PDA

View Full Version : Holografik Evren



Pages : 1 [2] 3 4 5

selçuk efendi
13-07-2011, 17:16
Ben de tam bu sıralar bu konuyu, nasıl ifade ederim diye düşünmekteydim. Aynı dalgaları yakalamışız herhalde:

Sürekli şikayet ettiği bugün, aslında gelmesini iple çektiği yarındı ama özlemle anması, hatırladığında gülümsemesi veya kıymetini bilmesi için insanın, mutlaka dün olması gerekiyor günün. Hele nankörlüğü ve şükürsüzlüğü aklıma gelince, onmaz diyorum bu insan...

yağmur
14-07-2011, 12:09
Hepimizin geçmişte yaptığı ve şimdi “hata” olarak gördüğü eylemler vardır. Seçimlerimiz nasıl sonuçlanmış olursa olsun sürekli geçmişi düşünüp, üzülmek yerine daha yüksek bir bilinç düzeyini seçerek, yaşananlardan ders almak ve zamanı geldiğinde daha akıllıca seçimler yapmak bizi geliştirecektir… Hayat bir öğrenme ve deneyimleme yeridir. Hepimiz zaman zaman yanlış tercihlerde bulunmuş olabiliriz. Sonradan, yanlış olduğunu anladığımız insanları da hayatımıza sokmuş olabiliriz. Ama bunların bizim için ‘hata’ olduğunu ancak yaşadıktan sonra anlayabiliyoruz. Hak ettiğimiz ya da hak etmediğimiz için yaşıyor ya da yaşamıyor değiliz birçok şeyi… Her şey, seçimlerimizin bir sonucu…

Yaşadığımız anda endişesiz, pozitif, hayata karşı meraklı kalırsak yaşadığımız anı yüceltmiş oluruz. İçsel olarak geliştikçe ve kendimizi pozitif yönde değiştirdikçe, dış dünyamız da olumlu şekilde değişecektir.

Bizi gerçekten hataya düşüren şey, yanlış seçimler yapmaktan çok kurban rolünü oynamaktır. Böyle bir bakış açısı, kendimizi merkezimizden uzaklaştırarak, bizi düşük bir enerji frekansına çeker. ‘Kurban’ olduğumuzu düşündükçe, bir süre sonra “Neden ben?” diyeceğimiz daha fazla olumsuz insanı ya da olayı hayatımızda buluruz. Hatalarımızda, üzüntülerimizde ve hayal kırıklıklarımızda kurban rolünü oynamak yerine ilerlememizi engelleyen tüm düşüncelerimize, alışkanlıklarımıza ve inançlarımıza bir son vermeliyiz.

Bizi kurban rolünden uzaklaştırıp mutluluğa yaklaştıracak olan seçim, hayata karşı açık olmaktır. Hayata karşı açık olduğumuzda insanlara, olaylara veya dünyaya direnmek yerine yaşamla “bir” oluruz ve yaşamla uyum içinde, anda akarız. Şikâyet etmek bir anlamda, olana direnmek ve olanı kabul etmemektir. Yakınmak, düşük frekanslı bir düşünce şeklidir. Hayattan ya da yaşadıklarınızdan şikâyet ettikçe, kendimizi kurban rolüne daha çok açarız. Hiçbir eylemde bulunmadan sadece yakınmak, kurban rolünün en tipik davranışıdır. Bir şeylerden sürekli şikâyet ederek, enerjimizi düşürmek yerine ya var olan mevcut durumumuzu değiştirmek için bir şeyler yapmalıyız ya da hiçbir şey yapamıyorsak durumumuzu olduğu gibi kabullenip, olana direnç göstermemeliyiz.

Kurban rolü, keyifli bir roldür. Bu rolü oynadıkça içinizde, daha çok oynama isteği duyarsınız. Bu rolü oynayarak; hayatınızın, eylemlerinizin ve seçimlerinizin sorumluluğunu üstünüze almazsınız. Bu durumda olmanıza, hep insanlar sebep olur ve böyle kötü şeyler hep sizin başınıza gelir…

Bu yolculuğa öğrenmediğimiz şeyleri öğrenmek, derslerimizi almak ve gelişmek için çıktık. Yaşamda yolculuk ederken öğrenmemiz gereken şey bağışlamaksa; kusursuz planların kusursuz tasarımcısı evren, bunun için karşımıza en uygun kişiyi çıkarır. Örneğin bize ihanet edecek birisini… Biz bu kişi tarafından ihanete uğradığımızda, bundan nasıl bir ders almamız gerektiğinin farkına varmayıp; tüm suçun o kişide olduğunu, bu durumun bizimle hiç ilgisi olmadığını düşünürsek -yani kurban rolünü oynarsak- buna benzer kişi ve olayları hayatımıza çekmeye devam ederiz; ta ki o dersi öğrenip, o dersten geçene kadar… Öğrenmemiz gereken dersi öğrenmemeye ne kadar direnirsek, yaşayacağımız olaylar giderek daha zor ve daha acı bir hal almaya başlar. Yaşamımızdaki sonuçları beğenmiyorsak, kendi yaşamımızın sorumluluğunun sadece bizde olduğunu kabul edip, kendimiz için istediğimiz sonuçlara en uygun senaryoyu baştan yazmalıyız. Davranışlarımız ve düşüncelerimiz değiştiği zaman, bir olay hakkında artık eski tepkileri vermediğimiz ve eskisi gibi düşünmediğimiz zaman bir dersi öğrenmiş oluruz.

MAHARAJ
14-07-2011, 15:10
Genelde bildiğimiz; insanların, Allah'a yakınlık elde etmesi amellerine bağlıdır; iyilik yapanlar, istenilen çalışmaları yapanlar Allah'a yakın olurlar, zannedilir. Oysa, burada vereceğimiz ayetlerde vurgulanan gerçek, hiç de öyle değildir.

Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız. (Kaf 16)
Bu yakınlık nasıl bir yakınlıktır? İnsana şah damarından daha yakın ne olabilir?

Her nerede olsanız sizinle beraberdir. (Hadid 4)
Biz nerede isek orada! Yanımızda değil! Şah damarımızdan daha yakında!

Hayat sahibi ancak O'dur ! (Mümin 65)
Gerçek şu ki, O'dur işiten gören! (isra 1)
O, kalplerin ZAT’ı olarak bilendir! ( Hadid 6)
Hayat sahibi O ise? Algılayan O ise? Bilen de O ise? ''Ben'' dediğimiz nedir?

Bir gün yine Hz Muhammed (sav) ‘e “Allah nerededir? ... Yerde veya gökte midir? ” diye sorduklarında da “ Mümin kulunun kalbi'ndedir! ” Bir başka seferde “ Müminin kalbi, Allah’ın Arşıdır”, “Müminin Kalbi (şuuru) Allah’ın tecelli yeridir” der.

Ayrı bir zamanda da benzer bir soruya karşılık “Allah altında ve üstünde hava olmayan Ama’da idi”, “ Allah var idi, onunla beraber hiçbir şey yok idi.” cevabını verir. Buna binaen Hz. Ali (ra) da “ hâlâ O An’daki gibidir” yani; “bu An, O An’dır” der.

Miraç gecesi kaldığı amca kızının evinden sabahleyin çıkarken de “Beni gören Hakk’ı görmüştür” sözünü söyler. “Nefsini bilen Rabb’ini bilir” sözü de yine Resulullah’a aittir.

Hadis-i kudside: "Kulum bana nafilelerle yaklaşır. Ta ki Ben onu severim. Ben onu sevince de onun görmesi, işitmesi, yürümesi, tutması Ben olurum. Kul Benimle görür, Benimle işitir, Benimle yürür, Benimle tutar." Buyurulduğu şekilde kul, kendi fillerinin Hakk'ın fiilleri olduğunu idrak etmeye başlar. Aslında herkesin fiilleri Hakk'ın fiilleri olmakla birlikte, insan bunun farkında değildir.

Varlık birdir. O da Hakk'ın vücudundan ibarettir. O'ndan başka hakiki vücud sahibi bir varlık, "O'ndan başka "kaim bi nefsihi" bir vücud mevcud değildir. Diğer varlıkların vücudu, O'nun vücuduna nisbetle yok hükmündedir. Çünkü, onların vücudları O'nun varlığına bağlıdır. Bu kevn alemindeki eşya, O'nun mazharı; yani zuhur mahallidir. Dolayısıyla, eşyanın varlığı, gölgenin varlığı gibidir. Nasıl eşya olmadan gölge olmazsa, onun varlığı olmadan, eşyanın varlığı düşünülemez. Onun vücudu yanında eşya, eşyaya göre gölge gibi, "keen-lem-yekün" yani yok mesabesindedir. Çünkü bu alem ve eşya yok idi. O var idi. Onları varlık denizinde izhar eden O'dur. Onların bu zuhurları müstakil bir vücud olmayıp Hakk'ın vücud denizinin dalgalarıdır. Şu anda da var olan, sadece O'dur.

MAHARAJ
14-07-2011, 21:45
Dünya uyuyanın rüyası gibidir. Hz. Muhammed

http://www.okyanusum.com/belgesel/holografik_evren2.html

yağmur
15-07-2011, 20:25
Holistik Akademi

İnsanî süreçlerin tümü, dış dünya ile bağlı ve bütünleşmiş bir hâldedirler. Bütün olgular ve oluşumlar arasında sürekli olarak bir ilişki, iletişim ve etkileşim vardır.

İnsanlar dünyaya, bir takım evrensel bilgileri deneyimlemek için doğarlar. O dönemdeki hayat planları çerçevesinde görevleri ne kadarını gerektiriyorsa, beyinlerinin sadece o kadarlık kodları açık bulunur.

“Kod açılması”, yaşanılan olaylardan “dersler” çıkarılması ile olur ve bir “olgunluk düzeyi” şeklinde ortaya çıkar.

Varolan, somut olarak elle tutulup-hissedilen ve bizler için çok doğal olan bu gerçeklik, onların beyinlerinde daha önceden tanımlandırılmamış olduğu için, “yok” sayılmış ve “görülememiş”.

Bu konuda yapılmış olan bir deneyde kediler kullanılmış.

Doğumlarından sonraki ilk altı hafta süresince kendilerine yalnızca yatay çizgiler gösterilen kedi yavruları, daha sonra dikey çizgilerden oluşan bir ortama konulunca, dengelerini kaybetmişler.

Çünkü beyinlerindeki görme merkezinin sinir hücreleri, aralarındaki bağlantıları yalnızca yatay çizgilere göre kurmuşlar.

Kedilerdeki görme hücrelerinin bağlantı kurma dönemi altı hafta süresince devam ettiği için, bundan sonraki hayatlarında da dikey çizgilere karşı “kör olmak” durumunda kalmışlar.

Aynı deneyin bir benzeri, doğumlarından sonra, göz sinirlerinin bağlantılarının oluşumu sürecinde, sadece dikey çizgiler gösterilen kedi yavruları ile yapılmış. Onların da daha sonraki dönemlerde yatay çizgileri “göremedikleri” ortaya çıkmış.

Beynimizde varolan bilgilerin kodları açılmadığı sürece, bizler de birçok potansiyel bilgiye karşı “kör” oluruz.

yağmur
15-07-2011, 20:41
Merak ediyorum, seni.
Merak ediyorum.
İçimde bir merak ateşi yükseldi.
O mucizevî varlığını, merak ediyorum.
Ne yersin kahvaltıda?
Nasıl uyursun, ne rüyalar görürsün?
Bunlar hangi çağrışımları yaptırır beyninde?
Hangi fikirlere, yazılara, filmlere gebedir şu muhteşem beynin?
Merak ediyorum.
Neler var varlığının içinde?
Ne potansiyeller açılmamış…
Sahi senin şifren ne?
Hani her insanın, eşsiz bir parçası varmış ya kimsede olmayan,
Seninki ne?
Hangi yapbozun, hangi parçasısın sen?

Holistik Akademi

MAHARAJ
16-07-2011, 16:03
Arayan aradığı nispette ayrı düştü, gerçeği arayan kişi farkında olmadan kendini arayan kişidir; arayan ve aranılanın bir olduğu gerçeği fark edildiğinde arayış biter.

Gizemli olan gizli olan değildir, bilakis apaçık ortada olandır. Nedir o? Hani şu çok iyi bildiğimiz, imajlar bulutu içine hapsettiğimiz, ‘Ben’ diye işaret edilen, işte odur asıl gizem.

Beden ve zihin bir alettir. Aleti kullanmak ile alet olmak arasında fark vardır.

Bir kişi olmak ile, bir kişiyi algılamak arasında fark vardır. Birincisi esirdir, ikincisi seyirdir.

Bakış açını değiştirmeden değişim bekleme!

asgaridr
16-07-2011, 22:45
Aranan öz değilde de töz olduğunda,

Apaçık olanı diğer apaçık olupta gizli olanlarla birlikte çözerek tanımladığında,

beden ve zihin, O' nun parçası olan ruhun aleti olduğunda

bir kişi olurken, birden çok kişiyi yaşayabildiğinde

Bakmakla hiç bir ilginin kalmadığını anlayıp görmeye başlayacaksın...

MAHARAJ
16-07-2011, 23:48
Dünyada nice diller var, nice diller. Ama hepsinde anlam bir...

http://facebookvideoindir.gen.tr/zaz-je-veux-turkce-ceviri-turkish-translation.html

MAHARAJ
17-07-2011, 00:14
Aranan öz değilde de töz olduğunda,

Apaçık olanı diğer apaçık olupta gizli olanlarla birlikte çözerek tanımladığında,

beden ve zihin, O' nun parçası olan ruhun aleti olduğunda

bir kişi olurken, birden çok kişiyi yaşayabildiğinde

Bakmakla hiç bir ilginin kalmadığını anlayıp görmeye başlayacaksın...

Töz derken?..
Diğer apaçık olanlar?..
O'nun parçası olan bir ruh mu?..
Bir kişi olurken başka kişileride yaşamak?..
Bakmaktan görmeğe baş gözü ile mi geçeceğiz?..

asgaridr
17-07-2011, 19:27
Bit töz nedeni olmayan, sonu ve başlangıcı olmayan
bir ruh töze ulaşmaya çalışıp onda, onunla birlikte varolmaya çalışan ve başka ruhlarla tek, bir olan
görmek ki baş gözü ile başlayan

filozof1001
17-07-2011, 20:58
Tasavvuf ilminin önde gelen alimlerinden Ibn-i Arabi’den bir katkı sunmak istiyorum. Ibn-i Arabi, evreni olduğu gibi görebilseydik onun bir kaleydoskop gibi olduğunu görürdük demiştir. (bkz. şekil 3a ve 3b)

http://photos1.blogger.com/blogger/5555/3180/400/%3F%3Fekil%204%20b.jpg

Şekil 3 a

http://photos1.blogger.com/blogger/5555/3180/400/%3F%3Fekil%204%20a.jpg

Panteizm,_Vahdet_i Vucut,Açık evren-Kapalı evren-Yokluk-hiçlik-Antimadde-Karamadde

yağmur
17-07-2011, 21:25
Dünyada nice diller var, nice diller. Ama hepsinde anlam bir...

http://facebookvideoindir.gen.tr/zaz-je-veux-turkce-ceviri-turkish-translation.html


Hadi birlikte özgürlüğü keşfedelim... ne güzel şarkı...

MAHARAJ
19-07-2011, 22:33
http://www.okyanusum.com/belgesel/uyanikligindan_uyan.html


UYKULU

Belli belirsiz bir şeyler var
Var mı, yok mu belli değil
Manasız bakıyorsun olanlara
Görüyorsun ama uykulu.

Bir şeyler olup bitiyor
Ama nasıl, neden, niçin?
Bir anlamı var gibi sanki
Farkındasın ama uykulu.

Bazen her şey gerçek
Bazen sanki bir rüya
Ne olduğunu bilemedin
Yaşıyorsun ama uykulu.

Çalışırsın gündüz, gece
Tasalanırsın her şeye
Bu yolculuk uzun gibi
Yürüyorsun ama uykulu.

Anlamadın bir şey buradan
Geldin, geçiyorsun yaşamadan
Kimsin? Nesin? Hiç bilmeden.
Uyanır mi insan, Dost değmeden?

Gerçeklerle Yüzleşmek

selçuk efendi
22-07-2011, 08:45
'Aşk'ın başlangıcı, en çekici ve sahte aşıkların elendiği aşamadır çünkü insan burada, genellikle, karşısındakini pek tanımadığı için uydurur ve hayalini, aslında kendini sever bir anlamda, bir başkasının aynasında. Bunu, Allah'la ilgili hakiki bilgilerde de yaparız biz zavallı insanoğulları; alır o bilgileri, aczimiz ve korkumuzla uydurduğumuz tanrımıza giydiririz...

MAHARAJ
23-07-2011, 13:18
'Aşk'ın başlangıcı, en çekici ve sahte aşıkların elendiği aşamadır çünkü insan burada, genellikle, karşısındakini pek tanımadığı için uydurur ve hayalini, aslında kendini sever bir anlamda, bir başkasının aynasında. Bunu, Allah'la ilgili hakiki bilgilerde de yaparız biz zavallı insanoğulları; alır o bilgileri, aczimiz ve korkumuzla uydurduğumuz tanrımıza giydiririz...

Aşk O'dur, Aşık O'dur, Aşık olunanda O'dur. Mesele bu gerçeği farkedebilmek hem Aşık hem maşuk olabilmektir, ve dahi Aşk olabilmektir. Kendimizi O'nun varlığı yanı sıra var kabul ettiğimiz sürece ''heva ve hevesini hayalinde tanrı edineni gördün mü'' ayetini defalarca okumalıyız ki ötedeki zannı bizden kalksın varlığın Öz'ü olan Allah aşikar olsun, ''her nereye bakarsanız Allah'ın yüzü oradadır'' ayeti yaşanır hale gelsin.

filozof1001
23-07-2011, 16:03
[QUOTE=yağmur;6141586]öğrendim…

Kader sandığımız şeyin yaptığımız seçimlerden ibaret olduğunu öğrendim…
İnsanın kendisini değiştirmesi bile ne kadar zorken, karşımdakini değiştirmeye çalışmamayı, kabul edemediğim yerde çekip gitmeyi öğrendim…
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmeyi öğrendim…
Gerçek bir gelecek için geçmişi affetmeyi öğrendim…
Aslında sadece affetmeyi öğrendim, herşeyden önce kendini affedebilmeyi…
İlk aşkımın aslında çocukluk aşkım olduğunu, her son sandığım aşkımın da aslında son aşkım olmadığını, insanın defalarca aşık olabileceğini öğrendim…
Aşkın ömrünün kelebek ömrü kadar olduğunu, onun da genellikle pamuk ipliğine bağlı olduğunu öğrendim…
Aşkın en ızdırap vereninin bile aşksız kalmaktan daha az acıttığını öğrendim…
Birini gerçekten sevmenin onu özgür bırakmak olduğunu öğrendim… Kimseyi sevgiye mahkum etmemeyi öğrendim…
Ne kadar başarılı, zengin olursak olalım en büyük başarının kalpten sevebilmek, en büyük zenginliğin sevdiğin kadar sevilmek olduğunu öğrendim…
Hayatta mucizelerin var olduğunu ama mucizeyi beklerken hayatı ıskalamamak gerektiğini öğrendim…
Annemin nasihatlarının ne kadar doğru olduğunu, gerçekten kaşların küsebileceğini ve bir tel beyaz saçı kopardığınızda 10 tanesinin, diğerinin cenazesine gelebileceğini öğrendim…
Pazartesinin rejime başlamak için doğru bir gün olmadığını öğrendim…
İnsanın en büyük yatırımının, kendisini geliştirmek için ve dost kazanmak için yaptığı olduğunu öğrendim…
Sağlıklı yaşamak için sağlığını kaybetmeyi beklememek gerektiğini öğrendim…
Sürekli aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemenin delilik olduğunu öğrendim…
Tek başarısızlığın denememek, hayal kurmamak ve cesaret etmemek olduğunu öğrendim…
Hayatın küçük oynayamayacak kadar kısa olduğunu ve büyük hayaller kurmayı öğrendim…
Malzemeleri ve doğru tarifi bilsenizde başarının tek doğru teşhisinin bitmiş sonuçlar olduğunu öğrendim…
Hayatta en önemli şeyin aile olduğunu ve bir gün daha fazla anne, baba diyebilmenin dünyalara bedel olduğunu öğrendim…
Hayatta “keşke”lerimi “iyiki” lerle değiştirmeyi öğrendim…
Sonunda ölüm olmadığı sürece, hiçbir şeye çok fazla üzülmemek gerektiğini, en büyük sandığımız acıların bile kalıcı olmadığını ve herşeye rağmen hayatın yaşamaya değer olduğunu öğrendim…
Siz hayattan neler öğrendiniz?

Cevaplama ihtiyacı hissetim..

Kader sandığımız şeyin yaptığımız seçimlerden ibaret olduğunu öğrendim..ifadesini açalım,

Eğer bu ifade görüp algılayabildiğim evrene aitse,dünyaya göz açtığınız anda varoluştaki durumunuz ne olacak?Afrikada açlıktan ölen bebek-çocuk,yada bedensel özürlü doğanlar,başka bir bakışla Hitler veya Cengizhan milyonlarca insanın kaderine hükmetmeleri, belli bir inanca sahip toplumdaki insanın inancını seçmesi ne kadar mümkün olabilir?özetle insanlar seçim yapabildiği sürece kendi kaderine yön verme kısmen de olsa hükmetme şansına sahiptir

_Başka bir bakış açısıyla doğadaki eko sistem ve beslenme zinciri insanoğlunun varolabilme mücadelesinde de benzeri bir kader döngüsünü oluşturmuştur,kabaca yüzyıllardır insanlar bir birbirini öldürerek besleniyor,

_Birbaşka bakışaçısı ise önceki yazınızda değindiğiniz beden ve ruh ve aslolanın ruh olması,İslam inancında Kalu_bela (ruhların imtihanı),Hristiyanlıktaki Vaftiz(ruhun temizlemesi),Musevilikte Adam_kadmon (Tasavvufta insanı_kamil (olgun insan-ermiş)olma ve yaratıcıya ulaşma yolundaki merhaleler,inançların temeli durumundaki Şamanizm de ise birbirine zıt iki varlığın(yeraltı-gök... aydınlık-karanlık) mücadelesinde insan bedeni ve ruhunun bu mücadelede tercihi ve rolü..örnekler çoğaltılabilir.

Daha fazla uzatmadan aklıma gelen cümle kader sandığımız şey belki bir gölge oyunudur..

İyi günler

yağmur
24-07-2011, 15:05
DOKSANA ON SIRRINI KESFEDiN

Bu hayatinizi değiştirecek.90/10 sırrı inanılmazdır! Çok azımız bunun farkındadır.
Sonuç Pek Çok insan gereksiz yere stresten, dertlerden, problemlerden ve bas ağrısından acı çekmektedir.

Bu sır nedir? Hayatin %10u, sizin başınıza gelenlerden oluşur. Hayatin diğer %90ina ise sizin bu başınıza gelenlere nasıl davrandığınızla karar verilir.

İnsanlar anlamsız şeyler söyler ve yaparlar. İnsanlar hasta olurlar. Arabalar bozulurlar. bir seyler olur, bütün planlarımızı alt üst eder. Trafikte bir sürücü canimizi sıkabilir v.s. Bu %10luk kısım tamamen bizim kontrolümüz dışında gerçekleşir.

diğer %90lik kısım farklıdır. diğer %90lik kısmı siz belirlersiniz. nasıl? Olaylara yaklaşımınızla!

Bir örnek verelim. Ailenizle kahvaltı yapıyorsunuz. Kızınız, kahve fincanına çarpıyor ve bir fincan kahve gömleğinizin üzerine dökülüyor. Biraz önce olan olay üzerinde hiçbir kontrolünüz yok


Sonradan olacaklar ise sizin davranışınıza göre belirlenecek.

Lanet ediyorsunuz. Kahveyi üzerinize döktüğü için kaba bir şekilde kızınızı azarlıyorsunuz. Kızınız üzülüyor ve ağlamaya başlıyor. kızınızı azarladıktan sonra esinize donuyor ve kahve fincanını masanın kenarına Çok yakın koyduğu için eleştiriyorsunuz. Bunu kısa bir sözlü tartışma takip ediyor. öfkeyle üst kata çıkıyor ve gömleğinizi değiştiriyorsunuz. Aşağıya indiğinizde kızınızı, ağlamaktan dolayı kahvaltısını bitirememiş ve okul için hazırlanamamış bir halde buluyorsunuz. Kızınız otobüsü kaçırıyor. Esinizin ise gitmek için hemen çıkması gerekiyor. Hemen aceleyle arabanıza koşuyorsunuz ve kızınızı okula bırakmak üzere hareket ediyorsunuz. Geç kaldığınız için, saatte 90 km hız sınırlaması olmasına rağmen saatte 120 km hızla gidiyorsunuz. 15 dakikalık gecikmeden ve hız limitini astığınız için ödediğiniz 90 TL lik trafik cezasından sonra okula ulaşıyorsunuz. Kızınız size Hoşça kal demeden binaya koşuyor. Ofise 20 dakika gecikmeyle geliyorsunuz ve evrak çantasını evde unuttuğunuzu anlıyorsunuz. Gününüz korkunç bir şekilde başladı! Devam ettikçe kötüleşiyor, daha da kötüleşiyor sanıyorsunuz. Eve gitmeyi dört gözle bekliyorsunuz. Eve ulaştığınızda esiniz ve kızınızla olan ilişkilerinizde araya sıkıştığınızı sanıyorsunuz.

Neden? Sabahleyin nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak!

Neden kotu bir gün geçirdiniz?

A) Kahve sebep oldu B) Kızınız sebep oldu C) Polis sebep oldu D) Siz sebep oldunuz

Cevap D şıkkı. Kahvenin dökülmesinde sizin bir kontrolünüz yoktu. Sizin gününüzün kotu geçmesine o 5 saniye içindeki davranışlarınız sebep oldu. Olabilecek ve olması gereken ise şöyleydi.

üzerinize kahve döküldü. Kızınız ağlamak üzere. Siz nazikçe Tamam tatlım, bir dahaki sefere biraz daha dikkatli olman gerek diyorsunuz. Havluyu kaptığınız gibi üst kata çıkıyorsunuz. gömleğinizi değiştirip, evrak çantasını aldıktan sonra Aşağıya iniyorsunuz ve ayni anda pencereden kızınızın otobüse bindiğini görüyorsunuz. Kızınız geri donup el sallıyor. Siz ve esiniz ise gitmek için birlikte çıkmadan önce öpüşüyorsunuz. 5 dakika önce ise geliyorsunuz ve çalışma arkadaşlarınıza neşeli bir şekilde selam veriyorsunuz. Patronunuz ne kadar güzel bir günde olduğunuz hakkında konuşuyor.

Farka bakin!

İki farklı senaryo. İkisi de ayni başladı. İkisi de farklı bitti. Neden? nasıl tepki verdiğinize bağlı olarak. Gerçekten olanların %10unda hiç bir kontrolünüz yok.

diğer %90i ise sizin tepkinizle belirlenir

JoNaThAn
25-07-2011, 00:46
Konu holografik evren ve evrenin işleyişi üzerine. O halde topicte izlenmesi gereken yol şu olmalıdır: Tartışmalar asla gerçekliği kanıtlanmamış, korku ve tehdit bariyerleriyle çevrelenmiş inançlar eşliğinde değil; bilhassa, sorgulayıcı ve bilimsel yorumları da içinde barındıran argümanlar eşliğinde olmalıdır.

Karanlık ve köhne düşüncelerin içine kurnazca çekilmeyin. Hatta bunu yapmaya çalışanlara konuşma hakkı dahi vermeyin. Burada kendi hayalimde yarattığım bir tanrıdan bahsedip, bu fikirlerimi destekleyecek argümanları asla reddedilemeyecek gerçeklermiş gibi sunsam tepkiniz ne olurdu? O halde "siz anlamazsınız, sorgulayamazsınız, o konulara giremezsiniz" diyenleri de gerektiği şekilde değerlendiriniz. Zira bu gereksiz kendinden eminliğin sonu yoktur.

Konunun özüyle ve can damarıyla direkt yakından alakası olduğunu düşündüğüm bu belgeseli burada paylaşayım. Bence birkaç kez izlenmesi gereken bir belgeseldir. Sicim teorisi ve fizikçilerin yorumlarını burada bulacaksınız. Şaşırtıcı, etkileyici ve şüpheye düşürücü argümanları bulacaksınız. Öte yandan bu kadar karmaşık bulguları, herkesin anlayabileceği kadar basite indirgeyerek sunan bir anlatım bulacaksınız; belgesel açıklamanın ardından, sayfanın altına doğru yer alıyor ve 9 ayrı parçadan oluşuyor.

The Elegant Universe:

http://tanrivarmi.blogspot.com/2010/08/elegant-universe-turkce-altyazili.html

filozof1001
25-07-2011, 12:30
Konu holografik evren ve evrenin işleyişi üzerine. O halde topicte izlenmesi gereken yol şu olmalıdır: Tartışmalar asla gerçekliği kanıtlanmamış, korku ve tehdit bariyerleriyle çevrelenmiş inançlar eşliğinde değil; bilhassa, sorgulayıcı ve bilimsel yorumları da içinde barındıran argümanlar eşliğinde olmalıdır.

Karanlık ve köhne düşüncelerin içine kurnazca çekilmeyin. Hatta bunu yapmaya çalışanlara konuşma hakkı dahi vermeyin. Burada kendi hayalimde yarattığım bir tanrıdan bahsedip, bu fikirlerimi destekleyecek argümanları asla reddedilemeyecek gerçeklermiş gibi sunsam tepkiniz ne olurdu? O halde "siz anlamazsınız, sorgulayamazsınız, o konulara giremezsiniz" diyenleri de gerektiği şekilde değerlendiriniz. Zira bu gereksiz kendinden eminliğin sonu yoktur.

Konunun özüyle ve can damarıyla direkt yakından alakası olduğunu düşündüğüm bu belgeseli burada paylaşayım. Bence birkaç kez izlenmesi gereken bir belgeseldir. Sicim teorisi ve fizikçilerin yorumlarını burada bulacaksınız. Şaşırtıcı, etkileyici ve şüpheye düşürücü argümanları bulacaksınız. Öte yandan bu kadar karmaşık bulguları, herkesin anlayabileceği kadar basite indirgeyerek sunan bir anlatım bulacaksınız; belgesel açıklamanın ardından, sayfanın altına doğru yer alıyor ve 9 ayrı parçadan oluşuyor.

The Elegant Universe:

http://tanrivarmi.blogspot.com/2010/08/elegant-universe-turkce-altyazili.html


Ne güzel özetlemişsiniz korku ve tehdit bariyerleri ile yönetilen dünyayı..

Saygılar

yağmur
26-07-2011, 11:48
Her sabah yeni bir gün doğarken, bir gün de eksilir ömürden;
her şafak bir hırsız gibidir elinde bir fenerle gelen!'
hayyam da böyle özetlemiş doğan ve batan, tekrar doğan ve tekrar batan, böylece sonsuza dek süren döngüyü. Barış ve huzur dolu. Aslında çoğumuz için hazırdır, neden bu kadar telaşla yaşadığımızın açıklaması. Ve çok da kolaydır o yanıt: hayat! hayat şartlarının bir dayatmasıdır çoğumuza göre içine düştüğümüz telaşın sebebi, kaynağı. aslında istemeyiz de, mecbur kalırız böyle.. 'geçim derdi' deriz. 'İnsanlar' deriz. 'oof' deriz. 'aah' deriz.
Şurası muhakkak ki; çoğumuz hayatı koşarcasına ve üstelik telaş içinde yaşıyoruz...


Sarı Lira Gibi Ömrümüz...

Yaşamak değil bizi bu telaş öldürecek,

Bırakın Paris'te ılık rüzgârlarla

Taratmayı saçlarımızı,

Sevgilimizle doyasıya sohbet bile edemedik biz,

Gözümüz saatte söyleştik hep,

Koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık.

Hep yetişilecek bir yerler vardı,

Aranacak adamlar, yapılacak işler,

Bir sonraki günün telaşı,

Bir öncekinin terine bulaştı,

Başkalarının hayatı bizimkini aştı,

Kör karanlıkta çalar saat sesi,

Kuşluk vakti kızarmış ekmek kokusu,

Veya yavuklu öpücüğü ile uyanma düşlerini,

Hababam erteledik,

20 li yaşlardan 30 lara kurduk saatin alarmını.

30 lardan 40 lara, sonra 50 lere

Öyle yanlış kurgulanmış ki hayat,

Kuşlukta uyuma imkanı sunduğunda size,

Artık uyku girmez oluyor gözlerinize,

Doyasıya söyleşmek, telaşsız sevişmek

İmkânına kavuştuğunuzda,

Söyleşecek sevişecek kimse kalmıyor yanınızda

Özenle yarına sakladığınız

Bir sarı lira gibi ömrünüz,

Vakti gelip te sandıktan çıkarttığınızda,

Birde bakıyorsunuz ki

Tedavülden kalkmış,,,,

.Can Dündar'ın ÖDÜNÇ HAYATLAR yazısından şiirleştiren:
Erel BLEDA

yağmur
27-07-2011, 11:39
HİÇBİR KARŞILAŞMA TESADÜF DEĞİLDİR

Hiçbir karşılaşma tesadüf değildir. Sadece karşılaşma tesadüf olmadığı gibi hiçbir hissediş, düşünüş, bakış, algılayış, seziş de öyle. Hatta bunların tersi de tesadüf değil.

Alışveriş yaptığımız market, yemek yediğimiz lokanta, su içtiğimiz çeşme, yürüdüğümüz kaldırım ve orada yanlarından birer yabancı olarak geçip gittiğimiz insanlar… Tesadüf gibi görünen karşılaşmalar, yolu sorduğumuz herhangi biri, hafifçe çarptığımız insan… Bize gülümseyen küçük bir çocuk, önümüzden aniden uçuveren kuş…

Gün boyu yaşadığımız en basit olay bile herhangi bir zihinsel, fiziksel, ruhsal ya da duygusal bir olayın tetikleyicisi olur. Küçük ya da büyük…

Bazen hiç hesapta olmayan durumların içine çekiliveririz. Hayal bile etmediğimiz olayları yaşarken buluruz kendimizi. Bir martı çığlığı, bir satıcı bağırışı, alır götürür bizi yıllarca ya da yollarca uzaklara…

Hem öğretmen hem de öğrenciyizdir her ilişkinin içinde. Doğduğumuz aile, gittiğimiz okullar, sıra arkadaşımız, sevgilimiz, eşimiz, çocuğumuz vs. Her ilişki, farklı bir yönümüzün aynasıdır. Ve bizler de onlar için birer aynayız.

Farkındalığımız yükseldikçe, durumları ve ilişkileri yaşarken, kendimizi ve yaşanılanları gözlemlemeye başlarız. Ve eğer yaşadıklarımıza yüksek idrakle bakabilmeyi başarırsak, o ilişki ya da durumu ne için yaşadığımızı kavrarız. Düğmelerimize en fazla basan insanlar, en iyi öğretmenlerimizdir. O ilişkide kurban olmadığımızı anlar, ilişkinin bize neyi öğretmeye çalıştığını kavrarsak, dersimizi alır ve yolumuza devam ederiz. Eğer bunu yapamazsak, o ilişkide ya da durum içinde tutsak olur, ya daha ağır durumlar yaşar ya da daha travmatik durumları (o dersi alıncaya, eksik yönümüzü tamamlayıncaya, kendimizi düzeltinceye kadar) tekrar takrar yaşamaya devam ederiz.

Bazen bazı insanların hayatına yalnızca etkileyen,tetikleyen olarak gireriz. Onların hayatlarında değiştirmesi gereken durumun düğmesine basar ve sessizce çekiliriz. Ve yüksek farkındalık içinde kalırsak, yaşanılan durumdan etkilenmeden, arkamıza bakmadan yolumuza devam ederiz.

Kısaca, en büyük düşmanımız en iyi dostumuzdur aslında. Çünkü bizde en büyük değişime neden olur genellikle. Ve her karşılaşma kutsaldır.

Yaşadığımız her durum, tanıştığımız her insan öğretmenimizdir. Ne kadar kısa sürede öğrenirsek öğrenmemiz gerekenleri, karmamızı çözüp, iç huzuruna, mutluluğa, ideal ilişkimize ve ruhsal eşimize kavuşuruz.

Bazen hayatımıza giren öyle insanlar olur ki; onların belli amaca hizmet etmek, bize bir ders vermek, kim olduğumuzu ya da olmak istediğimizi bulmamıza yardım etmek için bizimle olduklarını yüreğimizin derinliklerinde hissederiz.

Bu insanların kim olacağını asla önceden kestiremezsiniz; belki oda arkadaşınız, komşunuz, profesörünüz, uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınız, sevgiliniz ya da belki de sadece göz göze geldiğiniz bir yabancı…

Her kim olursa olsun, o kader anında hayatınızın bir biçimde etkileneceğini bilirsiniz. Bazen de hayatınızda öyle olaylar yaşarsınız ki; o anda bu olaylar size korkunç, acı dolu, haksız gibi görünür.

Ancak fırtına dindikten sonra; bütün bu olayların üstesinden gelmemiş olsaydınız, asla potansiyelinizin, gücünüzün, azminizin ve yürekliliğinizin farkına varamayacağınızı anlarsınız.

Her olayın bir gerçekleşme nedeni vardır. Hiçbir şey tesadüfen, kötü ya da iyi şans nedeniyle gerçekleşmez. Hastalık, yaralanma ve deneyimsizlikler, ruhumuzun sınırlarını test eden olaylardır.

İster olaylar, ister hastalıklar, ister ilişkiler olsun, bu küçük testler olmasaydı hayat hiçbir yere varmayan düz ve sıkıcı bir yol gibi uzayıp giderdi. Güvenli ve rahat, ancak boş ve amaçsız…

Yaşamınızı, başarılarınızı ve düşüşlerinizi etkileyen insanlar, kimliğinizi yaratan insanlardır. Kötü deneyimler bile birilerinden öğrenilebilir. Bu dersler en zor, ancak büyük bir ihtimalle en önemli olanlardır.

Eğer biri sizi kırar, ihanet eder ya da üzerse, size güveni ve kalbinizi açtığınız birine karşı dikkatli olmayı öğrettikleri için onları AFFEDIN.

Eğer biri sizi severse, siz de bunun karşılığında onu KOŞULSUZ sevin; sadece onlar sizi sevdiği için değil, size sevmeyi ve onlar olmadan göremeyeceğiniz ya da hissedemeyeceğiniz şeylere kalbinizi ve gözlerinizi açmanızı öğrettikleri için.

Her günün tadını çıkarın. Her anın değerini bilin ve belki de tekrar yaşayamayacağınız bu andan alabileceğiniz en fazla şeyi almaya bakın.SİMDİ’nin Gucunu iliklerinize çekin.

Daha önce hiç konuşmadığınız insanlarla konuşun, ONLARI DİNLEYİN, aşık olun, zincirlerinizi kırın; YARGILAMAYIN ve gözünüzü zirveye dikin.

Oyunun kurallari şudur: ” Bilmek, kabullenmek, bağışlamak, dengelemek ve kendini sevgiyle acmak” OYUN BİTTİĞİNDE ŞAH VE PİYON AYNI KUTUYA KONULUR…

Evet dostlarım, oyun bittiğinde hepimiz BİR olup aynı yere gideceğiz öyle değil mi? Bize faydası olmayan geçmişde takılıp kalmanın bize hiç bir faydası yok.

ALINTI

filozof1001
27-07-2011, 13:02
HİÇBİR KARŞILAŞMA TESADÜF DEĞİLDİR

Hiçbir karşılaşma tesadüf değildir. Sadece karşılaşma tesadüf olmadığı gibi hiçbir hissediş, düşünüş, bakış, algılayış, seziş de öyle. Hatta bunların tersi de tesadüf değil.

Alışveriş yaptığımız market, yemek yediğimiz lokanta, su içtiğimiz çeşme, yürüdüğümüz kaldırım ve orada yanlarından birer yabancı olarak geçip gittiğimiz insanlar… Tesadüf gibi görünen karşılaşmalar, yolu sorduğumuz herhangi biri, hafifçe çarptığımız insan… Bize gülümseyen küçük bir çocuk, önümüzden aniden uçuveren kuş…

Gün boyu yaşadığımız en basit olay bile herhangi bir zihinsel, fiziksel, ruhsal ya da duygusal bir olayın tetikleyicisi olur. Küçük ya da büyük…

Bazen hiç hesapta olmayan durumların içine çekiliveririz. Hayal bile etmediğimiz olayları yaşarken buluruz kendimizi. Bir martı çığlığı, bir satıcı bağırışı, alır götürür bizi yıllarca ya da yollarca uzaklara…

Hem öğretmen hem de öğrenciyizdir her ilişkinin içinde. Doğduğumuz aile, gittiğimiz okullar, sıra arkadaşımız, sevgilimiz, eşimiz, çocuğumuz vs. Her ilişki, farklı bir yönümüzün aynasıdır. Ve bizler de onlar için birer aynayız.

Farkındalığımız yükseldikçe, durumları ve ilişkileri yaşarken, kendimizi ve yaşanılanları gözlemlemeye başlarız. Ve eğer yaşadıklarımıza yüksek idrakle bakabilmeyi başarırsak, o ilişki ya da durumu ne için yaşadığımızı kavrarız. Düğmelerimize en fazla basan insanlar, en iyi öğretmenlerimizdir. O ilişkide kurban olmadığımızı anlar, ilişkinin bize neyi öğretmeye çalıştığını kavrarsak, dersimizi alır ve yolumuza devam ederiz. Eğer bunu yapamazsak, o ilişkide ya da durum içinde tutsak olur, ya daha ağır durumlar yaşar ya da daha travmatik durumları (o dersi alıncaya, eksik yönümüzü tamamlayıncaya, kendimizi düzeltinceye kadar) tekrar takrar yaşamaya devam ederiz.

Bazen bazı insanların hayatına yalnızca etkileyen,tetikleyen olarak gireriz. Onların hayatlarında değiştirmesi gereken durumun düğmesine basar ve sessizce çekiliriz. Ve yüksek farkındalık içinde kalırsak, yaşanılan durumdan etkilenmeden, arkamıza bakmadan yolumuza devam ederiz.

Kısaca, en büyük düşmanımız en iyi dostumuzdur aslında. Çünkü bizde en büyük değişime neden olur genellikle. Ve her karşılaşma kutsaldır.

Yaşadığımız her durum, tanıştığımız her insan öğretmenimizdir. Ne kadar kısa sürede öğrenirsek öğrenmemiz gerekenleri, karmamızı çözüp, iç huzuruna, mutluluğa, ideal ilişkimize ve ruhsal eşimize kavuşuruz.

Bazen hayatımıza giren öyle insanlar olur ki; onların belli amaca hizmet etmek, bize bir ders vermek, kim olduğumuzu ya da olmak istediğimizi bulmamıza yardım etmek için bizimle olduklarını yüreğimizin derinliklerinde hissederiz.

Bu insanların kim olacağını asla önceden kestiremezsiniz; belki oda arkadaşınız, komşunuz, profesörünüz, uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınız, sevgiliniz ya da belki de sadece göz göze geldiğiniz bir yabancı…

Her kim olursa olsun, o kader anında hayatınızın bir biçimde etkileneceğini bilirsiniz. Bazen de hayatınızda öyle olaylar yaşarsınız ki; o anda bu olaylar size korkunç, acı dolu, haksız gibi görünür.

Ancak fırtına dindikten sonra; bütün bu olayların üstesinden gelmemiş olsaydınız, asla potansiyelinizin, gücünüzün, azminizin ve yürekliliğinizin farkına varamayacağınızı anlarsınız.

Her olayın bir gerçekleşme nedeni vardır. Hiçbir şey tesadüfen, kötü ya da iyi şans nedeniyle gerçekleşmez. Hastalık, yaralanma ve deneyimsizlikler, ruhumuzun sınırlarını test eden olaylardır.

İster olaylar, ister hastalıklar, ister ilişkiler olsun, bu küçük testler olmasaydı hayat hiçbir yere varmayan düz ve sıkıcı bir yol gibi uzayıp giderdi. Güvenli ve rahat, ancak boş ve amaçsız…

Yaşamınızı, başarılarınızı ve düşüşlerinizi etkileyen insanlar, kimliğinizi yaratan insanlardır. Kötü deneyimler bile birilerinden öğrenilebilir. Bu dersler en zor, ancak büyük bir ihtimalle en önemli olanlardır.

Eğer biri sizi kırar, ihanet eder ya da üzerse, size güveni ve kalbinizi açtığınız birine karşı dikkatli olmayı öğrettikleri için onları AFFEDIN.

Eğer biri sizi severse, siz de bunun karşılığında onu KOŞULSUZ sevin; sadece onlar sizi sevdiği için değil, size sevmeyi ve onlar olmadan göremeyeceğiniz ya da hissedemeyeceğiniz şeylere kalbinizi ve gözlerinizi açmanızı öğrettikleri için.

Her günün tadını çıkarın. Her anın değerini bilin ve belki de tekrar yaşayamayacağınız bu andan alabileceğiniz en fazla şeyi almaya bakın.SİMDİ’nin Gucunu iliklerinize çekin.

Daha önce hiç konuşmadığınız insanlarla konuşun, ONLARI DİNLEYİN, aşık olun, zincirlerinizi kırın; YARGILAMAYIN ve gözünüzü zirveye dikin.

Oyunun kurallari şudur: ” Bilmek, kabullenmek, bağışlamak, dengelemek ve kendini sevgiyle acmak” OYUN BİTTİĞİNDE ŞAH VE PİYON AYNI KUTUYA KONULUR…

Evet dostlarım, oyun bittiğinde hepimiz BİR olup aynı yere gideceğiz öyle değil mi? Bize faydası olmayan geçmişde takılıp kalmanın bize hiç bir faydası yok.

ALINTI

Şans ve tesadüf kelimeleri türeyip varolup bir anlam ifade ediyorsa bu kelimelere inanmamak bir çelişki,
Kelimeler etki eden evrenin çekim gücünden bahsedilebilir,korktuğun şeyin sürekli başına gelmesi gibi,pozitif veya negatif enerjinin etkileri gibi,başka bir ifade ile elektromanyetik bir çağırım süreci yani dua,isteme,moda tabiriyle evrene mesaj gönderme,insan bu etkileşimlerle kısmen bir yaratım sürecine girse dahi bu sınırlıdır,birçok buluş , yıldıran deneyler ve zihinsel sürecin sonunda tesadüf kelimesi ile birlikte anılmıştır, olmuştur,binlerce insan sayısal loto oynar,ister ama birkaç kişiye çıkar,ve bunlar şanslı değil talihli olarak anılır,
_Geçmişe takılmamak konusunda o kadar çok nasihat oluyor ki ilgimi çekti,peki neden tedavilerde hipnozla geçmişe götürme gereği hissediliyor,çünkü bir boşluk,karanlık,korku yada özlem vs. var,geçmişi hatırlamak konusunda tarih yazıyoruz,3000 yıl önce ölen firavunun nasıl öldüğünü ortaya çıkarıyoruz,insanoğlu geçmişini aydınlatmak ihtiyacı duyuyor,bu manada geçmişini aydınlatana,barışana ve kabullenene kadar takılı kalmak insanın bireysel huzuru dolayısıyla toplumların huzuru açısından gerekli görünüyor,bu tutum içinde günümüzde benimsenen geçmişle yaşamamak,gelecekle anımızı karartmadan şimdiyi yaşamaya gayret içinde bir denge oluşturabilmek,aslında zamanın boyutunun olmadığını geçmiş-gelecek diye birşey de yoksa herşey bir an...
sonuç itibari ile herşey evrensel bir çekimle gelişim sürecinde ...

Yazılarınıza kasıtlı eleştiri getirdiğimi düşünebilirsiniz,genellikle eleştiren ve sorgulayan bir yapıyla iletişim kuruyorum,bir de son dönemlerde bu şekilde yazılar çok arttı,insanını kendi kaderini tayinle tanrılaştıran mevcut dünya yönetim sisteminde aşırı hırslı,kendinden uzak insanların yetişmesine neden olabiliyor,burada da denge devreye giriyor,bazen evrene teslim olmak,onu dinleyebilmek,görebilmek hissi eşliğinde kendini bulabilmek..Bir önek vereyim bu konuda Ferrasini satan adam diye kitap çıktı milyonlar sattı,halbuki kitap bizim tasavvuf anlayışımızdan kırıntılar ihtiva ediyor..


İyi günler

yağmur
28-07-2011, 15:09
Bir çok kimse konu affetmek olunca, “hayır, affetmeyeceğim, bütün bunları bana yapanı nasıl affederim” der. Halbuki bilmezler ki, affetmeyi o kişi hak ettiği için yapmayız, o kişiyi affetmediğimiz durumda bizde yarattığı enerji blokajını temizlemek, o duygunun bizde yarattığı tutsaklıktan özgürleşmek için yaparız.


Affetme sırttaki bir küfe gibidir. Ancak sevgiye dönüştüğünde boşalabilir. İşte, geçmişimizde kızdığımız her olay ve kişileri, affetmediğimiz sürece sırtımızdaki küfelerde taşıyoruz. Onları affetmek demek, kendi yüklerimizden kurtulmak demektir. Bıraktığımız her öfke için Evren'de tek bir karşılık vardır, o da sevgi.

Birini affedememe nedenimiz, o kişinin bizim korkularımızı tetiklemesindendir.

Günde bir kere düzenli olarak korkularınızı çalıştığınızda, korkularınız her geçen gün dozu azalarak bitecek ve böylece o kişiyi affetmeniz kendiliğinden kolaylaşacak, hatta kendiliğinden olmuş olacak.

Affettirmeyen korkudur.
Birini "asla affedemem" diyorsanız, o kişi sizin korkularınızı tetiklemektedir.

O kişinin sizde hangi korkuları harekete geçirdiğini bulup düzenli çalışın. Bakın o zaman en "affedemem" dediğiniz kişiyi bile nasıl kolay affedebileceksiniz. Affetmek, o kişiyi onaylamak, "Oh ne iyi yaptın, iyi ki yaptın" demek değildir. Ona gidip sarılıp "Canım bak, ben seni affettim biliyor musun" demek hiç değildir. Zaten bunları yapmayın.

Affetmek, içte olan bir harekettir; içte dönen ve yaşanan bir enerjidir.

Affetmek, kendi yolunuzu açmak, sırtınızdaki yükleri bırakmak, kendi hayrınıza bir adım atmak demektir çünkü affetmediğiniz her bir an, siz kendi sırtınızdaki o yükü taşımaya devam ediyorsunuz demektir.

Affetmek, kendini sevmek demektir.

Aslında önce kendimizi affetmeyiz. “Nasıl bu duruma izin verdim?”,” nasıl bunu göremedim diye?” Kızgınlığımız önce kendimizedir. Ama bunu çoğu zaman göremeyiz, ya da görüp kabul edemeyiz. Çünkü kabul etmek bize büyük bir acı verir. Kabul edilmemiş durumda kabuk bağlamış bir yara vardır. Yara iyileşmiş gözükür, ama iyileşmemiştir. Üstü kapatılmıştır. Yarayı iyileştirmek için açıp temizlemek gerekir. Bu da kabul edip affetmekle olur. Affetmek, yüzyüze görüşüp, düşündüğümüzü ona söyleyip yarayı iyileştirmeyle olabilir. Biz buna “clearing” –temizlik yapmak- diyoruz. Bu temizliği yaptığınızda çok hafiflemiş hissedersiniz kendinizi, adeta kuş gibi olursunuz. Ama sevgiyle yapmalısınız bu temizliği ve haklı olmaya çalışmaksızın yapmalısınız. Niyetiniz, “kazan-kazan” olmalı. Ben iyileşeceğim, o da iyileşecek, ben özgürleşeceğim, o da özgürleşecek gibi.
Eğer o kişi ile yüz yüze temizlik yapma şansınız yok ise, -ölmüş ya da çok uzakta olabilir ya da bir şekilde yüz yüze yapmak istemiyor olabilirsiniz- affetme rituelini şu şekilde yapabilirsiniz: Sessiz bir bir ortamda gözlerinizi kapatın; 3 derin nefes alın ve sanki o karşınızdaymışçasına yüreğinizde hissedin. Resmedin onu karşınızda ve söyle deyin: “Bilerek ya da bilmeyerek beni üzdüğün ya da bana zarar verdiğin her şey için seni affediyorum”. Sevgiyle yapın bu affetmeyi, bilin ki affettiğiniz her durum aynı zamanda kendi iyiliğiniz için de olacak. Bir de kendinizi affedin: bunu da söyle yapabilirsiniz. “Bilerek ya da bilmeyerek seni üzdüğüm ya da sana zarar verdiğim her şey için kendimi affediyorum”.
Bu affetmeleri çok içten yaptığınızda çok büyük hafiflemeler ve özgürleşmeler hissedeceksiniz ve yaşamınızda çok büyük atılımlar yapacaksınız, buna inanın. Hedeflerimize varabilmemiz, düşlerimizin peşinden gitmemiz, yaratıcı ve başarılı olmamız için serbest bırakmalıyız kendimizi. Akmamıza izin vermeliyiz. İçimizdeki, özgür gücü harekete geçirmeliyiz.
Kendinizi ve başkalarını affederek özgürce hedeflerimize koşabiliriz...
Newsweek'in haberine göre, uzun yaşamın ilk anahtarı affedici olmak.
İnsanın ruh haliyle sağlığı arasında bir bağ olduğunu belirten haftalık Newsweek dergisi, birini affedememenin vücuda verdiği zararları şöyle sıralıyor:

"Kortizol hormonu seviyesi artar. Kalp hastalıkları, nörolojik bozukluk ve hafıza kaybı riski büyür."

Affet, Sağlıklı ve Uzun Yaşa!

filozof1001
28-07-2011, 17:55
Bir çok kimse konu affetmek olunca, “hayır, affetmeyeceğim, bütün bunları bana yapanı nasıl affederim” der. Halbuki bilmezler ki, affetmeyi o kişi hak ettiği için yapmayız, o kişiyi affetmediğimiz durumda bizde yarattığı enerji blokajını temizlemek, o duygunun bizde yarattığı tutsaklıktan özgürleşmek için yaparız.


Affetme sırttaki bir küfe gibidir. Ancak sevgiye dönüştüğünde boşalabilir. İşte, geçmişimizde kızdığımız her olay ve kişileri, affetmediğimiz sürece sırtımızdaki küfelerde taşıyoruz. Onları affetmek demek, kendi yüklerimizden kurtulmak demektir. Bıraktığımız her öfke için Evren'de tek bir karşılık vardır, o da sevgi.

Birini affedememe nedenimiz, o kişinin bizim korkularımızı tetiklemesindendir.

Günde bir kere düzenli olarak korkularınızı çalıştığınızda, korkularınız her geçen gün dozu azalarak bitecek ve böylece o kişiyi affetmeniz kendiliğinden kolaylaşacak, hatta kendiliğinden olmuş olacak.

Affettirmeyen korkudur.
Birini "asla affedemem" diyorsanız, o kişi sizin korkularınızı tetiklemektedir.

O kişinin sizde hangi korkuları harekete geçirdiğini bulup düzenli çalışın. Bakın o zaman en "affedemem" dediğiniz kişiyi bile nasıl kolay affedebileceksiniz. Affetmek, o kişiyi onaylamak, "Oh ne iyi yaptın, iyi ki yaptın" demek değildir. Ona gidip sarılıp "Canım bak, ben seni affettim biliyor musun" demek hiç değildir. Zaten bunları yapmayın.

Affetmek, içte olan bir harekettir; içte dönen ve yaşanan bir enerjidir.

Affetmek, kendi yolunuzu açmak, sırtınızdaki yükleri bırakmak, kendi hayrınıza bir adım atmak demektir çünkü affetmediğiniz her bir an, siz kendi sırtınızdaki o yükü taşımaya devam ediyorsunuz demektir.

Affetmek, kendini sevmek demektir.

Aslında önce kendimizi affetmeyiz. “Nasıl bu duruma izin verdim?”,” nasıl bunu göremedim diye?” Kızgınlığımız önce kendimizedir. Ama bunu çoğu zaman göremeyiz, ya da görüp kabul edemeyiz. Çünkü kabul etmek bize büyük bir acı verir. Kabul edilmemiş durumda kabuk bağlamış bir yara vardır. Yara iyileşmiş gözükür, ama iyileşmemiştir. Üstü kapatılmıştır. Yarayı iyileştirmek için açıp temizlemek gerekir. Bu da kabul edip affetmekle olur. Affetmek, yüzyüze görüşüp, düşündüğümüzü ona söyleyip yarayı iyileştirmeyle olabilir. Biz buna “clearing” –temizlik yapmak- diyoruz. Bu temizliği yaptığınızda çok hafiflemiş hissedersiniz kendinizi, adeta kuş gibi olursunuz. Ama sevgiyle yapmalısınız bu temizliği ve haklı olmaya çalışmaksızın yapmalısınız. Niyetiniz, “kazan-kazan” olmalı. Ben iyileşeceğim, o da iyileşecek, ben özgürleşeceğim, o da özgürleşecek gibi.
Eğer o kişi ile yüz yüze temizlik yapma şansınız yok ise, -ölmüş ya da çok uzakta olabilir ya da bir şekilde yüz yüze yapmak istemiyor olabilirsiniz- affetme rituelini şu şekilde yapabilirsiniz: Sessiz bir bir ortamda gözlerinizi kapatın; 3 derin nefes alın ve sanki o karşınızdaymışçasına yüreğinizde hissedin. Resmedin onu karşınızda ve söyle deyin: “Bilerek ya da bilmeyerek beni üzdüğün ya da bana zarar verdiğin her şey için seni affediyorum”. Sevgiyle yapın bu affetmeyi, bilin ki affettiğiniz her durum aynı zamanda kendi iyiliğiniz için de olacak. Bir de kendinizi affedin: bunu da söyle yapabilirsiniz. “Bilerek ya da bilmeyerek seni üzdüğüm ya da sana zarar verdiğim her şey için kendimi affediyorum”.
Bu affetmeleri çok içten yaptığınızda çok büyük hafiflemeler ve özgürleşmeler hissedeceksiniz ve yaşamınızda çok büyük atılımlar yapacaksınız, buna inanın. Hedeflerimize varabilmemiz, düşlerimizin peşinden gitmemiz, yaratıcı ve başarılı olmamız için serbest bırakmalıyız kendimizi. Akmamıza izin vermeliyiz. İçimizdeki, özgür gücü harekete geçirmeliyiz.
Kendinizi ve başkalarını affederek özgürce hedeflerimize koşabiliriz...
Newsweek'in haberine göre, uzun yaşamın ilk anahtarı affedici olmak.
İnsanın ruh haliyle sağlığı arasında bir bağ olduğunu belirten haftalık Newsweek dergisi, birini affedememenin vücuda verdiği zararları şöyle sıralıyor:

"Kortizol hormonu seviyesi artar. Kalp hastalıkları, nörolojik bozukluk ve hafıza kaybı riski büyür."

Affet, Sağlıklı ve Uzun Yaşa!



Ortada affedilmesi gereken bir durum varsa karşı tarafın bize verdiği maddi manevi zarar telafi edilmeden bu şekildeki tavır kendini kandırmaktır,insanlığın gelişmine olumsuz etki yapar,bence öncelikli ihtiyaç insanın özür dileme,gönül alma ve özeleştiri yapabilme yönündeki davranışlarının geliştirilmesi olmalıdır...

iyi günler

cengaver
29-07-2011, 15:02
Topik müdavimleri,okumayanlara Paulo Coelho Elif tavsiye ederim

yağmur
29-07-2011, 17:20
HOLOGRAFİK EVREN: Davit Bohm'un evrenin holografik yapıya sahip olduğu iddiası, atomaltı parçacıkları araştırması sırasında başladı. Kuantum fizikçilerinin şaşırtıcı gerçeği, maddenin bölünebilir en küçük parçasına geldiğiniz zaman, ulaştığınız, parçanın normal davranış göstermediğidir. Çoğumuz elektronun, çekirdeğin etrafında dolaşan minicik bir küre olduğunu düşünürüz. Fakat gerçek bu değildir!. Elektron bazen parçacık davranışı gösterebilir, ancak en-boy-derinlik gibi hiç bir ölçümlemeğe gelmez.Yani bildiğimiz objelerden değildir. Fizikçilerin diğer bir keşfi de elektronun gerek parçacık, gerekse dalga özelliği gösterdiğidir. Bir elektronu kapalı bir televizyon ekranına yönlendirirseniz küçük ışık noktası elde edersiniz. Bu onun parçacık özelliğindendir ama tek özelliği de değildir. Aynı zamanda enerji bulutu şeklinde uzayda dağılan bir dalga gibi de davranır. Hiç bir parçacığın yapamayacağı şekilde, iki deliği olan bir engelden, ikisinden de aynı anda geçebilir. Elektronlar birbirleriyle çarpıştıklarında girişim örnekleri meydana getirirler. Yani hem parça hem de dalga özelliği gösterirler. Bu bukalemun özelliği bütün atomaltı parçacıkları için geçerlidir. Daha önce yanlız dalga hareketi gösterdiği zannedilen herşey içinde geçerlidir. Gama ışınları, X ışınları, radyo dalgaları gibi. Hepsi dalga ve parçacık özelliği gösterir. Bu iki özelliği gösteren şeylere fizikçiler "Kuanta" demektedirler ve evrenin ana dolgusunun olduğuna inanmaktadırlar. Belki de en hayret verici olay kuantanın sadece, bizim baktığımız zaman parçacık özelliği göstermesidir. Fizikçiler, elektronun bakılmadığı zaman, daima dalga hareketi gösterdiğini deneyle bulmuşlardır. Bir yılanın çölde kum üzerinde gittiği gibi, düz hareket ettiğini sandığımız şeylerin aslında, dalga hareketi yaptığını düşünün. Fizikçi Nick Herbert, dünyayı, sadece baktığımız zaman madde görüntüsü veren, aslında durmaksızın akan bir dalga çorbası olarak ifade etmektedir. Bohm'un bulduğu en enteresan hâllerden biri de bağımsız görünen atomaltı parçacıkların birbirleri ile ilişkisidir. Kuantum fizikğinin kurucu babalarından Neils Bohr, atomaltı parçacıkların sadece bir gözlemci tarafından izlendiğinde meydana çıktığına göre, parçacıkların özellikleri ve karakteristikleri hakkında görüş bildirmek anlamsızdır sonucunu çıkarttı. Elektronların gözlemci olmadan da var olduğunu baz aldı. Bu bazla atomaltı parçacıkların bilimle açıklanmayı bekleyen bir boyutu olduğunu keşfetti. Bu duruma "KUANTUM POTANSİYELİ" adını verdi. Bütün uzayda mevcut olduğunu; yer çekimi ile manyetik sahaların aksine, etkisinin uzaklıkla azalmadığını ortaya koydu.



Kuantum potansiyeli, parçaların tüm tarafından organize edildiğini söyler!.Bohm, atomaltı parçacıkların bağımsız olmadıklarını söylemekten öte; görünmez herşeyi düzenleyen bir sistemin varlığına öncelik verdi. Bu, plazmadaki ve süper iletkenlikteki elektronların hareketlerini açıkladığı gibi, ilişkilerini de göstermektedir. Yani Kuantum Potansiyel, elektronların gelişi güzel dağılmadığını, kendi başına hareket eden bireylerin oluşturduğu bir pazar kalabalığı gibi değil, organize bir bale dansı gibi olduğunu açıklamaya çalışır. Parçaların, birleşerek meydana getirdiği bir makine değil, yaşayan bir organizmanın, bütünlüğünü oluşturan parçaları görür. İlginç bir sonuç da, Bohm'un kuantum fiziği açıklamasına göre; atomaltı parçacıklarında sâbit bir yer söz konusu olmayacağı için uzayda her yer eşittir ve herhangi birşeyi başkasından ayırmak imkansızdır. Gerçekten Kuantum Potansiyeli uzayda geçerli olduğuna göre, bütün parçacıklar, mekânsız olarak birbiri ile ilişkidedir. Ve evrende sonsuz sayıda sınıflandırılabilecek düzen hiyerarşisi olabileceğini söyledi. Bundan dolayı da, düzensizlik dediğimiz dağılımların dahi, belki de çok yüksek seviyede, bizim bilmediğimiz bir düzenin parçası olabileceğini açıkladı.

Hologramı inceledikçe, holografik film üzerindeki girişimlerin, düzensiz gibi görünmesine rağmen gizli bir düzen içerdiğini buldu. Bohm, düşündükçe daha çok ikna oldu ve evrenin akan dev bir hologram olduğu kanısına vardı. 1980`de de bu görüşlerini açıklayan "WHOLENESS AND THE IMPLICATE ORDER" adlı kitabı ile bu görüşlerini açıkladı. Bohm'un en önemli tesbitlerinden biri ise, günlük yaşamımızın gerçekte bir holografik görüntü olduğu idi!. Mevcûdiyetin derinliklerindeki gizli iradeyi vurgulayarak, fizik dünyamızın görüntüleri ile objelerin doğumunun, bir holografik filimden, hologramın doğumuna benzediğini söyledi. Bu en derinde saklı gerçeğe "GİZLİ"; mevcut dünyamıza da "GÖRÜNÜR" düzen dedi. Böyle söyledi, çünkü evrendeki tüm şekillerin, bu görünür ve gizli gerçeklerin sonucu olduğunu gördü. Örneğin elektronların, uzayda her zaman var olmalarına rağmen, sadece incelendiklerinde ortaya çıkmalarını, bu gerçeğe bağladı. Holografik filmi de aynı şekilde gizli, hologramı da görünür; diye değerlendirebiliriz. Bu iki düzen arasındaki devamlı akış, parçacıkların, pozitronium atomunda nasıl şekil değiştirdiğini açıklamaktadır. Bu şekil değişiklikleri tek gibi görünebilir, örneğin, bir elektron gizli kısma geçerken; bir foton çözülüp, görünür hale gelip onun yerini alabilir. Bu da kuantanın bazen parçacık, bazen dalga özelliği göstermesinin açıklamasıdır. Hologram, statik bir görüntü olduğundan, evrendeki katlanıp açılmalardan meydana gelen dinamik hareketi, Bohm, "HOLOMOVEMENT" (holohareket) olarak adlandırdı. Atomaltı seviyedeki yetersizliği, holografik hareket açıklar. Bir şey holografik olarak organize edilirse, orada her türlü mekân anlayışı kalkar. Ayrıca holografik filmin küçük bir parçasının, tümdeki bilgiyi taşıması, bilginin de mekânsızca dağıldığını gösterir.

Kozmosta herşey, gizli iradenin kesintisiz holografik yapısı olduğundan; parçalardan söz etmek anlamsızdır!. Bu muslukları, ana kaynağın parçaları olarak anlatmaya benzer. Bu yüzden elektron, ilk temel madde değil; holohareketin bir görünüşüdür. Evrendeki herşey bir halının motifleri gibi TÜME bağlıdır. Einstein, uzay ve mekânın, birbirine bağlı olduğunu söylediği zaman dünya hayret etmişti. Bohm bu görüşü bir basamak daha yükseltti. Ve, "evrende herşey birbirinin devamı olarak süreklilik arzetmektedir" dedi. Bunu gözönüne alınca, herşey, aynı şeydir; "SOM, BÖLÜNMEZ, TEK"



Evrende, canlı-cansız ayırımı anlamsızdır. Hareketli ve hareketsiz maddeler ayrılamıyacak kadar iç içedir ve yaşam da evrenin bütünlüğü içinde sarmalanmıştır. Bilincin, yaşamın ve gerçekte herşeyin evrenin dokusunu oluşturması, şaşırtıcı sonuçlar verir. Hologramın bir parçasının, tümün özelliklerini içermesi gibi; eğer ulaşmasını bilirsek, baş parmağımızın ucunda Andromeda galaksisini bulabiliriz! Kleopatra ile Sezar'ın buluşmasını da! Prensipte, geçmiş ve gelecek, uzay ve zamanın, küçük bir kıvrımında yer almaktadır. Aynı şekilde, vücudumuzdaki her hücre, tüm kozmosu içerir. Her yağmur damlası ve her yaprak da!..

yağmur
29-07-2011, 18:59
Zihin Haritası Nedir?

Zihin Haritası, beynin tüm potansiyelini açığa çıkarmak için evrensel anahtarlar sağlayan g

üçlü bir grafik tekniğidir.

Zihin Haritası, beynin korteksindeki tüm alanları- sözcükler, görüntüler, sayılar, mantık,

ritim, renk ve uzamsal farkındalık - tek bir yöntemle güçlü bir biçimde devreye sokar.

Zihin Haritası, beynimizin düşündüğü gibi öğrenmemizi sağlayan etkili bir çalışma tekniğidir.

Zihin Haritası, aklımızda tutmamız gereken bilgiyi bütün olarak görmemizi sağlar.

Zihin Haritası, detayları daha iyi görmenizi sağlar.

Zihin Haritası, beynimizin hem sol hem de sağ bölümünü yani ikisini birden kullanmamızı sağlar.

Zihin Haritası, kelimeleri resme dönüştürmemizi sağlar. Böylece bilgiyi sürekli hatırlarız.

Zihin Haritası, düşüncelerimizin kağıda döküldüğü en somut ve en hızlı hatırlama tekniğidir.

Zihin Haritası, tasarımı ve şekilleri size ait olan bilgidir.



ZİHİN HARİTASININ FAYDALARI

• Size geniş bir konunun/alanın/problemin temanın hızlı ve tek sayfalık genel bir özetini sağlayacak

• Sizin bir strateji planlamanızı ve seçimler yapmanızı sağlar

• Size ne yöne gittiğinizi ve nerede bulunduğunuzu bildirecek

• Büyük miktarda veriyi tek bir sayfada toplayıp tutacak ve size bağlantılarla aralıkları gösterecek

• Yaratıcı yollar keşfetmek suretiyle hem hayal kurmayı hem de problem çözmeyi özendirecek

• Son derece etkili olmanıza olanak tanıyacak

• İncelenmesi, okunması, üzerinde düşünülmesi ve hatırlanması eğlenceli olacaktır.

yağmur
03-08-2011, 20:58
Birebir görüşmelerinizin etkili ve ikna edici olmasını istiyorsanız, hissederek ve samimi konuşun ve karşınızdakinin iki kaşının ortasına bakarak vermek istediğiniz temel mesajı söyleyin.Gözlerdeki manyetizmanız büyük bİr iletişim faktörüdür.Gözlerinizi her kırptığınızda manyetizma sıfırdan başlar.Usta iletişimci ve hipnotistler ve Liderler, uzun zaman göz kırpmadan durabilirler.
Ancak bunu yaparken , bazı insan tipleri de göz göze gelmekten hoşlanmazlar, rahatsız olurlar. Bunu da algılayabilmeniz/ hissedebilmeniz, hatırda tutmanız gerekir...

yağmur
03-08-2011, 21:08
Gören Gözlerimiz Değildir, Görüntü Beynimizde Oluşur

1-Dünyada yaşadığımız hayatın birer parçası olan tüm olaylar, insanlar, binalar, şehirler, arabalar, mevkiler, kısacası hayatımız boyunca gördüğümüz, tuttuğumuz, dokunduğumuz, kokladığımız, tattığımız, dinlediğimiz herşey, gerçekte beynimizde oluşan görüntü ve hislerdir.

2-Biz, bize verilen telkinle bunların, beynimizin dışındaki bir dünyada sabit olduklarını ve bizim bunların asıllarını gördüğümüzü, hissettiğimizi zannederiz. Oysa, biz hiçbir varlığın aslını asla göremeyiz ve bu varlıkların asıllarına asla dokunamayız. Kısacası bizim hayatımız boyunca madde sandığımız herşey aslında bir hayal olarak beynimizde meydana gelen görüntülerden oluşmaktadır.

3-Eğer dikkatlice düşünürseniz, gören, işiten, dokunan, düşünen ve şu anda ekrandaki bu yazıyı okuyan akıllı varlığın, sadece bir ruh olduğunu ve sanki bir tür perde üzerinde "madde" denen algıları seyrettiğini hissedebilirsiniz. Bunu kavrayan insan, insanlığın büyük bölümünü aldatan maddi dünya boyutundan uzaklaşıp, gerçek varlık boyutuna girmiş olur...

DIŞARIDA IŞIK YOKTUR!
Günümüzde bilim adamlarının son bilimsel bulgular ışığında vardıkları ilginç bir gerçek vardır: Dünyamız gerçekte zifiri karanlıktır. Çünkü bugün artık bilinmektedir ki, ışık tamamen subjektif bir kavramdır; yani insanların beyninde bir algı olarak oluşur.

Gerçekte dış dünyada ışık yoktur. Ne lambalarımız, ne araba farları, ne de en büyük ışık kaynağımız olarak bildiğimiz Güneş gerçekte ışık saçmaz. "Işık" dediğimiz algıya kaynaklık eden fotonlar, gözümüzün arkasındaki retina tabakasına düştüklerinde buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline çevrilirler. Biz de gerçekte fiziksel birer parçacık olan fotonları "ışık" olarak algılarız. Eğer gözümüzdeki hücreler fotonları "ısı parçacıkları" olarak algılasalardı, o zaman bizim için ışık, renk ve karanlık olarak adlandırdığımız kavramlar hiçbir zaman olmayacak, cisimlere baktığımızda onların sadece "sıcak" veya "soğuk" olduklarını hissedecektik.
Alıntı

yağmur
04-08-2011, 08:58
ŞİMDİ KENDİ GÖKYÜZÜNDE UÇMA ZAMANIDIR SİMURG EFSANESİ Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg (Zümrüd-ü Anka ya da batıda bilinen adıyla Phoenix), Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Bu kuşun özelliği gözyaşlarının şifalı olması ve yanarak kül olmak suretiyle ölmesi, sonra kendi küllerinden yeniden dirilmesidir. Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler. Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için ise yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş, hepsi birbirinden çetin yedi vadi... İstek, aşk, marifet, istisna, tevhid, hayret ve yokluk vadileri... Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş... "Aşk denizi"nden geçmişler önce...". "Ayrılık vadisi"nden uçmuşlar...". "Hırs ovası"nı aşıp, "kıskançlık gölü"ne sapmışlar... Kuşların kimi "Aşk denizi"ne dalmış, kimi "Ayrılık vadisi"nde kopmuş sürüden... Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle... Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp; Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış); Kartal, yükseklerdeki krallığını bırakamamış; Baykuş yıkıntılarını özlemiş; Balıkçıl kuşu bataklığını. Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış. Sonunda sırrı, sözcükler çözmüş: Farsça "si", "otuz" demektir... murg" ise "kuş"... Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki; "Simurg - otuz kuş" demekmiş. Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. 30 kuş, anlar ki, aradıkları sultan, kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur. Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız. Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...
Yazarı: Ferridün-i ATTAR

orwel1984
04-08-2011, 14:09
İnsanlar birikim miraslarını yazarak söyleyerek bu dünyaya bırakıp gidiyorlar, kalanlar bayrağı hep ileriye taşıyacaklar.

Einstain göremediği gerçeği başkaları görecek, sayın serenlerin aracılık ettiği makaleler de bir gün anlamsız kalabilir,

Beyin gücünün neler yapılabileceği hala bilinemiyor, bazı insanlar çok arzu ettikleri bir şeyi elde ettiklerinde şaşırabilirler acaba ne kadarı beyin gücüyle gerçekleşmiştir,

Kendi yaşadığımdan örnek verirsem rahmetli annem dalgınlıkla güzel bir eşyaya odaklanınca ya düşer ya durduğu yerde kırılırdı, küçük bebeklere bu şekilde bakmaması tavsiye edilirdi,

Ama genetik olmadığı kesin hiçbirimizde bu özellik yok, bir çok kişi nazar denenilen bu olayı bilir de bilimsel açıklamasını yapamaz.

yağmur
08-08-2011, 21:11
DİYAFRAM KULLANARAK NEFES ALMAYA BAŞLADIĞIMIZDA TÜM OLUMSUZLUKLAR NEDEN İYİLEŞEBİLİYOR?

Nefes alışverişlerini daimi olarak diyafram kullanarak gerçekleştirdiğinizde derin nefes alımı ve uzun kullanımı mümkün olur. Diyafram kasının bağlı olduğu abdominal sinirağı parasempatik sinir sistemini ve dolayısıyla sağ beyin lobunu aktive eder. Mutluluk hormonları daha fazla salınırlar. Kanın PH'ı alkali seviyeye gider. Soyut düşünceler ve bilinmeyene ilgi gelişir. Farklı konulara ilgi duydukça ilgi alanları, arkadaş tercihleri, okuduğu kitaplar ve izlediği film tercihleri değişir. Sağ beyin aktivasyonu ile daha fazlasının var olduğu inancı açığa çıkar. Kişi bolluk ve bereket anlayışı deneyimlemeye başlar. Hormon çalışma düzeyleri değişeceği için beslenme düzenide değişir. Hiç yemediği yiyeceklere ilgi duymaya başlar. Tüm vücut uyanmaya başladığında uyku düzeni ve biyo ritmi de değişir. Bir şey değişmiş ama herşeyi değiştirmeye başlamıştır. Kişi sadece diyafram nefesi kullanarak bütün bunların oluşacağına genellikle inanamaz.
Diyafram Kullanmaya başladığınızda hazımsızlık sorunlarınızın psikolojik ve bağırsak tembelliği anlamında iyileşebileceğini biliyormusunuz?
Çünkü diyafram kullanarak nefes alıp verdiğiniz her seferinde bağırsaklar üzerine sürekli bir masaj etkisi yaratarak düzenli çalışmalarını temin edecrsiniz. Abdominal bölgenin harekete geçirilmesi ile parasempatik sistem aktive edildiğinde tüm kabulsüzlikler ortadan kalkar ve buna bağlı psikolojik hazımsızlıkta iyileşir.

Mustafa Kartal

yağmur
10-08-2011, 21:44
Bir şey yaşıyorsan, yapıyorsan tam olmalıdır. Nasıl gerekiyorsa öyle yaşaman gerekir. Doğa bu konuda çok iyi bir öğretmendir. Yağmurda ıslanmak istediğinde sana ne gerekiyorsa verir. Çıplak ayak yağmurun ortasında dolaş; taşları, dikenleri ile ayağına batar acı çekebileceğini hatırlatır. Teninde dolaşan rüzgarı ile kuş olursun, mutluluktan uçabileceğini anlatır. Bedenine çarpan yağmur damlaları yüreğini hoplatır, yaşadığını anlarsın; seninde aşık olabileceğini anlatır. Yağmurda dolaşırsın, tamamen içindesindir. Doğa sana her şeyini sunar.

Aşıkken de tam yaşamalısın, ağla, üzül, berduş ol. Zaman olur ruhun kanatlanır ve bir zaman olur yüreğin büzüşür üzüntüden. Nasıl gerekiyorsa öyle yaşa. Bırak karşındaki sana yalanlar söylesin, oyunlar oynasın; bu senin sorunun değil ki. O eksik kalsın, sen tam yaşa;
aşık olma, aşk ol!

OSHO

yağmur
10-08-2011, 22:01
Toplu nefes kullanımı ve ortak niyetle paralel evrenlerde yolculuk

2000 yıl önce yazılmış Ölü Deniz Parşömenlerinde,1946 yılında keşfedildiğinde 8 kişilik bir araştırma grubu tarafından parşömenlerin sadece küçük bir kısmı tercüme edilebildi. Papirüs ve deri üzerine yazılmış 22,000 adet parça parşömenden ancak sadece paralel evrenler bilgisini veren Isaiah Parşömenleri bütün halinde bulunmuş ve yayınlanmıştır.

İsaiah etkisi bilgisinin geleneksel değerlendirmelerden ayrı düştüğü yer olayları lineer olarak görmesi, yani iyi zamanlardan önce kötü zamanlardan geçildiği bilgisidir. 1957 yılında Princeton’dan fizikçi Hugh Everett, hayatlarımızda her an, eş zamanlı olarak bir çok an, ihtimal ve sonuç olduğunu ve bunların hayatlarımızdaki her seçim için mevcut olduklarını ileri sürmüştür. Biz onların farkında olmasak bile hepsi aynı anda olmaktadır. Everett bunlara paralel ihtimaller adını vermiştir.

Bu değerlendirmeye göre birçok ihtimalin içinden sadece birine odaklandığımızda, bu bizim realitemiz haline gelmektedir. Bu şu demektir: geleceğimizle ilgili düşündüğümüz her ihtimal anı, şu anda hayatlarımızda yapmakta olduğumuz seçimlerin muhtemel sonuçları olabileceği gibi mümkün olan başka sonuçlara ulaşabilir.

Birçok açık bilinçli insan paralel realiteler arasında geçiş yapma kabiliyetine bilinçli ve bilinçsiz olarak sahipler. Bir çok önemli kahin binlerce yıl öncesinden vizyonlardaki ihtimalleri bizlere öngörü veya kehanet olarak vermişlerdi. Onlar bunu söylerken yaşamlarının bir adım ilerisinde hayatlarımızda hangi ihtimallerin rol oynadığını belirleme bilimini de verdiler. Birçok kehanetin gerçekleştiğini gördük. Bu anlayışla bakarsak bize göre gerçekleşmediğini düşündüğümüz kehanetlerin, paralel evrenlerde gerçekleştiğini bilebiliriz. Yeni ihtimallere ilerlememize neden olan seçimleri yaptığımızda paralel evrenleri deneyimleriz.

Geleneksel nefes çalışmaları, dinler ve kuantum fiziğinin paralel evrenler anlayışının bizde uyandırdığı izlenime göre anlamamız gereken kendi realitemizi yarattığımızdır.Hayatımızdaki her anda birçok sayıda eşzamanlı ihtimali yaşıyoruz. Onlar aslında hareketli ve canlı olarak bizim yaşamımıza paralel olarak devam ediyorlar. Bütün kişisel seçimlerimiz, bir zamanda ortak yanıtımız haline geliyor.

Böylece, en korkutucu kehanetlerin gerçekleştiğine şahitlik ediyor olsak da bilmemiz gereken diğer sonuçların paralel evrenlerde yine bizler tarafından yaşanmakta olduğudur. Bizler realitelerimizde değişikler yapmaya, radikal kararlar almaya, değişik düşünceler içine girmeye başladığımızda paralel ihtimallerden bir diğerine geçiş yaparız.

Bu konuya ilave olarak Tibetliler tarafından uygulanan nefes uygulamalarına bakıldığında, geleneksel nefes çalışmalarından çok farklı olduğu görülür. Bu nefes uygulamaları uygulayanı kendi bulunduğu evrenden paralel bir evrenine taşıyabilecek bir enerji oluşturmaktadır. Bu çalışma şekli, kuantum ilkeleri ile sıkı örtüşme içermektedir. Geçmişteki bir anımızın sonucu olarak seçimlerimizle dahil olma istediğimiz diğer evrene girmemize izin vermektedir. Bu nefes çalışmasını öğrenip kitlesel toplu zikir olarak ta ifade edilebilen fenomeni, grup olarak uygulama imkanı bulmalısınız..

Bu toplu nefes çalışmaları içine koyulan niyetle bütünleştiğinde bireysel nefes çalışmalarından farklı enerjiler oluşturabilmektedir. Bahsettiğim teknik dini, bilimi ve mistisizmi aşmakta ve yaşamla ilişkimizin insani duygularla ifade edilmesine izin vermektedir. Bu tekniklerle kendimizi çaresiz gözlemciler olarak hissetmek yerine, meydana gelen olaylara katılma ve belirleme fırsatını kullanabiliriz.

Eseniler, dünya hayatını istedikleri gibi biçimlendirmek için düşüncelerinde, duygusal tesirleri kullanmışlardır. Duygusal tesirler, bizi her gün ileriye doğru götüren bir güç sistemidir, ve bu güç sistemi nefes ve düşüncenin beraber kullanımı ile yönlendirilerek aktif hale gelmektedir. Bu nefes uygulamaları düşünce ve duygunun birleşimi olan ifadeleri ortaya çıkarırlar..

Tibetliler kendilerini istedikleri programa ulaştırmak için kullandıkları bu toplu nefes uygulamaları ile diğer ilahiler, mantralar ve mudra kullanımı arasındaki ayrımı iyi yaparlar. Ve derler ki Nefesle açığa çıkan enerjinin bir dış formu yoktur. Çünkü nefes duygu düşünce ve fizik beden arasındaki tek köprü ve tek birleştiricidir. Bu çok ilginçtir çünkü kuantum bilimi insan hissiyatının bir kuantum sonucundan diğerine ilerlediğimiz yol olduğu bilgisini vermektedir. Bir şekilde insan hissiyatı kişisel ve ortak deneyimlediğimiz sonuçlar ile ilgilidir. Şu anda elimizde olan nefesi kullanma becerisidir. Bize bazı şeyleri gerçekleştirebildiğimiz de, hep aynı sonucu alabilme imkanının olabildiği bilgisini vermektedir. Bu tam olarak yoğunlaştığımızda, bedenlerimizde spesifik duygu ve düşünce niteliklerini yarattığımızda bulduğumuz şeydir. Bu bize tekrar tekrar ve önceden tahmin edilebilir şekilde Isaiah bilgisinin söylediği gibi bu zamanda, iyi ya da kötü, hangi sonucu deneyimlemeyi nasıl seçtiğimiz bilgisini verir.

Nefesi izleyerek boşlukta kalmak ve paralel evrenlerden uygun bir programa dahil olabilmek için nefes çalışmaları ile zihni boşaltmak gerekir. Gevezelik etmekten kurtulan zihin duyguyu izleme seviyesinde kalabildiğinde oluşturmak için istenilen şeyin gerçekleşmiş hissiyatını duyumsamak gerekir. İmgelemeler yaparken bilmemiz gereken, imajinasyonlarımıza duygusal tesirler yüklemediğimiz zaman onlara hayat veremeyeceğimizdir. Duygu taşımayan imajinasyonlar gerçekleşme gücünü bulamazlar. Bu hayat verme ancak imajinasyonlar zaten gerçekleşmiş duygusu oluşturulduğunda oluşur.

Bu çalışma şekli ile, felaket kehanetlerini deneyimlemek zorunda kalmaz, realiteyi değiştirme ortak gücüne sahip oluruz. Bunu yapabilmemiz için İnsan duygusunu ateşleme hissini kullanarak kitlelerin duygularını harekete geçirecek ortak nabzı harekete geçirmeliyiz. Bu o kadar güçlü bir araç olur ki; o zaman insanlar, derin, şifa verici bir etki deneyimlerler, kalplerinde açık olan yeni ihtimalleri hissederler ve kendilerine değişme izni verirler.

Biz bir duygu oluşturduğumuzda, o realiteyi etkileriz ve dış dünya, iç dünyamızın yarattıklarını yansıtmaya başlar. Hayatlarımızda hangi hale dönüştüysek, onunla deneyimlediklerimizi belirleriz. Kişisel hayatlarımızda ister huzuru ister korkuyu seçelim, yaşam bize onu yansıtır. İçinde bulunduğumuz işletim sistemi yaratım ilkelerini onurlandırarak kabul etmekte ve tasarımları yaratıma dönüştürmektedir.

Mustafa Kartal

yağmur
19-08-2011, 19:30
Bir çiftin bolluğunu yaratan kadındır

Bir ailenin para konusundaki genişliği- zenginliği kadına bağlıdır , o hisleriyle yaratan olduğu için buna ne kadar izin verebilirse o kadar oluyor, eğer çocukluk kısıtlamaları- yokluk bilinci ,yada kontrol duygusuyla kadın bunu kısıtlarsa erkek de ona uyumla o kadar bolluk edinecek şekilde davranıyor ,seçimler yapıyor.

Evlilikte bir çiftin bolluğunu yaratan kadın , daha his düzeyinde- duygularla yarattığı için ..ama eğer kadının korkuları varsa , kadın bilinçaltıyla bunu bloke ediyor

En rastlanılan ve temel korkulardan biri şu;

Genelde kadınlar kocam zengin olursa , daha özgür olur ve başka kadınlara gider korkusu ile evin bolluğunu - tabi farketmeden bilinçaltından kısıtlıyor-kadın aslında yalnız kalmayı hiç istemiyor

kadının çocuklukta yokluk bilincinde olması da etkili olabiliyor ..yine farkında olmadan kendi evinde gördüğü azıcık bolluk neyse ona döndürüyor durumunu kocası varlıklıyken , yoksul oluyorlar yeniden çünkü bu otomatik bir kalıp olmuş... ama bu durumda bile yine onun altında yatan temel bir duygu vardır , ya korku ya değersizlik duygusu çıkar oradan da yani kalıbın kendisi değersizlik duygusudur


ör: zengin bir adamla evliyken adamın işinin bozulması bu duruma çok iyi bir örnek


bilinçaltı insanın uyanıkken ne söylediği değil .. gerçekte içinde hangi duyguların olduğu , onu hangi gizli - yüzeye çıkmamış duyguların yönettiğidir

ama insanlar hep bilinçli söylediklerini görür ve aa olamaz bu nasıl olabilirki bende hiç böyle bir şey yoktu derler !!


aşağıda buna çok iyi bir örnek yazı var


para- koca -kontrol üçlemesi ile ilgili

Pek çok evlilik bu konu üzerinde tartışmalara sahne olmuştur. Para kazanan hanımlar için ilişkiler her zaman problemlidir. Özellikle de kadın, erkekten daha fazla kazanıyorsa?

Örnekteki çift okul yıllarında tanışıyorlar. Hemen birbirlerine aşık oluyorlar. Uzun bir flört döneminden sonra mezun oluyorlar ve kadın hemen iş buluyor. Maaşlı olarak fazla risk almadan çalışmayı tercih ediyor. Delikanlı ise kendi işini kuracak kadar cesaretli davranıyor. İlk dönemde çok yüksek gelir elde ediyor. Mutlulukları perçinleniyor. Delikanlı kendine afili bir araba alıyor. Fırsat buldukça geziyorlar.

Genç kadın, adamın rahatlıkla para harcamasından çok memnun oluyor. Çünkü baba evinde yıllarca biraz fazla tutumlu olmak zorunda kalmış. Oysa delikanlı öyle değil. Genç kadına en güzel hediyeleri almaktan çekinmiyor. Pahalı lokallerde eğleniyorlar. Sonunda günün birinde, evlenme kararı alıyorlar.

Allah?ın emri Peygamber?in kavli ile dünya evine girdiklerinde, birkaç yıl her şey mükemmel gidiyor. 2 güzel çocuk yapıyorlar. Evlatları henüz çok küçükken ekonomik kriz patlak veriyor ve genç adamın işleri bozuluyor. Suratı asılıyor. Kadın hala sağlam bir maaşı eve getirebildiği için memnun olurken, adam kendi kabuğuna çekilmeyi tercih ediyor. Genç kadın ?Neyin var hayatım?? adlı yasak soruyu sorduğunda, ters cevaplar almaya başlıyor.

Bu noktada hemen hemen bütün erkekler benzer bir davranış sergilerler. Erkekler Mars?tan Kadınlar Venüs?ten kitabında da anlatıldığı gibi, erkek mağarasına çekilerek sorununu kendi başına çözmeyi ister. Duymak isteyeceği en son şey karısının sorularıdır.

Sonunda erkek işini tasfiye eder. Karısının da içinde olduğu sektörde bir şirkete maaşlı girerek çalışmaya başlar. Ne yazık ki bir sorun vardır. Artık karısından çok daha düşük bir gelir elde edebiliyordur. Genç adamın canı sıkkındır.

Kadın, kocasının neden ona ters davrandığını, neden daha sık kavga ettiklerini, neden artık para konusunda açıklıkla sohbet edemediklerini, neden sık sık evle ya da parayla ilgili kararlar alınırken saldırgan davrandığını sorgulamaya başlamıştı.

Bu tipik bir erkek davranışıydı aslında. Bakıldığında, karısının kendisinden daha fazla para kazanmasından rahatsız olmuş, bunu gurur meselesi yapmış bir adamın hikayesi vardı...

Kocasının kendisinden daha az para kazanmasını, aslında içten içe bu hanım tercih ediyordu. Fakat bunu bilinçaltı düzeyinde yaptığı için, bilinçli zihniyle asla tahmin etmiyordu. Çünkü bu hanım oldukça KONTROLCÜ bir yapıya sahipti. Kocasının biraz fazlaca para harcaması, baba evinde öğrendiği tutumluluk ilkelerine aykırı davranmasına sebep oluyordu. Oysa bu durum çok tehlikeliydi. Genç kadının derhal kocasını durdurması gerekiyordu. Durdurmak için ise kontrolcü içgüdüleri işbaşı yapmıştı.

Bilinçaltınızdaki duygu her ne ise, onu istem dışı bile olsa yaymaya başlıyorsunuz. İşte bu hanım da kocasından daha fazla para kazanarak onu kontrol altında tutabileceğini içten içe biliyordu.

Eğer sizin de kontrolcü bir kişiliğiniz varsa şöyle bir duraklayarak neleri engelliyor olabileceğiniz hakkında düşünün. Bunu pek çok hanım yapıyor.

Erkekler bizim kuklamız değildir. Ama her zaman duyguların patronu kadınlar olduğu için, bir ilişkinin çerçevesini çizen de, para bolluğu yaratan da yine kadındır. Öyleyse, kadının içsel duygusu o birlikteliğin bereketini belirler.

Kadim zamanlarda Kutsal Kase adı verilen ezoterik bir sembol vardı. Bunu ünlü yazar Dan Brown?un kitaplarında da bulabilirsiniz. Kutsal Kase, aslında kadının rahmidir. Ve bir erkeğin bolluk ve bereketi, kadınının rahminden gelir. O yüzden, erkeğin en büyük hayat dersi, kadınını tam olarak doyurabilmekten ve mutlu edebilmekten geçer. Bu sadece bedensel bir doyum değildir elbette. Öyle olsaydı, cinsel hayatında marifetleri tam olan her erkek zengin olurdu. Önemli olan, kadını duygusal, zihinsel ve ruhsal olarak da doyuma ulaştırabilmesidir. Ancak o zaman kadın mutluluğu ve coşkuyu erkeğine akıtır.

Aslında TANTRA öğretisi de buna benzer bir konudan bahseder. İlgi çekici olduğu için sizlere aktarmak istedim. Bildiğiniz gibi kadın ve erkek, bilinçaltı korkularını temizleyerek bütünleşebilirlerse, birbirlerine tam güvenebilirler. O zaman birleştiklerinde birbirlerine tam teslim olabilirler. Ve tam teslim olan kadınla erkek, cinsellik olmasa bile duygusal ruhsal ve zihinsel olarak bütünleştiklerinde orgazmın çok daha üzerinde, benzersiz bir duygu ve hazzı yaşarlar

Ve sonunda bütünleştiklerinde öylesine büyük bir haz duygusu gelir ki, doğal olarak tüm istekler gerçekleşir. Para ve bolluk, sağlık, sevgi, bereket, ve daha pek çok istek gerçekleşiverir. Ve bu kadının kutsal kasesinden gelir. Yani rahimden.

Siz siz olun, erkeğinizi kontrol etmek istiyorsanız, bunun iç dünyanızdaki korkulardan kaynaklandığını bilin. Ve kontrol etmek yerine korkunuzu temizlemenin peşine düşün.

Gerçek bereketi orada bulacaksınız.

Alıntı.

yağmur
27-08-2011, 14:02
”…..zaman döngüsel olduğu için sadece geçmişi değil geleceği hatırlamakta mümkündü.kısacası hatırlama ile kehanet aynı şeydi.öte yandan, filozof aristatalis gözler nasıl ki ışığı ve kulaklarda sesi algılıyorsa,hafızanın da zamanı algıladığını ileri sürmüştü.müridinin yazdıklarına bakılırsa ibni parmen de hafızanın, tıpkı göz ve kulak gibi bir duyu organı olduğunu söyler görünüyordu.bununla birlikte hafıza geçmişi ve geleceği algılamaktaydı.ancak filozof,geçmişin ve geleceğin olmadığını söyleyerek Fisagorculardan ayrılıyordu.mesela,”bir dedem vardı” dendiğinde bundan,dedenin artık varolmadığı,”bir oglum olacak” dendiğinde bundan, oğlun henüz varolmadığı sonucu çıkıyordu.öyleyse var olduğu söylenen herhangi bir şey geçmişte ve gelecekte olamazdı.”her ne kadar uzakta olsalar da zihinde şimdi bulunan şeylere bir bak”, diyen ibni parmen’e göre, ‘şimdi çocuk olduğunu ve ‘şimdi ihtiyar olduğunu’ hatırlayan, dolayısıyla ‘algılayan’ biri yanılmaktaydı.o, aynı zamanda hem çocuk hem de ihtiyar olamazdı.ne çocuk ne de ihtiyar olan biri de ,ezeli ve ebedi bir ‘şimdi’ içinde yaşıyor demekti.işte bu yüzden o kişinin ölümsüz olduğunu kabul etmemiz gerekiyordu.


Hiç beklenmedik mutluluk -şimdi-leri dolu bir hayat dileklerimle …

filozof1001
29-08-2011, 14:41
Beynimdeki hologram


http://www.youtube.com/watch?v=DFq6zzspiJo&feature=related

yağmur
30-08-2011, 21:05
Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhlar yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

Halil Cibran

yağmur
01-09-2011, 16:56
Hiç bir şeyi geri almayı bekleme.!
Yaptıkların için takdir edilmeyi bekleme.
Ne kadar zeki olduğunun keşfedilmesini bekleme.
Ya da Aşkının anlaşılmasını..Daireyi tamamla
Gururlu, yetersiz ya da kibirli olduğun için değil.
Sadece onun senin hayatında yeri olmadığı için,
Kapıyı kapat, plağı değiştir, evi temizle, tozdan kurtul.
Geçmişte olduğun kişiyi bırak, ve şu an kimsen o ol....

P.Coelho

aminoasit
01-09-2011, 21:27
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/0/07/Aurore_australe_-_Aurora_australis.jpg

bu da gerçekten "gerçek" görüntü... uzaylı ya da insanoğlu uzaydan buna bakınca dünya nasıl gözüküyordur acep?
bir holograf / hologram gibi olabilir mi ???

.

aminoasit
01-09-2011, 21:35
hızlandırılmış (timelapse) görüntü... :


http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/2/2b/Aurora_Timelapse.ogv

.

nocen
02-09-2011, 22:27
Gören Gözlerimiz Değildir, Görüntü Beynimizde Oluşur

1-Dünyada yaşadığımız hayatın birer parçası olan tüm olaylar, insanlar, binalar, şehirler, arabalar, mevkiler, kısacası hayatımız boyunca gördüğümüz, tuttuğumuz, dokunduğumuz, kokladığımız, tattığımız, dinlediğimiz herşey, gerçekte beynimizde oluşan görüntü ve hislerdir.

2-Biz, bize verilen telkinle bunların, beynimizin dışındaki bir dünyada sabit olduklarını ve bizim bunların asıllarını gördüğümüzü, hissettiğimizi zannederiz. Oysa, biz hiçbir varlığın aslını asla göremeyiz ve bu varlıkların asıllarına asla dokunamayız. Kısacası bizim hayatımız boyunca madde sandığımız herşey aslında bir hayal olarak beynimizde meydana gelen görüntülerden oluşmaktadır.

3-Eğer dikkatlice düşünürseniz, gören, işiten, dokunan, düşünen ve şu anda ekrandaki bu yazıyı okuyan akıllı varlığın, sadece bir ruh olduğunu ve sanki bir tür perde üzerinde "madde" denen algıları seyrettiğini hissedebilirsiniz. Bunu kavrayan insan, insanlığın büyük bölümünü aldatan maddi dünya boyutundan uzaklaşıp, gerçek varlık boyutuna girmiş olur...

DIŞARIDA IŞIK YOKTUR!
Günümüzde bilim adamlarının son bilimsel bulgular ışığında vardıkları ilginç bir gerçek vardır: Dünyamız gerçekte zifiri karanlıktır. Çünkü bugün artık bilinmektedir ki, ışık tamamen subjektif bir kavramdır; yani insanların beyninde bir algı olarak oluşur.

Gerçekte dış dünyada ışık yoktur. Ne lambalarımız, ne araba farları, ne de en büyük ışık kaynağımız olarak bildiğimiz Güneş gerçekte ışık saçmaz. "Işık" dediğimiz algıya kaynaklık eden fotonlar, gözümüzün arkasındaki retina tabakasına düştüklerinde buradaki hücreler tarafından elektrik sinyaline çevrilirler. Biz de gerçekte fiziksel birer parçacık olan fotonları "ışık" olarak algılarız. Eğer gözümüzdeki hücreler fotonları "ısı parçacıkları" olarak algılasalardı, o zaman bizim için ışık, renk ve karanlık olarak adlandırdığımız kavramlar hiçbir zaman olmayacak, cisimlere baktığımızda onların sadece "sıcak" veya "soğuk" olduklarını hissedecektik.
Alıntı

Bu ve benzeri yazılar neden bu kadar mistik
Bilim mi kuantumla mistikleşti
Yani aslında madde yok demeye getiriyor gibi bir yazı
Konuya katkısı olur mu bilmem ama
Merakımdan soruyorum
Yani madde yok diyor tüm bu kuantsal yazılar
Ben mi yanlış anlıyorum yoksa
Hani bunları söyleyenlerde bilim insanları
Yani yabana atılır gibi değil
Hayal dünyası hiç değil
Ama e hadi o zaman madde yoksa
Kendinizi atın bir arabanın önüne diyesi geliyor insanın...

yağmur
02-09-2011, 23:37
Bu ve benzeri yazılar neden bu kadar mistik
Bilim mi kuantumla mistikleşti
Yani aslında madde yok demeye getiriyor gibi bir yazı
Konuya katkısı olur mu bilmem ama
Merakımdan soruyorum
Yani madde yok diyor tüm bu kuantsal yazılar
Ben mi yanlış anlıyorum yoksa
Hani bunları söyleyenlerde bilim insanları
Yani yabana atılır gibi değil
Hayal dünyası hiç değil
Ama e hadi o zaman madde yoksa
Kendinizi atın bir arabanın önüne diyesi geliyor insanın...

Siz yanlış anlıyorsunuz, lütfen tüm yazıları bir kez daha kavrayarak, okumaya çalışın...
(Şunu da kavramaya çalışın bir atom 70.000 kişilik bir stadyum kadar büyütülse tabi atomun nerdeyse tüm kütlesini taşıyan çekirdeği de aynı oranda büyüyecek işte bu çekirdeğin stadyumda kapladığı yer bir sineğin kapladığı yer kadar ...
Yani tüm maddeleri oluşturan atomların nerdeyse tamamı boşluktur...)

selçuk efendi
03-09-2011, 01:59
Şöyle düşünebiliriz belki: Maddenin aslı hayaldir ama her boyutun hakkı verilmek durumundadır. Hücresel boyutta farklı kurallar geçerlidir, atomik boyutta farklı, maddi boyutta daha farklı. Misal olarak: Bir insan işyerinde evinde davrandığı gibi davranmaz, oranın sorumlulukları farklıdır, evde geçerli olanlar farklıdır, arkadaş ortamında farklı... Bunların ortaya çıkışının, keşfedilmesinin en az faydası ise dar düşünce kalıplarının yıkılması, düşünce dünyamızın ufuklarının genişlemesidir...

nocen
03-09-2011, 12:34
http://www.dailymotion.com/video/xduoh2_gercekte-madde-yoktur_tech

Yukarıdaki videoda aynı şeyi söylüyor
Çok güzel anlatımlarda var;
"Atomaltı boyutta gerçeklik,onu gözleyenin
beklentisi yönünde hareket eder"
Sanki dua etmeyi açıklıyor.!

filozof1001
03-09-2011, 14:26
Bu ve benzeri yazılar neden bu kadar mistik
Bilim mi kuantumla mistikleşti
Yani aslında madde yok demeye getiriyor gibi bir yazı
Konuya katkısı olur mu bilmem ama
Merakımdan soruyorum
Yani madde yok diyor tüm bu kuantsal yazılar
Ben mi yanlış anlıyorum yoksa
Hani bunları söyleyenlerde bilim insanları
Yani yabana atılır gibi değil
Hayal dünyası hiç değil
Ama e hadi o zaman madde yoksa
Kendinizi atın bir arabanın önüne diyesi geliyor insanın...

Evrenin bir cevizkabuğu-toplu iğne başı kadar karadelikten başladığını evrenin %90 nunun karanlık madde- antimadde olarak isimlendirilebilen tanımlanamayan ve gözlemlenemeyen bir enerjiden oluştuğunu düşündüğünüzde enerjinin dönüşümü-evrimi gibi konulara kapı araladıkça sezgisel yolla felsefi_mistik sorgular sınıf atlamak zorunda kalıyorlar,artıkmaddenin halleri değil de enerjinin halleri üst başlığı altında bir bakış gündeme geliyor,öyle ya pozitif enerji canlığı,üretkenliği,olumluluğu,negatif enerji olumsuzluğu,cansızlığı,kısırlığı çağrıştırıyor günümüzde,matematiksel baktığımızda pozitif sayılardaki sonsuzluk negatif sayılarda da geçerli olmalı,felsefi bir süzülüşle baktığımızda pozitif durum varlığa,genişlemeye,çoğulluğa işaret ederken,negatif ilerleme yokluğa,tekilliğe,işaret ediyor...bu durumda sıfır varlığın-yokluğun başlangıcı ..yani cevizkabuğu

Bilimsel ilerlemenin ana yakıtı sezgisel zeka gözlem ve deneyden yoksunluk durumlarında özündeki-kendi bileşimindeki yaratıcılık yetisiyle buluşur,teslim olur,yoğunlaşır,aylarca-yıllarca o proplemle yatar-kalkar,duyular bir bütünleşme sürecine girer ve bir kapı açılır,bir buluşla varlığa geçer,çok isteme,zorlama,bütünleşme,dalgınlıkla başka bir ifadeyle bu insan başka bir alemde yaşar bu süreçte,bu şekliyle ulaşma-bulma yolunda bir ibadettir..

Dinler-İnançlar insanın korku ve sevgi içgüdülerinin bir sonucu olarak ulaşma ve bağlanma arayışlarının bir tezahürü olarak şekli ve inançsal boyutta toplumların yönetimi-şekillendirilmesi olarak öne çıkmakta ise de öz olarak insanın terbiye-evrim,soyutlanma-hiçlik gibi kavramlarla insanın özünü,kendini bulmayı-bilmeyi hedefle ulaşmayı ve teslimiyeti amaçlar,Bir örnekle Tasavvufdaki Vahdet_i Vucut ve Kabala öğretileri aynı mekandan (Endülis) farklı iki insanın benzer düşüncelerinin değişik coğrafyalarda tatbik edilmesidir, evreni tekil-bir olarak açıklamışlardır,Tasavvuftaki akımlar Düşünce-Sezgi yoluyla evrenin başlangıcını-özünü açıklama eğilimindedir.Burada insanlık yönetimlerinin felsefe dolayısıyla sorgulama yapmalarının önü çok kez kesilmiş, kesilememişse yönetimler kendi çıkarları doğrultusunda bu akımları şekillendirmişler,

Özetle vurgulamak istediğim insanın özüne ulaşma ve bağlanma yolundaki çaba bilimin motorudur,bu motor lastikleri (inaçları) değiştirerek-geliştirerek yol almıştır,Alimlerdeki Vecd halleri,alemler arasındaki geçiş ve kozmolojide son gelinen noktada parelel evrenlerin teorisi,yine dinsel ifade olarak algılandığından bilimin yüz vermediği nazar-göz değmesi bugün en kabaca enerjinin etkisi olarak ifade edilebilmektedir
Daha gözlenebilir bir örnek olarak çelikten kaşığı eğen enerjiyi gözlemleyebiliyoruz,suya etkisini gözlemleyebiliyoruz,

Evrenin kendisini döngüsel olarak tekrar ettiğini,4-5 kez yokolup -varolduğu teorisinden hareketle inançlardaki kıyamet(aydınlanma-ayağa kalkma) oluştuğunda,bir anlamda yokluğa erişildiğinde mi döngü başlıyor sorusu akla geliyor..

İyi günler

BUSHIDO
04-09-2011, 16:05
V-DqqsRGLZo
The Glass Magic - http://www.youtube.com/watch?v=V-DqqsRGLZo

Burada da sanki madde yok demeye getiriyor gibi.:clown:


Bu ve benzeri yazılar neden bu kadar mistik
Bilim mi kuantumla mistikleşti
Yani aslında madde yok demeye getiriyor gibi bir yazı
Konuya katkısı olur mu bilmem ama
Merakımdan soruyorum
Yani madde yok diyor tüm bu kuantsal yazılar
Ben mi yanlış anlıyorum yoksa
Hani bunları söyleyenlerde bilim insanları
Yani yabana atılır gibi değil
Hayal dünyası hiç değil
Ama e hadi o zaman madde yoksa
Kendinizi atın bir arabanın önüne diyesi geliyor insanın...

kabzımal
04-09-2011, 20:48
Selam olsun;
Topiğin büyük kısmını okudum. Faydalandım. Faydalanılması düşüncesi içinde fikrimi izaha çalıştım.
Kırdığım üzdüğüm insanlar varsa amacım bu değildi. Onlara tavsiyem bu topikte derin nefes alma teknikleri var. İstifade etsinler.:)
Selam olsun.

yağmur
07-09-2011, 00:18
Neden Hasta Oluruz?

Evrende herşey enerjidir. Evrendeki herşeyin özü kuant dediğimiz enerji zerrecikleridir. Gördüğümüz, algıladığımız canlı cansız herşey kuant dediğimiz enerji zerreciklerinin belli sayılarda yoğunlaşmasıdır.

Evren bir enerji okyanusudur. Nesneler arası boşluklar dediğimizde enerjidir. Sürekli titreşim ...halinde olan kuantlar özel programa organize olup şeyleri oluşturur. Vücuda gelen oluşumları biz isimlendiririz. Beş duyu ile algılayabildiklerimiz kadar, duygu ve düşüncelerde enerjidir. Onların titreşim sayılarının yoğunluğu, niteliğini ve kalitesini belirler.

Bizlerde belli titreşimlerin "kan-kemik-kas-sinir-doku vs." birleşimi ile organize olmuş enerji varlıkları olduğumuz kadar bizi canlı kılan özel bir enerji sistemi ile donanmış durumdayız. Evrensel enerji ile sürekli bağlıntıda olan ve ondan beslenen vücudumuzdaki enerji sistemimiz özgün bir yapı oluşturur.

Vücudu kan damarları gibi saran "nadi" dediğimiz enerji kanalları ile bu enerji dolaşır. Belli şekillerde enerji meridyenleri oluşturur. Bu meridyenlerin başlangıç ve bitiş noktaları, özel enerji tetikleme noktaları olduğu kadar, enerji beslemesi yapacağı organ ve sistemleri işaret eder.
Eğer yaşam enerjiniz düşükse veya dolaşımında bir tutukluk varsa hastalıklara daha açık olursunuz. Enerjiniz yüksek olduğunda ve rahatça aktığında; daha az hastalanır ve sağlığınızı uzun süre koruyabilirsiniz.

Bedenimizdeki sistemlerin hepsi birbiri ile bağlantı halindedir. Bir tanesi bozulduğunda, zaman içinde diğer sistemleri de etkilemeye başlar. Bir bölgedeki hastalık, ilişkili başka bir bölgede hastalığa ya da olumsuzluğa neden olabilir. Enerji düzeyinde başlayan bozuk bir titreşim zihinsel ve fiziksel düzeyde hasara yol açacaktır. Reiki, vücuttaki sağlığın, uyumun ve dengenin düzenlenmesini sağlar.

Enerji akışımızı değiştiren, sekteye uğratan, hastalığa sebep olan unsurları incelediğimizde bunların; negatif düşünceler, zihinsel karışıklık, doğru nefes almama, düzensiz beslenme, hareketsizlik olduğunu görüyoruz. Ve böylece hastalığı bizim yarattığımız ortaya çıkıyor.

Hemen pozitif tarafından gözden geçirelim. Eğer hastalığı biz yaratıyorsak o zaman tekrar yok edebilir, iyileştirebiliriz.''

Sinir sistemimiz, doğadaki enerji dengesine uyum gösterecek şekilde programlanmış olduğundan, dengenin bozulmaması için irademizin dışında reaksiyonlar gösterebilmektedir. Ne yazık ki yaşadığımız ortam (hava kirliliği, hormonlu gıdalar, zararlı elektromanyetik dalgalar, ozon tabakasının delinmesi vs.) yaşam tarzımız (aşırı stres, dengesiz beslenme, spor yapamama) ve öfke, korku, üzüntü gibi duyguları içimizde bastırmamız, enerji dengemizi ciddi şekilde bozabilmektedir. Bu aşamada bedenimizin dili olan ağrı, uykusuzluk, çarpıntı, terleme, daralma, sinirlilik, yorgunluk, isteksizlik, iktidarsızlık gibi şikayetler belirmeye başlar. Birçok vak'anın başlangıç döneminde en değerli uzman hekimler tarafından yapılan muayene ve ileri tetkiklere rağmen organik bir sebep teşhis edilemediğinden, tedavi için belirtilere göre (semptomatik) gereksiz ilaçlar önerilmektedir. Oysa meydana gelen semptomların ana nedeni, vücudumuzdaki biyoenerji dengesinin bozulmasıdır.

Örneğin; Endişe duygusu dalak üzerinde etkisini gösterir. Bu problem üzerine aşırı düşünmek sıkıntı hissetmek dalak enerjisini bloke eder. Depresyon huzursuzluk iştah azalması, yorgun kol ve bacaklar, karın şişliği ve bayanlarda adet dönemi bozuklukları olarak ortaya çıkabilir.

Üzüntü ve Yas akciğerlerin enerjisini bozar ve solunum sıkıntıları ortaya çıkabilir. Örneğin bronşit, astım gibi sorunlar sevilen birinin kaybedilmesiyle ilişkilendirilebilir. Ve bireyin kendisini bastırılmış boğulmuş hissetmesi, bireysel bağımsızlığını hissedememesi durumlarında ortaya çıkabilir. Göğüsten gelen derin öksürükler mutsuzluğun göstergesi olabilir çünkü ciğerlerdeki enerji sıkışmıştır.

“Vücuttaki her organ, esiri alanda kendisine denk gelen enerjetik ritme sahiptir. Çeşitli organ küreleri arasında, sanki bir aktarım işlevi varmış gibi değişik ritimler karşılıklı etkileşmektedir.”

Akupunktur tedavi yöntemi,Yin yang teorisi, beş element teoresi, maksimal zaman teorisinden şekillenmiştir.
Bu teoriye göre; dünya ve kainattaki bütün varliklar, tamamen zıt ama aynı zamanda bir birini tamamlayan kutublardan şekillenmiştir, Bağımsız gibi görülen bu kutublar, qi enerji sayesinde evren hareketin devam etmesini, dengesini ve bütünlüğünü sağlar.

Su, metal, ağaç, ateş, toprak ve qi enerji ile canlılık şekillenir. İnsanlar bu maddeler sayesinde yaşar, hayatını devam ettirir. Bu elementler, belli bir zaman içinde bir birini etki eder, korur, kontrol eder ve yeniler.
İnsanlar, bu evrenin bir parçası olduğundan, organlar, dokular ve en kücük hücreler kadar bu denge üzerine kurulmuştur.

Qi enerji, insanların doğuştan var olan, sonradan gelişen ve insan vücudunda ağ şeklinde yayılmiş meridyen hattında dolaşan , organları ve hücreleri besleyen bir enerjidir.
Organlara,dokulara ve hücrelere yaşam sağlayan qi enerji , meridyen ağı sistemi vasıtasıyla bütün vücuda yayılır ve bu sistemi korur.

İnsan vücudu, yaşamsal qi enerji taşıyan 12 ana meridyen , 2 dal meridyen ve sayısız kılcal meridyenlerden şekillenir. Meridyenler hattındaki ana sistemde, şu ana kadar tesbit edilen 365 adet aku-nokta ve mini sistem(Kulak, Ayak altı)deki aku-nokta olmak üzere toplam 2000 den fazla aku-noktalar mevcut olup, tedavi esnasında ve hastalık teşhisinde kullanılır.

İnsanlar, iç ve diş etkenden dolayı denge bozulduğunda, organlar ve hücrelerin çalışma sisteminde değişiklikler meydana gelir, meridyenler bundan etkilenerek düzensiz çalışmaya başlar, enerji dağılımında dengesizlik ve düzensizlikler meydana gelir, bu kısır döngü, organlar ve hücrelerin sağlıklı çalışmasına engel teşkil eder ve insanları ‘hasta’ eder. " hastalıklarımızın nedeni de bedeni oluşturan organlar arası ahengin bozulması ve enerji akışı bloke olarak engellenmesidir''.

Tedavideki amaç, bloke olan bu meridyeni yeniden açarak sistemin normal çalışmasını sağlamak ve insan sağlığına kısa zamanda kavüşturmaktır.


-alıntı-

yağmur
15-09-2011, 21:38
Nefes Teknikleri

İnsanın hayatı günlerin sayısı ile değil nefesin sayısı ile ölçülür. Nefes çok hızlı ve çabuksa çabuk biter. Zaten hızlı nefes ak ciğerlerin ve kalbin hasta olduğunun belirtisidir. Böylelikle insan yavaş ve derin nefes uygulamalı. Pranayama yaparak birey nefesini doğru ritimde alıp vermeyi öğrenmektedir ve böylece, solunumu yavaşlatıp derinleştirmektedir.

Doğru ritimde nefes alış-verişi solunum sistemini güçlendirir, sinir sistemini sakinleştirir ve ihtirasları azaltır. İhtiras ve istekler azaldıkça zihin sakinleşerek özgürleşir ve konsantrasyon için yararlı bir araca dönüşür. Pranayama doğru yolla uygulandıkça birey solunum problemlerinden, öksürükten, astımdan, baş, göz ve kulak ağrılarından, sinirsel gerginliklerden v.b. kurtulabilir. Yavaş, derin, düzenli ve doğru nefes alışverişinin öğrenilmesi en az 3 ay zaman almaktadır.


İnsan vücudunda 108 esas Nadi mevcuttur. Sanskritçe Nadi 'kanal' demektir. Burada Nadi 'bioenerji kanalı' anlamına gelmektedir.
Böylece Pranayama 'yaşam enerjinin kontrolü' anlamına gelmektedir.

Bunun dışında Prana sözcüğü 'nefes', 'solunum', 'hayat', canlılık', 'BİOENERJİ' veya 'güç' anlamına gelmektedir.

Prana, yaşam enerjisi yavaş-yavaş, dikkatle, sabırla, doğru yolla, vücudun kapasitesini ve sınırlarını göz önünde tutarak kontrol altına alınmalıdır. Aksi halde Pranayama yarar yerine zarar verebilir.

NEFESİN TUTULMASI
Faydaları:
Sinir sistemini onarır - Sindirim sistemini aktive eder- Akciğerleri güçlendirir - Sesi güzelleştirir - Bioenerji seviyesini yükseltir. - Halsizliği giderir- Beyin loblarını aktive eder - Beyne etkin şekilde oksijen depolanır - İrade fonsiyonları mükemmeleşir - beyin 20 puan daha fazla çalışır - Ruhsal gelişim sağlar-Depresyona yardımcı olur.

EN SADE ŞEKLİYLE YAPILIŞ ŞEKLİ:
-Dik oturun
-Bir kaç nefes alıp gevşeyin
-Nefesinizi Verin
-Sonra burnunuzdan Olabildiğince derin bir nefes alın ve 20 saniye tutun.Kasmayın kendinizi.Saniyeleri içinizden sayın.
-Sonra nefesinizi olabildiğince sonuna kadar yavaşça verin, karnınızı içine çekin ve öylece 10 saniye nefesinizi tutun.
-Sonra normal nefes haline gelip biraz dinlenin.Ardından 4 tur daha yapın.

ZAMANLA bu 20 saniye tutma işlemini 30-40-50 saniye- 1 dakika, 2-3 hatta 4 dakikaya kadar 5-6 aylık bir çalışmayla yükseltebileceksiniz.Aceleci olmayın,sakatlanabilirsiniz.Amaç şov olmamalı.
Hergün düzenli yapılmalıdır.3 ayda maksimum bioenerjetik etkiyi gösterir.
UYARI:Kalp, tansiyon, kulak iltihabı olan hastalar bu tekniği dikkatli yapmalılar...ya da başka teknikler kullanmalılar...

Koray 3448
16-09-2011, 09:06
Bir arkadaşımdan duymuştum zararı/faydası nedir tam olarak bilmiyorum ama dalıştan aşinalık olduğundan aklıma geldikçe dakikada 4 nefes tekniğini minimum 10 dk.ve üzeri uygularım ...

Özel bir hazırlıkta gerekmediğinden çalışırken veya araç kullanırken uygulaması oldukça basit, nefes alış verişini 15 saniyeye yayıyorsunuz o kadar, oldukça rahatlatıcı ...

yağmur
24-09-2011, 11:59
İçimizde bir müzik kutusu var ve kutuda evrende olan tüm müzikler kayıtlı, bizler bu müziklerden istediklerimizi seçip dinliyoruz.
Seçtiğimiz müziğin ritmi ise bizim davranışlarımıza yansıyor.
Hayatı nasıl yaşamak istiyorsanız ona uygun müziği seçin!
Neşe, mutluluk ve sevinçler yaşamak istiyorsanız, hayatınızın ritmini buna uyumlayın ve seçimlerinizi yapın. Beğenmediğiniz müziği değiştirme şansınız her zaman var.
Şimdi sizin müziğiniz çalmaya başlıyor, hadi müziğinizi seçin.

yağmur
06-10-2011, 21:18
YENİ ÇAĞ
Bütün insanlık bugün büyük bir hazırlık içerisinde değişik bir devrenin eşiğine gelmiş durumda. Yeryüzü yeni bir çağa girmekte. Bu yeni çağ, dünya insanının gerçek kendini bulacağı bir çağdır ve elbette ki bir bilgi çağıdır. Fakat bu öğretilen değil öğrenilen, yaşayarak, deneyerek, ıstırabını ve sevincini çekerek elde ettiğimiz bir bilgidir.

Peki nasıl bir yeni çağ bu?

İnsanların, aralarında başka hiçbir şey olmadan ilahi olanla yüzyüze gelecekleri bir çağ. Dogmaların olmadığı, ruhsal araştırma, kişisel ve doğrudan tecrübelerin uygulanacağı aydınlık bir devir, bir öğretim... Maddeci değil, ruhçu bir yol.

Irka ve belli bir inanca dayalı dar anlamlı kavramlardan kurtulup olaylara bakışımızı kökten değiştireceğimiz bir dönem. Her bireyin dünyadan sorumlu olduğu tek bir köy yada kent haline gelmiş bir dünya. Her türlü savaşçı ve ayrılıkçı düşüncenin kaybolduğu, hoşgörünün egemen olduğu bir ortam. Peki nasıl olacak tüm bunlar? İç benliğimizin gelişmeye başlaması, kendimizi bilmeye başlamamızla. Şu an sadece beynimizin ortalama %6-8'ini kullanıyor olduğumuzu düşünürsek bunun iki katına çıkması bile insanlık için çok şey değiştirebilir. Yeni fizikte hemen hergün gibi bulunan yeni bulgular ve genetikteki ilerlemeler bunlar için basit bir göstergedir.

Küresel bir anlayışın hakim olduğu, tüm dünya milletlerini bir gözle gören, hoşgörü ve sevgi dolu insanların olayla olay olmadan, hiçbir şeyle eş koşmadan yaşamlarına yön verecekleri bir çağ. İçgüdü, duyular ve zekaya, duyular dışı algılamayı ve sezgiyi ilave ederek, anlama ve bilme kapasitesi artmış; insiyatif sahibi ve kendi yaşamlarının sorumluluğunu yüklenecek yeni insanlar.

Şuur ile vicdanın bilimle birleştirildiği, teknolojik gelişmelerin gelenek ve dinlerle bağdaştırıldığı, sonuçta enerji olan madde ile yaratıcı düşüncenin barıştırıldığı bir zaman.

Hedef daima dengeli ve doğru olanı aramak, ortayolu bulmak, özgürlük, sevgi ve ahenk dolu bir dünyanın yapılanmasına katılmaktır. Korkusuz ve savaşsız, iç benliğin gelişmesine yönelik çabalar asıl hedeflerdendir. Girdiğimiz bu yüzyıl da ruhun zaferini yaşayan ruhsallık dolu bir çağın başı olacaktır.

yağmur
21-10-2011, 20:11
‎Dibi yosun tutan denizlerle ilgilenme,
Sen dağları seyret.
Yenik düşüyorsan özlemlerine aldırma.
Kalbindeki o uçsuz, bucaksız sevgiyi hisset.
Işıklar sönmüşse ve karanlıksa onada aldırma, ay ışığını seyret, sabret.
Sabret ki herşey hissettiğin kadar derin ve sonsuz olsun…
Sabret ki herşey gönlünce olsun

yağmur
21-10-2011, 20:17
Hep yapamadığımız soruları sordu annemiz. Netlerimiz değildi önemli olan, kaçırdıklarımızdı! Yapamadıklarımız, eksik bıraktıklarımız...

Sofraya oturduğunda babamız, olmayanı, eksik olanı görürdü nedense... Çorba olurdu, ekmek olurdu sofrada ama unutulan tuz hatırlanır ve eksikliği hatırlatılırdı evin hanımına...

Kapıdaki babamın elindeki filede, unutulmuş limonun olmadığını bir iki yoklamayla anlardı annem. Yine unutmuşsun, eksik bırakmışsın limonu derdi. Zavallı babam, terlemiş bir halde koyulurdu tekrar yola, aynen tuzu unutan annemin söylene söylene mutfağa gitmesi gibi...

Hep eksik olanı görmeye koşullanmışlığımız, insanları hep eksik olan yönleriyle yakalayıp eleştirmemizi doğuruyor çoğu zaman. Hep olmayanı gündeme alarak yaşama tutunmaya çalışıyoruz...

Oysa varlıkla uğraşmaktır asıl olan! Varlıkla uğraşırsanız, varlık çoğalır, bereketlenir. Yok olanla, eksik olanla uğraşırsanız, var olanı da göremezsiniz çoğu kere...

Aynen karnede “beş” olan Türkçenin görülmeyip “iki” olan matematiğin hep göze batması gibi.Bir ömür çalışıp bir kaç ay işsiz kaldığınızda beceriksiz ilan edilmeniz gibi...

İnsanları daha tanımadan onları eksi hanesine eklemek... Daha önceki önyargılarımızın şemsiyesi altında, yeni gördüğümüz insana güvenmeyi seçmeden önce, güvenmemeyi esas alarak ilişki kurmak, daha başlamadan birçok ilişkiyi de baltalar.

Sonra kendi yalnızlık dağlarımızda yalnız prensler/prensesler olarak yaşamaya mahkum ederiz kendimizi. Karşımıza çıkan insanın önce eksilerini gördüğümüz için eksiltiyoruz yaşamlarımızı. O insandan öğrenebileceğimizi öğrenemiyoruz çoğu kere. Kendimizde olanı da karşımızdakine verme cesaretini kaybediyoruz sonrasında.

Sanıyoruz ki herkes bizim gibi. Herkes önce eksilerimizi görecek. Biz eksiler üzerinden gidiyoruz ya sanıyoruz ki bütün dünya, bütün insanlık da bizim gibi. İkinci kez örüyoruz duvarlarımızı...Newton'a göre insanlar köprü kuracakları yerde, duvar ördükleri için yalnız kalırlar katılmamak mümkün mü? Hayatlarımız şahit oluyor bu sözün doğruluğuna...

Oysa aydınlıkla uğraşan aydınlığı karanlıkla uğraşan karanlığı çoğaltır yaşamında. Eksileri kriter yapan, artılara körleşir sonrasında.

Hayat sadece yapamadıklarımızı sürekli düşünerek yürümemizi istemez bizden. Çoğu kere yapabildiklerimize bakarak onlardan memnun olarak, onların verdiği enerjiyle yapamadıklarımızın üstesinden gelebilecek enerjiyi verir ve bu enerjiyle çoğalmamızı ister.

Oysa yapamadıklarımızı durmaksızın gözümüze sokmaya çalışanlar işte tam da bu noktada yanılırlar. Sanırlar ki eksilerimizi söylerlerse biz şımarmayız. Daha da hırslanırız. O zaman istedikleri olur. Oysa bu doğru değildir.
Eksiler eksiltirler; insanı, hayatı, umutları ve yaşamı... Bırakın eksi ve eksiler matematikte kalsın. Yaşamın içindeki bizler varlıkla ve şükürle uğraşalım, o zaman eksiler daha bir çabuk artıya dönüşecekler inanın.
Ne çok şey deniyoruz yaşamın içinde.

yağmur
22-10-2011, 12:14
Yükseliş yukarıda değil...... ayaklarımızın altındadır...
Şu anki bilincimizle var olmamızı olanak veren bir bedenimiz var.Bedenimiz de tüm işlevsel sistemleri ile doğrudan üzerinde yaşadığımız gezegene bağlıdır.Yerküremiz değişimini sürdürmekte.O şu an bizim direkt partnerimizdir.Partnerimiz frekans değişimini bizlerin sevgi frekansları ile uyum içimde sürdürmektedir.Yuvamız olan partnerimiz, yükseliş enerjilerini kendi rahminde işleyerek bizler için kullanılabilir duruma getirir ve bizlere gönderir.Bizler seçimlerimiz doğrultusunda bu nimetten yararlanırız veya onu görmezden geliriz.
Şu an yerküremize gönderdiğimiz sevgi enerjileri yerküremizin işini kolaylaştırırken aynı zamanda gönderen kişiye ait bir enerji damgası olarak yerküremizin rahmine işlenir.Partnerimiz bir sonraki boyuta geçişini gerçekleştirdiğinde rahmindeki bizlere ait damgalar da bunu başarmış olacaklar.
Herhangi bir gezegen üzerinde bedenli yaşam sürdürmenin koşulu o gezegen ile aynı enerji frekanslarına sahip olmayı gerektirir.
Birbirilerimize duyduğumuz sevgi yerküremizin değişimini destekler.Eleştiriler,dışlamalar ise değişen dünyamızdan bizi uzaklaştırır çünkü sevgi frekansını yükselten dünyamıza bunlar artık yabancıdır...

yağmur
27-10-2011, 12:00
REZONANS KANUNU !

Kalbin elektrik akımı (EKG), beyinde oluşan elektrik akımından (EEG) altmış kez daha kuvvetlidir.
Kalbin manyetik alanı ise beyninkinden beş bin kez daha kuvvetlidir.
Demek ki kalbimizle, beynimizle yaydığımızdan çok daha fazla enerji yayıyoruz. Peki bunu bilmek, bizim için neden bu kadar önemli? Çok basit, çünkü bu sayede, bazı dileklerimiz hemen gerçekleşirken, bazılarının gösterdiğimiz tüm çabalara rağmen neden bir türlü tezahür etmediğini anlıyoruz.

İsteğimizin gerçekleşeceğine gerçekten inanmadan olumlama (imgeleme) yaparsak ya da bir şeylerin hayalini kurarsak, sadece beynimiz elektromanyetik dalgalar yayarken, duygularımızın gerçek merkezi olan kalbimiz beş bin kat daha büyük bir kuvvetle, genellikle tereddüt ve korku olan asıl inancımızı dünyaya yayar. Bunun sonucu apaçık ortadadır; hayatımızda sadece kalbimizin derinliklerinde gerçekleşeceğine inandığımız şey gerçekleşecektir.

İnançlarımızı duygularımızla desteklediğimiz zaman yaydığımız enerji çok daha büyük olur. Ama üzgün, depresif ya da bitkinsek, istediğimiz şeyi dileyebiliriz, bu durumda kalbimizden yaydığımız hüzünlü duygular, mantığımızdan gelen isteklerden her zaman daha güçlü olacaktır. Peygamberle, günümüzün ve geçmişin dünyaca ünlü alimleri ve bilgeleri ısrarla “Kalp gözüyle görmeyi” öğrenmemizi söylerler.

Kalbimizle Dünyayı Değiştirebiliriz.

Tüm bu anlatılanlar, sahip olduğumuz inançların evrene yollandığı ve Rezonans Kanununun esaslarına göre evrende kendileriyle aynı titreşimdeki enerjileri aradığı anlamına gelir.

Benzerler birbirini çeker. Bizim enerjimizle rezonans içinde olan her şey hayatımızda tahakkuk edecektir. Sözün özü; inandığımız her şey yaşamımızda gerçekleşecektir.

Bu nedenle, isterken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalar:

Ne dilersen dile, bunu mantık seviyesinden kalp seviyesine taşı,

İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için, bunun mümkün olduğuna kesinlikle inanmalıyız.

İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için önce kendimizi mutlu bir ruh haline sokmalıyız.

Maviş Sevinç

yağmur
28-10-2011, 18:12
Onarmaya çalışmak mı ? Yoksa yıkıp geçmek mi istersiniz? Kumdan bir kale düşünün. Çevresine güzel su kanalları yapmış, hendekler kazmışsınız.Yalnız öyle bir yere inşa etmişsiniz ki kalenizi, dalgalar güçlendikçe önce su kanalları doluyor, sonra heybetli surlarınız tuzlu suyun ellerinde giderek erimeye başlıyor.Sizse elinizde küçük plastik kovanız, sahilden topladığınız kuru kumlarla surları onarmaya çalışıyorsunuz. Yaptığınız yamalar, bir sonraki dalganın darbesiyle çirkin şekiller almaya başlıyor.Küçük plastik kovanızla habire koşturup duruyorsunuz. Kan, ter ve panik içinde!..O kadar odaklanmışsınız ki “onarmaya”, bu yıkımın artık sizin kontrolünüzde olmadığını göremiyorsunuz.Oysa bir dursanız, durup da yukarıdan baksanız kaleye, çamur haline gelmiş surlara ve dalgalara; onarmaya harcadığınız sürede yepyeni bir kale inşa edilebileceğini göreceksiniz. Denizin biraz ötesinde, yeni bir başlangıç yapabileceksiniz.Yaşam da birçoğumuz için böyle geçip gidiyor.
Katlanamadığımız bir işimiz, sevmediğimiz bir çalışma ortamımız ya da gururumuzu inciten bir yöneticimiz oluyor bazen.“Alışmaya” çalışıyoruz. İncinen yerlerimize her gün küçük yamalar dikiyoruz.Ertesi gün sökülüyor yamalarımız, yara bere içinde, delik deşik, yorgun argın dönüyoruz evlerimize. “İşimi sevmiyorum ama dayanmak zorundayım!” diyoruz. Her şeyi bırakıp düşlerimizin peşinden gitmek, bir lüksmüş, şımarıklıkmış gibi görünüyor gözümüze. Öyle ki utanıyoruz da bazen, gitme düşlerimizden!Aynı durum ilişkiler için de, bitmiş ama süregelen evlilikler için de, hani o hep gidip yerleşmek istediğimiz huzur dolu sahil kasabası için de geçerli; değil mi?Bazen bir şeyi onarmak için, önce tamamen yıkmak gerekmez mi?
Hayatınızdaki bazı kumdan kaleler, denize karışmayı çoktan hak etmedi mi?:yes:

yağmur
28-10-2011, 20:42
CERN deneyi nedir? Tanrı Parçacığı.
CERN (Avrupa Nükleer Araştırma Konseyi) deneyinde aranan aslında “Higgs Parçacığı” (Higgs bozonu). 1964 yılında Peter Higgs ve arkadaşlarının geliştirdiği kurama göre, evrenin ilk oluşumu sonrasında (büyük patlama) ortaya çıkan tüm parçacıklar kütlesiz idi. Kütlesiz parçacıklar evrende yüzerken Higgs alanı içinde idi. Bu alan içinde Higgs bozonu sayesinde bir kütleye sahip olurlar. Bozulumun ağır yada hızlı oluşumu ile madde çeşitliliği oluştu. Higgs alanı parçacık olmasa da, Higgs bozonu W ve Z bozonu gibi bir parçacıktır. İşte aranan tüm kütlesiz parçacıklara hayat veren ve onları maddeye çeviren sihirli aracı bozon bulunursa ne olur bir düşünün.
Bir zamanlar “Dzyan Kitabı” diye küçük bir kitapçık okumuştuk. Bu kitabın başında “Fohat” diye bahsedilen bir ruh, tüm evrende dolaşmış ve kütlesiz nesnelerin içinden geçerek onlara ruh verdiği yazılı idi. Fohat, kitapçığa göre Tanrı' nın ruhu idi. CERN deneyinde bahsedilen ve içinden geçtiği kütlesiz parçacıkları maddeye çevrilen “Higgs bozonu” ise, bugün buna “Tanrı Parçacığı” deniyor.
CERN deneyi, 9 gün düzgün çalıştıktan sonra bilinmeyen nedenden dolayı elektromanyetik mıknatıslar eridi ve devre dışı kaldı. Onarımı bir yıl sürdü ve cihaz tekrar “Higgs bozonu” elde etmek için çalışmaya başladı.
Higgs alanını deneylerde göremeyiz, ama Higgs bozonu diğer parçacıklar ile etkileştiği için CERN deneyinde görüleceği varsayılıyor.

Deneylerde kullanılan foton kütlesiz ama W ve Z bozonları ağır kütleli. Oluşum için birden fazla Higgs bozonuna gerek var. Bunun içinde. Çok kısa bir süre içinde çok sayıda çarpışmaya ve çok sayıda Higgs bozonu üretmeye gerek var. Kuramsal olarak elektron ve pozitronun yok olmasıyla Higgs ve Z bozonlarının oluşması gerekir. CERN deneyinde 450 GeV hızına kadar çıkılmasına rağmen Higgs bozonu elde edilemedi. Halbuki teorik olarak 160-180 GeV hızda bulunacağı hararetle ileri sürülüyordu. Olmadı.
Şimdi hedef çok büyüdü. 7 TeV hıza ulaşılabileceği ve bu arada mutlaka bulunacağı söyleniyor. Dahada kötümserler 14 TeV kadar deneyin devam edeceği, bu arada bulunacağını söylüyor.
Kütlesiz bir şeyden madde yaratmak, yani Tanrı gibi yoktan var etmek. Bu bir teori... Üstelik tamamen bilimsel. BİLİM, YOKTAN VAR ETMENİN PEŞİNDE.

( 2010 yılında 200 GeV hızda Higss bozonuna ulaşılacağı varsayılıyordu. Ama deney tamir ile hem 1 yıl gecikti, hemde 200 GeV de parçacık görülmedi. Şimdi hedef 7000 GeV oldu. Bu seviyeye ise 2012 yılında ulaşılacağı umuluyor. )
7 TeV hıza 2012 yılı sonlarında ulaşılabilecek. Burada birazda uyanıklık var gibi. 2012 yılı sonlarında FOTON kuşağı saldırısı ile kütlesiz fatonların daha fazla olduğu bir dışsal çevrede belkide deneyin başarıya ulaşılacağı ümidi. Kıyamet kıyamettir, insan eli ile yaratılmış olsa da.
İşin birazda bilimsel ve dinsel boyutuna bakalım.
Bilimsel olanı şu: E=MC2 Yani, madde ışık hızına ulaştığında ışığa (fotona) dönüşür.
Her eşitliğin iki yanıda birbirini sağlar.
Madde ışık oluyorsa, ışığında madde olması gerekir. (Tabiki arada Higgs bozonu gibi yapıştırıcı bir aracı parçacık gerekir)
Ama formüldeki E (Enerji) miktarı ne kadar arttırırsak madde ışığa dönüşür? Artma oranı nedir?
Artma oranı; 1/sqrt(1-v2/c2) formülü ile hesaplanır. İşte bu formül de açıkça bize şöyle demektedir: Bir cismin hızını artırmak için vereceğiniz enerji ışık hızına yaklaştıkça parabolik olarak büyür ve ışık hızında sonsuz olur! (Formüle v yani cismin hızı yerine c koyun! Kök içi oldu 0 ! Eh sıfırın kökü de sıfır olduğuna ve sayı bölü sıfır da sonsuz olduğuna göre, enerji de sonsuz olur!…)
Deneyde ışık hızının % 99,999 kadar hızla parçacıklar çarpıştırılacak, ama ışık hızında değil. Peki ışık hızına çıkmak için ne kadar enerji gerekir; Cevap: Sonsuz...
O yüzden deneylerde ışık hızının yüzde yüzüne ulaşılacak denilmiyor.
Böyle bir hız ve enerji imkansız olduğu için 14 TeV değil, Triyon TeV yapsanız dahi madde elde edemezsiniz!
Buna ancak Tanrı' nın gücü yeter.
Mısırda insanlar Güneşe tapardı, diğer pagan dinlerde aynı. Ama anladığımız anlamda onlar güneşe değil, ışığa yani içindeki Tanrı' nın gücüne taptılar. (1)
Sizin “Higgs bozonu” dediğiniz şeye.
Işık foton veya elektromanyetik alan olarak tarif edilir. Madde özelliliği olmayan madde.
Yoktan var etmek.
İstenilen maddeyi tılsımlı Higgs bozonu parçacığı kullanarak elde etmek.
Tanrı rolü oynamak.
Buna kimsenin gücü yetmez.
Sonsuz enerji gerekli, hemde bilimsel olarak,
Hiçbir zaman gerçekleşmeyecek hayalin deneyini yapmak.
Bize göre; bunu bilmek için deneye gerek yok.
Şimdi sorumuz şu; 8 milyar dolar kimin cebinde?
Not: (16/12/2010) Şimdilerde söylenene göre; CERN deneyinin maliyeti 10 Milyar Doları aşmış durumda, halbuki 2000 yılındaki tahmini bütçe 1.6 Milyar Dolar idi. Gerçek karadeliğin etkisi bu projeye para veren devletlerin cebinde oluşmuş sanki. Birde bu kompleksin küçüğünü Ankara' ya kurmak isteyenler var. Bizim neyimiz eksik, kuralım tabi ki, parada hazır, "işsizlik fonunda" biriken 50 Milyar TL nin, 6-7 Milyarını verelim, nasıl olsa bu para işsizlere dağıtılmıyor.
Kaynak: Nisan-2010 Bilim Teknik Dergisi
http://www.fizikkulubu.net/isiktan-hizli-parcaciktakyon/
(1) "Sen ufukta netafetle yükselirsin ey hayatın kaynağı olan Aton! Yeryüzünü güzellikle doldurursun! Işıkların yerleri ve yarattığın herşeyi kaplar ve herşey senin aşkının bağları ile bağlanır. Işıkların her yeri besler; her göz kendi üstünde seni görür; ey arzın üstündeki günün Aton'u! Ey senki TEK İLÂHSIN ve hiç bir benzerin yoktur. Sen arzı istediğin gibi yarattın!." (İkhanaton' nun bir duasından) O; güneşten akıp gelen ve bütün hayatın kaynağı olan nura ve hararete tapınır. Mısır Tarihi-Prof. Dr. Y. Z. Özer
Dizyan Kitabı :" O zaman, Svâbhâvat (boş ve zamansız uzay), atomları sertleştirmek üzere Fohat'ı gönderir." (1. Bölüm, III-12)

yağmur
29-10-2011, 13:25
İzin vermek demek ;istedigimiz şeyin gerçekleşecegi konusunda en ufak şüphemizin olmaması ve istedigimiz şeyin kendi duygumuzla uyumlu oldugunu bilmektir.İsteklerimiz ,dileklerimiz bizim ile uyumlu ise kendimizi harika hisseder ve istedigimiz şeyin mutlak olacağını biliriz.İzin...bilmek duygusudur İstedigimiz şeyin olacagından şüpheye düşdügümüzde ACABA dedigimizde o şeyin olmamasına izin vermiş oluruz.Çogumuzun da en çok zorlandıgı madde budur. Ya olmazsa? Acaba dedigimiz noktada kaybetmek kaçınılmazdır.Şüphe,korku,kuşku gibi duyguların frekansı düşükdür ve isteklerimizin gerçekleşmesi için yeterli enerjiyi barındırmaz.Bu sebeble düşük frekanslı duygu enerjileri düşük kalitedeki olumsuz oluşumları yaratır...:yes:

yağmur
30-10-2011, 01:55
Ben bu hafta sonu saatimi "yaşama" kurdum.Saatin zilini duyunca heyecanla fırladım yataktan. Saat sabahın beşi.Gecikmiş olma korkusuyla pencereye koştum. Gökyüzünde gecenin koyu karanlığı yok.Battaniyeme sıkıca sarılıp heyecanla karşıki dağlara bakmaya başladım.Lacivertten açık maviye dönüşmeye başladı gökyüzü. Sonra açık maviden göz alıcı beyaz bir ışığa.Dağın ardından alevler yükselmeye başladı birden.Sarıdan turuncuya, turuncudan kızıla, kızıldan göz kamaştırıcı bir ışığa dönüşerek "Merhaba" dedi güneş. "Merhaba yeni gün", "Merhaba yaşamak." "Yaşamı dolu dolu yaşadım" diyebilmek için, arada bir saatlerimizi "yaşama" kurmaya ne dersiniz?

yağmur
30-10-2011, 22:42
KUANTUM DÜŞÜNCE SÜREÇLERİ
Hayatlarımızı evrende akıp giden ortak yaşam içinde esrarlı bir şekilde yaşarız. - Martin Buber

Kadim Bilgelikte, Ruhsal Öğretilerde, Ezoterik–tradisyonel bilgilerde zihinlerimizin, yani ‘şuursal yönümüzün aynı anda hem her yerde hem hiç bir yerde bulunmasının asıl nedeni bizim özde ruhsal varlıklar olmamızdan kaynaklanmaktadır’ denir. Ve ruh varlığı, ruhsal etkisini düşünce enerjisinin aracılığıyla aktarır.
Düşünce enerjisi, ruhsal bir enerjidir ve bizim şimdiki düşünme fiilimiz anlamına gelmez. Bu sık sık yanlış anlaşıldığı için düşünce gücü yani arınmamış günlük düşünceyle birçok şeyi yaratacağımızı sananlar büyük bir yanılgı içindedirler. Gerçek yaratıcılık günlük düşüncelerin ve isteklerin tümünün silindiği, bir tür meditatif noktada başlar. Kuantum fiziğinde parçacıkların sıçrama yaptıkları boşluk noktası gibi. Bu bilgileri gerçekten araştırmadan, populist akımların peşinden koşarak çekim yasasını kişisel menfaatler uğruna düşük seviyeli amaçlar için kullanmaya kalkanlar; öncelikle ilk yakın çevrelerine karşı bir türlü gerçekleşmeyen istekleri hararetle savunmaları ve "iste senin de olsun" felsefesine cahilce kapılmış olmaları yüzünden küçük düşmeye mahkumdurlar.

Aslında düşünce enerjisinin, bilgi taneciklerinin yani ruhsal elektronların aktarımına yardımcı olması da bazı yasa ve ilkelere bağlıdır. Evren ahengiyle uyum içinde olmayan eylem ve uygulamalar ve bunlardan doğan düşünceler ancak menfi egregorlar (düşünce formları) yaratır. Asla varlığın bilgi tohumuna geliştirici katkıda bulunmazlar. Aksine gezegenin ortak şuur alanına zarar verirler. Karar alma aşamasında olan insanların yanlış karar vermesine bile neden olabilirler. Bu konu ile ilgili olarak araştırma yapmak isteyenlerin Danah Zohar’ın Kuantum Benlik adlı kitabının (Sarmal Yayınevi) Dünyanın Ortak Yaratıcı Olan Bizler bölümünü dikkatlice incelemeleri faydalı olur.
Bohm’un dediği gibi, “Düşünce süreçleriyle kuantum sistemleri birbirine benzerdir. Bu yüzden onlar ayrı elementler gibi analiz edilemezler, çünkü her elementin ‘içkin’ doğası yaratılış olarak birbirlerinden ayrı olmadığı gibi diğer elementlerden de bağımsız değildir, bunun yerine diğer elementlerle kısmi bir ilişki içindedir.”
Spiritüel öğretilere göre ise, düşüncelerimiz reel, kendine göre etki alanları olan, belli bir alanda etkinliklerini gerçekleştirme gücüne sahip enerji formlarıdır. Düşüncenin şekil almış, form tutmuş haline form panse (forme-pense) denir. Her düşünce bir enerji, bir etki taşıdığı için düşüncelerimizin yarattığı düşünce formları da bizim eserimizdir ve hepimiz kendi düşünce formlarımızın sorumluluğunu bilsek de bilmesek de taşırız.

Binlerce yıldan beri bütün ruhsal eğitim sistemleri bizlere düşüncelerinizden dahi sorumlusunuz derken düşüncenin negatif ya da pozitif yönde son derece önemli bir etki gücünden söz ediyorlardı. Düşüncenin önemini kuantum dünyası açısından ele alırsak; insan olarak varoluşumuzun ruh ve beden şeklinde bir ikilem olarak ortaya çıkışı; atom altının soyut ve sanal dünyasında da varoluşumuz dalga/parçacık ikiliği şeklinde ortaya çıkar. Bütünleşmiş bir ruh-beden ilişkisinde yani pozitif düşüncenin egemen olduğu düşünce sisteminde varlıksal ve bütünsel açıdan son derece olumlu, yaratıcı bir metafor oluşturur. Bu metafor kuantum düzeyinde, bilgi tanecikleri aracılığıyla bilginin daha hızlı yayılmasına, bir tür evrensel bilgi bankasında depolanmasına ve genişlemesine neden olur.
" Şimdi, kuantum işlemleriyle kendi içsel deneyimlerimiz ve düşünce yöntemlerimiz arasındaki yakın benzerliğin yalnızca bir tesadüf olup olmadığını sorabiliriz. Düşünce süreçleriyle kuantum süreçleri arasındaki benzerlik, bu ikisini birbirine bağlayan bir hipotezin verimli olacağını düşündürebilir. Eğer böyle bir hipotez doğrulanabilirse, bu bizim düşünmemizin birçok önemli özelliğini doğal bir şekilde açıklayabilir. " David Bohm

Alıntı

yağmur
30-10-2011, 23:21
ÜC VURUS TEKNIGI
Enerjı seviyenızı yenıden canlandırmak ıcın faydalıdır.Yorgun oldugunuz zaman her bır bolgeye 1 dakika kadar vurun..

*Sag elınızle timus bezinizin üstune nazık ..ama saglam vuruslar yapınız.Timus noktası koprucuk kemıgının gögüs kemigi ile birlestigi yerdir.Diger elinizi göbeginizin üzerine hafif basılı olarak tutunuz.
Bu ,meridyenleri ve enerji yollarını dengeler..zindelik verir..

*Bogazın her iki yanındaki köprücük kemigi cıkıntılarının 3 cm altındaki noktalara her iki elinizi aynı anda kullanarak nazik ve saglamca vurunuz."buraya böbrek 27 noktaları deniyor "

*Dalak noktaları:
enerji seviyenızı yükseltır,Kanınızın kimyasını dengeler ve bagısıklık sisteminizi güclendirir.Bu gögüs bölgenizin hemen altında;meme bası hattının tam altındaki bölgedir.Her iki elinizi aynı anda kullanarak Bir dakika kadar vurus yapınız.

*Üst dudagın üstüne (dudak ile burun arasında kalan kısım )isaret parmagınızın yan kısmını dayayın... alt dudagın altındaki bölgeyede bas parmagınızın ön yüzünü dayayın...ve aynı anda iki parmagınız birlikte vurus yapın..1 dakika yeterli
buda enerjinizi hemen canlandırır..

*Kuyruk sokumunu ovalamak enerjinizi canlandırmak icin yapılabilir..

*2 Bardak su ictikten sonra ellerinizi böbreklerinizin üzerine koyunuz..3,5 dakika yeterli..Bu,bedeni sulandırır ve elektrik devrelerini düzeltir...

*Her iki elinizi kullanarak köprücük kemiklerinizi, bas parmak ile diger parmaklar arasına alarak ovalayınız.Bu da enerjinizi hareketlendirmege yarar...

Alıntı-

yağmur
01-11-2011, 08:49
PARALEL EVRENLER
Göremediğimiz ve kavrayamadığımız, çok daha fazla boyut içinde yaşıyor olabiliriz. Algılayabildiğimizden daha fazla boyut olması gerektiğini söyleyen insanlara maalesef günümüzde kuşku ile bakılıyor.
Evrenin sonsuzluğu, üç boyutluluğun ötesi ve kara delikler, yüzyıllardır bilim adamlarının zihinlerini meşgul etmektedir. İnsan olarak görüp, algılayabildiğimiz Evren, birçok görülmeyen paralel evrenden yalnızca biri olabilir mi? Paralel evrenler kavramını, gizemciler ve filozofların görüşü gibi değilde, yanlızca bilimsel terimlerle tartışmak, bence daha inandırıcı olacaktır.
Uzaydaki bir noktanın herhangi bir yöne doğru uzanan boyut veya hacmi yoktur. Dolayısıyla bir matematikçi için o nokta boyutsuzdur. Düz bir çizgiyi alalım. O da bir yöne doğru uzanır, genişliği ve yüksekliği yoktur, sadece uzunluğu vardır. Onun için çizgi, bir matematikçi için tek boyutludur. Bir şeyin yüzeyini düşünün, genişliği ve uzunluğu vardır ama derinliği yoktur, o da iki boyutludur. Şimdi bir kutuyu ele alalım, kutu genişliği, uzunluğu ve derinliğiyle, üç boyutlu bir nesnedir. Yukarıdaki örneklerde, boyutsuz, tek boyutlu, iki boyutlu ve üç boyutlu nesneler görüyoruz. Evrende bir nesnenin konumunu belirtmek için üç koordinat düzlemine (x, y,z) ihtiyacımız vardır, ancak evren aynı zamanda sonsuzdur da. Aşağıdan yukarıya, sağdan sola ve önden arkaya doğru uzanan, üç doğru boyunca uzaklıklar ölçüldüğünde, bu doğrular uzayda sonsuzca uzatılabilir. Evrenin bir ucu bulunmamaktadır. Yeni boyutlar düşünmemiz ve dördüncü bir eksen çizmemiz için, bu iyi bir nedendir, aşağıdan yukarıya, sağdan sola ve önden arkaya uzanan eksenlerin hepsi ile dik açı yapan, bir doğru olacaktır. Ancak bu doğru, bizim evrenimizde olmayacak,dünyada bulunan bir insan olarak, göremeyeceğimiz ve anlayamayacağımız bir boyutta uzanacaktır. Bu durumda her biri sonsuz büyüklükte, dördüncü boyutta, birbirinden ayrılmış, birden fazla üç boyutlu evrenin olabileceğini söylemek mümkündür.
Paralel evrenler konusuyla ilgili ilk çalışmaları, ünlü bilim adamı, Albert Einstein yapmış olup, ünlü genel rölativite teorisinde, paralel evrenleri birbirine bağlayan köprülerden söz eder. Einstein ve yakın çalışma arkadaşı Nathan Rosen'in, karadelik tünellerini matematiksel olarak kabul ettikleri ve inceledikleri biliniyor. Karadelik tünellerinin dibi olmayıp, uçlarından birbirlerine bağlı iki huni söz konusudur ve, tünellerin nesneyi daha derinlere çeken, olağanüstü bir çekim gücü vardır. Birleştikleri nokta, tünelin boğaz kısmını oluşturur. Dolayısıyla tünelin bir ucundan giren bir nesne, merkezdeki ya da boğazdaki olağan üstü çekimin etkisiyle, tünelin öbür ucundan dışarı fırlatılır. Tünelin diğer yanı, birincisinden farklı yeni bir evrendir. İşte bu iki evreni birbirine bağlayan tünele Einstein-Rosen Köprüsü adı verilir. Genel rölativite teorisi çekim, uzay ve zaman konularını kapsayan oldukça karmaşık bir teoridir. Üç boyutlu uzay, dördüncü bir boyuta uzanır. Ancak üç boyutlu beynimizin, bu tür bir olguyu kabullenmesi oldukça zordur. Paralel evrenler ve kendi evrenimize ait farklı zaman tabakaları (Geçmiş, Şimdi, Gelecek zamanlar), dördüncü boyutta birbirleri içerisine geçerek ve, birbirlerine değmeden, sonsuz tabakalar halinde, bir ekmeğin dilimleri gibi üst üste dizilirler. Biz daha yüksek bir boyutun, yanlızca ince bir kesitinde hapsolmuş durumda olabiliriz.
Uzayı ve zamanı kontrol edebildiğimizde, inanılamayacak şeyler yapabilme şansına erişir, zamanda ve mekanda yolculuk yapabilirdik. Yeni devrim niteliğindeki String yani iplik teorisi, basit bir önerme ile başlar, evrendeki her şey, yerçekimi veya elektrik gibi kuvvetler bile, string denilen çok küçük, titreşen enerji iplikçiklerinden oluşmuştur. Uzayın eski klasik görüntüsü olan, temel olarak statik ve değişmeyen, düz bir örgüsel yapısını Einstein, tamamen farklı görmüştür. Uzay statik değildi ve bünyesinde kara delikler adı verilen yapılara sahipti. Kara delikler uzayın birbirinden farklı bölgelerini birleştiren, yani aralarında kozmik kısa devre yapan köprü veya tünellerdi. Ancak bunların yaratılabilmesi için uzayın dokusunda bir yırtık veya delik oluşmalıdır. Einstein uzayın eğilik bükülebileceğini ama yırtılamayacağını söyler. Eğer biz normal boyutumuzun milyon kere milyarda biri kadar küçülebilseydik, atomların davranışlarını düzenleyen kanunların geçerli olduğu kuantum mekaniğinin dünyasına girerdik. Orası ışık, elektrik, ve diğer herşeyin en küçük ölçülerde işlediği bir bölgedir. Uzayın dokusu burada, kaotik ve öngörülemez bir yapıdadır. Yırtılma ve ayrılmalar her yerde olabilir. uzayın dokusunda yırtılmalar ve ayrışmalar varsa, bunların kozmik bir felakete yol açmasını engelleyen nedir? İşte burada iplikçiklerin kuvveti devreye girer. Tek bir iplikçik bile, uzayda hareket ederken, bir tüp oluşturur. Bu tüp yırtığı saran balon gibi, daha derin etkileşimlere sahip bir kalkan gibi davranır. Bu da uzayın Einstein'ın düşündüğünden çok daha dinamik ve değişken olduğunu gösterir. İplik teorisi, etrafımızın bildiğimiz 3 boyuttan daha fazladan, ve gizli boyutlarla çevrili gizemli yerler olduğunu söyler. Belki biz daha yüksek boyutlu bir uzayın içinde yüzen, üç boyutlu bir katmanda yaşıyoruz, bize komşu ama fark edemediğimiz dünyalar mevcut, bu dünyaları bilimsel olarak paralel evrenler olarak adlandırabiliriz.
'Paralel evrenler' tanımı ilk kez Amerikalı fizikçi Hugh Everett tarafından ortaya atıldı. Zaman içinde, kuantum mekaniğinin ilginç, çok popüler ve bilimsel platformlarda çok tartışılan kuramlarından birisi oldu. Kimi zaman bağımsız ve farklı, hiçbir şekilde birbiriyle etkileşime girmeyen, çok sayıda evrenin varlığı öngörüldü. George Mason Üniversitesi'nden Dr. Robin Hanson gibi bilim adamları ise, paralel evrenlerin aslında sanılanın aksine birbirlerinden bağımsız olmadığı, birbirleriyle etkileşimde olduğunu öne sürdü. Evrenlerin birbirleriyle etkileşime geçtiği hallerde ise, küçük evrenler parçalanıyor ya da büyüğü tarafından yutuluyordu.
Onlarca yıldır fizikçiler, atomların içindeki en küçük yapı taşlarının, nokta parçacıklar olduğuna inanırlardı. Atomun etrafında uçuşan elektronlar ile, içindeki proton ve nötronların bulunduğu kuarklardan oluşmuş parçacıklar olduğu, daha küçük parçalara bölünemediği düşünülürdü. Bölünemez diye düşünülen parçacıklar, aslında titreşen küçük iplikçiklerdir, enerji iplikçikleri. İplikçiklerin en çekici yanı, farklı titreşimlerde titreşebilirler ve doğanın tüm temel parçacıklarını oluştururlardı. Onların hepsini bir araya koyarsak, evreni meydana getirebiliriz ve, en küçük atom altı parçacıktan, en büyük galaksilere kadar, tüm madde ve kuvvetleri açıklayabiliriz.
1995 yılında, ünlü fizikçi Ed Witten Güney Kaliforniya'da bir konferansta, iplikçiklerin birleşerek bir katmana dönüşebileceğini, katmanın üç veya daha fazla boyutta olabileceğini söyler. Ona göre bu katman yeteri kadar enerji ile, belki de bir evren kadar muazzam ebatlara sahip olabilir. Her Şeyin Teorisi adıyla da bilinen evren kabulü, "M" harfiyle (magic, mysterious, mother) büyülü, esrarengiz ya da her şeyin, bütün teorilerin anası olarak değerlendiriliyor. Daha çok boyut içeren bilgiler, daha düşük boyuttaki bir yapının içine kodlanabilir. Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından üretilmiş olabilir. Dahası paralel dünyaların yansımaları gözlemlenebilir. Ve sürüp giden yaşam bu yansımalarından sadece biridir.

http://img1.loadtr.com/k-748955-parelel_evrenler.jpg (http://www.loadtr.com/748955-parelel_evrenler.htm)

alıntı

yağmur
02-11-2011, 10:17
Olumsuz gözler göremez...
Olumsuzluk hissediyorsanız bütün yaşam karanlık bir geceye dönüşür.Artık şafak yoktur, hiç sabah olmaz. Güneş yalnızca batar, hiç doğmaz. Senin karanlık gecelerinde yıldızlar bile yoktur. Sen yıdızlar hakkında ne söyleyebilirsin? Senin küçük bir mumun bile yok. Olumsuz insan karanlıkta yaşar, bir çeşit ölümü yaşar. Yavaşça ölür. Yaşamın bu olduğunu düşünür. Kendini değişik şekillerde zehirlemeye devam eder; olumsuz insan kendine zarar verir. Doğal olarak bu insanla ilişkiye girenler de perişan olur. Olumsuz bir anne , çocuğuna zarar verecektir. Olumsuz bir koca karısını mahveder; olumsuz bir eş de kocasını mahveder. Olumsuz anne babalar çocuklarına zarar verir; olumsuz öğretmen öğrencilerine zarar verir. Yaşamı onaylayacak, yaşamı sevecek, sevgiyi sevecek, bu var oluşu olduğu gibi sevecek. Onu önce mükemmel olmaya zorlayacak taleplerde bulunmayacak, yaşamı bütün sınırlarıyla kutlayacak yeni bir insanlık gerekiyor. Şaşıracaksın, yaşamını seversen, yaşam sana kapılarını açmaya başlayacak. Seversen sırlar sana açıklanacak, gizler eline verilecek. Bedenini seversen,önünde sonunda o bedende oturan ruhun farkına varacaksın. Ağaçları,dağları ve ırmakları sevdiğinde , Tanrı’nın her şeyin ardındaki görünmeyen ellerini önünde sonunda fark edeceksin. Tanrı’nın imzası her yaprağın üzerinde yalnız görmek için senin gözlere ihtiyacın var. Yalnızca olumlu gözler görebilir ,olumsuz gözler göremez. OSHO

yağmur
02-11-2011, 19:40
İster evli olun, ister bekar, lütfen bu yazıyı mutlaka okuyun ...

Bülent avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu.
"Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor belki benden daha zengindir" diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı birde sinirlenmişti.
Alaycı bir ses tonuyla:Ekmek parası mı istiyorsun ? diye sordu.
-Hayır çikolata parası lazım!
Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. `Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor` diye düşündü.
- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz onu da bulamadıysak aç yatarız.
Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.
-Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?
-Fakirin canı mı olur ki tatlı istesin beyim.
- Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stendapçı mısın?
- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü ona çikolata götürmek istiyorum.
-Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
-O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka*
çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever.
Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş*
sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı.*
Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü.Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle*
konuşurken biraz kafası dağılmıştı.
"Acabasöyledikleri gerçek mi yoksa uyduruyor mu" diye düşündü.
-Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?
Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.
- Ben dilenci değilim. Işim yok. Günlük çalışırım ne iş bulursam yaparım.Fakat bu gün bütün gün iş aradım aksilik bu ya hiçbir iş bulamadım.
Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
-Oturun biraz dertleşelim bari dedi. Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
-Yokmu eşin dostun borç alacak akraban?
-Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
-Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını ?
-Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
-Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
-Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
-Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
-Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz.Daha iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz arabamız işimiz gücümüz her şeyimiz var ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok ama mutlusun.Para mı acaba bizi mutsuz eden?
-Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.Sevgilim eşim arkadaşım hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev araba iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.
-Öyle deme şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor.Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?
-Altın tasın kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.
-Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu ?
-Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
-Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
-Küçük kızı severek.
-Küçük kız mı ? Hangi küçük kız ?
-Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever ne kadar çok mutu edersen o kadını da o kadar mutlu edersin.
-Nasıl yani ?
-Küçük kız neleri sever nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar.Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. Iltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?
-Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır "babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar.Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur.
-Güzelsin demem de yetmez ona. " Harikasın prenses gibi olmuşsun"demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.
-Işte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda ****en doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir çay yapar mısın?" dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.
-Hiç kavga etmezmisiniz siz?
-Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.
-Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.
-Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma.Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar.Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hem de çabuk kırılırlar.Çok narindir onlar.Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.
-Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum.Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.
-Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi.Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan mutsuz sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.
-Haklısın da bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.
-Yine para yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi.Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur.
Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik.Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.
Adam ayağa kalktı.
-Bana müsaade artık gitmeliyim karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.
Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
-Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.
Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.
-Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım dedi.
Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu.
Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.
Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküpyıkadı. sonra eşinin önüne koydu.
-Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri dedi.Inci hiç konuşmadı.
-Sorsana "niye" diye..
Inci kızgın kızgın: -Niye? Diye sordu.
-Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. Inci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.
-Bunlar senin sevdiğin meyveler senin için aldım.
-Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. "bak senin sevdiğin meyveleri aldım"
-Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım meyve alarak gönlümü alamazsın.
-Özür dilerim seni kırdığım için.
Sonra Bülent yere diz çöktü.
-Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.Bülent yere çömelmiş boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
Inci kıkır kıkır gülmeye başladı.
-Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin dedi.
Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü.....

Alıntı

yağmur
04-11-2011, 00:04
Önemli bir toplantıda cep telefonuyla bağıra bağıra konuşan bir kişi garibinize gidiyorsa, paradigmanızı değiştirmeden onu değerlendirdiğiniz için, siz yanılıyorsunuzdur. Örneğin trende giderken, bir baba, 3 evladıyla oturup, sürekli ağlayan çocuklarına hiç “Susun!” demeden yolculuğa devam ettiğinde; siz ona ne gamsız adam, diyebilirsiniz. Ama sorsanız, onlar hastaneden geliyorlardır ve bir saat önce çocukların anneleri ölmüştür ve eve dönüyorlardır.

Prof.Covey’in konuşmasını dinlemeye gelen annesi, arka sırada oturan 2 kişinin toplantı boyunca sürekli konuştuklarını görerek, çok öfkelenmiş ve “Oğlumu küçümsüyorlar.” diyerek çok üzülmüş. Yemek molasında oğluna: “Şunların kafasına çantamı indiresim geliyor, demiş. Oğlu: “Anne o adam Finlandiyalı, burada smultane tercüme yok, mecburen tercümanı yanına oturttuk.” demiş.

Havaalanında aktarma yapmak isteyen yaşlı bir hanım, uçağının 2 saat gecikmeli olduğunu öğrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmiş. Yanındaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu bırakarak, okumaya dalmış. Bir ara bakmış ki, yanındaki koltuğa oturan bir adam, sehpadaki kurabiye paketini açıyor ve de yemeye başlıyor. Kurabiyelerin kendisine ait olduğunu hissettirmek isteyen kadın, adama dik dik bakmış. Hatta canı o an istemediği halde, kutudan bir kurabiyeyi ağzına atmış. Her halde kurabiyelerin sahibinin kim olduğunu artık anlamıştır diye düşünürken, adam bir tane daha ağzına atmaz mı. Hemen kadın da bir tane daha atmış ve bir yarışma başlamış, adam bir tane, kadın bir tane. Sonuçta kutuda tek kurabiye kalmış, adam onu hızlıca kaparak ortadan bölmüş ve gülerek kadına ikram etmiş. O sırada, kadının uçağının alana indiği anonsu duyulmuş ve işlemler için kadın bankoya gitmiş. Pasaportunu çıkartmak için çantasını açtığında, ne görsün; KENDİ KURABIYE PAKETİ, HIC AÇILMAMIŞ OLARAK ÇANTASINDA DURMUYOR MU? MEĞER ADAMIN KURABİYESİNİ YİYORMUŞ.

Başkalarının düşünce ve davranışları hakkında hüküm verirken, elimizdeki veriler çoğu zaman yeterli olmuyor. Davranışların nedenini bilmeden çok yanlış yargılara varabiliyoruz. Covey bu örnekleri; ayni enformasyona farklı bakış, bizim davranışlarımızı belirler, diye özetliyor. Buradan yola çıkarak çözemediğimiz sorunlar için, paradigma (zihin haritası) değiştirmenin gereğini vurguluyor.

Einstein'in bir sözünü anımsatıyor: “Karsılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz. Çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi, "sorunların içinde kaybolmak" yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı bicimde yaklaşabilenler, o sorunu aşma şansını da yakalıyorlar. Zaten sorunlarimizi dostlarimizla paylasmamizin nedenlerinden biri de, farklı bir bakışın, bize farklı davranabilme kapısı aralama ihtimali değil midir? Çözümsüz gibi gördüğünüz sorunlar konusunda paradigma değiştirmenin önemi vardır. Aslında hayatimizi, başarımızı, mutluluğumuzu belirleyen bizim kendi davranışlarımızdır. Başımıza gelen her şeyle onlara verdiğimiz tepki ve yanıt arasında geniş bir hareket alanı vardır."

(Alıntıdır.)

yağmur
07-11-2011, 19:53
Zamanla anlıyor insan: 3-4 güne sıkışmış bir tatilden öte bir şey bayram...
Hayata serpiştirilmiş ilahi ikramlar, kıymet bilen kullara her daim bayram

Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan...
Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık...
Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "Çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...

Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.


Bir kitabı bitirmek, bir binayı bitirmek, bir okulu bitirmek, kâbuslu bir rüyayı, kodeste ağır cezayı bitirmek bayramdır.
Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle...

Vuslat da bayramdır öte yandan...
Endişe içinde beklediğinden mektup almak, telefonda ansızın sesini duymak, deli gibi burnunda tütenin boynuna sarılmak bayramdır.

En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.

Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır.

"Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.
Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...

Yeni bir sözcük öğrenmek, bir tünelin sonuna gelmek, müzmin bir işin kapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır.

Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde haksızlığın üstüne yalın kılıç yürüyebilmek bayramdır.
Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.

Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.
Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne bayram...

Güne gülümseyerek başlamak bayramdır.
"İyi ki yanımdasın" bayram, "Her şeyi sana borçluyum" bayram, "Hiç pişman değilim" bayram...

Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.

Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır.
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram...

Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.

Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.
Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.

Can Dündar

yağmur
09-11-2011, 14:40
Fazla derin düşünmemek ve olayları oluruna bırakmak lazım, çünkü ne yaparsak yapalım, bu dünya üzerinde, bu fiziksel bedenle yaşadığımız hayat sırasında kullanabileceğimiz sınırlı 5 yeteneğimiz var, bilgisayar dosyalarının hepsi bizde mevcut ama 5 i hariç gerisi şifreli ve biz açmaya yetkili değiliz. Hepimiz konuşuyoruz, düşünüyoruz ama o duvara gelip tosluyoruz, ileri gidiş için, bu bedenle ve bu dünyada izin yok.
İnsanlar burada seçtikleri rolü oynuyorlar, kimi iyi, kimi kötü insanı, kutupluluk illüzyonu bu dünya hayatında mevcut, yüksek katlarda yok. Yüksek katlarda teklik var, son teklikte, Yaratan, Ana Kaynak, Tanrı veya Allah, ne kabul ediyorsanız TEK. Ama bir piramit gibi yükselme, tekamül düşünürseniz, belki birkaç kat ötemizde de, bize yakınlardaki katlarda yani, kutupluluk illizyonu devam ediyordur bilemem, ama son Tek'e gider.
Farklı düşünceler, yollar, herkesin kabulü kendi için doğrudur, sizi ne mutlu ediyorsa öyle düşünün, asıl olan bu hayatı huzurlu ve mutlu yaşayıp, sonlandırmak, herkesin gelip tosladığı duvar değişik tabii, zaten dünyanın renkliliği de buradan geliyor, insanlara bu yaşama sevinci veriyor, kendi inançları, doğruları.

yağmur
09-11-2011, 15:31
Nedir bu asık yüz, neden homurtular içindesiniz. Bir türlü mutlu olamıyorsunuz. “İşte berbat bir gün daha.” yakınmalarıyla yataktan kalkıyorsunuz. Oysa güne daha iyi başlamak da mümkün. Bir gün, nasıl başlarsa öyle gider! Uzmanların bu alandaki önerilerine kulak vermek lazım… İşte size bir güne güçlü ve moralle başlamak için ipuçları.

Güne nasıl başlarsanız bütün gününüz öyle geçecektir. O yüzden günü moralle başlamak çok önemlidir. Birçok insan homur homur yataktan kalkar ve bütün gün de o homurtularıyla kendisini olduğu kadar çevresini de rahatsız eder. Yatakta gözünüzü açtığınız andan itibaren günü yapılandırmak sizin elinizde. Mutlu, başarılı, insan ilişkilerinde doyurucu bir güne merhaba demek için bazı yöntemleri yaşama geçirmeniz gerekiyor.

İşte mutlu bir gün için size bazı önemli sırlar:
Sabah henüz yataktan kalkmadan (uyandığınız an) dudaklarınıza bir gülümseme gönderin. Her gün kendiniz için olumlu onaylamalarla uyanmayı alışkanlık haline getirmeye gayret gösterin. Örneğin şöyle söyleyebilirsiniz: “Bugünüm aydın olsun. Bugün evrenin bana vereceği tüm güzel mucizeleri kabul ediyorum.”

Pencerenin önüne gelin ve dışarıya (doğaya bakarak) nefes alıp vermeye başlayın. Bu “nefes egzersizleri”ni, nefesinizi izleyerek gerçekleştirin. Bunu birkaç kez tekrarlayın.

Sabahleyin eğer kendinizi çok ağır ve hareket edemeyecek kadar yorgun hissediyorsanız mutlaka egzersizle başlayın güne. Ya da enerjinizi sağlamak için bol vitaminli bir kahvaltı hazırlayın. Güne enerjik başlarsanız bütün gün öyle geçer. Bunu için şu sözü aklınızdan geçirin: “Hiç kimse içindeki coşkuyu kaybetmiş bir insan kadar yaşlı olamaz!”

Beş veya on dakika denizi ya da yeşil bir alanı seyredin. Bu ortamda varlığınızı fark edin. Sahip olduklarınız için evrene (Örneğin sevdiğiniz işte çalıştığınız için ya da sağlıklı olduğunuzdan dolayı) teşekkür edin.

Her şeyle ama her şeyle bağ kurmaya çalışın; çiçekle, ağaçla, hayvanlarla, cansız varlıklarla… Onlarla aranızdaki bağ günü mutlu geçirmeniz için size enerji sağlayacaktır. Örneğin işe giderken yolunuzun kenarındaki çiçekleri mutlaka “görün” varlıklarından dolayı mutlu olduğunuzu düşünün. Çiçeklerle kurulan bağ çok önemlidir. Yaşam bize bizim ona sunduğumuz kadar artı (+) veya eksi (-) frekans sunar.

Her gün birisi ya da bir şey için iyi olduğuna inandığınız bir davranışta bulunun. Örneğin “Seni seviyorum.” deyin ya da ona çiçek alın. İhtiyacı olan birine iyilik yapın. Ancak asla “Ben yaptım”, “Ben gittim!”, “Ben hallettim!” gibi sözleri kullanmayın.

Sabahleyin evde ve işte karşılaştığınız insanlara gülümsemeye çalışın. Bu sizin için zorsa kendinizi zorlayın. Çünkü bedenin de buna ihtiyacı var. Gülümsediğiniz zaman kendinizi daha iyi hissedeceğinizi biliyor musunuz? Ancak gülümsemenize canlılık katın, gözlerinizle de gülümsemeye çalışın. Bunun aksine kaşlarınızı çattığınız zaman da olumsuz duygularla örülü bir çemberin bedeninizi saracağını.

Miş gibi oyununu oynayın ve “Bugün mutluyum.” deyin. Mutluymuş gibi davranırsanız mutlu olmanızı sağlayacak ruhsal durumu davet eder ve bunun sonunda gerçekten mutlu olursunuz.

Okuduğunuz gazeteyi düşünün. Olumsuz haberlere içiniz kararmıyor mu? Sabah ilk karşılaştığınız insanlara yönelik olarak kendinizle ilgili “olumlu haberler” yayınlayın! Unutmayın, iş yerinizde ve çevrenizdeki insanlar bu “haberlere” göre sizin hakkınızda fikir sahibi olacaktır. Örneğin “Bugün kendimi harika hissediyorum.” deyin. Her fırsatta bunu tekrarlayın. Kendinizi gerçekten iyi hissetmeye başladığınızı göreceksiniz.

O günün kötü geçeceğine dair bir düşünce zihninizde belirdiyse bunu derhal uzaklaştırın düşüncelerinizden. Örneğin “İşe gidiyorum, müdürümün o berbat yüzünü göreceğim yine.” diye düşünmek yerine, “İyi ki bir işim var, sorunlarımı paylaşacağım bir iş arkadaşına sahibim.” diye düşünün. Uzmanlar, bu tür olumlu sözlerin yolda yürürken ya da gün boyunca dönem dönem tekrarlanmasını öneriyorlar.

İşinizde veya çevrenizdeki insanlara daha farklı bakmayı deneyin. Örneğin insanlara “değer katma”yı düşündünüz mü? “Yardımcılarımın değerine değer katmak için ne yapabilirim?” diye kafa yorun. Onların daha verimli olmalarını sağlamak için ne yapabileceğinizi düşünün. Unutmayın bir insanın iyi yanını ortaya çıkarmak için önce onun en iyi yanını hayalinizde canlandırmaya çalışın.

Eğer zorlu bir günü başlayacaksanız (Önemli toplantı, sınav veya konuk ağırlama gibi) hayal gücünüzü devreye sokun. İmgelemeniz, bedeninizin davranışlarını inanılmaz ölçüde belirler. Kendinizi zihninizin gözüyle resmedin. O gün, nasıl olmak ve nasıl görünmek istiyorsanız öyle olun. “Güçlü, güvenli ve dinlenmiş…” Bu olumlu imgenizin nasıl eksiksiz gerçekleştiğine siz bile inanamayacaksınız. Eğer günlük işleri iyi gidiyormuş gibi zihnimizde canlandırırsak işler inanın ki iyi gidecektir!

Kendinizi sevmiyorsanız o gününüz iyi geçmeyecektir. Kendinizden nefret etmekten vazgeçin. Kendinizi küçük görmeyi bırakın. Kollarınız kendinize dolayıp, “Her şeyin güzel, saçların, dökülüyor olabilir ama sahip olduğum tek şey sensin.” deyin. İnsan zayıf yanlarıyla da insandır. Güçsüzlüklerinizle barış yaptığınız zaman her şey daha kolaylaşacaktır.


:):)

yağmur
10-11-2011, 23:07
Hepimiz atomlardan oluşuyoruz. Her nefes alışımızda bunlardan 10X22 tanesini evrenden alıp ciğerlerimize dolduruyor ve ardından da aynı miktarda atomu evrene geri salıyoruz. Bir yıldan az bir süre içinde vücudumuzdaki atomların %98'i değişiyor. Şu anda her birimiz bugüne kadar yaşamış her varlığın bedeninde bulunmuş en az bir milyon atom taşıyoruz. Z.Z.Camat

Yani BİRiz

yağmur
11-11-2011, 10:46
Nazik olmak için, bir gülümseme beklemeyin
Sevmek için, sevilmeyi beklemeyin
Bir arkadaşın değerini anlamak için,yanlız kalmayı beklemeyin
Biraz paylaşmak için, çok olmasını beklemeyin
Öğütleri hatırlamak için, düşmeyi beklemeyin
Duaya inanmak için, acıları beklemeyin
Yardım edebilmek için,zamanınızın olmasını beklemeyin
Özür dilemek için, diğerinin acı çekmesini beklemeyin
Ve de barışmak için, ayrılığı beklemeyin

yağmur
12-11-2011, 22:15
Aydınlanma yolunda ilerlerken, iliskileriniz çogu zaman dramatik sekilde degisir. İliskileriniz artik duygusal bagımlılığa dayanmaz. Artık insanlari duygusal olarak manipule etmeye çalısmazsınız ve sizi manipule etmelerine izin vermezsiniz. Alt – boyutsal realitenin duygusal kordonunu, itme – çekme dansını oynamaya son verirsiniz

yağmur
14-11-2011, 17:42
Egomuzu güçlendirmek adına kendimize yalan söyler, kendi gözümüzü kendimiz perdeleriz. Ancak, yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Bilgi güneşi karşısında, tüm sahte benliklerimiz ıstırapla erimeye mahkûmdur.

İnsan, öncelikle kendine hilekârdır. Kendi özümüze, yani bireyselliğimize karşı içten davranmıyoruz. Daima kendimizi aldatmak istiyoruz. En azından egomuzu ya da dünyasal kişiliğimizi güçlendirmek için kendimizi aldatırız. Egomuzu tatmin ettiğimizde, yani kendimizi kabadayı, yüksek, üstün, becerikli gördüğümüz zaman, kendimizi mükemmel bir insan zannederiz.

İşte incelik buradadır, çünki insan kendi kendini mükemmel bir biçimde aldatır, önce kendine yalan söyler. O hâlde, bu hilekârlığımızı bilerek, çok acımasızca vicdanî bir düelloya girmek' zorundayız.

yağmur
14-11-2011, 19:50
DİKKAT İLE FARKINDALIK KAZANIMI Bilincin Macerası
Rezonans Kanunu – İsteklerin Yönetimi – Pierre Franckh

“Eğer şu ana kadar isteklerimiz gerçekleşmediyse, en şiddetli arzularımıza ulaşamadıysa; eğer hayatımıza hiç istemediğimiz şeyler girdiyse, eğer mutsuzsak veya yenilgiye uğradıysak, bütün bunların sebebini Rezonans Kanununda bulabiliriz. “

Pierre Franckh, bu kitabında Rezonans Kanununu kavrayıp onu nasıl kullanacağımızı anlamaya başladığımız anda, hayatımızdaki her şeyin mümkün olabileceğini anlatıyor. Yazar, hayatımızı kalbimizle değiştirebileceğimizin de altını çiziyor.


Düşünce gücümüzle maddeye etki edebilir miyiz?
Kim olmayı istiyorsun?
İsteklerimizi hangi yolla yayıyoruz?
ideal partneri yaşamımıza çekmemizi sağlayan en uygun rezonans alanını nasıl oluştururuz?
Rezonans alanın yazılı ve görsel izlenimlere nasıl tepki verir?

Eğer istediğimiz sonuçları elde etmeye çalışıyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız. Çünkü hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur ve biz isteklerimizi yönetebiliriz.

İmkansız, sadece bizim imkansız olduğunu düşündüğümüz şeydir.

Belki de şu anda imkansız olduğunu düşündüğün şey, işte bu sınırsız olanakların imkansız olmadığı fikridir. Öyleyse bu senin şahsi kanaatindir. Bunun doğru ya da yanlış; iyi ya da kötü bir tarafı yok. Bu senin, kendi kanaatindir ve yaşamın da bu doğrultu da ilerleyip gelişecektir.

Ama ya hayat görüşün ve inandıkların yanlış bilgi ve olgulara dayanıyorsa?

En yeni bilimsel araştırmalar, duygu, düşünce ve inançlarımız sayesinde olduğumuzu, hiçbir şüpheye yer bırakmazsızın ispatlıyor. Zira duygularımızla desteklenmiş ve kaydedilmiş inançlarımız muazzam bir rezonans alanı oluşturuyor. Ve bu rezonans alanındaki titreşimlerle uyum içinde olan her şey, evet dünya üzerindeki her şey, bu titreşime ayak uydurmak durumunda kalıyor.

Demek ki asıl soru şu: Sen şu anda hangi rezonans alanını oluşturuyorsun? Ve bu soruyla kendimizi konunun tam ortasında buluyoruz.

Rezonans Nedir?

Resonantia = Akis

Rezonans = Eko, yankı, titreşim

Rezonans Kanunu, evrendeki her şeyin birbirleriyle titreşimler aracılığı ile nasıl iletişim halinde olduğunu anlamamızı sağlar. Vücudumuzun her bir organı ve hücresi de dahil olmak üzere dünyadaki bütün nesnelerin ve canlıların kendilerine has bir titreşimleri vardır. Bu, madde içinde böyledir. Maddenin titreşim enerjisini incelediğimizde farklı objelerin genellikle farklı frekanslarda titreştiğini görürüz. Bazıları da aynı ya da benzer frekansta titreşir.

Bunu piyanodan da biliriz; piyanonun herhangi bir tuşuna bastığımız zaman, bu tuşla uyumlu olan diğer bütün teller de titremeye başlar. Notaların daha pes ya da tiz olması, hiç önemli değildir. Uygun frekansta olmaları onların titreşime geçmeleri için yeterlidir.

Diğer insanlar, nesneler veya olaylar, eğer bizimle aynı frekansta iseler, içimizde oluşturduğumuz titreşim alanına karşı koyamazlar. Bizim titreşimlerimize tepkisiz kalmaları mümkün değildir. Nasıl ki piyanonun basılan tuşuyla aynı frekanstaki diğer teller bu tuşun hareket ile titreşmek durumunda kalıyor ise, bizimle aynı frekanstaki insanların, nesnelerin ve olayların da bizim titreşimlerimize katılmaktan başka seçeneği yoktur.

Peki ama diğer varlıkların bizim enerjimizle titreşime geçmesi bize ne yarar sağlar? Burada, Rezonans Kanununun şu temel kuralı devreye giriyor: BENZERLER BİRBİRİNİ ÇEKERLER.

Bizim titreşimlerimizle uyumlu olan her şey, karşı koymaksızın bizim hayatımıza çekilecektir. Bu, bizim için her zaman olumlu bir şey anlamına gelmez. Mesela titreşim bazen maddeyi tahrip edecek kadar kuvvetli olabilir. Bir opera sanatçısı sadece sesinin gücü ile bir bardağı çatlatabilir. Burada yaptığı şey enerjiyi boşluktan bardağa iletmektir. Eğer bardağa iletilen enerji bardakla aynı titreşime sahipse, yani bardağın moleküler yapısı ile aynı frekanstaysa, basınç bardağı çatlatacak kadar büyük olabilir.



Biz bir bardak gibi çatlamayız tabii ki. Ama içimizdeki “negatif titreşim enerjisi” olarak adlandırdığımız şey; bizde hoşlanmadığımız, huzursuzluk verici hislerin uyanmasına, hatta belki sarsıcı olayların yaşamımıza çekilmesine sebep olabilir.

İşte bu yüzden, nasıl bir titreşim içinde olduğumuzun, bilerek veya bilmeyerek hangi rezonans alanını oluşturduğumuzun farkına varmak, bizim için çok mühimdir.

İsteklerimizi Hangi Yolla Yayıyoruz?

“Ön yargıları yıkma, atomu parçalamaktan daha zordur” Albert Einstein

Kalp, ezelden beri sevginin en kuvvetli sembolü ve duygularımızın merkezi olarak kabul edilirdi. Ama sonra tıp ve modern bilim ortaya çıktı ve bize, kalbin sadece vücudumuzda kanın dolaşımını sağlayan bir pompa olduğunu yutturmaya çalıştı. Biz “normal insanlar” ise, elimizde halihazırda bunun aksini kanıtlayacak herhangi bir delilimiz olmamasına rağmen, kalbimizin duygularımızın merkezi olduğu inancımızı asla kaybetmedik. 1993 yılında duyguların insan vücudu üzerindeki hakimiyeti hakkında bir araştırma yapılmak istenmiş ve bunun için duygularımızın oluşumundan sorumlu olduğu düşünülen bölgeye, yani kalbimize odaklanılmış. Oldukça çabuk, daha araştırmaların başında herkesi hayrete düşüren bir şey tespit edildi ve bu buluşun neden daha önce yapılmadığının şaşkınlığı yaşandı. Bu nefes kesici buluş; kalbin muazzam büyük bir enerji alanıyla çevrili oluşuydu. Burada bahsedilen alanının çapı yaklaşık iki buçuk metredir.

Bir düşünün, kalbimiz beynimizin oluşturduğundan çok daha büyük bir enerji alanı oluşturuyor. Bilim şimdiye kadar beynin, sahip olduğu elektromanyetik nabızlarla en büyük yayın alanına sahip olduğunu varsayıyordu. Ama şimdi bundan çok daha büyük bir enerji alanı bulundu, insan vücudundan dışarı uzanacak kadar kuvvetli bir enerji. Böylece ilk şaşkınlık atılmasıyla birlikte, akıllara kalbimizin etrafındaki bu enerji alanın nasıl bir görevi olduğu sorusu geldi. Geldiğimiz noktada ulaştığımız bilgiler şaşırtıcı olduğu kadar önemlidir de.

Kalbimiz tarafından oluşturulan elektromanyetik alan vücudumuzdaki organlarla iletişim halindedir. Hatta beyin ve kalbin arasında bir bağlantının bulunduğu ve bu bağlantıyla kalbin beyne hangi hormonları, endorfini ya da diğer kimyasalları salgılaması gerektiğini bildirdiği kanıtlanabildi.

Beynimiz bağımsız hareket etmiyor, aktiviteleri için gerekli sinyalleri kalbimizden alıyor.

Hepsi bu kadar da değil! bilim adamları araştırmalarında kalbimizden yayılan bu elektromanyetik alanın sadece duygularımız tarafından oluşturulmadığını ve gücünü diğer önemli bir kaynaktan, kanaatlerimizden; yani derin bir inançla bağlandığımız ve hayatımıza doğrultusunda yön verdiğimiz düşüncelerimizden aldığını buldular. Bütün duygu ve düşüncelerimiz kalbimizin enerjisinde bilgi olarak bulunmakta ve vücudumuzdan yayılan en kuvvetli sinyal olarak sadece beynimize ve organlarımıza değil, aynı zamanda dünyanın derinliklerine doğru taşınmaktadır. Bu ezeli gerçeğin yansımalarını “kendini derin bir inançla savunmak” “bir şeyi kalpten istemek” ve tabii “kalbinin sesini dinlemek” gibi bazı deyimlerimizde görmek mümkündür.

Kalbimiz, inanç ve duygularımızı elektromanyetik titreşimlere ve dalgalara dönüştüren bir tür aracı olarak hizmet eder. Ve bu elektromanyetik dalgalar vücudumuzla sınırlı kalmaz, bütün çevremize uzanır, bizi kuşatan her şeyle iletişim halindedir. Kalbimiz, bütün inançlarımızı, geleceğe yönelik düşlerimizi ve duygularımızı başka bir dile, titreşimlerin ve dalgaların kodlanmış diline çevirir ve bunları evrene gönderir.

İnançlarımız kalbimizin yaydığı elektromanyetik dalgalar sayesinde fiziksel dünyayla etki alışverişinde bulunur. Yayılan bu enerjinin ne denli büyük olduğunu HeartMath Enstitüsü’nün yaptığı araştırmalar gözler önüne seriyor:

Kalbin elektrik akımı (EKG), beyinde oluşan elektrik akımından (EEG) altmış kez daha kuvvetlidir.
Kalbin manyetik alanı ise beyninkinden beş bin kez daha kuvvetlidir.
Demek ki kalbimizle, beynimizle yaydığımızdan çok daha fazla enerji yayıyoruz. Peki bunu bilmek, bizim için neden bu kadar önemli? Çok basit, çünkü bu sayede, bazı dileklerimiz hemen gerçekleşirken, bazılarının gösterdiğimiz tüm çabalara rağmen neden bir türlü tezahür etmediğini anlıyoruz.

İsteğimizin gerçekleşeceğine gerçekten inanmadan olumlama (imgeleme) yaparsak ya da bir şeylerin hayalini kurarsak, sadece beynimiz elektromanyetik dalgalar yayarken, duygularımızın gerçek merkezi olan kalbimiz beş bin kat daha büyük bir kuvvetle, genellikle tereddüt ve korku olan asıl inancımızı dünyaya yayar. Bunun sonucu apaçık ortadadır; hayatımızda sadece kalbimizin derinliklerinde gerçekleşeceğine inandığımız şey gerçekleşecektir.

İnançlarımızı duygularımızla desteklediğimiz zaman yaydığımız enerji çok daha büyük olur. Ama üzgün, depresif ya da bitkinsek, istediğimiz şeyi dileyebiliriz, bu durumda kalbimizden yaydığımız hüzünlü duygular, mantığımızdan gelen isteklerden her zaman daha güçlü olacaktır. Peygamberle, günümüzün ve geçmişin dünyaca ünlü alimleri ve bilgeleri ısrarla “Kalp gözüyle görmeyi” öğrenmemizi söylerler.

Kalbimizle Dünyayı Değiştirebiliriz.

Tüm bu anlatılanlar, sahip olduğumuz inançların evrene yollandığı ve Rezonans Kanununun esaslarına göre evrende kendileriyle aynı titreşimdeki enerjileri aradığı anlamına gelir.

Benzerler birbirini çeker. Bizim enerjimizle rezonans içinde olan her şey hayatımızda tahakkuk edecektir. Sözün özü; inandığımız her şey yaşamımızda gerçekleşecektir.

Bu nedenle, isterken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalar:

Ne dilersen dile, bunu mantık seviyesinden kalp seviyesine taşı,
İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için, bunun mümkün olduğuna kesinlikle inanmalıyız.
İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için önce kendimizi mutlu bir ruh haline sokmalıyız.
Öncelikle bilincimizi hedefimize yönlendirmeliyiz ki, hayatımızda gerçekleştirmek istediğimiz şeylerle etkileşime geçebilelim. Hayatımızda sadece derinden inandığımız şeyler gerçekleşebilir. Bu en başta kendi hakkımızdaki düşüncemiz için geçerlidir. Kendimizle ilgili görüşlerimiz yaşayacaklarımızı belirler. Tabii ki bu, bir şeyleri harekete geçirebilmek için gerekli olan güç ve kudrete sahip olabilmek için, bu kudretin bize dışarıdan verilmediğini, içimizden husule geldiğini anlamamız gerektiği anlamına da geliyor. Demek ki dış dünya, her zaman bizim iç alemimizi yansıtır.



İnançlarımız Dış Alemimizi Değiştirmeyi Nasıl Başarıyor?

Son yıllarda modern bilimin tespitlerinde köklü değişiklikler oldu. Değişim 1995 yılında Rus Bilim Akademisi’nde Vladimir Poponin ve Peter Gariaev yönetimindeki araştırmalarla başladı. Bu iki bilim adamının deneylerinin sonuçları o kadar hayret vericiydi ki, bu deneyler Amerika’da tekrar edildi ve sonuçta orada kamuoyuna duyuruldu.

Vladimir Poponin ve Peter Gariaev, “foton” adı verilen ışık parçacıkları vasıtasıyla DNA’nın tutumunu incelemek istiyorlardı. Bu test serisinde vakum oluşturmak için bir borunun içindeki tüm havayı aldılar. Artık vakumda bile kesin bir hiçlik olmadığı biliniyor. Her mekanda özel aletlerle oldukça isabetli ölçülebilen fotonlar (ışık enerjisi) kalıyor. Böylece fotonlar borunun vakumunda oldukça düzensiz bir şekilde dağıldı.

Bir sonraki adımda boruya insan DNA’sı verildi. Ve o anda çok şaşırtıcı birşey oldu. Parçacıklar DNA’nın varlığında daha farklı sıralandı. DNA, fotonlara direkt olarak etki ediyordu. Sanki görünmez bir güçle, fotonları, boruda düzenli bir şekilde sıralamıştı. Artık bu deneyde kesinleşen şey şuydu; İnsanın DNA’sı, fiziksel dünyaya direkt etki ediyor.

Klasik fizikte, daha önce böyle bir şey gözlemlenmemişti. Dahası, klasik fiziğin alışılagelmiş mantığında, böyle bir şeye yer yoktu. Yani fotonlar insanların açıklayamadığı bir tutum sergiliyordu. Aslında bu yeteri kadar heyecan vericiydi, ama daha sonra olanlar tartışmasız bir devrim niteliğindeydi…Bilim adamları, DNA’yı borudan aldıkları zaman, fotonların düzenli sıralarını bozup dağınık hallerine geri döneceklerini düşünmüştü. Ama beklenenin tam tersi oldu! Fotonlar sanki DNA hala oradaymış gibi düzenli sıralarında kaldı.

Araştırmacılar deneyleri defalarca tekrarladılar, varılan sonuç aynıydı; fiziksel olarak ayrılsalar bile DNA ve fotonlar arasında hala bir bağ vardı. Görünüşe göre, kuantum fiziğinin “kuantum alanı” dediği bir alan aracılığıyla birbirleriyle bağlantılıydılar. Boşluk olarak tabir ettiğimiz şey aslında hiç de “boş” değildir, bilakis içinde milyarlarca verilerin dalgalar aracılığı ile hareket ettiği ve yayıldığı bir alandır.

Bu deney Rezonans Kanununu anlayabilmemiz için oldukça aydınlatıcı olmuştur. Ayrıca bu enerji alanını ayrıcalıklı kılan ise; tanıdığımız hiçbir enerji türüne benzememesidir.

Sıkı dokunmuş bir ağ gibi işlediği görülen enerji yüklü bu alan, iç ve dış alemimiz arasında bir nevi köprü görevi görür.

Tıpkı ses dalgalarının, havayı taşıyıcı olarak kullandığı gibi, yaydığımız inanç ve düşünce gücü de dünyaya taşınabilmek için bir aracıya ihtiyaç duyar. Burada, kuantum alanı devreye girerek, bu aracılık görevini üslenir.

Bu enerji alanı, farkında olsak da olmasak da her şeyle ve herkesle bağlantı içinde olmamızı mümkün kılar.

Bu esnada “alıcının” bizden ne kadar uzaklıkta olduğunun hiçbir rolü yoktur. Bu alıcı yan komşumuz da olabilir, dünyanın öbür ucunda bulunan bir kişi de olabilir. Oluşturulan ve yayılan rezonans alanı, her zaman doğru kişiye ulaşır. Böylece istediğimiz hedefimizle aramızda, enerji yoluyla kesin ve aktif bir bağlantı kurabileceksek eğer, neden en büyük arzularımızın gerçekleşmesi için daha fazla bekleyelim ki?

Kuantum alanı sayesinde herşeyle ve herkesle hemen bağlantıya geçebiliriz. Tek yapmamız gereken şey bunun için bir adım atmaktır;

Rezonans Kanunu, her zaman “evet” der.

İnançlarını her zaman doğru çıkarır.

Sana karşı gelmez.

Mesela, hayatının önemsiz olduğuna ve hiçbir anlam taşımadığına mı inanıyorsun, bu inancın, onaylanacaktır.

Gerçek, büyük bir aşkı hak ettiğine mi inanıyorsun, para, manevi ve maddi zenginliği hak ettiğine; hayatının derin, her şeyi kuşatan bir anlamı olduğuna mı inanıyorsun, bu inancın yaşamında gerçekleşecektir.

Neye inandığın enerjinin umurunda değildir, inancın yüksek ahlaki değerler taşıyabilir ya da çok kötü bir şey olabilir sana fayda sağlayabilir ya da hayatını zorlaştırabilir, enerji işin ahlaki kısmıyla ilgilenmez ve yargılamaz.

Enerji daima senin yaydığın içtekiler doğrultusunda çalışır.

İç alemimizde sahip olduğumuz her şey, dış dünyada da karşımıza çıkacaktır.

Dünyada karşılaştığımız her şeyin bir kaynağı vardır ve bu kaynak düşüncelerimizdedir. Eğer istediğimiz sonuçlara ulaşmak istiyorsak, düşüncelerimizi kontrol etmeye başlamalıyız, çünkü düşündüğümüz her şey bir rezonans alanı oluşturur.

Uzun süreli ve sık olarak düşündüğümüz, hissettiğimiz ve söylediğimiz her şey rezonans alanımızı yoğunlaştırır. Bu yüzden kaybetmek hakkında her düşünce kaybetmek, kazanmak hakkındaki her inanç da kazanma ihtimalini kuvvetlendirir. Bu yüzden dış dünyada değiştirmek istediğimiz her şeyi düşünce gücümüzle değiştirebiliriz.

İçindeki yaratıcılığı hatırla ve onu bilinçli olarak kendi iyiliğin için ve diğer insanların iyiliği için kullan!

Arzularımız gerçekleşmek üzere bizi nasıl bulur?

Artık aydınlık getirmemiz gereken tek nokta, bizimle etkileşime geçen enerjinin, bizi nasıl bulacağı konusudur. Sonuçta evrende milyarlarca DNA var ve bunların her biri enerji alışverişinde bulunuyor. Peki, evren arzularımızı, daha doğrusu arzulananı yolunu şaşırmadan bize nasıl iletir?

Bir yandan sürekli “yayındayız”. Rezonans alanımızı durmaksızın pozitif ve negatif düşüncelerimizle programlıyoruz. İstek ve amaçlarımızı koruduğumuz sürece, korku ve endişelerimiz içinde aynı şey geçerli, rezonans alanımız bizimle aynı titreşimde olanları bize çeker. Diğer yandan ise hepimiz “kod” olarak adlandırdığımız genetik bir isme sahibiz. Kriminal teknik ve babalık testi ile ilintili olarak bu kavramı daha önce duymuşsunuzdur. Her bir hücrenin DNA’sı da, aynı parmak izi gibi, eşsizdir. DNA, başkalarıyla karıştırılması mümkün olmayan genetik bir parmak izi bırakır. İşte bu enerji içinde geçerlidir. DNA’mızın enerji parmak izi , açık ve net bir adres bırakır. Titreşim o kadar belirgindir ki, her zaman bizim için en uygun çözümü bulur.

Düşünce Gücümüzle Yeni Bir Gelecek Oluşturabilir Miyiz?

Zaman hiç de göründüğü gibi değildir. Sadece bir yöne doğru hareket etmez ve gelecek, geçmişle aynı zamanda mevcuttur. Albert Einstein

Düşünce gücümüz sayesinde geleceğimizi etkileyebilir miyiz? Kesinlikle evet! Bunu yapabiliriz, hem de tahmin ettiğimizden daha fazla. Kuantum fizikçilerinin nefes kesici buluşları hayatımızı her an tamamen değiştirebileceğimizi ve istediğimiz her şeyi değiştirebileceğimizi, bize bir kez daha gösterdi.

Bildiğimiz gibi düşünce gücümüzle enerji yaymaktayız. Tabii ki sadece biz değil, diğer bütün insanlarda aynı şekilde enerji gücü yaymakta. Aynı titreşimdeki enerjiler birbirlerini çektikleri için tıpkı bizim diğer insanları ve olayları kendimize çektiğimiz gibi başka insan ve olayların da bizi çekiyor olması doğaldır. Buradaki tek koşul, iki enerjinin birbiriyle uyumlu olması yani titreşimlerinin birbirine yakın olmasıdır.

Bu arada kuantum fiziği, kuantum dalgası denilen şeyin, örneğin; düşünce ve inançlarımızın, sadece fiziksel olarak yayılmakla kalmayıp zaman içine de yayıldığını bulmuştur. Yani inançlarımız sadece yer değil, zaman da değiştiriyorlar (zaman dalgaları). Demek ki “normal kuantum dalgası” diye adlandırdığımız, geçmişten geleceğe giden kuantum dalagaları var. Bunun dışında, bir de “birleşik karmaşık dalgalar” olarak adlandırdığımız gelecekten geçmişe yayılan dalgalar vardır! Hayret verici değil mi? Ama gerçek. Geleceğe yayılan dalgalar “teklif dalgası”, geçmişe geri dönen dalgalar ise “eko dalgası” olarak adlandırılır.

Eğer bu iki dalga karşılaşırsa, yani gelecekten gelen bir eko dalgası, bizim yolladığımız bir teklif dalgasına rastlarsa, bu durumda dalgalar birbirlerini modüle ederler ve ikisinin ortak ürünü olarak ortaya “olay ihtimali” dediğimiz şey çıkar. Kuantum fiziğine göre “bir olayın gerçekleşmesi ihtimali, geçmişten gelen teklif dalgası ile gelecekten gelen uygun bir eko dalgasının buluşması sonucu ortaya çıkar”. Bu şu anlama gelir : “Sadece geçmiş geleceği değil, aynı zamanda gelecek de geçmişi etkiler”.

Aklımız bunu idrak etmekte biraz zorlanabilir, çünkü şimdiye kadar hep zamanın geçmişten geleceğe, doğrusal bir biçimde ilerlediğini düşünmüştük. Şimdiyse bunun tam tersinin de mümkün olması aklımız için şaşırtıcı. Demek ki : Gelecek dışarıda bir yerlerde, çoktan beri mevcut. Aksi halde geçmişe, yani bizim şimdiki zamanımıza, dalgalar yollaması mümkün olmazdı. Senin geleceğin de şu an, şu saniye mevcut. Ama yine de geleceğinin akışı önceden belirlenmemiş, zira geleceğin çeşitli mahiyetlerini seçme imkanına sahibiz.

Tabii ki bilincimiz, sadece bir tek zaman algılıyor. Farklı bir şey tanımıyoruz. Bu şaşılacak bir şey değil, sonuçta duyularımız çok sınırlı.Bütün ışık yelpazesinin sadece % 8′ini algılayabiliyoruz. Geri kalan % 92′lik gerçeği, aynı şekilde bizi çevrelemesine rağmen algılayamıyoruz. Aslında var olduğu halde tamamen yok sayıyoruz.

Ama yine de etrafımızda hiç tanımadığımız diğer enerji titreşim, dalga ve bilgilerle çevrili.

Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir. Sokrates

Teklif dalgamız tüm geleceğimizi dolaşır. İster bir saniye sonrası, ister bir ya da on yıl sonraki olaylar olsun, tüm olasılıklar tek tek kontrol edilir. Bu aşamada kuantum fiziği şu fenomeni keşfetmiştir: Gelecekteki olay, zaman açısından ne kadar yakındaysa, rezonans da o kadar nettir. Bu şu anlama gelir; “Gelecekte gözlediğim bir olay zaman açısından bana ne kadar yakınsa, o olayın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği kararı o kadar kesindir.”

Yakın gelecekteki bütün olayları, bugünkü bilincimiz belirler.

İşte bu noktadan sonra “istemek” konusuna varıyoruz. Zira istemek birçok ihtimalden birini yaşamımıza çekmekten başka bir şey değildir.

Bir şey istediğimizde, bu doğrultuda bir teklif dalgası yolluyoruz.
Bu dalga, bir eko dalgasıyla irtibata geçiyor.
Bir gerçekleşme ihtimali meydana getirebilirsek istediğimizin gerçekleşmesi için en uygun şartları sağlamış oluyoruz.
İç alemimizde sahip olduğumuz her şey, dış alemde de karşımıza çıkacaktır.

Zira dış dünya her zaman iç alemimizi yansıtır.

Ancak bilincimizi hedefe yönlendirirsek yaşamımızda sahip olmak istediğimiz şeylerle etkileşime geçebiliriz.

Eğer istediğimiz sonuçları istiyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız, zira hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur.

Rezonans Kanunu-Pierre Franckh

yağmur
22-11-2011, 09:15
İnsan evrenin bir kopyası mıdır ?

Sonsuz kozmik okyanusu akıl almaz bir kaosu kendi bütünlüğü içnide düzene dönüştürmüştür.Gezegenler hem kendi etrafında hem de güneşin etrafında dönerler.Güneş sistemleri galaksi güneşinin etrafında dönerler.Galaksiler evren güneşinin etrafında dönerler.Evrenler de daha büyük bir kozmik yapının etrafında dönerler.Bu sonsuza kadar böyle sürüp gider.

Sonsuz sayıdaki bu kozmik cisimlerin süratli dönüşü tam bir kaostur.Ama bilinen o ki bu kaosun içinde kusursuz bir düzen hüküm sürmektedir.

Kendi ekseni etrafındaki dönüşler girdabı andırırlar.Girdabın özü olan merkez,girdabın dönüşünden hiç etkilenmeyen kısımdır.

Kendi ekseni etrafında dönen dünyamız,dönme potansiyelini çekirdeği vasıtasıyla güneşten almaktadır.Bu dönüşü esnasında bir bütün olarak kalmasını sağlayan ise negatif ve pozitif kutuplar bütünlüğüdür.Dünyamız negatif ve pozitif elektromanyetik kutuplarını dönme esnasında oluşturur.Dönme potansiyelini yaratan çekirdek dönüşten hiç etkilenmezken dünyamızın bütün olarak varlığını sürdürebilmesini sağlayan da zıt kutupların bütünlüğüdür.

Kozmik cisimler bütünlüğü çekirdekleri(özleri) vasıtasıyla daha büyük kozmik bütünlüklere bağlıdırlar ve hepsi bir bütündürler çünkü kullandıkları enerjinin kaynağı tektir.

İnsandaki öz de kozmik yapılardaki özlerin bir kopyası değil midir? Özümüzün bizler için yarattığı dönüş bir kaos değil midir? Ve bu kaosu düzene dönüştüren negatif-pozitif kutuplar bütünlüğü değil midir? Negatif-pozitif kutupların bir bütün olduğunun farkına varmak öz'e giden yol değil midir? Kendi özüyle bütünleşen kaostan hiç etkilenmeyen değil midir? Öz sıfır noktasıdır,o girdabın dönüşünden hiç etkilenmez.

Özlerimiz tüm kozmik yapıların özleri ile aynıdır ve aynı kaynaktan beslenmektedirler.Vücutlarımızdaki çakraların dönüşü ile dünyamızın dönüşü aynıdır.Çakralarımızın dönüşünü belirleyen bizlerin bilincidir.Pozitif-negatif bütünlüğünün farkında olmayan bilincimizden dolayı çakralarımızın dönüşü dengesizleşir ve çakra bütünlüğü dağılır.Çakranın bütünlük içinde tuttuğu hücreler kaosa teslim olurlar.Kısaca kaos deneyimleme ve kaos yaratmaya başlarız.

Vücutlarımızda ana çakraların dışında sayısızca ikincil çakralar vardır.Bilincimizle çakra bütünlüğümüzü düzene kavuşturmak, bütünsel ve tek olan çakramızı yaratır.Gök kuşağının tüm renklerini barındıran bütünsel çakramız bizi öz'ümüze bağlayandır.Öz'lerimiz de yerküremizin öz'üne bağlı oldukları gibi onunla bir bütündürler.Dolayısıyla seçimimiz kaos(kutup ayrımı) ise bu yerküremizin öz'ünü olumsuz etkileyeceği gibi.... ondan bize olumsuz etkilerin de gelmesine sebep olacaktır.Çünkü bütün sürekli bir etkileşim içindedir.....etkimiz neyse alacağımız tepki de odur....daha yüksek frekans bütünlüğünde var olabilmek bütünü bir arada tutan poziti ve negatif kutupların arasındaki dengeye ulaşabilmekten geçer.Denge..tarafsız ve yorumsuz tanık olmaktır....denge güneşlerden gelen sevgi ışığıdır.....

yağmur
26-11-2011, 23:29
Nefreti aşmanın tek yolu var: Affetmek... Başkalarını affettiğimizde biz özgürlesiriz.

Nefret yaşamdan zevk almamızı, insanların güzel yanlarını görmemizi engeller. Hiç kimse saf iyi ya da saf kötü değildir. Salt kötülükleri görmek bir süre sonra şüphe, depresyon ve umutsuzluk denizinde boğar insanı.

Nefret dolu bir yaşam, mutsuz bir y...aşamdır. Affetmek insanı derinleştirir.

Affetmek için, insanın ruhsal ve zihinsel olarak kendisini hazır hissetmesi gerekir. Çünkü affetmek bir seçimdir.

Kimsenin zorlamasıyla affetmek mümkün değildir. Affetmek bir süreçtir.

Birdenbire affedişler bile bir sürecin ürünüdür.

Affetmeyi seçtiğinizde kimse size borçlanmayacaktır. Yani koşullu affetme yoktur. Diğer insanın da sizi affetmesini, değişmesini veya sizin istediğiniz gibi olmasını beklemeyin.

Affetmek bir seçimdir. Amacı sizin rahatlamanızdır, sizin özgürleşmenizdir. Nefret duyduğunuz kişinin yaşıyor ya da ölmüş olması sizin affetme sürecinde duyduğunuz acıların yoğunluğunda bir farklılık yaratmayacaktır. O acılar sizin acılarınız.

Affetmek kolay değildir. Fakat özgürleşmek için gereklidir. Çoğu insan affetmenin nefret ettiği kişiyi suçsuz ya da haklı bulduğu anlamına geleceğini sanır.

Oysa affetmek, geçmişteki anıların boyunduruğundan kurtulmak, yaşamımızı kontrol altında tutmasına son vermek demektir.

Affetmek, o kişiyi sevmek değil.Affetmek, o kişiyle konuşmak zorunda olmak değil. Affetmek, o kişiyle ilişkiyi sürdürmek değil. Affetmek, o kişinin beklentileri doğrultusunda davranmak değil. Affetmek, o kişiyi kucaklamak değil.Affetmek, o kişiyi suçsuz bulmak değil.Affetmek, o kişiyi haklı bulmak değil. Affetmek, o kişinin verdiği zararları telafi etmek için çaba göstermemek değil.

Affetmek kırgınlığın, küskünlüğün, nefretin hapishanesinden özgürlüğe kavuşmaktır.

Affetmek artık acıyı hissetmemektir. Yapılanları zihinsel olarak unutmak zaten mümkün değildir.

"Duygusal unutma" affetmenin diğer adıdır.

Üstün Dökmen

yağmur
28-11-2011, 23:13
Aynı bedende iki rehber...
Zihin ve içsel sesimiz...ikisi de aynı anda hiç bir zaman konuşmazlar.Hangisinin rehberliğine başvuracağına karar veren ise bilinçtir.

Zihnin yöneticisi mantıktır ve zihin hiç bir suretle mantığın dışına çıkamaz.Mantığın, bulunduğu her ortama göre manevraları vardır.Onun rehberliğine başvuran bilincin o anki pozisyonuna göre mantık stratejisini belirler.Mantığın en masum stratejilerinin bile perde arkasında bir çıkarı vardır.Zaman zaman dengeli olmaya karar veren mantık, bunu içinde bulunduğu ortamdan dolayı yapar,yine çıkar sözkonusudur.Kısaca, mantığa ne taraftan bakarsak bakalım onun sabit olmadığını ve dış etkenlere göre değişkenlik gösterdiğini görüyoruz.

Peki mantık iç sesimizin farkında mıdır ? Evet farkındadır ve onun konuşmasına izin vermemek için hararet yapma riskini bile göze alarak sesini duyurmaya devam eder.Mantığın iç sesten hoşlanmamasının tek bir sebebi vardır.O...bilmediği,mantık yürüterek çözümleyemediği her şeyden korkar ve onu yok sayar.Yine de mantık sürekli olarak iç sesi bastıramaz,bazen kendisi de öyle bir çıkmaza girer ki çaresizlikten susmaya mecbur kalır.İşte böyle anlarda iç ses varlığımızın merkezinden beynimize doğru yükselmeye başlar ve kendimizi "en iyisi her şeyi oluruna bırakalım" derken buluruz.İşler yoluna girince suskun olan mantık hemen devreye girer ve tezahür eden çözüm için, çaresiz olduğum için kabul ettim der.Halbuki çözüm iç sesten gelmiştir.Benzer durumları yaşamayan yoktur,ölümcül durumlardan kurtulma,çaresizlik sonrası birden değişen hayatlar,ölüm aklıma gelirdi de böyle bir şeyin başıma geleceği aklıma gelmezdi dediğimiz durumlar buna en bariz örneklerdir.

Mantığın(düşüncenin) sustuğu anda iç ses devreye girer ve onu göbek bağımızdan
yukarı doğru yükselen bir ısınma olarak algılarız.Isınmaya eşlik eden coşkulu bir kabarma beyne kadar yükselir.Köpük baloncuklarına dokunmaya benzer bir hafiflik hissidir bu coşku.Düşünce bir yüzeysellik hissi verirken,içten gelen seste doygunluk vardır.Sürekli düşünceye odaklı olduğumuzdan dolayı nadir anlarda onu hissederiz ve hissettiğimizde hiç şüphe kaldırmaz bir şekilde "aaa bu demek ki böyleymiş"deriz.Nadir de olsa zaman zaman iç sesimizi algılarız,ama onun iç ses olabileceğini düşünmediğimiz için yine zihnimizi kutlarız.

Okuduğumuz yazılar,başvurduğumuz rehberler vb.'leri bizleri tekamül ettirmezler.Başvurularımızı yönlendiren genelde mantığımızdır ve çoğunlukla bilginin kendisinden ziyade yazan kişi mantığımıza uymuştur.Okuduklarımız ve duyduklarımız ne kadar da bizi bu noktaya kadar getirenler olsa da,her bilinç için geçerli olan tek gerçek rehber kendi iç sesidir.Zaman kendi rehberliğimize güvenmeyi öğrenme zamanıdır.Mantığımızı susturmak bizim elimizde,bilinmeyenin inanılmaz hazzı ile tanışma.... mantığın durduğu yerde başlar...

yağmur
28-11-2011, 23:18
Esneme Nedir?

lk olarak anne karninda 11. haftada basladigi bilinen esneme, gun icinde vucudun degisik kosullara bagli olarak gereksinim duydugu oksijen gereksinimi karsilamak uzere ortaya cikar. Ozellikle beyin, kalp kasi ve cizgili kaslarin oksijen ihtiyacini karsilamak icin kandaki oksijen oraninin dusmesi sonucun da esneme devreye girer.

Organizmanin artan oksijen ihtiyaci esneme ile karsilanmaya calisilir. Direk olarak uyku ile iliskisi varsada sanildigi gibi uykuya hazirlayici olmak yerine tam tersi uykuyu bastirmak ve beyni uyanik tutmak icin ortaya cikan fizyolojik bir olaydir.

Esnemenin yalnizca insanlara ozgu degildir. Kuslar, memeliler ve bazi surungenlerde esneyebilmektedir. Arastirma sonuclarina gore esnemenin birincil amaci beyin sicakligini kontrol altina almaktir. Serinleyen beyin daha iyi calismaktadir. Papaganlar uzerinde esneme analiz edildiginde artan sicaklik, yuksek sicaklik ve kontrollu sicaklik gibi degisik haller-de ortam sicakligi arttirildiginda papaganin esnemesininde iki kat arttigi gozlenmistir. Arastirmacilar, esnemenin kuslar ve memeliler icin radyator gibi calistigina inaniyorlar. Atmosferdeki hava beyinden ve vucut sicakligindan daha soguk olursa, beyini serinletir ve hatta kan akisini degistirir. Yeni bulgular ayni zamanda yorgun insanlarin nicin sik sik esnedigini de acikliyor. Yorgunluk ve uykusuzlugun esnemeyi harekete gecirerek beyin sicakligini artirdigi goruldu. Esnemenin beynin uyku halinden uyaniklik donemine gecerken bu gecici hallerini kolaylastirdigi goruldu.

Esnemeyi duzenleyen merkez beynin hipotalamus bolumunde yer alir. Hipotalamus duygularin disa vurumun da onemli bir merkezdir. Esnemenin duygularla iliskisi vardir. Fiziksel zorlanma sonunda, can sikici olaylar karsisinda ve duragan durumlarda hipotalamusa ulasan bilgiler esnemenin olusmasini saglar.

Istemli hareket merkezinin uyarisi sonucun da cizgili kaslar, yuz kaslari, kaburgalar arasindaki kaslar ve diyafram adalesi gerilerek esneme ortaya cikar. Organizmanin oksijen ihtiyaci karsilamak icin ortaya cikan esnemenin bastirilmamasi gerekir.

Bilim adamlari bilerek ya da bilmeyerek yapilan esnemenin bedenin sekse davet anlaminda bir cagri olusturdugu iddia etmektedirler. Empati kabiliyeti yuksek kisilerde daha fazla gorulen esnemenin digerlerine gecebilen psikolojik bir olgu oldugu bilinmektedir.

Mustafa Kartal

yağmur
30-11-2011, 20:54
"GÜLÜMSE hadi gülümse, bulutlar gitsin"

Gülümse... Düşünmeye geçmişinden başla, hatırladığın ilk çocukluk anısını aklına getirmeye çalış. Cıvıl cıvıl koşturduğun sokakları, sadece toz ve çamurla kirlendiğin, her bir şeyin sana peri masalı gibi güzel geldiği günlerin sıcağıyla ısınsın gözlerin.

Gülümse... Dipsiz dünyanın yola gelmeyeceğini bilsen de... Kısır döngüler arasında çırpınarak öleceğini düşünsen de... Ardında yarım kalacak bir sürü iş, doyamadığın insanlar bırakacağın endişesiyle üzülsen de...

"İklim değişir, ege olur, akdeniz olur, yeter ki GÜLÜMSE"

Koray 3448
01-12-2011, 10:04
Emekli bir bankacıdan olmayacak bir yerde rastladığım 21.04.2001 tarihli güzel bir "tarif" :)



SEVGİ'yi yükleyen program ;


Müşteri: Çok fazla teknik bilgim yok. SEVGİ yüklemek için ne yapmam gerekiyor?

Yetkili: İlk olarak KALBİM dosyasını açmanız lazım. Açtınız mı?

Müşteri: Evet, açıldı. Ancak su anda GEÇMİŞACILAR.EXE, DÜŞÜKGÜVEN.EXE, HASET.EXE, ve GÜCENME.EXE isimli programlar da çalışıyor. Onlar çalışırken SEVGİ yükleyebilir miyim?

Yetkili: Sorun değil. Yüklediğiniz anda SEVGİ otomatik olarak GEÇMİŞACILAR.EXE’ yi silecektir. Gerçi bir süre geçici hafızada kalabilir ama artık diğer programları etkilemez. SEVGİ, er veya geç DÜŞÜKGÜVEN.EXE’ yi silerek YÜKSEKGÜVEN.EXE isimli bir modül yükleyecektir. Ancak siz, HASET.EXE ve GÜCENME.EXE’ yi mutlaka kendiniz kapatmalısınız. Bu programlar SEVGİ'nin yüklenmesine engel olurlar. Onları kapatabilir misiniz lütfen?

Müşteri: Tamam kapattım, SEVGİ otomatik olarak yüklenmeye başladı. Bu normal mi?

Yetkili: Evet ama unutmayın ki bu sadece temel program . Üst sürümlerinin yüklenmesi için başka KALP'lerle bağlantı kurmanız gerekiyor.

Müşteri: Haydaaa.... Daha şimdiden hata mesajı verdi. Ne yapmam gerekiyor?

Yetkili: Mesaj ne diyor?

Müşteri: HATA-412! PROGRAM İÇ SİSTEMDE ÇALIŞMIYOR! Bu ne demek?

Yetkili: Endişelenmeyin, bu çok rastlanan bir sorun, çözümü de var. Hata mesajı, SEVGİ programının başka kalplerde çalışmaya hazır olduğunu ancak sizin kalbinizde çalışmadığını söylüyor. Biraz karmaşık bir programcılık dili oldu galiba... Sade bir dille şöyle diyor: Programın başkalarını sevebilmesi için önce sizin kendi sisteminizi sevmeniz gerektiğini söylüyor.

Müşteri: Peki ne yapmam gerekiyor?

Yetkili: "KENDİMİ KABULLENME" isimli dosyanın içinde bulacağınız KENDİNİAFFETME.DOC, KENDİNEGÜVENME.TXT, DEĞERBİLME.TXT ve İYİLİK.DOC isimli dosyaların üzerine tıklayıp hepsini KALBİM dosyasına kopyalayın.

Müşteri: Tamam. Başka bir şey var mı?

Yetkili: Şimdi çalışacaktır gerçi ama biz ilerisi için de tedbir alalım. SÜREKLİKENDİNİELEŞTİRHAYATINIZEHİRET.EXE diye çok uzun isimli bir dosya vardır. Onu bütün sistemde tarayın ve gördüğünüz her dosyadan silin, sonra çöp kutunuzdan da atarak tamamen kaybolduğundan emin olun!

Müşteri: Yaptım. Hey harika... Neler oluyor.... KALP temiz dosyalarla doluyor. GÜLÜMSEME.MPG monitöre geldi. SICAKLIK.COM, BARIŞ.EXE ve MEMNUNİYET.COM hepsi KALP'e yerleşiyor.

Yetkili: Güzel, demek ki SEVGİ yüklendi ve çalışıyor. Şu andan itibaren her şeyle başa çıkabilmeniz gerekiyor. Yalnız telefonu kapatmadan önce son bir noktaya dikkat çekmek istiyorum...

Müşteri: Nedir?

Yetkili: SEVGİ programı ücretsizdir. Onu ve onun tüm modüllerini tanıştığınız herkese verin. Karşılığında onlar da başkalarıyla paylaşacak ve sonunda size tertemiz modüller olarak dönecektir..

yağmur
01-12-2011, 10:12
Sayın Koray 3448, güzel paylaşımınız için çok teşekkürler...Hepimizin bu programa ne kadar ihtiyacı var ...

yağmur
03-12-2011, 21:55
Evrenle uyum içinde yaşamak, onunla aynı frekansta olmak ve onun bir parçası olduğunu farketmek büyük bir ayrıcalıktır. Bu ayrıcalık sayesinde istediğimiz hayatı yaşarız. Yine bu ayrıcalık sayesinde isteklerimizin ve arzularımızın gerçekleşmesi için evren bizimle çalışır.

Aslında bunun bir ayrıcalık olmaması gerekir. Fakat doğal olarak ortada olması gereken bu bağlantı, doğduğumuz andan itibaren üzerimize yüklenen kurallar, korkular, endişeler sayesinde kirlendiği ve bozulduğu için; basit işlevsiz bir antenle televizyonda yarım yamalak görüntü elde etmeye benziyor.

Yani bu bağlantı aslında bizim doğal hakkımız. Hiç kimseniz tekelinde değil ve herkes istediği kadar istediği sürece bağlı kalabilir.

Peki bu hakkımızı tekrar elde ettiğimizde değişen ne olacak? Çok şey değişecek, tabii bu değişimin ana hatlarını yine biz belirleyeceğiz. Kimimiz bir arabayla yetinecek, kimimiz bir evle. Bazılarımız daha çok bilgi isteyecek, bazılarımız ise sevgi. Hatta aramızdan öyleleri çıkacak ki hepsini isteyecek. Uyum ve akış yakalanırsa, evren birini de verir hepsinide... isteğe göre...

Örneğin, birileri size sürekli gülümsüyorsa, muhtemelen siz de herkese gülümseyen birisinizdir. Tam tersine, gülümsemiyor buna karşılık sürekli asık suratlı takılıp insanları süzüyorsanız, o zaman sizi gören insanlardan gülümseme bekleyemezsiniz. Hatta beklemezsiniz, çünkü bu durumda genellikle “kimseden bir güleryüz görmüyorum” şeklinde yakınıyor olursunuz. Aynanın karşısına geçip, o an ki yüzünüzü görseniz, eminim siz de kendinize gülümsemezdiniz. Benzer benzeri çeker.

Zihnimiz, düşüncelerimiz çekim gücündeki en önemli faktör aslında. Bir gözlemci olarak herşeyi zihnimizle algılarız. Algıladığımız her şeyi yine zihnimizde tasnif ederiz. Peki neye göre? Daha önceki deneyimlerimizde gördüğümüz o “şey” bize hangi duyguyu yaşattıysa, doğrudan o duygunun çekmecesine. Ya da ilk defa yaşanan bir olaysa onu da hissettiğimiz sonuca göre yeni bir klasöre koyarız.

Size basit bir örnek vereyim.Yıllar önce bir kuruyemişçinin önünden geçerken, mis gibi taze kavrulmuş çerezlerin kokusu o kadar güzeldi ki, hemen içeri girip küçük bir kese kağıdı içine biraz çekirdek, fındık, fıstık doldurttum. Bir yandan yolda etrafıma bakınıyor, bir yandan elimi kese kağıdına daldırıp çerezleri ağzıma atıyordum. O anda ağzıma tuhaf bir tad geldi ve ne ısırdığımı anlamak için elime baktığımda, karşımda çıtır kavrulmuş bir K.K.B ( kumral kalorifer böceği) ile karşı karşıyaydım. Hemen yere tükürdüm. Kesekağıdını en uygun yere fırlatıp attım, iğrenerek ve söylenerek yürümeye devam ettim.

Bu olay benim zihnimde doğrudan iğrenme dolabında, en üst rafta yeni bir klasör açtı. Bu klasör yukarıdaki olayın her detayını ( üstelik o an varolan, ama benim farkına varmadığım detaylar da buna dahil) içeriyordu. Bu klasörleri sakın ola basite almayın, orada kayıtlı bilgilerden yalnızca birisini bile anımsasanız, görseniz, duysanız ya da koklasanız hemen harekete geçer. Size dosyanın içinde kayıtlı yaşanmış ne varsa hepsini hatırlatır. Hepsini hatırlatmasa bile sonucun verdiği duyguyu, hissi hemen harekete geçirecektir.

Zihnimde bu klasörü açtıktan sonra uzun süre kuruyemiş yiyemedim, herhangi bir alışverişte sürekli kesekağıtların içlerini kontrol ettim. Hatta tarlada ayçiçeklerini gördüğümde bile iğrenmeye varacak kadar ileriye götürdüm bu olayı. Ve hemen her seferine iğrenmek için bir sebep buldum. Çünkü evren bana istediğim duyguyu yaşatmak üzere çalışıyordu. Taa ki zihnimdeki klasörlerle evrenin bağlantısını anlamaya başlayana kadar. İşin sırrını çözünce bir daha başıma böyle bir olay gelmedi ve ben artık keyifle kuruyemiş yiyor ve hiçbir kötü deneyim yaşamıyorum.

Zihnimiz duyguları iyi ya da kötü olarak ayırt edemez, olaylar zinciri sonucunda hissettiklerimize göre tasnif yaparlar. Bu klasörler algıda seçicilik yaratırlar ve biz klasörlerimizdeki bilgilerin benzerlerini günlük hayatın içinden seçeriz. Öncelikle seçeceklerimiz ise en çok kullanılan klasörlerdir, çünkü onlar o kadar çok kullanılıyorlar ki, bir türlü dolaba kaldırılamıyor, hep masanın üzerinde gözümüzün önünde kalıyorlar.

Zihnimizdeki her klasör aynı zamanda evrenle sürekli bağlantı halindedir ve bu sayede hep benzer deneyimleri çağırırız. Masa üzerindeki klasörler evrende de öncelik sahibidir. Onların bağlantıları bakımlı ve daha kalındır, kullanıldıkça gelişirler. Bu arada unutmayın, bazen masanın üzeri o kadar dolu ve karışık olur ki, biz bile hangi dosyaların açık orada durduğunu bilemeyiz. Bu farkında olduğumuz ve olmadığımız klasörler ise evrene bizim neyi deneyimlemek istediğimizi iletirler.

İstediğimiz hayatı, deneyimleri, duyguları kendimize çekebilmek için evrene doğru mesajları göndermeyi, klasörlerimizi düzenlemeyi, temizlemeyi öğrenmeliyiz. Bunu öğrenmenin yolu evrene güvenmekle başlar. Hesap kitap yapmadan, evrene güvenerek istemek.

aminoasit
04-12-2011, 00:43
önümüzdeki 25 yıl için ön-görüler'den...:


http://www.guardian.co.uk/society/2011/jan/02/25-predictions-25-years


15 Sport: 'Broadcasts will use holograms'

Globalisation in sport will continue: it's a trend we've seen by the choice of Rio for the 2016 Olympics and Qatar for the 2022 World Cup. This will mean changes to traditional sporting calendars in recognition of the demands of climate and time zones across the planet.

Sport will have to respond to new technologies, the speed at which we process information and apparent reductions in attention span. Shorter formats, such as Twenty20 cricket and rugby sevens, could aid the development of traditional sports in new territories.

The demands of TV will grow, as will technology's role in umpiring and consuming sport. Electronics companies are already planning broadcasts using live holograms. I don't think we'll see an acceptance of performance-enhancing drugs: the trend has been towards zero tolerance and long may it remain so.

Mike Lee, chairman of Vero Communications and ex-director of communications for London's 2012 Olympic bid

yağmur
05-12-2011, 17:09
KÜÇÜK PRENSden En sevdiğim cümleler


Milyonlarca, ama milyonlarca yıldızdan yalnızca birinde bulunan eşsiz bir çiçeği seven bir

insan varsa bu insanın yıldızlara bakarken mutlu olması yeterlidir.

İnsanları sözlerine değil, eylemlerine bakarak değerlendirmeliyim.

Herkesten verebileceği kadarını istemeli.

İnsanın kendisini yargılaması başkalarını yargılamasından çok daha güçtür. Kendini iyi

yargılamayı başarabilirsen, bu demektir ki sen bir bilgesin.

Ancak evcilleştirdiğin şeyleri tanıyabilirsin. Evcilleştirirken çok sabırlı olmalısın. Önce

biraz uzakta otur. Hiç ağzını açma, çünkü dil yanlış anlamaların asıl nedenidir.

İnsan ancak yüreğiyle bakarsa bir şeyi iyi görür, iyi anlar. Gözler bir şeyin özünü göremez.

Senin gülünü (sevdiğini) bu denli önemli kılan onun için harcamış olduğun zamandır (emektir)

Evcilleştirdiğin şeyden her zaman sorumlusun.

Su yüreğe de iyi gelebilir.

Bu gördüğüm yalnızca kabuğu, özü göze görünmez.

Gözler kördür, yürekle aramak gerekir.

İnsan evcilleştirilmesine izin vermişse, biraz gözyaşı dökmeyi de göze alacaktır elbette.

Önemli olan görünmez olandır.

Senin öyle yıldızların olacak ki kimseninkine benzemeyecek. Gülmesini bilen yıldızların olacak

yağmur
06-12-2011, 14:49
GÜLÜMSE!
Hadi bırak heybendeki bütün o yorgun yıllarını, hayal kırıklıklarını, başkalarını mutlu edebilmek adına yaptığın ama zerre kadar mutluluk duymadığın bütün o rutin koşturmalarını bir kenara. Yepyeni bir pencereden bak bu sabah hayata. Çocuk masumiyetiyle, bayram sevinciyle karşıla yeni doğan günü. Gülümse! Hayata, geçmişe, yarınlara, umutlarına gülümse!Hatalarından dersler çıkartmayı öğren. Unutma! Hayatta hata diye bir şey yoktur aslında. Bizim hata sandığımız bütün o yanılgılara büyükler tecrübe diyorlar.Koyup önüne eksik yanlarını aynada kendine bakar gibi bak. Neydi hayallerin ve ne kadarını hayata geçirebildin?Bir elbiseyi çıkarır gibi çıkarıp koy bir kenara üstündeki başkalarına adanmışlıklarını. Sadece kendin ol bu sabah. Bu anı bir daha asla yaşayamayacaksın, farkına var. Gönlünden ne geçiyorsa kalkıp onu yap. Kimsenin ne düşündüğünü umursamadan sadece sen istiyorsun diye olması gereken, yapılması gereken ve ertelenen ne varsa onu yap. Gülümse! Ama önce kendine…Önce kendine değer ver ki anlamlı kılınsın her bir saniyen. Aldığın her nefesin amacına ulaşabilsin. İçindeki potansiyelin ve seni sen yapan bütün o küçük ayrıntıların farkına var ve tadını çıkar. Hem sonra mutluluk zaten küçük ayrıntılarda gizli değil midir? Unutma, kimse senin kadar güzel gülümseyemeyecek bu sabah yeni doğan güne. Kimse anlayamaz ki seni senin kadar. Ve kimse de sevemez senden başka böyle çıkarsız, saf, duru güzellikte seni.Hayatı, dahası kendini erteleme bu sabah. Sadece gülümse, gerisi nasılsa gelir. Sımsıkı sarıl içindeki çocuğa. Bak Gazali ne güzel anlatmış:- “Kendine değer ver ve gönlünü olgunlaştır. Çünkü sen bedeninle değil, ruhunla insansın.”



Eğer kalpten gülümseyebilirsen,
Birinin elini tutup gülümseyebilirsen,
Bu yaratıcı eylemdir...
Hem de çok büyük yaratıcı eylem...
Birine kalbinle sarılırsan, yaratıcı olursun...
Birine sevgi dolu gözlerle bakmak...
Sadece sevgi dolu bir bakış,
Bir insanın hayatını değiştirebilir...OSHO


"Gülmek içindeki enerjiyi yüzeye taşır. Düşünmek sona erer. Gülerken düşünmek imkansızdır. Birbirinin tam zıddıdır: ya gülersin ya da düşünürsün. Gerçekten gülersen düşünceler durur..." OSHO

yağmur
07-12-2011, 08:23
Herşeyin iki anlamı var hayatta, siz hangi duyguyla yaşarsanız anlamı da o oluyor ...
Kimi üzüntüden kimi mutluluktan, kimi içindeki şeytandan kimi de içindeki melekten alıyor karşılığını...
Bu yüzden yaşadıklarımız hislerimizle şekilleniyor ...cehennemi yaşatıyoruz kendimize, istersek de cenneti ...
Ne güzel de kurulmuş bir sistem.Herkes kendi hayatını yaşamak istediği şekilde yaşıyor ...
İster bilinçli, ister bilinçsizce ...

yağmur
08-12-2011, 09:01
Ne kadar yaşayabileceğini biliyor musun ? O halde sarıl sevdiklerine son nefesin gibi..

Adam, telaşlı, öfkeli bir halde hanımına bağırıp, çağırıyordu. Babalarının sesini duyan iki çocuk ise yataklarından kalkıp salona gelmişti. Babalarının öfkesini görünce, korkmuş, sinmiş halde birer koltukta sessizce oturup kalmıştı. Adam, çocuklara, hanımın üzüntüsüne aldırmadan söylenip duruyordu;

-Söyledim değil mi, söyledim. Bu gün toplantı olduğunu, açık mavi gömleği ütülemeni söyledim. “Kahverengi gömlekle gidiversen nolur!”muş. Bu gün sunum yapacağım, karamsar bir görüntü mü vereyim, dinleyenlerin içi kararsın, bu da projeye verecekleri oyu etkilesin! Bunu mu istiyorsun?

-Tamam bey, bitti işte. Adam açık mavi gömleği hışımla aldı;

-Bitti, tabi bitti ama ben geç kaldıktan sonra bitmiş neye yarar. Hanımı çocukların korkmuş yüzlerine baktıktan sonra, yine eşini sakinleştirmeye çabaladı;

-Dün bundan da geç çıkmıştın, vakit var, yetişirsin.

-Anlamıyor ki, anlamıyor ki. Bu gün sunumu ben yapacağım. Herkesten önce gitmeliyim ki, gelecek önemli konuklara ‘Hoş geldi’ demeliyim. Adam bir sürü söz daha söylenerek, bağırarak çıktı, arabasını çalıştırıp uzaklaştı. Hanımı, direksiyon başında da öfke saçan eşinin halinden endişelendi, “Bir kaza yapmasa bari…” Eşi uzaklaşınca, çocuklarının yanına gidip sarıldı, rahatlatmaya çalıştı.

-Madem erkenden kalktınız, hemen size sultanlara layık bir kahvaltı hazırlayıp getireceğim. Mutfağa geçti, zihnindeki huzursuzluğu dağıtmak için hemen neşeli müzikler çalan bir radyoyu açtı. Ocağa haşlamak için yumurta koydu, cezvede süt ısıtmaya başladı. Masaya zeytin, peynir, reçel koymayı da ihmal etmedi. Biraz sonra çocuklarına seslendi -Kahvaltınız hazııır! Çocuklar kahvaltıya otururken, radyoda müziğin birden kesilmesi dikkatini çekti. Son dakika haberi anonsuyla, radyonun sesini biraz daha açtı. Radyo’da zincirleme bir kaza haberi vardı. Ayrıntılarla biraz sonra birlikte olacağız demişti spiker ama kazanın yerini söylediği andan itibaren o sandalyesine yığılıp kalmıştı. Spikerin bahsettiği kaza yeri, kocasının her gün işe giderken geçtiği dörtlü kavşaktı.

Eşinin bu kavşaktaki trafikten şikayetçi olduğunu, her sabah yoğun bir trafik olduğunu söyleyişi aklına geldi. “Geç kaldım diye acele edip acaba o da…” Aklına gelen düşünce içini daha da yaktı, hemen ayağa kalktı. -Çocuklar, unutmayın ocağa yaklaşmak yasak. Kahvaltınızı yapıp salona geçin, oynayın. Benim acil bir yere uğramam gerek, kapıyı da kimseye açmayın tamam mı? Çocukları uslu, söz dinler olduğu halde, çok kısa süreli de olsa evde yalnız bırakmak zorunda kalsa tekrar tekrar tembihte bulunurdu. Sokağa çıkmak için üzerine bir şeyler aldı, cebine de bir taksi parası aldı. Kapıya yöneldiğinde kocasının bu kazada ölmüş olabileceği endişesiyle kabaran yüreğine daha fazla dayanamayıp, ağlamaya başlamıştı. Göz yaşlarını çocukları görmesin diye, açık olan mutfak kapısına sırtını dönmeye özen gösteriyordu.

İçindeki acının kocasının ölmüş olma ihtimali kadar, giderken kendisini kırması ve çocuklarının önünde bağırıp çağırmasından da kaynaklandığını anladı. Oysa her zaman böyle öfkeli değildi.

-Eğer ölürse, çocuklarım babalarını, son gördükleri haliyle mi hatırlayacak? Kalp kıran, öfkeli bir baba olarak mı kalacak akıllarında? Kapıdan çıkarken, çocuklarına bir kez daha seslenecekti ama artık akan gözyaşları saklanamayacak haldeydi. Hemen kapıyı açıp dışarı çıkmak için hamle yaptı ama karşısında kapıya doğru adım atmakta olan kocası vardı. Adam, bir an karısının ıslak yanaklarına baktı; “Haberleri mi dinledin?” diye sordu.

Hanımı, konuşamadan sadece başıyla onayladı. Adam, önce sarıldı, sonra eşinin yanaklarını sildi.Hanımı zorlukla sordu; -Hani önemli bir toplantına geç kalmıştın, niye döndün? -Kaza benim hemen yakınımda oldu. O anda toplantıdan daha önemli bir şeyi unuttuğumu hatırladım. Eğer o kazada ölseydim… O anda çocuklar da yanlarına gelmiş, babalarının yine öfkeli olabileceğini düşünerek, annelerinin yanında durmuştu.

Adam, bütün içten, samimi gülümsemesiyle çocuklarını yanına çağırdı, boyunlarına sarıldı, yanaklarından öptü. -Ben bu gün büyük bir hata yaptım ve evden çıkarken, sizleri ne kadar sevdiğimi söylemeyi unuttum. Böyle önemli bir şey unutulur mu hiç. Ne yapalım, ben de geri döndüm. “Ne kadar yaşayabileceğini biliyor musun ? O halde sarıl sevdiklerine son nefesin gibi..

yağmur
08-12-2011, 21:10
‎"Hayatın anlamı nedir?" diye sordum Yunan Kültür ve Tarih profesörü olan yaşlı hocama. Her zamanki gibi salonda kahkahalar yükseldi ve insanlar çıkmak için kalkmaya başladı.

Papaderos, elini havaya kaldırdı, salondaki kargaşayı yatıştırdı ve gözleriyle ciddi olup olmadığımı sorgularcasına uzun bir süre bana baktı.

“Sorunuzu cevaplayacağım,” dedi.

Pantolonunun arka cebinden cüzdanını çıkarttı ve deri cüzdanı karıştırarak, aşağı yukarı bir madeni para büyüklüğünde, çok küçük yuvarlak bir ayna çıkardı. Ve sonra şunları anlattı:

“Benim çocukluğum savaş zamanına rastlar. O zamanlar çok yoksulduk ve çok uzak bir köyde yaşıyorduk. Bir gün yolda bir aynanın kırılan parçalarını buldum. Alman yapımı bir motosiklet orada hurda haline gelmişti.”

“Dağılan parçaları bulup bir araya getirmeye çalıştım, fakat bu mümkün olmadı, o yüzden sadece en büyük parçayı aldım. İşte bunu.

Daha sonra onu bir taşa sürterek yuvarlak hale getirdim. Ve sonra onunla bir oyuncak gibi oynamaya başladım ve güneşin hiçbir zaman ulaşamadığı karanlık yerlere - derin çukurlara, yarıklara ve karanlık noktalara bu ışığı yansıtabilmek beni çok etkiledi.

Benim için en ulaşılamaz yerlere ışığı götürmek bir oyun olmuştu.”

“Daha sonraki yıllarda o küçük aynayı sakladım ve boş zamanlarımda çoğu kez onu elime alıp oyunun büyüsüne kendimi kaptırdım.

Gençlik devirlerim de geçince şunu anlamaya başladım ki, bu benim için sadece bir çocuk oyunu değil, hayatımda yapabileceğim şeyleri sembolize ediyordu.

Işığın veya kaynağının ben olmadığımı anlamaya başladım. Fakat, ışık - gerçek, anlayış ve bilgi - oradaydı ve eğer ben o ışığı yansıtırsam pek çok karanlık yerde bu ışık parlayacaktı.”

“Ben, şeklini ve biçimini bilmediğim bir ayna parçasıyım.

Yine de sahip olduğum şeyle bu dünyanın karanlık yerlerine, insanların yüreklerindeki karanlık noktalara ışık ulaştırabilirim ve bazı insanlar için bazı şeyleri değiştirebilirim.

Belki diğer insanlar da benzer şekilde düşünebilir veya davranabilir.”

“İşte bu benim yapmak istediğim şeyin ta kendisi!

İşte benim hayatımın anlamı bu!”

Ve daha sonra küçük aynasını dikkatlice kaldırarak tuttu ve pencereden süzülen güneşin parlak ışınlarını yakalayıp yüzüme ve sıranın üzerinde kenetlenmiş ellerime yansıttı.

O yaz Yunan Kültürü ve Tarihi hakkında edindiğim bilgilerin çoğu hafızamdan silindi. Fakat hala aklımdaki cüzdanda küçük yuvarlak bir ayna taşıyorum.

TED CASHION

yağmur
08-12-2011, 21:32
Affetmek özgürleşmektir...

Sadece kendiniz için affedin...



http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=GJzt-YPBntk#!

yağmur
08-12-2011, 22:16
BÜTÜNÜ KABULLENMEK

Kendini reddeden bir insan, dünyayı da reddeder. Kendini reddeden insan Tanrıyı da reddeder. Seni yaratan Tanrıyı nasıl kabul edebilirsin ki? Kendini kabul ettiğin anda, herşey kabul edilmiştir. Herşey olması gerektiği gibidir. O zaman "olması gerektiği gibi" ile "şuan olan" arasında fark yoktur. "Olması gereken", "şuan olan" olur.
Ve birden bir kutlama yükselir. O nedenle KABUL ET...

Kabul et... Çünkü herhangi birşeyi reddedersen gerginleşeceksin. Rahatlamak istersen kabul etmek bunun yoludur. Etrafında olan herşeyi kabul et; bırak o organik bir bütün haline gelsin. Bu böyledir, herşey birbiri ile ilişkilidir.

Hayatı kontrol etmeye, yönlendirmeye çalışma. Bırak hayat seni yönlendirsin, kontrol etsin. Sadece teslim ol. "Ben yokum" de. Hayata tam güç ver ve onunla ol. Sorumluluğun bütünde olmasına izin ver. Sen sadece onun götürdüğü yere git. Odaklanıp plan yapmaya çalışma ve belli hedefleri isteme; çünkü o zaman hayal kırıklığı olur, sertleşirsin, canlı olma fırsatını kaçırırsın. Sen sadece okyanustaki bir damlasın. Bir damla okyanusu nasıl kontrol edebilir? O nedenle bırak bütün seni ele geçirsin.

OSHO

yağmur
08-12-2011, 23:57
Ne İstiyorsun?

Hayattan, ilişkilerinden, işinden, Tanrı’dan ne istiyorsun? Gerçeği bilmek ve yaşamak mı istiyorsun yoksa günübirlik dertlerine günübirlik çareler peşinde misin? Ham meyveyi oldurmak mı istiyorsun yoksa tadını almadan tıkınmak derdinde misin? Çok şey mi; bir şeyler mi; hiçbir şey mi? Ne istiyorsun?

Bana sorma ben hem istenebilecek her şeyi istiyor hem de hiçbir şey istemiyorum ve eğer sen, az ya da çok bir şeyler istiyorsan bu satırlarda istediğini bulamayabilirsin. Ben "Sevgi varsa zor; mutluluk varsa çaba yoktur." diye düşünmeyi ya da şimdilik bu yoldan yürümeyi seçiyorum.

İstenebilecek ne kadar hediye var ya da ne kadar şey istenebilir? Kendine, hayata, işe, ilişkilere dair ne kadar şey istenebilir? Arzuları ya da ihtiyaçları giderecek; soylu ya da aşağı; güzel ya da çirkin, iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış, hatta gerçek veya sanal olan ne kadar şey istenebilir? Sınırsız sayıda çok şey mi; bir şeyler mi; hiçbir şey mi?

Hiçbir şeyi gerçekten istemiyorsun ama sürekli istermiş gibi yaşıyorsun. Listeler yapıyorsun, bu da olsa şu da olsa diyorsun; bu eksik bu fazla diyorsun; keşke diyorsun; bu kolay bu zor diyorsun; bu acı bu tatlı diyorsun. Hiçbir şeyi tam istemiyorsun ama çok şey istermiş gibi konuşuyorsun. "Tüm istediklerim benimdir" diyemiyorsun. Lütuf sınırsızdır diyemiyorsun. Hayat isteklerimi cömertçe karşılamam içindir diyemiyorsun. Kesinlik istiyorsun ve aslında kesinliği kaçınılmaz olana güvenemiyorsun. Ümitsizce, istediklerine asla ulaşamayacağın fikrini icat ediyorsun. Sonra da icat ettiğin şeye inanmayı seçiyorsun. Ona inandıkça, onun o olduğundan başka bir ihtimal düşünemiyorsun.

Buna ulaşamam diyorsun; hayat buna izin verir, buna vermez diyorsun; aşka erişmek bana uzak diyorsun. Kendine, izin verdiğinin dışında bir ihtimal bırakmıyorsun. Sonra da uzağında kalan isteklerin için üzülüyorsun. Durum bu mudur?

Ne istiyorsun ve ne kadar samimiyetle istiyorsun?

Düşüneceksen illa bir cevap; kendi kaynağından süz ve düşün!

yağmur
09-12-2011, 13:21
Her şey gelir.
Sen sadece alacak kapasiteyi yaratırsın;
Her şey gelir...
Sen sadece KAPIYI açarsın.
Yaşam sana gelmeye hazır.
Sen o kadar çok engel koyuyorsun ki!
Yaratabileceğin en büyük engel de yaşamı kovalamak.
Kovalamacan ve koşuşturman yüzünden,
Yaşam ne zaman gelip de KAPINI çalsa
Sen evde OLMUYORSUN...

OSHO

yağmur
11-12-2011, 17:57
Nefes Köprüsü

Nefes, bizi yaşamın hem madde, hem mana boyutuna bağlayan, bedenimizle ruhumuz arasındaki kapıların temel enerjisidir.


http://c1112.hizliresim.com/s/c/11lmw.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

O bir köprüdür… Onu hangi niyet yolunda kullanırsak bizi ona ulaştıracak büyüye sahiptir. Onun enerjisini nasıl kullanırsak hayatı da öyle yaşarız… Aldığımız eksik ve yanlış nefesler, hayatla mücadele sırasında, kaygılar, başarısızlıklar, stresler, şanssızlıklar, kısmetsizlikler, bunalımlar ve hastalıklar olarak bize geri döner.

http://indigodergisi.com/74/nesrin-dabaglar.htm

yağmur
12-12-2011, 17:31
Hayatı Kaçırmak

Kaçamak yaşıyoruz. Her şeyden, bazen kendimizden bile kaçıyoruz. Duygularımızı paylaşmak nedense zor geliyor bize. Kendimiz bile yaşayamıyoruz ki... Hep içimize atıyoruz sevgileri, hüzünleri, mutlulukları. Bağırıp çağırıp hani derler ya ''bardaktan boşanırcasına yağan yağmur gibi'' ağlayamıyoruz bile. Utanıyoruz. Kızgınlıklarımızı hep içimize atıyoruz. Aslında kendimize kızıyoruz. Karşımızdakinin hiç suçu yok ''sadece o O'nun düşüncesi'' diyemiyoruz. Gördüğümüz her iyilik ve kötülüğün bizden kaynaklandığını anlayamıyoruz. Volkanlar patlıyor içimizde söndüremiyor gözyaşlarımızı içimize akıtıyoruz.

Görmüyoruz. Kör değiliz sadece bakıyoruz. Çevremizdekileri sadece hareket eden birer obje olarak değerlendiriyoruz. Doğan güneşin sıcaklığını, rüzgârın getirdiği okşamayı, kuş sesindeki canlılığı ve hayatı hep kaçırıyoruz. Ruhumuzu bir yerlerde bıraktık, bulamıyoruz. Çok hızlı gidiyor, dinlenemiyoruz. Herkes ama herkes, her şey üstümüze üstümüze geliyor. Korkup kaçıyoruz.

Sevemiyoruz. Sevgilerimizin bile sebebi çıkar ilişkisine dayalı. Hep bir şeyler bekliyoruz karşımızdakinden. Peki... Ne veriyoruz? Arkadaşlığı bile beceremiyoruz. Bazen bir merhaba demek bile zor geliyor.''O bana dün selam vermemişti ben neden vereyim'' bile diyebiliyoruz. Aslında kendimizle inatlaşıyoruz. Egomuz daima üstün geliyor. Sebebini bilmiyoruz.

Düşünmüyoruz. Geleceğimizi, geçmişimizi içinde bulunduğumuz anı bile düşünmüyoruz. Hep gel geç ilişkilerde gözümüz. Hep başkası olmakta... Kendi benliğimizi kaybettik. Tanımıyoruz içimizdeki beni. Ne istediğimizi ne beklediğimizi bile bilmiyoruz. Kendimizden bile kaçıyoruz. Yüzleşemiyoruz kendimizle... Eleştiride dozu kaçırmaktan korkmuyoruz ama kendimize yöneltilen eleştirileri saldırı olarak algılıyoruz. Hayatın tüm yanlışları hep bizim dışımızda...

Bir tebessümü bile çok görüyoruz karşımızdakine. Bilmiyoruz, aslında o çok gördüğümüz tebessümün kendimize verdiğimiz en değerli hazine olduğunu...

Hayatta her şey size bağlı. Sen istersen dünya daha güzel. Sensin tüm güzellikleri yansıtan. Diğer olan biten her şey sadece araç. Yani sen varsan her şey var. Kendini tanımaktan geçiyor her şey. Bir tebessümle başlıyor güzellikler. Sabah yataktan kalktığında aynada kendine tebessüm et ve Günaydın dileklerini ilet kendine... Gözlerini kapat hayatın seslerini dinle. Yeni bir gün, her yeni gün seninle birlikte var. Ruhun bir yerlerde seni bekliyor. Bul Onu. Hisset tüm hissettiklerini. Bak nasıl değişecek hayat?

yağmur
12-12-2011, 20:13
Bir Üniversitede , Profesör derse şöyle başlamış : – “Düşünün ki bugün Dünyanın son günü. Yarın bu saatte her şey bitecek. Kurtuluş şansınız yok. Bugün ne yapardınız?” Tüm öğrencilerden bir çok değişik cevap gelmiş:

- İbadet eder Tanrıdan günahlarımı affetmesini dilerdim, …
- Tüm sevdiklerimle vedalaşırdım,
- Ailemle zamanımı geçirirdim,
- Anneme veya Babama giderdim,
- Arkadaşlarımla yarım saat eski günlerdeki gibi basket oynardım,
- Barbekü partisi yapardım,
- Tüm sevdiğim yemekleri son bir defa yerdim.
- Yatar uyurdum.
- Ormanda son defa dolaşırdım,
- Güneşin doğuşunu ve batışını son defa seyrederdim.
- Akşam yıldızları seyrederdim.
- En sevdiğim yemeği hazırlar tüm sevdiklerimi akşam yemeğe davet ederdim
. – Piknik yapardım, – Hayatta en çok gitmek istediğim yere gider orda ölümü beklerdim,
- Jet uçağına binerdim,
- Üzdüklerimi arar özür dilerdim beni affetmesini isterdim vs..
Hoca bütün hepsini tahtaya yazmış.
Sonra gülerek ; -” Çocuklar bunları yapmak için dünyanın son günü olması şart mı ..? ” diye sormuş.

yağmur
12-12-2011, 20:23
SEVDİĞİNİZ KİŞİ İLE TELEPATİ KURMAK

Herkes her an bir şeyler düşünür. İnsanın aklından neler geçmez ki. Hiç kimse de diğerinin farkında değildir. İşte bütün bu düşünceler, aklımızdan geçenler, çevreye sürekli yayın yapan bir radyo istasyonu gibi olmamızı sağlar. Eğer karşınızdakinin hangi dalga boyunda düşüncelerini yaydığını anlarsanız, onları yakalamak işten bile değildir. Şu sırada İstanbul Radyosu’nun müzik programını dinleyeniniz var mı? Nasıl duyuyorsunuz o yayını? Elbette yakınınızda bir radyo olmalı. Radyonuz zaten bu yayınlara göre imal edilmiş, başka tür bir yayını isteseniz de alamaz. Şimdi de başka bir aletten bahsedelim. Hem de çok yakınınızda duruyor. Nereye gitseniz sizinle birlikte olan beyniniz. Öylesine mükemmel bir yapısı var ki, ne radyo ne de bilgisayar, hepsi yanında hiç kalır. Üstelik, kullanması bedava. Elektrik kesildi, pil bulamadık diye endişe yaratmıyor. Sonra, sadece yayınları almakla kalmıyor, bir de istediğiniz yayını programlayıp gönderiyor. Ama, yalnız düşünce türünden olan yayınlara göre yapılmış.
Kendi beyninizi size yeniden pazarlayacak değiliz, daha fazla reklama gerek yok. Doğuştan sahipsiniz bu mükemmel alete. Bütün mesele, onu kullanmasını yeterince bilmek. Önce şunu belirtelim, her an düşünce yayını yapıyorsunuz. Ama, kontrolsüz ve programsız bir yayınınız var. İşte bu dağınıklık yüzünden, başka yayınları da alamıyorsunuz. Daha doğrusu, alıyorsunuz ama farkında değilsiniz. Şimdi gelelim “insan” marka beynin kullanma talimatına. Önce, kendi yayınlarımızı en düşük düzeye getirmeliyiz.
Kısa bir süre için de olsa, ıvır zıvır şeyler düşünüp zihninizi gereksiz yere meşgul etmekten kurtulmalısınız. Böylece, düşünce yayınına harcanan enerji ve dikkatinizi alıcı durumunda kullanabilirsiniz. Diyelim ki şu an aklımızı kurcalayan bir şey yok. Zihnimiz sakin. Beynimizin alıcı düğmesi açılmış demektir. Sıra geldi istasyon ayarına. Kimin düşüncelerini duymak istiyoruz? Yani, yayın yapan istasyon kim? Aklımızdan yalnız onu geçireceğiz. Boş verin şu sırada onun nerede olduğuna veya ne yaptığını hiç tahmin etmeye çalışmayın. Çünkü o zaman, farkında olmadan başka düğmeleri kurcalıyorsunuz demektir. Görüntü ayarı değil bizim istediğimiz. Şu an sadece düşünce dalgalarını almaya çalışıyoruz
KONUŞMADAN DA ANLAŞABİLİRSİNİZ
Bu gibi haberleşmeler, az da olsa bazen kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Durup dururken birden aklınıza birisi gelir, onunla ilgili bir düşünceyi yakalamışsınızdır. Daha sonra aynı kişiyi gördüğünüzde, bir de bakarsınız ki, o sırada sizi düşünüyormuş. “Aaa, vallahi şimdi ben de seni düşünüyordum. Şu işe bak, nasıl da karşıma çıkıverdin.” Veya bir telefon zili, açarsınız. Kulağınızda, az önce birden aklınızdan geçen kişinin sesi: “Ayol, bir arayıp sorayım dedim. Hayırsız, nerelerdesin!” Bilimsel olarak bu tür haberleşmelerin deneyleri yapılıyor, yarım yüzyılı aşkın bir süredir. Bizim de aramızda deneyebileceğimiz kadar kolay bir şey. Mesela, tanıdığınız bir kişiyle anlaşıyorsunuz. Filanca gün, falan saatte, ikiniz sakin bir ortamda oturacaksınız. Gözlerinizi kapayacaksınız. Hiçbir şey düşünmeden. Sonra, belirli saatte ikinizden birisi basit ve tek bir şeyi düşünecek. Diğeri de onun düşündüğünü almaya çalışacak.
Bu iş için, “Zener Kartları”ndaki beş sembol en kolay iletilebilen şekilleri göstermekte. Artı işareti, kare, çember, yıldız ve dalgalı paralel çizgiler kullanılıyor bu kartlarda. Düşünce gönderen kişi, bu sembollerden yalnız birisine sürekli bakıp diğerine aktarmaya çalışıyor. Alıcı da zihnini boşaltıp gelen düşünceye açık bir halde bekliyor. İstatistiklere göre, çoğu kez normalin üstünde başarılı sonuçlar alınıyormuş. Bazen öyle ilişkiler vardır ki, duygusal coşkunun derinliğinde insan sevdiği kişiyi düşünmeden edemez. Sevgilinizi aklınızdan geçirirken, birden ruhunuzun taa içinde bir gül daha açar. İşte o an, düşünce âleminde birleşmenin zevkini tadarsınız. Hiç kuşkusuz, o da aynı duyguları yaşamaktadır aynı anda. Arada kilometreler olsa bile...

yağmur
13-12-2011, 08:55
Kozmik Frekans

Evrende yaratılmış olan her Şey bir BİLGİ terkibinin oluşması ile meydana gelmiştir. Şuurlu bir Bilinç’in (İnsan’ın) mevcut veri tabanı (bilgi terkibi) gelen frekans dalgalarını Değerlendirip, Yorumlayarak beynin içindeki çok Boyutlu Holografik görüntü halinde kişinin dünyasını (kozasını) oluşturur.Yani kişi dış Dünyada değil, Beyninin içinde oluşan hayal Dünyasında yaşamaktadır.

İçinde yaşadığımız Evren, Varlıklar ve Fiziksel yasalar, tamamen algılayan bilinç’in Veri Tabanına göre oluşmaktadır. Algılama her Boyutta maddeyi oluşturmaktadır. fiziksel olarak var dediğimiz her Şey aslında Bilinç’in düşünsel olarak VAR kabul edişinden ibarettir. Sonuçta var olan her şey BİLİNCİN algılamasıyla oluşan SANAL BENLİK ve bu Benliğin Dünyasının oluştuğu varsayımdan ibaret bir yapıdır.

Her nesnenin var olması bir BİLİNÇ tarafından algılanması ile MADDEYE (somuta) dönüşmekte, yani kişi bakmadığı (algılamadığı) zaman Sonsuz, Sınırsız FREKANS dalgalarından başka hiçbir şey yok, SOMUT (madde) ve FİZİK yasaları yok, her şey OLASILIK dalgaları içinde yüklenmiş BİLGİ (data) okyanusu (hayal) olarak mevcuttur.

yağmur
13-12-2011, 21:45
Hayatta tesadüf diye birşey yok...

Karşına çıkan insanlar...başına gelen olaylar...
hepsi bir neden ile bir sebep ile karşılaştığın var oluşuna yine kendin neden olduğun senin gerçeklerin...

Sen kendi Gerçeklerini kendin yaratıyorsun...

Seni üzen arkadaşın,akraban yada Patronun...
Seni terk eden veya aldatan Sevgilin...
SENin yansımaların...
Senden Sana akıyor bu evrende herşey...
Bununla birlikte Sen o Sen değilsin.

ÖNCE YARGILAMAYI BIRAKMALISIN...
Olaylara zihninde anlam vermeyi bırak...
Böylece arka planı görme imkanın olacak...
Olayları ve Durumları Yaratan sensin...
Kendinle mücadele halindesin...

Zihninle durumları değerlendirmeyi bırak kalbinle durumları değerlendir.
Bir kez Zihninde ki o "gevezeyi" Susturdun mu?
Göreceksin ki konuşan bir Kalbin var...

Yaşadığın her ne ise, zihnine, aklına sorma kalbine sor ve de ki bu yaşadığım deneyimi neden yarattım neyi fark etmem gerekiyordu? içimde olan ama farkına varamadığım ve bu yaşadığım durumun bana işaret ettiği görmem gereken ve dönüştürmem gereken şey ne?

Bu soruları mutlaka sormalısın....

ANAHTAR SORULAR BUNLAR....

Farkına varman gereken birşeyler var...
Dönüştürmen gereken bazı şeyler var...

Bundan sonra yaşadığın her ne ise olumlu ya da olumsuz sezgilerine güven, düşünmeyi bırak zihnini rahat bırak ve sadece iç sesinin rehberliğinde hareket et !

Göreceksin ki bazı olaylar yaşantında sürekli tekrarlanıyor...
Aşman gereken engeller var...
Hep benzer şeyler yaşamanın nedeni bu...
O engelleri sen yarattın...
Etrafında ki insanların seni etkilemelerine de yine sen izin verdin.
Şimdi Yargılamayı bıraktığında...Başkaları ve Ötekiler diye ayırmayı,parçalama ve bölmeyi bıraktığında...
Gerçekleri daha net ve bir bütün halinde göreceksin.
Kalbinin sesini dinlediğinde,hayatın sana vermek istediği
mesajları-Hediyeleri Mutlulukla kabul edecek,
Heyecan ve Coşku ile "hediye paketlerini" açacaksın.

Şükrünü Sevgi ile göster...


Alıntı

yağmur
14-12-2011, 10:02
Geldiğim noktada artık kimseyle tartışmaya girmek gelmiyor içimden...
Kimseye birşeyler ispatlama...öğretme...onu yanlışlama/düzeltme ve doğru yola çekme gibi saplantılarım yok artık...
Tüm obsesif davranışlarımı ve düşüncelerimi denetimim altına almış bulunuyorum.Takıntılarım yok oldu...Korkularımı tek tek tesbit ediyor her korkuma yönelik ayrı bir tuzak kuruyorum
Olan ve olmak da olan her şey mükemmel işliyor...
Sisteme şahit/gözlemci olmak...Sistemin bende ki ve Evrende ki yansımaları üzerinde Şahitlik yapmak yeterince dikkatimi ve enerjimi alıyor...
Açıkcası halimden memnunum..Şükürler Olsun

yağmur
15-12-2011, 19:49
Bir an için durun ve aklınızdan geçen ilk düşünceyi yakalayın.

Şu anda ne düşünüyorsunuz?

Düşünceler eğer yaşamınızı ve deneyimlerinizi biçimlendiriyorsa aklınızdan geçen bu düşüncenin gerçeğe dönüşmesini ister misiniz? Eğer bu endişe,öfke,acı ya da intikam içerikli bir düşünceyse bu düşüncenin size nasıl geri geleceğini düşünüyorsunuz?Neşe dolu bir yaşam istiyorsak neşe dolu düşünceleri geçirmeliyiz aklımızdan.Zihinsel ya da sözlerle gönderdiğimiz mesaj bize aynen geri dönecektir.

Söylediğiniz sözcükleri dinlemek için kendinize zaman ayırın..Eğer bir sözcüğü üç kez yineliyorsanız bunu bir kenara not edin.Bu sözcük artık sizin için bir kalıp niteliği kazanmıştır.Haftanın sonunda da oluşturduğunuz listeyi inceleyin,kullandığınız sözcüklerin sizin deneyimlerinizle nasıl uyuştuğunu görüp şaşıracaksınız.Sözcüklerinizi ve düşüncelerinizi değştirmeye istekli olun ve yaşamımızın değişmesini izleyin.Yaşamınızı denetim altına almanın yolu sözcük ve düşünce seçiminizi denetlemekle gerçekleşir.

Sizden başka hiç kimse sizin zihninizden geçenleri bilmez..

LOUISE L.HAY

yağmur
15-12-2011, 22:55
Bitmiş olan bir şey bitmiştir. Bu kadar basittir. Hayatımızda bir şey sona erers…e, bu bizim gelişimimize hizmet eder. Bu yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğun bu tecrübeyle ileriye doğru bakmak daha iyidir…
Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek olandır. Hiç bir şey, hem de hiç bir şey yaşadığımız şeyi değiştiremezdi. Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrıntıyı bile değiştiremeyiz. ‘Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı’ gibi bir cümle yoktur. Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır, dersimizi alalım ve ilerleyelim diye. Her ne kadar zihnimiz ve egomuz bunu kabul etmek istemese de, hayatımızda karşılaştığımız her olay, mükemmeldir

exitance
16-12-2011, 22:55
HArika birşey bu....
Dur ben bu konuyu baştan okuyayım...



Hayatta tesadüf diye birşey yok...

Karşına çıkan insanlar...başına gelen olaylar...
hepsi bir neden ile bir sebep ile karşılaştığın var oluşuna yine kendin neden olduğun senin gerçeklerin...

Sen kendi Gerçeklerini kendin yaratıyorsun...

Seni üzen arkadaşın,akraban yada Patronun...
Seni terk eden veya aldatan Sevgilin...
SENin yansımaların...
Senden Sana akıyor bu evrende herşey...
Bununla birlikte Sen o Sen değilsin.

ÖNCE YARGILAMAYI BIRAKMALISIN...
Olaylara zihninde anlam vermeyi bırak...
Böylece arka planı görme imkanın olacak...
Olayları ve Durumları Yaratan sensin...
Kendinle mücadele halindesin...

Zihninle durumları değerlendirmeyi bırak kalbinle durumları değerlendir.
Bir kez Zihninde ki o "gevezeyi" Susturdun mu?
Göreceksin ki konuşan bir Kalbin var...

Yaşadığın her ne ise, zihnine, aklına sorma kalbine sor ve de ki bu yaşadığım deneyimi neden yarattım neyi fark etmem gerekiyordu? içimde olan ama farkına varamadığım ve bu yaşadığım durumun bana işaret ettiği görmem gereken ve dönüştürmem gereken şey ne?

Bu soruları mutlaka sormalısın....

ANAHTAR SORULAR BUNLAR....

Farkına varman gereken birşeyler var...
Dönüştürmen gereken bazı şeyler var...

Bundan sonra yaşadığın her ne ise olumlu ya da olumsuz sezgilerine güven, düşünmeyi bırak zihnini rahat bırak ve sadece iç sesinin rehberliğinde hareket et !

Göreceksin ki bazı olaylar yaşantında sürekli tekrarlanıyor...
Aşman gereken engeller var...
Hep benzer şeyler yaşamanın nedeni bu...
O engelleri sen yarattın...
Etrafında ki insanların seni etkilemelerine de yine sen izin verdin.
Şimdi Yargılamayı bıraktığında...Başkaları ve Ötekiler diye ayırmayı,parçalama ve bölmeyi bıraktığında...
Gerçekleri daha net ve bir bütün halinde göreceksin.
Kalbinin sesini dinlediğinde,hayatın sana vermek istediği
mesajları-Hediyeleri Mutlulukla kabul edecek,
Heyecan ve Coşku ile "hediye paketlerini" açacaksın.

Şükrünü Sevgi ile göster...


Alıntı

Koray 3448
17-12-2011, 18:45
İzlemek izleyenlere hatırlatma bu gece şeb-i arus gecesi ...

yağmur
17-12-2011, 20:06
Birisiyle karşılaştığınızda kendinizle karşılaşırsınız aslında.

Benliğiniz, size kendisini takdim eder. Karşınızda duran kişi sizin bir suretinizdir. O kişiyi karşınıza çıkaran bir peri vardır içinizde. Pek çok formlarda belirirsiniz kendi önünüzde; lakin bunların hepsi sizin kendi yansımalarınızdır. Bu yansımalar hakkında ne hissederseniz hissedin sizin bir yanınızı ortaya koyar onlar. Bu size uzak göründüğü denli ürkünç de gelir.

Korkunç canavarları kendi kendinize davet ettiğinize inanamazsınız.Güzelliği ve güzel ruhları da kendinizin davet ettiğine inanamazsınız. Herhalükarda sizin bir yönünüz, sizin bazı düşünceleriniz, önünüzde ortaya çıkmaktadır. Karşılaşan kişi de, bu şekilde ortaya çıkan kişi de bunu bilmeyebilir. Ancak, burada görünmez bir işbirliği vardır.

Birgün karşınıza perişan bir dilenci çıkabilir ya da varlıklı bir işadamı,ağlayan bir çocuk, acelesi olan bir insan, bir adam ya da bir kadın, yaşlı veya genç; bunların hepsi sizsiniz. Mümkün olan her nevi kombinasyon sizsiniz. Zaten sizin kendiniz oldukları için bu kişiliklerin hepsini gayet iyi tanırsınız. Sizden bir parçadır onlar, sizin bir yanınızdır. Onların hepsi sizsiniz.

Tüm bunlara yoldaki sarhoş bir adamı da ilave edebiliriz, ona karşı ya bir empati beşler ya da onu suçlarsınız; zira içinizdeki bir şeylerin tezahürüdür o adam. Polisleri ve hırsızları görürsünüz çünkü siz hem yakalayan, hem de yakalanansınız. Hem iyi çocuk, hem de kötü çocuksunuz. Bilinen her nevi kılığa girmiştiniz. Buna rağmen kendinizi kandıramazsınız. Önünüzde duran yabancılar değildir bunlar. Onları teşhis etmek istemeyebilirsiniz. Lakin herhalükarda onların herbiri sizsiniz.

Bir konsere gittiğinizde hayatınızda yarattığınız harikulade bir müziğe tanıklık edersiniz. Bir futbol maçına gittiğinizde oyuncuların hepsi sizsinizdir aslında; ev sahibi takım ya da konuk takım, kaybeden ya da kazanan, faul yapan ya da faul yapılan. Karakterleri belirler ve rol dağılımını yaparsınız. Hem yönetmen hem de yapımcısınızdır. Hain kişi ve de meleksinizdir.
Tüm rolleri oynarsınız. Hainlerin ve meleklerin ne olduğunu bilirsiniz. Onların adımlarıyla yürümektesiniz.

Karşınızda tezahür eden herkes sizin konuğunuzdur. Onları davet etmiş olduğunuzu hatırlamayabilirsiniz, fakat onların varlığını inkar da edemezsiniz.

Belki de davetiyetinizi çok uzun zaman önce yazmıştınız ve onlara bugün ulaşmıştı o.

Belki de istemediğiniz bir şey için uzun uzun düşünmüş ve onu kendinize çağırmıştınız.

Bu, bir haketme meselesi değildir. Suçlama ya da pişman olma meselesi değildir bu; lakin bir mesuliyet halidir. Hayal mahsulü ortaya çıkan bir hata da yapılmış olsa, örneğin bir kişiliğin yanlış tasavvur edilmesi gibi, farketmez. Artık sorumluluk sizdedir. Peronda duran sizsiniz. Hangi trene bineceğiniz size bağlıdır. Binebilir ve tekrar inebilirsiniz. İteklenip sıkıştırılabilirsiniz. Orada olan sizsiniz. Oraya nasıl gitmiş olduğunuz, çözümleyeceğiniz bir mesele değildir. Oraya gitmişsinizdir.

Kainatın reaktörü ve dinamosusunuz.
Onun ekseni ve merkezisiniz.
Sürecin kendisisiniz ve süreci işleyensiniz ve de neticesiniz.
Nesne ve öznesiniz. Geçişli ve geçişsiz fiilerin kendisisiniz. Özel isimlersiniz, cins isimlersiniz.

Bunun iyi tarafı, istediğiniz herşey olabileceğiniz ve istediğiniz herkesle bir arada olabileceğinizdir. Mevcut dünya sizin yaratımınızdır.

yağmur
18-12-2011, 11:59
Bu gezegende ki her insanın içinde, hayal bile edemeyeceğimiz kadar büyük bir güç uyumakta. Ne kadar güçlü ve görkemli olduğumuzu bir bilsek, her günü kendimize tapınmakla geçirirdik. Hayatımızın sunağına gider,kendimizi sürekli onurlandırırdık. Kendimizi eksiksiz sever, hayatlarımızın kahramanı ve gözde kişisi olurduk. Şimdiki korkularımız olmazdı. Kendimizi şu anda olduğu gibi sınırlamazdık. İşin hazin tarafı, içimizdeki o güç bizi aynı zamanda korkutuyor. Büyük bir yetenek yanında büyük bir sorumluluk da getirir Derinler de bir yerlerde, içimizde var olan bu göz kamaştırıcı potansiyelle baş edip edemeyeceğimizi düşünürüz, doğal gücümüzü yanlış kullanır ya da ziyan edersek hissedeceğimiz suçluluk duygusundan korkarız. Böylece onu inkar ederiz. Böyle yaparak Kaderimizi de inkar etmiş oluruz.Psikolojik inkar dediğimiz safhaya geçeriz. İŞTE BU BÖLÜM HAKİKATİN ACISINI ENGELLEMEK İÇİN HER İNSANIN BAŞVURDUĞU BİR KAÇIŞ YÖNTEMİDİR. Bir hikaye uydurmak ya da daha güçlü bir dil kullanmak hepimizin yaptığı bir şeydir; BİR KONUDA YALAN SÖYLER VE RUHLARIMIZ YALAN OLDUĞUNU BİLSE DE, BİLİNÇLİ ZİHİNLERİMİZİ BUNUN DOĞRU OLDUĞUNA İNANDIRIRIZ.

yağmur
19-12-2011, 08:42
Evrende varolan bütün birimler titreşimlerden ibarettir. Her şeyin temelinde enerji vardır ve bu enerji farklı dalga boylarıyla titreşerek görünen ve bizim üç boyutlu algı alanımızın dışında kalarak görünmez gibi olan alemi ve canlı cansız herşeyi oluşturmuştur. Bu durum bize çok önemli dört tane avantaj sağlar. Birinci olarak bütün evrenle aynı özden yaratılmış olmanın bilgisi içimizi büyük bir güven duygusuyla doldurur. Bu yalnızlık duygumuzdan getirdiğimiz korkunun dengelenmesini sağlar. İkincisi hepimizin aynı özden olduğunu anlamamız bize evrenin her şeyin dostumuz olduğunu anlamamızı sağlar. Herkesin yalnızca kendi genetik kodlarında yer alan bilgilerin deneyimini gerçekleştirmeye çalıştığını ve görevini yaptığını anlarız. Diğer insanlarla ve evrenle mücadele etmek , onları geçmek, yenmek, ya da yok etmek zorunda olmadığımızı fark ederiz. Üçüncü olarak evrende var olan bütün birimlerle aramızda enerji bağımız bulunduğu bilgisi bizleri daha farklı düşünmeye ve eylemlerimizde daha farklı davranmaya yöneltiyor. Tek bir düşünce bile evrendeki enerji bağlarından oluşan yolları kullanarak evrendeki bütün birimler ile anında iletişime geçebilir . Onlarla haberleşebilir, ilişki kurabilir, ve onları etkileyerek bir değişime ya da dönüşüme uğratabilir. kendisi de bu durumdan etkilenebilir. Yani her birim önemlidir etkilidir değerlidir ve değişim yaratma gücüne sahiptir. Dördüncü olarak.. Eğer evrenin tamamı titreşimden ve enerjitik bir salınımdan ibaretse biz de belirli bir yoğunlukta titreşen bir enerji salınımıysak, evrenle aynı ortak paydada buluşuyoruz demektir. Bu dil din ırk seviye zaman ve mekan sınırlamalarının ötesine geçmemiz anlamına gelir. O halde her an evrenin değişik alanlarıyla rezonansa ve uyumlamaya geçebiliriz. Yapmamız gereken sadece titreşim hızımızı ve salınım (dalga boyu) uzunluğumuzu değiştirmek. Bunu başardığımız anda evrenin bütün düzeylerine ve bilgilerine ulaşmamız mümkün olabilir

yağmur
22-12-2011, 12:36
Kader hayatmızın önceden çizilmiş olması demek değildir.
Bu sebepten "ne yapalım kaderimiz böyle" deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir.
Kader, yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir.
Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir.
Öyleyse ne hayatına hakimsin, ne de hayat karşısında çaresizsin.

selçuk efendi
22-12-2011, 12:50
Anlatılmak istenene katılıyorum ama söylenene katılmıyorum, Yağmur. Kader anlayışı, bence, olmuşu kabullenme, değerlendirme; asla takılıp kalmama ve üzülmeme ama olabilecekler içinde elinden geleni ardına koymama şeklinde olmalıdır... Sevgiler...

yağmur
23-12-2011, 09:36
Hiçbir karşılaşma tesadüf değildir. Hiçbir hissediş, düşünüş, bakış, algılayış, seziş de öyle. Hatta bunların tersi de tesadüf değil.

Alışveriş yaptığımız market, yemek yediğimiz lokanta, su içtiğimiz çeşme, yürüdüğümüz kaldırım ve orada yanlarından birer yabancı olarak geçip gittiğimiz insanlar... Tesadüf gibi görünen karşılaşmalar, yolu sorduğumuz herhangi biri, hafifçe çarptığımız insan... Bize gülümseyen küçük bir çocuk, önümüzden aniden uçuveren kuş...

Gün boyu yaşadığımız en basit olay bile herhangi bir zihinsel, fiziksel, ruhsal ya da duygusal bir olayın tetikleyicisi olur. Küçük ya da büyük...
Bazen hiç hesapta olmayan durumların içine çekiliveririz. Hayal bile etmediğimiz olayları yaşarken buluruz kendimizi. Bir martı çığlığı, bir satıcı bağırışı, alır götürür bizi yıllarca ya da yollarca uzaklara...

Hem öğretmen hem de öğrenciyizdir her ilişkinin içinde. Doğduğumuz aile, gittiğimiz okullar, sıra arkadaşımız, sevgilimiz, eşimiz, çocuğumuz vs. Her ilişki, farklı bir yönümüzün aynasıdır. Ve bizler de onlar için birer aynayız.

Farkındalığımız yükseldikçe, durumları ve ilişkileri yaşarken, kendimizi ve yaşanılanları gözlemlemeye başlarız. Ve eğer yaşadıklarımıza yüksek idrakle bakabilmeyi başarırsak, o ilişki ya da durumu ne için yaşadığımızı kavrarız. Düğmelerimize en fazla basan insanlar, en iyi öğretmenlerimizdir. O ilişkide kurban olmadığımızı anlar, ilişkinin bize neyi öğretmeye çalıştığını kavrarsak, dersimizi alır ve yolumuza devam ederiz. Eğer bunu yapamazsak, o ilişkide ya da durum içinde tutsak olur, ya daha ağır durumlar yaşar ya da daha travmatik durumları (o dersi alıncaya, eksik yönümüzü tamamlayıncaya, kendimizi düzeltinceye kadar) tekrar takrar yaşamaya devam ederiz.

Bazen bazı insanların hayatına yalnızca katalizör olarak gireriz. Onların hayatlarında değiştirmesi gereken durumun düğmesine basar ve sessizce çekiliriz. Ve yüksek farkındalık içinde kalırsak, yaşanılan durumdan etkilenmeden, arkamıza bakmadan yolumuza devam ederiz.

Özet olarak, en büyük düşmanımız en iyi dostumuzdur aslında. Çünkü bizde en büyük değişime neden olur genellikle. Ve her karşılaşma kutsaldır. Karşımızdaki insanın tanrısallığını kabul edip o şekilde yaklaşırsak, nefreti, öfkeyi, suçluluk duygusunu, o insana karşı sorumlu olduğumuz ve o ilişkiye mahkûm olduğumuz duygusunu ve kini söküp atarız varlığımızdan.

Yaşadığımız her durum, tanıştığımız her insan öğretmenimizdir. Ne kadar kısa sürede öğrenirsek öğrenmemiz gerekenleri, karmamızı çözüp, iç huzuruna, mutluluğa, ideal ilişkimize ve ruhsal eşimize kavuşuruz.

yağmur
24-12-2011, 22:26
Kullandığınız sözcükleriniz arasında olumsuzluk bildiren kötü sözcükler kullanmamaya özen gösterin. Çünkü her olumsuz sözcük dinleyen insanlarda bir odaklanma yaratır.Olumsuzluk odaklı bir düşünce olumsuzluğun oluşmasına hizmet eder. Eğer içinde şüpheler olmayan olumlu bir düşüncede derinleşebilirseniz dahil olduğunuz gerçeğin resminide değiştirmiş olursunuz. Şimdi bir karar verin! Hangi evrenin içinde yer almak istiyorsunuz?

yağmur
26-12-2011, 11:07
Bu akşam yemeğini hazırlamak için, dünün çöp tenekesinin içinde malzeme arar mıydınız? Öyleyse yarının deneyimlerini yaratmak için dünün zihinsel çöp tenekesini karıştırmak niye? Geçmişte sizi üzen, yaralayan, kızdıran, hasta eden ne varsa bırakın gitsin. O düşünce veya inanç artık size hizmet etmiyorsa bırakın gitsin!

yağmur
26-12-2011, 20:05
"Karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bunun anlamı şudur, hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz. Karşımıza çıkan, etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır, ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler.

"Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek olandır. Hiç bir şey, hem de hiç bir şey yaşadığımız şeyi değiştiremezdi. Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrıntıyı bile değiştiremeyiz. 'Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı' gibi bir cümle yoktur. Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır, dersimizi alalım ve ilerleyelim diye. Her ne kadar zihnimiz ve egomuz bunu kabul etmek istemese de, hayatımızda karşılaştığımız her olay, mükemmeldir."

" İçinde başlangıç yapılan her an, doğru andır. Her şey doğru anda başlar, ne erken ne geç. Hayatımızda yeni bir şeyler olmasına hazırsak, o da başlamaya hazırdır.

"Bitmiş olan bir şey bitmiştir. Bu kadar basittir. Hayatımızda bir şey sona ererse, bu bizim gelişimimize hizmet eder. Bu yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğun bu tecrübeyle ileriye doğru bakmak daha iyidir."

yağmur
28-12-2011, 01:11
DNA Sözcüklerden ve Frekanslardan Etkileniyor

Grazyna Fosar ve Franz Bludorf (Çev: Işık Uçkun)

Rus DNA keşiflerine göre DNA sözcükler kullanılarak etkilenebilir ve yeniden programlanabilir.

İnsan DNA’sı biyolojik bir internettir ve yapay internete göre pekçok yönden üstündür. Son Rus bilimsel araştırması durugörü, sezgi, şifa, kendi kendine şifa, olumlama teknikleri insanların etrafındaki sıradışı ışık ve auralar (daha çok ruhsal üstatların etrafında bulunur), zihnin hava durumları üzerindeki etkileri gibi spontane ve uzaktan fenomenleri ve çok daha fazlasını doğrudan ya da dolaylı olarak açıklamaktadır.
Ayrıca, DNA’nın, hiçbir şekilde kesmeden ve genlerin yerleri tek tek değiştirtilmeden, sadece kelimeler kullanılarak etkilenebildiği ve yeniden programlanabildiği yepyeni bir tıp türü daha var.

DNA’mızın sadece %10’u protein yapımında kullanılır. Batılı araştırmacıların ilgilendiği ve araştırılıp kategorize edilmekte olan ise DNA’nın bu altkümesidir. Diğer %90 ise gereksiz DNA olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte Rus araştırmacılar, doğanın aptal olmadığını düşünerek dilbilimcilerle genetik uzmanlarını birleştirmiş ve bu “%90’lık gereksiz DNA’yı araştırmak üzere bir teşebbüste bulunmuştur. Sonuçta ise bulguları, elde ettikleri sonuçlar tek kelimeyle devrim niteliğinde olmuştur!

Sözkonusu bilimadamlarına göre, DNA sadece bedenimizin inşasından sorumlu değil, aynı zamanda veri saklama ve iletişim fonksiyonu da var. Rus bilimadamları, özellikle gereksiz olan %90’lık kısımdaki genetik kodda belirgin bir biçimde tüm dünya dillerindekiyle aynı kuralların geçerli olduğunu bulmuşlardır. Bu sonucu elde etmek için, *sentaks (*kelimelerin sözcük grupları ve cümleler oluşturmak için biraraya getiriliş biçimi; sözdizimi) ve *semantik (*dil formlarında anlam çalışması; anlambilim) kurallarını ve gramerin basit kurallarını kıyasladılar.
Bulgularına göre, DNA’mızın alkalinleri düzenli bir grameri izliyordu ve tıpkı dillerimiz gibi kurallar geliştirmişlerdi.
Rus biyofizikçi ve moleküler biyolog Pjotr Garjajev ve meslektaşları da DNA’nın titreşimsel davranışını araştırdılar. (Kısaca anlatmak adına burada sadece bir özetini vereceğim).
Sonuç şuydu:
“Canlı kromozomlar tıpkı solitonik/holografik bilgisayarlar gibi fonksiyon görüyorlar, *endojen (*Hücre veya sistem içinden gelen) DNA lazer radyasyonu kullanıyorlardı”.
Bu şu anlama geliyordu; belirli frekans modellerini bir lazer ışınına modüle etmeyi başarmışlardı ve bununla da DNA frekansını, dolayısıyla da genetik bilginin kendisini etkiliyorlardı. DNA-alkalin çiftlerinin ve dilin temel yapısı aynı yapıda olduklarından DNA şifre çözümü gerekli değildi. Kişi sadece insan diline ait kelime ve cümleler kullanabilirdi!

Bu da deneysel olarak ispatlanmıştı. *Canlı DNA maddesi (*laboratuvar ortamındaki değil, canlı dokudaki DNA) uygun DNA’lar kullanıldığında, dile modüle edilmiş lazer ışınlarına, hatta radyo dalgalarına etki edecektir. Bu da sonuçta olumlamaların, *otojen çalışmaların (*Bir tür gevşeme çalışması), hipnozun ve benzerlerinin insanların ve bedenlerinin üzerinde neden güçlü etkilere sahip olabildiklerini bilimsel olarak açıklayabiliyor. DNA’mızın dile reaksiyon göstermesi çok normal ve doğal. Batılı araştırmacılar DNA zincirlerinden basit genler keserek onları başka bir yerlere monte ederken Ruslar uygun olacak şekilde modüle edilmiş radyolar ve ışık frekanslarını kullanarak hücre metabolizmasını etkileyebilen araçlar üzerinde büyük bir şevkle çalışmış ve böylelikle genetik bozuklukları onarmışlardır.
Garjajevâ’nın araştırma ekibi bu yöntemle, x ışınları tarafından tahribe uğrayan kromozomların onarılabileceğini ispatlama konusunda başarılı olmuşlardır. Hatta belirli DNA örneklerini ele geçirerek onları bir diğerine aktarmış, böylece hücreleri başka bir genoma yeniden programlamışlardır. Dolayısıyla sadece DNA bilgi örneklerini aktarmak suretiyle kurbağa embriyolarını semender embriyolarına başarıyla dönüştürmüşlerdir.
Bu şekilde, genleri tek tek keserken ve yeniden uyumlandırırken karşılaşılan uyumsuzlukların ya da yan etkilerin hiçbiri olmadan tüm enformasyon aktarılmış olur. Bu durum inanması güç, dünyayı değiştirici güçte bir devrim ve sansasyon niteliğini temsil ediyor! Bütün bunlar eski kesip atma yöntemi yerine sadece bir vibrasyon ve dil uygulaması yaparak gerçekleşiyor! Bu deney dalga genetiğinin büyük gücünü işaret ediyor, dalga genetiği organizmaların oluşumları üzerinde alkalin serilerinin biyokimyasal yöntemlerinden açık bir şekilde daha büyük etkiye sahiptir.

Ezoterik ve spiritüel öğretmenler çağlar boyunca bedenimizin dil kullanılarak, kelimeler ve düşünce kullanılarak programlanabilir olduğunu biliyorlardı. Bu artık bilimsel olarak da ispatlandı ve açıklandı. Bu işlem gerçekleştirilirken elbette ki frekans doğru olmalıdır ve bu yüzden herkes aynı oranda başarılı olamamakta ya da her zaman aynı güçte yapamamaktadır. DNA ile şuurlu bir iletişim kurabilmek için her birey tek tek kendi içsel işleyişi ve olgunlaşması üzerinde çalışmalıdır. Rus araştırmacılar bu faktörlere bağlı olmayan ama her zaman çalışacak ve kişi doğru frekans kullandığında her zaman işe yarayacak bir yöntem üzerinde çalışmaktadırlar.
Bir kişinin şuuru ne kadar gelişmiş ise herhangi bir tür araca o kadar az ihtiyacı olacaktır. Bir kişi bu sonuçlara kendi kendine ulaşabilir ve bilim sonunda bu tür düşüncelere gülmeyi bırakıp onları onaylayacak ve bu sonuçları açıklayacaktır. Ayrıca bununla da bitmiyor! Rus bilimadamları aynı zamanda DNA’mızın vakum içindeyken rahatsız edici biçimler alabileceğini buldular; bu durumdayken DNA manyetize edilmiş kurt delikleri meydana getiriyordu! Kurt delikleri karadeliklerin yakınlarındaki *Einstein Köprülerinin (*Sönmüş yıldızlardan arta kalanlar) mikroskobik eşdeğerleridir.

Bunlar, evrendeki tamamen farklı alanların arasındaki zamanın ve mekanın dışından bilgi aktarılması mümkün olan tünel bağlantılarıdır. DNA bu minicik bilgi parçacıklarını çeker ve onları şuurumuza aktarır. Bunu hiperkomünikasyon işlemi olarak adlandırıyoruz ve bu işlem en çok dinlenme halinde etkindir. Stres, endişeler veya aşırı aktif bir zihin ya başarılı bir hiperkominikasyonu engeller ya da böyle bir durumdayken bilgi tamamen bozulacak kullanılmaz hale gelir. Hiperkomünikasyon doğada milyonlarca yıldır başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Böceklerin organize yaşam akışları bunu keskin bir biçimde ispatlamaktadır. Modern insan bunu sadece çok daha süptil bir düzey olan “sezgi” olarak bilmektedir. Ama istersek biz de bunu kullanabiliriz.

Buna doğadan bir örnek verelim: Bir kraliçe karınca kendi kolonisinden mekânsal olarak ayrıldığında diğer arılar işlerine şevkle ve plana göre devam ederler. Kraliçe öldürüldüğünde ise kolonideki tüm çalışma durur. Hiçbir karınca ne yapılması gerektiğini bilmez. Burada sözkonusu olan açıkça şudur; kraliçe iş planını uzakta bile olsa kendisine bağlı olanlara grup şuuru vasıtasıyla yollar. Kraliçe yaşadığı sürece istediği kadar uzakta olabilir, mesafenin önemi yoktur. İnsanlarda ise bu tür bir hiperkomünikasyonla çoğunlukla bir kişi bilgi dağarcığının dışındaki bir bilgiye eriştiği zaman karşılaşılır.
Bu durumda sözkonusu iletişim ilham ya da sezgi olarak deneyimlenir. İtalyan besteci Giuseppe Tartini bir gece rüyasında bir şeytanın yatağının kenarında oturup keman çaldığını görür. Ertesi sabah Tartini parçayı tam olarak notaya dökebilecek kadar net olarak hatırlar ve ona Şeytan Sonatı (Devil’s Trill Sonata) adını verir.
42 yaşındaki bir erkek hastabakıcı yıllar boyunca rüyasında bir tür CD-ROM bilgisiyle bağlantı kurduğunu görmüştü. Akla gelebilecek bütün alanlardan gelen doğruluğu ispatlanabilir bilgiler ona aktarılıyordu ve o da sabahları onu çekip alabiliyordu. Öyle bir bilgi akışı vardı ki adeta bütün bir ansiklopedi geceleyin aktarılıyordu. Bilgilerin büyük çoğunluğu onun kişisel bilgisinin sınırları dışındaydı ve hakkında kesinlikle hiçbirşey bilmediği teknik detaylara ulaşıyordu.

Bu tip bir hiperkomünikasyon gerçekleştiğinde insanda olduğu gibi DNA’da da özel bir fenomen gözlemlenir. Rus bilimadamları DNA örneklerini lazer ışığı ile aydınlatmışlardır. Ekranda tipik bir dalga örüntüsü belirmiştir. DNA örneğini yerinden aldıklarında ise dalga örüntüsü yok olmamış, varolmaya devam etmiştir. Pekçok kontrol deneyi, örüntünün yerinden çıkarılan ve enerji alanı varolmaya devam eden örnekten hala gelmeyi sürdürdüğünü göstermiştir. Bu etkiye şu an “Fantom DNA Etkisi” adı verilmektedir.
Zamanın ve mekanın dışından gelen enerjinin DNA çıkarıldıktan sonra aktive edilmiş kurt deliklerinden içeri akmaya devam ettiği tahmin ediliyor. İnsanlarda hiperkomünikasyon sırasında en sık rastlanan yan etki ise bu kişilerin etrafında açıklanamayan bir elektromanyetik etkinin bulunmasıdır.
CD çalar gibi elektronik cihazlar ve benzerleri bazen bu etkiden dolayı saatlerce çalışmayabiliyor. Elektromanyetik alan yavaşça dağıldığında cihazlar yeniden normal bir şekilde çalışmaya başlıyor. Pekçok şifacı ve psişik bu etkiyi kendi çalışmalarından bilirler. Enerji ve atmosfer ne kadar iyi olursa kayıt cihazı da o kadar sorun çıkarır, çalışmayı ve kaydetmeyi durdurur. Çalışma seansı bittikten sonra da tekrar tekrar açılıp kapanması da sorunu gidermez ama ertesi sabah herşey yeniden normale dönecektir. Belki de bu ruhsal okumalara devam edilmesinin doğruluğunun garantisi gibi düşünülebilir, çünkü bu sorunun teknik bir yetersizlikle hiçbir ilgisi yoktur, bu, hiperkomünikasyonun iyi kurulduğunun göstergesidir.

Kitapları olan “Vernetzte Intelligenz”de (Ağ halindeki zeka), Grazyna Gostar ve Franz Bludorf bu bağlantıları kesin ve net olarak açıklamaktadır.
Yazarlar aynı zamanda eskiden insanlığın tıpkı hayvanlar gibi olduğunu tahmin eden kaynakların bu görüşünü tekrarlıyor; bunlar çok büyük ihtimalle grup şuuruna bağlıydı ve grup gibi davranıyorlardı. Bireyselliği geliştirmek ve deneyimlemek için biz insanlar hiperkomünikasyonu (ruhsal bağlantı) neredeyse tamamen unutmalıydık.

Ş imdi ise bireysel şuurumuzda oldukça sağlamız ve yeni bir grup şuuru formu yaratabiliriz, şöyle ki bu, DNA’mız vasıtasıyla her tür bilgiye erişebilme imkanı bulduğumuz ve o bilgiyle ne yapmamız gerektiğine dair zorlanmadığımız ya da uzaktan kontrol edilmediğimiz bir grup şuuru. Şimdi biliyoruz ki tıpkı internette olduğu gibi DNA’mız da kendine uygun bilgilerini ağda besleyebilir, ağdan bilgi çekebilir ve ağdaki diğer katılımcılarla bağlantı kurabilir.
Uzaktan şifa, telepati ya da örneğin akrabalarımızın ne durumda olduğunu uzaktan hissetmek vb gibi fenomenler böylelikle açıklanabilir. Ayrıca bazı hayvanlar sahipleri eve dönmeye karar verdiğinde bunu uzaktan bilmektedir. Bu da, grup şuuru ve hiperkomünikasyon kavramıyla yorumlanabilmekte ve açıklanabilmektedir. Hiçbir kollektif şuur, ayrıştırıcı bir bireysellik olmadan belli bir süreç boyunca makul bir şekilde kullanılamaz. Aksi halde bu, kolayca manipüle edilebilen primitif bir hayvan sürüsü güdüsüne dönüşürdü.

Yeni milenyumda hiperkomünikasyon bundan oldukça farklı bir şeyi ifade eder. Araştırmacıların düşüncelerine göre, eğer tamamen bireyselliğine sahip olan insanlar grup şuurunu yakalasalardı, tanrısal bir yaratıcı güce sahip olurlar, dünyadaki herşeyi değiştirebilir ve şekillendirebilirlerdi! Ve insanlık kollektif olarak böyle yeni bir türde grup şuuruna doğru ilerliyor. Bugünün çocuklarının yüzde ellisi okula başladıkları zaman sorunlu çocuklar olacaklardır. Sistem herkesi biraraya topluyor ve esnemeyi talep ediyor. Ama günümüz çocuklarının bireyselliği öyle güçlü ki esnemeyi reddediyorlar ve kendi doğalarından vazgeçerek ayrı yollara yöneliyorlar.

Bütün bunların yanında son zamanlarda giderek daha çok sayıda durugörür çocuklar doğuyor. (Bkz.Paul Dong’un China’s Indigo Children” kitabı veya kendi kitabım Nutze die taeglichen Wunder”). Bu çocuklarda bir şey yeni bir tür grup şuurunu oluşturmaya doğru çabalıyor ve bu hiçbir zaman durdurulamayacak bir yönelim. Ayrıca bir kural olarak şunu söyleyebiliriz ki, havanın örneğin tek bir kişi tarafından etkilenmesi zordur ama grup şuurunun havayı etkileme gücü daha fazladır (bazı kabilelere yağmur dansı hiç de yabancı değildir). Hava Dünya rezonans frekanslarından güçlü bir şekilde etkilenir, bunlara Schumann frekansları denir. Ama bu frekanslar aynı zamanda beyinlerimizde de üretilir ve pekçok kişi düşüncelerini senkronize ettiklerinde ya da kişiler (örneğin spiritüel üstatlar) düşüncelerini lazer etkisi yaratacak şekilde odakladıklarında bu durumda havayı etkilemeleri bilimsel konuşmak gerekirse şaşırtıcı olmayacaktır.

Grup şuuru üzerinde çalışan araştırmacılar 1. Tür uygarlıklar teorisini formüle etmişlerdir. Yeni tür grup şuurunu geliştirmiş bir insanlığın ne çevresel problemleri olacaktır ne de enerji kıtlığı sorunu yaşayacaktır. Çünkü zihin gücünü birleşmiş bir uygarlık olarak kullanabildiği taktirde doğal bir sonuç olarak kendi gezegeninin enerjilerini kontrol edebilecektir. İşte bu tüm doğal katastrofları içine alacaktır. Teorik bir 2. Tür uygarlık ise galaksinin tüm enerjilerini bile kontrol edebilecektir.

Kitabım “Nutze die taeglichen Wunder”de buna dair bir örnek tanımladım: ne zaman pekçok insan kitlesi dikkatlerini aynı zamanda Noel zamanı, futbol dünyası şampiyonluğu ya da İngiltere’de Leydi Diana’nın cenaze töreni gibi bir konuya odaklasalar, bilgisayarlardaki rastgele sayı üreticileri rastgele sayılar yerine seçilmiş, belirli sayılar üretmeye başlarlar. Seçilmiş bir grup şuuru ise tüm çevresinde belli bir düzen yaratır. (http://noosphere.princeton.edu/fristwall2.html )

Ne zaman çok sayıda insan çok yakınlaşacak şekilde biraraya gelse şiddet potansiyeli yok olur. Sanki burada da bir tür tüm insanlığın yarattığı bir tür insanca şuur alanı meydana getirilmiştir. Örneğin “Love Parade” festivalinde her yıl yaklaşık 1 milyon genç insan toplanır ve bu festivalde hiçbir zaman örneğin spor karşılaşmalarında olduğu gibi vahşice kargaşalar meydana gelmez. Buradaki faaliyetin adı tek başına bir neden olarak görülmemektedir. Bir analizin sonucu insan sayısının bir şiddet olayını barındırması açısından çok fazla olduğunu göstermektedir.

DNA’ya geri dönecek olursak, DNA normal beden ısısında çalışabilen normal bir organik süperiletkendir. Yapay süperiletkenler fonksiyon görebilmek için 200 ile 140 derece arasında son derece düşük ısılara gereksinim duymaktadır.
Daha önce de belirtildiği gibi, tüm süperiletkenler ışığı ve dolayısıyla da bilgiyi depolayabilme yeteneğine sahiptir. Bu, DNA’nın nasıl olup da bilgi depolayabildiğinin açıklamasıdır. DNA’ya ve kurtdeliklerine bağlanan başka bir fenomen daha var. Normalde bu süper kurtdelikleri son derece kararsız ve bir saniyenin minicik bir parçası süresince varlığını sürdürebiliyor. Belirli koşullar altında sabit kurtdelikleri kendilerini organize edebiliyor ve bunlar da daha sonra belirgin bir farklılığı olan; örneğin yerçekiminin elektriğe dönüşebildiği vakum alanlarını meydana getiriyor. Vakum alanları yüksek oranda enerji içeren kendinden yayınımlı iyonize edilmiş gaz toplarıdır.

Rusya’da böyle yayınım yapan topların çok sık ortaya çıktığı bölgeler vardır. Ardarda gelen karışıklıkların ardından Ruslar, sonucunda bu bahsettiğimiz keşiflerden bazılarına ulaştıkları çok büyük araştırma programları başlattılar. Pekçok kişi vakum toplarını gökyüzündeki parlak toplar olarak bilir. Onlara merakla ve dikkatle bakar ve bunun ne olabileceğini kendilerine sorarlar. Ben bir keresinde bunlardan birine “Merhaba… Eğer sen bir UFO isen bir üçgenin içinde uç” dedim. Ve birden ışık topları bir üçgenin içine girdi. Gökyüzünden hokey diskleri gibi geçtiler. Havada nazikçe kayarken sıfırdan inanılmaz hızlara kadar yükseldiler.

Bir tanesi durup öylece bakakalmıştı ve ben onun diğer pekçok insanın düşündüğü gibi bir UFO olduğuna inandım. Doğrusu dostane varlıklardı, beni sevindirmek adına üçgenler halinde uçuyorlardı. Rusların yeni bulgularına göre vakum alanlarının bulunduğu bölgelerde sık sık yerden gökyüzüne doğru ışık topları olarak uçan bu toplar düşünce ile yönlendirilebiliyorlar. Bu bulgu, vakum alanlarının düşük frekans dalgaları yayınlaması sayesinde elde edilmiştir çünkü bunlar bizlerin beyinlerinde de yayınlanmaktadır. Dalgaların karşılıklı bu benzerliğinden ötürü düşüncelerimize reaksiyon verebilmektedirler.

Bir heyecanla bunlardan yer seviyesinde olanlarından birine doğru koşmak çok iyi bir fikir olabilir, çünkü bu ışık topları yoğun enerjiler içeriyor olabilir ve bu enerjiyle genlerimizi mutasyona uğratabilirler. “Yapabilirler” ama bu yapmak zorunda oldukları anlamına gelmiyor. Pekçok ruhsal öğretmen de derin meditasyon halindeyken ya da bir enerji çalışması sırasında bu şekilde görünür ışık topları veya kolonları üretiyor ve bunlar mutlaka güzel duyguları tetikliyor ve hiçbir zarar vermiyor. Bu elbette ki bir içsel düzene ve vakum alanının kökenine ve niteliğine bağlıdır.
Bazı ruhsal öğretmenler (örneğin İngiliz Ananda gibi) vardır, başlangıçta bakıldığında değişik hiçbirşey görünmez ama bu kişiler hiperkomünikasyon halinde meditasyon yaparken ya da oturup konuşurken birisi fotoğraf çekmeye kalktığında elde edilen tek şey bir sandalye üzerindeki bir beyaz bulut resmidir. Bazı Dünya şifa projelerinde de böyle ışık etkileri fotoğraflarda belirmektedir.

Basitleştirirsek, bu fenomen yerçekimi ve anti-yerçekimi güçleriyle, her zaman sabit olan kurtdelikleriyle ve hiperkomünikasyonla ve dolayısıyla da bizim zaman ve mekan yapımızın dışındaki enerjilerle ilişkilidir. Eski jenerasyonlar böyle hiperkomünikasyon deneyimleriyle ve görünür vakum alanlarıyla bağlantıya geçtiklerinde önlerinde bir meleğin belirdiğine ikna olmuşlardı.

B izler, hiperkomünikasyon sırasında şuurun hangi formlarına girip çıktığımızdan çok da emin olamayız. Gerçek varlıklarına ait bilimsel bir kanıtın olmaması (böyle deneyimleri olan insanların hepsi de halüsinasyon geçiriyor değildi) bunların bir metapsişik bir arkaplana da sahip olmadığını göstermezdi. Bu deneyimlerle kendi realitemizi anlama yönünde bir diğer dev adımı atmış oluyorduk hepsi bu.

Alıntı

yağmur
29-12-2011, 18:14
Hayatı anlamaya çalışma. Onu yaşa... Sevgiyi anlamaya çalışma. Sevgiye doğru hareket et. Hayat bir problem değildir. Onu bir problem olarak ele almak yola yanlış adımla başlamaktır. O, yaşanacak, sevilecek, deneyimlenecek bir gizemdir…


Sözcüklerin gerçeği değiştirme gücü vardır. Öyleyse sözcüklerine dikkat ederek güçlü bir enstrüman olarak kullan onları:

İyileştirmek için, şükretmek için, şefkat göstermek için, var etmek için, affetmek için kullan.

yağmur
01-01-2012, 14:27
İnsan, sözünü yağmur gibi yumuşakça indirmeli kulaklara.
Kırıp dökmemeli, damla damla söylemeli, ince ince sevmeli.

yağmur
01-01-2012, 20:41
Zihin her şeyi sürekli sözcüklere dönüştürür. Sözcükleri bilirsiniz, dili bilirsiniz ve düşünmenin kavramsal yapısını bilirsiniz ama bu düşünmek değildir. Tam aksine düşünmekten kaçmaktır. Bir çiçek görür ve onu sözcüklere dönüştürürsünüz. Sokakta bir adam görürsünüz, onu sözcüklere dönüştürürsünüz. Zihin var olan her şeyi sözcüklere dönüştürebilir. Ondan sonra da sözcükler birer engel haline gelir. Her şeyin sürekli sözcüklere dönüştürülmesi, sözcükler şeklinde var edilmesi düşünsel zihni engeller.

Bu nedenle düşünsel bir zihin oluşturmanın ilk adımı her şeyi sürekli sözcüklere dönüştürdüğünüzü fark etmek ve bunu durdurmaktır. Gördüklerinizi yalnızca görün; sözcüklere dökmeyin. Var olduklarının farkında olun ama onları sözcüklere dönüştürmeyin. Bırakın şeyler ve insanlar dil olmadan var olsunlar. Bu yapması mümkün olmayan bir şey değildir, aksine doğaldır. Doğal olmayan şu andaki durumdur ama ona o kadar alışmışız ki, o kadar mekanik bir hale gelmiş ki, deneyimleri sürekli sözcüklere dönüştürdüğümüzün artık farkında değiliz.

Gün doğumu orada. Onu gördüğünüz an ile sözcüklere dönüştürdüğünüz an arasında geçen zamanın farkında bile değilsiniz. Güneşi görüyorsunuz, hissediyorsunuz ve anında onu sözselleştiriyorsunuz. Arada geçen süreç gözden kaçıyor. Güneşin doğmasının bir sözcük olmadığını anlamak gerekir. O bir olgudur, bir olandır. Zihin yaşananları otomatik olarak sözselleştirir. O zaman sözcükler sizinle yaşanılan arasına girer.

Bu durum aynen kitap okurken metni içimizden tekrar ederek okumamıza benzer... ve bu biz farkında olmasak da hayatımız boyunca sürüp gider. İşte bu noktada okuma hızımız ciddi anlamda yavaşlıyor. Bir yazı okuduğumuzda önce içimizden seslendiriyoruz ve sonrasında beynimiz devreye giriyor. Halbuki beynimiz, seslendirerek okumamızdan 1.000 kat daha hızlı.
Göz ile beyin uyumluluğunu geliştirip, gözün direkt olarak beyin ile iletişime geçmesi sağlanırsa okuma hızı artar...

Demek ki şu iç sesimizi susturmayı bilsek, hem yaşadığımız anın farkında olacağız, hemde hızlı okuyacağız...

yağmur
05-01-2012, 08:03
‎60 NEFES ÇALIŞMASI
Mustafa Kartal

Nefes çalışmasına başlayanların her gün yapmasını tavsiye ettiğim bu çalışma çok amaçlı olarak birçok farklı konuda fayda sağlamaktadır. Bu çalışma öncelikle; doğru nefes alıp vermeyi kazandıran bir çalışma olarak değil, fizik bedene bilinçli zorluk hazırlayarak direnç kazandıran ve nefeste güçlenmeyi sağlayan bir çalışma olarak düşünülmelidir.
Çalışma, bir dakika içerisindeki 60 saniyede 60 nefes alma esasına dayanır. Bir saniyede alıp verilecek güçlü nefeslerin her biri derin ve hızlı olmalıdır. Başlarken ilk yirmi nefeste daha yavaş olmalı, fakat nefes alışverişlerinin bir bine bağlı ve hiç bekleme yapılmadan gerçekleştirilmesi gerekir. İkinci yirmi sayıda 40’lı sayılara yaklaşılırken nefes alışverişleri hızlandırılır. Son 20 nefeste iyice hızlanarak neşe ve coşku içinde çalışma sonlandırılır.
Nefes alışverişlerinin İlk yirmi sayında baş dönmesi başlar, kırklı sayılara doğru avuç içinde terleme, parmaklarda uyuşma görülür. Çalışmanın sonuna iç sıkıntısı, çalışmayı bitirme isteği ve doğru duygu kontrolünde zorlanma olabilir. Çalışma bittikten sonra ağlama hissi, gülme ve aşırı sinirlilik görülebilir. Sağlıklı bir insanda çalışma bittikten 15 saniye sonra tüm geçici rahatsızlıkların sonlanması gerekir. Çalışmayı bir süre yaparak dayanıklılık arttığında da bu geçici rahatsızlıklarda ortadan kalkmaya başlar. Geçici rahatsızlıklar kısa zamanda iyileşmiyor ve uzun süre devam ediyorsa öncelikle alyuvar sayısında düşüklük ve böbreklerde yavaş çalışma sorunları akla gelmeli ve iyileştirmek için üzerinde durulmalıdır.
Çalışma bittikten 15 sn sonra tüm beden gevşer, düşüncede sessizlik ve sakinlik ortaya çıkar. Saf bilinç/saf tanıklık durumu denilen bu ruh halinde tam bir denge durumu vardır. Her şeye eşit uzaklıkta, ön yargısız, akışa izin verilen bir dinginlik durumu gözlenir. Bu durum farkındalık öğretilerinin hiçlik veya boşluk diye tanımladığı durumdur. Mutluluk ve huzur hissi vardır.
60 nefes çalışması, sempatik sinir sisteminin uyarılarak harekete geçirilmesini, sol beynin uyarılmasını sağladığı için uyanıklık, farkındalık artımı ve beta zihin seviyesi sağlar. Dikkat ve konsantrasyon artırır. Çalışmadan hemen sonra parasempatik sistem aktive olarak derin düşünce, yaratıcı zekâ ve tüm potansiyelleri kullanabilme kazancı oluşur.
Çalışma her yerde ve har zaman yapılabilmesine rağmen sabah uykudan uyanıldığında gerçekleştirildiğinde çok hızlı uyanmak, kendine gelmek ve güne iyi bir başlangıç yapmak mümkün olabilir.
Çalışmanın farklı bir getirisi tüm hormonları ve beyin kimyasını fabrika ayarlarına geri döndürerek orijinal ayarlarına çekmesidir.
Bu çalışma tüm heyecan kontrolsüzlükleri, konsantrasyon eksikliği, duygu bozuklukları, panik atak, anksiyete, depresyon ve polar bozukluklar gibi psikolojik sorunlarda etkindir. Her türlü nefes sorununu gidermek için kullanılır. Özellikle nefes çalışmalarına başlayanların karbondioksit toleransını artırmaları ve kan PH’ı üzerinde dengeleme sağlamaları açısından çok önemlidir. Çalışma her yerde her zaman yapılabilir. İstenilen performansa ulaşmak için günde üç kere değişik zamanlarda yapılması önerilir.

Mustafa Kartal

Bu benim 1000.gönderim olmuş...:yes:

yağmur
05-01-2012, 09:44
http://b1201.hizliresim.com/t/5/1lcs4.jpg

Holistik Öğrenme

İnsanî süreçlerin tümü, dış dünya ile bağlı ve bütünleşmiş bir hâldedirler. Bütün olgular ve oluşumlar arasında sürekli olarak bir ilişki, iletişim ve etkileşim vardır.

İnsanlar dünyaya, bir takım evrensel bilgileri deneyimlemek için doğarlar. O dönemdeki hayat planları çerçevesinde görevleri ne kadarını gerektiriyorsa, beyinlerinin sadece o kadarlık kodları açık bulunur.

“Kod açılması”, yaşanılan olaylardan “dersler” çıkarılması ile olur ve bir “olgunluk düzeyi” şeklinde ortaya çıkar.

Varolan, somut olarak elle tutulup-hissedilen ve bizler için çok doğal olan bu gerçeklik, onların beyinlerinde daha önceden tanımlandırılmamış olduğu için, “yok” sayılmış ve “görülememiş”.

Bu konuda yapılmış olan bir deneyde kediler kullanılmış.

Doğumlarından sonraki ilk altı hafta süresince kendilerine yalnızca yatay çizgiler gösterilen kedi yavruları, daha sonra dikey çizgilerden oluşan bir ortama konulunca, dengelerini kaybetmişler.

Çünkü beyinlerindeki görme merkezinin sinir hücreleri, aralarındaki bağlantıları yalnızca yatay çizgilere göre kurmuşlar.

Kedilerdeki görme hücrelerinin bağlantı kurma dönemi altı hafta süresince devam ettiği için, bundan sonraki hayatlarında da dikey çizgilere karşı “kör olmak” durumunda kalmışlar.

Aynı deneyin bir benzeri, doğumlarından sonra, göz sinirlerinin bağlantılarının oluşumu sürecinde, sadece dikey çizgiler gösterilen kedi yavruları ile yapılmış. Onların da daha sonraki dönemlerde yatay çizgileri “göremedikleri” ortaya çıkmış.

Beynimizde varolan bilgilerin kodları açılmadığı sürece, bizler de birçok potansiyel bilgiye karşı “kör” oluruz.

Halil64
05-01-2012, 10:10
Emeğine sağlık Yağmur kardeşim, maşallah sayfaya... :)

Birçok ansiklopedide bile bulamayacağımız harika bilgiler.

Selamlar, kolay gelsin...

yağmur
07-01-2012, 19:53
‎"Küçücük bir parçasını değil hayatın tamamını anlamalısın, o nedenle okumalısın ve gökyüzünü seyretmelisin, o nedenle şarkı söylemeli ve dans etmelisin ve şiir yazmalı ve acı çekmelisin ve anlamalısın çünkü hayat bütün bunlardır..."


-J. Kirshnamurti-

yağmur
08-01-2012, 19:36
Üfle Gitsin!
Dünya geçmiştir. Her kimle ve her neyle karşılaşırsan karşılaş, o hep geçmiştir. Şimdi gözünün önünde bile olsa, gördüğün ve dokunduğun her ne varsa durumların elle tutulur, gözle görülür halidir. Geçmiş tozdur. Şimdi şu an da gördüğün ve dokunduğun dünya, sen olan her şeyin maddeye dönüşmüş halidir. Düşüncelerinin daha önceden onaylamadığı hiçbir şey yaşamında karşına çıkamaz. Dünya Tozdur. Üfle gitsin...

yağmur
11-01-2012, 10:29
Eğer evreni, dünyayı ve insanı Newton Fiziği yerine, Kuantum Fiziği'nin ortaya koyduğu gerçeklere göre değerlendirebilirsek, her şey bir anda değişecek ve "cennete" doğru yürümeye başlayacağız.

"Sır"ların açıklanmalarının gerektiği bir dönemdeyiz. Bunun şartları oluştu ve teknik altyapısı da hazır. İşin iyi tarafı, insanlık da bu sıçramayı yapmaya istekli bulunuyor.

Çünkü "eskisi" gibi düşünüp-davranıp-yaşamaya devam ettikçe mutlu olamadığı, hayallerine ulaşamadığını ve daha da kötüsü, kendisini ve dünyayı yok etmeye doğru gittiğini her geçen gün biraz daha net olarak "farkediyor".

yağmur
11-01-2012, 10:41
Merak ediyorum, seni.
Merak ediyorum.
İçimde bir merak ateşi yükseldi.
O mucizevî varlığını, merak ediyorum.
Ne yersin kahvaltıda?
Nasıl uyursun, ne rüyalar görürsün?
Bunlar hangi çağrışımları yaptırır beyninde?
Hangi fikirlere, yazılara, filmlere gebedir şu muhteşem beynin?
Merak ediyorum.
Neler var varlığının içinde?
Ne potansiyeller açılmamış…
Sahi senin şifren ne?
Hani her insanın, eşsiz bir parçası varmış ya kimsede olmayan,
Seninki ne?
Hangi yapbozun, hangi parçasısın sen?
Yargılarımı, sınıflandırmalarımı, genellemelerimi,
Ayrıştırmalarımı, küçümsemelerimi, büyümsemelerimi,
Benzetmelerimi bırakıyorum
Ve merak ediyorum
Seni, sizi…
Her bir varlığın içine girip, sanki bir evren keşfeder gibi keşfetmek istiyorum.
Sanki buradan kalktım, Kızıldeniz’e daldım ve bir sualtı cennetini izliyorum.
Ya da Dünya’nın merkezine indim, her yanım ateşten eriyik,
Bambaşka bir dünya, bambaşka canlılar, canlılık, çevre bile farklı.
Eriyip onlara kavuşmak, onlara dokunmak ve onları anlamak istiyorum.
Ya da yıldızlarla el ele verip, Güneş’in etrafında yağ satarım-bal satarım oynamak…
Bir balığın içine girip, eti olmak, damarlarında dolaşmak , yüzgeçlerinin içinde bin hücre olup, ayaklarımın suya sallanmasıyla uyanmak…
Ya nasıl olur, bir kuşun tüyü olmak acaba? Her kanat çırpışında, hava akımlarını içimden geçirsem…
Oksijen atomu olsam da, başka bir oksijen atomuna bağlansam…
Ne hissederdim acaba?
Peki, ayakkabı bağı olsam da, günlerce tozlu bir dolap köşesinde,
Delikanlının ayakkabıyı seçmesini beklesem, dokunulmak için.
Ya güneş ışığı olsam…
Su…
Hava…
Bu insanlar bana kendi içlerini hediye olarak getirecekler.
Benim bilincimi açacaklar,
Her biri bir dünya,
Her biri bir evren…
Merak ediyorum, içlerinde neler var?

Yasemin DİRİBAŞ

yağmur
11-01-2012, 13:29
Hayatımızda kurduğumuz en önemli ilişki kendimizle kurduğumuz ilişkidir. Birçok kişi kendilerini sevip sevmedikleri sorulduğunda hiç düşünmeden evet seviyorum cevabını verirler. Hâlbuki belki de duygularını daha derin bir şekilde inceleyecek olsalar, kendilerinin en büyük düşmanı olduğunu fark edebilirler. Çoğumuz başkalarının bize, bizim kendimize davrandığımız şekilde davranmasına tahammül edemezdik. Kendimize genellikle nutuk çekeriz, kendimizi yargılar hatta bazen cezalandırırız; merhametiyse arkadaşlarımıza saklarız. Ama bunları yapan bir başkası olsa belki de o insanla olan ilişkimizi keseriz. Hâlbuki kendimize de başkalarına gösterdiğimiz merhameti göstermeli, başkalarının bize davranmasını istediğimiz gibi sevgiyle, şefkatle, kabullenişle yaklaşmalıyız. Çünkü unutmamalı ki, biz kendimize nasıl davranırsak, ne kadar saygı ve sevgi duyarsak, başkaları da bizi öyle sever ve sayar.

yağmur
16-01-2012, 00:00
ÇEKİM YASASI

Sen geliştikçe, kendini geliştirmiş insanları çekersin. Yok geliştirmezsen, herşeyi karşıdakinden beklersen, o seni sevsin, o herşeyi yapsın vs hep aynı tarz insanları çekersin, sadece isimler değişir, hayatında kısır döngü oluşur.
Yarım insan yarım insanları çeker, tam insan tam insanları çeker…
Evrensel Aşkta 4 evrensel aşama vardır: 1-tanıma fenomeni: Daha ilk tanıştığın zaman dersin ki “Ben seni sanki ta yıllardır, asırlardır, ebediyyen tanıyor gibiyim..” 2-zamansızlık fenomeni: “Seni daha çok yeni tanıyorum ama sanki senden öncesi yok gibi geliyo bana. Senden önce zaman yok gibi. Sanki hep sen varmışsın gibi.. Sanki hayat seninle başladı” duygusu.. 3-Yeniden Birleşme: “Seninle herşey yerli yerine oturdu, herşey tam. Seninle olduğumdan beri artık kendimi bütün hissediyorum.” Bir oluyorsun. Daha doğrusu Bir’ken daha büyük BİR oluyorsun. 4-ihtiyaç fenomeni: Hayatımda sen olmazsan hayatın ne anlamı var?” duygusu. Mantığın “hayat devam eder” diyor, ama bir yanın “inşallah aynı anda ölürüz” diyor. Çünkü o kadar dolu dolu, o kadar zengin, o kadar çoğalarak çoğaltarak yaşıyorsun ki.. ondan sonra 3 gün 5 gün fazla yaşasan ne olacak diye düşünüyorsun.. Ama önemli birşey var: İhtiyaçtan dolayı sevmiyorsun, sevdiğin için ihtiyaç duyuyorsun. Bu fark çok önemli.

Aşık olduğumuz insanı nasıl seçeriz? Asıl bu seçimi yapan kim? Bilinçaltımız 1.si reptilyan dediğimiz bölüm: içgüdüler, yeme içme gibi bedensel fonksiyonlaro kontrol eder limbik sistem: ana rahmine düştüğümüz andan itibarenki duygularımız serebral korteks(neo korteks): mantık, akıl yürütme, yartıcı fikirler, plan, program, kararlar.

Aşkta seçimi reptiltan bölümle limbik sistem (eski beyin) yapıyor. Neokorteks ne derse desin;, saçma da bulsa da, onaylamasa da eski beyin seçim yapıyor. Neye göre: Anne-babamızda bizim gördüğümüz olumlu ve olumsuz özelliklere göre. Çünkü o beyin çocuk beyni, içimizdeki çocuğun beyni. Çocuk ne ister? Anne baba tarafından sevilmek ister. Onun besini odur. Anne baba çocuğun bir çok ihtiyacını tatmin etmemiştir; harika anne baba da olsa. Hepimizde incinmeler var. Çocuğun dileği ne? O yaraları iyileştirmek.

Her ilişki ama her ilişki -ne kadar memnun olsak da olmasak da, acı çeksek de, rahatsız da etse- aslında içimizdeki çocuğun yaralarını iyileştirme süreci. Şimdi ben içimdeki çocuk olarak, bilinçaltımda annemle babamın olumlu ve olumsuz özelliklerini görüyorum. Ve ben yine farkında bile olmadan- bilinçsizce aynı ortamı yaratarak -(ki orada eski beyin ebeveynle sevgiliyi karıştırıyor, ikisini aynı insan sanıyor) dolayısıyla anneye babaya benzer insanları hayatına çekiyor. Farkında bile olmadan. Sen belki annene benzeyen bir erkeği de kendine çekebilirsin, illa karşı cins ebeveynin özellikleri olması gerekmiyor. Neden? Bilinçaltında anneni babanı düzelterek, onların en mükemmel şekilde seni sevmesini sağlamak. Dolayısıyla biz anne babadan beklediğimiz şeyi (çocuğun anne babadan beklediği sevgiyi)bu kez partnerden bekliyoruz.

Eğer oturup şimdiye kadarki ilişki sürdürdüğünüz insanların bir listesini yaparsanız, hep benzer özelliklere sahip insanlar olduğunu fark edersiniz.

İlişkilerden örnek: Kadın çocukluğunda alkolik bir babadan dayak yiyerek büyümüştür. Onun kafasında (çocuk olarak) mutlaka baba onu sevmeli, ne olurs olsun. Kendisini sevilmeye layık biri olarak hissetmeye çalışıyor. Ama onun bilinçaltında sevgi=alkolik ve döven biri kaydı var. O yetişkin bir birey olduğunda sevgi istediğinde bilinçaltındaki kaydı neydi: alkolik ve döven biri. Zaten annesini ööyle görerek büyümüş. Bilinçaltında itina ile böyle birini çekiyor. Bu kişi 1000 kişilik bir salona girse, bir tek kişi bu özelliklere sahip osla onu bulur ve ona aşık olur. Sonra “kader” der. “Ne kadar kadersizim ki 3 kocadır boşadım, hepsi alkolik ve döven çıktı” Aslında bilinçaltındaki kayıtlar karşısına kader olarak çıkıyor. İlişkilerde daima biz içimizdeki yaraları iyileştirmek için ordayız. Umudumuz da karşımızdaki kişinin bizim yaralarımızı iyileştirmesi.

Bunu değiştirmek için: Öncelikle bu dünyada hiç bir insan bir ilişkiye “ben karşımdakini mutlu etmek için ilişkiye giriyorum” demez, her insan kendi mutlu oolmakiçin o ilişkiye girer. Ama biz ne yapıyoruz? Sanıyoruz ki “o beni sevsin (anne babamızın bizi sevmesini istediğimiz gibi), hayatını bize adasın, bizi mutlu etmeye.. böyle birşey yok. Ben yarım insansam ne bekliyorum? Karşımdaki gelsin, beni tamamlasın istiyorum. Hani o bütünleşme duygusu var ya. Hani bebekken “anne ve ben biriz” Bu kez “anne ve ben biriz” duygusunu farkında bile olmadan bilinçaltımda “sevgilim ve ben biriz” olarak yaşamak istiyorum. Annenin yerine sevgilimi koyuyorum.

Ne yapmamız gerekir derken: Yapmamız gereken şey: bu yaraları psikolojik sağaltımla tespit edip onlarla yüzleşmek gerek. Hep söylediğimiz bir formül vardır: Yüzleş, kucaklaş özgürleş. Önce sorunla yüzleşeceksin. Önce sen iyileştireceksin. Önce sen daha bütün bir insan haline geleceksin ki, sen bütün bir insan olarak başka bütün bir insanı hayatına çekebilsen. Çekim Yasası işte bu. Benzer frekanstaki insanlar geliyor hayatımıza çünkü.

Aşık olduğumuzda, aslında ilk başlangıçta, bizim kendi içimizde var olan ışığı karşımızdaki kişiye yansıtıyoruz. Aslında aşık olduğumuz kişide gördüğümüz özellikler Bizde var. Ama bunun farkında değiliz. Potansiyel.. henüz açığa çıkmamış.. Ama biz bu özelliklerin onda olduğunu “sanarak” ondan ayrılmak istemiyoruz. -biz aslında kendimizden ayrılmak istemiyoruz yani o farketmediğimiz kendi boyutumuzu keşfetsek bütünleşme yolunda ilerleyeceğiz. Yani o içimizdeki ben’le bütünleşme.. “Sen gidersen ben hiçim” diyoruz..

Sonra ne oluyor? Aşk, ilişki başlar. Bir süre sonra İki taraf birbirinin güvenini kazanır: “Biz bir çiftiz” duygusu. Bu ister sevgili boyutunda olsun, ister evlilik boyutunda. İki taraf da birbirine güveniyor ya, şimdi zamanı gelmiştir: İki taraf da aynı şeyi söyler: “Bak, ben şimdiye kadar iyi kız oldum -iyi oğlan oldum. Hep istediğin gibi davrandım. Şimdi artık ödül bekliyorum. Ödül ne: “Benim bilinçaltımda varolan beklenti hiyerarşilerinin senin tarafından doyuma ulaştırılması.” İki taraf da aynı şeyi söylüyor. Ama direk söylemiyor da, iki taraf da diğerinin zihin okumasını istiyor. “Beni bu kadar seviyorsa, söylemeden ne istediğimi bilmeli..”

Sonra bizim kafamızdan geçirdiğimiz beklentilerimize yanıt almadığımızda ne oluyor? İki taraf da bir kenara çekliyor. İlk zamanlarda hep bir arada olmak istemeler, dokunmalar, onu 5 dakika görmek için 500km gitmeler, sürekli telefonla konuşmalar, onu 5 dakika görmeyi ödül hissetmeler vardır.

Ama bu dönemde “iyi kız-iyi oğlan” döneminden sonra beklentiler devreye girdiğinde (anne babadan yeterince alınamayan sevgi-onay ilişkide karşılanamadığında). iki taraf da geri çekilmeye başlıyor Ne oluyor o zaman: Dokunmalar azalıyor, sevişmeler azalıyor, tv izleme oranı artıyor, arkadaşlarla daha sık görüşülüyor, bilgisayarda daha sık zaman geçiriliyor

Ve GÜÇ MÜCADELESİ başlıyor.. Bu dönemde kendindeki-anne babadaki olumsuz özellikler (ama reddedilen-yoksayılan siyah gölge dediğimiz özellikler) partnerde görülmeye başlanıyor. Ve kavgalar çıkarılıyor; aslında “beni sev, beni sev” diyoruz. Tıpkı bebekken ağladığımız zaman annemizin meme vermesi gibi, ağlayarak kavga çıkararak sevgi-besin istiyoruz.

Biz çocukluk döneminde onay görmek için, kabul görmek için, sevilmek için, çevreden kabul görmek için bir takım özelliklerimizi bastırıyoruz. Geride kalanları da pek beğenmediğimiz için ne yapıyoruz? Maske geliştiriyoruz, imaj geliştiriyoruz= SAHTE BEN. Bu imaj “bak ben ne kadar değerliyim? Bak ben ne kadar sevilmeye layığım” imajı. Sahte bir imaj. İmaj sahte birşeydir zaten. Ama bu imajın bir de beğenmediğimiz tarafları var, reddettiğimiz o yanları çuvala dolduruyoruz. Ona da “yadsıma” diyoruz. Başkalarında sıkça gördüğümüz ve beğenmediğimiz özellikler, aslında bizde olan ama kabul etmediğimiz özelliklerdir. Eğer ben çoğu insanın kıskanç olduğunu düşünüyorsam, aslında kıskanç olan benim. Ame ne yapıyorum? Ben kendimde kabul etmiyorum, onu çuvala tıkıyorum, bastırıyorum. Bunun gibi özelliklere biz “siyah gölge” diyoruz. Bir de o aşık olduğum kişide gördüğüm olumlu özellikler de benim “beyaz gölgem” Frakında bile olmadığım. Bu kez “o özellikler bende değil, onda var” sandığım için ne yapıyorum? Bu kez kaybetme korkusuna giriyorum. “O giderse ben bir hiçim” Yani o bir yansıtma. Sevgilimizde, aşık olduğumuz kişide tüm olumlu özellikleri görüyoruz.

Bu güne kadar hayatımıza kim girdiyse girsin, iyi-kötü-orta, işe yarar yaramaz,… her bir insanı hayatımıza biz çektik. Çünkü o ilişkiden alacağımız bir ders var. Her dönemde daima kendi frekansımıza uygun insanları hayatımıza çekiyoruz. Bu ilişkinin sonuçlarından hiç memnun olmasak da.

Biz geliştikçe karşımıza gelişkin insanlar çıkar, yok gelişmezsek, “karşıdaki bizi sevsin-mutlu etsin” diye beklersek, hep sorunlu ilişkiler yaşarız, yalnızca isimler değişir.. kısır döngü sürer gider..

Ne zaman ki kendimizle yüzleşir, kucaklaşır ve ebevenlerimizden çocukluğumuzdan özgürleşiriz; o zaman biz TAM oluruz, ve karşımıza da tam insanlar çıkar…

Nl Gün

yağmur
22-01-2012, 19:28
Bu ben duygusu ve benim ilgim, benim mutluluğum, benim başarım, benim başarısızlığım, benim elde ettiklerim, ben böyleyim, ben böyle değilim; korkunun ifadeleri, ıstırap, depresyon, acı, kaygı, arzu ve üzüntüsüyle birlikte bütün bu ben-merkezli gözlemleme, bütün bunlar bencilliktir. bu kişisel çıkardır. Bencilliğin olduğu yerde, korkunun ve korkunun bütün sonuçlarının olması da kaçınılmazdır.

KRISHNAMURTI

yağmur
23-01-2012, 22:53
6.Saniye Önce ?

6 SANİYE.. BİZ KARAR VERMEDEN 6 SANİYE ÖNCE BEYİN HÜCRELERİNDE ZATEN KARARIN VERİLMİŞ OLDUĞU İSPATLANDI!

Size çay ve kahve sunulduğunu düşünün. Bunlardan birini seçmeniz istensin. Siz istediğinizi seçip keyifle içeceğinizi yudumladığınızda yaptığınız seçimin ne kadar doğru bir karar olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak yapılan araştırmalar çarpıcı bir sonuç ortaya çıkarmıştır. Seçimlerinizden önce, isteğinizden bağımsız olarak karar zaten verilmiştir. Bu çarpıcı gerçek, bilim dünyasında müthiş bir yankı uyandırmış ve “Kader bilimsel olarak ispatlandı” şeklinde duyurulmuştur.

***
Max Planck Enstitüsünden bilimadamı Prof. John-Dylan Haynes gelişmiş manyetik rezonans ve bilgisayar tekniklerini kullanarak ilginç araştırmalar yapmıştır. Araştırmalarda deneklerden önlerinde bulunan düğmeden birini seçmeleri istendi. Düğmeye basılışın kararanının incelendiği bu deneylerde, Benjamin Libet’in deneylerini doğrular neticeler elde edildi. Esasen seçim yapıldığı düşünülen an, hissettirilen bir algıdan ibarettir. Yapılan deneylerde düğmeye basma kararının 6 saniyeöncesinden deneklerin hangi düğmeye basacağı, beyin hücrelerinin aktivitelerinden tahmin edilebildiği görülmüştür.

Chun Siong Soon, Marcel Brass, Hans-JochenHeinze& John-Dylan Haynes Unconscious determinants of free decisions in the human brain. Nature Neuroscience April 13th, 2008.

1973 YILINDA KADERİN İSPATI NASIL YAPILMIŞTI?

California Üniversitesi nörofizyologlarından Prof. Benjamin Libet, 1973 yılında yaptığı deneyler sonucunda tüm kararlarımızın, seçimlerimizin önceden belirlendiğini, bilincin ise herşey olup bittikten yarım saniye sonra devreye girdiğini ortaya koymuştur.

>>> Bu durum diğer nörofizyologlarca da, hep geçmişte yaşadığımız ve bilincimizin tüm yaşananları yarım saniye sonra gösteren bir "monitör" gibi olduğu şeklinde yorumlanmaktadır.

Benjamin Libet, "Unconscious cerebral initiative and the role of conscious will in voluntary action", The Behavioral and Brain Sciences, 1985, ss. 529-566.

Araştırmalarını sürdüren Benjamin Libet daha da ilginç sonuçlara ulaşmıştır. Bu sefer Libet, parmakları hareket ettirme “kararını” deneklere bıraktı ve bunun neticesinde beyinde oluşan sinyalleri inceledi. Parmağı hareket ettirmenin kararanı, beyinden emir yollanması anı ve parmağın hareket anlarını not etti. Son derece ilginç bir gerçekle karşılaştı. Karar anından önce, parmağı hareket ettirmek için beyinde ilgili hücreler harekete geçiyorlar. Yani aslında parmağınızı hareket ettirme emri, sizden önce veriliyor. Ondan sonra size bu kararınız bir his olarak yaşatılıyor. Libet’in bu çalışmaları, bilim dünyasını derinden etkiledi. Çünkü deneyin sonuçları derin anlamlar içeriyor.

Bu son derece çarpıcı sonuç özgür iradenin aslında hissettirilen bir algı olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Araştırmayı yürüten ekibin lideri Prof. Haynes Nature dergisinde çıkan alıntısına göre
“Kararlarımızın bilinçli olduğunu düşünürüz, ama bu veriler göstermiştir ki bilinç yalnızca buzdağının ucudur.” demektedir.

ppqq
24-01-2012, 00:16
Benlik ve bilinç, kavramları bilimin hala çok ötesinde bulunuyor!

Eğer ben kimim sorusunu kendiniz dahi bilemiyorsanız, bunu nasıl açıklarsınız!

Tüm nesnel dünyanın anlamsızlaştığı, bir çizginin ötesi! Ben kimim! Sen kimsin. Bedenlerimiz olmadan, bizler neyiz?

yağmur
24-01-2012, 13:47
http://d1201.hizliresim.com/t/s/2233q.jpg (http://bit.ly/c25MCx)
Kozmoloji
11. boyut
Evren neden var oldu? Araştırmacılar, bu sorunun yanıtını "Her Şeyin Teorisi" adını verdikleri bir evren formülüyle yanıtlamayı umuyorlar. İngiliz astrofizik uzmanı Stephen Hawking, yeni bulgularıyla, içinde eşizlerimizin bulunduğu fantastik bir "hiper uzay"ın kapılarını açıyor. Biz diğer evrenleri göremiyoruz; ancak, Hawking teorisinde, paralel evrenlerde olanların bizim korkularımızı, becerilerimizi ve özlemlerimizi etkileyebileceğini ileri sürüyor.

Diğer boyutlar, yuvarlanmış küçük küreler şeklinde uzay-zamanın bütün noktalarında yer alıyor
Şu sırada, siz bu cümleleri okurken, paralel evrenlerdeki eşizleriniz de bu cümleleri okuyor olabilirler. Onlar da, bu teoriyi okuyunca, büyük olasılıkla sizin gibi inanmayacak ve başlarını sallayacaklardır.

İlk bakışta çılgınlık ya da bir bilimkurgu fantezisi gibi görünse de, bu teori tamamen matematiksel temellere dayanıyor. Stephen Hawking, "Sonsuz sayıda eşiz evrenler var" diyor. Hawking, Cambridge Üniversitesi'nin Matematik Bilimleri Merkezi'nde profesör olarak görev yapıyor. "Amyotrofik lateral skleroz" adı verilen bir sinir hastalığı nedeniyle, ünlü fizikçinin vücut kasları her geçen gün biraz daha eriyor. 1986'da bir soluk borusu ameliyatı sonucu sesini de kaybetti. O günden bu yana bilgisayar aracılığıyla iletişim kuruyor. Şu anda tamamen felçli, ancak zihni, inanılmaz bir hareketliliğe sahip. 59 yaşındaki astrofizikçi, evrenin var oluşunu açıklamak amacıyla yıllardır üstünde çalışılan "Her Şeyin Teorisi"sinin (Theory of Everything) formülünü oluşturmayı başardı ve buna "M-teorisi" adını verdi. Buradaki "M" (magic, mysterios, mother) büyülü, esrarengiz ya da her şeyin (bütün teorilerin) anası olarak değerlendirilebilir.

Teori, uzayı, içlerinde bizim eşizlerimizin bulunduğu başka evrenlerden oluşan çok boyutlu bir labirent olarak görüyor. Hawking, bu "kobold evrenler"in yaşayanlarını "gölge insanlar" olarak nitelendiriyor. Yani, bizim evren olarak tanımladığımız belki de, gerçekte iç içe geçmiş, birbirini şekillendiren ve hatta belki birbiriyle iletişim halinde olan, birbirine paralel çok sayıda evrenlerin bulunduğu sonsuz bir uzayın minik bir kesiti.

Bu, sadece birçok esrarengiz olguya aniden bambaşka bir açıdan baktığı için değil, aynı zamanda sıradan yaşamımızın bu kadar basit olmadığını göstermesiyle de büyüleyici bir evren tasviri. Birçoğumuz, yaşadığımız olaylara hep daha fazla anlam yükleme eğilimindeyiz. "Yaşamımda, ne olduğunu bilmediğim bir değişiklik olacağını hissediyorum" dediğimiz anları hepimiz yaşamışızdır. Korkular, hayaller, özlemler, fikirler... Ortada neden yokken, birden bire nasıl çıkıyorlar, nereden geliyorlar?

Genç iş adamı, her pazar sabahı eşiyle birlikte tenis oynuyordu. O gün de, bütün diğer pazar sabahları gibiydi. Daha farklı geçeceğini gösteren en ufak bir belirti yoktu. Ancak, bir süre sonra iş adamı oyunu savsaklamaya başladı. Servis atışları hep fileye takılıyordu. Konsantrasyonu tamamen dağılmıştı. Huzursuzluğu giderek arttı. Birden aklına annesi geldi ve bu düşünceyi bir türlü kafasından silemedi. Eve döndüklerinde telefonları çaldı, arayan babasıydı. Öğlene kadar her yerde onu aramıştı. Annesi bir kalp krizi geçirmiş ve hastaneye kaldırılmıştı. İş adamının konsantrasyonu, bu olayı sezinlediği için mi dağılmıştı? Peki nasıl sezmişti bunu? Böyle bir olaya, şimdiye kadar sadece parapsikoloji uzmanları açıklama getiriyorlardı. Bilim adamları, ciddiyetsizlikle suçlanmamak için böyle konuların üstünde durmamayı tercih ettiler.

Uzay-zamanın bükülmesiyle oluşan "solucan delikler"in zaman yolculuğunu mümkün kılabileceği düşünülüyor.
Stephen Hawking'in geliştirdiği evren teorisi, hesaplamalara dayalı yepyeni bir açıklama getiriyor. Hawking, mantıksal olarak, beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız gerçekleşmediğini ileri sürüyor. Yani, tenis kortundaki olayları şöyle açıklayabiliriz: Görülebilir evrenimizin dışında, iç içe geçmiş ve eşizlerimizin bulunduğu, görülemeyen daha çok sayıda evren var.

İş adamı, annesinin geçirdiği kalp krizini telefonla öğrenmediğine göre, dolaylı yollardan öğrendi; yani eşizlerinden biri aracılığıyla.
Eğer Hawking haklıysa, daha pek çok olgu paralel evren teorisiyle açıklanabilecek. Hiçbir neden ya da bulgu olmadığı halde neden bazen korkuya kapılıyoruz? Eşizlerimiz o anda bu korkuları yaşadıkları için mi? Neden bazı insanlarla ilk kez tanıştığımız halde, sanki onu uzun süredir tanıyormuşuz duygusuna kapılıyoruz? Başka bir dünyada onu uzun süredir tanıdığımız için mi? Ya ilk bakışta aşk? Aslında böyle bir şey belki de yok ve her şey başka bir evrende yaşanan bir aşkın o an için hissedilmesinden ibaret. Gerçekten de, bir bilimkurgu senaryosuna benziyor. Stephen Hawking, bu fantastik fikre nasıl ulaşmıştı acaba?
Bilim adamı, böyle bir evren teorisine nasıl ulaştığını, "Ceviz Kabuğundaki Evren" adını verdiği son kitabında açıklamış.

Bu adı verirken İngiliz oyun yazarı William Shakespeare'in "Hamlet"inden esinlenmiş. Eserde Hamlet, "Ey Tanrım, ceviz kabuğunun içine hapsolsam da, kendimi bütün âlemlerin kralı gibi görebilirdim, keşke şu kötü rüyalarım olmasaydı..." diyordu. Hamlet'in bu derin iç çekişi, sanki düşünür Hawking'i tarif ediyor.

Hastalığı onu, ceviz kabuğu olarak nitelendirilebilecek hareketsiz vücudunun içine hapsetmiş. Ancak, o aklıyla, sonsuzluğa, yani evrene hakim olmak istiyor. Hawking, Hamlet'in sözlerini şöyle yorumluyor; bütün fiziksel engellere karşın, sadece beynimizin gücüyle uzayı araştırabilir ve teknik açıdan ulaşılması mümkün olmasa da, teorik olarak, ilginç bölgelerin kapılarını aralayabiliriz.
Hawking'in geliştirdiği formül, makroskobik evreni ve temel parçacıkların mikroskobik dünyasını tanımlamakla kalmayacak, "Büyük Patlama" ve onunla birlikte zaman ve uzay boyutlarının başlangıcını da hesaplanabilir hale getirecek. Böylece insan, evrenin en büyük gizemine, daha doğru bir yaklaşım gösterebilecek: Evrenin, var olmak için bir tanrıya ihtiyacı var mı? Yoksa varlığı, tamamen bilinen fiziksel yasalara mı dayanıyor?
Bugün 59 yaşında olan fizikçi, bazı basın organları tarafından Albert Einstein ile bir tutuluyor. Ancak birçok meslektaşı, bu karşılaştırmanın Einstein için bir haksızlık olduğunu belirtiyor. Ne de olsa bilim adamı, evreni açıklamaya yönelik geliştirdiği "görelilik teorisi"yle, tam bir devrim yaratmıştı. Ama Hawking yeni bir teori kurmamış, Einstein'ın kuramını temel alan bir teori geliştirmişti.
Bilim olimpiyatında Hawking, 1974'te keşfettiği ve kendi adını verdiği ışınım ile ön plana çıktı: Fizikçi, temel parçacık demetinin bir kara delik yakınında bulunduğunda, nasıl davranacağını hesapladı. Belirli kütleye sahip bir yıldız, ömrünün sonunda, kendi çekim kuvvetinin etkisiyle çöküyor ve uzay ile zamanın anlamını yitirdiği, yani kaybolduğu, sonsuz yoğunluğa sahip bir yapıya, yani kara deliğe dönüşüyor. Kara deliğin çekim alanı o kadar güçlü ki, ışın da dahil hiçbir şey çekim alanından kurtulamıyor. Fizikçiler bu duruma "tekillik" adını veriyorlar. Hawking, çevresindeki her şeyi yutan bu tuzakların tamamen karanlık olmadıklarını, ışın yaydıklarını gösterdi. İçinde yaşadığımız evrenin de, "tekillik" durumundayken, Büyük Patlama ile birlikte şekillenmeye başlaması, Hawking'in buluşunu daha da önemli kıldı. Bu sayede bir gün, belki de yaratılış hikâyesinin sıfırıncı saniyesine ulaşılabilirdi. Hawking, "hiçlik" ile "varlık" arasındaki geçiş anının aydınlatılmasının, "Tanrı'nın planı"nı ortaya çıkarmak anlamına geldiğini düşünüyor.
Bilim adamları, bir "tekillik" durumunun olup olmadığını; bir büyük patlamanın yaşanıp yaşanmadığını; zaman ve uzay boyutlarının bu patlama sonucu ortaya çıkıp çıkmadığını uzun süre tartıştılar.

Çünkü, İngiliz fizikçi Isaac Newton'ın 300 yıl önce kabul ettiği gibi, zamanın sonsuz bir geçmişten sonsuz bir geleceğe uzandığına inanıyorlardı.

Stephan Hawking
Newton'ın teorisi, Albert Einstein tarafından geliştirilen "Genel Görelilik Teorisi"yle geçerliğini kaybetti. Yeni teori, zaman, uzay ve maddeyi bir birinden ayrılamaz bir bütün olarak düşünüyordu.

Bütün kütleler, ister dev gökadalar ister küçücük asteroitler, uzay-zamana şekil veriyorlar. Bu şekillenme, madde ve ışığın uzaydaki hareketini belirliyor. Önce Roger Penrose, sonra da Hawking, 1969'da Büyük Patlama'nın gerçek olduğunu ispatladıktan sonra, çekim kuvvetine dayalı teoriyi daha da geliştirdiler.

Yoğunluk, Büyük Patlama sırasında kuşkusuz çok daha fazlaydı; ne de olsa, evrendeki bütün kütleler bir aradaydı. Patlama gerçekleşince, çevreye hayal edilmesi güç büyüklükte bir enerji yayıldı. Bu ilk enerji, temel parçacıklara ve maddenin kaderini belirleyen dört kuvvete dönüştü. Kozmologlar asıl sorunu, işte bu dört kuvvet konusunda yaşıyorlar. Bir evren formülü, bütün zamanlar ve evrendeki bütün olaylar için geçerli olmalı; yani son bir denklem, mikrokozmoz ve makrokozmozda etkili bütün kuvvetleri içermeliydi. Bugüne kadar yapılan matematiksel hesaplamalar, sadece üç kuvveti kapsıyordu: elektromanyetik kuvvet (elektronları atom çekirdeğine bağlıyor), "güçlü kuvvet" (atom çekirdeğini bir arada tutuyor) ve "zayıf kuvvet" (radyoaktif parçalanmayı sağlıyor)... Buna karşılık, bütün çabalara rağmen, dördüncü kuvvet olan kütle çekimi, bir türlü "Her Şeyin Teorisi" ne dahil edilemedi. Nedeni ise, çekim gücünün sadece maddelerde bulunması. Büyük Patlama sırasında kütle, maddesel olmayan bir nok-tada, "hiçlik"i ifade eden bir kuvantumda yoğunlaşmıştı. Araştırmacıların, "tekillik" durumunu daha iyi anlayabilmeleri için her iki teoriyi "Kuvantum Çekim Kuvveti"nde birleştirmeleri, yani "Çekim Kuvvetinin Kuvantum Teorisi"ni geliştirmeleri gerekiyordu. Ancak, bunu bir türlü başaramıyorlardı.

"Her Şeyin Teorisi"ne giden yolda başka bir sorun da, atomun standart modelinde yaşanıyordu. Parçacıklar, bazı matematiksel işlemlere tabi tutulduklarında, ortaya anlamsız ve sonsuz değerler çıkıyordu. Ayrıca standart model, ne parçacık kütlelerini ne de doğal kuvvetlerin şiddetini açıklıyordu. Bunlar formülde sabit değerler olarak yer alıyordu.
80'li yılların ortalarında, fizik uzmanları John Schwarz ve Michael Green'in uğraşıları sonucu bir çözüm yolu bulundu. Onlara göre anlamsızlıklar, parçacıkların, denklemlerde sonsuz küçük noktacıklar olarak ele alınmasından kaynaklanıyordu. Peki ama, parçacıkların iplikçikler gibi esneme yetenekleri olsaydı ne olurdu? Yaklaşık 10 yıl önce geliştirilen, ancak daha sonra hesapları çıkmaza sokan "sicim teorisi", atomaltı parçacıkları nokta şeklinde değil, iplik (sicim) şeklinde tanımlıyordu. Sicimler, bir kemanın telleri gibi salınan, 10 (üzeri -33) santimetre uzunluğunda, minicik iplikçiklerdi. Sicimler şimdiye kadar gözlenemedi; ancak, büyüklüğü matematiksel olarak hesaplanabiliyor: Bir sicimin bir atomun büyüklüğüne olan oranı, bir atomun bütün Güneş Sistemi'ne olan oranına eşit. Ayrıca, belirli bazı sicimlerin, kütle çekimine sahip olduğu ve sicimlerin, aynı zamanda kuvantlar oldukları da bilinenler arasında. Hawking, buradan yola çıkarak "kütle çekiminin kuvantum teorisi"ni geliştirdi.

Stephen Hawking, sicimlerle ilgili çok sayıda hesaplama yaptıktan sonra şu sonuca ulaştı: Evreni üç veya dört boyutlu kabul ettiğimiz sürece, geliştirilen "Kütle Çekiminin Kuvantum Teorisi" bizi tek bir evren formülüne götürmüyor. Dolayısıyla çözümü, çok boyutlu alanlarda aradı. Bu nedenle de sicimde takılıp kalmadı ve hesaplar yaparak, sicimlerden çok boyutlu kuvantlar elde etti. Bunlara "membran" adını verdi ve daha da kısaltarak "bran" olarak kullandı. Bu bran'lar, birden fazla boyutta varlık gösteriyorlardı. Hesaplamalarına devam ederek bir sınıra ulaştı: Evrende on bir boyut vardı.
Peki bütün o boyutları neden algılayamıyoruz? Hawking nedenini şöyle açıklıyor: Büyük Patlama'nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal (uzunluk, genişlik, yükseklik) boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yani sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Bilim adamına göre, böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcut.

MTeorisi'ne göre, evren iki boyutlu bran'larla kaplı. Bu branlar için üçüncü boyut, bran'ların frizbi plakları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç birbirlerine çarpmayacakları büyüklükte bir "hiper uzay". "Üç boyutlu kütlecikler" hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, "dört boyutlu kütlecikler" beş boyutlu bir uzaya vb. giriyorlar. Hawking, bu noktada kendi kendine şu soruyu sormuş: "Üstünde yaşadığımız Dünya nasıl yorumlanmalı?" Yanıtını ise şöyle vermiş: "Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de hiper uzayda süzülen üç boyutlu bir bran'dan öte bir şey değil. Ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü, sürekli yeni evrenler, yeni bran'lar doğu-yor.

Fizikçiler, bu olaylara "kuvantum fluktuasyonu" adı veriyorlar. Hawking, böyle bir kuvant oluşumunu, kaynayan sudaki hava kabarcığı oluşumuna benzetiyor. Bu kabarcıklardan bazıları patlıyor, bazıları da içinde bulunduğumuz evren gibi esneyerek genişliyor.
Bilim adamı, sürekli bir üst boyuta geçen branlar'la ilgili, insanın başını döndüren bu varsayımı biraz daha somutlaştırabilmek için, hologram örneğini veriyor: Hologramlarda, doğru açıdan bakıldığında, iki boyutlu bir yüzeyde, üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark ediliyor. Başka bir deyişle, daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanıyor. Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından üretilmiş olabilir mi? Ya da bir paralel dünyanın sadece yansıması olabilir miyiz?
Hawking'e göre bu soruların yanıtı evet!

Yaşamımız, dünyalı olmayan yaratıklar tarafından oynanan bir bilgisayar oyunu, biz de bilgisayarlarla üretilmiş oyuncular olabiliriz. Belki de, sadece bakıp eğlendikleri hologramlarız.
Hawking'in teorisiyle, kehanet ve telepati gibi metafizik konular da belki daha doğru yorumlanabilir: Bir hologramda, üç boyutlu bilgiler, iki boyutlu yüzeyin her noktasında kodlanmış olarak bulunuyor. Hologram levhasını kırdığınız ve parçalardan birini ışık altında incelediğiniz zaman, içinde kodlanmış olan üç boyutlu nesnenin yine tamamını görürsünüz. Çünkü, nesneye ait üç boyutlu bilgilerin tamamı, yüzeyin her noktasında ayrı ayrı kodlanmış bulunuyor.

Dünyamız eğer bir hologram ise, bütün bilgiler, yine Dünya'nın her yerinde ayrı ayrı bulunuyor olmalı. Bu açıdan bakıldığında, bu matris bütününün bir parçası olan kişinin, normalde görülemeyen bilgileri bazen fark etmesi çok da olağanüstü sayılmaz. Belki de kâhinler, böyle bilgileri algılayabilen ve okuyabilen insanlardır.
Hawking bu düşüncesinde yalnız değil. Bu varsayımı geliştirirken Hawking'e eşlik eden evrenbilimci Alexander Vilekin, "Uzayda, Al Gore'un ABD başkanı olduğu ya da Elvis Presley'nin hâlâ yaşadığı paralel evrenler olabilir" diyor.

Hawking daha da ileri giderek paralel başka bir evrene geçmeyi hayal ediyor. Fizikçi, bilimkurgu dizisi "Star Trek"e, konuk sanatçı olarak katıldığı bölümünde, Isaac Newton ve Albert Einstein ile poker oynamış, Marylin Monroe da dizinde oturarak ona şans dilemişti. Bilim adamı "Her türlü hikâye gerçek olabilir; bir evrende Marylin Monroe, diğer evrende de Kleopatra ile evli olabilirim. Böyle olduğuna dair elimizde bir kanıt yok. Keşke olsaydı, o zaman poker oyununda çok para kazanabilirdim" diyor.
Sicimler ve branlar'dan oluşan bu fantastik bakış açısı gerçek olabilir mi? Hawking, evrenin varlığını tek bir formülle açıklayacak "Her Şeyin Teorisi" nin henüz tamamlanmadığını, bunun belki de ancak 21. yüzyılın sonuna doğru mümkün olacağını belirtiyor. Ancak formül tamamlandığında da Tanrı'nın evren formülüne ulaşmış olacaklarını, bu noktanın da insan aklının nihai zaferi olacağını belirtiyor.

http://www.focusdergisi.com.tr/bilim/00151/

yağmur
27-01-2012, 10:12
Sadece bir düş görüyor, kendinizi bilmek ve tanımak için bir illüzyon yaşıyorsunuz...

Sizin içinizdeki gerçeklikten başka hiç bir şey yok... sizden ayrı hiç bir şey yok...

Siz ise çevrenizdeki herkesi ve her şeyi de içinde barındıran o bütünlüğün ta kendisisiniz

yağmur
28-01-2012, 23:59
Ayna Çalışması

Bir kişiye kızdığımız ya da bir olaya üzüldüğümüz zaman, burada kendi içimize dönüp aramamız gereken üç şey vardır.

1. Bu olay, negatif bir bilinçaltı kaydımı değiştirmem gerektiğini mi haber veriyor?

2. Bu olay ya da kişi, hangi korkumun düğmesine basıyor?

3. Bu kişi bana aynalık mı yapıyor?

Birinin bize aynalık yapması ne demektir?

Birinin bize aynalık yapması demek, bize kabul etmediğimiz ve kimse fark etmesin diye büyük bir gayretle kendimizden bile sakladığımız yönlerimizi göstermesi demektir. Hayatımızda bu işle görevli kişiler genellikle çocuklarımızdır. Çocuğu olanlar, çocuklarındaki beğenmedikleri davranışları kendileri nerede, ne zaman ve ne şekilde yaptıklarını bularak kendilerini önemli ölçüde değiştirebilirler.

Birine bir sıfat söylüyorsanız, örneğin kıskanç diyorsanız, siz nerede, ne zaman ve nasıl kıskançlık yaptığınızı bulup bu huyunuzu ya değiştirir ya da kıskançlık yapan kişileri de, kendiniz gibi kabul edersiniz.

Bir arkadaşım ayna çalışması yaparken dolandırıcılara çok kızdığını, fakat kimseyi dolandırmadığını ısrarla iddia ediyordu. Halbuki bir saat önce birlikte yemek yerken bize şöyle bir olay anlatmıştı:

Birbirlerine çok benzeyen ikiz kızlarından birisi hastalanmış. Hasta olanın gidip bir resmi dairede imza atması gerekiyormuş. Arkadaşım da hasta olanı evden çıkarmamak için, sağlıklı olan ikizini götürüp onun adına imza attırmış.

Ne kadar masum bir dolandırıcılık örneği! Dolandırıcılığın iyisi kötüsü olmaz. Herkesin yaptığı şeyi yapmak için nedenleri vardır. Herhalde arkadaşım bunu bulduktan sonra dolandırıcılara o kadar da kızmıyordur, ya da masum dolandırıcılıklar yapmıyordur. Her şey insanlar içindir ve bütün insanlar sevgiyi ve kabul edilmeyi hak eder.

Ayna çalışması ruhsal temizlik için çok önemli bir çalışmadır. Sadece bu çalışmayla bile hepimizin her şey olduğumuzu, aslında ne kadar aynı ve bir olduğumuzu anlayabiliriz.

Elinize bir kağıt kalem alın. Bütün yakınlarınızın ve birlikte çok vakit geçirdiğiniz kişilerin ismini alt alta yazın. Anne, baba, eş, çocuk, kardeş, çok sık görüştüğünüz yakın dostlar. Şimdi de her bir ismin yanın onların beğenmediğiniz yönlerini yazın. Sonra da bunları bir bir nerede, ne zaman ve nasıl yaptığınızı bulun. Bulamazsanız gözlerinizi kapatıp medite hale geçin, birkaç kez derin nefes aldıktan sonra cevabı alacağınıza inanarak içinize sorun. Mutlaka bir görüntü ya da his alıp nerede böyle olduğunuzu bulacaksınız. Bulamıyorsanız, inanmıyorsunuz demektir. Çünkü bugüne kadar benim hiç bulamadığım olmadı. Kimin hakkında ne dediysem, kendimde buldum.

"Niye etrafımda bu tip insan dolu?" diye soruyorsanız. Biliniz ki o tip insan sizsiniz ama bunu kabul etmiyor, içinizde bir yerlerde böyle olduğunuz için kızıyor ve değilmiş gibi davranıyorsunuz. Sizinle aynı enerjide olan insanları etrafınıza çekersiniz. Siz onlara, onlar size aynalık yaparsınız. Siz enerjinizi çözdüğünüz zaman, ya hayatınızdan çıkacaklar ya da size karşı davranışları değişecektir. Onlar değişmeyecekler, diğer kişilere yine eskisi gibi davranacaklar, ama size karşı davranışları değişecektir. Siz enerjilerinizi değiştirdiğiniz zaman karşınızdaki kişilerin size karşı olan davranışlarını da değiştirmiş olursunuz. Sizden giden mesaj değiştiğinde, karşıdan yansıyıp size dönen mesaj da değişmiştir.

Ayna çalışmasını sevmediğim günlerde, bunun iki sebebi vardı:

1. Ayna çalışması o kadar aydınlatıcıdır ki, egonuz sizi bu çalışmadan kaçırmak ister.
2. Hiç kimse kendi karanlık yüzünü kabul etmek kolay değildir. Biz kolayca başkalarını karalayabiliriz ama iş kendimize gelince, hep aynı tür davranışlarımız için makul bir açıklamamız vardır. "Ben onun gibi yapmıyorum ki! Belki de hayatımda bir kere yapmışımdır." Sonuçta siz aynı durumu niye ve kaç kere yapmış olursanız olun, yaptınız ve başka kişilere de yapma hakkını verin. Onların sebepleri de kendilerine göre makul.

Herkese eşimin beni aldattığını söylemem kolaydır.
Peki ben niçin bu aldatan kişiyle yaşıyorum, niçin deneyim yapmak için onu seçtim? Çünkü aynı enerjilere sahibiz. O halde ben kimi aldatıyorum? Kendimi?

Bir kadın bunca aldatılır da hissetmez mi? Bu mümkün değildir. Ama ben gerçekten hiç hissetmemiştim. Benim kocam asla böyle bir şey yapmazdı. Evlenmeden önce pazarlık yapmıştım ya. Yapacak olsa söyler ve giderdi. Ben her zaman kendimi bu düşüncelerle kandırdım. Çünkü hissetmek hiç işime gelmezdi. Bu evliliğin sonu demek olurdu ki, benim için hayatta daha korkunç bir şey yoktu. Ben nasıl kaybetme korkusuyla kendimi aldatıyorsam, o da esir olma korkusuyla beni aldatıyordu. Suçlanma korkusuyla suratıma bakamıyor, bana soğuk davranıyor ve bu da benim değersizlik korkuma basıyordu. Ne anlaşma!

Peki ben niye bu kadar bencil bir insanla yaşıyorum?
En az onun kadar bencil olduğumu anlamak için.
Bu inançla geçmişime baktığımda hayat boyu çevremdeki insanları benim istediğim şekilde olmaları için sinsice yönlendirdiğimi ve olaylar benim kontrolümden çıkarsa da öfke krizine girdiğimi farkettim. Öfke bencilliktendir. Eşimin hayatımdaki rollerinden biri benim içimde sakladığım bencilliği ortaya çıkarmaktı ve bunu da başarıyla yaptı. Gittiğinde o kadar kontrolden çıktım ki, artık bencilliğimi gizleyemedim. Çevremde benim istediğim gibi davranmayan herkesten nefret ettim.

Artı bencillik yapmam sebep olan korkularım yok, dolayısıyla bencillik kelimesi lûgatımda yok. Eski eşimde bana hiç bencil görünmüyor. Kimse bu özelliği ile dikkatimi çekmiyor.

Affetme meditasyonlarını yaparken eşimden daha zor affettiğim biri vardı. Adının geçmesi midemi bulandırmaya yetiyordu. Bana kaypak, kişiliksiz, nabza göre şerbet veren, iki yüzlü, hesapçı, yalancı, yılan gibi görünen biri. Bu kişinin bana yaptığı aynalıklara bakar mısınız? Kabul edilebilir gibi değil. Ayna çalışması sevmediğimden, bu sıfatların kendimdeki yerini bulmadığımdan tabii ki onu bir türlü affedemiyordum. Bunların hepsini nerelerde, nasıl yaptığımı bulduğumda pes ettim. Gerçekten bizim olmadığımız bir şey yok, biz her şey olduk. Şimdi o kişinin de varlığına şükrediyorum.

Eğer çevrenizde yalancı insanlar varsa ve sizi bu huyları ile rahatsız ediyorlarsa, ya "Yalancı benim" demeyi öğreneceksiniz ya da onlara kızıp köpürerek çevrenizde kendinize çektiğiniz yalancı insanların sayısını artıracaksınız. Siz yalancı olduğunuzu kabul ederseniz, ya yalan söylemekten vazgeçeceksiniz (beyaz yalan bile olsa) ki size de yalan söylenilmesin, ya da yalan söyleyen insanlara kızmaktan vazgeçeceksiniz. Çünkü onlar da aynı sizin gibi bir takım korkuları yüzünden yalan söylüyorlar.

Eğer peşin peşin her şey olduğunuzu kabul ederseniz ayna çalışması kolaylaşır ve hatta zevkli hale gelir. Belki de sadece ben bu kadar kötüyüm, ne dersiniz?


Kaynak: Hilal Dilek -İçimdeki Yolculuk-I kitabından

yağmur
29-01-2012, 00:05
Korkunuza değil, hedefinize odaklanın.

Beynin en tehlikeli yanı, “ters çaba” kuralına göre çalıştığı anlardır. Başınıza gelmesinden en çok korktuğunuz şeye odaklanırsanız, beyin onu size çeker, korktuğunuzu başınıza getirir! Buna ters çaba kuralı denir. Bataklıktan çıkmaya çalıştıkça, dibe gömülmeye benzer. Beyin odaklanılan hedef için çalışır, hedef olumsuz olsa bile onu gerçekleştirmek için çalışır! Topluluk önünde konuşma yaparken “acaba heyecanlanacak mıyım” diye düşünürseniz, korkunuz olmasın, heyecanlanacaksınız! Korkunuza değil, konunuza odaklanın. Başınıza gelmesinden korktuğunuz en kötü şeye değil, başınıza gelmesini istediğiniz en iyi şeye odaklanın. Unutmayın kafanızda en çok neyi düşünürseniz, hayatınızda onu çoğaltırsınız.

selçuk efendi
29-01-2012, 10:44
Son iki yazı tam da benim düşündüğüm şeyleri anlatıyor. Eline sağlık, Yağmur. Yalnız, Ayna Çalışması yazısı sanki Türkçe'ye çevrilmiş gibi görünüyor. Facebook notlarım arasına koydum. Keşke daha güzel bir tarzda yazılmış olsaydı ama olsun. Konuyu, öğrencilerime anlatmak için güzel bir yazı...

Halil64
29-01-2012, 14:09
Korkunuza değil, hedefinize odaklanın.

Beynin en tehlikeli yanı, “ters çaba” kuralına göre çalıştığı anlardır. Başınıza gelmesinden en çok korktuğunuz şeye odaklanırsanız, beyin onu size çeker, korktuğunuzu başınıza getirir! Buna ters çaba kuralı denir. Bataklıktan çıkmaya çalıştıkça, dibe gömülmeye benzer. Beyin odaklanılan hedef için çalışır, hedef olumsuz olsa bile onu gerçekleştirmek için çalışır! Topluluk önünde konuşma yaparken “acaba heyecanlanacak mıyım” diye düşünürseniz, korkunuz olmasın, heyecanlanacaksınız! Korkunuza değil, konunuza odaklanın. Başınıza gelmesinden korktuğunuz en kötü şeye değil, başınıza gelmesini istediğiniz en iyi şeye odaklanın. Unutmayın kafanızda en çok neyi düşünürseniz, hayatınızda onu çoğaltırsınız.
:) Atalarımız mevzuuyu tek cümleyle ne kadar güzel anlatmışlar: "Aklıma gelen başıma geldi."

yağmur
29-01-2012, 21:46
Sağlıklı ya da Sağlıksız Yaşamak” Sizin Seçiminiz Hangisi?

Bu soruya birçoğunuzun “Tabiî ki Sağlıklı Yaşamak böyle bir soru mu olur” diye yanıtladığınızı duyar gibiyim. Ama siz hiç kendinize neden yeterli derece sağlıklı değilim diye sordunuz mu? Ya da birçok kronik rahatsızlıkta “neden bu hastalık benim başıma geldi” diye? Yanıtınız, başkalarını ya da yaşadığınız koşulları mı suçlamak oldu.

Falanca kişi veya olay beni üzdü, çalıştığım iş şartları çok ağırdı, doktorun yanlış teşhisi ve bunun gibi birçok ileri sürülen sebep. Bu bir kaçıştır. Dış etkenlere sorumluluk yüklemek çok daha kolay gelir bizlere. Ama aslında birçok rahatsızlıkların kökeninde sorumluluk sadece ve sadece bize aittir. Sebep bizim bilinçaltımızda.

Birçok rahatsızlığın sebebi; öfkelerimiz, kırgınlıklarımız, endişelerimiz, affetmediğimiz kişi ve olaylar, vicdan azapları, hazmedemediğimiz olaylardır. Bu duyguların altında yatansa yaşantımızı olumsuz olarak etkileyen kayıtlarımız ve korkularımızdır. Zihnimiz yaşanılan olaylar karşında yargılar üretir ve yaşama bu yargılar üzerinden bakarlar. Bu yargıların altında yatansa korkularımızdır. Korkular yargıları dolayısıyla bilinçaltı kayıtlarını, kayıtlar da korkuları doğurur. Kısır döngü bu şekilde devam eder.

Hastalıklar ve rahatsız ruh halleri aslında bizim kendimizle yüzleşmemiz için göstergelerdir. Bu açıdan bakarsanız çok da değerli ipuçlarıdır kendi bilmecelerimizi çözmek için. Önemli olan hastalık veya rahatsız ruh hallerimizin bize vermek istediği mesajlarını almaktır. Çünkü bütün bunlar bizim kendimizi tanımamız ve evrensel plana göre hareket etmemiz için karşımıza dikilmişlerdir.

Evrensel programda insanın doğası “Sevgi” den ibarettir. Sevginin boşluğunu “Korku” doldurur. Korktuğunuz zaman öfke ve endişe belirtileri gösterir, agresif olur kendinize yada çevrenize zarar verecek duygular ve davranışlar içerisine girersiniz. Bu davranışlar zaman içerisinde bedeninizde oluşacak rahatsızlıkların başlangıcı ve sebebidir.

Çağımızın en çok karşılaştığı rahatsızlık Kanser hastalığıdır. Kanser hastalığına yakalanmış kişilerin hayatlarını incelediğinizde göreceksiniz ki yakınlarından birine karşı derin bir içerleme içerisindedirler. Bu kişi kendisi de olabilir. İnatla bu kişileri ya da kendilerini affetmedikleri için bu rahatsızlığı kendi bedenlerine kendileri çekmişlerdir. Şimdi bu yazıyı okuyup da işte şu kişinin beni üzmesi yüzünden bu başıma geldi diyenleriniz varsa bu bir kaçıştır. Yaşam sorumluluğunuzu başkalarının üzerine atmaktır. Yaşanılan sadece bir deneyimdi bu durumda suç da yok suçlu da. Ne siz ne de karşınızdaki suçludur.

Affetmemenin ardında yatan korkudur. Bu yaşanılan deneyimde hissedilen “ değersizlik korkusu”, “güçsüzlük korkusu”, “yetersizlik korkusu” ve “kaybetme korkusu” gibi birçok korkudan biri olabilir. Korku öfkeyi doğurur ve öfke fiziksel bedende hastalık olarak vücut bulur. Şimdi hastalıkların genetik olduğu düşüneceksiniz. Evet genlerimizde bir çok rahatsızlığı taşıyoruz ama bu taşıdığımız genetik rahatsızlıkların ortaya çıkması sadece kendi kendimize açmış olduğumuz savaştan ortaya çıkıyor. Genlerimizde taşıyoruz diye bu rahatsızlıklara yakalanacak değiliz. Sevgi dolu, hoşgörülü, huzurlu bir yaşamı tercih etmiş olmak bu rahatsızlıkların ortaya çıkmasını önleyecektir.

Bunun dışında anne babası tansiyon hastası olan bir kişinin “ileride ben de annem babam gibi tansiyon hastası olacağım” inancıyla yaşaması onun gerçekten tansiyon hastası olmasına sebep olur. Çünkü kişi buna inanmıştır ve bilinçaltlarımız her zaman biz neye inanırsak onu gerçekleştirir. Bir mıknatıs gibi inançlarımızla ilgili deneyimleri kendimize çekeriz. Neye inanırsak onu yaşarız.

Yaşamdan zevk almayan, pişmanlıklarla yaşan biri “Diabet, Duygularını ifade etmek yerine “kaybetme korkusundan” dolayı duygularını bastıran bir kişi “Troid”, işini sevmeyerek yapan biri “bel fıtığı”, derin kin duygusu besleyen biri “karaciğer kanseri”, yaşamanın anlamsız geldiğini ve kendi değerinin bilinmediğini hisseden biri “akciğer kanseri” , her şeyin kendi istediği gibi olmasını isteyen mükemmeliyetçi bir kişilik “romatoid artrit” gibi rahatsızlıklara yakalanabilir. Genlerindeki en zayıf halka hangisiyse o ortaya çıkar.

Birçok tekerlekli sandalyeye bağımlı hasta vardır, tıbbi tedavi sonucunda yürürler ama sonra birden tekrar sandalyelerine oturur ve yürüyemezler. Sebep nedir? Sebep yürümeyi gerçekten istememesidir. Kendilerine sorsanız istiyorum derler. Ama bilinçaltları istemediğini bilir. Çünkü bu şekilde sevdikleri onların yanındadır, özel bir ilgi görüyordur. Belki “yalnızlık korkusu” vardır ve yürürse sevdikleri eskisi kadar onların yanında olmayacaktır. Bilinçaltının tercihi yürümemek üzerine olmuştur.

Şimdi bu durumda yapılacak bir şey yok mu dersiniz? Elbette var. Bu rahatsızlıkları bedenimizde oluşturacak kadar güçlü bir bilinçaltına sahipsek, aynı şekilde bu rahatsızlıkları yok edecek kadar da güçlü bir bilinçaltına sahibiz. Bunun için zihnimizin gücünü kullanmamız gerekiyor.

“Gücümüz şimdi buradadır.” Evet gücümüz şu anda kendi zihnimizde yatmaktadır. Ne kadar zamandır negatif düşünce kalıplarına ya da bir hastalığa, berbat bir ilişkiye veya para sıkıntısına sahip olduğumuz ya da ne kadar uzun zamandır kendimizden veya başkalarından nefret ettiğimizin hiçbir önemi yoktur. İşte tüm bu dengesizlikler şu anda değiştirebilme gücüne sahibiz.

Yapılması gereken ilk şey” İYİLEŞMEYİ İSTEMEK” tir. Buna gerçekten inanmaktır. İyileşmeyi istemeyen bir kişiyi kimse tedavi edemez çünkü herkesin yaşam gücü kendi içindedir.

İkinci adım; rahatsızlığı yaratan sebebi bulmaktır. Bu sebep affetmediğiniz birisi mi? Bir olay mı? Kendinizi herhangi bir deneyim karşında güçsüz, değersiz hissetmeniz mi, yoksa çok acı çektiğinizi düşündüğünüz bir an ölmeyi arzulamanız mı? Kendinizi cezalandırmak mı istediniz? O anda bilinçaltınıza hangi kararınızı, yargınızı gönderdiniz. Nasıl bir akit yaptınız? Bilinçaltınız aktinize uydu ve size istediğinizi verdi.

Üçüncü adım; yaşanan ve sizde travmatik sonuçlar ortaya koyan deneyimi ve deneyim içindeki kişileri affetmekten geçiyor. Affetmek kişilerin gidip boynuna sarılmak değildir. Kişilerin acı çekmesi arzunuzdan feragat etmeniz demektir. Sizin onu affettiğinizi ilgili kişinin bilmesi gerekmiyor. Affetmek, kendi özgürlüğünüzü ve sağlınızı kendinize hediye etmeniz demektir. Affetmediğiniz sürece küfenizdeki kişileri ve olayları dünyanın her yerine ve her yaşam anınıza taşırsınız. Bu kadar ağırlığa ne gerek var. Çevirin sırtınızdaki küfeyi yere boşaltın, affedin gitsin. Karşılığında kazanacaklarınız çok değerli, kazanacağınız sizin yaşamınız.

Dördüncü adım; yeni bir akit yapmak. “Ben sağlıklı olmayı, yaşamı doyasıya içime almayı seçiyorum” aktini.

Beşinci adım; olumlamalar yapmaktır. Dünyada birçok sistemde kullanılan en güçlü tekniktir. Çok basittir ama bir o kadar da emek ister. Bilinçaltınıza bilinç düzeyinde verdiğiniz karalar ve seçimlerle nasıl olumsuz kayıt yazdıysanız aynı şekilde olumlu kayıt yazmanın yolu da buradan geçer. Rahatsızlığınız karşısındaki yeni düşünce modelini sürekli olarak tekrarlamanız gerekmektedir ki eskisi kırılıp temizlendin yerini yenisine terk etsin. Aşağıdaki listede birçok rahatsızlığın olası sebeplerini ve yapmanız gerekli olumlama örneklerini göreceksiniz. Bu cümleleri tıpatıp aynısını söylemek durumunda değilsiniz. Önemli olan içinde hiçbir olumsuzluğu içermeyecek kelimelerin olmasıdır. Bilinçaltımız her şeyi kaydeden bir yapıda olduğu için ne söylenirse onu yalın halde kabul eder. Örneğin “Ben Başarısız değilim” gibi bir olumlama yanlış bir olumlamadır. Çünkü bilinçaltı burada “başarısız” kelimesini alacak ve ona yoğunlaşacaktır. Bunun yerine yapılması gerekli olumlama ise; “Ben her halimle başarılıyım “olmalıdır. Bilinçaltı “başarı” kelimesini ele alır ve tüm enerjisini ona yönlendirir. Olumlamalar esnasında ikinci önemli faktör ise; beyin dalgalarımızı “Alfa” moduna indirebilmektir. Beynimiz günlük yaşantı esnasında “ Beta” frekansında titreşim halindedir. Uyku esnasında ise beyin dalgalarımız “ Tetha” frekansındadır. Bu iki frekans arasında yer alan ve “Bilinçaltına Geçiş Kapısı” dediğim dalga boyu ise “Alfa” modudur. Bu esnada bilinçli zihnin titreşimi aşağıya iner ve bilinçaltı yüzeye çıkar. Çalışmalar bu esnada yapılmalıdır. Alfa moduna girebilmenin en kolay yolu bedeni kasıp- gevşetme ve nefes alıp verme metodudur. Uykuya yakın bir pozisyona gelirsiniz ama etrafınızda olan her şeyin farkındasınızdır. İşte olumsuz kayıtlarınızın yerine olumlu kayıtları yerleştireceğiniz değerli an bu andır.

Altıncı adım; imgeleme yapmaktır. Kendinizi son derece sağlıklı, enerji dolu bir biçimde zihninizde canlandırmanız gerekmektedir. Başta bilinçaltı eski inançlarından ötürü bu yeni imaja tepki verip inanmayabilir. Yolunuzda devam edin çünkü bilinçaltı gerçekte gördüğü ile zihnen imgelenen arasındaki farkı ayırt edemez. Ne kadar çok bu sağlıklı yaşam imajını zihninizde canlandırırsanız, bilinçaltınız size bu imajı gerçek kılacaktır. Önemli bir nokta, burada yapılacak zihinsel canlandırmanın, gelecekte böyle sağlıklı olacağım şeklinde değil, şu anda “sağlığım her an daha iyiye gidiyor” olumlamasına uyun olarak şimdiki zamanda canlandırılmasıdır. Bu çalışmanın da “Alfa” frekansında yapılması gerekmektedir.

Unutmayalım, yaşamımızın sorumluluğu sadece ve sadece bizlere ait, bu sorumluluğu başkalarına devretmek kişinin kendisine yapacağı en büyük zarar ve kendi gücüne yapacağı haksızlıktır.Yaşamınızda en ufak bir düşünce modelini yada küçük bir alışkanlığınızı değiştirin, bunu deneyin, bakın nasıl yaşamınız değişiyor. İçimizdeki güce sahip çıkalım…Seçim bizim seçimimiz…

Sağlığa.

Nilda Ferhan Efeçınar

yağmur
29-01-2012, 23:31
Hayatı birazda böyle yaşayın lütfen...

Yapacağınız işlere daha yaratıcı ve eğlenceli bir bakış getirin. Keyif alabileceğiniz küçük hoşluklar bulun. Eğlenin, açılın, kendinizi bırakın.
Oyunlar oynamanızı, tasalardan kurtulmanızı sağlayacak fırsatları değerlendirin.
Kalıpları yıkın. Tekrarlanan işler sıkıntı ve olumsuz enerji verir. Değişik renklerde ve tarzlarda giyinin. Farklı restoranlara gidin mönünüzü ve zihninizi değiştirin.
Daha fazla gülün ve gülümseyin. Böylece endorfın salgılar, serotonin düzeyinizi arttırır ve kendinizi daha iyi hissedersiniz. Aynanın karşısında komik suratlar yapın, oyunlar oynayın, her şeyin eğlenceli tarafını görmeye çalışın ve gülün.
Daha doğal olun. Daha çok müzik dinleyin. Kendinize engel olmayın dans edin, şarkı söyleyin.

ppqq
30-01-2012, 01:03
Hayatı birazda böyle yaşayın lütfen...

Yapacağınız işlere daha yaratıcı ve eğlenceli bir bakış getirin. Keyif alabileceğiniz küçük hoşluklar bulun. Eğlenin, açılın, kendinizi bırakın.
Oyunlar oynamanızı, tasalardan kurtulmanızı sağlayacak fırsatları değerlendirin.
Kalıpları yıkın. Tekrarlanan işler sıkıntı ve olumsuz enerji verir. Değişik renklerde ve tarzlarda giyinin. Farklı restoranlara gidin mönünüzü ve zihninizi değiştirin.




Kişisel gelişim üzerine yazılmış binerce kitap var!

Bunları hiçbir zaman okumaya dahi değer bulmadım. Kendi içinizdeki insanı aramak tanrıyı aramaktır bana göre!

İnsanın doğa ve çevresi ile etkileşimidir bizleri yaratan! ASIL olan budur! Benliğinizin gelişiminin rengarenk giyinmekle veya Keyif alabileceğiniz küçük hoşluklar yaratmakla bir ilgisi olduğunu sanmıyorum.

Sizce "Stephen Hawking" bunların hangi birini yapabilmektedir.
Oysa hareketisiz bir bedenden hayatı bu denli iyi yorumlamaktadır. Hepimizden fazla da yaşama arzusu duyduğunu düşünüyorum.

yağmur
30-01-2012, 08:22
Kişisel gelişim üzerine yazılmış binerce kitap var!

Bunları hiçbir zaman okumaya dahi değer bulmadım. Kendi içinizdeki insanı aramak tanrıyı aramaktır bana göre!

İnsanın doğa ve çevresi ile etkileşimidir bizleri yaratan! ASIL olan budur! Benliğinizin gelişiminin rengarenk giyinmekle veya Keyif alabileceğiniz küçük hoşluklar yaratmakla bir ilgisi olduğunu sanmıyorum.

Sizce "Stephen Hawking" bunların hangi birini yapabilmektedir.
Oysa hareketisiz bir bedenden hayatı bu denli iyi yorumlamaktadır. Hepimizden fazla da yaşama arzusu duyduğunu düşünüyorum.

Sayın ppqq, bu mesaja niye bu kadar takıldınız acaba? eğer hoşunuza gitmiyorsa okumayın aynen okumadığınız kitaplar gibi...bu kadar basit...
Birde şu var siz Stephen Hawking' i hiç anlamamışsınız ki onun hayallerinin bir tekine bile ulaşamazsınız...
Eğer sağlıklı olsaydı sizin yukarıda eleştirdiğiniz mesajımda ki yazılanları kim bilir nasıl yaşardı...

Fizikçi(Stephen Hawking) bilimkurgu dizisi "Star Trek"e, konuk sanatçı olarak katıldığı bölümünde, Isaac Newton ve Albert Einstein ile poker oynamış, Marylin Monroe da dizinde oturarak ona şans dilemişti. Bilim adamı "Her türlü hikâye gerçek olabilir; bir evrende Marylin Monroe, diğer evrende de Kleopatra ile evli olabilirim. Böyle olduğuna dair elimizde bir kanıt yok. Keşke olsaydı, o zaman poker oyununda çok para kazanabilirdim" diyor.

Bunları parelel evrenlerde yaşayacağını düşünüyor, eğer biraz fizik bilmiyorsanız zaten anlayamazsınız...

İşte sizin de dediğiniz gibi yaşama arzusu nasıl yaratılır hayata küçük hoşluklar katarak...
Ben bu mesajımda benliğimizi geliştirmekten bahsetmiyorum onlar daha önceki mesajlarda yazıyor...
Lütfen ya topiği iyice okuyun ondan sonra cevap yazın... ya da hiç okumayın...

yağmur
31-01-2012, 23:08
Eflatun, idealar öğretisinde, ―Çevrenizde yer alan nesneler birer görüntüdür, gerçek olan bunların ideasıdır- der. Eflatun‘un bu düşüncesi, en güzel anlatımını Politei adlı eserinin VII. kitabındaki ünlü mağara örneğinde bulur. Buna göre, bu dünyanın insanları yeraltında bir mağarada yaşayanlara benzer. Ama mağarada oturan insanlar kollarından, bacaklarından zincirlerle bağlanmışlar, ne oturdukları yerden kalkabilir, ne de başlarını geriye çevirebilirler. Kendilerini bildikleri andan itibaren orada öylece oturmaktadırlar. Arkalarındaki ışıklı yoldan birçok nesne geçiyor ama onlar yalnızca dışarıdan içeriye sızan ışığın bu nesnelere çarparak duvarda yarattığı hayalleri görebiliyorlar. O hayalleri meydana getiren gerçek nesneleri göremezler, hayalleri gerçek sanırlar. İşte bizler de dünya yaşantımızda aynen bu durumdayız. Bu dünyayı tek ve alternatifsiz olarak düşünüyoruz.
İnsanın var olma gerekçesi

ppqq
05-02-2012, 18:09
İnsana hayatta bir çok şey, anlaşılamaz, garip ve bilinemez gibi gelir. Oysa bu, insanın duygularının ve algılarının zayıflığından doğmaktadır. Ayrıca, yine insanın kendi eseri olan bilimin ve onun getirdiği açıklamaların yetersizliği de buna eklenir. Yoksa, bütün olup bitenler anlamlıdır. Hepsinin bir nedeni ya da gerekliliği vardır. Evren'de dengesizlik, adaletsizlik ve hata yoktur.

Önemli olan, bu güzellikleri ve adaleti kavrayabilecek ve de onlara uyum gösterecek OLGUNLUĞA erişebilmektir.

yağmur
08-02-2012, 09:17
Bilinçaltımızın 11 özelliği

1- Bütün anıları depolar. Hiçbir şeyi silmez. Ana rahminden ölene kadar… Geçici olan ve geçici olmayan her şeyi kaydeder. 0–7 yaş arasında kritik akıl faaliyette olmadığı için her şey doğrudan bilinçaltına kaydedilir, doğru-yanlış, güzel-çirkin, ahlaklı-ahlaksız ayrımı olmadan… Kayıt anında anlamsız olsa bile ilerleyen dönemlerde kaydedilene, yaşantılar sonucu bir anlam yüklenir ve bu anlama göre kişinin tepki vermesi sağlanır.
2- İlişkilendirmeler, genellemeler yapar. Benzer şeyler ve düşünceler arasında bağlantılar kurar ve hemen öğrenir. Bu özellik çoğu zaman kişiyi zor durumda bırakır. Örneğin belli bir köpek yüzünden gerçekleşen korku yaşantısını bütün köpeklere genelleyerek bir fobi yaratabilir. Bir başka örnek: bahar aylarında acı bir kayıp yaşayan kişinin bilinçaltı bu acı ile baharı birbirine bağlayarak kişiye yıllarca süren bir döngüsel depresyon yaşatabilir. Çoğu zaman insanlar yıllar önce olan o olayı unutmuş olsalar bile bilinçaltı unutmaz.
3- Tüm anıları organize eder. Bunun için de zaman çizgisini kullanır. Bilinçaltı geçmiş, şimdi ve gelecek zamanı farklı yerlere kodlar. Örneğin geçmiş zaman, bazıları için arkada, bazıları içinse sağ veya sol yanda olabilir. Gelecek ise önünde uzanmış olabilir. Özellikle geçmiş ile ilgili hatıraların kodlandığı yer yaşanan birçok problemin kaynağı teşkil eder.
4- Çözümlenmemiş, olumsuz duygu yüklü anıları bastırır. Amacı kişiyi korumaktır. Yine de baskılanmış bu anılar ile ilgili semptomlar yaratmaktan da geri kalmaz. Örneğin kişinin yaşadığı taciz olayını bastırır ama kişinin kirlenmişlik hissini temizlik takıntısı ile dışa vurur. Bunu klasik bir obsesif-kompülsif durum olarak görürseniz tedavi şansınız kalmaz. Bu davranışı baskılasanız bile ya bir süre sonra yeniden ortaya çıkar ya da şekil değiştirir.
5- Bastırılmış anıları çözüm için sunar. Bir davranışın neden yapıldığını açıklamak ve “sahibini” korumak için bunu yapar. Ama sunduğu anının, o davranışla ilgili olması gerekmez. Sadece mantığınıza yatması ve o duygusal tepki için “sahibine” hak vermeniz yeterlidir.
6- Bedeni işletir. Bunun için detaylı bir planı vardır: Vücudun şimdiki halinin ve mükemmel sağlığın planına sahiptir. Bu nedenle bilinçaltının yarattığı psikosomatik rahatsızlıkları yine bilinçaltının yardımıyla gidermek mümkündür. Bazen bunu kendisi de yapar. Örneğin sınav kaygısı yüksek bir öğrencinin bilinçaltı kaygıyı yaratan sınavdan sahibini korumak için bağırsak sistemini bozabilir, o geceyi acilde baygın geçirtebilir, elleri ayakları, sanki sinir ucu iltihaplanması varmış gibi tutmaz olabilir vs. Ve sınav saati gelip geçtiğinde sahibini tekrar eski haline getirebilir. Aynı zamanda Yüksek Benliğin işleyişini kontrol eder.
7- Bedeni korur. Bedenin bütünlüğünü korur. Hücre düzeyinden sistemlere, sistemlerin uyumlu çalışmasına kadar bütün bedenin işleyişini bir an bile bırakmaksızın kontrol eder. Siz nefes almayı unutabilirsiniz ama o unutmaz.
8- Duyguların hâkimidir. Bilinçaltı tüm duygularımızın kaynağı ve yerleştiği yerdir. İnsan duygudan bir an bile çıkamaz. Bir duygu durumundan bir başkasına geçer ve bütün davranışların altında duygular vardır. Bilinçaltı olaylar ve duygular arasında bağlantılar kurar. Kurulan bu bağlantılar ve yüklenen anlamlar davranışlarımızın gerçek sebepleridir. Bir davranışı değiştirmek için ona yüklenmiş anlamı göz ardı eden yaklaşımlar, bilinçaltı karşısında yetersiz kalmaktır. Örneğin eğer sigaraya kendine güven gibi bir anlam yüklenmişse, bu anlamı yükleyebileceği yeni bir davranış seçeneği sunmazsanız sigarayı bırakmanıza izin vermez. Bulunan davranış seçeneğinin de en az sigara kadar kolay ulaşılabilir olması gerekir.
9- Son derece ahlaklıdır. Size öğretilen ve içinde yetiştirildiğiniz ahlaksal yapıya sıkı sıkıya bağlıdır. Tersi davranışlarda yaşanan suçluluk duygusu bazen bir ömür boyu sürer. Bu kez de bilinçaltı kişiyi cezalandıracak bir hastalık veya bir mahrumiyet yaratabilir.
10- Hizmet etmekten hoşlanır, gerçekleştirmek için net ifadelere ihtiyaç duyar. Bilinçaltı sahibi ne isterse sahibine onu verir. Yalnız bilinçaltı çok istediğimiz veya hiç istemediğimiz şeylere, yani iyi konsantre olduğumuz şeylere ulaşmamızı çabuklaştırır. Bundan dolayı Hipnozda kişi hep olumlu olana, istenen duruma yönlendirilir.
11- İstenene ulaşılması için kaynaklar üretir, muhafaza eder, dağıtım yapar ve “enerji” iletir. İsteme noktasında dikkatli olmak gerekir. Sürekli ölmek istediğini söyleyen biri, sonunda bilinçaltını tedavisi çok zor ya da imkânsız bir hastalık yaratmaya itebilir.

yağmur
11-02-2012, 13:09
Üçüncü Göz Epifiz Bezi mi?


http://e1202.hizliresim.com/u/c/2mk4q.jpg (http://bit.ly/c25MCx)


Beyin Epifizi

Bildiğiniz üzere beyin epifizi 7. çakranın salgı bezi olarak adlandırılıyor. Her şeyden önce beyin epifizi bir salgı bezi ve bir kaç hormon salgılıyor ama en önemlisi melatonin, yani büyüme hormonu.
Beyin epifizinin 3. göz olduğu iddia edilmekte. Dokusal olarak göz yapısına benzemekte (kornea, retina). Tabii bir farkı var. Gözlerimiz ışığa duyarlıyken, yani organın fonksiyonları ışık girdiğinde devreye girerken, pineal gland ışık kesildiğinde işlevselliğine başlıyor.
Hz. İsa’nın bir sözü var : “Karanlıkta oturanlar gerçek (büyük) ışığı görürler” diye. Bu yine beyin epifizine yani pineal glande atfediliyor.
Fakat bu organcık yaşlandıkça , özellikle günümüz modern dünyasında kireçleniyor ve işlevini yitirmeye başlıyor.
Bunun en büyük sorumlusu olan kimyasal maddelerden biri de florür ve tabii ki sularımızdaki kireç. Ama bir numara florür ya da florüd.
Bunun da insanın farkındalığını artırmasını tökezletmek için bilinçli olarak koyulan engellerden biri olduğu düşünülüyor.
Tabi; bu kadarla bitmiyor, nedense, evet gerçekten nedense bütün antik dinlerde ve hatta günümüz dinlerinde kozalak ciddi ve muamma bir sembol. Bakınız papanın asası.
Bu konuyu araştırmaya çalışırken denk geldiğim diger bana ilginç konulardan birisi Fransız düşünür, yazar Voltaire’in de beyin epifizine kafayı takmış olması, hatta bu organcığın sırrını çözmek için bir çok otopsi yapması.
Bundan da önemlisi : Vatikan’ın ortasında kozalak heykelinin işi ne ?
Bu bezden 3 adet hormon salgılanıyor: melatonin, pinolin ve dimetiltriptamin (DMT). En önemlisi olan melatonin’e geçmeden önce dimetiltriptamin’e bakalım. dimetiltriptamin çok ilginç bir hormon. Şamanlarda ayahuasca denilen bir iksirin yapımında kullanılıyor. Hormonu ise bitkilerden elde ediyorlar. Elde ettikleri bitkiler ise şunlar: phalaris arundinacea (yem kanyaşı), psychotria viridis, phalaris spp. (kuş otu), acacia spp. (akasya), arundo donax (kargı kamışı) ve desmanthus illinoiensis.
Ki Tibet manastırlarından tutun da hristiyan manastırlarının da yüksek yerlere yapılması bu yüzden. Bu hormonun salgılanımını artırmak.
Ve ayrıca Hz.Muhammed’in riyazete yüksek ve karanlık bir mağarada çekilmesi, ilk orada emir alması, Hz.Musa’nın Tanrıyla konuşmak için dağa çıkması da bana göre bu yüzden.
Karanlık ayriyeten çok önemli.
Çünkü epifizin en önemli salgısı olan melatonin sadece karanlıkta salgılanıyor. Gece 11 ile sabah 5 arası en yüksek düzeyine ulaşıyor. Ki çoğu dinde sabaha karşı ya da gece ibadetinin önemi bu yüzden.
Melatonin en büyük faydası ise kanserden koruması. Kör insanların kansere yakalanmama sebebi de bu. Çünkü sürekli karanlık içinde oldukları için melatonin üretimleri çok fazla.
Bir bilimsel araştırma da göstermiş ki gece vardiyasında çalışanların kansere yakalanma oranı diğerlerine göre daha az.

Kaynak: (Lahuti.com)

selçuk efendi
11-02-2012, 13:51
Çünkü epifizin en önemli salgısı olan melatonin sadece karanlıkta salgılanıyor. Gece 11 ile sabah 5 arası en yüksek düzeyine ulaşıyor. Ki çoğu dinde sabaha karşı ya da gece ibadetinin önemi bu yüzden.

Kaynak: (Lahuti.com)

Bir ekleme de ben yapayım: Geceleyin ibadet ve tefekkür etmenin bir sebebi de, Güneş'in zararlı ışınlarının etkisinin azalması ve ilham almanın kolaylaşması, bildiğim kadarıyla...

julia.luthor
11-02-2012, 14:02
yağmur bizi aştın ne diyeyim.

akıl yaşta değil başta demişler... öyleymiş...

bravo, seni alkışlıyorum.

yağmur
11-02-2012, 19:21
Epifiz Bezi için Faydalı Gıdalar

Epifiz bezi ya da pineal bez üçüncü gözümüzü yöneten ve zihnimizin pşisik algı merkezidir. Bir bezelye tanesi büyüklüğünde olan bu mini organ hipofiz bezimizin arkasında küçük bir oyuğun içinde yerleşmiştir. Bu mini organ melatonin olarak adlandırdığımız, gündüz ve gece döngümüzü kontrol eden ve bedenimizin günlük ritmini düzenleyen hormonu salgılar.Epifiz bezinin fonksiyonunu ve enerjisini geliştirmek, arttırmak aslında çok önemlidir çünkü bu bez bedenin fiziksel tüm sistemini etkilediği gibi psişik anlamda farkındalığınızı, bilinçlilik halinizi ve yaşam deneyimlerinizi genişletecek ya da sınırlayacak bir potansiyele sahiptir.
Güneş epifiz için çok önemlidir ve onun için bir tür gıda anlamına gelir. Güneş; gözler, cilt, saçlar, burun kılları ve kulaklar vasıtası ile alınıp sindirilebilir ve aslında her gün en az 30 dakika alınması gerekir. Epifizi tamamen aktif hale getirmek için güneşin,gözbebekleri vasıtası ile alınması en iyisidir.
Denizde yetişmiş ve güneşte kurutulmuş sebzeler çok yüksek oranda D vitamini, B vitamini ailesindeki vitaminlerin çoğunu ve iyot içerirler. (Bunların neredeyse hiç biri Türk mutfağında olan yiyecekler olmadığı için Türkçe karşılıkları da bulunmuyor ama çok çeşitli deniz yosunları diyebiliriz, kombu, arame, wakame, dulse, nori gibi isimleri olan çoğu Japon mutfağında geniş oranda kullanılıyor).

Kalın yapraklı; kara lanana, şalgam yaprağı, hardal otu, çin lahanası vs. yeşil bitkiler epifiz bezi için çok besleyicidir çünkü bu bez bitkilerin yeşil renginin verdiği özelliklerini alır ve bedenin iyice beslenmesi için gerekli yerlere dağıtır.
Yüksek oranda cıva içeren balıklar, karbon bazlı içecekler, sudaki flor, diş macunları ve dumana maruz kalmamız epifiz bezini olumsuz yönde etkiler ve düzgün çalışmasını engelleyebilir. Et yediğimizde o hayvanın DNA’sını da sindirmiş oluruz, dolayısı ile hayvanın olumlu, olumsuz deneyimlerini de alırız. Bu da epifiz bezinin bireyin psişik mavikopya farkındalığının sürdürülebilirliğini engelleyebilir. (Sanırım burada demek istediği o hayvanın DNA’sında kayıtlı akaşik kaydın bize müdahale ediyor oluşu)
Uygun gıdalar epifiz bezimizi olumlu yönde etkileyebilir ve daha fazla çiğ gıda tüketerek, vejeteryan beslenerek, evimizin havasını ozon makinesi ile temiz tutarak ve temiz su içerek de epifiz bezimizi aktif hale getirebiliriz. Epifiz bezinin psişik farkındalığı artırmak için güneş kadar serotonin hormonuna da ihtiyacı vardır. Serotonin de beyin uykudayken üretilen bir hormondur, dolayısı ile karanlık bir odada uyumanın da epifiz bezi için çok besleyici olacağını söyleyebiliriz. Serotonin üreten gıdalar ise badem, muz, acı biber, pirinç, patates ve börülcedir. Bunların tüketilmesi de epifiz bezi için besleyici olabilir.

Kaynak: http://www.riseearth.com/2011/12/foods-that-feed-pineal-gland.html

Çeviri: Ebru Altan

yağmur
12-02-2012, 21:39
Yaşayan ve yaşatan su

Suyun kimyasal ya da fiziki olarak temiz olması yeterli değil ve çoğu kez de daha fazla zararlı, su temizleme cıhazları suyu sadece temizliyor, fakat su içinde KLASTER denilen molekül kümelerı oluşuyor ve bu kümeler suyun duyduğu, gördüğü ve aldığı her enerjiye göre farklı farklı oluyor, suyun hafızası denilen olay bu klaster yapıları, onlar bilgisayar programları gibi su içinde kalıcı kalıyor, su energetik açısından çok kirlenmış oluyor, su temizleme cıhazları malesef bu klasterlerı dağıtamiyor ve çok çok iyi temizlemiş sularda bile önceden kaydedilmiş olan enerji klasterlerı olduğu gibi kalıyor, yani klorü ve bakterilerı sudan alsanız bile onların taşıdığı yıkıcı zararlı patolojik enerjilerı tarafından oluşturan su kümelerı aynen kaliyor ve bedene enerji bouyutlarında zarar vermelerine devam ediyor ve malesef bu doğru dur, su programlanabiliyor, eğer su içinde gerçek temizlik söz konusu ise bu bir kaç prosedür gerektiriyor, birincisi su ısıtılmadan buharlaşacak(en fazla 60 derece) bu olay doğada var, buharlaşdığı zaman bütün içinde olan bakterileri ve kireçlerinden arınmış olacak, sonra çok düşük basınç içinde donacak, bu da atmosferin en yüksek yerlerde kar oluşumu demek, sonra kar yağacak işte bu kar inanılmaz klasterlerı içeriyor, bu klasterlere yaşam enerjisi deniyor, bu klasterler bir mucize ilac gibi, yüksek dağın tepelerinde karlar eriyor ve aşağı doğru akarken karşılaştığı herşeyı kayıt etmeye başliyor, taşlar kuşlar bitkiler içinde yaşam enerjısı de o kuşlar taşlar ve bitkiler içinde sularla taşıniyor yani su hem bilgi taşiyor hem de başka sulara da iletiyor, bu harika bir denge, fakat daha aşağıda insanlara yakın yerlerde artık suyun işkencesı başliyor ve en son içdiğimiz su içinde malesef yaşam klasterlerı hiç kalmiyor ve ölüm şiddet hastalık klasterleri ile dolu bir su oluyor, yanlız yüksek dağlarda su yaşam enerji taşiyor bu su yaşatan su olarak geçiyor, bedene girdiği andan itibaren 12 dakika içinde önce bütün kan değişiyor, canlaniyor temizleniyor,
Öyle yerlerde yaşayan insanlar çok sağlıklı ve uzun yaşiyorlar, 1978 lerde bir madende mucize bir alaşım bulan Avusturyalı bir adamda-YOHANES GRANDER-den söz ediliyor, çok uzatmadan bu alaşım taşı, , 8 hers dalgalara neden olan bir titreşime sahip , bu çok düşük bir dalgadır bu beynin hipnozda ya da meditasyonda ya da gerçek anlamda dua ettiğimiz zaman yaydığı bio-manyetik dalgadır, bu dalgalar inanılmaz bir şekilde suyu tamamen temizliyor hem enerjilerı temizliyor hem de bakterileri ve patolojik olan gazlar kireçler de yok oluyor sadece 20 saniyede, burda bitmiyor, su molekülleri yaşam klaster kümelerini diziyor,ve dağlarda ki su dan avantajı, bundan sonra bu klasterler kalıcı oluyor ve başka klasterler oluşmuyor, yani su sadece yaşam enerjisini taşımaya başlıyor başka enerji artık kaydedilmiyor, bu işte size anlattığım grander suyu

Not:En uzun ve sağlıklı yaşayan insanlar yüksek dağlarda yaşayan insanlardır, 256 Yıl Yaşayan Li Ching-Yuen
Demek ki sahillerdeki yazlık evler out... dağ evleri in...

ufukARIKAN
13-02-2012, 00:47
Teşekkürler Yağmur:)

ellerine ve emeklerine sağlık ,

çok güzel ve ilginç konuları gayet güzel bir şekilde aktarıyorsun,

hele su konusu çok doğru ve en sondaki yazlıklar out ,dağ evleri in kesinlikle seninle aynı fikirdeyim:yes:

sağol:cool::)

selçuk efendi
13-02-2012, 16:17
Su ile ilgili ta 2006 yılında açtığım bir konu var ama Türkçe karakter konusunda sonradan bir sorun çıkmış görünüyor... Yöneticiler bir şey yapabilir mi bilmiyorum ama linki burada: http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=12638

yağmur
13-02-2012, 21:31
Konuşulan her kelime DNA'yı etkiliyor

Çok dinamik bir varlık olan DNA'yı etkileyen çevre faktörlerini bulmaya çalışan gen uzmanları DNA’nın, konuşulan kelimeden solunan havaya, görülen olaylardan yaşanılan strese, içilen sudan yenilen yemeğe kadar her şeyden etkilendiğini söylüyor.

Genetiği, 'bir derya' olarak tanımlayan Genetik Uzmanı ve Bezmialem Vakıf Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Adnan Yüksel her şeyden etkilenen DNA'yı korumak için, ''Spor yapalım, yürüyelim veya yüzelim. Yediklerimize dikkat edelim. Bakkal ürünü, konserve gıdalar ve lokantadan yemek yemeyi azaltalım. Kabullenici bir fıtrat oluşturalım. Uykuyu tam alalım. Stresten uzak duralım'' dedi.

Yüksel, genetik hastalıkların tek gen, kromozom ve kompleks genetik hastalıklar olarak 3'e ayrıldığını belirterek, down sendromu gibi kromozom hastalıkların yüzde 1'in altında, tek gen hastalıklarının ise yüzde 5-7 arasında görüldüğünü söyledi. Asıl sorunun kompleks genetik hastalıklarda olduğunu ifade eden Yüksel, şöyle konuştu:

''Gözle görülen bir noktada, 10 mikron çapında 100 tane hücre var. Her 100 hücrenin de binde biri DNA. DNA da 3 milyar 164 bin 700 bazdan oluşuyor. İki insanın yaklaşık bin bazından bir bazı değişik. Bu bir baz değişikliği, binlerce değişiklik yapıyor. Ne sizin gözünüz kardeşinizin gözüne benziyor ne babanızın ne annenizin ne de dedenizin. Hepimizin birbirimizden bir farklılığı var. Hastalık yapmayan farklılıklar bir fenotip oluşturuyor. Genetik hastalıkların yüzde 90'dan fazlası kompleks genetik hastalıklar. Kompleks genetik hastalıklarda, diyabet, kalp, çevre, nörolojik hastalıklar, psikiyatrik hastalıklar gibi binlerce faktör var. 20 bin çeşit genetik hastalık var. Şu ana kadar geni bilinen 5 bin tane hastalık bulundu. Çoğu kompleks genetik hastalık olduğu için bunları bulmak zor. Çünkü çok çeşitli çevre faktörü var. Aynı kardeş, aynı genleri taşıyorsunuz, ama farklı yerlerde büyüdünüz, farklı yediniz, farklı streslere maruz kaldınız, farklı televizyon seyrettiniz, onda o hastalık çıkıyor, sizde çıkmıyor. Bu tamamen çevre faktörleri ile ilgili.''

Genetiğin bu çevre faktörlerini ve geni bulmak için uğraşan bir bilim dalı olduğunu anlatan Yüksel, bu faktörler bulunduğu zaman insanlara erken yaşta teşhis konacağını, erken yaşta tedavi olacaklarını ve erken yaşta bu risk faktörlerinin ortadan kaldırılacağını söyledi. Yüksel, ''Bir adam Parkinson ya da Alzheimer. Bu adam, bu hastalığı yaratan çevre faktörlerini bilse çocukluktan itibaren uygulasa bu hastalığa yakalanmayacak'' dedi.

''KANSERİN YÜZDE 30'U YEME-İÇME İLE ALAKALI''
Adnan Yüksel, kanser hastalıklarının yüzde 30'unun yeme ve içme ile ilgili olduğunu ifade ederek, ''Kızartılmış, bakkal ürünü, poşetli gıdalar yemesek, beklemiş gıdalar almasak, sularımız temiz olsa kanser olmayacağız'' dedi.

Çocukların alışveriş merkezlerinde gezdirilmesini de eleştiren Yüksel, ''Tüm kirli havanın yaklaşık yüzde 90'ı, 50 santimetrede birikir. 50 santimetrede çocuğu solutursanız, otistik veya zekâ geriliği olabilir. Bir çocuk köyde büyüyor, anne baba da o kadar zeki değil, ama gelip senin okul birincilerini geçiyor. Çevre faktörleri çok önemli'' diye konuştu.

Yüksel, gen uzmanlarının, çevre faktörlerini bulmaya çalıştığını vurgulayarak, şöyle konuştu: Binlerce gen var ama genler öyle bir dizayn edilmiş ki, şu ana kadar 21 bin tanesi bulundu. Yaklaşık 25-26 bin gen var. Bu genleri bulmak zor. Çünkü bir başka genin içinde bir başka gen var. Biz 'Genleri bulduk, ekson ve intronlardan oluşuyor. İş bitti' dedik. Sonra onu promotör bölgenin işlettiğini gördük. Promotör bölgeyi bulduk, 'İş bitti' dedik. Halbuki promotör bölgenin önünde birçok bölge var. Yani böyle allak bullak bir şey DNA. DNA'yı çözmek hiç kolay değil.

Yeni teknolojiler sayesinde çok sayıda DNA'yı okuyoruz ama ne anlama geldiğini çok iyi bilmiyoruz. DNA, gökyüzü, evren kadar büyük bir şey. Daha bulunacak çok şey var. DNA'yı bir çözebilsek, hastalıkları çok kolay tedavi ederiz, çok daha uzun yaşarız. Konuştuğumuz kelimeden soluduğumuz havaya, gördüğümüz olaylardan yaşadığımız strese, içtiğimiz sudan yediğimiz yemeğe kadar her şey DNA'ları değiştiriyor.''

''DNA'MIZ DEĞİŞMEDİ, ÇEVRE FAKTÖRLERİ DEĞİŞTİ''
Yüksel, çevre faktörlerinin bir genin çalışmasını ya da çalışmamasını ya da az çalışmasını veya bir başka geni etkilemesini etkilediğini anlattı. Yüksel, ''Otizm veya alerjik hastalıklar son 10 yılda 10 kez arttı. Ne değişti? DNA'mız mı değişti? DNA'mız falan değişmedi, çevre faktörlerimiz değişti. Biz daha çok televizyon seyrediyoruz, daha çok cep telefonu ile oynuyoruz, genetiği değiştirilmiş gıda yiyoruz. DNA'yı neler etkiliyor? Soluduğumuz havadaki oksijen, klima, telefon DNA'mızı bir yönde etkiliyor. Ama sistem o kadar güzel kurulmuş ki, günde binden fazla kanser hücresi oluşuyor. Onları bağışıklık sistemi devamlı yiyor'' ifadesini kullandı.

DNA'YI KORUMA YOLLARI
Rektör Prof. Dr. Yüksel, DNA'yı korumak için neler yapılması gerektiğini de şöyle sıraladı:

''- Spor yapalım, yürüyelim veya yüzelim.
- Yediklerimize dikkat edelim. Bakkal ürünü, konserve gıdalar ve lokantadan yemek yemeyi azaltalım. Lokantada iyi yıkanmayan kaşıktaki deterjandan tutun, ikince sefer kullanılan yağa, beklemiş gıdaya kadar her şey DNA'yı olumsuz etkiliyor. Lokantadan yemek yerine bir tane domates, yumurta, et alın, kendiniz yapın. Kızartılmış gıda asla yemeyelim. Sebzeyi çok tüketelim.
- Kabullenici bir fıtrat oluşturalım. Stres, DNA ve bağışıklık sistemini olumsuz etkiliyor. Gerilmeyelim. Bazı şeyler bizim elimizde değil, biz görevimizi yapalım, görevimizi tam yaptıktan sonra biraz bazı şeylere tevekkül edelim. Stres olunca vücut acayip şekilde yıpranıyor. Stresten uzak duralım.
- Uyku çok önemli. Herkesin uyku ritmi var. 'Uykuyu azaltalım' diye fazla zorlamayın. Uykuyu tam alalım, 6 saatse 6 saat, 7 saatse 7 saat.
- Bol bol okuyalım. Beynin gelişmesi için hep değişik şeyler okumalıyız. Televizyon insanı köreltir. Devamlı televizyon konuşma yeteneğimizi de azaltır. Bilgisayarlar nedeniyle zamanla yazma yeteneğimiz çok bozulacak. Devamlı klavye kullana kullana yazma bozulacak.
- Manyetik alanlardan uzak duralım. Yattığımız yerde ne klima, ne saat ne televizyon çalışsın, ne de telefon olsun.''

ntvmsnbc

nedim@10
13-02-2012, 21:35
Kimbilir bilmediğimiz daha neler neler var!!!

yağmur
13-02-2012, 21:52
Kimbilir bilmediğimiz daha neler neler var!!!

Sayın nedim@10, bildiklerimizi hayata geçirebilsek bize yeter...
Bir çok şey öğreniyoruz, harika bilgiler diyoruz ama uygulamıyoruz...en acısı bu bence...:)
Saygılar...

yağmur
13-02-2012, 22:34
http://d1202.hizliresim.com/u/f/2q2jw.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Ağaca dokunanlar daha sağlıklı

Ağaçların yaydıkları titreşimler insan sağlığına iyi geliyor...

Son araştırmalar ağaçlara sarılmanın insan sağlığına iyi geldiğini kanıtladı...

İlk başta kulağa garip geliyor olabilir...

"Bilim tarafından kör olanlar" adlı kitabın yazarı Mathew Silverstone, insanların ağaçlara dokunması gerektiğini

söylüyor. Bunun için de doğada daha çok zaman geçiren çocukların daha sağlıklı olmalarına dikkat çekiyor.

Tüm bunların nedeni ise ağaçların yaydığı titreşimler. Bu titreşimlerin varlığını fizikçiler de kabul ediyorlar. İşte bu

titreşimlere yakın yaşamak insan sağlığını güçlendiriyor. Özellikle, başağrısı, depresyon, dikkat eksikliği gibi

yaşayanlar için birebir.

Bence ağaçlara sarılmak gençlik aşısı gibi...

yağmur
17-02-2012, 14:08
Laboratuarda Altın Parçacığı Üretildi! http://c1202.hizliresim.com/u/k/2t2zq.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesinden iki profesör laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi başardılar. “Yapay evrim” denilen bir yöntemle, virüs ve bakteri proteinleri kullanılarak gerçekleştirildi. Altın yapmanın şifresine ulaşmanın binyılları bulan zahmetli yolu, yaşamın sırlarından biri olan doğal seleksiyondan geçiyor. Yani moleküllerin birbirini tanıyıp, seçip, ayırmayı bilmesinde yatıyor.
Mistisizme meraklı olanlar, geçmişi 2500 yıl öncesine dayanan simya ilminin efsanevi “felsefe taşı”nı bilirler. Tüm maddeleri altına çeviren, ölümsüzlük veren maddenin en saf hali, felsefe taşı. Aslında simya bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı birçok süreçten geçirerek arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Simyacılara göre madde hastadır. İyileştiğinde altın ortaya çıkacaktır. Bunun ezoterik anlamı, insandaki Tanrı özünün ortaya çıkarılmasıdır. Bu anlamda felsefe taşı, mutlak olana kavuşturan bilinç anlamını kazanır.
Washington Üniversitesi, Genetik Mühendisliği, Malzeme Bilimleri ve Mühendislik Merkezinin kurucusu Prof. Mehmet Sarıkaya ile İstanbul Teknik Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölüm Başkanı ve Biyoteknoloji Araştırmaları Merkezinin yöneticisi Prof. Candan Tamerler’in birlikte yürüttükleri çalışma, malzeme mühendisliği için bir devrim niteliğinde. Çünkü bu çalışma sadece altın üretebilmek için değil, tıp, ilaç endüstri, savunma gibi birçok alanda kullanılabilecek.
Biyomimetik denen bu bölüm 1984’te çalışmalara başlamış. Moleküler biyomimetiği iki Türk profesör 2001 yılında kurarak, canlı ile cansız dünya arasında bir köprü kurmuşlar ve bugün altın, titanyum, mika, safir, gümüş ve insan dişi dokusu üretebiliyorlar.
Nasıl üretiyorlar? Önce bir deney tüpü içindeki suya altın parçacıkları yerleştiriliyor. Sonra virüs ve bakterilerin kendilerine has proteinlerinin peptit denen küçük bir kısmı alınıp altın parçacıklı su dolu bardağa atılıyor. Milyarlarca peptit içinden bazılarının altını suya tercih ederek altına yapışmasını bekliyorlar. Beklenen oluyor, birkaç yüz tanesi altın parçacıklarına gidip yerleşiyor. Neden? Bir peptitin altını suya tercih etmesi, altın molekülünün peptinin üç boyutlu yapısına uyduğu anlamına geliyor. Peptit altın molekülünün üzerinde kendini rahat hissediyor. “Evrimsel olarak bakarsak, parçacığın üzerine yapıştığında ortaya bir enerji çıkıyor ve peptit enerjik olarak dengesini sağlıyor. Bu nedenle ona bağımlı hale geliyor” diyor, Candan Tamerler.
Peptit, iki seçenekten kendine en uygun olan, en rahat yeri seçiyor. İşte buna molekül boyutunda tanıma deniyor, bir anlamda hayata tutunmaya çalışıyor. Sarıkaya, hemen sandalyesinden kalkıp anlatmaya başlıyor. Diyelim ki ben peptitim, bu sandalye de altın. Ben geliyorum, sandalyenin orasına burasına oturuyorum ama bir türlü rahat edemiyorum. Benim üç boyutlu yapıma uygun değil bu sandalye. İşte peptitler de üç boyutlu yapılarına uygun, yani ergonomik olan yapıyı seçiyor oturmak için.
Sır, moleküllerin tanışması, yani canlılığın sırrı… Atomların, moleküllerin birbirini seçmesi ve ayırması. Konu bir anlamda aşk; bu kız bu oğlanın elini tutmak istiyor da, ötekinin elini tutmak istemiyor. Mesele bu kadar basit. Aşağıda ne varsa yukarıda da o var…
Şimdi, peptit canlı mı, akıllı mı? Prof. Sarıkaya: Biz akıllı molekül diyoruz. Molekül, başka bir molekülü tanıyor ve onunla birleşince bir fonksiyon, bir çıkar elde ediyorsa bu akıldır. Peptitler de sanki canlı gibi. Peki, bir peptit kendini altının üzerinde dengede hissedip hissetmediğine nasıl karar veriyor? Vücudumuzdaki moleküller de birbirlerini aynen bu şekilde tanıyıp, bir araya geliyorlar. Biyolojinin temeli bu, hatta evrenin temeli. İsteyerek, severek ve seçerek bir araya gelmek. Herkesin seçerek ve severek yaptığının en güzel ve verimli olması; yaptıkça sevmesi, sevdikçe güzel olması. Bu nedenle kimsenin kimseye herhangi bir şeyi empoze etmemesi, kişinin kendinin talip olması genel kuraldır. Zorla güzellik olmaz. Akış sağlanmaz. Aşk olmadan meşk olmaz.
Sonra, altına yerleşen peptitler toplanıyor ve virüslerin bakterilerin genetikleri yönlendirilerek, altını tercih eden türdeki peptitleri üretmeleri sağlanıyor. Şimdi gelelim altın yapmaya: Denizlerde, göllerde, ırmaklarda atomik boyutta altın iyonları olduğunuz biliyoruz. Bu iyonlar altın değil, ama bir araya getirilirlerse altın olacaklar. Bir deney tüpüne deniz suyu konuyor ve içine altın seven peptitler ilave ediliyor, üç-beş saat sonra tüpte altın parçacıkları meydana gelir. Nasıl mı? Yaşam alanı olarak altını tercih eden peptitler, altın iyonlarını görünce tanıyor ve iyonları bir araya getirerek kendine bir ev inşa ediyor. Tıpkı tuğlalarla ev yaptığımız gibi.
Sarıkaya: Bu yapay evrimle, ortaya yeni bir akıllı biyolojik molekül çıkması demektir. Altın iyonu ile diğer iyonlar arasındaki farkı bilen bir yapı. Göllerdeki, denizlerdeki alton madenlerindeki su birikintilerinde altın iyonları bulunur. Altın seven peptitler bunların hepsini altına çevirebilirler.
Tamerler, tüm bu işlemlerin oda sıcaklığında ve kimyasal kullanmadan yapılmasını “işte buna yeşil bilim denir” sözüyle açıklıyor. Beş-on yıl sonra üzerinde dişler için, kırık kemikler için, altın için, gümüş için yazan kutularda peptitler satıldığını görebiliriz. Sarıkaya’nın bu çalışmasını öğrenen bir arkadaşı müthiş bir fikir atmış ortaya. Biliyorsunuz, somon balıkları bir nehirde doğduktan sonra okyanuslara açılırlar. Sonra da yumurtlamak için 3-4 yıl sonra doğdukları nehirlere geri dönerler. İşte bu somonların içine peptitleri yerleştirsek, okyanustaki altın iyonlarını altın parçacıklarına dönüştürseler ve doğdukları nehre geri döndüklerinde onları yakalayıp altınları toplasak! Bu fikir size Midas’ın acı sonunu hatırlattı mı? Altın bu kadar çok olursa değerli kalabilir mi?

Derleyen: Günal Gölhan - 21.2.2010 dostsite.org

yağmur
23-02-2012, 09:32
İncinmelerin bittiğinde, affetmen gereken hiç kimse kalmadığında, keşkelerin ortadan kalktığında ağzından dökülenler hakikattır!

Halil64
23-02-2012, 11:26
Kimbilir bilmediğimiz daha neler neler var!!!
Bilim, engin bir derya...

mandradasutvar
23-02-2012, 12:03
Bilim, engin bir derya...
peptitler hislendirmiş seni:)

yağmur
23-02-2012, 13:08
peptitler hislendirmiş seni:)


Hımmm sizde okumuşsunuz Sayın manradasutvar peptitlerin marifetini...

O peptitler saf altın üretiyorlar laboratuvar ortamında kim olsa hislenir...:)

Denizlerdeki altını kolayca çekiyorlar...:yes:

julia.luthor
23-02-2012, 13:48
yaşasın peptitler:party:
ve dostluk:fl:

Halil64
23-02-2012, 15:04
peptitler hislendirmiş seni:)

:) Hislenmemek ne mümkün mandıracım, işin sonunda sarı sarı liralar var. :)

julia.luthor
23-02-2012, 15:05
:) Hislenmemek ne mümkün mandıracım, işin sonunda sarı sarı liralar var. :)

duygusallık bu kadar yani:vurkafa:

Halil64
23-02-2012, 15:09
duygusallık bu kadar yani:vurkafa:

Şaka be hocam :) duygusallıkta üstüme yoktur. :)

yağmur
24-02-2012, 08:33
Yaşam Güzeldir

An gelir..!
Küçük bir çocuğun gülücüklerinde..
sevinç çığlıklarında güzeldir yaşam..!
Ve.. ellerini mutlulukla çırparak..
alkışlar tutuşunda..!

An gelir..!
Özgür bir kuşun ani ürperişlerinde..
kanat çırpışlarında güzeldir yaşam..!
Ve.. bin bir umutla, heyecanla yükselişinde..
sonsuz göklere..!

An gelir..!
Taze bir mevsim çiçeğinin renklerinde..
kokusunda güzeldir yaşam..!
Ve.. kucak açışında cömertçe..
arılara.. kelebeklere..!

An gelir..!
Bir yağmur damlasının duruluğunda..

yağmur
24-02-2012, 08:58
Zaman zaman gün içinde en az 17 saniye güzel duygular düşünün.Sizi iyi hissettiren ve şükran duyduğunuz olayları, şeyleri ve insanları düşünün .Size kendinizi iyi hissettiren şeylere 17 saniye boyunca odaklanın .Bunu kendinizi iyi hissetmediğiniz zaman yapabilirsiniz. Ayrıca kendinizi iyi hissettiğiniz zaman da yapabilirsiniz, böylece kendinizi daha da iyi hissedersiniz. Şükran duyduğunuz ve yapmaktan zevk aldığınız şeylerin listesini yapın. Gün içinde bu listeye defalarca bakın ve 17 saniye odaklanın hayatınızda çarpıcı değişiklikler göreceksiniz..

yağmur
24-02-2012, 10:27
Mutluluğa Ulaşmak için En Kolay Yol
İnsanlar genelde istediklerinin para veya ilişki olduğunu düşünürler aslında istedikleri şey mutluluktur. Zenginlik, ilişkiler , sağlık sadece mutlu olmanın ödülleridir. Mutluluk, evrenle uyum içinde olmanın titreşimsel durumudur. Bildiğiniz gibi benzer titreşim frekansları birbirini çeker. Öyleyse mutluluk vibrasyonu daha fazla zenginlik , daha iyi ilişkiler veya daha iyi bir sağlığa sahip olmanıza neden olur. Çünkü bu şeyler hayatınıza daha fazla mutluluk eklerler ve onlar mutlulukla aynı titreşimdedir. Eğer paranın peşinden koşarsanız ona sahip olmanız çok uzun sürebilir. Ama mutluluğun peşinden koşarsanız para size akar. Aynı şey sağlık ve ilişkiler içinde uygulanabilir..
“ hayatınızın amacı hizmet etmektir.” Kendiniz için mutluluk arıyorsanız o sizden kaçabilir ama başkalarının mutluluğu için çalışıyorsanız o size kendiliğinden gelir.
.Çünkü başkalarına yardım etmek gerçekten çok zevklidir. Sizin yardımınız insanların hayatlarını değiştirecektir
Hizmet ettiğiniz zaman yararlanan kişi yardım ettiğiniz kişi değil sizsiniz. Bunu tuhaf bulabilirsiniz ama bu gerçektir . Ve evrensel kanun olan sebep sonuç kanunu tarafından hükmedilir. Başkalarının deneyimlemesine neden olduğunuz her şey katlanarak size geri döner.. Başkalarının sevgi hissetmesine neden olduğunuzda hayatınızda daha fazla sevgi bulursunuz. Başkalarının zenginleşmesine yardım ettiğinizde daha fazlasını hayatınızda bulursunuz. Başkalarının başarılı olmasına yardım ettiğinizde başarılı olmayı garanti edersiniz. Bu evrensel kanundur ve asla başarısız olmaz. . Öyleyse hayatınızda ne deneyimlemek istiyorsanız önce başkalarının onu deneyimlemesine yardımcı olun. Bu amaçlarınıza ulaşmanın en kolay yoludur ve mutluluğa ulaşmanında en kolay yoludur.

acdc
24-02-2012, 12:03
insanın isteklerinin gerçekleşmesi, söylediklerinin doğru çıkması, daha hızlı- daha çevik- daha sağlıklı olması onu mutlu mu eder?
devamlı mutlu olunur mu? aralıksız-sürekli mutluluk olurmu?
mutsuz olmayınca mutlu, mutlu olmayınca mutsuz mu olunur....arası varmıdır?
mutlu olmak için çaba sarfetmeli mi?kilo verince mutlu mu olunur? kiloyu alırken yenen lezzetli yiyecekler mutlu eder mi? iyileşmek mutluluk mu?
mutluluk aranmalı mı?nerde?
mutlu olup olmadığının farkına nasıl varabilir insan?başka bir insanın gerçekten mutlu olup olmadığını nasıl anlarız?
bir insanın diğer bazı insanlardan(fakir, kör,topal, tek ayak,tek kol,görece düşük sosyal statu,vb.) daha veya çok daha iyi durumda olması mutlu olması için nedenleden birimidir?
mutluluk sade mi yoksa karmaşık mı?
acımak ve yardım etmek, mutluluk sağlar mı? "hizmet etmek hangi amaçla yapılırsa mutluluk sağlar?" diye bir soru mantıklı mı?
katiller,tecavüzcüler,hırsızlar,soykırımcılar,cani ler,bir kızı canlı canlı boğazını kesip sonra bavula koyup çöp konteynerine atanlar için mutluluk kavramı nasıldır? kızı canice çöp konteynerine atılan anne babayı caninin yakalanması mutlu eder mi?
tek başına mı yoksa başkalarıyla mı mutlu olunur? mutluluk çoğalır mı?

yağmur
28-02-2012, 10:29
Bugün Yaşayacağım Herşeyi Ben Seçeceğim

Ya kızacağım yağmura etrafı ıslatıyor diye,
Ya da seveceğim onu çiçeklerimi suladığı için...

Ya sıkılacağım param yok diye,
Ya da harcamalarımı planlayıp, müsriflikten uzak kalmaya çalışacağım...

Ya sızlanacağım bozulan sağlığıma,
Ya da hayatta olmayı kutlayacağım...

Ya içli içli sitem edeceğim anne babama, beni büyütürken veremedikleri şeyler yüzünden,
Ya da onları yürekten seveceğim beni dünyaya getirdikleri için...

Ya sıkıntı basacak dikenli güllere katlanmak zorundayım diye,
Ya da dikenlerin gülleri var diyerek umut dolacağım...

Ya kaybettiğim dostlar için yas tutacağım,
Ya da yeni insanlarla yeni dostluklar peşinde koşacağım...

Ya işe gitmek zorunda olduğum için mızırdanacağım,
Ya da gidecek bir işim olduğu için sevinç dolacağım...

Ya ev işleri yapmak eziyet olacak bana,
Ya da işlerini yaptığım o evde aklımı, ruhumu ve bedenimi barındırabildiğim için minnettar olacağım...

Belki yeni şeyler öğrenmek istemeyecek canım,
Ya kızgın olacağım -öğrenmek gereken ne çok şey var- diye,
Ya da ufak tefek de olsa faydalı ne varsa öğrenmeye çalışacağım...

-L.Rosten-

acdc
28-02-2012, 11:41
sn. yağmur,
bu şiiri çok sevdim...çok teşekkür ederim...

ppqq
28-02-2012, 21:16
Bilimadamları, hücrelerini hatta beynini bile sürekli yenileyebilen canlı türünün ölümsüzlüğe uzanan yoldaki anahtar olduğunu düşünüyor.

Yapılan araştırmalar sonucunda göllerde ve küçük su birikintilerinde yaşayan "planarya yassıkurtları"nın kendilerini sürekli yenileme yeteneğine sahip oldukları ortaya çıktı. ABC.es'in haberine göre, Yassıkurtlar, ikiye bölünseler bile kafa kısmı tekrar kuyruk kısmını oluşturabiliyor. Hatta kuyruk kısmı da tekrar yeni bir kafa kısmı oluşturabiliyor.

Deneylerde yassıkurtların yirmiye bölündüğü, bunun bile yassıkurtları öldürmeye yetmediği ve kesilen parçalardan 20 yeni yassıkurtun geliştiği belirtiliyor.

Araştırmaları yapan Nottingham Üniversitesi bilimadamlarından araştırmacı Dr. Aziz Aboobaker tek bir yassıkurtu parçalara bölüp, kendilerini yenileme özelliğiyle tam 20 bin yassıkurt içeren devasa bir koloniye sahip olduklarını söylüyor ve ekliyor: "Benim görüşümce bu canlılar ölümsüz" h.türk

Her canlı bir ruh barındırıyorsa, bu bölünme, bir çok zor soruyu beraberinde tartışmaya açacaktır. Çok ilginç bir buluş!

yağmur
29-02-2012, 09:07
http://www.youtube.com/watch?v=pGJtCxESGpE&feature=share

yağmur
29-02-2012, 18:21
NEDEN BAZI İNSANLAR BENİ KOLAYCA SİNİRLENDİRİYOR?
Bazı insanlara kesinlikle, hiçbir şekilde tahammül edemiyorum. Öyle sinir bozucu alışkanlıkları ve kişilik özellikleri var ki, bunlar beni çileden çıkarıyor.
Genellikle başkalarında tahammül edemediğimiz kişilik özellikleri aslında kendimizde olan ve sevmediğimiz özelliklerdir. Kendimizde olan hoşlanmadığımız özellikleri başkasında görmek bize zayıflıklarımızı hatırlatır. Hoşunuza gitmeyen diğer insan değil, kendi yansımanızdır. Tepkilerinizi kontrol edin ve bunu bir öğrenme fırsatı olarak kabul edin. Unutmayın ki, sizi sinirlendiren kişi sizi fethetmiştir, sizi ele geçirmiştir.
Enerjinizi o insandan nefret etmekle harcayacağınıza bunu kendinizi incelemek için bir fırsat olarak kabul edin.

yağmur
29-02-2012, 18:25
SADECE BİRKAÇ DAKİKA SÜRECEK İŞLERİ NEDEN ERTELEYİP DURUYORUM?

Bütün yapmam gereken pulu zarfa yapıştırıp mektubu postalamak, aylardır gözüme batan çekmecelerimi düzenlemek, sürekli ayağıma takılan fazlalıklardan kurtulmak...
Böyle küçük, basit işleri devamlı erteliyorum.
Basit işleri tamamlanmamış halde bırakmak sizi, hayatınızda görmek zorunda olduğunuz
ama görmek istemediğiniz başka şeylere dikkatinizi yöneltmekten kurtarır.
Gözünüzü korkutmayacak küçük işleri hep sürüncemede bırakırsınız. Zihninizi
bunlarla meşgul ettiğiniz için de gerçekten dikkatinizi vermeniz gereken büyük çaptaki hedeflerinizi, ideallerinizi ertelemek için mazaret yaratırsınız.
Dikkatinizi az bir çaba harcayarak bitirebileceğiniz daha basit işlere vererek hayatınızı kontrol ettiğinizi düşünürsünüz.
Küçük işlerin birikmesine izin vermek, hayatınızın yoğun, üretken ve hatta tatmin edici görünmesini sağlar. Daralan bakış açınız hayatınızı gerçekte olduğu gibi görmenizi engeller.
Verimli bir hayat yaşadığınıza inanmak için küçük işlerin yığılmasına izin veriyorsanız, belki de ruhunuzun derinliklerinde hedeflerinizin yapılmaya değer olmadığını düşünüyor, ya başlama cesaretini gösteremiyorsunuzdur.

asgaridr
29-02-2012, 18:40
"Aşağılık beş duyumuzun esiri olmak"
Nelerin esiri değiliz ki...
beynimizin (çünkü beş duyuyu yorumlayan o)
beyaz adamın
hormonlarımızın
ve borsa sitesindeki inancı, düşüncesi fikri ne olursa olsun tüm insanlar gibi paranın;

yağmur
29-02-2012, 19:35
"Aşağılık beş duyumuzun esiri olmak"
Nelerin esiri değiliz ki...
beynimizin (çünkü beş duyuyu yorumlayan o)
beyaz adamın
hormonlarımızın
ve borsa sitesindeki inancı, düşüncesi fikri ne olursa olsun tüm insanlar gibi paranın;

Hayatımıza bolluk ve bereketin girmesini engelleyen zihnimizdeki sınırlı düşüncelerdir. Her olumsuz düşünce ve duygu, iyi şeylerin bize gelmesini engeller.

Bolluğu ve bereketi hayatımıza çekebilmek için yoksunluk duygusundan kurtulup, zenginliğe odaklanmalıyız. Parayı bizden esirgeyen “Evren” değil, bizim sınırlı inançlarımızdır.

Yokluk bilincine sahip insanlar için öncelik paradır. Tüm sorunlarının kaynağının parasızlık olduğunu düşünürler, attıkları her adımda para hesabı yaparak, hayatlarında yokluğun daha da büyümesine sebep olurlar.

Bolluk bilincine sahip kişi, parayı sürekli düşünmez, para onun için emeğinin, çabasının ve yaratıcılığının yan ürünüdür.

Yokluk bilincine sahip kişi için “amaç” olan para, bolluk bilincine sahip kişi için sadece “araç”tır.

Bolluğu ve bereketi hayatınıza çekmek istiyorsanız parayla ilgili konularda kendinizi iyi hissetmekle başlayın, parayla ilgili olumsuz inançlarınız ve duygularınız bolluğun size gelmesini engeller.

Bunlar; yokluğun erdem olduğu, spiritüel ve bilge insanların hep parasız olduğu, paranın insanların ahlaki değerlerini bozduğu ya da bolluğu ve bereketi hak etmediğimiz gibi sınırlayıcı inançlardır.

“Yaşamak her alanda bolluk ve bereket içinde olmak” demektir.

Paraya ihtiyacınız olduğunda bunu içinizde o kadar güçlü hissedersiniz ki evrene gönderdiğiniz bu güçlü sinyaller çekim yasasını harekete geçirerek paraya daha çok ihtiyaç duymanıza sebep olur.

Bolluğu hayatınıza çekmek için yokluğa değil “varlığa ve zenginliğe” odaklanmalı, paraya şimdiden sahip olduğunuza bilinçaltınızı inandırmalısınız.

Bilinciniz ve bilinçaltınız birbirleriyle anlaşmalıdır. Bilincinizdeki baskın fikir neyse, bilinçaltınız onu tartışmadan, yargılamadan kabul edecek ve hayata geçirecektir.

Bilincinizdeki baskın fikir, yoksunluk değil, bolluk ve bereket olmalıdır.

Parayı temel amacınız haline getirmeyin. Evrene mutluluk, sevgi ve huzur sinyalleri gönderin. Cömert olun, parayı kazanmak için para verin, insanlara yardım ederseniz, verdiğiniz mutlaka katlanarak size dönecektir.

Parayı yargılamayın, eleştirmeyin ya da tanrısallaştırmayın, temel amacınız haline getirmeyin. Gerçek zenginlik zihninizdedir. Para sadece bir semboldür, gelir ve gider. Eleştirdiğiniz şeyleri kaybedersiniz, bir şeyi hem eleştirip hem de ona sahip olamazsınız.

Hepimiz dengeli ve mutlu bir yaşam sürmek için burdayız. Bu yaşam, ihtiyaç duyduğumuz bütün parayı kazanmayı da içerir.

Zenginlik duygusu zenginliği doyurur. “Para parayı çeker” sözünün anlamı da budur.

Zenginliğin önündeki engel, sadece zihninizdeki sınırlı inançlardır. Bu engelleri ortadan kaldırdığınızda, hayatınıza bolluk ve bereket kendiliğinden girecektir.

nocen
01-03-2012, 22:17
Sn.Yağmur, video için teşekkürler
Devamı yada benzeri paylaşımlarınızı bekliyorum

Halil64
03-03-2012, 18:40
Şükür etmesini bilmediği sürece hiç bir meblağ insanoğlunu mutlu etmeye yetmez.

yağmur
03-03-2012, 23:25
Şükür etmesini bilmediği sürece hiç bir meblağ insanoğlunu mutlu etmeye yetmez.

Evet çok haklısınız şükür etmek en büyük erdemdir...

yağmur
03-03-2012, 23:25
KUANTUM
Einstein, maddenin enerjinin yoğunlaşmış biçimi olduğunu bulduğundan beri, dünya hiçbir zaman eskisi gibi olmadı. Çıplak gözle gördüğümüz dünyada geçerli olan fiziksel yasalar, atom altı dünyaya inildikçe geçerliliklerini yitirirler. Atom altı parçacıklar, hızla hareket eden enerji parçacıklarıdır. Bu parçacıklar, insan beyninin yaydığı tüm düşüncelere cevap sunarlar. Bu sayede düşünce ile enerji, gözlemlenen ile gizlenen, iç ve dış, burası ve ötesi arasındaki farklar ortadan kalkar. Belirsizlik alanı denilen alan, kuantum fiziği ile belirli hale gelir. Kuantum alanının bir noktasına yapılan etki bütünü etkiler. Ne düşünürseniz, düşünceniz doğrultusunda tüm alan etkilenir.

yağmur
03-03-2012, 23:26
Yaşamın anlamını kavramak için dünyayı dolaşmaya çıkan bir genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir bilgeyi ziyarete gitmişti. Gezgin genç, bilgenin yaşadığı evde, tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gördü. Fakat evi dikkatle gözden geçirdikten sonra, yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalyeden başka evde hiçbir eşyanın olmadığını gördü ve merakla sordu:

“Neden hiç eşyanız yok?” dedi. “Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz .. onlar nerede?”

Bilge, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sordu gezgin gence; “Senin de yalnızca, sırtında taşıdığın küçük bir çantan var yavrum” dedi. “Peki, senin eşyaların nerede?”

Gezgin genç, kendini savunurcasına yanıtladı bu soruyu: “Ama görüyorsunuz ben yolcuyum.”

Ünlü bilge, hak verircesine güldü: “Ben de öyle, yavrum” dedi.” Ben de öyle…

yağmur
04-03-2012, 09:32
http://www.resimyukle.com.tr/view/16090/425249_10150646448488758_531153757_9195172_2508005 4_n.jpg

DÜNYANIN PİRAMİTLERİ GİZEMLİ UZAY BULUTUNA ENERJİ IŞINLARI GÖNDERİYOR NASA güneş sistemini sarmalayan garip foton bulutunu saklamasına rağmen, bu dünyaya bazı bilim adamları tarafından sızdırıldı. Ve şimdi, kaygı verici bulut yaklaşırken, güneşi ve gezegenleri ölçülebilir şekillerde etkiliyor. Şaşırtıcı bir şekilde tuhaf enerji uzayımızı istila ederken, dünyanın bazı en ünlü piramitleri yoğun enerji üretiyor. Gökyüzüne doğru, yabancı foton bulutuna doğru yükselen birçok inanılmaz görülebilir güç ışınları olayları iyi dökümante edildi. Aynı zamanda tüm dünyadaki insanlar korkutucu sesler - gürültüler duymaya ve kaydetmeye başladılar, sanki Dünyanın kendisi inliyor ve ağlıyor. Tüm bu fenomenler - buna çalkantılı güneşin daha önce hiç görülmemiş devasa elektriklenmesinin ölçümleri de dahil - foton bulutuna merkezlenmiş görünüyor. Kadim piramitler yüzyıllar, binyıllar süren uykudan uyanıyor Maya piramidi gürlerken turistler çığlık atıyor, diğerleri kameralarıyla videolar çekiyor. Ama arkasından deprem olmuyor, bunun yerine parlak ışık demetleri gökyüzüne, uzaya doğru atış yapıyor. Ama uzaya inanılmaz bir enerji sütunu gönderen Maya Kukulkan piramidi, bunu yapan en son piramit idi. Bosna Piramidi 2009 ve 2010'da Bosna güneş piramidi uzaya doğru kurşunkalem kalınlığında saf enerji ışını ışınladı. Son zamanlarda Çin hükümeti Xianyang piramidini aktivite işaretleri için yakından incelemeye başladı. Geçen yıl bir bilimadamı ekibi piramidi araştırdı ve onun dünya dışı orijinleri olabileceğine inanıyorlar. Bu inanılmaz olayı vorteks patlaması izledi - buna tanık olundu ve filme çekildi - Meksika, Teotihuacan'daki ünlü Aztek Ay Piramidinin zirvesinden atış yaptı. Yoğun gücü olan enerji ışınları, vorteksler, kasırgalar... bu ne anlama geliyor? Enerji nereye yönleniyor ve neden? Yüzyılların geçişini sessizce işaret eden bu sessiz taş gözcülerin gizemli gücünü aktive eden neydi? Aztek Ay Piramidi Onları hayata getiren şey belki piramitlerin eylemlerinden çok daha inanılmaz olan bir şeydir: şu anda güneş sistemini sarmalayan galaktik boşluktan gelen bilinmeyen kuvvetin gelişi. Foton Kuşağı NASA ve Avrupa Uzay Ajansı iki yıldır dünyayı 2012 - 2013 sırasında ortaya çıkabilecek yaklaşan felaketler hakkında uyarmakta. Şimdi seçkin astrofizikçi Alexey Demetriev, gerçekleşmekte olan şeyin daha kötü - NASA ve Avrupa Uzay Ajansının uyarılarından çok daha kötü - olduğunu iddia ediyor. Tüm güneş sistemimiz yoğun, potansiyel olarak ölümcül, yıldızlararası enerji bulutuna girdi. Piramitler bilinmeyen, yabancı buluta tepki veriyor Dr. Demetriev hem Voyager 1 hem de Voyager 2 roketlerinin tüm güneş sisteminin risk altında olduğunu bildirdiğini ortaya çıkardı. George Mason Üniversitesinden NASA Heliofizik misafir araştırmacı Merav Opher bu yıldızlararası enerji bulutunun istikrarsız ve çalkantılı olduğunu iddia ediyor. Rus bilimadamı bu fotonik enerji bulutunun gezegenlerin ve özellikle güneşimizin atmosferlerini uyardığını ileri sürüyor. Bu yıldızlararası enerji bulutu güneşimizi uyarmaya ve onunla etkileşmeye devam ederken, güneşin daha aktif olmasına neden oluyor, bu da daha büyük faaliyet ve istikrarsızlık ile sonuçlanıyor. Manyetik akış, güneş manyetosferi ve Yerküre’nin jeomanyetik alanları ile etkileşim çekirdek mutasyonlara, anormal alan vortekslerine ve süper fırtınalar, çılgın iklim salınımları ve – hepsinin en şaşırtıcısı – tüm gezegende duyulan atmosferik ve yeraltı armoniklere neden olabilir. Piramitler – gezegenin manyetik kuvvet alanından yararlanmak için tasarlanmış yerküre enerjisi ve ileri kapasitörlerin doğal rezervuarları – savunmasız gezegen sistemimizi yutan sürüklenen uzay bulutuna saf enerji salıveriyor ve püskürtüyor. Tahmin edilmiş armonikler 2011’in baharından beri duyuluyor, kaydediliyor ve tartışılıyor. Son zamanlarda, Youtube’ta tüm dünyadaki ülkelerden gönderilen bazı kayıtlar ortaya çıktı, bunlar insanları şaşırtıyor, bazen da korkutuyor, seslerin ne olduğunu bilmek istiyorlar. Bunların bazıları sahte olsa da, diğerleri yeraltı ve atmosferik armoniklerin hakiki kayıtlarıdır. Garip yerküre armonikleri ile ilgili Geochange Dergisine verdiği son röportajında seçkin bilim adamı Profesör Dr. Elchin Khalilov şu analizi verdi: “Bu seslerin olası nedeni Yerkürenin çekirdeğinde yatıyor olabilir. Gerçek şu ki, Yerkürenin kuzey manyetik kutbunun sürüklenmesinin hızlanması 1998 ve 2003 arasında beş kattan fazla arttı ve bu günkü aynı seviyede Dünyanın çekirdeğindeki enerji süreçlerinin yoğunlaşmasını gösteriyor, çünkü bu Yerkürenin jeomanyetik alanını oluşturan iç ve dış çekirdekteki süreçlerdir. “Bu arada daha önce bildirdiğimiz gibi, 15 Kasım 2011’de Yerkürenin yerçekimi alanının üç boyutlu varyasyonlarını kaydeden tüm ATROPATENA jeofizik istasyonlarında neredeyse aynı anda güçlü bir yerçekimsel impals kaydedildi. İstasyonlar İstanbul, Kiev, Bakü, İslamabad ve Yogyakarta’da yayıldı, ki İstanbul ve Yogyakarta arasındaki mesafe 10,000 km. Bu tür bir fenomen sadece eğer bu yayılımın kaynağı Yerkürenin çekirdek seviyesinde ise mümkündür. Bu yılın sonunda Yerkürenin çekirdeğinden bu muazzam enerji salıverilmesi, Yerkürenin içsel enerjisinin yeni aktif bir aşamaya geçişini gösteren bir tür başlama sinyaliydi” [Geochange Dergisi] Ve profesörün teorileştirdiği gibi armonikler Yerkürenin çekirdeğinden yayılıyor. Benzer sesler bazen büyük depremlerden önce işitiliyor. Ancak bu kez, sesler çok büyük depremleri haber vermiyor, bükülen manyetik alan ve dönen Yerküre çekirdeğinin titreşim değişimleri tarafından üretiliyor. Her şey Samanyolu Galaksisinin bizim bulunduğumuz bölgesini istila eden muazzam fotonik bulutun gelişine tepki veriyor. Ne beklemeli Demetriev en kötüsüne hazırlanma uyarısı yapıyor. “On yıl sonra değil, birkaç yıl içinde” http://beforeitsnews.com/story/1733/112/Worlds_Pyramids_Beaming_Energy_To_Mysterious_Space _Cloud.html Tercüme:Saffet Güler

yağmur
04-03-2012, 22:07
Gezegenimizde binlerce yıldır kıyamet senaryoları yazılıyor, mitler ve efsaneler anlatılıyor, kehanetler yapılıyor. İnsanlara anlatılıyor ama kıyametin asıl anlamı üzerinde durulmuyor. Kıyamet sözcük olarak ‘Uyanış’ demek… Geçmişle ilgili Uyanış, değişim, dönüşüm dönemleri ve yaşanan katastroflar doğru ama gelecekle ilgili kıyamet senaryolarında ve kehanetlerde biraz dikkatli olmakta yarar var. İklim değişikliklerinden doğacak zararlar zaten yeterince uyanış sağlayacak gibi gözüküyor.. Bir gezegen etkisi de bazı kıtaları ilgilendiren yöresel etkiler yaratabilir yani bazı kıtalar sulara gömülebilir ama dünyanın tümünün zarar görmesi pek olası gözükmüyor. Özellikle bazı korunmuş bölgelerin… Yenilenmeye hazır ve uyanmış olanlara yeni ve arınmış bir gezegen gerekecek nasıl olsa?

acdc
05-03-2012, 13:04
çıktım bahçeye bir nefes alayım, yüzüme biraz temiz hava vursun da kendime geleyim dedim. oturdum bir banka etrafa bakıyorum...birden bir karga dikkatimi çekti. yere iniyor bir cevizi alıyor ve yukardan betonun üzerine atıyordu. ne yapıyor falan derken olayı anladım.resmen ceviz kırıyordu. bir şekilde bu metodu öğrenmiş ve uyguluyordu.vay be akla bak dedim kendime.
bu dünyada sırf akıllı olan bizler değiliz aslında.hatta zaman zaman aklımızın sayesinde bulduklarımız bizi tembelliğe ve miskinliğe bile itmiş. misal: dört işlemi yapanımız kalmadı artık hesap makinesi kullanmaktan, mektup yazanımız kalmadı ceptelefonu ile mesaj atmaktan.halbuki ne güzel birşeydi o mektuplaşmak, kokulu kalemler kağıtlar.... nostalji oldu artık .belkide ilerde insanlar, "mektuplaşmak" diye bir kavramı sözlüklerde ansiklopedik bilgilerde okuyacaklar...
geçenlerde çok güzel bir rüya gördüm..uçuyordum...gerçekten uçuyor gibiydim...o kadar güzeldi ki uyandım ama biraz daha uyuyup "biraz daha uçayım" dediysem de ııhıh olmadı maalesef..tadı damadığımda kaldı. hazerfan çelebi de mi acaba bunun gibi bir rüya gürdü..bu arada tasarladığım bir yazı ve soru değil bu yazdıklarım şimdi tam bu esnada aklıma gelenler o kadar...
aklıma şu an izmirin eski zamanı, bundan 35 sene evveli geldi..eski zaman derken çocukluğum yani.konakta şavrole taksiler dolmuşlar vardı..turşu suyu satanlar, midye dolma satanlar...şimdi konak pier denen yer eskiden balık haliydi.balıklar roka taze sovan ne isterse vardı...alsancağa doğru kıyıdan yürürken o tahta gemiler alamanalar hep ilgimi çekerdi...faytonlar..yazın üstü açık şavrolede veya faytonda gezdirilen sünnet çocukları...davul-zurna eşliğinde heykelin orda harmandalı oynayanlar...ahhh o eski fuarlar...iple çekerdik her yıl..bülent ersoyu, ibrahim tatlısesi,zeki müreni ve daha kimleri kimleri ilk kez fuardaki gazinolarda görmüştüm...yanlış hatırlamıyorsam ekci över ve göl gazinoları vardı...sonra bir sürü ülke stand açardı..kardeş ülke pakistana mutlaka giderdik...yıllardır gitmiyorum fuara..haaa bu arada hayvanat bahçesi de bir güzellikti fuarda...onu da almışlar şehrin başka bir yerine koymuşlar ben üzüldüm şahsen.
hiç unutmam ders kitabındaki parayı kesip köyümüzdeki bakkallardan biri olan "şalvarcı"ya gittim..bu arada şalvarcı dedenin ismini hiç bilmedim..aldı parayı baktı sonra bana baktı..ne istiyon arap? diye sordu. helva ile meyve suyu istedim biraz da leblebi tozu...parayı aldı istediklerimi verdi ve biraz da para üstü..Allah rahmet eylesin...
köy deyince ananem biraz bunamıştı artık..evi hemen köy meydanına da yakın asfaltın dibindeydi..koyu chp liydi kendisi.evin onundeki asfalta CHP yazdırdıydı..bir de yine aynı yaşlarda yukarı mahalleden refik dayı vardı ve o da biraz bunamıştı..refik dayı da koyu ap liydi hatta bembeyaz bir kıratı vardı...o günü hiç untamam: refik dayı kıratına binmiş annanemin yazdırdığı yolun üzerindeki chp yazısının üzerine atını pislettiriyordu...gülermisinnn ağlarmısınnn..ananem refik dayıya ağza gelmeyecek hakaretler ediyor refik dayı da "bak sabriye ayıp oluyoo şincik haa" deyip duruyodu...halbuki oy kullandıktan sonra gelip anneme "çocem oyu verdiimm emme hiçbirinin gönlü galmasın diye hepsine birden vurdum koçun gafasını" dediğini hiiiç unutmam.o eski at arabaları..iki cinsi vardı ya iki büyük tekerlekli yada dört küçük tekerlekli...
neyse... yazdıklarımın topikle bir alakası var mı bilmiyorum..hatta neden yazdım bilmiyorum..sadece içimden geldi.
saygılarımla..

asgaridr
05-03-2012, 18:25
acdc kardeşim oldumu şimdi. Hatıralarımı canlandırıp ne kadar yaşlandığımı fark ettirdin. Dün havuzda yüzerken gençlere hava atıyordum 1500 yüzdüm diye.
Ne tadı kaldı damağımda macunların ne de şeytan uçurtmalarının özgürlük salınışlarının tatlı huzuru.
Dünyaya bakış farklıydı. Para tanrılaşmamıştı. Delikanlılık müessesesi teke tek indirgenmeleri ile devam etmekteydi. Tek kişi yüz etkinleşmemişti. Bükemediğin bilek öpülürdü. Mahallenin kızı kız kardeşimizdi, yan bakılmazdı.
Aslında eskinin değeri olsaydı bit pazarına nur yağardı. Durup eskileri yazmanın faydası yok. Yazmış bulundum topikle ilgisi olmasa da...
Sayın yağmur ve takipçiler kusura bakmayın. Beni bir bu havalar bir de bu acdc kardeşim galyana getirdi...

yağmur
06-03-2012, 08:59
Tüm maddeler, belli titreşimlere sıkıştırılmış enerjilerdir.

Fiziksel bedenimiz dediğimiz organik varlığımız, bu dünyadaki yaşamını 5 duyu ile yönetir. Görme, duyma, koklama, tat alma, dokunma duyularımızın tamamı, birbirlerine benzer bir işleyişe sahiptirler. Dışarıda var olduğunu düşündüğümüz nesnelere ait, ses, koku, tat, görüntü, sertlik gibi özellikler, sinirlerimiz vasıtasıyla beyindeki duyu merkezlerine aktarılırlar. Beyne ulaşan bu etkilerin tamamı, elektrik sinyallerinden ibarettir. Biz insanlara doğumumuzla beraber, 5 duyumuzla algılayabildiğimiz şeylerin var oldukları, gözle görülmeyen şeylerin, gerçek olmadığı öğretilmiştir. Yaşamımızdaki herşey tamamen beş duyumuzun bize sunduğu algılardır.

Bilimin de gösterdiği gibi, dışarıdaki nesnelerin kesin olarak var olduklarını ispatlamak mümkün değildir, bilim bize içinde yaşadığınız dünyanın, aslında beynimizde algılanan, bir hisler bütünü olduğunu ispatlayabilir. Yani beynimizde algıladığımız hislerin, kafamızın dışında bir varlığı olduğunu düşünmek için, bilimsel hiçbir delilimiz yoktur. Gerçek sadece beynimiz tarafından yorumlanan elektriksel sinyallerdir. Beynimiz bilgiyi alır ve ona şekil verir. Resmin orada olmasından ziyade beynin onu resim olarak yorumlamasıdır. Görme sırasında, şimdi okuduğunuz bu kitap sayfasından yansıyan ışık demetleri (fotonlar) gözün arka tarafındaki retinaya ulaşır ve burada bir dizi işlem sonucunda, gözünüzün retina hücreleri tarafından, elektrik sinyallerine çevrilirler. Gözdeki optik sinirler ile iletilen bu sinyaller, sayfanın tüm özellikleri hakkındaki bilgileri, beynin görme merkezine taşırlar. Burada yorumlanan sinyaller, anlamlı bir bütün haline getirilir, böylece sayfanın görüntüsü beynin içinde yeniden inşa edilir. Beyin bunu saniyenin 10 da 1 i gibi bir zaman içinde toparlar ve bir araya getirir, ve bu şudur diye size algılatır. Bu sinyaller, sinirler vasıtasıyla beynin görme merkezine iletilir. Ve biz de, birkaç santimetreküplük görme merkezinde eni, boyu, derinliği olan bir dünya algılarız. Göz sadece kendisine gelen ışığı, elektrik sinyaline çevirmekle görevlidir.

Zihninizde oluşan bu görüntünün gerçekleri yansıtıp yansıtmadığından veya maddesel bir karşılığı olup olmadığını bilemezsiniz. Dünyayı bir ışık demeti olarak algılıyoruz, bu yüzden de bu algılara bakarak maddeyi mutlak gerçek zannetmek büyük bir yanılgıdır. Beynimizin dışında renkler yoktur, ışık da yoktur. Sadece elektromanyetik dalgalar veya parçacıklar şeklinde hareket eden bir enerji vardır. Aynı şekilde sayfayı tutuğunuzda el derisindeki sinirler uyarıldığından, bu uyarılar elektriksel sinyaller halinde beyne gönderilirler. Beyindeki dokunma merkezine ulaşan bu mesajlar sertlik, yumuşaklık, sıcaklık, soğukluk gibi hisler olarak algılanır. Aynı durum diğer duyular için de geçerlidir. Ses havada basınç dalgaları oluşturur. Bu dalgalar iç kulakta bulunan tüycükleri uyarır, ve bu titreşimler elektriksel uyarılar şeklinde beyninizin ilgili merkezine gönderilir. Bu sinyallerin beyinde yorumlanması neticesinde ses duyduğunuz hissini yaşarsınız.

Beynimizin dışındaki dünyada sadece titreşimler vardır. Bu titreşimler ise yalnızca kulaklarımız ve beynimiz tarafından sese dönüştürülür. Yani, işitecek bir kulak ve beyin olmadığı sürece, ses de yoktur. Koku algısı da aynı şekilde beyinde oluşur. Bir maddeden yayılan kimyasal moleküller, burundaki koku algılayıcılarını uyarır ve burun tarafından elektrik sinyali olarak, yorumlanmak üzere beyne iletilirler. Bizler sonsuz gerçeklik içinde, kendi gerçeğimizi yaratıyoruz ve, çoğumuz bunun farkında bile değiliz.

2 atom altı parçacığı aldığımızda, örneğin 2 elektron, bir tanesine yaptığınız etki ne kadar uzakta olursa olsun, diğerini de etkiler. Madde için bir araya geldikden sonra, ayrılsalar bile enerjileri orada olup, onları bağlamaktadırz..Zamanda yeteri kadar geri gidersek, genişleyen evrendeki bütün parçacıklar ve maddeler, bir leblebi büyüklüğü kadar olan tek bir parçacığın içinde idi, bilimin bugün bize söylediği ve iddia ettiği budur. Bugün tüm evreni tek bir leblebi tanesi büyüklüğüne getirebilseydiniz, hepimizin tüm evreni yaratan, aynı parçacığın parçaları olduğumuzu anlardınız. O parçacıklar şimdi ayrı olsa ve genişleseler bile, gerçek budur ve, biz hepimiz enerji olarak hala birbirimize bağlıyız

Öyleyse, bir atom ve onun elektronu, evren içi evren objelerdir. Bu da demektir ki, kuantum teorisi tarafından açıklanan parelel evren gerçeği, her büyüklükteki objeyi insanlara, yıldızlara, galaksilere, herşeye ve bu sadece paralel elektronlar teorisi değil de Paralel Evren Teorisi olarak isimlendirdiğimizin açıklamasıdır. Çünkü sonuçta bizler de atomlardan meydana geldik. Ve aynı teori atomların farklı evrenlerde, birden fazla yerde varolduğunu söylerken, bizlerin de bir zihin halinden birden fazla yerde, ve bunun gibi farklı evrenlerde olduğumuzu söylemektedir.

Bu şu manaya gelmektedir elektronlar arasında ayrılık olmadığı gibi İnsanlar arasında da ayrılık yoktur. her şey birbiri ile bağlantılıdır. En büyük sır bireyselliğin bir illüzyon olduğudur. İllüzyon zihinlerimizin nasıl algıladığıdır. herkesin illizyonu kendi zihninden gelir. Tüm maddeler, belli titreşimlere sıkıştırılmış enerjilerdir, hepimiz kendini öznesel olarak deneyimleyen tek bir bilinciz, ölüm yok, çünkü hayat yanlızca bir rüya ve biz kendimizin hayaliyiz. İllüzyonun kaynağını dışarılarda aramak yanlızca zaman kaybıdır çünkü sizin illüzyonunuz yanlızca sizin içinizdedir, sizin zihninizin içindedir. Sonsuzluk ise zihnimizin ve varlığımızın sınırıdır.

yağmur
09-03-2012, 23:21
Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var.

Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz.

Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var. Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var. Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var.

Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz, çok az okuyor çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz. Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık. Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz.

Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik. Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık.

Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var. Dış Uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik.

Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık.

Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik. Atoma hükmettik, ama önyargılarımıza edemedik.
Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz.
Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz.

Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik. Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar yapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz.

Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır.

Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir. Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir. Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız.

Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği ya paylaşmayı, ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz.

"Yaşam, aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür."...

George Carlin

yağmur
12-03-2012, 10:03
Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor. Neyi özlediğini, Kalbinin arzuladığı şeye kavuşmanın hayalini kurmaya cesaret edip edemediğini bilmek istiyorum.

Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor. Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için bir aptal gibi görünme riskini göze alıp almayacağını bilmek istiyorum.

Ayın etrafında hangi gezegenlerin döndüğü beni ilgilendirmiyor. Kederinin merkezine dokunup dokunmadığını, hayatın ihanetlerince açılıp açılmadığın, daha fazla acı korkusundan kapanıp kapanmadığını bilmek istiyorum.

Saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye çalışmadan benim ya da kendi acınla oturup oturamayacağını bilmek istiyorum.

Benim ya da kendi neşenle olup olamayacağını, insan olmanın sınırlılığını hatırlamadan, bizi dikkatli ve gerçekçi olmamız için uyarmadan çılgınca dans edip coşkunun seni parmak uçlarına kadar doldurmasına izin verip vermeyeceğini bilmek istiyorum.

yağmur
15-03-2012, 08:46
KATILIMCI EVREN ANLAYIŞI

Newton fiziğinde, 'insan doğal olayları sadece gözlemleyebilir' anlayışı vardı ve bu inanç atom fiziğindeki keşiflere kadar sürdü. Ancak atom fizikçileri atom altı dünyanın sırlarını anlamaya çalışırken son derece şaşırtıcı bir gerçekle karşılaştılar. Atom altı parçacıklar deneyi yapan bilim adamının şuuruna tabi oluyordu ve o kişi onları nasıl görmek isterse öyle davranıyorlardı. Bilim adamı parçacık olarak görmek isterse parçacık tezahür ediyordu, dalgasal görmeyi isterse dalgasal özelliklerini tespit ediyordu. Üstelik aynı deney, aynı şartlarda ve aynı optik cihazlarla yapıldığı halde deneyi yapan bilim adamı değiştikçe sonuçlarda farklı oluyordu.
Bu örneğe günlük yaşamda da rastlamak mümkün. Aynı kişilerle aynı ortamda birbirine benzer olaylar dizisi yaşamak her zaman mümkündür. Ama bu olaya katılan kişilerin bilgiyi algılama, uygulama kapasiteleri her an değişmekte olduğundan aynı olayı iki kere benzer şekilde yaşamak mümkün değildir.
Heraklaitos bu konuda "Aynı ırmakta iki kere yıkanamayız" demiştir. Hiçbir şey bilinir ve önceden saptanır değildir. Katılımcılar ve gözlemcilerle her olgu sürekli bir değişime ve yenilenmeye tabidir. Atom altında kesinlikle olması gereken fenomenlerin, önceden bilinir tezahürler yoktur; çünkü atom fiziği, insan ile madde arasındaki ilişkinin önemini ortaya çıkarmıştır. Bu ilişkide en önemli aktörlerden biri de gözlemcinin kendisi yani deneyi yapan kişinin beklentisi, düşünce gücü ve şuurdur. Aynı şartlarda hazırlanan deneyin sonuçları, gözlemciden gözlemciye farklılık gösterir, çünkü farklı beklentiler farklı tezahür süreçlerini doğurmaktadır. Bu durumu, "Belirsizlik ilkesini" öne süren fizikçi Werner Heisenberg şöyle açıklar:
" Gözlemci, gözlediğini sırf gözleme eylemiyle başkalaştırır. Bu ise şuurun fiziki evrende rol oynadığının kabulüdür. Yeni fiziğin ortaya koyduğu en şaşırtıcı gerçek budur.Yeni fiziğe göre, bir fizikçinin aynı yöntem ve araçları kullansa bile diğer fizikçilerin deney ve gözlemlerinin aynısını elde etme zorunluluğu yoktur. Çünkü deney gözlemcinin şuuruna tabidir. Bu nedenle 'gözlemci' değil 'katılımcı' vardır denmektedir. Atom altı fenomenler parçacık ve dalga özelliğinden dolayı önceden kesinlikle tahmin edilememekte birde katılımcı faktörü eklenince ancak belli olasılıklardan söz edilebilmektedir. Yani Alice Harikalar Diyarını ya da Bin bir Gece Masallarını andıran bu sihirli dünyada önceden bilirlik olamaz. Katılımcı etkin bir güçtür ve insanın katılımcılığını ne yönde kullanacağı bir anlamda hem bireysel hem gezegensel geleceğimizi oluşturur.

Halil64
15-03-2012, 11:21
acdc kardeşim oldumu şimdi. Hatıralarımı canlandırıp ne kadar yaşlandığımı fark ettirdin. Dün havuzda yüzerken gençlere hava atıyordum 1500 yüzdüm diye.
....................


Doktorum sıkıntıya mahal yok, malumunuz "Erkekler olduğu yaşta değil, hissettiği yaştadır." :)

yağmur
16-03-2012, 13:27
http://d1203.hizliresim.com/v/j/3kttg.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Küçük Prens'ten........ Antoine De Saint Exupéry

........Eğer size asteroid B 612 ile ilgili ayrıntıları anlatıp numarasını da bildirmişsem, bunu büyük insanların yüzünden yaptım. Bu insanlar rakamlardan hoşlanırlar. Onlara yeni bir dosttan söz ederseniz, asıl önemli olan şeyleri sormazlar size; hiçbir zaman "Sesinin tonu nasıl? En çok sevdiği oyunlar hangileri? Kelebek koleksiyonu yapar mı?" diye sordukları olmaz, "Kaç yaşında? Kaç erkek kardeşi var? Kilosu ne kadar? babası ne kadar kazanıyor?" diye sorar ve yalnızca o zaman onu tanıdıklarına inanırlar. Büyüklere deseniz ki: "Pembe tuğladan güzel bir ev gördüm, pencerelerinde sardunyalar, damında güvercinler vardı..." Bu evi gözlerinin önüne getiremezler. Onlara şöyle demek gerekir: "Yüz bin franklık bir ev gördüm." O zaman haykırırlar: "Ne kadar güzel ev!"

Yine onlara deseniz ki: "Küçük prensin yaşamış olduğunun kanıtı şudur: Çünkü o çok hoştu, güleçti ve bir koyun istiyordu. İnsan bir koyun istiyorsa, bu, yaşadığını kanıtlar", o zaman omuz silkip sizi çocuk gibi göreceklerdir. Ama, "Geldiği gezegenin adı asteroid B 612" derseniz, inanırlar ve artık sorularıyla başınızı ağrıtmazlar. Böyledir onlar işte. Onlara kızmamak gerekir. Çocuklar büyüklere karşı çok hoşgörülü davranmalı...............

yağmur
16-03-2012, 13:38
acdc kardeşim oldumu şimdi. Hatıralarımı canlandırıp ne kadar yaşlandığımı fark ettirdin. Dün havuzda yüzerken gençlere hava atıyordum 1500 yüzdüm diye.
Ne tadı kaldı damağımda macunların ne de şeytan uçurtmalarının özgürlük salınışlarının tatlı huzuru.
Dünyaya bakış farklıydı. Para tanrılaşmamıştı. Delikanlılık müessesesi teke tek indirgenmeleri ile devam etmekteydi. Tek kişi yüz etkinleşmemişti. Bükemediğin bilek öpülürdü. Mahallenin kızı kız kardeşimizdi, yan bakılmazdı.
Aslında eskinin değeri olsaydı bit pazarına nur yağardı. Durup eskileri yazmanın faydası yok. Yazmış bulundum topikle ilgisi olmasa da...
Sayın yağmur ve takipçiler kusura bakmayın. Beni bir bu havalar bir de bu acdc kardeşim galyana getirdi...

Sayın asgaridr, siz gene havanızı atın lütfen her şey zihinde başlar...
Son günlerde okuduğum kitap, zamanınız olursa ilginizi çekerse bir ara göz atarsınız belki
Sesim Seninle Her Yerde; Mılton H.erıckson'un Telkin Hikâyeleri

yağmur
18-03-2012, 21:46
‎"Beyinlerimiz temelde başka boyutlardan, uzay ve zamanın ötesindeki daha derin bir varoluş düzeninden yansıyan frekansları yorumlamak suretiyle nesnel gerçekliği matematiksel olarak oluşturmaktadır. Beyin, holografik bir evrenin içerdiği bir hologramdır. Bizim ötemizde yalnızca engin bir dalgalar ve frekanslar okyanusu vardır ve gerçekliğin bize böyle somut görünmesinin nedeni yalnızca beyinlerimizin bu holografik karmaşayı alıp, onu dünyamızı oluşturan diğer tanıdık objelere dönüştürme yeteneğine sahip olmasıdır. Bizim gerçekliğimizin iki farklı görünümü var. Biz kendimizi uzayın içinde hareket eden fiziksel bedenler ya da kozmik hologramın içerdiği girişim desenleri olarak görebiliriz. Biz de o hologramın parçasıyız." (Alıntı)

ppqq
19-03-2012, 21:09
‎"Beyinlerimiz temelde başka boyutlardan, uzay ve zamanın ötesindeki daha derin bir varoluş düzeninden yansıyan frekansları yorumlamak suretiyle nesnel gerçekliği matematiksel olarak oluşturmaktadır. Beyin, holografik bir evrenin içerdiği bir hologramdır. Bizim ötemizde yalnızca engin bir dalgalar ve frekanslar okyanusu vardır ve gerçekliğin bize böyle somut görünmesinin nedeni yalnızca beyinlerimizin bu holografik karmaşayı alıp, onu dünyamızı oluşturan diğer tanıdık objelere dönüştürme yeteneğine sahip olmasıdır.

İşte bu noktada, gerçekliğin algılanması konusunda şüphelerin ve sorularım var.

Tanrının dünyayı ve üzerinde yaşayan tüm canlıları "kusursuz" yarattığını kabul eden bu bilinç, belkide hatalı yüklemedir.

Tüm canlılar kusursuz yarattı ise "domuz" ların aşağlık bir canlı olarak görülmesi yada "yılan" ın görüldüğü yerde öldürülmesi nasıl açıklanabilir ki. Sokakta gördüğümüz üşüyen köpeği, sarılıp evine götüren bizler diğer canlılar konusunda ikiyüzlüyüz. Kötüyüz. Avcılık adı altında, zevk için , tavşanı ceylanı öldürmüyormuyuz!

Peki ya aynı Tanrıya inanan insanların hergün birbirlerini öldürmeleri, bedenlerini bir silah olarak kullanmaları.
Yada farklı tanrılara inandıkları için savaşan insanlar. Bugün, şu anda dünyanın birçok yerinde birbirini öldüren insanlar, haber bile yapılmıyor!
Yıllarca beraber yaşayan toplumların birbirlerine düşman edilmeleri. Bu toplumsal hareketler tesadüfmüdür yoksa uzaktan kontrol edilen bir bilinç şekillendirmelerimidir?
Yıllardır afrikada insanlar açlık ve hastalıktan ölür. Geçtiğimiz günlerde hergün haber yapılan Somali ye ne oldu! Somalideki aç insanlar kurtulduda diğer afrika ülkelerinde her dakika açlık ve hastalıktan ölen insanlar bitti mi?
Bizler evrimini henüz tamamlayamamış ve kendisini zeki sanan canlılarız. Organ nakilleri yapacak kadar zeki, bedenini, ciğerlerini sigara içerek bitirecek kadar akıllıyız.
Deprem ve fayların dinamiklerini çözebilecek kadar zeki, fay hattına yerleşim kuracak kadar da akıllı!

Bir insanı öldürmek için tasarlanmış sihah gücünü, teknoloji ve gelişmişlik kabul edecek kadar zekiyiz!

Bu algı seviyesinde; bizleri yöneten bilinç kaynaklarını henüz anlayabilmiş değiliz. Evreni ve yaratılışı anlayabilmek, bizler için mucize olsa gerek.
Elma kurtları gibiyiz, dış dünyayı algılamayı başka bir boyut olarak adlandırıyoruz.

yağmur
21-03-2012, 09:21
Biraz uzun ama izlemeye değer bence...

Evreni Tanrı mı yarattı? Stephen Hawking


http://www.youtube.com/watch_popup?v=JvEb3b-w17g&vq=medium

ppqq
22-03-2012, 09:10
Biraz uzun ama izlemeye değer bence...

Evreni Tanrı mı yarattı? Stephen Hawking


http://www.youtube.com/watch_popup?v=JvEb3b-w17g&vq=medium


Tanrıyı zaman kavramının arkasında aramak benim yaşam felsefemin dışında bir konu!

Bu denklemler, matematik formüller veya fizik kuralları ile erişilebilecek bir sonuç değildir!
Bu gerçek, bilim insanlarının hep korktukları bir soru olarak kalacak!

Kainatın görkemli tasarımının değerini bilmek için yalnızca tek bir hayata sahibiz!:fl:

ppqq
23-03-2012, 02:09
Etrafımızdaki gördüğünüz tüm renkli nesnelerin aslında birer dalga olduğunu ve beynimizde şekillendirilip renklendirildiklerini hiç düşündünüz mü?

Gerçekte etrafımızda renksiz bir dünya var! Bildiğimiz dünya bizim duyu organlarımız ile sınırlı bir gerçeklik!

asgaridr
23-03-2012, 18:54
Etrafımızdaki gördüğünüz tüm renkli nesnelerin aslında birer dalga olduğunu ve beynimizde şekillendirilip renklendirildiklerini hiç düşündünüz mü?

Gerçekte etrafımızda renksiz bir dünya var! Bildiğimiz dünya bizim duyu organlarımız ile sınırlı bir gerçeklik!

Evet gerçekte bildiğimiz dünya her beynin ayrı ayrı algıladığı şekilde sınırlı bir imge (bence sınırlı bir gerçeklik değil, belki gerçek değil). Ayrıca gerçek olmayan dünya da kesinlikle bizim beynimizde duyu ve hayalle yoğurduğumuz sınırlı bir gerçeklik. (gerçeklik çünkü düşünüyorum)

yağmur
27-03-2012, 00:06
http://g1203.hizliresim.com/v/v/3v98y.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

HER GÜN DÜZENLİ OLARAK TİMUS VURUŞLARI YAPIN ...

Timüs bezi, tiroid bezinin altında, göğüs boşluğunda ve soluk borusunun
önünde bulunur.

> Bu bez insanın bağışıklık sisteminin merkezidir. Yani bütün bağışıklık
sistemi buradan yönetilir.

> Timüs bezi ne kadar çok titreşirse kişi o kadar sağlıklı ve bağışıklık
sistemi sağlam olur.

> Anadolu'da ağıt yakan kadınların göğüslerine vurduklarına hepiniz şahit
olmuşsunuzdur. Bu refleks kaynaklı basit bir el hareketi değildir. Bu beynin
otomatik gerçekleştirdiği bir davranıştır.

> Kişi göğsüne vururken Timüs bezini titreştirir.

> Bu sayede üzüntü kaynaklı bağışıklıkta meydana gelen direnç azalmasının
önüne geçmeye çalışır.

> Bu bez ne kadar sıklıkla titreştirilirse kişi o kadar genç ve sağlıklı yaşar
ayrıca geç yaşlanır.

> Sizde parmaklarınızla göğsünüzün ortasına yapacağınız küçük vuruşlarla timüs
bezini titreştirebilirsiniz.

> Yada daha basit bir yolu kullanırsınız. "KAHKAHA" atabilirsiniz.

> Çünkü kahkaha da göğüs kafesini oynattığı için bu bezi harekete geçirir.

> Hani yıllar geçerde aradan bir arkadaşımıza rastlarız neşeli halleriyle
tanıdığımız bu insanı görünce "hiç değişmemişsin, ne gamsızsın..." deriz ya, işte timüs bezinin gücü.

> Sonuç olarak kahkaha bağışıklık sistemini güçlendirir ve sizi genç tutar.

Mutluluk ve Timus bezi .. "Mutluluk bir seçimdir. Mutsuzluğumuz kadere, şansızlığa ve talihsizliğe inancımız ölçüsündedir."

yağmur
27-03-2012, 00:24
http://g1203.hizliresim.com/v/v/3v98y.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

HER GÜN DÜZENLİ OLARAK TİMUS VURUŞLARI YAPIN ...

Timüs bezi, tiroid bezinin altında, göğüs boşluğunda ve soluk borusunun
önünde bulunur.

> Bu bez insanın bağışıklık sisteminin merkezidir. Yani bütün bağışıklık
sistemi buradan yönetilir.

> Timüs bezi ne kadar çok titreşirse kişi o kadar sağlıklı ve bağışıklık
sistemi sağlam olur.

> Anadolu'da ağıt yakan kadınların göğüslerine vurduklarına hepiniz şahit
olmuşsunuzdur. Bu refleks kaynaklı basit bir el hareketi değildir. Bu beynin
otomatik gerçekleştirdiği bir davranıştır.

> Kişi göğsüne vururken Timüs bezini titreştirir.

> Bu sayede üzüntü kaynaklı bağışıklıkta meydana gelen direnç azalmasının
önüne geçmeye çalışır.

> Bu bez ne kadar sıklıkla titreştirilirse kişi o kadar genç ve sağlıklı yaşar
ayrıca geç yaşlanır.

> Sizde parmaklarınızla göğsünüzün ortasına yapacağınız küçük vuruşlarla timüs
bezini titreştirebilirsiniz.

> Yada daha basit bir yolu kullanırsınız. "KAHKAHA" atabilirsiniz.

> Çünkü kahkaha da göğüs kafesini oynattığı için bu bezi harekete geçirir.

> Hani yıllar geçerde aradan bir arkadaşımıza rastlarız neşeli halleriyle
tanıdığımız bu insanı görünce "hiç değişmemişsin, ne gamsızsın..." deriz ya, işte timüs bezinin gücü.

> Sonuç olarak kahkaha bağışıklık sistemini güçlendirir ve sizi genç tutar.

Mutluluk ve Timus bezi .. "Mutluluk bir seçimdir. Mutsuzluğumuz kadere, şansızlığa ve talihsizliğe inancımız ölçüsündedir."

Yazmayı unutmuşum gece uyumadan önce ve sabah uyanır uyanmaz 21 vuruş yapmak çok etkilidir...
Günün diğer saatlerinde de vurulabilir...

yağmur
27-03-2012, 08:21
http://www.youtube.com/watch?v=MFCXRmyZB7Q

julia.luthor
27-03-2012, 08:28
yağmur yine çalışıyorsun kolay gelsin...:)

timüs bezini hiç bilmiyordum:düsün:

dudu
27-03-2012, 08:35
http://g1203.hizliresim.com/v/v/3v98y.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

HER GÜN DÜZENLİ OLARAK TİMUS VURUŞLARI YAPIN ...

Timüs bezi, tiroid bezinin altında, göğüs boşluğunda ve soluk borusunun
önünde bulunur.

> Bu bez insanın bağışıklık sisteminin merkezidir. Yani bütün bağışıklık
sistemi buradan yönetilir.

> Timüs bezi ne kadar çok titreşirse kişi o kadar sağlıklı ve bağışıklık
sistemi sağlam olur.

> Anadolu'da ağıt yakan kadınların göğüslerine vurduklarına hepiniz şahit
olmuşsunuzdur. Bu refleks kaynaklı basit bir el hareketi değildir. Bu beynin
otomatik gerçekleştirdiği bir davranıştır.

> Kişi göğsüne vururken Timüs bezini titreştirir.

> Bu sayede üzüntü kaynaklı bağışıklıkta meydana gelen direnç azalmasının
önüne geçmeye çalışır.

> Bu bez ne kadar sıklıkla titreştirilirse kişi o kadar genç ve sağlıklı yaşar
ayrıca geç yaşlanır.

> Sizde parmaklarınızla göğsünüzün ortasına yapacağınız küçük vuruşlarla timüs
bezini titreştirebilirsiniz.

> Yada daha basit bir yolu kullanırsınız. "KAHKAHA" atabilirsiniz.

> Çünkü kahkaha da göğüs kafesini oynattığı için bu bezi harekete geçirir.

> Hani yıllar geçerde aradan bir arkadaşımıza rastlarız neşeli halleriyle
tanıdığımız bu insanı görünce "hiç değişmemişsin, ne gamsızsın..." deriz ya, işte timüs bezinin gücü.

> Sonuç olarak kahkaha bağışıklık sistemini güçlendirir ve sizi genç tutar.

Mutluluk ve Timus bezi .. "Mutluluk bir seçimdir. Mutsuzluğumuz kadere, şansızlığa ve talihsizliğe inancımız ölçüsündedir."

Timüs yaşla birlikte gerileyen bir organdır. Timüs bezi (kapsülü), çocukluk yıllarında fındık büyüklüğünde olup, ergenlik çağında ceviz büyüklüğüne(ergenlik oluşumunu hızlandırır) erişir, yaş ilerledikçe bezelye ve pirinç kadar küçülerek işlevi azalır. 20 yaşından sonra küçülmeye başlar. 60 yaşından sonra hemen hemen yok olur.

http://lokman-hekim.net/hastaliklar/timus_bezi.asp

Demek ki ne yapmak lazimmis: Yas ilerlemeden bezimizi stimule edip kuculmesinin onune gecmemiz lazimmis. :)

Syg,

TNT-2
27-03-2012, 08:41
Yazmayı unutmuşum gece uyumadan önce ve sabah uyanır uyanmaz 21 vuruş yapmak çok etkilidir...
Günün diğer saatlerinde de vurulabilir...


suan yapıyordum ki (hanım bana bakıyo delimi der gibi )

işçi74
27-03-2012, 08:51
suan yapıyordum ki (hanım bana bakıyo delimi der gibi )

Bence ölen kocadan baglanan maaşı öğrenmiş:he:

yağmur
29-03-2012, 09:38
Herşeyi bir sanat olarak yapabilirim
Yaşamı bir sanat haline getirebilirim
Bir yaşam sanatçısı olabilirim

Yataktan kalkışımı
Yüzümü yıkayışımı
Saçımı tarayışımı
Arabayı kullanışımı işimi yapış şeklimi
Herşeyi ama herşeyi itina ile
Özen göstererek
Yaptığım herşeyi tam yaparak
Tam nasıl yapılır öğrenerek
Kendimi yaptığıma tam anlamıyla vererek
Şefkatle yaparak Ve incelikle Ve dürüstçe

Ok atmayı sanat haline getirenler var
Muhasebeyi sanat haline getirenler var
Duvar boyamayı sanat haline getirenler var
Hiç alçı sıva yapan bir usta gördünüz mü hiç?
Mala, öyle bir kayar ki duvarın üstünde,
Sıvayı kolaylıkla eşit seviyede tüm duvara yayıverir
O kadar kolay gözükür ki yaptığı
Sanki ben de denesem, hemen yapıverecekmişim kadar kolay
Zira artık bir sanat haline getirmiştir yaptığı işi
Usta olmuştur

Ben de yaşam ustası olabilmek, yaşam sanatçısı olabilmek için yaşıyorum
Bunun için de, tangoyu araç olarak seçmişim
Rehberlik etsin diye bana
Herkes ne istiyorsa onu seçer muhakkak
Ben bunu seçmişim

Tangoya başladıktan çok sonra anladım bunu
Farkında değildim en başta
Tango yaptığım gibi yaşamaktır benim amacım
Tango sanatçısı olmaktır benim amacım
Ve sonra bunu yaşamımın tümüne yaymak
Bir yaşam sanatçısı haline gelmek
Tango sanatçısı oldum mu daha?
Tangoda usta oldum mu?
Cık
Yaşam sanatçısı oldum mu daha?
Yaşamda usta oldum mu?
Cık

Ancak yolum budur benim
Biz de herşeyi bir sanat haline getirebilirsiniz
Özü sanat olmayanı bile
Ve bir yaşam sanatçısı olabilirsiniz...
Ancak özü sanat olan bir dansı spor olarak dayatmak
Üstelik bunu da ilk yapan olmakla gururlanmak
İşte bunu ben var hiç anlamamak !

Alıntı.

Halil64
29-03-2012, 13:13
Yazmayı unutmuşum gece uyumadan önce ve sabah uyanır uyanmaz 21 vuruş yapmak çok etkilidir...
Günün diğer saatlerinde de vurulabilir...

Çok yaşa Yağmur kardeşim, bir şey daha öğrendim. :)

yağmur
29-03-2012, 21:15
Suçlama, eleştiri , hata bulma ve şikayet etme hepsi de olumsuzluğun değişik şekilleridir. Hepsi çekişmeyi beraberinde getirir. En ufak şikayetinizde ve eleştirinizde olumsuzluk verirsiniz. Hava, hükümet, eşiniz, çocuklarınız,anne babanız, ekonomi yemek, vücudunuz,işiniz, müşterileriniz, fiyatlar, gürültü ya da aldığımız bir hizmet konusunda şikayet etmek önemsiz görünebilir ama hepsi beraberinde bir sürü olumsuzluk getirir.
İğrenç, berbat, rezalet gibi sözcükleri lügatınızdan çıkarın çünkü bu kelimeler güçlü duygularla gelir. Onları söylediğinizde mutlaka size geri dönerler. Bu da bu etiketleri hayatınıza siz yapıştırıyorsunuz demektir.! Şahane, süper, muhteşem, harika gibi sözcükleri daha çok kullanmak sizce de iyi bir fikir değil mi?
Sevdiğiniz ve istediğiniz her şeyi elde edebilirsiniz ama sevgiyle uyumlu olmalısınız ve bunun anlamıda sevgi vermemek için hiç bir bahanenizin olmadığı. Bahaneler ve haklı çıkma gayreti, istediğiniz şeylere ulaşmanızı engeller ve sizi muhteşem bir hayattan mahrum bırakır.

Rhonda Byrne

yağmur
30-03-2012, 08:25
OLAĞAN DIŞI BİLİNÇ İLE RUHLAR ALEMİNİN SIRLARINA YOLCULUK

Aslında evrenin bilemediğimiz ve çok merak ettiğimiz birçok sırları, bilincimizin ulaşamadığımız köşelerinde gizlenmiş durumdadır. Olağan bilinç durumumuzda, bilincimizin farkına varamadığımız bu köşelerine, olağan dışı bilinç hallerinde ulaşabilmemiz hiç de imkansız değildir. O köşelerde gizlenmiş sonsuz bilgileri açığa çıkartmak, evrenin sonsuz sırlar denizine dalıp, bazı gizemli bilgileri olağan dışı bilincimiz yardımı ile, bilinçli dünyamıza taşımak, o bilgilerden yaşamımızda faydalanmak, yaşamımızı çok daha kolay, başarılı, mutlu ve aydınlık bir şekilde geçirmemizi sağlayacaktır. Olağan dışı bilinç halleri ile, bilincimizin daha derin bölgelerini ulaşmak, ve o zamana kadar bizim için sır olan olayları çözmeye çalışmak, bu nedenle oldukça önemlidir.

Bu veya daha önceki hayatlarımız ile ilgili, bilincimizin çok derinlerinde gömülü olan hatıralarımız, ruh dünyasının tüm sırları bizde gizlidir ve bu gizemli alemin kapısını açacak anahtar da elimizdedir, yeterki o anahtarı kilide yerleştirip, çevirmeyi ve kapıyı açmayı bilelim.Bu yazı dizisi, ruhlar alemine bir yolculuk niteliğinde olup, geçmiş hayatlarımız, ölüm öncesi ve sonrası, ruhun sonsuz yolculuğu gibi, bazı gizemli bilgileri içeren, olağan dışı bilinç hallerinindeki kişilerin verdiği bilgilerle oluşturulmuştur.

Sihirli anahtarı, sırlarla dolu gizemli evrenin derinliklerindeki kapı kilidine yerleştirip, kapıyı aralayan, bilinç dışı,değişik şuur hallerindeki kişilerin verdiği bu bilgiler, oldukça etkileyici vedüşündürücüdür. Değişik şuur halleri, parapsikolojide insanın uyanıkken bulunduğu olağan şuur halinden daha farklı şuur halleri olup, ilk defa ABD'li psikoloji profesörü ve parapsikolog olan Charles Tart tarafından kullanılmıştır. Elektroansefalograf aygıtının bulunması da, beyin dalgalarının ölçülebilmesine ve insanın uyanık şuur halinden farklı olan, daha değişik şuur hallerinin sınıflandırılabilmesine olanak sağlamıştır. Beynin elektrik etkinliğini ölçen aygıt,elektroansefolografla elde edilen kayıtlar da, elektroansefalogram (EEG) diyeadlandırılır.

İnsanın sinir sistemi, yaklaşık 10 milyar sinir hücresi içerir. Her beyinhücresi 5 000-50 000 sinir hücresiyle bağlantılıdır. Sinir akıları sinir lifleri boyunca taşınır ve beyinde elektrik dalgalarına yol açar. Bu elektrik dalgaları başın derisinden ölçülebilir. Baş derisinin, alın bölgelerine yerleştirilen elektrotların bağlı oldukları elektrografta, beyin dalgaları ya da sinir akılarının beyinde elektrik potansiyelerine dönüşmeleri, bir kâğıt üstüne kaydedilir. Elektroansefalografi ya da halk arasındaki deyimiyle “beyinelektrosu çekme” diye adlandırılan bu teknik Alman nöropsikiyatrist Hans Berger(1873-1941) tarafından 1924’de geliştirilmiştir.

İnsan EEG’sinin mucidi HansBerger ile başlayan laboratuar testleri sonucunda beynin alfa, beta, teta ve delta dalgaları diye adlandırılan elektriksel etkinliklerde bulunduğu saptanmıştır.Beta dalga boyunda beyin faaliyetinin frekansı 14 Hz.’nin üstünde olup, 12-30Hz. arasındadır. Beta dalgaları insanın olağan uyanık şuur hali sırasında yayılmaktadır. Normal konuşan veya hareket eden insanin beyin dalgaları, betadalgaları frekansındadır. Aktif öğrenme, uyanık olma, her şeyiyle hayatı yaşama, dinamizm, konsantrasyon, problem çözme hallerimizde içinde bulunduğumuz dalga boyu olduğu için yaşamı temsil eder. Bilinçli halimizdir, bu durumda iken telkini pek hoş karşılamayız. Korkularımız, sevinçlerimiz, normal yaşantımız bu sırada olur. 20 Hz. civarı en fazla uyanık halimizdeyizdir. Çok yükseldiğinde kişi stres, gerginlik, öfke gibi negatif uç duygulara sahip olabilir. 60 Hz.civarı akut histeri krizi görülür.

Yaptığımız herşey, söylediğimiz her söz beyin dalgalarının frekansı ile düzenlenir.Çalışmalarımıza, bize yardımcı olacak kişilerin, beyin dalgalarını yavaşlatmakile başlıyoruz. Bunuda kişiyi derin meditatif veya hipnoz durumuna sokarak başarabiliyoruz. Kişi hipnoz durumuna girerken, beyin dalgaları telkinle, normal durumda olduğu zamanki, beta beyin dalgaları durumundan, once meditatif durumdaki kişilerde görülen alfa, daha sonrada teta beyin dalgaları durumuna geçmeye başlıyor.8 – 12 Hz arasında değişen alfa dalgaları; rahatlığın, farkındalığın, sakin vehuzurlu kavrayışın, uykunun ilk evrelerinin dalgaları olarak tanımlanıyor. Sakin ve huzurlu olunan ama asla uyuşukluk yaşanmayan, dünyayı ve gerçekleri algılamada en uygun titreşimlerin olduğu bu dalga boyu, dünyamızın da ölçülen frekansıyla aynıdır. Dünyanın manyetik frekansına “Shumann” frekansı denir ve 8Hz. civarındadır. Ancak son yıllarda bilim adamları Shumann frekansının epeyce yükseldiğini söylüyorlar.

Gözler kapanıp derin nefes alındığında ve dış dünyadan alınan mental etkiler azaldığında Alfa boyutuna geçiyoruz. Alfa dalgalarındayken yaptığımız işlerde başarımız artıyor. Derin uyku ya da endişe ve korku halinde bu dalga hiç görülmüyor. Meditasyon, Yoga, Reiki gibi çalışmalar esnasında beynimiz Alfa boyutundadır. Zihin açık ve uykunun derinliğine dalmadan önceki geçiş koridorunda hissettiğimiz o duyguların yaşattığı huzur, ilginç bir şekilde dünyanın titreşimiyle aynı dalga boyundadır. Uyku esnasında beyin beta aralığından alfa aralığına, arada sırada da teta ve deltaya geçiş yapar. Beyin bu dalga boyunda bilinç dışı bir köle gibidir, size uyar, sorgulamaz, düşünmez,yanlızca kendine söyleneni yapar. Bu dalga boyu bilinçaltına hitap eder. Hayalkurma, meditasyon bu sırada yaşanır.Frekansları 4 - 7 Hz. arasında değişen teta dalga boyu, stresin hiç olmadığı,derin iç dünyamızda olduğumuz dalga boyu olarak tanımlanıyor. Öğrenmenin en yüksek boyutuna geçmeden önce bu dalgada yaşıyoruz ve derin uykudan uyanırken açılan algılarımızın yaşattığı bir durumu temsil ediyor. Bu dalga boyutu için,alacakaranlık boyutu ismi de kullanılıyor, aydınlanmadan önceki karanlık. Usta meditasyoncuların derin meditasyon halindeyken bu dalga boyunda olduğu tespitedilmiş. Derin düşünüş ve sezgisel kuvvetin en canlandığı bu frekansta, sanatsal yeteneklerin de zirveye çıktığı düşünülüyor.

Yapılan bazı araştırmalara göre şifacıların, teta bandında uzun süreli ve kontrollü olarak kalmayı başarmaları nedeniyle, şifa yeteneklerinin geliştiği ortaya çıkmıştır. Bu dalga boyuna sahip beyin, mükemmel ve derin bir sakinliğe, durgunluğa ulaşır, kişi çok rahatlar ve gevşer, yaşam enerjisini bu sırada harcamayıp, depo etmeye başlar. Bu boyutta bilincin kapıları açılır, bazı psişik deneyler ve hipnoz bu sırada yaşanır.Hipnoz sırasında kalp atışları, kan dolaşımı ve nefes alış verişleri yavaşlar,organların çalışması ağırlaşır, kaslar yumuşar.1 – 3 Hz. frekansında bulunan dalga boyu delta olup, derin uyku ve dış dünyadan kopuş boyutudur. Bilinçsiz bir huzur halini yansıtır. Beynin en az çalıştığı döneme aittir ve bu dönemde büyüme hormonu salgısı artar. Çocuklarda fiziksel büyümeyi, yetişkinlerde ise güzelleşmeyi, sağlıklı ve dinç kalmayı sağlar.Tamamen bilinç dışı olup hakkında bilgi yok denecek kadar azdır.

Düşüncelerimizin bütün bu çeşitliliğine göre beynimizden ve hücrelerimizden değişik frekanslarda yayılan titreşimlerle tüm vücudumuzun etrafında bir enerji alanı oluşuyor. Gözle görünmese de, bu enerji alanı anlık değişimlerle, ruh ve vücut sağlımızı yansıtıyor. Beyin dalgalarını istenilen frekansa çekebilmek ve uygun dalga boyunun titreşimsel ışınımını yakalayarak DNA üzerinde pozitif değişiklik yaratabilmek şifacıların amacı. Pozitif duygular ve sevgi içinde olmayı başarabilen insan kendi DNA’sını değiştirebiliyor, bunu yapabilmesinin sebebi ise tüm her şeyi kapsayan bir enerji ağının mevcut olduğudur. Bizler kendi titreşimlerimizi etkileyebildiğimiz gibi, bu yaratılış ağını da etkileyebiliyoruz.

Alıntı

ppqq
01-04-2012, 09:25
Genç bir çift, yeni bir mahalledeki yeni evlerine taşınmışlar. Sabah kahvaltı yaparlarken, komşu da çamaşırları asıyormuş.Kadın kocasına " Bak, çamaşırları yeterince temiz değil, çamaşır yıkamayı bilmiyor, belki de doğru sabunu kullanmıyor." demiş. Kocası ona bakmış, hiç bir şey söylememiş, kahvaltısına devam etmiş. 

Kadın, komşusunun çamaşır astığını gördüğü her sabah aynı yorumu yapmaya devam etmiş. Bir ay kadar sonra, bir sabah, komşusunun çamaşırlarının tertemiz olduğunu gören kadın çok şaşırmış, "Bak" demiş kocasına " Çamaşır yıkamayı öğrendi sonunda, merak ediyorum, kim öğretti acaba ?"
"Ben bu sabah biraz erken kalkıp penceremizi sildim" diye cevap vermiş kocası. Hayatta da böyle değil midir ? Başkalarını izlerken gördüklerimiz, "baktığımız pencerenin ne kadar temiz olduğuna bağlıdır". Birini eleştirmeden ve hemen yargılamaya davranmadan önce zihin durumumuza bakmak ve "iyi" olanı görmeye hazır olup olmadığımızı fark etmek güzel bir fikir olabilir..




Değerlerinize dikkat edin
_ Karakterinize dönüşür…

Karakterinize dikkat edin 
_ Kaderinize dönüşür…

yağmur
01-04-2012, 15:55
Bilinçaltının Yüklerini Bırakma (Bağ Kesme Çalışması)

Geçmişinden, çevrendeki insanlardan, annenden, babandan, sevdiklerinden, çatışma yaşadığın kişılerden yaşadığın alandaki herkesten ve her olay ve durumdan aldığın bilinçaltı kalıpların varlığında ve dış dünyanda çatışmaya sebep oluyor. Varlığının sonsuzluğu bu sınırlı kalıplarınla çatışıyor doğal olarak. Bu çatışma dış dünyanda da çatışma ile problemlerle karşılaşmana neden oluyor. Bu uygulamada bu yüklerin her birini tek tek bırakacak özgürleşeceğiz.

Rahat olacağın bir yerde rahat bir pozisyonda otur. Gözlerini yavaşça kapat. Ağır ağır ve derin nefesler al. Üç derin nefes alışverişinden sonra hayatında en fazla çatışma yaşadığın kişiyi gözünün önüne getir. Bu kişi bir arkadaşın olabilir, tanıdığın olabilir, bir akraban olabilir. Şu an hayatında olabilir, ya da geçmişte hayatında olmuş bir kişi olabilir. Hatta şu anda hayatta olmayan biri de olabilir. En fazla çatışma yaşadığın kişiden başla. Her seferinde bir kişi ile çalışacaksın.

Gözlerin kapalı, derin ve ağır nefesler alıyorsun. İlk önce çalışma yapacağın kişinin karşında olduğunu gör. Şu anda o kişi karşında. İmgesel olarak göremesen de yalnızca karşında olduğunu hisset. Şu anda o karşında duruyor. Ne hissediyorsun. Daha önce yaşadıgınız o çatışmadan dolayı ona kızgın olabilirsin, ya da sen bir şey yaptın, bunun suçluluğunu taşıyor da olabilirsin. O kişiden korkuyor olabilirsin hatta nefret ediyor olabilirsin. Ama bil ki bunu sen hissediyorsun. O sadece içindeki kızgınlığın, korkunun açığa çıkması, dışarıdaki yansıması. O sensin. Kendi içindeki, bilincindeki çatışan yönlerini görüyorsun. O sana onu gösterdi. Seni sana gösteren bir aynan, yüzün o. Senin iç dünyanın ayna görüntüsü. İçindeki bu çatışmayı durdurmazsan, hayatında farklı farklı görünüşlerle ayni sorunu yaşayacaksın. İsimler değişecek belki, sahneler degişecek. Ama aynı şeyleri tekrar tekrar yaşayacaksın eğer içinde o çatışan yönünü bırakmazsan.

Şimdi, ona hissettiğin şeyler ne olursa olsun onun gözlerinin içine bak. Ama yalnızca sevgiyle. Çünkü o sensin, senin yüzün. Sevgiyle gözlerinin içine baktıktan sonra ona söyleyeceğin iki cümle çok önemli. Bu seni onun varlığıyla ve evrenle birleştiren iki cümle. Evrenden, her şeyden kendini ayırdığın, büyük resmi göremediğin için yaşadın bunları. İki cümle.

TEŞEKKÜR EDİYORUM.

SENİ SEVİYORUM.

Bu iki cümle, seninle onu, çatışma ile çözümü biraraya getirecek. Teşekkür ediyorsun, çünkü o sana senin bir yüzünü gösterdi. Senin olmak istemediğin bir yüz olabilir bu. Ama en mükemmel yüzünü ortaya çıkarman için, önce sen olmayan yüzlerini kendine gösteriyorsun. Kendin olmayan yüzlerini görerek, en mükemmel oluş halini ortaya çıkaracaksın. Kendini hatırlıyor, her an yükseliyor, varlığın muhteşemliğini açığa çıkarıyorsun. Bunun için hayatında mutlaka çatışma yaratman gerekmiyor.Bir şeyleri öğrenmek için hayatında mutlaka zorluk yaşaman, düşmen, kafanı duvara çarpman gerekmiyor. Kafanı duvara çarpmadan da öğrenebilirsin. Acı çekmek burada öğrenmek ya da hatırlamak için kullandığın bir yöntemdi. Ama bu şekilde öğrenmek yerine her şeyi kolaylıkla, acı yaratmadan, sevgiyle, mutlulukla, bollukla hatırlayabilirsin. Acıyı kullanarak öğrenmek senin seçimin. Seçimin ne ise de onu yaşarsın.

Evrene bakarsan her şeyin kolaylıkla olduğunu görürsün. Evrende milyonlarca galaksi trilyonlarca trilyon yıldız var. Devasa boyutları ile doğal halleri ile dönüyorlar. Bir güç sarfetmelerine gerek yok. Bir tohum toprağa düştüğünde doğal hali ile çıkıyor. Bunu içinn ek bir güce, cabaya ihtiyacı yok her şey doğal haliyle ve kolaylıkla oluyor. Işığın müziğiyle birleştiğinde hayatında her şeyin kolaylıkla olduğunu goreceksin.

Gözlerin kapalı, o kişi karşında. Gözlerinin içine sevgiyle baktın. O muhteşem iki sözcüğü söyledin. Seni seviyorum, teşekkür ederim. Sonra ona SARIL. Bunu fizikselleştirebilir kendine sarılıyormuş gibi bir sarılma hareketi yapabilirsin. Bu sıcaklığı hissetmeni sağlayacaktır. Kendine sarılıyormuş gibi sarıl ona. Hisset sıcaklığını. Varlığını içine al. O senin varlığının içinde kabul etmediğin bir yüzün. O yüzünle bir arada olmak durumunda değilsin. Ama o yüzünü de kabul et. O da senin bir yüzün. Bir şeyi bırakman için önce kabul etmen gerekir. Kabul etmediğin, reddettiğin her ne varsa onları çoğaltırsın. Kabul, ruhunun, bedeninin şifasıdır.

Sarıldıktan sonra şunları söyle ona:

“Çok güzel anlar yaşadık, bir yüzümü gördüm ve çok güzel deneyimler kazandım. Ama artık varlığımda bu yükü taşımayı tercih etmiyorum.”

Valığımızda karşılaştığımız insanların yüklerini taşyoruz. Bu sevdiğimiz insanlar için de geçerli. Sevdiğimiz biri bizimle biraraya geldiğinde yaşadığı bir sorunu anlattığında fark etmeden onun yükünü alıyoruz. Aynı zamanda onun hayata bakışını, kalıparını da bilinçaltımıza ekliyoruz. Çatıştığımız insanlar keza onların yüklerini de hala üzerimizde aşıyoruz. Geçmiş denilen zaman diliminde bir olay yaşanmış. Hala hayatımızda bu olayın yükünü taşıyoruz. Bu cümleyi söyleyin ona. Bu cümle ondan ayrılmanız anlamına gelmiyor. Varlığınızın bir parçasından ayrılamazsınız. Her biri bir çünkü. Yalnızca aldığınız, üzerinize yapıştırdıgınız yükünüzü bırakıyorsunuz. Çünkü artık yürümek, mutlulukla koşmak, ışığın muhteşem müziğini yazmak istiyoruz. Her şey birbiri ile bağlı ve bir olduğundan siz bu çalışmayı yaptıgınızda, karşınızda gördüğünüz kişi de yüklerini bırakabilir eğer arzu ederse tabi.

Ona sarıl ve bunu söyle “ama artık varlığımda bu yükü taşımayı tercih etmiyorum.”. Sonra bir adım kadar geriye çık. Göbekleriniz arasında bir kordon ya da ip olduğunu düşün. Bu kordon, varlığına aldığın bu yükü taşıyan kordon. Kordonu gör, bu kordonla bilinçaltı kalıplarını, varlığını aşağı çekecek kabukları aldın. Şimdi eline altın renkli bir makas al. Bu altın renkli makasla o kordonu kes. Kordonun kesildiğini ve ayrıldıgını mutlaka gör. Ya da hisset. Ayrılmaz, kesilmezse tekrar dene. Daha çok sevgini ver. Bazen ip büyüyebilir, dallanıp budaklanabilir. Bu sefer makası büyüt o ip kesilsin ve ayrılsın. İp ayrıldıktan sonra tekrar gözlerinin içine bak, teşekkür ediyorum de ve uzaklaştığını gör. Yavaş yavaş gözlerini aç.

Bu çalışmayı yaparken çözülmeler yaşayabilirsin. Sarıldığında bazen birden bir duygu boşalması yaşayabilir, ağlayabilirsin. Bırak hislerin olduğu gibi aksın sen süreci yönetmeye çalışma bırak kontrolü. Varlığının çatışmaları çözülsün.

Çalışmanın aşamalarını kısaca tekrarlıyorum.

Gözlerini kapa, birkaç derin nefes al,

Çalışma yapacağın kişiyi karşına al,

Gözlerinin içine sevgiyle bakarak, teşekkür ediyorum ve seni seviyorum de,

Sonra ona sevgiyle sarıl ve şöyle söyle “Çok güzel anlar yaşadık, bir yüzümü gördüm ve çok güzel deneyimler kazandım. Ama artık varlığımda bu yükü taşımayı tercih etmiyorum.” Bir adım geriye çık.

Aranızda bir kordon olduğunu gör ya da düşün. Yükü taşıyan bu kordonu altın bir makası eline alarak kes. İpin ayrıldıgını mutlaka gör. Ayrılmazsa makası büyüt. Eğer zorlama ya da direnç hissediyorsan o an o kişiyi bırakıp başka birine geçebilir, başka bir zaman yine aynı kişi için yapabilirsin.

Gözlerinin içine tekrar sevgiyle bakarak, teşekkur ediyorum de, senden uzaklaştığını gör ve gözlerini yavaş yavaş aç.



Bu çalışmayı her seferinde bir kişi için yap. Bir kişi için 2-3 dak. yeterlidir bunun için. Öncelikle en çok çatışma yaşadığın kişilere, daha sonra çevrendeki insanlara, geçmişte yaşamış ya da şu an yaşamayan hayatındaki kişilere, en son sevdiklerine de bu çalışmayı yap. Bir kişi için eğer kordon ayrıldı ise bir kez yapman yeterli. Tekrar tekrar yapman inancının zayıflığını, şüphe duymuş olduğunu gösterir. Bir kez yap ve olduğunu bil. Sevdiklerinle daha güçlü bağlar kurduğunu, daha mutlu ilişkiler deneyimlediğini göreceksin. Çalışma iki taraflı çalıştığından, çatışma yaşadığün bir kişi ile birden daha güzel bir diyalog içine girdiğini görebilirsin. O kişi seni hiç beklemediğin halde hemen ve kısa bir süre sonra arayabilir. Birden çatışmanın çözümlendiğini görebilirsin.

Daha açık, sevgi dolu dostluklar, ilişkiler kuracaksın. Çünkü ilişkilerin yüklerden özgürleşecek. Hayatına artık hizmet etmeyen kişilerin de hayatından birden kendiliğinden çıktığını göreceksin. Çünkü o senin bir yanındı, ve sana yalnızca bir şey anlatmak için yine senin tarafından kendi yüzlerinden birini görmen için geldi. Artık hayatındaki görevi bittiğinden, birden uzaklaştıgını görebilirsin. Hayatına yeni birileri girebilir. Hayatına yeni girenler de senin şu andaki sevgi dolu titreşimine uygun kişiler olacak. Hatırla, içerisi nasılsa dışarısı da öyledir. İç çatışma durduğuda dışarıdaki çatışma da duracak.

Çalışmayı kendinde çatıştığı yanların için de yapabilirsin. Mesela bir konuda endişeleniyorsun, ya da içinde bir yanın seni aşağı çekiyor, korkuya sevkediyor. Bu sefer, kendini karşına al ve bu çalışmayı yap. Karşındaki kendin olsun. Bak gözlerinin içine. Karşındakini tanımla, o sensin, benim …..dan endişe duyan yanım. Teşekkür ediyorum, seni seviyorum. Sarıl, “Çok güzel anlar yaşadık, bir yüzümü gördüm ve çok güzel deneyimler kazandım. Ama artık varlığımda bu yükü taşımayı tercih etmiyorum” dedikten sonra kendi nin o yüzü ile arandaki bağı kes. Bunu aynı şekilde, bağımlı olduğun şeylere yapabilirsin. Herhangi bir hastalığını karşına alıp onunla bağini kesebilirsin. Bu yöntemle birden hastaığın çözülmeye iyileşmeye başladığını görebilir, mucizeler yaşayabilirsin. Hatta calışmayan bir cihazla arandaki baği kestiğinde onun çalışmaya başladığını bile görebilirsin.

Bizim cansız dediğimiz cihazlarımız da enerji ile calıştıklarından bazen bizdeki enerji dalgalanmaları manyetik alan yaratıp onların bozulmasına sebep olabilir. Bazen tuttuğunuz bir şeyin bozulduğunu, ya da elinizde kırıldığını görebilirsin. Uygula bunu, aklına gelen her şeyle yapabilirsin, bitkilerin, hayvanlarınla, bununla oyna ve yaratıcılığınla bu yöntemi kullan. Çok etkili ve hızlı çalışan bu yöntem, ayağındaki taşları, prangaları atmanı, kanatlanmanı sağlayacaktır.
Alıntı

julia.luthor
05-04-2012, 09:48
mesaj kutun dolmuş yağmur...

bende buraya sadeleştirerek post ediyorum:

hımmm bilim insanı olacak gibi duruyorsun:ley:

hayırlısı bakalım...:)

başarılar...:bravo:

yağmur
06-04-2012, 10:12
Hayatımızda her zaman varolan bir şeyi kaybettiğimizde onun değerini anlarız.
Eğer dikkatimizi sürekli bizde olmayan şeylere verirsek hayatımızdaki eksiklikler giderek artacaktır.
Bu Evrenin değişmez yasasıdır.
Bizde eksik olan şeylere odaklanmak çözüm yerine sorunu düşünmek demektir.
Sorunlara ya da eksiklere odaklandıkça bunlar katlanarak size dönecektir.Yaşadığımız her deneyimin içinde o anda "durum ne kadar kötü görünürse görünsün" mutlaka bir armağan vardır.
Yaşadığımız bize acı veren bir durum ya da deneyim, içindeki ders alınmadan tamamlanamaz. İçindeki dersi anlamadığımızda, tekrar tekrar aynı ve benzeri durumlarla yüzleşmek zorunda kalırız.
Aşılması imkansız gibi görünen zor durumlarda bile hayata güvenelim ve sahip olduklarımızın değerini onlara sahipken bilelim ve minnet duyalım.
Şükran duygusu sahip olduğumuz şeylerin "onlara sahipken" değerini bilmektir.

yağmur
07-04-2012, 15:39
http://e1204.hizliresim.com/w/7/45u79.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) tarafından Güneş Sistemi’ni keşfetmek için 1977’de fırlatılan Voyager 1 uzay aracı, insanlık tarihinde bir ilki başarmak üzere.

Geride kalan 34 yılda 17 milyar 700 milyon kilometre mesafe kat eden Voyager 1, yakın zamanda Güneş Sistemi’nin dışına çıkan ilk insan yapımı araç olacak.

NASA yetkilileri, Voyager 1’in, şiddetli Güneş fırtınalarının yavaşladığı Güneş Sistemi’nin en uç noktasına ulaştığını belirtti.

NASA, birkaç ay içinde, Voyager 1’in Güneş Sistemi dışına çıkmasını ve Samanyolu Galaksisi’nin büyük kısmını oluşturan yıldızlararası sisteme açılacak. Voyager 2’nin de, ikizinden kısa bir süre sonra aynı yolcuğa çıkması bekleniyor.

İki uzay aracının bulunduğu bölge, Güneş Sistemi’nin en dış katmanı olan “heliosheath” olarak biliniyor. Burada, Güneş’ten yayılan elektrik yüklü parçacıklar yavaşlıyor ve saatte yaklaşık 25 kilometre hızla hareket ediyor. Gökbilimciler bunun sebebini, yıldızlararası gazların neden olduğu basıncın artması olarak açıklıyor.

Bu gelişme, Voyager 1’in yıldızlararası sistemden gelen manyetik alana yaklaştığının sinyallerini veriyor.

Voyager projesinde yer alan California Teknoloji Enstitüsü’nden Ed Stone, “Yıldızlararası uzayda ne olduğunu bulmak için fazla beklemek zorunda kalmayacağız” dedi.

Hürriyet - PLANET

yağmur
09-04-2012, 14:37
http://ekonomi.haberturk.com/luks-yasam/haber/732288-evsiz-milyarder

Evsiz milyarder

Diğerlerinin fark etmediği bir şeyi fark etmiş!

ABD’li işadamı Nicolas Berggruen, 2.4 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin isimleri listesinde yer alıyor. Onu diğer işadamlarından ayıran en büyük özelliği ise ‘homeless’ yani ‘evsiz’ bir milyarder olması.

ADASINI BİLE SATTI
Son olarak ortağıyla birlikte Burger King’in yüzde 29’luk hisselerini satın alacağını açıklayan 50 yaşındaki işadamının ne evi, ne yatı, ne katı, ne de markalı bir saati var. 12 yıl önce eşyalara bağımlı olmanın büyük bir dert olduğunu fark eden Berggruen, ABD’nin New York kentindeki evini ve adasını satmaya karar veriyor. O günden beri otellerde yaşamaya başlayan işadamı bazen bir 1 ay içinde 14 farklı şehirde kalıyor.

‘GÖSTERİŞE GEREK YOK’
Bir şeylere sahip olma fikrinden hoşlanmadığını, servetinin yarısını sosyal sorumluluk projelerine harcayacağını belirten Berggruen hayat felsefesini ise şu sözlerle anlatıyor: “Gösteriş yapmanın anlamı yok. Sahip olduğum her şey geçici. Sadece kısa bir süre için bu dünyadayız. Malımız mülkümüz değil, yaptıklarımız sonsuza dek kalıcı olacak. Değerli olan bu.” Ünlü sanatçıların milyon dolarlık yapıtlarını alıp müzelere bağışlayan Berggruen, California Eyaleti’nin borçlarını kapatmasına yardımcı oluyor.

Tüm insanlar, Nicolas Berggruen' nin farkındalık düzeyine ulaştığında bu Gezegen yaşanılır hale gelir...

yağmur
12-04-2012, 09:59
Yorgun ve stresli olduğunuzda enerjı seviyenızı yenıden canlandırmak ıcın faydalıdır. Her bır bolgeye 1 dakika kadar vurun...

Sag elınızle timus bezinizin üstune nazık ..ama saglam vuruslar yapınız.Timus noktası koprucuk kemıgının gögüs kemigi ile birlestigi yerdir.Diger elinizi göbeginizin üzerine hafif basılı olarak tutunuz.Bu ,meridyenleri ve enerji yollarını dengeler..zindelik verir..

Bogazın her iki yanındaki köprücük kemigi cıkıntılarının 3 cm altındaki noktalara her iki elinizi aynı anda kullanarak nazik ve saglamca vurunuz."buraya böbrek 27 noktaları deniyor "

Dalak noktaları:enerji seviyenızı yükseltır,kanınızın kimyasını dengeler ve bagısıklık sisteminizi güclendirir.Bu gögüs bölgenizin hemen altında;meme bası hattının tam altındaki bölgedir.Her iki elinizi aynı anda kullanarak Bir dakika kadar vurus yapınız.

Üst dudagın üstüne (dudak ile burun arasında kalan kısım )isaret parmagınızın yan kısmını dayayın... alt dudagın altındaki bölgeyede bas parmagınızın iç kısmını dayayın...ve aynı anda iki parmagınızla birlikte vurus yapın..1 dakika yeterli buda enerjinizi hemen canlandırır..

Kuyruk sokumunu ovalamak enerjinizi canlandırmak icin yapılabilir..

2 Bardak su ictikten sonra ellerinizi böbreklerinizin üzerine koyunuz..3,5 dakika yeterli..Bu,bedeni sulandırır ve elektrik devrelerini düzeltir...

Her iki elinizi kullanarak köprücük kemiklerinizi, bas parmak ile diger parmaklar arasına alarak ovalayınız.bu da enerjinizi hareketlendirmeye yarar...

AYGÜLL
12-04-2012, 10:44
Svg.Yagmur, Özelden, sayfandan saglikli, kaliteli, mutlu yasam için yazdigin konulari uyguluyorum. Yogun oldugum için yazamadim. Birde klavyede zorlaniyorum. Mersinden görüsmek üzere, Sevgiler sana....

yağmur
12-04-2012, 14:22
Alıntı
Beş yaşında idim.
Babaannem rahmetli,pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere
düştü.Babaannem eğildi,aramaya
başladı. Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya
çalışıyor. Çocukluk iste,'aman babaanne dedim. Bir
pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya,yorulmaya
değer mi?' Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı,
öfkeyle doğruldu. 'Sen oturduğun yerden ahkâm
kesiyorsun, ' dedi. 'Hiç pirinç üretilirken gördün
mü?
İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç
tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği,
çilesi var biliyor musun?'
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

*Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
Alain'in proposlarini okuyorum. Birden irkildim.
Babaannemi hatırladım. Alain, bir insan yerde bir
iğne görüp de eğilip almazsa,bütün uygarlığa karşı
ihanet etmiş olur diyordu. İlave ediyordu. Bir iğnenin
üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el
emeği vardır diyordu.

*On dokuz yıl evveldi.*
Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi.
Sabahleyin, traş olmak için lavaboya
gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
Lütfen diyordu, traştan sonra jiletinizi çöpe
atmayın.
Yanda bir kutu var,oraya bırakın. Bir tek jiletle
dahi olsa, İsveç çelik sanayisine yardımcı
olun.Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan
beri çelik eşya
denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya
üzerinde'
İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı. İste o
ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe
gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor,gelen
turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu. *

*İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda,
radyolar,
televizyonlar, bir haberi duyurur.
Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfen
hazırlığınızı yapın.**
Okumadığınız,ilgilenmediğ iniz, kullanmadığınız ne
kadar kitap,dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj,kutu
varsa, velev ki, bir ilaç prospektüsü dahi olsa,
kapının önüne koyun.
İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç
ziyanına engel olun.
*Japonlar son derece sade, basit,yalın mütevazı
yasayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile
dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş ,
hayatın manasını anlayamamış , zavallı kimselerdir.
Böyleleri ile, zavallı, evini mezat salonuna
çevirmiş diye eğlenirler. Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır. Vaktiyle Japon ekonomisi bir
darboğazdan geçiyor. İç borçlar,dış borçlar
gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi
toplar. Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve
tehlikeleri ile anlatır ve su andan itibaren der,
Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış
borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir
şey yemeyeceğim. Su üstümdeki elbiseden başka elbise
giymeyeceğim. Dediklerini yapar, en üstten en alta
bir israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün
borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün
kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını
söylemeye gerek yok. Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını
gördüm. Yarabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı,
ne kadar gösterişten uzak...

*Gerekmediği halde elektriği yakmakla, Suyu
kapamadan bos yere akıtmakta, Gece çamurlu
ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, Yemek
yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de
zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?

*Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle
örülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki,
İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

Bir mıh bir nalı kurtarır. Bir nal bir atı
bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu,
bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu..

Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin
olalım, ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak
zorundayız. Bunda parayı da, maddiyatı da aşan
büyük bir edep ve incelik vardır.

yağmur
15-04-2012, 12:15
NEYE DİRENÇ GÖSTERİRSENİZ ONU BESLERSİNİZ
Yaşam gerçekten çok basit. Ne ekersek, onu biçiyoruz. Kendi hakkımızda düşündüklerimiz, kendi gerçeklerimiz oluyor. Herkesin yaşamının en iyi ve en kötü yanlarından yüzde yüz kendisinin sorumlu olduğuna inanıyorum. Aklımızda oluşturduğumuz her düşünce geleceğimizi yaratıyor. Her birimiz düşünce ve duygularımızla, kendi yaşam deneyimlerimizin yaratıcısıyız. Düşüncelerimiz ve sözcüklerimizle deneyimlerimizi yaratmaktayız. İçinde bulunduğumuz olayları yaratıyor, sonra da bunlardan duyduğumuz sıkıntı, üzüntü ve düşkırıklığı için bir başkasını suçluyoruz; böyle yapmakla gücümüzü de başkasına kaptırmış oluyoruz. Hiçbir kişi, hiçbir şey, hiçbir koşul bizim üzerimizde bir güce sahip değil, çünki aklımızla düşünce oluşturan yalnızca “Biz” iz. Deneyimlerimizi, gerçekliğimizi ve bunda yer alan tüm kişileri yaratan biziz. Düşüncelerimizde barış, uyum, denge yarattığımızda bunları kendi yaşamımızda da bulacağız. Bu cümlelerden hangisi size doğru geliyor? İnsanlar hep beni kullanıyor, zarar veriyor İnsanlar hep bana yardımcı olmaya çalışıyor Bu iki düşünce ve inanç yaşamımızda çok farklı deneyimler yaratacaktır. Kendimiz ve hayat hakkındaki inançlarımız, bizim gerçekliğimizi oluşturur.

yağmur
19-04-2012, 14:25
Nerede tökezliyorsan, hazinen orada yatıyordur!

Dikkatinizi içinize yönelttiğinizde nerede tökezlediğinizi fark ediyor, bunu aşmanın yollarını öğreniyorsunuz. Gördükten sonra bile tekrar tekrar tökezliyorsanız, demek ki daha derinlerde körleştiğiniz bir durum var, yine çalışmak lazım. Bu durumda enerjimizi toplayıp tekrar konunun üstüne gidiyoruz. Belki her defasında “Bu durum hiç bitmeyecek mi?” diyebilirsiniz, bitmiyor! Öz’e ulaşmak amacıyla çıktığımız bu yolda, soğan zarı gibi kabuklarımız bir bir soyuluyor.

Daha önceleri beni depresif yapan bu tökezleme durumu, şimdiki zamanımda “hmmmm, şimdi yeni bir ders zamanı” dedirtiyor. İşte adım adım ilerlediğimiz hayat yolculuğunda farkındalığımız böyle gelişiyor…

yağmur
20-04-2012, 14:11
Japonya’da bir çocuk 10 yaşlarındayken bir trafik kazası geçirmiş ve sol kolunu kaybetmiş. Oysa çocuğun büyük bir ideali varmış. Büyüyünce iyi bir judo ustası olmak istiyormuş. Sol kolunu kaybetmesiyle bu hayali de yıkılan çocuğun babası, Japonya’nın ünlü bir Judo ustasına giderek yardım istemiş.
Usta ertesi günden itibaren tam on yıl boyunca çocuğa tek bir hareket öğretmiş ve her gün bu hareketi çalışmasını istemiş.
Çocuk zaman zaman hocasının yanına gitmiş.
“Bu hareketi öğrendim başka hareket göstermeyecek misiniz” diye sormuş.
Hocanın cevabı: “Sen aynı hareketi çalış oğlum. Zamanı gelince yeni harekete geçeriz” olmuş.
2 yıl, 3 yıl, 5 yıl derken çocuk judodaki 10’uncu yılını doldurmuş. Bir gün hocası yanına gelip “Hazır ol” demiş “Seni büyük turnuvaya yazdırdım. Yarın maça çıkacaksın.” Delikanlı şaşırmış. Hem sol kolu yok hem de judoda bildiği tek hareket var. Ünlü judocuların katıldığı turnuvada hiçbir şansının olmayacağını düşünmüş ama hocasına saygısından ses çıkarmamış. Delikanlı ilk müsabakasına çıkmış.
Rakibine bildiği tek hareketi yapmış ve kazanmış. İkinci, üçüncü maç, çeyrek final, yarı final derken final maçına çıkmış. Maç başlamış. Delikanlı yine bildiği o tek hareketi yapmış. Rakibini yenmiş ve şampiyon olmuş. Kupayı aldıktan sonra hocasının yanına koşmuş ve;
“Hocam nasıl oldu bu iş? Benim bir kolum yok ve bildiğim tek bir hareket var. Nasıl oldu da ben kazandım” diye sormuş.
Hocası da:
“Bak oğlum, 10 yıldır o hareketi çalışıyordun. O kadar çok çalıştın ki artık yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok. Bu bir, İkincisi de o hareketin tek bir karşı hareketi vardır. Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir” demiş.
"Bazen farkına varmasak da eksik gördüğümüz taraflarımız aynı zamanda en güçlü taraflarımız olabilir." "Ama yeter ki bu eksiklik zihinlerde olmasın!" (alıntı)

sar
20-04-2012, 16:19
Kötü söz tohumu bile çürüttü
http://www.haber7.com/haber/20120420/Kotu-soz-tohumu-bile-curuttu.php

yağmur
22-04-2012, 07:27
Öfke öldürür, kendinizi affetmeyi seçin

Affetmek bencil bir eylem olarak düşünülebilir çünkü tüm faydası affeden kişiyedir.

Affetmekle ilgili yazı yazmaya karar verdiğimde afetmekle ilgili değişik tanımlara ulaştım. Tanımların hemen hemen tümünde ortak bir nokta olduğunu fark ettim. Affetmenin temel kazancı affeden kişiyedir.
Belki bu yazıyı okuyan herkesin hayatında geçmişe baktığında hala affedemediği birileri olabilir. Hala düşündüğünde öfkesini canlı tuttuğu bu olaylar kişiyi nasıl da tutsak eder. Bu tutsaklıktan kurtulmanın yolu var mıdır?
İnsanların fark edipte yön veremeyecekleri duygu yoktur. Yeter ki fark edelim fark ettikten sonra temel olarak yapılması gereken şey düşünce şablonlarımıza bakmak değişmesi gerekenleri değiştirmektir.
Örneğin; Affedersem tekrar yapar yanlış bir şablondur. Eğer bunu düşünüyorsanız hemen şunu da hatırlayın affedin ama unutmayın. Affetmek unutmak demek değildir. Affetmek gerçeği unutmanızı değil onu çok iyi hatırlamanızı ve anlamanızı ister.
Affedersem ben kendimi değiştirmiş olurum halbuki onun değişmesi gerekiyor başka bir yanlış şablondur. Eğer başkasını değiştirebileceğinizi sanıyorsanız bu düşüncenizden vazgeçin çünkü ne bir başkasını ne de hayatı kontrol edemezsiniz tek kontrol edebileceğiniz şey kendi duygu ve düşüncelerinizdir.
Hayat adildir kötüler her zaman cezalandırılır iyiler ise her zaman ödüllendirilir şablonu size uyuyor mu?... Bunu çok istesek de hayat adil değildir. Hayatta farklı dengeler ya da doğrular olsa da adalet beklentiniz her zaman karşılanmaz. Bu beklentiyle hayata yaklaşıyorsanız hemen şu sözü bir okuyun. ‘ İyi bir insan olduğunuz için dünyanın size adil davranmasını beklemek vejetaryen olduğunuz için bir boğanın size saldırmamasını beklemek gibidir.’
Affetmek için işe yarar birkaç öneri belki birilerinin işine yarar düşüncesi ile burada paylaşmak istiyorum.
Öncelikle düşünce ve duygular fizyolojimizi yani sağlığımızı etkiler. Vücudunuza dikkat edin ve en zayıf noktanızı belirlemeye çalışın. Stres durumlarında vücudunuzda hangi bölge tepki veriyor. Mide: hazımsızlık bağırsak sendromları.Kalp:Yüksek tansiyon ve ritm bozuklukları. Baş ağrısı: Tansiyon ve migrenden dolayı . Uykusuzluk buna bağlı halsizlik dikkatte bozulma ve diğerlerini fark edebilirsiniz… Yani öfkenizi çözemiyorsanız yüksek tansiyon ve buna bağlı olarak kalp krizi geçirme olasılığınızı artırıyorsunuz.
Bu bilgiyi hemen test etmeniz mümkün. Gözlerinizde öfke yaşadığınız olayı canlandırdığınız da bile vücudunuzun ritmi değişir. Bunu bir arkadaşınıza anlattığınız da ise yeniden aynı duygu durumuna geçtiğinizi fark edersiniz. Aynı durum için bu kez affetme olasılığını gözünüzde canlandırdığınızda bile fizyolojik sıkıntılarınızın tersine döndüğünü de gözleyebilirsiniz.
Amerikan Kalp Derneğinin 2000 yılında yaptığı bir araştırma sonucundan söz etmek istiyorum. ‘öfkeye büyük eğilimi olan bir insan en az eğilimli olan insanlardan üç kat daha fazla kalp krizine yakalanma olasılığına sahiptir.’
Hayatımızı hiç öfkelenmeden sorunsuz geçirmemiz mümkün değildir. Ancak akut stres durumlarından çok kronik stres( bir olay sürekli olarak beynimize yer edip oradan çıkmadığında) size zarar verebilir. Çünkü kronik stresde vücut dinlenip kendini yeniden inşa edemez. Sürekli alarm halinde olmak vücudun rezervlerini tüketir bu durum organların yıpranmasına neden olacaktır.
Öfke alışkanlığı olan insanlar duygusal olarak da acı çekerler. Kırılgan hayatlarında acı kin incinme öfke onları bırakmaz. Her şey siyah mercek üzerinden değerlendirirerek olumsuz çıkarımlarla hayatlarını insanların berbat ettiğine inanırlar. Nadiren bunun kendi tercihleri olduğunu fark ederler. Hayat onlara adaletsiz davrandığından hayatın sunduğu güzellikleri heyecanı eğlenceyi tam olarak yaşayamazlar öfke hayatlarını kontrol etmektedir.
Kendinize anlattığınız hikaye gerçekle uzaktan yakından ilişkili olmayabilir. Bu hikaye çoğu zaman gerçeklerin saptırılmasından yorumlar katılmasından yarım kalmış detaydan söylenmemiş sözlerden ibarettir.
Hepimiz seçici bir hafızaya sahibiz. Olumsuz duyguları olumlu duygulardan çok daha güçlü hissederiz. Olumsuz duyguları olumlu olanlardan daha fazla hatırlarız olumsuz detaylar sözler üzerinde daha çok durarak olayların kontrolünü kaybederiz. Kötü olanları abartır iyi olanları küçümseriz. Anılarımızı seçeriz. Çarpıtmalar kümesi şeklinde beslediğimiz anımız bizi yenilgiye uğratır. Onu bu haliyle biz besleriz affetmeyerek de beslemeye devam ederiz.
Sizi öfkelendiren olayı tekrar değerlendirin. Kendinize şunu sorun ve seçiminizi yapın:Hayattaki payım gerçekten de başkasının incitici davranışlarıyla mı yönlendirilecek? Hem şimdi hem de gelecekte benim de söz hakkım var mı?
Affetmek hayatın kontrolünü tekrar size kazandıracak kendi iyiliğiniz için harekete geçmeniz gereğini hatırlatacaktır.
Affetmemek en çok sizi üzer.
Affetmek özgürleştirir mahkumiyetinizi bitirin.
Siz affetmeyi seçtiğinizde etrafınızdakiler de daha olumlu olmayı seçeceklerdir.
Madem bu kadar hayat kalitemiz üzerinde etkisi var. Neden affetmeyi seçmeyelim?
Son söz olarak da bunu şeçtim;‘Aptal insan ne affeder ne de unutur; saf insan affeder ve unutur akıllı insan ise affeder fakat unutmaz.’Thomas Szasz

Alıntı

alacakaranlık
23-04-2012, 11:54
Affetmek özgürleştirir mahkumiyetinizi bitirin.
Siz affetmeyi seçtiğinizde etrafınızdakiler de daha olumlu olmayı seçeceklerdir.
Madem bu kadar hayat kalitemiz üzerinde etkisi var. Neden affetmeyi seçmeyelim?
Son söz olarak da bunu şeçtim;‘Aptal insan ne affeder ne de unutur; saf insan affeder ve unutur akıllı insan ise affeder fakat unutmaz.’Thomas Szasz

Alıntı


çok doğru bir laf sen affet ki örnek ol ilerde hata yaparsan insanlar hatalarında seni affetsin

asgaridr
01-05-2012, 20:43
Kapitalizm önce sağlığımızı, sonra benliklerimizi ve en son ruhumuzu ele geçirdiğinde beyaz adamın mutluluktan gülümseyen yüzü kasılıp kalacaktır. İnsandaki sahip olma ve biriktirme isteği binlerce yılın genetiğimize öğrettiği bir gereksiz, tutsak edici bir bilgi; Robinson un Cumanın alın terine hakim olma bilgisidir.
Beni sorarsanız ben sosyalist değilim. Kapitalist hiç olmak istemediğim bir şey oysa ki. Kapitalizme karşı görünüpte bu siteye üye olmak, ve hatta borsa da kazanma hırsını tatmin etmeye çalışmakla hiç bağdaşmamakta sanırım. Bu bir yanılsama değil, bir inkar da değil. Araç olmadan aracı kullanıp hedeflere ulaşmak hayallerinin ürünü sadece. Belki de maymunu yakalamak için kullanılan tuzak içindeyim de haberim yok...

Hocam maymun olmak başlığı ile ne alakası var diyebilirsiniz. Anlatayım; Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır. Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindis tan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner, ama kaçamaz.
Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece, kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey, elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.
Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken; elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır!

Borsada ve en önemlisi hayatta maymun olmamak gerek....

yağmur
07-05-2012, 15:14
BENİ KİM MUTSUZ EDİYOR?
Kendinizi ne zaman mutsuz hissedecek olsanız, hemen gözlerinizi kapayın, ve bu
mutsuzluğun nereden geldiğini bulmaya çalışın...
Her seferinde göreceksiniz ki; egonuz başka biriyle çatışmakta.
Siz bir şey beklediniz ve tam tersi oldu, egonuz sarsıldı, mutsuzsunuz!
Sebepler sizin dışınızda değil...
Temel neden içinizdedir, ama siz her zaman dışarı bakarsınız, her zaman sorarsınız;
Beni kim mutsuz ediyor?
Beni kim hayata küstürüyor?
Benim kızgınlığımın sebebi kim?
Dışarı bakarsanız göremezsiniz.
Sadece gözlerinizi kapayın ve içinize bakın...
Tüm mutsuzluğunuzun, kızgınlığınızın, can sıkıntınızın kaynağı sizde, egonuzda gizli!
Ve kaynağı bulursanız, onun ötesine geçmeniz kolaylaşacaktır.

yağmur
07-05-2012, 15:19
Ters Çaba Kuralı

Korkunuza değil, hedefinize odaklanın.
Beynin en tehlikeli yanı, “TERS çaba” kuralına göre çalıştığı anlardır. Başınıza gelmesinden en çok korktuğunuz şeye odaklanırsanız, beyin onu size çeker, korktuğunuzu başınıza getirir! Buna ters çaba kuralı denir. Bataklıktan çıkmaya çalıştıkça, dibe gömülmeye benzer. Beyin, odaklanılan hedef için çalışır, hedef olumsuz olsa bile onu gerçekleştirmek için çalışır.

Başınıza gelmesinden korktuğunuz en kötü şeye değil, başınıza gelmesini istediğiniz en iyi şeye odaklanın.

UNUTMAYIN, EN ÇOK NEYİ DÜŞÜRSENİZ, HAYATINIZDA ONU ÇOĞALTIRSINIZ.

yağmur
09-05-2012, 08:50
Geçmişimizin Anahtarları...


http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=MFCXRmyZB7Q#!


İnsan,varlığını ve yaşama sebebini çözümleyebilirse,Tanrı dahil bütün evrenide çözümler.

Tapınaklar var oldukları sürece, insanlar özgün ve kendilerine ait bir beyne sahip olduklarının farkında olmıyacaklar...!

asgaridr
09-05-2012, 09:53
Sayın Yağmur alt yazıyı göremedim

yağmur
09-05-2012, 10:14
Sayın Yağmur alt yazıyı göremedim

Sağ alt köşedeki cc ikonuna basarmısınız.

yağmur
09-05-2012, 16:19
YAŞADIGINIZ HER GÜNDEN HAYATA DAİR BİR DERS ALIN
Bazen birileri hayatınıza girer ve onların orada olmalarının, sizin bazı amaçlarınıza hizmet etmeleri, size ders vermeleri veya kim olduğunuz ya da kim olmak istediğiniz konusunda size yardım etmeleri demek olduğunu kesinlikle bilirsiniz.

Bu kişilerin kim olabileceklerini asla bilemezsiniz bir oda arkadaşı, bir profesör, bir arkadaş, bir sevgili ya da tamamen yabancı biri ama gözleriniz onlarla kilitlendiğinde, işte o an hayatınızı çok derin bir şekilde etkileyeceklerini bilirsiniz.

Bazen, başınıza gelen şeyler ilk başta korkunç, acı verici ve adaletsizce görünebilir ama sonraları aksine o engelleri aşmadan potansiyelinizin, gücünüzün, iradenizin ve yüreğinizin asla farkına varamayacağınızı anlarsınız.

Hastalık, yaralanma, aşk, gerçek mükemmelliğin kayıp anları ve aptallıklar, hepsi sizin ruhunuzun sınırlarını test etmek için vardır. Bu küçük testler olmaksızın, her ne olursa olsunlar, hayat hiçbir yere varamayan, pürüzsüzce asfaltlanmış düz, yavan bir yol gibi olurdu. Güvenli ve rahat; ama aptalca ve tamamen anlamsız.

Tanıştığınız, hayatınızı etkileyen insanlar, tecrübe ettiğiniz başarı ve çöküşler, kim olduğunuzu ve kim olacağınızı bulmanıza yardımcı olurlar. Kötü tecrübelerden bile bir şeyler öğrenilebilir. Aslında, bazen onlar en önemlileridir.

Eğer birileri sizi severse, karşılığında onlara hangi şekilde yapabiliyorsanız sevgi verin, sadece sizi sevdikleri için değil aynı zamanda size sevmeyi ve kalbinizi ve gözünüzü nasıl açabileceğinizi öğrettikleri için. Eğer birileri sizi incitirse, aldatırsa ya da kalbinizi kırarsa, onları affedin, size, güveni ve kalbinizi kimlere açacağınıza dikkat etmenin önemini öğrettikleri için.

Her gününüzü önemseyin. Her anın değerini bilin ve onu bir daha asla yaşayamayacağınız için o anlardan alabileceğiniz her şeyi alın. Daha önce hiç konuşmadığınız insanlarla konuşun ve onların söylediklerini dinleyin!

Âşık olmanıza izin verin, kendinizi serbest bırakın ve görüşlerinizi yükseltin. Başınızı dik tutun; çünkü her türlü hakka sahipsiniz. Kendinize önemli bir kişi olduğunuzu söyleyin ve kendinize inanın; çünkü eğer siz kendinize inanmazsanız başkalarının size inanması güç olacaktır. Hayatınızda istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Kendi hayatınızı yaratın ve daha sonra dışarı çıkıp hiç pişmanlık duymadan yaşayın! Ve eğer birilerini severseniz bunu onlara söyleyin; çünkü yarının neler sakladığını asla bilemezsiniz.

Yaşadığınız her günden hayata dair bir ders alın! Bugün; dün için endişelendiğiniz yarındır. Buna değer miydi?

yağmur
15-05-2012, 00:01
Kuantum nedir?
Kuantum fizikçiler evrendeki tüm parçaların birbiriyle bağlı ve etkileşim halinde olduklarını keşfettiler. Bu bilimin tüm olanın bir ve birbiriyle bağlı olduğunu görmesi anlamında eşsiz güzellikte bir adımdı. Bilim kuantum fiziğiyle birlikte katı ve tek boyutlu bakış açısının ötesine; evreni, varoluşu tek ve katı bir pencereden izlemenin ötesine genişlemeye başladı.
Evrende var olan her şey ve bedenimiz atomlardan oluşuyor. Ve atomlar boşluk içinde dönen elektronlar ve protonlardan… Aslında zihnin sınırlamalarının ötesinde sonsuz bir boşluk içindeyiz diyebiliriz. Ancak kuantum fizikçilerin gözlemleri bu boşluğun anladığımız anlamıyla boş olmadığını gösterdi. Kuantum fizikçiler atom altı parçacıkları gözlemlemeye başladıklarında, içinde çok sayıda potansiyeli barındıran saf bir enerji alanına ulaştılar. Bu alandaki saf enerji fizik kanunlarından ve maddeden farklı hareket ediyordu. Bu enerjinin kaynağı bilinmiyordu, hep var olmuş ve hep var olacak, sonsuz ve ebedi olan saf enerji kaynağı… Zaman ve fiziksel bir form içinde her bir parça ayrı olarak algılansa da, bunun bir algıdan ibaret olduğunu, parçaların birbiriyle etkileşim içinde olduklarını ve bağlı olduğunu kuantum fiziği dünyaya sundu.
Bu kişisel olarak bizler için ne anlama geliyor?
Her parça birbiriyle ilişkilidir… Her insan bir diğeriyle bağlıdır… Düşüncelerimiz bir titreşim taşır. Düşünceler yaşama doğduğumuz andan itibaren yüklenmiş olduğumuz inanç kalıplarımızdır. Ve inanç kalıplarımız yaşamı nasıl algıladığımızı belirler. Örneğin yaşamın zor olduğu inanç kalıbını taşıyan bir kişinin düşünceleri bunu yansıtır. Bu düşüncelerini gün içinde kelimelere dökerek ifade eder. Düşüncelerin titreşimi kelimelerle ifade edildikçe güçlenir, ne kadar çok sıklıkta kelimeler yaşamın zor olduğu inancı etrafında dönerse o oranda bu inanç kalıbı güçlenecektir. Ve bu inanç bir titreşim, bir frekans, bir kod taşımaktadır. Ve ALAN denilen bu saf enerjiye bu kişi tarafından adeta bir radyo istasyonundan yayılan sinyaller gibi gönderilecektir. Fizik kanunlarından ve maddeden farklı hareket eden enerji kaynağı olan bu BOŞLUK/ALAN, kişinin bu inancını ona geri yansıtacaktır. Ve kuantum fizikçilerinin de gözlemleri neticesi ortaya koydukları gibi bu alan çok sayıda potansiyeli içermektedir. Yaşamın zor olduğu inancını sürekli ALAN a yayınlayan bu kişiye, ALANDAN bir çok deneyimde yaşamın zorlu olduğu inancının yansıması geri dönecektir. Zorlu ve çatışma halinde ilişkiler (iş, eş, aile, arkadaş ilişkileri), zorlu yaşam koşulları; tatmin etmeyen ücretlerle çalışılan iş ortamları, yaşamın günlük rutininde devam eden süreçlerin kolay yollardan yürümesi yerine sürekli karşılaşılan zorluklar, bu iş oldu noktalarında tıkanan enerjiler vb. örnekleri her birimiz kendi hayatımızdan çoğaltabiliriz.
Bizler bilsek de bilmesek de, farkında olsak da olmasak da, her birimiz bu alandaki saf enerjiyi kullanırız. Ve bu alandaki enerjiyi kullanmadığımız bir an bile yoktur. Tüm düşüncelerimiz, bu alana yayılmakta ve bizlere deneyimler olarak geri dönmektedir. Ve bizler sanki yaşamın karşısında bir yaprak gibi savrulduğumuzu sanırız. Değiştirme ya da yenilenme gücü olmaksızın yaşamlarımızı tatsız ve keyifsiz bir şekilde belki de sürmek zorundayız sanırız. Ve bir de bilinçaltımızdan yansıyanlar vardır, bilinçli halimizle olan biteni takip etmekte zorlandığımızı hissederken, bilinçaltına hiç ulaşamayacağımızı sanırız.
Ve bu alan bize neye inanıyorsak onu yansıtır! Yaşamım dediğimiz şeye bir bakalım, peki ya kuantum mekaniğinin bize sunduğu doğruysa, öyleyse şöyle bir sonuç çıkıyor ortaya… Ben yaşamı nasıl algılıyorsam, bunu bir radyo istasyonu gibi yayıyorum, yaymış olduğum bu titreşimler ebedi ve ezeli olan bu saf enerji alanına ulaşıyor, ve bana yaşam deneyimleri olarak geri dönüyor. Öyleyse çevremde varolan herkes aslında yaşamı nasıl algılıyorsam bana onu yansıtıyorlar. Bu durumda ben yaşamı algılayış şeklimi değiştirmek suretiyle yaşamımı değiştirebilir miyim?
Bu sorunun cevabı evettir… şüphesiz evet… İnsanlık olarak bizler, bilincimizin genişlemesi neticesinde varoluşun çok boyutluluğuna açılırken, bu bilinci kucaklamalı ve yaşamımız üzerindeki sorumluluğumuzu almalıyız. Belki siz çevrenizdeki kişiler, olaylar… tarafından kurban olduğunuzu düşünüyor, ve kendinizi başkalarının yaşamını yaşayan, kendisi için hiç var olmamış bir kurban hissediyorsunuz. Ve onlar değişmedikçe yaşamınızın da asla değişmeyeceğini düşünüyorsunuz. Görmemiz gereken dış dünya ve iç dünyamız olarak algıladıklarımızın bir olduğudur. Ve bu noktada başlangıç noktası daima sizsinizdir. Siz değişirseniz dünya değişir, siz değişmezseniz, her şey olduğu gibi kalır… Artık yaşamınızı bu haliyle yaşamaktan bıktıysanız, ilişki çatışmalarından bıktıysanız, parasal sıkıntılardan bıktıysanız, tutkularınızı hayata geçirememekten bıktıysanız, kuantum düşünce size algılarınızı değiştirme, ve dolayısıyla yaşamınızı değiştirme yolunda hizmet sunabilir. Bir kez yarattığınız etkilerin ve size geri dönüşümlerinin farkına vardığınızda, ve yarattığınız her etkinin sorumluluğunu aldığınızda, saf enerji alanını bilinçli kullanmayı öğrenmeye başlarsınız. Şimdiye kadar hayatınızın gözleri bağlı araba kullanmak gibi olduğunu düşünün. Araba kullanmanın heyecanını yaşıyorsunuz, gitmek istediğiniz yere, ee biraz zor da olsa, (arabayı sağa sola çarpa çarpa) yine bir şekilde varıyorsunuz (belki vardığınız noktada o kadar yara almış oluyorsunuz ki bunu neden istediğinizi sorgular haldesiniz J ).
Yarattığınız etkiyi bilmek ve bilinçli farkındalıkla saf alanı kullanmak ise gözleri açık araba kullanmak gibidir. Nereye gittiğinizi görürsünüz! Bu çok çok önemlidir, nereye gittiğinizi görmek… Bu farkındalıktır… Farkındalık yaşamı görmenizi sağlar, yaşamın güzelliklerini görmenizi ve deneyimleyebilmenizi, bilinçli seçimlerle yaşamınızı sürdürebilmenizi…
Ve basittir, algılarınızı değiştirirsiniz, yaşamınız değişir…
Şimdiye kadar gerçeklik olarak sıkı sıkı tutunduğunuz şeylerin kendi algılarınızdan ibaret oluşturduğunuz bir dünya olduğunu fark ettiğinizde, avuçlarınızı açmaya başlarsınız. Sıkı sıkıya korkularla, duygusal bağımlılıklarla tutunduğunuz tüm o şeyleri bırakmaya başlarsınız. Yaşamınız olarak algıladığınız gerçekliği sürdürebilmek için sarf ettiğiniz tüm kontrol çabalarını bırakmaya başlarsınız.
Seçimlerin yaşamınızdaki önemini görür, her gün geliştirdiğiniz içsel farkındalığınızla kendinize yeni dünyanızı yaratırsınız. Ve bu sefer nasıl olmasını seçiyorsanız öyle bir dünya…
Ve tüm bunlar basitçe şunu ifade eder; içinizdeki dünya ve dışınızdaki dünya bir’dir… Dünyanızdan size yansıyan ne varsa, içsel dünyanızın size geri dönüşümleridir. Ve bu mucizedir! İçsel dünyanızın fiziksel gerçekliğiniz olarak size döndüğü bilincini kucakladığınızda, artık dış dünyanızda yer alanları değiştirmeye çalışmaktan vazgeçersiniz. Dış koşulları yaratan sizsinizdir, ve eğer bu dış koşullardan artık hoşnut değilseniz, iç dünyanıza bakışınızı çevirir, algılarınızı değiştirir, ve bunun yaşamınızı nasıl mucizevi bir şekilde değiştirdiğini görmeye başlarsınız. Yaşamınızda mucizevi bir şekilde değişim yaratacak hiçbir varlık yoktur. Eğer elinde sihirli değneğiyle gelecek ve bir dokunuşuyla yaşamınızı dilediğiniz koşullara çevirecek bir melek, bir üstad, bir guru, ya da adı herneyse, o mucizevi şeyi bekliyorsanız, sonsuza kadar beklemek zorunda kalabilirsiniz. Yaşamınızdaki mucizeyi ancak siz yaratabilirsiniz, SİZ… Sihirli değnek şimdiye kadar kullanmadığınız içsel gücünüzdür, ve o üstat da SİZSİNİZ… Geriye kalan her şey ve herkes içsel gücünüzü kucaklamaya giden yolunuzda size hizmet eder. Kendinizi keşif yolculuğunuzun keyifli olması dileğiyle

tekas
15-05-2012, 13:39
Sn.Yağmur, en keyif alarak ve faydalanmaya çalışarak okuduğum makalelerden biri idi.
Teşekkürler.......:)

yağmur
15-05-2012, 23:01
Düşünceler


http://www.youtube.com/watch?v=lBuc1_H-MFk

AYGÜLL
17-05-2012, 09:00
SVG. yağmur , YAĞMUR KADAR SAF VE TEMİZ BİR ÖMÜR DİLEĞİYLE , DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN.
Seni sevgiyle kucaklıyorum....

yağmur
17-05-2012, 11:40
SVG. yağmur , YAĞMUR KADAR SAF VE TEMİZ BİR ÖMÜR DİLEĞİYLE , DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN.
Seni sevgiyle kucaklıyorum....

Çok teşekkür ederim saygılar sevgiler...

yağmur
17-05-2012, 11:40
Paralel Evrenler


http://www.youtube.com/watch?v=_qJ00voGAFs&feature=share

yağmur
17-05-2012, 23:14
Hepimizin hayatında “Dibe vurdum” dediği anlar olmuştur. Dibe vuruşları genellikle büyük kayıpların ardından yaşıyoruz. Kimimiz sağlığını kaybediyor, kimimiz ilişkisini, kimimiz işini, evini, parasını… Kimimiz ise çok daha fazlasını…
Hayat bize her zaman seçimler sunuyor. Dibe vurduğumuzda da yine seçimimiz var, her ne kadar seçimsiz gibi hissetsek de; ya depresyona girmeyi seçiyoruz ya da bu durumu bir fırsat olarak değerlendirmeyi seçiyoruz.
Böyle anlar, uzun zamandır süregelen sorunlarımızı artık görmezden gelemeyeceğimizi ve onları artık yara bandı ile iyileştiremeyeceğimizi fark etmek için birer fırsat. Bu anlar bize elbette acı veriyor, çaresiz hissediyoruz, sanki bir daha asla iyi hissedemeyeceğiz yanılsamasını yaşıyoruz.
Oysa dibe vurduğumuzda artık gidebileceğimiz tek istikamet var, o da yukarı doğru!
Dibe vurduğumuzda dış dünyadan kopuyoruz ve mecburen içe dönüyoruz; kendimizi sorgulamaya başlıyoruz. Bu süreçte kendimizle ilgili harika keşifler yaşamaya hazırlıklı olalım. Birçoğumuzun hayatı dibe vurduktan sonra yeniden şekilleniyor. Her zaman yaptığımızdan farklı bir şey yapabilme gücünü böyle anlarda buluyoruz kendimizde.
Nice insan ciddi sağlık sorunlarının ardından sağlıklı yaşamayı yeniden öğreniyor ya da sevmediği mesleğinden vazgeçip keyif veren sevdiği bir işe geçiş yapıyor.
Dibe vuruş sürecinde gücümüzü adım adım dışarıya verdiğimiz için ciddi acı çekiyoruz ama yukarı doğru çıkarken başkalarına dağıttığımız o gücümüzü geri alıyoruz; öz gücümüze yeniden kavuşuyoruz. İşte bu güçle hayatımızı yeniden ve daha farklı şekillendirebiliyoruz, hayatımızda yeni bir sayfa açabilme cesareti buluyoruz.
Hayatın sadece yemek, içmek, barınmak ve üremekten ibaret olmadığını, aslında çok daha fazlasıyla bu dünyaya geldiğimizi anlayarak bütün değer yargılarımızı yeniden gözden geçirme fırsatı yakalıyoruz. O ana kadar farkında bile olmadığımız yeteneklerimizi keşfedebiliyoruz.
Dibe vuruşlar bize kendimizi gerçek anlamda keşfetme ve tanıma imkânı sunuyor. Sadece etten ve kemikten ibaret olmadığımızı; bundan çok daha fazlası olduğumuzu anlıyoruz. Spritüel yönümüzü keşfediyoruz çünkü beden fiziksel acıyla duygusal ya da ruhsal acıyı birbirinden ayırt etmiyor.
Bir kez dibe vurduktan sonra yıllardır kendimizi ihmal ettiğimiz konularda yoğun bir açlık duygusu hissetmeye başlıyoruz; bu, ruhumuzun açlığı. Bir an önce ruhumuzu doyurmak için büyük bir istek duyuyoruz. Bolca araştırıyor, bolca kitap okuyoruz. Yeni yollar deniyoruz, yeni insanlarla tanışıp onların hayat hikâyelerinin bizimkini aynalamasına izin veriyoruz. Farkındalığın bol olduğu bir dünyaya adım atıyoruz ve egomuz adım adım törpüleniyor. Ben’imiz ortaya çıkmaya başlıyor. Etkin dinleme becerimiz, empatimiz, anlayışımız artıyor; hayata bakış açımız genişliyor; önyargılarımızdan arınmaya başlıyoruz.
Dibe vuruşların armağanı gerçekten de büyük.
Dünya Ana kendini nasıl ki doğal afetlerle yeniliyorsa biz de kendimizi yenilemek için kendi doğal afetlerimizi yaratıyoruz hayatımızda.
http://www.kuraldisidergi.com/4353/dibe-vurmak-iyidir/

yağmur
18-05-2012, 14:31
Attila İlhan

Ve bir gün gider,
Ve bir gün gitti.
Bomboş kalıverirsin,
Bomboş kaldım.
Kendini sunarsın
O alıp verdiklerini.
Gidiverir bir gün,
Sensiz kalırsın, onsuz kalırsın,
Kimsesiz…
Gitti, gitti, her şeyimi verdim gitti
Dersin.
Kalbine almadan ondan olanı,
Katmadan içine onu,
Vermek, neyi vermektir ki?
Ondan aldığını kendinle demlemeden,
Süzüp doldurmadan cancağızına
Vermek ölümün olur.
Soluksuz kalırsın,
Öfkelenirsin, suçlarsın
Kalpsiz bir öfke ise tüketir,
Tükenirsin.
Ve bir gün gider,
Nefesin biter.
Gitti,
Öldüm sanki.
Dost gider, sevgili gider,
Hüzün, acı, öfke…
Ama bir yüreğin vardır yepyeni,
Dolmuş, büyümüş, genişlemiş, açılmış,
Olgunlaşmış.
Alabildiysen onu olduğu gibi,
Bununla verebildiysen kendinden kendiliğinden,
Hiç yalnız kalmazsın,
Gidenin ardından açılan çukurlarına su dolar,
İçinde çeşit çeşit balık çırpınır,
Yüzeyinde hüzünlü bir çiçek salınır,
Düşen bir taştan dalga dalga halkalar yayılır,
Gezegenler kendine bakar, güneş kendine bakar, sevdadan sevda yansır,
Göğüs kafesinin altında bir kalp atar,
Her atışta belki de sızlar,
Ama hisseden bir kalptir o artık, senin oyulmuş derinleşmiş içinde.
Çırpınır kanatları semalarında sevginin,
Vermeye yine hazır, almaya daha da gönüllü.
O gider, sen kalırsın kendinle baş başa,
Öfke, acı, sıkıntı her atımında yüreğinin yavaş yavaş diner,
O gider, sen kalırsın,
İnce, zarif, kırılgan, saydam, yaralarının içinden çiçekler fışkıran yeni bir kalple.
Ve o gitti,
Yıllar sonra bugün onu içime alabiliyorum,
Yüreğim attıkça tüm bedenimde titreşimini duyumsuyorum,
Göğüs kafesim genişledi mi ne bilemiyorum,
Şarkı söylüyor içimde bir yerlerde bir kadın.
Ama hüzünlü, ama sevecen, ama coşkulu ama can can.
Misafirdi bazıları
En başından beri, ben bilmeden.
Ve gittiler. Bana incelikli bir kalp bıraktılar.
Dost gider, sevgili gider, şeyler gider,
Bir vapur geçer uzaklardan,
Bir çocuk ağlar,
Bir yerlerde birileri sevişir,
Bir bebek doğar,
Telefon çalar,
Üst kattaki yaşlı amca ölür,
Zil çalar karşı okulda, çocuklar dışarı koşar,
Banyoda musluk damlar,
Turuncu tül perdeden turuncu bir ışık odaya dolar,
Nefes hızlanır, yavaşlar, kısalır, uzar, tutulur,
Ve bir gün nefes de gider,
Can gider…
Ve fakat aşkın her türlüsü baki kalır.
Çünkü ayrılıklar da sevdaya dâhildir.

asgaridr
19-05-2012, 12:05
Sayın Yağmur soruları olan ve cevaplarına ulaşabileceğin süreçlerle, sağlıklı,mutlu ve sevdiklerinle beraber yaşlanman dileğiyle

selçuk efendi
20-05-2012, 18:47
487 nolu mesajın ispatı gibi olmuş şiir (galiba Attila İlhan'ın değil de ondan mülhem yazılmış.). Eline sağlık...

Halil64
21-05-2012, 15:29
Yağmur kardeşim, her şey gönlünce olsun, sevdiklerinle nice mutlu yıllar. :)

yağmur
25-05-2012, 14:08
Google algoritması kimyada çığır açacak

ABD’nin Washington ve Arizona Üniversitesi araştırmacıları, Google’ın arama motorunda yer alan internet sayfaları için hazırladığı PageRank algoritmasının, kimya alanında çığır açabileceğini ortaya çıkardı.

Journal of Computational Chemistry dergisinde yayımlanan çalışmaya göre, bağlantı analizi algoritmasında kullanılan matematiksel hesaplamalar, aynı zamanda bir solüsyon içindeki su molekülleri hakkında çok önemli bilgiler elde edilmesini sağlıyor. Kimyagerler, algoritmanın özellikle zehirli atıklardan arınmakta işe yarayacağını ve su kaynaklarının nükleer atık ve diğer zehirli kimyasallardan temizlenebileceğini düşünüyor.

Washington Üniversitesi akademisyeni Aurora Clark, “PageRank algoritmasını kullanarak kimyayı kontrol edebilir ve reaksiyonlar başlatabiliriz” ifadesini kullandı. Clark, nükleer atıkların temizlenmesinde kullanılan yöntemi hatırlatarak, uranyum gibi radyoaktif kimyasalların minerallerin alt katmanlarına yerleşmeye zorlandığını belirtti ve bu şekilde zehirli kimyasalların suda nerede konumladıklarını gösteren haritayı elde edebildiklerini ifade etti.

SU MOLEKÜLLERİNİN HARİTASI
Su molekülleri, madde içinde diğer kimyasallara göre konumlanıyor. Karışımın içine iyonlaşmış bir molekül eklendiğinde, suyun madde içindeki konumu da değişiyor.

Araştırmacılar, PageRank algoritmasının su moleküllerinin konumlanmasını tespit edebildiğini fark etti. PageRank, bir internet sayfasına bağlantılı diğer sayfaları belirliyor. Ardından bu sayfalara bağlı siteleri de buluyor. Bu işlemin ardından, başlangıç noktası olan sayfaya bağlantılarının değerine göre bir değer atıyor. Böylece, bu sitenin internette nasıl bir yer edindiği ve diğer sitelerle ilişkisi ortaya çıkıyor.

Kimyagerler, aynı algoritmayla bir su molekülünün, bir solüsyon içindeki konumunu ve madde içinde ilişkili olduğu tüm diğer molekülleri tespit edebileceklerini düşünüyor. Clark, “Su moleküllerinin reaksiyonlar sonucu diğer moleküllerle nasıl birleştiğini görebileceğiz. Bu önceden yapılmamış bir şey” ifadesini kullandı.

GÖZLER YORULMAYACAK
Washington Üniversitesi araştırmacıları, geçmişte su moleküllerinin hareketlerini ve konumlarını tespit etmek için yüz binlerce kare fotoğrafı incelemek zorunda kaldıklarını ve moleküllerin hareket ve konumunun, solüsyondaki yoğunluk, sıcaklık ve basınç nedeniyle sürekli değiştiğini belirtti. Ancak, PageRank sayeyinde moleküllerin yerlerinin tespit edilmesi süreci bir saatin altına inecek.

Journal of Computational Chemistry dergisinin yazarlarından bilgisayar uzmanı Barbara Mooney, kristal yapılar veya proteinlerin üç boyutlu bir şekilde bükülmesi gibi alanlarda çalışan bilim insanlarının da bir gün benzer yazılımlardan yararlanabileceğini umuyor. 2010 yılında, Macaristan’daki bir bilim dergisinde, PageRank’in biyolojik hücrenin anlaşılması için kullanılabileceğinin belirtilmesi, algoritmanın düşünülenden çok daha fazla alanda kullanılabileceğine işaret etmişti.

PageRank, Google’ın kurucularından ve bugün CEO’su olan Larry Page tarafından hazırladı. Google’ın Başkan Yardımcısı Fellow Singhal, “PageRank’in moleküler araştırma metodları arasında yenilikçi ve etkin bir yer edinmesinden son derece mutlu olduklarını” söyledi.


Alıntı:
http://www.ntvmsnbc.com/id/25323181/

Mongolicus
28-05-2012, 23:08
Yağmur hoca efendi hazretlerini okudum- dünyam değişti :)

MADEN_AVCISI
29-05-2012, 16:51
Ne güzel bilgiler var burada ellerinize sağlık...

yağmur
30-05-2012, 14:34
NE ÇIKAR ATEŞ BÖCEĞİ SANSALAR BİZİ
düşünüyorum da,
sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında
Kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bu çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu, duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize.?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor gerçek kimliğimizi,
Duyularımızı bastırıyor, elele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateş böceği sansalar beni.?
Belki en hoyrat yürek bile, ateş böceğinin o uçucu, masum, sevimli çocuksuluğunu el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlesem kendimi, korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem, bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup, bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.
Oysa bir görebilsek bunu, kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak
İncinsek yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu
Denesek
Risk alsak
Yanılsak
Farketmez
Tekrar tekrar bıkmadan denesek ve kucaklaşsak yeniden, tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o onbeş yıldan öncesi gibi.
O zaman farkedeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta karlı bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
Kırın o sert ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi."

BORA YAŞAR
30-05-2012, 17:27
Nobel ödüllü, Hintli şair yazar Rabindranath TAGORE ne güzel yazmış değil mi sevgili Yağmur?

İngiltere'de tahsil görmüş varlıklı bir adam olmasa, eserleri İngilizce'ye çevrilmeyecek (Kendisi yaptı bu işi) ve dünya o yıllarda onu bu etkinlikte tanımayacaktı.

Dünyayı güzelleştiren, içinden çıktığı topluma örnek olan bu tür insanların sayısının artması dileğiyle.

yağmur
30-05-2012, 23:57
Nobel ödüllü, Hintli şair yazar Rabindranath TAGORE ne güzel yazmış değil mi sevgili Yağmur?

İngiltere'de tahsil görmüş varlıklı bir adam olmasa, eserleri İngilizce'ye çevrilmeyecek (Kendisi yaptı bu işi) ve dünya o yıllarda onu bu etkinlikte tanımayacaktı.

Dünyayı güzelleştiren, içinden çıktığı topluma örnek olan bu tür insanların sayısının artması dileğiyle.

Çok teşekkür ederim ilginize Sayın Bora Ağabey bu güzel şiirin altına Sayın Rabindranath TAGORE adını

yazdım sanarak acele eklemişim ...

Üstelik geçen hafta Ankarada Rabindranath TAGORE caddesinde dolaşırken bu şiiri hatırlamış ve

siteye eklemeye karar vermiştim. Özür diliyorum sizden ve tüm üyelerden...

TUNABEN10
31-05-2012, 01:27
Çünkü ayrılıklar da sevdaya dâhildir.

Dizelerini okuyunca sevdiğim şu şiir hatırıma geldi,
Doğum gününü fark edememişim Değerli yağmur,

Doğum gününü kutlarım nice güzel yıllara sevdiklerinle..



Ayrılık Sevdaya Dahil / Attila İlhan

açılmış sarmaşık gülleri
kokularıyla baygın
en görkemli saatinde yıldız alacasının
gizli bir yılan gibi yuvalanmış
içimde keder
uzak bir telefonda ağlayan
yağmurlu genç kadın

rüzgâr
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları
mor kıvılcımlar geçiyor
dağınık yalnızlığımdan
onu çok arıyorum onu çok arıyorum
heryerinde vücudumun
ağır yanık sızıları
bir yerlere yıldırım düşüyorum
ayrılığımızı hissettiğim an
demirler eriyor hırsımdan

ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
herşey onunla ilgili

telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar
gittikçe genişleyen
yakılmış ot kokusu
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte
yansımalar tutmuş bütün sâhili
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil
çünkü ayrılık da sevdâya dahil
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili


yalnızlık
hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
eflatuna çalar puslu lacivert
bir sis kuşattı ormanı
karanlık çöktü denize
yalnızlık
çakmak taşı gibi sert
elmas gibi keskin
ne yanına dönsen bir yerin kesilir
fena kan kaybedersin
kapını bir çalan olmadı mı hele
elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kuğu boynu
parmakları uzun ve ince
sımsıcak bakışları suç ortağı
kaçamak gülüşleri gizlice
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedikleri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiliyle

sanmıştık ki ikimiz
yeryüzünde ancak
birbirimiz için varız
ikimiz sanmıştık ki
tek kişilik bir yalnızlığa bile
rahatça sığarız
hiç yanılmamışız
her an düşüp düşüp
kristal bir bardak gibi
tuz parça kırılsak da
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı
hâlâ kıpkızıl gülümseyen
-sanki ateşten bir tebessüm-
zehir zemberek aşkımız

yağmur
31-05-2012, 23:14
Çok teşekkür ederim sevgili TUNABEN10 güzel dileklerin ve harika şiir için...

yağmur
31-05-2012, 23:16
Bu gecelik sadece aşağıdaki güzel sözü yazmak istedim iyi geceler herkese...

‎"Yediklerinin ilk çeyreği yaşamanı sağlar.Diğer üç çeyreği doktorunun yaşamasını sağlar"
Eski bir Mısır lahitinde bulunan bir hiyeroglif.