PDA

View Full Version : Holografik Evren



Pages : 1 2 3 [4] 5

yağmur
13-03-2013, 21:57
Manyetik Çekim gücümüzü, başkalarına verdiğimiz değer kadar kendimize verdiğimiz değer belirler.

Peki, abartılı derecede kibar ve iyi niyetli davrandığı halde çok kötü muamelelere maruz kalan insanlar ne olacak diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Bu çok sık karşılaşılan bir paradokstur.

Kendinize gerçek anlamda değer vermediğiniz sürece, başkalarına yaptığınız iyilikler ya da kibarlığınız, temelinde yalnızlık korkusu, suçluluk duygusu ya da kabul görme ihtiyacı barındıran manipülatif davranışlar haline gelir. Yani davranışınızın altında yatan niyet (kök inancınız) ile karşılık görürsünüz.

Çözüm nedir?

Çözüm, beklentileri kendimize yöneltmektir. Başkalarından ve ilişkilerimizden beklediklerimiz aslında kendi kişisel gelişim planımızdır. Sadece beklentilerimiz değil, aslında verdiğimiz nasihatleri bile kendimiz duymak ve ikna olmak için söyleriz. Dolayısıyla yol gösterip, nasihat verdiğinizde, kullandığınız kelimelere, kurduğunuz cümlelere dikkat edin. Onların mutlaka bir şekilde geçerli olduğunu; aslında sizin gelişiminiz için ipucu olduklarını fark edeceksiniz.

Hayat bizim eğitim alanımızdır. Sistem öylesine kusursuz çalışır ki… Bizim karşımıza daima birileri veya birşeyler çıkar ve kendimizi tanımamız, hatalarımızı görmemiz ve düzeltebilmemiz için ortamlar yaratır. Biz farkındalığımızı geliştirip de, o yönlerimizi düzelttiğimizde, gerektiğinde bırakıp kabullendiğimizde engellerden kurtuluruz. İşte tam da bu yüzden geçmiş ilişkilerimizde yaşadığımız sorunlar, kişisel gelişimimizi ne yönde tamamlamamız gerektiğine dair ipuçlarıdır. Bazen hayat bize almamız gereken dersi vermek için bazı zorluklar, problemler, acılar yollar; önemli olan başımıza gelenler değil, bizim olanlara verdiğimiz tepkilerdir.

Tüm ilişkilerimiz için geçerli tek bir yol vardır; her birey kendi eksiğini tamamlama sorumluluğunu almalıdır. Kendimiz tam ve bütün olduğumuzda istediğimiz özelliklerdeki ilişkiler ile karşılaşmak an meselesidir…
Alıntı

hayat2000
14-03-2013, 09:51
http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=YTdZkb1DIXY#t=0s

Halil64
14-03-2013, 13:14
İnternetten sonraki en büyük devrim

Pentagon, DARPA programıyla tarihi değiştirecek projeyi yürürlüğe koymaya hazırlanıyor. Zihin kontrolü ve iletişimine dayalı 'brain-net' fareler üzerinde olumlu sonuçlar verdi.

14 Mart 2013 07:41



Beyin interneti, uzaktan zihin kontrolü ve iletişimi

Bugün milyarlarca insanı sanal ortamda birbirine bağlayan internet, bundan 30 yıl önce Pentagon'un kendi bünyesindeki bilgisayarlar arasındaki iletişimini sağlamak için geliştirdiği Arpanet isimli program sayesinde ortaya çıktı. ABD, şimdi de internet kadar tarihi değiştirecek ve çok daha fazla tartışmaya yol açacak 'Brain-net' isimli bir programı yakın zamanda yürürlüğe sokmaya hazırlanıyor.

ORGANİK BİLGİSAYAR

Duke Üniversitesi'nde gerçekleştirilen Pentagon destekli programda bilimadamları iki farenin beynini, yerleştirilen elektrodlar üzerinden birbirine bağlamayı başardı. Bir farenin beynindeki görsel imaj, bağlı elektrodların dışında herhangi bir aracı nesne kullanılmadan diğer farenin beyninde oluşturuldu. Bir başka deyişle iki farenin beyni birbirleriyle doğrudan iletişim kurdu. Amerikalı bilimadamları bu bağlantıyı kullanarak ileride gelişmiş organik bilgisayarlar üretmeyi amaçlıyor.

OBAMA'NIN PROGRAMI

Yapılan son deney, Pentegon'un insan beyni üzerinde yürüttüğü çalışmalardan sadece biri. Gelişmiş Savunma Araştırmaları Proje Ajansı (DARPA) adındaki birim tarafından yürütülen çalışmalarda, özellikle ABD Başkanı Barack Obama döneminde büyük bir gelişme sağlandı. Pek çoğu gelişme aşamasında olan bu projelerin yakın zamanda meyvelerinin toplanmaya başlanacağı tahmin ediliyor.

ETİK TARTIŞMASI

Yakın gelecekte beyin gücü ile kontrol edilen insansız hava aracı drone'lar gökyüzünde uçabilir. Ancak bu gelişmeler etik tartışmaları da beraberinde getiriyor. Pek çok çevre, beyinleri kontrol edilen ya da kendi iradesi ile hareket etmeyen asker ve makinelerin yer alacağı savaşların bugünün savaşlarından daha acımasız olacağını ve bugün tartışılmayan yeni ahlaki, insani ve etik sorunları ortaya çıkaracağını savunuyor.

BEYİN GÖZLÜKLERİ

Pentagon'un 'beyin gözlükleri' projesiyle bu gözlükleri takan askerin bilinçaltındaki tehditleri bilinç düzeyine çıkmadan tespit etmesi hedefleniyor.

İŞTE PENTAGON'UN DİĞER PROJELERİ

UYKUSUZ KOMANDOLAR

Pentagon'un üzerinde çalıştığı 'yorulmaz ve uyumaz asker projesi, beynin uyku gereksinimini kontrol eden bölümlerini geliştirerek askerlerin uzun süre uyumadan görev yapmasını amaçlıyor.

Bugün havaalanlarında kullanılan tarayıcıların yerini alacak sistemle, kalp atışları, bakışlar ya da göz bebeklerindeki en ufak değişiklikler bile algılanacak.

BEYİN GÜCÜYLE HAREKET

Bir farenin beynindeki görsel imaj, elektrodlar dışında herhangi bir başka aracı nesne kullanılmadan diğer farenin beyninde oluşturuldu.

CASUS BÖCEKLER

Gelişmiş sistemlerle beyinleri kontrol edilen robot böceklerin casuslara dönüştürülmesi amaçlanıyor.

PATLAMA ÖLÇER

Askerlerin maruz kaldığı patlamaları ölçerek, dışarıdan fark edilmeyen yaralanmaları tespit edecek.

BEYİN YIKAMA

Pentagon'un son projelerinden biri de nöro bilimle, yabancı halkların düşüncelerini etkileyecek haber ve öyküler oluşturmak.

YAPAY UZUVLAR

Pentagon'un 'proestetik' projesinde ise yapay uzuvların beyin sinyalleri ile hareket ettirilmesi planlanıyor.


http://www.memurlar.net/haber/350203/

yağmur
15-03-2013, 22:40
Değerli Halil Hocam, bu yazdıklarınızın çoğu yıllardır kullanılıyor insanlar üzerinde üstelik açıklanmayan çok daha gelişmiş teknikler de var...
Ayrıca çok eski zaman medeniyetlerinde de bu tür çok ileri teknolojiler vardı...
Kitaplar yazar çoğunu...genellikle bunlar mucize diye adlandırılır Aslında çok da olağan şeylerdir...
Bu yukarıda yazdıklarınız benim için çok değerli, bu tür konulara çok fazla ilgi duyduğum için...
Çok teşekkürler ellerinize sağlık forumda bu kadar geniş bir ilgi alanınız olduğu için ve çoğu başlıklara bilgiye ve tecrübenize dayanan
aktarımlar yaptığınız için...
İyi bir eğitimci olmanız bizim için büyük şans...

hayat2000
15-03-2013, 23:24
Herkese mutlu bir haftasonu daha diliyorum, paylaşımlarınız çok güzel.

Halil64
20-03-2013, 14:39
Değerli Halil Hocam, bu yazdıklarınızın çoğu yıllardır kullanılıyor insanlar üzerinde üstelik açıklanmayan çok daha gelişmiş teknikler de var...
Ayrıca çok eski zaman medeniyetlerinde de bu tür çok ileri teknolojiler vardı...
Kitaplar yazar çoğunu...genellikle bunlar mucize diye adlandırılır Aslında çok da olağan şeylerdir...
Bu yukarıda yazdıklarınız benim için çok değerli, bu tür konulara çok fazla ilgi duyduğum için...
Çok teşekkürler ellerinize sağlık forumda bu kadar geniş bir ilgi alanınız olduğu için ve çoğu başlıklara bilgiye ve tecrübenize dayanan
aktarımlar yaptığınız için...
İyi bir eğitimci olmanız bizim için büyük şans...

Güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim Yağmur Hanım, mahçup ediyorsunuz beni.

İnsanoğlu hayal ettikçe, düşündükçe bilim de gelişmeye devam edecektir.

Çünkü mutlaka o hayallerin gerçeğe döneceği bir zaman gelecektir.

"Gerçekler, hayallerin yansımasıdır."

yağmur
22-03-2013, 23:45
Aşık olma, Aşk ol!

Bir şey yaşıyorsan, yapıyorsan tam olmalıdır.
Nasıl gerekiyorsa öyle yaşaman gerekir.
Doğa bu konuda çok iyi bir öğretmendir.
Yağmurda ıslanmak istediğinde sana ne gerekiyorsa verir.
Çıplak ayak yağmurun ortasında dolaş;
taşları, dikenleri ile ayağına batar… acı çekebileceğini hatırlatır.
Teninde dolaşan rüzgarı ile kuş olursun, mutluluktan uçabileceğini anlatır.
Bedenine çarpan yağmur damlaları yüreğini hoplatır,
yaşadığını anlarsın; seninde aşık olabileceğini anlatır.
Yağmurda dolaşırsın, tamamen içindesindir.
Doğa sana her şeyini sunar.
Ve aşıkken de tam yaşamalısın, ağla, üzül, berduş ol.
Zaman olur ruhun kanatlanır ve bir zaman olur yüreğin büzüşür üzüntüden.
Nasıl gerekiyorsa öyle yaşa.
Bırak karşındaki sana yalanlar söylesin, oyunlar oynasın;
bu senin sorunun değil ki.
O eksik kalsın, sen tam yaşa; aşık olma, AŞK OL !
OSHO

yağmur
27-03-2013, 01:13
DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE NANOTEKNOLOJİ

Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti 2006 yılı itibariyle nanoteknoloji kullanılarak üretilen ürünlerden 200 milyar dolar tutarında gelir elde edileceğini, gelecek on yıl içerisinde ise nanoteknoloji ürün ve hizmetlerini kapsayan 1 trilyon dolar hacminde küresel pazar oluşacağını tahmin etmektedir. Gelişen Nanoteknoloji alanlarında akademik programlar oluşturulmaktadır. 40 tanesi ABD’de olmak üzere nanoteknoloji alanında yaklaşık 140 üniversite programı bulunmaktadır.

AVRUPA BİRLİĞİ

Avrupa Birliği’nin 1994 ve 1998 yılları arasında yürütmüş olduğu 4. Çerçeve programı kapsamında nanoteknoloji alanında araştırma yapan yaklaşık 80 firma desteklenmiş, 1998 ve 2002 yıllarını kapsayan 5. Çerçeve programı kapsamında ise bu alana yapılan destek miktarı yıllık 45 milyon euro civarında olmuştur. Geniş bir yelpazede yapılan destekler arasında nano-elektronik cihazlar, karbon nanotüpler, bio-sensörler, moleküler tanımlama sistemleri, nano-kompozit malzemeler ve yeni mikroskop teknolojileri öne çıkmaktadır.

Nanoteknolojinin bir çok alanda yenilikçi (inovatif) ürünler geliştirilmesi için gelecek vaadetmesi sebebiyle, 2002-2006 yıllarını kapsayacak şekilde yürütülen 6. Çerçeve Programında Nanoteknoloji öncelikli alan olarak yer almış ve bu alanda yürütülecek çalışmaları desteklemek üzere 1.3 milyar euro bütçe ayrılmıştır. 6. Çerçeve Programının tematik öncelikli bu alanı: nanoteknoloji ve nanobilim çalışmalarını, bilgi tabanlı çok işlevli malzemeler ile yeni üretim prosesleri ve araçlarının geliştirilmesini kapsar. Nanoteknoloji öncelikli alanının iki ana hedefi vardır.

Birincisi yenilikçi nanoteknoloji ürünlerinin günümüzün endüstriyel sektörlerine tanıtılması, ikincisi ise yeni malzeme, yeni araç ve yeni ürünlerin geliştirilmesi ile yeni endüstri kolları ve sektörleri yaratılmasını teşvik etmek olarak özetlenebilir. Ayrıca Avrupa Birliği ülkelerinin birçoğunda nanoteknoloji alanında gerçekleştirilen araştırma ve geliştirme çalışmalarını destekleyen ulusal programlar bulunmaktadır.

AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ
Amerika Birleşik Devletleri’nde 1999 yılında yayınlanan ulusal nanoteknoloji bildirgesi ile ülkenin nano teknoloji alanındaki öncelikleri belirlenmiş ve bu konuda yapılan Ar-Ge çalışmaları için bütçeler ayrılmıştır. 2000 yılında nanoteknoloji alanında yapılan Ar-Ge çalışmalarına hükümet tarafından sağlanan destek 420 milyon dolar civarında iken 2001 yılı bütçesinde bu alana ayrılan pay yaklaşık 520 milyon dolar’a ulaşmış, 2003 yılı için ise yaklaşık 700 milyon dolar olarak belirlenmiştir.

Aralık 2003 tarihinde Başkan Bush 2005 yılından başlayarak 4 yıl süreyle nanoteknoloji alanında gerçekleştirilen araştırma ve geliştirme projelerinde kullanılmak üzere 3.7 milyar dolar tutarında fon ayrılmasını onaylamıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nde yürütülen çalışmalar, nano yapılı malzemeler, moleküler elektronik, nanoparçalar, biosensörler ve bioenformatik, quantum bilgisayarlar, ölçüm ve standart geliştirme çalışmaları, nano ölçekte teori, modelleme ve simulasyon, nano robotlar gibi alanlarda yoğunlaşmıştır. Bu çalışmalar Ticaret Departmanı (DOC), Savunma Departmanı (DOD), Enerji Departmanı (DOE), Ulaşım Departmanı (DOT), NASA, Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) ve Ulusal Bilim Kurumu (NSF) gibi kurumlar tarafından desteklenmektedir.

Asker kayıpları azalıyor

Dünya genelinde nanoteknolojinin kısa vadede en önemli askeri uygulamalarından birisi asker kayıplarının azaltılması için akıllı üniformaların tasarlanıp üretilmesi. Normal şartlarda bir asker kendisine ihtiyacı olan tüm malzemeleri yanına aldığında ekstradan 50 kiloluk bir yüke sahip oluyor. ABD’nin Boston şehrinde MIT Askeri Nanoteknoloji Enstitüsü 15 yıla kadar akıllı üniformaları üretmeyi planlıyor. Esnek ve yıkanabilen nanosensörlerin ve aygıtların kumaş içine entegre edilmesiyle üniformalar artık görüp, duyup, hissedip, komut verip, enerji üretebilecek. Üniforma aynı zamanda kalbi duran askere kalp masajı yaparak onu hayata da döndürebiliyor.

Akıllı kumaşlar devrede

Tekstilde kullanılan malzemelere nanometre boyutlarında farklı özellikler kazandırılması ürünlere gelişmiş özellikler kazandırdı. Çorap ipliğinin gümüş parçacıklarla katkılandırılması sayesinde çorap içersinde bakteri ve mikrop barınması engellenerek, ayak kokusunun önüne geçildi. Yine suyu iten kumaşlar sayesinde kirlenme engellendi. Üzerine bir bardak meyve suyu dökülen nano kumaş, suyu iterek kirlenmeyi engelliyor. Katma değeri yüksek nanoteknoloji tabanlı akıllı tekstil ürünleri, en önemli ihracat kollarımız arasında yer alan tekstil endüstrisine bambaşka bir soluk aldıracak. Laboratuardan ekonomiye nano başarı öyküsü Kalp ameliyatlarında takılan stent içerisinde zaman geçtikçe, beslenme alışkanlıklarına bağlı olarak besin maddeleri stent duvarında birikiyor. Bu da belirli bir süre sonra çeşitli rahatsızlıkları beraberinde getiriyor. Amerikalı MIT Malzeme Bilimi’nden bir grup kanı ve içerisinde taşıdığı maddelerin yüzeye tutunmasını nano yapılı malzemelerle engelliyorlar. Bu aşamadan sonra hemen bir şirket kurulup stentlerin tanesi 10 bin dolara piyasada satılıyor. Şirket 2004 yılında 3 milyar dolar gelir elde ediyor. 2007 yılı itibariyle de 11 milyar dolarlık bir gelir bekleniyor.

ASYA

Asya ülkeleri içinde nanoteknolojiye yatırım yapan ülkelerin başında Japonya gelmektedir. Japonya dünyada ABD’den sonra nanoteknoloji alanında en fazla Ar-Ge harcaması yapan ikinci ülke konumundadır. Nanoteknoloji üzerine yapılmakta olan yatırımın her yıl %15 ile %20 oranında artmakta olduğu Japonya’da nanoteknoloji tanımı dünyanın geri kalan ülkelerine oranla çok daha geniş kapsamlıdır. Moleküler seviyede yapılan bir çok araştırma (örnek vermek gerekirse, DNA üzerine yapılan araştırmalar) nanoteknoloji tanımı içerisinde yer almaktadır. Ayrıca NEC ve Sumitomo gibi firmalar carbon nanotüpler alanında çalışmalar yürütmekte, araştırmalar gerçekleştirmektedir.

Asya ülkeleri arasında Japonya’yı takip eden ülkeler arasında Çin ve Kore öne çıkmaktadır. Çin ülkede yürütülen nanoteknoloji odaklı bir çok araştırma ve geliştirme çalışmasını Çin Bilimler Akademisi kanalıyla yürütmektedir. Bu ülkede yürütülen çalışmaların bir çoğu yarı iletken üretme teknikleri ve nanoteknoloji tabanlı elektronik cihazlar üzerine yoğunlaşmaktadır. Araştırma merkezlerine ek olarak nanoteknoloji kullanılarak üretilen ürünlerin ticarileşmesine imkan sağlamak amacıyla çalışan bir çok kuruluş bulunmaktadır.

Kore nanoteknolojinin mikro elektronik uygulamaları alanında yoğunlaşmıştır. Nanoteknoloji çalışmalarının sürüdürüldüğü bir çok üniversite ve araştırma merkezi olduğu gibi Kore’nin en büyük şirketlerinden biri olan Samsung mikro elektronik uygulamalar ve mikro elektromekanik sistemler (MEMS) üzerine araştırmalar yürütmektedir.

Tayvan, Singapur, Tayland Hindistan ve Vietnam nanoteknolojiyi öncelikli alan olarak belirlemiş ve uygun çerçeveyi belirlemek için adımlar atmaktadır.

TÜRKİYE’DE NANOTEKNOLOJİ

Geçen yüzyılın ortasında başlayan mikroelektronik devrimini kaçıran Türkiye, şimdi en kritik ihtiyaçlarında dahi dışa bağımlı hale geldi. Mikroelektronik devrimini tarih sayfalarına gönderecek nanoteknoloji için henüz hiçbir şey bitmiş değil. Şu anda emekleme dönemini yaşayan nanoteknolojiyi kaçırmamak için gerekli yatırımlarla bu alana yönelmesi gereken Türkiye, gerekli çalışmaları başlattığı takdirde yepyeni bir sıçrama tahtasına sahip olacak. Öyle ki doğru uygulamalarla Türkiye, bu alanda dünya liderliğine soyunabilir. Nanoteknoloji yarışına biraz geriden katılacak olan Türkiye’nin yarışa devam edip etmemesi tamamen kendi elinde. Artık teknoloji transferi veya teknoloji satın alarak dünya ticaretinde bir yere varılamayacağını gören devletler, nanoteknolojiyle kendilerine bambaşka bir pazar yaratma yarışına girdiler. Sürekli yatırım yapıyorlar Yeni yüzyılda kritik bir teknoloji devrimi olarak görülen nanoteknoloji hala kuluçka dönemini yaşıyor. Bu kritik teknolojinin 2025 yılına kadar gelişmesini tamamlaması ve hayatımızın her alanına girmesi bekleniyor.

Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Enstitüsü (UNAM) :

Bugün ABD, Japonya ve AB’nin nanoteknolojiye yıllık 1 milyar doların üzerinde kaynak ayırdığı düşünülürse, Türkiye için bu teknolojinin önemi daha iyi anlaşılacak. Almanya ile birlikte1980 yılından beri nanoteknoloji faaliyetlerini sürdüren İsrail bu alana önümüzdeki beş yıl için 240 milyon dolar kaynak ayırırken, ABD ise Enerji Bakanlığı tarafından desteklenen beş nanoteknoloji merkezinin her biri için 100 milyon dolarlık yatırım yaptı. Aynı şekilde 2006 yılında nanoteknolojiye öncelik vermek isteyen Güney Afrika önümüzdeki üç yıl için bu alana 170 milyon dolarlık bir kaynağın ayrılacağını beyan etmişti. Türkiye kısıtlı kaynaklarla hazırlanıyor. Dünya genelinde yaşanan bu gelişmelere karşın Türkiye’de nanoteknoloji son birkaç yıldır devlet tarafından desteklendi. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) 2005 yılında, Bilkent Üniversitesi’nde ulusal bir nanoteknoloji merkezinin kurulmasına karar verdi. Üç yıllık bu proje 2006 yılının başında başladı. Nanoteknolojideki yönelimler ve gelişmelere uygun olarak UNAM’ın araştırma alanlarına nanobiyoteknoloji, nanomalzeme ve kimya, enerji ve hidrojen ekonomisi, nanotriboloji, yüzey kaplama, katalizör tasarımı gibi çok güncel konular da eklendi. Ayrıca disiplinler arası çalışmayı geliştirmek amacı ile UNAM’daki araştırmalara paralel olarak yürütülen ‘Malzeme Bilimi ve Nanoteknoloji’ yüksek lisans ve doktora programı açılarak nanoteknolojinin en aktif araştırma konularında uzman yetiştirilmeye başlandı. Yedi katlı ve yaklaşık 9000 metrekare kapalı alanda 62 adet laboratuvarı bulunan yeni bina, bilim ve teknolojinin sınırlarında araştırmalara olanak verecek çok modern bir anlayışla tasarlanıp, inşaatı birbuçuk yılda tamamlandı. 2007 yılı sonu itibarı ile araştırma faaliyetleri yeni binada devam etmektedir.

Nanoteknoloji mucizeleri

Görme özürlülere yeniden görme, işitme engellilere yeniden duyma, felçlilere yeniden yürüme şansı verebilir.

AIDS, kanser ve diyabet gibi hastalıkları tedavi edebilir.

Ucuz, çevre dostu verimli enerji kaynakları ortaya çıkarabilir.

İş göremez hale gelmiş organların yerine yeni organlar büyütülebilir.

Çevresel kirlenmeyle yaşayan dünyayı daha temiz bir hale getirebilir.

Bakteriden daha küçük nanobilgisayarlar üretilebilir.

Binlerce kitap bir küp şekerin içine depolanabilir.

Çelikten 100 kat daha dayanıklı, esnek betonlar yapılabilir.

Biyolojik silah yoluyla gönderilen bakterileri yok edebilir.

Nanoteknoloji alanında savunma sanayinden sağlık sektörüne, tekstilden otomotiv sektörüne kadar pek çok üretim şimdiden yapılıyor. Bilkent Üniversitesi ve UNAM direktörü Prof. Dr. Salim Çıracı’nın enerji, Yrd. Doç. Dr. İhsan Gürsel’in ise sağlık alanındaki başarıları, bilim dünyasında takdirle karşılanıyor. www.nano.org.tr

Kanser aşısına yeni umut

Son yıllarda tıp biliminin karşılaştığı en önemli hastalıklar arasında gösterilen kanser ve kanserli hücrelerin yok edilmesi sorununa UNAM’dan umut veren çözümler geliyor. Tıp bilimi kanserli hücreleri yok etmek için kemoterapiye başvururken, tedavi sonrası oluşan yan etkiler hastalarda ciddi boyutlarda sağlık bozulmalarını beraberinde getiriyordu. UNAM nanobiyoteknoloji grubundan Yrd. Doç. Dr. İhsan Gürsel tarafından geliştirilen yeni bir yöntemle hem kanserli dokuların tamamen öldürülmesi hem de bağışıklık sisteminin uzunca bir süre alarmda kalması sağlandı. Nanometre boyundaki kesecikler içerisine yerleştirilen bazı nükleik asitler, bağışıklık sistemini alarma geçirerek, kanserli dokuları yüzde 91 oranında ortadan kaldırabiliyor. Şimdilik farelerde yapılan bu deneyler kanser aşısını arayan bilim dünyası için yeni bir ışık oldu.

Yenilenebilir enerjide hidrojen müjdesi

UNAM direktörü Prof. Dr. Salim Çıracı ABD’de Dr. Taner Yıldırım ile yaptıkları araştırmalarda yenilenebilir enerji kaynağı olan hidrojen gazını depolayabilecek yeni bir yöntem geliştirdi. Daha önce depolanma sorunu yaşandığı için yenilenebilir enerji olarak kullanılamayan hidrojenin, bu yöntemle yenilenebilir enerji olarak kullanılma ihtimali belirdi. Çıracı, geçiş elementleri ile işlevleştirilen nanotüpler ve moleküllerle çok yüksek kapasitede hidrojenin patlamaksızın depolanabileceğini ispatlandı. ABD yüzde 6 oranında hidrojen depolanmasını başarılı sayarken Çıracı, yüzde 14 oranında hidrojeni depolamayı başardı. Çıracı ve meslekdaşlarının hidrojen depolama konusunda yaptıkları son araştırmaları dünyaca meşhur fizik dergisine kapak olurken, araştırmanın sonuçları birçok dile çevrilerek flaş haber olarak kamuoyuna duyuruldu. (www.nano.org.tr)

Ülkemizde nanoteknoloji ile ilgili sürdürülen bazı çalışmalar:

Ulusal Nano Teknoloji Merkezi-Bilkent Universitesi/DPT Malzeme Bilimi ve Nanoteknoloji Enstitüsü

http://www.nano.org.tr

Avrupa Birliği Yedinci Çerçeve Programı-Nanobilimler, Nanoteknolojiler, Malzemeler ve Yeni Üretim Teknolojileri:

http://www.fp7.org.tr/Default.aspx?tabid=86


Avrupa Birliği Altıncı Çerçeve Programı-Nanoteknoloji ve Nanobilimler, Bilgi Tabanlı Çok Fonksiyonlu Malzemeler, Yeni Üretim Süreçleri ve Araçları tematik öncelik alanı:

http://www.fp6.org.tr/_etkinlikalanlari/nmp/index.htm

Tübitak-Bilim ve Teknoloji Stratejileri-Vizyon 2023:

http://vizyon2023.tubitak.gov.tr/

Avrupa Birliği Altıncı Çerçeve Programı Nanoteknolojiler 4. Ulusal Çalıştayı Değerlendirme Raporu-21 NİSAN 2003:

http://www.mam.gov.tr/etkinlik/nano-sunuslar

Avrupa Birliği Altıncı Çerçeve Programı Nanoteknolojiler 4. Ulusal Çalıştayı Değerlendirme Raporu-21 NİSAN 2003:

http://www.mam.gov.tr/etkinlik/nano-sunuslar/rapor.html

Nanoteknolojiler, Akıllı Malzemeler ve Yeni Üretim Süreçleri haberleşme ve tartışma listesi:

http://www.yuup.metu.edu.tr/nanoteknoloji/

latino1122
27-03-2013, 15:01
Daha düzenli olması için neler yapılması gerektiğine dair hiç söz edilmeyen bir yerde yetişen sıradan halktan ne beklenebilir ki? Milyonlarca halk bedenen, ruhen, fikren ve ahlaken çürüyor da, hiç kimse bu kokuşmuşluğu görmüyor. Herkesin karakteri bozulmuş veya herkes bu yozlaşmışlığa alışmış da bunu doğal bir durum sanıyor sanki. Ama bu böyle mi olmalıdır?

Milyonlarca insan doğuyor, derin bir sefahet içinde yaşıyor ve ölüyor. Bu böylemi olmalıdır? İçlerinde birçok zeki nsan bulunmasına rağmen milyonlarca insan, hayvanlar gibi sersem ve cahil kalıyor. Sayısız küçük kardeşiniz huy olarak kaba zalim ve şehvet düşkünüdür. Peki bu böyle mi olmalıdır? "Evet böyle olmalıdır!" diye yüzlerce kez tekrarlanan iğrenç sözlerden utanmıyor musunuz?

yaz Zambaklar Ülkesinde - Gregory Petrov

yağmur
30-03-2013, 09:40
Önemli bir haber bekleyişinde isek, ya da ileride bizce çok önemli bir günü hedefleşmişsek genellikle yaptığımız şudur: Olacak mı, olmayacak mı? Gerçekleşecek mi, gerçekleşmeyecek mi? Tanrım ne olur olsun, olsun mutlaka olsun, lütfen… Ya olmazsa? Ben ne yaparım… Offf ne oolur yaaaa!!! Olsun olsun olsun. Lütfen olsun yaaa… O güne kadar kendimizi yer bitiririz. Veya “bıraktım akışına, olsun hayrına” deriz de sürekli nedense bunu tekrarlama gereğinde bulunuruz. Çünkü aslında zihnimiz bastırıyordur ve onu rahatlamaya çalışırız…
Yapmamız gereken ise o güne kadar kasılı halde bekleyip, kendimizi yemek değildir. Çünkü defalarca yaşamışsınızdır ki evet, böyle bir durumda o beklediğiniz gerçekleşse bile hayatınız “kurtulmamıştır” Belki belirgin ölçüde rahatlamışsınızdır, oley be! demişsinizdir de bir süre sonra yeni hedefler ve gerilimler başlayacaktır. Bu gerginlik bir ömür boyu sürer… Bu durum, oruç tutup da akşam iftarına kadar saatleri sayan ve bunun gerilimini yaşayan bir adamın halinden farksızdır. O gününü heba eder, orucun da anlamını unutmuştur.
Halbuki yapılması gereken ŞİMDİ’nin doldurulması ve doyurulmasıdır. Sürekli olarak dikkatimiz şu an’a ve çevremize ve yaptığımıza dönük olmalıdır ki ŞİMDİ’miz ne dolu ve doygun olursa, o beklediğimiz zaman da o kadar dolu ve doygun olur. İstediğiniz gibi gerçekleşirse kendinizden geçmezsiniz; gerçekleşmezse de o kadar sizi etkilemez. Almanız gereken mesajı alır ve ilerlersiniz. Hani o adamın iftar topu atılınca yemeklere saldırmasını benzer bu. Ne yediğinden bir şey anlar, ne de sonrasından çünkü mide fesadı geçirmektedir ve yediğine yiyeceğine de pişman olur. Halbuki kendini o gün yaptığı şeylere vermiş oruçlu, vakti gelince sakin sakin iftar sofrasına oturur ve sıcak pide içine çektiği tulum peynirinin tadını çıkartır, aromasını ağzında gezdire gezdire. Saldıran bir adamın yapmadığı şekilde. Hatta öyle bir durumdadır ki o kişi çok fazla birşey yemesine bile ihtiyacı kalmamıştır. Yeteri kadar yer ve sonrasının tadını çıkartır…
Aç olan ŞİMDİ’miz… Onu doyurmayı öğrenelim…

yağmur
30-03-2013, 10:46
Ağzımızdan çıkan her şey içimizdekileri yansıtır. İnsanların yanlışlarından söz etmemiz aslında bu olumsuzlukları kendi içimizde biriktirmemiz anlamına gelir. Konuşmalar kalbimizin durumunu ve içimizdekileri aktarır. Başkaları hakkında hiçbir zaman kötü konuşmayan bir insanın kalbi temiz olur. İçinde her hangi bir olumsuzluk barındırmaz. Eğer birisi bir yanlışlık yapmışsa bununla düşünme veya hatırlama yoluyla ilgilenmem, söz konusu hatanın kalbime yerleşmesine neden olur. Üstelik bir hatayı dile getirmek için önce onu kendi içimde taşıyor olmam gerekir. Hataların içeride taşınması kalbin saf olmadığını gösterir. Konuşmalar kalbimizde temiz veya kirli neleri biriktirdiğimizi yansıtır.Başkaları hakkında olumsuz konuşmak öncelikle o kişinin hatasını kalbimizde filizlendirmek ve sonra da koca bir ağaca dönüşünceye kadar beslemek anlamına gelir. Üstelik ağaca dönüşmesi iyice köklenmesine yol açar. Bu süreç kendi evrimimize zarar verir. Bizi aşağı çeker...

yağmur
30-03-2013, 11:32
İnsan Beyninin Gizemli 10 Özelliği

http://img478.yukle.tc/images/990036705151.png (http://bit.ly/V0BZqe)


Bazen insan beyni hakkında ilginç şeyler öğreniriz. İşte burada da o şeylerden on tane var.
Kısa dönem hafızamız yalnızca yedi ögeyi tutabilir. İnsanlarda üç farklı hafıza vardır: Uzun dönem hafıza, kısa dönem hafıza ve duygusal hafıza. Uzun dönem hafızayı bilgisayarınızın sabit diski olarak düşünürsek, kısa dönem de küçük bir USB bellek olurdu. Bu kısa hafıza sayıları 5-9 arasında değişen objeleri anlık olarak tutar. Ortalama bir insan için bu sayı 7’dir. Ama bu sayı dokuzu bile aşabilir. Bunun için nesneleri gruplandırmada iyi olmanız gerekir ve bunu pratik yaparak gerçekleştirebilirsiniz. Hiç fark ettiniz mi telefon numaraları 7 hanelidir. 111-11-11
Açık yeşil en kolay seçilen renktir. Sarı-yeşil ve açık yeşil, görebildiğimiz renk aralığının ortasındaki renklerdir. Gözlerinizin mavi,yeşil ve kırmızı renkleri için algılayıcıları vardır. Ama beyin renkler hakkında bilgi almaz. Renkler arasındaki ton farkına ya da daha mı açık yoksa daha mı koyu olduğuna bakar. Sonuç olarak beyin bu üç rengin ortasındaki renk olan açık yeşilden, gördüğü renk koyu mu değil mi onu algılar. Ayrıca bu renk; sakinleştirici ve yatıştırıcı etkisinden dolayı ressamlar, psikologlar ve psikiyatristler tarafından da kullanılır.
Bilinçaltınız sizden daha akıllıdır. Ya da en azından daha güçlü. Bir çalışmada insanlara karmaşık bir resim gösterildi. Bir gruptan düşünmeden resimle ilgili izlenimlerini söylemeleri istendi. Katılımcılar resimdeki sorunu kolaylıkla bulabildiler. Diğer gruptan ise düşünerek yanıtlamaları istendi. Sonuç; sıfır. Resimdeki hatalı kısmı saatler geçmesine rağmen bulamadılar.
Zihinsel işler beyini yormaz. Araştırmalara göre bu zihinsel işler ne kadar zor olursa olsun ya da ne kadar uzun sürerse sürsün beyni besleyen damarlardaki kan akışının sabit kaldığı ölçüldü. Buna karşın tüm gün çalışan bir insandan alınan kanda yüksek oranda yorgunluk toksini bulundu. Böylece bilim insanları beyninin yorulduğu kanısının insanın ruhsal durumundan kaynaklandığı bulundu.
Dua etmenin olumlu etkileri keşfedildi. Dua ederken ya da meditasyon yaparken, ilk altı aylık bebeklerde görülen alfa dalgasının beyinde yayıldığı keşfedildi. Belki de bu ibadet eden insanların daha az hastalanmasının ve çabuk iyileşmelerinin nedenidir.
Düzenli beyin egzersizleri beyni hastalıklardan korur. Araştırmalar Alzaymır gibi çeşitli hastalıkların beyin egzersizleriyle önlenebildiğini ortaya çıkardı. Bu zihinsel aktivetelerin yeni dokular oluşturarak hastalığı kısıtlı bir doku üzerinde kalmasını sağlıyor ve hastalık gelişemiyor. Yani yeni birşeyler öğrenmek ya da çılgınca bir şeyler yapmak beyninizin gelişmesine yardımcı olur. Ayrıca sizden daha zeki olan ya da daha bilgili insanlarla konuşmak beyniniz üzerinde olumlu etki bırakır.
İnsan beyni gölgeleri fiziksel varlıklar olarak algılar. İnsan beyni, hareketleri ve çevreyle etkileşimi çeşitli yerlerden ip uçları alarak anlar; gölgeler gibi. Gölgeler hareket hakkında çok fazla ip ucu verir ve beyin gölgeleri vücudun bir parçası olarak düşünür.
Beyin vücuttan daha sonra uyanır. İnsan uyandığında beyni tam uyanmamış olur. Amiyane tabirle sabahları kafanız pek basmaz. Yani sabah kalktığınızda beyin egzersizleri yapmak çok yararlı olur. Yani televizyonu açmak yerine bir şeyler okumalısınız.
Tam bir beyin egzersizi için yeteri kadar sıvı almış olmanız gerekir. Beynin yüzde 75’i sudan oluşur. Dolayısıyla beyninin sağlıklı tutmak için su içmeniz gerekir. Kilo kaybetmek için tablet kullananlar ya da çay içenler bilmelilerdir ki bu sıvı kaybına da neden olur beynin performansını etkiler. Bu yüzden doğru olanı yapmalılar- yani doktor kontrolünde olmalı ve reçetelere dikkat etmelilerdir.
Beyin erkeklerin konuşmasını, kadınların konuşmasından daha iyi anlar. Erkek ve kadın sesleri beynin farklı yerlerinde işlenir. Kadınların sesleri daha müzikal, yüksek ve geniş bir frekanstadır. İnsanın beyni bir kadının ne dediğini anlamak için ek kaynaklar kullanarak sesi “çözmek” zorundadır. Bu yüzden halüsinasyon duyan insanlar genelde erkek sesi duyarlar.
Benim dip notum; Demekki reklamlarda son vurucu konuşmayı erkek sesiyle vermelerinin nedeni buymuş...
Ha bide erkekler kadınları anlayamıyoruz diyorlar ya işte nedeni belli oldu... beyin, kadın sesini algılamakta zorlanıyor... napalım yaratıcımız böyle yaratmış mutlaka vardır çok önemli bi nedeni..:yes::wink::)

dr.v
30-03-2013, 18:15
İnsan Beyninin Gizemli 10 Özelliği

Beyin erkeklerin konuşmasını, kadınların konuşmasından daha iyi anlar. Erkek ve kadın sesleri beynin farklı yerlerinde işlenir. Kadınların sesleri daha müzikal, yüksek ve geniş bir frekanstadır. İnsanın beyni bir kadının ne dediğini anlamak için ek kaynaklar kullanarak sesi “çözmek” zorundadır. Bu yüzden halüsinasyon duyan insanlar genelde erkek sesi duyarlar.[/SIZE][/FONT]
Benim dip notum; Demekki reklamlarda son vurucu konuşmayı erkek sesiyle vermelerinin nedeni buymuş...
Ha bide erkekler kadınları anlayamıyoruz diyorlar ya işte nedeni belli oldu... beyin, kadın sesini algılamakta zorlanıyor... napalım yaratıcımız böyle yaratmış mutlaka vardır çok önemli bi nedeni..:yes::wink::)




Bir sebep yukarıdaki olabilir ama anladığım kadarı ile çözüm halen yok.

Kadınları anlamak mı?

"Bir gün tümü hüsran ve boşanma ile biten 4 evlilik yapmış bir adam yolda eski bir lambaya tekme atmış. Lambanın tangırtısında aklına meşhur alaaddinin lambası gelmiş, almış lambayı ovalamış. o da ne geçekten bir cin çıkıp; 'sahip üç dileğin var . dile benden ne dilersen' demiş. Adam mutlulukla birinci dileğini dilemiş ; çok zengin olmak istiyorum. Cinin bir parmak şıklatması ile adam dünyanın en zengin insanı olmuş. Artık her şeyi varmış, evler yazlıklar her çeşit araba. Zaman içinde adam parayı kanıksamış. Tekrar cini çağırıp ikinci dileğini dilemiş. ' O kadar ünlü olayım ki herkes beni tanısın'. bu dilekte yerine gelmiş. Bir süre de bununla mutlu olmuş. Her gittiği yerde kameralar, kadınlar , insanlar peşinden koşmakta. Ama yine sıkılmış ve cini üçüncü dilek için çağırmış. ' Cin biliyorsun artık çok zenginim, çok ünlüyüm. üçüncü dileğimi çılgınca bir istekle tamamlamak istiyorum. Arabalarım çok güzel , İstanbuldan New york a arbamla gidebilmek için bir otoban istiyorum.'. Cin adama bakıp sahip bu olmadı işte, tüm coğrafyayı bozup, tüm fizik kurallarına karşı gelip okyanusun üzerinden sana bir otoban yapamam.' Adam bunun üzerine tamam başka bir dilekte bulunurum deyip açıklamış:' ben dört kez evlendim, her defasında boşandım, anlaşamadım kadınlarla. Kadınları anlamak istiyorum.' Cin biraz toparlanıp adama doğru eğilmiş. ' Dostum sen onu bunu boşver otobanı kaç şerit istiyorsun onu söyle!'.

yağmur
31-03-2013, 21:08
Bir sebep yukarıdaki olabilir ama anladığım kadarı ile çözüm halen yok.

Kadınları anlamak mı?

"Bir gün tümü hüsran ve boşanma ile biten 4 evlilik yapmış bir adam yolda eski bir lambaya tekme atmış. Lambanın tangırtısında aklına meşhur alaaddinin lambası gelmiş, almış lambayı ovalamış. o da ne geçekten bir cin çıkıp; 'sahip üç dileğin var . dile benden ne dilersen' demiş. Adam mutlulukla birinci dileğini dilemiş ; çok zengin olmak istiyorum. Cinin bir parmak şıklatması ile adam dünyanın en zengin insanı olmuş. Artık her şeyi varmış, evler yazlıklar her çeşit araba. Zaman içinde adam parayı kanıksamış. Tekrar cini çağırıp ikinci dileğini dilemiş. ' O kadar ünlü olayım ki herkes beni tanısın'. bu dilekte yerine gelmiş. Bir süre de bununla mutlu olmuş. Her gittiği yerde kameralar, kadınlar , insanlar peşinden koşmakta. Ama yine sıkılmış ve cini üçüncü dilek için çağırmış. ' Cin biliyorsun artık çok zenginim, çok ünlüyüm. üçüncü dileğimi çılgınca bir istekle tamamlamak istiyorum. Arabalarım çok güzel , İstanbuldan New york a arbamla gidebilmek için bir otoban istiyorum.'. Cin adama bakıp sahip bu olmadı işte, tüm coğrafyayı bozup, tüm fizik kurallarına karşı gelip okyanusun üzerinden sana bir otoban yapamam.' Adam bunun üzerine tamam başka bir dilekte bulunurum deyip açıklamış:' ben dört kez evlendim, her defasında boşandım, anlaşamadım kadınlarla. Kadınları anlamak istiyorum.' Cin biraz toparlanıp adama doğru eğilmiş. ' Dostum sen onu bunu boşver otobanı kaç şerit istiyorsun onu söyle!'.

Değerli doktorum,Yaradanın kozmik bi şakası bence... erkekleri, kadınları anlayamaması için yaratması...:yes:
Evrendeki her şey bir oyundur... her şey hareket eder... döner dans eder ve oyun oynar hiç bi şeyi fazla ciddiye almaya değmez...

yağmur
31-03-2013, 21:12
PARA ENERJİSİ VE ANNE-BABA BAĞIMIZ

http://img474.yukle.tc/images/6541images_4.jpg (http://bit.ly/V0BZqe)
Şimdi para enerjisinin dayanıklılık ve bekasının eril ilke ile bağından söz etmek istiyorum. Eril ilkenin ailedeki en önemli temsilcisi babadır. Baba ve eril ilke yaşamda sağlamlığı ve kalıcılığı temsil eder. Paranın kalabilmesi için babaya “evet” demeniz gerekir. Gökyüzü eril ilkenin en büyük temsilcisi, hava da yaşamanın olmazsa olmazı değil mi zaten? İster yağmur, ister fırtına, ister dolu, ister kar getirsin, havaya “hayır” diyebilir misiniz?

Babamıza “evet” demek, tıpkı hava gibi ona her koşulda rıza göstermektir. Başka bir deyişle ona tüm yaşamı, deneyimleri, suçları, eksik/fazla yanları, hataları, geçmişi, genetik kodlamasında kaydı bulunan bulunmayan tüm ataları, onların yaptıkları/yapmadıkları, evrensel/bütünsel sisteme verdikleri veremedikleri ile hiç ayırımsız total ve koşulsuz bir kabul anlamına gelir. Biz babamızın bazı yanlarını beğenmez ve reddersek…

İşiniz var. Çalışıyorsunuz, geliriniz birçoğunun özeneceği kadar yüksek. Demek dişi ilke, dünya ana ve tabii kendi annenizle ilişkileriniz gereğince iyi. Buna karşın kazancınızda bereket yok. Ne yapsanız en azından bir ev sahibi olamıyor, paranızın birikmesini sağlayamıyorsunuz. Hatta bu kadar gelire rağmen gelirinizi giderinize denkleştiremiyor, ay sonuna borçsuz ulaşamıyorsunuz.

Bir işyeri sahibisiniz. Çalışanlarınız, müşterileriniz memnun, ürününüz kolayca pazarlanıyor, vergilerinizi, SSK, Bağ-Kur ödemelerinizi düzenli gerçekleştirebiliyorsunuz. Para akışınız da iyi, tahsilâtlarda her hangi bir tıkanıklık görmüyorsunuz. Buna karşın kazancınızda bereket yok. Ne yapsanız en azından bir ev sahibi olamıyor, paranızın birikmesini sağlayamıyorsunuz. Herkese yardım eden, varlığıyla destek sunan siz kendiniz için belli bir rakamdan sonrasını ayıramıyorsunuz.

Her şeyin bu kadar iyi olmasına rağmen birikim yapamamanızı bir türlü açıklayamıyor, neredeyse nazara, büyüye bağlıyorsunuz…

Dikkat edin! Annenizle ilişkiniz gereğinden fazla iyi olabilir…

Bert Hellinger “düzen bir araya getirir, böylece sevgi akar” diyor. Aile en küçük toplumsal birliktir. Ailede evrensel düzen sevginin akışkanlığını sağlar. Ailede düzen her şeyden önce, ebeveynlerin vermesi ve çocukların alması üzerine kuruludur. Ebeveynler, kendi anne babalarından ve yaşam boyu birbirlerinden aldıklarını, çocuklara aktarırlar. Çocuklar ise önce ebeveynlerini anne ve babaları olarak kabul eder, sonra da onların kendilerine sunduklarını alıp kendi deneyimlerinden gelen zenginliklere temel olarak kullanırlar. Herkes daha önce kendi anne babasından ve daha sonra eşinden aldıklarını birleştirip sonraki nesle sundukça bir araya getiren düzen kalıcılık kazanır ve buna bağlı olarak sevgi sorunsuzca akar. Böylesi bir sevgiyle desteklenen kişi yaşamda tartışmasız başarıya ulaşır.

Burada sözünü ettiğimiz veriş ve alış genel bir veriş ve alış hali değil, tam olarak yaşamın verilişi ve alınışı halidir. Ebeveynler çocuklarına geldikleri sıraya göre yaşamdan elde ettiklerini verirler, çocuklar da geldikleri sıraya göre önce anne ve babalarından sonra büyük kardeşlerden yaşamı ve aile büyüklerinin yaşamdan elde ettiklerini alırlar.

En büyük kardeş en önce geldiğinden, anne babadan en çok alandır. O da kardeşlerine en çok verir. İlk kardeş herkese verir, ikinci abiden/abladan alır, kardeşlerine verir ve bu sırayla devam ederken, en son gelen kardeş anne babadan en az ve büyük kardeşlerden en fazla alan olur.

Yaşamın ilerleyen yıllarında, ebeveynler yaşlanıp bakıma muhtaç hale geldiğinde, diğer kardeşlerinden en çok alan küçük kardeş, anne ve babasının bakımını üstlenir. Böylece dengeyi sağlamaya gayret eder. Bu diğer kardeşlerin kendisine yardım etmeyeceği anlamına gelmez ama görevin büyüğünü üstleneceğine işaret eder. Bu zorlamayla değil, kendiliğinden olandır.

Sevgi düzenleri, çocukların yaşamı anne babalarından tam da onların verdiği gibi ve bütünlüğüyle almalarını gerektirir. Ayrıca anne ve babalarını “keşke benim annem babam daha farklı, -örneğin- daha zengin, daha kültürlü, daha zeki, daha akıllı olsaydı” türünden her hangi bir dilekle değil tam da oldukları gibi almalarını, kabul etmelerini gerektirir.

Bütün bunlar olurken elbette anne ve baba kendi arasında da birlikte düzen içinde olmanın ve sevginin akmasına izin vermenin yolunda olmalıdırlar. Bu yolda kalmayı reddetmeleri, aralarında sürtüşmelere, tartışmalara hatta kavgalara kadar gidebilir. Bu büyüklerin işidir ve küçükleri ilgilendirmez. Nehirlerin yukarı akamayacağı gibi, aile içi düzen de geriye doğru kurulamaz.

Çocuklar, görünen ne olursa olsun, ebeveynlerin sorunlarında taraf tutmayı reddetmek zorundadırlar. Her çocuk % 50 anneden ve % 50 babadan gelenlerle ortaya çıkmıştır. Anne ya da babanın bir yönünü reddetmek, eleştirmek, yargılamak, aynı zamanda kendi içindeki bir parçayı da reddetmek, eleştirmek ve yargılamak anlamına gelir. Kendisini bütün olarak alamayan kişi aynı zamanda içinde sevginin akmasını engelleyen kişidir.

Ancak genellikle ebeveynler kendi aralarındaki çözümsüzlükten kurtulmak veya karşı taraf önünde güç kazanmak adına çocuklarına baskı yaparlar. Bunu sözle veya davranışla ortaya koymaları ya da içlerinden geçiriyor olmaları çok da önemli değildir. Sadece aralarında sorun olması yeter. Bu görülmese de sezilir ve hatta ruh tarafından mutlaka bilinir. Çocuklar genellikle, göremedikleri ama sezgisel olarak bildikleri durumda da alenen ortada kavga olan halde de aynı davranır, toplum tarafından yönlendirilmiş bireysel vicdanlarının dayatmasıyla ezilen tarafın yanında olurlar.

Annenin babayı incittiği hallerde çocuk çok da istemeden hatta mümkünse gizlice babasının yanında yer alır. Annenin bunu fark etmesini çok istemez aslında ama vicdanına da yenik düşer işte. Babanın anneyi ezdiği durumlardaysa, çocuk açıkça, göstere göstere babaya kızar, kırılır. Bu davranış sanıldığı kadar saçma ya da gereksiz değildir.

Çocuk gözünde anne en önemli varlıktır. Neredeyse, anne olmadan çocuk da var olamaz. Baba daha sonra gelir ve çocuk en saf haliyle anne varsa babanın yerinin dolacağını sanır. O yüzden annenin mağdur olduğu hallerde taraf tutmak çok daha kolay ve sık rastlanılan bir haldir. Evlat, içten içe annesini üzen babasını yargılar, reddeder hatta elinden gelse cezalandırır. Ayrılık bilinci…

Oysa çocuk bu davranışıyla içindeki eril enerjiyi yargılamış, dışlamış, reddetmiştir. Yaşamdan sağlamlık, kalıcılık ve etkinlik enerjilerini çekebilecek ve kendisinde kalmasını sağlayabilecek alanda enerjisel kopukluk hatta yoksunluk başlatmıştır.

Benzer enerjiler birbirlerine çekilirler yasası gereği, kendi enerji alanında eksik ya da yetersiz olan eril enerji dışarıdan geleni alıp kendine katma ve kullanabilme olanağını kaybetmiştir.

Pek çok kez, çocuk bireysel vicdana kıyasla daha etkili olan sevgi düzenlerine ilişkin içsel bilgisine bağlı kalmayı böylece anne ve babasına eşit mesafede olmayı yeğler. Kendisi için neyin gerekli olduğunu bilen içsel sesi onu hata yapmaktan, kendini eksiltmekten, içerme kapasitesini daraltmaktan uzak tutuyordur. Ancak anne çok eziliyorsa, çocuğa “baban bana haksızlık ediyor, görmüyor musun, bir şey yap, senden başka silahım yok” mesajını, bakışıyla, duruşuyla, tavrıyla hatta gerektiğinde sözle o kadar net vermeye başlar ki, çocuk ister istemez etkilenir. Annesinin artık kendisine sevgi vermeyeceğini sanarak sırf o sevgiyi alabilmek adına kurban rolünü kabul etmeye başlar.

Bu noktadan sonra çocuk giderek zayıf düşmeye ve maddi kayıplara uğramaya başlar. İçsel sesi yaptığı hatayı maddi kayıplarla görünür kılmaya çalışıyordur. Anne desteği tam olduğundan buradaki durum para kazanmayı başaramayan insandan daha farklıdır. Parayı kazanıyor ama gitmesine bir türlü engel olamıyordur.

Bazen erken ölen eşe kırgın kalan anne, bilerek ya da bilmeyerek çocuğun da kırılmasına, erken ölümünü ve kaderini onurlandırması gereken babasına bırakın saygı duymayı kızgınlık duymasına bile sebep olur. Çocuk içten içe iki yönlü suçluluk duymaya başlar. Hem annenin kendisini sevmesi için babasını dışlamak zorunda kalmaktan hem de buna bağlı suçluluk duyarak annesini üzmekten rahatsızdır ama rahatsızlığını dillendirip anlamlandıramaz.

Ya da baba başka bir kadınla gitmek de dahil her hangi bir sebeple aileyi terk etmiş olabilir. Belki de baba para vermiyor ya da kumarda yiyordur. Birini öldürmüş, hırsızlık yapmış, bir şekilde kriminal bir davranışta bulunmuş cezaevine konmuştur. Babanın uzakta olması için haklı haksız pek çok sebep olabilir. Ancak bütün bunlar o çocuğun babası olduğu gerçeğini değiştirmez. Çocuk yukarıda da belirttiğim ve üzerine basa basa tekrar tekrar söylediğim gibi babasına saygı duymak ve onu tam da olduğu haliyle bir bütün olarak almak, kabul etmek zorundadır. Babayı yargılamak, eleştirmek, dışlamak, kendi parçasını dışlamaktır ki bütün olmamıza engel olan bu tür bir davranış bizim yaşamımıza sorunları davet eder çünkü sevgi akışı kendi seçimi yoluyla kesintiye uğramış ve engellenmiştir.

Özellikle baba yaşamın neşe kaynağıdır. Babasını yargılayan çocuk aynı zamanda yaşamın neşe kaynağını da yargılamış ve reddetmiştir.

Anne babamızı yaptıklarından dolayı yargılarsak içimizdeki cezacının harekete geçmesine engel olamayız. Suç cezasız kalmamalıdır, sosyal yaşam bizi ve vicdanımızı böyle eğitmiştir. İçimizdeki cezacının gücü anne babamıza doğrudan ceza vermeye yetmez. Bu nedenle biz çeşitli yollarla kendimize zarar ve böylece dolaylı olarak -kendi bünyemizde- ebeveynlerimize ceza verme eğilimine gireriz.

Kazalar, kayıplar, mutsuzluk bizim yaşarken içten içe sevindiğimiz deneyimler haline gelebilir. Ne de olsa, ebeveynlerimiz bizim bu halimize üzülüyorlardır. Ayrıca, kendimize ceza vermek, içimizde ebeveynimize ilişkin parçaya da ceza vermektir…

Kendimize zarar vermek için önce küçük kazalar yaratırız. Düşer dizimizi, dirseğimizi incitiriz. Daha sonra hastalıklar gelir. Ağır hastalıklar yaratıp, başta bizi babamızdan ayrı tutmaya gayret eden annemizi cezalandırır, sonra da babamıza “bak senin yüzünden neler oldu gördün mü” mesajı veririz.

Giderek neşemizi yitirmeye, içimize kapanmaya başlarız. Bu halimiz ebeveynlerimizin canını yakan, onları üzen bir haldir ve bunu sevgiyle kullanırız onlara karşı… Cezalandırma aslında bir dengeleme arzusudur. Eksik olanı sisteme katmak veya görünür kılmak adına yarattığımız bir yaklaşımdır. Neşeyle yakından bağlantılıdır.

Neşe eril ilkeye daha yakın olması nedeniyle, çocuğun yaşamına babayla geçirdiği zamanlar yoluyla katılır. Ancak annesini kaybetmekten korkan çocuk, babasıyla giderek daha az zaman geçiriyor ve dolayısıyla daha az neşeye ulaşıyordur. Giderek kendinin neşelenmeye değer olmadığına inanmaya başlar ve tabii cezayla elele olan kısır döngü de burada ona katılır…

Sıra neşesizliği dengeleme gereğine gelmiştir. Bu hali dengelemeye çalışan çocuk, iş yaşamında eğlenmeye, yaşamında eksik olan neşeyi oradan elde etmeye çabalar. Bu bilinçli bir yaklaşım değildir. Tamamen içgüdüsel ya da sezgiseldir.

Bir yandan anne sevgisini yitirme korkusu, öte yandan neşeye kendini değer bulmamak… Bocalamakta olan çocuk dengeyi para kazanıp o parayı elde tutamamakta bulur. Böylece neşe yaratmak için oynadığı oyunu her an yeniden, başka kostümler ve ayrı repliklerle sahneye koyabilecektir…

Başlangıçta söylediğim gibi kazandığınız paranın bereketi yoksa ne kadar kazanırsanız kazanın bir biçimde elinizden çıkıyorsa, bu oyundan da sıkıldıysanız, size önerim babanızın önünde saygıyla eğilip özür dilemenizdir.

Babanız çoktan dünyasına göçmüş, sizi ve annenizi yıllar önce terk etmiş ya da basitçe emekliye ayrılıp köşesine çekilmiş olabilir. Öyle bir durumu vardır ki bırakın size destek vermeyi, kalkıp kendi başına tuvalete gidemiyordur. Ya da her ne durumdaysa, yanınıza gelemiyor veya tüm olanlardan sonra ne yapsa sizin yüreğinize ulaşamıyordur.

Zihniniz size oyun oynamaya devam eder. “Babam zaten yaşlı, uzak, hasta, öldü, nerede olduğunu bile bilmiyorum” gibi tümcelerle sizi ondan uzak tutmaya başka bir deyişle ayrılık bilincinde olmanızı haklı kılmaya çabalar.

Siz onu dinlemeyin. Babanız nerede olursa olsun, ister yaşasın ister dünyasına göçmüş olsun, ister en iyi baba mansiyonu alacak kadar mükemmel, ister en kötü baba damgası yiyecek kadar zararlı olsun, siz ona saygıda kusur etmeyin. Babanız sizi görmese de ona saygı duyduğunuzu ve tam olarak nasılsa o haliyle kabul ettiğinizi duymasa da bilinçdışı alanda bu yaklaşımınızı bilecektir. O bilmese bile, sizin içinizde babanız aracılığıyla reddettiğiniz kısım geriye gelebilecek ve siz tekrar bir bütün olabileceksiniz.

Hayatta sağlamlık kazanmak, kolay ya zor kazandığınız paranın kalıcılığını sağlamak ancak bu bütünlüğü yakalamakla olasılık kazanır. Benden söylemesi…

Peki ne olacak? Ne yapmalı, nasıl başa çıkmalı?

Yapmanız gereken basit, babanızı, onun karşısında durduğunuzu ve gözlerine baktığınızı imgeleyin. Aynı anda babanızın arkasında tüm atalarınızın tüm deneyimleri ve onların sonuçları ile orada hazır olduklarını düşünün/var sayın. Babanızın gözlerine bakın ve sizi ne kadar sevdiğini görmeye gayret edin. Arkasında duran insan kalabalığına ve onların tüm ayrılık bilincine, kendi yaşamının tüm zorluklarına, annenizle olan tüm sorunlarına, kendi ebeveynlerinden alamadıklarına rağmen size yaşam verdiğini aklınızda bulundurun. Öylece bir süre kalın.

Sonra onun önünde eğildiğinizi, başınızı yere değdirip ellerinizi -avuç içleriniz yukarı bakacak şekilde- onun önüne doğru yere koyduğunuzu hayal edin. Bir süre öylece bekleyin ve sonra

“Babacığım sen büyüksün ben küçüğüm, bu güne dek sana saygısızlık ettim, çok üzgünüm, lütfen beni bağışla, seni seviyorum ve teşekkür ediyorum”

deyin.

Onun sevgisinin rahatlıkla size doğru akabildiğini, içinizin eksik kalan yanının tamamlandığını hissedene dek öylece kalın.

Bunu bir seferde yapamayabilirsiniz. Yılmayın, denemeye devam edin…
alıntı

Halil64
02-04-2013, 08:52
Değerli doktorum,Yaradanın kozmik bi şakası bence... erkekleri, kadınları anlayamaması için yaratması...:yes:
Evrendeki her şey bir oyundur... her şey hareket eder... döner dans eder ve oyun oynar hiç bi şeyi fazla ciddiye almaya değmez...

Anlıyoruz aslında da işimize gelmiyor. :he:

Yine de tüm dünya onların etrafında dönüyor, dönmeli de. :)

latino1122
08-04-2013, 12:28
''Dünya da yerine gelmeyen en büyük dileklerden biri, karşındakini değiştirmektir. Bunu bugüne kadar hiç kimse başaramamıştır. Bu imkansızdır, çünkü diğeri de kendi doğrularıyla yaşar onu değiştiremezsin. Sorumluluğu karşındakinin üstüne atmaya devam
ediyorsun, ama onu değiştiremezsin. Sorumluluğu başkalarına attığın için de asla asıl sorumluluğun sende olduğunu göremeyeceksin. Temel değişiklik senin içinde başlamalıdır.''

Osho

yağmur
11-04-2013, 11:30
“Yaşadım ve değiştim. “ diyor A. Huxley :”Genç bir idealistken dünyayı değiştirmek isterdim, artık anladım ki evrende kesin olarak değiştirebileceğiniz tek şey bizzat kendinizsinizdir.”
Çünkü aslında verdiğin tüm tavsiyeler, yaptığın ahkam kesmeler, kahramanca ortaya atılmalar kendinden kendine duyurmaya çalıştığın çığlıklardır, unutmak istemediğin için bu kadar tekrar edersin onları...

Benim yaptığımda bu aslında kendi kendime ahkam kesiyorum bu başlıkta...
İnsan kendisi değişmek istemedikçe kimse kimseyi değiştiremez...
ama eğer insanlar, birde değişmeye karar verirse DÜNYAları değişir...

yağmur
11-04-2013, 19:58
Çok güzel bir şarkı...Bu başlıkta olur mu bilmiyorum... içimden geldi...


http://www.youtube.com/watch?v=bQg7aCoGQX8

Sevda Kuşun Kanadında Cem KARACA
Dağbaşında rastladım aksakallı birisine
Bin yıllık bir halıya bin yıldan beri
Bağdaş kurmuş bir çınar gibiydi
Sordum ona Aşk ne ustam hayatın sırrı ne,
Tepeden tırnağa aşığım ben
Ve koskoca bir hayat var önümde?
Sevda kuşun kanadında
Ürkütürsen tutamazsın
Ökse ile sapanla vurursun da saramazsın
Hayat sırrının suyunu
Çeşmelerden bulamazsın
Ansızın bir deli çaydan içersin de kanamazsın

latino1122
11-04-2013, 20:07
Bu başlığa yakıştı mı bilmiyorum... içimden geldi...


http://www.youtube.com/watch?v=bQg7aCoGQX8

Sevda Kuşun Kanadında Cem KARACA
Dağbaşında rastladım aksakallı birisine
Bin yıllık bir halıya bin yıldan beri
Bağdaş kurmuş bir çınar gibiydi
Sordum ona Aşk ne ustam hayatın sırrı ne,
Tepeden tırnağa aşığım ben
Ve koskoca bir hayat var önümde?
Sevda kuşun kanadında
Ürkütürsen tutamazsın
Ökse ile sapanla vurursun da saramazsın
Hayat sırrının suyunu
Çeşmelerden bulamazsın
Ansızın bir deli çaydan içersin de kanamazsın

Sn Yağmur;

O kadar değerli ve güzel paylaşımlar yapıyorsunuz ki, bu paylaşımınız müzikte olsa duygusal ve insanı derin düşüncelere sevk ediyor. Zaten hayatta her şey mantıkta değil, duygusallıkla birleştiğinde bir anlam kazanıyor.:)

Sordum ona Aşk ne ustam hayatın sırrı ne,
Tepeden tırnağa aşığım ben
Ve koskoca bir hayat var önümde?
Sevda kuşun kanadında
Ürkütürsen tutamazsın
Ökse ile sapanla vurursun da saramazsın
Hayat sırrının suyunu
Çeşmelerden bulamazsın
Ansızın bir deli çaydan içersin de kanamazsın

yağmur
13-04-2013, 09:28
Gerçek koşulsuz sevgi var olan koşulları görmeden sevebilmektir. Yani koşulsuz sevgide koşul yoktur. Ama biz koşulsuz sevgiyi hep mevcut koşullara rağmen sevmek olarak algıladık. Sevgiyi nitelendirdiğin anda koşullu seviyorsun demektir. Koşulları görme. Sevgi, fıtratının bir parçası olduğu için sev. Bir muhabbet kuşunu ne kadar seviyorsan bir kargayı da o kadar sev. Başkalarının adı ne olursa olsun nefret içeren sözlerine kulak asma. Kısa bir zaman için bu dünyadasın. Ve sen bu dünyaya sevmek için gönderildin. Bir arabesk parçanın sözleri gibi değil senin hayatın. Yaradılışına en uygun eylem sevmektir. Sevgi, kâinata en uygun eylemdir. Sırf bunun için sev. İşte o zaman varoluşun coşkusunu yaşayacaksın. En başta da dediğim gibi hiçbir şeyin önemi olmadığını anladığın anda geriye sadece o coşku kalacak. O coşku gençlik hormonları üretmeni sağlayacak. Ve sen de bu sayede hayatta kalacaksın.

Söz yürekten çıkarsa yüreğe gider...

latino1122
14-04-2013, 18:29
''Biraz daha derine inmen gerekiyor. Gözlerini kapatmalısın. İçini izlemelisin. Sessizce durman lazım. İçinde tam bir sessizliğe ulaşamazsan asla kim olduğunu anlayamazsın. Bunu ben sana söyleyemem. Söylemenin bir yolu yok. Herkesin kendiliğinden keşfetmesi gerekiyor.

Ama varsın – bu kadarı kesin. Tek sorun içinin derinliğindeki merkeze ulaşmak ve kendini keşfetmek. İşte benim yıllardır öğrettiğim de budur. Benim meditasyon dediğim kendini bulmaya yarayan bir araçtan başka bir şey değildir.

Bana sorma. Kimseye sorma. Cevap içinde bir yerde saklı ve onu keşfetmek için içinin derinliklerine inmen gerekecek. Üstelik o kadar yakın ki – yüz seksen derece dönüversen karşına çıkacak.

Ve sen bir isimden, bir yüzden, bir bedenden ibaret olmadığını görüp şaşıracaksın, hatta sadece bir beyin de değilsin.

Sen tüm varoluşun, onun güzelliğinin, ihtişamının, mutluluğunun, muhteşem coşkusunun bir parçasısın.

Bilincin anlamı kendini tanımaktan başka bir şey değil.''

OSHO

uaydin
14-04-2013, 18:42
Korku on beş santimden daha derin değildir. Simdi ister bir dala tutunup tum yaşamını kabusa çevir istersen o dali bırak ve ayaklarının üzerine bas , sana kalmış.

yağmur
16-04-2013, 08:10
"Seni anlıyorum demek büyük bir yalandır. Kocaman bir yalan. Kimse kimseyi anlayamaz ve tanıyamaz dünyada. Var olan en sağlam zırh insan vücududur. İçindekileri en iyi saklayan kasa odur. Koridorlarında birikenlerin kokusunu bile yaymaz dışarıya. Deliliğinin kokusunu, anormalliğinin kokusunu duyamazsın yanında gazete okuyan adamın, otobüs durağında. Sadece gördüklerin vardır. Beş duyunun algıladığı kadar anlarsın aileni, sevgilini, çocuğunu..."

Hakan Günday

yağmur
16-04-2013, 09:54
Korku on beş santimden daha derin değildir. Simdi ister bir dala tutunup tum yaşamını kabusa çevir istersen o dali bırak ve ayaklarının üzerine bas , sana kalmış.

Korku deyince bu şarkı aklıma geldi neden bilmem...


http://www.youtube.com/watch?v=oWHGqXY5jCk&list=RD02abZlWqVeLzg

yağmur
17-04-2013, 00:08
bazen gece yarılarına doğru deniz kenarlarında dinlemeyi deneyin.Hüzün ve coşku bir arada...
sanki Evrenin sesi...


http://www.youtube.com/watch?v=IPAICpl2Nuc

yağmur
17-04-2013, 00:15
Değerli Serenler hocamın başlattığı ve benim sürdürdüğüm Holografik Evren başlığına eklediğim yazıları kimler sessizce okur, kimlerin yüreğine dokunur diye ara sıra merak ediyorum...

tekas
17-04-2013, 00:53
Bu gece yarısı rodrigo dinlemek varmış kısmette
sessiz hüznü ve isyanı dinledi ruhum...
selamlar tüm dostlara..........

ayse_k
17-04-2013, 17:17
PARA ENERJİSİ VE ANNE-BABA BAĞIMIZ

http://img474.yukle.tc/images/6541images_4.jpg (http://bit.ly/V0BZqe)
Şimdi para enerjisinin dayanıklılık ve bekasının eril ilke ile bağından söz etmek istiyorum. Eril ilkenin ailedeki en önemli temsilcisi babadır. Baba ve eril ilke yaşamda sağlamlığı ve kalıcılığı temsil eder. Paranın kalabilmesi için babaya “evet” demeniz gerekir.

Onun sevgisinin rahatlıkla size doğru akabildiğini, içinizin eksik kalan yanının tamamlandığını hissedene dek öylece kalın.

Bunu bir seferde yapamayabilirsiniz. Yılmayın, denemeye devam edin…
alıntı

güzel ve doğruluk ya da haklılık yapı yüksek olan bir yazıymış. uzun olmasına rağmen merakla okudum...
teşekkür ederim

ayse_k
17-04-2013, 17:20
birinin diğerini anlayabilmesi için onun geçtiği yollardan geçmiş olması gerekir.

neler yaşamış, nelere üzülmüş, hangi özlemleri yaşamış, hangi sıkıntıları nasıl aşmış. bunları bire bir yaşamadıkça birinin diğerini tamamen anlaması imkansız gibi...



"Seni anlıyorum demek büyük bir yalandır. Kocaman bir yalan. Kimse kimseyi anlayamaz ve tanıyamaz dünyada. Var olan en sağlam zırh insan vücududur. İçindekileri en iyi saklayan kasa odur. Koridorlarında birikenlerin kokusunu bile yaymaz dışarıya. Deliliğinin kokusunu, anormalliğinin kokusunu duyamazsın yanında gazete okuyan adamın, otobüs durağında. Sadece gördüklerin vardır. Beş duyunun algıladığı kadar anlarsın aileni, sevgilini, çocuğunu..."

Hakan Günday

yağmur
18-04-2013, 19:28
Evrensel zihin sadece bir zeka değil aynı zamanda da maddedir ve bu madde elektronları çekim yasasıyla biraraya getiren çekici bir güçtür. Elektronların bu şekilde bir araya gelişinden atomlar oluşur, atomlar da aynı yasayla bir araya gelerek molekülleri oluşturur, moleküller nesnel formlar alır ve bizler her tezahürün; sadece atomların değil, dünyaların, evrenin ve imajinasyonun oluşturduğu her kavramın ardındaki yaratıcı gücün “yasa” olduğunu buluruz.

uaydin
18-04-2013, 20:02
Korku deyince bu şarkı aklıma geldi neden bilmem...


http://www.youtube.com/watch?v=oWHGqXY5jCk&list=RD02abZlWqVeLzg

Bu şarkıyı hiç dinlememisim teşekkürler.

uaydin
18-04-2013, 20:21
Lynyrd Skynyrd simple man

mama told me when i was young
come sit beside me, my only son
and listen closely to what i say.
and if you do this
it will help you some sunny day.
take your time... don't live too fast,
troubles will come and they will pass.
go find a woman and you'll find love,
and don't forget son,
there is someone up above.

and be a simple kind of man.
be something you love and understand.
be a simple kind of man.
won't you do this for me son,
if you can?

forget your lust for the rich man's gold
all that you need is in your soul,
and you can do this if you try.
all that i want for you my son,
is to be satisfied.

boy, don't you worry... you'll find yourself.
follow you heart and nothing else.
and you can do this if you try.
all i want for you my son,
is to be satisfied.

http://www.youtube.com/watch?v=sHQ_aTjXObs

sn yağmur'a takipteyiz.

latino1122
20-04-2013, 16:26
''At şarkı söyleyemediği için talihsiz midir? Hayır, ama koşamazsa talihsiz olur. Köpek uçamadığı için talihsiz midir? Hayır, fakat koku alamazsa talihsiz olur. İnsan aslanları boğamadığı ve olağanüstü işler yapamadığı için bedbaht mıdır? Hayır, o bunun için yaratılmış değildir. Ama temizliği, iyiliği, vefayı, adaleti, kaybettiği vakit ruhuna ihanet eder ve tüm değerlerini kaybeder.''

Epiktetos

yağmur
23-04-2013, 08:09
Öfkelenince neden bağırırız?

Hintli bir ermiş öğrencileri ile gezinirken Ganj nehri kenarında birbirlerine öfke içinde bağıran bir aile görmüş. Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş. Öğrencilerden biri “çünkü sükûnetimizi kaybederiz” deyince ermiş “ama öfkelendiğimiz insan yanı başımızdayken neden bağırırız? O kişiye söylemek istediklerimizi daha alçak bir ses tonu ile de aktarabilecekken niye bağırırız?” diye tekrar sormuş.

Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir.”

“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur? Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar, çünkü kalpleri birbirine yakındır, arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır. Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile gerek kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini gerçek anlamda seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”

Daha sonra ermiş öğrencilerine bakarak şöyle devam etmiş: “Bu nedenle tartıştığınız zaman kalplerinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.”

yağmur
24-04-2013, 01:00
Denge

Kendini dengeye getirmeye çalışıyorsun...
İçinde;
zamansız ortaya çıkan öfkeler var,
bastırmaya çalışsan da faydası olmayan kederler...

Kızgınlıkların var, affetmenin erdem olduğunu bilen parçana inat...
İçinde isyan çığlıkları atan,
içinde ağlayan bir çocuk var,
geçmişin kırılmışlıklarını
ne yaparsan yap, unutamayan...

Ve bekliyorsun günden güne,
bir kurtuluş halini...

Ve gün geçiyor bir günden diğerine,
hiç bir kurtuluşun olmadığını hissediyorsun, çaresizce,
kendi yarattığını bildiğin gerçeklikte,
kaybolmuşluğun hissiyle,
ne yaşıyorsun, ne ölebiliyorsun...

Biliyorsun,
yaşamıyorsun, ya da bu bildiğin haliyle, yaşayamıyorsun...

Ve sen dengeyi arıyorsun tüm bu duygusal gelgitlerin içinde,
sanıyorsun ki,
tüm bu dengesizlikleri çözebilirsen,
sonunda nihayet içine denge gelecek...

Oysa ki, denge,
içindeki dengesizlikleri tek tek çözmek değil,
farkettinmi şimdiye kadar?
Birini çözsen, diğeri ortaya çıkıyor,
çöze çöze bitiremediğini farkettinmi?

Denge;
zihnin doğasının çelişki olduğunu
dengesizliğin zihnin doğasından geldiğini farkettiğinde,
ve buna kabul verebildiğinde gelir.

Bunları çözmekten vazgeçtiğinde sen,
asla çözülemez olanı anlamış olacaksın,
zihni...

ve kendini,
zihnini,
yaşamı çözmekten,
ve kendini mükemmelleştirmekten vazgeçtiğinde,
kendini tüm dengesiz dediğin haller içinde kabul edebildiğinde,
sen;
dengeye gelmiş olacaksın...

Yaşamı hisseden,
deneyimleyen,
sen olan,
şimdi,
burada,
ol'an...

alıntı

latino1122
24-04-2013, 10:50
''Başımıza bir defa gelen şey büyük bir dert sayılamaz. Bir anda olup biten bir şey için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır? Ölüm uzun ömürle kısa ömür arasındaki farkı kaldırır; çünkü yaşamayanlar için zamanın uzunu kısası yoktur. Aristo, Hypanis ırmağının suları üstünde bir tek gün yaşayan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler. Bu hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın beşinde ölen ihtiyar ölmüş sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını hesaplamak hangimize gülünç gelmez?''

Montaigne / Denemeler

yağmur
24-04-2013, 10:52
BAZI İNSANLAR VARDIR,çok ama çok özeldirler.
Bazı insanlar vardır, büyü gibidirler, değdikleri hayatı cennete çevirirler.
Aranızda, bilmem ne kadar mesafeler, kilometreler, cümleler, şarkılar geçmiş olursa olsun.
Onların varlığı size unuttuğunuz ne varsa hatırlatır, sımsıcacıktırlar.
Dışarıdan bakınca çoğu onlara “Zor İnsansın” der.
Aslında içlerinde başını okşayıp uyutmak isteyeceğiniz küçük bir çocuk saklıdır.
Asla size ait değillerdir, ama hep sizinledirler, bilirsiniz, hissedersiniz.
Ve bu bazı insanlar, en çok ihtiyaç duyduğunuz AN’da ortaya çıkarlar, minicik bir hamleyle sizi, yaşadıklarınızı ve hayatı, kısaca her şeyi yoluna koyarlar.
SİZ, SİZ OLUN ONLARI HEP KALBİNİZİN KIYISINDA SAKLAYIN..!

latino1122
24-04-2013, 11:14
BAZI İNSANLAR VARDIR,çok ama çok özeldirler.
Bazı insanlar vardır, büyü gibidirler, değdikleri hayatı cennete çevirirler.
Aranızda, bilmem ne kadar mesafeler, kilometreler, cümleler, şarkılar geçmiş olursa olsun.
Onların varlığı size unuttuğunuz ne varsa hatırlatır, sımsıcacıktırlar.
Dışarıdan bakınca çoğu onlara “Zor İnsansın” der.
Aslında içlerinde başını okşayıp uyutmak isteyeceğiniz küçük bir çocuk saklıdır.
Asla size ait değillerdir, ama hep sizinledirler, bilirsiniz, hissedersiniz.
Ve bu bazı insanlar, en çok ihtiyaç duyduğunuz AN’da ortaya çıkarlar, minicik bir hamleyle sizi, yaşadıklarınızı ve hayatı, kısaca her şeyi yoluna koyarlar.
SİZ, SİZ OLUN ONLARI HEP KALBİNİZİN KIYISINDA SAKLAYIN..!

Anlayış ve sevgi olduktan sonra her şey çok ama çok daha güzel değil mi? bazen çok yakınımızdaki insanı bile sanki milyonlarca km uzaktaymış gibi hissetmiyor muyuz? uzaktakileri düşünüyor ve sevgilerini içimizde yaşatıyorsak hep en güzelleri hayatımızı daha mutlu kılıyor:)

latino1122
25-04-2013, 19:09
"Varoluş birbirine bağlı olmaktır; her şey birbirine bağlıdır, hepsi birdir... Görünmeyen ipliklerle birbirimize bağlıyız... Seni incitirsem, kendimi de incitirim... Kendimi incittiğimde, herkesi incitiyorum..!"

OSHO

yağmur
26-04-2013, 11:21
http://img444.yukle.tc/images/7174galaksi_ingo_swann_kahin_kehanet_oracle_telepo rtasyon_teleportation_1.jpg
Geleceği görmek, yaşanacakları hissetmek gibi sezgisel olaylar, sıra dışı kabul edilip ciddiye alınmasa bile cazip bulunur. Bu konuya en ilgisiz insanlar bile geleceğe dair ipuçları duyduğunda heyecanlanıp, ilgi gösterirler. Geleceği görmenin ve hissetmenin türlü ifade şekilleri vardır. Çeşitli fal bakma yöntemleri ile basit gelecek tahminleri yapılır. Gündelik eğlence dozunda gerçekleşen kehanetler dışında, uzun vadeli ve tüm dünyayı ilgilendiren kehanetler yapan ünlü medyumlar ile kâhinler mevcuttur dünyada.

Kehanetlerinde gerçekleşme oranı yüksek olan bazı kişiler, çok ilgi çeker ve ünlü olurlar birdenbire. Dünya tarihinin tüm dönemlerinde gelecek tahminleri mutlaka yapılmış ve kadim uygarlıklarda ülke yöneticileri tarafından bu iş için ücret ödenen kâhinler kullanılmıştır.

Son yüzyılda, modern materyalist bilimin kehaneti reddetmesiyle, eski ilgiyi kaybeden kehanet olgusu, son elli yılın fizik ve astronomi bilimi gelişmeleriyle; farklı bir yerlere doğru ilerlemeye başlamıştır. Özellikle atom altı çalışmaları ve zaman üzerinde öne sürülen teoriler ile geleceğin görülebilmesi daha kabul edilebilir olmuştur şimdilerde. Bu konuda; özellikle elektronun gözlemlenmesi ve paralel evrenler teorileri, kehaneti bazı ölçüler içinde destekler durumdadır ilginç bir şekilde… Yine de kehanetle bilimin buluşması için daha çok fazla yolumuz olduğu kesin.

Elektronun ve parçacıkların bizim tarafımızdan gözlemlendiğinde ya da gözlemlenmediğinde farklı davranıyormuş gibi tespit edilmesi; aslında zaman algımızın kapasitesi sonucu ortaya çıkan bir tespittir. Gözlemleme yapıldığında zaman boyutu da işin içine girdiğinden bizim için farklı tespitler yaratır ve kuantum fiziğinin anlaşılmaz olmasına neden olur. Kuantum fiziğini anlaşılmaz yapan; tanımlamaların bizim zaman algımızın boyutları içinde kalmaya mahkûm olması sebebiyledir.

Yani biz kuantum deneylerini tanımlamak için indirgediğimizden, (kendi algısal boyutumuzun içinde tanımlamaya çalıştığımızdan) içinden çıkılmaz teorilere dönüştürürüz.
Çünkü ortada bir HEM-HEM durumu mevcuttur.

Algı kapasitemiz, sınırlı bir şekilde sadece geçmişimizi hatırlamamıza ve içinde bulunduğumuz anımızı algılamamıza izin verir. Zaman içinde hareket etme yeteneğimiz ise, sadece andan ileriye doğru vektöreldir. Zamanın içinde genişleme ve ileriye sıçrama yeteneğimizi yitirmiş olmamız nedeniyle; sadece tek bir koridor içinde yürüyebilmeyi ve ona odaklanmayı gerçekleştirebiliyoruz. Bu kapasite tüm insanlık için ortak özellik taşır ve hep birlikte aynı koridor içinde algılarız kendimizi. Düz bir çizgide yürüdüğümüz için göremediğimiz geleceğimiz; her daim merak alanımızdadır.

Genel çoğunluğun dışında kalan bazı insanların, geleceği bilme konusunda farklı şansa sahip olduğu gözlemlenir bazen. Sayıları çok az da olsa gelen zamanı görebilen insanlara, medyum ya da kâhin denir. Medyum; gelecek dışında farklı bilinmeyenleri de bilebilen farklı bir görüye sahiptir. Kayıp bir nesneyi, ya da gözlemlemediği, bilinmeyen bir olayı bilebilmek gibi… Kâhin ise geleceği görebilendir.

Kâhinliğin de boyutları ve dereceleri vardır. Beş dakika sonrayı hissedebilen, birkaç ay ya da yıl sonrayı görebilenler, hatta yüzyıllarca öteyi önceden görüp söyleyenler gibi. Nostradamus ve Cayse bunların içinde en ünlü olanlarıdır. Gelecek zaman için ifade ettikleri kehanetler, yüzde yüz doğru olmasa da ilgi çekmiştir. Örneğin pek çok kâhin, herkes için uzak ihtimal gibi görülen Amerika’da siyahî bir başkan seçilmesi olayını görmüştür.

Kehanet özünde bir egoya dayanır. İnsan kendisinin gelecekte “iyi” olup olmayacağının peşindedir. Kişisel olarak kendisini rahatlatmak isteyen insanlar, değişik yöntemler kullanan falcılara gidip, arzu ve tutkularının gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmek isterler. Kendi bireysel geleceğinin hakkında iyi sözler duyabilmek için seçtiği bu yol, çoğunlukla para tuzağı eğlenceler olmaktan öte geçemez. Oysa insanın kendi egosundan, her türlü arzu ve tutkusundan uzak, diğerkâmlık duygularıyla uygulanan yöntemler, diğerlerinden çok farklıdır ve bilimsel olarak da incelenmelidir. Kehanet eğer ciddiye alınacaksa, sonu gelmez anlamsız fal yöntemlerinden arınmalıdır.

Peki, bir kâhin neyi görür?

Gelecek yaşanmamıştır, dolayısıyla bilinmesine olanak yoktur diye düşünürsek eğer, kâhinlerin görüp bize söylediği olaylar nereden çıkmıştır öyleyse? Bunu cevaplayabilmek için önce zamanın ne olduğu tanımına bakmak gereklidir. Zamanın tanımına bakarken, kendi özgür irademizin gücünü de hesaba katmak zorundayız bir taraftan.


Özgür iradeye sahipsek eğer, geleceğin oluşmasında her birimizin katkısı olması da kaçınılmaz bir gerçektir.

Her birimiz özgür iradeye sahibiz ve sınırlı da olsa kendi seçimimizi yapabiliriz. Yaşam şans, kaza ya da tesadüf değildir, değişmez doğa yasalarının kontrolü altındadır. Varlığın her yönü doğa yasalarından kaynaklanır. Bir seçim yaptığımızda yasa işlemeye başlar. Her şey neden ve sonuçtan, ekmek ve biçmekten ibarettir, aksi takdirde dünya kargaşa içinde olurdu. Nereye bakarsak bakalım, doğa yasalarının işleyişinde sonsuz zekâya ait, sonsuz planın kanıtlarını görürüz. Mevsimlerin sırayla gelişinde, gezegenlerin hareketinde ve sonsuz sayıdaki canlı türünün yaşamasında, büyümesinde kanıtları görebiliriz.

Gitmek istediğimiz yolu yürüyebilir ya da arabaya binebiliriz, sabah erken ya da geç kalkabiliriz. Sinirlenip, bağırıp çağırabiliriz, özür dileyebiliriz. Özgür irademizle pek çok şey yapabiliriz, ama güneşin doğmasını önleyemeyiz, fırtınayı durduramayız, bunlar gücümüzü aşar. Seçim hakkımız sınırlı olduğu için özgür irademiz de sınırlıdır. İrademize konulan bir başka sınır daha vardır, o sınır evrimimizde ulaştığımız zihinsel ve ruhsal aşamadır. Yani seçim hakkımız olduğu zaman bile, o an kim ve ne olduğumuz seçimlerimizi sınırlar. Seçimlerimiz dâhilinde geleceğimizi ve kaderimizi etkileyebiliriz.

Kendi geleceğimizi oluşturma kapasitemiz olduğu gibi, tüm insanlık algısının ve total bilincin adına da oluşturma ve değiştirme potansiyelimiz olduğunun farkındalığına ulaşmak ise, varmak zorunda olduğumuz nihai bir sonuçtur. Bu farkındalık, günlük yaşamın içinde sessiz sakin bir köşede durur ve çoğunlukla görmezden geliriz. Bütün adına değiştirme ve yaratma potansiyelini kullanabilmek; belli bir erk gerektirir. Uzanıp almamız ve kullanmamız için bir güce ihtiyacımız vardır. Bu erk bir potansiyel olarak tüm bireylerde mevcut olsa da aktif hale gelmesi için günlük egolardan, algılardan, zevk ve hazlardan özgürleşmiş olmayı gerektirir.
Günlük hayatın kuşatılmışlığında gerçek özgürlüğümüzden uzakta yaşarken, geleceği hissedebilme yeteneğimizin farkında olmamız imkânsızdır. Ancak kuşatılmışlıklardan arınan kusursuz bilinç, gelen zamanı görebilir. Bu kusursuz bilinç, kehanetin başladığı noktadır ve görme eylemini başlatır.

Çok eski bir uygarlığın, Tolteklerin zaman tanımına baktığımızda ilginç bir ifadeyle karşılaşırız:

Zamanın Çarkı

Toltek Şamanları zamanı açıklarken; zamanın sonsuz uzunluk ve genişlikte, içinde düşünce olukları bulanan bir tünel gibi olduğunu söylüyorlardı. Her oluk sonsuzdu ve bu olukların sayısı da sonsuzdu. Canlı varlıklar, yaşam gücü tarafından tek bir oluğun içine bakmaya zorlanıyorlardı. Tek bir oluğun içine bakmak; onun tarafından kapana kısılmak ve o oluğu yaşamak anlamına gelmekteydi. Kişiler esaslı bir disiplin sonucu kararlı dikkatini zamanın çarkına odaklayabilir ve böylece onun dönmesini sağlayabilir. Zamanın çarkını döndürmeyi başarabilen kişiler, herhangi bir oluğun içine bakıp, ondan diledikleri şeyi çekip çıkarabilirler. O oluklardan yalnızca birini içine bakmaya zorlayan büyüleyici güçten bağımsız olmak, kişilerin her iki yöne de bakabilmesi anlamına gelir: onlardan uzaklaşan ya da onlara doğru ilerleyen zamana.

Binlerce yıl öncesinden gelen bu mesaj, yeni teorilerin sözcüsü gibi çok aşina bir tanımlamadır şaşırtıcı biçimde. Biz bilimde inanılmaz yerlere geldik diye övünürken kadim uygarlıkların zaman hakkındaki tanımlamaları bizden çok önlerde görünüyor ne yazık ki. Zaman konusunda Toltek sonrası uygarlıklardan Maya’ların bıraktığı bilgiler çözümlenmeleri gerçekleştikçe şaşırtıyor. Sanırım bir arpa boyu yol gittik hep birlikte…

Zamana kişisel ve bütünsel özgür irademiz çerçevesinde baktığımızda, kehanetin nereye kadar yapılabileceği ve kâhinin neyi gördüğü sorusunun cevabı; sonsuz şimdide, sonsuz olasılıklar olduğu gerçeğinin içindedir. Sonsuz olasılıklar içinden odaklanabildiğimiz ve farkındalığımızı yükseltebildiğimiz koridorların içini görebilir ve yaşayabiliriz. Bireysel ve bütünsel koridorlarımızda deneyimleme olasılıklarımız olduğu yerde duruyor. Onları görebilme ve içine girip yaşayabilme bizim erkimizle ve farkındalığımızla gerçekleşir. Koridorların içinde ve arasında gidip gelebilmek bizim özgür irademizle gerçeklik boyutumuza indirgenir.

Zaman sonsuz şimdidir, geçmiş ya da gelecek yoktur. Geçmişimizi ya da geleceğimizi tayin eden zamanla ilişkimizdir. Geleceği görme dediğimiz şey, fizik dünyanın sınırlarından çıkıp, geleceği gördüğümüz andaki duru görü veya uyum yeteneğidir.

Bu yolla harekete geçirdiğimiz sebebin sonucunu, yani özgür iradenizin neyi yarattığını görürüz. Ancak bu zamanı değil zamanla olan ilişkimizi etkiler. Bu yüzden özgür irademiz her zaman sonsuz şimdide devreye girer.

Bir kâhinin gördüğü kehanetler de; sonsuz olasılıklar içinden kendi odaklanmasının sonucu bilincine indirgeyip bize aynaladığı Vizyon ve Görme’lerdir.


http://indigodergisi.com/2013/04/kahin-neyi-gorur/

yağmur
26-04-2013, 22:04
Titreşimlerin Sırrını Çözen Kainatın Sırrını Çözer: Frekanslar ve Hayatımıza Etkileri

Nikola Tesla titreşimlerin sırrını kısmen de olsa çözmüştü
Muhtemelen bu söylenilenlere çok fazla anlam veremez ve üzerinde de fazla durmazdınız. Çünkü o zamanlar titreşimlerin bu derece önemli olduğu insanlık tarafından bilinmiyordu. Gerçi hala da tam olarak bilindiği söylenemez… Hâlbuki bundan 100 yıl önce Nikola Tesla kendi icadı olan deprem makinesini anlatırken şu sözleri söylemişti: “Birkaç saniyede binanın titremeye başladığını hissettim. On dakika daha devam etseydim binayı ve sokağı yıkabilirdi. Aynı cihazla Brooklyn Köprüsünü 1 saatten kısa bir süre içinde East River’a indirebilirdim.” Tesla frekansların yani titreşimlerin sırrını kısmen de olsa çözmüştü. Tesla’ya göre evren kocaman bir titreşimdi ve hepimiz bu titreşimin küçük birer yansımasıydık. Ya da başka bir deyişle evren bir gitar, bizler de onun telleriyiz ve diğer tüm tellerle birlikte her an titreşiyoruz. Bilim adamları yüzyıllardır bu şarkıyı anlamlandırmaya çalışıyorlar ve sonunda notaları keşfettiler. Şimdi de gitarın tellerini koparmadan melodiyi çözmeye çalışıyorlar… Bu yazıda melodiye ait birkaç sol anahtarı vermeye çalışacağız.

Saniyede 10 bin kez hızla titreşen canlıları göremiyoruz

Her şeyin özü enerjidir. Kütle, enerjinin yoğunlaşmış halidir. Düşünce enerjidir. Enerji sürekli titreşerek bir salınım oluşturur. Bizler de insanoğlu olarak sürekli titreşen enerjileriz. Titreşim seviyemiz düşük olduğu için yeryüzünde çökeltilmiş şekilde yani kütle-beden olarak hayatlarımızı devam ettiriyoruz. Bizim titreşimimize uygun şekilde titreşen enerjileri de kendi titreşim dünyamızda kütle olarak görebiliyoruz (diğer insanlar, hayvanlar, masa, sandalye vs.) İnsan bedeninin doğal titreşim düzeyi saniyede ortalama 300 titreşimdir. Dünya işleriyle fazlaca ilgili olan insanlar bu titreşimin altındadırlar. Frekans yani titreşim düzeyi arttıkça kişilerin doğaüstü güçleri de artmaktadır. Şifa verme gücüne sahip olan kişilerin titreşim düzeyleri saniyede ortalama 500 titreşimdir. 800 titreşim seviyesine gelindiğindeyse medyumik güçler ortaya çıkar. 1000 titreşimin üzerinde telepati kanalı gayet akıcı şekilde açıktır. Saniyede 10 bin titreşim seviyesindeki insan astral seyahat yapabilir konuma gelir. Bu tıpkı bir gitarın tellerinin titreşmesi gibidir. Gitarın telini oynattığınızda önce hızla titreşir, teli göremezsiniz. Sonra titreşim azalmaya başlar ve tel görünür hale gelir. Bizler de şu anda saniyede 300 titreşimle birbirimizi görebiliyoruz ama saniyede 10 bin kez hızla titreşen canlıları göremiyoruz. Onları boyut üstü varlıklar olarak adlandırıyoruz. İçimizden pek azımız yani medyum diye tabir ettiğimiz kişiler onlarla temasa geçebiliyor. Bazen kanal olarak da onlardan gelen bilgileri aldıklarını iddia edebiliyorlar. Bu kişilerin bir kısmı şizofren hastası, bir kısmı dolandırıcı olabilir ama titreşim seviyesini saniyede 10 binin çok üzerine çıkartıp zaman mekân mefhumunu aşan insanların da var olduğu biliniyor. Çok büyük kâhinler bu frekans seviyesinde oldukları için söyledikleri pek çok şey doğru çıkmaktadır. Duru görü yapan medyumlar kaybolan eşyaları bu şekilde bulabilmektedir. Şifacılar tek bir dokunuşla hastanın hasarlı olan organına en uygun frekansı vererek onu iyileştirebilmektedir. Şifacı ya da bioenerji uzmanı olarak tabir ettiğimiz kişilerin yaptıkları şey özünde kendileri vasıtalarıyla hastaya doğru frekansları vermektir.

Frekanslarla (titreşimlerle) hastalıkları iyileştirmek mümkün!

Her organın kendine özgü titreşimi vardır. Bedenin titreşiminin dışında organlar da kendi aralarında farklı hızlarda titreşirler. Örneğin kalbin titreşim hızıyla böbreğinki aynı değildir. Böbrek arıza yaptığında bu aynı zamanda onun titreşiminde bir sorun olduğu anlamına gelir. Bir insanı kalbine iyi gelmeyecek titreşimlere maruz bırakırsanız o kişi kalp krizi geçirip ölebilir. Bu şekilde uzaktan suikastların yapılması bile teoride mümkündür. Doğru titreşim hayat kurtardığı gibi yanlış titreşim de can alır. Dozer kullanıcıları, asfalt delici vibrasyon cihazlarını kullanan kişilerin kalp krizi geçirip ölmeleri ya da uzun vadede çeşitli hastalıklara yakalanmaları olasıdır. Çünkü bu cihazlar çok güçlü titreşimlere sahip oldukları için vücudun titreşimini bozmaktadır. Frekanslarla (titreşimlerle) hastalıkları da iyileştirmek mümkündür.

Her titreşimin ölçüsü bir frekans değeriyle hesaplanır. Farklı titreşimlerin farklı frekansları vardır. Bir titreşimin ne tür bir titreşim olduğunu frekans değerleriyle ölçeriz. Frekans teknolojisi günümüzde kısmen de olsa tıpta kullanılıyor ancak gün gelecek pek çok hastalığın tedavisi frekanslarla yapılabilecek. Her hastalığa uygun frekans bulunacak ve hasta kişi o frekans ortamına sokularak tedavi edilecek. O gün geldiğinde modern tıp ile alternatif tıp birleşmiş olacak. Aslında bu bilinen bir şey ama hala hastalıkların çaresini ilaçlarda arayıp duruyoruz ve bu durum ilaç sektörünün çok işine yarıyor. Plasebo etkisi bile aslında frekansların değişmesiyle alakalı. İnanmak denilen şey, hastanın hastalığa karşı tutumu değişince frekansının da değişmesi ve hastalığın artık o frekansta kendine yer bulamamasından başka bir şey değil. Birinin elini tuttuğunuzda bedeniniz otomatik olarak onun frekansına ayarlanıyor. O halde kimin elinden tuttuğunuza dikkat edin çünkü eğer onun manyetik alanı sizinkinden daha kuvvetliyse sizi kendi frekansına çekebilir ve o frekans gerçekte size yaramayan bir frekans olabilir.

İlişkilerde de asıl mesele doğru frekansı bulabilmekte…

Frekans teknolojisi hızla gelişmeye devam ediyor. İleride öyle günler gelecek ki, kişiler eş seçimini yaparken sadece kan uyuşmazlığına değil frekans uyuşmazlığına da bakacaklar. Bu şekilde kimin kiminle anlaşamayacağı net bir şekilde bilinebilecek. İyi başlayıp kötü giden ilişkilerin de sebebi frekansların değişmesi aslında. On yıldır birlikte olduğunuz kişiyle artık anlaşamıyorsunuz çünkü ikiniz de on yıl önceki frekanslarınızda değilsiniz artık ve bugün apayrı iki frekansta yaşıyorsunuz hayatı. Kısmet dediğimiz şey de frekanslarla son derece ilintilidir. Dünyanın iki ayrı ucunda da olsa en doğru frekanslar her zaman birbirlerini buluyor. Tıpkı göçmen kuşların yollarını bulması gibi dünyanın manyetik haritasında hepimizin ayarlı olduğu bir frekans var ve kendimize en uygun frekansı bir göçmen kuş edasıyla buluyoruz. Bazen de bulamıyoruz. İşte o zaman hayatımızda problemler ortaya çıkıyor. Bizimkinden daha güçlü bir frekansın etkisine girdiğimizde kendi manyetik alanımızdan kopuyoruz ve kendimizi kötü giden bir evliliğin içinde ya da istemediğimiz bir işi yaparken bulabiliyoruz. İşte bütün bunların sebebi yanlış frekanslar… İlişkilerde de asıl mesele doğru frekansı bulabilmekte.

Herkesin kendisine en uygun titreşimi bulma potansiyeli vardır. Kendimizi dinlemek diye ifade ettiğimiz kişinin bir karar vermeden önce içe dönme hadisesi de budur aslında. Kendimizi dinlediğimizde titreşimlerimizi de fark ediyoruz ve titreşimler iç ses olarak bizim için neyin iyi ve doğru olacağını bize söylüyor.kendimizi yani titreşimlerimizi anlamak için yeterlidir. Yeter ki kendimize bu fırsatı verelim Bir miktar derin düşünme ve yalnız kalmak …


http://indigodergisi.com/2013/04/kahin-neyi-gorur/

yağmur
27-04-2013, 23:04
Zihin…
Her an bir parçan ölüyor,
geçmişte kalan her şey ölüdür...

Zihin denilen sahnede
bitmiş olanları izliyorsun,
defalarca...

Kendine, defalarca
bitenin eziyetini çektiriyorsun...

Her an kendini,
bir kez daha öldürüyorsun

Farkında değil misin?
bunlar kendinle yaptığın
ölü diyaloglar,
yaşayan tek an şimdi'dir...

Yaşadığını hissedebilmen için
olmuş olanların pişmanlıklarından
özgürleştir kendini...

Gelecekle ilgili kurgularının tümü
endişelerin, korkularınla örülmüş...

Ve sen,
zihninde,
geçmişin pişmanlıkları,
geleceğin korkuları içinde
boğuluyorsun...

Bir gün yaşamın son bulacak
Ne pişmanlıklarının,
ne korkularının anlamı olmayacak...

Zihninde yaşayan bir ölü olmaktansa,
şimdi,
burada,
özgürleştir kendini...

Hala buradayken,
yaşamı tadında
Yaşa...

yağmur
28-04-2013, 23:32
"99 yarem" var beri gel canan beri gel...


http://www.youtube.com/watch?v=zJzqNbC5iEQ

yağmur
29-04-2013, 09:05
Gelişecek ve değişecek bir durum yok ortada. Mesele yalnızca dolaşık ipeksi varlığımızı yeniden orijinal haline dönüştürmek üzere gevşemek. Oysa biz gelişim ve değişim uğruna her yeni gün ve asırda düğümlerimizi artırmaktan başka bişey yapmıyoruz. Ortada duran dünya ve bildiğimiz ya da yaratılmasına katkıda bulunduğumuz evren (dünyadan bakışla var olabilen evren), yalnızca zihnimizin yansıması… Zaten, evrenin ve olası bütün illüzyonların (oyunların) kaynağı ve oturduğu yer zihnimiz… Biz yalnızca BİR’in düzensiz hale gelmiş sapmalarıyız…- Oyunun, kendi bölünmüş varlığımız olduğunu görmeliyiz artık. Hiç kimse hayali pişti arkadaşını yenemez; ona acıyıp yenilmiş gibi yapar. Ama sonuna kadar kendimizi kandırmak mümkün değil. Acımak en ciddi yanılgılarımızdandır. Acıma, aşkın yapay olarak canlandırılma çabasıdır.- Bazı öğretilerde bahsedilen “akaşik kayıtlar” Dünya gezegeninin Yin kısmıdır. Bir insan nasıl olup da akaşik kayıtlar diye bir şeyi bulmuş, görmüş, seyretmiş olabilir? Aynı metotla… Genetik kodlamasını zihni ile dışarı projekte ederek ve onu gözleriyle seyrederek. İçte olan, dışta olandır. Eğer sürekli olarak duygularınızı, nasıl olmak istediğinizi ya da başkasının nasıl olmaması gerektiğini düşünüp durur, hesap içinde hesap yaparsanız; içinizdeki karmaşayı çoğaltır ve size akmak için çırpınan BİRin yayılımlarını alma olanağını yitirirsiniz.- İnsan, bir şeye bakarken yeterince uzaklıkta durmalıdır. Çok yaklaştığında bir seviyeden sonra alt oyunların detaylarına kapılır, seviye kaybeder. Çok uzaklaştığında da aynı sonuç… Bakış mesafesi oyunun en önemli unsurudur.

yağmur
30-04-2013, 09:14
ELEKTROMANYETİK DALGALARIN YAPTIKLARI...

Öncelikle dizüstü bilgisayarlarını asla ve asla kucağınızda, dizinizin üstünde kullanmayın.

En çok manyetik alanı saç kurutma makinesi ve ütü yayar bu aletleri kullanırken acele edin, işinizi çabuk bitirin.

"Yatak odalarında televizyon, bilgisayar ya da cep telefonu bulunması tahmin edemeyeceğiniz kadar zararlıdır. Havayı iyonize eden elektromanyetik alan yüzünden çoğu zaman bir koku ile algıladığımız ancak gözle göremediğimiz elektrik yüklü parçalar havada asılı kalırlar.
Saatlerce havalandırsanız bile tam olarak ortamdan süpürülmezler, her nefes aldığınızda ciğerlerinize bu parçaları çekiyorsunuz demektir.
Elinizin hemen altındaki klavye ve Mouse ise her hareketinizde elektrik sinyalleri gönderir. Mutlaka kablolu mouse kullanınız. . Aynı şekilde uzun süreli klavye ve mouse kullanımı maalesef bilekleri ve eli deforme etmektedir. "RSI (Repetitive Strain Injury)" denen sürekli aynı bedensel hareketlerin tekrarıyla oluşan eklem rahatsızlıkları ve "Carpal Tunnel Sendorumu (tekrar eden hareket sendromu )" ciddi sonuçları olan ve ameliyat gerektirebilen hasarlar verirler.

Lazer baskı yapan yazıcılar, çalışmaları sırasında ozon gazı üretirler.
Uzmanlar kanser ve bağışıklık sistemi hastalıklarının, manyetik alanın zayıflattığı bünyelerde oluştuğunu söylüyorlar.

Mesela çoğumuzun kullandığı Bluetooth kablosuz bağlantısı için HP firmasının resmi kitapçığı "lütfen sağlığınız için bir metreden kısa mesafede Bluetooth kullanmayın” diyor.

Eğer bütçeniz yetiyorsa LCD dediğimiz ince ekranlardan alın. Bunun radyasyon seviyesi daha düşüktür.

Bilgisayar kasanızı bedeninizden uzak tutun. Kabloları mümkün olduğunca uzun tutarak çevrenizdeki boş alanı uzatın, Bilgisayar masanızı metal aksamdan değil, ahşap ve elektrik yükü tutmayacak şekilde oluşturun.
Bilgisayarınızın bağlı olduğu prizi mutlaka topraklı yaptırın.

Günde bir kaç saatten fazla keyif, oyun ve web gibi zorunlu olmayan aktiviteler için bilgisayar karşısında zaman harcamayın.

Son olarak, bilinen tüm elektronik cihazlarda elektromanyetik alanı yakalama becerileri yüzünden özellikle ametist kristalleri kullanmanızı ve bilgisayarınızın yakınına koymanızı önereceğim.

Bu ametist kristalleri belli aralıklarla deniz suyuyla topraklandıklarında elektrik yükleri sıfırlanarak gereken koruma alanını sağlamaya devam ederler."

VE EN ÖNEMLİ KONU: . . . Eğer acil servis doktoru falan değilseniz, cep telefonunuz uyuyacağınız odada asla açık olarak kalmamalı. Gece siz uyurken Yatak Odanızdan en az 10 metre uzakta olmalıdır!!!!

Yapılan araştırmalara göre 20 dakika boyunca cep telefonu ile kesintisiz konuşanların, bir sağlık kuruluşunda beyin kontrolünden geçmesi gerekiyor. Nitekim telefon ile konuşurken sınırı aştığınızda hep başınız ağrır.. Unutmayınki , konuşurken de telefonun patlama gibi bir tehlikesi vardır . . . Mutlaka KULAKLIK KULLANIN ! ! !

Telsiz telefonlarda da benzer tehlikeler mevcut, ev telefonunuz telsizse değiştirin, kablolu alın.

Çamaşır ve bulaşık makineleri çalışırken yanında durmayın ( mesela bulaşık makinesini çalıştırıp yanındaki masada keyif çayı içmeyin veya masa keyfi yapmayın ), çünkü çok manyetik alan yayarlar. Özellikle çamaşır makinesinin, çamaşırları döndürme aşamasında hemen uzaklaşın...

Son olarak; kullanmadığınız aletleri fişten çekin. Yapılan araştırmaya göre, "stand by" da yani bekleme modunda kalan aletler, gene elektrik tuketıyorlar. Ve ABD'de bekleme modunda tüketilen elektiriğe " vampir elektirik" deniliyor. Bu da gösteriyor ki elektronik aletler fişten çekilmediği, en azından güç düğmesinden kapanmadığı sürece bizim için tehlike yaymaya devam ediyor...

Tüm bu aletlerin neden olduğu masraf ve küresel ısınma yetmiyormuş gibi, bizi de tüketiyorlar yavaş yavaş..

Doç. Dr. Ayşegül YILMAZ (Elektromanyetik Alan konusunda doktora yapmış)

Bu da benim notum; Plazalarda yaşayanların aldıkları elektromanyetik dalgaları düşünmek bile istemiyorum
Son zamanlarda güzel ülkemizi plaza cehennemine çevirdiler...
Yakında dumansız hava sahası değil dalgasız hava sahası arayacağız...

latino1122
30-04-2013, 10:46
Bu içsel simyadır: bir sorunu kabul edersen kaybolur ve eğer o sorunla bir çatışma yaratırsan, sorun giderek büyür. Hayat, küçük şeylerden ibarettir, ama eğer küçük şeylere mutluluk katabilirsen, toplamı muazzamdır. O yüzden her şeyi neşeyle yap ve her şey bir duaya dönüşsün. Coşkuyla yap.Olumsuzluklar seni rahatsız etmesin. Bir mum yakabilirsin ve karanlık kendiliğinden kaybolur.

OSHO

latino1122
03-05-2013, 10:25
''Hepimiz gizliden biraz deliyiz... Hepimiz aslında yalnızızdır ve anlaşılmak isteriz. Ama hiçbir zaman bir başkasını tümüyle anlayamayız ve hepimiz bizi çok seven kişilere bile bir parça uzak kalırız. Acımasız olanlar güçsüzlerdir; sevecenlik, yalnız güçlülerden beklenebilir. Korkuyu bilmeyenler gerçekte yürekli değildir. Çünkü yüreklilik düşünebilene karşı koyma gücüdür. İnsanları çocuk gibi görürseniz onları daha iyi anlayabilirsiniz. Ne denli yaşlı olursa olsunlar, çünkü çoğumuz hiçbir zaman büyümeyiz; yalnızca boyumuz uzar. Mutluluğa ancak beynimizi ve yüreğimizi gücümüz yettiğince eleştirdiğimizde ulaşabiliriz...
Yaşamanın amacı önemli olmaktır. Saygın olmak, bir şeyi savunmak boşuna yaşamamaktır.''

Yaşamak, Sevmek ve Öğrenmek - Leo Buscaglia

latino1122
03-05-2013, 11:55
''Sadece güller değil dikenler de var; sadece tatlı değil, onun içinde acı anlar da var... Tatlı her zaman acı ile dengelenir, onlar her zaman aynı oranda gelir. Güller dikenlerle, günler gecelerle, kışlar yazlarla dengelenir... Hayat zıt kutuplar arasındaki dengeyi korur... Onu tüm kederleriyle ve tüm sarhoş edici zevkleriyle yaşa; her ikisi de senindir...''

Osho

latino1122
03-05-2013, 20:00
“Gülmek; “saf” denme riskini göze almaktır.
Ağlamak ise; “duygusal” görünme riskini…
Birine yakınlaşmak; “kendini kaptırma” riskini,
Duygularını açmak; “kendini ortaya koyma” riskini,
Hayalleri ve düşünceleri sergilemek ise; onları başkasına kaptırma” riskini göze almaktır.
Sevmek; “karşılık görememe” riskini…
Yaşamak ise; “ölme” riskini göze almaktır.
Umutlanmak; “hayal kırıklığına uğrama” riskini
Çabalamak ise; “başarısız olma” riskini göze almaktır…

Ama riskler yaşanmalıdır. Çünkü; hayatımızın en büyük riski hiç risk almamaktır. Hiç risk almayan kişi, belki acı ve üzüntülerden korunabilir, ama büyüyemez, sevemez, değişemez, hissedemez, öğrenemez. Garanti arayışlarıyla zincirlenmiş bir köle olarak yaşarken, bedelini; özgürlüğünü kaybederek öder. Sadece; riski göze alabilen kişi hürdür.”

LEO BUSCAGLİA - Yaşamak, Sevmek

Bizim gibi borsacıların hayatı maksimum risk:clown: peki ben kendimi neden laptop başında zincirlenmiş ki bir köle gibi hissediyorum:beurk:

yağmur
06-05-2013, 08:48
VÜCUTTA ASİT OLUŞTURAN DUYGU VE DÜŞÜNCELER (Tüm hastalıkların nedeni vücudumuzda biriken asittir...)
Bilinenin aksine,
içimizde beslediğimiz olumsuz duygu ve düşünceler,
vücudumuzda, yediklerimiz ve içtiklerimizden daha çok
asiditeye neden olmakta ve ciddi hastalıklar için ortam yaratmaktadır.

ÖFKELENMEK YADA KİN TUTMAK İLE ASİT İÇMENİN VÜCUDA ETKİSİ AYNIDIR…!

Yüksek asit oluşturan duygu ve düşünceler

Öfke
Kıskançlık
Stres
Korku ve endişe
Şüphe, kaygı, sinir
Acı, keder
Uykusuzluk, aşırı yorgunluk
Aşırı hırs
Akciğerden nefes almak (diyafram nefesini kullanmamak, hızlı ve yüzeysel nefes almak nefes almak değildir... dakikada kaç nefes aldığınız kaç yıl yaşayacağınız hakkında bilgi verir)
Hareketsizlik
Huzursuzluk
Düşmanlık, kin, nefret
Umutsuzluk
Yalnızlık duygusu
Her türlü olumsuz düşünce
ihanete uğramak
GÜRÜLTÜLÜ ORTAMDA YAŞAM
SÜREKLİ SOMURTMA, KİBİR
AŞAĞILANMA, ALINGANLIK
SIKINTILARI PAYLAŞMAYIP İÇE ATMAK

Yukarda yazılanların çoğu borsa ile ilgilenenlerde var sanıyorum lütfen kendinize dikkat ediniz...(öfke, stres,kaygı,hareketsizlik,uykusuzluk, aşırı yorgunluk vb..)

Halil64
07-05-2013, 11:06
''Sadece güller değil dikenler de var; sadece tatlı değil, onun içinde acı anlar da var... Tatlı her zaman acı ile dengelenir, onlar her zaman aynı oranda gelir. Güller dikenlerle, günler gecelerle, kışlar yazlarla dengelenir... Hayat zıt kutuplar arasındaki dengeyi korur... Onu tüm kederleriyle ve tüm sarhoş edici zevkleriyle yaşa; her ikisi de senindir...''

Osho

Acı olmayınca tatlının kıymeti bilinmez. :)

Halil64
07-05-2013, 11:08
VÜCUTTA ASİT OLUŞTURAN DUYGU VE DÜŞÜNCELER (Tüm hastalıkların nedeni vücudumuzda biriken asittir...)
Bilinenin aksine,
içimizde beslediğimiz olumsuz duygu ve düşünceler,
vücudumuzda, yediklerimiz ve içtiklerimizden daha çok
asiditeye neden olmakta ve ciddi hastalıklar için ortam yaratmaktadır.

ÖFKELENMEK YADA KİN TUTMAK İLE ASİT İÇMENİN VÜCUDA ETKİSİ AYNIDIR…!

Yüksek asit oluşturan duygu ve düşünceler

Öfke
Kıskançlık
Stres
Korku ve endişe
Şüphe, kaygı, sinir
Acı, keder
Uykusuzluk, aşırı yorgunluk
Aşırı hırs
Akciğerden nefes almak (diyafram nefesini kullanmamak, hızlı ve yüzeysel nefes almak nefes almak değildir... dakikada kaç nefes aldığınız kaç yıl yaşayacağınız hakkında bilgi verir)
Hareketsizlik
Huzursuzluk
Düşmanlık, kin, nefret
Umutsuzluk
Yalnızlık duygusu
Her türlü olumsuz düşünce
ihanete uğramak
GÜRÜLTÜLÜ ORTAMDA YAŞAM
SÜREKLİ SOMURTMA, KİBİR
AŞAĞILANMA, ALINGANLIK
SIKINTILARI PAYLAŞMAYIP İÇE ATMAK

Yukarda yazılanların çoğu borsa ile ilgilenenlerde var sanıyorum lütfen kendinize dikkat ediniz...(öfke, stres,kaygı,hareketsizlik,uykusuzluk, aşırı yorgunluk vb..)

:yes:

Yeni deyimle her daim gayet realaks olmak lazım.
Yoksa acısı bir yerlerimizden çıkıyor.

yağmur
07-05-2013, 20:13
Güzel bi müzik tadına vararak dinleyin yanında sevdiğiniz bi şey de olabilir...


http://www.youtube.com/watch?v=PB9ZOXND_r0

yağmur
07-05-2013, 20:52
Bir bitki dahi insanın aklından geçen şeyi hem de yalan veya samimi olduğunu ayırt edebiliyorsa, insan bunu yapamaz mı da, insanlar kafalarını devekuşu misali kuma gömmüşler?! Ya da önce insanları bu yeteneklerini kullanamayacak hale getirmişler, bunu yapanların bi art niyeti olmalı, öyle ya da böyle bi gizli niyetleri olmalı değil mi, yoksa neden böylesine bir yeteneğin çalışması engellenir?

latino1122
09-05-2013, 12:31
''Bizde, ellerinde ahlak meşalesi taşıdığı varsayılan kişiler, kendilerini normal zevklerden mahrum eden ve bunun acısını başkalarının zevklerine karışarak çıkaran kişilerdir.''

Bernard Russell

Günümüze nede çok uyuyor:(

yağmur
10-05-2013, 00:44
Bugün, tüm gün boyunca çevrenizde olup biten, size yönelik olan söz, hareket gibi şeylerin hiç birini kişisel algılamayın.Böyle bir şeyle karşılaştığınızda, karşınızdakinin acı çeken küçük bir çocuk olduğunu imgeleyin, davranışlarının ya da sözlerinin hedefinin siz olmadığını, O'nun sadece içinde biriken zehiri atmaya çalıştığını düşünün.Onun acı çektiğini düşünün, yardıma ihtiyacı olduğunu.Bütün gün, karşılaştığınız böyle durumlar için bunu uygulayın.Bir anlığına öfkelenecek ya da kırılacak olsanız bile hemen bakış açınızı değiştirin ve o kişinin/kişilerin yardıma ihtiyacı olduğunu düşünün.Acı çeken küçük bir çocuk olduğu aklınıza gelsin, siz olan bitenin farkındasınızdır, o değildir.Bu nedenle sizi zorlayacak bir duruma getirmiş olsa bile, siz farkında olduğunuz için bunu düzeltecek bir yol bulabilirsiniz.Bugün, hiç bir şeyi kişisel almayın.

latino1122
10-05-2013, 16:34
Artık kimseye bağımlı olmadığını farkettiğin an derin bir sesssizlik, ferahlama ve rahatlama duyarsın... Bu sevmekten vazgeçtiğin anlamına gelmez... Aksine, ilk kez yeni bir değere, aşkın yeni bir boyutuna kavuşmuş oluyorsun... Biyolojik olmayan, diğer tüm ilişkilerden daha dostça bir aşka... İşte bu nedenle dostluk lafını hiç kullanmıyorum ben, çünkü o "gemi" herşeyi batırdı...

Osho

latino1122
11-05-2013, 17:35
Eğer hiç sevginiz yoksa, ne yaparsanız yapın, dünyadaki bütün tanrıların peşinden gidin, bütün toplumsal etkinliklere katılın, yoksulu kalkındırmaya çalışın, siyasete atılın, kitaplar yazın, şiirler yazın, ölü bir insansınız demektir. Sevgi yoksa sorunlarınız katlanarak çoğalır. Sevgi varsa dilediğinizi yapın, hiçbir tehlike, hiçbir çatışma yoktur. Dolayısıyla sevgi erdemin özüdür.

Jiddu Krishnamurti

Sevgi olsa bu savaşlar, bu bombalamalar olur muydu? insanlar ölür müydü? vicdanlar bu kadar acı çeker miydi??????????

Aslında hepimizin ne kadar da çok sevgiye ihtiyacı var...ama aç gözlülük, menfaatler, para ve muktedir olma hırsı ne yazık ki; her zaman sevgiden çok daha öncelik taşıyor. O zaman dünya daha kötü bir yer haline geliyor......

yağmur
11-05-2013, 23:18
Toltekler,
Bu yaşam düzleminin bir rüya olduğunun farkına vardıklarında,
Farkındalık Ustalığı'nı keşfettiler.
Herhangi bir duyguya yer vermeden,
Gezegenin rüyasını gözlemlemeyi öğrendiler
ve zihnin berraklığını yeniden ele geçirdiler.

Farkındalık ve berraklık değişime yol açar.
Toltek ustalıklarını kullanırsanız,
Değişim yaşanması mümkündür.
Her şeyi olduğu gibi görün,
O zaman bir fırsatınız olur.
Farkındalık size bir başlangıç imkânı tanır…

Toltek Bilgeliği ( Yürek Taşıyan Yol )

yağmur
11-05-2013, 23:40
bir insanın dış dünyayı algılaması için 5 duyu organı yetmez. Aslında kimse maddenin gerçekliğine ulaşamaz sonuçta madde olarak algılanan şey beynimizde elektrik sinyallerinin oluşturduğu algılardan ibaret ve bu günümüzde bilimsel olarak ispatlanmış bir olgu . Bunu anlayınca dünyaya fazla bağlanmanın mal mülk hırsı yapmanın anlamsızlığı ortaya çıkıyor.Nedense insan düşünmek istemiyor daha doğrusu işine gelmiyor.Madde sadece illizyondan ibaret.

yağmur
14-05-2013, 09:06
Çocuğunuz baba yerine ilk erkeğe benzeyebilir

Nerdun HACIOĞLU / MOSKOVA11 Mayıs 2013


Rusya’da polemik yaratan kuantum genetiği uzmanı Pyotor Garyaev’in iddiasına göre çocuklar, annenin ilk sevgilisi olmak üzere önceden ilişki yaşadığı erkeklere benzeyebilir.

Kadının ilk ilişkisi bir siyahlaysa, bir beyazdan olan çocuğunun siyah olabileceğini iddia eden genetikçiye göre bunun açıklaması DNA zincirinin yaydığı manyetik dalgalar.

RUSYA’da büyük polemikler yaratan ilk cinsel birleşmenin insan DNA’sında ömür boyu genetik iz bıraktığını iddia eden kuantum genetiği doktoru Pyotor Garyaev, Hürriyet’e konuştu. Garyaev’e göre bir kadın, ilk ilişkisinden bir çocuk dünya getirmese de yıllar sonra dünyaya getirdiği çocukta ilk ilişki yaşadığı erkeğin genetik izleri de bulunuyor.

‘TELEGONYA’ ETKİSİ

Dr. Garyaev’in bakirelik ve ilk geceyle ilgili ortaya attığı hipotez aylar önce Rus televizyon kanallarından birinde yayınlanan programda gündeme düşmüştü. Moskova’da yaptığımız görüşmede Garyaev, “Telegonya” diye adlandırılan genetik etkiyi şöyle anlattı:

1985 YILINDA KEŞFETTİK

“1985 yılında Moskova Genetik Enstitüsü’nde bir DNA numunesi üzerinde deney yapıyorduk. Sovyetler zamanında çok pahalı cihazın potasına numuneyi koymuş, lazer tarayıcıyla kodları kayda alıyorduk. Okuma işlemi tamamlandığında potadan numuneyi çıkardığımızda lazer tarayıcısının hâlâ sanki orada DNA örneği bulunmaya devam ediyormuş gibi sinyaller verdiğini gördük. Durumu nasıl düzeltiriz düşüncesiyle cihazın potasını sıvı azotla temizledik. Cihazı tekrar çalıştırdığımızda, her şey yoluna girmişti. Ancak birkaç saat geçtikten sonra okuyucu lazer tekrar aynı DNA varlığını göstermeye başladı. Durum bu şekil 40 gün devam etti. Yani 40 gün boyunca potada olmayan DNA hayaletini (fantom) görüntüsünü izlemeye devam etmiş olduk.”

DNA’DA BİYOMANYETİK ETKİ

Bir rastlantı soncu tespit edilen bu olayın o güne kadar bildiklerini alt üst ettiğini söyleyen Garyaev, “İşte bu olaydan sonra çalışmalarımın yönünü değiştirdim. DNA zincirinin sadece klasik anlamda madde değil, aynı zamanda biyomanyetik dalga saçma özelliği bulunduğunu anlamış oldum. Bu da zaten birçok yönüyle esrarengiz kalan kuantum fiziğinin araştırma konuları arasına giriyor” diye konuştu.

Yumartalar ilk ilişkinin belleğini taşıyor

İKİ beyazdan siyah çocuğun doğması gibi şaşırtıcı sonuçların DNA zincirinin sadece fiziki madde yapısı değil, yaydığı biyolojik dalgalarda gizli genetik koddan kaynaklandığını bir daha anımsatan Dr. Garyaev, “Kadın bedeninde bildiğiniz gibi tüm hayatı boyunca kullanılacak yumurtalar doğuştan vardır. Sayıları 500-600 olan bu yumurta hücreler ilk cinsel ilişkide fiziki olarak çocuk dünyaya getirmese bile o ilk kişinin DNA siluetini (Hologram) şeklini belleğine yerleştirmiş oluyor” açıklamasını yaptı.

İki attan zebra, iki beyazdan siyah doğdu Garyaev DNA’da gözlenen (fantom yaratma) özelliğine 198 yıl önce Lord Morton’un at-zebra çiftleştirmesine rastlıyor. Dr. Garyaev’in (DNA fantomu) teorisini kanıtlayan gelişme Morton’un aynı dişi atı bu sefer normal soylu bir atla çiftleştirmesinden sonra yaşanıyor. İki atın çiftleşmesinden zebra desenli sıpa doğuyor.

10 yıl önceki ilişkinin izi Benzer bulgunun sadece havyanlar için değil, insanlar için de geçerli olduğunu belirten Garyaev bir örnek verdi: “Rusya’da ilginç olay yaşandı. Slav ırkından karı-koca dünyaya siyah çocuk getirdi. Genetik testlere göre çocuk çiftindi. Derinlemesine bir araştırmaya girildiğinde kadının 10 yıl önce üniversitede Afrikalı bir erkekle kısa süreli ilişki yaşadığı ortaya çıktı”

http://www.hurriyet.com.tr/planet/23253460.asp

yağmur
15-05-2013, 08:11
Doğada "yol"culuklar kendimize yolculuklardır, gerçek bize, öze...
Ancak "doğada yol'culuğu, herhangi bir gezi gibi düşünmemek gerek ya da günü birlik kısa yolculuklar olarak düşünmemeliyiz.Kalabalık gruplarla yapılan yürüyüş ya da etkinlikler de değildir.
Ya da sevdiğimiz dostlarımızla yaptığımız bir kamp da değildir.
Bunlar öze dokunmamızı sağlayamıyor ne yazık ki, sportif amaçlı ya da bir kaç meditatif çalışmanın yapıldığı ama derinlere dokunulamayan gezi niteliğini aşamıyor.
Eğer gerçekten kendimize yolculuk yapmaksa amaç, mümkün olduğunca aynı niyette olan az kişi ile doğaya gitmek gerek.Olabildiğince sessiz kalarak ve tümüyle gündelik dünyanın unsurlarından/düşüncelerinden vd kopmak gerekiyor.Uzun yürüyüşler içsel sessizliğe geçişi kolaylaştırıyor.İnsan yavaş yavaş doğayla bir bütün olduğunu algılamaya başlıyor, o noktadan sonra, doğanın sesleri daha iyi işitilir, doğanın ruhu daha net algılanır oluyor çünkü kent yaşamındaki parazit sesler, görüntüler ve benzeri tüm unsurlar ortadan kalkmış oluyor.
Hedef yolun sonuna ulaşmak değil, sadece yolda olmaktır artık.Sessizce ve sessiz bir parçası olarak doğanın, orada olmaktır.Tedirginlik yerini dikkate bırakır.Sezgiler devreye girer yavaş yavaş çünkü yön tabelaları yoktur artık.Sadece yürürsün ve duyumsarsın...Zamansızsındır.Sadece hava kararır.Ve karanlıkta da yürüyebildiğini farkedersin, tökezlemeden hem de.Öyle bir zaman gelir ki, tüm bunları da düşünmez olur, sadece yürürsün.

yağmur
16-05-2013, 08:39
ŞEKERİN BİLİNMEYEN ZARARLARI
1. Şeker kanser hücrelerinin en çok sevdiği şeydir.
2. Şeker bağışıklık sisteminizi zayıflatabilir.
3. Şeker vücudunuzun mineral dengesini bozabilir.
4. Şeker çocuklarda hiperaktivite, endişe, dikkat bozukluğu ve huysuzluğa sebep olabilir.
5. Şeker çocuklarda uyuşukluğa sebep olabilir.
6. Şeker çocukların okul başarısını olumsuz etkileyebilir.
7. Şeker trigliserit seviyesinde belirgin bir artışa sebep olabilir.
8. Şeker bakteri enfeksiyonları na karşı savunma sistemini zayıflatabilir.
9. Şeker böbreklere hasar verebilir.
10. Şeker krom eksikliğine yol açabilir.
11. Şeker bakır eksikliğine yol açabilir.
12. Şeker kalsiyum ve bakır emilimini engeller.
13. Şeker meme, yumurtalık, prostat ve rektum kanserine yol açabilir.
14. Şeker kadınlarda daha büyük risk oluşturmak üzere, kolon kanserine sebep olabilir.
15. Şeker safra kesesi kanseri için risk faktörü olabilir.
16. Şeker gözleri bozabilir.
17. Şeker serotonin seviyesini yükseltir; bu da kan damarlarını daraltabilir.
18. Şeker Hipoglisemiye sebep olabilir.
19. Şeker midenin asidik olmasına yol açabilir.
20. Şeker çocuklarda adrenalin seviyesini artırabilir.
21. Şeker koroner kalp hastalığı riskini artırabilir.
22. Şeker ciltte kuruma ve saç beyazlamasına yol açarak yaşlanma sürecini hızlandırabilir.
23. Şeker alkol bağımlılığına yol açabilir.
24. Şeker diş çürüklerini artırabilir.
25. Şeker kilo alımı ve aşırı şişmanlığa katkıda bulunabilir.
26. Yüksek miktarda şeker yemek Crohn’s hastalığı ve ülseratif kolit riskini artırır.
27. Şeker kireçlenmeye sebep olabilir.
28. Şeker astıma sebep olabilir.
29. Şeker mantar enfeksiyonları na sebep olabilir.
30. Şeker safra taşı oluşmasına yol açabilir.
31. Şeker böbrek taşı oluşmasına yol açabilir.
32. Şeker istemik kalp hastalığına yol açabilir.
33. Şeker apendisite yol açabilir.
34. Şeker Multipl Skleroz (MS) hastalığının belirtilerini şiddetlendirebilir.
35. Şeker dolaylı olarak hemoroide yol açabilir.
36. Şeker damarlarda varise yol açabilir.
37. Şeker osteoporoz oluşumuna katkıda bulunabilir.
38. Şeker salya asiditesine katkıda bulunabilir.
39. Şeker insülin sensitivitesinde düşüşe sebep olabilir.
40. Şeker glikoz toleransının düşmesine sebep olur.
41. Şeker büyüme hormonunu azaltabilir.
42. Şeker toplam kolesterolü artırabilir.
43. Şeker sistolik kan basıncını artırabilir.
44.Şeker gıda alerjilerine sebep olur.
45. Şeker diyabet oluşumuna katkıda bulunabilir.
46. Şeker hamilelikte kan zehirlenmesine yol açabilir.
47. Şeker çocuklarda egzama oluşuma katkıda bulunabilir.
48. Şeker kardiyovasküler hastalığa sebep olabilir.
49. Şeker DNA yapısını bozabilir.
50. Şeker katarakta sebep olabilir.
51. Şeker amfizeme sebep olabilir.
52. Şeker ateroskleroza sebep olabilir.
53. Şeker serbest radikal oluşumuna sebep olabilir.
54. Şeker enzimlerin işlevselliğini düşürür.
55. Şeker karaciğer hücrelerinin bölünmesine sebep olabilir; bu da karaciğerin boyutlarını büyütür.
56. Şeker karaciğerde yağ miktarını artırabilir.
57. Şeker karaciğerde patolojik değişimlere yol açabilir.
58. Şeker pankreasa zarar verebilir.
59. Şeker kabızlığa sebep olabilir.
60. Şeker miyopluğa sebep olabilir.
61. Şeker hipertansiyona sebep olabilir.
62. Şeker migren de dahil olmak üzere baş ağrılarına sebep olabilir.
63. Şeker beyin dalgalarını artırabilir; bu da beynin düşünme kabiliyetini zayıflatır.
64. Şeker depresyona sebep olabilir.
65. Şeker hormonal dengesizliğe sebep olabilir.
66. Şeker Alzheimer hastalığı riskini artırabilir.

Şekerin gizli isimleri
Yiyeceklerin “içindekiler” listesinde şekerin farklı isimlerle gizlenmiş olduğunu görebilirsiniz. Bu isimler ne mi? Sakaroz, esmer şeker, mısır şurubu, nişasta bazlı sıvı şeker, dekstroz, sorbitol, mannitol, xylitol, früktoz, meyve şurubu, glikoz, glikoz şurubu, bal, invert şeker, laktoz, maltoz, akçaağaç şurubu, melas, şeker şurubu, turbinado, amazake.

Şekerin vücudunuza zararları
• Fazla şeker tüketmek kan şekerini çok çabuk artırıyor ve pankreas aşırı insülin salgılıyor. Buna “metabolik sendrom” deniyor. İnsülin, şekeri regüle ettikten sonra fazlasını yağ olarak depoluyor. Kan şekerindeki ani düşüşse sürekli acıkma hissine ve yemeye yol açıyor.
• Diş çürümesi başta olmak üzere, obezite, diyabet, kalp ve dolaşım hastalıkları, böbrek taşları, kanser, hipertansiyon, felç, ülser, astım, romatizma, kronik yorgunluk sendromu ve kemik erimesine neden oluyor.
• Kan dolaşımıyla vücudun her tarafına taşınan şeker özellikle de göbek, kalçalar, göğüsler ve bacağın üst kısmında toplanıyor. Bu bölgeler de dolduğunda, yağ asitleri kalp ve böbrek gibi aktif organlara dağılıyor. Bu organlar gittikçe yavaşlıyor ve sonuçta dokuları bozularak yağa dönüşüyor.
• Bağışıklık sistemi zayıflıyor. Vücut soğuk, sıcak veya mikroplara karşı koyamıyor.

Her yerde “şeker” var
Kek, pasta, baklava gibi tatlı yiyeceklerin içinde şeker olduğunu zaten biliyoruz. Tehlikeli olan gelişme, şekerin artık yerli yersiz neredeyse bütün hazır gıdaların içine koyulur hale gelişi… Bebek maması, mısır gevreği, sosis, mayonez, ketçap, pizza, hamburger ekmeği, kola, hazır meyve suyu gibi gıdalar şekerle tüketici gözünde daha çekici hale getiriliyor. Doğuştan tatlıya yatkınlığı olan insanoğlu da, farkında olmadan bu çekime kapılıyor ve satışlar artıyor. Gittikçe daha fazla satın alıyor, daha yiyoruz bu gıdaları.

Çocuklar ve bebekler için çok sakıncalı
şekerin zararlarıÖzellikle bebek mamasında bile şeker olması, çocukların beslenme zevkinin bir ömür boyu yanlış bir yolda gitmesine neden oluyor. Günümüzde artan aşırı şişmanlığını sorumlularından biri de bebekken tanışılan şeker olsa gerek. Bebek mamasında anne sütüne oranla yüzde 60 daha fazla şeker bulunuyor!

Şekerdeki genetik risk
Şekerle ilgili çok önemli başka bir tehlike daha var. Genetiğiyle oynanmış mısırdan “mısır şekeri” üretiliyor. “Nişasta bazlı sıvı şeker” de denilen bu “oynanmış” şeker, çikolata, gofret, gazlı içecek, baklava, mısır gevreği gibi endüstriyel gıdalarda en çok kullanılan şeker türü. Genetiğiyle oynanmış gıdalar ise, başlı başına sayfalarca yazı yazılabilecek bir konu. Doğal halinde değil, insan eliyle “oynanmış” genlere sahip yiyecekler yediğimizde, bizim vücudumuzda da genlerimizi ilgilendiren değişiklikler olabileceğinden korkuyor bilim adamları. Günümüzde yaygınlaşan besin alerjileri, kanser gibi rahatsızlıkların nedenlerinden biri olduğu düşünülüyor.

yağmur
19-05-2013, 11:01
http://img435.yukle.tc/images/4690604058_10151691087128573_375876799_n.jpg

19 Mayıs Atatürk'ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun...

Gençliğe Hitabe'nin ilk kez okunduğu o akşam

Nutuk hazırlanırken Atatürk'ün yanında bulunan ve yazım aşamasında en yakından tanıklık eden Prof. Afet Inan bu konudaki tanıklığını şöyle anlatıyor:

1927 yılında sıcak bir yaz akşamıydı. Atatürk, İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda arkadaşlarıyla bir aradaydı. O, arkadaşlarına adeta bir sürpriz hazırlamanın sevinci içinde, ‘Oturunuz ve dinleyiniz!' dedi.

Nutuk'un sonuna koyacağı satırları yüksek sesle okumaya başladı. Dinleyicilerin nefes dahi almadıklarını sanıyorum. Nutuk bu satırlarla son bulacaktı. Atatürk bu metni okuyup bitirdiği zaman, derin bir nefes almış ve iki damla gözyaşını da bizlerden saklamamıştı.

Gençliğe Hitabe'nin ilk kez okunduğu o akşam, artık tarih olmuş olaylar konuşma mevzuu değildi. Atatürk coşmuş konuşuyor ve başkalarına diğer akşamlar olduğu gibi konuşma fırsatı vermiyordu.

O, Türkiye Cumhuriyeti'nin istikbali üzerinde duruyordu. ‘Tarihi yaşadığımız gibi yazdık, fakat geleceği Cumhuriyete inananlarla onu koruyanlara ve yaşatacak olanlara emanet etmek lazımdır' diyordu.

Gençliğe Hitabe yazısını ilk dinleyenlere methetmek fırsatı dahi verdiğini hatırlamıyorum. Sadece onun sözleri hâlâ bugün dahi kulaklarımda akisler yapmaktadır.

"Gençliği yetiştiriniz. Onlara ilim ve irfanın müspet fikirlerini veriniz. İstikbalin aydınlığına onlarla kavuşacaksınız. Hür fikirler tatbik mevkiine geçtiği vakit, Türk milleti yükselecektir" diye telkinlerde bulundu. O, Türk Gençliğinin sağduyusuna, milliyetçiliğine, vatan muhabbetine inandığını ve onlara güvendiğini söylüyordu.

yağmur
20-05-2013, 09:17
EVREN TIPKI BİR AYNA GİBİDİR...

Ne kadarını görmek istiyoruz ?
Evrenin bize biçtiği değer,
ancak bizim kendimize biçtiğimiz kadarıdır.
Biz kendimizi nasıl görüyorsak, evrende bizi öyle görüyor.
Biz neler istiyorsak onlara karşılık veriyor.
Çünkü bulunduğumuz nokta,
baktığımız biçim,
içinde bulunduğumuz alanları yaratıyor.
Evren bizim gördüğümüz kadarıdır.
Biz ne kadarını görmek istersek
ya da ne kadarını görmeyi becerebilirsek...
Ne kadarını görmek istiyoruz?
İşte asıl soru bu.
Aslında bu bir şuur meselesi değil mi?
Bizim bakışımızla ilgili değil mi?
Ya da bizim gördüklerimizden ne anladığımızla ilgili değil mi?
Ve kendimizce anladıklarımızdan
çıkardığımız sonuçlarla ilgili değil mi?
İçinde bulunduğumuz alanda
bazen o kadar kayboluruz ki,
sanki olabilecek tek gerçeklik buymuş,
sanki her şey bu kadarmış gibi gelir.
Başka hiçbir açı yokmuş,
hepsi bizim gördüğümüz kadarmış gibi...
Evrendeki tek gerçeklik noktası,
bizim sahip olduğumuz olanmış gibi...
Oysa sonsuz evren içinde o kadar çok oluşum vardır ki!
O kadar çok bakış açısı vardır ki!
Sadece biz kendi gördüğümüz kadarını,
bütünün tamamı zannederiz.
Kendi odaklandığımız pencerenin manzarasını,
‘bütün’ün manzarası sanırız.
Ve hatta kendimizi
onun içinde bir yerlere yerleştirmeye çalışırız.
Burada önemli olan, bir an durup düşünmektir.
Ve bizim bakmakta olduğumuz,
kendimizi odakladığımız düşünce biçiminden farklı
daha pek çok düşüncenin olabileceğini akla getirmektir.
Kendi penceremizden başka pencereler
ve farklı manzaralar olabileceğini anlamaktır.
Böylece odaklandığımız noktayı değiştirerek,
diğer pencerelere olanak vermektir.
Onların zenginliklerini, çeşitliliklerini görmektir.
Ve kendimizi bu yeni pencereler içinde yeni noktalara yerleştirmeye çalışmaktır.
Çünkü siz kendinizi nereye koyarsanız,
yaşamda sizi oraya koyar.
Siz kendinizi nasıl görüyorsanız,
evrende sizi öyle görür.
Ve bakış açınız,
yaşamı algılama biçiminizdir.
Eğer kendinizi değerli hissetmek istiyorsanız,
bu değeri ilk önce kendinize siz vermelisiniz.
Yaşamın sizi anlamasını beklemek yerine,
siz onu anlamaya çalışarak kendi yerinizi
ve duruşunuzu belirlemelisiniz.
Çünkü evren tıpkı bir ayna gibidir.
Bize yansıttığı şey,
bizim ona verdiğimizden başka bir şey değildir...

yağmur
21-05-2013, 09:49
http://img439.yukle.tc/images/715775219_10150832466674255_1414404361_n_1.jpg

Bu sene dünyanın periyodik olarak en çok yağmur alan yıllarından biri olacak, bu nedenle yediğiniz kayısı, şeftali, kiraz, vişne, karpuz, kavun, erik vb. meyvelerin çekirdeklerini lütfen çöpe atmayın, hele çöp poşetlerine ASLA hapsetmeyin.
Mümkünse herhangi bir yerde toprağın 10 cm altına gömün.
Üzerine de bir bardak su dökün.

Gömme imkanınız yoksa bi poşette bu çekirdekleri biriktirip yanınıza alın ( yada arabanıza koyun) arsa, tarla, toprak yol kenarı, yamaç gibi toprağı gördüğünüz alanlara bu çekirdeklerinizi savurun, korkmayın bu çevre kirliliği değildir aksine çevre için yeni hayattır.
Doğa hemen o yeni çekirdekleri kucaklar ve besler…

Yapacağınız en kötü hareket çekirdekleri poşetlere hapsetmektir !
Bunu yapmayın ve yaptırmayın.

Yapılan çalışmalarda doğaya başıboş atılan yada dikilen bu çekirdeklerin en az yarısının yeşerip ağaç veya bitki olduğu kanıtlanmış.
En büyük israflardan birisi meyve çekirdeklerinin çöpe atılması, ülkemiz adına küçümsenemeyecek büyük bir servet...
Daha yeşil bir ülke için, daha temiz hava için, toprak kaymasını önlemek ve yeni nesillerimize yeşil bir dünya bırakmak için hep birlikte elimizden geldiğince meyve çekirdeği gömelim, savuralım, fırlatalım…

Bu uygulama TEMA tarafından başlatıldı ve bilinçli toplum olarak bizlerin desteklerini bekliyor, Doğaya yardım etmek, gelecekte etrafımızı saracak beton ve gökdelenlerden alamayacağımız oksijeni karşılamak için bile bu çekirdeklerden çıkacak ağaçlara ihtiyacımız olacaktır.

Poşete koymadığınız her çekirdek için şimdiden teşekkürler...

latino1122
23-05-2013, 11:01
Diyorsun ki "Hayatım çok anlamsız ve boş geliyor... " Bu boşluk ve anlamsızlık senin yaptığın bir şeydir. Hayatın çok anlamsız ve boş geliyor çünkü hep daha fazlası için yanıp tutuşuyorsun. Yanıp tutuşmayı bırak. Daha fazlasını istemeyi durdurduğun anda birden boşluk kaybolur. Sadece alıcı bir ruh halinde ol. Saldırgansın; daha fazlasını istiyorsun. Açık, alıcı, müsait ol. O zaman mümkün olan tüm mucizelere hak kazanırsın...

Osho

yağmur
24-05-2013, 22:19
Zaman adı verilen algı, aslında bir anı bir başka anla kıyaslama yöntemidir. Örneğin bir cisme vurduğumuzda bundan belirli bir ses çıkar. Aynı cisme belli bir zaman sonra vurduğumuzda yine bir ses çıkar. Kişi, birinci ses ile ikinci ses arasında bir süre olduğunu düşünür ve bu süreye "zaman" der. Oysa ikinci sesi duyduğu anda, birinci ses sadece zihnindeki bir hayalden ibarettir. Sadece hafızasında var olan bir bilgidir. Kişi, hafızasında olanı, yaşamakta olduğu anla kıyaslayarak zaman algısını elde eder. Eğer bu kıyas olmasa, zaman algısı da olmayacaktır. Aynı şekilde kişi, bir odaya kapısından girip sonra da odanın ortasındaki bir koltuğa oturan bir insanı gördüğünde, kıyas yapar. Gördüğü insan koltuğa oturduğu anda, onun kapıyı açması, odanın ortasına doğru yürümesi ile ilgili görüntüler, sadece beyinde yer alan bir bilgidir. Zaman algısı, koltuğa oturmakta olan insan ile bu bilgiler arasında kıyas yapılarak ortaya çıkar.

Zaman Algısının Oluşması

Zamanın, hareket eden cisimler ve meydana gelen değişimler arasında yaptığımız belirli bir sıralamadan doğan bir kavram olduğu gerçeği, bugün bilimsel olarak da kabul edilmiştir. Eğer bir insanın hafızası olmasa, beyni bu tür yorumlar yapmaz ve dolayısıyla zaman algısı da oluşmaz.

Nobel ödüllü genetik profesörü ve düşünür François Jacob, Mümkünlerin Oyunu adlı kitabında zaman algımızın her zaman düzgün bir sıralamaya göre oluşmasının önemini şöyle anlatır:

"Tersinden gösterilen filmler, zamanın tersine doğru akacağı bir dünyanın neye benzeyeceğini anlamamıza imkan vermektedir. Sütün fincandaki kahveden ayrılacağı ve süt kabına ulaşmak için havaya fırlayacağı bir dünya; ışık demetlerinin bir kaynaktan fışkıracak yerde bir tuzağın (çekim merkezinin) içinde toplanmak üzere duvarlardan çıkacağı bir dünya; sayısız damlacıkların hayret verici iş birliğiyle suyun dışına doğru fırlatılan bir taşın bir insanın avucuna konmak için bir eğri boyunca zıplayacağı bir dünya. Ama zamanın tersine çevrildiği böyle bir dünyada, beynimizin süreçleri ve belleğimizin oluşması da aynı şekilde tersine çevrilmiş olacaktır. Geçmiş ve gelecek için de aynı şey olacaktır ve dünya tastamam bize göründüğü gibi görünecektir."

Beynimiz belirli bir sıralama yöntemine alıştığı için şu anda dünya üstte anlatıldığı gibi işlememekte ve zamanın hep ileri aktığını düşünmekteyiz. Oysa bu, beynimizin içinde verilen bir karardır ve dolayısıyla tamamen izafidir (görecelidir). Gerçekte zamanın nasıl aktığını, ya da akıp akmadığını asla bilemeyiz. Bu da zamanın mutlak bir gerçek olmadığını, sadece bir algı biçimi olduğunu gösterir.

Genel Görecelik Kuramı

Zamanın bir algı olduğu, 20. yüzyılın en önemli fizikçisi sayılan Einstein'ın ortaya koyduğu 'Genel Görecelik Kuramı' ile de doğrulanmıştır.
Lincoln Barnett, Evren ve Einstein adlı kitabında bu konuda şunları yazar:

"Zamanın öznelliğini en iyi Einstein'in sözleri açıklar: "Bireyin yaşantıları bize bir olaylar dizisi içinde düzenlenmiş görünür. Bu diziden hatırladığımız olaylar 'daha önce' ve 'daha sonra' ölçüsüne göre sıralanmış gibidir. Bu nedenle birey için bir ben-zamanı, ya da öznel zaman vardır. Bu zaman kendi içinde ölçülemez. Olaylarla sayılar arasında öyle bir ilgi kurabilirim ki, büyük bir sayı önceki bir olayla değil de, sonraki bir olayla ilgili olur."

Einstein, Barnett'in ifadeleriyle, "uzay ve zamanın da sezgi biçimleri olduğunu, renk, biçim ve büyüklük kavramları gibi bunların da bilinçten ayrılamayacağını göstermiş"tir. Genel Görecelik Kuramı'na göre "zamanın da, onu ölçtüğümüz olaylar dizisinden ayrı, bağımsız bir varlığı yoktur. Zaman bir algıdan ibaret olduğuna göre de, tümüyle algılayana bağlı, yani göreceli bir kavramdır.

Zamanın akış hızı, onu ölçerken kullandığımız referanslara göre değişir. Çünkü insanın bedeninde zamanın akış hızını mutlak bir doğrulukla gösterecek doğal bir saat yoktur. Lincoln Barnett'in belirttiği gibi "rengi ayırt edecek bir göz yoksa, renk diye bir şey olmayacağı gibi, zamanı gösterecek bir olay olmadıkça bir an, bir saat ya da bir gün hiçbir şey değildir."

yağmur
24-05-2013, 23:38
İleride bir gün, hiçbir karşılaşmanın senin dışında gerçekleşmeyeceğini bileceksin. Karşılaşacağın kişiler bir mozağininin parçaları gibi bir araya gelmen gereken kırık parçaların olarak ortaya çıkacaklardır. Her biri senin muhtemel bir yaşamını temsil edecektir. Her biri insanlar okyanusunda senin psikolojinin bir yüzünü yansıtan bir damladır...

Unutma, diğerleri sadece aynadır suçlayacak ve kınayacak hiç kimse yoktur...
İnsan sadece kendisiyle karşılaşır...

yağmur
25-05-2013, 00:19
Kendinize Rastlamak

Birisiyle karsilastiginizda kendinizle karsilasirsiniz aslinda.
Benliginiz, size kendisini takdim eder. Karsinizda duran kisi
sizin bir suretinizdir. O kisiyi karsiniza cikaran bir peri vardir
icinizde. Pek cok formlarda belirirsiniz kendi onunuzde; lakin
bunlarin hepsi sizin kendi yansimalarinizdir. Bu yansimalar hakkinda
ne hissederseniz hissedin sizin bir yaninizi ortaya koyar onlar. Bu size
uzak gorundugu denli urkunc de gelir. Korkunc canavarlari kendi kendinize davet ettiginize inanamazsiniz. Guzelligi ve guzel ruhlari da kendinizin davet ettigine inanamazsiniz. Herhalukarda sizin bir yonunuz, sizin bazi dusunceleriniz, onunuzde ortaya cikmaktadir. Karsilasan kisi de, bu sekilde ortaya cikan kisi de bunu bilmeyebilir. Ancak, burada gorunmez bir isbirligi vardir.

Birgun karsiniza perisan bir dilenci cikabilir, ya da varlikli bir isadami,
aglayan bir cocuk, acelesi olan bir insan, bir adam ya da bir kadin, yasli veya genc; bunlarin hepsi sizsiniz. Mumkun olan her nevi kombinasyon sizsiniz. Zaten sizin kendiniz olduklari icin bu kisiliklerin hepsini gayet iyi tanirsiniz. Sizden bir parcadir onlar, sizin bir yaninizdir. Onlarin hepsi sizsiniz.

Tum bunlara yoldaki sarhos bir adami da ilave edebiliriz, ona karsi ya
bir empati besler ya da onu suclarsiniz; zira icinizdeki bir seylerin
tezahurudur o adam. Polisleri ve hirsizlari gorursunuz cunku siz hem
yakalayan, hem de yakalanansiniz. Hem iyi cocuk, hem de kotu
cocuksunuz. Bilinen her nevi kiliga girmistiniz. Buna ragmen kendinizi
kandiramazsiniz. Onunuzde duran yabancilar degildir bunlar. Onlari
teshis etmek istemeyebilirsiniz. Lakin herhalukarda onlarin herbiri sizsiniz.

Bir konsere gittiginizde hayatinizda yarattiginiz harikulade bir muzige
taniklik edersiniz. Bir futbol macina gittiginizde oyuncularin hepsi sizsinizdir aslinda; ev sahibi takim ya da konuk takim, kaybeden ya da kazanan, faul yapan ya da faul yapilan. Karakterleri belirler ve rol dagilimini yaparsiniz. Hem yonetmen hem de yapimcisinizdir. Hain kisi ve de meleksinizdir. Tum rolleri oynarsiniz. Hainlerin ve meleklerin ne oldugunu bilirsiniz. Onlarin adimlariyla yurumektesiniz.

Karsinizda tezahur eden herkes sizin konugunuzdur.
Onlari davet etmis oldugunuzu hatirlamayabilirsiniz, fakat onlarin varligini inkar da edemezsiniz.
Belki de davetiyetinizi cok uzun zaman once yazmistiniz ve onlara bu gun ulasmisti o.

Belki de istemediginiz bir sey icin uzun uzun dusunmus ve onu kendinize cagirmistiniz.

Bu, bir haketme meselesi degildir. Suclama ya da pisman olma meselesi degildir bu; lakin bir mesuliyet halidir. Hayal mahsulu ortaya cikan bir hata da yapilmis olsa, ornegin bir kisiligin yanlis tasavvur edilmesi gibi, farketmez. Artik sorumluluk sizdedir. Peronda duran sizsiniz. Hangi trene bineceginiz size baglidir. Binebilir ve tekrar inebilirsiniz. Iteklenip sıkıştırılabilirsiniz. Orada olan sizsiniz. Oraya
nasil gitmis oldugunuz, cozumleyeceginiz bir mesele degildir. Oraya gitmissinizdir.

Kainatin reaktörü ve dinamosusunuz.
Onun ekseni ve merkezisiniz.
Surecin kendisisiniz ve sureci isleyensiniz ve de neticesiniz.
Nesne ve oznesiniz. Gecisli ve gecissiz fiilerin kendisisiniz. Ozel isimlersiniz, cins isimlerisiniz.

Bunun iyi tarafi, istediginiz hersey olabileceginiz ve istediginiz herkesle bir arada olabileceginizdir.
Mevcut dunya sizin yaratinizdir.

Alıntıdır.

yağmur
25-05-2013, 11:26
GİDERAYAK
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
Güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
Sevdalara doyulamadı.
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.

Nazım Hikmet
Haziran 1959

yağmur
27-05-2013, 22:16
http://img443.yukle.tc/images/59493771_40_130523180318.jpg

İleri Biyolojik Bilgisayar Geliştirildi!
Biyomühendislik: Biyorobotik, Biyonik, Evrimsel Robotik...

İsrail Teknoloji Enstitüsü'nden bilim insanları, DNA ve enzimler gibi biyomoleküller kullanarak, genetik kod manipülasyonu yapabilen, önceki hesapların çıktılarını, yeni hesaplarda girdi olarak kullanabilen, böylece arka arkaya işlem yapabilen bir ileri biyolojik dönüştürücü geliştirdi. Bu buluş, biyoteknolojideki gen konu ve kişisel gen terapisi için yeni imkânlar sağlayabilir. Keşfin sonuçları 23 Mayıs 2013'te Chemistry & Biology dergisinde yayınlandı.

Bu tür biyomoleküler aletlere olan ilgi çok güçlüdür çünkü normal bilgisayarların aksine bu bilgisayarlar biyolojik sistemlerle ve hatta yaşayan organizmalarla etkileşime girebilirler. Bu bilgisayarlarda arayüze gerek yoktur çünkü donanım, yazılım, giriş ve çıkış dahil olmak üzere moleküler bilgisayarların tüm parçaları çözümlerini programlanabilir kimyasal olaylar zinciri boyunca yaparlar.

“Sonuçlarımız, yinelenen hesaplamalar ve biyoloji ile ilgili sonuçlar çıkaran sentetik tasarımlı yepyeni bir bilgi işlem makinesi ortaya çıkardı.” diyor, araştırmanın başında bulunan, Prof. Ehud Keinan, ve ekliyor, “Gelişmiş hesaplama gücüne ek olarak, bu DNA tabanlı dönüştürücü de, genetik bilgi almak ve dönüştürmek, moleküler ölçekli minyatürleştirme, direk olarak organizmalarla etkileşim sonucu ortaya çıkacak olan hesaplama sonuçları üretmek gibi birçok yarar sağlar.”

Dönüştürücü, genetik materyali değerlendirmek ve özel dizileri saptamak için ve genetik kodun değiştirmek ve algoritmik olarak işlemek amacıyla kullanılabilir. Prof. Ehud Keinan, benzer cihazların diğer matematiksel (hesaba dayalı) sorunlar için de kullanılabileceğini söylüyor.

“Tüm biyolojik sistemler ve hatta tüm canlılar birer doğal bilgisayardırlar. Her birimiz bir biyolojik bilgisayarız, yani, tüm bileşenleri birbirleriyle mantıklı bir şekilde konuşan makinalarız. Donanım ve yazılım, önceden belirlenmiş görevleri yerine getirmek için birbirleriyle etkileşimde bulunan kompleks biyolojik moleküllerdir. Girdi, özel ve bir dizi yazılımsal kurallar dizisini izleyen bir moleküldür ve çıktı da yine bu kimyasal süreçler sonucu oluşan ve iyice tanımlanmış bir moleküldür." diyerek sözlerini bitiriyor Prof. Ehud Keinan.

Çeviren: Meriç Öztürk (Evrim Ağacı)
Düzenleyen: ÇMB (Evrim Ağacı)
Kaynak: ScienceDaily

yağmur
29-05-2013, 17:34
YARATICININ BURÇLARA VERDİĞİ GÖREVLER

Rab, bir sabah oniki cocugun onunde durdu ve her birine yasamın
tohumlarını ekti. Cocuklar kendilerine verilen armagani almak icin birer
birer one ciktilar.

"KOÇ! Sana ilk tohumu ekme onurunu veriyorum. Ektigin her bir tohuma
karsılık elinde bir milyon tohum bulacaksin, fakat onlarin buyumelerini
gorecek vaktin olmayacak. İnsanların aklına BEN'i yerlestirecek ilk kisi
sen olacaksın, fakat bu dusunceyi gelistirme ya da hakkinda soru sormak
senin gorevin olmayacak. Yasaminin sebebi eylemdir ve bu eylem insanlara
BENİM YARATICILIGIMI haber verecektir. Iyi calisabilmen icin sana KENDINI
BEGENME ozelligini veriyorum." Ve Koç sessizce yerine cekildi.

"BOĞA! Sana tohumu madde haline getirme gucunu veriyorum. Baslanmıs olan
butun isleri senin bitirmen gerektigi icin gorevin cok sabir istemektedir,
aksi halde tohumlar ruzgarda savrulup kaybolacaktir. Yapmani istedigim bu
gorev icin soru sormayacak, isin ortasında dusunceni degistirmeyecek ve
baskalarindan destek beklemeyeceksin. Bunun icin sana GUCLULUGU veriyorum.
Onu akillica kullan." Ve Boğa yerine cekildi.

"İKİZLER! Sana insanlarin cevrelerinde gordukleri seyi anlamalarini
saglayabilmen icin cevapsiz sorular veriyorum. Insanlarin neden konusup,
neden dinlediklerini hiç bir zaman bilmeyeceksin, fakat cevap bulmak icin
yapacagın arastirmalarda sana armagan olan BILGI'yi bulacaksin." Ve
İkizler yerine cekildi.

"YENGEÇ! Sana insanlara duyguyu ogretme gorevini veriyorum. butun duyguyu
yasayarak ogrenmeleri ve olgunluga ulasmalari icin onlari hem aglatip hem
guldureceksin. Sana olgunlugu hizla arttiracak olan AILE armaganini
veriyorum." Ve Yengeç yerine cekildi.

"ASLAN! Sana YARATICILIGIMIN tum gorkemini dunyaya gosterme gorevini
veriyorum. Ancak azametinde dikkatli olmalı ve bu yaraticiligin senin
degil, BENIM oldugunu daima hatırlamalisin. Eger bunu unutursan insanlar
seni kucuk goreceklerdir. Bu gorevi iyi bir sekilde yerine getirirsen
buyuk haz duyacaksin. Bunun icin sana armaganim ONUR'dur.". Ve Aslan
yerine cekildi.

"BAŞAK! Sende insanlarin BENIM YARATTIKLARIMLA neler yaptiklarini sinamani
istiyorum. Onlarin ne yaptiklarini dikkatlice inceleyip kusurlarini
hatirlatacaksin ve boylece BENIM YARATTIKLARIMI iyice ogrenmelerini
saglayacaksin. Sana bunu yapabilmen icin SAF DUSUNCE'yi armagan ediyorum."
Ve Basak yerine cekildi.

"TERAZİ! Sana insanlarin birbirlerine karsi olan gorevlerini
hatirlayabilmeleri icin hizmet erdemini veriyorum. Boylece insanlar
isbirligini ogrenecek ve kendi davranislarinin diger yonlerini de yansitma
yetenegini edineceklerdir. Ve uyumsuzluk olan ger yere seni
yerlestirecegim ve bu gayretlerin icin sana armaganim SEVGİ'dir."


"AKREP! Sana cok guc bir gorev veriyorum. Insanlara dusunduklerini anlama
yetenegi verdigim halde, anladiklarini soylemene izin vermeyecegim. Bircok
kez gorduklerinle acı cekecek ve bu aci ile BENden uzaklasacaksin. Bu
acinin BENden degil benim yanlis anlasilmis olmamdan dogdugunu
unutacaksin. Bircak insani hayvan gibi gorecek ve onlarin hayvansal
içguduleriyle oylesine ugrasacaksin ki yolunu sasiracaksin, fakat sonunda
gene BANA doneceksin. Akrep sana en ustun armaganım olan AMAC’i
veriyorum.”

“YAY! Senden BENI yanlis anlayip caresizlige dustuklerinde insanlari
guldurmeni istiyorum. Guldurme insanlara umut verecek ve bu umutla
insanlarin gozlerini BANA cevirmelerini saglayacaksin. Bircok kisinin
yasamina yalniz bir an icin girecek ve girdigin her yasantidaki
huzursuzlugu taniyacaksin. Sana Yay, karanliktaki her koseye erisip
aydinlatabilmen icin SONSUZ BEREKET veriyorum.”

“OĞLAK! Senden insanlara calismayi ogretmen için alınterini
istiyorum. Tüm insanların yükünü omuzlarında tasıyacagın için bu görev hiç
de kolay değildir. Ama bu boyundurugun yükü için senin ellerine insanlığın
SORUMLULUĞUnu koyuyorum.”

“KOVA! Sana insanların tüm olanakları gorebilmeleriçin gelecek
kavramını veriyorum. BENİM SEVGİMİ kişileştirmen için yalnızlık acısını
cok duyacaksın. İnsanların gozlerini yeni olanaklara cevirebilmeleri icin
sana OZGURLUGU armagan ediyorum.”

“BALIK! Sana hepsinden daha guc bir gorev veriyorum. Senden
insanların uzuntulerini toplayip BANA geri getirmeni istiyorum. Senin
gozyaslarin sonunda benim gozyaslarım olacak. Senin topladıgın uzuntuler
insanlarin BENİ yanlis anlamalarindan dogmus uzuntulerdir, fakat senin
onlara verecegin sefkatle onlar yeniden BENI anlamaya calisacaklardir. Bu
guc gorev icin sana en buyuk armaganimi veriyorum. Sen oniki cocugum
arasında BENI tek anlayan olacaksin, fakat bu ANLAYIS yalnız senin
icindir, sen onu insanlara anlatmak istediginde onlar seni
dinlemeyeceklerdir.” Ve Balık yerine cekildi...
"Alıntı"

yağmur
29-05-2013, 17:45
İndigoların DNA damgalarında sizin sahip olmadığınız bir nitelik vardır, onlar “şimdi”yi anlarlar. Bir çocuk nasıl bu kadar akıllı olabilir? Daha önce asla görmemiş olduğu bir sistemi nasıl anlayabilir? Çünkü onlar daha evvel şimdi’yi görmüş, orada bulunup onu tanımışlardır. Siz bir insana zaten bildiği, hatta sizden daha iyi bildiği bir şeyi hiç anlatmaya çalıştınız mı? Bunun bir çocuktan gelmesi pek uygun görünmeyebilir, ama olan tam olarak budur
ben bir indigoyum yağmur...

yağmur
01-06-2013, 20:56
http://img441.yukle.tc/images/8883942037_577887115575912_1235756483_n.jpg

Yeryüzünde yüzbinlerce devre boyunca milyarlarca imparatorluk bile yıkıldıysa eğer, sen şu koca uzayda bir nokta kalacak kadar küçük bir gezegende, dünyadaki yüzlerce ülkeden biri olan bir ülkede hüküm süren birkaç yıllık despotizminin daha ne kadar süreceğini sanıyorsun ki ey örümcek akıllı dogmatik cüce despot?
Yukarısı neyi nerede ne zaman yapacağını çok iyi bilir
ve yukarıdaki devler ne eyleyeceklerse, eyleyeceklerini, senin gibi
oylamalara, taktiklere, kulislere, hilelere, politik yalanlara, rüşvetlere, hediyelere başvurmaksızın eyler…

yağmur
05-06-2013, 09:56
Yeni ye geçiş.. biz'e geçiş..ben olmak da sadece kendimizle olmuyor..ben olmak için öncelikle aile, sonra arkadaşlarımız, sevgililerimiz, eşimiz ve çocuklarımızla yaşanmışlıklarımızla ol'uyoruz.. şimdi ise bir olmaya biz olmaya geçiyoruz.. o da toplumla olur..ben olmak için çevremizle geçirdiğimiz deneyimler acılar bizim "ol" mamızı sağladı.. şimdi ise bir ve biz olmak için toplumsal görevlerimiz başladı..tabii bu da kolay değil. kolay olmayacak..ben olurken yaşadıklarımızı şimdi biz olurken toplumsal hareketlerle yaşayacağız..yaşadık bir kısmını, daha da yaşayacağız..hemen biz o'lunmuyor..aynı "ben" deki gibi.. ben olurken ne kopuşlar ne acılar yaşadık..biz olurken de yaşadık bir kaç gündür.. insan ruhun da özgürlük vardır..zamanı geldiğinde işte böyle kapılar açılır..o kapıdan girdik artık.." ben" lik kapınızdan geri dönebildiniz mi? "bir"lik ve " biz"lik kapısının da geri dönüşü olmaz. ruh uyandığın da, bilinci de uyandırır. her ikiside birlikte hareket etmeye başlar.. şimdiye kadar zihin vardı sadece.. şimdi ise ruh ve bilinç beraber.. toplumsal hareket de bizlik başladı..özgürlük için, barış için, sevgi için, çok daha güzel güzel günler için ayaktayız.. beraberiz..hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için "yol" lardayız... hepimize kolay gelsin.. GÜNAYDINLAR..

yağmur
05-06-2013, 12:55
Her şey spiritüeldir. Varolan her şey ama her şey. "Spiritüel" ruhsal demektir yani ruha dair. Ruh olmayan hiçbir şey yoktur şu evrende. Ruhun olduğu her şeyin her türlü eylemi de spiritüeldir. Bu bağlamda siz "Bırak şu spiritüelliği şu anda gerçeğe gel", "Tamam spiritüellik tamam da burada olmaz öyle şey", "Spiritüellik çözümü yoktur" bunu diyorsanız; siz kesinlikle spiritüelliği anlamamışsınız demektir. Spiritüelliği, yogadan, meditasyondan, güzel sözlerden veya "wellness" sektöründen ibaret zannediyorsunuzdur ki bu da bir illüzyondur, bir imajdır sadece.

Spiritüellik akşam 9'dan sabah 6'ya yaşanıp da, sabah olunca başka bir yaşamın başladığı bir süreç değildir. Ama tabii ki işe gittiğinizde veya patronunuz size fırça atarken veya sizi çok sıkıntıya düşüren bir durum karşısında ilk anda "ruh"tan kopmuş gibi hissedip, öyle davranabilirsiniz. Dünyadaki çeldiriciler çok ama çok güçlüdür ve bize sanki "Ruh"tan başka bir de "gerçek" dünya varmış illüzyonunu yaratırlar. Buna kapılmamız da gayet kolay olabilir, ben de hele ki olayların olduğu anda kapılabiliyorum. Fakat "gerçek" sandığımız dünyada "korku" enerjisi etkin olur ve "ruh"tan koparttığı için bir süreliğine bu ikilemi yaşarız. Ancak aradan zaman geçtikten sonra "ruh"umuzla iletişimde olduğumuzda olayların içindeki mesajları ve bize anlatılmaya çalışanları anlayabiliriz. İşte o zaman bir anda anlarız ki yine "Her şey spiritüeldir." Tabii sonra gün ışır ve yeni bir gündür. Yine kaybedebiliriz bu vizyonu, ama günler ilerledikçe bu anlayış bizim hücrelerimize işler ve zamanla da farkındalığa dönüşmeye başlar.
Yaşadığımız olaylar, durumlar, kişiler karşısında kendimize hep şu soruyu sorarak, "spiritüelliği" yaşamımızla bütünleştirmeyi hızlandırabiliriz: "Bu olay, durum, kişi bana neyi yansıtıyor? Neyi anlatmaya çalışıyor? Ne mesaj veriyor?"
Bunu belki hemen o anda yapamayabilirsiniz. Hele ki travmatik bir durumla karşılaştıysanız bu belki onlarca yıl sonrasına anca sorabileceğiniz bir sorudur.
Fakat eninde sonunda spiritüelliğe dair benim bildiğim şudur, tekrarlayayım: Her şey spiritüeldir...
Alıntı

yağmur
05-06-2013, 21:59
http://img441.yukle.tc/images/1657971985_460123554071989_1144980927_n.jpg

yağmur
11-06-2013, 20:57
Ayrışma ve birleşmelerin çok hızlı oluştuğu bireysel ve toplumsal zamanları yaşıyoruz.. işte bu günde toplumsal bu direnişte; indigo çocukların bu sevgi dolu direnişlerinde herkesi farklı bir şekilde görmeye başladım..temeli olmayan her şey çökecek..bu toplumsal yapılanmanın temeli olmadığından, yıkımı başladıysa; bu günlük hayatlarımıza da yansıyacak, en yakın arkadaşlarımız bakalım dostumuz mu? sevgilimiz bakalım bizi gerçekten seviyor mu? yaşam da peşinden gittiklerimiz, bizi inandırmaya çalışanlar gerçekten öyleler mi? şimdiye kadar gözümüzü boyayanlar artık boyayamayacaklar, işte bunları tek tek göreceğiz, işte burada biraz önce yazdığım gibi, bizi siyasete çekmeyin diyenlerin, aslında kendi hak ve özgürlüklerinden bile bi haber olduklarını da göreceğiz.. yalan olmayacak kimsenin hayatın da, göreceğiz onları..tek tek..ayıklayacağız hayatlarımızdan.. herkes kendi frekansında insanlarla buluşacak artık.. o zamanlardayız..

acdc
11-06-2013, 22:23
++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++++ ++++++++++++++
eline sağlık
http://img441.yukle.tc/images/1657971985_460123554071989_1144980927_n.jpg

yağmur
17-06-2013, 13:25
Şu koca evrende hiçbir şeyi ama hiçbir şeyi yok edemezsiniz. Hele ki düşünceleri asla. Niye mi? Çok basit. Düşünceler birer titreşimdir ve birileri o düşünce titreşimini yakaladıklarında, daha önce Dünya'da olmasa bile o düşünce artık maddeleşmeye başlar. Zamanında birçok düşünce yok edilmeye, bastırılmaya, dünya üzerinden silinmeye çalışıldı. İskenderiye Kütüphanesi yakıldı mesela, insanlığın o ana kadar ki en büyük bilgi birikimi. Ne oldu peki? Düşünceler yok oldu mu? Oradan kurtarılan bazı belgeler günümüze kadar ulaşan ruhsal sistemin damarı oldular ama, bununla birlikte artık belki de İskenderiye Kütüphanesi'nden daha fazla bilgi kitapçıların raflarında açık açık sergileniyor. Çünkü siz papirüs tomarlarını yaksanız da sonuçta o tomarlarda değil ki numara. Birileri onu düşündüğü için o tomar vardı. Siz kağıdı yaktınız, düşüneni öldürdünüz; ama titreşimleri nasıl yok edeceksiniz. Tamam birkaç yüz sene belki de bin seneliğine ortadan kaldırdınız. 4.5 milyarlık Dünya yaşı için bin sene ne ki? Daha çook zamanımız var burada. Senaryo da gidiyor ilerilere... Birileri yeniden yakaladı bu frekansı ve internete verdi. Artık yok et yok edebilirsen... :)

İşte şimdi artık yer üstüne çıkış günlerini yaşıyoruz. Hem de bu sefer tarih kitaplarından okumayacağız bu dönemi. Birebir aktörleriyiz. İnsanlık olarak karanlık taraflarımızı deneyimlediğimiz binlerce yıldan sonra, şimdi yeniden kendi aydınlığımızı keşfetme ve Bütünleşmiş insanlar olarak yeni deneyimlere yelken açma zamanı... Ve bu süreç, bizlerin elinde... Tarihi okumuyoruz, tarihi bizler yazıyoruz insanlık ailesi olarak...

Aslında tam da kutlanması gereken bir dönem... Öyle değil mi?

yağmur
18-06-2013, 08:21
TÜM HATALI ALANLARINI YOK ETMİŞ BİR BİREYİN
PORTRESİ

Bağımsızlıklarına çok düşkündürler. Aileye güçlü bir sevgi ve bağlılık duymalarına rağmen, ilişkilerinde bağımsız olmaya özen gösterirler.
Sevgi anlayışları, sevdiklerine hiçbir değeri zorla kabul ettirmemeyi gerektirir.
Onay aramak gereksinimleri yoktur. Övgü ve ödül talep etmezler.
Çok acık ve dürüst konuşurlar, çünkü vermek istedikleri mesajları, başkalarını memnun etmek için dikkatli sözcükler arkasına gizlemezler.
Gülmeyi ve başkalarını güldürmeyi iyi bilirler.
Kendilerini şikayet etmeden kabullenirler. Fiziksel benliklerini, sahteliklerle gizlemezler.
Doğal yaşamı takdir ederler. Başkalarına eğlenceli gelmeyen şeylerden zevk alma yetenekleri vardır. Gün batımını izlemek, ya da kırlarda küçük bir gezinti yapabilmek, doğum yapan bir kediyi izlemek onlar için mükemmel bir şeydir ve şükran duyarlar.
Başka insanları çok iyi anlarlar ve asla şaşırıp sok olmazlar.
Gereksiz kavgalarda asla taraf olmazlar.
Hastalık hastası değildirler.
İnsanlar hakkında konuşmaz, insanlarla konuşurlar.
Titizlik ya da düzenlilik gibi dertleri yoktur, verimli yaşamaya bakarlar. Organizasyon nevrozundan bağımsız oldukları için yaratıcıdırlar.
Bu insanların müthiş bir enerjileri vardır. Enerjileri doğa üstu değildir, yalnızca yaşamı ve yasamdaki aktiviteleri sevmelerinin bir sonucudur.
Şiddetli bir merak duygusuna sahiptirler. Hep araştırır, yaşamlarının her anini kavramak isterler. Her insan, her varlık ve her olay, daha çok öğrenmek için bir fırsattır.
Basarisiz olmaktan korkmazlar, hatta onu sevinçle kabul ederler. Bu insanlar, kendilerine zarar verecek duyguları yok etme ve kendilerine verdikleri değeri artıracak olanları doya doya yasama yeteneğine sahiptirler.
Bu mutlu insanlar, asla kendilerini savunma gereksinimi duymazlar. Basitçe ´her şey yolunda, biz yalnızca farklıyız. Anlaşmak zorunda değiliz´ derler. Bir tartışmayı, kazanma ve karsısındakini konumunun yanlışlığına ikna etme gereksinimi duymadan, burada keserler.
Değerleri dar değildir. Kendilerini tüm insan ırkinin bir parçası olarak görürler. Daha çok düşman öldürmekten sevinç duymazlar.
Kahramanları ya da putlaştırdıkları insanları yoktur. Herkesi insan olarak görür ve hic kimseyi kendilerinden önemli konuma getirmezler.
Başkalarının yeteneksizliği nedeni ile kazanmak yerine, zaferi kendi çabaları ile elde etmeyi yeğlerler.
Komşularının ne yaptığını fark etmezler, çünkü varolmakla meşguldürler.
En önemlisi bu insanlar KENDİLERİNİ SEVERLER. Kendilerine acımak, kendilerini reddetmek, kendilerine öfkelenmek için zamanları yoktur. Elbette sorunları vardır, ama sorunların onları duygusal paralizasyona götürmesine izin vermezler. Tökezleyip düştüklerinde, tekrar ayağa kalkar ve sızlanmadan yasamaya devam ederler.
Hatalı alanlardan bağımsız insanlar, mutluluğu kovalamazlar, sadece yasarlar ve mutluluk onları bulur. Onlar için her gün mükemmeldir...
alıntı

yağmur
18-06-2013, 19:35
Dünyanın en huzurlu eylemi ,yaşamak ve nefes almanın da ötesinde.... Bazen sevmek yetmez ,tüm bildiklerini unutturandır.... Adı dokunmaktır sarılmaktır kucaklamaktır , dokusuna kokusuna bir an evvel alışmayı istemektir...Elini tutabiliyor muyum mu anlamak , var olduğunu hissetmektir....Koşulsuz severek sadece varlığını hissederek kalbinde yaşatarak , kalbin karar vermesi çarpması için bu mümkün mü dür ?mümkündür... Sadece dokun ve sarıl ...Ellerin yetişmiyorsa ,gözlerinle dokun, sesinle dokun ,ruhunla yüreğinle dokun.... Sevmek dokunmaktır , saatlerce konuşacağına bir kez dokun, ister değsin tenin tenine ...ister yapışsın yüreğin yüreğine ...sevgiyle ..

yağmur
18-06-2013, 21:45
Titreşimlerin Sırrını Çözen Kainatın Sırrını Çözer: Frekanslar ve Hayatımıza Etkileri

Bundan yirmi yıl önce size evrenin aslında kocaman bir titreşim olduğu söylenseydi, küçük evren insanın da etrafındaki her şeyle birlikte her an titreşmekte olduğunu ve hayatın sırrının titreşimlerde saklı olduğu söylenseydi ne düşünürdünüz?

Nikola Tesla titreşimlerin sırrını kısmen de olsa çözmüştü

Muhtemelen bu söylenilenlere çok fazla anlam veremez ve üzerinde de fazla durmazdınız. Çünkü o zamanlar titreşimlerin bu derece önemli olduğu insanlık tarafından bilinmiyordu. Gerçi hala da tam olarak bilindiği söylenemez… Hâlbuki bundan 100 yıl önce Nikola Tesla kendi icadı olan deprem makinesini anlatırken şu sözleri söylemişti: “Birkaç saniyede binanın titremeye başladığını hissettim. On dakika daha devam etseydim binayı ve sokağı yıkabilirdi. Aynı cihazla Brooklyn Köprüsünü 1 saatten kısa bir süre içinde East River’a indirebilirdim.” Tesla frekansların yani titreşimlerin sırrını kısmen de olsa çözmüştü. Tesla’ya göre evren kocaman bir titreşimdi ve hepimiz bu titreşimin küçük birer yansımasıydık. Ya da başka bir deyişle evren bir gitar, bizler de onun telleriyiz ve diğer tüm tellerle birlikte her an titreşiyoruz. Bilim adamları yüzyıllardır bu şarkıyı anlamlandırmaya çalışıyorlar ve sonunda notaları keşfettiler. Şimdi de gitarın tellerini koparmadan melodiyi çözmeye çalışıyorlar… Bu yazıda melodiye ait birkaç sol anahtarı vermeye çalışacağız.

Saniyede 10 bin kez hızla titreşen canlıları göremiyoruz

Her şeyin özü enerjidir. Kütle, enerjinin yoğunlaşmış halidir. Düşünce enerjidir. Enerji sürekli titreşerek bir salınım oluşturur. Bizler de insanoğlu olarak sürekli titreşen enerjileriz. Titreşim seviyemiz düşük olduğu için yeryüzünde çökeltilmiş şekilde yani kütle-beden olarak hayatlarımızı devam ettiriyoruz. Bizim titreşimimize uygun şekilde titreşen enerjileri de kendi titreşim dünyamızda kütle olarak görebiliyoruz (diğer insanlar, hayvanlar, masa, sandalye vs.) İnsan bedeninin doğal titreşim düzeyi saniyede ortalama 300 titreşimdir. Dünya işleriyle fazlaca ilgili olan insanlar bu titreşimin altındadırlar. Frekans yani titreşim düzeyi arttıkça kişilerin doğaüstü güçleri de artmaktadır. Şifa verme gücüne sahip olan kişilerin titreşim düzeyleri saniyede ortalama 500 titreşimdir. 800 titreşim seviyesine gelindiğindeyse medyumik güçler ortaya çıkar. 1000 titreşimin üzerinde telepati kanalı gayet akıcı şekilde açıktır. Saniyede 10 bin titreşim seviyesindeki insan astral seyahat yapabilir konuma gelir. Bu tıpkı bir gitarın tellerinin titreşmesi gibidir. Gitarın telini oynattığınızda önce hızla titreşir, teli göremezsiniz. Sonra titreşim azalmaya başlar ve tel görünür hale gelir. Bizler de şu anda saniyede 300 titreşimle birbirimizi görebiliyoruz ama saniyede 10 bin kez hızla titreşen canlıları göremiyoruz. Onları boyut üstü varlıklar olarak adlandırıyoruz. İçimizden pek azımız yani medyum diye tabir ettiğimiz kişiler onlarla temasa geçebiliyor. Bazen kanal olarak da onlardan gelen bilgileri aldıklarını iddia edebiliyorlar. Bu kişilerin bir kısmı şizofren hastası, bir kısmı dolandırıcı olabilir ama titreşim seviyesini saniyede 10 binin çok üzerine çıkartıp zaman mekân mefhumunu aşan insanların da var olduğu biliniyor. Çok büyük kâhinler bu frekans seviyesinde oldukları için söyledikleri pek çok şey doğru çıkmaktadır. Duru görü yapan medyumlar kaybolan eşyaları bu şekilde bulabilmektedir. Şifacılar tek bir dokunuşla hastanın hasarlı olan organına en uygun frekansı vererek onu iyileştirebilmektedir. Şifacı ya da bioenerji uzmanı olarak tabir ettiğimiz kişilerin yaptıkları şey özünde kendileri vasıtalarıyla hastaya doğru frekansları vermektir.

Frekanslarla (titreşimlerle) hastalıkları iyileştirmek mümkün!

Her organın kendine özgü titreşimi vardır. Bedenin titreşiminin dışında organlar da kendi aralarında farklı hızlarda titreşirler. Örneğin kalbin titreşim hızıyla böbreğinki aynı değildir. Böbrek arıza yaptığında bu aynı zamanda onun titreşiminde bir sorun olduğu anlamına gelir. Bir insanı kalbine iyi gelmeyecek titreşimlere maruz bırakırsanız o kişi kalp krizi geçirip ölebilir. Bu şekilde uzaktan suikastların yapılması bile teoride mümkündür. Doğru titreşim hayat kurtardığı gibi yanlış titreşim de can alır. Dozer kullanıcıları, asfalt delici vibrasyon cihazlarını kullanan kişilerin kalp krizi geçirip ölmeleri ya da uzun vadede çeşitli hastalıklara yakalanmaları olasıdır. Çünkü bu cihazlar çok güçlü titreşimlere sahip oldukları için vücudun titreşimini bozmaktadır. Frekanslarla (titreşimlerle) hastalıkları da iyileştirmek mümkündür.

Her titreşimin ölçüsü bir frekans değeriyle hesaplanır. Farklı titreşimlerin farklı frekansları vardır. Bir titreşimin ne tür bir titreşim olduğunu frekans değerleriyle ölçeriz. Frekans teknolojisi günümüzde kısmen de olsa tıpta kullanılıyor ancak gün gelecek pek çok hastalığın tedavisi frekanslarla yapılabilecek. Her hastalığa uygun frekans bulunacak ve hasta kişi o frekans ortamına sokularak tedavi edilecek. O gün geldiğinde modern tıp ile alternatif tıp birleşmiş olacak. Aslında bu bilinen bir şey ama hala hastalıkların çaresini ilaçlarda arayıp duruyoruz ve bu durum ilaç sektörünün çok işine yarıyor. Plasebo etkisi bile aslında frekansların değişmesiyle alakalı. İnanmak denilen şey, hastanın hastalığa karşı tutumu değişince frekansının da değişmesi ve hastalığın artık o frekansta kendine yer bulamamasından başka bir şey değil. Birinin elini tuttuğunuzda bedeniniz otomatik olarak onun frekansına ayarlanıyor. O halde kimin elinden tuttuğunuza dikkat edin çünkü eğer onun manyetik alanı sizinkinden daha kuvvetliyse sizi kendi frekansına çekebilir ve o frekans gerçekte size yaramayan bir frekans olabilir.

İlişkilerde de asıl mesele doğru frekansı bulabilmekte…

Frekans teknolojisi hızla gelişmeye devam ediyor. İleride öyle günler gelecek ki, kişiler eş seçimini yaparken sadece kan uyuşmazlığına değil frekans uyuşmazlığına da bakacaklar. Bu şekilde kimin kiminle anlaşamayacağı net bir şekilde bilinebilecek. İyi başlayıp kötü giden ilişkilerin de sebebi frekansların değişmesi aslında. On yıldır birlikte olduğunuz kişiyle artık anlaşamıyorsunuz çünkü ikiniz de on yıl önceki frekanslarınızda değilsiniz artık ve bugün apayrı iki frekansta yaşıyorsunuz hayatı. Kısmet dediğimiz şey de frekanslarla son derece ilintilidir. Dünyanın iki ayrı ucunda da olsa en doğru frekanslar her zaman birbirlerini buluyor. Tıpkı göçmen kuşların yollarını bulması gibi dünyanın manyetik haritasında hepimizin ayarlı olduğu bir frekans var ve kendimize en uygun frekansı bir göçmen kuş edasıyla buluyoruz. Bazen de bulamıyoruz. İşte o zaman hayatımızda problemler ortaya çıkıyor. Bizimkinden daha güçlü bir frekansın etkisine girdiğimizde kendi manyetik alanımızdan kopuyoruz ve kendimizi kötü giden bir evliliğin içinde ya da istemediğimiz bir işi yaparken bulabiliyoruz. İşte bütün bunların sebebi yanlış frekanslar… İlişkilerde de asıl mesele doğru frekansı bulabilmekte.

Herkesin kendisine en uygun titreşimi bulma potansiyeli vardır. Kendimizi dinlemek diye ifade ettiğimiz kişinin bir karar vermeden önce içe dönme hadisesi de budur aslında. Kendimizi dinlediğimizde titreşimlerimizi de fark ediyoruz ve titreşimler iç ses olarak bizim için neyin iyi ve doğru olacağını bize söylüyor. Bir miktar derin düşünme ve yalnız kalmak kendimizi yani titreşimlerimizi anlamak için yeterlidir. Yeter ki kendimize bu fırsatı verelim…

yağmur
19-06-2013, 14:08
Otuz dakikada evren gezisi; Özellikle fraktaller, dalgalar, akaşa, sen ve başkaları, her şey birbiriyle ilintili. Her şey sensin Tek bilinç, sinetix, frekans, tekrarlanabilir patternler, ses frekansları, suyun iletkenliği, cern, fizik araştırmaları... kuantum alan...
neyse...

latino1122
19-06-2013, 20:11
İnsan, açlığın oğludur; özgür bir tin değildir. Buna uygun olarak, sıradan insan için boş zaman, çok geçmeden, bu zamanı her türlü yapmacık ve uydurma amaçla, oyunla, zaman öldürmeyle ve her türden oyuncak atla dolduramazsa bir yük haline gelir; hatta bir eziyete dönüşür.

Schopenhauer

Aç gözlü olduğumuz kadar sevgi dolu olsaydık, dünya kimbilir ne kadar güzel bir yer olurdu!'!!

yağmur
20-06-2013, 08:28
Gökyüzü Spreyleri

Chemtrail; askeri ve sivil uçakların gökyüzünde bıraktığı beyaz ve gri toz şeritleridir. Geçmişi 1970’li yıllara kadar uzanır. 80’li yıllarda başta batı ülkeleri olmak üzere artış göstermeye başlamıştır. 1998 ve 2000 yılları arasında ise neredeyse her gün ve her yerde görünür olmuştur.
http://r1306.hizliresim.com/1b/n/pcqz3.jpg (http://bit.ly/c25MCx)
Atmosferik olaylara rağmen gökyüzünde saatlerce kalabilen ve sonra ortama yayılan chemtrail çizgileri bir tür sis halini alıyorlar. Çoğu zaman doğal karşıladığımız bu durum aslında yapaydır ve niçin bu tür bir müdahale yapıldığı açıklanmamaktadır.
Sistematik ve düzenli uygulamaların sıklaştığı durumlarda gözlenmektedir. Öyle ki, bazı günlerde gökyüzü adeta baklava dilimleri gibi püskürtme şeritleriyle dolmaktadır. Gün doğumu ve gün batımı esnasında havaya bırakılan parçacıklardan yansıyan gökkuşağı benzeri ışıklar görülebilmektedir.
http://r1306.hizliresim.com/1b/n/pcqzf.jpg (http://bit.ly/c25MCx)
Püskürtmelerde kullanılan parçacıkların alüminyum oksit ve baryum tuzları parçacıkları olduğu ve özellikle alüminyum parçacıklarının yoğun şekilde kullanıldığı bilinmektedir. Uygulama sonrasına rastlayan yağışların ardından incelenen sularda bu durum tespit edilebilmiştir. Ayrıca bir kimyasal böcek ilacı olan ve toksin etkisinden dolayı yasaklanan etilen dibromürün de kullanıldığına dair ciddi şüpheler bulunmaktadır
Amerika Birleşik Devletleri Kuzey Carolina eyaletinde, yağmur suları ve kar örnekleri laboratuar ortamında testlerden geçirilmiş ve Phoenix’de yirmi sekiz gün boyunca çalıştırılan bir hava filtresi aracılığıyla alınan örneklerde şu sonuçlar belgelenmiştir.

Alüminyum : Güvenli toksik sınırın 6.400 katı.

Demir : Güvenli toksik sınırın 28.000 katı.

Magnezyum : Güvenli toksik sınırın 5,3 katı.

Potasyum : 793 katı. Sodyum:15,9 katı.

Kadmiyum : 126 katı. Krom:282 katı.

Nikel : 169 katı.

Baryum : 278 katı.

Bakır : 98 katı.

Manganez : 5820 katı.

Çinko : 593 katı.

Alman Federal Kültür ve Medya Yönetim Kurulu Başkanı Monika Griefahn, 2004 yılında kendisine yöneltilen bir soru üzerine; “Ben bu konuda endişelerinize katılıyorum, dünyanın sera gazı emisyonlarını azaltmak yerine dünyanın atmosferinde deneyler yapılmaktadır. Önemli bir toksik potansiyeline sahip alüminyum veya baryum bileşiklerinin kullanım yaygınlığı şimdiye kadar oldukça düşüktür. Bu tür deneyler mantığı içinde bu bileşiklerin troposferde değil, stratosferde kullanmak daha iyi olurdu.” açıklamasını yapmıştır. Bu açıklama resmi olarak, Chemtrails uygulamalarının varlığının onayı niteliğindedir.
İsveç Meclisi, İsveç Yeşiller Partisi’nin verdiği araştırma önergesi üzerine ülkelerinde bu konuyu araştırmak üzere bir komisyon kurma kararı aldı. Yeşiller Partisi Lideri Pernilla Hagberg tarafından yapılan açıklamada şikâyetlerin artması ve partilerinin tüzüğü gereği çevre kirliliğine gereken hassasiyeti gösterdikleri ve konunun ülkelerinin ve çocuklarının geleceği açısından oldukça önemli olduğunu bir basın toplantısı düzenleyerek, duyurdu.
Etilen dibromürün; solunum problemleri, şiddetli boğaz ağrısı ve sinüs iltihabı, şişmiş lenf bezleri, öksürük, nefes darlığı, baş ağrısı, genel solunum yetmezliği, kalp ve karaciğer hasarına, Alüminyum oksidin beyin hücrelerini olumsuz etkilerine, hafıza ve konsantrasyon zayıflığına, Alzheimer hastalığına ve solunum yolunda ağır hasara neden olduğu, spreyde kullanılan polimerlerin göz ve solunum bölgelerinde depolandığı, kanamalara, ağrı ve ciddi göz sorunlarına yol açabildiği bilinmektedir
Yazar: Türker Ercan
http://indigodergisi.com/2013/06/gokyuzu-spreyleri/

denizci
20-06-2013, 10:50
:)

http://666kb.com/i/cf3ouv0x5wobc7gnt.jpg

sanatçı... Jennifer Baird

i-ked
20-06-2013, 16:53
:)

http://666kb.com/i/cf3ouv0x5wobc7gnt.jpg

sanatçı... Jennifer Baird

Savaşa mı
Sevişe mi
Düğüne mi
Maskeli baloya mı

Kadınların bu kadar süslenmesine gerek yok ki
http://blog.radikal.com.tr/Blogs/2013/05/05/ayran-gibisi-yok--ECAC-D5C6-2DF7.jpg

yağmur
21-06-2013, 09:56
23 Haziran 2013, OĞLAK BURCUNDA DOLUNAY,VE zaman usulca fısıldadı BANA BIRAK!

Bu DOLUNAY’da OLUMSUZ düşünceler, planlar ve beklentilerin yükselişe geçmesi ile sınanacağız… Tehditler, gövde gösterileri, sert çıkışlar, maksadını aşan engelleyici tutumlar gündeme gelebilir. İnsanların bireysel düzlemde iletişim zorlukları, yanlış anlamalar, gereksiz tartışmalar, yersiz sertlikler gösterebilecekleri, üzerlerinde yoğun bir baskı hissedebilecekleri ve belki de tepki verme güçlerini ya da hareket kaabiliyetlerini kaybetmiş gibi hissedebilecekleri bir zaman dilimi olabilir. ERK sahibi konumunda olanlar, gövdelerini olduğundan büyük göstermeye çalışabilir, abartabilir, olduklarından daha pervasız, gereğinden daha hoyrat ve müsamahasız davranabilirler. Toplumsal düzlemde de kitlelerin hareket alanları ve iletişim kanalları üzerinde yoğun bir baskı uygulanması, bazı yasaklar getirilmesi ve kısıtlayıcı önlemlerin arttırılması mümkündür. Alternatif haberleşme kanallarına da gizli ve açık yasaklar konulabilir.

Ama bunlar özünde bir demodur :) Olumsuz düşünce ve davranış kalıplarının galebe çalmasının ardındaki neden, gücü elinde tutanların da – en az güçsüz kaldıklarını düşünenler kadar – GÜVENLİK konusunda endişe duymaları ve umutsuzluk ya da sıkışmışlık duyusundan kaynaklanan ataklara girişmeleridir. İşte ÖZEN gösterilmesi gereken tam da bu duygu halidir!

BİR SÜRE İÇİN HERŞEY ESKİYE DÖNMÜŞ GİBİ GÖRÜNEBİLİR! Ama bu sadece bir ZAN’dan ibarettir…

UÇURTMA’nın MÜJDESİ; üzerimizde önce korku ve sıkıntı yaratan baskıcı ve yıldırıcı durumların, zamanın eliyle şifaya vesile olacağıdır! Yeter ki biz DOLUNAY’ın üzerimizdeki ABARTILI etkisine kapılmayalım … Endişeden kaynaklanan aşırı tepkiler, konumları için endişeli olanların bir süre için baskıyı arttırmalarına ve ”orantısız baskıya orantısız tepki” verenlerin fazladan acı çekmesine neden olacaktır. Biz iyisi mi, endişeli ve tepkisel değil uyanık ve dirayetli olalım.

BÜYÜK ŞİFACI, Ne zamandır Kuzey ve Güney Ay Düğümleri ile ılımlı açı içinde… Zamanın düzen-getirici efendisi Satürn de, Yaratıcının şefkatli eli olan Neptün ile üçgen açı içinde. Bu göstergelerin temel mesajı, üzerimize düşenleri yaptıktan sonra, sonuçları kendi saat ayarlarımıza göre zorlamaya gerek olmadığıdır! Görüntü biraz bulutlu ve fırtınalı olsa da, zaman usulca fısıldamaktadır kulaklarımıza; korkma ve bana bırak!:yes::)

yağmur
21-06-2013, 11:05
Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhları yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

Halil Cibran

Sevdiğim bi şiir...

yağmur
21-06-2013, 11:07
Hiç bir şeyi geri almayı bekleme.!
Yaptıkların için takdir edilmeyi bekleme.
Ne kadar zeki olduğunun keşfedilmesini bekleme.
Ya da Aşkının anlaşılmasını..Daireyi tamamla
Gururlu, yetersiz ya da kibirli olduğun için değil.
Sadece onun senin hayatında yeri olmadığı için,
Kapıyı kapat, plağı değiştir, evi temizle, tozdan kurtul.
Geçmişte olduğun kişiyi bırak, ve şu an kimsen o ol....

P.Coelho



çok güzelll...

yağmur
22-06-2013, 15:44
"ey özgürlük, eğer bir gün memleketimize varırsan
kara pelerinlilere, sakallılara, abalılara uğrama
söz etme bize ölümden
mezarlığa uğrama
mezarlık sondur
başlangıç olmamalıdır mezarlık

ekmeğimizi soframızın ortasında baki kıl

insanlık çabasından söz et

ey özgürlük, eğer bir gün memleketimize varırsan
mutlulukla gel
kara çarşaflara uğrama
müziğin renkli sesiyle gel
küçük çocukların ellerinde koca silahlarla gelme
gülle, öpücükle, kitapla gel
takvadan, savaştan, şehadetten söz etme
insaniyetten, barıştan, zekadan söz et
bizim için yaşamdan söz et
açık pencerelerden söz et
gönüllerimize meltemi bahşet
bize insan olmayı öğret

bilelim ki özgürlük bir nimet değildir
bir sorumluluktur.

bizi kendinle tanıştır
biz çok şey bilmiyoruz hakkında
adını mırıldanmaktan başka
ey biricik, ey biricik, biz senden mahrum kaldık
memleketimize gelirsen
bilgiyle gel

şimdi biliyor musun, şimdi biliyor musun
senin adımlarının bedeli
bu toprağa dökülen seçkin çocuklarının kanıdır
senin bedelin
dünyanın en büyük bedelidir
öyleyse bu kez bilgiyle, farkındalıkla gel"

yağmur
23-06-2013, 13:31
Bir sözcük ya da resim açık olan ve ilk bakışta anlaşılabilenden daha fazla anlam içerdiği zaman simgesel hale gelir. O zaman tam olarak tanımlanamayan, bilinemeyen, daha geniş, bilinçdışı bir yön kazanmış olur. Bunun tanımlanması ve açıklanması umulamaz bile. İnsan aklı simgeyi araştırırken mantığın kavrayabileceğinden daha ötedeki, kimi düşüncelere ulaşılır. Tekerlek bizi kutsal güneş kavramına doğru götürür. Ama bu noktada mantık yetersizliğini itiraf etmek zorundadır. Kutsal olan bir şey tanımlanamaz. Sınırlı zekamızla bir şeyi kutsal olarak adlandırdığımızda ona somut gerçeklere değil, inançlara dayalı bir ad vermiş oluruz. İnsan bilinçsiz olarak ve kendiliğinden de düşler şeklinde semboller üretmektedir. Bu noktayı kavrayabilmek hiç kolay değildir. Ama insan ruhu üzerine daha fazlasını öğrenmek istiyorsak bunu mutlaka kavramalıyız.
Şöyle bir düşünecek olursak, insanın içini, dışını, tam olarak görüp anlayabildiği hiçbir şey yoktur. İnsan çevresini ancak kısıtlı bir şekilde algılayabilmesine izin veren duyularının sayısı ve niteliğiyle sınırlıdır. Bu eksikliği bilimsel araç ve gereçler kısmen giderebilir. Ama hangi aleti kullanırsak kullanalım, bir noktada bütün kesinliğin ortadan kalktığı sınıra ulaşırız. Ayrıca belirli olgular vardır ki, bilinçle hiç algılanamazlar. Bunlar bilinçlilik eşiğinin altında kalmışlardır. Bunları daha sonra anlık bir sezgiyle ya da yoğun düşünerek fark edebiliriz. Ama normal olarak bizim için hayati anlamı olan her oluş düşlerimizde, rasyonel düşünceyle olmasa da sembolik bir resim olarak çözümlenir. Kendine ilişkin genel bir bilinçsizlik hiç kuşkusuz ki bütün insanlığın ortak mirasıdır.
İnsan ruhunun büyük bölümü hala karanlıklarla kaplıdır çünkü, psişe dediğimiz bilincimiz ve onun içeriğiyle hiçte eş anlamlı değildir. Bilinçlilik doğanın yeni bir buluşudur ve kendi içinde henüz deneysel aşamada bulunmaktadır. Bu yüzden hala zayıftır ve belli tehlikeler karşısında kolaylıkla zedelenebilir.
İnsan ve sembolleri kitabından

yağmur
24-06-2013, 00:19
Her Şey Enerjidir ve Her Şey Bundan İbarettir.
İstediğin gerçekliğin frekansına uyumlandığında; bu gerçekliği yaşamaktan başka bir şey gelmez elinden. Başka yolu yoktur. Bu bir felsefe değil fiziktir.
Albert Einstein

‎”Everything is energy and that’s all there is to it. Match the frequency of the reality you want and you cannot help but get that reality. It can be no other way. This is not philosophy. This is physics”


Sevdiğim bu sözleri tekrar yazdım...

yağmur
24-06-2013, 00:23
‎Sonsuz bir evrende, bir nazar boncuğu kadar küçük bir gezegende, insanların başka halkları küçümseyerek milliyetçilik yapması ya da kendi dinini her şeyden yüce sayıp diğer inançları küçümsemesi sizce de tuhaf değil mi? İnsanlık ne zaman büyük bir aile olduğunun farkına varacak ve kendisinden olmayanın en az kendisi kadar hakka sahip olduğunu kabul edecek...

yağmur
24-06-2013, 00:28
“Özgür bir insan hiç kimseye değil, sadece ve sadece kendisine aittir. Özgür bir insan ismi olmayan, şekli olmayan, ırkı olmayan,milliyeti olmayan bir enerjiden ibarettir. Ulusların ve ırkların zamanı geçmiştir artık, bireyin zamanı gelmektedir. Daha iyi bir dünyada Almanlar olmayacaktır, Hintliler olmayacaktır, Hindular olmayacak, Hıristiyanlar olmayacak – mükemmelen özgür, kimsenin kendi yaşamlarına karışmasına izin vermeyen ve kimsenin hayatına müdahale etmeden kendi tarzlarında hayatlarını sürdüren saf bireyler olacak.”

OSHO

yağmur
24-06-2013, 00:37
Dolunay donemi oldukça özel bir dönemdir. Dolunay zamanı ruhsal duygusal ve bedensel olarak tüm bırakmamız gereken fazlalıklarımızdan arınmak için adım atma ve yeni başlangıç zamanıdır.Eskiden kurtulup yeni olana yer açabilmemiz,bizi bloklayan her şeyden arınmaya,eskiyi bırakmaya niyet etmemiz için uygun zamandır.Dolunay ayni zamanda tamamlanmayı da temsil eder.

Dolunay’da hayatımıza çekeceklerimize,odaklanırken, bilerek yada bilmeyerek biriktirdiklerimizi, blokajları,engelleri bırakmaya niyet ediyoruz.Hayatımızdan çıkarmak istediklerimizi yolluyoruz...:yes:

yağmur
24-06-2013, 00:51
‎"Küçücük bir parçasını değil hayatın tamamını anlamalısın, o nedenle okumalısın ve gökyüzünü seyretmelisin, o nedenle şarkı söylemeli ve dans etmelisin ve şiir yazmalı ve acı çekmelisin ve anlamalısın çünkü hayat bütün bunlardır..."


-J. Kirshnamurti-

sevdiğim bi yazı daha...

yağmur
24-06-2013, 00:54
Hiçbir karşılaşma tesadüf değildir. Hiçbir hissediş, düşünüş, bakış, algılayış, seziş de öyle. Hatta bunların tersi de tesadüf değil.

Alışveriş yaptığımız market, yemek yediğimiz lokanta, su içtiğimiz çeşme, yürüdüğümüz kaldırım ve orada yanlarından birer yabancı olarak geçip gittiğimiz insanlar... Tesadüf gibi görünen karşılaşmalar, yolu sorduğumuz herhangi biri, hafifçe çarptığımız insan... Bize gülümseyen küçük bir çocuk, önümüzden aniden uçuveren kuş...

Gün boyu yaşadığımız en basit olay bile herhangi bir zihinsel, fiziksel, ruhsal ya da duygusal bir olayın tetikleyicisi olur. Küçük ya da büyük...
Bazen hiç hesapta olmayan durumların içine çekiliveririz. Hayal bile etmediğimiz olayları yaşarken buluruz kendimizi. Bir martı çığlığı, bir satıcı bağırışı, alır götürür bizi yıllarca ya da yollarca uzaklara...

Hem öğretmen hem de öğrenciyizdir her ilişkinin içinde. Doğduğumuz aile, gittiğimiz okullar, sıra arkadaşımız, sevgilimiz, eşimiz, çocuğumuz vs. Her ilişki, farklı bir yönümüzün aynasıdır. Ve bizler de onlar için birer aynayız.

Farkındalığımız yükseldikçe, durumları ve ilişkileri yaşarken, kendimizi ve yaşanılanları gözlemlemeye başlarız. Ve eğer yaşadıklarımıza yüksek idrakle bakabilmeyi başarırsak, o ilişki ya da durumu ne için yaşadığımızı kavrarız. Düğmelerimize en fazla basan insanlar, en iyi öğretmenlerimizdir. O ilişkide kurban olmadığımızı anlar, ilişkinin bize neyi öğretmeye çalıştığını kavrarsak, dersimizi alır ve yolumuza devam ederiz. Eğer bunu yapamazsak, o ilişkide ya da durum içinde tutsak olur, ya daha ağır durumlar yaşar ya da daha travmatik durumları (o dersi alıncaya, eksik yönümüzü tamamlayıncaya, kendimizi düzeltinceye kadar) tekrar takrar yaşamaya devam ederiz.

Bazen bazı insanların hayatına yalnızca katalizör olarak gireriz. Onların hayatlarında değiştirmesi gereken durumun düğmesine basar ve sessizce çekiliriz. Ve yüksek farkındalık içinde kalırsak, yaşanılan durumdan etkilenmeden, arkamıza bakmadan yolumuza devam ederiz.

Özet olarak, en büyük düşmanımız en iyi dostumuzdur aslında. Çünkü bizde en büyük değişime neden olur genellikle. Ve her karşılaşma kutsaldır. Karşımızdaki insanın tanrısallığını kabul edip o şekilde yaklaşırsak, nefreti, öfkeyi, suçluluk duygusunu, o insana karşı sorumlu olduğumuz ve o ilişkiye mahkûm olduğumuz duygusunu ve kini söküp atarız varlığımızdan.

Yaşadığımız her durum, tanıştığımız her insan öğretmenimizdir. Ne kadar kısa sürede öğrenirsek öğrenmemiz gerekenleri, karmamızı çözüp, iç huzuruna, mutluluğa, ideal ilişkimize ve ruhsal eşimize kavuşuruz.

Bu başlıkta en sevdiğim yazı da bu...

i-ked
24-06-2013, 01:01
Hiçbir karşılaşma tesadüf değildir. Hiçbir hissediş, düşünüş, bakış, algılayış, seziş de öyle. Hatta bunların tersi de tesadüf değil.

Hem öğretmen hem de öğrenciyizdir her ilişkinin içinde. Doğduğumuz aile, gittiğimiz okullar, sıra arkadaşımız, sevgilimiz, eşimiz, çocuğumuz vs. Her ilişki, farklı bir yönümüzün aynasıdır. Ve bizler de onlar için birer aynayizdir.

Bazen bazı insanların hayatına yalnızca katalizör olarak gireriz.

Özet olarak, en büyük düşmanımız en iyi dostumuzdur aslında. Çünkü bizde en büyük değişime neden olur genellikle. Ve her karşılaşma kutsaldır. Karşımızdaki insanın tanrısallığını kabul edip o şekilde yaklaşırsak, nefreti, öfkeyi, suçluluk duygusunu, o insana karşı sorumlu olduğumuz ve o ilişkiye mahkûm olduğumuz duygusunu ve kini söküp atarız varlığımızdan.

Yaşadığımız her durum, tanıştığımız her insan öğretmenimizdir. Ne kadar kısa sürede öğrenirsek öğrenmemiz gerekenleri, karmamızı çözüp, iç huzuruna, mutluluğa, ideal ilişkimize ve ruhsal eşimize kavuşuruz.

Bu başlıkta en sevdiğim yazı da bu...

Bu yazida benden de cok asina durumlar var.

Sn yagmur sanki uyku duzeniniz bozuluyor.

Sent from my ME172V using hisse.net mobile app

net_ria
24-06-2013, 01:08
Dolunay'ın Efsanevi Hikayesi...
Çok çok eskiden yeşil bir vadinin içinde bir ırmak kıyısında kurulu bir köy varmış dünyada, taa dünyanın öbür ucunda. Çok eski dedik ya, o zamanlar gündüzleri pek güneşli geçermiş, yağmur yağmadıkça; geceleri hep yıldızlı olurmuş, bulutlar olmadıkça.

Köy sakinleri tarımla uğraşırlarmış, hayvanlar avlarlarmış ucsuz bucaksız arazilerinden, sularını kaynağı çok uzakta olan, köylerinin içinden geçen, ırmaktan alırlarmış.

Köyde herkes birbirini sever, sayarmış. Köyde bir tek kişinin kalbinde öyle büyük bir sevgi varmış ki bütün köyünküne bedelmiş; Dolun'un İntera'ya olan aşkıymış bu.

Kız Dolun'u bilirmişte tanımazmış yakından. Dolun dayanamamış bir gün gitmiş kızın yanına. Sormuş İntera'ya onunla evlenip evlenmeyeceğini. İntera demiş ki Doluna :

"Evlenirim evlenmeye ama benim isteyenim çoktur, her gelen kişiden aynı şeyi ister benim babam. Ancak babamın bu isteğini yerine getiren benimle evlenir." Dolun şaşmış. "Sensin benim kalbimim sahibi" diyerek başlamış sözüne "Senin dileğin benim için bir emirdir, söyle isteğini hemen yapayım" demiş aşkına. İntera demiş ki:

"Bir çiçek vardır yaprakları gümüşten tomurcukları elmastan, onu ister babam benle evlenecekten". Dolun "Bekle beni" demiş İntera'ya, "hemen gidip getireyim o çiçeği ama nerededir yeri?" İntera parmağıyla göstermiş akan ırmağı "İşte bu ırmağın kaynağındadır der babam, kırk gün yürümek gerekirmiş oraya varmak için ama bir giden bir daha gelmedi şimdiye dek çünkü oralar büyülüymüş derler, giden geri gelmezmiş çünkü buralardan çok daha güzelmiş oralar.

Dolun senden daha güzel ne olabilir ki bu dünyada" demiş İntera'ya "Döneceğim, o çiçekle, döneceğim çünkü seviyorum seni, çünkü sensiz anlamı olmaz benim için o güzelliğin".

Dolun çıkmış yola sonra. Kırk gün yürümüş ırmağın yanından. Hep ne kadar sevdiğini düşünmüş İntera'yı yol boyunca. Tek aklındaki İntera'ymış, tek amacı ise o çiçek.

Kırkıncı gün kalkmış Dolun sabah erkenden, yüzünü yıkamış ırmaktan, anlamış ki çok yaklaşmış kaynağına ırmağın suyun serinliğinden. Devam etmiş yoluna sonra. Biraz sonra varmış kaynağa, bütün yeşilliklerle çevrili bir göl varmış kaynakta, gölün ortasında bir adacık, adacığın üstünde de o çiçek duruyormuş. Anlamış İntera'nın anlattığı çiçek olduğunu güzelliğinden. Yüzmeye başlamış adaya doğru hemen. Adaya çıkınca karşışında bir adam belirmiş Dolun'un. Adam Doluna

"Her gülün bir dikeni, koruyucusu, olduğu gibi bende bu çiçeğin koruyucusuyum, eğer almaya geldiysen ben, Salut, izin vermem buna" demiş.

Dolun şaşkın vede kararlı bir tonla "Ben o çiçeği alacağım sonra aşkıma kavuşacağım" demiş "Hiç bir şey beni kararımdan çeviremez". "O zaman beni biraz dinleyeceksin" demiş Salut "Sana neden koparmaman gerektiğini anlatacağım, eğer hala ikna olmazsan o zaman izin veririm almana".

Dolun ikna olmuş ve çökmüş yoncaların üstüne, başlamış dinlemeye... "Eğer bir şeyi çok fazla istersen ve engelin yoksa önünde onu alırsın, hayatta böyledir, insan engelleri aşarsa yaşamına devam edebilir. Bu çiçekte sadece yaşam için bir şeyler yapacaksan engelleri kaldırır önünden çünkü onunda bir görevi var, bu çiçek sadece 28 gecede bir açar yapraklarını ve döker parlayan tohumlarını göle, bu sayede buradaki sular yükselir ve ırmaktan taşar gider zamanla. Bu ırmak sayesinde yaşar bu doğadaki yeşillikler, insanlar, hayvanlar." demiş Salut.

Dolun başlamış düşünmeye, eğer çiçeği koparırsa kavuşacaktır sevdiğine ama kuruyacaktır ırmakları bunun yanında. Sonunda çiçeğin başına çöker kalır Dolun. Gümüş yapraklarında kendini görür Dolun çiçeğin. Yanında İntera vardır ama niye mutsuzdur ikiside. Aslında kalbindeki tek endişeyi görür Dolun.

Zaman geçtikçe Dolun'un düşünceleri yoğunlaşır kafasında. Mutsuzluğunu düşünür, çiçeksiz İntera'sız bir yaşam düşünür. Koparamaz çiçeği günlerce. Dolun artık yaşamaktan zevk almaz şekilde sadece aşkını düşünerek beklemeye başlar olacakları.

Bir gece çiçek tohumlarını bırakırken göle bir tomurcukta Dolun'un sertleşmiş kalbinin üstüne düşmüş, aniden Dolun kalbindeki aşkının büyüklüğü kadar kocaman bir taşa dönmüş, taş o kadar büyükmüş ki dünyaya sığmamış gökyüzüne yükselmiş ve Dünya'yla dönmeye başlamış. Böylece Ay olmuş Dolun'un kalbi Dünya'ya.

O günden sonra sadece 28 gecede bir göstermiş Dolun kalbinin tüm yüzünü, aşkının bütün parıltısını diğerlerine; sadece o gecelerde aydınlatmış Dünya'yı, aynı çiçek gibi.

i-ked
24-06-2013, 01:29
Avatar - Son Hava Bukucu (cizgifilm versiyonu) 1. Kitap:Su
http://m.facebook.com/permalink.php?story_fbid=161590807276046&id=141212409313886

Kuzey su kabilesine saldiri sirasinda benzer bir hikaye vardi. Prens zukonun generali ayin ruhunu (kutsal havuzdaki balik) oldurunce bir kiz kendini feda ediyordu.

Sokka kabilenin prensesi olan Yue'ye aşık oldu, Yue de Sokka'ya. Ama sonra Zhao saldırdı. Ay ruhunu yaraladı. Yue'nin doğumunda ay ruhu sayesinde doğmuştu. Yue ay ruhuna canını vererek kurtadi.

Ozellikle avatara donustugunde Aang bircok felsefik mesaj veriyor.

Sent from my ME172V using hisse.net mobile app

yağmur
25-06-2013, 09:22
İşte gidiyorum
Birşey demeden
Arkamı dönmeden
Şikayet etmeden
Hiçbirşey almadan
Birşey vermeden
Yol ayrılmış, görmeden gidiyorum

Ne küslük var ne pişmanlık kalbimde
Yürüyorum sanki senin yanında
Sesin uzaklaşır herbir Adımda
Ayak izim kalmadan gidiyorum

Gerdiğin tel kalbimde kırılmadı
Gönülkuşu şarkıdan yorulmadı
Bana kimse sen gibi sarılmadı
Işığımız sönmeden gidiyorum...

Kazım Koyuncu

yağmur
25-06-2013, 21:05
http://o1306.hizliresim.com/1b/t/pl7g4.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Dalgaları karşılayan gemiler gibi,
gövdemizle karanlıkları yara yara
çıktık, rüzgarları en serin
uçurumları en derin
havaları en ışıklı sıra dağlara...
Arkamızda bir düşman gözü gibi karanlığın yolu.
Önümüzde bakır taslar güneş dolu.
Dostların arasındayız!
Güneşin sofrasındayız!
Dağlarda gölgeniz göklere vursun,
göz göze
yan yana
durun çocuklar.
Nazım Hikmet

yağmur
26-06-2013, 08:23
Gökyüzü Spreyleri

Chemtrail; askeri ve sivil uçakların gökyüzünde bıraktığı beyaz ve gri toz şeritleridir. Geçmişi 1970’li yıllara kadar uzanır. 80’li yıllarda başta batı ülkeleri olmak üzere artış göstermeye başlamıştır. 1998 ve 2000 yılları arasında ise neredeyse her gün ve her yerde görünür olmuştur.
http://r1306.hizliresim.com/1b/n/pcqz3.jpg (http://bit.ly/c25MCx)
Atmosferik olaylara rağmen gökyüzünde saatlerce kalabilen ve sonra ortama yayılan chemtrail çizgileri bir tür sis halini alıyorlar. Çoğu zaman doğal karşıladığımız bu durum aslında yapaydır ve niçin bu tür bir müdahale yapıldığı açıklanmamaktadır.
Sistematik ve düzenli uygulamaların sıklaştığı durumlarda gözlenmektedir. Öyle ki, bazı günlerde gökyüzü adeta baklava dilimleri gibi püskürtme şeritleriyle dolmaktadır. Gün doğumu ve gün batımı esnasında havaya bırakılan parçacıklardan yansıyan gökkuşağı benzeri ışıklar görülebilmektedir.
http://r1306.hizliresim.com/1b/n/pcqzf.jpg (http://bit.ly/c25MCx)
Püskürtmelerde kullanılan parçacıkların alüminyum oksit ve baryum tuzları parçacıkları olduğu ve özellikle alüminyum parçacıklarının yoğun şekilde kullanıldığı bilinmektedir. Uygulama sonrasına rastlayan yağışların ardından incelenen sularda bu durum tespit edilebilmiştir. Ayrıca bir kimyasal böcek ilacı olan ve toksin etkisinden dolayı yasaklanan etilen dibromürün de kullanıldığına dair ciddi şüpheler bulunmaktadır
Amerika Birleşik Devletleri Kuzey Carolina eyaletinde, yağmur suları ve kar örnekleri laboratuar ortamında testlerden geçirilmiş ve Phoenix’de yirmi sekiz gün boyunca çalıştırılan bir hava filtresi aracılığıyla alınan örneklerde şu sonuçlar belgelenmiştir.

Alüminyum : Güvenli toksik sınırın 6.400 katı.

Demir : Güvenli toksik sınırın 28.000 katı.

Magnezyum : Güvenli toksik sınırın 5,3 katı.

Potasyum : 793 katı. Sodyum:15,9 katı.

Kadmiyum : 126 katı. Krom:282 katı.

Nikel : 169 katı.

Baryum : 278 katı.

Bakır : 98 katı.

Manganez : 5820 katı.

Çinko : 593 katı.

Alman Federal Kültür ve Medya Yönetim Kurulu Başkanı Monika Griefahn, 2004 yılında kendisine yöneltilen bir soru üzerine; “Ben bu konuda endişelerinize katılıyorum, dünyanın sera gazı emisyonlarını azaltmak yerine dünyanın atmosferinde deneyler yapılmaktadır. Önemli bir toksik potansiyeline sahip alüminyum veya baryum bileşiklerinin kullanım yaygınlığı şimdiye kadar oldukça düşüktür. Bu tür deneyler mantığı içinde bu bileşiklerin troposferde değil, stratosferde kullanmak daha iyi olurdu.” açıklamasını yapmıştır. Bu açıklama resmi olarak, Chemtrails uygulamalarının varlığının onayı niteliğindedir.
İsveç Meclisi, İsveç Yeşiller Partisi’nin verdiği araştırma önergesi üzerine ülkelerinde bu konuyu araştırmak üzere bir komisyon kurma kararı aldı. Yeşiller Partisi Lideri Pernilla Hagberg tarafından yapılan açıklamada şikâyetlerin artması ve partilerinin tüzüğü gereği çevre kirliliğine gereken hassasiyeti gösterdikleri ve konunun ülkelerinin ve çocuklarının geleceği açısından oldukça önemli olduğunu bir basın toplantısı düzenleyerek, duyurdu.
Etilen dibromürün; solunum problemleri, şiddetli boğaz ağrısı ve sinüs iltihabı, şişmiş lenf bezleri, öksürük, nefes darlığı, baş ağrısı, genel solunum yetmezliği, kalp ve karaciğer hasarına, Alüminyum oksidin beyin hücrelerini olumsuz etkilerine, hafıza ve konsantrasyon zayıflığına, Alzheimer hastalığına ve solunum yolunda ağır hasara neden olduğu, spreyde kullanılan polimerlerin göz ve solunum bölgelerinde depolandığı, kanamalara, ağrı ve ciddi göz sorunlarına yol açabildiği bilinmektedir
Yazar: Türker Ercan
http://indigodergisi.com/2013/06/gokyuzu-spreyleri/

Ahhh ahhh sürekli gaz yiyen ülkem ve insanları...
yakın mesafe biber gazı uzak mesafe Chemtrail ile içindeki gazlar...
üstelik uzak mesafe gazları çokk ama çok tehlikeli...:yes:

yağmur
26-06-2013, 08:32
Gökyüzü Spreyleri

Chemtrail; askeri ve sivil uçakların gökyüzünde bıraktığı beyaz ve gri toz şeritleridir. Geçmişi 1970’li yıllara kadar uzanır. 80’li yıllarda başta batı ülkeleri olmak üzere artış göstermeye başlamıştır. 1998 ve 2000 yılları arasında ise neredeyse her gün ve her yerde görünür olmuştur.
http://r1306.hizliresim.com/1b/n/pcqz3.jpg (http://bit.ly/c25MCx)
Atmosferik olaylara rağmen gökyüzünde saatlerce kalabilen ve sonra ortama yayılan chemtrail çizgileri bir tür sis halini alıyorlar. Çoğu zaman doğal karşıladığımız bu durum aslında yapaydır ve niçin bu tür bir müdahale yapıldığı açıklanmamaktadır.
Sistematik ve düzenli uygulamaların sıklaştığı durumlarda gözlenmektedir. Öyle ki, bazı günlerde gökyüzü adeta baklava dilimleri gibi püskürtme şeritleriyle dolmaktadır. Gün doğumu ve gün batımı esnasında havaya bırakılan parçacıklardan yansıyan gökkuşağı benzeri ışıklar görülebilmektedir.
http://r1306.hizliresim.com/1b/n/pcqzf.jpg (http://bit.ly/c25MCx)
Püskürtmelerde kullanılan parçacıkların alüminyum oksit ve baryum tuzları parçacıkları olduğu ve özellikle alüminyum parçacıklarının yoğun şekilde kullanıldığı bilinmektedir. Uygulama sonrasına rastlayan yağışların ardından incelenen sularda bu durum tespit edilebilmiştir. Ayrıca bir kimyasal böcek ilacı olan ve toksin etkisinden dolayı yasaklanan etilen dibromürün de kullanıldığına dair ciddi şüpheler bulunmaktadır
Amerika Birleşik Devletleri Kuzey Carolina eyaletinde, yağmur suları ve kar örnekleri laboratuar ortamında testlerden geçirilmiş ve Phoenix’de yirmi sekiz gün boyunca çalıştırılan bir hava filtresi aracılığıyla alınan örneklerde şu sonuçlar belgelenmiştir.

Alüminyum : Güvenli toksik sınırın 6.400 katı.

Demir : Güvenli toksik sınırın 28.000 katı.

Magnezyum : Güvenli toksik sınırın 5,3 katı.

Potasyum : 793 katı. Sodyum:15,9 katı.

Kadmiyum : 126 katı. Krom:282 katı.

Nikel : 169 katı.

Baryum : 278 katı.

Bakır : 98 katı.

Manganez : 5820 katı.

Çinko : 593 katı.

Alman Federal Kültür ve Medya Yönetim Kurulu Başkanı Monika Griefahn, 2004 yılında kendisine yöneltilen bir soru üzerine; “Ben bu konuda endişelerinize katılıyorum, dünyanın sera gazı emisyonlarını azaltmak yerine dünyanın atmosferinde deneyler yapılmaktadır. Önemli bir toksik potansiyeline sahip alüminyum veya baryum bileşiklerinin kullanım yaygınlığı şimdiye kadar oldukça düşüktür. Bu tür deneyler mantığı içinde bu bileşiklerin troposferde değil, stratosferde kullanmak daha iyi olurdu.” açıklamasını yapmıştır. Bu açıklama resmi olarak, Chemtrails uygulamalarının varlığının onayı niteliğindedir.
İsveç Meclisi, İsveç Yeşiller Partisi’nin verdiği araştırma önergesi üzerine ülkelerinde bu konuyu araştırmak üzere bir komisyon kurma kararı aldı. Yeşiller Partisi Lideri Pernilla Hagberg tarafından yapılan açıklamada şikâyetlerin artması ve partilerinin tüzüğü gereği çevre kirliliğine gereken hassasiyeti gösterdikleri ve konunun ülkelerinin ve çocuklarının geleceği açısından oldukça önemli olduğunu bir basın toplantısı düzenleyerek, duyurdu.
Etilen dibromürün; solunum problemleri, şiddetli boğaz ağrısı ve sinüs iltihabı, şişmiş lenf bezleri, öksürük, nefes darlığı, baş ağrısı, genel solunum yetmezliği, kalp ve karaciğer hasarına, Alüminyum oksidin beyin hücrelerini olumsuz etkilerine, hafıza ve konsantrasyon zayıflığına, Alzheimer hastalığına ve solunum yolunda ağır hasara neden olduğu, spreyde kullanılan polimerlerin göz ve solunum bölgelerinde depolandığı, kanamalara, ağrı ve ciddi göz sorunlarına yol açabildiği bilinmektedir
Yazar: Türker Ercan
http://indigodergisi.com/2013/06/gokyuzu-spreyleri/

bu yazıya bir kişi bile yorum yapmadı çünkü bu gazları uzak mesafeden yiyoruz oysa yakın mesafeden yediğimiz biber gazına yüzlerce yorum geldi ...:yes:
Tabiii bu gazları gökyüzünde sadece güzel şekiller olarak görüyorsunuz iklimlerdeki değişiklikler kuraklıklar
çeşitli hastalıklar nede olsa yaradana ait ...:)

yağmur
26-06-2013, 08:41
Gökyüzü Spreyleri

Chemtrail; askeri ve sivil uçakların gökyüzünde bıraktığı beyaz ve gri toz şeritleridir. Geçmişi 1970’li yıllara kadar uzanır. 80’li yıllarda başta batı ülkeleri olmak üzere artış göstermeye başlamıştır. 1998 ve 2000 yılları arasında ise neredeyse her gün ve her yerde görünür olmuştur.
http://r1306.hizliresim.com/1b/n/pcqz3.jpg (http://bit.ly/c25MCx)
Atmosferik olaylara rağmen gökyüzünde saatlerce kalabilen ve sonra ortama yayılan chemtrail çizgileri bir tür sis halini alıyorlar. Çoğu zaman doğal karşıladığımız bu durum aslında yapaydır ve niçin bu tür bir müdahale yapıldığı açıklanmamaktadır.
Sistematik ve düzenli uygulamaların sıklaştığı durumlarda gözlenmektedir. Öyle ki, bazı günlerde gökyüzü adeta baklava dilimleri gibi püskürtme şeritleriyle dolmaktadır. Gün doğumu ve gün batımı esnasında havaya bırakılan parçacıklardan yansıyan gökkuşağı benzeri ışıklar görülebilmektedir.
http://r1306.hizliresim.com/1b/n/pcqzf.jpg (http://bit.ly/c25MCx)
Püskürtmelerde kullanılan parçacıkların alüminyum oksit ve baryum tuzları parçacıkları olduğu ve özellikle alüminyum parçacıklarının yoğun şekilde kullanıldığı bilinmektedir. Uygulama sonrasına rastlayan yağışların ardından incelenen sularda bu durum tespit edilebilmiştir. Ayrıca bir kimyasal böcek ilacı olan ve toksin etkisinden dolayı yasaklanan etilen dibromürün de kullanıldığına dair ciddi şüpheler bulunmaktadır
Amerika Birleşik Devletleri Kuzey Carolina eyaletinde, yağmur suları ve kar örnekleri laboratuar ortamında testlerden geçirilmiş ve Phoenix’de yirmi sekiz gün boyunca çalıştırılan bir hava filtresi aracılığıyla alınan örneklerde şu sonuçlar belgelenmiştir.

Alüminyum : Güvenli toksik sınırın 6.400 katı.

Demir : Güvenli toksik sınırın 28.000 katı.

Magnezyum : Güvenli toksik sınırın 5,3 katı.

Potasyum : 793 katı. Sodyum:15,9 katı.

Kadmiyum : 126 katı. Krom:282 katı.

Nikel : 169 katı.

Baryum : 278 katı.

Bakır : 98 katı.

Manganez : 5820 katı.

Çinko : 593 katı.

Alman Federal Kültür ve Medya Yönetim Kurulu Başkanı Monika Griefahn, 2004 yılında kendisine yöneltilen bir soru üzerine; “Ben bu konuda endişelerinize katılıyorum, dünyanın sera gazı emisyonlarını azaltmak yerine dünyanın atmosferinde deneyler yapılmaktadır. Önemli bir toksik potansiyeline sahip alüminyum veya baryum bileşiklerinin kullanım yaygınlığı şimdiye kadar oldukça düşüktür. Bu tür deneyler mantığı içinde bu bileşiklerin troposferde değil, stratosferde kullanmak daha iyi olurdu.” açıklamasını yapmıştır. Bu açıklama resmi olarak, Chemtrails uygulamalarının varlığının onayı niteliğindedir.
İsveç Meclisi, İsveç Yeşiller Partisi’nin verdiği araştırma önergesi üzerine ülkelerinde bu konuyu araştırmak üzere bir komisyon kurma kararı aldı. Yeşiller Partisi Lideri Pernilla Hagberg tarafından yapılan açıklamada şikâyetlerin artması ve partilerinin tüzüğü gereği çevre kirliliğine gereken hassasiyeti gösterdikleri ve konunun ülkelerinin ve çocuklarının geleceği açısından oldukça önemli olduğunu bir basın toplantısı düzenleyerek, duyurdu.
Etilen dibromürün; solunum problemleri, şiddetli boğaz ağrısı ve sinüs iltihabı, şişmiş lenf bezleri, öksürük, nefes darlığı, baş ağrısı, genel solunum yetmezliği, kalp ve karaciğer hasarına, Alüminyum oksidin beyin hücrelerini olumsuz etkilerine, hafıza ve konsantrasyon zayıflığına, Alzheimer hastalığına ve solunum yolunda ağır hasara neden olduğu, spreyde kullanılan polimerlerin göz ve solunum bölgelerinde depolandığı, kanamalara, ağrı ve ciddi göz sorunlarına yol açabildiği bilinmektedir
Yazar: Türker Ercan
http://indigodergisi.com/2013/06/gokyuzu-spreyleri/

http://m1306.hizliresim.com/1b/u/plmjk.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Bu gazlar gökyüzünden yer yüzüne güzel kokular versin diye gönderilecek acaba...

EKaya
26-06-2013, 10:11
Bu gazlar gökyüzünden yer yüzüne güzel kokular versin diye gönderilecek acaba...


svg. yagmur,

o resimde gordugun "tanklar", ucaklarin test asamasinda, yolculari/yuku simule temek icin kullanilan "ballast tanklari"dir...
yukun degisimi ile, ucagin/sistemlerin etkilesimini incelemek icin aralarinda su/brine pompalanir...

bazi yuk simulasyonlarinda, kapasite farkli yaratmak icin ballast icerigi atmosfere birakilir... tanklari bosaltmak icin, ucagi indirip tekrar kaldirmak absurd olur...
ucus testleri de askeri yada sivil trafigin "aktigi" yerlerde yapilmaz dogal olarak.. :p...

agirlik simulasyonu icin, suyun "yogunlugunu" arttiracak baska "tuzlar" kullanilabilir, ""gida kalitesinde"", olmayacagi icin bunlar, iclerinde, testlerde gule oynaya cikacak baska seylerinde taa ilk kaynaktan beri bulunmasi absurd olmaz...


dahasi, ilk gonerindeki mavi gokyuzu resmi direk wikipedia dan, "contrail" maddesinden alinti.. chemtrail ile komplo teorisi uretirken, resmi, Environmental_impact_of_aviation maddesindeki, contrail resim orneginden almalari ne kadar "etik"...
http://en.wikipedia.org/wiki/Environmental_impact_of_aviation

diger resimlerde boeing in test ucuslarindan... :mut:

EKaya
26-06-2013, 10:23
Inside Boeing: Building The 777

http://books.google.com/books?id=iJ2FqbrRqyYC&pg=PA76&dq=inside+boeing:+building+the+777+barrels&as_brr=3&ei=R_IpSr74EISmkATV-7T7Bg

http://666kb.com/i/cf9r7rfm9g54zxsw2.jpg

latino1122
02-07-2013, 17:57
— Konuşmadan önce dinleyin,
— Yazmadan önce düşünün,
— Harcamadan önce kazanın,
— Dua etmeden önce bağışlayın,
— İncitmeden önce hissedin,
— Nefret etmeden önce sevin,
— Vazgeçmeden önce çabalayın,
— Ölmeden önce yaşayın.
Hayat budur. Onu hissedin, onu yaşayın ve ondan hoşnut olun.

William Shakespeare

latino1122
05-07-2013, 10:36
Geçmiş sana anılar, deneyimler, beklentilerden oluşan rüşvetler verir. Bütün bunlar bir araya gelince seni akıllı yapar, ama net olamazsın. Seni kurnaz yapar, ama zeki olamazsın. Bu dünyada başarılı olmanı sağlayabilir, ama varlığının derinliklerinde başarısız olursun. Ve en sonunda yüzleşeceğin başarısızlık karşısında, bu dünyanın bütün başarıları hiçbir şey ifade etmez. Çünkü nihai olarak sadece içindeki öz seninle birlikte kalır. Diğer her şey kaybolur: Başarıların, gücün, adın, şöhretin, hepsi birer gölge gibi kaybolur. Sonunda seninle kalan tek şey başlangıçta getirdiğindir. Bu dünyadan, sadece getirmiş olduğun şeyi götürebilirsin.

Osho

yağmur
05-07-2013, 21:48
:)Eğer dünyanın gerçekten iyileşmesini istiyorsanız daha çok gülün..:yes:
İnsanların çoğu öfkelerini,hiddetlerini,kızgınlıklarını ve nefretlerini her gün paylaşırlar..
Her güldüğünüzde 10 tane öfkeyi iptal edersiniz..
Güldüğünüz zaman dünyayı iyileştirirsiniz..
Hazırmısınız? gülümserken hücrelerinizin titremesine,şifalanmasına,dünyanın iyileşmesine...
Gülümsemenin kendisi olun..Gülümseyin yaşamınız değişsin..
Başkalarının öfke çöplerini almayın..
Soru sorun bu dünyanın benden gereksinimi nedir ?
Veee gülümseyin...:)

yağmur
05-07-2013, 23:17
ENERJİNİZİ TÜKETEN ŞEYLER:

Kendinize vermiş olduğunuz fakat bir türlü tutamadığınız sözler
Kullanmadığınız halde evinizde, iş yerinizde bulundurduğunuz her türlü materyal.
Görüşmek istemediğiniz halde "ayıp" olur düşüncesinden ötürü iletişim halinde olduğunuz herkes.
Geçmişinizde affedemediğiniz, hala zihninizde kavga halinde olduğunuz aile fertleri ve kişiler.
Evinizde sizi bekleyen fakat bir türlü vaktiniz olmadığı için yapamadığınızı ifade ettiğiniz birikmiş tadilat veya işler.
İstemeyerek giriştiğiniz her türlü proje.
Sevmediğiniz fakat "kim sevdiği işi yapıyor ki?" dediğiniz işiniz
Her türlü dağınıklık.
Yarın yaparım" diyerek ertelediğiniz, her yeni hayaliniz.
Canınızı sıktığı halde görüşmeye devam ettiğiniz herkes.
Her yıl ertelemeye yöneldiğiniz ya da bir görev misali gittiğiniz tatiliniz.
Yapamadığınızı, başaramadığınızı düşündüğünüz her şey. (hayallerinizdeki işiniz, hayallerinizdeki eşiniz, hayallerinizde yaşamak istediğiniz yer…)
Hayır" diyemediğiniz, iyi niyetli olduğunuz için yaptığınızı sandığınız her şey.
Mutsuzluğunuzdan kaynaklı gösteremediğiniz performans.
Tutamadığınız her türlü söz.
"Keşke" diyerek hayıflandığınız her şey.
Vermek istediğiniz ama bir türlü veremediğiniz cevaplar.
Sağlığınızla ilgili aldığınız ama bir türlü uygulayamadığınız kararlarınız. ( spora gitmek…)
Vermek istediğiniz kilolarınız.
Cevaplamadığınız mailler.
Tamamlanmamış, ötelediğiniz, ertelediğiniz, sizi yiyip bitiren her şey!

yağmur
06-07-2013, 15:32
İnandıklarım
Louise Hay

"Bilgeliğin ve bilginin kapıları daima açıktır."

Yaşam Gerçekten Çok Basit.
Ne Ekersek, Onu Biçiyoruz

Kendi hakkımızda düşündüklerimiz, kendi gerçeklerimiz oluyor. Ben dahil, herkesin yaşamının en iyi ve en kötü yanlarından yüzde yüz sorumlu olduğuna inanıyorum. Aklımızda oluşturduğumuz her düşünce geleceğimizi yaratıyor. Her birimiz düşünce ve duygularımızla, kendi yaşam deneyimlerimizin yaratıcısıyız. Düşüncelerimiz ve sözcüklerimizle deneyimlerimizi yaratmaktayız.

İçinde bulunduğumuz olayları yaratıyor, sonra da bunlardan duyduğumuz sıkıntı, üzüntü ve düşkırıklığı için bir başkasını suçluyoruz; böyle yapmakla gücümüzü de başkasına kaptırmış oluyoruz.

Hiçbir kişi, hiçbir şey, hiçbir koşul bizim üzerimizde bir güce sahip değil, çünkü aklımızla düşünce oluşturan yalnızca "biziz. Deneyimlerimizi, gerçekliğimizi ve bunda yer alan tüm kişileri yaratan biziz.

Düşüncelerimizde barış, uyum, denge yarattığımızda bunları kendi yaşamımızda da bulacağız.

Bu cümlelerden hangisi size doğru geliyor?

"İnsanlar hep beni kullanıyor, zarar veriyor."

"İnsanlar hep yardımcı olmaya çalışıyor."

Bu iki düşünce ve inanç yaşamımızda çok farklı deneyimler yaratacaktır.
Kendimiz ve hayat hakkındaki inançlarımız, bizim gerçeğimizi oluşturur.

Evren, Seçtiğimiz Her Düşünce ve İnançta
Bizi Tümüyle Destekler

Bunu bir başka şekilde söylemek gerekirse bilinçaltımız inanmayı seçtiğimiz her şeyi kabul eder. Yani kendim ve hayat hakkındaki inançlarım ve düşündüklerim, yaşamımın gerçeği olur. Ve düşünebileceğimiz şeyler konusunda sınırsız seçimimiz var.

Bunu bildiğimizde, "İnsanlar hep beni kullanıyor" yerine "İnsanlar hep yardımcı olmaya çalışıyor"u seçmek daha mantıklı değil mi?

Evrensel Güç Bizi Asla Yargılamaz ve
Eleştirmez

Evrensel Güç, bizi kendi değerlerimize göre kabul eder. Ve inançlarımızı ayna gibi yaşamımıza yansıtır. Eğer "Hayat yalnızlıktır ve kimsenin beni seveceğine inanmıyorum"u seçiyorsam, hayatımda da bunu bulacağım.

Ama, bu inancı kafamdan atmak ister de, "Sevgi her yerde. Ben seven ve sevilen bir kişiyim" gibi olumlu bir düşünceyi benimser ve bunu kendime sürekli tekrarlarsam, bu da benim yeni gerçeğim olacaktır. Yani hayatıma sevecen insanlar girmeye başlayacak, yaşamımda zaten varolan insanlar bana karşı daha sevecen olmaya başlayacak ve kendimin de sevgimi kolaylıkla başkalarına ifade edebildiğimi göreceğim.
Çoğumuzun Kim Olduğumuz Konusunda Saçma Düşünceleri ve Hayatın Nasıl Yaşanması Gerektiği Konusunda Çok, Çok Katı Kuralları Var

Bunu kendimizi suçlamak için söylemiyorum. Çünkü şu anda yapabildiğimizin en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Eğer daha iyisini bilseydik, daha çok şeylerin farkında ve anlayışında olsaydık, başka türlü davranırdık. Lütfen, sakın sakın, şu anda bulunduğunuz nokta konusunda kendinizi küçümsemeyin. Bu kitabı okuyor olmanız bile hayatınızda olumlu değişimler yapmaya hazır olduğunuzu gösteriyor. Bunun için takdir edin kendinizi.

"Erkekler ağlamaz!",

"Kadınlar para işlerinden anlamaz!"

Yaşamınız için ne kadar sınırlı düşünceler bunlar.

Çok Küçük Yaşlardayken, Kendimiz ve Yaşam Hakkında Neler Hissedeceğimizi Çevremizdeki Yetişkinlerin Tepkilerinden Öğreniriz

Kendimiz ve yaşamımız hakkında ne düşünmemiz gerektiğini böyle öğreniyoruz. Eğer mutsuz, korku, suçluluk ya da öfke dolu insanların içinde yetişmişseniz, kendiniz ve hayat hakkındaki görüşleriniz de olumsuz düşüncelerle dolu olacaktır.

"Hiçbir şeyi doğru yapamıyorum."

"Bu, benim hatam."

"Eğer bir şeye kızarsam, ben kötü bir insanım."

Bu tür inançlar, düşkırıklığı dolu bir hayat yaratır.

Büyüdüğümüzde, Çocukluğumuzdaki Yaşamımızın Duygusal Ortamını Yeniden Yaratma Eğilimi Gösteririz

Bu, iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış değil, sadece içimizde "yuva" olarak bildiğimiz şeydir. Bunun yanı sıra kişisel ilişkilerimizde, annemiz veya babamızla kurmuş olduğumuz ilişkileri ya da onların kendi aralarındaki ilişkileri yeniden yaratma eğilimi gösteririz. Tıpkı annenize veya babanıza benzeyen sevgililerinizi ya da patronlarınızı düşünün.

Anne babamızın bize gösterdiği davranışları kendimize de gösteriyoruz. Kendimizi aynı şekilde suçluyor ve cezalandırıyoruz. Kendi söylediklerimizi dinlediğimizde, hemen hemen aynı kelimeleri kullandığımızı görebiliriz.
Kendimizi sevmeyi ve desteklemeyi de aynı şekilde yapıyoruz, tabii eğer çocukluğumuzda sevilmiş ve desteklenmişsek.

" Hiçbir şeyi doğru düzgün yapamıyorsun." "Hep senin hatan."

Bunları ne kadar sıklıkla kendinize söylüyorsunuz?

"Harikasın." "Seni Seviyorum."

Ya bunları ne kadar sık söylüyorsunuz?

Ama Tüm Bunlar için, Anne Babalarımızı Suçlamayalım

Hepimiz kurbanların kurbanlarıyız. Onlar kendilerinin bilmediği şeyi bize nasıl öğretebilirlerdi ki? Anneniz kendini sevmeyi bilmiyorsa, babanız kendini sevmeyi bilmiyorsa, onların size kendinizi sevmeyi öğretmesi de imkânsız olacaktır. Onlar da çocukluklarında kendilerine öğretilen şeylere dayanarak, yapabileceklerinin en iyisini yapmaya çalışıyorlardı. Eğer anne ve babanızı anlamak istiyorsanız, onları kendi çocukluklarıyla ilgili konuşturmaya çalışın. Eğer anlayışla dinleyebiliyorsanız, onların korkularının ve katı kurallarının nereden geldiğini anlama olanağını bulacaksınız. Size bütün bu "kötülükleri" yapan anne babanızın da sizin kadar korku dolu olduklarını göreceksiniz.

Anne Babamızı Bizim Seçtiğimize İnanıyorum

Her birimiz bu gezegende zaman ve mekândaki belirli bir noktada yeniden bedenlenmeye karar veriyoruz. Manevi evrim yolunda gelişmemize yardımcı olacak belirli bir dersi öğrenmek için buraya gelmeyi seçtik. Cinsiyetimizi, rengimizi, ırkımızı, ülkemizi kendimiz seçiyoruz ve bu yaşamda üstünde çalışmak istediğimiz kalıpları bize yansıtabilecek en uygun anne babayı da biz belirliyoruz.

Ama büyüdüğümüzde, işaret parmağımızı onlara yönelterek suçluyoruz:

"Benim böyle olmamın nedeni sizsiniz."
Aslında onları seçen biziz, çünkü aşmamız gereken engeller için onlar mükemmel bir seçimdi.

İnanç sistemlerimizi çok küçük yaşlarda ediniyoruz ve yaşamımızı bu inanç sistemlerine uygun deneyimleri yaratarak sürdürüyoruz. Hayatınıza şöyle bir dönüp bakın. Ne kadar sık aynı deneyimi yaşadığınıza dikkat edin. Bu deneyimleri tekrar ve tekrar yarattınız, çünkü bunlar size, kendiniz hakkında inandığınız şeylere aynalık ediyordu. Aynı sorunla ne kadar uzun süre yaşadığımız, sorunun ne kadar önemli olduğu ya da yaşamımıza yönelik ne kadar tehlike taşıdığı hiç önemli değil.

Güç Noktası Daima Şimdiki Ândadır
Hayatınızın bu anına kadar yaşadığınız tüm deneyimler, geçmişinize dayanan düşünce ve inançlarınızın ürünü. Her deneyim, dün, geçen hafta, geçen ay, geçen yıl, 10, 20, 30, 40 ya da daha fazla yıllar önce (yaşınıza göre) oluşturduğunuz düşünceler ve kullandığınız sözcüklerle yaratıldı.

Ama, bunlarda geçmişte kaldı. Yaşandı ve bitti. Şimdi, önemli olan, bu andan itibaren neyi düşünmeyi, neye inanmayı ve neyi söylemeyi seçtiğiniz.
Çünkü bu düşünceler ve sözcükler, geleceğinizi yaratacak. Güç noktanız, şimdiki anda ve yarınınıza, gelecek haftanıza, gelecek ayınıza, gelecek yılınıza vb. şekil veriyor.
Şu anda ne düşündüğünüze dikkat edin. Olumlu mu, olumsuz mu?

Bu düşüncenizin yarınınızı biçimlendirmesini istiyor musunuz?

Dikkat edin ve farkında olun.

Her Şeyin Malzemesi Düşüncedir ve Düşüncelerimizi Değiştirebiliriz

Sorunumuz ne olursa olsun, yaşadıklarımız, iç dünyamızın dışarıya yansıyan sonuçlarıdır. Kendinden nefret etmek bile, kendiniz hakkındaki nefret dolu düşüncelerin ürünü. "Ben kötü bir insanım" diyen bir düşünceniz var. Bu düşünce bir duygu yaratıyor ve siz bu duyguya kendinizi kaptırıyorsunuz. Oysa böyle bir düşünceniz olmasaydı, böyle bir duygunuz da olmayacaktı. Düşünceler ise değiştirilebilir. Düşüncenizi değiştirin, duygularınız da ortadan kaybolacaktır.

Bunları size, inançlarımızın nereden geldiğini göstermek için anlattım. Bu bilgileri lütfen, acımızın içine gömülmek için mazeret olarak kullanmayalım. Geçmişin üzerimizde gücü yok. Olumsuz bir düşünce kalıbını ne kadar uzun sürdürmüş olmamızın önemi yok. Güç noktası şimdiki anda. Farkına varmak için ne harikulade bir şey. Şu andan itibaren özgür olmayı seçebiliriz!

İster İnanın İster İnanmayın Düşüncelerimizi Biz Seçiyoruz

Aynı düşünceleri bir alışkanlık olarak o kadar tekrar tekrar düşünüyor olabiliriz ki, bu bize düşüncelerimizi kendimiz seçmiyoruz izlenimini verebilir. Ama ilk seçimi biz yaptık. Bazı düşünceleri düşünmeyi reddedebiliriz. Ne kadar sıklıkla kendiniz hakkında olumlu bir şey düşünmeyi kabul etmediniz? Pekâlâ, aynı şekilde kendinizle ilgili olumsuz düşünceleri de reddedebilirsiniz.

Bu gezegende tanıdığım ya da üzerinde çalıştığım herkes, az ya da çok kendinden nefret ve suçluluk duygularıyla boğuşuyor. Bu iki olumsuz duygu ne kadar fazlaysa, hayatımız da o kadar mutsuz oluyor. Bu iki duygu azaldıkça da yaşamımız her boyutuyla daha iyiye doğru gidiyor.

Hemen Herkesin Çekirdek İnancı: "Yeterince İyi Değilim"

"Yeterince iyi değilim" inancının yanı sıra "Yeterince çaba göstermiyorum" ya da "Layık değilim" inançları da var. Bunları söyleyenlerden misiniz? Yeterli olmadığınızı düşünüyor ya da hissediyor musunuz? Ama kime göre? Kimin standardlarına göre?

Eğer bu inancınız güçlüyse, o zaman nasıl sevgi dolu, mutlu, başarılı, sağlıklı bir hayat yaratabilirsiniz?

Bu güçlü bilinçaltı inancınız, yaşamınıza sürekli çelişkiler getirecek, bir yerlerde aksamalar olacak, bir şeyler sürekli yanlış gidecektir.

Kırgınlık, Yargılama, Suçluluk ve Korku Her Şeyden Çok Sorun Yaratır

Bu dört duygu hem bedenimiz, hem de yaşamımızdaki temel sorunların kaynağı oluyor. Bu duygular, yaşam deneyimlerimizin sorumluluğunu almak yerine, başkalarını suçlamaktan kaynaklanıyor. Evet, yaşamımızdaki her şeyden yüzde yüz sorumlu olursak, suçlayacak kimse kalmayacak değil mi? "Dışarıda" olan her şey, iç düşüncemizin aynası. Diğer insanların kötü davranışlarına göz yummuyorum, ama bize böyle davranacak olan kişileri bize çeken şey, KENDİ inançlarımız.

Eğer kendinize şunları söylüyorsanız: "Herkes bana şöyle şöyle davranıyor, beni yargılıyor, asla benim için bir şey yapmıyor, beni paspas gibi kullanıyor, sömürüyor..." o zaman bu sizin DÜŞÜNCE KALIBINIZ.

İçinizdeki bazı düşünceler, bu tür davranışları gösteren kişileri yaşamınıza çekiyor. Bu tür düşüncenizi değiştirdiğiniz zaman, o tür kişiler de başka kapıya gideceklerdir. Artık o insanları hayatınıza çekmeyeceksiniz.

Bu dört olumsuz duygu, fiziksel boyutta da ortaya çıkıyor. Kırgınlık (gücenme, darılma, öfke) uzun zaman içte tutulduğunda bedeni yemeye başlıyor ve kanser dediğimiz hastalığa neden oluyor. Sürekli kendimizi ya da başkalarını eleştirmek, yargılamak romatizmanın kaynağı. Suçluluk duygusu daima ceza arar ve bu ceza da ağrılar yaratır. (Bir hasta bana ağrılarından şikâyet ederek geldiğinde biliyorum ki suçluluk duygusuyla dolu.) Korku ve gerginlik, kellik, ülser, hatta ayak ağrılarına neden oluyor.

Kırgınlık (gücenme, darılma) duygusundan bağışlama yoluyla kurtulmak kanseri bile yeniyor. Bu size basit gibi gelebilir ama işe yaradığına tanık oldum, bunu yaşadım.

Geçmişe Karşı Tutumumuzu Değiştirebiliriz

Geçmiş yaşanmış ve bitmiş. Bunu değiştirenleyiz. Ama geçmiş hakkındaki düşüncelerimizi değiştirebiliriz.

Bizi geçmişte biri incitti diye, şimdiki anda KENDİMİZİ CEZALANDIRMAK ne saçma.

Çok derin kırgınlıkları olan insanlara hep şunu söylerim: "Lütfen, bu kırgınlıkları daha da derinleşmeden çözmeye başlayın. Bir cerrahın bıçağı altında ya da ölüm yatağında olduğunuz ana kadar beklemeyin, o zaman bir de yaşadığınız panikle başa çıkmak zorunda kalacaksınız."

Panik içinde olduğumuz anlarda, düşüncelerimizi kendimizi iyileştirme konusuna yoğunlaştırmamız çok zordur. Önce korkularımızı yenmek için zaman harcamak zorundayız.

Eğer her şeyin umutsuz, bizim de kurban olduğumuz inancını seçersek. Evren bu inancımıza da "Evet" der.

Bu saçma, geri, olumsuz düşünce ve inançları (bizi destekleyip geliştiren inançlar değil bunlar) bırakmamız hayati önem taşıyor. Hatta Tanrı kavramı bile bizim için olmalı, bize karşı değil.

Geçmişi Bırakmak için, Affetmeye Hazır Olmalıyız

Geçmişi bırakmak, kendimiz dahil herkesi affetmeyi seçmek zorundayız. Nasıl affedeceğimizi bilmeyebiliriz, affetmek istemeyebiliriz; ama affetmeye istekliyim demek bile, iyileşme sürecini başlatır. Kendi iyiliğimiz için geçmişi bırakmak ve herkesi affetmek mutlaka gerekli.

"İstediğim gibi biri olmadığın için seni affediyorum. Seni affediyor ve özgür bırakıyorum."

Bu olumlu düşünce bizi özgür kılar.

Tüm Hastalıklar Affetmeme Durumundan Kaynaklanır

Hastalandığımız zaman, yüreğimizi gözden geçirelim. Acaba kimi affetmeye ihtiyacımız var?

"Tüm hastalıklar affetmeme durumundan kaynaklanır. Ne zaman hasta oluyorsak, affetmemiz gereken kişinin kim olduğunu düşünmeliyiz."

Bu düşünceye şunu da eklemek istiyorum: Affetmekte en çok zorlandığınız kişi, BIRAKMAYA EN ÇOK GEREKSİNİM DUYDUĞUMUZ KİŞİDİR. Affetmek bırakmak, vazgeçmek demek. Göz yummak demek değil. Tümüyle bırakmak demek. NASIL affedeceğimizi bilmek zorunda değiliz. Yapacağımız tek şey affetmeye İSTEKLİ OLMAK. Evren nasılların üstesinden gelir.
Kendi acımızı çok iyi anlayabiliyoruz. Çoğumuzun anlamakta güçlük çektiği şey, en çok affetmeye gereksinme duyduğumuz ONLARIN da acı çekmiş olmaları.
Şunu anlamalıyız ki, onlar da o an içindeki anlayış, farkındalık ve bilgi kapasitelerine göre yapabildiklerinin en iyisini yapıyorlardı.

İnsanlar, bana geldiklerinde, sorunları ne olursa olsun -hastalık, parasızlık, doyumsuz ilişkiler ya da tıkanmış yaratıcılık duyguları- yalnızca tek şey üzerinde çalışırım. KENDİNİ SEVMEK.

Kendimizi OLDUĞUMUZ GİBİ ONAYLADIĞIMIZ, sevdiğimiz ve kabul ettiğimiz zaman, her şey yoluna giriyor. Küçük mucizeler her yerde görülüyor.
Sağlığımız düzeliyor, daha çok kazanıyoruz, ilişkilerimiz daha doyumlu hale geliyor, kendimizi çok yaratıcı ve doyurucu biçimlerde ifade etmeye başlıyoruz. Tüm bunlar çabalamadan, kendiliğinden oluyor.

Louise Hay

yağmur
08-07-2013, 11:29
yeni ay geldi hoşgeldi yanında ramazanı da getirdi.. yani bugün extra güzel hayırlı bir gün :) öyleyse bugün bir temizlik yapmak çok iyi gelir . içimizde dışımızda etrafımızda evimizde ofisimizde arabamızda kısacası kendi dünyamızda işe yaramayan eskimiş işlevini yitirmiş bize iyi gelmeyen ne var ne yoksa atalım gitsinnn... atın atın hiç gözünün yaşına bakmayın bi ferahlayın .. en çok da olmayanları görmezden geldiklerinizi üstünü örtmeye çalıştıklarınızı atın.. sonra dönüp bi gökyüzüne bakın.. güneş nasıl da güzel parlıyor :) herkese yepyeni aylaarr

yağmur
08-07-2013, 15:37
ERİMİŞ BUZ SUYU VEYA MELT SU

Melt suyu, yani erimiş buz suyu... Vücudu temizler gençleştirir, ve sağlığınızı korur...

Elimizde kalan en doğal element ise su... Su insan için tam bir şifa kaynağı. Ancak içinden geçtiği borular, klor ve filtreler sonucu o da bozulmaktadır. Bu sebeple canlı, zinde, güçlü, sağlıklı ve genç kalabilmek için melt suyu(erimiş buz suyu) içmek gerekiyor.

Peki melt suyunu nasıl elde ederiz. Kısaca bunu anlatayım. 1 litre kadar su, plastik bir kapta buzlukta dondurulur. Tencerede su dondurmayı önermiyorum. Çünkü, suyun hava almayacak şekilde (keskin kokuların girişi önlenmeli) kapalı olması gerekir. Gıda ürünlerinin konduğu kaliteli plastik kaplar bu bakımdan daha uygun olur.Daha küçük kaplarda da dondurabilirsiniz

Bir litre suyu akşam 5-6 gibi buzdolabına koyarsanız sabah 7-8'e kadar donar. Bu süre buzun çözülmesi içinde geçerlidir. Çünkü normal oda sıcaklığında bir litre su ancak akşama kadar çözülebiliyor. Melt suyu eridikten sonra fazla zaman geçirmeden içilmelidir. Beklemeden yudum yudum içebilirsiniz. O zaman etkisi daha fazla olur.

Sürekli melt suyu tüketen, örneğin dağlık bölgelerde yaşayan insanların şehirde ikamet edenlerden daha uzun yaşadıklarını biliyoruz. Üstelik bu insanlar hastalık nedir bilmeden hayatlarını sürdürmektedir.

Melt suyun faylalarını kısaca özetleyelim. Melt suyu insan hücrelerindeki suyla benzer yapıya sahiptir. Bu nedenle insan vücudu onu bir kardeş ürünü olarak algılar. Vücuda girdiği andan itibaren vücuttaki eski hücreleri dışarı iterek onların yerini alır ve böylece metabolizmayı hızlandırarak ve arıtarak vücudun gençleşmesine katkıda bulunur.

Melt suyu, ayrıca geniş iç enerji potansiyelinden dolayı insana enerji, güç, ve canlılık verir. Melt su, içen insanların sadece daha sağlıklı değil aynı zamanda daha verimli oldukları ve beyin aktivitelerinin daha da arttığı defalarca dile getirilmiştir. Melt suyun yüksek enerjisini insan uykusunun süresi de doğrulamaktadır.

Melt suyu hazırlamak için özel bir tarif yoktur. İstediğiniz suyu kullanabilirsiniz Çünkü erimiş buz suyu fabrika ayarlarına döndürülmüş sudur Yani içinde hiç bi olumsuz enerji barındırmaz tamamen yeniden yapılandırılmış olur kısaca suyun hafızası vardır ve geçtiği yerlerdeki tüm bilgileri hafızasına kaydeder o yüzden bize asıl zarar veren hafızasına kaydettiği olumsuz bilgilerdir su hal değiştirince resetlenir ve Evrensel bilgilere dönüş sağlanır...:yes:
Çabuk erimesi için buzu ısıtmak kesinlikle doğru değildir, çünkü bu durumda melt suyu hücre özelliklerini kaybeder ve normal suya dönüşür.
Kendi kendine erimesi gerekir...

Eğer melt suyu yapmak için zamanınız ve isteğiniz varsa için şu tarifi verebilirim: Kabı buzluğa koyun ve 2-3 saat üstünde ince bir buz tabakası oluşana kadar bekletin. Bu suyun ağır elementlerinin biriktiği döteryum denilen yeridir onu alıp atın. Benzer şekilde suyu da biraz erken çıkarın tamamen buz tutmadan, çünkü ortasında donmamış küçük bir parça kalmalıdır. Orada atıklar toplanmaktadır, bıçakla bir delik açarak oradaki suyu boşaltın ve kalan suyu eriterek temiz salt suyu elde edeceksiniz.

Melt suyu hakkında anlatacaklarım bu kadar. Melt suyu sayesinde daha da sağlıklı, güzel ve genç kalacaksınız.

Hafızanız daha güçlü daha sevgi dolu ve daha mutlu olacaksınız...kesinlikle böyle... lütfen deneyin...
Bide bu suyu içerken suya sevginizi gönderirseniz en güçlü şifa kaynağını içmiş olursunuz afiyet olsun...:yes::)

yağmur
10-07-2013, 09:30
Hint felsefesinin 4 kuralı...

KURAL 1:
"Karşına çıkan kişiler her kimse, doğru kişilerdir. Bunun anlamı şudur, hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz. Karşımıza çıkan, etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır, ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler.

KURAL 2:
"Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek olandır. Hiç bir şey, hem de hiç bir şey yaşadığımız şeyi değiştiremezdi. Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrıntıyı bile
değiştiremeyiz. 'Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı' gibi bir cümle yoktur. Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır, dersimizi alalım ve ilerleyelim diye. Her ne kadar zihnimiz ve egomuz bunu kabul etmek istemese de, hayatımızda karşılaştığımız her olay, mükemmeldir."

KURAL 3:
" İçinde başlangıç yapılan her an, doğru andır. Her şey doğru anda başlar, ne erken ne geç. Hayatımızda yeni bir şeyler olmasına hazırsak, o da başlamaya hazırdır.

KURAL 4:
"Bitmiş olan bir şey bitmiştir. Bu kadar basittir. Hayatımızda bir şey sona ererse, bu bizim gelişimimize hizmet eder. Bu yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğun bu tecrübeyle ileriye doğru bakmak daha iyidir."

Bu alıntıyı da 2. kez ekliyorum...

cefaks
10-07-2013, 17:38
Bir gece başınızı kaldırıp ta hiç gökyüzüne baktınız mı? Uçsuz bucaksız karanlıkta kıpırdayan milyonlarca yıldızı ve onlarla aramızdaki mesafeleri düşünmeye çalıştığınızda, ne kadar büyük bir ıssızlıkta yapayalnız olduğumuz hissi mutlaka içinizi kaplamıştır...:yes:

Üzerinde yaşadığımız şu koca gezegen Dünyanın büyüklüğünü bir hayal etmeye çalışın!.. Sonra da, Dünyadan 1 milyon 303 bin kez daha büyük, uydusu üzerinde yaşadığımız yıldızımız Güneşi... Hani şu başımızın üzerinde bir ateş topu gibi parlayan yıldızı... Bu büyüklüğü hissetmeye kimsenin hayal gücü yetmeyecektir. Onun için de Güneşi buradan seyrettiğimiz büyüklüğünde düşlemeye devam etmeyi seçeriz...

Acaba, üzerinde yaşayan biz sakinlerinin gözünde bu kadar heybetli olan şu gezegenin ve çevresinde dönüp durduğu Güneşin, Evrende yeri ne?

Hemen şunu söyleyeyim: Evreni bir yana bırakın, içinde bulunduğumuz Samanyolu galaksisinin bir başka köşesinden bakıldığında, ne bizler, ne dünyamız, ne de Güneş ismi anılır bir şey bile değil!..

İnsanın dünyadan gözlemleyebildiği, yani bizlerin gökyüzünde görebildiğimiz yıldızların sayısı yaklaşık 80 bin civarında hesabedilmiş... İçinde yeraldığımız Samanyolu Galaksisinde bulunan yıldızların sayısı ise son bilimsel bulgulara göre yaklaşık 400 milyar civarında... 400 milyar, insanın algısı için sadece bir rakam olmaktan ibaret; çünkü hiç bir idrak, bunun ne anlama geldiğini kapsayabilecek güçte değildir... Ve bu 400 milyar akıl almaz büyüklükteki yıldızların arasında, yüzlerle, binlerle ışık yılı olarak ölçülen mesafeler sözkonusu...

Güneşten dünyaya ışık 8 dakikada ulaşıyor. Galaksi içerisindeki Güneşlerin birbiri arasındaki uzaklığı katetmesi ise yüzlerce, hatta binlerce yılı alıyor. Peki bu Galaksi içerisinde Güneş sistemimiz ne kadar bir yer tutuyor dersiniz? Kozmolog Profesör Carl Sagan'ın ifadesine göre, bulunduğunuz mekânda, havada uçuşan bir toz tanesi kadar birşey!... Bu toz tanesi içinde gezegenler... Bunlardan birisi Dünya ve onun üzerinde yaşayan bizler...

İş bu kadarla bitmiyor, dahası var! Bu bahsettiğimiz büyüklük sadece Samanyoluna ait. Samanyolu galaksisi ise, evrende mevcut milyarlarca galaksi içerisinde belki varlığı bile farkedilmeyen yalnızca bir gökada!..

Biz şimdilik bu kadarını bir yana bırakalım ve yine dönelim Galaksimiz Samanyoluna!

Bizim Güneşimiz ve onunla birlikte çevresinde yeralan komşu yıldızlar, yapılan hesaplamalara göre bu galaksi merkezinin etrafında, varolduklarından beri ancak 8 tur tamamlayabilmişler. Güneşin bu merkez çevresindeki bir kez dönüşünü, onun bir yılı olarak kabul edersek, bu takvime göre Güneş henüz 8. yaşını doldurmak üzeredir...

Her birimsel yapının kendi algılama kapasitesine göre bir zamanı ve ona karşılık gelen bir takvimi hesap edilir. Dünya üzerinde yaşayan insanların bir günü veya bir yılı ile, Jüpiter üzerinde yaşayan bir birimin günü veya yılı birbirinden tamamen farklıdır. Dünya takviminde bir insan 60-70 yıl ömür geçirdiğinde, Jüpiter takvimine göre ancak 5 yıl gibi bir yaşam sürmüş olur. Çünkü Jüpiter, Güneş çevresinde bir turunu 12-14 dünya yılında tamamlar...

Tüm bu değişen ölçümlerin yansıra, kozmolojide kabul edilen bir kozmik takvim sözkonusudur. Bu Kozmik Takvime göre, Evrenin varolduğu kabul edilen big-bang anından yaşadığımız şu ana kadar geçen 4.5 milyar dünya yılı, bir “Kozmik Yıl” demektir. Dolayısıyla, biz şu anda bu “Kozmik Yılın Aralık ayının son gününün son saatlerini” yaşamaktayız.

Yani eğer dünyayı değerlendiren değil de, Evreni gözlemleyebilen bir algıyla bakabiliyor olsak, Evrenin varoluşundan şu ana kadar geçen, seyrine daldığımız 15 milyar yıllık süre, bize “bir kozmik yıl” ifade edecektir...

Peki bu “kozmik yıl” içerisinde, “güneş,” “dünya” ve “insan” ne zamandan beri var?..

Hepsi de pek yaşlı sayılmaz. Güneşin “kozmik takvime” göre yaşı, henüz 4 ay kadar. Yani, bulunduğumuz günden 4 kozmik ay geriye gidersek “kozmik yılın” Eylül ayının başlarında varolmuş. İnsan ise Aralık ayının son gününün son üç saatinde... Çünkü insanın Dünya üzerinde varolmasından buyana geçtiği kabul edilen 5 milyon yıllık süre, “kozmik takvime” göre 3 saat kadar birşey...

Ya yaşadığımız şu günler, bir insan ömrü, “kozmik takvimde” ne ifade ediyor dersiniz?..

Nerdeyse bir hiç! Bir nefes verişinizde “Hu” deyişinizin alacağı süreden fazla bir şey değil!.. Belki 10 veya 15 salise!

Kozmik takvimde 1 saniye ifade edebilmesi için ise dünyada asırlar geçmesi gerekiyor.

Evet! İşte dünyadaki tüm yaşamınız, evrensel zaman birimi kabul edilen “kozmik yıl”a göre, bir nefeste “Hu” deyişiniz kadar bir süre!..

Bu süre içerisinde doğumunuz, çocukluk, gençlik yıllarınız, acı-tatlı günleriniz, eşiniz, dostunuz, sevgileriniz, nefretleriniz, sağlık, hastalık zamanlarınız, dünyadaki tüm anılarınız, varınız, yoğunuz herşeyiniz ve nihayet dünyayı terkedişiniz, hepsi oldu ve bitti!... Hepsini bir “Hu” da yaşadınız ve tamamladınız...

Belki inanılır gibi değil ancak, bir insanın dünya yaşamının “evrensel gerçekler” karşısında gerçek yeri işte bu!.. Tamamen şartlanmalarımız ve bireysel dürtülerimiz yüzünden körü körüne sarıldığımız, uğrunda canlara kıyılan, günümüzde olduğu gibi kan ve gözyaşının durmak bilmediği dünya ve onun “geçici değerleri” evrende en fazla bu kadar bir yer ve zaman tutuyor? Belki bu bilimsel bulgular ışığında düşünmeye hiç vakit ayırmadık!..

Ne var ki yine de, henüz “alışkanlıklar ve toplumsal şartlanmalardan” çıkamamış, “dünyasal değerlerin” bile boyutlarını kavrayamaz bireylerken, dilimizden düşürmeyiz “evrensel” kelimesini...

Oysa, nerede, bilimsel gerçekçi düşüncenin “evrensel değerleri”, nerede sadece adına “evrensel” denen geçici dünyasal değerler!.. Ne güzel söylemiş büyüklerimiz, “En büyük erdem haddini bilmektir” diye! Tıpkı bilimsel düşüncenin işaret ettiği gibi!

Eğer bu noktayı idrak ile yaşamayı başarabilirsek, o zaman “yaşam” bize yeni ufuklar açacaktır, ve o zaman sormaya başlayacağız:

Peki, tüm bu gerçekleri kavrayabilen “insanın” gerçek yaşamı ve gerçek değerleri bu kadarla mı kalıyor?.. Elbette tüm bunları kavrayıp yaşayabilen bilinç bu kadarla kayıtlı kalamaz!..

Öyleyse, elimizden geliyorsa, şimdi evrende “bilinç” olarak yerimizi anlamaya çalışalım...
SELAMLAR HAYIRLI RAMAZANLAR,
GEÇERKEN TOPİĞİ TESADÜFEN GÖRDÜM,
2010-DA YAZILMIŞ BU YAZI HOŞUMA GİTTİ:)
işin bilimsel yönünü çok az evet çok az bilmekle bereber,
dini boyutununla ilgili kısmınıda az bilirim.
dini kısmından bir hadisi şerif yazayım
hz peygambere soruyorlar dünyanın büyüklüğü ne kadardır ?
-cevap... aklımda kaldığı kadarıyla mealen yazayım,
-dünyanın, sonsuz diye bilinen bu evrendeki büyüklüğü bir toz zerresi kadardır,
sonsuz diye bilinen bu evren, arş'ın yanında toz zerresi kadardır,
arş ise kürsi'nin yanında toz zerresi gibidir.
burası hafızanın almadığı noktadır.
tıpkı şunun gibi,
1-allah ebedi'dir sonu yoktur,
2-allah ezeli'dir başlangıcı yoktur,
3-allah'ın zatı kendinden mevcuttur
bu 3 şeyi insan oğlu'nun çözebileceğini sanmıyorum.
insanoğlunun sonu yok diye bildiği bu evren,
arş ve kürsi ile mukayese edildiğinde nokta dahi değildir.
dünyayı saymıyorum bile.

cefaks
10-07-2013, 21:06
http://www.youtube.com/watch?v=ErMePtMKf-g

holografik kelimesini ilk defa bu topikte duydum,
ne olduğunu öğrenmek için bu video'yu izledim,
bilimsel olarak beni aşar,
ama dini olarak kendime göre bilirim,
videoyu izledim,
bir çok tespitler var,
sonunudaki tesbit şu,
ölüm diye bişey yok,
yaşam yalnız rüyadır,
bu söz doğrumudur ?
islama göre bire bir doğrudur.
kur'an-da bir çok ayette geçen (cennet ve cehennem için) (onlar orada ebedi kalacaklar) sözünü teyid ediyor.
insanlar ölüpte mahşer günü kalktıklarında ilk sözleri şu olacak:
biz dünyada ne kadar kaldık.
-biri diyecekki 1 gün kadar,
-diğeri itiraz edecek yok birgün-den az yarım gün kadar kaldık.

cefaks
10-07-2013, 21:10
allah'tan başka herşey hadistir,
yani sonradan yaratılmıştır.
hiç birşey yok idi o var idi,
başlangıcı yok ezelidir,
sonu yok ebedidir.
akıl onu fehm edemez.
yani akıl cenabı allah'ı kavrayamaz.
insanlar bu dünyada cenabı allah'ı göremez,
ahirette cennette görecekler,
fakat mahiyetini kavrayamayacaklardır.

cefaks
10-07-2013, 21:21
evren'i arş'ı kürsi'yi insanın aklı kavrayamaz,
niye kavrayamaz,
çünkü sonu yok.
bir kudsi hadis ile bitireyim.
üzerinde 2 bin kanat olan bir melek,
cenabı allah'ın izni ile dua etti,
yarabim bana izin ve katına doğru uçayım.
cenabı allah ona 36 bin kanat daha taktı,
uç dedi,
72 bin sene uçtu.
meleklerin hızı ışık hızı-da dahil hiç bişeyle ölçülmez (ışık hızı saniyede 300 bin kilometre)
öyle galeksi ve yıldızlar varki ışık hızı ile gidilmeye kalkınsa milyarlarca yıl gitmek lazım,
ışık hızı ile milyarlaca yılda gidilen mesafeyi melek allah'ın izni ile 1 saniyede kat eder.
konuya dönelim,
36 bin kanatla 72 bin sene uçan melek durdu ve cenabı allah'a sordu yarabbim neredeyim sana biraz yaklaştımmı.
cevap:
- kalktığın yerdesin.

cefaks
10-07-2013, 21:26
insanların mal mülk ıvır zıvır işler için birbirlerini öldürdükleri bu dünyanın allah katında hiç bir değeri yoktur,
sıfır bile değil,
kudsi hadis:
allah katında dünyanın bir sivrisineğin kanadı kadar kıymeti yoktur.
hadis:
cennete bir karış yer dünyanın tamamından kıymetlidir.

cefaks
10-07-2013, 21:37
http://img600.imageshack.us/img600/9927/5gf.gif

evrenin sırlarında biride ayetelkürsi'de geçen (la te' huzuhu sinetun vela nev'm),
(işretlediğim bölüm)
bu ayetin bu bölümü bu işin miheng taşlarından biridir,
tabidir-ki konu burada yazılamayacak kadar griftir.

cefaks
10-07-2013, 21:38
birdaha yolumuz düşerse gene uğrarız:)

yağmur
10-07-2013, 21:45
birdaha yolumuz düşerse gene uğrarız:)

Teşekkürler sayın cefaks ....

cefaks
10-07-2013, 21:46
son bişey daha yazayım,
aslında yazacak çok şey varda yazı yazmayı pek seven biri değilim.
bahçede kediler var,
havada sıcak olduğundan keratalar yan gelip yatıyorlar,
bahçeye devamlı girip çıkıyorum,
kafalarını bile kaldırmıyorlar,
na zamanki yemek vermek için mutfakta hazılık yapıyorum hepsi ufak ufak ayaklanıyor,
bizzatta duymamaları için gayet sessiz davranıyorum,
ne mümkün anında anlıyorlar.
daha ilginci-de şu,
şayet yemek kaliteli ise mesela (pişmiş çiğer) durumları dahada vahim ve sabırsız oluyorlar.

cefaks
10-07-2013, 21:47
Teşekkürler sayın cefaks ....

bizdende teşekkürler ve saygılar:)

yağmur
10-07-2013, 22:30
Çocuk Yaşadığını Öğrenir..

Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse,
"Kınama ve ayıplamayı öğrenir."

Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse,
"Kavga etmeyi öğrenir."

Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa,
"Sıkılıp utanmayı öğrenir."

Eğer bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse,
"Kendini suçlamayı öğrenir."

Eğer bir çocuk hoşgörüyle yetiştirilmişse,
"Sabırlı olmayı öğrenir."

Eğer bir çocuk desteklenip yüreklendirilmişse,
"Kendine güven duymayı öğrenir."

Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse,
"Takdir etmeyi öğrenir."

Eğer bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse,
"Adil olmayı öğrenir."

Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse,
"İnançlı olmayı öğrenir"

Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse,
"Kendini sevmeyi öğrenir"

Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse,
"Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir"

Yazan: Dorothy Law Nolte, 1975
Çeviren: Doğan Cüceloğlu

yağmur
13-07-2013, 00:03
HİÇ BİR ŞEYİ KİŞİSEL ALGILAMAYIN..

Birinci anlaşmada sözün gücünü anlatmış, gerek kendimize söylediğimiz gerekse başkalarının bize söylediği sözlere inanıp, onlarla anlaşma yaptığımızda başımıza neler gelebileceğini açıklamıştım. Bunun devamı olan ikinci anlaşma, “Hiçbir şeyi kişisel algılamama” anlaşmasıdır.

Şimdi bir örnek vermek istiyorum. Sizi caddede gördüğümde, tanımadığım, halde, “Hey, sen bir aptalsın” dersem, bu sizinle değil, benimle ilgilidir. Eğer bunu kişisel algılarsanız, aptal olduğunuza bile inanabilirsiniz. Belki de şöyle düşünürsünüz, “O aptal olduğumu nasıl biliyor? İçimi mi görüyor yoksa herkes ne kadar aptal olduğumu görebiliyor mu?”

KİŞİSEL ALGILAMAK, SÖYLENEN ŞEYLE ANLAŞMA YAPMAK, YANİ ONA KATILMAKLA MÜMKÜNDÜR. Söylenen şeyle anlaşma yaptığınız anda, zehir vücudunuza yayılır ve Cehennem rüyasının tutsağı olursunuz. Sizin bu tuzağa düşmenizin sebebi, “BİREYSEL ÖNEMLİLİK” denen şeydir.

BİREYSEL ÖNEMLİLİK” ya da “KİŞİSEL ALGILAMAK” egoizmin/BENCİLLİĞİN EN ÜST DÜZEYDE İFADESİDİR. Çünkü “her şeyin kendimizle ilgili olduğunu” varsayarız. Bizi ehlileştiren eğitim sürecimiz esnasında, her şeyi kişisel algılamayı da öğreniriz. Her şeyin merkezinde kendimizin olduğunu düşünürüz. Ben, ben, ben, ben….daima ben! Diğer insanlar, merkeze sizi koyacak, hiçbir şey yapamazlar. Her kes, kendi zihninde oluşturduğu, kendi rüyasını yaşar. Onların rüyaları bizimkinden farklıdır. Bir şeyi kişisel algıladığımızda, onların bizim rüyamızı bildiklerini varsayarız. Ve kendi dünyamızı onların dünyasına empoze etmeye çalışırız.

Durumun son derece kişiselleşmiş gibi göründüğü anlarda bile, örneğin, size isminiz verilerek, direkt hakaret ediliyor olsa bile, yine de sizinle ilgisi yoktur. Onların söyledikleri ve yaptıkları şeyler, dile getirdikleri fikirler, kendi zihinlerinde yaptıkları anlaşmalar doğrultusundadır. Kişilerin bakış açıları, ehlileştirilme sürecindeki programlamalarından oluşur.

Birisi size “Hey çok çirkinsin” dese bile, bunu kişisel algılamayın. Çünkü, gerçek şu ki, bu kişi kendi düşünce, duygu ve inançlarını ifade etmektedir. Bu kişinin sizin için sarf ettiği sözlerle anlaşma yapmak/onlara katılmak, kişisel algılamanızla ilgilidir. Kendinizi önemseyerek, her şeyi kişisel algılamanız, sizi kara büyücüler için, kolay bir av haline getirir. Onların sizi besledikleri duyusal çöplük, artık sizin çöplüğünüz haline gelir. Oysa hiçbir şeyi kişisel algılamadığınızda, cehennemin ortasında bile bu zehirlere karşı bağışıklığa sahip olursunuz. Bu bağışıklık, size ikinci anlaşmanın bir armağanıdır.

Kişisel algıladığınızda, söylenenlerden rahatsızlık duyarsınız ve kendi inançlarınızı savunarak tepki gösterirsiniz. Bu tepkiyle çelişkiler ve çatışmalar yaratırsınız. Küçücük şeyleri bile büyütür, pireyi deve yaparsınız. Çünkü haklı çıkmak ihtiyacını duyarsınız. Sizin haklı, başkalarının haksız olmasını istersiniz. Haklı olmak ve kendi fikirlerinizi onlara dayatmak için büyük çaba gösterirsiniz.

Aynı şekilde, sizin benim için söyledikleriniz, yaptıklarınız, kendi bireysel rüyanızın, kendi anlaşmalarınızın yansımasıdır. Bu fikirlerin benimle bir ilgisi yoktur. Bunun için sizin benimle ilgili düşündüklerinizin, benim için bir önemi yoktur. Sizin düşüncelerinizi, söylediklerinizi, yaptıklarınızı ben kişisel algılamam. Bana, “SEN İYİSİN” dediklerinde de kişisel algılamam.”SEN KÖTÜSÜN” dediklerinde de kişisel algılamam.” Siz Mutluyken bana, “SEN BİR MELEKSİN” diyeceğinizi, bana kızgın olduğunuzda da “SEN İBLİSSİN, ÇOK KÖTÜSÜN. Bunları nasıl söylersin” diyeceğinizi bilirim. Her iki halde de söyledikleriniz beni etkilemez. Çünkü BEN NE OLDUĞUMU/KENDİMİ BİLİRİM. KABUL GÖRMEK VE ONAYLANMAK GİBİ BİR İHTİYACIM YOKTUR. Birisinin bana kim ve ne olduğumu söylemesine ihtiyaç duymam. Bana “SÖYLEDİKLERİN BENİ İNCİTİYOR” da diyebilirsiniz. Ama sizi inciten benim sözlerim değildir. Söylediklerim sizin yaralarınızı kanattığı için incinirsiniz. SİZİ İNCİTEN DAİMA SİZSİNİZ. Ben SİZİ İNCİTMİŞ OLDUĞUMU KİŞİSEL ALGILAMAM. Bu size inanmadığım ya da güvenmediğim için değil, SİZİN DÜNYAYI benden farklı gözlerle, KENDİ GÖZLERİNİZLE GÖRDÜĞÜNÜZÜ BİLDİĞİM İÇİNDİR. Filmin tümünü zihninizde yaratan sizsiniz, ben değilim. Bu filmde yönetmen de, yapımcı da, başrol oyuncusu da sizsiniz. Diğer herkes yardımcı oyuncudur. BU SİZİN FİLMİNİZDİR.

İnsanları kişisel algılamadan, gerçekte oldukları gibi görebilmeyi başardığınızda, asla onların söylediği ya da yaptığı şeylerden incinmezsiniz. SİZE YALAN DA SÖYLESELER BUNDAN İNCİNMEZSİNİZ. Çünkü onların KORKTUKLARI İÇİN YALAN SÖYLEDİKLERİNİ BİLİRSİNİZ. İnsanlar niçin korkar? Kendilerinin sizin tarafınızdan keşfedilmesinden korkar. Sosyal maskelerinin sıyrılması onlara acı verir.

SİZ KENDİNİZE GÜVEN DUYMAYI ÖĞRENDİĞİNİZDE, BAŞKALARININ SİZE SÖYLEDİĞİ ŞEYLERE İNANIP, İNANMAMAYI SEÇME ÖZGÜRLÜĞÜNE KAVUŞURSUNUZ.

Kişisel algılamaMAyı alışkanlık haline getirdiğinizde, sorumlu seçimler yapabilmek için, sadece kendinize güvenmeyi de öğrenirsiniz. Asla başkalarının davranışlarından sorumlu değilsiniz. Sadece kendi davranışlarınızdan sorumlusunuz.

BAKIŞ AÇINIZ SİZİN İÇİN KİŞİSELDİR VE SİZİN GERÇEĞİNİZDİR, başka hiç kimsenin değil. Bu yüzden bana kızdığınızda, kendinizle uğraştığınızı bilirim. Ben sadece kızmanız için size mazeret olurum. Kızarsınız, çünkü korkuyorsunuz, çünkü korkularınızla uğraşıyorsunuz.

KORKUNUZ YOKSA BANA KIZMANIZ DA MÜMKÜN DEĞİLDİR.

KORKUNUZ YOKSA BENDEN NEFRET ETMENİZ DE MÜMKÜN DEĞİLDİR.

KORKUNUZ YOKSA KISKANÇ YADA ÜZGÜN OLMANIZ DA MÜMKÜN DEĞİLDİR.

KORKUSUZ YAŞADIĞINIZDA, SEVGİYLE YAŞADIĞINIZDA, BU TÜR DUYGULARA YAŞAMINIZDA YER YOKTUR.

Bu tür duyguları hissetmediğinizde, kendinizi iyi hisseder, etrafınızdaki her şeyi sever ve her şeyin güzel olduğu bir boyutta yaşarsınız.

Don Miguel Ruiz "Dört Anlaşma, Toltec Bilgeliği"

yağmur
13-07-2013, 00:18
Bazen

Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,
Güneş kucağındadır, bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,
Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın.
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın.
Uçar gider, koşsan da tutamazsın...

William Shakespeare

yağmur
13-07-2013, 10:35
Affetmek.
Başkalarını affettiğimizde biz özgürleşiriz.
Nefret yaşamdan zevk almamızı, insanların güzel yanlarını görmemizi engeller.
Hiç kimse saf iyi ya da saf kötü değildir.
Salt kötülükleri görmek bir süre sonra şüphe, depresyon ve umutsuzluk denizinde boğar insanı. Nefret dolu bir yaşam, mutsuz bir yaşamdır.
Affetmek insanı derinleştirir.
Affetmek için, insanın ruhsal ve zihinsel olarak kendisini hazır hissetmesi gerekir.Çünkü affetmek bir seçimdir.
Kimsenin zorlamasıyla affetmek mümkün değildir.
Affetmek
bir süreçtir. Birdenbire affedişler bile bir sürecin ürünüdür.
Affetmeyi
seçtiğinizde kimse size borçlanmayacaktır. Yani koşullu affetme yoktur.

Diğer insanın da sizi affetmesini, değişmesini veya sizin istediğiniz gibi olmasını beklemeyin.
Affetmek bir seçimdir.
Amacı sizin rahatlamanızdır, sizin özgürleşmenizdir.
Nefret duyduğunuz kişinin yaşıyor ya da ölmüş olması sizin affetme sürecinde duyduğunuz acıların yoğunluğunda bir farklılık oluşturmayacaktır.
O acılar sizin acılarınız.
Affetmek kolay değildir.
Fakat özgürleşmek için gereklidir.

Çoğu insan affetmenin nefret ettiği kişiyi suçsuz ya da haklı bulduğu anlamına geleceğini sanır.
Oysa aaffetmek, geçmişteki anıların boyunduruğundan kurtulmak, yaşamımızı kontrolü altında tutmasına son vermek demektir.

Affetmek, o kişiyi sevmek değil.
Affetmek, o kişiyle konuşmak zorunda olmak değil.
Affetmek, o kişiyle ilişkiyi sürdürmek değil.
Affetmek, o kişinin beklentileri doğrultusunda davranmak değil.
Affetmek, o kişiyi kucaklamak değil.
Affetmek, o kişiyi suçsuz bulmak değil.
Affetmek, o kişiyi hakli bulmak değil.
Affetmek, o kişinin verdiği zararları telafi etmek için çaba göstermemek değil.
Affetmek kırgınlığın, kızgınlığın, nefretin hapishanesinden özgürlüğe çıkmaktır.

Affetmek artık acıyı hissetmemektir.Yapılanları zihinsel olarak unutmak zaten mümkün değildir.
“Duygusal unutma” affetmenin diğer adıdır.
İşte Bu yüzden AFFEDİN...:yes:

net_ria
14-07-2013, 01:04
Mısır mitolojisi diğer ulusların mitolojilerinden belirgin çizgilerle ayrılmaktadır. Bizim mantık anlayışımızla Mısır mitolojisini anlamak imkansızdır.


Mısır mitolojisi diğer ulusların mitolojilerinden belirgin çizgilerle ayrılmaktadır. Bizim mantık anlayışımızla Mısır mitolojisini anlamak imkansızdır. Burada her şey sembollerle ifade edilmiştir. Mısır mitolojisinin temelini olaylar değil, olayların arkasına saklanmış felsefi düşünceler oluşturmaktadır.
Eski Mısırlılar büyüye ve büyücülere çok inanırlardı. Bazen büyücüleri tanrılarla bir tuttukları da oluyordu. Büyüler onlara göre son derece doğal olaylardı. Mitolojide de büyüler kendi yerlerini almıştı. Mısır Mitolojisi'nde geçen öyküye göre, babası Güneş tanrısı Osiris'i öldüren Seth'den öç almak isteyen Horus'un gözü, kavga sırasında aynı zamanda amcası olan karanlıklar ve kötülükler tanrısı Seth tarafından parçalanır. Bilimlerin ve tıbbın kurucusu olan Toth parçaları toplar ve gözü eski haline getirir. Ancak 1/64'lük parçası eksiktir ve bu parça Toth'un büyü ve sihir gücü tarafından tamamlanır. Daha sonra Horus'un bu gözünü simgeleyen hiyeroglif resim, uzak görüşlülüğün, beden dokunulmazlığının ve sonsuz doğurganlığın simgesi olarak, gemi, araba mumya, vazo gibi nazardan korunması gereken gereçlerin üzerine çizilmeye başlanmıştır.
Mısır'da Kral (Firavun), bir Tanrıdır ve ülkenin diğer tanrıları ile arkadaşlık edebilir. Mısır firavunları çoğunlukla zorba, baskıcı, savaşçı ve acımasız kişilerdir. MÖ 14. yüzyılda başa geçmiş olan IV. Amenofis tek bir yaratıcıya inanılması gerektiğini savunmuş ve bu yüzden Amen rahipleri tarafından öldürülmüştür. Mısır'ın ilahi hükümetleri daimi ve değişmez niteliktedir. Bu bağlamda en üstün Mısır tanrısının Güneş Tanrısı Ra olduğu düşünülür. Mısır'ın arkaik dönemine baktığımızda farklı yerlerde farklı tanrıların önem kazanmış oldukları görülmektedir. Heliopolis'de Ra, Memfis'de Ptah , Busiris'de Osiris önemli tanrılar arasındadır. Mısırlılar için ölüm diye bir şey yoktur. Devamlı olarak Osiris'ten (yarı-ölüm) Horus'a (yarı-yaşam) ve sonra tekrar Osiris'e bir geçiş yaşanır. Bu yüzden Mısırlılar öldüklerinde tanrı-krallarını mumyalarlar ve onlara günlük hayatta lazım olacak gıda ve içecek sağlarlar.

net_ria
14-07-2013, 01:11
Eski Yunanlıların öğrenmek istedikleri ilk şey "Dünyanın yaradılışı" meselesidir. Onlar yerin, göğün, denizin, ışığın, suyun, havanın nasıl yaratıldığını bilmek istiyorlardı. Yeterli bilgileri olmadığından bütün bu şeyleri ve diğer tabiat olaylarını canlı birer varlık gibi hayal ederek, incelemeye koyuldular.


EVRENİN YARADILIŞI VE TANRILARIN DOĞUŞU

İsa'nın doğuşundan bin yıl önce; Homeros'un devrinde bile Yunan Tapınağı "mabedi" vardı. İlyada ve Odisse de yunanlıların inandıkları Tanrılar ve Tanrıçalar; efsaneleri ve özellikleri ile biliniyor, tanınıyordu.Fakat bu efsaneleri anlatan şair Homeros Tanrıların geçmişlerini ve nereden çıktıklarını hiç anlatmamıştır. O sadece Zeus'un Kronos'un oğlu olduğunu, Okeanos ile karısı Thetis'in bütün Tanrıların ve varlıkların sahibi olduğundan bahseder.

Sonraları Yunanlılar inandıkları Tanrıların tarihlerini, onların nasıl ve nereden çıktıklarını aramaya başladılar.

Eski Yunanlıların öğrenmek istedikleri ilk şey "Dünyanın yaradılışı" meselesidir. Onlar yerin, göğün, denizin, ışığın, suyun, havanın nasıl yaratıldığını bilmek istiyorlardı. Yeterli bilgileri olmadığından bütün bu şeyleri ve diğer tabiat olaylarını canlı birer varlık gibi hayal ederek, incelemeye koyuldular. Yeri, göğü, suları birer tanrı saydılar. Onlara kendi kafalarında birer insan şekli verdiler. Eski Yunanlılar, yeryüzünün yepyeni olduğu, daha kesin biçimini almadığı döneme Khaos adını takmışlardı. Khaos kelimesi büyük bir karmaşayı anlatmak için kullanılır, ve eski Yunanlılarda yeryüzünün ilk halini bir karmaşa, karışıklık olarak görüyorlardı. Efsanevi Tanrılar, işte bu el değmemiş karmaşık toprağa bir düzen getiriyorlardı.

Kargaşadan ilk çıkan Gaia yeryüzünün anası yada ana tanrıçasıydı. Gaia dünyaya bir çok tanrı ve tanrıça getirdi. Yunanistan'ın en yüce dağı, tanrıların mekanı sayılan Olympos'ta egemenlik kuran o büyük tanrılar ailesi Gaia'nın soyundan gelmedir. Gaia'nın çocukları eski çağ tanrılarının en güçlüleriydi, Yunanlılarda Romalılar da onları el üstünde tutarlardı.

Gaia ölümsüzlerin yeri olan ve yıldızlarla bezeli olan göğü yani Uranos'u yarattı. Ona, yani göğe kendisini de içine alsın kaplasın diye kendi büyüklüğünü verdi.. Ondan sonra Gaia yüksek dağları, ahenkli dalgaları bulunan Pontos'u, denizi meydana getirdi.

net_ria
14-07-2013, 01:17
Karşıtlıkları kullanarak gerçekleştirilen akıl yürütme biçimidir, diyalektik ve Sokratik yöntem, tartışma ve düşünme sanatı olarak diyalektiğin Antik Çağ'daki en yetkin halidir.


Diyalektik kavramı, başlangıçta tartışma sanatı, ya da çelişkili yollardan muhataplarını ikna etme sanatı anlamına gelmektedir. Karşıtlıkları kullanarak gerçekleştirilen akıl yürütme biçimidir, diyalektik ve Sokratik yöntem, tartışma ve düşünme sanatı olarak diyalektiğin Antik Çağ'daki en yetkin halidir. Değişimin ve hareketin sürekliliği düşüncesi bu aşamada diyalektik olarak ifade edilmiştir. Bir fikirden ya da ilkeden içerdiği olumlu ve olumsuz bütün düşünceleri çıkarma yöntemine diyalektik denilmekteydi.
Platoncu anlayışta fikirler, gerçek anlamına geldiklerinden diyalektik fikirlerin diyalektiğidir.Ama başka yönlerde, duyulur olandan nesnelerin fikirlerine ulaşma ve giderek bu nesnelerin ve bilgilerin saf değişmez ilkelerini ya da yasalarını bulgulama anlayışı olarak da ortaya çıktığı görülür. Heraklitos'un "aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz" sözü diyalektiğin başlangıç halindeki açık tanımını göstermektedir. Diyalektik üzerine bütün çalışmaların başlangıç noktası burasıdır. Oluş ve değişim kavramları bu noktada diyalektik anlayışın temel kavramları olarak belirirler. İlk Çağ filozoflarının birbirine zıt yönlerde de olsa diyalektikçi oldukları söylenebilir.Sokrates'te ve Sofistler'de diyalektik yöntemin belirli şekillerde kullanıldığı bilinmektedir. Aristotales, diyalektiğin babası olarak Heraklitos'u değil Elealı Zenon'u gösterir. Zenon'un diyalektiği bir tür özdeşlik düşüncesine dayanır. Zenon, diyalektik yöntemi kullanarak hareketin olanaksızlığı gösterir bir dizi paradoksla. Ona göre evrende görülen çokluk ve çeşitlilik yanıltıcıdır, tıpkı hareketin yanıltıcı bir görünüm olması gibi.
Diyalektik siyaset
Hegel'e gelindiğinde ise tam bir felsefi çalışmayla ortaya konulur diyalektik.Bir yöntem olarak içerimleri kuramsal bir açıklamayla ortaya konulur.Buna göre diyalektik, Mutlak Fikir'in tez-antitez-sentez diyalektik üçlü hareketiyle gerçekleşmesi ve bunun bu şekilde anlaşılması yöntemi olarak değerlendirilir.Hegel, düşüncenin hareketinden sezinlediği diyalektiği, evrenin hareketine yöneltmiştir; çünkü Hegel evreni "maddeleşmiş bir fikir" olarak görürdü. Başka bir açıdan Hegel'e göre düşünce ve varlık özdeştirler aslında. Burada diyalektik, bütün düşüncenin ve varlığın gelişim sürecidir.
Marx, bu düşünüş sürecini tersine çevirir, Hegel'in yolundan giderek diyalektiği maddeci bir temelde değerlendirir.Diyalektikte hareket başlangıcından itibaren, çelişki kavramıyla ve dolayısıyla karşıtlık kavramıyla bağlantılı olarak açıklanmaktadır; Marks maddenin hareketinin diyalektik iç-çelişkilerinin ürünü olduğunu ileri sürer ve düşüncenin diyalektiği de bu noktada maddenin hareketinin bilince yansıması olarak değerlendirilir.Bu nedenle Marksist felsefe diyalektik materyalizm olarak ifade edilecektir.Böyle algılandığı için de diyalektik yöntem, giderek diyalektik hareketin bilimi olarak meydana gelmiştir. Marks ve Engels ile diyalektik artık tamamen neredeyse bugünkü anlamına kavuşuyor. Bunun en doğru ve akılcı tarifini Engels vermiştir: diyalektik, 'dış dünyada ve insan düşüncesindeki hareketin genel yasalarını inceleyen bilimdir'. Bu tarif ile diyalektiğin gelişmesinin tamamen bilimlerin gelişmesine bağlı olduğunu söyleyebiliriz.

net_ria
14-07-2013, 01:36
Evreni yaratan, doğa kanunlarıyla onu yöneten, ayrıca insanlığa ve evrene müdahalede bulunmayan; doğruları keşfetmeleri için insanlara akıl veren bir Tanrıya duyulan inanç deizmi ifade etmektedir. İnanışın tanımlanmasında kullanılan doğal din ya da doğal inanç kavramları, hiçbir aracı olmaksızın sadece akıl yoluyla kavranabilecek yalın bir Tanrı inancını belirtir. Bu inancı benimseyen kişiye Deist denir.



Kehanetlerin, mucizelerin, dini dogmaların, demagojilerin ve kaynağı ilahi ilan edilen dinlerin reddinden dolayı peygamberler, kutsal kitaplar, sevap, günâh, ibâdet, dua, vahiy, kader, ahiret, cennet, cehennem, melek, cin ve şeytan gibi kavramlar bu inanışta yoktur. Deizmi oluşturan temel inançlar dışında bazı deistler ölümden sonra yaşama veya reenkarnasyona inanabilir. Onların ölümden sonraya dair inançları ruhanidir fakat dini değildir.
Deizm kavramı ilk olarak 17. yüzyılda özellikle İngiltere’de kullanılmaya başlanmıştır.Terim Lâtince Tanrı anlamındaki Deus sözcüğünden türetilmiş ve özgür düşüncelilerin Tanrı inancını belirtmede kullanılmıştır.

Deist düşüncenin eski zamanlardan beri var olduğu düşünülmektedir. Deizm kelimesi ise; 17. yüzyılda özellikle İngiltere'de kullanılmaya başlanmıştır. Doğal dine inanış 17. yüzyılda Avrupa'da bir devrim olmuş; birçok kültür bu akıma destek vermiştir. Rönesans dönemindeki hümanist yaklaşım; Avrupa'nın Klasik Roma ve Antik Yunan dönemindeki düşünceleri çalışmaya itmiştir. Mitoloji üzerine yapılan araştırmalarda da; birçok dinin kendinden önceki dinlerden örnekler alarak hikayelerde karakterlerin isimlerini değiştirerek kullandığını ortaya çıkarmıştır. Bunun yanı sıra; eski dokümanların analiz edilmesi doğrultusunda ve bilimin de sunduğu olgularla tarihte ilk defa Hristiyan toplumlar tarafından İncil eleştirilmiştir. Yapılan araştırmalar doğrultusunda; Dünya Tarihi'nin İncil'de anlatıldığından çok daha farklı olduğu ortaya çıkmıştır. 16. ve 17. yüzyılda Avrupalıların Amerika, Asya ve Pasifik'i de keşfetmesinden sonra; aradaki farklılıklardan, dini Nuh'tan geliş teorisinin bozduğuna inanılmıştır. Bu konuda Herbert; De Religione Laici (1645) de şu sözleri yazmıştır: Birçok inanış ya da din, açıkca, birçok ülkede uzun süredir vardı ve kesinlikle kanun koyucuların bahsetmediği bir tane bile yoktu, Wayfarer'ın Avrupa'da bir tane bulması gibi, başka biri Afrika'da, Asya'da ve bambaşka bir tanesi de Hindistan'da... Bu doğrultuda; Hristiyanlığın birçok din arasındaki dinlerden biri olduğunun farkına varılmış; ve hiç bir şeyin bir dinin diğerinden daha iyi ya da daha doğru olduğunu ispatlamayacağına inanılmıştır.

Bu akım, 17. yüzyılın ilk yarısında İngiliz düşünür Edward Herbert ile başladı ve en yaygın olduğu ülke İngiltereydi. Cherbury’li Lord Herbert İngiliz deizminin babası olarak kabul edilmekteydi. Onun takipçisi Charles Blount , bir deist olduğunu açıkça beyan eden ilk düşünürdür ve ölümünden sonra yayınlanan Summary Account of Deist’s Religion adlı eseri deist fikirlerin yayılmasında hayli etkili olmuştur. Daha sonra John Toland, Christianity Not Mysterious ve Matthew Tindal Christianity as Old as the Creation adlı eserinde deist fikirleri açıklamış ve yaygınlaştırmıştır. O, bu eserinde doğal dinin Hıristiyanlıkla veya daha geniş bir ifade ile vahyedilmis dinle aynı doğruluk ve mükemmelliğe sahip olduğunu ve yine hem doğal din hem de vahyedilmiş dinin aynı amaca sahip olduğu ve dolayısıyla onların ahlâki kurallarının da aynı olması gerektiğini ifade eder. Zaten onun bu eserinin diğer adı da The Gospel, A Republication of the Religion of Naturedır.
Deizmin en ünlü temsilcilerinden olan John Toland, bir doğal din kültürünün taslağını çizerek Pentheistikan adlı eserinde bunu izah etmiştir. Ona göre, böyle bir kültürün rahibi bilim, kahramanları ise insanlık kültürünün tarihindeki büyük yetiştiriciler olacaktı. Shaftesbury, deizm anlayışı içerisinde yer alan bir düşünürdür. Ona göre din, insanın hayatının yücelmesidir. Tanrıyı biz evren gibi kendi mükemmel eseri içerisinde bulabiliriz; çünkü tabiat her yanı ile kendisine şekil vermiş olan büyük sanatçının izlerini taşır, Onun bu engin dünya görüşünün temeli “güzellik” idesine dayanır.
Fransız deistleri içindeki en önemli ve tanınmış sima olan Voltaire, Newton fiziği ve tabiat kanunu fikrini esas alan bir doğal din anlayışını savunmuştur. Evrensel çekim kanunundan hareketle Newton fiziğini yorumlayan Voltaire, Tanrı’nın sürekli yaratıcılığı inancı ile evrendeki tabiî süreklilik fikri çeliştiği için deizme ulaşmıştır. Onda en çok göze çarpan deistik özellik, Hıristiyanlığa ait kutsal metin ve dini yapılanmaları istihzacı bir eleştiri üslubuyla daima alaya almasıdır.
Rousseau ise Voltaire’in akılcı ve katı deizmini romantik ve esnek bir anlayışla sürdürmüştür. Filozofa göre, insanda doğuştan mevcut olan iyilik ve adalet duygusu sonradan kötülüğe ve eşitsizliğe dönüşebilmekte, ancak insanın tabiatında var olan ışık ona yeniden yol gösterebilmektedir. Bu görüşler Hıristiyanlığın doğuştan günahkar insan anlayışına ve dolayısıyla İsa’nın kurtarıcılığı inancına aykırıdır; ayrıca kilisenin yol gösterici rolünün ve ruhani otoritesinin yerine akli aydınlanmayı koymaktadır.

Thomas Paine, 1784 yılında yayımladığı, Akıl Çağı adlı kitabında o meşhur sözünü söyler:"Dünya vatanım, tüm insanlar kardeşim ve iyilik yapmak dinimdir."
Rousseau ve Voltaire, deizm anlayışı içerisinde yer alan Fransız filozoflardır. Özellikle Voltaire, Tanrı düşüncesinden başka her şey saçmadır, ” Tanrı olmasaydı biz o'nu icat etmek zorunda kalacaktık, ama bütün tabiat O'nun varolduğunu bize haykırmaktadır, demiştir. Rousseau’ya göre de din, yüksek bir varlığın bizlere verdiği yüksek bir duygudan ibarettir. Rousseau’ya göre her vatandaşa görevini sevdirecek akla uygun bir evrensel uygarlık dini yeterlidir.

Bilimsel Gelişmeler

20. yüzyılda kuantum kuramının gelişmesiyle beraber fizik felsefesi belirleyici bir güncellik kazanmış, evrenin doğasının belirlenirci mi yoksa belirlenemezci mi olduğu çokça tartışılmış ve kuantum mekaniğinin farklı yorumları ortaya atılmıştır. Önbilimsel nitelikte ortaya çıkan bu yorumlar daha sonra bilimsel bilginin sentezlenmesine ve çeşitli teorilerin hem düşünce deneyleriyle hem de yüksek enerjili parçacık hızlandırıcıların, dev teleskopların, dedektörlerin ve uzay sondalarının kullanıldığı gözlem ve deneylerden elde edilen sonuçlarla matematiksel formülasyonlara oturtarak ispatlamasına ön ayak olmuştur.
20. yüzyılda gelişen bilimsel keşifler (1915-genel görelilik kuramı, 1929-kırmızıya kayma, 1964-kozmik mikrodalga arkaplan ışıması) ışığında bildiğimiz evrenin Büyük Patlama ile bir başlangıcı olduğu kanıtlanmıştır. Kuantum mekaniğinin çoğul dünyalar yorumuna göre gerçekliğin kendisi olarak tüm kainat için tek ve evrensel bir dalga fonksiyonu mevcuttur. Bu evrensel dalga fonkisyonu her şeyin dalga fonkisyonu olarak, bildiğimiz dünyamızdaki bütün olasılıkları ve hatta bunun dışında evrilmesi olası bütün dünyaları kapsamaktadır.
Modern deistler klasik deizm inanışını, modern felsefe ile birleştirerek günümüz bilimiyle kullanmak istemişlerdir. Bu doğrultuda da birçok yeni inanışın çıkmasına sebebiyet vermiştir. Eski deizm inanışında; Tanrı ile kişisel bir diyalog yahut karşılaşma mümkün gösterilirken; günümüzde Tanrı'nın insanüstü olduğu ve Tanrı'yı anlamanın insan mantığı sınırları içinde olmadığına inanılmıştır.

Deistik Kavramlar

Dünya Deistler Birliğinin derlediği bazı deistik kavramlar şunlardır;
Deizm: Durağan ve içinde değişim bulundurmayan öğretilerin, inanışların aksine, tüm insanların yapabildiklerinden daha yüce evrensel bir yaratıcı gücün varlığına yönelik sonsuz inanç ile insanın doğuştan sahip olduğu aklıyla doğanın ve evrendeki kanun ve tasarımın kişisel gözlemlerle onaylanıp benimsenmesidir.
İman: Deistler Yaratıcının varlığına inanmaları için "iman"a gereksinmezler. İnanışta "iman" değil, koşulsuz "güven" vardır. Voltaire’den şöyle der: “İman nedir ? Apaçık ortada olan şeye inanmak mıdır? Hayır. Bana göre apaçık ortadadır ki, varlığı gerekli olan, sonsuz, yüce ve akıllı bir yaratıcı vardır. Bu iman ile değil akıl ile alakalıdır."
Tanrı: Doğadaki tasarım ve kanunların kaynağı olan evrensel yaratma gücü.
Akıllı Tasarım: Akıllı tasarımdan kasıt doğadaki yapılardır, mesela gözlemlenebilir olan ve akıllı bir tasarımcı gerektiren DNA’nın karmaşıklığı. Bu başlık altında “YAPI” dan kastettiğimiz, bir şeylerin sonsuz bir işbirliği motifi ile planlanmasıdır...
Doğal İnanç ya da Doğal Din: Doğanın tasarımlarına, kanunlarının ve aklın uygulanmasına dayalı Tanrı inancıdır.
Felsefe: Var oluş ilkelerinin ve gerçeklerinin öğretisi, bilgi veya inanış.
Mantık/Akıl: Gerçeklere dayalı mantıksal çıkarımları veya sonuçları şekillendirmede kullanılan ruhani güç.
İnanç: Sebebe, doğaya ve evrenin amacına ilişkin inançlar dizisi.
Vahiy: Deizmde vahiy bulunmamakla birlikte, vahiy kavramına farklı anlamlar yüklendiğine rastlanır. Örneğin Thomas Paine vahyi şöyle anlatır: "Bazıları, "Tanrı kelamı yok mudur, vahiy yok mudur?" diye soracaklar belki. Ben buna evet derim, Tanrı kelamı ve vahiy vardır. Tanrı kelamı gözlemlediğimiz evrendir: bu anlamıyla hiçbir insan icadının ne karşı çıkabileceği, ne de değiştirebileceği bir kelamdır ve Tanrı insana evrensel bir dille seslenmektedir. İnsan dili yerel ve değişkendir bu nedenle de değişmez ve evrensel bilgi için kullanılmada yetersiz kalır."
Güven: Güven, bir insanın mantık süzgecinden geçirdikten sonra başka bir insana veya başka bir şeye inanmasıdır.

yağmur
14-07-2013, 08:48
http://r1307.hizliresim.com/1c/g/q88nt.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Bu bahçede kötü söz, dedikodu yasak

Afyonkarahisar'ın Başmakçı ilçesindeki bir sebze bahçesinde Japon yaşam sanatı "shumei" yöntemine göre sebze yetiştiriliyor. Kötü sözün söylenmediği bahçede, bitkilere iltifat ediliyor.

Üreticilerlerle tüketicilerin birlikte çalıştığı bahçede başlıca kuralların başında "kötü söz söylememek, dedikodu yapmamak" geliyor. Yorulanların hemen dinlendirildiği bahçede, negatif olanlar çalıştırılmıyor.
Bahçe Sahibi Vehbi Ersöz,AA muhabirine yaptığı açıklamada, 20 yıldır kendi arazisinde ekolojik tarım, 4 yıl önce de tanıştığı Japonlarla da shumei (ışık, aydınlık) yöntemine göre üretim yaptıklarını söyledi.
Japon tüketicilerin bahçeyi 10 günde bir gelip kontrol ettiklerini belirten Ersöz, "Hep birlikte ekip, biçip, hasat ediyoruz. Daha sonra yetiştirdiğimiz ürünleri müşterilerimizin adreslerine gönderiyoruz" dedi.
Tarlada hiçbir şekilde gübre kullanılmadığını vurgulayan Ersöz, şöyle konuştu:
"Tarlada verimi artırmak için çiçekler ekiyoruz. Çiçekler görsel bir güzelliği sağlıyor, insanlara pozitif enerji veriyor. Ayrıca yararlı böcekleri tarlaya çekiyor. Burada ilk olarak organik tohum kullandık. Daha sonra hasat ettiğimiz bitkinin tohumlarını toprağımızda kullanmaya başladık. Çünkü toprağın bitkiyi tanıması çok önemli. Tarlada asla iki işçi tartışmamalıdır. Hem verimi düşürür, hem ortamı gerer, hem de saygıyı bitirir. O bittiği anda zaten iş yürümez. İşçilerimiz türkü söyleyerek iş yapar. Dedikodu yapmak kesinlikle yasak, çünkü dedikodu kötü enerjiyi çağırır. Bahçemizde kimsenin kötü söz söylemesini istemiyoruz, stresi tetikler. İşçi yorulduğu zaman, bir çay ya da meyve molası verilerek yorgunluğunu atana kadar tarladan uzaklaşır. Shumeinin temelinde, sevgi, huzur, barış, bitkiye ve doğaya saygıyla, sevgiyle yaklaşmak, sebzeye iltifat etmek var."
Shumei sayesinde doğaya saygı duyarak, doğayla işbirliği içinde çalıştıklarını bildiren Ersöz, bu sanatın tekniklerinin toprak ve çevreyle etkileşim yolu olduğunu sözlerine ekledi.

denizci
14-07-2013, 14:26
Savaşa mı
Sevişe mi
Düğüne mi
Maskeli baloya mı


tutturamadın :wink:

e/şıkkı .... ''direniş''eydi :)



http://666kb.com/i/cf3ouv0x5wobc7gnt.jpg

Asmiltak
14-07-2013, 22:55
Alev Alatlı'nın Yeni Dünya Düzeni ve İkinci Aydınlanma Çağı isimli makalesinden bir kesit..

Günümüzde “Klasik Fizik” olarak adlandırılan Newton Fizik’inin tanımladığı evren ve dünya, belli kurallara göre işleyen, “deterministik,” yani her olayın bir takım sebeplerin kaçınılmaz sonucu olarak tezahür ettiği, başı sonu belli olan bir sistemdir. Kâinat’ta belirsiz olan, bulanık olan, ortada olan hiçbir şey yoktur. Yine Klasik Fizik’e göre kesin bir sistem olan Kâinatı oluşturan parçacıklar belirli Fizik kurallarına göre hareket ederler. Parçacıkların birbirleriyle olan ilişkileri “nedensellik” çerçevesinde gelişir. Biz insanlar nedensellik kurallarının neler olduğunu keşfedersek, Kâinatın nasıl işlediğini kesin olarak öğrenebiliriz. İnsanlığı Kâinatın nasıl işlediğini öğrenmekten alakoyacak hiçbir şey yoktur.

Bir başka ifadeyle, Klasik Fizik’in dünyası bir ya-ya da dünyasıdır. Doğrusal mantığın kurallarına tabidir. Bir şey, ya doğrudur, ya da yanlış. Ya siyahtır ya da beyaz. “Hem doğru hem de yanlış” olamaz, çünkü “doğru” tektir. Örneğin, ışık. Klasik Fizikçiler, ışığın, ya cisimcik bölüklerinden ya da dalga serilerinden oluşması gerektiğini düşünürlerdi. Hem dalga serilerinden hem de cisimcik bölüklerinden oluşan ışık tanımlaması, “saçmalık”tan başka bir şey olamazdı.

Newton’un dünyanın çok sayıda olmakla birlikte gözlemlenebilir ve çözümlenebilir verilerden oluştuğu, gözlem ve çözümleme sonucunda ortaya çıkacak birkaç sade, basit ve kesin kanunun bütüne uygulanabileceği, bu sade ve basit kanunların bütünü kesin olarak açıklayabileceği şeklindeki dünya görüşü sadece fiziği değil, fiziğin dışındaki diğer tüm bilimleri de etkiledi. Modern dünyayı şekillendiren sosyal bilimler, sanat, edebiyat, hatta müzik Klasik Fizik’in kuralları doğrultusunda şekillendi.

Örneğin, Newton’un atomlardan oluşan Kâinat fikri, ekonomide Adam Smith’in çıkarlarını kovalayan bireysel girişimcilerden oluşan, kapitalist/liberal anlayışının mesnedini teşkil eder. Münferit atomların birbirleriyle olan ilişkileri ekonomide bireylerin birbirleriyle olan ilişkileri olarak algılanır. Gerek fizikte, gerekse ekonomide kullanılan araştırma yöntemi de aynı esasa dayanır: sistemi mümkün olan en küçük parçasına indirmek ve bu parçacıkların davranışına bakarak, bütünün geleceğine dair karar vermek, tahmin yürütmek.

Newton’un dünyasında belirsizlik, bulanıklık yoktur. Bir şey ya öyledir ya da öyle değildir. Ya siyah ya beyazdır, gri yoktur. Bu anlayışı, siyaset bilimine taşıdığımızda iki olgu ile karşılaşırız: toplum mühendisliği ve ideolojilerin keskinliği.

Toplum mühendisliği, otokratik ya da en azından Jakoben/tepeden inmeci yönetimlerle sonuçlanırken, ideolojiler keskinleşir. Örneğin, Newton’un siyah-beyaz dünyasında ya sağcı, ya da solcu olunur. Tıpkı bir fotonun aynı zamanda hem cisimcik hem de dalga olması düşüncesinin saçma olduğu inancı gibi, burada da hem solcu hem de sağcı olduğunu savunan birisi ciddiye alınamaz. Ya da, daha güncel bir örnek: hem laik, hem de Müslüman olunabileceği şeklindeki bir iddia ya kabul edilemez bir yozlaşma olarak nitelendirilir ya da marjinal bir tutum olarak kenara itilir.

Newton’un dünya görüşü, edebiyata da yansır. Meselâ, roman karakterleri de ya iyi ya kötü, ya kahraman ya da korkak olurlar. Hemen her zaman belirli bir hedefe hizmet etmeleri, iyilik ya da kötülükte tutarlı olmaları gerekir. Karakterleri bu kurala uymayan bir eserin roman olmadığı sonucuna varılır. Meselâ, müzik. Müzikte notaların do-re-mi gibi kesin/matematiksel sesler şeklinde düzenlenmesi Birinci Aydınlanma Çağının sonuçlarındandır. Türk müziğinin ara tonları, Batı anlayışında yok sayılır.

Özetle, Klasik Fizik’in “doğru tektir” aksiyomunun kabulü, hem o hem de bu, anlayışının reddidir. Gri alanlar, şahsiyetsizlik, yozluk, bozukluk anlamına geldiği için yok sayılırlar.

Klasik Fizik’in “mekanize” dünya görüşünün sarsılmaya başlaması, 1920’lerde filizlenen parçacık ya da kuantum fiziğindeki ilerlemelerin sonucu. “Yeni Fizik” diye bilinen kuantum fiziği, bilim dünyasının “doğru” anlayışını altüst etmekle tehdit eder, çünkü siyah-beyazcı Newton Fizik’inin aksine, “Yeni Fizik”te “kesinlik” yoktur, “tek” doğru yoktur. “Hiçbir şey şey kesin değil, hiçbir şey imkânsız değil.” Yeni Fizik’in temel cümlesidir.

Albert Einstein’ın “matematik kesin olduğunda gerçeği yansıtmaz, gerçeği yansıttığında kesin değildir” saptamasıyla dikkatleri çeken kuantum devrimi, ışığın hem dalga serileri hem de cisimcik bölüklerinden oluştuğunun tesbit edilmesiyle birlikte reddedilemez bir oluşum haline gelir. Dahası, ışığın dalga veya cisimcik niteliğini gözlemci ile adeta bir diyaloğa girerek belirttiğinin ortaya çıkması işleri daha da karıştırır.

Arşimed’in “Evraka! Evraka!” diye bağırdığı su ve tas deneyini hatırlarsınız. Kuantum Fizik’inin evrekası da ışığın hem dalga serileri hem de cisimcik bölüklerinden oluştuğunu saptayan deneydir. Şöyle ki, herhangi bir ışık kaynağının, mesela bir ampülün, önüne dalga dedektörü koyulduğunda, ışığın dalga niteliğini açık ettiği, oysa cisimcik dedektörü kullanıldığında cisimcik niteliğini sergilediği saptanır. Bu deneyin telmihi, ışığın biz onu nasıl görmek istiyorsak, kendisini bize öyle gösterdiğidir!

Deneyin sonucu öylesine garipsenir ki, kuantum Fizikcisi Erwin Schrödinger, ışığın bu hem dalga hem de cisimcik olma niteliğini vurgulamak için “Schrödinger’in Kedisi” diye anılan, benim de son romanıma ismini veren kuantum deneyini tertipler. Schrödinger bu deney ile ışığın tetikleyeceği bir tabancanın namlusunun karşısına yerleştirilen bir kutuya konan bir kedinin ölü ya da diri olmasının, ışığın dalga ya da cisimcik gibi hareket etmesine bağlı olduğunu göstermeyi amaçlar. Işık, cisimcik gibi hareket ederse kedi ölecek, dalga gibi hareket ederse yaşamaya devam edecektir. Işığın ne zaman nasıl hareket edeceği asla bilemeyeceğimiz şeylerden biri olduğu için, deney bizi kedinin ölümle/yaşamın üstüste bindiği, süperpoze, bir durumda olduğu şeklinde garip ve tekinsiz bir gerçeklikle karşı karşıya getirir. Böylece aynı anda ölü ve diri olmak gibi bildiğimiz hayatta imkansız olan bir keyfiyetin kuantum dünyasında bir gerçeklik olduğu vurgulanır.

Anlaması zor, alışması, sindirmesi daha da zor bir gerçeklik!

Öyle ya da böyle, “Yeni Fizik”in önümüzdeki bin yılın dünya görüşünü şekillendireceğine kesin gözüyle bakılıyor. Tıpkı Klasik Fizik’in “Birinci Aydınlanma Çağını” başlatıp, günümüze hakim olan “mekanize” dünya görüşünü şekillendirdiği gibi, “İkinci Aydınlanma Çağı”nın da insanın kendisine, kendi bedenine, topluma, Kâinatı oluşturan canlı cansız tüm varlıklara hatta “canlılık ve ölülük” durumlarına bakışını radikal bir biçimde değiştireceği öngörülüyor.

Öte yandan, “İkinci Aydınlanma Çağı”nın önde gelen iki telmihinden birisi “Kaos Paradigması,” diğeri “Fuzzy,” puslu veya saçaklı mantık. Kaos Teorisi, Klasik Fizik’in açıklamaya muktedir olmadığı için gözardı etmeyi sürdürdüğü “türbülans”a/karmaşaya anlam kazandıran, “dinamik sistemler” denilen fenomenlerin işleyişini açıklayan teori. Klasik Fizik’in, “şunu şöyle etkilersen bu sonucu alırsın” şeklindeki nedensellik ilişkilerinin işlemediği durumlar. Deniz dalgaları, girdaplar, borsa hareketleri gibi nedenleri kesin olarak saptanamayan, doğrusal olmayan sistemler. İnsan toplumlarının da dinamik sistemler olmasının dünyamız için telmihi daha önemli, çünkü Kaos paradigmasının toplum mühendisliği girişimlerini tümüyle anlamsız kılması gibi bir sonuca götürüyor.

İnsan toplumları gibi dinamik sistemlerin başlangıç noktalarında meydana gelen en ufak bir değişikliğin beklenmedik sonuçlar doğurabildiği gözlemleniyor. Kelebek etkisi diyorlar: şu anda Beylerbeyi’nde kanat çırpan bir kelebeğin, bir süre sonra burada Diyarbakır’da fırtınaya sebep olabilmesi gibi bir durum söz konusu olabiliyor. Böylece, ne kadar iyi düzenlendiği, denetlendiği sanılırsa sanılsın, herhangi bir toplumsal olayın bütün bir dünyayı sarsacak kelebek etkisi yaratabileceği ortaya çıkıyor. Diğer bir deyişle, “ateş olsa cürmü kadar yer yakar” deyişinin hiç de gerçekçi bir deyiş olmadığı, tersine, “bir mıhın bir nal kurtardığı, bir nalın bir at kurtardığı, bir atın bir atlı kurtardığı, bir atlının bir muharebe kurtardığı, bir muharebenin bir ülke kurtardığı” ispat ediliyor.

Öte yandan, Einstein’ın “matematik kesin olduğunda gerçeği yansıtmaz, gerçeği yansıttığında kesin değildir” şeklinde özetlediği olgu, dünyada hiçbir oluşumun/hiçbir hadisenin kesin olarak gözlemlenemediği gibi, kesin olarak ölçümlenemediği olgusu. Bunun böyle olduğu az önce naklediğim tekerleme de görüldüğü gibi hep bilinir, ancak küsurat işlevsellik adına gözardı edilirdi. Oysa, gözardı edilen küsuratın, küçücük farkın dinamik sistemlerde ülke kaybına varıncaya kadar fırtınalar yaratabildiği ortaya çıkınca, ihmal edilmemesi gereği ortaya çıktı. Olgular, veriler “fuzzy” veya “puslu”dur, ölçümler fuzzy veya “puslu”dur, hatta ölü ile diri arasındaki fark bile fuzzy ya da “puslu”dur. Nesneler arası ilişki fizikçilerin öngördüğü şekilde tezahür etmeyebilir. Hatta, “hiçbir şey kesin değildir, ama herşey mümkündür.”

Fuzzy ya da çokdeğişkenli mantık, hem-hem de şeklinde ifade edilen gerçekliğin mantığıdır. A’nın hem A, hem de A olmadığı durumu tasvir eder. Aristo mantığının siyah beyaz kesinliğini, bilgisayarların 0/1 sistemini reddeder.

Peki, birşeyin hem o hem de bu olduğu şeklinde muğlak bir tanım hesaba gelir mi? Evet, geliyor. 1970’li yıllarda, California Üniversitesi Elektrik Fakültesi Dekanı Lütfi Askerzade, ki aslen Azeridir, fuzzy mantık elektrik devreleri düzenledi. Fuzzy mantık 1990’ların başlarında Uzak Doğu’nun teknolojik ve kültürel amblemi olarak ortaya çıktı. “Saçaklı İhtilal” denilen bu gelişmenin ve izleyen yüksek-teknoloji tüketim ürünleri imalatının bayraktarlığını Japonya yaptı. Japon mühendisleri bilgisayarlardan, elektrikli süpürgelere kadar yüzlerce alet edavatın ve sistemlerin makina zekâ quotient (IQ) arttırmak için saçaklı mantığı kullandılar. Japon hükümeti iki büyük araştırma laboratuarı kurdu. Saçaklılık üzerine konferanslar tertip ediyorlar. İnsanlar metrolarda saçaklı mantığın ne menem birşey olduğunu anlatan popüler bilim kitapları okuyorlar. Japon televizyonu Saçaklı Mühendislik belgesellerini en iyi saatte (prime-time) yayınlıyor. Japon parlamentosunda siyasiler saçaklı mantığın anlamı tartışılıyor. Uluslararası Ticaret ve Sanayi Bakanlığı, MİTİ, saçaklı ürünlerin 1990’da bir buçuk, 1991’de iki milyar dolar getirdiğini hesaplıyor. Küresel bilgisayar pazarı yaklaşık 200 milyar lira. Fuzzy Japonlar daha şimdiden bu pazarın yüzde birine hakimler. Ve yarış daha yeni başlıyor, denmesine karşın Körfez krizinde fuzzy füzelerin deneme mahiyetinde kullanıldıklarından söz ediliyor. Dahası, Güney Asya’yı perişan eden ekonomik krizde bu ülkelerin fuzzy bilgisayar imalatında çok başarılı olmalarını engellemek isteyen Bill Gates’in parmağı olduğu söyleniyor. Bill Gates’in kişisel serveti bir yana kendisinin Bilderberg üyesi olduğunu ayrıca hatırlatmalıyım. Bilderberg’in ne olduğunu birazdan açıklayacağım.

Özetle, Schrödinger’in kedisinde sembolleşen Yeni Fizik ve onun türevleri Kaos Pradigması ve fuzzy, saçaklı mantık, kaos teorisi - bütün bu gelişmeler bizi siyah-beyaz düşüncenin cenderesinden kesin yargıların kabalığından ve zorlamasından kurtarıyor. Dünyada yüzde yüz doğru olan hiçbir tanım veya ölçü olmadığını idrak noktasına getiriyor.

Peki, yüzde yüz doğru olan hiçbir tanım yada ölçü yoksa, insanlar nasıl düşünürler? Nasıl karar verirler? Bunun cevabı da, düşünce biçimimizin bundan böyle bütünü kapsayacak şekilde değişeceği. “Holistik” denen, “bütüncü” yani “küresel” dünya görüşünün hakimiyetinin gerçekleşeceği. “Holistik” düşünce, ne kadar bölünürse bölünsün, maddenin temel olarak nitelendirebileceğimiz bir parçasının olmadığını, hiçbir parçanın diğerlerinden daha temel olmadığını, bütünün birbirileriyle örülü olayların devingen ağı olarak değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor. Kuantum mekaniğinin Potinbağı Hipoteziyle örtüşen bu düşünce şeklinde, ‘madde’yi, yeryüzündeki yaşamın bütünü olarak yorumlamamız halinde sadece insan ırklarının değil, milletlerin değil, tüm canlı türlerinin birbirlerinin yaşamlarıyla örülü birlikteliklerini gözetmek durumundayız. Hiçbir ulusun yaşam biçiminin diğerininkinden daha temel, dolayısıyla daha vazgeçilmez, dolayısıyla daha üstün olmadığını teslim etmek durumdayız.

yağmur
14-07-2013, 23:23
Çok teşekkür ederim sayın Asmiltak bu başlığın ruhuna uygun eklenen en güzel yazılardan birisini eklediğiniz için...
yazının özeti çok doğru Hiçbir şey kesin değil, hiçbir şey imkânsız değil..

Asmiltak
15-07-2013, 14:26
Çok teşekkür ederim sayın Asmiltak bu başlığın ruhuna uygun eklenen en güzel yazılardan birisini eklediğiniz için...
yazının özeti çok doğru Hiçbir şey kesin değil, hiçbir şey imkânsız değil..

Ben teşekkür ederim Sn. Yağmur. İlgiyle izliyorum paylaşımlarınızı..

yağmur
16-07-2013, 13:30
Kelebek Etkisi

http://s1307.hizliresim.com/1c/j/qc7qy.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Bir kelebeğin hayatımız üzerinde çok büyük etkileri olabileceğini hiç düşündünüz mü
Bu soru ile karşılaşan ve “kelebek etkisi” kavramını bilmeyen bir kişinin vereceği yanıtı tahmin edebiliriz.

- Kelebeğin hayatımıza ne etkisi olabilir ki ?
- Pek çok etkisi olabilir. Örneğin dün çatıları uçuran fırtına evvelki ay Pekin' de kanat çırpan kelebek yüzünden çıkmış olabilir.
- Bu kadar da abartı olmaz yani.

Bu ilk bakışta gerçekten de büyük bir abartıdır.
İlk bakışta diyorum, çünkü ilk bakıştan sonra gelen derin düşünceler ve matematiksel veriler böyle bir abartıyı olası kılıyor.

Önce kelebek etkisi kavramının nereden kaynaklandığını anlatalım, sonra da ne yaparak kelebek olabiliriz onu anlatalım.
Bir sistemin başlangıç verileri üzerinde yapılan çok küçük değişikliklerin büyük ve öngörülmez sonuçlar doğurabilmesi olasılığına "kelebek etkisi" deniliyor.
Küçük etkilerin umulmadık ve çok büyük sonuçlar doğurabileceği, Edward N. Lorenz’ in hava durumu ile ilgili yaptığı bir hesaplama ile örneklendi ve literatüre “kelebek etkisi” olarak girdi.
Lorenz hava durumuyla ilgili bir çalışmasında 0,506127 sayısını başlangıç verisi olarak kullandı. Bir sonraki hesabını ise bu sayının sadece virgülden sonraki üç rakamı kullanarak (0,506) yaptı. İki sayı arasında sadece 1/1000’ lik bir fark oluştu. Yani etkiyi sadece binde bir oranında azaltmış oldu. Bunu da kelebeğin kanat çırparak yarattığı hava akımına eşit olduğunu varsaydı.
Bu kadar küçük bir değişiklikle, birinci sonuçla ikinci sonuç arasında çok büyük farklılıklar olduğunu saptadı.
Bu matematiksel işlemi “kelebek etkisi” olarak adlandırdı. Lorenz’ in düşüncesine göre Amazon ormanlarında kanat çırpan bir kelebek Avrupa’ da bir fırtınaya neden olabiliyor.
Lorenz “kelebek etkisi kavramını” Rastlantı ve Kaos adlı kitabında (Tubitak yayınları) şöyle açıklıyor:
Bir kelebeğin kanat çırpmaları bile belli bir süre sonra atmosferin durumunu tümüyle değiştirebilir.
James Gleick ise Kaos adlı kitabında (Tubitak yayınları) kelebek etkisini şöyle tanımlamış:
Bugün Pekin’ de kanatlarını çırpan bir kelebeğin havada oluşturduğu dalgalar gelecek ay New York’ da fırtına sistemlerine dönüşebilir.

Bilim adamları bir kelebeğin kanat çırpışlarının hayatımız üzerinde çok büyük etkiler yaratabileceğini (kısaca) bu şekilde açıklamışlar.

Bilim kelebek etkisini anlatırken, kelebekler nelere yol açtıklarını düşünmeksizin kanatlarını çırparken, biz de nasıl kelebek olunacağını anlatalım.

Nasıl kelebek olabiliriz ?

Kelebekler kısacık ömürlerinde kanatlarını çırparlarken nelere yol açtıklarını, neler yaratabildiklerini düşünüyor ya da biliyorlar mı, bu bilinmez. Ama bizim bildiğimiz bir şey var “kelebek etkisi” diye bir kavram vardır ve bizler yaşam içinde sürekli olarak bu etkileri oluştururuz.

Bir sabah evimizden çıkıp, ilk karşılaştığınız komşumuza "bu sabah çok güzel görünüyorsunuz" dediğimizde acaba nelere yol açabiliriz ?

Bu iltifata memnun olan komşumuz iş yerine neşeyle gitse ve iş arkadaşlarına coşkulu bir günaydın dese, bu coşku işyerindeki tüm insanları sarmalasa ve huzurlu bir işgünü geçirseler, bir kişi de bize gelip "aslında bu huzuru sen yarattın" dese inanır mıyız ?

Aynı iş yerindeki iki kişi arasındaki buzlar bu coşkunun sıcaklığı ile erise ve güzel bir dostluk kursalar birisi bize gelip "bu dostluğu sen yarattın" dese inanır mıyız ?

Peki, ya bunun tersi olursa ?

Bir sabah evimizden çıktığımızda karşılaştığımız komşu ile basit bir nedenle tartışsak... Komşumuzun işyerinde bu öfkeye bağlı huzursuzluklar yaşansa, iki iyi dost bu huzursuzlukla tartışsa ve dostlukları bitse...Biri bize gelse; bu kavgayı sen çıkarttın dese inanır mıyız ?

Her iki duruma da inanmalıyız. Biz bir etki yarattık ve bu etkinin sonuçları başka yaşamları iyi ya da kötü etkiledi.

Her insan bu tür "çok küçük etkileşimlerden" dolayı güzel ya da kötü bir gün geçirir.

Verdiklerimiz çok basit örnekler. Çok daha karmaşık etkiler de yaratabiliriz. Biz karmaşık etkiler yaratabildiğimiz gibi başkalarının yarattığı karmaşık etkilerden de son derece etkileniriz.

Hayatınızı şöyle bir düşündüğünüzde çok küçük olayların sizin hayatınızda büyük etkiler yaratmış olduğunu görürsünüz.

Örneğin; mesleğinizi siz seçmiş olabilirsiniz, ama sizde bu etkiyi yaratan kimdi ve nasıl yarattı ? Bunu düşündünüz mü ?

Örneğin; eşinizi ya da sevgilinizi siz seçmiş olabilirsiniz, ama sizi ilk karşılaştıran kelebek etkisi neydi ? Bunu aranızda hiç konuştunuz mu

Örneğin; maddi durumunuza (iyi ya da kötü) neden olan ilk olay neydi ve bu olayın başlangıç etkisini kim yaratmıştı ? Bunun muhasebesini hiç yaptınız mı ?

Örneğin; diktiğiniz (ya da diktirdiğiniz) bir ağaç insanları, hayvanları, havayı, suyu... Yani tüm çevreyi nasıl etkiliyor ? Bunu düşündünüz mü ?

Örneğin; bu sabah size iyi ya da kötü davranan "ilk kişi" hayatınızı nasıl etkiledi ? Bunu gözlemler misiniz ?

Bu güne kadar pek çok küçük iyilik yaptık...
Yaptıklarımız çok basit iyiliklerdi.
Bundan sonra yapacaklarımız da çok basit iyilikler olacak.

İstenilen şey çok basit:Herkes aynı gün içinde
Hiç tanımadığı bir insana
Hiç karşılıksız
Hiç koşulsuz
Hiç beklentisiz küçük bir iyilik yapsa…

Şimdiden iyilik düşünmeye başlayın (iyilik düşünmenin ne kadar zor olduğunu göreceksiniz).

Her ayın ilk üç gününde bir kişiye (isterseniz bir-kaç kişiye), hiç tanımadığınız bir insana küçük bir iyilik yapsanız.

Karşılıksız, koşulsuz ve beklentisiz küçük bir iyilik...

Kelebek olun...
Kelebek etkisi yaratın...

Tüm kelebeklere sevgiyle , saygıyla...

alıntı

uaydin
19-07-2013, 07:59
Yaşamın Ezgileri

Posted on Mar 1, 2010

Sen söylediğin şarkıdan ibaretsin. Senin şarkın yaşamını; gördüğün, dokunduğun, hissettiğin her şeyi şekillendirir.

Hüzünlü nağmeler söyleyen ve uçurum kenarında bir yaşam görüntüleyen bir insan yığını var. Öte yandan aşk ve zafer şarkıları söyleyen bireyler de mevcut…Öyle ki, onların bestelediği müziğin enginliği, toplumlara, yazgılara şekil vermekte ve insan tabiatının köklerine derinden tesir etmektedir. Oldukça ilginç bir deney yapmaya hazır mısınız? Aynı zamanda hem bilim adamı hem de denek olabilir misiniz? Tek yapmanız gereken bir gün seçmek…yaşamınızdan herhangi bir gün. Onu dikkatle gözlemleyin, her bir ayrıntısını inceleyin. Sarf etmiş olduğunuz kelimelere dikkat edin, onları gruplandırın. Diğerlerine nazaran daha sıklıkla kullandıklarınızı içlerinden seçip ayırın. Duyduğunuz hisleri gözden geçirin, onları sınıflandırın, çok tekrarlananları ayırın. Düşüncelerinizi ele alın, onları da sınıflandırın ve aralarından en ısrarcı olanları, en sık yinelenenleri ayırın. Yaşamın en küçük birimi olan tek bir hücrenin bütün bir organizmanın biyolojik malumatını kendi içinde barındırması gibi, eğer arayışınızda samimiyseniz ve gerçekten öğrenmek isterseniz yaşamınızın herhangi bir günü size sizinle ilgili herşeyi anlatacaktır. Hayatınızın o ufacık kesiti, yaşantınızın özeti, onun tam bir sentezidir. En olası ihtimalle bu arayış, sözlerimizin, duygu ve düşüncelerimizin biteviye yinelendiğini, günden güne defalarca mekanik olarak tekrarlandığını fark etmemizi sağlayacaktır. Genelde, oldukça tekdüze varlıklar olduğumuzu keşfedebiliriz. Gün içerisinde yaşadığınız fiziksel duyumları teşhis edin. Biraz dikkat ederseniz hissettiğiniz herhangi yeni birşey olmadığını fark edeceksiniz. Üstelik bu inceleme kendi mekanikliğimizi fark etmemize yarayacak; ‘makinemizin’ o duyguları hissetmek, o düşüncelere sahip olmak ve o sözleri dile getirmek için çoktan programlanmış olduğunun dehşet veren keşfi karşısında nefeslerimiz kesilecek. Ayarlanmış bir tempoda titreşen ve sadece o sesi çıkaran bir müzik aleti gibi, olası tuşların, titreşimlerin ve seslerin sonsuzluğu içinde sadece dar bir şerit üzerinde yer alıyoruz.

Ne tür bir şarkı dolaşıyor dilinizde?
Her gün benzer nağmeleri seslendirdiğinizi ve gerçeklik olarak adlandırdığınız dış dünyanın o tekdüze ritme, sese ve titreşime uymaktan başka hiçbir şey yapmadığını anlayacaksınız. Bir insanın gerçekliği, yapma ve dolayısıyla sahip olma becerisi, mutluluk seviyesi ve tüm bunlarla birlikte mali kaderi, kendi ‘titreşim hızı’ ile mükemmel bir uyum içindedir. Dünya, seslendirdiğiniz şarkının enginliği ölçüsünde az çok dar veya geniş olarak belirecektir. “Ne tür bir şarkı geziniyor dilinizde?” sorusu, kendi kaderinizi sorgulamanızla aynı anlama gelir. Ne zaman kendinizi dinleyebilir, çıkardığınız seslere daha çok özen gösterirseniz, işte o zaman bu seslerdeki tek – düzeliğin (mono-tony) ayrımına varabilir, ve aynı zamanda beş duyudan oluşan bu pentagram’ı genişletecek irade ve beceri seviyesini yükseltebilirsiniz. Diğer müzik aletlerine oranla daha büyük oktav genişliğine sahip piyanoda çift pentagramın kullanılması gibi, ifade seviyesi diğerlerinden çok daha gelişmiş olan insanlar vardır. Üç, dört, beş pentagram üzerine yayılan melodilerin bestekarları var…öyle ki, onların ‘düşleri’, insanlığın geri kalanı için yeterli olan dar frekans dalgalarına sığamayacak kadar engindir. İki kişi, ritimlerinin birbiriyle kaynaşması, çıkardıkları seslerin ahenk ve uyumluluğu doğrultusunda ortak iş yapabilir. Bir firma, müziğinin genişliği kapsamında bir diğer firmayı ele geçirebilir; bir medeniyet, şarkısının enginliği, oktavların genişliği, seslerin niteliği, müziğinin gücü ve zenginliği oranında bir başka medeniyete üstün gelebilir.



Bir dağı yerinden oynatmak daha kolaydır
Gündelik söz dağarcığımız içindeki tek bir kelimeyi, tek bir tonlamayı, çok sevilen bir deyişi dahi değiştirmenin ne kadar zor olduğuna; bir yaklaşımı, bir tepkiyi dönüştürmenin, alışılmış yöntemleri bozmanın, işaretlerin, seslerin mekanik tekrarlarının dışına çıkmanın imkansızlığına dikkat edin. Bir inancı dönüştürmenin, bir duyguyu değiştirmenin ne anlama gelebileceğini bir düşünün… Kendi içinizde yeni bir fikir yakalamanın, onu kabullenmenin…gözle görünmeyenin içine dalmanın, özgün bir şeyler tasarlamanın, görünürde olanaksız olan birşeyler düşlemenin…içinde yaşamaya sürüklendiğiniz bu pentagramın dışında tek bir nota çalabilmenin imkansızlığını görün. Tüm bu saydıklarım karşısında bir dağı yerinden oynatmanın daha kolay olduğunu anlayacaksınız. En küçüğü dahi olsa, yinelenen bir hareketi, mekanikleşmiş bir tepkiyi değiştirmek ya da bir alışkanlığı kırmak için gösterilen her kasıtlı çaba, tekdüzeliğimiz karşısında kazanılan bir zafer, yaşamlarımızın sürekli tekrarlayan alışkanlıklarına ve tekerrürlerine atılan bir çelmedir. Yaşlanmanın, yaşamlarınızın giderek esnekliğini kaybetme sürecinin çoktan başlamış olduğunu ve genç olsanız dahi, yakın bir zamanda artık bu gidişatı tersine çeviremeyeceğinizi anlayacaksınız. Zenginler ve aylaklar, politikacılar ve çalışanlar, Nobel ödülü sahipleri ve sıradan insanlar, herkes kendi şarkısını yanında taşır. Herkes kendi eseri olan roller hapishanesinde olumsuz duygulardan oluşan bir baloncuğun içinde mühürlenmiş, kendi alışkanlıkları içinde mumyalanmış bir tutukludur. İnsanoğlunun büyük bir çoğunluğu, doğumla birlikte düzenlenen, çocukluk döneminde ebeveynlerinden devraldıkları melodiyi kendi sıraları geldiğinde aktarmaktan başka birşey yapamayan anne ve babalar tarafından yeniden onaylanan, ve hipnotik bir müziğin kötü müzisyenler, sıkıcı öğretmenler, felaket tellalları tarafından öğretildiği okul ve üniversitelerde pekiştirilen bir programa itaat eder. Bin yıl süresince bilgeliğin gelenekleri, insanın kaçınılmaz olarak yöneldiği değişmezliğe ve tekerrüre ters düşmek amacıyla her türlü ‘hile’yi tasarlayarak etraflarına yaydılar. Günde beş kez Mekke yönünde namaza durmak, İslami ay takviminin dokuzuncu ayı olan Ramazan boyunca sürdürülen oruç geleneği; aslında her dini geleneğin mevcut tüm ritüelleri, mekanikleşmiş davranışları tökezletmeye yarayan araçlar olarak nitelendirilebilirler. Bu geleneklerin görevi gündelik yaşam kalıplarını kesintiye uğratıp insanları, kökleşmiş alışkanlıklarının tekdüzeliğinden saptırmaya zorlayarak insan zekasını ve onun saklı kalmış anlayışını beslemektir.

Düşünüzü genişletin
Varoluşun pentagramlarını kolaylıkla aşan, yaratan, ve ezgilerini uçsuz bucaksız diyarlardan, yükseklerden yakalayan muazzam müzisyenler, vizyon sahibi bireyler vardır… ama aynı zamanda kendi hüzünlü, titrek hayatlarına teslim olmuş bir insanlık yığını da mevcuttur…onların ki, çocukluklarından itibaren öğrendikleri ve sonrasında hiç değiştirmedikleri birkaç nota ile sadece tek parmak çaldıkları kendi hüzünlü, sızlayan ezgilerdir. Eğer merak edip kendi hareketlerimize en ufak bir ilgi göstermiş olsaydık, yaşamlarımızın ne kadar mekanik ve yinelenen bir gidişata sahip olduğunu keşfetmiş olurduk. Her sabah hiç değişmeyen eylemler silsilesine kati bir titizlikle girişiyoruz: aynı ayağımızı atarak yataktan kalkıyor, yüzümüzü aynı taraftan tıraş etmeye başlıyor, aynı sayıda hareketlerle ve aynı yönde dişlerimizi fırçalıyoruz ve yüzümüzde her zaman aynı ifade var. Yerleşmiş sabit alışkanlıklara sahibiz…kabul edilmiş fikirleri, alışmış olduğumuz aynı mimikler, aynı sözler ve ses tonuyla ifade ediyoruz. Duygularımız bile, vücudumuzun şartlı refleksleri gibi öngörülebilir nitelikte. Sıradan bir insanda irade gömülüdür. Davranışı, mekanik zekanın yansımalarıdır ve psikoloji yerine etoloji ya da robotbilim kapsamında çalışılmaları daha verimli sonuçlar doğurabilir. İnsan bu anlayışa bir kez vardığında, hayatında tüm insanlığı hapseden bu dar banttan kaçmaktan, kendi müziğinin tekdüzeliğinden ve yoksulluğundan kurtulmaktan başka bir amaç edinemez. İnsanın kendi sınırlarına karşı durmasından ve kendi melodisini yükseltmesinden daha yüce bir tasarı yada daha kutsal bir savaş söz konusu olamaz. Adem ve Havva’nın Cennet Bahçesi’nden kovulmaları, ilk günah ve cennetin kayboluşu geçmiş bir zamanda değil, ancak insanoğlunun korku ve keder ezgisini her seslendirdiğinde ve onu söylemeye devam ettiği her anda meydana geliyor. Dünya böyle çünkü sen böylesin. İnsan psikolojisinin karanlık bir deliğinden yükselen bu cehennem vari ezgisi, insanlığın bin yıllık laneti olan yaşlanma hastalanma ve ölme dahil gezegendeki her türlü çatışmanın, yoksulluğun, suçluluğun, ahlaki ve bedensel her çeşit hastalığın sebebidir. Kendi gerçeğinizi değiştirmek istiyorsanız, bestelediğiniz müziği değiştirin ve kendinizi ‘düşünüzün’ genişletilmesine adayın. Düş varolan en gerçek şeydir. Gerçeği yaratan düştür. Ve bizleri, Oluş’un bu sımsıkı mahkumiyetinden, bedenlerimizin ızdırabı haline gelen kendi ezgimizin tekdüzeliğinden, korku dolu hislerimizden ve şüpheli zihnimizden kurtaracak olan ancak düştür. Oluşumuz bir gün, sadece kendimizin değil, başkalarının da bestelediği nağmeleri, onların çıkardığı sesleri, oktavlarının derinlik ve yüksekliğini, notalarının rengini, tınısını ve ritmini duyabilecek enginliğe ulaşacak. Bu gerçeğin sorumluluğuna göğüs gerebildiğimiz vakit olumsuz duygulara sahip olanların bedenlerinden, felaket, keder, şüphe ve korku şarkılarının yükseldiğini anlayabileceğiz. Tüm dünya sizin zihninizde yaşar, tıpkı çaldığınız müzik, dinlediğiniz şarkı gibi. Ve kaderiniz, bir uzun çaların yivleri gibi kaydedilir.

Tüm dünya zihninizde yaşar
Kendinizi inceler ve gözlemlerseniz kendiniz hakkında daha çok bilgiye sahip olur ve gün geçtikçe temel esaslarını hareket ettirerek, düzenleyerek ve oluşturarak düşünüzün boyutlarını genişletebilirsiniz. ‘Düş’ün yaşamdaki rollerimiz yanılsamasından daha gerçek olduğunun her geçen gün daha çok farkına varırsınız. Düşleyerek ilişkiler oluşturur, sorunları çözer, geçit vermeyen dünyalara adım atarsınız. Görünmez olanın içine dalmayı öğrenirsiniz. Gerçeklik sonradan oluşarak, düşümüzün boyutunu ve şeklini alır. Kendimizi bilmek demek, insanın, başına gelen olayların yegane sorumlusu olarak evrende tek başına bulunduğunun bilincinde olmaktır. Düşlemeye cüret edin. Zihninizde bir birey olmaya ve ele geçirilmesi mümkün olan her şeyi ele geçirmeye cesaretiniz olsun.
- See more at: http://profstefanodanna.com/tr/2010/03/01/yasamin-ezgileri/#sthash.0rOTWoxj.dpuf

yağmur
19-07-2013, 08:23
Sayın uaydin eklediğiniz bu güzel yazı için çok çok teşekkür ederim ...:)
Farkındalığınız size en büyük hizmeti getirsin...:yes:
sevgi ve saygılar...

uaydin
19-07-2013, 08:34
Sayın uaydin eklediğiniz bu güzel yazı için çok çok teşekkür ederim ...:)
Farkındalığınız size en büyük hizmeti getirsin...:yes:
sevgi ve saygılar...

Bu güzel yazıyı paylaşmak istedim saygılar. :)

mail2uye
28-07-2013, 14:07
http://infografik.com.tr/wp-content/uploads/2013/03/su_infografik.jpg

http://infografik.com.tr/yasam/yasamin-kaynagi-su-tukeniyor/

mail2uye
31-07-2013, 14:21
Her gün aynı saatte uyuyan çocuklar daha başarılı


SUMATHI REDDY
Bu haber Your Health köşesinden alınmıştır.

Londra'daki University College'dan araştırmacılar, 3 yaşında düzenli bir uyku saati olan çocukların, 7 yaşına geldiklerinde yapılan zihinsel testlerde her gün farklı saatlerde uykuya yatan çocuklara göre daha başarılı olduğunu buldu. Bu bulgulara çocuklar ve ergenlik çağındaki gençler için yetersiz uykunun okul performansını düşürdüğünü ve genel sağlığı olumsuz etkilediğini gösteren bir araştırmanın genişletilmesiyle ulaşıldı.

Yapılan son çalışmada, kahvaltıyı atlamak ya da yatak odasında televizyon bulunması gibi, uyku zamanı ve zihinsel gelişimi etkileyebilecek diğer faktörler de göz önüne alındı. Tüm faktörlerin hesaba katıldığı çalışmada uyku zamanı düzenli olduğu sürece çok erken ya da çok geç uyumanın zihinsel performansı etkilemediği görüldü.

Londra University College Toplum ve Sağlık Açısından Uluslararası Yaşam Seyri Çalışmaları Merkezi'nin yöneticisi ve çalışmanın başyazarı Amanda Sacker, "Şaşırtıcı olan, diğer faktörleri de göz önüne aldığımızda daha geç uyumanın çocukların testlerden aldığı sonuçları çok ciddi şekilde etkilememesi oldu," şeklinde konuştu. Sacker, "Sanırım ailelerin çıkarması gereken mesaj biraz daha geç bile olsa düzenli uyku saatinin daha akıllıca olduğu." dedi.

Araştırmacılar düzensiz uyku saatlerinin sirkadiyen saat de denilen 24 saatlik ritmini bozarak zihinsel gelişime zarar verdiği düşüncesinde. Düzensiz uyku saatleri aynı zamanda uykusuzluğa neden olarak beyin gelişiminin kritik zamanlarında beynin elastikliğini etkileyebilir, sinapslar ve nöral yollarda değişimlere neden olabilir.

Uyku uzmanları çoğunlukla çocukların ne kadar uyuduğuyla ilgileniyor. Washington, D.C. Children's National Medical Center'dan uyku ilaçları bölümü yöneticisi Judith Owens, bunun önemli olmasına karşılık sirkadiyen saatin ne kadar bozulduğuna yeterince dikkat etmediğimizi söyledi.

Dr. Owens, yetersiz uyku ve düzensiz uyku saatlerinin zihinsel gelişimi farklı mekanizmalar yoluyla etkileyebildiğini belirtti. Owens, "Her ikisinde de sorun yaşayan bir çocuk bu zihinsel aksaklıklar açısından çok daha fazla risk altındadır," şeklinde konuştu.

Journal of Epidemiology & Community Health isimli yayının Temmuz sayısında yayınlanan çalışmada 11.178 çocuğun uyku saatlerine ilişkin veriler ve zihinsel testlerden aldığı puanlar değerlendirildi.

Annelere çocuklarının 3, 5 ve 7 yaşlarındaki uyku saatleri soruldu. 3 yaşındaki çocukların neredeyse yüzde 20'sinin düzenli bir uyku saati olmadığı görüldü. Bu rakamlar 5 yaş itibariyle yüzde 9,1 7 yaş itibariyleyse yüzde 8,2'ye düştü. Annelere ayrıca sosyoekonomik, demografik özellikler ve aile rutinlerine ilişkin sorular da yöneltildi.

Çocuklar 7 yaşına geldiğinde okuma, matematik ve üç boyutlu düşünme yeteneklerine ilişkin zihinsel değerlendirmelere tabi tutuldu. Dr. Sacker en kötü sonuçların çok erken ya da çok geç uyuyan çocuklar ile düzensiz uyku saatleri olan çocuklardan geldiğini belirtti. Ancak Sacker, ev içindeki tüm etmenler göz önüne alındığında yalnızca düzensiz uyku saatinin düşük puanlarla ilişkili olduğunun görüldüğünü belirtti.

Uyku davranışlarının düzenli olması önem taşıyor. Sacker, "Her üç yaşta da düzensiz uyku saatleri olan çocuklar, düzenli uyku saatleri olanlara göre testlerden en kötü sonuçları aldı," dedi. Bunun özellikle 3 ve 7 yaşları arasında düzenli uyku saatlerine sahip olmayan kız çocukları için belirgin olduğu görüldü.

Londra University College salgın hastalıklar bilimi ve kamu sağlığı bölümünden profesör ve aynı zamanda çalışmanın yardımcı yazarı Yvonne Kelly, araştırmacıların kız çocuklarının neden daha fazla etkilendiğinden emin olmadığını belirtti. Kelly, kızlar ve oğlanlar arasındaki puan farklarının okuma ve üç boyutlu düşünme testlerinde istatistiksel olarak ciddi önemde olmadığını ancak matematik testlerinde önemli bir fark olduğunu belirtti.

Kelly, "Bir an dahi oğlanların kızlara göre daha ayrıcalıklı olduğunu ve kızların daha fazla etkilendiğini düşünmedim," şeklinde konuştu.

Saint Louis Üniversitesi SSM Cardinal Glennon Çocuk Tıp Merkezi 'nden çocuk uykusu araştırmaları Shalini Paruthi'ye göre, Anaokulundan sekizinci sınıfa kadar okul çağındaki çocukların 10 saat uyuması gerekirken 3 ve 4 yaşındakilerin 11 ile 13 saat arasında uyuması gerekiyor.

Dr. Paruthi çalışmadan çıkan olumlu sonucun çoğu çocuğun düzenli uyku uyuduğunu görülmesi olduğunu ifade etti. Çalışmada yer almayan Paruthi, "Çocuk ne kadar küçükse düzenli bir uyku saati alışkanlığı geliştirmesi o kadar kolay olacaktır," dedi.


http://www.wsj.com.tr/article/SB10001424127887323854904578637794155644184.html?m od=wsj_share_tweet

yağmur
07-08-2013, 23:05
http://u1308.hizliresim.com/1d/8/r8c98.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Nesimi der ki

Gah çıkarım gökyüzüne
Seyrederim alemi
Gah inerim yeryüzüne
Seyreder alem beni


Biz bu küçücük gezegenimizde neyin kavgasını yapıyoruz anlayan yada anlatabilecek olan var mı?
İyi bayramlar herkese...

i-ked
07-08-2013, 23:32
Bu kadar gezegende gele gele Dünya'ya geldik demek!

"1" kişi bile yetti bezdirmeye de...

Geriye kalan gezegenler sizin olsun

denizci
09-08-2013, 16:04
neşeli ve mutlu bayramlar :)



http://666kb.com/i/ca4bumz6q6r6l05iq.jpg

mail2uye
11-08-2013, 18:41
http://666kb.com/i/cgkqpj0sjxwbxbd94.jpg

yağmur
12-08-2013, 10:32
Nefes almayı yaşamak zannediyorsan
Tanrı'dan söz ederken sadece ses tellerini kullanıyorsan
Bir gülüşü, bir sözü önemsemiyorsan
Herşeyi "tesadüf" diye adlandırıp, es geçiyorsan
Ufka varmak için gemiler bekliyorsan
Hayaller alemini küçümsüyorsan
Aşkı dünya ile sınırlıyorsan
Gece-gündüz yanan ışığı farketmiyor ve yağmurdan korunmaya çalışıyorsan
Kendini aynadaki görüntünden ibaret sanıyorsan,
Demek ki hiçbirşey ANLAMADIN!

i-ked
12-08-2013, 11:17
Nefes almayı yaşamak zannediyorsan
...
Demek ki hiçbirşey ANLAMADIN!

Hmmm

Bazılarımız çok kalın kafalı olabiliyor.

yağmur
12-08-2013, 21:44
Su ve Tuz
Biz ve Evren
Su, uzun zamandır artık H2O olarak, tuz da NaCl olarak tanımlanmamaktadır. Gerçekten bunların arkasında daha fazla şeyler vardır. Biz de bugün bu konu üzerinde duracağız.
SU
Benim adım Peter Ferreira ve biyofizikçi olarak "Institute of Biophysical Research" (Biyofiziksel Araştırmalar Enstitüsü) adlı bir Amerikan Araştırma Enstitüsünün yöneticisiyim. Almanya'daki temsilcisiyim. Ve bir araştırma çerçevesinde kendimizi biyofiziksel bakış açısından "Su ve Tuz" konusuna adadık. Biyofizikçi olarak bitkiler, hayvanlar veya insanlardaki canlılığı araştırıyoruz. İlk etapta bizi ilgilendiren şey madde değil, saf enerjidir. Su ve tuzu seçmemizin nedeni bedenimizin önemli oranda su ve tuzdan oluşmasıdır. Öncelikle biyofiziğe kısa bir giriş yapmak istiyorum.

Konunun sadece su ve tuz olmadığını, bilgi (enformasyon) ve şuurluluk olduğunu çok hızlı bir şekilde anlayacaksınız. Bütün düşünceleriniz ve bunların kaynağı, su ve tuza bağlıdır. Burada daha sağlıklı olmak için değil, daha şuurlu olmak için belirli bir suyu içmeniz veya tuzu yemeniz söz konusudur, çünkü şuurlu olursanız, otomatik olarak daha sağlıklı olursunuz. Biyofizik, fiziğin bölümlerindendir. Fiziğe tam olarak baktığımızda, fiziğin doğa bilimi olmadığını görürüz, çünkü fizik ilk etapta mekanikle ilgilidir, tekerleğin mekaniği, daire üzerindeki tekerlek, ve daireye aynı sonuca ulaşmak için sonsuz tekrarlanabilirlik için ihtiyaç duyarız. Eğer tek ve aynı deneyi 100 defa yaparsak ve aynı sonuca ulaşırsak, o zaman bilimsel olarak "Bu objektiftir, bu bilimsel olarak ispatlanabilir" deriz. Bu ölü şeylerde çok iyi fonksiyon görmektedir, peki ya canlılarda? Doğada daire olan hiçbir şey tanımıyoruz, her şey spiraldir, yani aynı noktaya tekrar geri geliriz, fakat yine de bambaşka bir düzlemde. Ortalama olarak 40.000 farklı hastalık tanıyoruz, bunlar için 58.000 farklı alopatik ilacımız var ve bütün bu 40.000 farklı hastalıkla uğraşan yaklaşık 1.200 farklı tıp alanı var. Biyofizikte "Hastalık" kelimesini biz enerjideki bir açıklık, eksiklik olarak tanımlıyoruz. Burada eksik bir şeyler vardır ve eğer bunun nedenlerine inersek, o zaman semptomlar kendiliklerinden ortadan kalkacaklardır. Çünkü eğer sadece semptomları tedavi edersek, muhtemelen alopatik ilaçlarla, o zaman semptomu bastırmış ve sonuç olarak bir şeyleri bloke etmiş oluruz.

Hastalıklarla mücadele etmek yerine, onları tanımalıyız, çünkü hastalık çok iyi bir arkadaş olabilir, çünkü hastalık bize bir şeyler söylemeye çalışır, bizi farklı bir yöne sevk etmek için bizi değiştirir. Eğer bunu sadece bloke eder ve bastırırsak, çünkü bu daha rahat bir yoldur, o zaman bu aynen arabanızla tatile gidersiniz ve bir süre sonra kırmızı uyarı lambanız yanar, çünkü motorda yağ kalmamıştır, bu sizi rahatsız ettiği için de lambanızın üzerine sakız yapıştırıp kapatmanıza benzer ve en geç birkaç kilometre sonra motoru sararsınız ve bütün arabayı bozarsınız. Bedenimizi de bu şekilde görmeliyiz. Son yıllarda çok fazla kimyasal olarak yönlendirildik. Endüstrileştik ve kimyasallaştık. Yemek yerken neye dikkat ediyorsunuz? Vitaminlere, minerallere, diğer elementlere, içinde ne kadar enzim olduğuna, hangi albümin yapılarının ve benzerlerinin olduğuna ve sonuçta bunlar sadece kimyanın konusudur. "Yaşamsal gıda" kelimeleriyle başlayalım. "Yaşamsal gıda" demek, yaşam aracı demektir, yaşamın kendisini ortaya koymaz, onun sağlayıcısıdır.

Fakat eğer biz aracı olunacak bir şey kalmayacak şekilde işlemlerle bütünlüğünü bozarsak, o zaman yaşamsal gıdadan da söz edemeyiz, o zaman buna "ölümcül gıda" demeliyiz. Bu bizim maddeci düşüncemizden dolayıdır, çünkü her şeyi maddeyle ilişkilendiririz, yani kimya ile. Kimyanın maddeyi saptamasına, fiziğin ise, değiştirmesine rağmen. Burada söz konusu olan enerjidir ve enerji, bilgiden (enformasyon) başka bir şey değildir ve biz fiziksel açıdan biliyoruz ki, enerji asla yok edilemez. Eğer enerji, yaşamla özdeşleştirilirse, o zaman bu yaşamın yok edilemeyeceği anlamına gelmektedir.

Burada yaşamın amacını da düşünmeye başlamak zorundayız. Prensipte hepimiz kendimizi gerçekleştirmek, şuurumuzu genişletmek için buradayız. Burada gerçek doğa bilimine, yani matematiğe geliyoruz. Bunun adı neden "Matematik"tir. "Ma" madde, "te" tanrısal, "mati" ruhsallık. Bu mükemmel bir üçgen ortaya koymaktadır. Bu matematik, henüz bilim tanrısal öğretiden ayrılmadığı zaman ortaya çıkmıştır (oluşmuştur). Eğer enerjiyi hayat ile özdeşleştirirsek, ki öyledir; o zaman bu, hayatı da yok edemeyeceğimiz anlamına gelir. Bu üçlü birlik, oluşuma kadar geri gitmektedir ve matematiğin bu üçlü birliği polarize olmak, maddeleşmek için yakaladığı yer, hepimizin bildiği gibi her şeyin başlangıcı olduğu yerdir. Ve yaşamın amacı, bu birliğe geri dönmektir. Bu yol için enerjiye ihtiyacımız vardır. Herkesin bedeninde 100 Watt'lık bir lambayı yakacak kadar çok akım, elektrik vardır. Biz bu elektrikle ilgilenmekteyiz. 1984 yılında İsviçreli Atom Fizikçisi Dr. Carlos Rieball, matematiksel olarak hesaplanabilen Naturhoustaute `yi (doğal sabite oranını) keşfederek Nobel Ödülü almıştır ki, biz bununla enerji ve madde arasındaki ilişkiyi matematiksel olarak hesaplayabilmekteyiz. Yani herhangi bir şeyin maddeleşebilmesi için ne kadar enerjiye ihtiyacı vardır? Madde titreşen enerjiden başka bir şey değildir. Bu enerji kendisini o kadar çok yavaşlatmıştır ki, maddeleşmiştir. Ancak eğer en derindeki çekirdeğe atoma ulaşabilseydik, o zaman dokunulacak hiçbir şeyin olmadığını, her bir hareketin mevcut olduğunu saptardık.

Her şey her an hareket halindedir, bu mantıkla enerji kendini hareket ettirmektedir ve maddeleşmesini sağlamaktadır. Bunun için doğal bir oran vardır, bu yaklaşık olarak 1:1 Milyardır. Buradaki 1 Milyar ölçülebilir enerjinin sadece tek bir birimi, maddeyi maddeleştirebilmek için bulunur. Şimdi bu ne demektir? Bu insanların aslında sadece gerçeğin bir milyarda biri ile uğraştığı anlamına gelmektedir, yani sadece dokunabildiğimizle. Bizler kalite yerine sadece miktarla uğraşıyoruz. Bu şekilde her şeyde canlılığa dikkat etmeyi unutuyoruz. Örneğin henüz yeni bir yavru dünyaya getirmiş ineğin sütünü ele alalım. Sütü alalım ve pastorize edelim ki dayanıklı olsun ve 2 saat sonra bu pastorize edilmiş sütü yavru ineğe içirelim.

Bunu yapmadan önce tabii ki sütü biyokimyagerlere inceletelim. Bu pastorize işlemi ile hiçbir şey kaybetmediğimizi saptarız, aynı miktarda kalsiyum ve aynı miktarda albümin vardır içinde ve bu nedenle de ambalaj üzerine her zaman bu yazılır. Şimdi eğer bu inek yavrusu bundan içerse, o zaman bu yavru ilginç bir şekilde 21 gün içinde ölmüş olacaktır. Bu nasıl olur? Her şey içinde, kimyasal-analitik olarak hiçbir şey değişmedi. Peki değişen ne ? Sütü pastorize ederek, canlılığını aldık, sütteki molekül yapısını bozduk, sütün geometrisini bozduk. Maddesel olarak baktığımızda sütte her ne kadar hiçbir şey eksik olmasa da, bizim `'yaşamsal gıda `'dediğimiz ayırıcı özellik eksiktir, artık o `yaşamsal gıda` değildir.

Kendimize ne kadar yaşamsal gıda aldığımızı sormamız gerekir ve eğer miktara dikkat etmektense kaliteye dikkat ederseniz, organizmanın ne kadar az gıdaya ihtiyacı olduğunu saptarsınız Amerika`da `junk-food sendromu` vardır, burada insanlar bir masaya oturmak için bile kendilerine zaman ayırmazlar, ya arabada oturarak ya da bir Mc Donalds'dan diğerine giderek yemek yerler ve bu şekilde günden güne şişmanladıkça şişmanlarlar. Her iki saatte bir aynı açlık duygusu oluşur, çünkü beden alması gerekeni almamıştır. Eğer biz canlılık almazsak, evrim almazsak, o zaman beynimiz haberci maddeler salgılar. Bu haberci maddeler, bizim gıda almamız gerektiğini bize hatırlatırlar.

Aldığımız gıdada canlılık eksikse, o zaman en geç besin değişiminden sonra yine acıkırsınız. Şimdi enerji bile almadınız, tam tersine enerji çaldınız. Çünkü ölü gıdayı hazmetmeniz için ölçülebilir enerjiye ihtiyacınız vardır. Bir de bunları hazmetmeniz için şöyle bir uzanmalısınız, aynı aslanlar gibi, çünkü ayağa kalkmak için artık enerjiniz kalmamıştır. Sadece bir elma yeseydiniz, o zaman ayık olurdunuz, canlı olurdunuz. Beden neye ihtiyacı varsa, onu öz olarak ortaya çıkarıp alır. Elmayı sadece canlılığa ulaşmak için kullanır. Eğer içinde canlılık yoksa, o zaman elmaya ihtiyacımız yoktur. 70'li yılların sonunda İngiltere'de mikrodalga ile ilgili olarak ev kedilerinde tanınmış Oxford incelemesi yapılmıştır. Lütfen evinizde bunu kendi kedinize yapmayınız. Burada mikrodalganın besinlere etkisi test edilmiştir.

Gıdalar mikrodalgalarla kimyasal-analitik olarak ne derecede değişmekteydiler.

Kimyasal-analitik olarak hiçbir şeyin değişmediği saptandı ve bu daha sonraları mikrodalganın güçlü bir şekilde propagandasına yol açtı. Hatta mikrodalga işleminden sonra vitamin içeriği, yemeğinizi pişirdiğinizdekinden daha çoktur. Fakat vitamindeki enformasyon içeriği hala korunuyor mu, bunun içinde hala canlılık var mı? Bunu kritik olarak bir defa incelemeliyiz. Burada kediler haftalarca sadece mikrodalgadan geçmiş gıdalarla beslendiler, bu deneme kapalı ortamlarda yapıldı. Çünkü; yanlış değerlendirmemeliyiz ki, biz önemli ölçüde gıdayı solar frekanslarından alırız, yani güneşten her gün dalga boylarıyla enerji, evet canlılık alırız. Katı besinler bu gıda zincirinin en sonunda bulunurlar.

Bizler her zaman yemek yemenin en önemli şey olduğunu düşünürüz, oysa en önemsizidir. Bu deneyde hayvanların güneşten gıda almalarına izin verilmedi ve normal katı gıdalarını yemeden kısa süre önce bunlar olağan mikrodalgadan geçiriliyordu, aynı şekilde hayvanların içtikleri su da mikrodalgadan geçiriliyordu. Kediler istedikleri yemeği yiyebiliyordu, her şey serbestti. 2-3 hafta sonra bile kedilerin doğallıklarını kaybettikleri saptandı. İlk etapta homoseksüel davranışlar ortaya koydular ve 4-5 hafta sonra da öldüler. 8000 kedi, kimyasal-analitik olarak gıdalarda her şey mevcut olmasına rağmen öldü, hem de sürekli olarak yemelerine rağmen açlıktan öldüler. Şimdi Kızılderilileri bir hatırlayalım; onlar bize 350 yıl öncesinin bir atasözünde, dolu tabaklarımız olacağını, ama yine de yiyecek bir şeyimizin olmayacağı günleri yaşayacağımızı söylemişlerdi. Onların beyaz adamla savaşmasına gerek yoktu. Onlar zaten kendi kendilerini yok edeceklerdi.Şimdi herkes kendi kendine sormalıdır, ne kadar gıda alıyorum? Bir gıdanın kalitesi nerede sağlanmıştır?

Burada çok önemli bir gıdadan bahsedeceğiz. Su `dan. Su kimyacıların severek tanımladıkları gibi sadece H2O değildir. Bunun ispatı için matematiğin bir kolu olan geometriye ihtiyacımız vardır. Adı, Geo Dünya, Metri:Ölçü, Dünya ölçüsünden geliyor. Bunun arkasında tanrısal bir dünya ölçüsü vardır. Biz bunlara, kendilerini her zaman tekrar aynı mükemmel geometri ile yapılandıran, platonik yapılar diyoruz. İkisi de aynı olan hiçbir dağ kristalinin mevcut olmadığını biliyoruz, fakat hepsi tamamen aynı yapıya, yani aynı altı köşeli geometriye sahiptir. Eğer böyle bir kristali fiziksel olarak incelersek, o zaman içlerinde elektrik olduğunu, yani gerçekten ölçülebilen elektrik olduğunu saptarız, biz bunu Pizoelektrik olarak tanımlıyoruz. Elektrik, enerjidir. Şimdi enerjiyi bir tarafta enformasyon (bilgi), diğer tarafta canlılık olarak tanıdık. "Enformasyon" kelimesini bir düşünün: bir şeyi tekrar kendi asli formuna döndürmek/getirmek, bir geometriyi tekrar yapılandırmak. Hiç bilgisayarınızın ana parçasının ne olduğunu düşündünüz mü? Bilgisayarınızdaki bu çok küçük mikro chipi ? Bir kuvars kristali. Bu kristalin geometrisi, enformasyonlarınızın orada hafızalandırılmasını sağlar. Bu kristaller sadece silikon üzerine basınç ile üretilir, bunlar doğal dağ kristalleri değildir. Ancak sonuçta burada söz konusu olan sadece geometridir, buradaki durumda kuvarstaki altı köşeli yapı ve sudaki davranışı da hiç farklı değildir.

Mısırlıların piramitlerde sadece geometrik yapı ile inisiyasyon amacı için kendini kullandıran enerji alanları kurduklarını biliyoruz. Şimdi küçük bir deney yapalım: Burada küçük bir bakır piramit bulunuyor, aslında bunu doğru yönlere, yani kuzey ve güneye yöneltmeliydik, ancak açı derecesini Keops piramidine uygun yaptık, geometrik açıdan Keops piramidi ile aynı. Şimdi bir parça et alalım ve bunu ortadan ikiye ayıralım. Bir yarısını piramidin altına koyalım, diğer yarısını da sadece yaklaşık 20 cm yanına koyalım. Birkaç gün sonra piramidin yanındaki etin çürüdüğünü, piramidin altındaki etin ise sadece kuruduğunu saptarsınız. Bu nasıl mümkün olabilir?Burada sadece 8 bakır çubuk olmasına rağmen, nasıl oluyor da başka enerji yasaları geçerli olabiliyor. Bu "Geometri" dir. Kör bir traş bıçağını piramidin altına koysak ve yaklaşık 60 saat bekletsek tekrar keskinleşir. Bu, büyü değildir, bu elektromanyetik alanların yönlendirilmesidir. Bunlar geometri ile oluşur ve bu şekilde dünyadaki her şey ot sapına kadar geometriye göre kurulmuştur, yani platonik yapılardan ve platonik yapıların kendilerini sınıflandırmalarına göre hiçlikten enerji alanları kendilerini yapılandırırlar. "Christos" kelimesini biliyorsunuz, "Şuur" demektir ve kristalde bu da vardır.

Christ/Krist: Şuur, all: All (her şey), Allbewußtsein (Tam Şuurluluk). Bu insanlarda da böyledir, sağlıklı ve güzel oldukları sürece neden böyle göründükleri, nasıl göründükleri gibi hiçbir şeyle ilgilenmiyorlar, ancak daha burunları akmaya başladığında hemen kendileri ile ilgili bilgi almaya başlarlar, başkalarıyla konuşurlar, sebebini öğrenmeye çalışırlar, vs. Bunu neden yapıyorlar? Çünkü bu bir basınç yapmıştır. Peki kristaller nasıl büyürler? Basınç geometrinin oluşmasını sağlar. Sıradan bir karbon alın ve yeteri kadar basınç uygulayın, o zaman mükemmel bir geometrisi olan mükemmel bir elmasa sahip olursunuz. İnsanlarda da aynı şekildedir, çünkü eğer gönüllü olarak yoldan gidilmezse, acı formunda bir basınç, hastalık formunda bir basınç alırlar, ki bu daha sonra sizin sonunda şuurunuzu genişletmeye başlamanızı sağlar. Bunun için yaşamsal gıdaya ihtiyacınız vardır. Sadece tabaktaki veya camdaki gıdaya değil, burada daha fazlası var, çünkü her konuşulan kelime süptil maddesel düzlemde bir gıdadır. Konuştuğunuz her kelimeyi önceden düşünmüş olmalısınız. Bu düşünceniz bir dalga boyu üretir. Her şey her zaman sadece bu dalga boylarıdır. Fizikte ve aynı zamanda biyofiziksel mantıkta, eğer farklı kaynaktan iki aynı dalga boyu girişim yaparsa, birdenbire yeni enerji alanları oluştuğunu biliyoruz. Biz bu şekilde sadece yaşam (enerji) elde etmez, aynı zamanda yeni enerji formları da inşa ederiz. Kimyada biz bunu molekül evliliği olarak tanımlarız. Ve biz insanlarda da bu evliliktir (düğündür). İnsanların düğününde ne oluyor, aşık olduğunuz zamanı bir düşünün.

Birdenbire o insanı, çok kısa bir süre önce tanımanıza rağmen, tanıdığınızı düşünürsünüz. Bunu yalnızca bir duygu nedeniyle yaparsınız ve bu duygu sevgidir ve sevgi enerjidir, bu aynı elektromanyetik bir içtepidir, bu sizi mıknatıs gibi çeker. Gençler bunu birbirlerinin gözlerine derin derin baktıklarında, bir güven hissettiklerinde yapıyorlar. Sonra ne oluyor? Karıncalanmalar başlıyor, bedeninizdeki elektrik aktifleşiyor. Bunu kendinize açıklayamazsınız ve karıncalanmaları olan insanlara ne söylersiniz? Kimyaları uyuyor, o benimle aynı dalga boyunda. O gerçekten de sizinle aynı dalga boyundadır. Ve eğer o sizinle aynı dalga boyundaysa, eğer bu karşılanırsa, o zaman canlılık içeren ve yeni canlar inşa eden en önemli şey ortaya çıkar: Rezonans! Rezonans etkiyle tekrar düzen durumları sağlayabiliriz, orada geometri oluşur, orada enformasyon oluşur. Nerede bu sevgi sağlanamazsa, orada dizonans oluşur ve dizonans oluşan bu kişiler kendi içlerinde mahvolurlar.

Bu kişiler kendilerini iyi besleyebilirler, ama buna rağmen güçleri ve enerjileri yoktur ve muhtemelen bu kişiler o anda artık yaşamın mantığını da görmezler. Bu elektriğe, bu akıma dikkat edin! Her su molekülünün, her H2O molekülünün birbirinden farklı olması ve her zaman tekrar aynı tam mükemmel geometriyi ortaya koymaları ilginç değil mi? Çünkü bir su molekülü 104,7 derecelik bir açıyla mükemmel bir Tetraeder'den (dört kenarlı) başka bir şey değildir. Eğer bu şekildeki 4 Tetraeder'I birleştirirsek, o zaman bir piramit elde ederiz. Mısırlıların muhtemelen bunu piramitleri inşa ederken düşünmüş olabilecekleri ve tam da 4 su Tetraederinin bir piramidi temsil etmesi ve bugüne kadar ki tüm matematiksel, fiziksel, astronomik ve astrolojik bilgilerimizi bu geometrik yapılardan yaratmamız ilginç değil mi? Bütün bunlar orada derin bir sır olarak durmaktadır. Şimdi bizim zamanımızda tekrar bütünsel düşünce ile bu eski bilgiye ulaşıldı, bu yeni bir bilgi değildir. Eğer şuurumuzu tekrar genişletirsek, o zaman biz bu bağlantıları tekrar anlayacağız, yani bu yaşamsal gıdayı, yaşamı oluşturmayı. Bu nedenle bu kadar çok kimyasal düşünmemeliyiz. Mesela elinize bir kitap versem, örneğin Almanya Tarihi hakkında ve bu kitabı okuldaki bilim adamlarına incelemeleri için versek, ne de olsa madde çok önemli! Sonuçlardan ne elde ederdik ?

Bir süre sonra bu kitabın en derin kimyasal analizini bilirdik, DIN normunu bilirdik, ağırlığını bilirdik, tutkal hakkındaki her şeyi bilirdik, bu tutkalın oluştuğu kimyasal bağlantıları bilirdik, baskısını, bunun kimyasallarını, hatta araştırmacı bir biyolog belki de bu kağıtların hangi ağaçtan geldiğini bile ortaya çıkarabilirdi; ancak bir şeyi bilemezdiniz: Almanya'nın Tarihi hakkında hiçbir şey bilmezdiniz, oysa bu kitabı alma nedeniniz buydu. Eğer içinde hiçbir şey yoksa, maddenin değeri ne kadardır ? Hepinizin bir televizyonu var, neden televizyon seyrediyorsunuz? Tabii ki bunu enformasyon içerdiğinden yapıyorsunuz. Eğitim nedenlerinden olsun, eğlence nedenlerinden olsun, bilgilenmek istiyorsunuz, tek neden bilgiye dayanmaktadır. Bilginin her formu şuurunuzun genişlemesine neden olur. Şimdi bu dolabınızın üzerinde duran kutuya, televizyona mı bağlıdır, yoksa bu televizyondan yayılan dalga boylarına mı ? Çünkü eğer ben çatınıza tırmansam ve anteninizi sadece 2 cm oynatsam, ekranınız karıncalanır ve bu kutu değersiz olur. Burada söz konusu olan gerçekten de uzaydan uydular vasıtasıyla atmosfere ve oradan oturma odanıza giren bu dalga boylarıdır. Bunlar bir cihazla işleyebileceğiniz şekilde değiştirilirler. Bu nedenle hiçbir zaman vasıta olan aracıyı değil, bilakis buna bağlı olan saf enerjiyi, dalga boyunu, bu elektriksel frekans örneğini düşünün.

Eğer bunlar mevcut değilse, o zaman madde size yardım edemez. Bunlar sadece taşıyıcı malzemelerdir, bilgi taşıyıcıları. Bu şekilde yaşamsal gıda da sadece bilgi taşıyıcıdır. Buna benzer başka bir basit örnek daha verebiliriz: Bir fobiniz olduğunu düşünün. Akşamları sokağa çıkamayacak kadar karanlıktan korkuyorsunuz. Ne yapıyorsunuz? Kendinize bir psikolog buluyorsunuz ve eğer terapiye başlarsanız, o size daha önce sahip olmadığınız bilgiler veriyor, şuurunuzu genişletiyor. Hatta büyük bir ihtimalle sizi çocukluğunuza geri götürüyor ve daha önce bilmediklerinizi bilmenizi sağlıyor. Bağlantıların bilinçli olarak şuurunuza yukarı gelmesine izin verdiğinizde, artık fobiniz kalmıyor. Ve şimdi psikologunuzun ölümcül bir kazaya kurban gittiğini ve sizin aslında bir sonraki hasta olduğunuzu düşünün. Ve şimdi bilim adamlarının ölen psikologu evinizin içine taşıdıklarını düşünün, çünkü eksik bir tarafı yok, bütün kemikleri orada ve diğer her şeyi. Tabii ki siz onun ölü olduğunu söyleyeceksiniz, ama bilim adamları da size ölü ya da diri, ne fark eder, biz size bilimsel olarak onun aynı kemiklere, aynı organlara sahip olduğunu kanıtlayabiliriz, derler. O zaman kendinize onun size nasıl yardım edebileceğini sorarsınız.

Bir psikologa mı ihtiyacınız vardı, yoksa psikologun bilgisine mi? Çünkü artık ölü olduğundan bilgiye ulaşamıyorsunuz.

Bunun aynısı gıda maddelerimiz için de geçerlidir. Çünkü sizin ihtiyacınız olan aslında bilgidir, bilgiyi taşıyan değil. Tam tersine şimdi psikolog size yük olmaya başlar, çünkü şimdi kokmaya ve çürümeye başlamıştır ve siz kendinizi ondan kurtarmak istersiniz ve bu ölü psikologun bağırsaklarınızda bulunan ölü gıda olduğunu düşünün. Eğer siz canlı gıda yerine ölü gıdayı kendinize alırsanız, size yük olmaya başlar, kendi kendinizden enerji çalarsınız. Örneğin bir elmayı ele aldığınızda da bunu görüyoruz; elmayı önce kimyasal analitik ve biyolojik inceleyelim, o zaman bunun doğal bir yapısı olduğunu görürüz, şimdi de sadece 15 saniye mikrodalgaya sokalım, incelediğimizde tüm vitamin ve diğer minerallerin henüz mevcut olduğunu görürüz, fakat şimdi anorganik karakter ortaya koyar.

Daha önce elmada bulunanlar nötr iken, şimdi asit oluşturucudurlar, sadece 15 saniye bir elmayı 180 derece ters yüz etmeye yetmiştir ve biyofiziksel açıdan frekans örnekleri artık yoktur. Daha önce elmayı elma yapan, elektromanyetik içtepi, canlılık artık elmada mevcut değildir. Ve şimdi suya geliyoruz, çünkü her molekül bir Tetraeder'dir. Bu geometridir ve geometri molekülde mevcut olduğundan, suyun çok belirli frekans örneği vardır. Bir su molekülü çift kutupludur, aynı planetimiz Dünyanın Kuzey ve Güney kutbu gibi. Bu şekilde her bir su molekülünün de bir elektromanyetik kuşakla çevrelenmiş bir eksi ve bir artı kutbu vardır. Planetimiz Dünyada, su planetinde yaklaşık %70 su vardır ve ilginçtir ki yetişkin bir bedende de %70 su vardır.

Her bir hücrede de %70 su bulunması ilginç değil midir? Astronotların uzaydan çektikleri Dünya fotoğraflarının mikroskopla çekilen hücre fotoğraflarıyla benzer olması da ilginç değil midir? Makro kozmosda mikro kozmos. http://micro.magnet.fsu.edu/primer/java/scienceopticsu/powersof10/index.html Su iki kutuplu olduğundan belirli yerçekimi ve kaldırma kuvvetlerine tabidir. Suda gravitasyon, yerçekimi gücü vardır. Bunu çok kolay benimseyebilirsiniz, su yukarıdan aşağıya doğru akar.

Çok az kişi suyun kimyasal materyal olarak yukarıdan aşağıya akarken, tekrar aşağıdan yukarıya aktığını ve hatta saf ışık enerjisi olarak aktığını bilir. Eğer biz böyle bir suyu laboratuvar şartları altında incelersek, o zaman daha 18 molekül ve diğer 15 iyon bağlantısını saptarız. 33 farklı bağlantı yapılanması, sadece saf H2O olmasına rağmen. Bunun dışında bir milyar biyofotondan fazlası. Biyofotonlar nedir? Işık kuantları, saf ışık enerjisi. Bunu artık bugün dijital teknikte biyofoton emisyon ölçümleriyle ispatlayabiliyoruz. Prof. Popp (Pope)'un getirdiği ispat şöyledir, maddenin tüm formları donmuş ışık veya yavaşlamış enerjiden başka bir şey değildir. Sadece maddeden daha çok, enerji formları üzerinde düşünmeliyiz. Sonuç olarak maddeyi enerji oluşturur, tersi değil. Şayet maddenin herhangi bir formu kendini değiştirirse, (örn. bir organ, o zaman aslında organı düşünmemelisiniz, bilakis aslında organınız kendini değiştirmeden önce,) önce kendisini değiştirmek zorunda olan enerjiyi düşünmelisiniz. Bu şekilde çaresi olmayan hiçbir hastalık yoktur.

Doktor, okul bilgileriyle ve tecrübeleriyle daha fazla yardım edecek durumda olmadığını prensipte söyleyebilir. Ancak hiçbirimiz, temelde bir hastalığın çaresi olmadığını söyleyemeyiz. Eğer biz bir problem ortaya çıktığında enerjiyi tekrar asli durumuna geri dönüştürebilirsek, o zaman buna otomatik olarak madde de uyacaktır ve bu işlemektedir, hem de bedeninizi oluşturan elementlerle, su ve tuz ile. Her banyo kültürünün temelinde su ve tuz vardır. Bütün bunlar hiç de yeni değildir. Birçok kür misafiri, Bad Reichenhall'a "Sole" (su ve Himalayalar'dan getirilen, içinde 27 ayrı elementin olduğu söylenen tuzun karışımı) içmek için gidiyor ve tıbbi olarak da kanıtlanmış olarak kullanıyor. Buna rağmen maalesef tıbbi mantıkla hala semptom tedavisi yoluna gidiyoruz. Ancak şimdi bir fikir değişimi var. Bütün bunlar şuur durumunuza bağlıdır. Yaşadığınız hayat daha önce oynamış bir filmden başka bir şey değildir. Siz bu filmin prodüktörüsünüz, rejisörüsünüz.

Eğer bu filmde artık hoşunuza gitmeyen bir şey varsa, bu filmi kimin çevirdiğini düşünün, bu kişi sizsiniz, başkalarına kızamazsınız. O zaman filmi tekrar yazmanın, yeni bir film çevirmenin zamanı gelmiştir. Bu sizden başlar ve bunun için geliştirilmiş şuura ihtiyacınız var. Buna ilk etapta bu su ile, geometri ile, platonik yapılarla ulaşırsınız. Suyun içinde zaten enerjiyi sağlayan Tetraeder vardır. Bedende suyumuzun günlük olarak aşağı ve yukarı aktığı, içinde gizli canlı güç olan yaklaşık 90.000 km sıvı bant vardır.

Prof. Carol, doğru olarak bakılması (beslenmesi) şartıyla prensipte insan hücresinin ölümsüz olduğunu kanıtlamış ve bunun için Nobel ödülü almıştır. Fakat buna rağmen biliyoruz ki, yaşlanma sürecine tabiyiz ve yaşlanıyoruz. Bu neden oluyor? Neden bu hücreler ölüyor ve yenilenmeleri gerektiği gibi yenilenmiyor? Bu hücreden mi kaynaklanıyor, yoksa hücreyi çevreleyen hücre suyundan mı kaynaklanıyor? Aslında canlılık için önemli olanın hücre suyu olduğunu çok hızlı anlayacağız. Aynı Prof. Carol, kalbimizin aslında kendi motoruyla çalışan bir pompa olmadığını kanıtlamıştır. Okulda kalbimizin en önemli organımız olduğunu öğrendik. 24 saat, bir yaşam boyu sürekli aşağı ve yukarı kan pompalaması gerektiğini. Tam olarak gözlendiğinde kalbin aslında kendi motoru olmadığını, bu nedenle de kalbi bir pompa olarak görmemizin yanlış olduğunu anlarız.

Aslında kalp tam olarak gözlendiğinde bir tribündür. Bu tribün canlı bir güç tarafından, yani bedeninizdeki sıvılar tarafından işletilir. Bu her hücre suyunda, (ta kanımıza kadar) kendi hareketi saklıdır. Bu işletilen tribün bir ritim sağlar, kalp atışını, bu kalp atışı, beyin akımımızın da bağımlı olduğu elektriği üretir. Beyin akımımızın tekrar dünya planetindeki atmosfer değeri ile karşılaştırılabilir olması ilginçtir. Atmosferimizin bir rezonans değeri vardır, bu Schumann-Rezonans frekansıdır, 8 Hertz'lik bir direnç değeridir. Ve prensipte beynin de aynı değeri ortaya koyması ilginç değil midir? Eğer inanmıyorsanız, bir doktora beyin akımınızı EEG cihazıyla ölçtürün. Doğa ile aynı frekanstadır, yani 8-10 Hertz. Eğer bu ritmin dengesi bozulursa, eğer siz bu ahengi terk ederseniz, o zaman suda bulunan önemli yasaları da terk etmiş olursunuz, gravitasyon ve levitasyon artık aynı oranda bulunmaz. Su, sarmal şekilde hareket eder, hiçbir zaman lineer değildir.

Banyoda bir bakın, su girdap formunda hareket eder. Spiral oluşturan suyun hareketinin, genetik kalıtım bilgilerini içeren vücudumuzdaki DNA ile tam olarak aynı olması ilginç değil midir? Tam olarak nasıl aşağıya doğru akıyorsa, yukarıya doğru da akıyor, bunu çift helezon olarak adlandırıyoruz ve yerde ayaklarınızın üzerinde durmanızı sağlayan da budur, yerçekimi gücü. Diğer taraftan da her gün yukarı çıkmak istiyorsunuz, bir şeylere ulaşmak istiyorsunuz, sabahları ayağa kalkıyorsunuz, bu levitasyon gücüdür, şuurunuzu genişletmek için, içinizdeki su kristalini bilgilendirmek için bu sizi her zaman tekrar yeniye, yukarıya çeker ve eğer bu denge bozulursa, içinizde bir canlılık kalmaz, o zaman bu sizi kelimenin tam anlamıyla yere çeker ve muhtemelen kendinizi yatağa atarsınız, çünkü hasta olmuşsunuzdur.

Bedenimizin zeki fonksiyonu, molekül hareketini canlandırmamız gerektiğini hatırlatır. Bunu örneğin grip olduğunuzda anlayabilirsiniz. Hiç kendinize neden 37 derecelik bir beden sıcaklığınızın olduğunu sordunuz mu? Neden tam olarak 37? Sıcaklık nedir? Sıcaklık, moleküllerin hareket enerjisinden başka bir şey değildir. Neden bunun arkasında hep 37 derece sıcaklığımızın olmasını sağlayan aynı enerji bulunur? Eğer bizdeki denge bozulursa, neden sıcaklık birdenbire yükselir ve neden moleküller daha hızlı hareket ederler? Moleküller, tekrar yapı oluşturmak için düzen durumunu tekrar yapılandırmak için uğraşırlar. Çünkü nerede yapı varsa, orada yapı çerçevesi vardır, nerede yapı çerçevesi varsa, orada geometri vardır, nerede geometri varsa, orada bilgi vardır. Ondan sonra artık bakteriler, mikroplar ve virüsler çoğalamazlar. Tazelenmeye, iyileşmeye başlarız ve birdenbire tekrar gücümüzü buluruz, tekrar ayağa kalkmak isteriz.

Bu su hakkında düşünmelisiniz.

Beyin suyunuz çok yüksek derecede kristal yapılanmadır, saf küçük kristaller, biz buna Molekül-Cluster adını veriyoruz.

Birbirine bağlanmış olarak ve bu şekilde geometri olduğu için belirli bilgileri iletebilen bu yapıyı suda da buluyoruz. Bu sürekli olarak değişir. Düşünceleriniz nereden geliyor? Kimyasallarla suyun basitçe etkilenebileceğini biliyor musunuz? Bu suyu içtiğinizde düşünceleriniz değiştirilebilir. Klorun materyal düşünce yapılarının taşınmasını sağladığını biliyor muydunuz? Amerika'da yapıldığı gibi klorlu su içtiğinizi düşünün, orada yüzeyi %100 örten klorlu su içilir ve buna eğer flüor katarsanız, çünkü bunun dişler için iyi geldiği söylenir, ve ben size flüorun frekans örneğini ölçsem, o zaman size bu flüorun artık hiçbir isteğinizin kalmayacağı kadar beyin fonksiyonlarınız üzerinde uyumsuzluk yarattığını kanıtlayabilirim. İsteksiz olursunuz. Düşünün bunu iki jenerasyon boyunca bütün halka yaptılar.

O zaman ne elde ederim? İsteksiz materyalistlerle dolu bir halk, bunlar o zaman her şeyi ben nasıl istersem, öyle yapacaklardır. Buna su ile ulaşılabilir. Bu yüzden neden böyle düşündüğünüz önemlidir ve suyun sizin için ne kadar önemli olabileceği önemlidir. 37 derecelik bir vücut sıcaklığında beyin suyunuz buzlanmış bir durum alır. Bu jöleye benzer yüksek dereceli strüktürel bir yapıdır. Bu yapıya mikro dalga uygulandığında, beyninizin kan bariyerinden aslında normal koşullarda kanınızda bulunup da ayrıştırılamayan hayvansal albümin geçtiğinde ve beyninize girdiğinde birden kristaller yapılarını değiştirmeye başlar ve sıvalaşır, beyninizin suyu sıvılaşacaktır. Nedenini iyi incelemeliyiz, nedeni daima geometride gizlidir.

Örneğin suyun çeşitli hallerini ele alalım, gaz olarak buhar şeklinde , sıvı olarak su şeklinde ve katı olarak buz şeklinde görüyoruz. Eğer suyu ısıtırsak ve su buharı elde edersek, o zaman su havada süptil bir formda olur. Peki biz ne soluyoruz? Tabii ki sadece oksijen değil. Tam olarak bakıldığında biz suyun en süptil formunu soluyoruz, bu nedenle bunu solumazsak sadece 3-4 dakika yaşayabiliriz. Aylarca yemek yemeyebiliriz, bu bize bir şey yapmaz, hatta 3-4 gün suyu içmezsek de dayanabiliriz, ama sadece birkaç dakika soluk almamamız ölmemiz için yeterlidir. Bu kristalleri, örneğin kar tanelerini soluyoruz. Suyun katı hali olan kar tanelerinin bir elektron mikroskobuyla fotoğrafı çekilmiştir.

Burada çok küçük Tetraederlerin mükemmel bir düzeni mevcuttur. İki aynı kar tanesinin hiçbir zaman birbirine benzememesi çok ilginçtir.

Bu, bu maddeyi zaten oluşturan ışık kuantlarının düzenine dayanmaktadır. Kendini kristalize edebilmesi için her su molekülünde bir milyardan fazla biyofoton çalışır ve bunlar kendilerini sürekli olarak tekrar düzenlerler. Bu şekilde her su molekülü diğerinden farlıdır, her su molekülünün kendi kimliği vardır, aynı sizler gibi. Eğer kimyacılarımızı uzaya çıkarsak ve onların dünyaya bakmasını sağlasak, hepimizi aynı tutarlardı, sonuçta hepimiz insanız, ama siz onlara "Hayır, ben değil, ben şuradakinden farklıyım" diye bağırırdınız. İşte kimyasal açıdan suya bu şekilde bakıyoruz, sadece H2O olarak, buna rağmen hiçbir zaman aynı olan iki kar tanesi yoktur. Şimdi bir deney yapalım ve kar tanesini doğal şartlarda eritelim ve bundan tekrar su yapalım, sonra da tekrar donduralım, tekrar tam olarak aynı kar tanesini elde ederiz. Bu nasıl mümkün oluyor? Çünkü kim olduğunu hatırlayabiliyor. Suyun hafızası vardır, su bir bilgi taşıyıcısıdır.

Maddeleşmeye sebep olan enerjinin formunu değiştirmediğimiz zaman, madde de değişmeyecektir. Çünkü o kim olduğunu biliyor. Bu olay sizin organizmanız için de geçerlidir. Bilim adamları suyun doğal bir homoöpatik olduğunu ve bizim su vasıtasıyla bizde eksik olan dalga boylarını alabileceğimizi kanıtlamışlardır. Bu şekilde kaybettiğimiz her şeyi dengeleyebiliriz. İtalya'dan Enza Enstitüsü'nden Bayan Dr Cicollo, son yirmi yıl içinde tüm dünyadaki şifalı suları incelemiş ve şifalı suların diğer normal sulardan kimyasal yapıları aynı olsa da biyofizikzel açıdan farklı olduklarını tespit etmiştir. Yıllardır şifalı suları için Lourdes'a 6 milyon, Fatima'ya 2 milyon insan, Medjegorye'ye, Sandamniano'ya ve benzeri yerlere gitmektedir. Bunun arkasında sadece dinsel değil de başka sebepler olamaz mı? Eskiden bu mucizeler açıklanamıyordu ve bu suların arkasında sevgili Tanrı'nın olduğu düşünülerek kutsal sular olarak anılıyordu. Aslında bu böyledir de, bunun arkasında sevgili Tanrı, doğa, bütünlük yatmaktadır. Onun vasıtasıyla bu olgun, canlı kaynak suyu bize ulaşmaktadır. Şimdi bu mucize suları inceleyebiliyoruz ve bu karakteristikleri gösteren sular gerçekten de kutsal kaynaklardır. Bir Japon bilim adamı olan Dr. Masaru Emoto, suyu kelimelerle değiştirebilecek durumda olduğumuzu fotoğraf çekerek 10.000 deneyle kanıtlamıştır. Burada kelimelerin gücünü düşünün, çünkü her kelime önceden düşünülmüştür. Bu elektriktir, bu dalga boylarıdır. Bunlarla düzen, entropi, yani kaos yaratabilirsiniz. Her hangi birine aşırı derecede canlılık duygusu ve bağlantıları anlayacağı için yaşama gücü veya uyuyamayacak kadar korku verebilirsiniz. Sadece konuşulan kelimelerle. Bu sıvı kristal yapıdaki strüktürün birdenbire tamamen değişmeye başlaması ilginç değil midir?

Bunu Masaru Emoto mükemmel bir şekilde kanıtlamıştır. Sıvı nötr suyu alıp kelimelerle yani bilgiyle yükleyerek -4 derecede dondurmuş ve elektron mikroskobuyla fotoğraflarını çekmiştir. "Beni hasta ediyorsun" mesajı ile yüklediği suyun görüntüsünün aynı kanserli hücre yapısını ortaya koyduğunu tespit etmiştir.


Burada gıdalarınıza ne kadar dikkat etseniz de çevrenizdeki insanların size yüklediği negatiflikler sizin strüktürünüzü bozabilir ve hasta edebilir. Kristalleriniz parçalanır. Fakat yine de bedenlerimiz kendini mükemmel bir şekilde yenileyebilir, bedenimiz aynı bir akü gibi algılanmalıdır. Ancak bedenimiz şarj edilmelidir, insan bedeninin bu doğal regülasyon işlemine homoöstaz diyoruz. Dünyada hiçbir doktor, mevcut olan 58.000 alopatik ilaçlardan hiçbiri tedavi edemez. Biliyor musunuz sizi kim tedavi eder? Kendiniz! Ve iyi bir doktor bunu size iyileşmeniz için ihtiyacınız olan bilgiyi tekrar vererek ve bu şekilde size destek olarak bu homoöstazı tekrar oluşturmanıza yardım ederek yapar. Bu nedenle "bağışıklık sistemi" kelimesi yanlıştır. Tam olarak bakıldığında bizim bağışıklık sistemimiz yoktur, bizim entegrasyon sistemimiz vardır. Gerekli enerjiye sahip olduğumuz sürece bedenimiz zararlı maddelerle gerektiği gibi başa çıkabilir ve eğer çevremizde her zaman bize karşı negatif insanlar bulunuyorsa, buna rağmen aktivitelerimizle ve pozitifliğimizle kendimizi koruyabiliriz.

Ama eğer siz her gün negatifliğin içinde bulunursanız ve kendinizi korumazsanız, o zaman bu sizi en sonunda yapısı bozuk hücre formu olan kansere kadar götürebilir. Normal durumda hasta ve zayıf insanların sağlıklı olanlara oranla daha çok hasta ve zayıf çocukları olduğunu biliyoruz. Bedenimizdeki her bir hücrede de bu durum aynıdır. Tüm bu hücreler, hücre suyunuzun canlılığıyla bir geometriye, bir strüktüre bağlıdırlar. Sizin için her şeyden önemlisi, hücre suyunuzun her alanındaki bu kristalleri tekrar yapılandırmak olmalıdır. Şimdi yeni bir deney yapabiliriz, bozuk, hasta bir suyu alalım ve sıvılaştırarak tek bir kelime olan "Sevgi" kelimesiyle yeni bir bilgi verelim. Bunu tekrar -5 derecede donduralım ve elektron mikroskobuyla fotoğrafını çekelim.

Birdenbire bu mükemmel kristali, mükemmel geometriyi elde ederiz. Bu deneyi tersten ve yüzden 10.000 defa yapabiliriz, bilimsel ve objektif olarak suyun düşünceyle ne kadar etkilenebileceğini yine kanıtlamış oluruz. Bedeninizin %70'i sudan oluştuğundan bu sizin için önemlidir. Kalitenin yanı sıra miktara da dikkat etmelisiniz, çünkü çok az su içiyorsunuz. Mükemmel organize olmuş bir beden oluşturmak için günlük en azından 2 litre su içmelisiniz. Eğer insanlar çok kahve, çok limonata ve benzeri içtiklerini düşünüyorlarsa, o zaman bu çözüm değil, çünkü çamaşırlarınızı kahveyle yıkayamazsınız. Su mükemmel bir çözelti maddesidir ve her şeyi kendine bağlayabilecek durumdadır. Bu nedenle su içmek gerçekten çok önemlidir. Vücudumuz çok iyi bir şekilde kendi kendini iyileştirebilir. Çoğu kişi de bunu oruç kürleri vasıtasıyla , bunları bıçaksız ameliyat olarak da adlandırabiliriz, yaparlar. Vücudunuzun tekrar temizlenmesini sağlayın.

Sanayi tarzda gıdaların işlenmesiyle vücudunuza almış olduğunuz inorganik maddelerden kurtulun.

Bunun için de bunları çözen bir şeye ihtiyacınız var. Ve bu da su; su bunu başarır. Ve artık biyofiziksel olarak da kanıtlayabildiğimiz gibi , su yüksek derecede strüktürlü bir yapıya sahip. Ve bu strüktürlerden dolayı vücudumuzdaki benzer titreşimleri içererek bir çok hastalıkları, Alzheimer rahatsızlığına kadar, ve beyinlerimizin kıvrımlarına yerleşmiş olan hafif ve ağır metal tortularını bile sökebilir.
İsrail'de bir doktora gittiğinizde, orada bir gelenek vardır, hangi rahatsızlıktan dolayı gitmiş olursanız olun, sizi önce tekrar bekleme odasına yollayıp, yarım saat içinde içmek üzere size 2 Litre su verilir. Ve siz bu suyu içtikten sonra hala şikayetleriniz varsa bundan sonra sizi muayeneye kabul ediyorlar. Birden beliren hastalıkların % 80'ini sadece su içerek iyileştirilebileceğini görmüşler ve bunun sadece suyun kalitesine bağlı olmadığı da tespit edilmiş. Bunun için su çözelti maddesi olarak biriken tüm atıkları dışarı taşımak için kullanılıyor.

Örneğin burnunuz aktığında neler oluyor? Vücudunuzda daha önceleri birikmiş olan zararlı maddelerin nötralize edilerek dışarı atılabilmesi için salgılar oluşuyor ve burnunuzdan dışarı çıkıyor. Aynı olay cildiniz için de geçerli olduğundan, vücudunuza girmiş olan zararlı tüm maddeler cildiniz vasıtasıyla da ifraz edilir.

Bütün problem aslında içeride, oraya girmemesi gereken maddeleri su yine dışarı taşıma kapasitesine sahip. Burada suyun miktarı kadar kalitesi de tabii ki önemli.

Artık bildiğimiz gibi su, 80 metrelik bir boru sisteminden geçtiğinde , canlılığını kaybediyor. Bu da borunun kötü olmasından dolayı değil de borudaki basınçdan oluşuyor. Suyun evlerimize kadar taşınabilmesi için gerekli olan basınç, suyun kendi hareketliliğini bozuyor. Suda çift helix şeklinde spiral hareket mevcut, bu da suyun kristalinin oluşmasını sağlıyor. Suyun spiral hareketine zarar verildiğinde, kristal yapısı da bozuluyor ve kristal şekil olmayan yerde geometri de mevcut değildir ve böylece enformasyon da oluşamaz ve neticede canlılık da yok olur. Ve neticede bu şekilde sadece 80 metre boru hattı ile suyun canlılığını almış oluyoruz. Şimdi ayrıca kimyasal-analitik olarak açıklamamız gereken şeyler var. Yasaları koyanlar, su kimyasal olarak temiz oldukça belli değerler çerçevesinde bulunmasını şart koşuyorlar. Ve bu sınır değerleri de istedikleri gibi zaman zaman aşağıya veya yukarıya çekebiliyorlar. Halen tarım sektöründe 300 çeşitten fazla inorganik kimyasal yapıya sahip tarım ilacı kullanıldığını ve bunların neredeyse 280'i kanserojen olduğunu biliyor muydunuz ? Kanser nedir ? Kanser kaos'tur. Kaos'u düzeltin, entropinin oluşmasını, yani tekrar düzenin oluşmasını sağlayın.Ve tüm bu inorganik bileşimler, bu pestisidler tam tersinin oluşmasını sağlıyorlar.

Tarımda kullanılan ilaçlar yer altı sularına karıştığından tekrar bize çeşmelerimize geliyor. İlginç olan, 1992'ye kadar yasayı koyanlar bu 300 tarım ilacından sadece 63'ünün analiz edilme zorunluluğunu getirmiştir. 280 ilacın kanserojen olarak bilinmesine rağmen sadece 63'ünün ölçülmesi sanki bunların yokmuş gibi varsayılması ilginç değil mi, kalanların isimleri bile bilinmiyor ve bunlar için hiç bir sınır değer konulmamış. Ve zamanla bu ölçülen 63 ilacın değerleri yükseldikçe, tolerans değerleri de yükseltilmiş. Suyun kalitesini düzelteceğine içindeki maddelerin tolerans değerleri ile oynanmakta. Aksi taktirde bu suyu size satmamaları gerekir.1992'den beri de zaten bu 300 tarım ilacından sadece 18'i ölçülmekte. Ve böylece aslında neler içtiğinizi düşünebilirsiniz. Örneğin bunların içinden birini çıkaralım: Nitrat mesela kanserojendir.

Sadece kimyasal olarak bir zehir olmasından dolayı değil sebebi çok daha başka. Nitrat, bir kimyasal yapı olarak belli bir dalga boyuna sahip, dolayısıyla bir elektromanyetik kuvvete. Vücudunuza Nitrat girdiğinde rezonans yerine disonans oluşur, çünkü vücudumuz Nitrat içermediği için bu madde ile rezonansa geçemiyor. Oluşan disonans bedende kaos oluşturuyor ve birden, bazı hücre grupları dejenere olmaya başlıyor , çünkü sürekli bir elektromanyetik içtepiye maruz kalıyorlar. Aslında bedenimiz kendini tekrar rejenere edebilir fakat her gün aynı içtepilere maruz kaldığında, artık Nitrat'ın miktarının da önemi kalmıyor, tekrar eski yapısını koruyamıyor. Örneğin suya bir taş atıyorsunuz, bir dalganın, dalga boyunun oluşmasına sebep oluyorsunuz. Suya sadece içine taşı atarak bir enformasyon vermiş oluyorsunuz böylece. Aynı anda taşı derhal çıkarsanız bile oradaki dalgayı yaratmış oluyorsunuz. Konu oradaki kimyasal yapıyı değil de negativiteyi yaratan disonans dalga boyunu nasıl çıkarabilirsiniz ?

Bizim de artık biyofiziksel olarak kanıtlayabileceğimiz gibi bu işlemi yapmak için `suyu canlandırma cihazları' mevcut. En iyi içebileceğiniz su, doğal temiz kaynak suları, artezyen suları, agratopejik artezyen kaynakları. Agratopejler, yeraltından kendi güçleriyle yukarı çıkan yer altı artezyen sularıdır, çünkü suyun da kendine has bir olgunluk derecesi vardır. Su, yağmur olarak yere indiğinde bunu "juvinil" su olarak adlandırırız. Bu suda solar frekanslar ölçülebiliyor fakat jeomanyetik frekansların da oluşabilmesi için su yerin çok altına inmesi gerekiyor, "toprağın kanı" haline gelmesi gerekiyor. Yeraltında tamamen olgunlaşan ve tüm jeomanyetik frekans desenlerini içine alan "toprağın kanı" , kendi başına 1000'lerce metre derinliklerden girdap şeklinde yukarı çıkabilecek güce ve enerjiye sahip oluyor. Siz şişeden mineral suyu içtiğinizde bunu vücudunuz alamaz, işleyemez, çünkü mineral suyundaki mineraller inorganik yapıya sahipler. Bunlar zararlı değiller fakat hücreler için kullanılabilir değiller. Böylece kanınıza kadar giren kalsiyumun hücrelerinizde özümsenemediği için hiçbir faydası olamaz. Burada konu Kalite'ye geliyor.Su, kristal gibi basınç ile elementlerin koloidal oluşmasını sağlayamadığından elementler inorganik kalıyor ve bu yüzden vücudunuz da bunları alamıyor. Bazıları, bunların bir kısımları belki alınabilir diye düşünse de bu kesinlikle mümkün değil.

Bunu kahvaltıda tabağınıza bir çubuk demir koymuş gibi de düşünebilirsiniz. Sudaki mineralleri alabilirseniz, çubuktaki demirleri de yiyebilirsiniz. Bu da mümkün olmadığı için suyun hangi mineralleri içerdiği de önemli değil. Önemli olan, suda hangi frekans desenleri mevcut, bu mineraller halen iyonize durumda mı ve etrafları su kılıfı ile çevrili mi ? Çünkü biz bu suyun strüktürünü bozduğumuzda, içindeki iyonize ve suya elektromanyetik dalga boyları veren elementlerin başka elementlerle birleşmesini sağlamış oluruz. Bu da genellikle boru basıncı veya suya katılan karbon diyoksitlerle yapılır, böylece suyun doğal oksijeni alınıp, nitrojen katılır, halbuki bizim amacımız bedenden nitrojeni uzaklaştırıp oksijen verebilmek olmalıdır. Böylece oluşan ""molekül evliliklerinde", örneğin pozitif yüklü kalsiyum ile negatif yüklü hidrojenkarbonatlar birleşirler. Aslında, bunlar su canlı olduğu sürece, yani bir strüktüre sahip olduğu sürece, aralarında su bir duvar gibi olduğu için iyonal yapılarından dolayı birleşemezler ve bedene zararlı hale gelemezler.

Kalsiyum ve hidrojen karbonat örneğinde yeni oluşum kalsiyum bikarbonattır, yani kısacası kireç oluşur. Ve siz de bunu evinizin borularından dışarı atabilmek için en pahalı cihazları kullanırsınız. Bunu yaparken kendi bedeninizdeki kireçlenen borularınızı /damarlarınızı hiç düşünmezsiniz. Yaşlandıkça damarlarımız ve beynimizdeki sinir iletişim bağları dahil kireçleniyor ve doğal olarak enformasyonu iletmek için köprü kurulamadığından unutkanlık başlıyor. Burada oluşan kireçleri çözebilmek için canlılığa , enformasyona veya strüktüre ihtiyacınız var. Suyun geometrisine ihtiyacınız var. O zaman, oluşan molekül birleşimlerini de kırabilirsiniz.

Biz , araştırmalarımız çerçevesinde, segmanter diyagnostik ve organometri ile, İmedes diye adlandırdığımız , enerjetik seviyede ölçüm yapabilen bilimsel bir cihaz sayesinde , organizmadaki patolojik rahatsızlıkların bile sadece su ile rejenere edilebileceğini kanıtlayabiliyoruz. Uzun yıllar boyunca teşhis amaçlı takip altında bulundurduğumuz hastalar var. Bizler, doktor değil de sadece biyofizikçi olduğumuzdan bizim kendi kendimizi rejenere ettiğimizi, doğanın iyileştirdiğini biliyoruz. Örneğin bir hastamızı segmanter diyagnostik ile değerlendirdik, bunun için vücuduna 1,2 V doğru akım vererek direnç değerlerini değerlendirdik ve böylece bir organın elemansel titreşim karakterinin hücre bazına kadar nasıl değiştiğini inceledik. Vücudunuzdaki organlar maddeden oluştukları ve çeşitli element bileşimleri içerdikleri için, her bir organın ayrı titreşim karakteri vardır. Örneğin bir akciğerin doğal durumdaki titreşimi yaklaşık 40 Hrtz civarındadır.

Her gün içki alıyor ve ciğerlerinizi yıpratıyorsanız, zorlanmadan dolayı neredeyse 58 Hertz'e kadar yüksek titreşecektir.

Bu da, eğer ciğerin enerji seviyesini 40'tan 58 Hertz'e yükseltirsek, organın maddesel yapısının da değişmesi söz konusudur ve bu da organda bir dejenerasyona sebep olacaktır.

Bu olay da aynı kanserde olduğu gibi birden oluşmayacak, yıllarca organın maruz kaldıklarının sonucu olarak ortaya çıkacaktır. En başında enerji seviyesinin değiştiğini unutmayalım. Mesela bir hastamızın beyninin sağında bir tümör mevcut. Tümör , organ seviyesinde kırmızımsı olarak görülmektedir. Bunu enerjetik seviyede ölçtüğümüzde, ki bu ölçümü kanser organ üzerinde görülmeden çok önce yaptığımızda hastayı uyarabiliriz, beyninde tümör olan hastaya vücudunda eksik olan frekansları içeren bir su içirdiğimizde (zarar görmüş olan yerler: epifiz, hipofiz, merkezi sinir sitemi vs.) çok farklı bir tablo ile karşılaşıyoruz, sadece 17 dak. sonra değişiklik oluyor.

Fakat bu kadar kolay olamayacağını siz de tahmin edebilirsiniz, bütün bir ömür boyunca yanlış yaşayıp mucize suyu içerek iyileşebileceğinizi sanmayın. Bu hasta tabi ki tekrar eski yapısına düşecektir, çünkü artık organ seviyesinde destrüktürasyon başlamıştır. Beden kendini bu negatif duruma o kadar alıştırmıştır ki 2-3 saat içinde eski patolojik tabloya geri döner. Fakat bunun bize gösterdiği, suyun içinde öyle bir enerji mevcut ki, eksik olan tekrar yerine getirilebiliyor ve rejenerasyon gerçekleşebiliyor. Bu hastaya belki her gün 2'şer Litre bu sudan içirsek ve birkaç yıl devam etsek , bedendeki her strüktürü değiştirebiliriz. Bu yüzden tedavi edilemez hiçbir hastalık yoktur. Her şekli değiştirebilirsiniz. Bedenlerimiz morfojenik bir alandan oluşuyor.

devamı aşağıda

yağmur
12-08-2013, 21:45
Bizlerin bu bedenlerin şekillerini oluşturan neticede enerjidir.

Örn. bir hastanın ayağını kestiğimizde ayak parmağını algılayabiliyor, çünkü enerjetik seviyede o enerji mevcut, buna da fantom ağrıları deniyor. Bu kişinin aurası, yani enerji seviyesi ölçülebilir durumda.Çalışmalarımız kapsamında hastalarını su ve tuz ile iyileştiren 65 doktor, 150 `ye yakın icazetsiz pratik hekim ve çeşitli klinikler mevcut. Bunların sayıları günden güne çoğalıyor.

İnsanların sadece çok basit araçlarla en ağır hastalıklardan bile nasıl iyileştirilebileceğini görmenizi istiyoruz, bunun mümkün olduğunu bilmenizi istiyoruz. Bu sadece bu yılın moda tıbbı değil, bunlar en doğal maddeler, suyunuzu doğadan almaya çalışın, has su içmeye çalışın. Günlük ihtiyacınız olan 2 Ltr. İçin. Güzel bir kaynak bulup, kimyasal analizini yaptırma gayretine girin, çünkü zararlı kimyasal madde olmayan yerde, stürktür mevcut olduğu için mikrop da oluşamaz.

Böylece bu suyun canlılık içerdiğine dair elinizde bir garanti olur. Alabalıkların yaşadıkları akarsular kesin temiz olur, çünkü alabalıklar çok hassas balıklardır, suyun içinde gravitasyon ve levitasyon dengesi bozulduğunda suyun kalitesi bozulur ve alabalıklar bunu derhal algılar. Bu balıklar suyun içinde başka güçlerin de mevcut olduğunun farkındalar, levitasyon gücünü kullanarak suyun içinde durabiliyorlar ve suyun içsel gücü olan saf ışık enerjisini kullanarak akım yönünün tersine yüzebiliyor.

Bu kaynaklardan beslenen sulardan faydalanmalıyız. Bu tip sular sadece geçen hafta yağmur yağarak orada birikmiş değil yıllarca 100-200-300 yaşında olabiliyor ve radyometrik ölçümlerle bunu tespit edebiliyoruz. Bazı fosil sular vardır ki bunlar toprağın kanı olarak 6, 7, veya 8000 yıl yeraltında beklemiş ve oluşmuşlardır. Bu suları bulup kullanmalıyız ve bunu sadece bencil olarak sağlığınız için değil de şuurlanmanız için, bilinçli bir insan olmak için yapın. Sağlığınıza kavuşmanız bunun yan etkisi olarak yaşamınıza girecektir. Yaşamınızda bilinçli tüketin, sadece reklamı yapıldığı için ve aslında ihtiyacınız olmadığı bir şeyi almayın.

Reklamlar da zaten ihtiyacınız olmayan ürünler için yapılır, yoksa siz hiç havuç reklamı gördünüz mü? Onu zaten alacaksınız.Bu yüzden daha güzel, daha sağlıklı, daha mutlu olabilmeniz için sizin aslında pek de ihtiyacınız olmayan şeyleri satın almanızın teşviki için reklamlar yapılır ve siz böylece ticari anlamda bağımlı kalırsınız. Aksi taktirde, örneğin ihtiyacınız olan her şeyi kendi kaynaklarınızdan karşılıyor olabilseniz ve daha az çalışmanız gerekse, vaktiniz kalacak ve siz kendinizi geliştirmek için eylemde bulunacaksınız ve bilinçleneceksiniz Ve bütün bunların gerçekleşmemesi için sürekli çalışmanız gereklidir, ki böylece kendinize vakit kalmasın ve aslında nelerin olup bittiğinin farkına varmayasınız diye.

Ve 65 yaşında emekli olana kadar çalışır ve pillerinizi tüketirsiniz. Burada sadece sistemin suçu yok, biz değil miyiz kimyasal temizliği , daha ucuz ürünleri vs. talep eden? Biz değil miyiz, kantitatif düşünen? Sanayi sadece taleplerimize cevap veriyor.Bizler daha bilinçli olmaya başlamalıyız, satın alma fanatizminden vazgeçmeliyiz, kendimize karşı daha radikal olmalıyız, radikal kelimesi Latince'den radikus : kök `ten geliyor. Köklerimize geri dönmeliyiz, yaşamlarımızın amacını görmeliyiz ve bunu doğal canlı su ile başarabiliriz. Artezyen suyu bulduysanız muhakkak cam şişelere koyun.

Bu sulara ulaşamayanlar Suyu canlandırıcı cihazlar kullanabilirler. Bu cihazlar, borulardaki basınçtan dolayı bozulan suyun yapısını tamir ediyorlar. Böylece, kristalline yapısı olmayan, yani strüktür ve böylece enformasyonu içermeyen suyu fiziksel bir yöntem ile tekrar canlandırabiliriz, enerji verebiliriz. Bunun için değişik yöntemler mevcut, örn. levitasyon (Hachening'e göre anafor yapma), kristalizasyon, manyetizm, canlandırma. Prensipte tüm yöntemler suya tekrar bir frekans desenini yüklemeye çalışıyorlar. Laboratuar şartları altında bunu yüzey gerilimi ile tespit etmemiz mümkün. Çeşme suyunun yüzey gerilimi daima 73 Dune'dur. İyi bir kaynak suyun gerilimi 58, 60, 62 Dune olabilir..

Bizim kanımızın değeri 42 ve 44 Dune civarındadır.

Gıdaları özümlememiz için bu değerin kan değerimize en yakın olması daha uygun. Ve bizim için en uygun olan taze sıkılmış meyve suyudur. Taze meyve suyunun strüktürel yapısı o kadar uygun ki, yüzey gerilimi aynı kanımızın değeri gibidir. Bunu tuzlu su ile, buna `sole' diyoruz, de yapabiliriz. Doğal bir Sole'den bir bardak doğal suya 1 çay kaşığı ilave ettiğinizde izotonik bir çözelti elde edersiniz. Bu çözeltinin değeri de aynı kanımızın değerindedir, çünkü mükemmel bir strüktüre sahiptir. Kaynak/Artezyen suyu da bu değere çok yakın. Su, suyu canlandırma cihazlarından çok hızlı geçtiğinden çok kalıcı bir şekilde onarılamıyor.

Bunun için su ile temas etmesi gerekmeden , sadece fiziksel bir metotla frekans değişimi sağlanıyor. Fakat bu cihazlar pek de ucuz sayılmaz. Bu cihazlarla suyun kimyasal yapısı değişmez, örn. suyunuzda nitratlar varsa, onlar arındırılmaz. Suyunuzdaki kimyasalları çıkarmak için ters osmozlu cihazlar kullanmalısınız, zararlı elementler bunların zarlarından ölçülerinden dolayı geçemez ve süzülürler. Kimyasallarınızı arıtan cihazların sonucunda kimyasallardan arınmış fakat cansız su elde edersiniz.

Suyu canlandırma cihazları da çok pahalı olduğundan bunun yerine bir avuç kuvars kristalini temiz kaynak suyuna koyarak cam sürahi içinde bekletirseniz, kuvars kristalin hexagonal yapısından dolayı , geometrisi mevcut olduğu için pizoelektrik içerdiğinden suyu canlandıracaktır. Kristalin pizoelektriği suyun tetraeder-strüktürünü tekrar yerine getirebiliyor. Bunun için herhangi bir kristali kullanabilirsiniz, gül kuvarsı, ametist vs. önemli olan hexagonal şekilli olması. Bu kristallerin birini bir cam sürahiye koyup ertesi gün içtiğinizde, gerçekten canlı su elde etmiş oluyorsunuz. Kesinlikle plastik kavanoz kullanmayın, çünkü dizonans titreşimler yüklersiniz. Camın yapısı kuvars tozu içerdiğinden zaten bir hexagonal şekle sahip ve içine konulanı etkileyecektir.

Ertesi gün suyunuzu içtiğinizde koyduğunuz kuvars kristali şeklini hiç değiştirmemesine rağmen, siz de tadındaki yumuşaklığı fark edeceksiniz.Biz, size bilimsel olarak kristallerle suyun canlandırılmasında suyu canlandırma cihazlarıyla kıyaslandığında yüzey gerilim değerleri aynı veya daha iyi olduğunu kanıtlayabiliriz. Bu cihazların çoğu kuvars kristali içeriyor.

1'nci bölüm sonu

i-ked
12-08-2013, 22:14
Şimdi bu denli uzun bir yazıyı okuyamadım ama bir ara su burcu olduğumdan dolayı okuyacağım.

Bana ilk hatırlattığı izlediğim bir belgesel. Belgesel kıtaların yaptığı hareketler üzerineydi.

http://img162.imageshack.us/img162/3410/5globes5or.gif

Mesela aklımda kalan, bir süre (belki de milyonlarca yıl) sonra Akdeniz yükselecek ve oradaki adalardan Everest'e kadar muazzam sıradağlar oluşacak.

http://www.cografyatutkudur.com/levha/dag.jpg

Su ile alakası ise yanardağlar... Kıtalar ve okyanus tabanlarındaki basınç farklarından dolayı kayalara önemli miktarda su depolanması oluyor ve yanardağlarda gördüğümüz o devasa patlamaların sebebi de bu suların sıcaklığın etkisiyle dışarı çıkmak istemeleri imiş. Özel birçok terim doğal olarak aklımda kalmadı. Aklım dolu zaten bir tek "O" var. Lades oynuyorum sanki: Aklımda!

Bu arada

Su uyur, düşman uyumaz. Para hiç uyumaz. Trafik de affetmez.

yağmur
13-08-2013, 09:33
Hologram ve Varoluş

Bugüne kadar ortaya atılmış en güzel hipotezlerden biri, fiziksel varoluşun tıpkı bir hologramdaki içiçe geçen desenlerdeki gibi, titreşimlerden oluştuğunu ileri süren tezdir.
Hologram kelimesi Yunanca holos-gramma, yani “tüm mesaj” anlamına gelir ve gerçeğin bölünmemiş bütünlüğünü anlamada yararlı bir benzetmedir. Bu benzetme, tek, uyumlu ve akıcı bir bütünün hem bilinç hem de yaşanan dışsal gerçeği içerdiğini anlamamıza yarar. Holografi her tür dalga formunu kullanır ancak en yaygın bilinen çeşidi modern fotoğraf halogramıdır.
Varoluşun bölünmez bütünlüğünün, madde, enerji, hareket ve yer-zaman ögelerinden oluşan bir holografik model olduğu öne sürülür. Ne kadar küçük olursa olsun, her bir nokta, tıpkı bir holograf plakasında olduğu gibi, bütünün şeklini içermektedir. Bu teorinin özünde yatan kavram en ufak parçacığın dahi içinde tüm geçmişi (ve hatta bazen geleceği de) barındırdığı fikridir. İşte varoluşun altındaki gerçek de budur. Biz aynı anda hem bütünün bir parçası, hem de bütünün ta kendisiyiz. “Herşey bir’de ve Bir herşeyde..”

yağmur
19-08-2013, 11:03
BAŞ AĞRISI İÇİN İLGİNÇ ÇÖZÜM;

Nefes alırken burnumuzun her iki deliğini birden kullanırız.
Sağ taraf sıcağı (güneşi), sol taraf soğuğu (ayı) temsil eder.
Oysa bazı durumlarda kısa süreli beynin sadece sağ yada sol lobunu biraz daha fazla çalıştırmak bir çok rahatsızlığa çözüm olabilir...Bunuda sadece sol burun nefesi yada sağ burun nefesi ile yaparız

BAŞINIZ AĞRIYORSA sağ burun deliğinizi kapatın
5 dakika süreyle sol burun deliğinizden nefes alıp verin..

KENDİNİZİ YORGUN HİSSEDİYORSANIZ
sol burun deliğinizi kapatın,
sağ burun deliğinizden nefes alıp verin.
Zihninizi de açar.

Yine aynı şekilde
UYKUNUZ MU KAÇTI
sağ burun deliğinizi kapatın
5 dakika süreyle sol burun deliğinizden nefes alııp verin..Kolayca uykuya dalarsınız...

yada bi toplantıda çok mu uykunuz geldi...
UYKUYU KAÇIRMAK İÇİN
sol burun deliğinizi kapatın,
sağ burun deliğinizden nefes alıp verin.
Uykunuz kaçar zihniniz açılır.

latino1122
19-08-2013, 11:42
'Doğru bir çizgide olan sevgi, sizi daha fazla dingin, daha fazla saf yapar... Bu sevgi, meditasyondan doğan bir sevgidir, zihinden değil... Dünyada milyonlarca çift sanki sonsuz sevgiyi yaşıyorlarmış gibi davranıyorlar. Ama bu imkansızdır. Onların zihinlerinden doğan sevgileri, sonsuzluk niteliği taşımaz. Sevgi, bir kişiye yöneldiği zaman sınırlanır... Eğer sevginiz, başkasına duyulan bir arzudan kaynaklanmıyorsa, bir ihtiyaç sonucu değilse, karşılığının gelmesini beklemeden sadece veriyorsa, bir dilenci değil bir imparator ise, işte bu şefkattir..''

Osho

yağmur
19-08-2013, 19:51
http://u1308.hizliresim.com/1d/m/rpdw0.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Şükürler olsun ki TV izlemeyi bıraktım... TV yide çıkardım odamdan ohhh ne büyük huzurmuş...Geriye internet ve telefon kaldı...

i-ked
19-08-2013, 20:51
TV konusunda tebrikler yagmur :-) Desene omrune omur kattin...

Once telefonu cikarttim hayatimdan daha sonra da interneti... TV zaten odamda yok ancak neredeyse 24 saat acik 1'den fazla bilgisayarim oluyor.

Film izler, oyun oynarim ancak muzik dinlemem cunku baskalari icin ruhun gidasi olan muzik beni depresyona sokuyor. Bazisi dilime dolaniyor olur olmadik yer ve zamanda mirildaniyorum; bazisi da ''O''nu hatirlatiyor, sanki aklimdan cikiyor da...

Yalnız süreç tersine işlemeye başladı odamda olmasa da mutfaktaki TV ile daha fazla zaman geçirir oldum ve daha sonra da 3 yıl kadar 3G interneti kullandıktan sonra yine ADSL abonesi olup internete döndüm. Ya telefon? Elime telefon geçerse "O"nun numarasını tuşlayacağıma eminim. Sonra ayıkla pirincin taşını, başkasıyla konuşmak istemiyorum ki!

Sent from my ME172V using hisse.net mobile app

yağmur
19-08-2013, 21:34
http://o1308.hizliresim.com/1d/m/rpk8r.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Yakında sadece bu kadar olacak kitaplarım ve müzik...

i-ked
19-08-2013, 21:50
Kitaplar hoş dursa da, boydan boya tek parça pencere yeterli ışığı sağlasa da çok tehlikeli diye düşünüyorum. Zaten 2 kırlent yastık ve 3 minder bana pek rahat gözükmedi ama seni bugün eklediğin yazı ile karikatürlere bakarak keyifli gördüm. Hele o sağdan soldan burun deliklerini kapayıp nefes almak... Öğrencilerimin derse tekrar ilgisini toplamak için bu hikayeyi kullanabilirim.

Benim yaşayabileceğim ev tipi:

http://www.sunrealtync.com/files/u1082/InnatRodanthe.jpg

yağmur
20-08-2013, 08:43
Kitaplar hoş dursa da, boydan boya tek parça pencere yeterli ışığı sağlasa da çok tehlikeli diye düşünüyorum. Zaten 2 kırlent yastık ve 3 minder bana pek rahat gözükmedi ama seni bugün eklediğin yazı ile karikatürlere bakarak keyifli gördüm. Hele o sağdan soldan burun deliklerini kapayıp nefes almak... Öğrencilerimin derse tekrar ilgisini toplamak için bu hikayeyi kullanabilirim.

Benim yaşayabileceğim ev tipi:

http://www.sunrealtync.com/files/u1082/InnatRodanthe.jpg

Ooo hocam bu evde yaşamaya korkar insan dalgalar alır götürür bence...
Kırlent yastık falan derken de bu konuda bayağı geniş kültürünüz herkes bilmez bunları...
Birde müzik dinleyin... klasik müzik de çok güzel eserler var biliyorsunuz onlar zihni dinlendirir ve gereksiz işgallerden kurtarır...

yağmur
20-08-2013, 20:09
Prof. Stefano D'Anna

Kendini Özünde Sev

Sıradan bir insan yalnızca görünürde kendisini sever, ve yalnızca görünürde sağlıklı, varlıklı, ve esenlik içinde olmayı diler. Eğer kendi öz benliğini gözlemleyebilse ve kendini tanıyabilseydi, olumsuz düşünce ve kaygılarıyla bestelenen içindeki daimi, inleyen nağmeleri duyabilir, ihtimal dahilinde olsun ya da olmasın, korkunç olayların beklentisi içinde kendi talihsizliğine duacı bir kimsenin verdiği resitali dinleyebilirdi.

Kendi kendini baltalamak

Dreamer’dan öğrendiğim bir çok şey arasında, ‘Tanrılar Okulu’ kitabımda da anlattığım en hayret uyandıran konulardan biri, sıradan insanın içinde yaşattığı, kendi kendine zarar veren bir tutum, kendi yıkımına ve sonunda da ortadan yok oluşuna karşı duyulan karşı konulmaz bir istek olarak kendini açığa vuran, gölgede kalmış ikincil bir tabiatın gün yüzüne çıkarılmasıdır. Dreamer bunu kendi kendini baltalamak olarak adlandırıyordu. Resmi bilimsel kaynaklar tarafından olayın dünya üzerindeki uzantısı henüz anlaşılamamış olsa dahi, bu durum, eski insanlığa hakim olan psikolojik belirleyici özellik olarak ele alınabilir. Kendi kendini baltalamak, çoğu insanda suçluluk hissi ve daimi bir başarısızlık ve kararsızlık duygusu şeklinde kendini belli eden parçalanmış bir psikolojinin neticesinde gerçekleşir; insan kendi içinde seslendirdiği hüzünlü ezginin, ard arda süzülen olumsuz tasavvurlarının ve hiç durmaksızın içinde yankılanan yıkıcı düşüncelerinin kurbanı haline gelir. İnsanlar çok sık ve çok uzun süreler boyunca kendilerinin dışında yaşıyorlar; dış dünya ile özdeşleşerek kendilerini kaybediyor ve böylelikle içlerindeki gerçek kısıma olan uzaklığı gittikçe büyütüyorlar. Hissettiğiniz o derin keder, dünyanın sizin dışınızda sanki farklı bir gerçeklik olduğu tasavvuru ile hipnotize olduğunuzun en güvenilir kanıtıdır.

Bunun sonucunda sıradan bir insan içten içe, ölümünün tüm dertlerinin çözümü olacağı düşüncesi içinde bilinçsizce fiziksel ayrılış sürecini hızlandırır. Homo Sapiens ( modern, akıllı insan ), kendi yok oluşunu gerçekleştirecek korkunç seçenekler listesini uyuşturucu, sigara, sağlıksız yiyecek tüketimi ve benzeri alışkanlılarla oluşturarak kendisini intihara teşebbüs eden bir tür seviyesine indirgedi. Sergiledikleri bu ölüm projesine karşı çıkıp onları durdurmaya kalkışırsak eğer, bizleri kurtarıcı veya yardımsever olarak görmeyeceklerdir. Tam tersine, bu tarz bir girişim, onları ölümcül bir düşman haline getirecek ve sonunda sadece kendi kendilerini baltalama eylemlerini geciktirmeye yarayacaktır.’ Tanrılar Okulu, Sinedie,2010

Kendini Sev

Çözüm: kendinizi içinizde, hiç durmaksızın sevmeniz. Bunun anlamı varlığınızın en gerçek bölümü ile sürekli temas halinde olmanızdır. Bunun anlamı bir çeşit zafer, zerafet ve anlayış haline erişmeniz, onu yaşamanızdır. Bu; saf, masum olma halidir. Masumiyet ( innocence ) kelimesinin kökeni Latince’de ‘zarar vermeyen’ ( non-nocere = not-to hurt ) anlamına gelen ‘innocent’ kelimesinden gelir. Böylelikle ‘masum’ ( innocent ) kelimesi gerçek anlamında, kendisine zarar vermeyen, kendisini dünyanın en sevilen uğraşı haline gelmiş olan kendi kendini baltalama eylemine adamamış bir insanın niteliklerini betimler.

Görünen o ki, hazırlıksız insanlar için kendini özünde sevmek, diğer tüm sıradan insanların içinde yaşadığı kaygı ve daimi kargaşa durumuna kıyasla hiçbir şeyin ve heyecanın olmadığı can sıkıcı bir durumdur. Ancak, içinde kendisine karşı berrak ve net bir sevgi besleyen bir insan için herşey tam zamanında gerçekleşmektedir ve hatta dünyanın bu karmaşası – herşeyin görünürdeki isyankar ve birlik oluşturmaktan kaçınan o anarşik hali – bile onun gözünde daha yüksek bir bütünlük seviyesine doğru ilerleyen bir birleşme hareketi olarak belirir.

Kendine zarar vermekten vazgeç

Pek çok insan dünyanın olduğu hali ile düzgün işlemediğine ve kendi müdahaleleri olmadan yoluna devam edemeyeceğine inandığından, diğerlerinin sorunlarını çözebilecekleri, rahatsızlıklarını iyileştirebilecekleri düşüncesiyle çözüm üretmeye çabalarlar. Kendi kibirleridir, iyileştirici ve diğerlerine yardıma hazır olduklarına kendilerini inandıran. Ancak gerçekte, kendi özünde yatan yalanı bozguna uğratmayan, içinde sürüp giden o kendi kendini baltalama eyleminin bilincinde olmayan bir kişi, kimse için hiç birşey yapamaz. Onların bu kibirli halleri, kendilerinin iyileşmiş ve başkalarına yardım etmeye hazır olduklarına inanmalarına sebep olur. Dünyaya yardım etmek için yapabileceğiniz tek şey, kendi kabusunuzdan uyanarak kendi kendinize zarar vermekten vazgeçmenizdir. Sırf kendimizi bir gün aynı durumda bulacağımızın bilinçsiz korkusuna ve o durumdayken yardım bulabileceğimiz ümidine sahip olduğumuz için, kendimizi bir dilenciye ya da ihtiyaç içinde bir kimseye yardım etmeye mecbur hissederiz. Oysa bu ihtimal karşısında kapıldığınız korku hissi ile birlikte o ihtimalin gerçekleşmesini sağlayacak şartları da hazırlamaya başlıyorsunuz. Yardım elini uzattığınız anda aslında kendinizi onun paçavralarına sarmalamış ve onun yerinde dilenir hale getirmiş oluyorsunuz. Kendinize: ‘Ben asla böyle bir ihtiyaç içinde olmayacağım’ derken böyle bir düşüncenin sadece aklınızdan geçmesi dahi sizi o pozisyona çoktan yerleştirmiş oluyor.

Yardımseverliğin ardındaki sis perdesi

Insanların suçluluk duyguları üzerinden geçinen kuruluşların desteklediği her türlü bağış faaliyetleri ile cömertlik ve fedekarlık ardına gizlenmiş olan sahteliğe gözlerimizi açalım. Bunlar, sadece kendilerini idame ettirmek amacıyla varolan insancıl kuruluşlardır. Kendilerini idare etmeyi bile güç bela başarabilen bu kuruluşlar, israf ederek hesapsızca harcadıkları gelirlerin sağlanması ve kaynakların biraraya getirilmesi konularında uzmanlaşmışlardır. Her çeşit yardımsever faaliyeti sarmalayan sis perdesini kaldırdığınızda kadınların oy kullanma hakkını savunanların ardında, fakirlere yardım sağlayan ordunun ( salvation army ) ardında, sürdürülen tıbbi ve ilaç yardımlarının, yiyecek dağıtımlarının ardında insanlığa karşı oluşmuş en gaddar organize suçların ve en kötü faaliyetlerin saklandığını keşfedebilirsiniz. Gerçekte yardım etmek, sonu gelmeyen bir kısır döngü içinde yardıma olan ihtiyacı yeniden doğurur. Her gün, hayırseverler, fedakarlar ve insancıl kişilerden oluşan bu ordu büyümekte ve böylece mücadele ettiklerini iddia ettikleri tüm kötülükler daha çok yayılarak şiddetini arttırmaktadır. Yoksulluk ve açlık hiç bu kadar geniş ve yaygın olmamıştı. Bu insanlar, sadece sonuçlar ile ilgilenip nedenlerin üzerine eğilmeyerek, ceplerini değilse bile kendilerini ve kibirlerini doyuruyorlar. Yoksulluk zihinsel bir hastalıktır. Ölüm yalnızca kalbimizde var olabilir. Bunun farkına varabilirsek eğer, tüm yardımseverlik anlayışını kökünden değiştirebiliriz. Yoksulluğu refaha, zorlukları daha gelişmiş bir anlayışa dönüştürecek olan şey sadece Düş’tür. Düşleyen bir insan, bir kuruluş ya da bir ülke fakir olamaz. Yalanı ve kendi kendini baltalama eğlimini içinde alt eden bir kimsenin, kendini özünde seven bir kişinin, dışarıdan gelecek herhangi bir yardım arayışında olmasına gerek yoktur. O, çözümün kendisidir ve hem kendisi hem de tüm dünya için yapmanın gücüne sahiptir.

Dünyanın sizin değişiminize ihtiyacı var

Böyle bir farkındalıkla ne kadar çok duygusal kirliliğin ve bayağılığın ortadan kaldırıldığını bir düşünün. Suçluluk, mağduriyet bilinci ve diğerlerine duyulan sahte sevgi, sahte cömertlik üzerine kurulmuş olan tüm yardımsever, insani kuruluşlarla birlikte bir anda ortadan siliniyor. Dünyanın sizin yardımınıza ihtiyacı yok, ancak ciddi bir biçimde sizin değişiminize ihtiyacı var. Bunun bizi kuşkucu ve zalim yaptığını mı düşünüyorsunuz? Özünde kendisini seven bir insan, diğerlerine karşı şüphe içinde ve zalim olamaz. Kendi içinizde elde ettiğiniz zafer, etrafınızdaki herşeyin iyileşmesini sağlayacaktır. Kendi masumiyetin ve saflığın doğrultusunda kendin için yaptığın her şey ile dünyaya yapılabilecek en büyük yardımı yapmış olursun.

Kendinizi sevmeniz; yapılacek tek şey ve iç bölünmelerimizin üstesinden gelerek birliğimizi yeniden elde etmemizi sağlayacak yegane eylemdir. Kendimizi özde, içimizde sevmemiz, Oluş’un etrafa saçılmış tüm parçalarını tek bir bütün içinde birleştirmemiz anlamına gelir. Biz bu başarıyı ‘Bütünlük’ olarak adlandırıyoruz.

Titreşen…heyecan veren o tatlı ürperti

Diğerlerine vermek için öncelikle kendimize nasıl vereceğimizi bilmemiz gerekir.

Birşeyi verebilmek için önce ona sahip olmam gerekir, birşeye sahip olmak için öncelikle ‘olmak’ gerekir. To give I have to have, to have I have to be.

Tamamlanmışlık haline ulaşmamış bir kişi ihtiyaç içindedir, gerçek bir fakirdir…ve kimseye hiçbir şey veremez.

Çocukken, neşe içinde, tam olmanın, bütünlük içinde olmanın hissiyle uyanırdık. Eksik olan hiçbir şey yoktu. Yetişkinler, bedenlerindeki o coşkun heyecanı çoktan unuttular…ancak kendinizi yeniden sevmeye başlarsanız, teninizin altında titreşen, heyecan veren o tatlı ürpertiyi yeniden hissedebilirsiniz. Bir lider, herhangi bir karar vermeden, bir harekette bulunmadan önce bu fiziksel işareti beklemesi gerektiğini bilir. Bir lider, ekonominin altın yasasını bilir: Verdiğim için sahip olurum…olduğum için veririm. I have because I give, I give because I am. Vermek her şeyden önce kendinden vermektir, neysen onu verirsin, Oluş’tan gelen bir bağıştır. Kişi ancak kendisini severek diğerlerine gerçekten gerekli olan, onların gerçekten ihtiyaç duydukları şeyi, yani korkusuzluğu, cesareti, adanmışlığı ve güven duygusunu verme gücüne erişebilir.

yağmur
22-08-2013, 12:45
Zihin…
Her an bir parçan ölüyor,
geçmişte kalan her şey ölüdür...

Zihin denilen sahnede
bitmiş olanları izliyorsun,
defalarca...

Kendine, defalarca
bitenin eziyetini çektiriyorsun...

Her an kendini,
bir kez daha öldürüyorsun

Farkında değil misin?
bunlar kendinle yaptığın
ölü diyaloglar,
yaşayan tek an şimdi'dir...

Yaşadığını hissedebilmen için
olmuş olanların pişmanlıklarından
özgürleştir kendini...

Gelecekle ilgili kurgularının tümü
endişelerin, korkularınla örülmüş...

Ve sen,
zihninde,
geçmişin pişmanlıkları,
geleceğin korkuları içinde
boğuluyorsun...

Bir gün yaşamın son bulacak
Ne pişmanlıklarının,
ne korkularının anlamı olmayacak...

Zihninde yaşayan bir ölü olmaktansa,
şimdi,
burada,
özgürleştir kendini...

Hala buradayken,
yaşamı tadında
Yaşa...

Bu gün bir kaç tekrar yapacağım bunlardan ilki bu yazı...

yağmur
22-08-2013, 12:56
ELEKTROMANYETİK DALGALARIN YAPTIKLARI...

Öncelikle dizüstü bilgisayarlarını asla ve asla kucağınızda, dizinizin üstünde kullanmayın.

En çok manyetik alanı saç kurutma makinesi ve ütü yayar bu aletleri kullanırken acele edin, işinizi çabuk bitirin.

"Yatak odalarında televizyon, bilgisayar ya da cep telefonu bulunması tahmin edemeyeceğiniz kadar zararlıdır. Havayı iyonize eden elektromanyetik alan yüzünden çoğu zaman bir koku ile algıladığımız ancak gözle göremediğimiz elektrik yüklü parçalar havada asılı kalırlar.
Saatlerce havalandırsanız bile tam olarak ortamdan süpürülmezler, her nefes aldığınızda ciğerlerinize bu parçaları çekiyorsunuz demektir.
Elinizin hemen altındaki klavye ve Mouse ise her hareketinizde elektrik sinyalleri gönderir. Mutlaka kablolu mouse kullanınız. . Aynı şekilde uzun süreli klavye ve mouse kullanımı maalesef bilekleri ve eli deforme etmektedir. "RSI (Repetitive Strain Injury)" denen sürekli aynı bedensel hareketlerin tekrarıyla oluşan eklem rahatsızlıkları ve "Carpal Tunnel Sendorumu (tekrar eden hareket sendromu )" ciddi sonuçları olan ve ameliyat gerektirebilen hasarlar verirler.

Lazer baskı yapan yazıcılar, çalışmaları sırasında ozon gazı üretirler.Ozon gazı fazla alındığında beyinde tahribat yaratır. Bu yüzden lazer yazıcıların bulunduğu yerleri sık sık havalandırmak gerekir.
Uzmanlar kanser ve bağışıklık sistemi hastalıklarının, manyetik alanın zayıflattığı bünyelerde oluştuğunu söylüyorlar.

Mesela çoğumuzun kullandığı Bluetooth kablosuz bağlantısı için HP firmasının resmi kitapçığı "lütfen sağlığınız için bir metreden kısa mesafede Bluetooth kullanmayın” diyor.

Eğer bütçeniz yetiyorsa LCD dediğimiz ince ekranlardan alın. Bunun radyasyon seviyesi daha düşüktür.

Bilgisayar kasanızı bedeninizden uzak tutun. Kabloları mümkün olduğunca uzun tutarak çevrenizdeki boş alanı uzatın, Bilgisayar masanızı metal aksamdan değil, ahşap ve elektrik yükü tutmayacak şekilde oluşturun.
Bilgisayarınızın bağlı olduğu prizi mutlaka topraklı yaptırın.

Günde bir kaç saatten fazla keyif, oyun ve web gibi zorunlu olmayan aktiviteler için bilgisayar karşısında zaman harcamayın.

Son olarak, bilinen tüm elektronik cihazlarda elektromanyetik alanı yakalama becerileri yüzünden özellikle ametist kristalleri kullanmanızı ve bilgisayarınızın yakınına koymanızı önereceğim.

Bu ametist kristalleri belli aralıklarla deniz suyuyla topraklandıklarında elektrik yükleri sıfırlanarak gereken koruma alanını sağlamaya devam ederler."

VE EN ÖNEMLİ KONU: . . . Eğer acil servis doktoru falan değilseniz, cep telefonunuz uyuyacağınız odada asla açık olarak kalmamalı. Gece siz uyurken Yatak Odanızdan en az 10 metre uzakta olmalıdır!!!!

Yapılan araştırmalara göre 20 dakika boyunca cep telefonu ile kesintisiz konuşanların, bir sağlık kuruluşunda beyin kontrolünden geçmesi gerekiyor. Nitekim telefon ile konuşurken sınırı aştığınızda hep başınız ağrır.. Unutmayınki , konuşurken de telefonun patlama gibi bir tehlikesi vardır . . . Mutlaka KULAKLIK KULLANIN ! ! !

Telsiz telefonlarda da benzer tehlikeler mevcut, ev telefonunuz telsizse değiştirin, kablolu alın.

Çamaşır ve bulaşık makineleri çalışırken yanında durmayın ( mesela bulaşık makinesini çalıştırıp yanındaki masada keyif çayı içmeyin veya masa keyfi yapmayın ), çünkü çok manyetik alan yayarlar. Özellikle çamaşır makinesinin, çamaşırları döndürme aşamasında hemen uzaklaşın...

Son olarak; kullanmadığınız aletleri fişten çekin. Yapılan araştırmaya göre, "stand by" da yani bekleme modunda kalan aletler, gene elektrik tuketıyorlar. Ve ABD'de bekleme modunda tüketilen elektiriğe " vampir elektirik" deniliyor. Bu da gösteriyor ki elektronik aletler fişten çekilmediği, en azından güç düğmesinden kapanmadığı sürece bizim için tehlike yaymaya devam ediyor...

Tüm bu aletlerin neden olduğu masraf ve küresel ısınma yetmiyormuş gibi, bizi de tüketiyorlar yavaş yavaş..

Doç. Dr. Ayşegül YILMAZ (Elektromanyetik Alan konusunda doktora yapmış)

Bu da benim notum; Plazalarda yaşayanların aldıkları elektromanyetik dalgaları düşünmek bile istemiyorum
Son zamanlarda güzel ülkemizi plaza cehennemine çevirdiler...
Yakında dumansız hava sahası değil dalgasız hava sahası arayacağız...
Son yapılan araştırmalarda, İstanbulun havasındaki boğucu sıcaklıklar gökdelenlerin kuzey rüzgarlarını kesmesinden kaynaklanıyormuş, iklim değişikliği yaratan bu yapılaşmanın önüne geçmek gerekiyor diye düşünüyor bilim adamları...


Bu da ikinci tekrarım küçük eklemelerle...

yağmur
22-08-2013, 13:16
Hepimiz atomlardan oluşuyoruz. Her nefes alışımızda bunlardan 10²² tanesini evrenden alıp ciğerlerimize dolduruyor ve ardından da aynı miktarda atomu evrene geri salıyoruz. Bir yıldan az bir süre içinde vücudumuzdaki atomların %98'i değişiyor. Şu anda her birimiz bugüne kadar yaşamış her varlığın bedeninde bulunmuş en az bir milyon atom taşıyoruz. Z.Z.Camat

Yani BİRiz

Yani biriz... yani kısaca hepimiz tüm canlıların atomlarınından bedenimizde taşıyoruz... hiç görmediğimiz insanların yada bi zamanlar sevipte şimdi görmediğimiz insanların atomlarınıda taşıyoruz...:yes::)

i-ked
22-08-2013, 13:24
Yani biriz... yani kısaca hepimiz tüm canlıların atomlarınından bedenimizde taşıyoruz... hiç görmediğimiz insanların yada bi zamanlar sevipte şimdi görmediğimiz insanların atomlarınıda taşıyoruz...:yes::)



Böyle düşününce güzelmiş...

Bir zamanlar atomlarının %100'ünün "O" kişiye ait olduğu,

http://www.bilgiustam.com/resimler/2011/09/615-aa-keratin.jpg

organik parçalar da daha güzel ve özel.

Vizontele filminde askere giden genç, sevdiğine kabuk bağlamış yarasını veriyordu.

yağmur
22-08-2013, 21:09
BİYOLOJİK YAŞINIZI HESAPLAYABİLRSİNİZ

Yaşlanma uzmanları, biyolojik yaşın takvim yaşından daha fazla olabileceğini belirtti. İşte biyolojik yaşı hesaplama testleri...

Cilt elastikiyeti

Cilt yaşlandıkça, kolajen ve elastin maddeleri azalır ve elastikiyetini kaybeder. Elinizin üzerindeki deriyi çimdikler gibi tutarak çekin ve bir dakika bu şekilde tutun. Deriyi bıraktığınızda tekrar normal, düz hale gelmesi ne kadar zaman alıyor?
< 1 - 2 saniye: 30'lu yaşlar
< 3 - 4 saniye: 40'lı yaşlar
< 5 - 10 saniye: 50'li yaşlar
< 11 - 30 saniye: 60'lı yaşlar
< 31 - 45 saniye: 70'li yaşlar
< 45 saniyenin üzerinde: 80'li yaşlar

Tepki testi

Tepki verme hızı yaşlandıkça azalır. Bunu ölçmek için, yazı yazarken kullandığınız elinizi açın ve bir arkadaşınızdan elinizin üzerinde 45 cm'lik bir cetvel tutmasını isteyin. Cetveli 0-45 cm arası aşağıdan yukarı gelecek şekilde tutmalı. Cetveli bıraktığında yakalayın. Tuttuğunuz yer, ne kadar hızlı tepki verebildiğinizi gösterir.
< 14 cm'ye kadarsa: 20'li yaşlar
< 15 - 24 cm: 30'lu yaşlar
< 25 - 29 cm: 40'lı yaşlar
< 30 - 35 cm: 50'li yaşlar
< 40 cm ve üzeri: 60'lı yaşlar

Zihinsel zindelik

100'den geriye doğru 0'a kadar 7'şer 7'şer sayın. Ne kadar sürede sayabiliyorsunuz? 25 saniyeden uzun sürmesi zihinsel yaşlanma göstergesidir.
< 20 saniyeden kısa: 40 yaşın altındasınız.
< 20 saniye ve üstü: 40-60 yaşlarındasınız.
Emin olmak için bir test daha yapın. Bir dakika içinde aklınıza kaç tane meyve ve sebze ismi geliyor?
< 60 yaşın altındakiler, en az 15 tane bulabilir.

Denge

Sağ ayağınızı 45 derece eğik halde tutarak sol ayağınızın üzerinde durun ve gözlerinizi kapatın. Dengenizi kaybedip sağ ayağınızı yere koymadan ne kadar durabileceğinizi ölçün. Bu hareketi birkaç dakika arayla 3 kez tekrarlayın ve bu şekilde ortalama ne kadar durabildiğinizi hesaplayın.
< 70 saniyeden fazla: 20'li yaşlar
< 60 - 69 saniye: 30'lu yaşlar
< 50 - 59 saniye: 40'lı yaşlar
< 40 - 49 saniye: 50'li yaşlar
< 30 - 39 saniye: 60'lı yaşlar
< 20 - 29 saniye: 70'li yaşlar
< 19 saniyeden az: 80'li yaşlar

Gözbebeği boyutu

Gözbebekleri yaşlandıkça küçülür. Ancak ışık da gözbebeğinin küçülmesine yol açtığı için bu testi gün ışığında yapmalısınız. Gözbebeğinizin çapı 4 mm ise biyolojik yaşınız 30; 2 mm ise 60'tır.

Kornea testi

Aynada göz yuvarlağınıza bakın. Korneanızın çevresinde yay şeklinde bir beyaz çizgi var mı? Beyaz çizginin uzun olması kolesterolünüz de yüksek olduğuna işaret ediyor olabilir. 80'li yaşlara geldiğinizde kornea çevresindeki beyazlık tam bir daire şeklini alır.

yağmur
23-08-2013, 01:57
Bir an için durun ve aklınızdan geçen ilk düşünceyi yakalayın.

Şu anda ne düşünüyorsunuz?

Düşünceler eğer yaşamınızı ve deneyimlerinizi biçimlendiriyorsa aklınızdan geçen bu düşüncenin gerçeğe dönüşmesini ister misiniz? Eğer bu endişe,öfke,acı ya da intikam içerikli bir düşünceyse bu düşüncenin size nasıl geri geleceğini düşünüyorsunuz?Neşe dolu bir yaşam istiyorsak neşe dolu düşünceleri geçirmeliyiz aklımızdan.Zihinsel ya da sözlerle gönderdiğimiz mesaj bize aynen geri dönecektir.

Söylediğiniz sözcükleri dinlemek için kendinize zaman ayırın..Eğer bir sözcüğü üç kez yineliyorsanız bunu bir kenara not edin.Bu sözcük artık sizin için bir kalıp niteliği kazanmıştır.Haftanın sonunda da oluşturduğunuz listeyi inceleyin,kullandığınız sözcüklerin sizin deneyimlerinizle nasıl uyuştuğunu görüp şaşıracaksınız.Sözcüklerinizi ve düşüncelerinizi değştirmeye istekli olun ve yaşamımızın değişmesini izleyin.Yaşamınızı denetim altına almanın yolu sözcük ve düşünce seçiminizi denetlemekle gerçekleşir.

Sizden başka hiç kimse sizin zihninizden geçenleri bilmez..

LOUISE L.HAY

Bu da güzelmiş...

yağmur
23-08-2013, 02:04
Geldiğim noktada artık kimseyle tartışmaya girmek gelmiyor içimden...
Kimseye birşeyler ispatlama...öğretme...onu yanlışlama/düzeltme ve doğru yola çekme gibi saplantılarım yok artık...
Tüm obsesif davranışlarımı ve düşüncelerimi denetimim altına almış bulunuyorum.Takıntılarım yok oldu...Korkularımı tek tek tesbit ediyor her korkuma yönelik ayrı bir tuzak kuruyorum
Olan ve olmak da olan her şey mükemmel işliyor...
Sisteme şahit/gözlemci olmak...Sistemin bende ki ve Evrende ki yansımaları üzerinde Şahitlik yapmak yeterince dikkatimi ve enerjimi alıyor...
Açıkcası halimden memnunum..Şükürler Olsun

Bu yazıyı yazdığım zamana göre daha iyiyim bence...

yağmur
23-08-2013, 10:13
BENİ KİM MUTSUZ EDİYOR?
Kendinizi ne zaman mutsuz hissedecek olsanız, hemen gözlerinizi kapayın, ve bu
mutsuzluğun nereden geldiğini bulmaya çalışın...
Her seferinde göreceksiniz ki; egonuz başka biriyle çatışmakta.
Siz bir şey beklediniz ve tam tersi oldu, egonuz sarsıldı, mutsuzsunuz!
Sebepler sizin dışınızda değil...
Temel neden içinizdedir, ama siz her zaman dışarı bakarsınız, her zaman sorarsınız;
Beni kim mutsuz ediyor?
Beni kim hayata küstürüyor?
Benim kızgınlığımın sebebi kim?
Dışarı bakarsanız göremezsiniz.
Sadece gözlerinizi kapayın ve içinize bakın...
Tüm mutsuzluğunuzun, kızgınlığınızın, can sıkıntınızın kaynağı sizde, egonuzda gizli!
Ve kaynağı bulursanız, onun ötesine geçmeniz kolaylaşacaktır.

İnsan,varlığını ve yaşama sebebini çözümleyebilirse,Tanrı dahil bütün evrenide çözümler.

yağmur
23-08-2013, 10:32
NE ÇIKAR ATEŞ BÖCEĞİ SANSALAR BİZİ
düşünüyorum da,
sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek.
Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi,
Cesaretsizliğimizin anlaşılması,
Korkularımızın paylaşılması
Sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.
Kabuklarımızın altında
Kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız.
Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında.
Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.
İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler.
Kirpiler ve kaplumbağalar gibi.
Sahi koruyor mu bu çatlamamış sert kabuk?
Kimse incitemiyor mu, duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi?
Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize.?
Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor gerçek kimliğimizi,
Duyularımızı bastırıyor, elele tutuşmamızı engelliyor mu?
Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateş böceği sansalar beni.?
Belki en hoyrat yürek bile, ateş böceğinin o uçucu, masum, sevimli çocuksuluğunu el kaldırmaya kıyamaz?
Güçlü kapıların arkasına kilitlesem kendimi, korkaklığımı, sevgi isteğimi
En insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem, bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup, bir kuş gibi uçacağım özgürce.
Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine.
O da çözülecek belki samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince.
Oysa bir görebilsek bunu, kalmadı böyle insanlar demesek.
Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak.
Kırılmaktan korkmasak
İncinsek yaralansak.
Ne olur bir darbe daha alsak.
Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu
Denesek
Risk alsak
Yanılsak
Farketmez
Tekrar tekrar bıkmadan denesek ve kucaklaşsak yeniden, tıpkı eskisi gibi.
Ne olduğunu anlayamadığımız o onbeş yıldan öncesi gibi.
O zaman farkedeceğiz.
Ne kadar özlediğimizi birbirimizi.
Neler biriktirdiğimizi,
Kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi
Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa.
Vakit az, paylaşmak, sarılmak için.
Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır.
Yüreği daha fazla küstürmemek lazım.
Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan.
Ve koşullar bir türlü düzelmeyen.
Sevgiye çok ihtiyacımız var.
Ufukta karlı bir kış görünüyor.
Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri.
Kırın o sert ağır kabuklarınızı.
Kurtulun bu yükten.
Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize.
Yalnızlığa mahkum ediyor bizleri.
Hem hepimiz bir yıldızız.
Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi."

Rabindranath TAGORE

net_ria
24-08-2013, 13:49
http://imageshack.us/a/img818/8990/snj9.png


Işık dalgaları görme sinirleri aracılığıyla beyine elektrik akımı olarak ulaşıyor; orada anlamlı bir çözümleme yapılarak bize bilgi olarak ulaşıyor. Negatif görüntünün beynimizce anlamlandırılması ve kısa bir süreliğine boş zeminde hatırlanması olayıdır bu.
Serebral korteks ile karşılaştırıldığındaki daha sade ve kompakt yapısına rağmen retina ve özellikle makula, hayli sofistike bilgi işleme kapasitesine sahiptir. Kontrast görme, zemindeki aydınlık ile üzerindeki cismin aydınlık farkını, zıtlığını farkedebilme yeteneğidir. Doğal çevredeki kontrast farklarını algılama günlük yaşamda en az görme keskinliği kadar önemli bir fonksiyondur.

mail2uye
26-08-2013, 12:54
Çocuklarınızı teknoloji bağımlılığı tehlikesinden koruyun!Teknoloji bağımlılığı yaşı düştü!

Çocuklarda teknoloji bağımlılığı yaşı giderek düşüyor ve bu cihazlar çocuğunuzun sağlığını tehdit ediyor.
Çocuklarınızı teknoloji bağımlılığı tehlikesinden koruyun!
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre Türkiye'de bilgisayar kullanma yaşı ortalama 8 oldu. Cep telefonu kullanma yaşı da 10'a düşerken, her 10 çocuktan 9'unun televizyon izlediği belirlendi. TÜİK araştırmasına göre, Türkiye'de 6-15 yaş arası çocukların yüzde 60,5'i bilgisayar, yüzde 50,8'i internet, yüzde 24,3'ü cep telefonu kullanıyor.

6-15 yaş grubu çocukların interneti kullanma amaçları arasında;
- en çok % 84,8 ile ödev veya öğrenme,
- % 79,5 ile oyun oynama,
- % 56,7 ile bilgi arama,
- % 53,5 ile sosyal medya ağlarına katılma yer alıyor.

Cep telefonu kullanım amaçları arasında;
- ilk sırayı % 92,8 ile konuşma alırken,
-% 66,8 ile oyun oynama,
-% 65,4 ile mesajlaşma,
- % 30,7 ile internete girmek yer alıyor.

Çocuklarda teknoloji bağımlılığı yaşı düşüyor!
Çocuklarda teknoloji bağımlığı yaşı giderek düşüyor. İngiltere’de 4 yaşındaki çocuğa IPad bağımlılığı tanısı kondu ve yurtdışında kliniklerde teknoloji bağımlılığı bölümleri açılmıştır. Bu durum tüm dünyada büyük bir problemledir. Teknolojik gelişmeler hayatımızı kolaylaştırırken sağlığımızda tehdit ediyor. Günlük hayatta kullandığımız elektronik aletler elektromanyetik alan yaratıyor. Bilgisayar ve cep telefonunda gelen mikrodalgalar sağlığı daha da olumsuz etkiliyor. Çok uzun süreli bu cihazları kullanmak birçok sağlık problemlerini beraberinde getiriyor.
Yapılan araştırmalar bilgisayar ve cep telefonu kullanımının yetişkinler üzerindeki olumsuzluk etkilerini sıralarken çocukları daha da büyük tehlike bekliyor. Çünkü teknolojik cihazlar henüz olgunlaşmamış dokulara sahip olan çocukları yetişkinlere göre 10 kat daha fazla olumsuz etkileniyor. Çünkü çocukların hücreler ve dokuları bu mikrodalgaları 10 kat daha fazla içine çekiyor. Diğer tehlike ise yetişkinler sadece son 10 senedir teknolojik cihazların olumsuz etkilerine maruz kaldığı için bu problemleri yaşarken bu cihazlarla büyüyen, küçük yaşlardan itibaren teknolojinin bu olumsuzluklarına maruz kalan çocukları daha büyük tehlike bekliyor. İlerde bu çocuklarda şuan ortaya çıkan sağlık problemlerinin daha sık yaşanacağı ve bu sağlık problemlerinin derecelerinin artacağı kesindir.

12 yaş altındaki çocuklarınıza cep telefonu vermeyin!
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) cep telefonun kanser ve beyin tümörüne neden olduğunu 2007 yılındaki raporunda açıklamıştır. Yapılan araştırmalar 12 yaşından küçük çocukların cep telefonu kesinlikle kullanmaması gerektiğini, 13-20 yaşındaki çocukların ise sadece acil durumlarda kullanabileceği konusunda aileleri uyarıyor. Cep telefonlarındaki en büyük tehlike her an yanında taşınıyor olması ve kulakta tutulduğu için, beyine yakın olduğu için daha fazla riskli olmasıdır. Cep telefonu ile altı dakikadan fazla konuşulduğunda kulak ve beyin dokusunda ısınmanın yol açtığı bizim bile hissedebileceğimiz baş ağrısına neden olduğu düşünüldüğünde tehlikeleri tahmin etmek zor olmayacaktır.

Çocuklarınızı teknolojinin olumsuz etkilerinden koruyun!
Aileleri bu konuda uyarmak istiyorum. Çocuklarınızı büyük tehlike bekliyor. Lütfen çocuklarınızı teknolojik ürünlerden uzak tutun. Mecbur kalmadıkça ödevleri dışında çocuklarınızın bilgisayar, tablet, IPad kullanmasına izin vermeyin. 12 yaş altında çocuklarınıza kesinlikle cep telefonu vermeyin. 13 yaşından büyük çocuklarınıza da sadece acil durumda kısıtlı şekilde cep telefonu kullanmasına izin verin. Cep telefonu kullan gençleri ise konuşma yerine daha fazla mesajlaşma yönlendirmek, konuşmaları, eller serbest, kulaklıkla kulakta tutmadan konuşmaya teşvik etmek gerekiyor.
Bunun yanı sıra özellikle evde IPad, dizüstü bilgisayarların ve cep telefonlarının yakınlarda yer almamasına dikkat edilmelidir. Bazı anne babalar çocuklarının cep telefonu ile oymasından bir sakınca görmüyor. Bu konuda kesinlikle dikkatli olmak gerekir. Evinizi mümkün oldukça teknolojik cihazlardan arındırın. En azından bilgisayar ve cep telefonu ile ilgili işlerinizi başka bir odada yapabilirsiniz.
Çocuklarınızın sağlığından anne babalar sorumludur. Bu nedenle çocuklarını teknolojinin getirdiği tehlikelerden koruyun. Bu yazımda daha çok teknolojinin fizyolojik etkilerini vurguladım fakat çocukların gelişimi ve psikolojik etkilerine değinmedim. Teknolojik cihazlar çocukların gelişimlerini ve ruh sağlıklarını da aynı şekilde oldukça olumsuz etkilemektedir. Örneğin küçük yaşlarda uzun süreli televizyon izleyerek büyüyen çocuklarda gelişim geriliği ve konuşma problemleri ortaya çıkıyor. Çocukların sosyal becerilerini de olumsuz etkileniyor. Yine pasif bir şekilde bilgisayar ve TV karşısında zaman geçiren çocukların fiziksel becerilerinde problemler oluşurken kilo alımı ve obezite riskini de artırıyor.
Çocuğunuza yapacağınız en büyük iyilik onu teknolojinin olumsuzluklarından koruyup daha fazla doğa ile iç içe zaman geçireceği fırsatlar sunmanızdır. Çocukları evlere hapsetmeyin. Arkadaşlarıyla açık hava oynamasına izin verin.

Çocuğunuzu teknolojik ürünlerden uzak tutmanız dileğiyle,

Uzman Pedagog Sevil Yavuz
Çocuk, Ergen ve Aile Psikologu
Öğretim Görevlisi, Oyun Terapisti

Parenting Skills & Counseling Center
www.pedagogsevilyavuz.com

http://www.pedagogsevilyavuz.com/haberler-593-cocuklarinizi-teknoloji-bagimliligi-tehlikesinden-koruyunteknoloji-bagimliligi-yasi-dustu.html

yağmur
26-08-2013, 23:49
Pierre Franckh / Doğru İstersen Olur

İdrak Edemediğimiz Şey, Bizim İçin Yoktur.

Gerçeğin % 8′i olsa bile, her gün milyonlarca çeşit etki altındayızdır; Sesler, gürültüler, resimler, düşünceler, konuşmalar, müzik, şamata. Tehlikeli durumlara, heyecanlara reaksiyon gösteririz; mektupları, telefonları, e-postaları cevaplarız; kendimiz ve başkaları için kararlar veririz; kitaplar, dergiler okur, reklam bombardımanına tutuluruz, hayal kırıklıkları ve reddedilme durumları yaşar, diğer insanlarla iletişim kurarız. Her gün bilgi üzerine bilgi işlenmek zorundadır. Aslında, ancak çok azı hakkında gerçekten düşünürüz. Zira gerçekten düşünmek demek, bunun için zaman ayırmak demektir. Ama zamanımızda çok sınırlıdır. Bu sebeple de akıl, herşeyi işleyemez ve de işlemek istemez; bu durum da zaten kapasitesini aşardı.

Akıl, bu yüzden de bazı şeylere kendisini kapatır. Kendini kapattığı şeyler de genelde, zaten tanıdığı ve bildiği şeylerdir. Mesela daha sonra sorulduğunda, bir otobüs durağında beklerken önünüzden kaç araba geçtiğini kesinlikle söyleyemezsiniz. Zira bu durum, bununla ilgilenecek kadar önemli değildir. Dikkatimizi gazeteye vermişizdir veya biraz sonra büroda yapılacak toplantıyı düşünmekteyizdir.

Algılanabilir dünyanın sadece ufak bir parçasını bilinçli olarak algılayabiliriz. Ve bu, bizim kendimiz için önemli ve doğru bulduğumuz parçasıdır. Bilinçsiz olarak, saniyede tam 11.000 etki alır ve bunları istemesek de beynimizde depolarız. Bilinçli olarak, saniyede dokuz kadar etkiyi anlarız. Bunun anlamı, bilinçaltımızın, bizim haberimiz olmaksızın sayısız şey depoladığıdır. Üzerimize akan etkilerin, bilinçli olarak, sadece 1000/1 algılarız.

Tüm şeylerin 100/8′inin de 1000/1′ini bilinçli olarak algılar ve bunu, her şeyi içeren gerçek olarak kabul ederiz.

Yani yaşadığımız gerçek bizi saran tüm hakikat ile mukayese edildiğinde, kaybolacak kadar küçüktür.

Dünyayı tüm büyüklüğü ile algılayamayız. Her gün bilinçli ve çoğu zaman bilinçsiz olarak, algılarımızı neye yönlendireceğimize karar veririz. Diğer şeyler, bizim için yoktur.

Peki biz, bize daha fazla olanak sağlayabilecek, daha renkli bir gerçek içinde yaşamak, daha değişik görüşleri olan bir resim yapmak istersek ne yapacağız? Hayatımıza başka bir realite davet etmek istersek ne olacak?

İlk yapılacak şey, şimdiye kadar algıladıklarımızdan çok daha fazla şeyin mevcut olduğu bilincine varmamızdır. Akıl, daha derin kademelerdeki şeyleri, en az üç kere okuduktan veya duyduktan sonra algılar. Bu aklımızın, ezberlediği düşünce kalıplarından kendisini kurtarmasına yardımcı olur.

İkinci yapılacak şey, dikkatimizi, arzu ettiğimiz alanlara yönlendirmektir. Yani, hayatımızda istediğimiz değişik ve yeni şeylerin olabilmesi için, başka düşüncelerimize yoğunlaşmalıyız.

TİTREŞİM FREKANSINI YÜKSELTMEK: Bu radyodaki bir kanalın değiştirilmesi gibidir.
Olayları algıladığımız frekansımızın düğmesini birazcık oynatırız. Ama bunu nasıl yaparız?Mesela titreşimimizi güzel şeyler düşünerek, dua okuyarak veya pozitif affirmasyon, olumlama cümlelerini tekrarlamak bile düşünsel titreşimlerimizi, şimdiye kadar bilmediğimiz alanlara yükseltir ve bu sayede dıştaki, görünür dünyada ulaşılması mümkün olmayacak gibi görünen şeylerin hayatımıza girmesine olanak sağlar. Kendimizi, arzu edilen frekansa açmadıkça, onu anlayamayız da. Onu ne duyar, ne elleyebilir, ne de evimize davet edebiliriz. Doğru istemeyi arzu ediyorsak, kendimizi yeniliklere açmalıyız, yoksa gerçekleştiğini de anlayamayız.

Gerçek olan, bir şeyi yeterince uzun bir süre bilincimizde muhafaza edersek, bunun dış dünyada da maddeleşmek zorunda olduğudur. Ancak ve maalesef bilincimiz, muntazaman enerji yayan tek merci değildir. İçimizde çok daha inatçı ve istekleri olan bir parçamız daha vardır;
BİLİNÇALTIMIZ... Bilinçaltımız bir boykotçudur.
Bu gerçeği şöyle açıklayalım: Eğer dileklerimiz olmuyorsa, çoğu zaman birinci dilekten daha güçlü ikinci bir inancımız vardır bu da bilinçaltımız da saklanmaktadır. Yani boykotçumuz. Bu ikinci inanç, mutlaka birinciye karşı çalışır ve de daha sürekli, daha büyük ve önemli bir azim ile. Dileğimizin gerçekleşmesi adına yaptığımız çalışmamızı bir kere dikkatlice incelersek görürüz ki, günde 10 dakika bu dileğimizle ilgilenmişizdir. Bu çalışmamızda dileğimize güç verir, belki iç gözümüzle hayal bile ederiz, yani vizyonumuza dahil eder, ama sonra tekrar gündelik yaşantımıza devam ederiz. Ama geriye kalan 23 saat 50 dakika bilinçaltı boykotçumuz bunun zaten olamayacağını, bunların zırva olduğunu, aslında zaten bu dileğimizi karşılayacak şeylerin bizim hakkımız olmadığına bizi inandırır. Zaten hep mağlup olmuşuzdur. Hep başkaları mutludur.

Çoğu zaman, bilincimizdeki dileklerimizle bilinçaltımızdaki inançlarımız çok çelişkilidir, birbirine benzemez ve hatta birbirine muhaliftir. Dileğimizin gerçekleşmesine ramak kaldığında bile ne yapacağımızı bilemeyiz ve bu şans kullanılamadan uzaklaşır. Bu durumda insan, kendisi için çok yoğun bir biçimde birşey ister, ama içten içe bunu kabul etmeye hazır değildir.

BEN DEĞİŞMEYE İSTEKLİYİM olumlaması bir kapı açar.

Tüm gün bu olumlamayı gözlerimizin görebileceği bir yere koymalıyız hatta zihnimizi bir askı dolabı olarak düşünerek içerideki askılardan birine bu olumlamayı asmalıyız. Aklımız daima buna takılı kalırsa değişim başlar.

Bu sırada önemli bir kaç etki vardır,
◦Doğru formül “ben…im” prensibidir. Çok para istediğinizde, “ben zengin olmak istiyorum” şeklindeki emir cümlesi kurmak çok yanlıştır. Doğru formül şöyle olabilir: “Ben hayatımda zenginliğe hazırım”, “Ben zengin ve mutluyum”,”benim için ayrılmış bir para zaten var ve hayatıma gelmek üzere yolda”
◦Doğru istemenin ve dilemenin turbosu Teşekkür etmektir. Dileğimizin sonunda “Amin” veya “teşekkür” diyerek mühürler ve kapatırız.
◦Her zaman, şimdiki zamanı kullanarak dileyin; gelecek zamanı değil. Sanki isteğinizin şimdi size verilmiş olduğunu düşünerek hareket edin.
◦İsteklerinizi kağıda yazın, böylece isteğiniz güçlenir. Doğru formüller “işim var”, “mutlu bir ilişkim var”, “ihtiyacım olan herşeye sahibim”, “ben sağlıklıyım”. olmalıdır.
◦“Herşey benim iyiliği için olur” inancınızı kuvvetlendirerek içimizde minnettarlıkla birleştirmek bizi başka mucizelere götürür.
◦“Dilediğimiz her şeyin gerçekleşeceğini; bunun, bizim hakkımız ve hep emrimize amade olduğunu biliriz” anlamını irdelemek ve unutmamak.

◦“Şüphe” isteğin veya dileğin iptal edilmesi gibi birşeydir. Şüphe, aksini istemek gibi bir şeydir. Şüphe zaten birşey olamayacağı bilgisini yayınlar ve tüm siparişler iptal edilir.
◦Doğru istemek konusunda başarılı olmanın çok önemli noktasından biri isteğimiz gerçekleşene kadar hiç kimse ile bu konuda konuşmamaktır. Gevezelikle enerji etkisini yitirir.Unutmayın tüm büyük fikirler, ketumlukla oluşur.
◦Tesadüflere daima açık olun, evren sevkiyatı süpriz yollarla gönderir. Evren, isteğinizi gerçekleştirmek için her zaman en çabuk ve en kolay yolu bulur.
◦Sezgi, insanın kendisine izin vermesidir. Sezgilerinize güvenmeyi öğrenmelisiniz. İlk anda garip veya komik geliyorsa bile içinizden gelen ilk hareket veya karar daima doğru olandır. Tereddüt etmek enerjiyi tüketir.

Son Olarak;

Gerçek, çoğu zaman, dış dünyada istenilen şeyin iç dünyamızda hissedilen eksikliğidir.

Mesela dileğim, “Beni şartsız sevecek birini istiyorum” şeklindeyse, bunun gerçekteki karşılığı, “Ben sevilmiyorum. Ben sevilmeye değer değilim. Ben kendimi sevmiyorum”dur. Yani çoğu kişi, sadece kendisini sevmediği için, kendisini şartsız sevecek birini ister.
Bu dileğin temeli aslında: “Aşkı kabul etmeye açığım ve hazırım” cümlesi ile kapıyı açmaktır, sonra;

“Ben, olduğum gibi sevilmeye değerim. Tüm isteklerimi ve hatalarımı kabul ediyor ve kendimi, şimdi olduğum gibi kabul ediyorum. Ben kendime özgüyüm, güzelim ve her gün kendi sevgime biraz daha yaklaşıyorum. Kendime duyduğum sevgim nedeniyle, beni aynı kendimi gördüğüm gözlerle görecek bir insanı çekiyorum. Ben kendi sevgimi ve başka bir insanın sevgisini kendime çekmek konusunda açık ve hazırım. Engellerime ve blokajlarıma, bundan sonra izin vermiyorum ve sevgi, benim içimde rahatlıkla akabilir. Sevginin hayatımda meydana çıkmasına açık ve hazırım”

Bu bağlamda eğer kendimi kabul etmeden, beni sevecek birini isteyecek olsaydım, bana sunulan sevgiyi kabullenemeyecek bir durumda olurdum. Ancak içten hazır olursam, ihtiyacım olan şeylere izin verebilirim. O zaman aramama gerek kalmaz ve bulurum. Zira hazır olursak, bizim ihtiyacımız olan herşey bizi bulur.

Alıntı
Pierre Franckh / Doğru İstersen Olur

yağmur
27-08-2013, 08:24
Düşünüzü genişletin
Varoluşun pentagramlarını kolaylıkla aşan, yaratan, ve ezgilerini uçsuz bucaksız diyarlardan, yükseklerden yakalayan muazzam müzisyenler, vizyon sahibi bireyler vardır… ama aynı zamanda kendi hüzünlü, titrek hayatlarına teslim olmuş bir insanlık yığını da mevcuttur…onların ki, çocukluklarından itibaren öğrendikleri ve sonrasında hiç değiştirmedikleri birkaç nota ile sadece tek parmak çaldıkları kendi hüzünlü, sızlayan ezgilerdir. Eğer merak edip kendi hareketlerimize en ufak bir ilgi göstermiş olsaydık, yaşamlarımızın ne kadar mekanik ve yinelenen bir gidişata sahip olduğunu keşfetmiş olurduk. Her sabah hiç değişmeyen eylemler silsilesine kati bir titizlikle girişiyoruz: aynı ayağımızı atarak yataktan kalkıyor, yüzümüzü aynı taraftan tıraş etmeye başlıyor, aynı sayıda hareketlerle ve aynı yönde dişlerimizi fırçalıyoruz ve yüzümüzde her zaman aynı ifade var. Yerleşmiş sabit alışkanlıklara sahibiz…kabul edilmiş fikirleri, alışmış olduğumuz aynı mimikler, aynı sözler ve ses tonuyla ifade ediyoruz. Duygularımız bile, vücudumuzun şartlı refleksleri gibi öngörülebilir nitelikte. Sıradan bir insanda irade gömülüdür. Davranışı, mekanik zekanın yansımalarıdır ve psikoloji yerine etoloji ya da robotbilim kapsamında çalışılmaları daha verimli sonuçlar doğurabilir. İnsan bu anlayışa bir kez vardığında, hayatında tüm insanlığı hapseden bu dar banttan kaçmaktan, kendi müziğinin tekdüzeliğinden ve yoksulluğundan kurtulmaktan başka bir amaç edinemez. İnsanın kendi sınırlarına karşı durmasından ve kendi melodisini yükseltmesinden daha yüce bir tasarı yada daha kutsal bir savaş söz konusu olamaz. Adem ve Havva’nın Cennet Bahçesi’nden kovulmaları, ilk günah ve cennetin kayboluşu geçmiş bir zamanda değil, ancak insanoğlunun korku ve keder ezgisini her seslendirdiğinde ve onu söylemeye devam ettiği her anda meydana geliyor. Dünya böyle çünkü sen böylesin. İnsan psikolojisinin karanlık bir deliğinden yükselen bu cehennem vari ezgisi, insanlığın bin yıllık laneti olan yaşlanma hastalanma ve ölme dahil gezegendeki her türlü çatışmanın, yoksulluğun, suçluluğun, ahlaki ve bedensel her çeşit hastalığın sebebidir. Kendi gerçeğinizi değiştirmek istiyorsanız, bestelediğiniz müziği değiştirin ve kendinizi ‘düşünüzün’ genişletilmesine adayın. Düş varolan en gerçek şeydir. Gerçeği yaratan düştür. Ve bizleri, Oluş’un bu sımsıkı mahkumiyetinden, bedenlerimizin ızdırabı haline gelen kendi ezgimizin tekdüzeliğinden, korku dolu hislerimizden ve şüpheli zihnimizden kurtaracak olan ancak düştür. Oluşumuz bir gün, sadece kendimizin değil, başkalarının da bestelediği nağmeleri, onların çıkardığı sesleri, oktavlarının derinlik ve yüksekliğini, notalarının rengini, tınısını ve ritmini duyabilecek enginliğe ulaşacak. Bu gerçeğin sorumluluğuna göğüs gerebildiğimiz vakit olumsuz duygulara sahip olanların bedenlerinden, felaket, keder, şüphe ve korku şarkılarının yükseldiğini anlayabileceğiz. Tüm dünya sizin zihninizde yaşar, tıpkı çaldığınız müzik, dinlediğiniz şarkı gibi. Ve kaderiniz, bir uzun çaların yivleri gibi kaydedilir.

Tüm dünya zihninizde yaşar
Kendinizi inceler ve gözlemlerseniz kendiniz hakkında daha çok bilgiye sahip olur ve gün geçtikçe temel esaslarını hareket ettirerek, düzenleyerek ve oluşturarak düşünüzün boyutlarını genişletebilirsiniz. ‘Düş’ün yaşamdaki rollerimiz yanılsamasından daha gerçek olduğunun her geçen gün daha çok farkına varırsınız. Düşleyerek ilişkiler oluşturur, sorunları çözer, geçit vermeyen dünyalara adım atarsınız. Görünmez olanın içine dalmayı öğrenirsiniz. Gerçeklik sonradan oluşarak, düşümüzün boyutunu ve şeklini alır. Kendimizi bilmek demek, insanın, başına gelen olayların yegane sorumlusu olarak evrende tek başına bulunduğunun bilincinde olmaktır. Düşlemeye cüret edin. Zihninizde bir birey olmaya ve ele geçirilmesi mümkün olan her şeyi ele geçirmeye cesaretiniz olsun.

yağmur
01-09-2013, 16:22
http://k1309.hizliresim.com/1f/1/s59r0.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Dünya barış günü kutlu olsun...

Evrendeki yerimizi kapladığımız hacimi ve evrenin büyüklüğünü bize verilen beyin kapasitemiz ile tam olarak kavrayabilmemiz
mümkün değilken nedir kavgamızın nedeni?
Üstelik bi de insan ömrünün süresinin komikliğini düşününce...

yağmur
01-09-2013, 20:36
Üzüntü ve İmgeleme...

İmgelemenin ( imajinasyon ) sağlığımızı etkileyen en genel şekli üzüntülerimizle ilgilidir. Karşı karşıya olduğumuz gerilim kaynaklarının yanı sıra hissedilen tehlikelere ve unutulamayan endişelere de imgelerimizle tepki veririz.
Kontrolsüz imgeleme, insanlara yaşam boyu sürecek bir stresi yaşadıkları her ana işlemek noktasında eşsiz bir yetenek kazandırır.
Üzüntü, imgelemenin psikofizyolojik gücüne mükemmel bir örnektir. Üzüntü duyduğunuzda gerçek ya da hayali tehlike ve yıkım düşüncelerine odaklanırsınız. Bunu yaparken de bedeniniz bir tehdit ya da meydan okuma beklentisiyle gerginleşir ve uyarılır. Kavga ya da kaçış tepkisi harekete geçer. Sizi gergin fiziksel etkinliklere hazırlayacak fizyolojik değişimler zinciri yaşanmaya başlar. Bedeniniz alarma geçer ve kendisini en kötü olasılıklara hazırlar.
Hiçbir zaman gerçekleşmeyecek tehditler imgelersiniz ve daha da kötüsü onlardan hiçbir zaman kurtulamayabilirsiniz.
Üzüntülere alıştıkça bir üzüntünün yerini diğeri alır ve bu kısır döngü hiç son bulmaz. Enerjinizi serbest bırakamazsınız. Gevşeme fırsatınız olmaz. Sisteminiz, tükenmiş kaynaklarını yeniden üretemez. Sonunda halsizleşirsiniz, "stres olursunuz", "kendinizi tüketirsiniz", hastalanır ve bitkin düşersiniz.
Tehditler aslında düşünce bazındadır ancak karşılıklarındaki tepkiniz ve üzerinizde yarattığı fizyolojik etkiler son derece gerçektir.
Bedeninizin verdiği tepki çok büyük olursa, imgelemenizi kullanmakta yetenek kazanarak kendinize yardımcı olabilirsiniz. Kurtulamadığınız bilinçdışı düşünce motiflerinin, gerginlik ve depresyona yol açtığının farkına varıp onları değiştirmeyi öğrenebilirsiniz. Bunu yapabilmek için biraz çalışmanız gerekir. Ancak yapılamayacak birşey değildir ve anahtarı imgelemedir.
Öğrenmeniz gereken ilk imgeleme yeteneği size sorun yaşatan imgelemeleri nasıl durdurabileceğinizi öğrenmek ve sizi gevşetecek düşüncelere odaklanabilmektir.
Dr. Martin L.Rossman

julia.luthor
02-09-2013, 09:22
http://t1309.hizliresim.com/1f/2/s638f.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Bu merdivenlerdem çıkmak insanı yorarmı?

Merdiven çıkmayı sevmem ama bu merdivenlerden çıkarken oflayıp poflamam...:yes::yes:

yağmur
02-09-2013, 09:22
http://s1309.hizliresim.com/1f/2/s63hg.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Böyle başladık...

http://m1309.hizliresim.com/1f/2/s63fh.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Sonra da böyle devam ederiz...

yağmur
05-09-2013, 00:28
Bedeninizin fiziksel sağlığı Dünya ile bağlantı kurma yeteneğinize bağlıdır. Bir elektrik prizinin topraklanmaya ihtiyacı olduğu gibi, fiziksel varlığınızın da topraklanmaya ihtiyacı vardır. Birçok hastalığa topraklanamama ve enerjiyi yeniden dolaştıramama neden olur. Ayaklarınızla dünyaya dokunma fırsatı yakalayın çıplak ayak toprakta yürüyün toprağa uzanın... ve ağaçları kucaklayın...:yes:

yağmur
08-09-2013, 21:48
Hayatınızdaki Fazlalıklardan Kurtulun

Keyifli bir yaşam yolculuğunun ilk şartı hafif olmaktır.
Bu yazı, insanın doğal koşulu ve doğuştan hakkı olan hayatın neşeli hazzını, yani “yaşama sevinci” ni hayatınıza geri getirmeye yardımcı olma amacını taşımaktadır. İnsanın metafiziksel ızdırabının ve modern umutsuzluk anlayışının ortak yapımı olan labirentten bir kaçış yolu, bir çıkış tabelası mevcuttur : Fuzuli olan her şeyden kurtulmak!
Keyifli bir yaşam yolculuğunun ilk şartı hafif olmaktır.
Kötü yönetilen dükkan
Yaşamımız fiyatları rasgele konulmuş, gereksiz yere kalabalık teşkil eden eşyalarla dolu, kötü yönetilen bir dükkândan farksız. Gereksiz ve değersiz şeyleri fahiş fiyata satarken, anlam ve önem değeri olanları ucuz fiyata satıyorsun ki, böyle bir idare şeklinde başarısızlık kaçınılmaz olacaktır.
Bu mağazayı devral ve içine yeni bir yönetim anlayışını getir. Yaşamının her köşesini ve saklı tüm noktalarını itinayla, dikkatinin ışığı ile aydınlat, gerekli ve gereksiz şeylerin bir envanterini çıkart ve daha sonra fiziksel ve duygusal ağırlıklarını ortadan kaldır ve göreceksin ki özgürlüğün, bütünlüğün, gerçekliğin parçası olmayan her şey gittikçe kaybolacak, sadece değerli ve anlamı olanlar kalacak.
Bunu yapmak zorundayız çünkü eğer sınırlı enerjimizi gereksiz şeyler için harcarsak, enerjimizi, yaratıcılığın, yenilikçi fikirlerin, çözümlerin, güzelliğin, zaferin, yücelik hissinin ve bütün sınırların yokluğunun mesken tuttuğu oluşumuzun, daha yüksek alanlarına girmek için kullanamayız.
Tıka Basa Dolu bir Hayat
Hayatınızı gözlemleyin, içinize ve dışınıza bir bakın; gardırobunuza bir gözatın, çekmecelerinizi açın, buzdolabınızı inceleyin, en ufak dikkatinizle ve tarafsız bir gözlemle baktığınız her yerde bir kalabalık var, giysilerin, kılık kıyafetlerin, elbiselerin, kostümlerin, tatil kıyafetlerinin, kısacası her türlü eşyanın hiçbir işe yaramadan ortalıkta yer kapladığını fark edeceksiniz. Eğer, Oluş halinizi gözlemleyerek gördüklerinizden bir envanter çıkartırsanız aynı düşüncelerin, arzuların, beğenilerin, nefretlerin, kötümser düşüncelerin ve fantezilerin, umutların, hırsların, sırların, acı veren anıların, korkuların, belirsizliklerin ve çatışma dolu çekici şeylerin, birbirine zıt tutkuların, aşkın ve nefretin, hoşnutsuzlukların kalabalığı ile, ama herşeyden önemlisi, sıkıcı hislerin, olumsuz duyguların ve hayal gücünün ağırlığı ile karşılaşacaksınız.
Ayırt Edebilme Yeteneği
Yaşamınızı hafifletmek için neyin önemli, neyin gereksiz olduğunu, neyin faydalı neyin faydasız olduğunu, neyin gerçek, neyin sahte ve aldatıcı olduğunu bilmeniz gerekir ki, bu, oluşunuzda önceliğin ne olduğunun farkında olmak adına, güçlü bir ayırt edebilme yeteneğinin geliştirilmesini gerektirir.
Diyojen ve Kinik Felsefesi
İsa’dan önce 5. Yüzyılda, Kinik Felsefesi adıyla bilinen Yunan filozoflarının kadim öğretisi, bütün sahiplenmelerden özgür, doğa ile ahenk içinde basit bir hayatı yaşama inancını taşıyordu. Bu nedenle basmakalıp zenginlik, güç, seks ve şöhret arzularının tümünü reddediyorlardı. Kinik filozoflarının lideri ve rol modeli, bu felsefeyi, bir fıçı içinde yaşamını sürdürerek en uçlara taşımış olan Sinop’lu (Türkiye’deki Sinop) Diyojen’di.
Bu adam hakkında çok fazla anektod vardır. En meşhuru ise, Büyük İskender ile karşılaşmasıdır. Büyük filozofun ününden etkilenmiş olan Büyük İskender, Diyojen’i ziyarete gittiğinde, onu avare bir şekilde fıçısının dışında güneşlenirken bulur. Kendisine bir dileği olup olmadığını sorduğunda, Diyojen bu soruya “Gölge etme başka ihsan istemem” yanıtını vermiştir. Büyük İskender o kadar etkilenmiştir ki şöyle demiştir: “Büyük İskender olmasaydım, Diyojen olmak isterdim” .
Diyojen, Corinth’in etrafında gündüz vakti yanan bir lambayla yürüyerek, “bir insan” aramaktan ve nihayetinde bir tane bile bulamamaktan üzgündür. Diyojen, sadeliğin insan ömrünü uzattığına dair çok güzel bir örnek teşkil eder. 96 yaşında Büyük İskender ile aynı gün yaşamını sürdürdüğü fıçısında hayatını kaybetmiştir.
Mutluluğun Aritmetiği
Çocukluğumuzdan itibaren daha fazlanın, daha azdan iyi olduğuna, eklemenin çıkarmaktan daha iyi olduğuna ikna edildik. İşin gerçeği; güç, sağduyu ve mutluluk elde etme kapasitesi tam tersi şekilde çalışır.
Dünyadan elini eteğini çekmiş bir dervişin seçtiği yoksunluk, bir keşişin tekbaşınalığı ve inzivaya çekilmiş bir kimsenin kanaatkarlığı aynı zekaya sahip ancak her birinin farklı bakış açıları ile kendilerini bir savaşçının cesur ilkelerine ve uyanıklığına bağlanmış olan zamandan bağımsız arayışa dair bir kişinin ifadesi olarak ortaya çıkarlar. Özellikle eğitimde, yeni içerikleri ve çoklu kavramları eklemenin psikolojik ve entellektüel gelişimimizin esas temeli olduğunu düşünüyoruz.
Aslında, gerçek eğitim eklemekten çok çıkarmaktır. Korkuyu, önyargıları, ikinci el fikirleri, demode kavramları ve zihinsel kalıplarla birlikte bütün sınırları yok etmek; her türlü nosyondan daha önemlidir. Kendini bilmek gibisi yoktur ve bu bilgi başka hiçbir bilgiyle boy ölçüşemez.
Başlangıç olarak, çok basit bir adım, mesela yaşamınızı ve bedeninizi hafifletmek adına güzel bir başlangıç olarak buzdolabınızı temizledikten sonra, gardırobunuzdaki bütün gereksiz giysilerinizden kurtulacağınıza söz verebilirsiniz. Daha fazla araştırdığımda, fark ettim ki, Büyük İskender’in kahramanlık hikayelerini yazmış iki tarihçiden birisi olan Arrian, ‘Anabasis Alexandrou’ adlı kitabında, bütün diet kurallarını ve sınırsız enerjisini bir tek cümlede özetlemişti : “…kanaatkar olmak üzere eğitilmişti: kahvaltısı şafaktan önce uzun bir yürüyüş yapmaktı; akşam ise çok hafif bir yemekti.
Makedon savaşçılar antik çağlar boyunca cesaretin, gücün ve efsanevi kanaatkarlığın eşsiz örneklerinin timsali olarak görülmüşlerdir. Onlar çıplak toprakta uyurlardı ve hatta, tahammül sınırlarının zorlandığı zamanlarda ve en korkutucu gayelerinin üstesinden gelirken bile sadece bir avuç zeytin yerlerdi. Buna rağmen, yorulmak nedir bilmezlerdi, bütün savaşçıların en korku duyulanı ve tüm düşmanlarına da gerçek bir kabus olmuşlardı.
Bilinçli olarak herhangi bir ağırlıktan kurtulmanız, bir dakikalık uykunuzdan veya bir gram yiyecekten vazgeçmeniz halinde, bunun, bir insanın bütün inanç sistemine ciddi bir şüphe düşüreceğini ve yapay dengesini alt üst edeceğini fark edeceksiniz.

Cıvıl cıvıl çınlayan bir his
Eğer hayatınızdan ağırlıkları çıkartmaya başlarsanız, kısa zaman sonra yeniden mutluluk hissini yaşayacaksınız. Bu öyle bir histir ki, bedenimizi dinleyerek bütün olmayı, birleşik olmayı, tam olmayı işaret eder. Zevk ve neşe içinde bir çocuk gibi içimizde çınlar. Derinin altında bir çeşit ürperti ve titreme hissi veren bir duygudur ki bu; çocuklukta hissedilen ve hemen hemen bütün yetişkinlerin sonradan unutmuş olduğu heyecan veren bir histir.
Yetişkin kişi, düşleme ve zevk alma yeteneğini kaybetmiş bir çocuktur. Pek çok kişi tarafından kaybedilmiş veya gözardı edilmiş olan, derisinin altındaki bu heyecan en değerli olanıdır. Bu, bütünlüğünüzün fiziksel belirtisidir, bütün gereksiz şeylerin ve duyguların yükünden kurtulmuş bir insanın hissedebileceği bir bütünlük anlayışıdır.

Prof. Stefano D'Anna

yağmur
15-09-2013, 23:51
Hayat, birisine kin duyarak zamanı boşa harcamak için çok
kısadır. Kimseden nefret etmeyin.
Geçmişinizle barış yapın ki, şimdiki zamanı bozmasın.
Sizden başka hiç kimse senin mutluluğundan sorumlu
değildir.
Hayatın bir okul olduğunu ve öğrenmek için burada
olduğumuzu unutmayın. Problemler, cebir dersi gibi gelip
giden, ancak aldığımız derslerin bir ömür boyu devam
ettiği eğitim programının bir parçasıdır.
Daha fazla gülümseyin ve gülün.
Her tartışmayı kazanmak durumunda değilsiniz. Aynı
fikirde olmamak için anlaşın.

julia.luthor
16-09-2013, 00:04
Daha fazla gülümseyin ve gülün.


Üzüntü insanı çabuk yaşlandırıyor.
Her şeye çok da takılmamak lazım.
Hayatta en kıymetli şey zaman...
Anı doya doya yaşamak dileğiyle.
Saygılar ve sevgiler topik sahibi kardeşimize...:)

i-ked
16-09-2013, 01:22
Üzüntü insanı çabuk yaşlandırıyor.
Her şeye çok da takılmamak lazım.


Oldukca takilgan, alingan, saplantili, bagimli ve nihayetinde uzgunum. Desenize cok yasliyim coooooook...

:-)

Yine de guler, gulumserim de sanki maske gibi. Ne mutlu ne de umutluyum.

Sent from my ME172V using hisse.net mobile app

yağmur
16-09-2013, 23:05
İnsan bazı acı kalıplarını yinelemek zorunda olduğunu zanneder. Acı bedenimizi değerli bir elbise gibi taşırız! Oysa değmeyecek işler için heba etmek yerine ömrü, pekala geldiği gibi alıp hayatı, yoluna devam edebilir insan… Zira yarın sabahın doğduğu yerde karşımıza neyin çıkacağından bihaberiz! Ama biz alıştığımız gibi acıdan kavrulmakta, insanların kendilerinden menkul davranışlarını, BİZE KARŞI ya da BİZİM İÇİN zannedip yıpranmakta, ”vazgeçememece oyunu” oynamakta, ”ama neden olmuyorrrr!” diye ısrar etmekte, ısrar ederiz…

yağmur
17-09-2013, 00:28
İndigoların Gizli Dünyası

Kaderleri “sevgi” ve “sezgi” üzerine kurulu, dünyaya armağan ve dünya içerisinde bir türlü anlaşılamadan “yapayalnız” yaşamak zorunda olan, paylaşmaktan hoşlanan ve içindeki potansiyeli “mutlaka” yaşatmak için uğraşan, ruhsal deneyimlerle “giydirilmiş” Yeni bilinçleriyle “özel”, dualitenin faklı yorumu, kendini bilen asil ruhlu “sevda çocuklarıdır” indigolar! Başka bir deyişle de: Sürüye boyun eğmeyen baştan “günah keçisi”, mahallenin potansiyel delisi, sevimli ama tehlikeli bir garip bilinçtir indigo! Tehlikelidir! İçerisinde bulunduğu sistemleri çökertir. Aynı bilgisayar virüsleri gibidir! Gariptir indigo, hem de çok garip! Almadan vermesi onun garipliğinin belirtisi! Karşılık beklememesi ise bir virüs oluşunun delili!

Bilincin bu “yeni çocuklarının” gizli dünyaları nasıl olabilir ki?

Her şeyden önce yalnızlık duygusuyla yaşamaya mecburdurlar. Artık onlar iyice alışmıştırlar. Onlar o kadar alışıktırlar ki bu duyguya, çoğu zaman yalnızlık içinde yaşadıklarını bile unuturlar. Onlar yalnızlığa aşina ve yalnızlıkları onların kendilerini hiç yalnız bırakmayan dostlarıdır. İşte bu, indigoların yalnızlığı bile bir dost gibi kullanıp yalnızlıktan kurtulma başarısıdır. Yalnız değildir indigolar! Onlar tüm ruhları bir arada yaşayabilirler. Hissederler ve bilirler. Onlar kendilerini başkaları yerine başkalarından daha iyi koyabilirler. Onlar bilirler ve emindirler. İndigolar tüm ruhları yaşayan ve sevendirler! İndigolar nasıl yalnız olabilir ki? Değerlerini bilirler ve kendilerini önemserler. Ruhsal çöküntü halleri bile onları çökertemezler. Diğerleri gibi, değersizlik ve önemsenme beklentili bir yalnızlığı hiç yaşamamışlardır. Onlar diğer insanların yalnızlıklarını anlayamamaktadır. Yalnız değildir indigolar. Onlar bütün insanlığın ruhunu tek bir bedende taşırlar.

Haklılık aramadan farklılık kazanmaları onların suçu değildir. Bu suç ta değildir. Haklılık aramak “benliklerin” işidir. “Bensizdir” bir indigo, bir indigo en “Ben”dir! Onlara verilmeye çalışılan bu suçluluk duygusunu onlar asla kabul etmeyeceklerdir. Farklı olmaları onların “fark etme” yeteneğindendir. Her şeye rağmen onlar yaşarlar! Onlar her şeyi sevgi ile kucaklarlar. Onlar daima sorup dururlar! Niçin? Neden? Ne adına? Anlamaya çalışırlar şüphesiz bildikleri yeryüzü gerçeğini. Anlayamazlar! Dünyanın niçin her gün tekrar tekrar yok edildiğini. Anlatırlar! Yargılanırlar! Yaşarlar! Dışlanırlar! Yaşatırlar! Nankörce bıçaklanırlar! Merhamet ederler! Merhamet göremezler! Hayat onlara ne yaparsa yapsın, onlar yollarından asla dönmeyecekler!Psişik yetenekleri, yüksek zekaları, dünyasal sorunlara olan duyarlılıkları, mor auraları, çevrelerinden onları ayıran tüm farklılıkları ile tıp dünyasını bile ikiye ayıran İndigo çocuklar fenomeni çok da suistimal edilmiş bir konu olmasına rağmen kolayca bir tarafa atılmamalıdır. İndigo olmayı bir üstünlük sayıp farklı amaçlar peşinde koşan ve çocuğunu zorla İndigo kavramının içine sokmaya çalışan anneler sayesinde hak ettiği gerçek araştırma boyutunu yakalayamamıştır.

İndigo çocuklar genetik seviyede farklı çocuklardır, zira farklı bağışıklıkları vardır. Gelecekten gelmiş gibidirler, hiç görmedikleri teknik aletleri bile kırk yıldır kullanır gibi kullanırlar. Sadece yüksek zeka kavramı onları açıklamaz, ruhları çok eski ve bilgedir, gelecek ve teknoloji ile ilgili kalıplaşmış düşünce sınırlarını aşan icat sayılabilecek fikirler ifade ederler.

Onları İndigo yapan sadece bu özellikleri değildir. Doğdukları ailenin, doğumlarının ve özellikle annelerinin farklı hikayeleri vardır. Asıl İndigolar kendilerini ben “İndigo”yum diye üstünlük taslayarak asla teşhir etmezler, tam tersine bu farklılaştırmadan kaçarlar, normal görünmeye çalışırlar.

Erdemli ve dürüsttürler, mücadelecidirler, kendilerini bilmelerinden itibaren çevrelerinde doğal lider konumuna gelirler. Kendi farklılıklarını kendi ruhlarında hisseder ve tam olarak kimseyle paylaşmazlar. Onları kesin saptayacak bilimsel bir test yöntemi yoktur. Aramızda kendilerini hissettirmeden dolaşırlar, amaçları da budur:

Kimseye fark ettirmeden görevlerini yapıp, tekamülü ileriye taşıma amaçlarını gerçekleştirmek ve sevgi tohumlarını dünyaya biraz daha fazla ekebilmek…

Kim bilir belki de amaçları; programın yazılım hatalarını düzeltmeye çalışan sessiz küçük birer şalter olmak ve dünyanın kaderini O'nunla birlikte yeniden yazmaktır…

alıntı

yağmur
19-09-2013, 20:43
Vazgeçilmez olan hiçbir şey yoktur... İşte ben bunu anladım. Tüm olanların en sonunda ifade sadece sadeleşiyor... akmakta olan birkaç temel titreşime dönüşüyor. Onların buradaki ifadeleri ise boştur. Bu planın sonlandığına işaret eder...Her şey çözülür ve yükselir. Her oyun zamanı geldiğinde bitmek zorundadır...

dr.v
20-09-2013, 11:05
Bir cisim düşünün incecik bir cidar ancak hacmi var. İçine helyum dolduruyorsunuz, havadan hafif hale geldiği için uçuyor. Aynı cismin içine hiç bir şey doldurmasak bomboş kalsa sonuç ne olurdu? Uçarmıydı?
İyi vicdanlı insana bir sürü bilgi veriyorsunuz, bilmenin gücünü, hazzını duyarken bildiklerinden dolayı daha fazla endişe ve obsesyonlara gark oluyor. Aynı insana hiç bir bilgi vermeseydik bilgi dağarcığını boş bıraksaydık daha mutlu olabilirmiydi?
Birinci soruya cevap verseniz benim için yeter :he::he::he:

alihandro
20-09-2013, 11:59
1.si goç; insana bilgiyi vermek ya da vermemek bize ait değil, bizim böyle bir malımız, mülkümüz yahut tasarrufumuz yok. bilgi dağarcığı olan da zaten alayımmı veya ne alayım verir misiniz diye birşey sormuyor.

kincisi: helyum gazını yiyen uçar. fakat herhangi bir hacmi olan şey ki, ille içine aldığı, çektiği şey helyum olmaz. helyumsa uçar. değilse, uçmaz, yüzer. yahut öylece durur. cıva ise en ağır taşlardan bile ağır olur. fakat sıcaklığa gayetle hassas olup yükleme fazla olursa, ve ortam ısıngınsa cidar patlar gibi...

3.sü;
yani hacim içine girici madde, duruma göre kabın kalitesini arttırır yahut azaltır. kap; durumdan memnun olur mu? maddenin kıymetini biliyorsa mutlu olur. kazanmış olduğu değere nazaran gözü kepazelikte ise mutlu olmaz. ya da mutludur da sair o maddeden mahrum olsun diye değilmiş gibi davranabilir. bu bab, kap ve madde ve 2si biraradalık ne kadar farklı ise o kadar değişik manzara arzeder goç. tek başlık altında sloganlaştırmak eğilimi ise biz türklerin pek hazzettiği birşeydir.

4.
biz hisseciler senin imzana bile yorum atarıg gerekirse. başarının sırrı, var olduğunu kabul ettiğin sırrın kıymetini bilmek ve sır olduğunun hakkını verircesine , benimsemek ve sarılmaktır.

kusurumuza bakılmasın. üslübumu kişisel almayın. adı belli: üslup

yağmur
23-09-2013, 21:13
Mezonlar

Atom çekirdeğinde protonlar ile nötronlar bulunur. Protonlar artı (+) yüklü olduğundan bir arada bulunamazlar(aslında çok küçük bir hacimde yer alan aynı yüklerin birbirini itip çekirdeği parçalaması gerekir) . O halde atom çekirdeğinde öyle bir olay gerçekleşmelidir ki, protonların bir arada durması mümkün olsun.

Teoriye göre, çekirdekteki bir protona, yanındaki nötrondan eksi (-) yüklü bir eleman (mezon) sıçrar. Eksi yük kazanan proton nötron olur. Eksi yük kaybeden nötron da protona… dönüşür. Bu olay saniyenin çok küçük bir kesrinde gerçekleşir. Öyle ki, protonlar birbirlerini itmeye zaman kalmadan nötron olurlar. Bu hal böyle devam eder. Atom çekirdeğindeki mezon alış verişi bir an için dursa, fizik alemi anında yok olur...:yes:

Mezon Nedir?

Mezon, hadronlar sınıfından temel parçacık. Günümüzde geçerli kurama göre, mezonlar, glüonların bir arada tuttukları kuark ve karşıkuark çiftlerinden oluşurlar ve bütün temel etkileşimlere katılırlar...

yağmur
24-09-2013, 00:47
İstediğiniz sonuçları elde etmenin yolları

Bütün dilekleriniz gerçekleşecek diye bir kural yoktur. Herkes bunu bilir. Şüpheci kişiler, bunu duaların işe yaramadığına dair bir kanıt olarak yorumlarlar. Ancak göz ardı ettikleri bir nokta vardır: Dileklerinizin karşılık bulması için bilimsel temeli net bir biçimde anlaşılarak etkin kullanılması gerekir. Ancak bundan sonra belirli bir isteğin neden etkin olmadığını anlayabilir ve onu daha etkin kılmak için pratik bir yöntem bulabiliriz.
Peki dileklerinizin istediğiniz gibi karşılık bulmadığını fark ederseniz? Ne olur o zaman? Böyle bir başarısızlığın temel nedenlerini anlamalısınız. Bu nedenler güven eksikliği ve çok fazla çabadır. Birçok kişi, bilinçaltının işleyişini tam olarak anlayamaz ve dileklerinin gerçekleşmesine mani olur. Zihninizin nasıl çalıştığını bildiğinizde, büyük ölçüde güven kazanırsınız.
Unutmayın, bilinçaltınız ne zaman bir fikri kabul etse, hemen bunu uygulamaya başlar. Bunun için bütün önemli kaynaklarını kullanır. Derin zihninizin bütün zihinsel ve spiritüel yasalarını harekete geçirir. Bu yasa iyi fikirler için geçerlidir, ancak kötü fikirler içinde geçerlidir. Sonuç olarak, eğer bilinçaltınızı olumsuz biçimde kullanırsanız, bu soruna, başarısızlığa ve karışıklığa neden olur. Yapıcı biçimde kullanırsanız; kılavuzluk, özgürlük ve zihinsel huzur getirecektir.
Düşünceleriniz olumlu, yapıcı ve sevgi dolu olduğunda, doğru cevabı almanız kaçınılmazdır. Bu nedenle başarısızlığın üstesinden gelmek için yapmanız gereken tek şeyi bilinçaltınızın fikrinizi ya da isteğinizi kabul etmesini sağlamaktır. Siz bunun gerçekliğini kabul edin, zihninizin yasası gerisini halledecektir. İsteğinizi inanç ve güvenle devredin; bilinçaltınız bu görevi devralacak ve size cevap verecektir.
Ne zaman bilinçaltınızı sizin için bir şey yapmaya zorlamak isteseniz, başarısız olursunuz. İstediğiniz sonuçlar, yaklaşmak yerine uzaklaşır. Bilinçaltınız zihinsel bir zorlamaya tepki vermez. İnancınıza ya da bilincinizin kabulüne tepki verir.
Sonuç elde etme konusundaki başarısızlığınız şu ifadelerden de kaynaklanabilir:
Her şey kötüye gidiyor.
Asla karşılık alamayacağım.
Çıkış yolu göremiyorum.
Durum umutsuz.
Ne yapacağımı bilmiyorum.
Karmakarışık oldum.
Bu tür ifadeleri kullandığınızda, bilinçaltınız size karşılık vermez ve sizinle işbirliği yapmaz. Sürekli yerinde sayan bir asker gibi, ne ileri ne de geri gidersiniz. Başka bir deyişle, hiçbir yere gidemezsiniz.
Bir taksiye bindiğinizi ve taksiye bir sürü farklı yön söylediğinizi düşünün. Kafası karmakarışık olurdu herhalde. Sizi hiçbir yere götürmek istemeyebilirdi. Talimatlarınıza uymaya çalışsa da, bunu yapamayabilirdi. Sonunda kendinizi hiç kimsenin aklına gelmeyen bir yerde bulabilirdiniz.
RAHATLIK İŞİ ÇÖZER
Çok soğuk bir havada kalorifer ocağı bozulan ev sahibi tamirci çağırmıştı. Tamirci hemen geldi. Yarım saat içinde ocak yeniden çalışıyordu. Tamirci ev sahibine 200 dolarlık bir fatura çıkardı.
“Ne!” diye bağırdı ev sahibi öfkeyle. “Ne kadar uğraştın ki! Tek yaptığın küçük bir parçayı değiştirmek oldu. Beş dolardan fazla etmeyecek bir alet için ne hakla benden 200 dolar istersin?”
Tamirci omuz silkti. “Ben parça için sadece iki dolar istedim. Fiyatı bu kadardı”
Ev sahibi elindeki faturayı salladı. “İki dolar mı?” diye bağırdı. “Burada 200 dolar yazıyor!”
“Doğru” dedi tamirci. “Neyin bozuk olduğunu ve bunun nasıl onarılacağını bilmenin değeri 198 dolar”
Bilinçaltınız usta, her şeyi bilen bir tamircidir. Vücudunuzdaki her organın nasıl çalıştığını ve nasıl iyileştirileceğini bilir. Sağlık komutu verirseniz, bilinçaltınız bunu yerine getirecektir. Burada anahtar, gevşemedir. “Rahatlık işi çözer”
Ayrıntılara ve sıkıntılara saplanıp kalmayın. Sonucun ne olacağını bilin. İster sağlıkla, ister parayla, ister ilişkilerle ilgili olsun, sorunun çözümünün mutluluğunu hissedin. Ciddi bir hastalıktan kurtulduktan sonra ne hissettiğinizi hatırlayın. Hislerinizin, bilinçaltının faaliyetinin mihenk taşı olduğunu unutmayın. Yeni fikrinizin sonuçlandığını hissetmeli, bunu gelecekte hayata geçecek değil, şu anda hayata geçmekte olan bir şey gibi görmelisiniz.
İRADE GÜCÜNÜ DEĞİL, HAYAL GÜCÜNÜ KULLANIN
Bilinçaltının güçlerini kullanmak, bir engeli itmeye çalışmaya benzemez. Daha çok çalışmak daha iyi sonuçlar doğurmaz. İrade gücünü kullanmayın. Bunun yerine, sonu ve bunun yaratacağı özgürlük halini gözünüzde canlandırın. Zekanızın araya girmeye, sorunu çözmek için yollar bulmaya ve bu yolları bilinçaltınıza empoze etmeye çalışacağını göreceksiniz.
Buna direnç gösterin. Entelektüel sorun çözme becerilerinizi bir kenara bırakın. Basit, çocuksu, mucizeler yaratan bir inancı korumaya çalışın. Gözünüzde, bu rahatsızlıktan ya da sorundan kurtulmuş halinizi canlandırın. Peşinde olduğunuz özgürlük durumunun duygusal hazzını hayal edin. Her türlü bürokrasiyi süreçten çıkarın. En iyi yol, basit yoldur.
DİSİPLİNLİ BİR İMGELEM NASIL HARİKALAR YARATIR?
Bilinçaltından karşılık almanın en iyi yollarından biri disiplinli ya da bilimsel hayal gücüdür. Daha önce de gördüğümüz gibi, bilinçaltı, vücudun mimarı ve inşaatçısıdır. Bütün hayati fonksiyonlarınızı kontrol eder.
İnanmak, bir şeyi doğru kabul etmek, o varmış gibi yaşamaktır. Bu halini koruduğunuz sürece, dileklerinizin gerçekleştiğine tanık olmanın keyfini yaşarsınız.
Bir dileğin gerçekleşmesi için üç aşamaya ihtiyaç vardır:
Sorunu fark etmek ya da kabul etmek.
Sorunu, en iyi çözümü ya da çıkış yolunu bilen bilinçaltınıza devretmek.
Gerçekleştiğine derinden inanarak huzur bulmak.
Kuşkular ve tereddütler dileğinizin gerçekleşmesini engeller. Kendi kendinize “keşke iyileşebilseydim” ya da “umarım işe yarar” demeyin. Yapılacak iş hakkındaki duygunuz, gidişatı belirler. Uyum sizindir ve sağlığında sizin olacağını bilin.
Bilinçaltının sınırsız iyileştirici gücü için araç olarak etkin hale gelebilirsiniz. Sağlık fikrini tam bir inançla bilinçaltına devredin; sonra gevşeyin. Kendinizi onun gücüne bırakın. Duruma ve koşullara “bu da geçecek” deyin. Gevşeme ve inanç yoluyla, bilinçaltınızı aşılayın. Bu, fikrin ardındaki kinetik enerjinin devreye girmesini ve bu fikri hayata geçirmesini sağlayacaktır.
ZORLAMA TERS ETKİ YAPAR
Emile Coué, konferansları sayesinde ABD’de pek çok hayran ve takipçi kazanan önemli bir psikologdu. En önemli görüşlerinden biri şuydu: “Arzularınızla hayal gücünüz çatıştığında, kazanan kaçınılmaz olarak hayal gücünüz olur”.
Buna ters etki yasası adını veriyordu.
Yerde duran dar bir tahtanın üzerinde yürümeniz gerektiğini düşünün. Bunu hiç kuşkusuz kolayca yaparsınız. Bir de aynı tahtanın yerden beş metre yukarıda ve iki duvar arasında asılmış olduğunu düşünün. Üzerinde yürür müsünüz? Yürüyebilir miydiniz?
Herhalde hayır. Tahta boyunca yürüme arzunuz, hayal gücünüzle çatışırdı. Tahtanın üzerinde yalpaladığınızı ve baş aşağı düştüğünüzü hayal ederdiniz. Yürümeyi çok isterdiniz, ama düşme korkunuz size engel olurdu. Hayal gücünüzün üstesinden gelmek ve bunu bastırmak için çaba sarf ettikçe, düşme fikri daha güçlü hale gelirdi.
“Başarısızlığımın üstesinden gelmek için irade gücümü kullanacağım” düşüncesi, başarısızlık düşüncesini güçlendirir. Zihinsel çaba, istenen şeyin tersini yaratarak kişinin kendi yenilgisine neden olur. İrade gücünü arttırmak üzerinde yoğunlaşmak, güçsüzlük durumunu vurgulamaktadır. Bu, yeşil bir hipopotamı düşünmemek için elinizden gelen her şeyi yapmaya karar vermeniz gibidir. Karar, yeşil hipo fikrini zihinde baskın hale getirir; bilinçaltı baskın fikre her zaman daha fazla tepki verir. Bilinçaltınız, çelişen iki önermeden daha güçlü olanı kabul edecektir.
Kendinizi şunları düşünürken bulabilirsiniz:
İyileşmek istiyorum. Neden iyileşemiyorum?
Çok uğraşıyorum, neden sonuç alamıyorum?
Kendimi daha fazla zorlamalıyım
Sahip olduğum bütün irade gücünü kullanmalıyım
Hatanızın nerede olduğunu görmelisiniz. Çok fazla uğraşıyorsunuz! İrade gücünüzü kullanarak bilinçaltınızı fikrinizi kabul etmeye zorlamayın. Bu tür girişimler sizi başarısızlığa mahkum eder. Bu durumda, dilekleriniz ters tepebilir. Çaba sarf etmediğiniz bir yol daha iyidir.
Daha önce başınıza böyle bir şey geldi mi? Bir sınava girmek zorundasınız. Ders çalışarak ve konuları gözden geçirerek çok zaman harcadınız. Her şeyi çok iyi bildiğinizi hissediyorsunuz. Ancak boş sınav kağıdıyla yüz yüze geldiğinizde, zihninizin daha boş olduğunu fark ediyorsunuz. Bütün bildikleriniz kafanızdan uçup gitmiş. Aklınıza konuyla ilgili tek bir şey gelmiyor. Dişlerinizi sıkıyor, iradenizin tüm gücünü topluyorsunuz, ama siz çaba sarf ettikçe, bilgiler daha da uzaklaşıyor sanki.
Hayal kırıklığına uğramış bir halde sınav salonundan çıkıyorsunuz. Zihinsel baskı sona eriyor. Birkaç dakika önce umutsuzca bulmaya çalıştığınız cevaplar birden zihninize hücum ediyor. Kendinize konuları bildiğinizi söylemiştiniz, biliyordunuz da, ama ihtiyaç duyduğunuz anda değil. Hatanız, kendinizi hatırlamaya zorlamanızdır. Aksi etki yasası gereği bu sizi başarıya değil, başarısızlığa sürükledi. Dualarınızın tersiyle karşılaştınız.
ARZULARIN HAYAL GÜCÜYLE ÇATIŞMASI NASIL ÖNLENİR
Zihinsel güç ya da irade gücü kullanmak, karşıtlığın olacağını varsaymaktır. Ancak karşıtlığı hayal etme eylemi, karşıtlığı yaratır. Eğer dikkatinizi arzunuza kavuşmanızı önleyen engeller üzerinde yoğunlaştırırsanız, bu arzuya kavuşmanızı sağlayacak unsurlar üzerinde yoğunlaşması mümkün olmaz.
Herhangi bir fikir, arzu ya da zihinsel imge konusunda bilinç ve bilinçaltınız uyum içinde ya da anlaşma halinde olmalıdır. Zihninizin farklı bölümleri arasında çatışma kalmadığında, dileklerinizin karşılaştığını görürsünüz. Siz ve arzularınız, düşünceniz ve duygunuz, fikriniz ve duygunuz, arzunuz ve hayal gücünüz arasında da anlaşma olmalıdır.
Bütün çabayı minimuma indiren uyku haline geçerek, arzularınızla hayal gücünüz arasındaki bütün çatışmalardan kaçınabilirsiniz. Uyku halindeyken, bilinç büyük ölçüde geri çekilir. Bilinçaltınızı aşılamak için en uygun zaman, uykudan hemen öncedir. Bunun nedeni bilinçaltının en üst düzeyde performansını uykudan hemen önce ve uyandıktan hemen sonra gerçekleştirmesidir. Bu aşamada, arzularınızı etkisiz hale getiren ve bilinçaltı tarafından kabulünü engelleyen olumsuz düşünce ve imgeler kendini göstermemektedir. Yerine gelen arzunun gerçekleştiğini hayal ettiğinizde ve başarının heyecanını hissettiğinizde, bilinçaltınız arzunuzun hayata geçmesini sağlar.
Pek çok kişi ikilemlerini ve sorunlarını, kontrollü, yönlendirilmiş ve disiplinli hayal gücü sayesinde çözer. Doğru olduğunu hayal ettikleri ve hissettikleri her şeyin hayata geçeceğini, geçmek zorunda olduğunu bilirler.
HATIRLAMAYA DEĞER FİKİRLER
Zihinsel zorlama ve aşırı çaba, endişe ve korkuyu göstererek dileklerinizin karşılığını almanızı engeller. Rahatlık işi çözer.
Zihniniz gevşediğinde ve bir fikri kabul ettiğinizde, bilinçaltınız bu fikri hayata geçirmek için işe koyulur.
Geleneksel yöntemlerden bağımsız düşünün ve plan yapın. Her sorunun bir cevabı ve çözümü olduğunu bilin.
Kalbinizin atışı, ciğerlerinizin soluk alışı ya da vücudunuzdaki herhangi bir organın fonksiyonları ile gereğinden fazla ilgilenmeyin. Bilinçaltınıza güvenin ve sık sık ilahi doğru eylemin gerçekleşmekte olduğunu ifade edin.
Sağlık duygusu sağlığı, zenginlik duygusu zenginliği doğurur. Siz ne hissediyorsunuz?
Hayal gücü en büyük yeteneğinizdir. Güzel ve iyi olanı hayal edin. Siz, hayal ettiğiniz kişisiniz.
Uyku halinde, bilinç ve bilinçaltınız arasındaki çatışmalardan kaçının. Yine uyumadan önce, arzunuzun gerçekleştiğini tekrar tekrar hayal edin. Huzur içinde uyuyup keyifli uyanın.
Olumlama, öyle olduğunu söylemektir. Zihnin bu tutumunu doğru kabul ettiğiniz sürece, bunun aksi yönündeki bütün etkenlerden bağımsız olarak, dileklerinizin gerçekleştiğini görürsünüz.
Bilinçaltının Gücü
Joseph Murphy

yağmur
25-09-2013, 23:29
Düşünce, arzu ve İsteklerimiz bir enerji olduğundan, Bir çekim oluşturmakta ve yaşadığımız deneyimler, çekim yasası gereği İhtiyaçlarımıza karşılık oluşmaktadır. Güçlü tüm İstekler kuantum boyutuna sıçrar, benzer dalgaları kendine çeker. Güçlü İsteklerin hiç biri Yok olmaz, Karşılığını alır. İnanılmayan, unutulan, tekrarlanmayan düşünceler ise zayıf dalgalar oluşturacağından, bu Yolculuğa güç yetiremeyip, güçlü çekim oluşturamazlar.

İnsanı DÜNYA(sın)DA Kilitleyende, Açan da GÜÇLÜ Negatif veya Pozitif İNANÇ dolu DÜŞÜNCELERİ ve bu Düşüncelerin yansıması olan Duygu, His, Hal’lerin Yaşamında oluşturduklarıdır. İşin başı, Beynimizden geçirdiğimiz Düşüncelerimizdir. Gerisi onun hayata yansımalarıdır. Bu gün yaşadıklarımız, geçmişteki düşüncelerimizin, hayallerimizin Ürünüdür.

Güvenmeyen, İnanmayan düşüncenin gücüne yönelip onu Kullanamaz. Ondan mahrum olur, Madde Hapsinde tutsak, bilinçsiz, mutsuz bir hayat geçirir.

yağmur
25-09-2013, 23:55
Gerçek koşulsuz sevgi var olan koşulları görmeden sevebilmektir. Yani koşulsuz sevgide koşul yoktur. Ama biz koşulsuz sevgiyi hep mevcut koşullara rağmen sevmek olarak algıladık. Sevgiyi nitelendirdiğin anda koşullu seviyorsun demektir. Koşulları görme. Sevgi, yaratılışının bir parçası olduğu için sev. Bir muhabbet kuşunu ne kadar seviyorsan bir kargayı da o kadar sev. Başkalarının adı ne olursa olsun nefret içeren sözlerine kulak asma. Kısa bir zaman için bu dünyadasın. Ve sen bu dünyaya sevmek için gönderildin. Bir arabesk parçanın sözleri gibi değil senin hayatın. Yaradılışına en uygun eylem sevmektir. Sevgi, kâinata en uygun eylemdir. Sırf bunun için sev. İşte o zaman varoluşun coşkusunu yaşayacaksın. En başta da dediğim gibi hiçbir şeyin önemi olmadığını anladığın anda geriye sadece o coşku kalacak. O coşku gençlik hormonları üretmeni sağlayacak. Ve sen de bu sayede hayatta kalacaksın.

yağmur
27-09-2013, 10:27
Matematik Öğrenmek ...
İnternette dolaşırken matematik öğrenme konusu hakkında güzel bir makaleye rastladım. Matematikten gıcık kapanlar ya da öğrenemiyorum diyenlerin en az 1 defa okumasında fayda olduğunu düşünüyorum ;)

Kimyada ‘eşik enerjisi’ diye bir tabir (terim,olgu) vardır. Bir kimyasal tepkimenin başlayabilmesi yada gerçekleşmesi için gerekli minumum enerji miktarı diyebiliriz. Bu enerjiye ulaştıktan sonra tepkime başlar ve devamı gelir.

Fizikte ‘yüzey gerilimi’ diye adlandırılan benim hoşuma giden bir konu var.Kabaca; sıvıların yuzeylerindeki moleküllerin birbirini sıkı sıkıya tutması diyebiliriz.Yüzey gerilimi sayesinde bir iğnenin suyun yüzeyinde yüzmesini sağlayabiliriz, halbuki iğnenin özkütlesi daha büyüktür.Hani bir bardağa ağzına kadar su koyarız, bazen öyle olur ki su seviyesi bardağın seviyesinin birkaç milim üstüne çıktığı halde su dökülmez ve eğri,tombul bir yüzey oluşturur.İşte bunun sebebi suyun yüzey gerilimidir. Moleküller birbirini tutar ve su dökülmez, tıpkı iğneyi tuttukları gibi. Benim hoşuma giden birkaç damla daha su ilave ettikten sonra aniden suyun dayanamayıp kendini bırakarak bardaktan dökülmesidir. Dökülen miktar hepimiz görmüşüzdür; son ilave ettiğimiz damla miktarından daha fazladır.

Bir öğrencinin matematik dersinden gerçek manada başarılı olabilmesi için belli bir eşik enerjisine ulaşması gerekir.Eğer bunu yapabilirse o noktadan sonra ne özel ders,kurs ne de herhangi bir ekstra yardıma gereksinim duyar.Belki bazen ufak tefek, küçük ayrıntılardır takıldığı noktalar. Çok berbat anlatılmamak üzere anlatılan herşeyi rahatça anlar.Kendine güveni tamdır ve çok rahattır.Artık taşmıştır, bardak alması gerekeni almıştır,şifre çözülmüş,resmin tamamı görünmüş, parçalar yerine yerleşmemiş olsa bile yapboz’un tamamı zihinde canlanmıştır.Artık sistemin nasıl işlediği açıktır. Geriye kalan tek şey çalışma azmini ve gayretini kaybetmeyip devamını getirebilmektir. Çünkü işin zor tarafı halledilmiştir.Önemli olan resmin tamamını görebilmektir.
Öğrencinin bu bahsettiğim noktaya gelebilmesi için matematik öğretmeninin yapması gereken şey; meşhur atasözünde söylendiği gibi balık vermekten çok balık tutmayı öğretmektir.Ve öğrencinin yapması gereken de gerekli bilgi ve pratiği kazandıktan sonra bazı şeyleri kendi başına halletmeye çalışmaktır.
Bir matematik konusunu öğrenmek istiyorsanız önce kısa süreli konuya bakarsınız, sonra soru çözmeye başlarsınız.Eğer yeni bir soru çözerken soruyu çözemediğiniz takdirde;
-Defterin sayfalarını karıştırmaktan.
-Kitabın çözümlü örneklerine gözatmaktan.
-Sorunun aynısını bir yerden bulmaya çalışmaktan.
-Soruyu arkadaşınız yada hocanıza götürmekten, önce yapacağınız ilk iş düşünmek… düşünmek …düşünmek olmalıdır.Zekanızın yardımı ile sizin çözdüğünüz bir soru, hem sizin için daha yararlı hemde daha büyük bir zevktir.
Bilgiye ulaşmanın çok hızlı olduğu dünyamızda hafızamızı çok fazla zorlamaya gerek duymuyoruz. Aklımıza takılan birçok şeye internet sayesinde ulaşmak sadece saniyeler alıyor. Beynimizi birçok bilgi ile doldurmaktan vazgeçsek bile unutulmamalıdır ki bilgiyi işleyecek zekaya hepimizin ihtiyacı var. Eğer ailenizden,öğretmenlerinizden,kitaplardan öğrendiğiniz şeyleri sorgulamıyorsanız,üzerinde düşünmüyorsanız siz beyninizi sadece depolama alanı olarak kullanıyorsunuz demektir. Bir bilgisayarın işlemcisi kötü ise harddiskinin kaç gigabyte bilgi depoladığının önemi yoktur.

Bilgiyi sorgulamak demek; itiraz etmek,karşı çıkmak,muhalefet etmek değildir.Bilgiyi sorgulamak bilginin üzerine düşünmek,anlamlar çıkarmak,yeni sonuçlar elde etmek, doğru yada yanlışlığı hakkında şüpheci hareket etmektir. Tahtadaki matematik öğretmenine; bu nerden geldi,şurası niye böyle oldu,bu formul nerden çıktı? diye soran bir öğrenciye başlangıç aşamasında saygı duysam da eğer bu pozitif tutumu bir süre sonra sorduğu sorulara kendisinin cevap aramasına ve bulmasına dönüşmediyse, bu öğrenci aklına takılan herşeyi tüm lise yaşamında hocasından beklemeye devam ettiyse; eşik enerjisine hiçbir zaman ulaşamaz. Tabiki insan hiç bilmediği bir konuda çıkarım yapamaz ve birçok sorunun cevabını bulamaz. Yeni öğrenilen her konuda sorular sormalı,bilginizi pekiştirmelisiniz.Fakat bunu adet edinmişseniz,her zaman hazıra alışırsanız, hayatınız boyunca birilerine muhtaç yaşarsınız.

Matematik dersinini en önemli amacı zekayı geliştirmektir. Eğer siz size öğretilenden daha ileriye gitme konusunda ufacık bir gayret göstermezseniz, tabiki sizin için matematik boş,saçma ve zaman kaybından başka birşey değildir.

Eğer siz başkalarının anlattıklarından,düşüncelerinden,yaşantılarından sonuçlar çıkarmayıp, öğretilen herşeyi körü körüne kabullenirseniz.Başkalarının fikirlerinin sözcüsü olmaktan ileri gidemezsiniz.Kulaklarınızı hiçbirşeye tıkamayın, birisi çıkıp 2+2=5 diyorsa gülüp geçmeyin ciddiye almamazlık etmeyin,dinleyin, empati kurun. Benim bildiğim doğru,diğerleri yanılıyor düşüncesiyle yatıp kalkan biri, karşıdakinin görüşünü anlamaya çalışmaktan çok kendi düşüncesine saplanıp kalmış biri, kaybetmeye mahkumdur.
Bu ülkenin gerçekten düşünen ,sorgulayan,üreten beyinlere ve bir o kadar da iyi niyetli kalplere ihtiyacı var.
Mustafa Bardak

i-ked
27-09-2013, 11:57
Matematik Öğrenmek ...
...önce yapacağınız ilk iş düşünmek… düşünmek …düşünmek olmalıdır.Zekanızın yardımı ile sizin çözdüğünüz bir soru, hem sizin için daha yararlı hemde daha büyük bir zevktir.

Matematik dersinini en önemli amacı zekayı geliştirmektir. Eğer siz size öğretilenden daha ileriye gitme konusunda ufacık bir gayret göstermezseniz, tabiki sizin için matematik boş,saçma ve zaman kaybından başka birşey değildir.

Bu ülkenin gerçekten düşünen, sorgulayan, üreten beyinlere ve bir o kadar da iyi niyetli kalplere ihtiyacı var.
Mustafa Bardak

Hayatını matematik yaparak kazanan biri olarak benim için 2 isim öne çıkıyor.

Üniversitedeki Complex Analysis ders sorumlusu Lev Eisenberg :" First, think!" derdi Rus aksanı ile...
Satranç ustası Tarrach da "Dikkatlice, dikkatlice, dikkatlice sessiz ve derinden."

refaba
27-09-2013, 17:59
Gökbilimciler, Dünya'dan 54 milyon ışık yılı uzaklıkta şimdiye kadar görülmüş en kalabalık galaksiyi keşfettiklerini açıkladı.

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'ne (NASA) ait Chandra X Işını Gözlemevi araştırmacıları tarafından keşfedilen galaksiye M60-UCD1 adı verildi.

Merkezinde 100 milyon yıldızın yer aldığı M60-UCD1'in, Dünya'nın da içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisi'nden 15 bin kez daha yoğun olduğu belirlendi.

Galaksideki yıldızların, Samanyolu galaksisindekilere oranla birbirlerine 25 kat daha yakın olduğu tespit edildi.

Michigan Eyalet Üniversitesi'nden Jay Strader, "200 milyon yıldıza ev sahipliği yapan M60-UCD1 galaksisinde bir yıldızdan diğerine yolculuk, Samanyolu galaksisine oranla çok daha kolay ve kısa sürüyor" dedi.

Chandra Gözlemevi, galaksinin merkezinde son derece güçlü bir x ışını kaynağı bulunduğunu belgeledi. Kaynağın, Güneş'in kütlesinden 10 milyon kat daha büyük bir karadelik olduğu sanılıyor. Bu da Samanyolu galaksisinin merkezindeki karadelikten iki kat büyük bir karadeliğe işaret ediyor.
AA

refaba
27-09-2013, 18:14
Gökbilimciler, Dünya'dan 54 milyon ışık yılı uzaklıkta şimdiye kadar görülmüş en kalabalık galaksiyi keşfettiklerini açıkladı.

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'ne (NASA) ait Chandra X Işını Gözlemevi araştırmacıları tarafından keşfedilen galaksiye M60-UCD1 adı verildi.

Merkezinde 100 milyon yıldızın yer aldığı M60-UCD1'in, Dünya'nın da içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisi'nden 15 bin kez daha yoğun olduğu belirlendi.

Galaksideki yıldızların, Samanyolu galaksisindekilere oranla birbirlerine 25 kat daha yakın olduğu tespit edildi.

Michigan Eyalet Üniversitesi'nden Jay Strader, "200 milyon yıldıza ev sahipliği yapan M60-UCD1 galaksisinde bir yıldızdan diğerine yolculuk, Samanyolu galaksisine oranla çok daha kolay ve kısa sürüyor" dedi.

Chandra Gözlemevi, galaksinin merkezinde son derece güçlü bir x ışını kaynağı bulunduğunu belgeledi. Kaynağın, Güneş'in kütlesinden 10 milyon kat daha büyük bir karadelik olduğu sanılıyor. Bu da Samanyolu galaksisinin merkezindeki karadelikten iki kat büyük bir karadeliğe işaret ediyor.
AA







M60-UCD1: Ultra kompakt Cüce Gökadası






Yakınlardaki evrendeki en yoğun gökada, en son basın açıklamasıiçinde açıklandığı gibi bulundu. M60-UCD1 bilinen galaksinin büyük eliptik gökada NGC 4649 M60, yaklaşık 54 milyon ışık yılı uzakta olarak da bilinir, bulunan.

M60 ve çevresindeki, bu bileşik görüntü gösterir nerede NASA'ın Chandra X-ray Gözlemevi pembe ve veri NASA Hubble Uzay Teleskobu (HST) üzerinden veri kırmızı, yeşil ve mavi. Sıcak gaz Chandra görüntü gösterir ve kara delikler ve nötron yıldızları ve HST görüntü içeren çift yıldız yıldız M60 ve M60-UCD1 dahil olmak üzere komşu gökada ortaya koymaktadır. İlave HST görüntüdeki M60-UCD1 yakın çekim bir görünümüdür.

Olağanüstü bir yıldız sayısı ile dolu, M60-UCD1 bir "son derece küçük Cüce Gökadası" dir. NASA'ın Hubble Uzay Teleskobu ile keşfedilmiştir ve NASA'ın Chandra X-ray Gözlemevi ve optik teleskoplar toprak tabanlı izleme gözlemler yapılmıştır.

Türünün en bilinen galaksi ve bir en büyük 200 milyon kez daha fazla güneş, Hawaii'deki Keck 10 metrelik teleskop ile gözlem dayalı ağırlığında olduğunu. Dikkat çekici, bu kitle yaklaşık yarısı sadece 80 ışıkyılıbir yarıçap içinde bulunur. Bu yıldız yoğunluğu yaklaşık 15.000 kat daha fazla bulunan Samanyolu, Dünya'nın mahallesinde yıldızlar yaklaşık 25 kat daha yakın anlamı olur.

6.5 Metre birden fazla ayna teleskop Arizona, hidrojen ve helyum M60-UCD1 yıldız daha ağır öğelerin miktarını eğitim için kullanıldı. Değerler bizim güneşe benzer bulunmuştur.

M60-UCD1 bir başka ilginç yönü, Chandra verileri Merkezi parlak bir x-ışını kaynak varlığı ortaya olduğunu. Bu kaynak için bir açıklama dev karadelik güneşin bazı 10 milyon kez ayinde ağırlığında olduğunu.

Astronomlar M60-UCD1 ve ultra-sık cüce gökadalar da hıncahınç yıldız kümeleri gibi ya da eğer onlar çünkü onların ellerinden sökük yıldızlar daha küçük olsun gökada doğmuş olması gerekir belirlemeye çalışıyor. Büyük kara delikler yıldız kümeleri içinde bulunmayan yüzden x-ışını kaynağı aslında büyük bir kara delik varsa, büyük olasılıkla bir veya daha fazla yakın gökadalar ve gökada arasındaki çarpışmalar tarafından üretildi. Gökada kütlesinin ve elementlerin güneş benzeri zenginliği de galaksinin daha büyük bir galaksi kalıntısı olduğu fikrini lehine.

Bu sıyırma meydana geldi, o zaman galaksinin ilk 50-200 kat daha fazla olduğunu şimdi daha büyük, bu kitle galaksi orijinal kitle göre kara delik, Samanyolu gibi daha fazla ve pek çok diğer gökadaları yapar. Aldı yerde uzun zaman önce ve M60 UCD1 geçerli boyutunda birkaç milyar yıl boyunca durdu ki bu sıyırma mümkündür. Araştırmacılar, M60 UCD1 daha yaklaşık 10 milyar yaşında olduğunu tahmin ediyoruz.

Bu sonuçlar online gözükmek ve 20 Eylül Yayınlandı aslında günlük harflerin sayı. Michigan State University East Lansing, mı yılında Jay Strader ilk yazarıdır. Co-yazar, University of Utah, Salt Lake City, UT Seth'ten Anıl vardır; Duncan Forbes Swinburne Üniversitesi, alıç, Avustralya; Giuseppina Fabbiano Harvard-Smithsonian Astrofizik (CfA), Cambridge, MA Merkezi; Aaron Romanowsky San Jos'e Devlet Üniversitesi, San Jose, CA; Jean Brodie Kaliforniya Üniversitesi Gözlemevi/Lick Gözlemevi, Santa Cruz, CA dan; University of California, Santa Cruz, CA Charlie Conroy; Nelson Caldwell CfA üzerinden; Vincenzo Pota ve Swinburne Üniversitesi, alıç, Avustralya, Christopher Usher ve Jacob Arnold dan Kaliforniya Üniversitesi Gözlemevi/Lick Gözlemevi, Santa Cruz, CA.

Üstte iyi çevirim yapılmamış,bende orjinalinden çevirim yaptım.

Samanyolu galaxsisinde 300-400 milyar yıldız bulunur,Andromedada ise 1 Trilyon yıldız bılunur.tahminen bundada 3 Trilyon üstünde yıldız olması lazım.

yağmur
28-09-2013, 19:38
Zor Zamanlarda İşinize Yarayabilecek 7 Vücut Hilesi

1. Beyin Donması: Eğer dondurma sever biriyseniz, bazı lokmalar sırasında beyninize ani bir soğuk dalgasının çarptığını hissetmişsinizdir. Buna "beyin donması" ya da "dondurma baş ağrısı" denmektedir ve soğuk yiyecek-içeceklerin beyninize ani sinyaller göndermesiyle oluşur. Bunu çözmenin yollarından biri, bu durumu hissettiğiniz zaman baş parmağınıza baskı uygulamak veya damağınızın dişlerinizle birleştiği bölgeye bastırmaktır. Damağınızı hızlı bir şekilde ısıttığınızda, bu "donma etkisini" durdurabilirsiniz.

2. Dile Dolanan Şarkılar: Bu bizlerin en sık karşılaştığı sıkıntılardan biridir: dile dolanan bir şarkı, bir noktadan sonra rahatsız etmeye başlayabilir. Bunu çözebilmek için tek yapmanız gereken bir puzzle ya da bilmece/bulmaca çözmeye çalışmaktır. Beyniniz buna odaklandığında, şarkıyı (daha doğrusu genelde "melodiyi") tekrarlamayı bırakacaktır.

3. İdrar Yapma İhtiyacı: Bir diğer "modern sorun", çiş yapmanız gerektiği zaman beklemeniz gereken uzun kuyruklardır. Özellikle eğlence mekanlarında ve etkinliklerde bu tuvalet kuyrukları büyük sorunlar yaratabilir. Belki sırayı atlatmanızın bir yolu olmayabilir; ancak idrar yapma ihtiyacınızı unutmak isterseniz, tek yapmanız gereken seks hakkında düşünmektir. Seks hakkında düşünmek, prostat bezi ve ilgili organları uyaracak ve idrar yapma hissinin azalmasına neden olacaktır. Bu ihtiyacı gidermenin bir diğer yolu da bacağınızın arka kısmını kaşımaktır. Bu hareketler veya çabalar beyninizin idrar ihtiyacına odaklanmasına engel olacaktır.

4. Anksiyete (Gerginlik/Tedirginlik): Özellikle stresli zamanlarda, anksiyetenizi azaltmak için baş parmağınıza üflemeyi deneyebilirsiniz. Baş parmağınızdaki bazı sinirler, kalp ritmini belirlemek üzere beynin kullandığı sinyalleri iletir. Bu sinirler üzerine üflemek beyninize kalp atışlarınızı düşürmenize yönelik sinyaller iletecektir.

5. Diş Ağrıları: En sinir bozucu ve rahatsızlık verici ağrıların başında gelen diş ağrılarını geçirmenin en kolay yolu tabii ki diş doktoruna gitmektir. Ancak geçici bir yönteme ihtiyaç duyarsanız, elinizin üstüne ve baş parmağınız ile işaret parmağınız arasındaki perdeye buz sürmeyi deneyebilirsiniz. Bu bölgelere uygulanacak buz, beyninizin yüz ve el bölgelerinden gelen acı bilgilerini taşıyan sinyalleri uyuşturacak ve diş ağrınızı bir nebze olsun azaltabilecektir.

6. Kısa Uyku Sonrası Yorgunluk: Eğer gün içerisinde, normalde uyumayacağınız bir saatte uyuduysanız, uyandığınızda gereksiz ve rahatsız edici bir yorgunluk hissettedebilirsiniz. Buna engel olmanın yolu, o kısa uykuya yatmadan önce bir bardak kahve içmektir. Kafein siz uyanana kadar ancak etki etmeyi başaracak, bu da size zinde hissettirecektir.

7. Beşlik Çakarken Iskalama: Arkadaşlar arasında başarı veya selam amaçlı kullanılan "çak bir beşlik" davranışı sırasında, elinizi arkadaşınızın eline hedefleyemeyip ıskalayabilirsiniz. Bu oldukça sık olan bir durumdur. Bundan kurtulmanın yolu, beşlik çakarken karşınızdakinin çakacağınız elinin bulunduğu kolun dirseğine gözlerinizi dikiniz. Eğer dirseğe bakarak beşlik çakmayı denerseniz, asla kaçırmadığınızı görebilirsiniz. Bunun sebebi gözlerinizin hızlı hareket eden bir eli takip etmekte zorlanırken, karşınızdakinin dirseğinin konumunu daha kolay takip ederek, elinin tam konumunu daha rahat algılayabilmesidir.

Bunlar herkeste aynı düzeyde işe yaramayabilir ve bazıları için "şehir efsanesi" olarak görünebilir. Ancak yine de belli bir bilimsel arkaplana dayandığı için, denemekten zarar gelmez diyoruz.
alıntı

yağmur
29-09-2013, 19:47
http://k1309.hizliresim.com/1f/x/t47us.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Uzaklarda...:frown:

julia.luthor
29-09-2013, 20:08
http://k1309.hizliresim.com/1f/x/t47us.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Uzaklarda...:frown:
Her şey zamanın içinde uzaklarda kalıyor maalesef...:hmm::hmm:

yağmur
30-09-2013, 08:10
Neşeli olma duygunuza duyarlı kaldığınızda, düşüncelerinizin titreşimini yükseltirsiniz. O zaman çekim noktanız, sadece arzu ettiklerinizi çekmeye başlar”

Var olan herşeyi oluşturan düşünce, her şeyin yaratıldığı bir araçtır. Düşünerek iyi bir yaratım oluşturmak için yapılacak ilk iş neşe aramaktır. Neşeyi elde etmek için, bilinçaltınızla gerçek benliğinizi uyumlamanız gerekir. O zaman neşeli olmayı sağlamanın yanında, aynı zamanda arzu ettiğiniz her şeyle titreşimsel bir uyum yakalayabilirsiniz.
Neşeli olmanın tadını aldığınızda ve yaşam kaliteniz açısından önemiii kavradığınızda, neşeyi kaybetmemek adına kendinizi iyi hissettirmeyen şeylere odaklanmazsınız. Sadece kendinizi iyi hissettiren düşüncelere yoğunlaşırsınız. Bu yoğunlaşma arzu ettiğiniz her şeye ulaşabileceğiniz mükemmel bir bir yaşam sürmenizi sağlar. Neşeli olma arzunuza ve hislerinize karşı duyarlı olduğunuzda düşünceleriniz doğrultusunda titreşiminizi geliştirirsiniz. O zaman çekim noktanız, sadece arzu ettiklerinizi çekmeye başlar.
Bilinçli olarak düşüncelerinize rehber olmak, neşe dolu bir yaşamın anahtarıdır. Neşeli olma ve neşeyi arama tutkusu sizi yaşama bağlar. Neşeye ulaşmaya çalışırken, arzu ettiğiniz harika yaşamı oluşturacak ilhamları bulursunuz.
Mustafa Kartal

yağmur
30-09-2013, 18:40
Hepsi Kendimizden Dolayı Olmuştur.

İmajinasyon pozitif yönde iyilikle, sevgiyle gitmişse orada meydana getireceği yeni form; bu türden yayın yani iyilik, hayır, sevgi vs. yayını yapmaya başlar.

Diyelim ki, normal zaman ve mekan içerisindeyiz, zihnimizde gelecek için bir şeyler tasarlıyoruz: "Şöyle bir olayı yaratabilir miyim? Şöyle bir hedefe ulaşabilir miyim?" diye düşünüyoruz. Biz tasarladığımız şey üstünde düşündükçe, imajinasyon melekemiz mekanı ortadan kaldırır; o durum içerisine zaman da, seneler de, yollar da, fiziksel engeller de, oluşlar da, mevsimler de kısacası her şey girer. İmajinatif düşüncemiz, mekanın kapsadığı bütün imkanları aşmaya başlar ama bu zaman enerjisi ile olur. Beş duyu ile anlaşılması gerekirse, görünüşte ortada olan biten hiçbir şey yoktur ama o şey artık oluşmuştur.

Bu, duyularla algıladığımız enerjetik alanın dışındaki bölgelerde oluştuğunu farz ettiğimiz hedeflerin zaman içerisinde kontrol altına alınmasıdır ve bunu imajinasyon melekesi ile sağlarız. İleride başımıza gelecek olan şeylerin hepsinin prototiplerini, bizler şimdi, burada imajinatif olarak meydana getirmiş durumdayız. Daha biz oraya fiziksel olarak ulaşmadan önce, ulaşacağımız o nokta veya ulaştıktan sonra elde edeceğimiz şeklin aynısı, esiri alemde böylece mevcut olur. Yani bizim şimdiden tahayyül ettiğimiz şeyler, gelecekte bizi karşılayacak olan şeylerdir.

Bu, bizim yaratıcı imajinasyonumuz ile meydana gelir. Elbette, bunun içerisinde hem pozitif, hem de negatif değerde olanlar da vardır çünkü hayatın mayasında, bu iki enerjinin birarada bulunması gibi bir zaruret vardır.

Gerçekten de, imajinasyon irade ile başlayıp irade ile biter. Bir şeyin tahayyül edilmesi için bizi herhangi bir şeye zorlayan yoktur; bu ancak kendi irademizle olan bir iştir. Tek sorun, irademizin çalışmasının nereden, ne zaman başladığını her zaman kontrol edemeyişimizdir, çünkü kendimize vakıf varlıklar değiliz. İşte bu nedenle, imajinasyon yeteneğinin hangi yönde, ne şekilde çalıştığı konusunda iyi bir bilgiye sahip olmak çok önemlidir. Kendimize vakıf olmayışımız nedeniyle, imajinasyonu çalıştıran mekanizmaları sanki bizim dışımızdaymış gibi düşünürüz. Halbuki o mekanizmalar bizim içimizdedir; tahayyülümüzü biz kendimiz çalıştırırız. Dolayısıyla, elde edeceğimiz sonuçlarda herhangi başka bir varlığın yorumu veya yargılaması yoktur yani hiç kimseden şikayet edemeyiz. Hepsi bizden dolayı olmuştur.

İmajinasyon melekemiz genellikle hiç durmamacasına çalışır durur; bazen kendiliğinden, otomatikman oluşur, bazılarını da bilerek yaparız. Bunların bir kısmı yeryüzündeki hayatımızın işlemleri ile alakalıdır ve bunlar meyvelerini kısa zamanda verirler, onların gerçekleştiklerini görürüz.

Kaynak; Yarınlar için Pozitif Yaşam - Ergün Arıkdal ( Yüksek insan Ergün Arıkdal nurlar icinde olsun.)

yağmur
01-10-2013, 10:13
Tıpta 4000 yıl:

M.Ö 2000 .... Al bu otu ye.

M.S 1000... Bu ot çalı. Al bu duayı et.

M.S 1850 Bu dua boş inanç. Al bu iksiri iç.

M.S 1940.... Bu iksir yılan yağı. Al bu hapı yut.

M.S 1985.... Bu hap etkisiz. Al bu antibiyotiği kullan.

M.S 2000... Bu antibiyotik sağlığa zararlı. Al bu otu ye.

:) :yes: :wink: :notr:

latino1122
01-10-2013, 17:23
'Mutluluk nedir? O, sana; senin bilinçlilik durumuna ya da bilinçsizliğine, uykuda mı yoksa uyanık mı olduğuna bağlıdır. Murphy’nin meşhur bir özdeyişi vardır. Der ki, iki tip insan vardır: Biri sürekli insanlığı iki tipe ayırır ve diğeri de insanlığı hiç ayırmaz. Ben ilk tipe aidim: İnsanlık iki tipe ayrılabilir, uyuyanlar ve uyanmış olanlar. Ve elbette ikisinin arasındaki küçük bir grup.

Mutluluk, bilincinin neresinde olduğuna bağlıdır. Şayet uyuyorsan, o zaman zevk mutluluktur. Zevk duyu demektir, beden aracılığıyla elde edilemeyecek olanı bedenle elde etmeye çalışmaktır; bedeni onun yapamayacağı bir şeyi elde etmesi için zorlamaktır. İnsanlar her şekilde bedenleriyle mutluluğa ulaşmaya çalışıyor.

Beden sana sadece anlık zevkler verebilir ve her zevk aynı miktarda, aynı derecede acı ile dengelenir. Her zevk kendi zıddı tarafından takip edilir çünkü beden zıtlıkların dünyasında var olur. Tıpkı günün gece tarafından takip edilmesi ve hayatın ölüm tarafından takip edilmesi ve de ölümün hayat tarafından takip edilmesi gibi; bu bir kısırdöngü. Zevkin acı tarafından takip edilecek, acın zevk tarafından takip edilecek. Fakat sen asla huzur bulmayacaksın. Bir zevk hali içerisindeyken onu kaybedeceğin için korkacaksın ve bu korku seni zehirleyecek. Ve acının içinde kaybolmuşken elbette ıstırap çekiyor olacaksın ve onun dışına çıkmak için mümkün olan tüm gayretinle çabalayacaksın; sırf yeniden onun içine düşmek için.

Buda buna yaşam ve ölüm çarkı der. Bu çarkla birlikte, ona yapışarak döner dururuz… ve tekerlek dönmeye devam eder. Bazen zevk yukarı gelir ve bazen de acı yukarı gelir ama biz bu iki kayanın arasında eziliriz.'

Osho

yağmur
01-10-2013, 22:47
http://n1310.hizliresim.com/1g/1/t67x8.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

yağmur
02-10-2013, 01:01
:)

Farkındalık ve Kader

Hiç birimiz olmak istediğimiz değiliz,
Hayatımıza girenlerin hamuruyuz.
Adalet, bu noktada zuhur bulur,
Her birimiz hamur yoğurmuşuz!

Fakındalık,
Yukardaki dizeleri anlamamızı engelleyebilir,
Kaderin sözlükteki yeri,
'Farkına vardık da ne oldu?' sorusundan sonra gelir!

Büyücü Ged Siddhartha Shibumi
Istanbul

p.s. Okudum.

Sevgilerrr...

:)

Değerli sidabumi(büyücüm), bu satırları her okuduğumda yeniden bi şeyler keşfediyorum teşekkürler...

yağmur
02-10-2013, 23:16
Titreşimlerin Sırrını Çözen Kainatın Sırrını Çözer: Frekanslar ve Hayatımıza Etkileri

Bundan yirmi yıl önce size evrenin aslında kocaman bir titreşim olduğu söylenseydi, küçük evren insanın da etrafındaki her şeyle birlikte her an titreşmekte olduğunu ve hayatın sırrının titreşimlerde saklı olduğu söylenseydi ne düşünürdünüz?

Nikola Tesla titreşimlerin sırrını kısmen de olsa çözmüştü

Muhtemelen bu söylenilenlere çok fazla anlam veremez ve üzerinde de fazla durmazdınız. Çünkü o zamanlar titreşimlerin bu derece önemli olduğu insanlık tarafından bilinmiyordu. Gerçi hala da tam olarak bilindiği söylenemez… Hâlbuki bundan 100 yıl önce Nikola Tesla kendi icadı olan deprem makinesini anlatırken şu sözleri söylemişti: “Birkaç saniyede binanın titremeye başladığını hissettim. On dakika daha devam etseydim binayı ve sokağı yıkabilirdi. Aynı cihazla Brooklyn Köprüsünü 1 saatten kısa bir süre içinde East River’a indirebilirdim.” Tesla frekansların yani titreşimlerin sırrını kısmen de olsa çözmüştü. Tesla’ya göre evren kocaman bir titreşimdi ve hepimiz bu titreşimin küçük birer yansımasıydık. Ya da başka bir deyişle evren bir gitar, bizler de onun telleriyiz ve diğer tüm tellerle birlikte her an titreşiyoruz. Bilim adamları yüzyıllardır bu şarkıyı anlamlandırmaya çalışıyorlar ve sonunda notaları keşfettiler. Şimdi de gitarın tellerini koparmadan melodiyi çözmeye çalışıyorlar… Bu yazıda melodiye ait birkaç sol anahtarı vermeye çalışacağız.

Saniyede 10 bin kez hızla titreşen canlıları göremiyoruz

Her şeyin özü enerjidir. Kütle, enerjinin yoğunlaşmış halidir. Düşünce enerjidir. Enerji sürekli titreşerek bir salınım oluşturur. Bizler de insanoğlu olarak sürekli titreşen enerjileriz. Titreşim seviyemiz düşük olduğu için yeryüzünde çökeltilmiş şekilde yani kütle-beden olarak hayatlarımızı devam ettiriyoruz. Bizim titreşimimize uygun şekilde titreşen enerjileri de kendi titreşim dünyamızda kütle olarak görebiliyoruz (diğer insanlar, hayvanlar, masa, sandalye vs.) İnsan bedeninin doğal titreşim düzeyi saniyede ortalama 300 titreşimdir. Dünya işleriyle fazlaca ilgili olan insanlar bu titreşimin altındadırlar. Frekans yani titreşim düzeyi arttıkça kişilerin doğaüstü güçleri de artmaktadır. Şifa verme gücüne sahip olan kişilerin titreşim düzeyleri saniyede ortalama 500 titreşimdir. 800 titreşim seviyesine gelindiğindeyse medyumik güçler ortaya çıkar. 1000 titreşimin üzerinde telepati kanalı gayet akıcı şekilde açıktır. Saniyede 10 bin titreşim seviyesindeki insan astral seyahat yapabilir konuma gelir. Bu tıpkı bir gitarın tellerinin titreşmesi gibidir. Gitarın telini oynattığınızda önce hızla titreşir, teli göremezsiniz. Sonra titreşim azalmaya başlar ve tel görünür hale gelir. Bizler de şu anda saniyede 300 titreşimle birbirimizi görebiliyoruz ama saniyede 10 bin kez hızla titreşen canlıları göremiyoruz. Onları boyut üstü varlıklar olarak adlandırıyoruz. İçimizden pek azımız yani medyum diye tabir ettiğimiz kişiler onlarla temasa geçebiliyor. Bazen kanal olarak da onlardan gelen bilgileri aldıklarını iddia edebiliyorlar. Bu kişilerin bir kısmı şizofren hastası, bir kısmı dolandırıcı olabilir ama titreşim seviyesini saniyede 10 binin çok üzerine çıkartıp zaman mekân mefhumunu aşan insanların da var olduğu biliniyor. Çok büyük kâhinler bu frekans seviyesinde oldukları için söyledikleri pek çok şey doğru çıkmaktadır. Duru görü yapan medyumlar kaybolan eşyaları bu şekilde bulabilmektedir. Şifacılar tek bir dokunuşla hastanın hasarlı olan organına en uygun frekansı vererek onu iyileştirebilmektedir. Şifacı ya da bioenerji uzmanı olarak tabir ettiğimiz kişilerin yaptıkları şey özünde kendileri vasıtalarıyla hastaya doğru frekansları vermektir.

Frekanslarla (titreşimlerle) hastalıkları iyileştirmek mümkün!

Her organın kendine özgü titreşimi vardır. Bedenin titreşiminin dışında organlar da kendi aralarında farklı hızlarda titreşirler. Örneğin kalbin titreşim hızıyla böbreğinki aynı değildir. Böbrek arıza yaptığında bu aynı zamanda onun titreşiminde bir sorun olduğu anlamına gelir. Bir insanı kalbine iyi gelmeyecek titreşimlere maruz bırakırsanız o kişi kalp krizi geçirip ölebilir. Bu şekilde uzaktan suikastların yapılması bile teoride mümkündür. Doğru titreşim hayat kurtardığı gibi yanlış titreşim de can alır. Dozer kullanıcıları, asfalt delici vibrasyon cihazlarını kullanan kişilerin kalp krizi geçirip ölmeleri ya da uzun vadede çeşitli hastalıklara yakalanmaları olasıdır. Çünkü bu cihazlar çok güçlü titreşimlere sahip oldukları için vücudun titreşimini bozmaktadır. Frekanslarla (titreşimlerle) hastalıkları da iyileştirmek mümkündür.

Her titreşimin ölçüsü bir frekans değeriyle hesaplanır. Farklı titreşimlerin farklı frekansları vardır. Bir titreşimin ne tür bir titreşim olduğunu frekans değerleriyle ölçeriz. Frekans teknolojisi günümüzde kısmen de olsa tıpta kullanılıyor ancak gün gelecek pek çok hastalığın tedavisi frekanslarla yapılabilecek. Her hastalığa uygun frekans bulunacak ve hasta kişi o frekans ortamına sokularak tedavi edilecek. O gün geldiğinde modern tıp ile alternatif tıp birleşmiş olacak. Aslında bu bilinen bir şey ama hala hastalıkların çaresini ilaçlarda arayıp duruyoruz ve bu durum ilaç sektörünün çok işine yarıyor. Plasebo etkisi bile aslında frekansların değişmesiyle alakalı. İnanmak denilen şey, hastanın hastalığa karşı tutumu değişince frekansının da değişmesi ve hastalığın artık o frekansta kendine yer bulamamasından başka bir şey değil. Birinin elini tuttuğunuzda bedeniniz otomatik olarak onun frekansına ayarlanıyor. O halde kimin elinden tuttuğunuza dikkat edin çünkü eğer onun manyetik alanı sizinkinden daha kuvvetliyse sizi kendi frekansına çekebilir ve o frekans gerçekte size yaramayan bir frekans olabilir.

İlişkilerde de asıl mesele doğru frekansı bulabilmekte…

Frekans teknolojisi hızla gelişmeye devam ediyor. İleride öyle günler gelecek ki, kişiler eş seçimini yaparken sadece kan uyuşmazlığına değil frekans uyuşmazlığına da bakacaklar. Bu şekilde kimin kiminle anlaşamayacağı net bir şekilde bilinebilecek. İyi başlayıp kötü giden ilişkilerin de sebebi frekansların değişmesi aslında. On yıldır birlikte olduğunuz kişiyle artık anlaşamıyorsunuz çünkü ikiniz de on yıl önceki frekanslarınızda değilsiniz artık ve bugün apayrı iki frekansta yaşıyorsunuz hayatı. Kısmet dediğimiz şey de frekanslarla son derece ilintilidir. Dünyanın iki ayrı ucunda da olsa en doğru frekanslar her zaman birbirlerini buluyor. Tıpkı göçmen kuşların yollarını bulması gibi dünyanın manyetik haritasında hepimizin ayarlı olduğu bir frekans var ve kendimize en uygun frekansı bir göçmen kuş edasıyla buluyoruz. Bazen de bulamıyoruz. İşte o zaman hayatımızda problemler ortaya çıkıyor. Bizimkinden daha güçlü bir frekansın etkisine girdiğimizde kendi manyetik alanımızdan kopuyoruz ve kendimizi kötü giden bir evliliğin içinde ya da istemediğimiz bir işi yaparken bulabiliyoruz. İşte bütün bunların sebebi yanlış frekanslar… İlişkilerde de asıl mesele doğru frekansı bulabilmekte.

Herkesin kendisine en uygun titreşimi bulma potansiyeli vardır. Kendimizi dinlemek diye ifade ettiğimiz kişinin bir karar vermeden önce içe dönme hadisesi de budur aslında. Kendimizi dinlediğimizde titreşimlerimizi de fark ediyoruz ve titreşimler iç ses olarak bizim için neyin iyi ve doğru olacağını bize söylüyor. Bir miktar derin düşünme ve yalnız kalmak kendimizi yani titreşimlerimizi anlamak için yeterlidir. Yeter ki kendimize bu fırsatı verelim…
Yazar: Cem Özüak
http://indigodergisi.com/2013/01/titresimlerin-sirrini-cozen-kainatin-sirrini-cozer-frekanslar-ve-hayatimiza-etkileri/#comment-12057

yağmur
03-10-2013, 23:47
Birisine “senin yüzünden” dediğiniz anda, aslında ona şunu demiş olursunuz: “Sen çok güçlüsün ve ben çok acizim. Her şey senin yüzünden başıma geldiğine göre, sen tüm bunları benim başıma getirmeye muktedirsin. Bense bunlarla yıkılabilecek kadar güçsüzüm”

Karşınızdakini suçladığınız sürece acizleşirsiniz. Yaşadığınız durumdan kurtulmak için sahip olduğunuz gücü giderek diğerine devredersiniz. Eğer biri yüzünden kötü duruma düştüğünüze inanır ve sürekli bunu dile getirirseniz, bu durumdan kurtulmak için elinizde hiçbir şans kalmaz.

Başınıza her ne sebeple, ne gelmiş olursa olsun, bu durumdan çıkarmanız gereken bir ders ve öğrendiğiniz dersle yapabileceğiniz bir şeyler mutlaka vardır. Suçlamak ve şikayet etmek yerine düşünmek ve harekete geçmek en iyisidir

yağmur
04-10-2013, 10:13
Bugün 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü.....
Sokağında ki hayvanlar için neler yapıyorsun? ya da neler yaptın? veya neler yapmayı düşünüyorsun? Düşünürmüsün bir kaç saniye...şimdiye değin hiç birşey yapmadım diyorsan lütfen vakit henüz erken iken bir markete uğrayıp bir paket mama alıp bu soğuk havada onlara verebilir misin? ve bunu bugünden itibaren bir alışkanlık haline getirebilir misin? Unutma yaşama hakkı her canlı için evrensel bir haktır…Onlarda sen gibi bir amaç için buradalar..belki de bu amaç Sen’ le de ilgilidir.. lütfen FARKINA VAR güzel insan….

yağmur
04-10-2013, 12:08
Ben, kendi alt-benliklerimle (geçmişim ve geleceğim) olan ilişkilerimden, başkalarıyla olan ilişkilerimden ve en geniş anlamda tüm dünyayla olan ilişkilerimden oluşurum.
Ben, ben-im, kendime özgüyüm. Çünkü ben tamamıyla ilişkilerimin özgün bir deseniyim ve kendimi bu ilişkilerden ayıramam.
Kuantum benlik için ne bireysellik ne de ilişki önce gelir, bunların ikisi de eş zamanlı ve aynı “ağırlıkta” kuantum alt tabakasından doğarlar. Bireysellik ve onların ilişkileri söz konusu olduğunda; bu alt tabaka beyindeki bir Bose-Einstein yoğunluğudur.. Bose-Einstein Yoğunluğu’nun en önemli özelliği; düzenli bir sistem oluşturan parçaların yalnızca bir bütün olarak davranmaları değil “bir bütün oluşturmalarıdır“. Her parçanın kimliği öyle bir birleşime uğrar ki kendi bireyselliklerini tamamıyla yitirirler.İnsanların da moloküller gibi davrandıklarını varsayalım bir an için, bu durumda birlik içinde titreşim yaymasını istediğiniz guruplar üzerine enerji pompalamak (dikkati yoğunlaştırmaktan başlayarak savaş açmaya kadar geniş bir seçenek ağında) gerekiyor...
Alıntı Sibel Atasoy

yağmur
04-10-2013, 13:21
Kuantum Denemeler 1

Kuantum Hakkında Denemeler

1. Temelde kuantum denen şey aynı anda hem dalga hem parçacıktır.
2. Fakat ölçmeye veya gözlemlemeye kalkarsanız ya dalgayı ya da parçacığı bulursunuz. İkisi aynı anda saptanamazlar!
3. Dalga ve parçacığı aynı anda net bir şekilde saptayamama durumu, Heisenberg’in ünlü belirsizlik İlkesinin özüdür.

Bu olgu, tıpkı koca bir kazan çorba içindeki şeyler gibi, hiçbir şeyin sabit ve tam ölçülemediği, belirsiz sanki hayaletvari, kolay kolay anlaşılamayacak olma olgusunu Newtoncu determinizmdeki her şeyin sabit, belirli ve ölçülebilir olma olgusunun yerine koymuştur.

4. Bu durumda ya elektron parçacık konumundaysa onun kesin durumunu, ya da dalga konumundaysa momentumunu (hızını) ölçebiliriz. Gerçeklikle ilgili her şey bir olasılıktır ve öyle kalmaya da mahkumdur.

Örnek: Dalgınlık anlarımızda birbirine bağlı birçok his bazen görüntü oluşur, bunların ayırımına varamayız, öylesine geçerler. Gözümüz dalmıştır sanki. Bir düşünceye odaklandığımızda ise yalnızca o düşünce oluruz. Bir yandan düşünüp bir yandan dalmamız mümkün değildir. Düşünmeye başladığımız anda dalga hareketi çöküşe uğrar.

5. Elektronların çoğu ve atomaltı varlıklar ne tam anlamıyla parçacık, ne de dalgadırlar. Onlara daha muğlak bir karışımla “dalga paketi” diyebiliriz.
6. “Tamamlayıcılık Prensibi“, varlığın iki türlü tanımı da birbirini tamamlar ve “tek bir paketten” çıkmış olur. Temel varlığın şu ya da bu şekilde görülmesi koşulların tümüne bağlıdır. (Herhangi birinin o varlığa bakıyor olup olmadığı, ne zaman ve niçin baktığı gibi koşullar)

Sir W.Bragg, “Temel parçacıklar, pazartesi, çarşamba ve cumaları dalga, Salı, Perşembe ve cumartesileri parçacık gibi görünüyorlar” diyerek şaşkınlığımızı şakaya tahvil ediyor.

7. Hem dalga hem de parçacık aynı derecede varlığın temel unsurudur; yani her biri maddenin beliriş yollarından biridir ve maddeyi birlikte oluşturur.
8. Kuantum kuramı; hareketi, kesintiye uğramış bir dizi sıçrama diye tanımlar. Bu onun fizikte yapmış olduğu en belirgin kavramsal değişikliktir. Max Planck, tüm enerjinin bir spektrum içinde akımlar halinde sürekli akmayıp, “kuanta” denilen paketler içinde ışınlar yaydığını buldu. Niels Bohr ise elektronların, süreksiz kuantum sıçramaları şeklinde bir enerji durumundan diğerine atladıklarını gösterdi.

Film şeridindeki karelerin sunuluşundaki ardı ardına sıralanış, yukarıdaki ifadeyi andırmaktadır. Atomaltı parçacıklar belki daha doğal gelen bir sıralanış içindeki planı yok sayıp 2-3 sonraki kareye sıçrıyor olabilirler.

9. Bu kesintili yolda “gerçekliğin” sabit bir edimsellikten değil, bilebileceğimiz bir takım edimsellik olasılıklarından ibaret olduğu dünyada, bir parçacığın hareketini ne kadar derinden incelerseniz o denli anlaşılması zor hale gelir. “Anlaşılmazlık” kuantum hareketinin en büyük sorunudur; daha büyük sorun ise bütün o kayıp olasılıkların nereye gittiğidir!
10. Doğanın türlü olasılıklarından biri hangi aşamada ve niçin , kendini “gerçek şeyler” dünyasında sabitler?

Olasılık dalgası görünümündeki bir elektron bir yörüngeden diğerine geçmeye niyetlendiğinde, gelecekteki durağanlığına yönelik, sonunda yerleşebilme olasılığı olan tüm yörüngelerin nabzını aynı anda ölçer!

Bu yoklama mahiyetinde etrafa gönderilen dokungaçlara sanal geçişler denir. Elektronun sonunda geçtiği kalıcı evine ise “gerçek geçiş” deniyor.

11. “Sanal geçişler” enerji tutmazlar ve bu yüzden de enerjiyi daha ileri gitmeden tersine çevirirler. (Yukarıda dokuzuncu maddedeki “bütün kayıp olasılıklar” tanımı sanal geçişler için kullanılan bir ifade.)
12. “Çok dünya” kavramı, her birinde bir versiyonumuzu bulabileceğimizi ve bu farklı versiyonların farklı olaylar zincirinin gelişmesini sağladığını öne sürer. “hiçbir kayıp olasılık yoktur!” Bunun izlerini evrimin mucizevi ilerleyişinde görebiliriz. Az ömürlü iki mutasyon uzun ömürlü (asıl geçiş) bir melez oluşturabilir. Biz insanlar büyük bir olasılıkla böyle iki “sanal türün” melez birleşmesinden oluştuk.
13. Eğer tüm potansiyel şeyler tüm yönlere doğru sonsuz olarak uzanıyorsa bunlar arasında bir ayrılık olabilir mi? Bütün şeyler ve bütün anlar her noktada birbirleriyle temas halindeler; “tüm bu sistemin BİRliği onu mükemmel kılmıştır. Parça bütünde ve bütün her bir parçadadır. Zaman ve mesafeler anlam yitirirler. Kuantum şu ana kadarki en büyük kavramsal meydan okumadır.
14. Gözlemlenmemiş kuantum olayı, gözlemlenmiş olandan tamamıyla farklıdır. Schrödinger’in Kedisi; Gözlenmeden önce dar iki yarıktan aynı anda gizemli bir biçimde geçmeyi başaran görünmeyen foton ışınları, biz gözlemlediğimizde ya birinden ya ötekinden geçmeyi seçerler ve biz bakarak kediyi öldürürüz!

Kısaca, sonsuz ve çok olasılıklı kuantum dalga fonksiyonu görüldüğü (ya da kaydedildiği) anda tek ve sabit bir gerçeklik olarak çözünür. Biz baktığımızda dalga fonksiyonu neden çöker? (cevabı fizikçiler tarafından şimdilik bilinmiyor!)

15. Kuantum fiziğinde bir şeyin varlığının onun tüm çevresine bağlı olma durumuna “bağlamsallık” denir. “Durum içindeki hakikat!”
16. Gözlemci, gerçeği yaratmaz. Dalga fonksiyonu içinde zaten var olan bir olasılığa “somut bir şekil” verir. Görünür hale getirir.
17. Yeni fizikte ifade edilen temel gerçekliğin davranış biçimiyle ilgili bir şey, bizden neredeyse tüm bilinç sorunsalını gözden geçirmemizi talep eder. Ve bu yalnızca kendimizle ilgili değil evrendeki tüm şeyleri kapsamalıdır.
18. “Ya insan biricik değilse?” Bilinçli oluşumuzu evrendeki diğer şeyler ve yaratıklarla, belki de evrenin kendisiyle paylaşıyorsak?

Acaba biz insan varlıklar bildik Batı geleneğinin ileri sürdüğü gibi diğer bütün şeylerden farklı mıyız yoksa bizim bilincimiz evrendeki diğer şeylere/şeylerle süreklilik mi kazandırıyor/kazanıyor?

Oysa gerçeklik hem dalgaları (ilişki) hem de parçacıkları (bireysellik) kapsar.

19. David Bohm’a göre; bir noktaya yoğunlaşmış düşünce, elektronun parçacık yönü, ilham ise dalga yönü gibidir, ikisini aynı anda deneyimleyemeyiz.
20. “Bose-Einstein Yoğunluğu“: Belli bir çizginin üstünde enerji pompalanan moleküllerin birlik içinde titreşim yaydıklarını göstermiştir. Kendilerini olabilecek en düzenli yoğun dönem konumuna sokuncaya kadar devam ederler.
21. Bose-Einstein Yoğunluğu’nun en önemli özelliği; düzenli bir sistem oluşturan parçaların yalnızca bir bütün olarak davranmaları değil “bir bütün oluşturmalarıdır“. Her parçanın kimliği öyle bir birleşime uğrar ki kendi bireyselliklerini tamamıyla yitirirler.
22. Bilinçliyi bilinçli olmayandan ayıran şey, nöron bileşenleri arasındaki B-E Yoğunluğudur.
23. Bir iş esnasında durup dalgınlıkla geçirdiğim anlar bilincin sınır bölgelerinde “zihnin alacakaranlığı” denen bölgede bulunurum. Ve bir çok olasılığı birinin üzerinde özellikle durmaksızın seyrederim/yaşarım. Bir an gelir bedenimde meydana gelen rahatsızlık beni yoğunlaşmaya kışkırtır. Gerilimden kurtulmak için yoğunlaşır ve bir seçim yaparak “olası düşüncenin dalga fonksiyonunu çökertirim.”
24. Yani insan özgür iradeye sahiptir. Bedenimin rahatsızlık durumu, yalnızca seçim yapmamı gerektirdi; seçimin kendisi özgürdü. Rahatsızlık, seçimimin ne olacağının bağlayıcı ya da yönlendiricisi değildi.
25. Kuantum işlemlerinde, bir şeyin olabilme olasılığı, onun olabilmesi için gerekli enerjinin miktarıyla ilgilidir.

yağmur
04-10-2013, 13:25
Kuantum Denemeler -2

26. Hücre zarları kendilerini B_E Yoğunluğuna getirecek yeterlilikte titreştiklerinde, doğada en tutarlı düzen şekli olan bozulmamış bütünlüğün düzenini yaratırlar. Bu belki de yaşamın, termonidamiğin ikinci kanununu (entropi) çiğnediği mekanizma olabilir.

27. Son derece bütünleşmiş zihin/beden ilişkisinde dalga/parçacık ikiliği iyi bir metafor oluşturur. Fakat bilincin, beynin kuantum sistemindeki tutarlı sanal foton düzeninden (B_E Yoğunluğu) doğduğu fikrine bakılırsa bu, metafordan daha fazla bir şeydir.

28. İki ya da daha fazla parçacıkla herhangi bir kuantum sisteminde her parçacık, hem “şeylik” hem de “bağıntılılık” özelliğine sahiptir. Birincisi parçacık olmasından, ikincisi de dalga olmasından kaynaklanır.

Örneğin Newton’un bilardo topları birbirlerine çarpıp, durum ve momentumlarını değiştirirler, ancak bu “dışsal” bir ilişkidir. Davranış biçimlerini etkiler fakat içsel özelliklerini değiştirmezler. Aralarında ceryan eden güçlere rağmen, yuvarlaklıklarını, sıçrama özelliklerini koruyup her biri kendi kütle, durum ve momentumuna sahip olan ayrı birer blardo topu olarak kalır.

29. Bu çeşit”içsel” ilişki ancak kuantum sistemlerinde vardır ve buna ilişkisel holizm denir.

Bilinci bu yoldan görmenin ilginç yanı, insanın genel şeyler planındaki yeriyle ilgili önemli bir şey söylemesidir.

30. İnsan beynindeki dalga düzenlerinin korelasyonuyla, basit bir kuantum sistemindeki iki proton ya da elektronun dalga yönleri arasındaki korelasyon aynıdır. Çok önemli bir anlamda bilincimiz temel kuantum parçacıkları arasındaki ilişkinin büyük ölçekte yazılmış halidir.

31. Bilincin özü olan ilişkisel holizm aynı zamanda sanat ve hakikatin de özüdür. Böyle bir bütünlükle fiziksel dünya arasındaki köprü, sonunda her birinin dalga/parçacık ikiliği içinde kökenine inilerek anlaşılabilir.

32. Bilince, maddenin temel bir parçası gibi davranarak kökenine inilmez; çünkü ortada iki ya da daha fazla parçacığın ilişkisi söz konusudur. Bilinç özünde ilişkiseldir (bağıntısal) ve oluşabilmesi için en azından iki şeyin bir araya gelmesi gerekir.

Tango yapmak için iki kişi gerekir.

33. Doğada parçacıklar iki temel çeşitte vardır: Fermionlar ve Bozonlar. Fermionlar maddeyi oluşturmak için birleşen parçacıklardır (elektron, proton ve nötron) ve bunlar anti sosyaldirler. Bunların dalga fonksiyonları kısmen birbiri içerisine geçer ama asla tamamıyla bir geçiş sağlamazlar, yani bir dereceye kadar kendi başlarınadırlar.

34. Diğer taraftan Bozonlar (fotonlar, W parçacığı ve nötr Z parçacığı, gluonlar ve gravitonlar) ilişki parçacıklarıdır. Bunlar evreni birbirine bağlayan gücü taşıyan parçacıklardır. Dalga fonksiyonları öylesine iç içe geçer ki, birbirlerinin kimliklerini paylaşıp kendi bireyselliklerinden vazgeçerler.

35. “Ben” diye ifade ettiğimiz kendimiz, yani kuantum benlik, yeterince gerçek fakat zaman zaman net olmayan ve düzensiz değişen sınırlara sahip, bir yerden bir yere kayan bir şeydir.

36. Parfit, insanın geçmişini, her biri birbirine ”fiziksel ve psikolojik bağlılık” derecesinde bağlı ardıl özelliklerden oluşmuş bir zincir olarak görür. Bir beyin durumuyla öteki arasındaki yakın sinirsel bağların beslediği fiziksel bağlılık kısa ömürlüdür. Çünkü beyni meydana getiren atomlar değişir.

37. Benler arasında hafızanın beslediği psikolojik bağlılık fani bir şeyin merhametine kalmıştır. Ve hafızayı azaltarak ya da yok ederek benlikler arası bağlantıyı azaltıp yok ederiz.

38. Psikologlara göre “şimdi” en fazla oniki saniyeye kadar geçen zaman dilimidir ve farkındalığımızın bir birleşik bütün olarak hazmedebileceği deneyimin genişliğini temsil eder.

39. “Şimdi” geçmiş içinde yok olup giderken o zaman “ben” olan benlik, beynin uzlaşımsal hafıza sistemine “geçmişte bir anı” olarak kaydedilir. Kuantumcu görüşe göre; bir an önce ben olan benlik, her yeni deneyimin sonucunda oluşan yeni dalga fonksiyonlarının kendi dalga fonksiyonu ile çakışması yüzünden, aynı zamanda hem bir sonraki “şimdi” hem de gelecek benliğimle bağlantılıdır.

40. Geçmiş anıları yeniden yaşarken kuantum benlik iki cephede yaratıcıdır. Bir yandan geçmişe yenilenmiş hayat ve anlam vererek onu canlandırır, diğer yandan da her an kendini yeniden yaratır.

41. “Biz”in fiziksel olarak nasıl olup da hem “ben” hem de “sen”in bir bileşimi hem de kendine ait özellikleri olan yeni bir şey olabildiğini görmemiz gerek. Böylesi birey bileşimlerinin klasik fizikte yeri yoktur ama bunun kuantum fizikte bir kural olduğunu biliyoruz.

42. Kuantum sistemler birbirlerinin içine girip Newton’un bilardo topları için söz konusu olmayan türden yaratıcı ve içsel bir ilişki oluşturabilirler. Kuantum sistemleri “buluşur” ve bu buluşmalar yoluyla evrim geçirirler.

43. Evrenin evrimini sağlayan tek şey maddenin dalga yanı ve yeni bireylerin yaratılışıdır.

44. Dalga/parçacık ikiliği içinde parçacık ve dalgalar arasındaki gerilim, olmakla oluşmak arasındaki gerilimdir. Bu kendi içimizdeki “ben” ve “ben olmayan” arasındaki, kendimizi kendimize saklamak ve mahrem ilişkilere girmek arasındaki gerilim, olduğumuz gibi kalmakla yeni bir şey olmak arasındaki gerilime benzer. Her ikisinin de anahtarı kuantum dalga mekaniğidir.

45. Kişi olarak her birimiz kuantum alt-benlikler topluluğu olmakla beraber tek bir benliğizdir. Kendi alt-benliklerimizle içsel diyalogumuzu, benliklerimiz ve ötekiler arasındaki bir diyalogla karşılaştırdığımızda bunu görürüz.

46. Dünyaya gelen bir bebek, çekirdek bir benlik olarak gelir, hiçbir deneyimi yoktur. Kuantum dilinde bebeğin dalga fonksiyonu annesininkiyle hemen hemen tamamıyla çakışmış durumdadır ve yansımalı özdeşlik ilişkisi içindedir. Bebek annenin ipliğiyle kendi benliğini örmeye başlar. Annenin dış dünyaya yanıtlarını, algılarını, duygularını, kaygılarını alır ve kendi kuantum hafıza sistemine dahil eder. Bunlar onun yapı taşlarıdır ve beyindeki sinir yollarının oluşumunu etkilerler.

47. Bebek bütün yaşamı boyunca annesini kendinin bir parçası olarak içinde taşıyacaktır, tıpkı bir zamanlar annesinin onu rahminde taşıması gibi.

48. Bebek büyüdükçe içgüdüsel davranış desenlerine duyuları aracılığıyla dış dünyadan aldığı bilgiyi ekler ve çevresine göstermek üzere bir “tepki repertuarı” oluşturur.

49. Anneyle bebek arasındaki kaynaşma-ayrılma-bağlanma ilişki modelinin izi bizde tüm yaşamımız boyunca kalır. Yeni girdiğimiz mahrem ilişkiler ve onlardan doğan yeni ilişkilerde tekrarlanır. İlk füzyon (eriyip kaynaşma) halinde benlik diğer benlikle bir olur, ayrılırken her biri yeniden kendi bireyselliklerini kazanmak için savaşırlar ve bağlanırken her biri kendinin kendinden daha büyük yeni bir ortak gerçeklik içinde olduğunun farkına varır.

50. Temel parçacıkların atom-altı seviyede kalıcı kayboluş anlamında ölüm yoktur. Her şeyin temelinde yatan kuantum vakum sonsuza dek var olur. Şiirsel olarak vakumu “varlığın kuyusu” diye tanımlayabiliriz. Tüm temel özellikler bu kuyuda muhafaza edilir, hiçbir şey asla kaybolmaz.

51. Parçacıklar tek tek vakumdan dışarı yükselip kısa bir süre var olurlar, daha sonra diğer parçacıklarla birleşip ya yeni bir şey oluştururlar ya da çıktıkları kaynağa geri dönerler. Fakat bu kısa ömürleri boşuna değildir.

52. Eğer iki temel parçacık buluşup tek vücut olurlarsa, her biri kendi başına var olmaya son verir, fakat oluşturdukları yeni parçacık onların kütlelerinin özüne sahip olacaktır.

53. Eğer bir nötron dağılırsa onun kütlesi, yükü ve dönmesi; elektron, proton ve sonuçta oluşan antinötrino içinde olduğu gibi korunur.

54. Biz insanlar ise kendimizi, ailemizin, okulumuzun, milletimizin, yıldızımızın biz göçüp gittikten sonra da devam edeceği düşüncesiyle avuturuz. Sonumuzun kaçınılmazlığı yaşamımızın hiçbir gününde bizi rahat bırakmaz.

55. Kadın-erkek hepimizin kadın tarafı, “dalga yanı” var. Bu yan, kavramak yerine teslim olur. Çekirdek benliğin etrafına sınırlar çekmekle uğraşacağına, kendisini onun ötesindeki şeylere bırakır. Eğer yalıtılmışlığı ve bunu izleyen gereksiz ölüm terörünü aşmak durumundaysak, dalga yanımızı işlemek, onu daha verimli kılmak zorundayız.

56. Eğer bir an, bilinçli zihinlerimizin içine yavaşça bir ışık tutsak, bir dizi belirsiz düşünce, “olası düşünceler” görürüz. Bilincin bu sınır bölgelerine, bazı şairlerce “zihnin alacakaranlığı” denen bu bölgelere, tam uykuya dalmadan önce, meditasyonun en derin safhalarında ya da sanrılandırıcı maddeler etkisi altındayken kolaylıkla girilir, ama bu bölgeler yoğunlaşma ediminin her zaman dışındadır. Gerçeklikleri bulanık, gelecekleri belirsiz, gerçekleşme anını beklerler. Bunlar olmadan ne şiiri düzyazıdan ayıran şiirsel anlam çokluğu ne de fantezi ve hayal gücünün besin kaynağı olurdu.

57. Benim bu “olası düşünceler” dizisindeki hangi düşünceye yoğunlaşacağımı hiçbir şey belirleyemez; çünkü yoğunlaşma işlemini yapan “ben”‘in kendisi belirsiz bir kuantum dalga fonksiyonudur. Fakat yoğunlaşma eyleminin gerçekleşmesiyle bir seçim yapılmış olur. Bu tıpkı kuantum zilli kızının aynı anda her bir sevgilisiyle ayrı bir eve yerleşmesine benzer. Fakat bedenimde duyduğum rahatsızlık beni yoğunlaşmaya kışkırtacaktır, yoğunlaşır yoğunlaşmaz da gerilimimden kurtuluş yolunu seçip derhal o seçimin üzerine gideceğim. Bu koşullarda bir seçim “olası düşüncenin” dalga fonksiyonunu çökerten bir yoğunlaşma ediminden başka bişey değildir. Rahatsızlığımı seçimlerimden herhangi biri giderebilirdi. Rahatsız olma durumu yalnızca bir seçim yapılmasını gerektirdi. Seçimin kendisi özgürdü.

58. Bir seçim yaparken aynı zamanda o seçimi niye yaptığımız için bir neden de yaratırız. Daha sonra mantığımız bu nedeni seçimimizi açıklamak için kullanır! Seçim, müthiş bir özgürlük anında yapılmıştır ve buna Kierkegaard “kader sıçraması” diyecektir.

59. Düşük enerjili bir eylem olan alışkanlık beyne çok az enerji pompalar. Çok az dalga fonksiyonunu çökertir. Bu yüzden yaratıcılığın hiç gerekli olmadığı bir eylemdir ve alışkanlıkla davranan yaratıklar çok az ruh yüceliğine sahiptir. Fakat belki de alışkanlıklar yaşamımızın büyük bir bölümü için gereklidir. Belki her karar ve eylemi özgürlüğümüzü kullanarak yapmaya yeterli fiziksel enerjimiz yoktur ve bu sebeple bilincin kuantum doğası bizi alışkanlık edinmeye kışkırtır. Alışkanlık edinme, yaratıcılığımızı daha gerekli yerlerde kullanmak üzere bizi özgürleştirebilir.

yağmur
04-10-2013, 13:27
Dönüşen bilinç zinciri

Kuantum Denemeler -3

60. Evrenimizin doğduğu Big Bang’den (Büyük Patlama) sonra uzay, zaman ve de vakum vardı. Vakum “alanlar alanı” ya da daha şiirsel olarak potansiyeller denizi olarak tanımlanabilir. Hiçbir parçacık içermez, ancak tüm parçacıklar onun içindeki gerilimlerde (Enerji dalgalanmaları) oluşur. Bir benzetme yaparsak, eğer bir ses dünyasında yaşıyor olsaydık, vakum bir davul derisi ve çıkardığı sesler de o derinin titreşimleri olarak tanımlanabilirdi.

61. Vakum tüm bunların hammaddesidir. Bilincin köklerini ve maksadını anlama yolunda en heyecan verici kavrayış, vakumun içindeki anlardan birinin tutarlı Bose-Einstein yoğunluğunun alanı olmasıdır. Bu yoğunluk insan bilincinin zemin safhasıyla aynı fiziğe sahiptir. Sonrasında, bu tutarlı vakum yoğunluğu içinde oluşan gerilimlerin bizim kendi Fröhlich tarzı Bose-Einstein Yoğunluğumuzdaki gerilimlerle aynı matematiğe sahip olduğu görülür.

62. Yapılan çalışmalara göre, öyle görünüyor ki ne zaman iki bozon birbiriyle çakışıp bir kimlik paylaşsalar (ya dabu işlemi durdursalar) dalga fonksiyonu çökebilir. Bu çöküşe bilincin sebep olduğusöylenebilir ki bu doğanın en basit, geri döndürülemez işlemidir. Böylece maddi dünyaya bir yön duygusu eklenir.

63. Bozonlar temelde “ilişki parçacıklarıdır”. Bilincin en birincil öncülleridir, fakat aynı zamanda maddi dünyayı birarada tutarlar.
Maddi dünyanın temel yapı blokları ise fermiyonlardır. Bunlar sosyalleşmezler ve kendilerini kendilerine saklamayı tercih ederler. Bozonlar olmaksızın fermionlar çok nadir biraraya gelipbir yapı oluştururlar.

64. Bozonlar bir kere vakumun tutarlı zemin durumundan koptular mı, onlar için yeni bir tutarlı ortam keşfi (fermionlarla işbirliği içinde yaratıcı biçimde yapılan yeniden keşif) uzun ve yavaş yavaş gerçekleşen bir işlemdir.

65. Vakumda şeyler dalgalanmalar (ürpermeler) halinde oluşup yenilenen tutarlılığa doğru gelişip vakuma “zenginleşmiş” dalgalanmalar olarak geri dönerler. Buna kısaca “dönüşen bilinç zinciri” diyebiliriz ya da daha basitçe evrim!.

Julian Huxley bunu, “İnsanın evrimden başka bir şey olmadığını keşfetmesi evrimin bilinci haline gelir” sözleriyle kısa ve öz şekilde ifade etmiştir.

66. Ben, kendi alt-benliklerimle (geçmişim ve geleceğim) olan ilişkilerimden, başkalarıyla olan ilişkilerimden ve en geniş anlamda tüm dünyayla olan ilişkilerimden oluşurum.
Ben, ben-im, kendime özgüyüm. Çünkü ben tamamıyla ilişkilerimin özgün bir deseniyim ve kendimi bu ilişkilerden ayıramam.
Kuantum benlik için ne bireysellik ne de ilişki önce gelir, bunların ikisi de eş zamanlı ve aynı “ağırlıkta” kuantum alt tabakasından doğarlar. Bireysellik ve onların ilişkileri söz konusu olduğunda; bu alt tabaka beyindeki bir Bose-Einstein yoğunluğudur.

Kuantum Benlik kitabından özetleyen

Sibel Atasoy

yağmur
07-10-2013, 20:44
Her şey enerjidir ve her şey yalnızca bundan ibarettir.
Sahip olmayı istediğiniz gerçekliğin frekansına uyumlandığınızda
artık yapacak bir şey yoktur, o gerçeklik size ait olur.
Bundan başka bir yol yoktur. Bu felsefe değildir. Bu fiziktir. Albert Einstein

yağmur
07-10-2013, 20:54
Her şey enerjidir ve her şey yalnızca bundan ibarettir.
Sahip olmayı istediğiniz gerçekliğin frekansına uyumlandığınızda
artık yapacak bir şey yoktur, o gerçeklik size ait olur.
Bundan başka bir yol yoktur. Bu felsefe değildir. Bu fiziktir. Albert Einstein


Bu sözlerin açılımı aşağıda açıklanmıştır

EVRENDEKİ HER ŞEY ENERJİDİR

Bildiğiniz gibi; bize okul hayatımız boyunca öğretilen şey; "maddenin yapı taşı atomdur" cümlesiydi. Evet bu kesinlikle doğru. Fakat bilim sınır tanımıyor ve asla elindekiyle yetinmiyor. Madde atomlardan oluşur. Peki, atom neyden oluşuyor? Cevaplarınızı duyar gibiyim. Nötronlar, protonlar, çekirdek. Peki çekirdeğin içinde ne var? İşte bu sorunun cevabı insanları çok şaşırttı. Çekirdeğin içinde "Kuark" denen enerjiler var. Bu enerjiler ise sürekli titreşim halinde ve belirli frekanslar halinde sinyaller gönderiyor. Aslında madde olarak gördüğümüz katı cisimler tamamıyla enerjiden oluşuyor. Evet, evet biz aslında enerji denizinde yüzüyoruz.... Evrende her şey enerjidir ve her enerji kendisine benzeyen diğer enerjileri çeker. Çekim yasası evrenin en temel yasalarından biridir. Evrende makro düzeyde gezegenler, yıldızlar birbirini çeker, mikro düzeyde ise bir atomun yapısında atomun çekirdeği elektronlara çok hassas bir çekim gücü uygular ve çekim gücü sayesinde atom dağılmadan var olabilir. Evrenin her biriminde çekim gücü vardır ve şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bu yasa olmasaydı evren var olmazdı. Kuantum fizikçileri evrendeki her şey enerjiden oluştuğunu kanıtladı. Maddenin en küçük birimi enerjidir. Peki, çekim yasasının bu enerji kavramı ile ilişkisi ne? Şimdi onu açıklayalım. İnsan beyni bir gün içinde 60.000 tane düşünce üretebilmektedir. Bu düşüncelerin hepsi bir frekansa sahiptir. Yani diğer bir deyişle düşüncelerimiz somutlaşır. İstediğimiz cisim enerjiden oluşur ve bir frekans yayar; düşüncelerimiz de bir frekans yayar. Bu iki frekans mutlaka evrende birbirini çekecektir. Çekim yasası; “benzer, benzeri çeker” şeklindeki sloganı her şeyi özetliyor. İnsan dev bir mıknatıs gibidir. Düşüncelerimiz ile evrene sürekli mesaj gönderiyoruz. Bu düşünceler belirli bir frekansta enerjiye dönüşüyor. Bu frekans gidip kendine en çok benzeyen frekans ile örtüşüyor. Böylece düşündüğümüz şey her ne ise bize doğru yaklaşıyor. Örneğin, araba sahibi olmak istiyoruz. İstediğimiz bu arabanın yaydığı bir frekans var. Bizim düşüncelerimizin de belli bir frekansı var. İşte bu iki frekans evrende birbiri ile buluşuyor. Sorun şu ki; insanların birçoğu istemediği şeyleri düşünür! Sonra da neden bütün olumsuzlukların tekrar tekrar başlarına geldiğini merak ederler. Çekim yasası sizin bir şeyi iyi ya da kötü algılamanızla veya olmasını isteyip istememenizle ilgilenmez! Sadece odaklandığını düşüncelerinize cevap verir. Eğer kendinizi kötü hissediyorsanız, yolladığınız sinyal budur: “Kendimi çok kötü hissediyorum.” Bu durumda ruh haliniz tamamen kötü bir hale bürünecektir. Çekim yasası: “Neyi düşünür ya da odaklanırsan, onu alırsın” der. Eğer bir şeyden hoşlanmıyorsan ve sürekli yakınıyorsan; yakındığını sana daha çok yaklaştırır. Yada olaylara karşı pozitif bir bakışımız açımız var ise; pozitif kişi, olay ya da durumları kendimize çekebiliriz. En çok hasta olanlar, hastalıktan en çok bahsedendir. Bolluktan en çok bahsedenler ise bolluk içindedir. Çekim yasası her yerde. Peki, siz şu an neyi kendinize doğru çekiyorsunuz? Ne ekerseniz, onu biçersiniz. Düşüncelerini değiştirsen, hayatını da değiştirirsin. Düşüncelerini değiştirirsen, bakış açını değiştirirsin. Sahip olduğun bakış açısı, yaşam kaliteni belirler. Dünkü düşüncelerimiz ile bugünü inşa ettik, bugünkü düşüncelerimiz ile yarını inşa ediyoruz. İstediğinizin peşinden koşmaya değil, onu hayatınıza çekmeye odaklanın. Gelecekte araba sahibi olmak istiyorum dersen, o araba hep gelecekte kalır. Yürekten gerçekten yürekten istediğiniz her şey gerçekleşir. Çekim yasası mesleğimizi, dinimizi, rengimizi tanımaz; yaydığımız frekansa bakar. Bizim yaydığımız frekans, düşüncelerimizle oluşur. Olumlu düşünen insanların frekansı daha yüksek, olumsuz düşünenlerin daha düşüktür. Frekansımız, duygularımızla da oluşur. Mutlu, hayata olumlu bakan insanların enerjileri yüksekken; mutsuz, depresif, içine kapanık, kıskanç, kindar bir insanın enerjisi daha düşük olur. Yaşam Enerjimizi Artırmanın Yolları Huzurlu, keyifli, mutlu, coşkulu bir hayat yaşamak için; yaşam enerjimize sahip çıkmayı ve mükemmel kullanmayı öğrenmeliyiz. Bazı günler sabah uyandığımızda içimiz kıpır kıpırdır ve coşku doludur. Aslında bunun olmasını sağlayacak herhangi bir sebepte yoktur. Ama biz çok mutluyuzdur. Böyle günlerde işyerindeki sıkıntı, trafik, yada herhangi bir tartışma bizi yıldıramaz, sinirlendiremez, üzemez, dertlendiremez. Böyle başladığımız günlerde kendimizi adeta Süpermen gibi hissederiz. Güzel olaylar neşemize neşe katarken, sıkıntılı olayları optimum şekilde egale ederiz. İçimizdeki bu güç, hissettiğimiz sevinç ve duygu yoğunluğu; yaşam enerjisinin ta kendisidir. “Bugün çok enerji doluyum.” “Kendimi çok enerjik hissediyorum.” “Bugün bomba gibiyim.” Hepimiz yukarıdaki kelimeleri kullanmışsınızdır. Peki nedir bu hissettiğimiz enerji? Nereden geldi? İçimize nasıl girdi? Neden kendimizi hep böyle hissetmiyoruz? Türkçe Ki, Çince Chi, Sanskritce'de Prana, Parapsikoloji alanında ise Psi enerjisi olarak adlandırılan bu enerji, fiziksel bedenin çok ötesinde bir enerjidir. Fizik kanunlarıyla açıklanamayan, tanımlanamayan bu enerjinin beyne bağlı bir enerji değil, bütünsel varlığımıza ait bir enerji olduğu ve yayıldığı iddia edilmektedir. Bu enerjinin fiziksel duyularımızla algılanmamasına rağmen bir duyu-üstü yeteneğimizle varlığının hissedildiği söylenir. Bu fiziksel olmayan enerji zihin tarafından yoğunlaştırılıp, yönlendirilebilir. Etrafımızdaki insanlardan o günkü duruşlarından bu enerjiye ne kadar sahip olduklarını anlayabiliriz. Kişiler vardır bazı günler ışık saçar, o zaman bu insanlar yaşam sevinci ile doludurlar. Böyle insanlara çekilmemiz, yakın olmak isteyişimiz bundandır. Hayat Enerjisini Nasıl Açıklayabiliyoruz? Öncelikle yaşayan her varlıkta bu enerji mevcuttur. Gün içinde bu enerjiyi pek çok şekilde kullanırız, tüketiriz. Ama sistem içinde yaptıklarımızla tekrar bu enerji ile dolarız yani bir anlamda kendimizi sürekli şarj ederiz. İhtiyacımız olan bu enerjinin büyük bir kısmını, bunu matematikleştirecek olursak yüzde 70 kadarını uyuduğumuz sırada alırız. Bu sebeple iyi, kaliteli bir uyku hayat enerjisi ile dolmamız için önemlidir. Gün içinde yaptığımız eylemlere bağlı olarak da yaşam enerjisi ile dolmamız mümkündür. Anda kalarak, coşku ve istekle yaptığımız her şey bizi yaşam enerjisi ile şarj eder. Ki enerjisi soluma refleksi ile bedene girer. Ama bu size bu enerjinin havanın içinde olduğunu düşündürmesin çünkü havanın içinde değildir. Ki enerjisi bir tür etherik enerjidir. Aynı zamanda bu enerjiyi elektronun yapı taşlarının, uzayın ve atmosferin kısacası evrenin her köşesinde bulabiliriz. Enerji türleri ele alındığında ve incelendiğinde, fizikçiler ultraviyole ışığının enerjisini şu anki imkanlarla açıklayamamaktadırlar. Bu sebeple bunun ötesindeki bir alanda oluşan, titreşen bu enerjiyi yani etherik enerjiyi ancak metafizik ile açıklayabiliyoruz. Bu enerjiyi şu anki bilincimizle fiziksel anlamda üretmemiz mümkün değil. Fizik ötesi olan bu enerji ile nasıl doluyoruz, bir bakalım. Bu enerjinin ana kanalı nefestir. Aldığımız doğru nefeslerle her an kendimizi bilinçli bir şekilde Ki enerjisi ile doldurmamız mümkündür. Bedene burun yolu ile alınarak giren Ki, önce bir baston gibi yukarı sonra da iki kanaldan omuriliklerimizden geçerek birinci çakramıza gelir. Bu sebeple birinci çakramızın (kök çakra) hep açık olması, mıknatıs gibi bu enerjiyi çekmesi önemlidir. Yaşam gücü enerjisinin bedende çakralar adı verilen bir dizi enerji merkezi boyunca hareket ederler. Çakralar huni gibidir ve evrendeki sonsuz enerjiyi emerek bedenimize yansıtır. Hepimiz kuyruk sokumundan kafanın tepesine kadar 7 enerji merkezine sahibizdir. Çakralar gözle görülmeyen güçlü elektrik alanlarıdır. Çakralardan biri ya da daha fazlası tıkanmışsa veya dönüşü yavaşlamışsa yaşam enerjisinin dolamayacağı söylenir. Bunun sonucunda da hastalıklar ve yaşlılık ortaya çıkar. Bu sebeple çakralarımızın açık ve hızlı dönüşü yaşam enerjimizi iyi kullanabilmemizin şartlarından biridir. Hayat Enerjisini Nasıl Kullanıyoruz? Bu enerjiye sahip olduğumuz sırada sıkıntı, dert bizim için anlamını yitirir. Her şeyi yapabilecek güçte ve heveste oluruz. Hayat enerjisini her an kullanırız, sabahtan akşama kadar düşünürken bile bu enerjiden tüketiriz. Hayat enerjisi az olan insan üşenen, keyifsiz, isteksiz dolayısıyla tembel insan olur. En basit olaylar, eylemler bile bu kişiler için aşılamaz, halledilemez dertler olarak algılanır. Kişiler hayat enerjisini iyi kullanamaz, kendilerini şarj edemez noktasına geldiklerinde depresyona girerler. Hayat enerjimizi hızlı tüketen bazı dikkat etmemiz gereken durumlar vardır. Bunları sanki yaşam enerjimizi çalan kaçaklar olarak düşünebilirsiniz. Örneğin; öfke, nefret, çok konuşmak, negatif şeyler düşünmek, kapris gibi davranışlar enerjimizi fazlasıyla tüketmemize neden olur. Öyleyse hayatımızın coşkulu, huzurlu, keyifli akışı için yaşam enerjimize sahip çıkmayı ve iyi kullanmayı öğrenmeliyiz.

yağmur
07-10-2013, 23:35
Uzun, sağlıklı ve mutlu bir yaşam için YAVAŞLAYIN.

Bütün meditasyon, yoga ve diğer farkındalık çalışmalarının amacı; kişiyi, nerede final yapacağı belli olmayan freni patlamış kamyon gidişinden çıkarmaktır. Ego dediğimiz bizi hayatta tutmaya endeksli İç programımızın at gözlükleri takarak çılgınca yarışmamıza ve tüketmemize yol açan kontrolsuz gidişini engellemenin tek bir yolu var. YAVAŞLAYIN.

Uzmanların belirttiği gibi kalbimizin 7 milyar atış sayısı kadar ömrü var. Heyecan, korku ve endişeyle geçen yaşamınızda, kalbimizin; hangi performansta, hangi şiddette ve hangi hızda attığı düşünün. Buna bağlı olarak damar basıncının ( tansiyon) hangi basınçla iş gördüğünü ve buna bağlı beyin kılcal damarlarının zarar görme olasılığın ne kadar yüksek olduğunu bir düşünün. Kalbinizi hangi hızda attıracağınız ve yaşamınızı ne kadar kısaltacağınız tamaman sizinle ilgili. Kalp ve damar basıncını ve hızını düşük tutmak için YAVAŞLAYIN.

Yüklendiğiniz stres nedeniyle hızlanan metabolizmanızı ve buna bağlı hızlanan hücresel aktivitas yonunuzu düşünün. Bütün organlarınızın artırdığı çalışma temposu yüzünden, hızlanan hücresel çoğalmayı ve buna engel olmayı başarmakta zorlanan bağışıklık sisteminizi düşünün. Bu gidişin önlenemez sonucu olan kansere dur demek için YAVAŞLAYIN.

Üst solunum yaparak hızlanan ve gereğinden fazla oksijen artırımı oluşturarak vücut üzerindeki hipoksi dengesini bozan ve sonuç olarak ortaya vücudun erken yaşlanmasına ve çökmesine sebebiyet verecek tek kalmış oksijen molekülleri olan serbest radikalleri açığa çıkarmamak için YAVAŞLAYIN.

Hızlanan düşüncenizin dur durak bilmeyen önlenemez çalışması sonucunda dinlenme anında genel vucut potansiyelinin 1/5 oranında enerjiyi gereksiz, anlamsız ve başıboş düşünmenin karşılığı olarak harcadığımızı biliyor ve buna dur demek istiyorsanız, YAVAŞLAYIN.

Sabah kalktığınızda hangisinden başlayacağını bilemediğiniz ve asla yetişemeyeceğinizi bildiğiniz iş yoğunluğu ile kitlenmiş, her şeyden kaçar hale gelmiş ve ipin ucunu kaçırmışsanız YAVAŞLAYIN.

İçinde bulunduğunuz kaygı, korku ve kontrolsüzlük ortamının etkisiyle, Ego programımızın madde şehvetinden ve toplum psikolojisinin rekabetçi anlayışının yarattığı tüketim empozesinin yönlendirmesi altında kalarak ihtiyaç dışı alışverişlerinizde abartmaya, ödeyemeyeceğiniz faturalara ve kredi kartlarına imza atmaya başladıysanız YAVAŞLAYIN.

Günlerin ayları, ayların yılları kovaladığı inanılmaz hızlanan hayatın koşturduğu, ne olduğu bilinmez anlamsız, programsız ve amaçsız gidişin sürüklediği, artık hiçbir şeyden tad almaz, doymaz ve mutlu olmaz manidepresif ve histerik durumlardan çıkmak için YAVAŞLAYIN.

Yükselen eogonuzun hep daha fazlasını işaret ederek sizi sonu gelmez yarışın içine çektiğinin, her istediğini yapmanıza, her işaret ettiğinin arkasından koşmanıza ve onlara sahip olmanıza rağmen asla mutlu olamadığınızın farkına vardıysanız, YAVAŞLAYIN.

Başta trioid, hipofiz ve böbrek üstü bezleri, hormonsal salgılamalarını artırarak sizi heyecan ve gerilim arayışına sokuyorlar ve bunun sonucunda başınıza binbir zorluk ve bela getiriyorlarsa YAVAŞLAYIN.

Yavaşlamanız gerektiğinin farkına vardığınız halde ne düşünce de, ne duyguda ne fizik beden üzerinde yavaşlayamadığınızın farkına varıyorsanız, yapmanız gereken tek bir şey var. Yavaş tempoda alacağınız, bir süre bekleyeceğiniz ve yavaşça vereceğiniz, hatta verdikten sonra bir süre bekleyeceğiniz nefes alışverişleri ile yaşamınızı, yani duygu, düşünce ve bedensel aktivitasyonlarınızı yavaşlatabilirsiniz.

Bunun için yapmanız gereken şey öncelikle diyafram nefesini öğrenmeli, ciğerlerinizin tamamı ile nefes almayı denemelisiniz. Bu olduğunda dakikada dinlenme anında 12- 20 arasında olan sığ, yetersiz ve hızlı nefes alışverişlerinizi Tam kapasiteli diyafram nefeslerine çevirebilir ve dakikada 6 nefes alımına ve belki daha az sayıda solunuma düşebilirsiniz. Bu olabildiğinde kalp ve damar basıncı ve hızı, bütün hormonsal salgılamalarınız, hücresel aktivitasyonunuz, Kontrolsüz hücre artışınız ( kanser ) azalacaktır. Gelişi güzel ve sizin elinizde olmayan düşüncenize nihayet sahip çıkabilecek, doymak bilmez hırs ve rekabetçi sempatik algılamalarınızın önüne geçebilecek, başınıza kendi ellerinizle hazırladığınız zorluklardan biraz uzaklaşabilecek, belki hayatınızda ilk defa diyafram nefesi sayesinde derin bir OHHHH çekecek ve gerçek huzuru tadacaksınız.

Az sayıda alacağınız tam kapasiteli diyafram nefesleri ile yeni bir hayata başlamanız, YAVAŞLAMANIZ ve bunu sürdürmeyi başarabilmeniz dileklerimle…

Dakikada alınan nefes sayısını ne kadar düşürürseniz ömrünüz o kadar uzar...:yes:

refaba
08-10-2013, 00:52
Ender insanlarda his algılaması yüksektir,o ender insanlardan biriside benim,sanırım fizik kanunları, metafizik ve kuantum fiziği ile çok ilgilendiğimden olacak,zamanında duru ötesi ve pisişik yeteneklerim olduğunu çok eskiden çocukluğumda fark ettim,eve gelenleri ve olacak olayların bazılarını saliseler içinde fark ediyorum,ama tam toparlıyamıyordum,bu her zaman olmuyor tabiki,beynimin boş ve dinlenme anında oluşuyor,yıl içinde belirli zamanlarda,çevremde onun için çok bilen derler bana,neyse bir konu açılmış,bakıyorum çoğu yapıştırma yapılmış,bende yapıştırıyorum çoğu zaman yazmak çok zahmetli olduğundan,zaten çoğuda siliniyor yazdıklarımın,bazılarıda abuk sabuk yazıyorsun diye,neyse bilgilerim yine bana kalsın.Ama unutulmasınki en büyük sır beynimizde yatıyor,insanlardaki kinetik gücü daha öncede yazmıştım,çünkü buna gözlerimle şahit olmuştum,eğer beyin gücümüzün kapasitesini artırmasını bulabilirsek,bilinmeyen bilimlerin sırlarını ilerleyen yıllarda açığa çıkarılması kaçınılmaz olacaktır,beyin ne kadar çok çalışırsa sınırlı olan kısımlarda çalışmaya başlar,nöronları yazmaya gerek yok,nasılsa çoğumuz biliyor,bendeki bu özellik birazda eskiden sportif olmama bağlı olacak,3 dalda lisansım var,emekli olmadan önce bu özellik bende daha yüksekti,emekli olalı 11 sene oldu,tabiki emekli olduktan sonra sporlarada ara verdim,sadece yüzme hariç,üstüne birde vertigo hastalığına yakalandım,3 senedir sürüyor hala,zaten çevremde beynine ve spora aşırı şekilde yüklenirsen olacağı budur diye benimle dalga geçiyorlar,neyse, şimdi o eski özelliğim pek eser yok,ama tabiki yinede herşeye boş vermiş değilim,ufak tefek uğraşılarlan oyalanmaya çalışıyorum,gerçekten bütün sırlar beynimizde yatıyor,zaten o sırların açığa çıkması demek,çağın değişmesi demektir.:)

refaba
08-10-2013, 00:59
Uzun, sağlıklı ve mutlu bir yaşam için YAVAŞLAYIN.

Bütün meditasyon, yoga ve diğer farkındalık çalışmalarının amacı; kişiyi, nerede final yapacağı belli olmayan freni patlamış kamyon gidişinden çıkarmaktır. Ego dediğimiz bizi hayatta tutmaya endeksli İç programımızın at gözlükleri takarak çılgınca yarışmamıza ve tüketmemize yol açan kontrolsuz gidişini engellemenin tek bir yolu var. YAVAŞLAYIN.

Uzmanların belirttiği gibi kalbimizin 7 milyar atış sayısı kadar ömrü var. Heyecan, korku ve endişeyle geçen yaşamınızda, kalbimizin; hangi performansta, hangi şiddette ve hangi hızda attığı düşünün. Buna bağlı olarak damar basıncının ( tansiyon) hangi basınçla iş gördüğünü ve buna bağlı beyin kılcal damarlarının zarar görme olasılığın ne kadar yüksek olduğunu bir düşünün. Kalbinizi hangi hızda attıracağınız ve yaşamınızı ne kadar kısaltacağınız tamaman sizinle ilgili. Kalp ve damar basıncını ve hızını düşük tutmak için YAVAŞLAYIN.

Yüklendiğiniz stres nedeniyle hızlanan metabolizmanızı ve buna bağlı hızlanan hücresel aktivitas yonunuzu düşünün. Bütün organlarınızın artırdığı çalışma temposu yüzünden, hızlanan hücresel çoğalmayı ve buna engel olmayı başarmakta zorlanan bağışıklık sisteminizi düşünün. Bu gidişin önlenemez sonucu olan kansere dur demek için YAVAŞLAYIN.

Üst solunum yaparak hızlanan ve gereğinden fazla oksijen artırımı oluşturarak vücut üzerindeki hipoksi dengesini bozan ve sonuç olarak ortaya vücudun erken yaşlanmasına ve çökmesine sebebiyet verecek tek kalmış oksijen molekülleri olan serbest radikalleri açığa çıkarmamak için YAVAŞLAYIN.

Hızlanan düşüncenizin dur durak bilmeyen önlenemez çalışması sonucunda dinlenme anında genel vucut potansiyelinin 1/5 oranında enerjiyi gereksiz, anlamsız ve başıboş düşünmenin karşılığı olarak harcadığımızı biliyor ve buna dur demek istiyorsanız, YAVAŞLAYIN.

Sabah kalktığınızda hangisinden başlayacağını bilemediğiniz ve asla yetişemeyeceğinizi bildiğiniz iş yoğunluğu ile kitlenmiş, her şeyden kaçar hale gelmiş ve ipin ucunu kaçırmışsanız YAVAŞLAYIN.

İçinde bulunduğunuz kaygı, korku ve kontrolsüzlük ortamının etkisiyle, Ego programımızın madde şehvetinden ve toplum psikolojisinin rekabetçi anlayışının yarattığı tüketim empozesinin yönlendirmesi altında kalarak ihtiyaç dışı alışverişlerinizde abartmaya, ödeyemeyeceğiniz faturalara ve kredi kartlarına imza atmaya başladıysanız YAVAŞLAYIN.

Günlerin ayları, ayların yılları kovaladığı inanılmaz hızlanan hayatın koşturduğu, ne olduğu bilinmez anlamsız, programsız ve amaçsız gidişin sürüklediği, artık hiçbir şeyden tad almaz, doymaz ve mutlu olmaz manidepresif ve histerik durumlardan çıkmak için YAVAŞLAYIN.

Yükselen eogonuzun hep daha fazlasını işaret ederek sizi sonu gelmez yarışın içine çektiğinin, her istediğini yapmanıza, her işaret ettiğinin arkasından koşmanıza ve onlara sahip olmanıza rağmen asla mutlu olamadığınızın farkına vardıysanız, YAVAŞLAYIN.

Başta trioid, hipofiz ve böbrek üstü bezleri, hormonsal salgılamalarını artırarak sizi heyecan ve gerilim arayışına sokuyorlar ve bunun sonucunda başınıza binbir zorluk ve bela getiriyorlarsa YAVAŞLAYIN.

Yavaşlamanız gerektiğinin farkına vardığınız halde ne düşünce de, ne duyguda ne fizik beden üzerinde yavaşlayamadığınızın farkına varıyorsanız, yapmanız gereken tek bir şey var. Yavaş tempoda alacağınız, bir süre bekleyeceğiniz ve yavaşça vereceğiniz, hatta verdikten sonra bir süre bekleyeceğiniz nefes alışverişleri ile yaşamınızı, yani duygu, düşünce ve bedensel aktivitasyonlarınızı yavaşlatabilirsiniz.

Bunun için yapmanız gereken şey öncelikle diyafram nefesini öğrenmeli, ciğerlerinizin tamamı ile nefes almayı denemelisiniz. Bu olduğunda dakikada dinlenme anında 12- 20 arasında olan sığ, yetersiz ve hızlı nefes alışverişlerinizi Tam kapasiteli diyafram nefeslerine çevirebilir ve dakikada 6 nefes alımına ve belki daha az sayıda solunuma düşebilirsiniz. Bu olabildiğinde kalp ve damar basıncı ve hızı, bütün hormonsal salgılamalarınız, hücresel aktivitasyonunuz, Kontrolsüz hücre artışınız ( kanser ) azalacaktır. Gelişi güzel ve sizin elinizde olmayan düşüncenize nihayet sahip çıkabilecek, doymak bilmez hırs ve rekabetçi sempatik algılamalarınızın önüne geçebilecek, başınıza kendi ellerinizle hazırladığınız zorluklardan biraz uzaklaşabilecek, belki hayatınızda ilk defa diyafram nefesi sayesinde derin bir OHHHH çekecek ve gerçek huzuru tadacaksınız.

Az sayıda alacağınız tam kapasiteli diyafram nefesleri ile yeni bir hayata başlamanız, YAVAŞLAMANIZ ve bunu sürdürmeyi başarabilmeniz dileklerimle…

Dakikada alınan nefes sayısını ne kadar düşürürseniz ömrünüz o kadar uzar...:yes:



Eski insanlar çok yavaş olduğundanmı çok yaşıyorlardı.:)

yağmur
09-10-2013, 21:25
Sonsuzluğa açılan kapı önünüzde durmaktadır ve sizden tüm insanlık ve tüm gezegen olarak o kapıdan girmeniz istenmektedir. Önünüzdeki 4-5 yıl yaşamlarınıza benzeri görülmemiş değişiklikler, fırsatlar ve seçimler getirecektir...Dileriz kalplerinizi açık, zihinlerinizi berrak ve ruhlarınızı güçlü tutarsınız...
Her biriniz için öne adım atma, saf tutma ve işitilme zamanıdır. Sevgiyle filtrelenmiş gözlerle bakarak, şefkatle dolu bir kalple hissederek ve korku veya yargılama ile bulutlanmamış bir zihinle işlev yaparak en yüksek anlayış seviyesinden başlayın. Gerçeğinizi bulacağınız yol budur. Dünyanızın ve realitenizin sevgi, neşe ve bolluk ile dolup taşacağı yol budur.
Bu gerçeğin yoludur...

yağmur
11-10-2013, 09:45
Tanrı’ya ne yapacağını söyleme

Einstein “Tanrı zar atmaz!” ünlü sözünü dile getirdiğinde, Bohr’un “Tanrı’ya ne yapacağını söyleme” dediği rivayet edilir. Einstein kuantum fiziğine şüphe ile yaklaşıp, onun bitmemişliğini gözler önüne seriyordu. Bohr ise kuantum konusundaki araştırmaları olduğu kadarıyla kabul ederek tüm evrende uygulayabileceğini düşünmüştü. Hangisi haklıydı hala bilmiyoruz çünkü hayatımıza giren her yeni bilgi ile, kuantum fiziği de o denli anlaşılmaz bir yapıya dönüştü. Önceden tüm bilimlerin en tarafsızı olarak kabul gören fizik şimdi insan ruhuna olan gereksinimi yeniden keşfediyor ve onu ‘gözlemci’ olarak evren hakkındaki tüm görüşlerin merkezine koyuyor. Kuantum fiziğinin en etkileyici yönlerinden biri, fiziksel dünya üzerine oluşturduğumuz geleneksel düşünme biçimimizi kökten bir meydan okumayla yerinden sarsmış olmasıdır.
Sibel Atasoy

yağmur
12-10-2013, 22:53
ENERJİNİZİ TÜKETEN ŞEYLER

Kendinize vermiş olduğunuz fakat bir türlü tutamadığınız sözler
Kullanmadığınız halde evinizde, işyerinizde bulundurduğunuz her türlü materyal.
Görüşmek istemediğiniz halde "ayıp" olur düşüncesinden ötürü iletişim halinde olduğunuz herkes.
Geçmişinizde affedemediğiniz, hala zihninizde kavga halinde olduğunuz aile fertleri ve kişiler.
Evinizde sizi bekleyen fakat bir türlü vaktiniz olmadığı için yapamadığınızı ifade ettiğiniz birikmiş tadilat
veya işler.
İstemeyerek giriştiğiniz her türlü proje.
Sevmediğiniz fakat "kim sevdiği işi yapıyor ki?" dediğiniz işiniz
Her türlü dağınıklık.
"Yarın yaparım" diyerek ertelediğiniz, her yeni hayaliniz.
Canınızı sıktığı halde görüşmeye devam ettiğiniz herkes.
Her yıl ertelemeye yöneldiğiniz ya da bir görev misali gittiğiniz tatiliniz.
Yapamadığınızı, başaramadığınızı düşündüğünüz her şey. (hayallerinizdeki işiniz, hayallerinizdeki eşiniz, hayallerinizde yaşamak istediğiniz yer…)
"Hayır" diyemediğiniz, iyi niyetli olduğunuz için yaptığınızı sandığınız her şey.
Mutsuzluğunuzdan kaynaklı gösteremediğiniz performans.
Tutamadığınız her türlü söz...
Vermek istediğiniz ama bir türlü veremediğiniz kilolarınız
Sağlığınızla ilgili aldığınız ama bir türlü uygulayamadığınız kararlarınız. ( spora gitmek sağlıklı beslenmek).
Cevaplamadığınız mailler.
Tamamlanmamış, ötelediğiniz, ertelediğiniz, sizi yiyip bitiren her şey!

julia.luthor
16-10-2013, 08:11
ENERJİNİZİ TÜKETEN ŞEYLER

*Tutamadığınız her türlü söz...
**Sağlığınızla ilgili aldığınız ama bir türlü uygulayamadığınız kararlarınız. ( spora gitmek sağlıklı beslenmek).
***Cevaplamadığınız mailler.
****Tamamlanmamış, ötelediğiniz, ertelediğiniz, sizi yiyip bitiren her şey!
*****Çevremdeki insanların mutsuz ve umutsuz olması...

i-ked
16-10-2013, 09:54
*****Çevremdeki insanların mutsuz ve umutsuz olması...

Sanki kulaklarım çınladı, gözlerim seğirdi, hücrelerim titreşti hocam...

İyi bayramlar...

Kişiliğinizi kan grubunuz belirliyor

Kan grubunuzun aslında hayatınızın birçok bölümünde etkili olduğu aklınıza hiç gelir miydi ? Ya da sağlığınız kadar kişiliğinizi de etkilediğini biliyor muydunuz ?
“Kan grubuna göre diyet” kitabının yazarı Dr.J.D'Adomo'nun yaptığı araştırmalar sonucunda kişilerin kan grupları ile kişilikleri arasında bir bağ bulunduğunu ortaya çıktı. Dr.Peter J.D'Adamo'nun araştırmalarına göre kan grubu A olan kimseler uyumlu bir kişilik sergilerken, 0 kan grubuna dahil kişiler hayatı bir melodi gibi yaşıyorlar. B kan grubu insanı akılcılığıyla ön plana çıkarken, AB ise diğer 3 karakterin birçok özelliğini kendinde taşıyor.

Dr. Peter J. D'Adamo kan gruplarının oluşumunu ise şu şekilde açıklıyor :

0 grubunun oluşumu: İnsanın gıda zincirinin en tepesine yükselmesi.
A grubunun oluşumu: Avcı-toplayıcılıktan daha evcil tarım kökenli bir hayata geçilmesi.
B grubunun oluşumu: Afrika'dan Asya, Avrupa ve Amerika'ya göçlerin ve karışıp birleşmelerin oluşması.
AB grubunun oluşumu ise ayrı toplumların biraraya gelip, karışması nedeniyle oluşan çağdaş karışım olarak tanımlanıyor.

A grubu --> i-ked A Rh+
A grubu insanı duyarlı ve uyumlu bir kişiliğe sahiptir. Araştırmayı sever, gelişime ve değişime hemen ayak uydurur. Bu grup içinde yer alanlar, duyan, hisseden, sürekli olarak araştıran kişilerdir. Çevrelerindeki kişilerle sıkı ilişkiler kurmayı severler. Dış dünyadaki tüm değişikliklere karşı duyarlıdırlar. Ancak bu aşırı duyarlılıkları, çevrelerinde büyük uyum güçlüğüne düştüklerinde onların geriye doğru kaçmalarına ve içlerine kapanmalarına neden olur.

B grubu
En önemli özellikleri mantık ve iradenin duygularından önce gelmesidir. Çevrelerine egemen olmak ve etraflarındaki herkesi yönetmek isterler. Gözüpek, inatçı, otoriter ve serttirler. Bu karaktere sahip bulunanların tipi, asker, uzman ve danışmandır. Davranışlarında akılcı, sistemli, düzenli ve iradelidirler. Başkalarının tepki ve eğilimlerini dikkate almaksızın, kendi düşünce ve kararları doğrultusunda ilerler.

0 grubu
Yaşamın tadını çıkaran, dünya nimetlerinden yararlanan kişilerdir. Yani hayatı bir melodi gibi yaşarlar. Ortama çabuk adapte olur, herkesle iyi anlaşırlar. Uç fikirlere eğilim göstermezler. Amaçlarına çok da zorlanmadan ulaşırlar. Başarılarındaki en büyük etken dış dünya ile yakaladıkları mükemmel uyumdur. Bu engin uyum düzeni içinde, önlerine sunulan olanaklardan rahatlıkla yararlanırlar.

AB grubu
AB kan grubundan olan kişiler karmaşık bir yapıya sahiptirler. Diğer üç karakterin özelliklerinin birçoğunu karışık bir halde bu gruptaki insanlarda görmek mümkündür. Bundan dolayıdır ki çelişen, kaprisli ve tutarsız bir kişilik sergilemeleri doğaldır. Bunların yanında çevrelerine çok önem verirler. Mantıklı düşünebilmeleri, sosyal tutum ve yargıları önemsemeleri onları başarıya götüren en önemli etkendir.

Dr. J. D'Adomo

yağmur
19-10-2013, 20:34
Saat 11.30 dan sonra Ay Boğa burcuna geçiyor. Bugün ve yarın biraz daha dingin ve sakin bir enerjiye sahip. Tembellik zamanı. .. Aşk zamanı. .. Zevk ve sefa zamanı. .. Para kazanmaya yönelik gelişmelerin gündeme gelme zamanı...:) Hangisini seçersen artık :yes: Karar senin...:wink:

yağmur
20-10-2013, 17:56
Yolcu dedi ki; "Yolda kimbilir kaç kere kör kuyulara düştüm karanlıkta ve kimbilir kaç kere çıkmaz yollara girdim.Ama her seferinde; Yolcu Kalk Ayağa, Kalk! Ağlama mızmızlanma; Kalk! Üstünü başını düzelt, tozunu silkele, yaralarının üstünü sar ve yürümeye devam et! diyerek kaldırdım kendimi ayağa ve yola devam ettim." dedi. "Yolda olanlar için düşkünlüğe yer yoktur.Kendine acımaya yer yoktur.Kendini önemsemeye zamanın yoktur.Bunları yapmayı sürdürürsen, bulunduğun yerden kalkamazsın ve sen öylece dururken yol seni ezer geçer.Bir harabeden kalmaz farkın." "Bunu nasıl yapabiliyorsun?" diye sordu bir kadın."Canın yanmıyor mu yürürken, yaraların sızlamıyor mu?" "Sızlıyor, acı çekerken zorlanıyorum yürümekte, çoğu zaman yürümek istemiyorum.Ama orada kalıp bir yıkıntıya dönüşmektense, yaralarla yolda olmak yeğdir..."

alıntı

yağmur
21-10-2013, 08:47
DNA – Kurt Delikleri

Yıllardır ezoterik ve spiritüel ustalar bedenin kelimeler ve düşünceler ile programlanabileceğini anlattılar, dualar ve mantralar buna açık örneklerdir. Bunun için kişinin DNA ile şuurlu bir iletişime girmesi ve programlamayı başaracak doğru frekansı bulması gerekir, başarı için şuurun ve farkındalığın üst düzeyde olması ve içsel süreçlerin ve gelişimin tamamlanmış olması gerekmektedir.
Rusyada yapılan çalışmalarda ezoterik ve spiritüel kişilerin söylediği gibi insanları sesle programlamanın mümkün olduğu tespit edilmiştir. Bu işlem DNA nın kelimelerle etkilenerek yeniden programlanması şeklinde yapılabilmektedir. Benzer çalışmalar Batıda farklı bir yolla yapılıyor. Bazı genlerin kesilip çıkartılması veya başka DNA lardan alınan genlerin eklenmesi yoluyla yapılmaktadır ki bu işlemin yan etkileri olmaktadır. Sesle yapılan programlamada ise DNA üzerinde herhangi bir değişiklik yapılmadığından, yalnızca olan yapı yeniden programlandığından, yan etkiler oluşmamaktadır.
Bu iki işlem arasındaki temel farklar; Batıdaki DNA araştırmalarının, yalnızca protein üreten kısım üzerinde yoğunlaşması, ki bu bölüm DNA nın tamamının yalnızca % 10 dur, bakiye kısmın ise bu işlemle herhangi bir alakası olmadığı düşünüldüğünden kapsam dışına bırakılmıştır.
Rusya’da ise tabiatın israftan yana olmayacağı düşüncesinden kaynakla, Batının aksine araştırmalar % 90’lık bölüm üzerine yoğunlaştırıldı. Bulgular, insanların kullandığı dillerdeki aynı kurallara sahip bir yöntemin takip edildiğini syntax, semantik ve gramer kurallarının nerdeyse aynen uygulandığını tespit ettiler. Ayrıca, bilgi depolama dışında bilgi iletişiminin de yapıldığı tespit edildi. Rus Biofizikçi ve meloküler biyolog Pjotr Garjajev ve ekibi DNA nın lazer radyasyonu kullanan holografik bir bilgisayar gibi çalıştığını tespit ettiler. Bilim insanları, bazı ses frekanslarını bir lazer ışınına module ettiler, bu da DNA frekansını dolayesi ile genetik bilgiyi etkiledi.
Batıda araştırmacılar DNA strandlerinden genleri kesip çıkardılar ve başka yerlere yapıştırdılar, ama Rus bilim insanları radyo frekans cizhazları geliştirerek genetik bozuklukları tamir etme yoluna gittiler. Hatta, DNA nın bilgi desenini yakalayarak başka bir DNA ya aktardılar ve böylece kurbağa embriyonlarını salamander embriyonuna dönüştürdüler. Gen çıkarma ve ekleme işlemlerindeki yan etkiler ve/veya uyumsuzluklar bu işlem esnasında yaşanmadı.
Buna ilave olarak Rus Bilim insanları DNA nın boşlukta farklı özellikler gösterdiği, manyetize solucan / kurt delikleri ürettiğini tespit ettiler. Bunlar kara deliklerin bıraktığı ve Einstein-Rosen köprüleri olarak isimlendirilenlerin mikroskopik benzerleridir. Evrendeki bu kurt deliklerine giren bir şey olağanustü çekim kuvvetinin etkisi ile tüneli öbür tarafında büyük bir hızla dışarı atılır, burası başka bir boyut veya paralel bir evrendir. DNA ise, bilgi parcacıklarını bu kurt delikleri vasıtası ile şuurumuza gönderir. Bu hiper iletişim durumlarını insanlar telepati, altıncı his, kanal bilgileri veya ilham dedikleri olağanüstü algılamalar olarak tanımlar.
Rusyada yapılan araştırmalarda DNA örneklerinin laser ışını ile aydınlantıldığında belirli bir dalga formu oluştuğu gözlendi, ancak ilginç olan DNA örneğinin çıkarılmasında sonra dahi bu dalga formunun bir süre daha oluşmaya devam ettiği görüldü ve buna haylet DNA etkisi denildi. Buna neden olarak da evrenden gelen enerjinin kurt deliklerinden akmaya devam etmesi olarak düşünüldü. Benzer bir durum şifacı ve medyumlarda da görülür, bazen bu kişilerin çevresinde elektro manyetik bir alan tespit edilir, bu o insanların sağladığı hiper iletişimden kaynaklanmaktadır.
Kurt delikleri dengesizdirler ve genelde saniyenin dörtte biri gibi bir süre korunabilmektedir. Belirli şartlarda ve ender olarak kurt delikleri kendilerini daha iyi organize ederler ve vakum oluştururlar, orda yer çekimi elektriğe dönüşür. Bu vakum alanları ışın yayan iyonize gaz toplarıdır ve yüklü miktarda enerjileri vardır. Bu toplar pek çok insan tarafından görülmüştür, kısa ve uzun süreli meditasyonlar esnasında toplar veya hızla kayan ışık kümeleri görmek olağan bir durumdur. Bu durum yer çekimi ve anti yer çekimi kuvvetleri ile ilgilidir ve dengeli kurt deliklerinin evrendeki enerjilerle hiper iletişim halinin görünür halidir, ancak bizler bu hiper iletişim aracılığı ile hangi şuur formlarına ulaşabileceğimizi bilemiyoruz, hiç olmazsa şimdilik.

Bu yazı “Zaman Yolculuğunu Araştırma Merkezi” Çetin Bal – Denizli sitesinden özetlenmiştir.

yağmur
22-10-2013, 10:14
RİSK ALIN...
Hayatınızda yolunda gitmeyen bir şeyler varsa,
Aynı dili konuşmadığınız insanlarla birlikte olmak, kangren olmuş bir evlilik,
ruhunu kaybetmiş bir ilişki, ya da iş...
Bütün çabanıza rağmen, yolunda gitmeyen sizi daraltan yaşama sevincinizi öldüren sizi eksilten bir ilişki yaşıyorsanız, kimsenin değişmesini ya da bunu fark etmesini beklemeyin!
Hayatınızın dümenine geçin, en sevdikleriniz dahi olsa, kimsenin eline hayatınızı teslim etmeyin.
Toplumun değer yargıları gelenekler tabular hiçbir şey sizin hayatınız kadar kıymetli değil!
Bazen vazgeçmek gerekir, yeniden başlamak için hayata...
Vazgeçmek yenilgi değildir, tam tersi cesur insanların işidir!
Hayatınızın sorumluluğunu kimsenin ellerine teslim etmeyin.
Sorumluluğu verdiğimizde gücümüzü de kendi ellerimizle teslim etmiş oluyoruz başkalarına.
Bir de bakmışız ki, kurban rolünde sürekli yakınan bir insan olmuşuz!
Yaşadığınızı kendi gücünüzü ve potansiyelinizi keşfetmek, öz saygınızı yeniden kazanmak istiyorsanız risk alın hayatınızı değiştirmek için!
İnsanların bizim mutsuzluğumuzu eksikliğimizi hissetmesini beklersek yaşamımız kayıp gider elimizden...
İnanarak yola çıktığınızda, adına her ne diyorsanız,
Tanrı ya da Evren sizinle iş birliği yapacaktır, istediğiniz hayat için!
Siz yeter ki, harekete geçin...
Sevgiler

latino1122
23-10-2013, 06:38
'Yalnızlık devamlı olarak diğerini özlediğin bir ruh halidir. Tek başınalık ise sürekli olarak kendinle birlikte olmanın zevkini çıkardığın bir ruh halidir. Yalnızlık ıstıraplıdır. Tek başınalık ise saadettir. Yalnızlık her zaman endişelidir, bir şeyleri kaçırır, bir şey için yanıp tutuşur, bir şeyi arzular. Tek başına olmak ise dışarı gitmeden, son derece doymuş, mutlu halde olmaktır... Derin bir tatmindir... '

Osho

i-ked
23-10-2013, 08:08
Yalnız olan tek başına; tek başına olan da yalnız değil midir?

Çeviri olunca kelimelere anlam yüklemek zor oluyor.

Aloneness (http://www.osho.com/magazine/tarot/TarotCardNew.cfm?All=Yes&Nr=10)

http://www.osho.com/magazine/tarot/picCards/zen010Aloneness.jpg

When you are alone you are not alone, you are simply lonely - and there is a tremendous difference between loneliness and aloneness. When you are lonely you are thinking of the other, you are missing the other. ​Hem de nasıl! Yersiz, zamansız, yanlış, ahlaksızca da olsa...

Loneliness is a negative state. You are feeling that it would have been better if the other were there - your friend, your wife, your mother, your beloved, your husband. It would have been good if the other were there, but the other is not. Loneliness is absence of the other.

Aloneness is the presence of oneself. Aloneness is very positive. It is a presence, overflowing presence. You are so full of presence that you can fill the whole universe with your presence and there is no need for anybody.


Osho The Discipline of Transcendence, Volume 1 Chapter 2
Commentary:When there is no "significant other" in our lives we can either be lonely, or enjoy the freedom that solitude brings. When we find no support among others for our deeply felt truths, we can either feel isolated and bitter, or celebrate the fact that our vision is strong enough even to survive the powerful human need for the approval of family, friends or colleagues.

If you are facing such a situation now, be aware of how you are choosing to view your "aloneness" and take responsibility for the choice you have made.

The humble figure in this card glows with a light that emanates from within. One of Gautam Buddha's most significant contributions to the spiritual life of humankind was to insist to his disciples, "Be a light unto yourself." Ultimately, each of us must develop within ourselves the capacity to make our way through the darkness without any companions, maps or guide.

------------------------------------------
Evet, 30'lu yaşlarıma kadar "tek başınalık" ruh hali ile güçlü bir duruşum olsa da artık "yalnızlık" yani eksikilik hissediyorum.

Laf ola beri gele, sallan yuvarlan tek başına ya da yalnız ve yalın :) bir şekilde hayat akıp gidiyor.

latino1122
23-10-2013, 08:20
Yalnız olan tek başına; tek başına olan da yalnız değil midir?

Çeviri olunca kelimelere anlam yüklemek zor oluyor.

Aloneness (http://www.osho.com/magazine/tarot/TarotCardNew.cfm?All=Yes&Nr=10)

http://www.osho.com/magazine/tarot/picCards/zen010Aloneness.jpg

When you are alone you are not alone, you are simply lonely - and there is a tremendous difference between loneliness and aloneness. When you are lonely you are thinking of the other, you are missing the other.

Loneliness is a negative state. You are feeling that it would have been better if the other were there - your friend, your wife, your mother, your beloved, your husband. It would have been good if the other were there, but the other is not. Loneliness is absence of the other.

Aloneness is the presence of oneself. Aloneness is very positive. It is a presence, overflowing presence. You are so full of presence that you can fill the whole universe with your presence and there is no need for anybody.


Osho The Discipline of Transcendence, Volume 1 Chapter 2
Commentary:When there is no "significant other" in our lives we can either be lonely, or enjoy the freedom that solitude brings. When we find no support among others for our deeply felt truths, we can either feel isolated and bitter, or celebrate the fact that our vision is strong enough even to survive the powerful human need for the approval of family, friends or colleagues.

If you are facing such a situation now, be aware of how you are choosing to view your "aloneness" and take responsibility for the choice you have made.

The humble figure in this card glows with a light that emanates from within. One of Gautam Buddha's most significant contributions to the spiritual life of humankind was to insist to his disciples, "Be a light unto yourself." Ultimately, each of us must develop within ourselves the capacity to make our way through the darkness without any companions, maps or guide.



Bence kelime anlamı olarak birbirine yakın olmakla birlikte; yalnızlık sanki mecburen oluşmuş bir durum, tek başına lık ise bir tercih meselesi gibi görünüyor, mecburiyet ve tercih arasında ki ince çizgi düşünerek mutsuz ve düşünerek mutlu olabilmeyi anlatmaya çalışmış sanırım:clown:

Günümüzde yoğun kalabalık içerisinde bile hangimiz yalnız değiliz ki? buna rağmen tek başımıza kalmak istemiyormuyuz?

yağmur
27-10-2013, 21:30
Evrenin sizin için değil, sizinle birlikte çalıştığını biliyor musunuz? Evrenin istemediğiniz bir şeyi vermesi veya realitenizin bir parçasında halihazırda güç vermediğiniz durumları yaratması mümkün değildir. Evrensel enerji hiç bir şeyi yoktan var etmez. O sadece enerjik alanınızda bilinçli veya bilinçsiz niyetleriniz aracılığıyla oluşturduğunuz şeyleri yaratır. Niyeti tanımlar tanımlamaz bu realiteyi oluşturmak için titreşimleri düzenlersiniz. Bunu anlamak hayatta her şeyi ortaya çıkarmanın anahtarıdır, çünkü her şey bu şekilde ortaya çıkmaktadır. Niyet bilinçli olsun olmasın bu önemli değildir; her ikisi de, sizi sonsuz güçlü, bilge gören ve her zaman en yüksek hayrınızla hareket eden evren için aynıdır.

Bir problemi çözmek için Tanrıya veya Kaynağa dua ettiğiniz zaman evren size yanıt veremez, çünkü her hangi bir şey yaratmadınız, bir niyet yok ve çözülecek bir şey yok, çünkü ortada problem yok. Evren bunu bilir, bilinçli ya da bilinçsiz olsun problem olarak gördüğünüz durumu siz yarattınız. Realitenizin yeni bir veçhesi olasılığının var olmasına güç vererek çözümü yaratmanız gerekmektedir. Yardım isteyebilirsiniz, çünkü evrenin sizden daha bilge olduğunu hissediyorsunuz, bu da başka bir yanlış düşünce. Evrenin tüm bilgisi ve bilgeliği emriniz altında ve bunu kullanma yetiniz, evrenin daha akıllı, daha güçlü, potansiyelinizi ve neyin sizin için iyi olduğunu sizden daha çok bildiğini savunan inançlarınız tarafından kısıtlanıyor.

Kaynak veya Evrenin eşit bir parçası olduğunuzu hatırlamak işte bu yüzden önemlidir, kendinizi ilahi ortaklık içinde, ilahi başlangıcınıza yeniden bağlantı sağlamak için var olan ortak realite yaratıcısı olarak hatırlamak. O kadar güçlüsünüz ki her düşünce ve sözcükle yaratıyorsunuz - şu anda ne yaratmaktasınız ? Ne istediğinizin farkında mısınız? Hayatınızda zorluk olarak gördüğünüz şeyleri nasıl yarattığınızı anlamak da oldukça önemlidir, böylelikle bu durumlara temel olan inanç veya bakış açılarını değiştirebilesiniz. Eğer bu adımı atmazsanız, siz onları değiştirene kadar her realite bu inançları yansıtacaktır.

Mucizeler, Evrenin daha önce hayal etmediğiniz şeyleri mümkün kıldığı bir süreç değildir. Evren sizin için mucizeler yaratmaz siz enerjiyi değiştirerek ve realitenizin farklı perspektiflerine izin vererek onları kendiniz için yaratırsınız. Onlar sizin inanç ve güveninizi yansıtır, korku, beklenti veya yargılama olmadan yeni bir realitenin var olmasına niyet ettiğiniz bir anı yansıtır. Sadece istediğiniz, hakettiğinize inandığınız ve olasılıklar alanında var olduğunu bildiğiniz şeyleri alabilirsiniz. Realitenizi ortaya çıkartırken bunun sizin inançlarınız, bakış açılarınız, düşünce ve sözlerinizle yaratıldığını hatırlayın. Evrenin hayatınızda mucizeler yaratmak için sizinle çalıştığını anladığınız zaman yardım her an mümkündür ve problemler, onların kaynağını ( bu kaynak sizsiniz) anladığınız, onların getirdiği ders ve bilgileri kabul ettiğiniz ve daha yüksek bir anlayış ve kişisel sevgi yansıtan bir çözüme razı olduğunuz zaman çözülür.

Sonuç olarak aklınızdan geçen her düşünceye, ağzınızdan çıkan her sözcüğe, kaleminizden çıkan her sözcüğe lütfen dikkat edelim onlar sizin realiteniz olabilir...

Hisseci 34
27-10-2013, 23:36
Bana bu konular boşmuş gibi geliyor,
Yani,bu kadarda karışık değil bu işler.

yağmur
28-10-2013, 08:56
Bana bu konular boşmuş gibi geliyor,
Yani,bu kadarda karışık değil bu işler.

Sayın Hisseci 34, dediğiniz çok doğru bu kadar karışık değil bu işler ...
İşin özü ya da tüm yazılanların özeti aklıma gelen başıma geldi cümlesinde yatıyor... İşte o yüzden aklınıza gelenlere dikkat edelim demeye getiriyorum bende...

julia.luthor
29-10-2013, 04:05
İyi bayramlar holografik evren dostları :):)

yağmur
29-10-2013, 21:46
BEYNİMİZİ GÜÇLENDİRME PRATİKLERİ

Önemli kararlarınızı açık havada yürürken alın, yabancı dil öğrenmeye çalışın, güzel bir fotoğrafa bakın, odanızın camını açarak kendinize oksijen ısmarlayın… İşte beyninizi daha iyi çalıştırmanın yolları…

AÇIK HAVADA DÜŞÜNÜN

1- Beyin açık havadayken ve ayaktayken daha iyi çalışır. İnsan beyninin ayaktayken yaklaşık yüzde 10 daha fazla çalıştığı düşünülmektedir. Önemli kararlarınızı alırken kapalı alandaysanız, “volta atmayı” deneyebilirsiniz.

2 – Yürürken kolları sallamak beynin performansını olumlu etkiliyor. Önemli kararlarınızı açık havada, kollarınızı sağa sola sallayarak yürürken almaya ne dersiniz?

3- Yabancı bir dil öğrenme beyni güçlendiriyor. Her gün birkaç yabancı ya da yerli yeni kelime öğrenip, kullanabilirsiniz. Sözlük okuyabilirsiniz. Alışveriş listesi veya telefon numaralarını ezberlemeyi deneyebilirsiniz.

4- Zihinsel jimnastik /antrenman yapın. Bunun için çeşitli bulmacaları çözebilirsiniz. Satranç gibi akıl oyunları oynayın. Yatkınsanız, meditasyon, yoga gibi zihni dinginleştiren teknikler üzerinde çalışın.

RUTİNDEN KURTULUN

5 – Rutin olarak tekrar ettiğiniz davranışlardan vazgeçin. Bazen telefonu sol elinizde tutun, çantanızı diğer elinizle taşıyın, evinize başka bir yoldan gidin. En azından bir günlüğüne televizyon kumandasını sık kullanmadığınız elinizde tutun.

6 – Entelektüel zevklerinizi geliştirmek için her gün mutlaka iyi bir özdeyiş antolojisinden birkaç cümle okuyun. Beyninizi kaliteli cümlelerle besleyin!

7 – Her gün güzel bir resme veya fotoğrafa bakmaya çalışın. Estetik algınız, gördüğünüz estetik şeyler kadar gelişir.

8 – Sevdiğiniz bir müziği bir süre gözleriniz kapalı dinleyin. Beyin otoriteleri tarafından klâsik müziğin zekâya 7 puan ekleyebildiği iddia edilmektedir.

9 – Günde aklınızdan 60 bin ile 80 bin arası düşünce geçer. Bu düşünceler ne hakkındaysa, hayatınız da ona göre şekillenir. Unutmayın, kafanızda en çok neyi düşünürseniz, hayatınızda da onu çoğaltırsınız.

10 – Bir konu hakkında düşünürken, nasıl düşündüğünüzü de gözlemleyin. Düşünmek üzerine düşünmek, beyin ve düşünce kapasitesini artırır.

KALİTELİ BEYİN İÇİN UYKU

11 – İyi bir uyku kaliteli bir beyin için şarttır. Çok uyuyorum diye üzülmeyin. Einstein‘in günlük 10 saatten fazla uyuduğu biliniyor. 24 saati geçen uykusuzluk beyinde sarhoşluğa benzer bir etki yapar.

12 – Bol ve temiz oksijen beyin için çok önemlidir. Beynimiz ağırlık olarak vücudumuzun yüzde 2’sini oluşturduğu halde, vücuda gelen oksijenin yüzde 25’ini tüketir. Oksijensiz kaldığımızda ölümü gerçekleşen ilk organımız beyindir. Odanızın penceresini açarak kendinize bol bol oksijen ısmarlayın.

13 – Farklı düşünme tarzları beyninizi geliştirir. Çocuklar ve hayvanlarla daha fazla vakit geçirin. Sizden farklı düşünen insanlarla konuşun.

14 – Kullanılmayan organ körelir. Sürekli televizyon seyrederek beyninizi “düşük viteste çalıştırmayın.

15 – Beynin en tehlikeli yanı “ters çaba” kuralına göre çalıştığı anlardır. Başınıza gelmesinden en çok korktuğunuz şeye odaklanırsanız, korktuğunuzu başınıza getirir! Buna ters çaba kuralı denir. Beyin odaklanılan hedef olumsuz olsa bile, bunu gerçekleştirmek için çalışır. Topluluk önünde konuşma yaparken “acaba heyecanlanır mıyım?” diye düşünürseniz, heyecanlanırsınız.

16 – Beyni yoran monotonluktur. Hayatınızı ne kadar renklendirirseniz, beyninizi o kadar neşelendirirsiniz.

SİHİRLİ SAYI KURALI

17 – Beyin kısa süreli hafızada beş ile yedi arasındaki bilgiyi işleyebilir. Yeni bir bilgi gelince, bu bilgilerden birini atar. Buna “sihirli sayı” kuralı denir. Bu kural aşılıp aşırı bilgi yüklenmesi durumunda beynimiz “servis dışı” olur. Hayatınızın en büyük kararlarını alırken “kafadan “ değil, tıpkı beş haneli iki rakam grubunu çarparken yaptığınız gibi, bir kâğıt üzerine yazarak ne yapacağınızı hesaplayın.

18 – Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. Fiziksel zindelik, zihinsel zindelik getirir. Uzun süre hareketsiz kalmak, zihni de hareketsizleştirir. Spor yapmaya, fazla kilolarınızdan kurtulmaya özen gösterin. Yeterince su için. Çünkü, insan beyninin yüzde 78’i su ile kaplıdır.

19 – Ders çalışırken ilk öğrenilenler, son öğrenilenler, sık tekrarlananlar ve ilginç bulunanlar en çok akılda kalanlardır. Dersleri kısa aralar vererek çalışmak akıllıca bir harekettir.

20 – Bu hafta kafanızı nasıl daha iyi çalıştırabileceğiniz üzerine daha fazla düşünün. Unutmayın, beynimizi daha iyi çalıştırmak için kullanacağımız organ yine beynimiz! “Aklınızı “başınıza” toplayın ve kullanın!

yağmur
30-10-2013, 01:00
http://s1310.hizliresim.com/1g/y/u204c.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Angelina Jolie (yakın çekim)
Hiç bi şey göründüğü gibi değildir ...
Bu fotoğrafı niye ekledim derseniz :he: kıskanmama gerek yokmuş :yes:

julia.luthor
30-10-2013, 01:47
http://s1310.hizliresim.com/1g/y/u204c.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Angelina Jolie (yakın çekim)
Hiç bi şey göründüğü gibi değildir ...
Bu fotoğrafı niye ekledim derseniz :he: kıskanmama gerek yokmuş :yes:

Önemli olan içinizin güzel olması.
Zaman zaten dış güzelliğe acımıyor.
Kalbi güzel insan her zaman güzel...:):)

i-ked
30-10-2013, 02:10
Önemli olan içinizin güzel olması.
Zaman zaten dış güzelliğe acımıyor.
Kalbi güzel insan her zaman güzel...:):)

http://l1310.hizliresim.com/1g/y/u21nt.jpg

"Dünyanın en güzel kadını" diye sorgulayınca karşıma çıkanlar... Hepsi birbirinden güzel, kiminin içi, kiminin ambalajı :)

yağmur
30-10-2013, 20:35
AFFETMEMEK ZEHİRİ KENDİNİZİN İÇİP BAŞKASININ ÖLMESİNİ BEKLEMEKTİR...

Affetmekle ilgili ne çok yazı yazılıyor, söyleniyor...(Benimde bu kaçıncı yazım kimbilir?)
Affetmekle size yapılanları unutacaksınız demiyorum, yapılanları unutmak zaten mümkün değil, sadece size artık acı vermeyecek!
Affettiğiniz insanla konuşun, öpüşün koklaşın diye bir şey de yok kesinlikle,
hatta onu affettiğinizi bilmesine bile gerek yok!
Siz kendinizi bu zehirden özgürleştirin yeter...
Sırtınızdaki bu ağır yüklerle kendinize nasıl bir gelecek yaratabilirsiniz...?
Affetmemekle geçmişinizin ağır yüklerini aynen geleceğinize taşırsınız!
Affetmemeyi seçip seçmemekle hayatımızda neyi isteyip, istemediğimize biz karar veriyoruz...
Çektiğimiz acılar, depresyon, ağrılar ve bunları hissetmemek bastırmak için kullandığımız ilaçlar, yediğimiz abur cuburlar, gereksiz alışveriş isteği,
Depresyon, değersizlik duygusu, sağlıklı ilişkiler yaşayamamak, bağımlılıkların nedeni affedememek!
Hala zorlanıyorsanız affetmekte bir de şöyle düşünmeyi deneyin;
Hayatınızın bir tiyatro oyunu olduğunu ve bu oyunda herkesin üstüne düşen rolü oynadığını düşünün...
Hayatınıza giren herkesin büyümenize olgunlaşmanıza bir katkı sağlama amacı var...
Hiç kimse, küçücük bir rolü dahi olsa, size bir şey öğretmeden hayatınızdan çıkmaz...
İnsanların size ne yaptıklarına takılmayın, dersi görün sadece, ve özgürleşin!
Hayat kimseyi kayırmıyor, kimseye torpil yapmıyor, kimseyi cezalandırmıyor..
Yaşarken cenneti de cehennemi de seçen bizleriz.
Huzuru seçin, mutlu olmayı seçin...!

huseyinsntrk
30-10-2013, 23:34
Ne kadar eski bir konu olmasına rağmen canlı kalmayı başarabilmiş çok güzel hoş da. Teorikte tamam hepsi buradakiler ve buna benzer bilgiler. Ya pratik ? Socrates gibi tek bildiğim hiç bir şey bilmediğimdir, amacım daha fazla araştırma yapmaktır mı diyeceğiz. Yani şu aydınlanma denen durumu yaşayan var mı kıyısından köşesinden?

yağmur
30-10-2013, 23:45
Ne kadar eski bir konu olmasına rağmen canlı kalmayı başarabilmiş çok güzel hoş da. Teorikte tamam hepsi buradakiler ve buna benzer bilgiler. Ya pratik ? Socrates gibi tek bildiğim hiç bir şey bilmediğimdir, amacım daha fazla araştırma yapmaktır mı diyeceğiz. Yani şu aydınlanma denen durumu yaşayan var mı kıyısından köşesinden?

Yavaş yavaş acele etmeden uygulayacaksınız sn huseyinsntrk, aydınlanma öyle birden olmaz sonra kısa devre olur yanar bütün devreler...
Kolay gelsin...

acdc
31-10-2013, 00:12
a very beautiful woman
a very attractive woman
a very charming woman
a very lovely woman
woman of self esteem
woman of virtue
woman of experience
nothing is as it seems
but..........................
angelina has always been the woman of my dreams






http://s1310.hizliresim.com/1g/y/u204c.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Angelina Jolie (yakın çekim)
Hiç bi şey göründüğü gibi değildir ...
Bu fotoğrafı niye ekledim derseniz :he: kıskanmama gerek yokmuş :yes:

acdc
31-10-2013, 00:26
aloneness :bir seçimdir. siz kendi kendinizle olmak istiyorsunuzdur belki. kafanızı dinlemek istiyorsunuzdur..odaklanmaya imkan verir.
loneliness: bir seçim de olabilir bir zorlama da olabilir. burda kişi istese de kimse yoktur. izolasyon sözkonusudur.
zaten hep seçimlerimiz değil mi hayatımızı etkileyen?

huseyinsntrk
31-10-2013, 00:28
Yavaş yavaş acele etmeden uygulayacaksınız sn huseyinsntrk, aydınlanma öyle birden olmaz sonra kısa devre olur yanar bütün devreler...
Kolay gelsin...

Tamam bende onu soruyorum. Bu kuralmı dır? Bundan emin miyiz? Teorikten mi söylüyorsunuz pratikten mi? tşk.

acdc
31-10-2013, 00:31
bir gün eskişehirde inönü kasabasında planör kursu görüyorduk.
bir kız arkadaşım da paraşütçüydü..
bir gün bana " kuşların sesini" paraşütçülerin duyabileceğini pilotların duyamayacağını söylediğinde ne demek istediğini anlamamıştım..
sonra anlıyor insan...

denizci
08-11-2013, 10:50
''yalnızca'' , anlayamadıklarımızdan korkarız :düsün:

http://666kb.com/i/cj2om8h44oy6reob2.jpg