View Full Version : Hisse.net ŞİİR
Pages :
1
2
3
4
5
6
[
7]
8
9
10
11
12
O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar
bırakılmasaydı eğer.
Dayanılması o kadar da zor değildir,
büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer.
Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.
Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.
Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece
sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer
Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer
...Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini
tutmak isterse
Bu şiirin bazı bölümlerini yazdım ayrı ayrı... kusura bakmayın ve yanlış anlmayın arkadaşlar... bence her bir satırı farklı bir şiir bence... o yüzden böyle yaptım... can yücelin en beğendiğim şiiri
teşekkürler..
Ey mâyesi nurla yoğrulmuş millet!
Hele dişini sık az daha sabret!
Aman, sönmesin sînendeki himmet!
Son durağın "Devlet-i ebed müddet..."
Hiç durma yürü ki, yollarda gözler!
Durmuş şehid baban yolunu gözler
Geril, koş! Seni bekliyor pürüzler
Gel artık sevinsin kederli yüzler...!
Belli, da’vâ büyük yollar da uzun;
Ne gam! Yolcusu olmuşsun Sonsuz’un.
Kutlu Rehber bu yolda kılavuzun...
Lafı mı olur artık, karın-buzun...!
Nasıl olsa bir gün güneş doğacak;
Çevreye yeniden nurlar yağacak;
Dağ-dere, ova-oba bucak bucak,
Işık gelip karanlığı boğacak...
M. Fethullah Gülen
bu şiir burda olmasaymış daha güzel olurmuş ya neyse...
Ağlasam Mı?
Mevlam gül diyerek iki göz vermiş
Bilmem ağlasam mı? Ağlamasam mı?
Dura dura bir sel oldum erenler
Bilmem çağlasam mı? Çağlamasam mı?
Milletin sırtından doyan doyana
Bunu gören yürek nasıl dayana
Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana
Bilmem söylesem mi? Söylemesem mi?
Mahzuni Şerif'im dindir acını
Bazen acılardan al ilacını
Pir Sultan'lar gibi dar ağacını
Bilmem boylasam mı? Boylamasam mı?
Mahzuni Şerif
Dayan
bir ceylan susuzluğu içinde
çatlamaya yüz tutmuş tohum
baharın berisinde hemen
ve bir kadın umudu içinde
yeşerir elbet diren
umuttur çocuk
bin bir sancıyla doğan
ve gecenin en zifiri karanlığı
güneş doğmadan önceki an
dayan
biliyorum! Her kışın ardı bahar
ve...
her gecenin sonu nehar
hasret hasret ektim sensizliğimi
yağmur yağmur gözledim
vuslat vuslat bekledim
don yemiş çiçek ya yüreğim
/ zemherinin ötesinde /
döner elbet meyveye
dayan...
Bahar Ş. Gülşen
SİTEMİM SANADIR
(..sevdası sözde kalanlara...)
Heyy! Adamım..
Ne sanıyorsun ki kendini?
Seni seviyorum ,
seni çok seviyorum,
diye mi bu havalar?
Geçç... bunları adamım,
geçç bir kalemde.
Sen, sen isen,
sen bende isen,
sen içimde isen,
yüreğimde açan mor menekşem,
bozkırlarımda açan çiğdem,
ölüm yolunda bile
son isteğim, son arzum,
sen isen...
Bunun nedeni,
sadece benim /
içimde büyüttüğüm sevgim.
Seni ben sevdim adamım..
Ben istediğim için sevdim.
Benimki,
sözde değil, özde sevda...
Kendine gel artık adamım...
Bahar geçip gitmekte zira...
Bahar Ş.GÜLŞEN
Geri döndüren gördün mü geçmişi
Boşa soldurdun o nazlı gençliği
Bir avuç toprak için yor kendini
Dünyada ölümden başkası yalan
Yalan başkası yalan
Zaman kendine benzetmez herkesi
Hesapsız açar baharlar pembeyi
Açmadığın dalda sözün geçer mi
Dünyada ölümden başkası yalan
Yalan başkası yalan
Sitem etme haberi yok dağların
Ellerini gözlerinle bağladın
Faydası yok geç kalınmış figanın
Dünyada ölümden başkası yalan
Yalan başkası yalan
ZORLA
Kendiliğimden şiir yazmadım
Şiir yazdırttı kendini
Hiçbir seviyi ben bırakmadım
Seviler bıraktırttı kendini
Kaçmadığıma bakmayın siz
Döğüştümse namus deyip
Hiçbir kavgayı ben çıkarmadım
Kavgaya zorladılar beni
Bu amansız yarışa kendim girmedim
Soluk soluğa yarışta buldum kendimi
Gönüllü katılmadım hiçbirine
İstesem de istemesem de yarışa kattılar beni
Biliyorum ki yazılan artık yaşanmaz
Ben yazmak istemedim
Yaşamak istedim sevgimi
Kendileri yazdırttılar kendilerini..
AZİZ NESİN
ÇAPKIN KIZ
Kahverengi bir salon, cila ve meyva kokan,
Kurulmuş koca iskemleye tıkınıyordum,
Bir Belçika yemeği, buyursun canı çeken,
Yeter ki karnım doysun, aldırmayıp yiyordum,
Rahattım - oh ne güzel çalar saatin sesi-
Derken, mutfak açıldı, sürünmüş, sürmelenmiş,
Kılık kıyafetine ise biraz boş vermiş,
Yanaştı cilvelenip aşevi hizmetçisi.
İstediği tatlı bir öpücüktü sanırım
Belçikalı kızları bakışından tanırım,
Fazla çatal kaşıkları masadan topladı,
Dudak büktü gülerek çocuk bir yüzle bana:
Bastırıp parmağını şeftali yanağına,
"Buramı üşütmüşüm, dokun anlarsın" dedi.
ARTHUR RIMBAUD
YALNIZ İNSAN
Yalnız insan merdivendir
Hiçbir yere ulaşmayan
Sürülür yabancı diye
Dayandığı kapılardan
Yalnız insan deli rüzgar
Ne zevk alır ne haz verir
Dokunduğu küldür uçar
Sunduğu tozdur silinir
Yalnız insan yok ki yüzü
Yağmur çarpan bir camekan
Ve gözünden sızan yaşlar
Bir parçadır manzaradan
Yalnız insan kayıp mektup
Adresimi yanlış nedir
Sevgiler der fırlatılır
Kimbilir kim tarafından
ARAGON
ÖPÜŞ TADINDA
Bir şiir
Tek bir şiir yazmalıyım
Uyağı rüzgar olan
Yağmura bürünmüş soluğu
Bir gün
Tek bir gün kalmalı
Benden kalacaksa geriye
Bir öpüş tadı dudağımda
Ve bir öpüş tadında
Olmalı o şiir de
AHMET UYSAL
DAYANAMAM.
denizde beyaz köpük
yağmurun ilk damlası
kederlerim demlenir
çayım keklik kanı
fırtınaya hazır mevsim
sindi kış havaya
kar kapattı yolları
bir küçücük odada
gel aklımı başımdan al
hazırım kanmaya her defa
dayanamam...
hüzünlenir deli gönül
gergefinde yalnızlık var
dayanırım bilirsin
bir tek yokluğuna dayanamam...
Bahar Ş. Gülşen
Çocukları küçücük kurşunlarla mı vururlar anne?
http://img171.imageshack.us/img171/778/semrasinabebek06kv0.jpg
Büyümek istemiyorum anne!
Hedef seçmektense hedef olmayı kurşunlara,
vurmaktansa vurulmayı seçiyorum .
Doğdum ve irkildim büyüklüğü karşısında dünyanın
Gördüm ve şaşırdım açgözlülüğüne insanların.
İnsan insanın düşmanı mıdır?
Kim kırar gönülleri,
korkmaz mı ve bilmez mi insan
bir gönül kıran onmayacaktır,
ve vurduğu silah er geç dönecektir kendine.
Ve insan vurduğu kadar vurulur bilmez mi?
Nedameti olmayana merhamet değil, lanet edilir ancak.
Çocukları anne
Küçük kurşunlarla mı vururlar.
Oysa çocuk merhamet demektir biraz
İnanmaktır bir uçurtmanın değerli olduğuna bir füzeden.
Bütün bilyalarımı versem, resimlerimi, topacımı
Yetmez mi anne yok etmeye yeryüzünden bütün silahları
Bütün oyunlarda ebe olmaya razıyım yeter ki bölmesin bir bomba rüyalarımı.
Madem savaş en çok bir çocuğun annesiz ya da babasız olması demektir,
ebelenmek ve bir daha oyuna girememektir madem.
Yakıyorum tahta atımı ve tabancamı.
Oyunlarda ne askerim bundan sonra ne de pilot
Söz, kullanmayacağım bundan sonra sapanımı.
Sığınaklara gitmek istemiyorum anne.
oynamak istemiyorum sonunda ‘elma dersem çık’ olmayan hiçbir saklambacı.
Çocukları küçük kurşunlarla mı vururlar anne
Akar mı onların da kanları?
Diyelim yagmura tutuldun bir gun
Bardaktan bosanircasina yagiyor mubarek
Obur yanda gunes kendi keyfinde
Ne de olsa yaz yagmuru
Piril piril dusuyor damlalar *
Eteklerin uca uca bir kosudur kopardin
Dar attin kendini karsi evin sundurmasina
Iste o evin kapisinda bulacaksin beni
Diyelim icin cekti bir sabah vakti *
Erkenceden denize gireyim dedin *
Kulac attikca sen *
Patiska carsaflar gibi yirtiliyor su ortadan *
Ege denizi bu efendi deniz *
Seslenmiyor *
Derken bi de dibe dalayim diyorsun
*Icine dogdu belki de *
Iste cil cil kosusan baliklar *
Lapinalar gumusler var ya *
Eylim eylim salinan yosunlar *
Onlarin arasinda bulacaksin beni *
Diyelim sapina kadar sair bir herif cikmis ortaya *
Cakmak cakmak gozleri *
Meydan, ya Taksim ya Beyazit meydani
Herkes orda sen de ordasin *
Herif bizden soz ediyor bu ulkenin cocuklarindan *
Yuruyelim arkadaslar diyor yuruyelim *
Ozgurluge mutluluga dogru *
Her isin basinda sevgi diyor *
Gozlerin yagmurdan sonra yapraklarin yesili *
Bir de basini ceviriyorsun ki *
Yaninda ben varim... *
CAN YUCEL
Duydum ki yine umudunu kesmişsin insanlardan,
dostluklardan... Duydum ki yine acımaya başlamışsın
kendine...
Yolunu kimselerin bilmediği, bilmek de istemediği
sevginin o hayal ülkesinde birilerini beklerken çok
üşümüşsün...
İnsan ancak kendisine sevgili olabilir, diyormuşsun.
Şimdi artık yollarda ve binbir hayalin peşinde
sürüklediğin ve yıprattığın sevgine minnet borcunu
ödeyecekmişsin...
Acıyan sevgini şımartacak, onu örtülere saracakmışsın.
Onu kendini güçlü ve korunaklı olduğunu hissetmediğin
hiçbir yerde ortaya çıkarmayacakmışsın...
Sevgini yırtıcı bir kuş gibi yetiştiriyormuşsun.
En iyi savunmanın saldırı olduğunu ve yokolmamak için
yoketmek gerektiğini öğretiyormuşsun ona...
Ona onu, sabırlar, merhametler ve inceliklerle değil,
hazlar, hayranlıklar ve kıskanç ilgilerle
besleneceğini vadediyormuşsun.
Her gece uyumadan önce arkasında Che Guevera’nın resmi
olan aynanla konuşuyormuşsun: Bir sen varsın önemli
olan, bir sen varsın gerçek olan... Hem onca acıya
rağmen hala güzelim...
Ve artık kendime yasaklıyorum başkalarına acımayı ve
hayatın acısını...
Aynadaki nefesinin buğusunu görüyorum buradan.
Gözlerinle gözgöze gelemediğim için tutup aynadaki
buğuyu öpüyorsun.
Yaralı kendini öpüyorsun...
Çekmeceden cüzdanının çıkarıp içindeki kredi
kartlarını seyrediyorsun zoraki bir hayranlıkla.
İçinde sevgini sakladığğın kaleyi daha da
güçlendirmeyi geçiriyorsun aklından.
Kredi kartlarını yalıyorsun dilinle ve onların zehirli
tadını içine akıtıyorsun.
Bankamatikten her para çektiğinde kulağına gelen ölüm
çığlıklarına alıştırmak istiyorsun kendini böylece.
Hem senden güçsüzlerin ölümü, hem bu ölümleri gizleyen
ve bütün katliamları anında temize çeken teknolojinin
zehirli tadı sarıyor şimdi sevginin yaralarını.
Bankamatikten her para çektiğinde kulağına gelen
çocukların ve kimsesizlerin ölüm çığlıklarına
dayanamadığını hissettiğin anlar, senin için hayatta
sadece annenin babanın ve kardeşlerinin önemli
olduğunu söylüyorsun kendine ve akşam iş dönüşü onlara
hediyeler alarak evine dönüyorsun...
Ve eskiden, sevgini bir kalenin ardına saklamadan önce
sadece kendi çocuklarını sevenleri kınadığını unutmak
içinse bu defa başkaları değil kendin kanatıyorsun
sevgini.
Sonra küçük, tüylü bir köpek almak istiyorsun kendine.
Köpegi severken, kucaklarken sana acımasızlık eden
dostlarının, seni sevginin o hayal ülkesinde yıllarca
bekletip düşlerini ve ömrünü çalan sevgililerin
yüzleri geçsin istiyorsun karşından.
Onların yüzleri geçtikçe sahibin olduğun için senden
başka kimseyi sevmeyecek ve bağlanmayacak olan
köpeğine daha da sıkıca sarılmak istiyorsun, öpüp
koklamak.
Kendini öper gibi, yaralı ve belki de artık hiç
iyileşmeyecek olan kendini.
Hiç iyileşmeyeceğini artık kendinden bile
saklayamadığın böyle anlarda para kazanmak istiyorsun,
iş kurup daha çok para kazanmak.
Böyle anlarda bir kalenin ardında gizlediğin herşeye
yanlışlarla dolu olsa da senden izler taşıyan tarihine
bile düşman oluyorsun.
Seni bu hale getirenlerle bir olup bu belki de artık
hiç iyileşmeyecek yaralı kendini yoketmek
istiyorsun... Sonra yorgun düşüyorsun... Artık
dinlenmek istiyorsun. Yarına daha dinlenmiş ve
korkularından kurtulmuş olarak uyanmak istiyorsun...
Ve uykuya dalmadan önce vitrinlere bıraktığın
dalğınlığın geliyor aklına...Kendine bir kez daha
acıyorsun ve bu yüzden pahalı bulup da almadığın
giysileri almaya karar veriyorsun.
Bu pahalı giysiler sayesinde ilgilerin kölesi değil,
ilgilerin merkezi olmayı istiyorsun.
Bu giysiler sayesinde sızlayan sevgilerini örtmek,
örtmek, örtmek istiyorsun. Görünmez olmak istiyorsun.
Oysa senin gemin camdan sevgili...
İşte güçlü balığın güçsüz balığı yokettiği kanlı
denizin her tarafından seni görebiliyorum...
Sadece ben değil dost düşman herkes uykuya daldığını
görebiliyoruz buradan.
Çünkü senin gemin camdan sevgili.
Sıkıntından yediğin tırnaklarının kenarlarını...
Korkulu bir rüya gördüğünde birden silkinişini...
Yaralı sevgini korumak için aldığın onca kötücül
karara rağman nasılsa hep masum kalan sayıklamalarını
görüp duyuyorum buradan...
Kaleni ve kalenin ardında sakladığın yaralı sevgini.
Boşuna saklama sevgini. Senin gibiler hiç örtünemez
sevgili...
Seni bu kanlı deniz ve düşmanların da dostların da
hemen tanır.
Ya benzerini bulup gidersin buralardan.
Ya da seni yokederler sevgili...
Herkes gibi ve herşeyi bilerek yaşamaszın sen
Senin gibiler örtünemez...
Bu kanlı denizde senin gemin camdan sevgili.
Cezmi ERSÖZ
Ya zamanından çok erken gelirim
Dünyaya geldiğim gibi
Ya zamanından çok geç
Seni bu yaşta sevdiğim gibi
Mutluluğa hep geç kalırım
Hep erken giderim mutsuzluğa
Ya herşey bitmiştir çoktan
Ya hiçbir şey başlamamış
Öyle bir zamanına geldim ki yaşamın
Ölüme erken seviye geç
Yine gecikmişim bağışla sevgilim
Seviye on kala ölüme beş
Güneş altında söylenmedik söz yokmuş...
Bu yüzden geceleri söylüyorum sevdiğimi...
Ne gece, ne gündüz yokmuş söylenmemiş söz...
Ben de söylenmişleri söylüyorum yeni biçimde...
Hiç bir biçim kalmamış dünyada denenmedik...
Ben de susuyorum sevgimi saklayıp içimde...
Duyuyorsun değil mi suskunluğumu nasıl haykırıyor...
Susarak sevgisini ilan eden çok var sevgilim...
Ama bir başka seven yok benim sustuğum biçimde...
Hayal
Bir hayalim var benim
Tozlu raftaki midyenin içinde
Zamanı gelince
Açacağım midyeyi
Alacağım inciyi
Avucumun içine…
Gel Gör Beni Aşk Neyledi
Ben yürürüm yane yane
Aşk boyadi beni kane
Ne âkilem ne divâne
Gel gör beni aşk neyledi
Gâh eserim yeller gibi
Gâh tozarim yollar gibi
Gâh akarim seller gibi
Gel gör beni aşk neyledi
Akarsulayin çaglarim
Dertli cigerim daglarim
Şeyhim anuban aglarim
Gel gör beni aşk neyledi
Ya elim al kaldir beni
Ya vaslina erdir beni
Çok aglattin güldür beni
Gel gör beni aşk neyledi
Ben yürürüm ilden ile
Şeyh anarim dilden dile
Gurbette hâlim kim bile
Gel gör beni aşk neyledi
Mecnun oluban yürürüm
O yari düşte görürüm
Uyanip melûl olurum
Gel gör beni aşk neyledi
Miskin Yunus biçâreyim
Baştan ayaga yâreyim
Dost ilinden âvâreyim
Gel gör beni aşk neyledi
Yunus Emre
BAŞBAŞA
İşte bir vazoda açmış iki gül
İşte bir saksıda eşsiz kuşkonmaz.
Gülleri gördükçe gönlüm bir bülbül
Saksıya baktıkça içimde bir haz.
Dışarda fırtına, uğultu, tipi
Odada sessizlik tutulur gibi.
İşte o da geldi, evin sahibi
Oturduk, eskiden konuştuk biraz.
Dışarda fırtına, tipi... Yerler kar
İçerde başbaşa iki bahtiyar.
Onları ısıtan eski bir bahar
Dışarda yepyeni bir kış, bir ayaz.
AHMET KUTSİ TECER
ÇOK YALVARDIM ÇOK YAKARDIM
Çok yalvardım çok yakardım
Uyanmadı kara bahtım
Şansım küsmüş etmez yardım
Uyanmadı kara bahtım
Uyur uyanmaz ikbalim
Nic olacak benim halim
Boynuna olsun vebalim
Uyanmadı kara bahtım
Kader kadere eş oldu
Ağladım gözüm yaş oldu
Uzun boylu savaş oldu
Uyanmadı kara bahtım
Tecellim bozuk temelden
Gitti gençlik çıktı elden
Aşka mahkumuz ezelden
Uyanmadı kara bahtım
Kısmet beni diyar diyar
Dolandırır bilmem ne var
Veysel oldu candan bizar
Uyanmadı kara bahtım
AŞIK VEYSEL
DOSTLAR BENİ HATIRLASIN
Ben giderim adım kalır,
Dostlar beni hatırlasın.
Düğün olur, bayram gelir,
Dostlar beni hatırlasın.
Can bedenden ayrılacak,
Tütmez baca, yanmaz ocak,
Selam olsun kucak kucak,
Dostlar beni hatırlasın.
Açar solar türlü çiçek
Kimler gülmüş, kim gülecek
Murat yalan, ölüm gerçek,
Dostlar beni hatırlasın.
Gün ikindi akşam olur,
Gör ki başa neler gelir,
Veysel gider, adı kalır
Dostlar beni hatırlasın
AŞIK VEYSEL
Ben Seni Seviyordum Sen Bilmiyordun
Sana uzak kentlerden birinde , zamanın bir yerinde ,
Seni ve senli günleri anımsattı akşam güneşi .
Onca zamanın üstünde , eskimeyen bir düşüncesin şimdi .
İnsan her gün anımsar mı aynı gözleri ı
Seni seviyordum ve senin haberin yoktu . . .
Saçlarını izliyordum uzaktan .
Kulağın arkasına düşüşü ve burnun . . .
Herkesten başkaydı işte . . .
Güldüğün zaman , yukarıya bakardın .
Yukarıya kalkan başın ve gülen gözlerin vardı , ne güzeldiler . . .
Sen bilmiyordun ve ben seni seviyordum . . .
Kalbime sığmıyordu aklımdan geçenler ; duvarlara , vitrin camlarına , kaldırımlara çarpıyordu , Geri dönüyordu çoğalarak .
Senin sesini duyduğum masalarda , erteliyordum her şeyi , her şeyi erteleyişim oluyordun , kalp ağrısı oluyordun , birlikte soluduğumuz sokak isimleri oluyordun .
Mevsimler değişiyor ve büyüyorduk . . .
Dönemeçler geçiyor , köprüler göze alıyor ve bazen tekin olmayan sular üzerinden atlıyorduk , cesurduk . Ufuk çizgisi maviydi , gün batımı hep turuncu ve kırmızıydı bütün karanfiller . Ben seni seviyordum , sen bilmiyordun .
Sevinçlerim oluyordun ara sıra , sen hiç bilmiyordun .
Sonra herhangi biri oldun , bütün sevinçlerim bittikten sonra . Yağmurlar yağdı , serin Haziran akşamları . Derken bir gün uzaktan gördüm seni . . .
Saçların bana inat , başın her şeye meydan okuyarak işte yine aynı , kalbimi acıttın . Her zamanki gibi değiştik sanıyordum ve sen yine bilmiyordun . . .
Şimdi bunları anlatsa sana birileri , kim bilir ı
Ya da boşver bilme en iyisi . . .
Her sözümüz dudaklarda gülüş oldu , dönmek ihtimali yok artık , o gülüşler düş oldu . . .
Azerinin Aşkı
Sen meni sev,men seni sevim
Sen menin için yan
Men seni severah yanim dutusim
Klasik Ask neyse onu yasiyah
Yada sevme haberin olmas1n
Men sana sevdalan1p dolasim
Platonik ask neyse onu yasiyah
Sevdada oturah , yiyah 0çah
Elele olah, kan kusah
Tombilik ask neyse onu yasiyah
0stersen sevdandan kendimi kesim
Sagi mi solu mu dogriyim biçimı
Psikopatik ask neyse onu yasiyah
Eyle sevah ki kara sevda olah
Araplara benziyeh Kapkara olah
Gara Ask neyse onu yasiyah
Yalan söylemiyah, hep dogru diyah
Beraber oturak beraber yiyah
Realist ask neyse onu yasiyah
Birbirimize türkü söyliyah, mizildiyah
Elele tarlalarda , bostanlarda gezah
Romantik Ask neyse onu yasiyah
Kediyi, Gudigi sen diye sevim
Sen de horozi , guligi ben diye sev
Sembolik ask neyse onu yasiyah
(alıntıdır)
Azılı Aşklar Şatosu
bir tek sana tembih ettim saadeti
hiç birşey hatıra değil aslında
kaynayan sular gibi bakardın ya bana
donan sular gibi güleridin ya
bütün büyük sular korkutuyor şimdi beni
bir tek sana tembih ettim saadeti
hiç bir şey ihanet değil aslında
kararan havalar gibi dokunurdun ya bana
bozan havalar gibi sevişirdin ya
bütün güzel havalar ağlatıyor şimdi beni
küçük iskender
dealer(sezgin)
28-08-2006, 19:48
her ne kadar şarkıda olsa modası geçmişte olsa şiirsel yönu çok güçlü. affınıza sığınarak bir kere daha hatırlatmak maksatlı gecıyorum. işte sözler böyle güçlü olamlaı:
mayın tarlasında dolaşıp durmuşum aşk sanıp da
herkes arkamdan bağırmış kimseyi duymamışım
savaş filmlerinde olur ya yaralı yaralı devam etmişim
sonuna kadar aşk ya yanımdasın sanmışım
mayın tarlasında yürüyüp durmuşum aşk sanıp da
tel örgülerde durmamış bir delikten geçmişim
her şey bana dur demiş kulağım darbe almış duymamışım
sonuna kadar aşk ya sadece inanmışım
koşmuşum düşmüşüm kalkmışım
sevişmek sevmekten gelir inanmışım
elimden tuttuğunda öyle bir güvenmişim ki
bize bir şey olmaz sanmışım
mayın tarlasında bir adam sevmişim aşk sanıp da
soyunup korkusuzca çırılçıplak kalmışım
aşk filmlerinde olur ya işte öyle sevmişim
sonunda bedenim sağlam bulunmuş yüreğim paramparça
. . .
Sabr ile gönül derdine derman ire umma
Can atma oda bihüde canan ire umma
Gözün sadefinden nice dürdane dökersin
Şol dişi güher dudağı mercan ire umma
. . .
Ey gönül! Sabır sayesinde derdine derman erişeceğini,
bu aşk ıstırabından kurtulacağını umma. Sevgilinin geleceği
ümidine düşerek nafile ateşe can atma.
Gözlerinden ne diye inci tanesi gibi yaş döküyorsun?
Şu inci dişlinin ve mercan dudaklının geleceğini ümit etme.
Hoca Dehhani
Eğer benim ile gitmek dilersen
Eğlen güzel yaz olsun da gidelim
Bizim iller kıraçlıdır aşılmaz
Yollar çamur kurusun da gidelim
Aşamazsın Karaman'ın ilini
Köprüsü yok geçemezsin selini
Gerdan yaylasının Perçem belini
Lale sümbül bürüsün de gidelim
Sökülsün dağların buzu sökülsün
Öne insin, çöl ovaya dökülsün
Erzurum dağının karı çekilsin
Ak koyunlar yürüsün de gidelim
Karac'oğlan der ki buna ne fayda
Hiç rağbet kalmadı yoksula payda
Bu ayda olmazsa gelecek ayda
Onbir ayın birisinde gidelim.
Karacaoğlan
Aslında şiirin her türlüsünü seviyorum ben... Ama divan edebiyatı çok farklı... Biraz daha emek istiyor... Çok farklı...
Günümüz şairleri de çok iyi ama nedense Divan edebiyatı daha ağır basıyor... Özümüz 0lduğu için galiba...
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi
Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü
Ve boğazımı sıktı parmaklar ince uzun
Günahkar toprağımın saçından bir tel düştü
Sana ne olmuş Roza, bir derde tutulmuşsun
Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti
Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun
Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü
Şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa
Her şeyim sizin olsun, hep sizin, kesik başlar
Rüyasında örümcek başlarsa ağlamaya
İçine gül koyduğum tüfek ölmeye başlar
Günahını sırtına yüklenen kaplumbağa
Gibi ölüm önünde özbenliğim yavaşlar
Öyleyse bu şapkayı atıyorum ırmağa
Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır
Ve kediler de her gece sürünür yastıklara
Denizleri bahtiyar eden günler kısalır
Satılmayan çiçekler zehirli ve kapkara
Unutulmuş erkekler ve kadınlara kalır
Bir geyiğin eriyen gözleri düşer kara
Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır
Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık
Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi
Sana da Mona Roza, taşbebeği bıraktık
Ellerinde kılıçlı balıkların bir dişi
Senin hatıran kadar büyük, yeni, karanlık
Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi
Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık
Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim
Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura
Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim
İtimat edeceğim şu belalı yağmura
Ruhumu bayrak yapıp ben teslim edeceğim
Asılmış bir adamın iki eli yağmura
Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim
Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni
Ve bir şehir yaratmak ruhundan Geyve diye
Parçalanan gemiyi ve yırtılan yelkeni
Katıvermek sessizce söylenen bir türküye
Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni
Ve son vermek bu bitmeyen şarkıya
Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni
Sana tavus kuşunun içine girdiğini
En son söz olarak söylemek istiyorum
İçimde tavusların kaybolduğunu
Bana da bir çift ak kanat kaldığını
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum
İçime girdiğini, tüyünü yolduğumu
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara
Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi
Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...
Sezai Karakoç
Aşk = Mona Roza
Tam platonik... bunalım... dip... son...
Bin cefalar etsen almam üstüme oy
Gayet sirin geldi dillerin dostum oy
Varip yadellere meyil verirsen oy
Gis ola baglana yollarin dostum dostum dostum
Dostum dostum dostum dostum gelsene yanim.
Ilahi onmaya yardan ayiran oy
Bahçede bülbüller ötüyor uyar oy
Kula gölge ise Allah'a ayan oy
Senden ayrilali gülmedim dostum dostum dostum
Dostum dostum dostum dostum gelsene yanim.
Pir Sultan Abdal'im gülüm dermisler oy
Bu sirin canima nasil kiymislar oy
Ister isem dünya malin vermisler oy
Sensiz dünya mali neylerim dostum dostum dostum
Dostum dostum dostum dostum gelsene yanim.
*Pir Sultan Abdal*
Görmek isteyipte göremedkilerim
Sevmek isteyipte sevemediklerim
Gitmek isteyipte gidemediklerim
Ben sizi bulamadım
Siz gelin bulun beni
Daglarda nergis sandim
Ala gözlü mestim seni
Sözünden özün tanirdim
Fehmederdim dostum seni
Lokma oldum hamurlardan
Ben soyundum samurumdan
Olur olmaz çamurlardan
Sakinmazdim üstüm seni
Varsam kirklar meclisine
Tugra olsam sikkesine
Bir gerçegin tekkesine
Seremedim postum seni
Dersim aldim ism-i Hü?dan
Kara toprak kanlar yudan
Seyrani keyfimce sudan
Doldurmadim testim seni.
Seyrani
Eski libas gibi asıkin gönlü
Söküldükten sonra dikilmez imis
Güzel sever isen gerdani benli
Her güzelin kahri çekilmez imis
Bülbül daldan dala yapiyor sekis
O sebepten gülle ediyor çekis
Askin ignesiyle dikilen dikis
Kiyamete kadar sökülmez imis
Sevdigim degildin böylece ezel
Asıkinin bagina düsürdün gazel
Ibrisimden nazik sandigim güzel
Meger polat gibi bükülmez imis
Seyrani?nin gözü gamli yas imis
Benim derdim her dertlere bas imis
Ben bagrini toprak sanirdim,tas imis
Meger tasa tohum ekilmez imis.
Seyrani
Ama.......
> > >
> > > Neden Meyveleri Kopartmak IÇin AgaÇlara Tirmanirsiniz...?
> > > Biraz Beklerseniz Zaten Kendiliginden
> > > Yere DÜsecek...
> > > Neden Bir Kadina Asik Olamak IÇin
> > > Pesinden Kosarsiniz...?
> > > Biraz Beklerseniz Zaten
> > > Kendiliginden Size Gelecek...
> > > Ve Neden Ölmek,ÖldÜrmek IÇin
> > > Birbirinizle Savas Edersiniz...?
> > > Biraz Beklerseniz Zaten
> > > Kendiliginizden Öleceksiniz...
> > >
> > > Ama.....
> > > Meyve Yere DÜstÜgÜ Zaman Degil,
> > > AgaÇtan Kopartildigi Zaman..
> > > Kadin Çaresizlikten Size Geldigi Zaman Degil,
> > > Kalbinden Fethedildigi Zaman...
> > > Ve ÖlÜm Yatakta Degil,
> > > Mucadelede Guzeldir......
> > >
26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLER
İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR
VE
İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ'E BAKAN NEFER
Saat 2.30.
Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır. Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın, daha küçük kaldığı için ve bu vakitlerde topraktan
ve yürekten evimize, aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe'den
dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık tepesi olmasa
Afyonkarahisar şehrinin ışıklan gözükecek.
Kuzeydoğuda Güzelim dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor.
Ovada Akarçay bir pırıltı halinde ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var:
Akarçay belki bir akar su, belki bir ırmak, belki küçücük bir nehirdir
Akarçay Dereboğazı’ında değirmenlieri çevirip ve kılçıksız yılan balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar.
Ve kocaman çiçekten eflatun kırmızı beyaz ve sapları bir,
bir buçuk adam boyundaki haşhaşların arasından akar.
Ve Afyon önünde Altıgözler köprüsünün altından
gündoğuya dönerek ve Konya tren hattına rastlayıp
yolda Büyükçobanlar köyünü solda ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp, gider.
Düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve
yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.
Kim bilir onlar ne kadar büyük, ne kadar uzundular?
Birçoğunun adını bilmiyordu, yalnız, Yunan'dan önce
ve Seferberlik'ten evvel Selimşahlar çiftliğinde ırgatlık ederken
Manisa'da geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.
Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu
Paşalar: "Üç", dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı.
Saat 3.30.
Halimur - Ayvalı hattı üzerinde manga mevziindedir.
İzmirli Ali Onbaşı (Kendisi tornacıdır) karanlıkta göz yordamıyla
sanki onları bir daha görmeyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer:
Sağda birinci nefer sarışındı, ikinci esmer.
Üçüncü kekemeydi fakat bölükte yoktu onun üstüne şarkı söyleyen. Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.
Altıncı, inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için kardeşleri onu
mahkemeye verdiler ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona "Deli Erzurumlu" derdiler. Yedinci Mehmet oğlu Osman'dı.
Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı
ve gözünü kırpmadan daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci İbrahim korkmayacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki:
tavşan korktuğu için kaçmaz kaçtığı için korkar.
Saat: 4
Ağzıkara-Söğütlüdere mıntıkası.
On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, mekanizmalar Üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı, mevzideki biricik silahsız adam: ölülerin adamı,
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru, durdu boyun büküp
el kavuşturup sabah namazına, içi rahattır.
Cennet, ebedî bir istirahattır. Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
Cenabı rabbülâlemîne şühedâyı.
Saat: 4.45.
Sandıklı civarı.
Köyler.
Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.
Çukurova beygiri kuyruğunu karanlığa vuruyordu:
dizkapaklarında kan, kantarmasında köpük...
İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük,
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride, köylerde bir horoz öttü. Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
ellerinin tersiyle yüzünü örttü. Karşı dağlar ardında,
düşman elinde kalan bir başka horoz vardır:
Baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar her hal onu çoktan kesip çorbasını yapmışlardır.
Saat beşe on var.
Kırk dakka sonra şafak sökecek.
"Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak"
Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde.
On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti ve onların genci,
uzunu, Darülmuallimin mezunu Nureddin Eşfak,
mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor:
— Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var,
bilmem ki, nasıl anlatsam, Akif, inanmış adam,
fakat onun, ben, inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Meselâ, bakın "Gelecektir sana vadettiği günler Hakkın.
"Hayır, gelecek günler için gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz vadettik kendimize.
Bir şarkı istiyorum zaferden sonrasına dair.
"Kim bilir belki yarın..."
Saat beşe beş var.
Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı:
Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes macerada, ön safta, en ön sırada,
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.
Topçu evvel mülâzimi Hasan'ın yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi, kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük.
Öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü
ve hâtırasını ve yedi buçukluk bataryasını
ağlanacak kadar küçük buluyordu.
Yüzbaşı sordu:
— Saat kaç?
— Beş.
— Yarım saat sonra demek...
98956 tüfek ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün aletleriyle ve vatan uğrunda, yani, toprak ve hürriyet için
ölebilmek kabiliyetleriyle Birinci ve ikinci Ordu'lar baskına hazırdılar.
Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde, beygirinin yanında duran sarkık,
siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına.
Nureddin Eşfak baktı saatına:
— Beş otuz...
Ve başladı topçu ateşiyle
ve fecirle birlikte büyük taarruz...
Sonra.
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar:
Karahisar güneyinde 50
ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.
Sonra.
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihata ettik Aslıhanlar civarında 30 Ağustosa kadar.
Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyi külliyesi imha ve esir olundu.
Esirler arasında General Trikopis: alaturka sopa yemiş bir temiz ve sırmaları kopuk firenk uşağı...
Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nureddin Eşfak'ın ayağı.
Nureddin dedi ki:
"Teselyalı Çoban Mihail,"
Nureddin dedi ki:
"Seni biz değil, buraya gönderenler öldürdü seni..."
Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü ordularımız İzmir'e doğru yürürken
serseri bir kurşunla vurulan Deli Erzurumluydu.
Devrildi. Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı, baktı karşıya. Gözleri hayretle yandılar:
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
seyredip güneşli gökyüzünü ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.
Sonra.
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden ve Deli Erzurumlu ölürken
kederinden yüzlerini toprağa döndüler.
Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı,
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere
ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da.
Ve kılıçların, nalların, ellerin ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.
Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu:
"Dörtnala gelip uzak Asya'dan Akdeniz'e
bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim.
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim..."
Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir’e girdik ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinde gelip öfkeden, sevinçten,
Ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.
Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık, havada kuş kadar çokturlar,
korkak, cesur, câhil, hakîm ve çocukturlar
ve kahreden yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların maceraları vardır...
Nazım Hikmet Ran
27
Tanrım; bu güzel yüze vermişsin emek,
O sümbülü koklamak, saçın' ellemek.
Sonra da ona bakma, dersen, anlamı:
Dolu kadehi ters tut, hiç dökme demek!
Ömer Hayyam
*****************
Gecenin en siyahinda
Umudun bittigi yerdeyim
Köseyi dönsem ölüm
Düz gitsem hayat
Gölgeler içindeyim
Sen imkansizsin
Sensizlik imkansiz ask imkansiz
Çemberin en disinda
En çikmaz sokaktayim
Çiglik atsam sessiz
Sussam yine çaresiz
Gölgeler içindeyim
Sen imkansizsin
Sensizlik imkansiz
Ask imkansiz
*****************
Unuttum sanma seni, her duada adın var;
Dün oğlum, babasına, “baba” diyordu Baba! ..
Duvardaki resimde, bakışın var, yâdın var;
Ciğerimden can koptu, “baba” diyordu Baba! ..
Sarılırken oğluma, aklıma geliyorsun;
Gözlerimde yaş olup, sinemi deliyorsun;
Özlemez olurmuyum, özledim, biliyorsun;
Ciğerimden can koptu, “baba” diyordu Baba! ..
“Baba” diyen kim varsa, gördüğümde ağlayıp;
Başa geldi ayrılık, karaları bağlayıp;
Sensiz olan gönlümü, yokluğunla dağlayıp;
Ciğerimden can koptu, “baba” diyordu Baba! ..
Sen bulunmaz efsane, sen gönlümün sultanı;
Sen şu fâni dünyada, ömrümün tutar yanı;
Senden bir emanettir, taşıyorken bu canı;
Ciğerimden can koptu, “baba” diyordu Baba! ..
Gidişin, emânetin, teslimiyet vaktiydi;
Gidişin, Yaradan’ın “tamam” diyen aktiydi;
En büyük mirasındı, ak alnımın naktiydi;
Ciğerimden can koptu, “baba” diyordu Baba!
Aklimda Bir Tek Sen
.
Gölgelenir mutluluk içimde,
Yalnizliga uzanir bir yol.
Susarim, söyleyemem kimseye,
Için için aglarim bazen.
Bir hatira, dünü yasatan,
Bir resim, bir nota veya sen!
Zaten her zaman aklimdayken...
Dökülür bir damla gözyasi,
Bir hiçkirik, kirilan bir kalp!
Yalnizca aci olur sonu...
Özlemler bende yasar,
Yasayan ruhunla beraber!
Bir hayal, bir düs gibi
Kaybolur, geçer yillar...
Sonunda kalan kalbimde;
Belki hüzün, belki ask
Veya bir tek sen...
.
Abacan Askisev Senkal
Sensiz parlayan yıldızlarla
Bitmek bilmeyen yalnızlığımla
Sana geldim bu gece anne.
Islak gözlerimle ,
Yağan yağmur tanesiyle ,
Senin gül tenini
Toprakta koklamaya geldim anne.
Sakın üzülme üşüyorum diye
Hiç yağmur tanesi anne yüreğinde üşür mü ?
Sensiz ısıtmayan güneşle ,
Özlemini yüklediğim yüreğimle ,
Üşüyen ellerine dokunmaya geldim anne.
Toprağında biten dikenleri
Karla örtmeye geldim anne.
Sakın üzülme anne
Heybeme beyaz karları yükledim diye.
Sakın kederlenme anne
Gözlerimde ayazları görüp üşüyorum diye.
Hiç kar tanesi ana yüreğinde üşür mü ?
Sensiz kuruyan güllerimle,
Her nefesimde
Sana ağlayan gözlerimle ,
Çiceklerin açtığı
Yüreğinde ağlamaya geldim anne.
Baharların konakladığı saçlarına
Cennet kokulu avuçlarına
Çicek kokulu nefesimi vermeye geldim anne.
Sakın üzülme anne
Ölümün koynunda geziniyorum diye
Hiç annesine kavuşacak evlat
Ölümde üşür mü anne ?
Gitme!
Figan düşer denizlere sular çekilir
yağmur yağmaz vahalardan kirpiklerime
bir rüzgar hıçkırır tenhada, bir dal kırılır
boynunu büker sabah kervanları, kelebekler ölür.
Gitme!
Bir yıldız küser göğüne, içini çeker bir çocuk
şaşırır yönünü rüzgarlar
bütün pınarların suyu çekilir
solar nazlı çiçekleri kalbimin, üzülürüm.
Gitme!
Öksüz kalır içimdeki imge dağları
saçlarını öpen seher yeli, çoban yıldızı
bir daha turnalar geçmez, bülbüller ötmez
çiçekler açmaz bahçemde ah, gülüm!
Gitme!
Acılara mahkum olur yüreğim
ardında fırtınalar kalır, ayrılıklar, anılar, yanlızlıklar
boynu bükük aşklar, gözü yaşlı şarkılar
alışamam yokluğuna, yokluğun ölüm.
Gitme!
İçimdeki bütün vagonlar devrilir
bir kar yağar istasyonlara, üşürüm.
Gitme!
Kal, menevşeler açsın dağlarda
sevince dönüşsün gökyüzü
iki çığlık arasında bırakma beni ah gülüm
yokluğuna alışamam, yokluğun ölüm.
Gitme!
Bütün ormanlar ateşe verilir
kuşlar da gider, bu kent de
ölürüm.
*****
Gidiyorum buralardan yalınayak ve üzgün
önümdeki uçurumlara aldırmadan
varsın hayallerim kurduğum yerde kalsın
o gerçekleşmeyen hayallerim.
ardımda yaralı bir yürek
kederli bir ömür
ve yoksul anılar bırakarak
çekip gidiyorum sevdiğim
hoşçakal gönlümün nazlısı, bağrımın sızısı
duramam artık ey aşk, ey sevdiğim
hüzne ve kedere boğulduğum bu şehirde
bedenim buz gibi soğuk
yüreğim param parça keder
kış kadar soğuk ellerim
ardımda yoksul bir sevda
ve bana ait ne varsa
bırakıp gidiyorum sevdiğim
hoşça kal anımın yazısı, kaderimin küskünü
yüzümde kış, bakışlarımda kar
yorgun akan bir ırmak misali
kimsesiz sokaklara bırakıp yanlızlığımı
gidiyorum sevdiğim
hoşça kal gecelerimin yıldızı, karlı dağların yalnız kızı
bütün borçlarını ödedim bu sokakların, alacağımı aldım
geri dönmez bir mevsimdeyim artık, duramam ey aşk
bu şehre sığamam bu hüzünle
yoksa acılar üşütür beni
kar kavurur anılarımı
donar bakışlarım
üşürüm... üşürüm ey aşk
Dostları olmalı insanın,
Aynen gemilerin limanlari gibi
Zaman zaman uğradığın
Yükünü boşalttığın
Dalgalar dininceye kadar beklediğin koynunda
Sonra açık denizlere uğurlamalı seni,
Geri döneceğin günü bekleme umuduyla
Bazen rüzgara o açmalı yelkenini
Yanağına konan bir öpücüğün coşkusuyla
Halatlarını çözmeli
Seni çok ama çok özlemeli
Dostları olmalı insanın,
Ermiş, bilge, hayatı ezbere okuyabilen
Düşünmediklerini düşündüren
Seni bir cambaz ipinde güvenle tutabilen
Gerektiginde senin için ateşi yutabilen
Yolunu ısıtan ustan olmalı,
Şekillendirmeyi öğretmeli hayatın çömleğini
Sana verebilmeli soğuk bir kış gününde
Üzerindeki tek gömleğini.
Hayal Bu ya…..
Gizliden dalar ya gözlerim bazen,
Bil ki seni düşündüğümden...
Nedensiz dalar giderim ya bazen
Bil ki sen aklıma geldiğinden...
Gönlümün senden yana olduğunu
Gözümle görsem inanmam.
Yine de en olmadık anda bile
Hayalini kurmadan duramam...
Hayal Bu ya
Farzet sevmişsin beni,
Olmaz ya
Hani yanlışlıkla...
Hayal Bu ya
Sarmış beni kolların,
Olmaz ya
Unutamıyorum
Unut demek kolay gel bana sor bir de
Unutamiyorum iste unutamiyorum
Bir sey var suramda beni kahreden
Suramda tam yuregimin ustunde
Cakili duran bir sey var
Elimde degil sokup atamiyorum
Dalip dalip gidiyor gozlerim derinlere
Kimi gorsem biraz sana benziyor
Seni hatirlatiyor su bulut su gokyuzu
Su kayalari doven deniz
Su huzunlu melodi su napoliten sarki
Bir zamanlar beraber dinledigimiz
Boyuna seni dusunuyorum durmadan usanmadan
Simdi diyorum o ne yapiyor acaba
O guzelim gozleri kime bakiyor
O canim elleri nerde
Oysa gunler o gunler degil
Aksamlar o aksamlar degil
Ve kalan simdi sadece ozlemin gecelerde
Durup durup seni buyutuyorum icimde
Seninle acilar buyutuyorum
Yeni yeni kederler buyutuyorum dayanilmaz
Kirli sular yuruyor iliklerime
Bir zehir karisiyor kanima anliyor musun
Bir daha gorsem seni diyorum bir daha gorsem
Bir gun olsun bir dakika olsun
Unut demek kolay, gel bana sor bir de
Hatirladikca gozyaslarimi tutamiyorum
Dilimin ucunda sen
Basimin icinde sen
Kader misin, ecel misin nesin sen
Unutamiyorum iste unutamiyorum
Gülleri Bırakıp Dikenlere Gidiyorum
Gidiyorum
bütün acılarımı vurup sırtıma
umutları bırakıp başucuna
ıtırları, menekşeleri, kırgüllerini bırakıp
şiirlerimi sarıp bohçama
yüreğimin yangınına gidiyorum
hoşca kal usulboylum, güzel gözlüm hoşca kal
gidiyorum
gözyaşlarımı papatya diye saçlarına takıp
yüreğimdeki yağmurlarla bir ırmağa akmaya gidiyorum
içimde yeşerttiğim tüm çimenler sana kalsın
sana kalsın baharçiğdemleri, kırgelincikleri, kırkkanatlılar
gülleri sana bırakıp dikenlere gidiyorum
gidiyorum
başımda gam gözlerimde nem
bütün hatıraları bırakıp geride
usulca çekip kapıyı ardımdan
alıp başımı gidiyorum buralardan
şafak sökmeden kımseler görmeden
yağmurun yağmadığı çöllere gidiyorum
sevgi dolu yüreğimi bir ıssızda yakmak için
hoşça kal suyundan çimdiğim dere
kana kana içtiğim pınar
sayki yaşamadım bu yerlerde
nazlı çiçeklerini okşamadım baharın
bozguna uğramış bir bostanın hüznüyle
bir yaprağın ürpertisine yazıp ömrümü
çekip gidiyorum buralardan
gidiyorum
bir bilinmeze doğru
hem yol, hem yolcu olmak için
acılarımla başbaşa kalmaya gidiyorum
bütün yıldızları takıp kanatlarıma
bir kelebek gibi özgürlüğe gidiyorum
Yüreğimin sızılarında damıttığım her şiiri bin kez öperek
ve sökerek sevgiden yana ne varsa göğsümde
gecelerin zifiri saçlarında kaybolmaya
bir ceylanın gözlerinde ağlamaya gidiyorum
bütün borçlarımı ödedim alacaklarımı erteledim
artık ne diyecek bir sözüm kaldı sevdiklerime
ne okuyacak bir şiirim
gözlerimin içindeki iki damla gözyaşı gibi
bakmadan ardımdaki uçurumlara
alıp götürüyorum yüreğimdekileri de
hoşca kal usulboylum, güzel gözlüm hoşca kal
Nuri Can
Bir hayat hediyem var
Şiirim dudaklara
gönlüm yollara düşecek
hasret ruhuma
aşk nefretime işleyecek
ellerime birer mum yakıp
gözlerime birer fener takıp
yol arayacağım karanlıklarımdan
ve sessiz bir ölüm olacak
haykırışlarım kulaklarda çınlayaan
bir kokum kalacak geriye
bütün çiçeklere inat
ve bir sözüm kalacak geriye
bütün yazılmışlara inat
bir ikindi vakti
son cemre olarak düşeceğim
gökten bütün yüreklere
ve gidişim yeni bir doğuş olacak
bütün çaresizlerin
yüreğinde bekleyen
ceninlere.
Mustafa Durukan/Rivardo
http://img350.imageshack.us/img350/6045/222bn9.jpg
TIKANIP KALDIYSA HAYAT…
Bir yerlerde tıkanıp kaldıysa hayat, soluk almak güçleştiğinde,
Yüreğin susup mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını,
Dağlara dönmeli yüzünü insan.
Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak;
Yeni insanlarla tanışmalı, yeni kesifler yapacak....
Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa,
Gerçekleştirmeyi denemeli!
Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler,
Her aksam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa,
Değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri;
Küçük şeylerle başlamalı belki;
örneğin, bir kaç durak önce inip servisten, otobüsten; yürümeli eve kadar,
yüreğine takmalı güneş gözlüklerini;
Gördüğünü hissedebilmeli!
Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce,
Değerli olabilmeli hayat!
İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için!
Başkasının yerine koyabilmeli kendini;
Ağlayan birine "gül", inleyen birine "sus" dememeli!
Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli!
Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden,
Derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine...
Günesin doğusunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını...
Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna; fırtınada boranda;
Öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!
Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; bir gencin düşlerinde geleceği;
Bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli!
Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu
olmayı beklememeli!
Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı;
Bir fırsat yasamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için; kaçırmamalı!
Çünkü; hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için,
hiç çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin;
ağlamayı bilmiyorsan, neşesizdir kahkahaların;
Merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların...
Ne, herkesi düşünmekten kendini, ne; kendini düşünmekten herkesi unutmalı!
Bilmeli; çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek ya da hep almak için...
Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil,
Söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli!
Aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere...
Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak!
Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak!
Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi;
Ama, kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki,
hakkını verebilsin sevdiklerinin…
Zaman bulabilsin; bir teşekkür, bir elveda için...
Yasam dedikleri bir sınavsa eğer;
Asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten;
Ama, herkesi sevemeyeceğini de
her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan!
Tıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi...
Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı...!
Öyle bir adres ki
Tarifi gidişte değil
Dönüşte gerekti
Anladım ...
Ayrılığın
Bu demekti
...
Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.
Seni bir şiire düşündükçe
Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
Uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
Belki de ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.
Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?
"Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda.
Altına saat:16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran zamanı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını.
...
...
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada
Bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilmeyen çocuklar gibi
Ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek
Herşeyi bir başka aşka erteleyeceğiz.
...
...
Kış başlıyor sevgilim
Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
Oysa yapacak ne çok şey vardı
Ve ne kadar az zaman
Kış başlıyor sevgilim
İyi bak kendine
Gözlerindeki usul şefkati
Teslim etme kimseye, hiçbir şeye
Upuzun bir kış başlıyor sevgilim
Ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.
...
Yalnızlık Kurdu
Şimdi sen gideceksin, git*
Güzelliğini, ulaşılmazlığını al ve git.
Bırak beni eski kısımda
Yarınımı götür.
Gençliğin o yara almaz bencilliğine git.
İçinde gitgide büyüyen o yalnızlık kurdunu
Güzelliğine dadanan o hastalıklı hüznünü
Bırak ve git...
Kibirli arzularına, altın gölgedeki kusursuz yüzüne...
Yıllar sonra yaşayacağın
Unutuluşları, o acımasız kışları bırak ve git...
Han Duvarları
Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...
Gidiyorum, gurbeti gönlümle duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya
İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...
Arkada zincirlenen yüksek Toros dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...
Ellerim takılırken rüzgarların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına,
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık,
Bu ıslakla uzayan, dönen kıvrılan yollar.
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor, rüzgar serinliyordu.
Serpilmeye başladı bir rüzgar ince ince,
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine
Yol, hep yol, daima yol... bitmiyor düzlük yine.
Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali
Sonunda ademdir diyor insana yolun hali,
Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan
Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan
Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...
Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine,
Bir sarsıntı... uyandım uzun süren uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan
Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu;
Ağır ağır önümden geçti deve kervanı,
Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri
Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı
Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı,
Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor,
Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı
Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı,
Gitgide birer ayet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler...
Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı,
Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;
Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...
Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;
Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı
Ben garip çizgilerle uğraşırken başbaşa
Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;
"On yıl ayrıyım Kınadağı'ndan
Baba ocağından yar kucağından
Bir çiçek dermeden sevgi bağından
Huduttan hududa atılmışım ben"
Altında da bir tarih. Sekiz mart otuz yedi..
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
Artık bahtın açıktır, uzun etme arkadaş!
Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlenme baharına,
Huduttan götürdüğün şan yetişir yarına!
Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk
Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar
Biz bu sonsuz yollarda varıyoz, gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu
Burada son fırtına son dalı kırıyordu
Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...
Gönlümde can verirken köye varmak emeli
Arabacı haykırdı *İşte Araplıbeli*
Tanrı yardımcı olsun gayri yolda kalana
Biz menzile vararak atları çektik hana.
Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş
Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş
Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor
Kimi haydut kimi kurt masalı anlatıyor
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor
"Gönlümü çekse de yarin hayali
Aşmaya kudretim yetmez cibali
Yolcuyum bir kuru yaprak misali
Rüzgarın önüne katılmışım ben"
Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık
Bir han yorgun argın tatlı bir uykudaydık
Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım.
Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
"Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslı'mı el almış harem diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"
Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında
Korkarım yaya kaldın bu gurbet çıkmazında
Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!
Bahtına lanet olsun aşmadıysan bu dağı!
Az değildir, varmadan senin gibi yurduna
Post verenler yabanın hayduduna kurduna!
Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu
Hancı dedim bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?
Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende,
Dedi
Hana sağ indi ölü çıktı geçende!
Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.
Aradan yıllar geçti işte o günden beri
Ne zaman yolda bir hana raslasam irkilirim,
Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim
Ey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!...
Faruk Nafiz Çamlıbel
Öyle bir adres ki
Tarifi gidişte değil
Dönüşte gerekti
Anladım ...
Ayrılığın
Bu demekti
naylon vicdan
06-09-2006, 14:13
terle telvelenmiş küfürbaz bir akşama veda ediyorum
gittiğim yerde alnımı süreceğim kanlı bir seccade de istemiyorum
fırtınaya tutulmuş dudaklarımı kiralayamayacak münzevi ahlak
apışarasına dikeceğim masumiyet bayrağını kalbin hıçkırarak
terle telvelenmiş küfürbaz bir akşama veda ediyorum
gittiğim yerde alnımı süreceğim kanlı bir seccade de istemiyorum
fırtınaya tutulmuş dudaklarımı kiralayamayacak münzevi ahlak
apışarasına dikeceğim masumiyet bayrağını kalbin hıçkırarak
Daha cok calisman lazim coook :p
naylon vicdan
06-09-2006, 17:52
İç içe geçmiş midye kabuklarıydı
Ellerim kaybolurken kanlı gövdende hayat
Şehvetin oğlu rahmini çıkarırken ölümün
Kaç şehit verdi ahlak
Hayatın kutsal muharebesidir sevişmek
Kuytu vicdanlarda tarumar dudaklarla
Sürek avına çıkan bedenim
Dört eşli lonca
efendim?..
"kasmıyorum" ki kendimi sevgili deep. bunlar ilham perisinin diyare halinde
iş dönüşü eve giderken ruhuma "ettikleri". yaaa...
:p :D :D
efendim?..
"kasmıyorum" ki kendimi sevgili deep. bunlar ilham perisinin diyare halinde
iş dönüşü eve giderken ruhuma "ettikleri". yaaa...
:p :D :D
Bir peri bekledim omrum boyunca...
Peri gelmedi ama ilhami abi geldi...
Ne zaman gulecegim su kisa hayatimda...
Mutluluk gelmedi huzunler ezdi gecti...
Valla ben gelistirdim kendimi...
cagiriyorum ilhami abiyi geliyor hemen :)
Kirmiyor beni :) :p
Bu son perde...
Yoksa son perde mi?
Gelisim bellidir mi? derdi...
Huznumden astim ben bu bendi...
Yakisti puslu tablosuna sicrattigim...
boynu bukuk hayat dersi...
Ne önemli, önemlimiydi gerisi...
Yine yigildi yere guzelim ceylan derisi...
naylon vicdan
07-09-2006, 08:23
"önemli miydi" olacaktı. imla bilgini de geliştireceğinden şüphem yoktur.
"yakıştı puslu tablosuna sıçrattığım/boynu bukuk hayat dersi"ni tuttum.
çalışmaya, geliştirmeye devam, İlhami abiye selam!
naylon vicdan
07-09-2006, 08:25
yalnızlık atölyesinin şefiydi elleri kararan geceyi kutsarken
dudaklarıyla arardı tan yerinin yamalı eskizini ikizinin izini süren ihtilal misali
ihtilalin iç acılarının toplamı mağlup dudakların zaferi olurdu alkol muharebesinde
taammüden yaşamaktan tutukluysa ihanet, tekmelerdi aşkını ıssız bir gölgenin son hecesinde
a.a.
:oley:
naylon vicdan
07-09-2006, 08:26
gece küflü bir sandık gibi açılır
yitik bir ülkenin ellerinde
devrimden ikmale kalmış bir halka inat
okyanusu doldurur fukara ceplerine
giderken ihtilale laleyle saltanat
itinayla besmele çeker politik acı
mandalı kanlıdır asarken en ince fidanı
dumanlı bir dağ havası
loş odalarda tarihle sevişmek gibidir
soluğu pıhtılaşmış bir infilakken antik acı
a.a.
:D :D :D
beni gaza getirmeye calisiyorsun di mi :) sonra kotu olur bak :p :) ...
noter onayi almadan yazmamam lazim siirleri buraya :D
naylon vicdan
07-09-2006, 17:54
saza gel, gaza gelme üstat...
:)
NAAT
Seccaden kumlardı...
....................................
Devirlerden, diyarlardan
Gelip göklerde buluşan
Ezanların vardı!
Mescit mü'min, minber mü'min...
Taşardı kubbelerden Tekbir,
Dolardı kubbelere "Amin!"
Ve mübarek geceler, dualarımız,
Geri gelmeyen dualardı...
Geceler ki pırıl pırıl,
Kandillerin yanardı!
Kapına gelenler, ya Muhammed,
Uzaktan, yakından-
Mü'min döndüler kapından!
Besmele, ekmeğimizin bereketiydi;
İki dünyada aziz ümmet,
Muhammed ümmetiydi.
Konsun -yine- pervazlara
Güvercinler;
"hu hu" lara karışsın
Aminler...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!
Şimdi seni ananlar,
Anıyor ağlar gibi...
Ey yetimler yetimi,
Ey garipler garibi;
Düşkünlerin kanadıydın,
Yoksulların sahibi...
Nerde kaldın ey Resul,
Nerde kaldın ey Nebi?
Günler, ne günlerdi, ya Muhammed;
Çağlar ne çağlardı;
Daha dünyaya gelmeden
Müminlerin vardı...
Ve birgün, ki gaflet
Çöller kadardı,
Halime'nin kucağında
Abdullah'ın yetimi,
Amine'nin emaneti ağlardı!
Hatice'nin koncası,
Aişe'nin gülüydün.
Ümmetinin gözbebeği,
Göklerin resulüydün...
Elçi geldin, elçiler gönderdin...
Ruhunu Allah'a,
Elini ümmetine verdin.
Beşiğin, yurdun, yuvan
Mekke'de bunalırsan
Medine'ye göçerdin.
Biz dünyadan nereye
Göçelim ya Muhammed?
Yeryüzünde riya, inkar, hıyanet
Altın devrini yaşıyor...
Diller, sayfalar, satırlar
(Ebu Leheb öldü) diyorlar:
Ebu Leheb ölmedi, ya Muhammed;
Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!
Neler duydu şu dünyada
Mevlid'ine hayran kulaklarımız:
Ne adlar ezberledi, ey Nebi,
Adına alışkın dudaklarımız!
Artık, yolunu bilmiyor;
Artık, yolunu unuttu
Ayaklarımız!
Kabe'ne siyahlar
Yakışmamıştır, ya Muhammed,
Bugünkü kadar!
Haset, gururla savaşta;
Gurur, Kafdağı’nda derebeyi...
Onu da yaralarlar kanadından,
Gelse bir şefkat meleği...
İyiliğin türbesine
Türbedar oldu iyi!
Vicdanlar sakat
Çıkmadan yarına.
İyilikler getir, güzellikler getir
Adem oğullarına!
Şu gördüğün duvarlar ki
Kimi Taif'tir, kimi Hayber'dir...
Fethedemedik, ya Muhammed,
Senelerdir!
Ne doğruluk, ne doğru;
Ne iyilik, ne iyi...
Bahçende en güzel dal,
Unuttu yemiş vermeyi...
Günahın kursağında
Haramların peteği!
Bayram yaptı yabanlar:
Semave'yi boşaltıp
Save'yi dolduranlar...
Atını hendeklerden -bir atlayışta-
Aşırdı aşıranlar...
Ağlasın Yesrib,
Ağlasın Selman'lar!
Gözleri perdeliyen toprak,
Yüzlere serptiğin topraktı...
Yere dökülmeyecekti, ey Nebi
Yabanların gözünde kalacaktı!
Konsun -yine- pervazlara
Güvercinler;
"hu hu"lara karışsın
Aminler...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!
Ne oldu, ey bulut,
Gölgelediğin başlar?
Hatırında mı, ey yol,
Bir aziz yolcuyla
Aşarak dağlar taşlar,
Kafile kafile, kervan kervan
Şimale giden yoldaşlar?
Uçsuz bucaksız çöllerde,
Yine, izler gelenlerin,
Yollar gideceklerindir.
Şu Tekbir getiren mağara,
Örümceklerin değil;
Peygamberlerindir, meleklerindir...
Örümcek ne havada,
Ne suda, ne yerdeydi...
Hakkı göremiyen
Gözlerdeydi!
Şu kutu, cinlerin mi;
Perilerin yurdu mu?
Şu yuva-ki bilinmez,
Kuşları hüdhüd müdür, güvercin mi, kumru mu?-
Kuşlarını, bir sabah,
Medine'ye uçurdu mu?
Ey Abva'da yatan ölü
Bahçende açtı dünyanın
En güzel gülü;
Hatıran, uyusun çöllerin
Ilık kumlarıyla örtülü!
Dinleyene hala,
Çöller ses verir:
"Yaleyl!" susar,
Uğultular gelir.
Mersiye okur Uhud,
Kaside söyler Bedir.
Sen de, bir hac günü,
Başta Muhammed, yanında Ebubekir;
Gidenlerin yüzbin olup dönüşünü
Destan yap, ey şehir!
Ebubekir'de nur, Osman'da nurlar...
Kureyş uluları karşılarında
Meydan okuyan bir Ömer bulurlar;
Ali'nin önünde kapılar açılır,
Ali'nin önünde eğilir surlar.
Bedir'de, Uhud'da, Hayber'de
Hak'kın yiğitleri, şehid olurlar...
Bir mutlu günde, ki ölüm tatlıydı;
Yerde kalmazdı ruh... kanadlıydı.
Konsun -yine- pervazlara
Güvercinler;
"hu hu"lara karışsın
Aminler...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!
Vicdanlar, sakat çıkmadan,
Ya Muhammed, yarına;
İyiliklerle gel, güzelliklerle gel
Adem oğullarına!
Yüreklerden taşsın
Yine imanlar!
Itri, bestelesin Tekbir'ini;
Evliya, okusun Kur'an'lar!
Ve Kur'an'ı göznuruyla çoğaltsın
Kayışzade Osmanlar!
Na'tini Gaalip yazsın,Mevlid'ini Süleyman'lar!
Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle
Geri gelsin Sinan'lar!
Çarpılsın, hakikat niyetine
Cenaze namazı kıldıranlar!
Gel, ey Muhammed, bahardır...
Dudaklar ardında saklı
Aminlerimiz vardır!..
Hacdan döner gibi gel;
Mi'raç'tan iner gibi gel;
Bekliyoruz yıllardır!
Bulutlar kanad, rüzgar kanad;
Hızır kanad, Cibril kanad;
Nisan kanad, bahar kanad;
Ayetlerini ezber bilen
Yapraklar kanad...
Açılsın göklerin kapıları,
Açılsın perdeler, kat kat!
Çöllere dökülsün yıldızlar;
Dizilsin yollarına
Yetimler, günahsızlar!
Çöl gecelerinden, yanık
Türküler yapan kızlar
Sancağını saçlarıyla dokusun;
Bilal-i Habeşi sustuysa
Ezanlarını Davud okusun!
Konsun -yine- pervazlara
Güvercinler;
"hu hu"lara karışsın
Aminler...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fatiha'lar, Yasin'ler!
Arif Nihat Asya
saza gel, gaza gelme üstat...
:)
sana bir imla klavuzu gondereyim...
yaninda sevgilerimi ekleyeyim...
Hic yakismadi üstad :) sana
Türk dil kurumu kizar ne diyelim... :p
sana bir imla klavuzu gondereyim...
yaninda sevgilerimi ekleyeyim...
Hic yakismadi üstad :) sana
Türk dil kurumu kizar ne diyelim... :p
Sayin deep, kelimenin Turkce'deki kullanimi "ustat" seklindedir...Farsca'dan dilimize ithal edilmis olup, orijinal telaffuzu sizin yazdiginiz sekilde "ustad" dir.
Saygilarimla iyi hafta sonlari dilerim.
Sayin deep, kelimenin Turkce'deki kullanimi "ustat" seklindedir...Farsca'dan dilimize ithal edilmis olup, orijinal telaffuzu sizin yazdiginiz sekilde "ustad" dir.
Saygilarimla iyi hafta sonlari dilerim.
Taklitlerden sakinalim, orijinalden sasmayalim :oley: :oley: :oley:
(diyerek kivirmaya calisir :p :roll: )
Dayanamıyorum
Yoksun!
İsimler takıp, şiirler söylediğim,
gözlerin de yok.
Yoksun, hiç bir şeyin tadı tuzu yok.
Koskoca evrende bir başımayım sanki.
Gülmeler bile yabancı artık bana,
dost sohbetleri de yetmiyor gayrı,
içimdeki kor ateşi söndürmeye.
Anılarla avunur oldum,
karabasan gibi çöküyor,
zifiri karanlık geceler,
bir türlü sabah olmak bilmiyor,
korkuyorum!
Küçük bir çocuğun,
annesine özlemi gibi özlemim.
Sensiz, sevgisiz, kimsesizim,
Üşüyorum!
Her nerede isen ey sevgili!
Gel artık,
gel de kurtar beni,
Sensizliğe dayanamıyorum!!!
Bahar Ş. Gülşen
Bir Gün Anlarsın
Uykuların kaçar geceleri
Bir türlü sabah olmayı bilmez
Dikilir gözlerin tavanda bir noktaya
Deli eden bir uğultudur başlar kulaklarında
Ne çarşaf halden anlar, ne yastık
Girmez pencerelerden beklediğin aydınlık
Kapanır yatağına çaresizliğine ağlarsın
Onun unutamadığın hayali
Sigaradan derin bir nefes çekmişcesine dolar içine
Sevmek neymiş bir gün anlarsın
Bir gün anlarsın aslında herşeyin boş olduğunu
Şerefin, faziletin, iyiliğin, güzelliğin
Gün gelirde sesini bir kerecik duymak için
Vurursun başını soğuk taş duvarlara
Büyür gitgide incinmişliğin, kırılmışlığın
Duyarsın
Ta derinden acısını çaresiz kalmışlığın
Sevmek neymiş bir gün anlarsın
Bir gün anlarsın ne işe yaradığını ellerinin
Niçin yaratıldığını
Bu iğrenç dünyaya neden geldiğini
Uzun uzun seyredersinde aynalarda güzelliğini
Boşuna geçip giden yıllarına yanarsın
Dolar gözlerin için burkulur
Sevmek neymiş bir gün anlarsın
Bir gün anlarsın sevilen dudakların
Sevilen gözlerin erişilmezliğini
O hiç beklenmeyen saat geldi mi
Düşer saçların önüne ama bembeyaz
Uzanır gökyüzüne ellerin
Ama çaresiz
Ama yorgun
Ama bitkin
Bir zaman geçmiş günlerin uykusuna dalarsın
Sonra dizilir birbiri ardınca gerçekler acı
Sevmek neymiş bir gün anlarsın
Bir gün anlarsın hayal kurmayı
Beklemeyi
Ümit etmeyi
Bir kirli gömlek gibi çıkarıp atasın gelir
Bütün vücudunu saran o korkunç geceyi
Lanet edersin yaşadığına
Maziden ne kalmışsa yırtar atarsın
O zaman bir çiçek büyür kabrimde kendiliğinden
Bir Gün Seni Sevdiğimi Anlarsın...
ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN
Şehit Babası
Sabahın mahmurluğunu atmadan üzerimden,
Çalan kapının şiddetine fırladım birden,
Bizim köyün dertleri de bitmez maazallah,
Yine bir şeyler olmuş hayırdır İnşallah,
Yıllar bu bedeni çok yordu,
Muhtarlık ah ne zordu,
Gözlerimi ovuştururken açtığım kapıda,
Duruyordu heybetlice iki Jandarma,
Ne o koçlarım yine kız mı kaçırdılar?
Yoksa Memed’in bağından meyve mi aşırdılar?
Ya bu köyün gençleri ne anlarlar bu işten,
Muhtarım ama,memnun değilim bu gidişten,
Erzurumlu Jandarma dönerek Konyalıya,
Nasıl anlatalım bu durumu Yahya dayıya,
Ah ah kahpe felek, çivisi çıkık dünya,
Bu çorabı da başımıza ördün ya,
Nasıl söyleyip,nasıl anlatacağız,
Muhtarın yüzüne nasıl bakacağız,
Şehitlerin birisi köylün, diğeri ise oğlun
Kelimeler tutuklu,yürek yorgun, biz yorgun,
Bizim gibi yeşiller içinde gitmişti dağa,
Kahpeler,şerefsizler düşürmüşler tuzağa,
Tam on kişiymişler başlarındaki çavuşla,
Böyle hain bir pusu görmemişti Ulukışla,
Şehitlerin bayrağa sarılı tabutlarını görünce,
Derinden bir of çekti muhtar emice.
Yinemi Allahım,yinemi hüzün kucağı
Yinemi birilerinin yandı tutuştu ocağı,
Bitsin artık bu çile bitsin artık,
Yetsin akan kanlar yetsin artık,
-Tanıyor musun, muhtar bu kimin oğlu idi ?
-Aman Allahım bağcı memetin koç yiğidi,
Muhtarın hızlanarak çoğaldı kalp atışları,
Komutanında damla damla akıyordu gözyaşları,
Hisseti muhtar,diz üstü çökerek sarıldı yavrusuna,
Kanlı elbiseleriyle şehit, gülümsüyordu babasına,
Bu ne tarifsiz acıydı,bu ne yaman bir işti
Teskeresine üç ay varken kınalım şehit düştü,
Arş-ı alayı aldı yakarışlar,
Yavruuum yavrum diyen bağırışlar,
Muhtarı susturmak nasıl mümkün olacaktı,
Ateş düştüğü yeri yakıyor,sadece bakacaktı,
Evet üzülecekti muhtar, kahr olacaktı ama,
Evlat kendinin olunca yürek dayanmıyor buna,
Bitsin artık bu çile bitsin artık,
Yetsin akan kanlar yetsin artık,
Yine Allahım, yine hüzün kucağı
Yine birilerinin yandı, tutuştu ocağı,
Böyle giderse eğer bitmez bu çile,
Kalanlar duyarsız, gidenlere güle güle
Susmayın,korkmayın durdurun bu ateşi,
Hesapları bırakın,balçıkla sıvamayın güneşi.
Selam sana ey şehidim,binlerce selam sana,
Resulün komşususun, yeter bu kelam sana.
naylon vicdan
13-09-2006, 12:24
Alıntı:
Originally Posted by R_ED_Q
saza gel, gaza gelme üstat...
sana bir imla klavuzu gondereyim...
yaninda sevgilerimi ekleyeyim...
Hic yakismadi üstad sana
Türk dil kurumu kizar ne diyelim...
biz buna halk arasında "cin olmadan adam çarpmak" deriz.
iş yoğunluğundan yazamadık, olana bak! bakıyorum meydanı
boş bulmuşsun(uz) coştukça coşup ele verirken talkını
yutmuşsunuz bol bol salkımı! :D :D :D
dakika 1: gol 1! okurken dibimi düşüren fahiş "yanlış hata":
"klavuz" değildir o! Eski Türkçemizde "kulabuz-kulavuz" olarak geçer ve "kılavuz" olarak yazılır sayın deep!
"deep not": Eski İran dilinden gelmiştir antr parantez.
devam edelim bakalım...
"üstat" yazılışı DOĞRUDUR. YANLIŞ DEĞİLDİR. DİKKAT! Farsça "üstad", Türkçe "üstat".
üzülerek belirteyim ki; bu iş, benim işim. kolay kolay hata yapmam. nihayetinde insanız. hata da yaparız ama bunda değil.
:D :D
tdk kızar mızar demişsin ama zahmet edip referans gösterdiğin tdk'nin (ka değil, ke!) web sitesine girip de sözcük kontrolü yapmamışsın!
affedilmez bir hata! sözcüğün "üstat" olarak yazılmadığından o kadar eminmişsin meğer! :p
maalesef baltayı taşa vurdun kadim arkadaşım. :p bu konularda affım yoktur. babam gelse tanımam. :gulen:
bir bak bakalım orada "doğru" olan yazılış hangisiymiş... önce karşılaştırmalı araştırma yapalım sevgili şanlıelazığ... pardon, forumdaşlar! sonra...
"Türk dil kurumu"nda d ve k majiskül olmalıydı. "yakaladım" telaşından olsa gerek atlamışsın.
:cool:
adam yayınları'nın ana yazım kılavuzu'nu "işlerimizde" referans alıyorduk, ne çabuk unutmuşsun.
gözlerinden öperim.
kolay gelsin!
Meryem Aşkı
çocuk yüreği,
çırpınan / çılgın deniz /
dalga dalga
gözlerinde bir
güneş parçası var.
daha bir aşık şimdi
kuş kanadında umutlar.
enginle öpüşen
bir gökyüzü,
bülbülün burnunda,
gülün kokusu var.
kilise çanında,
büyülü bir ses,
/ o’nu cezbeden /
ve İsa’nın sofrasında,
bir yudum şarabı var.
kadının gözünde
bir damla yaş
ve dudağında / tanrıyla sonsuz /
bir savaş var.
parmaklarında terden bir pırlanta,
sırtında ardan bir urba,
bir aşkın sırrı var.
çocukça,
yüreği taze henüz,
kirden uzakça,
kadının / temiz günahı /
bir aşkı var...
Bahar Ş. Gülşen
dealer(sezgin)
13-09-2006, 23:17
gidenin ardından böylesine güzel şeyler söylemekte meziyettir.
SEVGİLİM
Sevgilim,
yetimim benim,
aylar nasıl geçiyor zaman hiç geçmezken
kapılar kapalı, dünya buzlu can
uyuşmuş gözlerimin önünde
hayat akıp gidiyor hiç kımıldamadan
ikimizin yerine dinliyorum
sevdiğin şarkıları
siyah tişörtünü giyiyorum yatarken
gömleklerini, kazaklarını, kokunu
senin rüyalarını görüyorum ölür gibi uyurken
gün boyu elimde kahve fincanı
kapıyı açmıyorum
telefonlara çıkmıyorum
başını bekliyorum geleceği olmayan hatıraların
Sevgilim,
yetimim benim,
nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata
öldüğünden haberi yok fotoğraflarının
murathan mungan
Adın Kaldı
Gittin adın,
Dudağımda tadın kaldı.
Tenimde tuzun, saçımda kokun,
Bir de,
Usumda izin kaldı.
Gittin aşkın,
Yüreğimde hüzün kaldı.
Tarifsiz acılar, cevapsız sorular,
Bir de,
Şiirlerim kaldı.
Bahar Ş. Gülşen
Ben de Müridinim İşte Mevlânâ
Sararken alnımı yokluğun tacı
Silindi gönülden neşeyle acı
Kalbe muhabbette buldum ilacı
Ben de mürîdinim işte Mevlânâ
Ebede set çeken zulmeti deldim
Aşkı içten duydum, arşa yükseldim
Kalpten temizlendim, huzura geldim
Ben de mürîdinim işte Mevlânâ
Nazım Hikmet Ran
Güz
Günler gitgide kısalıyor,
yağmurlar başlamak üzre.
Kapım ardına kadar açık bekledi seni.
Niye böyle geç kaldın?
Soframda yeşil biber, tuz, ekmek.
Testimde sana sakladığım şarabı
içtim yarıya kadar bir başıma
seni bekleyerek.
Niye böyle geç kaldın?
Fakat işte ballı meyveler
dallarında olgun, diri duruyor.
Koparılmadan düşeceklerdi toprağa
biraz daha gecikseydin eğer...
Nazım Hikmet Ran
Aşk
İşidin ey yârenler
Kıymetli nesnedir aşk
Değmelere bitinmez
Hürmetli nesnedir aşk
Dağa düşer kül eyler
Gönüllere yol eyler
Sultanları kul eyler
Hikmetli nesnedir aşk
Kime kim vurdu ok
Gussa ile kaygu yok
Feryad ile âhı çok
Firkatli nesnedir aşk
Denizleri kaynatır
Mevce gelir oynatır
Kayaları söyletir
Kuvvetli nesnedir aşk
Miskin Yunus neylesin
Derdin kime söylesin
Varsın dostu toylasın
Lezzetli nesnedir aşk
Yunus Emre
HİKÂYE
Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!
Benim doğduğum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz!
Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz!
Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı.
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz!
Benim doğduğum köylerde
Kuzey rüzgârları eserdi,
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!
Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!
Benim doğduğum köyler de güzeldi,
Sen de anlat doğduğun yerleri,
Anlat biraz!
Cahit KÜLEBİ
volkanlar patladı
önce,
gül tutuştu...
için için yanarken
inlediği
duyuldu
ve
gül soldu...
Bahar Ş. Gülşen
Su 1-
gül dikene bengisu
bülbül inlerken
su su su
yar elinde
ab-ı hayattır
yakut kadehte ağu
Su 2-
gül dalına kelebek konsa
bülbül gam çekip ağlar
sönmez ateş su olsa
gönüldeyken tevehhümler
Bahar Ş. Gülşen
dealer(sezgin)
15-09-2006, 16:04
umarım bu şiiri okuyan çıkar ve hayatlarına bu şiir ışığında bir yön vermeye çalışırlar.
YALNIZ BİR OPERA (
Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
Oysa bilmediğin birşey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
İmrendiğin, öfkelendiğin
Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
Yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
Dile dökülmeyenin tenhalığında
Kaçırılan bakışlarda
Gündeliğin başıboş ayrıntılarında
Zaman zaman geri tepip duruyordu.
Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki.
Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,
Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin.
Yaz başıydı gittiğinde, ardından,
Senin için üç lirik parca yazmaya karar vermistim.
Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu
Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
Çerçevesine sığmayan
Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.
Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.
Seni bir şiire düşündükçe
Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
Ucucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
Belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.
Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?
'Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen' notunu buldum kapımda.
Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran zamanı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını.
Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay,
Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi
bakışıyorduk.
Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada
Bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilmeyen çocuklar gibi
Ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz.
Kış başlıyor sevgilim
Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
Oysa yapacak ne çok şey vardı
Ve ne kadar az zaman
Kış başlıyor sevgilim
İyi bak kendine
Gözlerindeki usul şefkati
Teslim etme kimseye, hiçbir şeye
Upuzun bir kış başlıyor sevgilim
Ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.
Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,
Yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak,
Camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak....
Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
Çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
İçimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun
Para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar
Bir aşkı yaşatan ayrıntları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
Çıplak bir yara gibi sızlar paylastığımız anlar,
Eşyalar gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
Korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
Çağrışımlarla ödeşemezsiniz.
Dışarda hayat düşmandır size
İçeride odalara sığamazken siz, kendiniz
Bir ayrılığın ilk günleridir daha
Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta
Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
Kulak verdiğiniz saat tiktakları
Kaplar tekin olmayan göğümüzü
Geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
Suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
Bakınıp dururken duvarlara
Boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çicek,
Unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani,
Unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında
Kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
Kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
Yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,
Başımıza gelmiş bir felakete, iskenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya
Kendimizi hazırlar gibi.
Yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
Ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
Ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
O tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
Göremeseniz de, bilirsiniz
Hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar.
Bana zamandan söz ediyorlar
Gelip size zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
Hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
Dahası onalar da bilirler.
Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler.
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki
hançeri çıkartmak, Yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak
kolay değildir elbet.
Kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.
Zaman alır.
Zaman alır sizden bunların yükünü
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, açılar dibe
çöker.
Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir.
Gün gelir bir gün
Başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
O eski ağrı
Ansızın geri teper.
Dilerim geri teper.
Yoksa gerçekten bitmissinizdir.
Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi
kavranır.
Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır.
Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır
Ölmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Günlerin dökümünü yap
Benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
Kim bilebilir ikimizden başka?
Sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
Bir ilişkiyi, duyguların birliğini,
Bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği
Yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi bir düşün
Emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
Şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor
Orada olmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Bunlar da bir işe yaramadıysa
Demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda.
Bu şiire başladığımda nerde,
Şimdi nerdeyim?
Solgun yollardan geçtim.
Bakışımlı mevsimlerden
İkindi yağmurlarını bekleyen
Yaz sonu hüzünlerinden
Gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
Geçti her cağın bitki örtüsünden
Oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
Bakarken dünyaya
Yangınlarla bayındır kentler gibiyim:
Çicek adlarını ezberlemekten geldim
Eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
Unuttuklarını hatırlamaktan
Uzun uzak yolları tarif etmekten
Haydutluktan ve melankoliden
Giderken ya da dönerken atlanan esiklerden
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
Bütünlemeli çocukluklarıyla geçti
Gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
Gökummaların ve içdökmelerin vaktinden geldim.
Bu şiire başladığımda nerde,
Şimdi nerdeyim?
Yaram vardı, bir de sözcükler
Sonra vaat edilmiş topraklar gibi
Sayfalar ve günler
Işık istiyordu yalnızlığım
Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
İlerledikçe...Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden.
Karardı dizeler.
Aşk...Bitti. Soldu şiir.
Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden
Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
Ask yalnız bir operadır, biliyordum:
Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım.
Barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
Her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
El kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
Birlikte çıkalan yolların yazgısıdır:
Eksiliyorduk
Mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
Her otelde biraz eksilip, biraz artarak
Yani çoğalarak
Tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin
Birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
Ağır ve acı tanıklıklardan
Geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
Maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
Linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de...
Korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
Ve açık hayatları seviyordu.
Buraya gelirken
Uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
Atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
Ödünç almadım hiç kimseden hicbir şeyi
Çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için panayır yerleri...
panayır yerleri...
Ölü kelebekler...
Ölü kelebekler...
Sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.
Adım onların adının yanına yazılmasın diye
Acı çekecek yerlerimi yok etmeden
Acıyla baş etmeyi öğrendim.
Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
İpek yollarında kuzey yıldızı
Aşkın kuzey yıldızı
Sanırsın durduğun yerde
Ya da yol üstündedir
Oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
Ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
Ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı.
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta başka türlü geçilen
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta biraz gecikilen
Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
Gözlerim
Aşkın kuzey yıldızıdır bu
Yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
İlerlerim
Zamanla anlarsın bu bir yanılsama
Ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
Yeniden yollara düşerler
Düşerim
Bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
Ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
Yaşamsa yerli yerinde
Yerli yerinde her şey
Şimdi her şey doludizgin ve çoğul
Şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
Şimdi her şey yeniden
Yüreğim, o eski aşk kalesi
Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden
Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey Sanat! Her şeyi hayata dönüştüren.
MURATHAN MUNGAN
Ama bilirim en sonunda mülteciyim ben sana
Sığınacak yerim yok gözlerinden başka....
Gidiyor musun diye sorma bana.
Gönderen sensin.
Ne terk etmeyi istedim seni,
Ne de daha yaşamadığımız bu aşkı toprağa gömmeyi.
Senin kadar öfkeliyim ben de.
Senin kadar endişeli...
Bir dokunuşunla bin kenti yıkacak güç verirdin bana
Ama inandıramadım seni.
Sen, sorgularken beni kafanda
Ben, gözlerinin içine bakıyordum kuşkuyla.
Bir tek sözün bağlardı beni sana,
Oysa sen hep susmanın koynunda.
Aşkın içine bir kez girdi mi kuşku,
Teslim alır bedenleri de.
Sütten çıkmış ak kaşık değildim
Ama yalanı sokmadım iki kişilik dünyamıza.
O dünya ki bazen minicik bir odada
Bazen kentin ortasında şekillendi.
Nasıl da güzeldi...
Zaten varsın diye her şey güzeldi ama
Sen buna inanmadın. Ah bu sorular...
Yaşamak varken sevdayı delice,
Niye boğarız sorularla?
Nasıl ikna edebilirdim seni?
Ben, aşk dedikçe sen, dur dedin.
Ben, seninleyim dedikçe
Sen, hayır dedin.
Zaten az konuşan sen
Olumsuz ne kadar sözcük varsa
Bulup çıkardın ortaya.
Bense hiç bir şey diyemedim.
Biliyor musun bir tanem!
Gidişim yürekten değil, zorunluluktan.
Sanma ki, bu toy sevdayı başka kimliklere taşırım.
Sanma ki, benden sakladığın gülüşleri
yalancı yüzlerde ararım.
Seni de götürürüm yüreğimde.
Her zaman yokluğunu taşırım.
.
HAYAT HEPİMİZDEN GENİŞ
ÖLÜM HER ÖMÜRDEN UZUN
Ben hep gülümseyerek yaşadım dünyayı
Gülümseyerek ölüyorum her gün sizlerle
Baştan kendime basit bir yüz yakıştırdım
Rüzgârıyla haşır neşir çıplak bir tepe
Bir gök olsun istedim yüzümde, mavi, bulutsuz
'Metin' olmaktan başka şansı var mıydı yoksulların
Ben oldum işte, oldum ve öldüm
Sorduğum tek soru vardı kendime
(Öbürleri herkese ilişkindi)
şimdi gitsem benden ne kalır geriye?
Kaldı işte, ahdım kaldı dünyada
Yaralı bir alın
Gülümserken unuttuğum dudaklarım
Ve yurdumu dolaşan kanım kaldı sizlere
Kanım her yere bulaşıyor
Aşçının kepçesine, marangozun rendesine
silahın namlusuna, kalemin mürekkebine
yargıcın cübbesine, âşıkların neşesine
çocukların oyununa karışıyor
Dağılıyor, çoğalıyor, yalıyor sokakları
Habere çıkardım, dünyanın yaradılışını görmeye
Alevlerin, kurşunların arasından sekerdim
Ağaca bakar ağaç olurdum, köpeğe, göğe, serçelere
Yaprağa bakar yaprak olurdum, tırtıla, kuşa, yaşlı teyzelere
Umutsuzlara bakar iç çekerdim, hallaçlara, sütçülere, çerçilere
Bütün otobüsler giderdi benle, istanbul-hafik, istanbul-refahiye
Ev içlerine bakar ağlardım, buğday demetlerine, duvardaki ali'ye.
Cemlere, kahvelere, meydanlara bakardım
Herkes gibi çopur yüzlüydü hayat
Kibirliydi yoksullar, kibirli ve atak
Sözcükler hırçınlaştıkça dilsiz ve bataktılar
Böyle bir dünya dermiştim kendime
Hakikat gizlenmişti buralarda bir yere
Ne ölümler gördüm de yaşamak hırsızlık gibi geldi bana
Bulmalı derdim, bulmalı ölümün erken dilini
O da oldu. Gördüm celladımın gözlerini ve gülümsedim
Hepimize benziyordu, şaşırarak öldüm
Bir duvar dibiydi sanırım, ıssızdım ve soğuktu gece
Bir şey öğrendim ki söylemeliyim
Hayat hepimizden daha geniş
Ölüm her ömürden daha uzun sürermiş
Dağları düşündüm, sokakları, ev içlerini
Her şey yaşadığım gibiymiş, basit ve korkunç
Dil susunca kan konuşur, kan konuşurmuş
Kanım yurdumu dolaştıkça öğrendim.
Mahmut TEMİZYÜREK
....
Ilgaz?dım başı dumanlı, hırçın
nergizler açardım her bahar
saçlarım sümbül
Rize yeşili bir tutam umut olancası
karanfil katardım sabah çayına
sigaram gül tadı
....
.....
istersen anma hiç, unut gitsin
iki eli kanda bırak anıları
balta girmemiş orman olsun
kurda kuşa yem et sevmelerimi
o delicesine sevda
unutulmuş bir efsane kalsın
ben toplayıp kırıntılarını yüreğimin
gidiyorum şimdi...
gayrı yeni bir rüyan olsun
her sabah anlat güvercinlere
.....
.....
şimdi gidiyorum
yine savaşçı olacağım
gül pembe değil ayrılıklar
sana susmalarımı bıraktım
haykıracak sevmelerimi
unutamıyacaksın biliyorum...
......
Kalbimi kırmayın!
Kalbim kırılınca,
İçindekiler
Dökülüp saçılıyor hayata.
Elimi kesiyor kalp kırıkları,
Dökülenleri
Toplayamıyorum
Bir daha...
....
Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse...
....
Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
Sevmek için güzele mi bakmalı?
Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?
Hırsızlık; para, malmı çalmaktır?
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
Solması için gülü dalından mı koparmalı?
Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
Öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?
Victor Hugo
BİRİSİ
Bir şey var aramızda
Senin bakışından belli
Benim yanan yüzümden.
Dalıveriyoruz arada bir.
İkimiz de aynı şeyi düşünüyoruz belki,
Gülüşerek başlıyoruz söze.
Bir şey var aramızda
Onu buldukça kaybediyoruz istiyerek.
Fakat ne kadar saklasak nafile
Birşey var aramızda
Senin gözlerinde ışıldıyor,
Benim dilimin ucunda.
NAHİT ULVİ AKGÜN
....
iflah olmaz bir cümleyim ben
hiçbir sözlük yazmaz imgemi...
eğriş büğrüş...’gel düzelt’ desem
önceki hayatına nokta koymadın ki...
....
...:aglayan: :aglayan: :aglayan:
Çay bardağında
Bırakılan dudak payı
Kadar bile
Uzak kalamam
Gözlerine
Yakın olsun isterim
Ellerime ellerin
Yanındaki beton binaya
Yaslanması gibi
Köhne bir evin
Seni bir çivi
Gibi çaktım
Çünkü beynime
Ve toplayıp
Bütün kerpetenleri
Attım denize
....:aglayan: :aglayan: :aglayan:
hasretindir tenimi yakıp kavuran,
avutamadım yokluğunu çaresizim gülüm,
insafsız gecelerin zalim yalnızlığında,
sensiz, mevsimsiz ölüyorum gülüm..
Yağmur
Bir sabah uyandığımda,
yağmur giriyordu penceremden odama.
Islandı duygularım,
hayalin üşüdü içimde.
Şemsiyesini unutmuş umutlarım;
sırılsıklam oldu bir anda.
Yine sen geldin aklıma,
yağmur;
sağanak yağdı.
Sarıldığım yorganımdan hayaller,
yavaşca yere dağıldı.
oysa nasıl düşlerimiz vardı,
yağmur;
her elele tutuşumuzda yağacaktı.
Bugün sensiz uyandı gözlerim,
yağmur penceremden odama girmekte.
ve ellerim
yanağımdan inen damlaları silmekte
Benim şehirlerimde
Benim şehirlerimde
Yağmur sağanak gök ğürültülü yağar
Bir anda doluya çevirir
Penceremi tıkırdadır..
Asil ve nurlu bir çocuğun kapı aralığından baktığı gibi
Nur topu beraklığında doğar,güneş
Yağmur; arsız toprağın koynunda
Bin bir figür dansın
Yüreğime nakşettiği andır..
Benim şehirlerimde tomurcukları düşürmez yağmur
Sadece yaprakları severek okşayarak
Gül götürür kubbedeki evine
Sizin şehrinizde nasıl yağar yağmur...
Benim şehirlerimde bir sevda yokuşudur yagmur
Yokuşlardan akar gelir
Henüz adını koymadığım kertenkelenin
Gözlerinin içindi aşkın pırıltısını görürsün
o ise ıslanmayı dener.
Canız İşte
Bir masal anlat bana
En gerçeği olsun tüm zamanların...
Dokun yıldızlara
Işıktan toplar at kar beyazı
Aysız gecelerime..
Guguk kuşu ol uykumun en derin yerinde..
Işık getir kör kuyularımın diplerine...
Seher bu değil bilesin!
Yanımda sen yoksan eğer,
Alışamam alacakaranlıklara...
Dağlar yırttı da geceyi
Bir ben yırtamadım daha!..
Sesin kulağımda ama hala!..
Türküler gibi...
Kuşlarla gelmişti
Bir ekin biçme mevsimi...
Sarı başaklar sunmuştu sözlerin ömrüme...
Harman harman rüzgarlar...(dinmedi!..)
Tınazlarında savrulduk ikindi vakti..
Seclerine yattı acıkmış gönlümüz
Sevgiye ve tene...(bitmedi!..)
Hani!
İkinin bir olduğu zamandı ellerimizin birbirine değişi
Sen ve ben!..canız işte!..
Sızılarımızda çiçeği açar sevdanın
Topla haydi!
Bak!
Düş pembesi düşler kadar güzel renkleri...
Leylaklar benim olsun sen kokuyorsun diye
Kekikler senin!...(kır delisi..)
Her gece
Yokluğunda seni aradı...(diyemedi..))
Pencere ağladı,
Duvar ağladı,
Göle döndü yastığı,
Yatak ağladı!..
Bitti masal
Yürek ağladı!..
Tayyibe Atay
Gizil Çiçeğim
gönül ufkunda bir gün daha batarken / ayçalandı yürek...
ümitler yükledim bir bir, anka kanadına,
rüzgarla yarıştım, meydan okudum fırtınaya, borana
/ nihayet /
savruldum lacivert akşamlardan, mavi döndüm sabaha.
efsunun sardı ruhumu, işgal altında benliğim,
latin çiçeğim, gizil çiçeğim, anka kuşum, sevdiğim..
Bahar Ş. Gülşen
Beceriksiz
Kabuğunu koparmadan
ne bir elmayı soyabildim
ne de iyileştirebildim bir yaramı
ama karşıma çıkınca
kızmadım hiç elma kurduna
bendim çünkü bıçağı saplayan
onun yurduna
Şair diyorlar benim için
bilmiyorum oysa
her şiire konmalı mı uyak
her yere nedense
konamıyor tayyare
hay dilimi
arı türkçe soksun; uçak
Kaptan olmak isterdim
aynanın karşısında
eski bir sinema yıldızı
gibi ağlayan
İstanbul hatlarında
bir fırça hafifliğiyle gidip
gelen vapurlara
Eskimo bir şair dokunuyor omuzuma
ve Kız Kulesi'ni göstererek
bırak artık diyor üzülmeyi
yedi tepeli bu şehirde
şiir okunacak tek yer
elbette denizin ortasındaki
şu küçük buz dağı
Terzi olsa da babam
sökük dikmesini beceremem
beni yalnızca sen anlarsın
iğnenin deliğinden geçsin
diye ipliklerin
bir anlık ıslatıldığı dudaklara
takılıp kalan annem
Sunay Akın
BİR YILIN SON GÜNLERİ
I.
bir yıl daha bitiyor
İşte bu kadar duru,bu kadar yalın
bu kadar el değmemiş
sıradan bir gerçeği daha
kolları bağlı hayatımızın
bir şiire nasıl dahil edilir bir yılın son günleri
her sonda her başlangıçta ve her defasında
alır gibi bir başkasını karşımıza
perdeler çekip,ışıklar söndürüp
oturup yatağın içine bir başımıza
sorgulamak kendimizi
öğrenmek ikizin anadilini,ikinci belleğimizi
öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini
bu aynaların dehlizlerinde gezinirken görürüz
karanlık günlerimizin kenar süslerini
biterken bir yılın son günleri
biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini
gençlik ikindilerini
kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri
II.
bir yıl daha bitiyor
düşlerim,tasarılarım,yarım kalmış onca şey
her yıl biraz daha kısalıyor öncekinden
bana mı öyle geliyor
yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman
insan yaşlanırken?
III.
kırdım mı incittim mi birilerin
kimleri kazandım,yitirdiklerim kimler?
kendimi yineledim mi yazdıklarımda?
yeniden düşünmeliyim
dostluklarımı,ilişkilerimi
dağınık yatağım,mutsuz yatağım
çoğalttın mı eksiklerimi
gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı
yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
borçlarımı ödedim mi?
doğru seçtim mi soruların fiillerini?
tırnaklarım kesilmiş,dişlerim fırçalanmış,saçlarım taranmış,
giysilerim ütülü,odam düzenli mi?
ödünç aldığım kitapları geri verdim mi?
geri verdim mi aldıklarımı:
aşkları,dostlukları,sevgileri,güvenleri,bağları
kitaplara,sayfalara,satırlara borcumu ödedim mi?
yokladım mı duygularımı
hala sevebiliyor muyum insanları?
ovmalı gümüşlerimi,bakırlarımı,cila geçmeli ahşaplarıma
ovmalı umutları
saklı tutmalı gelecek inancını,yarınları,eksik etmemeli ağzımızdan
hançer kıvamındaki karamizah tadını
şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım Yavuz'a
sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım akşama
yeni bir yıla
ama nedense her şeyin tadı dağılıyor ağzımda
bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında
aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta
MURATHAN MUNGAN
dealer(sezgin)
17-09-2006, 20:05
BAŞKALARININ GECESİ
Görünmeyeni görmenin azabı
İçimizde durmadan ödediğimiz
ne ruhumun ayışığı
ne yırtıcı hayvanlarla güreşen
yorgun bedenim
ihtiyar atlar gibi kapandım içime
yasını tutuyorum sonsuz bir kehanetin
Görünmeyeni görmenin azabı
Çılgınlıklar otu ağzımda
Kırların yırtığına takılmış karaca
Sıvası dökülmüş duvarlardaki
Donmuş halı zamanı
Çılgınlıklar otu ağzımda
Değişik kalibreli intiharlar denedim
Dipteki arayış boş kovan
Başkalarının gecesi bitmedi daha.
Murathan Mungan
Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman
Dilimde sabah keyfiyle yeni bir ümit türküsü
Kar yağmış dağlara , bozulmamış örtüsü
Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
Dağlar çivilendikleri yerlerde çürümeden
Bebekler hayta hayta yürümeden
Geleceğim diyorum ,geleceğim sana
Ne olur kesin bir takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Beklesen de olur , beklemesen de
Ben bir gökkuruşum sırmalı kesende
Gecesi çok süren karlar buzlar ülkesinde
Hangi ses yürekten çağırırsa seni bana
Geleceğim diyorum,takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi
Sevda duvarımı aştım, sendeki bu tılsım neydi?
Başka gezegende de olsan dönüşüm hep sana
Kesin bir gün belirtmem, ne olur takvim sorma bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri saracağım ben
Yeter ki bir çağır çiçeklendiğin yerden
Gemileri yaksalarda geleceğim sana
On iki ayın birisinde,kesin takvim sorma bana
ıhlamurlar çiçek açtığı zaman
Bak işte notalar karıştı ,ezgiler muhalif
Hava kurşun gibi ağır, yağmur arsız
Ey benim yeni alfabemdeki kadim elif
Ne güzellik ,ne tad var baharsız
Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
Geleceğim diyorum biraz mühlet tanı bana
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Ihlamur çiçek açtığı zaman
Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
Kimseye uğramam ben sana uğramadan
Kavlime sadığım ,sadığım sana
Takvim sorup hudut çizdirme bana
Ben sana çiçeklerle geleceğim
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Sabahattin Karakoç
Baharca Dörtlükler'den
karanlık bastı
darağacında yaşamlar
soldu güller tek tek
bölük pörçük sevdalar
elde var hiç...
Bahar Ş. Gülşen
Baharca Dörtlükler'den
bitmez sevdam
her vuslat yeni masal
açmaya yüz tutmuş
gonca gibiyim...
Bahar Ş. Gülşen
Baharca Dörtlükler'den
sensizliğin sersemliğinde
sendelerken yaşam
ufukta açan gülü
düşlemek bile güzel...
Bahar Ş. Gülşen
Hazırlandım titizlikle
suya
baktım
dinledim
bir kuyuyu
gül kokladım
ve tuzu tattım
tutup bir çocuğu
okşadım muhabbetle
böyle böyle başladım
seni gerçekten sevmeye.
ÇUKUR
Bilerek mi yanına almadın giderken
başının yastıkta
bıraktığı çukuru
Güveniyordum
oysa ben sevgimize
vapur iskelesi
ya da tren istasyonundaki
saatin doğruluğu kadar
Beni senin gibi
bir de annem terketmişti
ki göbeğimde durur
onun yokluğundan
bana kalan
çukuru
Gül Kokusu
sayfaların arasına sıkıştırdım
gizlice,
kimse bilmesin diye
şiirler hep gül koktu...
rafa kaldırdım,
tozlanır sandım.
yediverenler açtı
düşlerimde...
özlemler gül oldu.
Bahar Ş. Gülşen
Aşkımız Solmasın
Sen sevdamsın!
Gel,
aşkımız eskimesin,
solgun bir,
mürekkep lekesi gibi.
Gel,
aşkımız savrulmasın,
fırtınada,
kum taneleri gibi.
Gel,
aşkımız tırpanlanmasın,
köreltilmiş gençlik gibi.
Gel,
aşkımız yitmesin,
bir hırçın akıntıya kapılıp da.
Gel sevdalım!
Hasreti gül rengiyle tut.
Dağ gibi yüreğinle,
omuz ver.
Engin denizlerde,
rüzgarınla sar ki,
aşkımız solmasın...
SENSİZ OLMUYOR
Gözlerim seni arıyor
Bulamıyor
Ellerim ellerini arıyor
Dokunamıyor
Bedenim tenini arıyor
Ulaşamıyor
Seni şimdiden çok özledim
İnan sensiz olmuyor.
Özdemir GÜRCAN
Bir Misafirliğe
Bir misafirliğe gitsem,
Bana temiz yatak yapsalar;
Her şeyi, adımı bile unutup
Uyusam...
Melih Cevdet Anday
Açsam Rüzgara
Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş
Magillerde sefer etmek!
Bir sahilden çözülüp gitmek
Düşünceler gibi başıboş.
Açsam rüzgara yelkenimi;
Dolaşsam ben de deniz
Ve bir sabah vakti, kimsesiz
Bir limanda bulsam kendimi.
Bir limanda, büyük ve beyaza.
Mercan adalarda bir limana.
Beyaz bulutların ardından
Gelse altın ışıklı bir yaz.
Doldursa içimi orada
Baygın kokusu iğdelerin.
Bilmese tadını kederin
Bu her alemden uzak ada.
Konsa rüya dolu köşkümün
Çiçekli dalına serçeler.
Renklerle çözülse geceler,
Nar bahçelerinde geçse gün.
Her gün aheste mavnaların
Görsem açıktan geçişini
Ve her aksam dizilisini
Ufukta mermer adaların.
Ne hoş. ey Tanrım, ne hoş!
İller, göller, kıtalar asmak.
Ne hoş deniz dolaşmak
Düşünceler gibi başıboş.
Versem kendimi bütün
Bir yelkenli olup engine;
Kansam bir an güzelliğine
Kuşlar gibi serseri ömrün.
Orhan Veli Kanık
SANA BAKMAK
her şey yapılabilir
bir beyaz kağıtla
uçak örneğin uçurtma mesela
altına konulabilir
bir ayağı ötekinden kısa olduğu için
sallanan bir masanın
veya şiir yazılabilir
süresi ötekilerden kısa
bir ömür üzerine.
bir beyaz kağıda
her şey yazılabilir
senin dışında
güzelliğine benzetme bulmak zor
sen iyisi mi sana benzemeye çalışan
her şeyden
bir gülden bir ilk bir sonbahardan sor
belki tabiattadır çaresi
senin bir çiçeğe bu kadar benzemenin
ve benim
bilinci nasırlı bir bahçıvan çaresizliğim
anlarım bitkiden filan
ama anlatamam
toprağın güneşle konuşmasını
sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla
sen bana ışık ver yeter
bende filiz çok
köklerim içimde gizlidir
gelen giden açan soran bere budak yok
bir şiir istersin
“içinde benzetmeler olan”
kusura bakma sevgilim
heybemde sana benzeyecek kadar
güzel bir şey yok
uzun bir yoldan gelen
tedariksiz katıksız bir yolcuyum
yaralı yarasız sevdalardan geçtim
koynumda bir beyaz kağıt boşluğu
her şeyi anlattım
olan olmayan acıtan sancıtan
bilsem ki sana varmak içindi
bütün mola sancıları
bütün stabilize arkadaşlıklar
daha hızlı koşardım
severadım gelirdim
gözlerinin mercan maviliğine
sana bakmak
suya bakmaktır
sana bakmak
bir mucizeyi anlamaktır
sağa sola bakmadan yürüdüğüm yollar tanıktır
aşk sorgusunda şahanem
yalnız kelepçeler sanıktır
ne yazsam olmuyor
çünkü bilenler hatırlar
hem yapılmış hem yapma çiçek satanlar
bahçıvanlar değil tüccarlardır
sen öyle göz
sen öyle toprak ve güneş ortaklığı
sen teninde cennet kayganlığı iken
sana şiir yazmak ahmaklıktır
bir tek söz kalır
dişlerimin arasından
ben sana gülüm derim
gülün ömrü uzamaya başlar
verdiğim bütün sözler
sende kalsın isterim
ben sana gülüm derim
gül sana benzediği için ölümsüz
yazdığım bütün şiirler
sana başlayan bir kitap için önsöz
sana bakmak
bir beyaz kağıda bakmaktır
her şey olmaya hazır
sana bakmak
suya bakmaktır
gördüğün suretten utanmak
sana bakmak
bütün rastlantıları reddedip
bir mucizeyi anlamaktır
sana bakmak
allah’a inanmaktır
YILMAZ ERDOĞAN
BERDEL
verdiler gülşene
dikene berdel diye
hasat vakti geldiğinde
gül neylesin...
Bahar Ş. Gülşen
DÜŞ SATICISI
Yoksul bir adamdı
İstanbul'un adı "Gül" ile başlayan bir kenar mahallesinin
bakla sofa nohut oda gecekondusunda...
Ama düşleri zengindi.
Sevinçleri, umutları, sevdaları
Anıları zengindi.
Gül satıyordu Beyoğlu'nda her akşam.
Düş satıyordu.
Sevinç satıyordu, umut ve sevda bir de...
Bir de hüzünlü anılarını
ve karşılıksız aşklarını...
Her akşam deste değil, tek tek.
Akşamın karanlığı
Beyoğlu'nun saçaklarını aydınlattığında
elinde bir deste gül ile
kaldırımları mekân tutuyordu.
Genç kızlar, onun gül kokusuyla
Taksim'den Tünel'e iniyordu.
Delikanlılar, onun rüzgarıyla süslüyordu
genç kızlara çapkın bakışlarını.
Dolapdere'nin, Kasımpaşa'nın
arka sokaklarından çocuklar
onun sevinciyle geçiyordu
gecenin ve çocukluğun tünelinden...
Adını sordum.
"Gül" dedi, başka bir şey demedi.
"Eski zamanda olsa, bir şair vardı
o olsaydı her akşam
bütün güllerimi alır
Beyoğlu'nun bütün kızlarına dağıtırdı."
"Şimdi" dedi
"şairler ne gülün kokusundaki hüznü anlıyorlar
ne bir sevgiliye yakıştığını..."
Bir hüzün anıtı olarak duruyordu her akşam
Taksim ile Galatasaray arasında...
Bir sevda, bir sevinç, bir umut anıtı...
Yaşanmamış gençliğinin
gönlü kırık anılarının
yoksul hayatının
zengin düşlerinin toprağında beslediği;
sevdasının ve sevincinin
umudunun ve hüznünün
suyu ile suladığı günlerden
derlediği güllerden satıyordu.
Oysa ne Beyoğlu farkındaydı adamın;
ne akşam
sattığı güllerin kokusunun...
Dün akşam, Refik Durbaş da bir gül aldı.
Bir konfeti misali
Beyoğlu'nun üstüne attı yapraklarını.
Bütün bir Beyoğlu ve akşam
ve o ana kadar yaşananlar ile anılar
bir gül yaprağı istilasında kaldı.
Güle kesildi hüzün de, sevinç de...
Anılar ve umut da...
Sevda ve sevinç de...
Düşler ve düşlere sığmayan aşklar da...
Akşam Beyoğlu'nun üstüne kapandı.
Beyoğlu hüzünlü anılar misali
düşlerin üstüne...
Adam, hâlâ gül satıyordu.
REFİK DURBAŞ
Maviler delisi yüreğim
Diyorumki bir gün
sevdamı yüreğime yüklesem
alıp gölgemi yanıma
dağ deniz çekip gitsem...
dolanır ayaklaıma güz
anamın yanık ninnileri
kor beni çaresiz...
uçurumlar doldurur bakışlarımı
yönümü nereye çevirsem...
kalsam,
sığdıramam bu deli maviyi
ihanet kokan soluguna metropollerin
üşür gözlerimde yediveren tomurcuk
yedigöğün yıldızları
yüreğimde bir maral ağlar
hangi suya eğilsem...
kanayan bir yaradır özlemim
güz kıyılarında
akıp gider sancıyarak mevsimlere
her kirpiğimde bir gül ıslanır
hangi sarkıyı dinlesem...
gözlerimde bilinmiyen adresler
kulağımda uğuldayan sesler
durmadan bir ezgi sarıyor içimi
dudağımı kanatıyor şiirler
ah ben bu sevdayı kime söylesem...
tanrım
nedir bu gecelere sığdıramadığım hüzün
yüreğimi ikiye bölen sancı
nedir bu acemi sevda,
mavilere tutkun yanım
eğer ben şair değilsem...
bir rüzgar soluğu türkülerdeyim
bir güvercin kanadı göklerde
bulutlar bulutları kovalar
dalgalar dalgaları
durmadan bir deniz çalkalanır
gönlümde
bir yol uzanır durmadan
ah nasıl özlem kokuyor uzaklar bir bilsen...
Nuri CAN
Dön bir bak sessizce etrafına
Seni sen yapan o duyguyu hatırla...
Sahip olduğun herşeyin senden önce de
Bir sahibi vardı bunu unutma
Ayazda bir çocuk bana bakıyor neyleyim
Şu kalbim taş değil ki, demir değil ki
Çekip gideyim...
Kalbindeki acıdan,
Tükenmiş genç adam, gencecik kız ağlayan
Bak dinle tüm gerçeği,
Sana kısaca özetliyeyim...
Aslında yok gibi bazen
Ama var fazlasıyla
Gerçek sandığın bir çok şey de
Yalan aslında...
Aslında bütün bu olanlar saşırtmaca
Gerçek sandığın bir çok şey de
Yalan aslında
Yalan aslında herşey yalan aslında
Bu dünya sensiz de döner, döner unutma...
GÖKHAN ÖZEN ASLINDA(internetten bulun ve dinleyin bu kadar güzel olur yani)
Sen uçurumsun tutunamam
Tutsak düşer çığlıklarım
Gözlerinin akşamında
Oturur sana ağlarım
Üşüyorum ödünç ver ellerini
Üşüyorum üstüme ser yüreğini
Sağ yanım dertli, sol yanım ayaz
Savur gönlüme yangının küllerini
Tek tesellim gözlerindi
Bakıp bakıp delirirdim
Bana öyle yakındın ki
Hep benimsin zannederdim
Bırakıp gittin beni
Yanarım için için
Yaralı kuşlar gibi sensiz ben bir hiç'im
Duman gözlüm yaktın beni
Duman ettin acımadın ziyan ettin
Duman gözlüm benim için
Yaşamaktın yaşamayı haram ettin
Gönlümü teslim aldı hüzün
İçimde senden kalan cam kırıkları
Aynada sensiz yüzüm
Sensiz...Hiç kimse dindiremedi bu hıçkırıkları
Bir gece yarısı ansızın pencereden dışarıya bak
Göreceksin köşe başında
Nöbet tutuyor gözlerim
Öyle kolay değildir beni unutmak
Hala hala sokaklarındadır ayak izlerim
ah bu yürek dolu:)
daha çok yapıştırmak istediğim yazı var ama vaktim kalmadı...
hayırlı akşamlar....
HAYAT HEPİMİZDEN GENİŞ
ÖLÜM HER ÖMÜRDEN UZUN
Ben hep gülümseyerek yaşadım dünyayı
Gülümseyerek ölüyorum her gün sizlerle
Baştan kendime basit bir yüz yakıştırdım
Rüzgârıyla haşır neşir çıplak bir tepe
Bir gök olsun istedim yüzümde, mavi, bulutsuz
'Metin' olmaktan başka şansı var mıydı yoksulların
Ben oldum işte, oldum ve öldüm
Sorduğum tek soru vardı kendime
(Öbürleri herkese ilişkindi)
şimdi gitsem benden ne kalır geriye?
Kaldı işte, ahdım kaldı dünyada
Yaralı bir alın
Gülümserken unuttuğum dudaklarım
Ve yurdumu dolaşan kanım kaldı sizlere
Kanım her yere bulaşıyor
Aşçının kepçesine, marangozun rendesine
silahın namlusuna, kalemin mürekkebine
yargıcın cübbesine, âşıkların neşesine
çocukların oyununa karışıyor
Dağılıyor, çoğalıyor, yalıyor sokakları
Habere çıkardım, dünyanın yaradılışını görmeye
Alevlerin, kurşunların arasından sekerdim
Ağaca bakar ağaç olurdum, köpeğe, göğe, serçelere
Yaprağa bakar yaprak olurdum, tırtıla, kuşa, yaşlı teyzelere
Umutsuzlara bakar iç çekerdim, hallaçlara, sütçülere, çerçilere
Bütün otobüsler giderdi benle, istanbul-hafik, istanbul-refahiye
Ev içlerine bakar ağlardım, buğday demetlerine, duvardaki ali'ye.
Cemlere, kahvelere, meydanlara bakardım
Herkes gibi çopur yüzlüydü hayat
Kibirliydi yoksullar, kibirli ve atak
Sözcükler hırçınlaştıkça dilsiz ve bataktılar
Böyle bir dünya dermiştim kendime
Hakikat gizlenmişti buralarda bir yere
Ne ölümler gördüm de yaşamak hırsızlık gibi geldi bana
Bulmalı derdim, bulmalı ölümün erken dilini
O da oldu. Gördüm celladımın gözlerini ve gülümsedim
Hepimize benziyordu, şaşırarak öldüm
Bir duvar dibiydi sanırım, ıssızdım ve soğuktu gece
Bir şey öğrendim ki söylemeliyim
Hayat hepimizden daha geniş
Ölüm her ömürden daha uzun sürermiş
Dağları düşündüm, sokakları, ev içlerini
Her şey yaşadığım gibiymiş, basit ve korkunç
Dil susunca kan konuşur, kan konuşurmuş
Kanım yurdumu dolaştıkça öğrendim.
Mahmut TEMİZYÜREK
(alıntıdır)
Ayağa Kalkın Efendiler
Behey! kaburgalarında ateş bir yürek yerine
idare lambası yanan adam!
Behey armut satar gibi
san'atı okkayla satan san'atkar!
Ettiğin kar
kalmayacak yanına!
soksan da kafanı dükkanına,
dükkanını yedi kat yerin dibine soksan;
yine ateşimiz seni
yağlı saçlarından tutuşturarak
bir türbe mumu gibi damla damla eritecek!
Çek elini san'atın yakasından
çek!
Çekiniz!
Bıyıkları pomadlı ahenginiz
süzüyor gözlerini hala
koyda çıplak yıkanan Leyla'ya karşı!
Fakat bugün
ağzımızdaki ateş borularla
çalınıyor yeni san'atın marşı!
Yeter artık Yenicami tıraşı,
yeter!
Ayağa kalkın efendiler...
Nazım Hikmet Ran
Büyük Taarruz
Dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı öyle ferahtılar ki
sayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birden bire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu.
Paşalar `üç' dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun kenarına kadar,
eğildi durdu.
Bıraksalar
ince uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı.
Nazım Hikmet Ran
Japon Balıkçısı
Denizde bir bulutun öldürdüğü
Japon balıkçısı genç bir adamdı.
Dostlarından dinledim bu türküyü
Pasifik'te sapsarı bir akşamdı.
Balık tuttuk yiyen ölür.
Elimize değen ölür.
Bu gemi bir kara tabut,
lumbarından giren ölür.
Balık tuttuk yiyen ölür,
birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Balık tuttuk yiyen ölür.
Elimize değen ölür.
Tuzla, güneşle yıkanan
bu vefalı, bu çalışkan
elimize değen ölür.
Birden değil, ağır ağır,
etleri çürür, dağılır.
Elimize değen ölür...
Badem gözlüm, beni unut.
Bu gemi bir kara tabut,
lumbarından giren ölür.
Üstümüzden geçti bulut.
Badem gözlüm beni unut.
Boynuma sarılma, gülüm,
benden sana geçer ölüm.
Badem gözlüm beni unut.
Bu gemi bir kara tabut.
Badem gözlüm beni unut.
Çürük yumurtadan çürük,
benden yapacağın çocuk.
Bu gemi bir kara tabut.
Bu deniz bir ölü deniz.
İnsanlar ey, nerdesiniz?
Nerdesiniz?
1956
Nazım Hikmet Ran
Feleğin Çarkı Döner, Ne Tuz Bilir Ne Ekmek
Balık Gibi Çıplak Kor Gider Bizi Felek
Kadınların Çıplakları Giydiren Çıkrığı
Feleğin Çarkından Daha Yararlı Demek.
Ö.Hayyam
ŞAİR İŞÇİDİR
Bağırırlar şaire:
"Bir de torna tezgâhı başında göreydik seni.
Şiir de ne?
Boş iş.
Çalışmak, harcınız değil demek ki..."
Doğrusu
bizler için de
en yüce değerdir çalışmak.
Ve kendimi
bir fabrika saymaktayım ben de.
Ve eğer
bacam yoksa
İşim daha zor demektir bu.
Bilirim
hoşlanmazsınız boş lâftan
kütük yontarsınız kan ter içinde,
Fakat
bizim işimiz farklı mı sanırsınız bundan:
Kütükten kafaları yontarız biz de.
Ve hiç kuşkusuz
saygıdeğer bir iştir balık avlamak
çekip çıkarmak ağı.
Ve doyum olmaz tadına
balıkla doluysa hele.
Fakat
daha da saygıdeğerdir şairin işi
balık değil, canlı insan yakalamadayız çünkü.
Ve doğrusu
işlerin en zorlusu
yanıp kavrularak demir ocağının ağzında
su vermektir kızgın demire.
Fakat kim
aylak olduğumuzu söyleyerek
sitem edebilir bize;
Beyinleri perdahlıyorsak eğer
dilimizin eğesiyle...
Kim daha üstün, şair mi?
yoksa insanlara
Pratik yarar sağlayan teknisyen mi?
İkisi de.
Yürek de bir motordur çünkü
ve ruh, onun çalıştırıcısı.
Eşitiz bizler
şairler ve teknisyenler.
Vücut ve ruh emekçileriyiz
aynı kavganın içinde
Ve ancak ortak emeğimizle
bezeriz evreni
marşlarımızı gümbürdeterek
Haydi!
laf fırtınalarından
ayıralım kendimizi
bir dalgakıranla.
İş başına!
Canlı ve yepyeni bir çalışmadır bu.
Ve ağzıkalabalık söylevci takımı
değirmene yollansın dosdoğru!
Unculuğa!
Değirmen taşı döndürmeye laf suyuyla!
Vladimir MAYAKOVSKI
ekselans
30-09-2006, 16:40
ACININ OMUZLANIŞI
Kadını bir gürültüye sapladılar.
Evler tıkırtıydı, tıkırtıydı, tıkırtı
kahkahamın düşürdüğü çiçekleri bulamadılar
fırtınalı bir geceydi çünkü bulamadılar
bombalar, bö sesleri, savaş alaborası…
Yaşamak bir tıkırtıydı aldırmadılar.
Çocukların düşlerinde bir Markut
bir kurbağa zıplıyor yaşamamızdan
hergün zıplıyor, hergün eksiliyor, hergün
Markuuuut Torbanı sarkıt.
Her doğal güzelliğin bir ucunda aptallık
öbür ucunda o kambersiz geçen düğün.
Kadın. Kadını bir dilime katık ettiler
Markuuuu! Torbanı sarkıt.
Siz büyüyün kan kuşları siz büyüyün
güzün gelişi bir öğürtüdür korkmayın
korkmayın ölüm bir başka ağzıdır yarasaların.
Aşınmış eşikler, aşınmış yaygaralar
aslan gibi bir kocası var mıydı bu kadının?
Gömleğimi zorlayan kuş sesleri
İsmet Özel
“”””FİLİSTİN AĞIDI”””
Her gece içimden çığlıklar yükseliyor
Kalkıyorum hemen yatağımdan
Filistinli çocukların feryatları uyutmuyor beni
Sesleri kulağımda çınlıyor her gece
Yardım edemediğim için
Kendimi affedemiyorum
Zalimler nasılda kıydılar
Ana kucağındaki bebeğe
Daha on günlüktü gözleri açılmamıştı
Dillerde hep aynı söz
Le ilahe illallah
Muhammed resullullah
Sessiz kalmıştı bütün dünya
Yapılan bu zulümlere
Bu acılara bu işkencelere
Ufacık bir ülkeye boyun eğmiş bütün dünya
Sanki yarın aynısı bizim başıma gelmeyecekti
O zaman biz kimden yardım isteyecektik
Filistinlinin ağıdı uyutmuyor beni
Çocuk ağlamaları kahrediyor beni
Nasılda rahatız değil mi Müslümanlar
Sanki ölenler bizden değiller
Allah aşkına söyleyin bana
Neler oluyor bu dünyaya
Nedene ezilenler hep müslümanlar
Feryadlar yükseliyor Filistin’de
Mermiler bombalar eksik olmuyor damlarından
Kadın çolum çocuk demeden vurup öldürmek
Bu len insanlığınız zalimler
Vurulup gidenler hep
Gencecik yaştaki insanlar
Ya’Rab yardım et Müslümanlara
Dillerde hep aynı söz
Le ilahe illallah
Muhammed resullullah....
(alıntıdır)
KIRMIZI GÜL
Geçen yıl sonbaharda,
Kırmızı bir gül,
Bırakmıştım kapına,
Onu alıp kokladın mı,
Kurutup koynunda sakladın mı,
Baktıkça beni hatırladın mı?
Kırmızı gül aşkı anlatırmış,
Aşkımı anlatabildim mi?
Bu sonbaharda da,
Kırmızı güllerle geldim kapına,
Binlerce kırmızı gülle,
Evini gül bahçesine,
Yüreğimi aşk cennetine
Çevirecektim...
Kapın kapalıydı,
Sen yoktun,
Gitmiştin,
Kırmızı güller kaldı elimde,
Bir acı var yüreğimde,
Kırmızı güller kurudu,
Sahipsiz öksüz kaldı,
Bense bi çare,
Kapında nöbetteyim hala...
ESİR
Gözlerin bir silah gibiydi.
Ağzından çıkan sözlerin mermi
Seninle olduğum zamanlarda
Kendimi savaşta hissediyorum
Bir esir olmuştum senin yanında
Mahkum etmiştin beni kendine sebepsiz yere
Korkuyordum seninle geçen her bir saniyede
Ürkek bir ceylan gibi, bakakalıyordum gözlerinin içine
Hain bir pusu kurmuştun
Kalbine giden yolun ortasına
Sebepsiz yere fırtınalar çıkarıyordun
Benim bu deli divane gönlümde
Sen hep severdin beni kendine mahkum etmeye
Acı çektirirdin, seni bunca sevdiğimi bile bile
Tuz basardım durmadan kanayan yarama
Ben senin esirindim, bu yalan dünyada…
feti curga van
Bir Adam
Özgürlüğü elinden alınmış
ayaklarımın
ve müebbet cezasına çarptırılmış
parmaklarımın
umursamaz davranışlarının galyanına gelmiş
bir hayat...
Geleceğinden emin olduğum
ama hiç gelmeyen hayallerimin
yalnızlık nöbeti!
ve şeytandan medet uman
bir çaresizlik...
Azrail ile duellosunu
hep erteleyen
bir yolcu!
ve ebedi bir ruhun meydan okuduğu
ebedi bir yolculuk...
Ayrılık namelerinden
ilham almış ebedi bir şiir
ve her şiirde
barış, umut, sevgi yazmış
bir çocuk...
Öyle ki!..
Bir rakı kadehinde
Can Yücel
Bir asker miğferinde
Sunay Akın
Bir dilenci vapurunda
Cemal Süreya
Kız kulesinde
Nazım Hikmet
Yaprak yaprak
Orhan Veli olmuş
büsbütün bir şair...
O hayatı değil
hayat onu,
O kaderi değil
kader onu,
O türküleri değil
türküler onu yazmış.
Kanı mutlu akan
Kalbi mutlu atan
Gözleri mutlu bakan
Bir adam!..
Mutsuz adam...
Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol
yine gel,
Bizim dergahımız, umitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...
Aklın varsa bir başka akılla dost ol da,
işlerini danışarak yap...
Bir katre olma, kendini deniz haline getir
Madem ki denizi özlüyorsun,
katreliği yok et gitsin
Beri gel, beri !
Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol...
Mevlana
Mona Roza
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller ak güller
Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar
Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben öteliyim
Açma pencereni perdeleri çek..
Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığına
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatır her zaman bana
Zeytin agaçları söğüt gölgesi
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ellerin ellerin ve parmakların
Bir nar çiçegini eziyor gibi
Ellerinden belli olur bir kadın
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin ellerin ve parmakların
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Saat on ikidir söndü lambalar
Uyu da turnalar girsin rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Akşamları gelir incir kuşları
Konar bahçenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kimisi sarı
Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine
Akşamları gelir incir kuşları
Ki ben Mona Roza bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar su kenarında
Ki be Mona Roza bulurum seni
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim aşkım sığmaz öyle her saza
En güzel şarkıyı bir kurşun soyler
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Artık inan bana muhacir kızı
Dinle ve kabul et itirafımı
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı
Artik inan bana muhacir kızı
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Altın bilezikler o kokulu ten
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne
Bir tüy ki can verir bir gülümsesen
Bir tüy ki kapalı geceye güne
Altın bilezikler o kokulu ten
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyvenin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza siyah güller ak güller
Sezai Karakoç
SORMA BURALARDA NE İŞİMİZ VAR?
Sorma buralarda ne işimiz var!
Tuna boylarında Aliş’imiz var!
Yemen Türküsü’ne ağlayışımız,
Nasrettin Hoca’ya gülüşümüz var!...
* * *
“Alı var” diyorlar “kırmızı güle”
Hasan’ım martini alıyor ele,
Ramizem’in evi kapılmış yele...
Yusuf’la Arda’ya dalışımız var!...
* * *
Sevda yalan derler, sakın inanma!
Tuna’dan geliyor ince donanma!
Koca Yusuf seni unuttuk sanma!
Deli Ormanlar’da güreşimiz var!
* * *
Yunus gibi yüce pirlerim durur!
Sarı Saltuk gibi erlerim durur!
Anıttepe gibi yerlerim durur!
Samsun’dan yükselen güneşimiz var...
* * *
Akdeniz’de yüzer, Yavuz’umuz var!
Manastır içinde havuzumuz var!
Arda’da, Aras’ta, Zap’da kutlanır,
Nevruz Günü, Hıdırellez’imiz var!
* * *
Malkoçoğlu eyerler mi kıratı?
Eser zaman, yakın eder serhati
Mostar imiş şu dünyanın Sırat’ı
Yıkık köprüsünde bir taşımız var!...
* * *
Kızanlar hatıra getire bizi ...
Balkanlar koynuna yatıra bizi ...
Yıllardır yaşatır hatıra bizi...
Üsküp’te beş yüzyıl kalışımız var!...
* * *
Uyduk mürteciye, döndük şaşkına!
Döndük bir bir muhacire, düşküne!
Yetiş beylerbeyi Allah aşkına!
Üç yüz yıl uykuya dalışımız var!
* * *
Küfür saydık, felsefeyi bilimi;
Ezberledik hurafeyi zulümü!...
Hak etmeden katliamı, ölümü,
Üç yüz sene bozgun oluşumuz var!
* * *
Al bre, al bizi, al götür bu yaz!
Tuna’yı, Bosna’yı özledim biraz!
Sorma bre sorma ne işimiz var!
Tuna boylarında Aliş’imiz var!
Orhan Seyfi ŞİRİN
Küfrüm edebimi aştı bu gece.
Sen benim gözümde bir hiçsin artık,
Nefretim aşkımı aştı bu gece.
Bugünkü sözlerin söz müydü artık?
Son sözün sabrımı aştı bu gece.
Kolayca bitsin bu diyemedin de,
Salladın savurdun basiretsizce.
Hiç mi ders almadın onca gezdik de?
Yağmurun rahmeti aştı bu gece.
Yürümeyen neydi,ilişkimiz mi?
Günüm bomboş,deyişimiz mi?
Sensiz yaşayamam,çelişkimiz mi?
Yalanın doğrunu aştı bu gece.
Evlenmek hayali kapımda idi,
Giriş kat evimin boyası yeni,
Mobilyan,takımın, alınmış idi,
Vuslatım tadını aştı bu gece.
Yemedim yedirdim ne varsa sana,
Üç kuruşum olsa verirdim daha,
Memurdum yoksuldum hatırlasana,
Hafızam haddini aştı bu gece.
Ayakların donmuş,üşümüştün de,
Gece yatamamış üzülmüştüm de,
Bir ay oruç tutup yememiştim de,
O çizmen boyunu aştı bu gece.
Yapılan söylenmez, gelmezmiş dile,
Allahtan beklenir kul bilmese de,
Kızgınlığım buna sebep ise de,
Sabrım miadını aştı bu gece.
Onca gez toz benimle,seviyorum de,
Sonra git nişanlan bir de ona de,
Şerefsizlik değil, nedir bu söyle?
Küfrüm edebimi aştı bu gece.
Sana son bir sözüm, nasihatim var,
Aldığım ahlakla bir terbiyem var,
Seni doğuran ana, deyip geçmek var,
Saygım adabımı tuttu bu gece.
Gönlümün romanı bitti bu gece.
Hangisine yansam şimdi gün gece?
Ömrümden beş yıl gitti bu gece.
bedirhan gökçe
Istanbul Ağrısı
kanatları parça parça bu ağustos geceleri
yıldızlar kaynarken
şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen
sen
eğer yine İstanbul'san
yine kan köpüklü cehennem sarmaşıkları büyüteceğim
pancak pancak şiirler tüküreceğim
demek yine ben
limandaki direkler ormanında bütün bandıralar
ayaklanıyor
kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
yahudi sokaklarını aydınlatan telaviv şarkıları
mavi asfaltlara çökmüş
diz bağlıyor
eğer sen yine İstanbul'san
kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
sirkeci garı'nda tren çığlıklaıiyle bıçaklanıp
intihar dumanlari içindeki haydarpaşa'dan
anadolu üstlerine bakıp bakıp
ağlayan
sen eğer yine İstanbul'san
aldanmıyorsam
yakaları karanfilli ibneler eğer beni aldatmıyorsa
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine senin emrindeyim
utanmasam
gozlerimi damla damla kadehime damlatarak
kendimi yani şu bildigim attila ilhan'i
zehirleyebilirim
sonbahar karanlıkları tuttu tutacak
tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor
imtihan çığlıkları yükseliyor üniversite'den
tophane iskelesi'nde diesel kamyonları sarhoş
direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şoförler
uykusuz dalgalanıyor
ulan İstanbul sen misin
senin ellerin mi bu eller
ulan bu gemiler senin gemilerin mi
minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında
liman liman götüren
ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi
akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar
neden durmaksızın imdat kıvılcımları fışkırıyor
antenlerinden
neden
peki İstanbul ya ben
ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy
gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas
ya benim kahrım
ya senin ağrın
ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz
yaşattığın
çaresiz zehirle kusan çılgın bir yılan gibi
burgu burgu içime boşalttığın
o senin ağrın
o senin
eğer sen yine İstanbul'san
yanılmıyorsam
koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek
istediğim
sicilyalı balıkçılara marsilyalı dok işçilerine
satır satır okumak istediğim
sen
eğer yine İstanbul'san
eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda
hissettiğim
ulan yine sen kazandın İstanbul
sen kazandın ben yenildim
kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
yine emrindeyim
ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa
parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
hiç bir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa
yanılmıyorsam
sen eğer yine İstanbul'san
senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar
gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir
ulan bunu sen de bilirsin İstanbul
kaç kere yazdım kimbilir
kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 eylül'ünde birader mirc ve ben
sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık
sana taptık ulan
unuttun mu
sana taptık
Attila İlhan
SEN II ( Sevdalım )
Sen,
Çalamadığım türkümsün sazımda,
Okuyamadığım şiir,
Sahip çıkamadığım davam,
Yasaklımsın sen.
Vazgeçip de unutamadığım,
Zamansız yiten yoldaşım,
Kazanıp da kaybettiğim,
Bitmeyen kavgamsın sen.
Sen,
Hücre evimin duvarında,
Pankart pankart slogansın.
Kolumda kelepçem,
Zindan duvarıma çentik çentik kazdığım,
Özlemim,
Bir türlü sökmek bilmeyen,
Şafağımsın sen.
Sen,
Yalnızlık bağımda çiçek,
Sigaramdan çektiğim nefes,
Kadehimde yudumsun.
Son baharım, son demim,
Boynumdaki ilmekte,
Son arzumsun sen.
Bahar Ş. Gülşen
Sanki gözümü kapatsam gideceksin,kaybolacaksın!
Sabaha kadar gözümü kırpmadım, bırakıp beni gidersin diye...
Oysa söz vermiştin! Beni bırakmayacaktın!
Susma zamanı,
Susmak bazen içerde bir yerde
Kanamaya başladığı zaman acıyı usulca örtüveriyor.
Ne kadar vaktimiz varsa sevgiye,sevmeye o kadarına razı olduk.
Belkide aşkı aşk yapan bitimli olması!
Simdi geriye baktığımda,yaşadıklarım beni ben yapmış
"Ben" olma maceramı sevdim.
Her şeye rağmen üstelik!
AYRILIK...
Defalarca giyip prova yaptığımız bu giysi üzerimizde hiç iyi durmadı!
Aşk Bize Çok Yakışmıştı..
Göremedim bakarken Seni, Ya da görmeyi istemedim.
Kapattım sana tüm kapılarımı...Olamazdı
Bekleyenim var geride, Seninse önünde özgürlüğün
Üzerlerine basıp tırmanamazdım, sana doğru
Sonrasında bakamazdım kimseye, eski ben olarak
Olmazdı....Gereken görmemekti seni, karşımda olsanda
Hissetmemeye çalışmaktı içimdeki sızıyı
Derindeki acıyı yok saymaktı, farketmemekti...
Nefes alamadığımı belli etmemekti...
Yok sayamadığımı farkettiğim an bu hissi;
Aynaları bile kaldırdım etrafımdan,
Kendi kendimle yüzleşmemek, kızdığım Ben'i görmemek;
Aynada gördüğüm aksimde,
Aslında Seni gördüğümü inkar edebilmek için....
Üzerine attığım külleri hiçe sayıp sönmeyen,
Daha da alevlenen duygularımı yok saymak için
Şuan, ardından enzor olanı kaldı bana,
Kendi kendime itiraf edemediğim
Görmesi kolay bir düş, yaşaması zor bir keder.
Kördüğüm, korateş,
Eskiden olmazmış gibi gelen,şimdiyse içine düştüğüm bir alev.
Aslında öylesine özlemişim ki yanmayı
Seneler sonra...
Sevebildiğimi öğrenmek , hissetmek
Şimdiyse...
Geç öğrenmişliğin verdiği,isyanıma dur diyebilmek.
Ben artık SEN diye baslayan siirleri sevmiyorum..
Bu satırlar sana;
Yakıp yıktıkların, Kanatıp bıraktıkların için.
Bu satırlar sana:
Bir avuç kırıntı sevgilerin,Yetersizliğini yüzüme fırlattığın için.
Bu satırlar sana;
Öğrettiklerin için...Yaşattıkların için.
BEN GiDiNCE SEN BiTECEKSiN...
YA HEP,YA HİÇ....
Beynimden atamam biliyorum ama....
Yüreğimden söküp atacağım bu gidişle
Ve bu gidişle kulağım kapalı olacak sesine,
Ne de gözlerimde sen olacaksın.
Kış uykusuna yatıracağım tüm anıları;
Sana ait ne varsa....
Sabrım tükenecek birgün,
Ve sonunda isyan edip,
Şöyle haykıracağım sana;
Ben'de ben'i tüketmeden gel...
Öylesine arama beni,
Öylesine gelme bana;
GELECEKSEN ADAM GİBİ GEL...
Bülbül
Bir gamli hazânin seherinde,
Isrâra ne hâcet yine bülbül?
Bil, kalbimizin bahçelerinde,
Cân verdi senin söyledigin gül.
Savrulmada gül simdi havada,
Gün dogmada bir baska ziyâda.
Ahmet Hasim
Benden Selam Söyleyin Vefasiz Yare
Benden selam söylen vefasiz yare
Gurbet benim olsun sila kendine
Çekilmedik derdimizi bölüsek
Basli ben alayim sila kendine
Dökek derdimizi ölçek bölüsek
Ne el bize ne biz ele karisak
Felek bize gül demez ki gülüsek
Cefa benim olsun çile kendine
Çektigim cefalar yar senden geldi
Bana bu sitemler kar senden geldi
Basimdaki duman kar senden geldi
Ben kara baglayim ala kendine
Evvelden hastadir yarali gönlüm
Sevdayi mahbuba ereli gönlüm
Askin gömlegine gireli gönlüm
Hicrani Veysel'den n'ola kendine
Aşık Veysel
Anama
Dokuz ay koynunda gezdirdi beni
Ne cefalar çekti ne etti Anam
Aci tatli zahmetime katlandi
Uçurdu yuvadan yürüttü Anam
Analarin hakki kolay ödenmez
Analara ne yakismaz ne denmez
Kan uykudan gece kalkar gücenmez
Emzirdi salladi uyuttu Anam
Dogurdu beni Sivas ilinde
Sivralan Köyünde tarla yolunda
Azigi sirtinda orak elinde
Tasli tarlalarda avuttu Anam
Ben yürürdüm Anam bakar gülerdi
Huysuzluk edersem kalkar döverdi
Hemen kucaklayip oksar severdi
Çirkin huylarimi soyuttu Anam
Çocugudum Anam bana ders verdi
Okumami çalismami ön gördü
Milletine bagli ol da dur derdi
Vatan sevgisini giyitti Anam
Tükenmez borcum var Anama benim
Onun varligindan oldu bedenim
Kimi köylü kizi kimisi hanim
Ta ezel tarihte kayitli Anam
Veysel der kopar mi Analar bagi
Analar dogurmus agayi beyi
Iste budur sözlerimin gerçegi
Okuttu ogretti büyüttü Anam
Aşık Veysel
Uzun Ince Bir Yoldayim
Uzun ince bir yoldayim
Gidiyorum gündüz gece
Bilmiyorum ne haldeyim
Gidiyorum gündüz gece
Dünyaya geldigim anda
Yürüdüm ayni zamanda
Iki kapili bir handa
Gidiyorum gündüz gece
Uykuda dahi yürüyom
Kalmaya sebeb ariyom
Gidenleri hep görüyom
Gidiyorum gündüz gece
Kirkdokuz yil bu yollarda
Ovada dagda çöllerde
Düsmüsüm gurbet ellerde
Gidiyorum gündüz gece
Sasar Veysel isbu hale
Gah aglayan gahi güle
Yetismek için menzile
Gidiyorum gündüz gece
Aşık Veysel
canım kardeşim bak senin ellerinde hayatımız
uçan kuştaki güzelliği kaybettik, hastayız
çok sıkıldım ağlamaktan, durmaktan
bu ahlaksız oyunlara devam etmek günah
uyan artık uyan
uyan dostum uyan
uyan artık uyan karanlık uykundan
sadece renkler vardı, sonra kayboldu onlar da
biz nefes alamadan
ah bu hayat anlamsız bir şaka herkes bunun farkında
çok sıkıldım ağlamaktan, durmaktan
bu ahlaksız oyunlara devam etmek günah
uyan artık uyan
uyan dostum uyan
uyan artık uyan karanlık uykundan
sen yine de o yolun sonundaydın
sen yine de hiçbir şey yapamazdın
sen uyuşuk, tembel, yalnızdın
sen...
uyan artık uyan
uyan dostum uyan
uyan artık uyan karanlık uykundan
uyan artık uyan
uyan dostum uyan
uyan, uyan, uyan karanlık uykundan
Mor ve ötesi
SEN IV ( Yasaksın )
Yasaksın!
Bir sevda büyüsü...
Bitmemiş bir öykü...
Yarım kalmış bir şiirsin sen...
Sazımın bamtelinde,
Adını koyamadığım türküm.
Kadehimin dibinde,
Tadına yarım yamalak aşina şarabım,
İşlediğim günahım...
Tanrıdan isterken utandığım,
Son dileğimsin sen.
Yasaksın !
Yaban ellerde, uzak diyarlarda,
Yüreğim kadar sıcak,
Yüreğim kadar yakın,
Bir o kadar uzak,
Bir o kadar soğuksun.
Korkup da bakamadığım,
Bakıp da kimseye anlatamadığım,
Papatya falımın son yaprağı,
“Seviyor beni” sin sen.
Yasaksın!
Bakir topraklarda özgürce, umarsızca,
Dörtnala koşup da dizginleyemediğim,
Ama hep istediğim o kıratsın.
/ Çocukça /
Öteden beri kovalayıp durduğum,
Tam yakaladım derken ardında kaybolduğum,
Her rengi bir mana,
Ebemkuşağısın sen.
Yasaksın!
Akrebin peşinde yelkovan ben,
Gecenin puslu sabahında,
Denizin sakin yüzüne gümüş gümüş işlenmiş,
Bir öykü...
Ağacın açamadığı çiçek...
Adem ile Havva’nın yediği yasak meyvenin,
En güzel yerisin.
Yüreğimi gömdüğüm o saklı kentte,
Üç günlük fidansın sen.
Ve sen...
Zincire vurulmuş bir şiddetin ihaneti,
O ihanetin kemirdiği sesin tek sahibi...
Yasaksın!
Son dem, son bahar, son günah...
O günahtan kalan hikayede,
Son kahramansın, yasaksın!
Bahar Ş. Gülşen
ISLANIYORUM
Yağmur ol, derinden ve sessiz yağ üstüme
Serinliğin, bırak işlesin iliklerime
Şarkılar biriksin ayaklarımın gölgesine
Damla damla aksın coşkun denize
Yüreğim yorgun umutlar biriktiriyor
Bir gölge izliyor derinden ve sessiz
Bulutlar ihanet safları kurmuş
Ağıyor yeryüzüne, ıslanıyorum
Aralıksız damlalar vuruyor yüzüme
Kan revan gözlerim suda boğuluyor
Sözler diziliyor boğazıma
Susuyorum derinden ve sessiz
Islıklar karşılıyor dönüşümü
Rüzgârın savurduğu bulutlar gibi
Savruluyorum şehirden şehire
Şehirler, ıslak bir akşamda
Yavru ceylanı bekleyen avcılar gibi
Eller tetikte izleniyorum
Yağmur yağıyor, ıslanıyorum dolu dolu
Bir gölge izliyor derinden ve sessiz
Ağlıyorum, ellerim başımda
Ah deniz, bütün suç senin
Unuttun beni bir sahilde
Bir gölge izliyor derinden ve sessiz
Islak bir yağmur zamanı
Islanıyorum, damlalar vuruyor yüzüme
Kan revan gözlerim suda boğuluyor.
Mahmut Kuru
Asra Dair
Süt taştı da yazık kaymak bozuldu
Ne peynir olduk ah, ne de yağ olduk
Talan etti bahçemizi arsızlar
Ne gülistan olduk, ne de bağ olduk
Hakk diyen aşığa ferman yazıldı
Biz gönül ehlini kabire koyduk
Zihin sarhoş, kalpler hayale aşık
Kötü rüyaları hep hayra yorduk
Basiret kör-topal, vicdan kovuldu
Adalet, hak hukuk tanımaz olduk
Kutbî zatlar nasihatten yoruldu
Havanda su dövdük, lafazan olduk
Nefsine esirse, asra ne yapsın
Bütün değerlerle yabancı olduk
Herkes şevk ile bir meşale yaksın
Çözümü, tam öze dönüşte bulduk
Ali Rıza Malkoç 16/03/2006 Bursa
Büyüklere özel Fişleme Ninnisi
Çocukken okulda fişler yazardık
Büyüdük bakkaldan fişi sorardık
Ütü yapmak için fişi takardık
Şimdi vatan fişleniyor unutma
Köyde yol, şehirde kanun işlemez
Ondan önce memur işe başlamaz
Hak etmeyeni de kimse taşlamaz
Bunu da fişine ekle unutma
Terör gözümüzü oydu gidiyor
Eşkıya kasayı soydu gidiyor
Kedi kaptığını, yuttu gidiyor
Bunu da fişine ekle unutma
Hakkın aramışsan olursun solcu
Elinde tesbih var, kaydedin nurcu
Ayakta uyuyan bir garip yolcu
Bunu da fişine ekle unutma
Millete küfreden aday nobele
Şerde ittifak var işe bak hele
Pişmiş aşa, su katamaz hergele
Bunu da fişine ekle unutma
Çocuklar okusun, tamam ne dedik
Herkes ilim görsün, biz de gönderdik
Ağa’ya köşk, halka ise bir kemik
Lâyık göreni de fişle unutma
Milli servet, yandaşlara satıldı
Vurguna uymayan işten atıldı
Küçük balıklarsa ağa takıldı
Bunu da fişine ekle unutma
Muhabbet soluyan görüldü hain
Ortada suç yok, olundu kâhin
Millet dün gibi, bugün de dâim
Bunu da fişine ekle unutma
Ozanlar tarihin fişini yazar
Suçu söylenmeyen, şımarır,azar
Hainler gerçeğe, hep mezar kazar
Bunu da fişine ekle unutma
Malkoç Ali, razı bütün fişlere
Feda olsun ömür, yaşlı gözlere
Gül görmeden gülmek, haram bizlere
Bunu da fişine ekle unutma...
Ali Rıza Malkoç Bursa, 03/04/2006
Dostluklar
Sevincimiz taşkınca,
Üzüntümüz yapmacık,
Birliktelik nankörce,
Ve öfkemiz, namertlik kokuyor…
Zekâ ve gönül testinden, sınıfta kalmışız
İttifaklarsa, ringdeki boksör selâmı gibi
Ve biz hâlâ farkında değiliz erimenin
Molekül yapımızı bozmuşuz, burkulmuşuz…
Özlemlerimiz de vefasızca…
Denizler, ayağımıza gelsin
Köy kokusu yel ile,
Dağ havası seher ile
Çalsın kapımızı istemişiz.
Yollar yürümekle aşınmalı
Ve dost kapısının tokmağı, eskimeli vurmaktan
Sarılan, saran kollar yorulmalı
Güneş kıskanmalı, sevginin sıcaklığını
Ve tadı çıkmalı hayatın
Oksijen çadırından kurtulmalıyız…
Ali Rıza Malkoç 28/06/2006 Bursa
MASAL BU YA
Masal bu ya...
Sen Fırat’mışsın, ben Dicle,
Kimi zaman coşkuyla,
Kimi zaman sessizce,
Uzaktaki vuslattan habersizce,
Akıp durmuşuz ayrı ayrı,
Senelerce.
Derken bir gün, bir şekilde,
Tanışmışız bir yerde,
İşte o an, o yerde,
Sevdalanmışız birbirimize.
Bir başka akar olmuşuz,
Bir başka coşmuşuz,
Yaşam denilen o ülkede.
Masal bu ya
Kavuşmak için birbirimize,
Yaşar olmuşuz,
Coşar olmuşuz,
Koşar olmuşuz.
Derken
Yine bir gün, bir yerde,
Birleşip akar olmuşuz,
Yaşam denilen o ülkede.
Masal bu ya...
Bahar Ş. Gülşen
SENİ BENDE UNUTTUN
Bir akşamüstü bir rüzgâr yapıştı belime, içtik beraber.
Sarhoşluk daha çok acıtır dedi, gözleri yaşararak.
Önce inanmadım.
Sonra kudurdu, kudurdu.
Başım döndü, bağırdım...
"Sen, giderken gülüm izlerini silmeyi unuttun.
Sen, giderken bitanem, bende bıraktıklarını almayı unuttun.
Sen, giderken aşkım, sen hâlâ bendeydin.
Çalan bir müzik parçasının sözlerinde unuttun kendini.
Bir ağustos akşamında unuttun beni ve seni.
Süzülen damlaların sıcaklığında,
Sensiz bir gecenin sabahındaki hıçkırıklarda unuttun seni.
Terasda içilen bir bardak çayda
ya da bir bardak birada unuttun.
Bir mangal ateşinin sonrasında, yanmış közlerde unuttun.
Beyoğlu'nun o güzel sokaklarında,
O ıssız kalabalıkda unuttun kendini.
Söylenen yalanlarda, 'iyi ki varsın'larda unuttun seni ve beni.
Geceleri baktığımız o yıldızlarda unuttun bizi.
Bir daha birlikde çıkamayacağımız Yeniköydeki
çay bahcesinde, Papatya'da unuttun bizi.
Adını bir türlü koyamadığın
gelecekdeki güzel günlerimizde unuttun.
Beraber yakılan sigaralarda unuttun bizi.
Sen giderken bitanem,
SENİ BENDE UNUTTUN !!!."
insansifir
22-10-2006, 23:49
:) Olurmusun Benimle..ben Colum, Yagmurum Olurmusun. Ben Yeryuzuyum, Gok Yuzum Olurmusun.ben Geceyim, Gunduzum Olurmusum.ben Ayim, Gunesim Olurmusun. Sensiz Ben Sifirim,karim Olurmusun...seninle Bir Kainatim,ebediyen Benimle Olurmusun..not Sahsi Siirim..
DÜŞÜYORUM
kırılgan bir köprüdeyim şimdi,
aşağıda dipsiz kuyular...
dönüp durmakta alıcı kuşlar,
/ etrafımda /
çığlık çığlığa,
son bir umut / sesleniyorum /
duy beni sevdiğim / duy /
sessizliğimdeki sesimi,
uzattım ellerimi bak
tut ne olur
/ bırakma beni /
düşüyorum...
Bahar Ş. Gülşen
SEN ÜZÜLME
Sen üzülme bana sevgilim,
idare ediyorum işte
İttire ittire götürüyorum hayatı
bilinmezliği ile...
Sen üzülme suskunum diye.
Söküklerini dikiyorum gecenin.
Ay ile yıldızları birleştiriyorum,
Gök ile güneşi,
martılar ile denizi, güzel ile çirkini...
Yaşam ile ölüm arasındaki bu maratonun
Son finalini koşuyorum nefes nefese.
Sen üzülme ara sıra ağlıyorum diye
Adına yazdığım tüm şiirleri fırlatıp attım da denize
O canımı yaktı biraz.... Yoksa iyiyim ben.
Kızma bana gecenin karanlığına takılıp kaldım diye
Merak etme; güneş bana da doğacak
Beni de yakacak, içimi yeniden ısıtacak
Denizin tuzu tenimi ısıracak
Huzur; giyilmemiş bir elbise gibi
Ruhumu sımsıkı saracak.
Gelmek istersen yeniden bana
Kapım açık tüm sevdalara
Geleceğin zaman haber ver
Ya da dokun yüreğime
Gün ışığı aydınlığında
NELLS
DEĞİRMEN TASI
her gün doğumunda bir gece öldü
tanığıdır sönen yıldızlar
pencereme konan kuş
ve ben
sana geldim her gece bitiminde
uykular yorgun
düşler tefsirsiz
gönlüm bir hoş...
kalacak mıyız
yoksa gidecek miyiz birbirimizden
başka bir rüzgarın peşinde
susmak için yağmur sonrası...
söyle!
hangi masalın bitişi güzeldir ki!..
unutmadık değil mi
başkalarının çaldığı
üç elmanın üçünüde.
bu yüzden kapandı gönül kapımız
ardında büyüdü karanlık...
içinde sevgisiz
içinde öksüz kaldık
çocuk yüzlü
mavi bir kuştu yüreğimizde uçan
koşup da tutamadığımız...
uzununu sevemedim şiirin
üç kelimelikti yazdığım şiirler...
(üç elma gibi!..)
her dizişimde
yerini kaybettiler...
(aşk-insan- yürek
yürek-aşk-insan
insan-yürek aşk!..) dedim! .
aşk olunca yüklemi
bırakıp gittiler...seninle beraber...
şimdi gün yirmi dört saat
hüznü öğütülür gerilerde kalışın...
kirpikler su
gözler değirmen taşı!
silinmedi bakışımda
nazlı bir çiçek gibi salınışın...
nerededir
tutulmuş dilin kaçışı...nerede!?..
ıslıkla bile olsa
çağırmanı bekledim...
Tayyibe Atay
Bilerek mi yanina
almadin giderken
basinin yastikta
biraktigi
çukuru
Güveniyordum
oysa ben sevgimize
vapur iskelesi
ya da tren istasyonundaki
saatin dogrulugu kadar
Beni senin gibi
bir de annem terketmisti
ki göbegimde durur
onun yoklugundan
bana kalan
çukur...
Sunay Akın
Kaparım kapıları kendim olurum,
Pencereden, bacadan giremezsiniz,
Bir zincir uzatır boynuma elleriniz,
Kırarım elinizi kendim olurum.
Severim sizi kendim olurum,
Oysa sizi seveni siz sevmezsiniz,
Bir ayna gördü müydü saklanır gözleriniz,
Aynaya bakarım kendim olurum.
Dalında gülü koklar kendim olurum,
Siz kafese koyar kuş seversiniz,
Kendinden kaçmak için hep içersiniz,
Ben rakı içerim kendim olurum.
Kemal Öncü
Arkadaşlık
Merak ettim, gene bugün seni düşündüm
Elinde simidin ve şarabın gene aynı yerde gördüm
Soğuktan titreyen ellerin ama üzerinde tek gömleğin
Yüzünde anlamsız bir gülümsemen
Sevinçten mi hüzünden mi bilmem
özledim oğlum sana okey de hesap bırakmayı
sonra da ödemeyecek gözle bakışlarını
elinin kimliğe doğru giderken titreyişini
buruk ve masum ses tonuyla “hacı sende para var mı..
söz yarın veririm... köyden para istedim deyişini...”
hele bıçaklandığın gün kahveye gelişin…
bıçağın sahibi en yakın arkadaşımız…..
bir dilim ekmek için açmıştı sendeki yarayı…
işte o zaman başladı ya ekmek kavgamız....
Ne derinmiş bacağındaki o yaramız
Ayrı şehirler de derdine düşmüşüz…
Ne olursa olsun sene de bir buluşuruz…
Ve usanmadan her rakı masasında konuşuruz…
Eskişehir sokakların da karış karış ayak izimiz…
Mustafa nın külüstürle mektep seferimiz….
Aynı külüstürle mezitlere uçuşumuz….
Dün gibi aklımda hayatta kalıpta yaşadıklarımız..
Hani bir yılbaşı akşamı vardı hatırlar mısın
Sabahlamıştık köy evinde çiftlik diye geldiğin….
Daha girmeden avludaki kartopu savaşını…
Erkanın kısık bakan ve moraran sağ gözünü…
Gene yapmıştın o gece de yapacağını
Saklamıştın üç beş birayı
İçecektik ne güzel devirdikten sonra rakıları
küsmüştün bize ama hakkettin sen
Kaşında ki o kapanmayan yarıkları…
hasret kaldım seni alaylı sözlerle kızdırmayı
Her defasında kapıyı çarpıp gidişini
Mahallede dolanıp bulamadan kimseyi
Elinde şarabınla kapıda dikilmeni…
Bulamadım yok kimsede arkadaşlığımız
Oysaki ayrı kentlerdeyiz
Bacağımızda derin bıçak yaramız
Ne kaşımız kaldı ne de gözümüz…
Gene içiyorsundur her akşam Porsuk Çayı
İkinci köprü büyükşehir bankı
Adres aynı sen aynı yine tek gömlek...
İç kardeşim İç
Derin bir nefes al şarabından
Damağında kalan son simit susamından….
Tüm simidi yerken almadığın tat kadar…
Bir nefes daha al benim için şarabından…
Özgür Yazıcı
İlk Defa
İlk defa dün gece ah ettim sana
İsyan ettim kıramadığım zincirime
Düşündüm durdum neydi bu olanlar
Kader mi , talih mi , tesadüf mü?
fark ettim ki , sorulardı hep ucu açık olan
İlk defa dün gece kırdım kalemi
Hazırladım kibriti , yakmak için gemileri
Atmak için köprüleri , bir daha olmasın diye
Bitsin istedim kaderin yazdığı kalem , ama
fark ettim ki kalemlerdi hep ucu açık olan
İlk defa dün gece cesaretlendim
Bu hapis in kapısına yaklaşmaya , dokunmaya
Ne olurdu şu kapıyı biraz zorlasam
Hiç de zor olmadı kaçmak , çünkü
fark ettim ki hapislerdi hep kapıları açık olan
İlk defa dün gece güldüm
Tekrar buldum kaybettiğim içimdeki çocuğu
Uzun zaman olmuştu konuşmayalı
Çok şey öğrendim o çocuktan , çünkü
fark ettim ki hep yüreğiydi mücadeleye açık olan
Ercan Kardeş-30/Ağustos/2006
Derinden derine ırmaklar ağlar,
Uzaktan uzağa çoban çeşmesi,
Ey suyun sesinden anlayan bağlar,
Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi.
“Göynünü şirinin aşkı sarınca
Yol almış hayatın ufuklarınca,
O hızla dağları Ferhat yarınca
Başlamış akmağa çoban çeşmesi…”
O zaman başından aşkındı derdi,
Mermeri oyardı, taşı delerdi.
Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi.
Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi.
Vefasız Aslıya yol gösteren bu,
Keremin sazına cevap veren bu,
Kuruyan gözlere yaş gönderen bu…
Sızmadı toprağa çoban çeşmesi.
Leylâ gelin oldu, Mecnun mezarda,
Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda,
Ateşten kızaran bir gül ararda,
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi,
Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar,
Tarihe karıştı eski sevdalar.
Beyhude seslenir, beyhude çağlar,
Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi…
Faruk Nafız Çamlıbel
Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz…
Artik ne kin, ne haset, ne de yaşamak hırsı,
Belki her sabah vakti, belki gece yarısı,
Artık nefes almayı bırakıp gideceğiz…
Ben artık korkmuyorum, herşeyde bir hikmet var
Gecenin sonu seher, kışın sonunda bahar.
Belki de bir bahçeyi müjdeliyor şu duvar,
Birer ağaç altında sevgilimiz, annemiz.
Gece değmemiş sema, dalga bilmeyen deniz,
En güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
Ümitler içindeyim, çok sükür öleceğiz…
Ziya Osman Saba
Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,
Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilinmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden.
Yahha Kemal BEYATLI
Ah sen!.. bir seni sevdim,
Bir de özlemini sen yokken.
Sen, ah sen! ne kendini götürdün,
Ne de beni bıraktın giderken... Gönül Gök
Kim Bilir? bir gün zamanı zehirleyecek akrebi saatlerin
Ölüme duracak zaman.
Kim bilir? biz kaçı kaç geçeceğiz,
Ölümden bile korkmadan... Gönül Gök
dealer(sezgin)
29-10-2006, 23:04
şimdi biz neyiz biliyor musun?
akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
birbirine uzanamayan
boşlukta iki yalnız yıldız gibi
acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
bizden diyorum, ikimizden
ne kalacak?
murathan mungan
Adam Gibi
Ben seni hiç sevmedim ki,
Yorgun akşamlarda söylediğimiz şarkıları sevdim,
Bir çiçeğe gülmeni, bir güle benzemeni sevdim,
Bir de yıldızları sevdim,
Eylül akşamlarında gelip, gözlerinde durdular,
Ben seni hiç sevmedim ki.
Beni yola koduğunda ayrılmayı sevdim,
Kurşunları sevdim, beni vurduğunda,
Ağlamayı sevdim, unuttuğunda,
Yalnız olduğumu anladığımda,
Ayakta kalmamı sevdim,
Yıkılmamı sevdim, seni her hatırladığımda,
Ekmeği sever gibi sevdim, sensizliği,
Su gibi özledim Temmuz güneşinde sesini,
İkindide yağmur gibi,
Geceleyin rüzgâr gibi, sevdim seni sevdiğimi,
Ben seni hiç sevmedim ki.
Kuşlara şarkılar öğretmeni sevdim,
Menekşeyle konuşmanı, nisana hatırlatmanı,
Baharın bir adının da yalnızlık olmadığını,
Düştüğüm zaman kanayan yanlarımı,
Ve tuhaflığımı üşüdüğüm zaman,
Sakız satan çocukları, yeni çıkan şarkıları,
Her kaybettiğinde kazanan yanlarını sevdim,
Denize düşmüş gül gibi düştüm ateşe,
Ben yangını sevdim, yandığım zaman böyle işte,
Ben seni hiç sevmedim ki.
Bir gece bir ceylan indi dağdan kalbine,
Bir gece bir şiir gibi kibrit alevinde,
Alemin ortasında, kimsesizliğin sesinde,
Buğusunda sabahın, acımasızlığında bir âhın,
Ağlayan yüzünde İsa'nın, ferahlatan güzüyle duanın,
Korkutan yanıyla nârın,
İncirin, zeytinin ve kalbin üstüne,
Gülün üstüne, tutunduğum umudun üstüne,
Korkunun üstüne, senin üstüne,
Hepsinin üstüne,
Ben seni hiç sevmedim ki.
Gittiğin zaman, gitmeni sevdim,
Evreni sevdim, geldiğin zaman,
Kalmanı sevmedim,
Korkuyordum sana alışmaktan,
Yinede sevdim gülümsemeyi,
Mendilimi sallarken seni götüren trenin arkasından,
Kırlara ilk kar düştüğü zaman,
Ölümünün ne güzel olduğunu sevdim,
Seni İçimde öldürdüğüm zaman.
Her kaybettiğinde kazanan yanlarını sevdim,
Denize düşmüş gül gibi düştüm ateşe,
Ben yangını sevdim, yandığım zaman böyle işte,
Ben seni hiç sevmedim ki,
Ben sevdim mi;
ADAM GIBI SEVERIM..................İbrahim Sadri
SEN VURDUN DA BEN ÖLMEDİM Mİ?
Yokluğunda ne ateşleri hasretinle yaktım da
Bir seni yakamadım,beni yaktığın gibi
Çölde su,mahpusta gün,oruçta ekmek gibi bekledim seni
Sende araya korkular koydun.
Yasaklar koydun...
Bitmez tükenmez engeller koydun...
Şimdi nerdesin diye sakın sorma
SEN ÇAĞIRDIN DA BEN GELMEDİM Mİ?
Sen varken darılmazdım çiçeksiz baharlara,
Yağmurlu havalara...Bu kasvetli akşamlara
Sen varken
Bakıp içlenmezdim tren istasyonlarına
Otobüs duraklarına...
Sen varken ayrılanlara ağlamazdım...
Yıkılmazdım biten sevdaların ardından
Gidenlere küsmezdim
Kalanlara acımazdım...
Sen varken böyle üşümezdim-titremezdim
Masumdum,çocuklar gibi
Böyle delirmezdim-küfretmezdim...
Hele ölmeyi hüç düşünmezdim.
Şimdi soruyorum sana
Adı sevdaysa bu cehendemin
SEN YAKTIN DA BEN YANMADIM MI?
Biliyorsun
Bütün acılarına``yeşil ışık``yaktım olmadı
Bütün korkularına ``arka çıktım``olmadı
Dağlara merdiven dayadım olmadı.
Haziranda kar oldum yağdım avuçlarına olmadı
Sevdim olmadı-yandım olmadı-taptım olmadı
ARTIK BENDEN PES
BU AŞKIN BİLETİNİ İSTEDİĞİN GİBİ KES
Nasılsa gidiyorsan
Biliyorum git...
Ama ardında
Ağlaya bir çift göz
Paramparça bir yürek
Ve yıkılmış bir dağ görmek istemiyorsan
Çek silahını-daya sırtıma
Titrersem namerdim...
SEN VURDUN DA BEN ÖLMEDİM Mİ?
dealer(sezgin)
30-10-2006, 10:00
ahhhh ahhhhhh.
şimdi biz neyiz biliyor musun?
akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
birbirine uzanamayan
boşlukta iki yalnız yıldız gibi
acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
ne kalacak bizden?
bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim su kırık dökük şiirim
sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
bizden diyorum, ikimizden
ne kalacak?
murathan mungan
ağlama çocuk...
bırak düşlerini saklama, serbest kalsınlar,
yarının umudu kurtuluşu olsunlar...
çivisi çıkmış dünyada,
çocuksu düşlerde tutunmak...
ölüm kusan demokrasilerde,
hayat aşılayan düşleri gezdirmek...
yaşanmamış çocukluklarda,
iliğine kadar çileyi kuşanmak...
düşlerine çocukların
iğfal edilmiş yaşamları zorlamak...
bırakmadılar düzen dağıtanlar
doğmamış çocukların düşlerinde masumiyeti...
gerek yok ortanın doğusuna bakmaya..
yeri göğü çınlatan,
yokmu, yokmu kimse iniltisiyle,
düş çocuklarının sesidir.
bırakmadılar masum kalsın
çocuksu düşlerdeki, oyunsu muziplikleri...
yüksekteki alçaklar, yitirmemek için paylarını,
payanda edindiler, çocuksu düşlerimizi...
ağlama çocuk...
bırak düşlerini saklama, serbest kalsınlar,
yarının umudu kurtuluşu olsunlar...
A.Berber
SEN ve BEN
Sen;
Bir minik serçe.
Bedeni dev,
Yüreği minik serçe.
Özgürsün.
Uç uçabildiğince
/Umarsızca /
Çırp kanatlarını,
Uçsuz bucaksız mavilere.
Henüz ermeden mevsim kışa.
Uç serçe uç.
Yüreği minik serçe.
Korkma!
Sakın! dönüp bakma ardına,
Orada boynu bükük bir
Morsalkım bıraktın ya!
Ben;
Taze bahar çiçeği,
Kendine has,
Başdöndüren kokulardan,
Albeniden uzakça.
Her bahar yeniden açarım,
Taç olurum sevdalıların başına.
Hep özgür, bir başıma.
Hani bilirsin,
Koparıldıkça çoğalırım ya!
Bahar Ş. Gülşen
İncecikten bir kar yağar,
Tozar Elif, Elif deyi
Deli gönül abdal olmuş,
Gezer Elif, Elif deyi
Elif in uğru nakışlı,
Yavrı balaban bakışlı,
Yayla çiçeği kokuşlu,
Kokar Elif, Elif deyi
Elif kaşlarını çatar,
Gamzesi sineme batar.
Ak elleri kalem tutar,
Yazar Elif, Elif deyi
Evlerinin önü çardak,
Elif in elinde bardak,
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif, Elif deyi
Karac oğlan eğmelerin,
Gönül sevmez değmelerin,
İliklemiş düğmelerin,
çözer Elif, Elif deyi
Karacaoğlan
Bir ilkbahar sabahında,
Yüce dağların doruklarında,
Kalan kar tanelerini bilir misin?
Ilık ve yumuşak.
Ellerimi güvenle tutabilir misin?
Ve bir gün doğuyor işte..
Taze umutlara gebe,
Ağardı şafak.
Sevgiler, kucak kucak,
Yeni bir dostluk başlıyor,
Kinlerden uzak, bekle sabret,
Güzel dünyalar kurulacak.
Arif Ocakçı
Yaş otuz beş! yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.
Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız,
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.
Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?
Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.
Cahit Sıtkı Tarancı
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik
Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı: “ilerle!”
Bir yaz günü geçtik Tunadan kafilelerle
şimşek gibi atıldık bir semte yedi koldan
şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan
Bir gün yine doludizgin atlarımızla
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla
Cennette bu gün gülleri açmış görürüz de
Hala o kızıl hatıra gitmez gözümüzde
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik
Yahya Kemal Beyatlı
Dünya sana yaratılmış, sen yoksun.
Medine mahsun, mekke mahsun.
Yeryüzü bir boşlukta 14 asırdır.
Gelişinle yeşeren güzellikler gidişinle tükendi.
Sen yoksun yokluğunda mahsun her şey.
Diller lal olmuş,
Yürekler sevmez,
Gözler görmez olmuş,
Eller tutmaz olmuş,
Kubbelerde yükselen sesler susmuş,
Bir terk edilmişler diyarı buralar.
Sen nerdesin ey sevgili,
ümmetin de vuslat hazırlığı heyecanında,
Tüm çileye yürek germiş ,
Sana yakışır şekilde.
Son hazırlıklar yapılıyor ey sevgili,
Huzura gelmeye…
Zehra GüNAYDIN
Ben giderim adım kalır
Dostlar beni hatırlasın
Düğün olur bayram gelir
Dostlar beni hatırlasın
Can kafeste durmaz uçar
Dünya bir han, konan göçer
Ay dolanır yıllar geçer
Dostlar beni hatırlasın
Can bedenden ayrılacak
Tütmez baca, yanmaz ocak
Selam olsun kucak kucak
Dostlar beni hatırlasın…
Aşık Veysel
YARIN
Öyle çabuk geçiyor ki günler
Hele sen de bir bak hayatına.
Daha dün doğmuşuz sanki
Yeni okula başlamışız
Yeni sevmişiz
Öyle çabuk geçiyor ki günler
Hele sen de bir bak hayatına
Yarın bitecek sanki her şey
Yarın ölecek gibiyiz.
Daha doymamışız yaşamasına
Günlerimiz dün bir, bugün iki
Sakın bir şey bırakma yarına
Yarın yok ki.
Özdemir ASAF
************************************************
Bu zeki adama şapka çıkartılır ..
Türkiye'yi Güldüren Adam" ünlü komedyen Cem Yılmaz'ın İstiklal Marşı'ndan esinlenerek yazdığı bir şiir, şu sıralarda elden ele dolaşıyor. Cem Yılmaz, bu şiirinde Türkiye'nin sorunlarını da ele alarak ülkemiz gerçekleri hakkında inanılmaz tespitler yapmış! İşte Cem Yılmaz'ın Türkiye'nin durumuna mizahi, ve bir o kadar da entelektüel bakış açısıyla yazmış olduğu şiir:
İSTİKBAL MARŞI
Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçan o alçak!
Dönmeyip Amerika'da, arlanmaksızın yaşayacak!.
O benim milletimin hırsızıdır, yurdu soyacak,
Hortumladıkları benimdir, milletimindir ancak!
Çalma, kurban olayım hepsini ey hırslı çakal!
Gariban halkıma da bir pul bırakacak kadar al!
Olmaz sana götürdüğün paralar sonra helal,
Hakkını vermezsen burdaki ortaklarının behemehal!
Ben ezelden beri aç yaşadım,aç yaşarım!
Hangi hükümet beni kurtaracakmış,şaşarım!
Kurumuş musluk gibiyim, ne akar ne taşarım!
Yırtsam da bir tarafımı, hiç görülmez başarım!
Mali krizler, yoluna örmüşse çelikten bir duvar,
Benim .ceğiz, .cağız diyen bir hükümetim var!
Bağırsın korkma, nasıl işimize burnunu sokar?
"Avrupa Birliği" denen tekdişi kalmış canavar!
Arkadaş, Meclis'e namusuyla çalışanları uğratma sakın!
İşe aldıracakların, olsun hep sana yakın!
Gelecektir, cezanı vereceği günler hakkın,
Kim bilir belki yarın, belki yarından dayakın!
Yaktığın yerleri "orman" diyerek geçme, tanı!
Çalışanı işten at, doldur kadroya yatanı!
Gözleri açık yatır seni kurtaran atanı,
Satılmadik o kaldı, durma satıver şu vatanı!
Sermaye mutlu olsun, olsa da çevre feda!
Semizlettin Apo'yu, mezarında dönsün Şüheda!
Uydurma kanunlarla Meclis'ten getirin seda!
On bin Yıllık tarihe, yurdum ederken veda!
Cümlenizin bu yurdu yok etmek mi emeli?
Yediginiz herzelere başka ne demeli!
Oyuverin altını iyice sallansın temeli,
Yurdumun ki, sonunda vatandaş kükremeli!
O zaman durur belki gözümden akan yaşım,
O zaman doğrulur belim, yukarı kalkar başım,
O zaman boşa gitmez yıllarsüren uğraşım!
HESABINI VERİP TE GİTTİĞİNİZ GÜN KARDAŞIM,
Dalgalanın dolar gibi sizde şimdi ey suçlular!
Olsun artık soyguncuya vurulacak bir yular,
Ebediyen, öyle yok hesapsız bir iktidar!
Hakkıdır "garip yaşamış vatandaş"ın da gülmek,
Hakkıdır ezilmiş milletimin, aydınlık bir İstikbal!
Cem YILMAZ
*********Alıntıdır****************************
:tamam: :tamam: :tamam:
Şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız
O mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız.
Gitti dostlar şölen bitti ne eski heyecan ne hız
Yalnız kederli yalnızlığımız da sıralı sırasız
O mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız.
Bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı
Güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı
Hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı
Gittiler akşam olmadan ortalık karardı
O mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız.
Bitmez sazların özlemi daha sonra, daha sonra
Sonranın bilinmezliği bir boyut katar ki onlara
Simsiyah bir teselli olur belki kalanlara
Geceler uzar hazırlık sonbahara
O mahur beste çalar müjganla ben ağlaşırız.
Attilâ İlhan
An Gelir
an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
çalgılar susar heves kalmaz
şatârâbân ölür
şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür
sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür
an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür
son umut kırılmıştır
kaf dağı'nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
kanunî süleyman ölür
görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatli bir bombadır patlar
an gelir
attilâ ilhan ölür
Atatürk'ün bir sözü vardı
Yediveren bir gül gibi açardı
Atatürk'ün bir atı vardı
Etilerden beri yaşardı
Atatürk'ün bir resim vardı
Buğday tarlası gibi ağardı
Atatürk'ün bir saati vardı
Durmadı
Melih Cevdet Anday
Ayrılık Sevdaya Dahil
Acilmis sarmasik gulleri kokulariyla baygin
En gorkemli saatinde yildiz alacasinin
Gizli bir yilan gibi yuvarlanmis icimde kader
Uzak bir telefonda aglayan yagmurlu genc kadin
Ruzgar uzak karanliklara surmus yildizlari
Mor kivilcimlar geciyor daginik yalnizligimdan
Onu cok ariyorum onu cok ariyorum
Heryerimde vucudumun agir yanik sizilari
Bir yerlere yildirim dusuyorum
Ayriligimizi hisettigim an demirler eriyor hirsimdan
Ay isigina batmis karabiber agaclari gumus tozu
Gecenin irmaginda yuzuyor zambaklar yaseminler unutulmus
Tedirgin gulumser
Cunku ayrilik da sevdaya dahil cunku ayrilanlar hala sevgili
Hic bir ani tek basina yasayamazlar
Her an otekisiyle birlikte hersey onunla ilgili
Telasli karanlikta yumusak yarasalar
Gittikce genisliyen yakilmis ot kokusu
Yildizlar inanilmiyacak bir irilikte
Yansimalar tutmus butun sahili
Cunku ayrilmanin da vahsi bir tadi var
Oyle vahsi bir tad ki dayanilir gibi degil
Cunku ayriliklar da sevdaya dahil
Cunku ayrilanlar hala sevgili
Yanlizlik hizla alcalan bulutlar karanlik bir agirlik
Hava agir toprak agir yaprak agir
Su tozlari yagiyor ustumuze
Ozgurlugumuz yoksa yalnizligimiz midir
Eflatuna calar puslu lacivert bir sis kusatti ormani
Karanlik coktu denize
Yanlizlik cakmak tasi gibi sert elmas gibi keskin
Ne yanina donsen bir yerin kesilir fena kan kaybedersin
Kapini bir calan olmadi mi hele elini bir tutan
Bilekleri bembeyaz kugu boynu parmaklari uzun ve ince
Simsicak bakislari suc ortagi kacamak gulusleri gizlice
Yalnizlarin en buyuk sorunu tek basina ozgurluk ne ise yarayacak
Bir turlu cozemedikleri bu olu bir gezegenin soguk tenhaligina
Benzemesin diye ozgurluk mutlaka paylasilacak suc ortagi bir sevgiliyle
Sanmistik ki ikimiz yeryuzunde ancak birbirimiz icin variz
Ikimiz sanmistik ki tek kisilik bir yalnizliga bile rahatca sigariz
Hic yanilmamisiz her an dusup dusup kristal bir bardak gibi
Tuz parca kirilsak da hala icimizde o yanardag agzi
Hala kipkizil gulumseyen sanki atesten bir tebessum zehir zemberek ASKIMIZ
atilla ilhan
HÜZÜN ÇİÇEĞİM
Bugün düşlerimi uzaklara bıraktım,
hayallerimiyse
içimin en derin köşelerine attım.
Biliyor musun,
Biz yoktuk aslında....
Senin farklı bir yüreğin
benimse aykırı bir yönüm vardı.
Geçen yarım asırda
uzaktı sevda sözcükleri bana,
yalandı yaşadığım ne varsa...
.
Aslında var ya Hüzünçiçeğim,
biz bulup kaybedenlerdendik.
Bulduğumuz an yitirenlerdendik.
Sevmek yasaktı o yüzden bize...
Bundan değil mi
hep bir şeylerden kaçtık...
Benim için duygularımı hak eden birini bulmak güzeldi
ama şu an da seni kaybetmek üzere miyim
yoksa kaybettim mi ???
Bu çelişki
alıp götürüyor içimdeki sevdayı,
kırıyor cesaretimi...
.
Şu an kör yüreğimin gözü
senden başkasını göremeyecek kadar körelttim..
Sen bende büyürken
ben sende küçülmekten korkuyorum...
Yasak olsun sözcükler bana
fakat seni sevmemi engelleyemezsin Hüzünçiçeğim...
Belki biz
asla var olmayanlardanız...
Belki biz
bulduğu anda kaybedenlerdeniz.....
preatoria
08-11-2006, 22:05
Bir garip kimseydin bu şehirde,
Sevmezdin her akşam içenleri,
Ve kimse bilmezdi o zamanlar
Düğüm düğüm aklından geçenleri
Bir esmer kız severdin,
Şiirler gibi,minyatürler gibi ince.
İçin içine sığmazdı, konuşamazdın
Çıkıp yanına gelince
Efkarını dağıtmıyor her gece,
Ard arda içtiğin sigara
Ve başıboş akan ırmaklar gibi,
Dalıp dalıp gidiyorsun yollara
Bütün sevdiklerin terkedip gitti,
Yapayalnız kaldın artık.
Dokunsalar ağlarsın çocuklar gibi,
Büyüdü gözlerinde yalnızlık
Biliyorum, böyle değildin önceleri,
Türküler söylerdin sıcak.
Bir bekar evin var şimdi karanlık
Bir odan var ağlayacak
Mustafa Kemaller Tükenmez
Tükenir elbet,
Gökte yıldız, denizde kum tükenir.
Bu vatan bu topraklar cömert,
Kutsal bir ateşim ki ben sönmez,
İnanın Mustafa Kemaller tükenmez.
Ben de etten kemiktendim elbet,
Ben de bir gün göçecektim elbet.
İki Mustafa Kemal var iyi bilin,
Ben işte o ikincisi, sonsuzlukta
Ruh gibi bir şey, görünmez;
İnanın Mustafa Kemaller tükenmez.
Hep kardeşliğe, bolluğa giden yolda,
Bilimin, yapıcılığın aydınlığında,
Güzel düşünceler, soyut fikirlerde ben.
evrensel yepyeni buluşlarda,
Geriliği kovmuşum ben, dönmez;
İnanın Mustafa Kemaller tükenmez.
Başın mı dertte, beni hatırla,
Duy beni en sıkıldığın an.
Baştan sona herşeyiyle bu vatan,
Sakın ağlamasın kasımlarda.
Fatihler, Kanuniler ölmez;
İnanın Mustafa Kemaller tükenmez.
Halim Yağcıoğlu
Türk Anaları nice Mustafa Kemaller doğurmaya muktedirdir...
MUSTAFA KEMAL
dağ başını efkâr almış
gümüş dere durmaz ağlar
gözyaşından kana kesmiş gözlerim
ben ağlarım çayır ağlar çimen ağlar
ağlar ağlar cihan ağlar
mızıkalar iniler ırlam ırlam dövülür
altmış üç ilimiz altmış üç yetim
yıllar gelir geçer kuşlar gelir geçer
her geçen seni bizden parça parça götürür
mustafa'm mustafa kemal'im
diz dövdüm şavkı aktı sakarya'nın suyuna
sakarya'nın suları nâmın söyleşir
hemşehrim sakarya öksüz sakarya
ankara'dan uçan kuşlar
kemal'im der günler günü çağrışır
kahrolur bulutlara karışır
gök bulut yaşmak bulut
uca dağlar dev boyunlu morca dağlar
divan durmuş bekleşir
mustafa'm mustafa kemal'im
nasıl böyle varıp geldin hoşgeldin
çıngı kaymış yalazlanmış gözlerin
sol yüzünde güneş südü sıcaklık
ellerinden öperim mustafa kemal
senin dalın yaprağın biz senin fidanların
biz bunları yapmadık
sen elbette bilirsin bilirsin mustafa kemal
elsiz ayaksız bir yeşil yılan
yaptıklarını yıkıyorlar mustafa kemal
hani bir vakitler kubilay'i kestiler
çün buyurdun kesenleri astılar
sen uyudun asılanlar dirildi
mustafa'm mustafa kemal'im
Attila İlhan
Asik Olmadan Bir Düsün Diyor Can Dündar
>
>Evinin seni içine sigdiramayacak kadar dar oldugunu fark edeceksin...
>Sokaga firlayacaksin...
>Sokaklar da dar gelecek...
>Tipki vücudunun yüregine dar geldigi gibi...
>Ne denizin mavisi açacak içini, ne piril piril gökyüzü...
>Kendini tasiyamayacak kadar çok büyüyecek, bir yandan da kaybolacak kadar
>küçüleceksin...
>
>Birileri sana bir seyler anlatacak durmadan...
>"Önemli olan saglik."
>"Yasamak güzel."
>"Bos ver, her sey unutulur."
>Sen hiçbirini duymayacaksin...
>Göz yaslarindan etrafi göremez hale geleceksin...
>Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarinda ölmek
>isteyecek kadar çok seveceksin...
>Hep ondan bahsetmek isteyeceksin...
>"Ölüme çare bulundu" ya da "Yarin kiyamet kopacakmis" deseler basini
>kaldirip Ne dedin?" diye sormayacaksin...
>Yalniz kalmak isteyeceksin...
>Hem de kalabaliklarin arasinda kaybolmak...
>Ikisi de yetmeyecek...
>Geçmisi düsüneceksin...
>Neredeyse dakika dakika...
>Ama kötüleri atlayarak...
>Onunla geçtigin yerlerden geçmek isteyeceksin...
>Gittigin yerlere gitmek...
>Bu sana hiç iyi gelmeyecek...
>Ama bile bile yapacaksin...
>Biri sana içindeki aciyi söküp atabilecegini söylese,kaçacaksin...
>Aslinda kurtulmak istedigin halde, o aciyi yasamak için direneceksin...
>Hayatinin geri kalanini onu düsünerek geçirmek isteyeceksin....
>Aksini iddia edenlerden nefret edeceksin...
>Herkesi ona benzetip...
>Kimseyi onun yerine koyamayacaksin...
>Hiçbir sey oyalamayacak seni...
>Ilaçlara siginacaksin...
>Birkaç saat kafani bulandiran ama asla onu unutturmayan.
>Sadece bir müddet buzlu camin arkasindan seyrettiren...
>Bütün sarkilar sizin için yazilmis gibi gelecek...
>Bogazin dügümlenecek, dinleyemeyeceksin...
>Uyumak zor, uyanmak kolay olacak...
>Sabahi iple çekeceksin...
>Bazen de "Hiç günes dogmasa" diyeceksin...
>Ne geceler rahatlatacak seni ne gündüzler...
>Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksin...
>Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önüne çikana sarilmak
>isteyeceksin Nafile...
>Düsüncesi bile tahammül edilmez gelecek...
>Rüyalar göreceksin, gerçek olmasini istedigin...
>Her siçrayarak uyandiginda onun adini söyledigini fark edeceksin...
>Telefonun çalmasini bekleyeceksin...
>Aramayacagini bile bile...
>Her çaldiginda yüregin agzina gelecek...
>Aglamakli konusacaksin arayanlarla...
>Yüregin burkulacak...
>Canin yanacak...
>Bir daha sevmemeye yemin edeceksin...
>Hayata dair hiçbir sey yapmak gelmeyecek içinden...
>Onun sesini bir kez daha duymak için yani tutusacaksin...
>Defalarca aradigi günlerin kiymetini bilmedigin için nefret edeceksin...
>Yasadigin sehri terk etmek isteyeceksin...
>Onunla hiçbir aninin olmadigi bir yerlere gidip yerlesmek...
>Ama bir umut...
>Onunla bir gün bir yerde karsilasma umudu...
>Bu umut seni gitmekten alikoyacak...
>Gel gitler içinde yasayacaksin...
>Buna yasamak denirse...
>Razi misin bütün bunlara...?
>Hazir misin sonunda ölüp ölüp dirilmeye...?
>O halde asik olabilirsin
Su
gül dikene bengisu
bülbül inlerken
su su su
yar elinde
ab-ı hayattır
yakut kadehte ağu
Bahar Ş. Gülşen
DÜŞÜN Kİ,
Kulaklarım adını hiç duymamış
Ve hiç tekrar etmemiş, isminin ilk hecesini,
Yalçın kayalarda akislenen seda gibi
Düşün ki,
Düşüncelerimde hiç olmamışsın sen
Uğultusu avuçlarımda kalan rüzgar gibi geçmişsin.
Ay ışığına hasret yakamozlarının vuslatıymış,
Tam yerine ve tan yerine vuran o umutlarının gölgesi...
Düşün ki,
Bir sigara içimlik vakitmişsin,
Ciğerime ecza diye dolan
Ya da uğrak bir, giderlemeyen efkâr kahvehanesi...
Düşün ki,
Bardakta eriyen; ebediyen beklemekmiş, şeker sanılan
Kırık bir sandalyeymiş umutlarımı yasladığım...
Düşün ki,
Bir uçurum dibiymiş, bakışlarındaki o mana
Oyuncaksız kalmasıymış bir çoçuğun
Ya da bir annenin yavrusuna hasreti...
Düşün ki,
Yanık bir Anadolu türküsüymüşsün,
Çeşme başındaki güzel kızlara inat
Ve inat, gurbetin tüm güzelliklerine...
Düşün ki,
Gam yüklü duvarda asi, kırık bir aynaymışsın
Hep yarım, hep eksik, hep mahçup..
Ayna karşısında kırık bir bakış,
Kaybolan diğer yarısındaki tılsım..
Bir yağmur olmuşsun
Ve tanelerin düşermiş pembe düşlerimin düştüğü yere..
Düşün ki, bir orada bir burada
Bir gurbette bir sılada
İsminin yalın, yanlızlığımın çoğul halinde..
Ve arkasına saklanmış binlerce yürek
O binlerce yürekten düşen..Tek bir düş
Ve ılık bir nefesinde üşümüş...
Düşün ki,
Uzak hatıralarım kalmış sende
Tek kişilik bir oyun
Gurbete bir tren bileti
Ya da yarası,
Yarısından büyük olan yırtık bir resim...
Düşün ki,
Hiç olmamış
Hiç çalınmamış bir beste
Hiç tadılmamış bir zehir,
Düşün ki,
Hiç yazılmamış bir şiir...
Yazarı bilinmiyor....
DESEM Kİ ELLERİNİ İSTİYORUM...
umutları yarına erteleyip
sana çiziyorum yollarımı...
tutup tutup,
matkaplara vuruyorum bağrımı;
döküm döküm etlerim...bak!
geceye sarıyorum yaralarımı,
ağlayarak...
yıldızlar bilir ençok,
birde düşlerim,
birde taş yatak...
oysa sen!
kırktabir gelirsin,
kırkta bir uzanırsın yanıma,nazlanarak...
ve yağmurlar,
ve hüzünler,
ve seni taşlarına dizdiğim yollar,
ve hasret!...
ebabil kuşlarının dönüşü gibi,
durup durup kıvrılırım sana...
göçün sancılarını yazıyorum şiirlerime
oku ve anlat!...
gökte nasıl üçgen çizerse turnalar,
yüreğimi çizdim sana!
çizgisi metrelerce kanat...
geliyorum işte kapına
maviliğinde uçarak..
umutları yarına erteleyip,
sana çizdim yollarımı...
tutup tutup,
derinliğine vuruyorum kendimi karanlığın...
yılanlar kayıyor dağlardan ovalarıma,
ben burgaçlarında solungaç!..
korkuyorum sevdiceğim,elimde değil!..
dağlara kaçıyorum yeniden
seni de yanıma alarak...
ve emeğim,
ve ekmeğim,
ve bebekliğim,masumluğum,
ve gençliğim,
ve beş para etmez geçmişim, ömrüm...
ve de yalnızlığımı yaşayan köyüm,
ağlıyor arkamdan el sallayarak...
sen doruklardasın ya,
sen çağrısındasın ya sevdanın;
işte yollardayım,
işte yokuşlardayım,yalınayak...
işte turnalarda,
işte ebabil kuşlarıyla bulutlarda
işte yanındayım,
ve ellerim koynumda,aç bak!..
sımsıcak...
umutları yarına erteleyip,
sana çizdim yollarımı...
usulcacık,
ama usulcacık sevdiceğim!...
hayaline dalıyorum...
ısınıyor taş yatak..
gece yorgan,
kollarım yastık,
desem ki sırtım kan revan,
desem ki sırtım delik deşik,
desem ki yılanlar çöreklenmiş bağrıma,
desem ki korkuyorum,yalnızım...
desem ki ellerini istiyorum...
desem ki leylim vaktini bekliyorum,
gel artık!...
Tayyibe Atay
GELİRİM
Şimdi uzak bir kenttesin
Ve yağmur yağıyorsa,
düşüyorsam yüreğine tane tane
Gelirim, serilirim sular gibi kıyılarına
Gelirim, karışırım martıların çığlıklarına
Gelirim, sokulurum derin seher uykularına.
Çok uzaklarda bir kadın
Yüreğinin perdelerini sımsıkı kapatmıştı.
Belki de bu perdelerden bunalmıştı
Karanlığa alışan gözleri
Yüreğinin kaynarında yanıyordu
İçinde köpekbalıklarının boğulduğu
Bir kızıldeniz saklıyordu.
Kirpiklerinin kıyısında
İlk damla ayrıldı buluttan
Sonra ikincisi, üçüncüsü...
Issız sokaklarda kırmızı kiremitlerden
Toz yükseliyordu.
Hangi kaçış uğultusunu dindirebilir
içinizdeki mavi karlı ormanın?
Hangi çınar dallarının kırıldığı yerden inlemez?
Sonunda doğal yanı olmuşsa ömrünüzün
O sağnaktan arda kalan.
Sargılar sarabilir mi yaralarınızı,
O liman, yürekte değilse eğer
artık neye sığınır insan?
Bir ırmağın sesini alıp
Gitmek istiyorum sevdiğim hoşçakal.
Bak; işte akşam oldu.
Ve suskunsa tüm sokaklar
camlardaysan şehir ışıklarında
Gelirim, serilirim sular gibi kıyılarına
Gelirim, karışırım martıların çığlıklarına
Gelirim, sokulurum derin seher uykularına.
Aydın ÖZTÜRK
Yapraklarımı Solarım
dayan ha yüreğim dayan!..
yıkılır elbet dağlar,
biter yollar...
gün gelir,
yar eline kınalar yakarım...
durmaz,
özlemi bohçalar gece;
dört ucu kırmızı karanfil,
ortası saçlarım....
birazdan,
bir yıldız kayacak göğüme;
alıp götürecek beni şimşekler altına
vurulacağım!
biliyorum,
sabah, öğle, ikindi...
telaşlarında yitecek ömür,
yolculuğa çıkacağım!..
kuşlar gibi,
arılar gibi, saatler gibi!..
pır geldi, pır gitti
pır gitti, pır geldi...derken,
ben,
kışa hazırlanan hazan misali
yapraklarımı solacağım...
TAYYİBE ATAY
GELDİM İŞTE !
geldim işte!
ağzımda ay yorgunu türküler yakarak,
senin üstüne...
kaç leylim bahar söyledim kimbilir
esen yellere...
duydun mu ki?...
geldim işte!
saçlarımda kış vurgunu güller kokarak,
savurdum yaban ellere...
oplayıp kalp vazona
koydun mu ki?...
geldim işte!
ellerimde bir dilim somun ekmeği
ve bir bardak soğuk su taşıyarak,
verdim yüreğimle...
aldın ama,
doydun mu ki?...
TAYYİBE ATAY
Ey Hocam Karişma Hikmetullaha
Ey hocam karisma Hikmetullaha
O derya derindir giren bogulur
Allah birdir inanmisiz Allaha
iki diyen o dergahtan kovulur
Aslim Turktur Elhamdullah Musluman
Sukur Amentuye etmisiz iman
Kalbime yarasmaz sirk ile gumen
Kalbimiz nur ile dolu sayilir
Karisma hikmete halini konus
Muskulat var ise ustad bul danis
Bu sirrin aslina eren olmamis
Bir ermis varsa veli sayilir
Sen mi attin dunyanin temel tasini
Ne bilirsin yaradanin isini
Gorsene dunyanin yuruyusunu
Burdan soyle Vasingtonda duyulur
Yuru ileriye bakma geriye
Nasil isler bakmaz misin ariya
Nar-d-Allahin Nur-d-Allahin nurriye
Cehennem yobazin yolu sayilir
Cahil ile sohbet etmek zor olur
Kulagi sagirdir gozu kor olur
Her sozunde kavga niza var olur
Cahiller dikenli cali sayilir
Yetismeyecek yere elin uzatma
Ben bilirim diye halki aldatma
Manasiz mantiksiz kem laf sarfetme
Bos sozler kavganin dili sayilir
Baykus gibi durup durma yuvada
insanlar kus olmus gezer havada
Giris Veysel kollarini sivada
Calisan Allah'in kulu sayilir
Aşık Veysel
Dünya Geniş idi Şimdi Daraldı
Dunya genis idi simdi daraldi
Cikip gidecegin yer belli degil
Yetmis alti yildir alir satarim
Bakmadim deftere kar belli degil
Seyrettim alemi dunya dar dedim
Ay dunya, arasi sanki bir adim
Denizi karayi olctum aradim
Adalar icinde var belli degil
Avrupa Asiye ayri bir kita
Bir yillik yol idi deveye ata
Ucaklar sigdirdi bes on saata
Daha neler cikar dur belli degil
Hirsizlar calardi at ile para
Simdi caliyorlar ucak-tayyare
Bekar kalsam dunur olsam dullara
Istenecek baslik ver belli degil
Evlattan usaktan fayda bekleme
Binde bir bulunur o da tekleme
Cahil insan gul ise de koklama
Ayvasi turuncu nar belli degil
Ne ogluna guven ne de kizina
Dogru soylen kulak vermez sozune
Yalvar yakar getiremen izine
Icimde bir ates kor belli degil
Bu kahpe dunyanin sonu vefasiz
Bes gunluk omrunu gecir kavgasiz
Diyorlar Veysel'e sersem kafasiz
Basimda duman var kar belli degil
Aşık Veysel
Dere Böyle Nereye
Hani bahar aylarında kıyılarında açan
Papatyalar söylesin senin özgeçmişini
Üstüne kurulan ahşap tahta köprüler
Su içmeye sokulan ürkek ceylan anlatsın
İri memeleriyle eğilip doğrularak
Tokaçlarla çamaşır yıkayan kadınların
Ey dere ne şanslısın doğa öyle söylüyor
Ağaç büyür ot biter geçtiğin yerde senin
Sana uzatır kızlar beyaz bacaklarını
Herkes seni çağırır bahçesine bağına
Ay buluta girende el ayak çekilende
Sen sokuluverirsin bir gölün yatağına
Nice vadiler tanırsın akıp giden ovalar
Nice çakıl taşlarını okşar dalgacıkların
Bazen genişlersin sen kıvrılır incelirsin
Üstüne söğüt dalları abanır esintide
Ekili topraklara uğramayı seversin
Katkın var sofralara uzanan berekete
Abdülkadir Budak
Ölümcül Bahçe Ağıdı
Şu köşede çardak vardı sarmaşıkları olan
Şu yanında çekirdeği kırmızı domatesler
Kahkahaların vardı bahçevana eşlik eden
En uzak çevrelerde dillenmişti güzelliğin
Ne olmuş yeşil giysine yırtılmış rengi soluk
Güzel bahçem sende mi döşeğe düşecektin
O beyaz badanalı kırmızı kiremitli
Gönlünü çelmeye çalışan konut nerde
Nerde kuş seslerine karışan çocuk sesi
Ya esnek dallarına kurulan salıncaklar
Konuş ölümcül bahçem dilini biliyorum
Çıngı mı düştü içine erken mi bastırdı kar
Koltuk değnekleriyle ayakta duruyorsun
Nerede güllerini sürekli koklayanlar
Kelebeklerin hani bal devşiren arıların
Yüzün niye sararmış ya ellerin nerede
Kımıldat dudağını beni tanımadın mı
Çekip gitmiş gibisin yabancı bir iklime
Gül biçimi kaşıklarla yenen öğle yemeği
Nerde sularını güneşe öptüren havuz
Kıvrak tepsilerde koşuşan demli çaylar
Bir kara yel mi esti göğüs geremediğin
Kıtlık kıran mı geldi gittiler birer birer
Ilık nefeslerini her şeyden çok sevdiklerin
Abdülkadir Budak
Günyenisi Küçük Kız
Bir park kanepesinde oturuyorum deniz
kıyısındaki, burnumda tütüyor
günyenisi küçük kız, bir çocuk kadar
suçsuzum onu sevmekle, bunun için
ilgileniyorum kırgın çiçeklerle
Baktıkça resmine gül açılıyor parmak
uçlarımda, ne çok istiyorum onu
gün eskiten gözleri değdikçe günebakanlara
nasıl da yakıştırıyorum günebakanları
gözlerine
Serçelerle, evet serçelerle geçiyorum
ara sokaklardan, oyun oynuyor toz
duman içinde çocuklar, geçiyorum
içimde hüzne benzer bir duyguyla
Şimdi şurdan koşuyorum
kuşlar kalkıyor koştuğum taşlıklardan
bir aldanış mı yaşadığım yoksa
bilmiyorum ne kadar koşabilirim
eskimez yeşil pabuçlarla gelen aşka
Ey serçe gölgeleriyle lekeli ara sokaklar
nasıl da sendeliyor kalbim küçük
bir kız için, yürüyüp gidiyorum yüzümü
bir Akdeniz çiçeğine gömerek
Sevincimi bozuk paralar gibi dağıtıyorum
Ahmet Ada
Cesaret
Bir parça kar beyazı bulut mu
Gök mavisi mendil mi anısı olan
Savaktan akan serin sular mı
Git getir usulca yarana sar
Eksilmesin başucundan memleket
Kuşattı mı bütün yolları harami
Can yoldaşı orman uzak mı
Kuşların çığlığına uyarak yürü
Omuzlarına güneş vurmuş olmalı
Bin nazla büyüyen özlediğin güle
Faytonlar sürdün körüklü fenerli
Koşum takımları pırıl pırıl doru atlar
Nice gelinler götürdün al duvaklı
Baş çekip diz vurarak halayda
Gün oldu erittin kederli havaları
Komadılar ama seni uçarı yürek
Değmedi körpe fidan bir ele elin
Arpa ekmeğine değdiği kadar
Henüz onsekizinde yirmisinde
Gül ömrünü yangınlara saldılar
Bu usul yürek loncaya yazılmalı
Çünkü dem tutmaya başladı çığlık
Ve ayrılığın köze döndürdüğü sevda
Öyle yalın öyle hırçın ki göğsünde
Götürebilir seni güneşli yollara
Ahmet Ada
Sana Son Mektubumdur
Beni rüzgara verme
Öfkeli bir deniz gibi
Üstünden atma beni
Yazdığın gibi silme
Yumruklama parçalama
Ne yapsam kırılmaz diye
İtme koca dağlardan
Gidip gelip ağlatma
Bu bensiz yapamaz de
İçinin derinlerine sakla
Gösterme kimseye beni
Gönlünde tut bırakma
Kuşlara parçalatma
Çöllere koyup dönme
Gözden çıkarma beni
Tam her şeyimi aydınlatırken
Yeter bu kadar deyip sönme
Bir gidip bir gelip
Çocuk gibi oyalama
Korkutma yıldırma beni
Beni sakın bırakma
Afşar Timuçin
Bu Bizim Şiirimizdir
Bir suyun akışına dalar gibi kalıyoruz
O zaman gün sızıyor saçaklardan ince ince
Biz birbirimizi karşılıksız sevmeye başlayınca
Birlikte bir kirazı dişler gibi oluyoruz
Uzun bir kervan gibiyiz güneşte ağır ağır
Aydınlığı iki ayrı sevinç gibi yaşıyoruz
İki ayrı sevinci bir bütünde eriterek
Şurada otursak mı yürüsek mi biraz daha
Ötelere uzanmadan köşeyi bile dönmeden
Birkaç yüzyıl sonraki bir şiiri okur gibi
En küçük bir kıpırtıda sonsuzluğa varıyoruz
Üşütür gibi titreten buydu az önce bizi
Şimdi denizin sesiyle rüzgar belki de aynı şey
Bu senin saçların mı yoksa benim saçlarım mı
Aramıza girmeye çalışan yaramaz bir esinti mi
Uzun uzun düşünmeye başlamadan
Bütün zamanları birden şimdiye damıtarak
Bir kuşun kanadını öper gibi kalıyoruz.
Afşar Timuçin
İstersen Al Götür Beni
Ölümsüz gülüşünle başlıyorum
Her güzelliğe her sevince
Bir yağmur ince ince
Sürerken beni başka zamanlara
Zamanla yorgun hanlara
Dönüyor işte gördün her şeyim
Kuru topraklar gibi dağılıyor belleğim
Sınırsız bir boşluğu süre süre
Yorgunum çok uzaklardan geldim
Kaygılar sıkıntılar yaşadım uzun uzun
Korkuyu yakından tanıdım
Ölümsüz düşmanı oldum korkunun
Şimdi bakışınla bağlanıyorum
Kocaman bir dünyaya umutla
Bir akşam aşılmaz kaygılar
Çağırırken beni sonsuzluğuma
Sıcaklığın beni alıştırıyor
Soğuk ve yağmurlu akşamlara
Üşümüş bir kedi gibi sığınıyorum
Ellerine, ayaklarına, saçlarına
Afşar Timuçin
BİRGÜN YAPTIKLARINA PİŞMAN OLACAKSIN
BELKİ O GÜN BENİ ARAYACAKSIN
HER AN HER YERDE BENİ SORACAK
FAKAT BENİ ASLA BULAMAYACAKSIN
O AN KENDİNDEN UTANACAKSIN
ÇÜNKÜ BENİM ÖLDÜĞÜMÜ DUYACAKSIN
BİR VEFASIZ KURBANI OLDU DEDİKLERİNDE
O VEFASIZIN SEN OLDUĞUNU HATIRLAYACAKSIN
BİR ANDA DÜNYAN YIKILICAK
HAYKIRARAK AĞLAYACAKSIN
BANA YAPTIKLARIN AKLINA GELDİKÇE
MEZARIMA GELMEYE UTANACAKSIN
Çilem DEMİR
Hoşçakal Gönlümün Nazlısı
Gidiyorum buralardan yalınayak ve üzgün
önümdeki uçurumlara aldırmadan
varsın hayallerim kurduğum yerde kalsın
o gerçekleşmeyen hayallerim.
ardımda yaralı bir yürek
kederli bir ömür
ve yoksul anılar bırakarak
çekip gidiyorum sevdiğim
hoşçakal gönlümün nazlısı, bağrımın sızısı
hoşçakal
gidiyorum başım önümde, gözümde nem
duramam artık ey aşk, ey sevdiğim
hüzne ve kedere boğulduğum bu şehirde
duramam
hiç bir anı kabul etmiyor beni
bedenim buz gibi soğuk
yüreğim param parça keder
kış kadar soğuk ellerim
ardımda yoksul bir sevda
ve bana ait ne varsa
bırakıp gidiyorum sevdiğim
hoşça kal anlımın yazısı, kaderimin küskünü
hoşçakal
bütün yaprakları dökülmüş
dalları kırılmış bir ağaç gibi hıçkırarak
ve bırakarak ardımdan sırtımı yasladığım
çınar ağacını yaslı
meçhule giden acılar yüklü bir gemide
uğuldayan rüzgarlara sarıp sesimi
şarkıların sustuğu, aşkların vurulduğu
limanlara gidiyorum sevdiğim
hoşça kal kırık sazım, sevdamın yaralı türküsü
hoşçakal
bir yıldız daha kaymadan gözlerimden
yüreğimden bir arzu daha sönmeden
gidiyorum ey aşk, ey sevdiğim
bir daha yağmamalı bu ihanet yağmurları
ağlamamalı bu yürek bir daha
bir acıyı, başka bir acıyla sarıp
alıp dağların ve yıldızların gölgesini
yüzümde kış, bakışlarımda kar
yorgun akan bir ırmak misali
kimsesiz sokaklara bırakıp yanlızlığımı
gidiyorum sevdiğim
hoşça kal gecelerimin yıldızı, karlı dağların yalnız kızı
hoşça kal
bütün borçlarını ödedim bu sokakların, alacağımı aldım
geri dönmez bir mevsimdeyim artık, duramam ey aşk
bu şehre sığamam bu hüzünle
yoksa acılar üşütür beni
kar kavurur anılarımı
donar bakışlarım
üşürüm... üşürüm ey aşk
sorma nereye, hangi dağın ardına?
ne kadar uzağa varır yolum?
kim yoldaş olur bana ?
dönüp gelir miyim yine bahar geldiğinde ?
çiçek açtığında mor dağlar
sorma
sazımdaki hüznü
içimdeki sızıyı
boynu bükük karanfilimi
ve yüreğimin yangınını bırakıp rüzgarlara
sırılsıklam yalnızlığımı alıp yanıma gidiyorum
hoşça kal bağrımın ateşi, kalbimin ahı, mühür gözlü yar
hoşçakal
Nuri CAN
Kaybedince Anlayacaksın...
Beni kaybedince anlayacaksın sevdiğimi
Konuştuklarımız gelecek aklına
Aşkımıza, sevdamıza dair.
Sıcacık sarılmalar
Kalp atışlarımız…
Gözlerin buğulanacak,
Silmeye birini arayacaksın…
Beni kaybedince anlayacaksın yüreğimi
O koca boşluğu doldurduğumu düşüneceksin,
Yeşerttiğim sevgiyi hissedeceksin,
İkimizin adına,
Koca bir sevda yazdığımı,
Altına imzamı attığımı
Göz yaşlarımla…
İçin burkulacak,
Sarılacak birini arayacaksın…
Beni kaybedince anlayacaksın hayatımı
Sadece senden ibaret dünyamı göreceksin,
Saatlerce konuştuğumu
Sadece senle yaşadığımı,
"Hayat sensiz olmuyor" deyişlerimi hatırlayacak,
İçin titreyecek,
Isıtacak birini arayacaksın…
Beni kaybedince anlayacaksın aşkımı,
Gözlerinin önüne gelecek;
"Seviyorum" derkenki gözlerimin parıltısı,
Bir sevdanın böyle delice,
Böyle katıksız içten yaşanabildiğini fark edeceksin,
Yüreğin kanayacak,
Yaralarını saracak birini arayacaksın…
Ben çoktan gitmiş olacağım....
(alıntı)
Sana Aşık Biri Var
Hafif serin bir yaz gecesi, sahildeyiz...
Ay ışığı durgun denize vurmuş, yüzün yakamozlarda...
Yanıma uzanmışsın kumsalda, beraberiz...
Kalbim sende, gönlün bende, mutluyuz...
Sevdan yüreğimde, sen yanımda, yıldızlar bizi izliyor...
Daha ne isterim ki yalancı hayattan...
Taşları topluyoruz ve bir bir atıyoruz denize...
Hani bir tane vardır atmaya kıyamazsın, öylesin bende...
Sabahı görüyoruz beraberce sahilde...
Güneş ısıtıyor üşüyen ellerimizi...
Sonra bir öpücük konduruyorum alnına...
Sarılıyoruz bir daha asla kopmamacasına, dalıyoruz uykuya...
Ben saçlarını kokluyorum, sen göğsümde yatarken...
Sense en tatlı, en masum halindesin, uyuyorsun...
Bir öpücük daha konduruyorum yanağına...
Ve sonra... Evet ve sonra...
Keşke, keşke olsa diyorum bütün bunlar, uyanırken uykumdan...
Ellerim gidiyor resmine yine her sabah olduğu gibi...
Dudaklarım seni ararken, cam çerçeveyi öpüyorum yine...
Günaydın diyorum, günaydın bitanem...
"Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!..
Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."
Necip Fazıl
http://www.galeriturk.net/getimg/adsiz1505.JPG
BEŞİNCİ MEVSİM
.
hani
gidiyorsun ya,
her şey donuyor aniden
üşüyor yüreğim
ellerim buz
ama,
______sana KIŞ'sin diyemem
hani,
bir ses,bir nefes bekliyorum
ne ses,ne nefes gelmiyor ya senden
dökülüyor yüreğimin yaprakları
ama,
______sana SONBAHAR'sin da diyemem
hani,
geliyorsun ya habersiz,aniden
açıyor ruhumun çiçekleri
gökkuşağı geçiyor üzerimden
ama,
______sana İLKBAHAR'sın da diyemem
hani,
aşkın alevi sarıyor ya
yanıyor yüreğim
titriyor bedenim,nöbetlerdeyken
ama,
_____sana YAZ'sın da diyemem
sen benim
bilmediğim
görmediğim
tatmadığım
hiç yaşamadığım
_____beşinci MEVSIM'sin
Ve...
Çaren yok..
Bir gün mutlaka geleceksin
Saniye Erol
dörtlük YAVUZ SULTAN SELİM HAN HAZRETLERİ' ne ait olup*** ; İran Şahı Kendilerine nedenli dirayetli ve güçlü bir lider olduğunu edebi bir dille ve epeyce uzun bir şiirle elçisi aracılığı ile iletir. Taaaki SULTAN' ın gözü korksun diye. YAVUZ HAN HAZRETLERİ elçiyi bekletir bu dörtlüğü yazar ve Şah'a cevaben elçiye verir.
Dörtlükte bir kaç sır gizlidir. BİRİNCİ SIR : İlk satırı soldan sağa okuduğunuzda ne yazıyorsa her satırın ilk kelimesini yukardan aşağıya okuduğunuzda da aynı satırı göreceksiniz. Bu ikinci satır için de üçüncü ve dördüncü satırlar için de geçerlidir.İkinci satırı okuduğunuz zaman ne görüyorsanız her satırın ikinci kelimelerini yukardan aşağıya okuduğunuz da aynı manayı göreceksiniz. İKİNCİ SIR :Birkaç dakika içinde yazılan bu dörtlük ile SULTAN , ŞAH'a öyle edebi yazılmaz böyle yazılır dercesine edebiyattaki sanatını gösterir. ÜÇÜNCÜ SIR : Dörtlükte AYİNESİ İŞTİR KİŞİNİN LAFA BAKILMAZ manasın da az ve öz laf lakin bol ve faydalı icraat. DÖRDÜNCÜ SIR : Hem büyük bir SULTAN hem de dehşetengiz edip... BEŞİNCİ SIR : Onu da lütfen siz ve genç beyinler bulsun . Ne denli bir KÖKÜN ve CINARIN DALLARIYIZ ve kimyamızda ne denli bir ECDADIN HÜCRE ÇEKİRDEKLERİNİ barındırıyoruz biz dahi bilelim.
Sanma Şahım Herkesi sen Sadıkane Yar olur,
Herkesi sen dost mu sandın Belki ol Ağyar olur,
Sadıkane Belki Ol Alemde Didar olur,
Yar olur Ağyar olur Didar olur Serdar olur.
Zafer HASAN
Tahir İle Zühre Meselesi
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden
ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.
Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey
kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahir'i Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?
Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.
Nazım HİKMET
BERDEL
verdiler gülşene
gül berdel dikene
hasat vakti geldiğinde
gül neylesin...
Bahar Ş. Gülşen
Sessizlik Ve Ben
Sevgi Damlaları Bir Lav Gibi Yakar Yüreğimi
Sessizlik Kemirir Ruhumu
Umuda Koşuyorum Ama.....Ama Sen Yoksun
Bak Uykusuz Geçen Bu Zamana Bak
Saniyeler Peş Peşe Senin Adını Anıyor...
Yalancı Olmuş İlkbahar...Senin Geleceğeni Söylüyorlar
Ama Bak Kaç Bahar Geçti...
Saçları Beyazlaşmış Kar Yağmış Ruhuma
Gözlerime Sonbahar Rüzgarı Vurmuş
Kalbime O Temmuz Ayının Kavurucu Sıcağı İşlemiş
Şu Cehaleti Yaşadığımız Dünyaya Bak
Bak Gör İnsanları Hepsi Birbirinden Aciz...
Hepsi Ne Olduğunu Neyin Olacağını Bilmeden Gidiyor Bİr Yol Tutmuş
Kimi Ağlıyor, Kimi Gülüyor...
Birde Bana Bak
Ben Hangi Hayatı Yaşıyorum
Beni Bu Hale Getiren Sen Oldun
Ben Gurbet Acısı Değil, Hasret Acısı Değil
Ben Sessizliğin Acısını Yaşıyorum...
İşte Gidiyorum...
Sessizliğini Kalbime Gömerek...
İşte Gidiyorum...
Bilmeyerek,Bilmediğim Bİr Bilinmeyen Yere...
Ben kim miyim?
Hani Seni Seviyorum ya
Hani gıpta ediyorum ya ashabına
Hani Hz.Fatıma'yı anam,
Hz.Hasan Hüseyin'i kardeşim olarak görüyorum ya!
Hani ne zaman hüzünlensem,
Sen geliyorsun ya aklıma
Görmeden hayranım
Ya cemaline Kalbin kadar güzel yüzünün hayalini kuruyorum ya...
Hani ne zaman çok gülsem
Sen'in hafif kızgın bana baktığını görüyorum ya!
Hani bana diyorsun ya" Yerinde olsam, az güler çok ağlardım " diye
Sonra nerede bir yetim görsem Sen'i buluyorum ya yanımda
Hani bana diyorsun ya "Beni istiyorsan onun başını okşa
Hani hep bir özlem var ya içimde
Hep vuslat varya hayalimde
Hani gözyaşları içinde, yeşil kubbenin resmine bakıyorum ya
Hani hayal ediyorum ya hep
Efendim Safa-Merve arasında, önümde Sen varmışsın gibi koştuğumu..
Hani uzun boylu, siyah saçlı, beyazlar içinde birine
Sen diye, Sesleniyorum ya! Sonra adam arkasını dönünce
Senin olmadığını görüyorum da eğiyorum ya başımı,
Sevincim yerini hüzne bırakıyor ya
Hani Sana gidecek her yolcuyla selam yolluyorum ya Sonra da selamımı almışsın gibi seviniyorum ya
Hani kalbimin bir yanı "Ümit" derken, Bir yanı korkuyla atıyor ya
Hani Seni Seviyorum Ya Efendim Hani günahlarımı unutup,
Seninde beni sevdiğini düşünüyorum ya!
Duyuyorum ya "ÜMMETİ" diye seslenişini
Ne zaman bir yüzük alsam elime
Senin yüzüğün geliyor ya aklıma
Hani üzerinde ''Muhemmedun Resulallah'' yazılı olduğunu düşünüp,
Ebu Bekir ve ashabına selam yolluyorum ya
Sonra hep hayal ettim ya Efendim, arkanda namaz kıldığımı
Hani anam, babam, canım Sana feda olsun dedim ya ...
Hani ben varım ya...Seni Seviyorum ya... Çok Seviyorum ya...
Selat, Selam üzerine olsun Ya Resulallah...
Ben kim miyim? 1400 yıl öncesinde Selam ettin ya..
Hani Seni Seviyorum ya
Kardeş belledin ya..
Seni Seviyorum ya..
alıntı
YA NEBİ!
Seninle kendine geldi insanlık,
Seninle doğruyu gördü alem,
Seninle bitti nice elem
Seni seviyoruz Ya Nebi!
Adın her zaman dilimizde,
Yüce Kitabın elimizde,
Aşkın gönlümüzde,
Gönlümüz sende Ya Nebi!
Seni çok seviyoruz,
Seni hep özlüyoruz,
Yolunu izliyoruz,
Gözümüz sende Ya Nebi!
Sen de insansın bizim gibi,
Allah’ın kulu, ümmetin habibi,
Makam-ı Mahmud’un sahibi,
Gönlümüz sende Ya Nebi!
ŞABAN PİRİŞ
SADRAZAM HAMAMDA
Günlerden bir gün
Hamama gideceği tuttu
Sadrazam hazretlerinin
Bir yanında birinci veziri
Bir yanında ikinci veziri
Bir yanında üçüncü veziri
Sonra efendime söyleyeyim
Peşkircibaşısı
Nalıncıbaşısı
Sabuncubaşısı
Velhasıl tam dört yüz kişilik kafile
Peştemal takıp girdiler hamama
Geçtiler kurnaların başına
Üçer beşer
Sadrazam derseniz
Kuruldu göbek taşına
Yan gelip yattı
Memleketin en ünlü tellakları
Sardılar dört bir yanını
Kimi elini kaptı kimi bacağını
Bir keseleme, sürtme faslıdır başladı
Tamam on iki saat
On iki ünlü tellak
İncitmeden keselediler
Hazretin mübarek vücudunu
Öylesine kir çıktı ki sormayın
Her biri nah parmağım gibi
Aman efendim bu ne kiri
Demeye kalmadı
Keselerin altında
eriyip gitti
Koskoca sadrazam
Bütün maiyet erkanı yerinden fırladı
- Nittünüz Devletliyi
Dediler tellaklara
Tellaklar cevap verdi:
- Biz yıkadık keseledik
Devletlinin kirden ibaret olduğunu bilemedik
Suç bizde değil
Neyleyelim
Kir bitti
Sadrazam elden gitti
Ümit Yaşar Oğuzcan
mystified
24-11-2006, 18:16
Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes
Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen
mystified
24-11-2006, 18:17
Geçenler geçti seni uçtu pabucun dama
Çatla Sodom Gomore patla Bizans ve Roma
mystified
24-11-2006, 18:22
Büyücü büyücü ne bana hıncın
Ne bu kükürtlü duman inimde
Kıldan ince camdan keskin kılıcın
Bir zehirli kıymık gibi beynimde
Lügat bir isim ver bana halimden
Herkesin bildiği dilden bir isim
Eski esvaplarım tutum elimden
Aynalar söyleyin bana ben kimim
Söyleyin söyleyin benmiyim arzı boynuzunda taşıyan öküz
Bela mimarının seçtiği arsa hayattan muhacir eşyadan öksüz
.................................................. ........
Vefasız Dünyanın Vefasız Sevgilisi
Vefa her kimseden kim istedim ondan cefa gördüm
Kimi kim bîvefa dünyada gördüm bîvefa gördüm
(Her kimden vefa istediysem ondan cefa gördüm; kimi gördüysem vefasız dünyada, onun vefasızlığını da gördüm)
Kime kim derdimi izhar kıldım isteyip derman
Özümden bin beter derd ü belaya mübtela gördüm
(Kime derman için derdimi açtıysam, onu benden bin beter dertli gördüm.)
Mükedder hatırımdan kılmadı bir kimse gam def'in
Safadan dem uran hemdemleri ehl-i riya gördüm
(Kederli gönlümden kimse üzüntülerimi gidermedi. Esenlikten dem vurarak beni teselli edecek dostlarımı iki yüzlü gördüm)
Ayak bastım reh-i ümmide, sergerdanlık el verdi
Emel serriştesin tuttum elimde ejderha gördüm
(Ne zaman umut yoluna ayak bastım, başım dönüp durdu. Emel ipinin ucuna yapıştım elimde ejderha gördüm)
Fuzuli ayb kılma yüz çevirsem ehl-i âlemden
Neden kim her kime yüz tuttum andan yüz bela gördüm
(Ey Fuzuli, artık insanlardan yüz çevirirsem beni ayıplama. Çünkü kime yaklaştıysam ondan belanın yüz türlüsünü gördüm)
.
Fuzuli
Gazel
Hâsılım yok ser-i kûyunda belâdan gayrı
Garazım yok reh-i aşkında fenâdan gayrı
Senin bulunduğun yerde belâdan başka elde ettiğim şey yok;aşkının yolunda yok olmaktan başka bir maksadım yok.
Ney-i bezm-i gamem ey âh ne bulsan yele ver
Oda yanmış kuru cismimde hevadan gayrı
Ey âh!gam meclisinin ney’iyim,ateşe yanmış kuru vücudumda arzudan başka ne bulursan yele ver
Perde çek çehreme hicran günü ey kanlı sirişk
Ki gözüm görmeye ol mâh-likaadan gayrı
Ey kanlı gözyaşı!ayrılık günü yüzüme perde çek ki gözüm o ay yüzlüden başka bir şey görmesin.
Yetti bî-kesliğim ol gaayete kim çevremde
Kimse yok çizgine girdâb-ı belâdan gayrı
Kimsesizliğim o dereceye vardı ki,çevremde belâ girdabından başka dönen kimse yok.
Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı
Bana ne gönül ateşinden başka kimse yanar,ne de tan yelinden başka kimse kapımı açar
Bezm-i aşk içre Fuzûlî nice âh eylemeyem
Ne temettu’ bulunur bende sadâdan gayrı
Fuzuli!aşk meclisinde nasıl âh etmeyeyim?Bende sesten başka ne kâr bulunur?
FUZULİ
mystified
25-11-2006, 13:10
Beni candan usandırdı cefadan yar usanmaz mı
Felekler yandı ahımdan muradım şem-i yanmaz mı
Fuzuli
Boşlukta bir akarsuyum
Bir uçtan bir uca geçen boşluğu
Zaman oynaşır içimde
Güneş emer toprak sorar
Göz kamaştıkça o tatlı yanılmalar
Oysa ne başlangıcım ne sonum
Akan bir gümüş madeniyim gece
Gündüzüm elmas uyku
Sesim var kuşlara şaka
Gövdem uzanır yıldızlara
Ki varlığım boşluğa damla damla sızıntı
Varlığım yadırganmaz bir yeryüzü konuğu
Yadırgansa da acı vermez koynu yalnızlığın
Kuşların konduğu bir noktayım gökyüzünde
Hiçlik kadar koyu
Hissettim bunu senin boşluğuna sızlanırken
Tam öyleyken yanı başımda buldum seni
Senle başladı keder bir daha
Beter bir bulantı, daha, daha
Akıp gidiyor o çağ bu çağ
İçine ne yazılsa silinecek bir dağ
Gibi bir akarsu
Hiçliğim uzadıkça buharlaşan akarsu
Mahmut Temizyürek
İnsan en iyi
kalabalıkta, akşamüstü öğreniyor kendini
adını, adresini, dünyadaki yerini
Şaşırtmasa, gazetelerden habersiz ağacın serçeleri
Gürültüyle gülüşüyorlar, toplanmışlar da
Saçma, ama yine de sapan kullanıyor çocuklar
Oysa insan bir ömür unutamıyor
mermileri, Köroğlu'nu, Robin Hood'u, Hazreti Ali'yi
yalanı, gibiyi, şeyi, filanı
aşkı, hasreti, beklemeyi
insan en iyi
kalabalıkta, akşamüstü öğreniyor
İnsan en iyi
birini dinlerken öğreniyor kendini
yüzün çırpınışını, elin kederini
bakıştaki anlıyor musun'u
sürçmedeki gizlenme telaşını
öğreniyor, yapıyor, ne iyi ki
kimsenin kimseye sözü kalmıyor
Gece boşalıyor, yıldızlar kapanıyor
açılıyor rüyanın fenafillah kapısı
Sabah, sır gibi saklanarak işaretler
ketum yüzlerle gidiliyor işe
işten güçten darp izi kalmasın diye
aşktan serçelerden piyanodan edebiliyor kendini.
İnsan en iyi
alışveriş yaparken öğreniyor kendini
ilaç almasa hastalığını şaşırtabiliyor
Ceket almasa mevsim değişmeyecek
Plak filan almasa sessizlik, sessizlik!
Gözlüğü yoksa nasıl sakınsın gözlerini
Arabası olmayanın uzağı yoktur
Bunları söylemese saçmalamayacak belli ki
Ama insan en iyi
alışveriş yaparken öğreniyor kendini.
Nesli, en sıkı yalnızlık şiirde
Başta türde yazarken çoğalıyor insan
Herkes hizaya geliyor üstelik ve sağdan
bir-ki,...,altımilyar, bir de sen
Nesli, bu şiir iyi değil mi?
Mahmut Temizyürek
Bahtı teninden yanık bir serencamdı
Bir ömrün bana giydirdikleri
Kaçamadım şerrinden şamarından feleğin
Daha tüysüz bir çocukken dilim dağlandı
Yasaklarla korumaya alındı bütün düşlerim
Ardımsıra kurallar devriyeler gezerdi
Başım üç numara traş trahomlu gözlerim
Babamın ters-yüz ceketi gibiydi hayat
Acısı bol bir ağıt gibi dururdu bedenimde
Ya da sokaklarıma dar gelirdi.
Parçalanmış bir aynada büyüttüm kendi kendimi
Kurşun eritilirdi başımda okunmuş sular içerdim
Boynumdaki muskaya havaleydi bütün hâllerim
Hem takdir hem tekdirlik bir mektepliydim on beşimde
Yağmurlar ve şarkılar kardeş gibiydi
Şarapla tanıştığım rüzgâra bulaştığım bir takvimdi
Hepsi bir şiirin eskizleriydi belki
Sonraki yaralarıma sargı bezleri
Ten çıra olmamıştı yazgım henüz bakirdi
Giz yüzle tanıştı sonra boynunu sıktı muska
Bir tren yolculuğunda bozdum bekâretini
Sonrası âhir zaman kahır mevsimi
Yenildiğim yıllardı kapılar kilitliydi
Rüzgârsız kaldım dilim paslandı otuzumda
Tezgahlarda boylu boyunca ertelendim yarına
Gözlerinin düsturuyla kırdım gecenin çemberini
Kaç arkadaş daha silindi kütüğünden
Notalara söz oldular şiirlerle kutsandı isimleri
Kırk kere bozmuştum tövbemi kırkıma geldiğimde
Sığınacak bir dergâhım da yoktu üstelik
Biraz daha büyütmüştüm yaramı
Bende gözlerin kaldı o şarkının sözleri
Bu biraz da kendimi seninle tanımlamak gibidir
Orda saklıdır dünyanın bütün hazineleri
Kutlu bir mirastır elbet
Bir ömür yetmez anladım
Yazmak için bütün sen'leri
Hicri İzgören
Bana kanlı mühürler kaldı
O tarih tacirinden
Uçurumlar çığlıklar ve ölüm tarifleri
Bildiğim tüm masallardan topladım acıları
Yakama iliştirdim
Yaşamak dedim adına sığınaklar emzirdim
Bütün sözcükleri yüzleştirdim ateşle
Anlatamadım günlerin cehennemini
Ajans haberlerinde kirleniyor insanlık
Bütün sevinçler çarmıhta hızla yaşlanıyor
Çocuklar
Bozguna uğramış aşk düşürmüş bayrağını
Geceler unutmuş sevişmeleri
Tanrılara bulaştırmak için bu cinneti
Deliyorum aşkın ambargosunu
Yeniden yollara vuruyorum kendimi
Teninden soyunsun artık çığlıklar
Şimdiki zaman'a çekiyorum bütün fiilleri
Bakışlarında köprüledim uçurumları
Uyak olup düşüyorum dünyanın gözlerine
Taze bir çığlığım artık bu kontra mevsiminde
Herkesin biraz "faili" olduğu
"Meçhul" bir cinayetim şimdi
Bana katliamlar kaldı
O tarih tacirinden
Ağıtlar sürgünler ve muhbir suretleri
Bütün yenilgilerimi temize çektim
Ölüm boy veriyor artık
Düşlerimle suladığım topraklarımda
Gözlerine ayarladım tüm imgeleri
Hicri İzgören
Bir istisnayım artık kuralı bozuyorum
Mışlı geçmiş bir şark çıbanıyım
Şimdi yaşamın yüzünde sızlıyor izim
Gündemde ilave tedbirler var, infaz bildirileri
Ecelimi bir hamaylı gibi boynumda taşıyorum
Potansiyel suçluyum, yasa da ceza da benim
Lanetlidir artık gözlerine mil çekmiş
Kurşun damlaları akıtmış kulaklarına
Kösnül kasıklarında yalaz, üstü başı kan
Şimdi isterik bir ******yu oynuyor zaman
Bütün kapılara ayrılığın suretini astılar
Derme-çatma aşklar onarmaktan bitkinim
Dün erkendi, yarın gecikmiş sayılırım
Bir parça uçurum alıyorum terkime
Kutsuyorum yolları bir iklim bulmak için
Bozdum tüm oyunları şimdi satırbaşıyım
Sıcak uzun yazlardan, kış uykulardan
Sustukça derinleşen büyüyü bozdum
Karlar içinde yorgun bir selam gibi
Vakitsiz ve davetsiz giriyorum gecene
Gözlerinin sıcağına konuk et beni
Sonunda öğrendim konuşmayı, yürümeyi öğrendim
Geçtiğim tüm köprüleri yaktım, dönüş yok
Yollarla artık uğraklarla anlatırım kendimi
İçime akmıyor kanım, yaramı sevdim
Tazeleyin çoban ateşlerini ey ateş ustaları
Kavallarınıza yeni delikler açın
Emzirin sığınaklarımı uyak bulsun koyaklar
Yeni bir sayfa açtım işte ömrümü çiziyorum
Sensiz hiçbir şeyin hükmü yok benim için
Ölüm durmadan tazelese de hünerini
Yeni bir sayfa açtım kanımla yazıyorum artık
Kod adım aşk'tır
Ömrüm bu uzun hecenin ömrüne kayıtlıdır
Çünkü miladı yoktur kod adı aşk olanın
Ateşten gömlek giymiş bir şiirdir ülkesi
Hicri İzgören
YİNE DE OLUMSUZLUKLARIN KABUL EDİLEBİLECEĞİ SEVGİLERİN OLDUĞUNA İNANIYORUM BEN
AYRICA BİZ OLMAK GÜZELDİR HER ZAMAN BEN YERİNE.........
Evlenmek isterdim,
süper bir dügünüm olsun,
bembeyaz, sirti acik bir gelinligim olsun,
annem sevincinden aglasin
diye..
Kivircik sacli bir kiz cocugum olsun
ve bana anneler gününde
carpik curpuk yazisiyla
okulda yaptiklari karti getirsin
diye...
Geceleri gök gürleyip firtina ciktiginda
korkarak yastigima sarilmayayim diye...
sevdigim erkek bana:
canim karicigim desin
diye...
Artik yemek yapmayi ögreneyim,
devamli
yumurta ve makarna pisirmeyeyim
diye...
Ama
EVLENMIYORUM:
Sevdigim erkegin
kirli camasirlari,
Lavobodaki sakal artiklari,
Kaprisleri, küfürleri,
vurdumduymazliklari ve
yalanlari arasinda
onu neden sevdigimi unutmayayim
diye...
Isin icine
para ve cikar hesaplari girdigi zaman
büyük asklarin
nasil kücüldügünü görmeyeyim
diye..
Aldatilmanin dayanilmaz hafifligi (!) ile
tanismayayim diye...
Canim babacigimdan kalan tek sahip oldugum seyi,
soyadimi verip
yerine
bana soyadindan baska verecek
cok büyük
birseyi olmayan birininkini
almayayim
diye....
Gece
kizarkadasim aglayarak bana telefon
actigi zaman
kedime ertesi gün icin mama koyup
geceligim ve dis fircamla
onun evine gidebileyim
diye..
Ben olgusunu daha yeni yeni ögrenmisken,
bunu Biz olgusuna degismeyeyim
diye...
H iç düşünmüyorum evlenmeyi
bir gün beni çok üzer gereksiz şeylerle
ve bir özür dilemeyi akıl bile edemez diye
CAN DUNDAR
Bu Gece Son !! Sana !! Yaşlara !! Aciya !! Sana Olan Aşka !!
Bir tahteravalli Aşk sanki..Acıyı yaşayan olmalı yerde çünkü daha ağır yüreği bedende..Ama ben havada asılı kaldım acılıyken, ağırken öylece..Düşemiyorum bile..
Ben bir tek harfine ne düşler adamıştım,oysa şimdi cümleler boyudur uzaklığım sana...
Sen giderken gözlerine yüklediğim anlamlar boyudur yalnızlığım...
Boynumun büküklüğü sana değil,yitirdiğim ve asla geri alamayacağım heveslerimedir.Payıma düşürdüğün sadece hıçkırıklar dolusu gecelerdir.
Ama yine de asıl yanmışlığım;
seni çok geç tanıyan kalbimedir...
İşte yaşadıklarımı bulduğum andır satırlarda!
Gömeceğim bu gece ona dair acıları sabaha kadar okuyacağım tüm satırlara..
Söz! Söz! Söz!
Gece!!!
Siyah…
Özlem yüreğimde
Laciverdimi boyadım
Sen dolu
Pırıltılı renklere
Düşler yarattım
Gecenin siyah hayallerine...
Bu gece şimdiye kadar ki ömrümdeki ennnn Kara Gece!
Bu geceden sonra değil gündüzlerm, gecelerim bile aydınlık olacak Rabbiminde izniyle..Söz sana Hayat!
Yokluğun vurdu zayıflığımın ortasındayken ben,
Yediremedim gururuma...dudaklarda sus kaldım
Yağmurlar yağdırdım gittiğin şehre,
Sen olmayınca...gözlerde yaş kaldım
Ben bir köşede boğazımda düğümlerle kalmıştım..Kelimeler boğazıma takıldı..
Her ayrılık sonrası yaşanışlar sanırım bunlar..Kalanlar gidenler..Haksız sebeplerin ardına saklanıp da ama ben haklıydım diyenler,Haklı olupda haklı olduğu halde terkedilenler..Hep böyle kalıyor sanırım..
Sus..
Yaş..
Şifa yüreklere..Kızmayın bu gece son damlalarımı döküyorum artık ona!Bundan sonra acıyı ıslak değil kuru yaşamak var!
Yine yalnızca karanlıklarla hemdem olasım var..
Gün ışığında kapalı gözlerle; huzurlu uykulara uyuyasım, kabussuz uykularda nefes alasım, acısız gecelere uyanasım, bu pişmalığı gömesim, yakasım, kaybedesim var!
Yaş değil kan dökülüyor gözümden..Ama haksızım biliyorum..Çünkü emanet bir cana hıyanet ediyorum!Rabbim affeylesin, geçicek biliyorum..Üzülme sen ne olur..Sindire sindire yaşayayım acımı böylesi daha doğru olur..Sindire sindire tüketmezsem bu acıyı, bi gün aniden görürsem karşımda Onu yada ona dair birşeyi işte ozaman mutluysam bile herşey alt üst olur..Geçicek evet ge-çi-cek! Yok ötesi..! Ama sindire sindire tüketmek, O'na dair bir tek kırıntıyı bile içimde bırakmamak en iyisi..
Gitmeler en masum yürek sahibinden bile olsa haindir bilirim..
Bunu gidişimden sonra farkedeceğimi bilseydim gidermiydim?
Nasip...
neden giderler ki
illa birileri gidiyo ve geride kalan acısıyla başbaşa kalıyo...
hele ki geri dönülmez gidişler...
Saçma bir sebebim vardı evet! Ardımdan defalarca gitmez olaydım dediğim!
Ama kalanın acısından daha büyük acım! Pişmanlığım var birde yetmezmiş gibi!
Ama giderken birkere bile "Gitme!" demedi!
İyi bilin..Her gidiş giden için her gün yeni bir acıya kapı açıyor ve Terkedişler kalanı değil gideni vuruyor..!
Geri dönülmez gidişlerde, döndüğün gidişlerden daha çok yaralamıyor! Döndüğünde kalbi Taş kesilen bir sevdiğin oluyor! Yalvarıyorsun ne olur bir şans daha diye ama nafile..!
Gururu, seviyorsa bile yer gök kadar Aşkından büyük oluyor!
Belkide sadece benim yaşadıklarım bunlar..!Genelleme yaptıysam eğer acımın büyüklüğünden her terkedişi haksız kılmak içindir!
Hatalıyım, pişmanım! Bedelini ödemiş olduğumu sanıyorum ama bunu körolası acı dinlemiyor!
Aşk beraber yürümektir ve iki kişi yaşanırsa güzeldir.
Aşk yalnızken acı verir.Tek başınaysan yürümeye çalıştıkca düşmektir.!
(alıntı)
Aşka Hudut Çizilmez
Bir damla gözyaşıyla ıslanan yüreğine ölüm istenilmez
Karanlık ruhuna çöküyorsa, korkuların depreşiyorsa
Gözlerime en parlak yıldızları sığdırıp,
Aydınlığı yarınlarına hediye edeceğim.
Aşka hudut çizilmez
Gözlerini kapatmakla güneşe perde çekilmez
Çiçeklerin soluyorsa, avuçlarında güllerin yanıyorsa
Avuçlarımda baharı sana getireceğim.
Aşka hudut çizilmez
Son nefeste bile ömre kefen biçilmez
Toprağın kuruyorsa , dudakların yanıyorsa
Ellerimle denizleri sunup ,
Yüreğindeki susuzluğunu gidereceğim.
Aşka hudut çizilmez
Kefeni giyip ölüme gitmekle Cennet istenilmez
Ayakların tutmuyorsa, çocukların seni bekliyorsa
Tek bir gülüşün için
Sırtımı senin yüreğine semer bileceğim.
Aşka hudut çizilmez
Ölüm son duraktır ; gidiş- dönüş bileti verilmez
Acım çok, umudum yok diye feryat edersen
Mutluluğun Kevser ırmağında yaşamak dururken
Ölüme davetiye gönderirsen
Son nefesimi yarınlarına sunup
Ömrümü sana feda edeceğim.
(alıntı)
Özlem
Bir gece,
Gecede bir uyku..
Uykunun içinde ben...
Uyuyorum,
Uykudayım,
Yanımda sen.
Uykunun içinde bir rüya,
Rüyamda bir gece,
Gecede ben...
Bir yere gidiyorum,
Delice...
aklımda sen.
Ben seni seviyorum,
Gizlice...
El-pençe duruyorum,
Yüzüne bakıyorum,
Söylemeden,
Tek hece.
Seni yitiriyorum
Çok karanlık bir anda...
Birden uyanıyorum,
Bakıyorum aydınlık;
Uyuyorsun yanımda...
Güzelce.
Özdemir Asaf
Hayat Bir Kez Olsun Eğilip Öpsün Alnımızdan...
--------------------------------------------------------------------------------
Hayat Bir Kez Olsun Eğilip Öpsün Alnımızdan...
İçimde müthiş bir yaşama isteği var...
Kırıldıkça, yaralandıkça, boğuldukça artan bir yaşama isteği...
Her gün yeniden, ama ilk kez fark ediyorum bunu...
Hemen her gün hayıflanıyorum kendime, neden az sevdim,
neden az yaşadım, neden az hissettim diye...
Her gün suçluyorum kendimi gitmediğim, görmediğim yerler için...
Çukurların
içinde bile binlerce şiir var...
Öyle bir zamana geldim ki neye dokunsam sonsuz bir gözyaşı,
neye dokunsam birikmiş yaşama özlemi...
Hep geç kalınmış, hep eksik yaşanmış...
Neye dokunsam hep ilk kez yaşanmış...
Başka tekrarı yok...
Ve tekrarı yoksa yaşadıklarımızın, hata mı yaptığımız hatalar...
Çünkü hayatı ne kadar bildiğimizi iddia etsek de
hep el yordamıyla ilerliyoruz...
Öyle zavallıyız ve ama öyle de güçlüyüz ki...
Dünyaya dokunmaya çalıştıkça kendi boşluğunda,
kendi soruları içinde boğulan mağrur ve kırılgan bir şiir gibiyiz...
CEZMİ ERSÖZ
Gidiyormusun?
Gidiyor musun?
Yorgun düşmüş kervanlara katılıp
Ağır ağır
Beni susuz çöllere bırakıp
Yanına gözlerini, gülüşlerini alıp
Gidiyor musun?
O çok sevdiğim bakışların mahzun
Sükutu kaldırmadan dudaklarından
Ellerimden sıyrılıp bir çırpıda
Gerçekten gidiyor musun?
Güneş gidiyor ardın sıra
Bir çiçek soluyor
Sen
Sen gidiyor musun?
Mevsimler değişiyor ansızın
Kuruyor ağaçlarda yapraklar
Deniz dalgalanıyor,
Beni bıraktığın sahilde
Simsiyah oluyor apaydınlık gün
Sen gidiyor musun?
Ardında bıraktığın yollara
Yalnızlık tohumları ekip
Ve beni bahçıvan bırakıp mahsulüne
Dönmemek üzere gidiyor musun?
Beraber ektiğimiz mutluluk tarlamız
Kuruyor sevinç yağmurlarına hasret
Geçen her dakika bir şeyler eksiliyor
Bir şeyler koparıyor yüreğimden
Sen bilmiyorsun
Bir şaka gibi
Bir rüya
Bir yalan
Bir kandırmaca
İçimden gelmiyor gitme demek
Ama bir şeyler eksiliyor
Bir şeyler kopuyor yüreğimden,
Sen bilmiyorsun
08,04,2006
Bir yaz yağmuruna takılıp
Bir deli rüzgara sarılıp
Gidiyor musun?
Ertuğrul Bayam
Ben Garib Garib
Ummanı derya şu internette.
Namınızı duydum hukuki nette.
Şöyle baktım herkes iyi niyette.
İzlerim sizleri ben garib garib.
İster şair deyin isterse ozan.
İkiside içinden geleni yazan.
Dostça kardeşçe insan olan.
Kendi halimde ben garib garib.
Yaratandan için severim yaratılanı.
Kim olursa olsun ayırmam insanı.
Anlarım dil olmasa da lisanı.
Gönül zenginiyim ben garib garib.
Bir nefsinle bir şeytanla savaşın.
İyilikte iyi niyette yarışın.
İşde sırrı yere eğilmez başın.
Sen kendin ol Ben garib garib.
Garip işte geldin işde gidiyon.
Derler kardeş sen ne diyon.
Gelmiş burada ahkam kesiyon.
Sözle sohbette ben garib garib
(alıntı)
Bugün bir yağmur yağsın
Bugün bir yağmur yağsın
Islansın tüm yalanlar
Bugün bir yağmur yağsın
Aksın bütün boyalar
Bugün bir yağmur yağsın
Yok olsun tüm endişheler
Tükensin ümitsizlikler
Erisin yalnızlıklar
Bugün bir yağmur yağsın
Islansın saçlarım
Sırılsıklam olsun tenim
Kısılsın sesim
Bugün bir yağmur yağsın
İyilik insin gökten
Samimiyet insin gökten
Barış insin gökten
Bugün bir yağmur yağsın
Ask dokunsun kalplere
Mutluluk dokunsun yüzlere
Tanrı dokunsun yüreklere
Yağmur dindiğinde
Temiz olsun herşey ve aydınlık
Bitsin bu karmaşa ve bulanıklık
Yağmur dindiğinde
İçimizde hoş bir sıcaklık
(alıntı)
Haftanın Şiiri
"gölköy adında bir yer varmış gelibolu'da
televizyonda gösterdiler geçen gün.
gelenek edinmiş köy halkı,
"ben kendimi bildim bileli bu böyledir"
diyor muhtar:
29 ekim’de toptan sünnet ederlermiş çocuklarını...
derken ekranda entarili bir çocuk belirdi
kirvesi tutmuş kolundan
yatırdılar bir kamp yatağına,
ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi
elinde bıçağıyla,
çocuk kaldırdı başını, bağırdı:
"yaşasın cumhuriyet" diye
bunun üzerine de ekran karardı
korkarım bu, sade gölköylülerin değil, umumumuzun
sade küçüklerimizin değil, büyüklerimizin de
düştüğü bir tarihsel yanılgı
çünkü sünnet değil, farzdır cumhuriyet"
can yücel
BEKLERİM
kırkikindi yağmurlarında
yıkarım yüzümü her dem
kan düşer güle
gittiğin vakitlerde
beklerim...
Bahar Ş. Gülşen
Powered by vBulletin™ Version 4.0.6 Copyright © 2010 vBulletin Solutions, Inc. All rights reserved.