride fikir mücadeleleriyle, karşılıklı atışmalarla geçmiş 25 yıl var.
Benim kuşağım da böyle bir utançla malul değil.
Hatalarımız olmuş, yanlışlar yapmışız, çamlar devirmişiz.
Ama meslektaş gammazlamak diye bir şey asla yok.
Öyleyse nedir bu karakter?
Neden dün yoktu da bugün var?
Neden dünün gazetecisi şövalyeydi de, bugünkü Çetin Altan’ın dediği gibi “pusucu”?
Bu yeniyetme kalleşlik, gammazlık, bu kadar aşağılara düşüş neden?
Bir Amerikan atasözü vardır.
Birinin gerçek karakterini mi öğrenmek istiyorsun, eline güç ver, hemen öğrenirsin.
İktidar yanlısı olmanın, yandaş olmanın da bir raconu vardır değil mi?
O raconu bilen gazeteci dün de vardı bugün de var.
* * *
Ama gammazlık?
Dün yoktu, bugün türedi.
Niye?
“İktidar sarhoşluğu mu”.
Yoksa kıskançlık, hasetlik, bir türlü aynı seviyeye çıkamama haseti, bir türlü okutacak yazı yazamamak, bedava bile dağıtsa gazeteyi alacak okuyucu bulamamak öfkesi mi?
Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var. Yakın bir gelecekte Türk basın tarihi yazıldığında, “gammazlara” okkalı bir bölüm ayrılacak.




Kendi tosunlarını kastetmiş olamaz herhalde....

mterkan
04-05-2010, 11:35
Emre Aköz

'Partideki adamlarımızı harekete geçirelim' demişlerdi ya...

Dünkü ikinci turda, parti kapatmaya Meclis izni getiren madde gerekli oyu alamadı. En az 330 gerekirken, 327'de kaldı.
Sayı hesapları "en az 8 AKP milletvekilinin" bu maddeye olumlu oy vermediğini gösteriyor. Bu durumu nasıl açıklamalı? Önce verilere bakalım:
Yüzde 47 oy almış bir partiye karşı, 2008 yılında kapatma davası açma fütursuzluğu gösterilmiş.
İncelemeler delil diye sunulan malzemenin çakma olduğunu, göstermiş...
Sade suya tirit iddialar yüzünden parti kapatılmaktan, milimetrik bir biçimde kurtulmuş.
Geçen gün ortaya çıkan ses kaydıyla, Yeniçerilerin partiyi kapatmak için fırsat aradıkları belgelenmiş.

Elde bu veriler varken, "normal" bir AKP milletvekili nasıl olur da "evet" oyu vermez? "Türk Gladyosu" denilen Özel Harp Dairesi'nin komutanı olan Tuğg. Kemal Yamak bir zamanlar (özetle) ne demişti: "Her partide teşkilattan adam bulunur. Hatta aralarında, Meclis'te birbirini hiç tanımayan milletvekilleri de vardır..."
Bu oylamada evet demeyenler yerli Brütüs'ler değil. Yani kendi çıkarları için arkadan bıçaklamıyorlar.
Onlar sadece birer görevli.
Kimdir görevli? Sanırım bir örnek yeter:
AKP Genel Başkanı Erdoğan'ın özel kalem müdürlüğünü yapmış olan Dr. Turan Çömez bugün nerede?
Ergenekon soruşturması yüzünden Temmuz 2008'den beri ülkeye dönemeyen Çömez, kimlerden destek alarak yaşamını sürdürüyor?
Unutmadan: Islak imzalı Eylem Planı'nda da "parti içindeki adamlarımızdan" denmiyor muydu?
Onlar, işte bunlar!



İşte gerçek bir pusucu örneği...

mterkan
04-05-2010, 11:39
Fikret Bila

TSK ile mücadele!


Türkiye 30 yıldır PKK terör örgütüyle mücadele ediyor. Son iki günde 6 şehit daha verdi. Şehit cenazeleri henüz yerdeyken, TSK suçlandı!
Bir süredir PKK’nın yaptığı kanlı eylemleri TSK yapmış gibi bir algı yaratılmaya çalışılıyor. Artık PKK ile mücadelenin yerini neredeyse “TSK ile mücadele” almış durumda. PKK masum, legal bir örgüt, TSK ise bir “terör örgütü” olarak gösterilmeye çalışılıyor. Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un isyanının nedeni bu.
Şehitler tüm ülkeyi üzüntüye boğuyor. Şehit cenazelerine on binlerin katılması; törende dile getirilen duygular, üzüntünün boyutlarını göstermeye yeter. Ancak, “Mehmetçiği TSK şehit ediyor” iması bu üzüntüyü katlıyor. Orgeneral Başbuğ’un, “mütareke basını bile...” demesi, bundandır.

PKK yokmuş!
PKK’nın her saldırısını evirip çevirip, “TSK yaptı” demeye getirenlere bakarsanız; Türkiye’de bir terör ve terör örgütü sorunu yokmuş! PKK yokmuş! Terörün kaynağı TSK’ymış!
Türkiye bu noktaya kadar geldi. 30 yıldır yaşanan PKK terörü aklanmaya çalışılıyor. “PKK yok, derin PKK var” propagandasının amacı bu... Böylece terörün kaynağı PKK yerine, TSK oluyor! Bu algıyı yaratmaya çalışarak TSK’ya karşı etkili bir psikolojik harekât yürütülüyor.

Kurumsal hedef
TSK bugün kurum olarak hedeftir. Her fırsatın, kurumsal olarak TSK’ya saldırmak için kullanılması bunu gösteriyor. PKK’nın saldırılarını doğrudan TSK’ya yükleyenler; tutmazsa PKK’yı TSK’nın yönlendirdiğini ve yönettiğini iddia edenler; o da tutmazsa Ergenekon üzerinden PKK’yı TSK’ya bağlamaya çalışanlar; hepsi, bu gayretin içindeler...
TSK içinde yanlış yapanlar olabilir; Ergenekon davasına konu olan bazı olaylar bağlamında yasadışı işlere bulaşmış veya o tür girişimlerde bulunmuş olanlar da çıkabilir. Kuşku yok ki yargı süreci bunu ortaya çıkaracak, TSK da yargı kararlarının gereğini yapacaktır. Ama bütün bunlar, PKK’nın değil TSK’nın terör örgütü olduğu, terör saldırılarını PKK’nın değil TSK’nın yaptığı gibi akıldan izandan uzak iddialara dayanak olamaz.
Olamayacağını, bu gayreti gösterenler de biliyor. Ancak, bu konjonktür bir daha ele geçmez yaklaşımıyla, fırsat bu fırsattır açıkgözlülüğüyle gayretlerini sürdürüyorlar.

Siyaset sahip çıkmalı
Üzüntü veren bir diğer konu da TSK’nın yalnız bırakılmış olmasıdır. Bu mantık dışı, hayret verici suçlamalar, iddialar karşısında TSK kendini savunmak zorunda kalıyor. Devletten ve siyaset kurumundan beklediği sahiplenmeyi, desteği yeterince görmüyor. Bunun TSK’da bir başka üzüntü kaynağı olduğunu söyleyebiliriz.

Aynı amaca hizmet
Her terör örgütünün politik bir amacı vardır. Buna uygun strateji ve taktikler geliştirir. Propaganda, bu amaca ulaşmanın en etkili araçlarından biridir.
TSK’ya yöneltilen ağır ithamlara bu gözle bakmak gerekir. PKK’yı arkalayıp, onu masum göstermeye; TSK’yı ise 30 yıldır süren terörün ve bu sürecin yarattığı ayrılıkçı akımların nedeni gibi gösterme gayretleri, PKK’nın politik hedefine hizmet etmek anlamındadır. PKK’yla aynı amacı paylaşanlar dışında siyaset yelpazesinde yer alan partilerin bu gerçeği unutmamaları gerekir.

Che Big
04-05-2010, 13:59
Başsavcı İlhan Cihaner bugün hakim karşısında

ERZİNCAN Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in de aralarında bulunduğu 10 tutuklu sanığın “İrticayla Mücadele Eylem Planı” iddialarıyla yargılanmasına bugün başlanacak. Özel Yetkili Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davada Başsavcı
Cihaner’i 9 avukat savunacak.
Erzincan’daki
Ümraniye
davası başlıyor
Erzincan’daki silahlı terör örgütüne ilişkin, aralarında 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner ve Eskişehir İl Jandarma Alay Komutanı Kıdemli Albay Recep Gençoğlu, Erzincan İl Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Tapan ile MİT Erzincan Şube Müdürü Şinasi Demir’in de bulunduğu 10’u tutuklu 14 sanığın yargılanmasına bugün başlanacak. Adliye Sarayı’nın 5’inci katındaki Özel Yetkili Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek duruşmalar, kameralara kaydedilecek. Görüntü kaydının sağlıklı olması için pencerelere ışık sızdırmaz perde yaptırıldı. 61 sayfalık iddianamede şüpheli sıfatıyla ilk sırada bulunanan 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk’in mahkemeye gelip, gelmeyeceği bilinmiyor. Duruşmayı, CHP’li Metin Arifağaoğlu başkanlığında 3 kişilik milletvekili heyeti de izleyecek. İddianamede, “İrticayla Mücadele Eylem Planı”nı Erzincan’da uygulanmak istedikleri öne sürülen sanıkların tamamının örgüt üyesi olmak suçundan 5 ile 10 yıl arasında hapsi isteniyor.
http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=34554

Tüm iddalar gizli taniklarin ifadeleriyle olusturulmustur.....

e-fulya
07-05-2010, 11:12
HANGİ LİDER “TAKİP EDİN” DİYEREK GAZETECİLERE ODATV’Yİ ÖNERİYOR?

http://www.odatv.com/n.php?n=hangi-lider-takip-edin-diyerek-gazetecilere-odatvyi-oneriyor--0505101200

adelaide
08-05-2010, 11:03
HANGİ LİDER “TAKİP EDİN” DİYEREK GAZETECİLERE ODATV’Yİ ÖNERİYOR?

http://www.odatv.com/n.php?n=hangi-lider-takip-edin-diyerek-gazetecilere-odatvyi-oneriyor--0505101200
Sayin E-Fulya

Ben hayatim boyunca demokrat olan birisiyim.Ataturk'un butun dusuncelerine saygiliyim.Ama asla Kemalist olmadim.Kemallistligi farkli dusunuyorum.Islamcilara ozellikle islami devlet yapisina karsiyim.Doguruyu soylemektende sakinmam.Ben hem islamci hemde Kemalist insanlarin onyargisina karsiyim.Liberalistim diye gecinenlerinde onyargisina karsiyim ve kabul etmiyorum.Ataturk'un dusunce sistemi kemalizm olmadigini dusunuyorum.Ataturk dusunce sistemi farkli bir sey.Dunyadaki butun iyi lider ve filozoflarin dusuncesini izler ve uygularim.

Vakit yazari olan bir kisinin kucuk bir kiza taciz ve tecavuzu hakkinda cok sert yazilar yazdiniz.Devamli hakaret ettiniz.Tabiiki bu konuda yaptiginiz elestiri cok dogru.Karsi degilim ve yaptiginiz sert elestirielrin hepsi bir annenin feryadi idi.Ve bunuda cok iyi anladim.Fakat Deniz Baykal denilen CHP liderinide elestirmeniz gerekirdi.Sirf bir taraftan bakmamak gerekir.

Dusunun Inonunun Torununu dahi milletvekili yapmadi.Inonu'nun torunu iyi yetismis ve kaliteli biri fakat Nesrin Baytok adli zavalli birini milletvekili yapti.Neden yaptigida ortaya cikdi.Zamaninda cok elestirdiler.Bu konu aslinda cok buyuk bir konu.ve bir kisininde hakkinin yenmesi degil milletvekilligini hakeden bir cok insanin hakkini helal etmemesidir.Baykal cok kisinin hakkini yemesi bunu herkes soyluyor.Bunla ilgili vatan,Hurriyer gazetelerinde bazi kose yazialri var okumanizi tavsiye ederim.Herkes yapilana karsi ama olayin birde arkada tarafi var.Etik olmayan seyler var.Hic bir sey yokmus gibi kimse yoluna devam edemez.

Kimse bu konuyu burda yazmadi.Ben yaziyorum.Bu isi zaten eminimki CHP'liler yapti.Islamcilari zerre kadar hoslanmam ama bu isi asla islamcilar yapmadilar.Islamcilari CHP'liler kullandilar yada karislikli paslasmalar oldu.1 yil icinde olacak secimlerde ve 22 Mayista baslayacak CHP Buyuk Kurultay oncesi buyuk bir hareket oldu.

CHP zaten Baykal'la alsa alsa %28 alirdi.Simdi Kemal Alemdaroglu buyuk ihtimal lider olacak.Baykal ekibi yada baskalarida isin icine girecek.Kemal Alemdaroglu hakkindada PKK ile ilgili evraklari ortaya attilar.Oda CHP'den cikmisti.Ama Kemal bey o engelleri asti.Tahminim cok hizipci bir gurup CHP'de ortaligi karistiriyor.AKP'de bu dinleme ve diger video olaylarina kafayi cok takti bu onun basina is acacak.

E-fulya keske Deniz beyin ve o zavalli milletvekili denilen bayan(benim asla mileltvekilim degil ve hemen milletvekilliginden istifa edip butun haklarindan vazgecmeli)hakkinda yazmaniz gerekirdi.Bizim vergilerimiz ve bizlerin geliri ile milletvekili velider olan bu insanlar bizim insanimiz olamaz.Vergi mukkellefelri olarak bu durumda olanlari mileltvekili ve lider olarak istemiyoruz.Tamam onlara yapilan sey dogru degil ama bu adamlar milletvekili.Sizler kendi adaminiz oldumu ses cikarmiyorsunuz ama karsi taraf oldumu saldiriyorsunuz.Olmamali bu.Turkiye'de bu eksiklik var.Tam demokrasi yok ve demokratik dusunceyi savunan insan cok az.Bunun yaninda ulkesini satan ve ulkesini soyanlarinda zamani gelince milletvekili haklari geri alinmali.

Inaninki onemli bir sey soyleyecegim simdi islamci ve AKP'li arkadaslarin cogu ses cikarmadan bu olayi yazmadilar.Takdir ettim.Ben hem islamci hemde AKP'ye karsi olan birisi olarak CHP degismeli Baykal ve ekibi artik CHP'den uzaklastirilmali diye dusunuyorum.O secilen Baykalci milletvekillerininde bir cogu bu ulkeye zarar verdi.Hepsi lider sultasi ile geldi.CHP'de AKP'de dikta sistemi ile yonetilen ve liderlerin hakim oldugu partiler.


Baykal bu ulkeye en cok zarar veren kisidir.RTE'nin yasagini kaldirmasaydi bu ulkede RTE sorunu bu kadar buyumezdi.Demokratlik yapayim derken bugun RTE'nin kurdugu sistem onu kameraya cekti.Tamam bu etik degil ama Baykal buaalri hakketti.O milletvekilligi haketmedigi halde alan kiside bunu haketti.Ikiside siyasetin coplugune dahil oldular.CHP daha iyi gunler gelecektir.

Birde bir cok ulkede bazi adamlara siyaset yasagi vardi.Bu Avustralya'da bile var.Inaninki bazi kisiler siyasetten men edilir.

Benim tahminim MHP tekbasina iktidar olacak gibi...Yada buyuk ortak yanina CHP.Fakat CHP'de Kemal Alemdaroglu devri baslarsa isler degisir.Bakalim...AKP zaten bitti ve o gidecek.

Birde bu olaya benzer bir olay dunyada japonya'da olmustu.Simdiki iktidar partisi Liberal Demnokratlar bunlar Liberal parti degil.Bu simdiki iktidar partisi Japonya'da ana muhalefetti.Lideri Ozawa adli kisi di.Bu kisinin genel sekreteri ve kendisi polis tarafindan rusvet suclamasi ile yakalandi.Bu isin icinde kendi partisi ve iktidardaki Liberal parti ile o zamanki Basbakan vardi.Esas haber icerden partinin icinde yapilmisti.Ozawa adli kisi partiden liderlikten ayrildi.Hatoyama adli simdiki basbakanina birakti.Adam bir anda secimlerde 50 yillik liberal parti iktidarini yikti.Buyukb ir oranla surpiriz yaparak secimi kazandi.Ozawa partiden miletvekili oldu ama basbakan olamadi.Liderligi bitti.Fakat arada ortaligi karistiriyor aynen Baykal gibi hizip krali.Fakat yinede iktidara Hattoyama cikmayi basardi.Koca liberal parti yikildi.Bu butun pasifik asya ve Okyanusya'da buyuk bir surpirizdi.CHP'de lideri degisitimi Baykal'a yakin biri olmamali.Yoksa Baykal yine piyasaya cikar.

Turkiye'dede bence bu tip bir sey olacak.CHP yada MHP tahminim AKP tam olarak bitecek.Fakat objektif olmali.Sirf benim adamim senin adamin olmamali.Haksiz olana haksizsin demelisin.Kinci olunmamali.Insanlara kotuluk yapilmamali.Kotuluge kotulukle cevap verilmemeli.Kisasa kisas olmamali...Ihanet edilmemeli.Ofkelenmemeli...Rusvet ve hirsizlik yapilmamali.Kimsenin namusuna goz dikilmemeli.Zina yapilmamali...Dedikodu olmamali...Bunlara sahip kisiler iktidar sahibi olmali.

E=fulya objektif olunmaliki bu insanlara guzellik verir.Size kucuk bir elestiri yaptim.Yoksa cok gorusunuze karsi degilim.Ve cok konuda ayni fikiriz.Burada tek tarafli bakan herkese ayni elestiri gecerli.

Kimseyi kirdiysam kusura bakmayin.Insanlarin vergisi ile siyaset yapanlarin herseye dikkat etmesi gerekli....Siyaset nankordur....Affetmez...Su uyur dusman uyumaz...

ASPİRİN
08-05-2010, 12:50
Bazı yazarları görüşleri toplu olarak aşağıda...

http://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=287590&page=1

Videonun-kasetin iptali için Anayasa Mahkemesine de başvuruda bulunun ...

Bir harf dahi sarfetmeye DEĞMEZ ...

e-fulya
08-05-2010, 19:02
Sayin E-Fulya


Vakit yazari olan bir kisinin kucuk bir kiza taciz ve tecavuzu hakkinda cok sert yazilar yazdiniz.Devamli hakaret ettiniz.Tabiiki bu konuda yaptiginiz elestiri cok dogru.Fakat Deniz Baykal denilen CHP liderinide elestirmeniz gerekirdi.Sirf bir taraftan bakmamak gerekir...

Sayın Adelaide..
Üzmez olayı ile sayın Baykal konusunu nasıl yanyana getirip ilişkilendirdiniz hayret ettim..
Birinde küçük bir kıza cinsel istismar ve mahkemenin mahkumiyet kararı var..
Baykal olayında ise iki yetişkin insanın henüz ispat edilmemiş,kes yapıştır,montajla yönteminin uygulanıp uygulanmadığı araştırılmamış,gerçekliği kanıtlanmamış video görüntü iddiaları var..
Durun bakalım..Olaya hemen balıklama atlamayın..
Çünkü buna benzer iftira,montaj kasetlerini çok gördük son zamanlarda..


SERDAR AKİNAN bugün şöyle yazmış:
Bu konuda ahkam kesecek insanların hayatlarının bir döneminde büyük veya küçük, öyle veya böyle günahlar işlediğine eminim.
Bu arada aklıma Monica Lewinsky olayı geldi. Başkan Clinton'la görevi sırasında oval ofiste oral seks yaptı. Defalarca ahlaksızca oynaştılar...Tüm detayları sonradan ortalığa saçıldı. Başkan önce inkar etti. Ardından, 'Monica ile ilişkim oldu' diyerek özür diledi. Siyasi popülaritesi azalmadı. Tersine arttı.

Deniz Baykal'ın çıkıp açıklıkla ve içtenlikle konuşması sanılanın aksine bir etki yaratacağı inancındayım.

Başta faiz ve zina gibi haramları açıkça veya gizlice işleyip yemeklerde portakal suyu içen; badem bıyık bırakan; esselamünaleyküm diye telefonlara çıkan bazı ikiyüzlülerin kalkıp ta bu meselede ahlakçı kesilmeleri ise tek kelime ile utanç verici...

Hayatlarınızın her anında sizi tıpkı o kamera gibi izleyene nasıl hesap vereceksiniz? Düşündünüz mü?
http://www.aksam.com.tr/2010/05/08/yazar/17349/serdar_akinan/aaaa_kusa_bak_____.html
...
KİM ÇEKTİ KİM SERVİS ETTİ
http://www.odatv.com/n.php?n=kim-cekti-kim-servis-etti-0705101200
O çirkin tezgah neden kuruldu?
http://www.gercekgundem.com/?c=62868

e-fulya
08-05-2010, 19:33
Deniz Baykal'ın ilk sözleri:
http://www.gercekgundem.com/?p=276072

e-fulya
09-05-2010, 18:04
SERDAR AKİNAN bugün şöyle yazmış:
Bu konuda ahkam kesecek insanların hayatlarının bir döneminde büyük veya küçük, öyle veya böyle günahlar işlediğine eminim.
Bu arada aklıma Monica Lewinsky olayı geldi. Başkan Clinton'la görevi sırasında oval ofiste oral seks yaptı. Defalarca ahlaksızca oynaştılar...Tüm detayları sonradan ortalığa saçıldı. Başkan önce inkar etti. Ardından, 'Monica ile ilişkim oldu' diyerek özür diledi. Siyasi popülaritesi azalmadı. Tersine arttı.

SUÇLU OLAY YERİNE DÖNDÜ

Komplo kasetini yayınlayıp Erdoğan’dan fırçayı yiyince yayından kaldıran internet sitesinin bağlı olduğu gazete, patronun sus emrine bir gün dayanabildi. İkinci gün zaferini ilan etti: “Baykal zorda. Batıda istifa sebebidir, bu tür skandallara karışanlar istifa ederler!” dedi. Polisiye meraklıları iyi bilir: Suçlu eyleminin yarattığı etkiyi görmeden duramaz.

İLK DOKUNAN YANAR
Siyaset işte böyle bir şey: Önümüz seçim, ama böyle bir ortamda her gün hiç durmadan konuşması doğal olan iki lider de kaset konusunda konuşamıyor. Erdoğan konuşsa adi bir komployu meşru görmüş olacak; Baykal konuşsa suçlamayı kabul etmiş sayılacak. Bu kaset satrançtaki “zehirli piyonun” siyasetteki izdüşümü oldu, ilk dokunanı yakacak!

KOMPLOCULARA OLCAY HANIM TOKADI
Olcay Baykal, eşi Deniz Baykal’a, “Bunların üstesinden beraber geleceğiz. Arkandayım, alacağın her kararda da arkanda durmaya devam edeceğim” demiş. Bu sözler hem o alçak tertibi yapanlara, hem de bu olayı Clinton-Monica olayına benzetenlere bizim kadınımızın onurlu yanıtıdır.

PARADOKS
İnsanoğlu uygarlığa geçerken kendine yarattığı özel alanı komşusunun merak etmesini yasakladı. Ama o uygarlık bin yıllar sonra komşunun merakına yenik düştü. Sonuçta uygarlık artık kapı komşusunun özelini gözleyip bütün dünyaya yaymak için kullanılıyor.

TERTİP DAVALARI ÇÖKÜŞTE
Bir hafta içinde: Balyoz davasında ikinci bilirkişi raporu kanıt sayılan CD’lerin kurmaca olduğunu ortaya koydu… Erzincan davasında “arabasına kene konan” İliç savcısı gizli tanık çıktı… Aynı davada kanıt gösterilen Mazlum otelde yatan Dursun Çiçek başkası çıktı… Erzincan mahkemesi kendi hakimine “hamiline telefon dinleme kararı” yazmaktan soruşturma açılmasını istedi… Ve sadece yandaş gazeteleri okuyanların bu olaylardan haberi olmadı. Ne acı değil mi?

PARANOYA
Ufuk Uras, “Siyasi partilerin kapatılmasını zorlaştıran 8. maddenin Meclis’te kabul edilmemesi sonrasında Ergenekon’un sevinç çığlıklarını gördüm” demiş. Ama o gün orada olan gazeteciler “kimse sevinç çığlığı falan atmadı” diyorlar. Ne dersiniz bu sayın milletvekili geceleri rüyasında da Ergenekon’u görüp yatağından sıçrıyor mudur?

BAKALIM DAHA KAÇ KEZ DÖNECEK?
Her dönüşünün hikayesini bir kitap yazarak anlatan Hasan Cemal sekizinci kitabını yazmış, yakında piyasaya çıkıyormuş. Umarım sekizinci özeleştirisini yapmıştır: Tayyip Erdoğan’a neden karşıydım, şimdi nasıl yandaşı oldum?

Çelebi Efendi
Odatv.com
http://www.odatv.com/n.php?n=suclu-olay-yerine-dondu--0905101200

adelaide
10-05-2010, 05:33
http://www.gercekgundem.com/?c=62871
9 Mayıs 2010

Bu testi su tutmaz
KASET olayına hangi gözle bakmak gerekiyor?

Referandum öncesinde CHP, Anayasa Mahkemesi’ne giderken AKP’nin bir tuzağı mı?

22-23 Mayıs tarihlerinde yapılacak CHP Kurultayı öncesinde parti içinden bir kesimin oyunu mu?

11 Haziran’da partisini kurması beklenen Mustafa Sarıgül’ün, Baykal’ı ve CHP Kurultayı’nı etkilemek için bir tertip mi?

Nesrin Baytok’un uzun süredir hazırladığı bir komplo mu?

Bu olayın içine başka unsur ve senaryolar da katılabilir.

Sonuç alınabilir mi, Genel Sekreter Önder Sav’ın dünkü açıklaması ile ‘hayır’ denilebilir.

Sav, ‘gündem saptırması’ yaparak konuyu perdelemek istemiş, ne yazık ki inandırıcı olamamıştır.

Bu olayla, CHP’de siyaset yapmanın kriterleri bir kez daha gündeme gelmiştir.

Esas sorun budur.

Şüyûu vukuundan beterdi, şimdi de belgesi çıktı.

‘AGA BENİ VEKİL YAPSANA...’

Ve bunların yanıtının şimdiden ortaya çıkması gerekmektedir. CHP’nin geleceği için bu gereklidir.

CHP’deki 10 kadın milletvekilinin hali hiç düşünülüyor mu?

Yüzlerine nasıl bakılacaktır?

Genel Merkez sorumluları, ağır ithama dayalı tablo karşısında ne yapacaktır?

İşin şakaya gelir yanı yoktur ama vatandaş dilini tutamıyor.

“Milletvekili olmak istiyorsan.....”

“Agacığım beni mebus yapsana...”

Cümlelerin devamını yazmaya utanırız.

Maalesef yakıştırmalar bu, espriler bu.

Önder Sav’ın anlattıkları dahil hiçbir ‘komplo teorisi’ bunu kaldıramaz; bu olayın önüne geçemez.

BİR KARİKATÜR

Baykal önü ve arkasında olanların çoğunu görmedi; ya görmek işine gelmedi ya da ‘gerçekler’den uzak tuttular kendisini...

Şimdi referanduma gidilecek.

Halkın bir zekâsı vardır; istediği zaman indirir, istediği zaman çıkarır.

Ne için ‘evet, neden ‘hayır’ diyecektir. Hayır ise gerekçesini nasıl anlatacaktır.

Erdoğan, CHP’de meydana çıkaracak yüz bırakmaz.

Mehmet Çağçağ’ın, Habertürk’teki karikatürü çok şey anlatıyor:

Bir kadın ile bir erkek yatakta:

Kadın: Diyelim ki, ilişkimiz ortaya çıktı?

Baykal: Merak etme Anayasa Mahkemesi’ne götürürüm.

Anayasa Mahkemesi, töhmet altında kalmaz mı? Bu skandalla rencide olmuyor mu?

Kim neyi savunacak?

KİMSE SESSİZ KALMAMALI

Tufan Türenç ve Fatih Çekirge’nin yazılarına dün çok kişi hak veriyordu; bazı Genel Merkez yanlılarının aklına da küfretmek geliyordu.

Baykal’ı sevenlerin yıkıldığını biliyoruz; konuştuklarımız “Ne söyleyebiliriz” diyorlar.

Onun eski bir dostu kahrolduğunu söylüyor; “Savunulacak hali yok. Onuru ile istifa etmesi lazım, Nesrin Baytok’un da... Hiçbir girişim, oyun, saptırma bunu kurtaramaz.”

Kimse bu durum karşısında sessiz kalmamalı...

Bu testi su tutmaz artık...

Eğer testi yamamaya çalışılırsa parti biter.

Oyun içinde oyun

PARTİ içinde öne çıkan saygın isimler var; onlara bir görev düşüyor:

Bir dostumuz, olması gereken anlayışı anlatıyor:

“Güvenilir isimlerle toplanılır. Bu parti grubunda da olur. Sayın Genel Başkan bu işin gereğini yapmalıdır. CHP Cumhuriyet’in kalesidir. Kendisine ‘Seninle hep onur duyduk; AKP iktidarına karşı yaptığınız mücadelede hep arkanızdaydık. Şimdi bu tablo, partinin bekasıyla ilgili başka bir şeydir’ demeliyiz. CHP bunu yapmazsa toparlanması çok zordur. Yoksa, AKP bizi meydanlara çıkamayacak hale getirir.

- Bunun aksini düşünenler var mı, Baykal için...

- Olmaz olur mu, ‘yalaka’ takımı, şimdiden il başkanlarına telefon açtırıyor; Genel Başkan’ı arayın desteklerinizi söyleyin, diye.

- Sayın Baykal, büyük hukuk mücadelesi vereceğim diyor.

- Hangi mücadeleyi verecek? Bu yayınlar doğru ise... Ayrıca şu unutulmamalı; bir Genel Başkan’ın özel hayatının gizliliği söz konusu olabilir mi? Dünyada, istifadan başka böyle bir şey yok ki...

- Kurultay öncesinde parti içinde bir hareket bekliyor musunuz?

- Konuşulmaya başlandı. Bazı isimlerden bu çıkışı yapmasını bekliyoruz.

- Bu görüntü 7 yıldır duruyormuş...

- Şunu da düşünmek lazım. Bunu partiden biri çektirmişse... Birilerine vermiş veya satmışsa... Sonra bir gün birisi Baykal’a gelip ‘Efendim bir otelin kat görevlisi bir görüntü bulmuş; bu bandı size teslim ediyoruz’ demişse...

Daha sonra seçimlerde bunu Baykal’a karşı şantaj olarak kullanmışsa, o da vekilse veya belediye başkanıysa... Bu kurguları düşünmemiz lazım. Biraz bekleyin.

- CHP’ye ne olur?

- İstifa olursa, partinin önü açılır, Türkiye rahatlar. Bir sürü genç var; öğretim üyeleri, hukukçular, işadamları var. Böylece Önder Sav’ın vesayetinden kurtulunur. Bu kurultayda, yeni tüzük uygulanmaya başlanacak. Genel Sekreterlik kaldırılıp Genel Başkan Yardımcılıkları getiriliyor. Bu modele geçen kurultayda Önder Sav’ın karşı olduğunu unutmayın.

Hasan Fehmi Güneş’e ne önerildi o ise ne dedi

1980 öncesinde Ecevit hükümetinin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, Aynur Aydan’la tuzağa düşürülmüştü.

Beşiktaş Balmumcu’da bir apartman... Aydan balkonda beklerken; Güneş apartmana girerken fotoğraflar var. ‘Hafta Sonu’ skandalı yayınlıyor.

Güneş hükümeti zor durumda bırakmamak için hemen istifa ediyor.

Bazı yakınları ona akıl veriyorlar: “Abi, o evde bizim CHP’li arkadaşlarımız var, ona gittim diyebilirdin.”

Hasan Fehmi Güneş açık konuşuyor:

“Hayır inkâr etmem... Bundan sonra ses bandı veya görüntü ortaya çıkarsa!”

O günkü teknoloji geri; bugünkü ise dijital çağı...

Baykal sustuğuna göre kritik bir durum var ortada.

adelaide
10-05-2010, 05:47
http://www.gercekgundem.com/?c=62875
9 Mayıs 2010

Baykal olayının düşündürdükleri
Deniz Baykal’ın özel hayatında yaptığı sorumlu olduğu aile bireyleri dışında kimseyi ilgilendirmez.
Deniz Baykal’ın özel hayatında muhatap olduğu kişilerle ne yaptığı da onları ilgilendirir.
Deniz Baykal’ın özel hayatına yönelik iddiaların kişi haklarını ve insan onurunu ayaklar altına alınacak şekilde ortaya dökülmesi kabul edilemez.
CHP lideri Deniz Baykal’ın özel hayatında yaptığı ise, ne sadece kendisini, ne de sadece aile bireylerini ilgilendirir. Çünkü;

1- CHP, ana muhalefet partisidir. Ana muhalefet partisi, Türk sisteminde yönetim içinde sayılır. Protokolde yeri vardır. Anayasa ve yasa değişikliklerinde alacağı tavır ile, Anayasa Mahkemesi’ne başvuru gibi durumlarda yasama, yargı ve yürütmeyi etkileme gücü vardır. Yani ülke yönetiminde pay ve sorumluluk sahibidir.

2- CHP, Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının partisi olmakla övünür, Cumhuriyet tarihine, rejim reformlarına ve çağdaş yaşama biçim ve ilkelerine sahip çıkma iddiasındadır. Baykal, Mustafa Kemal Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün, Bülent Ecevit’in halefidir.

Nesrin Baytok hedefte

Baykal’ın ‘komplo’ olarak nitelediği ve -arkasında kim olursa olsun- komplo izlenimi de veren bu olay nedeniyle CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa etmesini isteyenler oldu; Fatih Çekirge, Fatih Altaylı, Tufan Türenç, Güngör Mengi sert yazılar yazdı.
Baykal’ın istifasını talep etmek benim işim değil. Bu da CHP’lilerin düşünmesi gereken bir iş.
CHP’lilerin düşünmesi gereken bir iş, çünkü Baykal komplosunda, Baykal’ın muhatabı olduğu öne sürülen kişi de bir CHP’li; Ankara Milletvekili Nesrin Baytok.

Nesrin Baytok’un adının bu işte geçmesine üzüldüm. ODTÜ mühendislik fakültesindendir; onunla da eşi Can Baytok ile de tanışırız, sohbetlerimiz olmuştur. Bunlardan bir tanesinde neden CHP’nin de AK Parti, MHP, DSP, DP ve diğerleri gibi bir siyaset eğitim okulu olmadığını tartıştığımızda, CHP’nin buna ihtiyacı olmadığı, çünkü hep bilinçli kişilerin CHP’ye geldiği yanıtını aldığımı hatırlıyorum. 2002 seçimlerinde -çarpık siyasi partiler yasamızın verdiği zeminle- Deniz Baykal, Çankaya’nın simgelerinden Pembe Köşk’ün sakini, İsmet Paşa’nın torunu CHP milletvekili Gülsüm Bilgehan’ı Çankaya bölgesinden alıp Yenimahalle bölgesinde seçilmesi zor bir sıradan aday göstermiş, Çankaya bölgesine 20 yıl özel kaleminde çalışan Nesrin Baytok’u yerleştirmişti. Baytok milletvekili olurken, konuştuğu bir kaç dille Türkiye’nin Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’ndeki parlak isimlerinden olan, muhalefet partilerinin de saydığı Bilgehan Meclis dışında kalmıştı. Nesrin Baytok seçildikten sonra özellikle Kavaklıdere bölgesinde belediye sorunları üzerinde yoğunlaşmıştı.
Baykal’a suikast mi?

Umarım iddialar doğru çıkmaz, ailesinde, sosyal çevresinde bu olayın açmış olabileceği tahribatı onarabilir.

Çünkü, bu iddiaların kamuyu, kamuoyunu ilgilendiren yanı, ana muhalefet partisi olarak CHP’nin çok değerli bir sandalyesini emanet ettiği kişi dolayısıyla CHP Meclis grubunu ve CHP’ye oy vermiş olanları da etki alanına almasıdır.
CHP Genel Sekreteri Önder Sav, dün basın toplantısı düzenleyeceğini duyurunca, gazeteci milleti olarak bu rahatsız edici iddialara açıklık getirici bir gelişme olduğunu düşündük.
Sav, Baykal’a 15 Nisan’da yapılacak (ve arkasında eski CHP’li Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün bulunabileceğini ima ettiği) bir suikast ihbarından sonradan haberleri olduğunu, -böyle bir girişim gerçekleşmese de- hükümetin bu ihbarla gereğince ilgilenmediğini, bunun da CHP’nin planlı bir saldırı karşısında olduğunu gösterdiğini söyledi. Herkesin merak ettiği iddialar konusunda soru kabul etmedi.
Keşke Sav bu suikast girişimini bu iddialar ortaya dökülmeden önce ifşa etmiş olsaydı; o zaman bu ciddi olay bir dikkat dağıtma girişimi olarak algılanmazdı.

Sav’ı dinledikten sonra aklıma istihbarat çevrelerinde anlatılan bir mesele geldi. Ne Sav, ne kimse üstüne alsın lütfen, ben aktarayım:
Köylü kış günü eve giderken yol kenarında donmak üzere bir kuş bulmuş. Acımış. Orada gördüğü taze bir gübre yığını ortasını bir dal parçasıyla açıp yuva yapmış, kuşu yerleştirip gitmiş.

Az sonra bir başka köylü oradan geçerken kuş cıvıltıları duymuş. Bir de bakmış gübre yığını içinde bir kuş, sıcaktan canlanmış, şakıyor. Acıkan köylü, akşam yemeği çıktı diye düşünmüş. Kuşun kafasını koparıp evine götürmüş.
Acıyan köylü ile acıkan köylü ve kuşun meselinden çıkan dersler şöyle:
1- Seni gübreye batıran herkes düşmanın değildir.
2- Seni gübreden kurtaran herkes dostun değildir.
3- Gübreye batmış durumdaysan, bari sesini çıkarma.

adelaide
10-05-2010, 06:08
E-Fulya'ya cevabim.Zaman gazetesi yazarida Baykal'da koca bir toplumu hic saymislardir.Ikside ahlaki degildir.Ikiside biribirinden tehlikelidir.Baykal dahada tehlikeli bir toplumu yonetecek milletvekilini kendi seciyor ve kafasina gore.Ve bir kac dil bilen egitimli ve gecmisi kuvvetli birini almiyor diger taraftan iste bugunku olaylarin bas aktorlerinden biri milletvekili yapiliyor.Deniz Baykal bu halka borcludur ve keyfi hareketler yapmistir.Keske kanunlar hem onun kasetini yayinlayani bulsa hemde Baykal ve o kaseti yayinlayan kisilere cezalarini verebilse.Bu kaseti yayinlayanlara bir bakima kizacagiz bir bakimada bizleri halki aydinlattigi icin ve gozumuzu actigi icin ne diyebiliriz?Ben bir cevap versen zor durumda olurum.En iyisi sinema locasindan seyretmek.

E fulya hayatta objektif olmak gerekir.Herseye tarafli bakmak yanlis.Iki olayda etik degil.Ikisini karsilastirmak yanlistir ve bu iki olayda igrenctir.Karasilastirmama gerek yok ikiside igrenc.Bu kasetlere neden olanalr dahada suclu.Dusunun savcialr hakimler bu video ve gizlice yapilmis kaset videolar sayesinde insanlari iceri tikiyor.Bir cok ulkede bu kasetler hukuki kanit sayilmiyor.Sadece yolarda ve isyerlerinde,magazalardaki guvenlik kameralari haric.Gizlice kamera yerlestirilip alinan hic bir sey hukuki degildir.Ama burda bir siayasetcinin yapmamasi gereken hareketi kirmizi kartla disari cikarilmasi yapilan cok sert bir hareket olarak dusunuyorum.Turkiye'de muthis bir kamera ve dinleme hastaligi var.Kitap okumayan toplum dedikoduyu sever.Herkesin acigini arayan arayana.Bu olaylara en cok neden olan Ergenekon ve savcilaridir.Ozellikle Ergenekon davasi kalkarsa herseye normale doner...

Iki yazarin yazisi bence cok guzel.Hersey acik.Baykal yolcu abbas....Baykal istifa etmezse ne olur CHP % eski tabani olan %8'side bulamaz...Baykal mazlum filan degil.Halki ile alay etmis biri.Liderin ozel yasantisimi olur?Ozel yasantin varsa siyaset yapamayacaksin.Baykal herkesi kucumsedigi icin yuce adalet onu yakaladi.Ne yazikki Baykal gibi karisini yillarca aldatan yalniz birakan biri gozumun onunden gitmeli.N.B.'nin kocasi,Baykal'in karisi ve cocuklari herkesin bu olayi bildigini dusunuyorum.CHP'de zaten bu olay 5 yildir konusuluyormus.Secimlerde cok konusulmus.Deniz Baykal bunu hakketimi sizce?Bu kadar ayyuka cikmis olayda baska ne dusunulur?Yazarlar ve herkes bu olayi biliyordu.Bu benim dusuncem.

Kaset montajli diyorsunuz.Kesinlikle montaj degil ve olsa Baykal hemen ortaya cikardi.Bizde gorduk o kisi acik ve net baykal yanindaki N.B. denilen vergilerimizi yiyen kisi(Maaslarinin hepsi geri alinmali ve hemen milletvekilligi sona erdirilmeli vede Baykal 'da siyasetten atilmali).Montaj denirse daha kotusu yayinlanir gibi dusunuyorum.Adamlar kafaya koymus Baykal gidecek,diyorlar.Baykal'da korkmus artik.Olayi ciddiye aldiki hic konusmuyor.CHP Mkyk'sinde istifasini aciklar gibime geliyor.Aciklamazsa CHP baraj alti ne yazikki...

Fakir halkin muhalefeti bunu yaparsa millet siyasetten ne beklesin...Birde AKP ve RTE'nin en buyuk destekcisi siyasetten gidiyor.Arkasindan aglayan cok olacak.Basbakan olmayi cok istedi diyecekler.Ama olamadi.Zaten RTE varken Deniz hayal goruyordu.RTE'yi hic sevmem ama Dniz Baykal'dan siyasetten ustun oldugunuda soylerim.RTE'ninde Turkiye'de yakinda farkli dokumanlari ortaya cikar.En cok video kaset dinleme olaylarini bu isi baslatan AKP'de patlayacak.Gulen tarikati zaten bir kere videodan cani yanmisti.Simdi Turkiye'de cani yanmayacak politikaci bnece kalmayacak.Iyimi kotumu bilemem.Deniz Baykal'in hakkinda ortaya cikan durumu gordugum icin ben cok seviniyorum boyle birinin basbakan olmamasina.Turkiye'nin verilmis sadakasi varmis!Aleviler ne der!Eline,Beline diline sahip olacaksin....
Efulya bu cevaplar tahminim yeterlidir.Ben tartismaya girmem.Bir dusunceye saplantili degilim.

Serenler
11-05-2010, 08:55
Deniz Baykal’a kişisel bir veda
Ahmet Hakan


DENİZ Bey...

Namık Kemal “Hürriyet Kasidesi”nde der ki:

“Görüp ahkam-ı asrı münharif sıdk u selametten / Çekildik izzet ü ikbal ile bab-ı hükümetten.”

Yani...
“Çağın değer yargılarının doğruluktan ve samimiyetten saptığını gördük / Kendi arzumuz ve saygınlığımızla çekildik devlet kapısından.”
İşte siz de tam böyle yaptınız.
Çekildiniz izzet ü ikbal ile parti başkanlığından.
* * *
Dolduruşa gelmediniz... Sevimsizleşmediniz... Üstelemeye falan kalkmadınız... Bu şartlar altında iktidarla mücadele edilemeyeceğini anladınız... Olmazı olur kılmaya tenezzül etmediniz...
Böyle yapacağınızdan zerre kadar kuşkum yoktu, çünkü size yakışan buydu. Yakışanı yaptınız.
* * *
Deniz Bey...
Biliyorsunuz: Siyasetçi yönünüzü yeri geldiğinde göklere çıkardım, yeri geldiğinde kıyasıya eleştirdim.
Ama şunu bilin ki kişiliğinizi, insancıllığınızı, nezaketinizi, alçakgönüllüğünüzü, içtenliğinizi her zaman ama her zaman takdir ettim.
“İyi bir siyasetçi” olup olmadığınız hep tartışılacaktır.
Ama “iyi bir arkadaş” olduğunuz hiçbir zaman tartışılmayacaktır.
* * *
Deniz Bey...
Bilmem, katılır mısınız?
Size bu kumpası kuranların bir hesabı vardı: Sizin koltuğu asla bırakmayacağınızı öngörüyorlardı.
Siz koltukta kalacaktınız ve böylece “yara almış, etkisizleştirilmiş, küçük düşürülmüş” bir Baykal ile baş başa kalacaklardı.
Meydan onlara kalacaktı yani.
Siz istifa ederek aslında bu kirli oyunu da bozdunuz.
Alçağın planını tersine çevirdiniz.
Bu da az bir hizmet değildir...
* * *
Deniz Bey...
Her şeyi bırakıp bir kıyı kasabasına yerleşirseniz...
Ve orada bütün pisliklerden arınırken, olur da bazen canınız sıkılırsa...
Burada sizi insani açıdan çok seven bir kardeşiniz olduğunu unutmayın lütfen...

CHP’liye 6 öğüt

- BİR: Duygusallığınızı ve vefa duygunuzu anlıyorum... Gidenin arkasından teneke çalmak yerine “Gitme kal bizimle...” diye haykırmak tabii ki erdemli bir davranıştır. Ama sakın işin bu kısmını fazla abartmayın.
- İKİ: Eğer Deniz Baykal’a inanıyorsanız, bilin ki Deniz Baykal siyasi açıdan liderlik yapacak imkanı kaybetmiştir. Yok, eğer bir davaya inanıyorsanız, bilin ki o davanın bir kaybı söz konusu değildir.
- ÜÇ: Partinin başına kimi getireceğinize “Onur Öymen / Önder Sav / Mustafa Özyürek” gibi isimler değil, siz karar verin.
- DÖRT: Unutmayın: Rakibiniz Tayyip Erdoğan’dır... Erdoğan, Türk siyasetine yeni bir dil, yeni bir stil, yeni bir liderlik anlayışı getirmiştir. Baykal’ın yerine gelecek kişinin de çok daha yeni bir stil, çok daha yeni bir dil, çok daha yeni bir liderlik anlayışı getirmesi gerektiğini aklınızdan çıkarmayın.
- BEŞ: “Kasıma kadar Önder Abi...” ya da “Bölünmemek için Onur Abi...” gibi idareci yaklaşımlara sakın yüz vermeyin... Sizin için gün “idare-i maslahat” günü değil, “esaslı devrimcilik” günüdür. Bütün ezberleri bozacak, bütün farkları yaratacak, bütün kalıpları yıkacak bir lider bulmalısınız.
- ALTI: Seçeceğiniz lider için şöyle bir yöntem izleyebilirsiniz: Bakın AK Parti cenahına... En çok kimden korkuyorlarsa, en çok kime tezvirat yapıyorlarsa, en çok kiminle uğraşıyorlarsa... Onu getirin.

Geri dönmez

EĞER bir seçim yenilgisiyle gitseydi, geri dönebilirdi.
Eğer bir kurultay yenilgisiyle gitseydi, geri dönebilirdi.
Eğer bir gaf yüzünden falan gitseydi, geri dönebilirdi.
Ama öyle bir olay yüzünden gitti ki...
Dönemez...
Kısacası...
“Geri dön” çağrılarının, “Bizi bırakma” feryatlarının, ısrarların, “Kurultay’da kesin döner” tahminlerinin...
Hiçbirinin ama hiçbirinin bir karşılığı yok.

Şu 3 şeyi öğrendik

- BİR: Demek ki Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, en ele avuca sığmaz gibi görünen Vakit adlı gazete dahil olmak üzere “yandaş medya”yı kontrol altına alma gücü varmış...
- İKİ: Demek ki iktidar yanlıları, “kaseti çıkmamış bir Baykal”dan nefret ederken, “kaseti çıkmış bir Baykal”ı pek de severlermiş...
- ÜÇ: Demek ki Fethullah Gülen, karanlık bir olayda parmaklar cemaatini gösterdiğinde, bizzat karanlık olayın mağdurunu arayarak “Biz yapmadık” diyebiliyor ve ikna edebiliyormuş.

neon06
11-05-2010, 11:25
Üç direk sarsıldı

Kaset komplosu kimin eseri olursa olsun. Uğursuz sonuç değişmiyor.
Ülkede cumhuriyeti ayakta tutan belli başlı üç direk vardı...
TSK, CHP ve yüksek yargı...
Bu üç direk aynı anda çatırdatılıyor.
TSK bir süredir yıpratılıyordu... Yüksek yargı AKP’ye bağlandı, bağlanıyor.
Derken tam bu sırada Deniz Baykal kaset darbesine uğruyor.
Bu açıdan bakınca kaset olayının ana gerçeği daha açık ortaya çıkıyor.
Baykal da onu söylüyor:
“Bu bir kaset olayı değildir, komplodur...”
“Komployu gerçekleştirenler, bunu sapık oldukları için ya da ticari kazanç sağlamak veya şantaj yapmak için değil, siyaset yapmak için düzenlemişlerdir.”
Peki kim yaptı bu komployu? Baykal doğrudan Erdoğan iktidarını suçluyor:
“Olay sonrasında sergilenen iyi niyet tavırları komployu ayıplar gibi yapanlar, yapay açıklamalar, üzüntü beyanları suçu örtbas etmez. İktidarın bilgisi olmadan bu komplo gerçekleştirilemez...”
Başbakan Erdoğan’ın haberi duyar duymaz kurmaylarına “Çektirin şunu yayından” dediği yolundaki haberleri demek ki Deniz Baykal umursamamış.
Fethullah Gülen’e bağlı güçleri de komplodan ayırıyor.
Deniz Bey doğrudan Erdoğan’gilleri suçladığına göre anlaşılan bildiği bir şey var.. Demek ki “AKP özel örgütü” gibi bir örgütten kuşkulanıyor...

http://www.milliyet.com.tr/uc-direk-sarsildi/melih-asik/guncel/yazardetay/11.05.2010/1236242/default.htm

ally_mcbeal
13-05-2010, 09:37
Baykal: Kırılırım diye düşünmeyin
13 Mayıs 2010

CHP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek, NTV’de, “Deniz Baykal’ın aklındaki isim Kemal Kılıçdaroğlu” deyince ortalık birden karıştı. CHP yöneticilerinden arka arkaya açıklamalar geldi. Baykal’ın isim telaffuz etmediği söylendi. Kısa süre içinde de Özyürek, bir düzeltme yaptı. Yanlış anlaşıldığını söyledi.

‘Arayıp, düzeltti’
Bu açıklamaların ardından Deniz Baykal’la konuştum:
Sayın Özyürek, aklınızdaki isim olarak Kemal Kılıçdaroğlu’nu zikretti. Ortalık hareketlendi. Sonra bir düzeltme yaptı. İzleyebildiniz mi?
- Hayır ben izlemedim. Ama Mustafa Özyürek beni aradı, ben bir ifade kullandım ama yanlış anlaşıldı, sonradan düzelttim, dedi. Herhalde akla gelen isimler denilince, Kemal Bey’i o anlamda söylemiş.

‘İsim söylemem’
Siz arkadaşlarınızla görüşürken bir isim telaffuz ettiniz mi?
- Hayır. Bu yanlış olur. İsim zikretmemin yanlış olacağını daha önce de size söylemiştim.

‘Kırılmam, ben hazırım’
Parti yöneticilerinin size önerdiği isimler var mı?
- Sorumluluğunu üstlenerek bir isim önermiyorlar. Ben arkadaşlara samimiyetle; gidin araştırın, partiyi yoklayın, eğilimleri alın ve bana isim önerin, dedim. Dikkatle bakın; adı geçenler, geçmeyenler, öne çıkmış isimler veya hiç çıkmamış sıfırdan başlayacak isimler; kim olursa; partiyi toparlayacak birini ve birilerini bulun, önerin dedim. Onları cesaretlendirmeye çalışıyorum. Ben kırılırım, alınırım diye düşünmeyin. Ben hazırım. Destek de veririm. Partiyi toparlayacak, bütünlüğü koruyacak, çekip çevirecek isimler bulun, dedim.

‘Yok diyorlar’
Size nasıl bir sonuç bildiriyorlar?
- Gelip, özel bir dönemden geçiyoruz; referandum olasılığı var, diyorlar. Bunu toparlayacak isim yok diyorlar. Sorumluluğunu alarak şu isim veya isimlerdir, demiyorlar. Ben kendilerine referandum olursa meydan meydan gezip katkımı vereceğimi de söylüyorum. Bunun için resmi görevim olması gerekmediğini de söylüyorum. Tekrar bakın, araştırın, diyorum.

Kurultay ertelenir mi?
Size bir isim ve isimler getiremezlerse, kurultay ertelenebilir mi?
- Teknik olarak elbette ertelenebilir. Ama bu ertelemenin de bir anlamı olması lazım. Eğer bir eğilim, bir sonuç çıkmayacaksa, uzatmanın, sürdürmenin de bir anlamı olmaz.

‘CHP, iktidar tehdidi altında’
Baykal, bir yandan aday belirleme sürecini izlerken, diğer yandan da kendisine yönelik suikast ihbarıyla ilgili gelişmeleri de yakından izliyor. Baykal, bu konuda şu değerlendirmeyi yaptı:
- Suikast ihbarıyla ilgili olarak bazı kişiler gözaltına alındı, biri tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edildi. Demek ki, bu ihbar ciddiymiş. Oysa bilindiği gibi bu ihbar geldikten sonra 21 gün hiçbir şey yapmadılar. Ta ki Önder Sav, bu ihbarı ve ilgisizliği açıklayıncaya kadar. Önder Bey, bunu açıkladığında da bize gündemi değiştirmek için yapıyorlar, eleştirisi yöneltildi. Oysa öyle olmadığı şimdi görülüyor.
Siz bu girişimi neye bağlıyorsunuz?
- Şimdi son dönemdeki olayları birlikte düşünmek lazım. Van’da uğradığımız saldırıyı hatırlayın. Arkasından bu suikast olayı geldi. Onun arkasında da komplo gündeme geldi. Bu gelişmelerin ortaya koyduğu gerçek şudur: CHP iktidar tehdidi altındadır. CHP devlet tehdidi altındadır. Oysa CHP devlet partisidir, devletle hep arası iyi olmuştur, derler. Ama bu temel anlayışın tam tersine devletin tehdidi altında olduğumuz görülüyor. Samsun’da yumruk olayı oldu, Kayseri’de oldu ve bu illerin emniyet müdürleri görevden alındı. Ama Van’da bana karşı organize bir saldırı yapıldı, arabadan indirilmeye çalışıldım ama Van Emniyet Müdürü görevinden alınmadı.

Dışarı çıkacak
İstifa kararını açıkladıktan sonra evine çekilen ve dışarı çıkmayan Deniz Baykal, bugün CHP eski milletvekili Oya Araslı’nın annesinin cenaze törenine katılacak.

Serenler
19-05-2010, 12:02
Türkiye yeniden kuruluyor, Erdoğan da gidecek

Bu yazı geleceğe yönelik bir gözlem-tahmin yazısıdır. Özeti şudur: Türkiye sıkıştı, siyaset içinden çıkılmaz hale geldi, Cumhuriyet’in temel ilkeleri, demokrasi ve hukuk düzeni tehlike altında. Bunun için de muhalefette de iktidarda da çok ciddi bir tasfiye olacaktır. Bu yazının vadesi 18 aydır. İsteyen bu yazıyı kesip saklayabilir ve 18 ay sonra tahminlerin önemli bir bölümü gerçekleşmezse hesabını sorabilir.

Sevgili okurlar; Anayasa’nın bazı maddelerindeki değişiklikler AKP’lilerin oylarıyla kabul edildi ve Cumhurbaşkanı’nın da “jet” onayıyla referanduma sunuldu. Cumhuriyet rejimini tamamen ortadan kaldırmaya yönelik bu değişikliklerin hayata geçmesi halinde Türkiye dönüşü olmayan bir yola girecektir. Demokrasi, özgürlükler, hukuk düzeni ve çağdaşlıktan yana olan herkesin bu gidişe dur demesi gerekir.

Güçler dengesi

Ancak, AKP iktidarının seçim sisteminden de yararlanarak parlamentoda çok güçlü olması, yaratılan korku imparatorluğu sonucu toplumun sindirilmesi, muhalefet boşluğu güçler dengesi arasında orantısız bir durum yarattığı için şimdilik gidiş dinci bir diktatörlüğün zaferine ulaşmak üzere olduğu izlenimini doğurmaktadır. Bu durum içte ve dışta kaygı yaratmaktadır.

Baykal’ın tasfiyesi

Baykal içeriğinde yasak aşkı barındıran bazı mahrem görüntüler nedeniyle istifa etmiş görünebilir. Oysa aslında Baykal mutlaka tasfiye edilecekti, bu yolla olması sadece üzücüdür. Bu nedenle Baykal’ın “örgüt baskısıyla geri döneceği” ve tekrar “partisinin başına döneceği” bir temenniden öteye gidemez. Buna rağmen Baykal dönerse bu zaten CHP’nin de sonu olacaktır.

Türkiye’nin DNA’ları

Türkiye’yi sadece Cumhuriyet döneminden ibaret saymak yanlıştır. Türkiye sadece Anadolu topraklarında 1000 yıldır devlet olarak yaşamaktadır. Son 87 yıldır da 1000 yıllık tarihin üzerine kurulan Cumhuriyet’in DNA’ları toplumun içine işlemiştir ve nihayet bu DNA harekete geçmeye başlamıştır.

İslamcı Türkiye olmadı

Elbette bu DNA’nın harekete geçmesinde bazı dış güçlerin rolünün olduğunu da kabul etmeliyiz. Türkiye’yi, bir İslam ülkesi olarak, başında İslamcı kimliğini öne çıkaran bir liderle İslam ülkelerinin moderatörü olarak konumlandırmak isteyen zihniyet bunun yanlışlığını görmüştür. Kapitalist batı bloku Türkiye’nin laik, demokratik bir hukuk devleti olarak yürümesinin daha akılcı olduğunu fark etmiştir.

Operasyon kaçınılmazdı

O halde bu zorlama yapının tasfiye edilmesi gerekmektedir. Türkiye’nin harekete geçen DNA’sı ile bazı dış güçler zorunlu bir işbirliği yaparak bu operasyonu başlatmak zorunda kalmışlardır. Ancak, Türkiye’nin geldiği noktada muhalefetin de payının ortada olduğu da ayrı bir gerçektir. Bunun bir numaralı sorumlusu ise CHP ve lideri Baykal’dır. O halde işlem Baykal’la başlayacaktır.

Baykal farkında

Öyle sanıyorum ki Baykal tasfiye edileceğinin farkındaydı. Sadece bu yöntemi aklına getirmemişti. Ama her şeye rağmen, kaset olayının ortaya çıkmasından sonra yaptığı ilk açıklamada (üç gün geçmesine rağmen) CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa etmiştir. İşi uzatmamıştır. Oysa Baykal, kaset doğru ya da yanlış içerikli olsun, direnebilirdi ki bunu yapmadı. Kaçınılmaza boyun eğdi.

Karar vermemesinin nedeni

Şimdi en çok tartışılan konu şu: Baykal dönecek mi dönmeyecek mi? Baykal’ın işi uzatması döneceği yolundaki düşünceleri güçlendiriyor. Ancak şunu da görmezden gelemeyiz. Baykal’a rağmen bir kişinin ortaya çıkması parti içinde sıkıntı ve hatta bölünme bile yaratabilir. O halde Baykal’ın bir konsensus araması çok normaldir ve doğrudur. Dönmeyecektir ama partiyi de ayakta tutmak zorundadır.

Yeni aday çıkar

Kurultay’dan önce CHP Genel Başkanlığı için bir isim üzerinde anlaşılacağını tahmin ediyorum. Bu aday kim olursa olsun parti içinde homurdanlamalar olacağı da kesindir. Bazı ayrılıklar da yaşanabilir. Buna karşın CHP’ye gelecek oylar gidenlerden kat kat fazla olacaktır. İktidardan endişe eden çevrelerin yenilenen CHP’ye umutla sarılması kimseyi şaşırtmamalıdır.

Pensilvanya göndermesi

İlk anda da yazmıştım. Baykal’ın istifa konuşmasındaki Pensilvanya göndermesi istifadan bile önemliydi. Pek çok kişi bu göndermeyi farklı biçimlerde yorumladı. CHP’nin laik çizgiden kaydığı kuşkuları bile getirildi. Oysa Türkiye’nin en deneyimli siyasetçisi Baykal’ın istifa anında böyle bir gönderme yapmasının nedeni herhalde çok daha farklıydı.

Erdoğan’ın telaşı

Baykal’ın istifasında hükümeti sorumlu tutması ve “Bunu çıkarın ortaya” demesinden sonra Başbakan Erdoğan çok sert bir açıklama yaptı. Burada en dikkat çekici nokta, Erdoğan’ın ilk defa içinde hakaret geçen bir konuşmayı irticalen yapmaması, kâğıttan okumasıydı. Demek ki hakaret dolu bu konuşma üzerinde çalışılmış ve metin haline getirilmişti.

Öfke neye karşı

Acaba Erdoğan Baykal’ın kaset konusunda hükümeti sorumlu tutmasına mı çok öfkelendi yoksa Pensilvanya göndermesine mi? Bana öyle geliyor ki, Erdoğan hükümetin sorumlu tutulmasından, hiç öfkelenmeden hatta esprili cevaplar vererek sıyrılabilirdi. Ama Erdoğan’ı asıl öfkelendiren ve hakareti yazmaya iten asıl neden Pensilvanya göndermesiydi.

Cemaatin desteği

Baykal madem kendisine moral veren bir mesajdan söz edecekti, Pensilvanya yerine Amerika’da yaşayan bir din adamından ya da direkt Fethullah Gülen’in adından söz edebilirdi. Öyle yapmadı, bilerek “Pensilvanya” dedi. Bu cemaatin olduğu kadar Amerika’nın da AKP’den umudunu kesmeye başladığının bir mesajıydı. Erdoğan ve çekirdek kadrosu bu mesajı alacak kadar akıl ve izan sahibidir.

Cemaat de endişe ediyor

Her ne kadar başta Ergenekon olmak üzere Türkiye’yi sarsan olayları diline doluyorsa, her ne kadar Türkiye’yi uçuruma götürecek anayasa değişikliklerine açık destek veriyorsa da Fethullah Gülen gelinen noktanın kendileri adına da tehlikeli olduğunu görmektedir. Cemaat maddi manevi olarak çok büyümüştür ve bu hızlı büyüme bir anda bitirilme tehlikesini yanında taşımaktadır.

Büyük uzlaşma

Şurası kesindir ki küçük bir dini hareket olarak başlayan Gülen hareketi şu anda milyarlarca dolara hükmeden bir ekonomik yapıya, yüz binleri aşan bir gönüllüler kadrosuna sahiptir. İnançlar konusunda sürdürülen kampanyalar sonunda halkın duygu ve düşünceleri de etkilenmiştir. Bu durumda Cumhuriyet ile yeniden bir uzlaşma sağlanması herkesin yararına olacaktır.

Tayyip Erdoğan da gider

Türkiye’nin kamplaşması, özellikle inananlar-inanmayanlar, Türkler-Kürtler, Müslümanlar-gayrimüslimler gibi ayırımların kimseye yarar sağlamadığının herkes farkında. Bu ayrımı yaratan da bizzat bugünkü iktidardır. O halde ilk seçimlerde Tayyip Erdoğan’ın da gitmesi kaçınılmazdır. Ama bu yapılırken muhalefet liderine de kimse zafer kazandırmak istemez. Yani önce Baykal gider, peşinden de Erdoğan’ı sürükler.

Türkiye rayına oturur

Sıkıntılara rağmen Cumhuriyet rejimi farklı etnik kimlik, ırk, mezhep ve inanç sahipleri arasında bir dengeyi kurmuştu. Küçük bir azınlık hariç dindar kesim laiklikle barışık yaşıyordu, bu dengeler bozuldu. Şimdi Türkiye yeniden kurulurken bu dengeler de yerli yerine oturtulacak ve Türkiye rayına sokulacaktır. Bu hem Türkiye hem de içinde bulunduğumuz ittifaklar için zorunludur.

Hepinize iyi haftalar dilerim.
CAN ATAKLI VATAN GAZETESİ

Che Big
20-05-2010, 12:28
Ergenekon ana davasının dünkü duruşmasında Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Genel Başkanı Taner Ünal’ın çapraz sorgusu yapıldı. Sorguya Ünal’ın yanıtlarından çok Savcı Nihat Taşkın’ın itiraf niteliğindeki sözleri damga vurdu.

SAVCI NİHAT TAŞKIN’DAN İTİRAF GİBİ SÖZLER

Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Genel Başkanı Taner Ünal, dün yapılan çapraz sorgusunda duruşma savcılarının sorularını yanıtladı. Dernek faaliyetlerinin sorgulandığı duruşmada bazı sorular ise Taner Ünal’ın yazdığı yazılar üzerinden soruldu. İşte bu yazılardan birinde savcı Nihat Taşkın itiraf gibi cümle kurdu.

AMERİKAN KARŞITLIĞIYLA YARGILANIYORSUNUZ

Savcı Nihat Taşkın Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Genel Başkanı Taner Ünal’a, Amerika ve İsrail’in dünya ve ülke politikaları üzerindeki etkisini anlatan bir yazısını okudu. Yazıda buna karşı nasıl mücadele edilmesi gerektiğinden bahsediliyordu. Savcı Taşkın “Bu yazıyı ne amaçla yazdınız?” diye sordu.

Bu soruya Ünal’ın avukatı “Müvekkilimin düşünceleri mi sorgulanıyor” diyerek itiraz etti. Mahkeme Başkanı Köksal Şengün de savcıya “Bu yazıyı neden okudunuz?” diye sordu.

MAHKEME BAŞKANI KÖKSAL ŞENGÜN

"Savcı Bey bu metni neden okudunuz. Bunun suçlamayla ne alakası var?"

Savcı Nihat Taşkın itiraf niteliği taşıyan sözleri bu yanıtında söyledi.

SAVCI NİHAT TAŞKIN

"Ama sayın başkan zaten bunlarla suçlanıyorlar."

Bu sözler salonda bulunanlar tarafından “Savcı niyetini belli etti” diye yorumlandı.

http://www.ulusalkanal.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=14756:savcdan-itiraf-abd-kartlyla-yarglanyorlar&catid=49:guencel-&Itemid=174

Serenler
24-05-2010, 15:45
Bumerang Gibi Kaset

Zerrin Ekebil

Konu/Yazar ahmetcakil - May 24,

CHP, siyasi suikast sonucu yaşadığı şokun etkisi üzerinde iken yeni genel başkanını seçti. Böyle sıcağı sıcağına verilen kararlar, şokun etkisi geçtikçe pişmanlığa dönüşür genellikle.

Komplo, referandum ve yaklaşan genel seçim sözcükleri bir araya gelince paranoyaya kapılmamak mümkün değil. Bunca hengamenin arasında bir de TRT Kanada muhabiri (!)Tuncay Güney’in açıklamaları eklenince kim kiminle dans ediyor, gel çık işin içinden.

İlk görünüşte bu tezgah ,Baykal’ın klasik koltuk tutkusu varlığı ile ayar edilerek CHP’yi bitireceği yönünde seyrediyordu. Başbakan bundan o kadar emindi ki yandaş medyası ve kendilerinin ilk tepkileri senkronize bir efendilik içinde seyrederken, Baykal’ın istifa kararı ile maskeler düşüverdi. Her krizden yeni bir mağduriyet fırsatı yaratan AKP bu planda bozguna uğradı.

Devamı: (http://www.antalyagunlugu.com/yazarlar/bumerang-gibi-kaset-zerrin-ekebil/)

YANKIBERKE
25-05-2010, 09:47
BU LİBERALLER O FAŞİSTLERE ÇOK BENZİYOR



24.05.2010 23:46



“Statüko” sözcüğünü en sık kullananlar arasında bir sıralama yapılsa bizim liberaller her şeye rağmen Hitler ve Mussolini’nin gerisinde kalırdı. Ama üzülmelerine gerek yok, başka alanlarda onları yakalayabilirler.

O faşistler I. Dünya Savaşı sonrası oluşan uluslararası statükoya karşı oldukları gibi, liberal demokrasinin kurumsal statükosuna da karşıydılar. Sanırım “Ama bu liberaller parlamenter sistemi savunuyorlar” diyeceksiniz. Emin olun bizdeki parlamenter sistemi görseler o faşistler de bu konuda yeniden düşünme ihtiyacı duyar, lider sultasına hayran kalırlardı. Bu liberaller için kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, yürütmenin ve idarenin denetlenmesi, çoğulcu demokrasi, denge fren mekanizmaları, müzakereci demokrasi tarihin çöp sepetine gidecek klasik liberal ya da anakronik liberal tezler artık. Darbe anayasasının öz çocuğu olan anayasa paketine yaptıkları tezahürat, demokratların, sosyalistlerin, klasik liberalizme inananların sesini boğuyor. Liberal Andrew Arato bile statükocu ilan ediliyor.

FAŞİZM DE DEĞİŞİM PROGRAMIYDI

“Ama bu liberaller değişim istiyor” diyeceksiniz. Faşizm de toplumsal değişim taleplerine karşı geliştirilen bir başka değişim programı değil miydi? Bu liberaller, “maden ocaklarında, tersanelerde kimse ölmesin” mi diyor? Gelir dağılımında, temsilde adalet mi istiyor, Tekel işçilerinin sesini mi duyuyor? “Rant dağıtımı üzerine kurulu siyasal sistem değişsin” mi diyorlar yoksa? En sevdikleri değişim, alıcıyla satıcı arasındaki değişim; hiç şüpheniz olmasın. Bağlı oldukları tek değerse artı-değer. Sosyal Darwinizm hamurlarında var: Sosyal güvenlik, parasız eğitim, parasız sağlık kendilerinin yaratmak istedikleri statükoda da yok.

“Ama bu liberaller ırkçı değil” diyeceksiniz? Mussolini ırkçı mıydı? Irkçılık faşizmin ayırıcı bir niteliği değil ki. Faşist Parti’de Yahudilerin oranı yarıya ulaşmadı mı? Bu liberallerin ben/öteki ikiliği üzerine kurulu hümanizmi ile zenofobik milliyetçiliğin biz/ötekiler ikiliği üzerine kurduğu ayrımcılık arasındaki mesafe sadece bir adım. Bu liberallerin ötekileştirmeye karşı savunduğu berikileştirme de asimilasyoncu değil mi? Sadece araçları farklı. Üstelik öteki, bu liberallerin akıl hocalığını kabul ederse “makbul öteki” olabiliyor. Yoksa Ergenekoncu bile olabilir. Paketlerini boykot eden BDP’ye demedikleri kaldı mı? Sadece kendilerini takdir edecek birilerine sürekli ihtiyaç duyduklarından ötekine yakınlaşırlar.

Kolektivizmi o faşistlerin ayırıcı özelliği olarak görüyorsanız, bu liberallerin her şeyin yandaş olanını sevdiğini sözlerimize ekleyelim. Aydınından medyasına, sermayesinden sendikasına, savcısından raportörüne, belediye başkanından valisine uyum göstermeyenin vay haline. Ara sıra aralarından farklı sesler çıkaranları duyarsanız aldanmayın. O da bireyselliklerinden değil senkronizasyondaki aksaklıktan. Gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıverirler hemencecik. Uranyum zenginleştireceklermiş, yandaş olanını bulurlarsa tabii! Bu liberallerin organizmacı olmadığını mı düşünüyorsunuz? Cumhur Eşbaşkanı işçilere “Ayaklar baş olamaz!” dedi de bu liberaller geçiştirmediler mi? Vücudun hangi organı ne iş yapar diye bir fikirleri yok mu sanıyorsunuz? Mide konusundaki hassasiyetleri size bir şeyler anlatmıyor mu?

AHLAK EYLEMDE GÜÇSÜZDÜR
“Bunların tutarlı bir düşünce yapısı yok ki, hatta gün gün farklı şeyleri savunuyorlar” diyebilirsiniz. O faşistlere benzemediklerine dair kanıt olarak da sunabilirsiniz bunları. Önceki söyledikleriyle sürekli çelişmelerine de, “Ahlaksızlık sadece!” diyebilirsiniz. Biz ise onları ahlaki bakımdan artık eleştirmiyoruz. Marx ve Engel’in söyledikleri gibi, “Ahlak eylemde güçsüzdür; sürekli karşısında yenilgiye uğradığı kötülükle savaşır.” Bu liberallerin hallerini döneklikle değil pragmatizmle açıklıyoruz ki, bu da o faşistlerin en belirgin özelliklerindendir.

ANTİMİLİTARİST Mİ DEDİNİZ
Bu liberallerin militarizm konusundaki yaklaşımları sizi etkilemiş olabilir. Ama ben İncirlik Üssü kapatılsın dediklerini duymadım. Militarizm de faşizmin olmazsa olmazı değil ayrıca. Bu liberallerin “Kansız iç savaş” söylemini çok sevdiklerini de ekleyelim. Ama onlar sadece savaş boyası sürerler cepheye gitmezler. Savaş söylemini safları sıklaştırmak için kitleleri hedefe doğru seferber etmek için kullanırlar. Bu söylem faşizm için önemli moral değerlerin kaynağıdır, savaşmak zorunlu değildir. Jonah Goldberg, Liberal Faşizm kitabında “toplumun militarize edilmesi faşizmin liberal devlete saldırısının bir parçasıydı” diyor. Söyleneni bu liberallerin tutumuna benzetmiyor musunuz? Cengiz Çandar’a kulak verin o zaman. O faşistler hedeflerine liberal devlet diyordu, bu liberaller Kemalist devlet. Başka birileri daha yaratıcıydı: “Son sosyalist devlet” ya da “İçimizdeki Sovyetler Birliği”. İsimlerini değiştirerek nesneleri değiştiremezsiniz. Bu liberallerin saldırdıkları da, egemen çıkarları artık yeterince egemen kılamayan yine basbayağı kapitalist devletti. Ne görüyorsunuz? Köpek mi kuyruğunu sallıyor; kuyruk mu köpeğini? Ben devleti neyleyim “Devlet Benim!” olmadıkça.

DEVLETÇİLER Mİ
Bunları söyledim diye bu liberallerin devletçi olmadıklarını düşünmeyin. Bakın demin söyledim: O faşistler de o günkü mevcut devlete saldırdılar. O faşistler ancak devleti ele geçirdiklerinde devlete kutsiyet atfettiler. Bugün bu liberaller YÖK konusunda bir şeyler söylüyorlar da ben mi duyamıyorum? Bugün bu liberaller devletin en operasyonel biriminin yani yürütmenin, her şeye kadir olmasını öngören anayasa paketini desteklemiyorlar mı? Devlet küçülsün diyorlar, güçsüzleşsin demiyorlar ki. Marx ve Engels, “devlet egemen sınıfın baskı aygıtıdır” diyor; bu liberaller “öyle olmalıdır” deyip Jandarma Devleti savunuyorlar: “Yargısı yasaması da yürütmenin kontrolünde olsun, birlikten kuvvet doğar”. Yargının zaman zaman egemen sınıf çıkarlarından bağımsız karar alabilmesi de göze batıyor. Devlet tam olarak “bu liberal devlet” olunca, “her şey devlet için” olacak, inanın bana.

Bu liberallerin darbe konusundaki tavırlarını, söylediklerimi çürütmek için öne sürmeyin sakın. Ağır konuşurum! Şimdilik şununla yetinin: O faşistlerin de devleti ele geçirdikten sonra en hoşlanmayacakları şey kuşkusuz kendilerine karşı yapılacak bir darbeydi. Üstelik bu liberallerin azizleri Hayek ve Friedman, Pinochet darbesini desteklediler mi desteklemediler mi? Siz onu söyleyin. Sizi 12 Eylül darbecilerini yargılayacaklarını söyleyerek mi kandırıyorlar? 24 Ocak Kararlarını yargılamadan darbecileri yargılamak mümkün mü? Darbecileri zindanda görmek isteyecek kadar demokratsınız biliyorum. Hayallerinizle avutuyorlar görüyorum. Ama Kenan Evren demir parmaklıklar ardında ne söyleyecek biliyor musunuz? “Fikrimiz iktidarda biz zindandayız netekim”.

Hukuk konusunda henüz taklit aşamasındayız: Bir Carl Schmitt çıkaramadık. Ama yaratıcılık da taklitle başlar. Führerin hukukçusunun kitapları çevriliyor, tavsiye ediliyor, üzerine tezler yazılıyor. Özellikle onun kriz ve karar teorileri liberal hukukçular arasında çok moda. Nedenine geleyim. Gerilim yaratma, “kansız iç savaş” söyleminde olduğu gibi kitleleri militarize, terörize etme, faşizmin yönetim politikasıdır ve insanlarda sürekli bir kriz duygusu yaratır. Kriz sözcüğünün etimolojisi bize karar verilecek anı hatırlatır. Kriz varsa demokratik tartışma ve müzakere değil sadece karar vardır. Karar veren ise egemendir. Almanya’da Führer… Anayasa paketi şapkadan çıktığında bu liberaller “anayasa demokratik müzakereyle, çeşitli toplum kesimlerinin katılımıyla yapılmalıdır” dediler mi? Duyan var mı?

Demokrasi söylemleri buna rağmen sizi etkiliyor mu? Hatta kendilerini demokrat kendilerinden olmayanları statükocu olarak nitelendirmelerini, onların radikal demokratlığına mı bağlıyorsunuz? Hemen söyleyeyim: “İkili karşıtlıkların mantığı tahakküm mantığıdır”. “Ya sev ya terk et”, “Çözümün bir parçası değilsen sorunun bir parçasısın” söylemleri o faşistlerin dilinden düşmüyordu. Üstelik Faşist İtalya ve Almanya bazı yönlerden eskisinden daha demokratik olarak görülebiliyordu o zamanın liberallerince.

O FAŞİSTLER ÇEVRECİYDİ
Ama haklarını teslim edelim: Bu liberaller ile o faşistler arasında çok önemli bir fark var. O faşistler hiç değilse çevreciydi. Bu liberaller ise Türkiye coğrafyasında derin bıçak yaraları açan HES’lere karşı seslerini yükseltmiyorlar. Kürt nüfusun demografik yapısını bile değiştirecek olan baraj inşaatlarına kayıtsızlar, seçim barajlarına olduğu gibi. “Ama bunlar yeşili çok seviyor” diyeceksiniz. Espri yeteneğinize hayranım.

Peki Türkiye’de Kara Gömleklilerin Roma yürüyüşü gibi bir yürüyüş beklenebilir mi? Sanmam, gerek de yok. Ama yapılırsa Ankara’ya en önce liberaller varacaktır. Neden mi? Müttefikleri beş vakit mola vereceği için.


İlker Kılıç
Odatv.com

Bottousa
25-05-2010, 19:30
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/14826143.asp

"Hukuktan anlamıyor” diyor.
“Ekonomi bilmiyor” diyor.
“Rüşveti bitireceğiz” diyor.
“Soydular memleketi” diyor.
...“Hesap soracağız” diyor.
“Bunların dokunulmazlığını kaldıracağız, siyasi ahlak yasası çıkaracağız, parlamentoda vurguncunun talancının yeri yok, naylon faturacıdan, Ali Dibo’dan bakan olmayacak” diyor.
*
“Kalpazan” diyor.
*
Çıt yok.Bişey diyemiyorlar
*
Vay efendim “bey” dedi...

e-fulya
30-05-2010, 14:11
Çok sevdiğim,yazılarını büyük beğeniyle okuduğum eski Gazeteport yazarı sayın KIYMET NADİR BİNDEBİR'i Odatv yazarı olarak görmekten çok mutlu oldum..(Son yazdığı habercek.com sitesindende ayrılmış demek;orada yazısını göremedim)
http://www.odatv.com/n.php?n=sozumuz-tbmmden-disari-dersimiz-megalomani-2605101200

Kendine yaraşır en güzel siteye hoşgelmiş...Bu çorbada benim de tuzum var..Hem kendisine hem de ODATV'ye çok kez mesajla ilettim bu arzumu..

Turkbroker
02-06-2010, 11:43
star-eser karakaş


CHP’lilere türkçe testi

Bugünkü yazımda CHP’li arkadaşlarımıza bir türkçe testi uygulamak istiyorum.

Doğal olarak izinleriyle.

İşte CHP’li kardeşlerimize bir türkçe testi.

Aşağıdaki ifadelerden hangisi daha gevşek bir ifadedir?

a- ödün vermez

b- koşulsuz bağlıdır

c- saygı duyar

CHP’li kardeşlerimizi bilmiyorum ama etrafımdaki arkadaşlardan, asistanlardan hepsi c şıkkının a ve b şıklarına oranla daha gevşek bir ifade olduğunu söylediler.

Yani “saygı duyar” ifadesi “ödün vermez” ve “koşulsuz bağlıdır” ifadelerine oranla daha gevşek bir ifade.

Muhtemelen CHP’li arkadaşlarımız da bu türkçe testinde aynı doğru cevabı işaretler.

CHP’lilerin siyaset testinde çok başarılı olamayacağını tahmin edebilirim ama türkçelerinin mükemmeliyeti konusunda kimsede bir tereddüt yok.

Şimdi türkçe testi sonucunu yedeğe alıp gelelim işin siyaset testi tarafına.

Elimizde “Çağdaş Türkiye için değişim” başlıklı CHP Parti Programı var.

Bu parti programının 81. sahifesini, “Kamu yönetimi” başlıklı bölümü açalım.

Bu bölüm aşağıya kelime kelime aktaracağım üç küçük paragrafla başlıyor.

1- Anayasaya ve yasalara bağlılık anlayışı içinde; Atatürk ilke ve devrimleri, laik cumhuriyet ve modernleşme ilkelerinden ÖDÜN VERMEZ.

2- Ulus Devlet, Üniter Devlet ve Laik Devlet yapılanmamıza, ulusal bağımsızlığımıza ve benzeri olmayan Türkiye Modeli’ne KOŞULSUZ BAĞLIDIR.

3- Hukuk devleti yapısı içinde evrensel nitelikteki temel insan hak ve özgürlüklerine SAYGI DUYAR.

Yukarıdaki üç paragrafta sadece ÖDÜN VERMEZ, KOŞULSUZ BAĞLIDIR, SAYGI DUYAR ifadelerinin büyük harflere dönüştürme işi bana aittir.

Parti programının 81. sahifesinden aynen aldığım üç cümle aslında CHP’nin parti kimliğini, ideolojisini, temel tercihlerini, değer hiyerarşisini çok iyi özetlemektedir.

2010 dünyasında CHP için Atatürk ilke ve devrimleri, laik cumhuriyet, ve modernleşme ilkeleri ÖDÜN VERİLMEZ ilkelerdir.

CHP aynı şekilde ulus devlet, üniter devlet, laik devlet yapılarına KOŞULSUZ BAĞLIDIR.

AMA, aynı CHP hukuk devleti ve temel insan hak ve özgürlüklerine ne KOŞULSUZ BAĞLIDIR, ne de bu ilkeleri ÖDÜN VERİLMEZ ilkeler olarak görür, bu ilkelere yani hukuk devleti ve insan haklarına sadece SAYGI DUYAR.

Ya da türkçe testinin gösterdiği gibi, hukuk devleti ve temel insan hak ve özgürlükleri ile kendisi arasındaki ilişkiyi EN GEVŞEK ifadeyle tanımlar.

Başka bir ifadeyle CHP, Anayasa’nın ikinci maddesinde ifadesini bulan ilkeler arasında bir hiyerarşi kurmuştur ve hukuk devleti ilkesini en aşağıya koymuştur.

CHP bu temel yanlışı sürdürdüğü sürece bırakın Türkiye’yi yönetmeye aday olmak çağdaşlığa da aday olabilmesi mümkün değildir.

Serenler
04-06-2010, 22:20
HÜKÜMET-ABD-İSRAİL ÜÇGENİ

Konu/Yazar admin- - Haz 04, 2010 - Yorum 0

ABD Irağı işgal etti. Bağdat ve diğer şehirlerin üzerine aylarca bombalar yağdırdı. Bu güne kadar bu işgal nedeniyle hayatını kaybeden Iraklı müslüman sayısı bir milyonu buldu.

Ülkemdeki bazı sözde müminler ve onların sözde sivil toplum örgütlerinden çıt yok.

ABD ve müttefikleri Afganistanı işgal etti. Şehirlerin köylerin üzerine bombalar yağdırdı. Sözde taliban militanlarına karşı operasyon yapıyorum diyerek sivillerin bulunduğu evlere roketler gönderdi. Bu güne kadar yüzbinlerce müslüman öldü.

Ülkemdeki bazı sözde müminler ve onların sözde sivil toplum örgütlerinden çıt yok.

Çinde günlerce süren olaylarda yüzlerce müslüman uygur türkü gerek çin polisi ve çin askerleri tarafından evlerinde sokaklarda öldürüldü, yetmedi yüzlercesi yargılanmadan idam edildi.

Ülkemdeki bazı sözde müminler ve onların sözde sivil toplum örgütlerinden yine çıt yok.

Eğer amaç müslümanlara karşı olan zulmü engellemek ve onların yanlız olmadıklarını göstermek ise müslümanın, filistinli, ıraklı, afganistanlı yada uygur olmasının arasındaki hangi fark birini görüp diğerlerine kör ve sağır olmayı gerektirmektedir.

Eğer amaç zalimlere karşı duruş ise zalimin ABD ,İsrail yada Çin olması arasında ne fark vardır.

Bütün bu ikiyüzlülük ve çifte standart ile ilgili verilebilecek ikna edici bir cevap yok. Ama islam ve Türk milletinin düşmanlarının islam adını kullanarak yeni bir oyun peşinde olduklarını düşünüyorum.

Mevcut durumu bir kez daha gözden geçirelim;

-ABD israilin en büyük destekçisi, ABD mevcut hükümetinde en büyük destekçisi.

-ABD, Büyük Ortadoğu Projesinin sahibi, İsrail bu projeden en çok yararlanacak ülke, Başbakanım Büyük Ortadoğu projesinin eş başkanı olduğunu söylüyor.

-Hükümetin mevcut dış politikasının bölgede dengeleri değiştirdiği söyleniyor ve güya İsraille ilişkilerimiz geriliyor, kopuyor ancak ABD dış işleri yetkilileri Türkiyenin dış politikasını desteklediklerini ifade ediyor.

-ABD gemilerin yola çıkmasına izin verenlerinde, gemilerdeki insanları hukuksuz ve vicdansızca katledenlerinde destekçisi.

BU NASIL BİR OYUN, NASIL BİR TEZGAH YAKINDA ANLAYACAĞIZ AMA İNŞALLAH İŞ İŞTEN GEÇMİŞ OLMAZ.

AYRICA TEMİZ MÜSLÜMAN KARDEŞLERİMİN BİR KONUYADA ÇOK DİKKAT ETMELERİ GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM. FİLİSTİNİN-GAZZENİN YANINDA YER ALAN SÖZDE SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİNİN PKK YA KARŞI BAKIŞLARINIDA DİKKATLE TAKİP EDİN.

YARIN AYNI AKTİVİSTLER YANLARINA 30 ÜLKEDEN BİR KAÇ KİŞİ ALARAK KANDİL’EDE İNSANİ YARDIM GÖTÜRMEYE KALKARLARSA ŞAŞIRMAYIN.

ALLAH BU MİLLETE VE MÜSLÜMANLARA AKIL VE İZAN VERSİN,MÜNAFIKLARIN ŞERRİNDEN KORUSUN.

Nizamettin Sağır
http://www.antalyagunlugu.com/siyaset/akp/hukumet-abd-israil-ucgeni/

e-fulya
04-06-2010, 22:43
HÜKÜMET-ABD-İSRAİL ÜÇGENİ

Konu/Yazar admin- - Haz 04, 2010 - Yorum 0

ABD Irağı işgal etti. Bağdat ve diğer şehirlerin üzerine aylarca bombalar yağdırdı. Bu güne kadar bu işgal nedeniyle hayatını kaybeden Iraklı müslüman sayısı bir milyonu buldu.

Ülkemdeki bazı sözde müminler ve onların sözde sivil toplum örgütlerinden çıt yok.




http://www.antalyagunlugu.com/siyaset/akp/hukumet-abd-israil-ucgeni/

Hakkını yememek gerek (!!!)...
Abd Irak'a ilk harekatı başlattığında ülkemin büyuklerinden biri ''We further hope and pray that the brave young men and women return home with the lowest possible casualties, and the suffering in Iraq ends as soon as possible'' diye bir demeç vermişti..
Kim olduğunu merak ediyorsanız:
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=54888&ForArsiv=1

e-fulya
05-06-2010, 17:38
ŞEHİTTEN ŞEHİTE FARK MI VAR ?

...FATİH CAMİSİ’NDE NE OLDU?

Başbakan Erdoğan’ın bu görüşüne katılan da olur, katılmayan da… Ama Başbakanın bu sözleri söylediği gün yaşanan bir başka tablo “şehitlik farkı mı var?” gibi bir soruyu akla getirdi.

Malum Erdoğan ve bakanlar, İsrail’in Gazze’ye yardım götüren gemiye yaptığı saldırıda ölenleri “şehit” sayıyor. İşte dün bu “şehit”lerden 8’inin İstanbul Fatih Camisi’nde cenaze töreni vardı.

O cenaze töreninde Türk Bayrağı değil, Filistin Bayrağı ile yapılan gösteriler, başlara takılan “Hepimiz Filistinliyiz” yazılı bantlar ve “Kahrolsun İsrail, İşbirlikçi ABD… Katil İsrail… Hamas’a selam, direnişe devam… Siyonist devlet yıkılacak” şeklindeki sloganlar hakkında Başbakan Erdoğan acaba ne düşünür? Bunlar için de, “Bir cenaze asla siyasi istismar aracı olamaz. Şehit senden dua bekler, slogan beklemez, şehidin o slogana ihtiyacı yok” der mi?

GAZİLERİ DE BÖYLE BEKLESELER…
Haberlere göre, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Sağlık Bakanı Recep Akdağ sabaha kadar yaralıları getiren uçakları beklemiş, İsrail’den gelen 17 yaralıyı tek tek karşılayıp, “geçmiş olsun” demiş.

Hakikaten çok güzel ve anlamlı bir davranış. Ancak herhalde birçok insan, Güneydoğu’dan gelen şehit cenazeleri veya gazilerimizin de iktidar yetkililerince böyle karşılandığına dair bir görüntüyü hatırlamak için hafızalarını epeyce zorlamış olmalıdır!..

Müyesser Yıldız
Odatv.com
http://www.odatv.com/n.php?n=sehitten-sehite-fark-mi-var--0506101200

e-fulya
05-06-2010, 17:44
O GEMİDE ASLINDA KİMLER VARDI?

Kıymet Nadir BİNDEBİR
http://www.odatv.com/n.php?n=o-gemide-aslinda-kimler-vardi--0206101200

Serenler
06-06-2010, 09:01
Dünya Çevre Gününde Sosyal Çevre Kirliliği
Prof. Dr. İbrahim Ortaş, Çukurova Üniversitesi, [email protected]

Özet:
Her yıl 5 Haziranda Çevre günü kutlanmaktadır. Ne yazık ki bütün güzel söylenen sözlere rağmen çevre sorunları hızla artmaktadır. Bunun altında ciddi bir bilgi ve bilinç yetersizliği olduğu kanısındayım. İnsanın doğayı egemenliğine alma duygusu, yer yüzeyinin her tarafını rant olarak görmesi anlayışını doğurmuştur. İnsanın bencilliği ve çıkar ilişkileri ne yazık ki doğayı olumsuz etkilemektedir. Doğal ve sosyal çevre kirlilikleri iç içe bir bütün olarak bütün insanlığın geleceğini etkilemektedir. Bugün bölgemizde akan kan, gözyaşı ve şiddetin altında çıkar ve bencillikler berberinde yaratığı dolaylı çevre kirliliği ne yazık ki çoğu gözler tarafından görülmemektedir. Irak ve Afganistan'da yaşanan anlamsız savaş sonucu milyonlarca bombanın patlatılması, petrol kuyularının ateşe verilmesi başlı başına birer çevre sorunudur. Son günlerde Meksika körfezinde meydan gelen BP'nin petrol platformunun çökmesi ile denize yayılan petrolün yarattığı çevre kirliliğinin doğal hayatı tehdit etmesi de insanın doğayı nasıl a
Bölge insanlarının bu savaşların etkisi ile yaşam zorlukları yaşarken, Gazzae'da ablukaya alınmış 1.5 milyon insanın açlığa mahkûm edilmesi de bir sosyal ve onun yaratığı doğal çevre sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çoğumuzun anlamakta zorlandığı bu sosyal çevre sorunları dünyayı adım adım şiddete ve düşmanlıklara götürmektedir.
Günümüzde çevre sorunu insan doğa ekseninde yeniden ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Ne yazık ki bugün bu anlamda yaşadığımı sorunların büyük çoğunluğu insan faaliyetlerinden kaynaklanmaktadır. Yaşananlar insanın kendi geleceğini yok etmemsi için belirli bir bilgi ve bilence erişmesi ve aç gözlülükten uzak yaşamsı gerekiyor. İnsanın kendi bilincine erişmesi sınırlar sorumluk bilinci içinde hareket edecek şekilde eğitilmesi artık kaçınılmaz olmuştur. Ekoloji bilincinin yaşamın her alanında aranır olması gerekir. En azından sorumlu yetkililerin ekoloji bilgisi ve danışmanlarının olması zorunluluk arz etmektedir.


İlgileneler için Çevre günün önemi ve zorunluluğu aşağıda geniş olarak değerlenebilmiştir.



Çevre Sorunu İnsanın Doğaya Etki Etmesi İle Başlamıştır

İnsanın insan olma süreci ile başlayan ve birisinin diğerinden daha fazla pay almasını sağlayan ve bu uğurda binlerce yıllık yaşamda müşterek oranda yaşama savaşının geldiği nokta olarak görüyorum. Sanayi devrimi ile hızlanan ve XIX yüzyılın ikinci yarısında hızlanan ve insanın ilerlemesi adına başlayan olgu yalnızca insanın insan üzerindeki ağır baskısını değil aynı zamanda sistematik olarak doğanın tahribatını da beraberinde getirmiştir. Küreselleşmenin yarattığı olgu son yüzyılda her türden yağma ve yakıp yıkma ile birbirini izledi: Evet bugün hep birlikte şikâyet ettiğimiz artan çevre kirliliği, tatsız tuzsuz yiyecekler hepsi bir bütünün parçası olarak artan doğa dışı kullanımlarının bir sonucudur. Bu anlamda çevre sorunu insanın doğaya müdahalesi ile başlamıştır.

İnsanın yaşam yolculuğunda kat ettiği aşamalar özetlendiğinde;

Mağara yaşamından 104 katlı gökdelenlere,
Mahrem yerlerini bitki yaprağı ile kapatan yaşamdan günde birkaç defa değişen suit takım elbiselere,
Avcılık ve toplayıcılıktan lüks restoranlara,
Ok fırlatmaktan kıtalar arası balistik füzelere,
Uçurtmadan uzay gemilerine,
Öküz ile çekilen kanılardan, saate 500 km hızla giden süper iletken trenlere,
Saldan modern uçak gemilerine,
Uçurtma ile haberleşmeden web ve e-posta ortamına
kadar insanın bilim teknoloji yaratısı tabii olarak bir bedel ödemek zorunda kalmıştır. Bütün bunların sonucu bugün ki dünyanın durumu şöyle özetlenebilir;
Dünyaya her 20 dakikada 3500 yeni doğan bebek katılırken bir veya birden fazla hayvan/bitki türü yok olmaktadır. Bu da yılda yaklaşık 27000 türün kaybedilmesi anlamındadır. Tüm dünyada tatlı su tüketimi her 20 yılda 2 kat artmaktadır. Bu oran nüfus artışının 2 katından daha fazladır. Halen 31 ülke su kıtlığı tehlikesinde olup 1.4 milyar insan temiz içme suyu kaynağından yoksundur. Tüm dünyanın üçte ikisi yetersiz ve dengesiz beslenmektedir (başta A, E vitamini, Fe ve Zn noksanlığı) örneğin dünyanın en zengin ilk üç kişisinin serveti dünya en yoksul 48 ülkesinin ulusal gelirinden fazla. En zengin 225 kişinin toplam serveti dünya nüfusunun yarısının yıllık gelirine eşit. Bu bireylerin oluşturduğu uluslar da böyle. Dünyanın en büyük şirketinin 222'si, ilk 50 şirketin 34'ü ABD'li. Dünyanın en büyük şirketi Amerikan General Elektrik'in sermayesi Türkiye'nin 1998 bütçesinin yaklaşık 4 katı. Dünya nüfusunun % 5'ine sahip ABD dünya kaynaklarının % 40'ını tek başına kullanıyor.
Bu ve benzeri verilere bütünsel bakıldığında dünyanın bu nüfus artışı ve dengesiz üretim ve dağıtımının sonucu artık kendi kendini götüremediği görülmektedir.

İnsanlığın bu kısa tarihinin doğa üzerindeki olumsuz etkileri:

Sanayi devrimi ve buhar makinesinin keşfedilmesinden bu yana 200, Wright Kardeşlerin ilk uçak deneyi ile başlayan insanın uzaya açılma sevdası ancak 66 yıl sonra gerçekleşmiştir. Ve insanoğlu ateşin icadından bu yana bilim ve teknolojide yaptığı gelişme ve yıkımı, son altmış yılda ikiye katlamış ve teknik deyimle dünya artık bu yükü taşıyamaz duruma gelmiştir. İnsanın son 100 yıllık küçük bir noktasal zaman dilimi içersinde yaşamı için 10 milyar yıllık ömrünün yarısına gelmiş dünya yaşamını alt üst etmesi ve hâlâ da bundan vazgeçmemesinin büyük bir bencillik, aç gözlülük ve haksızlık ile karşı karşıyadır. İnsanlar ve tüm diğer canlılar daha uzun süre yaşamak, ölümlerini geciktirmek için çabalarlar. Bu çabadan insan aklının ve düşüncesinin günümüze getirdiği insan hakları ve sürdürülebilir yaşam kavramları doğmuştur. Yine batıda artan çevresel tehditlere karşı gerek bilim insanları ve gerekse sivil toplum kuruluşları ve gençlik örgütleri hızla harekete geçerek bilimsel ve sosyal tedbirlerin alınmasına önayak
Doğal çeşitlilik artık yerini tek çeşitliliğe yani mono kültüre bırakmıştır. Toprak daha yoğun işlenmeye ve daha fazla gübre kullanılmaya başlandı; nihayet bu yoğun girdi sonucu sular ve atmosfer kirlendi ve nihayet topraklar da kirlendi. Hızla büyüyen kentler, tropikal ormanların tahribatı, denizlerin ve ırmakların kirlenmesi, ozon tabakasının incelmesi, küresel ısınma ve asit yağmurları artık dünyanın giderek yaşanamaz bir duruma geldiğinin göstergesi olarak kabul edilmektedir. Fakat küreselleşme olgusu bu anlamda doğal ve etkinsel çeşitliliği tehdit ederken tekdüze, donuk bir sistem önermektedir. En tipik örneği son yıllarda dünyayı kasıp kavuran kısırlaştırılmış tohumların bütün dünyada aynı markada satılmasıdır.
Bütün bu olumsuzluklar insan tarafından yapılmaktadır. İnsanın insanla savaşımında birbirine üstünlük sağlayamadığı durumlarda ise insan hakları ve sürdürülebilirlik ilkeleri ön plana geçmiştir.
İnsan hakları ve sürdürülebilirlik her şeyden önce doğuştan sağlıklı yaşam, eğitim eşitliği, kadın erkek eşitliği, kadınların, çocukların korunması ile başlanmalıdır. Bu nasıl sağlanabilir? Buna yanıt maalesef bugüne kadar başta Birleşmiş Milletler olmak üzere birçok ulusal ve uluslar arası örgütlerin söylemlerinin ötesine geçemedi. Sürdürülebilir kalkınma: 'Herkesin temel gereksinimlerini ve daha iyi bir hayatla ilgili beklentilerini; gelecek kuşakların da kendi gereksinimlerini karşılayabilme olanaklarını yok etmeden karşılamak olarak' tanımlanıyor. Temel gereksinimlerimizin karşılanması yaşamı uzattığı ve yaşamın niteliğini arttırdığı doğru. Ancak bu temel gereksinimler nelerdir: İş, barınma, giyim, su ve besin elementleri nasıl sağlanacak herkese nasıl ulaştırılacaktır. Dünyanın kuzeyi hem nüfusu kontrolü, üretim kapasitesi yüksek ve ulaşım hızlı bunun tersine güney yarım kürede nüfus fazla, üretim yetersiz ulaşım ise çağın gerisinde hantal. Bu gün dünyada sürdürülebilir bir yaşam için gerek ulusal ölçe

Dünyayı Anlama ve Duygusal Zekâmız

Sınırlar koymanın ekolojik sınırlara uygun olması gerektiğini gösteren kanıtlar giderek artıyor. Hava, su, toprak kirleniyor; küresel ısınma son on yılda en fazla düzeyine gelmiş durumda. Dünya giderek ısınıyor, ozon tabakası deliği, asit yağmurları bütün dünyanın tümden artık yaşanılamaz duruma geldiğini göstermektedir. Yer yüzeyini elinde tutan, yaşam bilinci ve felsefesiyle akıllı bir biçimde değerlendirmeye çalışan ve zekâsı yani IQ (Intelligence Quotient)'sü yüksek olan akıllı insanların yaşanılabilir bir dünya için çabaları bundan böyle duygusal zekânın (EQ-emotional Quotient) ekolojik konulardaki uygulamalarına ekolojik zekâları (EcoQ-Ecological Quotient) belirleyecektir. Ya toptan küresel ekolojinin yasalarına uyulacak ya da toptan yok olmaya doğru gidecek. Bakalım hangi zekâmız daha üstün gelecektir. Bu anlamda ekolojik akıl salt her şeye karşı gelmeyi değil ekolojik akıl ile ekonomik aklı ekoloji sınırlarına çekmek ve sürdürülebilir bir kalkınma önermektedir. Salt her şeyi kar güdüsüne ve benmerk
Albert Schiweitzer'in dediği gibi "Aya ulaşma umutları içerisinde ayaklarının dibinde açan çiçekleri göremeyen insanlardır". Homo sapiens düşünen insan demektir. Düşünen insan, homo insapiens (düşünmeyen insan) yerine de düşünmelidir. Bizim hedefimiz sadece onlara değil bugünün ve geleceğin kuşaklarına duygusal ekolojik akıllarını kullanmayı öğretmektir. Bu da ancak eğitilmiş toplumlarda mümkün olmaktadır.

Çevre Bilinci oluşmadan Toprak Koruma ve Sevgisi Gelişmez

Dünya'da sınırlı miktarda olan tarım topraklarının kent çevrelerinde sürekli arsa olarak görülmesi ve betonlaştırılması uzun zamanda daha büyük çevre sorunları yaratacaktır. Ne yazık ki çoğumuz yediğimiz ekmeği ve diğer gıdalarımızı hazır soframızda buluyoruz ve gıdaların üretildiği toprağın önemini ihmal ediyoruz. Ancak unutmayalım ki insanlığın ortak malı olan toprağın gıda üretim amacından çıkarılıp amaç dışı kullanıldığı zaman insanın yaşayacağı en ciddi çevre sorunu oluşacaktır. Bu anlamda çevre bilincinin önemi yeniden düşünülmek zorundadır. Çevre bilinci ise bir felsefi dünya görüşüdür. Çevre Goethe'nin belirttiği gibi yaşama bütünsel bakabilmekte geçmektedir. Goethe 'Doğada hiçbir şey tek başına ve yalnız değildir. Doğada her şey; önündeki, ardındaki, üstündeki, altındaki, sağındaki, solundaki şeylerle bağlantılıdır' diyor. Benzer bir ifade de Kızılderili reisi Seattle'n, 1854'te, kendisinden toprak satın almak isteyen ABD Cumhurbaşkanına yazdığı mektupta görülmektedir. 'Şu gerçeği iyi biliyorum. T
Sınırlı doğal kaynaklara sahip dünyamızda artan çevre kirliliği faktörleri artık çevreyi temizlemesini bilen yeni teknolojiler ve politikaları geliştirmek zorundayız. Plansız programsız, basit kar güdüsü ile hareket etmek yerine doğayı ve insanı ön plana alan yaklaşımları sürdürülebilir bir yaklaşımla kullanmak daha akılcı ve zorunludur. Şu ana kadar yok olan ormanların, kirlenen suların ve katledilen toprakların geri gelemeyeceği gerçeğinden hareketle en azından bundan sonrası için, geriye kalanların da yerinde korunması geliştirilmesi sürdürülebilirlik ilkesi içerisinde yaşatılması için gerekli önlemler alınmalıdır. Koruma bilinci ile çevre sorunların ortaya çıkmadan önlenmesi, ekosistemlerin sahip olduğu biotik ve biotik olmayan unsurlarının nitelik ve niceliklerinin korunarak, sürdürülebilir şekilde yaşatılması bütün dünyada çevre faaliyetlerinin temel amacı haline gelmiştir.

Çevre Bilinci Felsefi Bilinçten Geçer

Felsefe, yaşamın anlamı ve nedenini sorgulayan tüm bilimlerin anasıdır. Felsefenin bir ikinci anlamı da 'Yaşam Felsefesi'nde yatar. Yaşam felsefelerinde ölüm gerçeğini bulundurmayan insanlar kendilerini tanımıyor oldukları gibi dünya üzerindeki diğer yaşamları ve ölümleri de tanımıyor ve onların haklarına saygısızlık ediyorlardır.
İnsanlar diğer canlılardan daha uzun süre yaşamak için ölümlerini geciktirme çabalarını sürdürmektedir. Bu çabadan insan aklının ve düşüncesinin günümüze getirdiği insan hakları ve sürdürülebilir yaşam kavramları çevre bilincini doğmuştur. İnsanoğlu bunca çatışmalar sonucu anlamıştır ki dünya üzerindeki yaşamının uzaması ve yaşanılan sürenin huzurlu ve nitelikli geçmesi, bir takım hakları doğuştan tüm insanlara eşit olarak tanımakla sağlanabilir. Ve bunu insanlık anayasası olan insan hakları evrensel bildirgesiyle tüm uluslara kabul ettirmiştir. Maalesef bugün bu haklar kâğıt üzerinde tamam gibi gözüküyor, ama sorun bu hakların bireyin yaşamına nasıl uygulanabildiğinde düğümleniyor? Bir tarafta dünyanın tek efendisi diğer tarafta dünyanın kaç bucak olduğunu bilmeyen Irak halkı.

İnsan ve Doğadan Yana Anlayış Çevre Bilinci Yaratabilir

Dünyaya gelen her bireyin bireysel ve toplumsal sorumlulukları vardır. Toplumsal sorumluluklar, aileden başlayarak yaşamın bütün alanlarından ulusal ve küresel sorumluluklara kadar gider; gitmelidir. Birinci ve en temel sorumluluklar, bireysel ve toplumsal yarar ve haklar tarafından belirlenmelidir. Her yurttaşın kendisi ile birlikte diğer canlıların yaşam haklarına da saygı göstermesi beklenir. Her canlı için yaşamın anlamı kendine verilen biyolojik yaşam süresince yaşamaktır. Bireysel sorumluluklarımızı iyi anlayabilmek için insanın kendini tanıması gerekir. İnsan kendini ancak kendini saran gerçekleri bilerek ve öğrenerek tanıyabilir. Yaşamın anlamı ve amacı sadece yaşamak olmamalıdır. Yaşamın anlamını bilmek içinde ölüm bilincine erişmek gerekir. Seneca " Ey yaşam, senin bunca değerli oluşun ölüm sayesindedir". Montaigne ise "Sizin bu tadını çıkardığınız varlıkta yaşam kadar ölümün de yeri vardır. Ölüm gerçeğinin bilen insanlarda mülk edinme, para kazanma isteği ve bunun için doğal kaynakları ve kendin
Burada ki mesaj net ve açık, yeryüzünün ortak malın bir hissedarı olarak birbirimizi motive ederek, biz bilinci ile karşılıklı saygı çerçevesinde bulunduğumuz coğrafyada yaşama şansı bulmak mümkün. İnsanın insan olma sürecinden bugüne kadar getirdiği birikimi içerisinde paylaşımsız, benmerkezciliğin faturası maalesef olağan üstü güzellikleri bazen bir anda yok edebilmektedir. Bugün dünyanın başına gelen bütün bu olumsuzluklar insanın bencilliğinin bir sonucudur. Artan seller, doğanın tahribi, ozon tabakasın delinmesi sonucu oluşan çevresel etkilerin hepsinin altında ben merkezli yönetimlerin büyük etkisi ön plana çıkmaktadır.

Çevre Bilinci Beylik Sözler İle Değil Gerçek Uygulamada Gösterilmelidir

Bu tür günlerde genelde beylik laflar sık kullanılır. Geniş çevresi olanlar çevreyi daha iyi bildiklerini, çevrenin havasını iyi kokladıklarını, çevrelerini korudukları söylerler. Gerçekten haklılar ve kendi çevrelerini çok iyi korudukları için bugün çevre sorununu konuşuyoruz ve yazıyoruz. Çevre bilinci salt yere atılan çöplerin, izmaritin toplatılması değil. Veya yetkili kişilerin herkesin gözünün önünde sigarasının izmaritin ayağının ucu ile söndürmesi ile çevre bilinci sağlanmıyor. Binalara asılan süslü yazılar ile sorun çözülmüyor. Sorun kişilerin kafasında yatmaktadır. Çevre anlayışı tamamen bir eğitim sorunu olup, her şeyden önce insana ve topluma saygı duymaktan geçmektedir. Yere izmarit atmak, tükürmek, her türlü atıkları kimse yokken ortalığa bırakmak bir çevre anlayışı sorundur. Bu bilince erişmiş yetişkin kişiler yaşamın her alanında kendileri kadar toplumun diğer bireylerinin de yaşama hakkı oluğunu kabul eder. Salt benciliği için her şey bana bana deyip çevresini kollayarak gerçek çevre kirlil

İnsanın Çevreye Karşı Sorumlulukları

Maalesef bütün dünyada ben merkezli bencil kişiler küçük çıkarları için her türlü ahlaki değer yargılarını ayaklar altına alabilmesi sonucu bugün artık ahlaksal çevre kirliliği yaşamaktadır. İktidarlarını korumak uğruna nelere peşkeş çekilmedi ki. Devletin ormanını ranta çevirmek için orman yakanından tutunda, fabrika, gemileri, sitelerdeki atıkların denizler ve tatlı sulara bırakılması tamamen bir bencil bilinç meselesidir. Küresel anlamda en yakınımızda Irak savaşı bir çevre felaketi idi. İktidarda kalmak için bütün dünyayı kitle imha silahları var deyip yanıltıp savaş çıkartan güçler savaş sonrası "böyle bir şey olmayabilir" diyebilmişlerdir. Ancak bu arada bütün Orta Doğu'daki bitki, hayvan ve doğal varlıklar bu savaşta bir çevre felaketi yaşamıştır. Bütün bunların sonucu güzelim insan ruhu da kirlenmiştir. İnsanlar yarına güvensiz ve umutsuz olmuşlardır. Bu insanların çevreyi koruması bu durumda beklenilemez. Kişilerin bencilliği kabul edilir ancak arkasında bıraktığı tahribat daha yıkıcı olmaktadır. B
Bu sorunların bir daha yaşanmaması biz bilinci ile işe sarılan lider vasıflı kişilerle mümkün olacaktır. Bazı dönemlerde bazı ulusların barış ve huzur içerisinde yaşadıkları bilinir. Tabii buradaki güç liderin kişiliğinde ve olaylara bakış açısından gelmektedir. Fakat tam tersi hareket eden korku salan, ben ne dediysem doğrudur, ben yaptım biti, ben padişahım diğerleri kul mantığının hakim olduğu durumlarda ise iç çatışmaların olduğu ve verimsizliğin artığı belirlenmiştir. İşte sosyal çevre kirliliği o zaman daha tehlikeli duruma gelmektedir.

Bencillik Çevre Kirliliğinin Önemli Nedenlerindendir

Bugün için çevre sorunu fiziki kirlilikten çok insanın halen anlayamadığı ve tüketim alışkanlığının hızla arttığı kirlilik olarak algılamak gerekir. Ciddi bir açgözlülük, üretmeden tüketmek, az çalışıp çok harcamak, doğal kaynakları bir araç olarak görüp ranta dönüştürmek günümüzün en ciddi çevre sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Çevre bilinci ancak gelişmiş kendisi ile barışık, sorumluluk ve sınırla bilinci gelişmiş, öz güveni olan eleştiri ve öz eleştiri yapan yetişmiş insanlar tarafından sağlanır. Eğer eğitim sistemi yetişkin birey oluşturamıyorsa çevre bilinci gelişmez. Olsa olsa, ekipler oluşur, iktidarların etrafında pervane olan kim güçlü ise onun yanında nemalanmak isteyen sosyal çevreler oluşur. O zaman da sürekli kaldırımları değişen, yoları kazılan, asfalt dökülen yollar, dağ gibi çöplüklerden geçinen manzaralar ortaya çıkar.
Yarın daha büyük acılar yaşamamak için şimdiden doğa ile barışık yaşanabilir bir çevre hepimizin birlikte karar vereceği bir olgudur. Bunu gerçekleştirmek bir yönüyle bizlerin elinde bulunmaktadır. Biraz kendi çıkarımız kadar doğanın ve toplumun çıkarını da dikkate alırsak sanırım şimdikinden kat kat daha az çevre sorunu yaşarız.
Gazze ve dünyanın her köşesinde ablukaya alınmış insanların yaşadığı sorunların kalkması ve insanca yaşam dileği ile herkese bizim penceremizden biz bilinci ile selamlar.

4 Haziran 2010, Cuma, Adana

e-fulya
06-06-2010, 12:32
Sebahhattin Önkibar'ın bugünkü yazısından:

....Arınç’ın şeref misafiri İsrail Büyükelçisi!
Bu AKP’lileri anlamakta benim büyük zorluklarım var. Adamlar bir bakıyorsunuz Hamas militanlarından çok daha keskin mücahit pozlarında ve İsrail düşmanı ama öte tarafta kaşla-göz arasında Yahudilerle sarmaş dolaşlar. Yakından biliyorum Belediye başkanlığı günlerinde Tayyip Bey’e en yakın olan iş adamı Üzeyir Garih’ti. Keza ABD’nin İstanbul başkonsolosu Erdoğan’ın önünü açan kadın olarak bilinir. Aynı şekilde ABD’nin son 4 sefiri de Recep Bey’in yakın dostuydu. Bitmedi, AKP kuruluşunda Küresel Devlet adına AKP’nin kuruluşuna onay veren de yine Yahudi önder ADL Başkanı Abraham Foxman’dı ve Newyork’tan kalkıp İstanbul’a gelmişti.. Cesaret madalyası, ABD’deki musevi lobilerle ilişkiler derken AKP kadroları ile Yahudilerin ilişkisi adeta aşk hikayesini andırıyor!... Ve son olarak birkaç hafta önce Bülent Arınç’ın oğlunun düğününün şeref konuğu yine İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gabi Levi ile eşiydi!.. Düğünde Filistin elçisi yoktu ama İsrail elçisi vardı, ne kadar ilginç değil mi? Emin olun yazdıklarımın eksiği var fazlası yok. Evet Tayyip Bey ile avanesi gündüz İsrail’e sövüyor ama hemen akşamında onların önderleri ile sarmaş-dolaş oluyor. Öyle ki kendinden vazgeçecekleri kuşkusuna düştüğü an da danışmanı Cüneyt Zapsu’yu ABD’ye göndererek, aman deliğe süpürmeyin diye yakarışlarda bulunuyor... İyi de arkadaş biz hangi Tayyip Bey’e ve AKP’ye inanacağız? Söylediklerinizin ve yaptıklarınızın hangisi doğru? AKP’yi din gibi gören kardeşler bu duruma ne diyorlar acaba?
http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=13538

e-fulya
07-06-2010, 15:09
Mehmet Altan'ın hemen her yazısı beni üzüp tedirgin eder..
Ancak bugünkü yazısı ilk defa hoşuma gitti ve yaptığı tesbitler çok hoşuma gitti..
Bu liboş diye nitelenen insanlar belki artık at gözlüklerini çıkarıp gerçekleri görmeye başlar diye de ümitlenmeden edemiyorum..Ülkenin buna ihtiyacı var..Aklı selim galip gelmelidir..
Eriyen Akp ve telaşlı Erdoğan'ın hamasetiyle ülkemiz mazallah bir felakete sürüklenebilir.
Dış politika hata kaldırmaz..
Küt diye bir savaşın eşiğine bile gelebilirsiniz..
Akp,yüce Ata'nın ''yurtta sulh,cihanda sulh'' prensibini terketmiş ve HAMAS gibi kendi halkına gaddarca terör uygulamaktan çekinmeyen bir terör örgütünü aklamaktadır ve kendi ırkını katleden bu örgütü terörist olarak görmemektedir:

http://www.hurriyet.com.tr/gundem/14938588.asp
..

Bakınız Mehmet Altan Hamas'ı nasıl anlatıyor bugünkü yazısında:
http://www.mehmetaltan.com/index.asp?sayfa=sureliyayin&icerik=1512

...Hamas AB üyesi mi?

Birleşmiş Milletler, çok uzun zamandır, İsrail’in sınır geçişlerini kapatarak yardımların ulaşmasını engellemeye devam etmesi halinde, Gazze’nin bir insani yıkımla karşı karşıya kalacağı uyarısında bulunup duruyor.

Mevcut durumun sürmesi halinde bir yıkımın, bir felaketin Gazze’yi beklediği hep haykırılmakta...

Nitekim UNICEF geçen yıl yayımladığı raporda, eğitim, sağlık ve altyapı için gerekli malzemelerin sokulmadığını bildirdi.

Uluslararası Kızılhaç da geçen yıl yaz aylarında yayımladığı raporda Gazze Şeridi’nde hastaların ilaç bulamadığını, gerekli tedaviyi göremediğini bildirmişti... Yoksul Gazzelilerin “bu durumla başa çıkma mekanizmalarını tükettiğine ve yeterli yiyecek satın alabilmek için sıklıkla eşyalarını satmak durumunda kaldıklarına” dikkat çekilen Kızılhaç raporunda, temiz su kaynaklarının da sınırlı olması nedeniyle yeterli hijyenin sağlanamadığı vurgulanmıştı. Son “insani yardım” girişimi Gazze’ye yönelik bu cehennem ambargosuna büyük bir bedel ödenerek yeniden dikkat çekti.***

Ve nihayet ABD de Gazze ambargosuna sonunda bayrak açtı...

Ama gel gör ki dokuz insanımızı göz göre göre kaybettik...

Ne kadar bağırıp çağrılsa da gidenler gitti...

***

Üstelik...

“Gazze’ye insani yardım” olarak başlayan süreç, sonunda Gazze’de iktidarı elinde tutan siyasal iktidarı da içine alarak “İslami Direniş Hareketi” Hamas özdeşliği ile kesişen noktalara sürüklendi...

Hâlbuki İsrail, Filistinlilere nasıl vahşet uyguluyorsa Hamas da Filistinli muhaliflere aynı vahşeti uygulamakta.

Geçen yıl Filistin’deki iç iktidar kavgası sırasında yayınlanan Anadolu Ajansı mahreçli uzun haberin sadece şu bölümünü okumak, Gazze’deki “siyasal rejimin” niteliğini görmek açısından fazlasıyla yeterli:

“Gazze’deki insan hakları örgütlerinden El Mezan, Hamaslı militanlarca işlenen cürümleri; öldürülüp yaralananların isimlerini tek tek topluyor. Gazze’deki ‘İnsan Hakları Bağımsız Komisyonu’ adlı örgüt de konuyla ilgili bir rapor hazırladı.

Savaş sırasında, bazılarına ‘çok yakın mesafeden ateş açıldığını’ kaydeden kuruluş, raporunda bu suçları işleyenlerin resmi üniformalı, bazen maskeli olduklarını; insanların ‘dizlerine ateş ettiklerini’, bazılarını çok ağır şekilde dövdüklerini, ev hapsi uyguladıklarını ve vatandaşları, emirlerine uymadıkları takdirde aileleriyle birlikte cezalandıracakları yolunda tehdit ettiklerini ifade etti.

Rapora göre, en az 20 kişi bu şekilde öldürüldü, 116 kişi de ayaklarından vuruldu.”

İsrail’in mezalimi söz konusu olunca “duyarlı” olmanın, Hamas’ın vahşeti söz konusu olunca “sağır ve dilsiz” kalmanın, “insan haklarına” da, “vicdana” da, “Müslümanlığa” da sığmayacağı açık... Herhalde, hükümetin bu çıkmaz sokaklarda işi olmasa gerek...

MaTHiLDa
09-06-2010, 14:09
Dün: Çözüm arayışı liderlerin fantezisinden ibaretti. Bugün: Bir devlet politikasıdır.

Dün: PKK, uluslararası bir enstrümandı. Bugün: Ayak bağıdır.

Dün: İstihbarat örgütleri iç içeydi. Bugün: Ayrışmıştır.

Dün: Sepetteki sıcak para tek merkezliydi. Bugün: Körfez sermayesiyle çeşitlenmiştir.

Dün: Refleksleri kaybolmuş bir dış politika hakimdi. Bugün: Dünyaya açılmıştır.

Dün: Ensesine vurulunca lokması alınan Türkiye vardı. Bugün: Jeostratejik oyuncu vardır.

Dün: Türkiye yolgeçen hanıydı. Bugün: Enerji koridorudur.

Dün: Koalisyonlar vardı. Bugün: Güçlü iktidar var.

http://www.internethaber.com/baykaldan-sonra-sira-erdoganda-259332h.htm

e-fulya
09-06-2010, 16:15
ERDOĞAN O ÖDÜLÜ NEDEN GERİ VERMİYOR
http://www.odatv.com/n.php?n=erdogan-o-odulu-neden-geri-vermiyor-0906101200

....Davos'ta 29 Ocak 2009'da Tayyip Erdoğan'ın "one minute" şovu yaşandı. Ardından 'Türkiye ile İsrail arasında ipler kopuyor mu’ sorusu soruldu. Bu olaydan sonra İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'in, Erdoğan'ı arayarak özür dilediği iddia edilmişti. Peres, özür dilemediğini sadece podyumda yaşananlardan dolayı üzgün olduğunu ifade ettiğini söyledi. Zaten Peres'in açıklamasından önce Tayyip Erdoğan geri adım attı ve paneldeki tepkisinin, oturumu yöneten moderatöre olduğunu belirtti.

Davos'un ardından İsrail'le Türkiye arasında alçak koltuk krizi yaşandı. 11 Ocak 2010'da Türkiye'nin Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol, İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı olarak atanan Danny Ayalon'a yaptığı ziyarette alçak koltuğa oturtuldu. Bu olay diplomatik krize neden oldu. Dışişleri Büyükelçi Çelikkol'u merkeze aldı, yerine başkasını gönderdi.

Son olarak Gazze'ye insani yardım götüren Mavi Marmara gemisini basan İsrail askerleri 9 vatandaşımızı öldürdü ve onlarcası yaralandı.

GÜL’ÜN ARABULUCULUK TEKLİFİNİ İRAN RET ETTİ

Son bir yıl içinde yaşan, özetlediğimiz gelişmeleri anlamak için Tayyip-Gül ikilisinin İsrail ile on dört yıllık ilişikilerini anımsayalım.

Tayyip ve Gül ikilisinin İsrail'le bağlantıları Refah Partisi dönemine uzanıyor. Abdullah Gül, RP'nin “dışa açılan penceresi” olduğu dönemde, Şubat 1997 ABD'ye gitti ve Yahudi kuruluşlarıyla görüşmeler yaptı. İran, 1999 Şubat'ında MOSSAD adına çalıştıkları gerekçesiyle 13 kişiyi tutuklamıştı. Gül, İsrail adına İran'la arabuluculuk yapmak istedi, İran ret etti.

İSRAİL'LE KÖKLÜ EKONOMİK İLİŞKİLER

Tayyip-Gül ikilisinin İsrail'le ekonomik ilişkileri oldukça köklü. Erdoğan'ın damadının yönettiği Çalık Holding'in İsrailli ortaklarıyla Ortadoğu ülkelerinde inşaat ve enerji sektöründe yatırımları biliniyor. Karadeniz’den Samsun’a oradan da Ceyhan’a taşınacak petrolün ve Türkiye’deki boru hatlarından Ceyhan’a gelecek doğalgazın İsrail'e taşınmasını sağlayacak proje Çalık şirketi eliyle yürütülüyor. Çalık, bu proje için AKP'den büyük destek gördü. Dışişleri Bakanlığı Enerji, Su, Çevre İşleri Genel Müdür Yardımcısı Elçi Mithat Rende'nin Çalık grubu adına Ceyhan-İsrail petrol boru hattı projesi için aracılık yaptığını gösteren belgeler bunun kanıtı. Erdoğan'a "idolüm" diyen işadamı Ethem Sancak da, Arap ülkelerinda İsrailli gizli ortaklarıyla hastaneler kuruyor; Arap ülkelerine daha önce adımını atamayan İsrail sermayesine truva atı oluyor.

“CESARET” ÖDÜLÜ

Tayyip Erdoğan, 26-30 Ocak 2004 tarihleri arasında Amerika'ya gitti. Ziyaretinin ilk gününde HSBC Bank'ın New York'taki merkezinde Musevi lobisinin önde gelen kuruluşu olan Amerikan Musevi Kongresi'nden (AJC) "cesaret ödülü" aldı. Aynı mekânda Erdoğan'ın onuruna yemek verildi. Erdoğan, ödülünü aldıktan sonra şöyle konuştu: "Türkiye ve İsrail arasında her zaman varolan dostluk, karşılıklı anlayış ve güven temelindeki ilişkilerin son dönemde kazandığı ivmenin altını memnuniyetle çizmek isterim." Türkiye'nin terörün her türlüsüne karşı olduğunu belirten Erdoğan, Amerika'nın uluslararası terörizmle mücadelesini de 'kalben' desteklediğini belirtti.

AJC tarafından bugüne kadar on kadar kişi ödüle layık görüldü; bunlar arasında İsrailli veya Musevi olmayan tek kişi Tayyip Erdoğan.

Erdoğan'ın resmi ziyareti dört gün sürdü. İlk olarak New York'a giden Erdoğan, 27 Ocak'ta Washington'a geçti. Erdoğan, ailesiyle birlikte tatil yapmak için Amerika'da kaldı ve 1 Şubat'ta yurda döndü. Aralarında bakanların, Erdoğan'ın danışmanı Cüneyt Zapsu, işadamları ve gazetecilerin bulunduğu 260 kişilik heyet, dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'le birlikte 31 Ocak'ta Türkiye'ye geldi.

AKP, AMERİKA VE İSRAİL'İ KINAYAMADI

Bu ziyaretin ardından 2004 Mayıs ayında İsrail, Filistin'e saldırdı. Irak'ta da Amerikan işgali sürüyor ve her gün yüzlerce Iraklı öldürülüyordu. Bu durumu protesto etmek için Meclis’te şu bildiri yayımlandı: "Komşumuz Irak'ta koalisyon güçlerinin zulüm ve işkencelerini... İsrail birliklerinin masum Filistin halkına yönelik saldırılarını şiddetle kınıyoruz." Irak'ta ve Filistin'de yaşayan Müslümanlara karşı Amerika ve İsrail'in yaptığı zulümü kınayan bu bildiriye Tayyip ve Gül'ün talimatıyla AKP'li vekiller imza atmadı. AKP'liler imza atmayınca, bildiri 25 Mayıs 2004'de TBMM CHP grup bildirisi olarak yayımlandı.

İSRAİL GAP BÖLGESİNDE DE ETKİN

GAP bölgesindeki toprakların büyük çoğunluğu İsrailli firmalara ve kişilere satılmış durumda. Gizlilik ve sabırla yürütülen bu faaliyet ortaya çıkınca 2004 yılının yaz aylarında toprak satışına karşı büyük bir tepki oluştu. Aydınlık, 15 Ağustos 2004 tarihli sayısında AKP'nin 'Yahudi Urfa Projesi'ni kapaktan duyurdu.

Tayyip Erdoğan, 1-3 Mayıs 2005 tarihleri arasında İsrail'e gitti. İsrail'den döner dönmez bu projenin temelini attı. Şanlıurfa'nın göbeğindeki bu projeye İsrail olağanüstü mali destek verdi.

TAYYİP-GÜL, İSRAİL'İN KANLI OPERASYONUNU BİLİYORDU

İsrail, 27 Aralık 2008 günü Gazze'ye saldırdı. Vahşet 23 gün sürdü, bin 300 kişi öldü, beş bin ev, 16 hükümet binası, 20 cami yerle bir oldu, 20 bin ev zarar gördü. Bu saldırıdan önce 22 Aralık 2008 günü dönemin İsrail Başbakanı Ehud Olmert Türkiye'ye geldi. Olmert önce Abdullah Gül'le ardından Tayyip Erdoğan'la görüştü. İki başbakanın görüşmesi beş saat sürdü. Günübirlik yapılan bu ziyaretle ilgili bir sır verilmemişti. Olmert'in dönüşüyle birlikte İsrail'in kanlı operasyonu başladı ve herşey ortaya çıktı. İsrail gazeteleri "Başbakan Olmert’in 18 Aralık 2008’de İsrail Savunma Bakanı ile Tel Aviv’deki Savunma Kuvvetleri Merkez Karargahı’nda bir araya gelerek, bu operasyona onay verdiğini” yazdı. Tayyip Erdoğan, Olmert'in kendilerini kandırdıklarını iddia etti. HaberTürk televizyonuna konuşan İsrail Ankara Büyükelçisi Gabby Levy, Tayyip Erdoğan'ı yalanlayarak, "Ehud Olmert'in Tayyip Erdoğan'ı kandırması kesinlikle doğru değildir ve kabul edilemez" dedi. Levy, Olmert'in Türkiye ziyaretinde hem Abdullah Gül hem de Tayyip Erdoğan'ın, İsrail'in askeri operasyonları konusunda bilgilendirildiğini açıkladı.

e-fulya
10-06-2010, 18:41
HAKKI DEVRİM’E CEVABIMDIR

Nihat GENÇ
http://www.odatv.com/n.php?n=hakki-devrime-cevabimdir--1006101200

ally_mcbeal
12-06-2010, 17:00
Sedat Ergin [email protected]

Batı’daki Türkiye algısı değişiyor

İSRAİL’in Mavi Marmara baskınında 9 Türk’ü öldürmesiyle patlak veren krize, Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yaptırım kararına “hayır” oyu kullanması da eklenince, Batı dünyasındaki Türkiye algısı da başkalaşmaya başladı.

Daha önce başlamış olan eksen kaymasına ilişkin soruların yaratmış olduğu birikim üzerinden alevlenen tartışma, Batı dünyasının Türkiye’ye ve özellikle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a bakışı üzerinde önemli izler bırakacak gibi gözüküyor.
ERDOĞAN’A ÇİFTE STANDART SUÇLAMASI
Batı basınında birden ortalığı kaplayan bu yayınlara çarpıcı ve çok yeni bir örnek olarak ABD’nin en nüfuzlu gazetelerinden “Wall Street Journal”da dün çıkan sert içerikli başyazıyı gösterebiliriz.
Başyazı, geçmişte Avrupalılar PKK karşısında ikircikli davranırken ABD’nin sapasağlam bir şekilde Türkiye’nin yanında durduğunu, keza İsrail’in de Türkiye’ye bu konuda yardımda bulunduğunu hatırlatıyor.
Türkiye’nin PKK sorunu varsa, İsrail’in de Hamas nedeniyle bir terör sorunuyla karşı karşıya olduğunu anlatan Wall Street Journal, şöyle devam ediyor:
“Türk hükümetleri geçmişte, bölgedeki radikallere karşı Batı’nın ve İsrail’in yanında durmanın yararlarını anlamışlardı. Tahran ve Şam’daki yeni dostlarının hoşuna gidecek şekilde İsrail’e karşı bayrak açmış olan şimdiki Başbakan Erdoğan ise böyle düşünmüyor. İsrail’in Türk gemisine düzenlediği baskın, Yahudi devletine karşı çıkmak ve Hamas’ın taraftarlığını yapmak için Sayın Erdoğan’a yeni bir fırsat yaratmıştır. İslamcı aşırı uçlarla içli dışlı olması Erdoğan’a içte yarayabilir ama dünya kendisinin çifte standartlarını açık bir şekilde görebilmektedir.”
TÜRKİYE ORTADOĞU BATAKLIĞINA MI İTİLDİ?
ABD’nin bir başka saygın gazetesi New York Times’da hafta içinde çıkan bir yazı ise bir dönem ABD’nin “uysal bir müttefiki” olan Türkiye’nin artık ABD için bir “dikene dönüşmekte olduğunu” anlatıyordu.
Yazıda, “Türkiye’nin -kaymakta olan- dış politikasının Başbakan Erdoğan’ı Arap dünyasında bir kahraman yaptığını, kendisinin ABD’nin İran ve barış süreci gibi politikalarına açıkça kafa tuttuğu” belirtildikten sonra şöyle deniliyor:
“Amerikalıların çoğu, Erdoğan’ın İsrail’e karşı yaptığı ateşli konuşmaları AB’ye tam üyelik hedefinden vazgeçmekle kalmayıp, Batı’nın Müslüman hasımlarıyla ittifaka girmekte oluşunun işaretleri olarak görüyor.”
Geçen hafta Economist’te çıkan bir yazıda da Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi hatırlatıldıktan sonra İsrail’in saldırısıyla birlikte “Türkiye’nin Ortadoğu bataklığının içine itildiği” görüşü işleniyor.
TÜRKİYE’Yİ DOĞU’YA AVRUPA MI İTTİ?
Türkiye’nin rotasını Doğu’ya çevirmekte olduğu yolundaki hava ortalığa yayılırken, bu durumdan Avrupa’nın da sorumlu tutulması gerektiğini vurgulayan bir bakışın da uç vermeye başladığı gözleniyor.
Bu görüşü en kuvvetli ifade eden ABD Savunma Bakanı Robert Gates oldu. Şöyle dedi Gates:
“Türkiye’nin Doğu’ya döndüğü yolundaki düşüncenin bir geçerliği varsa, kanımca Türkiye’nin istediği organik bağlantıyı reddeden Avrupa’daki bazıları tarafından itilmiş olmasının bundaki etkisi az değildir. Dolayısıyla Türkiye’deki bu gelişmelerin nedeni ve buna nasıl karşılık verebileceğimiz, Türkiye’nin liderlerine değerli ve cazip gelecek kuvvetli bağları kurabilmek için ne yapabileceğimiz üzerinde uzun uzun düşünmeliyiz.”
İlginçtir ki, İtalya Dışişleri Bakanı Franco Frattini’nin önceki gün yaptığı “Bir an önce Avrupa’nın Türkiye’ye karşı ne gibi hatalar yaptığını düşünmesi lazım. Biz Avrupalılar, Türkleri yanımıza çekmek yerine fazlasıyla Doğu’ya ittik. Eğer Türkleri Avrupa ailesi içinde istemediğimiz izlenimini yaratırsak, onlar da İran, Kafkaslar ve Suriye gibi bölgelere yönelerek farklı perspektifler arayacaktır. Bu da Avrupa’nın çıkarına değil” şeklindeki açıklama, Gates’in eleştirisine hak verenlerin olduğunu gösteriyor.
Avrupa’nın, Doğu’ya kaymakta olan bir Türkiye’nin Batı dünyası açısından ne anlama geleceği, bunun ne gibi sonuçlar doğuracağı sorusu üzerinde ciddi bir şekilde düşünmeye başlaması zamanı galiba gelmiş bulunuyor.





12 Haziran 2010

e-fulya
14-06-2010, 13:55
KILIÇDAROĞLU MEDYAYI NASIL ÖZGÜRLEŞTİRDİ?



14.06.2010 12:16



Üç hafta.

Siyaset dünyasında herhangi bir anlama denk gelemeyecek kadar kısa.

Genel Başkanlıkta neredeyse göz açıp kapama süresi.

Yeni bir durum. Yeni bir anlayış. Türkiye için de, CHP için de, Kılıçdaroğlu için de…

CHP Genel Başkanı, bu yeni durum için çalışıyor. Yoğun sözcüğü yoğunluğunu anlatmaya yetersiz.

Bu yoğunluğa rağmen, televizyon programlarına katılıyor. Gazete söyleşilerini kabul ediyor. İptal etmesini, ertelemesini önerdiğinde birileri, o meşhur nezaketinden taviz vermiyor, “Söz verdim iptal edemem” diyor.

Haklı da. Anlatacakları var. Birikmişleri var.

Televizyon programlarında karşısına dizilen/dikilen gazeteciler soruyorlar. Ama ne sorular, ne sorma biçimleri! Bir tür kır zincirlerini durumu!

Ağızlarına geleni soruyorlar. Durumu o kadar abartıyor ki bazıları, küstahlaşıyorlar. Kabalaşıyorlar. Birkaçının ses tonunda Erdoğan’ın avukatı gibilik oturuyor.
Kemal Bey ısrarla ve inatla, nezaketini zerre bozmadan yanıt veriyor.

“Bu ne biçim soru?” demiyor.

“Sınırı aşıyorsunuz!” demiyor.

“Haddini bil!” hiç demiyor.

Oysa karşısındaki gazeteciler öyle yanıtlara alışmışlardı.

Başbakan Erdoğan’dan o kadar tırsar, o kadar korkar olmuşlardı ki..

Sorulması gereken hiçbir soruyu Erdoğan’a sor(a)maz olmuşlardı.

Sudan soruları, eften püften konuları bile korkudan mırıldanır gibi, geveleyerek, ağızları içinde dolandırarak sormaya alışmışlardı.

“İzniniz olursa…” diye başlıyorlardı nezaketten kırılırcasına… “Bir soru arzedebilir miyim?” deyip yutkunuyorlardı.

Ellerine önceden tutturulan sorular olunca rahat ediyorlardı ancak…

Gazeteci ile Başbakan Erdoğan ilişkisi bir tür orta oyunuydu sanki.Nihayet…

Bu kadarcık kısa sürede, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Türkiye’ye ilk etkisi gazetecileri prangalarından kurtarmak oldu.

Gazeteciler soru sorma özgürlüğüne kavuştu!

O kadar ki…

Bu ani ve beklenmedik özgürleşme bir tür oksijen zehirlenmesi gibi bir sonuç da doğurdu. Soru sorma özgürlüğü nerede biter, nezaketsizlik ve kabalık nerede başlar birbirine karıştırmaya başladı bir kısmı.

Kemal Bey’in medya üzerinde Erdoğan’laşmasını istemediğimize göre, medyanın soru sorma, eleştiride bulunma adabını yeniden anımsamasını umut etmek zorundayız.

Üç hafta. Ne kadar kısa. Ve özgürlük ne kadar görünür…

Nuran Yıldız
[email protected]
Odatv.com



http://www.odatv.com/n.php?n=kilicdaroglu-medyayi-nasil-ozgurlestirdi--1406101200

e-fulya
18-06-2010, 15:58
NASIL ATEŞ ETTİRSİNLER Kİ BABAM?

http://www.odatv.com/n.php?n=nasil-ates-ettirsinler-ki-babam--1706101200

sandavut
20-06-2010, 22:29
Ahmet Altan
Dehşet ve ümit


Devletle AKP yargı zemininde kapıştığı sırada sahneye çok kanlı bir baskınla PKK da girdi.

Sergio Leone’nin o ünlü filmindeki garip sahne gibi üç silahşor düello ediyor.

Kim kimle müttefik, kim kimle düşman, kim kimle ne zaman işbirliği yapacak belli değil, her an her şey değişebilir.

Devlet, ordusuyla ve yargısıyla Kemalizmi ve Kemalistleri temsil ediyor.

AKP, devletle sorunları olan kesimlerle, devletten bağımsız olarak zenginleşen muhafazakârları temsil ediyor.

PKK da Kürtlerin ümitsiz ve öfkeli kanadını temsil ediyor.

Belli ki bu üç “organizma” aralarında barışçı bir çözüm bulamayacak.

Barışa tam yaklaştığımız sırada yeniden savaşa yuvarlandık.

Savaştan en fazla zararı görecek olanlar AKP’nin temsil ettiği zengin muhafazakârlar, onların üretmek, ticaret yapmak, zenginleşmek için barışa, dünyaya açılmaya ihtiyaçları var.

Her çatışma onlara zarar veriyor.

Kemalist devlet, hem zengin hem de kalabalık muhafazakâr kesime karşı kendi iktidarını demokrasi ve hukuk düzeni içinde koruyamayacağını biliyor.

O, varlığını ve iktidarını koruyabilmek çatışmacı bir ortama ihtiyaç duyuyor.

Barış olur da çatışma biterse ordunun kışlasına, yargının kürsüsüne dönmesi ve ikisinin birlikte siyasi iktidarı terk etmesi gerekecek.

PKK ise bir barışa, ancak kendisi “barışın bir aktörü” olursa ve barış sonrası şekillenecek siyasette bir yer bulacağı garanti edilirse razı olacak.

Bu üçlü oyunda en kolay tehdit edilecek olan AKP.

Çünkü devlet de PKK da savaş ortamını istedikleri zaman yaratabilir ve AKP’nin temsil etiği kesimlerin AKP’yi “sorunu çözemeyen parti” gibi görmesini sağlayabilirler.
Böyle bir görüntü AKP’ye siyasi iktidarını kaybettirebilir.

Devlet, “benim iktidarımı sorgulama yoksa seni yargı alanında sıkıştırır, ortamı gerginleştirir ve seni sahneden yargı yoluyla atarım” diyor.

PKK ise, “istediklerimi kabul etmezsen savaşı öyle bir yaygınlaştırırım ki benim isteklerimi kabul etmemek senin varlığını sona erdirir” diyor.

AKP ise bu ikili sıkıştırma içinde kendine manevra alanları açabilmek için ürkek hamleler yapıyor ama hamlelerinin sonunu getiremiyor.

Kararlı bir sesle “barıştan ve demokrasiden taviz vermem” diyemiyor.

Çünkü devlet ve PKK varlıklarını sürdürebilmek için kimsenin oyuna muhtaç değil ama AKP hem Türklerden hem de Kürtlerden oy almak zorunda, ortam gerginleştiğinde iki tarafı birden memnun etmek çok daha zorlaşıyor ve AKP yalpalıyor.

Bu kadar çok kan aktığında öyle bir nefret dalgası kabarıyor ki iki tarafta da “öldürelim” çığlıkları yükseliyor.

Özellikle Türk ve Kürt gençleri “intikam” isteğinin şehvetine kapılmış halde, “düşmanlarını” yenebilmek için her şeyden vazgeçmeye hazır gözüküyorlar.

İşin en garibi bin yıldır birlikte yaşayan bu iki kavim birbirlerini hiç tanımıyorlar, iki taraf da kendi öfkesinin diğer tarafı sindirebileceğini sanıyor.

Öldürmek sözkonusu olduğunda ve herhangi bir “otorite” öldürme izni verdiğinde iki yanda da gözünü kırpmadan öldürecek çok adam çıkar.

Ölüm, bu topraklarda yaşayanlara “hayattan” daha çekici gözüküyor.

Dünyadan kopuk, şiddet içinde büyümüş Türk ve Kürt gençleri bugün kanlı bir “iç savaşı” istiyor, son bir hesaplaşma için ülkenin mezbahaya dönmesini, insanların sokaklarda birbirlerini kesmesini arzuluyor.

İstediklerinin gerçekleşmesi halinde neler yaşanacağını, ölenlerin arasında kendi annelerinin, babalarının, sevgililerinin, arkadaşlarının da bulunacağını bir türlü kavrayamadıklarından bu “son hesaplaşmanın” yaşanmasını bekliyorlar.

Bir iç savaş yaşarsak, bunun sonucunda ne bugünkü Kemalist devlet, ne AKP, ne de PKK kalır; bu üçünün de içinde yer almayacağı yeni bir Türkiye kurulur ve yeni siyasi dengeler oluşur.

Böyle bir savaşı kışkırtan her kurum aslında intihar eder.

Ama asıl önemli olanı bu değil.

Önemli olan, çok insan ölür böyle bir savaşta.

Bu savaşı kim önleyebilir peki?

Bunu önlemek bugün muhafazakârlara, demokratlara ve PKK dışındaki Kürtlere düşüyor, bu üçü biraraya geldiğinde Türkiye’deki en kalabalık ve en büyük güç oluşuyor, ırkçı bir öfkeden kendilerini kurtarıp, cesaretle “barışa” sahip çıkarlarsa belayı atlatırız.

Böyle bir “barış birliği”, içerde ve “dışarıda” bu savaşı isteyecek olanları durdurur.

Ben böyle bir barış birliğinin kurulabileceğinden, bu ülkenin “ölüme” teslim olmayacağından ümitliyim, iki tarafta da çocuklarının yaşamasını “intikam isteğinden” daha önemli görecek kalabalıklar var.

AKP de zikzaklar çizmek yerine bu “birliğe” kararlı bir şekilde katılır ve demokratik hamlelerini derhal yaparsa hem kendini kurtarır hem cepheyi güçlendirir.

Devlet ve PKK hamlelerini yaptı, sıra şimdi bu “barış birliğinde”, onların hamlesi kaderimizi belirleyecek.

[email protected]

http://www.taraf.com.tr/ahmet-altan/makale-dehset-ve-umit.htm

Turkbroker
21-06-2010, 08:20
NEVZAT TARHAN



Asker terörü neden önleyemiyor?

İki olguda TSK’nın işini gücünü bırakmış terörle mücadele görevi yerine, siyasi mücadele ile meşgul olduğunun iki canlı örneğini göreceksiniz.
Şemdinli’de 23 terörist tabur basıyor, katırlarla getirilen roketatarlar kullanılıyor, istihbarat çalışmamış ve birlik savunmasız, 11 er şehit, 14 er yaralı. Aşağıda Genelkurmay Başkanlığı’nın yalanlamadığı iki olayı okuyacaksınız. Birincisi Bugün gazetesinden Erhan Başyurt’un 17 Haziran tarihli “Ezan andıçı” yazısı, ikincisi Yeni Şafak’tan Dücane Cündioğlu’nun “dipnot” yazısında kendisine yazılan teyid edilmiş mektup.
İki olguda TSK’nın işini gücünü bırakmış terörle mücadele görevi yerine, siyasi mücadele ile meşgul olduğunun iki canlı örneğini göreceksiniz.

Emin olunuz durum şu anda da aynıdır ve TSK üst yönetimi ve karargahı terörle mücadele adına ‘yetkisini aşarak’ siyasi mücadelenin aktörü olduğu için koskoca ordumuz birkaç çapulcuyla baş edemiyor. Keşif, istihbarat, emniyet, harekat gibi asli görevlerini yapamıyor.

Birinci olgu Jandarma Karargahından:
”Nisan 1999'da hazırlanan andıç 28 Şubat darbesinin planlandığı yasadışı merkez, Batı Çalışma Grubu (BÇG) için kaleme alınmış. 60 yıl önce Demokrat Parti tarafından ezanın yeniden Arapça okutulması kararına bakış açısı çok korkunç: "Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından bu yana irticanın devrimlere karşı sağladığı ilk ilerleme budur."

Raporu Jandarma Kurmay Binbaşı Mehmet Ülger hazırlıyor. Kurmay Kıdemli Albay Halil Helvacıoğlu, Harekat Başkanı Tümgeneral Çavdaroğlu, Kurmay Başkan Korgeneral Haspişiren ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Rasim Betir’de paraf ile onaylıyor...”

İkinci olgu da Kahramanmartaş’tan:
“...Yıl 1999 yılı. Kahramanmaraş'ın Aksu ilçesinde askerliğimi yazıcı olarak yapmaktayım. Yazıhaneden ve bütün yapılan yazışmalardan tek sorumluyum. Aynı zamanda da mescid sorumlusu idim. Mescidin temizliği, açılış kapanış saatleri, vs. vs.

O dönemin Tugay Komutanı, şimdi ismini hatırlayamadığım yeni bir şahıs görevine başlamıştı ve bütün taburu tek tek denetlemekteydi. Ben de o dönemde yeni nişanlanmış ve nişanım nedeniyle de bir tane platin yüzük takmaktaydım.

Komutan öncelikle yazıhaneye geldi ve ben kapıda yüksek sesle "Piyade er O. Ç., Konya!" diyerek tekmilimi verdim. Bana teşekkür etti, incelemelerini yaptı ve tekrar teşekkür ederek, beni 1 hafta mükâfat izniyle ödüllendirdi.

Oradan çıkıp birkaç yer daha denetledikten sonra mescidi denetlemek üzere mescide doğru hareket etti. Ben de tabii ki oranın da sorumlusu olduğum için kapının önünde beklemeye başladım. Yaklaşınca yine aynı yüksek sesle selâm verip tekmilimi verdiğimde elindeki sopayı yüzüğümün takılı olduğu parmaklarımda hissettim. Tek duyduğum "Siz irticacısınız, siz Erbakancısınız, siz şöylesiniz, siz böylesiniz" diye lâflar ve küfürler... Sebebi ise parmağımda gümüş sandığı yüzüğüm ve Konyalı olmam. Ben de acizane parmağımdaki yüzüğü çıkartıp "Komutanım, yüzük platindir ve bu altından da pahalı bir malzemedir!" dedim ve ardarda üç tokat daha yedim. "Asker üç şey bilir: Emret, emredersin ve komutanım. Sen kimsin de bana cevap veriyorsun!" dedi.

Mescide ayakkabılarıyla girdi. Bir müddet sonra beni tekrar çağırdı. "Emredin komutanım!" dedim ve botlarımı çıkarmak istediğimde, arkamdaki çok saygı duyduğum ve değer verdiğim (inancı da Alevî olan ve benim inançlarıma son derece saygı gösteren bir insan olan) Bölük Komutanım, "Oğlum, belâya bulaşma, botlarını çıkarmadan yanına varıver, bu suç senin değil!" dedi ve haklı gördüm. Ben de botlarımla o güzelim halılara basarak içeriye girdim. İçeriye girdiğimde, komutan, eline bir tane değerli kitabımız Kur'an-ı Kerim almış ve Cami içerisinde ağıza alınmayacak birtakım küfürler yağdırıyor.

"Emredin komutanım!" deyince bana dediği, "Burada Diyanet'in mühürlü Kur'an'ı haricinde hiçbir kitap görmeyeceğim, yasak!" dedi. "Kimmiş bu Dücane Cündioğlu? Ne olduğu belli olmayan insanların yazdıklarını buraya koymayacaksınız!" dedi. Ben de sabırlı davranamadım ve "Komutanım! Bu Kur'an-ı Kerim'de Diyanet'in mühürü var" dedim. Açtım ve gösterdim.

Ve o an kendimi mescid içerisinde yerde tekmelenirken hatırlıyorum. Ve bu kelimem yüzünden, yarım saat önce çalışmamdan dolayı bana mükafat izni veren kişi yarım saat sonra bana 28 gün oda hapsi cezası vermişti.

O gün bu gündür isminizi aslâ unutamadım. Size bunu yazıp paylaşmak istedim. Nasip bugüneymiş. Dua etmemin en büyük sebeplerinden birisi, ne mutlu size ve bana ki ahirette sizin de benim de yakasına yapışabileceğimiz bir insan var. Sizinle ilgili her konuya Allah huzurunda ben şahitlik edeceğim, hem sizin hakkınızı, hem de kendi hakkımı alacağım o kişiden. O.Ç.

DİP-NOTLAR
1) İçimi acıtan bu mektubun sahibini telefonla aradım ve kendisiyle görüştüm. Mektubu yayımlamak konusunda iznini aldım. Metnin diline ve üslûbuna —bazı uygunsuz ifadeleri kaldırmak dışında— müdahale etmedim.

2) Bu mektupta bahsi geçen eser, 1925 yılında TBMM'nin isteğiyle Diyanet İşleri Riyaseti tarafından Elmalılı Hamdi Yazır'a tevdi edilen ve 1935-1942 yılları arasında neşredilen HAK DİNİ KUR'AN DİLİ adlı Türkçe tefsirin Meal kısmıdır. Bu eseri 1993 yılında notlandırarak yayıma hazırlamıştım...”

Şu anda Erzincan Erzurum hattında yaşanan olaylar Üçüncü Ordu Komutanının yeni andıçlar nedeniyle sanık olması ve Yargıtayın hukuk kavramını yok sayan uygulamaları devlet içindeki Gladio tipi çetenin aktif olduğunu gösteriyor.

Bu derece siyasete boğulmuş bir Ordu iç tehdit hassasiyetini TBMM’ye paralel yapamaz ve maalesef “gönülsüz” bir şekilde terörle mücadele eder. OHAL söylentileri başladı bile.

Yeni darbelerin olgunlaşması için daha çok şehit vermeyelim. Şehitlerimiz maalesef ‘önlenebilir hatalar’dan ölmektedirler. Sahte mesajlara doyduk. Üzülerek acı konuşmak zorunda kaldım. Çünkü ordum yanlış yönetiliyor.

Hükümetten bir şey beklemeyelim, Milli Savunma Bakanı turist gibi, GNK karargahı denetlenemiyor. ‘Dışarda aslan evde kedi’ bir siyasi irade ordunun içindeki çetelere bilemediğimiz bir nedenle bir şey yapamıyor. Bu nedenle vatandaş çocuğunu askere gönderdiğinde birlik komutanının yakasına yapışmalı yoksa işini yapmayan subayları uyandıramayız.

ayhan53
21-06-2010, 13:59
Cumhuriyet gazetesi İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk, hayatını kaybetti.

1925 yılında Aydın'da doğan İlhan Selçuk ilk yazılarına 1952 yılında başladı.

1963 yılında ismiyle özdeşleşecek Cumhuriyet gazetesine yazar oldu.

12 Mart askeri muhtırasında gözaltına alınan İlhan Selçuk işkence günlerini kaleme aldığı "Ziverbey Köşkü" adlı kitabında anlattı.

Selçuk'a yazıları yüzünden pek çok kez dava açıldı, davalar gazetecilik yaşamının parçası haline geldi

Yazın hayatı boyunca muhalif çizgisini sürdüren İlhan Selçuk son olarak Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınarak sorgulandı.

Selçuk'un gözaltına alınma şekli ve uzun süre sorgulanması kamuoyunda da tartışma konusu oldu.

Yaklaşık 50 yıl boyunca Cumhuriyet gazetesindeki “Pencere” adlı köşesinden okurlarına seslenen Selçuk, gazetenin imtiyaz sahibi olarak da görevini sürdürüyordu

sandavut
21-06-2010, 20:29
Karargah Diyarbakır'a kurulsun önerisi


İNTERNETHABER.COM- Gazeteci-yazar Behiç Kılıç, Genelkurmay'ı ve hükümete sert eleştiriler yöneltti. İstihbarat zaafı ve hükümetin teröre karşı yumuşak tutum izlediğini savunan Kılıç, karargahın Diyarbakır'a kurulmasını önerdi..

Erdoğan'a generalleri karargahtan çıkarmasını söyleyen Kılıç, başbakanın "Gidin Diyarbakır'a bu pisliği temizlemeden gelmeyin" demesini istedi. Kılıç "Monşer generaller ve siyasetçilerle sorun çözülmez" dedi

http://www.internethaber.com/karargah-diyarbakira-kurulsun-onerisi--263073h.htm

Karargahın diyarbakıra taşınması önerisine canı yürekten katılıyorum...bunun her yönden mücadeleye büyük katkı vereceğini düşünüyorum...özellikle psikolojik etkisi çok büyük ve başkent deme cüretini gösterenlere verilecek en büyük cevap olur....

sandavut
22-06-2010, 11:51
Hadi ÖZIŞIK

Niye ya niye?
Ezel'i izliyor musunuz?
İzleyenler bilir...
Ezel soruyor Ali'ye:
-Niye Ali niye?
Hapislerde çürümüştür Ezel.. Yangınlarda kül olmuştur. Sonra bir başka kimlikle eski arkadaşlarının, sevgilisinin karşısına çıkmıştır.
Onları her gördüğünde soruyor:
-Niye ya niye?

***

Güvenlik zirvesi yapıldı dün.
Cumhurbaşkanı, Başbakan, ilgili bakanlar, MİT, asker vs.
2,5 saat terör konuşuldu.
Sonra karar alındı.
"Erler bundan böyle ön safta olmayacak!"
Peki ne olacak?
"Daha profesyonel askerler, terörle mücadele edecek!"
Yani...
20 yaşındaki fidanlar pisi pisine ölmeyecek!
Şimdi ben soruyorum Ezel gibi:
-Niye?
Niye şimdiye kadar o çocuklar ön saftaydı niye?
Niçin şimdiye kadar profesyonel askerler teröre karşı ön saflarda değildi?
-Niye?
Eline ilk kez silah alan o çocukları bile bile ölüme göndermek niye?
Madem böyle olacaktı.
Madem o çocukların yerine daha profesyonel askerler cepheye sürülecekti...
Madem teröre karşı daha akılcı davranılacaktı...
-Niye?
Niye şimdi beyler niye?
***

Aklım almıyor!
Vicdanım kabul etmiyor!
Kızıyorum!
Teröre, teröristlere, o fidanları toprağa düşüren alçaklara lanetler okuyorum.
Ardından soruyorum?
-Niye?
***
50-60 terörist birlik basıyor.
Hepsi ağır silahlar taşıyor.
Topluca geçtiklerinde kuşlar havada uçuşuyor.
Soruyorum Ezel'in sorduğu gibi:
-Niye?
Niye görmediniz o katilleri?
Nasıl sapla samanı birbirine karıştırdınız?
O katillerin insan olmadığını bildiniz!
Peki yaratıkları masum hayvanlarla nasıl karıştırdınız nasıl?
***
Bir soru da Kemal Bey'e.
-Niye?
Niye Kemal Bey, niye gitmedin Van'a?
Çok mu önemliydi Gaziantep'te bulunman?
Adıyaman'dan Ankara'ya gitmek çok mu zordu?
Cumhurbaşkanı çaya çağırmadı Kemal Bey!
"Gel kahve içelim, tavla atalım" demedi...
Acısını paylaşmak istedi, "gel beraber bu yarayı saralım" dedi..
-Niye Kemal Bey?
Ankaraya'ya koşa koşa gitmek yerine...
Adıyaman'da kalmak niye?
Niye sevgili okurlar niye?
Niye böyle?

http://www.internethaber.com/niye-ya-niye-10104y.htm

kutatku
22-06-2010, 12:48
Çömelme açılımı


Çok savaş gördü bu millet...


Çömelen devleti ilk kez görüyor.



* * *

Her yer jammer dolu.
Sinyal kesiyorlar.
Ki, mayın filan patlamasın.
Havada üç tane Kobra var.
Tam teçhizatlı, tur atıyorlar.
Arada ısı bombası fırlatıyorlar.
Ki, roket gelirse hedefi şaşırsın.
Yüzlerce bordo bereli etrafta...
Araziye yayılmışlar, eller tetikte.
Kum çuvallarıyla çevrili siper...
Ardında, çömelmiş Başbakan.
Ve, Genelkurmay Başkanı.
Ki, mıhlamasınlar.

* * *

Moral vermek için yapılan ziyaretin, moral bozucu fotoğrafıdır bu.



* * *

Kimseyi rencide etmek maksadıyla yazmıyorum; ben de olsam, ben de çömelirim... Çünkü, elimizi kolumuzu sallaya sallaya girdiğimiz Irak topraklarına, kendi topraklarımızdaki kum çuvallarının ardından çömelerek bakabiliyoruz bugün anca.



* * *

Ankara’da yıllardır yan gelip yatarken, dizlerinin üstüne çökmüş örgütün, yeniden ayağa kalkmasına göz yummanın neticesidir bu... Kahramanlarımıza vatan haini muamelesi yapıp, içeri tıkarken, “güzel şeyler oluyor” deyip, teröriste havai fişek fırlatmanın, şımartmanın neticesidir. Şeref madalyalı subaylarımız kendi kafasına sıkarken, utanmadan sırıtmanın... “Camilerimizi bombalayacaklar, bize suikast yapacaklar” iftirasıyla cahil cüheladan oy toplayıp, elinde roketle gezenleri gizli gizli affetmeye çalışmanın bedelidir. Adamlar harıl harıl memleketin yollarına mayın döşerken, şarkıcılarla türkücülerle şov yapmanın, 4-4-2’yle mi yoksa 3-5-2’yle mi hallederiz bu meseleyi diye, futbolcularla top sektirmenin bedelidir.



* * *

Bir taraftan “kardeşim” diye bağrına basacaksın Barzani’yi... Öbür taraftan “taşeron bunlar” deyip, kum çuvallarının ardından çömelerek bakacaksın Barzani’nin topraklarına.



* * *

Nasıl gezebiliriz ki ayakta?


( http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/15095853.asp?yazarid=249 )

tekas
22-06-2010, 13:14
Sn.Bahçeli bu toplantıya katıldı.

Bölgede Ohal ilan edilmeli diyerek de alınması gereken tedbiri açıkladı.

Peki onun bu tutumu Sn.Başbakan tarafından nasıl değerlendirildi?

Yani bir toplantıya ancak görüş ve önerileriniz hakettikleri saygı çerçevesinde değerlendiriliyorsa katılırsınız.

Sanal karelere malzeme olmaktan öte bir amaç taşımayan birlikteliklerle terörün önlenemiyeceğini bilmeyen yok artık.

''güzel şeyler olacak-norşin'' bu mudur açılım?.

Chp ve Mhp nin terör olaylarına bakışı belli.Alınması gereken tedbirlerle ilgili önerileri de belli.

Sn.Cumhurbaşkanı öncelikle bu kürt açılımı diye başlatılan açılım konusunda tüm partilerin ortak katılımıyla bir ulusal politika sağlanmasına öncülük etmeliydi.

e-fulya
28-06-2010, 20:24
Nihat GENÇ diyor ki:

''VATAN SİZE MİNNETTAR''

http://www.odatv.com/n.php?n=vatan-size-minnettar--2806101200

sandavut
02-07-2010, 09:53
Kürt sorunu ve 'aptal' siyasetçi!

Delinin biri kuyuya taş attı, şimdi o taşı çıkarmaya çalışıyoruz milletçe.

Rize Belediye Başkanı Halil Bakırcı, "Kürt sorunu"nun çözümü için müthiş (!) bir öneri attı ortaya:

-İkinci eşler Güneydoğu'dan alınsın.

"Densiz" diyorlar bu adam için!

Bence, o "aptal"ın teki!

O kadar "aptal" ki...

Ses kaydı ortadayken...

Çarkediyor...

Ve yediği naneyi medyaya malediyor:

-Montaj...

Hadi oradan be....

***

Rize Belediye Başkanı'na tepki yağdı.

Garip tepkiler.

AK Partili İhsan Arslan buyurmuş:

-Biz onlardan ikinci eş alalım.

Haydaaa...

Al birini vur ötekine...

Yahu arkadaş...

Hani "Bin yıllık geçmişimiz var"dı Kürtlerle?

Hani "kardeş"dik?

Ne oldu şimdi?

Birden bire "bizler" ve "onlar" olduk?

***

BDP Grup Başkan Vekili Gültan Kışanak da tepki göstermiş.

Haklı!

Haklı da...

Haklıyken kendini haksız duruma düşürmek niye?

Şöyle diyor Kışanak:

-AK Parti bu başkanı ihraç etsin.

Velev ki etmedi!

Kışanak sert:

-Buna cevap vermeyi bize bırakmasınlar. Altında kalırlar.

Pardon!

Nasıl bir cevap!

***

Özetle...

"Kürt sorunu" ülkenin kanayan yarası.

"Aptal" siyasetçilerle bu sorun çözülemez!

O halde...

Huzurumuz için...

"Aptal'lar dışarı lütfen!

http://www.internethaber.com/kurt-sorunu-ve-aptal-siyasetci-10158y.htm

e-fulya
02-07-2010, 18:37
ANAYASAYA GÖRE BAŞBAKAN NEYİN BAŞI?

http://www.odatv.com/n.php?n=anayasaya-gore-basbakan-neyin-basi-0107101200

e-fulya
02-07-2010, 18:40
TARAF’A REKLAM VERMEYEN…
TARAF Gazetesi’ne maddi ve manevi katkıda bulunup, haber ve yazar desteği veren Zaman Gazetesi, son olarak bu gazete için işadamlarından açıktan reklam istedi. Taraf’a reklam vermeyen işadamları “ilkesizlikle” suçlanırken, “Ergenekon’dan korkuyorlar… Herkes kendisine yakışanı yapar” şeklinde aba altından sopa da gösterildi.

http://www.odatv.com/n.php?n=tarafa-reklam-vermeyen--0107101200

Che Big
03-07-2010, 13:30
http://www.bugun.com.tr/haber-detay/108143-cicek-aglayarak-itiraf-etti-haberi.aspx

terbiyesizlerin attigi basliga bir bakin........

at gözlüklü okuyucularini nasilda kandiriyorlar:grrr:.......

Cicegin aglamasi icine düsüldügü bu tuzaktantir......

Deniz kuvvetlerinin ne alakasi olabilir irtica ile........

Benim kizginligim bu tezgaha ayak uyduran asiri muhafazakarlar disindakilerdir.....:grrr:

TERBIYESIZLER ISTE NE OLACAK

blnturkek
03-07-2010, 14:08
İSMET BERKAN
Kılıçdaroğlu, bu kafayla hiçbir şeyi çözemez!


Etrafta Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeni genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile ilgili yüksek bir beklenti olduğunun, medyanın deyişiyle ‘Bir Kılıçdaroğlu rüzgârı’nın esmekte olduğunun farkındayım elbette.
Ancak rüzgârı estiren ümit ve iyimserlik ile o rüzgârın sürmesini sağlayacak doğru siyasetçilik birbirine karıştırılıyor.
Rüzgârı estiren ümidi ve iyimserliği en azından seçim gününe kadar en yüksekte tutmak için hakkında iyimser bir ümit beslenen siyasetçinin de hep ‘doğru’ hareket etmesi gerekiyor. Siyasetçi ‘doğru’ hareket etmezse, arkasındaki rüzgâr hafiflemeye başlıyor.
Amerika’da Barack Obama, kendisiyle ilgili ümit ve iyimserliği seçim gününe, hatta seçimi izleyen aylara kadar başarıyla taşıdı, daha onunla ilgili hayal kırıklıkları yeni yeni başlıyor.
Kemal Kılıçdaroğlu ile ilgili hayal kırıklıkları ise seçime bir yıldan fazla zaman varken başladı bile.
Sadece son bir haftaya sığan şu ‘mühim’ siyasi gelişmelere bakın: Gediktepe’de çömelirsin, çömelmezsin... Ben onun gözlerinden korkuyu okudum... Türbanı iktidara gelince biz çözeriz...
Bunlar, siyasetin seviyesinin bizzat ana muhalefet lideri tarafından düşürülmesinin birkaç örneği. Aslında üstünde durmaya bile değmez, ama bunları yapan hakkında ümit beslenen bir siyasetçi olunca değinmek kaçınılmaz.
Bir askeri mevzide çömelmenin neden tartışıldığını, bundan neden ulusal gurur tartışması çıktığını anlayabilmiş değilim. Gediktepe dağın başı. Kemal bey (ve ulusalcı medya) zahmet edip etraflarına baksalar, Gediktepe’deki kum torbalı mevzilerin aynısının İstanbul’un, Ankara’nın göbeğinde de olduğunu görecekler.
Korkuyu gözlerinden anlamış. Bravo.
Türbanı o çözecekmiş. Ama daha cümlesi akşamı görmeden düzeltmesi geldi: ‘Mahkeme kararlarına saygılıyız.’
Ülkeyi yönetmeye talip siyasetçilerin, hakkında demeç verdikleri konularla ilgili en azından temel hukuki çerçeveyi iyi bilmelerini salık vermek yanlış bir şey mi?
Türbanla ilgili artık kalın bir kitap büyüklüğüne ulaşan hukuki metinleri bilmeden ‘Biz çözeriz’ demek çok saçma.
Eğer Kemal Kılıçdaroğlu’nun başka kimsenin bilmediği ve bulamadığı bir çözüm
yolu varsa, bunu hayata geçirmek için CHP iktidarını beklemesi de bence saçma. Şimdiden otursun Ak Parti’ye yardımcı olsun, bu toplumsal sorun çözülsün.
Ama korkarım ortada böyle bir çözüm formülü falan da yok. Boş konuşmalar, temenni mahiyetinde politika önerileri var sadece.
Yazık.

blnturkek
03-07-2010, 14:28
Ne diyeyim
RADİKAL’in manşetinde “Kılıçdaroğlu: Başörtülü kızlar üniversiteye girmeli” cümlesini okuyunca...
Hemen oturup bir “helal olsun” yazısı patlatıverdim.
Sonra da...
Telefonumu, interneti falan kapatıp uzlete çekildim.
Oysa söz konusu Kemal Bey’di ve benim temkinli davranmam gerekirdi.
O Kemal Bey değil miydi, Onur Öymen’in Dersim’in bombalanmasını örnek göstermesine önce “Dur bakalım ahbap... Bize Dersimli derler...” diye efelenen ama sonra zoru görünce anında tornistan eden?
O Kemal Bey değil miydi, Güneydoğu kentlerinden birinde “genel af” diyen, sonra yine zoru görünce çark eden?
Kısacası...
Hata benimdi, günah benimdi, suç benimdi.
* * *
İşin detaylarına girmeyeceğim.
“Öyle demedim, böyle dedim” gibi, “Söylediğim o anlama gelmezdi” gibi mırın kırınlarla uğraşacak mecalim yok.
Sonuçta olan şudur:
Kemal Kılıçdaroğlu, aslında “Üniversitelerde türban özgür olmalı” diye düşünürken, bunu bir türlü ifade edememektedir.
Neden?
Çünkü parti tabanının türbana kıl olduğunu bilmektedir ve gelebilecek tepkilerden çekinmektedir.
AK Parti tabanı da Avrupa Birliği’ne acayip kıldı... Ama Tayyip Erdoğan liderlik yapıp o tabanı değiştirip dönüştürdü.
Liderlik böyle bir şey değil midir?
Tabanının saçma bulduğun duyarlılığına esir mi olacaksın, yoksa tabanını dönüştürecek misin?
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/15211204.asp?yazarid=131&gid=61

Serenler
03-07-2010, 15:47
İddia: Kaset AKP’deydi

Piyasada satılan bir kitap var. Adı: “Kemal” Bu ismi görünce anlıyorsunuz ki anlatılan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu.

Kitabın yazarı bir gazeteci olan Zübeyir Kındıra. Ankaralı gazeteci ciddiyetiyle tanınıyor.

Kitabın 30 ve 31’inci sayfalarında çok önemli ve daha önce hiç duymadığım bir iddia var. İnternete baktım, bu iddia henüz hiçbir yerde yayınlanmamış. Bu bölüm hakkında bir yalanlama da olmamış.

Kındıra, Deniz Baykal‘ın CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa etmesine neden olan kaset olayını anlatıyor. İsimleri vermiyor ama tarif ediyor. Gerekçe söylüyor.

Devamı:

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=314582

reha kaya
03-07-2010, 16:51
Mehmet Ali abeyde şaşırmış, efendi kendine gel, partimizin % 90'nı ve tabanımızın çoğunluğu, çok muhterem Bakırcı efendi gibim düşünüyor. :yes:

Emme, belli etmiyoruz. :oley:


3 Temmuz 2010

Mehmet Ali BİRAND

Bu adam AKP’de kalmamalı…


Rize’nin Ak Partili Belediye Başkanı Bakırcı makamında ve partisinde kaldığı sürece AKP’yi yaralayacaktır. Kürt Sorununun, Kürt kökenli kadınlardan kuma alarak çözülebileceğini düşünebilmek dahi, kendi başına, bu kişinin Belediye Başkanlığı yapamayacağının en açık belirtisidir.

Rize Belediye Başkanı Bakırcı, suçu ne kadar medya’ya atarsa atsın, korkunç bir kafa yapısına ve son derece çarpık bir mantığa sahip olduğunu gösterdi.

Bugüne kadar, utanıp istifa etmesini bekledim. Beyefendi pişkin çıktı. Suçu, abileri gibi medya’ya atıp kurtulacağını sanıyor galiba...

Oysa, çok açık şekilde iki konudaki tavrını gösterdi:

• Kadınları, alınıp satılabilecek, ister kuma, ister ikinci eş edinip kullanılabilecek bir varlık olarak gördüğünü ortaya koydu.
• Türkiye’nin en önemli sorunu sayılan ve bizzat partisinin olağanüstü çabalar harcayıp, ciddiye aldığı ve çözüm ürettiği Kürt Sorununu, Kürt kökenli insanlarımızı küçük düşürecek bir formülle çözebileceğini, hem de alay eder gibi ortaya attı.

reha kaya
03-07-2010, 17:04
Bak bak... Şu densiz araplara, bir de Suudi arap olacaklar!!! :notr:

Yahu! Adam gibim din tüccarlığı yapamayacaksak, ben ne anladım o işten??? :oley:

3 Temmuz 2010

Özdemir İNCE

Türkiye ve Suudi Arabistan


AMERİKA Birleşik Dev-letleri’nde yaşayan bir okurum çok ilginç bir e-posta gönderdi. Okurum “Atatürk ilkeleri şimdi nerede uygulanıyor?” diye sorduktan sonra, kendisi yanıtlıyor: “Suudi Arabistan’da” diyor...

Birlikte okuyalım:

ŞEYHLER MÜRİTLER YOK

1- Suudi Arabistan’da türbe, yatır yoktur, yasaktır. Ramazan aylarında sözde yatırlara, kısmeti açılsın diye genç kızlar, sağlığı için dua edenler, dallara, ağaçlara bez parçaları bağlayanlar, cahiliye devrinden kalma putperestlik addedilir.
2- Peygamberimize ait olduğu söylenen sakal-ı şerif, hırka-i şerif, dendan-i şerif gibi ziyaretler yoktur. Böyle davranışlar gereksiz ve şirk (Allah’a ortaklık) olarak kabul edilir.
3- Suudi Arabistan’da imam, müezzin gibi din görevlileri ülkemizdeki gibi devlet memuru statüsünde değillerdir. Devlet bütçesinden bu gibi kişilere maaş ödenmez. Allah için yapılan görevin karşılığında para almak ayıp sayılır ve yasaktır.
4- Suudi Arabistan’da biri çıkıp da medyum olduğunu iddia ederse, o kişinin kellesi hemen gider. Medyumlar Türkiye’de açık oturumlarda konuşuyor, sözde şifa(!) dağıtıyorlar.
5- Suudi Arabistan’da Nakşilik, Nurculuk, Fethullahcılık gibi tarikatlar da yoktur. Onların şeyhleri de, müritleri de yoktur. Neden bu (bizim) tarikatların şeyhlerinden birisi bile o şeriat ülkesine gidip yerleşmez? Yoksa kelle korkusu mu?
6- Suudi Arabistan’da kız imam hatip lisesi yoktur. Bu komik bulunur. Çünkü İslamiyet’te kadın imam olmaz.
7- Suudi Arabistan’da nazar boncuğu, okunmuş su, nazara karşı geyik boynuzu, üzeklik, vs, vs gibi şeyler gericilik ve şirk addedilir, yasaktır.
8- Suudi Arabistan’da cami gibi ibadet yeri kompleksleri altında bünyesinde market, dükkan vs bulunmaz. Dinin ticarete alet edilmesi yasaktır.

sandavut
03-07-2010, 17:08
2007 de Syn erdoğana birileri baykalla ilgili bir belge getiriyor... syn erdoğan azarlıyor ve bu belge ortaya çıkarsa seni bitirrim deyip kovuyor... bu belgenin içeriğinin ne olduğu açıklanmıyor... ki o belgenin bu kasetle iniltili olduğunu anlamak çok ta güç değil...

Gün olup devran dönüyor, baykalla bu işin yürümeyeceğini anlayan , birileri +parti içi muhalefet baykalı alaşağı etmek için , bu kasedi kullanmaya karar veriyor...

Gördüğüm kadarı ile ihanete uğrayan baykal hariç, bütün partililer bu işten memnun.... timsah gözyaşlarından eser kalmadığı gibi, nerdeyse zil takıp oynayacaklar...baykalı çamura bulayanlar, şimdide ellerindeki çamuru temizlemek için sağa sola sürmeye çalışıyorlar...
Hem baykalı alaşağı et, hem siyasi rakibini suçlayarak onu zor duruma düşürmeye çalış... bir taş , iki kuş olayı...

reha kaya
03-07-2010, 17:26
Selcan DAŞCI hanımefendi, gayet yerinde tespitlerde bulunmuş. :yes:

Varımız yoğumuz, bir denecik mahdumumuz, gurur gaynağımız. :oley:

Çekemeyenler, bu cevaplar garşısında yerin dibine gireceklerdir, münafıklar sizi. :kahkah:

03 Temmuz 2010

Selcan TAŞÇI

Bu devirde böyle hayırlı evlat!..

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün mahdumu Mehmet Emre Gül’ün, Türkiye’de iktidarca neredeyse her köşe başına kondurulan ve rektörlerini bizzat babasının atadığı üniversiteler dururken, okyanuslar aşmayı göze alıp “Beni Harvard’a gönderin” demesinin ardındaki sır perdesi(!) aralandı. Meğer tam bir hayırlı evlat namzeti olan küçük Emre, geçmiş babasının karşısına ve şimdiki çocuklarda esamesi okunmayan şu özveri fışkıran konuşmayı yapmış:
“Türkiye’de üniversite okursam gazete ve televizyonlar her fırsatta beni gündeme taşıyabilirler. Bu durum da hem beni, hem sizi üzebilir...”
Çocuk da haklı! Liseyi Türkiye’de okumaya kalktı gördü başına gelenleri: “Babam Başbakan, Bakan, Cumhurbaşkanı” demeden yazları gitti Ali (Babacan) amcasının aile şirketinde tam tamına 24 gün çalıştı; bu hain medya tuttu “yeni sosyal güvenlik düzenlemesi”nden yararlanmak için dedi...
“Çet”le zaman harcamak yerine, e-ticaretle para kazanmayı koydu kafasına, harçlıklarını sermaye edip kendi işinin patronu olmaya kalktı...
Ertesi gün manşet!
Yılmadı, mısır ticaretine atılarak neredeyse sektörde fenomen haline geldi; o artık, 16 yaşında Ankara Ticaret Odası’na kayıtlı bir “işadamı”ydı...
Emeğe, alınterine saygı yok ki, yazıp çizilmedik kalmadı hakkında!
Hadi “iş”lemesine izin yok, çocukluğunu da yaşatmadılar masuma; bir futbol keyfi vardı; burnundan geldi. Vay efendim Başbakanlık uçağıyla maça gitmişmiş... Vay efendim Başbakan’ı havaalanında bekletince, polisi özel şoförü gibi kullanmışmış... Trafiği kesip yolu kendisine tahsis ettirse suç, motosikletli polis amcanın arkasına yapışıp kimseyi rahatsız etmeden yoluna devam etse suç; ne yapsa yaranamadı ki bu çocuk bu gazetecilere!...
Ailesinin dizinin dibinden ayrılmayan çocuk makbuldür sandı, Arap ülkelerindeki resmi temaslarında dahi yanından ayrılmadı babasının, o da olay oldu!
Ee artık Küçük Emre büyüyor... En “delikanlı” çağları; gezecek, tozacak, kefenin cebi yok ya bugüne kadar kazandıklarını harcayacak, sonra yerlerine yenilerini koyacak...
Nerde mi, nasıl mı, kimlerle mi? Karıştırmayın orasını işte! Öğrenmiş demek ki bu işlerin raconunu; karda yürüyeceksin izini belli etmeyeceksin... Eee peşinde iz süren medya ordusuyla nasıl olacak bu iş...
Dedim ya küçük Emre büyüyor...
Yarın öbürgün ya emsalleri gibi onun da gemiciklere, pırlantacıklara, orman arazilerine, villacıklara giden yollarda ayak izlerine rastlarlarsa?
Hiç mi üzülmeyecek babası!
Siyasetçi çocukları Şırnak’a, Pervari’ye, Dağlıca’ya gitmiyor diyenler utansın, değil Türkiye’nin dünyanın bir ucuna gidiyor çocuk; hem de “Atatürk’ün makamı(!)”nın âli menfaatleri uğruna(!)
+++++

reha kaya
03-07-2010, 17:58
Sabahattin ÖNGİBAR gibim bazı şahıslar, halen daha bizim menşur ''Dik durup, dikleşmeden!) yaptığımız, dış politikayı annayamamışlar! :notr:

Ahanda!!! Aşağıdaki fotoğrafta, Ben Eliezer ilen Ahmet Davutoğlunun Brüksel görüşmesi var. :yes:

Bizim, Ahmet Davutoğlunun yüzündeki asıklığına bakın, adeta dövecekmiş gibim bakıyor, Elizer denilen yahudiye. Elini ise, iğreti ve aşağılar gibim tutmuş. :oley:

Onurlu bir dış politika böyle yapılır, eğilip bükülmeden. :bravo:

http://i46.tinypic.com/16c9k6d.jpg


03 Temmuz 2010

Sabahattin ÖNKİBAR

Abraham ve Tayyip!

Çok değil iki hafta öncesini hatırlayın! Neredeyse savaş ilan edip İsrail’e hücuma geçeceklerdi!
Kudüs’ü İstanbul’la, Gazze’yi Ankara’yla, Ramallah’ı Konya ile özdeşleştirdiler!
Mescid-i Aksa’da namaz kılacağımız gün yakındır edebiyatını yaptılar!
Kendi milletvekillerini değil ama biri 18 yaşında 9 insanı siyasi istismar zeminini inşa adına ölüme gönderdiler.
Yüzlerce binlerce insanı sokağa döktüler.
Gazze yaralılarını havalimanlarında karşılayıp hastanelere koştular!
İsrail’i zulüm ve devlet terörü yapmakla itham ettiler!
Peki birkaç gün sonrası yani bugün mü?
O sövdükleri İsrail ile kapalı kapılar ardında sarmaş dolaş oldular!
İsrail af, yani özür mü diledi?..
Hayır.
Nedamet mi getirdi?.. Hayır.
Gazze’ye ambargoyu mu
kaldırdı?.. Hayır.
Tazminat mı ödedi?.. Hayır.
Zulümden, devlet teröründen vaz mı geçti?.. Hayır
Her şey hayır ise Türkiye pardon, AKP ve liderliğinin bu eveti yani İsrail’i kucaklaması niçin?
Evet cevap arıyorum, özür yok, nedamet yok, geri adım yok, İsrail’i niye öptün Tayyip Erdoğan!
Hani Türkiye diğerlerine benzemezdi, düşmanlığı kötü olurdu?
Sizin düşmanlık anlayışınız sövdüklerinize 15 gün sonra sarılıp öpmek midir?
Böyle davranan bir ülkeyi bundan böyle kim kale alır!
Ne hakkınız var koca bir ülkeyi rezil etmeye ve imajını ayağa düşürmeye!
Görülmüştür ki Tayyip Erdoğan’ın iki hafta önce sahneye koyduğu olay bir tiyatroydu ve ülke onurunu ayaklar altına almak pahasına yükselen Saadet Partisi’nin önünü kesme yani büyümesini önleme harekatıydı.
Evet AKP ve Erdoğan oy hesabı ile yüz kızartıcı bir oyunu oynamıştır.
Ama görüyorsunuz ne kadar tiyatro yaparlarsa yapsınlar mızrak çuvala sığmıyor!
Tayyip Erdoğan’ın oyununun perdesi çabuk indi.
Obama tak, Erdoğan şak dedi!
Brüksel’deki halvet tamamen bunun sonucudur!
Utanmadan, sıkılmadan bir de görüşme talebi onlardan geldi
demezler mi?
Ayıp!
Hiç olmazsa görüşme şartını özür dilemeye bağlasaydınız ve özürden sonra görüşseydiniz olmaz mıydı?
Emin olun olmazdı sevgili okurlar, olmazdı!
Niçin mi?AKP ve Erdoğan Abraham’ın ürünü ve markası da ondan!
Hatırlayın AKP’nin kuruluşunda Gül ve Erdoğan ADL Başkanı Abraham Foxman’dan icazet ve destek almak için kapalı kapılar ardında görüşmüşler ve ben bu gizli buluşmayı öğrenip ifşa edince bir anda düşman ilan edilmiştim.
Dolayısı ile Erdoğan’ın Gazze fedailiği rol gereği sadece birkaç gün sürebilir zira devam ettirirse “deliğe süpürüleceğini” iyi bilir!
Düşünün o Musevi örgütleriyle ABD’de yapılan pazarlıklara tercüman olarak katılan biri sussun diye bakanlık makamıyla ödüllendiriliyorsa, Yahudi egemenlerin kendisi ile yaptığı anlaşma öyle kolay çöpe atılabilir mi?
Komik olan, bu açık tabloya rağmen bazı aklı evvellerin Erdoğan’ı hâlâ Gazze ve Hamas mücahidi gibi görmeleridir!

menealaos
03-07-2010, 18:13
İSMET BERKAN
Kılıçdaroğlu, bu kafayla hiçbir şeyi çözemez!


..


önce, dersim'de analar ağlamadı mı' polemiğinde onur öymen'e 'gereğini yap' dedi, sonra geri aldı sözünü.. af konusunda bi şey dedi, hemen düzelttirildi.. bunlar genel başkan olmadan önceydi, normal karşılayalım..

ama son türban hikayesinde şöyle bi şey oldu.. radikal manşeti attıktan ve daha kılıçdaroğlu'ndan düzeltme gelmeden önce, chp milletvekili kökten- ulusalcı necla arat'a sorulmuş.. necla arat şöyle demiş - kendi kişisel görüşüdür !!

bu ne demek oluyor ? herhangi bir parti üyesi için 'kendi görüşüdür, partiyi bağlamaz' denilebilir belki, ama genel başkan için böyle bir şey olabilir mi ? mesela tayyip bi şey diyecek, ve bi akp milletvekili çıkıp diyecek ki, şahsi görüşüdür ak parti'yi bağlamaz.. böyle bi şey olabilir mi ? devlet bahçeli apo'yu asalım diyecek, oktay vural çıkıp diyecek ki- devlet bey'in kişisel görüşüdür, mhp olarak böyle düşünmüyoruz.. ama sıradan bir chp milletvekili 'parti başkanının kendine göre bi düşüncesi olabilir ama partiyi bağlamaz' diyebiliyor.. tokmak kimde, davul kimde ??

ama haksızlık etmeyelim, kürt partisi'nde olabiliyor böyle şeyler, mesela eşbaşkan ahmet türk'ün partiyi bağlamayabilen kişisel görüşleri olabiliyo, zaten o partide tokmağın kimlerin elinde olduğu çok açık.. kılıçdaroğlu'nun tokmağı biraz olsun kavraması lazım, bu görüntü hiç hoş değil.. bi şeyler söylemesi lazım, mesela 'israil'den uzaklaşma- arap alemine yakınlaşma' mevzuusundaki politika değişikliği için bi şey desin- biz israil'le ilişkileri tekrar 90'larda olduğu şekline döndüreceğiz ve araplara yeniden sırtımızı döneceğiz, parasını da yatırımını da istemiyoruz o arapların' desin, yada israil'le ilişki boyutumuz zaten askeri teknolojide, istihbaratta falandı, bizim iktidarımızda askeri teknolojiyi biz kendi imkanlarımızla üretebiliyor hale geleceğimiz için israil'le kötü olmanın bi mahzuru yoktur desin.. bir ordunun gerekli teknolojiyi kendi imkanlarıyla üretebiliyor olmasının öneminden bahsetsin.. bi şey desin.. ben çömelmedim'le falan yürümez bu iş..

mesela demokrasi konusunda işe parti'den başlayabilir, parti içi demokrasiyi getirebilir- herkes chp'ye üye olabilir ve her üye delege olabilir.. ve mkyk bu şekilde oluşabilir.. hani herkesin nefret ettiği baykal'ı indirmenin örgüt/delege yapısı yüzünden mümkün olamadığı parti-içi düzeni değiştirmekle başlayabilir işe.. sonra çıkıp, bu parti gerçekten halkın partisidir, herşey liderin iki dudağı arasında değildir' deme avantajını sağlayabilir..

yada tarım için bi şi diyebilir- tarıma ayrılan kaynak çok düşüktür, avrupalı 1 dolarlık ineğe 2 dolar sübvansiyon yapıyor, biz çiftçiye sırtımızı dönüyoruz.. ciddi bir planlama yapıp tarımda verimliliği artırmamız lazım, bu işlere kaynak sağlamamız lazım, niye bir yunan zeytin ağacı bir türk zeytin ağacından 4 kat fazla zeytin sağlıyor, niye türk ağacı ispanyol ağacının beşte biri kadar yağ veriyor ?? mesela kapsamlı bir organik tarım projesi niçin geliştirilemesin, 12 tane daha denizaltı alacağımıza, 110 bin tane tanksavar alacağımıza, o parayla organik tarım projesini finanse edersin..abd-avrupa-asya herkes tarımını koruyup kollamaya geliştirmeye çalışırken, biz bütçeden tarıma teşvik ayırmıyoruz, verdiğimiz teşvik şu; kaç dönüm tarlan varsa, o nispette nakit para veriyoruz, köylü de parayı kaptığı gibi soluğu 'canlı balık'ta alıyor :)
(dünya bankası kredisi, herhalde dünya bankası kredinin böyle sarf edilmesini şart koşmuş olmalı, ama sonuçta bir kredi bu, yani geri ödemeyi hazine yapıyor, bizim paramız).. böyle saçma teşvik mi olur ? mazotu bir lira yap, ticari açıdan stratejik bir ürün için hem yatırım teşviği (bedava fide)- hem alım garantisi ver, bedava gübre ver, manalı bi şekilde tarıma teşvik sağlayamaz mısın ?

kılıçdaroğlu'nun şu ana kadarki gidişatı pek ümit verici değil.. tamam, iki kilo nohut uğruna oyunu satan, kısa-kıllı bacaklı, bidon kafalı kara çoğunluğun dikkati celbedilmek için vitrine yerleştirildi, 'bakın sizin gibi biri, niye ona oy vermeyesiniz ki' diyebilmek için seçildi.. ama az da olsa bi karizma göstermesi lazım, bidon kafaların kalbini kazanamaz aksi halde.. sert çelik çekirdeğin bazı yeni söylemlere yol vermesi lazım, birbirlerine göz kırpıp 'herşey aynı, biz yine aynı chp'yiz, mührü geri aldığımızda tabii ki türbanı üniversite'nin kapısına bile yaklaştırmıyacağız yine ama köprüyü geçene kadar böyle' demeleri çok mu zor ?? n'olacak ki, iki bin tane kız üniversitelere başı kapalı girsin, başı açık kızlar onlarla başa çıkamayacak mı ? komik.. artık çağ-dışı kaldığı görülen ultra-ulusalcı takıntılara sahip çıkmanın hiç bi gereği yok.. ulusalcı hassasiyeti yüksek olan tayfa ne yapacak ki ? chp'ye oy vermeyip te, kime oy verecekler ? pamukoğlu'na mı ? sarızeybeğe mi ?

kılıçdaroğlu'nun bi şeyler demesi lazım.. onu köy kahvesinde ekranda izleyen köylünün 'hakkatten yaw, dooru söylüyo bu adam' diyebilmesi lazım.. yoksa 'biz geleceğiz, herşey güzel olacak, inanmıyorsan oy ver ve gör' düzeyi fazlasıyla sığ ve yavan.. bidon kafalılar için bile çok sığ..

reha kaya
03-07-2010, 18:37
Şincide garşımıza, Mustafa Mutlu neyim çıktı. :notr:

Neymiş efendim, Apoya 600 bin gaymelik alet alınmış. :bad:

Yahu adam, orada emek çekiyor daha çok kelle nasıl alınır deye, perişan oluyor. :bravo:

Bu, takmış alete. :grrr:

Tabi ki, talimatların çabuk gidip, tabakhaneye yetiştirilmesi lazım. :oley:

Haa!!! Bir de jet meselesi var, yazarın. Tabiki alınacak, gosgoca başkan İmralıdan feribotlanmı ayrılacak? İmralıya derhal, hava alanı da yapılması lazım. :kahkah:


Mustafa Mutlu

Abdullah Gül’e verilmeyen hizmet Apo’ya veriliyor!

İmralı’daki özel güvenlikli ve milyonlarca dolar değerindeki özel malikânesinde ikamet eden Abdullah Öcalan için yeni bir alet satın alınmış...

Bu alet neye yarayacakmış biliyor musunuz?

Beyefendinin (!) her çarşamba avukatlarıyla yaptığı açık görüşmede söylediği sözleri, 30 dakika içinde yazıya dönüştürecekmiş...

Böylece bugüne kadar teybe kaydedilen ve çözülmesi zaman alan o sözler; artık dışarıya daha çabuk servis edilecekmiş...

***

Peki; Adalet Bakanlığı bu alete kaç para ödemiş dersiniz?

Tam 600 bin Türk Lirası!

Daha açık anlatayım:

Milyon liranın 400 bin eksiği!

Aşağı yukarı bin kişinin asgari ücreti!

Ya da...

Terör örgütünün önceki gün Siirt’te şehit ettiği Üsteğmen Mustafa Çuhadar’ın yaşasaydı meslek hayatı boyunca alacağı maaşın toplamı!

GÜNÜN SORUSU

Adalet Bakanlığı, Apo’ya özel jet almayı da düşünüyor mu?

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=11.11.2007&Newsid=314580&Categoryid=4&wid=102

Turkbroker
04-07-2010, 01:51
ERGUN BABAHAN -STAR


Gandi’nin dandik çözümü

Karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar” ünlü türküdür.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nunki de öyle.

Tunceli’de ya da gazetecinin karşısında yüreğindeki doğruyu söylüyor, parti genel merkezine gidince şaşıyor.

Kızların yüksek öğrenim hakkında da öyle oldu.

En iyisi CHP yandaşı medya, “Kılıçdaroğlu’nun Genel Sekreter Önder Sav tarafından onaylanmayan görüşleri ciddiye alınmaz ve sansürlenir” diye bir kural koysun.

Yoksa mahçup oluyorlar.

Baksanıza Vatan Gazetesi gazını alamamış, Önder Sav baskısıyla geri aldırılan sözleri manşete taşımakta beis görmemiş

Ne demişti Kılıçdaroğlu Radikal gazetesi muhabirlerine hatırlayalım:

“Soru: İktidar olursanız, başörtülü kızların üniverisiteye gidebilmesi için bir şey yapacak mısınız?

Kılıçdaroğlu: O konuda söyledim. O sorunu biz çözeriz ve çözmeye kararlıyız.

Soru: Nasıl çözeceksiniz?

Kılıçdaroğlu: Onu bize bıraksınlar. Terörü de çözeceğiz, türban sorununu da çözeceğiz.”

Radikal bu açıklamadan çıkan mantıki yorumu manşete taşımış.

Kılıçdaroğlu da akşama doğru “Kızlar türbanla üniversiteye gidecek ifadesi kullanılmamıştır” diye yazılı bir açıklama yaparak kendini tekzip etti.

Sözünün arkasında 24 saat bile duramayan bir ana muhalefet partisi lideri.

Tuhaf bir siyaset.

Herhalde Kılıçdaroğlu’nun çözüm önerisi, “Üniversite eğitimini kızlar için zorunlu hale getirmek ama üniversiteye başörtülü eğitim yasağını sürdürmek olacak.”

Zorunlu üniversite eğitimini ihlal edenlere 5-15 yıl arası hapis cezası da konulursa mesele çözülür.

Haklı.

Dersim’de böyle bir çözü vardı.

Bugün terörle mücadele adı altında çocuklara böyle bir yaptırım uygulanıyor.

Önder Sav’ın hakim olduğu CHP’ye de böyle bir çözüm yakışır.

Kızlar tek tek Nur Serter’in oluşturduğu “ikna odaları”na girer.

İkna olanlar, “Başımı örttüğüm için pişmanım” derler.

Başlarını açıp zorunlu üniversite eğitimi alır ve hapis cezasından kurtulurlar, hatta burs kazanırlar.

Pişman olmayanlar doğruca cezaevine.

Hem üniversite eğitimli kadın sayımız rekor kırar, hem çok çağdaş oluruz hem de Batı’ya karşı mahcubiyetimiz kalmaz.

Şahane çözüm.

Bu kafayla terör sorununu da Kandil Dağı’na kuracakları ikna odalarıyla çözerler.

Cesur olduğu için Kılıçdaroğlu Kandil’e kendi başına gider.

Murat Karayılan ve Cemil Bayık’la yarım saat konuşursa tamam.

İkisi de odadan “Ne Kürtü ulan, Kürt-Mürt yoktur. Türk milleti bir bütündür. Bırakın bu bölücü jargonları” diyerek çıkar.

Şahane bir yöntem.

AK Parti beceriksiz ve toplumsal mutabakat bilmez olduğu için akıl edemiyor.

Helal Kemal Bey sen bu hızla çözülmedik sorun bırakmazsın.

Kim tutar seni.

Siz yine de CHP’nin resmi ve ciddiye alınacak görüşlerini Önder Sav’dan almaya devam edin.

Bu gidişle Kılıçdaroğlu’nun ciddiye alınacak yanı kalmayacak çünkü.

Gazeteler için de fena değil ama bir gün Kemal Kılıçdaroğlu’nun sözleri, ertesi gün yalanlayan açıklaması manşet olur.

İki günlük manşeti kurtardınız köftehorlar.



Latin alfabesi İttihat projesiydi

Emre Aköz, Sabah’ta dün alfabenin değişimine ilişkin eleştirilerini dile getirdi.

Ancak alfabenin yenilenmesini tamamen Kemalist bir proje gibi değerlendirmiş.

Oysa bu, İttihat ve Terraki’nin 1908-1913’deki milliyetçi görüşe kaydıkları döneme ilişkin politikanın bir sonucuydu.

Prof. Dr. Kemal Karpat, “Türk Demokrasi Tarihi” adlı eserinin 109’uncu sayfasında bu gerçeği şöyle dile getirir:

“Türkçülerin ‘Turan’ idealine karşılık Batıcılar ‘irfan’ idealini savunuyorlardı. Uygulanacak tedbirler olarak da tek kadınlı aileyi, kadınların hürriyete kavuşturulmasını, Batılı bir medeni kanunun kabulü ile şeriat mahkemeleri yerine laik mahkemelerin kurulmasını, Latin alfabesinin kabulünü, kaderci zihniyetin yok edilmesi amacıyla tekkelerin kapatılmasını ve ulusal bir ekonominin kurulmasını, sanayileşmeyi, yol ve ulaşım araçlarının geliştirilmesini savunuyorlardı.”

Yani CHP, yol haritasını İttihatçılar’dan devralmıştı.

Turkbroker
04-07-2010, 01:58
İSMET BERKAN-RADİKAL



Kılıçdaroğlu, bu kafayla hiçbir şeyi çözemez!

Etrafta Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeni genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile ilgili yüksek bir beklenti olduğunun, medyanın deyişiyle ‘Bir Kılıçdaroğlu rüzgârı’nın esmekte olduğunun farkındayım elbette.
Ancak rüzgârı estiren ümit ve iyimserlik ile o rüzgârın sürmesini sağlayacak doğru siyasetçilik birbirine karıştırılıyor.
Rüzgârı estiren ümidi ve iyimserliği en azından seçim gününe kadar en yüksekte tutmak için hakkında iyimser bir ümit beslenen siyasetçinin de hep ‘doğru’ hareket etmesi gerekiyor. Siyasetçi ‘doğru’ hareket etmezse, arkasındaki rüzgâr hafiflemeye başlıyor.
Amerika’da Barack Obama, kendisiyle ilgili ümit ve iyimserliği seçim gününe, hatta seçimi izleyen aylara kadar başarıyla taşıdı, daha onunla ilgili hayal kırıklıkları yeni yeni başlıyor.
Kemal Kılıçdaroğlu ile ilgili hayal kırıklıkları ise seçime bir yıldan fazla zaman varken başladı bile.
Sadece son bir haftaya sığan şu ‘mühim’ siyasi gelişmelere bakın: Gediktepe’de çömelirsin, çömelmezsin... Ben onun gözlerinden korkuyu okudum... Türbanı iktidara gelince biz çözeriz...
Bunlar, siyasetin seviyesinin bizzat ana muhalefet lideri tarafından düşürülmesinin birkaç örneği. Aslında üstünde durmaya bile değmez, ama bunları yapan hakkında ümit beslenen bir siyasetçi olunca değinmek kaçınılmaz.
Bir askeri mevzide çömelmenin neden tartışıldığını, bundan neden ulusal gurur tartışması çıktığını anlayabilmiş değilim. Gediktepe dağın başı. Kemal bey (ve ulusalcı medya) zahmet edip etraflarına baksalar, Gediktepe’deki kum torbalı mevzilerin aynısının İstanbul’un, Ankara’nın göbeğinde de olduğunu görecekler.
Korkuyu gözlerinden anlamış. Bravo.
Türbanı o çözecekmiş. Ama daha cümlesi akşamı görmeden düzeltmesi geldi: ‘Mahkeme kararlarına saygılıyız.’
Ülkeyi yönetmeye talip siyasetçilerin, hakkında demeç verdikleri konularla ilgili en azından temel hukuki çerçeveyi iyi bilmelerini salık vermek yanlış bir şey mi?
Türbanla ilgili artık kalın bir kitap büyüklüğüne ulaşan hukuki metinleri bilmeden ‘Biz çözeriz’ demek çok saçma.
Eğer Kemal Kılıçdaroğlu’nun başka kimsenin bilmediği ve bulamadığı bir çözüm
yolu varsa, bunu hayata geçirmek için CHP iktidarını beklemesi de bence saçma. Şimdiden otursun Ak Parti’ye yardımcı olsun, bu toplumsal sorun çözülsün.
Ama korkarım ortada böyle bir çözüm formülü falan da yok. Boş konuşmalar, temenni mahiyetinde politika önerileri var sadece.
Yazık

cehane27
04-07-2010, 11:37
Kılıçdaroğlu’nun başka kimsenin bilmediği ..bir çözüm yolu varsa,
bunu hayata geçirmek için CHP iktidarını beklemesi de bence saçma.

Şimdiden otursun Ak Parti’ye yardımcı olsun, bu toplumsal sorun çözülsün.

Yazıkgazetecinin bencesi olmaz..
maaşı veren kim ..ona bakmak lazım..

ismet berkan..muhalefetin görevi iktidarı güçlendirmektir ..
anlamına gelecek sözler söylemiş..

iktidara hizmet eden her devrin adamları ile dolu bir ülkede..
söyleyecek daha fazla söz olamazdı.

Turkbroker
04-07-2010, 20:40
Ergenekon ve ordu

Son zamanlarda “aslında Ergenekon yoktur” lafları yeniden çoğalmaya başladı.

Ergenekon'u bir kurtarabilseler de, devletin içindeki çeteyi yeniden “işlevsel” hale getirebilseler çok sevinecekler.

Bu karışık ve kanlı günlerde Ergenekon çok işlerine yarayacak.

Her şeye rağmen “sivil toplumun” güçlendiğini, “yasaları dinlemem, istediğim zaman yasayı çiğnerim” diyen yüksek yargının zorlandığını, seçilmiş iktidarları baskı altına alan ordunun siyaset alanında gerilediğini görüyorlar çünkü.

En korktukları şey oluyor.

İktidar halkın eline geçiyor.

Bunun bir kaosla durdurulması gerekiyor ama elde adam kalmadı yeni olaylar çıkartmak için.

Onun için “içerdekileri” yeniden görev başına gitmek için kıvranıp duruyorlar.

Bunun için de kendilerine göre çok zekice bir yöntem bulmuşlar.

Genellikle zampara heriflerle oynak kadınların benimsediği bir yöntemi benimsiyorlar.

Bütünüyle doğru bir hikâyenin içinde bir “yanlış” bulup, bu tek yanlışla “aslında bütün hikâyenin yanlış” olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlar.

Çok eski bir taktiktir ama denenmeye değer.

Aynı taktiği Aktütün faciasında Genelkurmay da denemişti.

Biz, karakolu basmaya gelen PKK'lıların uydulardan çekilmiş resimlerini yayımlamıştık, askerler “gelenleri” izlemişler ama baskına engel olmamışlardı.

O zaman, Genelkurmay bir yalanlama yayınlamıştı.

Bir henüz generallerin gözlerini bile kırpmadan yalan söyleyebildiklerini bilmediğimizden önce bir şaşırmıştık.

Sonra “neyi yalanlıyorlar” diye dikkatle bir daha okumuştuk açıklamalarını.

Yayımladığımız resimlerden birinin altında o bölgedeki bir derenin adı yazıyordu, biz yirmi kilometre ötede olan bir dereyle o dereyi karıştırmışız.

O tek “karelik” hatayı “merkeze” alıp sanki haberin bütünü doğru değilmiş gibi bir açıklama yapmışlardı.

Ne yaptıklarını görünce biz de gereken açıklamayı gazeteye koymuştuk.

Ergenekon meselesinde de aynı yöntemi deniyorlar.

İddianamede bulabildikleri bazı hataları örnek göstererek, Ergenekon diye bir örgüt olmadığı sonucuna varmaya çabalıyorlar.

Çok çabalarlar ama beceremezler.

Yeraltından çıkan cephanelikleri, suikast krokilerini, Koç Müzesi'ndeki bombayı, “boru” olduğu iddia edilen LAW'ları, telefon konuşmalarını, Danıştay Cinayeti'ni, darbe planlarını nasıl yalanlayacaklar?

Yalanlasınlar da görelim bakalım.

Biz epeydir Ergenekon konularına girmiyoruz.

Çünkü o örgütle bağı olanların çoğu tutuklu ve biz ilke olarak tutuklanmış insanlarla ilgili haberleri çok gerekmedikçe yapmıyoruz, zaten hapse girmiş birilerini daha da zora sokmak gibi bir derdimiz yok çünkü.

Bizim için önemli olan o örgütün eylemlerinin durdurulması, devletin içindeki çetelerin temizlenmesi, ülkeyi kaosa sokmak isteyen güçlerin tasfiyesi.

Bu da, Ergenekon yandaşlarının bütün çabalarına rağmen gerçekleşiyor.

Türkiye ve dünya, devletin içinde bir suç yapılanmasına izin vermiyor.

Elbette, Ergenekon ve darbe yanlıları her fırsatta direnmek için ellerinden geleni yapacaklar.

Genelkurmay Başkanı da sağcı bir gazeteye verdiği demeçte Ergenekon'dan söz ederken gelişmelerden hoşnutsuzluğunu sezdirmiş.

Başarısızlığı ve yetersizliği her geçen gün biraz daha ortaya çıkan, karakollarını bile koruyamayan, PKK'lıları görüp “çoban zanneden”, kekik toplayan ihtiyarları “PKK'lı diye öldüren”, beş bin kişilik PKK kuvvetleri karşısında 800 binlik bir gücü bile yeterince kalabalık görmeyen bir ordunun komutanı nasıl hâlâ konuşabiliyor?

İnsan, utanır da susar.

Darbeleri ortaya çıkarmadıkları, darbecileri yakalamadıkları, Ergenekon'u kendi içlerinden temizlemekte isteksiz durdukları ve akıllarını siyasete taktıkları için bu durumdalar ve hâlâ Ergenekon'u savunmaya çalışıyorlar.

Bizim gazetede yayımlanan darbe planlarıyla ilgili ordu ne yaptı?

Balyoz hakkında ne işlemler yürüttü?

“Kâğıt parçaları”, “borular” ne oldu?

Ergenekon örgütü, silahları, planları, ilişkileri, destekleyicileriyle var.

Ama yok olacak.

Devletin içinden çeteler temizlenecek.

Anayasa değişmeden, yüksek yargı hukukun içine çekilmeden, ordu siyasetten tümüyle çıkarılmadan önce son bir gayretle Ergenekon'u kurtarmak için şanslarını bir daha denemek istiyorlar.

Başaramayacaklar.

Geçmişteki o güzel günler, medyanın devlet çetelerine koşulsuz desteği bitti çünkü, halk gerçekleri öğrendi.

Ve, o nefret ettikleri halk artık darbecilere izin vermeyecek.

AHMET ALTAN - TARAF

hiyo
05-07-2010, 07:58
05 Temmuz 2010 Altemur KILIÇ[email protected]


Kışladan adını silin, yerine Şeyh Said'e anıt dikin!

Gözlerim, artık mutat olan bir tıbbi müdahaleden dolayı kapanmadan önce, özetle şöyle yazmıştım: “1950’de Demokrat Parti iktidara geldikten sonra, Güneydoğu oyları uğruna, değerli Türk Komutanı Mustafa Muğlalı Paşa, Van’ın Özalp ilçesinde eşkıyaları tedip ettiği için, idam isteğiyle muhakeme edilmiş, hatta idama mahkûm edilmişti. Şimdi Van’daki “Mustafa Muğlalı Kışlası’nın” da adını değiştirmek isterlerse, hayret etmem!” Daha yazımın mürekkebi kurumadan bunu da yaptılar; gözlerimi açınca bakıyorum ki aynı gaflet ve hainlikler devam ediyor... Devlet, TC’ye başkaldıran mürteci Şeyh Said’in kahraman gibi anılmasına seyirci kalırken, “Türk” parlamentosunun, AKP milletvekillerinin çoğunlukta olduğu TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu, birden hatırlamış; Van’ın Özalp ilçesindeki Orgeneral Mustafa Muğlalı Kışlası’nın adının, ’bölge barışına zarar verdiği’ve halkı askerlikten soğuttuğu gerekçesiyle, “derhal” değiştirilmesini istiyor! Yani “o hal” mi istediniz... Yerine “derhal” !
AKP iktidarı ve komisyonu, Mustafa Muğlalı Paşanın adından rahatsız; Oraya Şeyh Said veya PKK ölüleri için anıt dikilse aldırmayacak. Bu “İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu”, şu sırada “Ergenekon Kapsamında” yargılanan, aylarca yatan, askerlerin, gazetecilerin, siyaset ve bilim adamlarının tüm haklarının ihlal edilmesiyle acaba neden hiç ilgilenmez bu kapsamın “derhal” kapatılmasını, neden talep etmez!
Edemez, ama Mustafa Muğlalı Paşanın “adı” oy hesapları için önemli. İktidarın “Kürt Açılımının” ilk parolası Mustafa Muğlalı Paşa’nın adı idi...
Komisyonun raporunda, Muğlalı’nın isminin kışlaya verilmesinin nedeni “aklama çabası” olarak nitelendirildi... Yanılıyorla. Kışlaya Mustafa Muğlalı Paşa’nın adı, kahraman bir Türk generalinin “oy” toplamak için gasp edilmiş onurunu ve itibarını, iade etmek için, verilmişti!
Acı olan, bazı gazetelerin ve TV kanallarının bu haberi sanki Paşa suçluymuş gibi vermeleri ve Paşanın kim olduğunu hatırlamamaları, hatırlatmamalarıydı... Hatta muteber bir gazete soruyordu “33 kişinin katilinin adı bir kışlaya verilir mi?” diye!
Muğlalı Paşa kimdir?
Bu konuda bellekleri tazeleyelim ve kamuoyunu aydınlatmaya çalışalım. Muğlalı Paşa, gerçek bir Türk kahramanıdır. Balkan Savaşı’nda, Birinci Cihan Savaşı’nda,Kurtuluş Savaşı’nın hemen her cephesinde savaşmış, Mustafa Kemal Atatürk’ün silah arkadaşıdır. Paşa 1930’da Menemen’de irtica ayaklanması ve asteğmen Kubilay’ın şehit edilmesinden suçlu 28 kişiyi idama mahkûm eden Sıkıyönetim Mahkemesinin de başkanıdır. Ve gericiler Paşayı hiç affetmediler... Paşa, Atatürk’ün ölümünden sonra Üçüncü Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı’na getirilir. 1943 yılında Van’ın Özalp İlçesi’nin sınır bölgesinde İran’a kaçmaya çalışan bir grup kaçakçı, güvenlik güçleri tarafından sıkıştırılır. Çatışma çıkar ve dur emrine uymayan eşkıyalardan 33 tanesi öldürülür. Bu olaydan 3 sene sonra Meclise giren DP milletvekilleri Paşa hakkında 33 masum köylüyü öldürttüğü için şikâyetçi olur, Olay tam bir siyaset şovuna dönüşür. 1947 yılında emekli olan Mustafa Muğlalı Paşa yargı önüne çıkartılır, kendisine ve askerlerine yöneltilen suç 33 kişiyi kurşuna dizmektir. Askerlerinin de suçlandığını öğrenen Muğlalı Paşa mahkemede “Tüm kurşunları ben sıktım, çocukların bir suçu yok” der. Mahkeme sonucu Muğlalı Paşa 20 yıl hapse mahkûm olur. 11 Aralık 1951 tarihinde, 70 yaşında Cezaevinde kahrından ölür, şehit olur!
Rahmetli kayınpederim Albay Vahit Esirgemez, bu davalar sırasında Genelkurmay’da Muhakemat Şubesinde yargıçtı. Eşine ve sonra eşim olan kızına, hep “Yazık ediyorlar Paşamıza” diye şikâyet edermiş. Tam bir trajedi. Bir sepet oy uğruna şehit edilen bir Türk Generali! Ve Komisyon bu Paşayı gene şehit etmek istiyor!
Şimdi bakalım, Komisyonun bu talebini, AKP Hükümeti, “derhal” yerine getirecek mi? Ve en önemlisi, TSK ne yapacak? Ben Türk Ordusunun ve komutanlarının, Mustafa Muğlalı Paşanın şahsında, TSK’nın onuruna yapılan bu tecavüze boyun eğeceğine inanmak istemiyorum!
Komisyonun bu talebi üzerine Milli Savunma Bakanlığı “Merhum Muğlalı, işlediği suçtan dolayı cezasını çekmiştir. Merhumun cezasının süresiz devam edeceğinin iddia edilmesi hiçbir hukuki değerle bağdaştırılamaz’’ diye karşı çıkmış. Bunun da hukuki, yasal mesnetleri var. Ancak Bakanlığın cevabındaki “Merhum Muğlalı, işlediği suçtan dolayı cezasını çekmiştir” cümlesini doğru bulmadım. Paşa suç işlememiş, görevini yapmıştı.

reha kaya
05-07-2010, 15:12
Bu yazıya, yorum yapmayacağım. Fakat; Sn. Yazarla, aynı kanatte değilim. :he:

Can Ataklı

Aman dikkat halkın sabrı taşmak üzere

Sevgili okurlar; bazı anlar vardır, zihninizde oluşan bir konuyu yazıp yazmamakta, okurla paylaşıp paylaşmamakta zorlanırsınız. Çünkü bu öyle bir konudur ki yanlış anlaşılması ya da istismar edilmesi halinde yaşanacaklar sizi üzebilir. Ancak bir an gelir, gerçeklerden kaçamayacağınızı görürsünüz. İşte bugünkü sohbetim böyle bir şey.


Açılım harekâtı

Aylardır bir Kürt açılımını tartışıyoruz. İktidar tamamen Güneydoğu bölgesinin oylarını toplamaya yönelik bir girişimi “açılım” adı altında pazarlamaya çalıştı. Olmadı, “demokratikleşme” dedi. O da olmadı bu kez slogan “birlik ve kardeşlik hareketi” haline geldi. Ama adı ne olursa olsun iktidarın gücü içini doldurmaya yetmeyince hepsi fos çıktı.

http://i48.tinypic.com/21u45t.jpg

doruca
05-07-2010, 22:40
Yaklaşık 1 hafta arayla yazılan 2 köşe yazısı ve Meksika Körfezinde ki Alex ! :)

-------------
Bir süre önce Güneydoğuya yapılan Genelkurmay Başkanı’nın gezisine Yeniçağ, Sözcü ve Cumhuriyet çağrılmadı ama buna mukabil her gün askere söven dinci gazeteler davet edildi

...Başbuğ, Hilmi Özkök’ün bile yapamadığını yaparak Tayyip Bey’e layık olmaya çalıştı!

...Dolmabahçe buluşmasından sonra acayip iddialarla tavır değiştirmişti peki ama İlker Başbuğ’un AKP ile kol kola girmesini nasıl açıklamalıyız? Ne var bu işin arkasında? ( :D )

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=13797

...
İlk notum, Yeniçağ Gazetesinin gerek Karargahta gerekse de TSK’nın genel bünyesinde yakından takip edilen gazetelerin başında olduğunu aktarmam olacak.

Evet itiraf edeyim, dolaylı olarak sorduğum bazı tuzak siyasi sorularıma bu bakışın sonucu olacak komutanlardan cevap alamadım.
Hayır bu tutumları AKP’nin saldığı malum korkunun ürünü değildi!
Tersine devlet-i ebed müddet için kendilerini yukarıda, günlük siyasetin ötelerinde konumlandırmalarıydı.

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=13909

Seboo ! Yapma Sebo.Fırtınaya yakalandın.Sandalın dibine vur,batacan.:he:

er76014560
05-07-2010, 23:14
http://i48.tinypic.com/21u45t.jpg

Bunlar koyundan çok ayıya benziyor...

reha kaya
05-07-2010, 23:27
Bunlar koyundan çok ayıya benziyor...

Sizin bir başlığınız ve anketiniz vardı. Yerinde duruyorsa, bunnar ayudur. :kahkah:

Yok, başlık kayboldu yav derseniz, bunnar koyundur. :yes:

Gözlerinize acilen baktırmanız gerekir, bence. :oley:

tekas
05-07-2010, 23:40
:yes:Yolun çift şeridini de kullanmalarına,

Düz bir çizgi boyunca hedefe ilerlemelerine,

Sürekli kesime hazır besili durumda tutulmalarına bakılırsa,

Bunlar ayu görünümünde koyunlardır da denilebilir.:yes:

sandavut
06-07-2010, 20:02
Hadi ÖZIŞIK

'Hain Tayyip', Türkiyeli Kemal

"Kürt" demiyor.
Pardon!
Diyemiyor...
Ya ne?
"Türkiyeli" o...
Oray Eğin sorunca...
"Mahsun"laşıyor?
-Hepimiz kardeşizzzzz.
***
Kemal Bey iktidara hazır!
"Kürt" diyemiyor ama...
Türkiye'yi "tıkır tıkır" yönetmeye hazır.
"Saat gibi."
"Kardeşçe!"
***
"Kürt..."
Höt...
Deme öyle...
Peki...
"Türk..."
I ıh...
-Hepimiz kardeşizzzz...
O halde..
"Türkiyeli"yiz biz...
***
Anladım!
Da...
"Türkiyeli" dedi diye...
Tayyip Bey niye "hain" oldu?
O'nu anlamadım.
"Üst kimlik" demişti Başbakan...
Siz de...
"Vay hain vay" demiştiniz.
"Türk demeye dili varmıyor" demiştiniz...
Ne oldu şimdi?
***
Kemal Bey, "Kürt" demiyor,
"Türk" demiyor.Diyemiyor ya da...
O da Tayyip Bey gibi "Türkiyeli" artık!
"Makarna niyetine" para da dağıtıyor şimdi.
AK Partili olmasın mı sonunda?!
Ertuğrul Günay gibi mesela...
Ne bileyim aklıma geldi öyle!
Baykal dönerse falan!

tekas
06-07-2010, 23:52
Sn.Hadi Özışık beyefendi;

Şimdi biz bırakalım kürt dedi demedi tekerlemelerini,

Artık kimliğin altı üstü kalmadı.

Bak Bdp milletvekilleri hükümetin söyleyemediği şeyleri yeterli ölçüde söylüyorlar.

Bu konularda herhangi bir eksiklik duymanıza gerek yok.

Terörist cenazelerinde intikam pankartlarının altnda poz verip,

Bunu eleştiren Gn.Kurm.Başkanını istifya davet edebiliyorlar.

''Senin işin gidip şehit olmak.Niye hainlik yapılıyor diyemezsin,

Bizi halk seçti ,milli iradeye karşı gelemezsin,haddini bil '' diyorlar.

Onun için sen gel bu Kılıçdaroğlu saplantısını bir tarafa bırak da

ülkenin başına bu kimlik belasının açılması iyi mi yoksa kötü mü oldu? onu söyle.

Turkbroker
07-07-2010, 02:11
piyasaları dünyadan ayrışmaya devam ediyor

Yazar : YİĞİT BULUT

Dünya piyasalarında özellikle Avrupa ve Amerika’da en küçük bir tedirginlik “sert hareketlere” sebep olurken, Türkiye’de “en küçük olumlu haber” dahi fiyatlanıyor.

Değerli dostlar, yurtiçinde belki çok fark edemiyoruz ama yurtdışında inanılmaz bir Türkiye algılaması var ve “Türkiye aşağı giden bir dünya treninde, yukarı gitmeye direnen tek vagon” havasında yoluna devam ediyor. Büyümeden finansal verilere, detaylar da bu gelişmeleri destekler cinsten...

İşte Türkiye hakkında çıkmış birkaç haberin özeti:

1- “...Türkiye güvenli liman...”

2- “...Türkiye V şeklinde gerçekten büyüyen tek ülke...”

3- “...İngiltere’nin en büyük bankalarından Barclays Capital’in Başekonomisti Keller, ilk çeyrekte yüzde 11.7 büyüyen Türkiye’yi ‘bölgenin parlak yıldızı’ olarak nitelendirdi. Mobius da yatırımların artacağını öngördü...”

Bunlara daha onlarca son bir hafta içinde basında yer almış örnek ekleyebilirim...

Peki bu noktaya nasıl geldik ? Mesela 2007 sonunda da “durum ve algılama” aynı mıydı? Değildi hatta 2008 yılının sonuna kadar dünya basınında “tam tersi yorumlar” çıkıyor ve inanılmaz yazılar kaleme alınıyordu...

Onları da örnekleyelim...

1- Yıl 2008... Gece geç saatlerde bir TV kanalında “3 arkadaş” tartışıyorlar... Aslında tartışmıyorlar, vermek istedikleri tek bir mesaj var Türkiye’yi yabancılar kalkındırıyor... Bizler aslında üretmeyen “asalaklarız”!

2- Financial Times’tan bir yazı: “...Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanan Türkiye, dünyayı şekillendiren fikirler ve rüzgârlardan şaşılacak kadar uzak ve yalnız... Bu yalnızlıkta, bizzat kendisi tarafından yaratılan demokratik kurumları modernleştirmeyi başaramayan, hatta onlara kuşkuyla yaklaşmaya başlayan Kemalist ideolojinin önemli bir rolü var.” Yazının devamında ana fikir çok açıktı; bir türlü gelişemeyen, demokratikleşemeyen ekonomik asalak Türkiye...

3- Yakın geçmişte Amerikan- Türk yapımı bir film. O filmde de Amerikalı “eski albay” Türklere şöyle sesleniyordu: “...Donunuzun lastiğine kadar biz vermiyor muyuz? Neden üretemiyorsunuz? Habire bizden para istiyorsunuz? Birbirinizi soyuyorsunuz? Ne zaman para istediyseniz gönderdik? Artık size bakmaktan sıkıldık!”

Değerli dostlar, fazla geriye dönmeye gerek yok. 2007 yılına kadar Türkiye hakkında “bugün görülen olumlu havanın” zerresi yok. Dünya sıcak para eşliğinde genleşiyor, Türkiye de bundan yararlanıyor ama hepsi bu!

Yakın zamana kadar “verilen olumsuz mesajları” incelemeye devam edelim...

TV’de konuşan “o 3 arkadaş”, yapılan film ve Financial Times’ın “ortaya attığı ana fikir” açık ve Türk halkına doğrudan mesaj veriyor: “Sizler üretemeyen asalak bir toplumsunuz, biz para veririz, siz harcarsınız üstelik bu parayı da paylaşamaz birbirinizi soyarsınız...”

Sonuç 1: Türkiye 2003-2007 arasında dünya rüzgârı ile büyüdü ve “kendinden bir iş yapmadı”. Bu dönemde “yerliyabancı propoganda” devam etti. Amaç açık ve netti; ayağa kalkmasınlar!

Bu noktada soralım; 2007 sonuna kadar seslendirilen, bugün tam tersine dönülen “biz veriyoruz, siz yaşıyorsunuz” iddiaları doğru muydu?

Değerli dostlar, “Dünya kapitalist sistemini yönetenler” Türkiye’ye, bugüne kadar hiçbir dönemde, aldıklarından fazlasını, “hatta aldıklarının onda birini” bile vermediler...

İnanmıyorsanız, elimizde sağlıklı veri seti olan “1980- 2006” arası döneme bakalım:

*Türkiye 1980-2007 sonu arasında 450 milyar dolardan fazla faiz ödedi...

* 450 milyar dolar faiz ödediğimiz dönemde, sadece 80-100 milyar dolar arası değişen bir yatırım yaparken, 250 milyar dolara yakın da bir personel giderimiz oldu. Bu noktada ortaya çıkan çarpıcı veri personel giderimiz ile yatırım yaptığımız tutarın toplamı ödediğimiz faiz kadar olamadı...

* Yatırım harcamalarımız son 27 yılda 2.5-3 kat arasında bir artış gösterirken, iç borç faiz ödemelerimiz “75’ten”, dış borç faiz ödemelerimiz ise “19 kattan” fazla arttı...

* İç ve dış borçlara ödediğimiz faizdeki artış oranı, ilk başladığı noktaya göre ortalama 50 kattan fazla bir artış gösterdi...

* “Batırılan bankaların” (filmde “Birbirinizi soyuyorsunuz o yüzden kalkınamıyorsunuz” dediği kısım) maliyeti 1980-2007 arasında 49 milyar dolar olurken, ödediğimiz faiz, 450 milyar dolar ile banka faturasının 10 katından fazla oldu...

Sonuç 2: Türkiye “sıcak para ile büyüdüğü” dönemde “bu bataktan çıkmasın” diye “dünya ortalamasına” uymasına rağmen sürekli “kara propaganda” altında kaldı!

Değerli dostlar, bugün Türkiye hem ortaya çıkan “konjonktür”, hem de atılan adımlar ve değişen dış politika eşliğinde dünya üzerinde “her yatırımcının” ben de dediği bir ülke! Daha çok iyi şeyler olabilir, ellerinizdeki malların, taşınmazların, tarlaların, sahillerin, ülkenin her karışının değerini bilin...

Sonuç: Bu noktada, Türk halkına “sizler borç yiyen asalaklarsınız” mesajı vermeye çalışan “iç-dış” odaklara cevap vermek isteyenlere “argüman olması” amacıyla; “Türkiye’nin sadece 2003-2007 arasında haftada bir milyar dolar faiz ödediği dönemler oldu” diyor ve ödediğimiz “faiz ile neler yapabilirdik” detayını da sorgulamak istiyorum... Bir günlük faiz ile her ilde henüz benzeri olmayan bir hastane yapılabilir... Sekiz haftalık faiz ile hızlı tren İstanbul’dan Van’a kadar gidebilir... Haftalık faiz ile 10 tane yeni üniversite kurulabilir... Dört haftalık faiz ile İstanbul-Konya arasına sekiz şeritli otoyol yapılabilir... Bir günlük faiz ile her gün 1.000 öğrenciye bilgisayar dağıtılabilir... Her iki haftada bir, İspanyol tipi orta sınıf bir uçak gemisi yapılabilir

BAYBARS
07-07-2010, 07:18
Çok ilginç bir istatistik.

1980-2007 arası 450 milyar dolar faiz ödemişiz. Aynı dönemde 80-100 milyar dolar arası yatırım yapmışız. 250 milyar dolar da personel giderimiz olmuş. Bu ne demek; yaptığımız yatırımın 5 katı faiz ödemişiz.

Bu faturayı milletin sırtına yükleyenler kimler. Türkiyeyi kalkındırıyoruz, her köşede yatırım yapıyoruz deyip, etrafını ve yeğenlerini kalkındıranlar. Türkiyeye çağ atlatıyoruz deyip, kendileri kademe atlayanlar. Bizim belimizi bir hızlı nüfus artışı büküyor. Bir de doğru ve zor olanı değil de, kolay ve yanlış olanı yapmayı düstur edinmiş siyasilerimiz büküyor. Dışardan al borcu, içerde saç savur. Sonra da senden sonra gelen nesillere borç+ faiz yükünü bırak. Türkiyenin Osmanlıdan kalan borçlarını ödeyip borçsuz ülke durumuna geldiği son tarih 1950. 1950 den sonra Menderes iktidarı ile beraber borç almaya bir başladık, bir daha da sonu gelmedi.

doruca
07-07-2010, 08:50
"Osmanlı Düyun-u Umumiyesi adını alan borcun 1933
yılındaki bakiyesi 79.820.563 TL. o zamanki pariteye göre yaklaşık 65 milyon
Dolar dır."
"Türkiye II. Dünya Savaşı devresini dış borçları artmış olarak kapamıştır. 1945
yılı sonunda uzun vadeli dış borçlar toplamı 356 milyon TL.’yı bulmuştur."
http://80.251.40.59/politics.ankara.edu.tr/karatepe/faspa/disborclarimiz.pdf

Öyle değilmiş.Sürekli artarak devam eden bir dış borcumuz varmış.Dahası da var :

"...10 milyon yerine 20 milyon Dolar’lık kredi vermeyi kabul etmiş, buna karşılık Türkiye’de bir kibrit
fabrikası kurulmasında ısrar etmiştir. Sonuç olarak, 25 yıl vadeli, % 6.5 faizli 10 milyon
Dolar kredi alınması kararlaştırılmış ve karşılığında 25 yıl süreyle "Kibrit çakmak
İnhisarı" bir kibrit fabrikası kurmak şartıyla yatırımcı şirkete verilmiştir.14 Haziran 1930."

Hani dış borç çok iyidir,derde deva elzem devam etmelidir için diye yazmadım. :) Belirteyim.

Algıladığımız herşey yanılsamadır.Kabul.Kabul ettiğimiz herşey görecelidir.Tamam.Ama bilimsellik dürüstlük gerektiriyor.Salla yürüsün at tutsun olmuyor.Bunlar kabul edilemez.Şu alıntı yaptığım Kibrit davası günümüzde yaşansa nasıl algılanır? Sömürge tarzı,dayatmacılık,dışa bağımlılık değil mi? Aslında çok vurucudur üstteki çalışma.Ne kadar da farklı değil mi sloganlarla gerçekler ?
Elbetteki derleyen kişinin dürüstlüğü önemlidir.

tekas
07-07-2010, 12:58
Savaş sonrası işgücü , teknoloji ve de sermaye birikimi bakımından
oldukça yetersiz bir ülke.

İç ve dış tehditler karşısında bir de güçlü ordu yapılandırması gerek.

Yukarıdaki kibrit örneğindeki gibi iyneden ipliğe hiçbir sanayi maddesi imlatı olmayan bir ülkede,

Okul,hastahane,yol,fabrika yatırımları elbette yetersiz iç kaynaklar nedeniyle

Dış borçların da desteğiyle finanse edilecekti.

Alınan dış borçlar kurulması zorunlu kamu tesis ve yatırımlarında harcanmış olup,

Borç servisi amacıyla alınan dış borçlarla benzerliği bulunmamaktadır.

celikbilek
07-07-2010, 13:51
okrasi, Kardeşlik… Yerseniz!..

Ümit Zileli
[email protected]
01 Temmuz 2010 Perşembe
Oh, oh ne kadar güzel…

Olanca hızımızla demokratikleşiyoruz!.. Milli Birlik ve Kardeşlik Projemizin hızına ayak uydurmak ise olanaksız, almış başını gidiyor, yetişene aşk olsun!.. Ne diyordu Tayyip Bey daha geçen gün:

- Milli Birlik ve Kardeşlik, şu ismin güzelliğine bak.. Buna karşı çıkılır mı? Milli birlik diyoruz yahu buna hayır denir mi? “Ben milli birlik istemiyorum” çık bir de bunu söyle. “Ben kardeşlik istemiyorum” çık bir de bunu söyle. Eğer karşı değilsen içini nasıl dolduracağız gel bunu söyle…

Gerçi Tayyip Bey, konuşmanın coşkusuyla olsa gerek açılımın içinin boş olduğunu böylelikle itiraf etmiş bulunuyor ama olsun, siz şimdilik ismin güzelliği ve Başbakan’ın hitabet sanatına kattığı “seviye” ile idare edeceksiniz.. Bu durumda ortaya şöyle bir şey çıkmış oluyor:

- Pek demokratik Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi.

Yerseniz tabii!..

***

Bakalım ne kadar demokratikleşmişiz?..

- Milli Siyaset Belgesi yenileniyormuş... Ne kadar heyecan verici!.. Peki ne oluyormuş?.. Yeni belgede “irtica” sözcüğü yine yer alıyormuş ama karşısında artık Süleymancılık, Fethullahçılık gibi cemaat isimleri yer almayacakmış!.. Bence yeni dönemin ruhuna pek uygun bir uygulama.. Onlar zaten sivil toplum kuruluşu (STK) olarak ilan edilmemiş miydi?. Kırmızı Kitap’tan da çıkarılmaları elzemdi. Bu ufak ayrıntı da hallediliyor böylece. Haa, unutmadan; bu cemaatler, pardon STK’ler önderliğinde önceki gün Diyarbakır’da Şeyh Said’i anma günü yapıldı! Kimdi bu Said? 1925’te yeni Cumhuriyet rejimine karşı isyan başlatan İngiliz destekli hain!. Üstelik asıldığı yerde anıldı!. Sırada ne var derseniz, örneğin Derviş Mehmet olabilir!.. Hani, Menemen’de Teğmen Kubilay’ın başını kesip sırığa takan molla!.. O tören de Nakşibendi STK’si önderliğinde, Kubilay’ın başının kesildiği yerde yapılır artık… Böylesi daha demokratik olur herhalde!..

- TÜSİAD üyesi Sedat Aloğlu ise iyice demokrat, iyice kardeş olmanın koşullarını üç maddede özetleyiverdi: 1- Çözüm aşamasında İmralı’nın görüşmelere katılması... 2- Anayasaya “bu ülkeyi Türkler ve Kürtler kurdu” maddesinin eklenmesi... 3- Bölgesel özerklik.. Nasıl ama, PKK’nin taa Kandil’den yırtınmasına hiç gerek yok gördüğünüz gibi, içimizdekiler yetiyor da artıyor…

- Ama PKK bu kadar güzel pasları alır da durur mu; Cemil Bayık, Kandil’deki ininden “Kürt sorununu Türk devletiyle demokratik özerklik temelinde çözmek istedik. Çabalarımız sabote edildi. Onun için şimdi kendi mücadelemizi pratikte gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Yakında bunun resmi ilanını da yapacağız” deyiverdi.. Neydi o ilan?. TÜSİAD üyesinin kardeşlik adına saydığı maddelerin üçüncüsü, yani bölgesel özerklik!..

Tabii demokratikleşmenin geldiği bu “iç ferahlatan!” noktada, Kırklareli Valisi’nin “Ahh, ahhh, Demokrat Parti, iktidara geldiğinde CHP’yi kapatmalı, İnönü’yü de tarihteki huzurlu yerine göndermeliydi” sözlerini hafızamıza kazımalıyız.. Devletin(!) valisi bu konuşmayı nerede yaptı?. Fethullahçı cemaatin, ay yine şaşırdım, Sivil Toplum Kuruluşu’nun Abant Platformu denilen toplantısında.. Yaa, işte böyle!. Ezile büzüle, kafamıza vurula vurula, geldiğimiz yer bu…

- Yerim ben böyle demokrasiyi, böyle kardeşliği!..

Bir Yurtsevere Mektup (68)

Sevgili Kardeşim Balbay, geçen hafta sonu Ordu’da “Mustafa Balbay Günü” etkinliğine katıldım. Konuşurken sanki yanımda oturuyormuşsun hissine kapıldım bir an… Hele Ordu’nun aydınlık insanlarına gönderdiğin mesaj okunduğunda, gözlerim bir kez daha seni aradı. İnsanlar seni çok ama çook özledi. Nereye gitsem, kiminle konuşsam senin ve yurtseverlerin tutsaklığından duyulan öfke ve acıyı dinliyorum. Bir de dik duruşunuza, dışarıya “dik durmak lazım” çağrınıza duyulan hayranlığı... Toplum tüm sıcaklığı ve özlemiyle seni, yurtseverleri bağrına basıyor kardeşim, bilesin…

Seni ve tüm yurtseverleri, dışarıdaki milyonlar adına sevgiyle kucaklıyorum.

reha kaya
07-07-2010, 15:12
Oh oh... Ne ala, bu Ameriganyalı tosbağa, suyundan da koymamızı istermi acaba? :notr:

Siz, defolup gidince, azıcık biz, epeyce araplar, birazda iranlılar, şu Kuzey Iraktaki çapulcuların tadına baksak, fenamı olur? :oley:

Şimcik anlaşıldı Vehbi'nin kerrakkesi, açılım saçılım deye koşmalarının sebebi, hepsi bu tosbağaların gidişine hazırlıkmış. :yes:

http://i46.tinypic.com/5jzn6u.jpg

Çuvalcı komutan K. Irak'a BM askeri istedi

AA / hurriyet.com.tr 7 Temmuz 2010

Çuvalcı komutan K. Irak'a BM askeri istedi
Türk askerlerinin başına çuval geçirttikten sonra ismi "çuvalcı komutana" çıkan Irak'taki ABD güçlerinin komutanı Ray Odierno, Kuzey Irak'a BM Barış güçlerinin konuşlandırılabileceğini söyledi.

Irak'taki Amerikan güçlerinin komutanı Orgeneral Ray Odierno, bu ülkedeki ABD güçlerinin çekileceği 2011'de Kürtler ve Araplar arasındaki gerginliğin bitmemiş olması halinde, Kuzey Irak'a BM barışı koruma güçlerinin konuşlandırılmasının gerekebileceğini belirtti.

tyuksel
09-07-2010, 17:18
Terör özerklik yolunda, iktidar nerede?
[Sadi SOMUNCUOĞLU] http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yg/yazargoster.php?haber=13963

Pazar günkü yazıda Türk asıllı, Norveç vatandaşı akademisyen M. Sefa Yürükel’in inceleme imkanı bulduğu “2011 Türkiye’de İç Savaş” başlıklı bir rapordan bahsetmiştik.
Bu konuda Tempo Dergisi 13.09.2005 günlü sayısında şu bilgiyi veriyor. “Terörizm uzmanı Sefa Yürükel, 2003’te Norveç Uluslararası İlişkiler Enstitüsü’nde 35 sayfalık gizli bir raporu okuduğunu söylüyor. Rapora göre Türkiye’de bir iç savaş tezgahlanıyor. Sanki bugünleri anlatan rapor, tam anlamıyla bir gizli servisin elinden çıkmış gibi.”
Bu bilgi çok önemlidir çünkü, geçen Cumartesi ve Pazar günkü yazılarımızda da izaha çalıştığımız gibi, bölücü terörün bugünkü tablosuyla örtüşmektedir. Meselenin en hazin yönü ise, her gün kan döken bölücü terör ihanetine karşı, uluslararası hukuk ve meşru gücümüzle mücadelede acze düşülmüş olunmasıdır.
Bunun en tipik ve son örneğini Başbakan ve CHP Genel Başkanı’nın gittiği, Şemdinli sınırımızın sıfır noktasında siperin arkasına gizlenilmesinde gördük. Daha da utanç verici olan ise, kim çöktü, kim çökmedi gibi babayiğitlik gösterileriyle gündemin işgal edilmesidir. Kimse sormuyor, bizi çökmeye zorlayan nedir diye? Cevabı belli de, bunun anlamı nedir, o düşünülmüyor.
Başbakan, yani devletin icra gücünün başı sipere gizleniyor, çünkü sınırın hemen ötesinde teröristler cirit atıyor, bir kurşunluk mesafedeler. Ateş ederlerse vurabilirler. Bunu görüp kendinizi koruyorsunuz, tamam da, bu kanlı teröristler nasıl oluyor da bu kadar yakında, dokunulamazlık zırhıyla rahatça dolaşabiliyorlar? İktidar elindeki yetkiyi ve gücü kullanarak bu hainleri yok etmeyi, milleti ve vatanı korumayı niçin düşünmüyor? Dünyanın hangi devleti, hangi hukuku, hangi demokrasisi, hangi özgürlüğü buna razı olabilir ve dayanabilir?
Evet terör niçin azıyor, akan kan ve şehitler niçin artıyor işte sır burada.
Bu siyaset yurt içinde de böyle yürütülüyor. Önce demokrasi ve özgürlük masalıyla ortam serbestleştirilerek teröre uygun zemin yeşertildi. Sonra güvenlik güçlerinin yetkileri kısılarak, mücadelenin hukuksal alt yapısı çökertildi. Arkasından “Açılım” adıyla 2002’de başlatılan süreç 2009 başında hızlandırıldı. Örgütün de gerekçesi olan, milletin etnik parçalara ayrıştırılması ve siyasi kimlik kazandırılarak devletin hukukuna sokulması yoluna gidildi.
Böylece bölücülüğün gerekçesinin normalleştirilmesi ve meşrulaştırılması sonucunda, terörle mücadele, hedefinden saptı ve çıkmaza girdi. Başbakanın son “Ulusa sesleniş” konuşmasında bu temel çelişkinin yaman örneklerini gördük.
Bu seslenişte Başbakan şöyle diyor; “Terörü bir yöntem olarak kullananlar, çatışma kültürünün, şiddetin, öfkenin kendi ekmeklerine yağ süreceğini gayet iyi biliyorlar. Çünkü terör ancak bu gerilim ikliminde kendine zemin bulabiliyor, taraftar bulabiliyor. Biz terörle mücadelenin ilk şartının bu oyuna gelmemek olduğunu biliyoruz.”
Çok önemli ifadeler. Üzerinde biraz duralım.
Basitleştirirsek; PKK’nın “ekmeğine yağ süren tutumlar nelermiş” görelim:
“Çatışma kültüründen.” Herhalde bu kültürü teröre silahla karşı koyanlar oluşturuyor,
- “Şiddetten.” Herhalde terör saldırılarına silahla cevap veren meşru devlet güçlerinin işi,
- “Öfkeden.” Herhalde, vatanın bütünlüğünü, milletin birliğini ve devletin bağımsızlığını yıkmak için insanlarımızın katledilmesine tepki gösterenlerin eseri, olmalı.
Buradan, terörle mücadelede güç kullanmayalım anlamı çıkmıyor mu?
İkinci cümledeki, terörün bu iklimde kendine zemin ve taraftar bulması ifadesine gelince.
Terör, insanları öldürerek, toplumu yıldırmak ve sindirmek, devleti kendini savunamaz hale getirmek suretiyle hedefine ulaşma metodu değil mi? Peki teröre teslim olmamak için ne yapmalı? Cevabı açık; terör belası, başta güvenlik güçleri olmak üzere devletin bütün meşru organlarıyla mücadele ederek önlenir.
Bu temel kural, Türkiye hariç bütün dünyada böyle işler. Aman gerilim iklimi doğacak gibi, (ne demekse) safsatalarla kimse zihnini meşgul etmez. Etkili ve acil tedbirlerle terörü ezer.
Zaaf gösterir, terörün anladığı dilden tedbir almazsanız, terörün bataklığına düşersiniz. Daha vahimi ise, bataklığa düşmeyi kurtuluş zannedip, “terörle mücadelenin ilk şartı sayarsanız” vay halinize.

serkanozden
10-07-2010, 16:43
12 Eylüle Kadar Terör İyice AZ-DIRILA-CAK!

Genç siviller anayasa değişikliği ve referandum için güzel bir isim bulmuşlar “YETMEZ, AMA EVET!”. Anayasa mahkemesi, Anayasa’da açıkça: “Anayasa Mahkemesi, Anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından inceler ve denetler.” (Madde 148) demesine rağmen, yetki aşımı ve yetki gasbı yaparak, -ki bunu artık bir alışkanlık haline getirdi- TBMM’nin kabul ettiği Anayasa paketini esastan da inceledi ve bazı noktalarını iptal etti. Budanmasına rağmen Anayasa değişikliği memleketin önündeki bazı kayaları kaldıracak, milletin önünü açacak. En azından kapalı devre çalışan, körler sağırlar birbirini ağırlar hesabı işleyen HSYK, ve milli iradenin önünde takoz haline getirilen Anayasa Mahkemesi’nin üye sayılarında ve seçim yöntemlerinde değişiklikler olacak. Ergenekoncuları kurtarma aracı haline getirilen HSYK’nin üyeleri bütün yargıçlar tarafından seçilecek ve sayıları 7 den 22 ye çıkarılacak.

Bunun yanında Anayasa paketi;

· Kadınlara ve engellilere pozitif ayrımcılık

· Çocuklara, yaşlılara, özürlülere, şehit yakınlarına ve gazilere verilecek hakların eşitlik ilkesine aykırı olamayacağı..

· Seyahat hürriyeti

· Ailenin korunması

· Sendikal hakların genişletilmesi

· Ombudsmanlık müessesesi

· YAŞ kararlarıyla yapılan ihraçların yargıya açılması (kapalı devre terfi sistemine yine dokunulmuyor, beyaz vatandaşlar asansöre binerken kara vatandaşlar yokuşa sürülüyor)

· Darbecilere yargı yolunun açılması

· Meclis Başkanı, Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının da görevleriyle ilgili suçlardan dolayı yüce divanda yargılanabilmesi

· Siyasi partilerin mali denetiminin SAYIŞTAY’a geçmesi..

Gibi değişiklikler getiriyor.

Anayasa değişiklikleri yeterli değilse de, mili iradeyi kontrol etmek için devletin çarkları arasına yerleştirilmiş frenlerin gevşetilmesi adına önemli. Bu adımı aşabilirsek daha köklü demokratik değişiklikler yapmaya, devleti ve organlarını aristokratik, derin azgınlardan kurtarmaya cesaretimiz artacak. Bu nedenle milli duygular taşıyan, ülkeyi gayrı milli derin mengeneden kurtarmak isteyen her Türk vatandaşı sandığa gitmeli ve “EVET” demeli. Bu siyasi bir mesele değil, bir parti işi değil, AKP’yi desteklemek değil, milli bir mesele, bir sorumluluk.

Referendum memleketi bir anda değiştirmeyecek, güllük gülistanlık hale getirmeyecek; ama çıkacak olan “EVET” derinlerin altından çekilen ilk önemli taş olacak. Bundan sonra derinler için çöküş, millet için yükseliş ve ikbal dönemleri başlayacak. Meselenin psikolojik yönü çok önemli. Nitekim derin aristokratik cenah tedirginliğini ifade etti, nefretini kusmaya başladı.

Birileri öncelikle bu referandumdan “hayır” çıkması için uğraşacaktır. Bunun için de referendum tarihi olan 12 Eylül’e kadar ellerinde bir oyuncak haline gelen APO’yu, PKK’yı, terörü insafsızca, vicdansızca kullanacaklar. Daha çok çatışma çıkmasını, daha çok şehit verilmesini temin etmeye çalışacaklar. Şiddeti köpürtecekler, kitlesel provokasyonlar planlayacaklar. Terörü şehirlere yayacaklar. Belki de Şamil Tayyar’ın yazdığı gibi “büyük kanlı eylemler, suikastler düzenleyecekler”.

Artırılan terör ve oluşturulan güvesizlik ortamıyla: “AKP’nin ipiyle kuyuya inmeyin! bakın bunlar ülkeyi felakete sürüklüyorlar!” mesajı verecekler. Olayların artmasına paralel güdümlü medya ve güdümlü kalemler hadiseleri-terörü referandumla, hükümetle ilişkilendirecekler. Vatandaşın kafasını karıştıracak, yıldırmaya çalışacaklar. 1980 öncesi hükümetlere yaptıkları gibi, kaosla, kargaşayla, ülkeyi “yönetilemez” gösterecekler. Artırılan terör üzerine “sınır ötesi operasyon talebi” ile hükümetin karşısına çıkacaklar; daha önce 25 defa verildiği gibi izin verilirse, bu defa sınır ötesi operasyonu provokasyonlara, kitlesel eylemlere, Kürt başkaldırısına tahvil etmeye çalışacaklar. Tavuk yumurta misali operasyonlar şehitleri ve saldırıları, saldırılar yeni operasyonları ve daha çok şehidi netice verecek. Şehitlerle ulusalcıları, milliyetçileri; askeri operasyonlarla PKK-KCK ve Kürtçüleri sokaklara dökecekler; memleketi çatışmanın, kaosun içine çekmeye çalışacaklar. Bu arada batıda ulusalcılara, doğuda Kürtçülere aynı mahfillerce, ama ayrı ellerden “anayasa paketine hayır” propagandası pompalanacak!

12 Eylül’e kadar birileri ülkeyi katıp karıştırmak için elinden geleni arkasına koymayacak. Önümüzdeki 2 aylık sürede insanımızın çok uyanık, soğukkanlı ve basiretli davranmasına ihtiyaç var.

Peki, 12 Eylül geçtikten sonra ortalık durulacak, derin piyonlar uslanacak ve demokratikleşecekler mi?

Elbette hayır. Eğer Anayasa paketi geçerse gayrı milli derin cenahlar güç ve mevzi kaybına uğrayacaklar, ama daha da çıldıracak, çılgınlaşacaklar. Bu defa ellerindeki “terör kozunu”, “PKK piyonunu”, “şehitler sermayesini” 2011 seçimlerinde MHP-CHP koalisyonu kurmak için kullanacaklar.

Önümüzdeki seçimlerde örtülü veya açık bu koalisyona BDP’yi de ekleyeceklerini düşünüyorum. Yani tam bir “derinler koalisyonu” olacak. Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına getirilmesi, CHP-MHP koalisyonuna Kürtlerin ve Alevilerin monte edilmesi projesidir.

Önümüzdeki süreçte sağduyulu Kürtlerin ve MHP’lilerin çok uyanık olması lazım. Kötü bir senaryoya malzeme olduklarını anladıklarında iş işten geçmiş olabilir. Olaylar berraklaştığında kendilerini “kullanılmış” olarak hissedebilirler.
ALINTI-YUSUF GEZGİN http://www.aktifhaber.com/author_article_detail.php?id=7341

Turkbroker
11-07-2010, 01:43
AHMET KEKEÇ-STAR



Paşa’yı cezaevinden Etro Kemal kurtaracak

Ne yani, CHP’nin Şahin Mengü’sü sert tepki koyuyor diye, yapılan işin doğru olduğunu mu savunacağız?

Anayasa Mahkemesi, “azıcık ucundan” da olsa, esasa girerek anayasa ihlali yapmış, suç işlemiştir.

Bunun tartışması olmaz.

Hüküm açık... Yasa belli... Teamüller ortada...

Dileriz bu son olur, her kurum “kendi görev ve yetki sınırları içinde” kalır... Bitti.

Fakat, şu “hayır koalisyonu”nu da anlamak mümkün değil.

Öyle geniş bir koalisyon ki, ne versen alıyor, hiçbir şeye “yok” demiyor...

İçinde “Hayırda hayır vardır” diyen Kemal Kılıçdaroğlu var...

Hangi anayasa değişikliğine niçin karşı çıktığını bilemediğimiz Devlet Bahçeli var...

Milano milletvekili Sırrı Sakık var...

İkide birde rejim lehine “eylemsizlik” kararını gözden geçiren Abdullah Öcalan var... YARSAV var... Seyfi Oktay var... Süheyl Batum var... Ruhat Mengi var... Erzincan üzerinden Ergenekon davasına müdahale eden Kadir Özbek var... Erzurum özel yetkili savcılarını el çabukluğuyla görevden aldıran HSYK var... Danıştay var... Yargıtay var... Ergenekon soruşturmasına müdahale eden yüksek mahkeme üyeleri var... Fotokopi üzerinden tahliye kararı veren yüksek yargıçlar var...

Livaneli bile var...

Livaneli’nin aklı başına yeni gelmiş, Anayasa Mahkemesi’nin siyasi bir karar organı olduğunu söylüyor... Üyelerinin bilmem kaçı “hukukçu kökenli” değilmiş... Mesela başkan, hâkimlik mesleğinden gelmiyormuş. Kurum ikide birde siyasi kararlar alıyormuş.

E, günaydın...

Beş yaşındaki çocuk da bilir ki, anayasa yargısı organları siyasi (politik) kurumlardır... Aldıkları kararlar siyasidir... Bu kararlar, siyaseti şu ya da bu şekilde etkilemektedir. Dünyanın her yerinde böyledir bu...

Politik kurumlar oldukları için, demokrasi ilkesiyle çelişmektedirler ama böyle olmak zorundadır...

Bir “siyasi karar organı” olarak Anayasa Mahkemesi, aynı zamanda devlet iktidarını sınırlamanın aracıdır. Temel hakları ve “hukuk devleti güvencelerini”, devletin, özel olarak da çoğunluk iktidarının muhtemel tecavüzlerinden korurlar. Yani, devlet yetkisinin keyfi ve kötüye kullanımının önüne geçerler.

Budur...

Bizde ise Anayasa Mahkemesi, temel haklara ve hukuk devleti güvencelerine karşı devleti korur; devlet alanını tahkim eder... Böyle bir fark var... “Tedbirler Yasası”na karşı takındığı tavırdan başlayarak, bütün Anayasa Mahkemesi kararlarını gözden geçirebilirsiniz. Bu farkı göreceksiniz.

İyi de, patır patır parti kapatılırken Livaneli’nin aklı neredeydi?

Ruhat Mengi neredeydi?

Başörtüsünü üniversitelerde serbest bırakan anayasa değişikliği “esas denetimine” tabi tutulurken Şahin Mengü neredeydi ve niçin “Anayasa Mahkemesi gerekçesini bildirmeden kararını açıklayamaz” demedi?

Kılıçdaroğlu neredeydi?

Her şey bir yana, Kenan Evren’in yargılanmasına imkân tanıyan anayasa değişikliğine de karşı çıkıyor bunlar.

Kılıçdaroğlu’nun “Hayırda hayır vardır” kampanyası başarılı olursa, Kenan Evren cezaevine girmekten kurtulacak. Daha düne kadar “12 Eylül karşıtlığı” üzerinden ekmek yiyenler yapacak bunu...

Görüyor musunuz koalisyonun derinliğini?

e-fulya
16-07-2010, 19:50
..TÜMÜZE LİBERAL YAZARLARI SOKUYORLAR

Nihat Genç
http://www.odatv.com/n.php?n=..tumuze-liberal-yazarlari-sokuyorlar-1307101200

e-fulya
16-07-2010, 19:53
BİR AVUÇ TAYYARECİNİN DESTANI

http://www.odatv.com/n.php?n=bir-avuc-tayyarecinin-destani-2312071200

Serenler
22-07-2010, 12:45
Ağlayan adama mektup


Ahmet HAKAN

SAYIN ağlayan adam...

Madem...
Gencecik insanların yağlı urganlarla asılmasını, 30 yıl sonra bile gözyaşlarına boğulacak denli kederli ve içli bir şekilde anımsayabiliyorsunuz...
Söyler misiniz lütfen, sizi bu denli efkârlandıran bir konuda neden 30 yıl boyunca ağzınızdan tek kelime bile çıkmadı?
30 yıl!
Dile kolay...
İlçe başkanı oldunuz, il başkanı oldunuz, belediye başkanı oldunuz, parti kurdunuz, parti başkanı oldunuz, başbakan oldunuz, hepsinden önemlisi 7 yılı aşkın bir süre hükümran oldunuz.
Ama bu mevkilerin hiçbirinde...
“Yağlı urgan” demediniz, “Adalı” demediniz, “Beni burada arama anne” demediniz, “Metris’in önü” demediniz, “Erdal Eren” demediniz, “Siz bilmezsiniz kimleri astılar” demediniz.
Neden?
* * *
Sayın ağlayan adam...
Eğer referandumda “evet” oyu verirsek...
Yağlı urganlarla asılan gençlerin asıldıklarıyla kalmayacaklarına dair bize bir söz verebilir misiniz?
Eğer referandumda “evet” dersek...
Yağlı urganları o gençlerin boynuna haksız ve hukuksuz bir şekilde geçirenlerden hesap sorulacağını altını çizerek söyleyebilir misiniz?
Hadi daha net sorayım:
Eğer “evet” dersek...
Hastanede ziyaretine gittiğiniz, Çankaya Köşkü’nde ağırladığınız “asan adam” Kenan Evren’in yakasına yapışacak mısınız?
Lütfen bizi bu konuda aydınlatabilir misiniz?
* * *
Sayın ağlayan adam...
Gözyaşlarınızın içtenliğine inanmak istiyoruz.
Lütfen aydınlatın bizi...
Mesela...
“12 Eylül Anayasası ilk kez mi değişiyor ki 12 Eylül’ün tepesine ilk demir yumruğu indiriyormuş gibi yapıyorsunuz?” sorusuna bir yanıt verin.
Mesela...
“12 Eylül’ün simgesi YÖK’ü ortadan kaldırmak için neden küçük parmağınızı bile kıpırdatmıyorsunuz?” sorusuna bir yanıt verin.
Mesela...
“Vaktiyle 12 Eylül yönetimiyle iş tutmuş birçok ismi partinizin en etkili yerlerine neden getirdiniz?” sorusuna bir yanıt verin.
Mesela...
“Kenan Evren, Erdal Eren’in yaşını büyültüp yağlı urganla astırırken, aranızdan kimler daha fazla imam hatip açsın diye Evren’in kapısındaydı?” sorusuna bir yanıt verin.
* * *
Sayın ağlayan adam...
Gözyaşlarınızın içtenliğine ben de inanmak istiyorum...
Ben de milletvekilleriniz gibi ağlamak istiyorum.
Ben de “Yaşasın! Ülkemin başbakanı 30 yıl sonra da olsa, hesapsız bir şekilde kanayan bir yaraya parmak bastı” diye sevinmek istiyorum.Hatta...
“Tescilli bir dönek” olarak...
“Hayır” cephesinden “evet” cephesine bile dönebilirim.
Yeter ki sorularıma tatmin edici yanıtlar verin...

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/15384649.asp?yazarid=131&gid=61

e-fulya
22-07-2010, 13:49
SEÇİM HİLESİ NASIL ÖNLENEBİLİR

http://www.odatv.com/n.php?n=-secim-hilesi-nasil-onlenebilir-2107101200

e-fulya
22-07-2010, 13:57
Dün 12 Eylül döneminde idam edilenlerin son mektuplarını okuyan Erdoğan, o dönem Dizdar’ın idama karşı destek talebine şöyle cevap vermişti: “Hayır efendim ne demek idam cezalarının kaldırılması haşa idam cezalarının kaldırılması söz konusu değildir. Bu idam cezaları kalkmaz, biz kısmet olur iktidar olursak Fatih Sultan Mehmet Kanunlarını getireceğiz. Düzenin kurulması için idam cezalarının devam etmesini sağlayacağız daha da artırarak”.
http://www.odatv.com/n.php?n=basbakan-erdogan-bu-idam-mahkumlarini-hatirlitor-mu-2107101200
Allah aşkına bu yazının tamamını okuyun da anlayın bunların nasıl usta bir takiyyeci olduklarını..
Tabi..Azıcık düşünmesini bilen algılama özelliğini yitirmeyen fakat, yanlış yolda seyreden beyinler için bu çağrım..

reha kaya
22-07-2010, 14:33
Şamil abinin, neden köşe yazılarını aniden bıraktığını, Mustafa MUTLU çok güzel açıklamış.

Eee... Ne demişler ''Batan gemiyi, ilk önce Şamiller terkeder.''


Mustafa Mutlu

ŞAMİL!

Mahkemenin koyduğu yayın yasağına rağmen Ergenekon soruşturmasının tüm detaylarını günler önceden ele geçirip, en ince ayrıntılarını bile yazan Star Gazetesi Ankara Temsilcisi ve köşe yazarı Şamil Tayyar, artık köşe yazısı yazmayacağını açıklamış...

Gerekçe olarak da kendisiyle ilgili “yargı kuşatmasını” ve iktidarın “ilgisizliğini” göstermiş...

Ben Şamil‘i önemserim!

İyi nabız tutar...

Demek ki o da AKP‘ye sırt çevirme döneminin geldiğini gördü!



*****

reha kaya
22-07-2010, 14:44
Doğrudur yanlıştır bilemeyiz, Mustafa MUTLU gözyaşlarına değişik bir bakış açısı getirmiş. :yes:

Doğru ise, koro halinde hepsinin niye höngürdediğini, böylece anlamış olduk. :he:

Mustafa Mutlu


Gözyaşının nedeni!


AKP’nin açık ara önde olduğu dönemlerde kamuoyu araştırmalarını manşetten veren yandaş gazeteler uzun zamandır anket sonucu yayınlamıyor...

Sadece geçen ay bir istisna yaptılar ve SONAR’ın Haziran ayında yaptığı seçim anketini sayfalarına taşıdılar.

Çünkü; AKP’nin oyları Haziran ayında yeniden artış eğilimine girmişti.

Aynı araştırma şirketi, önceki gün Temmuz başında yaptığı seçim araştırmasını yayınladı.

Yandaş medya yine bu haberi görmemeyi tercih etti.

Nedenini anlamışsınızdır herhalde...

Bu anketin sonuçlarına göre CHP, AKP’yi ilk kez geride bırakmış! Sonuçlar şöyle:

CHP: Yüzde 33,45

AKP: Yüzde 31,13

MHP: Yüzde 15,49

BDP: Yüzde 5,08

Saadet: Yüzde 3,25

DSP: Yüzde 3,10

Demokrat P: Yüzde 2,99

Diğer: Yüzde 5,51


***


Şimdi anladınız mı, birilerinin ağlamasının nedenini?




*****

http://i30.tinypic.com/2n6vrwj.jpg

e-fulya
23-07-2010, 13:51
ERDOĞAN NEDEN AĞLIYOR

Psikiyatrist Cemal Dindar yazdı:

e-fulya
23-07-2010, 14:00
SAAT DAYI

(Bu hikayemi Rıfat Ilgaz’ın kendi kadar güzel oğlu Aydın Ilgaz’a ithaf ediyorum)

NİHAT GENÇ
http://www.odatv.com/n.php?n=kuslar-olumden-korkmaz-1907101200

reha kaya
23-07-2010, 15:17
Hasan PULUR RTE'nin mektup merakını, bir fıkra ile güzelce özetlemiş.

Hasan Pulur Olaylar ve İnsanlar

Son mektuplar hesapsız laflar...

23 Temmuz 2010

“12 Eylül dönemi”nde mahkeme kararıyla idam edilenlerin son mektuplarını ağlayarak, hıçkırarak, sözleri boğazında düğümlenerek okuyan Başbakan Erdoğan eleştiriliyor:
“Şimdiye kadar neredeydin?”
Biz bunu bilemeyiz, ama duruma uygun bir fıkra biliriz...
Yeniçeri, Yahudiyi yakalamış hesap soruyor:
“Ulan sizler Hazreti İsa’yı çarmıha germediniz mi?”
Yahudi şaşkın:
“O iş yüzlerce yıl önce olmuş, ben ne bileyim!”
Yeniçeri dinlememiş bile:
“Ben yeni duydum!”
Başbakan da idam mahkûmlarının son mektuplarını yeni öğrenmiş olmalı...
* * *

e-fulya
28-07-2010, 00:32
Erdoğan Ağladı , Timsahlar Utandı

http://www.acikistihbarat.com/Haberler.asp?haber=9004

doruca
28-07-2010, 13:35
Esasa gel,esasa. :biggrin: :cool:

http://www.stargazete.com/gazete/yazar/ahmet-kekec/kivirma-hannes-adam-ol-haber-281330.htm

...
Bu paketin “çiftçiye ucuz mazot sağlamayacağını”, fakir fukaranın karnını doyurmayacağını, istihdam kapısını açmayacağını, yoksulluğu sona erdirmeyeceğini söylüyor ama bir türlü esasa gelemiyor.

Bir yerde de şuna benzer laflar etmişti: “Bugün Beraat kandili değerli yurttaşlarım... Bu anayasa değişikliği aynı zamanda inançlara saldırıdır... Bu saldırıya dur diyecek misiniz?”

Değerli yurttaşların neyin inançlara saldırı olduğunu, neyin inançları tahkim edeceğini fehmedecek akla ve zihni sarahate sahiptir, merak etme. Bu anayasa değişikliğine niçin “hayır” diyeceğiz?

Sen onu anlat...

tyuksel
28-07-2010, 17:52
Amanoslardan TSK’ya; yeni darbe girişimi!
Arslan Bulut

İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Hatay’ın Dörtyol ilçesinde PKK markalı saldırıda şehit edilen dört polis memuru için Adana Valiliğinde düzenlenen törende yaptığı konuşmada, “Çevre illerimizin valileri burada, bölge komutanlarımızın hepsi burada, emniyet burada... Bu Amanosları temizleyin diyorum. Ne yaparsanız yapın. Amanosları temizleyin” dedi.
CHP Hatay Milletvekili Gökhan Durgun ise olayların ardından hükümeti suçlayarak, “Amanos Dağlarında PKK grubu olduğu biliniyor. Hükümet burada terör olayı yokmuş gibi davrandı. Problem yok anlayışı ile tedbir almadı, ihmal var” cevabını verdi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise İnegöl’de ve ardından Dörtyol’da yaşanan olayları hükümetin açılım politikasına bağladı, “Başbakan’ın PKK açılımı ile toplumsal bünyeye soktuğu etnik mikrobun kontrolsüz tırmanışa geçtiği ortaya çıkmıştır” dedi. İçişleri Bakanı’nın olayları referandum sürecine bağlamasını da “aymazlık ve sorumsuzluk” diye eleştiren Bahçeli, “Türkiye’yi bölmek için yola düzülen ihanet kervanından, PKK ve etnik bölücülerin taleplerine sahip çıkarak PKK açılımı ile bunu siyasi bir proje haline getiren Başbakan ve hükümetinden milli irade yoluyla ve yargı önünde hesap sorma günü yaklaşmaktadır” ifadesini kullandı.

* * *

Türkiye bu olaylarla sarsılırken Balyoz soruşturması kapsamında hakkında yakalama kararı verilen isimlerden emekli Korgeneral Engin Alan’ın eşi Nevin Alan, “Türk Silahlı Kuvvetleri, kendi personeli olan muvazzaf ve emekli generallere darbe yaptı. Onların arkasında durmadı. Herkesi de birbirine düşürdü. Yaşanan hukuksuzluklara hiçbir tepki göstermedi. Ses soluk çıkmıyor. Biz isterdik ki onlardan bir tepki gelsin, bizi arayıp sorsunlar” diye bir açıklama yaptı.
Diğer taraftan 102 subay hakkında verilen yakalama kararı ile ilgili olarak Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un, Başbakanlık Resmi Konutu’nda Başbakan Tayyip Erdoğan ile sürpriz bir görüşme yaptığı anlaşıldı.
Erdoğan’ın Başbuğ ile yaptığı görüşmenin devam ettiği dakikalarda, Hatay’da bir yemekte bulunan Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in, korumasının verdiği not üzerine, konuşmasını “önemli bir işi olduğunu” belirterek yarıda kestiği ve özel uçakla, apar topar Ankara’ya döndüğü de öğrenildi.

* * *


Eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ise “Anlaşılıyor ki Türkiye’de bu kadar büyük hukuksuzluğun yapılması için bir askeri darbeye ihtiyaç yokmuş. Bir askeri darbe olmadan da ülkede en temel insan hakları ihlal edilebilirmiş, masumiyet karinesi yok sayılabilirmiş, haksız tutuklamalar yapılabilirmiş, yüzlerce insana zulmedilebilirmiş. Etnik ayrışma ve etnik gerilim ortamı da ne yazık ki iktidarın katkılarıyla, öncülüğüyle, desteğiyle bütün ülkeye yaygınlaştırılmıştır” dedi.
Türkiye Barolar Birliği açıklamasında da Balyoz Darbe Planı davası kapsamında çıkartılan yakalama kararının, yasaya ve hukuka aykırı olduğu belirtildi.

* * *

Bütün bu olay ve değerlendirmelerden ben şu sonucu çıkarıyorum:
PKK’nın İskenderun’da başlattığı, Dörtyol ve Osmaniye’de sürdürdüğü eylemlerle, “TSK içindeki darbe” arasında bir bağlantı vardır.
Amanoslardan sürdürülen PKK markalı saldırılar ile TSK içindeki darbenin eş zamanlı olması tesadüf değildir. Türkiye, ABD-İsrail politikalarına boyun eğsin isteniyor. Tam böyle bir zamanda İngiltere Başbakanı Cameron’un Türkiye ziyareti de bu olaylarla ilgilidir.

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=14253

tyuksel
28-07-2010, 17:58
Tören ordusu!..
Hulki CEVİZOĞLU

12 Eylül referandumuna (halk oylamasına) 47 gün kaldı.
Bir anayasa değişikliği paketi hazırlayan ve bunu halka onaylatmak isteyen iktidar ile muhalefet partileri arasında yarışma sürüyor.
Bu arada, 29’u general olmak üzere 77 civarında muvazzaf (görevdeki) subay hakkında “yakalama” emri çıkıyor.
Hatay ve İnegöl’de halk birbirine giriyor, iç savaşı çağrıştıran görüntüler yaşanıyor, askerlerin yanı sıra polislerimiz de şehit ediliyor.
Bu aşırı yaz sıcaklarında insanlarımızın içi kararıyor, umutsuzluk artıyor ve neredeyse düşmanlarımıza yalvarır duruma geliyoruz:
“Lütfen ülkemize saldırmayın, çünkü bu aralar birbirimizi yemekle meşgulüz, size karşı savaşacak ordumuz ve milli irademiz dağılmış durumda!..”

Ne generalini, ne de askerini...
Gerçekten uluslararası destekli terör örgütü PKK’ya karşı mücadele eden ordumuzun başına örülen çoraplar ve -nedense- bu çorabı kafasından bir türlü çıkaramayan Türk Silahlı Kuvvetleri’miz var.
PKK ile geçmişte ve bugün mücadele eden (Öcalan’ın getiriliş ve sorgulanma süreçleri dahil) komutanlarımızın önemli bir bölümü ya tutuklanmış durumda ya da “kaçak” diye aranıyor!..
Yanlış anlaşılmasın, PKK’ya esir düşmediler. Ya da PKK’dan kaçmadılar.
Çeşitli isimlerle anılan iddianamelere göre, “7 yıl önce darbe yapacaklardı” gerekçesiyle başlarına bunlar geliyor.
Genelkurmay Başkanlığı ise (başında, yaklaşık bir ay sonra emekli olacak Org. İlker Başbuğ var), paralize olmuş durumda. Ne generalini koruyabiliyor, ne de askerini!.. Onların da kendine göre gerekçeleri var!..
Bu durumdaki orduda terfi ve atama heyecanı yaşanabilir mi acaba?
Bu durumdaki ordu, dağlarda ve kentlerde cirit atan teröristlerle hangi moral ve hangi emir altında mücadele edebilir acaba?
Kritik noktalardaki komutanları hakkında tutuklama kararı çıkan böyle bir ordu, düşman saldırısı olsa, nereyi nasıl savunabilir acaba?
Yani, sonuç olarak Türkiye; tam anlamıyla saldırıya açık ve korumasız bir ülke konumuna gelmiştir.

Hangi güçlü ordu, hangi
güçlü Türkiye?
Atatürk’ün dağlara taşlara yazılı “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözlerini, baskılar üzerine “Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye” sloganına çeviren (sonra onu da değiştiren) Genelkurmay Başkanlığı’nın bu sloganı tartışılır duruma geldi.
Hangi güçlü ordu, hangi güçlü Türkiye?..
Uzun bir süreç sonucunda, şanlı Türk Ordusu, zanlı Türk Ordusu durumuna düşürüldü; neredeyse bir “tören ordusu” na dönüşme tehlikesi ile karşı karşıya!..
Orta Doğu ve Arap ülkelerindeki göstermelik “teneke orduların” durumunu unutmayalım. Ülkesine saldırı olduğu zaman, bir kurşun atmadan teslim olan Irak’ın Ordusu’nun nereye gittiğini, uçak ve ağır silahlarının ne olduğunu tüm dünya merak etmişti.
Biz Türkler de..

Muhalefet yanlış izi takip ediyor
12 Eylül referandumu ile başlamıştık, onunla tamamlayalım.
Bu referandumun kendisi için bir “güven oylaması” olduğunu bilen AKP iktidarı, ne pahasına olursa olsun “evet” dedirtmek istiyor.
Ve, tartışmayı “12 Eylül darbesinden kurtulmak” noktasına kilitliyor. Muhalefet de bu izi takip ediyor.
Oysa, konu o değil.
Beyaz TV’deki Düşünce Fırtınası programında söyledim, bu akşam da söyleyeceğim (saat 22), konu 12 Eylül darbesiyle ilgili değil, yargıyı yeniden düzenlemek.
Muhalefet partilerinin sözcüleri, bu noktayı halka anlatmak yerine, bir ileri bir geri, darbe tartışmasına girip, oradan haklı çıkmak istiyor.
Halka konunun bu olmadığı anlatılmalı.
Tıpkı 1 Mart Tezkeresinde olduğu gibi, “cambaza bak” yapılıyor. O zaman da tartışma başka eksene kaydırılmış, Türkiye’ye 62 bin 500 ABD askerinin geleceği gerçeği halka anlatılmamıştı.
Sallasalar sahte cambaz ipten düşecek ama, nedense muhalefet de cambazla oynamayı yeğliyor.

http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=14254

yosun
29-07-2010, 00:24
Zaman Daralıyor!

Yazmıştım, küresel güçler, kolay kolay pes etmeyen milletleri ‘yola getirmek’ için
bölgesel savaşların ateşini yakarlar..
Güneydoğu ateş altındayken, Hatay ve İnegöl kaynamaya başladı. Şırnak’da Devlet
adamları sokakta yürüyemiyor! Bu ateşin yayılması uzun zamandır planlanmaktaydı…
Yazmıştım, küresel güçler, kolay kolay pes etmeyen milletleri ‘yola getirmek’ için
bölgesel savaşların ateşini yakarlar..

CIA istasyon şefi Paul Henze açıkca söylemişti:

“…. temel bir düzenlemenin (federasyonlaştırmanın) yapılabilmesi için 20. yüzyılın
sonunda Türkiye’nin içine sürüklendiği bunalımın daha (da) kötüleşmesi
gerekecektir.’(Mustafa Yıldırım, Sivil Örümceğin Ağında)

İşte bunalım giderek arşa tırmanıyor. Bakın işsizlikten, açlıktan yokluk ve
yoksulluktan, satılan fabrikalardan bahseden kaldı mı? Gündem giderek sertleşiyor.
Bu ‘iç savaş’ gündemidir. Açın Yugoslavya örneğini okuyun. Aynen böyle başlamıştır.
Perkins şablonu yazmıştı…

John Perkins’i okudunuz mu? Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları adlı kitabın yazarı.
Küresel sermayenin/çetenin Yugoslavya’da ve dünyanın birçok ülkesinde nasıl bir
senaryoyla hareket ettiğini ana başlıklarıyla anlatır. İnternetteki bir
söyleşisinde dünyayı ele geçirmeyi hedefleyen küresel sermayenin şablonunu şöyle
özetlemişti.

İşte, Türkiye’nin 1947 sonrası tarihi.

‘Biz ekonomik tetikçiler,önce doğal kaynakları zengin , stratejik konumları önemli
ülkeleri tespit ederiz. O ülkeye Dünya Bankası ya da kardeş kurumlardan bir kredi
ayarlarız. Ayarlanan kredi asla o ülkenin hazinesine gitmez. O ülkede ‘proje’ yapan
bizim şirketlerimizin kasasına girer.
Enerji santralleri, sanayi alanları, limanlar yapılır.. Bizim şirketlerimiz kazanır
.. O ülkedeki birileri de nemalandırılır. . Toplum bu düzenekten hiçbir şey
kazanmaz. Ama ülke büyük bir borcun altına sokulmuş olur. Bu o kadar büyük bir
borçtur ki ödenmesi imkansızdır. Plan böyle işler..
Sonunda ekonomik danışmanlar/tetikçiler olarak gider onlara deriz ki: ‘Bize büyük
borcunuz var. Ödeyemiyorsunuz. O zaman petrolünüzü satın, doğal gazı bize verin,
askeri üslerimize yer gösterin! Askerlerinizi birliklerimize destek olmaları için
savaştığımız bölgelere gönderin, Birleşmiş Milletler’de bizim için oy verin!.
Elektrik, su, kanalizasyon sistemlerinizi özelleştirin! Onları Amerikan
şirketlerine ya da diğer çok uluslu şirketlere satın!
Sosyal hizmetleri, teknik sistemleri, eğitim kurumlarını, sağlık kurumlarını hatta
adli sistemleri ele geçiririz Bu, ikili üçlü dörtlü bir darbeler serisidir.’

İşgal Ordularına çağrı başladı!


Bir ülkenin ekonomisi tamamen ele geçirildikten sonra, tüm temel organları yavaşça
ele geçirilir. Devleti devlet yapan kurumlar paramparça edilir. Siyasetine,
ordusuna, polisine, yargısına, eğitim sağlık sistemlerine sızılır. Ülke felç
edilir.

Eşzamanlı olarak etnik ve dini gruplar kışkırtılır. Açlığın işsizliğin kol
gezdiği ülkeler, yabancı ajanlar için münbit topraklardır.

Ülkenin siyasileri Beyaz Saraya , genel kurmayı NATO’ya, ekonomisi Dünya
bankasına, üniversiteleri Erasmus’a bağlanır. Medyası bağlı olunan kurumlar için
çalışır!

Feodal ağalardan uyuşturucu baronları yaratılır. Milli dokular bozulur, millet içine
‘halkların özgürlüğü’ tohumlanır, ‘kendi kaderini tayin hakkı’ isteyen halklar, ne
hikmetse hep petrol bölgelerinde ortalığı kasıp kavurur. Para ganidir. Destek de
öyle..

Belediyeler sanki artık o ülkenin değil, Avrupa’nın Amerika’nın belediyeleridir.
Küresel hükümete bağlı çalışırlar.
Arkalarında dağ gibi emperyalizm vardır.

İsrail ve ABD istihbaratı yardımcılarıdır. Terör örgütü ordularıdır. Televizyonlar
taraftarlarıdır…

Ortalık kan gölüne dönünce, Beyaz Saray’ kalın iplerle bağlı siyasiler, ‘NATO
gelsin!, BM Barış Gücü nerde?’ diye bağıracaklardır..

Sözüm ona muhalefet, ‘TSK, Türkiye Cumhuriyetini koruyup kollama görevinden istifa
etsin!’ diye ortaya çıkacaktır.

Saygın Atatürkçü sivil toplum örgütleri, emperyalizmin Anayasası oylanırken ‘Biz
tarafsızız! Ses çıkaramayız!’ buyuracaktır.

Bir PLATFORM farzdır!


Ülkede ayık, sesi çıkan, önde gelen kanaat önderleri, , komutanlar, gazeteciler
içeri tıkılmıştır, susturulmuşlardır. Ordu alenen tasfiye edilmektedir. Hukuk guguk
olmuştur!

Sadece kendi için değil, tüm mazlum milletler için yepyeni bir tarih yazmış olan bir
millet, ordusunun bir sırtlan sürüsünün saldırısına uğradığını acıyla görüyor. En
üst düzey NATO paşalarının Beyaz Saray siyasileri ile elele verişlerini izliyor.

Henze’nin dediği gibi, ‘bunalım koyulaştıkça’, sokak çatışmaları artacak, güvenlik
güçleri kan kaybedecek, yapayalnız, çaresiz, işsiz aşsız bırakılmış halk galeyana
gelecektir.

Tarih, içinden geçtiğimiz bugünleri Türkiye’ye yapılan emperyalist bir SİVİL DARBE olarak kaydedecektir.

Hatay’da Şırnak’da ,İnegöl’de CIA ve Mossad, plan gereği, denemeler yapıyorlar.
Türkiye’nin Batı, Doğu ve Güneyinde yapılan bu iç savaş testi, ülke genelinde
uygulamaya sokulmak istenecek, sonraki ilk durak Karadeniz kentleri olacaktır


Kimin Türkiye tarafında, kimin başka ülkeler tarafında olduğunun ayan beyan ortaya
çıktığı, bir süreçten geçiyoruz. Milli güçler ve milli irade er ya da geç elele
verecektir!
Detaylar kaybolacak, ‘can havli’ devreye girecektir.

Başka ülkelerin işgali altında yaşamak istemeyen HERKES, başta samimi dindar,
solcu, Türkçü kanaat önderleri acilen bir araya gelmeli, konferanslar, kongreler,
düzenlemelidir. Bunlar, parti tabelaları altında değil, her kentte bağımsız
platformlarda yapılmalıdır. Ve bu faaliyet, referandum için olduğu kadar, onun çok
daha ötesinde, çok daha geniş bir gelecek düşüncesiyle planlanmalıdır.


Banu Avar

e-fulya
29-07-2010, 00:31
Tarih, içinden geçtiğimiz bugünleri Türkiye’ye yapılan emperyalist bir SİVİL DARBE olarak kaydedecektir.

Banu AVAR


“EVET” NEDEN TURUNCU?



28.07.2010 12:43



Vatan yazarı Can Ataklı, AKP’nin “evet” kampanyasında turuncu rengi kullanmasının, Soros’un Ukrayna ve Gürcistan’da kullandığı turuncuyla ilgisi olup olmadığını merak etti.
Can Ataklı’nın bugünkü yazısının “Bu turuncu da neyin nesi?” başlıklı bölümü şöyleydi:

“Başbakan Erdoğan’ın “Evet” mitinglerinde bir nokta çok dikkat çekiyor.

Alanlara toplanan hemen herkesin başında turuncu renkli bir şapka var. Üzerinde “evet” yazıyor.

Turuncu renk çok ilginç.

Hatırlayın Ukrayna’da, Gürcistan’da büyük kalabalıklar halinde iktidarı devralanlar turuncu rengi kullanıyorlardı.

Peki neydi bu turuncunun sırrı?

Soros adındaki uluslararası bir para spekülatörü, Amerikan yanlısı yapılması istenen devletlerdeki bazı siyasi partileri destekliyordu. Soros bazı ülkelerdeki yönetimleri değiştirmek için olağanüstü maddi desteğin yanı sıra, özellikle o ülkenin entelektüellerini de maddi çıkarlar karşılığında kendisine bağlı vakıflarda çalıştırıyordu.

AKP’nin “turuncusu” Soros destekli mi bilemem tabii. Ama öğrendiğime göre AKP Genel Merkezi, “evet” mitinglerinde dağıtılmak üzere 5 milyon şapka, 5 milyon tişört ve 10 milyon bayrak yaptırmış. Geri kalanlarını ise her ilin örgütlerinin yapması talimatı verilmiş.”

Odatv.com

http://www.odatv.com/n.php?n=evet-neden-turuncu--2807101200

e-fulya
29-07-2010, 13:20
...Öncelikle aylardır devamlı hatırlatılmasına rağmen ve şimdi Kılıçdaroğlu’nun açık açık:

“Erdoğan ve Büyükanıt çıkar işbirliği yaptı” suçlamasına rağmen hâlâ 27 Nisan muhtırası ve Yaşar Büyükanıt’la ilgili hiçbir gelişmenin görülmemesi. Bu doğal olarak “Ona dokunulmayacağı konusunda söz mü verildi? Acaba ‘tek başıma karar verip yazdım’ dediği muhtıranın seçimde yaratacağı etkiyi bilerek mi yaptı” şüphesini pekiştiriyor.

Son derece gereksiz bir anda, millet Cumhuriyet mitingleri ile doğal tepkisini ortaya koymuşken, bu mitingleri bile “orduyla bağlantısı varmış gibi” gösteren (böylece demokrasiye çok yönlü zarar veren) ve bütün toplumu şoka uğratan bu ‘e-muhtıra’nın sebebi neydi?

HALK ÖĞRENMELİ?

Dolmabahçe’de baş başa görüşme yapıldığına göre bu neden biliniyor olmalı ve kesinlikle bu bilgi “mezara kadar” bekletilmemeli. Milletin bu kadar darbe sıkıntısı çekerken ‘27 Nisan’ı öğrenmeye hakkı vardır.
Mesele, sadece “Pes”, “Ölüler bile güler” gibi cevaplarla geçiştirilecek gibi değil...

Diğer tarafta; bu kadar çok sayıda muvazzaf asker için “darbe hazırlığı nedeniyle” yakalama emri çıkmışsa, aynen 2003’te Genelkurmay Başkanı olan Hilmi Özkök’ün dönemindeki iddialarla sorumluluğu olmamasının kabul edilemeyeceği gibi, İlker Başbuğ da emrindeki komutanlar, generallerle birlikte suçlanıyor demektir.

İş bu noktaya vardırılmışken ve AKP yöneticileri “Bizim ilgimiz yok yargının kararı” derken İlker Başbuğ’un muvazzaflar için çıkarılan yakalama kararlarını neden Başbakan Erdoğan’la konuştuğu da önemli bir soru işaretidir. Madem ki AKP “yargının kararı” olduğunu ve yargının bağımsız olduğunu -bu olayda- kabul etmekte ve söylemektedir, o zaman “Başbakan yargıya ne diyebilir ki” sorusu sorulmayacak mı?

Org. İlker Başbuğ, toplumun kendisine ve TSK’ya güveninin sarsılmamasını istiyorsa Başbakan Erdoğan’la 25 Temmuz’da yaptığı görüşmeyi millete açıklamak zorundadır.

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=yargi-bagimsizsa-basbug-neden-basbakana-gitti&tarih=29.07.2010&Newsid=319791&Categoryid=4&wid=4

e-fulya
29-07-2010, 17:48
AKP yalan söylüyor..

DUBAİ ANLAŞMASININ İÇYÜZÜ

http://www.odatv.com/n.php?n=dubai-anlasmasinin-icyuzu--2907101200

e-fulya
30-07-2010, 11:05
AKP yalan söylüyor..

DUBAİ ANLAŞMASININ İÇYÜZÜ

http://www.odatv.com/n.php?n=dubai-anlasmasinin-icyuzu--2907101200

BU DAVA YÜCE DİVANA ANTRENMAN OLUR

http://www.odatv.com/n.php?n=bu-dava-yuce-divana-antrenman-olur--3007101200

blnturkek
31-07-2010, 12:58
Recep Bey cevap versin bakalım

İlk önce isminizden başlayalım sormaya...
Recep Bey, sizin isminizde niye Kemal yok? Mustafa Kemal’e mi benzemek istemediniz Kemal Kılıçdaroğlu’na mı?
Bunun hesabını vereceksiniz... Çünkü sizin aklınızdan geçenleri biz çok iyi biliyoruz...
Söyle Recep Bey, İnegöl’deki, Dörtyol’daki çatışmaları sen veya senin arkadaşların organize etmediler mi?
İsbat edebilir misin bu çatışmaları AKP oyları artsın diye sizin çıkarmadığınızı?
Recep Bey, niye rahat durmuyorsun?
Bak işte Saadet Partisi’nde de ihtilaflar kaynattınız...
Şevket Kazan bizim namdar genel sekreterimiz Önder Sav’ı ziyaret edince neden tahammül göstermediniz?
Önder Sav değerli bir büyüğümüzdür... Bir yandan Numan Kurtulmuş’u, diğer bir yandan Necmeddin Erbakan’ı fitleyen siz olmadığınızı isbat edebilir misiniz?
Ayıp olmuyor mu?
Recep Bey, Orgeneral İlker Başbuğ ile yine gizli bir görüşme yaptı...
Niye gizli yapıyor görüşmeleri?
Açıklamasını istiyorum derhal... Yoksa ben açıklarım, o zaman müşkül duruma düşer...
İlker Başbuğ Paşa’yı tehdit mi etti, aldattı mı hepimizin bilmesi lazım değil mi?
İngiltere Başbakanı’nın ne işi var ülkemizde?
Başka Avrupa ülkeleri başbakanları da gelecekler bilahare...
Burası yolgeçen hanı mı?
Recep Bey neden görüşmeleri açıklamıyor? Ne diye gizli kapılar ardında ağırlıyor yabancı konukları?
Recep Bey, her gün neler yediğini, neler içtiğini ya Resmi Gazete’de fasılasız açıklar, ya da yoldaşım, gardaşım, ameldaşım Devlet ile ben açıklarız... Hem de en yüce divana, yani Everest’in zirvesine çıkartır yargılarız kendisini...
Recep Bey, hangi gün doğmuştur? Niye gizli tutuyor doğduğu günü?
Bir korktuğu mu var?
Bilsin ki korkunun pilav yemeye faydası yoktur...
Recep Bey, her sabah yanıma gelip gördüğü rüyaları bana anlatmazsa hesabını soracağım...
Bir başbakan nasıl gizli rüya görebilir?
Ya gördüğü rüyalar içinde CHP’yi Kervankıran kuşuna benzetiyorsa?
Eee, sormaz mıyım bunların hesabını?
Sessiz kalırsam bana da “Dersimli Dede” demesinler...
Duydum ki, Recep Bey, Deniz Baykal ile görüşmüş...
Nerede, ne zaman, hangi konular için?
Belli değil...
Rivayet olsa bile benim dikkatimi çekmiştir... Recep Bey bir açıklık getirmek zorundadır... Deniz Bey için ikinci bir kaset yayınlamamızı istiyorlarsa derhal, hem de Sıhhiye Meydanı’nda gereği yapılsın...
Recep Bey, şu sıcak günlerde sıcak çay içmiş... Bu nasıl yapılır? Hiç tek başına sıcak çay içilir mi? İçilirse o arada kumpas kurmadığına beni inandıramaz...
Çay içeceğine çavdar suyu içsin..
Recep Bey kendini layüsel mi sanıyor?
Recep Bey referandumda EVET oyu verilmesini istemiş?
Nasıl ister? Burası sahipsiz bir ülke mi? EVET oyu isteyeceğine hiç benim gibi hayırda hayır var tekerlemesi telaffuz etmek aklına gelmemiş mi? Yoksa kimseyi umursamıyor mu Recep Bey?
Yüce divanı bir daha hatırlatırım...
Bir kolundan ben, bir kolundan Önder Sav ağabeyim, öbür kolundan Bahçeli/bostanlı Devlet ortağım, bir kolundan da Ergenekon sanıkları tuttuğu gibi alaşağı ederiz...
Sahi kaç tane kol olur bir adamda?
Tabii çaresi var... Sabih Kanadoğlu üstadımız kaç taneyi layık görürse o kadar kolu olur bir kişinin...
Pirimiz, üstadı muazzamamız Süleyman Demirel ve yardımcısı birinci yamağı Hüsamettin Kindoruk 5 derse 5; 59 derse 59...
Recep Bey cevap versin bakalım...
Recep Bey’e son sorum:
Recep Bey beni kıskanıyor... Evlad-ı Resul olduğum için, Nasreddin Hoca torunu olmamdan dolayı, Hacı Bektaş Veli’nin özbe öz yeğeni oluşum sebebiyle; niye kızarsın Recep Bey? Ben daha Donkişot’un dayım, Hasan el Sabbah’ın uzaktan amcam, İsmet Paşa’nın teyzem oğlu olduğunu söylemiyorum...
Bunlar seni çıldırtıyor değil mi Recep Bey?
Geveze çağında hep lafa boğulduk
Laftan öte laf-ü güzafa boğulduk
Ağzımız tad görmedi fani dünyada
Her saat yalana hilafa boğulduk.

alıntıdır.

serkanozden
31-07-2010, 13:41
GENÇ SUBAY KARDEŞİM, RAHAT MISIN?
Biliyorum, sen bir zamanlar sık sık rahatsızlık çeken o eski genç subay değilsin.
Onların bir kısmı çoktan emekli oldu, torunlarıyla oynuyor. Bir kısmı, bir zamanlar boyuna depreşip duran rahatsızlığının tehlikeli bir "çocukluk hastalığı" olduğunu anlamış durumda muhtemelen. Bir kısmı ise ordunun en tepelerine kadar çıkmış ve eskisinden daha da rahatsız...

Şimdi yeni bir "genç subaylar" kuşağı var orada ve ben merak ediyorum:

Sen, genç subay kardeşim;

Harbiye'den çıktığından bu yana kışlada geçirdiğin her gün başarısız kalmış bir darbe haberleriyle yüzleşmek zorunda kalan sen; birlikte savaştığın komutanlarının akılalmaz provokasyon planlarının altında imzasını gören; bazı hainlerin kaos uğruna kendi jetimizi düşürmeyi bile planladığını okuyan, yeraltından ordu malı silahların fışkırdığına, ordu malı bombaların orada burada patladığına tanık olan sen...

Heron İhanet kayıtlarını okuyan sen...

Rahat mısın?

Bizler, her sabah gazeteleri açtığımızda yeni bir "bomba"yla sarsılmaktan allak bullak olduk artık. Eskiden ayda bir, haftada bir gelen "bombalar" artık günde ikişer ikişer gelmeye başladı ve bu bombardıman, ordudaki kirlenmeyi yıllardır bilen, yazıp çizen bizlere bile fazla geliyor artık.

Son iki gün, sadece son iki gün içinde öğrendiklerimize bak:

Hani geçenlerde Gediktepe'deki baskın sonrasında açıklama yapan Tümgeneral PKK'lıları çoban sandıklarını söylemişti ya; meğerse o baskını yapan PKK'lılar saldırıdan on beş gün önce sınır girişinde Heronlar tarafından tespit edilmiş ve bildirilmiş ama her nedense bölgeye gelen helikopterler gruba ateş etmeden geri dönmüş. Bu kadar da değil Gediktepe Sınır Karakolu'na baskın yapılacağı, saldırıdan iki gün istihbar edilmiş ve acil faksıyla komutanlara bildirilmiş. Ama yine bir tedbir alınmamış.

Şimdi bu durumda genç subay kardeşim; sen de benim gibi; lanet okumuyor musun? Bu kaçıncı ihanet; o zaman ne işe yarıyor bu Heronlar, diye saçını başını yolmuyor musun? Boşu boşuna ölen silah arkadaşların için ağlamıyor musun? Neden bu savaşın bir türlü bitirilemediğini anlamıyor musun?

Yine, hani geçen mart ayında Ankara'da sivil plakalı bir kamyon bir ihbar üzerine emniyet güçlerince durdurulmuş ve kamyonda TSK'ya ait 900 küsur el bombası bulunmuş ama hemen ardından bunun TSK'nın bilgisi dahilinde rutin bir nakliyat olduğu ve güvenlik nedeniyle sivil araç kiralandığı söylenmişti de bizler de "Hay Allah biz de artık çok şüpheci olduk" diye mahcup olmuştuk ya, işte o bombaların kriminal raporu tamamlanmış.

Ve ne çıksa beğenirsin?

O bombaların Ergenekon kapsamında 59 ayrı olayda kullanılan bombalarla kardeş olduğu, Ergenekon operasyonu kapsamında 12 ayrı olayda ele geçen bombalarla aynı seriden olduğu ortaya çıkmış.

Mart ayında ihbarı yapan kişi, kamyonlardaki mühimmatın Türkiye'nin birçok bölgesine dağıtılacağını ve kirli eylemler yapılacağını iddia etmişti.

Şimdi sen, genç subay kardeşim; bundan önce daha kaç kamyonun hangi illere hangi kirli eylemler için silah tevzi ettiğini, o silahlarla neler yapıldığını -ya da yapılacağını- merak etmiyor musun?

Hem bize hem sizlere bir kez daha yalan söylenmesinden; aptal yerine konmuş olmaktan dolayı kızgın değil misin?

Son birkaç günde yediğin bu darbeler yetmiyormuş gibi, bir de Genelkurmay'ın suça bulaşmış bütün bu insanları kulaklarından tutup adalete teslim etmek yerine, korumak ve kollamak için çırpındığını gördüğünde; Balyoz sanıklarına ordu tarafından standart savunma hazırlandığını; kaçak subayların orduevlerinde saklandığını okuduğunda derin bir hayal kırıklığı ile sarsılmıyor musun?

"Ya bir de bu adamları YAŞ'ta terfi ettirirlerse, biz bu bataklıktan nasıl çıkarız" diye düşündükçe yüreğin daralmıyor mu?

Biz şaşkınız... Kirlenmeyi biliyorduk ama bu kadarını bilmiyorduk...

Sen biliyor muydun?

Her sabah gazeteleri açtığımızda yeni bir ihanet haberi okumaya içimiz dayanmıyor artık.

Biz bu kadarına dayanamıyoruz...

"Harp Okulu'ndan mezun olurken ettiği yemini hâlâ dün gibi hatırlayan kardeşim; karısını, çoluğunu çocuğunu, bilmem kaç yüz kilometre uzakta bırakıp, ıssız dağ başlarında, kuş uçmaz kervan geçmez patikalarda, kalleş bir mayının her an patlayacak gümbürtüsüyle yaşayan teğmenim, üsteğmenim, yüzbaşım; binbaşım, albayım.

Sen;

Sen uzatmalı çavuşum, başçavuşum"

Sen dayanabiliyor musun?

X x x

Evet, sabır gerçekten de kilit kelime. Şu anda sen de biz de sabrediyoruz.

Ama bu sabırda tevekkül değil umut var. Sabrediyoruz, çünkü biliyoruz ki, bu dehşetengiz tabloyla karşı karşıya olmaktan daha kötüsü, bu tabloyla hiç karşı karşıya gelememek, varlığından haberdar olamamaktır. Biz yıllarca bu tabloyla bir arada ama onu göremeden yaşadık. Böyle şeyler hep oluyordu ama biz bilmiyorduk. Şimdi görebildiğimize göre çözüm süreci de başlamış demektir.

İşte sabır gücümüzü buradan alıyoruz. Gördüklerimiz bizi kahretse de böyle gelmiş olanın daha fazla böyle gidemeyeceğine inancımız bizi ayakta tutuyor.

Gülay GÖKTÜRK-Bugün gazetesi

Ladino
31-07-2010, 14:42
Recep Bey cevap versin bakalım

İlk önce isminizden başlayalım sormaya...
.

alıntıdır.

Kimse durduramayacak Türkiye'yi; ama...

Sanırım şu yakıcı gerçeği herkes kavradı artık: Eğer Türkiye, iç sorunlarıyla boğuşmaya mahkûm olmamış olsa, kimse durduramayacak Türkiye'yi.

Dünyada, ülkenin geleceğini ipotek altına alacak kadar kontrolden çıkabilecek boyutlar kazanan, kangrenleşen patetik iç sorunlarla boğuşan başka bir ülke yok Türkiye'den başka.

Başka ülkelerin de iç sorunları var elbette. Ama dünyanın hiçbir ülkesinde, iç sorunlarının ülkeyi rehin aldığı, elini kolunu bağladığı, çeşitli toplum kesimlerini bu kadar sert, keskin cephelere ayırdığı, karşıt kutuplara savurduğu, en küçük meseleleri bile bir anda ölüm-kalım meselesi hâline gelebilen sorunlar yaşandığı söylenemez.

Böyle bir ülke yok yeryüzü coğrafyasında. Çünkü yönünü, rotasını, ruhunu, temel dinamiklerini bizatihî kendisi yok etmeye kalkışan başka bir ülke yok şu dünyada. Olamaz da.

Bunun temel nedeni bizim medeniyet iddiamızı yitirmemiz ve tarih yapan bir aktörden tarihte tatil yapan bir figüran derekesine düşmemiz/di.

Şunu demek istiyorum: Batı uygarlığının modernlikle birlikte geliştirdiği meydan okuma, öncelikli olarak bizi, İslâm medeniyetinin hem yeniden-kurucusu, hem de koruyucusu Osmanlıyı hedef alan, tarihten silmeyi amaçlayan bir meydan okumaydı. Bu meydan okumanın nihâî olarak başarıya ulaşmasının en önemli şartı, Osmanlı'nın temsil ettiği İslâm medeniyetini tarih dışına itebilmesiydi.

Batı uygarlığı, bizi önce Avrupa'dan uzaklaştırdı; sonra da tarihin dışına itmeyi başardı.

Avrupa'dan uzaklaştırılma girişimini belki önleyemeyebilirdik; ama eğer ok yaysız kalmamış olsaydı, yayını yitirmemiş olsaydı, tarih dışına itilme girişimlerini kesinlikle önleyebilirdik. Sorun okun yaydan çıkmış olması sorunu değildi; okun yaysız kalmış olmasıydı.

Başka bir deyişle, biz, bir ceset olarak varlığımızı sürdürüyorduk; ama ruhumuzu yitirmiştik ve ruhumuzu yitirdiğimizi bile fark edemiyorduk: Bizim, ruhumuzu yitirmemiz şartıyla ceset olarak varlığımızı sürdürmemize izin verilmişti yalnızca.

Ruhumuzu yitirmemiz demek, iddialarımızı kendi ellerimizle reddetmemiz, terk etmemiz demekti: İşte bizden istenen şey buydu; bizim içimizdeki beyinsizlerin tam bir zafer sarhoşluğuyla yaptıkları şey de bu oldu: Kendi kuyumuzu kazmak, kendi intiharımızı hazırlamak.

Bu coğrafyanın insanlarının ruhunu oluşturan yegâne kaynak İslâm'dı: Tarihimiz boyunca ortaya koyduğumuz en büyük tecrübeyi bu sayede gerçekleştirmeye muvaffak olmuştuk: Sadece müslümanlar açısından değil, insanlık açısından da ortaya koyduğumuz en büyük tarihî tecrübenin yaratıcı ruhunu ve kurucu iradesini İslâm'a borçluyduk: Kurduğumuz Osmanlı sulh düzeni, bizi insanlığın son adası yapacak kadar insanlığın, tabiatın, dinlerin, inançların koruyucusu, kollayıcısı kılacak kadar insanlığın sadece Müslümanlara, müslüman medeniyetine emanet edildiğinde gün yüzü, huzur ve barış yüzü görebileceği yegâne evrensel ve insanlık düzeni olduğunu bütün dünyaya göstermişti.

Düşünsenize... Batılıların modern meydan okumayla bütün kıtaları sömürgeleştirdikleri, yüzmilyonlarca insanı zincirlere vurdukları, başka insanların, medeniyetlerin, dinlerin, felsefelerin kökünü kazıdıkları bir zaman diliminde, Osmanlı sulh düzeni, insanlığa esaslı bir ruh üflemişti.

İşte biz, insanlığın ekmek kadar, su kadar ihtiyaç hissettiği, herkese, bütün farklılıklara hayat bahşeden bu ruhu yok etmeye kalkıştık: Gerekçe, tam anlamıyla metamorfoz yemiş kişilerin ileri sürebileceği bir gerekçeydi: "Biz yenilmiştik ve bu yenilginin nedeni de İslâm'dı."

İnsanlığa insanlığın ne demek olduğunu öğreten bir medeniyet ruhunu yitirmekle, neyi yitirdiğimizi kavrayabilmiş değiliz hâlâ. Hâlâ figüranlık yapmakta ve bu coğrafyayı Batılılara, -Batılıların gayr-ı insanî, çatışmacı, bölücü, parçalayıcı, ruhsuzlaştırıcı, barbarlaştırıcı, materyalist seküler ve ruhsuz değerlerini Batılılarda bile görülmeyen bir putlaştırma ilkelliği sergileyerek- dekor yapmakta bir sakınca bile görmüyoruz.

Yeniden rotasını bulduğu, ruhuna ve iddialarına sahip çıkabildiği zaman, Türkiye'yi kimsenin durduramayacağını çok iyi biliyoruz artık.

Ancak bu, Türkiye'nin değil, Türkiye'deki güç ve çıkar aygıtlarını ellerinde bulunduran, o yüzden sadece kendi bencil çıkarlarını düşünen, Türkiye'yi kendi sefih çıkarları için ipotek altına alan küçük azgın azınlığın, bu milletin yakasından düşmesi veya düşürülmesiyle mümkün. İşte o zaman, iç sorunları Türkiye'yi ipotek altına alamayacak, Türkiye, yeniden tarihî yürüyüşüne soyunacaktır.

Yusuf KAPLAN

Serenler
01-08-2010, 08:47
Ayıptır ayıp! Halkın parası o!
31 Temmuz 2010 Cumartesi 10:03
Sözcü Yazarı Necati Doğru, TRT'den hatırı sayılır paralar alan ünlü gazetecileri yazdı. Doğru, "Aldığınız bu paraları hak etmediğinizi mi düşünüyorsunuz ki gizleyip saklıyorsunuz?" diye sordu.

Yaşasın açıklık ve netlik. Şu sırada bizde de TRT üzerinden hem gerçek demokrasiyi ve hem de hakiki saydamlıkla açıklığı isteyen sesler yükselmeye başladı.

Faydalı hayırlı sesler.

Bu seslere destek vermeliyiz.

Yüreklendirmeli, arkalamalıyız.
Bu iyi insanlar diyorlar ki; TRT'nin bütçesine harcansın diye giren her 100 liranın 80 lirası halkın vergilerinden oluşuyor. Türkiye'de harcadığı her 100 liranın 80 lirasının halktan toplanan vergilerle karşılayan tek özerk kurum TRT'dir. Anayasaya da yazılmış.

Denilmiş ki: TRT tarafsızdır.

Yoksula zengine egemene yönetene patrona işçiye kadına erkeğe güçlüye güçsüze iktidara muhalefete tarafsız davranmalıdır.

Davranmıyor.

TRT iktidar borazanlığı yapıyor.

Nefesi keskin, kalemi zincirli, söyleyecek lafı kurgulu ünlü gazetecileri "Hazine'den emzikli" yapıyor. Onlara TRT'nin bütçesinden hatırı sayılır bol paralar aktarıyor. Bu ünlü gazeteciler de; "Hazine'den geçinen Emzikli Gazeteci" olmayı içlerine sindiriyorlar.

Başbakan Türkiye'yi büyütüyor.

Dışişleri Bakanı "Türkiye'yi dünya yıldızı yapıyor" İçişleri Bakanı^"Türkiye'yi barış ve kardeşlik bahçesine" çeviriyor, Çalışma Bakanı ile Enerji Bakanı da "Türkiye'yi madenlerinde son 8 yıldır bir tek maden işçisinin grizu patlamasında ölmediği bir ileri ülkeye" dönüştürmüş bulunuyor diye tarafgirliği şaha kaldırıyorlar. Muhalefeti ise "bütün kötülüklerin anası-halktan kopuk-ergenekoncu-Kemalist-Jakoben-beceriksiz" diye çok ağır eleştiriyorlar.

Haber-Sen'den sordum.

Bana isimlerini yolladılar:

Ergun Babahan (star)

Ekrem Dumanlı (zaman)

"Çıkış Yolu" adlı programı...

Derya Sazak (Milliyet)

Fehmi Koru (Yeni Şafak)

Mustafa Erdoğan (Zaman)

Politik Açılım adlı programı...

Mehmet Gündem (Yeni Şafak)

Gündeme Özel adlı programı

Rıdvan Memi (Sabah)

Kozmik Oda adlı programı

Faruk Bilgin (Samanyolu)

AÇI adlı programı yapıyorlar.

(Ayrıca bankasını batırmış bir işadamından TMSF'nin eline geçtiği için Hazine'den geçinmeli yayın yapan Cine-5 adlı televizyon kanalında da yayına çıkıp bol para alan ünlü gazeteciler varmış. İsimlerini öğrenemedim. Öğrenince yazacağım.)

Aldıkları Hazine parası.

Yani halkın vergisi.

Acaba kaç bin lira, milyon lira alıyorlar?

TRT Genel Müdürü'ne soruluyor.

Cevap vermiyor, gizliyor.

Her şeyi açı4klayan bu ünlü gazeteciler de "TRT'den program başına aldığım şudur, ayda şu kadar tutuyor. Brüt şudur, vergiyi de TRT'de ödetiyorum. Hazine'den ayda net şu kadar alıyorum, işte belgesi..." diye köşelerinde yazıp duyurmuyorlar.

Ayıptır!

Yediğiniz halkın parası!

Bu çağda bu, gizlenecek halt mı!

Aldığınız bu paraları thak etmediğinizi mi düşünüyorsunuz ki gizleyip saklıyorsunuz?

STAH
06-08-2010, 19:36
Hatırlarsınız; manken ve oyuncu Aysun Kayacı bir televizyon programında, “Niye ‘dağdaki çoban’la benim oyum eşit? Hiç vergi vermeyen biriyle niye benim oyum eşit?” diye sorunca; başına gelmedik iş kalmamış, hakkında dava bile açılmıştı…

Başbakan da, “Demokrasi, her seviyeden, her gelir grubundan, kökeni, ırkı, dini ne olursa olsun, her bir vatandaşın eşit oy hakkına sahip olmasıdır” diyerek Kayacı’ya ders vermişti!

Sonra da, bu mankenimize tepki göstermeyen diğer siyasi partilerin liderlerine fırça atmıştı:

“Demokrasinin bu en asli unsurunu tartışmaya açanlara karşı siyasi partilerden hiçbir tepkinin gelmemesi çok manidardır!”

Bu polemiği neden mi anımsattım…

Bizim gibi tatlı su demokrasilerinde aslında her oyun eşit olmadığını, aslolanın “Başbakan’ın oyu” olduğunu, önceki gece açıkça gördük ve yaşadık da ondan!

***
Biliyorsunuz; yaklaşık iki yüze yakın subay, halen çeşitli “darbe girişimi” soruşturmalarında şüpheli ya da sanık durumunda…

Yüksek Askeri Şûra, böyle bir dönemde ordunun yeni komuta kademesini belirlemek için 1 Ağustos’ta toplandı…

Terfilerin ve atamaların nasıl yapılacağı, 17. 7. 972 tarih ve 1612 sayılı Yüksek Askeri Şûra’nın Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un ikinci maddesinde açıkça tanımlanıyor:

“Yüksek Askeri Şûranın üyeleri; Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı, Kuvvet Komutanları, Ordu Komutanları, Jandarma Genel Komutanı, Donanma Komutanı ile Silahlı Kuvvetler kadrolarında bulunan orgeneral ve oramirallerdir.

Yüksek Askeri Şûra üyelerinin terfi işlemleri ile ilgili konulardaki oy hakkı ve değerlendirme notu eş değerdedir.”

***

Yukarıdaki tanıma uyan 17 kişi var… Onlar da bugünkü YAŞ’ın üyeleri…

Sivil üyelerin biri Başbakan, diğeri Milli Savunma Bakanı…

Diğer 15 üye ise yasada belirtilen görevlerdeki orgeneral ve oramiraller…

Aynı maddeye göre; terfi ya da emeklilik için “oy çoğunluğu”yla karar verilmesi gerekiyor…

Alınan karar da daha sonra Cumhurbaşkanı’nın onayına gönderiliyor!

Sadece Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının ataması Milli Savunma Bakanı’nın, Başbakan’ın ve Cumhurbaşkanı’nın üçlü kararnamesi ile yapılıyor.

***

Son YAŞ’ın dördüncü gününde Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı’nın ataması, geleneklere aykırı bir şekilde “daha sonra”ya bırakıldı.

Diğer terfiler konusunda ise Milli Savunma Bakanı, 15 asker üye ile birlikte hareket etti.

Yani o da asker üyeler gibi, darbe girişimi soruşturmalarında sanık ya da şüpheli durumunda olan 13 general ve amiralin terfi etmesinde hiçbir sakınca olmadığını söyledi. Terfileri için “Evet” dedi.

Sadece Başbakan, “Hayır, bu komutanlar AKP’ye karşı eylem planı yapmışlar, ben bunları terfi ettirmem” diye diretti…

Ve…

Onun dediği oldu!

Yani; yasaya göre birbiriyle “tamamen eşit 17 oy”un kullanıldığı bir “demokratik” seçimde…

16 oy, 1 oya yenik düştü!

Bu 1 oyla; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sadece bugünkü değil, belki de önümüzdeki 30 yılının komuta kademesinin kaderi yeniden çizildi!

***

Yığınlara demokrasi konusunda ahkâm kesmekle demokrat olunmaz…

Başkalarına talkını verip, salkımları yutmakla hiç olunmaz…

Gerçek demokrasi; düşüncelerini açıklayan bir mankeni fırçalamakla değil, Başbakan’ın 1 oyunun, gerçekten 1 oy olmasıyla hayata geçer!

Eğer o 1 oy, 17 oydan üstün oluyorsa, o rejimin adı…

FAŞİZMDİR!

M.MUTLU

serkanozden
07-08-2010, 12:51
İlhan Selçuk, darbeler ve demokrasi..

Bir süredir yazmıyor İlhan Selçuk ama görüşlerini aynı gazeteden Hikmet Çetinkaya aracılığıyla yansıtmaya devam ediyor.

Türkiye'de kemalist-Sol kesimin önemli isimlerinden biri Selçuk.

Belli bir kesimi temsil hakkı olduğunu düşündüğümden ötürü Selçuk'un söyledikleri önemli.

Çetinkaya İlhan abisine sormuş:

"Cumhuriyet'in hem imtiyaz sahibi hem de başyazarı olarak, askeri darbelere ve baskıcı otoriter tek partili rejimlere nasıl bakıyorsunuz?"

O da cevap vermiş:

"Artık askeri darbeler dönemi kapandı. Ben bunu yazılarımda da belirtmiştim. Türkiye 'darbe olacak mı, olmayacak mı' tartışmalarını yapmamalı. O dönem kapandı. Türkiye'nin demokrasiyi ve özgürlükleri geliştirmesi gerekir."
Şaşırdınız değil mi?

***

İlhan Selçuk 1970'lerin başında General Cemal Madanoğlu Cuntası'nın Doğan Avcıoğlu ile birlikte sivil liderlerinden biriydi.

Tarihe "9 Mart" olarak geçen darbe girişimi 'içerdeki' yarılma nedeniyle akamete uğramış, İlhan Selçuk ve arkadaşları da "12 Mart" döneminde bir süre tutuklu kalmışlardı.

Şimdi "Ergenekon Davası"ndan tutuksuz olarak yargılanıyor Selçuk.

Ve yine bir darbe girişimi iddiası var.

Mustafa Balbay ile yaptığı görüşmelerden birinde 9 Mart'ta uğradıkları 'ihanet'i hatırlatarak "Bir kez daha biz yenilen tarafta olursak, hiç istemiyorum. Bundan korkuyorum" demişti Selçuk..

9 Mart gibi bu girişimler de akamete uğradı.

Bütün yollar bir bir kapandı.

Demokrasiden başka açık bir kapı kalmadı.

***

Bazı dostlarını kaybetme pahasına İlhan Selçuk görüşlerini bir nebze değiştirmiş görünüyor.

Hatta Selçuk, "AK Parti" ve "BDP" dahil bütün partilere eşit uzaklıkta olacaklarını da deklare ediyor.

Başbakan Erdoğan'a da, Cumhurbaşkanı Gül'e de, CHP lideri Baykal'a da ve MHP lideri Bahçeli'ye de aynı mesafede duracaklarını belirtiyor.

Bir şey daha söylüyor Selçuk ve bu da çok önemli kanımca..

"Atatürkçülük ve ulusalcılık adı altında şoven milliyetçilik yapılıyor. Bu yanlış; Atatürk'ün milliyetçiliği şovenizm değil, kültür milliyetçiliğidir. Bir de sandıkla gelen sandıkla gider. Türkiye'nin geleceği asker-sivil baskıcı rejimlerde değil, demokrasidedir."

Geç oldu ama temiz oldu demekten başka bir laf düşmez bize.

Emeği geçenlere bir teşekkür de benden.

Her kimlerse onlar..

Alıntı- Abdullah Muradoğlu

BORA YAŞAR
07-08-2010, 12:59
İlhan Selçuk, darbeler ve demokrasi..

Bir süredir yazmıyor İlhan Selçuk ama görüşlerini aynı gazeteden Hikmet Çetinkaya aracılığıyla yansıtmaya devam ediyor.

Türkiye'de kemalist-Sol kesimin önemli isimlerinden biri Selçuk.

Belli bir kesimi temsil hakkı olduğunu düşündüğümden ötürü Selçuk'un söyledikleri önemli.



İlhan Selçuk toprağa karıştı..

Hala uğraşıyorsunuz..

Belki de öldüğünden haberin yoktur senin..

Oraya buraya Cumhuriyet ve değerlerinin düşmanı yazıları alıntılamaktan vazgeçsen..Ha?

Varsa bir düşüncen yaz.

serkanozden
07-08-2010, 13:18
Sn Bora Yaşar polemiğe girmem, gerekte yok, Allah rahmet etsin, tabiki biliyoruz.

Bu bir köşe yazısı, köşe yazısı bölümündeyiz.

Cumhuriyeti ve değerlerinin sevmek kimsenin tekelinde değil, ve ya sevgisini yargılamak kimsenin hakkı değil.

İnsanların ne düşüncede olduğunu bilmeden, Herkesi kendinize göre kalıplaştırma, İftira ve karalama yapmazsanız daha medeni ve daha doğru olur.

BORA YAŞAR
07-08-2010, 13:24
Sn Bora Yaşar polemiğe girmem, gerekte yok, Allah rahmet etsin, tabiki biliyoruz.

Bu bir köşe yazısı, köşe yazısı bölümündeyiz.



İşte bunu diyeceğini biliyordum..

Bu nedenle bu başlıkta anlamsız bir uyarı yapmış gibi görünmeyi göze aldım..

Peki diğer başlıklara bir tek not koymadan kopyaladığın yazılara ne demeli..

Dön bak bir arkana..Kaç tane var..

Gelelim sizlerin arasında pek tutulan sıkıştığınca kullandığınız klişeye:

"Cumhuriyeti ve değerlerinin sevmek kimsenin tekelinde değil, ve ya sevgisini yargılamak kimsenin hakkı değil."

Kardeşim bırak mugalatayı..

Cumhuriyet değerlerini seviyorsan göster. Düşmanca davranma..

İstersen o klişeyi şöyle çevirelim daha gerçekçi hatta doğru olacak.. Ne dersin?

"Cumhuriyet değerlerini sevmemek bize göre bir eksiklik değil. Mecbur değiliz..Sevmediğimiz için yargılamak da kimsenin hakkı değil."


Bak böyle de, canımı ye!

Kıvırtmadan..

serkanozden
07-08-2010, 13:39
Yine iftira, çamur at izi kalsın mantığı. Sizin iftiralarınızla okuyucuların gözünde yazıların doğruluğu ve değeri düşmez.

Chp'ye aykırı bişey alıntılamak ve referanduma EVET diyenlere bakış açınız ve savunmanız iftira etmek mi olmalı?

Bunun gibi çeşitli fraksiyonlardaki birçok gazetede yüzlerce yazı var, buradaki gibi 3-5 okuyan değil Türkiye'de herkes gazetelerden bunları okuyor.

Biraz saygı Lütfen.

serkanozden
07-08-2010, 13:48
Örnek olarak Oktay ekşi bugün Hürriyette "Bu kadar da olmaz" diye bir köşe yazısı yazmış.

Şimdi bu yazıdan dolayı Oktay Ekşi'yi ve Hürriyet gazetesini karalayıp iftira mı etmeliyiz?

Olur mu böyle bişey? Komik olur ancak, Bu yanlış mantık.

reha kaya
07-08-2010, 14:59
Yılmaz ÖZDİL üstadımız, bizden geri takip ediyor gündemi.

Şahsımız, Alman kurmay heyetini takdim edeli, günler geçti.

General olarak önerimiz ise ''Majestelerinin ordusunda görev yapmış, helal süt emmiş, temiz bir İngiliz generali'' idi.

Genelkurmay başkanı olarak Bülent ARINÇ isabetli bir seçim olmuş, ağlaya ağlaya idare eder kurmayı.

7 Ağustos 2010

Yılmaz ÖZDİL

[email protected]

Komutan adaylarımı açıklıyorum


Haber kanalı seyrediyorum...

Duayen bi gazeteciyi çıkardılar.

“N’olacak şimdi?” diye sordular.
“İnanın bilmiyorum” diye başladı.
*
Saat tuttum... 22 dakika anlattı.
*
Ben kendi payıma bildiklerimi bile iki dakka anlatamam, adamı “reklam arası vermemiz lazım” diye susturmasalar, 222 dakka anlatacaktı bilmediklerini!
*
E böyle olmaz tabii...
Yapıcı öneriler lazım.
*
Hilmi Özkök’ü Kara Kuvvetleri Komutanı yapın mesela... Tecrübeli.
*
“Muvazzaf general mi kalmadı kardeşim, emekli generalden komutan olur mu?” derseniz...
Terörle mücadele eden yüzlerce muvazzaf general varken, emekli generali terörle mücadele koordinatörü yapmadınız mı kardeşim? Muvazzaf general mi yoktu?
*
O olmadı, birinci ordu komutanını kuvvet komutanı yapın, boşalan yere, Liman von Sanders’i birinci ordu komutanı yapın... Yapmadınız mı daha önce?
*
(Donanma komutanımız Souchon Paşa, genelkurmay ikinci başkanımız Bronsart Paşa, birinci ordu komutanımız Liman von Sanders Paşa’ydı, malum... Bütün payeler Alman subaylarına verilince, 276 kiloluk top mermisini paşa paşa sırtında taşıma payesi de, Seyit onbaşıya kalmıştı haliyle!)
*
“Almanya’dan general ithalatı memlekete pahalıya maloldu” diye endişe ediyorsanız, sıkmayın canınızı...
“General” mobile var.
Çakma, Çin malı.
Orijinaliyle aynı işi görüyor.
*
Şaka bir yana, üç beş apoletlinin oturup general seçmesi, demokrasiye aykırıdır aslında... Madem hevesi var, illa komutan olmak istiyor, kışlalarda miting yapsın general adayları... Cemselerin üstüne çıkıp, vaatlerde bulunsunlar, “alakart karavana yapıcam, suşi, her gün çarşı izni, her akşam aç aç” filan...
Ona göre karar versin erat.
*
Tabii, kararı onbaşıya çavuşa bırakırsan, gidip en çok sevdikleri astsubaylara oy verirler, benim tercihim öyle olurdu en azından... Astsubayların general olmasını engellemek için, yüzde 10 barajı getirilsin... Eşit oy alanlar “koalisyon komutanı” olsun... Afganistan’da
Irak’ta yok mu koalisyon güçleri
komutanı? Pentagon’dan iyi mi bilicez...
Sırayla yapsınlar.
*
Denizi olmayan başkentte deniz kuvvetleri komutanlığının ne işi var?
TOKİ’ye devredilsin...
Selimiye Kışlası’nın manzarası şahane, yan gelip yatma yeri olmadığına göre, belediye başkanı otursun oraya...
Ve, “Allah’tan bunlarla savaşa girmemişiz” dediğine göre, anlıyor demek ki bu işten, hazır gözleri de yaş’lı, Bülent Arınç olsun genelkurmay başkanı.

er76014560
08-08-2010, 11:51
İşte bunu diyeceğini biliyordum..



seni gidi niyet okuyucu seni...:he:

BORA YAŞAR
08-08-2010, 12:24
seni gidi niyet okuyucu seni...:he:

Dedim ya incilerini saçıp dolaşıyorsun..

serkanozden
08-08-2010, 12:31
Referandum: Muhalefetin Hayır Gerekçeleri

Gerek CHP, gerekse MHP referandumda anayasa değişikliklerine hayır oyu verilmesini şiddetle savunuyor. İki parti de referandumu AK Parti’ye karşı bir tür güven oylamasına, hatta hesaplaşmaya çevirmiş durumda. Ancak hayır kampanyalarının içeriğine bakıldığında aslında her iki partinin de içeriğe çok da itirazı olmadığı görülüyor. Özellikle MHP değişikliklere değinmiyor bile. Referandumda 'hayır' demesinin tek nedeni değişikliklerin AK Parti’nin inisiyatifi ile gelmiş olması.

MHP lideri içerikten hareketle tabanını ‘hayır’a ikna etmesi çok zor, çünkü MHP tabanı hem 12 Eylül’den çok çekmiş bir taban, hem de değişiklikler ile daha önce belli bir kesime adeta yasaklanmış olan yüksek yargı MHP’liler de dâhil olmak üzere nispeten daha muhafazakâr kesimlere de açılmış olacak. Başka bir deyişle sadece MHP değil, hiçbir sağ partinin anayasa değişikliklerine hayır demesi mümkün değil. Bu nedenle MHP’nin hayır oyunu daha çok siyasi rekabete, hatta inatlaşmaya bağlamak mümkün. Bir kez hayır yoluna giren MHP tek başına devirmekte güçlük çekeceği bir siyasi partiyi diğer muhalefet partisi ile işbirliği halinde iktidardan devirmeye çalışıyor. Ancak seçilen yolun ne kadar riskli olduğu ve geri tepme riski aşikâr. Bu nedenle MHP kampanyasını olabildiğince anayasa değişikliğinden uzakta tutmaya çalışıyor ve tabanının ilgisini teröre kaydırmaya gayret ediyor. Aslında artan terör olaylarıyla hiçbir ilgisi olmayan anayasa değişiklikleri sanki terörün asıl nedeniymiş gibi takdim ediliyor. Demokratik Açılım ile anayasa değişikliği arasında doğrudan bir bağlantı kurularak 12 Eylül’de anayasanın değil de ‘Kürt sorunu’ndaki yeni politikaların oylanacağı intibaı oluşturulmaya çalışılıyor. Oysa ki değişiklikler Kürt sorununu, ya da terörle mücadeleyi içermiyor. Değişiklikler arasında Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın yapısı var, memurlara toplu sözleşme hakkı var, kadın ve çocuklara pozitif ayrımcılık var, hatta şehit yakınlarına ve gazilere daha fazla hak da var. Ancak MHP bunlardan bahsetmiyor, tartışmayı teröre kaydırıyor. Böylece halkın teröre olan tepkisi iktidar partisine kaydırılmaya, bu yolla referandumda ‘hayır’ sonucu alınmaya çalışılıyor. MHP’nin bu stratejinin karşılığını özellikle deniz kıyılarında alabileceğini söylemek mümkün. Bu bölgelerde referandum şimdiden ‘açılım’ın oylanması olarak algılanmaya başlandı bile. Ancak pek çok bölgede MHP ile AK Parti’nin tabanlarının birbirine benzerliği dikkate alındığında söz konusu yaklaşımın geri tepeceği yerler de var. Ayrıca gerçekten ziyade ‘algı yanılmasına dayalı bir kampanya’nın her zaman için büyük riskleri olduğu da unutulmamalıdır.

CHP’ye bakıldığında benzeri bir tablo burada da görülebilir. Aslında ilkesel olarak ele alındığında değişikliklerin tamamı CHP’nin geçmiş parti programlarından alınmış gibi. Uzun yıllar CHP çevresinin savunduğu iddiaların AK Parti inisiyatifi ile gerçekleşiyor olduğunu düşünen CHP ilkesel olarak itirazı olmasa da pragmatik nedenlerle referandumda ‘hayır’ı savunuyor.

Tıpkı MHP’de olduğu gibi CHP de bu anlamda ‘taktiksel bir hayır kampanyası’ yürütüyor ve içeriğe çok fazla girmiyor. Ancak CHP’nin MHP ile kıyaslandığında hayır demesini gerektirecek güçlü bir pratik nedeni de var: Belki de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yüksek yargıda hep CHP görüşü hâkim oldu. Bu durum çok partili dönemde dahi pek değişmedi. Özellikle askeri darbeler yüksek yargıyı oluşturdukları düzenin sigortası olarak gördüler ve 27 Mayıs Darbesi’nden sonra yüksek yargı seçilmişleri frenleyen bir işlev gördü. CHP’de liberal sol ne kadar ilkesel duruş ile daha demokratik bir yargı istese de, mevcut yapıda CHP’nin anayasa değişikliklerine sırf yüksek yargıda ideolojik değişiklik istememesi nedeniyle karşı çıkması dahi anlaşılabilir. Ancak uzun vadede 12 Eylül’de hayır diyen bir CHP’nin bu tavrını izah etmekte ileride zorlanacağı da açıktır.

MHP ve CHP açısından referandumun bir diğer önemi ise şüphesiz parti içi liderlik yarışlarında olacaktır. Bahçeli ve Kılıçdaroğlu muhalifleri, tıpkı diğer partilerde olduğu gibi liderin her türlü başarısızlığını sabırsızlıkla gözlüyorlar. Referandumda evet oylarının % 60’ı zorlaması halinde bunun MHP ve CHP içinde bazı muhalifleri harekete geçirme olasılığı hiç de az gözükmüyor. Özellikle CHP’de referandum sonuçlarının Baykal(cılar)ın geri dönüşü için güçlü bir gerekçe verdirmemesi gerekiyor.

BDP daha önce bu tür konularda iradesi olmadığını, iradenin İmralı’da, yani PKK’da olduğunu ilan etmişti. Dolayısıyla BDP ve PKK’nın anayasa değişikliklerine hayır demesinin sebebini ortak değerlendirmek gerekiyor. Malum, PKK-BDP cephesi şiddetten ve sorunlardan besleniyor. Dolayısıyla her türlü demokratikleşme PKK-BDP hattına zarar veriyor. Bu nedenle daha anayasa değişiklikleri görüşülürken PKK dağda askere saldırarak, BDP de Meclis’te oylamaları boykot ederek süreci baltalamaya çalışmıştı. Bu doğrultunun doğal bir uzantısı olarak BDP’nin 12 Eylül’de oyu hayır olacaktı. Ancak BDP’nin buradaki zorluğu bölgede seçmene ‘hayır’ çağrısı yaptığı zaman seçmeni kontrol edemeyeceğini, ‘hayır’ vereceğim diye sandığa giden seçmenin büyük olasılıkla ‘evet’ vereceğini biliyor olmasıdır. Dolayısıyla BDP-PKK referandumu boykot kararı aldı. Böylece hem referandumu vurmak istiyorlar, hem de boykot gibi sert bir duruşla referandum ortamını terörize etmenin peşindeler.

Son olarak bir siyasi parti olmasa da devlet içi çeteleşmeler de referandumda önemli bir aktör olacaktır. Bir kısım arkadaşları halen sanık durumunda olan bu kişiler devam eden davaların yüksek yargıda kapanacağını, hatta yüksek yargının alt mahkemeleri, yetkisini aşarak bile olsa, durduracağını hesap ederek referanduma ‘hukuktan kaçış kapısı’ olarak bakıyorlar. Derin çetelere göre eğer 12 Eylül’de ‘hayır’ çıkar ise Ergenekon ve Balyoz gibi davalar tamamen çıkmaza girecek ve sadece 12 Eylül Darbesi ile değil, mevcut darbe girişimleriyle de hesaplaşmak, hatta onları durdurmak hayal olacaktır. Özetle derin çeteler için referandum bir ölüm-kalım meselesidir. Belki CHP ve MHP bu kaygıları paylaşmıyor, ancak görünen o ki hem PKK, hem de devlet içi çeteler muhalefetin, özellikle de MHP’nin bu referandumdaki tüm zorluklarının farkındalar ve tüm çabalarını bu noktalar üzerine yoğunlaştırıyorlar. İnegöl ve Dörtyol bunun açık kanıtlarıdır.

Alıntı- Sedat LAÇİNER

tyuksel
08-08-2010, 12:56
En basit görevlerden en kritik görevlere kadar Liyakat'ın yerini "Benim dediğimi düşünmeden uygulayacak adam"'ın alması üzerine Yılmaz Özdil'den güzel bir yazı...

Or’kestra...
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/15508773.asp?yazarid=249&gid=61
Yılmaz Özdil

Güzel güzel öneriler yapılıyor:

“Generaller görevden alınsın!

Albaylar kuvvet komutanı olsun.
Yarbaylar aynı işi yapmıyor mu?
Niye ordu komutanı olmasın?”
*
Haklılar aslında.
*
YÖK Başkanı mesela...
Rektör değildi.
Dekan bile değildi.
Herhangi bir üniversiteyi, hatta fakülteyi yönetmemişti, şak, bi atadılar...
Hepsini yönetiyor.
*
Albayın “tuğ, tüm, kor, or”u zırt diye atlayıp, zart diye “genelkurmay başkanı” olması değil midir bu?
*
Bana sorarsınız, “albay, yarbay” bile olmasına gerek yok aslında... Anayasa Mahkemesi Başkanımız “iktisatçı” olduğuna göre, niye “kaymakam”dan genelkurmay başkanı olmasın?
*
Kaymakamlar illa ilçe yönetecek diye bi şey yok çünkü... Sen yeter ki, fırsat ver.
*
Bak TRT genel müdürüne.
Kaymakam.
*
Daha önce?
PTT genel müdürüydü.
*
(Var mı bugün herhangi bi özel televizyonun başında kaymakam? Yok... Onun için hükümetin mektuplarını iyi yazamıyorlar zaten! Bence her televizyonun başına PTT’ci bi kaymakam gelmeli... Azz sonra’ların yerini acele posta’lar almalı.)
*
TCDD genel müdürü, İETT genel müdür yardımcısıydı...
Ha otobüs, ha tren.
*
Türk Tarih Kurumu Başkanı, tarih profesörüdür ama, esasen “polis”tir.
*
Dışişleri Bakanımız, elçilik yapmadı, konsolos değil, milletvekili bile değil; dışişlerine baktığı için dışardan...
*
Ormanları bitiren ne? İnşaat... Var mı dünyada, inşaat mühendisi orman bakanı, bizden başka?
*
İstanbul büyükşehir belediye başkanımız, muhallebici... Mimar olarak pek bi eserini hatırlamıyorum ama, sütlacı harika, profiterolü nefis.
*
Doktor var, şarkıcı.
Bankacı var, kimyager.
Fizikçi, mezeci.
Sosyolog, kameraman.
Tiyatrocu, büfeci.
Biyolog, kanepe satıyor.
Öğretmen, pazarcı.
Ziraatçı, emlakçı.
*
Köfte pişiren restoran açıyor, tornavidayı kapan elektrikçi olmuş, annem meteoroloji uzmanı, dizleri ağrıdığında yağmur yağacağını anlıyor...
Herkes teknik direktör.
Herkes her konuda otorite.
*
Hal müdürü başbakanlık yaptı bu ülkede... MİT müsteşarı, çavuş.
*
Kantin asteğmeni, demokrasi ayaklarıyla komuta kademesine karar veriyorsa, albay bile lüks... Genelkurmay’ı genel müdürlük yapın, atayın başına bi or’kestra şefi, hem çalın, hem söyleyin.

Achiles
08-08-2010, 13:00
Yılmaz Özdil..:)

Öldürüyor bu adam beni..

Che Big
08-08-2010, 13:12
http://www.gazeteport.com.tr/DUNYA/NEWS/GP_740489

kuzey kutbunda bir ilk

kendi sonumuzu hazirliyoruz....:grrr:

e-fulya
09-08-2010, 14:34
İSLAMCI YAZARLARDAN FETHULLAH GÜLEN'E SERT ELEŞTİRİ

http://www.odatv.com/n.php?n=islamci-yazarlardan-fethullah-gulene-sert-elestiri--0908101200

serkanozden
09-08-2010, 14:47
Sazan Aksu... Öyle mi Süheyl?

Partisinin düzenlediği bir toplantıda konuşan CHP’nin çiçeği burnunda MYK üyesi Prof. Süheyl Batum, referandumda “evet” oyu kullanacağını açıklayan ünlü sanatçımız Sezen Aksu’ya “Ha, şu Sazan Aksu mu?” diye hakaret etmiş...

O böyle diyecek de, giderek bir “linç kalabalığı” görüntüsü veren başıbozuk taraftarları sevinç çığlıkları atmayacak... Mümkün mü?

Nasıl coşmuşlar, nasıl kendilerinden
geçmişler...

Süheyl’lerinin bu üstün zekâsı ve espri anlayışı karşısında salonu ayağa kaldırmışlar...

Herhalde Süheyl de, bu çılgın tezahürat karşısında, “Ulan aferin bana... Ne harika bir espri yaptım! Cem Yılmaz’dan daha iyiyim!” deyip “geh geh” sırıtmış, kendi üstün ve militarist zekâsına pay çıkarmıştır.

Böyledir bunlar...

Ellerini taşın altına koymazlar...

Bu ülkenin yararına olabilecek herhangi bir girişim içinde olmazlar...

Özgürlüklerle ilgili, “hah işte, budur” dedirtecek bir açıklama yapmazlar...

Bir cümleleri yoktur...

Demokrasi, özgürlükler, hukuk, çok seslilik, eşitlik fikriyatı umurlarında değildir...

Bilakis, özgürlük taleplerine karşı statükoyla iş tutarlar.

Bugüne kadar, açıktan cephe aldıkları bir “darbe”yi hatırlamıyoruz.

Darbeler, laiklikten sapma gösteren kara kalabalıkları terbiye etmeye ve nihayetinde “cumhuriyet çizgisine” çekmeye yönelik “istenmeyen ama zaruri girişimler”dir...

Muhtıralar, “altına aynen imza attıkları” normal asker davranışıdır...

Fişlemeler ve andıçlar “ordu içi doğal yazışmalar”dır...

28 Şubat, “sivil toplum kuruluşu gibi çalışan ordunun katkılarıyla gerçekleştirilmiş sivil bir hareket”tir...

Balyoz mu?

Ne Balyoz’u?

Balyoz, Ayışığı, Sarıkız, Eldiven, Kafes filan Ergenekon savcılarının bir uydurmasıdır ve aydınlarımızı Silivri’ye tıkan bu savcılardan en kısa zamanda hesap sorulacaktır...

Peki, bombalar ne olacak?

Danıştay suikasti, Hrant Dink cinayeti, darbe günlükleri, “Ordu Göreve” pankartları, e-muhtıralar, y-muhtıralar, cami bombalama timleri, law silahları, “ıslak imzalı” ihanet belgeleri, Heron’lar, dost mayınlar, Hantepe ve Gediktepe skandalları...

Bunlar ne olacak?

Bunlarla ilgili bir açıklamaları yok ama “kendinden menkul nezahetleri” var...

İhtiyaçtan bulunmuş ve “Etro” namıyla maruf genel başkanları Kemal Kılıçdaroğlu, bu ülkenin seçimle gelmiş ve hiç değilse asgari bir saygıyı hak eden Başbakanı’nı, kendince “sınıfsal aşağılamaya” tabi tutuyor...

Bunu da “nezaket çerçevesinde siyaset yapmak” sanıyor.

Eskiden “Recep Bey” derdi, sinik de olsa, arada saygılı (!) bir mesafe bırakırdı.

Şimdi “Recep” diye bodoslamadan gidiyor: “Recep şöyle yaptı, Recep böyle yaptı... Kalpazan Recep, haramzade Recep...”

Prof. Süheyl Batum da, bu ülkenin yüz akı olmuş büyük sanatçı Sezen Aksu’ya “Sazan” diye hakaret ediyor...

Böyle genel başkana, böyle MYK üyesi...

Ergenekon sanığı Hurşit Tolon, erken günahı “Kürtçe, Rumca, Ermenice şarkı söylemek” olan Sezen Aksu’yu “vatan haini” ilan ettiğinde bu beyefendi susmuştu...

Darbelerde susmuştu...

Muhtıralarda susmuştu...

Ergenekon girişimlerinde de “mevzun” suskunluğunu koruyor...

Hadi yürekli olmasın, anlarız.

Bari Sezen Aksu’nun binde biri kadar bu ülkeye kattığı bir “değer” olsun...

Alıntı-Star gazetesi.

cengaver
10-08-2010, 11:12
Bazı yazarlar vardır, hazzetmeyiz.Benimkilerden birinin bugün yazısı var.Paris,öğrencilik yılları,metro kısımlarını görmezden gelirsek bence dört dörtlük.Tavsiye ederim E.Özkökün bugünkü yazısını.

e-fulya
13-08-2010, 13:27
BU RAKAMLAR NEYİ Mİ İZAH EDİYOR

http://www.odatv.com/n.php?n=bu-rakamlar-neyi-mi-izah-ediyor-1108101200

e-fulya
22-08-2010, 10:39
Hanefi Avcı'nın AKP'yi bin kere kapattıracak kitabı!

Hanefi Avcı’nın kaleme aldığı, “Haliç’de Yaşayan Simonlar” isimli kitabını okumaya başlamadan önce merak edip konuları taradım, akabinde satır satır okumaya başladım.
İtiraf ediyorum son dönemde hiç bir kitabı bu kadar dikkat ve heyecanla okumuyorum.
Niçin mi?
Yazan isim çok önemli de ondan!
Hayır yazmak Hanefi Avcı için iş değil!
Tersine o bu işi vicdanına, ülkesine ve tarihe sorumluluk adına yaptı!
Dahası, başına gelebilecekleri de tahmin ederek yazdığını söylüyor!
Hanefi Avcı çok önemli biri çünkü o Emniyet camiasında dürüstlüğü ve adaleti ile nam salmış gerçek bir
vatansever!.
Hiçbir gurubun, partinin, ideolojinin adamı değil, sadece devletinin ve yasaların emrinde! Hatırlayın yakın geçmişte de CHP’li Edirne Belediye Başkanının üstüne gitmişti.
Bazı Emniyet Müdürleri misali hanları-hamamları yoktur, her yaz sonu köyden gelen bulgur ve tarhana ile eksiğini tamamlar.
En önemlisi Hanefi Avcı yakın geçmişte Emniyet İstihbaratının Merkezi ile İstanbul istihbaratında yetkili sıfatı ile bulunmuş biri!
Ve ondan da önemlisi bugün hâlâ görevde yani Eskişehir gibi önemli ilde Emniyet Müdürlüğü yapıyor yani kızağa çekildiği için çamur atıyor değildir!
Dolayısı ile böyle birinin kitapdaki iddiaları dillendirmesi aslında onun çığlık atması ve devlet ile millet için imdat istemesidir!
Hayır yazdıkları roman ya da dedikodular demeti değil, bire bir yaşadıkları ve gördükleridir!
Devlete sızan unsurları ve dinci yapılanmayı bütün ayrıntıları ile ortaya koyuyor!
Açık ve net olarak devletin başka iradeler tarafından yönlendirildiğini kanıtlıyor!
Somut olarak AKP’nin gözetiminde devletin içinde derin bir yapılanma olduğunu ve bunun kullanılarak muhalif olanların tasfiye edildiğini anlatıyor.
Danıştay cinayetinin Ergenekon’a bağlanmasından diğer bilinen pek çok güncel hadiselere kadar her yerde deliller yerine peşin hüküm ve siyasi projelerin belirleyeci olduğunu aktarıyor.
Kanunsuz olarak yapılan dinlemelerle üretilen sahte belgeleri açıklıyor.
Kısacası kitap kanun ve vicdan tanımayan bir zihniyeti her şeyi ile teşhir ediyor!
Tam bu noktada söyliyeceğimiz şudur:
Bu bilgileri aktaran ismin kimliğinden hareketle savcıların ama özellikle de Yargıtay Başsavcısının hemen harekete geçmesi gerekiyor!
Bu kitap AKP’yi değil bir, bin kere kapattırır!
Kuşkusuz kapatma davasının açılması referandum oylamasından önce olamaz zira bildiğimiz AKP’nin bunu ters-yüz edip istismar edeceği aşikardır.
Ancak sandıkların kapandığı saatte yani 12 Eylül’ün akşam 5’inde AKP’ye kapatma davasının açıldığı ilan edilebilir ve bence edilmelidir.
NOT: Göreceksiniz yandaş medya şimdi Hanefi Avcı için akıl almaz iftiralarla karalama kampanyalarını başlatıp ona hücum edecekler. Ama nafile, ne yaparlarsa yapsınlar hiç biri sinek vızıltısı bile olamaz!


Sebahattin ÖNKİBAR-YENİÇAĞ
http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=14574

KUTERO
26-08-2010, 19:29
Herkese bir hain lazım!

Milletin yüzde 90’ı, yüzde 10’un hain olduğundan emin.

Yüzde 90’ın bir yarısı da, diğer yarının hain olduğundan emin.

Herhangi bir taraf için, hainlerin kümülatif oranı yüzde 55.

Mustafa Denizli’nin meşhur “yüzde 51”inden de yüksek.

Zaten referandum da muhtemelen böyle tecelli edecek:

Ya yüzde 45 evet, yüzde 55 hayır…

Ya yüzde 55 evet, yüzde 45 hayır.

Sonuç, milletin bir bölümünün ötekinin hainliği hakkında fikrini değiştirmeyecek.

http://www.haberturk.com.tr/yazarlar/545904-herkese-bir-hain-lazim

KUTERO
27-08-2010, 13:32
Askerin İmralı tekeli, Öcalan, evetle hayır derken, Erdoğan’ın Diyarbakır konuşması!

.....

Bu bakımdan o kadar çok soru var ki akıllara takılan...
Bu sorulara kaynaklık edebilecek bazı ilginç açıklamalar önceki gün Taraf gazetesinin manşetinde yer aldı.
Emekli MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’e ait bu açıklamalar, devletin Öcalan’la 1999 sonrası İmralı’da yaptığı görüşmelerle ilgili.
Şöyle diyor Cevat Öneş:
“Görüşmeler ağırlıklı olarak, İmralı’nın askerin kontrolünde olması nedeniyle asker tarafından yapıldı. Asker uzun süre İmralı’yı kontrol altında tuttu. Askerin, emniyet ve MİT ile bilgi paylaşımı sınırlı olmuştur.”
Şöyle devam ediyor Öneş:
“Öcalan ile yapılan görüşmeleri üç evreye ayırmak mümkün.
(1) Öcalan’ın 1999’da yakalanmasından sonra askerin kontrolü içinde götürülen, MİT ve Emniyet’in yönlendirici olmadığı süreç.
(2) 2006 itibariyle sivil siyasetin devreye girme arayışları ile seyrek de olsa Öcalan ile görüşmeler.
(3) Demokratik Açılım projesinin öncesinde 2008’den itibaren muhtemelen yapıldığı tahmin edilen görüşmeler.”
MİT Müsteşar Yardımcısı’nın açıklamaları neden önemli?
(1) Asker, 1999’dan 2006’ya kadar Öcalan’la sadece kendisi görüşmüş ve bu işe ne MİT’i karıştırmış, ne de Emniyet’i...
(2) 2006’dan sonra da ancak kendi kontrolünde, seyrek görüşmelere izin vermiş...
Asker ve sivil otorite ilişkisi demokrasilerde böyle mi olur?
* * *
Akla takılan başka sorular da var tabii.
Asker, beş yıl boyunca Öcalan’la yaptığı görüşmelerin ne kadarını sivil otoriteye, hükümete bildirdi?
Asker, bu süreçte Öcalan’ı sadece ‘kullanılması’ gereken bir oyuncu olarak mı gördü?
Kullandıysa nasıl kullandı?
Hükümetler bundan haberdar mıydı?
Örneğin, Öcalan ve PKK 2004 yılı Haziran ayında 1999’dan beri devam eden beş yıllık ateşkese son vermişti. Bu tarih tam da Erdoğan hükümetinin AB ile en kritik müzakereleri başlattığı bir dönemdi.Bu dönem aynı zamanda asker içinde Türkiye’nin AB sürecini torpillemeyi öngören Sarıkız’lı, Ayışık’lı, Jandarma Komutanı Şener Eruygur’lu ‘darbe tertipleri’nin en kızıştığı tarihlere rastlıyordu.
Bir soru daha:
Bu tarihlerin çakışmasının ardında yatan gerçek ne olabilirdi?
Ve bir soru daha:
MİT eğer bu yakınlarda, fiilen asker kontrolü altındaki Öcalan’la ender görüşmelerinden birini yaptıysa, bu nasıl sızmış ya da hangi amaçla hangi odaklar tarafından sızdırılmıştı?
Yine Kandil’den gelen, “Hükümetle pazarlık yapılıyor” açıklamasının ardında yatan gerçek ne olabilirdi?
* * *
Sorular uzayıp gidebilir.
Kısacası:
Türkiye zor bir memleket!
Kolayca provoke edilebiliyor.

http://www.milliyet.com.tr//Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1281592&AuthorID=63&b=Askerin Imrali tekeli, Ocalan, evetle hayir derken, Erdoganin Diyarbakir konusmasi&a=Hasan Cemal

KUTERO
27-08-2010, 13:49
3 Ocak 2003 tarihinde Birinci Ordu’ya giden talimata imza atarken, bu belgenin tam 7 yılı aşkın bir süre sonra Genelkurmay Başkanlığı’nı devredeceği gün Türk kamuoyunun bilgisine ulaşacağı, herhalde hiç aklının ucundan bile geçmemişti Orgeneral Başbuğ’un.

http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=177309

Achiles
29-08-2010, 15:35
''Türkiye, olgun bir nar gibi çatlıyor.

İçindeki binlerce tane, kurumuş kabuğu çıtırtılarla kırıyor.

Başka türlüsü de mümkün olamazdı zaten.''

demiş Ahmet Altan, bana eşekten düşmüş karpuz gibi yarılıyor gibi geliyor ya..

http://www.taraf.com.tr/ahmet-altan/makale-catlarken.htm

Yazıyı okuyunca, Baykal istifa ettiğinde,

Şayet CHP nin başına Çandargillerden, Altangillerden biri geçerse, bilin ki, bu bir ABD operasyonudur, ve sağdan sonra sol da ele geçirilmiş demektir, demiştim bu forumda..

Kılıçdaroğlu geçince başa ise tam olarak algılayamadık..Hem alevi hem kürttü, özümüzde Kürdü de Türkü de hiç ayrı düşünmediğimizden, aydın bir kişi, temiz bir lider olarak beklentiler ortaya koyduk..

Altan ın yazısı, PKK ya Genel Af çıkışı, Seçim Barajını düşürün ortak söylemi ve son gelişmeler diyor ki, galiba CHP yi de kaybetmişiz..

Komplo teorisi der ki;

Son İsrail çıkışlarından ve İran'a yakınlaşmadan dolayı ABD, AKP yi gözden çıkardı..Defterini dürecek..
Yeni oyun, ayrılıkçı Kürtleri BDP den koparıp CHP ye angaje etmek üzerine..
Uzlaşmaz PKK-BDP hareketini nedense Altangiller son günlerde, baskıcı bulmaya başladılar..(komedi gibi)
CHP Kürt desteğini AKP nin elinden koparıp alacak..

Eh bize de ülkücülük kalıyor..

İyisi mi hemen başlıyayım dokuz ışık mıydı, neydi, okumaya..

Parti kalmadı destekleyecek..

Serenler
31-08-2010, 11:36
Referandumda oyum şudur
Ertuğrul Özkök


BENİM oyum “Hıyar...”

Yanlış okumadınız.

“Hayır” kelimesinin iki harfi yanlışlıkla yer değiştirmiş falan değil.

Basbayağı “Hıyar”.

Çünkü kendimi, vatandaş değil, “Hıyar” gibi hissediyorum.
- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü hâlâ her gece, bu referandumu bize “demokratikleşme” diye yutturmaya kalkan “konuşan kafaları” dinlemeye, seyretmeye devam ediyorum.

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü meydanlarda bu referandumun “gizli” değil, “aleni” ajandası olan “Yüksek yargıya el koyma” niyetinden üç kelime bile bahsetmeyip, bunu bize 12 Eylül’ün rövanşı gibi sunmaya kalkan siyasetçilerin konuşmalarını hâlâ okumaya, hâlâ seyretmeye devam ediyorum.

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, “demokratikleşme” diye yola çıkıp, gazetelerinde “Bu paketin içinde 2B bile var” diye oy toplamaya çalışanları görüp de bir türlü çıldıramıyorum.

* * *


- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, bir taraftan her türlü cemaatin adalete, emniyete, devletin her kademesine sızması ile ilgili iddialara burun kıvırırken, “Dedeler artık hâkim tayin edemeyecek” sözleriyle Alevilere hakarete bigâne kalan aydınları bile hâlâ okumaya devam ediyorum.

İşin kötüsü artık sinirlenemiyorum bile...

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, bugüne kadar 12 Eylül Anayasası’nda yapılan bütün değişikliklere kalbimin ta ortasından gelen duygularla destek verdim. 80’e yakın maddede yapılan değişikliklerle Türkiye, tarihi adımlar attı. Çoğu ülkede imkânsız gibi görünen “idam cezasını” bile kaldırdı.

Bütün bunlar unutturuldu, bir kalemde silindi, şimdi karşımıza sanki “Türkiye Cumhuriyeti’nin en devrimci anayasası” getiriliyormuş gibi bir hava yaratıldı. Ve bizden de bunu yutmamız isteniyor.

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, herkesi birleştirecek anayasa, Türkiye’yi ortasından bölen bir “nifak tohumu” haline getirildi.

Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü 30 yıl boyunca gele gele, 12 Eylül Anayasası gibi berbat bir metinden, siyasi iktidarın demir elini hâkim ve savcının kellesi üzerine bastıracak bir “Nifak Anayasası”na geldik. Ve etrafa “mühim bir iş başarıyormuşuz” gibi hava atıyoruz.



* * *


Bugünlerde kişi ve kuruluşların “siyasi sicili” tartışılıyor.

Benim geçmişteki referandumlarla ilgili sicilim şudur.

12 Eylül’de Bülent Ecevit’le birlikte Arayış Dergisi’nde yazıyordum. Ama samimi olarak 12 Eylül Anayasası için sandığa gidip gitmediğimi hatırlamıyorum.

Rahmetli Özal, siyasi yasakların kaldırılması için referanduma gittiğinde, ona karşı çıktım.

Demokratlığına kendim kadar emin olduğum Özal’a yakışan tavrın, bu yasakları Meclis’te kaldırmak olduğunu defalarca yazdım.

Bugün için de görüşüm budur.

Yüzde 47 oyla Meclis’in yüzde 65 sandalyesine sahip olduğunu her fırsatta bir güç gösterisi haline getiren siyasetçilere yakışan şey de bunu Meclis’te halletmekti.
Abdullah Öcalan’a rağmen, idam cezasını bile kaldırmayı başaran TBMM, bu şerefli görevi de yerine getirebilirdi.

Tabii, Anayasa’yı yargıya el koyma silahı haline getirmemek kaydıyla.

* * *


Bundan önceki deli saçması referandumda oy kullanmamıştım.

Bütün bunlara rağmen 12 Eylül günü gidip oy kullanacağım.

Vatandaşlık görevimi yerine getireceğim.

Bundan dolayı da kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Düşündükçe de kendime kızıyor ve mırıldanıyorum:

“Oğlum senden cacık bile olmaz...”

Tabii sonra da kendime geliyorum.

“Bu referandumu bize demokratikleşme diye yutturmaya kalkanlardan cacık oluyor da, senden niye olmasın.”

O zaman da kendime haksızlık ettiğim duygusuna kapılıyorum.

Diyeceğim, kendinizi “Hıyar” yerine konmuş hissetseniz de, mutlaka gidip oy kullanın.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/15673839.asp?yazarid=10&gid=61&hid=15675768

balaban
31-08-2010, 11:45
Referandumda oyum şudur
Ertuğrul Özkök


BENİM oyum “Hıyar...”

Yanlış okumadınız.

“Hayır” kelimesinin iki harfi yanlışlıkla yer değiştirmiş falan değil.

Basbayağı “Hıyar”.

Çünkü kendimi, vatandaş değil, “Hıyar” gibi hissediyorum.
- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü hâlâ her gece, bu referandumu bize “demokratikleşme” diye yutturmaya kalkan “konuşan kafaları” dinlemeye, seyretmeye devam ediyorum.

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü meydanlarda bu referandumun “gizli” değil, “aleni” ajandası olan “Yüksek yargıya el koyma” niyetinden üç kelime bile bahsetmeyip, bunu bize 12 Eylül’ün rövanşı gibi sunmaya kalkan siyasetçilerin konuşmalarını hâlâ okumaya, hâlâ seyretmeye devam ediyorum.

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, “demokratikleşme” diye yola çıkıp, gazetelerinde “Bu paketin içinde 2B bile var” diye oy toplamaya çalışanları görüp de bir türlü çıldıramıyorum.

* * *


- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, bir taraftan her türlü cemaatin adalete, emniyete, devletin her kademesine sızması ile ilgili iddialara burun kıvırırken, “Dedeler artık hâkim tayin edemeyecek” sözleriyle Alevilere hakarete bigâne kalan aydınları bile hâlâ okumaya devam ediyorum.

İşin kötüsü artık sinirlenemiyorum bile...

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, bugüne kadar 12 Eylül Anayasası’nda yapılan bütün değişikliklere kalbimin ta ortasından gelen duygularla destek verdim. 80’e yakın maddede yapılan değişikliklerle Türkiye, tarihi adımlar attı. Çoğu ülkede imkânsız gibi görünen “idam cezasını” bile kaldırdı.

Bütün bunlar unutturuldu, bir kalemde silindi, şimdi karşımıza sanki “Türkiye Cumhuriyeti’nin en devrimci anayasası” getiriliyormuş gibi bir hava yaratıldı. Ve bizden de bunu yutmamız isteniyor.

- Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü, herkesi birleştirecek anayasa, Türkiye’yi ortasından bölen bir “nifak tohumu” haline getirildi.

Kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Çünkü 30 yıl boyunca gele gele, 12 Eylül Anayasası gibi berbat bir metinden, siyasi iktidarın demir elini hâkim ve savcının kellesi üzerine bastıracak bir “Nifak Anayasası”na geldik. Ve etrafa “mühim bir iş başarıyormuşuz” gibi hava atıyoruz.



* * *


Bugünlerde kişi ve kuruluşların “siyasi sicili” tartışılıyor.

Benim geçmişteki referandumlarla ilgili sicilim şudur.

12 Eylül’de Bülent Ecevit’le birlikte Arayış Dergisi’nde yazıyordum. Ama samimi olarak 12 Eylül Anayasası için sandığa gidip gitmediğimi hatırlamıyorum.

Rahmetli Özal, siyasi yasakların kaldırılması için referanduma gittiğinde, ona karşı çıktım.

Demokratlığına kendim kadar emin olduğum Özal’a yakışan tavrın, bu yasakları Meclis’te kaldırmak olduğunu defalarca yazdım.

Bugün için de görüşüm budur.

Yüzde 47 oyla Meclis’in yüzde 65 sandalyesine sahip olduğunu her fırsatta bir güç gösterisi haline getiren siyasetçilere yakışan şey de bunu Meclis’te halletmekti.
Abdullah Öcalan’a rağmen, idam cezasını bile kaldırmayı başaran TBMM, bu şerefli görevi de yerine getirebilirdi.

Tabii, Anayasa’yı yargıya el koyma silahı haline getirmemek kaydıyla.

* * *


Bundan önceki deli saçması referandumda oy kullanmamıştım.

Bütün bunlara rağmen 12 Eylül günü gidip oy kullanacağım.

Vatandaşlık görevimi yerine getireceğim.

Bundan dolayı da kendimi “Hıyar” gibi hissediyorum.

Düşündükçe de kendime kızıyor ve mırıldanıyorum:

“Oğlum senden cacık bile olmaz...”

Tabii sonra da kendime geliyorum.

“Bu referandumu bize demokratikleşme diye yutturmaya kalkanlardan cacık oluyor da, senden niye olmasın.”

O zaman da kendime haksızlık ettiğim duygusuna kapılıyorum.

Diyeceğim, kendinizi “Hıyar” yerine konmuş hissetseniz de, mutlaka gidip oy kullanın.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/15673839.asp?yazarid=10&gid=61&hid=15675768



İyi okunmalı

Ülkenin bölünmesi için hazırlanan tezgaha düşmemeli

HAYIR denmeli.

KUTERO
03-09-2010, 22:34
İki tür..


Bugün ciddi bir kavga yaşanıyor Türkiye’de.
Neyin kavgasını yapıyoruz?
Basit olarak anlattığımızda iki temel görüş ve iki temel grup var.

Biri, devletin, halkın iradesiyle işbaşına gelen parlamentoyu ve siyasi iktidarı yönetmesini istiyor.

İkincisi, halkın iradesinin belirlediği parlamentonun ve siyasi iktidarın, devleti yönetmesini istiyor.

Kavganın özü bu.
Zaten tarafların neleri savunduklarına bakarsanız, bunu açıkça görürsünüz.

Bu önemli Anayasa değişikliklerini için yapılan referandumda bu değişikliğe karşı çıkanlar, ordunun ve yargının siyasi iktidarları denetleyecek bir güce sahip olması fikrini destekliyorlar.

Ordu, kendi kendini çok hırpaladığı, çok fazla hata yaptığı, kendini çok fazla eskittiği için artık bu kavgada eskisi kadar önemli değil.

Asıl kavga “yargı” üzerinden devam ediyor.

Bu Anayasa değişikliği, “yüksek yargının” siyaseti sınırlama gücünü buduyor, yargıyı “evrensel” ölçülerde olması gereken yere çekiyor.

Bu neden çok önemli?

Çünkü siz yüksek yargının bu gücünü kısıtlayamazsanız, “halkın iradesini” güçlü kılacak hiçbir anayasa değişikliğini gerçekleştiremezsiniz.

Bugünkü yapısı ve gücüyle “yüksek yargı” her demokratik adımı engeller.

Demokratik değişimleri gerçekleştirebilmek için mutlaka bu engelin yıkılması gerekir.

Referandumda oylayacağımız değişiklikler de zaten bunu yapıyor.

Burada görüntüyü “karmaşık” hale getiren, normalde “halk iradesini” desteklemesi gereken siyasi partilerin bizzat kendi özgürlüklerinin kısıtlanması için uğraşmaları.

Bir siyasi parti, halkın iradesinin sınırlanmasını, kendi özgürlüğünün
kısıtlanmasını niye ister?
Benim görebildiğim kadarıyla bunun tek bir nedeni vardır.

Asla halkın desteğiyle iktidara gelemeyeceğine inandığı için kendisine devlet destekli bir iktidar kapısı arar.

Peki, bir siyasi parti hangi nedenlerle “asla iktidara gelemeyeceğine” inanır?

Halkın taleplerine cevap veremeyeceğine kesin kanaat getirdiğinde.

Neden CHP ve MHP, Anayasa değişikliklerine karşı çıkarak “devlet iktidarını” savunuyor?

Çünkü iktidara gelebileceklerine dair hiçbir umutları yok.

Bu iki parti de, iki büyük grubun, muhafazakârlarla Kürtlerin taleplerini karşılamaya muktedir değil.

Muhafazakârlarla Kürtlerin desteğini almadan da iktidar olamazlar.

AKP, neden değişiklik olsun, devletin baskısı azalsın, sivil siyasetin alanı açılsın istiyor?

Çünkü o, iktidar olabileceğine inanıyor ve kendi iktidarının da “demokratik” ülkelerin siyasi iktidarları kadar güce sahip olmasını istiyor.

Niye AKP iktidar olabileceğinden emin?

Çünkü o, çok önemli bir “kesişme” noktasını keşfetti.

Türkiye’nin muhafazakârlarının “kendi hayat tarzlarına” göstertilmesini istediği saygıyla, aynı kesimin zenginleşmek için dünyaya açılma isteğinin kesiştiği noktayı besleyen bir politika izliyor.

Ama AKP’nin ve muhafazakârların ciddi bir sorunu var.

http://www.samanyoluhaber.com/y_448734_ahmet-altan-iki-tur.html

KUTERO
03-09-2010, 22:47
AMH meclis kararlarını iptal ediyor, meclisin nasıl toplanacağına ya da toplanamayacağına kendi keyfine göre karar verebiliyor, parti kapatıyor ya da para cezası kesiyor, şekil yönünden incelemesi gereken kanunlara esastan giriyor, üstelik "ne şiş yansın ne kebap" yaklaşımıyla iki tarafı da üzmeyecek "ortadan" hükümlere de varabiliyor kimi zaman...

Değişmesi şart çünkü "vukuatı" çok.
Anayasa Mahkemesi gırtlağına kadar politikaya batmış.
Hem de "ana muhalefet" olarak batmış!

Referandumda evet çıkarsa, bu değişecek.
Çünkü "insan kaynağı" değişecek.
"Kafalarına göre takılan" yargıçlar azınlıkta kalacaklar.
"Kendini, Anayasa'yı değil de CHP'yi korumakla görevli hisseden" yargıçlar istedikleri gibi boru öttüremeyecekler o mahkemede.

Hayırcıların attığı çamurlara da bir bakalım isterseniz.
"Abdullah Gül kendi adamlarını atayacak" diyorlar. (Korktukları kişi de bu ülkenin yasal cumhurbaşkanı ha...)
Referandumda evet çıkarsa, cumhurbaşkanının atama kontenjanı 15 kişiden 14 kişiye düşecek! Bu mu cumhurbaşkanı tahakkümü?
Bu nasıl sivil diktadır ki, kendi kendini kısıtlar, hatta budar?

Mevcut yargıçlar görevlerine devam edecekler. Bugüne kadar üye seçen Yargıtay, Danıştay falan, gene üye seçmeye devam edecekler. Bu mu dikta?

Haa, fark ne olacak? Barolar da üye seçecekler. TBMM de üye seçecek.
Üniversite hukuk profesörü ve doçenti de üye seçilebilecek, en az yirmi yıl çalışmış avukat da. (Dün fakülteyi bitirip bugün AMH'ye üye olmak yok tabii.)

Yani "katılım" artıyor. AMH daha demokratik, hukuk alanında daha "geniş kesimin" temsilcisi oluyor.
Kötülük bunun neresindedir?

Hayırcılar açısından kötülük, hukuk hocalarının parti kapatma gibi "siyasi" mızıkçılıklara "siz ne yapıyorsunuz" diye set çekecek olmalarıdır!...

Bazı vatandaşlar neye oy vereceklerini bilmiyorlarmış...
Açıklayalım. Çok basit:

"Hep bunlar kazanıyorlar, başka çaremiz kalmadı" yaklaşımıyla AKP'nin kapatılmasını istiyorsanız hayır oyu vereceksiniz.

"Bu millet adam olmaz, asker gelse de sallandırsa şöyle iki kişiyi" diyenler de hayır oyu verecekler.

"Öyle her canı sıkılan, işine gelmeyen partiyi kapatmaya kalkamasın" diyorsanız da evet oyu vereceksiniz.

"İktidarları gerek gördüğümde ben kendim sandıkta oyumla değiştiririm, oyuma saygı isterim, çünkü ben vatandaşım" diyenler de evet verecekler.

Tercih sizden, saygı bizden, denizden çıkın, kurulanın, buyurun sandık başına.

http://www.samanyoluhaber.com/y_448621_engin-ardic-anayasa-mahkemesi-partisi.html

KUTERO
03-09-2010, 22:53
Kriptolar Kan Ve Kaosa Oynuyor!!

“Heron ihaneti” neden ve nasıl oluyor?
Bir subay kendisine emanet edilmiş ana kuzularını nasıl mayınlar üzerine sürebiliyor? Göz göre göre şehit olmalarına vicdanı nasıl katlanabiliyor?
Bir başka komutan bu müessif olay karşısında, hangi insafla “olur böyle şeyler, hiç önemli değil!” diyebiliyor?


Olay bir mizansenle PKK üzerine yıkılarak, niçin militarizm hesabına şehitler üzerinden post çıkarılmaya çalışılıyor?
Bir komutanın, bir eri cezalandırmak için pimi çekilmiş el bombasını eline tutuşturması hangi ruh haletiyle açıklanabilir?
Nasıl oluyorda, onca ön istihbarata, Heron görüntüsüne, raporlara, uyarılara rağmen Aktütün, Dağlıca, Hantepe, Gediktepe, Dörtyol baskınları olabiliyor, aktüel gündeme malzeme olsun diye buralarda şehitler veriliyor?
Tedbirsizlikler, ihanetler, ihmaller ortaya çıkarılınca neden sorumlular değilde, her defasında bunları ortaya çıkaranlar sorgulanıyor, araştırılıyor?
Şehit babaları, analar, yüreği yananlar Heron görüntülerini öğrenince: “kim, nasıl, hangi düşmanca duygularla bu gencecik fidanları ölüme gönderebilir?” diye sorguluyor.


Sokaktaki insanlar, ortalama vatandaşlar düşünüyor, taşınıyor; ama taammüden işlendiği kanaati veren bu cinayetlere akıl-sır erdiremiyorlar.

Yargıtay üyesi Hamdi Yaver Aktan medyaya yansıyan ses kayıtlarında: “Referandum öncesi kaos çıkmasının çok yararlı olacağından, CHP’nin referandum konusunda PKK ile işbirliği yapmasından, APO’nun bu konuda ikna edilmesinden” vs bahsediyor.

Nedir bu insanların derdi?
Ülkenin karışması, kaos çıkması, insanların birbirine girmesi, kurumların vuruşturulması, milli iradenin tıkanması, TBMM’nin çalışamaz, siyasetin çözüm üretemez hale getirilmesi bunlara ne kazandıracak?
Vicdanları kanatarak ve göstere göstere hukuksuzluklar yapılmasına, adalet duygusunun katledilmesine bunları iten şey nedir?

İşinde-aşında ülkem insanı bu kini, nefreti ve ihaneti anlamakta, yorumlamakta zorlanıyor; “Nasıl olurda TSK içindeki komutanlar bile bile mehmetçiği ölüme gönderebilir? Nasıl olurda koltuklarını korumak için bazı yargıçlar kaos ve kargaşa talep eder?” diye.


Anlamak isteyen için bunun cevabı gayet açık aslında. Ama bazı gerçeklerin hazmı zor.

http://www.aktifhaber.com/author_article_detail.php?id=7415

BORA YAŞAR
03-09-2010, 22:59
Öcalan: Erdoğan'a hayret ediyorum

İmralı'da hükümlü PKK'nın lideri Abdullah Öcalan "Benimle görüşen heyet, sivil kişilerden oluşuyor. İlk dönemler benimle görüşenler askeri heyetti, şimdiki heyet sivil bir heyet. Bilemiyorum Hükümetin son açıklamalarına bakılırsa aniden kesilebilir de" dedi. Başbakan Erdoğan'a hayret ettiğini belirten Öcalan, “Kılıçdaroğlu'ndan bile geri konuşuyor. Bir taraftan görüşüyorlar, diğer taraftan niye böyle yapıyorlar, milliyetçi söylemler geliştiriyorlar, milliyetçiliği körüklüyorlar?” diye konuştu..

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1017125&Date=03.09.2010&CategoryID=77


Öcalan'ı bile hayrete düşürmüş Erdoğan..

Eee..

Bu işlerin piridir..

Bir Kutero hayret etmez..Bilir adamının yeteneklerini:yes:

KUTERO
03-09-2010, 23:40
Bir Kutero hayret etmez..Bilir adamının yeteneklerini:yes:

Nasılsın abim.. :)

Aslında hiç yazmayacaktım foruma..Nasılsa bir yere varamıyoruz..

Dünkü yemekte balaban hanıma takılmıştım..Yazıcam demiştim..
Siyasi konular dışında çok iyi anlaşırız onunla..

Biz denizci adamız abi..
Ne bir adamımız oldu nede birisinin adamı olduk..
Ekmeğimizi taştan çıkarmaya baktık sadece..

Abi yıllardır neye üzülürüm bilirmisin..
Dünyada gitmediğim denize kıyısı olan ülke kalmadı gibi..( Afrika hariç)
Hep şunu sordum kendime..
Biz ülke olarak, bu şartlar imkanlar içinde neden geri kaldık ..
Ters giden neydi..

Son senelerde olanları görüyor, okuyoruz..
Hani derler ya.."Takke düştü, kel göründü" :)

Neyse abi hakkımızda hayırlısı neyse o olsun..

Yeterki Ülkemizin önü açılsın, hakettiğimiz yere gelelim..

Bu arada elendikten sonra hesapta 2 kaliteli yabancı aldık..:)
Önümüzdeki maçlara bakalım biz en iyisi..:)

Saygılarımla..

balaban
04-09-2010, 00:14
Nasılsın abim.. :)

Aslında hiç yazmayacaktım foruma..Nasılsa bir yere varamıyoruz..

Dünkü yemekte balaban hanıma takılmıştım..Yazıcam demiştim..
Siyasi konular dışında çok iyi anlaşırız onunla..

Biz denizci adamız abi..
Ne bir adamımız oldu nede birisinin adamı olduk..
Ekmeğimizi taştan çıkarmaya baktık sadece..

Abi yıllardır neye üzülürüm bilirmisin..
Dünyada gitmediğim denize kıyısı olan ülke kalmadı gibi..( Afrika hariç)
Hep şunu sordum kendime..
Biz ülke olarak, bu şartlar imkanlar içinde neden geri kaldık ..
Ters giden neydi..

Son senelerde olanları görüyor, okuyoruz..
Hani derler ya.."Takke düştü, kel göründü" :)

Neyse abi hakkımızda hayırlısı neyse o olsun..

Yeterki Ülkemizin önü açılsın, hakettiğimiz yere gelelim..

Bu arada elendikten sonra hesapta 2 kaliteli yabancı aldık..:)
Önümüzdeki maçlara bakalım biz en iyisi..:)

Saygılarımla..

Vallahi Kuterocum ben denizci adam değilim:) biliyorsun, hiç bir zaman tarafım olmadım, partim olmadı, kimsenin de adamı olmadım. Zaten benim yapıma ters bütün bunlar.

Takke düşeli çok oluyor evet ama sen hala keli görmüyorsun ya ona yanarım.


Evet bir bölünme var hem de çok keskn. Sanırım bu tür bölünmeler 80 öncesi yaşanmıştı. Her şey kademe kademe-yavaş yavaş gelişir biliyorsun. Bir Başbakan bir halkı bu kadar bölüp duyguları keskinleştirebiliyor, yazıklar olsundan başka sözüm yok. Zaten bütün söyleyecekler de tükendi. Bu halk için, bu ülke için artık üzülmeye bile değmez, yapılacak fazla şey kalmadı, bölünme yoluna girdi bir kere. Referanduma evetle bu kesinleşecek.

BORA YAŞAR
04-09-2010, 09:29
KUtero kardeşim..

Seninle ve de bu sitede kimse ile gerçek hayattan tanışmıyoruz.

Ama burada yazdıklarımızla, savunduklarımızla çizdiğimiz portremizle kendimiz hakkında bir fikir veriyoruz.

Siyasi fikrimiz bizi belirleyen en önemli, en belirgin özellik.

Bugüne kadar siyasi konularda zaman zaman yazdıklarınla, katkılarınla, alıntıladıklarınla sana bir rol modeli verdim.

Bu model, ailenle birlikte yaşantın nasıldır bir fikrim yok ama benimkinden farklı olmasa da, benim, benim gibi insanlara bir tehdit olarak gördüklerimle daha yakın bir çizgi ne yazıkki.

Onlar gibi yaşamasan da, onların arzuladığı gibi bir gelecek senin mutlu etmeyecek olsa da, yaşam tarzı olarak benzeştiğini sandığım bizlerden çok onlara daha yakın durmaktasın.

"Yaşam tarzı" diye kısaca tanımladığım dünya ve siyasi görüşümüz, aslında son derece önemli bir ayrım..Onların nihai amacı, (zaman zaman ellerinde olmadan faş ettikleri de yeterli fikir veriyor görmek isteyene), kısaca dini esasların ağırlıkla hissedildiği, ferdi özgürlüklerin ve özgür yaşam ve özgür beyinsel üretimin olmadığı, sanattan inanca herşeyin farklılaştığı,bir dünyayı herkese empoze edecekleri bir düzen istiyorlar..

Bu amaca ulaşmak için halen hukuken içinde yaşadığımız laik düzen engelini ortadan kaldırmak istiyorlar..

Laik cumhuriyetin herşeyine düşmanlar. Kurtuluş Savaşına, Mustafa Kemal'e, onun tüm devrimlerine, hukuk düzenine, bu düzenin savunucuları olan her kuruma düşmanlar..

Bu nihai amaca ulaşmada, yanlarına, bizlere çok benzeyen, halen iktidardakileri, şikayetçi oldukları statükocu cumhuriyetçilerin eksiklerini düzelteceğini, daha çok demokrasi ve özgürlük getireceğini zannedenleri de kullanıyorlar. Artık siyasi güç yanında ekonomik gücü de ellerinde bulunduran yönetimin bu insanları ikna etmede olanakları fazla..Yakında buna hukuksal altyapı da eklenince artık bunlarla ikna olmayanı da düzeltecekleri bir imkan daha ellerine geçecek..(İslami kesimin en pragmatik kesimini temsil eden yönetimin bir amacı da, bugüne kadar yaptıkları hukuksuzların başlarına bela olmasını önlemek)

Diyeceksin ki "bunlar paranoya"..

Peki paranoyak ya da hassas olmamıza neden olan emare yok mu?

Hala görmeyen kaldı mı?

O gün geldiğinde zaten yapacak bir şey, söylenecek bir söz kalmayacak..



Denizci adam özgür, cesur ve özellikle de akıllı adamdır Kutero..:)

BORA YAŞAR
04-09-2010, 09:45
Son bir paragraf Kutero..

Futbol takımlarının bir sistemi olması gerektiği gibi toplumların da bir siyasi sistemi vardır..Bir inanç üzerine kurulur bu sistem..İnsanlar/insancıklar da bu fikri temelin şekillendirdiği bir devlet sisteminin idare ettiği bir ülkede hukuksal altyapının izin verdiği bir ortamda yaşamlarını sürdürürler..

Bugünki cumhuriyet düzeni (eksikleriyle, hatalarıyla) laik özgürlükçü bir düzen. Kısaca, ferdin düşünceleriyle, inançlarıyla dilediği gibi yaşayıp, bunları açıklayabildiği bir sistem..

Kimileri bu düzeni uygun görmüyor. Bunlar yeterli özgürlükler değil dese de biz niyetlerini biliyoruz.

Kararını sen ver..

Nasıl bir dünyada yaşamak istiyorsun?

Kavgamız bunun için..

Benim sana zaman zaman laf sokuşturmamın özünde, senin burada çizdiğin yaşam profilinle, bizim savunduğumuz sistemin sana daha uygun olduğunu düşünmemdendir..

Yoksa başka birşey değil..

Kimsenin ne inancına ne de yaşam tarzına karışmak aklımın ucundan geçmez.

Ama karşımdakilerin benim inancıma ve yaşam tarzıma karışacaklarını/müdahale edecekleri düşünüyorsam, bu konuda elimde yeterince kanıt varsa, onları ve düşüncelerini tasvip etmem olanaksız.

BORA YAŞAR
04-09-2010, 10:08
Bazı kanaat önderleri, köşe yazarları, siyasi liderler, yargının bağımsız olmadığını hatta "taraf" olduğunu sanki anlamlı bir lafmış gibi söyleyip duruyorlar..

Hukuk düzeni, anayasanın belirdiği siyasi düzeni ve ferdi özgürlükleri korumak için vardır. Tek kuruluş/varoluş amaçları budur..

Fert farklı düşünüp davranabilir ama hukuk kurumları, bu kurumlarda görev yapan hakim ve savcılar bu anayasal düzende resmen ve alenen taraftırlar.

Buna taraf olmayan bir hukukçunun görev yapmasına olanak yoktur..

Aynen kendi ordusundan yana olmayan bir asker olamayacağı gibi..

Referandumla hedef alınan ve bu anayasal düzeni korumakla görevli yargıyı temel ekseninden kaydırıp, iktidarın kafasındaki henüz "anayasallaşmamış" düzenine uygun hukuksal kararlar verecek, geçişi hızlandıracak ve meşru kılacak bir hukuk sistemine bu nedenle gerek var.

Bu sistemin, cumhuriyetin yargıç ve savcılarının tek görevi bu sistemi korumaktır.

Bunun aksini düşünmek, yargıç bağımsızlığını, bu düzeni değiştirmek isteyenlere de sempati göstermek olarak algılamak, eğer aldatmaca değilse, safdilliktir.

Şöyle kapayayım konuyu: İran'daki İslami rejimi korumak ve kollamak görevi, ordu ve güvenlik güçleri yanında, İran'ın hakimi ve savcısılarına(yani bu işlevi görenleri) verilmiştir..

İran'da görev yapan hakim ve savcının, başka türlü davranması, sistemden yana taraf olmaması düşünülebilir mi?

PETRO
04-09-2010, 10:35
DİYARBAKIR’DA YUMURTASIZ OMLET

Başbakan’ın çok önemli mesajlar vermesini beklemiyorduk.. Başbakan’ın Kürt açılımına yeni bir boyut katmasını da beklemiyorduk..
Başbakan’ın boykotu evete çevirecek sihirli sözler söylemesini de beklemiyorduk..
Beklenti çıtamız düşüktü ama bu kadar da değildi..
Bu kadarını tahmin edemezdik..
Başbakan hiçbir şey söylemedi..
63 dakika hiçbir şey söylememek için konuştu.. Cümleler, kelimeler hiçbir anlam çıkarılmasın diye özenle seçilmişti..
Ne batıyı kıracak bir cümle sarf etti, ne de doğuyu üzecek tek kelime..
Ne hayal kırıklığı yarattı, ne beklentiyi artırdı..
Kısaca..
Yumurtasız omlet yaptı..
* * *
63 dakikayı nasıl doldurdu derseniz..
27 Mayıs’tan başlayarak demokrasi mücadelesini anlattı, 28 Şubat’a kadar geldi..
Kardeşliğe vurgu yaptı, Kanuni’nin, Fatih’in fetihlerinde yan yana olduğumuzu, Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda omuz omuza mücadele verdiğimizi anlattı..
Zılgıtla horonun..
Halayla zeybeğin kardeşliğinden söz etti..
Olağanüstü hali, yayla yasağını, DGM’leri kaldırdıklarını anlattı.. Kürtçe gazete, dergi, kitaba izin verdiklerini, TRT Şeş’i kurduklarını söyledi..
Zaman zaman yükselen ama çok coşkulu olmayan alkışlarla bu bölümü tamamladı..
* * *
Ekonomik meselelere geçti.. Bölgeye yaptıkları yatırımları; hayvancılara, çiftçilere verdikleri paraları, uçak yolcu sayısındaki artışı anlattı.
Bu bölüme girdiğinde konuşmasının 40. dakikalarıydı.. Kalabalık ufak ufak dağılmaya başladı..
Meydanın arka tarafları boşaldı..
Ön taraflar seyrekleşti..
Bunu gören Başbakan hemen konuyu Diyarbakır Cezaevi’ne getirdi..
Beklenti, müze yapacağız demesiydi..
Demedi..
Yenisini yapınca yıkacağız dedi!.
Meydandakiler boş boş birbirlerine baktı..
* * *
Onlarca Bakan, Elazığ’dan Hakkâri’ye, Adıyaman’dan Siirt’e tüm bölge milletvekilleriyle yapılan Diyarbakır çıkarması bundan ibaretti..
Diyarbakır sıcaktı.. Çok sıcaktı.. 40 derece dediler ama daha sıcaktı, güneş yakıp kavuruyordu, insanlar o sıcakta saatlerce beklediler.. 15.30’da başlaması gereken miting 16.45’te başladı..
İnsanlar kavruldu..
Değer miydi? Evet diyeni duymadım..
* * *
Başbakan en çok alkışı ne zaman aldı diye sorarsanız..
En samimi olduğu an derim..
Bir ara sizi seviyoruz be diye o kadar içten seslendi ki; meydan tereddütsüz aynı tepkiyi verdi..
Gerisi..
Gerisi ‘prompter’dan dikkatlice okunan metindi..

Boykota karşı Hakan Şükür

Miting bitti.. Başbakan kürsüde halkı selamlıyor..
O da evet diyor sesi yükseldi..
Hakan Şükür de evet diyor.. Bi baktık Hakan Şükür kürsüde..
Diyarbakır’la ne ilgisi var ki..
Hakan Adapazarı’nın çocuğu.. İlgisi Galatasaraylılık..
Diyarbakırlıların çoğu cimbomlu ya..
Eski Galatasaraylı Suat da kürsüye çağırıldı.. Hani onun ilgisi var; Diyarbakırspor’un hocası..
Eski gol kralından medet umulduğuna göre anladım ki Diyarbakır’da işler iyi değil..

Evet oyu için iftar

Bize dediler ki..
Bir kişiye oruç açtırmak sevaptır..
Bir misafire oruç açtırmak, ramazanda aç kişiyi doyurmak sırat köprüsünü kolaylaştırır..
İftar Allah rızası için verilir.. Bir bardak su bile, bir hurma bile yeterlidir..
* * *
Gördük ki artık..
Guinness Rekorlar Kitabı’na girmek için de iftar veriliyor..
Propaganda yapmak için de iftar veriliyor..
Oy istemek için de iftar veriliyor..
* * *
Bize böyle öğretmemişlerdi!..
İstanbul Esenler Belediyesi 42 bin kişiyi topladı, iftar verdi; amacı adını rekorlar kitabına yazdırmaktı..
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Gökçek’in himayesinde 70 bin kişiye iftar verildi.. Belediye araçları vızır vızır insan taşıdı..
Amaç evet oyu istemekti!.
İftarlıklar evet yazılı kutularda dağıtıldı.. Gökçek, iftar yemeğinde evet çağrısı yaptı, Başbakan evet sözü istedi..
İftara siyaset karıştı!..
* * *
Din âlimleri ne der acaba!.
O yemeğe iftar denir mi?
Allah rızası için verilen iftardan sayılır mı?

Mehmet Tezkan Aslında NE OLDU?

http://www.milliyet.com.tr/diyarbakir-da-yumurtasiz-omlet/mehmet-tezkan/yasam/yazardetay/04.09.2010/1284864/default.htm

KUTERO
04-09-2010, 21:05
KUtero kardeşim..

Bora abi,

Seninle ve de bu sitede kimse ile gerçek hayattan tanışmıyoruz.
Sizinle gerçek hayattan tanışamıyoruz olsak ta, bu sitede çok kişiyle tanışıyorum..:)
Gerek küçük ölçekli gerekse forumun tertiplediği toplantılarda karşılıklı sohbet ettik, yedik içtik,
karşılıklı kadeh tokuşturduk..

Ama burada yazdıklarımızla, savunduklarımızla çizdiğimiz portremizle kendimiz hakkında bir fikir veriyoruz.

Siyasi fikrimiz bizi belirleyen en önemli, en belirgin özellik.
Bir fikir verdiğimiz doğru..Ama siyasi fikirlerimiz en belirleyici olmamalı bence..
Olaylara bakış açısı, yardımlaşma, paylaşma gibi etkenlerde göz önüne alınmalı..
12.eylül darbesi öncesi ve sonrasında üniversite öğrencisiydim..
Hani şimdi kamplara bölündük diyoruz ya, çok iyi bildiğiniz gibi o dönemin yanında esamesi bile okunmaz..
O dönem kanlı bıçaklı olanlar yıllar sonrasında yaptıkları hataları anladılar ve dost oldular..

Bugüne kadar siyasi konularda zaman zaman yazdıklarınla, katkılarınla, alıntıladıklarınla sana bir rol modeli verdim.
Rol modeli vermek..En kolay yaptığımız iş..Herkes oyunun bir parçası, herkes rol kesiyor..

Bu model, ailenle birlikte yaşantın nasıldır bir fikrim yok ama benimkinden farklı olmasa da, benim, benim gibi insanlara bir tehdit olarak gördüklerimle daha yakın bir çizgi ne yazıkki.

İşte çizgilerde çekilmiş ve yakın tehdit olarak görülmesemde orta/uzak bir tehdit olarak algılanmışım..

Bende hayatımda, çok hemde çok çizgi çizdim..
Ama bu hep, deniz haritalarında, bir yerden bir yere giderken gereken rotayı belirlemek amacıyla oldu..

Aile yaşantıma gelince;
Açık görüşlü bir yapımız var..Eşim örtünmez ama dini inançlarını yerine getirir..Orucunu tutar..
Ben oruç tutmam, camiyede pek gitmem..Yeri geldiğinde içkimide içerim..
Biri kız, biri erkek iki çocuğum var..Kızım üniversitede uluslararası ticaret ve işletmecilik bölümünü bitirdi , iş hayatına atıldı ve geçen senede evlendi..Çalışmaya devam ediyor..
Oğlum ise geçen sene üniversiteyi kazandı.. İnşaat bölümünde..

Benim ise son 12 yılı karada geçen toplamda 26 senelik bir denizcilik sektörü hizmetim var..
Emekli olunca borsa, vob ve forex işlerini daha rahat bir şekilde yapabilmek amacıyla kendi ofisimi açtım..Ofis derken evimin altındaki dükkanı kiraladım ve kendime göre düzenledim..

Okumasını seven bir kişiliğim var..Zaten piyasaları çözebilmek için bu gerekli..
Şu anda sahip olduğum 4 ekranımdan bir tanesi haber-yorum- forum sitelerine ayrılmış durumda..

Müziğin her türlüsünü severim..
Gençliğim başta Pink Floyd, Yes, King Crimson, Moody Blues, Santana olmak üzere belli başlı grupları dinlemekle geçti..Black Sabbath, Uriah Heep, Deep Purple dinlediğim diğer gruplardan öne çıkanları idi..Günümüzde ise hala bu tür müzikleri severek dinlerim..Metallica, Aerosmith, Pearl Jam, Axel Rudi Pell, Joe satriani, Steve Vai öne çıkanlar..
Dinlediğim müzikleri belki hakkımda biraz daha fikir sahibi olabilirsiniz diye yazdım..

Onlar gibi yaşamasan da, onların arzuladığı gibi bir gelecek senin mutlu etmeyecek olsa da, yaşam tarzı olarak benzeştiğini sandığım bizlerden çok onlara daha yakın durmaktasın.

"Yaşam tarzı" diye kısaca tanımladığım dünya ve siyasi görüşümüz, aslında son derece önemli bir ayrım..Onların nihai amacı, (zaman zaman ellerinde olmadan faş ettikleri de yeterli fikir veriyor görmek isteyene), kısaca dini esasların ağırlıkla hissedildiği, ferdi özgürlüklerin ve özgür yaşam ve özgür beyinsel üretimin olmadığı, sanattan inanca herşeyin farklılaştığı,bir dünyayı herkese empoze edecekleri bir düzen istiyorlar..

Burada da yanılmış, hüküm bile vermişsiniz..
Dün geceki yazımda çok ülke gördüm derken amacım bir kıyaslama yapabildiğimi vurgulamaktı..
Arap/İslam ülkelerinden Fas, Cezayir, Libya, Mısır, Suriye, Suudi Arabistan, BAE, Pakistan. Malezya ya gittim..Onların yaşantılarını gördüm..

Görmek isteyen her konuda çok şey görüyor..
Senelerce neden yerinde saydığımızın, her on senede bir darbe yapılmasının nedenleri bir bir çıkıyor ortaya..


Bu amaca ulaşmak için halen hukuken içinde yaşadığımız laik düzen engelini ortadan kaldırmak istiyorlar..

Laik cumhuriyetin herşeyine düşmanlar. Kurtuluş Savaşına, Mustafa Kemal'e, onun tüm devrimlerine, hukuk düzenine, bu düzenin savunucuları olan her kuruma düşmanlar..

Gençliğimizde komünizm geliyor diye korkutuluyorduk..Kamplara bölmüşlerdi bizi..
Üç tarafımız denizlerle, dört tarafımız düşmanlarla çevrili idi..
Duvarların yıkılmasından sonra bu tehlike kısmende olsa kalktı doğal olarak..Sonrasında PKK çıktı ortaya..
Çeyrek asırdır süren ve nedense bitirilemeyen bir savaş söz konusu..

Sonrasında AKP nin hükümet kurması, üst üste iki dönem iktidarda kalması ve şimdiki duruma göre gelecek seçimleride büyük bir ihtimalle kazanacak olması yaşanan kavganın boyutlarını daha da büyüttü..

Bizlere bu ülkede yaşama şansını, verdiği mücadele ile tekrar getiren Ata mıza şükran borçluyuz.. Rahmet ve saygıyla anarız onu..
Temellerini büyük bir özveri ile attığı düzenin ne şekle getirildiğini son yaşanan örnekler çok güzel gösteriyor bize..Verilen şehitler, yargıdaki konuşmalar..

Bu nihai amaca ulaşmada, yanlarına, bizlere çok benzeyen, halen iktidardakileri, şikayetçi oldukları statükocu cumhuriyetçilerin eksiklerini düzelteceğini, daha çok demokrasi ve özgürlük getireceğini zannedenleri de kullanıyorlar. Artık siyasi güç yanında ekonomik gücü de ellerinde bulunduran yönetimin bu insanları ikna etmede olanakları fazla..Yakında buna hukuksal altyapı da eklenince artık bunlarla ikna olmayanı da düzeltecekleri bir imkan daha ellerine geçecek..(İslami kesimin en pragmatik kesimini temsil eden yönetimin bir amacı da, bugüne kadar yaptıkları hukuksuzların başlarına bela olmasını önlemek)

Diyeceksin ki "bunlar paranoya"..

Peki paranoyak ya da hassas olmamıza neden olan emare yok mu?

Hala görmeyen kaldı mı?

Yukarda da değindiğim gibi görmek isteyen çok şey görüyor artık..Neredeyse her evde bir bilgisayar ve internet var ..Çoğu bilgi bir tık uzağımızda..
Yeterki bir yere saplanıp kalmayalım, araştıralım, okuyalım..

Yaşanan kavganın nedenleri konusunda, Sn. Cemil Ertem ve Sn. Süleyman Yaşar’ın yazdıkları yazıların okunmasını öneririm..Çok şey gösteriyor.. Görmek isteyene tabiî ki.. :)

O gün geldiğinde zaten yapacak bir şey, söylenecek bir söz kalmayacak..
Sandık elimizin altında nasılsa..Özgürce seçebiliyoruz seçmek istediklerimizi..
Yeterki konsun ortaya yapılacak işlerin programı..İkna edilsin halk..

Ama unutulmasın, artık korkularla yönetilemiyorlar.. İletişim kaynakları bir hayli gelişti..



Denizci adam özgür, cesur ve özellikle de akıllı adamdır Kutero..:)


Öyledir denizciler.. :)
Özellikle de Kaptanlar, yüküyle beraber ortalama 80-100 milyon dolarlık bir tekne ile birlikte
25-30 kişinin ve ailelerinin sorumluluğunu alarak açılır okyanuslara..Fırtınalarla karşılaşır..Personelinden başka kimse yoktur yanında..
Yüzen bir fabrika gibidir gemiler..Pervanenin dönmesi ve gidilecek limana salimen varılması en büyük isteğidir..

Saygılarımla..

BORA YAŞAR
04-09-2010, 21:23
Sağol Kutero..

Seni biraz daha tanımış oldum..

Siyasi bilimler okulunda okudum..Bunun dışında durmadan okuyorum..

Senin borsa ile uğraştığın zamanı ben ülkemizin tarihi, ekonomisi,siyaseti ve üzerinde oynanan kumpasları kaygı ile okumakla geçiyorum..

Sen bu ülkeye din temelli bir düzen getirmek isteyenleri hafife alıyorsun.

"Sandık elimizin altında" gibi son derece safiyane bir yaklaşım içindesin..

O düzende sandık sadece tepeden seçilmişleri seçmek için kullanılacak eğer izin verirlerse..İran modeli gibi..Cumhuriyet ya hani.:)

Neyse..

Bu konuda anlaşma olanağı görmüyorum seninle..

Aynı fikirde olmayanlar aynı kaygıları taşımazlar..

Sana, eşine ve çocuklarına mutlu bir yaşam dilerim..

Sevgiler..:)

KUTERO
04-09-2010, 21:49
Son bir paragraf Kutero..

Futbol takımlarının bir sistemi olması gerektiği gibi toplumların da bir siyasi sistemi vardır..Bir inanç üzerine kurulur bu sistem..İnsanlar/insancıklar da bu fikri temelin şekillendirdiği bir devlet sisteminin idare ettiği bir ülkede hukuksal altyapının izin verdiği bir ortamda yaşamlarını sürdürürler..

Bugünki cumhuriyet düzeni (eksikleriyle, hatalarıyla) laik özgürlükçü bir düzen. Kısaca, ferdin düşünceleriyle, inançlarıyla dilediği gibi yaşayıp, bunları açıklayabildiği bir sistem..

Kimileri bu düzeni uygun görmüyor. Bunlar yeterli özgürlükler değil dese de biz niyetlerini biliyoruz.

Güzel bir noktaya değinmişsiniz..
İyi kötü, doğruları ve yanlışlarıyla bir sistem üzerine kurulmalı her şey..
Ama o sistem bugünün şartlarına uymuyorsa, çağın gerisinde kalmışsa, yinede o sistemde ısrar mı etmeliyiz..
Futbol takımlarından örneklemeye devam edersek oyun içinde çalışmayan 4-3-3 sisteminden, 3-5-2 ye, o da iyi sonuç vermezse 4-1-3-2 ye dönülmüyor mu..

Amacımız daha iyiye, daha mükemmele gitmek olmalı diye düşünüyorum..


Kararını sen ver..

Nasıl bir dünyada yaşamak istiyorsun?

Kavgamız bunun için..

Benim sana zaman zaman laf sokuşturmamın özünde, senin burada çizdiğin yaşam profilinle, bizim savunduğumuz sistemin sana daha uygun olduğunu düşünmemdendir..

Yoksa başka birşey değil..

Kimsenin ne inancına ne de yaşam tarzına karışmak aklımın ucundan geçmez.

Ama karşımdakilerin benim inancıma ve yaşam tarzıma karışacaklarını/müdahale edecekleri düşünüyorsam, bu konuda elimde yeterince kanıt varsa, onları ve düşüncelerini tasvip etmem olanaksız.

Çoğunluk gibi, düzgün çalışan hukuksal kurallar altında, ekonomik sorunların çözülmüş olduğu bir düzen içinde yaşamak istiyorum..
Bu düzende kavgalar, bölünmeler olmasın artık..Barış çubukları tüttürülsün..

Yaşımız olmuş 52..Dünyanın feleğinden geçmişiz..

..




Sonuçta herkes hayatını belirler ve yaşar..
Yeterki dışarıdan zorla bir baskı olmasın..Demokratik şartlar altında değişsin yönetimler..
Halkın iradesine saygı gösterilsin..
Ayak oyunları olmasın...

Saygılarımla..

BORA YAŞAR
04-09-2010, 21:56
Yaşımız olmuş 52 .. Dünyanın feleğinden geçmişiz buyurmuşsun..Sanırım feleğin çemberini kastediyorsun..:)

Eğer askeri rejimlerle desteklense, bir düşüncedeki gençlik tümüyle kırdırılıp, yönetim tümüyle komünistlere verilse onlarda bu fırsatı iyi kullansalardı komünizm bile yerleşirdi bir ülkede..

"Arap/İslam ülkelerinden Fas, Cezayir, Libya, Mısır, Suriye, Suudi Arabistan, BAE, Pakistan. Malezya ya gittim.." diyorsun.. İran da deniz yok galiba.:) Nedense bir zamanlar bize tüm saydığın ülkelerden daha çok benzeyen bu ülkenin geldiği noktayı bizim liberal aydınlar görmezden geliyorlar..

Demiştin ya..

Herkes görmek istediğini görüp gösteriyor..

KUTERO
04-09-2010, 22:03
Bora abi,

" Yeter artık bu korkularla yaşadığımız " demek istiyorum sadece.. :)

Neyse,

Oysaki eskilerin deyimiyle " asgari müşterek " konularda anlaşabilirdik belkide..
Hani eskiden MC hükümetleri kurulmasından sonra söylenirdi..Günlerce süren pazarlıklardan sonra..

Neyseki aynı takımı tutuyoruz..Kaderin bir cilvesi olsa gerek..:)
Bir karşılıklı konuşma zemini var hiç olmazsa..

Eyvallah..Bilmükabele..

KUTERO
04-09-2010, 22:15
Feleğin çemberi olacaktı dediğiniz gibi..:yes:
Atlamışım orayı..

İran'a gerçekten de gitmedim..Ama giden arkadaşlara sordum..

Ben halkımızın, o ülkelerdeki yönetimler gibi bir yönetim altında yaşamaya onay vermeyeceğini düşünüyor ve inanıyorum..

Çok az bir kısım isteyebilir sadece..

balaban
04-09-2010, 23:25
Kominizmden korkutma amaçları Din devletine hazırlamak içindi, kominizmden dine sarılarak kurtulursunuz deniyordu.

Neden kominizmle korkutulduğunuzu anlamak o kadar zor değil.

Yeni Osmanlı Tuzağı adlı kitapta bunlar ayrıntılı ve belgeli olarak anlatılıyordu, bir topikle size anlatmaya çalışmıştım.

Fakat okuma alışkanlığı olmayınca okunmadı elbette. Bundan sonra okunmasa da olur, zaten çok geç.

balaban
04-09-2010, 23:28
Feleğin çemberi olacaktı dediğiniz gibi..:yes:
Atlamışım orayı..

İran'a gerçekten de gitmedim..Ama giden arkadaşlara sordum..

Ben halkımızın, o ülkelerdeki yönetimler gibi bir yönetim altında yaşamaya onay vermeyeceğini düşünüyor ve inanıyorum..

Çok az bir kısım isteyebilir sadece..

Çok az kısım ister belki derken hayal alemniden seslendiğini düşündüm.

Bu evet oyundan sonra göreceksin nasıl istendiğini. Çocuklarını İran gibi bir ülkede yetiştireceksin tek farkı bu ülkenin sınırları İran kadat olmayacak çünkü evetin arkasından ilk gelecek Kürtlere özerklik için yeni Anayasa hazırlanması olacak. Özerkliğin arkasını anlatmama gerek var mı? Bence yok.

Yeni Anayasa; daha önce Zafer Üskül'ün hazırladığ, ortak dil, ortak vatan (Türk-Kürt) vs., cumhuriyet ve laiklik maddeleri.

Yazık olacak ülkeye. Aslında oldu bile cemaatin heryeri örümcek ağı gibi sarması yeterli.

fırtemin
05-09-2010, 02:35
Fevzi


Fevzi Budak.

Erzurum Milli Eğitim Müdürü...

AKP iktidar oldu, 2003’te görevden alındı, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Bir)

*
Beş gün sonra...
Görevden alındı, Şırnak’a gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (İki)
*
Bir gün sonra...
Görevden alındı, Ankara’ya gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Üç)
*
Bir gün sonra...
Görevden alındı, Muş’a gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Dört)
*
Beş gün sonra...
Görevden alındı, Ankara’ya gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Beş)
*
Bir ay sonra...
Görevden alındı, Kütahya’ya gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Altı)
*
Bir ay sonra...
Görevden alındı, Çanakkale’ye gönderildi, mahkemeye başvurdu, Erzurum’a geri döndü. (Yedi)
*
Üç ay sonra...
Görevden alındı, İstanbul’a gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri gönderildi. (Sekiz)
*
(Başbakanımızın askerlik arkadaşı olan AKP milletvekili adayı, üç defa, Fevzi Budak’ın yerine Erzurum Milli Eğitim Müdürü yapıldı... Gözünü budak’tan sakınmayan Fevzi, üç defa mahkemeye başvurdu, başbakanımızın askerlik arkadaşını üç defa görevden aldırdı!)
*
(Fevzi Budak, Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Necat Birinci’yi şikayet etti. Yargıtay, Necat Birinci’yi görevini kötüye kullanmaktan beş ay hapis cezasına çarptırdı, para cezasına çevrilerek, ertelendi. Necat Birinci, AKP’den
İstanbul Milletvekili yapıldı.)
*
(Fevzi Budak, Milli Eğitim eski Bakanı Hüseyin Çelik’i altı defa manevi tazminata mahkûm ettirdi. Kazandığı tazminat miktarı, faizleriyle birlikte 100 bin lirayı buldu.)
*
Üç ay sonra...
Görevden alındı, Ankara’ya gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (Dokuz)
*
Beş ay sonra...
Görevden alındı, İstanbul’a gönderildi, mahkemeye başvurdu, haklı bulundu, Erzurum’a geri döndü. (On)
*
(Milli Eğitim Bakanlığı Personel Genel Müdürü, kendisini camiada küçük düşürdüğü iddiasıyla Fevzi Budak hakkında soruşturma açtı. Ancak, mevzuata göre, sicil raporunun altı ay birlikte çalıştığı amiri tarafından hazırlanması gerekiyor... Fevzi Budak altı ay bir yerde kalamadığı için, rapor hazırlanamadı! Meslekten atılamadı!)
*
Üç ay sonra...
Görevden alındı, Ankara’ya gönderildi, mahkemeye başvurdu, gene haklı bulundu, gene Erzurum’a geri döndü. (On bir)
*
Dün...
Fevzi Budak tutuklandı!
*
Erzincan Başsavcısı’nı içeri tıkan Erzurum Savcısı tarafından ifadesi alındıktan sonra, dolandırıcılık ve yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle hapse gönderildi.
(Aha bu da on iki)

yılmaz özdil

fırtemin
05-09-2010, 02:41
Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik için - tabir-i caizse - “ar” meselesi haline geldi.

Çelik, 6 yılda tam 12 kez görevinden alındı…

Her defasında yargıya gitti, görevine döndü.

Üstüne üstlük Bakan Çelik hakkında dava açtı. Çelik, “manevi tacizci-mobbing” suçlamasıyla tazminat ödemeye mahkum edildi.

Bu bürokrat dün önce gözaltına alındı, sonra da tutuklandı.

Tutuklanan isim Erzurum Milli Eğitim Müdürü Fevzi Budak…

Milli Eğitim Müdürü Fevzi Budak, AKP’nin görevden alma kararlarında fenomen hale gelmişti.

Şimdi hapishanede…

****

Tutuklama kararı bir mahkemeden çıktı. Ama illa da tutuklansın diyen isim, tanıdık bir Savcı oldu.

Erzurum Savcısı Osman Şanal.

Şanal, Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’i makamında gözaltına alan, dava dosyasını Ergenekon Savcılarına, Diyarbakır’a göndererek Yargıtay’dan kaçıran bir savcı.

Cihaner, Şanal’ın adli süreçte gösterdiği gösterdiği gayret ve militanca tavrı, “Sanki kamikaze gibi davranıyor” sözleriyle tanımlamıştı.

****

Fevzi Budak tutuklandı.

Başbakan Erdoğan ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik bir “yargı prangasından” (Erdoğan, yargı ayağımızda pranga diyor ya) daha kurtuldu…

Erzurum Milli Eğitim Müdürü’nün sorgusunda neler olduğu ve nasıl tutuklandığına ilişkin sıcağı sıcağına edindiğimiz bilgiler aktaracağız.

Ama önce “küçük” iki “tesadüfe” dikkat çekelim…

Başbakan Erdoğan’ın Show tv’de Ali Kırca’yı fırçaladığı programda şöyle söylemişti:

“Şu anda bunu Danıştay’da yaşıyorum. Bizden önceki iktidarlarda yapılmayan uygulamaları bize yapıyorlar. Yerindelik hakkımızı elimizden almaya çalışıyorlar ve alıyorlar da. Anayasa Mahkemesi’nin kararını bozacak kadar ileri gidebiliyorlar. Danıştay, Anayasa Mahkemesinin üzerinde mi? 11 kez, 12 kez görevden başka yere atıyoruz. Bakıyorsun Danıştay, İdare Mahkemesi göreve iade ediyor. Bir valiyi alıyorsun, bakıyorsun iade ediyor. Ben onunla çalışamayacaksam zorlayamazsın. Yerindelik kararını verme yetkisini Anayasa Mahkemesi, yürütmeye vermiş. Ben başarılı olmak zorundayım. Halkın karşısına ne o vali, ne o müdür çıkacak. Halkın karşısına çıkıp hesabı verecek olan benim. Ben de başarılı olmak durumundayım. Onun için o başarılı olacak kadroyla çalışmak zorundayım. Burası yargıçlar ülkesi değil ki…”

Erdoğan’ın isim vermeden işaret ettiği bürokrat Erzurum Milli Eğitim Müdürü Fevzi Budak’tır. Türkile Cumhuriyeti’nde 12 kez görevden alınıp, Danıştay kararıyla dönen başka bir bürokrat yok.

İkinci “tesadüf” ise şu:

Müdür Budak, ihale yolsuzluklarına ilişkin iddialar üzerine geçtiğimiz aylarda sıkı bir idari soruşturmadan geçti.

İdari soruşturma için önce Budak’ın emrindeki bir ilköğretim müfettişi görevlendirildi. Müfettiş, “Bu soruşturmayı benim yapmam yasal değil” demesine rağmen, kendisinden ısrarla rapor istendi.

Budak’ın itirazı üzerine soruşturma için bu defa iki Vali Yardımcısı görevlendirildi. Onların da Budak’ı yetkisi yoktu, ancak bir soruşturma dosyası tanzim ettiler.

Budak, “taraflı soruşturma yapıldığı” gerekçesiyle dava açtı ve kazandı. Ardından da geçen hafta Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’na o Vali yardımcıları hakkında suç duyurusunda bulunup, tazminat istedi.

****

Budak’ın hakkında dava açtığı müfettişlerden biri şimdi Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdür Yardımcısı…

Budak mahkeme mahkeme dolaşırken, bu bürokrat geçici görevle Çankaya Köşkü’ne atandı. Atama kararı taltif miydi, yoksa Cumhurbaşkanı’nın derin iltifatına mı mazhar oldu halen belli değil.

Şimdi gelelim, Budak’ın suçlandığı ihale yolsuzluğu ve bu süreçte yaşananlara…

Erzurum İl Özel İdaresi, 2005-2006-2007 yıllarında okul yapım ve onarımı için çeşitli ihaleler açtı. İhaleyi kazanan ve halen cezaevinde tutuklu bulunan müteahhide haksız ödeme yapıldığı iddia edildi.

İlginç olan ödeme emirlerinde hem Milli Eğitim Müdürü Budak’ın, hem Erzurum Valisi Celalettin Güvenç’in imzalarının taklit edildiği ortaya çıkarılması oldu. Buna rağmen Budak hakkında soruşturma açılırken - ödeme emirlerini tetkik etmesi gereken ve ödemeyi yapan makam Valilik olduğu halde - Vali soruşturma kapsamı dışında tutuldu.

Budak hakkında soruşturma açılması da öyle kolay olmadı.

İhale yolsuzluğuyla ilgili soruşturmayı, Cihaner davasının Savcısı Osman Şanal’ın yürütüyor.

Şanal, Fevzi Budak’ın soruşturulması için Valilikten izin istedi. Valilik izin vermedi. Şanal ise Valiliğin bu kararına karşı itirazda bulunmadu. İtiraz süresi de kendiliğinden doldu.

Sonra ne olduysa Savcı Şanal, kamikaze ruh haline büründü.

****

Şanal, Valiliğe gönderdiği yazıda “itiraz süresini geçirdiğini” itiraf ederken, soruşturmada “Yeni delillere ulaştığını” bildirip, Budak’ın yargılanması için yeni izin talebinde bulundu.

İddialara göre, Şanal cezaevinde bulunan bazı tutuklularla görüştü ve Budak’ın aleyhine ifade vermelerini sağladı ya da ifadelerini almayı başardı. (Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner de, Şanal’ın “muhbir çalarak” elindeki dosyaya el koyduğunu ve davanın seyrini değiştirdiğini öne sürmüştü.)

Neticede Valilik Şanal’ın istediği izni verdi ve Fevzi Budak dün sabah itibariyle gözaltına alındı. Aynı günün akşamında da “ihale yolsuzluğu iddiasıyla” tutuklandı…

****

Odatv, Budak’ın yakınlarına ulaştı. Budak’ın akrabaları şimdi şu sorulara yanıt arıyor:

-Fevzi Budak’a, Hüseyin Çelik hakkında açtığı, Yargıtay’ın da onadığı tazminat davalarını nasıl kazandığı, bunları nasıl hak ettiği soruldu mu? (Budak’ın Çelik aleyhine açtığı ve kazandığı tazminat davalarının birisinin altında şimdinin Adalet Bakanlığı Müsteşarı Ahmet Kahraman’ın da imzası bulunduğunu belirtelim)

-Budak’ı tutuklamamak için direnen hakime, sorgu sırasında dışarıdan herhangi bir telefon geldi mi? Geldiyse, arayan kimdi?

gaysarorak
05-09-2010, 04:25
Konuşma ve Düşünme Bir Aynı Şeydir; 'Türkiyeliler' Müstesnâ!

Durmuş Hocaoğlu

01.09.2010 Çarşamba

Merhaba İsmail Beğ Kardeşim;

Alâka ve teveccühünüze teşekkür ederim. Sıhhatim için Rabbime şükrolsun, ama bir müddetten beridir, gerçekten ciddî rahatsızlıklarım var; öyle ki, çok kereler, masa başında, artık neredeyse alışkanlık kesbettiğim ağrılarla çalışıyorum. Ancak, asıl rahatsızlığım başka istikametten: Nice kavimleri ve devâsâ imparatorlukları yutan, bir "kavimler kabristanı" olan bu merhametsiz Anadolu coğrafyasında geleceğimizi iyi seçemiyorum. Anadolu artık Biz Türkler için giderek içinden çıkılması çok müşkil olan ve bu gidişle de muhâl olacak bir bataklığa dönüşüyor; ya bir urûc yapıp yeni bir ergenekon ile yırtıp çıkacağız ya da burada çırpına-çırpına son nefesimizi vereceğiz.

Bilmeyen insana ne mutlu: Cehâlet insanı cessur kılıyor. Haklısınız, evet, eli kalem tutan herkes yazıyor; ama ne yazıyor? Profesörlerinin bile "-de", "-da" eki nerede apostrof ile, nerede tam bitişik ve nerede ayrı yazıldığını bilmediği, ve yine aynı akademisyenlerin (?), "Ergenekon bir Türk efsânesi değil bir Moğol efsânesidir" demekten hazer etmediği bir memleket burası. Yine haklısınız, yazmayalı çok oldu; bu, Türkler'e, bu ülkeye adını veren, O'nun her kahrını çeken, ama şimdi elinde tutamazlaştığı, kendisine - hem de çok kaba bir şekilde - meydan okuyanlara daha bir üst perdeden meydan okuma ile cevap veremeyen, Kürd'ün önünde boynu eğilen, bileği bükülen ve her gün suratlarına tükürülen Türkler'e duyduğum öfkedendir. Bu sebebe binâen yazmadım, uzun zamandır. Fakat, Mustafa Beğ'e hitâben yazdığım bir önceki açık mektubumda da söylediğim gibi, hiçbir faydası dokunmasa da, tek bir kişi dahi okumasa da, sırf indallahdaki mes'uliyetimden ötürü, sırf Yerin Göğün Yaradanı, Din Günü'nün Sâhibi, hesap için ayağa kalktığımızda, bana, "Biz ki, Habîbimize, "senin ümmetinin ilim adamlarının – kendimi hâşa "âlim" ünvânına lâyık addedemediğim için "ilim adamı" bile demekten hazer ediyorum – kıymeti benim indimde şühedâdan daha yüksektir" meâlindeki hadîsin ilhâmını verdik, sen nasıl vazîfeden kaçarsın ey kulum Durmuş! İlmin sana mes'uliyet yüklüyor, sen ilmin nâmûsunu nasıl kirletirsin ey kulum Durmuş! İn şimdi esfi's-sâfilîne!" dediğinde O'na verecek adam gibi bir cevabım olması için yazacağım ve ayrıca, bana bu vatanı tertemiz teslîm eden ecdâda karşı ödenmez sadâkat borcumdan ve kendilerine tertemiz bir vatan teslîm etmekliğim Allah emri gibi farz olan ahfâdıma karşı vazîfemden ötürü yazacağım. Bir de şu aralar ağırlıklı olarak akademik çalışmalarım üzerine biraz fazla yoğunlaştım; ama bu çalışmalar hiç bitmez, onunçün, ankarîbüzzaman, yazacağım bu sebeple.

Yine haklısınız, İsmail Beğ; evet, eli kalem tutan herkes yazıyor; ağzı olan herkes konuşuyor. Ama ne konuşuyor? Meğerse bu ülkede ne kadar da dâhî siyâsî analist varmış; hezâr hayret! Hayret ki, ne hayret! Meselâ, herkesleri aldı bir "12 Eylül Analizi"; amanallahım! Cehâlet kanatlanmış uçuyor. İnanınız bana, bu sözde analizlerin içinde doğru olan hemen-hemen tek bir tânesine bile rastlamadım; hemen-hemen tek bir tânesine bile!. Öyle analiz müsveddeleri ki, hepsi birbirinin aynı; bir tânesini dinlemek ve/veya okumak kâfî; hepsini okumuş veya dinlemiş gibi oluyorsunuz. Öyle analiz müsveddeleri ki, bugüne kadar lehlerine tek satır yazı yazmadığım askerlere beni avukat tâyin ettirecekler. Hâlbuki "asker"in asıl olarak sîgaya çekilmesi anşart lâzım gelen husus ve sorulması anşart lâzım gelen suâl başka:

"Siz niçin kılıç çekeni kılıçla düşüremediniz? Noksanınız ne idi? Ne istediniz de bu millet size vermedi? Türk'ün boynu sizin yüzünüzden eğildi; bileği sizin yüzünüzden büküldü! Sizin yüzünüzdendir ki, artık git-gide daha çok sayıda Türk insanı, "hepsi kurmay kökenli generallerin yönettiği milyonluk ordu bile birkaçbin çeteciden müteşekkîl PKK karşısında acze düştüğüne göre, artık bu işi daha fazla uzatmanın mânâsı kalmadı; PKK ile mi görüşülecek, görüşelim; ne istiyorlarsa pazarlık edelim de bu iş bitsin, illallah!" demeğe başladı.

Kılıç çekeni kılıçla düşüremeyince, er veya geç, ama muhakkak ve mutlaka bir gün, o kılıcın sâhibiyle masaya oturacağınızı bilmiyor muydunuz?

İşte şimdi Hükûmet'in yaptığı da bu ve bunun müsebbibi de sizsiniz!

Bir Sri Lanka kadar bile olamadınız!

Gazi Paşa, farzı muhâl, geri dönse, sizi ne yapardı acaba; tahmîn edebiliyor musunuz?"

Askerlere sorulacak asıl sual bu! Ama soruldu mu? Hayır! Birkaç cılız ses işittim, o kadar! Sulu-sepken göz yaşları ve sâde suya tirit, cıs-cıvık demokrasi "söylem"1eri!

Ya Soğuk Savaş? Soğuk Savaş şartlarını nazarı dikkate almayan bir 12 Eylül analizi nedir? Bir hiçtir, hiç! Hiç kere hiç!

Ya hele – hadi solcuları anladık diyelim - ya o "liboşlamış" milliyetçilerin Deniz Gezmiş göz yaşları? Ben o günleri bizzat yaşayanlardanım; evet, Deniz Gezmiş adam öldürmedi, ama PKK onların kanatlarının altında kuluçka dönemini ikmâl etti! Ya o Fatsalı Terzi Fikri'lerin "Fatsa Komünü"? Ecevit'in "toprak işleyenin su kullananın", "yaşasın halkların kardeşliği" sloganları? Ne demek oluyordu bütün bunlar? Yoksa hakîkaten bu ülkenin insanında hâfıza yok mu? Bunları masaya dökmeden 12 Eylül nasıl anlaşılır, azîzim? Evet, muhtemelen asker "ihtilâl şartlarının olgunlaşmasını" bekledi; ama çalışmayan, işlemeyen, yönetemeyen, aylarca bir cumhurbaşkanını seçemeyen "demokratik meclis"? O ne oluyor, o?

Demokrasi bu kadar basit bir şey mi?

Hayır!

Demokrasi karmaşık bir sistem, zor bir sistem, pahalı bir sistem, bedeli yüksek bir sistem; çünkü bir "fazîlet rejimi" olma iddiasında ve yine çünkü kendi kendini yönetebilme ehliyet ve liyâkatini hâiz kaliteli bir insan topluluğunu âmir. Böyle bir insan topluluğu yoksa, Demokrasi çürür ve Demokrasi'nin çürümesi de Oklokrasi'yi yaratır.

İşte Durmuş Hocaoğlu yazınca bunları yazacak.

Yazayım mı; ne dersiniz?

İsmail Beğ; anaokulu veya buna mümâsil bir okulda bir öğretmenin öğrencilere verdiği "fakirlik" konulu bir kompozisyon hikâyesinde, her öğrencinin, yaşına göre mâkul sayılabilecek cevaplarına karşılık, bir zengin çocuğunun, kendisi için mânâsını hiç bilmediği bir 'ses'den başka bir şey olmayan "fakirlik"i, "Bir aile vardı, öyle fakirdi, öyle fakirdi ki, anne fakirdi, baba fakirdi, çocuklar fakirdi, hizmetçiler bile fakirdi" diye yazması gibi, her hâlde, ileride Türkiye de, "bir zamanlar bir ülke vardı, öyle câhildi, öyle câhildi ki, işçileri câhildi, köylüleri câhildi, okumayanları câhildi, okuyanları câhildi, hattâ âlimleri bile câhildi; çöküşü de câhillikten oldu" diye kayda geçecek. Sığlık bu mertebede.

İsmail Beğ kardeşim; ya o "etnik problem" analizleri! Sığlık öylesine yaygınlaştı ki, akıllara ziyan.

Meselâ, sözde "milliyetçi, akademisyen ve münevver" zatlardan şöyle kerâmetler işitiyoruz: "Anadolu'yu berâber fethettik, Çanakkale'de berâber şehit düştük, İstiklâl Harbi'ni berâber kazandık, Cumhuriyet'i berâber kurduk" vesâire... Sonra? Sonrası şu: "Biz nasıl ayrılırız be kardeşim!" Evet, haklarını yemeyelim, bozuk bir saatin bile günde iki defa doğru zamânı göstermesi gibi, bu tezin de içinde bir nebze doğruluk var, ama sâdece 'bir nebze': Bozuk bir saatin günde iki defa doğru zamânı göstermesi kadar; daha fazla değil. Ve rezâlet şurada ki, madde bir, bunlar yalan-yanlış bilgiler, o dediklerinin hiçbirisi olmadı; madde iki, o zaman, "mâdem her yerde berâber idik; Malazgirt'te berâber, Çanakkale'de berâber, Dumlupınar'da berâber, Cumhuriyet'in kuruluşunda berâber ve ilââhir...; o hâlde, neden her yerde Türk'ün adı var da Kürd'ün adı hiçbir yerde yok" deyû suâl edenlere ne cevap verecek "milliyetçi, akademisyen ve münevver" zatlar?

Bu ne sığlık beğ kardeşim; adamlar oturmuşlar, ciddî-ciddî, etnik meydan okumayı "demokrasi" ile çözmekten bahsediyorlar. İnsan utanır, yâ hû! Demokrasi, aynı bir toprak parçası üzerinde hak iddia eden iki farklı "demos" arasındaki siyâsî ihtilâfı çözmez, çözemez; demokrasi, mâhiyeti gereği, kendi içinde mütecânis bir adet "demos"u âmirdir. Demos "bir"den ziyâde olursa, ihtilâf yine çözülebilir, ama demokrasi ile değil.

Ne diyorlar bir de? "Eşit vatandaşlık"! Ne olacakmış eşit vatandaşlık olunca? Her türlü dert bitecekmiş. İyi de ne demek "eşit vatandaşlık"? Bir defa, "vatandaşlık" ne demek ve "vatandaşlık hak eksenleri" ne demek? Ve kezâ bütün patırtıların kaynağı olan "siyâsî hak ekseni" ne demek? Mâdem ki eşit vatandaşlıktan bahsediyoruz, Başbakan'ın dilinden düşürmediği "etnik mozaik"in her birisinin, adının defteri uşşâka kaydedilmesi talebini nasıl karşılayacaksınız? Hayır derseniz, "neresi bunun eşit vatandaşlık?"; evet derseniz, "neresi bunun Türkiye?"

***

İsmail Beğ; "Evet" –" Hayır" oyununda fikrimi soruyorsunuz; kısaca şöyle söyleyeyim: Askerî diktatörlüklerin diktatörlük olduğunu herkes bilir, çünkü zâten askerler bilinmesini isterler, onun için herkesin gözüne-gözüne sokarlar. Asıl tehlikeli olan sivil diktatörlüklerdir. Askerî diktatörlük "sert güç"tür, kabaca meydan okur ve herkes de âyan beyan görür, müseccel ahmaklar bile anlar; sivil diktatörlük ise "yumuşak güç"tür, hissettirmez, onun için de ancak derin bir bakışla farkedilir ve o derin bakış da "kitle-adam"da yoktur; zâhiren bütün demokratik müesseseler çalışmaktadır, ama birşeyler vardır ki, tıpkı "Onüçüncü Kat" (The Thirteenth Floor) filminde olduğu gibi, sizi sarar ve kuşatır ve yaşarsınız, birşeylerin farkına varmadan; ancak, uç noktalarına kadar giderseniz, birşeylerin bittiğini ve gerçek dışı bir âlemde yaşamakta olduğunuzu farkedersiniz. Lâkin, kitle-adam (mass-man) denen ve cemiyetin ezici ekseriyetinin ezici ekseriyetini teşkîl eden insan(cık)lar derin bakışlardan mahrum oldukları gibi, uç noktalara gitme arzu ve irâdesinden de mahrumdurlar; minicik havuzlarda veya akvaryumlarda yaşayan süs balıklarının bir havuzda veya akvaryumda yaşadıklarını farkedememeleri gibi.

Böyle bir sanal demokrasi âleminde yaşamak istiyorsanız "evet" deyiniz.

Zannederim, cevabımı söylemiş oldum.

Ne yazık ki, "hayır" derken, "Genel Af" isteği ile cilâsı çok çabuk dökülen ve İktidar'ın elini fevkalâde güçlendiren Kılıçdaroğlu ile, muvakkaten de olsa, aynı safta duruyor gibi görüneceğim; Allah affeder umarım. Hayır, muhakkak ki eder: Çünki, kalbimi biliyor nasıl olsa.

Hâsılı kelâm, İsmail Beğ, ağzı olan herkes konuşuyor! Aslında, felsefede, Platon'dan bu yana, bilinmektedir ki, düşünmek ve konuşmak bir aynı şeydir; ama öyle anlaşılıyor ki, "Türkiyeliler" bundan müstağnî kılınmıştır! Farklı bir evrim zincirinin ürünü olduğu için henüz evrim tablosunda bir yere oturtulamayan bu garip yaratıkların konuşuyor olmak için düşünüyor olmaklığa hiç ihtiyaçları yok.

Hâmiş:

Haziran'ın 21'inden bu yana ilk defa olarak bu köşede bir yazı neşrediyorum. Şu ânda 1 Eylül, Çarşamba sabahı, saat on'u geeçiyor; gece yarısı çalışırken postalarıma şöyle bir bakayım dedim ve mektubunuzu gördüm, kısa bir cevap vereyim diye düşünürken mektup uzadıkça uzadı ve ben de okuyucularımla paylaşmağa karar verdim; umarım bağışlarsınız. Birkaç saatlik bir uykudan sonra tekrar çalışma odama kapanıp, kapsamlı bir ders notu olarak bitirmeğe çalıştığım, ama aslında kitaba dönüştürmek niyetinde olduğum, "Fizik ve Matematik Felsefesine Giriş" üzerindeki mesâime devam edeceğim. Ondan sonra da, kadîm bir dosta, Mete Aksoy'a hazırladığım çok kapsamlı bir açık mektup var, onun üzerinde çalışmayı düşünüyorum.



http://www.durmushocaoglu.com/

Serenler
05-09-2010, 23:26
En iyi padişah Erdoğan olur'

05 Eylül 2010 Pazar

'Hayır oyu vereceğim Tanrı beni korusun' diyen Semerci, cesur bir yazıya imza attı.



Yavuz Semerci, Gazeteport'taki "cesur" yazısının başlığını da şöyle attı:

En iyi padişahın Erdoğan olacağına inanıyorum!

İşte Yavuz Semerci'nin Gazeteport'taki o yazısı:

En iyi padişahın Erdoğan olacağına inanıyorum!

Bana geçmişte yapılan tüm anti demokratik olguları gösterip,
bana muhalefetin kendi içinde tutarlı olmayan yaklaşımlarını örnekleyip,
bana yargı içinde oluşturulmuş kast sistemini yıkacak demokratik seçimi anlatıp,
bana işkencelerle ünlü Diyarbakır Cezaevi’nin yıkılacağını müjdeleyip,
bana Anayasa Mahkemesi’nin toplumu hiçe sayan ve toplumsal barışı dinamitleyen kararlarını sayıp,
bana Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun “Apo’yu devreye sokun” diyen üyelerin telefon görüşmelerini deşifre edip,
bana, Ergenekon, balyoz gibi darbe planlarını soruşturan savcı ve yargılayan hakimlerin yerlerinin değiştirilmesine yönelik kulisleri hatırlatıp,
Recep Tayyip Erdoğan’a padişahlık yolunu aşacak yola bir taş daha döşememi beklemeyin…

***

Eğer padişahlık sistemi istersem, oyumu hiç kuşkusuz Tayyip Recep Tayyip Erdoğan’a veririm.

Erdoğan’ın ülkesini, toplumu en az benim kadar sevdiğinden bir gün bile şüphe etmedim. Bir gün bile bu ülkenin ezilmişleri ve fakirlerini düşünmeden geçirmediğine tanıklık edebilirim.

Erdoğan döneminde bu ülkenin daha da zenginleştiğini geliştiğini, onlarca veriyle anlatabilirim.

Daha iyi yapacağına inandığım birisi çıkana kadar tek alternatifin o olduğunu da söyleyebilirim.

Mert, halktan, haktan yana olduğunu saklayamam.

Onu başbakan olarak görmekten utanmayı bırakın, her zaman gurur duyduğumu da söyleyebilirim.

***

Ancak benden, Erdoğan’ı padişah yapacak, toplumu sadece onun ve daha sonra geleceklerin insafına bırakacak bir sisteme evet dememi beklemeyin.
benden padişahlık sisteminin çağdaş versiyonuna onay vermemi beklemeyin…
benden yürütme, yasama ve yargının tek bir kişinin emrine girmesi için izin istemeyin.

***

Beni, değil Erdoğan, Atatürk gelse bile, ona bu yetkiyi vermekten korkacağımı söylemekten alıkoymayın,

beni, Anayasa’ya “kişisel başvuru hakkı konuluyor” diyerek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidişi, bir kaç yıl daha uzatacak sistemi överek kandırmayın,

beni, Danıştay ve Yargıtay üyelerinin yargıyı istedikleri gibi şekillendirdiği kast sistemini dağıtacak çoğulcu seçim istemini anlatırken, yargıyı Adalet Bakanı’nın ve elbette başbakanın insafına, yönlendirmesine, baskısına esir eden maddeyi gizleyerek uyutmayın…

beni, yargıyı bir ideolojinin esiri olduğu iddiasıyla titretip, buna rağmen Ergenekon ya da Balyoz gibi karışık davalara dalabilen savcıların çıkabildiği bir sistem yerine, artık sadece hükümetin istediğini soruşturan yargıç ve savcılar sistemine gidildiğini anlatmaktan men etmeyin,

beni, memur, hükümet ile masaya oturup, toplu görüşme yaparken, şimdi hükümetin (elbette meclisten geçirilerek) kamu görevlilerinden oluşan hakem heyeti ile toplu sözleşme yapacakları masalıyla oyalamayın…

beni, Anayasa’da ideolojik ve siyasi amaçlı grev ve lokavt yasağını kaldırdık diyerek, yarın hükümet destekli siyasi grevler ile işverenleri sıkıştırmanın yolunun açıldığı gerçeğini görmemi engellemeyin,

***

Ben, bu ülkenin vatandaşı olarak benim irademin TBMM’ne tam olarak yansıyacağı seçim barajının aşağıya inmesine layık birisiyim.

ben, seçtiğim milletvekilinin liderin değil, benim sözcüm olmasını hakkeden bir vatandaşım

ben, bu ülkede yaşayan herkesin ana dilinde eğitim aldığı, etnik ve dini temelinin sorgulanmadığı, her düşüncenin özgürce seslendirildiği bir toplumda yaşamayı hak eden bir yurttaşım,

ben, telefonları yasa dışı dinleyenlerin derhal yakalandığı bir devletin onurlu parçası olmayı arzulayan birisiyim.

ben, askeri vesayeti de, sivil vesayeti de reddedenlerin yönettiği bir ülkeyi savunan birisiyim.

ben, devlet tarafından haksızlığa uğradığımda bile bağımsız yargının hukukun üstünlüğünü çalıştıracağına inanmak isteyenim…

ben, muhalefet liderlerini tepeden tırnağa sorgularken, başbakanların önünde kuzu postuna bürünen gazetecilerin yönettiği bir medyayı şiddetle eleştiren birisiyim.

ben, başbakanları sırf yaşam tarzları bana benzemiyor diye aşağılamaya çalışanlardan nefret eden birisiyim.

ben, demokrasinin bana taksit, taksit sunulmasından hoşlanmayan birisiyim…

***

Ve ben Yavuz Semerci…

Üstüme düşen görevi yerine getiriyorum…

Bu referandumda CHP’yi veya MHP’yi sevdiğim ve onların liderlerine sempati duyduğum için değil, bir vatandaş olarak farklı yola saptığımda, hata yaptığımda, iktidarların şiddet ve baskı uygulayacağı kanunlara izin veren bir referanduma, kendi isteğim, aklım ve hiç bir baskı altında kalmadan hayır oyu vereceğimi bir kez daha ilan ederim…

Tanrı beni korusun!

KUTERO
07-09-2010, 13:52
Ekonomist Süleyman Yaşar’ın yeni çıkan Derin Ekonomi adlı kitabı, küresel krizle birlikte son birkaç yılda Türkiye’de yaşanan ekonomik gelişmelerle ilgili önemli tahliller ve tespitler içeriyor..

Kriz lobisini merak edenlere yanıt
...
Yazılarında da sık sık dile getirdiği üzere, Yaşar, kitabında kriz lobisi adını verdiği bir kesim işadamının krizde Türkiye’de büyük gürültü çıkartarak, medyayı da kullanarak hükümeti IMF ile anlaşma yapmaya zorladığını ve anlaşma olmaması halinde Türkiye’nin batacağını söylediklerini anlatıyor.
..

Vesayet rejiminin devamını istiyorlar
Kriz lobisi diye tabir ettiğiniz ve ağırlıklı İstanbul sermayesinin oluşturduğu işadamı grubunun kriz dönemindeki talep ve tavırlarını bu kitapta ele aldınız. Kimdir bu kriz lobisi ve ne istiyorlardı?

2008’in sonlarına doğru ABD’de Lehman Brothers’ın batması Türkiye’de kriz lobisini ortaya çıkardı. Türkiye’de olmayan krizi, sanki burada olmuş gibi yansıttılar. Mutlaka IMF’den 35 milyar dolar almamız lazım dediler. Türkiye, kriz lobisinin sözüne uyup bu 35 milyar doları alsaydı, ekonomi yine küçülecekti, üstelik bir de devletin üzerine 35 milyar dolarlık borç yükü binecekti. Statükocu sermayenin niyeti kamu üzerinden bu kaynakları kullanıp borcu halkın üzerine yıkmaktı. Ama daha sonraki süreçte açıklanan şirket kârları, bize mali krizin etkisinin olmadığını gösterdi. Kriz lobisi dış borçlarını çok rahat ödedi, işçi çıkarmalar bir tuzaktı ve sosyal kaos yaratmaya yönelikti. 35 milyar doları hükümet alsın diyenler de gidip rahatlıkla dış piyasalardan bu paraları alabilirdi. Bugün bu işçi çıkarmaların ekonomik temeli olmadığını görüyoruz. Bunlar, IMF vesayeti ile bütçe vesayetini hükümetin elinden almak, siyasi vesayeti de askere ve yargıya bırakma niyetindeydi. Darbe planlarında ekonomik kaos çıkartma tezi dile getirilmişti. Bu da, kriz lobisinin kimlerle işbirliği içinde olduğunu gösteriyor. Hem krizi Türkiye’de çıkmış gibi gösterip, AKP’yi iktidardan uzaklaştırmak hem de kamu kaynaklarını kendilerine aktarmak istiyorlardı. Merkez Bankası Başkanı atamasında bile bu durum ortaya çıktı.

..
.....

http://www.taraf.com.tr/haber/borsa-da-evet-coskusu-artiyor.htm

balaban
07-09-2010, 23:11
‘AKP borazanlığını’ yapmakta olan yancı gazetelerden birine konuşan ciddi bir kamuoyu araştırma şirketinin sahibi öyle diyor.

Yaptığı araştırmadan çıkardığı sonuç şu:

- “Türkiye ılımlı İslam devletine gidiyor diyenlerin aksine, aslında muhafazakârlaşmıyor, modernleşiyor, Batılılaşıyor.
Muhafazakârlık sadece görünürde artıyor.”
* * *
Muhafazakârlık azalıyor...
Ama AKP yükseliyor...
Peki ama, nasıl oluyor bu?
Hani AKP, ‘hangi amaca’ hizmet ettiği aşikâr olan ‘sistemin’ haksızlığına uğrayıp ‘mağdur’ hale gelen ‘dindarların’ temsilcisi değil miydi?
Demek ki hiç de öyle degilmiş.
Son iki yüzyıldır devam eden ‘deformasyon’ ve ‘dejenerasyon’ süreci, AKP’nin
iktidara gelmesi birlikte ‘altın çağına’
girmedi mi?

‘Din üzerinden’ siyaset yaparak iktidar koltuğuna oturanlar, ‘diyalog’ ve ‘hoşgörü’ adına ‘kâfirler’ ile kol kola girip, işlerine gelmeyen ‘ayetlere’, ‘hadislere’ yasak getirip, yoksulların ve garibanların sırtından kendi ‘çocuklarını’, ‘akrabalarını’ ve ‘yandaşlarını’ zengin etmiyorlar mı?


Hırsızlık’ en saygın meslek haline gelmedi mi? ‘Soyanlar’, ‘çalanlar’, ‘yağmalayanlar’ el üzerinde tutulup korunmuyor mu?
‘Yalan’, ‘hile’, ‘ikiyüzlülük’, ‘iftira’ prim yapmaya başlamadı mı?
‘Fuhuş’, ortaokullara kadar inmedi mi?
‘Aile’ yapısı çökmeye başlamadı mı?
* * *
Muhafazakârlık azalıyor...
Ama AKP yükseliyor...
İslam dininin yücelttiği her şey yozlaştı
‘Ahlak’, ‘dürüstlük’, ‘hak’, ‘adalet’, ‘beytülmala el uzatmama’, ‘yetim hakkı yememe’gibi kavramlar, artık ‘geçersiz akçe’ haline geldi.
‘İslam adına’ ortaya çıkıp, İslam’ın yasakladığı her türlü ‘harama’el uzatanlar, ‘yolsuzluk’yapanlar, ‘adam’ kayıranlar, yoksullar için toplanan ‘sadakaya’ bile göz dikenler İslam dinine büyük zarar veriyorlar.
Onların günahlarının faturası, ‘dine’ kesiliyor.

‘Din istismarcıları’, kendilerini ‘dinin temsilcisi’ gibi takdim ettikçe, onların yaptıklarını görenler, ‘pireye’ kızıp ‘yorganı’ yakmaya kalkışıyorlar.

Bir zamanlar namaz kılanlar, ‘AKP’ye kızıp’ namazı bırakıyor, oruç tutanlar yemeye başlıyor, başını örtenler başörtüsünü çıkarıyorlar.
Eskiden en azından oruç tutanlara saygı gösterenler, şimdi sırf ‘AKP’yi protesto etme’ adına, her türlü rezaleti sergilemekten kaçınmıyorlar.
Olan ‘samimi dindarlara’ oluyor.
* * *
Muhafazakârlık azalıyor...
Ama AKP yükseliyor...
“Ne de yaman bir çelişki” demeyin
sakın.
Türk milletini ‘milli kimliğinden’ ve ‘manevi değerlerinden’ uzaklaştırmak isteyen perde arkasındaki güçlerin, ‘AKP’ye biçtikleri rol’ zaten budur.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yg/yazargoster.php?haber=14784

KUTERO
08-09-2010, 11:28
....
Peki, AKP? O icazetli değil mi?
Bu ülkede yakın zaman kadar statükodan ve onun dışarıdaki patronlarından icazet almadan bir partinin kitle partisi olması, iktidar olabilmesi mümkün değildi.

AKP’yi aklayacak değilim. AKP de ABD den icazet aldı; belki bazı taahhütlerde bulundu. ABD de, yükselen İslamcı eğilimlerin gazını almak ve muhtemelen RP’de yaptığı gibi İslam’ı referans alan bir hareketi başarısız kılarak gündemden düşürmek için icazet verdi. Ancak AKP, Menderes-Özal tavrı sergilemeye, sokaklara ve halka itibar etmeye başladı. ABD’yle ve statükoyla açı yapmaya başladı. Menderes misali AKP ve liderlerini devirmek ve cezalandırmak için epeyce teşebbüste bulundular, ancak başaramadılar. (Bir düzine darbe ve eylem planını hatırlayın)

AKP DP’den daha becerikli değilse de, daha şanslı idi. Zira artık memleket uyanmış bir halka, olayları okuyabilen basiret sahibi entelektüellere, sağduyusu olan bazı medya organlarına sahipti. Statükonun ise oyunları tükenmişti; eskisi kadar güçlü değildi, yeni taktikler geliştirmekten acizdi.

http://www.aktifhaber.com/author_article_detail.php?id=7422

Serenler
11-09-2010, 11:58
Erdoğan kritik eşikte...

Can Dündar Adacan.
11 Eylül 2010

60 yıllık çok partili demokrasimize 4 sağcı lider damgasını vurdu:
Menderes... Demirel... Özal ve Erdoğan...
Bu 4 lider de görülmedik seçim zaferleriyle koltuğa oturdu:
Menderes 1950’de yüzde 53,5 ile...
Demirel 1965’de yüzde 52,8 ile...
Özal 1983’te yüzde 45 ile...
Erdoğan 2002’de yüzde 34 ile tek başına iktidar oldu.
Ne kadar sürdü?
Menderes‘inki 10 yıl...
Demirel‘inki 5,5 yıl...
Özal’ınki 6 yıl...
Erdoğan ise 7,5 yıldır tek başına iktidar...
Menderes‘in tarihî rekoruna doğru gidiyor.
* * *
Bu dönemlerin ortak özelliği şudur:
Dördünün de balayı dönemi görkemli oldu. Mutlak hâkimiyetle yönettikleri ilk yıllar büyük icraatlara imza attılar.
Yorgunluk dönemleri aşağı yukarı aynıdır:
Menderes, 1957’de tıkandı. Seçimde yüzde 10 oy kaybetti.
Demirel, 1960’ların sonundaki kaosun ardından 1971’de muhtırayla devrildi.
Özal, 1989 seçiminde oylarının yarısından fazlasını yitirdi.
4 liderden siyaseti sürdüren Demirel dışındakiler hiç muhalefete düşmedi.
Menderes ve Demirel, talihsiz birer askeri darbe ile devrildi.
Özal, seçim hezimetini Köşk’e çıkarak atlattı. Ama o Çankaya’ya çıkınca partisi dağıldı gitti.
Özetle denilebilir ki, Türk sağının iktidarda aşınma süresi 67 yıldır.
* * *
İktidar yorgunluğunun belirtileri de hepsinde aynı:
Yüksek tansiyon... Öfke nöbetleri... Hırçınlık, uzlaşmazlık, gerginlik siyaseti...
Tüm kurumlarla kavga... Basın ve muhalif odaklara baskı... Eleştiriye ve muhalefete tahammülsüzlük...
Yakındaki sağduyulu isimleri uzaklaştırmak...
Alkışların büyüsüne kapılmak...
“Yaşa... En büyük sensin. Tarihe geçeceksin” nidaları arasında uyarıları duymamak...
İktidarın ilelebet süreceğini sanmak...
“En iyisini ben bilirim” böbürlenmesine dönüşen gurur...
Ve kalabalıklara gizlenen yalnızlık...
* * *
Bu analizi Erdoğan’a uygularsak...
Türk sağının kaderini o da yaşadı.
İlk döneminde büyük değişimlere imza attı.
6. yılından itibaren yorulmaya başladı.
AB süreci, Ermeni açılımı, Kürt reformu, demokratikleşme hamlesi gibi adımları sürdüremedi; geri adım attı.
Başaramadıkça hırçınlaştı; bütün kurumlarla kavga etmeye, iyiliği için yapılan uyarıları bile dinlememeye, her eleştireni düşman görmeye, basına yüklenmeye, duygusal çıkışlar yapıp gereksiz sertleşmeye başladı.
“Kritik eşik“ dediğim budur.
* * *
Birkaç şansı var:
Menderes‘le Demirel’i deviren darbeler dönemi, çok şükür ki kapandı.
Muhalefet partisi, diğerlerine kök söktüren İsmet Paşa‘lı, Ecevit’li, Erdal İnönü’lü CHP değil artık... Hatta bir CHP-MHP koalisyonu ihtimali, Erdoğan‘ı besleyen kozlardan biri...
Yargı darbesi mi? Yüce Divan mı? O yol da bu anayasa değişikliği geçerse bertaraf edilmiş olacak.
Bu kez gidişatı değiştirebilecek tek şey, -normal bir demokraside olması gerektiği gibi- seçmenin iradesi olacak.
“Evet” sonucu, Erdoğan’a “kontrolsüz bir güç“ bahşedeceği gibi ona yeni bir seçim zaferinin ve Çankaya’nın kapısını açacak.
“Hayır“ ise, seçmenin uyarısıyla onu yepyeni bir anayasa için toplumsal uzlaşmaya, öfkesini yatıştırmaya, kırdıklarıyla barışmaya zorlayacak.
Yani seçmen ya hepten uçuracak ya yere indirecek.
Bu tarihi eşikte yapılacak yarınki referandumun, Anayasa değişikliğini gölgede bırakan asıl konusu budur.

http://www.milliyet.com.tr/erdogan-kritik-esikte-/can-dundar/guncel/yazardetay/11.09.2010/1287543/default.htm

e-fulya
11-09-2010, 12:06
....
Yusuf Gezgin

http://www.aktifhaber.com/author_article_detail.php?id=7422

Hanefi Avcı’nın dikkat çektiği isimlerden biri de Yusuf Gezgin… Avcı, aktifhaber adlı internet sitesi yazarı Yusuf Gezgin hakkında şunları yazdı:

“Cemaatin gizli imamları bu sitelerde gerçek ve farklı adlarla köşe yazıları yazmakta ve geniş cemaat sempatizanı kitleleri yönlendirmektedir. Yusuf Gezgin, Y. Derinsoy gibi sahte isimler altında makaleler ve Derin Yapı ve Türkiye gibi kitaplar yazılmaktadır.”
https://gizlibelge.wordpress.com/2010/09/09/avcinin-yazdigi-cemaat-imami-belgeleri-sizdiranlari-yazmis/

Bunlar doğruysa çok vahim..

doruca
13-09-2010, 09:43
http://www.milliyet.com.tr/derin-ak-parti-de-zafer-gecesi/asli-aydintasbas/siyaset/yazardetay/13.09.2010/1288325/default.htm

Dayanamayıp, CHP’yi soruyorum. Allah için Kemal Kılıçdaroğlu çok çabaladı. Ama partisi tam anlamıyla “döküldü.” Bir yanda ellerinde iPad’ler, Blackberry’ler, genç reklamcılarla dev bir AKP makinesi, diğer yanda hâlâ “taşra siyaseti” yapan, 70 üzeri Polütbüro’nun kontrolünde bir CHP. O CHP ki, genel başkanına seçmen kaydı yaptırmayı bile unutmuş!.

....

...Milliyetçi hislerin en yukarıda olduğu bu dönemde bile MHP, gerçek bir alternatif sunamıyor. Parti referanduma asılmadı, dinamik değil; genel başkanın yazılı açıklamaları dışında doğru dürüst iletişim stratejisi yok.

....

Ayrıca referandum sonuçları, açık bir biçimde hükümete “açılıma devam” mesajıdır. Güneydoğu’dan Evet ve boykot oylarının anlamı budur. Türkiye’nin kalanı ise, AKP’yi “açılım” nedeniyle cezalandırmamıştır. MHP tabanı bile, Devlet Bahçeli’nin “PKK’yla pazarlık var” propagandasına rağmen Evet’e kaymıştır. Demek ki, Kürdüyle Türküyle seçmen, “açılıma devam” diyor.

Serenler
13-09-2010, 11:11
Görünen köyün yol haritası
13 Eylül 2010 Pazartesi 09:41

Milliyet Gazetesi yazarı Melih Aşık referandumu yorumladı.

Aşık yazısında madde madde AKP'nin neden kazandığını, CHP'nin de neden kaybettiğini yazdı. İşte Melih Aşık'ın "Görünen köyün yol haritası" başlıklı yazısı:

Sandıktan “Evet” çıkması sürpriz olmadı. Sezinlediğimiz sonuç buydu... Ancak “Evet”lerin yüzde 55’in üzerinde çıkması sürpriz sayılabilir. Bizce bu sonuca etki yapan sebepler:

- İktidarın “Evet” yönünde devlet imkânları dahil bütün güçlerini seferber etmesi...

- Toplumu etkileyecek kişi ve kuruluşlar üzerinde baskı kurulması.

- Medyanın ağırlıklı olarak “Evet” yönünde çalışması...

- İş dünyasının “bitaraf olan bertaraf olur” tehdidiyle tek taraflı oy açıklamaya mecbur bırakılması...

- AKP’nin propagandaya büyük fonlar ayırması... Dağa taşa evet yazılması... Cadde ve meydanlarda bir tek olsun “Hayır” afişine rastlanmaması...

- AKP’nin başarılı PR yürütmesi, ünlü isimleri evet yönünde harekete geçirmesi. Hayır demeye kalkışanların takibe hatta baskı altına alınması...

- Sokağa çıkıp hayır propagandası yapan gençlerin ve kadınların dövülmesi, itilip kakılması... Güvenlik güçlerinin seyretmesi...

- Gazetelere günlerce verilen, her biri yaklaşık 40 bin lira tutarındaki tam sayfa ilanlar... İftar yemeklerinin bile ‘Evet’ propagandası için vesile yapılması...

Bütün bunlara ek olarak AKP sözcülerinin anayasa değişikliklerini halka kendileri yönünden iyi anlattıkları da eklenebilir. Tayyip Erdoğan gündeme hâkim olmayı başardı. Anti demokrat maddeler demokrasi kılıfına iyi uyduruldu. 12 Eylül’ün darbe motifi AKP lehinde iyi kullanıldı.

* * *

AKP’nin kendi tez ve davasını iyi savunmasına karşılık CHP ve diğerleri önemli hatalar yaptılar... Neydi onlar?

- CHP, anayasa değişikliklerinin halka getireceği olumsuzlukları anlatacağı yerde süreci bir seçim kampanyasına dönüştürdü.

- Genel Başkan Kılıçdaroğlu kampanyada havuzlu villa ve benzeri polemiklere çok fazla vakit ayırdı. Gereksiz birtakım seçim vaatlerine yöneldi. Türban ve genel af konularındaki vaatleri, kendini köşeye sıkıştırmaktan başka fayda sağlamadı.

- CHP’de Kılıçdaroğlu dışında konuşan ağız sayısı çok sınırlı kaldı... Baykalcıların kampanyaya sokulmaması güç eksiltti.

- CHP referandum için kesenin ağzını açmadı. Cimri davrandı.

- Referandum kampanyası sırasında alttan alta parti içi çekişme sürdü. Kılıçdaroğlu bütün enerjisini kampanyaya vermişken birtakım kişiler perde gerisinde Hakkı Suha Okay’ı öne itmenin çalışmaları içindeydi.

- Kılıçdaroğlu’nun oy kullanamaması başlı başına skandaldı. CHP’de parti mekanizmasının çalışmadığının göstergesi oldu.

- MHP etkili olamadı...

- Sivil toplum örgütleri ortalarda fazla görünmedi.

- Medya tek yanlıydı.. Mesela... İstanbul Baro Başkanı Muammer Aydın, anayasa profesörü Erdoğan Teziç, AİHM yargıcı Rıza Türmen ve Yarsav Başkanı Emine Ülker Tarhan’ı dün aynı anda bir kanalda birlikte gördük. Anayasa değişikliğini en iyi savunacak bu isimler referandum sürecinde ekranlarda neden yoktular? Çünkü iktidarın hoşlanmadığı isimlere hemen tüm kanallar ambargo uyguladılar. Tartışmalar belli kişiler arasında geçti.

Sonuç... 120 günlük maratonu, iktidar imkânları, para gücü ve medyayı da arkasına alan AKP becerisi ve Erdoğan enerjisi kazandı. Halkın yüzde 80’inin okumadığını söylediği anayasa değişiklikleri yüzde 58 oyla kabul edildi. Hayırlı olsun...

Not: Bu satırları bitirirken Londra’dan Haldun Ertem arıyor.. Ağabey burada seçim sonuçları falan bir gün sonra öğlene doğru belli olur, orada 2 saatte nasıl belli oluyor diye meraklı meraklı soruyor... Anlaşılan İngilizler bu konuda hayli geri kalmış!

metkon
13-09-2010, 12:00
Seçim olsa bizde de durum aynı oluyordu zaten...Referandum olunca çok daha kolay ve hızlı oldu sonuçların açıklanması...Tek oy, tek zarf ve sadece 2 seçimin sayılması yüzünden...İngilizler geri kalmamış...Sanırım bu olayı genel veya yerel seçim sanmışlar...Melih Aşık ta geri kalmış bunun cevabını verememekle...:)

FİRAVUN_DAVUT
13-09-2010, 12:51
“Cemaatin gizli imamları bu sitelerde gerçek ve farklı adlarla köşe yazıları yazmakta ve geniş cemaat sempatizanı kitleleri yönlendirmektedir. Yusuf Gezgin, Y. Derinsoy gibi sahte isimler altında makaleler ve Derin Yapı ve Türkiye gibi kitaplar yazılmaktadır.”
https://gizlibelge.wordpress.com/2010/09/09/avcinin-yazdigi-cemaat-imami-belgeleri-sizdiranlari-yazmis/

Bunlar doğruysa çok vahim..



...

Ya Borsa sitelerinde...!




Hadi Rastgele...

doruca
13-09-2010, 13:08
Rusya- İsrail ilişkisi

http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mahir-kaynak/rusya-israil-iliskisi-293011.htm

Kısa bir süre önce Rusya ile İsrail savunma bakanları bir işbirliği anlaşması imzaladılar. Bu anlaşmanın ilgi çeken yanı İsrail’in askeri teknoloji alanında Rusya’yı destekleyeceğini söylemesiydi. Askeri Teknoloji açısından son derece gelişmiş olduğunu düşündüğümüz, uzay teknolojisinde ABD ile başabaş hatta biraz önünde olduğu söylenen Rusya, İsrail gibi küçük ve sadece bölgesel savunma sorunları olan bir ülkeden ne alabilirdi?
...

Manifestonun gelişi.

Programlarda büyük değişikliklerinin zamanı geldi.Bundan sonra know-how paketlerinin zamanı.Başta hükümet ve muhalefet daha zengin kalifiye kadrolara yer açmak zorunda.Daha önce gündeme gelen farklı ücretlendirme politikasının uygulamaya girmesi gerekiyor.

Meclis kalitesi sistemsel yada daha fazla seçenekle artırılmak zorunda.Yerel yönetimlere daha fazla yetki ve sorumluluk verilmeli.Merkeziyetçilikten uzaklaşma sorun oluşturacaksa Milletvekili sayısı artırılması çözüm olabilir.

:confused:

doruca
14-09-2010, 11:50
Harika bir yazı. :cool:

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=1018810&Yazar=AHMET&Date=14.09.2010&CategoryID=98

...Seçmenleri şahsi çıkarları dışında gözü başka hiçbir şey görmeyen miyop yaratıklar olarak görenler, Kılıçdaroğlu’na aş ve iş temalı bir kampanya yaptırttılar. Belki Kılıçdaroğlu da, halkoylamasına uyup uymadığına bakmadan, “halkın en rahat anlayacağı sözler bunlardır” inancıyla, siyasal formasyonuna uygun olan bu popülist temayı tercih etti. Böyle bir kampanya da halk kitlelerini aşağı yaratıklar olarak görmek değil midir? Sekiz yıldır iktidarda olmalarına rağmen, AKP’den kültürel, etnik veya dinsel nedenlerle hâlâ büyük ölçüde akılla izahı olmayan bir korku duyanlar dışında, kim kendini bir çıkar makinesi yarı budala olarak gören ve onu dolaylı biçimde aşağılayanın çağrısını dinleyip, onun işaret ettiği oyu verir? [/B][B][SIZE="4"]“Bu anayasa değişikliği size iş sağlamayacak” demek, insanlarla alay etmektir. Anayasa ile iş ve aş bulunacağına yurttaşların inandığını mı zannediyor CHP’liler ve bazı sosyalistler?
...

balaban
14-09-2010, 12:03
Harika bir yazı. :cool:

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=1018810&Yazar=AHMET&Date=14.09.2010&CategoryID=98

...Seçmenleri şahsi çıkarları dışında gözü başka hiçbir şey görmeyen miyop yaratıklar olarak görenler, Kılıçdaroğlu’na aş ve iş temalı bir kampanya yaptırttılar. Belki Kılıçdaroğlu da, halkoylamasına uyup uymadığına bakmadan, “halkın en rahat anlayacağı sözler bunlardır” inancıyla, siyasal formasyonuna uygun olan bu popülist temayı tercih etti. Böyle bir kampanya da halk kitlelerini aşağı yaratıklar olarak görmek değil midir? Sekiz yıldır iktidarda olmalarına rağmen, AKP’den kültürel, etnik veya dinsel nedenlerle hâlâ büyük ölçüde akılla izahı olmayan bir korku duyanlar dışında, kim kendini bir çıkar makinesi yarı budala olarak gören ve onu dolaylı biçimde aşağılayanın çağrısını dinleyip, onun işaret ettiği oyu verir? “Bu anayasa değişikliği size iş sağlamayacak” demek, insanlarla alay etmektir. Anayasa ile iş ve aş bulunacağına yurttaşların inandığını mı zannediyor CHP’liler ve bazı sosyalistler?
...



Kimsenin bir şey sanmasına gerek yok:) çünkü bu sabah Bloomberg'de

Denizli: İşsiz kaldıkları için HAYIR dedi.

... (şehrin adını unuttum hatırlarım). İş buldukları çin EVET dedi.

diye aktardı. İş gelince AŞ da arkasından geldiği için bu yazıyı hazırlayan Türkiye dışından biri sanırım.

e-fulya
14-09-2010, 12:47
GÜCÜM BURAYA KADAR BAĞIŞLAYIN

http://www.odatv.com/n.php?n=gucum-buraya-kadar-bagislayin-1309101200

balaban
14-09-2010, 13:44
İslâm düşmanlığının farkında mısınız?
Genelde İslâm dinine özelde ise Müslümanlara yönelik dünya çapında bir karalama, kıskaca alma ve sindirme hareketi sürdürülüyor. Bu hareketi aslında İslâm’a yönelik çağdaş bir postmodern Haçlı Seferi olarak nitelendirmek mümkün. ABD’den AB’ye, oradan Rusya’ya kadar dünyanın her tarafında İslâm dini, entelektüel ve siyasi hedef haline getirilmiştir. Dünya çapında İslâm’a yönelik bir savaş açıldığını görmemek için kör olmak yetmez, aynı zamanda ahmak da olmak gerekir.
Son yaşanan birkaç olay bile bu konuda bir fikir sahibi olmak için yeterlidir. Bunlardan bir tanesi Almanya’da Thilo Sarrazin adlı Almanya Merkez Bankası yönetim kurulu üyesi olan bir şahsın yazdığı kitaptır. Thilo Sarrazin kitabında, Müslümanların artan nüfusunun tehlike olduğunu ve durumun aynen devam etmesi halinde “Almanya’nın kendini yok edeceğini” iddia ediyor. Thilo, 120 yıl içinde Almanya’nın toplam nüfusunun %70’inin göçmenlerden oluşacağını söylüyor. Göçmenlerin “Avrupa değerlerine ve sistemine uyum sağlayamadığı” ve göçmen çocuklarının “suça eğilimli” ve “daha düşük zekâlı” olduğunu savunuyor. İşin daha da vahim yanı, Sarrazin’in Alman kamuoyunda gördüğü destektir. Yapılan bir ankette Almanların %18’inin Sarrazin’in kuracağı bir partiye oy vereceğini ortaya çıkarmasıdır.

İslâm korkusu yaygınlaştırılıyor!
Birkaç yıl önce Musevi asıllı tarihçi Bernard Lewis, Die Welt gazetesine şunları söylemişti: “Avrupalılar geç evleniyor ve yeterli çocukları olmuyor. Halbuki büyük bir göç söz konusu: Almanya’da Türkler, Fransa’da Araplar, İngiltere’de Pakistanlılar var. Onlar erken evlenip çok çocuk yapıyor. Bu gidişle, nihayet 21’inci yüzyılın sonunda Avrupa nüfusunda Müslümanlar çoğunlukta olacak”. Keza Vatikanlı Rahip Gheddo: “Avrupalılar arasında düşük doğum oranları ve Avrupa’ya gelen çok sayıda Müslüman göçmen nedeniyle, bu kıtada birkaç nesil içinde İslâm’ın egemenliğinin mümkün olabileceğini” söyleyerek, bu durumun ciddiye alınmasını istiyor.
İşin daha da vahimi 11 Eylül saldırılarının yapıldığı bölgeye bir İslâm Merkezi kurulmasını destekleyen Newyork Belediye Başkanı Michael Bloomberg’in sözleridir. Bloomberg şunları söylemiştir: “Biz bunu ne kadar tatsız ve itici bulursak bulalım, o kişinin Kur’an yakma hakkı vardır”.

Kurumsal ve örgütsel
İslâm düşmanlığı!
Bu arada İslâm düşmanı olan Hollanda’daki Özgürlük Partisi lideri, “Fitne” filmini yapan Geert Wilders’in, 2001’de saldırıya uğrayan İkiz Kulelerin yakınına inşa edilmesi planlanan camiye karşı düzenlenecek protesto eylemine katılacağı medyaya düşmüş durumdadır. Her şey bundan bir süre önce Danimarka’da İslâm Peygamberini aşağılamak için sahneye konulan “Karikatür krizi” ilgili oyuna benziyor. İslâm düşmanlığı aralıksız sürüyor.
Durumun vahametini artıran şey, İslâm düşmanlığının münferit ya da konjonktürel olmamasıdır. Gerek Avrupa ve gerekse de Amerika’daki İslâm düşmanlığı kurumsal ve örgütseldir. Bu nedenle her şart ve durum altında İslâm düşmanlığı kesintisiz bir biçimde sürdürülmektedir. İslâm düşmanlığını körükleyenlerin ise Yahudi asıllı entelektüeller ile Vatikan olduğu açıktır. Bütün bu gelişmeleri tehlikeli kılan ise İslâm siyaseti güttüğünü sanan sefillerin olanın bitenin farkında olmaması ve halkı da uyutmasıdır.



http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yg/yazargoster.php?haber=14870

uzman
15-09-2010, 11:18
Onuncu Köy'ün yazarı Bekir Coşkun Habertürk'ten kovuldu.

e-fulya
18-09-2010, 10:33
GÜCÜM BURAYA KADAR BAĞIŞLAYIN

Nihat GENÇ
http://www.odatv.com/n.php?n=gucum-buraya-kadar-bagislayin-1309101200

Zahide Uçar

Son Turuncu Darbe

14.09.2010

Biliyorum kırgınsınız, kendinizi ihanete uğramış hissediyorsunuz. Anlayamıyorsunuz.. Sevgili Nihat Genç yazısında ihanete uğramışlık duygusuyla “buraya kadar” diyor. Dayanabilir mi, susabilir mi Nihat Genç? Susamaz!.. Anadolu’nun sağlam bir parçasıdır Nihat Genç. Toprak ağlarken O’nun yüreği ağlamaz mı? Ağlar!.. Öyleyse susamaz. Bu toprağın çocuklarının bu toprağın insanlarına sitem etmeye, küsmeye hakkı vardır. O da şimdi bu hakkını kullanıyor sadece. Yoksa bilmez mi fırtınaların ağaçtaki çürük meyveleri temizlediğini, bilir.


Halk devlet deyince ne anlar? Halk için devlet çocuğunun okulunda öğretmen, hastanede hemşire-doktor, karakolda polis, kırsalda jandarma. Her bahar geldiğinde Köyün delik deşik olmuş stabilize yolu kumlansın diye elini eteğini öptüğü Köy Hizmetlerindeki müdür, şef. Gurbetçi olduğunda ulaşmakta beyaz saray misali zorlandığı konsolosluk… Askere gittiğinde dayak yediği, küfür işittiği ve terhis olduğunda işittiği küfürler nedeniyle “savaş çıkarsa ilk önce bu çavuşu, assubayı v.s. yi vururum” dediği komutandır devlet. Parası olmayan köylü, sıradan bir kasabalı, etiketi olmayan şehirli için devlet sevilecek bir şey değildir. Şimdi bu insanlardan devlete sahip çıkmasını istiyorsunuz. Benim köyüm Ankara’ya 4 saatlik yolda. Devletin bu köye hizmeti stabilize bir yol, 1980 sonrası gelen elektrik, 94 yılında bağlanan telefon… Birkaç kişi dışında devlette çalışan yok, devlete yükleri de yok. Anadolu insanı devletine sadıktır, çocuklarını askere davul zurnayla gönderir, vergisini verir, kıt kanaat geçinir. Milli gelirden en az payı alır ama borca ortaktır. Hademesinden en küçük memuruna kadar azarını işittiği kurumlardır halk için devlet. Birinci sınıf vatandaşların özel muamele gördüğü kurumlarda kendisine ikinci sınıf adam muamelesi yapan görevlilerdir devlet. Şimdi diyorsunuz ki, halk devlete niye sahip çıkmıyor?

Geçen gün bir haber okudum. Haberde oğlunun yemin törenine katılmak için gelen aile başörtülü diye içeri alınmıyor. Benim aklıma da Trabzonlu Cansız hoca geliyor. Hani hocalar ölen bir kadının “fahişe diye” namazını kılmazlar. Cansız Hoca'ya haber verilir. Durum izah edilir. Olay mahalline geldiğinde cenaze namazını kıldırmayan hocayla aralarında şu diyalog geçer:
- Bu kadının cenaze namazını niçin kıldırmıyorsun?
- Hocam bu kadın hayatında hep fuhuş yapmış. Böyle birisinin cenaze namazı kılınmaz.
- Ulan, üstte yatan pezevenklerin cenaze namazlarını kılıyorsunuz da altta yatanlarınkini niçin kılmıyorsunuz?



Bu kadıncağızın başörtüsü içinize çöreklenmiş Fetullahçılardan daha mı tehlikeli? Mümtaz Türk Basınının(!) ajan gazetecilerini akredite edip ağırlıyorsunuz? Evladını asker vermiş bir kadıncağız bu ajanlardan daha mı ajan? Fetullah’ın çetesi en mahrem yerlerinize giriyor ama Mehmed’in anası yemin törenine giremiyor. Zannedersiniz ki kadın Mata Hari(!).. Kasten, halkı askerlikten soğutmak için mi yapıyorsunuz bu saçmalıkları? Şimdi diyorsunuz ki; bu halk olanları niye görmüyor? Ben cevap vereyim; siz onları görmüş müydünüz?



Artık anlayın; halka rağmen diyen anlayış hüsrana uğramaya mahkumdur!

Hepimiz şapkayı önümüze koyup düşüneceğiz. Ülke için kendi halkımızı tehlike olarak görmek yerine yabancı istihbaratlar için çalışan gazeteci, siyasetçi, danışman, öğretim görevlisi, hukukçuları tehlike olarak belirleyeceğiz.

Oğlunun yemin törenine gelen o anne bir Türk anasıdır, bu ülkeye bir zarar veremez ama okuluyla, yurduyla, dershanesiyle milli eğitimi teslim alan Fetullah’ın çetelerinin ne kadar zarar verdiği ortadadır. Üniversiteleri makale yayınlayamayan, çeviri ile doçent, profesör olan kadrolarla doldurmak bu ülkeyi 3. sınıf bir devlet yapar. Üniversiteler büyük oranda mason kadroların kontrolünde iken şimdi F tipi kadrolara dönüştü. Yani değişen bir durum yok, ikisi de küresel sermayenin yeminli maşaları. İşte tehlike budur!

Devletin parasını ihale çetelerine çarçur ettirmediği için müdürlükten alınııp sürülen müdür yerine müteahhitden kadın isteyecek kadar düşen adamı müdür olarak atayan vekil, sistemi çökerttiği, halkın kurumlara olan güven ve saygısını sarstığı için daha tehlikelidir.

Ne güzel, bir asker anası örtüsü için yemin törenine alınmayacak ama askerinin başına çuval geçirildiğinde sesini çıkaramayan “HAVET” ci cıvık paşa Genelkurmay Başkanlığına kadar yükselecek öyle mi? “Kıbrıs stratejik değildir” diyen Atilla Kıyat da cabası…

Şimdi herkes soruyor; halk niye ihanet etti? Soros’a, PKK’ya, küresel sermayeye evet dediğini bilmiyor mu?
Maalesef bilmiyor. Halk 70 yıldır kendine ihanet eden kurumlardan intikam aldığını sanıyor. Recep Tayyip Efendiyle de iktidara geldiğini düşünüyor.

Evet, 65 yıldır sağ iktidarlar bu ülkeyi yönetti, halk da hep onlara oy verdi. O zaman sağ iktidarları niye devletten sorumlu tutmayıp solu cezalandırdı?
Halk, iktidar olan sağ iktidarlar olsa bile devlet kadrolarının sol ya da beyaz Türklerin elinde olduğunu düşünüyordu? RTE halkın yumuşak karnını iyi bildiği için “yargı beyaz Türkler”in tekelinde" diye halka mesaj yolladı. Halkta bir karşılığı olduğunu çok iyi biliyordu.

Muhalefet ve tatlı su solcuları maalesef bu durumu anlayamadı. Türkçeyi bile konuşmaktan aciz aydınların da zaten böyle bir analiz yapabilmesi mümkün değildir.

Şaibeli de olsa %58 olan evet ten sonra TÜSİAD cılar bertaraf olursa ben bile alkışlarım. Neden mi?
2001 krizi, ekonomik tedbirler alınıyor, kurumlara tasarruf tedbirleri nedeniyle ödenek bile verilmiyor ama KOÇ’ların zorlamasıyla devlet Tofaştan yüklü miktarda araç alıyor. Yıllardır devlete para satarlar ama kendilerine işadamı derler. Ülkenin bölünme sürecinde bölenlerle paralarına para katma anlaşması yapan, bilerek yediği ekmeğe ihanet eden bu kaymak tabaka BERTARAF olursa hiç umurum olmaz. Her ihanetin bir bedeli vardır. Ülkenin bölünmesi için kimi BAAS modeli önerdi, kimi boğazların Türkiye’nin kontrolünden çıkmasını... Bartelemeos’un elini öpüp ekümen olması için verilen destek de cabası.
Bütün bu kepazeliklere ses çıkarmayıp milletin yumuşak karnıyla uğraşırsanız, saha dışında kalmanız kaçınılmazdır. Artık bu gerçeği anlamalıyız, anlamak da zorundayız.

Peki ne olacak? Bedel ödeyeceğiz ama ülkemizi bütün safralardan temizleyerek yeniden kuracağız. Bu sefer halk cumhuriyetin ne olduğunu bilerek kendi kuracak ve kıymetini bilecektir.

Bizler yazdık, konuştuk, anlattık. Onlar bilgi olarak duydular ama yeterince inandırıcı olamadık. Bir ülke parçalanırsa, etnik boğazlaşma olursa ne olur Yugoslavya’dan biraz biliyorlar. İşgalin ne olduğunu Irak işgalinde gördüler. Buna yakın bilme denir ama uyanış için yeterli olmaz. Anayasaya evet diyerek uygulamalı öğrenmeye talip oldular. Uygulama sesleri geldiğinde, canlarının yandığı gün Recep Efendi’nin de yandığı gündür.

Elek kuruldu dostlar… Her görüşün, her inancın, her fikrin sahtesi elenecek, asıl olanlar söz sahibi olacak.
Türkiye örtülü işgalden açık işgale dönüşen bu süreci daha fazla sürdüremez. Halk bu gerçeği görecektir. Jampink gibi, dip yaptığınız an aslında en yükseğe fırlayacağınız andır.

Bakın, bütün ajanlar, öncü işgal güçleri açık oldu. Ordu’nun iç ve dış savaş gücünü gördük. Polisi tanıyoruz, hakimi-savcıyı tanıyoruz. Kim aydın, kim karanlık biliyoruz. Öyleyse ne yapacağımızı da biliyoruz.
Bu seçim sürecinden din söylemi olup ta yüz akı ile çıkan Haydar Baş ve partisi oldu. Bir de Süleymancıların bir kolu hayır oyu verdi. Birçok tarikat şeyhi ise umreye gidenlere geri dönüp oy kullanın diyecek kadar şuurunu kaybetti. Osmanlının son 150 yılına siyasal İslam hakim oldu, cumhuriyet Türkiye’sinde RTE ile siyasal İslam zirve yaptı. Tarikat ve cemaatlerin bu paniği bize askere gitmemek, vergi vermemek için Hacı Bayram Veli’ye mürit olanları hatırlattı. Sanmasınlar ki Hacı Bayram Veli nin sınav çadırı kurulmayacak. O çadır kurulduğunda gerçek sayınız da ortaya çıkacaktır. Sonra marş marş askere… Ha, vergiyi de cezalı ödeyeceksiniz tabii… Hangi yalan ilelebet sürmüş ki?

Bu gün küresel sermaye kazandı görünüyor. Bu gün Soros’un Turuncu darbesi gerçekleşti gibi görünüyor. Başaramayacaklar, buna inanın! Aynı halk indirecek onları karton tahtlarından. Ve bizler yanlışlarımızın bedelini ödeyerek (bu kaçınılmaz) ülkemizi yeni baştan kuracağız. Birlik beraberlik içinde, safralarını atmış, yaralarımızı iyileştirmiş olarak yeniden başlayacağız.



Umutsuzluğa kapılmayın;
Daha yeni başlıyoruz…


http://www.internetajans.com/default.asp?t=wa&wid=18&aid=3148

Sayın Zahide UÇAR'ın yazısında konu ettiği haber:
http://www.memur.biz/haber/20100907/Istanbuldan-Izmire-oglunun-yemin-torenine-geldi-basortulu-oldugu-icin-geri-cevrildi.html

adelaide
18-09-2010, 17:03
http://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/europe/turkey/8002168/Iran-donates-25-million-to-Turkeys-ruling-party.html
Iran donates $25 million to Turkey's ruling party
Iran has agreed to donate $25 million (£16 million) to Turkey's ruling Justice and Development Party (AKP) in a move that will increase fears that Prime Minister Tayyip Erdogan is preparing to abandon the country's secular constitution.

Con Coughlin
Published: 5:13PM BST 14 Sep 2010

Iranian President Mahmoud Ahmadinejad shakes hand with Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan Photo: REX
Western diplomats say they are alarmed by reports that Mr Erdogan has negotiated a deal with Iranian President Mahmoud Ahmadinejad for Tehran to make a substantial contribution to the campaign funds of Turkey's leading Islamic party.

Under the terms of the deal Iran has agreed to transfer $12 million to the AKP, with further payments of up to $25 million to be made later in the year. The money is said to be meant to help support Mr Erdogan's campaign for re-election for a third term in next year's general election.


Related Articles
Turkey backs constitutional reform
Turkish court rules president should stand trial
Tayyip Erdogan's AKP set for victory as violence mars local elections in Turkey
Eight charged over killing of 44 at Turkish engagement party
Syria bans full face veil at universities
Lockerbie bombing: victim's father to sueThe Turkish government denied having received the money from Iran.

The Turkish prime minister announced he would stand for a historic third term following his success in last weekend's referendum on constitutional reform.

The government argued that the reforms were necessary to improve Turkey's chances of membership to the European Union. But secular critics of the reforms, which provide the government with powers to overrule Turkey's powerful judiciary, argue that they will pave the way for a key Western ally to become an Islamic state.

The judiciary is widely regarded as the guardian of Turkey's secular constitution. In 2008 it came close to banning the AKP after it campaigned for women attending university courses to wear Islamic headscarves.

Western diplomats now fear that the AKP's deal with Iran will heighten fears among Turkish secularists that Mr Erdogan will exploit the government's new powers to drive through the AKP's radical Islamic agenda.

"The agreement between the AKP and Iran is a very worrying development," said a senior Western diplomat. "It will increase the suspicions of many Turks that the government is deepening its ties with Islamic states.

Earlier this year Turkey annoyed Washington after it publicly backed Iran's controversial nuclear programme. Relations between Turkey and Iran have deepened following Ankara's backing for the aid flotilla which attempted to break Israel's blockade of the Gaza strip.

Apart from transferring funds to the AKP, diplomats say Iran has also agreed to provide financial support for the IHH, the Turkish Islamic charity IHH which supported last May's aid flotilla which ended in disaster when it was intercepted by Israeli commandos, which resulted in the deaths of nine activists.

adelaide
18-09-2010, 17:23
Yukardaki haberin gercekligi butun dunya televizyonlarinda ve gazetelerinde yayinlaniyor.Turkiye icin cok tehlikeli gunler olabilir.Fazla yoruma gerek yok.Yaziyi ingiilizce biliyorsaniz dikkatle okuyun.Yada bunu iyi anlayan biri ile cok dikkatle anlamaya calisiin.

Irak ve Saddam nasil zamaninda desteklendi Yani bati tarafindan sonra ne oldu?Ozellikle bu haberleride ayni Ingiliz gaztesinden gorebilirsiniz.Turkiye bize kimse yapamaz demesinler.Karsidaki guc dunyanin en buyugu...Ingiltere onun en buyuk muttefiki.Ucuncu muttefik Israil.Hedef Iran degil Turkiye'dir.Turk halki bunu iyi gormeli.2011'deki secimde AKP gelirse Irak Baas Partisinden farksiz bir rejimi kurulmus olur.Cok dikkat etmeli.Buyun ayak oyunlari goruluyor.Turkiye'yi ve Turk milletini Tanri Korusun...Hrer zaman yapabilecegiiz tek sey dua etmek...Ve halkin akli basina gelsin.Artik onunu gorsun.Korku ile yasamaya gerek yok.Gercek demokrasi gercek demokratik insanlar kurulur.Benim sahsi dusuncem.Cok acik yazmak istemedim.Fakat gidis facia...

adelaide
18-09-2010, 17:35
ISTE GUZEL CEVAP;iYI OKUYUN....
http://www.odatv.com/n.php?n=akp-irandan-25-milyon-dolar-aldi-dedi-1709101200
AKP`Yİ KIZDIRAN GAZETECİNİN ARKASINDA KİM VAR


17.09.2010 23:30

Karakter boyutu :

--------------------------------------------------------------------------------

Artık eşine ender rastlanan gazetecilerden, sevgi, saygı ve özlemle andığımız değerli dostumuz ve meslek büyüğümüz Erhan Akyıldız, gazeteci haber kaynağı ilişkilerini “bıçak sırtında ilişkiler” olarak tanımlar ve eklerdi: “Kötü gazeteci daima ilk soruyu unutturandır: Yani aslında neler olduğunu!”

AKP'nin belalısı The Daily Telegraph Dış Haberler Editörü Con Coughlin bu kötü gazetecilik türünün en güzel ve ayrıntılı örneklerinden biri olmalı. Dış haberci, İslami terör uzmanı, savunma muhabiri, Ortadoğu uzmanı gazeteci olarak bilinen Con Coughlin, Türkiye kamuoyunda AKP'nin referandum için İran'dan 25 milyon dolar para yardımı aldığını yazmasıyla gündeme geldi. İddiaya göre İran, AKP'nin Türkiye'nin laik anayasasını ortadan kaldırması amacıyla İranlı bir vakıftan İHH aracılığıyla AKP’ye para aktarmıştı.

Habere göre Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad arasında bu para alışverişin üzerine anlaşma yapıldığı hakkında “kendilerine iletilen raporlar” Batılı diplomatları alarma geçirmişti.

İHH ÜZERİNDEN YARDIM

Yine aynı Batılı diplomatlar, referandumda kazandığı başarıdan sonra İran'la anlaşan AKP'nin 2011 seçimlerinde 3. dönemi de kazanıp Türkiye'yi radikal İslama götüreceği endişesine kapılmışlardı. Haberdeki Batılı diplomatların kaygıları bununla sınırlı değildi. Hatta üst düzey bir Batılı diplomat şunları bile söylüyordu:

“İran ve AKP arasında bu anlaşma son derece kaygı verici bir gelişme. Pek çok (laik) Türk arasında, Türk hükümetinin İslam devletleriyle bağlarını güçlendirdiği şüphelerini daha da arttıracaktır.”

Haber şöyle devam ediyordu:

“Bu yılın başında da Türkiye İran'ın tartışmalı nükleer programına destek vermesiyle Washington'un da canını sıkmıştı. Ankara'nın Gazze ambargosunu kaldırması için yola çıkan yardım gemisini desteklemesinin ardından İran ve Türkiye ilişkileri daha da güçlenmişti.”

Aynı “diplomatlara” göre İran AKP'ye para transferinin yanı sıra geçtiğimiz Mayıs ayında İsrail komandolarının baskını ve 9 eylemcinin ölümüyle sonuçlanan Gazze'ye yardım konvoyu eyleminin öncüsü Türk İslam Yardım Örgütü İHH'ye de maddi yardımda bulunmuştu.

Doğal olarak haberde kanıtlanmayan bu iddialar AKP tarafından süratle yalanlandı. AKP Genel Başkan yardımcısının şu sözleri dikkat çekiciydi:

“Bu haberin gazetecilik geçmişi belli bir kişi tarafından, Türkiye'deki referandumun hemen sonrasında yapılması ayrıca dikkat çekicidir.”

Bu açıklamaya rağmen muhafazakar tutumuyla tanınan ve bugüne kadar AKP'yi destekleyen The Daily Telegraph AKP ile davalaşmayı göze alarak haberine ve editörüne sahip çıktı.





ASLINDA NELER OLDU

AKP ile The Daily Telegraph kapışmasını, AKP'nin ve onun kurdurduğu İnsani Yardım Vakfı'nın İran'dan para ve destek alıp almadığını bir kenara bırakıp gazeteci Akyıldız'ın sağlama yöntemiyle aslında neler olduğunu anlamaya çalışalım.

- Gazze'ye yardım konvoyu gönderilmesi eylemi İran ve Türkiye (AKP hükümeti) arasındaki ilişkileri güçlendirdi, İsrail'i, Batı'yı (İngiltere ve Avrupa Birliği) ve ABD'yi rahatsız etti.

- Türkiye'nin (AKP hükümetinin) İran'ın nükleer programına destek verip kefil olması ve İran'la yakınlaşması Amerika'nın canını sıktı.

- İsrail, Batı (İngiltere ve Avrupa Birliği) ve ABD Ortadoğu'da Türkiye'nin (AKP'nin) yeni anayasa değişikliğiyle elde edeceği olağanüstü yetki ve güçle bölgedeki bütün güç dengelerini bozacak yeni bir İslam devletine dönüşmesinden endişeliler.

İngiliz medyasının referandum sonrasında AKP'ye yönelttiği bu saldırıyı kimliği meçhul üst düzey Batılı diplomatlara dayandırdığı anlaşılıyor. İngiltere'nin yeni ve acemi hükümeti ve başbakanı David Cameron Türkiye ile olan ilişkilerinde pot üzerine pot kırarken, İngiliz derin devleti (İngiliz Dışişleri ve Dış Askeri İstihbarat Servisi MI6) mutemet bir gazetecisi aracılığı ile ayar yapıyor.
MEDYANIN HAÇLI ŞOVALYESI

The Daily Telegraph editörlerinden Con Coughlin'in kaynağı meçhul ve kanıt göstermediği haberlerine şöyle bir göz atmak İran, Irak, İsrail İslami terör uzmanı İngiliz gazeteciyi yakından tanımaya yeter:

10/10/2006: “Batı, düzenbaz devletlerin nükleer tehdidine geç uyandı.” Kaynak: Yok.

04/08/2006: “Tahran, Hizbullahçıların ailelerine savaş tazminatı ödedi.” Kaynak: Üst düzey bir güvenlik yetkilisi.

21/07/2006: “İran (nükleer) bomba çalışmalarına devam ediyor.” Kaynak: Yok.

13/07/2006: “Sınırdaki (Lübnan sınırı) kedi fare oyunları, bizim İran'la cephe savaşımızdır.” Kaynak: İsrailli bir asker.

12/06/2006: “İran gizli nükleer silah depolarını saklıyor.” Üst düzey bir Batılı diplomat.

07/04/2006: “İran'ın nükleer başlıkları gönderecek füzeleri (bile) var.” Üst düzey bir Amerikalı asker.

Gazeteci Coghlin'nin en ünlü haberi ise kuşkusuz İngiltere'nin Irak'a müdahalede gerekçe olarak kullandığı haber: “Saddam, 45 dakikada kitle imha silahlarını kullanarak (dünyayı) vurabilir.”

11 Eylül'ün ardından yaptığı haber de Coughlin'in mesleki kariyeri açısından önemli: “11 Eylül bombacısı Muhammed Atta, Saddam'ın (Irak Gizli Servisi'nin) ajanıydı.”HASSAS ZAMANLARIN HABERCISI

İngiliz gazeteciler “meslektaşları” Con Coughlin'in “hassas zamanların, hassas makamların ve hassas bölgelerin gazetecisi” olduğu konusunda görüş birliğindeler. Londra'nın Babıali'si Fleet Street, Couglin'den yaka silken, onun yüzünden istifaya zorlanan ve patronları tarafından işten atılan ve ona küfreden gazetecilerle dolu. Daha kibar olanlar ise Coughlin'in kendi politik gündemini haberciliğin ve doğruluğun önüne taşıdığını söylemekle yetiniyorlar. British Journalism Review'de yer alan İngiltere'de Gizli Servisler ve Gazeteciler başlıklı bir makalede David Leigh, gazeteci Con Coughlin'i İngiliz Gizli Servislerindeki görevleri açığa çıkan David Shayler (MI5 ajanı) ve Richard Tomlinson (MI6 ajanı) ile kıyaslıyor ve gazetecilikte manüpilasyonun farklı formlarını anlatıyor:

“Birinci türdekiler, gazetecilik mesleğinin ardına saklanarak başka insanlar ve ülkeler hakkında fiilen casusluk yaparlar. Mesela London Observer'da beraber çalıştığım Farzad Bazoft, casus muydu değil miydi bilmiyorum ama böyle suçlanarak Saddam tarafından idam edildi.

İkinci türdekiler beni daha çok telaşlandırır. Çünkü bunlar, doğrudan casus olarak farklı isimler ve kimlikler altında medyaya sokulurlar ve bir süre haber yaptırtılırlar ve sonra ortadan kaybolurlar. David Shayler ve Richard Tomlinson bu ıslık çalınınca harekete geçip haber yaptırtılan türün yakın zaman örnekleridir.

Üçüncü tür ise gizli servisler tarafından bu konudaki gönüllü gazetecilere yaptırılan en tehlikeli olanı Bilgi Operasyonları yani Kara Propaganda'dır. Bu gazeteciler, İngiliz Gizli Servisleri'ndeki Özel Operasyon Bölümü'nün üst düzey yetkilileri tarafından doğrudan yönlendirilirler. The Sunday Telegraph Dış Haberler Editörü Con Couglin, “bir İngiliz bankacıya” dayandırarak Libya lideri Albay Kaddafi'nin oğlunun adının kalpazanlığa karıştığını yazmış fakat bu haberin aslında İngiliz istihbaratı tarafından sızdırıldığı sonradan ortaya çıkmıştı.”

Oxford eğitimli Con Coughlin'in meslekteki ilk önemli görevi 1983 yılında Amerika'nın Granada'yı işgalini izlemesi oldu. Ardından Lübnan İç savaş'ını izlemek üzere Beyrut'a gönderildi. Ortadoğu ve uluslararası terörizme olan yakın ilgisi de orada başladı. Meslek yaşamının neredeyse tamamını Telegraph Grubu'nda geçiren Coughlin, gazetenin Kudüs bürosunu kurdu ve yönetti. Nisan 1986’da bir başka İngiliz gazeteci John McCarthy’nin Hizbullah tarafından kaçırılmasından bir gün önce, Beyrut’ta Hizbullah’ın silahlı adamları tarafindan kaçırılmaktan son anda kurtulabildi. 1989’da Coughlin Londra’ya döndü. Sunday Telegraph’ın Dış Haberler Kıdemli Muhabiri olarak çalışmaya başladı. Sonraki yıllarda pek çok terfiler aldı, 1997’de Dış Haber Editörü ve 1999’da Sorumlu Editör oldu. Bir yıl sonra Sunday Telegraph Britanya Basın Ödülleri’nin prestijli ödülü “yılın gazetecisi” ödülüne layık görüldü.

Irak savaşı boyunca CNN’nin analistlerinden oldu ve Fox News, CBS, NBC ve ABC’de de düzenli olarak ekrana çıktı. Savaştan sonra NBC/MSNBC için analist olarak çalıştı. Simdilerde, Amerikan ve Britanya radyo ve televizyonunda düzenli olarak, özellikle Afganistan, Orta Doğu, savunma ve global güvenlik konuları başta olmak üzere uluslararası konularda yayınlar yapmakta. İran ve Irak üzerine yayınlanmış kitapları var.

Con Coughlin ve Batılı gizli servislerin AKP'ye karşı başlattığı bu saldırının ucu nereye kadar gidecek bilinmez ama AKP'nin içerdeki kendi muhaliflerine “Ergenekon” operasyonuyla, polis ve Türk gizli servisi marifetiyle kara propaganda yapmasına, onları yıllardır haksız yere hapiste tutanlara Allahın bir tokatı bu adeta.

İrfan Taştemur

Odatv.com

Serenler
19-09-2010, 14:03
PKK’yı koruma çabası

Fikret Bila

19 Eylül 2010

Hakkâri’de biri bebek 9 kişinin ölümüyle sonuçlanan mayın eylemi sonrasında yine PKK’yı koruyup-kollama çabası öne çıkıyor.
Vahşetin yaşandığı gün kamuoyuna verilen mesaj, bu işi, “TSK’nın yaptığı” algısı yaratmaya yönelikti. Henüz olayın ne olduğu anlaşılmadan BDP yöneticilerinin verdiği mesajlar ve PKK’yı kuş sevenler derneği gibi göstermeye çalışanlar ağız birliği içinde, “PKK’yı aklamaya” çalıştılar.

Psikolojik ortam
Türkiye’de başarılı bir psikolojik harekât süreci sonunda, devletin ve özellikle de TSK’nın terör örgütü gibi algılanmasını kolaylaştıracak bir psikolojik ortam oluşturuldu. TSK’nın bu psikolojik harekât karşısında terör örgütü ve yandaşları kadar başarılı olduğu söylenemez.

Siyasi ortam
Bu algının oluşmasında TSK mensuplarının hataları gibi hâkim olan siyasi havanın da etkisi büyük oldu.
Siyasi ortam, her terör eylemini, “TSK’ya mal etme” gayretlerini hem hızlandırdı hem de kolaylaştırdı. TSK hedef tahtasına yerleştirildi ve yalnız kaldı.
Bu nedenledir ki, Hakkâri’deki son vahşet de TSK’ya yıkılmaya çalışıldı. Bu gayretin devam edeceğinden kuşku yok.

Bırakılan kanıt
Bu vahşetin TSK’ya mal edilmesini kolaylaştıracak kanıt da olay yerine bırakılmıştı.
Köyden geldikleri belirtilen vatandaşlar, askeri görünümlü çantayı ve içindeki mayını, patlayıcıları, düzenekleri hemen buldular.
Bu çantayı bulan vatandaşların, Rus tipi olduğu söylenen mayını kaşar tekeri gibi evirip çevirmeleri, sağını solunu mıncıklamaları, ilginç bir görüntüydü. O köyden olduğu söylenen vatandaşlar mayını ellemekten, evirip çevirmekten, kurcalamaktan korkmadıkları gibi bir yandan da “suçüstü yakaladık” edasıyla, televizyon mikrofonlarına demeç yetiştiriyorlardı.
Yıllardır terör korkusuyla yaşayan ve yolda mantar görse bile patlar mı diye kaçışan, gördüğü her başıboş poşeti polise bildiren vatandaşlarımızla kıyaslandığında, televizyonlara yansıyan askeri görünümlü torba ve mayını yoklama görüntüleri gerçekten düşündürücüydü.

PKK’ya tepki
Artık TSK’ya tepki göstermek PKK’ya tepki göstermekten daha kolay. Güneydoğu’dan gelen görüntüler bunu kanıtlıyor. Bu şaşırtıcı değil. Bölgede terör örgütünün ve bölge halkının durumu biliniyor. Peki topluma “kanaat önderi” diye sunulanların aceleciliğine ne demeli?
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, eylemin örgüt işi olduğunu açıkladılar. Atalay, teknik incelemelerin de örgütü gösterdiğini açıkladı. Buna rağmen PKK’yı koruma-kollama gayretleri sürdürülüyor. Eylemi yapan teröristlerin cenaze törenlerinde örgüt aleyhine en küçük bir tepki yok. Aksine tepki devlete ve askere gösteriliyor. Yakınlarını kaybedenler bile farklı bir tepki göstermiyorlar.

Raif Türk’ün başına gelen
İşte işadamı Raif Türk’ün başına gelen... Türk, bir gazeteye verdiği mülakatta referandumda evet diyeceğini açıklamış ve boykot kararına uymamıştı. Cezası örgüt tarafından verildi. İşletmesi basıldı, iş makineleri yakıldı.
Adı üzerinde örgüt, terör örgütü. Siyasi hedeflerine terörle ulaştığını ve ulaşacağını düşünüyor. Arkasını terör örgütüne dayamış olan siyasi parti ve diğer kuruluşlar da, Ankara’yla müzakereye oturmaya çalışıyor. PKK’yla arasına mesafe koyamıyor. Terör örgütü üzerinde hiçbir etki yaratamıyor.
Bu sorun, ulusal bir sorundur. Partisel çıkarla yaklaşılacak bir sorun değildir. Bu gerçek er veya geç siyasi partilerimiz tarafından anlaşılacaktır.

Serenler
19-09-2010, 19:46
Asıl, şimdi başlıyor!
Yazar: FATİH ÖZGÜR
Tarih: 17/09/2010 | Saat: 13:04


12 Eylül’de seçmenin % 77’si oy kullandı, geçerli oyların 58’i Evet derken Hayırlar % 42 de kaldı.

12 Eylül anlayışını tasfiye iddiasını propaganda malzemesi yaparak, EVET için devlet-özel, iç-dış, dünyevi-uhrevi, diri-ölü her imkânın, bütünüyle devletin kullanıldığı;

Ve fakat HAYIR için çalışanlara “aklından zoru var”dan başlayıp “Darbeci”ye varan pek çok karalamanın yapıldığı bir kampanya sonunda sandıktan 58-42 dengesinde EVET çıktı.

Öncelikle halkoylamasıyla kabul olunan yeni şekliyle Anayasamızın ülkemize, ulusumuza hayırlı olmasını dileriz.

Önceki yazılarımızda, demokrasinin özü olan kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırıp Recep beyi adeta padişah yetkileriyle donattığından, anti demokratik olduğu için karşı çıktığımız, yargıya ilişkin maddelerin, uygulamada bizi yanıltan yorumlarla toplumu korktuğuna uğratmamasını samimiyetle temenni etmekteyiz.

Öte yandan Anayasadaki çıplak halleriyle adeta birer tatlandırıcı, acı hapı yutturmak üzere bir yanıltıcı işlevi üstlenmiş maddelerin de uygulama yasaları ve tatbikatı mümkün kılacak mali kaynak ayrılmasıyla gerçekten topluma hizmet eder hale gelmesini beklediğimizi de tebarüz ettirmek isteriz.

Bu vesileyle yine altını çizerek not düşülmesinde fayda gördüğümüz bir diğer husus ise, 13 Eylül itibarıyla yapılması gereken yepyeni bir anayasa olduğundan, hiç olmazsa bu sefer “Toplumsal Mukavele”yi tam manasıyla bir “Toplumsal mutabakat” ile gerçekleştirmektir.

Sonucu saygıyla karşılamakla birlikte % 58 EVET’le öğünenlere, referandum sürecinde kamuoyunun sağlıklı oluşma koşullarının bulunmadığını hatırlatmayı, Venedik Komisyonu kararlarına hiç mi hiç uyulmadığının, altını çizerek tarihe not düşmeyi görev saymaktayız.

Malumunuz, Venedik Komisyonu, Avrupa Konseyine “Hukuki Mütalaa” vermek üzere kurulmuş olan komisyondur. Bu komisyon 2007 tarihinde “Referandumlara İlişkin İyi Uygulama Raporu” adıyla bir rapor yayınladı. Bu raporda “Fırsat Eşitliği” başlığı altında şöyle denilmiştir:

“Referanduma sunulan öneriyi destekleyen ve karşı çıkanlar arasında fırsat eşitliği garanti altına alınmalıdır. Bu ise yönetimin tarafsızlığıyla sağlanabilir.” Tarafsızlığın “şartları/göstergeleri” de şöyle açıklanmış: 1) Referandum kampanyasında eşitlik, 2) Devlet radyo ve televizyonlarında eşitlik, 3) İlan ve panolarda eşitlik. Geçtiğimiz kampanyada böyle bir durum görüldü mü? AKP İktidarı tarafsız mıydı? Ne dersiniz? Yanlış anlaşılmasın, sandıktan çıkan halk iradesine saygılıyız, ancak eşitsizliklere işaret etmeden de geçemiyoruz.

“Demokratikleşme ve Özgürleşme” adına EVET kampanyası yürüten iktidardan beklenen, demokrasinin “olmazsa olmazı” muhalefete gerçekten saygı ve tahammülün icabı “yaşama hakkı”dır. Ancak bu gerçekleştiği takdirde EVET’çilerin demokrasi iddiasının samimi olduğu kanıtlanabilir.

20 Eylül, referandum öncesinde bölücü terör örgütünün ilan ettiği “tek taraflı ateşkes” manasındaki “Eylemsizlik” kararının süresinin biteceği gün oluyor. BDP, “Boykot” uygulanmasına çalıştığı illerde ortalama % 50 oranda başarı elde ettiğinden kendisini o yöreler adına öne sürdüğü taleplerinde ısrarcı olmakta hak sahibi görecek; İşe “Demokratik Özerklik” için somut kazanımlar için müzakereyle başlamak isteyecektir.

Zaten evetçisi-hayırcısı herkes bir yeni anayasa isteğinde birleşince, görülen o ki bir erken seçim ile TBMM sandalye dağılımını güncelleştirmeden önce bile yeni anayasa çalışmalarına başlanacak. İşte o zaman kaçınılmaz olarak “Başkanlık sistemi” ve “Federatif bir yapı” da gündemin başına oturacak; BDP’nin talebi olan “Demokratik Özerklik” böylece resmen değerlendirmeye alınacaktır.

12 Eylül günü kabul olunan Anayasanın değiştirilmiş yeni şeklinin, yeni bir Anayasa yapılırken, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, hali hazırda dahi “Değiştirilmesi teklif bile edilemez” esaslarının yok edilip, Kuvvetler Ayrılığı ile güvenceye alınmış, Hukukun Üstünlüğünün garantisindeki İnsan Haklarına dayalı Demokrasinin ortadan kaldırılmasında basamak olacağı muhalefetin endişesidir.

Yargı erkinin, şimdi Yasamanın olduğu gibi Yürütmenin, gerçekte RTE’nin şahsında birleştirilmesi sonucunu doğuracak Anayasa değişikliğine muhalefetin ana fikri, böylece demokratik bir devlet için gerekli bütün teminat/sigorta kurumlarından kurtulmuş bir iktidarın, tahmin edilemeyecek veya maalesef tahmin olunan “gizli gündemi” nedeniyle değil midir?

Böyle bir atmosferde ortaya çıkacak yeni anayasa önerisi, 2011 seçimlerinde, referandum sonuçlarına göre EVET oyunu tercih etmekle “MHP, tabanını kaybetti” değerlendirmelerine yol açan, özellikle “İç Anadolu Hilali” denilen bölge ve Karadeniz bölgesinde yoğunlaşan MHP seçmeninin, kutsal “kırmızı çizgileri”nden vaz geçip geçmediklerinin test vesilesi olacaktır.

20 Eylül ertesinde “Eylemsizlik” kararının devamı, referandum öncesinde iddia edilen, “bölücü terör örgütü elebaşısına söz verildi” söyleminin teyidi sayılabileceği gibi, federatif devlet yapısının öngörüldüğü bir yeni anayasanın da o yöndeki spekülasyonlara kuvvet ve hız kazandıracağı tabiidir.

Esasında sırf Devletimizin “Değiştirilmesi teklif bile edilemez” vasıflarından olan “Üniter-Ulus Devlet” ilkesinin resmen ve fiilen ortadan kaldırılmasının gündeme gelmesi dahi, toplumda yeterince karşı çıkılması beklenecek bir durumdur. O yönde gerçek bir “Toplumsal Uzlaşma” sağlayıp “Toplumsal Mukavele” gerçekleştirmek, 12 Eylül’de EVET almak kadar kolay olmaz!

Buna ilave, “Federasyon” çalışmasının, yukarıda değindiğimiz yönde bir isteğin kabulü karşılığı gerçekleştirilmesi şeklindeki resmin, toplumun kendini “Milliyetçi Muhafazakar” diye tanımlayan, şimdiye dek MHP’ye oy veren seçmenler nezdinde uyandıracağı tepki, 12 Eylüldeki EVET oylarıyla dizginlenir demek de hiç gerçekçi değildir.

Bütün bunları birlikte değerlendirince, bir de seçime kadar geçecek sürede yoğunlaşarak etkili olacak “hayatın acı gerçekleri” bağlamında Aş ve İş meselesinin, seçmen tercihlerinde önemli rolünü hesap dışı tutamayız.

AKP Anayasasının kabulünden sonraki ilk değerlendirmelerinde “Yeni Anayasa” talimatı vermeyi ihmal etmeyen RTE, anlaşılıyor ki kendisi için en uygun mevki olarak “Başkanlık” istiyor.

O Başkanlık sistemi ki, uygulandığı ülkelerin tümüne yakın çoğunda “Federatif Devlet” yapısı vardır; En birinci örnek de ABD. Federasyon denildiği zaman ilk çağrıştırdığı, doğallıkla “Bölgesel Özerklik” değil mi? Federatif Düzenin yapı taşları “Federe Devletler” –ki biz ABD’dekileri “Eyalet” diye biliriz ama İngilizcesi “State”dir. (devlet)- içişlerinde bağımsız yapılarıyla öne çıkarlar. Böyle bir düzen ise ülkemizde güney doğuda etkin siyasi akımın talebidir, malum!

BDP, “Boykot” uygulanmasına çalıştığı illerde ortalama % 50 oranda başarı elde ettiğinden kendisini o yöreler adına öne sürdüğü taleplerinde ısrarcı olmakta hak sahibi görecek; İşe “Demokratik Özerklik”e dönük somut kazanımlar için müzakereyle başlamak isteyecektir.

Zaten evetçisi-hayırcısı herkes bir yeni anayasa isteğinde birleşince, görülen o ki bir erken seçim ile TBMM sandalye dağılımını güncelleştirmeden önce bile yeni anayasa çalışmalarına başlanacak.

İşte o zaman kaçınılmaz olarak “Başkanlık sistemi” ve “Federatif bir yapı” da gündemin başına oturacak; BDP’nin talebi olan “Demokratik Özerklik” böylece resmen değerlendirmeye alınacaktır.

Sonuçta şimdiden görülen o ki bazı değerlendirmelere nazaran “Modern Padişahlık” da denilebilecek “Başkanlık” yetkileri, Tayyip Erdoğan için kolaylıkla gerçekleşecek gibi görünmüyor; En zorlu engel de Başkanlık için adeta kaçınılmaz olan Federasyon düzeninin bizzat AKP seçmeninin önemli bir kısmı için tabu olması!

AKP Anayasa teklifine EVET oyu kullanan bir kısım seçmen “Ulus Devlet/Üniter Devlet” yapısından, “Tek Millet, Tek Bayrak” fikrinden ödün verilmesine kesinlikle karşı; BOYKOT’u kırıp sandığa giderek EVET diyen kimi seçmen gurupları ise “Demokratik Özerklik”ten başlayıp ucu açık önerilere konu “AÇILIM”ın yaşama geçirilmesini istiyorlar. Bu durum AKP İktidarının 2011 seçim sandığı seçmenin önüne konulduğu güne kadar en büyük sıkıntısı olacaktır.

Şimdi hatırlamanın tam zamanı: Nasıl ki karanlığın en yoğun olduğu zaman, aydınlığa kavuşmanın başlangıcıdır, ya da çıkılan en üst zirve aslında inişin başladığı noktadır; şayet AKP İktidarı 12 Eylül günü elde ettiği % 58 desteğe güvenip Türk Milletinin “kırmızı çizgilerini” ihlal ederse, asıl sıkıntı çok sevindiği % 58 ile giriştiği o yolda ortaya çıkar.

Bütün bu hususlar, anlaşılan yarından tezi yok konuşulacaktır. 2011 Mayıs sonu-Haziran başında yapılacak Milletvekili genel seçimleri nedeniyle, seçim eğik düzlemine girmiş bulunmaktayız. Bu, yeni Anayasa çalışmalarının toplumun değerleriyle çelişmemesi için bir güvencedir.

Esasında sırf Devletimizin “Değiştirilmesi teklif bile edilemez” vasıflarından olan “Üniter-Ulus Devlet” ilkesinin resmen ve fiilen ortadan kaldırılması dahi, toplumda yeterince karşı çıkılması beklenecek bir durumdur. O yönde gerçek bir “Toplumsal Uzlaşma” sağlayıp “Toplumsal Mukavele” gerçekleştirmek, 12 Eylül’de EVET almak kadar kolay olmaz!

Buna ilave, “Federasyon” çalışmasının, yukarıda değindiğimiz yönde bir isteğin kabulü karşılığı gerçekleştirilmesi şeklindeki resmin, toplumun kendini “Milliyetçi Muhafazakar” diye tanımlayan, şimdiye dek MHP’ye oy veren seçmenler nezdinde uyandıracağı tepki, 12 Eylüldeki EVET oylarıyla dizginlenir demek de hiç gerçekçi değildir.

Bütün bunları birlikte değerlendirince, bir de seçime kadar geçecek sürede yoğunlaşarak etkili olacak “hayatın acı gerçekleri” bağlamında Aş ve İş meselesinin, seçmen tercihlerinde önemli rolünü hesap dışı tutamayız.

Sonuçta şimdiden görülen o ki bazı değerlendirmelere nazaran “Modern Padişahlık” da denilebilecek “Başkanlık” yetkileri, Tayyip Erdoğan için kolaylıkla gerçekleşecek gibi görünmüyor;

Bu durumda en uygunu % 58’in cazibesiyle zafer sarhoşu olmadan, % 42 ile mutabakat aramak, olmazları oldurmaya uğraşacağına olabileceklerle yetinmektir

AKP için zor süreç asıl şimdi başlıyor…

http://www.adanafikirplatformu.org/yazi.php?id=826

e-fulya
22-09-2010, 02:37
KUZENİM NİHAT GENÇ’İ BİR DE BENDEN DİNLEYİN

Gürbüz EVREN

http://www.odatv.com/n.php?n=kuzenim-nihat-genci-bir-de-benden-dinleyin-2109101200

metkon
23-09-2010, 10:22
Başbakan Hıncal ULUÇ u aramış Atatürk Kültür Merkezi hakkında...

http://www.ntvmsnbc.com/id/25134011/

e-fulya
24-09-2010, 20:11
2010 AVRUPA MUHAFAZAKAR KÜLTÜR BAŞKENTİ TOPHANE

....Görmüş olduğunuz haritadaki çerçeve içine alınmış yerlere bakalım: Zürafa Sokak ile saldırının gerçekleştiği Boğazkesen Caddesi’ni görüyorsunuz. . İki sokak birbirine Kemeraltı Caddesi ile bağlanıyor. Arada kısa bir yürüyüş mesafesi var.

Şimdi…

Zürafa Sokak’ın ekonomik anlamda özel bir yeri vardır.

Genelevin orada olması… Sadece İstanbul’dan değil Türkiye’nin dört bir yanından akın akın insan uğrar oraya. Sokak ve genelevin içerisi tıklım tıklımdır… Sokakta ekonomi canlıdır. Özel hamamlardan, saunalardan prezervatif, parfüm satanlara, tatlıcılar (kerhane tatlısı), güçlendirici ilaç, bitki satanlardan ayakkabı boyacılarına kadar bir pazar var.

Bu anlattıklarım Tophane halkının yanı başında ceryan eder. Buna rağmen şimdiye kadar orada ‘dini’ nedenlerle bir saldırı yaşanmadı.

Elbette kimsenin elinde sopayla kendi adaletini yaratması taraftarı değiliz.

Ben genelev kadınlarının ahlaksız olduklarını düşünmüyorum, meselem bu değil…

2010 Türkiye’sinde gelinen nokta şu: İçki içenlere saldırmak, içen insanları ahlaksızlıkla suçlayıp, saldırıp yaralamak ancak kapitalizmin bütün hastalıklarıyla barışık yaşamak… Bugünün muhafazakarlık anlayışının ne olduğunu bu tablo göstermiyor mu?

Son olarak genelevlerle ilgili bir şey söyleyeceğim : Bir dönem İstanbul’a ne zaman ABD’nin askeri gemisi yanaşsa genelevin duvarları boyanırdı. Belki de bu yüzden 1960’lı yılların sonunda İzmir genelevi sokağına kadınlar Deniz Gezmiş’e destek veren pankart asmışlardı.

Yani diyorum ki; nerede o bedenlerini satmak zorunda kalan kadınların onuru, nerede 20 kişi olunca elinde sopayla içki içen insanlara saldıran aklını iktidara satmış gericinin acizliği…

İşte 2010 Avrupa Muhafazakar Kültür Başkenti Tophane’nin haritası da budur.

Ayhan Bozkurt
http://www.odatv.com/n.php?n=2010-avrupa-muhafazakar-kultur-baskenti-tophane-2409101200

e-fulya
24-09-2010, 20:15
TOPHANE'DE GÜLEN'İN ELİ VAR

http://www.odatv.com/n.php?n=tophanede-gulenin-eli-var-2409101200

işçi74
24-09-2010, 20:17
spk 13 kişi hakkında suç duyursunda bulunmuş,bilginiz varmı arkadaşlar.

rainmann
25-09-2010, 11:48
CİDDEN ŞAHANE BİR YAZI...

ENGİN ARDIÇ -SABAH - 25.09.2010

ADAMCAĞIZI REZİL EDECEKSİNİZ

CHP nasıl kurtulur? Sorunun cevabı çok basittir ve de tek kelimedir: Kurtulmaz.
Fakat tek kelimelik yazı yazılamayacağı için de bunu açmak, uzatmak, çekiştirmek, lafın belini "köşe dolduracak kadar" getirmek zorundayız.
Şeref Oğuz'un yazı dizisini okudunuz mu? Dört gün boyunca uğraştı, "CHP ne yapmalı" sorusuna çözüm bulmak için...
Hayır, CHP medyasının zibidileri gibi amigoluk etmedi, oturdu ciddi ciddi sorunlara çözüm aradı.
CHP'ye bayıldığından değil, gazetecilik yaptığı için.
Bulduğu şöyle de özetlenebilir: CHP'nin iktidar umudu taşıyabilmesi, onu bırakın, en azından tutarlı muhalefet olabilmesi için AKP'nin yaptıklarının "üzerine" birşeyler koyması şart!
Yani öyle saçı bitmedik yetim edebiyatıyla uğraşarak, lafa laf oturtarak, laga luga ederek ya da nefret kusarak değil.
"Yapılanları kötüleyerek" değil, "daha iyisini yapacağına" halkı inandırarak...
"Hele oyunu ver, gerisini merak etme" ucuzluğuyla da değil tabii...
"Türkiye'nin yarınıyla ilgili somut projeler" geliştirerek. Her alanda...
CHP'nin bir "ekonomi politikası" yok... "Üretim ekonomisi" gibi genelgeçer laflar ediyorlar ama içi boş... (Diyarbakır'a Et ve Balık Kurumu açıp Kürt meselesini çözmek gibi parlak saçmalıklara kendi amigoları bile gülemiyorlar...)
Eğitim alanında "insan merkezli, çağdaş eğitim projesi" gibi iri bir laf ediyorlar ama bunun da içi boş.
Dış politikada hiçbir önerisi yok. Yurtta sulh, cihanda sulh... Sulh olunca da "pis Araplar geldi" falan diye kızıyorlar bu sefer.
Ulaşım tasarıları demiryolları ağırlıklı, yani İsmet Paşa'nın 1930 politikasının bir adım önüne bile geçemiyor.
Konutta hiçbir somut proje yok, "TOKİ" benzeri "sosyal mosyal" projelerin iyi kötü bir benzerini bile düşünemiyorlar.
İstihdam konusunda "temenni" var, o kadar.
İhracat konusunda ne düşündüğü belli değil ama herhalde Aydın Doğan'ın maaşlı iktisatçılarının aklına uyacağı ve "liranın değerini düşürerek" ihracatı desteklemeye kalkacağı "tahmin" ediliyor...
Şeref Oğuz gibi bazı değerli arkadaşlar bütün iyi niyetleriyle var sanıyorlar ama CHP'de bu projeleri üretecek zihniyet de yoktur, kadro da.
CHP'nin böyle bir "yeteneği" yoktur.
Öte yandan CHP eski Anayasa'ya sımsıkı sarılıyor, birşeylerin değişmesi gerektiği fikrine de şiddetle karşı çıkıyor. Memur partisi CHP'nin başlıca tasası, "politikacılara karşı Ankara yüksek bürokrasisinin çıkarlarını gözetmek", korumaya ve kollamaya çalışmak, o kadar. Bunun için bulabildiği yol da "engelleme" taktikleri, o kadar.
Bazı kişiler de saf saf CHP'nin "sola yatarsa" kurtulacağını sanıyorlar. CHP, hiçbirşeyi değiştirmeden herşeyi değiştirmek gibi "absürd" bir özlem içinde. Onun için de hep "özlem" düzeyinde kalıyor, seçimlerde ve referandumlarda bu boş özlem bu kez "hüsrana" dönüşüyor.
Elbette bütün bunlara, temelde "Osmanlı" olan halkın CHP'ye, daha doğrusu bürokrasiye doksan yıldır duyduğu, ne doksanı yahu, kapıkulu sınıfına altı yüz yıldır duyduğu "tarihi tepkiyi" de ekleyiniz!
"Değiştirmek" de lafın gelişidir, ortada özlem var gibi görünse de aslında özlem mözlem de yoktur. CHP bugün Türkiye'nin en tutucu, en gerici partisidir. Ne çağı anlayabilmiştir, ne Türkiye'yi.
"İç savaşın şiddetlenerek sürmesini" isteyen MHP bile ondan çok daha açık seçik bir politika izlemektedir. MHP Türkiye'yi anlamış ama yanlış anlamış, CHP onu bile anlayamamıştır.
"Kılıçdaroğlu yelini" üfürenler de bu yüzden şimdi morarmaktadırlar. Her zaman yaptıkları gibi gene "yanlış ata" oynamışlardır.
Ne yapsınlar, o eküriden doğru at çıkmaz ki!
Mesele at meselesi değil, hara, ahır, hipodrom, padok ve pist meselesi.
Kılıçdaroğlu başbakan ha?
Adamcağızı çuvallatıp rezil etmek mi istiyorsunuz?

KUTERO
25-09-2010, 12:15
spk 13 kişi hakkında suç duyursunda bulunmuş,bilginiz varmı arkadaşlar.

http://www.gazeteport.com.tr/EKONOMI/NEWS/GP_769711?ref=f5haber.com

Serenler
25-09-2010, 21:59
AMERİKA MOZAİK DEVLETLERİ

Av Metin Şeker

Amerika Birleşik Devletleri…



Amerika kıtası keşfedilince eski dünyadan yüzlerce yıl süren bir göç başladı Yeni Dünya’ya doğru…



Her ırktan, her renkten, her dilden acayip bir mozaik…



Hani kendileri mozaik lafını pek bir severler ya…



Kendileri o biçim mozaik,72 milletten insan var…



Bu göçmenler yalnız çıkmadılar bu yolculuğa…



Yanlarında dillerini, örf ve adetlerini, kültürlerini, gelenek ve göreneklerini yani

tüm milli ve dini kimliklerini de götürdüler…



İngiliz, Fransız, Hollandalı, Alman, İspanyol, Rus, Yahudi, Çinli, Japon, Zenci,

İskoç, İrlandalı, İtalyan…



Daha sayamadığımız pek çok ırk ve etnik grup var…



Düşünün bunların her birinin kendi dili, kültürü, örf ve adetleri yok mu? Elbette var…



Hadi İskoçlar ve İrlandalılar da İngilizce konuştuğu için sorun yok…Peki niye diğer etnik gruplar Amerika Birleşik Devletlerinde kendi dillerinin de İngilizce yanında ABD’nin ana dili olarak yer almasını istemezler….



Mesela İtalyanlar…



Hiç Newyork kentinin başına İtalyan asıllı bir belediye başkanı gelmez mi…



Gelebilir… İşte bu başkan dese ki “ Newyork Belediye ‘ mizin önünde ABD bayrağının yanında bizim de İtalyan Bayrağımız dalgalansa fena mı olur…Hele bir de ABD nin resmi dili İngilizce’nin yanında İtalyanca da bulunsa ne iyi olur…. Ayrıca ABD’ deki tüm İtalyan göçmenleri olarak Demokratik Özerklik talebinde bulunuyoruz. O zaman ABD ‘ de özerk İtalyan, İrlanda, İskoç, Çin, Alman Fransız, İspanyol, Meksika vs kökenlilerin parlamentoları da olacak… Ne iyi olurdu… Yerel parlamentolar aracılığıyla daha demokratik bir ülke olurduk “

… Ya da Hispanik kökenli bir bayan Senatör veya Temsilciler Meclisi üyesi dese ki “ bize Amerikalı diyemezsiniz bizim anadilimiz İspanyolca, anayasaya bizim dilimizi de resmi dil olarak koymanız gerekiyor, yıllarca bizim doğal zenginliklerimizi sömürdünüz bizim olanları bize verin “…



Yok, mu ABD de bunları diyecek bir belediye başkanı… Doğal müttefikimiz stratejik ortağımız Amerika Mozaik Devletleri’nde bunları diyecek belediye başkanı ya da siyasetçi yoksa bize baksınlar… Biz de bolca var… İsterlerse seve seve verebiliriz… Biz görmedik ama hayrını ABD ‘ liler görsün bile deriz…



Metin ŞEKER

http://www.bizimantalya.com/okuyan_dusunen_herkese_acikkacirmayin,5635.html

e-fulya
01-10-2010, 11:57
Cemaate vaaz

EY cemaat...

Hani siz gönülleri fethedecektiniz?
Kurumların fethi de nereden çıktı?
Görmüyor musunuz?
Siz kurumları fethettikçe, gönüllerden siliniyorsunuz.

Ey cemaat...
Hadi gelin, geçmiş zulüm günlerini hep beraber anımsayalım...
Geçmiş zulüm günlerini, yani sizin bugünkü gibi ortama egemen olmadığınız, mazlum olduğunuz günleri...
O günlerde...
Fethullah Gülen’e “silahlı terör örgütünün lideri” suçlamasıyla dava açılmıştı.
Oysa herkes biliyordu ki:
Fethullah Gülen’e her türlü suçlama yapılabilirdi, sadece “silahlı bir örgütün liderliği” suçlaması yapılamazdı.
Ama dönemin egemenleri bunu yaptılar, yapabildiler!
O günün güç sahipleri küstah bir zorlamayla, kibirli bir alayla, biz yaptık oldu mantığıyla “tek kişilik silahlı örgüt” icat ettiler, Fethullah Gülen’in de örgütün yegâne militanı olduğunu öne sürdüler. Ve sizler, “Yargı süreci devam ediyor, bırakalım kararı adalet versin” falan demeden buna çok haklı olarak isyan ettiniz.

Gün döndü, devran değişti.
Ortama siz egemen oldunuz.
Ve dün size yapılanların aynısını, bugün siz hakkınızda kitap yazmış bir adama yapıyorsunuz.
40 yıllık sağcı bir emniyetçi, kargaları güldürme ihtimali falan hiç dikkate alınmadan, “Sol bir terör örgütüne yataklık yapmak” suçlamasıyla kodese tıkılıyor.
Ve sizin sözcüleriniz ekranlara çıkıp, bütün bir toplumdan bu tuhaflığın makul karşılanmasını talep ediyorlar.
Allah’tan reva mıdır bu?
Adalet bunun neresindedir?
Hani bir haksızlığa uğrasanız bile siz bir haksızlık yapmayacaktınız?
Hani siz intikamın değil muhabbetin fedaileriydiniz?
Ne oldu size böyle ne oldu?

Görmüyor musunuz?
Artık herkes sizden korkuyor, çekiniyor.
“Telefonumu dinlerler” diye korkuyorlar.
“Yatak odama kamera koyarlar” diye korkuyorlar.
“Uyduruk bir suçlamayla hapse atılırız” diye korkuyorlar.
Soruyorum size:
“Altın nesil” idealini korkutarak mı gerçekleştireceksiniz?
Muhabbeti ürküterek mi sağlayacaksınız? Davanızı topluma nefret ettirerek mi hâkim kılacaksınız?
Peki böyle yaparsanız, kim inanır sizin gözyaşlarınıza? Allah rızası için artık titreyip kendinize gelir misiniz?

AHMET HAKAN
http://www.gercekgundem.com/?c=64381

e-fulya
01-10-2010, 13:26
YÜZDE 42’DEN MEKTUP VAR

http://www.odatv.com/n.php?n=yuzde-42den-mektup-var-0110101200

ZİHNİ SİNİR
01-10-2010, 22:36
Cemaate vaaz

EY cemaat...

Allah rızası için artık titreyip kendinize gelir misiniz?[/B][/COLOR]

AHMET HAKAN
http://www.gercekgundem.com/?c=64381

Yahu bu söz bana yabancı gelmedi.Ahmet Hakan saf değiştirip MHP'li falan mı oldu acaba?
"EY TÜRK TİTRE VE KENDİNE DÖN"

e-fulya
03-10-2010, 21:04
Hurma

http://www.gercekgundem.com/?c=64404

e-fulya
03-10-2010, 21:19
SAVCILAR NASIL DALGA KONUSU OLDU

http://www.odatv.com/n.php?n=savcilar-nasil-dalga-konusu-oldu-0310101200

UNYELI CONAN
03-10-2010, 21:34
CİDDEN ŞAHANE BİR YAZI...

ENGİN ARDIÇ -SABAH - 25.09.2010

ADAMCAĞIZI REZİL EDECEKSİNİZ

CHP nasıl kurtulur? Sorunun cevabı çok basittir ve de tek kelimedir: Kurtulmaz.
Fakat tek kelimelik yazı yazılamayacağı için de bunu açmak, uzatmak, çekiştirmek, lafın belini "köşe dolduracak kadar" getirmek zorundayız.
Şeref Oğuz'un yazı dizisini okudunuz mu? Dört gün boyunca uğraştı, "CHP ne yapmalı" sorusuna çözüm bulmak için...
Hayır, CHP medyasının zibidileri gibi amigoluk etmedi, oturdu ciddi ciddi sorunlara çözüm aradı.
CHP'ye bayıldığından değil, gazetecilik yaptığı için.
Bulduğu şöyle de özetlenebilir: CHP'nin iktidar umudu taşıyabilmesi, onu bırakın, en azından tutarlı muhalefet olabilmesi için AKP'nin yaptıklarının "üzerine" birşeyler koyması şart!
Yani öyle saçı bitmedik yetim edebiyatıyla uğraşarak, lafa laf oturtarak, laga luga ederek ya da nefret kusarak değil.
"Yapılanları kötüleyerek" değil, "daha iyisini yapacağına" halkı inandırarak...
"Hele oyunu ver, gerisini merak etme" ucuzluğuyla da değil tabii...
"Türkiye'nin yarınıyla ilgili somut projeler" geliştirerek. Her alanda...
CHP'nin bir "ekonomi politikası" yok... "Üretim ekonomisi" gibi genelgeçer laflar ediyorlar ama içi boş... (Diyarbakır'a Et ve Balık Kurumu açıp Kürt meselesini çözmek gibi parlak saçmalıklara kendi amigoları bile gülemiyorlar...)
Eğitim alanında "insan merkezli, çağdaş eğitim projesi" gibi iri bir laf ediyorlar ama bunun da içi boş.
Dış politikada hiçbir önerisi yok. Yurtta sulh, cihanda sulh... Sulh olunca da "pis Araplar geldi" falan diye kızıyorlar bu sefer.
Ulaşım tasarıları demiryolları ağırlıklı, yani İsmet Paşa'nın 1930 politikasının bir adım önüne bile geçemiyor.
Konutta hiçbir somut proje yok, "TOKİ" benzeri "sosyal mosyal" projelerin iyi kötü bir benzerini bile düşünemiyorlar.
İstihdam konusunda "temenni" var, o kadar.
İhracat konusunda ne düşündüğü belli değil ama herhalde Aydın Doğan'ın maaşlı iktisatçılarının aklına uyacağı ve "liranın değerini düşürerek" ihracatı desteklemeye kalkacağı "tahmin" ediliyor...
Şeref Oğuz gibi bazı değerli arkadaşlar bütün iyi niyetleriyle var sanıyorlar ama CHP'de bu projeleri üretecek zihniyet de yoktur, kadro da.
CHP'nin böyle bir "yeteneği" yoktur.
Öte yandan CHP eski Anayasa'ya sımsıkı sarılıyor, birşeylerin değişmesi gerektiği fikrine de şiddetle karşı çıkıyor. Memur partisi CHP'nin başlıca tasası, "politikacılara karşı Ankara yüksek bürokrasisinin çıkarlarını gözetmek", korumaya ve kollamaya çalışmak, o kadar. Bunun için bulabildiği yol da "engelleme" taktikleri, o kadar.
Bazı kişiler de saf saf CHP'nin "sola yatarsa" kurtulacağını sanıyorlar. CHP, hiçbirşeyi değiştirmeden herşeyi değiştirmek gibi "absürd" bir özlem içinde. Onun için de hep "özlem" düzeyinde kalıyor, seçimlerde ve referandumlarda bu boş özlem bu kez "hüsrana" dönüşüyor.
Elbette bütün bunlara, temelde "Osmanlı" olan halkın CHP'ye, daha doğrusu bürokrasiye doksan yıldır duyduğu, ne doksanı yahu, kapıkulu sınıfına altı yüz yıldır duyduğu "tarihi tepkiyi" de ekleyiniz!
"Değiştirmek" de lafın gelişidir, ortada özlem var gibi görünse de aslında özlem mözlem de yoktur. CHP bugün Türkiye'nin en tutucu, en gerici partisidir. Ne çağı anlayabilmiştir, ne Türkiye'yi.
"İç savaşın şiddetlenerek sürmesini" isteyen MHP bile ondan çok daha açık seçik bir politika izlemektedir. MHP Türkiye'yi anlamış ama yanlış anlamış, CHP onu bile anlayamamıştır.
"Kılıçdaroğlu yelini" üfürenler de bu yüzden şimdi morarmaktadırlar. Her zaman yaptıkları gibi gene "yanlış ata" oynamışlardır.
Ne yapsınlar, o eküriden doğru at çıkmaz ki!
Mesele at meselesi değil, hara, ahır, hipodrom, padok ve pist meselesi.
Kılıçdaroğlu başbakan ha?
Adamcağızı çuvallatıp rezil etmek mi istiyorsunuz?

akp medyasının zibidisi küçük ardıç kuşu küçük adamların ülkesinde ne kadar da büyük görünüyor :he:

adam toki diyor.. sanki akp'nin icadı .. adam 1930 ların demiryolları diyor .. ulan ardıç kuşu gelişmiş bütün batı ülkelerinin başlıca ulaşım aracı demiryolu !!!! angut kuşu !!!

ama adam örümcek kafalı ve ortaçağ özlemiyle yanınca modern ülkeleri tabii ki geri kalmış diye görür !! kara fatma ister mi temiz bir ortamda yaşamayı .. hahahahhaha

uç ardıç kuşu uç.. param olsun seni satın alacağım .. parasıyla değil mi ..hahahahhah

e-fulya
09-10-2010, 00:26
ŞAKA GİBİ...



08.10.2010 13:23



Fethullah Gülen Pennsylvania'da "İkindi Sohbetleri"ne tekrar başladı.

Zaman Gazetesi'nden Hüseyin Gülerce bu konuda yazılar kaleme alıyor.

Gülerce, Fethullah Gülen'in sohbetinde medyaya değindiği sözlerini de şöyle aktarıyor:

"Yazarlar, yayın yöneticileri, televizyonlarda program yaparlar, nazımızın geçtiği arkadaşlar ses tonlarını yükseltmeseler. Sevgi ruhu harekete geçmeli. Denen her şeye bir laf yetiştirme yerine, dövene elsiz, sövene dilsiz olsak... Yunus edasıyla, üzerimize sopa ile gelene kollarımızı açsak. Açsak da, kucaklaşsak... Biz bu güzelliği 90'lı yıllardaki diyalog sürecinde yaşadık. Yine buna ihtiyacımız var. Herkes, mülahazalarını bir daha gözden geçirmelidir."

Hüseyin Gülerce ekliyor: "Şahsen ben bu tavsiyeleri çok önemsiyorum. Kavga ile, çatışma ile bir yere varamayız."

Şaka gibi...

Gerçekten şaka gibi...

Yahu arkadaş, TV’lerde her önüne gelene ağır ithamlarda bulunanlar kimler?

Utanmadan ağır laflar eden, argo ithamlarda bulunanlar kimler?

Bizzat Hüseyin Gülerce, Hanefi Avcı tutuklandığında sözü hemen özel hayatına getirmedi mi?

Hadi hepsini geçelim.

Daha soruşturma ya da dava aşamasındaki olaylar hakkında "haysiyet cellatlığını" kimler yaptı?

Elindeki sopayla herkesin üzerine yürüyenler kim Allah aşkına?

Neymiş...

Kucaklaşacakmışız.

İyi...

Güzel...

Hoş...

Ama önce bir özeleştiri yapın.

"Hata yaptık" deyin.

Kavgayla çatışmayla bir yere varılamazmış; ne harika tespit.

Kavgayı başlatan kim?

İnsanları cezaevlerine sokan, işinden eden, özel hayatlarına burnunu sokan, sahte belgeler düzenleyen, rakip okul-TV sahiplerini oldu bittiyle yok etmeye çalışan, ağır ithamlarda bulunan kimler?

Şimdi niye kucaklaşmaktan bahsediyorsunuz?

Ne oldu?

Ne oldu biliyor musunuz:

Son Hanefi Avcı olayıyla, artık cemaat hakkındaki kuşkular yerini tam inanca bıraktı da ondan.

Kusura bakmayın, size 1990'larda inananlar bile artık size inanmıyor, güvenmiyor.

Sizi sadece sizden nemalanmak isteyen bir avuç gazeteci destekliyor.

Fethullah Gülen, cemaatin imajını düzeltmek için daha çok "İkindi Sohbetleri" düzenler.

Odatv.com

http://www.odatv.com/n.php?n=saka-gibi...-0810101200

orwel1984
09-10-2010, 10:26
uç ardıç kuşu uç.. param olsun seni satın alacağım .. parasıyla değil mi ..hahahahhah

Vallahi paran yetmez,

yanlış anlaşılmasın, bu arkadan anahtarlı amerikan oyuncaklarından o kadar çok ki hangisine para yettireceksin.

asagir
09-10-2010, 11:49
CİDDEN ŞAHANE BİR YAZI...

ENGİN ARDIÇ -SABAH - 25.09.2010

ADAMCAĞIZI REZİL EDECEKSİNİZ
lafın belini "köşe dolduracak kadar" getirmek zorundayız.


Sindirim sistemi veya cinsel terimler kullanmadan yazı dahi yazamıyorlar.

E, kafa, sindirim sistemi ve bacak arası merkezli çalışınca, kullanılan terimler de böyle oluyor.
Kafayı ve saçı cinsel obje olarak gören zihniyetin yazarı da farklı olamazdı zaten.

Yakında, ilkokuldaki çocukların kafalarından ve saçlarından tahrik oldukları için, "inanç özgürlüğüne bağlı demokratik haklarını(!)" kullanarak onlara da türban takmaya kalkarlarsa şaşırmam...

Serenler
09-10-2010, 20:29
Asıl tehlike kuş gribi değil puşt gribi

Tüm dünyayı önce kuş, sonra domuz gribi korkusu sardı. Kuş gribi ile yatıyor, kabuslarımızda keneler tarafından ısırıldığımızı görüyor, domuz gribi ile uyanıyoruz.


Tüm bu korkuların ve biyolojik saldırı mıdır, değil midir tartışmalarının arasında ise, insanın yaradılışı kadar eski ve o derecede yaygın bir hastalığı es geçiyoruz: Puşt gribi.


Puşt gribi(Bir rivayete göre latince adı homo homini lupus), çok uzun kuluçka dönemi olan bir hastalık.

Her insan bu hastalık mikrobunu doğuştan taşıyor ve hastalık yıllarca kendini belli etmeden kalabiliyor.


Hastalığın kendini belli etmesinde pek çok etmenin rol oynadığı öne sürülse de, tüm uzmanlar İktidar, makam, şöhret ve paranın hastalığın kuluçka evresinden çıkmasında en önemli faktörler olduğunda hemfikir.


Hastalığın her meslek grubundan, her toplum katmanından insanda görülebildiği yadsınamaz bir gerçek iken, politikacılar, devlet görevlileri, medya mensupları ve emrinde çalışanı olan tüm meslek mensupları en fazla risk altında çalışanlar olarak anılıyor.


Hastalık sağcı/solcu, ilerici/gerici, mümin/ateist, türk/fransız ayırt etmiyor.


İlkokul mezunu "solcu" bir "işçi", milletvekili seçildikten sonra puşt gribi aktive oluyor, her dönem yayımlanan meclis kataloğunda meslek hanesine "sendikacı" yazdırıyor.


Bir kaç yıl evveline kadar kıçında donu olmayan "mütedeyyin politikacı", birdenbire edindiği aşırı malvarlığından dem vurulduğunda puşt gribi kapmışım diyeceği yerde, "müslümanlar zenginleşmelidir" diyebiliyor.


Yıllardır birbirleri ile rekabet ediyormuş gibi görünen, ama aslında rekabet ediyor göründükleri televizyon reklamlarında "Sabit telefon bizden sorulur, cep telefonu rakibimize emanet", "Cep telefonu bizden sorulur ama sabit telefonda Allah için rakibimiz çok iyidir" diye birbirlerini büyüten... İş gerçek rekabete geldiğinde de, halka tüm vergiler dahil şu kadar diyerek müşteri çektikten sonra bunun 8-10 ytl üzerinde fatura gönderen birbirinden beter "bilişim(telekom lafı ayağa düştü ya!!)" şirket yöneticilerimiz...


Hadi bir de çok yakın çevremizden bir örnek de biz verelim. Yılların imamı, geliyor bir akraba ziyaretinde "politikaya atılacağım, belediye başkanlığına adaylığımı koyacağım" diyor. Bunu yakından tanıyan, saflığını bilen yaşlı akrabaları "Evladım bu politika para işidir, sen imam maaşınla neyine yetirebileceksin?" deyince; uyanık mütedeyyin partili dostlarından kaptığı puşt gribinin etkisi ile, "Bir müteahhit sponsor bulacam kendime, seçilince ona birkaç ihale vericem, bu işler böyle dönüyor" deyiveriyor. Akrabaları da dövmekten beter ediyorlar.


Sonuç? Sonuç ne olacak. Bu hastalığın ne çabuk yayıldığını bilen yılların kurt politikacısı başbakan çıkıyor, "Biz şımardık, halk bizi cezalandırdı" mealinde açıklama yapıyor. Ne yapsın adamcağız, açık açık "Partililerim puşt gribi oldu, şakşakçılar her yeri sardı" mı desin. Bu millet "delikanlılığı" sever. Zaten o partiyi hala iktidarda tutan olgunun da şahsında somutlaşan bu "delikanlılık" olduğunun fazlası ile bilincinde. Puşt gribi kapanlara karşı "Arınç" ilacı kullanmaya çalışması da bunun göstergesi. Lakin "şakşakçılar" sardı, çok geç oldu gibi geliyor bize.


Hastalık, özellikle devlet memurlarında çok daha karmaşık olgularla karşımıza çıkıyor.

Amirlerinin önünde son derece kişiliksiz, sünepe bir adam bakıyorsunuz, maaşını vergisi ile ödeyen, hizmet etmekle yükümlü olduğu vatandaşa etmediğini bırakmıyor, bir de "nerede olduğuna dikkat et" diyebiliyor. Bir de bunların üniformalı olanları var ki ... Valla karılarından başka kimseden korkmazlar. Hiç girmeyelim o konulara, hassas iş!


Dedik ya! Bu hastalık özellikle "kamusal alanda" çok komplikasyon yaratabiliyor. Mesela "kamusal hizmet" almaya giden bir bayanın, "Hanım hanım! Burası kamusal alan! Donunu çıkar öyle otur! Kanun var nizam var!" cevabı aldığını düşünebiliyor musunuz?

Siz inanmayın, kamusal alan sahipsiz sanın bakalım. İster don çıkarttırırlar adama, ister sütyen. Kurumların kuralları olur arkadaş!


Bir de "şahs-ı maneviciler" var: "Biz şahs-ı maneviyi de, onları oluşturanları da seviyoruz, ama hastalık tehlikesi var. İyi amaç için herşey mübah değildir. Bu hastalığın şakaya gelir tarafı yok! Yapmayın etmeyin!" dedikçe, "Şahs-ı manevi hata yapmaz. Şura, meşveret" diyorlar.


Şahs-ı maneviler hata yapmasa, en önce 4 halife devri bitmezdi. Ashab-ı Kiram`dan daha büyük şahs-ı manevi var da, biz mi bilmiyoruz?

Kiminle neyin meşveretini yaptıklarını ise kendilerinden başka kimse bilmiyor. Birey dediğin nedir ki zaten! Çok samimi bir şekilde merak ediyoruz, bu şahs-ı maneviciler, örneğin Üstad Bediüzzaman"ın ilk zamanlarında yaşasa idi, O`nu "Bir bireydir, nedir ki, kimdir ki, cemaatlere cemiyetlere karşı tek bir kişinin etkisi ne olabilir ki! Yalnızdır! Ciddiye alınmayaa" derler miydi, demezler miydi?

Bir üstadı düşünüyoruz, ataklığını, cesaretini, sözünü esirgemezliğini, civanmertliğini ...

Bir de "talebesi olduğunu iddia edenlere" bakıyoruz. O`na benzemeliler değil mi? Allah gecinden versin, o başlarındaki mübarek bir giderse, bu kafa ile ... (Allah`ım, bizi utandır, hep doğru olsunlar, yanıldık diyelim, özür dileyelim, kardeşlerimiz büyüklük göstersin. Samimi duamızdır.)


Bir gazetede, bir başyazar, belki yaşlılığın verdiği de bir etki ile eleştirinin dozunu fazla kaçıran başka bir başyazara : "Biz de senin evinin pis olduğunu mu yazalım" dedi. Biz o gazetenin okuru olarak utandık!


Bu şahs-ı maneviciler iki kısım.

İlk anlattığımız, "kardeşlerimiz olan şahs-ı maneviciler" idi.

Bir de, "Hastalık merkezi" olan şahs-ı maneviciler var.


Kişisel gözlemimiz, "Kardeşlerimiz olan şahs-ı manevicilerin", "puşt gribinin asıl merkezi" olan diğer şahs-ı maneviciler ile bir "aşk-nefret" ilişkisi içinde olduğudur.


Dizilerde kitaplarda şurda burda devamlı olarak "Diğer şahs-ı maneviciler şöyle şer odağı böyle hastalık merkezidir" diyorlar, sonra bakıyoruz, yöntem olarak onlar ne kullanıyorsa, aynını taklit ediyorlar. Bu kesinlikle kötüdür demiyoruz, belki böyle yapılması gerekiyordur, ama "zıdlarına dönüşmeleri" olasılığı bizi endişelendirmiyor değil.


Bizimkilerin bir tür aşk beslediği diğer şahs-ı manevicilere gelince : Onlar kötüüüüüüüüüü! Cısssssss! Ciddiyiz! Gerçekten kötü! Hastalığın mikrobunun sanki yaşatılması için uğraşıyorlar. Onlardan çok bahsetmek bile iyi değil!


Başka örneklere geçelim. Devlet, bu gribin yayılması için acaip verimli bir ortam.

Mesela, bir kaç yıl evvel, adamın biri çıktı, "Türk ordusu peygamber ocağı diyorlar. Peygamber ocağı falan değildir" deyiverdiydi. Biz de çok merak ettiydik, "Acaba muvazzafken mi kaptı hastalığı?" deyu. Allah vere, Genelkurmay Başkanımız resmi olarak "Türk Ordusu Peygamber Ocağıdır. Türk askeri Mehmetçiktir." deyiverdi de, şüphelerimiz izale oldu.


Bir dizi seyrettik dün akşam TRT`de. Kurtlar Vadisi konseptinde, "Ayrılık" diye bir dizi.


Senaryoya alakasız bir şekilde -Eskiden Beyoğlu`nda bazı sinemalarda, film normal seyrinde iken, birdenbire araya porno filmden birkaç dakikalık bir parça konur, sonra film aynen kaldığı yerden devam ederdi, o hesap- bir sahne sokuşturulmuş, dikkatimizi çekti:


Patronu bir kızı durup dururken aşağılıyor, sonra da "Gurursuzsun sen! Buna hiç tahammül edemem" diyor. Allaaah Allaaah. Gel de çık işin içinden. Ne bu? Eski Türk filmlerine ağıt mı?


Hayır, bunun derdi daha farklı sanki. Senarist bir kaşıntısını anlatıyor gibi: "Evet tuzun kuru tabiii.... Sen zenginsin. Ben fakirlikten nelere katlanıyorum vs.vs.vs.!"... Ve istifa ediyor. İş daha da değişiyor. Bu bize eski Türk filmi nostaljisinden çok, Elia Kazan`ın "rıhtımlar üzerinde" filmini hatırlattı.


Türk halkına verilmek istenen mesaj nedir? "Fakirlik(yoksa başka birşey de imge olarak fakirlik mi seçilmiş?) dolayısı ile sünepelik, gurursuzluk" mübahtır. Varsın istediklerini söylesinler. Halden anlamayan sapık onlar" mıdır? Her sünepeliğin, gurursuzluğun sebebi fakirlik midir? Bu eleştiriyi yöneltenler başkalarını aşağılamaktan hoşlanan ruh hastaları mıdır?


Bu millet en fakir zamanında onurundan, duruşundan taviz vermedi. Şimdi saçma sapan bilinçaltı mesajları ile bunu mu değiştireceksiniz aklınız sıra? Amaç için herşey mübahtır diyen bir zihniyet mi isteniyor?


Devletin televizyon kanalı eliyle millete puşt gribi pompalamanın alemi yok!


Evet bu satırların yazarı dahil, herkesin bünyesinde doğuştan var olan bir mikroptur bu ama ... Hastalığı tüm topluma yayılacak biçimde zorla açığa çıkartmak kimsenin hakkı da haddi de değil!


İsmail Kizir

PETRO
09-10-2010, 21:18
İRAN'DA FUHUŞ YOK MU?

İran hemencecik şurada, komşumuz ve hükümete bakılırsa da dostumuz. Güzel. Ama orada ne olup bittiği ile ilgili fazla şey bilmiyoruz, merak etmiyoruz hatta sanki bilmek de istemiyoruz.

Özellikle kadınlar üzerinde işlenen insanlık suçları, sadece recm ile sınırlı da değil.

Nahid Persson Iran´lı bir sinemacı. İran´dan yıllar önce kaçmış. Zaman zaman İran´a kaçak girip, belgeseller çekiyor. Bunlardan en çok dikkat çeken bir belgeseli, İranlı kadınların fuhuş ve uyuşturucuya nasıl zorlandıklarını anlatıyordu.

Son günlerde televizyon kanallarında ardı arkası kesilmeyen turban tartışmasına katılan bayanlardan birisi, İran ile Türkiye’yi karşılaştırıyor ve konuyu fuhuşa getirip, bunun İran´da olmadığı anlamında bir şeyler söylüyordu. Cümlesinin sonuna rastladım, ama tartışmanın seyrinden türbanlı bu bayanın İran´lı kadınların yaşamını idealize ettiği sonucunu çıkardım. Aklıma Nahid Persson´un bu filmi geldi.

İran´lı yönetmen, bu belgeselde bir grup kadının kendi aralarındaki dayanışma ve hayata tutunmaya çalışmalarını anlatıyor. Çok sert ve acımasız bir hayat. Kamera, labirent gibi sokaklardan geçip, iki odalı tas evlere giriyor. Yerde eski bir hali ve yastıklar, odayı boydan boya kaplamış. Genç, ama erken yıpranmış bir kadın halının üstüne uzanmış yatıyor. Duman içerisindeki odanın bir köşesinde dört-beş yaşlarında bir çocuğun gözleri seçiliyor. Arada bir başını kaldırıp yerde yatan kadına bakıyor. Kadın kendinde değil, çocuğun bakışı bir yana, onun varlığından haberi bile yok gibi... Kamera diğer odaya yöneliyor. Başka bir kadın, küçücük ilkel bir ocağın önünde elinde bir kaşık ve eroini ocağa koymuş, belli bir kıvama gelmesini bekliyor. Gözleri kaymış. Elleri titriyor. Dengesini zor kontrol ediyor. Burnunu elinin tersi ile siliyor. Elinde kaşık ve diğer malzemeler ile odaya, yerde yatan diğer kadının yanına geliyor. "Kalk... kalk" diyor, inip çıkan kontrolsüz ve o güzel Farsça ile. Köşedeki çocuk elindeki oyuncak yerine gecen cismi bırakıp göz ucu ile kadınlara bakıyor. Yerde yatan, belli ki çocuğun annesi. Çocuk, gözlerini kayıtsızca tekrar elindeki oyuncağa çeviriyor.

Yerde yatan o kadını sonra bir sokakta beklerken görüyoruz. Yanında da elinden tuttuğu çocuğu. Yanlarında duran arabaya biniyorlar. Çocuk arkaya, kadın şoförün yanına oturuyor. Aralarında başlayan pazarlığı çocuk da dinliyor. Ama kayıtsızca. Belli ki bu "normallik" onun çocuk hayatinin bir parçası.

Kadın, başka bir sahnede molla´nin karşısında. Yanında bu kez başka bir erkek var. Bir günlük nikah kıyılacak. Tabii ki imam nikahı. Kıyılan bu bir ya da iki günlük nikah, fuhuşa dini ve de yasal bir şekil verecek. Allah katında günah olmasın diye... sanırım. Ve tabii ki "nikahsız" fuhuşta ahlak polisi yakalarsa, recm ile cezalandırılma riski de olmayacak. Artik çok sıradan ve rutin olan bu işlem karşısında kadının çaresizliğini izlemek, insan olarak çok kolay değil.

Ve film böyle sahneler ile devam ediyor. O kadınlar ve o çocuklar-ki sayıları azımsanamayacak kadar çok- bu yasamdan kurtulamıyorlar. Son derece gayri insani bir döngüye din adına hapsedilmişler. Ne fuhuştan, ne uyuşturucudan, ne hocalardan, ne de onlardan seks satın alan o din-i bütün erkeklerden kurtulamıyorlar. İsteyenin, Iran´ı idealize etme özgürlüğü tabii ki var.

Bu filmden sonra, yönetmen Nahid Persson´un İran´a girmesi tamamen yasaklanmıştı.

Merak edenler o belgesel filmi aşağıdaki linkten izleyebilirler:

http://video.google.com/videoplay?docid=128542506614949180#


Gül Poyraz
Odatv.com

BORA YAŞAR
09-10-2010, 22:14
Türbanlı Nerede Daha Özgür?

Mehmet Tezkan


Ortaköy'de gezerken mi? Sultanbeyli'de turlarken mi? İzmir'de yaşıtlarıyla şen şakrak sohbet ederken mi?

Bitlis'te yaşıtlarıyla laflarken mi?

Nerede?

Kilit soru budur..

Türbanlı kız nerede yaşamaktan daha mutludur..

Kendini nerede daha çok özgür hisseder..

* * *

Kot pantolonuyla türbanını bütünleştiren, başı açık arkadaşlarından geri kalmayan, onlar kadar sosyal hayata giren, girmesi istenen, girdiği için örnek gösterilen, türbanın modern mahrem olduğunu ispatlayan genç kız, neden koşa koşa 'kendinden korktuğu' iddia edilen insanların yaşadığı yerlere gider..

Oralarda vakit geçirmeyi tercih eder?

Neden?

Sevgilisiyle yan yana yürüyebilmek..

El ele tutuşmak..

Birlikte sinemaya gitmek, yemek yemek, bir kafede oturup sohbet etmek için..

Neden hayırcıların yoğun olduğu bölgeleri seçer..

* * *

Oysa siyasi analizcilere (!) göre; evet oyları daha çok özgürlük, daha çok demokrasi, daha çok hoşgörü talebidir..

O zaman evetlerin yoğun olduğu bölgeler de özgürlükçü bölgelerdir!..

Hayır oyları, statükodur, faşist eğilimin ifadesidir, değişime sırtını dönmektir, dünyaya gözünü kapatmaktır..

Bu duruma göre, hayır oylarının yoğun olduğu yerler de tutucuların yaşadığı yerlerdir..

* * *

Hal böyleyse türbanlı genç kız neden Bağcılar'da eğlenmiyor da, koşa koşa Yeşilköy'e gidiyor..

Orada yaşayanlar..

Türbana karşı olan, türbanlıdan nefret eden, öcü görmüş gibi bakan, insanların kılık kıyafetine karışan, demokrasi karşıtı, hoşgörüden nasibini almamış insanlar değil mi?

Evet..

Evetse türbanlı genç kız yaşıtlarıyla Yeşilköy sahillerinde kahkaha atıyor..

Etiler'deki kafelerde sigarasını tüttürüyor..

Maçka parkında sevgilisiyle el ele yürüyor..

Beşiktaş'ta diz dize sohbet ediyor da..

Bunların hiçbirini neden 'evet'lerin çok yoğun çıktığı yerlerde yapamıyor..

Neden başı önde, hızlı adımlarla evine gidiyor..

* * *

42'lerin yaşadığı yerlerle, 58'lerin yaşadığı yerleri anlamaya çalışırken işe buradan başlayalım..

Tam bu sorudan!..

Ne dersiniz?


..................


http://www.milliyet.com.tr/turbanli-nerede-daha-ozgur-/mehmet-tezkan/yasam/yazardetay/07.10.2010/1298297/default.htm

metkon
13-10-2010, 09:25
Mustafa MUTLU nun son insici...:)

http://www.ntvmsnbc.com/id/25140603/

asagir
13-10-2010, 19:16
Cambaza bak!


ERGENEKON Davası ilk adımında hepimizi şaşırttı. Darbecilerden hesap sorulacak diye çok sevindik.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/16027190.asp?yazarid=3

Oysa biz şaşırmamış ve sevinmemiştik.
Keşke o dönem, bu sitede yazdıklarımızı okusaydılar.
Keşke, gerçek bir gazeteci gibi davranıp ayrıntıları, gerçekleri irdeleyebilseydiler.
Keşke, gerçek bir aydın gibi davranmak yerine, bir haham bozuntusunun kurgularının üstüne bina edilen psikolojik savaşın etkisinde kalmasaydılar.

Şimdi akılları başlarına gelmeye başladı.
Çünkü, yavaş yavaş sıranın kendilerine geldiğini görmeye başladılar.
İlk işaret fişeğini milyonlarca Rumeli göçmeninin hedefe konmasıyla gördüler.

Ama, hala görmedikleri ve bilmedikleri veya görmek ve bilmek istemedikleri bir gerçek var: bu olanlar henüz başlangıç... sıranın daha kimlere geldiğini gördükçe, çok şaşıracaklar. Fakat, seslerini duyacak kimse kalmayacak...

e-fulya
13-10-2010, 21:04
TÜRBAN MİLLİ TAKIMIN FORMASI MI OLACAK

http://www.odatv.com/n.php?n=turban-milli-takimin-formasi-mi-olacak-1210101200

e-fulya
22-10-2010, 11:04
Rüyada şampuan görmek caiz mi?

Yılmaz ÖZDİL

http://www.gercekgundem.com/?c=64622

Serenler
27-10-2010, 10:34
TÜRBANLI MANTIK

Tesettür, kadın vücudunu tepeden tırnağa “günah”a tahrik öğesi saydığı için ayıplı ilan eden zihniyetin bir sansür aracıdır.

20.10.2010 CUMHURİYET


MİNE G. KIRIKKANAT

Tesettür, kadın vücudunu tepeden tırnağa “günah”a tahrik öğesi saydığı için ayıplı ilan eden zihniyetin bir sansür aracıdır.

Bazı din bilginleri Kuran’da yazmadığını iddia etseler de, şeriatı devlet rejimi olarak benimseyen ya da zorla kabullenen tüm İslam ülkelerinde tesettürün geçerli olduğu bir gerçek ve tesettürden de çarşaf ya da burka gibi, kadın vücudunu tümüyle gizleyen giysilerin anlaşıldığı açıktır.

Türban, bu sansürün salt kadın başı, kadın saçını kapsayan bölümü. Yıllardır, türbana ya da tesettüre özgürlük istenemeyeceğini, çünkü herhangi anlamda bir sansür, yani yasaktan özgürlük diye söz etmenin cehaletini ve garabetini anlatmaya çalışırım...

Ama Türkiye’ye ifade özgürlüğü diye basına sansürü getiren ve zaten salt basını değil, sokaktaki yurttaşı bile korkutarak susturup, susmayan muhalif gazetecileri de “darbeci” diye içeri tıkan zihniyetten, ancak yasaklı kadınlığı da özgür kadınlık diye savunması beklenirdi! Nitekim öyle oldu.

***

Bugün düşünüyorum da, “tesettüre özgürlük” değil de “türbana özgürlük”ten söz etmekte haklılar... Çünkü türban, tüm Müslüman ülkeler arasında sadece Türkiye ve Avrupa’daki Mağrip kökenli göçmenler özelinde, kadın başına indirgenmiş bir sansür biçimi: Bazı türbanlılar, vücutlarını gizlemekten çok ortaya çıkarmaya yarayan giysilerle sararken, galiba saçlarının göğüs ve kalçalarından daha tahrik edici olduğunu sanıyor, ya da sanır “gibi” yapıyorlar.

Başka bir deyişle, kesinkes şeriata -henüz- teslim olmayan Türkiye’de doğan ve Avrupa’ya kapağı atarak baskıdan kurtulan Mağripli kadınlar, İslami tesettürü vücuttan başa çekip saçlarıyla sınırlayarak “ilerlemiş” sayılabilirler. Kuşkusuz bu yüzdendir ki farkında olsunlar olmasınlar, türbana indirgenmiş bir tesettürü “özgürlük”, vücudu değil başı kapsayan bir sansürü “ilericilik” diye övebiliyor ve sansürleme hakkını elde etmeyi, “devrim” niteleyebiliyorlar. Çünkü sansürlü kadın hakları, tesettür kadın başına gerileyince ilerlemiş oluyor!

Sizin anlayacağınız, türban ya da başörtüsünün siyasal ve toplumsal kabulü, aslında çarşafa karşı yapılmış bir devrim, burkaya karşı kazanılmış bir zafer. Zaten türbanlıların tekmil tesettüre ilişkin olumsuz ifadeleri de bunu gösteriyor.

Ne var ki tepeden tırnağa kadınlık sansürünü kafaya indirgemek, aklı özgürleştirmeye yetmiyor ve o örtü, başın dışı kadar içini de kuşatıyor.

Bir mantık sorusu soruyorsunuz. Diyorsunuz ki: Özgürlük istiyorsun, hakkındır. Ama kadın kadına özgürlük olmaz. Özgürlük, kadın erkek eşitliğinden geçer. Niçin kafandaki kadın erkek eşitsizliğini sorgulamıyorsun? Niçin erkek saçı mübah da senin ki günah? Niçin erkeğin saçı başı, eli kolu, budu bacağı seni tahrik etmiyor da, senin saçın, bileğin onu tahrik ediyor?

***

Başta Başbakan, erkekler kadınlardan önce yanıtlıyor, kadın erkek eşit değil, farklı yaratılmışız, diyorlar...

Peki, diyorsunuz... Sayalım ki kadın tahrik olmaz oldurur, diye sen kapanıyorsun. Öyleyse kara çarşaflara sarınsan, yüzünü gözünü bile sakınsan bile neden Tanrı’ya erkekle eşit mesafeden bile yakaramıyorsun? Neden camide erkeklerle birlikte namaz kılamıyorsun? Haydi diyelim ki namaz sırasında secdeye varırken, ayrı saflarda da olsan, göz ucuyla bakanı, görünmeyen kalçalarının hareketi bile tahrik eder, abazanı... Ama neden en azgınların bile tahrik olmayacağı yerde, cenazede bile saf tutamıyorsun erkeklerle?

Neden sorgulamıyorsun, hiç olmazsa “imanda eşitliği” bile?

Muhatabınız türbanlı, “Dinimin gereği” deyip çıkıyor ve sorgulama zaten yok, tartışma da bitiyor. Yani özgürlük bitiyor. Çünkü özgürlük, her şeyden önce dayatılanı sorgulamak cesaretidir. Tüm talepler, eşitliğe, özgürlüğe ilişkin “Neden benim de hakkım olmasın” sorusuyla başlar. Kadın, erkekle eşitsizliği cinsel anlamda kabul ettikten öteye başka alanda eşitlik aramak olanaksız, hele tinsel anlamda eşitlik iddiası abesle iştigaldir!

Ama demokrasi diye faşizmi seçenlerde, zaten mantık da aranmaz.

Serenler
27-10-2010, 10:36
BİR SÖZÜM GELDİ SÖYLEDİM HEM NALINA HEM MIHINA


NE ZAMAN ADAM OLURUZ
Yazar: METİN ATAMER | Tarih: 25/10/2010 |


Ne zaman adam oluruz diye senelerdir kendi kendime sorduğum çok olmuştur. Aslında adam olmak değil ne zaman çağdaş ve medeni bir şekilde yaşarız diye sizin de kendinize sorduğunuz anlar olduğuna inanmaktayım. Daha çok şehir yaşamında araçla değil de yaya olarak gezdiğimde öyle manzaralarla karşılaşmaktayım ki inanmakta güçlük çektiğim çok zamanlar olmuştur. Geçen gün aracımla Ümraniye’de yolda giderken, yanımdaki bir araçta seyir halinde bir aile, önde anne ve baba oturmakta, arkada ise üç çocuk oyun oynamakta idi.

Trafik ışıklarına gelince kırmızı yandı ve ben yanlarına gelip pencereyi açtım. ‘’Arkadaki çocukların oturup kemerlerini bağlaması gerekir ‘’ diye ikazda bulundum. Eşim ‘’Senin başka işin yok mu, seni niye ilgilendirir‘’ dedi. Yan taraftaki aracı süren adam aracını kenara çekip çocukların kayışlarını bağlamasını zevkle seyrettim. Ben bile bu davranışa şapkamı çıkarıp selam veririm. ‘’Tamam‘’ dedim kendime ‘’Bu iş tutar, insanlar belki uyarılmak istemekteler’’ diye düşündüm.

Bu nedenle, yolda gezerken İstanbul’un çeşitli yerlerinde, trafikte çağdaş olmaya insanları davet edelim diye düşünmüştüm. Bir başka kırmızı trafik işaretinde bu sefer bir küçük aracın içinde önde iki adam ve ön cama dayanmış iki çocuk, arka koltukta beş kadın ve iki çocuğun olduğunu görünce eşim benden evvel atıldı ve bir evvelki durumdan cesaret almış olacak ki aracı kullanan adama ‘’Ani bir frende öndeki çocuklar zarar görür‘’ diye ikazda bulundu. Açık camdan şoför ‘’ Fakirlik bu nede olsa, bizlere bir şey olmaz‘’. Eşime, bir küçük arabaya 11 kişinin binmesini fakirlikle bağlayan bir düşünceyi değiştirmenin kolay olmayacağını söylemeye çalıştım.

Bir de geriye dönüp bu günlere nereden nasıl geldiğimizi düşündüm. Bin senelik bir mazide göçebe bir toplum olarak Anadolu’ya gelenler, geçtiğimiz son bin sene içinde ülkeleri egemenliği altına almak için, o ülkelere seferler düzenleyen bir düşünceye hizmet ettiğini izlemekteyiz. Bir sarayın giderlerini karşılamak üzerine kurulan bir ekonomiyi ayakta tutmak için yapılan onlarca savaşta kaybedilen yüzbinlerce insan. Konunun neresine baksanız veya hangi açıdan bakarsanız bakın akil insanların yapacağı bir iş olmasa gerek.

Nurnberg’in 40 kilometre batısında Rothenburg ob der Tauber isimli bir küçük derebeyi kasabası vardır. Kasaba bir kale duvarları içinde otantik konumunu korumaya çalışmış bir görünüm içindedir. Bu kalenin içinde insanlık ayıbı bir de kadın hapishanesi ile müzesi bulunmaktadır. Müzenin içinde 1200 senelerinde yapılan Haçlı seferleri sürecinde, kadınlara yapılan zulmü kapsayan metal bekaret kemerleri sergilenmektedir.

Aynı dönemde Selçuklular’da kadınlarla ilgili çok medeni yaşamın bulunduğunu okumaktayız. Kayseri’de aynı dönemlerde inşaa edildiğine inandığım Gevher Nesibe Sultan Tıbbiyesi ve hastanesi kanımca o tarihlerin önemli adımlarından birisi olduğunu düşünmekteyim. Hala bu hastahanenin içinde gezerken yedi yüz sene evvel kullanılan doğal teknolojinin mantığına ve çevreye uyumda gösterilen duyarlılığa hayran kalmamak mümkün değildir. Avrupanın bekaret kemerini düşündüğü tarihlerde Anadolu’nun eriştiği beşeriyete, daha sonra ne olmuş ta duraklama devrine girmiş olduğunu düşünmekteyim.

Bu gün Rothenburg kasabası kadınlara yapılan mezalimi sergilemekte beşeri bir irade göstermekten çekinmemektedir. İkinci dünya savaşından sonra Avrupa ülkelerinin dev adımlarla gelişmesini seyrederken, bizim neyimiz eksik diye kendime hep sorarım. Aklıma bir tek şu konu gelmekte, altmış santim uzunluğunda bir bez için 20 senedir konuşmaktayız. Kanımca bir on sene sonra hala bu bezi konuşacağımızı düşünmekteyim. Boşa sarfedilen bu kadar enerjimizi olumlu işlere kullanırsak arayı kapatır, beş kişilik bir araca 11 kişi binmeyiz diye bir sözüm geldi söyledim, hem nalına hem mıhına.

http://www.adanafikirplatformu.org/yazi.php?id=886

neon06
27-10-2010, 13:30
http://i54.tinypic.com/21ci1bb.jpg

PARALAR YABANCILARA,TÜRKLER'E İKİ TORBA KÖMÜR

...

Her gün siz Sözcü okurlarından çok sayıda yazılı mesaj alırım.Bunların hepsini okurum,bazılarını da daha sonra yazmak için ayırırım ama fırsat olmaz.Türkiye'nin yoğun siyasi gündemi nedeniyla aklım o mesajlarda kalır ama elimden bişey gelmez.Aslında o sözlü ve yazılı mesajlarda ülkemizin acı gerçekleri vardır.

Açlık,fakirlik,adaletsizlik,haksızlık,adam kayırma,peşkeş ve daha niceleri...

Bugün size bir okur mektubunu biraz özetliyerek ileteceğim.Ülkemizin belli bir yerinde yaşayan,ancak isminin ve aderesinin kesinlikle gizli tutulmasını isteyen bir okuyucumdan geliyor.Önce,öğrenci kız çocuğunun,Çankaya'da ikamet eden Bayan Hayrinüsa Gül'e gönderdiği mektup:

"Sayın Hayrünisa Gül hanımefendiye,ben düşündüm taşındım ve en sonunda çareyi size bir mektup yazmakta buldum.Şu anda bu mektubu Allah'tan başkası bilmiyor.Ben daha önce de size bir mektup yazmıştım.Mektubumda hayalim olan bir bilgisayar ve dershaneye gitmeyi istemiştim.Sağolun,sizler de 300 lira para yardımında bulunmuştunuz.Ama benim istediğim şeyleri yerine getirmemiştiniz.

Babam pastahane de 13 saat çalışıyor ve 25 lira gündelik alıyordu.Ama ne yazık ki ayrılmak zorunda kaldı.Şu anda 10-15 bin lira borcumuz var.Evimiz kira,ailemizde çok sayıda hastalık bulunuyor.Annem,babam,kardeşim hep hasta.

İnanın başka çare olsa bu mektubu size yazmazdım.Okul hayatında çok başarılıyım.Şimdi 7.sınıfa gidiyorum,inşallah bu başarımı sürdürürüm.Benden daha küçük olan arkadaşlarım dershaneye gidiyor.Bu beni çok ama çok üzüyor.Bunları içime atıyorum.Babamın maddi durumu iyi olsa gözünü kırpmadan beni dershaneye gönderir.

Babam ne olursa içine atıyor,sıkıntıya gidiyor.Sorunlarını bize anlatmıyor.Babam aylık 650 TL kazanıyordu.Geçinmeye çalışıyordu.Ama şimdi o para da yok.Aylık gelirimiz 650 TL idi,giderimiz 800 TL.Babamın yevmiyesinden başka gelir paramız yoktu.Ama şimdi o para da yok.

Babamın sıkıntıdan patlamasını istemiyorum.Her namaz kılışımdan sonra Allah'a babam ve tüm insanlar için dua ediyorum.İnşallah dualarım kabul olur.

Kardeşim 4.sınıfa geçti.Öğretmeni 30 TL'lik bir kitap seti istiyor.İnanın nasıl alacağımızı düşünüyoruz.Arkadaşları almışlar,kardeşim alamadığımız için üzülüyor.

Sizden tek istediğim bize maddi anlamda bir para yardımı yapmanız.

İnşallah bu mektubuna cevap verirsiniz.Ama daha bu mektubu yollamadım.İnanın bu mektubu yollacak param yok.Para biriktirim bu mektubu sizlere inşallah yollayacağım.İnşallah cevap verir ve inşallah yardımda bulunursunuz.

Teşekkür eder başarılarınızın devamını dilerim.Allah'a emanet olun.

Babamın telefon No.su......................Adres,isim imza."



Okudunuz,ülkemizin fakir bir yöresinden bir genç kız,Bayan Hayrünisa'ya mektup yazıyor ve kendisine 300 lira para veriliyor!O para cepten mi,yoksa fakir fukara fonlarından mı,öğrenci kızımız bunları mektubunda belirtmiyor.Herhalde devlet parasından olsa gerek.

Önce size çok büyük olasılıkla bilmediğiniz bir hususu anlatayım.Bu tür yardım mektupları bazen belli yerlere,yüksek makamlara gönderilir.Gönderilen kişi o mektubu okumaz,bilmez bile!..Mektup danışmanlar tarafından açılır,mektubu yazanın yaşadığı ilin valisine,ya da ilçenin kaymakamına havale edilir,"Şuna bir şey verin" denilir!..

Çünkü yüksek makamlarda bulunan kişilerle onların karıları,bu mektupları okuyup değerlendirecek zamana sahip değildir!

Kaldı ki,böylesine gelişen,göklere yükselen,insanları mutluluk içerisinde yaşayan,fakirliği ve işsizliği yenmiş bir Türkiye'de,bizi yönetenler o mektupları okursa bozulabilir! O nedenle,konuları danışmanlar çözer.Dolayısıyla,öğrencinin gönderdiği bu mektup Bayan Hayrünisa'nın eline bile değmemiştir.





Şimdi gelelim işin ikinci ve daha acıklı boyutuna.Aynı anda bu öğrencinin babasından da bir yazılı mesaj aldım.Şimdi size onu da aynen iletiyorum:

"Emin abi saygılar ve selamlar.Bu mektuptan (kızının Bayan Hayrünisa'ya yazdığı mektuptan) hiç haberim yoktu.Taa ki 21 Ekim 2010 günü saat 10.52'de Milli Eğitim Müdürü bizi çağırdı.Saat 14:00 ile 14:45 arasında görüştük.Mektubunun cevabı gelmiş.Hayrünisanım bu aileyle ilgilenin demiş.

Bana dediler ne istiyorsun bizden.Ben de dedim hocam herşey ortada.Ben ne diyebilirim.Müdür yardımcısı bana dedi ki size kömür yardımında bulunalım.

O anda ben kendimi kaybettim.Hüngür hüngür ağlamadım.

Ve dedim suç sizin değil.Suç bizim.Ve bizi iki torba kömüre,iki paket makarnaya muhtaç edenlerindir dedim.

Boynu büküp(bükük)bir şekilde 12 yaşında ki kızımla oradan ayrıldık.

Ve hemen siz aklıma geldiniz.Bu duygu ve içler acısı bir Türkiye gerçeği mektubu sizlerle paylaşmak istedim.

Bu mektubu sizden ricam isimsiz ve yeri belli etmeden değerli köşenizden yayınlanmasını istiyorum.

Şu anda işsiz ve kira da oturan,yedi baş külfete(kişiye) bakan 31 yaşındaki bir insanım.Bizleri iki torba kömür ve makarnaya muhtaç edenler utansın diyeceğim.

Ama onlar utanmıyor.Gene bizler utanıyoruz.Hak etmediğimiz muamelerle karşılaşıyoruz.Tekrar sizden ricam (bu mektubu) isimsiz yayınlamanız.Yayın Hayatınızda başarılarınızın devamını diliyorum.Allah'a emanet olunuz.(telefon numarası,isim ve imza)"



Sevgili okuyucularım,dün bu yazıyı yazmadan önce işi garantiye almak için bu mektubu yazan babayı telefonla aradım ve sordum:"Kömür yardımını kabul ettin mi?"

Verdiği yanıt ve telefonda söyledikleri ilginçti:

"Kabul etmedim.İki torba kömüre şerefimi satmam."

Sonra biraz içini döktü:

"Evde yedi kişiyiz.Ben,karım,üç çocuğum,bir kardeşim ve bir de yaşlı babam.Hiçbirimizin bir geliri yok.İnanın şuanda cebimde altı lira para var.Biz ne yapalım?Bizi bu duruma düşürenler Allah'tan bulsun."

Ne diyebilirdim,söyleyecek söz bulamadım.

Devletin ve milletin parasıyla Pakistan,Gazze,Endonezya,Malezya ve bir sürü ülkeye yardım yağdırırlar.Bizim insanımızdan esirgenen bu yardımlar insanlık adına değil,siyaset adına gönderilir...

Ve Türkiye'de milyonlarca insanımız aç ve sefil yaşarken,onları bir kaç torba kömür,makarna ve en ucuzundan gıda paketleriyle uyutmaya,seslerini kısmaya kalkışırlar.

Üstelik uyuttukları vatandaşlara gidip yardımı sanki kendi ceplerinden yapıyormuş gibi bir de dua isterler ! Bu gibi yollarla oy avcılığı yapmaktan da utanmazlar.

Onlar için önemli olan vatandaşımız değil,türban sömürüsü,sıkmabaş tantanası ve din ticareti yapmaktır.Doğrusu onu çok iyi beceriyorlar..



EMİN ÇÖLAŞAN

neon06
31-10-2010, 13:35
Cumhurbaşkanı Gül...

“İsrail çok pişman olacak.”
“Asla eskisi gibi olmayacağız.”
“Üstünü kapatmayacağız.”
“Affetmeyeceğiz” dedi.
¡
Başbakan Erdoğan...
“İsrail cezalandırılacak.”
“Bedeli ödetilecek.”
“Alçaklıktır” dedi.
Üç dilde seslendi.
“Zorbalar, haydutlar...”
“Korsan sıfatı bile iltifat olur.”
“Milattır bu.”
“Eskisi gibi olmayacağız.”
“Düşmanlığımız şiddetlidir.”
“Tecrit edeceğiz.”
“Yalanlarınızdan bıktık” dedi.
Bülent Arınç ağladı.
¡
Bülent Arınç demişken...
“Bu konuda çok ciddiyiz.”
“Pişman ettireceğiz” dedi.
¡
Dışişleri Bakanı Davutoğlu...
“Barbarlıktır, haydutluktur.”
“Türkiye’nin 11 Eylülü’dür.”
“Yalnızlaştıracağız.”
“Bedelini ödeyecekler.”
“Hesap soracağız.”
“Cezalandıracağız” dedi.
¡
Sonra?
¡
Sanki suçmuş gibi recepsiyona kimlerin katılmadığı tek tek yazılıyor ama... Katılanlar pek yazılmıyor nedense.
¡
Yalanlarından bıktığımız, asla eskisi gibi olmayacağımız ve hesap sorduğumuz için, tecrit ederek, yalnızlaştırdığımız, bedel ödetip AKP’nin iftarına çağırmadığımız, İsrail Büyükelçisi Gaby Levy... Çankaya Köşkü’ndeki 29 Ekim recepsiyonuna davet edildi.
¡
Geldi tabii adam.
Gül’ün elini sıktı.
“Tebrik ederim” dedi!
¡
Bizimkinin ne dediğini tam öğrenemedim ama, dese dese, “eksik olmayın” demiştir herhalde.


Yılmaz ÖZDİL
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/16178114.asp

LARİX
31-10-2010, 16:37
Taksim bombasındaki derinlik nedir!?

Olan biteni anlamak için, olayları üst üste getirmenin bir yol olduğunu artık biliyoruz..

Öyle yapalım…

Taksim’i kana bulayan canlı bombanın üzerinden yola çıkıp günlerce geriye gidelim..

Yargıtay Başsavcısı’ndan gelen ve Ak Parti üzerine “kapatılma’” sinyalleri veren demeçten başlayalım..

Seri bir geçişle “29 Ekim” akşamına ulaşıp soralım.. ”Asker neden resepsiyona katılmadı!?”

Cumhurbaşkanı, siyasetle olduğu gibi Genelkurmay ile de yakın diyalog içerisinde olduğunu açıklıyor.. Kaldı ki, hem askeri danışmanı, hem askeri yaver, muhafız alayı etrafında.. Yani Genelkurmay’la birlikteliği teması en üst düzeyde... Abdullah Gül gibi hem tecrübeli,hem de soğukkanlı bir lider, ön araştırma yapmadan, ”resepsiyonu teke indirme kararı” alır mı!?

Kaldı ki ”ön işaretler” müspettir!..

Yani Asker zaten Hayrunisa Hanım’a gereken protokol uyumunu gösteriyor..

“Aslan Güner vakası” da daha çok yeni Genelkurmay tarafından açıklandı..

Zemin bu kadar müsaitken, bu tavır neden ortaya çıkıverdi!..
Bu noktada acaba, iktidarın İran konusunda ABD ile yavaştan başlayan bir gerginlik içerisinde olmanın yansımaları akla getirilebilir mi!!?
Şeytanın avukatlığına devam edelim..

Kılıçdaroğlu, neden demeçlerini alabildiğine hırçınlaştırabiliyor ve iktidara karşı ağır hakaretlere başvurabiliyor..?

Kılıçdaroğlu’na gelen sinyal var mıdır?!.. CHP liderinin son günlerde sık sık kullandığı bir demeç var.. Her iki lafın birinde, iktidarı dışarıya şikayet ettiğini anlatıyor!! Ona “dışarıdan” gelen destek nedir?!

Son günlerde “oyuna sürülen” iki tip çok dikkat çekicidir.. Aczmendi Müslüm Gündüz ile Cubbeli Ahmet adlı kişiler.. Bu adamların icraatları “kontr faaliyetlerle” uyumludur..

Hürriyet Başyazarı üzerinden çıkarılan gerginliğin bir yüzüne de bakmak gerekir.. Yazarın ağır hakareti geri plana çekilirken, iktidara fatura edilen “Muhalifler tasfiye ediliyor” propagandası da alabildiğine kullanılmaktadır..

Tam bu noktada ,Taksim Meydanı canlı bomba ile sarsılıyor…
Bu, birkaç başlık size komplo teorisi gibi de gelebilir ama..
Çok kişi de ,”28 Şubat” tezgahını da hatırlayabilir, bu olan bitenlerden



Kaynak : http://www.internethaber.com/taksim-bombasindaki-derinlik-nedir-10795y.htm#ixzz13wXv7Jxk

JAKO
31-10-2010, 17:10
CUMHURUN BAŞKANI (!)
PKK, Taraf ve Akit’e davet, Yeniçağ’a ambargo!
Başbakan siyasi bir kişilik ama buna rağmen o en azından son İstanbul toplantısında Yeniçağ’ı davet etti, oysa siyasi bir kişilik olmayan ve 72 milyonu temsil eden Cumhurbaşkanı önceki akşam Yeniçağ’ı davet etmedi!.. Ama siz de Gül’ü çok eleştiriyorsunuz demeyin sakın, Tayyip Bey ondan çok çok daha fazla eleştiriliyor bu gazetede!.. Başbakan “Gül benim Cumhurbaşkanım değil” diyen Bekir Çoşkun’a, “Türkiye’yi terk et” demişti.. Yeniçağ olarak biz bunu demedik ama o bizi vatandaş bile saymıyor!.. Soruyorum Tayyip Bey’in mantığına göre bu durumda yurdu terk etmesi gereken kimdir sahi!.... Bir başka ayrıntı önceki akşam her fırsatta Cumhuriyete, üniterliğe ve Atatürk’e söven malum güruh tam kadro Çankaya Köşkündeydi.. Düşünün Taraf Gazetesi ve Vakit pardon Akit bile orada iken Yeniçağ yoktu. Sadece onlar da değil PKK’lılar pardon DTP’liler oradaydı ama Yeniçağ yoktu! Bu durumda şu cevabı vermek artık vacip olmuştur... Bu ülkede Türkleri tanımayanı ben de tanımayurum!

Devamı için........ ('http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=15502')

JAKO
31-10-2010, 17:18
İkinci utanç günü.... Cezayir'in bağımsızlığını tanımayan ülkemin durumuna bakınız... ('http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=41610')

Serenler
07-11-2010, 12:29
“AMAN DİKKAT: ŞERİAT!...”

Hasan TÜLKAY

Düzenin kaymağını yiyen tuzu kuru Çankayalı lâik vatandaşları anlarım da, acaba emekli eğitim emekçisi Hüseyin bey “Şeriat öcüsü”nden niye korkar?..
Galiba “devrim bekçiliği” misyonuna inandığı için…
Halbuki şöyle etrafına bir bakıverse o da fark edecek ki bu ülkeye öyle şeriat meriat gelmez…
“Örümcek ve bürümcek kafalı” tarikat ve cemaat ehli dahil hepimiz kendi çapımızda lüks,israf ve ihtişam içinde yaşıyoruz…
Tanrımız para olmuş…
“Para el kiridir gelir geçer” diyenlere ahmak nazarıyla bakıyoruz…
Paranın, liranın, hatta Dolar’ın, borsanın tadını almışız…
Dünya zevklerine dalmışız…
TÜSİAD’lı zengin Hilton’da, MÜSİAD’lı zengin CAPRİCE’de düğün yapıyor…
Kasaba müteahhidi AK zenginlerin türbanlı mütesettir hatunları 4x4 arabalara kurulmuş, kentin sokaklarında sanki safari turu yapıyorlar…
İddia ediyorum seküler (dünyevîleşmiş) dindarlığın böylesine yaygınlaştığı bir ülkede İslâm yasaları olarak “şeriat” madde madde açıklansa, sonra da demokratik bir “EVET-HAYIR” referandumu yapılsa kesinlikle EVET’çiler kaybeder… (EVET’çi bulabilirseniz)
Hatta sandıklar sadece camilere, Cuma namazından çıkan “mü’min”lerin önüne konsa sandıktan yine “şeriat” çıkmaz…
İnanç hortumcuları derseniz maalesef onlar dün de vardı, bugün de…
Yarın da…
Aklın ve bilimin aydınlığında berrak bir Müslümanlık hakim olmadıkça “”ALLAH” “BAYRAK” “ATATÜRK” hatta “DEVRİM” adına aldatan şarlatanlar piyasadan silinmeyecektir…

Hasan TÜLKAY - 4 Eylül 2010 Bucak

http://www.bizimantalya.com/root.vol?title=93aman-dikkat-seriat94&exec=page&nid=39985

JAKO
14-11-2010, 21:05
SEVR Mimarlarından Ödül!

Yeniçağ gazetesinden Fatih Yardım ve Oda tv’den Müyesser Yıldız yazdılar:

Türkiye’yi 1918’de işgal eden İngiltere, 92 yıl sonra, işgalin yıl dönümünde Cumhurbaşkanı Gül’e Chatham House ödülü veriyor.

1916’da Sykes Picot haritalarıyla Ortadoğu’yu paramparça eden ve 1918’de Çanakkale ve İskenderunu işgal eden İngilizler, işgalin yıldönümünde Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanını ödüllendiriyorlar…

Sevr’in mimarı Chatham House, İngiliz Kraliyet Uluslar arası İlişkiler Enstitüsü. Dünyaya el koyma hedefi güden küresel elitin merkezi. CFR’nin (Council on Foreign relations) Dış İlişkiler konseyi’nin kız kardeşi.

Zaman Lord Curzon’u haklı çıkardı. Tarihten ders almayan liderler kanla aldıklarını iade ediyorlar….

1918’de hedef Türkiye idi! Batıda Çanakkale boğazı, doğuda İskenderun körfezi işgal ediliyordu. Türkiye çapraz çizgiyle makasa alınıyordu..

2010. Hedef Türkiye! Türkiye’nin batı sınırına silahlı AB muhafızları dikiliyor. 2005 yılında kurulan Avrupa Sınırı, Hızlı Müdahale Gücü ilk görevini Meriç'te gerçekleştiriyor. Türkiye’ye emperyalizmin üsleri konulması karara bağlanıyor. Bu ödül Füze kalkanı ya da saldırı merkezinin Türkiye’nin bağrına saplanacağının bir işareti!

İrlanda’ya önce ödül verdiler sonra füze üssü!

1999’da İrlanda’da Shanon hava üssünün Ortadoğu’ya saldırı için bir ara istasyon olarak açılması ve çokuluslu silah şirketlerinin Kuzey İrlanda’ya çöreklenmesi öncesi, silah şirketlerinin iki gözde ismi, David Trimbel ve John Hume Nobel barış Ödülüne layık görülmüşlerdi. İrlanda bir Amerikan rampa üssüne ev sahipliğini açıklarken, Hume ve Trimbel Norveç’de ödüllerini havaya kaldırıyorlardı…

Ödüller küresel efendilere en iyi hizmet edenlere verilir. Küresel elitin ödül mekanizması, iş dünyası, politika, sanat, kültür, bilim dallarında onlarca farklı örgüt tarafından yönlendirilir. Nobel ödülü bunların en bilinenidir.

Chatham House ve benzer kuruluşlar hedefleri doğrultusunda hareket edenleri ödüllendirir. Peki bu kuruluşların hedefleri nedir:

Erol Bilbilik’den aktaralım: (Dış İlişkiler konseyi CFR, Umay yayınları)


1. Tekelci sermayenin dünya egemenliğini askeri güce dayalı olarak sürdürmesi.

2. Dünyanın Elitlerin yönetimine geçmesi

3. Ulus devletlerin ortadan kaldırılması

4. ‘Özgürlükçü demokrasi’ adı altında faşizmin uluslara dayatılması.
İşte bu hedefi güden Chatham House, küresel masonik örgütlerin başında gelir. 3 başkan tarafından yönetilir. Kimdir bu üç başkan? İngiliz siyasetinde yeralan 3 ana partinin temsilcileri. Liberal, İşçi ve Muhafazakar Parti’nin seçilmişleri.

1. Lord Ashdown. Bosna’yı perişan eden isim, İngiliz istihbarat elemanı. Eski Liberal parti başkanı, şimdi ‘uluslar arası diplomat’ ve asalet ünvanlı. Bosna’da 2002 – 2006 arasında BM Yüksek temsilcisi olarak Boşnak’lara kan kusturan Paddy Ashdown. Mentoru Richard Holme, daha sonra Rio Tinto adını alacak olan RTZ’nin genel müdürüydü. Herikisi de Hür mason locasındadırlar.

2. Lord Robertson, 1999-2003 arasında NATO genel sekreteri. Öncesinde İngiliz Savunma Bakanı. Kraliçenin özel danışmanı…İşçi Partili ve adı birçok skandala karışmış bir mason locasının (Freemasonic Speculative Society) üyesi.

3. Sir John Major. 2009’da Chatham House’da göreve başladı. Eski muhafazakar İngiltere başbakanı. Dış İşleri bakanlığı ve hazine bakanlığı da yapmıştı. Bu üç görevi de yapan tek İngiliz politikacı. Daha da önemlisi, 1991 Körfez savaşında baba Bush’u, Çekiç Güç ve güvenli bölge stratejisinde yönlendiren adam..

5 yıldır ödül veren Chatham house 2005’de ilk ödülü Ukrayna’daki ‘turuncu lider Viktor Yuşçenko’ya vermiş.

2006’da ödülü Mozambik’de, gerilla savaşı yürüten Joaquim Chissano almış. Kurtuluş Savaşı veren Samora Machel şüpheli bir uçak kazasında ölünce devlet başkanı olmuş, Birleşmiş Milletler genel sekreteri Kofi Annan’ın Sudan ve uganda özel temsilciliğine atanmış Chissiano. Ayrıca Afrika’daki işbirliğinden (!) dolayı 5 milyon dolar ödüle layık görülmüş.

2007’de Chatham House ödülü Katar Emiri Hamid el Tali’nin 3 karısından birine, Sheikha Mozah’a batılı eğitimkonusunda ülkesindeki başarılarından ötürü verildi.7 çocuklu Mozah, nerdeyse ABD’nin tüm üniversitelerinden fahri doktora almış ve Forbes’un ‘Dünyanın en güçlü kadınları listesinde yeralmış biri. Ülkesinde batının sembolü…

2008’de ödülün sahibi gana devlet başkanıydı. John Kufuor Exeter Üniversitesi mezunuydu ve o da Abdullah Gül ve Chissiano gibi Dış işleri bakanlığından geliyordu. Afrika Birliği ve Birleşmiş Milletler de ödülü hakedecek kadar yoğun çalışmıştı.İMF ve Dünya bankası ile yakın ilişkileri vardı.

2009’da ödül Brezilya Devlet başkanı Lula da Silva’ya Güney Amerika kıtasında istikrara katkıları nedeniyle verildi.

2010’da Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı bu ödüle layık görüldü. Ödülün gerekçesi şöyle açıklandı:


Irak’ta farklı mezhepler arasında arabuluculukta üstlendiği rol,

Afganistan Pakistan liderlerini bir araya getirmesi ve

Türkiye’nin Ortadoğu ile olan bölgesel işbirliğine yaptığı katkıları,

Bölünmüş Kıbrıs’ın bir bütün haline gelmesi konusunda attığı adımlar,

Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleşmesi için oynadığı rol…

Chatham House Türkiye uzmanı Fadi Hakura, "Açıkçası sonuçları açıklamak için bu sefer acele ettik çünkü Türkiye sadece İngiltere icin değil, Ortadoğu ve Avrupa için de anahtar bir ülke" dedi..

Anahtar ülke Türkiye’yi yönetenler, batıdan gelen her ödülün, doğuyla arasına kama sokmak için gösterilen çabalar karşılığı verildiğini biliyor mu?

Gazi Mustafa Kemâl Paşa’nın 72. ölüm yıldönümünde Sevr mimarlarının azgınca üzerimize abanmakta olduğunu hissetmeyenler, ne yazıkki ansızın kasırganın şiddetiyle baş başa kalacaklar…

10 Kasım’da saat 12:00'de Arslanlı Yol’un başında olun, beraber O’na saygımızı sunalım.



Banu AVAR, 9 Kasım 2010

Che Big
17-11-2010, 11:43
DÜNYA EKONOMİSİNDE YENİ DÖNEM: SEPETİ KOLUNA HERKES KENDİ YOLUNA
[email protected] / 14:42 11 Ekim 2010


Dünya ekonomisinde çanlar yeniden çalmaya başladı. Şimdi gündemde “döviz kurları savaşlarıyla” iç içe geçmiş “ticaret savaşları” var. Uzmanlar bu iki iktisadi savaştan söz etmeye başlamışlarsa bilin ki “ortak atın belinin sakat olduğu” anlaşılmış, devletler arasında işbirliği ve birlikte çözüm üretme arayışının sonuna gelinmiştir. Bundan böyle kimse 2008 yılında başlayan krizin aşılarak, yakın bir gelecekte işlerin normale dönebileceğini iç rahatlığıyla söyleyemez. Gelecek günlerin nelere gebe olduğunu hep birlikte izleyerek, göreceğiz. Yalnız şurası muhakkak ki dünya ekonomisinin nabzını tutan büyük devletler, namı diğer G-20’ler, bir zamanlar sorgulamadan kabul ettikleri ABD ekonomisinin kurtarılmasıyla düzlüğe çıkılabileceği tezine şimdilerde pek fazla itibar etmiyorlar.

Bundan iki yıl önce ABD’de mali sistemin çöküşü ile başlayan kriz, tarihte daha önce görülmemiş miktarda paranın piyasalara aktarılmasıyla durdurulabilmişti. G-20 kapsamında bir dizi uluslararası zirve gerçekleştirilmiş, ortak hareket edilmesi gerektiği yönünde kararlar alınmış, krizin yönetilebileceği ileri sürülmüştü. Gerçekten de sanki maya tutmuş gibiydi. Başta ABD ekonomisi olmak üzere dünya ekonomisi 2009 bitip, 2010’a girilirken durgunluğu geride bırakmış gibi görünüyordu. Bankalar kurtarılmış, ekonomiler büyümeye geçmiş, dünya ticareti yeniden canlanmaya başlamıştı. Bu olumlu tabloyla uyumsuz iki can sıkıcı mesele kafaları biraz karıştırsa da, beklentiler olumluydu. Orta-Uzun vadede aşılacağı düşünülen bu problemler, yakıcı boyutlara ulaşan işsizlik sorunu ile ürkütücü boyutlara varan devlet borçlarıydı.

Yunanistan’ın çöküşüyle devlet borçlarının sanıldığından daha büyük bir sorun olduğu ortaya çıktı. Sorunun boyutları ve dünya ekonomisinde yol açabileceği bir dizi tehlike bir yana, Yunanistan’ın kurtarılmasında izlenen yol, yeni bir döneme girilmesine sebep oldu. Bundan böyle AB, ABD ile yollarını ayırdı, kendisi için bağımsız bir rota çizme arayışına yöneldi. Sürecin en çarpıcı gelişmelerinin başında AB’nin, deyim yerindeyse, IMF’yi Avrupa’dan kovması geliyordu. Bu gelişmenin doğrudan bir sonucu olarak AB, IMF’ye alternatif Avrupa Para Fonu’nun (EMF) yaratılması projesine hız verdi. Yunanistan krizinin yol açtığı ikinci çarpıcı gelişme, AB’nin ABD’li mali kuruluşları -yani Wall Street bankerlerini- Avrupa mali piyasalarından dışlamasıydı. Yunanistan’ın çöküş öyküsü, Wall Street’in dev bankalarından Goldman Sachs’ın krizi nemalanmak için bir fırsat olarak kullandığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiş, AB’ni bu radikal kararı almaya zorlamıştı.

Geçtiğimiz yıl ABD için işler sadece AB’de zorlaşmakla kalmadı. ABD’den uzaklaşma kervanına Asya ve Latin Amerika da katıldılar. Bu açıdan, Brezilya’nın sermaye hareketlerine kısıtlama getirerek, döviz kurunda istikrar arayışına yönelmesi, G-20 hedeflerini terk ederek, bağımsız hareket etmeye başlamasından başka bir anlama gelmiyordu. Benzer şekilde, Asya’da Asya Para Fonu’na doğru güçlü adımların atılması, dünya ekonomisinin bu yükselen kıtasında IMF’nin ve dolayısıyla ABD’nin marjinalleşmesini hızlandırdı. Çin ise parasını ihracat hedefleriyle uyumlu olarak dolara karşı düşük bir seviyede tutmakta ısrar edip, ABD ile işbirliğine yanaşmamayı sürdürdü.

Bu gelişmeler bir dizi yükselen ekonomiye örnek teşkil etmesi bakımından oldukça etkili oldular. Sermaye hareketlerine kontrol getirilmesi bir politika tercihi olarak fikriyatın ötesine geçerek fiiliyata dönüştü. Tayland gibi ekonomileri büyük ölçüde ihracata bağımlı olan ülkelerde spekülatif sermaye girişlerini engellemek üzere çeşitli vergiler uygulamaya konuldu. Bu dönüşümler karşısında IMF alışılageldik söyleminde radikal bir değişime giderek, sermaye hareketlerine kontrol getirilmesinin gerekliliğinden söz etmeye başladı.

Yeni yıla girerken resim daha da netleşecektir. Yalnız bugünden yeni dönemin beklenti haritası belli olmuştur. ABD, AB ve Japonya yakın zamanlara kadar kabul gören olumlu beklentilerin aksine, büyümeye geçemeyecekler, enflasyon ve sürdürülemez bütçe açıkları ikili problemi karşısında kemer sıkmak zorunda kalacaklardır. Dünya ekonomisinde genel ve kalıcı bir büyümenin başka bir bahara erteleneceği anlamına gelen bu beklenti, ABD’den uzaklaşmaya ivme kazandıracak, doğrudan yabancı sermaye yatırımları daha da yavaşlayacak, spekülatif sermaye yönünü daha fazla Asya ve Latin Amerika’ya çevirecektir. Bu ortamda sermaye hareketlerine denetim getirilmesi daha rasyonel ve gerçekçi olacaktır. Bütün bunların bir kısmının dahi gerçekleşmesi bile bloklaşmayı yani bölgeselleşmeyi derinleştirecektir. Yani gelecek tek kelimeyle, “sepeti koluna, herkes kendi yoluna” deyişle özetlenebilir. Bu tür bir gelişmenin ise pek hayra alamet olmadığını söylemeye hacet yok.

serkanozden
17-11-2010, 14:23
‘Millet düşmanımızdır’

“Birkaç gün önce, özel liselerde okumuş, İngilizce bilen kalabalık bir genç grubuyla ahbaplık ederken, aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen ‘cumhuriyet’ ve ‘demokrasi’ tanımlarını yapmakta zorlandıklarını gördüm.

Belki de yadırgamamak lazım. Türkiye çok uzun yıllar ‘tek parti’ yönetimi ile yönetildi, çok partili rejime de görüntüde geçti. Çok partili rejim ne güç dengelerini değiştirdi, ne hukuksal mevzuatı, ne de toplumsal zihniyeti. Zaten o aşamadaki pratik amaç da İkinci Dünya Savaşı ertesinde toplanan San Francisco Konferansı’na katılabilmek için makyaj tazelemekten ibaretti. Türkiye, cumhuriyetin farklı, demokrasinin farklı olduğunu daha yeni yeni sezer gibi.

* * *

Cumhuriyet, pratik olarak iktidarı hanedanın elinden almaya yarıyor. Cumhuriyet ilan edilince, siyasal güç ‘babadan oğula’ güya geçemiyor. ‘Güya’ diyorum, çünkü komşumuz Suriye, Hafız El Esad’ın pençesinde inleyen bir diktatörlüktü. Orada da cumhuriyet var ama siyasal oyunda halk ve çoğulculuk yok. Bundan dolayı da rejimin adı cumhuriyet olmasına rağmen iktidar babadan oğula geçti. Suriye krallık olsa da aynı şey olacaktı. Kral ölünce iktidar oğluna geçecekti.***

Demek ki cumhuriyet, iktidarı kimden aldığı kadar kime verdiğine bakılarak değerlendiriliyor. Eğer iktidarı kraldan alıp halkın farklı görüşlerini tartışacak, yayacak, örgütleyecek bir çoğulcu yapıya teslim etmiyorsa, cumhuriyet bir anlam ifade etmiyor. Çünkü devreye ya tek partiler, ya diktatörler giriyor. Halkın yaşamı fazla değişmiyor. Birinci Meclis’in ilk demokratı sayılabilecek olan Hüseyin Avni Ulaş’ın ‘demokrasisiz bir cumhuriyet iğfalkardır’ demesi de bu yüzden.

* * *

Demokrasi ise cumhuriyetin ‘halksız’ bir vodvile dönüşmesini önlüyor. Onun içini dolduruyor. Oyunun asıl aktörü halk oluyor. Bizimki gibi geri kalmış ülkelerde olduğu gibi devlet bürokrasisi halkın yerini alamıyor. Düşünceler farklılaşıyor, tek bir resmi görüş herkesi bunaltıcı sultası altında boğmuyor, her türlü görüş rahatça örgütleniyor, ‘rejim muhalifliği’ ya da ‘vatan hainliği’ gibi egemenin işine yarayan demagojiler demokrasilerde kendine yer bulamıyor. Bir tek görüş, bir tek ideoloji, bir tek ses gibi ürkütücü bir fakirlik ortaya çıkmıyor. Cumhuriyet de anlam kazanıyor. Avrupa Birliği tam üyeliğinin ‘olmazsa olmaz’ ön koşulu halindeki ‘Kopenhag Kriterleri’ ile ülkedeki mevcut rejimi kıyasladıkça, bunca zamandır nasıl bir rejim altında yaşadığımızı ve demokratikleşmek için neler yapılması gerektiğini daha net görebiliyoruz.

* * *

Demokrasi, yani halkın bizzat sahaya inip oyunu evrensel kurallar içinde oynaması hiçbir zaman gündeme gelmediği için ülke kendi dinamizmini geliştiremedi ve zenginleşemedi.
Halk, demokrasinin özgürlükleri sürekli genişleten ve hak arama savaşını kolaylaştıran özünden hep kopuk kaldı. Aynı padişaha yanaşır gibi, devlet bürokrasisi ile onun uzantısı olan siyasetçinin gözünün içine bakarak yaşamaya devam etti. Ekonomik paylaşım sürekli devlet eliyle yapıldı.

Cumhuriyet, gelişmiş Batılı ülkelerdeki günlük yaşamın görüntülerini kopya ederek buraya getirdi ama o toplumların asıl dinamizmini ve toplumsal enerjisini oluşturan ‘üretim biçimini’ hiç merak etmedi. Başlangıçta da köylü bir toplumduk, bugün de köylü bir toplumuz, bu gerçek hiç değişmedi.

* * *

Cumhuriyetin yıldönümünde bile hâlâ cumhuriyet ile demokrasinin farkını anlatmak, Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki engelleri vurgulamak zorunda kalmak insana acıklı bir şaka gibi geliyor. Bunları çoktan aşmış olmamız gerekirdi ama hâlâ aşılamadı. Hâlâ demokratikleşmenin sakıncalı olacağını söyleyenler, hâlâ halktan ve düşüncelerden korkanlar var.”

* * *

Kısaltarak aldığım bu yazıyı tam on yıl önce, Birinci Cumhuriyet’in 77. yıldönümünde yazmışım...

Son zamanlarda bana son gelişmeleri ‘İkinci Cumhuriyet’ üzerinden soranlar çoğalmaya başladı.

On yıl önceki Cumhuriyet üzerinden bakarak bugün nerede olduğumuzu bu yazıyı okuyarak görmenin daha anlamlı olacağını düşündüm.
Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun...

Alıntı - Mehmet Altan, Star

29.10.2010

Che Big
20-11-2010, 13:23
Türban, özgürlükler ve demokrasi

Yıllardır ülkemizde tam bir demokrasi karmaşası yaşanıyor. Bir yanda ömrünü demokrasi savaşımına adamış aydınlar, gazeteciler darbecilikten içerde; diğer yanda daha dün demokrasiyi ve laikliği aşağılayan dinciler ve halkını töreyle, ağalık sistemiyle sömüren aydınlanma karşıtı feodaller ve Kürt milliyetçileri demokrasi çığırtkanlığı peşinde. Elbette bu konuma gelmekte Cumhuriyet’in nimetlerinden yararlanıp Atatürk sonrası siyasal erki ele geçiren; üstelik de Atatürkçülüğü ve Kemalizm’i kullanarak palazlanan ve şimdi kazdıkları kuyuya düşerek panik yaşayan, ne ulusal olabilmiş ne de uluslararası sermayeye katılabilmiş burjuvazi ile onun güdümündeki elit bürokrasinin, siyaset ve toprak ağalarının büyük etkisi var.

Demokrasi yalnızca özgürlükler sistemi değil, aynı zamanda bütün özgürlüklerin güvencesi olan denge ve fırsat eşitliği sistemidir de. Karşıt öğreti ve özgürlüklerin güvence altına alınmadığı ortamda sağlanan tek yanlı özgürlükler çok geçmeden bütün karşıt özgürlüklerin yok edilebileceği bir dayatma ve sömürüye dönüşür.

İnanç, bilimsel bilgiye dayanma zorunluluğu olmayan, sorgulanamayan, eleştirilemeyen, yargılanamayan; öğretileri ve yaptırımları kutsal olan, özgür düşünceyle uzlaşamayan, mutlak bağlılığa dayanan bir düşünce sistemidir. Her insan belli bir din içine doğar. Her ne denli bilinçlenme aşamasında özgür seçimden söz edilse de, din de aile vb. birkaç unsur gibi seçme hakkının kullanılmadığı unsurlardan biridir ve bu, ad, soyad gibi doğar doğmaz nüfus cüzdanına eklenen haneden bellidir. Her birey, yaşamla, din ve inançlarla ilgili ilk bilgileri, ailesinden ve yakın çevresinden öykünme(taklit) ve ezber yoluyla yani koşullanmayla öğrenir. Buna kısa süre içinde mahalle, arkadaş çevresi, basın-yayın gibi çevrelerin etkisi de eklenir ve okulda aldığı resmî din dayatmasıyla da bu koşullanma doruğa ulaşır. Örneğin bir Alevi çocuğu aileden görmediği Sünni inanç bilgilerini zorunlu din dersleri aracılığı ile yani bir anlamda devletin dayatması ile okuldan alır ve asimile edilmeye çalışılır. Bunu bir oranda dengeleyebilecek olan tek unsur, ailenin ve yaşadığı toplumsal yakın çevrenin laik, demokratik, özgür ve bilimsel yoğunluğudur. Eğer bu unsur da dinsel açıdan yoğun bir unsursa cennet ve cehennem temelli korkuya dayanan ezber inanç bilgilenmesi pekişecek, sorgulayarak öğrenme yerine ezberletilenlerin doğruluğu için gerekçeler aranan bir koşullanmaya dönüşecektir. Türban gibi düşüngüsel(ideolojik), dinsel bir yaptırımın ilkokul orta okul çağındaki çocuklara giydirilmesi, bireyin özgür istencinin değil gelecekte bir koşullanmaya dönecek olan ailenin ve çevrenin baskısıdır yalnızca.

Kutsallığa dayalı inanç sistemi hiçbir zaman demokratik olmamıştır, yapısı gereği de olamaz. Dinler, mutlak ve kutsal emirlere dayalı oldukları için demokratiklikleri ancak toplumsal açıdan gerçekleştirebildikleri etki gücüyle ters orantılıdır. Yani toplumsal açıdan ne denli güçsüzse, varlığını korumak ve güçlenmek adına o denli demokratik görünecek, ne denli güçlüyse de demokrasiden o denli uzaklaşacak, ilahi temele dayalı tartışılmaz, sorgulanmaz, eleştirilmez ve yargılanmaz, mutlak boyun eğilmesi gereken yaptırımlarını yaşama sokacaktır. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, sözü bir yalan. Mutlak egemenlik Allah’ındır. Egemenlik yalnızca sandığa giderken milletindir” sözlerinin özü ve sonrasında yaşanan süreç de bunun siyasal göstergesidir.

Özgürlükleri yok etmeyi hedef almadıktan, başkalarının ve toplumun özgürlüklerini tehdit etmedikten sonra her düşüngüye (ideolojiye), inanca ve bunlara bağlı olanların yaşam biçimine saygı ve güvence, demokrasilerin olmazsa olmazıdır ve türban da bu anlamda bir sorundur; ancak özgürlükler eşit koşullarda yaşandığı sürece anlamlıdır. Mutlak, tartışılamaz, eleştirilemez, sorgulanamaz, yargılanamaz, kutsallaşmış inanç ve düşüncelerin özünde ve öğretisinde ise özgürlük söz konusu değildir. Bunların özgürlüğü siyasal ve toplumsal erki ele geçirinceye dektir. Bir başka söyleyişle takıyyedir. Buna karşın yine de çözüm yasak değildir, olmamalıdır. Bu konudaki en köklü çözüm demokrasilerde, daha bireyin doğumundan başlayarak doğrudan ya da dolaylı cennet gibi düşsel bir ödüllendirmeye ve cehennem gibi ürkütücü bir korkuya dayalı inanç dayatmasının engellenmesi, her türlü düşünsel dengenin güvence altına alınması, bireyi kişilik oluşturma çağından başlayarak ezber ve öykünme yolu ile bir inanç dünyasında yetiştirmek yerine diğer bütün öğretilerle birlikte istenç kullanabilme yaşında öğrenmesi sağlanıp, bireysel bir seçim kullanmabilme konumuna getirilmesidir. Bugün ülkemizde demokrasilerin güvencesi olan böyle bir fırsat eşitliği ve dengeden söz etmek olanaksızdır. Bir bireyin aileden ve çevreden koşullanma ile öğrendiği dinsel öğretiler dışında düşünmesi neredeyse olanaksızdır. Bunu becerenler gizlemek zorunda kalır. Dile getirme cesareti gösterenler ise dışlanır, cezalandırılır, katledilir. Dinsel öğretilerin kutsal metinlerinde karşıtı her türlü düşünceye şiddete varan tehdit ve hakaret (Tevbe 5, Bakara 193, Nisa 74 ve daha pek çok ayet) doğal bir hak olarak yer alırken bu öğretinin eleştirisi, sorgulanması inanca saygısızlık ve kutsala hakaret gerekçesi ile asla kabul edilmez ve bunu yapmaya yeltenenlerin başlarına gelenler tarih boyunca görülmüştür. Bu nedenle insanları ve kitleleri sorgulamaksızın bu denli harekete geçirecek kutsal bir öğretinin yaptırımları, sıradan bir demokrasi ve özgürlük sorunu diye görülemez. Özgürlüklerin tehdit altında olmamaları için, devletin yalnızca yansız olması da yetmez. Yüzyıllardır doğrudan ya da dolaylı ve tek yanlı süren siyasal, hukuksal, toplumsal bir koşullandırma baskısının ortadan kaldırılması, en azından bir kuşağın laik bir güvence ile yetiştirilip fırsat eşitliğine dayalı toplumsal ve düşünsel dengenin sağlandığı gerçek bir demokratik yapının kurulması gerekir. Aksi durumda türbana istenen özgürlük kamusal alanda kara çarşafa, burkaya ve daha da ötesine istenecek, verilmemesi de bir çelişki yaratacaktır. Sağlık ve eğitim gibi tolumsal gereksinimlere ayrılan ödeneklereden çok daha fazlasının Diyanet gibi bir din örgütlenmesine devlet tarafından sağlandığı, cami ve çocuk yaşta kişilere verilen Kuran kurslarının okul sayısından fazla olduğu bir ülkede ise laiklikten, demokrasiden, özgür istençten söz edilemez. Dinler de diğer bütün öğretiler gibi birer düşüngü(ideoloji)dür. Diğer politik, siyasal düşüngülerden ayrımı, kutsallığa dayanmaları, yaptırımlarının kutsal, tartışılmaz, eleştirilmez olmalarıdır. Düşüngüler, belli bir bilgi birikimi isteyen öğretiler olduğu için çocuk yaşlarda dayatılmaları sakıncalıdır. Bütün düşüngülerin belli bir bilinç yaşından sonra öğretilmesine karşın (hatta özelikle inançlara karşı pek çok düşüngü yasaklanırken) dinin daha çocuk yaşta öğretilme hakkını kullanabilmesi, toplumda düşünsel denge, fırsat eşitliği ve özgür istenç kullanımını yok etmektedir. Bu açıdan, baskın düşüngülere ve düşüncelere karşı baskın olmayanlar yararına denge ve fırsat eşitliği sağlanıncaya dek pozitif ayrımcılık yapmak ya da baskın düşüngü ve düşünceler için özgürlüklerin kısıtlanması, demokrasinin gereğidir. Bir dinsel yaşam biçimi olmaktan çok belli bir inancın belli bir yorumunun simgesel göstergesi olan türban özgürlüğü de bu çerçevede düşünülmek zorundadır ve türban özgürlüğünün demokratik bir hak olabilmesi için toplumun denge ve fırsat eşitliği sağlanmış gerçek bir demokrasiye kavuşması gerekir. Bunun için:

1-İnanç ve din öğretileri de bütün diğer düşüngüler ve öğretiler gibi, bütün inanç ve öğretilere eşit bir yaklaşımla bireyin algılama ve seçim hakkını kullanabileceği bir yaştan sonra verilmelidir.
2-Zorunlu din dersleri kaldırılmalıdır. Dine bağlı olmayan gerçek laik ve bilimsel bir eğitim politikası yaşama geçirilmelidir.
3-Diyanet İşleri kapatılmalı, ibadet gereksinimleri inanç toplulukları tarafından karşılanmalı, devlet bu uygulamalar sırasında insanlık dışı yöntemlerin kullanılıp kullanılmadığını denetlemelidir.
4-Sekiz yıllık zorunlu resmî eğitimin bütün yurtta eksiksiz uygulanması sağlanmalı, İmam Hatip okulları ve Kuran Kursları gibi dinsel içerikli eğitimler devletin denetiminde dinsel topluluklara bırakılmalı, resmi devlet okulu yapısından çıkartılıp burada okuyanlar eğitimleri ve içerikleri gereği yalnızca toplulukların din adamı gereksinimini karşılamalı, bunların bütün giderleri devlet tarafından değil, topluluklar tarafından karşılanmalı.
5-Her türlü mahalle ve çevre baskısına karşı, her türlü inancın ve öğretinin dile getirilme ve yaşama özgürlüğü güvence altına alınmalıdır.
6-Partiler, seçim ve sendika yasaları demokratikleştirilmeli, dokunulmazlıklar ve seçim barajı kaldırılmalı, her alanda özgürce örgütlenme hakkı sağlanmalı, gerek mecliste gerek sivil alanda her türlü düşüncenin demokratik temsili gerçekleştirilmelidir.

Bütün bunlar sağlanmadıkça, türban mağduriyetinden söz etmek, demokrasi sömürüsünden öte bir anlam taşımaz.

Adnan ACAR
Yönetmen
[email protected]

Che Big
26-11-2010, 14:02
Prof.Dr. Cemil Koçak Cahil Mi Hain Mi?

Muazzez İlmiye Çığ

hem-cahil-hem-hain
14 Kasım 2010 tarihli Sözcü gazetesinde Kemal Baytaş sütununda yazdığına göre, 23 Ekim 2010 Sabancı üniversitesinde öğrenci velileri için Prof.Cemil Koçak tarih hakkında bir konferans veriyor. Atatürk için burada ne diyormuş: Yarbay Mustafa’nın Çanakkale zaferiyle uzak yakın bir ilişkisi yoktur. Zafer Alman generali Liman von sanders’e aittir. İstanbul hükümeti ve Alman generali, Yarbay Mustafa’yı “ 5-10 kişiyi bile yönetmekten aciz bularak gözden uzak kalsın, diye Gelibolu’ya göndermiş. Yarbay Mustafa döneminin en yeteneksiz askeriydi. Tesadüfler ve şansı yaver gitmeseydi, emekli olacak, kahve köşelerinde sürünüp gidecekti.
Bu sözler bu yazılanlar gerçekten doğru mu? Sözcü gazetesinde çıktığı için doğru olarak kabul etmek zorundayım, değilse yazarın suçu. Yazıldığına göre dinleyicilerden biri bu konuşmayı protesto ederek rektörlüğe durumu bildirmiş ve o herhangi bir yanıt alamamış. Bu konuşmacının anlattıklarına karşılık bir de M:Kemal’in yumruğu ile ezilmiş bir İngiliz generalinin onun hakkında yazdıklarına bakalım. Çanakkale kara savaşlarına katılmış, savaşı yakından görmüş, Albay Mustafa Kemal’in komuta ettiği Türk birlikleri önünde İngiliz yenilgisini yaşamış general Aspinal Oglander’in bütün belgelere dayanarak yazdığı iki ciltlik Çanakkale savaşları ve İngiliz tarihini anlatan kitabındaki, bizim profesörümüzün!! bu anlatımına karşı, Mustafa Kemal hakkındaki bölümden kısa bir alıntıyı okuyalım:
“Çanakkale’de geleceği elinde tutan komutan, üstün şahıs, M.Kemal’di. Çanakkale muharebelerinde göstermiş olduğu çok yüksek sevk idare, fedakârlık ve feragat, her türlü övgünün üstündedir ve bu konuda ne söylense azdır.
Başlangıçta M.Kemal, Gelibolu’da bir piyade tümeninin başında, harbin sevk ve idaresi bakımından çok dikkati çeken, açık bir deha örneği vermiştir. 25 Nisan’da ,Arıbunu çevresindeki durumu derhal kavramış olmakla, Anzak kolordusunun hedefine erişmemesini. Yenilgisini sağlamıştır. Bu önemli bir sebep olarak İngiliz kuvvetlerinin kıyıda saplanıp kalmalarının ve 9 Ağustosta suvla, Anafarta’lar kesimindeki İngiliz ordusunun iflas ve hezimetinin de başlıca sebebi yine Gazi M.Kemal’den başkası değildir.

M.Kemal Çanakkale savaşlarının kaderinde tek tayin edici rolü oynamış, Çanakkale’nin kaderini tayin etmiştir. Kısacası Gelibolu savaşları bütünüyle M.Kemal’in üstün deha ve zekasının etkili olduğu bir tarihsel olaydır.”(Cumhuriyet Mucizesi II s.441)
Bu adam yalnız Sayın Turgut Özakman’ın her satırı belgelere dayana ve Çanakkale savaşını adım adım anlatan “Diriliş” kitabını okuyabilseydi, bunları söylemekten utanırdı. Ama onda utanmak olsaydı kendisini adam yerine koyup dinlemeye gelenlere bu yalanları anlatmazdı.

Bu Adam en yakın tarihini bilmeyen ve tarih konferansı vermeye kalkan kör cahil biri görünüyor. Veya bildiği halde bildiklerini sinsi bir amaç uğruna sahte, yalan dolanlarla gençlerimiz yanıltmak, zehirlemek isteyenlerden. Buna, en yakın tarihini inkar ettiği, bütün dünyanın ve halkımızın saygı duyduğu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü küçülttüğü için, vatan hainliği denir. Eğer gazetenin yazdığı doğru ise böyle birinin nasıl yüzlerce gencimizi zehirlemesine göz yumuyorsunuz?
Ya cahil veya vatan haini olan birini Üniversitenizde nasıl barındırıyorsunuz? Hepinizin o yerlere gelmesi o büyük Gazi Mustafa Kemal Atatürk sayesinde oldu. Bunu kimse unutmasın!.



http://www.tgb.gen.tr/yazarlar/109-muazzez-ilmiye-cig/2003-profdr-cemil-kocak-cahil-mi-hain-mi

e-fulya
26-11-2010, 14:33
Bu adam yalnız Sayın Turgut Özakman’ın her satırı belgelere dayana ve Çanakkale savaşını adım adım anlatan “Diriliş” kitabını okuyabilseydi, bunları söylemekten utanırdı. Ama onda utanmak olsaydı kendisini adam yerine koyup dinlemeye gelenlere bu yalanları anlatmazdı.

Bu Adam en yakın tarihini bilmeyen ve tarih konferansı vermeye kalkan kör cahil biri görünüyor. Veya bildiği halde bildiklerini sinsi bir amaç uğruna sahte, yalan dolanlarla gençlerimiz yanıltmak, zehirlemek isteyenlerden. Buna, en yakın tarihini inkar ettiği, bütün dünyanın ve halkımızın saygı duyduğu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü küçülttüğü için, vatan hainliği denir. Eğer gazetenin yazdığı doğru ise böyle birinin nasıl yüzlerce gencimizi zehirlemesine göz yumuyorsunuz?
Ya cahil veya vatan haini olan birini Üniversitenizde nasıl barındırıyorsunuz? Hepinizin o yerlere gelmesi o büyük Gazi Mustafa Kemal Atatürk sayesinde oldu. Bunu kimse unutmasın!.



http://www.tgb.gen.tr/yazarlar/109-muazzez-ilmiye-cig/2003-profdr-cemil-kocak-cahil-mi-hain-mi
Bunlar hep TARAF'giller familyasından..
Bunlar cahil falan değil..Bu tür yıpratma ve çarpıtmaları bilinçli olarak yapıyorlar hep..
Bakın bu 10 Kasımda Taraf denilen paçavra ATATÜRK'ün ölüm yıldönümünü veremedi..
Atatürk yerine ''"Fransa kırk yıl önce bugün babasını kaybetti" diye bir manşet attı sadece..
Onlar için De Gaulle ATATÜRK'ten daha önceliklidir.
Dögol belki onların da babasıdır.
http://www.odatv.com/n.php?n=tarafin-ataturku-kim-1211101200

orwel1984
26-11-2010, 19:12
Turgut Özakman’ın her satırı belgelere dayanan ve Çanakkale savaşını adım adım anlatan “Diriliş” kitabını okuyabilseydi

dikkatinizii çekerim, tarih değil bu adamın yazdıkları, abartılı anlatımları nedeniyle kitabı yarıya gelmeden okumayı bıraktım.


Yarbay Mustafa döneminin en yeteneksiz askeriydi. Tesadüfler ve şansı yaver gitmeseydi, emekli olacak, kahve köşelerinde sürünüp gidecekti.


İşte buna "laf söyledi balkabağı denir" osmanlı ordusunun parlak kurmay subaylarından biri olduğundan saraya damat yapılması bile düşünüldüğünü yazar (gerçek) tarihçiler.
Adam Atatürke olan kinini bir şekilde kusacak. Şöyle de yazabilirdi "karga kovalarken az daha ayağını kırıyordu şansı varmış daha sonra asker olup başarılı oldu."

STAH
27-11-2010, 01:27
Sizi Kandırdılar…

Telefon dinlemeleri bitti mi?..

İzleme, gözleme?..

Eş-dostla korkmadan konuşabiliyor musunuz?..

Test etmek için, bu akşam niçin kuzeni arayıp okkalı bir küfür savurmuyorsunuz?..
Ki bakın bakalım; korktunuz mu korkmadınız mı?..

Eğer referandumda “Evet” dediyseniz, bari biraz fark etti mi hayat?..

Koşup bastırdıysanız “Evet”i…
Var mı bir artan, düzelen, iyileşen yanınız?..

Yaşamınızda farklı bir şey, dünyanızda bir değişen?..

Ne bileyim ben; hani meydanlarda sözünü ettikleri “ileri demokrasi” biraz olsun gelmiş gibi…

Ya da biraz daha fazla “hukuk” varmış gibi geliyor mu size?..

Kendinizi “darbelere karşı demokrat” sayıp da, 12 Eylül’den hesap sorulacak diye “Evet” dediyseniz, soruldu mu hesap?..

Ya da sorma olanağı var mı?..

Var mı gazetelere verilen o tam sayfa “Evet” ilanlarında sözünü ettikleri; kadınlara ve çocuklara biraz olsun pozitif ayrımcılık için bir çaba?..

Engellileri korumaya, sorunlarını sarıp sarmalamaya yönelik bir işaret?..
İşçiler-memurlar için o sözünü ettikleri “hak arama” belirtisi?..

Eğer referandumda “Evet” dediyseniz, bari fark etti mi biraz hayat?..
Var mı gözlediğiniz düzelen, iyileşen, farklı bir şey?..

Sadece iki şey acele ve ivedi değişti:

- Anayasa Mahkemesi…
- HSYK…

Her ikisi de kendilerine lazımdı çünkü…

Hukuk devletinin çanına ot tıkayıp yargıyı ele geçirmek ve kendi yargılarını oluşturmak için…

Çağdışı zihniyetlerini egemen kılmak adına…

Zaten o iki madde içindi referandum…

Geri kalan o maddeler, hükümler, sözler, vaatler, nutuklar, ilanlar, sadece o iki maddeyi size onaylatmak içindi…

İnanmamıştınız ama…

Sizi kandırdılar…

BEKİR COŞKUN

Che Big
27-11-2010, 13:25
Z(S)orunlu din dersleri ve tehdit(!) unsuru Aleviler!

26 Kasım 2010

Romanlar, Fransa’dan sınır dışı ediliyor. Hollanda da aşırı sağ görüşlü milletvekili, İslam karşıtı açıklamalar yapmayı sürdürüyor. İsveç‘te aşırı sağ görüşlü parti, göçmen karşıtı söylemleri ile, tarihte görülmeyecek bir başarıyla Parlamentoda temsil hakkı kazanıyor. New York’ta cami yapma tartışmaları, farklı inançlara sahip kesimleri karşı karşıya getiriyor. Almanya’da Thilo Sarrazin adlı banka yönticisi; “Almanya Kendi Kendini Yok Ediyor” başlıklı kitabında, çok fazla göçmene -Türk’e- kültürel kimliklerini koruma izni verildiği için, Alman ulusunun tehdit altında olduğunu iddia ediyor. Yaşananların yarattığı tartışmalar, çokkültürlülük, ayrımcılık, nefret suçları gibi kavramlar ekseninde sürüyor. Bütün bu olaylar karşısında toplum olarak bizler, “ayrımcılık” ve nefret kavramlarının dışsal bir olgu, toplumsal ve coğrafi sınırlarımızın dışında, bizden uzak bir gerçeklik olduğunu düşünüyor, düşünsel bir soyutlama ile, yanı başımızda yaşanan benzer olgu ve olayları tanımlamaktan kaçıyoruz.

‘EŞİT YURTAŞLIK HAKKI’
Aleviler, her kesimden demokrat insanların da katılımıyla, son bir ay içerisinde Ankara, İstanbul ve İzmir’de “din dersinin zorunlu olmaktan çıkarılması” ve “eşit yurttaşlık hakkı” talebiyle eylemler gerçekleştirdi. Bu eylemlerde; ayrımcılık uygulamalarının ve mevcut haliyle yurttaşlık kavramı ve uygulamasının bir demokrasi ve haklar sorunu olduğunu, sadece kendileri için değil tüm toplum kesimleri için yakıcı sonuçlar yarattığını dile getirdiler ve çözüm istediler. Ancak hükümet ve bazı kesimler; dile getirilen talepleri tarihsel, yapısal, siyasal tüm toplumsal koşullarından amaçlı bir şekilde koparıyor. Devletin örgütlenmesi ve işleyişine ilişkin olan yönünü örtmeye çalışıyor. Sistem ile herhangi bir ilişkisi olmayan, soyut, öznel, kendi içine dönük basit bir söylem çerçevesinde anlamayı ve anlatmayı ısrarla sürdürüyor. Böylece; Alevilerin dile getirdikleri talepler ve devletten gerçekleştirmesini istedikleri koşulların yalnızca Aleviler için değil, tüm yurttaşlar için demokrasi, laiklik ve insan haklarının gereklerinden olduğu görülmüyor. Sorun, bütün alanlarda gerçek temelinden uzaklaştırılarak, yapay bir kurgu temelinde ele alınıyor. Hükümet ve bazı kesimlerin yorumlarında bu tutum açıkça ortaya çıktığı gibi, ayrıca tehlikeli bir eğilim de kendini sezdiriyor. Alevilerin 9 Kasım 2008’de Ankara’da yaptıkları geniş katılımlı kitlesel miting öncesinde, Hükümet Sözcüsü Devlet Bakanı’nın, “sorunun çözülmemesi halinde; bir güvenlik problemi haline gelme potansiyeli taşıdığını” belirtmesi, karşılığını bulmuş gibi görünüyor. Diyanet İşleri Başkanlığı Stratejik Plan Belgesi’nin tehditler bölümünde; “zorunlu din derslerinin kaldırılmasını isteyenlerin (Alevilerin -ve diğer laik demokrat kesimlerin- kendilerinin!) Kurumun varlığına yönelik bir tehdit oluşturduğu düzenlenmiş bulunuyor. Laik çağdaş demokrasilerde benzeri olmayan, hiçbir hukuki, ahlaki ve felsefi meşru temeli bulunmayan bu düzenleme, asıl “eksen kaymasının” ne olduğunun delilini oluşturuyor. Aynı zamanda; geleneksel hâkim anlayışın, meşru hukuk çerçevesinde yapılan hak temelli yasal bir talebi ve talep sahiplerini bile; her zaman, her araç ve söylemi kullanarak potansiyel bir güvenlik sorununa indirgeyebileceğini, talep sahiplerini “marjinal” bir karşı taraf ilan edebileceğini, en nihayetinde; sınırlanması ve gerekirse her yöntem ile baskılanması gerekli bir unsur olarak tanımlayabileceğinin örneğini oluşturuyor. Böylece hâkim anlayışın bizzat kendisinin her kesim için ne kadar ciddi bir “tehdit” olabileceği ortaya çıkıyor.

ALEVİLER NE İSTİYOR?
Aleviler ve diğer demokrat kesimler bu tehdidi görüyorlar. Alanlara çıkıyorlar:
» Demokrasi ve gerçek anlamda laiklik istiyorlar. Laiklik ilkesinin gereğinin; “bir devlette; toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde, hukukun oluşturulmasında, kamunun yönetiminde ve siyasal kararlarda herhangi bir dinin, inancın –yurttaşların çoğunluğunun dininin de– hesaba katılmaması olduğunu” biliyorlar. Bunun gereği olarak; “1980 sonrasında, dinin millet tanımında yer almasıyla geliştirilen ve milleti oluşturan fertlerin aynı dine inanmalarının objektif bir faktör olduğunu temel alan; “Türkiye’de yaşayan tüm fertler milletin parçasıdır, fakat dini düzlemde bazıları diğerlerinden daha fazla milleti meydana getiren gruba dahildir” şeklinde özetlenebilecek, söylem düzeyinde içerici ama pratikte dışlayıcı, dine dayalı özcü yaklaşımın” terk edilmesini istiyorlar. Yurttaşlığın da; tabiyet ilişkisine indirgeyen anlayışla değil; “hukuki, siyasi ve sosyal haklar boyutu olan, siyasal bir etkinlik ve hukuki bir statü şeklinde yeniden tanımlanmasını ve bu hakların kullanım olanaklarını eksiksiz şekilde, tüm yurttaşlar için, hiçbir ayırım gözetmeden, eşit şekilde sağlanmasını talep ediyorlar. Dolayısıyla; yurttaşların kişiler olarak, dinlerinin olmasının, çoğunluğun mensubu olduğu dinden farklı dinlere, inançlara sahip olmasının veya bir dine sahip olmamasının, yurttaş olarak onların devletle ilişkilerinde bir fark yaratmamasını istiyorlar.
Toplumu din merkezli bir sosyal dönüşüme tabi tutan, laikliğe aykırı uygulamalara karşı çıkıyorlar. Yapısı işlevi ve olanaklarıyla, belli bir dine hizmet kurumu haline gelen Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını istiyorlar. İlk ve ortaeğitim kademelerinde, değer eğitiminin inanç temelinde İslami terminoloji değil, bilim ve değer felsefesi temelinde verilmesini istiyorlar. Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu’nun otistik çocukların eğitim merkezlerinde uygulanacak yeni ders çizelgelerine, bir saatlik zorunlu din dersi koymasını anlayamıyorlar. İlköğretim ve liselerde zorunlu okutulan din derslerine, pedagojik eğitimi bulunmayan ve öğretmen olmayan imamların girmesi uygulamasına, derhal son verilmesini istiyorlar. Manavgat ilçesi Fatma Turgut Şen İlköğretim Okulu’nda yaşanan örneğin tekrarlanmamasını, ilk ve orta öğretimde din derslerine kızların örtülü, erkeklerin takkeli alınmasının önüne geçilmesini, gerekli tedbirlerin alınmasını istiyorlar. Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde imamlığı teşvik etmek için imamevleri açma projesi yerine, işsizliğe çözüm oluşturacak sosyal ve eğitim projelerine bütçe ayrılmasını ve bunların hayata geçirilmesini talep ediyorlar. Mahalle imamlığı yerine, sosyal hizmet uzmanı ve pedagogların hizmet vereceği; “Mahalle Sosyal Toplum Merkezleri” açılmasını istiyorlar.
» Ayırımcılığın “kendi başına bir insan hakları ihlali olmakla birlikte, uygulanan hali ile insan haklarını yaratan temel değerlere yapılmış topyekûn bir saldırı” olduğunu vurguluyorlar. İnsan hakları ve yurttaş haklarına sahip bireyler olarak, kendilerine (ve hangi nedenle olursa olsun diğer kişi ve kesimlere) yönelik her türlü ayrımcı uygulamanın sona erdirilmesini; “siyasal, ekonomik, sosyal, kültürel veya kamusal yaşamın herhangi bir alanında, insan hakları ve temel özgürlüklerin kendilerine (ve herkese) eşit ölçüde tanınmasını ve ayrımcılığa uğramama haklarının yasal güvenceye alınmasını istiyorlar. Temel hak ve özgürlüklerden yararlanmalarını kaldıran, zayıflatan veya güçleştiren herhangi bir ayrıma, dışlamaya, kısıtlamaya veya ayrıcalığa maruz kalmayı artık reddediyorlar. Hak ve özgürlüklerin tanınması, kullanılması ve yararlanması esnasında, karşılaştırılabilir benzer durumlarda muamele edildiğinden, edilmiş olduğundan veya edileceğinden daha az elverişli davranışlarla karşılaşmak istemiyorlar. Devletin, idarenin tüm gerçek ve tüzel kişilerinin her türlü eylem, işlem ve uygulamalarında, hak ve özgürlüklerden yararlanmak bakımından dezavantajlı bir konuma sokulmayı reddediyorlar. Kamu kurum ve kuruluşlarınca genel bir eylem, işlem veya düzenleme hazırlanırken; belli koşulları ve özellikleri nedeniyle farklı ihtiyaçlarının dikkate alınmasını ve bunun için koruma sağlanmasını, yasal düzenleme yapılmasını veya ihmal edilmemeyi talep ediyorlar.
Bu anlamda öncelikle; Anayasanın 24. Maddesinin 4. fıkrasında yer alan “Din Kültürü ve Ahlak Öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır” hükmünün kaldırılmasını, bu dersin zorunlu olmaktan çıkarılmasını talep ediyorlar. Bu uygulamanın Türkiye’nin onayladığı uluslararası sözleşme hükümlerine (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 9. ve Ek 1. Protokol 2. maddesi; Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi 18. ve 27. maddeleri ile; Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 29 ve 30. madde hükümlerine ve etik uygulama ilkeleri niteliğindeki Birleşmiş Milletlerin 1981 tarihli “Din ya da İnanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılığın Kaldırılması” Bildirgesi’nin 5/2 maddesindeki; “ Çocuk …ana babanın ya da yasal vasisinin isteklerine karşı din ve inanç öğretimi almaya zorlanamaz” şeklindeki hükmüne) aykırı olduğunu biliyorlar. Ve bu aykırılığı tespit eden, İdare Mahkemeleri ve Danıştay kararları ile, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının hükümet tarafından derhal uygulanmasını ve gereklerinin yerine getirilmesini talep ediyorlar.

AİHM’İN TESPİTLERİ
Zira, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 9.10.2007 tarihli Zengin/Türkiye davası kararında, tartışmaya mahal vermeyecek, din alimlerinin, ilahiyatçıların ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görüşüne ve izahına! gerek duyulmayacak(?) derecede net ve yeterince açık olarak şu tespitleri yapıyor: “Din kültürü ve ahlak bilgisi dersinde verilen öğretim; objektiflik ve çoğulculuk kriterlerine ve ayrıca başvurucunun Alevi inancına sahip babasının dini ve felsefi inançlarına saygılı olma gereğini karşılamıyor. (Çünkü) Ana ve babanın kendi dini ve felsefi inançlarına saygı gösterilmesini isteme hakkı, eğitimde çoğulculuğu güvence altına almayı amaçlamaktadır ve bu imkân, sözleşmenin tasarladığı haliyle demokratik toplumun korunması için asıldır (48. Paragraf). Bu madde devlete, ister dini ister felsefi olsun eğitim programının tamamında ana ve babanın inançlarına saygı göstermesini emretmektedir (49.paragraf). Devlet eğitim ve öğretim konusunda üstlendiği işlevleri yerine getirirken, müfredatta yer alan bilgilerin bir dinin tekelinden uzak, öğrencilerin din hakkında eleştirel düşünce geliştirmelerine imkan verecek şekilde; objektif, eleştirel ve çoğulcu bir tarzda iletilmesine özen göstermelidir. Devletin ana ve babanın dini ve felsefi inançlarına saygısızlık olarak değerlendirilebilir nitelikte, belli bir fikrin aşılanması amacını gütmesi yasaktır ve aşılmaması gerekli sınır budur (52.paragraf). Yetkili makamlar, öğrencilerin bir şekilde dini ibadete katılmaya zorlanmaması ve herhangi bir şekilde dinsel aşılamaya maruz kalmaması için, azami özen göstermekle yükümlüdür (53 paragraf). Bu dersten muafiyet tanınması usulü, ana babaya inanç hürriyeti anlamında uygun bir koruma sağlamaz; zira ana babayı, çocuklarını din derslerinden muaf tutulması için kendi dini ve felsefi inançlarını (ifşa) açıklama zorunda bırakır. Bu durum mahkemenin dini inançların bireysel vicdan meselesi olduğu yönündeki görüş ve tespitlerine aykırıdır. Bu ders içeriği itibariyle; İslam dinini öğretmek için hazırlanmış olduğundan, farklı dini kültürler hakkında olmadığından, çocukların ve onların ana ve babalarının din özgürlüklerinin korunması için, zorunlu tutulmamalıdır. Mahkeme, bu durumu çoğulcu bir demokratik toplumda dini inançların açıklanma şekillerine ve meşruluğuna devlet tarafından yapılacak her türlü değerlendirmenin, devletin çeşitli dinler ve inançlar karşısında tarafsızlık görevine aykırı bulmaktadır. Seçimlik hale getirilmesi veya muadil bir derse girme olanağı tanınması öneriliyor (Karar 73-74.75.76.paragraf ve 1.ve 54.paragraf).”
Bu gerekçelerle Mahkeme; “Türk Eğitim Sisteminde din öğretimi; objektiflik ve çoğulculuk koşullarını karşılamıyor ve ana babanın inançlarına saygının temini için uygun bir yöntem sunmuyor. Bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin; ‘Devlet eğitim ve öğretim alanında yükleneceği görevlerin yerine getirilmesinde ana babanın bu eğitim ve öğretimin kendi dini ve felsefi inançlarına göre yapılmasını sağlama haklarına saygı gösterir’ kuralını ihlal ediyor” diyor ve Türk Eğitim Sisteminin ve Ulusal Mevzuatın, ihlali kaldıracak şekilde, Sözleşme hükmüne uygun hale getirilmesi için, gerekenlerin yapılmasına hükmediyor (84. paragraf).
Aleviler ve demokrat kesimler; Mahkemenin bu kararını uygulamakta ayak direyen hükümet yetkililerinin, olayı çarpıtarak, din derslerinin zorunlu olmaktan çıkarılmasını istemeyi din karşıtlığı gibi göstermelerine ve “ne derdiniz var dinle” gibi yıldırıcı tutumlara son vermelerini, kararın gereklerini yapmalarını istiyorlar.

DEVLETE/HÜKÜMETE ÇAĞRI
İstanbul Esenyurt Ali Kul Çok Programlı Lisesinde okuyan Burak Kara’nın, 2007 yılında edebiyat öğretmeni Zeki Yılmaz tarafından; “neden oruç tutmuyorsun, Alevi misin? Benden çekeceğin var” denilerek darp edilmesi ve hakarete uğraması olayı ve benzerlerinin son bulmasını talep ediyorlar. Bu olaylara göz yumulmasının, adı geçen olayda olduğu gibi; ancak iki buçuk/üç yıl sonra soruşturma izni verilmesi ve dava açılabilmesinin (Radikal, 12 Eylül 2010) benzer olayları arttırdığının bilincindeler. Amasya’nın Gümüşhacıköy ilçesinde, lisenin din derslerine giren imam Şuayip Güllü’nün 4.10.2010 tarihli derste; “ben Sivas’ta Alevi köylerinde çalıştım. Alevilerin sapık ve ensest ilişkileri vardır. Onlar gelinlerine bile sarkıntılık ederler. Makbul ve iyi insanlar değildirler” şeklindeki iftira, hakaret ve aşağılamalarının, Malatya Lisesi’nde masa üzerinde namaz kılmalarının istenmesi karşısında Alevi olduklarını söyleyen öğrencilere de yöneltilmesinin tesadüf olmadığını, bu uygulamanın sistematik hale geldiğini görüyorlar. Artık yıldırıcı, düşmanca, onur kırıcı, aşağılayıcı, utandırıcı veya saldırganca bir ortam yaratan veya kendileri tarafından, bu şekilde addedilen ve istenilmeyen davranışlara maruz kalmak istemiyorlar.
Devleti/hükümeti görevini yapmaya çağırıyorlar. Bu çağrı hepimizin…

NEVAL OĞAN BALKIZ
Dr., Hukukçu/Akademisyen
[email protected]

Almanlar bu isi cok basit sekilde halletmisler....
Bir kere din dersi mecburiyeti diye biisiy yok.... okullarda din derslerini en son saate alarak, derse girmeyenlerin 1 saat erken eve gitmelerini saglamislar.....
DEmokratiklesen ülkemizde bunu uygulamak neden bu kadar zor olur hayret......
Atatürk'e saldirmayi,hakaret etmeyi Demokrasiye siginirak kamufle edenler,diger taraftan
Demogoji yaparak ilahi temele dayali tartisilmaz,sorgulanmaz,elestirilmez ve yariglanmaz mutlak
boyun egilmesi gereken yaptirimlarini hayata sokacaktir...

STAH
27-11-2010, 14:21
ADALET!

Hükümet yeni bir vergi affı için düğmeye basınca aralarında benim de olduğum çok sayıda kişi ve kurum aynı çağrıda bulundu:

“O zaman vergisini düzenli ödeyene de indirim yapılsın!”

Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Ali Babacan dün bir açıklama yaparak, böyle bir şeyin kesinlikle olmayacağını söyledi...

Bu açıklamanın tercümesi şu:

“Kardeşim, siz enayiliğinize yanın!”

Devlete kafa tutanlara... Parasını başka işlerde işletip, “Nasıl olsa af çıkar” diyerek kulaklarının üzerine yatanlara ödül...

Namuslu, yasalara saygılı vatandaşlara kapı duvar!

Ne diyelim; yaşasın “vergi adaleti!”


Mustafa Mutlu

orwel1984
27-11-2010, 19:36
ama bir medya patronu şaklaban bu af işine taklalar atıyor,

bütün memik oğlanları köşelere yerleştirmiş, yağlama ve yalama sanatının bütün incelikleri sergileniyor.

STAH
28-11-2010, 13:15
2 general ve 1 amiralin açığa alınması gibi olağan dışı bir olay sonrasında “milli irade” madeninden türetilmiş büyük devlet adamlarımız(!), sanki sıradan, kendiliğinden ve olması gereken şekilde yürütülen yasal bir süreç hakkında gayet masumane ve tarafsız bir eda ile konşuyorlar:

“O kadar büyütmeyin!”, “Şura karar aldı.Ama siyasi otorite onaylamayınca emekli olmaları gerekirdi”,”Terfide ısrarı anlamıyorum” v.s.

Vay anasını! “Siyasi otorite onaylamamış!”. Hangi siyasi otorite?

Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmaktan mahkum olmuş” fakat, nakşibendi bir Cumhurbaşkanı’nın seçtiği tek kişinin muhalefeti sayesinde ülkeyi yönetmesine izin verilmiş olan bir siyasi otorite!

Kiminle savaşıyor? Devleti kuran ve yalnız düşmana karşı değil, içerideki hainlere karşı da onu Anayasal nitelikleriyle koruyup kollamakla yükümlü olan Atatürk’ün ordusu ile! Neden?

O üç general/amiralin mesleki, ahlaki veya hukuki bir açıkları mı var?

Yoo. Herşey bir senaryoya bakıyor.

Peki, senaryoda oluşturulan suçlara yakıştırılan askeri personel nasıl seçiliyor?

Nasıl seçildiğini 27 Kasım tarihli Cumhuriyet’teki köşesinde Işık Kansu bir örnekle çok güzel anlatıyor:

Açığa alınan Tümgeneral Halil Helvacıoğlu’nun İstanbul Merkez Komutanı olarak 27 Şubat 2004 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığı’na gönderdiği raporda;

bugünkü Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanı, İçişleri, Milli Savunma Bakanları dahil bir çoğu hakkında, İBDA ekolünden, Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa dergahı mensupluğuna kadar çeşitli bilgiler yer alıyor.

Şimdi nasıl, “Biz bunları mimlemiştik.Zamanı geldi.Ucu açık uyduruk bir dava açarak önce Ağustos şurasında engelledik.Bundan sonra da davayı yıllarca uzatarak sırayla emekli edecektik.Ama haklarını aradılar ve aldılar.İntikam Planımız bozuldu.Onun için mecburen ve acilen açığa aldık” desinler?

Diyemedikleri için, gazetelerde okuduğumuz yukarıdaki sözleri, “en azından % 58’in içinde yutturacaklarımız olur” kurnazlığıyla uzanan mikrofonlara sarf ediyorlar.

”Olayı büyütmeyin” diyorlar ama, iki bakımdan büyütüyoruz maalesef.

Birincisi;

TSK bizim bağrımızdan çıkmış, evlatlarımızdan oluşmuş gözbebeğimiz olan bir kurum. Bekamız, güvenliğimiz ona bağlı.Dünya ölçeğinde disiplini, eğitimi ve başarıları ile iftihar ediyoruz. ”Milli irade” nin sahibiyiz ama, bizi temsil ettiğini söyleyenlerden çok askerimize güveniyoruz.


İşte böyle bir kurumun üst düzey personel terfilerinin, hukukun hem alet edilip, hem de hiçe sayılarak engellenmesini, moral değerler ve bekamız açısından kaygıyla izliyor ve haliyle büyütüyoruz.

İkincisi ise;

Ülkemizin yarısı erkek ve vatani hizmet nedeniyle o ocaktan geçiyor.Askerliğini bitirdiğinde birçok kazanımlar elde ediyor.Onu eğiten, ona komuta eden her kademedeki komutanı onun için saygın ve önemli.Onlar hakkında, inandırıcılıktan uzak suçlamalarla yakalama emirleri çıkarılmasını, savcılıklarda, mahkemelerde ifadeler, savunmalar alınmasını vicdanlarımızda kabullenemiyoruz. Büyüttüğümüz birşey daha var.Devlet adamlığı.

Türklerin tarihinden gelen devlet geleneğinin bir yansıması olarak biz devlet adamlarımıza karşı hep güven, saygı ve hatta sevgi duyduk.Gördüğümüz yerde ayağa kalktık, selamladık, el salladık.

Ama bu dönemdeki gibi, sabıkalı, dosyalı, görgü ve ahlak zafiyeti içinde, devletinin kurucusu ve kuruluş felsefesi ile kavgalı olanlarına ve hele hele toplumu böylesine aptal yerine koyup da, kötü niyetli bu kadar vahim gelişmelerden sonra “O kadar büyütmeyin” diyenine hiç rastlamamıştık.

Aslında cümle olarak doğru bir uyarı!

Olayları değil ama insanları hasbelkader geldikleri makamlara bakıp da gözümüzde fazla büyütmememiz gerekiyor.Sayelerinde hatırlamış olduk!

Reşit Çağın
İLK KURŞUN

Che Big
28-11-2010, 23:37
Kapitalizmin cenazesine hoşgeldiniz

28 Kasım 2010

“ab imo pectore”
kalbin derinliğinden

Eh, sevindirici olan şu ki, artık kimseler o çıldırtan kolaylıkta söylenen “Allah Allah, nasıl oldu da böyle oldu...” ya da, o incitici savunma havasındaki “Burası Türkiye...” sözlerini etmiyor. Millet, ciddiyetin farkına vardı. Hepimize “günaydın” deme zamanı.
Bu son yüzyılımızda, egemenliğini kazanmış, aramıza katılıp, artık ‘ahbap’ kabul edilmiş kapitalizm, nasıl girdi yüreğimize, evlerimize, ülkelerimize? Meteorla, uzaydan kafamıza düşmedi bu. Aramızdan çıktı.
Dünyanın değişik odalarında, Finlandiya olsun, Pakistan ya da Türkiye; birileri eline kalemi almış ve imzalar atmış ki, Amerikan sütü, Dallas ya da tanklar yola çıkmışlar.
Bense, Finlandiya denen ülkeden yola çıktıktan sonra, dünyayı dolaşa dolaşa Türkiye’ye kondum. Yolda giderken, hiçbir şeyi görmezden gelemediğimden, sosyalist bir kadın oldum. Şimdiyse bir ayağım Finlandiya’da, bir ayağım Türkiye’de; kafamsa, çalıştığı zaman, sanırım Finlice yaklaşıyor olaylara. Gülerkense, Türk gibi hissediyorum kendimi. Ama huyum suyum, yüreğim ‘inter’, orası öyle. Epey zamandır da, işte bu iki ülke arasında volta atıp duruyorum.
HASATA YAKLAŞMIŞKEN...
Son zamanlarda, Finlandiya’ya gittiğimde, kimbilir ta ne zamandan ekilmiş bağımsızlığın (‘ulusal’ demiyorum, çünkü ulusalcılıktan anlamam) tohumlarından çıkan, 70’lerde de tomurcuğa dönüşüp, ardından kısa süreliğine de olsa çiçek açan bir hareketin, o memlekete kendini bulduran nasıl da güçlü bir etkisi olduğunu düşünüyorum hep. Rusya’dan kopma, tam bir kopuş yaşattı. İlkin sosyalizmin, sonra da liberalizmin kabulüyle, geriye doğru çıkılan bu ideolojik yolculukta, Bernstein modeli sosyal demokrasiye geçildikten sonra, çoğu ülke gibi kapitalizme teslim oluş noktasına kadar gelindi.
Gelinen yerde, emeğe sevdayla yaklaşan bir hayat anlayışının nasıl da kirletildiğini gördüm. Esas kızgınlık da bundandır. Tam hasat zamanına yaklaşılmışken, halk, sonunda rahat bir nefes alabileceği safhaya gelecekken, hasat yerine, bambaşka bir meseleyle karşı karşıya bırakıldı, ‘gold fingers’larla. Modernizm, globalizm bahaneleriyle, insanları önce yarışmaya alıştırıp, sonra da sistemce uygun görülen ödüllerle ödüllendirmek oldu bu oyunun temel kuralı. Bir şeyler yapan, yaratan, üreten, eken, düşünen insana, emeği karşılığında bir lunapark bileti sunulması, ceberut bir tavırdır. Faşizm veya emperyalizm vahşetinin kendisi ortadan kaldırılmadan, sadece kavram olarak ortalıktan çekilmeleri son derece şüphe uyandırıcıdır. Fakat, ne tuhaftır ki, o şüphe uyanmadı. Uyanacak olsa da, o seslere zaten hiç değer verilmedi. Her biri, durup dururken, kendiliklerinden yanmış gibi söndü.
Bir yandan da filmler, televizyon ya da pasifleştirici diğer yöntemlerle halklar, masalca yüzer yıllık uykulara yatırıldı. Eğitim denen şeyse, öğrete öğrete, tek taraflı bakmayı öğretti, sorgulamayı değil. Halkın susturulması böylece mümkün kılınmış olundu. Önceleri, Amerikan emperyalizminin ödüllerinden, komformizminden yararlanmak, efektivitenin hızlanması ya da kadınları, sonsuz gençlik vaadiyle, dondurulmuş hindiler haline getirmek hızla talep görse de, bu ‘cazipliklerin’ de bir fiyatının olduğu öğrenildi: Tekerliğin hep dönmesi gerek. Sömüre sömüre...
Faydacı bir kültüre hayranlık duymamız, hayatın kendisini de bir ticaret makinasına dönüştürdü. Eskiden normal insanlar vardı. Buruşuk insanlar vardı. Seven ve sevişen. Erkeklerle kadınlar... Aşk da püritenleşti.
Bir erkek ve bir kadının arasındaki ittifak, çoğu zaman salt faydalanmaya dayanır. Genellikle, ‘patron’ gösterilen erkek olduğundan, kadınlar arasında varolan biyolojik rekabet, patrona duyulan bu hayranlıkla, sermayenin işleyişine hizmet eden toplumsal bir rekabete dönüşür. Bu, kadının kadını sevmesine de engel olur. Arkaik, içgüdüsel ‘tavlama’dan farklı bir cinsellik kavgasına… Tam bir patron-uşak ilişkisine benzer bu. İki hayvan türünün, yani kadın ve erkek türünün temsilciliğinden, başka bir yöne çekilmiş durumdadır tüketim toplumları: Bir ‘tür’ün temsilcilğinden, kapitalist sınıfın ideolojik temsilciliğine...

BAKKALDAN SÜT ALIR GİBİ
Gitgide, ‘postmodernizm’, ‘globalizm’ gibi kavramları öne süren, özgürlüğü de, inatla demokrasiyle eş anlamlıymış gibi sunan, inandırıcı, ama bir tatmin de sağlamayan, sıkıcı bir buz çağına tanık olduk. Emperyalizmin kulis kültürünün kuklalarına dönüştük. Pinokyo oyunu sahneledik, hopladık, zıpladık. Bereket, masallarla gerçek hayat arasında farklar var.
Gerçek hayatta, işler her zaman tam olarak istediğimiz gibi gitmiyor. Burada da öyle oldu. İpler mi eskimiş, oyun mu değişti, ne olduysa oldu, artık Amerikan ‘horozlanma kültürü’nün, temizlenmeyen vicdanının karşısına, bir başka emperyum, ‘Avrupa Birliği’ çıktı. Bunda bir tuhaflık yok; tarih, doğan ve batan emperyumlarla doludur. Yeni sistemlerin oluşması değil, günlük hayatta, çıplak gözle görülebilecek bir hızla, bu yeni kuralları kabul etme kolaylığı şaşırtır beni. Bakkaldan süt alır gibi yeni bir kimliğe bürünmek… Dün ‘Finli bir kız’dım, bugünse ‘imperium girl’ olarak uyandım. Daha dün herkesin dudaklarından iştahla dökülen, ‘Coca Cola’, ‘Chevrolet’ ya da ‘One Man Show’, artık tarihin vahşi kültürünün, tükürülesi imgelerine dönüştü.

LUNAPARKTAN KİLİSEYE!
Şimdi de, herkesin o aynı dudaklarına yeni bir kelime yerleşti: Avrupa. Aslında, gene got ırkından bir birikimdir. Kapitalist Amerikan emperyalizmi yavrulamış ve Avrupa Birliği ‘İkinci Emperyum’ halen doğum sancıları içindedir. Teker teker insanlar da, işte ben Susanna ya da Giovanni, dillerimizin farklılığından ya da toprağı artık ekip biçmediğimiz için birbirimizi tanımaz olduk. Ortak yanlarımız birdenbire farklılaştı.
Yepyeni bir üstünlük statüsü edindirildi. Sevdikleri şeyler o kadar da önemli değil, ama sevmediklerinin benzemesi şart. Daha dün sevmemiz gereken Amerika’dan, şimdi nefret etmeliyiz. Daha doğrusu, herhangi bir Avrupalı olmayana, artık yukardan bakmalıyız; göze batmayacak şekilde tabii. İstediğimiz kadar yüksekten baksak da, alçak gönüllü görüneceğiz. ‘Ex-emperyum’ Amerika, gücünü, uslu görmediği toplumları, utanç duymadan öldürerek kazandı. ‘İkinci emperyum’un bu sömürü geleneğinden kopması ise taze bir güç gerektirecek. Vaktiyle, apar topar gönderilen tüm kavramların tekrar geri dönmesi icap edecek: Demokrasi, kardeşlik, işçi hakları, ekmek, biçmek, sevmek...
Sol gelenekten gelenler için, bu paradoks kalabalığı manidardır. ‘Batı’ kavramının da bölünmesiyle, artık “Hangi batı?” sorusunu duyar olacağız. Eskiden ‘katil emperyalizm’ derken haklı değil miydik? Kim kimi sömürüyor? Kapitalizmin ‘özgürlük’ kavramı kabul görmüş durumda. Bu da mı doğru? Her şey ‘özel’ olmuşken, neden bir hak, her bireye değil de, yalnız zenginlere özel? Enternasyonal işçi hakları nerede, ‘dünya partisi’ hayalleri, marksizm, eşitlik, sınıf kavgaları? Uzaklarda, ama kaldığı yerde de olduğu gibi duruyor. Salt merkez yer değiştiren. Yöntemlerse, medeniyetle örtüştürülen süsler, yalanı güzelleştiren. Şimdiki halde de, bu yüzyılın ilacı gene ahlak olacaktır. Orta Avrupa’nın püriten kültürlerinde iyi bilinir. Halkı iyice sindirmek adına, din, evlilik ya da eğitim, her birinin kullanılması mübah sayılacaktır. Böylece, lunaparktan, kiliseye geçmiş bulunuyoruz artık.
Şu halde, Türkiye’den pencerelerimizi açtığımızda, nasıl görünür dünya?
Bana kalırsa -ki kalmaz tabii-, gereksiz bir geleneğe sarılmak, her zaman ve nerede olursa olsun, gericiliktir. Tutucu insan ya da sistem, objektiviteyi tanıyamaz. Emperyumun da derdi başkadır; faşizm vahim boyutlarda seyretmektedir. İşte, benim Finlandiyam da sosyalizmden, kapitalizme geçti ve yeni emperyuma girdi. Fakat, ‘görünen’, zaman zaman kılavuz istiyor: Irkçılık ve faşizm her geçen gün artarken, yıllardan sonra, solun tekrar uyandığı da bir gerçek. Bu ‘günaydın’la, yenilikler olsun… Kültürler karışsın. Emek harcayanlar harcanmasın. Bazı sesler de hiç kaybolmasın:

“Behey Yunus sana söyleme derler
Ya ben öleyim mi söylemeyince”

Marx, hepimize kolaylık versin…

riitta

Che Big
28-11-2010, 23:51
13 ÇYDD üyesi hakkında takipsizlik kararı çıktı

T24 - Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan ÇYDD yöneticisi 13 kişi hakkında, delil bulunamadığı için kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verildi. İncelemeler sonucunda şüphelilerin terör örgütü üyesi olduklarına dair haklarında kamu davası açmayı gerektirir nitelikte ve yeterlilikte delil elde edilemediği belirtildi.


Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) yöneticisi 13 kişi hakkında, delil bulunamadığı için kovuşturma yapılmasına yer olmadığına karar verildi.


Ergenekon soruşturmasının 12. dalgasında 13 Nisan 2009’da ÇYDD üye ve yöneticisi 42 kişi gözaltına alındı. ÇYDD Genel Başkanı Türkan Saylan’ın Arnavutköy’deki evi dahil 81 adrese baskın düzenlendi. Türkan Saylan, soruşturmanın sonucunu göremeden 18 Mayıs 2009’da yaşamını yitirdi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ÇYDD ve Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) üyeleri hakkındaki soruşturması 18 aydır sürüyor. Gözaltına alındıkları dönemde ÇYDD yöneticisi olan, Beyoğlu Şube Başkanı Oya Kaynak, Üsküdar Şubesi Saymanı Bahriye Uğurel, Genel Başkan Yardımcısı Perran Yorgancıgil, Yönetim Kurulu üyesi Cihan Demirci, Kâğıthane Şube Başkanı Ali Naci Kılıç, Pendik Şube Başkanı Şeyda Eşsiz, Avcılar Şube Başkanı Şükriye Varlık, Bakırköy Şube Başkanı Gülser Alparslan, Zeytinburnu Şube Başkanı Sevtap Sema Murat, Kartal Şube Başkanı Belkıs Dağ, Şişli Şube Başkanı Ersin Aşlamacı, Erenköy Şube Başkanı Recep Altan Eraslan, Kadıköy Şube Başkanı Kadriye Alev Ocaktar hakkında ise takipsizlik kararı verildi.


Savcılar Ercan Şafak ve Murat Yönder’in 2 Kasım 2010’da verdiği takipsizlik kararında, Ergenekon terör örgütünün temel örgütsel dokümanlarında, haklarında dava açılan bir kısım sanıklardan ele geçirilen bazı belgelerde, şüpheli ve tanık beyanlarında ÇEV, ÇYDD ve üyelerinin adlarının geçtiği ifade edildi. Dernek üyelerinin, Ergenekon ile bağlantılarının bulunduğuna dair kuvvetli suç şüphesinin tespit edilmesi üzerine telefon hatlarının mahkeme kararı ile teknik takibe alındığı kaydedildi.


‘Davayı gerektirir unsur bulunamadı’

Tüm bilgi ve belgeler, inceleme raporu sonuçları ve iletişim tespit tutanakları incelendiğinde, şüphelilerin örgüt üyesi olduklarına dair haklarında kamu davası açmayı gerektirir nitelikte ve yeterlilikte delil elde edilemediği belirtildi.


Doğan Gazetecilik İcra Kurulu üyesi “Baba Beni Okula Gönder” kampanyası yöneticisi Tijen Mergen ile ÇYDD Yönetim Kurulu üyesi Prof. Ayşe Yüksel’in de aralarında bulunduğu kişiler hakkındaki soruşturma ise henüz sonuçlanmadı.
..................................................
http://www.t24.com.tr/content/newsdetail.aspx?cat=25&newscode=113540
18 aydir tutuklu bulunanlar delil bulunamadigindan serbest birakildi.....
Kim geri verebilir 13 kisinin hayatindan calinan aylari,kimse veremez....
Türkan Saylanin Emniyete götürülüsünü bir hatirlayin,kanser hastasiydi,zaten bu olaylardan cok etkilenmis,bir kac gün sonrada vefat etmisti.....
ERgenekon balonu sönüyor,savci ÖZ hesap vermeli,davayi eline yüzüne bulastiran Ütopik savci ÖZ,bu davayi sürdürmemeli....
silivrideki 2 üye hakim,ellerinin vicdanina koymali ve yanli kararlarindan vazgecmeli.......

Serenler
30-11-2010, 10:59
Sevgili Sırrı Sakık'a bir soru..

Hınçal ULUÇ

Antalya'da okudum haberi, Hürriyet'in birinci sayfasında.. "Varlığım neden Türk varlığına armağan olsun. Ben Türk değilim ki" demiş, Sevgili Sırrı Sakık.. Buradaki "Sevgili" sıfatının lafın gelişi olmadığını en iyi bilenlerden biridir, Sakık. Karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı bir yakınlığımız var. Bu ülkede binlerce cana mal olan ve ne zaman biteceği bilinmeyen Kürt sorununda silahsız ve bölünmesiz bir çözüm bulunacaksa, bu yolda Sırrı Sakık, Ahmet Türk gibilere ihtiyaç duyacağımızı, önce parlamentodaki etnik Kürt milletvekillerini siyasi çözümün olabileceğine inandırmamız gerektiğini kaç kez söyledim ve yazdım.
Türk ve Sakık Meclis'in "Güvercin" kürtleriydi üstelik.. "Onları köşeye sıkıştırmayın. Kucaklayın" dedim hep..
Ahmet Türk'ü milletvekilliğinden de çıkardık. Onu Meclis'ten ihraç eden Anayasa maddesi referandumla değiştiği halde, geri dönüşünü sağlamak için harekete bile geçmedik. Geçen gün baktım, gazetelerde bir başlık..
"Türk de şahinleşti.."
Siz onun yerine olsanız ne yapardınız?.
Ahmet Türk'ü zorla karşı köşeye itersen, İmralı'dan gelen tehditlere karşı paratonersiz bırakırsan, ne olacaktı?.
Sözüm, BDP Milletvekili, Sevgili Sırrı Sakık'a..
Sevgili Sakık,
Milletvekili olduğun zaman, Meclis'te yemin ettin değil mi?. Etmesen bugün milletvekili değildin zaten.. Ettin.. Hele de, senin, benim yöremde yemin, kutsaldır. Sözü bir de yeminle bağladın mı, güneyde, doğuda, o artık senettir..
Ne dedin o yeminde Sakık..
"Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim."
Hepsini geç.. "Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağıma.."
Sadık kalacağına yemin ettiğin anayasa ne diyor, Sevgili Sakık..
"Madde 66. - Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür."
Anayasa Hukuku açısından geriye doğru gidelim mi?. Bu madde ne demektir, daha iyi anlamak için..
1961 Anayasası, madde 54.. Ayni cümle..
1937 Anayasası.. Dikkatli okuyalım.
Atatürk'ün Anayasası bu..
"Madde 88. - Türkiye'de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese 'Türk' denir."
Ve 1924.. Yeni Cumhuriyetin anayasası..
"Madde 88:- Türkiye ahalisine, din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle 'Türk' ıtlak olunur (adı verilir) .."
Yani, Sadık kalacağına yemin ettiğin anayasa, Türk'ü daha ilk günden, Atatürk'ten beri "Din ve ırk farkı olmaksızın", tekrar ediyorum, "Din ve ırk farkı olmaksızın" bir vatandaşlık bağı olarak tarif ediyor. Hepsi bu..
O zaman "Ben Türk değilim ki" derken, Sevgili Sakık, ya ettiğin yeminine sadık değilsin, ya, sadık kalacağına yemin ettiğin anayasayı bilmiyorsun.
Şimdi, yasaları, anayasaları da bir kenara bırakalım..
Sen Kürtsün Sevgili Sırrı.. Ben çerkesim.. Burası Türkiye.. Ne demek Türkiye.. "Türklerin ülkesi.."
Sen de, ben de Türk olmadığımıza göre bu ülkede "Ötekiyiz." Bunu kendimiz ilan ediyoruz. Bu mudur?. Kendi kendimizi, bu ülkede yabancı, bu ülkede öteki, bu ülkede başkası ilan etmek midir?.
Sen ötekisin. Ben de ötekiyim, ama ikimiz de ayrı ayrı ötekiyiz. Seninle de "Biz" olamayız. Sen Kürtsün, ben çerkesim çünkü..
Ee.. Ne olacak bunun sonu..
Bu ülkeyi kuran Kayı Boyundan 300 kişiden, safkan tek kişi kaldı mı, Rumlarla, Sırplarla, Ukraynalı, Çerkes, Yahudilerle evlenen Osmanlı Padişahları dahil..
Sen ne kadar safkan Kürtsün?.
Ben ne kadar saf kan çerkesim?. DNA, kan tespitleri yaptırdık mı?. Hayır.. Öyle bir iddia ve kanıt, bir insanlık suçuna, ırkçılığa girer çünkü. Senin Kürt olman için "Ben Kürtüm" demen yeter. Benim de "Çerkesim" demem.. O kadar..
Yani, ırkçılık yok. Dincilik, mezhepçilik yok. Şimdi sorumu tekrar ediyorum..
"Kürt sen ve Çerkes ben, hangi ortak paydada buluşup, nasıl 'Biz' olacağız?.
Çözüm "Bölünmek"se, dünyanın birleşerek her gün büyüyen sorunlara çare aradığı günümüzde, Türkiye'yi kaça böleceğiz?..
Türkiye'de kaç ırk, kaç din, kaç mezhep yaşıyor, biliyoruz..
Neye göre ve kaça bölüneceğiz, söyler misin?.
Bölünmeyeceksek, neye göre bir arada kalacağız?.. Nasıl "Biz" olacağız, senle, ben?. İki "Öteki" nasıl "Biz" olacağız?.
Nasıl kardeş olacağız seninle, Sırrı?..


http://sabah.com.tr/Yazarlar/uluc/2010/11/30/sevgili_sirri_sakika_bir_soru

Che Big
30-11-2010, 23:19
AKP, TSK’yı PKK’dan tehlikeli mi buluyor?

Başlığa bakıp, “Bu nasıl soru” demeyin, yaşananlardan sonra bu soru artık meşruiyet
kazanmıştır?
Nasıl mı?
Lütfen son iki yılda yaşananları göz önüne getirin ve AKP zirvelerinin Türk Silahlı Kuvvetleri ile PKK’ya takındıkları tavırları kıyaslayın!
AKP bu süreç içinde PKK’ya boyuna güller atarken TSK’ya tersini
yapıyor!
Öyle ki PKK’nın işlediği cinayetleri bile TSK’ya ciro etmek için olmadık oyunlar oynadılar!
Hatırlayın Tokat’daki malum saldırı da sadece AKP zirveleri değil, Anayasaya göre Başkomutan, Cindoruk’a göre ise AKP Eşbaşkanı olan Abdullah Gül bile TSK’yı açıktan şüpheli ilan etmişti!
PKK’nın bu saldırıyı üstlenmesine bile gönülleri razı olmadı!
Örnek sadece o olsa iyi!
Kısa bir süre önce Taksim’de patlatılan bomba olayı ortada!
Başbakan daha iş araştırma safhasında iken provakasyon yorumunu yaptı ve kafaları karıştırdı!
Tayyip Bey’in bu ifadesi duyulunca da malum güruh yine bildik teraneleri gündeme getirerek TSK’yı imalarla hedefe oturttu!
Bombacı teröristin kimliği ile olay aydınlandı da asker son anda şaibeden arındı!
Düşünün, kazara intihar eylemcisinin devlette kaydı olmasaydı ihale askere kalacaktı. Aynı şekilde Tokat’ta da PKK ‘ben yaptım’ demeseydi TSK yine kendi askerini katleden durumunda olacaktı!
Devletin bir ve iki numarasının ülkenin Silahlı Kuvvetlerine takındıkları bu tutuma bakın ve yorumu siz yapın!
Diyeceksiniz ki, asker de sudan çıkmış ak kaşık değil!
Olabilir ama bununla mücadele etmenin yolu 2500 yıllık bir kurumu tarumar etmekten mi geçiyor?
Yanlış yapanı cezalandırırsınız ama kuruma sahip çıkarsınız!
Oysa şimdi yapılan bizatihi TSK’nın hedef alınması değil midir?
’Hayır öyle değil’demeyin, öyle olmasaydı TSK yandaş medya’da aylar boyunca bu şekilde aşağılanıp dövülebilir miydi?
Abdullah Gül ya da Tayyip Erdoğan istemeyecek de, o televizyonlar ve gazeteler askere bu biçimde hücum edecek, öyle mi?
Komik olmayın!
Tam bu noktada soralım, etkili ve yetkili olup da o yayınlara susmak aslında yapılanları onaylamak değil midir?
Kimse kimseyi kandırmasın AKP’nin nihai hedefi Kemalist Orduyu tasfiyedir!
Kuşkusuz AKP’nin bu operasyonda ABD ve AB gibi destekçileri vardır zira onlar olmasa bu kadar fütursuz olamazlardı!
Peki onlar bunu niye mi yapıyor?
TSK soğuk savaş süreci sonrasında NATO uydusu olmaktan çıktı da ondan!
ABD ve AB yeni Ortadoğu dizaynında tepki göstermesinden korktuğu için TSK’nın kolu kanadı kırılsın istiyor, AKP’nin hesabı ise hem 1923’ün rövanşını almak, hem de Türkiye’nin tamamını ele geçirmektir!

PİS KOKULAR GELİYOR!
Haydarpaşa sabotajının şüphelileri!
Muhtemeldir ki yetkililer Haydarpaşa Garı yangını için alel acele elektrik kontağı benzeri bir açıklama yapıp şüpheleri örtmeye çalışacaklar ama nafile, güneş balçıkla sıvanmaz ve bu olayın failleri bellidir!.. Peki kim midir?.. Haydarpaşa Port ve benzeri projeler için ağzı sulanan malum girişimcilerdir. Olur mu demeyin, Haydarpaşa Garı arazisi İstanbul’un bugün için en kıymetli yeri, zira çok geniş bir alan. Dahası, Marmaray’la orası boşa çıkacağından pek çok çevrenin iştahı kabarıyor. Dolayısı ile böyle bir alanı ele geçirmek onlarca milyarlık rant demek. Buradan hareketle böyle bir yangını çıkarmak zor olmasa gerek!.. Ama istenen olmadı ve bina ne ise ki çatı dışında zarar görmedi. Benim anlayamadığım, yangını söndürmek için havadan müdahalenin neden yapılmadığıdır. Muhalefete çağrımdır, pis kokular alıyorum, aman dikkat!

PES ARTIK!..
AB bitti, Arap şengeni verelim!
Ahaliyi uzun bir süre Avrupa Birliği afyonu ile uyutan AKP iktidarı AB balonunun patlamasının tescili ile yeni afyonlar peşindedir.. Neymiş efendim, Türk halkına AB Şengeni değil de Arap Şengeni, yani vize muafiyetlerini hediye edeceklermiş!.. Peki bu Arap Şengen’inde kimler mi olacak?.. Suriye, Lübnan ve Ürdün... Vallahi pes... İnsan biraz utanıp sıkılır. Yahu bu üç ülke de aç, sefil ve hiçbir şey üretmiyorlar. Ürdün denilen ülke ABD ve İngilizlerin yardımı ile ayakta, Lübnan ise zerre artı değeri olmayan toplama bir şehir gibi; Suriye’yi zaten saymaya gerek görmüyorum. Bu ülkelerle yapılacak vize birliği Türk halkına iyilik değil kötülüktür zira Arap akımı olacaktır!.. Afyonun Arabını görüyor musunuz?

HESAP SORAN YOK Kİ...
Özelleştirmeden gelen milyar dolarlar nerede?
2002 yılında Türkiye’nin ülke borcu 214 milyar dolardı, 2010’un sonunda yani bugün ülke borcu 564 milyar dolar.. Hal bu iken Başbakan hiç sıkılmadan zaman zaman IMF’nin borcunu şöyle ödedik, böyle ödedik diye caka satıyor. İlginçtir muhalefet bu olguyu her nedense ağzına bile almıyor ve toplumun ilgisini çekmeyecek şeylerle uğraşıyor. Bırakın o borçlanmayı, bu ülkenin 80 yıllık birikimlerinin satılmasından gelen onlarca milyar dolarının nerede olduğu ve nereye harcandığı bile belli değil? Soruyorum, Telekom’dan Türpraş’a, onlarca limandan muayene istasyonları ve sanayi kuruluşlarına kadar satılan ülke değerlerinden gelen kaynaklar nerededir? Hem ülkeyi borca batıracak, hem de 80 yıllık birikimleri bir bir satıp harcayacaksın. Bunları afişe edecek ve hesabını soracak birileri yok mu?

Sabahattin ÖNKİBAR

utkuran
01-12-2010, 10:31
İnternet gazeteciliğinde, yeni bir gazete yayına başlamış...

http://www.muhalifgazete.com/kategori.asp?kat=4

STAH
02-12-2010, 04:53
İsviçre hesabı


Kimse yazmıyor. Ben yazayım bari.

İsviçre’deki bankanın adı:
Credit Suisse.
¡
Amerikan belgelerine göre, siyasi liderin gizli hesabına gönderilen paranın yol haritası şöyle...

** Bir Türk bankasının Ankara Gaziosmanpaşa şubesinden, aynı bankanın Mersin şubesine, bir belediye başkanının hesabına 3 milyon dolar havale ediliyor. Söz konusu belediye başkanı, aynı gün, Mersin şubesindeki hesabından, bir Hollanda bankasının Bahreyn şubesine, Khalid Abdullah isimli birinin hesabına, 7 milyon dolar transfer ediyor.
¡
**Khalid Abdullah denilen arkadaş, beş gün sonra, Liechtenstein’daki bir bankaya, Oechslin diye birinin hesabına, 7 milyon doların 4 milyon dolarını gönderiyor. Aynı Khalid Abdullah, bir Arap bankasının Bahreyn şubesinden, Credit Suisse bankasının, Zürih şubesinde “enigma” kod adıyla geçen gizli bir hesaba da, 3 milyon dolar aktarıyor. Altı gün sonra, bu sefer, Oechslin denilen arkadaş, Liechtenstein’deki hesabından, Credit Suisse bankasının Zürih şubesinde “enigma” kod adıyla geçen gizli hesaba, 4 milyon dolar havale ediyor.
¡
**Böylece, İsviçre bankasında “enigma” kod adıyla geçen gizli hesaba, toplam 7 milyon dolar indirilmiş oluyor... Ve, Amerikan belgelerine göre, “enigma” kod adıyla geçen gizli hesabın sahibi, siyasi parti lideri değil aslında... Söz konusu gizli hesap, parti liderinin kızına ait!
¡
Yok yok, telaş etmeyin.
¡
Baykal’a atılan iftiraydı bu.
¡

Bir önceki seçime aylar kala, CHP’nin kurultay arifesinde patlamıştı... Malum medya, Pentagon kaynaklı olduğu iddia edilen palavradan Amerikan belgesine dört kolla sarılmış;

“korkunç şüphe, cevap ver Baykal” manşetleriyle linç ediyordu.

Cevap ver diyorlardı ama, verdiği cevapları yazmıyorlardı. Köşelerinden kampanya yürütüyor, küfür kıyamet, döşeniyorlardı.
¡
Baykal laga luga yapmadı, hukuka, mahkemeye başvurdu, Adalet Bakanlığımız aracılığıyla İsviçre’ye sorulmasını talep etti. Adalet Bakanlığımız, ki, AKP’li bakandı, Türkiye’nin Bern Büyükelçiliği’ni görevlendirdi, büyükelçiliğimiz, İsviçre Adalet Bakanlığı’na başvurdu, İsviçre Adalet Bakanlığı da Zürih Bölge Mahkemesi’ni görevlendirdi... Zürih Mahkemesi, Credit Suisse Bankası’na başvurdu, Credit Suisse Bankası da, “enigma” diye bir hesabın bulunmadığını, Deniz Baykal’a veya kızına ait herhangi bir hesap olmadığını, hiçbir zaman bu kişilere ait hesap açılmadığını “resmi” olarak bildirdi... Daha sonra iftiracı gazetelere açılan davalarda, Pentagon kaynaklı böyle bir belgenin de olmadığı ortaya çıktı.
¡
Ancak, atılan çamurlar gazete arşivlerinde utanç vesikası olarak duruyor hâlâ... Ve, iftira kampanyasını yürüten iğrenç kalemler de, utanmadan hâlâ köşe yazıyor bu ülkede.
¡
Benzer bir kulaktan dolmaya maruz kalan Başbakan, dün, “çirkin iftiraları siyaset malzemesi yapanlar, bu utancı ömür boyu yaşar” dedi. Haklı...

Eski hesaplar açılmışken, nostalji yapayım dedim.

Yılmaz Özdil

e-fulya
05-12-2010, 12:03
Evet medyamızda fiili olarak Suriye Muhaberatına benzer bir yapı oluşmuştur.

AKP ama özellikle de Tayyip Erdoğan aleyhinde bir haber ortaya atıldığında bu güruh anında harekete geçiyor ve akla hayale gelmeyecek metotlara başvuruyor!

Yaptıkları kraldan çok kralcılığın bile ötesinde, fedailiktir.
Son WikiLeaks olayında bu durum bir kere daha tescillendi.

Gazetecinin evrensel görevi iddiaların üstüne gitmek ve araştırmak olduğu halde bu güruh yine korumalığa soyundu!

Neymiş efendim, WikiLeaks saçma imiş!
Dahası, ABD ve İsrail’in operasyonu imiş!
Üstelik yansıttıklarında yeni bir şey de yokmuş!
Tabir yerindeyse her biri belge çürütme görevine soyundu!

Oysa bizzat Tayyip Erdoğan Ergenekon soruşturması sürecinde “Böylesi iddiaların nasıl ortaya çıktığı önemli değil, içeriği önemli içeriği...” dememiş miydi?
Bu beyan ortada ve sıcakken Yandaş Muhaberat Medyası içerikle ilgilenmiyor ve etkiyi azaltmak için olaya İsrail’i karıştırmaya çabalıyor ve komplo imalarını yapıyor!

Görüyorsunuz konu Ergenekon olunca içerik,Tayyip Bey’in İsviçre’deki hesapları iddiası olunca da iddia sahibi önemli oluyor!

Sorarım size, bu anlayışa gazetecilik ve bunu yapanlara gazeteci denilebilir mi?

Her şey açık ve net, bugünkü yandaş medya yapılanması Türkiye’deki yeni Tayyiban rejiminin Muhaberat Teşkilatı ya da SS örgütlenmesidir!
Tayyip Bey için bir isnat ya da ima mı yapıldı?
Topluca hücuma geçip türlü metotlarla dezenformasyona başlıyorlar!

Kuşkusuz medyanın tamamı bu SS’lerden oluşmuyor ama geride kalanların büyük bölümü de Erdoğan’dan zılgıtı yedi mi anında tornistan ediyor!

Son olayda gördük, Başbakan bir “alçak” lafını etti, tamamı sipere yattı!

Emin olun istisnalar bir yana, bugünkü Türkiye medyası, Pravda kadar bile şerefli değildir!
SEBAHATTİN ÖNKİBAR'ın yazısından:
http://www.gercekgundem.com/?c=65107

ayhan53
07-12-2010, 14:50
Can DÜNDAR
Çapkın’ın sicili
07 Aralık 2010

Arkadaşım küçük kızıyla yolda yürüyormuş. Birden ortalık karışmış. Yürüyüş yapan gençlere polisin saldırısına tanık olmuşlar. Arkadaşım gaz bulutu altında oradan kaçmaya çalışırken, panik halindeki kızı sormuş:
“ -Polis niye onları dövüyor anne?”
“ -İzinsiz gösteri yapıyorlarmış kızım...”
Küçük kız irkilmiş:
“ -Peki bizim iznimiz var mı anne?”* * *
Barışçıl yürüyüşlere yapılan resmi saldırıların asıl kalıcı sonucu budur:
Yürüyen protestocular kadar sıradan insanlar da caydırılmış olur.
Bir kararından dolayı bir devlet büyüğünü protesto etmek şöyle dursun, sokağa çıkmanın, yolda yürümenin bile tehlikeli olduğu fikriyle korkutulur genç beyinler...
İktidar soluklanır; muhalefet sindirilir.
Oysa bütün sınırlamalara rağmen, hakkın özü Anayasa’da yazılıdır:
“Herkes, önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız toplanma veya gösteri yürüyüşü yapma hakkına sahiptir.”
* * *
Her “orantısız polis şiddeti”nden sonra emniyetçilerin sığındığı bir bahane var:
“Polisin koşulları... Eğitim sorunu... Psikolojisi” vs...
Oysa örneklerle biliyoruz ki, “Saldırmayacaksınız” emrini alan polisin hemen eğitim durumu düzeliyor; psikolojisi de...
Asıl sorun da burada:
Yani polise göz yuman, hatta “Saldır” emri veren siyasi iktidarda veya o iktidarın gözüne girmeye çalışan amirde...
* * *
İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın, “Hatalılar cezalandırılacak. Gençlerden özür dileriz” diyemez miydi?
O ne yaptı?
Gençlere kameralar önünde cop ve biber gazıyla saldıran polise sahip çıktı; “Hatası olan varsa iç bünyemizde düzeltiriz” dedi.
İyi de bizim iç bünyemiz artık kaldırmıyor bu lafları...
Çünkü kendisi de iyi bilecektir ki, polisin iç bünyesi hataları düzeltmeye değil, örtbas etmeye yarıyor daha çok...
Mesela Türkiye’de insan hakları mücadelesinin simge davalarından biri haline gelen Manisa’yı hatırlıyor musunuz?
Çoğu lise öğrencisiyken vahşice işkence gören 16 genç, 7,5 yıl sonra örgüt üyeliği suçlamasından beraat etmişlerdi.
Onların polis aleyhine açtığı dava ise yıllarca sürmüş, o yıllar boyunca polisler korunup kollanmış, mahkemelere ya yollanmamış ya da resmi araçla yollanmış, zaman aşımına birkaç ay kala 85 yıl hapis cezasına mahkûm olmuşlardı.
Dava dosyasının sürekli Yargıtay’a gidip geldiği o dönemde, kapısında “Bu işyerinde işkence vardır” yazısı asılı Manisa Emniyet Müdürlüğü’nde kim vardı?
Ben hatırlatayım:
Hüseyin Çapkın...
* * *
Ya 2007’de İzmir’de kovalanırken başının arkasına saplanan bir polis kurşunuyla ölen 20 yaşındaki Baran Tursun?
O zaman da polisler, ölümü gizlemek için trafik kazası raporu düzenlemişlerdi.
Cinayet faili polis tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılırken, öldürülen gencin isyan eden ailesi “polise hakaret”ten gözaltına alınmıştı.
Kimdi bunlar olurken İzmir Emniyet Müdürü?
Hüseyin Çapkın...
* * *
Çapkın belki “Bu olaylarla ilgim yok” diyecektir, ama “Amir”, “Memurum her koşulda haklıdır. Haksızsa da kol kırılır yen içinde kalır” diye bakarsa polis cesaret alır, şiddet cüret kazanır.
Bu gidişle hepimizin yürürken izin alacağımız günler yakındır.

JAKO
08-12-2010, 23:35
http://i51.tinypic.com/51q63m.png

e-fulya
09-12-2010, 11:26
Bu oldu ya, artık ölsem de gam yemem.
Türkiye’nin “entel, dantel, özgürlükçü, ileri demokrasici” yazarları dün şöyle yazdılar:
“E o da hamile haliyle gösteriye katılmasaydı.”
19 yaşında genç bir kadın, polislerden dayak yiyip bebeğini düşürüyor, “demokrat yazarlar”, Türkiye’de özgürlüklerin arttığını savunmaktan bitap düşen yazarlar, “O da gösteriye katılmasaydı” diye yazıyor.
Oysa belki de olay çıkarma, kavga etme niyeti olmadığı için gösteriye hamile haliyle katılmakta bir beis görmemiştir.
Bilebilir misiniz?
Dövenin, dövdürenin, “Dövün bu ********leri” diyenin kabahati yok “demokratlara” göre.
Eee, Nasreddin Hoca boşuna çıkmadı bu topraklardan.
O zaman ben size başka bir soru sorayım, ister misiniz?
Mavi Marmara’da hani şu İsraillilerin katliam yaptığı gemide 6 aylık bebeler vardı.
10’lu yaşlarında çocuklar vardı.
İsrail’e kızmadık mı, “Bebelere, çocuklara, kadınlara saldırdınız” diye.
Haklıydık. Saldırmışlardı.
Peki ne fark var arada?
Mavi Marmara’daki çocuklar ve kadınlar kadın çocuk da, dövülen kadın ve düşürdüğü çocuk ne?
Enik mi?
Yazıklar olsun size entel dantel demokratlar!
Bunu da dediniz ya.
Aynaya nasıl bakıyorsunuz bilmiyorum.
Ama fazla yaklaşmayın aynaya da tükürük bulaşmasın.”

Fatih Altaylı

http://www.odatv.com/n.php?n=yaziklar-olsun-size-entel-dantel-demokratlar-0912101200

e-fulya
09-12-2010, 11:34
OLMADI SÜHEYL HOCAM OLMADI

...Acı ama gerçek bu! Süheyl Hocamız, o gençlerin sırf konuşmasına izin vermedikleri için faşist olduklarını savunamaz, ama siyaseti biraz izleyen herkes bu hoyrat düzenin adım adım yerleşmesinde CHP’nin sicilini dökebilir!Bu ülkenin politik gençleri, CHP’yi –ayrıca MHP’yi– AKP’nin kötü gün dostu olarak görüyorlar! Süheyl Hocam, bu izlenimin “haksız” olduğunu söyleyebilir misiniz? CHP’nin işi herşeyden önce bu sicili temizlemek değil mi?
Faşizm ne kelime, o öğrenciler bu ülkede cumhuriyetin nasıl ayakta kalabileceğini göstermişlerdir: Direnme haklarını kullanmışlardır! İktidarın önünde hiçbir denetimin kalmadığı bir ülkede; bir kadının karnındaki bebeği tekmeleyerek öldüren polislerin, amirlerinden, hükümetten, dahası tükürülecek yüzü kalmamış köşecilerinden destek gördüğü bir ülkede, her yurttaşın direnme hakkı var mıdır yok mudur?
O öğrenciler bu haklarını en barışçıl yollardan, ama yumurtalarla, ama sivil itaatsizlikle, ama bağırarak kullanırken, üstelik polis değil milis gibi davranan bir gücün tacizleri altındayken, onlara faşist demek CHP Genel Sekreteri’ne ve bir Anayasa hukukçusuna düşmez.
Çok özür dilerim; imam-hatipçilerin, türbancıların, çeşitli cemaatlerin gönlünü kırmamak için o denli “özen” gösteren bir CHP yönetimi, solcu öğrencilere “faşist” diyemez. Derse, yumurtayı hak etmiş demektir.Bugün SBF’de aslında sizin ifade hürriyetiniz kesilmedi. Siz, CHP olarak, televizyonlarda, mitinglerinizde, dahası mecliste sekiz yıldır yeterince konuştunuz. İfade hürriyeti kesilen, dünyanın en adaletsiz seçim sisteminin varolduğu bir ülkede her türlü örgütlenme girişiminin lime lime edildiği, tarikatların cirit attığı, her türlü çürümüşlüğün ayyuka çıktığı üniversitelerin o öğrencileridir.
Siz görevlerinizi yerine getirdiğinize inanıyor musunuz da size öfke duyanlara faşist diyebiliyorsunuz? Sizin artık “ifade” değil, “yapma” zamanınız gelmedi mi? Örneğin, AKP’nin rektörleri hizaya çektiği gün, partinizin gençlik kolları neredeydi? Bir protestoda anne karnında bir insanın polis şiddetiyle ölmesine CHP’nin tepkisinden tatmin oldunuz mu?
Televizyondan izledik, tartıştığınız gençler “aynı hikayeleri anlatmayın, AKP’den farklı hiçbir şey sunamayacaksınız” yollu konuştular. Çok haklılar.
“Çoğunluk” salonda ya da ülkede yıllardır dinlediklerini bin kez daha dinlemek isteyecek kadar esaret altındaysa, iş bir avuç insana düşer. Anayasa hukuku ne der bilmiyorum, tarihte demokrasi hep böyle “artık yeter” haykırışıyla, artık dinlememekle başlar.
Son olarak; keşke orada Prof. Dr. Süheyl Batum yerine o protestolara daha layık bir CHP’li olsaydı. Ama, CHP’nin nasıl evdeki bulgurdan olmaya başladığını, bu ülkenin dinamik kesimlerinde idare-i maslahatçılığa karşı nasıl bir kızgınlık ve enerji biriktiğini tecrübe etmek Süheyl Hoca’ya nasip oldu. “Faşist” gibi ölçüsüz suçlamalarla kapatılamayacak gerçek budur.


Barış Zeren
Odatv.com

http://www.odatv.com/n.php?n=olmadi-suheyl-hocam-olmadi-0812101200

e-fulya
09-12-2010, 11:43
Özetle, Birinci 12 Eylül ile kurumsallaştırılan Türk – İslam Sentezi, İkinci 12 Eylül ile “İleri Demokratik Faşizm”e evrilmiştir. Faşizm %42’ye, ileri demokrasi de %58’e nasip olmuştur.

http://www.gercekgundem.com/?c=65142

STAH
09-12-2010, 12:12
Bu oldu ya, artık ölsem de gam yemem.
Türkiye’nin “entel, dantel, özgürlükçü, ileri demokrasici” yazarları dün şöyle yazdılar:
“E o da hamile haliyle gösteriye katılmasaydı.”
19 yaşında genç bir kadın, polislerden dayak yiyip bebeğini düşürüyor, “demokrat yazarlar”, Türkiye’de özgürlüklerin arttığını savunmaktan bitap düşen yazarlar, “O da gösteriye katılmasaydı” diye yazıyor.
Oysa belki de olay çıkarma, kavga etme niyeti olmadığı için gösteriye hamile haliyle katılmakta bir beis görmemiştir.
Bilebilir misiniz?
Dövenin, dövdürenin, “Dövün bu ********leri” diyenin kabahati yok “demokratlara” göre.
Eee, Nasreddin Hoca boşuna çıkmadı bu topraklardan.
O zaman ben size başka bir soru sorayım, ister misiniz?
Mavi Marmara’da hani şu İsraillilerin katliam yaptığı gemide 6 aylık bebeler vardı.
10’lu yaşlarında çocuklar vardı.
İsrail’e kızmadık mı, “Bebelere, çocuklara, kadınlara saldırdınız” diye.
Haklıydık. Saldırmışlardı.
Peki ne fark var arada?
Mavi Marmara’daki çocuklar ve kadınlar kadın çocuk da, dövülen kadın ve düşürdüğü çocuk ne?
Enik mi?
Yazıklar olsun size entel dantel demokratlar!
Bunu da dediniz ya.
Aynaya nasıl bakıyorsunuz bilmiyorum.
Ama fazla yaklaşmayın aynaya da tükürük bulaşmasın.”

Fatih Altaylı

http://www.odatv.com/n.php?n=yaziklar-olsun-size-entel-dantel-demokratlar-0912101200

yazıklar olsun..dan çok daha fazla şeyler de söyleceğim ama bu forum yeri değil..

e-fulya
09-12-2010, 12:15
Yanlış imam dinden, Kılıçdaroğlu CHP’den eder!
http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/yazargoster.php?haber=16051

e-fulya
09-12-2010, 13:04
Kemal Bey’in, “Atatürk ayıbı” da bir skandaldır!

Dünkü grup konuşmasındaki kimi sözlerini beğeniyle dinleyip yer yer alkışladığım Kemal Bey, sözlerine, 5 Aralık 1934’te kadına “seçme” ve “seçilme” hakkının verilmesiyle başladı.

76 yıl önceki yasanın, devrimcilerin ve CHP’lilerin ürünü olduğunu söyledi.

Çok doğru…

Kemal Bey, Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı tanıyan yasanın gerçekleşmesinde emeği geçenleri başka tümcelerle de anarken; Kemal Atatürk’ü anmadı!

Oysa… Kemal Bey’in en başlarda, asıl anması gereken Kemal Atatürk’tü!

Anmaması, “unutkanlık” olamazdı! Skandalın ta kendisiydi! Başbakan’ın, TRT 3’teki kadrolarının dün kendisine yaptıklarının aynısıydı!..

“Kemal Bey, böyle bir yanlışı, ayıbı neden yaptı, böyle bir skandala neden imza attı?!” diye sormayacağım…

Kızacaksınız ama… Şu tümceyi yazmadan edemeyeceğim:

Kemal Bey’in, “Atatürk” konusunda sicili temiz değil!.. .
Baki KARAKOL
http://www.gercekgundem.com/?c=65132

ATATÜRK ile ilgili en sağlıklı dökümanların bulunması gerektiğine inandığım CHP'nin yeni internet sayfasından ''Atatürk köşşesi'' niye kaldırıldı;anlayamıyorum..
Chp'de Akp'lileşiyor herhalde..

JAKO
10-12-2010, 13:23
Cumhuriyet 10.12.2010

SÖZDEN YAZIYA
SÜHEYL BATUM

Sindirilmiş Türkiye’nin Gençleri

Sevgili dostlar, çok açık görüyoruz ki ülkemizde oynanan oyun, tüm açıklığı ile, tüm hızı ile “nihai sonuca” doğru götürülmek isteniyor. Oyun hep söylediğim gibi şu; herkes korku ve baskı altına alınıyor. İlk önce medya baskı altına alındı. Nasıl alındı? Medya el değiştirdi, yeni patronlar ortaya çıktı, Başbakan’ın arkadaşları devlet bankalarından aldıkları “bir milyar dolara yakın kredi” ile gazete, televizyon sahibi edildi, eskiler “ihale” yoluyla ya da “astronomik vergi cezası”yla korkutuldu. Sonra işadamları korkutuldu; açıkça, canlı yayında “Bitaraf olan bertaraf olur” dendi. Esnaf da korkutuldu, aydınlar susturuldu. Başbakan açıkça “Benim param olduğunu söyleyen üç buçuk yıldır içeride, haberiniz olsun” dedi. Oktay Ekşi gibi gazeteciler işlerinden atıldı. Ruhat Mengi’nin programı baskı ile, tehditle yayından kaldırıldı. Kısaca “herkes sindirildi”.
***
Bu noktada sesi çıkabilecek, ekonomik nedenlerle de sesi kolaylıkla kısılamayacak bir kesim kaldı. O da gençler ve öğrenciler. Onlar da, uzun bir süreden beri bir protesto eyleminde bulunacak olsalar copla, biber gazıyla, tekmeyle susturuldu. Bunun örneklerini arka arkaya çok sık gördük. Hepimiz hatırlayalım ki İTÜ’de, Bahçeşehir Üniversitesi’nde, Anadolu Üniversitesi’nde, Boğaziçi Üniversitesi’nde protesto etmek isteyen öğrenciler inanılmaz muamelelere maruz kaldılar. En son, Dolmabahçe toplantısı için, İstanbul’a gelen öğrencilerin başına gelenler hepimizin gözü önünde oldu. Bırakın bir şey atmayı, slogan atmayı, daha otobüslerle seyahat ederken durduruldular, dövüldüler, yerlerde sürüklendiler. İnsanlık dışı muamele ile karşılaştılar.

Tabii bunlara şunları da eklemek gerek. Birincisi medyanın büyük bir çoğunluğu da, bu insanlık dışı muameleleri, tamamen görmezden geldiler. Örneğin Boğaziçi Üniversitesi’ndeki saldırının ertesi günü, medyanın yüzde 90’ında bu haberler ve görüntüler ya yer almadı, ya küçücük yer buldu. O da orta sayfalarda. Ta ki görmezden gelinmesi mümkün olmayan son olaya kadar.

İkincisi de iktidar temsilcileri ve özellikle Başbakan, bu olaylara karşı inanılmaz bir davranış biçimi ile karşılık verdi. Ya “yumurta atarak demokrasi olmaz” türünden, tamamen hatalı, demokrasi ile bağdaşması mümkün olmayan bir söylem geliştirdi. Ya “bunları sorguladık, öğrenci değiller” dedi. Pekiyi gerçekten de demokrasilerde “yumurta atılmaz mı” ya da gerçekten de “pankart açılmaz” mı? Hiç atılmaz olur mu, hiç pankart açılmaz olur mu? İngiltere’de, Fransa’da bunun örneklerini görmüyor muyuz, İngiliz bakana atıldığını, Sarkozy’ye yapılan saldırıyı görmedik mi? Birlikte izlemedik mi? Onlar demokratik ülkeler değil mi?
***
Ama düne kadar Başbakan’ın ve AKP temsilcilerinin bu söylemlerini, demokrasiyi pek bilmedikleri, demokrasiden pek anlamadıkları gerçeğine bağlıyordum. “Sayın Başbakan bilmeyebilir, ama demek ki danışmanları, bakanları da bilmiyorlar” diye düşünüyordum. Hatta kendi kendime “Adalet Bakanı, bunu söylemek ya da bilmek için bakan yapılmamıştı ki, İçişleri bakanı da, bunun için bakan yapılmamıştı ki, bu baskının ve bu hatalı söylemin demokrasi ile bağdaşmadığını nasıl söylesinler, neden söylesinler” diye düşünüyordum.

Ama Ankara Üniversitesi’ndeki olay, Başbakan’ın bu söyleminin “sadece bilmemezlikten kaynaklanmadığını” açıkça ortaya koydu. Benim Başbakan’ın ve Sayın Burhan Kuzu’nun sözlerinden anladığım, onların açıkça “gençlere karşı, bundan sonra da girişecekleri hareketlerin ve sürdürecekleri davranışın daha şiddetli olacağını” gösteren ipuçları. Ve senaryo şu, “Ankara Üniversitesi SBF’de iki politikacı da yumurta saldırısına uğradı” diyerek, öğrencilerin eylemlerini tartışır hale getirmek ve “canım protestonun bu kadarı ve bu şekli de fazla, bu şiddete yöneldi” biçiminde bir anlayışın yerleşmesini sağlamak. Ya da “bak bunun ucunda Ergenekon var, başka terör örgütleri var” diyerek, şiddetin, baskının dozunu arttırarak sürdürmeyi denemek. Yani sindirilmiş Türkiye’nin sinmeyen tek unsuru kalan gençleri de, baskı ve korku altına almak.

Ama dünden beri gelen yazılardan, yorumlardan anlıyorum ki, sevgili dostlar, sizler de, büyük çoğunluğumuz da, oynanan oyunun farkındayız, senaryonun farkındayız. Ve Sayın Başbakan’a, AKP temsilcilerine, yandaşlara ve medyanın bir bölümüne karşın, gençlerimizi, öğrencilerimizi, çocuklarımızı; bu oyunun, bu senaryonun “yeni mağdurları” yaptırmayacağız.

orwel1984
10-12-2010, 20:18
'Sırdaş Hesap'
Eric Edelman beş farklı hesaptaki 7 milyar dolarlık gizli servetinin belgelerini ABD Ankara Büyükelçiliği’nde Erdoğan’ın önüne koydu. Bu bilgi Ergenekon dava dosyasında İşçi Partisi Genel Başkan’ı Doğu Perinçek’e ait ek klasörlerden çıktı… 30 Ocak 2006 Pazartesi günü Mehmet Ali Güller gazeteci Hayrullah Mahmud’un kendisine gönderdiği e-postayı Doğu Perinçek ile paylaşıyor.

http://www.aydinlik.com.tr/

Adi adamlar benim dünyalar tatlısı güzel başbakanıma ŞANTAJ yapmışlar. Acaba karşılığında ne aldılar merak işte............

e-fulya
12-12-2010, 10:39
...Bakın Amerikan 6. Filosu ülkemize geldiğinde neler yaşanmıştı?

GENELEV PROTESTOSU

O günlere uzanalım mı?

6. Filo'nun 60'lı yılların sonunda Türkiye'ye yaptığı ziyaret, eşi benzeri o tarihe kadar görülmemiş protestolara neden oldu. .

6. Filo'nun ilk durağı İzmir'di. İzmir Limanı'na demirleyen filo, protestoyla karşılaştı. Öğrenci örgütleri, sendikalar, sivil toplum örgütleri; emperyalizmin gözcüsü olarak düşündükleri bu filoyu kendi limanlarında görmek istemiyorlardı.

Ama 6. Filo'ya en ilginç protesto, bambaşka bir meslek grubundan geldi. 'Genelev çalışanları' bol parayla sahile inmiş Amerikan askerlerine 'dükkan'larının kapalı olduğunu açıkladılar. Türk kadınıyla tanışmaya hevesli Amerikan denizcilerini içeri almadılar. Dünyada eşi benzeri olmayan bir eylem koymuşlardı. 'Tepecik sakinleri' ilk büyük anti-emperyalist eylemin sahibiydiler.
6. Filo bir sonraki durağında İstanbul Dolmabahçe önüne demirledi. Asıl büyük gürültü de orada koptu. Dünyada esen rüzgarla giderek hareketlenmiş 68 kuşağı için bu kabul edilemez bir şeydi. Amerikan askerleri denize dökülecek ve çok yakınlarında hissettikleri devrimi yapacaklardı.

Hemen her gün protesto eylemleri yapılıyordu. Bu protestolardaki sosyalist motif ise İslamcı gençleri rahatsız etmeye başlamıştı. Onlar da Milli Türk Talebe Birliği, İlim Yayma Cemiyeti gibi derneklerde örgütleniyorlardı. Ama solcuların giderek artan eylemlerine karşı bir direniş komitesi kurmuşlardı. 40'lar Komitesi. Bu komitenin üyeleri arasında ünlü bir isim de vardı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül.
BEYAZIT'A KIZIL BAYRAK

Ama bu tepkileri örgütleyen asıl bir gazeteydi. Mehmet Şevket Eygi'nin sahibi olduğu Bugün Gazetesi. Olayların fitili Bugün Gazetesi'nde ateşlendi.

11 Şubat günü Beyazıt'ta yapılan eylemde Beyazıt Kulesi'ne kızıl bayrak çekilmesi bardağı taşıran damla olmuştu. Gazete ertesi gün 'Tarihimizin en kara günü' başlığıyla çıktı. Mehmet Şevket Eygi 'Kızıl komünistler'e hadlerinin bildirilmesi gerektiği çağrısını yaptı. 14 Şubat günü Milli Türk Talebe Birliği'nin, Cağaloğlu'ndaki salonunda 'bayrağa saygı' toplantısı yapıldı. MTTB Başkanı İlhan Darendelioğlu'na göre 'memlekete ihanet eden bu hainleri toprağa gömme zamanı gelmişti.'

AMERİKALILAR ŞOK OLDU

Ancak işin tuhaf yanı şuydu; muhafazakar gençlik, solculara olan tepkisinden dolayı Amerika'nın yanında yer almaya karar vermişti. Hatta 16 Şubat Pazar günü inanılmaz bir eyleme imza attılar. Dolmabahçe'ye demirlemiş 6. Filo'ya ait bir gemiyi kıble yaparak namaz kıldılar.
Amerikan deniz subayları şaşkındı. İzmir'de genelev kadınları onları kapıdan içeri almamıştı. Şimdi de İstanbul'da gemileri kıble kabul edilmiş, muhafazakar gençlik gemiye karşı namaz kılıyordu. Devrimcilerse Amerikalıları denize dökmek için Dolmabahçe'ye yükleniyordu. Ancak aşmaları gereken hazırlıklı bir kitle vardı. Hazırlıklı diyorum, çünkü MTTB'ne gerekli aletler dağıtılmıştı.

16 Şubat 1969 Pazar günü ateşle barut yan yana gelmişti. Ve beklenen kan döküldü.
Protestocu solcular kalabalıktı. Yaklaşık 35 bin kişiydiler. Karşıda onları bekleyen 3 bin kişilik bir kalabalık vardı. Ama polis protestocuları dağıtmaya kararlıydı. Taksim meydanında polis destekli İslamcı gençlik kendinden çok daha fazla olan bu protestocuları püskürtmeyi başardı. Ali Turgut Aykaç ve Duran Erdoğan hayatını kaybetti. Onlarca kişi yaralandı.

İçişleri Bakanı Faruk Sükan olayların sorumlusu olarak Türkiye İşçi Partisi'ni ilan etti. Aydınların tavrı ne oldu dersiniz? Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca davetli olduğu 'Uluslararası Şiir Programı'na Amerika'nın ev sahipliğini yaptığı gerekçesiyle katılmaktan vazgeçti.
Peki, kanlı pazarın video görüntüleri var mı? Vardı. Üstelik bu görüntüler TRT tarafından kaydedilmişti. Hatta mart ayında 'Kanlı Pazar' adıyla yayınlanacaktı. Ancak Başbakan Süleyman Demirel son anda devreye girdi ve TRT'deki bu yayını önledi.

Gazeteci Atılay Kayaoğlu ise Ali Turgut Aykaç'ın öldürülüşünü çektiği fotoğrafıyla yılın en iyi fotoğrafı ödülünü aldı...)

Buram buram provokasyon kokan bu 'kanlı gün'ün bayraktarlığını yapan bir isim akıllarda kaldı. Bugün gazetesinin sahibi M. Şevket Eygi. Ancak gazetedeki bir başka ilginç isim de Şule Yüksel Şenler'di. Şule Hanım yıllar sonra Türkiye'de türban meselesini gündeme ilk getiren kişi olarak ünlenecekti. Şule Yüksel Şenler ile Şevket Eygi, Anadolu'yu il il gezerek kadınların tesettüre girmeleri gerektiğini anlatıyorlardı.

Hatta üniversitede ilk türban eylemi 1968 yılında Ankara DTCF'de yapılmıştı. Şule Şenler'in sıkı bir okuru olan Hatice Babacan türbanla derse girmek istedi. Ancak ısrarını sürdürünce okulla ilişkisi kesildi.

ÖZAKINCI'NIN BULDUĞU BELGE

Gelelim Şevket Eygi'ye...Araştırmacı Cengiz Özakıncı, Şevket Eygi'nin Kanlı Pazar'dan tam 20 gün sonra hesabına yatan bir parayı bulup çıkarttı. Üstelik dekontuyla... Özakıncı'nın yayınladığı belgeye göre 'Kanlı Pazar'dan tam 20 gün sonra Hollanda'da bir bankaya Mehmet Şevket Eygi adına 350 bin dolar yatırılmıştı. München Commerzbank a. g. jurnalist Mehmet Şevki Eygi.
Konte No: 86473/4936. Tarih: 8.3.1969.
Para Cidde'den gönderilmişti. Uğur Mumcu'nun deşifre ettiği Rabıta örgütünün bu para olayında bağlantısı bulunmuştu. Mehmet Şevket Eygi buna itiraz etti. Ama dekont ortalık yerde duruyordu. Şevket Eygi bunu izah edemedi. Bu olay tarihimize 'Kanlı Pazar' olarak geçti.

Gürkan HACIR-Akşam
http://www.gercekgundem.com/?p=336540

LARİX
12-12-2010, 13:22
Kemalist şiddet

Acemi doktorun kanserli tümöre yanlış neşter vurup bir anda metastaza yol açması gibi polisin İstanbul’da gençlere vahşice saldırıp dövmesi de “genç faşizmin” saldırgan şiddetini toplumun “doğal ve alışılmış” bir parçası haline getirdi.

İstanbul’da gençler fikirlerini söylemeye çalışıyorlardı.

Fikirlerinin ne olduğu önemli değildi, neticede haklı ya da haksız bir şey anlatmaya uğraşıyorlardı.

Ellerindeki sopalara ve saldırgan tavırlarına rağmen olay, insanların yerlerde sürüklenip tekmelendiği bir rezalete dönüştürülmeden önlenebilirdi.

Öyle olmadı.

Fikirlerini söyleyemediler ve insafsızca dayak yediler.

İstanbul’da susturulan gençler, bu kez Ankara’da başkalarını susturmak için ortaya çıktılar.

Süheyl Batum’u konuşturmadılar.

Burhan Kuzu’yu yumurta yağmuruna tuttular.

İstanbul’da “susturulan” onlardı, Ankara’da “susturan” onlar oldular.

Dolmabahçe’de bir haksızlığa uğramaları, Ankara’da ise “iktidar” milletvekiline saldırmaları, onlara epeyce taraftar kazandırdı.

Ve, Türkiye’nin gündeminin bir parçası haline geldiler.

Dün de Türkiye’nin en parlak entelektüellerinden biri olan şair Roni Margulies’e saldırarak üstüne boya döktüler.

Sosyalist bir demokrat olan Margulies’in fikirlerinden hoşlanmıyorlardı ve onu kaba kuvvetle susturmayı istiyorlardı.

Ankara’daki olay da, Çanakkale’de dün gerçekleşen saldırı da bu gençlerin asıl amacının “susturmak” olduğunu ortaya koyuyor.

Gençlerden beklenildiği gibi bir özgürlüğün öncüsü değiller.

Aksine toplumsal bir “susturucu” olmayı görev edinmişler.

Şiddet uygulamaya yatkınlıkları, İstanbul’da kendilerini döven polislerin şiddete yatkınlığından hiç farklı değil.

“Tek sesli” bir toplum kurmayı tasavvur eden Kemalizm’in “yumurtalı, boyalı” yeni havarileri rolündeler.

Belli ki saldırılarını da sürdürecekler.

Ne yapacağız bu çocukları?

Kemalist SS’ler gibi oraya buraya saldıran, fikirleri ezmeye çalışan, kaba kuvvete başvuran bu gençlerin önünü nasıl keseceğiz?

Herhalde onların yöntemlerini kullanmayacağız.

Onları dövmeyeceğiz.

Onları dövenleri alkışlamayacağız.

Sadece dürüst ve ilkeli olacağız.

Onlar, bütün bu faşizan saldırılarına rağmen bir haksızlığa uğradığında onları koruyacağız, oraya buraya saldırdığında onların saldırılarını kınayacağız.

Bu tür faşizmin panzehiri, kararlılık, dürüstlük ve ilkeliliktir.

Peki, bütün bir toplum olarak bu ilkeli kararlılığı gösterebilecek miyiz?

Onlar dayak yediğinde ayaklananların ve onlara sahip çıkanların hepsi, şimdi onlar, yapayalnız, korumasız, korunaksız gezen, sadece kendi fikirlerini söyleyen bir şaire saldırdığında aynı tepkiyi gösterecek mi?

Dayak yiyen Kemalist gençleri sahiplenenler, saldırıya uğrayan sosyalist bir şairi de savunacaklar mı?

Yoksa, şartlar ne olursa olsun yalnızca bu saldırganları mı destekleyecekler?

Bu tür olaylar, bu ülkedeki yazar çizerlerin, aydınların tercihlerini ve tıynetlerini de ortaya çıkaracak birer imtihandır.

Kimin ilkeli, kimin ilkesiz olduğunu gösterir.

Bunu görmek bile bir kazançtır.

Bir şerden bir hayır çıkar o zaman.

Ayrıca bütün maskeli ve maskesiz Kemalistler, zihinlerinde hep bir “takrir-i sükûn” kanununun özlemini taşıyanlar, toplumu susturmak isteyenler, Margulies gibi adamların susturulamayacağını da görürler.

Roni kimseye yumurtayla, boyayla saldırmaya tenezzül etmez, buna ihtiyacı da yoktur, onların hepsini fikirleriyle korkutur, ödlerini patlatır, çaresizlikten beyinleri yerine boya kovalarını kullanmak zorunda bırakır.

Şairdir, yazardır, sosyalisttir, yiğittir.

Kimseyi susturmak istemez, aksine herkes konuşsun diye mücadele eder.

O genç Kemalistler buna cesaret edebilir mi, saldırmadan, çeteler halinde dolaşmadan, ona buna boya atmadan fikir tartışmalarına girebilir mi?

Pek zannetmiyorum.

Bunu becerebilecek olsalar ülkenin gündemine yumurtaları ve boyalarıyla değil fikirleriyle girerlerdi.

Ama görünen o ki, yumurta bile onların “fikirlerinden” daha dikkat çekici bugün

Ahmet Altan

e-fulya
12-12-2010, 14:06
Atatürkçü öğrenciler
İkinci Cumhuriyetçi Ahmet Altan’ı
yumurtalayarak protesto etti

04.11.2003


...24 Ekim’de İstanbul Üniversitesi’nde Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu’na bağlı öğrenciler Ahmet Altan’a yönelik bir yumurtalı protesto gösterisi düzenlediler.

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne İktisat Kulübü’nün davetlisi olarak gelen Ahmet Altan’ı İktisat Fakültesi koridoruna girdiği sırada “Türk Düşmanı Ahmet üniversiteden defol”, “Atatürk düşmanı Ahmet Altan üniversiteden defol”, “İşbirlikçi Ahmet Altan’ı üniversitede istemiyoruz” dövizlerini açan yaklaşık 50 kişilik Atatürkçü öğrenci sloganlarla karşıladı.

Sloganlar karşısında şaşkına dönen Altan daha ne olduğunu anlamadan Atatürkçü öğrenciler tarafından yumurta yağmuruna tutuldu. Yüzüne ve vücuduna gelen yumurtalarla omlete dönen Altan koşturarak İktisat Fakültesi kapısına yöneldi. Atatürkçü öğrencilerin kovaladığı Altan arkasına bakmadan üniversiteden kaçtı.”

...Tüm dünyada yumurta, domates veya pasta fırlatarak yapılan eylemler saldırı değil, protesto gösterisi olarak adlandırılır. Atatürkçü gençlere saldıran köşe yazarları ve onların gazeteleri Avrupa’da geçen benzer olaylarda nedense şimdiye kadar hiç saldırı ifadesini kullanmadılar. Tersine benzer eylemlerde yumurtayı yiyen şahısın düştüğü komik durumun kahkaha efektleriyle gösterildiği haberler hala akıllardadır. Sömürge basını yazarlarının o çok övdükleri AB yasalarında bile zaten bunlar bir linç girişimi değil, demokratik bir protesto şekli olarak kabul edilir.

...Basınımız kendi ulusundan o kadar kopmuştur ki Avrupalı yaptığında şirin ve renkli eylemler olarak gazete sütunlarında yer alan olay, Türkler tarafından yapılınca birden vahşi bir av töreni oluvermektedir.

Batıcı aydınların herşeyi Avrupa’nın tekelinde gördüğünü biliyorduk, ama Türklere protesto gösterisi yapmayı yasaklayacak kadar Batılılaştıklarını biz bile düşünememiştik.

Protestonun gerekçesi :
Ahmet Altan’ın Türk ve Atatürk düşmanı olmasıdır
...Protestonun gerekçesi Ahmet Altan’ın Atatürk’e, Atatürkçülüğe ve Türklere yönelik küfre varan hakaret ve aşağılamalarıdır. Bu şahıs düşünce özgürlüğü kılıfı altında ve İkinci cumhuriyetçi, gerici ve mandacı şakşakçılarını da arkasına alarak küfürlerini yıllardır sürdürmektedir.

Eylemi düzenleyen gençlerin ırkçılığından ve hoşgörüsüzlüğünden çokça sözedildi. Oysa, ortada ırkçı olan birisi varsa o da Ahmet Altan’dır. Son 20 yıldır yazarlık adına yaptığı şey “Türklerin ne kadar ilkel ve kaba, Avrupalı’nın ise ne kadar ileri ve üstün” olduğunu anlatmaktır. Türk ulusunu aşağılamak ve Türklere küfretmek mandacı yazarlarımızca çağdaşlığın ve aydın olmanın gereklerinden birisi sayılırken ırkçı küfürlere karşı Türklerin kendini savunması ırkçılık olarak damgalanmaktadır.

...Ahmet Altan açıkça vatanı satmanın propagandasını yapan biridir. Türkleri aşağılayan, Atatürk’ü devamlı küçümseyen ve ona hakaret eden, Kurtuluş Savaşı’nı hiç yapılmamış sayan, “Kahrolsun bağımsızlık” diyen, “Ben vatanı kiraz ağacının gölgesine ve kadın memesine satarım” diyen birisini protesto etmek Atatürkçü gençlerin sadece hakkı değil, görevidir de.

İkinci cumhuriyetçi mandacıları bu kadar şımartan da şimdiye kadar birinin çıkıp da bunlara haddini bildirmemesidir. Ahmet Altan’ın ataları olan Ali Kemaller ve Rıza Tevfikler de Atatürkçü gençler onlara haddini bildirene dek Türkler ve vatanseverlere bol keseden küfürlerini savurmuşlardı.

Ali Kemal Kuvayı Milliyecilere “eşkiya” Mustafa Kemal’e “Ankara’nın serserisi” deyip işgalciyi savunurken Rıza Tevfik ise İstanbul Üniversitesi’ne gelip hiç utanmadan şu sözleri sarfedebilmişti: “...Türkün asırlar boyu bileğinde salladığı kılıncından başka nesi var? Hala İstanbul’da oturabiliyorsanız bunu Düvel-i Muazzama’nın Alem-i İslam’a karşı hizmetine borçlusunuz”.

İşte onlara haddini bildiren Kuvayı Milliyeci üniversite öğrencileri olmuştur. Önce yumurtalanıp sonra da okuldan kovulan bu işbirlikçilerin ağzından bir daha küfür duyulmamıştır.

Bugün Atatürkçü gençlerin düzenlediği eylem 80 yıl önce yapılandan farksızdır. Küfürleri engellemenin başka bir yolu da henüz keşfedilmiş değildir.

http://www.turksolu.org/16/ayas16.htm

İstanbul Üniversitesi öğrencileri
daha önce de Ali Kemal’i yumurtalamıştı


...İşgal İstanbul’undaki gençler, içinde bulundukları onur kırıcı durum dolayısıyla ulusçuluk düşünü (milliyet duygusu) yönünden alabildiğine duyarlıydılar... Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkan, Kuvayı Milliyecileri “eşkiya diye niteleyen Peyam-ı Sabah ve Alemdar gibi gazetelerin yayınları da gençleri incitmekteydi.

...Öğrenciler Sultanahmet’te Akademi denilen kahvede toplanarak belirlenen günde fakültelere gidip olay çıkartmak ve böylece üniversite yönetimine derslere yeniden ara verdirmek kararı aldılar... Daha sonra öğrenciler hocaları Ali Kemal, Köprülüzade Fuat, Cenap Şahabettin ve Ali Reşat beyleri üzerlerine çürük yumurta atarak protesto ettiler... Bunun üzerine Senato yetkisini kullanarak öğrenciler tarafından istenmeyen hocalara süresiz izin verdi ve yerlerine yeni öğretim üyeleri atadı. Karar 29 Temmuz 1922’de onaylandı... Kazım İsmail Gürkan o günü (8 Kasım 1922) şöyle anlatıyor:

Zeynep Hanım konağı önünde toplanan halk, gençleri bağrına basmak istiyor, ahali arasından gençlere sevgi gösterileri yapılıyor, binanın balkonundan, pencerelerinden heyecanlı cevaplarla ‘Mustafa Kemal, Ordu’ seslenişleri yükseliyordu.”

http://www.turksolu.org/16/ayas16.htm

LARİX
12-12-2010, 15:17
Sesini duyurmanın daha insancıl yöntemleri var iken, ilkel yöntemlere başvurmak sizin gibi çağdaş ..!!! insanlara yakışmaz... insanları sokak eylemlerine teşvik etmeyle, öğrencilere gaz verip milletvekillerine yumurta attırıp arkasını sıvazlayarak , varabileceğiniz yer şu anda bulunduğunuz noktadan bir adam öte olamaz..üniversiteleri 12 eylül öncesine çevirmeye çalışmak , hasta bir zihniyetin ürünüdür...

Bugun yumurta atanlara alkış tutanlar , yarın kafasına aynı yumurtayı, domatesi yiyeceklerinide bilmesi gerekir...

Bırakın bu provakasyonları, bir kerede sağduyulu olun , akl-ı selim duruş sergileyin... Birkerede şu canım ülkenin hayrına nefes alın...

Serenler
12-12-2010, 18:45
Sesini duyurmanın daha insancıl yöntemleri var iken, ilkel yöntemlere başvurmak sizin gibi çağdaş ..!!! insanlara yakışmaz... insanları sokak eylemlerine teşvik etmeyle, öğrencilere gaz verip milletvekillerine yumurta attırıp arkasını sıvazlayarak , varabileceğiniz yer şu anda bulunduğunuz noktadan bir adam öte olamaz..üniversiteleri 12 eylül öncesine çevirmeye çalışmak , hasta bir zihniyetin ürünüdür...

Bugun yumurta atanlara alkış tutanlar , yarın kafasına aynı yumurtayı, domatesi yiyeceklerinide bilmesi gerekir...

Bırakın bu provakasyonları, bir kerede sağduyulu olun , akl-ı selim duruş sergileyin... Birkerede şu canım ülkenin hayrına nefes alın...


Sevgili Larix;
Yumurta atmak da pabuç atmak da protesto yöntemidir. Bush'a atılan pabuç için hepimiz sevinçten dört köşe olmadık mı?
Hele bir de suratının tam ortasına gelse tam olacaktı olmadı..
Bush bu olayı bu pabuç 44 numaraydı sanırım deyip geçiştirdi. Sayın Burhan Kuzu ise tam isabet alıp omlet oldu.
Bu durumda olan oldu olmasına da bence asıl önemlisi bu değil.
O fakülteden bugüne kadar ne sağı ne solu hiçbir siyasi sağlam çıkamadı. gelen hemen her siyasi protesto edildi. Burhan Kuzu da başına geleceği bilerek oraya gitmişti.
İstanbul'da konuşturulmayan aşırı şiddete maruz bırakılan, bebeği düşürülen, ağzı burnu kırılan öğrenciler Ankara'da sadece yumurta ile tepkilerini ortaya koyarak bu defa siyasetçilere söz hakkı vermediler.
Yumurtadır size de gelir bana da gelir. Hatta isabet aldığınız yumurta çürük değilse şanslı bile sayılabilirsiniz.
Önemli olan bu olaydan sonra olayı uygun bir jestle geçiştirmektir. Burhan Kuzu mesela "İstanbuldaki olayla ödeştik " dese konu tatlıya bağlanırdı.
Bunları nereden biliyor yazıyorsunuz derseniz bizler 1968-1980 dönemlerini yaşadık. O yıllarda binlerce kişi öldü. Şimdiki olaylar ona bakınca solda sıfır kalıyor.
Bu insanlar gençtir. Tepkilerini de biraz anlayışla karşılayacağız.
Başbakanın, Burhan Kuzu'nun ve emniyetin katı ve aşağılayıcı tutumları beni çok endişelendiriyor. Bu çocuklar bu insanların çocuğu yaşında. Bu kadar katılığa kabalığa hiç gerek yok.
Benim asıl korkum bu olayların tırmanması, kazara veya provokatif bir şekilde bir öğrencinin hayatını kaybetmesi ile çok daha vahim olaylara yol açabilir ve iş hükümetle üniversite gençliği arasında kan davasına dönebilir.
Bu ise kesinlikle ülkemizin hayrına bir durum değildir.
Önce aklıselim...

Serenler
12-12-2010, 19:33
İbretle okunmaya değer bir yazı;

68 kuşağını iyi tanıyor musunuz


MHP Lideri Bahçeli son öğrenci eylemlerini 68 dönemine benzetti. 68 kuşağı üzerine bugüne kadar pek çok kitap, makale yazıldı; belgeseller, diziler, filmler çekildi. Ama bir konunun üzerinde nedense pek durulmadı. Bu nedenle 68 kuşağı sanki hep eksik anlatılmış gibi geliyor bana. Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, Sinan Cemgil, İbrahim Kaypakkaya ve nicelerini gerçekten tanıdığınızı mı düşünüyorsunuz? Gelin onların pek bilinmeyen yönlerini yazayım, kararı siz verin...

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/16512571.asp?yazarid=218&gid=61

==========================================

e-fulya
12-12-2010, 19:36
Roni kimseye yumurtayla, boyayla saldırmaya tenezzül etmez, buna ihtiyacı da yoktur, onların hepsini fikirleriyle korkutur, ödlerini patlatır, çaresizlikten beyinleri yerine boya kovalarını kullanmak zorunda bırakır.

Şairdir, yazardır, sosyalisttir, yiğittir.

Ahmet Altan

Ahmet Altan gerçekten çarpıtıyor ..Roni Margulies gerçekten sosyalist olsa hemen her yazısında TKP'lilere hakaret etmezdi..ve Necmettin Erbakan'ın bile TKP'ye üye olduğunu iddia etmezdi:
http://haber.sol.org.tr/medya/tarafin-tkp-muhabirine-boyali-protesto-haberi-17437
http://www.taraf.com.tr/roni-margulies/makale-erbakan-hocanin-yeni-partisi.htm
http://haber.sol.org.tr/sol-partilerden/odpden-roni-margulies-eylemi-aciklamasi-haberi-17542

Yine bu Roni efendi,11.aralıkta,yani dün Çanakkale'de 18 mart Üniversitesi öğrencileri tarafından boya ve yumurta yağmuruna tutulmuş..
Protestocu gençler ''Marguiles'in Türkiye devrimci değerlerine yapmış olduğu saldırılardan dolayı bugün bir insan hakları savunucusu olarak karşımıza çıkmasını protesto etmek istedik'' diye konuşmuşlar..

http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/canakkalede-roni-marguliese-yumurta-ve-boya-haberi-36796

Roni efendi öncelikle toplumsal hassasiyetlere dikkat etmeli,saldırgan,hakaret dolu yazılar yazmamalıdır.

Mesele yumurtadan açıklmışken şu Ahmet Altan'a sormak lazım..Yahu,sen değilmisin ki tartıştığı eşinin üzerine bir kavanoz b.ku döken Sevan Nişanyan'ı Agos gazetesinden Taraf'a transfer eden..

Sen Roni'ye atılan yumurtaları hazmedemiyorsun da,karısının üzerine bir kavanoz dışkı dökeni gazetene alıp yazar yapmayı nasıl hazmettin?

Tnaaa28
12-12-2010, 19:50
Bush ile kuzu aynı konumda değildir... Bush bana görede o protestoya layıktı...Çünkü bush bizden kimsenin sevmediği insanların ölümüne sebepolan bir liderdi... Mesela öcalana biri ayakkabıyı suratına yapıştırsa ben ve hepimiz zevkten dört köşe oluruz... ama kalkıp birisi Kılıçdaroğluna ayakkabı fırlatsa yada yumurta atsa o atan kişiden ben utanç duyarım... hiç bir zaman böyle şeyler normal bir protesto şekli olamaz bence tabiii

protesto edilebilinir çıkarsın yürüyüş yaparsın ,basın açıklaması yaparsın, kendini ifade edersin.. o üniversitedeki protestoda bağırsalar ,slogan atsalar hiç bi şey demem ama yumrtayı hoş karşılamam, çünkü her şeyden önce bir küçüğün bir büyüğüne böyle davranması nasıl hoş olabilir.:yes:

e-fulya
12-12-2010, 19:58
... ama kalkıp birisi Kılıçdaroğluna ayakkabı fırlatsa yada yumurta atsa o atan kişiden ben utanç duyarım..

Sayın Baykal'a Van'da yapılan yumurtalı saldırı sonrasında bu forumda böyle bir kınama,utanç yazısı yazıp yazmadığınızı bilmiyorum ama Akp'liler tarafından yapıldığı ispatlanan bu saldırıdan sonra ben Başbakan dahil hiçbir Akp'li üst yöneticinin bu olaydan dolayı utanç veya üzüntü duyduğuna tanık olmadım,duymadım.

Tnaaa28
12-12-2010, 20:03
Sayın Baykal'a Van'da yapılan yumurtalı saldırı sonrasında bu forumda böyle bir kınama,utanç yazısı yazıp yazmadığınızı bilmiyorum ama Akp'liler tarafından yapıldığı ispatlanan bu saldırıdan sonra ben Başbakan dahil hiçbir Akp'li üst yöneticinin bu olaydan dolayı utanç veya üzüntü duyduğuna tanık olmadım,duymadım.

Ben kendime ait fikrimden bahsettim.. Aynen dediklerim Baykal a yapılanlar içinde geçerlidir... kesinlikle tasvip etmiyorum..

Serenler
12-12-2010, 20:07
Bush ile kuzu aynı konumda değildir... Bush bana görede o protestoya layıktı...Çünkü bush bizden kimsenin sevmediği insanların ölümüne sebepolan bir liderdi... Mesela öcalana biri ayakkabıyı suratına yapıştırsa ben ve hepimiz zevkten dört köşe oluruz... ama kalkıp birisi Kılıçdaroğluna ayakkabı fırlatsa yada yumurta atsa o atan kişiden ben utanç duyarım... hiç bir zaman böyle şeyler normal bir protesto şekli olamaz bence tabiii

protesto edilebilinir çıkarsın yürüyüş yaparsın ,basın açıklaması yaparsın, kendini ifade edersin.. o üniversitedeki protestoda bağırsalar ,slogan atsalar hiç bi şey demem ama yumrtayı hoş karşılamam, çünkü her şeyden önce bir küçüğün bir büyüğüne böyle davranması nasıl hoş olabilir.:yes:

Peki aynı büyükler tarafından İstanbul'da konuşturulmayan aşırı şiddete maruz bırakılan, bebeği düşürülen, ağzı burnu kırılan öğrenciler bu muameleye layık mıydılar?
Bu konuda düşünceniz nedir?

alkazar
12-12-2010, 20:13
Bu yumurtali,boyali ulusalcı yumurcakların öyle 68-78 ile enternasyonal solu ile alakası yok. Bunlar resmen bir zamanlar askeri darbe ile iktidara gelmek isteyen kadrocularin 12 eylul sonrasi palazlanmis atiklari. Iran'da islamcilar nasil devrim sonrasi solculari harcamislarsa darbeci askerler bunlari oyle harcayacakti. Direkten donduler haberleri yok.



Ahmet Altan gerçekten çarpıtıyor ..Roni Margulies gerçekten sosyalist olsa hemen her yazısında TKP'lilere hakaret etmezdi..ve Necmettin Erbakan'ın bile TKP'ye üye olduğunu iddia etmezdi:
http://haber.sol.org.tr/medya/tarafin-tkp-muhabirine-boyali-protesto-haberi-17437
http://www.taraf.com.tr/roni-margulies/makale-erbakan-hocanin-yeni-partisi.htm
http://haber.sol.org.tr/sol-partilerden/odpden-roni-margulies-eylemi-aciklamasi-haberi-17542

Yine bu Roni efendi,11.aralıkta,yani dün Çanakkale'de 18 mart Üniversitesi öğrencileri tarafından boya ve yumurta yağmuruna tutulmuş..
Protestocu gençler ''Marguiles'in Türkiye devrimci değerlerine yapmış olduğu saldırılardan dolayı bugün bir insan hakları savunucusu olarak karşımıza çıkmasını protesto etmek istedik'' diye konuşmuşlar..

http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/canakkalede-roni-marguliese-yumurta-ve-boya-haberi-36796

Roni efendi öncelikle toplumsal hassasiyetlere dikkat etmeli,saldırgan,hakaret dolu yazılar yazmamalıdır.

Mesele yumurtadan açıklmışken şu Ahmet Altan'a sormak lazım..Yahu,sen değilmisin ki tartıştığı eşinin üzerine bir kavanoz b.ku döken Sevan Nişanyan'ı Agos gazetesinden Taraf'a transfer eden..

Sen Roni'ye atılan yumurtaları hazmedemiyorsun da,karısının üzerine bir kavanoz dışkı dökeni gazetene alıp yazar yapmayı nasıl hazmettin?

Tnaaa28
12-12-2010, 20:20
Peki aynı büyükler tarafından İstanbul'da konuşturulmayan aşırı şiddete maruz bırakılan, bebeği düşürülen, ağzı burnu kırılan öğrenciler bu muameleye layık mıydılar?
Bu konuda düşünceniz nedir?

Polisin aşırı şiddet kullandığını söylüyorum zaten...Bu da burda kinle üçüncü oldu.. polisin yaptığı aşırı müdahaleyi savunmuyorum.. O öğrenciler yunan gevuru değiller bizim vatanın evlatları polisde bizim polis bunu polise anlatmak lazım...polisin sinirine hakim olması lazım... ne diyeyim ki daha...

Aaaah ah sıkıştırmaaan benii bir fikrimizi söyliyem dedik yauvv... Ben şiddet yanlısı bir insan değilim.. kavga dövüşten hoşlanmam..

Bu arada nikimin baş harfi büyüdü yöneticilerime teşekkürler:super:

Serenler
12-12-2010, 20:34
Sevgili Larix;
Yumurta atmak da pabuç atmak da protesto yöntemidir. Bush'a atılan pabuç için hepimiz sevinçten dört köşe olmadık mı?
Hele bir de suratının tam ortasına gelse tam olacaktı olmadı..
Bush bu olayı bu pabuç 44 numaraydı sanırım deyip geçiştirdi. Sayın Burhan Kuzu ise tam isabet alıp omlet oldu.
Bu durumda olan oldu olmasına da bence asıl önemlisi bu değil.
O fakülteden bugüne kadar ne sağı ne solu hiçbir siyasi sağlam çıkamadı. gelen hemen her siyasi protesto edildi. Burhan Kuzu da başına geleceği bilerek oraya gitmişti.
İstanbul'da konuşturulmayan aşırı şiddete maruz bırakılan, bebeği düşürülen, ağzı burnu kırılan öğrenciler Ankara'da sadece yumurta ile tepkilerini ortaya koyarak bu defa siyasetçilere söz hakkı vermediler.
Yumurtadır size de gelir bana da gelir. Hatta isabet aldığınız yumurta çürük değilse şanslı bile sayılabilirsiniz.
Önemli olan bu olaydan sonra olayı uygun bir jestle geçiştirmektir. Burhan Kuzu mesela "İstanbuldaki olayla ödeştik " dese konu tatlıya bağlanırdı.
Bunları nereden biliyor yazıyorsunuz derseniz bizler 1968-1980 dönemlerini yaşadık. O yıllarda binlerce kişi öldü. Şimdiki olaylar ona bakınca solda sıfır kalıyor.
Bu insanlar gençtir. Tepkilerini de biraz anlayışla karşılayacağız.
Başbakanın, Burhan Kuzu'nun ve emniyetin katı ve aşağılayıcı tutumları beni çok endişelendiriyor. Bu çocuklar bu insanların çocuğu yaşında. Bu kadar katılığa kabalığa hiç gerek yok.
Benim asıl korkum bu olayların tırmanması, kazara veya provokatif bir şekilde bir öğrencinin hayatını kaybetmesi ile çok daha vahim olaylara yol açabilir ve iş hükümetle üniversite gençliği arasında kan davasına dönebilir.
Bu ise kesinlikle ülkemizin hayrına bir durum değildir.
Önce aklıselim...


Polisin aşırı şiddet kullandığını söylüyorum zaten...Bu da burda kinle üçüncü oldu.. polisin yaptığı aşırı müdahaleyi savunmuyorum.. O öğrenciler yunan gevuru değiller bizim vatanın evlatları polisde bizim polis bunu polise anlatmak lazım...polisin sinirine hakim olması lazım... ne diyeyim ki daha...

Aaaah ah sıkıştırmaaan benii bir fikrimizi söyliyem dedik yauvv... Ben şiddet yanlısı bir insan değilim.. kavga dövüşten hoşlanmam..

Bu arada nikimin baş harfi büyüdü yöneticilerime teşekkürler:super:

Burhan kuzu az önce beklediğim açıklamayı yaptı; :cool:

Yumurtayı yedikten sonra saçları çıkmaya başlamış.
o gün akşamı ceketindeki yumurtayı yiyerek karnını doyurmuş. :D:D
Bu konuşması dinleyenlerini kahkahaya boğdu.

Olay bu mudur?
Evet budur.

Gene bu olayları yaşamış bugün yetişkin bir evlet sahibi bir baba olarak geldiğim nokta itibariyle gençlerin bırakın dövülmesini; sözle sitemle bile incitilmesini doğru bulmuyorum.

Onlar bizim geleceğimizdir...

UNYELI CONAN
12-12-2010, 21:17
Sesini duyurmanın daha insancıl yöntemleri var iken, ilkel yöntemlere başvurmak sizin gibi çağdaş ..!!! insanlara yakışmaz... insanları sokak eylemlerine teşvik etmeyle, öğrencilere gaz verip milletvekillerine yumurta attırıp arkasını sıvazlayarak , varabileceğiniz yer şu anda bulunduğunuz noktadan bir adam öte olamaz..üniversiteleri 12 eylül öncesine çevirmeye çalışmak , hasta bir zihniyetin ürünüdür...

Bugun yumurta atanlara alkış tutanlar , yarın kafasına aynı yumurtayı, domatesi yiyeceklerinide bilmesi gerekir...

Bırakın bu provakasyonları, bir kerede sağduyulu olun , akl-ı selim duruş sergileyin... Birkerede şu canım ülkenin hayrına nefes alın...

demek sizin nefesiniz hayırlı diğerlerininki hayırsız :he:

acep adolf efendi ile mi yazışıyorum anlayamadım :düsün: ?????