PDA

View Full Version : hisse.net sağlık



bıcırık
14-02-2004, 12:30
Şans eseri bir yerlerden,herhangi bir şekilde duyulan bilgiler, ufak öneriler, önlemler kimi zaman hayat kurtarıcı olabiliyor...

Sağlıklı günler dileğiyle...

Saygılar

aritmik
14-02-2004, 12:34
Sağlığınızı kaybetmemek istiyorsanız önce İMKB'den uzak duracaksınız...

Şaka bir yana bu topikte sağlığı ile ilgili sorunları olan arkadaşlara ilgili arkadaşlar yanıt verebilirlerse güzel olur..

Amaç paylaşım değilmi....

bıcırık
14-02-2004, 12:44
Kesinlikle haklısınız sn aritmik hayati bir paylaşım söz konusu... IMKB'den de bir kere bulaşınca uzak durmak mümkün mü bilemiyorum :)

bıcırık
14-02-2004, 12:56
İsveç Basketbol Ligi'nde önceki gece Akropols ve Jamtland takımları arasında oynanan maç esnasında, Akropols'un 23 yaşındaki Letonyalı basketbolcusu Raimonds Jumikis aniden yere yığılarak yaşamını yitirdi. Stockholm'de oynanan maçın 16. dakikasında aniden yere yığılan genç basketbolcuya ilk müdaheleyi salonda bulunan hemşire sevgilisi yaptı. Nabzının o an çalıştığı belirlenen Jumikis'in ambulansla Karolinska Hastanesi'ne kaldırılırken salonda öldüğü belirtildi. Jumikis, Letonya Milli Takımı forması da giyiyordu. - 12.Şubat.2004


Genc yaslarinda sahada hayatini yitiren iki futbol oyuncusunun basina gelenler aslinda pek cok kisinin basina gelebilir :

YORGUNLUK NEDEN ÖLDÜRÜR VE ÇABUCAK NASIL GİDERİLEBİLİR ?

Pers ordulari binlerce yil once Yunanistan'i ele gecirmek icin Atina yakinina kadar gelmisler ve Marathon'da Yunanlar'la savasmaya baslamislardi.Savasi Yunanlar kazandi ve bir asker sonucu Atina'ya bildirmek icin Marathon'dan (Marathon Eski Yunanistanda Bir Şehir ) Atina'ya kadar hic durmadan 42km'den
biraz fazla kostu.Sonucu bildirdi ve yere yigilip öldü. Bu olay yorgunluktan insanlarin,sporcularin nasil olduklerini gosteren bir kanit olarak tarihe gecti.

Bir turist olarak Atina cevresindeki yerleri gezerken deniz kiyisinda olan Marathon'dan da gecmistim. Simdi spor yarismalarinda Marathon kosusu da yapiliyor ve olmemek icin gereken onlemlerin hic degilse birini yarismacilar aliyor, yani su icerek. Fakat sudan baska ne cesit maddelerin de gerektigini herkes ve hatta her sporcu ve antrenor de bilmedigi icin yine de bazi sporcular yarismalar sirasinda ölüyorlar.

Gecen yaz Avrupa Futbol yarismasinda Kamerun'lu bir sporcunun futbol sahasi ortasinda oldugunu dunyaca izledik. Ölüm sebebini ben hemen anlayip dunyaya, haber ajanslarina ve Turkiye'deki TV'lere duyurmaya calistim. Fakat olumsuz bir tepki ile karsilastim.Herkes yorumumu duyurmaktan kacindi. Olayin gercek sebebine aciklayan bir yaziyi da okudugum gazetelerde gormedim ve TV lerde duymadim. Gercek sebep vucutta normalde bulunan Magnesium = Mg isimli tuz iyonunun azalmasidir. Mg iyonunun kalp kasinin ve diger kaslarin normal calismasinda en onemli tuzlardan biri oldugunu ben "Findings of A Searcher"isimli ingilizce Tıp kitabimda 1998 de yayinlamistim. Bu internet sitesinde de zaten o kitabin tanitimi vardir. Fakat bilgiye baskalarinin ulasmamis olduklari da insanlarin yorgunluktan ölmeye devam etmelerinden
anlasiliyor. Unlu sinema yildizi Derya Arbas da dedesi oldu diye Los Angeles'ten
Istanbul'a gelip yolun uzunlugundan ve dedesinin uzuntusunden yoruldu.O cok uzun yolu bir daha gecti ve yine yoruldu ve yorgunluktan yataga bile yatmadan evde bir koltuga uzandi ve oldu. Sebep yine vucudundaki Mg
iyonunu asiri derecede tuketmesiydi. Olum sebebini arastirip bulacaklar
diye gazetelerde haberler okudum ama sebep bulunmadi ,herhalde Mg
arastirmasi yapilmadigi icin. Amerika'da bir yolcu ucaginin pilotu Pasifik kiyisindan Atlantik kiyisina ucarken, New York yakinlarinda ucus sirasinda bayilmisti. Bu gazetelerde haber olmustu. Sebep bulunamamisti ama ben sebebin tuzlarin tukenmesi oldugunu biliyordum. Cunku 1971 yilinda Turk Hava Kuvvetlerinin yardimi ile yaptigim bir arastirmada bir saatlik ucus sirasinda bile vucutta Potassium = K iyonunun azaldigini Sodium = Na iyonunun arttigini saptamistim. Bu calismami 1975 de NATO Uzay Tip Toplantisinda anlatmistim. Bu da 1976 yilinda NATO - AGARD Proceeding'de yayinlanmisti. Bu yazimi okuyan Ingiltere'deki iki yazar yazdiklari kitapta, Soyuz II de olen uc kozmonotun olumunu aciklayan en dogru gorus diye belirttiler. Yazarlardan biri
sonradan bana o kitabini gonderdi. Mg da da azalma olabilecegini sonradan anladim ve kitabima yazdim. Fakat bu bilgilerden yurdumuzdaki insanlarin haberi olmadigi icin uzun ve sik hava yolculugu yapanlarin ne cesit tuzlari kaybederek olumle karsilasabilecekleri yurdumuzda bilinmez.

Deplasmana cikan takimlarin mac kaybetmelerindeki onemli sebeplerden birisi onlarda olan tuz kayiplaridir ve bu bilinmez ve giderilmez. Turgut Ozal olmeden once pes pese uzun ucak yolculuklarina cikarak kendini yordu ve bu yetmezmis gibi de evinde o yorgunlukla sabahleyin yurume bandinda idman yaparken oldu. Acaba zehirlediler mi diye baskalarini sucladilar. Aslinda kendi vucudundaki K ve Mg iyonlarini uzun ucak yolculuklari ile tuketmisti ve yuruyus idmani ile de son damlalari tuketti tipki Kamerunlu genc futbolcu gibi veya genc Derya Erbas gibi. Gazetelerden zaman zaman genc sporcularin oyun sirasinda aniden fenalasip olduklerini de haber olarak cok okumusuzdur. Esas sebep Mg yetmezligidir. Ben ise bunu bildigim icin ne zaman yorulursam hemen Mg iceren Calcidine Granule isimli ilactan bir olcek yerim veya Magnesie Calcinee isimli ilactan bir ufak cay kasigi tozu yogurdun ustune koyup yerim.

Bunlari siz de doktorunuza danisarak alabilirsiniz.

Kaynakça: Dr. Gültekin Caymaz, Fizik Tedavi Uzmani (ABD)

bıcırık
19-02-2004, 12:03
Bir önceki mesajımda magnezyumun insan sağlığı için önemini sizlerle paylaştım. Ne yazık ki iki gün önce televizyonda izlediğimiz henüz lise öğrencisi bir kardeşimizin folklör oynarken kalp krizi geçirip hayata veda etmesi bu konunun ciddiyetini tekrar hatırlattı bana. Çünkü bu kriz için bir sebep bulunamamış, dahası bu bir tür turnuva olduğu için kardeşimiz ciddi derecede yorgunmuş. Konunun uzmanı değilim ancak sebep sonuç ilişkisinden yola çıkıldığında olayın boyutları gözler önüne seriliyor. Lütfen dikkatli olalım...

ayfer
19-02-2004, 13:13
Arada yorgun olduğum dönemlerde kullandığım bir vitamin vardı.Artık ithal
edilmediği için bir yakınıma geçenlerde sipariş vermiştim ama onun yerine
aynı firmanın farklı bir vitaminini getirmiş.Oranlar eskisine göre yüksek
görünüyor.. Eczacımıza danışayım derken ihmal ettim.
aşağıdaki oranlar normal mi yüksek mi?
1compr.
Vitamin B1/b2 15 mg b6/12 10mg C 500mg Acid folic.400
Calcium 100mg Magnesium 100mg zincum 10mg.
Bilgilendirmeniz için teşekkürler.
S&S

bıcırık
19-02-2004, 13:32
Sanırım bahsettiğiniz, ithalatı durdurulan ilaç SOLGAR (Nero-Nutrients)... Verdiğiniz değerler bildiğim kadarıyla biraz yüksek ama aramızda konunun uzmanı bir doktor varsa onun yorumunu dikkate almanız daha doğru olur.

Sevgiler...

bıcırık
19-02-2004, 13:58
Umarım hiç birimize gerekmez, ama insanlık hali, bilmekte fayda olabilir.

(Eskiden doktorların ilk sorduğu soru şu olurdu. "Ailenizden daha önce spazm geçirmiş olan biri var mı?" Kalıtsallık arandığı zaman sorulan genel soru buydu. "Ailenizden daha önce şunu geçirmiş olan biri var mı??.." Şimdilerde doktorlar akıllarına gelirse soruyorlar bu soruyu. Çünkü kalp krizi, -ırsilik bir yana- yoğun strese maruz kalan ve genç-yaşlı ayrımı yapmadan hemen hemen herkese tanıtıyor kendini artık..)

* * * * * * *

Diyelim ki saat 18:15 ve zorlu bir iş gününden sonra arabanızla (yalnız başınıza) eve dönüyorsunuz. Gerçekten yorulduğunuz, sıkıldığınız ve çileden çıktığınız bir gününüzdesiniz. Birden göğsünüzde başlayıp, kolunuza ve çenenize doğru ilerleyen şiddetli bir ağrı hissediyorsunuz. Evinize en yakın hastaneden sadece 10 km uzaklıktasınız, fakat o mesafeye bile ulaşıp ulaşamayacağınızdan emin değilsiniz. Ne yapabilirsiniz?

Kalp masajı konusunda belki eğitim de almıştınız ama size öğreten şahıs,muhtemelen bu masajı kendi kendinize nasıl yapabileceğinizi öğretmedi...

Son zamanlarda bir sürü insan kalp krizine yalnız başınayken yakalanmaktadır. Yardım olmaksızın, normal kalp atışı bozulan ve baygınlık hisseden bir insanın bilincini yitirmeden önce sadece 10 saniyesi vardır. Bu durumda kalan şahıslar kendilerine, devamlı ve şiddetli bir şekilde öksürerek yardımcı olabilirler. Her öksürükten önce derin bir nefes alınmalı ve öksürük sanki göğüs derinliğinden
balgam çıkarmak istercesine derin ve uzun olmalıdır. Derin nefes alma ve öksürük, yardim gelene yada kalp normal ritmine geri dönene kadar,durmaksızın her iki saniyede bir olacak şekilde devam etmelidir. Derin nefes alma akciğerlere oksijen ulaştırırken, öksürük hareketi kalbi sıkıştırarak kanın dolaşımını sürdürür. Kalp üzerindeki sıkıştırma hareketi aynı zamanda kalbin normal ritmine dönmesine de yardımcı olur. Bu şekilde, kalp krizine maruz kalan kişi, kendisini bir hastaneye ulaştırabilir.

Bunu elinizden geldiğince daha çok insana ulaştırın, onların hayatını kurtarabilirsiniz.

*Bu makale Rochester General Hastanesi'nin "AND THE BEAT GOES ON..." adlı bülteninden alınmıştır, yeniden baskısı The Mended Hearts Inc'in "Heart Response" adlı yayımından yapılmıştır.

bıcırık
20-02-2004, 10:08
Gaziosmanpaşa Hacımaşlı köyü domuz çiftliğinin suları ve katı atıkları 300 metre mesafedeki Sazlıdere Barajı’na akıyor. Baraj on milyon kişinin su ihtiyacını karşılıyor. Çiftlikte 5 bin domuz var. Türkiye’deki domuz çiftliklerinde yıllık 3 milyon ton civarında et üretiliyor. Bu rakam neredeyse kırmızı et üretiminin yarısı. Üretilen domuzlar otellere, yemek fabrikalarına ve marketlere “kıyma” şeklinde satılıyor.

Salam, sosis de piyasaya sürme yöntemlerinin en sık kullanılanı.Hıfzısıhha laboratuarlarında test edilen gıda ürünlerinin yüzde 56’sının “uygun olmadığı” belirlendi. Kanunlara göre denetim yapmak zorunda olan Tarım Bakanlığı’nın İstanbul Avrupa yakasında sadece 14 elemanı var. Yaklaşık bir milyon kişiye bir görevli düşüyor.

Dergimizin 230. sayısında “Dikkat! Domuz yediriyorlar” başlığıyla bir kapak dosyası hazırlamış ve sanılandan kat be kat fazla miktarda domuz etinin değişik yollardan piyasaya sürüldüğünü, herhangi bir denetim yapılmadığını, insanların bilmeden domuz eti yediklerini, laboratuvar kayıtları ve ithal edilen domuz yağlarının gümrük belgeleri ile birlikte ortaya koyarak yetkilileri göreve davet etmiştik. Haftalarca süren takip sonunda varlığı inkar edilen çiftliklerin ve buralarda kaçak kesilen etlerin halka satışının belgelendiği haberin doğurduğu infial ile, ilgili kurumlar denetimleri sıklaştırmış ve “domuza geçit yok” açıklamasını yapmışlardı. Ancak aradan geçen zaman içerisinde çok şeyin değişmediği, hatta daha büyük miktarlarda domuz etinin piyasaya sürüldüğü ortaya çıktı. Öyle ki haberimizde kapı numarasına kadar verdiğimiz çiftlikleri gazeteciler buluyordu ama Tarım İl Müdürlüğü, Sağlık İl Müdürlüğü, Zabıta, Belediye ve diğer ilgili kurumlar bulamıyordu!

Ölü fareden bulaşan hastalık STV’nin, İstanbul’un içme suyuna karışan domuz atıklarını görüntülemesi ve ardından da İzmir’de patlak veren “domuzlu çiğköfte” hadisesi konuyu tekrar gündemimize soktu. Yaklaşık bir ay önce Nusret Usta’dan çiğköfte alarak yiyen çok sayıda kişi, 2 ya da 3 hafta sonra rahatsızlanarak hastanelere başvurdu. Türkiye böylece literatürden neredeyse kalkmış olan bir hastalıkla karşılaşmış oldu. Şiddetli karın ağrısı, kabakulak hastalığına benzer şekilde kulak altlarının şişmesi, eklem yerlerinde ağrılar ve aşırı halsizlik şeklinde ortaya çıkan rahatsızlık için hastanelere başvuran vatandaşlara öncelikle kabakulak, romatizma, grip, hatta kanser teşhisi konuldu. Teşhise göre tedavi gören vatandaşların rahatsızlıklarının devam etmesi sonucu son olarak bazı hastalar Dokuz Eylül Üniversitesi Romatoloji Servisi’ne başvurdu. Burada yapılan tetkiklerde de bir sonuç alınamadı. Bu sırada hastaların kendi aralarında haberleşmesi ile belli bir tarihte adı geçen çiğköfteciden çiğköfte yiyenlerin aynı belirtilerle rahatsızlandığı öğrenildi. Bunun üzerine birkaç hastanın kan örnekleri İtalya’da bulunan Trişin Merkezi’ne gönderildi. Bu merkezin yaptığı tetkikler sonucu hastaların kanında genelde yabani domuzların etinden geçen trişin (trichinella spiralis) parazitinin bulunduğu ortaya çıktı. Konu hakkında bilgisine danıştığımız Prof. Dr. Tahsin Yeşildere ise hastalığın kaynağı ile ilgili olarak “Domuz her şeyi yiyebilen bir hayvan. Bu virüs ölü farelerden bulaşır. Domuz, ölü fare yemiş. O domuzun etinden yiyenler de bu hastalığa yakalandılar” dedi.

Neden domuz?

Peki ama dinen yasak olmasına, Türk yemek kültürüne aykırı bulunmasına rağmen neden domuz cazip bir konu? Çünkü domuz yetiştiriciliği kârlı bir iş. Domuz üretken bir hayvan. Cinslerine ve yaşına göre yılda bir, iki, bazen de üç kez ve her batında 15—20’ye kadar varan yavru dünyaya getirebiliyor. Bir domuz yılda iki kez doğum yapsa, her batından 10 yavru yaşasa, 20 sene yaşayan bir domuzun 400 yavrusu oluyor. Ve dahası yeni doğmuş bir domuz 4—5 ayda 100 kiloya kadar çıkabiliyor. Normal şartlarda evcil bir domuzun yüzde 30’u yağ olarak ayrılabilmekte iken bu rakam bazen yüzde 50’yi bulabiliyor. Yani 150 kg’lık bir domuzdan 75 kiloluk yağ elde edilebiliyor. Bu da dana ya da koyuna göre tercih edilmesinde önemli bir etken. Beslenmesi kolay, cam dışında her şeyi —leş dahil— yiyebiliyor. Durum böyle olunca birileri mutlaka bu sektöre girecekti ve girdi de. Tespitlerimize göre şu anda İstanbul, Bursa, İzmir, Denizli, Aydın, Mersin ve Adana başta olmak üzere Türkiye genelinde 20 civarında domuz çiftliği halen faaliyette. İstanbul’da ise Tarım İl Müdürlüğü kayıtlarına göre sadece iki çiftlik var. Onlar da sadece resmi başvuru yaptıkları için biliniyor. Yoksa kimse ‘acaba kaç tane domuz çiftliği var?” diye bir araştırmaya girmiyor. Bunlardan birisi Maslak Besicilik Üretim Pazarlama A.Ş. adına Ayazağa Cad. Hacıdere Sok. No. 26’da üretim yapıyor. Herhangi bir üretim ve kesim ruhsatı yok. Sahibi Haralambi Çerkezo. Ayazağa’daki imalathanenin herhangi bir tabelası yok, dışarıdan bakıldığında da ne iş yaptığı belli olmayan bir yer.
Yılda 100 bin domuz piyasaya sürülmüş
Domuzla ilgili tartışmaları alevlendiren çiftlik Gaziosmanpaşa Hacımaşlı köyünde. Fomar Gıda Üretim Pazarlama A.Ş adına üretim yapan bu çiftlik Ermeni asıllı Fotino Gradyelin’e ait. 1990 yılında “on domuz beslemek için” ruhsat almış ancak çiftlikte 5 bin domuz bulunuyor. İstanbul Sağlık İl Müdür Yardımcısı Dr. M. Zeki Kaplan “Bu çiftliğin herhangi bir denetimi yapılmıyor. Üretim yapması, kesim yapması, bunları pazarlaması yasak. Ama burada 14 yıldır, yılda ortalama 100 bin domuz üretilmiş ve bu domuzların nerede, kime, nasıl satıldıkları hakkında maalesef bilgimiz yok. Görmezden gelinmiş” şeklinde konuyla ilgili çarpıcı bir açıklama yapıyor. Çiftliğin iki kez kapatıldığını söyleyen Kaplan, Türkiye’de sağlık konusunda denetim sorunu yaşandığına dikkati çekerek “Bu çiftlik ile ilgili İSKİ, Gaziosmanpaşa Belediyesi, Tarım İl Müdürlüğü, Sağlık İl Müdürlüğü ve Büyükşehir Belediyesi görevli. Ama hiç birinin tek başına kapatma yetkisi yok. Etiket kanununa muhalefetten işlem yapılabilir. Onun da cezası 1.5 milyon lira” diyerek tirajik durumu özetliyor.

bıcırık
20-02-2004, 10:09
Çiftlik burada, sorumlular kayıp!

Türkiye’nin değişik yerlerindeki çiftlikler şu anda mercek altında. Ancak Hacımaşlı köyündeki Fomar Çiftliği örneğinde olduğu gibi gıda kontrolü konusunda tam bir karmaşa yaşanıyor. Çünkü bir çiftliğin açılması ve denetlenmesi hususunda birden çok kurum sorumlu. Skandal ortaya çıktığı zaman ise herkes başka kurumu sorumlu tutuyor. “Mutlak Koruma Alanı” içerisinde yer alan çiftliği denetlemekten sorumlu kurumlardan olan İSKİ’nin Havza Koruma Şube Müdürü Ali Çolak, çiftlikte kesilen hayvanların kanlarının ve atıklarının doğrudan Domuz Deresi aracılığı ile Sazlıdere Barajı’na karıştığını söyleyerek “Mutlaka kapatılmalı” diyor. Çolak, kurum olarak kapatma yetkilerinin olmadığını, ilgili kurumları defalarca uyardıklarını söylüyor. Çiftliğin bulunduğu bölgeden sorumlu Gaziosmanpaşa Belediyesi yetkilileri ise “Bizim haberimiz yok” diyor. Belediye konu ile ilgili başvurularımıza “Bizde herhangi bir talep yok. Kayıtlarımızda böyle bir çiftlik gözükmüyor” şeklinde cevap veriyor. Oysa çiftlik sahipleri 1990 yılında aldıklarını iddia ettikleri bir izni gösteriyorlar. İmalathane ve kesimhanelerden sorumlu olan Tarım Bakanlığı’nın yetkilileri ise “Bizim kayıtlarımıza göre İstanbul’da domuz kesimhanesi yok” diyorlar. Tarım İl Müdürü Ahmet Kavak “İstanbul’da ruhsatlı domuz kesim imalathanesi yok, hiçbir kurumun da domuz kesme yetkisi yok” diyor. Ruhsat yok ancak fiilen kesimler devam ediyor. Ruhsatsız yerleri denetleyecek ekipler de yok. 1995 yılından bu yana gıda denetimleri yerel yönetimlerden alınarak Sağlık Bakanlığı’na devredildi. Kesimhane denetleme yetkisi ise Tarım Bakanlığı’nda. Fakat 10 milyon insanın yaşadığı İstanbul’un Avrupa Yakası’nda ilgili bakanlığın sadece 14 elemanı var. Yani her görevliye yaklaşık 1 milyon kişi düşüyor. İmalathaneleri çevre açısından denetlemekle yükümlü Çevre Sağlık İl Müdürlüğü Gıda ve Çevre Kontrol Şubesi Müdürü İrfan Yılmaz ise bürokrasiden şikayetçi. Hiçbir kurumun tek başına kapatma yetkisi yok diyen Yılmaz, “Etler, lisansı olmayan mezbahalarda kesiliyor ve kayıt dışı olarak satılıyor. İtiraf etmek gerekirse nerede ne kadar satıldığını bilmiyoruz. Etler başka etlerle karıştırılıp piyasaya sürülüyor ve maalesef bizim bu aşamada bu etlerin ne eti olduğunu tespit etme şansımız yok” diye konuşuyor. Fomar Çiftliği ile ilgili tüm kurumlar sorumluluğu başka kurumların üzerine atıyor fakat ortada çok çarpıcı gerçekler var. Sadece bu çiftlikte 5 bin domuz var. Her domuz yılda iki kez doğurabiliyor. Doğan her domuz bir yılda doğurma çağına geliyor ve yılda iki kez ve her batında 15—20 tane doğurabiliyor. Her domuz da ortalama 80—100 kiloya ulaştığı zaman kesiliyor. Kaba bir hesapla sadece bu çiftlikten yılda yaklaşık 1 milyon ton et çıkıyor. Bu etlerin hangi kanalla, nerelere satıldığı meçhul. Diğer çiftlikler de göz önüne alındığında Türkiye’de yaklaşık 3 milyon ton domuz etinin piyasaya değişik yollarla sürüldüğü ortaya çıkıyor. Türkiye’deki toplam kırmızı et tüketiminin de 6 milyon ton olduğu göz önüne alınırsa tablonun vahameti daha da netleşiyor. Kilosu 1 ile 3.5 milyon lira arasında satılan bu domuz etlerinin ağırlıklı olarak kıyma, sucuk, salam ve sosis olarak satıldığı dile getiriliyor. Çiftlik çalışanlarından İsmail Türk’ün verdiği bilgiye göre kesilen etler toplu olarak büyük otellere, yemek fabrikalarına kıyma ve sosis gibi ürünler olarak satılıyor.
Bu ve benzeri çiftliklerden resmi olarak iki firma domuz satın alıyor: Çerkezo ve Şütte. Çerkezo, aldıkları domuzları Çerkezo Salam Sosisleri olarak piyasaya sürerken, Ayazağa’daki Şütte firması da salam, sosis ve jambonlarını markasıyla satıyor. Ancak bilinen bu firmalar ürünleri çeşitli zamanlarda farklı isimlerde piyasaya sürüyor. Daha önce Şütte olarak piyasaya sürülen domuz mamulleri son dönemde Piggy adıyla satılıyor. Bu firmalar özellikle büyük alışveriş merkezlerinde ayrı bir stand açıyorlar. Ancak küçük şarküterilerde karışık olarak duruyor ve birçok tüketici farkına varmadan domuz ürünlerini satın alabiliyor. Domuz hammaddeli salam ve sosislerin kesiminin yapılıp piyasa sürüldüğü bir başka yer de Dolapdere’deki İdeal Salam Sosis imalathanesi. Katmerli Sokak 8 numaradaki imalathanede domuz kesimi yapılıyor ve reyonlarda dana eti olarak satışa sunuluyor.

Test sonuçları: yüzde 60’ı “standart dışı”



Domuzların kesimi ve satışı kayıt dışı yapıldığı için ne kadar etin piyasaya sürüldüğünü, dolayısıyla hangi mamulde nelerin olduğunu bilemiyoruz. Bu noktada piyasaya sürülmüş etlerin denetimi önem arz ediyor. Fakat denetim konusunda olduğu gibi testler konusunda da skandallar var. Piyasaya sürülen mamullerin rutin kontrollerini Tarım Bakanlığı, Sağlık İl Müdürlüğü ve Hıfzısıhha laboratuarı yapmakla sorumlu. Tarım Bakanlığı ve Sağlık İl Müdürlüğü’nün elemanları ve teknik imkanları yeterli değil. Belediyeye ait Hıfzısıhha ise daha donanımlı ama o laboratuar da üç yıldır tadilatta olduğu için yüzde on kapasiteyle çalışıyor. Halk sağlığı gibi bir konuda neden ‘ödenek yokluğu’ bahanesi üretilir sorusunun cevabı da domuz çiftliğinde kimin sorumlu olduğu sorusu gibi ortada kalıyor. Hıfzısıhha Müdürü Muhsin Öztürk Türkiye’de denetimlerin 1995 yılından bu yana tam bir karmaşa şeklinde olduğunu söyleyerek “Denetimde yetki ve sorumluluk karmaşası yaşanıyor. Sinekler bile aslında söz konusu çiftliğin kapatılması için yeterli ancak hiçbir kurum elini taşın altına sokmuyor. Bizim testlerimizde numunelerin yüzde 60’ı bozuk çıktı. Türkiye’deki gıda ithalatının yüzde 83’ü İstanbul’da yapılıyor. Ama biz kanunen sadece gelen numuneleri test edebiliyoruz” diyor. Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü yetkilileri ise test edilen kıyma ve etlerde sığır etine at ve domuz eti karıştırıldığını, sucuk numunelerindeyse sığır eti yanında domuz eti de bulunduğunu açıkladı.
Sonuç: Domuz konusunda herkes topu başkasına atıyor. Bu noktada tüketicinin yapması gereken şeyi Çevre Sağlık İl Müdürlüğü Gıda ve Çevre Kontrol Şubesi Müdürü İrfan Yılmaz özetliyor; “Açıktan et ürünü almasınlar, bilmedikleri markaları tercih etmesinler ve mutlaka pişirerek yesinler. Mesela kilosu bir milyona et, salam, sosis almasınlar. Piyasadaki etleri denetlemek mümkün olmuyor.” Kısacası ne yediğinize dikkat edin.

İSTANBUL VETERİNER HEKİMLER ODASI BAŞKANI PROF.DR. TAHSİN YEŞİLDERE KESİLEN ETLERİN YÜZDE 70’İ İMHA EDİLMEDİ

Türkiye’de tam bir gıda terörü yaşanıyor. En büyük sorun da devletin sorumsuzluğundan kaynaklanıyor. Denetim mekanizması hiç işlemiyor. Rant için insanımızın sağlığı feda ediliyor. 7–8 yıldır denetim yapılmıyor. Yasalar yetkinin kimde olduğu konusunda netlik taşımıyor. Denetim yerel yönetimlerden alınıp Sağlık Bakanlığı’na verildi. Bakanlığın yeterli personeli yok, olanlar da eğitimli değil. Halk sağlığı bölümleri hayvan hastalığı konularında bilgi sahibi değil. Çiftliklerden son tüketiciye kadar her aşamada veteriner hekimlerin denetimi şart. Oysa İstanbul’daki et kesiminin yüzde 60’ı kontrolsüz. Ruhsatlı mezbaha oranı sadece yüzde 30. Yani kesilen etlerin yüzde 70’i imha edilmeli. Türkiye’de semt pazarları ile ilgili herhangi bir denetim yok. Denetimlerimiz sonunda içinde hiç et çıkmayan sucuklara bile rastlıyoruz ki bunların arasında çöpe atılması gereken parçalar bile var.



Kaynak:

www.aksiyon.com.tr

Haftalık Haber Dergisi

bıcırık
20-02-2004, 10:16
www.atakanca.hikayesi.com

gemici
24-02-2004, 19:16
sn bıcırk dünyada 3.5 milyar insan yanılıyor olabilirmi? (domuz yeme konusunda)

bıcırık
24-02-2004, 19:46
Sn gemici1 sorun insanların ne yedikleri değil, yediklerinin önlerine ne şekilde sunulduğu... Lütfen bunu göz ardı etmeyin.

gemici
25-02-2004, 16:47
haklısınız da seçme şansımız fazla yok. ''eğitim şart''

bıcırık
25-02-2004, 18:20
Söylediğinize katılıyorum ancak eğitim de bir yere kadar. Sanırım daha da önemlisi üreticilerin kendilerinde vicdani sorumluluk duyup duymamaları...

bıcırık
25-02-2004, 18:55
Bilimkurgu sever misiniz? Müthiş güzel örnekleri vardır bu edebiyatın. Jules Verne en büyük bilimkurgucudur belki de. Bilimkurgu zamanımızın hep ötesinde yaşar, zamanımızın ötesini irdeler, geleceği, hayatı yeniden kurar. Bu açıdan bilimkurgu, düşlerinin sonu olmayan insanı da anlatır öte yandan.

Bilimciler, kendilerine yakın, kendilerine öncülük eden bilimkurguyu daha çok severler. Jules Verne’e de bu nedenle özel bir yer verirler. Onun, düşlediği neredeyse her şeyi gerçekleştirmiştir bilim.

Bellek nakli düşüncesine, yine çağımız bilimkurgucuları öncülük etmiştir. Kim acaba ilk kez düşlemiştir bunu, bilmiyoruz; ona buradan selam gönderiyoruz! Bilimkurgu romanlarının yanısıra, sinema da bu konudan çarpıcı filmler, öyküler çıkarmıştır.

Şimdi yine bilimin, dünün masalı veya düşü olan ‘bellek nakli’nin ciddi bir şekilde izini yakaladığını veya sürdüğünü görüyoruz. Bazı beyin araştırmacıları, yaşadıklarımızın beynimizde birer kopyasının hem de silinmeyecek bir biçimde genlerimize kaydedildiği fikrini ortaya attılar ve bu konuda bir tartışma başlattılar.

Eğer bu ciddi bir iz ise, moleküler biyoloji çağında, kimyasal bileşimler olarak anılarımızın bulunması, çıkartılması, bilgisayar disketi gibi ortamlarda depolanması çok yıllar sonra bile olsa gündeme gelebilir.

O zaman belki de belleğinin gitmesinden kimse rahatsız olmayacaktır. Çünkü belleğini yanında taşıyabilecek, bir bellek-çalarda dinleyebilecek, belki de görüntüsünü seyredebilecek, miras olarak bırakabilecek, belki de başkalarına beyinlerine nakledilmek üzere- ‘satabilecek’, bir anılar piyasası oluşacaktır, kimbilir!

EVRENDE HICBIRSEY KAYBOLMAZ GENEL YASASI, HER ADIMDA DOGRULANIYOR MU DERSINIZ!?

World-medline

bıcırık
26-02-2004, 10:33
istanbul'daki Bazı Hastanelerin Telefon ve Fax Numaraları (umarım kimsenin bu numaralara ihtiyacı olmaz...devamı gelecek... )


Üniversite Hastaneleri

İ.Ü Cerrahpaşa Fakültesi (0212)548 48 00 / (0212)632 00 50
İ.Ü İstanbul Tıp Fakültesi (0212)534 00 00 / (0212)532 60 66
M.Ü Tıp Fakültesi (0216)336 96 48 / (0216)414 47 31


Sağlık Bakanlığı Hastaneleri

Bakırköy Devlet Hastanesi (0212)543 93 71 (0212)542 44 91
Bakırköy Ruh ve Sinir Hast.Hastanesi (0212)543 65 65 (0212)572 95 95
Baltalimanı Kemik Hast.Hastanesi (0212)277 49 04 (0212)277 99 01
Beykoz Devlet Hastanesi (0216)413 63 00 -
Haseki Eğitim Ve Araştırma Hastanesi (0212)549 44 00(61 hat) (0212)589 62 29
Haydarpaşa Numune Hastanesi (0216)345 46 80 (0216)336 06 55
Heybeliada Sanatorymu (0216)351 88 50(4 hat) (0216)351 19 94
İstanbul Esnaf Hastanesi (0212)514 17 04 (0212)513 92 15
İstanbul Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi (0216)349 91 20 (0216)337 97 19
İstanbul Lepra Hastanesi (0212)572 61 22-570 10 26 (0212)580 00 86
İstinye Devlet Hastanesi (0212)277 49 12(5 hat) (0212)277 61 11
Koşuyolu Kalp ve Arş.Hastanesi (0216)326 69 69(5 hat) (0216)339 04 41
Pendik Devlet Hastanesi (0216)491 29 37 (0216)354 12 32
Sağmalcılar Devlet Hastanesi (0212)501 78 15 (0212)544 35 94
Sarıyer İsmail Akgün Devlet Hastanesi (0212)242 29 58-242 06 65 (0212)242 67 07
Silivri Devlet Hastanesi (0212)727 15 09 (0212)727 46 63
Süleymaniye Doğum Evi (0212)520 97 35(4 hat) (0212)526 32 46
Şişli Etfal Hastanesi (0212)231 22 09 (0212)234 11 21
Taksim Hastanesi (0212)252 43 00 (0212)249 78 04
Validebağ Sağlık Kurumu (0216)326 69 23 (0216)339 33 28
Yakacık Hastanesi (0216)377 23 30 -
Zeynep Kamil Kadın ve Çocuk Hastanesi (0216)391 06 80-391 06 89 (0216)343 92 51


SSK Hastaneleri

SSK Bakırköy Doğumevi ve Çocuk Hastanesi (0212)543 62 70 (0212)571 47 90
SSK Erenköy Ruh Sağlığı Hastanesi (0216)360 91 63(5 hat) (0216)354 04 96
SSK Eyüp Hastanesi (0212)581 01 40(3 hat) (0212)563 75 38
SSK Göztepe Hastanesi (0216)302 41 46 (0216)350 12 45
SSK İstanbul Hastanesi (0212)588 44 00(30 hat) (0212)632 00 60
SSK İstanbul Süreyyapaşa Hastanesi (0216)441 23 50(19 hat) -
SSK Kartal Hastanesi (0216)306 68 55 (0216)389 31 71
SSK Okmeydanı Hastanesi (0212)221 77 77 (0212)221 78 00
SSK Paşabahçe Hastanesi (0216)322 22 10(10 hat) (0216)331 08 94
SSK Şişli Hastanesi (0212)232 06 05(4 hat) (0212)231 12 41


Kuruluş Hastaneleri

Beymialem Valide Sultan Vakıf Guraba Hastanesi (0212)534 69 00(15 hat)
İstanbul Polis Hastanesi (0216)310 53 03 (0216)334 20 02
Sümerbank Merkez Hastanesi (0212)543 63 34 (0212)583 08 91
Üsküdar Kızılay Derneği (0216)333 20 36-333 14 61 (0216)343 49 69
PTT Hastanesi (0216)362 10 10(30 hat) (0216)362 91 81
Türkiye Denizcilik İşletmeleri Hastanesi (0212)251 58 10(4 hat) (0212)245 41 49


Özel Hastaneler

Acıbadem Hastanesi (0216)326 33 36
Alman Hastanesi (0212)293 21 50
Aksoy Hastanesi (0212)274 88 90(5 hat)
Amerikan Hastanesi (0212)31120 00 (0212)311 20 90
Anadolu Hastanesi (0216)333 13 72-391 60 20 (0216)334 46 20
Avrupa Hastanesi (0212)288 20 95(8 hat)
Avusturya Sen Jorj Hastanesi (0212)243 25 90 (0212)245 54 63
Bağcılar Hastanesi (0212)611 21 50(15 hat)
Bakırköy Ömür Hastanesi (0212)660 07 20-542 99 20
Balıklı Rum Hastanesi (0212)525 31 25 (0212)582 73 30
Başkent üniv.İstanbul Dializ Merkezi (0216)334 99 63-334 36 52 (0216)333 64 31
Bayrampaşa Göz Merkez Hastanesi (0212)576 47 07
Can Hastanesi (0212)234 31 10(3 hat)
Çamlık Hastanesi (0212)543 56 10
Çapa Hastanesi (0212)534 00 00
Çapa Millet Hastanesi (0212)586 12 53 (0212)585 00 21
Çevre Hastanesi (0212)274 69 25(2 hat) (0212)275 94 26
Çevre Şağlık Tesisleri (0212)274 00 77
Doğan Hastanesi (0212)540 00 32-624 34 34(10 hat)

Doğaner Hastanesi (0212)586 61 54-55
Dr.Osmanoğlu Kliniği (0212)296 20 60
Dragos Hastanesi (0216)352 28 98
Fatih Hastanesi (0212)524 45 52-521 78 30
Florance Nightingale Hastanesi (0212)224 49 50(15 hat)
Gaziosmanpaşa Hastanesi (0212)615 38 38(12 hat) (0212)615 39 49
Göztepe Sağlık Tesisleri (0216)418 68 49
Güzelbahçe Hastanesi (0212)247 20 25 (0212)240 87 03
Hayat Hastanesi (0212)695 48 30
Haznedar Hastanesi (0212)553 43 33
İncirli Hastanesi (0212)543 68 90(7 hat) (0212)543 41 58
İnternational Hospital İstanbul (0212)663 30 00(30 hat) (0212)663 28 62
İstanbul Şehir Hastanesi (0212)525 08 19
İtalyan Hastanesi (0212)249 97 51-52
Kadıköy Şifa Yurdu (0216)345 09 67(4 hat)
Kadıköy Vatan Hastanesi (0216)326 06 55
Kadıoğlu Hastanesi (0212)211 33 33
Merter Vatan Hastanesi (0212)557 89 80(4 hat) (0212)556 62 39


Özel Ataköy Hastanesi (0212)653 93 00 (0212)552 45 71
Özel Bayrampaşa Merkez Hastanesi (0212)613 99 99 (0212)544 13 89
Özel Gaziosmanpaşa Hastanesi (0212)615 38 38(12 hat) (0212)615 38 49
Özel Göztepe Hastanesi (0216)385 53 99-385 69 76 (0216)385 61 41
Özel Huzur Hastanesi (0212)589 55 75(4 hat) (0212)632 00 96
Özel Levent Hastanesi (0212)270 00 22(4 hat) (0212)283 26 70
Özel Ortadoğu Hastanesi (0216)371 39 90-91 (0216)371 89 65
Seyfi Basa Çocuk Hastanesi (0216)349 02 02-03
Tepebaşı Vatan Hastanesi (0212)250 99 51-250 40 74(2 hat)
Topkapı Hastanesi (0212)534 69 20
Tosunoğlu Hastanesi (0216)372 14 95
Türk Böbrek Vakfı Ahmet Ermiş Hastanesi (0212)507 99 30(3 hat) (0212)505 08 37
Türkiye Gazetesi Hastanesi (0212)210 11 44 (0212)241 00 97
Vatan Hastanesi (0212)534 86 00(10 hat) (0212)534 13 76
Yaşam Hastanesi (0212)584 51 53
Yaşar Hastanesi (0212)543 26 41-570 35 96 (0212)543 13 62
Yeşil Bahar Hastanesi (0216)385 93 43(4 hat) (0212)385 93 47
4.Levent Sağlık Tesisleri Hastanesi (0212)270 00 22
İstanbul El Cerrahisi ve Mikrocerrahi Merkezi (0212)534 82 45 (0212)532 63 29
Surppirgiç Ermeni Hastanesi (0212)582 50 50

gemici
26-02-2004, 16:52
acaba belleği reset lemek te mümkün olabilecekmi.insan bazı şeyleri de hiç hatırlamak istemiyebilir.

bıcırık
26-02-2004, 20:08
Her şey insanların hayal gücüne bağlı bence...

bıcırık
26-04-2004, 21:37
Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi İnci Gülmez, polene bağlı olarak ortaya çıkan alerjilerin hapşırık, burun akıntısı, kulaklarda ve damaklarda kaşıntılar gibi rahatsızlıklara sebep olduğunu ve bunun sonucunda büyük oranda işgücü kayıpları yaşandığını belirtti.

Bitkilerin havaya yaydığı polen miktarının bahar aylarında arttığına dikkat çeken Gülmez, "Alerjik yatkınlığı olan insanlarda polen, alerjik rhinit, astım ve halk arasında dabaz olarak bilinen ürtiker'e neden olmaktadır. Bu nedenle alerjik yatkınlığı olan insanlar bu mevsimde polene karşı önlem almalıdır" dedi.

Gülmez, en çok polen yayan bitkilerin pıtrak, papatya, altınbaşak, yulaf, arpa, mısır, buğday gibi bitkilerle kavak ve söğüt ağaçları olduğunu belirtti.Havadaki polen oranının bahar aylarında ve özellikle sabah saatlerinde yoğun olduğunu ifade eden Gülmez, Alerjik yatkınlığı olan kişilerin evlerini sabah saatlerinde havalandırmamalarını, evde bitki bulundurmamalarını, ciddi alerji vakalarında ise dışarı çıkarken maske kullanmalarını önerdi.

bıcırık
26-04-2004, 21:43
Günümüzde el yıkamanın gerekliliğini tartışmaya bile gerek yoktur. Ancak halen el yıkamanın önemi ve yönteminin tam anlatılamaması bir sorun oluşturmaya devam etmektedir. Yapılan çalışmalar, iyi yıkanmamış ellerden uzaklaştırılamayan mikro organizmaların kişiden kişiye taşınabildiğini ortaya koymaktadır.

Nitekim ABD'nde yapılan ciddi bir çalışma, ellerini uygun yıkamayan sağlık çalışanlarının %41 'inde patojen (hastalık yapıcı) mikroorganizmalardan önemli bir kısmının 7 güne dek taşınabildiği ve bulaşabildiğini göstermiştir. El yıkamadaki ana amaç elde mevcut olan mikroorganizmaların infeksiyon oluşturamayacak düzeylere indirilmesidir.


Su ve sabunla doğru yıkamayla ellerin üzerinde olan ve bulaşmadan asıl sorumlu cildin geçici florasının tamamının temizlenebildiği iyi bilinmektedir. El yıkamada aşağıda sıralanan noktaları bilmek önemlidir.

1- El yıkama sabun, deterjan veya dezenfektan kullanılarak yapılmalıdır. Sadece su kullanmak yeterli dekontaminasyon sağlayamaz.
2- El yıkamada ılık su kullanılmalıdır. Sıcak su elleri tahriş eder ve mikroorganizma girişine zemin hazırlar.
3-El yıkanırken tüm takıların çıkartılması uygundur.
4- Sabunun kuru tutulması önemlidir. Sabun kabının drenaj sağlayacak biçimde olması gerekir. Uygun koşullarda kullanılmayan sabunlarda da patojen (hastalık yapıcı) mikroorganizmaların ürediği unutulmamalıdır. Likit sabun kullanılıyorsa sabun kapları tam olarak boşaldığında temizlenip kurulandıktan sonra yeniden doldurulmalıdır. Bu önerilere uyulmadığı taktirde buralarda üreyen mikroorganizmalar infeksiyon bulaşmasına neden olur.
5- Etkili bir el yıkama işlemi 30 sn ile 1 dakikalık sürede gerçekleştirilir. Eller çok kirli ise bu süre 2-5 dk. Kadar uzayabilir.
6- Eller sabun veya deterjanla bileklere kadar köpürtülmelidir
7- Sabunun suyun altına tutularak köpüklerden temizlenmesi sağlanmalıdır. Köpük, sabunda mikroorganizma yerleşimini kolaylaştırabilir
8- Tüm yıkama işlemi boyunca eller dirseklerden aşağı da tutulmalıdır. Böylece kirli suların parmak uçlarından lavaboya direk akışı sağlanmış olur.
9-Eller yıkandıktan sonra mutlaka durulanmalı ve iyice kurulanmalıdır. Çünkü eller ıslak veya nemli kalırsa bakteri bulaşması kolaylaşır.
10- Yıkama sonrası parmak araları ve avuç içleri iyice kurulanmalıdır. El kurulamada doğru seçenek kağıt havlu kullanılmasıdır.

Kumaş havlular nemli kalabildiğinden kontamine olabilirler. Sıcak hava püskürt:en kurutma sistemlerinin zaman kaybına neden olması, yeterince kurulama yapamaması, gürültülü olması ve dolaşan havanın kontaminasyonu yolu ile yıkanmış ellere yeniden yapıların yerleşebilmesine neden olması yüzünden önerilmemektedir.

Kağıt havlu ile el kurulamanın ortalama süresi 7-9 sn olmalıdır. Kağıt havlu kurulamanın yanı sıra mekanik temizlemeyi sürdürür.

Unutulmamalıdır, "doğru el yıkama" enfeksiyonlardan korunma ve yayılmasını önlemede son derece ucuz ve etkili bir yöntemdir.

Hazırlayan: Dr.Mustafa Çetiner

bıcırık
26-04-2004, 22:05
1. Kontrol edilemeyen psikososyal kaynaklar
Bu kategoriye verilebilecek en tipik örnek trafikte yaşanan sıkıntılardır. Kimi insan kendisini tehlikeli bir şekilde sollayan bir aracı araç sahibine bir ders vermek amacı ile takip edip tehlikeli bir şekilde sollar. Bu tür bir ders verme amacı ile trafik kuralları dışında yapılan hatalı sollamalar diğer araç sahibini kızdırmaktan başka bir işe yaramadığı gibi hatalı sollamaların sayısını arttırmaktadır. Ancak ders verme girişiminde olan kişi durumu kendisinin kontrol edebileceği ve değiştirebileceği bir durum olarak gördüğünden yanlış bir tanım yapmakta ve yanlış bir müdahalede bulunmaktadır. Trafik içerisinde sizin hakkınızın yenmemesini, hayatınızın başkaları tarafından tehlikeye atılmamasını sağlayacak durum herkesin kurallara uyması ile mümkündür. Bu olaylarda insanın kontrol edebileceği şeyler kendi uyumu ile kısıtlıdır, başkalarının trafik kurallarına uymadığını görerek aynı uyumsuzluklarla müdahale etmek daha fazla uyum getirmez. O halde bu durumda şöyle bir soru akla gelir: Başkalarının bana yaptığı haksızlıkların neden olduğu öfke kaygı gibi olumsuz duygularla bütün günümün rezil olmasına izin mi vermem gerekir? Buradaki kilit nokta, olaylar müdahalelerle olumlu yönde değiştirilemiyorsa, olumsuz duygularla baş etmenin yolunun öğrenilebileceğidir. Yani başkalarının bize haksızlık etmesi gibi bir stres kaynağını o anda belki engelleyemeyiz ama duygularımıza olan hakimiyetimizle günün rezil olmasını değiştirebiliriz. Bu konu duygularla baş etme olarak aşağıda incelenecektir

2. Kontrol edilebilen psikososyal kaynaklar
Yukarıda bahsedilen trafikte seyreden diğer araçların kurallara uymaması gibi bir stres kaynağına o anda müdahale etmek kontrolümüzün dışındadır, bununla beraber bazı stres kaynaklarına direki olarak müdahale edebilir ve stres kaynağı olmaktan çıkarabiliriz. Bu duruma tipik bir örnek olarak alınan fazla sorumluluklardan dolayı aşırı çalışmak zorunda kalmayı verebiliriz. Bazı insanlar sorumlulukların kendilerine aşırı derecede yüklenmesini istemezler ama bir otorite figürü kendilerine yeniden bir iş verince "hayır' da diyemezler. Strese sebep olan otorite figürleri ile ilişki tarzı sosyal beceri kazanımları ile daha az stres verici hale getirilebilir. Girişkenlik ve sosyal beceri eğitimleri ileride detaylı bir şekilde incelenecektir.

Psikososyal stres kaynakları ile aslında stres vermeyebilecek bir olayın yanlış algılanması sonucunda da karşılaşılmaktadır. Bu durumda kaynağın kendisi değil algılanış tarzı strese neden olmaktadır. Bu tür durumlardaki stresle mücadele için durumu çeşitli yönleriyle muhakeme edebilmenin öğrenilmesi iyi bir yol olabilmekledir.

bıcırık
27-04-2004, 21:55
Hekim Apollon Aesculapions, hygia panacea ve bütün Tanrı ve Tanrıçalar adına. And içerim, onları tanık ve şahit tutarım ki, bu andımı ve verdiğim sözü gücüm kuvvetim yettiği kadar yerine getireceğim. Bu sanatta hocamı, babam gibi tanıyacağım, rızkımı onunla paylaşacağım. Paraya ihtiyacı olursa kesemi onunla bölüşeceğim. Öğrenmek istedikleri takdirde onun çocuklarına bu sanatı bir ücret veya senet almaksızın öğreteceğim. Reçetelerin örneklerini, ağızdan bilgileri şifahi malumatı ve başka dersleri evlatlarıma, hocamın çocuklarına ve hekim andı içenlere öğreteceğim. Bunlardan başka bir kimseye öğretmiyeceğim. Gücüm yettiği kadar tedavimi hiç bir vakit kötülük için değil yardım için kullanacağım. Benden ağı ( zehir ) isteyene onu vermeyeceğim gibi, böyle bir hareket tarzını bile tavsiye etmiyeceğim. Bunun gibi bir gebe kadına çocuk düşürmesi için ilaç vermiyeceğim. Fakat hayatımı, sanatımı tertemiz bir şekilde kullanacağım. Bıçağımı mesanesinde taş olan muzdariplerde bile kullanmıyacağım. Bunun için yerimi ehline terkedeceğim. Hangi eve girersem gireyim, hastaya yardım için gireceğim. Kasıtlı olan bütün kötülüklerden kaçınacağım. İster hür ister köle olsun erkek ve kadınların vücudunu kötüye kullanmaktan mazarattan sakınacağım. Gerek sanatımın icrası sırasında, gerek sanatımın dışında insanlarla münasebette iken etrafımda olup bitenleri, görüp işittiklerimi bir sır olarak saklıyacağım ve kimseye açmıyacağım.
Vegrorum arcana visa, audita intellecta nemo eliminet.
Tıpta yemin denilince ilk akla gelen Hipokrat Andı dır. Hipokrat ( M. Ö. 460 - 370 ) yaklaşık 2500 yıl önce tıbbın özellik arzeden bir sanat olduğu fikrini benimseyerek, bu sanatı yapacak olanları belli bir yemin etrafında birleştirmek ve sanatın kutsallığını ifade edebilmek amacı ile böyle bir metni gelecek kuşak hekimlere miras bırakmıştır.

Tıpta yemin Hipokrattan sonra da Galen, Laennec, Hufeland gibi ünlü isimlerin de ilgi odağı olmuş ve bu hekimlerde kendi oluşturdukları metinleri tıp dünyasına armağan etmişlerdir. Ancak yeminlerin sadece isimleri değişmiş, anlam ise Hipokrat Andı'nda olduğu şekli ile kalmıştır: "Hayata saygı duymak ve zarar vermemek."

Guardian
02-05-2004, 23:21
Doktor hocalarım, malum günümüz oturarak geçiyor, uzun süreli hareketsiz kalmalara bağlı olarak oluşabilecek rahatsızlıklara ve bu rahatsızlıkların çözümüne ilişken bilgi verirseniz, hem kendim hemde benzer arkadaşlar için çok faydalı olacağını düşünüyorum...
Özellikle böbrek ve eklemlere ilişkin olarak taş oluşumu ve kireçlenmeler sinsice ilerliyor galiba...

kemal
09-05-2004, 23:36
Stres hakkında bir-iki satır da ben aktarayım dedim.

Stres Yaşamınıza Dur Demeden...

Kısaca stres

Sağlıklı yollarla başedilmeyen stresin doğrudan veya dolaylı olarak birçok hastalığı tetiklediğini biliyoruz. Doğru düşünmeyi önleyen, hafızayı zayıflatan stres, ciddî verim kayıplarına yol açıyor. dr. pozitif’in “Stresle Başetme” programında, hedefimiz hayatınzdaki stresin yok edilmesi veya azaltılması değil; size yıkıcı etki yapmasınn önlenmesi. Sürdürülebilen bir denge içinde stresle başeder hâle gelmenizi sağlıyoruz. Bunun için elimizde bir düzineden fazla metot var. Sizin özel durumunuz için gerekenleri kullanıyoruz. Programın sonunda, metodları kendi başınıza uygulayabilir hale geliyorsunuz.

Niçin stres yönetimi?

Kontrol dışına çıkmış bir stresin sağlığa zararını abartmak mümkün değil... Sinir, dolaşım, sindirim ve bağışıklık sistemlerini hedef alan aşırı stresin doğrudan sebep olduğu veya ortam sağladığı hastalıkları saymağa yerimiz yetmez.

Tıbbın ve psikolojinin bugün bize sağladığı imkânlar sayesinde, artık dengesiz bir stresin yıkıcı etkilerine katlanmak zorunda değilsiniz. Elimizde, bir taraftan sizi stresin yıkıcı etkilerinden korurken, diğer taraftan daha verimli, daha başarılı olmanızı sağlayacak metodlar var.

Kaçmak ve ilaçlar çözüm değil.

İlk akla gelen, stres kaynaklarından uzaklaşmak ve yatıştırıcı ilaçlardır.

İnsanın işini, çevresini terk etmesi anlamına gelecek uzaklaşmalar genellikle mümkün değildir. Tatil geçici bir kaçıştır. İlaçlar da öyle... Üstelik ilâçlar, yan etkileri ve uyuşturucu özellikleriyle başarı potansiyelinizi azaltır. Hayatı dolu dolu yaşamanızı engelleyip yaşam kalitenizi düşürür.

Devamı var

kemal
09-05-2004, 23:42
Stresle nasıl başa çıkıyoruz?

Stresle baş etmekten amaç, stresi yok etmek veya azaltmak değildir. Hayatınızda hiç stres yoksa can sıkıntısı ve ilgisizlik sorunu yaşarsınız; eğer baş edebileceğinizden fazla stres varsa bu da çöküntüye yol açar. Stres yönetiminde anahtar kelime “denge”dir.

İçinde kendine belli bir basınç olan bir balon düşünelim. Bu balon bir de dışardaki hava basıncının etkisindedir. Eğer bu iki basınç dengede değilse balon da dengede değildir. İç basınç fazla, dış basınç az ise, balon şişmeğe başlayacak, dengesizlik çok büyükse patlayacaktır. Bunu, az stresli bir insanın “sıkıntıdan patlamasına” benzetebilirsiniz. Yok dış basınç yüksek, iç basınç düşükse, balon içine çökecektir. Bunu da başedemiyeceği ölçüde stresle karşılaşan insanın çöküşüne benzetebiliriz.

Stresle baş etmenin her insanda farklı olması gereği bu benzetmenin içine iyi oturuyor. Her insanın kaldırabileceği stress derecesi tıpkı balonun iç basıncı gibi kendine özgüdür. Birimizin keyif alacağı ve “ilgi çekici”, “heyecanlı” diye tarif ettiği ortam, diğerimiz için cehennemî bir stres kaynağı olabilir. Her birimizin fizyolojik olarak dengede, akılca sağlıklı ve davranışça uyumlu olduğumuz stress düzeyi optimum düzeydir ve kişiden kişiye değişir. İşte bu yüzden, dr.pozitif stresle baş etme programı tamamen kişiye özgü olmak zorundadır.

Stres müdahalesinde hedef kişinin kendi iç kaynakları ile çevresindeki stres arasında denge kurmaktır. Çevrenizdeki stres kaynaklarını değiştirmek kolaylıkla yapabileceğiniz bir şey değildir. Bunun yerine stresin zihniniz, fizyolojiniz veya davranışlarınız üzerindeki etkisini değiştirerek, sizi kendi koşullarınız içinde stres’e daha donanımlı hale getiriyoruz. Amaç tabii ki sizinle çevreniz arasında gerekli dengeyi yaratmak.... (Misalimize dönecek olursak, iç basıncınızı arttırıyoruz.)

Programımız tablodaki modüllerin bir kısmından oluşacak. Bu müdahalelerin hepsinin de aynı kişiye uygulanması pek olağan değil. Program tamamiyle kişisel. Doktor ve psikologun ilk değerlendirmesinden sonra, her kişinin özel durumu için bu modüllerden hangisinin gerekip hangisinin gerekmeyeceği birlikte kararlaştırılacak. Programın süresi ve yoğunluğu da bu adımdan sonra ortaya çıkıp kesinleşecektir.

Uzman doktor ve psikologtan başka, stresin diyete ve diyetin strese karşılıklı etkileri iyi bilindiği için gerektiğinde (tabloda 14. modüle bakın) beslenme uzmanımız da programa katılacaktır.




Dr. pozitif stresle baş etme programı

1. Tanıma ve değerlendirme

Zihinsel müdahaleler

2. Rasyonel olmayan düşüncelerin giderilmesi.
3. Problem çözme teknikleri.
4. Endişe ile baş etme. Endişeye yol açan düşünce döngülerinin kırılması.



Bedensel müdahaleler

5. Muayene ve tetkikler: Stresin vücuda ve vücud sistemlerinin strese etkilerinin değerlendirilmesi.
6. Nefes egzerizleri ve hayal etme becerileri
7. “Progresif” kas gevşemesi
8. Meditasyon (dinlendiren tepki)

Davranışlara müdahale

9. Sosyal beceriler: Beden dili, sözlü iletişim
10. Girişgenlik
11. İkili iletişim
12. Zaman yönetimi
13. Öfke ile başetme



Yaşam tarzı değişiklikleri

14. Diyet
15. Egzersiz
16. Uyku

bıcırık
12-05-2004, 09:38
Independent gazetesi, Newcastle Üniversitesi mensubu bilim adamlarının birkaç hafta içinde resmi otoritelerden gerekli izni alabileceğini bildirdi. Haberde, bu iznin çıkmasının ardından klonlanmış ilk insan embriyosunun 2004 yılının sonuna kadar İngiltere’de geliştirilmiş olacağı belirtildi.

Araştırmanın amacının, “tedavisi imkansız hastalıkların tedavisi için umut yaratmak” olduğu, bu araştırmanın sonunda klonlanmış bebek dünyaya getirilmeyeceği konusunda bilim adamlarının İngiliz kamuoyuna garanti verdiği kaydedildi.
Buna rağmen planının bazı dini çevreler ile insan embriyosu üzerinde yapılan her türlü araştırmaya karşı çıkan kürtaj karşıtları tarafından tepkiyle karşılanacağını öne süren gazete, “Talebin resmen onaylanmasının ardından, büyük tartışmalar çıkması beklenebilir” görüşünü savundu.
Konuyla ilgili başvuru, İngiltere’de insan embriyosu üzerindeki her türlü araştırmanın iznini verme yetkisine sahip olan İnsan Üremesi ve Embriyoloji Otoritesi (HFEA) tarafından ele alınıp karara bağlanacak.


Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

bıcırık
12-05-2004, 09:41
Sağlık ve Sosyal Davranış dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, üniversite mezunlarının günlerinin yüzde 44’ü stresli geçiyor. Bu oranın lise mezunlarında yüzde 38’e, lise mezunu olmayanlarda yüzde 30’a indiği kaydedildi.

Bilim adamları, stresin kaynağını belirlemek için 8 gün süreyle 1031 kişi üzerinde araştırma yaptı. Araştırma sonucunda, eğitim düzeyi düşük kişilerin, diğer gruplara göre daha az strese maruz kaldıkları halde, daha fazla etkilendiği ortaya çıktı. Stresin bu kişilerde baş ağrısı, göğüs ağrısı ve ateşe neden olduğu kaydedildi.

Araştırma sonuçlarını kaleme alanlardan Wake Forest Üniversitesi Baptist Tıp Merkezi öğretim üyesi Joseph G. Grzywacz, “Günlük stres faktörleri az eğitimlilerde daha yıkıcı oluyor” dedi.

Bilim adamları, örnek olarak yağmurlu havanın yarattığı stresi gösterdiler. Buna göre, büroda çalışanlar yağmurdan daha az etkileniyor. İnşaat işçileri, kötü hava gelir kaybına neden olduğu için daha fazla etkileniyor.

bıcırık
16-05-2004, 15:11
Ne yazık ki dünyada 3 milyon, Türkiye'de yaklaşık 35.000 kişi MS ile yaşamaktadır.

Multipl Skleroz ( MS ) Nedir?

MS, beyin ve omurilikten oluşan merkezi sinir sistemine ait bir hastalıktır. Merkezi sinir sisteminde sinir liflerini çevreleyen ve bu sinir liflerinin elektrik uyarılarını iletmelerine yardımcı olan miyelin isimli yağlı bir doku vardır. MS'te sinir lifleri ve onu çevreleyen miyelin, geride skleroz adı verilen sert alanlar bırakarak birçok bölgede yok olur. Hasar gören bu bölgeler, plak olarak da bilinmektedir. Miyelin hasar gördüğünde sinirlerin meyine giden veya beyinden gelen uyarıları iletebilme kapasiteleri kesintiye uğramakta ve sonuçta MS belirtileri ortaya çıkmaktadır. Kadınlarda daha sık görülen MS bulaşıcı değildir ve anneden çocuğa geçmez.

Haberci Belirtilere Dikkat!


Çift veya bulanık görme

Vücudun bir yarısında veya bacaklarda güç kaybı

Vücudun bir yarında hissizlik veya duyu zayıflaması

İnce hareketlerde beceri kaybı

Denge kaybı

Kas sertleşmesi, titremeler

Konuşma bozukluğu, pelteklik


Daha fazla bilgi için www.turkiyemsdernegi.org

Hemen her hastalık gibi MS'de de erken teşhis oldukça önemli, lütfen sağlığımızı ihmal etmeyelim...

Saygılar

bgali
19-05-2004, 16:27
ELEKTROMANYETİK RADYASYONDAN KORUNMAK İÇİN PRATİK ÖNERİLER

* Elektrikli aletleri kendinizden mümkün olduğunca uzakta çalıştırın.
Elektromanyetik etki mesafe ile hızla azalacaktır.

* Kullanmadığınız aletleri ya kapalı tutun ya da fişten çıkarın.
"Stand by" konumunda kaldığı sürece elektromanyetik kirlilik
yaratacaktır.

* Düşük radyasyonlu bilgisayar ekranı kullanmaya özen gösterin ya da
ekran
filtresi kullanın, mümkünse plazma ekran tercih edin.

* Ekonomi (halojen ve floresan) lambaları mümkünse kullanmayın,
kullanıyorsanız kendinizden uzakta tutun; gece lambası ve okuma lambası
olarak kullanmayın.

* Dinlendirici bir uykuya geçmek için en ideal koşul yatak odasında TV
ve
radyo bulunmamasıdır.

* Elektrikli saat / radyo / alarm'ı başucunuzda bulundurmayın (pilli
kullanmayı tercih edin). Elektrikle çalışan radyolu çalar
saatleri başınızdan mümkün olduğunca uzakta tutun.

* Yatak odasında başucunuzdaki duvarla komşunuzda bir elektronik
aletin
bitişik durmamasını sağlamaya çalışın.

* Cep telefonu kullanmadığınız surece kapalı tutun. Gerekmedikçe cep
telefonları kullanmayın. Üzerinizde açıkken bulundurmayın.
(Kalp üstünde, bel ve göğüste bulundurmayın.) Günlük konuşma süreniz
10
dakikayı geçmesin.

* Kalp pili kullanıcılarında cep telefonu ve RF kaynakları etkili
bulunmuştur.

* Cep telefonu kullanımının beyin aktivitesinde etkili olduğu
gösterilmiştir. Çocuk yaşta (16 yaş altında) sinir sistemi ve başın
gelişimine devam ediyor olması dolayısıyla, çocukların ve gençlerin
yetişkinlerden daha çok risk altında olduğu bir gerçektir. Bu
nedenle
16 yaş altındaki çocukların cep telefonu kullanmaları önerilmemektedir.

* Cep telefonunu kendinizden en uzak mesafeye bırakın. Tercihen 1 m
mesafeden kulaklıkla konuşun. Acil durumlar dışında vücudunuzda açık
taşımamaya özen gösterin veya kapalı tutun, gerektiğinde siz arayın.
SAR<1
W/kg olan cep telefonlarını tercih edin
(bilgi için http://www.emk.gazi.edu.tr/ceptel.htm,
http://www.emk.gazi.edu.tr/ceptel.htm ).

* Yatağınızı EM alanlardan olabildiğince uzağa koyun .

* Elektrikli battaniye kullanmayın ya da yatmadan önce battaniyeyi
ısıtıp,
sonra fişten çekerek kullanın.

* Tüm VDU'lerin (TV, bilgisayar) arkalarında ElektroManyetik (EM) alan
daha büyüktür. Komşunuzda bu aletlerin nereye yerleştiğine dikkat edin.

* Lap Top bilgisayarlar (LCD ekran) şarjlı kullanıldığında düşük EM
alana
sahiptir (uzakta şarj edilmelidir).

* Güçlü elektromanyetik alanlar pineal bezden melatonin salgılanmasını
etkiler. Saç kurutma makinasının manyetik alanı yüksektir bu nedenle,
sürekli kullanmak yerine aralıklarla kısa süreli kullanın. Uyku
düzeninizin
bozulmaması için yatarken kullanmamayı tercih edin.

* Evinizdeki ve işyerinizdeki elektrik ve manyetik alanları ölçtürün.

* Mikrodalga fırın çalışırken en az 1 m' den uzakta durun. Çok zorunlu
olmadıkça kullanmayın.

* Fotokopi makinelerinden (yüksek manyetik alan) en az 50 cm uzakta
durun.

* Elektrikli tıraş makinesini şarjlı kullanmayı tercih edin.

* TV ekranlarından (ön ve arkasından) en az 2 m uzakta bulunun.

* Elektrikli daktiloları kullanmadığınızda fişten çıkarın.

* Çamaşır / bulaşık vs. makineleri çalışırken yakınında bulunmayın.

* Bazı kimse EM alanlara diğerlerinden daha hassastır. Bu kimselerde
bilgisayar monitörlerine ve diğer elektrikle çalışan aletlere karşı
aşırı
hassasiyet oluşabilir ve reaksiyonlar açığa çıkabilir. Bu
reaksiyonlar:

Boğazda kuruluk hissi, Gözde problemler (ağrı ve görme bozukluğu), Baş
ağrısı, Alerji, Uykusuzluk, Seslere karşı hassasiyet, işitme zorluğu,
Yorgunluk.

* Bu semptomları daha çok aşağıdakilerin indüklediği öne
sürülmektedir:

Elektrikle çalışan Lap Top bilgisayar ve bilgisayar monitörleri, TV,
flöresan ve halojen lambalar, Ev ve işyerlerindeki elektrik hatlarının
yarattığı E alanlar, elektrikli aletler, Cep telefonları.

Unutmayınız ki herhangi bir teknolojik ürün yaşamınızı
kolaylaştırıyorsa,
karşılığında büyük olasılıkla sağlığınızdan götürüyordur.

gemici
19-05-2004, 17:49
Sn bgali yaktın bizi kim bunları takip edecek şimdi.

bgali
21-05-2004, 17:33
Uzun hayat için bol 'aşk' yapın!


Bilim adamları, düzenli bir cinsel yaşamın uzun ve
mutlu bir hayatın kapısını aralayacağını söylüyor.
Araştırmalara göre seks, sağlık için birçok ilaçtan
bile daha 'olmazsa olmaz'!

DIŞ HABERLER SERVİSİ

1 - Kansere karşı korur: Haftada beşten çok seks
yapan erkeklerde prostat kanseri riski üçte bir
azalıyor. Bilim adamları, bunu kansere neden olan
maddelerin meniyle birlikte atılmasına bağlıyor.
Kadınların da düzenli seks sayesinde meme kanseri
riskini azaltabileceği belirtiliyor.
2 - Doğal ağrı kesicidir: Araştırmalar, seks
yapmanın migren ağrılarını yok etmeye yardımcı
olduğunu gösteriyor. Cinsel ilişki sırasında,
beyindeki ağrıları kesen bölgede aktivite artışı
yaşanıyor. Kadınların cinsel ilişki sırasında
salgıladıkları ekstra östrojen regl dönemi ağrılarını
hafifletiyor.
3 - Genç gösterir: 3500 kişi üzerinde 10 yıl
boyunca yapılan bir araştırma, haftada en az üç kez
seks yapanların daha az yapanlara oranla 10 yaş genç
göründüğünü gösterdi.
4 - Depresyona iyi gelir: Güvendikleri partnerle
prezervatif kullanmaksızın cinsel ilişkiye girmek,
kadınların depresyona girme ihtimalini azaltıyor.
Bilim adamları, spermde bulunan prostoglandin
hormonunun depresyona yol açan hormonların
dengelenmesine yardımcı olduğunu belirtiyor.
5 - Kalbe yararlı: Haftada iki veya daha fazla
seks yapan erkeklerde kalp krizi riski yarı yarıya
azalıyor. Orgazm sayısı arttıkça ömür de uzuyor.
6 - İyi bir egzersiz: Her cinsel ilişkide ortalama
200 kalori yakılıyor. Tahrik durumunda nabız dakikada
70'den 150'ye çıkar. Kaslar çalışır; karın, bacak, kol
ve kalça sıkılaşır.
7 - Yaraların kapanmasına yardımcı olur: İsveç'te
yapılan bir araştırmada, seks sırasında salgılanan
oksitosin hormonu enjekte edilen deney hayvanlarının
yaralarının diğerlerine göre iki kat hızlı iyileştiği
görüldü.
8 - Direncini artırır: Haftada bir - iki kez seks
yapmak, virüslere karşı savaşan ve bağışıklık
sistemini güçlendiren immunoglobin A antikoru
seviyesini yüzde 30 artırıyor.

http://www.milliyet.com.tr/2004/02/13/yasam/ayas.html

Salacaklı
29-05-2004, 23:32
DÜŞÜK YA DA SAKAT DOĞUM İÇİN TEDBİR!!! 'Her kadın hamile kalmadan önce mutlaka kızamıkçık aşısı yaptırmalı'
(Bugün, 16:36)

--------------------------------------------------------------------------------

Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Himmet Karazeybek, AA muhabirine yaptığı açıklamada, hamilelik dönemindeki kızamıkçık hastalığının bebekte göz, kafa anomalisi ya da zihinsel geriliğe yol açtığını söyledi.
Gebelik sürecinde kızamıkçık olan kadınların dünyaya getirdiği bebeklerin, organlarının yeteri kadar gelişemediğine dikkati çeken Karazeybek, tüm kadınların hamile kalmadan önce bir kan testiyle kızamıkçık geçirip geçirmediğinin tespit edilmesi gerektiğini belirtti. Eğer hastalık daha önce geçirilmediyse, kadınların aşılanması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Karazeybek, şöyle konuştu:
''Herkes bir defaya mahsus bu aşıyı yaptırmak zorundadır. Çocuk yapmayı isteyen kadınların özellikle hamile kalmadan kızamıkçık aşısını yaptırmaları gerekiyor. Kadın, hamilelik sürecinde kızamıkçığa yakalanırsa, düşüklere neden olabilir. Ayrıca çocukta organlar gelişimini tamamlayamaz ve kafa, göz anomalileri, katarakt, sağırlık, kalp delikleri zeka geriliği gibi durumlara yol açabilir.'' Hamileliğin ilk 3 ayında kızamıkçığa yakalanan kadınların çocuklarında daha büyük hasarlar meydana geldiğini ifade eden Karazeybek, tek korunma yönteminin, hamile kalmadan önce aşı yaptırmak olduğunu kaydetti.

aritmik
30-05-2004, 00:11
Şu resimde herşey anlatılıyor...

Ama bakmak değil görmek lazım.. :D

Toraks derneğinin sigarasız bir dünya günü etkinlikleri çerçevesinde yayınladığı broşürden birkaç bilgi..

**Heryıl sigaraya bağlı hastalıklardan dünyada 4.9 milyon,Türkiyede 100 bin kişi ölmektedir..

**Yılda 15 milyar dolar sigaraya para vermekteyiz..

**Heryıl sigaraya bağlı hastalıklarlarla savaşmak için 3 milyar dolar harcamaktayız.

**Toplam ekonomik kayıp 18 milyar dolar...

**Sigara 30'an fazla hastalığın nedenidir ve ÖLDÜRÜR..

gemici
30-05-2004, 00:36
hocam bu küllüğe sigara söndürmek cesaret ister.

bgali
31-05-2004, 18:44
... malum günümüz oturarak geçiyor, uzun süreli hareketsiz kalmalara bağlı olarak oluşabilecek rahatsızlıklara ve bu rahatsızlıkların çözümüne ilişken bilgi verirseniz, hem kendim hemde benzer arkadaşlar için çok faydalı olacağını düşünüyorum...
....


Masabaşı Egzersizleri

Yarım saatte bir, sadece 1-2 dakika harcayarak, birçok hastalığın önüne
geçmenizi sağlıyabilecek, 7 bölümden oluşan "Masa Başı Egzersizleri"

Eskiden meslekle ilgili hastalıklar ve sakatlanmaların neredeyse hepsi,
ağır sanayi ve fabrikalarda çalışan insanlarda görülürdü. Ancak
günümüzde, meslek hastalıklarına yeni bir grup eklendi: bilgisayar
kullanıcıları. Klavye'yi kullanmak, fare'yi hareket ettirmek ve "tıklamak" çok
basit hareketler olarak gözükse de, tekrarlayan gerilme yaralanmaları
(repetitive strain injuries) denilen bir grup rahatsızlığa neden
olabilirler.

Carpal Tunel Sendromu ve tendinitis gibi hastalıkların oluşmasının
önlenmesi, tedavisinden çok daha kolaydır. Hep masa başında çalışan kişiler
için, rahat bir pozisyonda çalışmak, sık ara vererek yorulan kasları
dinlendirmek ve egzersizler yapmak bu önlemin en önemli öğeleridir.

Amerikan Tıbbi Eğitim ve Araştırma Vakfı "Mayo", yoğun bilgisayar
kullanımının neden olabileceği tekrarlayan gerilme yaralanmalarının
önlenmesine yardımcı olabilecek beş başlık belirlemiştir:

Esneme: Kan akışını arttırmak için, çalışmaya başlamadan önce, el, kol
ve omuzlarınızdaki kaslarınızı çalıştıracak egzersizler yapın. Size bu
yazının devamında anlatacağımız egzersizler, bilgisayar başındayken
kullanacağınız kaslarınızı esnetecek ve güçlendirecek egzersizlerdir.

Adaptasyon: Çalışma alanınızı, sizi en çok rahat ettirebilecek hale
getirin. İş rutininiz sırasında, hareketlerinizi kısıtlayabilecek, sizi
rahatsız eden engelleri ortadan kaldırın. Çalışırken, vücudunuzun
pozisyonuna dikkat edin: kötü oturma şekli, klavye ve fare kullanımı sırasında
ellerin ve bileklerin uygunsuz yerleştirilmesi ve bilgisayar ve
parçalarının yanliş yükseklik veya kurulumda olması, zamanla çeşitli
rahatsızlıkların gelişmesine zemin hazırlayan en önemli nedenlerdir.

Değişiklik: İşlerinizi bir döngü halinde yapın. Örneğin: 3 saat
aralıksız bilgisayar kullanıp, daha sonra 2 saat dosyalama, telefon
görüşmeleri ve başka işlemlerle uğraşmaktansa; bilgisayar, dosyalama, bilgisayar,
telefon, şeklinde, bilgisayar başında geçireceğiniz zamanı bölümlere
ayırmaya çalışın.

Mola: Bilgisayar kullanırken, en fazla yarım saatte bir, birkaç
dakikalık aralar verin. Kollarınızı, omuzlarınızı, boynunuzu ve sırtınızı
esnetecek hareketleri düzenli olarak yapmayı ihmal etmeyin.

Durma: Çalışmanız ağrıya neden olmaya başladığında, mutlaka çalışmayı
bırakın. Şunu unutmayın: rahatsızlık geliştikten sonra yaşıyacağınız iş
kaybı, ağrı veya zorlanma anında vereceğiniz aradan çok daha uzun
olacaktır.

İşte, yarım saatte bir, sadece 1-2 dakika harcayarak, birçok hastalığın
önüne geçmenizi sağlıyabilecek, 7 bölümden oluşan "Masa Başı
Egzersizleri":

Birinci Hareket:
Sporcular gibi, bilgisayar kullanıcılarının da, sakatlanmaları önlemek
için, yaptıkları işin zorluklarına katlanabilmesi için vücutlarını
formda tutmaları gerekir. Size şimdi önereceğimiz bu 7 egzersizi düzenli
olarak yapın; daha verimli çalışmanıza yardımcı olacaktır.

Bu egzersizlerin amacı, masa başında veya bilgisayar ile çalışırken
kullandığınız kasları esnetmenize yardımcı olmaktır. Her esneme hareketini
yavaşça yapın. Hafif bir esneme veya gerilme hissedeceksiniz,
kaslarınızı ağrıya neden olacak kadar zorlamayın. Esneme hareketleri sırasında,
kaslarınızın gevşemesine yardımcı olmak için, yavaş ve derin nefes
alın.


Parmaklarınızı gergin hissedecek kadar açın

10 saniye öyle kalın

Gevşetin

Ellerinizi gergin bir pençe şekline getirin

10 saniye öyle kalın

Gevşetin

Bu egzersiz el, bilek ve önkoldaki kasları gevşetir.

İkinci Hareket:
İki elinizin parmaklarını birbirine geçirin

Avuçlarınız karşıya bakacak şekilde, omuz seviyesinde, kollarınızı
ileriye doğru uzatın

Kollarınızda ve omuzlarınızda hafif bir gerginlik hissedene kadar
esneyin

10-20 saniye öyle kalın

Gevşeyin

Bu egzersiz kollarınızdaki ve sırtınızın üst kısmındaki kasları
esnetir.

Üçüncü Hareket:
Boynunuzun arka kısmını esnetmek için başınızı öne doğru eğin

10-20 saniye öyle kalın. Ağrı değil, hafif bir gerginlik hissedecek
kadar esneyin

Başınızı dik duruma getirin ve derin nefes alın

3 kez tekrar edin

Bu egzersiz, boynunuzun arkasındaki gerginliği azaltmak için idealdir.

Dördüncü Hareket:
Sandalyede düzgün bir şekilde otururken, boynunuzun sağ tarafında hafif
bir gerilme hissedene kadar, çenenizi sol omuzunuza doğru yaklaştırın

10-20 saniye öyle kalın

Aynı hareketi sağ tarafa doğru yapın

Sola ve sağa birer kez daha tekrar edin

Bu egzersiz, boynunuzun yan taraflarındaki kasları esnetir.

Beşinci Hareket:
Sandalyede düzgün bir şekilde otururken, sanki kulağınızı omuzunuza
değdirmeye çalışır gibi, başınızı yavaşça sola doğru eğin

Boynunuzun sağ tarafında, ağrı değil, hafif bir gerilme hissedene kadar
esneyin

10-20 saniye öyle kalın

Aynı hareketi sağ tarafa doğru yapın

Sola ve sağa birer kez daha tekrar edin

Bu egzersiz, boynunuzun yan taraflarındaki ve sırtınızın üst kısmındaki
kasları esnetir.

Altıncı Hareket:
Düz karşıya bakarken, boynunuzda ve omuzlarınızda hafif bir gerilme
hissedene kadar, omuzlarınızı kulaklarınıza doğru kaldırın

5 saniye öyle kalın

Omuzlarınızı gevşetin ve derin nefes alın

Aynı hareketi 2-3 kez tekrar edin

Bu egzersiz, boyun ve omuz kaslarını gevşetecektir.

Yedinci Hareket:
Sol kolunuzu sağ omuzunuza koyun ve başınızı sola doğru çevirin

Sağ elinizle sol dirseğinizi tutarak, yavaşça ve hafifçe sol kolunuzu
arkaya doğru ittirin

Sol kolunuzda ve omuzunuzda hafif bir gerilme hissedecek kadar ittirin.

10-20 saniye öyle kalın

Aynı hareketi öbür tarafa doğru yapın

Bu egzersiz, kollarınızdaki ve sırtınızın üst kısmındaki kasları
gevşetecektir

Guardian
01-06-2004, 08:19
-Egzersizler- çok iyi olmuş, elinize sağlık Sayın bgali.

bgali
10-06-2004, 16:01
Hayatınızdaki küçük değişikliklerle kilo vermenin yolları...

ABD'de, yeni bir zayıflama programında günlük hayatta küçük değişiklikler yapılarak kilo vermenin mümkün olduğu belirtiliyor.
Wisconsin Spor Geliştirme Şirketi Sağlık Müdürü Nicole Mueller, ABD genelinde 20 bin 500'den fazla kişinin ''Lighten Up Wisconsin'' zayıflama programını uyguladığını bildirdi.
Yalnızca Iowa eyaletinde geçen yıl kişi başına 1.8 kilogram olmak üzere yaklaşık 12 bin üyenin ''toplam 23.5 ton'' kilo verdiği belirtildi. Wisconsin eyaletinde de, 5 aylık programın henüz yarısındaki 1700 kişiden her birinin ortalama 2.2 kilogram verdiği kaydedildi.
Küçük değişikliklerin, zayıflama sürecini uzattığını belirten uzmanlar, ancak bunun daha sağlıklı ve etkili olduğunu belirtiyor.
Buna göre, her hafta uygulamaya konulması gereken gündelik küçük değişiklikler şöyle:
-Her gün fazladan bir bardak su için.
-Asansöre binmek yerine merdivenleri tercih edin.
-Her gün kahvaltı edin.
-Egzersizlerin süresini her gün 5 dakika uzatın.
-Aracınızı gideceğiniz yerden mümkün olduğunca uzağa park edin.
-Her gün 3 büyük öğün yerine, 6 küçük öğün yemek yiyin.
-İçtiğiniz süt miktarını azaltın.
-Yürürken adımlarınızı hızlandırın.
-Sandviçlerinizde yağ, mayonez yerine hardal, sirke kullanın.
-Sağlıksız çerezler yerine sağlıklı gıdayı tercih edin.
-Salatalarınıza yağ koymayın.
-Meşrubat yerine su için.
-Her gün 3-5 dakika gerinme egzersizleri yapın.
-Kızarmış yiyeceklerden vazgeçin.
-Sıkıntılı olduğunuz zaman yemek yerine, egzersiz yapın.
-Küçük porsiyonları tercih edin.
-Şekeri azaltın.
-Günlük besinlerinizdeki kalori miktarını 100'er 100'er azaltın..

camarors
10-06-2004, 23:59
Bugun eski bir arkadasimdan e-mail aldim, kan ihtiyaci olan bir hastayla alakali. Lutfen durumlari uygun olan arkadaslar yardimci olsunlar.


> > > >Okan Sönmez 20 yasinda lösemi (kan kanseri) hastasi,
> > > >çapa tip fakültesinde yatiyor.
> > > >Hayatta kalmak için her gün en az iki ünite trombosite ihtiyaci var.
> > > >Ama kan grubu B rh (-) oldugu için ailesi kan (daha dogrusu
trombosit)
> > > >verecek donör bulmakta zorlaniyor.
> > > >Babasi Hayrettin Sönmez insanlarin ilgisizliginden yakiniyor.
> > > >Isyeri olan Istanbul Büyüksehir Belediyesi'ne yaptigi basvuruya 30
bin
> > > >çalisan arasindan sadece 3 kisi cevap vermis.
> > > >Oglunu yasatabilmek için varini yogunu ortaya koyuyor.
> > > >Eger siz veya bir tanidiginiz B rh (-) kana sahipse,
> > > >lütfen Hayrettin Sönmez'e ait 0535 744 87 10 numarali telefonu
arayin.
> > > >"Yok ben böyle islerle ilgilenmem" diyorsaniz,
> > > >en azindan mouse'unuzu birkaç kez tiklatarak bu mesaji adres
defterinizdeki
> > > >kisilere yollayin.
> > > >Orada yatan sizin çocugunuz veya kardesiniz olabilirdi.
> > > >
> > > >Not: Trombosit kanin pihtilasmasina yol açan bir maddedir.
> > > >Kisi trombosit verdikten 3 gün sonra yeniden trombosit verebilir.
> > > >Saglikli bir insan yilda 24 kez trombosit verebilir.
> > > >Kandaki trombositin ayristirilmasi islemi yaklasik 50 ile 70 dakika
> > > >arasinda
> > > >sürmektedir.

gemici
18-06-2004, 14:00
kan gurubu 0 rh - olan varmı? gün olur lazım olur bilmekte fayda var.............................

bıcırık
18-06-2004, 14:07
"5 aylik bebek için...

Hiç birsey yapamasaniz da lütfen bu mesaji forwardlamayi
ihmal etmeyin.

Umut Efe Filiz henüz 4.5 aylik; 2,5 aydir lösemi tedavisi görüyor.
Doktorlarin yasamasi için Umut adina ragmen pek
umutlu olmadigi anda direnç göstermis ve tedaviye cevap vermis.
Iyilesmesi için A RH (-) kan gerekli.

Dönem dönem hem kana hemde kanda lösemi hastalari için gerekli
olan Trombosit'e ihtiyaçlari oluyor. Çok sık bulunan bir kan grubu
degil.

Iste bu asamada bizlere ihtiyaçlari var.

*******

*******

Ne kadar çok kisiye ulastirirsaniz Umut için umutlar o kadar büyüyecek. Hepinize simdiden tesekkürler." :(

Haluk Yasar
18-06-2004, 23:17
Ne yazık ki minik Umut artık melek olmuş.

Acılı ailesinin rahatsız edilmemesi gerektiği bildirildiği için telefon numaralarını kaldırdım.

preatoria
24-06-2004, 10:13
1 saat kadar önce yöneticilerimizden birisi gözlerimin önünde şiddetli kalp krizi geçirdi. erken farkederek ilk yardım prosedürünü uyguladık ve vakit kaybetmeden en yakın sağlık kuruluşuna ulaşmasını sağladık şu anda durumu iyimiş

gözlerinizin önünde bir insanın ölümle yaşam arasındaki çizgide gidip geldiğini görmek ne kadar garip ne kadar üzücü bir duygu

gerek iş yerinde gerek evde gerek başka yerlerde bu tip durumlarla karşılaştığınızda neler yapmanız gerektiğini içeren bir ilk yardım prosedürü bulun ve her zaman aklınızda tutun, soğuk kanlılıkla taviz vermeden yerine getirin, ambulansa ihtiyaç duyduğunuzda erken davranın, size en yakın sağlık kuruluşlarının numaralarını mutlaka yakınlarınızda bulundurun, durumu ve bulundugunuz noktayı detaylı olarak bildirin onlar gelene kadar neler yapmanız gerektiğini mutlaka öğrenin

her şeyin başı sağlık

MUSTİS
24-06-2004, 19:19
1 saat kadar önce yöneticilerimizden birisi gözlerimin önünde şiddetli kalp krizi geçirdi. erken farkederek ilk yardım prosedürünü uyguladık ve vakit kaybetmeden en yakın sağlık kuruluşuna ulaşmasını sağladık şu anda durumu iyimiş

gözlerinizin önünde bir insanın ölümle yaşam arasındaki çizgide gidip geldiğini görmek ne kadar garip ne kadar üzücü bir duygu

gerek iş yerinde gerek evde gerek başka yerlerde bu tip durumlarla karşılaştığınızda neler yapmanız gerektiğini içeren bir ilk yardım prosedürü bulun ve her zaman aklınızda tutun, soğuk kanlılıkla taviz vermeden yerine getirin, ambulansa ihtiyaç duyduğunuzda erken davranın, size en yakın sağlık kuruluşlarının numaralarını mutlaka yakınlarınızda bulundurun, durumu ve bulundugunuz noktayı detaylı olarak bildirin onlar gelene kadar neler yapmanız gerektiğini mutlaka öğrenin

her şeyin başı sağlık
Yazdiklariniza aynen katiliyorum cunku cok onemli,ani bir hastalik oldugu zaman
insan o an ne yapacagini bilemiyor cok panikliyor.
Ben ailemden uzak oldugum icin devamli onlari merak ediyorum.
Anne,Baba 70 yaslarin ustundeler.Ne zaman onlari ziyarete gitsem senede 2-3
defa gorebiliyorum.Her gittigimde de onlara telefon listesi yapmistim ona baka-
rim degisiklik varsa degistiririm.Bu liste telefonun hemen arkasinda duvarda
asili durur.Bu listede en yakin hastane ambulans nosu,doktorun,polisin,itfaiyen
tnin, taksinin,en yakin birkac komsunun ve ailemin oturduklari evin adresi ve
tel nosu yazilidir.Bu ayni sey kendi evim evimdede gecerlidir.
Dedim ya ani birsey olunca insan panikliyor en iyi bildigin tel nosu hatta ev adresini bile hatirliyamiyorsun,adres defterine bakinca bile o an goremiyorsun.
Bunu okuyan arkadaslarima sesleniyorum;
Lutfen ayni seyi sizlerde yapin(eger yapmiyan varsa)onemli telefonlari sadece
adres defterinde degil bir kagida yazip telefonun yanina her zaman gorebilece
giniz ve kaybolmiyacak sekilde bulundurunuz.
Sadece bir kagit ve kalem.Unutmayin ki zamaninda haber vermemiz o canimiz kadar sevdigimiz kisilerin hayatini kurtaracaktir.uzulmememiz icin.......
Herkese sagliklar dilegimle.Saygilar.

nature
24-06-2004, 20:58
1 saat kadar önce yöneticilerimizden birisi gözlerimin önünde şiddetli kalp krizi geçirdi. erken farkederek ilk yardım prosedürünü uyguladık ve vakit kaybetmeden en yakın sağlık kuruluşuna ulaşmasını sağladık şu anda durumu iyimiş

gözlerinizin önünde bir insanın ölümle yaşam arasındaki çizgide gidip geldiğini görmek ne kadar garip ne kadar üzücü bir duygu

gerek iş yerinde gerek evde gerek başka yerlerde bu tip durumlarla karşılaştığınızda neler yapmanız gerektiğini içeren bir ilk yardım prosedürü bulun ve her zaman aklınızda tutun, soğuk kanlılıkla taviz vermeden yerine getirin, ambulansa ihtiyaç duyduğunuzda erken davranın, size en yakın sağlık kuruluşlarının numaralarını mutlaka yakınlarınızda bulundurun, durumu ve bulundugunuz noktayı detaylı olarak bildirin onlar gelene kadar neler yapmanız gerektiğini mutlaka öğrenin

her şeyin başı sağlık


Sayın pretoria,

Şu an itibarıyla durumu nasıl arkadaşımızın?Yazıyı şimdi gördüm ,çok büyük geçmiş olsun..Allah şifa versin..

kasved
27-06-2004, 13:10
BİLGİSAYAR EN ÇOK KADINLARI HASTA EDİYOR
ESKİŞEHİR (AA) - Bürolarda olumsuz çalışma ortamı sonucu kas ve eklemlere binen aşırı yükleme ve stresin, kas-iskelet sistemiyle ilgili hastalıklara neden olduğu bildirildi. Osmangazi Üniversitesi (OGÜ) Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nesrin Demirtaş, teknoloji ve bilgi iletişim ağının gelişmesine bağlı olarak işte, okulda ve evde uzun süre bilgisayar kullanan kişilerin sayısının her geçen gün arttığını, buna paralel olarak da özellikle kas iskelet sistemi, göz ve psikososyal bazı sorunların ortaya çıktığını söyledi. Demirtaş, statik boyun, kol ve el pozisyonları ve monoton tekrarlı hareketleri gerektiren bilgisayar kullanımı sırasında uygun olmayan şekilde oturmanın, boyun, sırt, bel, omuz ve kollarda ağrı ve rahatsızlıklara neden olduğunu ifade etti. Prof. Dr. Demirtaş, ABD'de kas iskelet sistemiyle ilgili hastalıkların klavye kullananlarda yüzde 81'lere kadar ulaştığını belirterek, bu tür rahatsızlıkların, erkeklere oranla kadınlarda daha yüksek oranda görüldüğünü bildirdi. Bilgisayar kullanımının yaratacağı olumsuz etkiler konusunda halkın bilinçlendirilmesinin, hastalıkların ortaya çıkmasını engelleyebileceğini anlatan Demirtaş, şöyle devam etti: "Sürekli kullanım için masa üstüne yerleştirilen bilgisayarlar tercih edilmeli. Bilgisayarı sadece bir kişi kullanacaksa, o kişinin ölçülerine uyan, tekerlekli ve arkalığın geriye doğru hareketine izin veren sandalye seçilmelidir.' '

bgali
28-06-2004, 23:16
Özellikle yazın çocuklara daha çok özen göstermek, olası tehlikelere
karşı önlem almak, herhangi bir problem karşısında da yapılması
gerekenleri bilmek hayati önem taşıyor.

GÜNEŞ ÇARPMASIN!

Güneşin zararlı etkilerinden korunabilmek için hayatın ilk 20 yılında
güneşe fazlaca maruz kalmamak şart. Ancak bu yıllarda güneşe maruz kalma
süresi erişkin yaşlara göre çok daha uzun olduğundan hiç değilse
koruyucu önlemler almak gerekiyor.

Çok sıcak günler, terlemeyi zorlarlaştıran nemli hava, güneş
ışınlarının en kuvvetli olduğu öğle saatleri ve rüzgarsız günlerde güneş çarpması riski fazladır. Havale, solunumda düzensizlik, 40 derece ve üzerinde ateş, deride kızarıklık ve sıcaklık gibi belirtiler varsa sıcak koması söz konusudur ve acil müdahale gerekir.

Güneşin çok sıcak olduğu günlerde dışarıda fazla oynadıktan sonra
çocuğunuzda şu belirtiler ortaya çıkarsa güneş çarpmasından
şüphelenmelisiniz:

Renginde solukluk
Terleme
Baş dönmesi
Zayıf nabız
38-40 arası ateş
Görme problemleri

Bu durumda yapabilecekleriniz şunlar:

Çocuk derhal sıcak ortamdan uzaklaştırılmalı.
Elbiseleri çıkartılmalı.
Bol bol sıvı verilmeli.
Çocuğa daha soğuk bir ortam yaratılmalı. (Bir torbanın içine
yerleştirilmiş buz parçaları uygulanmalı. Vantilatör bulunabilirse derhal
yakınında çalıştırılarak ortam soğutulmak.)
Eğer bu önlemlerle yukarıdaki belirtiler gerilemiyorsa derhal acil
yardım almak üzere hastaneye başvurulmalı.
Önlemler:

Güneş ışınlarının en kuvvetli olduğu saatlerde: Sabah 10:00 ile öğleden
sonra 15:00 arasında çocuğunuzu direkt güneşte bırakmayın.
Gölge kuralını öğretin: Gölgeniz kendinizden ufaksa çocuğunuzu güneşe
çıkarmayın.
Koruyucu elbiseler giydirin: Şapka, uzun kollu tişört gibi.
Bebek 6 aydan küçükse koruyucu krem sürmektense koruyucu elbise ve
gölgelikli bebek arabası kullanın ve bebeği gölgede bırakın.
Güneşten koruyucu kremler kullanın.
Her iki ultraviyole dalgasına yani UVA ve UVB’ye karşı koruyucu ürünler
kullanın. Koruma faktörü en az 15 olmalı. Güneşe çıkmadan yarım saat
önce uygulayın. Eğer suda fazla kalıyorsa veya havluyla kurulanıyorsa
tekrar tekrar sürün.
UVA ve UVB’ye karşı yüzde 100 koruyuculuğu olan güneş gözlüğü taktırın.
Kenarları kapalı gözlükleri tercih edin.
Güneş ışınlarının yansımalarına dikkat edin, beyaz kum ve su ışınları
yansıtır, bu gibi alanlarda korunmayı artırın. Dağlar da yüksekliği
nedeniyle yüksek koruma gerektirir.
Çocuğunuzun cildini arada muayene ederek benlerinde büyüme olup
olmadığına dikkat edin.

Çocuk düşe kalka büyümez

Çocuklarda düşme sonrası yaralanmalar çok sık görülür. Basit yaralar
evde tedavi edilebilir ancak yara derinse, yani altında kas veya yağ
tabakası görünüyorsa, içinde yabancı cisim varsa ve çok kirliyse bir sağlık
kuruluşuna başvurulması gerekir.

Çocuğunuz yaralandığında:

Önce sakin olun. Birçok yaranın görüntüsünün, gerçek hasardan daha kötü
olduğunu unutmayın.
Bol soğuk suyla yarayı yıkayın. Yaranın çevresini sabunlu temiz bir
bezle temizleyin. Kanama durduysa ve yara derin değilse antiseptik bir
krem veya antibiyotikli bir krem uygulayarak yarayı bantlayın.
Kanamayı durdurmak için steril gazlı bezle tampon yapın. Eğer kanama
durmuyorsa ilk tamponu kaldırmadan üzerine daha çok gazlı bezle 5 dakika
süreyle hafif basınç uygulayın.
Eğer yara dikiş gerektirecek kadar derinse veya kanama durmuyorsa
tamponların üzerini bir sargı beziyle sararak hastaneye başvurun. Çocuğunuza
son beş sene içinde tetanos aşısı yapılıp yapılmadığını aşı kartından
kontrol edin.

Çocuğunuz düşerse...

Yaz aylarında ağaçtan, balkondan, parklardaki araçlardan düşme,
bisiklet kazalarına sık karşılaşılır. Düşmede tehlike, yükseklik ve düşülen
yüzey son derece önem taşır. Sıkça düşen 1 yaş civarındaki bebeklerin her
zaman gözlem altında tutulmaları gerekir.

Düşen bir çocukta aşağıda sıralanan belirtiler görüldüğünde mutlaka
doktora başvurmak gerekir;
Baş ağrısı - Boyun ağrısı.
Şuur bulanıklığı ve uyku hali.
Kulaktan açık renk sıvı veya kan gelmesi

Düşme 3 metre yüksekten ve ani ise şunlar yapılmalı:
Omurilik zedelenmiş olabileceğinden çocuk asla hareket ettirilmemeli;
düştüğü yerde sakinleştirilmeli.
Baş hareket ettirilmemeli ve her iki yandan desteklenmeli.
Derhal ambulans çağrılmalı.
Tüm vücut özellikle kollar, bacaklar, eller, ayaklar, kalça elle
yoklanarak hassasiyet veya şişme açısından kontrol edilmeli. Kırık şüphesi
varsa bu bölge hareketsiz kılınmalı ve buz ile soğuk kompres uygulanmalı.

Önlemler:

Bebekler yürütece konmamalı.
Pencere ve balkon kapıları kilitli tutulmalı.
Düşme riski olan aktivitelerde (paten kayma, bisiklete binme) koruyucu
kasket, dizlik, dirseklik giyilmeli.
Trafiğin yoğun olduğu yerlerde bu aktiviteler yasaklanmalı.
Parklarda yükseklikler tehlike seviyesinin altında tutulmalı.
Düşülebilecek yerlerde zemin yumuşak olmalı.

Dikkat çocuğunuz bir kaşık suda boğulabilir

Beş yaşın altındaki çocuklarda yaz aylarında görülen kazaların başında
boğulma geliyor. Bebeğin burnunu ve ağzını örten su seviyesi boğulma
için yeterli olabilir.

Önlemler:

Bütün havuzlar çepeçevre parmaklıkla kaplanmalı.
Çocukları denizde veya havuzda denetim altında tutun.
Deniz araçları kullanırken alkol almayın özellikle de içinde çocuklar
varsa!
Çocuğunuz ufaksa, mutlaka suni solunum ve ilkyardım eğitimi alın.
Çocuklar yüzme öğrenene kadar özel havuz yaptırmayın.
Yüzme bilmeyenlerin denetiminiz altında kolluk ve simitle yüzmelerini
sağlayın.

Boğulma anında neler yapılmalı?

Su altında 2 dakika kaldıktan sonra oksijensizlik başlıyor; bundan 2-4
dakika sonra kalıcı beyin hasarı oluşuyor.
Boğulduğu fark edilen kişi derhal sudan çıkarılmalı.
Düz bir yüzeye yatırılmalı.
Ağızdaki burundaki su yüzükoyun çevrilerek boşaltılmalı.
Hemen nabız sayılmalı ve sayılamıyorsa suni solunuma ek olarak ikinci
bir kişi kalp masajını başlatmalı.
Ambulans çağrılmalı ve acil olarak yoğun bakımı olan bir hastaneye
gidilmeli.

son_azrail
29-06-2004, 01:14
doktor olan arkadaş warmı burda özeline bi soru sorabilirmiyim warsa?

fiora
10-07-2004, 09:52
http://www.milliyet.com.tr/2004/07/10/cumartesi/resim/acum.jpg


Ruhunuz da tatil yapsın


Yorucu bir yıl geçirdiniz. Yorgun ve huzursuzsunuz. Hem keyifli bir tatil yapmak hem yeni insanlarla tanışmak hem de ruhunuzu ve bedeninizi arındırmak istiyorsunuz. Peki yoga yapmaya ne dersiniz? Şimdilerde tatilde yoga yapmak ya da yoga kurslarına katılmak çok moda.


http://www.milliyet.com.tr/2004/07/10/cumartesi/resim/acum2.jpg


Suyun altında yoga HillsideBeach Club-Fethiye
Hillside Beach Club, Türkiye'de ilk defa sualtı yogası kursları düzenliyor. Otelde ilk iki saat karada yoga ve nefes egzersizi yaptıktan sonra sualtına iniliyor; nefes, meditasyon ve yoga egzersizlerine devam ediliyor. Eğitmen Deniz Susever sualtında yoga yapmanın karadaki yogadan daha faydalı olduğunu söylüyor: "Suyun ağırlıksız bırakma özelliği sayesinde her pozisyon rahatça yapılabiliyor. Ayrıca tuzlu su vücudu nötralize ederek stresi azaltıyor. Dış ortamdan soyutlanma sualtında daha kolay oluyor." Suda gerçekleşen çalışmalar yarım saat sürüyor ve 2-5 metre derinlikte yapılıyor. Dalış bilenler de bilmeyenler de bu kursa katılabilir. Tüplü dalışın yanı sıra isteğe bağlı olarak şnorkelle ya da serbest olarak dalabilirsiniz. Kurs ücretleri dalış sayısına, almak istediğiniz eğitimlere, dalış sertifikanız olup olmamasına göre 40 pound ile 500 pound arasında değişiyor. Otel müşterilerine ücretsiz olarak hatha yoga dersleri de veriliyor. Tel: (0252) 614 83 60

http://www.milliyet.com.tr/2004/07/10/cumartesi/resim/acum3.jpg


Antalya'daki Martı Myra Otel (0242 821 50 00) ve Bodrum Göltürkbükü'ndeki Ece Resort'un (0252 357 73 88) aktiviteleri arasında yoga bulunuyor.


http://www.milliyet.com.tr/2004/07/10/cumartesi/resim/acum4.jpg

bıcırık
04-08-2004, 15:07
...

preatoria
04-08-2004, 15:31
Sayın preatoria,

Şu an itibarıyla durumu nasıl arkadaşımızın?Yazıyı şimdi gördüm ,çok büyük geçmiş olsun..Allah şifa versin..

yazınızı şimdi gördüm tşk ederim şimdi durumu gayet iyi ;)

bgali
01-10-2004, 18:05
En çok satılan ağrı kesici toplatılıyor


ABD'nin üçüncü büyük ilaç şirketi Merck, en çok sattığı ürünü Vioxx'un satışını durdurdu.

Merck'ten yapılan açıklamada, ağrı kesici ve ateş düşürücü hap Vioxx'un kalp krizi riskini artırdığına yönelik klinik bulguların ardından tüm ülkelerde geri toplanmasına karar verildiği bildirildi.

Merck, en çok satılan ilacı Vioxx'un geçen yılkı toplam hasılatı 2.5 milyar doları bulmuştu.
http://haber.mynet.com/detail_news/?mainPage=1&which=center&no=3&ref=haberHome&e=hb4

bgali
04-10-2004, 11:46
M.Aşık'tan:

"Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesi"ne dair yeni yasa 5 Haziran 2004 tarihinde yürürlüğe girdi...
Yasaya göre bundan böyle her aşamada gıda denetimini Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yapacak... Ancak yasanın uygulanması için gerekli 20 dolayındaki yönetmelik çıkarılmadı. O yüzden de 4 aydır gıda denetimi yapılamıyor. Vatandaş tifo, paratifo, dizanteri, kolera, gıda zehirlenmesi, hepatit, tüberküloz vb. gibi hastalıklar tarafından tehdit ediliyor.
Türk Tabipleri Birliği hükümeti bu konuda acil önlem almaya çağırdı dün.
İnsana saygımız, "trafik"ten "gıda denetimi"ne kadar işte bu düzeyde...
Kendine saygısı olmayana başkaları saygı gösterir mi?

http://www.milliyet.com.tr/2004/10/03/yazar/asik.html

KALENDER
04-10-2004, 18:20
KULAK TEMİZLEME

Hani çoğumuz banyodan çıkar çıkmaz kulak temizleme çubuklarına (Q-tips-kütips) saldırırız ya! Bunların nasıl icat edildiğini biliyor musunuz ?
Q-tips, Polonya asıllı bir Amerikalı olan Leo Gerstenzang tarafından 1920 de icat edilmiş. Leo nun güzel ve titiz karısı her banyodan sonra bebeğinin kulaklarını kürdana sardığı ufak bir pamuk parçasıyla temizlermiş, fakat en büyük problem kürdanın kırılıp veya pamuğun çıkıp kulak içinde kalmasıymış.
Hele hele bir gün annenin yanlış bir hareketi sonucu bebeğin kulağında zedelenme ve kanama olunca, Leo daha az riskli bir temizleyici yaratmayı aklına koymuş. Derken bildiğimiz pamuklu çubuğu bulmuş. icat ettiği bu nesneye de ingilizce deki Quality (Kalite) kelimesinin baş harfini koyarak "Q-tips" (Kaliteli Uçlar) adını vermiş. Gel gelelim, Leo Bey böyle bir icatla iyi mi yapmış, kötü mü, biraz bunu tartışalım. önce halk arasında kulak kiri olarak bilinen salgının ne olduğundan bahsetmek gerekir. Kulak üç kısımdan oluşur: Deriyle kaplı olan ve yağ bezleri içeren dış kulak yolu, işitmemizde önemli bir basamağı oluşturan çekiç, örs, üzengi kemikçiklerini içeren orta kulak ve sesin algılanıp beyne elektrik sinyalleri olarak iletilmesini sağlayan salyangozun yer aldığı iç kulak. Dış kulak yolundaki yağ bezleri tarafından üretilen ve deri döküntülerini de içeren kulak kiri, dış kulak yolu derisini sudan ve iltihaptan koruyan, dış ortamdan gelen tozun ve diğer partiküllerin kulağın daha iç kısımlarına gitmesini önleyen bir tabaka oluşturan faydalı bir salgıdır; asla çocuğumuzun sandığı gibi utanılacak, pis, iğrenç bir materyal değildir. Seümen veya wax (mum) da denilen kulak kirinin içeriği ve miktarı kişiden kişiye değişir.
Genellikle iki tip kulak kiri vardır: Islak ve kuru. Kuru tip genellikle Asya kıtasında yaşayanlarda görülmekteyken, ıslak (yani yağ oranı fazla) tip ise özellikle Batı Avrupa dakilere özgüdür. Kulak kirinin az üretilmesi enfeksiyon riskini artırır, fazla üretilmesi de tıkaç oluşumu ve buna bağlı işitme kaybı, tıkaç arkasında biriken materyalin enfekte olması gibi riskler taşır. Normalde kulak kiri, dış kulak yolu derisinde yer alan kıllar tarafından içeriden dışarıya doğru taşınarak vücut dışına atılır. Ancak dış kulak yolu doğuştan dar olan veya geçirilen herhangi bir kaza veya ameliyat sonrasında daralmış olan kişilerde bu işlem yavaşlar.

Q-tips vb. cisimlerle kulak temizleme alışkanlığı olanlarda ise bu mekanizma bozulup kiri dışarı yönlendiremez ve tıkaç oluşumuna yol açar. Tıkaç oluştuğunda işitme kaybı, kulakta ağrı, anormal ses veya çınlama,yabancı cisim hissi ve bizlere en sık başvurma nedeni olan yüzme veya banyo sonrası kulakta tıkanıklık şikayetleri ortaya çıkar. KBB doktorlarının hastalarına söyledikleri ünlü bir söz vardır: "Kulağınıza dirseğinizden daha küçük bir şeyi asla sokmayınız!"

Her gün poliklinik ve muayenehanelerimizde Q-tips, saç tokası, örgü şişi,tığ, araba anahtarı veya kendi icat ettikleri herhangi bir cisimle (bir keresinde izmir de çalıştığım üniversite hastanesi polikliniğinde mıh denebilecek büyüklükte bir çivinin başını biraz değiştirerek ederek bu amaçla kullanan bir hastayla karşılaşmıştım) kulak kirlerini temizlediklerini ifade eden fazla titiz (!) hastalarla karşılaşmaktayız.

Bizler de bu kişilerin kiri içeri itip biriktirerek tıkaç oluşumuna yol açtıklarını, dış kulak yolu derisini yırtıp kanattıklarını görmekte; bu yırtık bölgesinden giren bakteri ve mantarların yarattığı,çok şiddetli ağrıyla giden dış kulak yolu enfeksiyonlarını, temizleme işlemi sırasında fazla çaba veya kazayla birisinin çarpmasına bağlı oluşan kulak zarı yırtıklarını ve bunun yol açtığı kronik orta kulak enfeksiyonlarını tedavi etmekteyiz. Bilimsel makalelerde kuru kulak kiri tipine sahip Japon halkının, bizimkinden farklı olan pamuksuz ve ucu ufak bir kaşık gibi olan çubuklarla kulak kirlerini temizlemeye çalışırken çok sık olarak kulak zarını yırtmakla kalmayıp, çekiç- örs-üzengi kemikçiklerini de kırıp dışarı çıkardıklarını (!) okumaktayız.

Nasıl temizlenmeli?
Peki öyleyse kulağımızı nasıl temizleyeceğiz diye sorabilirsiniz. Kulak kiri, kulağı korumakla görevli normal bir salgı olarak kabul edilmeli ve temizlik işi kulağa bırakılmalıdır. Tozlu ortamlarda çalışanlar kulak tıpaları kullanarak, dış kulak yoluna toz kaçmasını önleyip kulağın işini hafifletebilirler. öoezerine deri döküntüleri, toz ve partiküller yapışmış olan kir, zamanla dışarı atılacak, siz de dış kulak yolu girişine gelen bu materyali havlu kenarı veya işaret parmağınızla doladığınız bir parça pamukla oradan alabileceksiniz. Eğer kulak zarınızın yırtık veya delik olmadığından eminseniz, haftada bir kez banyo öncesi birkaç damla gliserin veya bebe yağını kulağınıza damlatmak da uygulanabilecek metotlardan biridir. Sonrasında o kulak üstte olacak şekilde bir süre yan yatıp,ardından altına havlu koyarak diğer tarafa yatarsanız, yumuşayan kulak kirinizin kendiliğinden dışarı aktığını göreceksiniz

Diğer yöntem:
Başka bir metot ise 6 ay-l yıllık aralarla düzenli olarak bir Kulak-Burun-Boğaz doktoruna başvurarak kulaklarınızı temizletmektir. Halk arasındaki yanlış bir inanışa göre "Kulak bir kez temizlendi mi,alışkanlık yapar, devamlı temizlenmesi gerekir".
Sık kulak temizletenlere sorulsa, mutlaka hepsi Q-tips vb. kullanan ve tıkaç oluşumuna kendileri yol açan kişilerdir. Yani kulak temizletmek bir alışkanlığa yol açmaz, tam tersi yanlış bir alışkanlık sık kulak temizletme ihtiyacını doğurur!
Ancak yukarıda belirtilen şikayetler ortaya çıktıysa, bir kulak tıkacınız var demektir. Q-tips vb. Cisimleri kullanarak bunu çıkarmaya asla çalışmamalı, temiz (!) olacağım diye kulağınıza hasar verebileceğinizi unutmamalı ve en kısa sürede bir bilene başvurmalısınız. Evet, şimdi tekrar düşünürsek, sizce Leo Bey iyi bir şey mi icat etmiş, yoksa kötü bir şey mi?
Kaynak: Dr. Seçil Totan (KBB Uzmanı)

gemici
04-10-2004, 18:32
kalenderim, ben kulağımın üstüne yatmayı tercih ediyorum.................

KALENDER
04-10-2004, 22:26
aslında gulağa tornavida , havya , anahtar , maymuncuk sokmak yerine ;
önce bi havluyu alıp gulan birinden sokup sonra öbüründen çıkarıp sonra havlunun iki ucunu sağ ve sol elle tutup sağa ve sola ileri geri hareketi yapmak daha mantıklı geliyo kalendere anadınmı :D
tamam

KALENDER
04-10-2004, 22:49
Orta Kulak İltihabı nedir ?
Orta kulak iltihabı; kulak zarının arkasında orta kulak boşluğunda sıvı birikmesidir. Sıvının biriktiği yerde işitmede rol oynayan örs, üzengi ve çekiç olarak bilinen kulak kemikçikleri bulunur. Bu duruma daha çok 6 yaşa kadar olan çocuklarda rastlanır. Tıp dilinde “ Otitis Media “ olarak söylenir.

Orta kulakta sıvı toplanınca ne olur ?
İşitme olayı: Dış ortamdan gelen sesler kulak kepçesi ile toplanıp, titreşen kulak zarı aracılığı ile orta kulağa yani örs üzengi ve çekiç kemikçiklerine iletililir. Bu titreşim iç kulağa ve oradan da sinirlerle beyindeki ilgili bölgelere iletilerek ses olarak algılanır.
Orta kulaktaki hava basıncının dış ortamla eşitlenmesi görevini Östaki tüpü denilen geniz boşluğu ile orta kulak boşluğu arasında uzanan bir kanal üstlenmiştir. Bu kanalın çeşitli nedenlerle iyi çalışmaması, bu basıncın eşitlenememesine ve orta kulakta sıvı birikimine sebep olur. Bu sıvı da kemikçiklerin titreşimine engel olarak işitmeyi bozar.

Neden küçük çocuklarda sık görülüyor ?
Küçük çocuklarda östaki tüpünün yapısal özelliği ve östaki tüpünün genize açıldığı deliğinin ağzına yakın yerde geniz etinin büyüyüp tüpün açılma kapanmasına etki etmesi sonucu sıklıkla orta kulakta sıvı birikimi görülür. Aynı şekilde bebeklerde beslenme şekli, özellikle yatarak biberonla beslenmenin de rolü olduğu belirlenmiştir.

Orta kulakta sıvı birikimi iltihap mıdır ?
Orta kulakta biriken her sıvı iltihap değildir. Biriken sıvının östaki tüpü yoluyla bakteri ve virüslerle teması sonrası iltihap oluşur. Burundaki tıkanıklıklar ve iltihaplar, geniz etinin iltihaplanması ,orta kulak sıvısının mikroplarla bulaşmasını sağlayabilir. Yutkunma hareketi bunu başlatabilir.

Çocuklarda Orta kulakta sıvı birikimine çok rastlanır mı ?Evet, çok sık görülür. Burnu tıkayan hemen her olay veya östaki tüpünün her fonksiyon bozukluğu orta kulakta sıvı birikimine yol açar. Ancak her sıvı orta kulak iltihabı değildir. Bu sıvının toplanmasına yol açan durum ortadan kaldırılmazsa bu sıvı iltihaplanır ve olay süreğen hale gelir.

Orta kulak iltihabı ne gibi belirti verir ?
Çocukta ancak hızlı gelişen (=akut) orta kulak iltihabı belirti verir. Özellikle küçük çocuklarda buna karar vermek daha da zordur. Çocuğun elini kulağına sık götürmesi ve çekmesi, uyku düzeninde değişim, nedensiz ağlamalar ve duymasında azalma bunu düşündürmelidir. Bebek ve küçük çocukların ağrıyı tam belirleyememelerinin dışında daha büyük çocuklar da doktor korkusu gibi nedenlerle ancak zarın patlaması öncesi yakınmalarını belirtirler. Bu da tanı konmasını geciktirebilir.

Ne zaman doktora gidelim ?
Belirtilerin başında işitme kaybı gelir. Hafif seslere yanıt alamıyorsanız ve kulaktan akıntı geliyorsa gecikmeden bir Kulak Burun Boğaz Uzmanına başvurmalısınız. Geniz etinin varlığını öğrenmişseniz veya çocuğunuz burundan konuşuyorsa veya ağzı açık uyuyorsa mutlaka kulak kontrolünü sık aralıklarla yaptırmalısınız.

Kulak zarı delinirse ne olur ?
Akut bir orta kulak iltihabı sonrası kulak zarı delinirse uygun tedavi ile genellikle kısa sürede iyileşir ve zardaki delik kapanır. Ancak mikrop bulaşması veya yeterli tedavi edilememesi sonrası zardaki delik kalıcı olur ve iltihap kronikleşir. Ayrıca sık yineleyen orta kulak iltihapları ve zar delinmeleri, kulak zarının titreşim özelliğini bozarak ileride işitme kaybına yol açabilir.

Orta kulak iltihabının tedavisi nasıldır ?
Orta kulak iltihabı sıklıkla bir üst solunum yolu enfeksiyonu sonrası gelişir. Burada burun tıkanıklığı ve östaki tüpünün görevini bozan her türlü gelişim suçlanır. Bu nedenle doktorunuzun yapacağı tedavi östaki tüpünü açmaya ve sıvının orta kulaktan boğaza akışına yardımcı olmaya yöneliktir. Kulak Burun Boğaz Uzmanın vereceği ilaçlar bu iltihabı tedavi edecektir.

İltihap tekrarlar mı ?
Tedavi sonrası Östaki tüpünün fonksiyonuna engel olan mekanik veya allerjik bir durum söz konusu ise iltihap sıklıkla yineler ve kronikleşmeye yol açabilir. Bu durumda doktorunuz gerekli muayene ve testleri yaparak size operasyon önerebilir.

Ameliyatla tedavisi mümkün mü ?
Doktorunuz ilaçla tedaviden yanıt alamıyorsa ya da östaki tüpünün çalışmasına engel olan bir geniz etinden kuşku duyuyorsa size ameliyat önerebilir. Ameliyatta öncelikle amaç östaki tüpünün açıklığının sağlanması ve orta kulak sıvısının dışarıya akıtılmasıdır. Bu nedenle geniz etinin alınması (Adenoidektomi) ve Kulak zarına çizik atarak (Parasentez) orta kulak sıvısını dışarı alma (Aspirasyon) ve gerekirse belli süre için kulak zarında bırakılarak orta kulağın havalanmasını sağlayacak olan tüp yerleştirme (Ventilasyon tüpü uygulanması) uygulanabilir.

Tüp takılınca çocuğumun yaşantısına kısıtlama gelir mi ?Hayır. Kulak zarına tüp takılması çocuğun yaşantısını olumsuz etkilemez. Ancak tüpün belirli aralıklarla Kulak Burun Boğaz Uzmanınızca kontrolü gerekir. Ayrıca banyo yapma sırasında özenli olunmalıdır. Ancak kulak deliğine doğru basınçlı olarak verilmedikçe banyo suyu zararlı değildir. Yine de doktorunuz size kulak yolunu kapatan tıkaçlar önerebilir. Dış kulak yolundan içeriye herhangi bir yabancı cisim sokulmaması her zaman önemlidir. Çocuğun oyun ve spor aktiviteleri sadece ilk günler azaltılacaktır. Ancak özel durumlar bunun dışındadır.

Geniz eti ve Kulak tüpü ameliyatı bayıltılarak mı yapılır ?Evet bu operasyon Genel Anestezi ile yapılır. Önceki yıllarda lokal yapılıyor olsa da günümüzde kesinlikle genel anestezi ile uygulanır.

Kulak tüpü dışardan görülür mü ve ne zaman çıkarılır ?Kulak zarına yerleştirilen havalandırma tüpü dış kulak yolundan ancak dikkatli bakılırsa görülebilir. Bu tüp sentetik, silikon veya metal olabilir. Şekline veya tipine göre genellikle bir yıl sonra (eğer kendiliğinden yerinden düşmemişse ) çıkartılır. Buna cerrahınız karar verecektir.

Düşerse fark edilir mi ?
Çoğu kez fark edilmez. Bu nedenle doktorunuz rutin kontrollere davet edecektir. Bu kontrollerde tüplerin fonksiyonu kontrol edilecektir.

Tüpler alındıktan sonra yeniden kulak iltihabı olur mu ?Evet olabilir. Bu nedenle doktorunuzun önerilerine uymalısınız. Ancak yeniden iltihaplanma öncelikle ilaçla tedavi edilir. Yarar görülmezse yeniden tüp ameliyatı gerekebilir.

tractact
07-10-2004, 18:06
CEP TELEFONLARI NE KADAR RADYASYON YAYIYOR?

Avrupa'da yaygın kullanılan cep telefonlarının yaydığı radyasyon değerleri önceki günden itibaren internet üzerinden açıklanmaya başlandı.

Dünyanın belli başlı büyük cep telefonu üreticilerini biraraya getiren Cep Telefonu Üreticileri Forumu'nun (MMF) hazırladığı web sayfası, 300'den fazla cep telefonu için SAR adı verilen radyasyon değerlerine yer vermeye başladı. Telefonların yaydığı radyasyonun vücut tarafından emilme hızını gösteren radyasyon miktarlarının 0.12 watt/kg değeri ile 1.5 watt/kg değeri arasında değiştiği, ancak en büyük değerin dahi insan sağlığı için tehdit oluşturacak 2 watt/kg düzeyine çıkmadığı görüldü.

Kitapçıkta yazacak

Bu konudaki kabul edilebilir değerleri belirleyen Uluslararası İyonize Olmayan Radyasyondan Koruma Komisyonu, 2 watt/kg'ın üzerindeki radyasyonu tehlikeli buluyor. Bundan böyle, ürünlerinin yaydığı radyasyon değerlerini kitapçıklarda da göstermeye hazırlanan üreticilerin, radyasyon değerlerini cihazın ekranında da gösterilmesi taleplerini incelediği, ancak bazı firmaların böyle bir uygulamanın haksız rekabete yol açması endişesi taşıdığı bildirildi.

İşte o değerler
Bazı cep telefonlarının yaydığı radyasyon değerleri şöyle:
Nokia 1100 0.67
Nokia 6230 0.59
Sony Ericsson T610 0.8
Nokia 6610 0.73
Motorola V525 0.9
Motorola MPx200 0.12
Sony Ericsson 2600 0.16
Samsung SGH E800 0.32
Nokia 9210 / 9210i 0.34

fiora
16-10-2004, 10:23
GREYFURT (Citrus hurantium)

Pembe greyfurtlar, beyazlara nazaran daha tatlıdır ve daha az asitlidir. İkisinde de bol C Vitamini, kalsiyum, fosfor ve potasyum bulunur. Yarım greyfurt günlük C Vitamini ihtiyacının yüzde altmışını karşılar. Greyfurdun asidi limondan daha azdır. Meyvedeki asit, sindirim salgılarını uyarır ve meyveye ekşi tat veren maddenin belirli kanser türlerine karşı iyi geldiği düşünülmektedir. Kolesterol oranını düşüren Pektin maddesi bulunur.

*İştah açar. Hazma yardımcıdır. Bol idrar söktürür. Böbrek taşlarının atılmasına yardım eder. Soğuk algınlığına iyi gelir, diş eti kanamasını azaltır.

*Göğüs ve akciğer hastalıklarına iyi gelir.

*Kanı temizler. Bedeni ve zihni yorgunlukları yok eder. Safra salgısını arttırır.

*Sabah aç karnına yendiğinde vücuttaki fazla yağları eritir. İfrazat olarak atmamıza yardımcı olur.

KULLANILIŞI
Suyu sıkılarak bol bol mevsiminde içilir. Belirgin tatlı kokusu olan düz, ince derili, yuvarlak ve ağır meyveler alınmalıdır. Meyvenin yumuşak değil, esnek ve her iki ucu düz olması gerekir.

hakkinen
16-10-2004, 11:05
Doğa bir eczane gibidir! Tahıl, sebze ya da meyvelerde bulunan çeşitli maddeler, vitaminler;depresyondan tansiyona birçok hastalığa iyi gelir. Urfa'nın acı pul biberinin cilde yararlı, teni güzelleştiren maddeler içerdiğini, İlaçta aspirin neyse, yiyecekler içinde elmanın da o, olduğunu söyleyen Londra Üniversitesi uzmanlarının hazırladığı doğal savaş programında hangi hastalığa karşı neler yemeniz gerektiği anlatılıyor.



GRİP
Satsuma: (Küçük portakal) İçerdiği folik asit ve C vitamini sayesinde öksürüğü ve kanlı tükürükleri keser. Ayrıca kan pıhtılaşmasına karşı en etkin doğal yiyecek olduğu için ileri yaşlarda felç ya da kalp krizi riskini de azaltır.
Tarçın: Yemeklere girmiş olabilecek E-coli bakterisinin vücutta yayılmasını engeller. Mideyi düzene sokar. Kusmayı engeller. Hatta bal ya da limon suyuyla birlikte alındığında boğazdaki yanmaları keser.
Hardal: İçindeki singrin maddesi, midenin gaz çıkarmasına yardımcı olur. Sindirim sistemini düzenler, mide ağrılarını giderir. En fazla bir çay kaşığı alınmalıdır.
Nane: İçerdiği mentol, midenin normalleşmesine neden olur. Vücuda giren grip mikrobuna karşı savaştığı gibi, ileri yaşlarda ülsere yakalanma riskini de azaltır. Nane çayı, baş ağrısı, grip, stres gibi hastalıkların yanı sıra mide yanmasına da bire birdir.



DEPRESYON
Avokado: Sindirimi çok rahat olan bu meyvayı özellikle yeni doğmuş bebeklerin ilk maması olarak tavsiye ederiz. İçerdiği E vitamini kalbe iyi gelir, yüksek potasyum da dinç tutar ve insanı depresyona sokan uyuşukluluk ve rahatlığı üzerinden atar. Vücudun kolesterol oranını ayarlar. Teninizin sürekli hücre yenilemesine neden olur. (Zayıflamak isteyenler dikkat: Yağ oranı bir çikolata kadar yüksek olan avokadoyu yememenizi öneririz.)
Çikolata: Sütlü çikolataları tercih edin. Çünkü içerdiği kakao yağı, magnezyum, E vitamini beynin kendisini yenilemesine ve psikolojik rahatlık sağlamasına yardımcı olur. Migreni olanlar çikolatadan uzak durmalıdır.
İstiridye: İçindeki demir, sperm sayısını ve insanın seks gücünü artırır. A, B12 ve C vitaminleri içerir. Beyin için en faydalı yiyecek olan istiridye, enerji verir. (Dikkat: Kolesterol oranı birçok balığın iki katıdır.)
Patates: Orta boy bir patates,bir insanın bir gün içinde alması gereken C vitaminini içerir. Beyindeki serotonin adlı kimyasal maddenin kendisini yenilemesini sağlar.



İDRAR YOLLARI
Nane: İdrar söktürücü özelliğe sahiptir. İçerdiği mentol, midenin normal işlevini görmesine neden olur. Vücuda giren grip mikrobuna karşı savaştığı gibi, ileri yaşlarda ülsere yakalanma riskini de azaltır. Sabahları mide bulantısını keser. Nane çayı, baş ağrısı, stres gibi hastalıkların yanı sıra mide yanmasına da bire birdir. Ancak nane çayını aç karnına değil, tok karnına içiniz.
Elma: İçindeki C vitamini ve pektin oldukça faydalıdır. Kolesterolü düşürür, sindirim sistemini düzenler ve idrar ve hacet yollarındaki sorunları giderir.
Kepekli ekmek: B3 vitamini, demir, potasyum ve folik asit içerir. Çok fazlası idrar yollarına zarar verirken, günde 2 dilim yemek iyi gelir.

hakkinen
16-10-2004, 11:10
ALERJİ
Kayısı: İçindeki betakarotene adlı madde hücrelere saldıran molekülleri kontrol altına alarak,kanseri önler. Bir kayısı ne kadar parlaksa, içindeki betakarotene oranı o kadar yüksektir. İçerdiği kalsiyum ve magnezyum, gırtlak yanmalarını engeller. Kuru kayısıya rengi bozulmasın diye eklenen sülfür dioksit, astım gibi alerjilere iyi gelir.



HEMOROİD (BASUR)
Hindistan cevizi: İçerdiği myristin adlı madde kusmayı engeller, basur tedavisinde birebirdir. (Dikkat! Ancak fazlası basur için tehlikelidir.)



KARIN AĞRISI
Papatya çayı: Bağırsak yollarında toplanan gazı çıkartır, sindirim sistemini düzenler, mide ağrısını keser.



KARACİĞER
Enginar: Cynarine adlı madde sayesinde en sert yiyecekleri dahi sindirimine yardımcı olur.Karaciğer hastalarının yanı sıra romatizma, artirit ve gut hastalığına yakalananlarla, hamilelere şiddetle tavsiye ederiz.
Meyan kökü: Dünya üzerinde birçok kabile yüzyıllardır ülser, artirit, bronşit ve karaciğer rahatsızlıklarına karşı meyan kökünü "doğal ilaç" olarak kullanır. Adrenalini yükseltir, insanın strese girmesini engeller, kan basıncını düşürür.
Zerdeçal: Karaciğer rahatsızlıklarının yanı sıra sindirime de yardımcı olur.



DİŞ
Ekmek: Şekerli yiyecek yenildiğinde içindeki asitler dişlere her 20 dakikada bir saldırır. Ekmek, dişleri korur. Gün boyunca 6 ila 11 dilim ekmek yiyin.
Meyve: (Her çeşit) Günde 2 ila 4 öğün meyve tüketin.
Sebze: (Her çeşit) Günde 3 ila 5 öğün tüketin.
Yoğurt veya beyaz peynir: Eğer yemekler arası atıştırırken diş sağlığınızı düşünüyorsanız,kalsiyum deposu olan bu iki yiyeceği tercih edin.
Muz: Yüksek miktarda karbonhidrat içerir. Zengin bir potasyum kaynağıdır. Bu mineral, kalbin düzenli olarak çalışmasını ve tansiyonun düzenli olmasını sağlar.

hakkinen
16-10-2004, 11:15
TANSİYON
Rezene: İçerdiği potasyum sayesinde tansiyonu düzenler. Sağlıklı kan hücreleri için gerekli olan folik asidi de bol miktarda bulundurur. Rezene çayı sindirim için iyidir.
Tahıl: Kan damarlarını gevşeten ve rahatlatan bir tür fotosentez kimyasal maddesi içeriyor. Bu sayede kanın damarlardan daha rahat geçmesini sağlıyor. Tahıl yemek sebzelere oranla vücutta daha fazla kalori yakılmasını sağlar. Kalorinin azalması tansiyonu düzenler.
Un: Yapıldığı tahılın besin değerlerini içerir. B vitaminleri, E vitamini, demir ve magnezyum açısından oldukça zengindir.
Karaciğer: Sağlıklı bir bağışıklık sistemi, cilt ve keskin gözler için gerekli olan A vitamini açısından zengindir. Küçük bir porsiyonu günlük A vitamini ve demir ile aylık B12 vitamini ihtiyacını giderir.



SİNDİRİM SORUNLARI
Arpa: İçerdiği kalsiyum ve potasyum gibi mineraller ile B vitamini vücuda direnç kazandırır.Ayrıca ABD'deki bir araştırma, 6 ay boyunca her gün arpa ürünü şeylerin yenmesinin kolesterol oranını yüzde 15 düşürdüğünü kanıtladı.
Yoğurt: Günde 150 gram yoğurt vücudun bir günlük kalsiyum ihtiyacını karşılar. Meyvalı yoğurtlara 3 çay kaşığı şeker eklendiği için şeker oranları daha yüksektir. Yoğurttaki potasyum, kan basıncı ve kalp atışlarını düzenler. Midenin yiyecekleri düzenli olarak öğütmesini sağlar...



KİLO KAYBI
Çikolatalı puding: Bu sayede vücuttaki kan istediği protein ve mineralleri alır. İngiliz Sağlık Bakanlığı, kilo kaybı yaşayanların günde 3 kez 1 hafta boyunca puding yemesini tavsiye ediyor.
Peynir: 100 gramında 78 kalori bulunuyor.
Yumurta: Günde 2 yumurta kadınların günlük protein ihtiyacının 4'te 1'ini, erkeğin ise 5'te birini karşılar. A,D,E ve B vitaminleri içeren yumurtadaki selenyum maddesi, bebeklerde sindirim sorunlarını çözer, yetişkinleri de kansere karşı korur.
Dondurma: Günde 2 top vanilyalı dondurma yemek, insan vücudunun günlük protein ihtiyacının yüzde 20'sini karşılar.
Salam: B vitamini, demir, sodyum ve potasyum deposudur.



MENOPOZ
Nohut: Sebze hormonu "fitoöstrojen" içerir. Bunlar östrojenin vücuttaki etkilerini dengeler ve menopozun yarattığı etkilere karşı korur. Sebze proteininin en zengin kaynaklarından birisidir.
Kola: Kafein vücudun yorgunluğunu alır ve konsantrasyonu sağlar.
Üzüm: İçerdiği "elajik" asit sayesinde menopozun neden olduğu kemik erimesine karşı korur. Kandaki östrojen seviyesini yükselterek de menopoz semptomlarını en aza indirir.
Kuru erik: Sadece iki-üç adet yemek dahi vücudun ihtiyacı olan antioksidanları karşılar. İdrar yolları kaslarını rahatlatır. Bu da kolon kanserine karşı korur. Demir, A vitamini, B6 vitamini ve potasyum içerir. İçerdiği yüksek orandaki bor minerali sayesinde menopoz dönemindeki kadınlarda östrojen seviyesini dengede tutar.
Tatlı patates: Adrenal salgılayan bezleri güçlendirerek vücuda enerji sağlar. Fosfor, magnezyum, kalsiyum, C vitamini, potasyum ve folik asit içerir.

hakkinen
16-10-2004, 11:18
ROMATİZMA
Enginar: Vücuttaki zehiri atma etkisi sayesinde başta romatizma olmak üzere gut hastalığı ve eklem yanmasına karşı birebirdir. Folik asit ve potasyum kemikleri güçlendirir.
Domates: C vitamini boldur.
Tahıl: İçerdiği doğal kimyasallar, romatizmanın yol açtığı eklem yanmaları ve romatizmal ağrıları hafifletir.
Kekik: Timol adı verilen bir tür doğal yağ, vücuttaki diğer yağların parçalanmalarını sağlar. Kekik yağı banyoda sürüldüğü zaman romatizma ağrılarını büyük oranda azaltır.
Zencefil: Uyarıcı etkileri kan damarlarını genişletip kan dolaşımını artırarak romatizma ağrıları ve yanmaları yok eder.



SİSTİT
Kuşkonmaz: Folik asit, C ve E vitaminleri içerir. Yenilen besinlerin vücuttaki zehirli kalıntılarını atmayı sağlar. Karaciğer ve böbreklerin çalışmasını kolaylaştırır, destekler. Bu nedenle doktorlar, sistit hastalarının mutlaka kuşkonmaz yemeleri gerektiğini söylüyor.



KANSIZLIK
Hurma: Türüne göre değişse de hurmaların birçoğu yüksek oranda demir içerir. Besin değeri yüksek ve önemli bir enerji kaynağıdırlar. Doğal müshil etkisine sahiptir. Kurutulmuş olanlarına göre daha yüksek oranda su ve daha düşük kalori içerir.



İDRAR VE BÖBREK
Pancar: Böbrekleri çalıştırır. Önemli bir potasyum kaynağıdır. Vücuttaki tuz oranını dengeler. Bu sayede böbrekler ve idrar yollarının çalışmasını destekler.
Kavun: Orta boy bir kavunun yarısı, günlük C vitamini ihtiyacını tamamen karşılar. A vitamini ve betakaroten içerir. Bunlar antioksidan, yani vücudu temizleyici etkiye sahiptir. Böbrekleri rahatlatır. Yüksek miktarda su ve düşük miktarda kalori içerir.



DİYABET
Kuru fasulye: Lif açısından zengin bir besindir. Bu da diyabet riskini büyük oranda azaltır.İçerdiği karbonhidratları vücudun şekere dönüştürmesi uzun sürer.
Mercimek: B vitamini, demir, kalsiyum, potasyum, fosfor ve magnezyum içerir. Çözünebilir lif içermesi sayesinde kandaki kolesterol oranını düşürür. Bu nedenle diyabet ve kalp hastaları için kaçınılmaz bir besindir.

hakkinen
16-10-2004, 11:22
BAŞ AĞRISI
Nane: Nane çayı baş ağrılarını dindirmek için birebirdir. İçerdiği mentol ve mentol doğal yağları sayesinde mideyi rahatlatma etkisine de sahiptir.
Biberiye: Kimyasal içerikleri sayesinde doğal bir ağrı kesici görevi görür.
Çikolata: Doğal antidepresan özelliği vardır. Çikolata magnezyum ve demir içerir. Sinirleri gevşetici özelliği sayesinde baş ağrısını dindirir.



VÜCUT SU TUTMUŞSA
Kuş üzümü: 100 gramı günlük C vitamini ihtiyacının tam 3 katını karşılar. Antibakteriyel ve yanmayı önleyici etkileri vardır. Zengin potasyum ve düşük tuz içeriği, dehidratasyonu olanlar için önemli bir doğal ilaçtır.
Kabak: 100 gram kabak günlük folik asit ihtiyacının 4'te birini karşılar. Yüksek orandaki potasyum sıvı-tuz dengesini sağlar.
Tahıl: İdrar yollarını açıcı, çalıştırıcı ve rahatlatıcı etkileri sayesinde dehidratasyonu rahatsızlığı bulunanların mutlaka yemeleri gerekir. Mideyi rahatlatıcı özelliği vardır.



EĞER MİDENİZ RAHATSIZSA
Tarçın: Mide yanmalarını ve kusma hissini alır.
Hindistan cevizi: Sütlü içeceklere eklendiği zaman mideyi gevşetici ve gazını alıcı bir etki yaratır. Mide bulantılarını önler.
Lahana: Mayalanma sırasında laktik asit üretir. Bu da sindirim sistemindeki zararlı bakterileri öldürerek sindirime yardımcı olur.



GUT (DAMLA HASTALIĞI)
Hamsi: Omega-3 yağı açısından çok zengindir. Kolesterol seviyesini düşürür. Kanın pıhtılaşmasını önleyerek damar tıkanıklığı, kalp krizi ve dolayısıyla da felç geçirme riskini düşürür. Haftada en az 1 kez yemek gerekir. Kalp hastaları için bu miktar haftada 3-4 porsiyon olmalıdır.



ADET SANCISI
Muz: İçerdiği yüksek oranda B6 vitamini sayesinde kadınların adet dönemi sancılarını büyük oranda azaltır. Doğal bir ağrı kesici gibidir.
Tarçın: Koli basilinin üremesini önler. Limon çayına balla birlikte eklenerek içildiğinde hem nezlenin yol açtığı boğaz ağrılarına hem de adet dönemi sancılarına iyi gelir.



HAMİLELİK
Enginar: Bol miktarda folik asit ve potasyum içerir. Düşük yağ oranı, sindirimi kolaylaştırıcı etkisi, antioksidan özellikleri sayesinde anne adayı ve bebeğin sağlığına önemli faydaları vardır.
Böğürtlen: E vitamini içerir. Vücuttaki zararlı besin atıklarının temizlenmesini sağlar. C vitamini boldur. Cenini korur.

hakkinen
16-10-2004, 11:25
ÇÖLYAK HASTALIĞI
Kestane: Önemli bir enerji kaynağıdır. Kolayca sindirilebilir. Çölyak hastaları için buğday içermeyen un kaynağı olabilir. E ve B6 vitaminleri içerir. yağ oranları düşüktür.



TİROİD
Midye: Omega-3 yağı açısından zengin bir besin kaynağıdır. İçerdiği selenyum minerali tiroit bezlerinin normal işleyişi için gereklidir.



FELÇ
Turunçgiller: C vitamini zengini turunçgiller içerdikleri flavonoid adlı antioksidanlar sayesinde atardamarların, kalbin zarar görmesini önlüyor. Portakal içerdiği folik asit, kalp dostu potasyum ve kalsiyum sayesinde sağlıklı alyuvar hücrelerinin çoğalmasına neden oluyor.
Hamsi: Kolesterolü düşüren ve kan pıhtılaşmasını önleyen Omega-3 bol bol var.



ASTIM
Soğan: Sarımsakla birlikte enfeksiyonlarla mücadele eder. Kükürt bileşimleri atardamarların zarar görmesini önler. Soğan; kemik erimesine de iyi geliyor.



ARTİRİT
Enginar: Enginarın en büyük özelliği toksinleri temizleme yeteneğidir. Bu nedenle artirit ve romatizması olan hastalara özellikle tavsiye ediliyor. Cynarine adlı madde, karaciğer ve safra kesesinin rahatsızlanmasını engelliyor.



STRES
Mayan kökü: Antivirüs etkisi vardır. Karaciğeri korur. Adrenalin salgılanmasını dengeler. Stresle başa çıkabilmek için gerekli olan kortizol hormonunu salgılatır.



ÜLSER
Lahana: Ülseri olan kişiler için tonik, yani mideyi temizleyici etki yaratır. Yüksek oranda C vitamini içerir. Kırmızı lahana vücutta antioksidan özelliğe sahip A vitamini içerir. Kanseri önleyici etkiye sahiptir.Çiğ olarak salatalara katılması tavsiye edilir.



KEMİK ERİMESİ
Kayısı: Yüksek oranda kalsiyum ve magnezyum içerir.
Süt: Kalsiyum, protein, B2-A-E-D vitaminleri, folik asit, fosfor ve demir kaynağıdır. Kalsiyum, D vitamini ve fosfor ile birlikte kemikleri ve dişleri güçlendirmek için çalışır. Bunların eksikliği kemikleri eritir.

hakkinen
16-10-2004, 11:29
ARAÇ TUTMASI
Zencefil: Sindirime yardımcı olur. Mide bulantısını giderir. Enerjinizi artırır. Seyahatin ve otomobilde uzun süre gitmenin yol açtığı bulantı ve rahatsızlıkları azaltır.



CİLT SORUNLARI
Papatya: Bitkisel yağ ve kimyasallar içerir. Çay olarak içildiğinde sindirime yardımcı olur, karın ağrılarını dindirir. Sıcak bir banyonun ardından hazırlanacak papatya çayı torbaları, egzamanın neden olduğu kaşıntı ve yanmaları alır.
Acı pul biber: Portakaldan 3 kat daha fazla oranda C vitamini içerir. Capsantin adlı kimyasal madde zona hastalığının neden olduğu ağrıları dindirmek için yapılan kremlerde kullanılır.
Portakal suyu: Bir bardak portakal suyu günlük C vitamini ihtiyacınızın tamamını karşılar. İçindeki potasyum vücudun su dengesini korur; cildin kurumasını, kırışıklıkların meydana gelmesi önler.
Portakal yağı:Susam yağıyla karıştırılarak kullanıldığında iyi bir cilt yağı elde edilir.Ayrıca;selülitli bölgelere portakal yağıyla masaj yapılması tavsiye edilir.



LAKTOZ DAYANIKSIZLIĞI
Badem: Yüksek oranda kalsiyum, magnezyum, potasyum, fosfor, E vitamini, B2 vitamini, antioksidan içerir. Bu nedenle laktoz (süt şekeri) dayanıksızlığı bulunan ve günlük gıdalar yiyemeyen kişiler için badem ideal bir besin kaynağıdır.



KALP
Bezelye: Haftada 10 porsiyon domatesli bezelye yemeği yiyen bir erkeğin, yemeyene oranla prostat kanserine yakalanma riski yüzde 35 daha az. B vitamini ve protein deposu olan bezelye, kalp için de çok önemli.
Kepekli Ekmek: Kalp hastalıklarıyla bağırsak kanseri için faydalıdır.Günde 12 gramdan fazlası kişiye göre zararlı olabilir.
Kiraz: 100 gramında 40 kalori bulunuyor. İçerdiği ellegic asit, vücudu kansere karşı korurken,kiraz kalp damarlarındaki normal bir kan dolaşımını sağlar. Çok kiraz yenmesi, gut hastalığına yakalanma riskini de düşürür.Günde 20 kiraz yemek 1 aspirin yerine geçiyor.
Çikolata: E vitamini, magnezyum ve demir; kalp hastalıklarına yakalanma riskini düşürür. Günde en fazla 1 çikolata yiyin.
Elma: Günde 5 adet yiyin.
Mısır Gevreği: Günde 1 tabak yeterli.
Salatalık: Diyet yapanların en büyük yardımcısı olan salatalık, kolesterolü düşürür. Kalbi güçlendirir. Unutmadan ekleyelim. Salatayı soymadan yiyin. Çünkü kalbi kuvvetlendiren madde, kabuğu ile derisi arasında bulunuyor.
Yumurta: Tüm yiyecekler içinde en kaliteli proteini içerir. En önemli özelliği, kolesterol oranını düzenleyen lesitin maddesi içermesi. Tavada az yağda pişirilmiş yumurtayı tavsiye ederiz.
Sarımsak: Mutfağınızdan eksik etmeyin. En az 1000 doğal tedavide kullanan sarımsak, sindirim sisteminden, kansere, kan dolaşımından kalp hastalıklarına kadar her şeye yaralı. Ancak hamileler dikkat olmalı. Aşırı sarımsak da kalp yanmaları ve çarpıntılarına yol açar. Günde bir diş yeter.
Humus: E vitamini zengini humus, kanda kolesterol oranını da ayarlar.
Kavun: Bir kavunun yarısı insan vücudunun günlük C vitamininin ihtiyacının tamamını, A vitaminin de yüzde 15'ini karşılar. Kavun, kalp ve böbrek hastalarının diyetlerinde sıkça kullanılan bir meyvedir.
Süt:Tam bir kalsiyum, protein, folik asit, A, E ve D vitaminleriyle fosfor deposu. Çocuk ve genç ve hamilelerin günde en az yarım litre süt içmesi tavsiye ediliyor.
Şeftali: Bir şeftali, günlük C vitamini ihtiyacınızın yarısını karşılar. Sindirimi kolay olan meyvanın koyu renklilerini tercih edin. Çünkü kabuğuna renk veren betakarotene maddesi, kalp ve kansere karşı faydalıdır.
Pirinç: E ve B12 dışında tüm B vitaminleri ve potasyum içerir. Özellikle kolon ve bağırsak kanserlerine karşı faydalıdır.Kolesterolü düşürdüğünden kalbe iyi gelir.
Tuz: Vücuttaki kan dolaşımını ve sinir sistemini düzenler. Mide kanseri, kemik erimesi, kalp sorunlarına bire birdir. İngiliz Sağlık Bakanlığı, halkına günde 9 gram tuzun kafi olduğunu, aşırısının vücuda zarar vereceğini açıkladı.
Çay: Günde 2 bardak içilen çayla, 4 elma, 5 soğan, 7 portakal yemiş gibi kalp dostu antioksidan madde almış olursunuz. İngilizler, özellikle çocukların haftada en az 6 bardak sütlü çay içmesini öneriyor.
Ton Balığı: Kolesterol ve tansiyonu düzenler. Anemi hastalığına karşı D ve B12 vitamini içerir. Birçok kansere karşı vücudu içerdiği nikotinik asitle korur. Bir konserve ton balığı vücudun D vitamini ihtiyacının tamamını karşılıyor.
Hindi Eti: 125 gramı, vücudun günlük folik asit ihtiyacını karşılar. Folik asit, kan hücrelerinin yenilenmesine yardımcı olur.
Karpuz: Bir dilimiyle günlük C vitamini ihtiyacınızın %80'nini karşılarsınız. İçerdiği potasyum, kan dolaşımını sağlar.

hakkinen
16-10-2004, 11:31
KANSER
Kayısı: Antioksidan olan betakaroten açısından zengindir. Hücrelere ve dokulara zarar veren moleküllerin etkisini ortadan kaldırarak kansere karşı koruyucu etkisi vardır. Lifli olduğu için bağırsakları koruyucudur.
Tahıllar: Arpa, mısır, buğday, yulaf gibi tahıllar B ve E vitamini, potasyum ve kalsiyum içerir. Kanserojen maddelerin vücuttan atılması sürecini hızlandırır. Tahıl ağırlıklı bir beslenme rejimi, bağırsak kanseri riskini yarı yarıya azaltıyor.
Fasulye: Fasulye, C vitamini ve betakaroten gibi kalp hastalığı ve kanseri önleyen antioksidanlar açısından zengindir. B vitamini de seks hormonlarını kuvvetlendirir.
Pancar: Demir ve folik asit açısından zengin olan pancar eski çağladan beri kan hastalıklarının tedavisinde kullanılmaktadır. Amerikalı uzmanlar pancar suyunun sarılık tedavisinde de etkili olduğunu belirtiyor.
Lahana: Kanserli hücrelerin çoğalmasını önleyen karoten maddesi içerir.
Havuç: Tam 40 araştırma havuç tüketimi arttıkça kanser riskinin azaldığını ortaya koymuştur. Bunun temel nedeni betakaroten, C ve E vitaminleri gibi antioksidanlar açısından zengin oluşudur.
Nohut: Yağ düzeyi düşük olan ve kolesterol içermeyen nohut kalsiyum, magnezyum, fosfor, potasyum, bakır, manganez, betakaroten ve folik asit açısından zengindir. Göğüs kanserine karşı korur.
İncir: Potasyum, demir ve kalsiyum içerir. Sindirim sistemine yardımcı olur. Eski çağlarda kanserli hücrelerin tedavisinde kullanılan incir, modern tıp tarafından da kansere karşı koruyucu olarak öneriliyor.
Sarımsak: Bağışıklık sistemini güçlendirdiği ve kansere, yüksek kolesterole, kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarına karşı koruyucu etkisi vardır.
Fındık: Kalp krizine karşı koruyucu olan E vitamini açısından en zengin besinlerin başında gelir. Her gün yenilen bir avuç fındık kansere ve kırışıklıklara karşı koruyucudur.
Mercimek: B vitamini, demir, kalsiyum, magnezyum, fosfor ve potasyum içerir. Lifli özelliği kandaki kolesterol oranını düşürür, şeker ve kalp hastaları için yararlıdır.
Zeytinyağı: İçindeki omega yağ asitleri, kandaki kolesterol düzeyini dengede tutar. Antioksidan özelliği olan E vitamini açısından da zengindir. Bu sayede kalp krizi, felç, kanser ve erken yaşlanmaya karşı beyni koruyucu etkiye sahiptir.
Soğan: Bağışıklık sistemini güçlendirir. İçerdiği allicin ve sülfür; mide ve bağırsak kanserine karşı koruyucu etkiye sahiptir. Son araştırmalar kemik erimesine karşı, peynir ve sütten daha etkili olduğunu göstermiştir.
Şeftali: Teki bile insanın C vitamini ihtiyacının yüzde 50,sini karşılayabilir. Sindirimi kolaydır. Kansere ve kalp krizine karşı koruyucu olan betakaroten açısından da zengindir. Bir tanesinde 33 kalori vardır.
Pirinç: Pirinç mükemmel bir enerji kaynağıdır. E ve B vitaminleri açısından zengindir. Bağırsak kanserine karşı koruyucu olan pirinç, kolesterolü düşürerek kalp krizi riskini de azaltır.
Çilek: Kolesterol düzeyini düşürür ve sindirim sistemini düzenler. Ellegic asit adı verilen kansersavan bir maddeyi de içerir.
Domates: Likopen açısından zengin ender bitkilerden biridir. Likopen, pankreas gibi çeşitli kanser hastalıklarını önleme konusunda hayati önemdedir. C vitamini açısından zengindir ve bağışıklık sistemini kuvvetlendirir. Lifli bir besin olması da bağırsak kanseri riskini azaltır.



GÖZ
Mısır: Zeaksantin adlı bir bitkisel bileşim içerir.Bu madde yaşa bağlı olarak gelişen görme bozukluklarını azaltır.
Ispanak: Antioksidan özelliği taşıyan A vitaminine dönüşen betakaroten içerir. Sağlıklı gözler için gereklidir. Katarakt ve diğer göz tabakalarının bozulmasına karşı lutein maddesi de içerir.Pişirdikten sonra hemen tüketin; beklemesi halinde içindeki yararlı maddeler toksik maddelere dönüşebilir.



BAĞIRSAK
Elma: Protein, vitamin ve doğal kimyasallar sayesinde sindirime yardımcı olur. Sindirimi kolaylaştırır. Bağırsak sorunları çeken kişiler için dengeleyici ve normalleştirici besin olarak nitelenirler.

KALENDER
17-10-2004, 00:33
Orta kulak neresidir ve nasıl görev yapar?

Orta kulak dış kulak yolundan ince bir kâğıt kalınlığındaki kulak zarı ile ayrılan bezelye büyüklüğünde içi hava dolu bir boşluktur. Orta kulak kemikçikleri (malleus, incus, stapes-çekiç, örs, üzengi) kulak zarına ve birbirlerine yapışıktırlar. Ses dalgaları kulak zarına çarparak onu titreştirdiğinde kemikçikler de hareket eder ve bu yolla ses iç kulağa iletilir. Ses oradan işitme siniri yoluyla beyine gönderilir. Kulak zarının ideal şartlarda titreşmesi için orta kulak ve dış atmosfer basıncı birbirine eşit olmalıdır. Bu amaçla havayı orta kulağa ulaştıran östaki borusudur. Östaki borusu burnun arkası (geniz) ile orta kulak arasında yer alır. Yutkunma ve esneme sırasında açılarak havanın orta kulağa ulaşmasını sağlar. Yutkunma sırasında kulakta işitilen çıtırtı, östaki borusundan orta kulağa ulaşan hava kabarcığının sesidir. Bu şekilde hava basıncı eşitlenir. Bu olay otomatik olarak günde bin defadan fazla yapılmaktadır.

Otitis Media nedir? Nedeni nedir?
Ot=kulak, itis=iltihap, media=orta; Otitis media=orta kulak iltihabı anlamına gelir. Orta kulak iltihabı üst solunum yolu enfeksiyonları sırasında virüslerin burun veya boğazdan östaki tüpü yoluyla orta kulağa ulaşması ile meydana gelir. Östaki borusunun fonksiyonu soğuk algınlığı, alerji, sinüs ya da boğaz enfeksiyonlarında bozulur ve çalışması bozulan östaki tüpü enfeksiyonu orta kulağa ulaştırır. Orta kulakta enfeksiyon kulak ağrısına, kulak zarında kızarıklığa, orta kulakta müküs veya cerahat birikmesine yol açar. İltihaplanan kulak zarı bazen en zayıf yerinden delinir ve cerahat dışarı akar. Çoğu zaman östaki borusu içinde şişlik olduğundan, cerahat genze boşalamaz ve orta kulakta kalır. Orta kulak havalanamıyorsa ve boşlukta vakum oluşmuşsa orta kulakta sıvı veya müküs birikir, bu duruma 'seröz otitis media' adı verilir. Bu durum sıklıkla kronikleşir. Yani iltihabın akut ve ağrılı dönemi geçtikten sonra haftalar, aylar hatta yıllarca sürebilir.

Ne zaman ve kimlerde görülür? Önemli midir?
Orta kulak iltihabı daha çok küçük çocuklarda görülür. Üst solunum yolu enfeksiyonlarının sıkça görüldüğü kış ve ilkbahar aylarında orta kulak iltihapları da sıktır. Önemsenmesi gereken bir enfeksiyondur. Şiddetli kulak ağrısı yapabilir, bazen iltihap önemli komşu yapılara geçebilir. Çocuklarda ağır işitmeye yol açarak konuşma gelişimini bozabilir, eğitimlerini kötü yönde etkiler.

Belirtileri nelerdir? Çocuğumda orta kulak iltihabı olduğunu nasıl anlarım?
Ağrı en sık görülen belirtidir. Kulakta tıkanıklık ve basınç hissi vardır. Buna, çocuklarda üst solunum yolu enfeksiyonunun diğer belirtileri (burun akıntısı, ateş) eşlik eder. Ağrıyı tanımlayamayacak kadar küçük olan çocuklarda huzursuzluk, ağlama sıkça görülür ve çocuklar hasta kulağı çekiştirirler. Orta kulakta biriken cerahat ve iltihaplı zar nedeniyle işitme azalmıştır. Uygun tedavi yapılırsa iltihap ve orta kulaktaki sıvı kaybolur, işitme tamamen normalleşir. Tedavi yapılmazsa veya yetersizse işitme kaybı kronikleşir ve kalıcı hal kazanabilir.

Doktor muayenesinde neler yapılıyor?
Doktor kulağınızı otoskop, optik veya kulak mikroskobu yardımıyla muayene eder. Kulak zarının durumu, kızarıklık, zarda matlaşma, ışığı yansıtması, orta kulakta sıvı varlığı kontrol edilir. Dış kulak yoluna uygulanan hava basıncı ile zarın hareketliliğine bakılır. Hareketli, titreşen, sedefi-gri renkte, ışığı yansıtan kulak zarı normaldir.
Muayene ile elde edilemeyen bilgiler için iki ayrı test yapılabilir:
• Odiogram ile kulağın işitme seviyesi,
• Timpanogram ile orta kulak hava basıncı ve östaki borusu fonksiyonları araştırılır.
Bu iki test problemin ciddiyetini belirlemeye yarar ve tedaviyi yönlendirir. Muayenenin tam olarak yapılabilmesi için çocuk hastanın uyum göstermesi gereklidir. Bu nedenle ebeveynler çocuğu muayeneye hazırlamalı ve muayene sırasında sessiz, sakin olmalarını sağlamalıdır.

Orta kulak iltihabının tedavisinde neler yapılıyor?
Orta kulak iltihaplarında en önemli tedavi ilaç tedavisidir. Kullanılan ilaçlar; antibiyotikler, alerjik durumlarda antihistaminikler, soğuk algınlığı eşlik ediyorsa dekonjestan (ödem çözücü) ilaçlar, burun damlaları, ağrı ve ateş düşürücü ilaçlardır. Ağrı 1-2 gün içinde tamamen geçse de iltihabın tamamen silinmesi için antibiyotikler 10-14 gün kullanılmalıdır. Diğer ilaçlar da doktorunuzun önerdiği şekilde ve sürede kullanılmalıdır. İlaçlar yan etki ortaya çıkarmışsa veya belirtilerde düzelme olmuyorsa tedavi sonlanmadan doktorunuzla tekrar temasa geçmelisiniz.

Başka tür tedavi gerekir mi?
Orta kulak iltihabı çoğu zaman ilaç tedavisiyle tam düzelir. İlaç tedavisinin yetmediği durumlarda ileri tedaviler gerekebilir:
• Miringotomi (parasentez):
Kulak zarını delerek zarda minik bir açıklık oluşturmaktır (Bu işlem kulak zarını çizmek olarak bilinir). Bu açıklıktan orta kulakta biriken sıvı boşaltılabilir ve ağrı azaltılabilir. Delinen yer birkaç gün içinde kendiliğinden iyileşir ve kapanır, kulak zarında herhangi bir kalıcı hasar oluşmaz.
• Kulak zarına tüp yerleştirilmesi:
Parasentezde oluşturulan açıklık iltihabı olay-sıvı tam kaybolmadan kapanabilir. Bu açıklığın uzun süre kalmasını sağlamak için iyileşmeyen seröz otit (orta kulakta sıvı) durumunda kulak zarındaki bu açıklığa içi boş bir tüp yerleştirilebilir. Buna ventilasyon (havalandırma) tüpü adı verilir. Çocuklarda genel anestezi, yetişkinlerde ise lokal anestezi altında yerleştirilebilir. Bu tüpün içinden orta kulağa geçen hava, orta kulak basıncını dış atmosfer basıncına eşitler ve orta kulakta sıvı birikimini engeller. Bu şekilde işitme düzelir. Tüp orta kulak iltihabının tamamen düzelip östaki borusunun normal çalışmaya başladığı zamana kadar yerinde kalmalıdır. Bu süre birkaç hafta ile birkaç ay arasında değişir. Bu süre içinde kulağa su kaçması engellenmelidir. Su kaçması kulağın iltihaplanmasına yol açabilir. Ventilasyon tüpleri işitmeyi belirgin olarak düzeltir ve kulak enfeksiyonlarını azaltır veya tamamen ortadan kaldırır. Çocuklarda orta kulak iltihapları kronik geniz eti ve bademcik iltihaplarına eşlik edebilir. Böyle durumlarda geniz eti ve bademciklerin alınması gerekebilir. Alerji varsa tedavi edilmelidir.
• Delik kulak zarı tamiri:
Orta kulak enfeksiyonlarının sık tekrarlaması ve yetersiz tedavi edilmeleri kulak zarında kalıcı delik oluşmasına ve kronik akıntılı durumlara yol açabilir. Kapanmayan delikler veya kronik iltihaplı kulak akıntıları (kronik orta kulak iltihabı) cerrahi tedaviyi gerektirir. Kulak zarının tamiri (mirengoplasti), işitme kaybının fazla olduğu durumlarda orta kulak kemikçik zincirinin tamiri (ossikuloplasti) ve kronik akıntılı durumlarda orta kulak ve çevresinde yerleşen iltihabın temizlenmesi (mastoidektomi) ameliyatları gerekebilir. Bu ameliyatların büyük bölümü genel anesteziyle yapılır ve en fazla bir günlük kalışını gerektirir.

AloneWolf
27-10-2004, 11:59
Bazen saçlarımız söz dinlemez ve bizi çileden çıkarır. Ama üzülmeyin baharatlarla uygulayacağınız birkaç basit yöntem, saçlarınıza canlılık ve parlaklık kazandıracak



Kadınların en büyük güzellik silahı saçlarıdır. Fakat dökülme, kepek, cansız ve zayıf saçlar çoğu zaman güzelliğimize gölge düşürür. Oysa evde uygulayabileceğiniz doğal yöntemlerle sağlıklı saçlara kavuşabilirsiniz.

Kepeklenme sorunu için

Büyük bir organizasyona davetlisiniz. Çok güzel, siyah bir elbise giydiniz. Ama saçlarınızdan omuzlarınıza dökülen kepekler tüm güzelliğinize gölge düşürüyor. Sık sık bu sorunu yaşıyorsanız, bir parça pamuğun üzerine zeytinyağı döküp saç derisine hafifçe masaj yapın. Yarım saat sonra saçınızı yıkayın. Bu uygulamayı yapmadan önce saçınızı iyice fırçalayarak kepeklerin gevşemesini sağlayın.

Saçlarınız dökülüyorsa













Her sağlıklı insanın ortalama 100 bin saç teli vardır. Her saç telinin ömrü de 2 - 6 yıl arasında değişir. Günde 100 saç teli kaybetmek normaldir. Çünkü saçlar yeniden uzar. Fakat aşırı saç dökülmesine karşı önlem almak gerekir. Yumuşak bitkisel şampuanlar, saç dökülmesini büyük oranda önler. Eğer saç deriniz çok kuruysa, haftada bir kez, saçınızı şampuanlamadan önce başınıza yumuşak, yağlı bir sabunla masaj yapın. Saçlarınızı yıkarken, mutlaka sıcak yerine ılık su kullanmayı tercih edin.Saçlarınızı kurutma makinesiyle kuruturken dikkat edin. Çünkü sıcak ve kuru hava saç uçlarının kırılmasına sebep olur. En iyisi saçların kendi kendine kurumaya bırakılmasıdır. Kimyasal maddelerle saçlarınızın rengini açmaktan kaçının. Aksi taktirde saçlarınıza zarar verirsiniz. Haftada 2 - 3 kez de bira kürü uygulayın. 0,3 litre birayı saçınıza ve saç derinize dökerek masaj yapın. 15 - 20 dakika sonra ılık suyla yıkayın ve kendi kendine kurumasını bekleyin.

Saç dökülmesini önlemek için













Soğan masajı:
Soğan, saçların daha sağlıklı uzamasını sağlar. Bir soğanı ikiye bölün ve saçlarınızı yıkarken saç derinize birkaç dakika masaj yapın. Soğan kokusunu gidermek için de masajdan sonra yumuşak bir şampuanla saçlarınızı yıkayın. Bunu haftada 1 - 2 kez tekrarlayın.
Elma sirkesi kürü:
Elma sirkesi, yıpranmış saçları onarır ve böylece dökülmelerini önler. Yarım litre ılık suya dörtte bir litre elma sirkesi ilave edin. Saçlarınızı yıkadıktan sonra bu karışımı saçınıza dökün ve birkaç dakika saç derinize hafifçe masaj yapın. Masajdan sonra saçınızı durulamayın ve kendi kendine kurumasını bekleyin. Haftada 1 - 2 kez bu işlemi tekrarlamaya çalışın.
Bir diğer öneri:

· 60 gr Hintyağı

· 50 gr saf zeytinyağı

· 50 gr lavanta suyu
Hepsini birlikte karıştırın. Banyo yapmadan 30 dakika önce bu karışımı saçınıza sürün ve bekleyin. Ardından saçınızı sabunla yıkayın. Bu işlemi haftada bir kez uygulayabilirsiniz.

Uzmanlar ayrıca, saç dökülmesini önlemek için kadın ve erkeklere ayrı tavsiyelerde bulunuyor:













Erkekler için:
2 litre suya 50 gr dulavratotu kökü katın ve 15 dakika kaynatın. Kaynadıktan sonra 30 dakika demlenmesini bekleyin ve sonra saçınızı bu karışımla yıkayın.
Kadınlar için:

· Saç diplerinizi ılık suyla ıslatın ve has zeytinyağı sürün. Ardından saçınıza bir havlu sarın ve bu şekilde yatın. Ertesi sabah saçlarınızı kükürtlü sabunla yıkayın.

· İki litre sıcak süte limon damlatın ve dibe çökmesini bekleyin. Sütün üstte kalan kısmını diğer kısımdan ayırın ve ılık hale geldikten sonra saç diplerinize bununla masaj yapın. Sonra saçlarınızı durulayın ve sıcak bir havlu sararak yatın. Sabah kalktığınızda saçlarınızı beyaz sabun ve sıcak suyla yıkayın.

· Bir litre kaynar suyun içine bir tutam ısırgan otu atın ve sonra yarım saat demlenmesini bekleyin. Akşamları saç diplerinize bu karışımla masaj yapın ve ardından saçlarınızı yıkayın.

· Saç diplerinize susam yağı sürün ve 3 - 4 saat bu şekilde bekleyin. Sonra saçınızı en az 4 - 5 kez sıcak suyla yıkayın. Bu işlemi üç haftada bir tekrarlayarak hem saçınızın dökülmesini önleyebilir hem de parlamasını sağlayabilirsiniz.

· Çiğ yumurta sarısını yarım litre ılık suyla karıştırın ve akşamları saç diplerinize sürün. Sonra saçınıza bir havlu sarın ve sabaha kadar bu şekilde yatın. Sabah kalktığınızda saçınızı ılık suyla ve beyaz sabunla yıkayın. Olumlu sonuç alabilmek için bu işlemi 3 - 4 gün devam ettirin.













Saçları güçlendirmek için

· 50 gr adaçayı

· Bir çay bardağı lavanta

· Bir çay bardağı kekik

· Bir çay bardağı atkuyruğu otu

· Bir litre su
Tüm bitkileri bir litre suda 10 dakika kaynatın. Süzdükten sonra sabah ve akşam saç diplerine bununla masaj yapın.Saçları kuvvetlendirmenin başka bir yolu da defne tohumunu kaynatmak ve suyunu saç diplerine sürmektir.

Saçları beslemek için

· Bir miktar badem yağı

· Bir miktar zeytinyağı

· Bir yumurta sarısı
Hepsini birbirine karıştırın ve iki haftada bir bu karışımla saç diplerinize yumuşak bir şekilde masaj yapın.

Saçın rengini açmak için
Dört çorba kaşığı dövülmüş revent kökünü üç bardak sıcak suda 30 dakika bekletin.Saçlarınızı yıkadıktan sonra bu karışımla durulayın.

Koyu renk saçı parlatmak için

· İki çorba kaşığı biberiye

· İki bardak su
Biberiyenin üzerine sıcak suyu dökün ve 30 dakika çekmesini bekleyin. Saçınızı yıkadıktan sonra durularken bu karışımı kullanın.

Saça hacim vermek ve şekillendirmek için
En iyisi açık renk saça sarı röfle attırmaktır. İnce telli saçlarda ne kadar çok değişik renk bulunursa, saç o kadar dolgun gösterir. Saçlarınızı şekillendirirken de sadece saç uçlarına jöle veya köpük sürmeyi tercih etmelisiniz.

fiora
29-10-2004, 10:21
Dr. Beden'den sağlık öğütleri


Vücudunuz ne kadar sağlıklı olduğunuzun aynası.

Bu öğütlere dikkat çünkü vücudunuz ne kadar sağlıklı olduğunuzun
aynası. Aşırı kalın tırnaklılar, zor nefes alıyor olabilir misiniz?
Dakikada 15'ten az derin nefes alıyorsanız sağlıklısınız 3 Saatte
bir tuvalete gitmek şeker hastalığının sinyali Nabzınız ne kadar
yavaş atıyorsa o kadar uzun yaşarsınız Elleriniz titriyorsa tiroit
riski için bir doktora görünmelisiniz Yaşam tarzınız sizi öldürür
mü? 10 sorudan oluşan bu testi sakın kaçırmayın. Çünkü testin
sonunda özel yaşamınızın sağlığınızı nasıl etkilediğini
öğreneceksiniz. Vücudunuz gerçek doktorunuz Londra Yaşlanma Bilimi
Enstitüsü'ne göre vücudumuzu ne kadar iyi tanırsak o derecede
hastalığın önüne geçebiliriz.

Vücudunuz siz fark etmeden sağlığınızla ilgili en önemli ipuçlarını
veriyor." Bu uyarıyı yapan İngiltere'nin başkenti Londra'da bulunan
King College Hastanesi'nin doktorları... Bu konuda birçok
araştırmaya imzasını atan King College'de Gerontoloji (yaşlanma
bilimi) Enstitüsü'nde araştırmalarını yürüten Prof. Dr. Robert
Weale, "Sadece parmaklarınızın uzunluğu bile sizin sağlığınız
hakkında kayda değer bilgi sahibi olmamızı sağlıyor aslında. Siz de
vücudunuzla ilgili önemli detaylara dikkat ederek sağlığınızı
koruyabilirsiniz" diyor. Işte hayatınızı kurtaracak 16 ipucu:

1- Tırnaklar Tırnaklarınıza dikkatle bakın... Eğer hafif mavilik
yada morluk görüyorsanız bu bir kalp hastalığıyla karşı karşıya
olduğunuz anlamına gelebilir. Tırnaklarınızın aşırı kalın olması ya
da ya da üstlerinde tümsekler olması da nefes alma hatta akciğer
sorunlarıyla karşı karşıya olduğunuzu gösterebilir.

2- Nefeslerinizi sayın Eğer dakikada 15 kez daha az nefes alıp
veriyorsanız sağlıklı ciğerlere sahipsiniz demek... Eğer 25 kez
nefes alıp veriyorsanız o zaman sağlığınıza dikkat etmelisiniz.

3- Gözler Aynada gözlerinizden birine bakın. İris'in etrafında beyaz
bir daire varsa kolesterol seviyeniz yüksek anlamına geliyor.Bu aynı
şekilde yaklaşan kalp sorunlarında en büyük habercisi...

4- Avuç içinize bakın Avuç içlerinize dikkatle bakın... Eğer kırmızı
ve lekelilerse karaciğeriniz de sorun var demek...

5- Hafıza kontrolü Bir tepsinin üstüne rastgele 10 eşya koyun.
Tepsiye sadece 10 saniye bakın. Kaç tanesini hatırlayabildiniz? İyi
bir hafızanızın olması Alzheimer'le karşılaşma riskinizin daha az
olacağı anlamına geliyor.

6- Tuvalet sıklığı Her 3 saatte bir tuvalete birden çok gitme
ihtiyacımı hissediyorsunuz? Diyabetin en erken alarmlarından biri
sık sık tuvaletegitmektir.

7- Doğum kilonuz Annenize kaç kilo doğduğunuzu sorun... 3 kilonun
altında doğmuşsanız kalp sorunlarıyla karşı karşıya kalabilirsiniz.

8- Nabız kontrolü Nabzınız ne kadar kadar yavaş atıyorsa o kadar
uzun yaşayacaksınız demektir. Yani nabzınız 70'in altındaysa
sağlıklısınız anlamına geliyor...

9- Dişlerinizi fırçalayın Dişleriniz kanıyor mu? Kalbiniz
tehlikede...

10- Parmak uzunluğu İşaret ve yüzük parmakları aynı uzunlukta olan
kişilerin kalp krizi geçirme riski daha fazla...

11- Ayak bilekleri Baş parmağınızla ayak bileğinizin arka kısmına
bastırın. Eğer bastırdığınız noktadaçok fazla çukurluk oluşuyorsa, o
zaman kalp, akciğer, böbrek sorunlarıyla karşı karşıya
kalabilirsiniz...

12- Kas kontrolü Sırt üstü yatın. Bacaklarınız dümdüz olsun. Bir
bacağınızı havaya kaldırın. Bir kişinin ayağınıza bastırmasını
isteyin. Eğer bacağınız yere düşüyorsa, kaslarınız da bir zayıflık
olduğu anlamına geliyor.

13- Görünüş Gözünüzün hemen altında elmacık kemiğiniz üzerine bir
cetvel yerleştirin. Sonra cetvelin üstüne bir kredi kartı
yerleştirin kartı en rahat okuduğunuz uzaklığı ölçün. Ne kadar
yakına gelirse gelsin kartı rahat okuyabiliyorsanız göz sağlığınızın
iyiolduğu anlamına geliyor.

14- Beliniz kalın mı? Eğer vücut şekliniz elmaya benziyorsa... Yani
vücut yağlarınız belinizin çevresinde toplanıyorsa o zaman kalp
sorunu yaşama riskiniz daha fazla...

15- Tiroit misiniz? Kollarınızı yere paralel olarak tam karşınızda
birşeye uzanıyormuş gibi uzatın... Ellerinize dikkat edin... Eğer
elleriniz bu pozisyonda titriyorsa o zaman tiroit olma riskiniz çok
yüksek...

16- Düz yürümek Yere bir metre uzunluğunda bir çizgi çizin...
Üzerinde rahat rahat yürüyebiliyorsanız, vücudunuzun koordinasyonu
iyi işliyor. Yani merkez sinir sisteminiz... Sabah Gazetesi

sudha
09-11-2004, 08:09
odtu@yahoogroups.com çıkışlı bir mail gelmiş... İlişkin adres kontrol edildi.. Bilgilerinize..

Kamuya açik yerlerde ve tüm kamu kurumlarinin tuvaletlerinde ekonomik oldugu

için sivi sabunlar kullanilmakta. Elinizdeki açik yaralara temas ettiginde %100

cilt kanseri riski tasidigindan ve Ankara Onkoloji Hastanesi'ne yapilan basvurularda

son 4 yilda "Cilt Kanseri" hastalarinin sayisinin %94 arttigini biliyor musunuz?

Özellikle Isveç'ten alinan "Sterisol" isimli dezenfektan içerikli sivi sabun bu riski en

çok tasiyanlardan. "Sterol" adiyla pazarlanan bu sivi dezenfektan sabuna dikkat.

Umuma açik yerlerdeki sivi sabunlarin hiçbir türünü asla kullanmayiniz.

Lütfen 1 dakikanizi ayirip bu maili listenizdeki herkese gönderiniz.

Saglikli toplum olmak elimizde.

Sezen SAÇAN
Ege University
Institute of Nuclear Sciences,
35100,Bornova IZMIR / TURKEY

tractact
10-11-2004, 10:15
BBC bilim muhabiri Ania Lichtarowicz yazıyor: Birleşmiş Milletler, böceklerin alternatif protein kaynağı olarak kullanılması çağrısında bulundu. Afrika'da tırtıl ticareti gelişmekte olan bir işkolu BM'nin Gıda ve Tarım Örgütü'nün orman böcekleri üzerine hazırladığı bir raporda böceklerin vahşi hayvan eti ve balığa iyi bir alternatif olabileceği belirtiliyor. Örgüte göre böcek tüketimi, besin kaynaklarının sınırlı olduğu Afrika'nın orta kesimlerinde açlık tehlikesine karşı iyi bir önlem olabilir. Rapora göre Orta Afrika'da zaten çok miktarda tırtıl tüketiliyor.

Araştırmaya katılanlardan yüzde 90'ı protein, karbonhidrat, mineral ve vitaminler açısından zengin olan bu hayvanı yediklerini söyledi.

Üstelik ormanlardan toplanan tırtıllarda zararlı böcek ilaçlarına da rastlanmıyor.

Bölgede böcek alım satımı da giderek hareketlenen bir işkolu.

Özellikle kadın ve çocuklar bunları kolayca toplayıp pazarlarda satabiliyor.

Böcek yemek, insanlara verdiği enerjinin yanısıra, çevre ve diğer hayvanlar için de yararlı oluyor.

Gıda ve Tarım Örgütü, böcek tüketimi artarsa soyu tükenmeye yüz tutan yabani hayvanların ve azalmakta olan balık stoklarının da yenilenebileceğini söylüyor.

Kaynak: http://www.bbc.co.uk/turkish/

fiora
14-11-2004, 10:00
Yürüyüşün 24 faydası

Doç. Dr. Levent Köstem ve Dr. Aylin Çeçen Aksu, egzersiz yapmak
isteyenler için hazırladıkları el kitabında yürüyüş yapmanın
faydalarını 24 madde halinde sıraladı.

Düzenli olarak yürüyüş yapanlar kasların kuvvetlenmesinden,
şişmanlık riskinin azalmasına, yaratıcı düşünce potansiyelinin
artmasından, yaşlanma sürecini geciktirmeye kadar çeşitli kazanımlar
elde ediyor.

Hipokrat’tan bu yana her çağda hekimlerin egzersizi, hastalıklardan
koruyan ve hastalıkları tedavi eden bir ilaç olarak reçete ettiğine
dikkat çekilen Doç. Dr. Levent Köstem ve Dr. Aylin Çeçen Aksu’nun
hazırladıkları el kitabında, yürüyüş için öncelikle bir program
oluşturulması gerektiği belirtiliyor.

Programa başlarken, kısa ve uzun dönemli gerçekçi hedefler konması,
yürüyüş malzemelerinin özenle seçilmesi, programın tembelleşmeden
oluruna bırakılması önerilen Doç. Dr. Levent Köstem ve Dr. Aylin
Çeçen Aksu’nun hazırladığı kitapta, yürüyüşte dikkat edilmesi
gerekli hususlar sıralanıyor.

Buna göre;
Kilo vermek amacıyla naylon vb. gibi giysiler vücuda sarılmamalı.
40 yaşın üstündekiler doktora görünmeden, yürüyüş programına
başlamamalı.
Diyabet, hipertansiyon ve diğer sistematik hastalığı bulunanlar sık
sık doktor kontrolünden geçmeli.
Ciddi bir yemek sonrası hızlı ve ağır yürüşler yapılmamalı.
Yürüyüş öncesi ve sonrasında susuz kalmamaya dikkat etmeli.
İnce tabanlı ve makosen ayakkabılar ile yürüyüş yapılmamalı.
Çok sıcak havalarda ve saatlerde yürüyüşten kaçınmalı.
Bir sıkıntı hissedildiğinde yürüyüşe inatla devam etmemeli.

KAZANÇLAR

Bu prensiplere bağlı kalınarak uygulanan yürüyüş programlarının
kazançları ise şöyle sıralanıyor:
Yürüyüş kan akımını ve kan damarlarının miktarını artırarak,
dolaşımı iyileştirir, kalp-damar ve beynin damarsal hastalıkları
riskini azaltır.
Kalp kası dahil, vücut kaslarını kuvvetlendirerek, daha etkin
çalışmalarını sağlar.
Her bir kasılmada kalbin pompaladığı kan miktarını artırarak,
istirahatte kalp atım sayısını (nabzı) azaltır.
Egzersiz ve stres durumunda arteriel kan basıncında (tansiyonda)
oluşan yükselmeyi azaltır.
Kan basıncını düzenler.
Kalp kasının yan damarlardan beslenmesini destekler. Böylece kalbin
ana damarlarında oluşacak tıkanıklıkların vereceği zararı azaltır.
Şişmanlık riskini azaltır.
Sindirimi kolaylaştırır.
Beyine oksijen sağlanmasını artırarak, zihinsel keskinlik ve
yaratıcı düşünce potansiyelini yükseltir.
Lenfatik dolaşıma yardımcı olur.
Egzersiz sırasında ve sonrasında metabolizmayı uyarır.
Solunumsal kapasiteyi ve aerobik gücü artırır.
Büyümeyi ve travma sonrası toparlanmayı olumlu etkiler.
Kan yağlarının (trigliserid) düzeyini düşürür.
HDL/LDL (iyi huylu-kötü huylu kolestrol) dengesini düzenler.
Koordinasyona olumlu etki yapar.
Eklem ve kasların esnekliğini artırarak, bel ve boyun ağrılarını
hafifletir.
Kemiklerin sertleşmesini ve kuvvetlenmesini sağlar.
Dayanıklılığı artırır.
Yorgunluk duyumunu engeller.
Uykusuzluğu azaltır, rahatlamaya yardımcı olur.
Vücudun doğal keyif verici hormonları olan endorfinlerin salınımını
sağlar.
Yaşlanma sürecini geciktirerek, genç görünüm sağlar.
Moral, özgüven ve iyimserliği artırır.

Kaynak : www.habersaglik.com

makrombor
14-11-2004, 10:13
ünivversitedeyken hergun yaklasık 30 dakika yürürdüm tempolu..bazen sürat bile yapardım:)küçük ken de genelde yürümeyi kullanırdık ulaşım için..şmidi yürümediğim zaman eksiklik hissediyorum kendimde en azından günde 10 dakika yürümeye çalışıyorum..belki bu nedendendir kendimi hiç hantal hissetmedim..amazevk almassanız yürünmüyo sevmek gerek..

bıcırık
14-11-2004, 18:32
Ramazan sonrası sık va az yiyin

Ramazan boyunca oruç tutanların, bayram ve sonrası vücudun eski sistemine uyum sağlaması için az ve sık beslenmeleri önerildi.

Adana
AA

12 Kasım 2004 — Prof. Dr. Cahide Yağmur, “sindirimin ve hormonların normal düzenine geçmesi için bir aya ihtiyaç var” dedi.


Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cahide Yağmur, özel yemeklerin yapılıp davetlerin sıkça verildiği ramazanda genellikle oruç tutanların kilo aldıklarını söyledi. Bayram ile psikolojik rahatlamanın da etkisi ile aşırı gıda tüketimine gidilebileceğini belirten Yağmur, bunun aksine bir ayı oruç tutarak geçiren kişilerin bayramla birlikte beslenmesine daha çok özen göstermesi gerektiğini bildirdi.
Yağmur, oruç tutanların bir ay boyunca gün içindeki açlıktan dolayı mide kapasitelerinin küçüldüğünü, sindirimin ve hormonların normal düzenine geçmesi için bir ay gerektiğini, bu süre içinde de dengeli beslenmenin şart olduğunu ifade etti.
Vücudun eski sistemine uyum sağlaması için bu dönemde beslenmenin önemine değinen Yağmur, şunları söyledi: “Bir öğünde aşırı miktarda yemekten kaçının. Az ve sık yemek yiyin. 3 ana öğünü atlamadan 2 ara öğün yapın. Ara öğünlerde besleyici ve enerji değeri düşük meyveli içeceklerin yerine süt, yoğurt, ayran ve meyveler ile şekerli olmayan sütlü tatlılar tercih edin. Ayrıca, ramazanda bir ay dinlenmeye çekilen mide, bayramda şeker ve tatlı yiyeceklerle yorulmamalı.”

Golfer
12-12-2004, 02:32
Yürüyüşün 24 faydası

Doç. Dr. Levent Köstem ve Dr. Aylin Çeçen Aksu, egzersiz yapmak
isteyenler için hazırladıkları el kitabında yürüyüş yapmanın
faydalarını 24 madde halinde sıraladı.

Düzenli olarak yürüyüş yapanlar kasların kuvvetlenmesinden,
şişmanlık riskinin azalmasına, yaratıcı düşünce potansiyelinin
artmasından, yaşlanma sürecini geciktirmeye kadar çeşitli kazanımlar
elde ediyor.

Hipokrat’tan bu yana her çağda hekimlerin egzersizi, hastalıklardan
koruyan ve hastalıkları tedavi eden bir ilaç olarak reçete ettiğine
dikkat çekilen Doç. Dr. Levent Köstem ve Dr. Aylin Çeçen Aksu’nun
hazırladıkları el kitabında, yürüyüş için öncelikle bir program
oluşturulması gerektiği belirtiliyor.

Programa başlarken, kısa ve uzun dönemli gerçekçi hedefler konması,
yürüyüş malzemelerinin özenle seçilmesi, programın tembelleşmeden
oluruna bırakılması önerilen Doç. Dr. Levent Köstem ve Dr. Aylin
Çeçen Aksu’nun hazırladığı kitapta, yürüyüşte dikkat edilmesi
gerekli hususlar sıralanıyor.

Buna göre;
Kilo vermek amacıyla naylon vb. gibi giysiler vücuda sarılmamalı.
40 yaşın üstündekiler doktora görünmeden, yürüyüş programına
başlamamalı.
Diyabet, hipertansiyon ve diğer sistematik hastalığı bulunanlar sık
sık doktor kontrolünden geçmeli.
Ciddi bir yemek sonrası hızlı ve ağır yürüşler yapılmamalı.
Yürüyüş öncesi ve sonrasında susuz kalmamaya dikkat etmeli.
İnce tabanlı ve makosen ayakkabılar ile yürüyüş yapılmamalı.
Çok sıcak havalarda ve saatlerde yürüyüşten kaçınmalı.
Bir sıkıntı hissedildiğinde yürüyüşe inatla devam etmemeli.

KAZANÇLAR

Bu prensiplere bağlı kalınarak uygulanan yürüyüş programlarının
kazançları ise şöyle sıralanıyor:
Yürüyüş kan akımını ve kan damarlarının miktarını artırarak,
dolaşımı iyileştirir, kalp-damar ve beynin damarsal hastalıkları
riskini azaltır.
Kalp kası dahil, vücut kaslarını kuvvetlendirerek, daha etkin
çalışmalarını sağlar.
Her bir kasılmada kalbin pompaladığı kan miktarını artırarak,
istirahatte kalp atım sayısını (nabzı) azaltır.
Egzersiz ve stres durumunda arteriel kan basıncında (tansiyonda)
oluşan yükselmeyi azaltır.
Kan basıncını düzenler.
Kalp kasının yan damarlardan beslenmesini destekler. Böylece kalbin
ana damarlarında oluşacak tıkanıklıkların vereceği zararı azaltır.
Şişmanlık riskini azaltır.
Sindirimi kolaylaştırır.
Beyine oksijen sağlanmasını artırarak, zihinsel keskinlik ve
yaratıcı düşünce potansiyelini yükseltir.
Lenfatik dolaşıma yardımcı olur.
Egzersiz sırasında ve sonrasında metabolizmayı uyarır.
Solunumsal kapasiteyi ve aerobik gücü artırır.
Büyümeyi ve travma sonrası toparlanmayı olumlu etkiler.
Kan yağlarının (trigliserid) düzeyini düşürür.
HDL/LDL (iyi huylu-kötü huylu kolestrol) dengesini düzenler.
Koordinasyona olumlu etki yapar.
Eklem ve kasların esnekliğini artırarak, bel ve boyun ağrılarını
hafifletir.
Kemiklerin sertleşmesini ve kuvvetlenmesini sağlar.
Dayanıklılığı artırır.
Yorgunluk duyumunu engeller.
Uykusuzluğu azaltır, rahatlamaya yardımcı olur.
Vücudun doğal keyif verici hormonları olan endorfinlerin salınımını
sağlar.
Yaşlanma sürecini geciktirerek, genç görünüm sağlar.
Moral, özgüven ve iyimserliği artırır.

Kaynak : www.habersaglik.com




Yürümek hakikaten çok faydalı. Çoğu zaman sistemli yürüyüş yapamıyorum hava, yol, üşengeçlik vs. nedeniyle. Bu sebeple de eve bir koşu bandı almak istiyorum ama Internette bakıyorum bir sürü marka ve model var. Ev tipi olanlar sanırım 1-1,5 milyar arası. Benim de bütçem yaklaşık bu kadar. Acaba bu konuda bilgisi, önerebileceği marka & model olan var mı?

Forever
13-12-2004, 08:58
Dr. Hüseyin Nazlıkul, geceleri yetersiz uykunun zekâyı haftada 15 puan birden düşüreceğini belirtip, "İdeal uyku, 23.00 - 06.00 saatleri arasında olur" diyor...

Dr. Hüseyin Nazlıkul, önümüzdeki hafta piyasaya çıkacak "Hayatı Keşfet - Anti - Aging Yaşam Kılavuzu" adlı kitabında, düzenli ve dengeli beslenmenin yanı sıra uykunun da önemine değiniyor. 1 saat az uyumanın bile zekâyı olumsuz etkilediğini savunan Dr. Nazlıkul, 10 yıl genç görünmek için de "haftada 3 kez seks" öneriyor. İşte Dr. Nazlıkul'un genç görünmek ve zinde kalmak isteyenlere önerileri:


Günde en az bir kez yeşil salata, sebze, bir kadeh şarap veya üzüm suyu, 3 kez yoğurt, 5 kez meyve, bitkisel çay, maden suyu ve meyve suyu, 12 tane fındık ya da badem yemelisiniz.

Erkekler haftada, 100 - 150 gram tuzsuz kabak çekirdeği yemeli.

Haftada bir kez kırmızı et, 2 kez yağlı balık, beyaz et, karaciğer, 3-4 kez de çiftlik yumurtası tüketmelisiniz.

Haftada 3 kez, aynı kişiyle düzenli seks yapmak 10 yaş genç görünmeyi sağlar. Seks, spordan sonra genç görünmeyi sağlayan en önemli ikinci faktör.

Uykusuzluk IQ'yu düşürür. 1 saat uykusuzluk dahi IQ puanında eksilmeye yol açar. 1 hafta süren uyku düzensizliği IQ'yu, 15 puan birden düşürebilir.

Günde 6-7 saatten fazla uyumamalı. Gece 23.00-06.00 arası ideal uyku saatleridir.

Düzenli koşmak, bir süre sonra istediğinizi yemeyi, hatta uykuda bile yağ yakmanızı sağlar. Ayrıca açlığı bastırır ve baş dönmesini önler.

varyemez
29-03-2005, 00:54
Pasif İçicilik:
Hazırlayan : Arş. Gör. Dr. Ersin Uskun
Süleyman Demirel Üniv. Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı


Sigara içimi yalnız içene değil, aynı ortamda bulunanlara da zarar vermesi ve bu durumdan en çok çocukların etkilenmesi bakımından önemli bir halk sağlığı sorunudur.
Kendisi sigara içmediği halde işyerinde, insanların toplu olarak bulundukları kapalı yerlerde ve evde sigara içen kişilerin dumanına maruz kalarak bu dumanda bulunan tüm zararlı maddelerin solunması "pasif içicilik" olarak tanımlanabilir. Günümüzde kapalı yerlerde sigara içimini yasaklayan yasa ile birlikte sigara içmeyen pek çok insan pasif içicilikten bir miktar kurtulmuştur. Peki ya evde, misafirlikte sigara dumanına maruz kalan ya da ebeveynleri sigara içtiği için pasif içici konumuna düşen çocuklar!...
Sigara içmeyen geniş bir popülasyonda yapılmış bir çalışmada kişilerin %63.3'ünün bazı günler sigara dumanına maruz kaldığı, %34.5'inin haftada en az 10 saat ve %15.9'unun haftada en az 40 saat dumana maruz kaldığı saptanmıştır.

ABD'de yaşayan çocukların %70'inin evinde en az bir sigara içen erişkin bulunmaktadır.

Sigara dumanında nitrojen oksit, nikotin, karbonmonoksit ve çeşitli karsinojenler ve kokarsinojenler, ayrıca amonyak, uçucu nitrozaminler, bazı nikotin yıkım ürünleri ve aromatik aminler bulunmaktadır.

Pasif içicilik, filtreli ya da filtresiz, düşük katranlı ya da nikotinli sigara dumanına maruz kalma, dumanın oranı, kapalı yerin boyutu, solunan miktar, maruz kalma süresi gibi değişik faktörlerden etkilenmektedir. Günümüzde en çok karbonmonoksit, tiyosiyanat, nikotin ve kotinin gibi emilim belirteçleri üzerinde çalışılmaktadır. Kotinin, nikotine göre 20 saat gibi daha uzun yarılanma süresine sahiptir (nikotinin yarılanma ömrü 2 saattir) ve noninvaziv yöntemlerle tükrük ya da idrarda ölçülebilir. Epidemiyolojik çalışmalarda bu ölçüm kullanılmakla birlikte değişen maruziyet durumlarında duyarlılığı yetersizdir. Ancak solunan dumanın dozu ile idrar kotinin düzeyleri arasında güçlü bir korelasyon olduğu görülmüştür. İdrar kotinin düzeyleri, ev içinde sigara içme öyküsü bulunan çocuk ve gençlerde de anlamlı korelasyon gösterdiği belirlenmiştir.

1980'lerin başlarında yapılmış epidemiyolojik çalışmalarda kocası sigara içen ancak kendisi içmeyen kadınlarda akciğer kanseri gelişme riskinin eşi ve kendisi sigara içmeyen kadınlardan 1.2- 2 kez yüksek olduğu saptanmıştır.

Louisiana'da yapılmış bir çalışmada eşleri sigara içen bireylerde akciğer kanseri gelişebilme riskleri hesaplanmıştır. Buna göre eşleri yılda 40 paket ve üzerinde sigara içen bayanlarda OR=3.52 (p<0.05); cinsiyet ayrımı olmaksızın OR=3.11 (p<0.05) olarak bulunmuştur. Aynı çalışmada annesi sigara içen bireylerde OR=1.36 (p<0.05) ve eğer kendileri de sigaraya başlamış iseler OR=1.66 (p<0.01) olarak belirlenmiştir.

Bunun yanında işyerinde karsinojenik toksinlere maruz kalan kişilerde de pasif içicilik akciğer kanseri riskini artırmaktadır.

Amerika'da 1992'de pasif içici konumunda olan 3000 yeni akciğer kanseri olgusu rapor edilmiştir. Pek çok çalışmada pasif içicilik ile epidermoid hücreli ve küçük hücreli akciğer kanseri arsında güçlü bir ilişki olduğu saptanmıştır.

Sigara içen bir bireyle aynı evde yaşayanlarda koroner kalp hastalığı riski %20-50'dir. Her yıl 30.000-40.000 pasif içici kalp hastalıklarından ölmektedir. Bu rakam akciğer kanserine bağlı ölümlerin çok üstündedir.

Ev içinde sigara dumanına maruz kalma solunum sistemiyle ilgili belirtileri artırmaktadır. Pasif içicilerde zorlu ekspirasyon volümü (FEVı) %1-3 oranında azalmaktadır.

Ev içinde dumana maruz kalan çocuklarda solunum sistemi hastalıklarına yakalanma riskinin arttığını gösterir pek çok epidemiyolojik çalışma vardır.

Annesi sigara içen çocuklarda özellikle yaşamın ilk iki yılında pnömoni, bronşiolit, bronşit gibi akut solunum yolu hastalıkları görülme sıklığı büyük ölçüde artmıştır. Bu artış babanın sigara içme durumundan ve evdeki içicilerin sayısından da etkilenmektedir.

Amerika'da her yıl pasif duman maruziyeti nedeniyle 18 ayın altında 150.000-300.000 bebek akut solunum yolu hastalığı geçirmektedir.

Kronik solunum yolu belirtileri (öksürük, balgam, wheezing vb.) da ebeveynleri sigara içen çocuklarda daha sıktır.

Uludağ Üniversitesi'nde yapılan bir çalışmada (çevre halkını temsil eden grupta) çocukluğunda pasif içici konumunda olanların %74.6'sının aktif içici olduğu ve bunların %65.9'unun çocuklarının yanında sigara içtiği saptanmıştır.

Hong Kong'da 1994'de öğrenciler üzerinde yapılmış bir çalışmada aktif ve pasif içiciliğin respiratuvar belirtiler üzerine etkisi araştırılmıştır. Buna göre; kendisi hiç sigara içmemiş öğrencilerin evinde sigara içen kişi sayısı arttıkça, öksürük ve balgam yakınmalarının ve astım tedavisi alanların arttığı görülmüştür (p<0.001).

Aynı çalışmada anne ve baba sigara içiminin respiratuvar belirtiler üzerine etkisi değerlendirilmiş; burun akıntısı ve tıkanıklık, öksürük ve balgam gibi yakınmaların, annenin ve babanın sigara içme durumundan değişik derecelerde ancak anlamlı şekilde etkilenmekte olduğu görülmüştür (Tablo 1). Ancak babanın sigara içme durumunun, belirtileri artırma riski (OR) herbirinde 2'nin altında bulunmuştur. Bu durum babanın çalışması nedeniyle daha kısa süre ev içinde bulunmasına bağlanmıştır.

Gebelik ve pasif içicilik:

Prenatal dönemde pasif sigara dumanına maruz kalma aktif içicilik gibi bebeğin sağlığını olumsuz etkilemektedir. Kendisi sigara içmeyen ve günde 7 saat ya da daha fazla pasif sigara dumanına maruz kalan gebelerde düşük doğum ağırlıklı bebek dünyaya getirme riski 1.8 kez, preterm doğum eylemi 1.6 kez ve 35 haftadan küçük gestasyonel yaşta bebek dünyaya getirme riski 2.4 kez artmıştır.
Bunca zararına karşın insanlar neden sigara içiyorlar?
Sigara alışkanlığında sosyal, psikolojik ve farmakolojik faktörler olduğu görüşü vardır. Ancak sosyal ve ailesel faktörler daha önemli gibi görünmektedir. Aile içinde ya da arkadaş çevresinde sigara içilmesi, nikotin bağımlılığı, genetik ve psiko-sosyal faktörler sigara içme davranışını etkilemektedir. Daha da önemlisi ailesi ve arkadaşları sigara içen bireyler sigarayı daha zor bırakabilmektedir.

varyemez
29-03-2005, 00:59
Güneş Gözlükleri ve Koruyucu Camların Özellikleri

Hazırlayan: Op.Dr. M. Sinan Sarıcaoğlu
Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Güneş kaynaklı ve İnsan için(özellikle cilt ve göz) zararlı ışınlar, UV(Ultraviole), daha küçük dalga boyundaki ışınlar ve IR(lnfra red) denilen daha büyük dalga boyundaki ışınlardır. Küçük dalga boyundaki ışınlar radyasyon etkisi, büyük dalga boyundaki ışınlar ise termik(lsı) etki ile organizmaya zarar verirler. Güneşten yayılan ışınların dalga boyu, 400-800 nanometre arasında bir dağılım gösterir. Atmosfer, zararlı ışınların büyük bir kısmını filtre etmesine rağmen, yine de gün ışığında göze zarar verecek derecede UV ve IR ışını vardır. Özellikle son yıllarda üzerinde sıkça durulan ozon tabakasının incelmesiyle dünyaya daha fazla zararlı ışının ulaşması, İnsan sağlığı üzerindeki tehditleri de artırır hale gelmiştir. UV ışınlarından UV -B, önlem alınmadığında cilt yanıkları oluştururken, UV -A ve özellikle UV -C gözler için zararlı olmaktadır.

Böyle bir durumda yukarıda bahsedilen zararlı ışınlardan gözlerimizi korumak, ideal bir güneş gözlüğü ile mümkün olacaktır. İdeal bir güneş gözlüğü Camı, UV ve IR ışınlarını etkili oranlarda absorbe ederek (emerek), bunların göze zarar vermesini engeller. Ayrıca göze ulaşan ışık tayfını kontrastı artıracak şekilde filtre ederek, görüşü de artırırlar. Özellikle açık renkli göze sahip insanlar(mavi, yeşil gözler gibi) bu konuda daha hassastır. Çünkü gözdeki pigmentler, göze giren ışınların indirgenmesini ve etkisinin aza1masını sağlarlar. Ayrıca bazı göz hastalıkları, gözün güneş ışınlarından daha fazla etkilenmesine neden olur. (Allerjik konjonktivit, kuru göz, retinitis pigmentoza, albinizm gibi)

Genellikle iyi güneş gözlükleri, zararlı ışınların %75-80'ini absorbe ederler. Hatta bazıları tam bir koruma sağlayarak, neredeyse % 1 00 oranında absorbsiyon sağlarlar. Ayrıca termik etki oluşturan IR ışınlarını da absorbe ederek, gözlük camı ile göz arasında ısı oluşmasını da engellerler.

Güneş gözlüğü camının gözde tam koruma sağlayabilmesi için, üstten, yandan ve yansıyan ışınlardan da koruyacak şekilde dizayn edilmiş olması uygun olacaktır. Estetik amaçla, yüzden uzakta kalan camlar yeterli koruma sağlamayabilirler.

Güneşe uzun süre maruz kalma gözün ön dokularına(komea, konjonktiva) zarar verebilirken, güneş ışığına direkt bakma(güneş tutulmalarında olduğu gibi) görme tabakasına ciddi boyutlarda zarar verir. Merkezi görmeyi oluşturan ağ tabakanın makula denen kısmında yanıklar oluşabilir ve bu durum kalıcı görme aza1masıyla sonuçlanır .(Fototoksisite)

Güneş gözlüğü seçilirken yukarıda sayılan özelliklere dikkat etmek uygun olacaktır. Aksi halde herhangi bir yerden(İşporta gibi) elde edilen herhangi bir gözlük, yeterli göz koruması sağlamadığı gibi, zararlı da olmaktadır. UV koruması sağlamayan gelişigüzel renkli bir cam, pupillada(göz bebeği) genişlemeye ve ağ tabakaya daha fazla zararlı ışın geçişine neden olur.

Tüm bu anlatılanlardan da, anlaşılacağı üzere güneş gözlüğü seçimi dikkat gerektiren, bizlerin daha çok ilgilendiği estetik uygunluk dışında, göz sağlığını büyük ölçüde etkileyen ciddi bir iştir.

varyemez
04-04-2005, 23:50
Diyabet Nedir?
Vücudun başlıca enerji kaynağı glukoz adı verilen bir tür şekerdir. Alınan besinler vücutta glukoza dönüştürülerek kullanılır. Hücrelerin glukozdan enerji elde etmesi için pankreastan insülin adında bir hormonun salgılanması gerekir. İnsülin olmadan glukoz hücrelere giremez. Eğer vücutta insülin yapılamıyorsa ya da hücreler var olan insülinden etkilenmiyorsa, kandaki şeker hücre içine giremez, yani kullanılamaz ve kandaki düzeyi yükselir. Bu duruma diyabet ya da şeker hastalığı adı verilir. Aç karnına ölçülen kan şekerinin 126 mg/dl'nin üzerinde olması, şeker hastalığı olarak kabul edilir.

2 . Kaç Tip Diyabet Vardır?
Genellikle 25 yaşından önce ortaya çıkan tip 1 diyabette, vücutta yeterli insülin üretilemez. Bu nedenle tip 1 diyabeti olan hastaların, kan şekeri düzeyini ayarlamak için devamlı olarak insülin kullanması gerekmektedir. Bu hastalar genellikle çok yemek yemelerine rağmen zayıflarlar. Bu tip diyabette kan şekerini kontrol altına almak daha zordur ve hastalar şeker düşüklüğü (hipoglisemi) ya da şeker yüksekliği (hiperglisemi) olasılığı nedeniyle yakından izlenmelidir.
Tip 2 diyabet yaşamın daha geç dönemlerinde (genellikle 45 yaşından sonra) ortaya çıkar. Pankreasın yeterli insülin üretememesinin yanı sıra, vücut hücrelerinin insülini kullanmasında da sorun vardır.

Bir başka deyişle, kanda yeterli miktarda glukoz ve insülin bulunmasına rağmen glukoz hücre içine giremez ve hücreler yeterli enerji sağlayamaz. Bu hastalar ağızdan alınan şeker düşürücü ilaçlarla (oral antidiyabetikler) tedavi görürler. Tip 2 diyabet hastaları genellikle fazla kiloludur.

3 . Diyabetin Belirtileri Nelerdir?
Aşırı su içme,
Aşırı idrara çıkma, gece idrara çıkma,
Sık acıkma, aşırı yemek yeme,
Yorgunluk, halsizlik.

varyemez
04-04-2005, 23:52
4 . Diyabet Ne Tür Sonuçlar Doğurabilir?
Glukoz, hücrenin yaşamı için gereklidir ancak kandaki düzeyi uzun süreli yüksek kalırsa, damarların iç yüzeylerinde hasar oluşturur. En sık etkilenen organlar göz, kalp, sinir dokusu ve böbreklerdir. En korkutucu sonuçları ise, yüksek tansiyon, böbrek yetersizliği, görme bozuklukları ve körlük, dolaşım problemleri ve sinir sistemi hasarlarına bağlı olarak duyu ve hareket bozukluklarıdır. Damarlarda oluşan hasar, glukoz seviyesinin ne kadar fazla olduğuna ve yüksek kaldiğı sürenin uzunluğuna bağlıdır.
Önceleri ince damarları tutan bu hasar giderek daha büyük damarları da etkiler ve sonuçta ateroskleroz (damar sertliği), kalp damarlarının hastalıkları, miyokard infarktüsü (kalp krizi), inme (felç) gibi hayatı tehdit edici hastalıklara neden olabilir. Kalp krizi nedeniyle ani ölüm şeker hastalarında 6 kat daha sık görülür. Ayaklarda dolaşım yetersizliğine ve sinirlerin yıpranmaşına bağlı olarak his azalması ve yaralar oluşabilir. Kangrene kadar gidebilen bu durum "diyabetik ayak" olarak adlandırılır.
Tip 2 diyabetlilerde böylesi tehlikeli sonuçların görülme sıklığı daha fazladır. Bu nedenle Tip 2 diyabetlilerde kandaki glukoz kontrolünün yanısıra, kan yağlarının (kolesterol) ve kan basıncının (tansiyon) normal düzeylerde tutulması çok önemlidir. Diyabetin sonuçlarından korunmak, onlarla mücadele etmekten çok daha kolaydır.

5 . Komplikasyon gelişeceğini gösteren belirtiler nelerdir?
Bulanık görme,
Aşırı yorgunluk,
EI ya da ayaklarda hissizlik ya da karıncalanma,
Göğüs ağrısı,
Sık sık infeksiyon gelişmesi ya da yaraların iyileşmemesi,
Devamlı baş ağrısı

6 . Yapılması Gerekenler Nelerdir?
Diyabette tedavi ve önerilere sıkı sıkıya bağlı kalmak çok önemlidir, fakat en az bu kadar önemli olan ikinci bir bilgi de, bu yaşam tarzının bir ömür boyu devam etmesi gereğidir. Ne yazık ki diyabet tam anlamıyla iyileşebilecek, diğer bir deyişle geçecek ya da hayatınızdan çıkıp gidecek bir hastalık değildir. Diyabetle birlikte yaşamak öğrenilmeli ve önerilere uyulmalıdır.
Sebze, meyve ve hububattan zengin beslenme alışkanlığı geliştirmek,
Öğün atlamadan uygun içerikli beslenmek, · Düzenli egzersiz yapmak,
Fazla kilolardan kurtulmak,
Düzenli doktor kontrolüne gitmek,
Önerilen tedaviyi doktor kontrolünde düzenli olarak ömür boyu kullanmak,
Kan glukozunuzu normal seviyelerde (açlık kan şekeri: 70-110 mg/dl) tutarsanız, diyabetin getireceği sorunları azaltabilirsiniz.

varyemez
04-04-2005, 23:54
7 . Diyabet ve Egzersiz
Egzersizin her iki tip diyabetin de tedavisinde çok önemli bir yeri vardır.
Doğru beslenme ve düzenli ilaç kullanımı ile birlikte sürekli, düzenli ve uygun egzersiz yapılması, diyabet hastasını birçok sorundan koruyacak ve iyi bir kan şekeri kontrolü sağlayacaktır.

8 . Egzersiz Neden Gereklidir?
Egzersiz, kan şekerinizin düzenlenmesinde önemli rol oynar. Egzersiz sırasırıda enerji ihtiyacını karşılamak için kandaki seker kullanılır ve kan şekeriniz bir miktar düşer.
Egzersiz, vücutta bulunnan insülinin daha iyi kullanılmasını da sağlar.
Diyabette en başta gelen ölüm nedeni kalp ve damar hastalıklarıdır. Egzersiz, diyabette çok önemli bir sorun olan kalp ve damar hastalıklarının gelişimini önler ya da geciktirir.
Fazla kilolu iseniz, düzenli egzersiz kilo vermenize yardımcı olacaktır. Başlangıç aşamasındaki birçok diyabet hastasında, sadece iyi bir diyet ve düzenli egzersiz ile kan şekerini kotrol altına almak mümkün olabilir. Ayrıca egzersiz, sizin kendinize zaman ayırmanızı, daha iyi görünmenizi ve kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlayacaktır.

9 . Hangi Egzersiz Uygun Olur?
Doktorunuza danışmadan ve kan şekerinii bilmeden egzersize başlamayın.
Yürüyüş yapmanın diyabetliler için en iyi egzersiz yöntemi olduğu kabul edilmektedir. Haftada en az birkaç kez, düzenli olmak üzere yürümeniz size oldukça yararlı olacaktır. Bu yürüyüş süresini doktorunuzla birlikte belirleyeceksiniz. Ama kendinizi ilk günden başlayarak zorlamamanız, kendinize kısa ve uzun vadeli hedefler koyarak bu programa uymanız doğru olur. Eğer mümkünse bisiklete binmeniz de sizin için iyi ve zevkli bir egzersiz olabilir.

varyemez
04-04-2005, 23:57
10 . Egzersiz Öncesinde Nelere Dikkat Etmeliyim?
Kan şekeriniz 70 mg/dl'nin altında yada 250 mg/dl'nin üstünde ise egzersiz yapmanız doğru olmaz. Kan şekeriniz fazla düştüyse hemen, aşırı olmamak kaydıyla, karbonhidratlı gıdalar yemelisiniz, daha sonra her zamankinden daha hafif bir egzersiz yapabilirsiniz.
Eğer kan şekeriniz 250 mg/dl ya da bunun üstünde çıktıysa, kan şekeri kontrolünüz bozulmuş demektir, bu durumda derhal bir doktora başvurmalısınız.
Kan şekerinizde aşırı düşme ya da aşırı artış yoksa, egzersize başlayabilirsiniz. Üzerinize fazla terletmeyecek, rahat bir giysi giymeniz, ayakkabılarınızı mutlaka spora uygun seçmeniz iyi olur. Egzersize başlamadan önce mutlaka ayaklarınızı iyice gözden geçirin.Gözden kaçan kücük bir çatlak ya da yara, egzersiz sırasında büyüyüp size ciddi sorun yaratabilir.

11 . Egzersiz Sırasında Nelere Dikkat Etmeliyim?
Egzersiz sırasında dikkat etmeniz gereken en önemli şey kendinizi fazla zorlamamanızdır. Aşırı yorgunluk, ağrı, nefes darlığı, çarpıntı gibi bir sorunla karşılaşırsanız, egzersize ara verin ve bunu doktorunuza bildirin.
Egzersiz sırasında karşılaşabileceğiniz ciddi ve önemli bir sorun da kan sekeri düşüklüğü (hipoglisemi)'dür.

Hipoglisemi belirtileri şunlardır:
Aşırı terleme
Halsizlik
Baş dönmesi
Zihin bulanıklığı
EI ve ayaklarda titreme
Uykuya eğilim
Ağız kenarlarında iğne batma hissi
Çarpıntı, kalp atışında hızlanma

Egzersiz sırasında bunlardan birini hissederseniz derhal egzersizi bırakın, iki-üç kesme şeker yiyin ya da şekerli bir içecek icin.
Bu belirtilerden birini hissetmeniz mutlaka kan sekerinizin normal sınırın altına düştüğünü göstermez.
Ama bu durumda acil kan şekeri tayini imkanınız olmadığından, şekeriniz normalin altına düşmüş kabul ederek şekerli birşeyler yemeniz doğru olur. Çünkü şekerin kabul edilebilir sınırın altına düşmesi, sınırın üstüne çıkmasından daha tehlikelidir. Daha sonra doktorunuza başvurmanız doğru olur.

12 . Egzersiz Sonrasında Nelere Dikkat Etmeliyim?
Yukarıda belirtilen hipoglisemi belirtleri, egzersizden sonraki 12 saat içinde de ortaya çıkabilir
Her egzersiz sonrasında ayaklarınızı dikkatle kontrol edin ve yara, çizik, çatlak gibi bir sorun görürseniz vakit geçirmeden doktora başvurun. Bu küçük yaralar önemsenmediklerinde kalıcı ve büyük yaralara dönüşebilir.

varyemez
04-04-2005, 23:59
13 . Hedefim Ne Olmalı?
Egzersiz yapmaktaki amacınız iyi bir kan şekeri kontrolü sağlamak, kilo vermek, kalp ve damar hastalıklarından korunmak ve sonuçta diyabetle birlikte sağlıklı yaşamaktır.
Bunu yaparken kendinize kısa ve uzun vadeli hedefler koymanız işinizi kolaylaştırabilir. Hareketsiz bir yaşam süren bir kişiyseniz, kendinizden birdenbire saatler süren bir yürüyüş ya da uzun bir koşu beklemeniz haksızlık olacağı gibi gerçekçi de olmaz.
Kendi önünüze gerçekleşmesi mümkün olmayan bir plan koyarsanız, kısa sürede bundan vazgeçmeniz büyük olasılıktır. Bunun yerine kendi vücudunuzun imkanlarını da gözönünde tutarak daha makul bir plan yapın. Daha da iyisi bunu doktorunuzla birlikte yapın.
Örneğin hızlı tempolu bir yürüyüş sizi 3-4 dakikada yoruyorsa ve dinlenmeniz gerekiyorsa, ilk hedefiniz bir aylık düzenli egzersiz programı sonunda, hiç ara vermeden 10 dakika yürüyebilmek olsun. Bunu yaparken, haftada en az kaç gün, yavaş yavaş başlayıp gittikçe hız kazanan (tabii ki asla kendinizi fazla zorlamayacak) 30'ar dakikalık yürüyüşler planlayabilirsiniz. Gittikçe daha rahat yürüdüğünüzü, daha az durup dinlenmek zorunda kaldığınızı görmek sizi sevindirecek ve heveslerdirecektir. İyi bir diyet de uyguluyorsanız, birkaç hafta sonunda fazla kilolarınızı vermeye başlayacaksınız.

Unutmamanız gereken şey ...

... egzersizin ancak sürekli ve düzenli olduğunda yararlı olduğudur.

14 . Diyabetlilerde Ayak Bakımı Neden Çok Önemli ?
Diyabetlilerde ayak bakımı çok önemlidir. Çünkü, diyabetlilerde ayak sorunları sık ortaya çıkar ve hemen tedavi edilmezse hızla büyük boyutlara ulaşabilir. Önemsemediğiniz küçük çatlaklar, yaralar bile kısa sürede ciddi sorunlar yaratabilir. Bunun başlıca iki nedeni vardır :
Diyabette kan damarları hasar görür. Bunun sonucunda ayakta kan dolaşımı bozulur ve en küçük yara bile normalden çok daha geç ve zor iyileşir.
Diyabette sinir de hasar görür. Bu ayaklarınızda his kaybına yol açar. Sonuçta normalde hissedebileceğiniz bir kesiği ya da yarayı çok geç, ancak yara büyük boyutlara ulaştığında farkedebilirsiniz. Sinirlerin hasar görmesi, ayakta bir takım şekil bozukluklarına yol açabilir, bu noktalarda tedavisi güç bazı ayak ülserleri (yaraları) ortaya çıkabilir.
15 . Ayak tırnaklarına dikkat!
Ayak tırnaklarınızı banyo sonrası, tırnaklar yumuşakken kesin. Daha sonra da törpüleyin. Tırnaklarınızı düz kesin, kenarlarını daha derin kesmeyin.

16 . Ayaklarınızı koruyun !
Evde denizde ve kırda, hiçbir zaman çıplak ayakla yürümeyin. Ayaklarınızın fazla soğukta yada sıcakta kalmamasına dikkat edin. Kışın ayaklarınızın üşüdüğünü farketmeyebilirsiniz. Siz soğuk hissetmeseniz de mutlaka sıcak tutacak yünlü bir çorap giyin. Aynı şekilde, banyo sırasında da ayaklarınızın çok sıcak suya maruz kalmasını önleyin. Ayaklarınızı ısıtmak için sıcak su torbası kullanmayın.

17 . Ayakkabı ve çoraplar dikkat !
Hergün temiz bir çorap giyin. Pamuklu ve yünlü çorapları tercih edin.
Ayakkabılarınızın çok rahat ve ayağınıza uygun olmasına dikkat edin. Uzun yürüyüşlerde mutlaka yürüyüş için uygun olan spor ayakkabısı giyin. Fakat yüksek topuklu ve dar ayakkabılardan kaçının. Burnu ya da arkası açık ayakkabı giymeyin.
Akşama doğru ayakklarınızda bir miktar şişme olur. Yeni ayakkabı alacaksanız bunu mutlaka öğleden sonra alın.
Yeni ayakkabı aldıysanız, bunu önce evde ve kısa mesafelerde deneyin. Bu ayakkabının rahatlığından emin olana dek yanınızda eski bir ayakkabınızı da taşıyın.
Ayakkabı ya da terliğinizi giymeden önce içinde yabancı cisim olup olmadığını kontrol edin.

varyemez
05-04-2005, 00:00
18 . Nasırlar, su toplaması, siğiller
Ayakklarınızda nasır ya da sertleşmiş deri kısımları varsa bunları siz kesmeye kalkmayın, farketmeden ayağınıza zarar verebilirsiniz. Ne yapmanız gerektiğini doktorunuza danışın.
Ayağınız, ayağınızda içi su dolu kabarcıkların oluşmasına neden olduysa, bu kabarcıkları asla patlatmayın. Üzerine bir parça antiseptik ilaç (tentürdiyot v.b. ) dökeceğiniz gazlı bez yerleştirin. Eğer bu kabarcık kendiliğinden patladıysa ve akıntısı varsa hemen doktorunuza başvurun.
Siğil, bir tür enfeksiyondur. Ayağınızda siğil oluştuysa ilerlemeden tedavisi için doktorunuza başvurun.
Ayağınızda farkedeceğiniz her türlü renk değişikliğini, lekeyi ya da kaşıntıyı derhal doktorunuza bildirin.

varyemez
05-04-2005, 00:05
1 . Hipertansiyon Nedir?


Tansiyon, kan basıncını ifade eden bir terimdir. Yüksek kan basıncına ise hipertansiyon adı verilir. Kalp sürekli çalışarak dakikada 5 litre kanı vücuda pompalar. Kanı vücudun en uzak noktalarına kadar ulaştırmak için kalp, kanı belli bir basınçla pompalamak zorundadır. Kan, organlarımız açısından gerekli olan oksijen ve besinleri taşır. Dolayısıyla, dolaşımın devam etmesi için belli bir kan basıncının korunması gereklidir.

Kalp kasıldığı sırada oluşan kuvvetli basınca sistolik ya da büyük tansiyon, kalp gevşediği
sırada oluşan basınca ise diyastolik ya da küçük tansiyon adı verilir. Normal kabul edilen kan basıncı değeri, istirahat halindeki bir yetişkinde 120/80 mmHg'dır (milimetre civa). Bir diğer deyişle, büyük tansiyon için normal değer 12, küçük tansiyon için ise 8'dir.

Aslında, kan basıncı sürekli sabit kalan bir değer değildir. Hareket ederken ya da heyecanlanınca biraz artabilir, uyurken ve istirahat ederken daha düşük olabilir. Bu değişimler normaldir. Ancak, kan basincının sürekli olarak 140/90 mmHg'nın (14/9'un) üzerinde olması durumunda, yüksek tansiyondan bahsedilir.



2 . Hipertansiyonun Görülme Sıklığı Nedir?
Hipertansiyon yaygın bir hastalıktır ve her 7 kişiden birinde görülmektedir. Kardiyoloji Derneği tarafından yapılan bir çalışmanın sonuçlarına göre ülkemizde yaklaşık 11 milyon kişide hipertansiyon bulunduğu tahmin edilmektedir.


3 . Tansiyon Neden Yükselir?
Hastaların %90'ında hipertansiyonun nedeni saptanamaz; bu durumda primer ya da esansiyel hipertansiyondan bahsedilir. Kalan %10'luk grupta ise bir neden bulunur ve "sekonder" hipertansiyon olarak adlandırılır. Bunlar arasında böbrek kaynaklı nedenler en yaygın olanlarıdır.


4 . Hipertansiyonun Vücuda Zararı Nedir?


Belirti vermemesi mümkün olmakla birlikte, yüksek tansiyon baş ağrısı (genellikle ensede), bazen baş dönmesi, çarpıntı, çabuk yorulma gibi şikayetlere yol açabilir. Özellikle şikayetiniz yoksa, yüksek tansiyon hastası olduğunuzu öğrenmenin tek yolu tansiyonunuzu ölçtürmektir. "Hiçbir şikayetim yokken neden ilaç kullanayım" diye düşünüyorsanız, hipertansiyonun çok ciddi sonuçları olabileceğini hatırlamalısınız! İster belirti versin ister vermesin, tedavi edilmeyen hipertansiyon, kalp krizi ya da felç geçirme riskini artırır ve kalp ya da böbrek yetersizliği gelişmesine yol açabilir. Bununla beraber, hipertansiyonu tedavi etmek ve bu korkutucu hastalıklara yol açmasını engellemek mümkündür. Tedavi ve önlemleri uygularken dikkat etmeniz gereken iki önemli nokta ise, doktorunuzun önerilerine sıkı sıkıya bağlı kalmanız ve tedaviye ömür boyu devam etmeniz gerektiğini bilmenizdir.


5 . Hipertansiyondan Korunmak Için Neler Yapmalısınız?

Sigara içiyorsanız, bırakın. Çünkü kalp krizi geçirme riskinizi iki katına çıkarır.
Fazla kilolarınızdan kurtulun, sağlıklı (az yağlı, az tuzlu) beslenin ve düzenli egzersiz yapın.
Doktorunuzun önerilerine uyun. İlaçlarınızı düzenli alın; ömür boyu tedaviye devam etmeniz gerektiğini unutmayın
Stres ile başa çıkmayı öğrenin.

varyemez
05-04-2005, 17:40
1 . Kolesterol Nedir?
Kolesterol, kan dolaşımında ve hücre yapısında bulunan, hücrenin dayanıklılığından sorumlu, yaşamsal açıdan önemli yağ benzeri bir maddedir. Vücudun kolesterole ihtiyacı vardır. Ancak kolesterol düzeyinin yüksek olması, kalp krizi ve inme için çok önemli bir risk faktörüdür.
Kolesterol kanda özel taşıyıcılar ile taşınır; birkaç tipi vardır. Bunlardan ikisi kalp damar hastalıkları için önemlidir.

LDL Kolesterol: "kötü" kolesterol
Kandaki kolesterolün büyük
bölümünü taşır. Kandaki miktarı yüksek olduğunda kalbi ve beyni besleyen damarların duvarında birikmeye başlar, sert bir birikim oluşturur. Bu duruma ateroskleroz (damar sertliği) denir. Tıkanıklığa neden olup kanın damar içinde akışını zorlaştırır. Hayati önemi olan organlara yeterli kan gitmemesine neden olur. Bu tıkanma kalbi besleyen damarlarda olursa kalp krizi, beyni besleyen damarlarda olursa inme (felç) oluşur. Özetle LDL kolesterolün düzeyi arttıkça yaşamı tehdit edici hastalıkların riski de artar. Bu nedenie LDL kolesterol "kötü" kolesterol olarak anılır.

HDL Kolesterol: "iyi" kolesterol
Kandaki kolesterolün dörtte biri HDL kolesterol tarafından taşınır. HDL, kolesterolü karaciğere taşıyarak kandan uzaklaştırılmasını sağlar ve böylece damar duvarındaki birikimini engeller. HDL kolesterol düzeyi arttıkça kalp krizi riski azalır. Bu nedenle HDL kolesterol "iyi" kolesterol olarak anılır.

2 . Kolesterolü Yükselten Nedenler Nelerdir?
Kolesterot düzeyinin yüksek ya da düşük olmasını belirleyen çok sayıda neden vardır.
Uygunsuz beslenme (yüksek kalorili ve kolesterolden zengin)
Yüksek tansiyon (hipertansiyon)
Şeker hastalığı (diabetes mellitus)
Böbrek, karaciğer, tiroid hastalıkları
Cinsiyet Menopoz öncesi kadınlarda kolesterol düzeyi erkeklere göre daha düşüktür. Menopoz ile birlikte LDL kolesterol düzeyi genellikle yükselmeye başlar.
Sigara, alkol
Stres
Hareketsiz yaşam tarzı

varyemez
05-04-2005, 17:42
3 . Kolesterol Yüksekliğinin Zararları Nelerdir?
Kolesterol yüksekliği tek başına bir hastalık değildir ancak ciddi sonuçlara neden olabilir. Damar duvarında biriken ve damar sertliğine neden olan kolesterol şu hastalıkların gelişimine neden olabilir:
Koroner kalp hastalığı / Kalp krizi (enfiarktüs)
İnme (beyin damarlarında tıkanıklık)
Dolaşım hastalıkları
Kolesterol yüksekliğine bağlı sorunlar ortaya çıktığı zaman geç kalınmış olabilir. Bu nedenle, kan kolesterol düzeyini normal sınırlar içinde tutmak, yükselmişse düşürmek çok önemlidir.
Yüksek olan kan kolesterolünü düşürerek ilerlemekte olan damar sertliğini durdurmak mümkündür. Ek olarak, kalp krizi geçirme riskini azalttığı da kanıtlanmıştır.

Normal Değerler Nelerdir ?
Total Kolesterol
İstenen 200 mg/dl den düşük olması
LDL ( kötü ) Kolesterol
İstenen 100 mg/dl den düşük olması
HDL (iyi) Kolestrol
istenen 40 mg/dl den yüksek olması

4 . Kan Kolesterolünüzü Nasıl Düşürebilirsiniz?
Doğru beslenerek kolesterol düzeyinde bir miktar düşme sağlamak mümkündür.
Alabileceğiniz diğer önlemler kilo vermek ve sigarayı bırakmaktır.
Doktorunuzun önerdiği bir kolesterol düşürücü ilaç kullanmanız gerekli olabilir.
Unutmamanız gereken en önemli nokta önlemlerin ve tedavinin yaşam boyu devam etmesi gerektiğidir.

5 . Kolesterol Açısından Uygun Gıdalar Hangileridir?
Meyve - sebze, yeşillik
Hububat, pirinç, makarna
Balık, derisi çıkarılmış kümes hayvanları

varyemez
05-04-2005, 18:43
1 . Prostat Büyümesi
Prostat büyümesi diye bilinen bu hastalık, yalnız erkeklerde bulunan prostat bezinin iyi huylu bir tümörüdür. Bilimsel adıyla "benign prostat hipertrofisi" kelimelerinin baş harflerinden esinlenerek kısaca (BPH) olarak tanımlanır. ve 50 yaşındaki erkeklerin %30'unda, 60 yaşındaki erkeklerin %50'sinde başlangıç şeklinde prostat büyümesi bulguları saptanırken, 80 yaşında hastalığın görülme sıklığı %90'ı bulmaktadır.

2 . BHP'nın istenmeyen sonuçları
Uzun süre tedavi edilmeyen BPH, bu hastalarda idrar birikmesi, idrar yolu iltihabı, gözle görülür şekilde idrardan kan gelmesi ve seyrek de olsa böbrek yetmezliği gibi önemli rahatsızlıklara neden olur.

3 . Nedenleri
Prostat büyümesinin nedeni belli değilidir. BPH oluşumunda birçok faktörün etkili olduğu ileri sürülmektedir. Mutlak gerekli olduğu kabul edilen etmenlerin birincisi yaşlanma, ikincisi erkeklik hormonlarının varlığıdır. Kısaca bu yaşlarda erkeklik hormonu (testosteron) ve kadınlık hormonu (östrojen) arasındaki oran değişikliğinin ve bunların etkileşimlerinin bir sonucu olduğu düşüncesini destekleyen bilimsel kanıtlar vardır. 30 yaş öncesi kastrasyon yapılması ( Hadım etmek) durumunda BPH gelişmemektedir.

4 . Belirtiler
İdrar akım hızının ve ileriye fışkırtma gücünün azalması, prostat büyümesinin başlangıç belirtileridir. Buna eklenen sık sık idrara gitme ve zorla idrar yapma yakınmalarına topluca prostat büyümesinin belirtileri denir. Özellikle gece idrara kalkma alışkanlığı olmayan erkekte bir kaç kez idrara gitme gereksinimi önem taşır. Önlem alınmazsa, giderek bu tabloya böbrek yetmezliğine uyan diğer belirtiler de eklenir.

varyemez
05-04-2005, 19:01
5 . Tanı Koymak
Her şeyden önce orta yaşın üstündeki erkekte idrar yapmada yakınmaların başlaması prostat büyümesini gösteren önemli ipuçlarıdır. İkinci aşamada prostatın makat yoluyla muayenesi gelir. Bu yöntem prostata elle ulaşılabilen tek yoldur. Bu sırada prostatta, kanser başlangıcı olabilecek, en küçük bir sertlik bile kolaylıkla algılanabilir. Genelde prostat kanserine özgü olan Prostat-Spesifik-Antijenik (PSA) araştırılmalıdır. Çünkü bu iki hastalığın birlikte de bulunabileceğini unutmamak gerekir. Rektal yolla yapılan ultrasonografi, prostatın iyi huylu büyümesinin yanısıra varsa kanser odağını da belgeler.

6 . Tedavi Seçenekleri
Büyümüş prostatın tedavisinde açık veya kapalı prostat ameliyatı (TURP), yeni girişimsel yaklaşımlar veya ilaçla tedavi etme düşüncesi seçenekler arasındadır. Orta derecede semptomları olan, kesin cerrahi tedavi gerektirmeyen ya da cerrahi tedavi istemeyen hastalarda ilaç tedavisi uygulanmaktadır. Günümüzde BPH tedavisinde kullanılan pek çok etkili ilaç mevcuttur. Size en uygun BPH tedavisini hekiminiz belirleyecektir.

7 . BHP Testi(kendinizi skorlayın)
Eğer sizde BHP olduğunuzdan şüpheleniyorsanız aşağıdaki BPH testini cevaplayınız.
Uluslararası Prostat Semptom Skoru ( I-PSS)
Son 30 gün içerisinde yapılan tüm idrarların
Hiçbirinde(0) 5'te 1'inden az(1) Yarısından az(2) Hemen hemen yarısı(3) yarısından fazla(4) Hepsinde(5) Sizin skorunuz :
1. Geçen ay boyunca
idrar yaptıktan sonra,
mesanenizin boşalmadığı
hissine kaç kere kapıldınız ? 0 1 2 3 4 5
2. Geçen ay boyunca
idrar yaptıktan sonra,
2 saatten daha az bir
sürede tekrar idrar yapma
ihtiyacını kaç kere duydunuz ? 0 1 2 3 4 5
3. geçen ay boyunca
kaç kere idrar yaparken
birkaç kez durup tekrar
başladınız ? 0 1 2 3 4 5
4. Geçen ay boyunca
idrarrınızı tutmakta kaç
kere güçlük çektiniz ? 0 1 2 3 4 5
5. Geçen ay boyunca
kaç kere, idrarınızın akış
gücünde azalma hissettiniz ? 0 1 2 3 4 5
6. Geçen ay boyunca
yatmayagittikten sabah
kalkana kadar bir gecede
kaç kere idrar yapmak
üzere kalktınız ? 0 1 2 3 4 5
Toplam I-PSS Skoru ......(kendi skorunuz)

I-PSS Semptom Değerlendirmesi:
1-7 Hafif
08-19 Orta
20-35 Şiddetli

gemici
05-04-2005, 19:43
varyemez lüzümlu bilgilerede el atmışsın...iyide yapmışsın...

varyemez
05-04-2005, 19:57
varyemez lüzümlu bilgilerede el atmışsın...iyide yapmışsın...
thesecrete söylede prostatı bi kontrol etsin..testi ulgulasın.. :D

gemici
05-04-2005, 20:07
thesecrete söylede prostatı bi kontrol etsin..testi ulgulasın.. :D
secret daha genç gerekmez .............ben uyguladım şimdilik sorun yok..........

varyemez
06-04-2005, 00:09
1 . Bunama Yaşlılığın Doğal Bir Sonucu Değildir.
Yaşla Gelen Unutkanlık, Alzheimer Hastalığının Habercisi Olabilir!
Her yaşta insanın zaman zaman isimleri, kişi adlarını unutması, bir eşyayı koyduğu yeri hatırlayamaması ya da sokakları şaşırması doğaldır. Ancak bu tip unutkanlıklar geçicidir ve günlük yaşamımızı etkilemez.
Oysa yaşlılıkla birlikte unutkanlıkların artması ve hatta bunun yanı sıra başka zihinsel ve ruhsal bozuklukların da ortaya çıkması, Alzheimer hastalığının ön belirtileri olabilir.
Birçok toplumda olduğu gibi, bizim toplumumuzda da yaşlılık çağındaki bunama belirtileri, ne yazık ki, insan yaşamının doğal bir süreci olarak kabul edilmekte ve genellikle çaresi olmadığı düşünülerek kendi seyrine bırakılmaktadır.
Bunama, yaşlılığın doğal bir sonucu değildir. Buna yol açan nedenlerin araştırılması ve teşhis edilmesi gerekir.
Unutmamalıdır ki, insanlar yaşlılık döneminde de en az diğer yaşlardaki kadar yaşamdan zevk almak ve mutlu olmak isterler.

2 . Alzheimer hastalığı nedir, neden olur ?
Alzheimer hastalığı, yaşlılıkla beraber ortaya çıkan ve başta unutkanlık olmak üzere çeşitli zihinsel ve davranışsal bozukluklara yol açan ilerleyici bir beyin hastalığıdır.
Beynin belli bölgelerinde, bilinmeyen bir nedenle birtakım proteinler birikir. Bu da beyindeki haberleşmeyi sağlayan sinir hücrelerinin hasar görmesine yol açar.
Ayrıca sinirler arasındaki iletişimi sağlayan beyindeki bazı kimyasal maddelerin üretimi de azalır.
Sonuçta bu bozukluklar, özellikle bellek ve öğrenme gibi zihinsel becerilerin geri dönüşsüz olarak yavaş yavaş azalmasına neden olur.

3 . Alzheimer hastalığı kimlerde ve ne sıklıkta görülür ?
Alzheimer hastalığı genellikle 60 yaşından sonra ortaya çıkan bir hastalıktır. 65 yaşın üzerinde yaklaşık her 10 kişiden birinde; 85 yaşın üzerindeki ise yaklaşık her iki kişiden birinde görülmektedir.
Tüm dünyada 20 milyona yakın Alzheimer hastası bulunduğu tahmin edilmektedir. Bunlar arasında ABD eski başkanı Ronald Reagan, ünlü sinema oyuncusu Rita Hayworth ve bir zamanların meşhur tango kralı Şecaettin Tanyerli gibi isimler de yer almaktadır.
Alzheimer hastalığı, kadınlarda ve erkeklerde hemen hemen aynı oranda görülür.
Alzheimer hastalığı bulaşıcı ve kalıtsal bir hastalık değildir. Ancak düşük oranda ailesel bir yatkınlık olabileceği düşünülmektedir.

4 . Alzheimer hastalığı nasıl teşhis edilir?
Alzheimer hastalığı bunamanın en sık nedenidir, ancak benzer belirtiler veren başka hastalıklar da vardır. Bu nedenle, Alzheimer hastalığının diğer bunama nedenlerinden tam olarak ayırt edilmesi gerekir.Sinir hastalıkları uzmanları, yani nörologlar ve ruh hastalıkları uzmanları, yani psikiyatristler, çeşitli testler, beyin filmleri ve laboratuvar tetkikleri sayesinde bugün büyük oranda kesin teşhis koyabilmektedir.

varyemez
06-04-2005, 00:11
5 . Alzheimer hastalığının belirtileri nelerdir?
Alzheimer hastalığının ilk belirtisi genellikle unutkanlıktır. Yakın zamana ait bilgileri hatırlama ya da yeni bilgiler öğrenme güçlüğü görülür. Ayrıca konuşma bozukluğu, karar verme güçlüğü, kişileri tanıyamama ya da yolunu kaybetme gibi başka zihinsel sorunlar' da başgösterir.
Alzheimer hastalarında tabloya çoğu kez davranış ve kişilik bozuklukları da eşlik eder. Özellikle hastalık ilerledikçe, birçok hastada depresyon, saldırganlık, huzursuzluk, hayaller görme, uyku bozuklukları ya da amaçsızca dolaşma gibi ruhsal sorunlar görülebilir.

Zihinsel bozukluklar:
Unutkanlık
Öğrenme güçlüğü
Konuşma bozukluğu
Yolunu kaybetme
Kişileri tanıyamama
Karar verme güçlüğü

Ruhsal bozukluklar:
Huzursuzluk
İlgisizlik
Saldırganlık
Uyku bozukluğu
Amaçsız dolaşma
Gerçekdışı hayaller
Depresyon

6 . Alzheimer hastalığı nasıl seyreder?
Alzheimer hastalığı yavaş ilerleyen, ancak zaman içinde günlük yaşamı etkileyerek, hastayı geri dönüşsüz bir şekilde bakıma muhtaç bırakan bir hastalıktır.
Genel olarak 3 evreye ayrılır:

Birinci evrede, unutkanlık, bildiği yerleri tanıyamama, bazı kelimeleri bulamama, işine ve hobilerine karşı ilgisini yitirme gibi erken belirtiler verir ve genellikle hasta olduğunu kabul etmek istemez.

İkinci evrede, bellek kaybı belirginleşir, yakınlarının isimlerini unutabilir, yolunu kaybedebilir, konuşma bozukluğu artar, yıkanma, giyinme gibi gündelik işlerinde yardıma ihtiyaç duyabilir ve bazı hayaller görebilir.

Üçüncü evrede, artık aile üyelerini tanımayabilir, yemek yemede ve yürümede güçlükler başlar, idrarını ve dışkısını tutamayabilir ve ciddi davranış bozuklukları görülebilir.
Alzheimer hastalığı, yaklaşık 5-8 yıllık bir ilerleme süreci içinde hastayı yatağa bağlı ve tamamen bakıma muhtaç duruma getirir.

7 . Alzheimer hastalığının tedavisi var mıdır?
Alzheimer hastalığını tamamen ortadan kaldıracak bir tedavi bugün için ne yazık ki yoktur. Ancak belli bir süre hastalığın ilerleme hızını durduracak ya da yavaşlatacak bazı yeni tedavi olanakları bulunmaktadır. Kolinesteraz inhibitörleri adı verilen bu yeni ilaçlar, beyindeki sinir hücrelerinin hasarı sonucu azalmış olan asetilkolin adlı haberci madde miktarının dengelenmesine yardım ederek zihinsel işlevleri korurlar. İlaç tedavisi, Alzheimer hastalığını tamamen durdurmaz, ancak bellek kaybı dahil, çeşitli zihinsel bozukluk belirtilerinin hafiflemesini sağlar. Böylelikle hastanın günlük yaşam aktiviteleri daha uzun süre korunur. Depresyon, huzursuzluk, uykusuzluk ya da hayaller görme gibi davranış bozukluklarını tedavi etmek için de uzun zamandır kullanılmakta olan çok sayıda etkili ve güvenilir ilaç bulunmaktadır. İlaç tedavisine karar verecek olan kişi, nörolog (sinir hastalıkları uzmanı) veya psikiyatristtir (ruh hastalıkları uzmanı). Sonuçta ilaç tedavisi, hastanın yaşam kalitesini artırır ve daha uzun süre kendine bakabilmesini sağlar.

varyemez
06-04-2005, 00:14
8 . Alzheimer hastalarının bakımında nelere dikkat edilmelidir?
Alzheimer hastaları için ilaç tedavisinin yanısıra özenli bir bakımın da önemi büyüktür.
Yemek yeme, giyinme, tuvalete gitme veya yıkanma gibi günlük yaşam aktiviteleri, hastalığın ilerlemesiyle birlikte kötüleşebilir ve hasta gittikçe daha çok bakıma muhtaç duruma gelebilir. Duygusal açıdan da hastaya destek vermek ve boş zamanlarında oyalanması için çeşitli uğraşlar yaratarak yaşama bağlanmasını sağlamak önemlidir. Alzheimer hastasının ev içinde ve dışında güvenliğini sağlamak da önemlidir. Ocağı yakarken yangın çıkarmaması, kaygan zeminlerde düşmemesi veya tek başına sokağa çıkıp kaybolmaması için dikkat edilmesi gerekir. Alzheimer hastaları belli bir dönemden sonra kendilerinin ve çevrelerinin güvenliği açısından araba kullanmamalıdır. Alzheimer hastaları para kullanma konusunda da sorunlar yaşayabileceğinden, tek başına bankaya gitmeleri, çek kullanmaları ya da büyük paralarla alışveriş yapmaları sakıncalı olabilir.

9 . Alzheimer hastalığı nasıl bir yük getirir?
Alzheimer hastalığı gerek bakımı üstlenen hasta yakınları gerekse toplum üzerinde maddi ve manevi bir yük oluşturur.
Birçok hasta yakını, sevdiği hastasına bakabilmek için işini bırakmak ya da yaşam tarzını değiştirmek zorunda kalmaktadır.
Hem özel hem de mesleki çevresinde ilişkilerini değiştirmek ya da kesmek zorunda kalan hasta yakınlarından birçoğu bu ağır yük altında depresyona girmektedir.
Alzheimer hastalarının tedavisi ve bakımı için gereken zaman ve para, toplum üzerinde de dolaylı bir sosyoekonomik yük oluşturur.

10 . Alzheimer Vakfı
Birçok ülkede olduğu gibi Türkiye'de de bir Alzheimer Vakfı faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu vakfın amacı, toplumda Alzheimer hastalığının daha iyi tanınmasını sağlamak, hasta yakınlarını bilgilendirmek ve sorunlarını paylaşarak çözüm üretmektir.
Alzheimer Vakfı, düzenlediği çeşitli toplantılarla hasta yakınlarına eğitim vermekte ve sorunlarını birlikte tartışma fırsatı yaratmaktadır.
Alzheimer Vakfı'na isteyen herkes üyelik için başvurabilir ve hizmetlerinden yararlanabilir.

varyemez
06-04-2005, 00:14
secret daha genç gerekmez .............ben uyguladım şimdilik sorun yok..........
iyi sevindim senin adına.. :cheers:

varyemez
06-04-2005, 11:10
Erektil Disfonksiyon olarak da bilinen sertleşme sorunları, milyonlarca erkeği etkilemektedir. Gerçekte sertleşme sorunu çok sık görülen tıbbi bir durumdur, çünkü 40 yaşın üzerindeki her 3 erkekten ikisi sertleşmeyi sağlama ya da sürdürmede bazı sorunlar yaşamaktadır ve bu erkeklerin çoğunda sorun en azından zaman zaman görülmektedir.

Bu broşür, kendinizde sertleşme sorunları olup olmadığını saptamanıza ve doktorunuzla cinsel sağlığınız ile ilgili konuşmayı başlatabilmenize yardımcı olmak amacıyla hazırlanmıştır.

İlk adım, sertleşme sorunlarını ve tedavisini daha iyi anlamak için broşürün tamamını okumaktır. İkinci adım, bu broşürün sonunda yer alan, kendi cinsel sağlığınızı anlamanıza yardımcı olacak araçları kullanmaktır. Üçüncü adım, doktorunuzla cinsel sağlığınız üzerine konuşmak ve sizin için uygun olan tedavi seçeneklerini tartışmaktır.




Sertleşme Sorunları (Erektil Disfonksiyon) Hakkında
Sertleşme sorunu, yeterli düzeyde cinsel performans için gerekli sertleşmeyi sağlayamama ve/veya sürdürememe durumudur. Her zaman, hiç sertleşme sağlayamama anlamına gelmemektedir. Türkiye'de sertleşme sorunu bulunan erkeklerin %80'inden fazlasında tam bir işlev kaybı değil, hafif ya da orta derecede sertleşme sorunu bulunduğu saptanmıştır.

Erkeklerde cinsel sağlığın genel sağlığın ayrılmaz bir parçası olduğu çoğunlukla gözardı edilmektedir. Gerçekte, sertleşme sorunu bulunan hastaların yalnızca küçük bir bölümüne tanı konmaktadır, bu da sertleşme sorunu yaşayanların çoğunun soruna sessizce katlanmakta olduğu anlamına gelmektedir. Sertleşme sorunu birçok erkeğin konuşmaktan rahatsızlık duyabileceği bir konu olduğu için bunu anlamak zor değildir.

Gerçek:
Türkiye'de 40 yaşı üzerindeki erkeklerin %69'u çeşitli derecelerde sertleşme sorunu yaşamaktadır.

Sertleşme Sorunu Hakkındaki
Yanlış İnanışlar

1. "Tümüyle kafanızda yarattığınız bir sorundur."
Son 25 yılda sertleşme sorunlarının tıbbi bir durumdan kaynaklandığı açıklığa kavuşmuştur. Sertleşme sorununun çoğunlukla psikolojik bir yönü olsa da (depresyon, endişe ve stresin rolü olabilir), hemen her zaman fiziksel bir nedeni vardır.

2. "Sertleşme sorunu yanlızca yaşlı erkeklerde görülür."
Bu durum 40 yaşın üzerindeki erkeklerde daha sık görülmekle birlikte, her yaştaki erkekte meydana gelebilir. Yapılan yeni bir çalışma, 40 ile 70 yaşları arasındaki erkeklerin yaklaşık yarısının zaman zaman sertleşme sağlama ve/veya sürdürmede sorun yaşadığını ortaya koymuştur. Sertleşme sorunlarının oranı yaşla birlikte artsa da, tek başına yaşlanma sertleşme sorununun bir nedeni olarak görülmemektedir. Sertleşme sorunlarının yaşlı erkeklerde daha sık görülmesinin nedeni, yüksek kan basıncı gibi yaşa bağlı hastalıklardır.

3. "Cinsel ilişki için çok yaşlısınız."
Tüm yaşlardaki çiftler cinsel ilişkiyle ilgilidir. Cinsel yaşam sağlıklı bir ilişkinin önemli bir parçasıdır. Gerçekten de, yapılan birçok araştırmada aktif cinsel yaşamın yaşlanmanın çok doğal bir parçası olduğu gösterilmiştir.

4. "Kalp hastalığınız varsa cinsel ilişkiye girmek kalp krizine yol açabilir."
Kalp hastalığı önemli bir tıbbi durumdur ancak cinsellikten zevk alamayacağınız anlamına gelmez. Kalp hastalığı nedeniyle tedavi gören pek çok erkekte, sertleşme sorunu da güvenli ve etkili bir şekilde tedavi edilebilmektedir. Sertleşme sorunu ile ilgili herhangi bir tedaviye başlamadan önce, kalbinizin cinsel aktivite için fiziksel gereksinimleri karşılayabilecek güçte olup olmadığını doktorunuza sormalısınız.

varyemez
06-04-2005, 11:12
Sertleşme nasıl oluşur?

Uyarıldığınız zaman beyniniz bir dizi olayı başlatmak üzere sinyal gönderir. Penis içindeki kan damarları gevşeyip genişleyerek penise gelen kan akımını hızlandırır. Aynı anda penis içinde uzanan, korpora kavernoza adı verilen süngersi oluşumlar da şişer ve toplardamarlar üzerinde baskı oluşturarak penis dışına çıkan kan akımını kısıtlarlar. İçeri giren kanın dışarı çıkandan daha fazla olması sonucunda penis büyüyerek sertleşme meydana gelir.

Bu süreç çok basit olmakla birlikte sertleşmenin, beyin, kan damarları, sinir ve hormonların bir bütün olarak mükemmel bir denge içinde çalışmasının bir sonucu olduğunu unutmamak gerekir. Eğer bu sürecin bir parçası bile sağlıklı yürümüyorsa, erkeğin sertleşme sağlama veya sürdürme yeteneği etkilenebilir.

Gerçek:
Sigara, şişmanlık, alkol alışkanlığı veya ilaç kullanımı, normal dolaşım ya da sinirsel işlevleri bozarak sertleşme sorunlarının oluşumuna katkıda bulunabilmektedir.


Sertleşme Sorunu
Nasıl Oluşur?



Eğer sertleşme sorununuz varsa, sertleşmeyi sağlayan süreç bozulmuş olabilir. Sertleşmenin sağlanması ve sürdürülmesi için gereken penise gelen kan akımı, yüksek kan basıncı, yüksek kolesterol, şeker hastalığı veya damar sertleşmesi gibi tıbbi bir bozukluğun sonucunda azalabilmektedir.

Beyin ve penis arasındaki bağlantı, omurilik yaralanması, multiple skleroz, inme ya da prostat veya kalın bağırsak ameliyatı gibi durumların yol açtığı sinir zedelenmeleri nedeniyle engellenebilir.

Sertleşmeyi sağlama ve sürdürme sürecini engelleyen diğer faktörler arasında, karaciğer ya da böbrek hastalıkları, depresyon, stres ve çeşitli ilaçlar bulunmaktadır.

Sertleşme sorununa yol açabilecek nedenler:

Yaşam biçimiyle ilgili faktörler:

Sigara
Alkol alışkanlığı
Stres
Şişmanlık
Sık görülen tıbbi durumlar:

Şeker hastalığı
Kalp hastalığı
Yüksek tansiyon
Yüksek kolesterol
Damar sertliği
Depresyon
Prostat kanseri ameliyatı
Barsak kanseri ameliyatı
Böbrek yetersizliği
Omurilik yaralanması
Multipl skleroz
Bazı ilaçlar (uzun süre kullanıldığında):

İdrar söktürücüler (diüretikler)
Tansiyon ilaçları
Kolesterolü düşüren ilaçlar
Şeker hastalığı ilaçları
Depresyon ilaçları
Kanser tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar
Bazı ülser ilaçları
Riskinizi nasıl azaltırsınız?
Sertleşme sorunlarının oluşma riskini azaltmanın belki de en iyi yolu sağlıklı bir yaşam sürdürmektir. Sigara içmek, fazla yağlı gıdalar tüketmek ve aşırı alkol almak, sertleşme sorunlarının görülme olasılığını önemli ölçüde artıran durumların ortaya çıkmasında rol oynayabilir. Bunlardan kaçınmak riski azaltmak açısından önemlidir.

Doktorunuza yapacağınız düzenli kontrol ziyaretleri de, şeker hastalığı veya yüksek kan basıncı gibi sertleşme sorununa neden olan hastalıkların belirlenmesine yardımcı olabilir.

Gerçek:
Sertleşme sorunu ile ilgili endişelenmek durumu müzminleştirebilir veya şiddetlendirebilir. Eşinizle sorunları açıkça konuşmanız bu endişeyi hafifletmeye yardımcı olabilir.

Sertleşme sorunları yaşlanmanın kaçınılmaz bir sonucu değildir!

Yaşlanma ile birlikte erkeklerin cinsel uyarılmaya karşı verdikleri yanıtlarda doğal olarak bazı değişikliklerin meydana geldiğini bilmekte yarar vardır: Sertleşmeyi sağlamak ve orgazma ulaşmak daha uzun zaman alabilmekte, doğrudan uyarı gereksinimi daha fazla artmakta ve sertleşmeler arasında daha çok zamana ihtiyaç duyulabilmektedir.

Ancak yaşlandıkça cinsellikten zevk alma yeteneğimizin azaldığı yanlış bir inanıştır. Yapılan çok sayıda çalışmada aktif cinsel yaşamın tüm yaş gruplarında normal olduğu kanıtlanmıştır.

Sertleşme güçlüklerinin oranı 40 yaşın üzerinde artmakla birlikte, sertleşme sorunları yaşlanmanın doğrudan bir sonucu olarak düşünülmemektedir. Daha çok, erkekler yaşlandıkça sertleşme sorunu görülme sıklığını ve şiddetini, yüksek kan basıncı ve şeker hastalığı gibi yaşa bağlı hastalıklar artırıyor gibi görünmektedir.

Sorundan kaçmak neden çözüm değildir?

Pek çok erkek halen, davranışlarını değiştirerek veya bir çözüm bularak sertleşme sorunları ile tek başlarına başa çıkabileceklerine inanmaktadır. Daha da kötüsü bazı erkekler sorundan kaçarak, kendileri ve performansları üzerinde baskı oluşturacak şekilde kendilerini suçlamaktadırlar. Bu baskılar kaçınılmaz olarak stres ve endişeleri artırabilmekte, bunun sonucunda da performans daha fazla düşebilmektedir.

Sertleşme sorununun genellikle dolaşım ve/veya sinir sistemine ait fiziksel bozuklukların yol açtığı tıbbi bir durum olduğunu unutmamak çok önemlidir. Bu nedenle sorunu kendi başına çözmeye çalışmak veya kendine baskı yapmak sertleşme sorununu ortadan kaldırmamaktadır. Sertleşme sorunu tıbbi bir durum olduğundan, en iyi yanıt doktorunuz tarafından önerilen tıbbi tedavilerle elde edilmektedir. Doktorunuzla sorunu konuşmanız bu nedenle önemlidir.

varyemez
06-04-2005, 11:14
Sizde sertleşme sorunu var mı?
Sertleşme sorunu olan hastaların çoğu, sertleşmeyi sağlama veya sürdürmede hafif ya da orta derecede bir zorluk yaşarlar, orgazm ve boşalma yeteneği gibi işlevler genellikle normaldir.

Sertleşme sorununun belirtileri şunlardır:

Sertleşmeyi sağlayamama ya da sürdürememe
Cinsel birleşme için yeterli sertlikte sertleşme sağlayamama
Cinsel birleşme sırasında sertleşmeyi sürdürememe
Tam bir cinsel birleşme için yeterli süreli sertleşme sağlayamama
Cinsel birleşmenin tatmin edici olmaması
Sertleşme sorununun sizin de yaşadığınız bir sorun olup olmadığını anlamanıza yardımcı olması için, broşürün son bölümüne bakınız ve arka kapağın iç tarafında yer alan kısa değerlendirme formunu yanıtlayınız.

İpucu:
Sertleşme sorununu doktorunuzla konuşmak en iyi yaklaşımdır.



Sertleşme sorunu
eşinizi nasıl etkileyebilir?

Sertleşme sorununu bulunan pek çok erkek, durumlarıyla çok fazla meşgul olduklarından, sertleşme sorununun eşleri ve ilişkileri üzerinde ne kadar olumsuz bir etki yaratabildiğinin farkına varmamaktadır.

Örneğin, sertleşme sorunu olan erkekler duygusal olarak eşlerinden uzaklaşmaya başladıklarını farkedebilirler. Erkekler hayal kırıklığı, korku, kızgınlık, boyun eğme ve kaçınma duygularıyla mücadele ederken, eşleri de aynı derecede yıkıcı duygular hissedebilmekte ve kendilerini reddedilmiş, çekici olmayan ve hatta sevilmeyen biri olarak görebilmektedirler.


Eşlerindeki sertleşme sorununu iş stresi veya yorgunluk gibi dış kaynaklı faktörlerin sonucu olarak görmeleri de sorunu ağırlaştırmaktadır. Eşler sertleşme sorununun belirtilere yol açan tıbbi bir durum olabileceğini anlayamayabilir veya başında farkedemeyebilirler. Sonuç olarak tüm ilişki stres altına girebilir.


Eşiniz size yardımcı olmak isteyebilir, ancak eşlerin sertleşme sorununun belirtilerini tartışmaya istekli olmamaları da sık rastlanan bir durumdur. Bu kişiler bilinçli olarak sessiz kalarak üzerinizde fazladan bir yük oluşturmamaya çalışırlar ve konuşmayı sizin başlatmanızı bekleyebilirler.


Yakınlık ve sağlıklı bir ilişkiyi sürdürebilmek için eşinizle iletişim kurmanız önemlidir. Onlarla sertleşme sorununun nedenleri ve olası tedavileri hakkında konuşmanız temeldir ve sertleşme sorununun her ikiniz üzerinde yaratabileceği endişe ve stresin azaltılmasına yardımcı olacaktır.

varyemez
06-04-2005, 11:17
Doktorunuzla konuşmak
Eğer sertleşme sorununuz olduğunu düşünüyorsanız, doktorunuza danışmak sorunun çözümü için temel bir adımdır. Günümüzde doktorlar bu durumla rutin olarak ilgilenmektedir ve sertleşme sorunundan etkilenen başka pek çok hastanın sorularına çözüm bulmaya çalışmaktadırlar.

Doktorunuz kesin tanı koymak için standart bir fizik muayene yapabilir ve tıbbi özgeçmişinizle ilgili sorular sorabilir.

Bu soruları açık ve dürüstçe yanıtlamanın çözümün anahtarı olduğunu unutmayınız. Bu broşürde doktor ziyaretine hazırlanmanızda yardımcı olacak bir tıbbi özgeçmiş ve değerlendirme formu yer almaktadır.

İpucu:
Eğer konuşmayı kolaylaştıracaksa, doktorunuzla sertleşme sorunu ile ilgili randevunuzda eşinizin de bulunmasını isteyebilirsiniz.

Tedavi seçenekleri

Sizin için uygun seçeneği bulmak

Hemen hemen tüm sertleşme sorunları tedavi edilebilir. Aslında birçok tedavi seçeneği bulunduğunu henüz bilmiyor olabilirsiniz.

Bütün tedavilerin kendine özgü üstünlükleri ve riskleri vardır. Sizin için hangi seçeneğin uygun olduğuna yanlızca doktorunuzkarar verebilir.


Ağızdan tedavi
Bu, sertleşme sorununun altında yatan nedenden bağımsız olarak etki gösteren ve ağızdan alınan haptır. İlaç kullanıldığında, erkekte doğal sertleşme sürecinin oluşabilmesi için cinsel uyarı gereklidir. Ağızdan tedavi genel olarak etkili ve güvenilirdir.

Vakum Tedavisi
Bu tedavide, bir vakum pompası, kapalı plastik bir silindir ve sıkıştırıcı bir halkadan oluşan bir vakum aygıtı (VCD) kullanılır. Penisin bu silindirin içine yerleştirilip pompa kullanılarak havanın dışarı atılmasıyla oluşturulan negatif basınç, sertleşmeyi sağlayan dokuların kanlanmasını sağlar ve böylece sertleşme oluşturulur, daha sonra penisin tabanına yerleştirilen sıkıştırıcı bir bant ile sertleşmenin devamı sağlanır.


Transüretral Tedavi
Transüretral tedavi, penisin idrar yolu ağzından bir kanül veya süpozituar uygulama sisteminin yerleştirilmesinden oluşur.


Penise Enjeksiyon Tedavisi
Penise enjeksiyon tedavisi, cinsel birleşmenin öncesinde, ince bir iğne aracılığıyla bir ilacın doğrudan penisin kenarından penis kasına enjekte edilmesinden oluşur.


Penis İmplantları (Protezleri)
Bu tedavi, peniste sertleşmeyi sağlayan dokuların yerine bir protez yerleştirilmesinden oluşur. İmplantların başlıca iki tipi vardır: bir, iki veya üç bileşenli şişirilebilir (hidrolik) aygıtlar ve orta sertlikte yumuşak protezler. Bu iki tip aletin uygulanması da, geri dönüşsüz bir ameliyat gerektirdiğinden genellikle yalnızca diğer tedavi seçeneklerinin başarısız olduğu hastalarda düşünülmektedir.


Profesyonel Danışmanlık
Psikoterapi ve/veya tek başına davranışçı tedavi, sertleşme sorununun hiçbir fiziksel nedeninin bulunmadığı bazı hastalarda veya tıbbi girişimleri ve ameliyatı reddeden hastalarda yararlı olabilmektedir.




Tedaviden sonra neler beklenmeli?

Cinsel sağlığınızı iyileştirmek ve sertleşme sorununuzu tedavi etmek kendinize olan güveninizi yeniden kazanmanızı sağlayabilir. Böylece pek çok erkek, eşiyle özel yaşamını tekrar kurabilir ve cinsel duygularını yeniden yaşayabilir. Ancak unutulmaması gereken birkaç nokta vardır:

Tedaviler doğrudan cinsel isteği artırmaz.
Siz ve doktorunuzun tedavi seçimi hemen ve her zaman sonuç vermeyebilir. Eğer beklediğiniz sonuçları alamazsanız doktorunuzu arayınız. Onunla birlikte sizin için en uygun tedaviyi ve dozunu belirleyebilirsiniz.
Tedavi, ilişkinizin temelinde yatan diğer sorunları çözmeyecektir.
Eşiniz ve doktorunuzla iletişim yollarını açık tutmanız, tedavinin etkisinin kalıcı olmasına yardımcı olacaktır.
Unutmayın, sertleşme sorununuz olduğunu düşünüyorsanız, doktorunuzla konuşmak bu sorunun tedavisinde atacağınız temel adımlardan biridir.

Ekte yer alan cinsel sağlık değerlendirme ve tıbbi özgeçmiş formunu doldurabilir ve doktorunuzla konuşmanıza yardımcı olmak üzere yanınıza alabilirsiniz.

varyemez
06-04-2005, 12:00
1 . Anksiyete ve ben
Anksiyete (bunaltı), hemen hemen her insan tarafından yaşanan bir duygudur.
Asıl amacı, yaşamın sürdürülmesi ve uyum davranışının gelişimini sağlamaktır. Ancak bir yere kadar sağlıklı olan bu duygunun yaşanması, bir noktadan sonra kişinin yaşamını ve diğer insanlarla olan ilişkilerini olumsuz olarak etkilemeye başlar. Bunaltı duygusu, olaylara içerdikleri tehlikelerle orantısız, uygunsuz ve abartılmış yanıtlar verilmesine neden olur.

Bunaltı, çeşitli bedensel ve ruhsal belirtilerle kendini gösterir. Başlıca bedensel belirtiler arasında çarpıntı, kalp hızında artma, tansiyon yükselmesi veya düşmesi, yüz kızarması, nefes darlığı, yorgunluk hissi ve çabuk yorulma, titreme, karın ağrısı, bulantı-kusma, ağız kuruluğu, sık idrara çıkma, terleme ve ateş basması sayılabilir. Sıklıkla gözlenen ruhsal belirtiler ise, kontrolünü yitirme, aklını yitirme ve ölüm korkusudur. Tüm bu belirtiler, kişide endişe, dehşet, tedirginlik, gerginlik, sinirlilik ve çaresizlik gibi duyguların yaşanmasına neden olur.

Bunaltı, kalıtımsal, biyokimyasal, çevresel, kişisel etmenlerle ortaya çıkabildiği gibi,
çeşitli hastalıklar ve kullanılan bazı ilaçlara bağlı olarak da oluşabilir.

Bunaltı en sık gözlenen ruhsal belirtilerdendir. Fobiler, panik bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk gibi çeşitli tipleri mevcuttur. Bunların arasında en sık karşılaşılanı fobiler, yani korkulardır.

Fobi, gerçekte tehlikeli olmayan bir nesne, etkinlik veya durumdan dolayı kişide sıkıntı yaratan ve mantıksız olan bir korku duyulması durumudur. Kişiler, kedi, köpek, böcek gibi hayvanlardan kan görmekten, yaralanma veya sakatlanmadan, doktor veya diş hekiminden, kapalı yerlerde kalmaktan, yükseklikten veya uçağa binmekten aşırı derecede korkabilirler. Bu tür durumlar, özgül fobi, yani belli bir nedeni olan aşırı korku olarak adlandırılır.

Kişinin, sosyal ortamlarda veya beceri gerektiren etkinliklerin yapılması söz konusu olduğunda, utanç duyacağı durumlara düşecek davranışlar yapabileceği korkusuyla bu tür ortamlara girmekten çekinmesi ise, sosyal fobi olarak adlandırılır. Kişiler az tanıdıkları insanların önünde konuşmaktan, yemek yemekten, toplantılarda söz almaktan kaçınmaya başlarlar.

Panik atak; aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleridir. Hastalarımızın çoğu zaman 'kriz' adını verdiği bu nöbetlere biz PANİK ATAĞI diyoruz.

varyemez
06-04-2005, 12:21
2 . Panik bozukluğu;
Tekrarlayan, beklenmedik Panik Atakları ve
Ataklar arasındaki zamanlarda başka
Panik Ataklarının da olacağına ilişkin sürekli bir kaygı duyma yada
Ataklara ve olası kötü sonuçlara karşı önlem olarak ( işe gtimeme, spor, ev işi yapmama, bazı yiyecek yada içecekleri yiyip içmeme, yanında ilaç, su ,alkol, çeşitli yiyecekler taşima gibi) bazı davranış değişikliklerinin görüldüğü ruhsal bir rahatsızlıktır.
Panik atak geçirme endişesi, kişinin sosyal, mesleki ve ailevi yaşantısını önemli ölçüde etkileyebilir. Dışarı yalnız çıkmak istemeyebilir. Toplu taşıma araçlarına binmekten kaçınır. Kalabalık yerlerde bulunmak, kapalı yerlere girmek yoğun bir endişe yaratır. Kendisini emniyette ve rahat hissetmek için ilaç, kolonya, şeker gibi nesneleri yanında taşıyabilir.

3 . Obsesif-kompulsif bozukluk
Obsesif-kompulsif bozukluk yada toplumdaki yaygın adıyla " titizlik hastalığı", kişiyi rahatsız edici gelen, bir türlü akıldan çıkmayan, tekrarlayıcı dürtü yada düşüncelerin varlığı ( obsesyon, yani saplantı ) ve kişi bu saplantılarından kurtulabilmek için geliştirdiği davranışlardan(komplsiyon, yani zorlantı) oluşur. Örneğin zihinden uzaklaştırılamayan ''hastalık bulaşacağı saplantısı''na karşı geliştirilmiş olan sürekli yıkanma ve temizlenme davranışı bunun en sıkveyaygın şeklidir. Cinsel saplantılar, zarar verme ya da zarar görme saplantıları, dini saplantılar ve bunlardan kurtulabilmeye yönelik geliştirilen sayı sayma, tekrarlama, kapıyı veya ocağı kapattıktan sonra defalarca kontrol etme gibi kişiyi zorlayan davranışlarla da sıkça karşılaşılmaktadır. Bu hastalıkların kesin nedeni henüz yeterince bilinmemekle birlikte, tedavisi konusunda önemli ve yüz güldürücü gelişmeler vardır. Psikoterapi ve ilaç tedavisi yararlı olmaktadır.

4 . Öneriler
Yanlız olmadığınızı unutmayın ...
Bu broşür, sizi bilgilendirmek amacıyla hazırlanmıştır. Sizde de benzer sorunların olduğunu düşünüyorsanız, bir doktora başvurunuz ve kendi başınıza herhangi bir ilaç tedavisine başlamayınız.

varyemez
06-04-2005, 12:38
SORU: Saç naklinde kıl follikülleri nereden alınabilir? Kimler ideal hastadır?
CEVAP: Saç naklinde kıl follikülleri saçın gür olduğu özellikle ense bölgesinden şerit şeklinde alınır. Saç nakli, kalıtsal veya değişik nedenlerle saçın bir bölümü dökülen erkek veya kadına uygulanabilir.

SORU: Estetik burun amaliyatı en erken hangi yaşlarda yapılabilir? Bu operasyonla buruna neler yapılabilir?
CEVAP: Estetik burun ameliyatı burun büyümesinin %90`ının tamamlandığı 16-17 yaşlarından sonra yapılabilir. Bu operasyon ile burun boyutlarının küçültülmesi, burun tümseğinin alınması, burun ucuna şekil verilmesi, üst dudak ile burun arasındaki açının düzeltilmesi, burun deliklerinin küçültülmesi ve burun orta bölgesindeki eğriliklerin (septum deviasyonu) düzeltilmesi yapılabilir.

SORU: Yüz germe operasyonu ne zaman yapılmalıdır? İnsan kaç yaş gençleşebilir?
CEVAP: Yüz germe, yüz ve boyun derisinin sarkması ve kırışıklığı gibi yaşlanma belirtilerini düzeltmek amacıyla yapılmalıdır. Yüz germe ameliyatıyla kişi 5-10 yıl gençleşebilir. Ancak gençleşme derecesi kişinin yaşı, kalıtımı, kemik yapısı, derinin özellikleri ve sigara kullanımı gibi etkenlerle, kişiye göre değişiklik gösterir.

SORU: Estetik göz kapağı (bleferoplasti) ameliyatı nedir?
CEVAP: Bleferoplasti alt ve üst göz kapaklarındaki fazla deri ve fıtıklaşan yağın uzaklaştırılması ameliyatıdır.

SORU: Derinin düzgünleştirilmesi (dermaabrasyon) en sık ne zaman uygulanabilir?
CEVAP: Dermaabrasyon en sık olarak yüzde akne, kazalar veya eski cerrahi müdahaleler sonucu oluşmuş izleri düzeltmek için veya ağız etrafında oluşan kırışıklıklar gibi ince yüz kırışıklıklarının düzleştirmek için uygulanır.

varyemez
06-04-2005, 14:03
SORU: Çocuğumda geniz eti var mıdır?
CEVAP: Her çocukta geniz eti (Adenoid) vardır. Önemli olan geniz etinin büyüklüğü ve çocukta sık enfeksiyon veya solunum yolunda tıkanıklığa yol açmasıdır. Geniz eti ancak bu durumda tedavi gerektirir.

SORU: Her baş ağrısı sinüzite bağlı mıdır?
CEVAP: Baş ağrısının birçok nedeni vardır.Başın özellikle ön bölümünde,alın bölgesinde,burun kökünde ve göz etrafında olan ağrılarda sinüzit düşünülür.

SORU: Sinüzit ile suya dalma arasında ilişki var mıdır?
CEVAP: Sık suya dalan kişilerde eğer sinüslerde enfeksiyon varsa şikayetlerde artma olacaktır.Sinüzitin aktif döneminde dalış önerilmez.

SORU: Soğuk içeceklerle boğaz enfeksiyonu arasında ilgi var mıdır?
CEVAP: Hassas kişilerde soğuk içecekler vücut direncini düşürerek boğazda tonsillit,faranjit gibi enfeksiyonlara yol açabilir.

SORU: Kulağa neden su kaçar?
CEVAP: Normalde sağlıklı bir kulak suda etkilenmez.Eğer dış kulak yolunda buşon denilen salgılar varsa suyun kaçması ile bu salgılar şişer ve duymada azalma ve tıkanıklık gibi rahatsızlıklara yol açar.Suya girmeden önce kulak muayenesi yapılması yararlı olur.

varyemez
06-04-2005, 18:04
SORU: Yeni bebeğimiz oldu. Gözlerinde kayma olmasından şüpheleniyoruz ne yapmamız lazım?
CEVAP: İlk 6 ay içinde bebeklerin gözlerinde geçici kayma görüntüsü olabilir.Gene de kaymadan kuşkulanıyorsanız,6 aylıkta muayene olması gerekir ve hemen tedaviye başlamak şarttır.

SORU: Gözlerim uzağı görmüyor. Gittiğim doktor miyop olduğumu söyledi, ne kadar sıklıkta muayene olmalıyım?
CEVAP: Gelişme çağında ortaya çıkan miyop yaklaşık 18-20 yaşına kadar ilerleyebilir.Bu nedenle gözlüklerle iyi görmediğiniz zaman veya en azından yılda bir göz muayenesi olmalısınız.

SORU: Gözlerimde kaşıntı var, doktorum kortizonlu olduğunu sandığım bir damla verdi. Fakat yan etkileri olduğunu duyduğum için kullanmak istemiyorum. Ne tavsiye edersiniz?
CEVAP: Kortizonlu damlalar ancak çok uzun süreli kullanılırsa gözlerde göz tansiyonu,katarakt gibi yan etkilere sebep olurlar.Bir aydan fazla kullanılırsa bu etkiler,o da bazı hastalarda,ortaya çıkar.Dolayısıyla kısa süreli olmak kaydıyla çekinmeden kullanabilirsiniz.

SORU: Birkaç gündür gözlerimde siyah noktalar uçuşuyor ve arada ışıklar çakıyor. Neden olabilir?
CEVAP: Bu durum acilen göz muayenesi gerektirir.Seyrekte olsa retina yırtılmasının başlangıcı olabilir,bu nedenle hemen muayene olmalı ve yırtık varsa tedavi olunmalıdır.

SORU: Son günlerde sürekli gözlerim ağrıyor. Göz tansiyonu olabilir mi?
CEVAP: Göz tansiyonu (glokom) nadiren ağrıyla başlar.Ama olup olmadığını anlamak için hemen muayene olmalısınız.Göz tansiyonu görülme sıklığı yaşla beraber artar,ayrıca ailede varsa ortaya çıkma ihtimali daha fazladır.

SORU: Son aylarda bulanık görmeye başladım. Muayenede katarakt olduğu söylendi. Tedavisi nasıl olacak?
CEVAP: Kataraktın tedavisi ameliyattır.Damla ile tedavisi söz konusu değildir. Ameliyatın zamanına hasta karar verebilir, çünkü şu anki teknik imkanlarla her aşamada iyi sonuç alınabilmektedir. Gözün iyice görmez duruma gelmesini beklemeye kesinlikle gerek yoktur.

SORU: Bende 5 yıldır şeker hastalığı var. Şu anda gözlerimden hiç şikayetim yok. Muayene olmam gerekir mi?
CEVAP: Kesinlikle gerekir.Şeker hastalığı gözlerde zarar vermeye genellikle hastalık ortaya çıktıktan 5 yıl sonra başlar.Bu nedenle hemen muayene olmalısınız.Şeker hastalığının gözlerde yapacağı zarar,zamanında farkedilirse önlenebilir. Bu yüzden en azından yılda bir kere göz muayenesi olmalısınız. Ayrıca kan şekeriniz sürekli normal seviyelerde kalmalıdır. Şayet gözler için tedavi gerekirse,bu ancak lazerle olabilir.

SORU: Sürekli bilgisayar kullanıyorum, akşama doğru gözlerim sulanıyor. Ne yapmalıyım?
CEVAP: Bilgisayara bağlı yorgunluk belirtileri söyledikleriniz. Muayene olmanızda fayda var, küçükte olsa gözlük ihtiyacınız varsa kullanmalısınız. Ayrıca ekran filtresi ve ortamdaki ışık kaynaklarının ekrandan yansımasına engel olacak şekilde yerleştirilmesi gerekir.

varyemez
06-04-2005, 21:52
SORU: Tüylenmenin tedavisi var mıdır?
CEVAP: Evet. Kadınlarda görülen erkek tipi tüylenme genellikle hormonal bozukluklara veya polikistik over denen bir çeşit yumurtalık problemine bağlıdır.Bazı ilaçlar kullanılarak tüylenmenin artması kesin olarak durdurulabilir,olan tüyler de bir miktar azalır,sert olanlar yumuşar.Hormonal bozukluk düzeltilmeden epilasyon yapmak ne yazık ki fayda vermez.Tedavi sonrası kalan tüylere epilasyon yapılabilir.

SORU: Kadınlardaki akıntının kesilmesi mümkün değil midir?
CEVAP: Menopozda ve süt verenler dışında tüm kadınların bir miktar akıntısı vardır. Kokusuz, renksiz ve kaşıntısız olduğu sürece bu akıntılar normaldir,kesilmesi de mümkün değildir. Ancak kokulu ve koyu renk akıntılar bir problemi işaret eder ve tedavisi gerekir.

SORU: Normal menopoz yaşı nedir?
CEVAP: 45 ile 55 yaş arası normal kabul edilir. Ancak kadınların %5 i daha erken adetten kesilir. Bu kişilere ilaçlar yardımı ile bir süre daha adet görmelerini sağlamak mümkündür, ancak çocuk sahibi olamazlar.

SORU: Sık sık sistit oluyorum. Önlemek için ne yapabilirim?
CEVAP: Tuvalette temizlik yaparken arkadan öne mikrop bulaşmasını engellemek için her zaman temizliği önden arkaya doğru yapın. İdrarınızı tutmayın, ilişkiden sonra bol sıvı alın ve tuvalete gidin.

SORU: Ailede kanser olmasa da mamografi çektirmek gerekir mi?
CEVAP: Evet.Ailede meme kanseri veya başka bir risk faktörü olmayan hanımların da belirli aralıklarla mamografi çektirmesi gerekir. Meme kanseri vakalarının yarıdan fazlası risk faktörü olmayan kişilerde görülür. Bu nedenle tüm bayanlara 35 yaşında bir temel film, 40 yaşından sonra 2 senede bir, 50 yaşından itibaren de her yıl mamografi çektirmesi önerilmektedir.

SORU: PAP Smear nedir?
CEVAP: PAP Smear rahim ağzının kanser tarama testidir.Rahim kanserini oluşmadan birkaç yıl öncesinden haber verir. Cinsel yaşam başladıktan 1 yıl sonra başlanarak her yıl yapılması önerilir.

Salacaklı
06-04-2005, 22:20
Damar sertliğine bire bir.
DAMAR SERTLİĞİNE, HİNTKENEVİRİ

Hintkenevirindeki etken maddenin, "kalp krizi veya beyin kanamasıyla sonuçlanan damar sertliğini (arteroskleroz) önlemekte kullanılabileceği" bildirildi.

İngiliz bilim dergisi Nature'nin son sayısındaki makaleye göre, fareler üzerinde yapılan deneyler, hintkenevirinde kısaca THC olarak anılan "delta-9-tetrahidrocannabinol" adlı etken maddenin, arterosklerozu önleyebilecek özelliklere sahip olduğunu gösterdi.

Cenevre Üniversitesi'nden kardiyolog François Mach başkanlığındaki ekip, THC'nin etkilerini genetik değişikliğe uğrattıkları fareler üzerinde araştırdı. Fareler beş hafta boyunca aşırı yağlı yiyeceklerle beslendi. Bundan sonraki altı hafta boyunca da yağlı yiyecek verilen fareler iki gruba ayrıldı, gruplardan birine THC verildi. THC verilmeyen farelerde arterosklerozun iki kat arttığı belirlendi. Uzmanlar, THC verdikleri farelere bu kez THC'nin faaliyetini engelleyen bir kimyasal vererek, arterosklerozun bu farelerde de geliştiğini gözlemledi.
:D :D :D

ŞahMat
07-04-2005, 15:49
Damar sertliğine bire bir.
DAMAR SERTLİĞİNE, HİNTKENEVİRİ


dimyata prince giderken evdeki bulgurdan da olmayalim sonra :D

Bende damar sertligi hastaliginin baslangici varmis.. Baskaca alternatifler varsa ogrenmek isterim..

egitim sart...spor sart :cool:

ŞahMat
07-04-2005, 16:00
Tam da anjiyo icin karar vermisken, bu habere rastladim. Gerci on testlerde anjiyo gerekli olup olmadigi ortaya cikacak fakat on testler anjiyo gibi %90 uzerinde kesin bir sonuc vermiyormus. Bu haberle bildiklerim alt ust oldu.
Bu arada Turkiye'de guvenerek anjiyo yapabilecegim doktor isimleri ve anjiyo yapmis forumdaslarin tecrubeleri konusunda ki tavsiyelere acigim.
Saygilarimla,

http://www.sabah.com.tr/2004/07/03/gnd110.html

'Türkiye'de tam bir anjiyo salgını yaşanıyor'

"Anjiyo check-up yöntemi değildir. Felç geçirme, kanama gibi riskleri vardır. Normal çıktığı halde kalp krizi geçirilebilir".

Doç. Dr. Özgen Doğan kalp hastalıklarından son otuz senede ölüm oranlarının yüzde 54 azaldığını söylüyor. Doğan'a göre bu başarı stentler, balonlar ve ameliyatlardan çok sigara, tansiyon, kilo, kolesterol gibi risk faktörlerinin azalmasıyla elde edildi. New York Presbyterian Hastanesi'nin ünlü kardiyoloğu Özgen Doğan ölüm nedenlerinin başında yer alan kalp hastalıklarından en basit yöntemlerle kurtulma yollarını gösteriyor. Kalbimizin genç kalmasını sağlamak için neler yapmamız gerektiğini anlatıyor:

'KALBİN YAŞI UZATILABİLİR'
* Kalbin yaşını uzatmak mümkün mü?
İçinde bulunduğunuz tarihten doğduğumuz tarihi çıkartarak yaş hesaplama kavramı artık doğru veri olarak kabul edilmiyor. Kırk yaşında olmasına karşın kalbi bitmiş insanları görüyoruz. Ya da seksen yaşında olmasına karşın kalbi kırk yaşındaki performansı koruyanlara. Alınacak önlemlerle pek ala kalbin yaşını uzatmak mümkün.

* Kalp hastalığı hangi yaşta başlıyor?
Doğuştan değilse üç yaşından itibaren başlıyor. Amerika'da çocukların yüzde 30'u şişman. Şekerli içecekler, meyve suları, elektronik oyunlar, bilgisayar çocukları aşırı kilolu obez yapıyor. Şişman çocukların yüzde 75'i kalp hastası oluyor. Türkiye'de de ne yazık ki özellikle büyük şehirlerde benzer sorunlara rastlıyoruz. Çocuklarınıza bırakacağınız en iyi miras doğru beslenme alışkanlığı olsun. Spor yapmak, okula yürüyerek gitmek ve su içmek çözümdür. Sigara içiyorsanız en azından çocuklarınızın önünde içmeyin.

'SİNSİCE İLERLER'
* Düzenli olarak yapılan check-up yaptırarak ani kalp ölümlerinden korunabilir miyiz?
Hayır bu mümkün değil. Önemli olan bir insanın kalp hastalığına yatkınlığına bulunup bulunmadığının saptanmasıdır. Bunun için checkup kullanılabilir ama yaşam stilini değiştirmek check-up'tan daha etkilidir. Dikkatli olan insanlara 30 yaşından sonra basit birkaç kan testi öneriyoruz. Birkaç damla kanla homosistin seviyesine bakıyoruz. Bu test kalp krizi ve felç geçirme riskini gösterir. C reaktif proteine bakılır. O da damar hasarının başlayıp başlamadığını gösterir. İyi kolestrol kötü kolestrole ayrı ayrı bakılsın, kan şekerine bakılsın böbrek fonksiyonlarına bakılsın. Şekerine bakılmalı. Elektro kardiyogram kalpteki hasarın belirtilerini verebilir. Bu veriler hastanın riskini çizebilir ama bazen de kalp hastalığı belirti vermeden sinsice ilerler.

'YAN ETKİLERİ VAR'
* Anjiyo neyi gösteriyor?
Anjiyo check-up yöntemi değildir, risk taşıyan girişimsel bir testtir. Felç geçirme, kanama gibi riskleri vardır. Aynı zamanda verilen maddeler böbrek problemlerine yol açabilir. Bu testi yapmak için önümüzde çok iyi bir neden olması gerekli. Ancak Türkiye'de anjiyo salgını yaşanıyor. Oysa anjiyo damarın dışında oluşan genişlemeyi belirleyemez. Anjiyo normal çıktığı halde birkaç saat sonra kalp krizi geçirme riski vardır.

* Sanal anjiyo içinde aynı sorunlar geçerli mi?
Bu anjiyo sırasında da 200 CC'ye varan kontras madde verilir. Bu maddenin böbreklere yan etkileri var. Nadir durumlarda uygulanması gereken bir tetkiktir. Türkiye'nin kesinlikle ihtiyacı olmayan bir tetkik. Amerika'da bu kadar yoğun kullanmıyoruz. Burada hayretler içinde kalıyorum. MRI içinde aynı savurganlığı görüyorum.

* Kimler anjiyo yaptırmalı?
Anjiyodan sonra bir insanın kalpten ani olarak ölüp ölmeyeceğinin anlaşılmadığı çok durum var. Anjiyo sırasında vücuda verilen boya damarda patlayacak ya da yırtılacak plağı çoğu zaman göstermeyebilir. Gizli kalp adı verilen bu durumda plak dışa doğru genişlediği için kanın aktığı boru daralmaz. Sonuçlar olumlu çıkabilir ancak hasta anjiyodan bir iki adım sonra hayatını kaybedebilir. Bundan dolayı elimizde şu an plak yırtılmasını gösterebilen anjolo, sanal anjiyo, ya da stres test etkili değil. Risk faktörlerini ortadan kaldırıp, yaşama biçimini isterseniz her gün anjiyo olun değişmez. Kalp krizlerinin yalnızca yüzde 14'ünün nedeni. Yüzde 86'sı düşük daralmalar nedeniyle olur. Kalp krizini yaratan şey daralma değil pıhtıdır. Onu da göremezsiniz...

Esra TÜZÜN

varyemez
07-04-2005, 16:20
dimyata prince giderken evdeki bulgurdan da olmayalim sonra :D

Bende damar sertligi hastaliginin baslangici varmis.. Baskaca alternatifler varsa ogrenmek isterim..

egitim sart...spor sart :cool:
95-96.gönderileri okuyun,tavsiyelere uyun...

varyemez
07-04-2005, 16:54
SORU: Hipertansiyon nedir?
CEVAP: Hipertansiyon, vücutta kan dolaşımını temin eden "KAN BASINCI" nın normal olarak kabul edilen değerlerin üzerinde olmasıdır. Bu tabii olarak, çocuklar ve yetişkinler için değişiktir.

SORU: Hipertansiyon ailevi midir?
CEVAP: Hayır. Ancak ailesinde esansiyel hipertansiyon dediğimiz kan basıncı yüksekliği olanlarda bulunma sıklığı fazladır. Anne, baba esansiyel hipertansiyon olan bir kişide kan basıncı mutlak yüksek olacaktır diye bir kaide yoktur.

SORU: Hipertansiyonun ilk bulguları neler olabilir?
CEVAP: Genellikle, ilk bulgu enseden gelen bir ağrı, belki baş dönmesi, eforda göğüste sıkıntı hissi, güçlü hissedilen kalp atışları veya ani burun kanaması, kulakta çınlama, uğultu gibi... Ancak bunların her biri başka nedenlerle de olabilir. Şüpheli bir durumda doktorunuz size yardımcı olacaktır.

SORU: Hipertansiyonun çeşitleri var mıdır? Yaşla ilgisi nedir?
CEVAP: Seneler geçtikçe arterlerin (temiz kan damarları) esnekliği azaldıkça kan basıncı yükselmeye başlar. Diğer soruya gelince Hipertansiyon çeşitleri tabii vardır. Yapılan toplum çalışmalarında istatistiki olarak hipertansiyonların %90 sebebin ne olduğunu göstermek mümkün olmamaktadır. İşte bu sebebi belli olmayanlara "Esansiyel hipertansiyon" denmektedir. Bunun dışında böbrek hastalıkları başta olmak üzere bazı hormonal bozukluklar, bazı kalp kapak hastalıkları vs. de hipertansiyona neden olur.

SORU: Hipertansiyonun kalp hastalığı ile ilişkisi nedir?
CEVAP: Kontrol edilmeyen yüksek kan basıncı zaman içinde kalbi sürekli yükleyerek bir anlamda yoracak ve irileşen kalp çalışma gücünü kaybetmeye başlayacaktır, bu şekilde ciddi bir kalp hastalığı ortaya çıkacak. Çok basit bir örnekle, sürekli olarak 10 tonluk bir arabaya 20 ton yükleyip çalıştırıldığında ortaya çıkan duruma benzeyen bir hal vardır. Ayrıca çok sık olmayan kalbin bazı kapak hastalıkları ve bazı damar hastalıkları da Hipertansiyon sebebidir.

SORU: Hipertansiyon bulununca doktorlar neden hemen böbreğe yönelik sorular sorup araştırma yapıyorlar?
CEVAP: Hipertansiyonlarının %90`nını esansiyel hipertansiyon oluşturur. Geriye kalan %10`a yakın kısmı böbrek hastalıkları sonucu oluşan hipertansiyonlardır. %1-2 gibi bir oranda da hormonal, tümoral vb. durumlar vardır. Bu nedenle doktorlar hemen böbrek tetkiklerini yaparlar. Ayrıca uzun süre kontrol edilmemiş hipertansiyon zaman içinde böbreklerin çalışmasını bozar. Böbrek hastalığı-Hipertansiyon, Hipertansiyon-Böbrek hastalığı gibi bir ilişki vardır.

ŞahMat
07-04-2005, 17:06
95-96.gönderileri okuyun,tavsiyelere uyun...

Sn. varyemez, tesekkur ederim..

Asagida yer alan mesajimda ki Anjiyo konusunda da bilgili tecrubeli arkadaslardan bir aciklama gelebilirse cok makbule gececek.
Saygi ile,

varyemez
07-04-2005, 17:16
Anjio Nedir?
Kalp-Damar problemi bulunan bir hastanın kasık damarlarından çok ince özel tellerle girilip kalp damarlarına radyoopak madde verilerek, damar tıkanıklıklarının ve problemlerinin teşhis edilmesine yarayan bir tıbbi işlemdir.

Bir Anjio işlemi şu aşamalardan oluşmaktadır:

1- Skopi aşamasında doktor kalp damarlarına girdiği hastanın görüntülerini bir monitörden gözlemektedir

2- Skopi işlemi; sine denilen kayıt aşaması öncesinde bir hazırlık dönemi olup, hastanın durumuna göre işlem zamanı uzamakta veya kısalmaktadır.

3- Skopi aşamasındaki görüntülerden doktor tarafından uygun bulunanlar sine aşamasında kayıt edilmektedir. Bütün bu aşamalar ayak pedalları (foot switch) ile gerçekleştirmektedir. Sine aşamasındaki kayıt işlemi bir hard diske, medikal filme veya başka herhangi bir kayıt ortamına yapılabilir. Günümüzde hem hard diske kayıt yapılmakta, hem de saklanacak görüntüler medikal filme basılmaktadır. Kullanılan hard disklerin kapasitelerinin sınırlı olması bir kaç işlemden sonra hard diskteki bilgilerinin silinerek, yeni işlem için yer açılmasını gerektirmektedir.

4- Sine aşamasında hard disk kaydının yanı sıra filme basılan görüntüler teknisyen tarafından banyo yapılmakta ve makara film olarak hazırlanmaktadır

5- Hazırlanan filmler “Tagarno” denilen bir film gösterme cihazında doktor tarafından izlenmekte, buna göre hastanın kalp damarlarının durumu teşhis edilmektedir

varyemez
07-04-2005, 17:46
SORU: Anne sütü verilirken su vermeye gerek var mı?
CEVAP: Hayır yoktur. Anne sütünde yeterince sıvı vardır. Ekvator`da olsanız dahi su vermeye gerek yoktur.

SORU: Ek besinlere ne zaman başlanmalı?
CEVAP: İlk 4 ay sadece anne sütü veya mama verilir. Ancak her ikisini de vermeyi kısıtlayan özel nedenler varsa ek besinlere başlanabilir.

SORU: Ateşli çocuğa yaklaşım nasıl olmalıdır?
CEVAP: Çocuğun üstü soyulur. Titreme olsa dahi giydirilmez (titreme ateşin daha fazla yükseleceğini gösterir). Daha sonra ateş düşürücü verilir. En kısa zamanda doktora başvurulur.Evde kesinlikle antibiyotik başlanmaz.

SORU: Ateşli havale çocukta sakatlık bırakır mı?
CEVAP: Hayır. Eğer bu havale 15 dakikadan uzun sürmemişse ve vücudun tek tarafını tutmamışsa çocukta hiçbir sakatlık bırakmaz.

SORU: Çoğu çocukluk hastalıkları mutlaka geçirilmeli mi?
CEVAP: Hayır. Bunlar geçirilmesin diye aşılar yapılıyor. Bu aşıların koruyuculuğu %95 civarındadır. Ayrıca hastalık geçirilse bile daha hafif geçirilir.

SORU: Hasta çocuk yıkanmaz mı?
CEVAP: Çok ağır hastalığı olmadığı sürece her türlü hastalıkta çocuk yıkanır. Ancak şuur kaybı ve koma durumu varsa yıkanamaz.

SORU: Katılma nedir?
CEVAP: Bazı çocuklar ağlarken katılır. Hatta bazıları şuurlarını kaybeder. Biz buna katılma nöbeti deriz. Kesinlikle nörolojik bir hastalık değildir. Çocuğun istekleri yapılmayınca çocuk ağlar ve katılma nöbetine girer. Çaresi bu tür ortamları yaratmamak ve çocuğun dikkatini farklı yöne çekmektir.

SORU: İdrar kaçırma kaç yaştan sonra anormaldir?
CEVAP: Yaklaşık 5 yaşından sonra idrar kaçırmak normal kabul edilmez. Organik bir neden olmadığı kesinlikle kanıtlanmalıdır.

SORU: Her okula veya yuvaya giden çocuğa grip aşısı yapılmalı mı?
CEVAP: Hayır doktorların belirlediği endikasyonları içermiyorsa çocuğa grip aşısı yapılmasına gerek yoktur.

SORU: Gripten nasıl korunmalıyız?
CEVAP: Grip virüsü en çok el teması ile bulaşır. Solunum sisteminden girmesi 2. sırayı alır. Elleri iyi yıkamak yayılmayı önlemede en önemli faktördür.

SORU: Çocukluk çağı astımı kalıcı mıdır?
CEVAP: Genellikle hayır. %80-90 oranında 12 yaş civarında iyileşme gösterir. Uzun süren öksürükleri olan her çocuk astım yönünden incelenmelidir.

varyemez
08-04-2005, 17:28
www.turkmedikal.net

adresindeki medikal bilgi bölümünde renk körlüğü testi bölümünden kendi muayenenizi yapabilirsiniz...

aZrAiL
08-04-2005, 18:29
Kırmızı-Yeşil renk körü... İlk defa üniversitede yat kaptanlığı ehliyeti alacağım sırada öğrenmiş ve acayip şekilde bozulmuştum... Neyse canım, zaten iki rengi de pek sevmem... Sarı ve laciver yeter de artar bile...:)

varyemez
08-04-2005, 19:40
Kırmızı-Yeşil renk körü... İlk defa üniversitede yat kaptanlığı ehliyeti alacağım sırada öğrenmiş ve acayip şekilde bozulmuştum... Neyse canım, zaten iki rengi de pek sevmem... Sarı ve laciver yeter de artar bile...:)
o zaman sana yesil göndermenin anlamı yok,zaten göremiyorsun... :D

varyemez
09-04-2005, 10:39
ŞOK

Tıpta da akut dolaşım yetmezliğiyle ortaya çıkan çok ağır ve hayati ciddiyet belirten bir sendromu anlatır. Dolaşım yetmezliği kan basıncının düşmesine ve iç organlarla çevre dokulara giden kanın aniden azalmasına bağlı belirtilere yol açar.

BELİRTİLERİ

Şok durumunda tansiyon düşüldüğünün yanı sıra bilinç kaybına kadar varabilen bilinç bulanıklığı, şiddetli solgunluk, deride nemlilik, nabızda hızlanma ve zayıflama, solunum güçlüğü (hava açlığı), şiddetli susama, idrarda azalma ve beyindeki dolaşım bozukluğuna bağlı olarak bunaltı, huzursuzluk, saldırganlık, uyuklama gibi belirtiler görülebilir. Hastada bu belirtilerin hepsi bir arada bulunmayabilir; herhangi birinin tek başına bulunması da şok tablosuna işaret etmeyebilir. Sendromunun ortaya çıkma nedenlerine ve gelişme süreçlerine göre başlıca dört şok tipi ayırt edilebilir.
Kalp kökenli şok kalbin kasılması (sistol) sırasında pompalanan kan miktarının düşmesine bağlıdır. Kalp kasına zarar veren enfarktüs ya da iltihap (miyokardit) ve kalp karıncıklarının yetersiz dolmasına yol açan ritim bozuklukları ya da kalp dış zarında sıvı birikmesi gibi bir nedenle kalbin pompaladığı kan miktarının düşmesi sonucunda gelişir.
İkinci tip şok dolaşımdaki kan hacminin birden ve önemli ölçüde azalmasına bağlıdır. Bu tip şok kanamalarda, yanık, şiddetli ishal gibi durumlara bağlı organik sıvı kayıplarında ve travmalarda ortaya çıkar.Septik şok bakterilerin salgıladıkları endotoksinlerin etkisiyle dolaşım sisteminin zayıflamasına ve kan basıncının düşmesine bağlıdır.
Sinir sistemi kökenli (nörojen) şok ise gerek omurilik hastalıklarında görüldüğü gibi kan damarlarının çapını denetleyen sinirsel iletinin kesilmesi, gerek şiddetli bir ağrı ya da güçlü bir duygu nedeniyle kalp atışlarının refleks olarak yavaşlaması sonucunda ortaya çıkabilir.

NEDENLERİ

Şok temelde dolaşımdaki kan miktarının azalmasıdır; dolayısıyla kan ya da plazma kaybına yol açan bütün durumlar şokla sonuçlanabilir. Bu tür durumların başında yaralardan kaynaklanan dış kanamalar ve tümör ya da ülser yakınındaki bir kan damanmn aşınmasıyla ortaya çıkan iç kanamalar gelir. İkinci sırada yanıklar önemlidir; yanık alanındaki küçük damarlardan bol miktarda plazma sızar. Bağırsak tıkanmalarıda yanıklara benzer; bu durumda plazma tıkanma noktasmda bağırsak duvarından sızar. Şiddetli ishalde ya da uzun süreli kusmanın yol açtığı aşırı su ve tuz kaybı en sık görülen öteki şok ne denlerindendir. Sıvı bölümü azalan kan koyulaşır, böylece dolaşımdaki kan miktarı da azalır.
Kan besleyici maddelerin ve özellikle oksijenin dokulara ulaşmasını sağlar. Yaşamsal nitelikteki bu işlevin bozulması organizma açısmdan çok büyük sorunlar yaratır. İlk ve en önemli sorun atardamarlardaki kan basıncınm bazen çok şiddetle düşmesidir. Tansiyon düşmesiyle birlikte dokulara kan akışı da tehlikeli ölçüde azalır; hücrelere yeterli oksijen gitmediğinden hastalık belirtileri ortaya çıkar. Şok belirtileri zamanla bütün vücuda yayılır ve oksijen azlığına çok duyarlı olan sinir sistemi bu durumdan öncelikle etkilenir. Deri damarlarındaki kan miktarı çok azaldığından hasta çok solgun görünür. Ayrıca solunumu sıldaşır; bunun nedeni kana olabildiğince fazla miktarda oksijen sağlamaktır.
Hasta çevresiyle ilişkisinin kopmasına yol açan bir uyuşukluk içine girer. Bununla birlikte genellikle huzursuzdur ve bunaltı eğilimi gösterir.
Nabız çok hızlı ve zayıftır, çünkü vücut şokla karşılaştığmda edilgen kalmaz. Çeşitli savunma mekanizmaları hemen harekete geçer. Bunların en önemlisi böbreküstü bezlerinden adrenaun ve noradrenalin adlı hormonların salgılanmasıdır. Noradrenalin dokularda sempatik sinir lifleriııin uçlanndan da
salgılanır. Adrenalin daha çok kalp üzerinde etkilidir; kalp atışlannı hızlandınr. Noradrenalin ise vücudun bütün küçük atardamarlarını daraltır. Bu düzenleyici süreçlerin yararı açıktır: Ritmi hızlanan kalp, dolaşıma daha fazla kan verir. Kasılarak daralan atardamarlar dolaşımda bulunan az miktarda kana uyum sağlayacak duruma gelir. Bu uyumun sağlanamaması kanın çok geniş bir damar yatağmda dağılarak çevrede göllenmesine ve hastanıiı ölümüne yol açar. Söz konusu iki savunma süreci birlikte kamn damarlarda normalden daha hızlı dolaşmasmı sağlar. Böylece dokulara en azından yaşamı sürdürecek düzeyde oksijen ulaşır. Kan ya da plazma kaybı bu süreçlerle karşılanamayacak kadar şiddetliyse beyne giden oksijenin yetersiz kalması nedeniyle hasta bilincini yitirir. Oksijen eksikliğinden etkilenen çevrel küçük damarlar da gerginlilderini yitirerek genişler; kan çevrede özellikle karın organlarmda göllenir ve kalbe geri dönemez. Böylece hasta şokun geriye dönüşü olmayan evresine girer.

Yapılması Gerekenler;

Acil durumlarda olayın nedenleri bir yana bırakılarak, öncelikle tablonun ağırlaşması önlenmeli ya da şok belirtileri henüz tam yerleşmemişse bunların ortaya çıkınası engellenmeye çalışılmalıdır.
İlk önlem hastayı yatırarak bacaklarının vücudundan yüksekte kalmasını sağlamaktır. Böylece kanınkalbe dönüşü kolaylaşır ve başta beyin dolaşımı olmak üzere kan dolaşım iyileşir. Dolaşıma yardımcı olmak için sıkı giysiler de gevşetilmelidir. Daha sonra hasta örtülerek sıcak tutulur. Anıa aşırı sıcak uygulanınamalıdır; aşırı sıcak derideki damarların daha da genişlemesine yol açarak dolaşım bozukluğunu ve tansiyon düşüklüğünü şiddetlendirir. Şok bir kanamaya bağlıysa, kanama hemen denetim altına alınmalıdır. Ayrıca daha kapsamlı tedavi için beklerken, hastanın olabildiğince fazla sıvı alması sağlanmalıdır. Hasta su içebiliyorsa. şekerli ya da tuzlu bir eriyik verilir. Tuzlu eriyik 1 litre suda bir kaşık sofra tuzu eritilerek hazırlanır

varyemez
14-04-2005, 17:52
1 . Panik Atağı Nedir?
Aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleridir. Hastalarımızın çoğu zaman "kriz" adını verdiği bu nöbetlere biz panik atağı diyoruz. Panik atağı birdenbire başlar, giderek şiddetlenir ve şiddeti 10 dakika içinde en yoğun düzeye çıkar, çoğu zaman 10-30 dakika, seyrek olarakta 1 saat kadar devam ettikten sonra kendiliğinden geçer.


2 . Panik Atağının Belirtileri Nelerdir?
Göğüs ağrısı yada göğüste sıkışma
Çarpıntı, kalbin kuvvetli yada hızlı vurması
Terleme
Nefes darlığı yada boğulur gibi olma
Soluğun kesilmesi
Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecek yada bayılacak gibi olma
Uyuşma yada karıncalanma
Üşüme, ürperme yada ateş basması
Bulantı yada karın ağrısı
Titreme yada sarsılma
Kendini yada çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme
Kontrolünü kaybetme yada çıldırma korkusu
Ölüm korkusu
Bir panik atağında bu belirtilerden EN AZ 4 YADA DAHA FAZLASI bulunur.
Dörtten daha az belirtinin görüldüğü ataklara ise kısıtlı panik atağı adı verilir.



3 . Panik Bozukluğu Nedir?
Panik bozukluğu, tekrarlayan, beklenmedik panik atakları ve ataklar arasındaki zamanlarda başka panik ataklarının da olacağına ilişkin sürekli bir kaygı duyma. Panik ataklarının "kalp krizi geçirip ölme" , "kontrolünü yitirip çıldırma" yada "felç geçirme" gibi kötü sonuçlara yol açabileceği inancıyla sürekli üzüntü duyma yada ataklara ve olası kötü sonuçlarına karşı önlem alarak (işe gitmeme, spor, ev işi yapmama, bazı yiyecek yada içecekleri yiyip içmeme, yanında ilaç, su, alkol, çeşitli yiyecekler taşıma gibi ) bazı davranış değişikliklerinin görüldüğü ruhsal bir rahatsızlıktır.


4 . Panik Bozukluğu Nasıl Oluşur?
İlk atak başlıyor:
Hiçbir neden yokken ve birden bire başlayan çarpıntı, terleme, göğüste sıkışma, nefes darlığı yada baş dönmesi, dengesizlik, fenalaşma yada baygınlık gibi belirtiler kişiyi dehşet içinde bırakır. Kişi 'kalp krizi ' geçirdiğini yada felç geçirmekte olduğunu zannederek yoğun bir 'ölüm korkusu' ya da 'felç olma' korkusu yaşar. Bazen de başında bir tuhaflık, sersemlik hissi, kendisini veya çevresini bir garip ya da değişik hissetme gibi duyguların ortaya çıkmasıyla, 'kontrolünü kaybetmeye' yada 'çıldırmaya başladığını' düşünerek kendisine yada çevresindekilere bir zarar vermekten korkmaya başlar. Hasta hemen, en yakın doktor ya da acil servise götürülür. Orada yapılan birçok muayene, çekilen film, elektrokardiyografi, tomografi ve diğer incelemelerde hiçbir şey bulunmaz. Hastanın nesi olduğu sorulduğunda doktorlar 'hiçbir şeyi yok' ya da 'stresten olmuş ' derler. Çoğu zaman sakinleştirici bir iğne yapılarak evine gönderilir.

varyemez
14-04-2005, 18:10
Ataklar tekrarlıyor:
Bir süre sonra panik atakları tekrarlar. Hasta, her yeni atak ile aynı dehşet ve korkuyu yeniden yaşamaya ve acil servislere taşınmaya başlar. Her seferinde yeniden muayene, yeniden incelemeler yapılır ancak hiçbir şey bulunmaz. Hasta, kalbinde ya da beyninde kötü bir şey olduğuna, ancak doktorların bunu bir türlü bulamadığına inanmaya başlar. Bazen de yanlış tanı konularak hasta, antibiyotikten nefes açıcıya, çarpıntı ilacından tansiyon ve kalp ilacına, vitamine kadar değişik ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılır, ancak bir türlü iyileşemez.

Beklenti Anksiyetesi gelişiyor:
Ataklar tekrarlamaya devam ettikçe, hasta, ataklar arasındaki dönemde gergin, huzursuz ve endişeli bir şekilde her an yeni bir panik atağının geleceğini beklemeye başlar. Bu endişeli bekleyişe "beklenti anksiyetesi" adı verilir. Atakların çoğu zaman belirsiz zaman ve yerlerde gelmesi bu kaygıyı daha çok arttırır. Ataklar sıklaştıkça, kalp krizi geçirip ölme, felç olma ya da kontrolünü kaybedip çıldırma korkuları pekişir.

Yoğun ve sürekli üzüntü:
Hastalar, evde kimsenin olmadığı bir zamanda kalp krizi geçirmekten ve hastaneye ulaşamadan ölmekten ya da kontrolünü kaybederek çıldırıp intihar etmekten, kendisine ya da yakınlarına bıçak ve bu gibi bir şeyle zarar vermekten, başkalarının bulunduğu ortamlarda çılgınca ve garip davranışlarda bulunarak rezil olmaktan şiddetle korkar. Bu düşüncelerin sürekli aklına gelmesinden dolayı da yoğun bir üzüntü duyarlar.

Yoğun davranışlar değişiyor:
Bir süre sonra ataklara ve ataklar sırasında gerçekleşeceğine inandıkları " felaketler" e karşı bazı önlemler almaya ve kimi davranışlarını değiştirmeye başlarlar. Ataklara neden olabileceğini düşündükleri etkinliklerden, yiyecek ve içeceklerden vazgeçerler. Ataklara karşı evden çıkarken alkol / madde/ ilaç / kullanırlar. Ataklar sırasında kullanmak üzerede yanlarında ilaç, su, yiyecek v.b. taşırlar. Ataklar sırasında olabileceklere karşı önlem alırlar. Örneğin atak sırasında kontrolünü kaybederek çocuklarına zarar vereceğine inanan hastaların önlem alarak evdeki bütün bıçakları kilit altında tuttukları, çocuklarıyla yalnız kalmamaya çalıştıkları, atak sırasında fenalaşarak kendini yitireceğinden ya da bayılacağından korkan bayan hastaların, baygınken çalınır diye takılarını yanlarına almadıkları, onu baygın bulanların yardımcı olabilmesi için evinin / eşinin / ailesinin adresini, telefon numarasını, hatta tıbbi yardım için ulaşabilmek üzere doktorunun kartvizitini taşıdıkları görülmüştür. Bu hastalar, gerektiğinde acil yardımı çabuk alabilmek için bütün günlerini hastane bahçesinde geçirmeyi ya da güzergahlarını muayenehane, eczane ve acil servis bulunan yerlerden seçmeyi tercih ederler.

varyemez
14-04-2005, 18:12
5 . Agorafobi Nedir?
Hastaların %60'ından fazlası, atakların geleceği yer ve durumlardan kaçınmaya başlarlar. Yalnız başına evde kalamaz, sokağa yalnız çıkamaz, otobüs, vapur, deniz otobüsü gibi taşıt araçlarına, asansöre binemez, dar sokak yada köprülerden geçemez, Pazar yeri, büyük mağazalar gibi kalabalık yerlere giremez olurlar.bazen de, ancak yanlarında birisi ile yoğun bir endişe ve rahatsızlık duyarak bu tür yerlere gidebilirler. Hastaların, yalnız başlarına panik atağı geleceğini zannettikleri yerlere gidememe, o tür yerlerde kalamama durumlarına agorafobi denir.


6 . Panik Bozukluğu Nasıl Bir Hastalıktır?
Panik bozukluğu psikiyatristler tarafından iyi bilinen ve çok sık görülen bir rahatsızlıktır.Öyle ki, toplum içinde herhangi 100 kişinin yaklaşık 3-4' ü bu hastalığı ya daha önce geçirmiştir ya da halen bu hastalığı yaşamaktadır. Her yaşta başlayabilmekle birlikte en sık 20-35 yaşları arasında başlar. Kadınlarda, erkeklere göre 2-3 kat fazla görülür.


7 . Panik Bozukluğu Neden Oluşur?
Panik bozukluğunun neden olduğuna ilişkin iki bilimsel açıklama vardır:
1. Panik bozukluğu, beynimizde nöron adı verilen sinir hücrelerinden salgılanan, heyecan ve duygusal yaşantılarımızı düzenleyen bazı beyin hormonlarının düzensiz çalışması sonucu oluşmaktadır.
2. Panik bozukluğu, günlük yaşantımızda yaptığımız bazı davranışlarımızın sonucunda ortaya çıkan ve tamamen 'doğal ve zararsız' olan çarpıntı, terleme, nefes sıkışıklığı ya da baş dönmesi gibi bedensel belirtilerin, hasta tarafından kötü bir hastalığın belirtileri olarak değerlendirilmesi ve bunun sonucunda da 'kalp krizi geçiriyorum, öleceğim' ,'çıldırıyorum' 'felç olacağım' şeklinde yanlış yorumlanması sonucu ile oluşur.


8 . Tedavisi Mümkün müdür?
Panik bozukluğu, tedavisi mümkün bir hastalıktır. Bugün için etkinliği bilimsel araştırmalarla kanıtlanmış iki türlü tedavisi vardır. Bunlar:
1. İlaç tedavisi
2. Bilişsel-davranışçı tedavi

1.İlaç tedavisi:
İlaçlar, beyin sinir hücrelerindeki hormon faaliyetlerini düzenleyerek panik bozukluğunu iyileştirirler. Halen, ülkemizde bu hastalığa iyi gelen ilaçlar bulunmaktadır.
İlaç tedavisi etkin dozda en az bir yıl sürdükten sonra, yavaş yavaş azaltılarak kesilmelidir.

2. Bilişsel-davranışçı tedavi:
Bu tedavide iki amaç vardır.
1. Hastanın, aslında tamamen 'zararsız' olan panik atağı belirtileri hakkındaki yanlış bilgi ve inanışlarının düzeltilmesi ve hastanın bu belirtilerle korkmadan baş edebilmesinin öğretilmesi amaçlanır.
2. 'panik atağı gelirse' endişesi ile, sokağa çıkma, vapur, otobüs, trene binme, kalabalık yerlere gitme gibi tek başına yapmaktan korktuğu şeylere bir plan dahilinde yeniden 'alıştırılması' amaçlanır.

En iyi sonuç, bu iki tedavinin birlikte uygulanması ile alınmaktadır.

9 . Lütfen Unutmayınız!
*Panik bozukluğu, kesinlikle ölüme ya da çıldırmaya veya felç olmaya yol açan bir rahatsızlık değildir.
*Doktorunuz önermedikçe korkularınız ile baş etmek için kalp, tansiyon, çarpıntı ilacı, vitamin, sakinleştirici ilaç ya da alkol kullanmayınız yada gerekir diye yanınızda taşımayınız.
*Sadece doktorunuzun önerdiği ilaç ya da ilaçları kullanınız
*İlacınızı doktorunuzun söylediği şekilde ve dozda kullanınız, o gün iyi ya da kötü oluşunuza göre dozu azaltıp arttırmayınız.
*Tamamen iyileşseniz bile doktorunuza danışmadan tedavinizi kesmeyiniz.

Forever
15-04-2005, 07:50
Varamapintiliğindenyemez doktorlar sayende işsiz kalacak... :D

ŞahMat
15-04-2005, 10:55
Sn Varyemez, emekleriniz icin tekrar tesekkur etmek istedim.. Sizin gibilerin sayesinde kurtuldugum bir mevzumu itiraf edeyim..

Borsada sistem icin kasmak -iyi oldu o ayri :D - ve panik atak kombinasyonu;

Panik ataga borsada sistem yapacagim diye kastigim gunlerde yakalanmistim. Gunde 15 saat, 3 ay boyunca uykusuz geceler..
Bir gun basim dondu ekran karsisinda, doktora gittim.. Panik atak dedi..
Internette arastirdim, her dogru bilgilendirici yazi yazandan Allah bin kere razi olsun..

Bende carpinti ve bas donmesi belirtileri vardi.. Cok nalet bir sey.. Bundan oturu hastalik hastasi oluyorsunuz..

Ogrendim ki bu is otokontrol isiymis..

Uyuyamamayi -bagislilik kazanmadan- uyku haplari ile doktor kontrolunde hallettim.. 10 adet kadardi.. Fazlasinin kime ne kadar bagislilik yapiyor doktorlar bilirler pek tabii ki.. demek istedigim buraya dikkat ;)

Ve otokontrol.. bunu da okudukca, bilgilendikce, "panik atagin krali gelsin hazirim ulen!.." modunda yasayinca hayata gecirebiliyorsunuz..

Sonuc;
Bir iki ay gibi kisa zamanda sukur hallettik.. Zor bir surecti..

Uyku + duzenli beslenme gibisi yok, herseyden degerli..
Formul cok basit gibi gorunsede pratik surecin acimasizligi ortada..
Kariyerse kariyer ama daha da onemlisi saglikli mutlu ve uzun yasamakmis..

Sira 10 kilo fazlamda :D Sagligima kavustukdan sonra da Anjiyo olmaktan vazgecmedim :p

Not: Panik atak'in tek avantaji ise; sayesinde cek up a giriyorsunuz :bravo:

Dipnot: Verdigim bilgiler tamamen bendeki gelismeler ve cozumu anlatiyor.. Sayin varyemezin verdigi bilgiler ile de ortusuyor.. Butun bunlari da doktor kontrolunde yaptim.
Patron, yonlendirici, karar verici; doktorumuz elbetteki, bu yazi degil kuskusuz..

Endipnot: Saygilarimla,

varyemez
15-04-2005, 18:50
1 . Travmalar sonrası gözlenen stres belirtileri
deprem ve sel gibi doğal afetler, trafik kazaları, yangınlar, silahlı çatışmalar, saldırılar, işkence, tecavüz vb. olaylar, yaşantımızın düşünmek bir yana, okuması bile zor olan, acı yönleridir. Pek çok insan bu tür bir olayla karşılaştığı zaman korku, dehşet ve çaresizlik yaşar. Son yıllarda sıkça duyduğumuz "ruhsal travma" deyimi, yaşanılan acı bir olay ve bu olaya verilen dııygusal tepkileri içerir. Bu olaylar, insanın ruh sağlığını olumsuz etkileyebilir ve etkisi yıllarca sürebilecek izler bırakabilir.

2 . Travmalardan etkilenen insanlar,
yaşadıkları olayları istemedikleri halde ve nedensiz yere sık sık hatırlayabilirler. Bu tür anılar, düşünceler, hayaller, kişiye ciddi bir sıkıntı verebilir. Yaşadığı olay kişinin rüyalarına girer, gördüğü kabuslar uyku düzenini bozar. Travmayı hatırlatan herhangi bir durum, yer, nesne, görüntü veya ses gibi uyaranlar, kişide ciddi bir sıkıntı yaratır ve çoğunlukla bu sıkıntıya eşlik eden çarpıntı, titreme, terleme, nefes darlığı gibi fiziksel belirtilere yol açabilir. Örneğin bir trafik kazasından sonra arabaları görmek ya da depremden sonra enkaz görüntüleriyle karşılaşmak, kişileri zorlayabilir. Bazı durumlarda ise, yaşanılan olay kişinin gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçer ya da kişi o olayı tekrar yaşıyormuş gibi hisseder.

3 . Travmayla ilgili anılar,
kişiyi bunalttığı için, kişi olayla ilgili konuşmaktan, olayı hatırlatan uyaranlardan, hatta olayı bile düşünmekten kaçınmaya çalışır. Bu kişiler, örneğin etkilendikleri olaylar sonucu, araba kullanmak istemezler, karanlıkta kalamazlar, uyuyamazlar, yalnız kalamazlar, sağlam olduğunu bildikleri binalara bile giremezler. Bazen yaşadıkları olayın belli bir bölümünü dahi hatırlayamazlar. 0 anlar hafızalarında yoktur, yaşanmamış gibidir.

4 . Travma sonrası stres belirtileri
travma sonrası stres belirtileri olan kişiler, kendilerini amaçsız ve plansız hissedebilir. Sanki yaşam süreleri kısalmış gibi gelir. Bazıları ölecekleri tarihle ilişkin kesin bir fikir bile verebilirler. Kendilerini, olayı yaşamamış kişilerden ayrı ve onlara yabancı hissederler. Artık eski eğlenceleri, hobileri kendilerine yeterince zevk vermemeye başlar. Sevinç, mutluluk gibi duyguları yaşamakta güçlük çekerler. Sevinilecek bir durumda bu duyguyu yeterince yaşayamazlar. Duyguları ölmüş, adeta "taşlaşmış" gibi olabilirler.

5 . Uykuları bozulabilir;
uykuya, dalmak, uykuyu sürdürmek ciddi bir sorun haline gelir. Kişi daha tahammülsüz olabilir. Artık kolay öfkelenen, kırıcı olabilen bir insan olmuştur. Dikkatini toplamakta güçlük çeker. Yaptığı işe kendini veremez. Daha unutkan olmuştur. Her an kötü bir şey olacakmış gibi kendisini tetikte hisseder. Bıçak sırtında gibidir. Ani gürültü veya seslerde çabuk irkilir. Kalbi çarpmaya başlar, sık soluk alıp verir, terler, huzursuzlanır. Telefon sesleri, kapı çarpması, kamyon gürültüsü gibi sesler aniden irkilmelerine neden olup oldukça sıkıntı verebilir.

6 . Travmalardan sonra yaşanan stres sorunları
yıllarca sürüp kalıcı bir hale gelebilir. Sorunlar kişilerin iş, aile ve toplumsal yaşamlarını olumsuz yönde etkileyebilir. Erken tedavi, sorunun sürüp gitmesini engelleyen en önemli etkendir. Bu nedenle, öncelikle sorunları hiç çekinmeden, zayıflık, eksiklik olduğunu düşünmeden paylaşmak önemlidir. Bu tür olaylara karşı birçok insanın benzer stres tepkileri verdiği unutulmamalıdır. Bu tür sorunların bir ruh sağlığı uzmanına danışılması, çözüm için ilk adım olacaktır. Çünkü travma sonrasında oluşan stres belirtilerinin, günümüzde ilaç ve/veya Psikoterapi ile tedavi edilmesi mümkündür. Bu tedavilerden yararlanabilmek için,

karınca
17-04-2005, 00:12
95-96.gönderileri okuyun,tavsiyelere uyun...
İzmir bölgesinde tavsiyelere uymayanlara servis yapılır... :D

varyemez
17-04-2005, 00:57
İzmir bölgesinde tavsiyelere uymayanlara servis yapılır... :D
bende bi ara servis yapmıştım ,112ankarada...

varyemez
17-04-2005, 01:38
1 . Epilepsi nedir?
Epilepsi normal nörolojik işlevleri bozan tekrarlayıcı nöbetlerin görüldüğü bir dizi bozukluğa verilen genel bir isimdir. Beynimiz sinir hücre ağlarının oluşturduğu bir bilgisayar gibidir. Normalde bu hücreler arasında milyarlarca elektrik mesajı iletilir ve vücudumuz bu şekilde idare edilir.2 Epilepsi nöbetleri ise beyindeki bir grup sinir hücresinin aynı anda aktifleşip elektriksel bir boşalma oluşturmasıyla ortaya çıkar. Bu sinir hücre gruplarının beyinde bulundukları yere göre farklı belirtiler oluşturabilir. Hafif bir dalgınlıktan yaygın kasılmalara dek değişen tipte nöbetler bulunmaktadır.
İnsanlığın bildiği en eski hastalıklardan biri olan epilepsinin Sezar, Hipokrat, Büyük İskender, Sokrat gibi ünlü kişilerde de bulunduğu bilinmektedir.

2 . Nöbet tipleri nelerdir?
Nöbetler genel olarak iki ana gruba ayrılır: Parsiyel (kısmi) nöbetler ve jeneralize (yaygın) nöbetler. Bu ana gruplar da kendi içlerinde tekrar sınıflandırılırlar.
Parsiyel (kısmi) nöbetler daha sık görülür ve beynin bir tarafında belirli bir bölgede yer alan sinir hücrelerinin katılımıyla oluşur.
Basit parsiyel nöbet geçiren kişiler genellikle bilinç kaybına uğramazlar, ancak kafa karışıklığı, ufak kasılmalar, değişik koku ve tat hisleri yaşayabilirler.
Kompleks parsiyel nöbetlerde ise istemsiz ya da kontrolsüz hareketler görülebilir, aşırı duygusal tepkiler olabilir ve bilinç kaybı oluşabilir. Bazı kişilerde çiğneme ya da dudak emme gibi tekrarlayıcı hareketler ortaya çıkabilir. Ataklar genellikle 2 dakikadan kısadır ve bazı hastalar nöbetten önce nöbet oluşacağını hissedebilirler.
Bazı hastalarda parsiyel nöbet şeklinde başlayan durum jeneralize nöbet haline dönüşebilir; bunlara sekonder jeneralize nöbetler denmektedir.
Jeneralize nöbetler ise daha geniş bir alandaki sinir hücrelerinin katılımıyla oluşan ve daha büyük bir etki oluşturan nöbetlerdir.
Tonik-klonik nöbetler kişinin kaskatı kesilmesi ve yere düşmesiyle başlar, ardından yaygın kasılma ve gevşemeler oluşur. Hasta bilincini tamamen kaybetmiştir ve idrar ya da dışkısını kaçırabilir. Nöbet genellikle 2-3 dakika sürer ve ardından bir süre dalgınlık oluşur.
Absans nöbetler hareketlerin 3-30 saniye süreyle durması ve dikkat kaybıyla seyreden nöbetlerdir. Günde 50-100 kereye kadar sık oluşabilir ve bazen diğer kişiler tarafından fark edilmeyebilirler.
Bunların dışında çocukluk ya da erişkinlik çağlarında oluşabilen farklı nöbet tipleri de bulunmaktadır.

3 . Epilepsi niçin oluşur?
Epilepsi nöbetlerinin çoğunda bir neden bulunamaz. Sık rastlanan nedenlerden bazıları doğuştan bulunan ya da doğumda oluşan beyin hasarları, beyin yaralanmaları, tümörleri, beyin kan damarlarındaki hastalıklar, bazı genel hastalıklar, alkol ve madde kullanımı ve menenjit gibi enfeksiyonlardır.

4 . Nöbet oluşumuna yol açan durumlar nelerdir?
Nöbetlerin çoğu herhangi bir tetikleyici neden olmaksızın oluşur. Ancak nöbet oluşumunu tetikleyebilecek bazı faktörler de bulunmaktadır. Bunların arasında aşırı miktarda alkol alınması, stres, sürekli çakıp sönen ışıklar ve benzer televizyon görüntülerini izleme, uykusuzluk, yüksek ateş, düzensiz beslenme ve kadınlardaki hormonal değişiklikler yer almaktadır.

5 . Epilepsi kimlerde görülür ve sıklığı nedir?
Epilepsi hem erkek, hem de kadınlarda tüm yaş gruplarında görülebilir, ancak çoğunlukla bebeklik, çocukluk, ilk gençlik ve yaşlılık dönemlerinde tanı konur. Dünyada yaklaşık 50 milyon kişinin epilepsisi olduğu tahmin edilmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde epilepsi daha sık görülmektedir; bunun nedeni bu ülkelerde beyin hasarına yol açan nedenlerle daha sık karşılaşılması olabilir.

varyemez
17-04-2005, 01:39
6 . Epilepsi tanısı nasıl konur?
Hekimler, nöbet geçiren kişilerin daha önceden hikayelerinin olup olmadığını öğrenip, muayenelerini yapar ve bazı kan tahlilleriyle EEG'lerini isterler. EEG (elektroensefalogram) beyindeki elektrik akımlarını ölçen bir testtir. BT (bilgisayarlı tomografi) veya MR (manyetik rezonans) ile alınan beyin görüntülerinin incelenmesi gerekli olabilir. Bel bölgesinden yapılacak ufak bir girişimle alınan beyin omurilik sıvısı da incelenebilir.


7 . Epilepsi nasıl tedavi edilir?
Nöbetler hastaların %80'e varan bir oranında epilepsi ilaçlarıyla kontrol altına alınabilmektedir. İlaç tipi ve sayısı hastanın yaşı, nöbet tipi, nöbet sıklığı ve nedeni gibi çeşitli faktörlere dayanarak belirlenmektedir. İlacın dozu da hastanın durumuna göre ayarlanmaktadır. Bazı hastalar bir ilaçla kontrol altına alınırken, bazılarına iki, üç ilacın birlikte verilmesi gerekli olmaktadır. Bazı hastalarda cerrahi tedavi de uygulanabilmektedir.
Bazı epilepsi ilaçları doğum kontrol hapları, bazı kalp ilaçları, astım ve ülser ilaçları ve diğer birçok ilaçla etkileşebilir. Bu nedenle doktorun kullanılan diğer ilaçlar konusunda bilgilendirilmesi gereklidir.
Birçok nöbet, tedavinin uygun şekilde yapılmaması nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle ilacın hekim tarafından önerilen şekilde alınması çok önemlidir. Bazı durumlarda doktor ilaç kullanım miktarını ayarlamak ya da kontrol etmek için kandaki ilaç düzeylerini izlemek isteyebilir. Bu durumda belirli aralıklarla kan tahlilleri yapılır.
İlaç tedavisine başlanıp nöbet oluşumu önlendikten bir süre sonra hekim tedaviyi kesebilir.
Epilepsili kişilerin uykusuz kalmak, alkol ve sigara içmek gibi tetikleyici faktörlerden kaçınmaları gereklidir.


8 . Acil durumlarda nasıl yardımcı olabilirsiniz?
Yakınınızdaki bir kişinin nöbet geçirdiğini görürseniz, öncelikle bir zarar görmesini önlemeye çalışmanız gerekir. Ağzına dişlerini ayırmak üzere kaşık gibi sert bir cisim sokmayın. Çevresinde bulunan sivri köşeli alet ve mobilyaları uzaklaştırın. Hastayı kaldırmaya çalışmayın. Kişi nöbet sırasında kusuyorsa, kusmuğunu yutmasını engellemek için hastayı bir tarafına çevirebilirsiniz. Nöbet 2-3 dakika içinde durmuyorsa, hastada morarma oluştuğunu ya da nefes almadığını fark ettiyseniz en yakın sağlık kurumunu aramak veya ambulans çağırmak doğru olur.


9 . Epilepsili kişilerin günlük yaşamlarında nelere dikkat etmeleri gerekir?
Epilepsili kişiler nöbet sırasında kolayca yaralanabilirler. Bu nedenle ev, işyeri ve kullanılan diğer alanlarda bazı önlemler alınması doğru olur.
Ev içindeki kapıların dışarıya doğru açılabilmesi ve arkadan kilitlenmemesi uzun süreli nöbetlerde diğer kişilerin yardımcı olmasını sağlar.
Yerlerin kalın bir halıyla kaplı olması düşme sırasındaki yaralanmaları azaltır.
Lavabo gibi su kaynaklarının yanında elektrikli alet kullanımından kaçınılmalıdır.
Açıkta sivri ve keskin aletler bulunmamalı, eşyaların sivri köşeli olmaması sağlanmalıdır.
Şömine, ocak, soba gibi açık alevli ya da çok sıcak yerlerin çevresine koruyucu engeller yerleştirilmelidir.
İşyerinde epilepsili olduğunun bilinmesi acil durumlarda yararlı olabilir.
Taşıt araçlarının kullanılması uygun değildir.
Bisiklet kullanırken kask, dirseklik ve dizlik takılmalıdır.
Doğada gezmek, yüzmek gibi aktiviteler mutlaka bir arkadaşla birlikte yapılmalıdır.

gemici
17-04-2005, 08:05
dr cips işine girsekmi....................

varyemez
17-04-2005, 18:31
dr cips işine girsekmi....................
medyaya yansımayacaksa girelim... ;)

Forever
18-04-2005, 16:20
dr cips işine girsekmi....................
dr bu ne?

varyemez
18-04-2005, 17:49
Bıçaksız Laser ( Laser Keratom)


Sık Sorulan Sorular
Kırılma kusuru dediğimiz, gözlük veya kontakt lens kullanmayı gerektiren göz hastalıklarında, şeffaf tabakadan kapak kaldırılması ve altında kalan bölüme laser uygulanması şeklinde uygulanan LASIK tedavisi, çağımızın en popüler yöntemi olmaya devam etmektedir. Tedavinin tüm ayrıntıları ortaya çıkmış olup, hangi hastaya ne koşullarda uygulanabileceği ve yine hangi hastaya yapılmaması gerektiği detaylarıyla anlaşılmıştır.

Bu gelişmelere karşın, günümüzde, göz yapısı sebebiyle LASIK tedavisinin uygulanamadığı hasta grupları halen bulunabilmektedir. Bunların başında da, laserin uygulandığı şeffaf tabakanın yeterli kalınlıkta olmadığı veya şeffaf tabaka eğriliğinin standartların çok dışında olduğu hasta grupları gelmektedir. Böyle hastalara klasik LASIK tedavisi uygulandığında önemli problemler çıkabilmektedir.

5 yıldır uygulanmakta olan Femtosecond Laser Keratom dediğimiz sistem, standart dışı laser adayı olan hastalarda yeni imkanlar sağlamaya başlamıştır.

Laser keratom, şeffaf tabakadan kapak kaldırma işlemini laser yardımıyla yapmaktadır. İşlemin laserle uygulanması, emniyetini en üst aşamaya çıkartırken, şeffaf tabaka yapısı normalin dışında olan bu hastalarda LASIK tedavisi yapılabilmesine olanak sağlamaktadır.


Laser keratom yardımıyla uygulanan LASIK tedavisi, tedavi aşamaları açısından fark arz etmemektedir. Yine tedavi öncesi ayrıntılı laser ölçümleri yapılmakta ve göz yapısı tedavi için tam uygunluk gösterirse, laser keratom ile LASIK yapılmaktadır. Damla ile göz uyuşturulduktan sonra laser keratom ile şeffaf tabakadan kapak kaldırma işlemi yapılmaktadır. Bu işlemi, kapağın altındaki bölgeye kırılma kusurunu düzeltecek excimer laser uygulanması ve kapağın yapıştırılması takip eder.

Laser keratomun kullanımı yaygınlaştıkça, standart hastalarda da tercih edilme durumu ortaya çıkacaktır. Böylece LASIK tedavisinin her yapıdaki göze emniyetle uygulanabilme olasılığı artacaktır.

varyemez
18-04-2005, 17:50
dr bu ne?
kaptan sıkı para kaybetti herhalde, çıkarmaya çalışıyor...
aman kanma .... :D

Forever
19-04-2005, 08:06
kaptan sıkı para kaybetti herhalde, çıkarmaya çalışıyor...
aman kanma .... :D
Ne kaybı İzmirli demir çalikten götürdü.. :D

gemici
19-04-2005, 08:50
dr jetski benden çaylar forevırdan cipsleride sen bir zahmet üret artık...........

Forever
19-04-2005, 09:30
dr jetski benden çaylar forevırdan cipsleride sen bir zahmet üret artık...........
İyide burda dr sen değilmiydin?

gemici
19-04-2005, 09:54
dr varsadayemezbeleşbulursayer var ya o.................

neeldo
19-04-2005, 09:59
internet doktoru herşey var
internet doktoru (http://www.internetdoktoru.com/)

Forever
19-04-2005, 10:27
dr varsadayemezbeleşbulursayer var ya o.................
O zaman çaylar senden.. Cipisler pintiden.. :D

varyemez
22-04-2005, 01:29
UYKU VE TOPLUM SAĞLIĞI
Pekçok kişi öğleden sonra kendisini uykulu hissettiğinde kısa süreli dalıverir. Bu geçici, süratli şekerleme gün içi uyku halinden tamamen farklıdır ve hastalık belirtisidir.
İrade dışı ve olmayacak yerde uyuyuvermenin korkulacak sonuçları düşünüldüğünde gün içi aşırı uyku halinin çok ciddiye alınması gerekir. Bu kişiler tam değerlendirilebilirse daima bir sebebe ulaşılmaktadır.
Bu aşırı uyku halinin sonuçları da önemli olup bunların arasında; kazalar, ekonomik nedenler, toplum sağlığının olumsuzlukları, okul veya işyeri verimsizliği, psikososyal fonksiyonların bozulması yer alır.
Örnek verecek olursak büyük endüstriyel kazalardan Çernobil, Three Mile İsland, Bhopal ve ciddi kazalardan Uzay mekiği Challenger (Çelincır ), Exxon Valdez resmi raporlarla iş yerindeki uykululuğa bağlı kararsızlıkların sonucu olduğu bildirilmiş facialardır. Her yıl ABD de 100000 trafik kazası yolda uyumaya bağlı olarak meydana gelmekte ve 1500 kişi de hayatını kaybetmektedir. Bu sebebe bağlı ölüm sayısı alkole bağlı ölüm sayısını geçmektedir. Gün içi aşırı uykusu olanların sayılarının çok olması ve buna bağlı sonuçların çok önemli olmaları hekimlerin , eğiticilerin ve politikacıların bu konuya ne derece önem vermeleri gerektiğini göstermektedir.
Gerçek gün içi aşırı uyku halinin -popüler inancın tersine- psikolojik veya psikiyatrik bir duruma (depresyon vb.), tembelliğe veya sıkıntıya bağlı olması çok nadirdir. Uyku açlığı yoksa bu daima tesbit ve tedavi edilebilir bir uyku hastalığıdır. Uyku hastalıklarından bazıları uyku apnesi, narkolepsi ve idiopatik merkezi sinir sistemi hipersomnisidir.

İnsan yaşamının en az üçte biri uykuda geçiyor. Bazı hastalıklar ve düzensiz yaşam nedeniyle uyku kalitesinin bozulması, insanların hayatlarını olumsuz yönde etkiliyor. Sürekli bir yorgunluk ve uyku hali, kronik uyku bozukluğu veya uyku yetmezliği olan kişilerin, iş verimi, dikkat ve becerileri düşüyor. Uykusuzluk kazalara, mal ve can kaybına neden oluyor. İstatistikler, uyku bozukluğu tanısı koyulmuş ve tedavi görmemiş hastaların, normalden 4 ile 6 kat daha fazla trafik ve iş kazalarına sebep olduğunu ortaya koyuyor.

varyemez
22-04-2005, 01:30
O zaman çaylar senden.. Cipisler pintiden.. :D
evde hazırlamayı denedim biraz büyük oldular....
hazırınada para vermem işinize gelirse..... :D

varyemez
22-04-2005, 01:32
uyku açlığı:

Modern cemiyette gün içi aşırı uyku halinin birinci sebebi hiç şüphesiz kronik uyku açlığıdır. Geçen yüzyılda dedelerimizin uykusunun %25 eksiğini uyumaktayız. Onlardan daha az uyumak bize yetecek midir yoksa onların uyku ihtiyacı daha mı fazlaydı.
Dolayısıyla uyku eksiğimiz istemlidir ve genellikle sosyal ve ekonomik faktörlere bağlıdır.
Mesela endüstrileşmiş cemiyetlerde işci kesiminin %20'si vardiyeli çalışmaktadır. Gece vardiyesi yapanların bir hafta içinde gündüz çalışanlardan toplam 8 saat daha az uyudukları tesbit edilmiştir. Yani bir gece uykusu eksikleri var. Devamlı e-mail akışı, devamlı alışveriş ve borsa pazarı bilgileri , tüm gece televizyon ve 24 saat e-ticaret uyku saatlerini daha da fazla tehdit etmektedir.
Uyku yeterliliği uyunan saatlerle değil kişinin dinlenmiş ve tazelenmiş uyanması ile ölçülmektedir. Yeterli uyku süresi genetikle tayin edilmiş gözükmektedir. Her nekadar erişkinlerin ortalama uyku süreleri 7.5 - 8 saat ise de kişiler kendi ihtiyaçlarını 4 ile 10 saat arasında bildirebilirler. Dolayısıyla ihtiyacı 10 saat olan bir kişi 8 saat uyuması halinde gündüz uyuklamaya başlayabilir. Ayrıca uyku açlığı miktarı birikicidir. Bir insan giderek az uyku ile yetinen biri olmadığı gibi, uyku ihtiyacı zamanla artan birisi haline de gelmez.

varyemez
22-04-2005, 01:34
Horlama Nedir ?
Esasen horlamayı herkes bilir. Ancak horlama çok ciddi bir hastalık olan uyku apnesinin bir belirtisi olabilir.
Bütün horlayanlarda kısmi üst solunum yolu tıkanması vardır. Ancak birçoğunda tam tıkanmalar olmaktadır.
Basit Horlama ile Uyku Apnesine İşaret Eden Horlama Nasıl Ayırt Edilir ?
Basit horlamada genellikle gün içi aşırı uyku hali görülmemektedir.
Basit horlamada uyku tetkikinde solunum durması , oksijen düşmesi görülmez.
Hastada sadece basit horlama olduğundan emin olmak çok önemlidir.
Laser ve horlama cerrahileri basit horlamada etkili olmaktadır. Uyku apnesi ile beraber olan horlama durumunda başarı oranları sanıldığı kadar yüksek değildir.

varyemez
22-04-2005, 01:38
Uyku Apnesi Nedir ?
Obstrüktif Uyku Apnesi sendromu uyku boyunca üst solunum yolunun tekrarlayıcı tıkanmaları ile karakterizedir. Buna genellikle kan oksijen düzeyindeki düşmeler eşlik edebilir. Diğer bir ifade ile hava yolu çeşitli seviyelerde tıkanır. Tıkayan faktörler üst solunum yolunu çevreleyen dokulardaki şişkinlikler, büyük bademcikler, büyük dil, ve uykuda gevşeyen üst solunum yolu kaslarıdır.
Diğer bir tıkanma noktası burun olabilir. Çenenin küçük olması ve üst solunum yolunun yapısı da tıkanma yapabilir.
Ayrıca tıkanma olmaksızın solunum tembelliğine bağlı santral apne de vardır.
Tıbben ciddi kabul edilen tıkanmaya bağlı uyku nefessizliğinin (tıbbi: obstrüktif uyku apnesi ) toplum içindeki yaygınlığı yüksektir. Kadınların en az %2'inde ve erkeklerin %4'ünde görülmektedir. Bu rakamlar hastalığın en az astım ve şeker hastalığı kadar yaygın olduğunu göstermektedir.
Her nekadar erişkinlerde , erkeklerde , horlayanlarda, menopoza girmiş bayanlarda, yaşlılarda, ve kilolularda daha sık görülmekte ise de obstrüktif uyku apnesi çocuklarda,genç bayanlarda ve zayıf insanlarda da tesbit edilmektedir.
Uyku apnesi orta yaşdaki kilolu erkeklerin hastalığıdır şeklindeki izlenim yanlıştır. Ayrıca hastaların 1/4'ü şişman değildir. Hakikat şişman erkeklerin çoğu ve kilolu bayanların çok büyük bir kısmında apne yoktur.
Belirtiler:
Gün içinde aşırı uyku hali
Uykuda kişinin farkında olmadan saatte 5 defadan daha fazla ve 10 saniyeden uzun süren solunum durması.

Uyku Apnesinin Sonuçları:
Gürültülü horlama
Sabah baş ağrısı
Yüksek tansiyon
Aşırı ve hızlı kilo alma
Sabah ağız kuruluğu
Depresyon
Konsantrasyon güçlüğü
Uykuda aşırı terleme
Mide yanması
Uykusuzluk
Sık idrara çıkma
Huzursuz uyku

Bu Durum Ne Kadar Ciddidir ?
Acil tedavi gerektiren hayati bir hastalıktır.
Bu hastalık zamanında tedavi edilemezse kalp krizi, felç, impotans, düzensiz kalp atışlarına yol açar. Ayrıca kazalara, iş verimsizliğine ve sosyal problemlere neden olabilen gün içi aşırı uyku haline sebeb olur. Belirtiler hafif, orta veya ağır düzeyde olabilir
Doktor Uyku Apnesini Nasıl Teşhis Eder ?
Polisomnografi denen Tüm Gece Uyku Tetkiki yapılır.
Bu tetkikle beyin dalgaları kas gerilimi , göz hareketleri, solunum , kan oksijen düzeyi ve horlama kaydedilir

Tedavi:
Uyku Apnesi genellikle CPAP cihazı ile tedavi edilir. CPAP bir maske vasıtasıyla buruna hava vererek üst solunum yolunun uyku boyunca açık kalmasını sağlar.Daha ağır vakalarda Bİ-PAP cihazı kullanılır.
Bazı insanlarda uyku apnesine sebep olan küçük çene, geniz darlıkları, büyük bademcikler, iri dil, burun kemiği eğrilikleridir ve çeşitli cerrahi tedavilerle düzeltilebilirler.
Uyku apnesi için başka cerrahi tedaviler de vardır. Tedavi seçenekleri arasında karar verirken Tüm Gece Uyku Tetkiki sonuçlarının tecrübeli bir uzman tarafından yorumlanmasının büyük önemi vardır.

varyemez
23-04-2005, 21:37
tüp bebek nedir?

Çiftin her ikisine ait üreme hücreleri elde edildiğinde laboratuvar ekibi in-vitro yani vücut dışı koşullarda döllenme işlemini gerçekleştirmektedir.

Bu yöntemde erkek ve kadın üreme hücreleri vücut sıcaklığındaki uygun bir ortamda 48 saat bekletilmektedir. Bu sürede elde edilen yumurtaların yaklaşık yarısında döllenme oluşmaktadır. O zaman bu döllenmiş yumurtalar embryo (cenin) olarak adlandırılmakta ve son hedef olan kadın rahmine yerleştirilmektedir. Embryolar rahim içerisine rahim ağzından ince bir kateter ile yerleştirilmekte ve bu işlemler sonucu kadınların yaklaşık %50’sinde gebelik oluşmaktadır. Ancak bu gebeliklerin bir kısmı düşük ile sonlanmakta ve tedaviye giren çiftlerin uygulama başına yaklaşık % 40’ında çocukları olabilmekte, bu oran birçok uygulama sonucu % 70-80lere çıkabilmektedir. Geri kalan % 20-30luk grup modern tıbbın bütün olanaklarına rağmen günümüzde çocuk sahibi olamamaktadırlar.

varyemez
23-04-2005, 21:40
Genel Bilgiler

Tüpbebek, klasik yöntemler ile gebe kalamayan kadınlarda uygulanan bir tedavi şekli olup, erkek (sperm) ve dişi (yumurta) döl hücrelerinin laboratuvar koşullarında birleştirilmesi sonucunda oluşan embryoların, rahime transferi ilkesine dayanır. Laboratuvar koşullarında gerçekleştirilen döllenme, kendiliğinden (in vitro fertilizasyon) ya da insan eliyle, tek yumurta içine tek sperm verilmesi ile (mikroenjeksiyon) sağlanır.

Tüpbebek, önceleri enfeksiyon veya cerrahi işlem sonucunda tüplerinde kalıcı hasar oluşan kadınlarda uygulanmaya başlanmış, kısa bir süre sonra ise, kısırlığa yol açan diğer nedenlerin tedavisinde de kullanılır olmuştur. Bugün, endometriosis, nedeni açıklanamayan kısırlık olguları ve erkeğe bağlı kısırlıkta tüpbebek yöntemleri ile başarılı sonuçlar alınmaktadır. Özellikle son yıllarda uygulanmaya başlanan mikroenjeksiyon, sperm sayısının çok düşük olması ve hatta menisinde hiç sperm olmamasına karşın, testisinde sperm bulunan erkeklerin tedavisinde bir devrim olarak nitelendirilmektedir.

Tüpbebek yöntemlerinde kadının yumurtalıklarının uyarılması, çeşitli ilaçlarla sağlanır. Yumurtalıkların uyarılmasının amacı, embryo oluşturmaya aday çok sayıda yumurta elde etmektir. Çok sayıda embryonun rahim içine yerleştirilmesinin (embryo transferi) gebelik şansını artırdığı gösterilmiştir (gebelik oranları, bir embryo yerleştirildiğindeyaklaşık %10, üç embryo yerleştirildiğinde ise %40-50 civarındadır).

varyemez
25-05-2005, 19:06
GAZİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ /BİYOFİZİK ANABİLİM DALI

Elektrikli aletleri kendinizden mümkün olduğunca uzakta çalıştırın. Elektromanyetik etki mesafe ile hızla azalacaktır.
Kullanmadığınız aletleri ya kapalı tutun ya da fişten çıkarın. "Stand by" konumunda kaldığı sürece elektromanyetik kirlilik yaratacaktır.
Düşük radyasyonlu bilgisayar ekranı kullanmaya özen gösterin ya da ekran filtresi kullanın, mümkünse plazma ekran tercih edin.
Ekonomi (halojen ve floresan) lambaları mümkünse kullanmayın, kullanıyorsanız kendinizden uzakta tutun; gece lambası ve okuma lambası olarak kullanmayın.
Dinlendirici bir uykuya geçmek için en ideal koşul yatak odasında TV ve radyo bulunmamasıdır.
Elektrikli saat / radyo / alarm'ı başucunuzda bulundurmayın (pilli kullanmayı tercih edin). Elektrikle çalışan radyolu çalar saatleri başınızdan mümkün olduğunca uzakta tutun.
Yatak odasında başucunuzdaki duvarla komşunuzda bir elektronik aletin bitişik durmamasını sağlamaya çalışın.
Cep telefonu kullanmadığınız surece kapalı tutun. Gerekmedikçe cep telefonları kullanmayın. Üzerinizde açıkken bulundurmayın. (Kalp üstünde, bel ve göğüste bulundurmayın.) Günlük konuşma süreniz 10 dakikayı geçmesin.
Kalp pili kullanıcılarında cep telefonu ve RF kaynakları etkili bulunmuştur.
Cep telefonu kullanımının beyin aktivitesinde etkili olduğu gösterilmiştir. Çocuk yaşta (16 yaş altında) sinir sistemi ve başın gelişimine devam ediyor olması dolayısıyla, çocukların ve gençlerin yetişkinlerden daha çok risk altında olduğu bir gerçektir. Bu nedenle 16 yaş altındaki çocukların cep telefonu kullanmaları önerilmemektedir.
Cep telefonunu kendinizden en uzak mesafeye bırakın. Tercihen 1 m mesafeden kulaklıkla konuşun. Acil durumlar dışında vücudunuzda açık taşımamaya özen gösterin veya kapalı tutun, gerektiğinde siz arayın. SAR<1 W/kg olan cep telefonlarını tercih edin (bilgi için http://www.emk.gazi.edu.tr/ceptel.htm).
Yatağınızı EM alanlardan olabildiğince uzağa koyun ..
Elektrikli battaniye kullanmayın ya da yatmadan önce battaniyeyi ısıtıp, sonra fişten çekerek kullanın.
Tüm VDU'lerin (TV, bilgisayar) arkalarında ElektroManyetik (EM) alan daha büyüktür. Komşunuzda bu aletlerin nereye yerleştiğine dikkat edin.
Lap Top bilgisayarlar (LCD ekran) şarjlı kullanıldığında düşük EM alana sahiptir (uzakta şarj edilmelidir).
Güçlü elektromanyetik alanlar pineal bezden melatonin salgılanmasını etkiler. Saç kurutma makinasının manyetik alanı yüksektir bu nedenle, sürekli kullanmak yerine aralıklarla kısa süreli kullanın. Uyku düzeninizin bozulmaması için yatarken kullanmamayı tercih edin.
Evinizdeki ve işyerinizdeki elektrik ve manyetik alanları ölçtürün.
Mikrodalga fırın çalışırken en az 1 m' den uzakta durun. Gerekmedikçe kullanmayın.
Fotokopi makinelerinden (yüksek manyetik alan) en az 50 cm uzakta durun.
Elektrikli tıraş makinesini şarjlı kullanmayı tercih edin.
TV ekranlarından (ön ve arkasından) en az 2 m uzakta bulunun.
Elektrikli daktiloları kullanmadığınızda fişten çıkarın.
Çamaşır / bulaşık vs. makineleri çalışırken yakınında bulunmayın.
Bazı kimse EM alanlara diğerlerinden daha hassastır. Bu kimselerde bilgisayar monitörlerine ve diğer elektrikle çalışan aletlere karşı aşırı hassasiyet oluşabilir ve reaksiyonlar açığa çıkabilir. Bu reaksiyonlar:

Boğazda kuruluk hissi,
Gözde problemler (ağrı ve görme bozukluğu),
Baş ağrısı,
Alerji,
Uykusuzluk,
Seslere karşı hassasiyet, işitme zorluğu,
Yorgunluk.



Bu semptomları daha çok aşağıdakilerin indüklediği öne sürülmektedir:
Elektrikle çalışan Lap Top bilgisayar ve bilgisayar monitörleri, TV, flöresan ve halojen lambalar, Ev ve işyerlerindeki elektrik hatlarının yarattığı E alanlar, elektrikli aletler, Cep telefonları.

Unutmayınız ki herhangi bir teknolojik ürün yaşamınızı kolaylaştırıyorsa, karşılığında büyük olasılıkla sağlığınızdan götürüyordur

turkishwarrior
09-06-2005, 19:15
enteresan bir konu...teşekkürler sn.varyemez...

Bear_Bull
03-03-2010, 12:34
'Cep'ten konuşan onlarca Amerikalı borsacı kanser

ABD'de yayınlanan GQ dergisi cep telefonu-kanser ilişkisi dosyasını açtı

VATAN DIŞ HABERLER

Dergiye göre 1992'den bu yana ABD ve dünyanın finans kalbi Wall
Street'in saatlerce cep telefonuyla konuşan çalışanlarında beyin
tümörü patlaması yaşanıyor.

Dünyaca ünlü Amerikan dergisi GQ, son sayısında cep telefonunun
kanserle ilişkisini masaya yatırdı. Üreticilerin sigaranın ilk
üretilmeye başlandığı yıllarda kanserojen etkisini gösteren
araştırmaları nasıl engellediklerini hatırlatan dergi, cep telefonunun
da en az sigara kadar zararlı olduğunu ortaya koyan onlarca araştırma
bulunduğunu, ancak cep telefonu firmalarının milyonlarca dolar
harcayarak bu araştırmaların 'hasıraltı' edilmesini sağladıklarını
yazdı. GQ, cep telefonunun beyinde tümör oluşumuna sebep olduğuna
yönelik iddiaların son dönemde ülkenin ünlü finans merkezi Wall
Street'te yaşanan gelişmelerle gözle görülür şekilde kanıtlanmaya
başladığını da belirtti.

Borsa koridorları panik içinde

Bilim dünyasının bu alandaki araştırmalarında en önemli sorunun cep
telefonunun henüz hayatımızda çok yeni bir teknoloji olması. Bu
nedenle uzun dönemli etkilerini inceleme fırsatı henüz elde değil.
Ancak birçok uzmana göre cep telefonları bundan 20-30 yıl sonra bir
"kanser salgınına" yol açacak kadar önemli bir tehlike oluşturuyor. Bu
anlamda bilim dünyasının önündeki en önemli örneklerden biri Amerikan
borsasında (Wall Street) çalışan brokerlar... Brokerlar, 1992 yılından
bu yana çok yoğun bir şekilde bazen saatlerce cep telefonu
kullanıyorlar ve uzun süreli kullanımın etkilerini görmek açısından
çok önemli bir örnek teşkil ediyorlar. İşini kaybetme korkusu
nedeniyle GQ dergisine gerçek adını vermeden konuşan "Jim" takma adlı
bir Wall Street çalışanı kendisinin de bu yoğun cep telefonu kullanan
kişiler arasında olduğunu belirterek şunları anlattı:

"1992'den bu yana cep telefonu kullanıyoruz ve telefonu dayadığım sağ
kulağımın hemen üstünde bir tümör çok yakın bir zamanda oluştu.
Benimle aynı şirkette çalışan 4-5 arkadaşımın da beyninde tümör çıktı.
Hatta birkaç arkadaşımızı da bu hastalığa kurban verdik. Doktorlar
kurtulma şansımın yüzde 70 olduğunu belirtiyor. Uzmanlarla
görüştüğümde bana son dönemde bu tür tümör vakalarının sıklığının
gözle görülür şekilde arttığını söylediler. Özellikle genç iş adamları
arasında bu trende rastlanmasının şaşırtıcı olduğunu belirttiler. Wall
Street koridorlarında artık herkes bu soruyu sormaya başladı.
Bankacılar arasında cep telefonunun tümör yaptığına ilişkin şüphe
yüksek sesle dile getiriliyor."

'Cep'çiler örtmek için para saçıyor

Yine GQ'ya bilgi veren Washington Üniversitesi'nden Henry Lai adlı
bilim adamı 1990 yılında cep telefonunun kullandığı frekanstaki
elektromanyetik dalgaların DNA'ların yapısını değiştirdiğini, DNA
sarmallarında kopmalara sebep olduğunu gösteren bir araştırma
yayınladığını belirtti. Lai'ye göre cep telefonu endüstrisi, 20 yıldır
bu araştırmanın etkilerini ortadan kaldırmak için yüzlerce araştırmanı
fonlamayı sürdürüyor. Lai ise cep telefonu şirketleri tarafından
finanse edilen araştırmaların 350'sini incelediğinde bunların sadece
yüzde 25'inin cebin zararlı etkilerini ortaya koyduğunu, bağımsız
araştırmalarda ise bu oranın yüzde 75 olduğunu ortaya çıkardı.

Dünya Sağlık Örgütü'nde kablosuz iletişim konusunda sağlık
araştırmaları yapan kişilerin de cep telefonu endüstrisi tarafından
yüzbinlerce dolarlık fonlarla ödüllendirildikleri dokümanlar Microwave
News adlı dergi tarafından ortaya çıkarıldı.

İşte kritik araştırmalar

GQ, 3 tam sayfa ayırdığı haberinde haberinde şu ana kadar cep
telefonunun zararlarını açık bir şekilde ortaya koyan araştırmaları da
yayınladı:

- Uluslararası Kanser araştırmaları Enstitütü 2008 Interphone
araştırması: 10 yıllık cep telefonu kullanımı sonucunda özellikle cep
telefonunun dayandığı kulağın bulunduğu bölgede ve beynin o
babölgedeki yarısında tümör oluşum riski yüzde 40 artıyor.

- 2009'da İsveç'te yapılan bir araştırma: 20 yaşından önce cep
telefonu kullanmaya başlayan kişilerde beyin tümörü oluşumu riski 5
kat daha fazla.

- Bir başka Interphone araştırması: Sık ve uzun süreli cep telefonu
kullanımıyla beyindeki akustik neuroma adlı bir tümörün oluşum riski
yüzde 300 artıyor.

Çantada taşıyın, mutlaka kulaklık kullanın

Pittsburgh Üniversitesi Kanser Enstitüsü bilim adamları cep
telefonunun vereceği zararlardan korunmanın 10 yolunu şöyle açıkladı:

1- Çocukları uzak tutun: Çok acil durumlar dışında cep telefonu
kullanmasına izin vermeyin. Çocuk beynine elektromanyetik dalgaların
girişi çok daha kolaydır. Bu dalganın etkileri çocuklarda çok daha
etkin hissedilir.

2- Kulaklık kullanın: Konuşurken vücudunuzdan uzak tutun. 0.9 metre
uzak tutulan bir telefondan yayılan elektromanyetik dalga 50 kat daha
düşüktür. Mümkün olduğunca kulaklıkla kullanın.

3- Toplu Ulaşımda Kullanmayın: Toplu taşıma araçlarında cep telefonu
kullanıp başkalarına da zarar vermeyin.

4-Çantada taşıyın: Telefonu üzerinizde taşımayın. Yatarken yanınıza
koymayın ve mutlaka kapatın.

5- Tuş takımı dışarıya baksın: Üzerinizde taşıyacaksanız tuş takımının
bulunduğu taraf dışarı baksın. Böylece dalgaların vücudunuza değil
dışarı doğru yayılmasını sağlarsınız.

6- Kısa konuşun: Cep telefonunun etkisi kullanıldığı süreye bağlı
olarak değişir. Konuşmalarınızın birkaç dakikayı geçmemesine özen
gösterin.

7- Sürekli kulağınızı değiştirin: Cep telefonuyla konuşurken sık sık
kulağınızı değiştirin. Karşı taraf açmadan telefonu kulağınıza
götürmeyin.

8- Hızla hareket ederken kullanmayın: Sinyal seviyesi düşük olduğunda
telefonla konuşmayın. Yüksek hızda arabada ya da trende giderken
telefon baz istasyonlarını yakalamak için daha çok dalga yayacağı için
telefonla konuşmayın.

9- SMS kullanın: Mümkün olduğunca SMS ile haberleşmeye çalışın.

10 - SAR oranına dikkat: SAR (Elektromanyetik dalga birimi) seviyesi
düşük bir cep telefonu alın.

ÖZDOĞAN77
12-07-2011, 08:33
Kitle İmha Silahı : GDO


“Gıda kaynaklarını kontrol eden, insanları kontrol eder.”

-Henry Kissinger



http://www.ciftlikdergisi.com.tr/kitle-imha-silahi-gdo.html

COCOR
25-07-2011, 21:05
'Cep'ten konuşan onlarca Amerikalı borsacı kanser

.

Bence sadece cep telefonu değil. Onun katkısı vardır mutlaka fakat...

Kanser oluşumunda tek unsur olmaz... Bir kaç sebep omuz verip işi bitirirler...

Cep telefonu yanında, çok sigaralı bir ortam, kesin fastfood yiyecekler, aşırı stress
Hep beraber " hadin arkadaşları şu adamı halledelim" derler....