PDA

View Full Version : Medya'dan Köşe Yazıları



Pages : [1] 2 3 4 5 6 7

Red Kit
08-01-2009, 19:45
Buyurun buraya medyadan arzu ettiğiniz köşe yazılarını doyasıya copy paste edin.

Siz yapıştırın biz okuyalım bakalım.

parapara
08-01-2009, 20:00
http://www.sitemedya.com/yazarlar.html

http://www.yazarx.com/AnaSayfa.aspx

http://www.sporyazarlari.com/Futbol.aspx

bunları sık kullanınlara ekleyin. Neredeyse bütün gazeteler var.

Che Big
08-01-2009, 20:50
http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&kid=32&hn=18894

asagir
09-01-2009, 14:57
DİPNOT değil BAŞNOT:

Önce sosyalistleri topladılar
Sesimi çıkarmadım,
Çünkü ben sosyalist değildim.
*
Sonra sendikacıları topladılar
Sesimi çıkarmadım,
Çünkü sendikacı değildim.
*
Sonra Yahudileri topladılar
Sesimi çıkarmadım,
Çünkü Yahudi değildim.
*
Sonra beni almaya geldiler
Benim için sesini çıkaracak
kimse kalmamıştı.
Papaz Martin Niomeller

* * *
DİLİNE sağlık, bizim Başbakan, Filistin katliamını gören her insan gibi ağzından ateşler püskürüyor:
“Öldürdüğünüz bunca masum insanın hesabını Allah size sorar.”
“Dedeleriniz, ecdadınız kovulduğu zaman, kalkıp bu topraklarda ağırlayan, Osmanlı’nın torunları olarak konuşuyoruz, biz her zaman mazlumun yanında olduk.”
“İsrail, benim için Türkiye Başbakanı duygusal konuşuyor, diyor. Hayır, duygusal konuşmuyorum, duygusallığım varsa Gazze’deki kardeşlerim içindir.”
* * *
DİYECEKSİNİZ “Konuşmasın mı?”
Konuşsun, konuşsun da, yerinde konuşsa daha iyi olur...
Kendisi itiraf etti:
“Ben bölgeyi gören, Ramallah sınır kapısında, arabanın içinde yarım saat bekletilmiş bir Başbakan olarak konuşuyorum!”
Haaa, işte şimdi duralım...
Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı sınır kapısında yarım saat arabanın içinde beklemez, “Bu ne rezalet?” der çeker, döner, sineye çekmez.
Hem bunu sineye çekeceksiniz, hem de şimdi esip gürleyeceksiniz!
Şimdi diyecek ki:
“Biz bakkal dükkânı değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni idare ediyoruz.”
Hay ceddinize rahmet!
Ha şunu sınır kapısında arabanın içinde yarım saat bekletilirken yapsaydınız ya!
Şimdi atıp tutmak kolay!
* * *
ERZURUMLU Avni, seçimde aday, kürsüye çıkmış, veryansın ediyor, hele “Urus kumandanı bana dedi ki!” deyince, Hasane Bibi dayanamamış:
“Ula Avni, urus işgalinde sen ananın karnında bile değildin, urus paşasıyla konuşmak neyin nesi?”
Avni eğilmiş:
“Ses etme bibim, kurbanın olam, nutuhtur, bu nutuh!”
İsrail’le 2.5 milyar dolarlık silah ticareti yapan hükümetin Başbakanı olacaksın, sonra kalkıp “böyle nutuklar” atacaksın.
Daha yeni, İsrail’e verilmiş, 167 milyon dolarlık ihaleyi imzalayacaksın, sonra da kalkıp bu “nutukları” atacaksın...
Attığın nutuklar da bir işe yarasa, katliamın heyecanlı seyircisi olmaktan öte ne yapabildiniz ki?
Haklısınız, en başta Araplar ne yaptılar ki?
Mısır nerede, Suriye nerede, Suudi Arabistan nerede, Ürdün nerede?
Laftan başka ne yapabildiler ki!
“6 Gün Savaşı”ndaki rezillikten sonra bir daha İsrail’in karşısına çıkmaya cesaret edemedikleri için Filistinlileri öne sürüp kendilerini sütre gerisine atıyorlar.
O Araplar ki!..
Falih Rıfkı Atay’ın “Zeytindağı”nı ya da Cemal Paşa’nın anılarını okusanız.

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1044753&AuthorID=52&Date=09.01.2009&b=Keske Ramallah kapisinda beklemeseydi...&a=Hasan Pulur

baron11
09-01-2009, 19:39
İFADEYİ BURADA (http://www.askerhaber.com/haberler/ifadeyi-burada-alacaksiniz.html) ALACAKSINIZ...

ally_mcbeal
09-01-2009, 22:16
Yazarlar
Ahmet HAKAN [email protected]

Elimi vicdanıma koyarak yazdım

KEMAL Gürüz’den hiç ama hazzetmem... Bedrettin Dalan’la dünya görüşlerimiz pek uyuşmaz... Kemal Yavuz’la irtibatım sıfırdır... Yalçın Küçük’ü ben de "sempatik deli" olarak görenlerdenim... Tuncer Kılınç kafa dengim değildir, kendime yakın hissetmem... Sabih Kanadoğlu’nun hiç gülmeyen yüzüne baktıkça ürperirim...

Kısacası...

En hafifinden "antipatik" bulurum bu zatları... Kişisel olarak...

Fakat... Durun bir dakika...

Ne diyor Kutsal Kitap?

"Herhangi bir kişiye olan nefretiniz, sizi adaletten sapmaya itmesin..."

O zaman şöyle söyleyeyim:

Gün, "emr-i ilahi"ye uyma günüdür...

* * *

Yıllar önceydi...

"Bugünün muktedirleri"nin ezildiği, "bugünün ezilenleri"nin ise muktedir olduğu günlerdi...

Bir gece ansızın Ahmet Taşgetiren ile Abdurrahman Dilipak evlerinden alınıp Vatan Caddesi’ndeki Emniyet binasına götürülmüşlerdi...

Ben o zamanlar...

"Ezilenlerin gazetecisi" olarak...

Hemen toparlanmış ve kendimi Vatan Caddesi’ndeki Emniyet Müdürlüğü binasının önüne atmıştım...

O dönem kafa dengim olan Taşgetiren ve Dilipak ile dayanışmak için...

Suçlu olabileceklerine zerre kadar ihmal vermeden...

"Savcının kararına saygı" meselesini aklımın ucundan geçirmeden...

Bir de demeç patlatmıştım, "Bu yapılan insan haklarına aykırıdır... Bu iki yazar derhal serbest bırakılmalıdır" falan diye...

Ne yani? Şimdi benden, bir sabah ansızın gözaltına alınanlar kafa dengim değil diye "Oh olsun" demem mi beklenecek?

* * *

Fethullah Gülen’i "Terör Örgütü Lideri" diye yargıladılar... Yargı süreci aylar boyu sürdü...

Dava sürerken açıkça yazdım: "Fethullah Gülen hakkında her türlü eleştiride bulunabilirsiniz, ama ona terör örgütü lideri diyemezsiniz" diye...

Ardından da ekledim: "Silahı, eylemi, eylemcisi olmayan tek kişilik terör örgütü mü olurmuş?"

Ne yani?

Şimdi sırf Sabih Kanadoğlu’nun "367 tezi" karşısında midem bulandı diye...

Kanadoğlu’na "bombacı Sabih" muamelesi yapılmasına hiç sesimi çıkarmayacak mıyım?

Fethullah Gülen için yazı yazarken yargı kararını falan beklememiştim...

Sabih Kanadoğlu için ne diye bekleyecekmişim ki?

* * *

Fethullah Gülen’e bağlılığıyla tanınan bir televizyon kanalını izliyorum...

"Oh olsun" havasında veriyorlar gözaltı haberini...

Bir intikam türküsü çığırır gibi...

Sabih Kanadoğlu için, "367 tezini ortaya atıp ortalığı karıştırmıştı" diyorlar... Yalçın Küçük için, "Apo ile fotoğrafları ortaya çıkmıştı" diyorlar... Tuncer Kılınç için, "İnançlara saygısızlık yapmıştı" diyorlar... Kemal Gürüz için, "Neler yapmıştı neler" diyorlar...

Dikkat ediyorum: "Sabih Kanadoğlu bombacıdır", "Bedrettin Dalan silahlı örgüt yöneticisidir", "Kemal Yavuz intihar eylemcisidir", "Tuncer Kılınç gerilla lideridir" falan diyemiyorlar...

Ya neyi diyorlar?

Şunu: "Geçmişte bize çektirdiler / Şimdi kendileri çekiyor."

Ne ayıp... Ne kötü... Ne fena...

Aynı televizyon kanalı, duruma itiraz edenlerin, yani "gık"ını çıkaranların da tepesine biniveriyor...

Yargı süreci devam ederken zinhar ses çıkarılmazmış...

Yargı süreci devam ederken kendi "hoca efendileri" için bas bas bağırdıklarını unutarak...

Ne ayıp... Ne kötü... Ne fena...

İntikam soğuk yenen yemektir

1O YIL ÖNCE

Kemal Gürüz YÖK Başkanı idi... Dönemin Kırıkkale Üniversitesi Rektörü Prof. Beşir Atalay’a savaş açmıştı... Hak hukuk dinlemeden yapmıştı bunu... Hayli sekter bir şekilde... Görevden almıştı Beşir Hoca’yı... "Beşir Atalay irticacıdır" demişti ve işini bitirmişti... Kırıkkale Üniversitesi’ni bozkırda açan bir çiçek gibi yeşerten Beşir Atalay, büyük bir kızgınlıkla terk etmişti rektörlük makamını... Kemal Gürüz’e hayli içerleyerek... Öfkelenerek...

* * *

10 YIL SONRA

Köprünün altından akan sular o dönemin mazlumu Beşir Atalay’ı, İçişleri Bakanı yaptı... Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğü görevinden "irticacı" diye alınan Beşir Atalay, devletin İçişleri Bakanı olmuştu... Ve önceki gün Beşir Atalay’ın emrindeki polisler, eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ün kafasını bastırarak polis otosuna bindirdiler... "Terör örgütü üyesi" olmak suçundan gözaltına aldılar Gürüz’ü... Beşir Hoca ise bakanlık koltuğundan izledi olup biteni...

ally_mcbeal
10-01-2009, 00:26
Yazarlar
Bekir COŞKUN [email protected]

Örgütün neresine bakmalı?...


"ERGENEKON terör örgütü"nün nicelik ve niteliklerine bakıyorum da, biraz değişik sanki.

Bir; yeryüzünün en geveze terör örgütü bu... Telefon konuşmaları 2200 sayfa tutuyor.

İki; yeryüzünün en olgun terör örgütü aynı zamanda... Tümü emekli...

Üç; yeryüzünün en gizemli terör örgütü ayrıca... Çoğu birbirini tanımıyor. Ki sorgulamada tanışıp, birbirlerini yazlığa davet etmeleri bu yüzden...

Dört; yeryüzünün en eğitimli terör örgütü de... Bir YÖK daha kuracak kadar profesör, doğu illerinden birisinde üniversite kuracak kadar akademisyen, üç siyaset-sanat-kültür dergisi yayınlayacak kadar yazar ve düşünür, Pakistan ordusunu yönetecek kadar general, bir koalisyon kuracak kadar siyasi parti genel başkanı var içinde...

Beş; yeryüzünün en değişik silahlarına sahip bir terör örgütü... Çeşitli silah ve bombalar yanında; kalem tabanca, içi boş (muhtemelen taş niyetine kafaya vurmak için) el bombası, havalı lunapark tüfeği, sustalı bıçak, kama, balta, baston, şemsiye sapı...

Altı; yeryüzünün en esrarengiz terör örgütü... Tabanı olsun, altyapısı olsun belli değil... Bir de başı (ona "bir numara" diyorlar) belli değil... Bu nedenle ortasını yakaladılar...

*

Biliyorsunuzdur; Anayasa Mahkemesi bu hükümetin "irticai faaliyetlerin merkezi" olduğuna karar vermişti.

Ergenekon davası iddianamesinde ise, örgütün Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni "iskata" (düşürmeye, aşağı almaya, oradan indirmeye) kalktığı belirtiliyor.

Yani; yargının üst tarafı, AKP Hükümeti’nin irticai faaliyetlerin merkezi olduğunu söylüyor... Yargının alt tarafı ise; bir araya gelip o AKP Hükümeti’ni oradan indirmek gerektiğini düşünenlerin "terörist" olduğunu düşünüyor...

Yok eğer siz de Anayasa Mahkemesi kararına bakıp AKP’nin indirilmesi gerektiğini düşünüyorsanız...

O zaman yedi; yeryüzünde sizi en çok şaşırtacak terör örgütüdür bu aynı zamanda...

Çünkü içinde siz de varsınız...

Serenler
10-01-2009, 10:08
Kararlılık mesajı çıktı ya daha ne istiyorsunuz?

Yılmaz ÖZDİL

Eğip bükmeden soralım...

*

Son 5-6 yılda...

PKK'lı mı tıktık içeri?

Subay-astsubay mı?

*

Eli silahlı teröristlere habire af çıkarırken; İstiklal Madalyası sahibi Jandarma Genel Komutanı'nı hapse atıp, beyin kanaması geçirene kadar içerde tutmadık mı?

PKK'ya yataklık yaptığı için hapiste yatan kadını, çıkarıp, Meclis'e sokarken, Cumhurbaşkanı'nın masasına davet ederken; 1'inci Ordu Komutanı'nı "terör örgütü kurmak"tan içeri tıkmadık mı?

Şehide "kelle" dediği için tazminat ödemeye mahkûm olan, "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir canım kardeşim" diyen Başbakan'a, "Bravo, aynen devam" deyip, yüzde 47 oy vermedik mi?

PKK, hastalanmaması için serçe parmağının tansiyonu bile ölçülen Abdullah Öcalan'ın saçı kesildi diye, kalkışma provası yapıp, Diyarbakır'ı yakıp yıktığında, polisin-askerin elini tutup, "Cana geleceğine mala gelsin" diyen Diyarbakır Valisi'ne "aferin" deyip, Başbakanlık Müsteşarı yapmadık mı?

Kafamızda Amerikan çuvalıyla gezerken, koordinatör saçmalığı icat edip, "Amerika bizi çok seviyor, istihbarat verecek" demedik mi?

"Amerika istedi diye harekátı kısa kestik, içerde parça bıraktık, o kampları tutmamız gerekirdi" dediği için, neredeyse "vatan haini" ilan edilen Deniz Baykal, o kamplardan gelen teröristler önceki gün Aktütün'ü bastığında haklı çıkmadı mı?

Irak'taki hacivat "Kedi bile vermem" derken; yaralı PKK'lıların tedavi edildiği Kuzey Irak'taki hastaneyi bile kendi ellerimizle yapmadık mı?

Vatandaşa zam üstüne zam geçirirken, PKK'yı koynunda besleyen Barzani'ye, Talabani'ye yarı fiyatına elektrik vermiyor muyuz?

İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de kadınları çocukları havaya uçurduklarında; besleme medyadaki arkadaşlar utanmadan, "Ne malum PKK'nın yaptığı" demedi mi?

Şehit çocukları çıplak ayakla gezerken, tabut başındaki karnı burnunda tazeler Allah'ıyla baş başa kalmışken; fitreleri zekátları Mehmetçik Vakfı yerine, Almanya'da din-iman hortumcusu olduğu alenen tescillenen Deniz Feneri'ne vermiyor muyuz?

Gariban ailelerin çocukları şakır şakır şehit düşerken, subay-astsubay çocukları oradan oraya tayin edilip, lise mezunu olana kadar 28 tane şehir değiştiriyor; yaşadıkları travma nedeniyle üniversite kazanamıyor ve onlara hiçbir ayrıcalık tanınmıyorken; "Babamın parası var, benim de bokumda boncuk var, onun için yurtdışında okuyorum" diyenler askerlikten yırtmıyor mu?

Bir zamanlar bu memlekette askerlik yapmayana kız bile verilmezken, "Popomda sivilce çıktı, bak bu da raporu" diyenler, askerlikten sıyırmıyor mu?

*

Genelkurmay, 68 kere basılan 46 şehit verdiğimiz gecekondudan bozma dandik karakolu, parasızlık nedeniyle 100 metre ileriye taşıyamadığımızı açıklarken; Genelkurmay eski Başkanı'na, korgeneral refakatinde askeri uçakla taşıyarak, 1 trilyon liralık zırhlı Audi almadık mı?

*

Neymiş efendim, terör zirvesi toplanmış, kararlılık mesajı çıkmış...

Yerim ben sizin o kararlılık diyen dillerinizi.

baron11
10-01-2009, 11:26
ŞEHİT ÜSTEĞMENİN KATİLİ pkkLI AFFEDİLMİŞ (http://www.askerhaber.com/)

SERBEST BIRAKILAN TERÖRİST (http://www.askerhaber.com/haberler/serbest-birakilan-terorist-ustegmeni-sehit-etmis.html), ÜSTEĞMENİ ŞEHİT ETMİŞ

Diyarbakır'da 4 polis memuru ile 1 teknisyen yardımcısının şehit edildiği, 25 kişinin de yaralandığı eylemi planlayan ve gerçekleştiren teröristin Bingöl'de piyade üsteğmen Serkan Gencer'i de şehit ettiği ortaya çıktı.
Diyarbakır'da 8 Ekim 2008'de Ali Gaffar Okkan Polis Meslek Yüksekokuluna ait servis otobüsüne yönelik düzenlenen saldırıyı planlayan ve gerçekleştiren terör örgütü pkk üyesi “Reber” kod adlı Mehmet Şah Yildeniz'in saldırıdan 4 ay önce Bingöl'de piyade üsteğmen Serkan Gencer'i de şehit ettiği belirlendi.

TERÖR ÖRGÜTÜNÜN AKDAĞ GRUBU LİDERİ

Bingöl'de güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada yaralı olarak ele geçirilen örgüt üyesi R.B, ifadesinde, 17 Temmuz 2008 tarihinde Genç ilçesi Sekamerk yaylasında, piyade üsteğmen Serkan Gencer'in şehit düştüğü çatışmayı detaylarıyla anlattı.

Terör örgütünün Bingöl bölgesinde faaliyet yürüten 10 kişilik bir grup bulunduğunu ve gruba “Akdağ Grubu” adının verildiğini kaydeden R.B, grup liderliğini “Reber” kod adlı Mehmet Şah Yildeniz'in yaptığını kaydetti. R.B, ifadesinde şunları söyledi::

“Güvenlik güçlerine pusu atan grubun lideri 'Reber' kod adlı örgüt üyesiydi. Grupta, 'Reber' haricinde 1'i kadın 3 örgüt üyesi bulunuyordu. Bunlar, güvenlik güçlerine pusu kurdular. Askerler bu şahısları fark edince çatışma çıktı. Çatışmada 'Avaşin' kod adlı kadın örgüt üyesi öldü. 'Cahit' kod adlı örgüt üyesi ise ağır yaralandı. 'Rezzan' ve 'Reber' kod adlı örgüt üyeleri, yaralıyı çatışma bölgesinden uzaklaştırmaya çalıştı. Bu esnada, 'Cahit' elindeki el bombasını patlatarak, intihar etti. Bu saldırıyı planlayan grubun lideri, 'Reber' kod adlı örgüt üyesidir.”

SON GÖREVİNDE ŞEHİT OLDU

Çıkan çatışmada başına isabet eden kurşunla ağır yaralanan ve kaldırıldığı Diyarbakır Asker Hastanesinde şehit olan 28 yaşındaki 1 çocuk babası üsteğmen Serkan Gencer'in Muğla'ya tayini çıktıktan sonra şehit olduğu ortaya çıkmıştı...

baron11
10-01-2009, 11:32
2009'DA BİZİ BEKLEYENLER! (http://www.askerhaber.com/yazarlar/2009da-bizi-bekleyenler-bir-teror-analizi-2.html) BİR TERÖR ANALİZİ!

2008 yılı Türkiye için, teröristle mücadele yönüyle etkili olduğu ileri sürülse de, terörle mücadele açısından pek olumlu sonuçlar ortaya çıkarmamıştır, aksine yanlış siyasi yaklaşımların mücadeleyi bir karanlığa doğru sürüklediği dahi söylenebilir...

Cahil vatandaşlarımıza Türkçe öğretmek yerine Kürtçe’nin öğretilmeye kalkışılması, 91 Körfez savaşında hep yan çizen Talabani-Barzani ikilisinin, terörle mücadelede işbirliği adına, yeniden sahneye çıkarılması, terör örgütünün siyasi kanadı DTP’nin çaresiz halkımız üzerinde otorite olma çabalarına seyirci kalınması, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı eylem yapanların cezalandırılması yerine siyasi polemiklere çekilmesi hep siyasetin yanlışları olarak 2008 yılına izlerini bırakmıştır.

Üstelik 2008’de siyasetin yeni açılımlar yapmak yerine, geçen yıla izini bırakan olayların peşinden sürüklendiği de ifade edilebilir.

Peki, “perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” deyişinden yola çıkarak 2009 yılı için terör ve teröristle mücadele çerçevesinde ne söylenebilir?

2007’DE İZ BIRAKAN OLAYLAR

2007 yılının en önemli olayı Genelkurmay Başkanlığı’nın 12 Nisan günlü basın açıklamasında ortaya koyduğu terörle mücadeleye ilişkin değerlendirmelerdir.

Birinci ve İkinci Körfez savaşlarında izlenen siyasetin Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından olumsuz sonuçlara yol açtığını ifade eden Genelkurmay; Irak’ın parçalanmakta ve kuzeyinde bir Kürt devletinin kurulmakta olduğunu açıkça dile getirmiş ve bu siyasetle Türkiye’nin coğrafyasına hapsolduğunu, ulusal siyasi hedeflerin elde edilebilmesi için artık askeri harekata başvurulması gerektiğini anlaşılır bir dille kamuoyuna duyurmuştur.

Terörle mücadelede geçen uzun yılların kazanımları ve deneyimlerini elinde bulunduran siyasi irade bu çağrıya sıcak bakmamış ve elinde ulusal iradeyi temsilen TBMM’nin verdiği savaş tezkeresi olmasına karşın Irak’a harekat yapılmasına izin vermemiştir.

Yılın en önemli olayı olarak yakın tarihimize damgasını vuran bu gelişmeyi işbirlikçi medya görmez ve duymazdan gelmiş, Irak’a harekat yapılması gerekliliğini kamuoyuna yeterince yansıtmadığından hükümet de, konuyla bir ilgisi olmayan söylemlerle, askeri harekatı geçiştirmiştir.

Siyasetin bu vurdumduymazlığı 21 Ekim Dağlıca trajedisine neden olmuş ve Irak’tan gelerek bir piyade taburumuza saldıran teröristlerle çıkan çatışmada 12 askerimiz şehit düşmüş, 9 askerimiz ise kaçırılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hükümranlık haklarına yapılan bu tecavüzün ağırlığı siyasi irade tarafından görmezden gelinmiş, ulusal bir tavır alınması gereken yerde, Başbakan Erdoğan konuyu “ ABD Başkanı Bush ile görüşerek çözmek” gibi ulus iradesinin dışına çekmeyi tercih etmiştir.

5 Kasım 2007’de yapılan Erdoğan-Bush görüşmesinden “pkk müşterek düşman-Anlık istihbarat paylaşımı” şeklinde bir sonuç ortaya çıkmış ve bu sonuçla, pkk terör örgütünün silahlı misyonuna son verildiği, siyasi misyonun ise artık Barzani tarafından yürütüleceği anlaşılmıştır.

1 Aralık’ ta ABD istihbaratı ile başlayan hava harekatı, bu tespitimizi doğrular bir şekilde, Irak kuzeyinde konuşlu teröristleri bir yandan hırpalarken öte yandan Barzani’ye doğru süpürmeye başlamıştır. Yapılmasının zorunlu olduğu Genelkurmay’ca ifade edilen kara harekatına siyasi iradenin izin vermemesi ve bundan cüret alan teröristlerin Dağlıca Piyade Taburu’na saldırmasına karşın siyasi iradenin ulusal bir soruna ABD masasında çözüm arayışlarına girişmesi 2008’e devredilecek siyasetin de rotasını belirlemiştir.

Siyasi kararsızlığı fırsat bilen DTP, yaptığı eylem ve söylemlerle ardında terör örgütü olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Barzani liderliğini ön plana çıkaran hava harekatı ile PKK misyonunu üslenmiş bir Barzani-Talabani ikilisi yeniden sahneye çıkmıştır. İmralı çizgisini koruyan bir DTP siyasi manevralarına ağırlık vermiş, ABD- Barzani yörüngesinde rotasını çizmiş olan AKP ise “teröre siyasi çözüm” adına gerginlik üzerinden bir siyaset arayışına girmiştir.

Her türlü siyasi olumsuzluklara karşın teröristle mücadelesini can pahasına yürüten bir TSK, siyasetin yanlışlarını kamuoyuna anlatmakta zorluk çeken bir muhalefet, yokluk ve yoksulluk içinde terörden acı çekmeye devam eden bir Türk milleti ile 2007 yılı bilançosunu 2008’e devretmiştir.

2008 YILINDA YAŞANANLAR

Geçen yılda başlatılmış olan Irak kuzeyindeki terör inlerine karşı hava harekatı yılın ilk aylarından itibaren sürdürülmüştür. Bu harekat ile örgüt önemli darbeler almış, örselenmiş, kısmen dağıtılmış ancak eylem gücünü korumaya çalışmıştır.

Bu gücün yok edilemeyişin başlıca nedeni, siyasi iradenin özellikle AB ülkelerinde faaliyet gösteren örgütün siyasi kanadı ile Türkiye’de dokunulmaz zırhına bürünmüş örgütün siyasi kanadı DTP’yi etkisiz hale getirecek tedbirlere başvurmamış oluşudur.

Yani, bir yandan TSK can pahasına teröristle mücadele ederken, öte yandan siyasi iradenin terörle mücadele etmeyişi yüzünden pkk terör örgütü kolaylıkla eleman temin etmiş ve kesilmeyen finans kaynaklarıyla silah ve cephanesini temin ederek eylem gücünü korumuştur.

Şubat ayında ani bir manevrayla TSK Irak kuzeyindeki Zap terör kampına bir askeri harekat düzenlemiş, çıkan çatışmalarda 27 vatan evladı şehit düşmüş ancak 300’e yakın terörist de etkisiz hale getirilmiştir. Taktik olarak geçen yılın Ekim ayında başlatılmış olması düşünülen harekatın, kış aylarında yapılmış olması ilk anda kamuoyunda şaşkınlığa yol açmış ise de TSK böylesi zor bir harekatı başarı ile yürütmüştür.

Bununla birlikte güneye doğru genişlemesi beklenen harekatın kısa sürede sona erdirilmesi ayrı bir şaşkınlık konusu olmuş, ilk anda şaşkınlıkla başlayıp sonradan öfkeye dönüşen kamuoyunun tepkisi ABD’ye yönelmiştir. Kara harekatının sona ermesini müteakip hava harekatı yeniden başlamış, sessizliğini koruyan siyasetin gölgesinde devam eden harekatla örgüt hırpalanmaya devam edilmiştir.

Buna karşın eylem gücünü koruyan terör örgütü, Irak kuzeyinde gerçekleşen bombardımanının arasından çıkarak, 9 Mayıs’ta Aktütün karakoluna saldırıda bulunmuş ve çıkan çatışmada 6 askerimiz şehit düşmüştür. Bu durum ABD istihbaratının güvenilir olmadığı yolunda tartışmalara neden olurken, bizler gibi düşüneler de “ulusal harekat ulusal istihbaratla yapılır” söylemlerini dile getirerek terörle mücadelede ABD ile işbirliğinin sorgulanması gerektiğini söylemeye başlamıştır.

ABD’nin Barzani’yi bölgesel stratejik lider olarak ilan etmesi, yapılan hava ve kara harekatı ile İmralı çizgisindeki teröristlerin tasfiye edilmeye başlandığını kavrayan örgüt, var olduğu göstermek amacıyla çılgınca denilebilecek saldırılara kalkışmış, 9 Mayıs’ta İstanbul Güngören semtinde gerçekleştirdiği bombalı eylemle 17 vatandaşın ölümüne, yüzü aşkın vatandaşımızın ise yaralanmasına neden olmuştur.

Bu eylemi Diyarbakır polis aracına yapılan bombalı eylemi izlemiş, bu saldırıda da beş polisimiz şehit düşmüştür. Teröre karşı siyasi çözüm arayışını sürdüren siyasi irade, bu hain saldırılara karşılık “terörle mücadelemiz kararlılıkla sürecek” söylemlerinin ötesinde bir tedbire başvurmamış yani olayları izlemekle yetinmiştir.

Örgütün siyasi kanadı DTP ise çaresiz halkımız meydanlara dökerek şiddet eylemlerine destek vermiş ve bir yanda PKK, öte yanda DTP Türkiye’nin parçalanmasını hedefleyen silahlı ve siyasi misyonlarını sürdürmüşlerdir. Kış mevsiminin gelmesi örgütün kırsaldaki eylemlerini yavaşlatmış, bahar ve yaz aylarında yürütülen askeri operasyonlar sonucu aldığı darbeler yüzünden pek varlık gösteremeyen örgüt, 3 Ekim’de, aynı yıl içinde ikinci kez, Aktütün karakoluna saldırı düzenlemiş ve çıkan çatışmada 17 askerimiz şehit düşmüştür.

2008 yılında gelinen nokta şudur;

- ABD pkk terör örgütünün silahlı misyonunun bittiğini, siyasi misyonun ise Barzani tarafından yürütüleceğini ilan etmiştir.

- Bu durumu kabullenemeyen ve var olduğunu gösterme çabasında olan örgüt, çılgınca denilebilecek saldırılarını Türkiye’de yoğunlaştırmıştır.

- Talabani ve Barzani ABD’den aldıkları misyona uygun olarak Türkiye’ye yakınlaşma çabasına girmiştir.

- Teröre siyasi çözüm arayışındaki AKP, Doğu’da gerginliğin artmasına yol açarak yaklaşan yerel seçimlerde oy alabilmek kaygısına düşmüştür.

- Muhalefet partileri nerdeyse Doğu illerindeki faaliyetlerini durma noktasına getirmiş, etkin muhalefetten uzaklaşmıştır.

- TSK dağdaki son terörist de yok oluncaya kadar sürdürmeyi hedeflediği teröristle mücadelesine zor kış şartlarında da olsa devam etmekte ve Irak kuzeyindeki terör örgütünün harekete serbestisini yıkmak için hava harekatını sürdürmektedir.

- Güvenlikten yoksun halkımız bir yandan terörün hedefi olurken öte yandan yokluk ve yoksulluğun pençesine düşmüş nefes almaya çalışmaktadır.

İşte Türkiye 2009’a bu bilanço ile girmiştir.

Peki yeni yılda Türkiye’yi neler beklemektedir?

2009’DA BEKLENENLER

Anlaşılan odur ki, siyasi iradenin teröre siyasi çözüm arayışları önümüzdeki yılda son hızla sürdürülecektir. Siyasi çözüm adı altında anayasal değişiklikler gündeme getirilecek ve Türkiye yeni yılı kimlik tartışmaları ile geçirecektir.

Bu tartışmalar çerçevesinde;

- Belediyelere özerklik verilmesi,

- Kürtçe’nin ikinci dil olarak eğitim ve öğretimde yer alması,

- Geçici Köy Korucusu (GKK) teşkilatının kaldırılması,

- Teslim olması düşünülen teröristlerin serbest bırakılarak DTP emrinde bir pkk gücü oluşturulması,

- Doğu illerimize Kürtçe bilen personelin atanması,

- Sözde aydınların ortaya çıkarak Ermeni meselesinde yaptıkları gibi soykırım, özür dileme, anıt dikme, meseleyi uluslararası platforma taşıma gibi devletin üniter yapısını parçalamak için zemin oluşturacak konuların gündem oluşturması beklenmelidir.

Siyasetin bu açılımıyla Barzani-Talabani ikilisinin yine sahneye çıkarak bu tartışmalara taraf olması ve bu siyaseti destekleyici beyanlarda bulunup birkaç terörist ve birkaç litre benzin Türkiye’ye vererek dostluk çağrılarında bulunması kaçınılmaz bir gelişme olarak ortaya çıkacaktır.

DTP’ye gelince, son hızla kitleleri harekete geçirerek bu siyaseti kendi lehine geliştirecek zorlamalara kalkışması, pkk terör örgütünün ise masaya oturabilmek için çılgınca eylemlerini yer yer sürdürmesi hep bu siyasetin sonuçları olarak karşımıza çıkacağı düşünülmelidir.

TSK’nin taraf olmadığı bu gelişmeler yine askeri operasyonları kırsala taşıyacak ve dağdaki teröristi yok etmeye yönelik böylesi bir harekat, yerdeki teröristleri kapsamadığı için etkili bir sonuca ulaşamayacaktır. Bu siyasetin kabulüyle Türkiye, geçen yıl olduğu gibi, önceki yıllarda da olduğu gibi kıymetli yıllarını, kıymetli kaynaklarını terörle mücadele adına harcamaya devam etmiş olmanın ötesinde birlik ve beraberlik gücünü de tehlikeye atmış olacaktır.

Doğrusu bu mudur?

Hayır, anlatalım…

2009’DA YENİ AÇILIM

Dış Politika

Teröre siyasi çözüm adına Türkiye’de etnik köken ve dini mezhep farklılıklarını derinleştirebilecek açılımlara soyunmak, devletin üniter ve laik yapısını yıkmaya çalışmakla eş anlamlıdır.

Böylesi yıkıcı ve bölücü bir siyasetin bir daha gündeme getirilmemek üzere gündemden düşürülmesi zorunludur. Çünkü Türkiye’de etnik köken ve dini mezhep farklılıklarının yarattığı bir sorun yoktur, bu bir İsrail siyasetidir ve Türkiye’de her kim bu tür bir siyaset izliyorsa eğer, İsrail’e hizmet etmiş olmaktadır.

Gerçek ise şudur; Türkiye küresel projelerin hedefi durumundadır ve bu küresel projeler Türkiye’deki farklılıkları hedefine ulaşmak için bir araç olarak kullanmaya çalışmaktadır.

Avrupa’nın Bizans yaklaşımı, İsrail’in yaşam stratejisi ve ABD’nin Haçlı seferlerini başlatarak Orta Doğu’ya hakim olma düşüncesi bu projelerin temelinde olup Türkiye, öncelikle bu küresel siyaseti etkisiz hale getirebilecek onurlu bir dış politika belirlemelidir. Küresel ölçekli projeler etkisiz hale getirilmeden Türkiye’nin kendi iç meselelerini çözüme kavuşturabilmesi olası değildir.

Türkiye’nin AB’ye muhtaç olduğu asla düşünülmemeli ve AB ile ilişkiler yeniden gözden geçirilmelidir. Bu çerçevede Kıbrıs konusu da Hatay gibi bir çözüme ulaşacak bir siyasi manevra alanı içerisinde düşünülmelidir. ABD’nin Irak’ı işgali Türkiye’nin tüm manevra alanlarını kapattığı şeklinde yorumlanmamalı, aksine Kerkük Türkmenlerinin haklarını korumak, Irak’ın parçalanmasını önlemek, Barzani’nin merkezi yönetime sıkı sıkıya bağlı kalmasını sağlamak ve de pkk terör örgütünü yok etmek için Türkiye’nin Irak’a, her hal ve koşulda, müdahale edebileceği hususu asla göz ardı edilmemelidir.

Bölgede küresel güçlerin hedefi durumuna gelen İran, ABD’siz bir Irak ve Suriye ile ilişkiler geliştirilmelidir. Türk milletinin varlığı ve bekasına tehdit olan küresel güçlerle işbirliği yapılarak içsel sorunların çözülebileceğini düşünmenin akıl ve mantık dışı bir yaklaşım olacağı da unutulmamalıdır.

İç Politika

İç meselelere gelince, içimizde bir “Şark Meselesi” vardır ve bu meselenin temelinde yüzyıllardır süre gelen bir feodal yapı ile PKK terör örgütü adı ile feodal yapıya karşı güç olarak ortaya çıkmış ve küresel projelere taşeronluk yapan bir eşkıya gücü vardır.

Dolayısıyla Türkiye bir yandan bu taşeron pkk örgütünü yok ederken, öte yandan güvenliği sağlayıp terörden doğan yaralarımızı saracak ve Atatürk’ün ilke ve devrimlerini yurt sathına yayacak bir iç politika belirmelidir.

Asıl zor olan budur ve Türkiye bu zoru başarmalıdır, çünkü bu feodal yapı toplumun ve siyasetin dokusuna işlemiş olup, orta çağ zihniyetinden demokratik sosyal hukuk nizamına geçmek kolay olmayacaktır. Bununla birlikte, Türkiye’nin tarihten gelen devlet geleneği ve sahip olduğu iç dinamiklerle bu zoru aşmak mümkün olabileceği düşünülmelidir.

Ulusal ve onurlu bir duruşla küresel projelere karşı dik duran bir Türkiye, Türk milletinin fedakarlığı, devletine bağlılığı ve inanılmaz sabrı ile yıllardır içinde yaşadığı sorunları aşmasını bilecek, özlem duyduğu iç huzur ve barışa kavuşabilecektir, yeter ki ülkeyi yönetenler dışa bakmaktan, sırtını dışa dayamaktan, dıştan nasihat almaktan kurtulup içe dönsün ve sahip olduğumuz gücü bir görsün…

baron11
10-01-2009, 22:48
Diyarbakır'da 8 Ekim 2008'de Ali Gaffar Okkan Polis Meslek Yüksekokuluna ait servis otobüsüne yönelik düzenlenen saldırı

Bu saldırıda , uzun yıllardır yakından tanıdığım Ramazan Tavşancı'yı kaybettim...5 yıl çeşitli ortamları paylaştık...Daha bir yıl olmuştu oraya gideli...Eşi de kendisi gibi polis memuruydu ve aynı servisteydi...Üstüne üstelik hamileydi , şimdi biri annesinin karnında 3 çocuk kalakaldılar...Vatan sağolsun...Ben bu haberleri duyduğumda hangi sözleri yazmaya çalıştıysam hiddetimin , içimi deşen acısını dindiremiyorum...

http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/galeridetay.aspx?cid=16707&p=3&rid=2

Üç kuruş maaşla kanı , canı pahasına Vatan için mücadele eden insanlar için söylenen sarfedilen kelimeleri duyunca kanım çekiliyor...Yazık diyorum çok yazık...

selçuk efendi
11-01-2009, 03:58
NASIL YANİ? (http://www.internetajans.com/default.asp?NID=68514)

Sayın Şahin “Yargıyı Rahat Bırakın” demiş. Sayın Çiçek’de “Bırakın herkes görevini
yapsın” demiş(!)
Nasıl yani?
Kapatma davasında ağzına geleni söyleyen hükümetiniz değil miydi? Onlar Rus yargısı
mıydı yoksa? “AB-D Yargısına bunların sesi çıkmaz da(!)”

Bebek katiline “sayın” diyen Başbakan’ı 3 kuruşluk sembolik tazminat ödemeye mahkum
eden hakime Başbakan veryansın etmemiş miydi? Yetmedi, Adalet Bakanlığı hakime
müfettişler yolladı, hakkında soruşturma açtırdı.O hakim de zaten Rus Hakimi falandı
(!)… Hatta yargılamayı Türk hukuk maddeleri üzerinden de yapmamışlardı(!)

Anayasa mahkemesinin hukukçu olmayan, Gökçek tarafından ballandırıldığı açığa çıkan
ballı damat sahibi Haşim Kılıç ile kapatma davası kararı öncesi kimler gizlice
görüşmüştü? Ulusalcı dediğiniz milli olan insanlar mı görüşmüştü? Partiniz
kapatılmayıp “irticanın odağı haline geldiğiniz” tescillendiğinde de zaten Sayın
Erdoğan yargıya veryansın etmemişti (!)

Bakınız Fatma S. Yüksek ne yazıyor “Hurşit Paşa’nın Canına Kasteden 85 yıllık kin!”
yazısında:

"Ergenekon" tutuklusu, emekli Orgeneral Hurşit Tolon, bir süredir önemli sağlık
sorunları yaşıyor. On beş kilo veren ve ciddi tansiyon problemi yaşayan Tolon'a Adli
Tıp Kurumu geçtiğimiz günlerde tam teşekküllü bir hastanede 3 ay tedavi görmesi
gerektiğine ilişkin rapor verdi.

31 Aralık 2008 Çarşamba günü Tolon Paşa'ya GATA'ya nakledileceği bildirildi…


Ancak, beklenmedik bir şey oldu; Ankara harekete geçti. Adalet Bakanlığı Müsteşarı
Ahmet Kahraman cezaevi müdürünü bizzat aradı ve Tolon'un GATA'ya gönderilmesi
halinde cezaevi yöneticileri hakkında soruşturma başlatılacağını bildirdi. Kahraman,
"Tolon'u jandarmaya teslim etmeyeceksiniz" diye sıkı da bir emir verdi.

Cezaevi yönetiminin eli kolu bağlandı, hastaneye nakledilmeyi bekleyen Tolon ve
avukatlarına durum bildirildi. Tutuklunun GATA'ya naklinden vazgeçilmişti!


Bununla kalınmadı

Bu kez Sağlık Bakanı Recep Akdağ telefona sarıldı. Bakan, "Tam teşekküllü bir
hastanede 3 ay tedavi görmesi gerekir" raporunu veren Adli Tıp Kurumu Başkanı'nı
arayıp son derece ağır tehdit ve hakaretlerde bulundu. "Kellelerinin koparılacağını"
işiten kurum yetkilileri telaşa düşürüldü, alelacele raporu değiştirme
hazırlıklarına girişildi.” Kaynak: http://www.heddam.com/heddam.asp#null

Hakikaten yargıyı çok rahat bırakmışsınız, sizleri alkışlıyorum(!)…

Vedat Yenerer’in Silivri’de dava sürecini izleyen bir gazeteci anlatıyor:

Vedat Yenerer:”Sayın Hakimim, delil diye sunulan her şey çürütüldü. Bu durumda neden
beni bırakmıyorsunuz? Neden beni aylardır çocuğumdan ayırıyorsunuz?” diye sorduğunda
mahkeme heyeti cevap vermek yerini başını eğmiş. Yandaş basınınızın yazmadığı
duruşma notları bunlar.

Yargıyı rahat bırakın !

Hay hay efendim. Var mısınız hep birlikte yargıyı rahat bırakalım? Hodri meydan…

Yargıyı Rahat Bırakmak (!)"Bırakın Herkes Görevini Yapsın(!)"


NASIL YANİ?

Zahide UÇAR

asagir
11-01-2009, 16:58
Anıtkabir’i de kazar bunlar...


Kestane ağacına sırtını ver...

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/10753619.asp?yazarid=249

Serenler
11-01-2009, 17:09
Riskli bir yazi!

Eyüp CAN

[email protected]


Bu ortamda boylesi bir yazi yazmak riskli biliyorum ama ben yine de yazacagim.


Israil'in Gazze'de yaptigi katliamlarin hicbir sekilde savunulacak yani yok, nokta.

Siyasi, hukuki ya da insani analiz.. Hicbiri Gazze'de "cok buyuk bir insanlik drami" yasandigi gercegini degistirmez, tekrar nokta.

Islenen insanlik sucudur; isyan ediyor hatta lanetliyorum, yeniden nokta.

Farkindaysaniz "ama"li bir cumle kurmamak icin cirpiniyorum fakat bu kadar keskin bir durustan sonra bile "ama" demekten kendimi alamiyorum.

Cunku Turkiye'de kabaran hakli duygularin, "sert siyasi soylemlerle" cok yanlis bir tarafa kaydigini en azindan sorumluluk sahibi kisilerin artik gormesi gerekiyor.

Gunlerdir bazi yayin organlarinda Israil elestirisi adi altinda gizli-acik "irkci-fasizan" yayinlar yapiliyor. Dunden bir ornek: "Terorist Yahudi yine bebek vurdu."

Herhalde hepimizin yureginin paralandigi su donemde en son ihtiyacimiz olan sey bu zehirli dil!
Israil hukumetini topa tutmak ayri, tum Yahudileri Israil hukumetinin su ya da bu sebeple isledigi cinayete ortak etmek cok ayri.

Dahasi asla kabul edilemez!

Yillarca Bati medyasinin pervasizca kullandigi "Islamci terorist" tamlamasina itiraz ettik. Simdi kalkip benzer bir hoyratligi nasil savunabiliriz?

Bakin onceki gun Ankara Emniyeti'nin basiretli tutumu sayesinde Turkiye cok buyuk bir badire atlatti.

Turk Telekom ile Israil takimi Bnei Hasharon arasinda oynanacak Euro-cup D Grubu basketbol maci, yogun protestolar nedeniyle iptal edildi.

Eger polis bir grup taraftarin Israilli basketbol oyuncularina saldiriya varan taskinligini engellemese belki de su anda cok buyuk bir faciayi konusuyor olacaktik.

Sahaya firlatilan ayakkabilar, Israilli basketbolcularin uzerine yurumeler, polisin yogun guvenlik onlemlerine ragmen soyunma odalarina kadar yansiyan saldirganliklar..

Allah'tan mac iptal edildi de muhtemel bir arbede engellendi.

Tepki-ofke ya da protesto ile siddet ve saldirganlik arasinda cok ince bir cizgi var.

Su gunler bu cizginin en kolay asindirilabilecegi gunler.

Vicdani olan herkes Israil hukumetinin saldirilarina tepkili.

En cok da kim tepkili ve uzuntulu biliyor musunuz?

Turkiye Musevi Cemaati.

Cunku bu saldirilar dindaslik duygulariyla bagli olduklari Israil'den dolayi onlari iki kere yaraliyor.

Dun onde gelen temsilcileriyle konustum.
"Icimiz parcalaniyor ekranlara yansiyan goruntulerden, inanin kahroluyoruz" dedi birisi.
Fakat ofke dalgasi oylesine kabarmis durumda ki cikip kamuoyu onunde duygu ve dusuncelerini dile getirmekten bile cekiniyorlar.
Dun Istanbul Buyuksehir Belediye Baskani Kadir Topbas ile CNN Turk'te yayimlanan "Bakis" programinda uzun uzun yerel secimleri ve global krizin Istanbul ekonomisine etkilerini konustum.

Aslinda bugun size sohbetimizin o bolumlerini aktaracaktim.

Fakat Kadir Bey'in Musevi Cemaati'nin onde gelen isimlerinden Bensiyon Pinto ile dun sabah yaptigi benzer bir sohbeti dinleyince bazilarinin hosuna gitmeyecek bu yaziyi yazmaya karar verdim. Cunku Israil'e karsi kabaran ofke dalgasi hakli olarak Musevi Cemaati'ni tedirgin etmis. Topbas, Pinto'ya Istanbul'un "cok dinli-cok dilli-cok kulturlu" gecmisini hatirlatarak kendisine yakisan cevabi vermis. "Keske Israil bu saldirganca politikalar yerine Kudus ve Gazze icin Istanbul'u ornek alsaydi" demis. Pinto, Israil hukumetinin saldirilarini en az Topbas kadar siddetle elestirmis. Birakin dunyanin dort bir yanindaki Yahudi cemaatlerini, Israil halkinin yaridan fazlasi hukumetlerinin saldirilarini onaylamiyor. Bircok Israilli entelektuel Olmert hukumetini siddetle elestiriyor.
Fakat bu ayrimlar, konu tribunlere ya da sokaklara yansitilinca hicbir anlam ifade etmiyor.

Biliyorum, Musevi Cemaati'nin yasadigi tedirginligin bas musebbibi Israil hukumetinin ta kendisi. Israil hukumeti insanlik disi saldirilariyla en buyuk zarari sadece Filistinli sivillere degil dunyanin dort bir yaninda yasayan dindaslarina veriyor.

Ama unutmayalim, 6-7 Eylul gibi bugun hic hatirlamak istemedigimiz olaylar, uzun yillara yayilan zehirli dil ve bir tertip ya da kivilcimla, Istanbul'da meydana geldi.

Dedim ya "bu ortamda boylesi bir yazi yazmak riskli", Israil'in sivillere donuk insanlik disi saldirilarina herkes ofkeli ama ben yine de ozellikle "kalem-kelam ve koltuk" sahiplerini su ortamda biraz daha duyarli olmaya cagirmadan edemedim.

Israil devleti ve politikalarini elestiriye-kinamaya-protestoya sonuna kadar "EVET", "irkci-fasizan-antisemitik" soylem ve eylemlere daha ilk andan itibaren "HAYIR".

latino
11-01-2009, 17:29
Riskli bir yazi!

Eyüp CAN

[email protected]


Bu ortamda boylesi bir yazi yazmak riskli biliyorum ama ben yine de yazacagim.


Israil'in Gazze'de yaptigi katliamlarin hicbir sekilde savunulacak yani yok, nokta.

Siyasi, hukuki ya da insani analiz.. Hicbiri Gazze'de "cok buyuk bir insanlik drami" yasandigi gercegini degistirmez, tekrar nokta.

Islenen insanlik sucudur; isyan ediyor hatta lanetliyorum, yeniden nokta.

Farkindaysaniz "ama"li bir cumle kurmamak icin cirpiniyorum fakat bu kadar keskin bir durustan sonra bile "ama" demekten kendimi alamiyorum.

Cunku Turkiye'de kabaran hakli duygularin, "sert siyasi soylemlerle" cok yanlis bir tarafa kaydigini en azindan sorumluluk sahibi kisilerin artik gormesi gerekiyor.

Gunlerdir bazi yayin organlarinda Israil elestirisi adi altinda gizli-acik "irkci-fasizan" yayinlar yapiliyor. Dunden bir ornek: "Terorist Yahudi yine bebek vurdu."

Herhalde hepimizin yureginin paralandigi su donemde en son ihtiyacimiz olan sey bu zehirli dil!
Israil hukumetini topa tutmak ayri, tum Yahudileri Israil hukumetinin su ya da bu sebeple isledigi cinayete ortak etmek cok ayri.

Dahasi asla kabul edilemez!

Yillarca Bati medyasinin pervasizca kullandigi "Islamci terorist" tamlamasina itiraz ettik. Simdi kalkip benzer bir hoyratligi nasil savunabiliriz?

Bakin onceki gun Ankara Emniyeti'nin basiretli tutumu sayesinde Turkiye cok buyuk bir badire atlatti.

Turk Telekom ile Israil takimi Bnei Hasharon arasinda oynanacak Euro-cup D Grubu basketbol maci, yogun protestolar nedeniyle iptal edildi.

Eger polis bir grup taraftarin Israilli basketbol oyuncularina saldiriya varan taskinligini engellemese belki de su anda cok buyuk bir faciayi konusuyor olacaktik.

Sahaya firlatilan ayakkabilar, Israilli basketbolcularin uzerine yurumeler, polisin yogun guvenlik onlemlerine ragmen soyunma odalarina kadar yansiyan saldirganliklar..

Allah'tan mac iptal edildi de muhtemel bir arbede engellendi.

Tepki-ofke ya da protesto ile siddet ve saldirganlik arasinda cok ince bir cizgi var.

Su gunler bu cizginin en kolay asindirilabilecegi gunler.

Vicdani olan herkes Israil hukumetinin saldirilarina tepkili.

En cok da kim tepkili ve uzuntulu biliyor musunuz?

Turkiye Musevi Cemaati.

Cunku bu saldirilar dindaslik duygulariyla bagli olduklari Israil'den dolayi onlari iki kere yaraliyor.

Dun onde gelen temsilcileriyle konustum.
"Icimiz parcalaniyor ekranlara yansiyan goruntulerden, inanin kahroluyoruz" dedi birisi.
Fakat ofke dalgasi oylesine kabarmis durumda ki cikip kamuoyu onunde duygu ve dusuncelerini dile getirmekten bile cekiniyorlar.
Dun Istanbul Buyuksehir Belediye Baskani Kadir Topbas ile CNN Turk'te yayimlanan "Bakis" programinda uzun uzun yerel secimleri ve global krizin Istanbul ekonomisine etkilerini konustum.

Aslinda bugun size sohbetimizin o bolumlerini aktaracaktim.

Fakat Kadir Bey'in Musevi Cemaati'nin onde gelen isimlerinden Bensiyon Pinto ile dun sabah yaptigi benzer bir sohbeti dinleyince bazilarinin hosuna gitmeyecek bu yaziyi yazmaya karar verdim. Cunku Israil'e karsi kabaran ofke dalgasi hakli olarak Musevi Cemaati'ni tedirgin etmis. Topbas, Pinto'ya Istanbul'un "cok dinli-cok dilli-cok kulturlu" gecmisini hatirlatarak kendisine yakisan cevabi vermis. "Keske Israil bu saldirganca politikalar yerine Kudus ve Gazze icin Istanbul'u ornek alsaydi" demis. Pinto, Israil hukumetinin saldirilarini en az Topbas kadar siddetle elestirmis. Birakin dunyanin dort bir yanindaki Yahudi cemaatlerini, Israil halkinin yaridan fazlasi hukumetlerinin saldirilarini onaylamiyor. Bircok Israilli entelektuel Olmert hukumetini siddetle elestiriyor.
Fakat bu ayrimlar, konu tribunlere ya da sokaklara yansitilinca hicbir anlam ifade etmiyor.

Biliyorum, Musevi Cemaati'nin yasadigi tedirginligin bas musebbibi Israil hukumetinin ta kendisi. Israil hukumeti insanlik disi saldirilariyla en buyuk zarari sadece Filistinli sivillere degil dunyanin dort bir yaninda yasayan dindaslarina veriyor.

Ama unutmayalim, 6-7 Eylul gibi bugun hic hatirlamak istemedigimiz olaylar, uzun yillara yayilan zehirli dil ve bir tertip ya da kivilcimla, Istanbul'da meydana geldi.

Dedim ya "bu ortamda boylesi bir yazi yazmak riskli", Israil'in sivillere donuk insanlik disi saldirilarina herkes ofkeli ama ben yine de ozellikle "kalem-kelam ve koltuk" sahiplerini su ortamda biraz daha duyarli olmaya cagirmadan edemedim.

Israil devleti ve politikalarini elestiriye-kinamaya-protestoya sonuna kadar "EVET", "irkci-fasizan-antisemitik" soylem ve eylemlere daha ilk andan itibaren "HAYIR".

Aslındabu yazı içerik olarak çok derin konular içeriyor,

Irkçı-Fasizan ve antisemitik eylem ve kınamaların olmasını haklı kılabilecek bir insanlık dramına imza atan (ki bunu ilk kez yapmıyor) İsrail'ın bu tepkilere hazırlıklı olması gerekiyor..Kimse masum vatandaşlara bir şey demiyor, kaldıkı benimde bir çok yahudi arkadaşım varve politikayı ayrı tututorum..

Ama İsrail'in bu yaptıklarına şiddetle karşı çıkıyor ve kınıyorum, bazı söylemlere elbet dikkat edilecek fakat, birileri söylemlerden rahatsız olurken Filistin'deki masum çocuklar ve insanlar bunun karşlığını söylemlerle değil yaşadakları muddettce acıyla sonrasında canlarıyla öduyorlar..

Musevi cemiyetinin uzuntulerini anlayışla karşılıyorum, Dunyadaki en guclu lobilerin yahudiler olduğunu, butun bunların birleşerek İsrail hukumetine bu rahatsızlıklarını dile getirerek bir an önce bu yaptıklarına acilen son vermelerini istemeleri ve uygulamaları gerekir ki samimiyetlerinde tum benliğimizle bizde inanalım.....Bize söylemeleri bence sadece kuru laftan öteye geçmiyor..kaldı ki Filistin de bir çok insan ne olduğunu anlamadan bu hayata veda ediyor..

asagir
11-01-2009, 17:34
Názım Hikmet’in vatandaşlığa alınmasıyla Ergenekon’un ne ilgisi var


AKP hükümetinin Názım Hikmet’i tekrar vatandaşlığa alması ile Ergenekon operasyonu arasında nasıl bir ilişki olabilir.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/10753820.asp?yazarid=218
hep aynı başkasına hayat hakkı tanımayan kafa, hep aynı antidemokratik/insanlık dışı uygulamalar ve hep aynı söylem; "en büyük demokrat biziz."

60 yılda değişen bir şey yok.

ally_mcbeal
12-01-2009, 00:35
Zülfü Livaneli
Yazara ulaşmak için : [email protected]
Susurluk gerçekten ortaya çıkacak mı?
Susurluk kazası olduğu zaman toplum büyük bir şoka girmişti.

Devletin yarı içinde yarı dışında örgütlenmiş karanlık çevrelerin varlığını ve yaptıkları işleri öğrenmek herkesin sırtını ürpertmişti.

Mafyayla iç içe geçmiş olan devlet güçleri gırtlağına kadar suça batmıştı.

Tansu Çiller, “devlet adına kurşun atanların şerefi” nden bahsediyordu.

Aklımız almıyordu böyle bir şeyi.

Türkiye’nin bir an önce aydınlanmasını, bu azılı katillerin hesap vermesini ve yasa dışı örgütlenmelerin çökertilmesini istiyorduk.

Bu nedenle sivil toplum harekete geçti; “Sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” eylemi yurda dalga dalga yayıldı.

Temizlik hasreti içindeydik.

Necmettin Erbakan bu hareketleri “Gulu gulu dansı” ve “fasa fiso” olarak nitelendiriyordu.

Meclis’te bir Susurluk Komisyonu kuruldu. Fikri Sağlar ve birçok arkadaşımız, olayı aydınlatmak için binlerce sayfa belge topladılar.

Bazı ordu mensupları TBMM Komisyonu’na gelmeyi reddettiler.

İnanamadık.


***


Aradan zaman geçti.

O dönemin karanlık elleri birer birer hapse konmaya başlandı. Yere gömdükleri silahların bile bazıları ele geçirildi.

Herkes birbirine sormaya başladı.

Ne oluyordu?

Yoksa devlet, Susurlukçular üzerindeki koruyucu perdeyi kaldırmış mıydı?

Nihayet bu katillerin cezalandırıldığını görebilecek miydik?

İş nereye kadar gidecekti?

Başlar ele geçirilebilecek miydi?

Umutla bekledik.


***


Ama iş biraz tuhaf gelişti doğrusu.

Mesela Susurluk’un baş aktörlerinden bazıları elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyordu, hiçbir soru sorulmuyordu onlara.

Buna karşılık bazı hükümet muhalifleri gözaltına alınıyordu.

Sevincimiz gölgelenmeye başladı.

Acaba bu da Türkiye’deki çeteleri, katilleri, faili meçhul cinayetleri gizlemenin bir başka taktiği miydi?

Eğri ve doğru birbirine mi karışıyordu?


***


Bu düşünceler içinde bugünlere geldik.

Kamuoyunda işin giderek daha çok karıştığı, siyasete alet edildiği izlenimi oluşmakta.

Susurluk ya da Ergenekon adıyla anılan ama çok daha geniş bir döneme yayılan, “devlet suçları” ortaya çıkarılmayacak diye kaygılanıyoruz.

Umarım yanılıyoruzdur.

ally_mcbeal
12-01-2009, 00:48
Fikret BilaYön
[email protected]'Yargılamayan namerttir’

Baykal: Çeteleri sonuna kadar yargılamayan namerttir11 Ocak Pazar 2009


CHP lideri Deniz Baykal, Ergenekon soruşturmasına, çeteler, silahlar, silahlı eylemler de dahil her yönüyle karşı çıkıyormuş gibi eleştiriliyor. O kadar ki, laik cumhuriyet ve TSK alerjisiyle ahkâm kesenler, “Baykal bu silahlara ne diyecek?” diye soruyorlar.
Bakalım Baykal ne diyor:
- Sayın Baykal, İbrahim Şahin’in evinde bulunan kroki üzerine Gölbaşı’nda yapılan kazıda bazı silahlar bulundu. Şahin, Ergenekon kapsamında gözaltında. Ne diyorsunuz?

“Tereddüte mahal yok”
- Bu bizim için sürpriz değil. İbrahim Şahin’in kim olduğu belli. Bu silahların çıkmasına şaşıranlar, biz Susurluk olayıyla mücadele ederken, ‘bunlar faso fisodur, glu glu dansı yapıyorlar’ diyenlerdir. Ben, 1995’te bu gerçeği görüp Tansu Çiller’le hükümeti bozdum, Türkiye’yi seçime götürdüm. ‘Devlet kuşatma altında’ dedim. Devletin içine sızmış bir takım organizasyonların ortaya çıkarılması için var gücümüzle çalıştık. Çıkardık da. Sanki bu çetelerle mücadele konusunda bir tereddüdümüz varmış gibi hava yaratmaya çalışıyorlar ama boşuna uğraşıyorlar. İbrahim Şahin’i, onun gibileri, çeteleri sonuna kadar yargılamayan namerttir.

“Her dalgada iki kategori”
- Ergenekon soruşturmasına her yönüyle karşı çıkmakla eleştiriliyorsunuz. Karşı çıktığınız nedir?
- Gayet açık. Bu, bir hukuki dava değil, siyasi bir dava. Her gözaltı dalgasında iki kategori var. bunu özellikle yapıyorlar. Bir kategori çete olaylarına bulaşmış, mahkûm olmuş, silaha bulaşmış insanlardan oluşuyor. Bir de aynı dalganın içine sırf iktidara muhalefet ediyorlar diye saygın profesörler, aydınlar, gazeteciler, eski YÖK Başkanı, eski MGK Genel Sekreteri gibi saygın isimleri koyuyorlar. Bu bir psikolojik harekâttır. Biz, buna karşı çıkıyoruz. İbrahim Şahin’i neden bu isimlerle birlikte gözaltına alıyorlar? Bu sadece bir zamanlama meselesi değil, bu bir siyasi planlama meselesidir.

Kanadoğlu davası mı?
Baykal, Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun aynı soruşturma içinde evinin aranmasının psikolojik harekât örneği olduğunu belirterek, şu değerlendirmeyi yaptı:
- İbrahim Şahin’i mahkûm ettiren Başsavcı Sabih Kanadoğlu’nu aynı kefeye koyuyorsunuz ve evini arıyorsunuz! Bu olacak iş mi? Kanadoğlu’nun İbrahim Şahin’le ne ilgisi olabilir? İlgisi şu, Kanadoğlu, Şahin’i mahkûm ettiren Başsavcı. Sadece Şahin’i değil, birçok çete mensubunu mahkûm ettiren Başsavcı. Şimdi Şahin’le Kanadoğlu aynı çetenin üyesi, öyle mi? Buna kim inanır? O zaman ben şunu sorarım: Bu dava Şahin davası mı, Kanadoğlu davası mı? İşte siyasi planlama burada ortaya çıkıyor. Keza eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ün aynı dalga içinde çete mensuplarıyla, silahlarla ne işi olabilir? Bu Şahin davası mı Gürüz davası mı?

“Gücü gücüne yeten mi?”
CHP lideri Baykal, gözaltı dalgalarına mutlaka suçlu kişilerin konulmasıyla diğer insanlar hakkında kafa karışıklığı yaratılmak istendiğini vurguladı ve şöyle devam etti:
- Öyle bir hava var ki, sanki gücü gücüne yeteni götürüyor, gücü gücüne yeten birilerini koruyor, sahip çıkıyor. Yani ilke bu mu? Kimin gücü kimin gücüne yetiyorsa, bir sonuç alacak, öyle mi? Peki arkası olmayan, dayanacağı gücü olmayan, bu uygulamalardan mağdur olanlar ne olacak?

yosun
12-01-2009, 16:26
Dün gece bir rüya gördüm


HAYIR, hayır... Yeşil sarıklı bir ulu hoca, Agah Hun sesiyle, "Evladım Ahmet... Yanlış yoldasın" diye bana seslenmedi ve ben de kan ter içinde uyanmadım...

Daha eğlenceli bir rüyaydı benimki...

Şöyle ki:

Nasıl olmuşsa olmuş, memlekette her şey tersine dönmüştü...

Rüya bu ya... Gürüz’ler, Dalan’lar, Kemal Yavuz’lar, Tuncer Kılınç’lar falan yenidenidareyi ele almışlar ve bir intikam operasyonuna girişmişler...

Mesela Mümtaz’er Türköne’nin evinin bahçesinde kazı yapılıyor...

Mesela Nazlı Ilıcak’ın evinde arama yapılırken gelini Meyra’nın CD’lerine el konuluyor...Ilıcak’ın gözleri nemli...

Mesela Fehmi Koru’nun dizüstü bilgisayarına el konuluyor ve Koru’nun 15 yıldır yazmakta olduğu polisiye romanın eskizlerinden yola çıkılarak bir örgüt şeması elde ediliyor... Koru, "Zalimin zulmün varsa" diye başlayan bir diskur çekiyor...

Mesela Oral Çalışlar’ın Cumhuriyet gazetesinde çalışırken kullandığı masanın çekmecelerinin diplerinden ruhsatsız 15 mermi çıkıyor...

Mesela Cengiz Çandar, operasyondan üç gün önce ABD’ye gitmiş, oradan "10 gün sonrageleceğim" diye mesaj sarkıtıyor...

Bense bütün bu tuhaf gelişmelerin etkisi altında, ertesi gün yazacağım yazıyıkurguluyorum...

Kafamda "Mümtaz’er’i hiç sevmezdim ama" başlıklı bir yazı var...

Rüyanın tam bu aşamasında Teşvikiye’de, bizim evin hemen önünde, İSKİ’nin bitmek tükenmek bilmeyen kazı çalışmalarından çıkan gürültü nedeniyle uyanmayayım mı?

Ne diyeyim? Hayırlara karşılık gelir inşallah!"

Ahmet Hakan

Sarıvadi
12-01-2009, 20:40
Tespit tutanağı!


7 Ocak.

Saat 11.

MGK Genel Sekreteri...

Ordu Komutanı...

Yargıtay Başsavcısı...

YÖK Başkanı gözaltına alınıyor.

*

7 Ocak.

Saat 11.

"Başkomutan" olan, "Milli Güvenlik Kurulu’na" başkanlık eden, "YÖK Başkanı’nı" atayan, "Yargıtay Başsavcısı’nı" seçecek olan Cumhurbaşkanı ne yapıyor?

*

Meşgul... "Uluslararası Müslüman İlim Adamları Heyeti"ni kabul ediyor!

*

Bugüne dönersek...

*

Kendimi, şu anda eksi 15 derecede, dağda terörist kovalayan subay veya astsubayların yerine koyuyorum...

Komutan içerde!

Üniversite öğrencisiyim...

Rektör içerde!

Rektörün yerine koyuyorum...

YÖK Başkanı içerde!

Dava açmaya kalksam...

Avukat gözaltında!

Savcı olduğumu düşünüyorum...

Başsavcı’nın evi basılıyor!

Gazeteciyim...

İlhan Ağabey zor çıktı!

Esnafım...

Oda başkanını aldılar!

Seçmenim...

Parti başkanı kodeste!

Atatürkçü dernek üyesiyim mesela...

Dernek başkanı komada!

*

Tarikatçı olduğumu düşünüyorum...

Komple dışarda!

ÇAKAL
13-01-2009, 09:02
İyi de seçim yatırımı yapmak kabahat mi?

Demokrasilerde kural böyle işler.


Bu arada Nâzım, adı dünyada en çok bilinen Türk şairi olabilir ama Türkçe'nin en büyük şairi değildir. Fakat ne gariptir, onu dünyanın en büyük şairi sayanlar dâhil, bunca yıl kaç hükümet geldi geçti, hiçbiri böyle bir işe cesaret edemedi.

Yukarıda saydığımız güzel hareketlere de karar verecek bir hükümet çıkmadı.

Mehmet Şeker
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=13.01.2009&y=MehmetSeker

asagir
13-01-2009, 17:37
Neşe Düzel röportajlarındaki ortak desen
Neşe Düzel'in Taraf gazetesindeki röportaj arşivine girdiğinizde ortaya çok ilginç bir şablon çıkıyor. Sırf röportajların başlıklarından bile Neşe Düzel'in konuştuğu insanları neden seçtiğini, ağızlarından hangi cümleyi cımbızladığı ve bu röportajların neye hizmet ettiği ortada. Önceden planlanmış bir model ekseninde yapıldığı izlenimi oluşturuyor bu röportajlar. Başlıklar kendini ele veriyor.

İşte bazı örnekler:
* 'Bizi askeri harcama fakirleştiriyor.'
* 'Asker kendi Kürt politikasını AKP'ye uygulatıyor.'
* 'PKK'sız bir barış artık olamaz.'
* 'Sorumlular divan-ı harbe verilmeli.'
* 'Askeri devlet kurmak istiyorlar.'
* 'AKP uzlaşırsa siyasette biter.'
* 'Solun önceliği darbeyle mücadeledir.'
* 'Kürtler Ergenekon'a tarafsız kalamaz.'
* 'Darbe toplantılarına gazeteciler katıldı.'

Peki bütün bunlar tesadüf mü?
Dünün gazetelerinde servis edilmiş gibi duran bu 'ortak düşünceler' medyadaki kimi isimleri Ergenekon'a bağlama amacı taşıyor. Kendilerince şemalar çıkartıyorlar, örgüt planları yapıyorlar.
Bunun adı medyada cadı avı. Kimi insanlar hedef gösteriliyor, birileri fişleniyor, birilerinin kapısına çarpı atılıyor. İlgisiz insanlarla bağlantı kuruluyor.
Oysa bunu yazanlar kendi kendi kendilerini başka bir şekilde ele veriyor: Adeta bir alternatif örgütün mensubu olduklarına dair el kaldırıp 'Burada!' diyorlar.
Bu alternatif örgütün adı 'Neo-Ergenekon' ve amacı Birinci Cumhuriyeti yıkmak.
Bu isimler Neo-Ergenekon örgütünün medyadaki ayağını mı oluşturuyorlar? Başkalarını 'Ergenekoncu' diye kolayca etiketleyen, hedef gösteren isimler yoksa 'Neo-Ergenekon' diye bir başka isim altında örgütlenmiş olmasınlar?
Onlar nasıl şemalar çıkartıyorlarsa, kendileri de kolaylıkla belli tablolarda yer alabilecek durumdalar.
Bu isimlerin neye hizmet ettiği, nereden emir aldıkları, nasıl oluyor da 'tesadüfen' aynı düşünceleri ayın anda söyledikleri üzerinde durulmalı.
http://www.aksam.com.tr/2009/01/13/yazar/168/oray_egin/neo_ergenekon_orgutunun_medya_semasini_acikliyorum .html

BABUTSA
15-01-2009, 19:26
'Ne Mutlu Türküm Diyene'
Burhan Ayeri
([email protected])

Entel-Danteller gibi 'No way out' yazabilirdik. Türkçe'sini daha uygun bulduk. Çünkü biz TÜRKÜZ. Bu kelimeyi üstüne basa basa vurgulamakla gurur duyuyoruz. Şu günlerde 'Dünya vatandaşlığı'na oynayanları gördükçe devamlı 'Türküz, türkü çağırırız'ı söylüyoruz. Geçen gün, köşe kapmışlardan biri Kevin Costner'in şapkasına yazdırdığı 'Ne Mutlu Türküm Diyene'den nasıl rahatsızlık duyduğunu yazdı. Döktürdüklerini yorumlarsak ona göre bu slogan faşizmle eşdeğer. Bu şerefsizlerin amacı belli. Yoğun kampanyalarıyla sade vatandaşı bile 'Türküm' lafını söyletemez hale getirmek. Bu ülkeyi yönetenler de aynı kafada. Büyük Ata'nın birleştiriciliğini dahi görmezden gelmekteler. Et ve tırnak gibi içiçe geçmiş milli mozaiğimizi ayrıştırıyorlar. Sıradan unsurmuş gibi 'Türk'ü de laf olsun diye ekliyorlar.

Okurlarımızdan Halil Akgün'ün 'Sen Türkülerini Söyle'yle ilgili yorumunu buraya almak istiyoruz: 'Kerkük'lü kardeşimiz Ercan'ı yalnız bırakarak oy göndermeyen tüm Türklere sitemlerimi iletmek istiyorum. Bu yarışma bile bu zor ve karmaşık günlerde biz Türklerin birlik ve beraberlikten ne kadar uzak olduğunu ortaya koymaktadır'.
Akgün'ün teşhisi doğru. Ancak burada Soroscular başta, bölücü ağız ve kalemlerin yoğun kampanyasını unutmamalı.

***

Yaşar Usluer '-Şimdi yargıya müdahale etmeyin- diyenler, partilerine kapatma davası açıldığında yargıyı eleştirenler değil miydi' diye soruyor. Sonra devam ediyor:
'Yarın dağ fare doğurursa, tutuklayan ve yargılayanları kimse hatırlamayacak ama tutuklananları kimse unutmayacaktır. Susurluk Davası'nda Efsane Yarbay Korkut Eken'i kurban seçtikleri gibi. Ergenekon'da da birilerini kurban seçerlerse, mağdurların hakkını kim geri verebilecek? AİHM'ne giderlerse yüzbinlerce Euro tazminatı kim ödeyecek?'
...
Osman Pamukoğlu'nu bu defa Star Haber'de izledik. Yayına evinden katıldı. Askeri mühimmatların toprak altından 'Gıcır gıcır' çıkmasını tuhaf karşıladığını tekrarladı. 'Bu nasıl Yarbay, bu nasıl terörle mücadele amiri, cephanelik krokileri evlerinde, ajandalarında dolaşıyorlar' demeyi unutmadı. En önemli teşhisi ise 'Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratma harekatı, Süleymaniye'deki Çuval Geçirme Operasyonu ile başlatıldı' idi. Sonraki çorap söküğünü herkes yaşadı. Yaşamaya da devam ediyoruz.

***

Türk Kızılayı, Gazze'ye yardım götürebilen tek uluslararası kuruluş. Genel Başkan ve dostumuz Tekin Küçükali'yi Kanal 24'te gururla izledik. Gıda, sağlık araç-gereçleri dahil, bölgeye ulaştırdıklarını sıralarken mutluluk duyduk. Kızılay'ımızın bir zamanlar ne halde olduğunu hatırladıkça, mevcut yönetimle gurur duyduk.
...
Birinci yılını kutlayan T'de unutulmaz dizi Bizimkiler'i kaçırmamaya dikkat ediyoruz. 2002 yapımı bölümdeki konular doğalgaza ve elektriğe zamdı. Öğretmen aile bugünkü gibi geçim zorluğu içindeydi. Daha da ilginç olan IMF ile Stand-By için görüşmeler vardı. Demek ki, aradan geçen yedi senede bir arpa boyu yol alamamışız.
...
Çarkıfelek'te, üniversite öğrencisi kız, Bursa Ulu Cami'ye 'Bursa İli Cami' dedi. Öbür bayan yarışmacı, harayı 'Haara' diye konuştu. Tek erkek yarışmacı Norveç faresinin ismini söyledi. Ancak sesli ve sessiz harflerimizden haberi yoktu. Anlayacağınız durumumuz felaket.

***

pinky
15-01-2009, 20:10
Başsayfa başka uygun topik bulamadım.


http://img56.imageshack.us/img56/4395/szctj6.jpg (http://img56.imageshack.us/my.php?image=szctj6.jpg)

http://gazete.netgazete.com/ShowPaper.aspx?news=sozcu

DELL
15-01-2009, 20:24
okan arslan.

Bir Yahudi Atasözü diyor ki: "Başkasına adaletsizlik yapmaktansa; sana yapılan adaletsizliğe katlan". Bir Arap atasözü de diyor ki: "Bir saatlik adalet, yapılan yüzlerce duadan kıymetlidir". Dilleri dahi aynı grupta değerlendirilen; Hami-Sami oğullarının yüzyıllardır bitmeyen kavgalarını ve son dönemde Samiler olarak da bildiğimiz İsrailoğullarının Hami Filistinlileri maruz bıraktıkları zulmün arşa çıktığı bir dönemde, iki manidar söz bu atasözleri. Yahudilerin Atasözü daha bir anlamlı oluyor; İsrail'in sebep olduğu insanlık dışı adaletsizlikler insanlığın önüne serildiğinde. Arapların atasözü ise bir dakika durmayan İsrail saldırılarına kısa bir es verilse, sadece Filistin'de değil, tüm dünyada milyonlarca insanın ettiği duaların hepsinden daha bir önemli neredeyse. Evet, adalete dair tüm insanlık tarihi boyunca belki milyarlarca kelam edilmiştir bugüne kadar; ama yaşanan son olaylar, adaletin aslında hiç olmadığını ya da varsa bile hükmünün kalmadığını göstermektedir. Zira yeni Amerikan Başkanı Obama döneminde değişeceğinden pek emin olamadığımız, Yeni Muhafazakâr yönetimden miras kalan bir uluslararası sistem var önümüzde. Bu uluslararası sistem, aslında Amerikan uluslararası sistemi; dolayısıyla burada uluslararası ifadesinden anladığımız sadece ve sadece Amerika Birleşik Devletleri ve O'nun çıkarları. ABD'nin çıkarlarına aykırı olan hiçbir uluslararası metnin (Kyoto Sözleşmesi gibi) ya da girişimin de bir önemi yok. Uluslararası oyunun kuralları artık sadece ABD tarafından düzenleniyor ve belirleniyor. Oyunun kurallarına uymayan aktörlere kısaca "serseri" lakabı takılırken; artık her şey yeniden ve sadece ABD tarafından ve sadece ABD için tanımlanıyor.

Son dönemlere damgasını vuran olay, hepimizin malumu İsrail'in terörle mücadele etmek için Gazze Şeridi'ne operasyonlar yapması ve yüzlerce insanı öldürmesi. Yukarıda kısaca dillendirdiğimiz uluslararası sistemin yeniden tanımlanması ve dolayısıyla da uluslararası sistemin bir parçası olan uluslararası hukukun da bundan nasibini alması, artık en temel uluslararası kurum olan Birleşmiş Milletlerin bir değerinin ve manasının olmadığı, sadece Soğuk Savaş dönemi nostaljisi olduğu; uluslararası sistemi kendi çıkarlarına göre tasarlayan ABD'nin Orta Doğu şubesi olan İsrail'in önüne çıkan bu eşi benzeri görülmemiş fırsatı kaçırmayacağını göstermektedir. Evet, Soğuk Savaş çoktan bitmiştir. Soğuk Savaş sonrası süreç dahi 11 Eylül'le beraber nihayetlenmiştir. Şu an 11 Eylül sonrası, ABD'nin her şeyi belirlediği süreç hızla yaşanmaya devam etmektedir. Birleşmiş Milletler artık sadece kâğıt üzerinde bir uluslararası teşkilat olduğundan; yeniden ve yeni bir uluslararası sistemin kurulması gerekmektedir. Bu sistem, eskiden sadece ulus devletlerin çıkarlarının çatışma alanı olan uluslararası ilişkilerin ve sistemin tek aktörlerinin devletler olmadığı; bireyin ve sivil toplumun da yeni oluşum içinde mutlaka aktif bir şekilde yer aldığı bir sistem olmalıdır. Tabii uluslararası hukukun ve uluslararası toplumun da yeniden ve bu kez herkes üzerinde bağlayıcı olacak şekilde etkin kılınması gereklidir. Gelinen süreçte uluslararası bir şey kalmadığı gibi, uluslararası sistemde hukukun da değeri kalmamıştır. Tek duyulan, İsrail ve ABD'ye yönelik öfke ve nefret dolu tepkilerden ibarettir.

Bu, hukukun mevcut durumunun ve etkinliğinin (daha doğrusu etkisizliğinin) uluslararası yani makro ölçekte değerlendirilmesi. Ulusal ya da mikro ölçeğe geldiğimizde hukuk açısından son dönemlerde durumun pek bir farklılık arz etmediğini; ciddi manada bir karmaşıklığın ve çelişkinin barizleştiğini görmekteyiz. Ergenekon davası ve özellikle dava kapsamında tutuklanan şahısların önemli bir kısmının kamuoyunda Kemalist kesimde yer alması; hatta bunların, Kemalist kesimin önemli figürleri olmaları, Kemalist sistemin devamı için askeri bürokrasiyle birlikte en fazla güvendiği yargı bürokrasisinin Kemalist kesim açısından yarattığı hayal kırıklığını gözler önüne sermektedir. Dava kapsamında evinde aramalar yapılan kişilerin arasında, yine Kemalist kesimin hukuk dendi mi ilk akla gelen bilirkişisi ve göz bebeği Sabih Kanadoğlu'nun da yer alması kafaları ve durumu iyice karıştırmışa benzemektedir. Zira 2007 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi hukukta olmayan bir "367" kuralı yaratan Kanadoğlu ve Kemalist kesim, bu kez aynı yargının hedefi haline gelmiş bulunmaktadır. Madalyonun diğer yüzüne bakıldığında da durum çok farklı değildir elbet. Başka zaman Türk yargısına zerre miskal güvenmeyen ve aynı hukuk sistemi ve mantalitesi dâhilinde kapanmaktan son anda sıyrılan AKP, Ergenekon söz konusu olduğunda bir anda yargıya tam manasıyla güvenir hale gelmiştir. Bu ikili yapının özeti, 'hukuk, benim menfaatimi koruduğu müddetçe ben hukuku severim ve hukuka güvenirim'dir. Buradan, Ergenekon kapsamında bazı derin devlet bağlantılarına ulaşılması ve Susurluk'ta tıkanan umutların belki de bu sefer sükûtu hayale uğramaması bakımından, Ergenekon davasını desteklemediğimiz gibi bir sonuç çıkmasın. Burada dikkat çekmek istediğimiz asıl nokta, aynı hukuk sisteminin, kişisel menfaatlere göre şekillendirilebilmesi ya da işimize geldiğinde hukuka güvenmeye başlamamızdır. Bu durum, özellikle de 2007 yılında yaşanan "367" rezaleti, Türkiye'de hukukun çeşitli mahfiller tarafından ne ölçüde manipüle edilebileceği gerçeğini de gözler önüne sermektedir. Anlaşılan, hukuk, sadece uluslararası sistem dâhilinde makro düzeyde değil, aynı zamanda bizim ülkemizde de "mikro" düzeyde tıkanma noktasına gelmiştir. Tabii, hukuk tıkanınca hukuktan beklenen adalet de kendisine düzgün bir şekilde akacak yolu bulamayacak ve o da biçare tıkanacaktır.

Bugün, başkasına adaletsizlik yapmaktansa; sana yapılan adaletsizliğe katlan diyenler kendileri en büyük adaletsizliği yapmaktadırlar; artık hukuk ve adalet her yerde mumla aranır bir konuma gelmiştir. Adaleti bir saat için de olsa bulmak için yüzlerce, binlerce dua edilse azdır. Artık hukuk adaletsiz kalmıştır. Adaletin olmadığı hukuk tiranlıktır. Zira John Locke'un çok isabetli bir şekilde yıllar evvelinden söylediği gibi: "Hukukun bittiği yerde tiranlık başlar".

selçuk efendi
17-01-2009, 12:03
"İDDİANAME AYLAR ÖNCE TUNCAY GÜNEY'İN ELİNDEYDİ"

http://www.medyarazzi.com/haber_detay.asp?id=17881

bayay
17-01-2009, 16:29
Hani yüksek faiz düşük kur vardı?
http://www.yazarx.com/FEkonomi/deniz-gokce/17-01-2009/hani-yuksek-faiz-dusuk-kur-vardi-/70496.aspx

bayay
17-01-2009, 16:30
IMF’den fıkra gibi indirim

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/10795068.asp

bayay
17-01-2009, 16:35
Demokrasi, hukuk ve saydamlık

http://www.yazarx.com/FGuncel/yavuz-donat/17-01-2009/demokrasi,-hukuk-ve-saydamlik/70643.aspx

bayay
17-01-2009, 16:36
Hangi ‘Korku Cumhuriyeti’?
http://www.yazarx.com/FGuncel/cengiz-candar/17-01-2009/hangi--korku-cumhuriyeti--/70547.aspx

yosun
18-01-2009, 18:39
VURUN KAHPEYE!


ALİYE: Vatan ve gelecek nesiller için, inançları ile hayatı pahasına gericilerle mücadele eden bir öğretmen.

GERİCİLER: Hoca Fettah Efendi, Hüseyin Efendi, Yunan Kumandanı Damyanos..

ÖZET: ”Aliye İstanbul’dan Anadolu’ya gelmiş idealist bir öğretmendir.Köyde kalmak için Ömer Efendinin evini bulur. Ömer Efendi ve eşi Gülsüm hala, Aliye’ yi ölmüş kızlarının yerine koyarlar ve çok severler. Aliye “Toprağınız toprağım, eviniz evim burası için, bu diyarın çocukları için bir ana, bir ışık olacağım ve hiçbir şeyden korkmayacağım; vallahi ve billahi!” diye yemin eder. (Halide Edip Adıvar’ın milli mücadele yıllarında yazılmış bir romanı)

Ve Aliye kendinde gözü olanlara yüz vermediği için “vurun kahpeye” şehvet çığlıkları altında Tosun Bey “yüzbaşı” yetişemeden öldürülür.

Cumhuriyet kurulalı ne Aliyeler bitti, ne Tosun Beyler, ne de Hoca Fettahlar, Damyanoslar… Süreç aynen devam ediyor.

Büyük bir şehvet ile ağızlarından salyalar akıtanlar “vurun cumhuriyete” diye bağırıyor. Ve benim gözlerim Ömer Efendi, Gülsüm Anaları arıyor. Tosun Bey gene “bir masum beden” parçalandıktan sonra mı gelecek diye yüreğim sıkışıyor. Bu sefer de parçalanırsa Aliye’nin bedeni, bu topraklar bu günahımızın üzerinde gene bir yaşam, ONURLU bir yaşam sunar mı bize?

“Mustafa”yı çekmiş bir tatlı su solcusu. Vurun kahpenin ekibine katılmış yani. Harici ve dahili bedhahlar saklanma gereği duymuyor artık. Türk’ün Anadolu’dan sürülme projesine payanda olma yarışında Hoca Fettah ve Damyanoslar…

Bunlar aslında ne sağcı, ne de solcudur. Kafaları basmaz o kadar vatan sevmeye. Sadece ben de varım demek için yer tutarlar bir yerlerde. Ve samimi olanlar süründürülürken Mamak’da, tabutluklarda… Bunlar o acıların rantını yer arsızca. Aslında solun hep bir zaafı vardı, solcuyum diyen herkese sahip çıkmak... Sahip olmak vefadır, doğru ama… Sahip olmak adına aralarında boy vermedi mi bu ayrık otları? Şimdi bu GDO (genetiği değiştirilmiş organizmalar)’lu tohumlar bütün endemik yapıyı tehdit etmiyor mu?

Yıllar önce idi, bunlardan biri “herhalde çalıkuşu romanından etkilenmiş” Kastamonu’ya öğretmenlik yapmak için geldi. Atandığı yer bir uç nahiyenin köyü. O yıllarda elektrik yok, yol yok. Kış ağır ve köye araç çıkmaz. Öğretmen hanım Milli Eğitim İlçe Müdürü’ne aynen şunları söylüyor:

“-Ben fazla bir şey istemiyorum. Bir otelde kalırım ‘o yıllarda ilçede bile kıytırık 2 otel var’ yemeğimi de oradan yerim(!)”

Milli Eğ. Müdürü bu hayal pereslik karşısında şaşkın. Zor da olsa cici hanımefendiye köy şartlarını anlatıyor da, küçükhanım İstanbul’a geri dönüyor.

12 Eylül darbesinden geriye işte bu tatlı su solcuları ve Fetullahçı, cemaatçiler kaldı. Şimdi her iki mandacı ruh el ele… Tıpkı 1919 ‘larda olduğu gibi… Dün İngiliz-ABD mandası diyen sözde aydınlar, ha bugün 2.cumhuriyetçi liboşlar… Ha dünün işbirlikçi Şeyh Saitleri, ha bugünün sözde dinci iş birlikçileri… ‘84 yıllık kin bu’ diye yazdığımda yazıyı “abartılı” bulanlara “selam” olsun.

Şimdi ittifak içinde, Ata’ya, cumhuriyete sövüyorlar. ÖZÜ, varlıklarını borçlu oldukları sebeplere “nankörce” küfrediyorlar.

Atatürk’ü kadın düşkünü gösterenler, kapalı kapılar ardında yıllardır bunu konuşan sözde dinciler, sübyancı Üzmez’e sahip çıkıyorlar. Bu Allah’ın adaleti değil de nedir? Bir ayet vardır:” kınadıklarınız başınıza gelmeden bize döndürülmezsiniz” diye… Düştükleri rezaletin ve pespayeliğin farkında bile değiller. Oysa o savundukları Üzmez “Üzmez’in de savunduğu” şeri hükümlere göre recm, yani taşlanarak öldürülmeyi hak ediyor(!)? Demokrasi, din, insan hakları gibi değerleri sündüre sündüre ‘don lastiğine’ çevirenler, uçkurunun peşinde kepaze oluyor. Bu kepazeliği görmeyen, destekleyen, dışlamayan herkes bilinsin ki, kendileri de aynı zihniyetin ortağıdır.

Haklısınız, sizler cumhuriyetten nefret etmelisiniz… Çünkü cumhuriyet ve laiklik minicik kızları 2.-3. karı diye koynunuza almanıza engel oluyor.

Hani o Soros’un beslemesi kadın dernekleri nerede, AKP’nin kadın vekilleri… Atatürk ve silah arkadaşlarının sayesinde mecliste oturan kadınlar, dilinizi mi yuttunuz? Bu kadına hakarettir! Kadının onuruna hakarettir! Bütün annelere, kız çocuklarına, kız babalarına… Bu kepazelik her birinize, her birimize hakarettir!

İşte Can Dündar diye bir tatlı su solcusu Atatürk’süz, Mustafa Kemal’siz bir film yapıyor. Türk’ü Ergenekon’a hapsetmek isteyenler Cumhuriyetle hesaplaşıyor. Cumhuriyetle hesaplaşırken de, cumhuriyetin sahibini gökten yere indirdiklerini sanıyorlar(!)...

Oysa gökten yere inen sadece kendileri… Bütün yüzleri ortaya çıkmış, ağızlarından salyalar akıtarak “vurun kahpeye” diye bağırıyorlar…

Hoca Fettah Efendi, Hüseyin Efendi, Yunan Kumandanı Damyanoslar hep birden bağırıyorlar:”Vurun kahpeye!” Çünkü onlar biliyorlar ki, Aliyeler var olduğu sürece “haçlı ruhu” başarılı olamayacaktır! O yüzden Aliyelere düşmanlıkları… Biliyorlar ki, Aliyeler var oldukça 14 yaşındaki kızı “anası ile beraber” koyunlarına alamayacaklar, alsalar da yanlarına kalmayacak… Biliyorlar ki, Aliyeler oldukça Allah ile kandıramayacaklar! Biliyorlar ki, Aliyeler oldukça Atatürk adını bu topraklardan kazıyamayacaklar.

İşte bu nedenlerledir ki, önce Aliyeler silinmeli bu topraklardan!..

Gün Hoca Fettah Efendi, Hüseyin Efendi, Yunan Kumandanı Damyanosların günü gibi görünse de… Unutulmasın ki, ”silgiler silerken kendileri de tükenir.”

Ve bir Mustafa Kemal “bin Mustafa Kemal olarak” yeniden dirilir, o sayfalara yeniden yazar Türk’ün muhteşem öyküsünü…

Ölmedikçe son Mustafa Kemal, parçalanmadıkça son Aliye…

Zahide Uçar

Serenler
19-01-2009, 22:49
BU DARBE BİLDİĞİNİZ DARBELER BENZEMİYOR‏

TSK son yıllarda bazı çevreler tarafından neden yıpratılıyor? Türkiye’nin en güvenilir kurumuna karşı yapılan bu sistematik psikolojik savaşın amacı nedir? TSK bir karşı darbenin saldırılarına mı maruzdur? Kimdir bu neo-darbeciler ve ne istemektedirler?

Basındaki bazı meslektaşlar benzer cümleleri yazıp duruyor:
“Askerler AKP’ye karşı darbe yapacaktı!”
Ve arkasından 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül askeri darbelerini örnek gösteriyorlar.
Yazmıyorlar ama meseleyi, 1876’da Sultan Abdülaziz’in tahtan indirilmesinden, 1913 Babıali baskınına kadar götürebiliriz…
Peki, darbeyi sadece askerler mi yapar?
Örneğin polisler yapamaz mı?
Ya da Sırbistan, Gürcistan ve Ukrayna’da gördüğümüz gibi “renkli -sivil darbeler” olamaz mı?
Tabii ki olur.
O halde, işin özünde yanlış bir tartışma yürütülmüyor mu?
Aslında darbeyi kimin yapacağından çok; darbenin neden yapılacağı üzerinde durmamız gerekmiyor mu?
Örneğin bu topraklardaki darbeler hep iç dinamiklerle mi hareket etmiştir?
1876 darbesinin arkasında İngilizler yok mudur?
1913 Babıali baskınının arkasında Almanlar olduğu gibi.
12 Eylül’ü “bizim oğlanlara” yaptıranların Amerikalılar olduğunu bilmeyenimiz yok herhalde.
O halde, ezberlenmiş kavramlarla konuşmayı bırakıp, darbeyi kimin neden yapacağına daha geniş açıdan bakmakta yarar var…

“Elbise” meselesi

Bakınız…
Soğuk Savaş bitene kadar Türkiye’nin iç ve dış politikası belliydi.
ABD-NATO-AB, Kemalizm’den, TSK gibi Cumhuriyet kurumlarından memnundu.
Ortak düşman ise belliydi; komünistler.
Bu nedenle NATO dahilinde kurulan Gladio da, Türkiye’deki yerli sivil işbirlikçileriyle solculara karşı elinden geleni yaptı. Provokasyonlar, suikastlar düzenledi. Yetmedi askeri darbe yaptı!
Buraya kadar sanıyorum kimsenin bir itirazı yoktur.
Sonra ne olduysa Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla başladı.
Kemalizm “out”, Ilımlı İslam “in” oluverdi!
ABD Türkiye’ye “yeni bir elbise” giydirmek istedi.
Başta TSK olmak üzere Cumhuriyetçi kurumlar bu “elbiseye” girmedi/girmek istemedi.
Eee ne olacaktı?
Eee’si yoktu öyle ya da böyle o “elbise” giyilecekti!
İyi ama eskiden Amerika isteyince askeri darbe yapılıyor ve zorla da olsa “elbise” giydiriliyordu.
Oysa şimdi, dün elbisenin giyilmesine aracı olan TSK, bu kez yeni “elbiseyi” giymek istemiyordu. Örneğin fazla “kapalı” buluyor, başörtüsüne mesafeli duruyordu! Ayrıca beline silah takıp komşularının evine girmek de istemiyordu.
Siz ABD olsanız ne yaparsınız?
Hemen Türkiye’de o “elbiseyi” giymeyi çok istekli cemaatlerle, kurumlarla işbirliği yaparsınız. Yetmedi parti kurarsanız!
Ve bu işbirliği sayesinde “elbiseyi” giymeyenleri tasfiye edersiniz.
Peki, bu tasfiyeyi nasıl yaparsınız?
Hitler’in sağ kolu J. Goebbels, Nazilerin Propaganda Bakanı’ydı. Yalanlarını kamuoyuna kabul ettirmekte çok ustaydı. Yalanını kabul ettirmekte o kadar başarılıydı ki, bugün hala Batı üniversitelerinde onun “Büyük Yalan” olarak bilinen tekniği ders olarak okutulmaktadır.
Evet, tasfiye için “büyük yalana” başvurursunuz.
Yoksa Türkiye tarihinin en önemli soruşturması neden çarşaf çarşaf gazetelere, TV’lere servis yapılsın?

Torumtay’ın istifası dönemeç

Tarih 3 Aralık 1990.
Yer Ankara.
Genelkurmay’dayız. Harekat Daire Başkanı Korgeneral (rahmetli) Doğan Beyazıt basın mensuplarına “Özel Harp Dairesi” hakkında brifing veriyor.
Brifing esnasında Güneri Cıvaoğlu’nun çağrı cihazına bir mesaj düştü. Ve Cıvaoğlu söz alarak, Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay’ın az önce istifa ettiğini duyurdu.
Peki, Orgeneral Torumtay niye istifa etmişti?
Hayır, bu istifanın gladio tartışmalarıyla hiçbir ilgisi yoktu. Torumtay, Turgut Özal (dolayısıyla ABD) ile körfez politikaları konusunda anlaşamamıştı.
Ve bu istifa ile askerler siyasal iktidarlarla uzlaşmadıkları zaman koltuğu bırakıp gitme olgunluğuna ulaştıklarını göstermişti. İlkti.
Bu aynı zamanda darbeler döneminin kapandığını da gösteriyordu.
Ve 20 yıllık süreçte Torumtay’tan sonra nice genelkurmayları gelip geçti. Ve hiçbiri ABD’nin Ortadoğu politikalarına sıcak bakmadı. Mehmetçik’i petrol kuyularına bekçi yapmak istemedi. Ama bunun kararını da hep TBMM’ye bıraktı. Bunları gördük, yaşadık.
Bu askerlerin darbe yapacağını ısrarla yazıyorlar. Aslında tercüme ediyorlar. Kimden mi?

1 Mart tezkeresi

2003’e dönelim. Amerika’nın Irak işgalinin mimarlarından Paul Wolfowitz 6 Mayıs 2003’te CNNTürk’te Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar’ın sorularını yanıtladı. Konu, Amerika’nın Irak işgali için Türkiye üzerinden kuzey cephesinin açılmasını sağlayacak 1 Mart tezkeresinin reddi ve Amerika’nın bundan duyduğu derin rahatsızlık.
Bakın Wolfowitz tezkerenin reddinden kimi sorumlu tuttu:
Wolfowitz: Ve Türkiye'de bize destek olacağını düşündüğümüz, aramızdaki ittifakın çok önemli geleneksel destekçisi kurumlardan aradığımız desteği bulamadık.
Soru: Hangileri özellikle?
Wolfowitz: Tahmin ediyorum ki biliyorsunuz hangilerini kastettiğimi, ama örneğin ordu... Ordu, hangi nedenle olursa olsun, o önemli ve de oynamaları gereken liderlik konumuna tam olarak sahip çıkamadı...
Soru: Ordunun liderlik görevi tam olarak nedir?
Wolfowitz: Ben siyasi açıdan bahsetmiyorum. Şunu kastediyorum. Türkiye'nin ulusal çıkarları ve ulusal stratejilere bakacak olursanız, özellikle sizin sisteminizde geçerli olan şu: Ordunun söylemesi gereken bir şey vardı: "Amerika'yı desteklemek Türkiye'nin çıkarınadır" demeliydi. Benim gözlemim şu oldu. Yapması gereken ya da sonuçta fark yaratacak şekilde güçlü ifade edemedi kendini. (Radikal, 7.5.2003)

Devam edelim.

Bu kez tarih 19 Nisan 2003. New York Times’da “Savaşan Bir Ulus” başlıklı bir yazı yayınlandı. Sözünü ettikleri ulus Türkiye. Yazar Alan Cowell, yazısına, “Tek bir kuşun dahi atılmadan Türk ordusunda çok pahalı bir savaş yaşandı” diye başladı. 1 Mart tezkeresi reddedildiğinde Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’tü. Ancak New York Times faturayı Özkök’e kesmedi. Şöyle yazdı:
“Generali yıllardır tanıyan bir Türk analizcisine göre 63 yaşındaki Hilmi Özkök ‘bu ülkeyi ordunun yönettiğine dair izlenimi güçlendirmemek için büyük özen gösteriyor’…
Ama General Özkök’ün Avrupa yanlısı duruşu onu, ordunun siyasal ve ekonomik gücünün azalması konusunda temkinli davranan bazı kıdemli subaylarla karşı karşıya getiriyor. Daha net konuşmak gerekirse, gene bazı analizcilerin söylediğine göre, General Özkök’ün selefi Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman gibi bazı generaller, General Özkök’ün Amerika Birleşik Devletleri’yle bu denli işbirliği içinde olmaması gerektiğini savunuyorlar.”

Yani: Amerika’nın derdi, ordunun siyasete karışmasıyla “demokrasinin zedelenecek” olması değildi. Amerika’nın derdi, Türk ordusunda bazı kesimlerin Amerika’yla koşulsuz şartsız işbirliğine onay vermemesi.
Son olarak, yazının bir başka bölümünü aktaralım:
“Dahası, bazı ordu uzmanları, söz konusu krizin, ordunun en üst kademeli kumandanları arasında uzun süredir devam eden bir tartışmayla keskinleştiğine inanıyor. Batı tarafından kabul görme arzusu taşıyanlarla – ki bu arzu Ankara’nın Avrupa Birliği’ne katılma isteğinde de somutlaşıyor – ulusu Avrupa ve ABD’den uzaklaştırarak, Rusya ve Çin gibi yeni müttefikler aramaya itecek daha derin bir ulusalcılığı benimseyenler arasındaki tartışma bu.”
Gördünüz mü meselenin özünü?

“Türkiye’yi Kazanmak”

Amerika’nın dış siyasetini belirlemede en önemli kurumlardan biri olan Brookings Enstitüsü geçen yıl “Winning Turkey” (Türkiye’yi Kazanmak) diye bir kitap çıkardı.
Ortadoğu uzmanı ve Başkan Obama’nın danışmanlarından Philip H. Gordon kitabında Türkiye’de askeri bir darbe sonrasında neler olacağını şöyle kestirdi:
(Bu kitaba, Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü Ömer Taşpınar’ın da katkıları oldu. Taşpınar arada Radikal, Zaman ve Sabah gazetesinde makale yazıyor.)
“Türkiye’de askeri hükümet Ankara’nın 10 yıl önce başlattığı Avrupa Birliği’ne katılma amacından vazgeçerek başvurusunu geri çeker; NATO üyeliğini askıya alır; Amerika’nın Türkiye topraklarındaki askeri üslerini kullanmasını yasaklar ve bundan böyle daha bağımsız bir dış siyaset izleyeceğini açıklayarak Rusya, Çin ve İran’la daha yakın diplomatik, ekonomik ve enerji bağları kuracağını ilan eder ve bunlara ek olarak, Kuzey Irak’ı karşısına alır.”

Psikolojik savaşın merkezinin neresi olduğu belli değil mi?
Komutanlar sürekli “artık askeri darbeler dönemi bitti” diye açıklamalarda bulunsa da, Amerikan neo-conları (ve Türkiye’deki takipçileri) bir o kadar Genelkurmay’ın darbe yapacağını yazıyor!
O halde sormak zorundayız:
Türkiye’de “ABD elbisesini” giymek isteyenler, askeri darbe yalanını ortaya atıp, Cumhuriyetçi kadrolara karşı büyük bir tasfiye operasyonuna girişmiş olamaz mı?
Sizin darbeden salt anladığınız, sabaha karşı yönetime el konulması, bildiri okunması, tankların yürümesi gibi soğuk savaş dönemi müdahaleleri mi?
Arenada aslanların önüne atılır gibi, saygın isimler, adı şaibeli kişilerle birlikte kamuoyunun önüne çıkarılmıyor mu?
Yıpratma taktiklerinin yapıldığı ortada değil mi?
İlginçtir, bu kara propaganda hep “askerler darbe yapacak” sözleriyle aynı anda yapılıyor.
Peki, bu nasıl oldu da; “Asker darbe yapacak” sözleriyle yıpratma kampanyaları yan yana durdu?
Bunlar psikolojik savaşın hep bir merkezden yürütüldüğünü göstermiyor mu?
Ve bu gerçekten Türkiye’nin son yıllarda gördüğü –hakkını vermek gerekiyor- en başarılı psikolojik savaş yöntemiyle yapılmıyor mu?
Hala soruyor musunuz; "bu kirli savaşın arkasında kimler var" diye...



Soner Yalçın

18 Ocak 2009

ASPİRİN
20-01-2009, 16:35
Ne Encümen'i ya burası cumhuriyet!

Laf şöyle:
"Encümen-i Dâniş, Osmanlı'da da vardı."
Olur paşam.
Siz Osmanlı mısınız?
Yasak bir unvan olan "Paşa"yı, sivil ve asker hep birlikte kullanmaya bayıldığınıza göre, öyle olmalısınız.

Aristokratik üstünlüklere, imtiyazlara, zümre egemenliklerine hep birlikte çok önem verdiğiniz için...

Birçoğunuz içinden çıktığı halde, ahaliyi cahil, geri ve çoğu zaman aşağı görmeye meyilli olabildiğiniz için "Saraylı" olmalısınız...

Ama bize durmadan parmağınızı sallayıp "Cumhuriyet" deyip duruyorsunuz.
En sıradan okul kitabının dahi mecburen "Halkın halk için halk tarafından" diye geveleyerek tarif ettiği bir idealin en hakiki, en kararlı, en büyük temsilcisi ve hamisi oluyorsunuz.
Bir elinizde "Sultanlık unvan ve kurumları"; bir elinizle Cumhuriyet adına istediğinizi tokatlıyorsunuz...

Cumhuriyette (ve demokraside), yani en azından bunların insanı insanlığına kavuşturma ideallerinde, böyle "üstün sınıf" raconu var mı?
Yoksa niye kesiyorsunuz?

Akademik, askeri, diplomatik, bürokratik, sermayedar kariyerleriniz, başarılarınız, hizmetleriniz olabilir. Teşekkür ederiz.

Ama ulaştığınız her mertebe, sadece, sizin sandığınız gibi zatıâlilerinizin milleti şereflendirmesi değil, milyonlarca başka çocuğun yoksulluğu, yoksunluğu pahasına, milletin ve ona ait olması gereken devletin, çoğunuzu iyi okutup yetiştirip büyütüp imkânlara, makamlara kavuşturarak şereflendirmesidir...

Edindiğiniz tecrübelerle kitap hazırlamak, siyaset yapmak, makale yazmak, sivil toplum örgütünde çalışmak, muhabbet etmek başka; kendinizi herkesin, her kurumun üstünde "devletin sahibi, milletin efendisi, ahalinin ağası" sayıp "tepeden bakarak" akıl vermek, "uyarı" yapmak başka bir şey...

"Osmanlı'nın Encümen-i Dâniş'i" tarih, edebiyat, sanat, bilim üstüne bir "İlimler Akademisi" diye tasarlanmıştı.

10 küsur yıllık ömrüne hiç olmazsa cilt cilt şunu sıkıştırdı: Tarih-i Cevdet.

Sizden de "faydalı eserler" bekler artık bu bahtı kara millet.
Hiç merak ettiniz mi: Milyonlarca insan ömür boyu sizden emir almak istiyor mu, istemiyor mu!

UMUR TALU-Sabah- 20-01-2009

asagir
20-01-2009, 17:13
http://www.milliyet.com.tr/Yasam/SonDakika.aspx?aType=SonDakika&Kategori=turkiye&KategoriID=&ArticleID=1049429&Date=20.01.2009&b=Iste emekli albayin son anlari

yandaş medya, fetullah gülen terör örgütü, pkk terör örgütü ve ab/d menşeli karanlık odakların, ömrü ülkesine hizmet ile geçen kahramanlara karşı başlattığı iftira kampanyası ve yargısız infaz bir kahramanın daha canını aldı.
ruhun şad olsun.
elbet günü geldiğinde bunun sorumluları hesabını verecektir!

yosun
21-01-2009, 01:03
Utanç verici günler… Hepimiz için…


Bir gazi dayayıp şakağına silahı, gidiyor aramızdan. Belli ki “ben kimin için terörle mücadele ettim” diye sordu kendine. O da ihaneti gördü, acısını hissetti iliklerinde. Kim için, ne için tekerlekli sandalyeye mahkum olmuştu?

Hepimiz suçluyuz, affetme bizi komutanım! Haklısın, değmezdi bizler için. Biz ki; bebek katilinin vergilerimizle beslenmesini ve avukatları vasıtası ile küresel şebekelerin tetikçisi kanlı örgütünü yönetmesini seyrettik. Sivil tepkilerimizi vermekten acizdik.

Sandalyelere mahkum oldunuz, sizleri o sandalyelerde unuttuk. Şehit cenazelerinde “şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye sloganlar attık ama, yarı felçli sakat kalanları bin defa öldürdük.

PKK içinde kendine yer bulan ASALA artıklarını ifşa etmeyenlerin yakasına yapışmadık, sıra sıra gelen tabutlara ağlayıp-dövündük.

PKK ve ASALA yandaşı gazete ve yazarları okumaya devam ettik. Oysa bu paçavralara ödediğimiz her kuruş bu vatana, kendimize ve sizlere ihanetti.

Affetme bizleri komutanım!..

Bu hükümetin ve RTÜK’ün eli var kurşunu sıkan tetikte.

Azmettiricidirler,dolaylı da olsa… Şikayetim var !

Bu kadar rezil yayınlara seyirci kalan RTÜK değil mi? Üst kurullar ballı-kaymaklı yerler. Ne iş yaparlar? Bu kepaze yayınlar onları ilgilendirmiyor mu? Yoksa bizzat bu yayının destekçileri mi?

İnternet sitelerinin bile muhalif yayınlarına tahammül edemeyen hükümet, çoktan basın-yayın ahlakını aşmış, linç kampanyasına dönüşmüş bu SOROS beslemesi tetikçi matbuatın neresinde?

Eeey Türk Halkı, kalk ve diril artık!

Bu çıkan mermiyi biz tetikledik, çünkü seyrettik. Görmüyor musunuz? ASALA+PKK soysuzları intikam alıyor, dışarıdan emir alanlar bu tezgaha omuz veriyor.

Hatırlayın, Van 100.Yıl Üniversitesi Rektörü’de basının linç kampanyası ile içeri alındı. Büyük tarihi eser kaçakçılığı (!)… Sonra ne oldu? Beraat… Mahkeme sonuçlanmadan, daha doğrusu sonuçlanamadan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Genel Sekreter Yardımcısı Enver Arpalı, dört aydır mahkemeye çıkarılmadan tutuklu bulunduğu cezaevinde intihar etti(!)...

Hele hele YÖK Başkanı Prof. Teziç`in tırnaklarına kadar arandığı cezaevinde `intihar ipinin` her koğuşa özel olarak mı verildiği de meçhul olarak hükümetin karnesine not düşüldü.

Bu ölümün sorumlusu da bu hükümettir! Basında oluşturulan linç kampanyası ve 6 ayda hazırlanamayan bir iddianame sonunda Sayın Arpalı intihar etti…

Sonra Kasa denilen rahmetli Kuddisi Okkır resmen ölüme yollandı.

Asuman Özdemir siroz oldu.

Şener Eruygur Paşa nasıl oldu ise ranzadan düşüp boynunu 3 yerinden kırdı (!) Şimdi "yaşamaksa adı", nefes alıyor.Ölse idi büyük ihtimal koğuş arkadaşı Tolon Paşa suçlanacaktı. Zaten bir takım soysuzlar bunu ima ettiler.

Tolon Paşa 10 kilo birden vermiş. Fatma Sibel Yüksek’in yazısına göre GATA’ya gönderilecekken “jandarmaya teslim edilmeyecek” diye sevkini sağlayan müdür tehdit edilmiş.

Teslim edilmeyecek olan Jandarma kim? Rus Jandarması mı? Yoksa tahlillerde yamuk bir şey çıkabilir endişesi mi var? Bu konuya da acilen el konulmalıdır!

Biz bütün bu kepazelikleri seyrettik, hepimiz suçluyuz! O çekilen tetikte hükümet edenlerin 1. derecede sorumluluğu vardır!

Biz, bu ülkenin çocukları… Görün artık!… ASALA+PKK+ABD ve bilumum emperyal ajanlar işbirliği yapmış intikam alıyor ve biz celladına aşık mahkum gibi seyrediyoruz.

Uyanın ve kalkın artık!

İlgili Bakanlık ve kuruluşlara faks yağdırın. Bunu da yapmaktan aciz isen eğer… Başına geleni hakikaten hak ediyorsun !

Bizi affetme Komutanım!

Affedilmeyi asla hak etmiyoruz!

Son söz:

Eeeey hükümet edenler, bu tabutlar hükümetinizi ve sorumlu olan herkesi takip edecek!

Zahide UÇAR

ally_mcbeal
26-01-2009, 04:03
Kendim ve ülkemin geleceği için tedirginim, üzülüyorum, ürküyorum

500 yıl önce ecdadımın Osmanlı tarafından kabul edilmesi hâlâ borç haneme mi yazılı? Doğup büyüdüğüm, bir vatandaş olarak görevlerimi yerine getirdiğim, fiilen gelişmesine katkıda bulunduğum bu topraklarda hâlâ misafir mi addediliyorum? Boynu bükük mü dolaşmalıyım?

LEYLA NAVARO


Türkiye’de Yahudi olmak: 500 yıllık yalnızlık

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak ırkçılık, ayırımıcılık ve antisemitizmle ilgili üzerimde iz bırakmış iki anı var belleğimde: Biri Varlık vergisi sırasındaydı: Altı yaşlarında olmalıydım, dedemin Yeşildirek’teki giysi dükkânına Varlık Vergisi nedeniyle el konmuş, Varlık Vergisi memurları evimize girmiş, alınabilecek eşyaları inceliyorlardı. Evde derin bir tedirginlik hâkimdi, dedemse bu durumdan dolayı yatağa düşmüş, hastalanmıştı.
Belleğime kazınan diğer olay 6-7 Eylül felaketiydi. Dükkânımız olmadığından, ailece maddi bir zarar görmediysek de çok üzülüp, olup bitenlerden dolayı ürktüğümüzü anımsıyorum. Bunların dışında, bana doğrudan söylenen ya da hissettirilen bir Yahudi karşıtlığıyla bugüne dek karşılaşmadım.

‘Vatandaş Türkçe konuş’
Sadece 1950 yıllarında ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ sloganlarının yaygınlaştığı sıralarda ablamla birlikte Ladino veya azınlık dilleri konuşanlara sert bakışlar atarak “Vatandaş Türkçe Konuş” diye ihtar ettiğimizi hatırlıyorum. 11-12 yaşlarında olmalıydık. Şimdi utanarak hatırladığım bu durumun, psikolojide ‘saldırganla özdeşleşme’ savunma mekanizması olduğunu artık biliyorum. Yani, saldırganlığa maruz kalan kişinin, çok korktuğu durumlarda saldırganla özdeşleşmesi ve onun gibi davranmaya çabalaması... 11 yaş için belki de anlaşılabilir, nispeten affedilebilir bir durum... ama erişkin ve olgun bir insan ya da bir ülke için elbette ki değil...
65 yıl önce Türkiye’de doğdum ve Türkiye’de yaşıyorum, annem, babam, ecdadım Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne dönüşmüş bu toprakların çocuklarıdır... Türkiye’de okula gittim, bir Türk’le evlendim, çocuk sahibi oldum, çocuklarım Türk okullarına gitti,
evde Türkçe konuşuruz, Türkçe kitaplar yazdım, seminerler, konferanslar verdim, yurtdışında katıldığım uluslararası çalışmalar ve yönetim kurullarında Türkiye’yi azim ve gururla temsil ettim. Oralardaki
tanımım da “the Turkish woman”dır.
Türkiye’yi henüz tanımayan ya da önyargılı tanıyan Avrupa, Amerika ve Asya’lılara gönüllü elçilik yaptım, ait olduğum uluslararası yönetim kurulunu (IAGP) binbir zorlukla ikna ederek uluslararası bir mesleki kongrenin Türkiye’de yapılmasını sağladım (IAGP Uluslararası Grup Psikoterapileri Kongresi, Istanbul, 2003) 30 yıllık meslek hayatımda bana danışanların yüzde 90’ının kimlik din hanesi Müslüman’dır, bunlar arasında geleneksel olarak başı kapalı olanlar gibi, türbanlı kadınlarla da çalıştım ve halen de çalışmaktayım. Devlete ait bir üniversitede öğretim görevlisiyim ve bunun yanı sıra çeşitli devlet ve özel kurumlar, sivil toplum kuruluşları ve benzer projelere aktif olarak katkıda bulundum, 99 depreminde aylarca gönüllü seferberliğe katıldım. Eşit bir vatandaş olarak vergilerimi düzenli ödemekteyim, ülkenin maddi ve manevi çıkarlarıyla yakından ilgili ve aktifim. Şimdi bana söyler misiniz? Din hanemde Yahudi yazdığı için mi ben bu ülkede bir günden diğerine düşman hanesine sokuldum? Saldırılacaklar, tehdit edilecekler listesine dahil edildim?
Ortadoğu’da yaşanmakta olan savaşta kendinden menkul taraf tayin edildim. Beni yakından tanıyanlar savaş hakkındaki düşünce ve değerlerimi, savaş nedeniyle ölen ve öldürülenlere hassasiyetimi bilirler.
Kaldı ki esas mesele bu değil. Ortadoğu’daki savaşın faturası din hanemde ‘Yahudi’ yazdığı için bana çıkarılıyor. “Sizleri İspanya’dan kurtaran Osmanlı’nın torunlarıyız” dendiğinde ne kastediliyor acaba? 500 yıl önce ecdadımın Osmanlı Padişahı tarafından kabul edilmesi hâlâ maddi manevi borç haneme mi yazılı? Doğup büyüdüğüm, bir vatandaş olarak görevlerimi yerine getirdiğim, fiilen gelişmesine katkıda bulunduğum bu topraklarda hâlâ misafir mi addediliyorum? Boynu bükük mü dolaşmalıyım? Tehdit altında kalmaya namzet miyim? Ve bu durumu sindirmeli miyim?
Türk Yahudi’lerinin en önemli niteliklerinden biri ülkelerine vefa ve sadakattır. Yıllardan beri Türkiye’den göç etmiş Türk kökenli Yahudiler hala Türkçe konuşur, kendi aralarında toplanır, Türkçe TV dizi ve filmleri seyredip, Türk yemekleri yer, Türkçe şarkılar söylemeyi severler. Türkiye’yi terketmiş olmalarına rağmen kökenlerine sadakatle bağlıdırlar. Aynı duygu Türkiye’de yerleşik Yahudilerde de güçlüdür, ülkeyi sever, dış dünyanın önyargılarına karşı azimle korurlar. Ben de kendimi aynı vefalı zihniyete ait görür, yurtdışındayken Türkiye’ye laf kondurmam, yerel değerlerin tanınması ve yüceltilmesine inanırım.

Irkçılığa dur
Ancak bugün içimde bir şeyler kırıldı... Kendimi ait addettiğim ülkem beni eşit vatandaşı olarak görmüyor, din hanemde yazılı olan ibareden dolayı zımnen taraf yapıp düşmanlaştırıyor, devletine ve vatandaşlarına sahip çıkmakla yükümlü devlet sorumluları ve kimi medya saldırganlık ve düşmanlığı kışkırtıcı söylemlerden çekinmiyor ve ülkeyi ele geçirmekte olan ırkçılık dalgasına ‘dur’ diyemiyor, demiyor...
Demek ki 500 yıldır yaşamakta olduğumuz, kendimizi ait hissettiğimiz, manen sahiplenip manen savunduğumuz bu topraklarda ülkenin diğer vatandaşlarıyla hangi etnik kökenden veya dinden/ mezhepten olurlarsa olsunlar kader birliği yaptığımızı, birlikte mücadele ettiğimizi sanırken, ne kadar da yalnızmışız aslında...
O kadar sözü edilen, gururla taşınan ‘kültür mozaik’i sadece bir turistik slogan, bir yanılgı, yanılsamaymış... Esas arzu edilen, amaçlanan ‘mozaik’i tek renge indirgemekmiş... Birlikte ortak kaderini paylaştığım, iyi ve kötü günlerde ‘ne olacak bu durumumuz?’ diye ülke sorunlarına hayıflandığım kimi vatandaşlar demek beni potansiyel düşman olarak addedecek, canımı yakmak ya da yoketmek isteyecek... Bugün kendim için üzülüyorum, tedirginim ve nisbeten ürküyorum, ama açıkça söylemem gerekirse Türkiye’nin ırkçılığa kaymakta olan geleceği için de eşit derecede tedirginim, üzülüyor ve ürküyorum. Ve bu gidişe bilinçli ve sorumlu bir ‘dur’ denmezse Türkiye’nin kendini büyük bir yalnızlığa mahkûm edeceğinden korkuyorum. Karanlık bir yalnızlığa...

Leyla Navaro: Uzm. Dan. Psikolog/Yazar; Boğaziçi Üniversitesi öğretim görevlisi



ve yorumum: giderek artan ırkçılık konusuna eğilmek zorundayız artık... bu gidiş hayra alamet değil. memlekette ve dünyada olan kötü olaylara tepki gösterecem derken yanlış yollara meyletmemeliyiz. alabildiğine paranoyakça ve kavram karmaşasına gömülmüş biçimde herkesi ötekileştiren düşman addeden mantıksız bakış açısından kurtulup silkinmeye mecburuz. fırsat kollayanlara nasıl koz verdiğimizi de görmüyor musunuz? bu herşeyden önce kendi iyiliğimiz için gerekli. ben burdan bunu görebiliyorum. ve akılcı milliyetçiliği popülizm uğruna ırkçılığa yem ettirmemek için elimden geleni yapacağım. türk ulusu pek çok farklı kökenden gelen insanları kendi hamurunda barındırır. ve bunlar türk milletinin muhteşem renk cümbüşü olarak görülmelidir. bu arada varlık vergisi bence gerekli imiş. yazarın bu görüşüne pek katılamayacağım. sözün özü türk toplumu olarak tüm renklerimize sonuna kadar sahip çıkmalı ve önyargısızca kucaklamalıyız.

JAKO
27-01-2009, 10:44
Onuncu köy, bizim köy. Onuncu köy manzaraları için, tıklayınız. (http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/yazarlar/default.aspx?ID=2)

asagir
28-01-2009, 03:30
En az 49 tane faili meçhul var bu ülkede


71 milyon 517 bin 100.

Nüfusumuz buymuş.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/10871908.asp?yazarid=249

asagir
31-01-2009, 14:31
Hazır ol vaktine Obama! Leyla Umar sana geliyor
Bundan kaçış yok.. Yıllarca Küba dağlarında Batista’nın askerine yakalanmayan Fidel Castro bile bizim

Leyla Umar’dan kaçamadı.. CIA’ya neyim hiç güvenme.. Bizim kız kafayı sana takmış durumda.. Eninde sonunda teslim olacaksın bari tadını çıkarmaya bak..

Binaya girdim.. Yedinci katta rihter ölçeğiyle sekiz şiddetinde panik..

Önce sanat danışmanım Levent, ardından Alegorik Anlatım Uzmanım Kemal, nihayet Food And Beverage menajerim Çaycı Ahmet..

Üçünün de uyarısı aynı:

“Saklan! Leyla Umar seni arıyor..”

Allah’ın sopası yok.. Bir hatamız oldu ki mesaiye başlar başlamaz Leyla Umar’ı saldı başımıza.. Çare yok saklanacağız..

Lakin kadın tedbirli.. Gazetenin dört bir yanına kolcuları salmış.. İçeriye adım attığımız andan itibaren izlenmişiz..

Nitekim üç dakika içinde odaya damladı..


***


İlk sorusu “Obama ile röportaj yapmaya çalıştığımı sana kim söyledi?” oldu..

Kaşlar çatık, yüzünde “stajımı Ergenekon Savcısı’nın yanında yaptım, yutturamazsın..” ifadesi, beni itirafa zorluyor..

“Tövbe..” deyip savunmaya geçtim.. “Benimki tahmin.. Attık tuttu işte..”

Meğer doğruymuş..

Bizimki şimdiden eyleme geçmiş.. Buradan sokmuş kılıcı, taaa Washington’dan çıkmış ucu.. Bütün silahlarını kullanıyor..

Ne mi yapıyor?

Haftada üç gün Barack Obama’ya mektup yazıyor.. Her yazdığı mektubun içinde de kendisinin bir çocukluk fotoğrafı..

ZORAKİ AKRABA

Çocukluk fotoğraflarını Amerika Başkanı’na göndermesi, kendini “Sarıkamış Yetimi” niyetine yutturmak istemesinden değil..

Gönderdiği fotoğraflarda yanında mutlaka bir siyahi var.. Afrika’dan gelme, eski köle çocuklarından biri..

Barack Obama da Afrika’nın içinden ya! O siyahilerin fotoğraflarını delil olarak gösterip, akraba çıkmaya çalışıyor..

Serde araştırmacı gazetecilik olduğundan “O siyahileri nereden tedarik etmiş acaba?” deyip, biraz kurcaladım.. İşin ucu taaa Atatürk’e kadar gitti..

Efendim, Leyla Hanım’ın dedesi vaktiyle bizim vilayetimiz olan Beyrut’un son valilerinden..

Mustafa Kemal de Trablus harbine katılan gönüllü Osmanlı Zabitleri’nden..

Libya’da savaş yüzünden bulunduğu o günlerde kendisine hizmet için siyahi bir karı koca tutmuş..

İttihat Terakki, Libya’yı İtalyanlar’a terk edince genç subaylar birer ikişer anavatana döndüler.. Mustafa Kemal de dönüşte Beyrut’a uğramış ve valinin konağında misafir kalmış..

Ayrılırken de beraberinde getirdiği siyahi karı kocayı Vali Bey’e, yani Leyla’nın dedesine emanet etmiş..

Yıllar geçmiş.. Vali Bey, beraberinde getirdiği o siyahi karı kocayı sonra yerleştiği Samsun’a kadar götürmüş..

Leyla Umar dünyaya gelince de torununu bakmaları için o karı kocaya emanet etmiş..


***


Leyla Hanım’ın kendisini Obama’ya kabul ettirmek için anlattığı hikâye bu..

Doğruluğundan kuşkum yok ama burada hassas bir nokta ortaya çıkıyor.. O da yazarımızın yaşı..

Bize tebliğ ettiği yaş ile hikâyede geçen küçük kızın doğum tarihi tutmuyor..

Bu durumda Leyla Hanım’ın yaşı şöyle hesaplanıyor:

(Bugünkü rakam) artı (İmparatorluğun yıkılış tarihi) eksi (Beş yıl) formülünün (Kare kökü) eşittir (Zıkkımın Kökü)..

SONUN BAŞI..

Atatürk’ün Libya’dan tedarik ettiği, muhtemelen Sudan kökenli siyahi bir dadı ile lalanın elinde büyüyen Leyla Hanım o günlerden kalma ne kadar çocukluk fotoğrafı varsa hepsini Beyaz Saray’a göndermiş durumda..

Plân tutarsa.. Barack Obama eninde sonunda o siyahilerden birini kendi akrabalarından birine benzetecek..

“Acaba?” deyip Leyla Hanım’ı aratacak.. Bizimki Washington’a gidip Beyaz Saray’ın mutfağına dalacak..

Mr. President’e patlıcan musakka pişirtecek.. Adamın siyasi hayatının sonu gelecek..

Barack Obama kendini bu plândan kurtarsa bile ikinci başkanlık döneminden hayır gelmez..

Koskoca “Komandante” Fidel Castro’nun yakasını kurtaramadığı gibi..


***


Küba ahalisinin kardeşlik ortamında “Bir ağaç gibi tek ve hür” yaşamaya alışmış Castro hayatının hatasını bu kadını mutfağına sokmakla yaptı..

Şimdi iktidarı terk etmiş, evinde pijama ile geziniyor..

Hesabıma göre Castro bizimkinden yedi, sekiz yaş küçük.. O pijama ile gezerken bizimki Çankaya’da Kraliçe Elizabeth onuruna verilen resepsiyonda tuvaletle geziniyordu..

Tuvaleti de Nicole Kidman’ın Oscar töreninde giydiğinin aynısı.. Tek farkla.. Bizimkinin tuvaletinde sırt nahiyesi daha açık..

COOKING KİTABI

Bir farkın daha altını çizeyim.. Fidel emekli ve evinde sürekli “pijama partisi davetlisi” halinde.. Hatıralarını yazacak takadı kaldı mı bilinmiyor..

Yakın mutfak arkadaşı Leyla Umar ise o günleri anlatan bir kitabın projesini yapmış..

“Cooking With Fidel..” (Fidel’le yemek yapmak) adını vereceği kitabı önümüzdeki on yıl içinde yayınlamayı plânlıyor..

İçinde hoş ayrıntılar olacak..

Temsil Fidel bizimkine sabun uzatmış.. (Yemeğe katması için değil, elini yıkaması için) Leyla elinden almamış..

“Tezgâha koy..” demiş..

Komandante şaşırıp nedenini sorunca da “Elden sabun almak uğursuzluk getirir..” açıklamasını yapmış..


***


Her türlü mistisizmden uzak, materyalist zihniyetteki Fidel’in şoklandığı, bir daha da kendine gelemediği yer burasıdır..

Sabun meselesi “kırılma noktası” sayılır.. Gerçi adamcağız itiraz etmiş ama Leyla Umar’ın referansı sağlam..

“Bunu bana siyahi dadım öğretti..” diye tutturmuş..

Şimdi o siyahi dadının öğretisi Beyaz Saray’a girmek üzere..

Başarırsa Barack Obama için bu belki “sonun başlangıcı” olacak..

Buna karşılık yeni Başkan hayatında duymadığı şeyleri Leyla Umar’dan öğrenecek..

Böylece ikinci elden Afrika kültürü gerçek anlamda Beyaz Saray’a girmiş olacak..

Bakın şimdi! Durduk yerde hislendim..


http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Hazir_ol_vaktine_Obama_Leyla_ Umar_sana_geliyor&tarih=31.01.2009&Newsid=220897&Categoryid=4&wid=1

yosun
31-01-2009, 15:28
Başbakan'ın planlı öfkesi


Davos'taki ekonomi tartışmaları hakkında uzun yazımı yazdıktan sonra gece iki yayın yönetmeni arkadaşımla yemeğe çıktım. Tabii bir süre sonra onlarla muhabbet mümkün olmadı. Çünkü Davos'tan Başbakan'ın tartışmasıyla ilgili haberler akmaya başladı.

Onlar başlık düşünmeye başladılar. Bu sefer ben de kendimi tutamadım. (Eski alışkanlıklar kolay ölmüyor.) Sanki çok üzerime vazifeymiş gibi ben de birinci sayfa düşünmeye başladım
Tam o gün Davos hakkında özel bir yazı yazmış olduğum için bir ara 'Patlak veren olayla ilgili bir yazı da eklesem mi ki?' diye de düşündüm.
Ama sonra benim yazımın güncel olanlarla hiçbir alakası bulunmadığını, o yazıda amacımın geleceğe yönelik model çalışmalarını irdelemek olduğunu hatırlayıp yazıya ek yapma fikrinden vazgeçtim.
'Sıcak haberin üzerine bir yatayım, biraz düşüneyim, yarın (bugün) yazarım bunun hakkında' dedim.
Şimdi bakıyorum da; meselenin diplomatik skandal boyutunu ortaya çıkaran birçok yazı yazılmış. Başbakan'ı yine sinirlerine hakim olamamakla itham edenler de var.
Ben bu yorumlara katiyen katılmıyorum. Tersine, Başbakan tartışmanın en gergin anında bile bence son derece kontrollü ve sakindi.
Bu önceden planlanmış öfke patlamasıydı.
Başbakan'ı o bana hiç sıcaklık göstermemiş olduğu halde iyi tanıdığımı sanıyorum.
O, şaşkınlıkla karşılanacağını bildiği bir hareketi önceden tüm boyutlarıyla düşünmeden, detaylı planlamadan katiyen yapmaz.
Evet; Davos toplantıları bir 'Centilmenler Kulübü' toplantısı havasında geçer ve katılanlar bu tür davranışlara alışık değillerdir.
Ama şundan emin olun, Davos'taki tüm katılımcılar Başbakan'ın davranışını şu anda hayranlıkla değerlendiriyorlardır. Çünkü Başbakan planlanmış öfkesiyle birkaç siyasi hedefe gitti. Bunlar:

1- İç siyasette kendi seçmen kitlesine İsrail'e gerektiğinde sert çıkabilen lider konumunu gösterdi ve prim yaptı.

2- Arap dünyası, İsrail konusunda kafa karışıklığı yaşıyor. İsrail'e düşman olmadığı halde Türkiye'nin Başbakanı, Araplar'ın söyleyemediği her şeyi İsrail liderinin yüzüne dünyanın gözü önünde söyleyebildi ve Arap dünyasına yön veren lider konumunu elde etti.

3- Gazze olayı nedeniyle sadece Araplar'da değil, dünya ölçeğinde sosyalistlerde, liberallerde, komünistlerde velhasıl her kesimde bir tepki vardı. Başbakan çıkışı ile bu tepkiyi de dile getirmiş oldu. Dünya lideri konumuna taşıdı kendisini.

4- Olaydan sonra İsrail lideri telefon açarak özür diledi. Bu da bu olaydan sonra İsrail-Türkiye ilişkilerinin fazla zarar görmeyeceğini, bilakis belki daha da kuvvetleneceğini gösteriyor. Çünkü İsrail de kendisine karşı birikmiş öfkenin bir şekilde dile getirilip, boşaltılmasını istiyordu. Bu da oldu.

Yani anlayacağınız; bence Başbakan'ın yaptıkları dahiyane bir siyasi manevraydı, kutluyorum naçizane.

Bütün bunları nasıl mı biliyorum; çünkü aynı planlanmış öfke patlamasını gözlerimin önünde yaşadım, izledim.
Onu da anlatarak bitireyim de Başbakan'ın siyasi manevra kabiliyetini görün istiyorum...

Bir keresinde Körfez ülkelerine bir gezideydi. Ben de uçağında, onun peşinde izliyordum. Bir gece Dubai'den kalktık doğruca Danimarka'ya uçtuk. O sıralar Danimarka basını yüzünden dünyada bir karikatür krizi yaşanıyordu. Müslümanlar'da öfke büyüktü. Danimarka'da varoşlar bile patlamak üzereydi ve Danimarka Başbakanı abuk sabuk konuşmalar yapıyordu. Kendisine bir an önce bir ayar verilmesi gerekiyordu.
Uçaktayken, danışmanları, Başbakan'ın neler yapacağını, iyice çalışmakta olduğunu, olabileceklerin her yönünü planladılar.
İndik ve ertesi gün görüşmeyi izlemek için konuta gittik. İçerideki görüşme biraz uzamıştı ve yan odada tuhaf bir hareketlilik oluyordu.
Birden 'Türk gazeteciler çıkışa hazırlansın' anonsu yapıldı. Uçağın hazırlanması talimatı verildi.
Evet; Erdoğan gerekenleri söylemiş ve ülkeyi de terk ediyordu. Apar topar bindik uçağa ve Ankara'ya doğru hareket ettik.
Bu tavır da gerek iç kamuoyunda gerekse dış kamuoyunda Başbakan'a hayli prestij kazandırmıştı.
Bunu yapmasını iyi biliyor Erdoğan. Son yaptığı ise İsrail'e ayar vermekten başka bir şey değil. İsrail bile bunu anlayışla karşıladı. Çünkü onlar gerçekçi. Ama bizim medyadaki bazı yazarlar bunu kabul etmekte zorlanıyor nedense.

Serdar Turgut

yosun
01-02-2009, 17:01
Bu filmi görmüştük!


Dünya, Başbakan Erdoğan'ın Davos'taki 'performansını' konuşuyor. 'One minute' hamlesiyle söze giren ve Şimon Peres'e esip gürleyen Başbakan'ı haklı bulan da var, eleştiren de... Ama ortak kanı, bugüne kadar Davos'ta böyle bir olaya rastlanmadığı...

Tabii, mesele İsrail'e meydan okumakla somutlaşan bir 'cesaret' durumu, 'Peres kabile reisiyle konuşmuyor, Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı ile konuşuyor' gibi bir meydan okumayla da süslü!

Aslında, heyecanı ve gerilimiyle bir filmi andıran bu 'çıkış'ın beyazperde bir karşılığı var: 2003 yapımı Aşk Her Yerde (Love Actually)...
Farklı farklı hikayelerden oluşan ama bu hikayelerin belli bir noktada kesiştiği, kadrosunda Hugh Grant, Colin Firth, Alan Rickman, Emma Thompson, Billy Bob Thornton, Liam Neeson gibi birçok ünlünün yer aldığı film sinema tarihinin gelmiş geçmiş en güzel romantik-komedilerden biri kabul ediliyor.

KABADAYI'DAN ARKADAŞ OLMAZ

Hugh Grant, İngiltere'nin işbaşına gelen yeni başbakanı rolünde... Kısa bir süre sonra ABD Başkanı (Billy Bob Thornton) ülkelerini ziyaret edecek. İngiliz Başbakan ziyaretten önce bakanlarıyla bir toplantı yapıyor. Bakanlar, 'ABD yanlısı' politikanın devam etmesini istemezken, Başbakan aynı tutumun devam edeceğini söylüyor.
Ama ABD Başkanı ziyarete geldiği zaman, aralarında bir husumet başlıyor ve İngiltere Başbakanı ABD Başkanı'na bileniyor. Toplantı bitiminde gerçekleşen basın toplantısında da şu diyaloglar yaşanıyor:

* Muhabir: Sayın Başkan, ziyaretiniz verimli oldu mu?
* ABD Başkanı: Çok tatmin ediciydi. Amacımıza ulaştık ve aramızdaki özel ilişki hala çok özel.
* Muhabir: Sayın Başbakanım?
* İngiltere Başbakanı: Bu kelimeye bayılıyorum. 'İlişki', tüm günahları örtüyor değil mi? Korkarım aramızdaki ilişki artık kötü bir hal aldı ve öyle bir ilişki oldu ki; Sayın ABD Başkanı istediğini alıyor ve Britanya için önemli olan her şeyi görmezden geliyor. Biz, küçük bir ülke olabiliriz ama aslında çok büyük bir ülkeyiz. Biz, Shakespeare'in, Churchill'in, Beatles'ın, Sean Connery'nin, Harry Potter'ın ülkesiyiz. David Beckham'ın sol ayağının, hatta David Beckham'ın sağ ayağının. Ve bize kabadayılık eden bir arkadaş, artık arkadaşımız değildir. Ve kabadayılar ancak güce tepki verdiği için, şu andan itibaren artık daha güçlü olmaya hazırlıklıyım. Sayın Başkan da buna hazırlıklı olsa iyi olur.

Alkışlar kopuyor, ABD Başkanı bozum oluyor, basın deliriyor, kabinedeki bakanlar havalara uçuyor. Hatta radyolarda 'To our ass-kicking Prime Minister' (Yumuşatılmış şekliyle: Onlara dünyanın kaç bucak olduğunu gösteren Başbakanımıza!) diye Başbakan'a şarkılar ithaf ediliyor.
Ben de yumuşatmadan İngilizce haliyle ve 'To our ass-kicking Prime Minister' diyorum ve şarkı seçimini sizlere bırakıyorum...

Deniz Soysal

yosun
01-02-2009, 17:06
Dayıerkil bir ülke

Kabadayı kimdir Kazım? -Kaba ve dayıdır Hocam. -Dayı kimdir?
-Yiğit, cesur insan.
-Peki, Kazım, yiğit kaba olmak zorunda mıdır?
-İnce dayılar olmalı. İnce yiğitler. Bizim kültürümüzde 'Alp-eren'ler var. Hem kahraman hem eren, ermiş.
-İnceliğe bigane kalanların kültürü zamanda iz bırakmaz, değil mi Kazım? Bıraktığı kül, duman, harabedir.
-Hocam, sorun yalnızca kabalıkta değil, dayılıkta. Biraz sözcüklerle oynayayım. Dayı, dayanmakla ilgili. Dayılar dayandığımız kişilerdir. Liderlerimiz, örneğin. Sırtımızı onlara dayadığımız için, ne yapsalar hoşumuza gider. Gitmediğinde, dayanağımız elden gider. Dayanaksızlıktan korktuğumuz için dayılarımız ne yapsa kabulümüzdür. Dayılarımız önde, biz arkada yürürüz. Onların kabalığını alkışlamak bizim inceliğimiz olmuştur. Kendimizi şöyle savunuruz hocam: Dayımızın kabadayılığına bakarak özü kaçırmayalım. Dayımız bizi koruyor. Day-ımız ağlıyor oysa. ('Day' anne demek!) Sen geçenlerde anlayan kavga demiştin. Pek anlayan olmadı sözlerini ama kavga adabı sözün önemliydi. Anlamayı reddeden kavgalara zerre kadar saygım yok. Haklı da olsak, saygım yok. Düşmanını anlamayan insana saygım yok. Hüsn-ü adab, güzel ahlak budur, Hocam. Kavgadaşımı anlayamazsam, bu dünya cehenneme döner. Dönmüştür, dönmektedir, çoktan. Ne yapıyoruz biz? Savaştaki tankın ardından giden piyadeler gibi, dayımız önde biz arkadan gidiyoruz. 'Ateş et' dayı diyoruz,'vur dayı' diyoruz. Kabalığının namlusundan ateş ettikçe seviniyoruz. Oysa düşman akıllıdır. Çağımız ince ve akıllı savaşların çağıdır. Anlayan savaşların. Kaba dayımız bir gün düşünce mermileri, kültür mermileri ile vurulup düşünce, ardındaki biz piyadeler ölüp gideceğiz. Dayımızı kabalığa doğru doldurmamalıyız. Dayımızı eleştirebilmeli, dayımıza yol göstermeli, onun bizim gibi korkaklara değil, bilgi ve düşünceye dayanmasına yardımcı olmalıyız. Her birimiz kültürümüzün inceliklerine, hüsn-ü adaba dayanmalıyız.
-Kazım, gözüm yaşardı. Seni dinleyeceğim bugün. Zaman zaman sana kızdığımda düşmanım olduğunu düşünürdüm. Elbette değilsin ama düşmanım olsaydın da seni anlamaya çalışırdım.
Anlamanın ilk yolu dinlemek, dinlemeyi bilmektir.
-Dinle Hocam öyleyse: Dayı odaklı bir yaşam biçimi içindeyiz. Dayı, anamızın kardeşi değil. Sığındığımız, boyun eğdiğimiz biri. Biz Ortadoğu bölgesinde yaşayan insanların derinliklerinde var bu. Psikanalitik anlamları da olabilir. Yönetimimiz demokrasi, sözde, oysa biz mtr™krasi, dayı egemen bir yönetimin ardındayız. Bir otorite gerek bize, kayıtsız şartsız bağımlı olacağımız; çıkarlarımızı onun gücüyle bütünleştirmeye çalışacağımız. Mtr™s derlerdi Eski Yunanlılar, dayıya. Annemizle ilgili olanlar için de aynı sözcük kullanılırdı. (Metropol=anakent!) Oysa sığındığımız dayıların, ana olanla, temel olanla hiç ilgisi yok. Eskiden devlete işi düşenlere öyle denirdi: 'Dayın yoksa, işin katiyen görülmez.' Dayı aramaya çıkanlar olurdu. Bu gün de böyleleri var.
-Sen de arıyor musun Kazım?
-Korkma Hocam, sen benim dayım olamazsın. Sana dayanılmaz. Bir day var evimde, anam. Anam, dostlarım, ülkem, cumhuriyetim bunlara dayanırım ben, dayı aramam kendime. Dost ararım.
-Şöyle mi diyorsun? Dayım yok, orta-dayım!
-Şakaların her zamanki gibi çekilmiyor Hocam. Bak ne diyorum: Biz dayı bağımlı oldukça, dayılarımız hep kabadayı olacaktır. Kaba ve hükmeden dayılar yönetecektir hayatımızı.
-İnceliklerimizi ne zaman hatırlarız Kazım? Terk etti dünyamızı incelikler nicedir. Kabalıklarımız altında çaresiziz. Kendimizi ezik duydukça kabalık aşığı oluyoruz. Dayımızın düşmana gönderdiği her gülleden medet umuyoruz. Ezik insanlar, köle ruhlu insanlar, dayısız yaşayamazlar. Böyle insanlar dayılar yaratırlar. Ezik insanlar arasında dayı adayları her zaman vardır.
-Oysa, Hocam, bize dayılarımız değil, bağımsız duyup düşünebilen, eleştiri duyarlığı olan insanların hüsn-ü adabı yol göstermeli.
-Gözleri olanlara elbette!

Ahmet İnam

asagir
02-02-2009, 12:07
İngiliz dergisiden çarpıcı Gülen analizi!



Uluslararası savunma dergisi Jane’s, Fethullah Gülen hareketinin Türkiye’de AKP ve ordunun yanı sıra üçüncü bir güç haline geldiği değerlendirmesini yaptı. Jane’s Defence Weekly dergisinin çatı kuruluşu Jane’s Information Group sitesinde yayımlanan “Gülen hareketi: Türkiye’nin üçüncü gücü” başlıklı analizde, Gülen hareketinin, Ergenekon davasıyla ilişkilendirerek suçladığı Türk ordusuna sızana kadar saldırılarını sürdüreceği görüşü de vurgulandı.

KÜRESEL GÜÇ

Gülen hareketinin kurduğu örgütler ve ağlar sayesinde milyonlarca doları kontrol ettiğine işaret edilen değerlendirmede, hareketin televizyon kanalları ve gazeteleri gibi modern iletişim araçlarıyla küresel alanda nüfuzunu kullandığı belirtildi.

CEMAAT VE AKP ARASINDA ÇEKİŞME VAR

Yazıda başa geldiği tarihten bu yana AKP’yi desteklemiş olan Gülen hareketinin AKP ile özdeşleştirildiği oysa iki siyasi güç arasında ideolojik bir yarış olduğu öne sürüldü. Analizde şöyle denildi: “Hem AKP hem de Gülen cemaatinin muhafazakâr değerleri ve İslamla politikanın birleştirilmesini savunmasına karşın bunlar yarış eden siyasi örgütler.”

GÜLEN CEMAATİ POLİSE SIZDI

Türkiye’de iktidarda kalma hedefinin AKP ve Gülen cemaatini “kazançlı bir ittifak” içinde tuttuğu ifade edilen yazıda, AKP’nin cemaat üyelerini kilit bürokratik görevlere getirdiği ve cemaatin örgütlerini koruduğu vurgulandı.

Cemaat üyelerinin bakanlıklar da dahil omak üzere hükümet içinde önemli görevlere geldiğine dikkat çekilen analizde Gülen hareketinin Türk polis teşkilatı ve istihbarat kanadında da nüfuza sahip olduğu ifade edildi.

Değerlendirmede Gülen hareketinin polis gücü ve bürokrasi içinde varlığına karşın Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içinde irtica ile mücadele politikası sonucu yer edinemediğine işaret edildi. Yazıda, TSK’nin bu tutumu nedeniyle Gülen hareketinin kontrolündeki medya yoluyla orduya saldırmaya başladığına vurgu yapıldı.

Gülen medyasının emniyetten sızdırılan bilgilerle orduyu Ergenekon davasıyla ilişkilendirerek TSK’ye yönelik suçlamaları “göze çarpan bir biçimde” yayımladığı da belirtildi.

Yazıda “Öyle görünüyor ki Gülen cemaati Türkiye’de daha fazla paya sahip olmak istiyor. Hareket kendi üyelerini ve yandaşlarını orduya sokana kadar TSK’ye güçlü bir biçimde karşı koymayı sürdürecek” denildi.

AKP, TSK VE GÜLEN HAREKETİ

Gülen hareketinin güçlü bir siyasi partiyle ilişkilerin yararlarını düşünerek AKP’yi desteklemeyi sürdüreceği görüşü de belirtildi. Yazıda Türkiye’nin “İslamcı blok” ve “laik blok” olarak iki kutba ayrıldığı görüşüne karşın Türkiye’nin AKP, TSK ve Gülen hareketiyle üçe ayrıldığını düşünmenin daha yararlı olacağı savunuldu.

Gülen hareketine yönelik “Türkiye’de en iyi ötgütlenmiş taban hareketi” nitelemesinin getirildiği analizde, “Gülen hareketi Türk siyasetinin etkin bir üçüncü gücü ve önümüzdeki yıllarda dünya bunu çok duyacak” denildi.

http://haber.gazetevatan.com/Ingiliz_dergisiden_carpici_Gulen_analizi/221246/1/Gundem

asagir
02-02-2009, 12:27
Monşere burun bükmenin faydaları!
Monşer şu demek: Donanımlı insan. İyi okullarda okumuş. Kültürlü adam. Görgülü erkek. Bütün güzel ve akıllı kadınlar monşer erkeğe gider. Monşerler; gelişimlerini ve değişimlerini iyi bir eğitim desteğiyle tamamladıkları için “ağızları ile beyinleri arasında yaşayan” tutarlı, idealleri ve ilkeleri söz konusu olduğunda da ölümü göze alabilecek kadar cesur kişiler. Bildiğim kadarıyla şu anda bizim Başbakanımız olan Tayyip Erdoğan, 28 Şubat ittirmesinden sonra, çekirdekten yetişme olduğu “milli görüşçülükten” dönmüş ve “monşerlerin safına” gelmeye karar vermişti.

Yanılıyor muyum?

İnsan beşer!

Hafıza şaşar!

Arşive indim, baktım.

28 Şubat’ta generaller; “Tayyip Erdoğan da belediye başkanıyken partisini iktidardan ittirme” eylemi yaptıktan sonra; yüksek hızda bir dönüş yaşanmış.


***

Mekke’ci, Medine’ci, Tahran’cı, İslamcı; İsrail ve ABD’nin Ortadoğu’daki yeni emperyalist oluşumlarına karşı, Avrupa’nın “İslamiyeti ve Müslümanları dışlayan” Judeo-Christian yani Musevi-Hristiyan kültür bağnazlığına tepkili Tayyip Erdoğan ve arkadaşları, “Milli Görüş” ten vazgeçmişler.

Mekke’yi bırakmışlar.

Brüksel’e yapışmışlar.

AB’ci ve ABD’ci olmuşlar.

Köktenci İslamdan, ılımlı İslama geçmişler. Özetle: Batıcı, monşerci tavırlara vidalanmışlar, kenetlenmişler.

Yine arşivde rastladım.

(Arşive inen rastlar.)

Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının “Batıcı-monşer eğilimlere sıkı sıkıya sarılan kişiler haline gelmesinden” AB ve ABD’yi yönetenler de o kadar çok mutlu olmuş ki, ABD’nin Ankara’daki Büyükelçisi seçimleri Tayyip Erdoğan ile beraber parti merkezinde izleme dayanışmasını bile göstermiş.


***

Tayyip Erdoğan ve kadrosu, “Keskin İslamcı- Doğucu” olmaktan dönüş yapıp “Bilderberg’ci- Batıcı” yandaşı görünmelerinin nimetini de toplamışlar. Cumhurbaşkanlığı’nı almışlar. Türkiye’nin egemeni olmuşlar. Kendi zengin sınıflarını yaratmışlar. Kasaları dolar dolu danışmanları olmuş.

Şimdi ne değişti!

Tayyip Erdoğan Batıcı görünmenin kendisine nimet getirmediğini, tersine “külfet yüklediğini mi” keşfetti ki, monşerlere burun bükme seanslarına başladı.

Tayyip Erdoğan’ın “kendini Batı’ya beğendirme arzusu” yerini “kendisini Müslüman Arap dünyasında bayraklaştırma isteğine” niçin bıraktı? Şimdi iki günde bir; ABD’nin-AB’nin- İsrail’in sahne aldığı toplantılarda; “Yumuşak başlı isem, kim dedi ki uysal koyunum...” şiirini yüksek ses tonuyla niye okuyor?

Bir fayda bekliyor olmalı.

Bir derin nedeni olmalı.

İzleyelim, yakında anlarız.


*****

UNUTMA!

“Etik Kurul” diye bir devlet kurumu var. Başbakan’a bağlı.

Etik, ahlak demek.

Bu ahlak kurumu; ahlaksız tutum ve davranış gördüğü zaman uyarıyor. Adana Belediye Başkanı Aytaç Durak, AKP’den ayrılınca ve MHP’den adaylığını koyunca Etik Kurul onu; “Eşinin üstüne arazi kapatıp imar izni vermek ahlaka uymaz” diye uyardı. Aynı Kurul, Başbakan’ın arkadaşı, partidaşı, kadrodaşı, birlikte yürüyüş yoldaşı Zahid Akman’a ilişmiyor. Oysa Zahid Akman’ın adı “Almanya’daki Deniz Feneri eV. soygun dosyasında” geçiyor.

147 gün doldu.

Dosya da gelmiyor.

Acaba niçin gelmiyor?

Alman siyasetçisi ile bizim iktidar anlaştı, “dosyanın gelişini” sürünerek gelme hızının bile gerisine bilerek mi indirdiler?

Şüphelenmek sağlıktır.

Bugün 147 gün doldu.

Dosya sürünerek gelseydi.

2 defa gelmişti.

Unutma! Önemlidir!
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Monsere_burun_bukmenin_faydal ari&tarih=02.02.2009&Newsid=221178&Categoryid=4&wid=108

yosun
03-02-2009, 00:48
“Mümin aynı konuda iki defa aldanmaz”
40 defa aldananlara selam olsun…


Hayır Tayyip Bey; iki şekerli, Davos kahramanlık “uyu yavrum ninni” müzikli sütünden ben almayayım.

Bir defa aldanmıştım. Siz şiir okuyup içeri girdiniz zannıyla, hukuk ve demokrasi adına çok üzülmüştüm. Sonra Refah içinden siz ılımlı İslamcıların nasıl çıkarılıp bizlere “küresel güçlerce -onlar Yahudi aileler-” servis edildiğinizi Türk insanının “mağdur olanların yanında yer alma karakter yapısının” nasıl kullanıldığını yaşayarak öğrendik.

Bir şiir ve akın akın insanların ziyaret ettiği bir hapishanede "Başbakanlığa hazırlanan" RTE…

Belediye başkanı olmadan gecekonduda oturan, şiirden tutuklu, şimdi ise dünyanın en zengin başkanları arasında 8. Sıraya yükselen “mağdur” bir Başbakan(!)...

Artık mağdur olamıyorsunuz madem, o zaman kahraman olun(!).. Üstelik mağduriyet iç politika için gerekli, oysa BOP projesinin yürüyebilmesi için mağduriyet değil, mıymıntı Arap dünyasına bir kahraman lazımdı...

Onlar nasıl olsa yer. Bağımsızlık kahramanı Lawrence olan Arap dünyası yemeyip de biz mi yiyelim?

Sayın Başbakan, keşke size inanabilsek ama siciliniz öyle bozuk ki…

1- Başbakanlığını yaptığınız ordu mensuplarının başına ABD çuval geçirdiğinde siz nerede idiniz? Nota verecek misiniz diye soranlara “müzik notası mı” diye cevap vermiştiniz. O zaman siz Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı değil miydiniz? Davos’ta ki moderatöre tepkiniz “notasız” müzik miydi?

2- Gene Irak’da derdest edilen MİT mensupları için de sesiniz çıkmamıştı…

3- Irak Türkmenleri ve Irak’da kadın-çocuk demeden 1.5 milyon insan öldürüldü. O zaman “Merih” de miydiniz? Sahi, siz o zaman “sağ-salim ülkelerine dönsünler” diye ABD askerlerine dua ediyordunuz. Guantenemo ve insanlık dışı muamele gören Guentenemo tutuklularının bulunduğu uçaklar Türkiye’ye de inmişti. Siz o zaman da ortada yoktunuz.

4- “PKK’yı besleyen Habur sınır kapısını kapatıp Türkmen kardeşlerimize ulaşabileceğimiz Ovacık sınır kapısı açılsın” talepleri ABD’den izin alınamadığı için yerine getirilememişti. O zaman da sizi ortalarda görememiştik. Herhalde o zaman uzayda seyahatte idiniz(!)..

5- Her Allah’ın günü Barzani ve Talabani’nin tehdit ve hakaretlerinde de o yiğitliğinizi göremedik. Talabani “Türkiye’ye bir Kürt kedisi bile vermem” dediğinde nerede idiniz? Boğaz enfeksiyonu mu geçiriyordunuz?

6- Askerin ve halkın sınır ötesi harekat talebi zorlaması karşısında kırk dereden kırk su getirip, meclisten zorunlu sınır ötesi harekat izni çıktıktan sonra “bir de ABD’ye gidelim” diyen sizin için Türk Milleti’nin bölünmez bütünlüğü Filistin’den daha mı önemsizdi? O nedenle mi uluslar arası haklardan doğan müdahale hakkımızı kullanma yiğitliğini gösteremediniz? “Sahi, Filistin deyince ayağa kalkan tabanınız, Türk askerleri kahpe PKK kurşunları ile vurulurken neden hiç gösteri yapmazlar?” Filistin için ağlayan eşiniz Emine Hanim'ı da şehitlerimiz için ağlarken hiç görememiştik.

7- Hükümet ettiğiniz dönemde sözde Ermeni soykırımını nerede ise Mançurya bile kabul edecek hale geldi. Gelmek ile kalmadı, “soykırım yalandır” demek suç haline getirildi. Sizi o zaman da ortalarda göremedik.

8- Diyarbakır Belediye Başkanı PKK liderliğine oynuyor, hükümetinizin görevden alacak kadar yüreği mi yok, yoksa sizin için bir sakıncası yok mu?

9- Meclise taşıdığınız PKK’nın siyasi uzantıları şimdi Türk Milleti’ni “çocuk katili” olmakla suçluyor, sizin gıkınız çıkmıyor. PKK’nın siyasi uzantısı olan bu provakatörlerin dokunulmazlıklarını kaldıracak yüreğiniz var mı, yoksa dokunulmazlığın ucu size değince milletin çıkarları teferruat mı?

10- İsrail askerleri Irak’da PKK’yı eğitirken siz nerede idiniz?

11- Peygamberimize yapılan hakaretlerde de siz yoktunuz.

12- Irak'da düşürülen uçağımızda ağır yaralı olarak kurtulan işçimizi de alamamıştınız. Hatta enkaz incelenmek istendiğinde ABD'liler hakaret ederek kabul etmemişlerdi. Siz o zaman da ortalarda yoktunuz.

Evet Sayın Başbakan, bunlar daha sayabildiklerim. Sizin siciliniz bozuk, şimdi size nasıl inanalım?

Türkiye İsrail’i tanıyan 2. devlettir! Türkiye istihbarat konularında CİA ve MOSSAD ile içli-dışlıdır.

İsrail ile Türkiye arasında savunma anlaşmaları vardır.

Yetmedi…

Sizin hükümetinizin çıkardığı GDO’lu tohum yasası ile Türk çiftçisi Yahudi şirketlerine mahkum edildi.

GAP’dan satın aldıkları toprakların "kanuni sınırlarını çoktan aştıklarını" İsrailli firmalar kendileri söyledi.

ABD’yi yöneten sermaye Yahudi ailelerine aittir. ABD Federal Hazine Bankası “ABD’nin Merkez Bankası yoktur” Yahudi ailelerine aittir. Dünyada ki parayı kontrol eden gene aynı ailelerdir. Dünya bankası ve İMF ellerindedir.

Bu durumu bilen ve zamanında iktidar olabilmek için "ABD derin devleti olan Yahudi kuruluşları ile anlaşmış olan siz" Davos kahramanı olabilir misiniz?

Bu eşyanın tabiatına aykırıdır!

Danışmanının “deliğe süpürmeyin, kullanın” teklifini koltuk uğruna duymamazlığa gelen ve sadece kendini değil, temsil ettiği ülkenin de onurunu ayaklar altına aldıran bir Başbakan’a neden inanalım?

Yanılmak istiyorum Sayın Başbakan! Sizin şekerlendirilmiş Davos imajınıza inanmak istiyorum ama olmuyor.

"BOP’nın eş başkanıyım" diyen bir insanın yeni imajına inanmak çok zor. BOP kapsamında Diyarbakır niçin yıldız olacaktı Sayın Başbakan?

Umarım BOP için Ortadoğu’ya sürülen bir Truva atı değilsinizdir. Umarım “yeni kahraman” olarak Ortadoğu ülkelerinde BOP uygulamasının kolaylaştırıcı unsuru olmazsınız. Umarım Gazze için yola çıkıp, bütün Ortadoğu ülkelerinin Gazze olmasının yolunu açmazsınız.

BOP 22 ülkenin bölünme planıdır ve siz bu planda "Eş Başkan olmakla övünen" bir insansınız.

Davos “öfke hitabet sanatınız” gerçek mi yoksa küresel güçlerce oynanan bir kurgu mu, bunu zaman gösterecek ama;

“Hıyarım güzel diyene bir avuç tuzla koşanlar” çoktan methiyelerini yazdılar bile.

Mahiye Morgül ilginç bir noktayı yakalamış, bakınız ne yazıyor:” Başbakan Erdoğan, Davos'un kapanış toplantısına kalmayıp o gece o anda İstanbul'a dönmeye karar verdi ve az sonra TRT-2 Atatürk havalimanından canlı yayına geçti.

Saat 24.00 de Atatürk Havalimanına ilkin ortaokul çocukları (belli ki yurt öğrencileri) ellerinde Filistin ve Türk bayraklarıyla görünmeye başladı. Kalabalık büyüdükçe yaş grubu da büyüdü, bayraklar o anda dağıtılıyordu. Biraz sonra özel basılmış pankartlar görünmeye başladı.
Üç tane söz vardı, bütün pankartlarda aynısı yazıyordu. Sanki daha önce hepsi bir elden hazırlanmış gibi.

"Hoş Geldin DÜNYA LİDERİ" (Büyütülmüş harflerine dikkat ediniz)
"Dünya başbakan görsün"
"Davos Fatihi"

Bugün saat 14.00 de metro açılışını yapacağını duyurdu orada. Demek ki Davos'tan önce bunu biliyordu başbakan. Davos'tan bir gün önce ayrılmış olmasaydı bu açılışa nasıl katılacaktı, çok tuhaf!

Gecenin 24.00'de, başbakanın Davos'u terk edeceğini önceden biliyorlarmış gibi hazır bekleyen, TRT muhabirleri tüm dünyadan canlı yayına alındı.

TRT 2'nin canlı yayın konukları da nasıl olmuşsa gecenin o saatinde telefonla bağlanmamış, stüdyoda hazır bekliyorlardı. M.Morgül "

Davos Fatihi mi(!)?

Kusura bakmayın, ben almayayım.

“Mümin aynı konuda bir defa aldanır”!

Zahide Uçkan

gizemliduygular
03-02-2009, 00:49
Şüphelenmek sağlıktır.

Bugün 147 gün doldu.

Dosya sürünerek gelseydi.

2 defa gelmişti.

Unutma! Önemlidir!
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Monsere_burun_bukmenin_faydal ari&tarih=02.02.2009&Newsid=221178&Categoryid=4&wid=108

Ne aceleniz var efendim? Dosya yakında gelir.:he: Hatta size tarih vereyim, dosya 30 Şubat günü gelecek.:wink:

BABUTSA
03-02-2009, 14:19
Selcan TAŞÇI
[email protected]
Yazı Tarihi: 03/02/2009




Yasa "Devlet memurları ikinci bir iş yaparsa meslekten atılır" dese de..


O artık ABD memuru

“İş göremez” raporu nedeniyle görevini yapamıyor ama Amerika’ya dış politika stratejisi üreten Jamestown Vakfı’nda işe başladı. Vakıfta sadece ABD’de kalma sorunu olmayanlar çalışabiliyor. Emrullah Komiser Türkiye’ye dönmeyecek miydi?


Hazırladığımız dosyada Türkiye’nin gündemini sarsan bir dizi gizli belgenin yayınlandığı Utah’ı mercek adına almıştık. Dosyada kamuoyunun yakından tanıdığı bir isim de vardı: Taraf yazarı Emre (Emrullah) Uslu.
Geri çağrılmıştı
Emrullah Uslu 8 senedir yurtdışında idi. Yasalarımıza göre bir devlet memurunun 4 yıldan fazla yurtdışında kalması mümkün değildi. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün Uslu hakkında başlattığı soruşturma üzerine gerçekler ortaya çıktı. Uslu, geçirdiği bir kaza nedeniyle üç ayda bir “okyanus ötesi uçamaz” raporu gönderiyordu. İçişleri Bakanlığı müfettişleri yaptıkları inceleme sonucunda Uslu’nun ’geri çağrılması’ gerektiğini rapor ettiler.
’Geri çağrılması’ gerektiğine dair rapor hazırlanan Uslu şu anda Washington’da. Jamestown Vakfı’nda çalışıyor. Jamestown Vakfı, 1983 yılında kurulmuş, ABD Dışişlerine strateji üreten bir düşünce kuruluşu. Sovyet gücünün sınırlandırılması başat stratejisi idi.
Sovyetler Birliği çözüldükten sonra Vakıf çalışma alanını Türkiye’yi de içine alacak şekilde Ortadoğu ve Kafkasya olarak belirlemiş. ABD’nin bölgelerdeki iddiası düşünülürse vakfın önemi ortaya çıkıyor.

ABD’de kalacak

Peki, bu vakıfta Türkiye uzmanı olarak kim çalışıyor? Vakıf bu göreve yaklaşık 6 ay önce Taraf’ın komiser yazarı Emrullah Uslu’yu getirdi. Vakıf, bu göreve getireceği ismi bir ilan ile arıyordu. İlanda göreve getirilecek kişinin nitelikleri arasında “ABD’de kalma sorunu olmaması” ifadesi geçiyordu. Kısacası vakıf, bir süre sonra ülkesine dönecek bir ismi istemiyordu. Peki, Uslu halen kadrosu emniyette bulunan bir polis değil miydi? Eğitimi bitince görevine dönmeyecek miydi?
Birileri Uslu’ya aracı oldu. Ne tesadüftür ki tam bu sırada, kaza geçirdiğini söyledi! Belinde meydana gelen rahatsızlık nedeniyle okyanus ötesi uçamayacağı konusunda doktor raporunu Türk makamlara gönderdi. Rapor üç ayda bir yenilendi. Üstelik Uslu her ne kadar demeçlerinde “eşini ve çocuğunu göremediği için” yakınsa da, bu süreçte eşi ve çocuğunu da Washington’a getirdiği iddia ediliyor.
’Okyanus ötesi uçamadığı’ için ABD’de mahsur kalan Uslu böylelikle Jamestown Vakfı’nda görevine başladı. Türkiye Emniyeti’ndeki görevine “iş göremez” raporu nedeniyle dönmeyen Uslu, ABD’de Jamestown Vakfı’nda ’iş görmeye’ başladı.

Zeyno ile konuşacak

Washington’da CIA Türkiye Masası Eski Şefi Graham Fuller ile de zaman zaman görüşen Uslu 17 Şubat 2009 günü Vakfın toplantısında da konuşmacı olarak görev alacak. Vakfın düzenleyeceği konferansın başlığı: “ABD ve Avrupa’nın Avrasya’da ki Enerji Güvenliği Sorunları”. Uslu’nun konuşma başlığı “The PKK & BTC Pipeline Security” yani “PKK ve Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı Güvenliği”. Uslu’nun konferansa Jamestown adına katıldığı duyuruda belirtildi. Konferansın diğer konuşmacıları arasında tanıdık bir isim daha göze çarpıyor: Zeyno Baran.
Bir yandan İçişleri Bakanlığı müfettişleri, Uslu’nun Türkiye’ye ’geri çağrılması’ gerektiğine dair rapor hazırlıyor; bir yandan da Devlet Memurları Kanunu’nun 87. maddesi bir devlet memurunun ikinci bir iş yapmasını kesinlikle yasaklıyor. Bu yasağı delmek memuriyetten atılmayı gerektiriyor. Ancak Uslu, pek çok yasayı yok saydığı gibi bu yasayı da yok sayıyor.
* Odatv.com


++++++

Türkiye’ye yabancı değil

Jamestown Vakfı, Türkiye gündeminde sık sık adından söz ettiren bir kurum.Örneğin;
Andrew McGregor’ın vakıf adına hazırladığı “Asimetrik Savaş İçin Silahlanmak: 21. Yüzyılda Türkiye‘nin Silah Endüstrisi” adlı rapor TSK-İçişleri Baknalığı arasında çekişme yaşandığını ve AB’ye uyum sürecinde Türk ordusunun yüzde 20 ile 30 arasında küçültülmesinin gerekliliğini öne çıkarmıştı.
‘ABD Kandil‘e silah getirdi‘ iddialdrının ardından Türk basınının tavrı da, iki ülke ilişkilerini bozduğu gerekçeisyle, yine bu vakfa ait “Global Terorism Analysis” sitesinde geniş biçimde eleştirilmişti.
Jamestown Vakfı’nın düzenlediği ‘Türkiye‘nin Asya ile Avrupa arasında enerji köprüsü olarak rolü‘ konulu toplantıda ise Türkiye’ye “enerji kaynaklarının iletilmesi” konusunda Rusya’ya karşı AB ve ABD ittifakını sürdürmesi çağrısında bulunulmuştu.



++++++

İsrail politikası birkaç dakikada silinebilir mi?

İsrail Erdoğan’a en büyük Yahudi nişanını, Davos’ta Peres’in eliyle, pardon diliyle vermiş oldu
Erdoğan’ın (ve Gül’ün) başbakanlığında AKP iktidarı, ABD-İngiltere-İsrail üçlüsü ile bir stratejik ortak gibi çalıştı.
- Bu üçlü ile 1 Mart 2003 tezkeresini geçirebilmek için Erdoğan her şeyi yaptı. Geçseydi, AKP hükümeti, 1.6 milyon Iraklının öldürülmesinde, suç ortağı durumuna düşecekti.
- “İsrail’i bir stratejik ortak gibi” kabul ederek onu iktisadi, siyasi ve askeri alanlarda destekledi. İsrail’in arazi alımları, Türkiye piyasasına girişleri, KKTC’deki “yerleşme faaliyetleri” desteklendi.
- ABD-İngiltere-İsrail üçlüsünün hazırladığı Büyük Ortadoğu Projesi’nin stratejik ortağı olduğunu ilan etti. 2002’den beri yürüttüğü “İsrail’e destek politikası”, birkaç dakikada silinebilir mi?
- Türkiye’de kamuoyunun yüzde 90’ı, ABD’nin bölgedeki politikalarına karşı duruma geldi. Hükümetin “İsrail ile olan özel yakınlığı ve ilişkileri” AKP tabanında tepkilere yol açtı.
- İsrail’in ABD desteği ile Gazze’ye saldırması karşısında Türkiye’deki kamuoyunun ve AKP tabanının gösterilerde, “Kahrolsun İsrail, kahrolsun Amerika” sloganları ile meydanları doldurmaya başlaması hükümeti köşeye sıkıştırdı, artık bir şeyler yapmak gerekiyordu.
AKP için kader seçimi kapıdaydı. Devlet parasıyla kömür dağıtmaktan öteye gidemeyen; köylü, işçi, memur ve esnafa bir şey veremeyen Erdoğan hükümetinin imdadına, Peres yetişti.
Erdoğan, Hilmi Özkök ile görüşmek için başka bir Amerikan Yahudisi, Paul Wolfowitz’e mektup yazmamış mıydı?
2002’den beri İsrailliler ile yediği içtiği ayrı gitmeyen hükümet, Erdoğan’ın üç beş cümlesi ve “one minute” itirazları ile bunları unutturabilecek mi?
Erdoğan öte yandan Hamasçı (ve Arapçı) duruşu ile İslamcı yeniden yapılanmada öne çıkmış oldu.
- “Ilımlı İslam devletinin başbakanı nasıl hareket eder” havasını estirdi, İslam dünyasında prestij sağladı.
Peres ile oturup plan yapsalar bundan iyisini beceremezlerdi. Aslında İsrail Erdoğan’a en büyük Yahudi nişanını, Davos’ta Peres’in eliyle, pardon diliyle vermiş oldu... Bu arada ABD ve İsrail’in kazancını da unutmayalım; ABD ve İsrail karşıtı İran’ın yerine, kendi kontrollerindeki Türkiye’nin yavaş yavaş Ortadoğu ve İslam dünyasında öne çıkarılması, bulunmaz bir fırsat değil mi?
* Erol Manisalı / Cumhuriyet



++++++



Ne ayrıcalıkları var?

Mahkeme bir karar aldı ve ‘Ergenekon Terör Örgütü’ ifadesinin kullanılmasını yasakladı. Yandaş medyanın yargısız infaz araçlarından biriydi bu tanım. İşlerine gelmeyenlere bu örgütün mensubu olduklarını söyleyerek damga vuruyorlardı. Bir de kısaltması var, ETÖ diye.
Sonunda davanın seyrini etkilememesi için yasaklandı bu tanım.
Ancak bu yasak nedense bazı gazetelere işlemiyor...
Taraf ve köşe yazarları ısrarla ETÖ diye yazıyor. Yeni Şafak, Bugün gibi gazetelerin haber metinlerinde bile bu ifade var.
Ve hiç kimse bir şey demiyor bu hukuk ihlali için. Adamlar resmen yargı kararını ihlal ediyorlar ve hiçbir yaptırım uygulanmıyor.
Ayrıcalıkları ne, onları kim koruyor?
Bilmiyorum.
Bildiğim tek şey, bunların hukuku sadece kendilerine göre yorumladıkları, sadece kendileri için istedikleri.
* Oray Eğin / Akşam


++++++


Zincire vurulmamış bir basın yeter

Sherıdan’ın ’basın’la ilgili bir sözü vardır ki:
“Dejenere bir Lordlar Kamarası, onların olsun, sefil bir Avam Kamarası onların olsun, dalkavuk bir mahkeme onların olsun, müstebit bir hükümdar onların olsun...
Siz bana zincire vurulmamış bir basın verin yeter. Ben o zaman İngiliz vatandaşlarının özgürlüklerine kıl kadar dahi tecavüz edilemeyeceğini onlara göstereyim.”
Dikkat edin, Sheridan “zincire vurulmamış” diyor.
Demek o zaman daha “satılık” ve “dönek”
yokmuş.
* Hasan Pulur / Milliyet



++++++

Nasıl yanİ

Kimi AKP’liler işi öylesine ileri götürdüler ki Erdoğan’ı hem 2. Atatürk, hem de 3. Abdülhamit olarak nitelediler.
* Can Ataklı / Vatan



++++++


Eş durumundan sitem etti

AİHM 50. yılını Strasburg’da düzenlenen törenle kutladı. Eşi Işıl Hanım AİHM yargıcı olan Eser Karakaş, Türkiye’deki yüksek yargı organları başkanlarının törene katılmamasına çok bozulmuş. Sitem ediyor: 367 harikasını üreten Anayasa Mahkemesi, Hrant’ın yazısında suç unsuru bulan Yargıtay herhalde bugünlerde çok önemli bir konuyu tefekkür ediyorlar diye düşünüyorum. Mümtaz Soysal kuvvet komutanlarının darbe planlamalarının ceza hukuku açısından suç teşkil edemeyeceğini ifade etti. Soysal da hukuk çevrelerinde Kanadoğlu’ndan aşağı kalan biri pek değildir. Bu kez konu 367’den de çetrefil ve kılıfına uydurulması zor; çok çalışmak lazım çok. Gün AİHM’de vakit kaybedilecek gün değildir.



++++++

MİNİ YORUM

Çarşamba sendromu
Akşam’ın manşetine göre Necip Hablemitoğlu’ndan, Gafar Okkan’a kadar aydınlatılamayan sayısız cinayet ilginç biçimde Çarşamba gününe denk gelmiş. Salı sallanır, onun için fazla yazmayacağım. Ama biliyorsunuz bu cinayetler birer birer Ümraniye Davası’na dahil ediliyor. Ve bu dava soruşturmasındaki operasyonlar da yine ilginç biçimde “Çarşamba”lara denk düşüyor. Çarşamba 8 harfli, Ümraniye de 8 harfli, savcının adı 8 harfli (Zekeriya). Gözaltılar ‘1’ sabah ansızın yapılıyor. O zaman 8-den 1 çıkar. Ne kaldı 7...
7 ne? Cinayet, suikast... Mantar gibi türemesi muhtemel “Çarşamba Ergenekoncular arasında bir tür gizli şifre mi” analizlerine ışık tutar belki...

gizemliduygular
03-02-2009, 18:39
Başbakan'ın planlı öfkesi



Evet; Davos toplantıları bir 'Centilmenler Kulübü' toplantısı havasında geçer ve katılanlar bu tür davranışlara alışık değillerdir.
Ama şundan emin olun, Davos'taki tüm katılımcılar Başbakan'ın davranışını şu anda hayranlıkla değerlendiriyorlardır. Çünkü Başbakan planlanmış öfkesiyle birkaç siyasi hedefe gitti. Bunlar:

1- İç siyasette kendi seçmen kitlesine İsrail'e gerektiğinde sert çıkabilen lider konumunu gösterdi ve prim yaptı.

2- Arap dünyası, İsrail konusunda kafa karışıklığı yaşıyor. İsrail'e düşman olmadığı halde Türkiye'nin Başbakanı, Araplar'ın söyleyemediği her şeyi İsrail liderinin yüzüne dünyanın gözü önünde söyleyebildi ve Arap dünyasına yön veren lider konumunu elde etti.

3- Gazze olayı nedeniyle sadece Araplar'da değil, dünya ölçeğinde sosyalistlerde, liberallerde, komünistlerde velhasıl her kesimde bir tepki vardı. Başbakan çıkışı ile bu tepkiyi de dile getirmiş oldu. Dünya lideri konumuna taşıdı kendisini.

4- Olaydan sonra İsrail lideri telefon açarak özür diledi. Bu da bu olaydan sonra İsrail-Türkiye ilişkilerinin fazla zarar görmeyeceğini, bilakis belki daha da kuvvetleneceğini gösteriyor. Çünkü İsrail de kendisine karşı birikmiş öfkenin bir şekilde dile getirilip, boşaltılmasını istiyordu. Bu da oldu.




Söze ''one minute'' diye başlayan sayın başbakan, Nobel barış ödülü! sahibi Müslüman kasabı Peres'e; son Gazze operasyonlarının gerçek sebebinin soba borusundan imal edilmiş iki roket ve üç çakaralmaz füze mi, yoksa İngiltere ve Filistin'in Gazze açıklarında bulunan zengin ve kaliteli gaz yatağının işletimine karşı mı olduğunu sormasını isterdik.

Bu saldırıların emrini ve bulunan gaz yatağının koordinatlarını İsrail'i, Ortadoğu'da gayrı meşru olarak peydahlatan Amerika'nın verdiğini sağır sultan bile artık duymuştur sanırım.

ally_mcbeal
04-02-2009, 07:09
Peres daha makul karşıladı1 Şubat Pazar 2009


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos’ta gösterdiği tepkiyi İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, birçok Türk yorumcuya göre daha makul karşıladı.
İsrail Cumhurbaşkanı, Erdoğan’ın paneli terketmesinden sonra çok hızlı bir şekilde durumu düzeltmeye yöneldi. Deneyimli bir lider olarak olayı kişiselleştirmedi, ülkesinin çıkarlarını ön planda tuttu ve Başbakan Erdoğan’ı aradı. Üzüntülerini iletti, sözlerinin Türkiye’yi ve Türk halkını hedef almadığını belirtti. Yüksek sesle konuşmasını duyulmama endişesine bağlayarak açıklamaya çalıştı. Nihayet, Türkiye ile çatışma istemediklerini, Davos’taki olayın ilişkileri etkilemeyeceğini, Başbakan Erdoğan’a saygı duyduğunu ve bu duygusunun da değişmeyeceğini ifade etti.
Peres’den sonra İsrail’in Ankara Büyükelçisi Levi de aynı tonda açıklamalar yaparak, tansiyonu düşürdü.
Hal böyleyken, Başbakan Erdoğan’ın tepkisi nedeniyle Türk-İsrail ve Türk-Amerikan ilişkilerinin tamir olmaz yara aldığını, Türkiye’nin büyük bedel ödemeye hazır olması gerektiğini savunmak, biraz kraldan çok kralcı bir tutum oluyor.

İsrail’in çıkarları
İsrail’in ulusal çıkarları, Türkiye ile ilişkilerini kesmesini değil güçlendirmesini gerektiriyor. Peres’ın tansiyonu düşürmeye yönelik çabası da bu gerçeği gösteriyor.
İsrail’in Ortadoğu’da ilişkisini güçlendirebileceği tek ülke Türkiye. Arap ülkeleriyle sorunu belli. İran’ı ise en büyük tehdit olarak görüyor. Bu durumda bölgenin büyük ve etkili ülkesi olarak Türkiye ile ilişkilerini kesmesinin bir faydası yok.
Türkiye de PKK’nın etkin hale gelmesi, Irak, Suriye gibi Arap ülkeleri ile İran tarafından desteklenmesi, Arap ülkelerinin bu konuya kayıtsız kalmaları sonucu, özellikle 1990’lardan sonra İsrail ile ilişkilerini ve işbirliğini geliştirmişti. Özellikle askeri alandaki yakın işbirliği bugün de sürüyor.
Türkiye’nin de İsrail’in de ilişkiyi bir çırpıda kesmeleri, ulusal çıkarlarına uygun düşecek bir tutum değil.
ABD açısından bakıldığında da durum farklı değil. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı, Davos’u “talihsiz” bir olay olarak niteledikten sonra, Türkiye’nin de İsrail’in de çok önemli iki müttefiki olduğunu açıkladı.
Washington da Irak, Afganistan, İran, İsrail-Filistin sorunları dururken Türkiye’yi yok sayamaz. Nitekim 1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden sonra da kıyamet kopmadı. Kısa süre içinde ABD yeniden Ankara’nın kapısını çaldı.
Ülkeler arası ilişkilerin ulusal çıkarlara dayandığını unutmamak gerekiyor. Ulusal çıkarlar gerektirdiğinde her türlü kriz aşılabiliyor.

Ankara dengeleyebilir
Ankara bir süredir İsrail ile HAMAS arasında pozisyonunu dengelemeye yönelmişti. HAMAS’ın sözcüsü veya hamisi gibi yansıyan konumunu, merkeze taşımak istediğine ilişkin önemli mesajlar vermeye başlamıştı. Örneğin Dışişleri Bakanı Ali Babacan, HAMAS’ın Filistin’in siyasi yapısında yer almasını salık verirken, silahlı faaliyetlerden uzaklaşması mesajı yolluyordu.
Davos olayı bu yönelişi durdurmamalı. Ankara, HAMAS hamisi gibi davranmamalı. İsrail’i eleştirirken HAMAS’ı da eleştirebilmeli.
Ankara’nın savunduğu, “tek Filistin” ve “iki devletli çözüm” isabetlidir. Bu çözüme ulaşmak için İsrail’in de, HAMAS’ın da değişmesi şarttır. Türkiye, İsrail ile HAMAS arasında dengeli bir konumda durabilir.

yosun
06-02-2009, 00:04
Söverek cihat

VAY be!

İslam davasına kendini adamış, abdestinde namazında mümin kardeşlerimizin, meğer ne de müthiş bir "ana avrat dümdüz gitme potansiyeli" varmış...

Şaştım kaldım vallahi...

Benim gibi...

Çıtkırıldım bir ortamda yetişmemiş...

Sokakların diline gayet aşina...

Bukowski’yi hatmetmiş...

Bir adamı bile afallatacak bir performans!

Helal olsun vallahi...

* * *

"Halife Tayyip Efendi"ye uzatılan bir dil mi var?

Mücahit kardeşimiz hemen basıyor kalayı...

"İsrail ayrı / Yahudi ayrı" mı dedik?

Mümin kardeşimiz, cihat şuuruyla hemen "cinsel organı"ndan dem vurup çiziktiriyor en edepsiz sözcükleri...

"Kılıçdaroğlu dürüst adam" mı dedik?

Muhterem kardeşimizin buna yönelik en terbiyeli tepkisi, "Senin de... Kemal Kılıçdaroğlu’nun da..." şeklinde oluyor...

Tayyip Erdoğan’a "gaza gelme" diye çağrıda mı bulunduk?

Dava delisi kardeşimiz en gün yüzü görmemiş küfürle veriyor karşılığını...

"Öyle olmasa da şöyle olsa" falan mı dedik?

"Güzel ahlak"ı tamamlamak için gönderilmiş Peygamber’in izinden gittiğini düşünen İslamcı arkadaşımız, bırakın "güzel ahlak"ı, ahlakın kendisini dümdüz ediyor...

Hükümetin bile tahammül gösterdiği türden bir hükümet eleştirisi mi yaptık?

Müslüman kardeşimiz çıkarıyor çıkınından en galiz küfürleri...

Üstelik...

Bu zamana kadar "bireysel terbiyesizlik" denilerek geçiştirilen bu sövgü durumu...

"Davos’tan sonra" oluşan moral duygusu ile...

"Toplu terbiyesizlik" aşamasına geçmiş durumda...

* * *

Performanslarına şapka çıkarsam da...

Küfürlerindeki rezillik boyutuna şaşıp kalsam da...

"Din / iman" ile "ana / avrat" arasındaki müthiş uyumsuzluğa takılsam da...

İşin içinde beni şaşırtmayan bir husus var...

O da şudur:

Bu "toplu sövgü kıyamı", cesaretini geniş ve korunaklı "şemsiye"den almaktadır...

O "şemsiye" ki...

Başörtülü kadın yazara "sürtük" diyene de açıktır, açık fermuarından dem vuran yazara da...

O "şemsiye" ki...

Küfre muhatap olanın küfrü hak ettiğine inananların da üstüne açılmıştır, "Davadan dönene sövün" anlayışında olanların da...

O "şemsiye" ki...

"Küfürsüz tebliğ" yapana da açıktır, "küfürlü" tebliğ yapana da...

Hal böyle olunca...

En küçük bir "ayıplanma" korkusu ya da en küçük bir "dışlanma" endişesi taşımayan mümin kardeşimiz, terbiyesizliğin kralını yapmaktan zerre kadar imtina etmemektedir...

Ahmet Hakan

ally_mcbeal
06-02-2009, 08:06
Yazarlar
Ahmet HAKAN [email protected]

Ne yaptın Egemen


BİR çuval incir ancak bu kadar berbat edilebilirdi...

Bir karizma ancak bu kadar çizilebilirdi...

"Bin Onur Öymen" gelse, bini de dört koldan saldırıya geçse...

"Davos Fatih"ine bu kadar zarar veremezdi...

"Sekiz yüz Kadri Gürsel makalesi" bile bunu başaramazdı...

Ya da şöyle söyleyelim:

"Egemen gibi dostun olacağına / Onur Öymen gibi düşmanın olsun daha iyi..."

* * *

Efendim, olay şudur:

Son günlerde "Vakko bayiliği" meselesi yüzünden sıkışık günler geçiren...

Yeni Devlet Bakanımız ve Başmüzakerecimiz Egemen Bağış Bey, hem kişisel sıkışmışlığından kurtulmak, hem de "Fatih Recep Tayyip Erdoğan imajı"nı daha da pekiştirmek maksadıyla...

Dün "çok sansasyonel" bir açıklama yaptı...

Açıklama ajanslara şöyle yansıdı:

"Flaş... Flaş... Flaş... Tayyip Erdoğan’ın bir kahramanlığı daha ortaya çıktı... Amerikan askerleri tarafından başlarına çuval geçirilen askerlerimizi Tayyip Erdoğan kurtarmış..."

Başlığı okuyunca, "Allah Allah... Nasıl olmuş bu iş? Acaba Tayyip Bey yüzüne savaş boyaları sürüp Rambo misali gece operasyonuna mı kalkışmış?" deyiverdim...

Ve merakla ayrıntılara daldım...

Egemen Bey şunları anlatmış:

"Başbakanımız, ABD Başkan Yardımcısı Cheney’yi aradı ve görüştü... Cheney, ’Sayın Başbakan emin olun ki askerlerinizin durumları çok iyi’ dedi. Başbakanımız dedi ki, ’Ben hapis yatmış biriyim. Gözaltında, hapiste olan kişinin durumunu bana anlatmayın. Çabuk o çocukları serbest bırakın’ dedi ve onları Başbakanımız kurtardı."

Hay bin kunduz!

* * *

Kaş yapayım derken göz çıkarmak tam da böyle bir şey değil mi?

Egemen’in anlattığı şu hikáyeye bakar mısınız?

"Yumuşak başlı ise de uysal koyun olmayan" Tayyip Bey, askerimizin boynuna çuval geçiren ülkenin yetkilisini telefonda da olsa yakalamış...

Ve fakat...

Gayet sakin... Gayet diplomatik... Gayet nazik...

"Bana bak Dick... Benden yaşlısın... Gelirsem oraya o çuvalı alır senin başına geçiririm" falan demek yok...

"Sen artık benim için bittin" falan demek yok...

"Gelmem bir daha Washington’a" falan demek yok...

Diklenmek yok... Dik durmak yok...

* * *

Ah Egemen ah...

Ben sana ne diyeyim bilemem ki?

En iyisi Karagöz’den bir replik sunarak sahneden çekilmek:

"Yıktın perdeyi eyledin viran / Varayım Tayyip Abi’ye söyleyeyim hemen."

Red Kit
06-02-2009, 12:07
Sabah'ta Hıncal Uluç ve Engin Ardıç birbirlerine girmiş.

http://www.sabah.com.tr/2009/02/06/haber,2929E81DD2EA4A9C9C61F28961EBA6A6.html

JAKO
07-02-2009, 16:41
Öztin Akgüç - Yorum

Kriz ve Özelleştirme
Ekonomik krizin derinleşmesinde ve krizden çıkış sürecinin uzamasında, zorlaşmasında, maliyetin artmasında, özelleştirmenin, KİT’leri yok etmenin de etkisi vardır.

Ekonomide mal ve hizmet üretimini işletmeler yapar. Özel işletmelerde amaç kârı ençoklamak, çoğunsamaktır. İşletme sahibi veya yöneticiler kârlı görmedikleri faaliyetlerini durdururlar veya kısarlar. Faaliyetin durdurulması, kısılması, işçi çıkarmalar sonuçta talep daralmasını daha da şiddetlendirir. Krizden daha az etkilenmek için alınan önlemler, krizi daha da derinleştirir; üretim ve talep azalışı doğurur. Harcamalarda azalış, çarpan etkisiyle daha da hızlanır, kısırdöngü doğurur.

Hükümetler, krizden çıkmak için çeşitli önlemler alıyor, paketler hazırlıyorlar. Faiz indirimleri, vergi indirimleri yapıyorlar; teşvikler sağlıyorlar, hatta özel şirketlerin hisse senetlerini alarak sermaye katkısı, sermaye takviyesi yapıyorlar. Amaç, işletmelerin üretimlerini sürdürmeleri, işçi çıkarmamaları, böylece krizden çıkış sürecinin kısalması. Ancak tüm bu önlemler, dolaylı bir etkiye sahiptir; doğrudan üretimi arttırıcı etkisi yoktur. İşletme sahipleri ve/veya yöneticiler, asıl amaçları doğrultusunda kâr elde etmeyi öngördükleri takdirde üretimlerini sürdürürler. Faizler sıfırlandığı halde bile, atıl kapasitesi bulunan, talep artışı beklemeyen bir özel kuruluş yatırım yapmaz. Tasarruf sahipleri de getirilerinin düşmesine karşın tüketimlerini, beklentileri iyimser değilse arttırmaz. Keynes’in likidite tuzağı dediği olay budur. Para basma, faizleri düşürme, kriz döneminde yatırımları ve tüketimi arttırmaz.

***

Vergi indirimlerinin etkisi de dolaylıdır. Dolaylı vergilerde indirim, piyasa fiyatlarını düşürme yoluyla talebi canlandırmayı amaçlar. Fiyat indirimi, kişilerin reel gelirlerini, alım gücünü arttırarak, talebi uyaracağını varsayar. Ancak ertelenebilir talepte bu etki doğmaz; kişiler geleceğin belirsizliği, işsiz kalma, gelir kaybına uğrama kaygısıyla taleplerini arttırmayabilirler. Gelirden alınan vergilerde indirim; ancak gelir varsa, gelir elde edileceği kesinlikle bekleniyorsa, üretim ve tüketim üzerinde etkili olabilir.

KİT’lerse, özel kârlılık peşinde olmadıkları için kriz öngörüsünde üretimi kısmazlar, işçi çıkarmazlar, böylece ülkede gelir ve talep azalışını frenler, hatta önlerler. KİT’ler aynı zamanda özel işletmelerden girdi alırlar. Böylece özel işletmeler için de güvenilir bir pazar oluştururlar; özel işletmelerin bir bölümü üretimlerini kısmalarını da engellerler. Türkiye, 1930 bunalımından KİT’ler sayesinde hızla çıkabilmiş, büyüme sürecine girmiştir. Dünyada da bunalımdan çıkışta, II. Dünya Savaşı sonrası Batı Avrupa’nın ekonomilerinin toparlanmasında KİT’lerin büyük katkıları olmuştur. II. Dünya Savaşı sonrası İngiltere başta olmak üzere devletleştirmeleri, millileştirmeleri unutmamak gerekir.

Kriz, neoliberallerin bir ezberini, özelleştirme konusundaki ezberini de bozmuştur. Özelleştirmeyle işsizlik azalacak, verim yükselecek, yeni yatırımlar yapılacak, kamu kesimi finansman açığı daralacak, gelir dağılımı düzelecekti. Süslü tümcelerle, siyasi alanda olduğu gibi ekonomi alanında da insanlar çıkar odaklarının sesyayarları aracılığıyla ne yazık ki aldatılmaktadır.

Özelleştirme, ekonomilerin krize dayanma gücünü zayıflatmış, kriz riskini yükseltmiş, krizden çıkışın maliyetini de arttırmıştır. Özelleştirmeden belli sermaye çevreleri çıkar sağladığı halde, krizin maliyetini emekçiler ödemektedirler. Tüm uyarılara kulak tıkayan, çeşitli araçlarla yönlendirilen emekçiler bunu hak ediyor demeye insanın dili varmıyor, ama gerçekleri de görmek gerekiyor.

7 Şubat 2009 - Cumhuriyet

JAKO
07-02-2009, 16:46
Yazarlar
Erol Manisalı - Bıçak Sırtı

Obama'yı Ele Veren Silahşor, Richard Holbrooke
Obama’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nin Doğu kanadı olan Afganistan ve Pakistan’da görev verdiği Richard Holbrooke eski bir tanıdık.

-90’lı yılların başında Balkanları ABD ve AB adına halledip Yugoslavya’yı parçalayan ve Balkanları Batı’nın arka bahçesi yapan diplomat ve işadamı.

-1995’te Başbakan Tansu Çiller’e, “AB ile Gümrük Birliği’ni imzala, arkanda ABD var” diye bir not yazıp Emre Gönensay ile gönderen Holbrooke’tu.(*)

-Kıbrıs’ta, Washington’ın özel temsilcisi bir diplomat rolündeydi.

-Birleşmiş Milletler’de ABD’nin büyükelçisi oldu.

-Son yıllarda Kuzey Irak konusunda devreye giren ve “Ankara’nın Barzani rejimini tanımasını savunan” bir kimliğe büründü.

-Ve şimdi de Obama’nın sağ kolu olarak Pakistan’ı ve Afganistan’ı “halletmeye” memur edilen adam oldu.

1990’lı yılların başında yalnızca medyadan tanıdığım Holbrooke ile Kıbrıs’ta “karşı karşıya geldik”! 1998’de Kıbrıs’ta ABD’nin temsilcisi (ve arabulucusu) rolündeki bu kişi ile ilgili olarak bir açıklama yapıldı. Holbrooke’un sahibi olduğu Credit Suisse First Boston bankasının Güney Kıbrıs’taki minnacık “off-shore” şubesi Rusya’ya 6,5 milyar dolarlık bir kaynak transferi yapmıştı. Bu bilgiyi Rum Yönetimi Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Mr. Stavrinakis övünerek Aralık 1998’de basına açıkladı ve ilginç bir aptallığın altına imza attı.

Bilindiği üzere Batı kaynaklarına göre o tarihlerde 190 milyar dolar Rus kara parası aklanmıştı. Cumhuriyet’te 6 ve 20 Mayıs 1998’de Bıçak Sırtı köşemde çıkan yazılarımın başlığı Holbrooke’un dolar işleri üzerineydi. Rum kesiminde bu tür işlerden kazanç sağlayan bir bankacı nasıl olur da ABD’nin Kıbrıs temsilcisi yapılabilirdi? Yazdığım yazılar büyük yankı yaptı ve Holbrooke’un Rum kesiminden Rusya’ya, “çok özel bankacılık faaliyetleri” Başkan Clinton’un işini aksattı!

Holbrooke’u BM’de ABD temsilciliğine atama hazırlığı yapan Clinton, medyaya yansıyan “kara para aklama” haberleri üzerine işi bir yıl ertelemek zorunda kaldı.

Silahşorun yeni görevi

Ve bugün Obama ile birlikte Richard Holbrooke yine göndemde, yine işbaşında. BOP’un en kritik bölgesine gidiyor.

Afganistan ve Pakistan, Amerika’nın tam deyimi ile elinde patladı. Afganistan’ı işgal etti, “ülke Washington’ı esir aldı”. Son iki yıldır Pakistan’daki Amerikan operasyonları geri tepti. Son çare olarak Pakistan-Hindistan çatışmasına bile bel bağlandı. Obama en önemli dışişlerinin başında Afganistan ve Pakistan olduğunu söyledi. Ve bu en önemli işi, Demokratların eski Ortadoğu silahşoru Holbrooke’a verdi.

Yugoslavya ve Bosna’yı önce kan gölüne çevirtip sonra kurtarma gerekçesiyle ele geçiren ABD bakalım Obama ve bölgedeki onun adamı Holbrooke ile ne işler becerecek?

1990 sonrasında Balkanlar, Türkiye, Kıbrıs ve Ortadoğu’da ABD’nin bölge politikalarında önemli işler başaran Holbrooke şimdi bölgenin doğusuna gidiyor. Pakistan’da iç çatışmalar yoğunlaşacak mı? Afganlar, Amerika’yı bırakıp kendi aralarında mı çatışacaklar?

Obama, Holbrooke’u “esas adamlarından” biri yaparak, bu bölgede izleyeceği politikanın sinyallerini vermiş oldu.


(*) Avrupayla Derin Bağlar (Hayatım Avrupa, 5.kitap, 5.baskı, sayfa 100-112, Cumhuriyet Kitapları, 2009

www.istanbul.edu.tr/iktisat/emanisali

7 Şubat 2009 - Cumhuriyet

DELL
07-02-2009, 19:09
Bülent Esinoğlu

Bu Şehir



Sanayi tarihimize bakarsanız mazisi çok yakındır. Belki tarih bile demememiz gerekir.

Batı kendi ürettiğini bize satmak için teknoloji transferinde çok hasis olmuştur.

Sanayi üreten sanayilere yatırım yapmamız hep engellendi. Batı hayranlığı içinde olmamız, Türklerden bir şey olmaz, biz bir şey yapamayız gibi aşağılık duygusunun etkisini yaşamışızdır. Dolayısı ile sanayileşmemiz Batının keyfine bırakılmıştır.

Sanayi kuran sanayi tesisi demir çelik fabrikalarının kurulması zamanında gerçekleştirilemedi. Atatürk'ün iradesiyle başlatılan Karabük Demir Tesisleri ağır sanayi hamlesinin başlangıcıdır.

Tüm sanayi hamleleri NATO ve onun bağlantılarının engeline takılmıştır. 1937 yılında kurulan Karabük tesislerinden ancak otuz yıl sonra İskenderun Demir Çelik tesisleri kurulabilmiştir.

Batı ile yapılan uzun pazarlıklardan hiçbir sonuç alınamamıştır. Soğuk Savaşın etkisinden dolayı Sovyetler ile de ticaret sınırlı kalmıştır. Sanayinin temel maddesi çelik gecikince sanayileşme te gecikmiştir.

Sonunda "Yeni bir dünya kurulur, Türkiye'de yerini bulur" kararlılığının sonucunda Rusya ile bir seri ağır sanayi anlaşması imzalanmıştır. İnönü'nün başlangıcını yaptığı bu girişimler Demirel döneminde tamamlanmıştır. İSDEMİR, ALİAĞA Tesisleri ve Seydişehir Alüminyum Tesisleridir. Emperyalizmden bir süreliğine kopuşun kazançlarıdır.

İskenderun Demir Çelik Fabrikalarının bedeli Rusya'ya portakal ve limon verilerek karşılanmıştır.(Anlaşma gereği)

Son taksit benim İSDEMİR'den ayrıldığım 1994 yılında gönderilen limon ile ödenmişti.

Bunları niye anlattım?

Haberlere göre; İran'da Rusların inşa ettiği nükleer santral bu yıl işletmeye açılıyormuş.

Bu Şehir diye okuyabileceğimiz bu santralin hikâyesi de İSDEMİR'in hikâyesine çok benziyor.

25 yıl önce Alman Devletine ait bir şirket tarafından Bushehr Nükleer Santraline başlanmıştı. Amerika'nın baskıları sonucunda inşaat yarıda bırakılmış, teçhizatlar ambarlarda kalmıştı. Tamamlanması için İran'ın tüm gayretleri boşa çıkmıştı. Sonunda Ruslar tesisin tamamlanmasına talip oldu. Almanlardan kalan teçhizatlar modernize edilerek santral nihayetlendirildi.

Emperyalizm yapmaz, yaptırtmaz.

İran bağımsız bir devlet olmanın ödüllerini toplamaya başladı.

Füzelerde katı yakıt meselesini halletti. Kendi uydusunu kendisi attı. Radara yakalanmayan uçaklar üretti. El altından Amerika'ya AİDS ilaçları satmaya başladı.

Biz de İsrail'e yalvaralım bize insansız uçak satsın diye.

Türkiye Atlantik te boğuluyor.

ally_mcbeal
08-02-2009, 08:18
Melih AşıkAçık Pencere
[email protected]
8 Şubat Pazar 2009

Tosuncuklar!

Kılıçdaroğlu yine kılıcıyla yardı geçirdi ortalığı... Başbakan’a “Tosun’u tanıyor musun?” diye sorup duruyordu. Başbakan “Tanımıyorum, manımıyorum, iftira” diyordu. Bir gün sonra bu Tosun, yani Ekrem Tosun, tos vurur gibi gibi bir açıklama yaptı... Dedi ki:
“Başbakan’ın oğlu Bilal Erdoğan ile yengesi Sema Erdoğan, Atagold adlı mücevher firmasının yüzde 50 ortağıdır. Ben şirkette onlar adına oy ve imza kullanmaktayım.”
Bilal ve Sema Erdoğan Atagold’a nasıl ortak olmuşlar? Başbakan’ın yakın arkadaşı Cihan Kamer’in eşi Çiğdem Kamer’in kendi hisselerini devretmesiyle... Peki Bilal Erdoğan ve yengesi, bu hisselere kaç para ödemiş? Ödeyip ödemedikleri veya ne kadar ödedikleri belli değil. Bilal ile yengesinin ortaklıkları neden gizli tutulmuş? O da belli değil.
Ama bazı şeyler belli; mesela Başbakan Erdoğan, ilacın veya ekmeğin KDV’sini indirmezken pırlanta ve mücevherin KDV’sini sıfıra indirerek Cihan Kamer’in şirketlerine trilyonlar kazandırmıştı. Bunu bilmeyen yok...
Şimdi bizim dedikoducu milletin çenesini tutun bakalım tutabilirseniz... Diyecekler ki:
“Başbakan KDV’yi indirip Cihan Kamer şirketlerine trilyonlar kazandırdı, o da oğlu Bilal’i ortak edip Erdoğan ailesine bu yoldan karşılığını ödüyordu...”
* * *
Tosuncuklar çalışıyor. Öyle çalışıyorlar ki... Yaşamını emeğiyle kazanan milletin anası ağlarken... Türkiye’nin yarısı sefalet ücretine talim ederken... Delikanlının kendisi Amerika’da yaşıyor, Türkiye’deki banka hesabına para akıyor. Ak adalet bu olsa gerek...




Fak fuk fon...

Tunceli Valiliği, Tunceli’de yoksullara buzdolabı, çamaşır makinesi türünden beyaz eşya dağıtıyor. Seçim öncesi böyle bir dağıtım seçim rüşvetine girer. Siyasi Partiler Yasası’na aykırıdır.
Ne var ki, savcıların eli kolu tutulmuş vaziyette... Bir yandan sürgün korkusu.. Bir yandan da kahramanlık yaptıklarında kimsenin teşekkür dahi etmemesi... Savcıları hareketsizleştirdi.
İktidar bu pervasızlıkla her türlü seçim rüşvetini boca ediyor...
Makarna, nohut, kömür derken beyaz eşyaya geçildi...
Bu değirmenin suyu nereden geliyor?
Halkın cebinden çıkıp Fak Fuk Fon’da toplanan paralardan...
Halkın parası, iktidar tarafından halka rüşvet biçiminde dağıtılıyor. Burada sizlere bir traji komik durum daha aktaralım...
Biliyorsunuz kurban bayramlarında Türk Hava Kurumu da kurban derisi topluyor. Kurban derileri dinci vakıflara gitmesin, orman yangınlarıyla mücadeleye ya da havacı gençlerin eğitimine gitsin diye Atatürkçü kesim, derileri THK’ya veriyor. Deriler paraya çevriliyor. Trilyonlarca lira elde ediliyor. Bu para nereye gidiyor biliyor musunuz?
Sıkı durunuz.. Bu paranın yüzde 50’si yine Fak Fuk Fon’a gidiyor... Çünkü yasa böyle emrediyor.
Paranın geri kalan yarısı da yüzde 4 Kızılay, yüzde 3 Çocuk Esirgeme Kurumu, yüzde 3 Diyanet Vakfı, yüzde 40 THK şeklinde paylaşılıyor. Yani...
Seçim rüşvetinin bir bölümünü farkında olmadan Atatürkçü kesim karşılıyor...
Güler misiniz, ağlar mısınız?

morbid
08-02-2009, 14:10
Şakak
"Bugünlerde bir arkadaşımız daha dayanamadı. 7.65 İspanyol malı Lama'yı şakağına dayadı, tetiği çekti. Daha sonra silahı çantasına koydu, çantanın ağzını kapattı. Beni eve götürün demiş, ben iyiyim...
Arkadaşları düştüğünü zannetmişler, sonra kanlı namluyu görmüşler. Şaşırtıcı ama gerçek.
Dört yaşında bir oğlu, on iki yaşında bir kızı vardı. Adı Hüseyin KORKMAZ.
Dz. Tls. Kd. Bçvş. Güney Deniz Saha Komutanlığı GKM'de çalışıyordu...
Sebep, ödeyemediği kredi kartları borcu . Hani derler ya, dağ gibi bir delikanlıydı. Kara yağız, uzun boylu, dev gibi adamdı.
Bankaların ve kendisine emeğinin karşılığını bir türlü vermeyen yetkililerin acımasızlığı karşısında yiğitliği fayda etmedi.
Üç gün DEÜ hastanesinde yattıktan sonra bugün 06 Şubat 09 saat 11'de vefat etti, bir göğ ekin daha biçildi, yandı içimiz, hakikaten ölümden gayrisi yalan.
Bize emeğiniz geçti, sizi çok sevdik, bizden kıldık, bilmenizi istedik

Yazının tamamı için
http://www.sabah.com.tr/talu.html

Wrangler
09-02-2009, 03:38
M. NEDİM HAZAR
[email protected]
Peki Axel de yardım edecek mi?


Aydın Bey her fırsatta gazetesinin sahiplerinin okurlar olduğunu söyleyip durur. Son Davos olayı akabinde kendi yazar-çizer takımıyla gazetesinin sahibi olarak gördüğü okurlar arasındaki makas farkını görmek için –tüm filtrelemelere rağmen- internetteki okur yorumlarına bakması yeterliydi sanırım.
Gerçi Ergenekon iddianamesi çok daha farklı şeyler söylüyor ama adı üstünde bu bir iddianame ve zaten kimsenin çok fazla inandırıcı bulduğu yok. Yoksa Aydın Bey'in kendisine gelen Ergenekon ricacılarına 'Bu gazete benim değil aslında' demesi pek mantıklı değil. İddianamenin ciddiyetsizliği '1 Numara'dan 17 kez bahsedilmesine rağmen Aydın Bey'den tam 92 kez bahsetmesinden belli kanımca.

Doğan Holding çok hayırlı bir yardım kampanyasına önayak oluyor bugünlerde; Kızılay'ın başlattığı Gazze'ye yardım kampanyasına destek için yayınlar yapıyor, para topluyor. Baştan söyleyeyim; kimse bu işin altında başka dümen aramasın. Hele hele hiç ama hiç kimse 'Bu adamlar Davos sonrası öyle bir Siyonist muhibbi görüntüsü verdi ki, biraz PR çalışmasına ihtiyaçları vardı' şeklinde şeytanın bile aklına gelmeyecek komplolar da üretmesin.

İşe yaramaz yani...

Eminim Sayın Doğan başta olmak üzere tüm aile sadece yardıma önayak olmak değil bizzat ellerini ceplerine atarak da bu kampanyayı nasıl can-ı gönülden desteklediklerini tüm âleme gösterecek.

İnsanlık da bunu gerektiriyor zaten...

Bence "Senin yazar-çizerlerin günün 24 saati 'Filistin teröristtir, Hamas 'tu kaka'dır, İsrail kendini savunuyor, iktidar büyük yanılgı içinde, Başbakan'ın ruh hali bozuk, dinlenmesi lazım', türü saçmalıklar ile tam aksini söylerken bu yardım ayağı da neyin nesi?" şeklindeki eleştirileri de önemsememeli Aydın Bey.

Madem Hürriyet'in sahibi okurları, yani bu millettir; onların hissiyatına râm olmak gerekir!

Belki şöyle bir küçük sıkıntı yaşayabilirler:

Malum Doğan Grubu bir şekilde Alman Axel Springer Grubu ile içli-dışlı ve ortaklıkları var. Grubun yayın organı Bild, İsrail hükümetini ölümüne savunan bir politika izliyor. Ki zaten grubun yayın ilkelerinden birinde apaçık "İsrail'in çıkarlarını dünya üzerinde korumak" şeklinde bir madde var.

Sıkıntı dediğim de burası zaten. İhtimal ki son dönemde İsrail hükümetinde bile şiddetli şekilde Türkiye ve Tayyip Erdoğan eleştirisi yapan Bild bundan rahatsız olabilir. Zira Bild'in yayın yönetmeni Kai Dikmann, Hürriyet yönetim kurulu üyesi. Ve hatırlayacaksınız Hürriyet'in 60. yıldönümü dolayısıyla verdiği ilavede apaçık şöyle yazmıştı: "Ve biz Almanların, Hürriyet'in siyasi İslam tehlikesine karşı yürüttüğü mücadeleyi bizim için de yürüttüğünü anlamamız gerekiyor!"

Aslında sadece 'siz Almanlar' değil 'Biz Türkler' de çok iyi anlıyoruz Sayın Dikmann!

Siyasi İslam'dan ne anladığınızı, mücadeleden neyi kastettiğinizi anlamlandıracak çok deneyim ve argüman var elimizde. Sözgelimi 28 Şubat süreci... Andıçlar, Ergenekon davasındaki savunmalara yaklaşım şekli vs. vs...

Siz bu satırları okurken muhtemelen Doğan Grubu televizyonları Gazze için kampanyayı başlatmış ve Türk milletinin hamiyetperverlik hisleri ile yapacağı yardımları Kızılay'a aktarmış olacaklar. Ki zaten bu millet, Doğan Grubu ya da başka grup fark etmez, tarihin her dönemi mazlumun, kimsesizin, yoksulun, ezilenin yanında olmuştur.

Keza yine eminim Aydın Doğan Bey şanına yakışır bir miktar maddi yardımı Kızılay hesabına aktarmıştır.

Bence öyle yani...

Lakin Sayın Kai Dikmann telefonla bağlanıp bizzat ortaklarının önayak olduğu bu kampanyaya yardım eder mi, yoksa içten içe bozulur mu onu tam bilemiyorum... Aksi halde şöyle bir fitne düşünce gelebilir milletin aklına:

Yıllar yılı Hürriyet'in sahibini okurları bildiniz siz!

Yıllarca Mesut Bahtiyar'dan şarkılar dinlediniz...


09 Şubat 2009, Pazartesi

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=813171

Che Big
10-02-2009, 20:43
Amerkaya gidemeyip Tr.de tedavi olmak isteyenler
ne yapsin........?
Yoksa Hacettepeyemi gitseler, iyi diyorlar....!
Aman bosver Tr. saglikta cok gelismis degil iyisini ver elini Amerika

http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=178632

JAKO
11-02-2009, 15:35
Nerede o başbakanlar!!!
11 Şubat Çarşamba 2009

Hasan Pulur, milliyet

OKUR vardır, uyarır, yanlışını düzeltir... Okur vardır, yön verir, yol verir, “Sen beni dinle!” diye de abanın altından sopa gösterir.
Bazı okurlar da ısrarcıdır, “İlla şunu yaz!” diye tuttururlar, mazeret, bahane kabul etmezler.
* * *
BUNLARDAN biri, iki gündür yakamıza yapıştı, eski bir yazımızı hatırlatıyor, bir daha yazmamızı öneriyor.
Ne mazeret kabul ediyor ne bahane...
“O yazıyı biz bir kere daha yazdık!” desek de ısrarından vazgeçmiyor.
Biz de ona anlatmaya çalışıyoruz ki, bir yazının amacı olmalı, hedefi olmalı, en azından bazılarını düşündürmeli, lafın kısası, bir işe yaramalı...
Anlatamıyoruz, yakamızı kurtaramıyoruz...
Siz de merak ettiniz değil mi, “Neymiş bu yazı?” diye...
* * *
RAHMETLİ başbakanlardan Adnan Menderes, bir akşam yemekten sonra büyük oğlu Yüksel Menderes’e “Ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sormuş, iki oğlu, Mutlu da Aydın da onları dinliyormuş.
Elbette bir baba, oğlunun geleceğini sorar.
* * *
YÜKSEL Menderes, geleceği için ne düşündüğünü babasına özetlemiş:
“Babacığım, ben her ne kadar siyasal bilimler ve hukuk fakültelerini bitirerek öğrenimimi bu noktaya getirdim ama benim öğrenime başladığım dönemden daha farklı imkânlar ortaya çıktı. Tabii bu konuda size yük olmak gibi bir düşünceyle değil ama, izin verirseniz serbest hayata atılayım.”
* * *
RAHMETLİ Adnan Menderes, büyük oğlunun “serbest hayat”ı tasavvurunu hoş karşılamaz:
“Oğlum, ben siyasette ve devlet hizmetinde bulunduğum sürece senin serbest hayat diye bir düşüncen olmasın, ticaret yapamazsın. Orada ne alıp, ne satacaksın? Benim senden beklediğim, devlet memuriyetine girmendir. Eğer bir ihtiyacın, bir eksiğin olduğu takdirde bir baba olarak bu imkânı sana vermeyi elbette ki düşünürüm ve bunu da yapacağım. Ama ben devlet hizmetinde ve siyasette bulunduğum takdirde sen serbest mesleği, ticareti ve benzer şeyleri kesinlikle düşünme.”
* * *
YÜKSEL Menderes, ikinci tercihini söyler:
“Eğer izin verirseniz Dışişleri sınavlarına gireyim”
“Allah başarılar versin oğlum!”
* * *
İŞTE, okurumuzun ısrarla, bir daha yaz, tekrar yaz dediği yazı bu...
İşte yazdık!
Daha önce de yazdık da ne oldu?
Bundan sonra da ne olacak?..
* * *
HER şey değişti, “bu değişikliği” kendisine hatırlatan oğluna, “Hayır oğlum, ben bu makamda otururken, sen ticaret veya benzer işleri düşünme!” diyen başbakanlar kaldı mı?
Artık, bu işler “aile boyu” yapılıyor, oğullar, gelinler, mâaile...
Kimi “gemicikleri”yle oynuyor, kimi “yumurta” tokuşturuyor, kimi de “tek taş” takıyor.
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1058226&AuthorID=52&Date=11.02.2009&b=Nerede%20o%20basbakanlar&a=Hasan%20Pulur&ver=00

asagir
15-02-2009, 00:04
Nazar etme n’olur çalış senin de olur


Biri...

Gariban Başbakan’ın çocuklarına burs vererek ABD’de okutan hayırsever tekstilcinin kayınbiraderi ve ortağı.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11001027.asp?yazarid=249

gizemliduygular
15-02-2009, 09:43
Köylüm Bekir Coşkun'un bugünkü yazısı hayvan sevgisi üzerine.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11006000.asp?&hid=11006430

gizemliduygular
15-02-2009, 10:12
CUMHURBAŞKANI Abdullah Gül’ün dört günlük Moskova gezisine eşi Hayrunisa hanımın öz geçmişi damgasını vurdu


http://haber.gazetevatan.com/Kremlinden_Turk_heyetini_uzen_biyografi/223371/1/Gundem

yosun
15-02-2009, 15:00
Köylüm Bekir Coşkun'un bugünkü yazısı hayvan sevgisi üzerine.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11006000.asp?&hid=11006430

"Yaradılanı severim, yaradandan ötürü" sözünü diline dolayıp, olur olmadık her yerde söyleyen ancak, tam tersi eylemlerde bulunanların mutlaka okuması gereken bir yazı bu...

ÖZDOĞAN77
15-02-2009, 15:10
32. Gün Programını seyrediyorum. Günün modası haline gelmiş Nazlı Ilıcak, siyasette tutunamamış Hasan Celal Güzel ve karşılarında Erol Manisalı var.


Nazlı Hanım döktürüyor. Hasan Celal Güzel konuştukça kayboluyor. Aklı başında yorumlar yapan bir Erol Manisalı var.

Bu ülke insanının aydın kadersizliği Osmanlı’ya dayanır. Jöntürkler gibi kendi insanını tanımayan, kendi dilinden utanıp Fransızca konuşan sözde İstanbul aydınları gibi, cumhuriyet 1939 yılı sonrasında “rahmetli Atilla İlhan’ın dediği gibi” batı ajanı aydınlar türedi. Ben bunlara “gaz lambası aydınları" diyorum. Bunların gazını kim doldurdu ise fitilini de o ateşler.

Şimdi bir de AKP’nin, Gülen’in gazını doldurup fitilini ateşlediği uzaktan kumandalı aydınlar türedi.

Kökleri Anadolu topraklarından beslenen, genlerinde Orta Asya’dan Anadolu’ya bir maceranın genetik bilgilerini taşıyan, Osmanlı’nın şahlanış destanından sonra duraklayıp-gerileyen ve bin bir parçaya bölünen bedeninden Anadolu’da can bulan aydınlarımız var ki… Onlar yaygın medyada kendine asla yer bulamaz.

Nazlı ne diyor?

Türk halkında azınlıklara karşı bir dışlayış hep varmış?

Yuh size be… Bu topraklarda beslen, yediğin çanağa et. Kabahat sizde değil, sizleri bu noktalara kadar getirenlerde...

Nazlı Ilıcak… Bir zamanlar öğretmenlerin parası olan “İLKSAN” birikimlerinden faydalanan Kemal Ilıcak’ın Nazlısı ve “verdimse ben verdim” diyen Süleyman Demirel… Bu bayan o yıllarda da Tercüman Gazetesinde “muhteşem Süleyman “ yazıları yazıyordu. Sonra İLKSAN paraları yok olduğunda anladık ki, “muhteşem Süleyman Demirel methiye yazıları" bedava yazılmamış.

Şimdi bu kadın ekran gülü olmuş ahkam kesiyor. Dünyanın “devlet gibi devlet” hiçbir ülkesinde bunlar gibiler aydın, fikir insanı diye kabul görmez.

Hasan Celal Güzel… Benim Gazi Üniversitesi Mimar-Mühendislik bölümünde ekonomi hocamdı. Yüzü hemen kızaran mahcup Anadolu delikanlısı…

Bir bayram kendi memleketi olan Antep’e otobüste yer bulamamış, benim yakın bir arkadaşım yer buluvermişti.

12 Eylül sonra Kenan Evren ile arası bozulan Turgut Özal ABD’ye gitti. Dönüşte Rahmetli Adnan Kahveci ve Hasan Celal Güzel ile konuştu. Hasan C. Güzel çok yakın arkadaşı olan ve benim de çok yakın olduğum bir hocama:
-Turgut Bey ABD dönüşü ben ve Adnan’a “İktidar olacağız, ikiniz de bakan olacaksınız, kendinizi ona göre hazırlayın” dedi diyor(!)

Düşünebiliyor musunuz, bu söylendiğinde Turgut Özal daha parti bile kurmamıştı. Parti sonra kuruldu, 2.sırada görünen ANAP Kenan Evren’in seçimden önceki son akşam televizyonda “biz Turgut Sunalp’i istiyoruz” demesi üzerine çok yüksek bir oy ile iktidar oldu. Hasan Celal Güzel’de önce başbakan müsteşarı, sonra bakan oldu(!)… Onları Türk Halkı mı seçmişti, ABD mi atamıştı, artık kararı siz verin.

ABD’den icazetli bir başbakan’ın icazetli bakanı Türk Halkı’na akıl verecek öyle mi?

Hasan Celal Güzel Türk Halkında azınlık düşmanlığı olmadığını anlatıyor. O arada Egemen Bağış’ın adı geçiyor, Hasan C. Güzel hemen övgüler diziyor, iyi tanıdığını söylüyor. Bir de ekliyor :
“Yakışıklıdır da(!)…”

Yakışıklı ise manken olsun. Yakışıklı olmak ile beyin arasında acaba nasıl bilimsel bir irtibat var? Bir de üniversitede hoca olacaksınız…

Bu kadar mı omurga özürlü olunur?



Efendim, Türkiye’de Yahudi düşmanlığı varmış… Rumlar’a neler neler yapılmış. Hrant Dink hatırlatılıyor.

Nazlı gibi düşünmeyenlere bakıyorum, görüş bildirme alanı dar. Sebepleri değil, sonuçları tartışıyorlar, sonuçlar üzerinden cevaplamaya çalışıyorlar. Teknik, bilimsel bir cevap yok.



Anadolu topraklarında birçok farklı din ve ırktan insanlar ile yaşamış bir millet durup dururken mi böyle şüpheci oldu? Bunu irdeleyecek öngörü yok!

Bu milletin çocukları 85 yıl önce Çanakkale, İzmir, Kars, Ardahan, Malatya, Antep ve bütün Türk yurdunda şehit olan dedelerimizin yetimleri.

Bağrımıza bastığımız Rum’un, Yunan Ege’yi işgal ettiğinde Yunan askerlerini çiçekler ile karşılamasının üzerinden daha 90 yıl geçti. Komşuları olan Rum’lar güzel Türk kızlarını Yunan askerlerine peşkeş çekti. Ömer Seyfettin’in “Beyaz Lale” kitabını anımsayan var mı?

Yunan Ege’de inanılmaz zulüm yaptı. Anne karnından kılıç ile bebekler çıkarıldı.3 yıllık işgal sonunda geldikleri gibi giderken her tarafı yakıp-yıktılar. Bütün bu mezalim Türkler’e Rum komşularının nezareti ve alkışları eşliğinde yapıldı. “Yunan Mezalimi” diye bir kitap vardı, bulabilen okusun.

Erzurum’lu üst düzey bir bürokrattan dinlediğim gerçek bir hikaye:

“Biz yetim çocuklarıyız. O yüzden babam çok sıkıntılar çekti. Dedem askerde iken Erzurum’da Ermeniler ayaklanmış Yanık deresi denilen bir yer var. İnsanları oraya toplayıp yakmışlar. Dedem geldiğinde evde kimseyi bulamamış. Kapımızı ittiğinde kardeşinin iki elinden kapıya çivilenerek öldürüldüğünü görmüş. O hırsla eline bir sopa alarak Ermeni mahallesine doğru koşmuş. Dedem öldüğünde babam çok küçükmüş. Babaannem yokluk içinde babamı büyütmüş. O yokluk bizlere de uzandı. Bir kış odun-kömür alacak paramız yoktu, babam paltosunu satıp bize yakacak almıştı…”
Türk Milleti dünyada her zulüm gören insana kucak açmıştır. Ekmeğini paylaşmıştır. Ne yazık ki hep sırtından hançerlenmiştir.

Bir çocuk elini ateşe uzatır, eli yanar. Bir daha elini ateşe uzatmaz. Bir fare zehirli yemi bir defa yer, tuzağa bir defa düşer. İkinci defa aynı yemi yemez, tuzağa yakalanmaz. Bu Allah’ın her canlının varlığını devam ettirebilmesi için verdiği korunma içgüdüsüdür.

Türk Halkı’nın yaşadığı ihanetler ve acılar çok yenidir. Şehit yetimleri olarak bu mezalimin hikayeleri ile büyüdük.

Bu millet kinci değildir ama siz "bir fare kadar bile" düştüğü ihanet ve tuzağı hatırlamasını istemiyorsunuz.

Bu millet Yahudi düşmanı değildir. İsrail bayrağında ki Nil’den Fırat’a vaat edilen toprakları temsil eden 2 çizgi olduğu müddetçe daima şüpheci ve tedbirli olacaktır, olmak zorundadır. Kurtuluş savaşında Yunan’ı alkış ve çiçekler ile karşılayan komşusu Rum’u unutmak o kadar kolay değildir. Bir daha aynı ihaneti yaşar mıyım diye şüphe etmesinden daha doğal ne olabilir ki?

Şenliğini, bayramını, toyunu paylaştığı Ermeni komşusunun “dış kışkırtma ile” erkeksiz, silahsız kaldıklarında Türk insanını kuyulara doldurup katledildiklerini unutması çok kolay değildir. Kars’da Ermeni katliamını yaşayan Sarı Dede isimli bir mübareği dinlemiştim. Sıraya dizilerek kurşuna dizilenlerin altında kalan bir çocuk imiş ve öyle kurtulmuş. “Aha kızım, Kars’ın ortasından dere gibi kan akıyordu” diye anlatmıştı rahmetli.

Bu tür travmalar bir milletin hafızasıdır. Bu hafıza bilinçli ve isteyerek oluşmaz. Yaradılışımızdan gelen “korunma” içgüdüsü ile hafızalarımıza kaydolur.

Ne zaman bu düğmeye basılsa o hafıza uyanır.

Evet değerli okur, istiyorlar ki Türkler mankurtlaşsın. İstiyorlar ki bir fare kadar bile tuzaklara karşı koruması-savunması olmasın.

Bunlar aydın mı? Bunlar kim?

Fakat onlar suçlu değil, suçlu olan bu halk. Kendine küfredenlere alkış tutan bir millete ben ne diyebilirim?
Basında en çok okunanlara bir bakın. AB fonlarının yemledikleri, Soros’un beslemeleri, Türkiye’nin zenginliklerini Türkler’e bırakmaya razı olmayanlar, yabancı istihbaratların maaşlı elemanları…

Evet, hepsi bu milletin teveccühü, ilgisi, alkışı ile her gün bu milletin geçmişine ve geleceğine küfrediyor.

Ben de diyorum ki:

Dikkat!..
Tehlike var…
Türk aydını çıkabilir(!)…
Ruh sağlığınız ve ülkeniz için tehlikelidir!...

İnternetajans/ [email protected]

gizemliduygular
16-02-2009, 07:46
"Yaradılanı severim, yaradandan ötürü" sözünü diline dolayıp, olur olmadık her yerde söyleyen ancak, tam tersi eylemlerde bulunanların mutlaka okuması gereken bir yazı bu...

O yaratılanlar ki ağızları var, dilleri yok. Dertlerini ancak kendilerine özgü seslerle anlatmaya çalışırlar. Bir hayvana zarar vermek......:grrr::grrr: hafsalam almıyor.

gizemliduygular
16-02-2009, 07:49
Bu atamanın TDK sözlüğünde yeri yok

Türk Dil Kurumu'ndaki ilginç atama mahkemelik oldu. TDK Başkanı Akalın, Çin gezisi dönüşünde kuruma bir başkan yardımcısı atandığını öğrendi. Bakan Mehmet Aydın, kendi oluruyla gerçekleşen
atamanın usulsüz olduğunu fark edince teftiş kuruluna başvurdu. Söz şimdi yargıda


http://www.aksam.com.tr/2009/02/16/haber/guncel/1045/bu_atamanin_tdk_sozlugunde_yeri_yok.html


Meydanı boş bulmak, pehlivan çayırda yokken cazgırlık yapmak buna denir sanırım.

gizemliduygular
16-02-2009, 08:00
Karamehmet 'Ergenekon'cu mu?
Taraf gazetesi Mehmet Emin Karamehmet'le ilgili Ergenekon davasında tutuklu iki askerle görüşmesine binaen 'ortam dinlemesi kayıtları' yayınladı.
Aynı gün, Ahmet Altan köşe yazısında yöneticisi olduğum SKYTURK'e de sataştı.
Cevabını verdim... Sustu.

http://www.aksam.com.tr/2009/02/16/yazar/11663/serdar_akinan/karamehmet___ergenekon_cu_mu_.html

Sanırım tarafgiller familyası heryere-kon için zengin birini sponsor olarak yamamaya çalışıyorlar. En azından Mehmet Emin Karamehmet içeride ölürse cenazesini belediye kaldırmaz.

gizemliduygular
16-02-2009, 08:09
'Türk Olmak Zordur'
Suat İlhan'ı Kurmay Albay rütbesinde, Babamız aracılığıyla tanıdık. Daha sonra gazeteci arkadaşımız Erkan Yiğit'in kız kardeşiyle evli olduğunu öğrendik. Tüm Türkiye ise onu Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı'nda Korgeneral iken fark etti. Daha sonra 'Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu'nu oluşturdu. Tam dokuz yıl burada Başkanlık yaptı. Eserleri arasında en çarpıcı olan yeni yayınlanan. Türk Kültürü, Türk Tarihi, Türk Coğrafyası ve Türk Devrimi'ni bilimsel olarak ortaya koyan 'Türk Olmak Zordur' önemli. Çünkü 'Kimliğimizin Kaynakları'nı burada buluyorsunuz. 'Kim Türk, kime Türk' diyeceğiz sorusunun cevabı içinde. Sonuçta, tarihi, coğrafyayı, vatandaşlığı, bu dünyanın bir parçası hissedenler 'Ne Mutlu Türküm Diyene'de mi birleşiyor?

http://www.aksam.com.tr/2009/02/16/yazar/11666/burhan_ayeri/_turk_olmak_zordur_.html


Burhan Ayeri haklı bu coğrafyada (Avrasya'da), ve bu Dünya'da Türk olmak gerçekten zor. Bu ve bunun gibi eserleri okumanızı ısrarla tavsiye ediyorum.

gizemliduygular
16-02-2009, 08:16
İskender kebaba evrensel koruma

Milyonlarca dolar verseniz yaptıramayacağınız bir işi Yavuz İskenderoğlu başarmış... Kebapçı İskender markasını tescil ettirip bu markaya yatırım yapmasını falan kastetmiyorum. Söz konusu, bir TV programı. Yavuz Bey bir paket göndermiş. İçinden bir DVD çıktı. National Geographic Channel'den yapılmış bir kayıt var.

http://www.aksam.com.tr/2009/02/16/yazar/11664/ali_saydam/iskender_kebaba_evrensel_koruma.html

Bakınız ya sabah sabah da İskender Kebap'la ilgili bu yazı da nereden çıktı? :he::he:

gizemliduygular
16-02-2009, 08:44
Livni, ajanlık yüzünden aşk yaşayamamış






Başbakan olmaya hazırlanan İsrail Dışişleri Bakanı Livni, MOSSAD ajanı olduğu yıllardaki özel hayatını anlattı: "Duygusal bir ilişki için çiftler arasında dürüstlük şarttır. Ben elbette kimseyle böyle bir ilişki yaşayamazdım. Fakat kurallara sadık kalırsanız, kısa süreli bir ilişki zarar vermez. Peki ülkemin yararı için biriyle yatağa girer miydim? Cevabım hayır."

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/11010269.asp?gid=229


Bakınız siz şu Livni kızımızın dediğine:) İsrail'in çıkarları için her şey yapmak mübahtır. İsrailoğulları, Yüce Allah gökten pişmiş bııldırcın eti ve kudret helvası gönderdiği halde bile yeryüzünde bozgunculuk çıkar madılar mı? Peygamber dahi ölüdürebilen izrael yahudi kavminden kimseye güvenilmez.

JAKO
16-02-2009, 09:27
Ne aceleniz var efendim? Dosya yakında gelir.:he: Hatta size tarih vereyim, dosya 30 Şubat günü gelecek.:wink:
Bir şey kalmamış. Çarşamba gününe de denk getirirler onu. :)

gizemliduygular
16-02-2009, 09:33
Bir şey kalmamış. Çarşamba gününe de denk getirirler onu. :)

Bu çarşamba mı gelir dosya?:)

win win win
16-02-2009, 10:27
Köylüm Bekir Coşkun'un bugünkü yazısı hayvan sevgisi üzerine.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11006000.asp?&hid=11006430

Enteresandır, köylünüz Bekir Coşkun un ,Hayvan sevgisi var ama ,insan sevgisi biraz zayıf....:he:

ally_mcbeal
16-02-2009, 11:29
Enteresandır, köylünüz Bekir Coşkun un ,Hayvan sevgisi var ama ,insan sevgisi biraz zayıf....:he:

nerden böyle bir izlenim edindiniz ki?

yosun
16-02-2009, 11:45
Asıl büyük proje!

İstanbul Muhasebeciler Odası, Prof. Figen Altuğ’un koordinatörlüğünde yeni bir araştırma yaptırdı. Buna göre “belediyeler rüşvetsiz iş yaptırılamaz” hale gelmişken, bazı yazar arkadaşlar ve iktidar sözcüleri ise muhalefeti eleştiriyor, “rüşveti-yolsuzluğu bırakın asıl projelerinizi gösterin” diyorlar.

Siz ne düşünüyorsunuz?

Bu salyalı-küflü-cerahatli düzeni yıkabilmek, en büyük proje değilse nedir? “Arsa ve şehir rantı dişleme belediyeciliğine son vereceğiz” demek başlı başına bir proje değil midir?

Yeniden yazayım.

Hatırlayın.

İstanbul’un seçkin semtlerinde ve Boğaz’ın iki yakasında imar almak isteyenlerin uymak zorunda kaldıkları “rüşvet tarifesi” kulaktan kulağa şöyle dolaşıyor:

BASİT TAMİR

15 bin dolar ile 50 bin dolar arası.

KISMİ TADİLAT

50 bin dolar ile 100 bin dolar arası

VİLLA TADİLATI

250 bin dolar ile 500 bin dolar arası

YALI YENİLEMESİ

500 bin dolar ile 1 milyon dolar arası



***


İmar rantında “rüşvet tarifesi” bu boyuta çıkmış olan şehirde üç hafta önce bir polisiye olay yaşandı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ikinci kez AKP başkan adayı Kadir Topbaş’ın imar danışmanı Fethi Turgut’un evindeki üç çelik kasadan birini hırsızlar çaldı. Fethi Turgut’un, soygundan 10 gün sonra polise giderek verdiği ifadeye göre kasada 200 bin dolar, 15 bin TL ve 500 gram altın, bir de yeşil pasaport vardı.

Polis hırsızı bulamadı.

Diğer iki kasada ne vardı?

Altın ve dolar mı doluydu?

Bu paralar nereden gelmişti?

Niçin bankada değil de imar danışmanının evinde saklanıyordu? Belediye Başkanı Kadir Topbaş, belediye şirketi İDO’da ayda 3 bin TL maaşla çalışan “İmar Danışmanı Fethi Turgut”un neden evinde “sır kasalar” tuttuğunu, kasaların içinde o kadar parayı neden, ne amaçla muhafaza ettiğini açıklamak istemedi.


***


Tarikat şeyhi önünde diz çöküp siyaset yaparak sonradan “Brüksel’ci- Washington’cu-Bilderberg’çi” oluyor, hemen hepsi ağızlarını açınca “İslamın yüksek ahlakı...” diye fetva vermeye başlıyor, “Allah’ın en sevgili kulları olduklarını” sayıp döküyorlardı.

Partiler kuruyorlardı. Halk eskilerden iğrenmişti. Yenilere oy verdi. İktidar oldular.

Belediye başkanı seçildiler.

Bağış topluyorlardı.

Şirketler kuruyorlardı.

İhale kapıyorlardı.

Babalarının parası yetmediği için “Avrupa’da, Amerika’da bursla okumuş oğullarını gemi sahibi, pırlanta şirketi ortağı” yapıyor, Almanya’daki gurbetçiye; “siz yatın, paranız ikiye katlansın” diye slogan yutturup paralarını topluyor, gurbetçi alın terlerini buharlaştırıyorlardı. Alman devletini de kandıracaklarını sanarak, “Zahid’leme yoluyla Alman konut yardımını da çarpmaya” kalkışıyorlar, İstanbul’da arsa dişleyerek milyon dolarlık pay koparma türünden hortumculuğu, Ankara’da halkı doğalgaz sayacından aldatmayı belediyecilik diye yutturuyorlardı. İmar değişikliği dosyalarını biriktirip cuma gününe denk getirerek öğle ve ikindi namazları arasında Belediye Meclisi’nden ve Belediye İmar Komisyonu’ndan zerre muhalefet denetimine takılmadan süper hızla geçiriyorlardı. Ahlaksız iş adamlarıyla birlikte şehir rantlarıyla büyüme, şişme, zenginleşme, egemenleşme çetesi kurmaya devam ettiler. Eskilerden farkları yoktu. Belediyelerin aldıkları borçlar ve harcadıkları denetimsiz paralar o kadar arttı ki, IMF bile belediye harcamalarının denetime alınmasını şart koşma maddeleri arasına koydu.
Şapka düştü, kel parlıyor.

Minare de kılıfa sığmıyor.

Asıl proje!

Bu düzeni yıkmak.

Seçimle yıkmak.

Oylarla bitirmek.

Necati Doğru

ally_mcbeal
16-02-2009, 11:56
Enteresandır, köylünüz Bekir Coşkun un ,Hayvan sevgisi var ama ,insan sevgisi biraz zayıf....:he:

yani "askerlik yan gelip yatma yeri değildir" mi demiş veya "ayakların baş olduğu yerde kıyamet kopar" mı demiş. bana kalırsa bunlardan daha bariz vesikası yoktur insan sevgisi(zliği)nin :bad:

eh bu kadar çok insan sevgisi ile dolu olursa insan, sevgisi taşar sıra hayvanlara da gelir elbet :he:

JAKO
16-02-2009, 12:08
Bu çarşamba mı gelir dosya?:)
Şubat ayındayız ama bu çarşamba son çarşamba değil. :he:

JAKO
16-02-2009, 12:09
Deniz feneri, gemicilerin feneri. Deniz fenerinden gelen parayla da gemi almışlar, denize harcamışlar. Adını bir kaç kez değiştirip, uluslararası karasulara göndermişler. Bandırası da değiştirilmiş diyorlar.
Denizciliği pek seviyorlar.
:)

gizemliduygular
16-02-2009, 12:47
Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemde hiç değilse denizcilikle ilgilenenler varmış. Bunu öğrenmiş olduk.:wink:

FNT
16-02-2009, 13:03
Deniz feneri, gemicilerin feneri. Deniz fenerinden gelen parayla da gemi almışlar, denize harcamışlar. Adını bir kaç kez değiştirip, uluslararası karasulara göndermişler. Bandırası da değiştirilmiş diyorlar.
Denizciliği pek seviyorlar.
:)

sn gemici çok kızacak bu sözlere.......

gizemliduygular
16-02-2009, 13:19
Enteresandır, köylünüz Bekir Coşkun un ,Hayvan sevgisi var ama ,insan sevgisi biraz zayıf....:he:

İnsan 31557969.54 saniyenin her anında, tüm sevgileri kalbinde barındırabilmeli.:)

Che Big
16-02-2009, 14:38
Deniz feneri dosyasinin tamami CHPnin elinde...
Ali Kilic Adalet bakanligi ve savciliklar isterlerse dosyanin tamamini
verebilecegini acikladi..
Ali Kilic adalet bakanligina dosyanin neden tamaminin degilde özetinin
istendiginide sordu....:grrr::grrr:
Alman Savci Doris Scheu gerekceli kararin TR. baglantilarina vurgu
yapmistir....
http://haber.gazetevatan.com/CHPli_Ali_Kilictan_sok_iddialar_/223583/1/Gundem
Adalet bakanligi neden dosyanin özetini istemistir....
Bu dosyada neler saklanmak istenmektedir......
Tr.hükümeti bunlari saklamak isteyebilir ama Almanyada isler Tr.deki gibi yürümüyor....:yes::yes::yes:
bir gemicikim bile yok ...........

yosun
16-02-2009, 16:52
ÜZEYİR GARİH'İ SHARON STONE ÖLDÜRDÜ!


Yeni Şafak özel haberini bugün manşetten patlattı:
Garih'i Tapınakta Öldürdüler!

Üzeyir Garih'i öldürdüğü için müebbet hapse mahkum olan Yener Yermez cezaevinden Fehmi Koru'ya mektup yazmıştı. "Anlatacaklardı vardı."
Yermez, bu mektubu üzerine Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'e ve polise yeniden ifade verdi.
Ve Yeni Şafak'a göre şok bilgiler ortaya çıktı.
O "şok bilgiler"i Yener Yermez şöyle anlattı:

"Olay günü Meral beni görevli olduğum Hasdal Kışlası'ndan aldı. Birlikte Eyüp'teki bir otelden oda ayırttık. Daha sonra, Piyer Loti tepesine çay içmek için çıktık. Meral, 'Eyüp'te bir arkadaşımla buluşacağım, sen burada bekle' diyerek ayrıldı. Uzun süre Meral gelmeyince yürümeye başladım. Eyüp Mezarlığı'nın içinde yürürken yerde kanlar içinde yatan Garih'i gördüm. Adamın yanında Meral ve arkadaşı duruyordu. Bana bir telefon verip olay yerinden ayrıldılar. (...)

"Meral ve yanındaki esrarengiz adamla tekrar Eyüp'te buluştuk. Beni de bindirdikleri arabayla Gaziosmanpaşa yakınlarında bir eve gittik. Eve yaklaştığımız sırada arabada gözlerimi bağladılar. Evde bana bir video kaset izlettiler. İzlediğim görüntülerde, Meral ve yanındaki adamın Garih'in bıçakla öldürme anı vardı. Kamera bir yere sabitlenmiş, cinayet anı 5-6 metre uzaktan çekilmişti. Kaseti defalarca izledikten sonra bana, cinayeti işlediğimi nasıl anlatacağımı ezberlettiler. Cinayeti üzerime alırsam bana para vereceklerini, aksi takdirde, beni ve ailemi yok edeceklerini söylediler."

İyi güzel hoş da bu ifadenin neredeyse aynısı Kurtlar Vadisi dizisinde işlendi.

Zaten Yeni Şafak da herhalde bunu bildiği için gerek Yeni Şafak'taki manşet haberinde gerekse internet sitesinde Kurtlar Vadisi'nin ilgili bölümünden fotoğraflar koymuştu.

Yener Yermez dizide gördüğünü Savcı Öz'e anlatmış olmasın sakın?

Koskoca 70 milyonluk Türkiye, Tuncay Güney'den İbrahim Şahin'e; Fatma Cengiz'den Yener Yermez'e bazı akl-ı evvellerin sözlerinin peşine takıldı dedektifçilik oynuyor!

Hadi savcı mecbur araştırmaya...

Peki, gazeteler bunlara inanıp nasıl manşet yapıyor?

Türkiye'yi "haber manyagı" yaptılar.

Madem öyle o zaman "haberi" sürdürelim.

Polat, öz babası Mehmet Karahanlı'yı öldüren (hep özel ayin yapan, Latince konuşan ve yüzleri görünmeyen) konseyden intikam almak ister. Birinin kimliğini keşfeder. Tam adamı öldürecekken ABD'ye gidiş bileti alır.

Konsey farkına varmıştır ve uzlaşma arayışındadır.

Sonunda Polat ABD'ye gider ve Sharon Stone'u öper.

Aaa durun başlık şöyle olsun:

Üzeyir Garih'i Sharon Stone öldürdü!

NOT: Şimdi birileri tutup "Polat'ın babası Mehmet Karahanlı, gerçek hayatta Üzeyir Garih'i simgeliyor" gibi absürt bir "fikir" ileri sürerse, bu durumda Polat'ın Yahudi olduğu ortaya çıkar ki, o zaman da Kurtlar Vadisi'nin anti-semitik olmadığı anlaşılır!!!


Odatv.com

Birileri iyice zıvanadan çıkmış gibi görünüyor. Allah yardımcıları olsun. :he::he:

Che Big
16-02-2009, 17:31
ÜZEYİR GARİH'İ SHARON STONE ÖLDÜRDÜ!


Yeni Şafak özel haberini bugün manşetten patlattı:
Garih'i Tapınakta Öldürdüler!

Üzeyir Garih'i öldürdüğü için müebbet hapse mahkum olan Yener Yermez cezaevinden Fehmi Koru'ya mektup yazmıştı. "Anlatacaklardı vardı."
Yermez, bu mektubu üzerine Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'e ve polise yeniden ifade verdi.
Ve Yeni Şafak'a göre şok bilgiler ortaya çıktı.
O "şok bilgiler"i Yener Yermez şöyle anlattı:

"Olay günü Meral beni görevli olduğum Hasdal Kışlası'ndan aldı. Birlikte Eyüp'teki bir otelden oda ayırttık. Daha sonra, Piyer Loti tepesine çay içmek için çıktık. Meral, 'Eyüp'te bir arkadaşımla buluşacağım, sen burada bekle' diyerek ayrıldı. Uzun süre Meral gelmeyince yürümeye başladım. Eyüp Mezarlığı'nın içinde yürürken yerde kanlar içinde yatan Garih'i gördüm. Adamın yanında Meral ve arkadaşı duruyordu. Bana bir telefon verip olay yerinden ayrıldılar. (...)

"Meral ve yanındaki esrarengiz adamla tekrar Eyüp'te buluştuk. Beni de bindirdikleri arabayla Gaziosmanpaşa yakınlarında bir eve gittik. Eve yaklaştığımız sırada arabada gözlerimi bağladılar. Evde bana bir video kaset izlettiler. İzlediğim görüntülerde, Meral ve yanındaki adamın Garih'in bıçakla öldürme anı vardı. Kamera bir yere sabitlenmiş, cinayet anı 5-6 metre uzaktan çekilmişti. Kaseti defalarca izledikten sonra bana, cinayeti işlediğimi nasıl anlatacağımı ezberlettiler. Cinayeti üzerime alırsam bana para vereceklerini, aksi takdirde, beni ve ailemi yok edeceklerini söylediler."

İyi güzel hoş da bu ifadenin neredeyse aynısı Kurtlar Vadisi dizisinde işlendi.

Zaten Yeni Şafak da herhalde bunu bildiği için gerek Yeni Şafak'taki manşet haberinde gerekse internet sitesinde Kurtlar Vadisi'nin ilgili bölümünden fotoğraflar koymuştu.

Yener Yermez dizide gördüğünü Savcı Öz'e anlatmış olmasın sakın?

Koskoca 70 milyonluk Türkiye, Tuncay Güney'den İbrahim Şahin'e; Fatma Cengiz'den Yener Yermez'e bazı akl-ı evvellerin sözlerinin peşine takıldı dedektifçilik oynuyor!

Hadi savcı mecbur araştırmaya...

Peki, gazeteler bunlara inanıp nasıl manşet yapıyor?

Türkiye'yi "haber manyagı" yaptılar.

Madem öyle o zaman "haberi" sürdürelim.

Polat, öz babası Mehmet Karahanlı'yı öldüren (hep özel ayin yapan, Latince konuşan ve yüzleri görünmeyen) konseyden intikam almak ister. Birinin kimliğini keşfeder. Tam adamı öldürecekken ABD'ye gidiş bileti alır.

Konsey farkına varmıştır ve uzlaşma arayışındadır.

Sonunda Polat ABD'ye gider ve Sharon Stone'u öper.

Aaa durun başlık şöyle olsun:

Üzeyir Garih'i Sharon Stone öldürdü!

NOT: Şimdi birileri tutup "Polat'ın babası Mehmet Karahanlı, gerçek hayatta Üzeyir Garih'i simgeliyor" gibi absürt bir "fikir" ileri sürerse, bu durumda Polat'ın Yahudi olduğu ortaya çıkar ki, o zaman da Kurtlar Vadisi'nin anti-semitik olmadığı anlaşılır!!!


Odatv.com

Birileri iyice zıvanadan çıkmış gibi görünüyor. Allah yardımcıları olsun. :he::he:

:kahkah::kahkah::kahkah:
yener yermez,türk halki bu hikäyeyi yemez....
Alah vereki bu adam böyle bir abuk-sabuk bir hikäye anlatmis..
biraz kurgusu genis olupta allandirip bullandirip anlatsaydi,vayy yandas medyanin haline .....bir hafta mansetlerden düsmezdi......:he::he:

DrX
17-02-2009, 23:28
Murat Birsel: Namaz suçu engelliyor


Star gazetesi yazarı Murat Birsel bugünkü köşe yazısında dua-namaz ve suç ile ilgili istatistikler veriyor. İşte yazısı:17 Şubat 2009 22:05


Namaz suçu engelliyor

Peşin herkesten özür dilerim; benim minik düşünce dünyamı fersah fersah aşar, haddim de değil bu konularda laf etmek ama kalbim temiz ve de konu ilginç...

TIME Dergisi'nin (Şubat) özel sayısının kapağında dua eden bir kadın resmi var ve'İnanç nasıl tedavi eder' diye yazıyor. Kapaktaki 'duanın iyileştirici gücü' teması, 'TheSecret' (Sır) filminde de bahsi geçen, 'Washington Deneyi'ni çağrıştırdı.

Washington Deneyi diye bilinen olay, 1993 yılında ABD Başkenti'nde halka habervermeksizin yapılan ve sekiz hafta boyunca devam eden bir toplu meditasyon sürecinde şehirde suç oranının yüzde 20 oranında düşmesinin bilimsel kabul görüpkayda geçirilmesiydi. (İnternette arama motorunda 'Washington meditation crime'yazdığınız anda bütün bilgiye ulaşabilirsiniz.)

Nedir?

Şehirde kimse bilmiyor ama birileri, 'iyilikler güzellikler üzerimize olsun' şeklindehuzur çağrısı yapıp, bu enerjiye yoğunlaştığında oranın sakinleri bir anda -sanki- daha iyi insanlar oluyor.

Benim de aklıma düştü ki; bir huzur, iç güzellik, huşu ve iyiliklere dair titreşimler barındıran namaz benzer bir işlev görüyor olabilir diye...

Uzun lafın kısası kendimce dedim ki: Washington Deneyi doğru ise camilerindenamaz kılınan şehirlerdeki suç oranı namaz kılınmayan şehirlere oranla çok dahadüşük olmalı! (Püf noktası: Kılanlar kılmayanları da pozitif etkiliyor.)

Bu bir varsayım, test edip doğru mu değil mi, hayatın gerçeklerince teyid ediliyor mubakmak lazım...

Baktım nitekim!

* * *

Gerçi bu tür bir araştırmayı bilimsel yayın olarak taramak, verileri derlemek, ölçmekbir köşe yazısının konusu olamaz. Harika bir tez konusu olabilir. Filhakika 'Namaz suçla ters orantılıdır' varsayımının çok yüksek bir yüzdeyle doğrulanmasını bekleyebileceğimi söylerim...

Örneğin kişi başına düşen cinayet vakası oranı istatistiklerinde ilk yirmi ülke (binde):

Kolombiya (0.61) 2. Güney Afrika (0.49) 3. Jamaika (0.32) 4. Venezuela (0.31) 5. Rusya (0.20) 6. Meksika (0.13) 7. Estonya (0.107) 8. Latvia (0.103) 9. Litvanya (0.102) 10. Belarus (0.098) 11. Ukrayna (0.094) 12. Papua Yeni Gine (0.083) 13. Kırgızistan (0.0802) 14. Tayland (0.800) 15. Moldovya (0.078) 16. Zimbabve (0.074) 17. Seyşel (0.073) 18. Zambia (0.070) 19. Kosta Rika (0.060) 20. Polonya (0.056)

Kırgızistan dışında bu ülkelerin hemen hepsi yüzde yüze yakın oranlarda Hristiyannüfusa sahip. Nüfusunun yüzde 75'i Müslüman olan (toplam nüfusta Müslümanoranı sıralamasında 38'inci ülke) gelen Kırgızistan tek istisna olarak göze çarpıyor.

Ve dünya genelinde bir ülkede namaz kılınıyorsa toplam suç istatistiklerinin hemenhepsinde Müslüman toplumlarda suça eğilim düşük çıkıyor.

Elalem bu gerçeğin farkında mı?

Elbette! İslam ülkelerinde cinayet oranı neden düşük diye çok ciddi bilimsel çalışmalar yapılıyor. (Meraklısına: Cordova, Ana; 'An Examinational Causes of LowMurder Rates in Islamic Societies': American Society of Criminology). Fazlabahsetmeseler, yüksek sesle dile getirmeseler de harıl harıl araştırıyorlar.

Gerçi namaz bağlantısını kuran yok sanki...

Belki bundan sonra birileri Londra, Paris benzeri şehirlerde cami olan bölgedekisuç oranını şehir geneline kıyaslamayı düşünür.

Keşke...

Tahminimce neticesi de dünyayı düşündürür!

JAKO
18-02-2009, 00:35
"Van Minut " Alacak Hızla
Salı, 17 Şubat 2009 00:51 yönetici Konuk Yazarlar
Onursal Başkanlığını Fethullah Gülen' in yaptığı Abant Platformu, 15- 16 Şubat' ta Kuzey Irak Kürdistan Bölgesindeydi.


Mete Tunçay, Mehmet Altan, Eser Karataş ve yüze yakın gazeteci ve akademisyen ve koordinatörleri Ahmet Altan ; Erbil' de " Türkiye ve Kürdistan Bölge Yönetimi İlişkileri- Orta Doğu' nun Geleceği " konulu konferansta birlikte oldular.


Selahattin Üniversitesi ve Mukriyani Enstitüsünde düzenlenen konferans Kürdistan Bölge Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani' nin açılış konuşmasıyla başladı.


Konferans sonucunda alınan kararlar basına açıklandı.
ABD, Irak işgali sürecinde ummadığı bir direnişle karşılaştı.
Büyük çapta maddi kayıpları yanında beklenmedik sayıda askerini ve prestijini kaybetti.
Buna karşın, Irak bugün Amerikan egemenliğindedir.
Ne ki bu; Amerika' nın başlangıçtaki hedefi doğrultusunda Orta Doğu' da enerji kaynaklarının güvencesini sağlamış olduğu anlamına gelmiyor.
Amerika ve bölgedeki büyük müttefiki İsrail gelecekteki kutsal ve varolmak adına sarsılmaz beklentileri için İran' ın nükleer programından ciddi endişe duyuyorlar.
" Değişim " sloganı ile Başkan Obama, Status of Forces - SOFA ( Güçlerin Durumu) anlaşmasıyla askerlerini Irak' tan çekmeye hazırlanıyor.
Amerika , askerlerinin Irak' tan çekilmesi sonrasında bölge güvencelerinin sağlanması için bir dizi siyasi manevrayı yapmaya devam ediyor.
Çünkü, bölgede olası bir İran darbesini absorbe edebilmek için, Amerika ve müttefiki İsrail, kendilerine İran' a karşı payanda olacak bir ülke oluşturmalıdırlar.
İran' ın nükleer programındaki ilerleyişi karşısında Irak' ın bölünmesinin ve Büyük Kürdistan Projesinin maliyetinin pahalı olduğu tesbit edildi.
Kuzey Irak Kürdistan Bölgesinin, Irak Merkezi Hükümeti ve Türkiye koordinasyonuyla gelişmesi süreci başlatıldı.
PKK terör örgütü ve eylemlerine destek sona erdirildi.
Buna karşın Türkiye' de kürt kimliği ile siyasete yol verildi.
Kürdistan, Türkiye ve Türk Genelkurmayı görece rahatlamış görünüyorlar!
Mısır, Suudi Arabistan, Lübnan, Ürdün gibi ülkelerde halklar ulus bilincine sahip değildir.
O nedenle mesela oralarda " Davos Fatihi " olmak kuru gürültüden öte hiç bir anlam taşımıyor.
Zaten İsrail bir damla suda fırtına kopartan Hizbullah ve sonrasında Hamas' a durumu bildirmiş bulunmaktadır.
Üstelik o ülkelerin yönetimleri sıkı Amerikancıdırlar.
İşte tam bu esnada bir başka mizansen uygulanıyor.
Önce Davos' ta ," van minüt, van minüt! " söyleminin ardından dönüp İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres' e " Siz adam öldürmeyi çok iyi bilirsiniz " gibi sözler söyleniyor.
Çok geçmeden İsrail Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Avi Mizrahi; " Erdoğan , aynaya baksın. Ermenileri katlettiler, şimdi aynı şeyi Kürtlere yapıyorlar, Kıbrıs' ı işgal ettiler" diye konuşuyor.
Dışişleri Bakanlığı İsrail' e nota verirken, Genelkurmay Mizrahi' nin haddi aştığını ve bu sözlerin milli çıkarlara zarar vereceğini açıklıyor.
Böylece Türkiye ve İsrail arasında "derini olmayan " fakat tüm bölge halklarına hissettirilen " yüzeysel " bir sınırın çekilmesi sağlanıyor.
Belki bir iki hamle daha!
Türkiye, Orta Doğu' nun aranan payanda haline " van minüt alacak hızla" getiriliyor.
Büyük Orta Doğu Projesi ve kapsamındaki " Ilımlı İslam " oluşturulması riyasını içine sindirebilen Fethullah Hocaefendinin onursal başkanı olduğu Abant Platformu , Erbil' de " Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak " Konferansını tertipliyor.
Şu kararlar alınıyor;
- Kuzey Irak Kürdistan Bölgesinde Kürt, Türkmen, Asuri, Keldani tüm halklar hoşgörü ve kardeşlik içinde olmalıdırlar.
- Etnik milliyetçilik yapılmamalıdır.
- Türkiye- Kürdistan münasebetleri geliştirilmelidir.
- Türk sınır kapıları açılmalıdır.
- Halklar için demokratik haklar geliştirilmelidir, vs.
Büyük Orta Doğu Projesi devam ediyor.
Orta Doğu' da tüm alan mevcut pürüzlerinden temizleniyor.
İsrail alanını temizledi.
Türkiye, bölgesinde dikeldi.
İran, işte orada!
Birşey dikkati çekiyor;
Genelkurmay, elbette bir sınıra kadar, Fethullahçı bir sivil toplum örgütünün demokratik katılımıyla oluşturulan kamu oyu yapılandırılmasına endirek onay veriyor.
" Milli çıkarlara zarar verir! " açıklaması ile Büyük Orta Doğu Projesine göz kırpılıyor.
Yani yüzeysellikle makyaj yapılıyor fakat Türkiye' nin derin politikası bölgesinde de demokratikleşiyor!
Türkiye' de Anglosakson Demokrasisi " cuk! " otururken, Atatürk' ün kemikleri sızlıyor.


Ahmet Kılıçarslan Aytar

http://www.ulusalgundem.net/index.php/konuk-yazarlar/konuk-yazarlar/495-qvan-minut-q-alacak-hzla.html

Che Big
18-02-2009, 14:16
Organize isler bunlar....
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haberdetay.php?hit=13634

Her secim öncesi oldugu gibi bu secimdede CHP ye nekadar yüklerimsem
o kadar fazla oy politikasina devam eden AKPnin deniz feneri
dosyasindaki sessizligi ve tavri ilginc degil mi?:grrr::grrr:

Wrangler
18-02-2009, 14:28
Borç, isim ve kılık değiştirerek hücrelerimize sızıyor

SAMİ USLU
[email protected]

Günümüzde finans sektörü, adeta her kişi ve kurumu borçlandırmayı misyon edinmiş. İşin tehlikeli yönü, borç, borçlanma, borçlu gibi sevimsiz sözcüklere, literatürde başka başka adlar verilmiş.
Bunlardan en bilineni, banka borcunun kredi olarak geçmesi. İtibar anlamına gelen bu sözcük, belki kişi veya firmanın sadece kredi sözleşmesine imzasını koyarak bankadan ödünç alabildiği hallerde uygun bir ifade olabilir. Ancak, şirketin ve sahibinin varını yoğunu teminat olarak rehnedip, tüm ortaklara ve bazen eşlere de kefil imzası attırdıktan sonra, bu işleme hâlâ kredi demenin gerçekle ve samimiyetle bir ilgisi yok.

Neyse ki, kredi anlamını artık herkesin öğrendiği deşifre olmuş bir sözcük. Dolayısıyla, borç olgusunu saklayamıyor.

Halkın bankalara vadeli veya vadesiz olarak yatırdığı paralar çok açık biçimde bankanın halka borcudur. Bankaya parasını yatıran her vatandaş bankadan alacaklıdır. Ancak, banka halka borcunu açık edecek kelimeleri hiç kullanmaz. Borcun adı mevduat olarak konmuştur, alacaklı halka da mudi denir. Banka, verdiği borç için kredi derken, aldığı borç için bunu bile fazla görmekte ve emanet ve emanet eden manasına gelen iki Farsça kelimeler arkasına saklanmaktadır.

Borç, ilk bakışta çok ilgisiz gibi görünen başka biçim ve kavramlarda da varlığını gizleyerek her yanımızı sarar. Swap işlemleri buna örnektir.

Swapın sözlük anlamı takas veya trampadır. Yani, iki unsurun birbiriyle mübadele edilmesini anlatır; finansta da ilk bakışta aynı anlama geldiği zannedilebilir. Ancak, finansta takas edilen varlık değil, borçlardır. İki şirket, bir banka aracılığıyla, farklı ülkelerde aldıkları kredileri (borçları) değiş-tokuş ederler. Vade sonunda borçların ödenmesi işlemin sağlık şartıdır. Bu noktada aracı banka, her iki şirkete de kredinin (borcun) ödeneceğine dair kefalet verir ve taraflardan birisi ödemezlik ederse, onun yerine borcu kapatır. Başka bir deyimle, şirketlere karşı şarta bağlı bir borç yükümlülüğüne girer. Böylece, iki iktisadi varlığın birbiriyle trampasını ifade eden swap deyimi ikisi normal, birisi şarta bağlı olmak üzere üç borcu ve üç borçluyu değişik söz ve usuller içinde barındırmakta kullanılır.

Gelecek kontratı bir malın ileri bir tarihte teslimini öngören ve emtia borsalarında aracı kurumlar vasıtasıyla alınıp satılan bir belgedir. Kontratta belirtilen mal bedelinin ödenmesi sadece %10-15 arası bir peşinat hariç teslim tarihinde yapılır. Yani, kontrat sahibi firma aracı kuruma kontrat bedelinin büyük bir kısmı kadar borçlanır.

Aracı kurum aynı tutarı emtia borsasına borçlanır. Borsa ise vadede kontrat konusu malı, yine kontratta yazan miktar ve fiyat üzerinden teslim etmekle yükümlüdür. Yani, bir parti mala karşılık tam üç tane borçlu mevcuttur.

Finansal kiralama (leasing), fabrika, tesis veya ofislere yönelik bir yatırım finansman yöntemidir. Terminolojisinde borç hatta kredi lafı hiç geçmese de leasing bir alacak-borç münasebetidir. Önce, leasing şirketi ödenmiş sermayesinin çok üzerinde montanlarda ödünç kaynak kullanır. Bu kuruluşlardan makine, ekipman kiralayan firmalar peşinat dışındaki mal bedelini leasing şirketine borçlanırlar. Kısaca, borç lafının bile edilmediği leasingde tek bir mala karşılık iki türlü borç ve iki tane borçlu vardır.

Finans teorisinde kaldıraç (leverage), borçlanmayı yücelten bir kavramdır. Kitaplar kaldıraç faktörünün şirket kârını azamileştirdiğinden ve kaynak politikasında mutlaka yer verilmesi gerektiğinden bahseder durur. Ancak, satışlarda piyasa koşullarından ileri gelen bir durgunluk halinde, firmanın iflasa kadar varabilecek bazı sorunlarla karşı karşıya kalabileceğinden hiç bahsetmez.

Özetle, banka ve finans hayatı, borç ve borçlu üretmekte pek mahir. Bunu yaparken de işlemlerdeki borç olgusunu gözden kaçırmak için karmaşık ve aldatıcı bir terminoloji kullanıyor. Çare olarak, finans terminolojisinin yeniden düzenlenerek, söz, deyim ve kavramların gerçeği yansıtacak şekilde yerli yerinde kullanılmasını öneririm.


18 Şubat 2009, Çarşamba

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=816505&title=borc-isim-ve-kilik-degistirerek-hucrelerimize-siziyor

Wrangler
18-02-2009, 15:57
Kılavuzu karga (kredi derecelendirme kuruluşu) olanın...
SAMİ USLU
[email protected]


"Kılavuzu karga olanın..." diye başlayan tekerlemeyi hepimiz biliriz. Dünyayı kasıp kavuran global krizde uluslararası derecelendirme kuruluşlarının oynadığı rol, ancak bu sözlerle ifade edilebilir.
Küresel finansta yatırımcılar; paralarını yatırmak için çeşitli enstrümanlar arasında tercih yaparken, en çok söz konusu kurumların verdiği raporlara ve kredi değerliliği notlarına bakarlar. Çünkü, bu şirketlerin dürüstlüğüne ve uzmanlığına güvenilir.

Fakat derecelendirme kurumlarının bu güveni hiç de hak etmediği anlaşılıyor. ABD Temsilciler Meclisi başkanı ve Kongre'nin etkili isimleri, dünyanın en büyük derecelendirme kuruluşları olan Moody's, Standard and Poor's ve Fitch'in mortgage destekli menkul değerler için bilerek, kasten yüksek not verdiğini ısrarla iddia ediyorlar. Her üç derecelendirme kurumundaki tepe yöneticilerini sorgulayan ve resmî şirket belgelerini inceleyen Başkan, bu kuruluşların güveni kötüye kullandıklarını açıkça ifade etti. Anlaşıldığına göre, mortgage destekli kağıtları derecelendirmekle görevli komitelerdeki uzmanlar, kişisel paralarını yatırdıkları menkul kıymetlere aşırı notlar vermişler, yani yatırımcıyı değil, kendi yatırımlarını düşünmüşler. Şayet, komite üyeleri dürüst olsalardı menfaat çatışması (conflict of interest) olmasını engellemek için durumu üstlerine bildirir ve kendi paralarını yatırdıkları menkul değerleri derecelendirmekten kesinlikle kaçınırlardı. Daha da kötüsü, derecelendirme kurumlarının yöneticilerinin, komitelerdeki üyelerin durumundan haberdar olması. Yani komitesiyle, idarecisiyle, derecelendirme şirketleri kişisel menfaatleri için tüm ülkenin, hatta dünyanın finans sistemini ateşe atmaktan çekinmemiş. Aslında, derecelendirmenin bireylerle değil, komiteler marifetiyle yürütülmesindeki amaç, muhtemel suistimalleri en başından önlemektir. Fakat, dürüstlük o kadar geri plana itilmiş ki, komite sistemi dahi bu konuda çare olamamış.

Bu yetmezmiş gibi, üç en büyük derecelendirme kurumu, çeşitli piyasalarda pazar paylarını birbirleri aleyhine yükseltmek adına da haksız rekabet yapmışlar ve mortgage tahvillerine not verirken gevşek davranmışlar, aşırı yüksek derecelendirme notu vermişler. Mesela, Moody's firmasının CEO'su tarafından Ekim 2007'de direktörlere gönderilen bir şirket-içi yazışmada, Moody's ve S&P'nin hakim olduğu bir piyasaya Fitch'in de girdiği ve oluşan rekabet baskısı yüzünden derecelendirme kalitesinin aşağıya çekildiği açıkça belirtiliyor. İlginçtir ki, bu derecelendirme kuruluşlarında menfaat çatışmasına yol açılmamasını teminen dosyalar dolusu mevzuat bulunuyor. Buna rağmen mortgage piyasasındaki bozulmanın büyüklüğünü ve hızını öngörememeleri, derecelendirme kuruluşlarının uzmanlığının da kağıt üzerinde kaldığını gösteriyor. Bu arada, Moody's'in yaklaşık bir milyar dolar tutarında borçlanma enstrümanını bilgisayardan kaynaklanan hatalar sebebiyle yanlış değerlendiren bazı elemanları hakkında kanunî takip başlattığını not edelim.

Uluslararası derecelendirme kuruluşlarının faaliyetlerindeki başka bir temel sakatlık, ücretlerini menkul değerleri çıkaran şirketlerden almaları. Bazıları, ücretlerin yatırımcı tarafından ödenmesinin uygun olacağını ileri sürerken, diğer bazıları da böyle bir uygulamanın sorunu çözmeyeceğini, sadece başka bir alana kaydıracağını, büyük yatırımcıların para gücüyle, küçüklerden farklı ve tercihli bilgilere ulaşacağını iddia ediyor.

Kamuoyunun pek bilmediği bir gerçek şu ki; derecelendirme işinde başka büyük menfaatler de dönüyor. Şöyle ki; kredi notu düşen bir banka, bundan dolayı, riskli aktifleri için eskiye göre çok daha fazla teminat yatırmak ve ayni tutarda risk için daha çok özsermaye bulundurmak zorunda. Mesela, Standard and Poor's tarafından notu indirilen Merrill Lynch, çıkardığı menkul değerlerin teminat tutarını tam 3,2 milyar kadar yükseltmek zorunda. Morgan Stanley'nin yatıracağı ek teminat ise 973 milyon doları buluyor. Başka bir deyimle, derecelendirme kuruluşundan torpilli bir banka, büyük bir külfetten kurtuluyor.

İşte, mevcut küresel finans sisteminin kılavuzları bu uluslararası derecelendirme kuruluşları. Böyle kılavuzlarla selamete çıkılamayacağı belli değil mi?


06 Şubat 2009, Cuma
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=812135

asagir
18-02-2009, 19:45
Palavrayı, boş lafı bırakın; siz şunun yanıtını verin: Tunceli Organize Sanayi Bölgesi inşaatının tamamlanması için gerekli 3-4 milyon liralık (TL) ödeneği iki yıldır niçin vermediniz, niçin vermiyorsunuz?
Niçin?
Bu ödenek verilseydi, şimdiye kadar Organize Sanayi Bölgesi tamamlanmış ve 700 kişiye iş olanağı sağlanmış olurdu.
Ama siz... Sizler... Gözlerini iktidar ve rant hırsı bürümüş politikacılar... Halkın çalışıp kazandığı parayla yaşamasını yeğlemediniz. Üretimi ve sanayii göz ardı ettiniz. Halkı sadakaya muhtaç kıldınız. Yok sosyal politikaymış, yok sosyal yardımmış diyerek, seçim öncesinde oy avcılığına çıkıyorsunuz.
İşte Tunceli! Siyaset cambazlığının, halkı avutmanın, halkı kandırmanın en açık örneği... Sade Tunceli değil, Türkiye de sizin anlayışınızın en açık fotoğrafı.
Biz söylemiyoruz; Tunceli Sanayi ve Ticaret Odası Başkanı Yusuf Cengiz beş gün önce açıkladı; 700 kişinin iş bulacağı organize sanayi bölgesi için 3-4 milyar lirayı inim inim inletip iki yıldır vermediniz.
Sağ olsun, sizin yandaş medyanız bunun haberini vermiyor, ki; halk gerçeği öğrenmesin. Dört milyon lirayı esirgediğiniz, işsiz ve yoksul bıraktığınız halkın elektriksiz evine kış günü seçimlik buzdolabı, suyu olmayan eve çamaşır makinesi için 50 milyon harcıyorsunuz. Yedi yüz kişiye iş yaratacak 3-4 milyon lirayı esirgiyorsunuz. Bu mu sosyal politika?
Sizler halka çare değilsiniz. Sizler muhtaç bıraktığınız halka verdiğiniz sadakayı oya çevirmenin peşindesiniz.
Yok, şuydu buydu diye lafazanlık etmeyin. İşte Tunceli modeli orada!
Meclis’in “tek kişilik muhalefeti” Kamer Genç ne düşünüyor? Tunceli milletvekilleri nerede? Elbet bir bildikleri vardır. Söyleseler de halk öğrense.

Bir kitap seti
Erol Manisalı’nın “Hayatım Avrupa” dizisi yeni basımlarıyla beş cilt halinde yayımlandı. Kaynak niteliğindeki kitap setinde Türkiye’nin 1970’te başlayan Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin günümüze kadar olan seyri içinde ordunun tavrı, 12 Eylül askeri darbesinin “piyasacı sivil darbe”ye dönüşümü, Gümrük Birliği anlaşmasının perde arkası, AKP’nin iktidara “getirilişinde” ABD ve AB’nin rolleri, “ılımlı İslam” projesinin aşamaları belgeleriyle inceleniyor, yorumlanıyor. (Cumhuriyet Kitapları, Ocak 2009)

Bir şiir
Ali Öz‘ün bir fotoğrafında yan yana çocuk yüzleri; bakanı gördüren, göreni düşündüren... Ve altında Sennur Sezer’in “2009” şiiri (Evrensel Kültür, ocak sayısı):
“Beklediğiniz yemek/ Sıcak mı gülüşünüz kadar/ Çocukluğunuz kadar taze mi ekmek/ Gözleriniz gibi ışıklı olsa/ Keşke gelecek.”

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1061007&AuthorID=121&Date=18.02.2009&b=Tunceli&a=Nail Güreli

DELL
18-02-2009, 21:17
CHP kara para aklamakla suçlanan Şükrü Gültekin adlı kişinin Zahid Akman'ın ortağı ve genel müdürü olduğu şirkete 1.290.059 euro aktardığını iddia etti. CHP'li Kılıç, Kılıçdaroğlu yöntemiyle sordu:
"Kim bu Şükrü Gültekin?"

Adalet Bakanlığı tarafından geçen Ekim ayında istenmesine karşın halen Türk makamlarına ulaşmayan Deniz Feneri e.V. Dosyası'nı CHP yöneticileri temin etti.

CHP MYK üyesi Ali Kılıç dün dosyadan ayrıntılar verdiği basın toplantısında, dosyada yer alan belgelerden yola çıkarak sorular da yöneltti. Kılıç, Deniz Feneri e.V. Dosyası'nda Türkiye'nin gündemine yansımayan "uyuşturucu kaçakçılığı" ve "gemi alımına" ilişkin ayrıntıların yer aldığını söyledi.

Kılıç, dosyanın 4 bin 500 sayfadan oluştuğunu söyledi. Hükümetin 150 gündür getiremediği Deniz Feneri dosyasını Almanya'dan getirdiklerini belirten Kılıç, "İsterlerse Adalet Bakanı'na veririz" dedi. Dosyada yer alan bazı belgeler ve bağlantılar şöyle:

Zahid Akman'ın şirketleri

2001'de kurulan Assteam isimli şirketin ortaklarından biri Zahit Akman. Şirket, 2003'te Assplan isimli şirket ile ortaklığa gidiyor. Assteam, Assplan şirketinin yüzde 50 hisesini alıyor. Bu ortaklık anlaşması ile Asteam'ın ortağı Zahit Akman, Asplan'ın da Genel Müdürü oluyor. Dosyada yer alan mahkeme kayıtlarına göre Zahit Akman 2006'ya kadar Assplan şirketinde, hem ortak hem de genel müdür olarak çalışıyor. VATAN'ın da ulaştığı Deniz Feneri Dosyası'nda yer alan 2007 tarihli bir belgeye göre, Şükrü Gültekin isimli şahıs Zahit Akman'ın ortağı ve genel müdürü olduğu Assteam'a para aktarıyor. Belgede şu ifadelere yer veriliyor:

Şükrü Gültekin 04.02.1995 Söğüt Türkiye doğumlu. Kara para aklama ve uyuşturucu ticaretinden bilinen bir isim. Araştırmamızdan çıkan sonuca göre Gültekin 1.290.059 Euro'yu Asteem'e aktarmıştır... Deniz Feneri Üyesi Muhittin Candan, 2003'te Almanya'dan Türkiye'ye uçmak üzereyken üzerinde 200.050 Euro ile yakalanmıştır.

Gemi alımları ve dava

CHP'ye ulaşan dosyaya göre, Alman Polisi Federal Almanya Kara Para Yasası'na göre Vakıfbank Frankfurt Şubesi'nin suç işlediğine kanaat getirerek şubeye baskın düzenliyor.

Deniz Feneri e.V yöneticileri Baltıc Khristina adlı gemiyi Vakıfbank Frankfurt Şubesi'nden çektikleri kredi ile satın alıyorlar. Geminin maliyeti 1 milyon 300 bin euro. Vakıfbank Frankfurt şubesi, söz konusu geminin alınması için, maliyete karşın 1 milyon 700 bin Euro kredi veriyor. Aradaki 400 bin euora ise İstanbul'daki Haliç LTD'ye aktarılıyor. Haliç LTD'de Başbakan Erdoğan'ın akrabası olan Zekeriya Kahraman'ın oğlunun şirketi. Oğul Habip Kahraman, Başbakan Erdoğan'ın oğlu Burak Erdoğan ile bacanaklar.

Hollanda bağlantılı Gültekin operasyonu

2003'te merkezi Konya'da kurulu bulunan Kontur Turizm'in sahibi Faysal Karakuş ve kardeşi Barbaros Karakuş Hollanda'da başlatılan karapara soruşturması kapsamında gözaltına alınmıştı. Karakuş'ların Hollanda'da uyuşturucu ticareti yapan Gültekin kardeşlerin parasını akladığı ortaya çıkmıştı. "Yeşil Yol" adı verilen kara para operasyonunda, Şükrü, İdris ve Mustafa Gültekin'in uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı ve kara parayı Türkiye'ye gönderdiği iddia edilmişti. Kontur Turizmin bu parayı akladığı da iddialar arasındaydı.

Akman'a CHP'den sorular

"Şükrü Gültekin kimdir ve bu parayı Assteam'a neden vermiştir" sorusunun yanıtlanması gerektiğini ifade eden Kılıç Deniz Feneri dosyasında Zahit Akman ile ilgili başka bilgiler de yer aldığını belirterek, şu soruları yöneltti:

Zahid Akman Deniz Feneri'ne gelen paralarla kaç şirkete ortaktır?

Yeni Şafak'ı Avrupa'da kuran yayın hayatına geçiren şirketin en büyük hissedarı kimdir?

Zahid Akman'ın adına çeşitli şirketlere toplam 580 bin euro sermaye yatırıldı mı?

Zahid Akman RTÜK Başkanı olduktan sonra da bir süre bu şirketlerde ortak olarak yer aldı mı?

Ortak olduğu şirketlerden ne kadar kar payı aldı?

Zahid Akman bu süre içerisinde ne kadar vergi ödedi?

Zahid Akman "Hiç yöneticisi olmadım" dediği OFWG ooperatifi adına, bu kooperatif için Hilton Oteli'nde kaldı mı?

Zahid Akman Hilton Oteli'nde kalırken kooperatife üye kaydetmek için çalışmalar yaptı mı? Yolu Solingen'e düştü mü?

Kırmızı pasaportlu kişi?

CHP'lİ Ali Kılıç, Başbakan Erdoğan'ın oğlu Burak Erdoğan'ın Almanya'daki Deniz Feneri Derneği'ne yanında kırmızı bir pasaport taşıyan kişi ile gidip gitmediğini sordu. Kırmızı pasaport taşıyan kişinin, siyasetçi olduğunu öğrendi. Ancak, bu ismin özet dosyada değil, ana dosyada yer aldığı da ifade edildi.

Deniz Feneri e.V. Dosyası'nda yer alan bir belgeye göre, Deniz Feneri iddiananemisinde adı geçen Kenan Özer'in Vakıfbank Frankfurt Şube Müdürü Metin Özetçi'ye bir mektup gönderdi. 2006'da gönderilen belgede Kenan Özer, Almanya'nın Hessen Eyaleti'nde faaliyet gösteren ve merkezi Frankfurt kentinde olan Offenbacher & Frankfurter Wohnungsbaugenossenschaft (OFWG) isimli kooperatifin gelirlerinin Mehmet Gürhan'a ödenmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor. Özer, söz konusu yazı ile kooperatifin gelirlerine ilişkin yapılacak ödemelerin denetleme kurulu başkanı ya da başkanın yetki verdiği bir isim tarafından yapılmasını talep ediyor.

Wrangler
18-02-2009, 22:01
CHP'nin 'Deniz Feneri' dosyası 'sahte' çıktı


Almanya'daki 'Deniz Feneri' davasının dosyasını Türkiye'ye getirdiklerini açıklayan CHP'li Ali Kılıç'a Almanaya'dan yalanlama geldi.



Hurriyet.com.tr'nin ulaştığı Alman kaynaklar, asıl dosyanın en geç pazartesi günü Ankara'da olacağını vurguladı...

Adalet Bakanlığı'nın "Alman makamları hala dosyayı Türkiye'ye iletmedi" açıklamalarına rağmen, son olarak, CHP'nin "dava dosyasını aldığına" ilişkin açıklamasının ardından, işler iyice karmaşık hale gelmişti. İşte Deniz Feneri dava dosyasının "akıbeti"


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=816772&title=chpnin-deniz-feneri-dosyasi-sahte-cikti

Che Big
19-02-2009, 18:08
Spk'dan suc duyurusu...
http://www.medyafaresi.com/index.php?hid=21551&cid=5
Kilicdaroglu bunlarin hepsiyle nasil ugrasacaksin?
Bir taraftan secim calismalari,diger taraftan yolsuzluklarin üzerine gitmek,
sonrasindada acilan davalar...
Sn Kilicdaroglu, Allah kolaylikversin,baska ne diyeyim?

Wrangler
20-02-2009, 01:40
İbrahim Kahveci
[email protected]
19 Şubat 2009 Perşembe

Doğan'ın ortaklarını kim koruyacak?

Doğan Yayın Grubu'nun İMKB'ye yolladığı açıklamadan öğrendiğimiz kadarı ile, 2004-2005 ve 2006 yıllarını kapsayan vergi incelemesi sonucu gruba 826 milyon 265 bin lira vergi aslı ve cezası ödemesi tebliğ edildi.

Tabii olarak bu cezaya itiraz yolları bulunmaktadır. Yargısal itirazdan başlayın da vergi idaresi ile uzlaşmaya kadar seçenekler kullanılabilir ve Doğan Grubu itiraz yollarını kullanacağını açıkladı. Hatırlayacağımız üzere Petrol Ofisi'ne kesilen 1,2 milyar liralık cezada da uzlaşma yoluna gidilerek 275 milyon liralık ödeme ile sorun çözülmüştü.

Doğan Grubu'nun üzerinde halen devam eden diğer vergi cezaları da bulunmaktadır. Grup şirketlerinden POAŞ olsun Yayın Holding'in diğer cezaları da itilaf halini sürdürmektedir.

Bugün biz olayın başka boyutunu ele alacağız. Doğan'ın diğer ortaklarının durumunu sorgulayacağız. Diğer ortaklar ne olacak? Küçük yatırımcıların ne yapması gerekiyor?

Hatırlanacağı üzere POAŞ cezasında uzlaşma yoluna gidilirken cezayı POAŞ'ın yarı ortağı olan Doğan Holding ödedi. Diğer ortak olan OMW ise bu cezaya katılmadı. Peki POAŞ'ın cezasına diğer büyük ortak katılmazken Doğan'ın bu ödemesine diğer küçük ortaklar neden katıldı? OMW'nin korunma duvarı neden küçük yatırımcılar için çalışmadı?

Doğan Yayın Grubu Aralık 2008 ve son olarak önceki günkü vergi cezaları sonucu yine mali bir yol ayrımı ile karşı karşıya. Bu cezaların karşılığında oluşabilecek mağduriyetin sorumlusu kim?

Konuyu biraz daha açalım. Siz bir kişi ile iş ortaklığına gidiyorsunuz ve kâğıt üzerinde bu işten para kazandığınızı görüyorsunuz. (Neden kâğıt üzerinde olduğunu da açıklayacağım.) Ama aradan bir süre geçiyor ve meğer kazanç olarak gördüğünüzü bütün birikimler bir anda nerede ise yok oluyor. Ve yıllarca kâğıt üzerindeki kazançlarınızdan olduğunuz gibi ana sermayenizden de oluveriyorsunuz. İş ortağınıza ne dersiniz?

Doğan Grubu'nun iki ana holdingine baktığımızda nerede ise temettü hanesinde koskocaman bir sıfır göreceksiniz. (DOHOL 2006 yılı yüzde 18,5 hariç.) Grubun iki dev holdingi yıllarca kazanmış görülmüş ama ortaklara nakit bir pay vermemiş; hep kâğıt üzerinde kalmış bu kârlar.

Doğan Yayın Holding'in kur riskine baktığımızda zaten şu an itibari ile yaklaşık 400 milyon liralık bilânçoya yansımamış bir zarar bulunuyor. Son vergi cezaları ile beraber birikimli zararın 1 milyar 250 milyon liraya ulaşacağını hesaplayabiliriz. Peki, şirketin piyasa değeri ne? Doğan Yayın Holding dün akşam itibari ile borsada 315 milyon liralık bir değerden işlem görmüş.

Bizim burada açıklamaya çalıştığımız nokta kur riski gibi faaliyetlerden kaynaklanan veya yanlış yatırım stratejilerinden kaynaklanan riskler değildir. Burada şirketi yönetenlerin sorumluluğunda olan cezaların maliyetini kimin üstleneceğidir.

Aslında bu sorun sadece Aydın Doğan ve küçük ortakları için söz konusu değildir. Tüm halka açık şirketlerin yönetim sorumluluğundaki cezaları kimin üstleneceğidir.

Şu ortaklık piyasalarının yeniden reforma tabii tutulması gerektiğini yıllarca neden söylediğime bir örnek daha yaşıyoruz. Bakalım küçük yatırımcının hakkını kim savunacak?

Kim Doğan gibilere karşı bu insanları koruyacak?


http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=19.02.2009&y=ibrahimkahveci

Melih_2005
20-02-2009, 03:28
Türkiye'yi ötelemek: Beşar şaşar mı?


Batı’nın yeni ‘gözdesi’ Suriye, Obama’lı yeni süreçte bölge denklemlerini baştan kuruyor. Başer Esad üst üste ‘kritik’ misafirler ağırlarken, zarifce Ankara’yı öteliyor! Türkiye Barış Süreci’nde Mısır karşısında gerilerken, Suriye'den ikinci adımı çekip çekmeyeceğini hesaplıyor. iyibilgi Ankara



Davos krizi ile “gün yüzüne” çıkan, Mısır-ABD-Fransa-İsrail sutresine tek başına direnen Türkiye, şimdi Suriye ile uğraşmak zorunda kalacak mı?

İsrail’in Gazze saldırısına kadar, Tel Aviv ile Şam arasında başarılı bir arabulucuk süreci geliştiren, üstelik “anlamlı” sonuçlara da çok yaklaşan Ankara, Davos’da yüzeye vuran krizle birlikte bu kazanımları yitirmiş gibi.

İsrail ve Arap dünyası arasındaki ilişkilerin Mısır üzerinden yürütülmesini destekleyen, ABD-Fransa ve İsrail, bir anlamda Ankara’yı denklemden ötelediler.

Taze Beyaz Saray’ın Afganistan’dan sonra öncelik listesinin ikinci maddesinde bulunan Ortadoğu problematiğinin çözümünde şimdi yeni aşama, Suriye’nin kazanılması olacak gibi.

Bush yönetimi boyunca “şer ekseni”nin ayağı olmakla suçlanan ve bu yüzden baskılanan Şam, Türkiye’nin tahtıravallenin bir ucuna abanmasıyla Batı’yla tüm ipleri geri dönülmez biçimde koparmaktan alıkonulmuştu.

Keza, Ortadoğu’da Şii-Sünni ekseni çekişmelerinde de bu ülkenin İran’a kayması engellenmişti.

Bugün ise yeni dengeler artık çok farklı. Washington, İsrail’in kazanılması için yeni bir süreç başlattı ve ağırlığını da hızla artırıyor.

Bunun en somut örnekleri tam bugünlerde yaşanıyor.

ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı, 2004 seçimlerinde Demokrat Parti'nin başkan adayı John Kerry dün Şam'daydı.

Önümüzdeki hafta da ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Howard Birman başkanlığındaki bir heyet Suriye'yi ziyaret edecek.

Birman, ABD'nin ve Avrupa ülkelerinin Şam'ı tecrit etmelerinin öncüsü idi. Şimdi tersini yapacak gibi duruyor.

Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan ortaklığı da bu gelişmeye destek veriyor. Bu “kalıbın” önemi, Ortadoğu’daki krizlerde Suriye’nin varlığı. Filistin-İsrail, Suriye-İsrail ve Lübnan-İsrail dosyalarında Şam etkisi var.

Türkiye dışlanıyor mu?

Bugün gelinen noktada Suriye’nin yeni bir açılım ürettiği hissediliyor. Buna göre Şam yönetimi görüşmelerin ABD denetiminde yürümesini istiyor.

Tabii ABD-Suriye ilişkilerinde diplomatik engeller var. Resmi ilişkilerin yeniden kurulması gerekiyor. İşte bunun için de yukarıda yazdığımız ziyaretler gerçekleşiyor.

Keza, Suudi Arabistan’da aynı tonda. O da Suriye’ye özel temsilcilerini gönderiyor. Ardından Esad’ın mukabele ziyareti gerçekleşecek.

Kimi yorumculara göre, Türkiye’yi örnek alarak Suriye açılımları yapan Fransa da bu ülkenin bölgede güçlenmesinden yana. Ancak “örnek almak” yerine “rakip” kelimesi daha uygun olsa gerek.

Peki tüm bu adımlardan, Suriye’nin Türkiye’ye gözden çıkardığı veya ihtiyacı kalmadığı sonucunu çıkarabilir miyiz? Tam değil.

Suriye’nin Ankara’yı yok sayacağı iddiası çok dengeli değil. Fakat bir değişiklik olduğu da anlaşılıyor. Bunun somut örneği de, çoğunlukla dış basına pek röportaj vermeyen Esad’ın bir “İngiliz” gazetesine (The Guardian) söyledikleri.

Suriye Devlet Başkanı, Ortadoğu barış sürecinde Washington’u "başhakem" olarak görmeyi umduğunu söylüyor. “ABD’nin yedeği yok” diyerek bir anlamda Ankara’ya körleşiyor.

Daha başka sözleri de var. Ve kabul etmek gerekiyor ki, manidar; “Bu yönetimin farklı olacağı yönünde bir izlenimimiz var. Sinyallerini de aldık. Obama’nın ‘yumruğunu sıkmayanlarla tokalaşırız’ sözlerini üzerimize almadık. Çünkü biz yumruğumuzu sıkmadık. İsrail’in Gazze’deki saldırganlığı sırasında bile biz barıştan bahsediyorduk"! ( bu kadarına da pes doğrusu )


bunlardan adam olmaaaaaaaaaazzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzzz

ally_mcbeal
20-02-2009, 13:12
sn melih yazarın ismini de paylaşır mısınız?

Melih_2005
20-02-2009, 13:34
sn melih yazarın ismini de paylaşır mısınız?

bilsem tükkan sizin :wink: ... makale yi alınıtıladığım link burada sizde bakın isterseniz

http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=110438

Melih_2005
20-02-2009, 13:40
Kelimeler değil rakamlar güçlü

Son 1 yılda işsizler ordusuna 645 bin kişi eklendi... 2 milyon 900 bin insanımız işsiz...
Bunun 308 bini kasım ayında işsiz kaldı.
Krizin vurduğu mesela İngiltere'de işsizlik oranı yüzde 6.3...
Türkiye'de ise bu oran yüzde 12'nin üzeri...
İşsizlik oranında dünyada üçüncü sıradayız.
2 milyon 100 bin kredi kartı ve tüketici kredisi patlamış vaziyette...
Bu rakam kesinlikle artacak...
Özel sektörün borcu 196.2 milyar dolar.
Kamu borcu 78.7 milyar
dolar.
Merkez Bankası'nın borcu ise 14.3 milyar dolar.
IMF ile anlaşma ise ufukta gözükmüyor.
Seçimlere yürüyen Türkiye'de bu fotoğrafı doğru okumak gerek.
Bu sosyal bir patlamanın arifesindeki fotoğraftır.
Peki, AKP neden çok endişeli değil?
Soruyu şöyle formüle edeyim...
1.3 trilyon dolar tutarında bir kaynak üzerinde sizi de hak sahibi yaparlarsa gelecekten endişe duyar mısınız?
Kuzey Irak'ta 2 milyar varil petrol rezervi bulunuyor.
ABD Irak'tan bir çıkış stratejisi peşinde ancak tamamen çekilmeyeceğini hemen herkes tahmin edebilir.
Kuzey Irak silahlarını çekeceği ve uzun yıllar yerleşeceği bir bölge...
Bu oyun planında Türkiye olmadan ilerlemesi ise mümkün değil.
'Türkiye istikamet değiştiriyor' derken...
'Joe Biden'a dikkat...' derken...
Tam da bunu kastediyordum.
Türkiye'de bu aks değişikliğine karşı çıkacak; muhalefet oluşturacak kelleler Ergenekon çuvalının içinde...
Cemaat Erbil'de toplantı yaptı... Sonuç bildirgesinin satır aralarını iyi okuyun.
1.3 trilyon dolara bölgedeki aktörlerin (başta ABD) herkesin ölesiye ihtiyacı var.
Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Türkiye ile ortak hareket edecek...
'AKP Güneydoğu'da yerel seçimleri almazsa Türkiye bölgeyi kaybeder o nedenle AKP'yi kapatmayın, Başbakan'a siyasi yasak getirmeyin' demiştim.
Tasarım algı sınırlarımın ötesindeymiş.
Görünen o ki DTP bölgede seçimleri alacak...
Partinin 'Demokratik özerklik' vurgusunu iyi okumak gerek...
AKP'nin bir bildiği olsa gerek...
Şu anda Güneydoğu'da yapılan bir espri ile yazımı bitireyim.
'AKPARTİ'nin Diyarbakır Belediye Başkanlığı'nı alma ihtimali var...'
'Nedir o ihtimal?' diye sorduğunuzda yanıt şöyle:
'Apo'yu aday göstermesi
gerek...'
Bu kadar ağır bir ekonomik tabloya ve giderek derinleşen işsizliğe karşı AKP'nin bir oyun planı olması gerek diye düşünüyordum.
Sanırım yanıt 'Kürdistan' kelimesinden çok oradaki 1.3 trilyon dolarda saklı...
Yani kelimeler değil rakamlar güçlü...

Serdar AKİNAN- Akşam Gazetesi

Not : bu adamın olaylara bakış açısını her zaman takdir etmişimdir. Her ne kadar kafası karışık bir adam olsa da , yazıları okunmaya değer nadir insanlardan birisi...

JAKO
20-02-2009, 14:17
20 Şubat 2009

Bekir COŞKUN
[email protected]




Gidiş...


NE önümde bir kamuoyu yoklaması var, ne uzmanların görüşü... Hiçbir somut bilgi sahibi değilim.


http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11043779.asp?yazarid=2&gid=61

Wrangler
21-02-2009, 01:41
KADİR DİKBAŞ
[email protected]
Özel sektörün borç durumu
Bütün dünyanın yaşamakta olduğu küresel krize karşı Türkiye'nin mukavemetini zayıflatan en önemli unsurlardan biri özel sektörün yaptığı dış borçlar. Son yıllarda hızla büyüyen borçlar sebebiyle pek çok şirket kur riski aldı, yüklü miktarda borçlandı. Şimdi bu borçların geri ödenmesi söz konusu.
Bunun için de iç ve dış talebin devamı şart. Devam edecek ki, borçlanan işletmeler para kazanıp borçlarını geri ödeyebilsinler. Bankalar için de açılan kredilerin geri dönmesi lazım.

Üretimin, büyümenin düştüğü ve düşmeye devam edeceği ortada. Dolayısıyla özellikle 2009'un ilk yarısı kolay görünmüyor. Borçların geri ödenmesi yanında, hızla küçülse de cari açığın finansmanı gerekiyor. Ve yıllarca baskı altında kalan döviz kuru, dışarıdaki hava bozuldukça yükseliyor. Son günlerde de özellikle krizin gelişmekte olan ülkelerdeki seyri endişelendiriyor. İşte bu noktada özel sektörün borç yapısı büyük önem arz ediyor.

Merkez Bankası'nın açıkladığı verilerden ortaya çıkan bazı gerçekleri görmekte fayda var. Bundan sonraki sürecin nasıl geçeceğini anlayabilmek için.

İki gün önce açıklanan özel sektöre ilişkin borç verilerine göre, özel sektörün yurtdışından aldığı uzun vadeli borçların toplamı 2008'in son çeyreğinde 139,7 milyar dolar oldu. Bir önceki çeyreğe nazaran daha düşük. Dünya kredi piyasasındaki daralmanın da etkisiyle, üçüncü çeyrekte 145 milyar olan rakam bu seviyeye inmiş.

Burada şunu da hemen belirtelim. Bu borç rakamlarına, ithalatçı firmaların vadeli mal alımı yoluyla temin ettiği, firmadan firmaya krediler (ticari krediler) dahil değil.

139,7 milyarlık son borç rakamının 76,7 milyarını yabancı ticari bankalar açmış. 41,3 milyar doları da yurtiçinde faaliyet gösteren yerli ya da yabancı bankaların yurtdışı şube ve iştirakleri.

Bankalar hariç özel sektörün yurtdışından sağladığı, kalan vadesi 1 yıl veya daha kısa olan kredi borcu kapsamında uzun vadeli kredi borcu 37 milyar 416 milyon dolar, kısa vadeli borcu 1 milyar 886 milyon dolar.

2009 için en önemli veri ise şu: Bankalar dahil olmak üzere, özel sektörün Aralık 2008 sonuna kadar yaptığı borçlarının yüzde 30'unun, yani 42,3 milyar dolarının bu yıl içinde geri ödenecek olması.

2010'da ödenecek rakam da, 21,3 milyar dolar. Tabii ki, bu rakamlar yeni borç yapmadığımız varsayımına göre.

Borçların büyük çoğunluğunu oluşturan uzun vadeli borçların kaynağına gelince, en başta finans merkezi İngiltere geliyor. Ondan sonra Bahreyn, Almanya, Malta ve ABD. Kısa vadeli borçlanmada da, Almanya, Hollanda ve İngiltere öne çıkıyor.

Borçların döviz kompozisyonu da büyük önem taşıyor. Bilhassa doların yükselişi borçların TL cinsinden kabarmasına yol açıyor. Çünkü özel sektör dış borçlarının neredeyse üçte ikisi dolar cinsinden, üçte biri de avro cinsinden.

Bankalar ve bankacılık dışı finansal kuruluşların uzun vadeli borcu 40,7 milyar dolar. Finansal olmayan kesim içinde en fazla borç kullanan sektör "hizmetler sektörü". Bu sektör 57,4 milyarlık uzun vadeli kredi kullanırken sanayi kesimi 41,3 milyar kredi almış. Hizmet sektöründe iki kalem açık ara öne çıkıyor. "Gayrimenkul, Kiralama ve İş Faaliyetleri" ile "Ulaştırma, Depolama ve Haberleşme".

Düşük kurdan nemalanmış ya da risk almış bazı kesimlerin şimdilerde "IMF ile bir an evvel anlaşılsın" diye ısrar etmeleri anlamlı. İstiyorlar ki, IMF'den milyarlarca dolar borç alınsın, onlara arka çıkılsın. O olmasa bile kurun dizginlenmesi yeter. Fatura ise her zamanki gibi devlet aracılığıyla bütün millete çıkar.

Uzun zamandır konuşulan "kazancı döviz cinsinden olmayanlar döviz cinsinden borçlanmasın" uyarılarının ne kadar yerinde olduğu şimdi ortaya çıkmıyor mu?


20 Şubat 2009, Cuma
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=817278&title=ozel-sektorun-borc-durumu

ally_mcbeal
21-02-2009, 13:40
Fikret Bila
Sevigen doğru olanı yaptı
21 Şubat Cumartesi 2009


CHP Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Sevigen bu görevinden istifa etti. Sevigen, doğru olanı yaptı.
Sevigen’in, aracılık yaptığı arsa satışı sonrasında, arsayı alan firmayla yüzde 8 oranında kâr ortaklığı öngören bir sözleşme yaptığı basına yansımıştı. Sevigen, savunmasında, evini satarak bu şirkete ortak olmayı düşündüğünü, ancak evini satamadığı için sözleşmenin iptal edildiğini söylemişti. Bu arada yaptığının etik olmadığını, ancak istifasını gerektirecek derecede de vahim bir durum yaratmadığını belirtmişti. Bir kuruş almadığını, imar değişikliğinin söz konusu olmadığını da özellikle vurgulamıştı.
CHP lideri Deniz Baykal da Sevigen’i dinlemiş, olayı AKP’deki Şaban Dişli olayı gibi görmediğini yansıtmıştı. Baykal, Sevigen’in girişimini doğru bulmamakla beraber olumsuz bir vicdani kanaat oluşturmamıştı.

Baykal’ın sözleri
Sevigen, başlangıçta istifa etmeyi düşünmüyordu, kanımca, Baykal’ın NTV’de yaptığı değerlendirme, istifa kararı almasında etkili oldu.
Baykal, söz konusu değerlendirmesinde, ortada bir yolsuzluk, para alışverişi, imar değişikliği olmadığını, bununla birlikte, Sevigen’in “işgüzarlık” yaptığını belirtmişti. Aracı olduktan sonra arsayı alan firmanın teklifiyle ilgilenmesini yanlış bulduğunu söylemişti.
Baykal’a göre Sevigen, mağduriyete düşmüş arsa sahibine alıcı bulduktan sonra, gerisiyle ilgilenmemeliydi. Satıştan sonra gelen ortaklık teklifini kabul etmemeliydi.
CHP liderinin bu sözlerinden sonra Sevigen’in, durumu bir kez daha daha değerlendirdiği ve istifa kararı aldığı anlaşılıyor.

Kılıçdaroğlu faktörü
Sevigen’i istifa noktasına getiren önemli faktörlerden birinin de CHP’nin İstanbul belediye başkan adayı Kemal Kılıçdaroğlu olduğunu söyleyebiliriz.
Kılıçdaroğlu iki yönüyle istifa kararında etkili oldu:
1- Milliyet’i ziyareti sırasında Sevigen’in açıklamasını televizyondan dinleyen Kılıçdaroğlu, “Gereğini yapmalı” diyerek beklentisini açıkladı.
2- Kılıçdaroğlu, CHP açısından bir dürüstlük ve yolsuzluklarla etkili mücadele sembolü haline geldi. Sevigen’in yerinde kalması Kılıçdaroğlu’nun bu konumunu ve İstanbul’daki seçim yarışını olumsuz etkileyecekti.

Başbakan’ın eleştirisi
Bir diğer faktör de Sevigen’in görevde kalmasının seçim kampanyası boyunca CHP’nin aleyhine kullanılacağı gerçeğiydi. Nitekim Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, mitinglerde ima yoluyla da olsa bu konuyu işlemeye başlamıştı.
AKP’nin bu tür olaylar karşısında gereğini yaptığını, bazı ilçe başkanları ve belediye başkanlarını partiden ihraç ettiğini vurgulayan Erdoğan, aynı özeni CHP’den bekledikleri mesajını veriyordu.

Gölge olmamalı
CHP, seçim kampanyasını dürüstlük ve yolsuzluk, kayırmacılık, usulsüzlükle mücadeleye oturttu. Seçimlerde en önemli sermayesi ve kozu bu. Böyle bir seçim kampanyasının üzerinde en küçük bir gölge olmamalı. Sevigen’in aracı olduğu şirkete ortak olma girişiminde bulunması önemli bir çelişki ve gölge oluşturdu.
Sevigen’in de yaptığının etik olmadığını kabul ve ifade etmesinden sonra, bu görevde kalması CHP’ye, Baykal’a ve Kılıçdaroğlu’na zarar verecekti.
Sevigen, biraz gecikmeli de olsa doğru olanı gördü.

yosun
21-02-2009, 15:36
"Baltalı İlah Zagor"un Gölgesinde Çöken Bir Ülke


Ergenekon, Davos, lanlı-lunlu gündemlerden çıkıp ülkenin ne hale geldiğini göremiyoruz. Baltalı ilah Zagor’un Paris Hilton’u gölgede bırakan bilinçli verdiği firikik sayesinde her birimiz çizgi film kahramanı gibi gölgelerle savaşıyoruz. Bu arada ülke ayaklarımızın altından kayıyor, haberimiz yok.

Toplum ürkütücü bir kaosa doğru sürükleniyor. Kısa sürede inanılmaz servetlerin sahibi olanlar tabii ki “ülkede kriz yok” diyecek. Onlar için şimdilik bir kriz yok.

Kaşla göz arası “2B orman talan yasası” çıktı. Yasa baltalı ilahın Davos çığlıkları arasında karambole gitti. Muhalefet firikik peşinde veya onlar da yasayı onaylıyor ki hiç konu etmiyor. “Bu yasa çıkacak diye olsa gerek, geçen yıl bol bol orman yakılmıştı.”

Hayvancılık üzerinde garip oyunlar oynanıyor. Zaten Suriye üzerinden giren sağlıksız “hormonlanmış” kaçak etler canımıza okudu. Şimdi de Tarım Bakanı yeni bir proje başlattı, adına EMBRİYO TRANSFERİ deniyor.

Küreselci tohum şirketlerine dünyanın kaynağını aktarmaya hazırlanan Tarım Bakanlığı, EMBRİYO TRANSFERİ yöntemiyle acaba ne kadar kaynak aktarmaya hazırlanıyor?

Muhalefet ve sözde basının bu konu hakkında bir fikri var mı?

Çıkarılan ucuz gürültülerin gerisinde bir toplum eriyor, çürüyor.

Türkiye’de 5 liraya kadar düşen ve kullanımı giderek yaygınlaşan uyuşturucu hakkında araştırma yapacak basın var mı? Uyuşturucu ülke içinde niye patladı?

Artık bu tür konuların haber değeri yok mu(!)?

TMSF’nin olan bir kanal çalışanı anlatıyordu. Otururken sıradan birşey gibi esrar çekildiğini ve ahlakın nasıl dibe vurduğunu….

Ne ala memleket… Dibe çökmüş, değerlerini yitirmiş, esrar partilerinde alem yapan sanatçılar… Esrar çekip halkın karşısına çıkan televizyoncular. Halkı bunlar mı aydınlatacak?

Ulusal kanallarda “varoşların meydanlarına kurulan düğünlerdeki gibi” şıkır şıkır oynayan, Türkçe bile konuşmaktan aciz soytarılar… Bu televizyonların cahil –korkak –yalaka yayın yönetmenleri…

Türk erkeği onurlu idi. Kadın parası yemezdi. Jigolalık aşağılanırdı. Oysa artık erkek fahişeler ortalarda kol geziyor.

Gidin sahillere, 17-18-20 yaşlarında ki gençler para karşılığı yaşlı turist kadınlarla beraber oluyor.

Taksim-Beyoğlu civarında gencecik çocuklar “üniversite öğrencileri dahil” para için paralı yaşlı kadın ve erkek peşinde dolanıyor. Karnı doysun, kalabileceği bir yer olsun diye...

Fuhuş hakkında bir rapor tutan var mı? Kontür karşılığında yatan ortaokul ve lise öğrencilerinden haberdar mısınız? Bazı otel adı altında fuhuş yapılan yerlerde ilk öğretim çocukları bile var iddialarını duyanınız var mı? Biz fuhuşta çocukların kullanılmazsını Filipinler ve Tayvan gibi ülkeler için duyardık. Şimdi Türkiye…

Olsun canım, müslüman bir Cumhur Başkanımız ve Başbakanımız var ya… Onlar dua eder, bütün günahlar temizlenir maşallah(!)…

Alın size çöken, kokuşmuş bir toplum.

Gidelim Doğu ve Güneydoğu’ya. Hani “demokratik açılım” yalanı var ya… O yalanların altında ki bataklığı karıştırın, iğrenç kokular gelir.

Toprak reformu yapılmamış, ağalık sistemi çözülmemiş bir bölgede pay-pas çözümler kocaman bir yalandan ibarettir! 30 kişinin bir odada uyuduğu bir bölgede sağlıklı bir insan yetişeceğini düşünmek tam bir geri zekalılıktır.

O bölgede inanılmaz boyutta enses var. Yüreği yeten bir muhabir bulursanız araştırsın. Kızlar tecavüz sonrası öldürülüyor, kaçabilen kızlar dağa çıkıyor. İki ölümden birini seçip sonra da, dağda ki eşkıyanın yatağını ısıtıyor. Bu kızların bu devleti de, kendi içinden çıktığı insanları da sevmesi mümkün mü? Bu çirkefin içinde yetişen kız sonunda canlı bomba olabilecek kadar şuursuzlaşabiliyor.

Sadece kızlar mı? Erkek çocuklar da aynı tacizlere maruz kalıyor. Eşcinsellerin yıllardır en ağırlıklı hangi bölgeden çıktığına bakarsanız problemin cevabını da bulursunuz.

DTP’nin soyadı Türk olan “toprak ağası” bir vekili var. Yani o çürümüşlükte en büyük payı olanlardan biri. Şimdi “Kürt problemi” diyor. Bir akıllı da çıkıp “oraların en büyük problem sizsiniz” , o halkı siz sömürüyorsunuz diyemiyor.

Güneydoğu ne zaman T.C. kanunları ile yönetildi? 4 Kadın almaya , küçücük kızların berdel olmasına siyasiler, avukatlar, savcılar ve hatta doktorlar göz yummadılar mı?

Ülkenin batısında kanunlar uygulanırken doğusunda gelenekleri kanun yerine koymadılar mı?

Yıllardır her parti toprak ağalarını seçim listesinde en başa koymadı mı?

Şimdi bu kokuşmuşlukda boy veren ve kan kokusu ile beslenen PKK’nın hesabı askerden soruluyor.

Gelelim bilimsellikten adım adım nasıl uzaklaştırıldığımıza.

Hangi kanalı açsanız hangi otun-çöpün neye iyi geleceğini anlatan bir zat arzı endam ediyor. Tıp “tababet” denilen bir bilim dalı sanki yok. Ben alternatif tıbbı reddeden bir insan değilim. Yardımcı tedaviye evet ama bu programlar başka bir şey.

Bilim sanki özellikle değersizleştiriliyor. Bir kısım televizyonlar ezilmiş zavallı insan figürleri üzerinden sürekli kaderciliği işliyor. Zalimin zulmüne sabrederlerse zalimin eninde sonunda cezasını bulacağını işleyerek insanları işlevsiz hale getiren uyuşturucu programlar yapıyorlar.

Türkiye artık hedefi olmayan, kolay kazanma yolunu seçmiş insanların ülkesi oldu. Bütün kurumlar güven kaybetti. Hızlı bir şekilde Ortadoğu bataklığına sürükleniyoruz.

Bakınız, özelleşme yalanı ile ülke tarumar edildi ve vahşi kapitalizmin eline acımasızca terk edildi. Sahtekar basın “her ülke bunu yapıyor” yalanı ile halkı celladının kucağına itti.

Çin bile özelleştirme yaparken ülkesini koruyan yasalar ile özelleştirmelerini yaptı.

6 yıldır siz bir iş sahası açıldığını duydunuz mu? Üretime yönelik bir haber duydunuz mu? Sadece ülkeyi ucuz işçilik cennetine çeviren temizlik şirketleri kuruldu. Bu şirketlerde insanlar asgari ücretle çalışıyor. Kurulan güvenlik şirketleri tek tek yabancılara satıldı.

Enerji ile ilgili hiçbir yatırım yapılmadı. Türkiye yakın zamanda enerji problemi ile karşı karşıya kalabilir.

Türkiye’de sanat, edebiyat alanında ciddi anlamda bir haber duyamıyoruz.

Fakir ve din edebiyatı yaparak gelenler “tek değer para” noktasına kilitlenip herkese tepeden bakan bir kibre büründüler.Üstelik nasıl kazanıldığının da hiç önemi yok, yeterki para olsun.

Kaç bilim adamımızın makalesi yayınlanıyor?

Oturmuş 3.dünya ülkesi söylemleri ile tatmin oluyoruz. İsrail’i beğenmeyelim ama kaç bilimsel projeye kaç yahudi imza atmış bakın isterseniz.

Dünya nano teknoloji ile uğraşırken biz hangi otun –çöpün neye iyi geleceğini konuşuyoruz.

Kaderci, alt kültürün hakim olduğu, kokuşmuş bir yığınlaşmaya doğru hızla gidiyoruz.

Bizim sadece “gölgelerin gücü adına” diye bağıran bir başbakan problemimiz yok, o gölgelerin peşinde koşan muhalefet ve "Abdi İpekçi, Çetin Emeç’in öldürtülmesi" ile başlayan "gazetesiz gazetecilik" problemimiz de var…

Gerisi bir sonra ki yazıya…

Ve "baltalı ilah Zagor"un peşinde uçuruma sürüklenen bir ülke…

Unutmayın, arının balını almak için tütsü yakılır.

Zahide Uçar

balaban
21-02-2009, 17:18
Kuran'dan çarşafa! Kömürden dolaba!
Atatürk, Mersin'e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:

- Bu köşk kimin?

- Kirkor'un...

- Ya şu koca bina?

- Yorgo'nun...

- Ya şu?

- Salamon'un...

Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:

- Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz?

Toplananların arkalarından bir köylünün sesi duyulur:

- Biz mi nerede idik?

Biz Yemen'de, Tuna boylarında, Balkanlar'da, Arnavutluk dağlarında, Kafkaslarda, Çanakkale'de, Sakarya'da savaşıyorduk paşam...

Atatürk bu hatırasını naklederken, "Hayatımda cevap veremediğim yegâne insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştu" der dururdu... (Köymen, Hulusi. Atatürk'ü Anmak kitabından, s. 260)

"Şimdi aradan yıllar geçti, oturmuşum bir köşeye kendi kendime soruyorum:

- Bu gemi kimin?

- Başbakan'ın oğlunun.

- Bu televizyonlar kimin?

- Başbakan'ın arkadaşlarının.

- Bu kaçak villa kimin?

- Bakan'ın annesinin.

Kendi kendime kızıp: Peki sen ne yaptın? diye soruyorum.

- Biz mi ne yaptık?

Biz terörle mücadele için canlarımızı verip yıllarımızı dağlara gömüyorduk.

Onlar koltuğu paraya, onlar terörü paraya, onlar halkımızın çaresizliğini paraya tahvil ederken!" (Erdal Sarızeybek)

Yukardaki metin dün bana elektronik posta olarak geldi. Diğer gazetecilere de gitmiştir. Değerli bir okur, bu metnin, gazete köşesinde de yayınlanmasını ve çok sayıda kişinin okumasını istiyor. Gerçekten de siyaset, "çaresiz insanların oylarını alarak servet büyütme mesleği" haline geldi.

Son tabloya bakın.

CHP çarşafa açılıyor.

Kuran'a sarılıyor.

AKP, valiler aracılığıyla "çaresizlere beleş kara kömür dağıtıyordu" şimdi valileri, "çaresizlere beleş buzdolabı, çamaşır makinesi, ütü türü beyaz eşya dağıtmaya" yönlendiriyor. Seçimler bu ortamda yapılacak. Başbakan'ın oğlu bir gemi daha alacak, İstanbul Belediye Başkanı'nın 4 yılda 4'ten 12'ye çıkan muhallebici dükkanı sayısı, 24'e çıkacak. Devlet Bakanı Egemen Bağış, bakan olduktan 15 gün sonra "eşiyle Vakko mağazası" açacak. AKP'li Belediye Başkanı'nın danışmanının evinde dolar dolu 3 çelik kasadan biri çalınacak... Halkın çaresizliğini avlamak için de seçim öncesinde "Kuran'dan çarşafa, kara kömürden beyaz eşyaya..." oy çoğaltma oltaları sarkıtılacak.





***




UNUTMA!

Tam 150 gün doldu.

Dosya henüz gelmedi.

Fakat haber geldi.

Dosya yola çıkmış, geliyormuş. Acaba kaç hafta sürer? Almanca'dan Türkçe'ye tercüme edilecek, tercüme nasıl yapılacak, kim yapacak, kaç ayda yapacak? Şüphelenmeye devam edelim. Okurum Kamil Kadıoğlu, bir örnek göndermiş:

"Civil engineer."

Türkçe lügat karşılığı:

"İnşaat mühendisi."

"Civil engineer."

Tercüme bürosunun tercümesi:

"Sivil mühendis."

Tercümede olabilecekleri görüyorsunuz degil mi? Okurum Mustafa Tokgöz de; "Acaba dosya Almanya'da iken ayıklanmaya uğradı mı? Acaba bazı eklemeler yapıldı mı? Acaba oradaki 'tadilat'yeterli görülmeyip, burada da tadil edilebilir mi?" diye soruyor. Mustafa Tokgöz de şüphelenmekte haklıdır, dosyayı bu kadar geciktiren güç, her şeyi yapabilir. Okurum Demet Erel de "bir Sivil Dosya Gözetleme Ekibi oluşturulması" önerisinde bulunuyor.

Unutma!

Önemlidir!


Necati Doğru

hamza34
21-02-2009, 17:19
tşk sn yosun

toplumsal ve uyarıcı geleceğimizi gören bir yazı gerekli önlemleri alır umarım devlet büyükleri..

kumralada
21-02-2009, 21:55
BAŞBAKAN’IN OĞLU BURAK’IN VİLLA OFİSİNİ KİM, KAÇA ALDI?


İstanbul’un güzide semti Emirgan sırtlarında Reşit Paşa adında bir muhit var.

Muhitte, Aykan Sokak 10 numarada da güzel bir villa vardır.

Bir genç adam, bir gün Aykan 10 numaradaki villayı gezer ve pek beğenir.

Kısa süre sonra bir başka adam gelir ve villa sahibine “Kaça satarsınız” diye sorar.

Villanın sahibi bir Avusturyalıdır. Avusturyalı, mülkünü satmak niyetinde olmadığını için uçuk bir fiyat söyler: “Bir milyon yedi yüz bin dolara satarım.”

Alıcı, hiç üstelemez ve pazarlık yapmaz, “tamam” der.

Avusturyalı mülk sahibine 500 bin dolar nakit ön ödeme yapar. Villanın içinde kiracı vardır, çıkması beklenir ve nihayetinde tapu devri de yapılır. Devir esnasında bedelin bakiyesi, yani bir milyon 200 bin dolar ödenir.

Dikkat edin, paralar hep nakit ödeniyor.

Genç adam çok mutlu olur ve ortağı olduğu şirket villaya taşınır.

Bu genç adam Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük oğlu Ahmet Burak’tır.

Villanın satın alınma hikayesini muhatabından yani Ahmet Burak Erdoğan’dan teyit etme imkanımız olmadı ancak bilginin geldiği kaynaklarımız güvenilirdir.

Ahmet Burak Erdoğan’ın ortağı olduğu hangi şirket Aykan 10 numaraya taşınır?

Şirketin adı: Bumerz Denizcilik ve Ticaret Anonim Şirketi.

İyi güzel de, bir milyon 700 bin dolarlık bu şirketin sermayesi ne kadardır dersiniz?

Şirket sermayesi, Aykan 10 numaraya taşınırken 1 milyon liradır. Yani villanın fiyatı, şirket sermayesini aşıyor. Peki, paraları nakit ödeyen kim? Burak Erdoğan mı yoksa bir büyüğü mü?

Şöyle bir itiraz gelebilir. Şirket belki de çok iyi kazanıyordur ve villayı kendi parasıyla satın almıştır. Bu da mümkün ancak bunun için şirket tarihçesini incelemekte fayda var.

Bumerz şirketinin ilk adı Turkuaz’dır. Aralarında Burak Erdoğan’ın bulunduğu beş ortak, 10 Nisan 2006’da bir milyon lira sermaye ile Turkuaz’ı kurar. İlk adres Üsküdar İmrahor mahallesindedir. Ortaklar arasında Başbakan’ın ağabeyi Mustafa Erdoğan, eniştesi Ziya İlgen ile 2001 yılında Burak Erdoğan’ın kayınpederi olan Osman Ketenci yer alır.

Burak Erdoğan, 250 bin liralık sermaye ile şirketin yüzde 25’ine sahiptir. Yüzde 25’er pay sahibi diğer iki isim ise büyük enişte İlgen ile amca Erdoğan’dır.

Aradan 5 ay geçer, olağanüstü genel kurul toplanır.

Genel kurul, plakçılar çarşısı olarak bilinen Unkapanı’ndaki IMÇ 2’inci blokta gerçekleştirilir. Şirketin yeni unvanının Bumerz’e dönüştürülmesi ve şirketin bir milyon 750 bin dolara satın alınan Aykan 10 numaradaki yeni mekanına taşınması kararı alınır. Resmi kayıtlara göre bu tarihte şirket sermayesi halen bir milyon liradır.

Aradan 6 ay geçer, ortaklar yeniden bir araya gelir.

Bumerz’in 2006 yılı olağan genel kurulunu 7 Şubat 2007 tarihinde toplar. Şirket sermayesi bir milyon liradan iki milyon liraya yükseltilir. Burak Erdoğan’ın sermaye taahhüdü de 250 bin liradan 500 bin liraya yükseltilir.

Ne tempo değil mi?

Nisan 2006’da bir milyon lira sermaye ile şirketi kur. Beşinci ayın sonunda bir milyon 750 bin dolara villa ofis al. Altı ay sonra da sermayeni 2 milyon liraya çıkar.

İlginç olan ise, Şubat 2007 tarihinden sonra sermaye artırımı filan olmaması. Oysa işe son derece hızlı başlamışlardı. Acaba işler mi pek iyi değil?

Unutmadan küçük bir not daha aktaralım. Burak Erdoğan’ın villa komşuları arasında Remzi Gür ile Sudan ve İran’da petrol ve gaz kuyuları alan çok zengin bir başka aile dostu daha bulunuyor.

Odatv.com

yosun
22-02-2009, 13:46
Şaban’ın Recep’leşmesi


Recep İvedik 2 filmini ilk üç günde 1 milyon üç yüz bin kişi izlemiş. Belli ki birincisi gibi, bu film de rekor kıracak.

Bu olayı sadece bir sinema başarısı olarak değil, toplumun yüzüne tutulan bir ayna olarak görmekte yarar var.

Türk toplumu, Recep İvedik’te kendisini seyrediyor. Özellikle büyük şehirlerde sokağa çıktığınızda karşılaştığınız on kişinin sekizi ona benziyor.

Bu açıdan “toplumsal bir fenomen karşısındayız!” demek herhalde yanlış olmaz.



***


Eskiden Kemal Sunal filmleri çok tutulduğu için, insanın aklına ister istemez Şaban tiplemesi ile Recep İvedik tiplemesini karşılaştırmak geliyor.

Şaban, büyük göçün başlangıcında köyden şehre yeni gelen, alçakgönüllü gecekondu mahallelerinde oturan, başını döndüren şehir karşısında köy safiyeti taşıyan, etrafa şaşkın şaşkın bakan bir tipti.

Şehrin katakullilerine aklı ermezdi.

Yüksek binalara bakarken şapkası düşerdi. Gördüklerine hayran olurdu. Karşısına çıkan kızın yüzüne bakarken ağzını toplayamazdı.

Şaban zamanla şehre alıştı. Oturduğu gecekondunun yerine kaçak bir bina dikti, altına da bir dükkân açtı. Akrabalarıyla birlikte siyasi bir partinin yandaşları arasına girdiği için himaye edildi.

Artık kentlilere çekinerek bakmıyordu, eline para geçmişti.

Kentli kızları aşağılıyor, sokakta karşısına çıkanlara amaçsızca kötülük ediyor, ikide bir “Haaayt ulan!” diye bağırıyor, milli maçlardan sonra silah sıkıyordu.

Yüzünden o insani gülümseme silinmiş, tam tersine gördüklerini aşağılayan, hakaret eden bir nefret anlatımı yerleşmişti.

Kentin yeni efendisiydi o ve eski efendileri aşağılama hakkına sahipti.

Böylece Şaban Recep’leşti. Ve Türk toplumu kendi yüzünü Şaban’da değil, bu yeni Recep’te görmeye başladı.

Çünkü Şaban’lar hızla azalıyor, Recep’ler ise her geçen gün artıyordu.

İstanbul’un “kodamanlarını” önüne diziyor ve “Adam olun laaan!” diye bağırıyordu.


***


Bu dönüşümü siyasi bir gelişme sananlar fena halde yanılır. Mesele kültürün değişimidir. Bu toplumun kültürü değişti, başkalaştı.

Şaban’lar Recep’leştikten sonra, kendisine uygun yerel ve genel iktidarları elbette bulacaktı. Bir sonuçtu bu.

Otuz yılı aşkın bir süredir, medya başta olmak üzere birçok kurum “Recep’leşmeyi”, yani lumpenleşmeyi destekledi.

İstanbul’un sözüm ona “elit” leri, gazeteleri ve televizyonlarıyla Şaban’ın Recep’leşmesine müthiş destek verdi.

Aydınlar lumpenlere bayıldılar, onları başlarına çıkardılar.

Müzik müzik olmaktan çıktı, haykırışlar ve böğürtüler haline dönüştü; İstanbul’un görünümü değişti; televizyonlar insan soyuna yakışmayacak rezilliklere açtılar ekranlarını.

Böylece cehenneme giden yolun taşlarını döşemiş oldular.

Siyasi partiler ayrım tanımadan Recep’leşen topluma kucak açtı. Kendileri de Recep’leştiler.

Sonuç ortada. Ey anlı şanlılar!

Bundan sonra bu süreci tersine çeviremezsiniz. Biz size yıllar boyunca bu gözlemleri aktarıp; kültür, değerler, gelenekler falan dedikçe kös dinlediniz.

Şimdi sizi de yutmaya başlayan ve sonunda yok edecek olan yeni toplum hepinize hayırlı olsun.

Zülfü Livaneli

ÖZDOĞAN77
22-02-2009, 19:31
Ergenekon, Davos, lanlı-lunlu gündemlerden çıkıp ülkenin ne hale geldiğini göremiyoruz. Baltalı ilah Zagor’un Paris Hilton’u gölgede bırakan bilinçli verdiği firikik sayesinde her birimiz çizgi film kahramanı gibi gölgelerle savaşıyoruz. Bu arada ülke ayaklarımızın altından kayıyor, haberimiz yok.



Toplum ürkütücü bir kaosa doğru sürükleniyor. Kısa sürede inanılmaz servetlerin sahibi olanlar tabii ki “ülkede kriz yok” diyecek. Onlar için şimdilik bir kriz yok.

Kaşla göz arası “2B orman talan yasası” çıktı. Yasa baltalı ilahın Davos çığlıkları arasında karambole gitti. Muhalefet firikik peşinde veya onlar da yasayı onaylıyor ki hiç konu etmiyor. “Bu yasa çıkacak diye olsa gerek, geçen yıl bol bol orman yakılmıştı.”

Hayvancılık üzerinde garip oyunlar oynanıyor. Zaten Suriye üzerinden giren sağlıksız “hormonlanmış” kaçak etler canımıza okudu. Şimdi de Tarım Bakanı yeni bir proje başlattı, adına EMBRİYO TRANSFERİ deniyor.

Küreselci tohum şirketlerine dünyanın kaynağını aktarmaya hazırlanan Tarım Bakanlığı, EMBRİYO TRANSFERİ yöntemiyle acaba ne kadar kaynak aktarmaya hazırlanıyor?



Muhalefet ve sözde basının bu konu hakkında bir fikri var mı?

Çıkarılan ucuz gürültülerin gerisinde bir toplum eriyor, çürüyor.

Türkiye’de 5 liraya kadar düşen ve kullanımı giderek yaygınlaşan uyuşturucu hakkında araştırma yapacak basın var mı? Uyuşturucu ülke içinde niye patladı?




Artık bu tür konuların haber değeri yok mu(!)?

TMSF’nin olan bir kanal çalışanı anlatıyordu. Otururken sıradan birşey gibi esrar çekildiğini ve ahlakın nasıl dibe vurduğunu….

Ne ala memleket… Dibe çökmüş, değerlerini yitirmiş, esrar partilerinde alem yapan sanatçılar… Esrar çekip halkın karşısına çıkan televizyoncular. Halkı bunlar mı aydınlatacak?

Ulusal kanallarda “varoşların meydanlarına kurulan düğünlerdeki gibi” şıkır şıkır oynayan, Türkçe bile konuşmaktan aciz soytarılar… Bu televizyonların cahil –korkak –yalaka yayın yönetmenleri…

Türk erkeği onurlu idi. Kadın parası yemezdi. Jigololuk aşağılanırdı. Oysa artık erkek fahişeler ortalarda kol geziyor.

Gidin sahillere, 17-18-20 yaşlarında ki gençler para karşılığı yaşlı turist kadınlarla beraber oluyor.

Taksim-Beyoğlu civarında gencecik çocuklar “üniversite öğrencileri dahil” para için paralı yaşlı kadın ve erkek peşinde dolanıyor. Karnı doysun, kalabileceği bir yer olsun diye...

Fuhuş hakkında bir rapor tutan var mı? Kontür karşılığında yatan ortaokul ve lise öğrencilerinden haberdar mısınız? Bazı otel adı altında fuhuş yapılan yerlerde ilk öğretim çocukları bile var iddialarını duyanınız var mı? Biz fuhuşta çocukların kullanılmazsını Filipinler ve Tayvan gibi ülkeler için duyardık. Şimdi Türkiye…

Olsun canım, müslüman bir Cumhur Başkanımız ve Başbakanımız var ya… Onlar dua eder, bütün günahlar temizlenir maşallah(!)…

Alın size çöken, kokuşmuş bir toplum.

Gidelim Doğu ve Güneydoğu’ya. Hani “demokratik açılım” yalanı var ya… O yalanların altında ki bataklığı karıştırın, iğrenç kokular gelir.

Toprak reformu yapılmamış, ağalık sistemi çözülmemiş bir bölgede bay-pas çözümler kocaman bir yalandan ibarettir! 30 kişinin bir odada uyuduğu bir bölgede sağlıklı bir insan yetişeceğini düşünmek tam bir geri zekalılıktır.

O bölgede inanılmaz boyutta ensest var. Yüreği yeten bir muhabir bulursanız araştırsın. Kızlar tecavüz sonrası öldürülüyor, kaçabilen kızlar dağa çıkıyor. İki ölümden birini seçip sonra da, dağda ki eşkıyanın yatağını ısıtıyor. Bu kızların bu devleti de, kendi içinden çıktığı insanları da sevmesi mümkün mü? Bu çirkefin içinde yetişen kız sonunda canlı bomba olabilecek kadar şuursuzlaşabiliyor.

Sadece kızlar mı? Erkek çocuklar da aynı tacizlere maruz kalıyor. Eşcinsellerin yıllardır en ağırlıklı hangi bölgeden çıktığına bakarsanız problemin cevabını da bulursunuz.

DTP’nin soyadı Türk olan “toprak ağası” bir vekili var. Yani o çürümüşlükte en büyük payı olanlardan biri. Şimdi “Kürt problemi” diyor. Bir akıllı da çıkıp “oraların en büyük problem sizsiniz” , o halkı siz sömürüyorsunuz diyemiyor.
Güneydoğu ne zaman T.C. kanunları ile yönetildi? 4 Kadın almaya , küçücük kızların berdel olmasına siyasiler, avukatlar, savcılar ve hatta doktorlar göz yummadılar mı?

Ülkenin batısında kanunlar uygulanırken doğusunda gelenekleri kanun yerine koymadılar mı?

Yıllardır her parti toprak ağalarını seçim listesinde en başa koymadı mı?

Şimdi bu kokuşmuşlukda boy veren ve kan kokusu ile beslenen PKK’nın hesabı askerden soruluyor.




Gelelim bilimsellikten adım adım nasıl uzaklaştırıldığımıza.

Hangi kanalı açsanız hangi otun-çöpün neye iyi geleceğini anlatan bir zat arzı endam ediyor. Tıp “tababet” denilen bir bilim dalı sanki yok. Ben alternatif tıbbı reddeden bir insan değilim. Yardımcı tedaviye evet ama bu programlar başka bir şey.

Bilim sanki özellikle değersizleştiriliyor. Bir kısım televizyonlar ezilmiş zavallı insan figürleri üzerinden sürekli kaderciliği işliyor. Zalimin zulmüne sabrederlerse zalimin eninde sonunda cezasını bulacağını işleyerek insanları işlevsiz hale getiren uyuşturucu programlar yapıyorlar.

Türkiye artık hedefi olmayan, kolay kazanma yolunu seçmiş insanların ülkesi oldu. Bütün kurumlar güven kaybetti. Hızlı bir şekilde Ortadoğu bataklığına sürükleniyoruz.

Bakınız, özelleşme yalanı ile ülke tarumar edildi ve vahşi kapitalizmin eline acımasızca terk edildi. Sahtekar basın “her ülke bunu yapıyor” yalanı ile halkı celladının kucağına itti.

Çin bile özelleştirme yaparken ülkesini koruyan yasalar ile özelleştirmelerini yaptı.

6 yıldır siz bir iş sahası açıldığını duydunuz mu? Üretime yönelik bir haber duydunuz mu? Sadece ülkeyi ucuz işçilik cennetine çeviren temizlik şirketleri kuruldu. Bu şirketlerde insanlar asgari ücretle çalışıyor. Kurulan güvenlik şirketleri tek tek yabancılara satıldı.

Enerji ile ilgili hiçbir yatırım yapılmadı. Türkiye yakın zamanda enerji problemi ile karşı karşıya kalabilir.

Türkiye’de sanat, edebiyat alanında ciddi anlamda bir haber duyamıyoruz.

Fakir ve din edebiyatı yaparak gelenler “tek değer para” noktasına kilitlenip herkese tepeden bakan bir kibre büründüler.Üstelik nasıl kazanıldığının da hiç önemi yok, yeterki para olsun.

Kaç bilim adamımızın makalesi yayınlanıyor?

Oturmuş 3.dünya ülkesi söylemleri ile tatmin oluyoruz. İsrail’i beğenmeyelim ama kaç bilimsel projeye kaç yahudi imza atmış bakın isterseniz.

Dünya nano teknoloji ile uğraşırken biz hangi otun –çöpün neye iyi geleceğini konuşuyoruz.

Kaderci, alt kültürün hakim olduğu, kokuşmuş bir yığınlaşmaya doğru hızla gidiyoruz.

Bizim sadece “gölgelerin gücü adına” diye bağıran bir başbakan problemimiz yok, o gölgelerin peşinde koşan muhalefet ve "Abdi İpekçi, Çetin Emeç’in öldürtülmesi" ile başlayan "gazetesiz gazetecilik" problemimiz de var…

Gerisi bir sonra ki yazıya…

Ve "baltalı ilah Zagor"un peşinde uçuruma sürüklenen bir ülke…

Unutmayın, arının balını almak için tütsü yakılır.



İnternetajans/ [email protected].tr

asagir
22-02-2009, 22:04
Menderes’in zinasını “aşk” diye yazıyorlar!
Yazı ve şiir tarihi boyunca ne kadar çok tarifi yapıldı: Bir eylem. Bir saldırı. Bedensel ihtiyaç. Ruhsal yücelme. Bir av. Duyguyu metalaştırma. Kirlenmenin bir başka yolu. Hürriyetten kaçmanın bir başka aracı. Kendini esir kılmanın cinneti.

Bir duygu.

Bir oyun.

Hormonun dürtmesi.

Bir kişilik gösterisi.

Ruhsal bir problem. Bir mikro görüntü. Bir pataloji. Bir sahne oyunu. Kişinin özveri ihtiyacını; “Senin için ölebilirim” diye ifade edebilmesinin bir başka biçimi.

Saf sevgi.

Bir sahiplenme.

Tekelci bir ihtiras.

Bir bakıma sapıklık.

Aşırı ego şişmesi.

Kişinin “aklın ışığı dışına çıkarak” kendine biçtiği bir seneryo. Travmatik bir deneyim. Bir tür “terapi” diyen de var. Bence en iyi tarifi büyük şair Neyzen Tevfik; “Çıt işitsem gelen odur sanırım...” dizesiyle yapmıştır. Son 20 yıl içinde bizim gazetelerde bazı arkadaşlar; kendilerini “aşkın yazarı” olarak ilan ettiler. TV programları da yapıp, “aşkların belgeselini” makas-macun-kes-yapıştır yönetmiyle çektiler, çekiyorlar.



***


Varsın çeksinler.

Aşk yazarı olsunlar.

Kimseye zararı yok.

Fakat “İnsan Atatürk’ün aşkları...” derken dün gazetelere baktım eski başbakanlardan rahmetli olmuş “Adnan Menderes’in yarı yaşında bir opera sanatçısı kadına devlet desteğiyle kotarılmış zinasını” da cinsel amaç taşımayan saf sevgi unsurlarıyla bütünleşmiş bir yüce aşk diye yazdılar.

Ayıptır!

Aşka haksızlıktır.

Adnan Menderes, Başbakan ve evli, 50 yaşında...Yüzde 56 oy desteği almış, kendini yasaların, Anayasa’nın, yargının, yürütmenin, basının üzerinde “dev ayanasında” görürken ve arkasında bir yığın dalkavuk ordusu; “Beyefendi.... Beyefendi...” diye el pençe olurken, yine evli 25 yaşında bir opera sanatıçısı kadını bir davette görüyor.

Kadın güzeldir, dişidir.

Başbakan Adnan, çapkındır.

Ege’de toprak ağasıdır.

Aileden çok zengindir.

Çapkınlığı ile ünlüdür.


***


Başbakan, Ziraat Bankası Genel Müdürü’nün verdiği davatte “Kim bu kadın” diye sorduğu anda dalkavuklar niyeti anlıyorlar. Kadının (öneceki gün 85 yaşında rahmetli olan Ayhan Aydan) telefonunu ve ev adresini temin ediyorlar. 20 yıllık evli 3 çocuk babası Başbakan, başbakanlığının gücünü kullanarak kadının operada görevli 6 yıllık kocasını, bir gece, bir görev için evden uzaklaştırıyor ve buluşmalar başlıyor. Kadının evine devletin siyah makam otosuyla geliyor. Gelir gelmez de önce banyoya girip yıkanıyor. Bizim çok hisli aşk yazarları; “banyoda yıkanmayı ve her üç günde bir kadının evine bir demet çicek göndermeyi” erkeğin bütün benliğiyle kadının ruhunda erimek arzusu(!) diye anlatıyorlar.

Başbakan eşinden ayrılmıyor.

İlişki böyle sürüyor.

Gazeteler biliyor.

Yazmıyor.

Zina gizleniyor.

Adı da aşk oluyor!


***


Bunun gerçek aşk olabilmesi için; daha başlangıçtan itaberen devlet destekli, makam arabalı, cinsel amaç taşımayan fakat saf, katıksız, temiz sevgi unusurlarıyla bütünleşmiş ve Başbakan’ın koltuğunu hemen bırakıp, eşinden de boşanarak bütün varlığını aşkı için eritecek duyarlılığa dönüştürmesi gerekirdi. Bizim yazar arkadaşlar, herhalde gerçek aşkı yaşayamadılar, tanışmadılar, bilmiyorlar. Aşkı küfürbaz maganda Recep İvedik kitle kültürünün saplantılı teması haline getirdiler.

Zinayı aşk yaptılar.

Aşka kıyıyorlar.

İnsan üzülüyor.
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Menderesin_zinasini_ask_diye_ yaziyorlar&tarih=22.02.2009&Newsid=224453&Categoryid=4&wid=108

balaban
23-02-2009, 00:09
BAŞBAKAN’IN OĞLU BURAK’IN VİLLA OFİSİNİ KİM, KAÇA ALDI?


İstanbul’un güzide semti Emirgan sırtlarında Reşit Paşa adında bir muhit var.

Muhitte, Aykan Sokak 10 numarada da güzel bir villa vardır.

Bir genç adam, bir gün Aykan 10 numaradaki villayı gezer ve pek beğenir.

Kısa süre sonra bir başka adam gelir ve villa sahibine “Kaça satarsınız” diye sorar.

Villanın sahibi bir Avusturyalıdır. Avusturyalı, mülkünü satmak niyetinde olmadığını için uçuk bir fiyat söyler: “Bir milyon yedi yüz bin dolara satarım.”

Alıcı, hiç üstelemez ve pazarlık yapmaz, “tamam” der.

Avusturyalı mülk sahibine 500 bin dolar nakit ön ödeme yapar. Villanın içinde kiracı vardır, çıkması beklenir ve nihayetinde tapu devri de yapılır. Devir esnasında bedelin bakiyesi, yani bir milyon 200 bin dolar ödenir.

Dikkat edin, paralar hep nakit ödeniyor.

Genç adam çok mutlu olur ve ortağı olduğu şirket villaya taşınır.

Bu genç adam Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın büyük oğlu Ahmet Burak’tır.

Villanın satın alınma hikayesini muhatabından yani Ahmet Burak Erdoğan’dan teyit etme imkanımız olmadı ancak bilginin geldiği kaynaklarımız güvenilirdir.

Ahmet Burak Erdoğan’ın ortağı olduğu hangi şirket Aykan 10 numaraya taşınır?

Şirketin adı: Bumerz Denizcilik ve Ticaret Anonim Şirketi.

İyi güzel de, bir milyon 700 bin dolarlık bu şirketin sermayesi ne kadardır dersiniz?

Şirket sermayesi, Aykan 10 numaraya taşınırken 1 milyon liradır. Yani villanın fiyatı, şirket sermayesini aşıyor. Peki, paraları nakit ödeyen kim? Burak Erdoğan mı yoksa bir büyüğü mü?

Şöyle bir itiraz gelebilir. Şirket belki de çok iyi kazanıyordur ve villayı kendi parasıyla satın almıştır. Bu da mümkün ancak bunun için şirket tarihçesini incelemekte fayda var.

Bumerz şirketinin ilk adı Turkuaz’dır. Aralarında Burak Erdoğan’ın bulunduğu beş ortak, 10 Nisan 2006’da bir milyon lira sermaye ile Turkuaz’ı kurar. İlk adres Üsküdar İmrahor mahallesindedir. Ortaklar arasında Başbakan’ın ağabeyi Mustafa Erdoğan, eniştesi Ziya İlgen ile 2001 yılında Burak Erdoğan’ın kayınpederi olan Osman Ketenci yer alır.

Burak Erdoğan, 250 bin liralık sermaye ile şirketin yüzde 25’ine sahiptir. Yüzde 25’er pay sahibi diğer iki isim ise büyük enişte İlgen ile amca Erdoğan’dır.

Aradan 5 ay geçer, olağanüstü genel kurul toplanır.

Genel kurul, plakçılar çarşısı olarak bilinen Unkapanı’ndaki IMÇ 2’inci blokta gerçekleştirilir. Şirketin yeni unvanının Bumerz’e dönüştürülmesi ve şirketin bir milyon 750 bin dolara satın alınan Aykan 10 numaradaki yeni mekanına taşınması kararı alınır. Resmi kayıtlara göre bu tarihte şirket sermayesi halen bir milyon liradır.

Aradan 6 ay geçer, ortaklar yeniden bir araya gelir.

Bumerz’in 2006 yılı olağan genel kurulunu 7 Şubat 2007 tarihinde toplar. Şirket sermayesi bir milyon liradan iki milyon liraya yükseltilir. Burak Erdoğan’ın sermaye taahhüdü de 250 bin liradan 500 bin liraya yükseltilir.

Ne tempo değil mi?

Nisan 2006’da bir milyon lira sermaye ile şirketi kur. Beşinci ayın sonunda bir milyon 750 bin dolara villa ofis al. Altı ay sonra da sermayeni 2 milyon liraya çıkar.

İlginç olan ise, Şubat 2007 tarihinden sonra sermaye artırımı filan olmaması. Oysa işe son derece hızlı başlamışlardı. Acaba işler mi pek iyi değil?

Unutmadan küçük bir not daha aktaralım. Burak Erdoğan’ın villa komşuları arasında Remzi Gür ile Sudan ve İran’da petrol ve gaz kuyuları alan çok zengin bir başka aile dostu daha bulunuyor.

Odatv.com


Tamamen şans:)

mterkan
23-02-2009, 00:13
Tamamen şans:)

Hanımefendi,
Özletmiştiniz...
Hoş geldiniz..:yes:

JAKO
24-02-2009, 10:48
Araplar neden birleşmez?
24 Şubat Salı 2009
Arkadaşına gönder
Sitene ekle
Sayfayı yazdır

ÖNCEKİ gece BBC televizyonu, Katar’ın başkenti Doha’da çeşitli Arap ülkelerine mensup diplomat, akademisyen ve üniversite öğrencilerinin katılımıyla düzenlenen ilginç bir toplantıyı yayımladı. Bu tartışma programının konusu şu soruyla ifade ediliyordu: “Arap Birliği öldü ve gömüldü mü?”... Bir saat süren tartışmanın sonunda, geniş salonu dolduran izleyicilerin oyuna başvuruldu: Soruya yüzde 77’si “evet”, yüzde 23’ü ise “hayır” dedi.
Panelistlerin ve söz alan katılımcıların çoğu da zaten, Arap Birliği’nin bir “heyecan” veya “hayal” olduğunu, ancak fiilen hiçbir zaman “eylem”e veya “gerçeğe” dönüşemediğini ifade ettiler. Katar’ın Washington’daki Büyükelçisi Hamad el Halife’nin deyişiyle, Arap Birliği fikri, Gazze olaylarından önce de “ölmüştü”. Tabii Gazze trajedisi Arap dünyasının kendi içinde ne kadar bölünmüş olduğunun yeni bir göstergesi oldu.
Buna karşılık Körfez Araştırma Merkezi Müdürü Abdülaziz Sager, Arapları birleştiren manevi değerler üzerinde durdu, birçok olayda ve son olarak Gazze’deki gelişmeler karşısında “Arap sokakları”nın tam bir dayanışma sergilediğini belirtti...

Heyecan yetmiyor
GERÇEKTEN Gazze’deki olaylar, bu gerçeği bir kez daha gözlerin önüne serdi. “Sokaklar” tepki gösterdi, ama hükümetler hareketsiz kaldı. Hatta ülkelere göre hükümetler farklı tutumlar aldılar.
Kuşkusuz bu ilk kez böyle olmuyor. Yıllardan beri Arap dünyası, kendisini doğrudan ilgilendiren meselelerde bir türlü tek vücut hareket edemiyor. Bir zamanlar İsrail karşıtlığı Arapları birleştiren ve hatta 1948, 1956 ve 1967 savaşlarında olduğu gibi, birlikte savaşmaya iten tek nedendi. Daha sonra, Mısır ve Ürdün’ün İsrail ile barış anlaşmaları imzalaması ve diğer bazı Arap ülkelerinin İsrail ile bir şekilde temas veya ilişki içine girmesiyle eski dayanışma kalmadı.
Arap ülkeleri, İran-Irak savaşından Lübnan’daki iç savaşa ve Irak’ın işgaline kadar, birçok meselede de bir ortak tavır benimseyemediler, kendi çıkar hesaplarına göre farklı politikalar benimsediler.
İlk bakışta, Arap ülkelerinin bir blok halinde hareket etmeleri için birçok sebep var. Doha’daki bazı konuşmacıların da belirttiği gibi, Araplar aynı dili, dini, kültürü paylaşıyor. Kuzey Afrika’dan Körfez’e kadar uzanan bölge büyük ekonomik potansiyele sahip. Yani 22 Arap ülkesi birlikte hareket edebilse, yabancı güçlerin manipülasyonları da etkisiz kalır.
Ama bu birlik bir türlü sağlanamıyor. Arap dünyasında henüz güçlü bir “Arap bilinci” oluşmadı. Abdülaziz Sager’in belirttiği gibi, “sokaklar”da zaman zaman bu şuur veya heyecan hissedilebiliyor, ama bu, ülkelerin politikalarına yansımıyor. Bu ülkelerin başında bulunanlar -ki çoğu otoriter rejimlerdir - politikaları kendi bildikleri gibi veya kendi çıkarlarına uygun şekilde belirliyorlar. Bu Mısır için olduğu gibi Suriye için de, Suudi Arabistan için de geçerlidir...

Lafla olmuyor
ARAP aydınları -Doha toplantısında görüldüğü gibi -halen Arap ülkelerinin en büyük ihtiyacının ifade özgürlüğü, yani demokrasi olduğu kanısındalar. Demokrasinin gerçekleşeceği gün, birlik bilincinin oluşacağını düşünüyorlar. Örnek olarak da Avrupa Birliği’ni gösteriyorlar, ona, Arap dünyası için de bir model olarak, gıptayla bakıyorlar.
AB, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupalı liderlerin, halklarına daha iyi bir yaşam standardı sağlamak için oluşturdukları bir ortaklıktır. Her ülke kendi milli kimliğini korumakla beraber, AB içinde “bütünleşme” ve birlikte hareket etme iradesini göstermiş, ona göre ortak parlamentodan dönüşümlü başkanlığa kadar ortak mekanizmalar kurmuştur.
Doha’daki bir katılımcının dediği gibi, bunlar “lafla ve duygusallıkla” değil, “sağduyu ve akılcı davranış” ile gerçekleşebilen “hayaller”dir...

JAKO
24-02-2009, 15:46
http://www.tumgazeteler.com/?a=4687833

balaban
25-02-2009, 01:47
İLHAN SELÇUK



Aydın Doğan'ı Savunmak...



Her şey aklıma gelirdi de Aydın Doğan'ı bu köşede savunacağımı düşünemezdim...

Neden?..

Çünkü Doğan Grubu gazetelerine yerleşmiş -çoğu da bizim günahımız olan- dönekler bugün bile Cumhuriyet'e ve bana saldırmak için fırsatı kaçırmıyorlar...

Ama, bunların hiçbir önemi yok...

Aydın Doğan üstelik ülkenin en büyük medya patronu...

Böyle bir kişi savunulur mu?..

Yanıt:

Eğer İslamcı-Faşist bir iktidarın hedef tahtasına dönüştürülmüşse savunulur...

*

Çoktan beri bu ülkede Hanya'yı Konya'yı bilenler beklenti içindeydiler...

Herkesin kulağı kirişteydi...

- Vuracak..

- Vuruyor..

- Vurdu..

Nasıl vurdu?

Doğan Grubu'na 826 milyon çapında bir vergi cezası bindirildi...

Rekor kırıldı..

Peki, bu iş bitti mi?..

Asıl bundan sonra başlıyor...

*

Faşizm ya da özel deyişiyle Nazizm Almanya'ya nasıl geldi?..

1928'de Hitler'in Meclis'te (Reichstag) 12 temsilcisi var...

1930'da 107..

1932'de 196..

1933'te 288..

Tabandan tavana tırmanarak kuruldu Hitler'in rejimi...

O dönemde yayın dünyası, gazeteler, sinema, radyo (TV yoktu) ele geçirildi, kadınlar ve gençler Alman faşizminin kurulmasında etkin rol oynadılar...

Tarih Baba kimi zaman oyununu aşağıdan yukarıya oynuyor...

*

Türkiye'de İslamcı faşizm tabandan tavana, görüntüde demokratik, gerçekte dinci Nazizm içeriğiyle kuruluyor...

Türbancılığın başı çekmesi raslantı değil...

Bizde "Ilımlı İslam Devleti" markasının emperyalizm tarafından icat edilmesi Türkiye'de oynanan oyunun uluslararası içeriğini de vurguluyor...

*

Bir işadamı her şeyden önce işinin sorumluluğunu düşünür; şirketleri, kurumları, özel bürokrasisi, işçileri, alacakları, borçları vardır... Medyaya girdiği zaman da gazeteciliğin gereklerini eninde sonunda yerine getirmek zorundadır...

Devletle çatışmak, iktidarla itişmek, hükümetle ters düşmek aklı başında işadamının lügatinde yoktur...

Ne var ki bu kez iş değişik...

Laik işadamı iktidarla ne kadar uzlaşmaya çalışsa da nafile...

Faşizm vaktiyle Avrupa'da kendi gücünü yaratan sermayeyi oluşturmuştu; bugün Türkiye'de İslamcı faşizm de kendi sermayesini gerçekleştirmek zorunda...

Medya sermayesinde de uzlaşma yok...

Sabah Grubu tepeden inme bir operasyonla Turgay Ciner'in elinden alındı...

Akşam Grubu'nun patronu Mehmet Karamehmet'in ifadesi Ergenekon savcısı tarafından alındı...

Aydın Doğan doğrudan doğruya dinci iktidarın karşısına alındı...

*

AKP, dinci faşizmi adım adım hayata geçirmekte kararlı görünüyor...

Aydın Doğan'a trilyonluk vergi cezası bu yolda bir bilinçli medya operasyonudur...

Eskiden bu köşede işçi haklarını savunan ben, işçi kavramının yerini cemaat müridi aldıkça, dinci faşizme ters düşen laik medya patronlarını da savunmak zorunda kaldım...

Allahım, Atatürk Türkiyesi için bu ne düşüştür!..

trakyalı
25-02-2009, 23:07
Yiğit Bulut
Yazara ulaşmak için : [email protected]
“33 şehit haberi” nasıl Londra’dan geldi?
Biraz sonra okuyacağınız olayı daha önce BOTAŞ’ta o dönem görev yapan “üst düzey bir isimden” dinledim ve son olarak “okuduğum kitapta” bu detaylara değinilince, “yazmaya” karar verdim!

Bana olayı “gün ışığı görmediği şekilde” aktaran kişi, şu an “sektörde” çalıştığı için adını yazmayacağım. Petrol şirketlerinin baskısı altında kalabilir. Ama size şunu söyleyeceğim; bana inanıyorsanız; olay maalesef “tamamen doğru” ve Türkiye adına “düşündürücü”.

Peki olay ne? Hangi kitapta bahsediliyor?

Ne yaşandığını “Hazar’ın Kanı-Orta Asya’nın Petrolle Yazılan Tarihi” kitabında Yunus Şen de ele almış ve oldukça detaylı aktarmış. Konuyu “Yunus’un yazdığı cümleler” ile size aktarıp, sonunda çok önemli bir detay ile bitireceğim...

Kitaptan alıntı ile olayı aktarıyorum; “...Bakü-Ceyhan boru hattının Türkiye topraklarındaki rotasında inceleme yapılacaktı. Bunun için Batılı şirketler, Azeri ve Türk petrolcülerinden 9 kişilik bir ekip oluşturulmuştu...İnceleme gezisi, boru hattının birleşeceği Kerkük-Yumurtalık hattının Midyat’taki pompa istasyonundan başlayacaktı... BOTAŞ ev sahibi olarak her şeyi planlamıştı... Akşam saatlerinde herkes odasına çekilmişti. Saat 17:30 sıralarında BOTAŞ Genel Müdürü Mete Göknel’in kapısı çalındı. Kapıyı çalan BP temsilcisi Dave Weatherhead’ti... BP temsilcisi elinde bir faks tutuyordu, “biz Batman’a gidemiyoruz” dedi... Göknel, “neden, ne oldu” diye sordu. “Londra’dan bu faks gelmiş. Buyurun, siz de bakın. Bölgede çatışma çıkmış, 33 asker ölmüş”... Çatışma haberi Göknel’i çok şaşırttı. PKK ateşkes ilan ettiği için bölge çok sakindi. Hemen televizyonu açtı, böyle bir haber yoktu. Ankara’yı aradı, bilen yoktu. Anadolu Ajansı’nda’da yarım saat sonra dahi böyle bir bilgi yoktu...Türkiye’de medya kuruluşlarının daha haberi olmadan, İngiltere’deki BP merkezi, PKK’nın 33 askerimizi şehit ettiğini duymuştu!! PKK’nın rotası ile petrolün rotası aynıydı... Bakü-Ceyhan hattının rotası açıklandıktan sonra PKK’nın eylemleri daha kuzeye kaydı. Hattın rotası üzerinde daha önce sakin olan yerlere PKK sık sık saldırılar düzenledi... PKK lideri Öcalan, Bekaa Vadisi’nde, bazı Yunan milletvekillerini kabul etmiş ve onlara Bakü-Ceyhan boru hattının haritası üzerinde bazı yerleri gösterirken fotoğraflanmıştı... PKK’nın eylemleri artınca, BP şirketi, Türkiye’de gün gün nerede, ne tür eylemin olduğunu gösteren haritalar hazırladı ve bu haritalar petrol şirketlerinde elden ele dolaştı...”

Evet, Yunus Şen’in yazdıkları aynen böyle. Çok yerinde ve cesur tespitler, kendisini tebrik etmek istiyorum...

Şimdi bana anlatılanları da ekleyelim ve soralım; Bakü-Ceyhan hattının yani Azeri petrolünün “akışının” Türkiye üzerinden olmasını engellemek isteyen Avrupa Birliği ve başta İngiliz şirketleri, “bu haberi” nasıl herkesten önce duydular? Acaba “olay olmadan mı” istihbarat aldılar! Tam “hat ile ilgili” karar gününde “PKK neden Elazığ-Bingöl karayolunu” kesti ve 33 askerimize bütün gücüyle saldırdı? Karşılığında kimler, PKK’ya ne vaat etmişti? Ve en önemlisi “PKK neden hep boru hattı boyunca” saldırılarını arttırdı? Sevgili dostlar, Türkiye “bu soruları” çok ama çok düşünmeli! Ben cevaplarını biliyorum ve “yazılabileceğim kadar da açık” yazdım! Bir saldırıyı “olmadan” kim bilebilir!

trakyalı
25-02-2009, 23:07
Yiğit Bulut
Yazara ulaşmak için : [email protected]
Murat Karayalçın’a soruyorum!

Birazdan okuyacaklarınız “bağımsız medya herkese lazım” tezinin bir örneği!

AKP’li “düşünceye” göre, benim de içinde bulunduğum medya grubu “CHP’yi destekliyor” ama ne hikmetse; CHP’li Sevigen dosyası dahil “en önemli detaylar” burada gündeme geliyor...

Biraz sonra okuyacaklarınız da “bana göre çok ilginç” ve sorgulanması gereken detaylar.

Neler mi? Arz edeyim...

Türkiye 1990’ların başından 1994 başına kadar “Hazar petrollerinin” topraklarından dünya pazarlarına açılması ve “petrolün boğazlardan” geçmeden “Bakü-Ceyhan” üstünden akması için büyük bir mücadele verdi... Bu savaşın kahramanları; Bakü’de Büyükelçilik Müsteşarı Mehmet Ali Bayar, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Yaşar Yakış, Dışişleri Bakanlığı Dış İlişkiler Genel Müdür Yardımcısı Tevfik Okyayüz, Büyükelçi Deniz Bölükbaşı, Botaş Genel Müdürü Mete Göknel, Büyükelçi Altan Karamanoğlu, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Özdem Sanberk ve daha ismini yazmaya yerim olmadığı için devam edemediğim birçok isimdi... Peki bu isimlerin Karayalçın ile ne alakası var?

Bu isimler, 1990 sonrasında “Hem Azerbaycan içinde hem de BP, AMOCO, PENZOIL” gibi petrol kartellerine karşı, “Türkiye’nin menfaatleri” için inanılmaz bir mücadele yaptılar ve 1993’e gelindiğinde “çok ciddi bir tecrübe edinmişlerdi”... Türkiye’nin tezleri çalışıyor, masada tartışılıyor ve çoğunlukla “haklı” bulunuyordu!

1993 Haziran ayında ne olduysa oldu ve göreve başlayan “Çiller Hükümeti” ile bazı şeyler değişmeye başladı. Sonrasında Murat Karayalçın devreye girdi ve bildiğiniz gibi Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’den görevi devraldı.

Peki ne yaptı Karayalçın? Türkiye’nin “menfaatleri uğruna aslanlar gibi savaşan bu kadroları” öyle bir dağıttı ki; Türkiye’nin tezine karşı olan İngiliz petrol şirketlerinin “başkanı” Dışişleri Bakanı olsaydı, inanın aynı cesareti gösteremezdi!

Mehmet Ali Bayar “Bakü’den gönderildi”. Hem de oldukça uzağa Amerika’ya! Yaşar Yakış Kahire’ye elçi olarak atandı! Tevfik Okyayüz ve Deniz Bölükbaşı’nın da “yeni görevlendirmeler” ile bu işle ilişkisi kesildi!! Daha da ilginç detay; yine aynı Hükümet’te Çiller’den sonra “en etkili isim olan Karayalçın’ın isteği ile”, İngilizler’in “istemediği adam” Mete Göknel BOTAŞ Genel Müdürlüğü görevinden alındı!

Şaka yapmıyorum! İngiliz petrol şirketlerinin “diş geçiremediği” için “istemedikleri” bütün kadrolar, daha değişik bir ifadeyle; “mili menfaatleri koruyanlar” tek kelimeyle “biçildi” !!

Şimdi Murat Karayalçın’a soruyorum; bunu neden yaptınız! Bunu açıklamazsanız sadece küçük bir bölümünü yazdığım bu operasyonun altında kalırsınız!

Sonuç: Melih Gökçek’e “bir DNA büyüklüğünde” bile sempatim yok! Ve o tarzda birine asla olamaz! Fakat bu “sempatisizlik hatta sakıncalı bulma” ; Melih Gökçek hakkında nasıl bildiğim-inandığım gerçekleri yazıyorsam, “rakipleri hakkında da yazmamı” engellemez! İşte “bağımsız-biat etmeyen medya anlayışı budur” ve inanın bir gün herkese “lazım” olur!!

JAKO
25-02-2009, 23:15
Uzunköprülü güzel yazıyor. Kimse demez ki, iç damattır.

Che Big
26-02-2009, 00:13
http://666kb.com/i/b6qfpwgtw0upfbv0a.jpg

Yok daha neler?????

Yandas medyanin ustaligi...

Deniz feneri rezaletini üzerlerinden atacaklar ya,

bunlar hep onun cabasi.....

yosun
26-02-2009, 00:27
http://666kb.com/i/b6qfpwgtw0upfbv0a.jpg

Yok daha neler?????

Yandas medyanin ustaligi...

Deniz feneri rezaletini üzerlerinden atacaklar ya,

bunlar hep onun cabasi.....

Gazetede bir haberi okuduktan sonra altındaki okuyucu yorumlarını okumak bir alışkanlık, özel bir keyif aracı haline geldi bende..

Bu gün yukarıdaki bu haberin altında da ilginç, ilginç olduğu kadar manidar okuyucu yorumları vardı. İşte onlardan ikisi:

1- "Adem'e yasak meyveyi yedirmek için Havva'yı kandıranlar da kesin ergenekoncudur."

2- "Bunların annelerini de kesin ergenkoncular öpmüştür"

MEMORY10
26-02-2009, 13:58
http://666kb.com/i/b6qfpwgtw0upfbv0a.jpg

Yok daha neler?????

Yandas medyanin ustaligi...

Deniz feneri rezaletini üzerlerinden atacaklar ya,

bunlar hep onun cabasi.....

Çok komik..:)

Che Big
26-02-2009, 14:32
Gazetede bir haberi okuduktan sonra altındaki okuyucu yorumlarını okumak bir alışkanlık, özel bir keyif aracı haline geldi bende..

Bu gün yukarıdaki bu haberin altında da ilginç, ilginç olduğu kadar manidar okuyucu yorumları vardı. İşte onlardan ikisi:

1- "Adem'e yasak meyveyi yedirmek için Havva'yı kandıranlar da kesin ergenekoncudur."

2- "Bunların annelerini de kesin ergenkoncular öpmüştür"

:yes::yes::yes:

Ben biliyordum zaten....:super:

Wrangler
27-02-2009, 00:56
İbrahim Karagül
[email protected]
26 Şubat 2009 Perşembe

"Hesaplaşma Günü" geldi!

ABD Başkanı Barack Obama; "Amerika hesaplaşma günü ile yüzleşiyor" diyor. Bu sözün ne anlama geldiğini anlayabiliyor muyuz? Bu sözü, "Kriz Amerika için birinci tehdit" ilanıyla birlikte düşündüğümüzde, yakın bölgemizden başlayarak, dünya genelinde parça paça izlediğimiz değişiklikleri anlama şansı bulabiliriz. Bu söz, artık hiçbir şeyin ABD için krizden daha önemli olmadığını, öncelik sıralamasının tamamen değiştiğini, Washington'ın içerideki sorunlara yoğunlaşacağını, enerjisinin önemli bir bölümünü iç sorunlara ayıracağını, dışarıyla ilgisinin daha çok ekonomik çıkar hesabıyla, kaynakların kontrolüyle bağlantılı olacağını gösteriyor.

Kısaca ABD politikalarında önemli değişiklikler izleyeceğiz. Obama yönetimi işe başladıktan sonra bunun işaretlerini görmeye başladık bile. ABD politikaları değişecekse her ülkenin politikası değişecek demektir. Bu yüzden çok önemli gelişmeler bekliyoruz önümüzdeki aylarda… Bu yönüyle kriz sadece Amerika için değil, dünya için de hem birinci tehdit hem de bundan sonraki değişimin temel gerekçesi haline geldi.

Taşlar yerinden oynuyor. Hesaplar revize ediliyor. Ülkeler dış politikalarında ciddi değişikliklere gidiyor. İttifak üyesi ülkeler, birbirini hazmedemez hale geliyor. Ezeli düşmanlar birbirlerine ellerini uzatıyor. "Terör ortak tehdidi" söylemi şimdiden eskimiş sanki. Sadece ABD politikalarında değil, Avrupa Birliği üyelerinin birbiriyle ve dünya ile ilişkilerinde değişiklikler izleniyor. Birlik olarak krizi merkeze alan yeni küresel stratejiler belirleme çabası öne çıkıyor. Yeni durum, Türkiye'nin bölge politikalarında da son derece belirgin hale geldi. Türkiye-Rusya ilişkilerini, Türkiye-İsrail arasındaki gerilimi, ABD'nin çekilmesi sonrası Irak'a yaklaşımı, son günlerde Mesut Barzani ile PKK konusundaki yaklaşım ortaklığını, PJAK gibi örgütlerin eski destekçileri tarafından yalnız bırakılmasını, Batılı bazı ülkelerin bizim bölgemizdeki teröre verdiği desteğin azalmasını, Türkiye'nin Ortadoğu derinliğine ve Afrika'ya açılımını bu yeni gerçeklerden hareketle anlamlandırabiliriz. Bu çerçevede birkaç not aktarayım:

1- İran: Nükleer üretime dün başladı. ABD, özellikle İsrail için dünyanın en önemli krizi haline gelen İran'ın nükleer meydan okuyuşu önlenemedi. İsrail'in ABD'den bağımsız bile saldırıya girişeceği söylenirken tam tersi oluyor. ABD, İsrail'i rağmen İran'la yakınlaşma içine girmeye çalışıyor. Hatta Türkiye'nin iki ülke arasındaki yakınlaşmada ara bulucu olması bile söz konusu. Şu bir gerçek artık: Tahran şöyle ya da böyle nükleer güç oluyor. Bütün baskılara rağmen bunu başarıyor. İsrail, İran konusunda yalnız kaldı. Bu yıl sonundan itibaren İsrail'in de, ABD'nin de İran'a karşı caydırıcı güç gösterisinde bulunma lüksü olmayacak. Bu yeni gerçek, en önemli sonucunu bölgesel dengelerde ortaya çıkaracak. Başka ülkeler de nükleer güç olma yolunda ilerleyecek. Ama en önemlisi, İsrail Ortadoğu'daki caydırıcı nüfuzunu önemli ölçüde kaybedecek. Kendisini ciddi oranda sınırlanmış hissedecek. Hareket alanı, ileriki yıllarda daha fazla daralacak. Bu yönüyle kriz eksenli değişim en büyük darbesini İsrail'in güvenliğine vuracak gibi.

2- Suriye: Irak işgalinden sonra ikinci tehditti. Son on beş yılın en önemli bölgesel stratejilerinin merkezinde Irak'la birlikte Suriye'nin de tasfiyesi öngörülüyordu. Çünkü bu çalışmalar önemli ölçüde İsrail'in güvenliğini esas alıyordu. Birkaç yıl önce, ABD ve İsrail'in saldırı ihtimaline karşı Suriye sokakları alarmdaydı. 2007 Eylül'ünde İsrail savaş uçakları Türkiye hava sahasını da kullanarak Suriye'nin el-Kibar bölgesini bombaladı. ABD ve İsrail'e göre burada nükleer tesis kuruluyordu. Sadece Türkiye çok sert tepki gösterdi. Dünya sustu… Çünkü Suriye artık kurbandı. ABD yönetimi şimdi bütün bunlardan vazgeçti. Dahası Suriye bir çok bölgesel konuda ortaklık kurmak istiyor. Şam'a yeni roller öneriliyor. ABD de, Avrupa ülkeleri de Türkiye'nin tezlerine yaklaştı. Şahinlerin Gazze provokasyonu olmasaydı, İsrail bile Suriye ile yakınlaşacaktı. Er geç buna mecbur kalacak. Bu arada Suriye'deki Doğu Araştırmaları Merkezi'nin hazırladığı bir rapor var: Ülkedeki stratejik petrol rezervinin 24.3 milyar varil olduğu ortaya çıkarılmış. Bu kaynaklar nerde, biliyor musunuz? Ülkenin Kuzeydoğu'sunda. Yani Türkiye'ye yakın yerlerde… Bunu da bir not olarak aktaralım. Şam direndi, kazanıyor. Eski mağluplar zafere doğru ilerlerken, eski galipler yalnızlaşıyor.

3- ABD ile Irak arasında yapılan anlaşma ile, ABD birlikleri 2011 yılında Irak'tan çekilecekti. Şimdi, Obama'nın, askerlerin 2010'da çekilmesi için emir vereceği, bu açımlamanın önümüzdeki günlerde yapılacağı söyleniyor. Öyle görünüyor ki, asıl değişim bu çekilme ile birlikte kendini gösterecek.

4- Türkiye'nin bölgesel açılımını, PKK konusundaki ilerlemeyi, Kuzey Irak'la yakınlaşmayı, bütün bölge ülkeleri ile çok ciddi siyasi ve ekonomik ortaklıklara girişmesini, barış adına atılacak adımlarda olmazsa olmaz ülke haline gelmesini bu açıdan ele almak gerekiyor. İsrail-Türkiye arasındaki mesafeyi de tabi.

Bugünleri çok dikkatli takip etmek gerekiyor. Sürprizler ardı ardına gelebilir…

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=26.02.2009&y=IbrahimKaragul

Wrangler
27-02-2009, 01:21
İbrahim Kahveci
[email protected]
26 Şubat 2009 Perşembe

Yerli bakar yabancı avlar

Mevduat bankaları yurtiçi kredi hacimlerini 31 Ekim 2008'deki 275 milyar liradan 06 Şubat 2009'da 262 milyar liraya düşürdü.

31 Ekim 2008 ila 13 Şubat 2009 tarihler arasında tüketici kredileri ise 2,5 milyar liralık bir gerileme gösterdi. Bu dönemde kredi kartlarında ise 950 milyon liralık artışla toplam yük 33 milyar 266 milyon liraya ulaştı.

Tüketici kredilerinde bankaların davranışlarına bakalım: 31 Ekim 2008 itibari ile toplam büyüklüğü 83 milyar lira olan tüketici kredilerinin 25,2 milyar lirasını kamu bankaları karşılamış. Kamu bankaları 13 Şubat itibari ile 25,6 milyar liralık kredi ile tüketici kredilerinde küçük de olsa bir artış gerçekleştirmiş. Özel bankalar ise 38,5 milyar liralık tüketici kredilerini 36,5 milyar liraya çekerken, yabancı bankalar 18,8 milyar liralık kredilerini 18,3 milyar lirada tutmayı başarmış.

Bütün bunları neden yazıyoruz? Bakınız dün konuya ilk giriş yaparak büyük büyük bankalarımızın tarihi fırsatı nasıl kaçırdıklarını anlatmaya çalıştım.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=15488&y=ibrahimkahveci

Ülkemiz adına gerçekten çok can sıkan 2008 yılının Ekim-Kasım-Aralık aylarında kim nasıl davrandı; iyi anlamalıyız.

Şimdi mevduat tarafına bakalım. Kamu bankalarının Ekim 2008'den sonraki mevduat artışı yüzde 3,90. Özel bankaların mevduat artışı ise yüzde 3,92. Ve yabancı bankaların mevduat artışı yüzde 7,70.

Ticaret ve sanayi sektörüne yönelik kredi davranışının bir benzerinin tüketici kredilerinde yaşandığını görüyoruz. Kamu bankaları ve özel bankalara “bizim bankalar” diye bakan ilk yaklaşımın çok da doğru olmadığını rakamlar ortaya çıkarıyor.

Buradan varmaya çalıştığım sonucu aslında Garanti Bankası Genel Müdürü Ergun Özen çokta güzel açıkladı.

Merkez Bankası'nın ekonomide yaşanan sıkıntıya yönelik tedbirlerini nerede ise kimse beklemiyordu. Ağırlıklı olarak bankacıların görüşlerinden oluşan faiz indirim beklentileri nerede ise her sefer üçe dörde katlandı. Ve bu bankacıların kararları ile faizlerin en yüksek olduğu seviyelerden kredilerde ketum davranışlar görüldü.

Bankalar açısından kaçan balık büyük olmayabilir. Ama ekonomi açısından kapatılan fabrikaların, işlerini kaybeden işsizlerin büyük olduğunu açıklanan rakamlardan görebiliyoruz. Aslında hem bankalar kaybetti hem de Türkiye kaybetti. Ama yabancı bankalar bu dönemde pek kaybetmemiş görülüyor.

Belki de onlar ekonomiye değil Türkiye'ye baktılar. Belki de onlar Türk basınını okumadıkları için şanslıydılar.

Belki de;

“Merkez Bankası hükümete ders olsun diye faizlerde indirim yapmamalı” bile diyebilen ekonomi yazarını okumadıkları için yabancılar yerlileri avlıyorlar.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=26.02.2009&y=ibrahimkahveci

Che Big
27-02-2009, 18:15
Ipekci suikastinda zamanasimi

27 Şubat 2009






Abdi İpekçi Davası sanığı Yalçın Özbey, 30 yıllık zamanaşımı dolunca kurtuldu ve Özbey hakkındaki yakalama kararı da kaldırıldı.


SUİKASTİN KİLİT İSMİ

Yalçın Özbey'in ismi, sürekli Mehmet Ali Ağca, Oral Çelik ve Abdullah Çatlı'yla birlikte anıldı. Kendisi de İpekçi'nin öldürüldüğü sırada Ağca ve Çelik'le aynı evde kaldığını kabul etti. Ağca, İpekçi'nin öldürülmesinin zanlısı olarak yakalandığında ve Papa suikastından sonra Roma'da çıktığı duruşmada, İpekçi'yi, Yalçın Özbey'in planlayarak öldürdüğünü öne sürdü. Özbey'in suikast öncesinde Ağca'ya para verdiği ve arabasının da cinayette kullanıldığı belirlendi. Ağca, 1979'da Maltepe Askeri Cezaevi'nden de Özbey'in arabasıyla kaçırıldı. Özbey, bu gelişmelerin ardından 'sır' oldu. 1983 yılında Almanya'da ortaya çıktı. 1993 yılında yine Almanya'da yakalandı ve uyuşturucu kaçakçılığından dört yıl tutuklu kaldı. Türkiye'nin talebine karşın iade edilmedi ancak iki MİT görevlisi, ifadesini aldı. İpekçi davasında bu ifade istediğinde, kayıtları Emniyet'in imha ettiği öne sürüldü. Dava bittikten sonra kayıtlar ortaya çıktı. Özbey, 1997 ve 1999'da Belçika'dan istendi ancak idam cezası gerekçesiyle iade edilmedi.



Ne yani bu adam zaten Tr.de degilmiydi????:he::he:

Alinan ifade emniyette imha edilmistir.....

Bravo size, helal olsun...

balaban
28-02-2009, 00:34
AKP yüzde 40'ı aşarsa bunlar olacak?

29 Mart seçimleri her ne kadar mahalli yarış olsa da gerçekte AKP bağlamında referandumdur.
AKP açısından çıta yüzde 40’tır.
Üstü başarı, altı da başarısızlıktır.
Yüzde 35’in altı ise AKP’de çözülme getirecektir.
Peki AKP yüzde 40’ı geçerse bunun anlamı ya da mesajları ne mi olacak?
1) AKP’nin siyaseten alternatifsiz olduğu tescillenecek.
2) Tayyip Erdoğan’ın adeta seçilmiş krallığı teyit görecek ve Erdoğan tıpkı Mısır Firavunları misali yönettiği coğrafyanın tek siyasi egemeni olacak.
3) Halkın; açlık, işsizlik ve geçinme diye bir sorununun olmadığı anlaşılacak!
4) Yolsuzluk ve talanın toplumda artık bir karşılığının bulunmadığı kesinleşecek.
5) Türk seçmeninin bir bölümünün birkaç torba bulgur ile nohuta iradesini satabileceği onaylanacak.
6) Muhalif medya ki özellikle Doğan Grubu seçimin hemen sonrasında medyayı dizayn projesi bağlamında yeni yeni operasyonlara tabi tutulacak.
7) Kürdistan bağlamında ABD’nin isteği doğrultusunda Kürtçe TRT misali yeni radikal adımlar atılacak. (Bu iddiamızın en büyük delili Abant Platformu’nun Washington tarafından zemin inşası için bu işe memur edilmesidir.)
8) Kıbrıs’ta kapalı kapılar ardında verilen sözler gereği fiili taviz adımları atılacak.
9) MHP Müdürü Devlet Bahçeli tabanın yoğun baskı ve taarruzları sebebiyle istifa etmek zorunda kalacak. (Tek iyi şey bu olacak.)
10) CHP ve Baykal zora girecek ve partide yoğun tartışmalar başlayacak.
11) AKP alacağı destekle fütursuzluğu tırmandırıp TSK üzerinde baskı kuracak ve Ergenekon’u TSK’ya yapacağı yeni imaj operasyonları için kullanmaya devam edecek.
12) İş dünyasında AKP’ye karşıt görülen işadamları ile gruplar bir bir hedef alınacak ve türlü metotlarla üstüne gidilecek.
13) Toplum AKP yandaşları ve karşıtları diye ortasından resmen ikiye ayrılacak ve fiili çatışmalar sürecine girilecek. Sosyal kaos Nisan sonrasının en temel gündemidir.
14) Tayyip Erdoğan sandıktan alacağı güçle yargıyı ve temel kurumlarını ele geçirme ve dizayn için yeni adımlar atacak.
15) Türkiye korku devleti olma bağlamında fiili olarak Saddam’ın Irak’ı ve Hitler’in Almanyası ile özdeşleşecek. AKP ile lideri hakkında aleyhte söz edebilme artık; Yaradana, dine, Peygambere, Atatürk’e ve Türk devletine söz edebilme ile bir olacak.
16) AKP seçmenden yeniden vize alırsa, siyasi dönüşüm projesinin finalini hayata geçirecek ve gizli ajandada var olan rejim için örtü kaldırılıp harekete geçirilecek.
17) Tasarlanan rejim ABD-İsrail desteklidir ve dolaylı olarak güya şekler olarak Osmanlı’yı ihyayı hedeflemektedir. Amaç aslında bu ambalajla eyaletler yapısı ile Sevr’ı hayata geçirmektir. Washington ile Tel Aviv bu projeye yem olsun diye halifelik kurumunun ihyasına ve de onun Tayyip beye verilmesine yeşil ışık yakmıştır. Bazılarına ütopya gelebilecek böylesine uçuk bir proje gerçekten vardır ve bu proje seçim zaferiyle iklim ve zemin bulursa hayata geçirilmeye teşebbüs edilecektir.Evet bütün bu yazdıklarım fantezi ya da komplo teorileri değil, AKP 29 Mart seçimlerinde yüzde 40’ı aştığı an Türkiye’nin muhtemel mukadderatıdır.
Ben böyle bir mukadderata razı olmam diyorsanız sadece siz değil çevrenizi de AKP tehdidi bağlamında bilinçlendirmeniz gerekiyor.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7378

balaban
28-02-2009, 00:44
YOKLAMA VAR...
AKP meydanları böyle dolduruyor!
Çorum’dan bir okurumun yazdıklarını aktarıyorum: “Ben vergi dairesinde çalışıyorum. Sadece ben değil dairenin bütün personeli Başbakan’ın iki gün önce yaptığı Çorum mitingine katılmaya zorlandık. Öyle ki katılmayanların sürüleceği ve hakkında türlü bahanelerle soruşturmaların açılacağı şayialarını yaydılar. Dahası, şakayla karışık meydanda yoklama yapılacağını söylediler. İtiraf edeyim hepimiz o korkuyla alana gittik. İlginçtir alanda benim gibi asla AKP’ye oy vermesi bahis konusu bile edilemeyecek olan öğretmen arkadaşlarımı gördüm. Belli ki onlara da bize yapıldığı gibi baskılar yapılmış!..”
Evet AKP’nin meydan kalabalıklarının özeti budur sevgili okurlar. Hangi memur ya da kamu çalışanı işini riske edip verilen talimatın tersini yapar ve meydana gitmez! Öyle ya söz konusu olan evine götürdüğü ekmektir. Dolayısıyla bendeniz meydan olayını hiç mi hiç önemsemiyorum..



ONLAR DA...
Seçimin ertesi günü zam sağanağı var!
Yeni jenerasyon bilmez, rahmetli Özal’ın literatüre geçen bir sözü var. Seçimin hemen ertesinde zam paketini açan Turgut bey medyaya şunları söylemişti: “Seçimden önce zam yapacak kadar enayi miyim ben...” Rahmetli Özal kendince haklıydı, öyle ya seçim öncesi gerekse bile zam yapmak, insanın siyaseten kendi bacağına ateş etmesi gibi bir şey. Görüyoruz ki Tayyip Erdoğan yatırım yapmıyor vizyon koymuuyor, ama bu konuda Özal’ın yolunda yürüyor ve zam için seçimin ertesi gününü bekliyor. Ankara kulislerine sızan bilgilere göre Nisan’ın ilk haftasında zam sağanağı var. İğneden ipliğe aklınıza gelebilecek her şeye zam yapılacak ve de KDV oranları yükseltilecek. IMF’nin anlaşma için olmazsa olmaz talebi budur. IMF talebi diye sızdırılan haberler kamuoyunu yanıltmak içindir. Gerçek ise IMF’nin zam istemesi sebebiyle anlaşmanın seçim sonrasına bırakılmasıdır. IMF zam istiyor, çünkü bütçe delik deşik...

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7378

balaban
28-02-2009, 01:00
CIA'nın yeni darbe yöntemi ve Obama'nın köpek tercihi!

Amerikan kaynaklı mali krizin dünyaya yansımaları konusunda dün iki aleni tehdit ortaya çıktı. Birincisi CIA’nın yeni Başkanı Leon Panetta, Arjantin, Ekvador ve Venezuela gibi ülkelerin ekonomik açıdan çok kötü durumda olduklarını ifade ederek, küresel krizin de etkisiyle bu ülkelerde istikrarsızlık oluşabileceğini söyledi!
Panetta, ilk basın toplantısında “bir istihbarat kuruluşu olarak tüm dünyadaki genel ekonomik durgunluğun etkilerine özellikle dikkat etmeleri gerektiğini” belirterek ekonomik şartların Çin, Rusya ve diğer ülkelerin dış politikalarını nasıl etkilediğinin CIA tarafından bilinmesi gerektiğini de kaydetti.
Bu açıklama, CIA’nın artık ekonomik krizi, darbe yöntemi olarak kullanabileceğini gösteriyor.

* * *

İkinci tehdit ise doğrudan Türkiye’ye yönelik! Amerikalılar, Türkiye söz konusu olunca CIA yerine, ekonomik kurumları kullanıyor. Nitekim Dünya Bankası Türkiye Direktörü Ulrich Zachau’yu konuşturmayı tercih ettiler. Zachau, Türkiye’de büyümenin yavaşlayıp, işsizliğin artacağını belirterek “Türkiye’nin emek gücü artmaya devam edecek. Daha düşük bir ekonomik büyüme yaşanacak ve daha da artan bir istihdam sıkıntısı yaşanacak, işsizlik olacak, 2001’deki krizden daha büyük bir kriz yaşanacak. Genç işçilerin dörtte biri işsiz kalacak, aslında çok iyimser bir ortamda bile 2009’un ikinci yarısında ekonomik krizin iyileşmesi durumunda bile işsizlik ve atıl işçilerin oranı 2009 ve 2010’da artmaya devam edecek. Özellikle 2010’da artmaya devam edecek. Çünkü o kadar fazla sayıda genç işçi bu işsizler ordusuna katılıyor. Bunun önünü almak mümkün olmayacak” dedi.
“Peki riski nasıl azaltacağız?” diye soran Zachau, makro ekonomik politikaların uygulanması, bunların devam ettirilmesinin can alıcı derecede önem taşıdığını belirtti.
Makro ekonomik politikalardan kastı, Dünya Bankası ve IMF’nin emirleri oluyor!

* * *


Kırgızistan’daki askeri üssünü kaybeden ABD, Türkiye’yi gündemine aldı ve Ankara’ya seferler başlattı! Obama, Ortadoğu Özel Temsilcisi George Mitchell’ı Ankara’ya gönderdi. Mitchell, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın da yakında Türkiye’yi ziyaret edeceğini umduğunu bildirdi.
Mitchell, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı görüşme sonunda Türkiye’nin İsrail ve Filistin arasında kalıcı barış sağlanması için önemli rol oynayabileceğini vurgulayarak, “Bölgedeki tüm ülkelerin güvenliği ve refahı için birlikte çalışmak istiyoruz” dedi.
Eee, eşbaşkanlık görevinin gereğini yerine getirmek lâzım!
ABD Başkan Yardımcısı Biden ise Obama’nın Irak’tan asker çekme konusundaki kararının ayrıntılarını açıklayabileceğini söyledi. Plana göre, asker çekme operasyonu, 19 ay sürecek. Çekilmenin Türkiye topraklarından yapılması için Ankara sıkıştırılıyor. Amerikan askerlerinin ağır silahları ile birlikte, Güneydoğu Anadolu toprakları üzerinden İncirlik Üssü’ne ve İskenderun Körfezi’ne kadar uzanan bir hat üzerinden geçmesi söz konusu!


http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7383

JAKO
28-02-2009, 10:11
Bugünkü sözcü gazetesinin baş yazısı

Emin Çölaşan olayı!

Güya ülkemizde basın özgürdü! Güya iktidar medyaya baskı yapmıyordu... Güya her şey demokratik kurallar içinde cereyan ediyordu!
Hepsi yalan!
Bugün ülkemiz, iktidarın ağır baskısı altında inlemektedir. Akşam gazetesinin eski genel yayın müdürü Serdar Turgut'un itirafları, iktidar partisi menssuplarının çirkin yüzünü bir kez daha ortaya çıkardı.
Kanal D'de Abbas Güçlü'nün 'Genç Bakış' programına konuk olan Serdar Turgut, Emin Çölaşan'ı gazetesine almak istediğini fakat iktidarın ağır baskılar yaparak bunu önlediğini belirterek şunları söyledi:
'Görmediğiniz, duymadığınız çok şey var. Şu anki durum, askeri rejimden daha kötü... Türkiye'de özgür basın filan yok. Basın özgürlüğü konusunda faşistik bir düzen var. Darbe döneminde bile Türk basını bu kadar baskı altında olmamıştır.
Ben, Emin Çölaşan'ı Akşam gazetesinde yazdırmak istedim ama bu konudaki çalışmalarımı bu iktidar engellemiştir.
Bilinmeyen çok şey var. Gayriresmi ve sizlerin duymadığı inanılmaz baskılar yaptılar!'
Serdar Turgut'un bu sözleri, Ak Parti'nin KARA YÜZÜNÜ ortaya çıkarıyor!
Bir başka gerçek de şu: Sözcü yazarı Emin Çölaşan, koskoca iktidar partisini korkutuyor! Helal olsun!

JAKO
28-02-2009, 14:43
Mustafa Mutlu
Yazara ulaşmak için : [email protected]
Ergenekon Savcısı’nı zor duruma düşüren ilginç bir haber!


Adalet (!) Bakanı Mehmet Ali Şahin, bir hafta kadar önce bir açıklama yapmış ve “Ergenekon davasıyla ilgili bilgi sızdırmalarını sanık avukatları yapıyor” demişti.

Bu, öylesine haksız bir suçlamaydı ki isyanımı, “Allah kimseyi senin adaletine muhtaç etmesin” başlıklı bir yazıyla dile getirmiştim.

Çünkü Ergenekon soruşturması başladığından beri AKP Yayın Holding’e bağlı gazeteler, televizyonlar çarşaf çarşaf yayın yapmış; generellarin, gazetecilerin, öğretim üyelerinin, bürokratların, hukukçuların bilmem kaçıncı dalgada gözaltına alınacaklarını günlerce önceden yazmışlardı... Gelin görün ki aynı Adalet (!) Bakanı nedense o bilgileri kimin sızdığırdığına asla kafa yormamıştı!



***


Şimdi size “bilgi sızdırma”yla ilgili çok çarpıcı, fırından yeni çıkmış bir örnek vereceğim:

Hatırlarsınız; bir süre önce kimin tarafından sızdırıldığı belli olmayan bir ortam dinleme bandı internete düşmüştü. Bu bantta, Ergenekon sanığı Şener Eruygur’un eşi Mukaddes Eruygur’la GATA Beyin Cerrahisi Şefi Dr. Albay Nusret Demircan’ın konuşması vardı.

İddialara göre Dr. Demircan, Eruygur’un taburcu edilmesi halinde tekrar tutuklanabileceğinden endişe ettiğini ve bu nedenle hastayı taburcu etmediğini söylüyordu.


***


İktidarın sesi olan bir gazetede dün yayınlanan bir habere göre Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz, bu konuşmanın içeriğiyle ilgili olarak Dr. Nusret Demircan’ı 23 Şubat günü Levent Adliyesi’nde sorgulamış.

Haberde Zekeriya Öz’ün Dr. Demircan’a sorduğu tüm sorular ve Demircan’ın verdiği belirtilen yanıtlar ayrıntılarıyla yer alıyor!

İyi de nasıl oluyor bu?

Kurallara göre, sorgulamanın yapıldığı odada sadece Savcı Öz ve ifade veren Doktor Demircan olduğuna göre; bu ifadenin tüm detayları nasıl oluyor da “iktidarın sesi” olan gazeteye sızabiliyor?


***


Bana göre Dr. Albay Nusret Demircan sızdırmış olamaz... Çünkü; verdiği ifadenin yayınlanmasını isteseydi, en azından Ergenekon konusunda taraftarlığını ilan etmiş olan bu gazeteyi seçmezdi!

Geriye kim kalıyor?

Asla ihtimal bile vermek istemiyorum ama, bizzat Ergenekon Savcısı’nın kendisi veya ekibinden biri!


***


Cumhuriyet Savcısı Sayın Zekeriya Öz:

Dünkü haber doğruysa... Bu bilgilerin, o gazeteye kimin tarafından sızdırıldığı sizi hiç mi ilgilendirmiyor?

Sıradan bir ifadenin bile taraf bir yayın kurumuna sızması, soruşturmanın sağlıklı bir şekilde yürütülmesini engellemiyor mu?

Ergenekon Davası’nı başarıyla sonuçlandırmak kadar, çenesi düşük muhbirleri bulmak da sizin göreviniz değil mi?


***


Ve Adalet (!) Bakanı Mehmet Ali Şahin:

Bu örnekten sonra hâlâ, “Ergenekon davasıyla ilgili bilgi sızdırmalarını sanık avukatları yapıyor” diyebilir misiniz?

Derseniz; sizin adalet anlayışınızdan biraz daha kuşkuya düşecek olmamıza şaşırır mısınız?



*****



GÜNÜN SORUSU


RTÜK, Adalet (!) Bakanı’nın “Hükümetle kavga eden belediyeler, projelerini Ankara’dan geçiremez” sözlerini yayınlayan televizyon kanalına ağır ceza verecekmiş...

Acaba o kurumdaki gazetecileri sabun yapmayı da düşündüler mi?


*****


Tutuklu belediye başkanının odasından çıkan ilginç belge!

Adalet (!) Bakanı’nın, çıkar amaçlı örgüt kurmakla suçlanan Akfırat Belediye Başkanı Hilmi Yıldız’a, arsa alması için kişisel vekâlet verdiğinin ortaya çıkmasından sonra... Bu kez de Cumhurbaşkanı Gül’ün eşi Hayrünnisa Gül’ün bu beldede arazi sahibi olduğu anlaşılmış.

Nasıl mı?

Jandarmanın Hilmi Yıldız’ın odasında yaptığı aramalarda, Hayrünnisa Gül’e ait bir arsanın vergi makbuzları bulunmuş!


***


İsteyen istediği yerde arsa da alır, ev de... Benim merak ettiğim şey başka:

O vergi makbuzları, Belediye Başkanı’nın odasında ne arıyordu?

Hilmi Yıldız bunu, “Gecikme olmamaması için, son vergiyi ben yatırmıştım” diye açıklamış...

Ama Hayrünnisa Hanım bunu yalanlamış ve “Kendisini tanımam. Tüm vergi ödemelerini de bizzat ben yaparım” demiş...

İyi de o zaman; o makbuzlar neden kendisinde değil de, Hilmi Yıldız’da duruyordu?

Keşke bunu da yanıtlasa.

JAKO
28-02-2009, 14:47
Dinleme skandalının şahikası Can Ataklı Vatan 28 mart 2009
Doğan Grubu’na kesilen 900 milyon liralık vergi cezasından sonra piyasaya sürülen bir “telefon dinleme kaseti” çok düşündürücü. Bu olay aylardır yazdığımız “Telefon dinlemeleri bir terör haline geldi, iktidar bu yasa dışılığın önüne geçmediği gibi kişi ve kurumları baskı altında tutup sindirmek için bir araç olarak kullanıyor” görüşü kanıtlanıyor.

İsterseniz bu olayın neden dinleme skandalının şahikası (En tepe noktası) olduğunu maddeler halinde sıralayalım:

1- Ses kaydındaki isimlerden biri Doğan Grubu yöneticilerinden Soner Gedik diğeri ise Gelir İdaresi Başkanı Mehmet Akif Ulusoy.

2- Her iki isim hakkında da herhangi bir suç duyurusu ya da şüphe yok.

3- Konuşma cep telefonlarından yapılıyor.

Bu durumda ses kaydının piyasaya sürülmesi nasıl gerçekleşmiş olabilir:

1- Soner Gedik banda alıp dağıtmış olabilir. Bu mümkün değil. Çünkü bunun hiç gereği yok.

2- Mehmet Akif Ulusoy kaydedip dağıtmış olabilir. Bu da mümkün değil. Çünkü konuşma kaydına göre Gelirler Genel Müdürü zaten zor durumda.

O halde bu ses kaydı AKP medyasının ifadesiyle “dinlemeye” takılmış. Peki “dinlemeye takılma” ne demek? Eğer bir kişinin telefonu dinleniyorsa, ilgisi olmayan üçüncü bir şahısla yaptığı konuşma da doğal olarak kayda giriyor.

O halde bu iki kişiden biri hakkında “yasal” olarak alınmış dinleme izni olması gerek. Soru şu: Hangisi için dinleme izni alındı ve gerekçe olarak ne gösterildi?

Ben her iki isim hakkında da dinleme izni alındığını sanmıyorum. Demek ki iktidarın emrindeki istihbarat birimleri istedikleri kişiyi dinleyip kayda alıyor ve bunu işlerine geldiği gibi de servis ediyor. Bu olay bunun çok açık kanıtıdır. Adalet Bakanı’nın duruma el koyması gerek.




*****


Erhan Göksel’in Yeni Şafak öfkesi


Çarşamba günü Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanan “Erhan Göksel de Ergenekon’un yüzde 75’inin doğru olduğunu söyledi” haberini kaynak göstererek “AKP medyası Ergenekon konusunda sözleri çarpıtarak yayınlıyor ve bu sayede yapılanları haklı göstermeye çalışıyor” demiştim. Ardından da “Yüzde 75’i doğruysa yüzde 25’i yalan demektir. Ama acaba neler yalan ve bu yalanlar yüzünden kaç kişi mağdur edildi?” diye sormuştum.

Yazıdan sonra ilk arayan Erhan Göksel oldu. Göksel “Çok iyi bir noktayı yakalamışsınız” dedikten sonra şöyle dedi:

“Ben bu açıklamayı gözaltına alınmadan bir hafta önce yaptığım televizyon programında söylemiştim zaten. Serbest kaldıktan sonra ODTÜ’de bir konferans verdim. Gözaltına alınmadan önce böyle düşündüğümü ama sorguda bu görüşümün doğru olduğunu anladığımı söyledim. Zaman Gazetesi de konferansı izlemiş ve bunu yapmış.”

Göksel bu konuşması sırasında Ergenekon’un buna rağmen sonuca ulaşmayacağını savunduğunu belirterek “Çünkü gördüm ki savcıların faili meçhullerle ilgileri yok. Bu durumda Ergenekon sonuçlanmaz” dedi.

Bu sözlerinin Zaman Gazetesi’nde yer aldığını belirten Göksel “Yeni Şafak haberi Zaman’dan almış ama bu bölümünü çıkarmış. O zaman ortaya başka bir anlam çıkıyor” diye konuştu.

Yeni Şafak’a çok öfkeli olduğunu belirten Erhan Göksel “Bu yapılan medya yoluyla ahlaksızlıktır sahtekârlıktır. Yeni Şafak’ı dürüst olduğu için beğenerek izlerdim ama yapılan bu ahlaksızlıktan sonra bu görüşüm tamamen değişti. Bu söylediklerimi aynen yazabilirsiniz” dedi. Göksel aynı duyguları gazetenin yazarı Fehmi Koru için de hissettiğini sözlerine ekledi.


*****



Birden yargıya saygı akıllara geldi

Ergenekon ile ilgili olduğunda başta Başbakan olmak üzere maaşallah her AKP yetkilisi kendinde konuşma hakkı buluyor. Gazeteci “Ergenekon konusunda bir gerileme mi var?” diye soruyor Başbakan kollarını iki yana açıp “İnsaf yani” diyor. Sonra da ekliyor “Nereye kadar giderse gideceğiz.”

Polisten, MİT’ten bir ihtimal adliyeden hemen her gün tonlarca bilgi belge ile ses ve görüntü kayıtları medyaya sızdırılıyor.

Hemen her gün Ergenekon’la ilgili bir bakan, yönetici, bürokrat demeci gazete sayfalarını TV ekranlarını süslüyor.

Ancak sıra Deniz Feneri’ne gelince hepsi de suspus oluyor. Ne “Nereye kadar giderse gitsin” meydan okumaları var, ne adı geçenlerle ilgili bilgi, belge veya telefon kaydı ne de bir kararlılık gösterisi. Ergenekon’u beğenmedikleri herkesten intikam alma aracı olarak gören zihniyet, iş Deniz Feneri’ne gelince “yargıya intikal etmeyi” hatırlıyor.

Ama diyorum ki, iktidar hukuku ne kadar ayaklar atına alırsa alsın, yargıyı ne kadar baskı altında tutarsa tutsun, halkın hafızasını ne kadar bulandırmaya çalışırsa çalışsın, şurası unutulmasın ki Türkiye bir hukuk devleti. Bu ülkenin savcıları, hâkimleri var. Adalet er veya geç tecelli eder.


*****


Bu da yargıya saygısızlık

Bir süre önce Avrupa Birliği fonlarının desteği ile yürütülen bazı projelere katılan isimlerden söz etmiştim. Yazıdan sonra andığım bazı isimler söz konusu paraların ceplerine girmediğini, proje kapsamında harcandığını belirten açıklamalar göndermişlerdi. Ben de bu açıklamalardaki haklılık payını görerek bunları sizlere duyurmuştum.

Şimdi öğreniyorum ki, aynı kişiler bu açıklamaları yetersiz bularak mahkeme kanalıyla tekzip göndermek istemişler. Mahkeme de yazılan yazının gazetecilik ilkelerine uyduğunu ayrıca AB fonlarından kaynak almanın da yasalar gereği suç olmadığını belirterek tekzipleri reddetmiş. Şimdi bu isimler ve medyadaki arkadaşları kıyameti kopararak mahkemenin kararını ağır dille eleştiriyorlar. Bu yolla mahkemelerin tarafsızlığını bozduğunu, siyasi bir fikir ürettiğini ileri sürüyorlar.

Mahkeme kararları elbette eleştirilebilir ama her nedense bu çevreler sadece kendileriyle ilgili mahkeme kararlarına karşı çıkıyorlar. Yargıya bakışı bu kadar ucuzlatmak hiç hoş değil.


*****


Takip

Yıldırım Tuna’dan: Kadınlar tuvaletinde duvar yazısı:

“Kocam her yerde beni takip ediyor!..”

Hemen altında, bir başka el yazısıyla:

“Abartıyorsun birtanem!..”

Che Big
28-02-2009, 19:03
RTÜK'ten pes dedirten ceza


RTÜK, hükümeti eleştiren haberler nedeniyle Show TV’yi taraflı yayın yapmaktan suçlu buldu ve YSK’ya başvurdu. Karar, kurulun AKP kontenjanından seçilen üyelerinin oylarıyla alındı. Kurula CHP kontenjanından üye olan Sevinç, Akman’ın Deniz Feneri e.V yolsuzluğu nedeniyle kanallara baskı uyguladığını ileri sürdü

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=RTUKten_pes_dedirten_ceza&tarih=28.02.2009&Newsid=225407&Categoryid=11

Vay basimiza gelene vay....
Bu vakitten sonra kimse basin özgürlügünden bahsedemez....Medya baska neyi haber yapacak...

Sizce 2 resim arasinda fark var mi??????

http://666kb.com/i/b6t9i7id6xgzwo5ep.jpg

http://666kb.com/i/b6t9jnp0gtoen2jc1.jpg

KUTERO
28-02-2009, 22:20
İrtica geliyor naraları soygun planı mıydı?


'“İrticayı önlemek için” darbe yaptıklarını söyleyen bu generallerin döneminde Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük banka soygunları gerçekleşti.'
.....
Biz bugün 28 Şubat’ın gizli belgelerini yayınlıyoruz.
Medyanın nasıl kullanıldığını, toplumun nasıl kandırıldığını bu belgelerle göreceksiniz.
O korkunç dönemi yaşayanlar, hemen her gece televizyonlarda siyahlar giymiş, sarıklı, külahlı bir kalabalığı gördüklerini hatırlarlar.
Ertesi gün gazeteler o “siyahlıların” resimlerini yayımlardı.
Kendilerine Aczmendi denilen yaklaşık yüz kişilik bir grup şehir şehir dolaşırdı.
Bütün ülkede “irtica” yayılıyormuş havası estirilirdi.
Şimdi bu belgeleri okuduğunuzda, medyanın o Aczmendi grubunu askerlerin talimatıyla gösterdiğini göreceksiniz.
Talimat çok açık:
“Aczmendiler gündemde tutulacak.”
Aynı talimatın bir sonraki cümlesi de şöyle:
“Üfürükçüler de gündemde tutulacak.”
Daha geçenlerde “captagon” imal etmekten tutuklanan biri o dönemler “üfürükçü” kadrosundan gelmişti televizyonlara.
Ayinler yönetiyor, kadınlara tuhaf şeyler yapıyor ve bütün bunlar “bilinmeyen” biri tarafından kameralara kaydedilip yayınlanıyordu.
İki üfürükçü, yüz Aczmendi ve “işbirlikçi” bir medya ile biz 28 Şubat’a geldik.
...
http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=111475

X..
28-02-2009, 22:52
RTÜK'ten pes dedirten ceza


RTÜK, hükümeti eleştiren haberler nedeniyle Show TV’yi taraflı yayın yapmaktan suçlu buldu ve YSK’ya başvurdu. Karar, kurulun AKP kontenjanından seçilen üyelerinin oylarıyla alındı. Kurula CHP kontenjanından üye olan Sevinç, Akman’ın Deniz Feneri e.V yolsuzluğu nedeniyle kanallara baskı uyguladığını ileri sürdü

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=RTUKten_pes_dedirten_ceza&tarih=28.02.2009&Newsid=225407&Categoryid=11

Vay basimiza gelene vay....
Bu vakitten sonra kimse basin özgürlügünden bahsedemez....Medya baska neyi haber yapacak...

Sizce 2 resim arasinda fark var mi??????

http://666kb.com/i/b6t9i7id6xgzwo5ep.jpg

http://666kb.com/i/b6t9jnp0gtoen2jc1.jpg

Bu takkeliler cukkayı götürdükten sonra tipleri değişiyor

Wrangler
01-03-2009, 18:17
Borsada yeni oyun: Haberi bil parayı bul

Borsayı yakından izleyenler, Arçelik ve Grundig'in birleşeceği haberini 24 saat önceden tahmin etti. Bu haber açıklanmadan bir gün önce Grundig hisselerinde sert yükseliş başladı. Hisseler haftalık olarak yüzde 36 prim yaparken, yükselişin birleşme haberinden önce başlaması ise dikkat çekti


MEHMET ALİ ERGÜN İSTANBUL

Piyasalardaki sıkışık seyir devam ederken İstanbul Borsası'nda hisse bazlı hareketler öne çıkmaya başladı. Geçen haftanın en çok yükselen hissesi yüzde 36'lık getiri ile Grundig olurken hisselerdeki bu yükselişin önemli olduğu vurgulanıyor. Çünkü Grundig hisseleri perşembe günü yükselmeye başladı. Cuma günü ise Arçelik ile Grundig hisselerinin birleşeceği haberi borsaya duyuruldu. Haberden önce başlayan sert yükseliş ise akıllara 'birileri bu bilgiyi önceden öğrenip menfaat mi sağladı' sorusunu gündeme getirdi.
YÜKSELİŞ İÇİN 2 GÜN YETTİ

Haftaya sakin başlayan Grundig hisseleri çarşamba gününe kadar son derece sakin bir seyir izledi. Ne olduysa perşembe günü oldu ve bir önceki günü 0,48 liradan tamamlayan hisseler, perşembe gününü tavan fiyat olan 0,58 liradan tamamladı ve yüzde 20,83 gibi büyük bir yükseliş sergiledi. Grundig hisselerindeki yükseliş cuma günü de sürdü. Cuma günü ilk seans hisseler 0,60 liraya kadar yükseldi. Herkes Grundig'teki bu yükselişin nedenini merak etti. Uzmanlar ise olabildiğince "mali" gerekçelerle durumu analiz etmeye çabaladı. Kimileri "Hissenin fiyatı çok düşmüştü. Yükseliş normal" derken, kimileri de elektronikteki canlanma beklentilerinin yükselişte etkili olabileceğini savundu. Günün ikinci yarısının başlamasıyla beraber borsa ekranlarına flaş bir haber düştü. Haberde özetle Arçelik ile Grundig'te birleşme çalışmalarına başlanacağı açıklandı. Bu haberle beraber hisselerdeki yükselişin nedeni de ortaya çıkmış oldu.

BİR ÖRNEK DE İHLAS EV'DEN

Buna benzer bir başka “haberli yükseliş” ise İhlas Ev Aletleri hisselerinde gerçekleşti. Geçtiğimiz perşembe günü İhlas Ev hisseleri güne hızlı alımlarla başlayarak ilk seans 0,61 liraya yükselerek tavan fiyata kilitlendi. İhlas Ev hisselerindeki bu yükselişle ilgili olarak net bilgi sahibi olamayan yatırımcılar ise yükselişin gerekçesini saat 14:30'da şirketin İMKB'ye "özel durum açıklaması" yapmasından sonra öğrendi. İhlas Ev'den yapılan açıklamada, "Bağlı ortaklarımızdan İhlas Madencilik ile Okan Tekstil'in SPK'dan izin alarak birleşme işlemlerine başlanılmasına karar verilmiştir' denildi.


Önceden bilgi mi sızdı?

Bilindiği gibi halka açık şirketler, kurumla ilgili en ufak gelişmeyi dahi İMKB'ye bildirmek zorundalar. Her iki olayda da önce hisselerin yükselmesi ardından da şirketle ilgili olağanüstü durum açıklaması yapılması "insider trading mi var" gibi ciddi soru işaretlerini gündeme taşıyor. Bu durumu öncü yükseliş hareketi olarak tanımlayan BORYAD Başkanı Ali Bahçuvan, insider trading'in ciddi birsermaye piyasası suçu olduğunu ve bu suçun yurtdışında hapisle cezalandırıldığını söyledi. Bahçuvan sözlerini şöyle sürdürdü: "Söz konusu örneklerde insider suçunun işlendiğini söylememiz mümkün değil. söz konusu tarihlerdeki hisse işlemlerinin incelenmesi gerekiyor. Yetkili kurumlar tarafından yapılan denetleme sonucunda birileri bu haberleri elde edip menfaat sağlamışsa bunun ciddi bir cezası olmalıdır."



01.03.2009

http://yenisafak.com.tr/Ekonomi/?t=01.03.2009&i=172195

Wrangler
01-03-2009, 18:20
Mehmet Ali Ergün
[email protected]
01 Mart 2009 Pazar

Dışarda kelebek etkisi içerde ise yeni sorular...

Hızlı bir hafta daha geride kaldı. Amerika'nın üç devinden biri olan General Motors, 50 yıl önce satın aldığı Alman otomobilinin kalesi Opel'i satışa çıkaracağını açıkladı. Bu açıklama Almanya cephesinde hayli yankı bulurken, iflasın eşiğindeki Opel'in kurtarılması için düzenlenen gösteriye geniş bir katılım oldu. Otomotiv pazarında taşları yerinden oynatacak bu gelişme sonrası 'Amerikalı General Almanların yüreğini ağzına getirdi" yorumları yapılmaya başlandı.

KAOS TEORİSİ

Başından bu yana tekrarlıyoruz, bir kez daha altını çizmekte yarar var: General Motors'un “sınırları” sadece ABD'nin sınırları dahilinde değil. Bu firma aynı zamanda İtalyan Fiat'ın, Alfa Romeo'nun, İsviçreli Saab'ın, Japon Daewoo'nun, Alman Opel'in de General'i.

Tüm bunları düşündüğümüzde Amerikalı fizikçi Mitchell Feigenbaum'un üzerinde hayli kafa yorduğu kaos teorisi etrafında şekillenen “kelebek etkisi modeli” daha bir akla yatkın görünüyor. En popüler tanımla bu teori, dünyanın bir ucundaki kelebeğin kanat çırpışları ile oluşan türbülansın, dünyanın diğer ucundaki herhangi bir yerde fırtınaya yol açabileceğini öne sürüyor.

General'deki gelişmeler bundan daha somut halde şekilleniyor. ABD'li otomotiv devi 30 milyar dolar gibi rekor bir zarar açıklıyor. Mensubu olduğu devletten bir ülke için bile önemli sayılabilecek denli büyük bir kurtarma kredisi alıyor. Buna rağmen işler düzelmiyor. İşleri toparlayabilmek için Almanya'daki markasını satışa çıkaracağını açıklıyor. Bu sefer Avrupa'nın ekonomi devinde işler karışmaya başlıyor. İtalyan ve İsviçrelilerin ise zaten yürekleri ağızlarına gelmiş durumda. Japonlar ise ocak ayında yüzde 45 gerileyen ihracat rakamları karşısında şaşkınlıklarını henüz üzerlerinden atamadılar...

Küresel gidişat endişe verici boyutta. Peki bu durum tüketiciye nasıl yansıyor? İlk olarak tabloyu net olarak ortaya koyalım. İç pazardan söz edersek; yerli üretim yapanlar yılbaşından beri sürekli olarak üretime ara verdiklerini açıklıyorlar. Verilen aralara bakıldığında 2 ayda toplam 15 gün bile üretim yapılmadığı görülüyor. Bunun anlamı şu; firmaların elinde ciddi bir stok var. Bu stok eriyene kadar da “sınırlı üretim” kör topal devam edecek.

Stokların eritilebilmesi için yapılacak en önemli adımın cazip fiyat koşulları oluşturup müşteri ilgisini çekmek olduğu konusuna kimsenin itirazı yok. Fakat iş pratiğe döküldüğünde öyle aman aman bir fiyat indiriminden söz edemiyoruz. Kriz koşullarında emtia fiyatları düşmüşken, alım isteği dibe vurmuşken tüketici 3 yıl önce 30 bin liraya satılan aracı 25 bin liralardan alabileceğini düşünse de böyle fiyatlara rastlamak mümkün değil.

Hatta 2006 yılında 32 bin liradan satılan 0 kilometre bir aracın, 2009 yılındaki aynı kasa aynı donanımlı 0 kilometresi 38 bin liradan satılıyor.

Verdiğim örnek bir kaç markanın ortalama fiyatı. Marka ve modelleri burada yazmayacağım. Bir kaç otomobil markasının internet sitesine girip kendi karşılaştırmanızı yapmanız mümkün.

Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu; Otomobilciler stoklarımız şişti. Stok eritmek için üretime ara veriyoruz diyorlar. Fakat henüz hatırı sayılır bir fiyat indirimi yapamıyorlar.

FİYATIN DÜŞMESİ LAZIM

Sektörün en önemli hammaddesi demir ve çelik. Yani otomobil üretirken maliyetin önemli bir kısmını bu iki kalem oluşturuyor. 2007'de tonu 2 bin liraya kadar çıkan demir fiyatları, 750 liraya kadar düştü. Yani üretimde demirden kaynaklanan yüzde 62,5'lik bir tasarruftan söz etmek mümkün. Çelik fiyatlarında da buna benzer bir tablo ortaya çıkıyor. 'Maliyet azalmışken, araba fiyatları neden ucuzlamıyor' diye sorduğumuzda, Bin-2 bin liralık kampanya indirimlerini "İndirim oldu ya" diye geçiştirenleri saymazsak hiçbir otomotiv markası buna cevap veremiyor.

YENİ SORULAR OLUŞTU

Verilemeyen cevaplara yeni sorular ekleyelim... Türkiye'deki üretim yaban firmaların stoklarında 200 bin araç olduğundan söz ediliyor.


Bu araçlar, emtia (demir-çelik vb.) fiyatlarının yüksek olduğu dönemlerde üretilmiş olabilir mi?

Yani “Stoklardaki araçların üretim maliyetleri yüksek. Zararına da satış olmaz” mı deniyor?
Bundan dolayı, fiyat indirimi tüketicinin hissedebileceği şekliyle uygulanamıyor mu?


Hal böyleyse, stoklar eridikten sonra üretim maliyetleri düştüğü için, araba fiyatlarının daha uygun koşullara çekilme ihtimali var mı?

Bu sorular etrafında almayı düşündüğümüz aracı şimdi mi almalı, stokların tükenmesini mi beklemeli?

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=01.03.2009&y=MehmetAliErgun

ally_mcbeal
02-03-2009, 00:56
Yazarlar
Bekir COŞKUN [email protected]

Eşeklik...


BİR şeffaf káğıdın (sanırım aydınger káğıdı) üzerindeki dünya haritasında en çok hırsızlığın olduğu ülkeleri taradılar.

Arkasından bir başka şeffaf haritada en çok ırza geçilen ülkeleri, bir başka şeffaf haritada en çok cinayet işlenen ülkeleri, bir başka haritada en çok dolandırıcılığı, bir başkasında yoksulluğu, bir başkasında açlığı...

Bir başka şeffaf harita üzerinde de hayvanlara en çok eziyet eden ülkeleri taradılar...

Tüm haritaları üst üste koyup ışığa tuttular.

Hepsi tamı tamına çakışıyordu...

Bu ülkelerin hangi bölge ülkeleri olduğunu tahmin edersiniz, utanıyorum, dilim varmıyor...

*

Televizyonda doğa-belgesel yayını yapan kanallar (örneğin; National Geographic) hayvansever örgütlerin Ortadoğu’ya gidip eşekleri korumaya çalıştıklarını görüntülerle veriyorlardı.

Bir eşeğin üzerine İsrail bayrağı çizmişler, eşek kızgın kalabalığın ortasında ve insanlar ona el-kol hareketleriyle küfrediyorlar, yumrukluyorlardı.

Sonra korkunç bir şey başlıyor.

Taşlıyorlar eşeği...

Eşek şaşkın...

Kaçmak istiyor, çevresini sarmış kara sakallı insanlar öyle kalabalık ki, gözlerini kapatıyor eşek.

Ve eşeği linç ediyorlar, hayvan kanlar içinde can veriyor.

*

"İsrail’i telin" meydanına giderken mutlu mutlu kuyruğunu sallayan eşek (O sanıyor ki iyi bir yere gidiyor) sadece bir-iki-üç değil.

Ya da sadece İsrail’e kızmış insanların yaptığı bir tek olay değil bu.

Dün akıl almaz hayvan düşmanlığı öyküleri geliyordu bilgisayarıma; bizim Marmaris’ten, Tuzla’dan, İstanbul’dan, Van’dan...

*

Eşeğin üzerine İsrail bayrağı çizip onu linç etmekle, 7 milyonluk İsrail’in önünden kaçan 200 milyonun öyküsü birbirini tamamlar ve birbirinin ayrılmaz parçasıdır aslında...

Bu uygarlaşan dünyada ilkellik asıl düşmanımızdır.

İlkel kalıp kazanamayız...

Marmaris’te, İstanbul’da, Van’da... Ya da Ortadoğu’nun herhangi bir ülkesinde...

O harita gözümün önüne geliyor...

Kapatıyorum gözlerimi...

************************************************


hayvanlara kötü muamele ile genel anlamda sergilenen kötü davranışlar arasında doğrudan korelasyon olduğunu oldum olası savunmuşumdur. yazıda belirtildiği gibi suç oranı yüksek ülkelerde hayvana eziyetin fazla olması şaşırtıcı değil. hayvan düşmanı biri insanı da sevemez.

yosun
02-03-2009, 01:21
hayvanlara kötü muamele ile genel anlamda sergilenen kötü davranışlar arasında doğrudan korelasyon olduğunu oldum olası savunmuşumdur. yazıda belirtildiği gibi suç oranı yüksek ülkelerde hayvana eziyetin fazla olması şaşırtıcı değil. hayvan düşmanı biri insanı da sevemez.

Düşünme melekesi olmayan, aciz, tek güdüsü yaşamını idame ettirmekten ibaret, tek suçu ise yaradanı tarafından hayvan olarak yaratılmış olana eziyet edenler insanlıktan nasibi almamış zavallılardır.

Bekir Coşkun'un yazısı ise oldukça manidar ve düşündürücü... Kendine müslüman diyen bir toplum, inandığı Allah'ın yarattığı aciz bir hayvana eziyet ederek keyif alıyor... Yazık! geri kalmışlığın, yobazlığın dik alasıdır bu durum. Hiç bir din ve inanç ile tarif edilemez.

kurmay
02-03-2009, 01:31
Yazarlar
Bekir COŞKUN [email protected]

Eşeklik...

.....................

hayvanlara kötü muamele ile genel anlamda sergilenen kötü davranışlar arasında doğrudan korelasyon olduğunu oldum olası savunmuşumdur. yazıda belirtildiği gibi suç oranı yüksek ülkelerde hayvana eziyetin fazla olması şaşırtıcı değil. hayvan düşmanı biri insanı da sevemez.

Yazıda belirtilmiş olması, gerçeğin öyle olduğunu göstermiyor işte...

http://www.nationmaster.com/cat/cri-crime

Ama yazarın bunu bilmeden yazması bir şeyi, bilerek çarpıtması ise başka bir şeyi gösterir...

02-03-2009, 10:41
Kaderin garip cilvesi, bir dönemin “sahte şeyhi” Ali Kalkancı tam da Yirmi Sekiz Şubat'ın on ikinci yıldönümünde “uyuşturucu ticareti” suçlamasıyla tutuklandı.
Bu çarpıcı örnek, tek başına 28 Şubat'ın kurgusallığını çok iyi anlatıyor, aslında…
Kalkancı, gözaltında iken Ergenekon örgütüyle ilgili şok itiraflarda bulunmuş ve “28 Şubat sürecinde Veli Küçük'ten para aldığını” itiraf etmiş:
“-O dönemde borç batağındaydım. Veli Küçük bir tanıdığını göndererek bana para yardımında bulundu. Daha sonra bu paraların devamı geldi. Onlara iyice muhtaç oldum. İstedikleri her şeyi yapmak zorunda kaldım. Babası çok zengin olan Emire ile evlendim…”
Geçen Ağustos'ta Yeni Şafak'a konuşan gizli tanığın itiraflarını hatırlayacaksınız: 28 Şubat'a zemin hazırlayan fabrikasyon skandalların “Ergenekon Tezgahı” olduğunu detaylarıyla anlatmıştı…
Ali Kalkancı-Emire Kalkancı ikilisinin ve Fadime Şahin ile Müslüm Gündüz'ün malum süreçte nasıl “konu mankeni” olarak kullanıldıklarını itiraf etmişti, o gizli tanık…
Ergenekoncular, “alkolik ve işsiz” Ali Kalkancı'yı önce dini eğitime tabi tutmuşlar sonra da rolünü ezberletmişlerdi. Hatta umreye bile göndermişlerdi!
Kamuoyuna “irticaın ulaştığı vahim boyutları göstermek” maksadıyla “üretilen” skandalların görevlendirmesini Veli Küçük yapmıştı.
Ali Kalkancı'nın on iki yıl sonra gelen çarpıcı itirafları Veli Küçük'ün kurmaca skandalların organizasyonundaki başat rolünü teyit etmiş oluyor.
*
Kalkancı, kendisine para yardımında bulunanların Fadime Şahin'le de nikahlanmasını istediklerini anlatıyor!
28 Şubat'ın bir başka figüran şeyhi Müslüm Gündüz'le basılan Fadime Şahin “staja alınarak” rolü ezberletilen itina ile “tesettürlü hale getirilen” kurmaca karakterlerdendi.
Müslüm Gündüz ise Kalkancı'dan da önce “derin sinema” sektöründe “aktörlük kariyeri”ne başlamış bir sima idi.
“Aczmendilerin lideri” olarak rol verilen Gündüz, yarışma programı üslubuyla söyleyecek olursak “bir kamu kurumunda serbest memur olarak çalışıyor”du.
28 Şubat'a hazırlık operasyonu çerçevesinde kurgulanan o meşhur baskını beklerken sabırsızlanmıştı, Müslüm Gündüz; bir ara “yetkili”lere telefon açmış, “Yahu nerede kaldınız, ben burada üşüdüm” diye yakınmıştı…
Gündüz'e “Televizyoncu arkadaşlardan biri gecikti. Ama gelmek üzere, o gelir gelmez sizi basacağız, merak etme…” cevabı verilmişti!

*
28 Şubat'ın on ikinci yıldönümü vesilesiyle basında ilk kez yayınlanan belgeler, dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir'in “Aczmendiler'i medyanın gündeminde tutma” talimatı verdiğini ortaya çıkardı.
28 Şubat darbesini yapan Gizli Egemenler, operasyonel örgütleri Ergenekon eliyle “sahte şeyhleri” üretmişler “irtica” bağlamındaki “skandallar”ı derin fırınlarında pişirmişler sonra da kamuoyuna “ağızlara laik” bir biçimde “yedirmiş”lerdi.
tamer korkmaz-yeni şafak

e-fulya
02-03-2009, 13:43
Soner YALÇIN

[email protected]




Hitler'in hedefindeki ilk gazete Almanya'nın 'Hürriyet'i oldu


İngiltere'de The Times, ABD'de New York Times, Fransa'da Le Monde neyse Almanya'da da Vossische Zeitung oydu.


1704 yılında kurulmuştu. Sahibi Almanya'nın en büyük yayıncı ailesi Ullstein idi. Liberaldi. Köşe yazarları içinde her siyasal görüşten yazar vardı. Hitler, sivil diktatörlüğüne ilk adımını basını susturarak attı. Öncelikle hedefinde Vossische Zeitung Gazetesi ve onun Genel Yayın Yönetmeni Georg Bernhard vardı.

TARİH, 15 Mart 1933.Demokratik seçimle iktidara gelen Adolf Hitler, III. Reich'ı ilan etti.

Yedi ay sonra...

Tarih 4 Ekim 1933.

Alman basın kanunu çıktı.

Gazetecilik "kamu mesleği" sayıldı. Bu yasayla basın, devlet (dolayısıyla Nazi) propagandası yapmak zorundaydı. Anlayacağınız, gazeteciler "devlet görevlisi" haline dönüştürüldü.

Ve o günden sonra günlük gazetelerin yazı işleri müdürleri her sabah, Halkı Bilgilendirme ve Propaganda Bakanlığı'ndaki Gözetim ve Talimat Merkezi'nde Bakan Joseph Goebbels (ya da yardımcısı) başkanlığında toplandı. Bu toplantıda hangi haberin yayımlanacağı, haberin nasıl yazılacağı, nasıl başlıklar atılacağı ve başyazının ne üzerinde olacağı bildirilirdi.

Şehir dışındaki küçük gazetelere ve dergilere de bu emirler yazılı olarak geçilirdi.

Yazı işleri müdürü olmak için Naziler'e yakın "ari/temiz ırktan" olmak gerektiğini yazmama gerek yok herhalde.

Daha sonra gazetecileri "disipline etmek" amacıyla özel profesyonel kurullar oluşturuldu. Bunlar, gazetelere/gazetecilere para cezası kesmeye, basın birliğinden atmaya kadar pek çok yetkiye sahipti. Basın odasından/loncadan atılma cezası almak, gazeteciliği bırakmak anlamına geliyordu.

Bu arada "Alman Basın Führeri" (Basın Odası Başkanı) kimdi biliyor musunuz; Hitler'in Birinci Dünya Savaşı'ndaki başçavuşu Max Amann! Gazete ve dergilerin kapatılması, onun iki dudağı arasındaydı.

Bu genel bilgilerden sonra gelelim hikáyemize...

Her görüşten yazar vardı

Vossische Zeitung, Almanya'nın en eski gazetesiydi.

1704 yılında yayın hayatına başladı.

Sahibi, Almanya'nın önde gelen yayın kuruluşlarının sahibi Ullstein Ailesi'ydi.

Bu köklü gazetenin yayın çizgisi liberaldi. Her görüşten köşe yazarı vardı.

Örneğin, 1751 ile 1755 yıllarında aydınlanma çağının büyük ismi Gotthold Ephraim Lessing, gazetede aylık bir ek çıkarırdı.

Prusya Kralı Büyük Frederick ve AEG'nin sahibi sanayici W. Rathenau gibi tarihi isimler de bu gazetede yazılar kaleme aldılar.

Keza, romantik romanın öncülerinden Theodor Fontane, gazetede tiyatro eleştirileri yazdı.

Evet, gazete tarihi boyunca yazarları arasında her görüşten yazarı barındırdı. Örneğin, edebiyatçı Willibald Alexis 1848 devrimini destekledi.

Uzatmayayım, ilginç bir bilgi ekleyeyim:

Yunanca "photos" (ışık) ve "graphien" (çizmek) sözcüklerinin birleşmesinden meydana gelen "fotoğraf" sözcüğü ilk kez Vossische Zeitung Gazetesi'nin sayfasında yer aldı. Sonra evrensel bir sözcük oldu.

Gazete sadece Almanya tarihi için değil dünya basın tarihi için de önemli bir yayın organıydı.

Her şey Hitler'in iktidara gelmesiyle başladı.

Yayın Yönetmeni Georg Bernhard

1930'lu yılların başında Almanya'da üç büyük yayın kuruluşu vardı:

Mosse, Sherl ve Ullstein.

Hitler'in ilk hedefi Ullstein oldu.

Almanya'nın en büyük yayıncı kuruluşu Ullstein Ailesi; Vossische Zeitung, Berliner Illustrirte, BZ am Mittag, Berliner Morgenpost, Berliner Zeitung, Vossiche Zeitung, Deutsche Allgemenie Zeitung, Dame, Baumwelt, Verkehrstechnik, Herteren Fridolin, Grune Post isimli yayın organlarına sahipti.

Hitler öncelikle Vossische Zeitung'dan rahatsızdı. Etkisinin farkındaydı. Bu gazetenin, basının "amiral gemisi" olduğunu biliyordu. Gazetenin liberal yayın çizgisinden de, aralarında bulunan solcu yazarlardan da memnun değildi. Önce gözdağı vererek korkutmaya çalıştı. Olmadı.

Çünkü gazetenin tarihsel bir geçmişi vardı. Böylesine bir birikim öyle bir iki günde ters düz edilemiyordu.

Hitler bu kez hedefini gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Georg Bernhard'a çevirdi. Almanya'nın önde gelen gazetecilerinden Bernhard'ı tasfiye etmesi halinde basın üzerinde korku yaratacağını hesap ediyordu.

Bernhard'ın gazetenin başından ayrılması da yetmeyecekti; ülkeden ayrılmasını istiyordu.

Bernhard da korkuyordu; meslektaşları Carl von Ossietzky ve Walter Kreiser, sıradan haberleri bahane gösterilerek, gizli askeri bilgileri ifşa etme yoluyla vatan hainliği suçlamasıyla hüküm giyip Papenburg-Esterwegen toplama kampına atılmışlardı.

Benzer oyunun kendisine de oynanacağını anladı. Bernhard yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

Ardından Vossische Zeitung'da büyük bir kıyım yapıldı, onlarca gazetecinin-yazarın işine son verildi.

Mesele sadece gazetecinin-yazarın, mesleğinden olması değildi.

Örneğin:

Lothar Erdmann (1888-1939): Vossische Zeitung muhabiriydi; Sachsenhausen toplama kampında 1939'da katledildi.

Else Ury (1877-1943): Vossische Zeitung'da müstear isimle yazılar yayımlıyordu. 1943'te Auschwitz toplama kampında katledildi.

Heilig Bruno (1888-1968): Vossische Zeitung muhabiriydi; 1933'te Viyana'ya sığındı, Almanlar işgal edilince 1938'de siyasal tutuklu olarak Dachau toplama kampına hapsedildi.

Fritz Heymann (1897-1943): Yazardı; Auschwitz toplama kampında 1943'te katledildi.

Jakob Cahnmann (1893-1942): Gazeteciydi; 1942'de Auschwitz toplama kampında katledildi.

Acı örnekler çok...

Ne ilginç değil mi, bugün Türkiye'de yandaş medyadaki bazı köşe yazarları, solcuların köşe yazarı olmasından rahatsızlık duyup, gazete patronuna "Bunların işine son verirseniz AKP ile ilişkileriniz düzelir" diye yazıyorlar! Yetmiyor. Kimi sözde köşe yazarları da solcu yazarları Ergenekon savcılarına hedef gösteriyor, "Bunları da sorgulayın" diye yazmaktan utanmıyorlar. Ne günlere kaldık değil mi? Neyse...

Biz yine dönelim Vossische Zeitung'un kapatılış öyküsüne.

Yandaş basın yaratıldı

Genel Yayın Yönetmeni Bernhard yurtdışına kaçtı ama Vossische Zeitung'un Propaganda Bakanlığı'yla sorunları giderilemedi.

Propaganda Bakanlığı'nın 5 Mart 1934 tarihli kararı: Amerikan ordusundaki yolsuzluk skandalları haberleri verilmeyecek.

7 Mart 1934 tarihli kararı: Dr. Goebbels'in New York Times'a verdiği mülakat olduğu gibi yayınlanmayacak; resmi Alman basın bürosunun verdiği kopya yayınlanacak.

9 Mart 1934 tarihli kararı: Dr. Goebbels söz konusu toplantının sözünü etmeye değer olup olmadığına ilişkin görüş bildirinceye kadar New York'ta düzenlenen "Hitler'e Karşı Uygarlık" mitingi haber yapılmayacak.

Bu ve benzeri haberler konusunda Vossische Zeitung ile Propaganda Bakanlığı hiç anlaşamadı. Tarihi gazete, yeni döneme uyum sağlamakta zorlandı.

Ve sonuçta...

Tarih, 1 Nisan 1934.

Faşist baskılara dayanamayan Almanya'nın en etkili liberal gazetesi Vossische Zeitung, 230 yıldır devam eden yayınına son vermek zorunda kaldığını açıkladı: "Vossische Zeitung adlı gazetemizin yayınına son verdik. Acı da olsa, gönüllü ama mantıksal olarak gazetemizin bu ayın sonunda kapatılması kararı aldık."

Resmi açıklamada pek açık verilmese de herkes Hitler rejiminin baskısı sonucu bu kararın alındığını biliyordu.

Böylece Alman tarihinin en eski yayın kuruluşu kapandı. Gazete kapandığında yazarları arasında (Fosforlu Cevriye'nin yaratıcısı) Suat Derviş de vardı. Gazetenin sanat dergisi Querscnitte'e yazıyordu. Vossische Zeitung kapanınca Türkiye'ye döndü...

Peki, Ullstein Ailesi'nin hisselerini kim aldı dersiniz?

Hitler'in başçavuşu Max Amann; Alman Basın Führeri! Max Amann, baskılar sonucu kapanmak zorunda kalan yayın organlarını çok düşük fiyatla satın alıp "yandaş medya" oluşturuyordu!

Gazeteleri, dergileri kim için alıyordu dersiniz? Naziler'in yayın kuruluşu Eher Verlag için!

Demek o tarihte "ahbap-çavuş" ilişkileri apaçıktı. Örtüye gerek duymuyorlardı.

Sıra diğer ailede

Her diktatör gibi Hitler de, basını ele geçirmeden amacına ulaşamayacağını iyi biliyordu. Sivil faşist rejiminin baskısı sonucu ilk kapanan gazete Vossische Zeitung oldu.

Hitler, Ullstein Ailesi'ni basın dışına attıktan sonra sıra bir diğer basın imparatoru aileye gelmişti: Mosse Ailesi.

Bu ailenin dünyaca tanınmış, 1872 doğumlu liberal gazetesi Berliner Tage- Blatt, Naziler'in hedefine girdi.

Önce Genel Yayın Yönetmeni Theodor Wolff'u tasfiye ettiler. Wolff yurtdışına kaçmak zorunda kaldı. Eğer kaçmasaydı; Hitler'in provokasyon amacıyla yaktırdığı Alman Parlamentosu (Reichstag) davasının sanığı olacaktı.

Berliner Tage-Blatt'ın genel yayın yönetmenliğine, 1 Nisan 1934'te gazetenin dış haberler bürosundan Paul Scheffer getirildi.

Liberal Scheffer'in yurtdışı bağlantıları çok sağlamdı ve Hitler'in şimdilik bu bağlantılara ihtiyacı vardı.

Ve Hitler ne zaman bu dış desteğe ihtiyaç duymadı; 1939'da bu gazeteyi de kapattırdı.

Bakınız, tarihte örnekleri çoktur ve acıdır:

Gazetenin sahibi Hans Lackman-Mosse, Hitler'in iktidara gelmesi için büyük destek vermişti. Yayın kuruluşları; Berliner Morgenzeitung, Berliner Tageblatt, Berliner Volk-Zeitung, 8-Uhr Abendolatt, Annocen-Expedition, Rudolf-Mosse-Code, Hitler'in propaganda araçları gibi çalışmıştı.

Sonuçta Hitler, ihtiyacı kalmayınca Mosse Ailesi'nin de üzerini çiziverdi!

Nazi diktatörlüğü iktidarını güçlendirdikçe, gazeteler bir bir kapanır ya da el değiştirirken basın piyasası "kraldan fazla kralcı" gazetelere/gazetecilere kaldı.

Almanya'nın üçüncü büyük gazetesi Frankfurter Zeitung, genel yayın yönetmenliğine Londra muhabiri Rudolf Kircher'i; Almanya'nın tutucu gazetesi Deutsche Allgemaine Zeitung ise genel yayın yönetmenliğine yine Londra'da muhabirlik yapmış Karl Zilex'i getirdi.

Meydan artık koltuk hırsına kapılmış, bilgisi, birikimi olmayan gazetecilere kaldı.

Almanya'da basın, hem sermaye hem de yönetici/yazı işleri olarak hızla el değiştirdi.

Sonra neler olduğunu biliyorsunuz.

Mustafa Kemal, 30 Kasım 1929'da Almanya'nın "Hürriyet"i Vossische Zeitung muhabirine şu demeci verdi: "Korku üzerine bir iktidar inşa edilemez."
230 yıllık gazete, Hitler'in faşist baskısıyla kapandı

Vossische Zeitung, Almanya'nın en etkili liberal gazetelerindendi. Her görüşten köşe yazarı, gazetede düşüncelerini serbestçe açıklayabiliyordu. 1704 yılında yayın hayatına atılan Almanya'nın bu en eski gazetesi, Hitler'in iktidara gelmesiyle faşist baskılara dayanamayarak 1934'te kapanmak zorunda kaldı.

Almanya'nın 'Bekir Coşkun'u

Kurt Tucholsky

KURT Tucholsky (1890-1935) devrin en önemli Alman gazetecilerinden biriydi.

Gazeteciliğe öğrencilik yıllarında başladı.

Üslubu, taşlama (hiciv) idi.

Aynı zamanda, kabare yazarı, şarkı sözü yazarı, romancı ve şairdi.

Toplumcu gerçekçiydi.

Kendisini demokrat, barışsever ve anti-militarist olarak tanımlıyordu.

Toplumu eleştirmekten de geri durmuyordu.

Özellikle Yahudilere, "Hitler'e karşı mücadele etmiyorlar" diye sitem ediyordu.

Yahudilikten çıkıp Protestan oldu.

Yazılarında "göbeğini kaşıyan adama" değil ama "kesesi kabarık zenginlere", Hitler'i destekliyorlar diye çok yüklendi.

Hitler'in yoluna kırmızı halı döşeyen işadamlarına, eski kurt politikacılara ateş püskürdü.

Hitler iktidara gelmeden önce halkı uyaran yazıları en çok o kaleme aldı.

Makalelerinde sürekli gelmekte olan tehlikeye işaret etti.

Yargı ve polis içindeki Naziler'e dikkat çekti.

Hitler'in başbakanlığının ülkeyi nereye götüreceğini hayal etmek bile istemiyordu.

Tucholsky yırtınıyordu. Gelmekte olan fırtınaya dikkat çekiyor ama kimse görmek istemiyordu.

1930'lu yılların başında, tüm uyarılarının duymazlıktan gelinmesi ve cumhuriyet, demokrasi ve insan hakları için yapmış olduğu girişimlerinin etkisiz olduğunu anlaması Tucholsky'yi derinden yaraladı.

Almanya'yı terk etti. İsveç'e yerleşti.

1933 yılında Naziler, kitabı Weltbühne'yi yasakladı. Ayrıca, Tucholsky'nin kitaplarını yaktılar ve onu vatandaşlıktan çıkardılar.

Gönüllü sürgünlük yaşadığı İsveç onun bir yerde mezarı oldu. Çenesini tuttu, "Okyanusa karşı ıslık çalınmaz" diyordu. Çok yazamadı.

Önceleri saygı duyduğu fakat daha sonra Hitler rejimini destekleyen Norveçli şair Knut Hamsun'la hesaplaşmak için sert bir yazı yazmayı planladı, ama buna yetecek enerjiyi bulamadı.

Tek yapabildiği, ölüm kampında bulunan gazeteci arkadaşı Carl von Ossietzky'ye 1935'te Nobel Barış Ödülü'nün verilmesi için çalışmak oldu..

20 Aralık 1935 tarihinde evinde çok sayıda uyku hapı aldı. Bir gün sonra komaya girmiş halde bulundu ve Götebourg'daki Sahlgrensche Hastanesi'ne götürüldü. 21 Aralık akşamı orada yaşamını yitirdi.

Yıllarca Tucholsky'nin intihar ettiği söylendi.

Son zamanlarda, Tucholsky biyografisini yazanlardan Michael Hepp, bu tezle ilgili şüphelerinin olduğunu ve dikkatsizlik sonucu ölmüş olabileceğini ileri sürdü. Hitler rejiminin öldürdüğü de söylentiler arasındadır.

Tucholsky'yi gerçekte öldüren, ülkesinde olanlara karşı bir şey yapamama umutsuzluğuydu.
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=11108553&yazarid=218&tarih=2009-03-01

yosun
02-03-2009, 16:21
Hamdolsun! Ballı olsun!

...THY’nin bütün hesapları; uçak alırken-uçak satarken-uçak kiralarken-harcama yaparken-kadroyu büyütürken, denetim altındaydı. İktidara kim gelirse THY yönetimine kendi adamlarını yerleştiriyordu fakat Yüksek Denetleme Kurumu, Meclis KİT Komisyonu ve Kamu İhale Kurumu, her yıl 3 koldan THY’yi gözetim ve denetim altında tutuyordu.

Çünkü devlet şirketiydi.

Halkın malıydı.

AKP de iktidara gelince aynısını yaptı. THY yönetimine Başbakan Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı iken kadrosunda yer almış tanıdık-bildik-partidaşlarını getirdi. Yönetim Kurulu Başkanlığı’na Almanya’daki işçi paralarını batırmış Kombassan’da genel koordinatörlük yapmış Candan Karlıtekin’i, İSKİ’de daire başkanlığı yapan Rizeli Temel Kotil ile Rizeli Hamdi Topçu’yu yerleştirdi.


***

Ve düğmeye basıldı.

Ankara’da Başbakan’ın başkanı olduğu “Özelleştirme Yüksek Kurulu”nda 2006 yılının ilk yarısında alınan bir kararla THY’nin devlet malı hisse senetleri, özel kişilere satıldı. Satış gazetelerde ilanlarla duyurulmadı. Sadece İMKB ve SPK’nın haftalık bültenlerinde açıklama konularak satıldı. Halktan gizlendi. THY’de kamunun yani devletin payı yüzde 49.12’ye, borsadaki alıcıların payı yüzde 50.88’e çıkartıldı.

Ey okur!

Paylara dikkat et!

Aradaki farka bak!

Bak bak, otur ağla!

Yüzde 1 bile değil.

Fark yüzde 0.8...

Yani binde 8...

Bu kadar küçük yüzde 1’in altındaki bir pay farkıyla; yılda 5 milyar dolar cirosu olan, senede 1 milyar liralık uçak alımı ve kiralaması yapan, önümüzdeki 10 yıl içinde her biri ortalama 300 milyon dolar olan toplam 105 yeni uçak almayı (3 milyar doları geçiyor) planlamış olan şirket, denetimden, gözetimden çıktı, çıkartıldı. Böylece 70 yıldır “Yüksek Denetleme Kurumu-Meclis KİT Komisyonu-Kamu İhale Kurumu” tarafından denetlenen THY, özel sektörden daha özel bir yapıya kavuşturuldu.


***

Denetim bitti.

THY’de padişahlık dönemi açıldı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kadrosu olan üç kişi; THY Yönetim Kurulu Başkanı Candan Karlıtekin, onun yardımcısı Hamdi Topçu (Fasılcı gazeteci Fehmi Koru’nun fasıl gecesi katılımcısı 2 arkadaşı) ve Genel Müdür Temel Kotil’in THY’nin yeni padişahlık döneminin ilk icraatı (işi) “hamdolsun eylemi” oldu.

Hem hamdolsun!

Hem ballı olsun!

Candan Karlıtekin, Hamdi Topçu ve Temel Kotil’in liderlik aldığı THY yönetiminin, denetimden kurtulunca yaptığı ilk iş; kendi maaşlarını, YPK boyunduruğundan hemen çıkartıp, 4 kat artırmak ve “mali yıl sonunda bu ücretlerden doğacak gelir vergisi tutarının tamamının THY tarafından, ücrete dahil edilerek karşılanması” kararını da almak oldu.

Maaşlarını 4 kat artırdılar.

Hamdolsun yaptılar.

Vergisini de THY’ye yüklediler.

Hamdolsunu balladılar!


***

Yerim bitti.

Diyeceğim bitmedi.

Biliyor musunuz? THY’nin yüzde 50’sini borsada çoğu yabancı özel kişilere kaça sattılar? 460 milyon liraya! THY’nin 2008 yılı 9 aylık vergi sonrası net kârı (Eylül bilançosuna göre) 833 milyon lira...

Ey okur!

Dikkat et:

76 yıllık devlet şirketi THY’nin yarı hissesini, sadece 9 aylık net kârının yarısına özel sektöre satmış oldular! Özelleştirmede “Hamdolsun”u “Ballı olsun”a çevirdiler.

Necati Doğru

ally_mcbeal
02-03-2009, 19:38
Yazıda belirtilmiş olması, gerçeğin öyle olduğunu göstermiyor işte...

http://www.nationmaster.com/cat/cri-crime

Ama yazarın bunu bilmeden yazması bir şeyi, bilerek çarpıtması ise başka bir şeyi gösterir...

işin açıkçası bu istatistik işlerine oldum olası şüpheyle bakmışımdır. genelde dünyanın en yüksek suç oranı hep abd de çıkar nedense.... benim tezim ise abd nin bu istatistik işinde gösterdiği hassasiyet ve herşeyin kayıt altına alınması sebebiyle böyle en suçlu gibi gözüktüğü şeklinde. dünyanın pek çok ülkesinin insanlarının az gelişmişliğini düşününce mantığım çoğu yerde olayların örtbas edildiğini veya istatistiklere geçirilmediğini söylüyor. bu yazısında bekir bey hangi kaynaktan bilgi aktarmış merak ettim ve kendisine yazdığım maile henüz cevap vermedi.

ancak durum ne olursa olsun hain ve gaddar bir insan her anlamda haindir, hayvanlara kötü davranıp insana çok saygılı olanı hiç görmedim daha. hayvanseverlerin de hep genel anlamda iyilikseverliğine şahit olmuşumdur. yazıyı taşımamdaki asıl maksat ta buna işaret etmek idi. psikologların özellikle çocuklardaki sorumluluk duygusunun gelişimi ve zekayı daha hızlı geliştirmesi sebebiyle ailelere hayvan edinmelerini tavsiye ettiklerini biliyorum.

Che Big
02-03-2009, 20:31
Deniz Feneri Derneği, Baykal'a dava açacak
Deniz Feneri Derneği'nin, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal hakkında, yarın 1 milyon TL'lik manevi tazminat davası açacağı bildirildi. Dernekten yapılan açıklamada, ''Baykal'ın uzunca süredir Almanya Deniz Feneri e.V. adlı dernekle ilgili iddiaları kullanarak, Türkiye Deniz Feneri'nin kişilik haklarına her fırsatta saldırıda bulunduğu'' gerekçesiyle tazminat davası açılacağı belirtildi. Dava dilekçisinin yarın Ankara Nöbetçi Asliye Hukuk Mahkemesi Hakimliği'ne teslim edileceği kaydedildi.

http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=40674

Herhalde dernekte isler kesat gitmeye basladi,nede olsa tüm dünyada kriz var..
Ama demokrasilerde care tükenmez...:yes::yes:

balaban
02-03-2009, 21:29
Deniz Feneri Derneği, Baykal'a dava açacak
Deniz Feneri Derneği'nin, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal hakkında, yarın 1 milyon TL'lik manevi tazminat davası açacağı bildirildi. Dernekten yapılan açıklamada, ''Baykal'ın uzunca süredir Almanya Deniz Feneri e.V. adlı dernekle ilgili iddiaları kullanarak, Türkiye Deniz Feneri'nin kişilik haklarına her fırsatta saldırıda bulunduğu'' gerekçesiyle tazminat davası açılacağı belirtildi. Dava dilekçisinin yarın Ankara Nöbetçi Asliye Hukuk Mahkemesi Hakimliği'ne teslim edileceği kaydedildi.

http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=40674

Herhalde dernekte isler kesat gitmeye basladi,nede olsa tüm dünyada kriz var..
Ama demokrasilerde care tükenmez...:yes::yes:

Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış. :)

SubZero5
02-03-2009, 22:00
Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış. :)Bu kadar yüzsüz olunur mu ama Sn. balaban?..
Şahsiyetsizliğin de bi sınırı var, ama o sınır bu insanlarda demek ki yok!..
Minare çalınmış, kılıfının kılıfını ayarlama peşinde adamlar...
Yuh bile diyemiyorum bu duruma...
Bu kadar da göstere göstere birşey çalınmaz ki ama?...

yosun
02-03-2009, 22:14
bu yazısında bekir bey hangi kaynaktan bilgi aktarmış merak ettim ve kendisine yazdığım maile henüz cevap vermedi.



Bekir Coşkun kaynağını yazısında belirtmiş zaten.


Televizyonda doğa-belgesel yayını yapan kanallar (örneğin; National Geographic) hayvansever örgütlerin Ortadoğu’ya gidip eşekleri korumaya çalıştıklarını görüntülerle veriyorlardı.

Bir eşeğin üzerine İsrail bayrağı çizmişler, eşek kızgın kalabalığın ortasında ve insanlar ona el-kol hareketleriyle küfrediyorlar, yumrukluyorlardı.

Sonra korkunç bir şey başlıyor.

Taşlıyorlar eşeği...

Eşek şaşkın...

Kaçmak istiyor, çevresini sarmış kara sakallı insanlar öyle kalabalık ki, gözlerini kapatıyor eşek.

Ve eşeği linç ediyorlar, hayvan kanlar içinde can veriyor.

kurmay
03-03-2009, 00:20
ancak durum ne olursa olsun hain ve gaddar bir insan her anlamda haindir, hayvanlara kötü davranıp insana çok saygılı olanı hiç görmedim daha. hayvanseverlerin de hep genel anlamda iyilikseverliğine şahit olmuşumdur. yazıyı taşımamdaki asıl maksat ta buna işaret etmek idi. psikologların özellikle çocuklardaki sorumluluk duygusunun gelişimi ve zekayı daha hızlı geliştirmesi sebebiyle ailelere hayvan edinmelerini tavsiye ettiklerini biliyorum.

Siz öyle düşünüyosunuz... güzel düşünüyorsunuz...

Ben de yazıyı okuyunca hem Bekir Coşkun'daki "hayvan sevgisini", hem de tarif ettiği coğrafyanın insanına olan nefretini görüyorum...
Yoksa neden onlara, zaten "en hırsız", "en katil", "en tecavüzcü" v.s de sizsiniz, diye iftira atsın ki...

Ben o insanların pür-ü pak olduğunu da iddia etmiyorum...

Benim maksatım da; "insanları iftira ile yaftalamak" gibi yanlış bir şeyi "hayvanlara yapılan eziyetleri kınamak" gibi doğru bir şeyle paket yapıp yutturmaya çalışmasını deşifre etmekti...

Melih_2005
03-03-2009, 01:59
bir ıstakoz nasıl pişirilir veyahut nasıl yemeğe hazır hale getirilir veyahut bir arjantin bifteği elde etmek için o zavallı sığır nasıl büyütülür , hiç bilen var mı ? bilmeyen varsa bir araştırsın bir zahmet... ve bu iki yemeğinde ( yemek denirse tabi - yöntemlerinden dolayı ) hangi coğrafyada ve hangi dinin daha ağırlıklı olduğu yerlerde tüketildiğine bir bakın, ben yine de bir ipucu vereyim -ortadoğu ve müslüman coğrafyası değil

hayvanlara eziyetin dini ırkı mezhebi olmaz zaten bunların hiçbirinde de yeri yoktur ama iş hayvanlara eziyet üzerinden başka yerlere gol atmak amaçlı olursa hayvanlara eziyet konulu bir yazının anafikri "insanlara eziyet " olur....

o neyşınıl ceografik üstünde İsrail bayrağı olan eşeklerin nasıl öldürüldüğünü araştırdığı gibi ; fosfor bombalarının üzerinde geberin diye yazılar yazan İsrail li çocukların bebelerin psikolojilerinin ve bu psikolojiyi aşılayan aşağılık zihniyetin, eşeğin üzerine eşek resmi çizip onu öldüresiye işkence yapan hayvanların psikolojilerinin birbirine ne kadar benzediğini araştırsın... bir çözüm sonuç bulurlarda belki , ortadoğudaki eşekleri kurtamış olurlar en azından...!
ha bu arada sevgili köşe yazarlarımız ortadaoğuda ölen eşeklerden daha çok ölen insanlar - çocuklar üzerine bu kadar hassasiyetle eğilirlerse müteşekkir olurum

Sn Bekir Coşkun sizden özellikle arjantin bifteği üzerinede bir köşe yazısı bekliyorum tüm içtenlikle

Che Big
03-03-2009, 05:46
Yiğit Bulut
'Diktatör olmadan, petrol çıkmaz'
02.03.2009 | Yiğit Bulut | Yorum
ARAÇLAR
yorum yaz
favorilerime ekle
haberi yazdır
arkadaşıma gonder
&
Türkiye'de inanılmaz bir kaynak var, tek sorun bunu bize yedirmeden nasıl çıkaracaklar. Yeraltı kaynaklarımızı çıkarabilirsek, ekonomik göstergelerimizin tamamı değişir ama 'bizim olanı, bize bırakmamak' için büyük bir savaş var.

http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?YZR_KOD=97&HBR_KOD=117966

Cikarilacak kanunlarda dikkatli olmak bunlari da göz önünde bulundurmak lazim...

gizemliduygular
03-03-2009, 10:28
Nedenini kimse bilmiyor!

Avustralya'nın güney sahiline dün akşam saatlerinde yine onlarca balina ve yunus vurdu. Kurtarma ekipleri ve gönüllülerin hayvanların çoğunu kurtardığı bildirildi.

http://www.aksam.com.tr/2009/03/03/haber/yasam/413/nedenini_kimse_bilmiyor_.html

Yapmayınız Allah aşkına:grrr: Ne demek nedenini kimse bilmiyor. En büyük etken, büyük çapta nükleer silahlara sahip olan ülkelerin okyanuslarda yaptıkları su altı ve su üstü nükleer denemeleridir.:grrr: Az da olsa ikinci ve dikkat edilmesi gereken olasılık, birkaç ay kadar sonra meydana gelecek yer kabuğu kırılmalarını hayvanların çok hassas duyargaları sayesinde hissetmeleri. Diğer bir olasılık besin zincirindeki azalmanın ve düzensizliğin hayvanları kıyıya vurmaya itmesi şeklinde sıralanabilir.

Evet, hayvanların karaya vurmasının pek çok sebebi var. Ancak asıl sebep insanoğlunun, nükleer silah denemeleridir. Dünyaya egemen olmaya çalışan ülkeler bu denemelerle aslında kendi sonlarını da getiriyorlar.:grrr::grrr:

hamza34
03-03-2009, 10:34
Yiğit Bulut
'Diktatör olmadan, petrol çıkmaz'
02.03.2009 | Yiğit Bulut | Yorum

Türkiye'de inanılmaz bir kaynak var, tek sorun bunu bize yedirmeden nasıl çıkaracaklar. Yeraltı kaynaklarımızı çıkarabilirsek, ekonomik göstergelerimizin tamamı değişir ama 'bizim olanı, bize bırakmamak' için büyük bir savaş var.

http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?YZR_KOD=97&HBR_KOD=117966

Cikarilacak kanunlarda dikkatli olmak bunlari da göz önünde bulundurmak lazim...

bu olayı sıcak ve devamlı
gündemde tutmamız lazım halk olarak...geleceğimiz olan çocuklarımıza en azından rahat ve ferah bir ülke bırakalım..

gizemliduygular
03-03-2009, 16:14
YANDAŞ MEDYA AHMET TÜRK'E NEDEN KIZDI?


Geçtiğimiz hafta Ahmet Türk’ün meclis çatısı altında Kürtçe konuşması tartışmalara neden oldu. Türk’ün konuşması aynı zamanda yandaş medyanın hükümeti desteklemek konusunda sınırları nereye kadar götürebileceğini göstermesi bakımından da önemliydi. Çünkü yandaş medya Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır mitinginde Kürtçe konuşmasını “başbakan ne güzel Kürtçe konuşuyor” diye yorumlarken, Ahmet Türk’ün konuşmasını tek kelime ile “provakasyon” olarak değerlendirdi.



Bu konudaki büyük çelişki oldukça şaşırtıcı idi. Peki yandaş medyanın gazetelerinde neler yazıldı?



İlk olarak Star Gazetesi yazarı Şamil Tayyar’a bakalım. Tayyar’a göre Ahmet Türk mecliste Kürtçe konuşarak “provakasyon” yapmıştı. Amacı hükümet karşıtlarını hükümete karşı kışkırtmaktı. Şamil Tayyar 25 Şubat günü Star gazetesindeki köşesinde şunları yazdı: “Ahmet Türk’ün dün partisinin Meclis Grubu’nda yaptığı Kürtçe konuşmanın hiçbir masum gerekçesinin olmadığı aşikardır. Hem bölge halkıyla devlet arasındaki aidiyeti güçlendiren ve bölgede diğer Kürtçe kanallardan daha çok izlenen TRT Şeş sabote edildi hem bölgedeki tek rakip olan Erdoğan hedef tahtasına kondu. Türk’ün patlattığı bu bombanın ardından tartışmaların TRT Şeş ve iktidar partisi üzerinde yoğunlaşması, eylemin başarı katsayısını göstermiştir. Oysa Başbakan’ın Kürtçe mesajı, sadece TRT Şeş’in açılışı için özeldi. Çalışma esasları Anayasa ve İç Tüzük’le belirlenmiş Meclis çatısı altında böyle bir ifadesi yoktu. Seçimler yaklaştıkça benzer provokasyonlara hazırlıklı olmak gerekecek.” Tayyar’a göre başbakanın Kürtçe konuşması özeldi. Ahmet Türk’ün konuşması ise kışkırtma. Tayyar’a göre Ahmet Türk Kürtçe konuşarak başbakanı hedef tahtasına koymuştu.



Bir başka Star yazarı olan Mustafa Karaalioğlu’da meseleye Tayyar gibi bakıyordu. Karaalioğlu’da Ahmet Türk’ü provakatör olmakla suçluyordu. Ama bu provakasyon AKP’ye karşı yapılmıştı. Karaalioğlu 26 Şubat günü köşesinde şunları yazdı: “Belli olan bir şey var ki, her zaman bir makuliyet örneği olan Türk’ün bu tercihi doğru değildir. Bir siyasi hamledir ama; sıradan, bayat ve sorunun hassasiyeti dikkate alındığında çok da provokatif bir hamledir.”



Yeni Şafak gazetesi yazarları da benzer görüşte yazılar yazdılar. Bunlardan biri Tamer Korkmaz. Korkmaz 26 Şubat günü yazdığı yazıda şunları söyledi: “Genel manada ise Ankara'nın/devletin Kürt sorununa bakışının tarihi bir dönüşüm yaşadığı 'kararlılık arz eden' bir süreçte peş peşe gelen adımları, açılımları baltalamaya yönelik provokatif bir karakter taşıyor.” Korkmaz’a göre Ahmet Türk’ün Kürtçe konuşması AKP’yi baltalamaya dönük bir eylemdi. Ahmet Türk’ün bunu yapmaya hakkı yoktu.



Bir süre önce Erbil’de Kürt sorunu konferansı düzenleyen, bu toplantıda Kürdistan’ı tanıma çağrısı yapan, Barzani yanlısı Kürtler ile birleşmeyi savunan Gülen cemaatine yakın Zaman gazetesi yazarlarının yorumları da aynı yöndeydi. Abant Platformu’nun Erbil Toplantısında “Hepimiz Kürdüz” diyen Mümtaz’er Türköne bakın Ahmet Türk’ün konuşmasını 26 Şubat günü nasıl yorumladı: “Ahmet Türk'ün Meclis Grubu'nda Kürtçe konuşmasını, Kürt sorununun çözümüne bir düşük yaptırma çabası olarak gördüm.” Türköne Kürt dilinin kullanımını desteklediğini söylemesine rağmen Ahmet Türk’ün Kürtçe konuşmasından rahatsız oldu. Ona göre Ahmet Türk, iyi niyetli değildi.



Gazetenin yazarlarından Mehmet Kamış ise daha da ileri gitti. Ahmet Türk’ün meclisteki konuşması ile derin devleti kışkırtmayı hedeflediğini söyledi. Mehmet Kamış’a göre başbakanın Diyarbakır’da Kürtçe konuşma yapması, Abant Platformu’nun Erbil’de Türkiye himayesinde kurulacak bir Kürt devletini savunması provakasyon değildi. Ancak Ahmet Türk’ün konuşması provakasyondu. Mehmet Kamış konu hakkında 25 Şubat günü şunları söyledi: “DTP yine statükonun istediği bir hamle daha yaptı. Partinin Eşbaşkanı Ahmet Türk, Meclis grup toplantısındaki konuşmasının bir bölümünü Kürtçe yaparak devletin sinir uçlarına bir mesaj gönderdi.”



Sabah yazarları genel olarak Ahmet Türk’ün konuşmasını görmezden geldi. Ancak gazetede yazan Nazlı Ilıcak, Ahmet Türk’ü aceleci davranmakla eleştirdi. Ilıcak’a göre Ahmet Türk başbakanın bu konuda atacağı adımları beklemeli ondan sonra Kürtçe konuşmalı idi. Nazlı Ilıcak 25 Şubat günü şöyle yazdı: “Ahmet Türk, politik hesapla, biraz aceleci davrandı. Mamafih TRT Şeş'den sonra bu adım bekleniyordu.”



Taraf Gazetesi’nin yazarlarının Kürtçe’nin sınırsız kullanımını savundukları biliniyor(du). Ancak Taraf yazarları her ne kadar Kürtçe yasağının kaldırılmasını savunuyor olsalar da “şimdi sırası mıydı” dediler. Ya da Ahmet Türk’ün iyi niyetini sorguladılar. Örneğin Etyan Mahçupyan 27 Şubat günü gazetede: “Ahmet Türk’ün Meclis’teki grup toplantısında Kürtçe konuşmasının farklı düzlemlerde analizi yapılabilir. Böyle olaylarda her zaman sorulması gereken zamanlama sorusu, bunun seçimlere yönelik bir taktik olduğunu ve AKP’nin bölgedeki ‘yumuşak’ sosyoekonomik vaatlerine karşı daha ‘damardan’ bir sembolik hamleye tekabül ettiğini söylüyor.” Mahçupyan, Kürtçe konuşmayı savunmakla beraber Ahmet Türk’ün konuşmasının yerel seçimlere dönük olduğunu söylüyordu.



Gazetenin polis yazarları Önder Aytaç ve Emrullah Uslu ise 28 Şubat günü Ahmet Türk’ün konuşmasını DTP’nin AKP karşıtı politikası olarak yorumladılar ve bu konuda DTP’nin AKP ile uzlaşmamasından rahatsızlıklarını dile getirdiler: “Türk’ün yaptıklarını çok da anormal bulmazken, DTP’nin bölgedeki seçim stratejisini hiç normal karşılamıyoruz. DTP bölgede seçim stratejisini “karşıtlık” kavramı üzerine kuruyor ve kendisi dışındaki herkesi/ rakiplerini “öteki” ilan ederek bölgeden uzak tutmaya gayret sarfediyor. Bunun yöntemi olarak da şiddeti, en hafif deyimiyle “vandalizmi” benimsemiş görünüyor. DTP çizgisinin, AKP’nin Diyarbakır mitingine halkın katılımını düşük tutmak için çalışmış olmasına rağmen, çok da başarılı olamadığı gözlemlendi.”



Gazete yazarlarından Markar Esayan ise Ahmet Türk’ün konuşmasını önemsiz bulurken DTP’ye AB ve ABD’nin “eve dönüş programı” hakkında görüş bildirme çağrısı yaptı. Esayan 26 Şubat günü yazısında: “Öte yandan, DTP’nin sadece Meclis’te Türk’e Kürtçe konuşturarak tabanına yönelik etkili bir politika oluşturması mümkün değil. PKK’yı silahsızlandırma konusunda sessiz ve derinden devam eden, ABD ve AB’nin de desteğini alan Eve Dönüş Planı’nda partinin çok daha belirgin bir pozisyon alması gerekli.”



Gazetenin önemli isimlerinden Gökhan Özgün ise Ahmet Türk’ün Kürtçe konuşabiliyor olmasını AKP’nin demokratik açılımlarına bağlıyordu. Özgün’e göre Türk, Kürtçe konuşuyorsa bu AKP sayesinde idi. Bu nedenle AKP’liler Türk’ün Kürtçe konuşmasına şöyle tepki göstermeliydi: “AKP DTP’ye şöyle bir cevap da verebilirdi. Meclis’te Kürtçe konuştunuz. Bunu hiç mi hiç tasvip etmiyoruz, hatta protesto ediyoruz ama, bu tamamıyla sizin bileceğiniz bir şey. Lakin unutmayın, 10 yıl evvel konuşamıyordunuz. Bakın şimdi Kürtçe konuşmak, bir şey değil. Bunun için bize teşekkür etseniz de, ‘bir şey değil’. Bize teşekkür etmesiniz de, ‘bir şey değil’.” (28 Şubat)



Gazetenin ironik yazarlarından Sivilay Abla ise 26 Şubat günü gazetenin ana görüşünü temsil eden şu sözleri söylüyordu: “Ahmet Türk’e de “hiç yardımcı olmuyorsunuz Mehmet Ali Bey” diyesim geliyor.”



Kısacası yandaş medya Kürtçe polemiğinde yine yandaşlığını yaptı. Bu medya daha önce Kürtçe’nin serbest olmasını savunmuyor muydu? Ancak konuşan başbakan değil de Ahmet Türk olunca yandaş medyanın üslubu bir anda değişti. Başbakan Diyarbakır’da binlerce kişiyi Kürtçe selamlayabilir, TRT6 ‘da Başbakanın konuşması Kürt dilinde canlı yayınlanabilirdi. Bu durum Ahmet Türk’ün Kürtçe konuşabileceği anlamına gelmiyordu. Yandaş medya konuya ya “şimdi sırası mıydı?” diye yaklaştı ya da “provakasyon” ile damgaladı.



İşin esası ise şu. Kürtler’in yaşadığı illerde iki parti yarışıyor: AKP ve DTP. AKP yerel seçimlere doğru Kürt oylarını alabilmek amacıyla Kürtler’e dönük açılımlara imza attı. Ancak Ahmet Türk’ün daha fazlasını yapması AKP’yi paniğe sürükledi. Çünkü ortaya çıkıyor ki Kürt meselesinde hükümet ile restleşme DTP’yi doğuda büyütüyor. AKP’yi ise küçültüyor. DTP ile restleşen AKP ise aslına rücu ediyor. En özgürlükçü gözüken AKP bir anda “ya sev ya terk et” diyebiliyor. Bu da yandaş medyayı kara kara düşündürüyor.



Yandaş medyanın buna bir çözümü var: “Kürtçe serbest olmalı ama Kürtler konuşmamalı”. Bakalım bu çözüm işe yarayacak mı?





Barış Terkoğlu

2 Mart 2009


Aynı ana babadan olan kardeşlerin bile değişik karakterler sergiledikleri bir dünyada, yandaş medya mensuplarının tek CNC tezgahından çıkmışçasına aynı davranışları, duvarlarındaki takvimleri, saatleri, oturma grupları ve halıları bile aynı olan, toplantılarında polis dinlemesine karşı cep telefonlarının bataryalarını çıkarıp başka odalara bıraktıkları, ''sabah namazında Kabe'yi kim görebilecek bakalım'' diyerek ''ben göremedim abi'' diyen çocuklara montlarının kollarından baktırıp ''Al sana Kabe'' diyerek bir şekilde kutsal mekanla alay edilen ışık evlerinden yetişmişler sanırım.

Ya da bu arkadaşlar çok zeki olanların ayrılarak yetiştirildikleri çok özel sınıflarda eğitilmişler ki milimetrik ölçseniz bu kadar örtüşmeyecek görüşlere sahipler.

gizemliduygular
03-03-2009, 16:27
GAZETECİLER VE YAZARLAR VAKFI BU YIL BÜYÜK ÖDÜLÜ KİME VERECEK?


Türkiye büyük bir değişim/ dönüşüm yaşıyor.
Kimin hangi mesleği yaptığı da artık bilinmiyor.
Polisler gazetecilik, gazeteciler ise polisçilik oynuyor.
Fakat bir gerçeği tespit etmemiz gerekiyor.
Polis "gazetecilik" konusunda hayli başarılı.
Nasıl mı?


Diyelim, 28 Şubat'ın yıldönümü; hooop ortaya emekli orgeneral İsmail Hakkı Karadayı'nın bir telefon kaydı.


Diyelim, Doğan Grubu'na korkunç bir vergi cezası eleştiriliyor; hoooop Doğan Grubu'ndan Soner Gedik'in telefon kaydı.


Diyelim, emekli orgeneral Hurşit Tolon hasteneye sevk edildi; hooop ortaya GATA'da yatan emekli Orgeneral Şener Eruygur'un eşinin telefon kaydı.


Diyelim, Mehmetçik Kuzey Irak operasyonundan neden ani ve erken döndüğü tartışılıyor; hooop ortaya bir generalin telefon kaydı.
Vs.vs.vs....

Gündemi bu telefon kayıtları belirliyor.
Bu telefon kayıtları neredeyse tüm yandaş medyada manşetten veriliyor.
Yandaş TV'lerde üzerine programlarlar yapılıyor
Ardından anlı şanlı köşe yazarları döktürüyor...

Evet gündemi ne Erdoğan ne de Baykal belirliyor.
Gündemi polis belirliyor.
Peki, tamam bunu anladık da, hangi polis?
Tüm polis camiası mı? Yoksa emniyet teşkilatı içindeki bir grup mu?



Ve:
Gündemi belirleme de bu kadar etkin/yetkin olan bu polis grubu kimden destek alıyor?
Eğer destek almadan yapıyorlarsa, bravo doğrusu! Medyaya gazetecilik dersi veriyorlar!



Gündem ancak bu kadar "başarılı" belirlenebilir...

İleride cemaate yakın olan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'ndan bu "başarılı" polislere ödül de verilirse hiç şaşırmayın!

Odatv.com

28 Şubat 2009


Olabilir mi dersiniz? Sanmam.

Neden sanmam? Bu dönemde böyle birşey yapmazlar.

Neden mi yapmazlar? Yukarıdaki alıntıladığım yazıya yazdığım yorumum yanıt olur.

Che Big
03-03-2009, 19:16
YANDAŞ MEDYA AHMET TÜRK'E NEDEN KIZDI?


Geçtiğimiz hafta Ahmet Türk’ün meclis çatısı altında Kürtçe konuşması tartışmalara neden oldu. Türk’ün konuşması aynı zamanda yandaş medyanın hükümeti desteklemek konusunda sınırları nereye kadar götürebileceğini göstermesi bakımından da önemliydi. Çünkü yandaş medya Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır mitinginde Kürtçe konuşmasını “başbakan ne güzel Kürtçe konuşuyor” diye yorumlarken, Ahmet Türk’ün konuşmasını tek kelime ile “provakasyon” olarak değerlendirdi.



Bu konudaki büyük çelişki oldukça şaşırtıcı idi. Peki yandaş medyanın gazetelerinde neler yazıldı?



İlk olarak Star Gazetesi yazarı Şamil Tayyar’a bakalım. Tayyar’a göre Ahmet Türk mecliste Kürtçe konuşarak “provakasyon” yapmıştı. Amacı hükümet karşıtlarını hükümete karşı kışkırtmaktı. Şamil Tayyar 25 Şubat günü Star gazetesindeki köşesinde şunları yazdı: “Ahmet Türk’ün dün partisinin Meclis Grubu’nda yaptığı Kürtçe konuşmanın hiçbir masum gerekçesinin olmadığı aşikardır. Hem bölge halkıyla devlet arasındaki aidiyeti güçlendiren ve bölgede diğer Kürtçe kanallardan daha çok izlenen TRT Şeş sabote edildi hem bölgedeki tek rakip olan Erdoğan hedef tahtasına kondu. Türk’ün patlattığı bu bombanın ardından tartışmaların TRT Şeş ve iktidar partisi üzerinde yoğunlaşması, eylemin başarı katsayısını göstermiştir. Oysa Başbakan’ın Kürtçe mesajı, sadece TRT Şeş’in açılışı için özeldi. Çalışma esasları Anayasa ve İç Tüzük’le belirlenmiş Meclis çatısı altında böyle bir ifadesi yoktu. Seçimler yaklaştıkça benzer provokasyonlara hazırlıklı olmak gerekecek.” Tayyar’a göre başbakanın Kürtçe konuşması özeldi. Ahmet Türk’ün konuşması ise kışkırtma. Tayyar’a göre Ahmet Türk Kürtçe konuşarak başbakanı hedef tahtasına koymuştu.



Bir başka Star yazarı olan Mustafa Karaalioğlu’da meseleye Tayyar gibi bakıyordu. Karaalioğlu’da Ahmet Türk’ü provakatör olmakla suçluyordu. Ama bu provakasyon AKP’ye karşı yapılmıştı. Karaalioğlu 26 Şubat günü köşesinde şunları yazdı: “Belli olan bir şey var ki, her zaman bir makuliyet örneği olan Türk’ün bu tercihi doğru değildir. Bir siyasi hamledir ama; sıradan, bayat ve sorunun hassasiyeti dikkate alındığında çok da provokatif bir hamledir.”



Yeni Şafak gazetesi yazarları da benzer görüşte yazılar yazdılar. Bunlardan biri Tamer Korkmaz. Korkmaz 26 Şubat günü yazdığı yazıda şunları söyledi: “Genel manada ise Ankara'nın/devletin Kürt sorununa bakışının tarihi bir dönüşüm yaşadığı 'kararlılık arz eden' bir süreçte peş peşe gelen adımları, açılımları baltalamaya yönelik provokatif bir karakter taşıyor.” Korkmaz’a göre Ahmet Türk’ün Kürtçe konuşması AKP’yi baltalamaya dönük bir eylemdi. Ahmet Türk’ün bunu yapmaya hakkı yoktu.



Bir süre önce Erbil’de Kürt sorunu konferansı düzenleyen, bu toplantıda Kürdistan’ı tanıma çağrısı yapan, Barzani yanlısı Kürtler ile birleşmeyi savunan Gülen cemaatine yakın Zaman gazetesi yazarlarının yorumları da aynı yöndeydi. Abant Platformu’nun Erbil Toplantısında “Hepimiz Kürdüz” diyen Mümtaz’er Türköne bakın Ahmet Türk’ün konuşmasını 26 Şubat günü nasıl yorumladı: “Ahmet Türk'ün Meclis Grubu'nda Kürtçe konuşmasını, Kürt sorununun çözümüne bir düşük yaptırma çabası olarak gördüm.” Türköne Kürt dilinin kullanımını desteklediğini söylemesine rağmen Ahmet Türk’ün Kürtçe konuşmasından rahatsız oldu. Ona göre Ahmet Türk, iyi niyetli değildi.



Gazetenin yazarlarından Mehmet Kamış ise daha da ileri gitti. Ahmet Türk’ün meclisteki konuşması ile derin devleti kışkırtmayı hedeflediğini söyledi. Mehmet Kamış’a göre başbakanın Diyarbakır’da Kürtçe konuşma yapması, Abant Platformu’nun Erbil’de Türkiye himayesinde kurulacak bir Kürt devletini savunması provakasyon değildi. Ancak Ahmet Türk’ün konuşması provakasyondu. Mehmet Kamış konu hakkında 25 Şubat günü şunları söyledi: “DTP yine statükonun istediği bir hamle daha yaptı. Partinin Eşbaşkanı Ahmet Türk, Meclis grup toplantısındaki konuşmasının bir bölümünü Kürtçe yaparak devletin sinir uçlarına bir mesaj gönderdi.”



Sabah yazarları genel olarak Ahmet Türk’ün konuşmasını görmezden geldi. Ancak gazetede yazan Nazlı Ilıcak, Ahmet Türk’ü aceleci davranmakla eleştirdi. Ilıcak’a göre Ahmet Türk başbakanın bu konuda atacağı adımları beklemeli ondan sonra Kürtçe konuşmalı idi. Nazlı Ilıcak 25 Şubat günü şöyle yazdı: “Ahmet Türk, politik hesapla, biraz aceleci davrandı. Mamafih TRT Şeş'den sonra bu adım bekleniyordu.”



Taraf Gazetesi’nin yazarlarının Kürtçe’nin sınırsız kullanımını savundukları biliniyor(du). Ancak Taraf yazarları her ne kadar Kürtçe yasağının kaldırılmasını savunuyor olsalar da “şimdi sırası mıydı” dediler. Ya da Ahmet Türk’ün iyi niyetini sorguladılar. Örneğin Etyan Mahçupyan 27 Şubat günü gazetede: “Ahmet Türk’ün Meclis’teki grup toplantısında Kürtçe konuşmasının farklı düzlemlerde analizi yapılabilir. Böyle olaylarda her zaman sorulması gereken zamanlama sorusu, bunun seçimlere yönelik bir taktik olduğunu ve AKP’nin bölgedeki ‘yumuşak’ sosyoekonomik vaatlerine karşı daha ‘damardan’ bir sembolik hamleye tekabül ettiğini söylüyor.” Mahçupyan, Kürtçe konuşmayı savunmakla beraber Ahmet Türk’ün konuşmasının yerel seçimlere dönük olduğunu söylüyordu.



Gazetenin polis yazarları Önder Aytaç ve Emrullah Uslu ise 28 Şubat günü Ahmet Türk’ün konuşmasını DTP’nin AKP karşıtı politikası olarak yorumladılar ve bu konuda DTP’nin AKP ile uzlaşmamasından rahatsızlıklarını dile getirdiler: “Türk’ün yaptıklarını çok da anormal bulmazken, DTP’nin bölgedeki seçim stratejisini hiç normal karşılamıyoruz. DTP bölgede seçim stratejisini “karşıtlık” kavramı üzerine kuruyor ve kendisi dışındaki herkesi/ rakiplerini “öteki” ilan ederek bölgeden uzak tutmaya gayret sarfediyor. Bunun yöntemi olarak da şiddeti, en hafif deyimiyle “vandalizmi” benimsemiş görünüyor. DTP çizgisinin, AKP’nin Diyarbakır mitingine halkın katılımını düşük tutmak için çalışmış olmasına rağmen, çok da başarılı olamadığı gözlemlendi.”



Gazete yazarlarından Markar Esayan ise Ahmet Türk’ün konuşmasını önemsiz bulurken DTP’ye AB ve ABD’nin “eve dönüş programı” hakkında görüş bildirme çağrısı yaptı. Esayan 26 Şubat günü yazısında: “Öte yandan, DTP’nin sadece Meclis’te Türk’e Kürtçe konuşturarak tabanına yönelik etkili bir politika oluşturması mümkün değil. PKK’yı silahsızlandırma konusunda sessiz ve derinden devam eden, ABD ve AB’nin de desteğini alan Eve Dönüş Planı’nda partinin çok daha belirgin bir pozisyon alması gerekli.”



Gazetenin önemli isimlerinden Gökhan Özgün ise Ahmet Türk’ün Kürtçe konuşabiliyor olmasını AKP’nin demokratik açılımlarına bağlıyordu. Özgün’e göre Türk, Kürtçe konuşuyorsa bu AKP sayesinde idi. Bu nedenle AKP’liler Türk’ün Kürtçe konuşmasına şöyle tepki göstermeliydi: “AKP DTP’ye şöyle bir cevap da verebilirdi. Meclis’te Kürtçe konuştunuz. Bunu hiç mi hiç tasvip etmiyoruz, hatta protesto ediyoruz ama, bu tamamıyla sizin bileceğiniz bir şey. Lakin unutmayın, 10 yıl evvel konuşamıyordunuz. Bakın şimdi Kürtçe konuşmak, bir şey değil. Bunun için bize teşekkür etseniz de, ‘bir şey değil’. Bize teşekkür etmesiniz de, ‘bir şey değil’.” (28 Şubat)



Gazetenin ironik yazarlarından Sivilay Abla ise 26 Şubat günü gazetenin ana görüşünü temsil eden şu sözleri söylüyordu: “Ahmet Türk’e de “hiç yardımcı olmuyorsunuz Mehmet Ali Bey” diyesim geliyor.”



Kısacası yandaş medya Kürtçe polemiğinde yine yandaşlığını yaptı. Bu medya daha önce Kürtçe’nin serbest olmasını savunmuyor muydu? Ancak konuşan başbakan değil de Ahmet Türk olunca yandaş medyanın üslubu bir anda değişti. Başbakan Diyarbakır’da binlerce kişiyi Kürtçe selamlayabilir, TRT6 ‘da Başbakanın konuşması Kürt dilinde canlı yayınlanabilirdi. Bu durum Ahmet Türk’ün Kürtçe konuşabileceği anlamına gelmiyordu. Yandaş medya konuya ya “şimdi sırası mıydı?” diye yaklaştı ya da “provakasyon” ile damgaladı.



İşin esası ise şu. Kürtler’in yaşadığı illerde iki parti yarışıyor: AKP ve DTP. AKP yerel seçimlere doğru Kürt oylarını alabilmek amacıyla Kürtler’e dönük açılımlara imza attı. Ancak Ahmet Türk’ün daha fazlasını yapması AKP’yi paniğe sürükledi. Çünkü ortaya çıkıyor ki Kürt meselesinde hükümet ile restleşme DTP’yi doğuda büyütüyor. AKP’yi ise küçültüyor. DTP ile restleşen AKP ise aslına rücu ediyor. En özgürlükçü gözüken AKP bir anda “ya sev ya terk et” diyebiliyor. Bu da yandaş medyayı kara kara düşündürüyor.



Yandaş medyanın buna bir çözümü var: “Kürtçe serbest olmalı ama Kürtler konuşmamalı”. Bakalım bu çözüm işe yarayacak mı?





Barış Terkoğlu

2 Mart 2009


Aynı ana babadan olan kardeşlerin bile değişik karakterler sergiledikleri bir dünyada, yandaş medya mensuplarının tek CNC tezgahından çıkmışçasına aynı davranışları, duvarlarındaki takvimleri, saatleri, oturma grupları ve halıları bile aynı olan, toplantılarında polis dinlemesine karşı cep telefonlarının bataryalarını çıkarıp başka odalara bıraktıkları, ''sabah namazında Kabe'yi kim görebilecek bakalım'' diyerek ''ben göremedim abi'' diyen çocuklara montlarının kollarından baktırıp ''Al sana Kabe'' diyerek bir şekilde kutsal mekanla alay edilen ışık evlerinden yetişmişler sanırım.

Ya da bu arkadaşlar çok zeki olanların ayrılarak yetiştirildikleri çok özel sınıflarda eğitilmişler ki milimetrik ölçseniz bu kadar örtüşmeyecek görüşlere sahipler.


Görüldügü gibi yandas medya anlasmiscasina hep bir agizdan ayni seyleri ifade etmekte."Hükümet karsitlarini hükümete karsi kiskirtmakti.Provakatör" felan gibi. O zaman ergenekon davasinda bir sanik daha cikartmis oldu yandas medya.Bu isin ustasi olmus adamlar hay masallah.Sözde örgütle baglantisi olur veya olmaz(Gerci buzamana kadar tutuklu saniklarin aralarinda sohbet amacli telefon görüsmelerinden baska bir baglanti kurulamadi)amac ergenekonla ayni.Yani Ahmet Türk'te bir nevi mitingi yapmis sayilir..Bu yandas medya bu zamana kadar hep böyle, kim hükümet karsiti bir aciklama yaptiysa damga hazirdi..:grrr::grrr:
Buyrun yandas medya ozaman O'nuda ergenekoncu yapin,damga nasilsa siz de degilmi?????

e-fulya
03-03-2009, 20:09
HALA MI MERRILL LYNCH?



Borsayla, dövizle yatıp kalkıyoruz.
Çünkü büyük bir ekonomik kriz var.
Hiçbir ekonomi haberini kaçırmamaya çaba sarf ediyoruz.
Özellikle ekonomi ağırlıklı haberler veren CNBC-e bültenlerini dikkatle dinliyoruz.
Ama...
Bugün canımıza tak dedi.
Sevgili CNBC-e'deki meslektaşlar!
Hala mı Lehman Brothers?
Hala mı Merrill Lynch?

Hala mı Morgan Stanley?

Hala mı devletleştirilen Citibank?
Hala mı ötekiler?
Arkadaşlar bu dev şirketler ya battı, ya da batmamak için çırpınıp duruyor.
Yıllarca bize akıl verdiler.
Yazdıkları raporları "kutsallık" mertebesine çıkardılar.
Yok ekonomimiz b artı bilmem neymiş yok ekonomimiz bilmem neye düşmüş. Aman Allah'ım bu düşüşler herkese kabus yaşatırdı.
Sonra ne oldu?
Hepsi x'miş!
Kelin merhemi olsa misali yani...
Ve sizler hala bugün Merrill Lynch 'in raporundan bahsedip, bununla ilgili uzun uzun söyleşiler yapıyorsunuz.
Yapmayınız, etmeyiniz..
Bırakın şu Batı kompleksini lütfen.

Yoksa sizin puanınız düşecek...

Odatv.com

3 Mart 2009
http://www.odatv.com/index.php?id=15097

balaban
03-03-2009, 21:26
Bu kadar yüzsüz olunur mu ama Sn. balaban?..
Şahsiyetsizliğin de bi sınırı var, ama o sınır bu insanlarda demek ki yok!..
Minare çalınmış, kılıfının kılıfını ayarlama peşinde adamlar...
Yuh bile diyemiyorum bu duruma...
Bu kadar da göstere göstere birşey çalınmaz ki ama?...


Neler götürdüler neler hem de göstere göstere. Bu hükümet vergiden muaf tuttu, Mehmetçik Vakfına tanımadığı hakları bu derneğe tanıdı. Kılıf çoktan hazır daha önceki kılıflardan, dini kullanarak sömürü.



Yiğit Bulut
'Diktatör olmadan, petrol çıkmaz'

Cikarilacak kanunlarda dikkatli olmak bunlari da göz önünde bulundurmak lazim...


Petrol kanunu çıkarıldı ve yabancılara verilecek büyük lokma meclisten geçti fakat beğenmedikleri Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edildi. Yabancı bedel ödemeksizin petrolü çıkaracak bize yuzde 2,5 pay verecekti. Tekrar yasayı geçirmeye çalışıyorlardı son durumdan haberim yok, eğer cumhurbaşkanına giderse mutlaka onaylanır. hiç bir yasa geri dönmüyor.

DELL
03-03-2009, 21:28
Anadolu'nun hiçbir yerinde rahat rahat içecek bir yer yok
Bu konuda çok üzülüyorum. Eskiden kentlerin şehir kulüplerinde, yahut da bir iki tane düzgün meyhanesi vardı, akşamları insanların bir araya geleceği. Hatta şehir kulüpleri oranın mülki, idari amirlerinin, orada çalışan yöneticilerinin bir araya gelip, bir iki duble eşliğinde hem yemek yedikleri, hem sohbet ettikleri çok güzel lokaller vardı. Son yıllarda oraya tahin edilen mülki amirler de içkiden uzak kişiler olduğu için, yavaş yavaş bu şehir kulüplerinden bu içki kalktı.

Evvelden öğretmen evlerinde içki vardı. Daha çok sosyal demokrat öğretmenlerin gittiği çok güzel lokantalardı. Dışarıdan insanlar da gelirdi. Şimdi hiçbir öğretmen evinde de içki yok. Sanıyorum ki yavaş yavaş bu hükümetin, baskı sadece yasalarla olmuyor. Çok çeşitli yollarla oluyor. İş konusunda aba altından sopa gösterip, ihaleler konusunda gösteriliyor. Onun için insanlar artık içkiyi terk etmiyorlar, yavaş yavaş evlerinin dört duvarı arasında, içmeye çalışıyorlar. Dediğim gibi bir dönem daha AKP kazanırsa, Anadolu iyice içkiden arınmış bir yarımada olacak. Şimdi marifet gibi bütün yol üstü lokantaları "Burada içki servisi yapılmaz" diye, kocaman kocaman afişler asıyorlar. Hatta işi abartıp, "Burada alkol servisi yapılmamış bardak bulunur" diyen yerleri görünce dehşete kapılıyorum."

Lezzet durakları

Mehmet Yaşin

Wrangler
04-03-2009, 02:39
Borsacıydı… Öldü!

İbrahim Kahveci
[email protected]
02 Mart 2009 Pazartesi

Adamı verem mi eder; yoksa kanser mi? Eskiden verem daha korkunçtu ama şimdilerde tahtını illet kansere bıraktı.

Hayatını kurmak için kendine illet bir meslek seçmeseydi belki de illet bir hastalığa da yakalanmayacaktı.

Ne sigara içerdi, ne de zararlı yiyeceklere yaklaşırdı. Sağlığına dikkat ettiği kadar mesleğine de dikkat etmesi gerektiğini ancak yakınları anlayabildi.

Dürüstlüğü ile mesleği arasında sıkı bir tezatlık vardı. Eğer bu meslekte yer edinmek istiyorsa bu ahlâk yapısı ile işi bir hayli zordu.

Nasıl olacak ki? Yalan söylemekten imtina eden birisi, temeli yalana dayalı bir iş hayatında nasıl tutunabilirdi. Zaten öyle de oldu. Borsacı olarak yaşadığı hayatını köfteci dükkânında tamamladı.

Dün öğlen vakti son yolculuğuna uğurlandı. Hakkın rahmetine kavuştuğunda arkasında sevenlerini gözyaşları ile baş başa bıraktı.

Meslek hayatımın ilk adımlarında tanımıştım İkbal Yılmaz'ı. Tanıştığımız borsa şirketi bir yıl geçmeden kapanmıştı. Ardından diğer şirkette birleşmişti yollarımız. Ama o şirket de Ankara'nın gazabına uğramıştı. Patronu Ankara'nın bürokratik liderliğine başkaldırmıştı. Sen misin o dik başlı diye başına gelmedik iş kalmamıştı adamcağızın.

Derken sırayla şirketler bir bir kapanıyordu. Her biri koridorlarının ardında çalışanlarının hatıralarını bıraka bıraka elden gidiyordu. Ya kapanıyorlar, ya kapatılıyorlar ya da yabancıya satılmak zorunda bırakılıyorlardı.

Bu ülkede üç beş işlem yapanların darmadağın edildiği kudretli Ankara sopasına karşı işler sanıldığı gibi gitmiyordu tabii. Beş para etmez şirketlere beş belki de on katı fiyattan halka satma izinleri veriliyordu. Haberler halktan saklanırken köşeyi dönenler oluveriyordu. Oysa işlerine geldiğinde yanıltıcı bilgileri o dakikada halka bildiriyorlardı.

Halk pazarından daha kötü bir pazar oluşmuş ve adına borsa demişlerdi. Şirketlere izin verdiklerinde üst düzeyden bürokratlarını da o şirketlere transfer adına yollayabiliyorlardı. Adına da kurumsallık diyorlardı. Soygunlar ne de güzel isimlendiriliyordu.

Oysa soygunların daha dün gazeteniz Yeni Şafak'ta gördüğünüz gibi şirketler, patronlar ve de onlara göz yuman resmi taraflarca oluştuğunu kimse ne bilmek ne de anlamak istemiyordu. O kirli çark adamı kanser ederdi.

Ve de kanser oldu. İllet meslekten sonra illet hastalığa da dayanamadı.

Dün öğlen vakti son yolculuğuna uğurladık İkbal Yılmaz'ı. Hayata tutunan adamdı İkbal Yılmaz. Ama mesleği borsa tutunamadı. O 2000 yılındaki gibi duruyor.

Ama sen durmuyorsun İkbal; sen gittin.


http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=15581&y=ibrahimkahveci

Wrangler
04-03-2009, 02:42
İbrahim Kahveci
[email protected] Mart 2009 Salı

Mert krizin namert yönleri

Küresel ekonomik sistem çökerken, elbette ülkemiz de bu çöküntüden nasibini alıyor. Daha dün şirketler bazında kim batacak kim batmayacak tartışmaları yapılırken bugün hangi ülke batmaz noktasına geldik.

Bu ortamda bizim asıl sorunumuz kendimizi nasıl gördüğümüzdür. Biz iyi mi yoksa kötü müyüz? Durum değerlendirmesinde hareket noktamız ne olmalıdır?

Dün, Şubat 2009 ihracat rakamları açıklandığında nasıl bir değerlendirme yapmamız gerektiğini düşündük. Örneğin gerçek, geçen yılın Şubat ayına göre ihracat rakamının yüzde 35 düşmesi miydi? Yoksa kısa Şubat ayını bir önceki Ocak ayı ile kıyaslayarak ihracatın son dönemde kan kaybetmediğini mi görmek gerekiyordu? Belki de Türkiye İhracatçıları Birliği (TİM) Başkanı Mehmet Büyükekşi'nin değindiği gibi Japonya'nın ihracatının yüzde 45'leri aşan daralması karşısında bizim daha az etkilenmiş olmamıza mı sevinmeliyiz.

Değerlendirme farklılığını neden verdim? Bugün çıkacak ihracat haberlerini kim ne gibi gözle görüyor? İsteyen herkese her türlü malzemenin bulunduğunu bugünkü habere bakış açılarından görebilirsiniz.

Bu kriz gizlice gelmedi. Kriz adeta bağıra çağıra "ben geliyorum" dercesine alenen geldi. Ama krize karşı tutumlar bu kadar aleni maalesef şekillenmiyor. Krizi fırsata çevirmek isteyenler de bu bakış açılarını sinsi ve gizlice servis edebiliyor.

Evet; Türkiye de krizden etkileniyor. Hem de oldukça ağır bir darbe almış durumdayız. Ama krizden daha az etkilenebilirdik. Hatta halen krizin etkisini daha az hissettirecek kozlarımız oldukça fazla.

Dış ticarette bu kozlarımızı kullanmaya başladığımızı açıkça görüyoruz. Örneğin Cumhurbaşkanımız'ın ziyaret ettiği Rusya'ya karşı ihracatımız Ocak ayına göre Şubat ayında arttı. Mesela Cezayir, İran, BAE, Libya hatta İsrail'e dahi ihracatımız artış gösterdi.

Dış ticarette zaten kısa vadeli başarılı gelişme, dış açığın hızla daralması ile oluşuyor. Ama yıllarca "cari açığı" sorun gösterenler şimdi de dış daralmanın tehlikesinden dem vurmaya başlıyorlar. O görüş sahipleri ki iç talep için dahi faiz indiren MB'ye "Merkez, hükümete ders olsun diye faiz düşürmemeli" diyebildiler.

Ama yeniden belirtelim ki hükümet kanadından da krize müdahale anlamında beklenen girişimcilik maalesef gelmiyor. Merkez Bankası geç de olsa cesur adımlarla ortamı idare ediyor. Mesela öneriler sadece bankalara yükleniyor, ama sermaye piyasalarının kilitlenmesi kimseyi ilgilendirmiyor.

Belirtmeliyim ki, bizim IMF'ye değil, asıl iç ekonomik tedbirlere ihtiyacımız var. Oysa ya gücümüze çok güveniyor bir şey yapmıyoruz; ya da yapacak bir şey bulamıyoruz? Ama bir şeyler yapmanın zamanı çoktan geçiyor, bilelim.
http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=15585&y=ibrahimkahveci

adelaide
04-03-2009, 08:09
http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=182058
Yavaş'tan Gökçek'e çekil çağrısı
04 Mart 2009 Çarşamba 00:50
Mansur Yavaş, Gökçek'e sağı böldüğü için Gökçek'e çekil çağırısı yaptı. Altınok'a ait kaset iddialarında ise ilginç bir ima yaptı.
İNTERNETHABER

MHP'nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, Gökçek'e çekil çağrısı yapacağını açıkladı. Karayalçın'ın önünün kesilmesi için Gökçek'in çekilmesi gerektiğini söyleyen Yavaş, Altınok'un kaset iddialarının altında Gökçek var imasında bulundu.

MHP'nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, Ankara'daki siyaset tarzının Cumhuriyet'in Başkenti'ne yakışmadığını söyledi. CNNTÜRK'te yayınlanan Tarafsız Bölge'de Ahmet Hakan'ın sorularını cevaplayan Yavaş, Gökçek'e çekil çağrısı yapmaya hazırlandığını söyledi.

İşte Yavaş'ın iddiaları;

Ben ikisiyle de şahsi bir hesabım yok. Ben ikisine de yaptığı hizmetlerden dolayı teşekkür ederim. Ben yeni bir yüz yeni bir heyecanım diyorum. Projelerimi anlatıyorum, Beypazarı'nda yaptımlarım var diyorum.

Ben hukukçuyum elimde mahkeme kararları olmadan kimse aleyhinde konuşmuyorum. Tabii ki eleştirilerimi yapacağım. Su konusunda birçok problem var, Ankaralı'ya pahalı ve kalitesiz su veriliyor. İcraatlerle ilgili tabii ki bir eleştiri yapacağım. Yapmassam o zaman aday olmamın bir anlamı yok!

Yavaş'tan Gökçek'e çekil çağrısı
04 Mart 2009 Çarşamba 00:50
Mansur Yavaş, Gökçek'e sağı böldüğü için Gökçek'e çekil çağırısı yaptı. Altınok'a ait kaset iddialarında ise ilginç bir ima yaptı.
"ANKARA'DAKİ KAVGALAR GERİYOR"

Tarz tarz değil. Üstelik Cumhuriyet'in başkenti dediğimiz, Kurtuluş'a tanıklık etmiş bir Başkent'in başkanı bu kadar kavganın içinde olmaz. Tam tersine Ankara'da kavga eden kurumlar varsa onları uzlaştıracak konumda olması lazım. İşte bu kavgalar nedeniyle ortam geriliyor, halk memnun değil. Zaten sırrı orada. Bence bir belediye başkanı önce rozetini çıkaracak, kamu görevlisi olarak davranacak. Olur kırk yılda bir parti kongresi felan olur, gider bunlar normaldir.

"GÖKÇEK'E ÇEKİL ÇAĞRISI YAPACAĞIM"

SES TV'de kendi beyanı var. Diyor ki Sayın Karayalçın 28-29'da sabitlendi diyor, kendi ağzından. Hatta diyor ki çok ilginçtir dört puanda Karayalçın'dan Mansur Yavaş'a gitti diyor. Sonra o konuştuğunu unutuyor yarım saat sonra aynı programda aman diyor Karayalçın seçilirse Kızılay şöyle karışır böyle karışır. Şimdi ilkokul çocuğu da bu hesabı yapar. 30 verin Karayalçın'a geriye 70 kalır. Bunu da ikiye bölün ne olursa olsun Sayın Karayalçın'ın seçilme şansı yok. Artık bunu dördüncü defa halk yutmayacak. Tam tersi olacak bu kez. Bakın göreceksiniz 15-20 gün içerisinde ben Sayın Gökçek'e çekil sağı bölme çağrısı yapacağım. Yakında yapacağım, bir anket daha yaptıracağım. Sağı bölen o olacak. Yakında Gökçek'i evet çekilmeye davet edeceğim.

Altınok'un kasetinin arkasında kim var?
Yavaş'tan Gökçek'e çekil çağrısı
04 Mart 2009 Çarşamba 00:50
Mansur Yavaş, Gökçek'e sağı böldüğü için Gökçek'e çekil çağırısı yaptı. Altınok'a ait kaset iddialarında ise ilginç bir ima yaptı.
"ALTINOK'LA İLGİLİ KASET HABERLERİ"

Yani herkes ektiğini biçiyor. Bazen siyasette siz rakiplerinize çelme takarsınız ama kırmızı kartı görür dışarı da atılırsınız.

Ahmet Hakan: Ama Gökçek ben yapmadım diyor.

M.Y: Valla benimle ilgili haberi de ben yapmadım diyordu, ertesi gün ASKİ'nin aracını görüntülediler. Artık bu tarz bırakılmalı Ankara'da. Ankara'ya yakışmıyor burası Cumhuriyet'in Başkenti!

"ASIL BARON GÖKÇEK'TİR"

A.H: Sizi Doğan Medya Grubu destekliyor gibi bir iddia var.

M.Y: Bence kimin kaç saat televizyonda çıktığının hesabı yapılması gerekiyor. Sayın Gökçek 100 saat çıkmışssa ben 4 saat ya da 5 saat. Şimdi ben Doğan Grubu'nda iki defa CNN'e projelerimi anlatmak için çıktım. Bir defa Murat Yetkin Bey'in programına çıktım Ankara'da. Dördüncü programım da sizle, bir de Sayın Dündar'a 7 dakikalık bir konuşmam oldu. Onun dışında Doğan Grubu'nun kapısından giremedim açıkçası. Nasıl baronluk bu! Şimdi, Eğer baronluk televizyona çıkmakla oluyorsa, kusura bakmasın ama en büyük baron Sayın Gökçek! Günlerdir kendisi hiçbir televizyondan inmiyor, eğer baronluk buysa bununla ölçülüyorsa.

adelaide
04-03-2009, 08:37
Ankara'da MHP adayi Mansur Yavas aldi.%41 deniyor.Istanbul'da CHP adayi ile AKP adayi ile %4 ile %6 arasi bir oran var ama secime kadar surpiriz dosyalar ucacak.Ankara'da is kesinlesirse Istanbul halkini etkiler.Izmir zaten CHP'nin.Adana MHP'nin.Antalya'da CHP ile AKP adayi cekisir.AKP adayi kazansa dahi partiden ayrilacak deniyor.Tranzon CHP'nin.Samsun'da buyuk surpiriz olabilir.Turkiye'de AKP %35 ile %38 arasi alabilir.Belki cok daha asagi AKP oy alacak.

Tayyip Erdodan Padisah filan gosterilerek Cumhuriyet olan bir ulkede uygun bir yonetici olmadigi tescilleniyor.Dogan ile olan catismasi cok buyuyecek.Tayyip Erdogan'nin oglunun ve ailesi hakkinda dosyalar ucucasacak.Dokunulmazlik kalksa Tayyip Erdogan kesin ceza alir ve bir cok sey ortaya cikar.Kimse su an cesaret edemiyor.Tayyip Erdogan'dan butun dunya cekiniyor .Cunku cirkef bir politikaci oldugunu herkes biliyor.Bu egitimsiz ve kultursuz politikacinin mutlaka halk tarafindan secimle cezalandirilmasi gerekir.Insan haklari mahkemesinden Atilla Kart sayet yargilanma hakki alirsa iste o zaman Tayyip Erdogan ceza alabilir.Ve bir cok AKP'li cezaevine gidebilir.Yarginin bagimsizligi iste o anda onemli olacak.

Fettulah Hoca Efendi Cemaati secimlerde son anda AKP'yi desteklemeyecek.Emir Amerika'dan gelecek.Son anda CHP ile sagda MHP buyuk oy alabilir.MHP'de buyuk surpirizler olacak.MHP lideride degisebilir.Amerika'da egitim almis olan Oktay Vural ,Noluk basi yada baska bir lider adayi cikabilir.Daha sonrasinda Mansur Yavas o partinin potansiyel lider adayi olacaktir.Ama bu secimlerde iyi oy alarak kendisi isteyecek.Fettulah gurubunun oylari Saadet ile Demokrat Partiye gidebilir.

5 Yil sonraki yada yakin zamanda baskanlik secimi olursa Ankara Belediye baskanligina secilen Mansur Yavas basarili calismalarindan dolayi Turkiye'nin ilk sivil Baskani'da olabilir.Bu kisi artik siyasette durustlugu ile dunyada taninmisligi ile yukseliyor.

Avustralya,Amerika ve bir cok Avrupa basininda vede akademik cevrelerde taninan kulturu,aile terbiyesi,sayginligi,muhafazakarligi ama aydin bir kisi olarak bilimi desteklemesi ile unlenen bu kisi durustlugu ve sicakkanliligi ile Turkiye'ye yeni lider adayi olarak gozukuyor.Ankara belediye baskanini kimse tanimazken hem Beypazari hemde Mansur yavas dunyada taniniyor.Inaninki Tayyip Erdogan'dan daha cok havasi olan bir kisi.Mansur yavas kultur turizmini cozmus ve anlamis bir insan.Kent ve insan kavramini isleyen cok onemli bir insandir.iyi bir ekip kurarak buyeyebilecek gercek Anadolu insani.Bu tip insanlar Turkiye'nin imajini duzeltir.Kavgaci degil bilimci ve milleti icin cirpinan bu tip kisilere ihtiyac vardir.Mal varligina bakin bu kisinin anlarsiniz.

www.mansuryavas.com.tr
www.beytv.com konusmalari ve yapilan tv programlari.

Gariban bir anadolu insani nasil yukseliyor esas efsane Mansur Yavas gibi basarili ve sisirilmemis kisilerindir.Ne dini motifi nede baska seyi kullanmadan gercek basari budur.Gokcek gibi zavalli rusvetle bogulmus ve haksiz kazancla etrafi cevrilmis bir kisi temiz beypazari halkini dusunmeksizin Beypazari'na gitmeyin orada bir sey yok diye Sabah gazetesi diye basbakan sayesinde zengin olmus zavalli bir isadaminin direktifi ile Mansur Yavas'a karsi bir kotuleme polikasina zemin hazirlamislardir.Halk gercegi zaten goruyor.Biz dunyanin bir ucundan bu savasi ve ahlak disi politika yapan AKP cevresini goruyoruz.

adelaide
04-03-2009, 09:03
Istanbul'da Tayyip Erdogan hic bir sey yapmamistir.Cekirdek Refah yani milli genclik kadrosu bu isi yapmistir.Ama Mansur yavas kendini yetistiren bir kisi olarak ufkunun ve hayal dunyasinin sayesinde kucuk bir kasabayi dunya markasi yapmistir.Iste sag ve muhafazakarlara alin bir durust lider.Artik bu Tayyip denilen kulhan beyini birakin.Luks icinde yasayan halki %95 fakir olan bir ulkenin boyle insanlara ihtiyaci yok.Bir tane projesi hayati boyunca olmayan Tayyip Erdogan halkina yardim edemez ancak ac birakir.12000'lerden gelen borsa 60 bin oldu ama simdi 20000'lere yaklasti inaninki AKP iktidari kalirsa borsa 4000'lere kadar gerileyecek.Turkiye'de butun holdingler el degistirecek ve iflas edecek.Bunlari kim alacak?Sabah gazetesini alan kisi,Koza'nin sahibi,Ihlas,Yeni safak gazetesi sahibi,Tayyip Erdogan ile Gul'un kankalari...Tayyip Erdogan,Fettullah gurubu,A.Gul ve diger kankalari ekonomik kriz ciksin butun holdingler dussun ve biz hepsini alip yolumuza devam ederiz vede ulkenin rejimide dahil hersey bizim istedigimiz gibi olur gorusu ile hedeflerine variyorlar.Fakirlestirilen ve gurursuzlastirilan dilenci haline getirilen bir halk ve her istedigi robotlasa yapan bir halk Turkiye'ye aramagan edildi.8 yilda Turkiye'nin butun goruntusu degisti.Pakistan,Hindistan,Banglades,kenya,Tanzany a,Gana,Mozanbik ve kankalari Sudan'da farkli halleri yok.Muhalefet iyice sindirildi.Baas partisi modeli oldu.Tek parti sistemleri gelismemis ulkeler ve halklar icin uygun degildir.Padisahlik rejiminden farkli degildir.Koalisyonlar ozellikle gelismekte olan ulkelerde yararli olur.Demokrasi ilerler.

Tusiad bile anladi buyuk oyunu.Bunlar hizmet degil butun ekonomiyi ele gecirmek icin geldiler.Butun dunyada Turk kanindan gelen herkes bu hukumetten ve su andaki devlet yapisindan utaniyor.Nazi devleti gibi insanlari sabah aksam toplamak olmaz.Asker zaten gorevini yapmiyor.Asker bu hukumet ve liderini kahraman yapti.Baykal hayati boyunca siyaset yapamayacak birini affettirdi ve kanunsuz bir sekilde secimlere katilmasini sagladi.Bahceli gereksiz bir manevra yaparak erken secime giderek Amerikan'in tuzagina dustu.Ciller,Ecevit ve Yilmaz zaten AKP'nin yillar once gelmesine zemin oldular.Demirel 28 subat surecinde AKP gibi Tayyip Erdogan kadrolarinin buyumesine neden oldu.Erbakan partisine sahip olamayarak Erdogan ve Gul kankalarina partisini ve gucunu kaptirarak ulkeyi kaosa surukledi.

Halk kimseyi affetmeyecek.Bonustan cikan balli Tayyip Erdogan mutlaka geldigi yere dondurulmeli.Buda demokratik secimle olur.Asker filanda bu ise karismasin.Asker once 2-3 yillik universite mezunu generallerini temizlesin.Akli basinda genc kadrolasma yapsin.Kadin general kadrosu icin gerekilen yapilmasi gerekli.General olmak icin Kurmay olmasina gerek yok su anda albay kadrosunda olan birilerini hemen yapmali.Turkiye degismeli.Ve Turk halki bunu yapabilir.Bu yazimida unutmayin!!!

balaban
04-03-2009, 17:49
Anadolu'nun hiçbir yerinde rahat rahat içecek bir yer yok

Hatta işi abartıp, "Burada alkol servisi yapılmamış bardak bulunur" diyen yerleri görünce dehşete kapılıyorum."




"İçki deymemiş bardak, akıl deymemiş kafa" diye bir yazı vardı ama kimin yazısıydı hatırlayamadım. Suyun bardakları temizleyip kalpleri temizleyemediğini duymamış insanlar ne yapsınlar??
http://img17.imageshack.us/img17/834/000y.jpg (http://img17.imageshack.us/my.php?image=000y.jpg)

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan AKP davası iddianamesine de giren içki yasakları genişleyerek devam ediyor. Son günlerde AKP’li belediyeler ve kamu kurumları tarafından yürürlüğe konulan yeni yasaklar gündeme geldi. Belediye zabıtaları da içki satanlara karşı artık kaba kuvvet göstermeye başladı.


http://www.gazeteport.com.tr/SIYASET/NEWS/GP_272839

Che Big
04-03-2009, 20:09
Il özel Idare'de AKP'ye ait 5 adet pankart!!!

http://www.cnnturk.com/2009/turkiye/03/04/il.ozel.idarede.akpye.ait.5.adet.pankart/516296.0/index.html

YSK bu aksam itibariylen konuyu görüsmek üzere toplaniyor..
Alinacak karar yerel secimlere gölge düsürecektir...

Che Big
04-03-2009, 21:03
Akman'a yine yargı yolu göründü
Danıştay, Erdoğan'un soruşturma izni vermemesi kararını kaldırdı Almanya'da görülen Deniz Feneri Davası'yla adı gündemden bir an olsun düşmeyen Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Başkanı Zahid Akman'a, bu davadan değil ama yargı kararını uygulamadığı gerekçesiyle başka bir olaydan yargı yolu göründü.

Danıştay 1. Dairesi, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Başkanı Zahid Akman ile 7 üye, 5 bürokrat hakkında, yargı kararını uygulamadıkları gerekçesiyle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın "soruşturma izni vermemesi"ne ilişkin kararını kaldırdı. Daire, bu kişiler hakkındaki dosyayı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdi.

Görevden alınmasının ardından göreve iade davası açan Eski RTÜK Daire Başkanı Cengiz Özdiker, açtığı davalardaki "yargı kararlarının uygulanmadığı" gerekçesiyle Başkan Akman ile 7 üye ve 5 bürokrat hakkında şikayette bulunmuştu. Şikayet üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi, bu kişilerin Türk Ceza Kanunu maddelerine göre yargılanmasına karar vermiş ancak Başbakan Erdoğan soruşturmaya izin vermemişti.

Bu karara itiraz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Danıştay 1. Dairesi, Başbakan Erdoğan'ın, 10 Kasım 2008 tarihli ''soruşturma izni verilmemesi''ne ilişkin kararını kaldırdı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, soruşturma sonucunda dava açabileceği gibi, takipsizlik kararı da verebilecek.
http://www.avrasya.tv/s-haberoku-siyaset-8030-akmana-yine-yargi-yolu-gorundu.html

Hadi RTE bunu da engelle...

yosun
04-03-2009, 22:07
"İçki deymemiş bardak, akıl deymemiş kafa" diye bir yazı vardı ama kimin yazısıydı hatırlayamadım.

Bekir Coşkun'un güzel bir yazısı idi... :)

İçki değmemiş bardaklar

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?viewid=613516

Serenler
06-03-2009, 12:13
Bakan'a Amerika, fakire Okmeydanı !

ABD'de ameliyat olan Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın eşi Ahsen Hanım'ın sözleri Ahmet Hakan'ın diline dolandı..

http://www.haber3.com/news_detail.php?id=455134

Wrangler
06-03-2009, 12:23
Vatikan, krize karşı 'İslamî bankacılık' önerdi


Bütün ülkeler, finansal piyasalarda başlayan krize çare ararken, Katolik dünyasının merkezi Vatikan'dan ilginç bir teklif geldi. Vatikan'ın resmî yayın organı günlük 'L'Osservatore Romano' gazetesi, krizden çıkış yolu olarak 'İslamî bankacılık' sistemini tavsiye etti. Gazetede 4 Mart'ta yayınlanan makalede; İslamî bankacılığın dayandığı etik kuralların, kapitalist finans sistemine güven ve nakit para akışı sağlayacağına dikkat çekildi.




İtalyan ekonomi uzmanları Loretta Napoleoni ve Claudia Segre'nin kaleme aldığı yazıda, İslam'a uygun yatırım araçlarının suni ekonomi balonlarının oluşmasını engellediği, faizi, aşırı borçlanmayı, finans piyasalarında manipülasyon ve spekülasyonları yasakladığı ifade edildi. Yazarlar bilhassa elde edilen paraların reel ekonomiye yatırıldığı Sukuk denilen faizsiz bonolar tavsiye ediyor. Makalede buradan elde edilen kâr paylarının, faiz için alternatif olabileceği belirtildi. Sukuk sistemiyle otomotiv sektörüne yardımların finanse edilebileceği, altyapı yatırımlarının desteklenebileceği vurgulandı. İslami Sukuk sistemi kapitalist sistemdeki bonolara benziyor. Bonolardan farkı ise Sukuk'ta paranın somut bir projeye yatırılması ve sabit bir faiz geliri yerine kâr payı dağıtılması. Şu an için İslamî finansa yatırım yapanların çoğunun Müslüman olduğu belirtilen makalede, gelecekte bu durumun değişeceği de ifade ediliyor.

Kriz ortamında bankaların gelecekte Müslümanları örnek almasını tavsiye eden gazete, İslami finans sisteminin Batı finans dünyasında yeni kurallar oluşmasına yardımcı olabileceğini vurguladı. Vatikan, şimdiki kapitalist sistemi başarısız buluyor, Papa Benedict de, kapitalizme ve banka yöneticilerinin aç gözlülüğüne karşı son zamanlarda çok ciddi eleştirilerde bulunmuştu. Tüm dünyayı etkileyen ekonomik kriz Vatikan'da da kendisini hissettiriyor. 2007 yılını 18 milyon Euro bütçe fazlasıyla kapatan ülke, 2008'de sadece 6 milyon Euro fazla verdi. Bu oranın 2009'da daha da düşeceği belirtiliyor.

Vatikan'ın resmî yayın organı Osservatore Romano'da yayınlanan ve İslamî finans sistemini öven makale Avrupa'da geniş yankı buldu. Saygın ekonomi gazetelerinden Financial Times konuya geniş yer verdi. Vatikan'ın ekonomik konularda nadir açıklama yaptığına dikkat çeken gazete İslami finans sisteminin bizzat Vatikan tarafından tavsiye edilmesinin global finans krizinin boyutları hakkında ipucu verdiğini kaydetti.

Yazıyı kaleme alan yazarlardan Loretta Napoleoni, 2008 yılında yayınladığı 'Rogue Economics' (Zararlı Ekonomi) kitabıyla kendinden söz ettirmişti. Kitapta kapitalist finans sisteminin zararlarına geniş yer verilirken, İslamî finans sisteminden övgüyle bahsediliyor. 1997 Asya krizinden, 11 Eylül'den İslamî finansın güçlenerek çıktığını ifade eden yazar, şimdiki krizde de durumun farklı olmayacağını iddia ediyor. Osmanlı Devleti'ni 'altın imparatorluk' olarak nitelendiren Napoleoni, Osmanlı'nın altın para kullandığını, bu sayede Akdeniz ve çevresindeki ekonomilerin yüzyıllar boyu istikrarlarını koruduklarını vurguluyor. Kâğıt para ile birlikte sistemin bozulduğunu belirten yazar, bu şartlar altında krizlerin kaçınılmaz olduğuna işaret ediyor.

Hakan Kalaycı
06 Mart 2009, Cuma
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=822161&title=vatikan-krize-karsi-islamî-bankacilik-onerdi

06-03-2009, 12:48
Arkadaşlar malûm toplantılarımız dinleniyor. Artık çok tedbirli olacağız. Bilhassa isimlerde lâkap kullanacağız. Kimin ne olduğu belli olmasın.-Tamam paşam.
Bak şimdi ben ne diyorum, siz ne diyorsunuz? Paşam yok, ağa diyeceksiniz. Hem köyde toplandığımızı zannederler. Zıııt Erenköy...

-Metrobüs, Erenköy'e kadar geliyor mu ağam?

Konuyu dağıtmayalım. Bizi köşeye fena sıkıştırdılar. Yarma harekâtı yapmamız lazım. Sıyrılmamız lazım. Fikri olan var mı?

-Ağam, ben o küçücüğü tanımam deyin, "adam mı ulan o" gibi bir şey deyin.

Sen uyuyon herhalde. Onu dedik ya. Ağzımızın payını da aldık. O fikir hanginize aitti dümbükler? Adamı bunak yerine koyuyorsunuz. "Başına saksı mı düştü, seninle iki yıl çalışmadık mı?" diyor.

-Ağam, ben yapmadım, görmedim, duymadım deyin. Bu yaşta yalan mı söyleyeceğim deyin. Hepsini o Atletik Yek yaptı deyin.

İşte ben fikir diye buna derim. Evet, o yaptı. Ben dedim ki ona, öğle istirahatına çekiliyorum, bak bi yanlışın olmasın. Ben öyle dememişim. Adam gazete patronlarıyla bitişik odada yemek yemiş. Asarım, keserim... Şu yazarların işine son vereceksiniz, bizim adamları öne çıkaracaksınız, manşetlerde etli harf kullanılmayacak, tek satırı da geçmeyecek demiş... Bize, çölleri aşan, düz ovada coşan, köylere muhtar, salatası ekşi, solculuğu özköklü, saçları da kırca olanlar lazım demiş... Bana bakın, takarım ulan süngünün ucuna, ikinizi de matbaa matbaa dolaştırırım demiş.

-Tamam işte ağam bunları anlatın. Sincapların ortasından tankerleri de o yürüttü, bankalardan paraları da o yürüttü deyin. Dur durak bilmiyor, bal kaymak demiyordu, deyin.

Bak bunu hatırlattığın iyi oldu. Oldu da Mutlu onbaşı ile Çilli bacı için söylediklerim de internet panayırına düşmüş. Orada nasıl şapacaz?

-Ağam, siz de havayı seviyonuz ama. Kimine pezevenk, kimine sırıtkan kaypak, kimine kahpe diyonuz. Demokrasilerde çare tükenmez. Bunlara siz değil, laf cambazı çoban lülü cevap versin. Hani köydeyiz ya, çoban diyorum, çakmasınlar diye...

Hee ya. Yakışanı yaptığımı söylesin. Yakıştırsın bana. Di mi, ne diyor halkımız, ağızları şeker bal yesin; bozacının şahidi şıracı... İşte bu.

-Ağam. Hani Çankırı'nın yarma çorbası, şey yarma harekâtı demiştiniz ya. Bu sizin öteki ağaları, nasıl desem, hani biraz da hastaneye alsak, diyorum.

Bu konu çok önemli. Şimdi ben bunu epey düşündüm. Şifre; Garibanları Araziye Tüydürme Atraksiyonu olacak. Bize yakışan da budur. Yalnız bu çok gizli. Kimseye çaktırmayalım. Çakan olursa, biz de çakarız. Neydi o reklam; çakar çakmaz çakan çakmak... İşte onun gibi. Anında görüntü. Şablorenz...

-Ağam bu son dediğinizi anlamadım.

Her şeyi de anlama. Televizyonlardan bahsediyoruz. Yarma diyoruz. Neyle yaracan? Ekranla yaracan... Televizyonlarda acındıracaklar ağalara. Eşi konuşacak, kızı konuşacak. Gözyaşı dökecekler... Faili meçhullere ağlayacak değiller ya... Bizimkiler de hödük değil, enkırman... Soracaklar, acı var mı acı?

-Ağam, "biz siyasilere ne zaman baskı yapmışız, bunlar külliyen yalan" dediniz ya, çok dokunaklıydı, söylemeden edemeyeceğim.

Evet ya. Birinin demesi lazımdı. Nihayet patladım. Ayıp ya. Menderes'i asmışız. Durduk yere mi? Sen yol yap, hastane yap. Ezanı aslına döndürüyorsun. Kur'an kursu açıyorsun. Çocuklar Kur'an'a düşecek. Sus diyoruz susmuyor. Çekersin ipi, sustu gitti. 12 Mart, 12 Eylül, can sıkıntısından mı yaptık? Anarşi vardı anarşi... Sıkıyönetim vardı ama anarşistler kimdi, kimin nesiydi, Kılıçdaroğlu'nun fesiydi mi, belli değildi. Yaptık darbeyi, netekim gençleri de sallandırdık darağaçlarında. Ortalık süt liman. Sonra 28 Şubat'mış. Ne olduğunu herkes gördü. Kalkancı aldı, Fadime'yi kaçırdı. Aczimendiler ellerini kollarını, asalarını, külahlarını sallaya sallaya, otobüs otobüs ülkeyi dolaştı. Az daha irtica geliyordu. Seyretse miydik? Haa, bazı ağalar cambaza bak demiş de bankalar hortumlanmış. Hortumlanmışsa, sana mı dert? Sonra ay ışığı, sarıkız... İki arkadaş, ay ışığında iki tek atmış, köydeyiz ya. Tam o sırada sarıkız kayboldu demişler. İnekten bahsediyorlar. Gece ahıra gelmemiş. Ne var bunda? Şimdi sinirleneceğim ama.

-Ağam arkadaşlar da yoruldu, isterseniz bundan sonraki toplantıda devam edersiniz...

Hadi öyle olsun. Kendinize iyi bakın, herkese iyi geceler, Ergenekon'suz rüyalar...

06 Mart 2009, Cuma Hüseyin Gülerce-Zaman.

Che Big
06-03-2009, 13:32
Enönemli tanigin ifadelerini baz istasyonlari yalanliyor.

http://haber.gazetevatan.com/En_onemli_tanigin_ifadelerini_baz_istasyonlari_yal anliyor/226649/1/Gundem

-Anlat Osmanim...
-Tamam efendim,yalniz Amerikayla bir telefon görüsmesi yapmaliyim..
-Oldu yap, fazla uzatma...
-diiiirt diiirt hoca efendi telefon Türkiyeden ariyorlar...
-Alo buyrun kimle görüsüyorum..
-Hoca efendi ben osman ....
-vayy osmanim.....
-hoca efendi felaket gümledik,mayis 2006 daki kata kullemiz ortaya cikti...
-oglum evladim sen teknoloji nedir bilmezmisin?
-yawwww hic sorma hocam o kadar hesaplayamadik gavurun teknolojisini ....
-neyse sen durumu idare et ben su gavurun icadi teknolojiye bir kilif hazirlatayim..
-Sagol hoca efendi.....Yoksa felaket cuvallariz...
-Tamam oglum ben halledecem dedim ya!!!!!

Sn sensseni bilin espiri anlayisina ufak da olsa bir katkimiz olsun..::yes::yes:
Not:Sn sensenibil umarim yukardaki linki tiklayip haberi okuma zahmetine
katlanirsiniz?? :he::he:

ally_mcbeal
06-03-2009, 13:53
belli ki bekir coşkun'un insanlardan nefret ettiğini düşünen forum katılımcıları var. birkaç kez ifade edildi. buna katılmıyorum; bizler genel olarak eleştiriyi nefret olarak algılama eğilimindeyiz. bekir coşkun'un yazıları nefretle değil olsa olsa yoğun bir kızgınlıkla dolu ki ben de hemfikirim bu görüşlerle. nefretle andığı kişiler ise hırsızlar, soyguncular, kaba-saba küfürbaz insanlar, bunlardan da nefret etmemek mümkün değil.

ortadoğu insanına gelince... dünyanın her bölgesinde çeşit çeşit vicdansızlıklar malesef hala sürüyor. ama öte yandan da bir takım değişimler ve ilerlemeler de oluyor. asla değişmeyen ve değişse de hep geri giden tek bölge malesef ortadoğu. alın size bizim güneydoğu bölgesini... bu bölge insanını sözgelimi arjantin bifteği yapılan yer ile ne kadar kıyaslayabilirsiniz? diğerini onaylamak anlamında değil bu kesinlikle. ensest ilişkilerin çokça yaşandığı ve bu ilişki neticesinde yakın akrabasından hamile kalan kızların töre cinayeti ile öldürüldüğü sözümona çok tutucu bir bölgeden bahsediyoruz. veya başka bir örnek insanların taşlanarak öldürülmesini kanunlarına koyan başka bir dünya bölgesi var mı? kadınların araba kullanamadığı? tarihi önem taşıyan heykellerin put varsayılarak yıkıldığı başka bir yer?? lütfen biraz mantıklı olalım. evet ben de çok acıyorum çünkü en çok çileyi de bu bölge insanı çekiyor bu işin diğer boyutu. ama ısrarla değişmiyor ve kendilerine zulüm veren sistemi düzeltmek için mücadele etmekten de kaçınıyorlar. allahaşkına düşünün bütün peygamberler bile bu bölgeden çıkmış hep, tanrı bile hep bu bölgenin daha fazla çeki düzene ihtiyacı olduğuna hükmetmiş. dünyanın diğer bölgelerinde de vahşi olaylar yaşanıyor ama kesin olan şu ki ortadoğu bu konuda zirvede. bunu görebilmek için bir istatistiğe falan da gerek yok.

bekir beyin işte son iki günkü yazısı, sitemkar, eleştiren, düşündürmeye çalışan... kendi üslubuyla... buna asla nefret denemez. sizin hayat görüşünüzü paylaşmıyor diye kızmayın onun eleştirilerine.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11147130.asp?yazarid=2&gid=61
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=11137497&yazarid=2&tarih=2009-03-05

06-03-2009, 15:04
Sn sensseni bilin espiri anlayisina ufak da olsa bir katkimiz olsun..:
Not:Sn sensenibil umarim yukardaki linki tiklayip haberi okuma zahmetine
katlanirsiniz?

Okudum da,pek bi bağlantı kuramadım.Ya da ben o kadar anlayışlı değilim.
Fakat sayın Gülerce'nin espiri ile yoğrulmuş yazısında o kadar çok detay var ki:
keşke bu olaylar olmasa.sayın che big.
vatan demişken vatanın enünlü şeyi asparagas haberleri,
buyrun bi tane daha
Vatan Gazetesi fena çuvalladıVatan Gazetesi'nin sözde mahalle baskısı yalanı yatsıya kadar dayanmadı.Yalan haber kaynağından yalanlandıhttp://www.haberbaz.com/haberbaz_load.asp?i=4570726&ur=http://www.sonsayfa.com/Haberler-hamdolsundan-sonra-recep-ivedik-102085.html&a=1

ÖZDOĞAN77
06-03-2009, 21:57
Türkiye’de öyle işler oluyor ki, bu alavere-dalavere-yalan-talan tezgahında şeytan “kendine iş kalmadığından dolayı” rahat bir tatil yapıyordur. Ya da bir kitle nasıl kandırılır, seyrederek ilim ve irfanını artırıyordur(!)…



Ciddiyetin, ağırlığın, erdemin, sağduyunun dumura uğradığı bir ülkede ciddi ciddi yazı yazmak gerçekten zor…

Türk halkı tam bir akıl tutulması yaşıyor.

Halka doğruları anlatacak aydınlar kendilerini sattı, satılmayanlara da yazıp-konuşma yasağı geldi.

Bizim cebimizden hayır yapılıyor(!)… Neymiş efendim, sadaka bizim kültürümüzmüş. Oysa bizim kültürümüzde sadaka verilirken sağ elin verdiğini sol el duymazdı. Sadaka başkasının cebinden değil, kendi malından verildiği zaman sadakadır. Başkasının cebinden yapılan seçim yardımı ise “cebimizden cebren alındığı için” olsa olsa eşkıyalıktır.

Bakınız, 6 yıl önce bizim 180 milyar dolar borcumuz vardı, şimdi 500 milyar dolar borcumuz var. 6 yıl önce Demirdöküm, Döktaş, İzocam, Eczacıbaşı, Enerjisa’nın yarısı, Beymen’in yarısı, Türk Rakısı, Petkim, Migros’un yarısı, Türk Telekom, Avea, Telsim, Başak Sigorta, Kuşadası Limanı, İzmir Limanı, Adabank, Finansbank, Oyakbank, Denizbank, Türkiye Finans, TEB, Cbank, MNG Bank, Dışbank, Alternatif Bank, Şeker Bank, Yapı Kredi’nin tamamı, AK Bank’ın tamamı, Garanti’nin tamamı, TGRT Türk idi, şimdi hepsi yabancıların. Tarım arazilerin bile satışa çıkmış, dağ-taş maden yatakları yabancılara verilmiş…

Cumhuriyet’in bütün kazanımları tek tek müflis bir mirasyedi mantığı ile satıldı. Peki bu halk ne yaptı? Babalar gibi satanlara “Durmak yok, yola devam” diyerek %47 oy verdi.

En acısı ne biliyor musunuz? Bu hükümetin sözde “demokratik açılımları” sayesinde milletin gözüne baka baka “federasyon”dan bahsediliyor, Türk Halkı adeta hipnoz olmuş bir vaziyette seyrediyor. Bu bir akıl tutulmasıdır. Türk Devleti’ni yönetenlerce Ortadoğu’nun bağrına bir hançer sokuluyor. Yahudi Kürdistan’ı Türkiye’nin “OLURU” ile kuruluyor. Kıbrıs’tan vazgeçtik. Direniş gösteren Denktaş’ın Silivri’ye tıkılma planları henüz işleme konamadı. Ermenistan’a taviz üzerine taviz veriyoruz. Sınırımızı tanımayan ve Türk Toprakları’nda gözü olan Ermenistan… Hocalı Katliamının sorumlusu Ermenistan…

Ülkeyi şantaj, yalan, demagoji ile yönetiyorlar. Basın baskı altında… Demokrasi kuvvetler ayrılığı ilkesine sıkı sıkıya bağlı olmayı gerektirir. Oysa AKP yönetiminde yasama, yürütme, yargı baskı altında. Halkın karşısına çıkıp utanmadan “demokrasi” den dem vuruyorlar. Yaşasın Hitler demokrasisi(!)…

Hükümetin başı aklımıza her gün tecavüz ediyor. Görülen bir dava üzerinden siyaset yapıyor. Kendinin görülen bir davanın “savcısıyım” dediğini yok sayarak muhalefet liderini “avukat” olmakla suçluyor. Muhalefet avukat olsa ne olur? Devletin gücü sizin elinizde, yatak odalarımıza kadar dinleyen sizsiniz desem bir anlamı olur mu? Olmaz!.. Artık bu pişkinlikten “AR” AR ediyor. Kelimelerin utandığı bir dönem yaşıyoruz.

Hükümet edenler ve çevreleri sayesinde “şeytan tatilde”… Şeytanın yerine şeytanlık icra ediliyor.

Muhalefet iktidar ile kayıkçı kavgası yapıyor.

İnsanlar 250-300-400 Lira doğalgaz parası ödüyor ama ısınamıyor. Kandırmaca bir enflasyon ile zam verilen emekli, memur sürünüyor. Artık bırakın içşi, memuru… Türkiye’nin beyin takımı denilen kesim bile fakir sınıfına girdi.

Türk Telekom İngilizler’e, pardon pardooon… Araplar’a satıldı. Türk Telekom satılmadan şu anki mevcut personelin bir kat daha fazlası personel çalışıyordu ve kar ediyordu. Telekom mühendisinden tekniker, teknisyenine kadar personele büyük yatırım yaptı. Teknolojinin sürekli yenilendiği bir kurum değişen teknolojiye uyum sağlamak için personeline firma eğitimleri ve yurtdışı eğitimleri aldırdı. Telekom adeta bir okul gibiydi. Öyle ki, birçok kurum Telekom’da yetişen personelden faydalandı. Telsim, Türksel , birçok banka, bilişim sektörüne giren firmalar…

İşte o yetişmiş personel şimdi kel alaka yerlerde atıl durumda çalıştırılıyor. Sizin böyle bir mantığı aklınız alıyor mu? Üç kuruşa koca bir kurumu satın, sonra da içinde ki personele uygun çalışabilecek yer bulamadığınız için bankamatik memuru konumuna düşürüp, devletin kesesinden, bu gariban halkın cebinden maaş ödeyin? Niye? AB-D öyle istedi.

Kurum şu anda sessizce personel çıkarıyor. Tazminatlarını ödeyip çıkarıyor, emekliliğe zorluyor. Yerlerine eleman alıyor ama nasıl? 750 liraya tekniker, 1300 liraya mühendis. Esnek çalışma, yani gece ve gündüz, ayrıca mesai yok.

Türkiye sadece ucuz işçi cenneti değil, ucuz kalifiye eleman cenneti oldu ama muhalefet bunları dillendirmekten aciz. Belki haberleri bile yok.

Bir de AKP’nin icadı olan “vergide bağış” sistemi var ki, bu soygun sistemini akıl edenleri şeytan bile kıskanmıştır.

AKP iktidarı 02.01.2004 ve 31.12.2004 tarihinde vergi usul kanununda bir değişiklik yaparak
Vergi usul kanuna 40/10 maddesini ekledi ve VERGİDE BAĞİŞ SİSTEMİ’ni getirdi . Bu sisteme göre bir gelir vergisi ve kurumlar vergisi mükellefi isterse vergisini devlete vermez bu vergiyi bünyesinde gıda bankacılığı bulunan derneklere verebilir hem de %100 ünü.

Bu dernekler içinde Deniz Feneri, Kimse Yok mu Yardımlaşma Ve Dayanışma Derneği, Kepez Deniz Yıldızı Derneği… “Bu konuyu Sabahattin Önkibar detayı ile yazdı.”

Bütün bunlar olurken muhalefet ne yaptı? Seyretti.

Türkiye gerçek bir akıl tutulması yaşıyor. Bu ülkede 6 yıl önce bölünme korkusu yoktu, bugün var. Normal bir ülkede bu duruma sebep olanlar o koltuklarda oturamaz!

Deccal nedir? Deccal tarife göre karayı “AK” göstererek insanları yanıltacaktır. Bastığı yer yeşerecektir.

Evet, birilerinin bastığı yer hakikaten yeşilleniyor. Hem ne yeşillenme… O yeşillenmenin üzerinde kaçak villalar da yükseliyor,mısırlar da boy veriyor…

Unutmayın, Deccal’ın özelliği, karayı “AK” göstermektir!

Türkiye’de şeytan tatilde… O bile bu kadarını yapamazdı.


İnternetajans / [email protected]

ally_mcbeal
07-03-2009, 00:31
Sedat Ergin

Başbakan Doğan Grubu'nu Clinton'a şikayet ederse
ERDOĞAN, DOĞAN GRUBU’NU HILLARY CLINTON’A ŞİKÂYET EDERSE...
6 Mart Cuma 2009


ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un yarın yapacağı Ankara ziyaretinin en önemli gündem maddelerinden biri şimdiden belli oldu: Başında bulunduğu ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye hakkında hazırladığı yıllık insan hakları raporu.
Bu raporu gündeme sokan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan başkası değil. Erdoğan, geçen cumartesi günü Van’dan dönerken uçakta gazetecilere yaptığı açıklamada, raporun basınla ilgili bölümünden duyduğu rahatsızlığı anlatıp, “Bu nasıl bir rapor, soracağım Hillary Clinton’a...” diye serzenişte bulunmuştu.
İlginç olan, Başbakan’ın, rapordaki bu durumun -isim vermeden- Doğan Grubu’nun yürüttüğü uluslararası bir kampanya sonucu ortaya çıktığını ileri sürmüş olması.
Uçakta bulunan Economist dergisi ve Taraf gazetesi yazarı Amberin Zaman’ın aktardığına göre, Erdoğan bu suçlamayı yönelttikten sonra Doğan Yayın Grubu’na kesilen cezayı kastederek, şöyle demiş: “ABD Maliye Bakanlığı’nın bu tür bir vergi kaçakçılığı konusunda nasıl bir tavır alacağı sorusunu da kendisine (Clinton) soracağım...”

DIŞ BAĞLANTI İDDİASI
Başbakan, aynı görüşlerini önceki gece TV-24 kanalında da tekrarladı. Erdoğan, sözü ABD’nin insan hakları raporuna getirip, Doğan Grubu’nun dış bağlantılarını kullanarak yabancı basını ve dış çevreleri yönlendirdiğini iddia ederek şöyle konuştu:
“Bu hafta sonu Sayın Dışişleri Bakanı (Clinton) geldiğinde, haberin doğrusunu kendisine anlatacağız. Yani ‘Dışişleri Bakanlığı’nın yayınladığı rapor bizi üzdü’ diyeceğiz. Tek kaynaktan böyle bir şey geliyor. Acaba bu kaynağın köküne indiniz mi?”
Başbakan’ın açıklamaları şu mantığı izliyor: “Doğan Grubu’na vergi cezası kesildi, onlar da ABD Dışişleri Bakanlığı raporunun basın bölümüne sert ifadeler koydurtup, dış basında olumsuz bir hava estirdiler. Ben de o zaman Hillary Clinton’a sizde böyle bir durum olsa ABD Maliye Bakanlığı ne yapar diye sorarım.”

DÜNYA GÜNDEMİYLE EŞDEĞER BİR SORUN!
Böylelikle, Doğan Yayın Grubu’ndan talep edilen 820 milyon lira tutarındaki ceza, ABD kuvvetlerinin Irak’tan çekilmesi, Afganistan’daki savaş, İsrail’in Gazze’ye saldırıları sonrasında Ortadoğu’da barış sürecinin yeniden canlandırılması gibi uluslararası sorunlarla aynı ölçekte bir mesele olarak yarınki kritik buluşmanın gündemine girmiş bulunuyor.
Burada açıklık kazandırılması gereken bir dizi soru işareti var.Maliye Bakanlığı, ceza talebine ilişkin raporunu Doğan Yayın Grubu’na 18 Şubat tarihinde bildirdi. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın insan hakları raporu ise 24 Şubat tarihinde, yani tam 6 gün sonra açıklandı.
Erdoğan’ın mantığını izlerseniz, Doğan Grubu’nun 6 gün içinde bütün ABD Dışişleri’ni etkileyip raporun Erdoğan aleyhtarı bir içeriğe kaymasını sağladığı gibi bir anlam çıkıyor.
Demek ki Başbakan, Doğan Grubu’nun ve bu grupta çalışan bizlerin, Obama yönetimi üzerinde bu ölçüde bir güç sahibi olduğumuzu düşünüyor.
Ama gerçek o ki, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği bu raporun taslağını geçen ocak ayının sonunda Washington’a göndermişti ve Maliye Bakanlığı müfettişleri o tarihte henüz astronomik cezanın altına imza atmamıştı.
Şimdi raporun basın bölümünün Başbakan’ı neden mutsuz ettiğine bakalım. Herhalde kendisine yöneltilen suçlamalar çok rahatsız etti Başbakan’ı.

ABD’NİN RAPORU NE ANLATIYOR?
AB’nin Başbakan’ın adını geçirmeyen raporlarına kıyasla, ABD’nin raporu Erdoğan’ı ismen eleştirmek konusunda oldukça cesur ve ileri bir içerik taşıyor. Örneğin, Başbakan’ın gazetecileri ve karikatüristleri sıkça mahkemeye verdiğini, bu eğilimin ülkede bir “otosansür ortamı yarattığını” belirtiyor.
Raporda yayın gruplarının, hükümeti eleştirdikleri takdirde kendilerine misilleme olarak ticari alanda zarar verilebileceği kaygısını taşıdıkları da anlatılıyor. Keza, Başbakan’ın Almanya’daki bazı yolsuzluk iddialarını yazan gazetelere ve medya patronlarına ağır suçlamalar yönelttiklerini de yazıyor bu rapor...
Bu bölümle ilgili örnekler artırılabilir. Ama raporun en dikkat çekici yönü, basın özgürlüğüne ve eleştirilere tahammül edemeyen, farklı sesleri sindirmeye, susturmaya çalışan bir Başbakan Erdoğan portresi çizmiş olmasıdır.

RAPOR, BAŞBAKAN’IN YÜZÜNE AYNA TUTTU
Özetle, ABD Yönetimi Başbakan’ın yüzüne bir ayna tutup, “biz basın özgürlüğü söz konusu olduğunda sizi böyle görüyoruz” demiştir.
Ayrıca Başbakan’ın tutumunda problemli bir başka nokta daha var. Başbakan, raporun işkence olaylarında artış olduğuna ilişkin bölümlerine ve diğer insan hakları ihlalleri alanındaki eleştirilere hiç değinmemeyi tercih ediyor. Basın özgürlüğü konusundaki eleştirilere şiddetle tepki gösteren Başbakan’ın, işkenceye ilişkin tespitler karşısındaki suskunluğu, kendisinin demokratlık iddiaları açısından kuşkusuz çok hazin bir durumdur.
Başbakan, yarın Doğan Grubu’na kesilen vergi cezası konusunu Hillary Clinton’a açtığında, ABD Dışişleri Bakanı’ndan nasıl bir yanıt alacaktır bilemiyoruz.
Ama usta bir avukat olarak kendisini kanıtlamış olan Hillary Clinton, konuya muhtemelen basın özgürlüğü açısından da yaklaşma ihtiyacını duyabilir.
Başbakan Erdoğan, önceki akşam “Denetleme yapılır, netice ortaya çıkar, ondan sonra bakanım benim önüme getirir. Bu da böyle olmuş olaylardan bir tanesidir” diyor. Hillary Clinton ise eski bir başkan eşi olarak, ABD’de bir yayın grubuna (örneğin Washington Post’a) kesilecek bir vergi cezasının kuruma tebliğ edilmeden önce Internal Revenue Service (ABD Vergi İdaresi) tarafından Beyaz Saray’a gönderilip gönderilmeyeceği hususundaki tahminini Erdoğan’la paylaşabilir.

ABD’DE BÖYLE DENETİM OLUR MU?
Keza, kocasının başkanlığı sırasında South Dakota’da miting meydanında “onların gazetelerine para vermeyin, eve sokmayın, onları yokluğa mahkûm edin” diye bir konuşma yapıp yapamayacağı sorusunun yanıtını da Başbakan’la paylaşmalıdır.
Bu, en azından demokrasi kültürü alanındaki bir birikimin stratejik ortağa aktarılması açısından yararlı olacaktır.
Bu ölçüde yoğun bir vergi denetiminin neden seçmeli bir şekilde yalnızca bir medya grubunu hedeflemesi gibi bir duruma ABD’de rastlanıp rastlanmayacağı sorusu da Erdoğan-Clinton diyaloğunu tamamlayabilir.
Türk-Amerikan ilişkileri tarihi, pek çok krize, pek çok karambole sahne olmuştur. Ama Türkiye’nin en büyük medya grubunu susturmak için astronomik bir ceza işletip, sonra bu grubun, Türk Başbakanı tarafından ABD Dışişleri Bakanı’na şikâyet edilmesi şimdiden bu ilişkilerin tarihindeki en garip olaylardan biri olmaya adaydır.


************************************************** ******

favori yazarım sedat ergin yine hedefi 12 den vurmuş :)

Serenler
07-03-2009, 13:06
Yazının tümünü buraya aldım.
Gözden kaçmasın;

ABD gizli hesapları açığa çıkaracak!

Dünyada toplam 7 trilyon dolarlık bir gizli hesap olduğu tahmin ediliyor..
07 Mart 2009
Tüm bankalarda park eden gizli hesaplar açılacak

Alice harikalar diyarında eserinde yol ayırımına gelen Alice'e tavşanın söylediği "nereye gideceğini bilmiyorsan, hangi yoldan gittiğinin hiç önemi yok" sözü, bugünkü ekonomik krize ülkelerin yaptığı müdahalelerin karar vericilerine söylenmesi gereken en iyi sözlerden biri olsa gerek. Dolayısıyla yolun neresinde olduğumuzu bilmeyen karar vericiler yüzünden, ümitler her adımda tükenişe doğru gidiyor.

Yanlış müdahalelerin, boşa akıtılan milyarların acısı beklediğimizden çok daha önce çıkmaya başladı. Ve kaynaklarda tükenmeye başlayınca, kurtarma paketinin içindeki kamu parasına, özel sektör sermayesini katmaya dönük, hesapta olmayan çözümlere yöneldiler. Henüz bu anlamda bir ilerleme olmadı, olması da pek muhtemel gözükmüyor. Hele General Motors'un iflas tehdidinin, özel sektörü daha fazla tedirgin ettiğini düşünecek olursak, bundan sonra daha ihtiyatlı olacakları aşikâr diyebiliriz.

Nereden nereye geldik, müflis tüccarın geçmiş hesaplara bakması gibi, hükümetler de ülkeleri dışına çıkarılmış olan servetleri hızlı bir şekilde sorgulama aşamasına geldi. Bu konuda ilk adımı ABD hükümeti attı ve yurt dışındaki vatandaşlarının servetlerine vergi kaçırma olayı üzerinden göz dikmiş görünüyor. Ama bu yaklaşım bizdeki Varlık Barışı şeklinde af içeren veya uzlaşma içeren bir şekilde gelişmiyor.

ABD soruşturma komitesi, İsviçre'nin en büyük bankasına başvurarak kendi vatandaşlarına ait yaklaşık 48 bin hesabın dökümünü istiyor. Söz konusu hesapların vergi kaçırıp kaçırmadıklarından hareketle böyle bir talepte bulundukları açıklamasını yapıyorlar.

Ancak bu konu sadece bir talep olma aşamasından çıkıp o derece ciddi boyuta ulaştı ki, gerekirse İsviçre yasalarını değiştirmek konusunda baskıyı dahi gündeme alabileceklerinin sinyalini vererek, UBS bankı baskı altına almaya çalışıyorlar.

UBS bank, bu baskılara çok fazla dayanamayarak bir süre önce 300 hesabın bilgisini ABD hükümetine verdiği gibi, ABD vatandaşlarının varlıklarını hükümetlerinden gizlemelerine yardımcı oldukları için 780 milyon dolar civarında tazminat ödemeyi de kabul etmişti.

Bu rakamda bir tazminatı ödemeyi kabul ettiğine göre, akla iki şey geliyor. Ya hesapları açıklamamak adına mevduat sahiplerinden aldığı paradan tazminatı ödemiştir veya mevduat oranları o kadar büyük ki 780 milyon dolar kadar büyük bir rakamı ödemeyi kabul etmiştir.

Gördüğünüz gibi para kıymete binince eski defterleri karıştırma konusunda devletler her yola başvurabildiği gibi, dünyanın en büyük süper gücü dahi olsanız buna ihtiyaç duyacak hale gelebiliyorsunuz.

Dünyada toplam 7 trilyon dolarlık bir gizli hesap olduğu tahmin ediliyor. Bunun büyük kısmının, demokratik yönetim dışında yönetilen üçüncü dünya ülkelerinin yöneticilerine ait olduğu sanılıyor. Ancak yine çok büyük bir rakamın, gelişmiş ve gelişmekte olan ülke vatandaşlarının parası olduğu tahmin ediliyor.

Bu gelişmelerden sonra baktığımızda, Varlık Barışı, sermayelerini yurt dışına kaçıran servet sahipleri için tahmin ettiğimizden daha büyük bir imkân mıydı, bunu ilerleyen günlerde daha net görebileceğiz. Çünkü ABD hükümetinin baskısı ile önümüzdeki günlerde tüm hesapların gizliliğinin kaldırılması tehlikesi ortaya çıkmış görünüyor. Bunun etkisi olsa gerek, şimdiden Varlık Barışı ile ilgili sürenin uzatılması için talepler geldiğine dair bazı basın organlarında haberlere rastlıyoruz.

Legal olmayan yollardan kazanılan servetlerin veya kendi ülkeleri dışına kaçırılan zenginliklerin sonu geliyor mu? Bu gelişme sadece yurtdışında gizli mevduatı olan ABD vatandaşlarını değil, diğer ülkelerin vatandaşlarını da şimdiden endişelendirmeye başlamıştır.

Varlık Barışının ne büyük bir şans olduğunu görmek için çok fazla süre gerekmeyecek gibi. Görünen o ki sermaye gizliliğine karşı, servetlerin kaynağının şeffaflığına dair atılacak adımların ilki ile karşı karşıyayız.

Tüm hesapların şeffaf olduğu, gizliliğin kalktığı ve kimin ne veya neler yaptığını somut olarak göreceğimiz günler çok yakın. Zaten, legal yolla kazanılmış para neden gizlensin ki.

Yeni Şafak
Mehmet Ziya Gökalp

Wrangler
07-03-2009, 15:47
M. ALİ YILDIRIMTÜRK
[email protected]


Dolar neden yükseliyor?


Ekonomisi krize giren bir ülkenin parası, önemli para birimleri karşısında değer kaybeder. Daha önceki bölgesel ve ülke bazındaki ekonomik krizler sırasında, bu kural hep geçerli oldu.
Ancak, ülke Amerika olunca, söz konusu kural veya ezber bozuldu. Son dönemde en çok karşılaştığım soru 'Finansal krizin çıktığı ülke Amerika olmasına rağmen, dolar neden yükseliyor?' oluyor. Amerika, dünyanın en büyük ekonomisi ve dolar uluslararası para birimi olarak kabul gören ve dünyanın çok geniş coğrafyasında kullanılan bir para birimi olma özelliğine sahip. Amerika'dan çıkan ve dünyaya yayılarak global hale gelen finansal krizin etkisiyle Amerika dışındaki portföy yatırımları, bu ülkeleri terk ederek kendi merkezi olan Amerika'ya yöneldi.

Diğer taraftan, Amerika ekonomisi yüklü dış ticaret ve bütçe açığı olmasına rağmen, Obama yönetiminin Senato'dan geçirdiği ekonomik paketlerin yürürlüğe girmesiyle finansal krizden çıkış beklentisi satın alınmaya başlaması, doları diğer para birimleri karşısında güçlendiren diğer bir gerekçe oldu.

Finansal krizin şiddetlendiği 2008 Eylül ayından itibaren kademeli olarak TL karşısında yükselen dolar fiyatı, yılbaşından beri yaklaşık yüzde 15 oranında arttı. Son iki aydaki yükselişin temel gerekçeleri olarak; dolar paritesindeki yükseliş, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde global finansal krizin şiddetinin artmasıyla yabancı yatırımcıların Türkiye'deki yabancıların portföy yatırımlarının bir kısmını satıp dolara dönerek söz konusu ülkelerdeki pozisyonları kapatma eğilimleri ve Hazine'nin şubat ayındaki yaklaşık 15 milyar lira seviyesindeki iç borç geri ödemesi sırasında piyasaya çıkan paranın bir kısmıyla yatırımcıların pozisyon kapatma amaçlı dolar alımı gösterilebilir. Ayrıca, Merkez Bankası (MB) son üç ayda kısa vadeli borçlanma faizini kademeli olarak, toplamda yüzde 5,5 oranında indirdi. Bu sırada bankalararası döviz piyasasında, döviz borçlanma penceresinde bir yandan faizleri indirirken, bir yandan da vadeyi üç aya çıkardı. Bu sayede bankaların kısa vadeli döviz sıkışıklığını giderdi.

Türkiye, global finansal krizi siyasi ve ekonomik istikrar içinde güçlü finans sektörü ve düşük kamu borcuyla karşıladı. Ancak, özel sektör yüklü döviz borcuyla yakalandı. Bu durumda olanlar bir süredir Uluslararası Para Fonu (IMF) ile yeni bir stand-by anlaşması yapılması konusunda çeşitli platformlarda ve medya aracılığıyla sürekli baskı yapıyorlar. Hükümetin de IMF ile yaptığı görüşmelerde ülke çıkarlarına ters düşecek bir anlaşma yapmaya yanaşmadığı anlaşılıyor. Muhtemelen görüşmeler üç hafta sonra yapılacak yerel seçimlerden sonraya kalacak. Geride kalan haftada dış piyasalarda tedirginliklerin artmasını bahane ederek, söz konusu holdingler bankaları aracılığı ile dövizde spekülatif fiyat hareketlerine yönelerek, sığ işlem hacimleriyle doları 1.7150 TL'den bir günde 1.7700 TL'ye yükselttiler. Gerekçe olarak ise; beklentilerden düşük gerçekleşen şubat enflasyonu sonrası MB'nin şok faiz indirimi yapabileceği gösterildi. Bankalarda halkın ve bazı kurumların 90 milyar dolar kemikleşmiş döviz mevduatı bulunuyor. Bu nedenle düşük miktarda zorunlu alışlar dışında yeni döviz alıcısı yok denebilir. Hisse senedinde fiyatlar düşük olduğundan para çıkışı yok. Tahvil piyasasında ise faiz oranlarının düşeceği beklentisiyle alıcıların satıcılardan fazla olduğu görülüyor. Hazine'nin bu ayki iç borçlanma gereksinimi 4 milyar TL ve önceki aylara göre oldukça düşük. Bu gerekçeler çerçevesinde; son günlerde dolardaki yükselişi, spekülatif ve bazı çevrelerin hükümeti yerel seçimler öncesinde IMF ile masaya oturmasını zorlayacak bir girişim olarak görüyorum. Ancak, MB daha önce de olduğu gibi, dövizde fiyat istikrarını sağlayıcı kararları her an eyleme dönüştürebilir. Bu seviyelerden alınacak dolar da, geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi yatırımcısını büyük zararlara uğratarak üzebilir.


07 Mart 2009, Cumartesi
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=822524

balaban
08-03-2009, 01:35
"Erdoğan, ABD'den ebedi iktidar olma onayı mı aldı?"

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7508

Che Big
08-03-2009, 17:43
Hocaefendi fena yakalandı

'Ergenekon'da bir GATA'kulli var' diyen Fethullah Gülen, 12 yıl önce ne düşünüyordu?

Yaklaşık 9 yıldır ABD’de yaşayan Nur Cemaati lideri Fethullah Gülen, geçtiğimiz gün bir gazetede yayınlanan röportajında “Bu işte bir GATA’kulli var. Hükümete karşı da bazı hesaplar seziliyor. Bunlar iyi şeyler değil. Taraf, Bugün ve Vakit gibi bazı gazetelerde yüklenmeler oluyor. Bundan 10 sene önce bunlar yapılamazdı. Bazı söylenmezler söylenir oldu” sözleriyle Ergenekon sanıklarının hastaneye kaldırılmasını eleştirdi.

Oysa Gülen 29 Mart 1997’de Samanyolu Televizyonu’nda katıldığı ve daha sonra da Dr. Osman Özsoy tarafından “Fethullah Gülen Hocaefendi ile Canlı Yayında Gündem” adıyla kitaplaştırılan konuşmalarında şu görüşleri savunuyordu:

“Susurluk bir meselesi bir ayıptır. Bunun üzerine gidilmeliydi. Fakat üzerine gidilirken aynı zamanda düşünülmeliydi. Devletin de içtihat hataları içinde bulunan bir hadiseyse, o hadise teşhir masasına yatırıldığında devleti, devletçiliği, devlet mülahazasını da delme söz konusu olabilirdi. Bu meselenin açıktan açığa yürütülmesi iyi bir devletçilik anlayışıyla telif edilebilir miydi?

SUSURLUK BİR CİNAYET

Susurluk’la bir cinayet işlenmiş, bir toplum suçu işlenmişse şayet bunun örtbas edilmesini ben de istemem. Fakat üslubu her zaman, her yerde, her platformda münakaşa edebilirim. Bunun temelinde bizim milli birliğimize, milli bütünlüğümüze devlet telakkimize eğer dokunacak bazı şeyler varsa, bu kapı aralanmamalıydı.

O kapıdan girilince şayet askere olan güvenimiz sarsılacaksa, güvenlik kuvvetlerine güven sarsılacaksa, meclise olan güven sarsılacaksa, insanlara olan güven sarsılacaksa, bunun üzerine biraz daha farklı bir yöntemle gidilmeli ve mesele öyle çözülmeliydi.

Suçlular ortaya çıkarılmalı ve ceza verilmeliydi. Medya savcı olmamalıydı, hakim olmamalıydı. Bir üslup hatası yapıldı. Bilemiyoruz biraz da reyting endişesi var mıydı?

O kadar seyirci ben de bulayım mülahazası oldu. Vatansever insanların böyle önemsiz, basit mülahazalardan dolayı devletin temelini sarsabilecek devlet mülahazamızı delebilecek teşebbüslere gireceğine ihtimal vermek istemiyorum.”
http://w9.gazetevatan.com/Hocaefendi_fena_yakalandi/226867/1/Manset

Sen bir hocaysan ne isin var senin devletisleriylen,
yoksa sende milleti katakulli ye getirip,baska planlar
pesindemisin???????

gizemliduygular
08-03-2009, 18:03
Sen bir hocaysan ne isin var senin devletisleriylen,
yoksa sende milleti katakulli ye getirip,baska planlar
pesindemisin???????

Sayın Che Big;

Hoca efendi gibi birisinin ne yapacağını, nasıl davranacağını siz bilemezsiniz efendim.:wink:

Bazıları hoca efendi için yok efendim Zaman gazetesi yediyüzbin tiraja ulaşmadan Türkiye'ye dönmeyecekmiş diyorlar.:wink:

Türkiye'deki doktorlar işini çok dikkatli yapmıyor demekki!:wink: Baksanıza Sayın Özal, Sayın Unakıtan gibi hoca efendi de tam tedavi olmadan yurda döner mi efendim? :he::he:

Dini bütün, hikmetinden sual olunmayacak insanlardan sizler, bizler daha mı iyi bileceğiz?:he::he:

balaban
09-03-2009, 01:22
Ahsen Unakıtan konuştu:

"Önce her zamanki gibi Rabbime şükrediyorum. Bakan Türk milletine hizmet aşkı dolu bir insan. Hacettepe’ye grip nedeniyle başvurmuştuk. Damarlarının tıkalı olduğunu öğrenince kabullenemedim. Bakan, by pass gerekiyorsa bu olacak, ben sadece sana ait değil bundan sonra milletinde Unakıtan’ıyım ben dedi. Kemal Bey hastalığının tedavisi için Rabbime sordum. Nerede ameliyat olması daha iyi olur?' diye. İçime bir his doğdu, ABD'deki Cleveland diye... gösterdi. Rabbime şükürler olsun.

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/a_haberdetay.php?hityaz=7482

ayfer
09-03-2009, 09:10
İnsanda politika liderlik hırsı aşkı öne çıkınca verilen mesaj
boyle oluyor.
İnsanlarin hapishanede ölmesine ohh deyip,hastaneye eski doktoruna muayene olma isteğine hakkına karşı çıkıyorsun.
Yüreğinde insan sevgisinin kırıntıları da silinebiliyor.
S&S

yosun
09-03-2009, 12:07
Valimi yedirtmem arkadaş!


Diyelim ki müfettişsiniz..

İçişleri Bakanı’nın talimatıyla Tunceli’ye gittiniz.. Tunceli Valisi hakkındaki iddiaları araştırıyorsunuz..

Beyaz eşya seçim yatırımı mı, değil mi?

Veya seçim rüşveti..

Sordunuz soruşturdunuz, oturdunuz raporunuzu yazacaksınız.. TV’de Başbakan’ın görüntüsü..

‘Valimi yedirmem’ diye haykırıyor..

Raporunuza ne yazardınız?



*


Diyelim ki İçişleri Bakanısınız.. Diyelim ki Tunceli’ye yolladığınız iki müfettişten de aynı yönde rapor geliyor..

Vali hediye dağıtarak seçime müdahale etti..

Başbakan ‘yedirmem’ demiş..

Ne yaparsınız?

Merkeze çekilmesi için kararname hazırlatıp Başbakanlığa gönderebilir misiniz?

Yoksa Başbakan’ı kızdırmamak için üstüne mi yatarsınız?

Diyelim ki Yüksek Seçim Kurulu Başkanısınız.. Seçim sürecinde tüm yetki sizde.. ‘Hediye dağıtan’ vali için ‘gereğini yapın’ diye İçişleri Bakanlığı’na başvurmuşsunuz..

Sonucu beklerken..

Başbakan konuya müdahale ederek; ‘valimi kimselere yedirmem’ diyor..

Ne yaparsınız?


*


Olay bitmiştir..

Başbakan, ‘valimi yedirmem’ dedikten sonra o valiye artık kimse dokunamaz.. Müfettişler olumsuz rapor yazamaz.. İçişleri Bakanı gereğini yapamaz..

Zaten müfettiş yollanması başlı başına skandaldı.. Başbakan üstüne tuz biber ekti..

Niye mi skandal..

Tunceli Seçim Kurulu’ndan gelen raporlar Vali’nin taraf tuttuğu yönünde ki, Yüksek Seçim Kurulu ‘gereğini’ yapın dedi..

Siz Bakanlık olarak diyorsunuz ki; YSK’ya inanmam.. Kendi müfettişlerime inanırım..

Başbakan, ben müfettişlere de inanmam diyor..

Sadece kendime inanırım, ‘yedirmem’ diyorsam kimse elini süremez..


*


Tunceli vakası tipik bir örnek.. İşte keyfî yönetim bu demek.. Hukuku kenara itmek, ülkeyi tek başına yönetmeye kalkmak..

Diğer kurumlara aldırış etmemek.. Ben ne dersem o olur anlayışını herkese kabul ettirmek..

Kendisinden başka güç odağı tanımamak..

Putin yönetimi dediğimiz budur..

Veya kravatlı padişahlık rejimi..

Mehmet Tezkan

Bu uygulamanın adına son 7 yıldır "demokrasi" deniyor :he::he:

e-fulya
09-03-2009, 12:09
İnsanda politika liderlik hırsı aşkı öne çıkınca verilen mesaj
boyle oluyor.
İnsanlarin hapishanede ölmesine ohh deyip,hastaneye eski doktoruna muayene olma isteğine hakkına karşı çıkıyorsun.
Yüreğinde insan sevgisinin kırıntıları da silinebiliyor.
S&S

Fetokulli!

Necati Doğru-VATAN

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Fetokulli&tarih=09.03.2009&Newsid=227011&Categoryid=4&wid=108

e-fulya
09-03-2009, 12:52
“CEMAATCİ UTAH”TA NELER OLUYOR?

http://www.odatv.com/index.php?id=15159

ASPİRİN
09-03-2009, 12:56
Oktay Ekşi’nin birkaç gün önceki yazısı;

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=11129717&yazarid=1&tarih=2009-03-04

O.Ekşi’ye, Mehmet Kıvanç’ın verdiği cevap;

OSMANLI'YA 'EKŞİ' YEN SURATLAR - MEHMET KIVANÇ

Dünyada sadece Türkiye’ye özgü bir hastalıktır. Başka hiçbir millette olmayan bir garabet.
Bu hastalığın ismi ; tarihine düşmanlıktır.
Fransa, Rusya veya Almanya’da böyle bir düşmanlık göremezsiniz. Tarihini reddeden böyle bir kültürün başka örneği yoktur Dünya üzerinde..
Ama tarihine küfretmeyi marifet bilen bazı çağdaş büyüklerimiz(!) Osmanlı deyince yüzlerini ekşitir, ağızlarını bozar, hakaretler ederler.
Bir yabancıdan bile daha çok düşman olmanın anlamı nedir ki?.
Belki bir refleks denemesi.
Belki de tekrar popüler olma hevesi.
İşte son örneği.

Tamamı için; http://www.haber7.com/haber/20090305/Osmanliya-eksiyen-suratlar.php



Bu da , üstelik , elin gavurunun söz ve düşüncelerini belgelerle uzun uzun anlatan benim cevabım olsun ; art niyetli , aydın görünümlü , cahil bile denmeyecek ekşi (yen) suratlara…

OSMANLI…

- "Bir milleti bir kere değil, sürekli yenme hazzını tatmak için o milleti tarihine lanet etmeye alıştırmak yeterlidir." İhsan Fazlıoğlu, 'Batılı bilincin "Top" korkusu', Anlayış Dergisi (Sayı 2), 2003.

- Ne günlere kaldık ey gazi hünkar, Katır mühürdar oldu, eşek defterdar ! ( Ziya Paşa)

- Gönül ister ki, Afrika’nın kuzeyinden Endülüs’e çıkayım ve sonra Balkanlar üzerinden tekrar İstanbul’a döneyim! - Yavuz Sultan Selim Han’ın Mısır’ın fethinden sonra İstanbul’a dönerken söylediği sözler…

Türk Milleti, son derece sağlam ve köklü bir mirasa sahiptir. Bu noktada önemli olan, bu mirasın önemini gereği gibi kavrayabilmek ve geçmişimize sahip çıkarak yüzümüzü geleceğe dönebilmektir.

Balkan Antantı ve Sadabad Paktı gibi oluşumlarla, eski Osmanlı coğrafyalarında Türkiye’nin nüfuzu korunmaya çalışılmıştı. Balkan Antantı, bazı Balkan ülkelerini, Sadabad Paktı ise bazı Ortadoğu ülkelerini Türkiye’nin liderliği altında stratejik işbirliğine taşıma amacını güdüyordu.

Bu, son derece doğru ve yerinde bir strateji idi. Çünkü devlet geleneğini oluşturan en önemli unsurlardan biri toplumların tarihidir. Tarih toplumların hafızasıdır ve her toplum dostlarını, düşmanlarını onların tarihleriyle değerlendirir. Tarih devletlere itibar ve otorite sağladığı gibi, özellikle eski imparatorlukların varisleri olan milletlerin, geçmişte kendilerine bağlı olan topraklarda söz sahibi olmalarının da önemli bir aracıdır.

Bir zamanlar bir İmparatorluk olan İngiltere, yüzyılın başından bu yana kademeli biçimde azalan siyasi ve ekonomik gücüne rağmen, hala eski kolonileri üzerinde belirli bir nüfuz sahibidir. Benzer bir nüfuz ilişkisi Fransa ile eski sömürgeleri arasında da vardır. Fransa’nın Cezayir’e yada Suriye ve Lübnan’a olan ilgisinin meşruiyet zemini bu tarihsel bağdır. Kuşkusuz eğer İngiltere kendi tarihine küsseydi ve imparatorluk olduğu zamanları reddetseydi, bu tür bir nüfuz elde edemezdi. Aynı şekilde Fransa da geçmişine yüz çevirseydi, Kuzey Afrika ve Ortadoğu siyasetinde bugün sahip olduğu etkiyi sürdüremezdi.
İşte tarihin bu denli etkili bir stratejik zemin oluşu, kuşkusuz Türkiye açısından büyük bir avantajdır. Çünkü Türkiye, bugün komşuları olan devletlerin çoğunu ve daha pek çok devleti beş yüzyıl boyunca yönetmiş bir imparatorluğun varisidir.

Bugün büyük devletlerin Osmanlı tarihi konusunda araştırmalar yaptırmaları ve bu konuya özel bütçeler ayırmaları aslında bizlere çok önemli bir şeyi göstermektedir. Osmanlı Devleti, büyük devlet olmanın sırrını bulmuş ve bu sırrı 600 yıllık ömrünün son anına kadar muhafaza etmişti. Batı’nın Osmanlı ile ilgili bir türlü kavrayamadığı gerçek ise, bugünün siyasi literatürüyle, Osmanlı İmparatorluğu’nun -moralpolitik- (ahlaki) bir stratejik vizyona sahip olması idi. Sömürgeci güçler ise hep -reelpolitik- (katı gerçekçi) bir vizyonla hareket ettiler. Bu nedenle, eğer kısa vadede kendilerine menfaat sağlıyorsa, bir ülkeyi uzun vadede karmaşa ve istikrarsızlığa sürükleyecek politikalar izlemekten çekinmediler.

Osmanlı ise, sahip olduğu topraklarda her nedenle olursa olsun karmaşaya ve düzensizliğe asla izin vermedi. Daima barış ve huzur ortamını, adaleti ve hoşgörüyü yaşatmaya çalıştı.

Örneğin İngiliz ve Fransız sömürgeciliği, sahip olduğu bu reelpolitik mantık neticesinde ele geçirdiği topraklarda çok kısa süreli hakimiyetler kurabildi. Osmanlı, fethettiği yerlerde sadece toprağı değil, gönülleri de fethetmeyi başarırken, bu güçler gittikleri her yerde yaptıkları uygulamalar neticesinde, yerli halkın nefretini kazandılar. Aynı şekilde üzerinde etkinliği olduğu topraklarda nizam sağlamak gibi bir gayesi olmayan Amerika Birleşik Devletleri de, gittiği her yere barış ve huzur yerine karmaşa ve anarşi getirdi. Bugün de Batı’nın ve ABD’nin stratejisi eski Osmanlı coğrafyasına istikrar ve huzur getirecek nitelikte değildir. (1)

Ayrıca Osmanlılar, diğer milletler gibi sömürgecilik zihniyetiyle bu toprakları işgal etmemiş, hiçbir zorlama ve baskıya başvurmadan dinlerini yaymayı ve Müslüman dünyasını güçlendirmeyi amaçlamışlardır. Avrupalı güçler, ele geçirdikleri topraklarda yaşayan halkları kendilerinden aşağı, bir nevi ikinci sınıf insanlar olarak değerlendirip gaddar ve zalim bir politika izlerken, Osmanlılar, her milletten insana karşı adaletli, hoşgörülü ve merhametli bir tutum sergilemişlerdir.

Avrupalı devletler, bu ülkelerin tüm yeraltı zenginliklerini ele geçirip, halklarını fakirleştirirlerken, Osmanlı’yı veya Selçuklu’yu yöneten Türkler gittikleri ülkelere zenginlik, refah ve medeniyet götürmüşlerdir. Fethedilen ülkelere camiler, medreseler, kervansaraylar, köprüler, çeşmeler yaptırılmış, yıkmayı ve yok etmeyi değil, yeniden inşa etmeyi hedeflemişlerdir.

M. Baudier’nin Historie de la Religion des Turcs (Türklerin Din Tarihi) adlı eserinde -Türkler, merhamet, şefkat ve insanlara yardımda bütün milletlere ve hatta Hıristiyanlara da üstündürler- (2) sözleriyle de belirttiği gibi, Türk Milleti, fethettiği topraklarda yaşayan insanlara güzel ahlakıyla da örnek olmuştur.

Müslüman Türkler, başta da belirttiğimiz gibi, fethettikleri ülkelerin halklarına, yaşam biçimlerine, inançlarına ve dünya görüşlerine de saygı gösterdiler. Fethettikleri yerlerde yaşayan insanların, kendilerine Allah’ın bir emaneti olduğunu düşünen, esir aldıkları kişilere karşı bile insaniyetle yaklaşan Türk Sultanları’nın görevleri arasında bu halkları himaye etmek,kimsenin onlara zulüm yapmamasını sağlamak da vardı.Allahü teala, İnsan Suresi 8.ayetinde müminlerin kendileri ihtiyaç içindeyken dahi yemeği önce esirlere yedirdiklerini bildirmektedir. Bu, İslam ahlakını yaşayan Müslüman yöneticilerin, fethedilen topraklarda yaşayanlara karşı tüm uygulamalarını şekillendiren çok önemli bir ahlâk özelliği olmuştur.

Nitekim düşmanlarından kaçarak Osmanlı İmparatorluğu’na sığınan İsveç Kralı XII. Charles (Demirbaş Şarl)’ın bir yakınına yazdığı mektuptaki sözleri de, Müslüman Türk Milleti’nin insani ve güzel ahlaklı tutumunun dile getirilişidir:Şefkatin, cömertliğin, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler, beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar şefkatli, bu kadar nazik bir milletin arasında, hür bir esir olarak yaşamak bilsen ne kadar tatlı… (3)

Girdikleri her yere mutlak bir huzur ve asayiş götüren Müslüman Türkler, çoğunlukla kendilerinden önceki Hıristiyan yönetimlerin baskıcı ve zulmedici uygulamalarından sıkıntı duyan halk tarafından, coşkun bir sevgi ve saygıyla karşılanmışlardır. Osmanlı Devleti, kuruluş döneminden itibaren, fethettiği topraklardaki Hıristiyan tebaa ile her zaman iyi ilişkiler kurmuş, onların sempatisini kazanmıştır. Örneğin Bursa’nın fethinden sonra, şehri niye teslim ettiklerini soran Orhan Gazi’nin Rumlardan aldığı cevap oldukça çarpıcıdır:
Sizin devletinizin günden güne yükseldiğini ve bizim devletimizi geçtiğini anladık. Babanızın idaresine geçen köylülerin, memnun kalıp bir daha bizi aramadıklarını gördük ve biz de bu rahatlığa heves ettik.(4)

Osmanlıların, Anadolu’da olduğu gibi Rumeli’de ve diğer fethettikleri topraklarda da Hıristiyan halkın varlıklarına ve idare tarzlarına karışmamaları, ağır vergiler altında ezilmiş olan halkın yükünü hafifletmeleri, mevcut kanunlar kapsamında hiçbir yerel yöneticinin, keyfî uygulamalar yapmasına müsaade etmemeleri, yerli halkın kendilerinden razı olmalarını sağladı. Osmanlı Devleti, kendi himayesine girmiş olan herkesin hak ve hukukunu garanti altına alıyordu.

Nitekim Batılı tarihçi ve siyaset adamlarının kaleme aldığı eserlerde de, Türk-İslam ahlâkının getirdiği adalet ve hukuk anlayışı övülmüş, diğer çağdaş sistemlerle mukayese edilerek Türk-İslam ahlâkının üstünlüğü dile getirilmiştir. Bunlardan İngiliz tarihçisi F. Downey -The Grand Turc, Suleyman the Magnificent- (Büyük Türk, Muhteşem Süleyman) adlı eserinde Türklerin adaletine ve merhametine sığınan insanlardan şu şekilde bahseder:
Birçok Hıristiyan, adaleti ağır ve kararsız olan Hıristiyan ülkelerindeki yurtlarını bırakarak Osmanlı ülkesine gelip sığınıyorlardı.(5)

Fransız tarihçi Fernard Grenart ise Türk devlet anlayışına duyduğu hayranlığı şu sözleri ile dile getiriyordu:Osmanlı idaresinin,fethedilen memleketler için, son derece liberal olduğunu kaydetmeden geçmemelidir. Bu memleketler ahalisini Türkler, dillerinde, dinlerinde hatta bazen iç düzenlerinin büyük bir kısmında tamamen serbest bırakıyorlardı.(6)

Ünlü tarihçi Oskar Kolling ise I. Dünya Savaşı sonrasında Balkan halklarının karşı karşıya kaldığı durum karşısında Osmanlı idaresindeki üstün adalet ve hukuk anlayışını şu şekilde tarif eder:Bu eski hakikati -Osmanlı-Türk adalet sistemini- Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çöktüğü 1918 yılında komşu milletler bize yeniden hatırlattılar. 16. asırdan 340 sene sonra hümanizm devrinde Macar hududunda aynı hadise tekerrür etti. Fakat böyle bir mukayese yapıldığı zaman 16. asır Türk idarecilerinin, zavallı halkın hukukunu korumak hususundaki gayretleri önünde eğilmek arzusunu duyarız.(7)

Kolling bu satırların devamında dönemin Avrupa devletleri ile Türk Devleti arasındaki anlayış farkını da şu şekilde dile getirmekteydi:… Avrupa’da sulh zamanında bile engizisyon mahkemeleri ve idam sehpaları faaliyette bulunuyordu. Bilhassa ücretli askerlerden teşekkül eden ordu toplanınca halk bütün malı ile beraber zulüm aleti haline geldi. Bunlar hiçbir vicdan azabına düşmeksizin ırkdaşlarını soyar, ezer, öldürürlerdi. Oysa Türk hükümdarları gerçekten halkın hayatı ile ilgilenmişlerdir. Naklettiğimiz vesika suretleri de şüpheye yer bırakmayacak şekilde bunu göstermektedir.(8)

Bu nedenle bugün söz konusu coğrafyada yaşayan milletlerin hepsi, Türklerin adaletine, hoşgörüsüne ve kendilerine sağladıkları barış ortamına şahitlik etmişlerdir. Bu durum her dinden ve her ırktan insanın, Türklerin yönetiminden razı olmalarıyla neticelenmiştir. Günümüzde ise, yıllardır bu topraklarda süregelen savaş, karmaşa ve düzensizlik yüzünden huzura, güvenliğe ve barışa hasret kalmış olan kadınlar, çocuklar, yaşlılar, yeni bir -Osmanlı-nın özlemi içindedirler.

Mirasımızın bize yüklediği tarihî sorumluluk

Buraya kadar ele aldığımız gerçeklerin bize gösterdiği gibi, Türkiye, hem coğrafi ve stratejik konumu, hem de devralmış olduğu tarihi mirası itibariyle Balkanlar’ın, Kafkaslar’ın, Ortadoğu ve Orta Asya’nın geleceğinde liderliği üstlenebilecek bir ülkedir. Milyonlarca insanın özlemini duyduğu barış ve huzur ortamını sağlayabilecek zengin bir tarihsel deneyime sahiptir. Coğrafi konumu itibariyle hem Asyalı, hem Avrupalı, hem Ortadoğulu’dur. Devraldığı tarihi miras itibariyle de, tüm bu alanlarda tahminlerin ötesinde bir etkinliğe ve güce sahiptir. Yüzlerce farklı kültürün ve etnik grubun barındığı bu topraklarda, sahip olduğu Osmanlı mirası gereği söz sahibidir. Nitekim Soğuk Savaş’ın ardından tesis edilen yeni dünya sisteminde, başta Amerika olmak üzere, pek çok ülkenin de talebiyle Türkiye söz konusu topraklarda aktif rol almak durumunda kalmıştır.

Türkiye’nin sahip olduğu tarihi miras -ve siyasi, askeri, ekonomik potansiyel- nedeniyle, pek çok Batı ülkesi bu bölge üzerinde geliştirdikleri stratejilerin Türkiye eksenli ve hatta Türkiye merkezli olması gereğinin farkındadır. Nitekim ABD eski Başkanı Bill Clinton’ın 1999 yılının son aylarında Georgetown Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşma da bu görüşü destekler niteliktedir. Bir anda tüm dünya ülkelerinin dikkatini tekrar Türkiye üzerine çevirmelerine neden olan bu ünlü konuşmada Clinton’ın özellikle, -20. yüzyılı nasıl Osmanlı’nın yıkılışı belirlediyse, 21. yüzyılda da Türkiye’nin etkin rol oynayacağı- anlamına gelen sözleri son derece önemli bir tespiti içermektedir. Clinton’ın bu sözlerini -Türkiye, Avrupa, Asya ve Afrika’yı içine alan milyonlarca km2′lik bir alanda, dünya siyasetinin merkezi olan bir bölgede söz sahibi bir ülke olduğu için 21. yüzyılın şekillenmesinde kilit rol oynayacaktır- şeklinde açabiliriz. (Bill Clinton benzeri mesajları Kasım 1999 tarihinde Türkiye gezisi esnasında TBMM’de yaptığı konuşmasında da vermiştir). ABD gibi süper bir gücün liderinin, Türkiye için 21. yüzyılda böyle bir teşhiste bulunması kuşkusuz çok dikkat çekicidir.

Bugün söz konusu bölgelere huzurun ve sükunetin yerleşebilmesinin tek yolu, Türkiye’nin varisi olduğu Türk-İslam ahlakı ile yoğrulmuş olan -Osmanlı Millet Sistemi-nin hakim olduğu bir anlayışın oluşturulabilmesidir. Osmanlı Millet Sistemi’nde, devletin koruyucu şemsiyesi altına giren her millet ya da topluluğa, kendi inanç ve örfüne göre yaşama hakkı tanınır ve temel hakları koruma altına alınırdı. Türkler ister Balkanlar’da, ister Kafkaslar’da, ister Ortadoğu’da olsun gittikleri hiçbir ülkede kimseyi dinini ve töresini değiştirmeye zorlamamışlar ve hiç kimseye dininden dolayı zulmetmemiş, kimseyi hor görmemişlerdir. Her dinden, her mezhepten vatandaş ibadetini dilediği gibi yerine getirmiş, kendi örf ve adetlerini uygulamalarında kimse bir diğerine karışmamıştır. Bunun karşılığında dış güçler tarafından herhangi bir saldırı söz konusu olduğunda ise bu topraklarda yaşayanlar da severek ve isteyerek yönetiminden memnun kaldıkları Osmanlı Devleti’nin yanında yer almışlardır. Böylece dış güvenlik ve ekonomi başta olmak üzere pek çok alanda doğal bir ittifak oluşmuş, hem Osmanlı Devleti’nin hem de tebası altında yaşayanların fayda sağladığı sağlam bir yapı oluşturulmuştur.

Avusturyalı Türkolog Anton Cornelers Schaendinger de Türklerin devlet anlayışını ve bu anlayışın dünyanın pek çok yöresine getirdiği refah ve huzurun, başka hiçbir hükümdarlık döneminde sağlanamadığını şöyle dile getirmiştir: İskender Doğu’ya ve Hint’e kadar yayıldı. Daraz Doğu’dan Batı’ya uzandı. Cengiz Han, Avrupa ortalarına kadar at koşturdu. Lakin hiçbirisi Osmanlı Türkleri gibi diğer insanların kültür ve din hürriyetine saygı göstermediler. Osmanlılar harikulade bir nizam ve düzende asırlarca kendilerinden olmayan insanlarla barış içerisinde yaşadılar. Onun içindir ki, Avrupa’da dört asır boyunca kalabildiler.(9)

Anton Schaendinger gibi, Türklere hayran kalan bir başka tarihçi, Yunanlı Michel de Greece’in sözleri ise çok dikkat çekicidir. Osmanlı’nın Balkan topraklarından çekilmesiyle başlayan zor ve sıkıntılı günlere, belki de atalarının bizzat şahit olduğu Greece, bu topraklarda tek çözümün Osmanlı benzeri bir idari sistem olduğunu, bugün yaşanan karmaşaları da örnek vererek anlatmaktadır: Osmanlı Devleti’nin yıkılmasından çok üzüntü duyuyorum. Çünkü Osmanlı Devleti, dünya dengesini ayakta tutan bir güç olmuştu ve sevilsin ya da sevilmesin, Osmanlı’nın çöküşünden itibaren Balkanlar ve Ortadoğu’daki çalkantılar durmak bilmedi.(10)

Balkanlar’da yaşayan, bu toprakların doğasını ve geçmişini iyi bilen bir tarihçinin böyle bir teşhiste bulunması son derece önemlidir.Türkiye, tıpkı Osmanlı’nın yaptığı gibi, Balkanlar ve Ortadoğu’daki farklı etnik kimlik ve dinleri kucaklayan bir strateji geliştirmelidir. Geliştirilecek bu stratejinin dayanak noktası ise Türk-İslam kültürünün ve köklü medeniyetimizin yeniden keşfedilmesi olmalıdır. Nitekim bu topraklarda siyaseten olmasa bile, kültür olarak Türk hakimiyeti halen devam etmekte, özellikle Balkanlar’da ve Kafkasya’da farklı ırklardan olmalarına rağmen pek çok Müslüman kendini Türk ve Osmanlı addetmektedir.

Pek çok tarih bilimci ve siyasetçi de bu gerçeği kabul etmekte ve yazdıkları makalelerde bu noktaya dikkat çekmektedirler. Bu kişilerden birisi de dünyaca ünlü Ortadoğu uzmanı Prof. Dr. Edward Said’dir. Kendisi de Kudüslü Hıristiyan bir aileye mensup olan Edward Said, İsrail’de çıkan Ha’aretz Gazetesi’nde yayınlanan röportajında Ortadoğu’da kalıcı bir barışın inşa edilebilmesi için -Osmanlı Millet Sistemi-ni önermiştir.(11) Ari Shavit’in gerçekleştirdiği bu röportajda Osmanlı Millet Sistemi’ni bir nevi zorunluluk olarak gören Edward Said, bu konuda son derece haklıdır. Çünkü bütün bir tarih boyunca Ortadoğu ve Balkanlar’da en uzun ömürlü yönetimler Osmanlılar döneminde kurulmuş, Romalıların bile sağlayamadığı süreklilik ve bütünlük Müslüman Türkler tarafından yüzyıllarca korunmuştur.

Prof. Dr. Edward Said’in Ortadoğu barışı için dile getirdiği önerinin bir benzerini ünlü tarihçi Jason Goodwin de New York Times’daki -Osmanlı’dan Öğreneceklerimiz- başlıklı yazısında Balkanlar için önermektedir. Osmanlı’nın Balkanlar’da, din, dil ve etnik farklılıkların çok fazla olmasına rağmen, hüküm sürdüğü 14. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar hiçbir zaman kısıtlama yapmadığını ve bu şekilde istikrarı ve düzeni sağladığını söyleyen Goodwin, bugün huzuru sağlamayı, bölgeye askeri güç yığmaktan ibaret gören Batılı güçlerin, Osmanlı’dan öğrenecekleri çok fazla şey olduğunu dile getirmektedir. (12)

Bilindiği üzere, yaklaşık son 50 yıldır, dünyanın kalbi -Osmanlı hinterlandı- olarak da adlandırılan Ortadoğu’da atmaktadır. Eğer bu bölgede yer alan ülkeler, bugün dünyanın geleceğinde bu kadar hayati bir öneme sahiplerse, bu durumda Osmanlı’nın varisi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin de bu süreçte kilit rol oynaması kaçınılmazdır.

Önemli olan Osmanlı millet ve devlet anlayışının hakim olduğu, insanların dost ve kardeşçe yaşayabildiği, barış ve güven dolu bir ortamın yeniden oluşturulabilmesi, güçlü bir ekonomik ve siyasi birliğin tesis edilmesidir. Çünkü Osmanlı yönetimi ve tecrübesi, istenildiğinde çatışmaların merkezi haline gelmiş olan bu bölgeye huzurun ve barışın getirilmesinin mümkün olduğunu bizlere göstermiştir.

Bugün bir birlik oluşturma yönünde atılacak somut adımlar, bölge devletleri tarafından da kabul görecektir. Üstelik bu birlik dünyanın en gelişmiş medeniyetini, en zengin topraklarını ve üstün kültürünü de içinde barındıran, 21. yüzyıla damgasını vuracak bir birlik olacaktır.
Bu birliğin öncülüğünü yapabilecek tek millet ise hiç şüphesiz Osmanlı’nın mirasçısı olan Türk Milleti’dir.

——————————————————————————–
(1) Prof. Dr. Ramazan Özey, Yiğit Düştüğü Yerden Kalkar, Tarih ve Düşünce, Ağustos 2000, s 30
(2) Osman Turan, Türk Dünya Nizamının Milli, İslami ve İnsani Esasları, Turan Neşriyat ve Matbaacılık, İstanbul 1969, cilt 2, s. 122
(3) Derleyen Mutlu Altay, Türkler İçin Ne Diyorlar?, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Diyanet Vakfı, İstanbul Araştırma Merkezi Kütüphanesi, s.11
(4) Aşıkpaşazade, Teravih-i Al-i Osman, İstanbul 1332, s.30
(5) The Grand Turk, Suleyman the Magnificent, Sultan of Ottomans, New York, 1929, Fransızca trc. Soliman le Magnefique, Paris 1930, s. 84
(6) Granduir et Decadance de l’Asie, Paris 1939, s. 126-128, (Tarih ve Medeniyet Dergisi, Ocak 1999, s.16)
(7) Macar Serhadlerinde XVI: asır Türk Devri, Türk trc., Ülkü, nr.82, s.309
(8) İbid, nr.XVI 91, s.50
(9) Süleyman Kocabaş, Tarihte Adil Türk İdaresi, Vatan Yay., İst. 1994, s. 86
(10) Tarih ve Medeniyet Dergisi, Şubat 1995 sayısı, s.27
(11) Ha’aretz Gazetesi, 18.8.2000
(12) Jason Goodwin, -Learning From the Ottomans-, 16.8.1999, New York Times

e-fulya
09-03-2009, 13:15
Oktay Ekşi’nin birkaç gün önceki yazısı;

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=11129717&yazarid=1&tarih=2009-03-04


OSMANLI'YA 'EKŞİ' YEN SURATLAR - MEHMET KIVANÇ

Dünyada sadece Türkiye’ye özgü bir hastalıktır. Başka hiçbir millette olmayan bir garabet.
Bu hastalığın ismi ; tarihine düşmanlıktır.
Fransa, Rusya veya Almanya’da böyle bir düşmanlık göremezsiniz. Tarihini reddeden böyle bir kültürün başka örneği yoktur Dünya üzerinde..
Ama tarihine küfretmeyi marifet bilen bazı çağdaş büyüklerimiz(!) Osmanlı deyince yüzlerini ekşitir, ağızlarını bozar, hakaretler ederler.
Bir yabancıdan bile daha çok düşman olmanın anlamı nedir ki?.


Tamamı için; http://www.haber7.com/haber/20090305/Osmanliya-eksiyen-suratlar.php




YENİ OSMANLI KÜÇÜK TÜRKİYE Mİ?

ODATV
http://www.odatv.com/index.php?id=15151

balaban
09-03-2009, 19:38
YENİ OSMANLI KÜÇÜK TÜRKİYE Mİ?

ODATV
http://www.odatv.com/index.php?id=15151

Evet. Gülüyorlardı ama gerçekleşiyor.

balaban
09-03-2009, 19:42
İnsanda politika liderlik hırsı aşkı öne çıkınca verilen mesaj
boyle oluyor.
İnsanlarin hapishanede ölmesine ohh deyip,hastaneye eski doktoruna muayene olma isteğine hakkına karşı çıkıyorsun.
Yüreğinde insan sevgisinin kırıntıları da silinebiliyor.
S&S

Allah aşkıyla yandığını söyle ama içinde insan sevgisi olmasın!:notr::notr:

asagir
09-03-2009, 23:58
Osmanlı ise, sahip olduğu topraklarda her nedenle olursa olsun karmaşaya ve düzensizliğe asla izin vermedi. Daima barış ve huzur ortamını, adaleti ve hoşgörüyü yaşatmaya çalıştı.

Ayrıca Osmanlılar, diğer milletler gibi sömürgecilik zihniyetiyle bu toprakları işgal etmemiş, hiçbir zorlama ve baskıya başvurmadan dinlerini yaymayı ve Müslüman dünyasını güçlendirmeyi amaçlamışlardır. Avrupalı güçler, ele geçirdikleri topraklarda yaşayan halkları kendilerinden aşağı, bir nevi ikinci sınıf insanlar olarak değerlendirip gaddar ve zalim bir politika izlerken, Osmanlılar, her milletten insana karşı adaletli, hoşgörülü ve merhametli bir tutum sergilemişlerdir.


osmanlı; rumlara, araplara ve türk olmayan diğer unsurlara karşı adaletli ve hoşgörülü olmuş olabilir. ancak; "anadolu türk/türkmen halkına karşı aynı hoşgörüyü gösterdiğini" iddia etmek, bence temelsiz/boş bir iddiadır.
örnek;
anadolu türkmen boylarından olan begdik türkmenlerini defalarca katliama tabi tutmuş ve kalanları da çölde yaşamaya alışık olmadıkları halde, arap çöllerine sürerek ölüme terk etmiştir.

doğu anadolu türkmenlerinden sağıroğullarını(erzincan-kemah merkezli) ve onlara bağlı boyları da katletmişlerdir. o katliamlardan sonra doğu anadolu ticareti ve maden ocakları ve verimli arazileri ermeni ve diğer gruplara geçmiş, doğu anadolu türk nüfusu fakirleşmiş ve bölge türklerden arındırılmıştır.

orta anadolu, ege ve toroslarda yaşayan türkmen boylarını da defalarca katliamlara tabi tutmuştur.

karamanoğullarına bağlı boyları da katletmişlerdir.

not: yanlış anlaşılmak istemem. buradaki amacım osmanlıları kötülemek değil. fakat; eksik bilgiler ile yanıltmamak lazım.

başkalarını(ittihat terakki veya cumhuriyeti kuran kadroları) kötülemek için osmanlı'yı olmadığı özellikler(anadolu türklerine asla göstermediği hoşgörü ve adalet gibi) ile anmamak lazım. aynı amaçla tarihi fazla kurcalamamak lazım. bazılarının yaptığı gibi, anadolu türklerini tarihle yüzleşmeye zorlamak demek; osmanlı sarayındaki ermeni/rum lobilerinin etkisi(maden ocaklarını, değerli arazileri ve ticareti ele geçirmek için lobi faaliyetleri ile anadolu türklerini osmanlı ordusuna kırdırmak) ve osmanlı devleti'nin merkezi otoriteyi güçlendirme amacı ile; gayr-i müslimlere, araplara ve diğer unsurlara ayrıcalıklar tanıyarak türklerin dedelerini-ninelerini nasıl katlettiklerini hatırlamaları demektir.
tarih fazla kurcalanırsa, ortaya çıkacak tek şey, türk kanı ile yıkanmış osmanlı-ermeni-rum-sırp-arap vs. elleri olur.
o zaman(tarihle yüzleşildiği zaman), katledilen anadolu türklerinin üzerini örtmeye tarihçilerin bile gücü yetmez.

sn. aspirin;
amacım polemik başlatmak değil. daha önce, başka bir başlık altında, resmi tarihin doğruları yazmadığını ima ettiğinizde, konuya dair bir başlık açmanız için sizi desteklemiştim hatırlarsanız.

anlaşılan; osmanlı hanedanı'nı seviyor, "ittihat terakki"yi ise sevmiyorsunuz.

oysa ben; bütün yaptıklarına rağmen osmanlı hanedanı'ndan nefret etmiyorum(tarihe "türk devleti" olarak geçtiği ve batı'da türklere bazı avantajlar sağladığı için saygım var), "ittihat ve terakki"ye ise sevgi ve saygı besliyorum.
çünkü; anadolu'da, özellikle osmanlı'nın çöküş dönemi boyunca devam eden "türk olanı katletmenin cezasız bırakıldığı, adeta serbest olduğu" bir süreçe ittihat ve terakki tarafından son verildi ve yine ilk defa "türk olanı katlettikleri için", katledenler(ermeniler) "ittihat terakki" tarafından sürüldü.
sırf bu nedenle bile "ittihat ve terakki partisi"ni minnetle anıyorum.

kurmay
10-03-2009, 00:10
“Sayın Başbakan, bizden yaşlısın.

İsrail’in insan öldürmeyi çok iyi bildiğini bildiğin gibi, Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir’in de “marifetlerini” iyi bilirsin.

Darfur’da işlediği cinayetleri herkesten iyi bilirsin.

300 bin insanı nasıl katlettirdiğini, küçücük masum çocuklara yaptırdıklarını iyi bilirsin.

Bu zulme alkış tutanları, destek çıkanları kınıyoruz. Çünkü bu çocukları öldürenleri, bu insanları öldürenleri kalkıp da alkışlamak öyle zannediyoruz ki, o da ayrı bir insanlık suçudur.

Bakınız burada bir gerçeği, bir kenara atamayız.

Bir katili savunup, ona yardım ve yataklık etmek katliama ortak olmakla eşdeğerdir.

Excuse me,

Hud suresi 113. Ayet der ki: “Sakın zalimlere eğilim, yakınlık göstermeyiniz. Yoksa cehennem ateşi yakalar sizi.”

One minute.

Ama Tayyip Erdoğan 8 dakika konuştu... One minute...”

82210

http://www.gencsiviller.net/haber.php?haber_id=143

balaban
10-03-2009, 00:24
“Sayın Başbakan, bizden yaşlısın.

İsrail’in insan öldürmeyi çok iyi bildiğini bildiğin gibi, Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir’in de “marifetlerini” iyi bilirsin.

Darfur’da işlediği cinayetleri herkesten iyi bilirsin.

300 bin insanı nasıl katlettirdiğini, küçücük masum çocuklara yaptırdıklarını iyi bilirsin.

Bu zulme alkış tutanları, destek çıkanları kınıyoruz. Çünkü bu çocukları öldürenleri, bu insanları öldürenleri kalkıp da alkışlamak öyle zannediyoruz ki, o da ayrı bir insanlık suçudur.

Bakınız burada bir gerçeği, bir kenara atamayız.

Bir katili savunup, ona yardım ve yataklık etmek katliama ortak olmakla eşdeğerdir.

Excuse me,

Hud suresi 113. Ayet der ki: “Sakın zalimlere eğilim, yakınlık göstermeyiniz. Yoksa cehennem ateşi yakalar sizi.”

One minute.

Ama Tayyip Erdoğan 8 dakika konuştu... One minute...”

82210

http://www.gencsiviller.net/haber.php?haber_id=143

O sitede Irak'ta öldürülen masumlar için de bir şey söylenmiş mi?

balaban
10-03-2009, 00:38
YENİ OSMANLI KÜÇÜK TÜRKİYE Mİ?

ODATV
http://www.odatv.com/index.php?id=15151


Oltadaki balık "Türkiye"

Yeni Osmanlıcılık, beyin şekillendirme operasyonları, Türkler'in gururunun okşanması:( Türkler'i aptal yerine koyma:grrr:

http://video.yahoo.com/watch/4632717/12387285

kurmay
10-03-2009, 00:41
O sitede Irak'ta öldürülen masumlar için de bir şey söylenmiş mi?

siz söyleyin...
söylenmişse ne ifade eder?
söylenmemişse ne ifade eder?

Melih_2005
10-03-2009, 00:47
osmanlı; rumlara, araplara ve türk olmayan diğer unsurlara karşı adaletli ve hoşgörülü olmuş olabilir. ancak; "anadolu türk/türkmen halkına karşı aynı hoşgörüyü gösterdiğini" iddia etmek, bence temelsiz/boş bir iddiadır.
örnek;
anadolu türkmen boylarından olan begdik türkmenlerini defalarca katliama tabi tutmuş ve kalanları da çölde yaşamaya alışık olmadıkları halde, arap çöllerine sürerek ölüme terk etmiştir.

doğu anadolu türkmenlerinden sağıroğullarını(erzincan-kemah merkezli) ve onlara bağlı boyları da katletmişlerdir. o katliamlardan sonra doğu anadolu ticareti ve maden ocakları ve verimli arazileri ermeni ve diğer gruplara geçmiş, doğu anadolu türk nüfusu fakirleşmiş ve bölge türklerden arındırılmıştır.

orta anadolu, ege ve toroslarda yaşayan türkmen boylarını da defalarca katliamlara tabi tutmuştur.

karamanoğullarına bağlı boyları da katletmişlerdir.

not: yanlış anlaşılmak istemem. buradaki amacım osmanlıları kötülemek değil. fakat; eksik bilgiler ile yanıltmamak lazım.

başkalarını(ittihat terakki veya cumhuriyeti kuran kadroları) kötülemek için osmanlı'yı olmadığı özellikler(anadolu türklerine asla göstermediği hoşgörü ve adalet gibi) ile anmamak lazım. aynı amaçla tarihi fazla kurcalamamak lazım. bazılarının yaptığı gibi, anadolu türklerini tarihle yüzleşmeye zorlamak demek; osmanlı sarayındaki ermeni/rum lobilerinin etkisi(maden ocaklarını, değerli arazileri ve ticareti ele geçirmek için lobi faaliyetleri ile anadolu türklerini osmanlı ordusuna kırdırmak) ve osmanlı devleti'nin merkezi otoriteyi güçlendirme amacı ile; gayr-i müslimlere, araplara ve diğer unsurlara ayrıcalıklar tanıyarak türklerin dedelerini-ninelerini nasıl katlettiklerini hatırlamaları demektir.
tarih fazla kurcalanırsa, ortaya çıkacak tek şey, türk kanı ile yıkanmış osmanlı-ermeni-rum-sırp-arap vs. elleri olur.
o zaman(tarihle yüzleşildiği zaman), katledilen anadolu türklerinin üzerini örtmeye tarihçilerin bile gücü yetmez.
siz kendinizde misiniz Allah aşkına , ne yaptığınızı sanıyorsunuz , bir milletin tarihine hakaret edemezsiniz , ayrıca Türk kelimesi baş harfi büyük yazılır...

sn. aspirin;
amacım polemik başlatmak değil. daha önce, başka bir başlık altında, resmi tarihin doğruları yazmadığını ima ettiğinizde, konuya dair bir başlık açmanız için sizi desteklemiştim hatırlarsanız.

anlaşılan; osmanlı hanedanı'nı seviyor, "ittihat terakki"yi ise sevmiyorsunuz.

oysa ben; bütün yaptıklarına rağmen osmanlı hanedanı'ndan nefret etmiyorum(tarihe "türk devleti" olarak geçtiği ve batı'da türklere bazı avantajlar sağladığı için saygım var), "ittihat ve terakki"ye ise sevgi ve saygı besliyorum.
çünkü; anadolu'da, özellikle osmanlı'nın çöküş dönemi boyunca devam eden "türk olanı katletmenin cezasız bırakıldığı, adeta serbest olduğu" bir süreçe ittihat ve terakki tarafından son verildi ve yine ilk defa "türk olanı katlettikleri için", katledenler(ermeniler) ittihat ve terakki tarafından sürüldü.
sırf bu nedenle bile "ittihat terakki"yi minnetle anıyorum.

bu kadar saçmalıklarla doluyu bir yazıyı bu forumda ilk defa okuyorum...lütfen okuduğunuz kitapları sağa veya sola doğru 180 derece çevirin çünkü ters tutarak okumuşsunuz..

yazdığınız yazının her satırını oturur sizinle tartışırdım ama boşuna zaman kaybetmekten başka hiçbir işe yaramayacağı şimdiden malum...

ama şunu derim size yazdıklarınızı ispatlamakla yükümlüsünüz , yoksa boş boş yazan birisiniz demektir, iddalarınızın kaynağını açıklamaya davet ediyorum sizi...

balaban
10-03-2009, 00:53
siz söyleyin...
söylenmişse ne ifade eder?
söylenmemişse ne ifade eder?

Denmemiş demekki.

asagir
10-03-2009, 00:57
bu kadar saçmalıklarla doluyu bir yazıyı bu forumda ilk defa okuyorum...lütfen okuduğunuz kitapları sağa veya sola doğru 180 derece çevirin çünkü ters tutarak okumuşsunuz..

yazdığınız yazının her satırını oturur sizinle tartışırdım ama boşuna zaman kaybetmekten başka hiçbir işe yaramayacağı şimdiden malum...

ama şunu derim size yazdıklarınızı ispatlamakla yükümlüsünüz , yoksa boş boş yazan birisiniz demektir, iddalarınızın kaynağını açıklamaya davet ediyorum sizi...

önyargılı şekilde yazımı saçma ve boş bulan bir yazıya cevap vermek, yeni bir polemik başlatmak ve uzatmaktan öteye gitmez ve uzatmaya niyetli değilim.
merak eden araştırır.

kurmay
10-03-2009, 01:02
Denmemiş demekki.

onu bilmem,
ama "genç siviller" in AKP'nin sözcüsü, uşağı, gençlik kolu v.s olduğu pek söylenmişti...

Melih_2005
10-03-2009, 01:06
önyargılı şekilde yazımı saçma ve boş bulan bir yazıya cevap vermek, yeni bir polemik başlatmak ve uzatmaktan öteye gitmez ve uzatmaya niyetli değilim.
merak eden araştırır.
ispat edeceksin...
bir milletin Tarihine hakaret edemezsin , hele ki merak eden araştırır hiç diyemezsin , iddaanı delikanlı gibi, adam gibi çıkıp ispatlarsın , ispatlayamazsN İFTİRACI nın önde gidesin...

öyle boş beleş yazı yazmak nerde görülmüş , sen gel Osmanlı ya Tarihine söv , sonra çekil aradan , vay be....

asagir
10-03-2009, 01:24
ispat edeceksin...
bir milletin Tarihine hakaret edemezsin , hele ki merak eden araştırır hiç diyemezsin , delikanlı gibi, adam gibi çıkıp ispatlarsın , ispatlayamazsN İFTİRACI nın önde gidesin...

öyle boş beleş yazı yazmak nerde görülmüş , sen gel Osmanlı ya Tarihine söv , sonra çekil aradan , vay be....
yazdıklarımı doğru dürüst okumamışsınız veya önyargılı okumuşsunuz.

ben kimsenin tarihine hakaret etmedim, kimseye de sövmedim. bir türk olarak, anadolu türkleri'nin yaşadıklarını yazdım. konuyu saptırıp, şahsıma hakarete yeltenmeyin. hakaret etme yetisi sadece size mahsus değil. uslübunuzu bozmayın.
bu uslübunuzu koruduğunuz sürece sizinle tartışmak veya cevap vermeye çalışmak imkansız. tartışmanın adabı vardır.

kaynak arıyorsanız/ıspat arıyorsanız; dadaloğlu'nun şiirleri bile tek başına kaynaktır. gidin herhangi üniversite tarih hocasına ve osmanlı-anadolu türkmenlerinin savaşlarını sorun. begdik türkmenlerinin sürgünlerini sorun. karamanoğullarının sonlarını sorun. yukarıda bahsettiğim bütün konuları sorun.
benim yazacaklarıma kapalısınız nasıl olsa. küfretmek için fırsay kolluyorsunuz nasıl olsa....
ama unutmayın;
sizin uslubunuz/laflarınız, aynı uslubun/lafların karşı taraftan gelmesini sağlar. kendinize layık gördüğünüz/söylenmesini istediğiniz lafları karşıdakine söylemelisiniz.

ally_mcbeal
10-03-2009, 01:31
sn melih neden feveran ediyorsunuz? en az bir kaç kitap okumadan hakkında karar verilemeyecek bir konuda ispat istemek yerine araştırmak daha mantıklı olsa gerek? hem kendi bulacağınız kaynaklar sizin açınızdan daha tatminkar olacaktır? farklı tezleri savunanları okumadan kesin yargılarla hareket etmemeli.

yine eleştiriyi ve sorgulamayı hakaret olarak almışsınız. yanlış.

nasıl ki osmanlı arap kültürünü ön planda tutmuş ve kendi insanını daha aşağı görmüşse aynını büyük imparatorluklar kurmuş olan persler de yapmış. iranlılar arasında da bunu sorgulayabilenler var.

bugünkü haberlerde diyarbakırdaki bir filistin gösterisi vardı: tv yi izlerken ilk başta filistinliler zannettim. değil... filistin için üzülmeyi aştı artık bu olay. kraldan fazla kralcılık. saadet veya akp benzer duyarlılığı kendi şehitlerine hiç gösterdi mi? çok daha fazlasını göstermeliydi halbuki:( arap kültürü tüm bölgeyi ele geçirmiş sanki daha üstün bir yanı varmış gibi... kültür emperyalizmi diyorlar hani böyle olsa gerek....

Melih_2005
10-03-2009, 01:33
internette kısa bir araştırma ;

Bekdik türkmenleri ; Danişmendli olması sebebiyle Bozulus Türkmenlerindendir.Bozulus Türkmenleri ise Akkoyunlu devletinin yıkılması sonucu arta kalan Türkmen grublarıdır. Bozulus Türkmenleri; Akkoyunlu Türkmenlerinin bakiyeleri ve Dulkadir Türkmenlerine mensup bazı cemaatlerden oluşmaktadır.

Akkoyunlu Devleti ise ;

Akkoyunlu Devleti’nin kuruluşu ; Akkoyunlu Devleti’nin kurucusu, Kutlu Bey'in küçük oğlu Kara Yülük Osman Bey’dir. 1398'de Kadı Burhaneddin'i yenerek öldüren Kara Yülük Osman Bey, daha sonra Memlûk sultanının hizmetine girdi. 1400'de Timur'un Anadolu’ya girişine destek verdi ve bu hizmetine karşılık Malatya'yı, 1402'de Ankara Savaşı'ndaki desteğine karşılık da Diyarbakır bölgesini aldı.

evet Bekdik Türkmenleri ;
zamanında Timurla birlik ol , Osmanlıya saldır yıkmaya çalış sonra da bizi kestiler biçtiler de , ne güzel İstanbul....

Melih_2005
10-03-2009, 01:42
sn melih neden feveran ediyorsunuz? en az bir kaç kitap okumadan hakkında karar verilemeyecek bir konuda ispat istemek yerine araştırmak daha mantıklı olsa gerek? hem kendi bulacağınız kaynaklar sizin açınızdan daha tatminkar olacaktır? farklı tezleri savunanları okumadan kesin yargılarla hareket etmemeli.



ne demek o , buraya bişey yazıyorsanız iddaa ediyorsanız , bunun için kaynak göstericeksiniz hiç kusura bakmayın , ben söyledim git araştır diyenin bilgisinden şüphe ederim...

Osmanlı Tarihi o kadar geniş ki , bir kaç kitap okumakla çözemeyiz meseleleri...

ispat istemek yerine araştırmak demişsiniz , keşke iddaa edende ispat etmesini isteseydiniz, o zaman tarafgir olmadığınızı düşünürdüm....

Melih_2005
10-03-2009, 01:54
.................................................. ..........

nasıl ki osmanlı arap kültürünü ön planda tutmuş ve kendi insanını daha aşağı görmüşse aynını büyük imparatorluklar kurmuş olan persler de yapmış. iranlılar arasında da bunu sorgulayabilenler var.bugünkü haberlerde diyarbakırdaki bir hizbullah gösterisi vardı: tv yi izlerken ilk başta filistin zannettim. değil... filistin için üzülmeyi aştı artık bu olay. kraldan fazla kralcılık. saadet veya akp benzer duyarlılığı kendi şehitlerine hiç gösterdi mi? çok daha fazlasını göstermeliydi halbuki:( arap kültürü tüm bölgeyi ele geçirmiş sanki daha üstün bir yanı varmış gibi... kültür emperyalizmi diyorlar hani böyle olsa gerek....
size katılmıyorum ally_mcbeal hele ki arap kültürünü kendi kültüründen üstün tutması sözünüze hç katılmıyorum...
Örnek verirsek , arap dedikleriniz Kuranı Kerim i yatarak okurlar nerdeyse o kadar saygısızdırlar , namazda iken kaşınır dururlar , ama Osman Beyin Şeyh Edebalının evinde , oda da Kuran-ı Kerim var diye yatıp uzanmaması aradan 1000 yıl geçtiği halde unutulmamıştır...
Osmanlının Arap kültürünü ön planda tuttuğunu - kendş halkını aşağıladığını örnek vererek açıklarmısınız lütfen...
Ayrıca konuyu Saadet ve AKP ye getirmenizi hiç anlayabilmiş değilim açıkçası , konu ile ne alakası vardı , bişey mi kaçırdım yoksa

asagir
10-03-2009, 01:59
ne demek o , buraya bişey yazıyorsanız iddaa ediyorsanız , bunun için kaynak göstericeksiniz hiç kusura bakmayın , ben söyledim git araştır diyenin bilgisinden şüphe ederim...

Osmanlı Tarihi o kadar geniş ki , bir kaç kitap okumakla çözemeyiz meseleleri...

ispat istemek yerine araştırmak demişsiniz , keşke iddaa edende ispat etmesini isteseydiniz....

böyle yazarsanız; cevap yazarım. ama bu tartışmanın yeri bu başlık değil. yönetim de izin verirse, haftasonu bu konu ile ilgili bir başlık açarız ve bildiklerimizi yazarız. nasıl olsa, ikimiz de buradayız. bir yere kaçtığımız yok.

yazdıklarımın hepsi zaten ıspatlı. gizli saklı da değil.

ama bu gecelik son sözlerimi yazarak bitireyim;
"anadolu türkmenlerinin katledildiklerini" söylemek, türk tarihine hakaret değildir ve bu konuda yetersiz bilgi sahibi olduğunuz için bu kadar öfkelendiğinizi düşünüyorum.

-emir timur'da büyük bir tük hükümdarıdır.

-dikkat ederseniz; haklı haksız ayırımı yapmadım. tarihteki olayları vurguladım ve tarihin kurcalanmasının bazı kesimlerin beklediği sonuçları vermeyeceğini (ermenilerin mazlum rolü oynamasının boşa çıkacağını, asıl zulümün türklere yapıldığını iddia ettim) vurgulamaya çalıştım.
bunun neresine alınganlık gösterdiniz; anlamadım doğrusu.

olaylarda bir tarafın haksız olması, o olayın yalan/iftira olduğu anlamına gelmez.

Kalktı Göç Eyledi Avşar Elleri,
Ağır Ağır Giden Eller Bizimdir.
Arap Atlar Yakın Eder ırağı,
Yüce Dağdan Aşan Yollar Bizimdir.

Belimizde Kılıcımız Kirmani,
Taşı Deler Mızrağımın Temreni.
Hakkımızda Devlet Etmiş Fermanı,
Ferman Padişahın,Dağlar Bizimdir.

Dadaloğlu'm Birgün Kavga Kurulur,
Öter Tüfek Davlumbazlar Vurulur.
Nice Koçyiğitler Yere Serilir,
Ölen Ölür, Kalan Sağlar Bizimdir.

ally_mcbeal
10-03-2009, 02:09
size katılmıyorum ally_mcbeal hele ki arap kültürünü kendi kültüründen üstün tutması sözünüze hç katılmıyorum...
Örnek verirsek , arap dedikleriniz Kuranı Kerim i yatarak okurlar nerdeyse o kadar saygısızdırlar , namazda iken kaşınır dururlar , ama Osman Beyin Şeyh Edebalının evinde , oda da Kuran-ı Kerim var diye yatıp uzanmaması aradan 1000 yıl geçtiği halde unutulmamıştır...
Osmanlının Arap kültürünü ön planda tuttuğunu - kendş halkını aşağıladığını örnek vererek açıklarmısınız lütfen...
Ayrıca konuyu Saadet ve AKP ye getirmenizi hiç anlayabilmiş değilim açıkçası , konu ile ne alakası vardı , bişey mi kaçırdım yoksa

sn melih sondan başlayayım, akp ve saadetin filistin meselesinde haddinden fazla tepki göstermesi kendini türkten çok arap hissediyormuşlar gibi bir düşünce oluşturuyor bende, bu nedenle taze bir haber olarak örnek verdim. osmanlının arap kültürünü ön planda tutması çeşitli eserlerde yer alır. ama arap dilinin türkçemize hakimiyet kurmuş olması bile tek başına bu duruma örnektir. o yıllarda arap-fars dili idi şimdi ingilizce. sizin gibi milli duyguları güçlü bir forumdaşımızın bunu atlamaması gerekir.

tarafgirlik sözünüzü kabul etmiyorum. ispat edin diye siz söylemişsiniz zaten benim dememe gerek kalmamış ki :) ben itirazımı belirttim ispat etmeye kalkmak için kitapları aktarmak gerekebilir ama kaynak önermek eğer hemen akla gelebiliyorsa tabi iyi olur bence de..... bilgilenmekten zarar gelmez....

Melih_2005
10-03-2009, 02:26
böyle yazarsanız; cevap yazarım. ama bu tartışmanın yeri bu başlık değil. yönetim de izin verirse, haftasonu bu konu ile ilgili bir başlık açarız ve bildiklerimizi yazarız. nasıl olsa, ikimiz de buradayız. bir yere kaçtığımız yok.

ama bu gecelik son sözlerimi yazarak bitireyim;
"anadolu türkmenlerinin katledildiklerini" söylemek, türk tarihine hakaret değildir ve bu konuda yetersiz bilgi sahibi olduğunuz için bu kadar öfkelendiğinizi düşünüyorum.

-emir timur'da büyük bir tük hükümdarıdır...........................


Ankara savaşından sonra Mağlup olan Yıldırım Beyazid Hanı kafesin içine koyup Osmanlı ordusunun önünde küçük düşüren ve hanımlarından birisini kendi nikahına geçirdiği iddaa edilen birisinin Türk olabileceğine ihtimal vermiyorum ve inanmak istemiyorum açıkçası olsa olsa moğoldur ve Türk olduğu tartışmalıdır. Bakın ,Büyük Selçuklu Hükümdarı Alp Arslanın , Malazgirt savaşından sonra hasmı Romen Diyojen e nasıl davrandığı ortadadır...

"tarih fazla kurcalanırsa, ortaya çıkacak tek şey, türk kanı ile yıkanmış osmanlı-ermeni-rum-sırp-arap vs. elleri olur.
o zaman(tarihle yüzleşildiği zaman), katledilen anadolu türklerinin üzerini örtmeye tarihçilerin bile gücü yetmez. "
bunu yazarsanız eğer bende sizin bu konularda bilgi yetersizliğinizin olduğunu düşünürüm aynı zamanda iyi niyetli olmadığınızı da ...

topik açın , tartışalım ... tüm delilleri ortaya koyarak...

asagir
10-03-2009, 02:32
bu arada son bir cevap yazayım;
ben erzincan/kemah kökenli bir aileden geliyorum(sağıroğlu ailesi). ailenin anadolu'ya ilk yerleşen bireyi ahmet mengücek gazidir. mezarı halen kemah'ın tarihi mezarlığındadır (ailenin diğer fertlerinin çoğu gibi.) ahmet mengücek gazi malazgirt savaşına katılan en büyük komutanlardan ve anadolu'nun fethinde görev alıp kemah merkezli mengücek devleti'ni kuran kişidir. beni kimse türk tarihine hakaretle itham edemez.

Melih_2005
10-03-2009, 02:37
sn melih sondan başlayayım, akp ve saadetin filistin meselesinde haddinden fazla tepki göstermesi kendini türkten çok arap hissediyormuşlar gibi bir düşünce oluşturuyor bende, bu nedenle taze bir haber olarak örnek verdim. osmanlının arap kültürünü ön planda tutması çeşitli eserlerde yer alır. ama arap dilinin türkçemize hakimiyet kurmuş olması bile tek başına bu duruma örnektir. o yıllarda arap-fars dili idi şimdi ingilizce. sizin gibi milli duyguları güçlü bir forumdaşımızın bunu atlamaması gerekir.

tarafgirlik sözünüzü kabul etmiyorum. ispat edin diye siz söylemişsiniz zaten benim dememe gerek kalmamış ki :) ben itirazımı belirttim ispat etmeye kalkmak için kitapları aktarmak gerekebilir ama kaynak önermek eğer hemen akla gelebiliyorsa tabi iyi olur bence de..... bilgilenmekten zarar gelmez....

Türk dilininin içerisine Arapçadan ziyade Farsça da çok karışmıştır Fars kültüründen de etkilendiğimizi söyleyebilir miyiz Sn ally_mcbeal ayrıca Türkçemize olan ilginize memnun olmakla birlikte Nick inize bakınca da ortaya tuhaf ve ironik bir durumun çıktığıda inkar edilemez heralde :) :notr:

Arapçanın Türk diline karışmasının nedenlerinden biride Arap dilinin çok şiirsel olması akıcı olması ile açıklanabilir belki , Farsçanın dilimize bulaşmasını da bir çok eserin Farsça yazılmasını ve Osmanlı alimlerinin bu kaynaklardan yararlandığını gösterebiliriz ama burdan şu sonuç kesinlikle çıkmaz Osmanlı kendi ananelerini gelenek göreneklerini ARAPLARDAN ve FARSLARDAN devşirmemiştir - üstün tutmamıştır bu sayededir ki 600 küsür yıl ayakta kalabilmiştir ne zaman ki adetlerimizden gelenek ve göreneklerimizden uzaklaşmış o zamanda yıkılmışız... bu konuda hemfikirizdir umarım

Melih_2005
10-03-2009, 02:45
bu arada son bir cevap yazayım;
ben erzincan/kemah kökenli bir aileden geliyorum(sağıroğlu ailesi). ailenin anadolu'ya ilk yerleşen bireyi ahmet mengücek gazidir. mezarı halen kemah'ın tarihi mezarlığındadır (ailenin diğer fertlerinin çoğu gibi.) ahmet mengücek gazi malazgirt savaşına katılan en büyük komutanlardan ve anadolu'nun fethinde görev alıp kemah merkezli mengücek devleti'ni kuran kişidir. beni kimse türk tarihine hakaretle itham edemez.


bunu ben mi yazdım peki

"tarih fazla kurcalanırsa, ortaya çıkacak tek şey, türk kanı ile yıkanmış osmanlı-ermeni-rum-sırp-arap vs. elleri olur.
o zaman(tarihle yüzleşildiği zaman), katledilen anadolu türklerinin üzerini örtmeye tarihçilerin bile gücü yetmez. "

kelimelerinizi dikkatli seçin o zaman , Osmanlı kendi vatandaşını öldürmüş olabilir , bu katletmek midir illa ki , Padişahlar kendi kardeşlerini öldürdü onlara da cani deyip geçelim o zaman , bu kadar basit mi herşey sizce.. olayları kendi şarlatlarını ortaya koymadan değerlendirmek pek akıllıca bir hareket olmasa gerenk
benim soyumda Karamanoğullarına kadar dayanıyor , Osmanlı Karamanoğulları beyliğini yıktı diye , çıkıp hakaret mi etmeliyim şimdi Osmanlı ya ...

ally_mcbeal
10-03-2009, 02:54
aşırı dikkatli olmasam da rumuza nick demeyecek kadar çok severim türkçemi.:) bu arada rumuzumdaki karakteri de çok severim. çelişki yok.

arapçanın dilimize olan hakimiyetine getirdiğiniz açıklama bu konuda nasıl tesir altında kaldığınızı gösteriyor. türk dilinin üstün özellikleri matematiksel kurgulaması pek çok çevirmeni bile hayran bırakırken yazımı zor arap alfabesi ve dilini yeğ tutmak bana tuhaf geliyor. gelenek görenek konusu subjektif size göre onlardan etkilenmemiş olabiliriz ama hala süren ve belli kesimlerin canlandırmaya çalıştığı arabi kültürü ben gözlemleyebiliyorum. benzer durum iranlılar için de geçerli.

yıkılma nedenleri arasında adetlerden uzaklaşma pek çok nedenin bir teki olabilir. osmanlıyı çökertmek o kadar kolay olamazdı.

asagir
10-03-2009, 02:58
"katletti" demek, eşittir hakaret demek değildir. bir gerçeğin tespitidir. ben orada bir gerçeği vurguladım. zamanın osmanlı fermanlarını incelerseniz, fermanların çoğunda; "şundan şunda dolayı, şunlar şunlar katledilsin" der. padişah bu şekilde ferman düzenlerken kendine hakaret mi ediyordu?
fermanlarda; "katledilsin" diyorsa ve bu yapılıyorsa, katledilene, ben; "katledildi" deyince niçin hakaret sayılıyor? olan bir olguyu ifade etmek niçin hakaret sayılıyor ve ifade edene hakaret ediliyor?
ben ilk yazımda da belirttim; amacım osmanlı'yı kötülemek/karalamak değil. hatta saygım var. ama osmanlı döneminde asla mazlum olmamış hatta tam tersi işler yapmış kesimler şimdi mazlumu oynayarak ittihat terrakki'den başlayıp o parti ile irtibatlandırdıkları cumhuriyet kadroların karalamaya kalkmasın(televizyon ve gazete köşelerinde bolca örneklerine rastlıyoruz). imzacılar gibi, ermeni tezlerini savunmaya kalkmasın. çünkü; mazlumu oynayan o kesimler değil, karalamaya çalıştıkları türklerdi gerçek mazlum.

Wrangler
10-03-2009, 02:59
Bir iddiada bulunuyorsanız ve/veya bazı bilgileri paylaşıyorsanız kaynağını da ortaya koyarak bazı kısır tartışmaların önüne geçmeniz gerektiğini düşünüyorum.



örnek;
anadolu türkmen boylarından olan begdik türkmenlerini defalarca katliama tabi tutmuş ve kalanları da çölde yaşamaya alışık olmadıkları halde, arap çöllerine sürerek ölüme terk etmiştir.

Bekdiklerin Kimliği
Beğdik, Beğdiki, Begdik, Bekdik, Bekduk, Bekdük, Bektuk, Bektuki, Begdük, Bektük, Bektik, Bektuti, Beydik isimleriyle de anılan ve Oğuzlar'ın Bozok kolundan, Horasanî olan bu büyük uruk, konar-göçer Türkmân Yörükânı taifesindendir.


Türkay’ın kaydettiğine göre yerleşme yerleri Haleb, Rakka ve Adana Eyaletleri, Niğde, Aksaray, Maraş, Karaman, Bozok ve Kırşehri Sancakları, Danişmendlü Kazası (Karahisar-ı Sahib Sancağı), Gülnar Kazası (İçel Sancağı), Canik Sancağı, Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı), Konya, Ereğli Kazası (Konya Sancağı), Nevşehir Kazası (Niğde Sancağı), Eyübeli Kazası (Aksaray Sancağı)’dır. Diğer taraftan Bekdiklerin bir kolu olan ve konar-göçer Türkmân taifesinden gösterilen Akkaş Beğdiği-Akkaş Beğdik cemaati, Aksaray Sancağı ve Nevşehir’de; Yörükân taifesinden Kaman Beğdik, Meraş Eyaleti’nde; Kara Beğdik-Karabeğdik Türkmânı, Ereğli, Eski İl ve Karapınar Kazaları (Konya Sancağı), Meraş, Haleb, Karaman Eyaletleri’nde Yeni Beğdik ise Kırşehir ve Bozok Sancaklarında yerleşmiştir[1] (http://www.avsarlar.org/yonetim_haber.asp?islem=haber_duzenle&haber=26#_ftn1).

http://www.avsarlar.org/haber_oku.asp?haber=26

Danişmendli Türkmenleri arasında bulunan Bekdiklerin iskanı ile ilgili Maraş Bektukiye Medresesi vakıf reayası olarak Maraş'a,Konya/Ereğli kazası Horti hanına zorunlu iskanı birde Nevşehir kazasına yerleştirilmeleri ile ilgili belgeler bulunmaktadır.

Konuyla ilgili ilk vesika Sultan IV.Murat'ın Divan-ı Hümayun Mühimme defterinden 1047 tarihli ferman ında Maraş Mektubu Medresesi vakfı reayasından Bektük nam cemaatından 300 hane Horti hanına 300 hane Kadınhanına derbent olarak yerleştirilmesi ile ilgili fermandır.Fakat bu yerleşimin gerçekleştirildiğine dair bir belge bulunmamaktadır.Yine Horti hanına 300 hane yerleştirilmiş olsa idi 1139 yılında Sultan III.Ahmet döneminde yeniden Horti hanına Karabeğdil-Karabeğdik aşiretinin iskanı olmazdı.
http://www.turkmedya.com/V1/Pg/detail/NewID/237557/CatID/2/CityCode/51/CityName/Nigde/TownID/606/VillageID/19845

Ben buralarda katliamlar ile ilgili herhangi bir bilgiye rastlayamadım. Sizin iddialarınız kaynaklarını belirtmenizde yarar olduğunu kanısındayım.



doğu anadolu türkmenlerinden sağıroğullarını(erzincan-kemah merkezli) ve onlara bağlı boyları da katletmişlerdir. o katliamlardan sonra doğu anadolu ticareti ve maden ocakları ve verimli arazileri ermeni ve diğer gruplara geçmiş, doğu anadolu türk nüfusu fakirleşmiş ve bölge türklerden arındırılmıştır.

Ekli linkte bulunan dökümanda da katliamlardan bahsedilmemektedir.
http://kizilcalilar.net/forumyazi/makalebekdik.doc



orta anadolu, ege ve toroslarda yaşayan türkmen boylarını da defalarca katliamlara tabi tutmuştur.

karamanoğullarına bağlı boyları da katletmişlerdir.


Osmanlı, Karaman beyliğinden başka Anadolu beyliklerini buyruğu altına almış, Anadolu birliğini kurma yolunda kesin kararlı idi. Karaman beyi Kasım Bey bütün zorlamalara karşı bir türlü boyun eğmiyor, Mut ve etrafı bölgelerde zayıf da olsa beyliğini yürütüyordu. Fırsat buldukça da Karaman ve Konya üzerine akınlar düzenliyor, Osmalıları rahatsız ediyordu. Bu durumun düzeltilebilmesi için Kasım Bey’den kurtulmak lazımdı. Kasım Bey’i ortadan kaldırmakla görevlendirilen Karaman Beylerbeyi Hadım Ali Paşa, Kasım Bey’inyakın adamı Hocantı oğlu’yu davet eder, Kasım Bey’i öldürürse Karaman mülkünü vereceğini vaad ederek kandırır. 21 miskal (yaklaşık 100gr.) zehir verip gönderir. 1483 yılı yazında Kasım Bey yanında üç oğlu, otuz yiğit beyi ile Kestel yaylasına gelir. Koyunlar kesilir, kavurmalar, pilavlar, helvalar pişirilir, şerbetler ezilir. Bu ziyafet sırasında Hocantı oğlu zehiri gizlice şerbete katar. Şerbeti içenler Kasım Bey’le beraber otuz dört kişi birden ölürler . 1483
Kasım Bey’den sonra Karamanlılar’ın bazı çırpınışları oldu ise de devlet olabilme özelliği taşımıyor. 1502 yılından sonra Karamanlılar’ın bir kısmı Balkanlara yerleştirildi, önemli bir kısmı ise ığdırdan edirneye kadar anadoluya dağıtıldı türkiyenin neredeyse her şehrinde karaman adında bir köy olması bu sürgünün neticesindedir, örneğin burdurun karamanlı ilçesini ,balıkesirin ,sivasın, gaziantep'in,samsun'un,kahramanmaraş'ın,antalya'nı n v.s karaman köylerini kurmuşlardır,istanbul-bursa gibi büyük şehirlerdede karaman mahalleri vardır,kıbrıs türkleri karamanlıdır, geri kalanlar ise topluca doğuya (İran (http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0ran)’a) göçmeleriyle Karaman toprakları da tamamen Osmanlılar eline geçti .
http://tr.wikipedia.org/wiki/Karamano%C4%9Fullar%C4%B1#Karaman_Bey.27in_.C3.B6l d.C3.BCr.C3.BClmesi


o zaman(tarihle yüzleşildiği zaman), katledilen anadolu türklerinin üzerini örtmeye tarihçilerin bile gücü yetmez.

Sadece öğretilen tarihi değil, gerçek tarihi de bilmeye hakkımız yok mu? Gerçekler ne ise ortaya çıkmalı, hiç bir şeyin üstü örtülmemeli.

oysa ben; bütün yaptıklarına rağmen osmanlı hanedanı'ndan nefret etmiyorum(tarihe "türk devleti" olarak geçtiği ve batı'da türklere bazı avantajlar sağladığı için saygım var),
Osmanlı İmparatorluğu Türk milletinin büyüklüğünü dünyaya haykırmış, 3 kıtaya hükmetmiş çok büyük bir imparatorluktur. Bu ifadenizle tesadüfen oluşmuş bir yapı imajı uyandı bende. Hiç de kolay olduğunu sanmıyoru.
Osmanlı İmparatorluğu[1] (http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_Devleti#cite_note-Osmanl.C4.B1Devleti-5-0)[2] (http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_Devleti#cite_note-1)[3] (http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_Devleti#cite_note-2) veya Osmanlı Devleti[4] (http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_Devleti#cite_note-3)[5] (http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_Devleti#cite_note-4)[6] (http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_Devleti#cite_note-5), 1299 (http://tr.wikipedia.org/wiki/1299)-1922 (http://tr.wikipedia.org/wiki/1922) yılları arasında varlığını sürdürmüş Türk (http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrk) devletidir. 29 Ekim (http://tr.wikipedia.org/wiki/29_Ekim) 1923 (http://tr.wikipedia.org/wiki/1923) tarihinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti (http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye_Cumhuriyeti) bu devletin ardılı olarak kabul edilmektedir.Türkiye Cumhuriyeti (http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye_Cumhuriyeti) Osmanlı'nın torunları olarak kabullenir.[kaynak belirtilmeli (http://tr.wikipedia.org/wiki/Vikipedi:Kaynak_g%C3%B6sterme)]
Devletin kurucusu ve Osmanlı Hanedanının (http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_Hanedan%C4%B1) atası olan Osman Gazi (http://tr.wikipedia.org/wiki/Osman_Gazi), Oğuzların (http://tr.wikipedia.org/wiki/O%C4%9Fuzlar) Bozok kolunun Kayı (http://tr.wikipedia.org/wiki/Kay%C4%B1) boyundandır.[7] (http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_Devleti#cite_note-Osmanl.C4.B1Devleti-6-6) Devlet, Bilecik (http://tr.wikipedia.org/wiki/Bilecik_(il)) ilinin Söğüt (http://tr.wikipedia.org/wiki/S%C3%B6%C4%9F%C3%BCt,_Bilecik) ilçesinde kurulmuştur. İstanbul (http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0stanbul) ile sınırlı bir şehir devletine dönüşmüş olan Bizans İmparatorluğu (http://tr.wikipedia.org/wiki/Do%C4%9Fu_Roma_%C4%B0mparatorlu%C4%9Fu)'nu yıkmış, bazı tarihçilere göre bu Yeni Çağ (http://tr.wikipedia.org/wiki/Yeni_%C3%87a%C4%9F)'ı başlatan olay olmuştur. Osmanlı Devleti gücünün doruğunda olduğu 16. ve 17. yüzyıllarda üç kıtaya (http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_Devleti_memleketleri_listesi) yayılmış ve Güneydoğu Avrupa (http://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%BCneydo%C4%9Fu_Avrupa), Orta Doğu (http://tr.wikipedia.org/wiki/Orta_Do%C4%9Fu) ve Kuzey Afrika (http://tr.wikipedia.org/wiki/Kuzey_Afrika)'nın büyük bölümünü egemenliği altında tutmuştur. Ülkenin sınırları batıda Cezayir (http://tr.wikipedia.org/wiki/Cezayir)'e, doğuda Hazar Denizi (http://tr.wikipedia.org/wiki/Hazar_Denizi) ve Basra Körfezi (http://tr.wikipedia.org/wiki/Basra_K%C3%B6rfezi)'ne, kuzeyde Avusturya (http://tr.wikipedia.org/wiki/Avusturya), Macaristan (http://tr.wikipedia.org/wiki/Macaristan) ve Ukrayna (http://tr.wikipedia.org/wiki/Ukrayna)'nın bir bölümüne ve güneyde Sudan (http://tr.wikipedia.org/wiki/Sudan), Eritre (http://tr.wikipedia.org/wiki/Eritre), Somali (http://tr.wikipedia.org/wiki/Somali) ve Yemen (http://tr.wikipedia.org/wiki/Yemen)'e uzanmaktaydı. Osmanlı Devleti 29 eyaletten (http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_Devleti_eyaletleri) ve vergiye bağlanmış Boğdan (http://tr.wikipedia.org/wiki/Bo%C4%9Fdan_Prensli%C4%9Fi), Erdel (http://tr.wikipedia.org/wiki/Erdel_Prensli%C4%9Fi) ve Eflak (http://tr.wikipedia.org/wiki/Eflak_Prensli%C4%9Fi) prensliklerinden oluşmaktaydı. Devlet zaman zaman denizaşırı topraklarda da söz sahibi olmuştur. Atlantik Okyanusu (http://tr.wikipedia.org/wiki/Atlantik_Okyanusu)'ndaki kısa süreli toprak kazanımları Lanzarote (http://tr.wikipedia.org/wiki/Lanzarote)[8] (http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_Devleti#cite_note-Osmanl.C4.B1_Lanzarote.27si-7) (1585), Madeira (http://tr.wikipedia.org/wiki/Madeira) (1617), Vestmannaeyjar (http://tr.wikipedia.org/wiki/Vestmannaeyjar)[9] (http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_Devleti#cite_note-Osmanl.C4.B1_Vestmannaeyjar.27si-8) (1627) ve Lundy (http://tr.wikipedia.org/wiki/Lundy)[10] (http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_Devleti#cite_note-Osmanl.C4.B1_Lundy.27si-9) (1655) bu duruma örnek olarak gösterilebilir.
Devlet altı yüzyıl boyunca Doğu dünyası ile Batı dünyası arasında bir köprü işlevi görmüştür. Osmanlı Devleti, Bizanslıların mimari, mutfak, müzik, boş zaman etkinlikleri ve devlet yönetimi alanlarındaki gelenek, görenekler ve tarihi birikimini de benimsemiş ve bu kavramları devlet bünyesinde yaşamakta olan Asya Türk Kültürü ve İslam Kültürü aracılığıyla Osmanlı kültürel kimliği olarak adlandırılan özgün bir biçime dönüştürmüşlerdir. Hakimiyeti altında bulunan topraklarda yaşayan halklar zaman zaman, toplu ya da yerel ayaklanmalar ile Osmanlı iktidarına karşı çıkmışlardır. Genel olarak din, dil ve ırk ayrımından uzak durduğu için yüzyıllarca birçok devleti ve milleti hakimiyeti altında tutmayı başarmıştır.[kaynak belirtilmeli (http://tr.wikipedia.org/wiki/Vikipedi:Kaynak_g%C3%B6sterme)] Osmanlı Devleti, Eski Türk örf ve adetlerinin ve İslam kültürünün yükümlülüklerinin doğrultusunda bir yönetim şekli belirlemiştir.[kaynak belirtilmeli (http://tr.wikipedia.org/wiki/Vikipedi:Kaynak_g%C3%B6sterme)]

http://tr.wikipedia.org/wiki/Osmanl%C4%B1_Devleti#Beylik_.281299_.C3.B6ncesi.29

Melih_2005
10-03-2009, 03:04
aşırı dikkatli olmasam da rumuza nick demeyecek kadar çok severim türkçemi.:) bu arada rumuzumdaki karakteri de çok severim. çelişki yok.

arapçanın dilimize olan hakimiyetine getirdiğiniz açıklama bu konuda nasıl tesir altında kaldığınızı gösteriyor. türk dilinin üstün özellikleri matematiksel kurgulaması pek çok çevirmeni bile hayran bırakırken yazımı zor arap alfabesi ve dilini yeğ tutmak bana tuhaf geliyor. gelenek görenek konusu subjektif size göre onlardan etkilenmemiş olabiliriz ama hala süren ve belli kesimlerin canlandırmaya çalıştığı arabi kültürü ben gözlemleyebiliyorum. benzer durum iranlılar için de geçerli.

yıkılma nedenleri arasında adetlerden uzaklaşma pek çok nedenin bir teki olabilir. osmanlıyı çökertmek o kadar kolay olamazdı.

nick konusunda beni uyardığınız için teşekkür ederim farkında bile değildim inanın :) bende Türkçemi rumuzuma ingilizce bir isim koymayacak kadar çok severim inanın...

Kuran okumasını bile birisiyim , öğrenmesi ve okuması kesinlikle çok zor değil ve dili de çok akıcı Arap harfleri ile aynı olması sebebi ile örnek verdim ama yazımı kesinlikle zor buna katılırım...

kültür yozlaşması Osmanlının yıkılma nedeni değil nedenlerinden biri tabi ki buna katılırm :D

ally_mcbeal
10-03-2009, 03:15
nick konusunda beni uyardığınız için teşekkür ederim farkında bile değildim inanın :) bende Türkçemi rumuzuma ingilizce bir isim koymayacak kadar çok severim inanın...

Kuran okumasını bile birisiyim , öğrenmesi ve okuması kesinlikle çok zor değil ve dili de çok akıcı Arap harfleri ile aynı olması sebebi ile örnek verdim ama yazımı kesinlikle zor buna katılırım...

kültür yozlaşması Osmanlının yıkılma nedeni değil nedenlerinden biri tabi ki buna katılırm :D

ben varolan bir kelimenin ingilizcesini almış değilim. sizin için sadece ingilizce bir isim olabilir ama o bir dizi karakteridir ve milyonlar tarafından sevilir.

kuran okumasını ben de bilirim ve öğrenmenin ne kadar zor olduğunu o üstünlerin, esre, ötrelerin okumada ne kadar sıkıntı verdiğini de. (üstelik örnek öğrencilerdendim :) )

Melih_2005
10-03-2009, 03:16
"katletti" demek, eşittir hakaret demek değildir. bir gerçeğin tespitidir. ben orada bir gerçeği vurguladım. zamanın osmanlı fermanlarını incelerseniz, fermanların çoğunda; "şundan şunda dolayı, şunlar şunlar katledilsin" der. padişah bu şekilde ferman düzenlerken kendine hakaret mi ediyordu?
fermanlarda; "katledilsin" diyorsa ve bu yapılıyorsa, katledilene, ben; "katledildi" deyince niçin hakaret sayılıyor? olan bir olguyu ifade etmek niçin hakaret sayılıyor ve ifade edene hakaret ediliyor?
ben ilk yazımda da belirttim; amacım osmanlı'yı kötülemek/karalamak değil. hatta saygım var. ama osmanlı döneminde asla mazlum olmamış hatta tam tersi işler yapmış kesimler şimdi mazlumu oynayarak ittihat terrakki'den başlayıp o parti ile irtibatlandırdıkları cumhuriyet kadroların karalamaya kalkmasın(televizyon ve gazete köşelerinde bolca örneklerine rastlıyoruz). imzacılar gibi, ermeni tezlerini savunmaya kalkmasın. çünkü; mazlumu oynayan o kesimler değil, karalamaya çalıştıkları türklerdi gerçek mazlum.

Sn asagir kelime oyunlarına girmeyelim lütfen bu saaten sonra hiç çekilmez inanın...
Cumhuriyet kadrolarını karalamaya çalışanlar ile Osmanlı Tarihini karalamaya çalışmak arasında ki fark nedir sizce ?

Ermeni tezlerini savunanlar Ermeninin en önde gidenleridir paralı uşaklardır sadece...

ayrıca siz yazınızda Osmanlıyı nedenlerini ve niçinlerini araştırmadan ortaya koymadan sadece sonuca bakarak "zulmeden" olarak göstermeye çalıştınız, tepkimde buna idi zaten ve bunun nedeninide farkettim emin olun...

Wrangler
10-03-2009, 03:19
aşırı dikkatli olmasam da rumuza nick demeyecek kadar çok severim türkçemi.:) bu arada rumuzumdaki karakteri de çok severim. çelişki yok.

arapçanın dilimize olan hakimiyetine getirdiğiniz açıklama bu konuda nasıl tesir altında kaldığınızı gösteriyor. türk dilinin üstün özellikleri matematiksel kurgulaması pek çok çevirmeni bile hayran bırakırken yazımı zor arap alfabesi ve dilini yeğ tutmak bana tuhaf geliyor. gelenek görenek konusu subjektif size göre onlardan etkilenmemiş olabiliriz ama hala süren ve belli kesimlerin canlandırmaya çalıştığı arabi kültürü ben gözlemleyebiliyorum. benzer durum iranlılar için de geçerli.

yıkılma nedenleri arasında adetlerden uzaklaşma pek çok nedenin bir teki olabilir. osmanlıyı çökertmek o kadar kolay olamazdı.

Osmanlı'nın yıkılma nedenleri arasında örf ve adetlerden, gelenek ve kültürümüzden uzaklaşmış olmamızın ana sebeplerden olduğunu düşünüyorum. Bu süreç hala da devam etmektedir. Dilimizi, dinimiz yozlaştırıp, adet ve geleneklerimizi elimizden aldıktan sonra diğer varlıklarımızı ellerimizden almaları çok daha kolay oluyor. Bir fermanıyla yüzlerce kilometre ötedeki ülkelerde bulunan uygulamaları değiştiren bir İmparatorluk ne oldu da elindekileri kaptırıverdi.
Ulu önder Atatürk olmasaydı şimdiki topraklarımız bile olmayacaktı.

Melih_2005
10-03-2009, 03:21
ben varolan bir kelimenin ingilizcesini almış değilim. sizin için ingilizce isim olabilir ama o bir dizi karakteridir ve milyonlar tarafından sevilir.

kuran okumasını ben de bilirim ve öğrenmenin ne kadar zor olduğunu o üstünlerin, esre, ötrelerin okumada ne kadar sıkıntı verdiğini de.

sıkıntı vermek mi :notr: zevk duyarak okurum ben , bisiklete binmek gibi öğrenene kadar zor , öğrendikten sonra çok kolay... demek ki tam öğrenememişsiniz bu da onun çok zor olduğu anlamına gelmez

ally_mcbeal sizin için İngilizce bir isim değilse , hangi dilde bir isim merak ettim şimdi... o milyonların içinde de değilim çok şükür...

gizemliduygular
10-03-2009, 03:24
Toplumsal psikolojinin dürtüleri ile hareket edersek bir yere varamayız arkadaşlar.

Yaptığımız beyin fırtınalarında, beynin her iki lobunu da açık tutmak ve kullanmak esastır.

Renkler yalnızca siyah ve beyazdan ibaret değildir. Gri de vardır, yeşil de, mavi de sarı da....

asagir
10-03-2009, 03:27
sn wrangler;
yazılarınız beni yalanlamıyor. begdikler, aslında anadolu türkmen boylarındandır. defalarca çöllere sürülmüşlerdir. o sürgünler de, barışçıl şekilde değil, savaşlar ile gerçekleştirilmiştir.
karamanoğulları da aynı şekilde sürülmüştür. bütün sürgünlerde, topraklarından sürülmek istenenler isyan etmiş, savaşmış, öldürülmüş ve kalanlarda sürülmüştür.
bu gerçeği vurgulamam niçin hakaret olarak algılanıyor; anlamak güç gerçekten.

ben osmanlı büyük bir devlet/ cihan imparatorluğu değildi, tarihte hiçbir iş yapmadı gibi bir iddiada bulunmadım ki.

anlaşıldı;
bu tartışma önyargılar nedeni ile forumdaşlarımız ile birbirimize kırılmamıza neden olabilecek bir konu. uzatmamak en iyisi.

neyse...
topiğin adı;
"medyadan köşe yazıları".
biz ise tamamen farklı yazılar gönderiyoruz.

önceki yazımda ifade ettğim gibi;
isteniyorsa ve yönetim de izin verirse; yeni bir başlık açarız ve bildiklerimizi yazarız.
şu anda hem yorgunum, hem de uykusuz.

ally_mcbeal
10-03-2009, 03:31
sn wrangler bence asıl neden her yerde yükselen milliyetçilik akımları ve bu bağlamda oluşturulan hatalı politikalardır. farklı bir bakış açısıyla gelenek etkisi ile dinin yanlış yorumlanması da zaman kaybettirmedi mi örn:matbaanın gecikmesi.
batı dünyayı keşfederken yeni icatlar yaparken yerinde sayan bir osmanlının önüne geçmeleri ve kendi emelleri için rahat zemin bulmaları da kolaylaşmıştır elbette. eh ilerleme kaydedemeyen bir osmanlıyı türlü oyunlar, borçlandırma, alavere dalavere ile yıkmak daha kolay hale geldi. ben böyle düşünüyorum.

Wrangler
10-03-2009, 03:33
Uz duran çok yaşar diye bir tabir vardır, bilir misiniz?
Neden bu şekilde muamele görmüşlerdir acaba?
Burada katliamlara maruz kaldıkları yolundaki söylemlerinize katılmamaktayım.
Devlet devamlılığını sağlamak için bir takım kurallar koymak ve bu kuralları da uygulamak ve uygulatmak durumundadır. Bu kural tüm dünyada da hala böyle değil midir, böyle olmamalı mıdır?

asagir
10-03-2009, 03:36
Sn asagir kelime oyunlarına girmeyelim lütfen bu saaten sonra hiç çekilmez inanın...
Cumhuriyet kadrolarını karalamaya çalışanlar ile Osmanlı Tarihini karalamaya çalışmak arasında ki fark nedir sizce ?

Ermeni tezlerini savunanlar Ermeninin en önde gidenleridir paralı uşaklardır sadece...

ayrıca siz yazınızda Osmanlıyı nedenlerini ve niçinlerini araştırmadan ortaya koymadan sadece sonuca bakarak "zulmeden" olarak göstermeye çalıştınız, tepkimde buna idi zaten ve bunun nedeninide farkettim emin olun...
sn. melih_2005; zaten önceki yazılarımda da belirttim; osmanlı hanedanı veya türkmenlerden biri haklı veya haksız tezini savunmaya veya birini üstün tutmaya çalışmadım. tabii ki; o dönem kendi şartlarında değerlendirilmeli. fakat bu değerlendirme tek taraflı olmamalı.

örneğin; türkmenler onca sürgüne tabi tutulmalarına rağmen, o türklerin günümüzdeki devamı/yeni nesilleri olan bizler, sadece bir defa sürgüne tabi tutulan kişilerce ittihat terakki partisi üzerinden; kaddarmışız, zalimmişiz gibi suçlanmayı hak etmiyoruz.

Wrangler
10-03-2009, 03:39
sn wrangler bence asıl neden her yerde yükselen milliyetçilik akımları ve bu bağlamda oluşturulan hatalı politikalardır. farklı bir bakış açısıyla gelenek etkisi ile dinin yanlış yorumlanması da zaman kaybettirmedi mi örn:matbaanın gecikmesi.
batı dünyayı keşfederken yeni icatlar yaparken yerinde sayan bir osmanlının önüne geçmeleri ve kendi emelleri için rahat zemin bulmaları da kolaylaşmıştır elbette. eh ilerleme kaydedemeyen bir osmanlıyı türlü oyunlar, borçlandırma, alavere dalavere ile yıkmak daha kolay hale geldi. ben böyle düşünüyorum.

Aslında aynı şeye farklı açılardan bakıyoruz gibi.
Hatalı politikaların ana nedeni de kültüre sahip çıkamamak diye düşünüyorum. Biz bu konuda biraz zaafiyet gösterince onlara gün doğdu tabiki. Her türlü hileler, ayak oyunları ve uzun vadeli politikaları ile koskoca bir imparatorluğu tarumar ettiler.

Wrangler
10-03-2009, 03:41
sn. melih_2005; zaten önceki yazılarımda da belirttim; osmanlı hanedanı veya türkmenlerden biri haklı veya haksız tezini savunmaya veya birini üstün tutmaya çalışmadım. tabii ki; o dönem kendi şartlarında değerlendirilmeli. fakat bu değerlendirme tek taraflı olmamalı.

örneğin; türkmenler onca sürgüne tabi tutulmalarına rağmen, o türklerin günümüzdeki devamı/yeni nesilleri olan bizler, sadece bir defa sürgüne tabi tutulan kişilerce ittihat terakki partisi üzerinden; kaddarmışız, zalimmişiz gibi suçlanmayı hak etmiyoruz.
Biraz açar mısınız bu konuyu?

asagir
10-03-2009, 03:48
Biraz açar mısınız bu konuyu?
anlaşıldı. bu gece bana uyku yok.

açmamı istediğiniz cümlede ermenileri ve onların tezlerini savunanları kastettim. medyada malum kampanyayı yürütenleri. sizi veya forumdan herhangi kişiyi değil. üzerinize alındıysanız, yanlış.

Melih_2005
10-03-2009, 03:51
anlaşıldı. bu gece bana uyku yok.

açmamı istediğiniz cümlede ermenileri ve onların tezlerini savunanları kastettim. medyada malum kampanyayı yürütenleri. sizi veya forumdan herhangi kişiyi değil. üzerinize alındıysanız, yanlış.
valla sizin yüzünüzden benimde uykum kaçtı

ta en başta -bana özelden yazdığınız gibi- Türkmen boyları isyan ettikleri için bunlar oldu deseydiniz şimdi uyuyor olacaktık :cry:

Wrangler
10-03-2009, 03:51
anlaşıldı. bu gece bana uyku yok.

açmamı istediğiniz cümlede ermenileri ve onların tezlerini savunanları kastettim. medyada malum kampanyayı yürütenleri. sizi veya forumdan herhangi kişiyi değil. üzerinize alındıysanız, yanlış.
Üzerime alınmadım, daha net anlamak için açmanızı istedim.
Bu görüşte olanların çok küçük bir azınlık olduğunu ve bu hareketlerinin maksatlı olduğunu düşünüyorum.

Wrangler
10-03-2009, 03:53
valla sizin yüzünüzden benimde uykum kaçtı

ta en başta -bana özelden yazdığınız gibi- Türkmen boyları isyan ettikleri için bunlar oldu deseydiniz şimdi uyuyor olacaktık :cry:

Kesinlikle,
Ne dedim; uz duran çok yaşar diye bir tabir vardır, bilir misiniz?
http://www.hisse.net/forum/showpost.php?p=3026654&postcount=221

ally_mcbeal
10-03-2009, 03:54
anlaşıldı. bu gece bana uyku yok.

açmamı istediğiniz cümlede ermenileri ve onların tezlerini savunanları kastettim. medyada malum kampanyayı yürütenleri. sizi veya forumdan herhangi kişiyi değil. üzerinize alındıysanız, yanlış.

bence yarın devam edin :)
tahminimce yönetim ya bu yazıları başlıkla alakasız olduğu için silecek veya yeni bir topiğe aktaracaktır, öyle olursa en azından uzun uzadıya herkes yazar, ordan burdan alıntısını yapar.
herkese iyi geceler.

Wrangler
10-03-2009, 03:56
Yarın sabah, aşağıdaki gibi güne zinde olarak uyanmamız iyice riske giriyor.
Haydi iyi geceler, iyi sabahlar.

http://img10.imageshack.us/img10/8105/gnaydnkedi.gif (http://img10.imageshack.us/my.php?image=gnaydnkedi.gif)

Melih_2005
10-03-2009, 03:57
Benim atalar , Batı Trakyadan göçmüş buraya , kısacası göçmenim yani muhacir ( trakya şivesince macır ) biz macırı daha çok benimsemişiz hem macır muhacirden daha az arapça :kahkah: macır deriz kendimize yani...

bizim dedelerde Konyadan gitme Batı trakyaya bilmem kaç sene önce , Karamanoğulları yıkılınca Osmanlı beyliği tarafından bunlar burda rahat durmaz şimdi deyip sürmüşler Trakyaya , iyi de etmişler, ben kuracam devleti diye tepişip Bizansa yem olmaktan yeğdir

Wrangler
10-03-2009, 03:58
Melih kafamı karıştırdın.
Konya'dan Trakya'ya, Trakya'dan İstanbul'a değil mi?

asagir
10-03-2009, 03:59
valla sizin yüzünüzden benimde uykum kaçtı

ta en başta -bana özelden yazdığınız gibi- Türkmen boyları isyan ettikleri için bunlar oldu deseydiniz şimdi uyuyor olacaktık :cry:

yahu ben nereden bileyim tartışmanın bu yönlere kayacağını. isyanların değişik nedenleri olsa da, begdik türkmenleri ve toroslardaki yörükler gibi göçmen türkmenler açısından iskan politikaları isyanlara neden olmuştur çoğunlukla.
bu olguyu da herkesin bildiğini düşünüyordum.

Melih_2005
10-03-2009, 04:01
Melih kafamı karıştırdın.
Konya'dan Trakya'ya, Trakya'dan İstanbul'a değil mi?

Konya'dan B.Trakya'ya, B.Trakya'dan Lüleburgaza ordanda İstanbul'a :he::he::he:

Wrangler
10-03-2009, 04:05
Konya'dan B.Trakya'ya, B.Trakya'dan Lüleburgaza ordanda İstanbul'a :he::he::he:
Arada bir turu ıska geçmişim.
Süper bilgili bir aile olmalısınız, ne demişler çok yaşayan değil, çok gezen bilir.
S.K.G.K.'den geldim de .:wink:

Wrangler
10-03-2009, 04:06
Gerçekten iyi geceler.

asagir
10-03-2009, 04:11
bu arada sn. melih; beni yönetime şikayet ettiğiniz yazı yönetime değil, benim özelime gelmiş. bilmenizi istedim. ben yönetici değilim.

Melih_2005
10-03-2009, 04:13
bu arada sn. melih; beni yönetime şikayet ettiğiniz yazı yönetime değil, benim özelime gelmiş. bilmenizi istedim. ben yönetici değilim.

farkındayım , şikayetimi de doğru yere yaptım sonradan :D geri verin bana yeşillerimi yanlışlık olmuş :kahkah:

asagir
10-03-2009, 04:20
farkındayım , şikayetimi de doğru yere yaptım sonradan :D geri verin bana yeşillerimi yanlışlık olmuş :kahkah:
kötü niyetten uzak yazıma o tepkiyi verirseniz, allah böyle şaşırtır işte :)

Red Kit
10-03-2009, 09:37
yönetim de izin verirse, haftasonu bu konu ile ilgili bir başlık açarız ve bildiklerimizi yazarız. .

Tarih ile ilgili tartışmalara yönetim elbette izin verir.

e-fulya
10-03-2009, 10:48
Bu haftasonu Habertürk'te keyifle izlediğim Murat Bardakçı'nın TARİHİN ARKA ODASI programında BARDAKÇI ''tarihi internetten öğrenmeye kalkmayın,kaynağından okuyun,internette Türk tarihi ile ilgili yayınların çoğu dayanaktan yoksun'' diye uyarıda bulundu.

İnternetten okuduğumuz ve alıntıladığımız bilgilerde mutlaka dipnot olarak kaynakça verilip verilmediğine dikkat etmek gerek.

Ufak bi hatırlatma yapayım dedim laf tarihten açılmışken.

e-fulya
10-03-2009, 13:09
Türk Tarih Kurumu dahil bizlerin belgelere dayalı tarih öğrenebileceğimiz siteler çok sınırlı..
Tek tük te olsa bazı siteler var:

Osmanlı ile ilgili makaleler:
http://www.os-ar.com/modules.php?name=Encyclopedia&op=terms&eid=10&ltr=O
Vesikalar:
http://www.os-ar.com/vesika/photo001.htm
Haritalar:
http://os-ar.com/harita/
Ermeni vahşeti:
http://www.os-ar.com/ermeni/ermeni.htm

OSMANLI DEVLETİNDE CELALİ İSYANLARI
http://www.os-ar.com/modules.php?name=Encyclopedia&op=content&tid=501224


Güzel konular var sitede..
oku oku,bitmez..
Foruma yazmaktansa,daha çok okumamız gerek gibi geliyor bana.

e-fulya
10-03-2009, 13:37
Aşağıdaki site de çok harika,hepsi bilimsel ve belgelere dayalı,oku oku bitmez..

http://www.dilbilimi.net/osmanli_arastirmalari.htm

Mesla şu konu çok ilginç:
XVI. Yüzyılda Osmanlı Devleti'nde İktidar-İtaat İlişkisine Dair Bir Araştırma: Amasya Örneği (Emine Erdoğan)
http://www.ksef.gazi.edu.tr/dergi/pdf/Cilt-14-No1-2006Mart/217-226.pdf
Osmanlı'da halkla ilişkiler.
http://ilef.ankara.edu.tr/id/gorsel/dosya/1164636746Osmanlida_Halka_iliskiler.pdf
İlber Ortaylı ile Tarih Dersleri Videoları var ayrıca..
http://arsiv.ntvmsnbc.com/modules/habervideo/video.asp?CatID=0&VideoSearch=ilber%20ortayl%FD&NewsType=

Minyatürler:
http://www.os-ar.com/levni/index1.htm

TTK'nın mezar taşları belgeseli:
http://www.ttk.org.tr/index.php?Page=GoruntuSesKaydi&No=5

tarko
10-03-2009, 14:02
Bazı durumlar siyasi görüşlerimizin dışında değerlendirmeli,çünkü hepimiz aynı gemideyiz ve gemi artık su alma aşamasını geçti resmen batıyor...

Hakikaten enteresan bir durum...M.Yılmaz bu duruma dikkat çekmiş...




Mehmet Y.Yılmaz, Hürriyet Gazetesi'nde yer alan yazısının bir bölümünü doların aşırı yükselmesinin hükümete yakın medyada nasıl duyurulduğuna ayırdı. İşte Yılmaz'ın yazısı:

Yandaş medya için ödüllü yarışma
Krizin tam da içimizden geçmekte olduğunu gösteren yüzlerce örnekten biri de ABD Doları’nın değerinin 1.80 liraya vurmuş olması.

Doların "tarihi rekorunu kırdığı gün", www.tempo24.com.tr’de yayımlanan bir derleme, Recep Tayyip Erdoğan’ın neden tek sesli bir medya düzeni istediğini ortaya koyuyor.

Bakın, doların tarihi çıkışını yaptığı cuma gününün olayları, ertesi gün "AKP yandaşı medyaya" nasıl yansımış:

Star: "Doların çıkışı güçlü değil" başlığıyla verilen haberde doların 1.80 liraya yaklaştığı söyleniyor ve Türk Lirası için "ekonomi ve siyasetteki her türlü sarsıntıya direnen" tanımlaması kullanılmış.

Zaman: Fethullah Hoca’nın gazetesi haberi "2 lirayı geçecek söylentisi dolara zirve yaptırdı" diye verdi. Bakın Zaman’a göre kurun bu hale gelmesinin nedeni ne imiş: "Ancak uzmanlar, dış gelişmelerin yanı sıra, IMF ile bir an önce anlaşma yapılmasını isteyenler başta olmak üzere felaket tellallığı yapanların kurdaki tırmanışı hızlandırdığını düşünüyor."

Yeni Şafak: Bu gazeteye göre ise suçlu bu kez yabancılar. Haber "İsviçre doların ayarını bozdu" diye verilmiş.

Türkiye: Bu gazete haberi birinci sayfasından vermeye değer görmemiş. Ama haberi veriş tarzlarına şapka çıkarmak gerek: "Dolar, 1.80’lik zirvede tutunamadı!" Rockefeller için özel iyimser haberler basan gazetenin editörleri bile böylesini akıl edemezdi. 10 puan veriyorum!

Vakit: Bu gazete de haberi birinci sayfasından vermemiş. Ekonomi sayfasında haber "iyimser boyutuyla" şu hale gelmiş: "Dolar 1.80’den döndü, Borsa’da artış yüzde 0.80!"

Sabah: "Dolar çıldırdı, 1.80’i gördü" başlığıyla birinci sayfadan tek sütunluk bir haber olarak verilmiş.

Recep Tayyip Erdoğan, bu medyayı sevmesin de ne yapsın?

Şimdi bütün yandaş medya editörleri arasında ödüllü bir yarışma başlatıyorum.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun dün açıkladığı rakamlara göre sanayi üretimimiz son bir yılda yüzde 21.3 oranında azalmış bulunuyor.

Bu haberi yarın Başbakan’ı en üzmeyecek şekilde verecek editöre iyi bir yemek ısmarlayacağım.

Hadi çocuklar, davranın kalemlere, gün Başbakan’ı en çok sevindirecek başlığı bulma günüdür

e-fulya
10-03-2009, 14:41
Fetokulli!

Necati Doğru-VATAN

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Fetokulli&tarih=09.03.2009&Newsid=227011&Categoryid=4&wid=108

GATAKULLİ'YE ALTERNATİF FETOKULLİ

ODATV
http://www.odatv.com/index.php?id=15179

balaban
10-03-2009, 18:20
Neler yazmış bak hele:grrr:

RECEP İBN HAMAS



Belediye başkanlığından itibaren, CIA’ nın Ortadoğu şefi Yahudi mason

Morton Abramowitz ile, geleceğini n her adımını, Başbakanlığa giden yolların

kaldırım taşlarını döşeyeceksin .

Amerikan Yahudi Lobilerinden randevu almak için beni Türkiye’denYahudi

dostlarıma sorun diyeceksin.

Önce Yahudi Lobisi ADL den kasıla kasıla cesaret madalyası alacaksın Sonra

Yahudi Ofer’e bir gecede Galata Port İhalesini bağışlayacaksın

Sanayinin can damarı Türkün alın teri göz nuru kanı canı olan Petkim’i ortağı

İsrail Vatandaşı Alexander Msahkevich’e satacaksın

Bush’tan randevu alamayınca İsrail Başbakanı Ehud Olmert’e süklüm büklüm

Yalvarıp randevu aldıracaksın

Türk’ün 80 yıllık birikimi emeği olan işletmeleri bankaları yer altı ve yer üstü

kaynaklarını tek tek, Yahudi sermayeli Küresl Kan Emicilere Peşkeş çekeceksin

Baş akıl vericin Kürtçü Cüneyt Zapsu Amerikalı Yetkililere Senin için ;

“Bu adamı lağım deliğine süpürmeyin istediğiniz gibi kullanabilirsiniz.”

Dediğinde,

sesin çıkmayacak ben satılık mıyım uşak mıyım diyemeyeceksin



Rusya’da alışveriş merkezi açılışında kuyumcunun biri ,Muhterem eşinize,

35000 bin dolarlık kolye hediye eder, karınız hemen kabul eder

Kuyumcu aynı kolyenin bir eşini de Rus Belediye Başkanına eşi için takdim

eder.

Rus Başkan size bir onur dersi verir .

Tanımadığı birisinin eşine hediye vermesini ,Rus Başkan, sen kim oluyorsun da

benim eşime hediye veriyorsun dercesine hediyeyikabul etmez, ve Eşiniz

Emine Hanıma verir

O da gözleri faltaşı ,

ağız kulaklara varmış şekilde ikinci kolyeyi de memnuniyetle alır.

Acaba Rus Başkan kadar onurlu olmak aklınıza gelmedi mi ?

Yada niye tahrik olamadınız beyim



Yukarı da ki alçalmalar ve gerdan kıvırmaları yaparken, Hiç onuruna,şerefine ,

kamil! İmanına dokunmayacak Tahrik de olmayacaksın.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olduğun akılına bile gelmeyecek.

Hakir gördüğün bir kabile reisi kadar birle olamayacaksın.

Aksine, eline şeker verilmiş yetim bayram çocuğu gibi sevineceksin

Değil mi onurlu aslan Kabadayı! Recep.



Kuzey ırakta Türk Askeri’nin başına esaret çuvalı geçirildiğinde;

Nota verecek misiniz sorusuna ne notası müzik notası mı ? diye

dipçiğin yemediği için alay edeceksin ama, Davos’ta gürleyeceksin

Türk Ordusu çuvallanırken Büyük Türkiye Cumhuriyetinin onurlu

Başbakanı değimliydin be RECEP İBN HAMAS

Türkiye o zaman Sen’in deyiminle kabile ABDullahın deyimiyle çadır

devleti miydi ?de Gıkınız çıkmadı

Halbuki Türk’ün onurunu şerefini koruyacağınıza birde yemin emiştiniz.

Türk Ordusunun Türk Ulusu’nun Şerefi , Onuru Seni hiç, aşığı olduğun

Hamas kadar ilgilendirmedi mi? Be RECEP İBN HAMAS

Sen hiç Kerkük’ten elinizi çekmezseniz Diyarbakır’ı alırız diyen ,

Küresel’lerin uşağı Barzani itine Bir şey söyleyebildin mi?

Bu ülkenin her karış toprağı senin namusun şerefin değil miydi?

Diyarbakır’a göz dikmiş Barzani puştuna gelince tahrik olmuyorsun da

Peres’in ses tonu, Seni tahrik ediyor çileden çıkarıyor.

Geç bu numaraları Recep geç

Barzani’nin korumasındaki Kuzey ıraktan PKK lı teröristler gelip Türkiye’de

karargah basıyor, MEMET leri şehit ediyorlar esir alıyorlar ama,

Aslan Recep’imiz tahrik olmuyor

Bu topraklar , bu askerlerden sen sorumlu değimlisin? Şerefine, onuruna ve

ikide bir cakasını sattığın imanına,ne oldu da Mozambik başbakanı Tanzanya

devlet başkanı gibi davrandın be RECEP İBN HAMAS



Sen hiç, bugün,dilimizi, yarın sınırlarımızı tanıyacaksınız diyen, Bölücü terörist

Baydemir’e ;

hangi devletin sınırlarını kabul edecekmişiz ulan diyebildin mi? Gülyanların Beşir’e

söyleyip görevine son verdirebildin mi ?

Ya da ,Milliyetçilerin, Ulusalcıların ve cumhuriyetin amansız düşmanı aslan

cumhuriyet Savcılarına! Emniyetçilerine! susturun ulan şu itleri diyebildin mi?

Diyemedin niye? Bir taşla iki kuş vurmak dururken niye diyesin ki.

Bir taraftan Kürt oylarını , diğer taraftan Türk’ten intikam almış olacaksın



Telafer’de 6 ay abluka altında tutulan 5000 katil Amerikan askeri 1500 puşt Kürt Peşmerge

1500 satılmış Şii Bedir Tugayı Havadan karadan saldırırken,

Türkmenler;

Nerdesin ey Türk Gardaşım. Katiller bizi yok ediyorlar onurumuz namusumuz

ağzı salyalı Kuduz itlerin elinde kaldı diye feryat figan ederken ,

Binlerce çocuk açlıktan ilaçsızlıktan mamasızlıktan ve binlercesi de

bombalarla Katlediliyorlardı.

Ve o çocuklar ki gövdesi var başları yoktu çünkü başlar Amerikan Bombaları

tarafından un ufak paramparçaydı

O anaların babaların kucağındaki başsız bebek ve çocuk cesetlerini Gördüğün de

niye hiç tahrik olmadın vicdanın kan ağlamadı takiyyeci imanın köpürmedi

Hepsi süklüm büklüm olmuş yerlerde sürünüyordu

O zamanlar Türk Devletinin Başbakanı değimiydin?

Kabile reisi miydin be Recep

Felluce’de Telafer’de binlerce kadına körpecik kızlara tecavüzVe bu tecavüzlere

dayanamayıp namuslarını temize çıkarmak için intihar eden Binlerce kınalı kuzuların

cesetleri yürek dağlayan halleri seni niye tahrik etmedi vicdanını sızlatmadı.

O zaman Vicdanınız, imanınız Başbakanlık Rütbeniz tatile mi çıkmıştı.

Hamas’ların aslan yürekli RECEP’i



Hadi diyelim ki Tela Fer’dekiler Senin sevmediğin, TÜRK Oğlu TÜRK TÜRKMEN’diler.

Ya Felluce’deki katliama ,insansızlığa, alçaklığa kahpeliğe ne demeli.

Onlar hem senin en çok sevdiğin Arap Irkındandı hem de çok sevdiğin ehlisünnet

Mezhebindendiler. Niye hiç gözlerin kızarmadı burun deliklerin inip kalkmadı

uysal koyunluktan çıkıp Aslan kesilmedin.

Irakta öldürülen çocuk sayısı 65 bin Gazze’de ölen çocuk sayısı 300

Ne oldu da dün sümsük idin de bugün gazaba gelip kılıç sallayan

Mücahit! Recep İBN HAMAS oldun



O zaman önünde yerel seçim yoktu. Yolun sonuna geldiğin dibe vurmuş

ekonomi Yoktu. Fabrikaları kapanan sanayi yoktu

Onun için sürüleşmiş milleten oy alma kaygın da yoktu değil mi?

Be Yahudi cesaret madalyalı Kahraman RECEP İBN HAMASIM



Davos’a giderken Türk milletine yutturacağınız bu kirli senaryo hazırdı Öyle hazırdı ki

Peres’e katilliğini ispat için Tevrat’tan ayet yazıp eline bile vermişlerdi

Davos’to ne oldu Recep.

Peres’e niye senden 10 dakika fazla söz verdiler. Aptallar da zannediyor ki

Türk başbakanı aşağılanan Türk onurunu korudu.



Sen ömründe Türkün herhangi bir şeyini dert edindin mi ?Türklük senin hiç,

umurunda oldu mu? ki

Davos’ta Türk Milletine hangi hakaret yapıldı da o kadar celallendin, kırılan senin,

şeytani gururundu kibrin di

Yada yaklaşan seçimleri garanti altına almak için Küresel itlerle yazdığınız

Kirli senaryonun kara tiyatrosunu çok iyi oynadınız çok.

Türkiye’de ki sürüleşmiş azat kabul etmez ,Milliyetçisinden Liberalline, dindarına dincisine

Solcusuna kadar insan yığınlarının şakşakçılığına bakarsak Maksat hasıl olmuştur.

Emperyalistler ve işbirlikçileri gene kazandı., Hem de açık farkla



Nasıl olsa Ergenekon davası ile tutuklatacağın ses getirecek kimsede kalmamıştı

bir Kıvrıkoğlu vardı O da ,

bugün ki sümsük Genel K kurmaya dedi ki, gidin Recep Ağanıza söyleyin;

Beni tutuklamak için kapıma gelen işbirlikçi, ister üniforma giymiş Türk Subayı

Ve Türk Polisi olsun,

İşbirlikçilere Teslim olmam, son kurşuna kadar direnirim deyince, tırstınız

sadece Kılınç Paşayı alıp sonra bıraktınız.

Peki niyedir bu palanlı artistlik bu caka ?

Çünkü kalan birkaç parça TÜRK işletmesini emeğini bankasını silah fabrikasını yer altı ve

yer üstü kaynağını da emperyalistlere peşkeş çekmek için ,yerel seçimleri alman lazım

iktidarda kalman lazımdı

Emperyalistler senden daha iyi işbirlikçimi bulacaklardı.Değil mi?

Davos fatihi! Recep İbn Hamas.

( TEK 28 ocak 2009 tarihin de işbirlikçilere satıldı )



Birde ortalıkta toplantı düzenleyen timsah göz yaşı döken Emine Hn. var.

Gazze’ye dışarıdan gazel okuyan Emine Hn.

Peres kocasına sesini yükselttiği için dayanamayıp göz yaşına boğulan Emine;

Sen hiç hain tuzaklarla parçalanmış bedeninin parçaları bulunamadığı için,

tabutun yarısı taşla doldurulan, arkada boynu bükük kınalı kuzular bırakan,

Şehit MEMET’ler için ağladın mı?

Sen hiç, Herhangi bir şehit MEMET’in evine gidip boynu bükük kuzularını okşadın mı?

Maşallah Davos’lar da sahte gözyaşı ile rol de, kocandan geri kalmıyorsun.

Senaryoyu Küresel Emperyalistler Kocanla beraber yazıyorlar,sizde oynuyorsunuz



Şu Türk Ulusu’na da bir diyeceğim var.

Irak’ta bir milyon sivil katledilirken bunların 180 bini çocuk ve kadın Meydanlarda yok

Kendi yurdunu Onurunu namusunu bayrağını korumak için canını veren

şehit MEMET’lerin cenazesinde yok

Teröristlerle savaşırken yediği kurşunlarla belden aşağısını, sonra,alçak bir teröristin

İftiralarını karalamalarını delil kabul eden Diyarbakır ve diğer satılmış mahkemeler

tarafından dosyalar hazırlanınca,

madalya veren devletin, bir teröriste bir aşağılık haine verdiği değer kadar değer

vermediğini görünce, yarım kalan kendini bu ülke bu bayrak bu kadir bilmez millet

için feda etti

Türk’e hakaret eden Hırant’ın cenazesinde 100 binler olan Türk Milleti;

sanki cehennemin dibine girmiş,

Kocatepe de Şehit Albay Kırca’nın cenazesin de Yoktu Yok.



Aynı akşam satılmış dinci ve de Türk’e kinci ne kadar uşak kanal

STV ,Kanal 7, Ülke, kanal 24,kanalA ve diğer işbirlikçi ne kadar satılmış varsa

Albay Kırca’yı ağızları salyalı yargılıyor peşinen mahkum ediyorlardı .

Bunların programında Birde TBMM üyesi bir çukurda vardı.

Albay Kırca’nın günahı neydi acaba. Kendi vatanını yurdunu bayrağını korurken

Ölüsüne bile saldırmaktan utanmayan dinci alçakların da beklide olmayan onur

Şeref ve namuslarını da korumaktı.

Bu ağzı salyalı satılmışlar saldırırken, cenazesine katılmaya korkan sünepe

Milliyetçi! Muhalefet yok, Solcu muhalefet yok .

Dün omuz omuza savaştığı silah arkadaşı yok. Paşalığı işbirlikçilere hizmet ve

küresel eşkıyalara diz çökmek gören anlı şanlı generaller yok

Bosna’da birkaç Boşnak öldürülünce canlı yayına geçen din tüccarı haramzade,

Hırsız, fukara sıralayıcı ,

Bosna Canlı yayıncısı yalaka küre Enver yok.

Ve aynı canlı yayında kıçlarını yırtan dini mübin binlerce Boşnak yaltakçıları yok

Çağlayana 100 binler olarak toplanan kanları kurutulmuş Filistin yardakçıları yok

Gece yarısı RECEP İBN HAMAS’i karşılayan kendi ırkının ( Türkün )

gönüllü celladı Arapseverler yok.



Ey müritleşmesini ve 1190 yıldır Araplaşmasını tamamlayamayan

Kendi ırkının şehid’ine taş yürek, başkasının ölen teröristine bile

Yanık Kerem Türk Milleti;

Sana ,utan diyeceğim amma, o kadar sürüleşmişsin ki;

Sende utanacak yüz de yok.



Tengri Yarlıgasın



Mehmet SANCAR



http://horozz.net/modules/news/print.php?storyid=807

Che Big
10-03-2009, 19:47
Ellerine saglik Sn Mehmet Sancar.....

:cool::cool::super::super:

asagir
10-03-2009, 22:14
Tarih ile ilgili tartışmalara yönetim elbette izin verir.
teşekkür ederim. :)

mahmut1
11-03-2009, 00:38
Sayın Mehmet Sancar'a teşekkürler.

DELL
11-03-2009, 00:49
tesekkurler sn balaban, bu yazıdan sonra hala uyuyan varsa ..........

bır tesekkurde bu kadar guzel karakter analızı yapan Mehmet SANCAR ' a borcluyuz.