PDA

View Full Version : Nasil Para Kaybedİlİr?



Pages : 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 [11] 12 13 14

merlin
10-06-2010, 11:48
AB bitti dağılıyor ekonomisi çöküyor enerji kaynakları bitiyor dışarıya bağımlılar işgücü oluşturacak genç nufus az ama işsizlik hergeçen gün artıyor emeklilere ödenen paralar her geçen gün artarken bunları fonlayacak ekonomi küçülüyor...

E bu durunda alternatif güç ne olacak ?Rusya ve Türkiye'nin başını çektiği yeraltı kaynaklarının bol olduğu güçlü ortadoğu ülkelerinin desteklediği yeni bir oluşum oluşumun finans
üstü İstanbul.Taşlar yerinden oynamaya başlıyor doğru pozisyonlar oluşursa global denklem bu şekilde kurulacaktır.Ve biz Türkiye olarak yıllardır sıkıştırıldığımız hor görüldüğümüz bu sıkıştırılmış yapıdan her alanda güçlü bir Türkiye Cumhuriyetine adım adım gideceğiz.

Benim fikrim bu.

Syn Cezve ;
AB çökmez, çökmüyor. Bir iktisadi krizle çökecek bir birlik değil.
Türkiye'de insanlar çok basit yaklaşıyor her şeye. AB öküyor mu gibisinden çok yazı görüyorum ve gülüyorum ben bunlara.
Avrupa kurumdur, kurumsallaşmadır, kültürdür. Amerika çökecek deseler ''belki de '' derim, ama AB dağılacak derlerse ''hadi canım'' derim.
ABD kültürsüzlüğünü,kurumsalaşamamasını , köklerinin olmamasını gökdelenlerle kapatıyor, kapatmaya çalışıyor. En eski binanın 250 yıldan eski olmadığı bir ülkeden bahsediyoruz Amerika deyince. Ne kök var, ne birikim, ne kurumsallaşma. Eğer ki kapital çökerse onların da çökeceğine kuşku yok .
Ama Avrupa , Çin, Hindistan, Türkler,Araplar-özellikle Mısır-, İranlılar ve hatta biraz da Ruslar...Bunlar kültür ,bunlar köklü medeniyetler.


Avrupa 'nın 2000 yıldan eski hayalidir TEK Avrupa ...Üç kez denenmiş ;
*Roma(Sezar)
*Napolyon
*Hitler
Savaşçı metod.Kısmen başarılı olmuşlar ama uzun soluklu olmamış.
Şimdi barışçı şekilde birleşmeye çalışıyorlar. Proje çok büyük. Tarihsel bir proje.
Ortak bir hukuk ki çok kolay değil bu ama AB mevzuatı denen milyon sayfalık yasal düzenlemeler var. Herkesi bağlayan ve mükemmel işleyen ortak mahkemeler var. İyi işleyen demokrasi var.

Ama sıkıntılar da var...
*AB nin sınırları meselesi ....Eski doğu blokunu birliğe katarak büyük bir iktisadi yük altına girdiler. Amaçları Ruslar'ın bu bölgedeki etkisini kırmak. Rusyanın genişlemesinden elbette rahatsızlar.Ama tarihsel sürece baktığımızda son 300 yılda sürekli büyüyen(toprak anlamında) bir Rusya var.
Ve ana meselelerden biri, Türkiye Avrupa'ya dahil mi ?
Değil diyemiyorlar...Zira Bizans bu topraklarda yaşadı...
Öyledir de diyemiyorlar. Çünkü Bizans doğudur, onlar için Avrupa 'nın doğu yakasıdır.
Ve bu gün bu topraklarda Müslüman bir ülke var...

Bu Müslümanlık konusunda da iki görüş vardır AB'de ;
*İlk görüşe göre Avrupa Avrupalılarındır. Slavlar,Türkler, Yahudiler bu kavrama dahil değildir. Avrupa 'yı daha ziyade Batı Avrupa olarak görür bu görüş.Diğerlerini reddetmez, ama kendi bünyesine de almak istemez. Ticari / siyasi /askeri partner olarak görür diğerlerini.
*Diğer görüşe göre ise Avrupa bir bütündür, bir mozaiktir. İçindeki her unsur bu birliğin bir parçasıdır. Dolayısıyla slavlar hatta Müslüman Türkler Avrupa kavramına dahildir.

----------------
Peki biz ebediyen bu birliğin üye adayı mı olacağız ? Elbette hayır. Olmamalıyız.

Tarihi, coğrafyayı doğru algılayan devlet adamları var bizim tarihimizde. Ve Fatih onların en önemlisi...Kimisi onu İslami, kimisi onu Türkçü bir simge olarak kullanır...Ama Fatih bunun çok ötesinde muhteşem bir deha...Anadolu'yu kavramış...DÜşmanlarını biliyor. Anadolu'yu elde tutmak için neler yapılması gerekiyor biliyor.
Kırım'ı alıyor. Kırım olmadan Karadeniz'i elde tutamazsın. Bu hamle Rusların büyük ilerleyişini 150 sene durduruyor.
Trabzon'u alıyor. Trabzon'u elde tutmadan Kafkasya'ya hükmedemezsin. Ve tarihi İran-Trabzon yoluna hükmedemezsin.
Mora'ya saldırıyor ve alıyor da...Yunan ülkesi Anadolu'nun doğal bir uzantısıdır.

Bu çok büyük bir projedir. Her hamlesi dahiyanedir. Projeye son rotuşları ise efsanevi vezir-i azam Sokullu yapıyor.Yapmaya çalışıyor.
Proje Anadolu ve doğal uzantılarından bir devlet kurmaktır. Bu devletin çevresindeki komşuları ise kah egemenlik, kah yarı özerklik, kah özerklik vererek elde tutmaktır.
Ne var ki her ikisi de rakip siyasi fikirlerce öldürülüyor bu dahi devlet adamlarının.

Bu bağlamda tek eksenli dış politikayla elbette olmaz. Rusya ,İran, Ermenistan önemli. Bakın biz millet olarak dahiyane bir milletiz, içimizdeki farklı ırkları hazmedebiliyoruz...Bu topraklara geldiğimizde binbir türlü ırk yaşıyordu burada. Hemen hepsini hazmettik...İçine aldığın ırka devlet kademelerinde yükselme şansı verirsin. Onlar da sana bağlanır. Mimar Sinan bir devşirmeydi, Sokullu da öyle...Efsanevi Selçuk veziri Nizamülmük Türk değildir.(tarihin gördüğü en zeki 2-3 siyaset adamından biridir ,ortadoğudaki etkisi çok büyüktür halen) Bu gün bile Gürcüler, Araplar ,Çerkesler,Çeçenler,Kafkas halkları yaşıyor fakat geçmişlerine pek de özlem duymuyorlar. Çünkü burada başbakan dahi olabiliyorlar.
Ama hazmedemediğimiz ırklar da var. Rusya ,İran böyledir. Ve bizim siyasi müttefikimiz değil , rakibimizdir bunlar...İkisiyle ilişkileri geliştirmekse elbette önemli. Yani düşman olalım demiyorum. Sİyasi rakip olduğu kadar ortak bir kültür paydası da var...


Ancak , madem konu nasıl para kaybedilir ...Oraya bağlamaya çalışayım...Rusya ile ilişkiler gelişiyor...3-4 milyar dolar biz satıyoruz, 35 milyar dolar onlar...İranla geliştiriyoruz...Orantısız bir denge var...Onların lehine...Bire on gibi oranlar...
Bakın bu ilişkileri geliştirmek filan değildir, bunun adı kazıktır... ABD uyduluğundan sıkıldık artık Rus uydusu oluyoruz demektir bu ...Boru hattını ülkemden geçiyorum demek stratejik üstünlük sağlamaz...
AB ile olan gümrük birliği yerden yere vurulsa da bire on gibi orantısız bir denge yok orada...
Haber alıntıdır ;

AB’NİN İHRACATTAKİ PAYI NİSAN’DA YÜZDE 45.8 OLDU

2009 Nisan ayında yüzde 45.5 olan Avrupa Birliği’nin (AB) ihracattaki payı 2010 Nisan ayında yüzde 45.8’e yükseldi. AB’ye yapılan ihracat, 2009 yılının aynı ayına göre yüzde 26.1 artarak 4 milyar 340 milyon dolar olarak gerçekleşti. Yılın ilk dört aylık döneminde AB’nin ihracattaki payı yüzde 47.4 olarak gerçekleşti. Geçen yıl bu pay yüzde 41.7 düzeyindeydi.

EN ÇOK İHRACAT ALMANYA’YA

2010 Nisan ayında en fazla ihracat yapılan ülke Almanya oldu. Bu ülkeye yapılan ihracat 2009 Nisan ayına göre yüzde 27.8 artarak 924 milyon dolar olurken, Almanya’yı sırasıyla 534 milyon dolarla Fransa, 531 milyon dolarla İngiltere ve 516 milyon dolarla İtalya takip etti. İthalatta ise, Rusya Federasyonu ilk sırada yer aldı. Bu ülkeden yapılan ithalat yüzde 67.2 artarak 2 milyar 34 milyon dolar olarak gerçekleşti. Rusya’yı sırasıyla 1 milyar 355 milyon dolarla Almanya, 1 milyar 251 milyon dolarla Çin ve 978 milyon dolarla ABD izledi.


İşte para böyle kaybedilir ....Kabadayı kültürü, duygusal fevri tavırlar, kahrolsun İsrail , zaten bizi AB ye almazlarla olmuyor...AB ile olan dış ticaret dengemiz daha sağlıklı. Rusya ile İran ile dış ticaretimiz filan yok .Yediğimiz kazık var... Kendimizi kandırıyoruz.
Bir terör örgütünün(HAMAS) hamiliğini yapıyoruz. Kadınlarını çarşafa, genç kızlarını zoraki türbana, halkını esarete sürükleyen faşist İran'ın nükller çılgınlığıyla masturbasyon yapmasına da ön ayak oluyoruz...İran'da 20 milyon Türkmen yaşadığını, bunların ülkenin en geri kalmış bölgelerinde sefalet içinde yaşadığını biliyor muyuz ? Elbette bilmiyoruz... Kahrolsun İsrail, Yaşaa filistin, alçak düşman al sana bomba....

Büyük dedem Yemen cephesine gitmiş. Savaşta esir düşmüş....Araplar için savaşırken savaş sonunda 10 sene de Arabın tekine cizye(kelle parası) ödemiş. SOnra özgürlüğünü alabilmiş...Onun 3 kardeşi Rus cephesine gitmiş...Hiç biri dönmemiş, şehit hepsi de...93 harbi denen 1876 Osmanlı-Rus savaşına benim köyümden 35 delikanlı gitmiş, hiç biri dönmemiş...Rusyaymış,İranmış,Araplarmış...Bunlar dostumuzmuş da bilmiyormuşuz...PKK sanki Rus kamplarında leninist ideolojiyle kurulmamış da, Suriye hep destek tam destek dememiş de....Adam senin komşu Arap devletinden yürüyerek geliyor, karakolunu baskıyor, 10 askerini öldürüp gidiyor ...

İnsanlar neden bahsediyor ben anlamıyorum...Boş boş konuşuyoruz işte...

cehane27
10-06-2010, 14:24
3 kardeşi Rus cephesine gitmiş...Hiç biri dönmemiş, şehit hepsi de...
93 harbi denen 1876 Osmanlı-Rus savaşına benim köyümden 35 delikanlı gitmiş, hiç biri dönmemiş...rusya tarihinde ..savaşlarda ve sonrasında esir iadesi yapmamıştır.

çünkü atlantikten pasifiğe uzanan
büyük alana sahip bir ülke.

insana ihtiyacı var..

suçlular,rejim muhalifleri,esirler
hep orta asya ve sibiryaya gönderilmiş.


gidenler hep rus rejim muhalifleri ve yabancılar tarafından ölmüş kabul edildi.

gerçekte çoğu çoluk çocuğa karışıp
yaşamlarını soylarını sürdürme olanağı buldu.

tiyatro
10-06-2010, 15:07
Yol yordam aramak kendini belli kurallara inandırmak gereksiz.

İMKB'de uzun vadede %95, VOB'da %99 ihtimalle kaybedersiniz.

Kadere inanip inanmamak gibi bir şeydir aslında bu, madem olacaklar belli niye tekrar yaşıyorum diye sorar kimileri..

Bu iş böyledir beşer yaşamak ister.

Baştan sona okuduğum arada bir aklıma gelip ilk sayfadan tekrar başladığım çok güzel bir başlık.

Baba ellerine sağlık. Aynı zamanda geçmiş olsun.

Saygılarımla.

cüneythoca
10-06-2010, 15:33
alırsın tavan-tavan gitmiş bir kağıt ondan sonra izlersin paranın nasıl eriyip gittiğini.....

asityanığı
10-06-2010, 17:59
alırsın tavan-tavan gitmiş bir kağıt ondan sonra izlersin paranın nasıl eriyip gittiğini.....

:cool::cool::cool::cool::cool::cool:

son 2,3 aydır hiç para kazanamadım borsadan benden gideni de yazmamayayım

h.demir61
10-06-2010, 22:44
Petkim' e girin nasıl para kaybedilir anlarsınız

BEYAZIT
15-06-2010, 13:06
Sevgili dostlar,
Öncelikle iyi niyet mesajlarına tekrar teşekkürlerimi sunarım.
Dostlarım, 6 Mart 2009 tarihindeki uzun vadeli al mesajım ömrünü kesin olarak tamamlayarak, gelecek hafta itibariyle uzun vadeli sata dönüşmüştür.
Sevgilerimle.

Degerli baba ustad,

uzun suredir yeni mesajınızı goremedim saglıgınız iyidir insallah.
ayrıca sinyaliniz uzun vadeli oldugunu biliyorum ama herhangi bir degisiklik veya yorum var mıdır.

saygılar,

baba
16-06-2010, 17:49
ORTADOĞU Fetret devri.
Bazı arkadaşlar, ortadoğu da Türklerin köle olduğunu bahsettiler. Örnek olarakda Kölemenleri verdiler. Kesin yanlış, tek doğru yanı Kıpçaklar ve kafkaslardan köle olarak Mısır'a satılan atalarımızın, az bir müddet sonra Mısır da yönetimi ele geçirmeleridir. Hatta kölemen yönetimi döneminde bile köle olarak Mısır'a satılan Sultan Baybars ve Kansu Gavri'nin sonradan yönetime hakim olduklarını bile görüyoruz.
Türkler'de ki Manas, Dede Korkut, Danişmentname ve battalname benzeri bir destan da Sultan Baybars için Arapça yazılıdır. Bildiğim kadarıyla, dünyanın en kapsamlı destanıdır. Tam 36 bin sayfa. Baybars'ı Kıpçak bozkırlarından, çocukken alır ve 5 yaşındayken, amcasının kızı ile ayrıldığı topraklara 45 sene sonra tekrar döner.( Sultan Baybars, Moğolları tarihte ilk kez durduran hükümdardır. Elbistan ovasında moğolları tam anlamıyla hezimete uğratmıştır.15 sene sultanlık yaptıktan sonra 50 yaşındayken, yerine oğlu Berke Han'ı bırakıp, tekrar doğduğu topraklara dönmüş ve bir daha haber alınamamıştır.Oğlunun adı amcası ve kayınbabası olan Altınorda hakanı Berke handan gelir.)

baba
17-06-2010, 14:03
Sultan Baybars kimdir?
Kölemenler (Memluk) devletinin efsanevi hakanıdır. Hayatı roman derler ya o cins bir şey. 1327 de Kırım da doğdu. Babası bir rivayete göre Altınorda (Altınordu) devletinin hakanı Berke hanın kardeşi veya çok yakın arkadaşı idi. Berke han da ünlü Cengiz hanın öz torunu.çok küçük yaşta babasını ve annesini kaybetti. Berke han onu yanına aldı. 5 yaşlarında iken, doğudan gelen Moğollar, Altınorda devletine saldırdılar.Berke han, saldırının soyuna olduğunu anladığı için, Baybarsı ve üç yaşındaki kızını güvenilir bir adamına emanet ederek kaçırttı. İki çocuğun eğitimleri için, adamına bol para verdi.Asla kim olduklarını söylememeleri içinde tenbih etti. Çok uzun bir yolculuktan Afganistanın Herat şehrine geldiler.
Arapça , Farsça, matematik ve astronomi dersleri aldılar. 1344 yılında Berke Hanın tekrar Altın orda devletinin başına geçtiğini haber aldılar. Dönüş yolunda kervan baskına uğradı. eşkiyalar onları bir Karadeniz limanınına getirerek, Mısırlılara sattılar. Kahirede Baybarsı ve Berke hanın kızını değişik kişiler satın aldılar. Baybars, 2 metreye yakın boyu ile dikkati çektiğinden, Mısır sultanının hassa ordusuna asker olarak alındı. Kısa zamanda temayüz etti ve 20 li yaşların başında komutanlığa getirildi. Berke hanın kızını satın alan kişiden, onu satın alarak evlendiler.

Bu arada Eyyubi hanedanı, Baybars gibi Kıpçak bir köle olup, sonradan ordu komutanı olan, Kutuz tarafından devrilerek, Memluk hanedanı başlamış oldu. Kutuz , Baybarsı en büyük komutan yaptı. Sarışın mavi gözlü, bir gözü kör olan Baybars, hem çok iyi yetişmiş, hem fizik olarak çok güçlü, gözü kara ve çok zeki bir komutandı. Savaşta askeri sıkıştığı anda kendi bizzat en ön safa giderek çarpışır, buda askerine moral verirdi. 33 yaşında, Moğollar'a 1260 tarihinde Ayn Calut'ta ilk yenilgilerini tattırdı. Kutuz savaşı kazanırsa Baybarsı Suriye valisi yapmaya söz verdiyse de , başına bela olacağını anladığından sözünü tutmadı. Bunu üzerine Baybars bir pundunu bulup, Kutuzu öldürerek yerine geçti.

1260’ta hükümdar olup. 1277'de ölümüne veya kayboluşuna kadar hüküm süren Sultan Baybars zamanında Mısır Türk Devleti en kudretli devrine ulaştı. "Devlet it'Türki" yani "Türk Devleti" adını ülke adına ekledi ve bu adı ilk kullanan ülkenin hükümdarı oldu.1263de Baybars Haçlıların kurmuş olduğu Frank Kudüs Krallığı'ndan ufak kalıntı olarak ellerinde kalan arazilerin merkezi olan Akka kalesini kuşattı; fakat bu kaleyi ele geçirmeyi başaramadı. Buna rağmen (Arsuf, Hayfa, Sfada, Yafa, Askalon ve Kayseriya'da Haçlılarla çatışmalara girdi. Buralarda bulunan kaleleri eline geçirip kaleleri yıktırıp, liman varsa doldurtup buraların sonradan tekrar bir savunma mevkii olarak kullanılamamasını sağladı ve bu şehirlerin çoğu Baybars'ın fethinden sonra önemlerini kaybettiler.

1266 da Baybars Moğol İlhanlılara tabi olmayı kabul eden Kilikya'da bulunan Küçük Ermenistan Kralı I.Hatuma karşı sefer açarak bu ülkeyi ve Küçük Ermenistan'in başkenti Kozan (Sis) şehrini zaptetti. Böylece Haçlıların elinde bulunan Antakya ve Trablus-şam tecrit edilmiş oldu.1268da Baybars ordusuyla Antakya şehrini kuşattı ve 8 Mayis'ta şehir teslim oldu. Baybars şehrin kalesini yıktırıp şehrin savunmasina giren Hristiyan ahalinin çoğunu esir aldı. Bu srada Birinci Haçlı Seferi sonucu Antakya Prensliği'ne atanmis olana Prens IV. Boemondo Antakya'da bulunmuyordu. Baybars ona bir şiddetli ve ayrıntılı şekilde Antakya'da neler yaptığını anlatan bir mektup göndererek "Eğer orada bulunup ne yaptığımı görse idin, annenin seni hiç doğurmamış olmasını arzu ederdin." diye bitirmisti. Boemondo'nun elinde hala Trablus-şam kalesi bulunmaktaydı ve Baybars bu kaleyi kuşatmaya koyuldu.

Fakat bu sırada Avrupa'da Antakya kalesinin düşüp Antakya Prensliği'nin ortadan kaldırıldığı haberi yayılmıştı. Haçlılık ruhu yeniden canlandı ve İngiltere Kralı Edward I idaresinde Dokuzuncu Haçlı Seferi orduları denizden Mayıs 1271'de Filistin'de Haçlılar elinde kalan Akka limanına geldiler. Baybars Trablus-şam kuşatmasını bir barış imzalayarak bıraktı. Yeni Haçlı orduları Mogol İlhanlılarla bir muteffiklik aradılar. Fakat bu Haçlı orduları Baybars'a karşı hiçbir başarı kazanamadı. 1272de I. Edward Filistin'den ayrıldı.

1277de Baybars İlhanlı Moğollara tabi olan Anadolu Selçuklu Devleti'ne hücum etti. Ordusunun başında Elbistan'da bir Moğol ordusunu yendi. Anadolu’da Moğollara karşı direnişe geçen Türkmen beyliklerini destekledi ve sonra Kayseri’ye kadar ilerledi. Anadoluda'ki Türk beyleri yeterince desteklemeyince, Anadolu'daki arazi kazançlarını geride birakarak kendi merkezinden daha fazla uzaklaşmamak için Şam’a döndü. Anadolu Beylerinin Baybars'a yardım etmemesinin nedeni Moğollar'dan çekiniyor olmalarındandı.

Altın Ordu ve Bizans ile de siyasi münasebetler kuran Baybars, Haziran 1277’de, 50 yaşında öldüğü söylense de derviş kıyafetiyle bir gece ansızın sarayını terkedip doğduğu topraklara gittiği de rivayet edilmektedir.

Orta çağ tarihinin en büyük ve örnek hükümdarlarından biri olarak anılan Baybars, devlet teşkilatında büyük bir reform yapmış, Haçlıları Yakındoğu’dan sürüp çıkarmıştı.

Onun döneminde Mısr Ve Suriye refah ve bolluk içinde yaşamıştır. Hilafeti de Mısıra Baybars getirmiştir. Yerine kayınbabasının adını verdiği oğlu Berke han başa geçmiştir.

Özelliklerinden birisi de acımasız oluşuydu.Hayatı hakkında tarihin en büyük destanı yazılmış, bir sürü romana ve filmlere konu olmuştur.

baba
25-06-2010, 12:15
Kavalalı Mehmet Ali paşa,
Madem, Mısırdan başladık devam edelim. Yıl 1800 lerin başı, Napolyon, Mısırı işgal etmiş. İşgali Mısırı 1250 lerden beri direk veya endirek yöneten, Kölemen Beylerine karşı, islamı ve Padişahı korumak adına yapıyormuş. Beylere, size Allah Mısırı yönetmeniz için sözmü verdi diyor. Ne işiniz var Kafkas lardan gelip buralarda diye devam ediyor. Öte yandan Hicaz (Mekke- Medine) Arabistan çöllerinden gelen bedevi Suud aşiretinin eline geçmiş. Kimse hacca gidemiyor. Osmanlının başında Selim Han var. Ne yönetime hakim, ne orduya, ne devlete. Yinede Mısırı kurtarmak için küçük çapta bir gönüllü asker gurubu Mısıra geliyor. Sayıları 200 kadar. Bu birliğin reisi ölünce , Mehmet Ali reis oluyor. Genç maceraperest Napolyon neticede Mısırı terketmek zorunda kalıyor. Devlet-i Aliye (!) neredeyse her ay Mısıra yeni vali atıyor. Kimse dayanamıyor. Kölemen Beylerini zapdetmek zor her kafadan bir ses geliyor. Mehmet Ali, ümmidir, yani okur yazar değil. Ama zekasıyla Mısırda dengeleri iyi kolluyor, Kölemenlerle arası da iyi.

Bu savaş sırasında Mehmed Ali kendisini gösterme fırsatını yakalamıştır. Fransızlar gitmişti ancak sorunlar çözümlenememişti. Mısır’ı ne Osmanlılar,ne İngilizler ne de Memlüklüler yönetiyordu. İktidarda olan karışıklık ve anarşi idi.Daha sonra İngiliz tehditlerinden çekinen Osmanlı yönetimi Memlüklüler’e eski dokunulmazlıklarını geri vermek zorunda kaldı. İngilizler 1803 yılında istemeyerek de olsa,Mısır’dan çekilmeye karar verdiler. Temmuz 1803 yılında Mısır’da Arnavutlar ayaklanır. Vali Hüsrev Paşa şehirden kaçarak kurtulur, yerini Tahir Paşa alır. Tahir Paşa da yeniçeriler tarafından öldürülür. Memlükler’in desteğini alan Mehmed Ali artık zirveye çok yaklaşmıştır.

Mısır’a Babıali tarafından atanan Tarabulsi, Memlükler tarafından kovulur. İktidarını yeniden ele geçirmek isteyen Hüsrev Paşa, Kahire’ye yürürse de, Kavalalı ve Memlük Beyi El-Bardisi kuvvetlerine yenilir. Babıali’nin atadığı diğer vali Cezayirli Ali Paşa Memlük beylerine bir takım ödünler vererek onları yanına çekse de,Kavalalı ve El-Bardisi ile savaşı göze alamaz, tutuklanıp öldürülür.
Mısır tarihinde ulemanın ve şeyhlerin önemli yeri vardır. Halk hareketleri karşısındaki tavırları en azından anlaşılmaz olmakla birlikte,halka sıkıntı çektiren yönetici sınıflara destekleri dikkate değerdi. Mısır’ı kukla yönetimi aracılığı ile elde tutmak isteyen İngiltere Lord Elfi’yi Mısır’a gönderir. Elfi,Mehmed Ali ve Bardisi’ye yenilerek yukarı Mısır’a kaçar. Mehmed Ali yeni bir desteğe yönelir:Mısır halkı.

Sefalet içinde bulunan Mısır halkı dağıttığı yardımlardan dolayı Mehmed Ali’yi kurtarıcı,yönetime görünürde sahip olan El-Bardisi’yi ise tüm sefaletin ve ağır vergilerin sorumlusu görür. Halk ve ülkedeki Arnavutlar ayaklanır. El-Bardisi Kahire’den kaçar. Bütün bu olaylar,gölgedeki Mehmed Ali’nin hesapları ile gerçekleşmiştir. Yeni bir kukla yönetimi arayan Mehmed Ali, Hurşit Paşa’yı Babıali’nin kulağına fısıldar. Hurşit Paşa Mısır valisi olur ama bütün askerler Mehmed Ali’nin kontrolü altındadır. Bu durumdan rahatsız olan Babıali,Mehmed Ali Paşa’ya Mısır’ı terk etmesini isteyen bir mektup gönderir. Bu istek karşılıksız kalır. Mehmed Ali, Arnavut askerleri toplayarak Hurşit Paşa’yı kuşatır. Askerler ödenmeyen maaşlarını istemektedirler. Mehmed Ali’yi Mısır’dan kovmakta kararlı olan Hurşit Paşa,Mehmed Ali’nin Cidde Paşalığına atandığını ve asi ve Habilerle savaşmaya gönderen Babıali fermanını kadı’nın huzurunda okur. Mehmed Ali Paşalığı kabul eder ama gönderilen yere gitmez. Yoksul Mısır halkı ve maaşlarını alamayan askerler 3 Mayıs 1805 tarihinde Mehmed Ali’nin desteği ile ayaklanır. Ulemanın isteği ile Mehmed Ali Mısır valiliğine getirilir. Babıali Hurşit Paşayı görevden çekip İskenderiye’ye gönderen ve Mehmed Ali’nin valiliğini onaylayan fermanını yayımlar. Babıali’yi daha fazla kızdırmak istemeyen Mehmed Ali paşa ,Hurşit Paşa’nın gitmesine izin verir.

*** 12 Mayıs 1805’in Mehmed Ali’nin yaşamında yeri büyüktür.44 yıl elinde tutacağı Mısır hakimiyeti o gün başladı. Mehmed Ali iki sorunla karşı karşıyaydı:Para ve Memlükler. Halkın nefret ettiği varlıklı Hıristiyan kontlara en ağır vergileri yükleyerek halkın sevgisini ve istediği parayı elde etti. Sıra Memlüklerdeydi Memlük beylerini tuzağa düşürerek çoğunu öldürttü. Mehmed Ali’yi tehlikeli bir as ve Fransız kuklası olarak nitelendiren İngilizler’in baskısı Babıali’nin Mehmed Ali paşa yı görevden alma kararı vermesine neden oldu. Mehmed Ali paşa kendisinin görevden alındığını belirten fermanı getiren Hacı Mehmed Paşayı hediyelere boğarak kandırdı. Öte yandan halkı ve ulemayı görevinden alınmasının istenmediğini göstermek için ayaklandırdı. Üstelik iki amansız düşmanı Bardisi ve Elfi’nin peşpeşe ölümü ona rahat bir nefes aldırmıştı.
*** Bu sırada dünyanın başka köşelerinde Mısır’ın kaderini etkileyecek bir çok olay gelişiyordu. Fransızların parlak başarıları ve İngilizlerin yenilgileri Osmanlı’yı Fransızlarla işbirliğine yöneltti. Bu yakınlaşmanın sonucu olarak Fransızların tekrar Mısır’a yerleşeceğinden endişelenen İngilizler Mısır’a asker çıkardılar ama Reşit ve İskenderiye kentlerinde ağır yenilgiye uğrayarak Mehmed Ali paşa ile anlaşma imzalamak üzere geri çekildiler. Bu savaşlarla uğraşan Mehmed Ali paşa , Memlük beylerine ağır tavizler vermek zorunda kaldı. İngilizlerle yapılan savaştan sonra, Mısır’ın donanma ihtiyacını fark eden Mehmed Ali,orduyu güçlendirmek ve donanma oluşturmak için halka ağır vergiler dayattı.

*** Mayıs 1808’de III.Selim’in devrilmesi ve yerine geçen Mustafa’nın öldürülmesi sonrası padişah olan II.Mahmut’un başa geçmesi ile. otoritesi sağlamlaşmış,toprağı devletleştirmiş,ulemanın gücünü azaltmıştır,mali sorunları çözmeye çalışır,dünyanın bir çok limanı ile ticaret yapar,İngilizlere buğday satar. Babıali ve Fransa’nın tepkilerine rağmen Memlükler’i yok etmek için beylerini tuzağa düşürür ve öldürtür, sıra Vehhabiler’e gelmiştir.

*** Mehmed Ali paşayı Cidde valiliğine atamak isteyen Babıali’nin asıl amacı Cidde’ye hakim olmak ve Vehhabiler’i Mehmed Ali paşa nin askeri yeteneği sayesinde yok etmektir. Cidde valiliğini kabul etmemekle birlikte Mehmed Ali paşa Vehhabiler’e yöneldi. . Vehhabilere karşı çıktığı Arabistan seferinden zaferle Mısır’a dönen Mehmed Ali paşa 19 Haziran 1815 günü muhteşem bir törenle Kahire’ye girer. Kavalalı artık İslam dünyasının gözünde kutsal toprakların kurtarıcısı, kafirlere ders veren bir komutan olarak anılacaktır. Yükselen saygınlığı Mısır’daki hakimiyetinin güçlenmesine ve Babıali karşısındaki gücünün artmasına neden olmuştur.

*** Kavalalı’nın oğlu İbrahim, vehabi suudilerin tekrar saldırısına karşı, 800 km.lik Medine-Dariye arasındaki çöle girerek. bedevilerin de desteği ile 28 Aralık 1817 günü Şakra kenti üzerine yürür. Birkaç gün süren kuşatmadan sonra şehri alır. İlerlemeye devam eden İbrahim orduları Arabistan’ın ortasındaki Dariye kentini alarak. vahabi suudları çöle kovalar. Dariye’nin alınış haberi Mısır’da sevinç gösterileri ile kutlanır. İbrahim’in Arabistan seferi sırasında İngilizler açıkça Vehhabiler’i destekleyerek onlara top ve cephane iletirler. Vatandaşlarının kötü muamele gördüğünü ve İngiliz ordularının ayaklar altına alındığını bahane eden İngiltere, Moka kıyılarını topa tutar. Siyasi ve ticari bir anlaşmayı Mehmed Ali paşadan kopardıktan sonra geri çekilir. Moka macerası belki de doğrudan O’nu Mısır’ın sınırlarını genişletmeye ve bu kez Sudan’a yürümeye yöneltir.

*** Mehmed Ali paşa yi Sudan’a yönelten nedenler para ihtiyacı ve bölgenin stratejik önemi idi. Çünkü Sudan, Müslüman ve zengin doğal kaynaklara sahip idi. Mehmed Ali Sudan’ı alma görevini oğlu İsmail’e verir. İsmail tam bir katliam yaparak Sudan’ı ele geçirir. Kavalalı’nın Sudan seferi İngilizleri endişelendirir. Çünkü; Kavalalı’nın Sudan’dan Habeşistan’a sarkma ihtimali İngilizlerin Afrika’daki hakimiyetinin sonu demekti. Ama Mehmed Ali paşa Habeşistan üzerinde bir hak iddia etmeyeceğini vaat ederek İngilizleri ürkütmemeye çalıştı. Seferden dönen İsmail’in ordusu hastalığa yakalanır ve Mısır ordusu ağır bir kayıp verir.

*** Mısır, vergi yönünden yolun sonuna gelmiştir. Halk 24 çeşit vergi ödüyordu. Her şey daha güçlü bir ordu için yapılıyordu. Mehmed Ali paşa nin toprak ve iktisat reformlarını gerçekleştirdiği,”devletçi” sistemi oturttuğu dönem 1808 ile 1811 yılları arasındadır. Devletin tüm üst düzey görevleri Türk’lere ve diğer yabancılara verilir. Uluslararası temsil açısından da Mısır hareketsiz durumdaydı. Osmanlı İmparatorluğunun bir parçası olarak ülkenin diplomatik bir temsilcilik ayrıcalığı isteme hakkı yoktu. Uluslararası hukuk bunu sadece bağımsız devletlere tanıyordu. Mehmed Ali paşa bu engeli de bütün büyük Avrupa ve Akdeniz limanlarında ticari temsilciler bulundurarak aştı.

*** 1819 yılında Mehmed Ali paşa 4 yıl önce gerçekleştiremediği Nizam-ı Cedid ordusunun kurulması için Fransız subaylara dayanır. Fransa Mısır’daki varlığını yavaş yavaş artırmaya başlar ve daha ileride göreceğimiz gibi askeriye, donanma ve tarım gibi ülkenin temel sektörlerinde önemli görevler üstlenir. Piyade Okulu 1820’de kurulur. Modernleşme hareketinin daha çabuk ilerlememesinin nedeni, Sudanlı askerlerin kamp hayatına uyum sağlamakta zorluk çekmeleridir. Bu durum Mehmed Ali’yi askerlerini Mısır halkından seçmeye yöneltir. Diğer bir deyişle ulusal bir ordu kurulmasına karar verir. O güne kadar Mısır’da bulunan askerlerin tümü Türk ve çerkezler den oluşuyordu.
*** Mehmed Ali paşa inatçılığı ile o dönemde imkansız görüneni başardı,daha birkaç yıl önce anarşinin derinliklerindeki Mısır gibi bir ülkede hem saldırı hem de savunma silahlarını üretebildi.

*** Cehaletten kurtulmuş ve dünyaya açık bir Mısır kuşağı oluşturabilmek için Fransa’ya Mısır’dan öğrenciler gönderildi. Mehmed Ali paşa askeri eğitim yanında genel eğitimi de düşünmek zorundaydı. Önce özel halk okulları kuruldu. Mehmed Ali paşa otoritesini artırmak ve kendi etrafındaki subay,yönetici,hekimlerden oluşan bir eğitim sistemi kurmak istedi, yoksa amacı yerli halkın aydınlanması ve sefaletle karışan cehaletin ortadan kaldırılması değildi.


*** Ülkenin ürünlerini ihraç etmekle yetinmez, Mısır’ı yabancı ülkelerden alınan ürünlerden kurtarma için kendi sanayisini kurmaya karar verir. Fabrika kurmak için uzmanlar getirtir. Her fabrika kendine özgü yönteme ve depoya sahiptir.

*** Tarım ürünlerinin zenginliği sürekli sulamaya bağlıdır. Mehmed Ali paşa nin dönemi Nil’in sularının dağıtılmasını ve suyun getirilmesini modernleştirme çabalarının başlangıcıdır. Uyguladığı düzenli program sonucunda oluşturduğu sulama kanalları aşağı ve yukarı Mısır‘daki eski yöntemlerin yerini alır. Nil’in taşmasını önlemek için yüz kadar baraj yaptırır. Ülkenin altyapısını düzeltme gayretlerini sürdüren Mehmed Ali, Fransız kimyager Felix D’Arcet’in buluşunu uygulayarak kentin içme sularını şap kullanarak saflaştırma işine girişir. Mısır ticaretinin önem kazanması ile düzenli bir posta servisinin kurulması gereği düşünülür. Başlangıçta bu hizmet öncelikle resmi yazışmalara ayrılır ve yaya ulaklar tarafından gerçekleştirilir. Aynı dönemde Nil deltasında yapılması tasarlanan büyük bir baraj konusunda incelemeler başlar. Mora savaşı ve parasızlık nedeni ile proje defalarca ertelenir. Mehmed Ali paşa nin iktidarı sonunda da fazla ilerleyememiştir.
*** Ordusunu geliştirmek için Mehmed Ali paşa nin elinde bir temel vardı. Avrupa tersanelerine savaş gemisi ısmarladı. Bu gemiler Mehmed Ali paşa nin “ilk donanması” olarak adlandırılan gücü oluşturur. İskenderiye de bir denizcilik okulu kurar. İlk tersane ve Reşit kentinde bir yelken bezi fabrikası kurulur. Yapılan her gemi bir eyaletin gelirini yutar. Gemi yapımını gerçekleştiren Fransız mühendisler o dönem için bir ilki de gerçekleştirerek limanda demir yolu bağlantılı bir rıhtım da inşa eder.


*** Osmanlı Sultanı, Mehmed Ali paşa den Mora’da başlayan Yunan isyanını bastırmasını ister. hizmete karşılık Mora ve Suriye valiliğini vadeder. Kavalalı derhal bir ordu kurar ve başına oğlu İbrahim’i getirir. İbrahim, Mora içlerine ilerler . Mesolongion’a saldıran Reşit Paşa ise geri püskürtülür. Reşit Paşanın yerine komutayı alan İbrahim şehri kuşatmaya alır. Aylar sonra devrilen şehir İbrahim Paşa tarafından yağmalanır.

Batılı devletler, Mehmed Ali’ye Mora’dan çekilmesini buna karşılık kendilerinin paşanın Suriye Valiliği isteğini destekleyeceklerini, vaat ettiler.
*** 13 Mart 1828’de imzalanan Petrograd Protokolü adlı belge doğudaki olayları durdurmak üzere Yunanistan’a Avrupa müdahalesi fikrini kabul eder. İngiltere ve Fransa Mehmed Ali Paşadan Osmanlı Hükümetinin Yunanistan’a askeri bir müdahalesi durumunda donanmasını göndermemesini isterlersede Paşa bunları dikkate almadı.

*** Fransız, İngiliz ve Rus donanması 22 Ekim 1826’da Mısır ve Osmanlı donanmasını Navarin’de yok etti. Mehmed Ali’nin kafasındaki tek düşünce, ise;cephanesiz kalan ordusunun Mora’da hapis kalışıdır. Müttefikler ve Mehmed Ali Paşa arasında bir çatışma olmadan Mora’dan askerler boşaltılır. Rusya ise Osmanlıyı istilaya kararlıdır. Mehmed Ali paşa , ordusunun Mora’daki savaştan sonra düştüğü aşırı güçsüzlüğü gerekçe göstererek Ruslarla savaşmayı reddeder. Ruslar Osmanlı İmparatorluğuna savaş ilan eder.

*** Bu sıralarda Fransa’da sonuçları henüz kestirilemeyecek bir gelişme olur. Paris Cezayir’le ilişkilerini kesmiştir. Bunun nedeni resmi olarak korsanlık ve direktuar zamanında söz verilen hububatın zamanında teslimatının yapılmamasında yatar. Gerçekte ise her şey Bourbonlar’ın siyasal yıldızının parlatmak amacı ile girişilen bir iç politika hareketi ile başlamıştır. Fransa, Mehmed Ali paşa nin Cezayir’i işgal etmesini ister. Bu karara batılı tüm devletlerden tepki yağar. Fransa Cezayir’e doğrudan müdahaleye karar verir.14 Haziran 1830’da Fransız kuvvetleri Osmanlı’ların Cezayir üzerindeki 18 nci yüzyıldan beri süregelen hakimiyetine son verir.
Yunanistanın istiklalini kazanması ile Mora valiliği güme gidince Suriye Valiliğini ister. Verilmeyince de Suriyeyi işgal eder. Paşa asi ilan edilerek, Mısır valiliğinden alınırsa da bunun pratik bir uygulaması mümkün değildir.Osmanlı hükûmeti Mehmet Ali Paşa'nın üstüne ordu gönderdiyse de Ağa Hüseyin Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır kuvvetleri tarafından bozguna uğratıldı. Mısır Kuvvetleri Halep, Şam ve Adana'yı ele geçirdiler. Konya'da Sadrazam Reşit Paşa'nın kuvvetlerini de yenip Kütahya'ya kadar ilerlediler.

I. Mahmut İngiltere ve Fransa'dan yardım istedi. Ne var ki Fransa'nın Mehmet Ali Paşa'yı desteklemesi, İngiltere'nin de Osmanlı'nın içişlerine karışmak istememesi üzerine beklediği yardımı alamadı ve Rusya'dan yardım istemek zorunda kaldı. Rusya ile Hünkar İskelesi Antlaşması yapıldı ve Rus donanması İstanbul'a demirledi.

Boğazların Rusya'nın eline geçmesinden endişe eden İngiltere ve Fransa'nın araya girmesiyle Kütahya Antlaşması (1833) imzalandı. Antlaşmaya göre Mısır, Suriye ve Girit valilikleri Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya, Cidde ve Adana valilikleri de oğlu İbrahim Paşa'ya verildi.

Antlaşmadan her iki tarafta hoşnut olmadı. II. Mahmut Mısır valisini ortadan kaldırmak ve kaybettiği vilayetleri geri almak istiyordu. Osmanlı ordusu ile Mısır ordusu Nizip'te karşılaştı. Osmanlı ordusu tekrar bozguna uğrayınca Rusya'nın soruna el atmasından ve Mehmet Ali Paşa'nın güçlenmesinden çekinen Avrupa Devletleri konuyu görüşmek için Londra'da konferans düzenledi.

Antlaşmaya göre Suriye, Girit ve Adana Osmanlı Devletine geri verildi, Mısır valiliği ise Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve soyundan gelenlere bırakıldı. Kavalalı Mehmet Ali Paşa başta antlaşmayı kabul etmese bile İngiltere ve Avusturya'nın Beyrut'a asker çıkarması ve İngiliz donanması'nın Lübnan kıyılarını topa tutması üzerine antlaşmayı kabul etmek zorunda kaldı. 1845'te İstanbul'a gelip padişaha bağlılığını bildirdi. 1849'de Kahire'de öldü.
Mezarı tamamen Osmanlı mimari tarzıyla inşa edilen, Kahire nin her yerinden görülebililen kendi adını taşıyan cami de gömülüdür. Türk'ün Kahiredeki en önemli mührü bu cami dir.

baba
25-06-2010, 14:07
Okullardaki yıllar öncesi tarih kitaplarında, Osmanlı ve padişahlar hain ve kötü insanlar olarak yazıldıkları için, Sonraları bu durum tersine dönerek (haddini aşan, zıddına dönüşür.)Osmanlıya haketmediği bir hayranlık oluşmuştur. Bu durum elan yükselerek devam etmektedir. İbrahim paşa, Konya savaşını kazandıktan sonra İstanbul üzerine yürürken, Devlet-i Aliye valilerine mektuplar göndererek İstanbul da toplantıya çağırmıştır. Fakat Avrupalılar ve Ruslar, Mehmet Ali paşanın muhtemelen sadrazam, daha küçük bir ihtimalle Sultan olacağını hesab ederek, bunu önlemek için ellerinden geleni yapmışlardır. Bu Türkiyenin hayrına mı olmuştur? Karşılarında Yönetemeyen bir hanedan varken, yönetilen bir devleti kim ister.

Bu gereksiz Osmanlı hayranlığı sebebiyle, bizler halen Mehmet Ali paşayı sevmeyiz. Halbuki bu gün yaşadığımız problemleri belki de hiç yaşamayacaktık. Ortadoğuda ki hakim pozisyonumuz devam edecekti.
Bu asil devlet adamımızın aziz hatırası önünde saygıya eğiliyorum.
Allah cennetini nasip etsin.

baba
26-06-2010, 10:25
Yusuf Kamil, Arapkir doğumlu bir Anadolu çocuğudur. Okumaya pek meraklıdır, ciddi bir tahsil alır, Arapça, Farsça'nın yanı sıra Fransızca'nın da belini kırar. Eh böylesi donanımlı bir genç iş bulmakta zorlanmaz. Devlet kapısına kapılanır, Divan-ı Hümayun'da katiplik yapar.İşte o günlerde bir rüya görür, sular, seller, çayırlar... Mısır valisi Mehmet Ali Paşa enfiye kutusunu kaybetmiştir, bulup uzatır, Paşa hoşnut kalır. Gerisini de hatırlamaz. Evet, muğlak bir rüyadır ama tesirinden kurtulamaz.

Bir fırsat çıkınca Kahire'ye gider ve Mısır sarayında işe başlar. Yusuf Kamil hesabına sağlamdır, açık gedik tanımaz. Mehmed Ali Paşa onu Hazine Katibi yapar, sonra da Maiyet Katipliği'ne atar, Mehmed Ali Paşanın küçük kerimesi Zeyneb hisli, içli bir kızcağızdır, adeta başkaları için yaşar, elindekini avucundakini paylaşmaktan zevk duyar. Bu yüzden adı "iyilik perisi"ne çıkar. İsteyeni elbette çoktur, emirler, tüccarlar kapısını aşındırırlar. Lakin Mehmed Ali Paşa kızına, kızı gibi hassas, hatırnaz, şair ruhlu birini arar. Yusuf Kamil'e bir nokta koyar.


Nitekim bahanesini bulup gençleri görüştürür. Yusuf Kamil, Prenses Zeyneb'e vurulur, Zeynep Sultan da bu Anadolu gencinin simasında aradığı saflığı, temizliği, şefkati yakalar. İkisi de çıra gibi yanar. Neyse Mehmed Ali Paşa halden anlar, düğünlerini uzatmaz. Zeynep ile Kamil çok iyi anlaşır, yeni bir Leyla-Mecnun destanı yazarlar. Öyle mutlu olur, öyle mutlu olurlar ki nazara gelmekten korkarlar. Ve korktuklarına uğrarlar. Mehmed Ali Paşa'nın ardından Valilik makamına oturan Abbas Paşa, Yusuf Kamil'in Fransız taraftarı olduğuna dair bir ihbar alır , onu Kahire'den uzaklaştırırlar. Çaresiz İstanbul'a döner, eski yerinde işe başlar. Abdülmecid Han gönül ehlidir, Yusuf Kamil'in neden donuk tutuk olduğunu öğrenince Mısır Valisi'ne bir name yollar. "Hiç sevenler ayrırılır mı" diye sorar. Emir demiri keser, Abbas Paşa, halası Zeynep hanım için derhal bir gemi hazırlar.

>> Padişah baba
Gördünüz mü bilmem Baltalimanı somaki mermerden bir saraydır, nakışlı tavanları mücevher gibi parıldar. Binanın çatısındaki vitraylardan huzme huzme inen ışıklar zeminde oynaşır, binbir gece masallarını hatırlatırlar. Deniz hamamları, havuzlar, sandallar, meyveye durmuş ağaçlar... Ama o gün sarayda bir başka heyecan vardır, aşçılar bütün maharetlerini konuşturur, baklava açar, güllaç ıslatırlar... Terbiyeli çorbalar, turşular, haşlamalar...
Abdülmecid Han "hazırlan" deyince, Yusuf Kamil divitini hokkasını çantasına koyar. mutad ziyaretlerden birine çıkacaklarını sanır. Fayton iç ılıtan haziran güneşinde Boğaz'a uzanır. İhtimal Baltalimanı'nda bir elçi ağırlanacaktır. Saraya vasıl olurlar, beklendiği gibi iskeleye bir tekne yanaşır. Aaaa o da ne? Bu o! Ta kendisi! Zeynep Hanım! Kamil paşa Huzurda olduğunu unutup koşmaya başlar. Padişah her şeyi düşünmüştür, derhal meclis kurulur, Şeyhülislam Arif Hikmet Bey bir kez daha nikahlarını kıyar. Bahsolunan sarayda bal haftaları yaşar, bilahare Vezneciler'deki konaklarına taşınırlar.(şimdi İstanbul ünüversitesi)

>> İkinci bahar
Mısırlı Zeynep Hanım İstanbul'a çabuk intibak eder, aynı hızla hayır hasenata başlar. Fukara oğlanları evlendirir, garip kızlara çeyiz yapar. Bugün İstanbul Üniversitesinin kullandığı Vezneciler'deki konağı tekkeye döner, giren çıkan belli olmaz, hastalar, borçlular... Hele ramazanlarda dolar dolar taşar, acizlerin eşiğine erzak bırakırlar. Kapıları herkese açıktır, mesela İbnülemin çocukluk yıllarında konağın zengin kütüphanesine demir atar. Zeynep Hanım bir ara Aksaray civarından geçerken kedi besleyen bir kadın görür, ki kıyafetine bakılırsa hali vakti yerinde değildir. Sorar soruşturur, Kedici Emine adıyla tanınan kadıncağızın çulsuzun biri olduğunu öğrenir. Kahyasına emir verir, ona her ay on beş altın (3 bin YTL) maaş tahsis ettirir. Düşünebiliyor musunuz Mısır'dan uzun yıllar para gelir, "Kedici Emine"nin varisleri bile nasiplenir. Bu hayırsever kadın yazın birkaç hafta Kartal ve Yakacık'ta kalır. Semti çeşmelerle donatır. Hatta açılış gününde lülelerden limonata ve vişne şerbeti akıttırır.Şirket-i Hayriye kurulunca Yusuf Kamil Paşa'nın eşi Zeynep Hanım da hisse alır, hayırlı şirkete destek olurlar. Zeynep Sultanla Kamil Paşanın muhabbetleri yaşlandıkça artar, tabiri caizse dem tutar. Gel gelelim bir çocukları olmaz. Onlar da ümmet-i Muhammed'in sabilerini evlad edinir; çok lüzumlu, pek hayırlı bir iş yaparlar.

>> Kapanmayan defter
Üsküdar Nuhkuyusu'nda bir arsa alır, üzerine 100 yataklı bir hastane kurarlar (1862). Kitabeye "şifa ayetlerini" kazıtır, dermanı Hak tealadan umarlar. Hastaları yedirir, içirir, barındırır, ilaçlarını da hastane eczanesinde hazırlatırlar. Kimseden kuruş almaz, külliyetli masrafın altından kalkmaya çalışırlar. Zikrolunan hastane kasr gibidir. Göz alıcı bir bahçe, çiçek tarhları, limonluklar, külliyeyi şirin bir camiyle taçlandırırlar. İki aşık yan yana yatacakları türbeyi de unutmazlar. O günden bu yana Zeynep Kamil hastanesinde kaç çocuk doğar bilmiyoruz ama esmer, sarışın, gamzeli, gamzesiz, lepiska saçlı, kara kaşlı, keltoş onbinlerce bebek bu yuvada gözünü açar. Göbek adlarını Zeynep ya da Kamil koyarlar. İşte Sadaka-yı cariye denilen şey bu. Yüz küsur yıl evvel öldüler, hala dua alıyorlar. Meclis-i Vala üyeliği, Ticaret Nazırlığı, Meclis Reisliği yapan ve nihayet Sadrazam olan Yusuf Kamil Paşa Fenelon'un Telemaque'ını Türkçeye tercüme eder ki bu ilk çeviri romandır.

baba
26-06-2010, 14:18
Şah ismail,

(ana tarafından dedesi Akkoyunluların efsanevi hükümdarı Diyar-ı bekirli sultan Uzun Hasan Han.)(Hem ana hemde baba tarafı sünni)
Hatayı’nın soyu daha sonra şöyle gelmektedir. Hace Ali Şah, Şah İbrahim ve Anadolu ve bölgesinde oldukça etkili olan ve Safavi devletinin çekirdeğini oluşturan ve aynı zamanda da Akkoyunlu Devletinin başı olan Uzun Hasan’ın damadı Şeyh Cüneyt Anadolu’ya gelip dönemin padışahı 2. Murat’a hediyeler yollayarak kendisine Anadolu Osmanlı topraklarında yurt verilmesini istemiş, ancak ll. Murat olumsuzlaştırmıştır. Buna karşın Cüneyt Anadolu’da talipleri arasında gizlice örgütlenmelerini sürdürtmüştür. Siyasi hareketleri ortaya çıktığında da Anadolu’dan ayrılıp yeniden dayısı Uzun Hasan’a gitmiştir. Şeyh Cüneyt 1460 yılında Şirvanşahlarla yapılan bir savaşta hakka yürümüştür.

Ölümü öncesi vasiyeti üzerine Erdebil postuna Uzun Hasan’ın kızından olan oğlu Şah Haydar’ın oturmasını bildirdi. Bir çok oğlu olmasının yanında kendi düşlerinde gerçekleştiremediklerini oğlu aracılığıyla yapmak istemesinde bu siyasi düşünce yatsa gerek.

Çünkü Uzun Hasan’ın yeğeninin bu postta daha da etkili olacağı bir gerçekti.Daha sonra Haydar’ın, yine dayısı kızı Halime Begim’le evlenmesi babasının düşlerini bir adım öne çekmişti. Haydar kendisini çok iyi yetiştirmiş, zeki, atılgan, iyi ilişkiler kuran bir kişiliğe sahiptir. Haydar’ın üç oğlu vardır, Şah İsmail adıyla devlet kuracak olan konumuz kahramanı Hatayı en küçük oğludur.

Şah İsmail Hatayı’nın doğum tarihi 17 Temmuz 1487 olarak kayıtlara geçmiştir.

Şah Haydar da babasından bir adım ileri giderek bir devlet başkanı gibi geleceği kurgulamış, siyasi faaliyetlerini Anadolu Türkmenleri üzerine yoğunlaştırmıştır. Öylesine bağlıları çoğalmış ki Anadolu Türkmenlerinden Erdebil ziyaretleri padişahı bile ürkütür olmuştur. Şah Haydar yaşamında hükümdar gibi davranması yanında yandaşlarına sıkı bir eğitim ve savaş taktikleri öğretmiştir. Erdebil tekkesinde yetişen kimseler çeşitli yerlere yollanarak güç kazanılıyordu. Şah Haydar’ın tekkesi bilim ve sanat adamlarıyla dolup taşımaktadır.

2. Bayazıt’ın yaşlanması, devlet işlerini daha çok vezirlere bırakması, Anadolu halkının giderek yoksullaşması ve çaresiz kalan halkın bütün umutlarını Erdebil post sahibi Şah Haydar’a bağlamaları, geleceğin Safavi devletinin doğmasına hızlı bir şekilde zemin hazırlamaktaydı.
Şah Haydar’ın 1488 Ağustosunda Biçen oğlu Süleyman’la yaptığı bir savaşta hakka yürümesiyle yerine büyük oğlu Yar Ali geçmiştir. Yar Ali’nin çevresinde toplanan yığınlar Uzun Hasan’ın oğlu Yakup Bey’i kuşkulandırmış ve Haydar’ın üç oğlunu da tutuklattırmış ve dört yıl süreyle İstar Kalesinde hapsetmiştir.Yakup Bey’in ölümü üzerine oğlu Rüstem üç kardeşi hapisten çıkarttı.

Ancak Yar Ali 1493 yılında öldürüldü. Bu sıralarda 6 yaşlarında bulunan İsmail babasının bağlıları tarafından kaçırılarak saklandı.Uzun bir ara gözlerden ve gönüllerden uzak tutulan İsmail bu sıralarda çok iyi yetiştirildi.Çocuk yaşlarda bilim ve becerisi, yeteneği, zekası, sanat ve Edebiyata ilgisinin yanında çok iyi bir savaşçı gibi de yetiştirilmişti.

Akkoyunlu devletinin içindeki huzursuzluk İsmail’e yaradı. İsmail artık açığa çıkmış, halkın kendisine aşırı bağlılığı ve gittiği her yere binlerce insanın akması çevreyi de ürkütüyordu. İsmail 12 yaşında iken Gilan’dan ayrıldı. Yanında bulunan mürit (talip) leri ile Erdebil’i ziyaret etmek istedi ancak Erdebil valisi kendisini buraya sokmadı.

İsmail, taraftarlarıyla birlikte 1500 yılının hemen ilk baharında Erzincan’a yöneldi. Bu süreler içinde büyük hazırlıklar yapılmıştı. Bütün boylardan Türkmenler akın akın Erzincan’a akıyordu. Sıvas,Tokat ve Amasya’dan Ustaculu, Şamlu, Rumlu Türkmenleri, Antalya’dan Tekeli Türkmenleri, Maraş’dan Zulkadir Türkmenleri, Tarsus ve Adana’dan Varsak Türkmenleri Erzincan’a doğru gidiyordu.

Erzincan’da toplanan Türkmenler çocuk yaşlardaki İsmail’in önderliğinde Safavi Kızılbaş Devleti’nin temelini atıyordu. Bu Erzincan kurultayı Osmanlı’nın doğu ve Güney Doğusunda yeni bir devletin varlığını adım adım hissetmeye başlamıştı.

1501 Ağustos ayından büyük bir kalabalıkla ayrılan İsmail ordusu, hedefini Şirvan’a dönmüş ve burada yapılan savaşta Şirvan ordusunu darma dağan etmişti. Şirvan Şahı Firüz öldürülerek, devletin kadrosu, valiler, vezirler, komutanlar hemen belirleniyordu. Bu hız ve heyecenla Akkoyunlu Mirza’da yenilmiş ve Akkoyunlu devleti kısa sürede tarihe karışıyordu.
Bu sıralar İsmail 14-15 yaşlarında fidan gibi bir gençti. Gösterişli, kültürlü, yetenekli, gözünü budaktan esirgemeyen verdiği kararlarda tecrübeli bir hükümdar gibi hareket ediyor ve çevresine güven veriyordu. Bu güvenle aşırı İsmail sevgisi birleşince ölümüne bağımlı bir kitle ve savaşacak ordu ortaya çıkıyordu.

İsmail artık devletini kurmuş, Akkoyunlu ve Karakoyunlu devlet toprakları İsmail’in olmuştu.İsmail devletin adını dip nededesi Safayidün’ün adından dolayı Safavi devleti koymuştu. Herkes bu gözü pek, genç yetenekli hükümdar karşısında tir tir titriyordı. Ancak İsmail Osmanlı devleti ilişkileri çok iyi gitmekteydi. Osmanlı padişahı Bayazıt İsmail’e oğlum, o da Bayazıt’a baba diye hitap etiğini kaynaklar yazmaktadır.

Şah İsmail Hatayı devletini kurduktan sonra sarayda kendi çevresini oluşturmuş, ne kadar sanatçı, bilim adamı, ozan varsa artık Safavi sarayının içinde toplanmaktadır. Sık sık şiir okuma, atışma günleri düzenlenir. Saz söz sarayın en vaz geçilmez durumlarıdır.
Şah İsmail Hatayı, Hatayı adını şiirlerinde mahlas olarak kullanmaktadır. Zaten hükümdar Şah İsmail Şair Dede Hatayı ile yan yana konulması mümkün olmayan bir durum gibi görülmektedir. Şiirlerindeki, incelik, güçlü felsefe, sevecenlik, sanki hükümdar Şah İsmail’le çelişir niteliktedir. Bu kadar güçlü ozanlığın yanında çok yetenekli, güçlü büyük bir savaşçı Şah İsmail olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu gün ki koşullarda iki ayrı kişiliği yan yana koyan bir kimse ikisinin farklı bir kişi olduğu kanaatine vara bilir. Elde kesin tarihi ve bilinen kaynaklar olmasa böyle düşünmek en mantıklısı denebilir. Sanki iyi ile kötünün yan yana konması gibi bir durum ortaya çıkmaktadır.

Bir tarafta güçlü, ezici, acımasız bir Şah, diğer taraftan köşesinde şiirlerden başka bir şey düşünmeyen bir halk ozanı , bir ehl-i tasavvuf Hatayı vardır.

Doğuda böyle genç, disiplinli, dirayetli üstelik şiirleri Osmanlı ordusu içerisinde ezbere okunan bir hükümdar varken Osmanlı devleti ne durumdaydı?
Bir yanda çok yaşlanmış ikdidar erkini kullanamayan bir padişah 2. Bayazıt, bir taraftan iktidar mücadelesi veren güçlü şehzadeler var.Birincisi Şehzade Ahmet, iktidara en yakın ve Bayazıt’ın tuttuğu ve bu amaçla çok iyi bir eğitim almış ve Amasya valisi, ikinci Şehzade Korkut, Antalya valisi, üçüncüsü ve en küçük kardeş Şehzade Selim Trabzon valisi. Her üç kardeşin iktidar mücadelesi yılların birikim ve hazırlığıyla sürmektedir. Şansı çok yüksek olan Ahmet’i Anadolu Türkmen Alevileri tutmakta, Korkut’u kendi yakın çevresi tutarken, gözünü budaktan esirgemeyen, atak bir şehzade olan Selim’i ise Anadolu eşrafı, toprak ağaları, Sünni dini guruplar desteklemektedir.
Selim’in arkasındaki güçlü destek paradır.Daha Trabzon valisi iken bir padişah gibi çalışıp, bir padişah gibi karar alma uygulama becerisin rahatlıkla göstermektedir. O dönem padışah olacakmış gibi Anadolu’da Alevi ileri gelenleri, Şah İsmail yanlısı görüntüsünü hissettiklerinin defterlerini,sicillerini tutmaktadır ki padişah olunca o defterler dürülsün.

Padişah’ın oğlu Ahmet’i İstanbul’a davet etmesi Selimi erken hareket etmeye sevk etmiştir.Ahmet’in her hareketinde babasını sıkıştırmaktan geri durmamaktadır. Sonuçta kurnazlığı ve zekası sayesinde babasını alt etmesi ve kardeşlerinin işini bitirmiştir.Hemen iktidar koltuğuna oturunca bütün yapacaklarını sekiz yıllık bir saltanata sığdırmış. , kimi kaynakların da kırk bin diye yazdıkları Alevi katliamını gerçekleştirmiş, Şah İsmail’in üzerine giderek o güçlü ve inançlı orduyu, Uzun menzilli toplarla perişan ederek Çaldıran’da savaşı kazanmıştır.

İşte bu tarihten sonra Alevi inancı taşıyanlar için Anadolu’da yaşamak zorlaşmıştır.
Şah İsmail Hatayı için Çaldıran gerçekten de büyük bir yıkım olmuş, her şeyini kaybetmiştir.Karısını bile.Bu moral çöküntüsüyle inzivaya çekilen genç ve güçlü hükümdar sanırım yaşamının geriye kalan bölümünde Hatayı olmayı başarmış denebilir. Yoksa onca şiiri genç ve savaş dönemine sığdırmış olamazdı. Zaten buna zaman da yoktu.

“Şah İsmail’in yaşamını salt savaşlar öyküsü olarak ele almak kanımızca çok yanlıştır. Kısa sayılacak ömründe yaptığı işleri ele almak bu büyük adamın gerçek dehasını hiçbir kuşkuya yer vermeden ortaya çıkartır. Diyebiliriz ki Oğuz- Türk kültürünün ve birliğinin yaşaması için çırpınan Şah İsmail, bu alanın Hacı Bektaş’dan sonraki ikinci odağıdır.
Türk kültür ve düşüncesine çok büyük hizmetler vermiştir. Onun hükümdarlığıyla birlikte Tebriz sarayında Türkçe şiir okuyanların sayısı günden güne çoğalmış ve adeta saray bir ozanlar evi durumundadır.Şah İsmail’in Yavuz’a yazdığı Türkçe mektuplar, Yavuz’un da Şah İsmail’e yazdığı Farsça mektuplar zaten bu kültürün kimlerin yozlaştırdığını,kimlerin koruduğunu da açıkça ortaya koymaktadır.Halen başta aleviler olmak üzere, sünni Türklerinde tazim ve sevgiyle andıkları ulu hakan 1524 yılında 37 yaşında Erdebilde hakka yürümüştür.

Şimdi Türkçe'nin büyük ustasına sözü bırakalım.




Muhammed Ali'nin Aldım Elini
Hak Deyip Tuttuğum Elden Ayrılmam
On İki İmamın Tuttum Yolunu
Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam

Mürşidin Nefesi Hak Nefesidir
Mürşid Sözün Tutmayanlar Asidir
Mürşidin Rızası Hak Rızasıdır
Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam

Mürşidin Gittiği Veli Yoludur
Gitme Dediğine Gitmemelidir
Zahir Batın Muhammed Ve Ali'dir
Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam

Hak Erenler Bir Araya Derilse
Cümle Aşıklara Nasip Verilse
Aşikare Hak Gözüyle Görülse
Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam

Şah Hatayi'm Hak Bil Tuttuğum Eli
Zahirde Batında Hak Gördü Seni
Gerçek Erenlerden Aldım Haberi
Hak Deyip Tuttuğum Yoldan Ayrılmam

sabonis
26-06-2010, 21:52
Sayın Baba,

Hakikaten mükemmel bir yazı, kalabalıklık yaratmasın diye alıntılamıyorum, teşekkürler...

DROTOLOGY
26-06-2010, 22:02
iyi akşamlar dostlar. Topiği okurken birden fikir uçuşması oldu kafamda. Burası yeri mi bilmiyorum ama bu konuda bilgisi olup paylaşan olursa çok sevinirim.
Sorum şu; 1990 da bir (1) lot iş bankası hissesi almış olan bir kişi hiç al-sat yapmadan beklese ve tüm temettülerde ek hisse alsaydı şu anda tahmini kaç lot hissesi olurdu??

trakyalı
26-06-2010, 22:15
iyi akşamlar dostlar. Topiği okurken birden fikir uçuşması oldu kafamda. Burası yeri mi bilmiyorum ama bu konuda bilgisi olup paylaşan olursa çok sevinirim.
Sorum şu; 1990 da bir (1) lot iş bankası hissesi almış olan bir kişi hiç al-sat yapmadan beklese ve tüm temettülerde ek hisse alsaydı şu anda tahmini kaç lot hissesi olurdu??

İşc yi bilmem ama bir yerde okumuştum 1995 yılında hesabında 1 lot migros hissesi olan bir vatandaşı 12 yıl sonra aramışlar adam unutmuş o hissesini ve bildiğim kadarıyla 1 milyon liradan fazla parası olmuş.
Bedelsizler, temettüler vs.
Bunu hesaplamıştım 1 milyonu buluyor hatta temettülerin repolarını hesaplarsanız 2 milyonu lirayı bile buluyor.
Sabretmek önemli....

DROTOLOGY
26-06-2010, 22:27
sn trakyalı özeliniz kapalı olduğundan, topik kirliliği adına da olsa teşekkür ederim.

baba
26-06-2010, 23:24
Doğru okumak ve doğruyu okumak,
Uzunca bir hatırat dizisinden sonra, borsayı da bırakarak tarih bölümüne geçtik. Borsa için bildiklerimizin hepsini yazdık, başkaca eklenecek bir şeyim yok. Hatıratımı tamamlayamadım. Çünkü bir kişi limon sıkıp, konsantrasyonumu bozdu. İnşallah ona devam edip bitireceğim. Kim olduğunu sonradan çözdüğüm bu kişiyi, ilgili merci e havale ediyorum.
Kişilerle uğraşacak zamanım ve niyetim yok.
Hiç evinizin salon penceresinden baktınızmı? Ya yatak odasının penceresinden veya köprüyü geçerken solunuzdaki manzarayı seyrettinizmi? Yürüdüğünüz, gezdiğiniz yerleri gördünüzmü? Ofisinizideki masanın sağ köşesinde ne var dersem, kaçınız ne olduğunuzu hatırlarsınız.
Hatırladıklarınızın ne kadar farklı olduğuna dikkat ettinizmi?
İşte hayat bu. Sizin pencerenizden gözükenle, diğerleri çok farklı. Basit doğruların bile zaman ve zemin farklılığında nasıl değiştiğine dikkat ettinizmi?
ailenizden gelen konumunuzun, din, mezhep,ırk, zengin,fakir ve sosyal durumunuzun fikirlerinizi nasıl belirlediğine baktınızmı? Bunların size nasıl pencereler açıp, sadece o açıdan baktığınıza hayret ettinizmi?
Dindarsanız, tek doğru odur. Dinsizseniz tek doğru o. Aleviyseniz solcu, müslümansanız sağcı, zenginseniz liberal.
Ne olursanız olun farketmez. Kafanızda putlar yarattınız, tabularınızı çizdiniz. Kendinize sınırlar çizip orada kaldınız. Gördüğünüz dağın ardında bir başka dağ, bir ova olduğunu düşünmediniz. İnsanın gücünün nelere kadir olduğunu, bir elinizle güneş'i, bir elinizle ay'ı tutabileceğinizi kaçınız biliyor. Hayat denilen şeyin, aslında trend olduğunu.
Şimdi neden tarihi anlatmaya çalıştığımı, neden tarihteki tabularla uğraştığımı anlatabildimmi?

Hiç bir şey kolay değil, her bir şey emek ister, yürek ister, bilgi ve beceri ister.

Cezve
27-06-2010, 00:09
Sayın Baba;

Sizin 'haddini aşan,zıttına döner' sözünüzü ömür boyu unutmayacağım ve hayatımın her yerinde bunu aklımda tutacağım...Ben pencerelerden bakmak yerine ,sokaklarda gezmeyi tercih ederim...Çünkü sokaklarda hayat vardır...Hayat,sokağın altındadır...

İlginize teşekkürler ve iyi geceler...

baba
28-06-2010, 11:59
Safeviye veya Safevî Tarikatı,

14. yüzyılda İranî mistik Safiyüddin İshak tarafından Erdebil'de kurulmuş Sufi tarikat. Döneminde Doğu Anadolu, İran Azerbaycanı ve Güney Kafkasya'da büyük siyasî önem taşımış bu İslamî tarikat, 16. yüzyılın başında kurmuş olduğu ve tarihte ilk kes Şii Onikiciliğini resmî mezhep gibi kabul etmiş Safevî Devleti ile tanınmıştır.

Safeviler adını ataları Şeyh Safiyüddin İshak-ı Erdebili’den alır. 1252 yılında doğan Ebul Feth Şeyh Safiyüddin İshak-ı Erdebili’nin soyu on iki imamların yedincisi olan İmam Masa Kazım’a dayandığı iddia edilir. Şeyh Safi’nin babası Firuz Şah Sincar’dan Erbil’e göç etmiş ve bundan dolayı, Şeyh Safi, Erdebilî sonadını almıştır.

Erdebil'de büyümüş olan Safiyüddin İshak, Şiraz gezintisinden sonra Gîlân'da yerleşmiş ve burda Şeyh Zahid-i Gilânî'nin müriti olmuştur. Daha sonra Zahid'in kızı ile evlenerek Zahidiyye Sufi tarikatının baş müriti olan Safiyüddin, 1291'de Şeyh Zahid'in ölümünden sonra tarikatın başına geçmiştir[4]. O zamandan beri, tarikat Safeviyye olarak tanınmıştır.

Şeyh Safi vefat edince (1334) yerine oğlu Sadreddin Musa posta oturmuş, Sadrettin Mûsa zamanından itibaren Osmanlı padişahları her yıl, Erdebil’e çerağ akçesi adı altında kıymetli hediyeler göndermeye başlamışlardı.

Sadrettin’nin vefatından sonra (1392) oğlu Hoca Ali posta oturmuş, bu görevi 37 yıl sürdürmüştür. ,Timur ile görüşerek, Şam’daki Yezidileri kırdırtmış, köyleri ve arazileri vakıf olarak Safevilere bağışlatmıştır. Timur’un Anadolu’dan getirttiği 30 bin kadar Türkmen Şeyh Alinin müritleri arasına katılmıştır.

Safevi tarikatı, muhtemelen Hoca Ali’nin zamanında Anadolu’ya yayılmıştır. Yaygın olan kanıya göre, Hoca Ali, Safevî tarikatını Bursa’da bir aralık ekmek satarak geçindiği için “Somuncu Baba” lakabıyla tanınan Kayserili Şeyh Hamid-i Veli vasıtası ile Anadolu’ya sokmuştur. Hoca Ali hacdan dönüşte uğradığı Kudüs’te vefat etmiştir.Kesin olmasada ilk alevi öğretilerin şeyh Ali ve yerine geçen oğlu İbrahim zamanında başlamış ve onun da vefatının ardından, Şeyh Cüneyt tarikatın başına geçmiş.

Şeyh Cüneyt döneminde, Karakoyunluların koruması altında olan Safeviler büyük sayıda Azerbaycan ve Anadolu Türklerini Şiiliğe çevirmeye başlamışlar. Başlangıçta sünni olan tarikat, yavaş yavaş Alevi öğretileriyle donatılmaya başlamıştır. Bu Şii Türkler genelde başlarına kırmızı şapka giydikleri için, tarihi kızılbaş adını almışlar.

Şeyh Cüneyd, posta oturuncaya kadar Erdebil Şeyhleri siyasetle ilgilenmez sadece dinsel işlerle uğraşırlardı. Bunun için hükümdarlardan büyük saygı görürlerdi. Fakat Şeyh Cüneyd Safevi Şeyhi olunca dinsel otoriteden güç alarak hükümet kurma hevesine kapıldı. Bundan sonra Şeyh Cüneyt'in etrafında toplanan müritler savaş etmek için silahlanmaya başladı.Şeyh Cüneydin hanımı, Akkoyunlu uzun Hasan Han'ın kızkardeşi ve gelini ise (Oğlu Haydar'ın hanımı ve Şah İsmailin anası) Hasan han'ın kızıdır. Şah Haydar, kayınbiraderi Akkoyunlu imparatorluk hükümdarı Sultan Yakup ile mücadeleye girişince, sultan Yakup Han, Soy olarak Safevilerin soyunu kurutmaya karar verir. Erdebil'i basarak Çoluk çocuk demeden herkesi öldürürse de, 6 yaşındaki İsmail müritlerce kaçırılırak saklanır. Alevi öğretilerini ciddi şekilde yayan ve Anadolu alevilerinin piri olan işte bu çocuktur. Bu çocuk ,Türkçenin belki de babası dersek abartmamış oluruz.

13 Yaşındayken, 1499 da Erzincanda topladığı, Rumeli,Anadolu, Suriye, Kafkasya,İran ve Iraktan belki onbinlerce Türkmen'in toplandığı kurultay, bu bağlamda tarihin en büyüğüdür. Yollar başı kabak, ayağı çıplak insanlarla doluydu ve onlar şaha gidiyorlardı.

baba
30-06-2010, 18:52
bir Tabu'yu daha yıkalım.
Tbmm.gov.tr den , yani meclis tutanaklarından Atatürk'ün ilk konuşmalarını aynen verelim.
http://www.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/1d1yy1.htm


ANKARA MİLLETVEKİLİ MUSTAFA KEMAL PAŞA'NIN ATEŞKESTEN MECLİSİN AÇILMASINA KADAR GEÇEN SÜRE İÇİNDEKİ SİYASİ DURUM HAKKINDAKİ MECLİS KONUŞMALARI

24 Nisan 1920

MUSTAFA KEMAL PAŞA (Ankara)

Sayın milletvekilleri!

Bu gün içinde bulunduğumuz durumu büyük Meclisinizin huzurunda tam olarak ortaya koyabilmek için bazı açıklamalarda bulunmak istiyorum. Arzedeceğim konular birkaç bölüme ayrılabilir:

Birinci bölüm, Ateşkesten Erzurum Kongresine kadar geçen süre içindeki durumla ilgilidir.

İkinci bölüm, Erzurum Kongresinden 16 Mart tarihinde İstanbul'un düşmanlar tarafından işgal edildiği güne kadar olan süreyi içine almaktadır.

Üçüncü bölüm, ise 16 Mart’tan şu dakikaya kadar olan durumla ilgili olacaktır.

Açıklamalarım birtakım belgelere dayanacaktır. İzninizle o belgeleri gerektikçe burada okuyacağım. Yalnız birinci dönem ile ilgili açıklamalarım belki biraz şahsi olacaktır. İçinde bulunduğumuz durumu bütünüyle aydınlatabilmek için o dönemden söz etmeyi gerekli buluyorum.

Yüce makamlarınızca da bilindiği gibi, Ahmet İzzet Paşa Hükümeti, milli temele dayanan âdil bir barışı sağlayabilmek umudu ile ateşkes istedi. Bağımsızlığı uğrunda dürüst ve cesur bir biçimde savaşan ulusumuz, 30 Ekim 1918 tarihinde imza edilen ateşkes antlaşması ile silahını elinden bıraktı.

İtilâf donanmaları İstanbul'a girdikten sonra ateşkes antlaşmasının hükümleri bir tarafa bırakıldı; gün geçtikçe artan bir şiddetle, saltanat hakları, hükümetin gururu, milli onurumuz hiçe sayıldı. İttilâf heyetinden gördükleri özendirme ve koruma sayesinde Osmanlı uyruğundaki müslüman olmayan unsurlar her yerde küstahça saldırılara başladılar.

Meclis-i Mebusan'ın feshi, kuvvetini milletten almayan hükümetlerin sık sık değişmesi ve halkın vicdanından doğan milli birlik uğrundaki çalışmaların üzücü bir şekilde siyasi ihtiraslara kurban edilmesi yüzünden dünyaya karşı milli varlığımız duyurulamadı.

Yabancı kuvvetlerin işgali altında inleyen başkentimizde kan ağlayan bütün onurlu kişiler, millet aydınları, din ve devlet hizmetlerinin önde gelen kişileri, büyük hilâfet ve saltanat makamı milli bağımsızlığımızın bu tehlikeli durumdan kurtarılmasının ancak milli vicdandan doğan birliğin azim ve iradesine bağlı bulunduğuna iman getirdiler. Fakat İstanbul'un baskı ve işgal altında bulunması sebebiyle milli onuru korumaya maddeten olanak kalmamıştır.

İşte bu sırada, Anadolu'ya mülki ve askeri işlerle görevli olarak ordu müfettişliğine atandım. 16 Mayıs 1919 günü İstanbul'u terk ettim, Samsun'da bu iş için görevlendirilmemi, din ve millete hizmet etmek için en büyük ve kutsal bir şeref olarak kabul ettim.

Milli vicdanın büyük iradesine bağlı olarak, milleti bağımsız ve vatanımızı düşmanlardan arınmış görünceye kadar çalışmak andıyla 16 Mayıs 1919 günü İstanbul'dan ayrıldım. Samsun'da işe başladım. İlk düşüncem, ülkemizde güvenliği kendi olanaklarımızla gerçekleştirebileceğimiz inancı oldu. Aslında Canik Livası'nın (Merkezi Samsun'da olan o zamanki sancağın adı) özel durumu da bu konuda en hızlı biçimde davranılmasını gerekli kılmakta idi. Gerçekten Rumların egemenliğini ve islâm halkının tutsaklığını amaçlayan, Atina ve İstanbul komitaları tarafından yönetilen Pontus Hükümeti, Karadeniz sahili ile kısmen Amasya ve Tokat'ın kuzey ilçelerinde oturan Osmanlı Rumlarının hayallerini körüklüyordu. Alınan önlemler sayesinde başarılı sonuç elde edildi. Fakat bu önlemler ve başarı yalnız Pontus dolayları ile sınırlı idi. Halbuki her gün haksızlıklarını artıran İtilâf Devletlerine milli varlığımızı siyasi olarak kanıtlamak ve fiili saldırılar karşısında ulusun namus ve bağımsızlığını bilfiil korumak çok önemli idi. Aslında doğuda ve batıda, hemen ülkemizin her yanında millet ve vatan haklarını korumak ve kollamak için dernekler kurulmuştu. Bu dernekler, düşmanlarının esaret boyunduruğuna girmemek amacı ile milli vicdanın azim ve iradesinden doğmuş kuruluşlardı.

Bu sıralarda, bütün belediye başkanlarımıza İstanbul'da İngiliz Muhipleri Cemiyeti (İngiliz Dostları Derneği.) kurulduğu ve her yerde derneğe katılarak İngilizlere yardım edilmesinin gereği konusunda Said Molla imzası ile bir telgraf geldi. Bu olayda Hükümetin ilgi derecesini ölçmek için Sadrazam (Başbakan) olan Ferit Paşa’dan bilgi istedim. Hiçbir cevap alamadım.

Bilinmeyen kişiler tarafından başlatılan böyle düzensiz ve çeşitli siyasi maceralara yönelik girişimlerin, büyük felâketlere sebep olacağını anlayan ulus, Said Molla’nın çağrısını önemsemedi.

Binlerce saldırı ve haksızlıklar altında inleyen ve İzmir faciası olayı karşısında kan ağlayan millet, hükümetten ve itilâf devletleri temsilcilerinden ağlayarak yardım ve hak isterken, pek çok belediye başkanı ve birçok milli hakları koruma dernekleri gönderdikleri telgraflarda hakkımda güvenlerini bildirerek benden bu konuda çalışma ve özveri istiyorlardı.

Yaşamımı ve kişiliğimi adadığım soylu ve ezilmiş ulusumun bu haklı isteği üzerine artık benim için kutsal görev, milli iradeye uymayı her şeyin üzerinde görmekti. (Sürekli alkışlar)

Bunun üzerine yayınladığım bir genelge ile millete kesin sözümü verdim. işbu genelgenin son cümlesi şöyle idi:«Geçirdiğimiz şu ölüm ve kalım günlerinde, bütün milletçe her tarafta arzu ve coşku ile elde edilmeye azmedilen milli bağımsızlığımız uğrunda tüm varlığımla çalışacağıma güvenmenizi isterim. Bu kutsal amaç uğrunda ulusumla birlikte sonuna kadar çalışacağıma da mukaddesatım adına söz veririm»

27 Mayıs 1919 günü «Türkiye - Havas Reuter» adında itilâf devletlerinin kurduğu ajans, bildiğiniz gibi toplanan Saltanat Şürası (Padişahlık Danışma Kurulu) hakkındaki açıklamalarında «Genel kurulun düşüncesinin, Türkiye için büyük devletlerden birinin koruyuculuğunu sağlamak olduğu» kaydı ile yayın ve bildiride bulundu. Bu yayının doğruluk derecesi hakkında bütün ulusta büyük bir şüphe ve tereddüt uyandı. Ajans haberinin tamamen bir uydurmaya dayandığı ve Saltanat Şürasının hiçbir şeye karar veremediği, çoğunluğun hükümete güven duymadıkları ve geleceğimizle ilgili olayın bir milli şüraya sunulmasının gerektiği konusunda konuşmalar yapıldığı, bundan dolayı herkesin milli bağımsızlık taraftarı olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine Sadaret Makamı’na aşağıda açıklayacağım bilgileri sundum ve durumdan halkı haberdar ettim.



Yüce Sadrazamlık Makamına

27 Mayıs 1919 tarihli Türkiye - Havas Reuter ajansı, Saltanat Şürasında çoğunluğun düşüncesinin, Türkiye'nin bütünlüğünü koruma şartıyla büyük devletlerden birinin koruyuculuğunun sağlanması olduğunu yazıyor ve açıklıyordu. Saltanat Şürası konuşmalarını aynen yayımlayan 27 Mayıs 1919 tarihli İstanbul gazetelerinin yazdıklarına göre yalnız Sadık Beyin yazılı önergesinde İngiltere korumasının önerildiği ve bunun da genel kurulun fikri olmadığı anlaşılıyor. Ajans ile gazetelerin yayını arasındaki çelişki, bazı taraflarca üzerinde durulmaya ve ajansın gerçeği saptırmak konusunda kendini yetkili görme cüreti ise soruşturulmaya değer görülmüştür. içinde bulunduğumuz bu hassas devrede artık her gerçeği tam anlamı ile kavrayan ve bütün kötü sonuçlara karşı en son özveriyi göze alarak milli bağımsızlığımızın korunması konusunda kesin kararlı olan milletin, huzura kavuşması ve avunmasının Hilâfet ve Saltanat makamından gelecek doğru ve samimi bir işarete bağlı olduğu kanısındayım. Milli vicdanı temsil etmeyen haberler, endişelendirici tepkiler yapabileceğinden bu konuda açıklayıcı ve uyarıcı olmanızı özellikle rica ederim.

Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri

MUSTAFA KEMAL

Bu sıralarda, İzmir ve Aydın'daki iz bırakan faciaların etkisi ile de millet uyanmış ve heyecanı dikkati çekecek bir düzeye varmıştı. Ulusun düşüncelerini geçici olarak yatıştırmak arzusu ile olacak, Sadrazam Paşa Paris'e davet olundu. Ferit Paşanın başkanlığı altında giden heyete milletin güveni olmadı, ben de şahsen milletin bu haklı şüphesine katıldım. Millet, giden heyetin programının açıklanmasını istedi. Bu pek karışık zamanda Harbiye Nazırından (Milli Savunma Bakanı) aşağıdaki telgrafı aldım:

«Yüksek emirleriniz altındaki gemilerden biri ile hemen buraya gelmeniz rica olunur.»

8 Haziran 1919 Harbiye Nazırı Şevket Turgut



Bu davetin amacını ve içyüzünü anlayamadım, açıklayıcı bilgi istedim. Ayrıca, konuyu Genelkurmay Başkanı olan Cevat Paşa’dan da sordum. Adı geçen kişiden 11 Haziran 1919'da aldığım cevapta «Kıymetli bir generalin Anadolu'daki gezisinin kamuoyunda iyi. bir etki yapmayacağı düşünülerek İngilizlerin beni istediği bildiriliyordu. Bu gerçeği öğrenince doğrudan doğruya saygıdeğer Padişah hazretlerine şu fikirlerimi arz ettim.

Padişah Hazretlerinin devletli mabeyni (Sarayda ,Padişahın yazı ve görüşme işlerine bakan daire, özel kalem kalem.) yüce başkâtibi vasıtasıyla Padişah Hazretlerinin devletli katına:

Büyük ulusun ve kutsal hilâfetin biricik ve gerçek dayanağı bulunan yüce saltanatınızı Tanrı kötülüklerden korusun? Yüce Padişahım, ülkemizin bu gün uğradığı büyük baskı ve bölünme tahlikesi karşısında ancak yüce varlığınız başta olmak üzere, milli ve kutsal bir kudretin çabası; vatanı, devlet ve milletin bağımsızlığrını şan ve şerefi büyük hanedanının altı buçuk asırlık yüce tarihini kurtarabilir. Çevremizdeki kişiler bu genel kanıda birleşmiştir. Son olarak huzurlarınıza kabul edilmek onurunu kazandığımda, üzücü izmir olayı dolayısıyla hüzün dolu olan kutsal kalbinizden doğan kurtuluşla ilgili görüşleriniz bu gün bile belleğimdeki yerini korumaktadır.

Bu duygumu açıklamak isterim. İstanbul'dan son olarak ayrılacağım gün bu şerefe kavuşmuştum. Bu sırada Yüce Şahsınız Boğaziçinde bulunan İngiliz donanmasının saraya yönelik toplarını göstererek, «görüyorsun» dediniz. «Ben artık memleket ve milletin , nasıl kurtarılması gerekeceği hususunda kararsızlığa düşüyorum» ve ellerinizi kaldırarak, «inşallah millet akıllanır ve uyanır, bu üzücü durumdan gerek beni ve gerekse kendisini kurtarır» buyurdunuz. Yazımda arz etmek istediğim bu kutsal sözlerdir.

Hükümdarımızın bu gönül dileğinden esinlenerek kesin kararlı ve inançlı olarak görevime devam ediyorum. Hükümdarımızın emirleri gereği Sadrazam Paşa kulunuzu daima önemli konularda aydınlatmakta ve gereğini arz etmekte ve uygulamaktayım. Şu bir ay içinde Zat-ı Şahanelerinin Anadolu’sundaki hemen bütün il, liva, ilçe ve hudut boylarına kadar olan yerlerdeki milletin durumunu ve tüm kumandan ve memurların düşünce ve çalışmalarını öğrendim ve bilgi edindim. Sonuç olarak açık bir şekilde görülüyor ki, millet baştan aşağı uyanık olup devlet ve milletin bağımsızlığı ve yüce saltanat ve hilâfet hakkının korunması için kesin kararlı ve inançla dolu bulunuyor. İstanbul'da iken milletin bu kadar kuvvetle ve az sürede felâketlerden bu derece etkilenebileceğini düşünemedim.

Yüce Padişahım! Bu nitelik ve durumda bulunan ve kutsal şahsınıza bağlılık içinde olan temiz milletinize tam anlamı ile güvenilmesi ve bunun karşılığı olarak da gerçekten bu milli ve vicdani kuvvete yardımcı olunması gerekir. Son kutsal buyruklarınız bütün milletin azim ve yiğitliğini artırmıştır.

Yalnız, üzülerek bildirmek isterim ki, temiz Anadolu halkı, bugünkü zor dönemde bile İstanbul'daki uygunsuz ve nefret uyandıran konulardan ve kışkırtıcı söylentilerden rahatsız durumdadır. Gerçekten İstanbul yöresinin bozulmaya yatkın ahlâkı ve bundan yararlanmayı bilen yabancılar, devlet ve milletin yok olması ve devlet, millet ve padişahına bağlı, özverili hizmet yeteneği bulunan kişilerin ortadan kaldırılması konusunda aşırı bir cesaret gösteriyorlar.

Yüce Padişahım! Hükümdarları hatırlayacaklardır ki, verilen görevin yerine getirilmesi sırasında, yabancıların ve bazı bozguncuların mutlaka yalanlama ve önleme ihtimallerini daha İstanbul'da sunduğum açıklamalar içinde üstü kapalı şekilde anlatabilmeye çalışmış ve özellikle Sadrazam Paşa ile Devletin bazı önemli kişilerine pek açık olarak anlatmış ve böyle durumlar karşısında Ali İhsan ve Yakup Şevki paşaların düştüğü kötü duruma düşmeyeceğimi eklemiştim.

İşte milli vicdanın ciddi izlenimlerini ve meydana. gelen yeni durumları, istilâcı çıkarlarına, zıt gören İngilizler ve vatanın zararına da olsa, İngiliz taraftarlığını meslek edinen zayıf karakterliler, bu kere güçsüzlüklerini ortaya koyarak beni İstanbul'a çağırmak girişiminde bulunuyorlar. Pek şerefli hakanımızdan, milletine, vatanına bağlı ve bu uğurda ölümü hoşgörü ile karşılayan benim gibi bir kumandanın, yüce saltanat haklarına ve milletin ölmezliği ve var oluşuna düşman olanlarla işbirliği yapacağını ummaları kesinlikle beklenemezdi. Bundan dolayı bendeniz Malta'ya gitmek veya en azından iş görmez duruma getirilmek gibi ihtimaller karşısında bırakıldım ve doğal olarak da bunu kabul etmeyeceğim, eğer zorunlu kılınırsam gönül rahatlığı ile memuriyetimden istifa ederek eskiden olduğu gibi Anadolu'da ve millet sinesinde kalacağım; vatan görevimi bu kez daha açık adımlarla sürdüreceğim.

Millet bağımsızlığına kavuşsun, saltanat makamı ile yüce ve büyük hilâfet yok olmaktan kurtulsun. Sonsuz bağlılığımın daima artmakta olduğunu bildirerek buna inanmanzı rica ederim.

Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri

M. KEMAL

Bütün milletin, durumunu anlayarak geleceğine kendi başına hükmetmeye kararlı olduğunu anlamıştım. Milletin ve ülkenin şimdiki durumu göz önünde tutularak, haklarını korumak ve kollamak üzere her türlü etki ve denetimden arındırılmış milli bir kurulun oluşturulmasını gerekli gördüm. Bunun için ilgili kişilerle görüşerek ve konuşarak Sivas'ta genel bir milli kongrenin toplanmasını kararlaştırdık. Büyük ve kanlı tehlikeli olaylarla daha çok karşı karşıya bulunan doğu illerimiz, Erzurum'da adı geçen il adına aynı amaçla bir kongre toplanması girişiminde bulunmuştu. Sivas Kongresi için gizli bir bildiri ve mektup yayımladım.

Bu mektup ve bildiri yüce malümlarınızdır. Bu sırada Müdafaa-i Hukuku Milliye (Milli hakları koruma) derneklerine ait telgrafların çekilmemesi konusunda Posta ve Telgraf Genel Müdürlüğü tarafından posta ve telgraf müdürlerine bir emir verildiği haber alındı. Vatanın tutsak bulunduğu bu tarihi dönemde, milli sesimizi duyurmada yararlı olan araçtan, milli kuruluşumuzun faydalanmasını engelleme cesaretinin millete karşı büyük ve haince bir cinayet ve islâmiyete karşı büyük bir günah olduğu açıktı. Bu acımasızca girişimin derhal önüne geçmeyi vicdani bir görev saydım ve genelge ile her tarafa gereken emirleri verdim. Durumu padişah hazretlerine arz ettim ve Sadaret makamına (Başbakanlık) ve Harbiye Nezaretine (Milli Savunma Bakanlığı) ve Posta Telgraf Genel Müdürlüğüne de yazdım.

24 Haziran 1919 tarihinde İçişleri Bakanı Ali Kemal Beyin de bir genelgesinden haberdar edildim, bu genelgede; Haksız olarak yapılan elkoyma ve acımasızca yapılan işgallerden ne derece üzüntü duyulursa duyulsun; Hükümet, ne Yunanistan’la ne de başkası ile şu sıralarda savaş veya çatışmaya giremez. Paris'teki konferansa giden delegelerimizin anavatanı kurtaracaklarına olan ümidimiz günden güne artmaktadır. Savunma gerekçesi hazırlayanlara engel olunuz. Haklarında acımasızca davranınız! Bunlar eski düşmanlarımızdır. İşleri bozulmak üzere iken yeniden düzelmesine izin vermeyin! (Protestolar ve alçak sesleri) denilmekte idi.

Ali Kemal Beyin bu çabasını engelledim ve bununla ilgili olarak yüce Padişahlık makamına şu yazıyı sundum;

İçişleri bakanı beyin 18 Haziran 1919 tarihli illere yayımladığı şifreli bir genelge, milli hakların korunması ile ilgili çalışmaları şiddetle yasaklıyor. Pek acıklı ve üzücüdür ki aynı tarihte Posta Telgraf Genel Müdürü de milletin sesini kısmaya yönelik bilgisizce hazırlanmış, başarısızlığa ve pişmanlığa mahküm bir telgraf yayınlamıştır.

Yüce Padişahım! Devam eden bu günkü parçalanma tehlikesi karşısında başta yüce saltanat makamınız olmak üzere kutsal durumunuzu kurtarma ve korumaya azmetmiş olan yüce milletimizin de böyle küçültücü ve gönül kırıcı bir düşünce ile yok sayılması tarihin ve milli vicdanın hiçbir zaman affedemeyeceği olaylardır.

Gerçi böyle bir düşüncenin hiçbir yerde kabul edilmediğini ve uygulanmadığını teşekkürlerimle arz ederim. Yine de yüce milletimize vatan ve devlet tarihine karşı uygun görülen bu uygulamalar, gelecek ile pek acımasızca alay etmek oluyor. Bu olay coşkulu bakışlara ve millet düşüncesine yansıdıkça, Hükümete güvensizlik duymak gibi pek kötü sonuçlar doğurabileceği şüphesizdir. Size durumu bu şekilde sunma cesaretini gösterirken, bağlılığımı saygı ile tekrar ettiğimi yüce şahsının bilgilerine sunarım.

Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri

M. KEMAL

27 Haziran 1919'da Sivas'a geldim. Görevden alındığım konusunda Ali Kemal Beyin bir genelgesinin daha geldiğini öğrendim. 23 Haziran 1919 tarihli bu şifreli genelgede:

«İngiliz özel temsilcisinin arzu ve direnmesiyle görevden alındı. Adı anılanın İstanbul'a çağrılması Harbiye Nezaretine ait bir görevdir. Fakat İçişleri Bakanlığının kesin emri; Artık o kişinin görevli olmadığını bilmek ve kendisi ile hiçbir resmi işleme girişmemek ve hükümet işleri ile ilgili hiçbir isteğini yerine getirmemektir» deniliyordu.

Bu işlemle ilgili olarak Sadarete ve Harbiye Nezaretine 28 Haziran 1919'da şu telgrafı çektim:

«Müdafaa-i Hukuku Milliye (Milli hakları koruma) ve Reddi ilhak (,ilhakı red Yunan hakimiyetini red) derneklerine yardım ettiğim ve İngilizler tarafından ayrılmam istendiği için görevden alındığımı ve buna diğer bazı yersiz sözler de eklenerek lçişleri Bakanı Ali Kemal Bey’in konuyu mülki makamlara bir genelge ile duyurduğunu öğrendim. Bendenizi bu göreve seçerek atanmamı buyuran Padişah hazretlerinin bu konudaki fikirlerini almak onuruna erişemediğim gibi, ne yüce sadaret makamından ve ne de Harbiye Nezareti yüce katından görevden alındığım konusunda hiçbir emir de almadım. Böylece Ali Kemal Bey’in bu gizli yazı ve genelgesinin ne gibi yanlış düşünceler altında oluştuğunu, devlet büyükleri arasında ayrıcalık ve ülkede kanunsuzluk, asayişsizlik ve sonuç olarak da millet içerisinde anarşi yaratabilecek olan düşünce biçiminin ne kadar gereksiz olduğunu açıklamayı gerekli görmüyorum. Ali Kemal Beyin görevden ayrılması ile ilgili telgraf haberleri, belirtilen olayın yüce Hükümetçe onaylanmadığını tümüyle göstermiş ve ülkede sebep olduğu kötü etkiler ve yanlış anlama her ne kadar kısmen ortadan kaldırılmış ise de, bu işlemlerin bakanlar kurulunun istek ve kararları dışında yapıldığına kesin olarak inanmış bulunmaktayım. Bu tehlikeli ve sorumluluğu ciddi ağırlık taşıyan düşüncelerin ülkenin ve milletin gelecekteki kurtuluşunu engelleyici büyük ısrarlar getirebileceğini tekrarlamak zorundayım. Adı geçen kişi ile ilgili işlem konusundaki kararı yüce makamlarınızdan arz ederim.

Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri

Tuğgeneral M. KEMAL

Bütün illere, bağımsız ve bağlı mutasarrıflara (Sancağın en büyük mülki âmiri, vali ile kaymakam arasında yönetici), kolordulara ve ikinci ordu müfettişliğine de şu telgrafı yazdım:

27 Haziran 1919

Müdafaa-i Hukuku Milliye ve Redd-i İlhak gibi sadece vatanı ve milli bağımsızlığı korumaya yönelik kutsal bir amacı desteklediğim için ve İngilizler tarafından böyle arzu edildiğinden bahsedilerek görevimden alındığımı, İçişleri Bakanı Ali Kemal Bey’in mülki makamlara gizli bir genelge ile bildirdiğini öğrendim.

1. Bendenizi bu memuriyete seçip, atanmamı buyuran Padişah hazretlerinin bu husustaki buyruklarını almak onuruna ulaşamadığım gibi, bu ana kadar ne yüce Sadaret makamından ve ne de Harbiye Nezareti yüce katından görevden alındığıma ilişkin hiçbir emir almadım. Bundan dolayı, Ali Kemal Beyin bu gizli yazı ve genelgesinin ne gibi yanlış düşünceler altında oluştuğunu zaman ve olaylar çok geçmeden halkın önünde aydınlatacaktır. Devlet büyükleri arasındaki ayrıcalık ve ülkede kanunsuzluk, asayişsizlik ve sonuç olarak anarşi yaratabilecek olan bu gereksiz düşüncenin, tarih ve millet önündeki tehlike ve sorumluluğuna dikkatini çekmeyi gerekli buluyorum. Ali Kemal Bey’in yetkisinin üzerinde ve milletimizin varlığına karşı olan bu gizli ve kanunsuz davranıştan geri dönüleceği tabiidir.

1. Memuriyetimin sona ermesi konusunda padişah hazretlerinin buyruğunu alırsam, doğal olarak resmi görevimden ayrılarak bunu başkalarından önce özellikle benim duyuracağım bilinmelidir. Böyle bir durumda, vatanın kurtarılmasını amaçlayan dini ve milli birliği korumak, bu milletin sinesinden çıkan milliyetçi bir kişi olan benim için en yüce bir görev ve kesin bir amaç olacaktır. Bundan dolayı, devlet tarafından ve padişah buyruklarına bağlı olarak üçüncü ordu müfettişliği ve bunun devlet ve millete karşı olan sorumluluğu üzerimde bulundukça, Babıâli'nin emirlerinde yer alan resmi görevlerimizden dolayı bütün onurlu valiler ile bağımsız sancakların (İl ve ilçe arasındaki büyüklükte bir yönetim birimi.) emirlerimi yerine getirmek zorunda ve bu günkü gerçeği anladıktan sonra her zaman ve tarih karşısında da sorumlu bulunduklarını ivedilikle bildiririm. Bundan sonra ordu müfettişliği devletin bir resmi makamı olup hiçbir zaman kişi ile ilgili bulunmadığından makamın kendine özgü yazışma ve düzenini iyi bir şekilde korumak ve devam ettirmenin kanuni bir zorunluluk olduğunu ve bu bildirimin Ali Kemal Beyin yazısının gönderildiği makamlara da ulaştırılması gereğini ek olarak arz ederim.

1. İşbu telgrafın gelişinin bildirilmesini rica ederim.

Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri

M. KEMAL

baba
02-07-2010, 00:05
Cem Sultan,
3 Mayıs 1481'de Fatih Sultan Mehmet'in ölümü üzerine Amasya'da bulunan Şehzade Bayezit ve Konya'da bulunan Cem Sultan'a haberciler gönderildi. Ancak Cem Sultan'a gönderilen haberci, yolda Şehzade Bayezit'in kayınbabası ve Anadolu Beylerbeyi olan Sinan Paşa( sonradan yavuz Selim Hanın sadrazamı, Mısır seferinde Tumanbay tarafından öldürülmüştür.) tarafından yakalandı. Cem Sultan, babasının vefatını dört gün sonra öğrenebildi. Duruma kızan Yeniçeriler ayaklanıp sadrazam Karamanlı Mehmed Paşa'yı öldürdüler ve Şehzade Bayezid'in, İstanbul'da bulunan oğlu Korkut'u saltanat naibi ilan ederek onu taht'a çıkardılar. Şehzade Bayezid, İstanbul'a varır varmaz devlet idaresini eline aldı.

Cem Sultan ise 4000 kadar askeriyle birlikte 27 Mayıs 1481'de İnegöl önlerine geldi. Sultan İkinci Bayezid, Ayas Paşa idaresindeki bir orduyu Cem Sultan'ın üzerine gönderdi. 28 Mayıs'ta yapılan savaşı kazanan Cem Sultan Bursa'da padişahlığını ilan etti. Kendi adına hutbe okutarak para bastırdı.

Sultan II. Bayezid'e bir mektup gönderen Cem Sultan, Osmanlı topraklarını eşit olarak paylaşmayı teklif etti. Sultan II. Bayezid, ordusuyla birlikte Cem Sultan'ın üzerine yürüdü. Yenişehir Ovası'nda yapılan savaşı kaybeden Cem Sultan, Konya'ya geldi. Oradan da yanına ailesini ve 300 kişilik maiyetini alarak Kahire'ye gitti. Kölemen Sultanı Kayıtbay, kendisini şehrin dışında karşıladı. Oradan da Hac mevsiminde Hicaz'a gitti.

Hac'dan sonra tekrar Kahire'ye gelen Cem Sultan, ağabeyi Sultan II. Bayezid'den bir mektup aldı. Bu mektupta, padişahlıktan vazgeçtiği takdirde kendisine bir milyon akçe ödeneceği belirtiliyordu. Ancak Cem Sultan bunu kabul etmedi. İkinci bir teklifi de geri çeviren Cem Sultan, tekrar ülkesine döndü.


27 Mayıs 1482'de Konya'yı kuşatan Cem Sultan, Sultan İkinci Bayezid'in yaklaşması üzerine kuşatmayı kaldırarak Ankara'ya gitti. Oradan da tekrar Mısır'a gidecekti, ancak yollar tutulmuştu. Bu sırada Rodos şövalyelerinden Pierre d'Aubusson onu Rodos'a davet etti. 29 Temmuz'da Rodos'a giden Cem Sultan, yapılan antlaşma gereğince istediği zaman adadan ayrılacağını düşünüyordu ancak şövalyeler buna hiçbir zaman izin vermediler ve Cem Sultan esir hayatı yaşamaya başladı.

Sultan Kayıtbay, Cem sultan için 500.000 altın teklif etti. Şövalyeler reddettiler. Çünkü zaten yılda 50.000 altını Sultan Bayezıt'tan alıyorlardı.

Cem Sultan oradan, Fransa'ya gönderildi. Cem Sultan'ın Fransa'dan başka bir ülkenin eline geçmesini Osmanlı Devleti açısından sakıncalı gören Sultan II. Bayezid, Fransa'ya bir elçi gönderek Cem Sultan'ın Fransa'da tutulmasını istedi.

Cem Sultan'ı kullanmak isteyenlerden birisi de Papa VIII. Innocentius idi. Papa, Cem Sultan'ı bahane ederek Osmanlılara karşı bir haçlı seferi düzenlenmesini istiyordu. Ancak bunda başarılı olamayınca Cem Sultan'a Hıristiyan olma teklifinde bulundu. Ancak Cem Sultan bunu kesinlikle reddetti. O zaman İtalyanca "O zaman it gibi sürün" dediğinde Cem sultanın ,italyanca bildiğini zannetmiyordu. Gereken cevabı aldı. Arapça,Farsça,İtalyanca,Rumca ve Fransızca biliyordu.

Sultan Cem' in Roma halkının fakirlerine para vermesi henüz insan sevgisinin tam oturmadığı Avrupa'da, Cem Sultan'ın bu hareketi taraftar toplama olarak karşılandı.
Rumeli'den tekrar Osmanlı topraklarına gelmek isteyen Cem Sultan, 13 yıl yarı esir hayatı yaşadı. En son Papa'nın elinden Fransız Kralı tarafından kurtarılmış, ancak büyük bir ihtimalle zehirlendiği için bir hafta içinde yolda vefat etmiştir.

Cem Sultan'ın bakım masrafları için Papa, Sultan İkinci Bayezid'den yılda 40.000 altından fazla para kopartmayı başarmış, Cem Sultan'ı serbest bırakma tehditleriyle de Osmanlı fetihlerini durdurmuştu. Bu olay ileride Şehzade katli için de önemli bir sebep teşkil etmiştir.


Cem Sultan, 25 Şubat 1495'de vefat etti. Sultan II. Bayezid bu olaya çok üzüldü ve üç gün yas ilan etti ve Cem Sultan'ın gıyabında cenaze namazı kıldırdı, Cem Sultan'ın naaşını alabilmek için uğraştı.

Vefatından 4 yıl sonra 1499 yılının Ocak ayında Cem Sultan'ın cenazesi Osmanlı topraklarına getirilerek Bursa'da kardeşi Şehzade Mustafa'nın yanına gömüldü.
Kanuni devrinde Rodos fethedilince, Orada yaşayan oğlu sultanın emriyle boğdurulmuştur.1523

Cem Sultan, Devrinin en büyük şairlerindendir. Türkçe ve Farsça divanı vardır. Günümüz Türkçesine çevrilerek yayınlanmıştır. Hakkında batılılar tarafından tam dört roman yayınlanmıştır.

Türkçe'nin bu bahtsız ustasını selamlıyorum.
XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX
Anadolu'da iki tane destan vardır. Bunlar o günkü (yaklaşık 14. yüzyıl) Türkçeyle yayınlanmıştır.İnternetden satın alabilirsiniz.
Battalname ve Danişmendname
Yedi yüzyıl önce yazılmış, dilin bu günde okunabildiği Türkçe'dir.

Dil bir milletin herşeyidir. Uydurukçayı kullanmayalım.

baba
02-07-2010, 11:16
Niyâzî Mısrî,

17. yüzyıl Halveti tarikatının Niyâziyye veya Mısriyye kolunun kurucusu, büyük bir sûfî, tasavvuf edebiyatı ustası, şair.

Asıl adı Mehmet olup, 12 Rebiülevvel 1027 / 8 Şubat 1618'de Malatya'nın Banazı,köyünde dünyaya gelmiştir. Babası, yöresinin önde gelenlerinden Nakşbendiyye tarikatı mensubu Soğancızâde Ali Çelebi'dir. Niyâzî ve Mısrî ise mahlaslarıdır. Çeşitli medreselerde eğitim görmüş, farklı yerlerde tasavvuf bilgisini geliştirmiş, tahsilini Mısır'da tamamlamıştır.Sonra, memleketin pek çok yerinde vaazlar vererek halkı irşad etmeye çalışmıştır. Şöhreti her yana yayılan Niyazî Mısrî, ordunun maneviyâtını yükseltmek için Sultan IV. Mehmet tarafından Lehistan seferine götürülür. Hakkında ileri sürülen iftiralardan sonra Limni adasına sürülür ve burada onbeş yıl çileli bir hayat yaşar. Ölümünden bir yıl kadar önce affedilir ve Bursa’ya döner. Fakat Bursa kadısının şikayeti üzerine tekrar Limni’ye gönderilir ve burada vefat eder. Osmanlı sultanı tarafından sürgüne gönderildiği Limni adasında 1693 (H.1105) senesinde bir Çarşamba günü kuşluk vakti hakka yürümüş olup türbesi de aynı adada ziyaretgahtır. Türkçe ve Arapça manzum ve mensur on ciltten fazla eseri bulunmaktadır. Aruzla yazdığı şiirlerinde genellikle Nesimî ve Fuzulî’nin, heceyle yazdığı şiirlerinde ise Yunus Emre’nin etkisinde kaldığı görülür. Divanı’nın yanı sıra, “Risaletü’t-Tevhid, Şerh-i Esma-i Hüsnâ, Sûre-i Yusuf Tefsiri, Şerh-i Nutk-ı Yunus Emre, Risale-i Eşrât-ı Saat, Tahir-nâme, Fatihâ Tefsiri, Sûre-i Nûr Tefsiri” eserlerinden bazılarıdır.

Niyazî-i Mısri'nin menkıbevi hayatı esas alınarak ünlü yazar Emine Işınsu Öksüz tarafından yazılan muhteşem bir roman şeklindeki Bukağı adı ile önce Ötüken Yayınları biyografisiarasında daha sonra ise Elips Kitap yayını olarak yayınlanmıştır. Niyâzî-i Mısrî Divanının şerhli basımı ise Akçağ Yayınları tarafından yayınlanmıştır. Mısr-i,i devrinin vahdet-i Vücud’a mensup kişilerinden de biridir.


* Divan (Tam ve Tekmil Niyazi Divanı -1974 adıyla basılmıştır)
* Mevaidu'l-İrfan (İrfan Sofraları adıyla latin harfleriyle basılmıştır)

Geçenlerde Yulduz Osmanova adlı Özbek sanatçının, Salovat adlı şarkısını dinlerken, sözlerin Niyazi Mısr-i ye ait olduğunu tesadüfen farkettim. Özbekistan nire, Limni nire. Arada 4000 km ve 400 yıl var.

Yunus ve Şah İsmail ile beraber duru Türkçenin üç ustasından biridir.
Allahın selamı sana olsun, Ulu usta.


XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

Cem sultanı anlatırken, Rodos Sen Juan şövalyelerinin kimler olduğu soruldu. Bunlar Haçlı seferleri sırasında, Filistinde devlet kurup, oraya yerleşen ve Kölemenlerin efsane Hükümdarı sultan Baybars tarafından,1260 yıllarında oradan sökülüp atılan, haçlı artıklarıdır. Filistinden, Rodos Adasına gelip yerleşmişler. Muhteşem bir kale şehir inşa ederek yıllarca Türklere bela olmuşlardır. Sultan Süleyman Han tarafından 1524 yılında fethedilerek bu bela kurutulmuştur. Ama kalenin muhasarası iki sene sürmüş ve 24.000 cana malolmuştur.

Kale halen ilk günkü gibi muhafaza edilmektedir. Sultan Süleyman ve Sultan Selim Camiileri gibi, bir çok Osmanlı eseri adada yaşamaktadır. Adada 1950 yılında 35.000 olan Türk nufus, şimdilerde 1200 kişi kadardır. Mal varlığı çok büyük olan Türk vakfı elan mevcuttur.

Tarih bölüne başladığımızdan beri , Mısır'ın Türk tarihindeki ehemmiyetine dikkat ettinizmi?

baba
03-07-2010, 11:01
Akrabanın akrabaya ettiği,

Çoğumuz Safevilerin can düşmanının Osmanlı olduğunu zanneder. Halbuki Akkoyunlulardır. Uzun Hasan han'ın kızının şah İsmailin annesi olduğunu yazmıştık. Babaannesi de uzun Hasan Han'ın kız kardeşidir. Sıkı durun hanımı ise Han'ın torunudur. yani görüldüğü üzere en az 150 sene Safeviler, hanımlarını Akkoyunlu hanedanından almışlardır. Uzun Hasan han'ın oğlu, Kasım han'ın Safevilerin, Şah İsmail hariç soyunu kurutmuştur.Tamamı çocuk, kadın demeden kılıçtan geçirilmiştir.

Şah İsmail, devleti kurup, Akkoyunluların Diyar-ı bekir'den sonraki, payitahtı Tebriz'i ele geçirince Akkoyunluların bütün soyunu kılıçtan geçirip, Yetmezmiş gibi Başta Kasım han olmak üzere mezarlarını açtırıp, kemiklerini yaktırmıştır.

Ne diyebiliriz.

kapkankaan
03-07-2010, 11:40
arkadaşlar nasıl para kaybedilir şöyle döviz bozdurulur ikinci ulusaldan patronun içini boşaltmaya başladığı bir masa bir sandelyeden oluşan sermayesi defter değeri ile piyasa değeri arasında kaç kat fark oldugunu matemetik profosörlerinin zor hesaplayacağı farklara oluşan bir hisse alınır aylarca yıllarca taşıdığın dövizin altının karını bu şirketin patronuna ve speklerine lüks restorantlarda yesinler diye hibe ederek kaybedilir ancakj tersi tutarsada hani Hoca hesabı ya maya tutarsada karda onlarda ama oda bana denk gelmez

Alaaddin
03-07-2010, 15:41
YANIT" (yanut) KELİMESİ ÜZERİNE NOTLAR



Dil , gelişmesini tamamlamış, kalıplaşmış, durgun bir anlaşma aracı değil; aksine yeni gelişmelere açık canlı bir yapıdır. İnsanın ve insanlığın değişip gelişmesine paralel olarak her zaman değişir, gelişir. İnsanlığın her türlü bilgi üretimi ve gelişmesi sona ermediği, ihtiyaçları bitmediği sürece dilin de değişip gelişmesi ihtiyaçları bitmez. İnsan bütün bilgisini dille ifade eder, dille tespit eder. Bundan dolayı insanın ihtiyacı, dilin ihtiyacı demektir.

Farklı diller konuşan insan toplulukları, milletler, başka topluluklarla çeşitli ilşkiler kurarlar. Bu ilişkiler sonucu, her topluluk her topluluktan bir şeyler öğrenir. Öğrendiklerini de dil aracılığı ile öğrenir. Bu öğrenme veya öğretme, dil alış-verişi demektir. Dil alış verişinde bir dilden diğerine dil unsuru olarak en çok kelimeler geçer. Dil alış verişi tabiî normal ölçülerde kalıp istilâ şeklini almadığı sürece, bir dilden diğerine geçen kelimeler, dili bozmaz. Çünkü dil bir kelime listesinden ibaret değildir. Diğer taraftan kelimeler, karşılıkları oldukları varlık veya kavramların tarifi değil işaretleri, göstergeleridir. Dilin işleyiş sistemine uydukları sürece geldikleri dile zarar vermezler.

Diller, ihtiyaç duydukları kelimeleri her zaman, bilgi öğrendikleri dillerden aynen almazlar, kendi varlıklarının imkânlarını kullanırlar. Bu konuda baş vurabilecekleri başlıca yollar, yeni kelime türetmek, birleşik kelime meydana getirmek, derleme-tarama yapmaktır. Bu yolları kullanmanın da şartları vardır. Dilin ihtiyacını karşılayabilmek için baş vurabileceği çarelerden biri de eski metinlerden ölü kelime diriltmektir. Bu zorlama bir yoldur. Çünkü ölmüş kelime, anlamı kaybolmuş, milletin hafızasından sislinmiş kelimedir. Dilde, “ölü kelime yabancı kelime hükmündedir.” Ancak ihtiyaç halinde yine de bir kaynaktır. Cumhuriyet devrinde, Türkçe’nin sadeleşip özleşmesi için yapılan çalışmalar sırasında, ölü kelimelerden de faydalanıldığı olmuştur. Fakat bunlar genellikle terim halinde kalmıştır. Sav-cı, sübay vb.

Dilde sadeleşme, dili yabancı ve fazlalık unsurlardan temizlemek demektir. İhtiyaç ise, yeni bir bilgi ile karşılaşmak demektir. Dil kendisinde ifade edilmemiş bir bilgi ile karşılaştığı zaman yeni kelimeye ihtiyaç duyar. Ortada yeni bir bilgi yani ihtiyaç olmadığı halde yabancı kelime alırsa bu istilâya sebep olur. Önceden ihtiyacı karşılayan bir kelimeyi sebepsiz değiştirirse, milletin anlaşma şifresi bozulur. Cumhuriyet devrinde, Türkçe’nin sadeleştirilmesi – özleştirilmesi gerekçesi ile başlatılan tasfiyecilik taraftarları, yaşayan Türkçe’yi zorlayarak ihtiyaç olmadığı halde mevcut kelimeleri değiştirme yoluna gitmişlerdir.

Bu zorlama tasfiyecilik uygulamalarından biri de Türk milletinin yediden yetmişe herkesin bin yıldır bilip kullandığı cevap kelimesinin yerine ölmüş yanıt kelimesini koymağa çalışmaktır.

Eski Türkçe metinlerde “dönmek” anlamında "yan-mak" fiili ve bu fiilden yapılmış bir de “yanut” kelimesi vardır. "Yan-mak" fiili, "dönmek" manası ile bugün ölmüş bir kelimedir. Bu fiilden yapılmış olan “yanut” veya “yanıt” kelimesi de 15. yüzyıldan sonra yazılmış metinlerde görülmez. Bugün “cevap” karşılığı olarak diriltilmeye çalışılan bu kelimenin eski metinlerimizdeki durumu şöyledir:

“Elimizdeki en eski Kur’an çevirisinde” “yanut” kelimesi “ceza” karşılığı olarak geçmektedir.(1)

Dilimizin temel eseri, en eski sözlüğü olan ve XI. y.yılda Kaşgarlı Mahmut tarafından hazırlanan Divanü Lügati’t Türk'te “yanıt” kelimesi madde başı olarak üç yerde geçmektedir. Bunlardan ikisinde kelimeye “cevap” karşılığı verilmemiştir. Tercüme Cilt 3, sayfa 8 ve 28’de aynen “karşılık, bedel, ivaz” karşılıkları verilmektedir. Yine 28. sayfada madde başı olarak 3. defa geçen “yanıt” kelimesine “cevap” “söz yanutu” karşılıkları verilmiştir.

“Karşılık” ve “bedel” kelimelerinin tam “cevap” karşılığı olmadığını söylemeğe bile lüzum yoktur.“Yanıt” kelimesi, dilimizin temel eserlerinden olan ve yine XI.y.yıl da yazılmış bulunan Kutadgu Bilig’de (Yusuf Has Hacip) “cevap” ve “karşılık” manaları ile 134 defa geçmektedir. Ancak aynı eserde “cevap” kelimesi de kullanılmıştır. Hattâ daha XI. y.yılda “yanut” kelimesi yerini “cevap” kelimesine bırakmağa başlamıştır. Çünkü Kutadgu Bilig’de “cevap”, “yanut”tan daha fazla kullanılmıştır. Yanıt, 134 defa kullanılmışken, cevap 177 defa kullanılmıştır. (2)

15. y.yıldan sonra pek kullanılmayan “yanıt” kelimesine Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan ve 1943’te basılan Tanıklarıyla Tarama Sözlüğünde: “Mükafat, karşılık, ivaz (bedel)” karşılıkları verilmiştir. Görüldüğü gibi ."yanut" kelimesine bu sözlükte de “cevap” karşılığı verilmemiştir.

Ayrıca “yanıt” maddesine örnek olmak üzere şu beyit verilmiştir:

Tanrı anın yanıtın uçmak, vere

Kim günahsız ol kişi Hakka ere

(I5. Y.yıl)

Bugün “yanıt” kelimesini “cevap” karşılığı olarak ısrarla kullanan veya kullanılmasını teklif edenler, 12 Eylül 1980 hareketinden sonra zararlı görülerek kapatılan ve “tasfiyeci uydurmacı” dil anlayışına sahip olan Türk Dil Kurumu taraftarlarıdır. (Bugün 1982 Anayasası’nın 134. maddesine göre yeniden kurulan Türk Dil Kurumu’nun bununla ilgisi yoktur) Bugün kapatılmış bulunan eski Kurum mensupları, tarihî metinlerde gördüğümüz ve durumunu izah ettiğimiz “ölü” bir kelime durumunda olan “yanıt” kelimesini tekrar canlandırdıklarını, dirilttiklerini söylemiyorlar. Onlar kelimeyi, “yan” (bir varlığın her hangi bir yüzü, tarafı) isminden yapılmış kabul ediyorlar.(3) İşte bu yanlıştır, Çünkü dilimizde isimden isim türeten, yapan bir “-t” eki yoktur. Ancak fiilden isim yapan bir “-t”eki vardır.(geç-i-t, bin-i-t, yük-le-t, iç-i-t gibi eski, yak-ı-t, taşı-t gibi yeni kelimeler bu ekle yapılmıştır)Diğer taraftan bugün yaşayan, kullanılan “yan-mak” fiili, “dönmek” manasında değil, “tutuşmak, alevlenmek, ateş almak”, manasındadır.

Eğer kelime denildiği gibi “yan” isim kökünden yapılmışsa yapı bakımından yanlıştır. Bugün yaşayan “yanmak” fiilinden yapılmışsa şekil bakımından doğru kullanış, mana bakımından yanlıştır. Dilimizdeki fiilden isim yapan “-t” eki “fiil köküyle ilgili nesne, varlık” isimleri yapar.

“Yak-ı-t”, “yakılacak şey, nesne, varlık” demek olduğu gibi “yan-ı-t” kelimesi de “yanacak şey, nesne, varlık” manasına gelir ki bu durumda “cevep” karşılığı değil, olsa olsa odun, kömür, çıra, kibrit, gâz v.b." gibi maddeler için kullanılan bir kelime olur.(4)

“Yanıt” kelimesini, ısrarla kullananlar, “Türkçecilik”, ”dilde sadeleşme” “Atatürk’ün dil çalışmaları” ve "cevap" kelimesinin Arapça'dan dilimize geçmiş olması gibi gerekçelere dayanmağa çalışıyorlar.

“cevap” kelimesinin Arapça asıllı olması dilimizde kullanılmasına engel değildir. Bu kelime “Türkçeleşmiş Türkçe”dir. Türkçe: “Türk milletinin konuştuğu dildir.” Vatandaş konuşurken kelimelerin ırkına, menşeine değil, anlaşılıp anlaşılmamasına bakar. Kelimelerin ırkı, menşei ancak dil ilmi ile uğraşanları ilgilendirir.Dünyada "Hotanto" kabilelerinin dili de dahil olmak üzere hiçbir dil saf değildir. Yer yüzünde üç bin(3000) civarında dil vardır.(5) Bu dillerin hepsi derece derece komşu dillerden kelime almış ve onlara kelime vermiştir.

Türkçe’ye de münasebette bulunduğu dillerden kelime girmiştir. Yine Türkçe'den de başka dillere kelime geçmiştir. Diller arasındaki bu alış veriş karşılıklıdır. Esas olan bu alış-verişin bir dil aleyhine olmaması, dengenin bir dil aleyhine bozulmamasıdır. Bu denge 16, 17 ve 18. y.yıllarda Arapça ve Farsça'dan geçen kelime ve daha çok tamlamalarda dilimiz aleyhine bozulmuştur. Ancak bu mevziî bir denge bozulmasıdır. Çünkü, fazla Arapça ve Farsça unsur taşıyan dili Divan Edebiyatı mensuplarının bazıları kullanmıştır. Aynı yıllarda Türkçe yürüyüşüne devam etmiştir. Konuşma dili normal seyrini takip etmiştir.

Dilimize Arapça ve Farsça’dan kelime ve terkiplerin geçtiğini göz önünde bulundururken, başka dillerden geçen unsurlarla, dilimizden başka dillere geçen kelimeler unutularak, alış-verişin tek taraflı olduğu zannını uyandırıyorlar. Bugünkü tesbitlere göre Dilimizden Yunanca’ya üç bin, Sırpça’ya dokuz bin, Bulgarca’ya beş bin kelime geçmiştir. Sadece Basra Arapçası’nda üç bin kelime vardır. Yine Arnavutça’nın % 33’ü Türkçedir.

Kısaca yer yüzünde saf bir dil yoktur. Büyük dillerden İngilizce’nin % 75’i' yabancı asıllı kelimelerden meydana geldiği gibi, Fransızca’da da “Öz Fransızca” diyebileceğimiz “Gal” dilinden gelme iki yüz(200) civarında kelime olduğu belirtilmektedir.(6)

Her dil, içinde bulunduğu medeniyet sebebiyle sıkı temasta. Bulunduğu milletlerin dilinden kelime alır. Dilimiz de I9. y.yıldan itibaren artan bir tempo ile Avrupa dillerinden kelime almaktadır. Meselâ, l9O1’de basilan “Kamus-ı Türki”de (Şemsettin Sami’nin sözlüğü) Avrupa dillerinden gelen kelimelerin oranı % 4 iken, l970’li yıllarda Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan Türkçe sözlük’te bu oran % 15’tir. Sadece Mustafa Nihat Özön’ün hazırladığı Avrupa dillerinden gelen kelimeleri içine alan “Yabancı Kelimeler Sözlüğü”nde sekiz bin (8000) civarında kelime vardır.(7)

Kısaca bugün uğraşılacak iş, bin yıldır kullanılan ve artık Türkçeleşmiş kelimeleri dilimizden atmağa çalışmak değil, yeni gelecek kavramlara karşılık bulmağa çalışmak olmalıdır.

Dilde sadeleşme, Türkçecilik konusu, kelimelerin “kafatasını” ölçmek meselesi değildir. Dil kelimelerin yapıyla olduğu kadar ve hattâ ondan da çok ifade şekliyle, “söz dizimi”, cümle yapısı ile Türkçecilik yapılabilir, yapılmalıdır. Kelimelerin ırkı, kafatası ile uğraşıp, “Türkçe'dir – değildir” diye ayırıp yabancı asıllıları atmak tasfiyeciliktir, dil ırkçılığıdır. Diğer taraftan bu işi Atatürk’e mal etmeğe kalkışmak tamamen yanlıştır. Zira Atatürk tasfiyeci değildir. O’na göre dil konusu “millî şuuru geliştirme”, “millî kültürü geliştirme”, “millî birliği sağlama” konusudur. O’na göre Yahya Kemal’in “Açık Deniz” şiirinde kullandığı dil “hakiki Türkçe”dir. Tasfiyeciliğin, uydurmacılığın Atatürk’ün dil anlayışıyla bir ilgisi yoktur.(8)

Eski metinlerde gördüğümüz ve “ceza, mükâfat, karşılık, bedel, ivaz, cevap” gibi karşılıklar verilmiş, bu manalarda kullanılmış olan “yanıt” kelimesi ölmüş bir kelimedir. Çünkü “cevap” karşılığı olarak Türkiye Türkçesi metinlerinde pek görülmemektedir.(9) “Yanıt” kelimesi öldüğü gibi bu kelimenin “dönmek” manasına gelen “yanmak” (yan-)- kökü de ölmüştür. Bugün hiç kimse “yanmak” fiilini “dönmek” manası ile kullanmamakta, bilmemektedir. Sadece bu kökten yapılmış ve kalıp halinde kalmış bulunan “yankı” ve “yansımak” kelimeleri kullanılmaktadır.

Bir kelimenin ölmesi, o kelimenin manasını kaybetmesi, o dili konuşan insanların o kelime ile düşünmemeliri demektir. Ölü kelime, varlığı ve manası ortadan kalkan kelimedir. Eski metinlerde bu şekilde pek çok kelime vardır. Ölen kelime en son kullanıldığı şekli ile donmuş, fosil haline gelmiştir. Halbuki dil canlıdır. Kelimeler, ses ve mana bakımından zaman içinde çeşitli değişmelere uğrarlar. 15. y.yılda ölmüş bir kelimeyi bugün diriltmeğe çalışmak, o kelimeyi, 15. y.yıldan alıp 20.y.yıla getirmek değil, 20.y.yıldaki dili 15. y.yıla geri götürmektir. Zira ölü, fosil kelimenin zaman içinde nasıl bir gelişme göstereceğini kimse bilemez. Bu beş yaşında ölen bir çocuğun 35 yaşında nasıl bir insan olacağını tahmin etmeğe benzer.

Sadece “Türkçe’de vardı” deyip pek çok ölü kelimeyi 20.y.yıl Türkiye Türkçesine sokmak, kullanmağa kalkmak, Orhun Abidelerindeki dili, Kutadgu Bilig’teki dili olduğu gibi “günümüzün Türkiye Türkçesi” olarak kabul etmek demektir. O eserlerdeki, dil Türkçedir. Ama günümüzün Türkiye Türkçesi değildir. Bu yüzden bugün Türkçe konuşanlar o eserlerdeki dili tam manasıyla anlayamazlar. O halde tarihi metinlerde gördüğümüz ve bugün kullanılmayan kelimeleri bilir bilmez “Türkçedir” deyip kullanmaya kalkmak doğru bir iş değildir.

Dilimizin ihtiyaçlarını karşılamak için ölü kelimeleri diriltmek de bir çaredir ama bu her zaman mümkün olmadığı gibi isabetli de olmaz. Çünkü diriltilen ölü kelimelerin yaygınlaşması zordur. Milletin kendisiyle düşünmediği kelime ölmüş kelimedir. Onun yabancı bir kelimeden bu açıdan farkı yoktur.

Yine diriltilen veya öyle zannedilen kelimeler tamamen terim durumunda kalmaktadır. Sav-cı, sü-bay kelimelerindeki “sav” ve “sü” kelimeleri böyledir, “Sü” kelimesinin “asker” manasına eski Türkçe bir kelime olduğunu “subaylar” bile düşünmüyorlardır. Çünkü Türk milleti “askerlik” yapar, Türk gençleri “askere” gider. Fakat “sü-lük” yapmazlar. Türk milleti “sü” bir millet değil “asker” bir millettir.

Kısaca “yanut” veya “yanıt” kelimesi ölmüş bir kelimedir. Cevap ise yaşayan bir kelimedir. Dilde kelimelerin menşei degil, kullanılıp anlaşılması mühimdir. Ölçü anlaşılır olup olmamaktadır. Atatürk’ün dediği gibi “Türk milletinin anladığı her kelime Türkçedir”

İsmail Acar

Balıkesir Lisesi Türkçe Öğretmeni





NOTLAR

1- Prof.Dr. Fahir İz, Eski Türk Edebiyatında Nazım-I, İst. I967, s.73 (Türk-İslâm Eserleri Müzesi Yazmalar- no 73’ten)

2- Prof.Dr. Reşit Rahmeti Arat, Kutadgu Bilig III, İndeks, İst.1973 (bak, yanıt ve cevap kelimeleri)

3- Tahir Nejat Gencan, Dilbilgisi, Türk Dil Kurumu yay. 1979, s.229

4- Prof.Dr, “Muharrem Ergin, Türk Dil Bilgisi, İst. 1972, s. 194-195

5- Ötüken Yeni Türk Ansiklopedisi, Ötüken yay. C.2, Dil mad.

6- Prof. Dr. Ayhan Songar, Çeşitleme, İst. 1981, s. 224 (Songar 22. Öz Fr. kelime bulunduğunu söylüyor); Prof.Dr. Faruk K. Timurtaş, Türkçemiz ve Uydurmacılık, İst. 1977, s. 23 (Timurtaş

cehane27
03-07-2010, 18:21
laik -muhafazakar
metropol-varoş
kent-köy
batı -doğu
balkan -anadolu...

çatışmalarının canım türkçemizdeki yansımalarına hoş geldiniz.

ait olduğunuz tarafı tam ve eksiksiz olarak ifade edin de..

kimler tarafından..
ne amaçla ..
kulanılıp yönlendirildiğimizi anlayalım..

kimse saklamasın..

baba
03-07-2010, 18:46
Bugün “yanıt” kelimesini “cevap” karşılığı olarak ısrarla kullanan veya kullanılmasını teklif edenler, 12 Eylül 1980 hareketinden sonra zararlı görülerek kapatılan ve “tasfiyeci uydurmacı” dil anlayışına sahip olan Türk Dil Kurumu taraftarlarıdır. (Bugün 1982 Anayasası’nın 134. maddesine göre yeniden kurulan Türk Dil Kurumu’nun bununla ilgisi yoktur) Bugün kapatılmış bulunan eski Kurum mensupları, tarihî metinlerde gördüğümüz ve durumunu izah ettiğimiz “ölü” bir kelime durumunda olan “yanıt” kelimesini tekrar canlandırdıklarını, dirilttiklerini söylemiyorlar. Onlar kelimeyi, “yan” (bir varlığın her hangi bir yüzü, tarafı) isminden yapılmış kabul ediyorlar.(3) İşte bu yanlıştır, Çünkü dilimizde isimden isim türeten, yapan bir “-t” eki yoktur. Ancak fiilden isim yapan bir “-t”eki vardır.(geç-i-t, bin-i-t, yük-le-t, iç-i-t gibi eski, yak-ı-t, taşı-t gibi yeni kelimeler bu ekle yapılmıştır)Diğer taraftan bugün yaşayan, kullanılan “yan-mak” fiili, “dönmek” manasında değil, “tutuşmak, alevlenmek, ateş almak”, manasındadır.




komşu dillerden kelime almış ve onlara kelime vermiştir.

Türkçe’ye de münasebette bulunduğu dillerden kelime girmiştir. Yine Türkçe'den de başka dillere kelime geçmiştir. Diller arasındaki bu alış veriş karşılıklıdır. Esas olan bu alış-verişin bir dil aleyhine olmaması, dengenin bir dil aleyhine bozulmamasıdır. Bu denge 16, 17 ve 18. y.yıllarda Arapça ve Farsça'dan geçen kelime ve daha çok tamlamalarda dilimiz aleyhine bozulmuştur. Ancak bu mevziî bir denge bozulmasıdır. Çünkü, fazla Arapça ve Farsça unsur taşıyan dili Divan Edebiyatı mensuplarının bazıları kullanmıştır. Aynı yıllarda Türkçe yürüyüşüne devam etmiştir. Konuşma dili normal seyrini takip etmiştir.

Dilimize Arapça ve Farsça’dan kelime ve terkiplerin geçtiğini göz önünde bulundururken, başka dillerden geçen unsurlarla, dilimizden başka dillere geçen kelimeler unutularak, alış-verişin tek taraflı olduğu zannını uyandırıyorlar. Bugünkü tesbitlere göre Dilimizden Yunanca’ya üç bin, Sırpça’ya dokuz bin, Bulgarca’ya beş bin kelime geçmiştir. Sadece Basra Arapçası’nda üç bin kelime vardır.
Kısaca yer yüzünde saf bir dil yoktur. Büyük dillerden İngilizce’nin % 75’i' yabancı asıllı kelimelerden meydana geldiği gibi, Fransızca’da da “Öz Fransızca” diyebileceğimiz “Gal” dilinden gelme iki yüz(200) civarında kelime olduğu belirtilmektedir.(6)

Her dil, içinde bulunduğu medeniyet sebebiyle sıkı temasta. Bulunduğu milletlerin dilinden kelime alır. Dilimiz de I9. y.yıldan itibaren artan bir tempo ile Avrupa dillerinden kelime almaktadır. Meselâ, l9O1’de basilan “Kamus-ı Türki”de (Şemsettin Sami’nin sözlüğü) Avrupa dillerinden gelen kelimelerin oranı % 4 iken, l970’li yıllarda Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan Türkçe sözlük’te bu oran % 15’tir. Sadece Mustafa Nihat Özön’ün hazırladığı Avrupa dillerinden gelen kelimeleri içine alan “Yabancı Kelimeler Sözlüğü”nde sekiz bin (8000) civarında kelime vardır.(7)

Kısaca bugün uğraşılacak iş, bin yıldır kullanılan ve artık Türkçeleşmiş kelimeleri dilimizden atmağa çalışmak değil, yeni gelecek kavramlara karşılık bulmağa çalışmak olmalıdır.
uydurmacılığın Atatürk’ün dil anlayışıyla bir ilgisi yoktur.(8)


Teşekkürler.
Atatürk, Türk Dil Kurumunu kurarken hedefi de göstermiştir. Kaşgar'lı ile İstanbullu anlaşacak.

Kurumun ilk öncüleri, çağatay lehçesinin ölmüş kelimelerini toplamışlar. Maalesef uzun yıllar bunu yutturmuşlardır. Atatürk 1937 yılında buradaki faciayı farkederek, geri dönmüşse de maalesef erken vefatı sebebiyle kurum yanlış ellerde kalmış, özellikle 1960 sonrası Türk Dil Kurumu, içinde bir tane Türk dil bilimcisinin olmadığı,İçine girmenin mason locasından daha zor olduğu bir müessese olarak devam etmiştir.

Entrasan olan Milliyetçiliği tu kaka ilan eden bu bir avuç kesim , nedendir bilinmez(!) dil de yabancı kelime avclığı yaparak, öztürkçecilik gibi mezhepleriyle alakasız bir yapıya sarılmışlardır.

Aslında Milliyetçi duruş sergileyen, fakat izanı ve zekası kıt bazı siyasiler bu kelimeleri özenle kullanmaya gayret etmişlerdir. Asıl facia medyanın da bu işe bilinçli veya bilinçsiz alet olmasıdır. Bu gün iş çığrından çıkmıştır.Kanaatimce tamamen planlı yapılan bu operasyon, maalesef hedefine ulaşmış, bırakın Kaşgar'da ki ni, dede torun arasında bile anlaşamama neticesini gerçekleştirmiştir.


Azerbaycan'da, medyanın önemli kısmını elinde tutan şahsın davetlisi olarak, oğlumla beraber bulunduğumuzda, oğlumun, onlarla ancak ingilizce anlaşabilmesi, bu medya patronunun dikkatini çekip, bunun Atatürkün eseri olduğunu söylediğinde, ben 1950 doğumlu olduğumu, Atatürkün vefatından 12 sene sonra doğmama rağmen, benim kendileriyle tamamen anlaştığımı, dolayısıyla bunun sebebinin özellikle 1960 sonrası Türk Dil Kurumu olduğunu bahsettim. Bilahare medyanın bu işe sahip çıktığını, akabinde ise TV yaygınlaştığında mahalli ağız ve lehçelerin çökerek, bu uyduruk lisanın hakimiyetinin sağlandığını belirttim.

Patron bizi Rus hududunda bulunan doğum yeri tarihi Şeki şehrine davet etti. Şöförümüz oranın lehçesinin farklı olduğunu anlaşmakta zorlanacağımızı söylediyse de, Şeki'de tamamen doğu Anadolu lehçesiyle karşılaştık. Tabiidir ki bu sefer oğlum bile anlaştı.

Cumhuriyet tarihinin en büyük yıkım projesi, ancak 1980 de son bulduysa da geç kalınmış kanaatindeyim.
Bu projeyi uygulayan, destekleyen kim varsa Allah onların belasını versin.

bolein
04-07-2010, 10:17
Hiç evinizin salon penceresinden baktınızmı? Ya yatak odasının penceresinden veya köprüyü geçerken solunuzdaki manzarayı seyrettinizmi? Yürüdüğünüz, gezdiğiniz yerleri gördünüzmü? Ofisinizideki masanın sağ köşesinde ne var dersem, kaçınız ne olduğunuzu hatırlarsınız.
Hatırladıklarınızın ne kadar farklı olduğuna dikkat ettinizmi?
İşte hayat bu. Sizin pencerenizden gözükenle, diğerleri çok farklı. Basit doğruların bile zaman ve zemin farklılığında nasıl değiştiğine dikkat ettinizmi?
ailenizden gelen konumunuzun, din, mezhep,ırk, zengin,fakir ve sosyal durumunuzun fikirlerinizi nasıl belirlediğine baktınızmı? Bunların size nasıl pencereler açıp, sadece o açıdan baktığınıza hayret ettinizmi?
Dindarsanız, tek doğru odur. Dinsizseniz tek doğru o. Aleviyseniz solcu, müslümansanız sağcı, zenginseniz liberal.
Ne olursanız olun farketmez. Kafanızda putlar yarattınız, tabularınızı çizdiniz. Kendinize sınırlar çizip orada kaldınız. Gördüğünüz dağın ardında bir başka dağ, bir ova olduğunu düşünmediniz. İnsanın gücünün nelere kadir olduğunu, bir elinizle güneş'i, bir elinizle ay'ı tutabileceğinizi kaçınız biliyor. Hayat denilen şeyin, aslında trend olduğunu.
.

Baba öncelikle geçmiş olsun.Tekrar yazılarına başladığın için çok sevindim.Yukarıdaki yazıda Türkiye'nin fotoğrafını çekmişsin.Ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.İnsanların fikirleri o kadar sabitki bütün dünya'nın kendi fikirleri etrafında döndüğünü zannediyorlar.Türkiye'nin trendi insanların sabit fikirlerinden uzaklaşıp, ulaşılmaz denilen şeylerin imkansız olmadığını anladığı zaman yükselecektir.

Alaaddin
04-07-2010, 13:17
Baba öncelikle geçmiş olsun.Tekrar yazılarına başladığın için çok sevindim.Yukarıdaki yazıda Türkiye'nin fotoğrafını çekmişsin.Ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.İnsanların fikirleri o kadar sabitki bütün dünya'nın kendi fikirleri etrafında döndüğünü zannediyorlar.Türkiye'nin trendi insanların sabit fikirlerinden uzaklaşıp, ulaşılmaz denilen şeylerin imkansız olmadığını anladığı zaman yükselecektir.

Dış dünyada renk yoktur.Ne elma kırmızı,ne gökyüzü mavi,ne de ağaçlar yeşildir.Onlar sadece öyle algıladığımız için öyledirler.
Yani algılarımızın bize tanıttığı madde,ayni anda beynimize ulaşan elektrik sinyalleri bütününden başka bir şey değildir.Beynimiz hayatımız boyunca,bu sinyalleri değerlendirir,biz de bu sinyalleri,maddenin dışarıdaki aslı sanarak bir ömür süreriz.

Biz,doğduğumuz andan itibaren,bize verilen telkinlerle,bunların,beynimizin dışında bir dünyada sabit olduklarını,her birinin maddesel varlık olduklarını,bu nedenle bunların asıllarını gördüğümüzü,hissettiğimizi zannederiz.Oysa biz hiçbir varlığın aslını asla göremeyiz ve bu varlıkların aslına dokunamayız.

Hayatımızın birer parçası olan tüm olaylar,hayatımız boyunca gördüğümüz,tuttuğumuz,dokunduğumuz,kokladığımız,ta ttığımız,dinlediğimiz,herşey,gerçekte beynimizde oluşan görüntü ve hislerdir.

Eğer tüm hayatımız,beynimizde meydana gelen görüntülerden ibaretse,bu görüntüleri beynimizde oluşturan kimdir.?

Her bir duyu organı,kendine uygun uyarıya cevap verecek şekilde yaratılmıştır.Bu uyarılar ise,moleküller,dalgalar ve titreşimler şeklindedir.
Öyle ise tüm duyulara ilişkin uyarılar,birbirinden tamamen farksız bir forumda beyine elektrik akımları şeklinde girerler ve buradaki sinir hücrelerini uyarırlar.
Tüm olan,biten budur.

O zaman,BİZİM DÜNYA HAKKINDA ALGILADIĞIMIZ TÜM HİSLER,GÖRÜNTÜLER,TATLAR,KOKULAR,ASLINDA AYNİ MALZEMEDEN,YANİ ELKTRİK SİNYALLERİNDEN GELMEKTEDİR.BU SİNYALLERİ YORUMLAYAN BEYİNDİR.

Öyle ise,"GÖRÜYORUM" dediğimiz anda,aslında beynimizdeki elektrik sinyallerini seyrederiz.Bu sinyaller,beynimizde bir manzara görüntüsü oluşturur.
Gerçekten beynimizin içi açılsa,burada bu manzaraya ait görüntüyü bulamassınız.Ancak beynimizin içindeki bir şuur,beyne gelen elktrik sinyallerini manzara olarak algılar.

Örnek......Su dolu bir bardağın içindeki kalemi kırılmış olarak görürüz.Oysa kalem gerçekte kırık değildir.Bize bu görüntüyü verdiren,ışık hareketidir.

Onun için gerçek olmayan bu dünyaya önem vermeyiniz,birbirinizi kırmayınız,menfaat için birbirinizi öldürmeyiniz,gelip geçici bir hayal olduğunu kabul ediniz.

Saygılarımla.

cehane27
04-07-2010, 17:48
latin ve yunanca kökenli kelimeleri azeriler rusçadan biz fransızcadan aldık..
günümüzde ise her iki dilde ingilizcenin baskısı altında.

biz 1928 de latin alfabesine geçip
dil devrimini başlatınca ..
ruslar tepki olarak türk alemine zorunlu rusça dersleri ve kril alfabesini koydular.

sonuçta sscb 20 sene önce dağılmasına rağmen türk dünyasında rusça makbul bir dil..
kendi dilini bilmeyen milyonlarca müslüman türk var.

azeri gençler rusyada üniversite okumak için yarışıyor.
tvlerde rusça programlar ve filmler hala devam ediyor.

ama aynı azeriler türkiye türkçesinin etkilemesini engellemek için
türkiyeden gelen filmlere dublaj koymayı gündeme almışlar.

izmirde konuştuğum bazı azeri öğrenciler
türkiye türkçesi konuşmayı daha fazla sevdiklerini söylemişlerdi.

bazıları tarafından beğenilmeyen
günümüz türkçesi ve kültürü azeriler için büyük tehdit ...

türklerin bir hatası da kendi ulusal dinlerini oluşturamamış olmaları..
türkler müslüman olmasaydı arapça ya bu kadar ilgi gösterilmezdi.

bilimde yenilikleri batıdan almamız ve özenti türkçeyi yabancı sözcüklerle doldurdu.
yani din,bilim vb alanda yaratıcı olanların etkileri daha fazla olmuş.

1929 yılının eylül ayında arapça ve farsça dersleri okullardan kaldırıldı.

bazılarına göre bunların yerine batı uygarlığının temelini oluşturan latince ve eski yunanca derslerini koymamamız bizim batı uygarlığı ile bütünleşmemizi engelledi.

bazıları ise imam hatipler ve üniversitelerdeki türk dili ve edebiyatı,ilahiyat bölümleri yoluyla arapça ve farsça derslerinin devam ettiğini söylüyor.
yani kesinti hiç olmadı .

yabancı kelimelerin yerine hızla türkçe karşılıklar koyulması ise
kendi içimizdeki siyasi vb gerilimler yüzünden çok da başarılı olamadı.

hizmet kelime-sözcüğünün sağ muhafazakar siyasetçilerce
hızmet şeklinde okunması da bazılarını deli ediyor.

günümüz türkiyesinde ...konuşmaya veya ismine bakarak siyasi eğilimini anlamak bile mümkün olabilir

baba
05-07-2010, 11:26
biz 1928 de latin alfabesine geçip
dil devrimini başlatınca ..
ruslar tepki olarak türk alemine zorunlu rusça dersleri ve kril alfabesini koydular.

Tepkimi ! adamlar kendi alfabelerini dayattılar. Neyin tepkisi.


sonuçta sscb 20 sene önce dağılmasına rağmen türk dünyasında rusça makbul bir dil..
kendi dilini bilmeyen milyonlarca müslüman türk var.
Fas, Cezayir ve Tunus çok daha evvel bağımsız olmalarına rağmen, Fransızca baskın dil, normal.



ama aynı azeriler türkiye türkçesinin etkilemesini engellemek için
türkiyeden gelen filmlere dublaj koymayı gündeme almışlar.
Bizim hatamıza düşmemek için, çok da iyi yaparlar.


türklerin bir hatası da kendi ulusal dinlerini oluşturamamış olmaları..
türkler müslüman olmasaydı arapça ya bu kadar ilgi gösterilmezdi.

Bizi yahudilerle karıştırmışsın. Arapça'dan daha fazla Farsça etkisi vardır. Farsça, Hint-Avrupa dil gubunun babasıdır. Batı dillerindeki Farsça kelimeler sayılamaz bile.Buda Timur Ve Selçuklu İmparatorluklarının ilim ve fen de Dünyanın çok önünde olması ve Türk hanedanlıklarının yönettiği bu ülkelerin, saray,devlet ve bilim lisanlarının farsça olması dolayısıyladır.

bilimde yenilikleri batıdan almamız ve özenti türkçeyi yabancı sözcüklerle doldurdu.
yani din,bilim vb alanda yaratıcı olanların etkileri daha fazla olmuş.

Daha tabii bir şey olmaz.

1929 yılının eylül ayında arapça ve farsça dersleri okullardan kaldırıldı.

bazılarına göre bunların yerine batı uygarlığının temelini oluşturan latince ve eski yunanca derslerini koymamamız bizim batı uygarlığı ile bütünleşmemizi engelledi.


Japonların çok daha geri kalması gerekirdi.

bazıları ise imam hatipler ve üniversitelerdeki türk dili ve edebiyatı,ilahiyat bölümleri yoluyla arapça ve farsça derslerinin devam ettiğini söylüyor.
yani kesinti hiç olmadı .
Duy da inanma.



günümüz türkiyesinde ...konuşmaya veya ismine bakarak siyasi eğilimini anlamak bile mümkün olabilir
Doğru.

cehane27
05-07-2010, 13:52
müslüman türk cumhuriyetleri ..sscb nin yumuşak karnı idi.
dil ve alfabe dayatmasının tek değil ama bir sebebi de türkiye ile bağları kopartmaktı.
1936 öncesinde biz ve azeriler bugünkü gibi latin alfabesi kullanıyorduk.

şu anda orta asyaya giden herkes rusça bilen birini yanına alıyor.
artan batı etkisi ile buna ingilizce de eklendi.

emperyalist veya eski komünist bir dili hala kullanarak çift dilli olmak
bağımsızlığın ancak sözde var olduğunu gösterir.

peki bağımsızlık savaşları niye yapıldı..
şehit olup cennete gitmek için mi..

gerçi orta asyadaki kardeşlerimiz o mücadeleyi bile yap-a-madılar.

çavuşesku galiba 1960 larda okullardan rusça derslerini kaldırmış..
bakın bugün romanyada kaç kişi rusça biliyor..fazla değil..
romanya büyük bir rus azınlığı olan ukrayna ile komşu olmasına rağmen hem de..

ama doğu alman kökenli şimdiki alman başbakanı merkel rusça biliyor.
çünkü okullarda zorunlu olarak öğretmişler..

çeviri yaratıcılıktır.
çeviri ve dublaj faciaları ortada..

benim okuma yazma bilmeyen annem şöyle diyordu.
müslümanlar allah der ..hristiyanlar tanrı..
biz padişah deriz.. onlar kral..

abd kökenli film ve dizilere bakan birinin böyle bir izlenim edinmesi normal.

bir kültür ve edebiyat dili olan farsçanın
özellikle selçuklu döneminde etkisi fazla olmuştur .

sokaktaki insanın kulandığı dinle ilgili bir çok kavramın farsça olması da çok şey anlatıyor.
yani söylediklerinizde doğruluk payı var.

şii mezhebinden iranlıların dilinin etkisinin osmanlıda da devamı ilginç..
doğu anadoluda insanımıza istanbul türkçesini öğretememiş olmamız da öyle.

malum doğu anadoluyu.. azeri iranlılardan aldık..

azericeye yakın 500 sene öncesinin türkçesini
doğudaki türk,kürt,arap kökenli vatandaşlarımız halen konuşuyor.

ancak cumhuriyet döneminde gelişmeler oldu.
bazıları da bu çabaları kültürel soykırım ilan etti.

japonlara gelince..
1945 sonrasında bizim toplumsal alt yapımız nedeniyle türkiye abd tarafından tarım ülkesi ilan edildi.
marshall yardımları ile ülke tarım ve tarıma dayalı sanayi yoluna sokuldu.

ama japonya,almanya,g.kore,tayvan da ise tersi oldu.
altyapılarının da uygun olması sonucu ..
abd yardımları ve desteği ile şu an ki düzeye ulaştılar..

ister batı ister doğu olsun..
kültürel birikim geniş halk kitlelerine yayılmadıkça
ne yapılsa boş..

baba
06-07-2010, 00:47
Özdemiroğlu Osman Paşa,

Özdemiroğlu Osman Paşa, III. Murat saltanatı döneminde 1584-1585 yıllarında sadrazamlık yapmış bir Osmanlı devlet adamıdır.

Osmanlı sadrazamları - Duraklama Dönemi (1579-1683) kara savaşlarında Osmanlının yetiştirdiği büyük savaşçı ve devlet adamlarındandır.Yemen ve Tebriz'in ikinci fatihidir. Mezarı Diyarbakır 'dadır. Onu bu kadar özel yapan şey ise birbirine hiç benzemeyen her türlü iklimde bulunmuş ve girdiği mücadelerin hiç birini kaybetmemiştir. Aklı, cesareti, savaş yeteneği ve bileğinin hakkıyla sadrazam olmayı hakeden ender devlet adamlarından biridir.Yemen, Habeş,Şirvan(Azerbaycan) ve Diyar-ı bekir beylerbeyliğinde bulunmuştur.

Memlûkler zamanında Mısır'a yerleşmiş olan bir Çerkez olan Özdemir Paşa'nın oğludur. Osmanlı devleti hizmetinde yetişerek beylerbeyi olmuştur; validesi tarafından Mısır'daki Abbasî halifeleri ailesine mensuptur. 933 H.-1527 M.'de doğmuş, yaşı yirmiye gelmeden Mısır sancak beyleri sırasına geçmiş ve 968 H.-1561 M.'de Mısır emirhaclığına tayin edilmiş ve daha sonra Habeş beylerbeyi olup 975 Cemaziyelâhır 14 Ocak 1569 da Yemen eyâletinin Yemen ve Sana diye ikiye ayrılması üzerine Osman Paşa, Sana beylerbeyi olmuştur. Bu sırada Zeydî imamlarından Topal Mutahhar'ın isyan ederek Yemen beylerbeyi Murad Paşa'yı katletmesi üzerine her iki eyalet birleştirilerek Osman Paşa'ya verilmiştir.

Özdemiroğlu'nun Yemen serdarı Lala Mustafa Paşa'ya mensubiyeti sebebiyle Lala Mustafa Paşa'dan sonra Yemen serdarı olan Sinan Paşa'nın, Lala Paşa ile aralarının pek açık olmasından dolayı Osman Paşa öldürüleceğinden korkarak kaçıp İstanbul'a gelmiş ve Bir müddet sonra Lala Mustafa Paşa'nın ricasıyla Özdermiroğlu bazı sancak ve eyâlet valiliklerinde hizmet ettikten sonra 985 H.- 1577 M. senesinde Diyar-ı bekir beylerbeyi bulunurken, İran serdarı tayin edilen Lala Mustafa Paşa maiyyetine verilmiş ve Şirvan'ın işgali üzerine vezirlikle Şirvan beylerbeyi olmuştur (986 H.- 1578 M.).

Özdemiroğlu Osman Paşa, burada iken cesaretine bağlanan yüksek kumanda ve askeri idare hareketleriyle İran kumandanlarından Oruç Han, İmamkulu Han ve şehzade Hamza Mirza ile yaptığı müthiş muharebelerde az bir kuvvetle galip gelmiş ve bundan sonra Derbend, Şirvan ve Semah taraflarında o tarafın hanlarına ve beylerine galip gelerek elde ettiği 17 kalenin anahtarlarını İstanbul'a göndermiştir.

Osman Paşa'nın yaptığı muharebelerin en müthişi 18 Rebiülâhır 991 ve 1583 Haziran'da İmamkulu Han ile meşaleler yakılarak gece de devam eden savaştır ki meşale savaşı adıyla meşhurdur.Bilahare Kırım Hanının üzerine yürüyerek, onun kaçmasını ve yeni han tayinini sağlamıştır. İstanbula davet edilmiş, padişaha anlattığı savaşları dört saat sürmüştür. Ssonradan sadrazamlığa tayin edilerek 1.5 yıl sadarette bulunmuştur.Bütün seferlerinde kara kaytaş adlı siyah bir ata binmiştir. Bu atın uğruna inanırdı.

Osman Paşa, Tebriz yakınındaki Şenbi Gazan'da 1585 yılında vefat etti. Vasiyeti üzerine Diyarbakır'da defnedildi.

baba
06-07-2010, 11:36
Son Memluk, Sultan Tomambay,
Memlukların Antep valisi Yunus beg, gerek Memluk idaresi gerekse ordunun hareketi bakımından önemli bilgileri Selim Han'a verdi.
Ağustos 1516´da Osmanlı ve Memluk orduları, Dabık Çayırlığı´nda karşılaştılar. Memlukler süvarilerine güveniyordu, top üstünlüğü ise Osmanlılardaydı. Kuvvet miktarı ise Osmanlı ordusu 60.000, Memluk ordusu 80.000 di. Yavuz´un cesareti ve dahiyane yönetimi savaşın kazanılmasında büyük etken oldu. Önce, Memluk ordusundaki hayır Bey birlikleri bozuldu. Hayır Bey Halep üzerinden Şam´a kaçtı. Bozgun, bütün Memluk ordusu kapladı. Mısırlılar darmadağın oldu. Uyarmalara rağmen ihtiyar Kansu Gavri kaçamadı ,inme indi ve öldü.Firdevsinin Şehnamesini Türkçe'ye çeviren Kansu Gavri idi.
Savaş sonunda Memluk hükümdarının çadırında 200 kantar gümüş ve 100 kantar altın bulundu. Halep, Hama, Humus ve Şam, Yavuz´un eline geçti. Memluk ordusunda bulunan Halife III. Mütevekkil ve kısa bir süre sonrada Halep Beylerbeyi Hayır Bey tutsak edildi. Hayır Bey Osmanlı devleti hizmetine girdi.
Yavuz, daha Şam´da iken, Osmanlı ordusu Filistin´i fethetti. Lübnan kendiliğinden boyun eğdi. Vezir-i Azâm Sinan Paşa, Gazza dolaylarında Mısırlılar´ın son direnmesini de kırdı. Mısır kuvvetleri kumandanı olan Gazza valisi Canberdi Gazali, perişan bir şekilde Mısır´a kaçtı.
Ridaniye Savaşı (1517)
Suriye bozgunundan Kahire’ye kaçan Memlük Beyleri, burada, Kansu Gavri’nin Vekili olarak bulunan yeğeni Tomambay’ı hükümdar seçtiler. Bunu işiten Yavuz Selim, Tomambay’a bir elçi gönderdi. Osmanlı devletine bağlanırsa, kendisine, Gazza’dan itibaren, bütün Mısır valiliğini vereceğini bildirdi. Elçiler huzurdan çıktıktan sonra, Memluk beylerinden birisi, elçilere yaklaşarak," Demek hutbe sizin adınıza okunacak ha" diyerek, elçilerin kafasını kesti.Tomanbay buna çok üzüldü.
Tomambay,Yavuz’un teklifini kabul etmedi. Çünkü o ve birçok Mısır Beyleri Suriye’nin işgalinin geçici olduğunu ve Yavuz’un Mısır’a giremeyeceğini, daha önceki Moğullar (1260) ve Timur (1401) gibi geri döneceğini sanıyorlardı. Osmanlı ordusunda da Tih çölünün geçilemeyeceği düşüncesinde olanlar vardı. Fakat, hiçbir şey, Yavuz’u azminden döndüremedi.
Yavuz Sultan Selim, bedevi şeyhlerini elde etti. Onlara bol altın vererek develer satın aldı. Çölü geçmekte develerden ve şeyhlerin yardımından yararlandı. Nihayet çöl, yağmur altında selametle geçildi. Mısır ordusunun bulunduğu Ridaniye (reydaniye) ye varıldı.
Memlükler, Kahire’nin çok yakınında bulunan Ridaniye köyünü iyice tahkim etmişlerdi. Buradaki Mısır ordusunda 200 tane de top vardı. Sinan Paşa’nın yaptığı keşif sonunda, Ridaniye tahkimatının çok sağlam olduğu ve Mamlük toplarının çakılı olduğu anlaşıldı.
Yavuz, Ridaniye’de, Memlüklerin düşünemedikleri bir taktik kullandı. Düşman karşısında gösteriş saldırısında bulunmak üzere, birkaç alay asker bıraktı. Kendisi, Süvari birliklerini alarak, geceleyin, EL-Mukaddem dağını dolaştı. Memlük ordusunun arkasına düştü. Oradan saldırıya geçti. Memlükler büyük şaşkınlığa düşmekle beraber canla başla karşı koydular.
Yavuz’un dahice planı dolayısıyla çakılı olan Memlük topları işe yaramadı. Osmanlı topları hareket edecek durumda idi. Savaşta ilk olarak yeni dökülmüş yivli toplar kullanıldı. (Yivli top Almanya’da ancak 1868’de kullanılmıştır.)
Ridaniye savaşı sırasında, Tomambay, son bir ümit olarak Yavuz’u yakalamaya veya öldürmeye karar verdi. Tepeden tırnağa kadar zırh giyinmiş gözüpek iki yüz fedaisiyle birlikte, Yavuz’un çadırına doğru şiddetle saldırıya geçti. Koca Osmanlı ordusunu yardı ve Otağ’ı Humayun (padişah çadırı) yanına kadar vardı. Fakat iyi bir şans eseri padişah orada yoktu. Mısırlılar Vezir-i Azam Sinan Paşa’yı ve bazı Osmanlı Beylerini öldürdüler. Sonra geldikleri gibi süratle geri döndüler.
Tomambay başarıdan ümidini keserek kaçtı. Ordusu dağıldı. Çadırı, hazinesi ve ordusunun bütün topları Osmanlılar’ın eline geçti.
Yavuz, düşman ordusunun dağılmasından üç gün sonra, Kahire’ye girdi. Fakat şehir tehlikeli olabileceğinden tekrar ordugaha döndü. Kahire’de pek az kuvvet bıraktı. Bu durumdan yararlanmak isteyen Tomambay bir baskın hareketi düzenleyerek Kahire’ye girdi. Şehirdeki Osmanlı kuvvetlerini kılıçtan geçirdi. Üzerine gönderilen yeni Vezir-i Azam Yunus Paşa kanlı sokak savaşlarından sonra Kahire’yi tekrar aldı. Tomambay kadın kıyafetine girerek kaçtı. Artık hiçbir ümidin kalmadığını gören bir kısım Memlük Beyleri Yavuz’a sığınmk zorunda kaldılar. Bunlardan biri Canberdi Gazali idi.
Şehsuvar oğlu Ali Bey’in kovaladığı Tomambay, yakalanarak Yavuz’un yanına getirildi. Osmanlı padişahı Tomambay’ı çok iyi karşıladı. Cesaret ve yiğitliğinden dolayı ona takdirlerini bildirdi. Onu öldürmeyi hiç düşünmüyordu. Fakat daha önce Osmanlılar’a sığınmış olan bazı Memlük Beyleri Tomambay’ın hayatta kalmasını kendileri için tehlikeli gördüler. Yavuz’u onun aleyhine kışkırttılar. Mısır yerlilerinin de Tomambay’a ümit bağlayan bazı davranışları işitildi. Tomanbay,bir konuşmasında, Osmanlılar´ın kuvvet ve yiğitlikle değil, topları sayesinde başarı kazandıklarını söylemişti. Böylece Yavuz´un başarısını küçümsemişti. Bu tutumu Yavuz´un canını sıkmıştı. Bir gün de bir bedevinin, Tomanbay´ın ömrüne duacı olduğunu işitmişti. Nihayet Yavuz böyle bir yiğidi geride bırakmanın tehlikeli olabileceğini de düşünerek Tomambay’ı öldürttü.

Gerçek bir cengaverin aziz hatırası önünde eğiliyorum.

baba
08-07-2010, 11:57
Kara Yusuf (Ebu Nasr Kara Yusuf Nuyan bin Muhammed); (d. 1357 - ö. 1420) ,
Türkmen Karakoyunlu Devleti'nin hükümdarıdır. Hükümü 1388-1420 yılları arasında geçti.

Karakoyunlu hükümdarlarından Kara Mehmed Bey'in oğludur ve 1357'de doğmuştur. Timur Han'nın kızıyla evlenmiştir.Timurlu hükümdarı Şah Ruh Han'ın kayınbiraderi idi.

Babasının 1389'da ölümüyle Karakoyunlu hükümdârı oldu. 1400 yılında Timur'un saldırısı karşısında yenilerek Osmanlı Devleti'ne sığındı. 1401-1402 arası Bursa'da kaldı. Kendisini Timur'a karşı koruyan Yıldırım Bayezid ile beraber 1402'de Ankara Savaşı'nda Timur'a yenilmesinin ardından Irak'ta Hille kentine geçti. 1403'te Bağdat'a geçtiyse de, Timur korkusundan Şam'a sığındı ve Memluklular tarafından hapsedildi. 1405 yılında Timur ölünce Memluklular tarafından salıverilen Kara Yusuf beş yıl aradan sonra devletinin başına geçti.

21 Nisan 1408'de Timurlu şah Ruh Han'ın ordusunu yenilgiye uğratarak Sultaniye, Kazvin ve Mardin'i fethetti. 1410'da Erzincan Kara Yusuf'un eline geçti. Kasım 1411'de Şirvan Şah ile Gürcistan Krallığı'nın müttefik ordusunu imha etti. 30 Ağustos 1410'daki meydan muharebesinde ise Celayiriler'in ordusunu dağıttı. Savaşta Celayiri sultanı Ahmed Celayir'in de( çok eski ve sıkı arkadaşlıkları vardı.) maktul düşmesiyle Celayiriler devleti de yıkıldı ve tüm Irak-ı Arab toprakları Karakoyunlulara katıldı. Ayrıca bölgedeki son Moğol devleti de yıkıldı ve tam anlamıyla Türkmen egemenliği devri başladı.

Timur'un yeni hükümdarı Şah Ruh'un 1420-21 tarihli 1. Azerbaycan seferi sırasında 13 Kasım 1420 günü Tebriz yakınlarında Ucan yaylasında öldü ve naaşı Erciş'e getirilerek gömüldü.

Kara Yusuf ölürken, Karakoyunlu Devleti'nin temelleri sağlam bir şekilde atılmıştı.

baba
08-07-2010, 13:47
Şah Ruh Han,
Timurlu hükümdarlarının ikincisi. Timur Hanın oğludur. 20 Ağustos 1377 târihinde Semerkant’ta doğdu.Karakoyunluların büyük han'ı Kara Yusuf'un kayınbiraderidir.
Küçüklüğünden îtibâren dînî, siyâsî ve askerî tahsil, terbiye ve eğitim görerek yetiştirildi. Timur Hanın Kıpçak Seferinde merkezde kalıp, on üç yaşında devleti idâre etti. 1392’de Kal’a-i Sefid Muhâsarasına katılıp düşman reisini öldürerek üstün muvaffakiyet gösterdi. 1393’te Semerkant’la havâlisinin vâliliğine tâyin edildi. Horasan, Sistan, Mazenderan vâlisi sıfatıyla 1396’da İran, Suriye ve Anadolu Seferine, 1402’de Ankara Muhârebesine katıldı. Timur Hanın 1405’te vefât etmesinden 1409’a kadar Horasan vâlisi kaldı.
1409’da, Timurlu hükümdârı oldu. Hânedan mensuplarıyla uzun süren saltanat mücâdelesinde bulundu (Bkz. Timur İmparatorluğu). 1415’te, bütün Timurlu ülkesine hâkim oldu. Hindistan, Şahruh’un yüksek hâkimiyetini tanıdı.
1420’de, Âzerbaycan Seferine çıkarak, Karakoyunluları bozguna uğrattı. Sultaniye ve Tebriz ele geçirildi. oğlu Uluğ Bey, Altın orda seferine çıktı. üst üste ağır darbeler indirdikten sonra Semerkand’a girdi.
Şahruh, 1428’de yeğeni, Karakoyunlu İskender’in Sultaniye’yi ele geçirmesi üzerine, İkinci Âzerbaycan Seferine çıktı. Urmiye Gölünün batısındaki Selman Ovasında, İskender komutasındaki Karakoyunluları bir kere daha bozguna uğrattı. Bu zafer neticesinde, Anadolu ve Mısır yolları Çağataylara açılmış oluyordu. Nitekim bu îtibârla Venedikliler, Osmanlılara cephe almışlar ve Şahruh’u, Osmanlılar üzerine çekmeye çalışmışlardır. Ancak, dindar pâdişâh, Hıristiyanlarla cihad içinde bulunan Osmanlılarla, bir harbe girmeyi uygun görmeyerek Herat’a döndü.
Şahruh’un saltanatının son yılları, huzur içinde geçti. 12 Mart 1447 târihinde, Rey eyâletinde bulunan Peşâver’de vefât etti. İslâm âlimi ve astronom olan oğlu Uluğ Bey, Timurlu hükümdarı oldu.
Şahruh, üstün kumandanlık, hükümdarlık yanında güzel ahlâk sahibiydi. Vakarlı, iyi ve yumuşak huyluydu. Affetmeyi severdi. Ülkesinin îmârına çalışıp, iktisâdî refah seviyesini yükseltti. Mâverâünnehir’in îmârını başlattı. Merv şehrini yeniden inşâ ettirdi. Murgab Suyunun eski yatağı ve bendlerini yeniden tanzim edip, zirâî mahsulün artmasını sağladı. Âlim ve sanatkârları koruyup, himâye etti. Muhteşem bir kütüphâne yaptırıp, âlimleri Herat’ta toplamaya çalıştı. Kendisi de ilme meraklı olup, şâir ve sanatkârdı. Devrinde Molla Câmî, oğlu Uluğ Bey, Seyyid Nimetullah Kirmanî, Enverî gibi âlim ve şâirlerle Nizameddin Şâmî, Şerefeddîn Ali Yezdî, Fasihî ve Abdürrezzak Semerkandî gibi târihçiler ve coğrafyacı Hâfız-ı Ebru yaşayıp, kıymetli eserler verdiler.

baba
08-07-2010, 14:08
Ebu'l Gazi Bahadır Han ya da I. Ebül Gazi Bahadur Han (Farsça: بهادر خان ابوالقاضى, Bahādur Khān Abū al-Gāzi), (d. 1603, Urgenç - ö. 1663, Hive) 1643-1663 yılları arasında Hive Hanlığı yapan bir han ve tarih yazarıdır. Han olmadan önce İran'da on yıl, çok iyi öğrenim görmüştür. Onun hükümü altında Hive altın çağını yaşamıştır. Önemli kaynak olan, Ana Asya'nın tarihi çağdaş bilgiyi içeren iki "Türkmen soyağacı" ve "Türk soyağacı" gibi kitap yazmıştır. Hive Hanları, Cengiz Han soyundan gelen Kıpçak Türkçesi konuşan Türk-Moğollardır.

Hayatı

1603'te Urgenç'te doğan Ebu'l Gazi Bahadır, 1619'da babası I. Arap Muhammet Han tarafından Kat'a vali olarak atandı. Kardeşleri İlbars ile Hubeş'in ayaklanmaları sırasında babasının tarafını tutan Ebu'l Gazi Bahadır, babası kardeşleri tarafından öldürülünce, 1620'de Buhara Hanlığı'na sığındı Ağabeyi İsfendiyar Han'ın hükümdarlık mücadelesine yardım etti ve 1623'te tahta çıkan İsfendiyar Han, ona Urgenç'i vererek onu ödüllendirmiş oldu. İsfendiyar Han'dan memnun olmayan Özbekleri çevresinde toplayarak ağabeyine isyan etse de, ağabeyi bu hareketi bastırınca Kazakistan'a kaçtı. Ağabeyinin yokluğundan yararlanarak 1628'de Hive Kalesi'ni ele geçirdi. Ancak İsfendiyar Han dönünce, yakalanarak 1629'da Safevilerin hâkimiyetindeki bölgelere sürüldü. Safevi hükümdarı Şah Safi'den yakın ilgi gördü ve İsfahan'a yerleştirdi. Burada kaldığı süre içerisinde Farsça öğrendi ve Türk tarihi hakkında çeşitli araştırmalar yaptı. İsfahan'dan kaçtıktan sonra, bir süre Kalmukların yanında kalan ve Moğol dilini ve geleneklerini öğrenen Ebu'l Gazi Bahadır, 1642'de Urgenç'te Han ilan edildi. İsfendiyar Han'ın ölümü ve hanlığını tanımayan Buhara Özbeklerinin çekilmeleri üzerine Hive'ye gelerek 1645'te tahta çıkan Ebu'l Gazi Bahadır Han, Türkmenlerin başkaldırılarıyla uğraştı. Yerini oğlu Enüşe'ye bıraktıktan kısa bir süre sonra öldü.
Muhteşem Eserleri

* Şecere-i Türk (Sagara-i Turki), 1661 yılında.
* Şecere-i Terakime, 1663-1664 yılları arasında yazmıştır.

baba
10-07-2010, 08:16
MOLLA FENARİ

Osmanlı Devletinin ilk şeyhülislâmı ve büyük velî. İsmi Muhammed olup, babasınınki Hamza'dır. Nisbeleri Rûmî ve Fenârî, lakabı Şemsüddîn'dir. 1350 (H.751) senesinde Fener köyünde doğdu. Bu köyde doğması veya babasının fenercilik sanatıyla meşgûliyetinden dolayı "Fenârî" nisbetiyle meşhur oldu.

Babası Muhammed Hamza, zamânının büyük velîlerindendi. Molla Fenârî küçük yaşta babasından tasavvuf yolunu öğrenmeye başladı. Mevlânâ Alâüddîn Esved, Şeyh Cemâleddîn Aksarâyî, Şeyh Hamîdüddîn-i Kayserî'den ve zamânında bulunan diğer birçok büyük âlimden ders okudu. İlim tahsîli için Mısır'a gidip, orada bulunan meşhûr Hanefî fıkıh âlimi Kemâleddîn-i Bâbertî'den ilim öğrendi.

Molla Fenârî İskender Târihi'ni nazm eden meşhur şâir Ahmedî ve tıpta Şifâ kitabının sâhibi tabîb Hacı Paşa ile birlikte, Mısır'da Ekmeleddîn-i Bâbertî'nin huzûrunda ders arkadaşı idiler. Bir gün bir velîyi ziyârete gitmişlerdi. Bu zât, onlara bakıp, Mevlânâ Ahmedî'ye; "Sen, vaktini şiirde harcarsın." Hacı Paşaya; "Sen ömrünü tıpta harcarsın.", Molla Fenârî'ye ise; "Sen de, din ve dünyâ reisliğini, ilim ve takvâyı birlikte bulundurursun." buyurdu. Gerçekten de, bu zâtın buyurduğu gibi oldu. Din ilimleri yanında fizik, matematik ve astronomi de öğrenenMolla Fenârî, tasavvufta yüksek derecelere kavuştu. İlim tahsîlini tamamladıktan sonra Anadolu'ya dönerek Bursa'ya yerleşti ve talebe yetiştirmeye başladı.

Molla Fenârî, bir ara Bursa'daki hizmetlerini bırakıp Konya'ya gitmişti. Karaman Beyi ona çok iltifat ve ihsânlarda bulundu. Ders okutması için ricâda bulundu. Orada da ders verip talebe yetiştirdi. Burada, Yâkub-i Asfâr ve Yâkûb-i Esved gibi zâtlar ondan istifâde edip, ilimde yüksek dereceye ulaştılar. Molla Fenârî, bu iki talebesiyle dâimâ iftihâr ederdi. Karaman Beyinin kızı Gül Hâtun ile evlenerek, iki oğlu, iki kızı oldu. SonraOsmanlı Sultânının dâveti üzerine tekrar Bursa'ya geldi. Eski hizmetlerine devâm etti. İki oğlu da, kendisi gibi âlim olarak yetişti. Onlar da Bursa'da kâdılık yapmışlardır.

Molla Fenârî, uzun zaman Bursa'da kalan ve Somuncu Baba diye tanınan Hâmid-i Aksarâyî'den de ilim ve feyz aldı. Büyük bir velî ve yüksek âlimlerden olan Somuncu Baba, önceleri Bursa'da yaptırdığı fırında pişirdiği ekmekleri satarak geçinirdi. O sırada Molla Fenârî de Bursa'da kadılık yapıyordu.Somuncu Baba'nın ilimdeki ve velîlikteki üstünlüğünü bilenlerdendi. Sultan Yıldırım Bâyezîd, Niğbolu zaferinden sonra Bursa'da Ulu Câmiyi inşâ ettirmeye başlamıştı. İnşâat sırasında, câmide çalışan işçilerin ekmek ihtiyâcını Somuncu Baba karşılamıştı. Câminin inşâsı bittiğinde, açılış günü Cumâ hutbesini okumak üzere Pâdişâhın dâmâdı büyük âlim ve velî Seyyid Emîr Sultan hazretlerine vazife verilmişti. O gün orada, Molla Fenârî ile berâber büyük bir âlim topluluğu da vardı. Tam Cumâ vakti gelince, Emîr Sultan hazretleri; "Sultânım, zamânımızın büyüğü burada bulunurken, bizim hutbe okumamız edebe uygun değildir. Bu câmii şerîfin açılış hutbesini okumaya lâyık zât, şu kimsedir!" diyerek Somuncu Baba'yı işâret etti. Şöhretten son derece sakınan bu büyük velî, Pâdişâhın emri üzerine mimbere doğru yürüdü. Emîr Sultân'ın yanına gelince; "Ey Emîr'im! Niçin böyle yapıp, benim hâlimi ele verdiniz?" dedi. Emîr Sultan da: "Sizden daha üstün bir kimse göremediğim için böyle yaptım" cevâbını verdi. Cemâat hayret içinde kalmıştı. Somuncu Baba'nın okuyacağı hutbeyi merakla beklemeye başladılar. Mimbere çıkan Somuncu Baba, öyle güzel bir hutbe îrâd buyurdu ki, o zamana kadar cemâat böyle bir hutbeyi hiç kimseden dinlememişti. Hutbede; "Ulemâdan bâzısının, Fâtiha-i şerîfenin tefsîrinde müşkilâtı bulunmaktadır. Onun için, bugünkü hutbemizde bu sûrenin tefsîrini yapalım." buyurdu. Fâtiha sûresinin yedi türlü tefsîrini yaptı. Bu konuda nice hikmetli sözler beyân eyledi. Herkes hayret içinde kaldı. Bursa'da onun büyüklüğünü anlamayan kalmamıştı. Başta kâdı Molla Fenârî; "Somuncu Baba, önce bizim bu sûrenin tefsîrindeki müşkilimizi halletti. O, bunun büyük bir kerâmetiydi. Çünkü, Fâtiha'nın birinci tefsîrini bütün cemâat anlamıştı. İkinci tefsîrini, cemâatin bir kısmı anladı. Üçüncüsünü anlayanlar çok azdı. Dördüncü ve sonraki tefsîrlerini, içimizde anlıyan yok gibiydi." demekten kendini alamamıştı.

Namazdan sonra hemen evine giden Somuncu Baba'yı ilk ziyâret eden Molla Fenârî oldu. Bu ziyâret sırasında ona; "Efendim, bu günlerde Fâtiha sûresinin tefsîrini yapmak istiyordum. Fakat anlıyamadığım bâzı yerleri vardı.Bu hutbeniz ile, anlıyamadığım yerleri açıklamış oldunuz. Medresede, hizmetlerimizin karşılığında kazandığımız beş bin akçe paramız vardır. Helâl olmasında hiç şüpheniz olmasın. Kabûl buyurursanız, bunu size hediye etmek ve ayrıca sizin talebeniz olmakla şereflenmek istiyorum." deyince, Somuncu Baba ona teveccüh edip duâ eyledi. Molla Fenârî, çok feyz ve mârifetlere kavuştu. Yazdığı tefsîrlerinde bu ince mârifetleri beyân eyledi. Bir cild büyüklüğündeki Fâtiha Tefsîri, bu ince bilgilerle doludur.

Bu hâdiseden sonra büyüklüğü herkes tarafından anlaşılan Somuncu Baba; "Sırrımız ifşâ oldu. Herkes bizi tanıdı." diyerek Bursa'dan ayrılmak istedi. Bir sabah erkenden, Gaves PaşaMedresesinden birkaç talebeyi yanına alarak yola çıktı.Somuncu Baba'nın Bursa'yı terk etmekte olduğunu haber alan Molla Fenârî, koşarak bir çınarın yanında arkasından yetişti. Gitmeyip, Bursa'da kalması için çok yalvardı, ricâlarda bulundu. Fakat, kabûl ettiremedi. Sonunda Bursalılara duâ etmesini taleb etti. Bu çınarın yanında Bursa'ya dönerek, feyizli ve bereketli bir şehir olması ve yeşil olarak kalması için duâ etti. Birbirine vedâ ederek ayrıldılar. "Duâ Çınarı" denilen bu ağaç, Bursa'nın Ankara yolu çıkışındadır.

1419 (H.822) yılında, ilk defâ Hicaz'a gidip hac yaptı. Hacdan dönerken, Mısır Sultânı Melik Müeyyid, Mısır'da kalarak ders vermesini ricâ etti. Bir müddet kalıp, ders okuttu. Birçok ulemâ ve evliyâ ile sohbet etmiş ve çeşitli meseleleri muhâsebe ve müzâkere etmişlerdir. Bu yolculuğu esnâsında Kudüs-i şerîfi de ziyâret etmişti. Çelebi Sultan Mehmed Hân dâvet edince, Bursa'ya geldi. Bu haccında Medîne-i münevverede iken, orada vefât eden büyük velî Şâh-ı Nakşibend'in halîfesi Muhammed Pârisâ'nın cenâze namazında bulundu.

1424 (H.828) yılında Sultan İkinci Murâd Hân, onu ilk şeyhülislâm olarak tâyin etti. Bu vazifeyi, adâlet ve hak üzere altı sene yaptı. Devletin mühim işlerinde, sultanlar ve devlet adamları kendisiyle istişâre ederek, ilminden ve isâbetli görüşlerinden istifâde etmişlerdi. Ders okutması yanında, fetvâ işlerini ve Bursa kadılığını da yürüten Molla Fenârî, bir mahkeme esnâsında, sultan Yıldırım Bâyezîd Hânın şâhidliğini dahî kabûl etmemiştir. Şöyle ki: Mahkemede dâvâ konusu olan bir hâdisenin şâhidi olarak pâdişâhın da dinlenmesi îcâbetmişti. Kâdı Molla Fenârî, huzûrunda duruşmaya çıkan Pâdişâhın şehâdetini, İslâmiyetin aradığı şâhidlik şartlarından biri kendisinde bulunmadığı için red etmişti. O da, namazlarda Pâdişâhın cemâatte görülmemesiydi. Çünkü dînimizde, cemâat ile namaz kılmayı terk edenin mahkemedeki şâhidliği makbûl değildir. Bunun üzerine Yıldırım Bâyezîd Han hemen oturduğu sarayın yanına bir câmi inşâ ettirerek, beş vakit namazı, cemâati hiç terk etmeden kılmağa başladı.

Bursa'da müderrislik ve kâdılık yapan Molla Fenârî kazzazlık (ipekçilik) yaparak da nafakasını temin etmeye çalıştı ve kazandığı paralar ile çok hayrât ve hasenâtta bulundu. Kale'de, Manastır mahallesinde ve Debbâglar semtinde olan mescidler ile, Pınarbaşı'ndaki Dâr-ül-hadîs, onun yaptırdığı eserlerdendir. Kudüs'te de bir medreseyi satın alıp, masraflarını, Anadolu'da yaptığı vakıfların gelirinden karşılamıştır. Vefâtında, çok para ve on binden çok kitap bıraktı.

1431 (H.834) senesi Receb ayında Bursa'da vefât etti. Kabri, Bursa'da Keşîş Dağı eteğinde, Maksem adı verilen semtte yaptırdığı mescidin yanındadır ve ziyâret edilmektedir. Kabri, Bursa'nın en yüksek semtinde bulunmaktadır. Câminin yanında bir de medresesi vardır. Ayrıca birçok hayır işleri de gerçekleştirmişti.

Molla Fenârî, Tasavvufta Zeyniyye tarîkatına mensûb idi. İpekçilikten çok iyi anladığından, kendisine yetecek kadar parayı sağlamak için bu işle uğraşır ve yiyeceği, giyeceği için lâzım olan parayı kendi emeği ile kazanırdı. Süslü elbiselerle dolaşmaktan hiç hoşlanmazdı. Gâyet mütevâzî giyinir, başında bir dolama ile dolaşırdı. Böyle giyinmesinin sebebini soranlara; "Elimin kazancı, daha fazlasına yetmiyor." cevâbını verirdi.

Şeyh Zeynüddîn-i Hâfî hazretlerinin en büyük halîfesi Şeyh Abdüllatîf-i Makdisî, Anadolu'yu şereflendirdiğinde, Molla Fenârî onun gelişini parlak bir manzûme ve güzel bir şiirle kutlamıştı. Zeynüddîn-i Hâfî de, aynı bahr ve vezinde bir karşılık söyleyerek, pekçok övücü sözler yazmış veMolla Fenârî'ye göndermişti.

Eserleri çok kıymetlidir. Başlıcaları şunlardır: 1) Ayn-ül-A'yân: Fâtiha sûresinin tefsîridir. 2) Füsûl-ül-Bedâyi' fî Usûl-iş-Şerâyi', 3) Îsâgûcî Şerhi: Mantık ilmine dâir, bir günde yazdığı çok kıymetli şerhtir. Îsâgûcî'ye yaptığı bu şerhi, mantık ilmini çok güzel açıklamaktadır. Buna, bir gün sabahleyin başlamış, güneş batarken bitirmiştir. Bu mantık kitabı, medreselerde uzun zaman ders kitabı olarak okutulmuştur. 1886 (H.1304) yılında İstanbul'da basılmıştır. 4) Enmûzecü'l-Ulûm: Yüze yakın ilme âit meseleyi ihtivâ eden ansiklopedik bir eserdir. Bu eser, oğlu Muhammed Şâh tarafından şerh olunmuştur. 5) Ferâiz-i Sirâciyye Şerhi, 6) Şerh-i Mevâkıb üzerine Ta'likât, 7) Esâs-üt-Tasrîf, 8) Esmâ'il-Fünûn, 9) Es'ile, 10) Risâletü Ricâl-il-Gayb, 11) Risâletün fî Menâkıb-iş-Şeyh Behâüddîn-i Nakşibendî, 12) Şerhu Usûl-il-Pezdevî, 13) Şerhu Telhîs-il-câmi' el-Kebîr: Fıkıh ilmine dâirdir. 14) Şerhu Telhîs-il-Miftâh: Me'ânî ilmine dâirdir. 15) Şerh-ur-Risâlet-il-Esîriyye fil-Mîzân, 16) Şerhu Fevâid-il-Gıyâsiyye: Me'ânî ve beyân ilimlerine dâirdir. 17) Şerhu Mukatta'ât. 18) Şerh-ul-Mevâkıb: Kelâm ilmine dâir bir eserdir. 19) Hâşiyetün alâ Şerh-ış-Şemsiyye: Seyyîd Şerîf Cürcânî'nin eserine yaptığı kıymetli bir hâşiyedir. 20) Hâşiyetün alâ Dav'ıl-Miftâh, 21) Şerh-ul-Misbâh: Nahiv ilmine dâirdir. 22) Hâşiyetün alâ Şerhây-is-Seyyid ves-Sa'd lil-Miftâh, 23) Uveysât-ül-Efkâr fî İhtiyâri ülil-Ebsâr: Aklî ilimlere dâir yazdığı bir eser olup, fen ilimlerinde zor problemlerin çözüm şekillerine karşı îtirâzları inceler. 24) Misbâh-ul-Uns, Beyn-el-Ma'kûl vel-Meşhûd fî Şerh-i Miftâh-i Gayb-il-Cem'i vel-Vücûd: Sadruddîn-i Konevî'nin Miftâh-ul-Gayb adındaki eserinin şerhidir. 25) Mukaddimet-üs-Salât.

baba
10-07-2010, 08:33
GAVS-ÜL A’ZAM

ŞEYH HAMİDİ VELİ (SOMUNCU BABA) KADDESELLÂHÜ

SIRRUHÜL ÂLİ

İsmi şerifleri hamid lakabı Somuncu Baba diye şöhret bulmuştur.Hicri 730/1331 yılında Kayseri’nin (Akçakaya) köyünde dünyaya geldi.Babası Şeyh Şemseddin Musa aslen Türkistanlı olup Kayseri’ye gelerek yerleşmiş.Somuncu Baba ilk tahsilini babasından yapmıştır.Babasının vefatından sonra ilmini daha geliştirmek ve tasavvufi bilgilerini arttırmak için Kayseri’den Şam’a giderek (Bayezidi Bestami tekkesinde) bulunan tarikat pirleri ile sohbetlerde bulunarak uzun zaman riyazetler yaptı ve Bayezidi Bestami’nin ruhaniyetinden üveysi olarak mana aleminde terbiye aldı.

Manevi bir emir üzerine Tebrize ve Tebrizden de Erdebil’e giderek zamanın Gavs-ı Şeyh Safiyüddün İshak’ın torunu hoca Alaeddin Erdebiliye teslim oldu.Bir müddet sonra Alaeddini Erdebili‘nin (Şah İsmailin büyük dedesi) huzurundan tam manasıyla kâmil ve hakikati Muhammediyeyi hamil olarak ayrıldı ve makamı (Kutbiyyette)iken Bursa ’ya geldi.Fakat bir ümmi gibi hareket edip,ilminin varlığını kimseye söylemedi.Bursa ‘da çilehanesinin yanına açtığı iki küçük fırında pişirdiği bereketli ve lezzetli ekmeklerle halk arasında sevildi.Merkebiyle dağdan odun getirir onunla ekmek pişirirdi somunlar mü’minler diye çarşı pazarda tahta üzerinde halka ekmek arz ederdi.Onun için ona ‘ekmekçi dede’ derlerdi.

Peygamberimiz (S.A.V.) mana aleminde Emir Sultana bir Ulu Cami inşa edilsin buyurması üzerine öyle acayip bir bina yapıldı ki gökte melekler dahi binasına tahsin ve üstadının hüsnü sanayığına ‘aferin’dediler.Bursa’nın Kutbu Üftade Hazretlerinin keşfine göre beşinci makam olduğu bildirildi.Camii inşaa edilip bittikten sonra bir cuma günü açılış merasimi yapılacağı ilan edildi.O gün Yıldırım Beyazıd damadı Seyyid Emir Sultan ,Molla Fenari ve diğer zevatı kiram camiyi doldurdular.Hafızlar Kur’anı Kerim tilavetini tamamladıktan sonra ilk hutbenin okunmasını padişah Emir Sultan’a emir etti.Padişahın(Gavs-ı zaman şimdi aramızdadır) o,varken imamet ve vaizliği bizim yapmamız uygun olmaz deyip Somuncu Babaya işaret buyurdu.Somuncu Baba ayağa kalkarak minbere doğru yürüdü.Emir Sultan’ın yanına gelince ,-ey emirim niçin böyle yapıp beni ele verdiniz dedi.Senden ileri bir kimse göremediğim için öyle yaptım cevabını verdi.Minbere çıkan Somuncu Baba ,bazı alimler süre-i fatihanın tefsirinde müşkilat çekerler onun için bu surenin tefsirini yapalım diyerek Molla Fenarinin (Seb-ul Mesani) isminde yazmaya devam ettiği fatiha tefsirindeki müşkilatı nuru velayet ile bilip 20 ana ilim üzerine 7 türlü tefsirini yaptı.İlk tefsiri bütün cemaatin hepsi anladı.İkinciyi cemaatin bir kısmı anladı,üçüncüyü alim olanlar anladı,dördüncü ve sonraki tefsirleri anlayan yok idi.Cuma namazından sonra cemaat Somuncu Baba’nın elini öpmekle şereflendi.O gün Somuncu Baba Hazretlerinin meclisinde 70 kişi Cezbe-i Rahman vasıl oldu.Alleme-i zaman Molla Fenari Somuncu Babanın bu ilim ve irfanı karşısında hayran kalmış namazdan sonra Somuncu Babanın evine giderek bizde sizin gibi ehli ilim ve irfan sahibi nasıl oluruz sorusuna merkebe tersleme binip Bursa sokaklarında dolaşırsın ilk iş nefsi terbiyeden başlar.Matlubun hasıl olur deyince Molla Fenari bir miktar tefekkür edip nefsim bunu kabul etmedi der.Somuncu Baba tenezzül eyleyip buraya kadar geldiniz bizim ilmimizden müstefit ol diye bir nefes eyler.Molla Fenari ol nefesin tesirinden sure-i fatiha üzerine öyle bir tefsir yazdıki sonra gelen alimler anlamakta güçlük çekti.Molla Fenari 5 bin akçem vardır,helal kazanılmış bir paradır.Bu hususta hiç şüpheniz olmasın size hediye ediyorum dedi.Şüpheden uzak olduğunu nereden biliyorsun diyen Somuncu Baba 5 bin akçenin içinden 1 akçesiyle ot alıp bizim merkebimiz yiyecekmi görelim dedi.Müridler o bir akçeyle ot alıp getirdi,merkebin önüne koydu merkep otu kokladıktan sonra yemedi döndü üzerine bevl etti.Somuncu Baba Ulu Camideki vaaz ve hutbesinden sonra (Sırrımız faş olup herkes tarafından anlaşıldı)diyerek bir sabah erkenden yanına Ak Şemseddin ,Kara Şemseddin,Ak Bedrettin,Kızılca Bedrettin,Muslihıddini,Karamani ve Hacı Bayramı Veli’yi alarak yola çıktı.Somuncu Baba’nın Bursa’yı terk etmekte olduğunu işiten Molla Fenari koşarak bir çınarın yanında arkasından yetişti,gitmeyip Bursa’da kalması için çok yalvardı fakat kabul ettiremedi sonunda Bursalılar’a dua etmesini istedi.Somuncu Baba bu çınarın yanında Bursa’ya yönünü dönerek Feyizli,bereketli bir şehir olması ve yeşil olarak kalması için dua etti,vedalaşarak ayrıldılar.Bu çınarın bulunduğu bölgeye(Dua Çınarı) denildi.Somuncu Baba Bursa’da 41 yıl kadar kaldı. bir daha dönmemek üzere Bursa’dan uzaklaştı gitti.Yanına aldığı Müridleri ile beraber Aksaray’a geldi.Hamid Aksaray’yı diye şöhret buldu.Aksaray’da Allahü Teala’nın emir ve yasaklarını bildirmek için uğraştı bir müddet Aksaray’da kaldıktan sonra büyük oğlu Yusuf-i Hakiki’yi Aksaray’da bıraktı.Küçük oğlu Halil Taybi-yi ve Hacı Bayramı Veli’yi yanına alarak Şam’a gitti.Oradan Medine-i Münevvere ye ve Mekke-i Mükerremeye gidip hac farizasını ifa etti.Hac dönüşünde Somuncu Baba Hacı Bayramı Veli’yi halkı irşad etmeye Ankara’ya gönderdi.Kendisi küçük oğlu Halil Taybi ile Malatya’nın Darende kazasına yerleşti.Hicri 815/1412 yılında bir gün dostları ve talebeleriyle helalaştı iki rekat namaz kıldıktan sonra uzun uzun dua etti ve kelime-i şahadet getirerek dünyadan intikal etti.80 yaşına kadar mütevazi bir hayat sürdüğü bilinmektedir.Rahmetüllahi Aleyh rahmeten vasiah.Cenaze namazını, Ankara'dan gelen Hacı Bayram Veli kıldırdı.Nurlu kabirleri darendede Şeyh Hamidi Veli Camii içinde oğlu Halil Taybi ile yan yana yatmakta.Türkiye’nin her tarafından ziyaretçiler dolup taşmaktadır.Somuncu Babanın temiz neslinden Osman Hulusi Efendi tarikattaki usul ve adabı sürdürmüş 14.06.1990 yılında dünyadan intikali ile el-an hayatta olan oğlu Hamid Efendi tarafından devam ettirilmektedir.

Somuncu Baba’nın okuduğu bir Kaside ;

*

Diriyiz daim ölmeyiz.* Karanlıklarda kalmayız.
*

Çürüyüp toprak olmayız.
*

Bize gece gündüz olmaz.

Cenab-ı Hak ( CC ) bu pür kusür turabı babı evliya Necdeti kabirde mahşerde cenneti Alada onların cematiyle Haşru ve Cem eylesin.

girayhan
12-07-2010, 00:06
bir Tabu'yu daha yıkalım.
Tbmm.gov.tr den , yani meclis tutanaklarından Atatürk'ün ilk konuşmalarını aynen verelim.
http://www.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/1d1yy1.htm


ANKARA MİLLETVEKİLİ MUSTAFA KEMAL PAŞA'NIN ATEŞKESTEN MECLİSİN AÇILMASINA KADAR GEÇEN SÜRE İÇİNDEKİ SİYASİ DURUM HAKKINDAKİ MECLİS KONUŞMALARI

24 Nisan 1920

MUSTAFA KEMAL PAŞA (Ankara)



atatürk söylediklerini aynen tekrar söylemiş,atatürk ün daha samsuna gelmeden önce vahdettini ülkeden atmak istediğine dair kanıt zaten yoktur yahut vahdetti
ne ''kovacam lan seni,hele bir samsuna gideyim'' dediğini söyleyen de olmamıştır,zaten mantıksızdır,bir uyduruk yarbay için vahdettin tabii ki hazrettir



«Müdafaa-i Hukuku Milliye (Milli hakları koruma) ve Reddi ilhak (,ilhakı red Yunan hakimiyetini red) derneklerine yardım ettiğim ve İngilizler tarafından ayrılmam istendiği için görevden alındığımı ve buna diğer bazı yersiz sözler de eklenerek lçişleri Bakanı Ali Kemal Bey’in konuyu mülki makamlara bir genelge ile duyurduğunu öğrendim. Bendenizi bu göreve seçerek atanmamı buyuran Padişah


sözü de enteresan değildir,görev anlaşılacağı gibi müfettişliktir,ben mi sizi yanlış anlıyorum yoksa bilerek mi çarpıtıyorsunuz

baba
19-07-2010, 15:29
I. Selim ya da Yavuz Sultan Selim
(d. 10 Ekim 1470 – ö. 21/22 Eylül 1520[1][2]), 9. Osmanlı padişahı ve 74. İslam halifesidir.

Babası II. Bayezid, annesi Dulkadiroğullarından Alaadüevle Bozkurt Beyin kızı Gülbahar Hatun'dur. Tahtı devraldığında 2.375.000 km2 olan Osmanlı topraklarını sekiz yıl gibi kısa bir sürede 2,5 kat büyütmüş ve ölümünde imparatorluk topraklarının 1.702.000 km2'si Avrupa'da, 1.905.000 km2'si Asya'da, 2.905.000 km2'si Afrika'da olmak üzere toplam 6.557.000 km2'ye çıkarmıştır. Padişahlığı döneminde Anadolu'da birlik sağlanmış; halifelik Abbasilerden Osmanlı Hanedanına geçmiştir. Ayrıca devrin en önemli iki ticaret yolu olan İpek ve Baharat Yolu'nu ele geçiren Osmanlı, bu sayede doğu ticaret yollarını tamamen kontrolü altına almıştır.

Selim, tahta babası II. Bayezid'e karşı darbe yaparak çıkmıştır. Şehzade Selim, tahta çıkmadan önce vali olarak Trabzon'da görev yapmıştır. Yavuz Sultan Selim'e kızını vermiş olan Kırım Hanı Mengli Giray, ona askeri destek sağlayarak tahta geçmesine yardım etmiştir. 1512'de tahta çıkan Sultan Selim, Eylül 1520'de Aslan Pençesi (Şirpençe) denilen bir çıban yüzünden henüz 50 yaşında iken vefat etmiştir.

Sert mizacından dolayı Yavuz ve şehzâdeliğinden beri Selim Şah olarak anılan Sultan Selim, hicri 875/rumi 10 Eylül 1470 tarihinde babası Şehzade Bayezid'ın sancakbeyliği görevi nedeniyle Amasya'da dünyaya geldi. Osmanlı'nın, daha küçük yaşlarda devlet tecrübesi kazanması için şehzadeleri sancaklara gönderme gereği Şehzade Selim de Trabzon'a vali olarak atandı. Herhalde Trabzonun en ünlü valisi olsa gerekir.Oğlu Süleymanın yanına (Kefe-Kırım) gidinceye kadar 29 yıl Trabzon valiliği yaptı.

II. Bayezid'ın 8 oğlu olmuştu; oğulları yaş sırası ile Abdullah, Şehenşah, Alemşah, Ahmed, Korkud, Selim, Mehmed, Mahmud'dur. Ahmed, Korkud ve Selim dışındakiler babalarının sağlığında ölmüşlerdi. Selim Trabzon, Korkud Saruhan, Ahmed Amasya illerinde vali olarak görev yapıyordu. Selim'in oğlu Süleyman Kefe; Ahmed'in oğlu Bolu sancakbeyi olarak görev yapıyordu. Karaman valisi Şehzade Şehenşah'ın ölümü üzerine, Beyşehri'nde bulunan oğlu Mehmed Konya'ya tayin edildi; Şehzade Alemşah'ın oğlu Osman ise Çankırı sancakbeyi olarak görevdeydi. Şehzade Mahmud'un oğlu Orhan babasının Manisa'ya nakli ile Kastamonu beyliğine atanmış, Mahmud'un diğer oğlu Musa ise Sinop Beyi olmuştu. Şehzade Mahmud'un en küçük oğlu Emirhan ise, çok küçük olduğundan henüz ataması yapılmamıştı.

Şehzade Selim, Trabzon valiliği sırasında Türkmenlerin ve askeri başarıları münasebetiyle de yeniçerilerin desteğini arkasına almıştı. Ancak Osmanlı bürokrasisi, Şehzade Ahmet'in tahta çıkmasını desteklemekte idi. Manisa sancağındaki Şehzade Korkut'un erkek çocuğu olmadığından tahta çıkma şansı az olarak görülmekteydi. Konya'daki Şehzade Şehenşah 2 Temmuz 1511'de -babasından 6 ay evvel- vefat ettiğinden taht kavgasına dahil olamamıştı.



Kendisi İstanbul'a uzak olduğundan çabuk ve muntazam haber alamıyordu. Bu nedenle devlet merkezine yakın bir yere nakledilmek istiyordu. Bu maksada uygun olarak Rumeli'de bir sancak istedi ve hemen Kefe'den, Kırım'dan Tuna'ya doğru yürüdü; kendisine Trabzon'a ilaveten Kefe verildi ise de bunu kabul etmedi. Şehzade Selim'e nasihat vermesi amacıyla ulemadan kişiler yollansa da Selim bunları geri çevirdi; Anadolu'da nereyi istersen verelim önerisi gelse de istediği gibi bir cevap alamayınca derhal Kırım Hanı'ndan aldığı kuvvetle,(Dönemin Kırım Hanı Mengli Giray, Selimin kayınpederi idi) Silistre yoluyla Rumeli'ye (Balkanlar'a) geldi. Ulemalar tekrar yollansa da, Selim buna da kesin olarak red cevabı vermiştir. Ayrıca Şehzade Selim bu hareketinden önce, Şehzade Korkud da babasından izin almaksızın Antalya'dan kalkıp Manisa'ya gitmişti. Bu hareketleri doğru bulmayan Şehzade Ahmed; babası II. Bayezid'dan Korkud ve Selim'in öldürtmek için izin istemiş ise de Bayezid bunu kabul etmemiştir.

Şehzade Selim'in Rumeli'ye geçişi İstanbul'da duyulunca, Selim üzerine asker sevkedilmesi gündeme gelmişti. Bunu haber alan Selim asi olmadığını, babasına saygılarını arzetmek için geldiğini beyan etmiş ve kendisine nasihat için babası tarafından yollanan elçiye itibar etmiş, bunun üzerine İstanbul'a dönen elçi şehzadenin babasının elini öpmek için geldiğini söylemiştir. Selim karşıtları bu oyunu kabul etmeyerek Selim'in üzerine Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa'yı göndermişler, ancak Hasan Paşa savaşmaksızın Edirne'ye dönmüştür. Bunun üzerine padişah II. Bayezid bizzat Selim'e karşı harekete geçmiştir.

Padişah Bayezid yaşlı olduğundan arabayla hareket etmiş ve Çukurçayır'da Selim'in ordugahının karşısına gelmişti. Selim karşı taraftan taaruz olmadıkça, kesinlikle saldırılmamasını emretmiştir. Bayezid'e binmiş olduğu arabanın penceresinden elini öpmeye gelen oğlunun kuvvetleri gösterilince Bayezid duygulanmış, Rumeli akıncı ve sancakbeylerinin de etkisiyle, savaştan vazgeçilerek taraflar arasında bir anlaşma yapılmıştır. Buna göre; veliaht yapılacağı dedikoduları olan Şehzade Ahmed'in veliaht yapılmayacağı temin edildi ve Bayezid tarafından şehzadelerinden hiçbirini diğerine tercih edip veliaht yapmayacağına dair ahidname yazdırıldı. Ayrıca Selim'e Rumeli'den istediği Semendire Sancağı verilmiş, bununla beraber bu sancağa Alacahisar ve İzvorvik Sancakları da ilave edilmiştir. Bu gelişmeler üzerine Şehzade Ahmed babasına yazdığı mektupta; Selim'in askeriyle padişah babasının üzerine yürüdüğünü, buna rağmen 3 sancak ve buna ek olarak 500.000 akçe verilmesini eleştirmiş; sadece 3 sancak olsa da bunun Rumeli'nin tamamen verilmesi demek olduğunu, hükümdarlığına sadece bir hutbe ve bir de sikke kaldığını; halbuki kendisinin babasını asla incitmediğini de belirtmiştir. Ayrıca babası sağ oldukça saltanatta kesinlikle gözü olmadığını ancak asi kardeşi üzerine gitmesine izin verilmesini istemiştir. Böylece, veliaht tayini işini de önleyen Selim, komutasındaki askerlerle Semendire'ye gitmeyip, Eski Zağra ve Filibe taraflarında kalmış ve Semendire'ye bir vekil gönderdi .

Şehzade Selim, Semendire'ye gitmeyip yolda oyalanırken, merkezden sancağa gitmesi emredilirken; Şahkulu meselesinin sonuçlanmasını beklediğini arz ediyordu. Sonuçta Şahkulu ile savaşılmış, bu savaşta Veziriazam Hadım Ali Paşa hayatını kaybetmişti. Şehzade Ahmed ise asileri takip etmek yerine Amasya'ya dönmesi, askerlerin Ahmed'e olan desteğini azalmıştı. Hadım Ali Paşa'nın vefat ettiğini öğrenen Beyazid, yine aynı zamanlarda Karaman Valisi oğlu Şehzade Şehenşah'ın da ölüm haberini de alınca; saltanattan kati surette çekilmeye karar verdi. Devlet ileri gelenlerini davet edip görüştü ve çoğunluk Şehzade Ahmed'in hükümdar olmasını destekledi. Hadım Ali Paşa'nın yerine veziriazam olan Hersekzade Ahmed Paşa, bu karara katılmadı; padişahın çekilmemesi, Şehzade Selim'in Semendire'de kalması, Şehzade Ahmed'in ise Karaman eyaletine nakledilmesi gerektiğini savunsa da başta padişah olmak üzere çoğunluk Şehzade Ahmed'in hükümdar olmasını istediğinden kendisine haber gönderdi. Karar verildikten sonra padişah Bayezid, Rumeli beylerini çağırarak onlardan Şehzade Ahmed'e itiraz etmeyeceklerine dair söz aldı. Rumeli beyleri gibi Selim'i destekleyen yeniçeriler ise Ahmed'in hükümdarlığını önlemek için "Senin sağlığında biz başkasını padişah istemeyiz" diye teminat vermişti. Filibe'de bulunan Şehzade Selim ise tüm bunları adamları vasıtasıyla öğreniyordu.

Bayezid'ın verdiği ahidname'ye uymadığını anlayan Şehzade Selim, 40.000 kişilik kuvvetle, Çorlu'da babasının bulunan kuvvetlerinin olduğu ovaya girdi. Ağustos 1511 tarihinde vuku bulan savaş sonunda Selim kuvvetleri bozuldu. Şehzade takip edenlerin elinden zor kurtularak Karadeniz sahiline geldi ve kendisine katılanlarla İğne Ada (İnada)'dan gemiyle Kefe'ye gitti. Selim'in bu mağlubiyeti üzerine, Ahmed'e derhal İstanbul'a gelmesi yazıldı.

Veziriazam Hersekzade, daha önce verilen ahidnameye sadık kalınması, hiçbirinin bir diğerine tercih edilmemesini savundu. Ayrıca askerin Selim'den taraf olduğunu, Kapıkulu Ocakları'nın Ahmed tarafına çevirdikten sonra saltanatı terketmesini ve Ahmed'i İstanbul'a getirtmeyerek Karaman'da alıkoymasını padişaha arz ettiyse de bu sözü dinlenmedi. Şehzade Ahmed İstanbul'a vardığının ertesi günü padişah ilan edildi

Şehzade Ahmed'in hükümdarlığını tanımayan yeniçeriler, bununla kalmayıp içlerinde devlet ileri gelenlerinin evlerinin de olduğu birçok evi talan etti. Yeniçeriler, Selim'e sadakat göstererek onun gelmesi ve veliaht olması gerektiğinde ısrar etti. Bunu haber alan Ahmed Anadolu'ya döndü. Selim karşıtları bunun üzerine Şehzade Korkud'u hükümdar yapma düşüncesiyle kendisini acele İstanbul'a davet ettiklerine dair haber yolladılar. Bunun üzerine İstanbul'a gelen Korkud'a yeniçeriler hürmet gösterse de, Selim'den başkasını istemediklerini söylediler (Yenibahçe ayaklanması 6 Mart-24 Nisan 1512). Bu durum üzerine zor duruma düşen ve artık hükmü ve nüfuzu kalmayan Bayezid Selim'i İstanbul'a davet etti. Bayezid başlangıçta saltanattan çekilmeye yanaşmayarak Selim'e, Şah İsmail üzerine yapılacak sefere Serdar tayin etmeyi teklif etsede; Selim ordunun başında hükümdarın bulunması gerektiğini söylerek bu teklifi reddetti. Bayezid oğlunun hükümdar olma isteği ve asker ile bazı devlet adamlarının Selim'den taraf olduğunu görünce saltanatı Selim'e terketti (Safer 918/Nisan 1512 Selim'in cülusu da 23 Mayıs'ta gerçekleştirilmiştir.

Bayezid tahttan çekilip istirahat edeceği Dimetoka'ya gitmek üzere yola çıksa da Dimetoka'ya varamadan Çorlu civarında ansızın vefat etti. Bu konuda kayıtlar Bayezid'ın; yolda giderken hastalandığından ya da ihtiyarlığından ötürü eceliyle öldüğünü söylese de, Tacü't-Tevarih'te zehirlenmek suretiyle öldüğünden bahsedilmektedir. Ayrıca Şehzade Ahmed, Memlük Sultanı'na yazdığı mektupta babası Bayezid'ın hastalanarak vefat ettiği duyurulduktan sonra halk arasında vefatının kardeşi Selim tarafından yapıldığı görüşünün yaygın olduğunu yazmıştır. Kardeşlerini , yeğenlerini öldürten Selim han, Mısır önünde engel gördüğü Dulkadiroğulları beyliğini ortadan kaldırarak , bu beyliğin hükümdarı öz dedesi Alaaddüevle Bozkurt beyi de öldürtmüştür.

Sadece Şehzade Ahmed'in Kasım adındaki oğlu Memlüklere iltica etti ve Murad adındaki diğer oğlu ise Şah İsmail'in yanında bir süre kaldı. Murad, İran'da sancakbeyi derecesinde bir hizmette iken vefat etti.

baba
20-07-2010, 10:21
Sultan Selim'e devam,

Safevi ve Memluk seferlerini teferruatlı olarak incelemiştik. Burada dikkati çeken, büyük fetihlerden sonra ordu ve hakan'ın hemen dönmeyip, bir seneye yakın, bir vakit oralarda kalınarak, hem mıntıka, hemde bölge insanı ve bölge beyleri tanınmaya çalışılmış, fethin kalıcı sonuçları alındıktan sonra payitahta dönülmüştür.Şah İsmail'in bölgesi olan doğu Anadolu yu, bölge insanı olan Akkoyunlu beylerine(Şah buraların anasından doğru, tarihi varisinin kendisi olduğunu iddia ediyordu.) Mısır ve Suriyeyi ise Memluk beylerine yönetmeleri için bırakmıştır.
Yeğeni Kasım'ı Kahire'de ele geçirerek öldürtmüştür. Geride problem yaratacak bir şey bırakmamıştır.Mısır dönüşü, sadrazamla beraber at la giderlerken, sadrazam Yunus Paşa'ya "Paşa, Mısır'da tamam" deyince,
Yunus Paşa, "Sultanım, dünya kadar telefat verdik, Suriye ve Mısır'ı iki haine bırakıp dönüyoruz" cevabını alıp, bu muhteşem sadrazamı orada idam ettirmiştir. Hatırlarsınız, Hayır Bey Mısır, Canberdi gazali Suriye valiliğine tayin edilmişlerdi. Selim Han vefat edince , Canberdi gazali isyan etmiştir.Hayır Bey, ise sende isyan et teklifine katılmamıştır.

Dikkat edilmesi gereken husus, imparatorluk içinde Dini özelliği dolayısıyla Safevi tehlikesi olmasına karşın,(Şah kulu isyanları Kütahya'ya kadar yayılmıştı) içeride birlik ve beraberlik sağlanmıştır.Osmanlı hazinesi tarihinin en zengin dönemini yaşamıştır.İmparatorluk sonuna kadar, hazine Sultan Selim Han mührüyle kapatılmıştır.
Şah İsmail, Bir mektubunda, sen devrin İskenderisin, diyerek bir gerçeğe vurgu yapmıştır.Osmanlı Sultanlarının şüphesiz en büyüğüdür.Dünyanın ilk beş fatihinden birisidir.Devrinde mağlup edilmesi düşünülemezdi. Avrupa üzerine sefere çıkacakken, Çorlu'da sadece sekiz yıllık padişahken ve elli yaşında vefat etmiştir. Büyük şairdir;Tatarca,Arapça ve Farsça bilirdi. Vefatı Avrupa'da büyük şenlikler yapılarak kutlanmıştır. Bütün posta güvercinleri Dünyanın her yerine iki kelimelik haber taşımışlardır.
"Aslan öldü."
Bu zalim, gaddar, vefasız sultan'ın aziz hatırası ışığımızdır. Devlet-i ebed müddet için neler yapılacağını herkese göstermiştir.
Saygıyla egiliyorum.

bikmisbroker
22-07-2010, 10:09
Vakti zamaninda (15-16 sene kadar once) kendisinden FEYZ aldigim cok basarili teknik analizler yapan bir "musterim" vardi.
Bu "musterim" (araci kurumda hesap sahibi kisi) cok enteresan bir bakis acisi ile Teknik analiz yapardi.

Grafiklerde "CENTiK" arardi.
Bana cok sacma gelirdi, fakat CENTiK arayarak (vakti zamaninda) 20 bin TL seviyesindeki CUkUROVA ELEKTRiGi yakaladi..
Ve CENTiK olusumlari ile CUKUROVA ELEKTRiGiN 750 BIN TL ye gidecegini soyledi..

Netekim 24 bin TL den ben Cukurova elektrik aldim.
Al-Ver ler ile nihai olarak ben (KAR-ZARAR ile) sattigimda fiyati 450 bin TL idi.

Gercekten de CUKUROVA ELEKTRIK 750 bin TL lari GORDU hatta gecti bile.
Kendisi buralari okuyorsa selam olsun o buyuk "Centik USTASINA"

CUKEL Nostaljik bir kagit, yatirimcisini batiran bir kagit..
Demekki hirs ile tutsaydik bu kagidi bagladigimiz paralar da SIFIR olacakti.
Hani topicin adi "Nasil para kaybedilir?" oldugu icin, yazayim dedim.

CERİTKALE
22-07-2010, 10:15
Vakti zamaninda (15-16 sene kadar once) kendisinden FEYZ aldigim cok basarili teknik analizler yapan bir "musterim" vardi.
Bu "musterim" (araci kurumda hesap sahibi kisi) cok enteresan bir bakis acisi ile Teknik analiz yapardi.

Grafiklerde "CENTiK" arardi.
Bana cok sacma gelirdi, fakat CENTiK arayarak (vakti zamaninda) 20 bin TL seviyesindeki CUkUROVA ELEKTRiGi yakaladi..
Ve CENTiK olusumlari ile CUKUROVA ELEKTRiGiN 750 BIN TL ye gidecegini soyledi..

Netekim 24 bin TL den ben Cukurova elektrik aldim.
Al-Ver ler ile nihai olarak ben (KAR-ZARAR ile) sattigimda fiyati 450 bin TL idi.

Gercekten de CUKUROVA ELEKTRIK 750 bin TL lari GORDU hatta gecti bile.
Kendisi buralari okuyorsa selam olsun o buyuk "Centik USTASINA"

CUKEL Nostaljik bir kagit, yatirimcisini batiran bir kagit..
Demekki hirs ile tutsaydik bu kagidi bagladigimiz paralar da SIFIR olacakti.
Hani topicin adi "Nasil para kaybedilir?" oldugu icin, yazayim dedim.

Değerli Üstadım,
Bu centik nasıl bir şey olaki, bir örnekle açıklaman mümkün mü?
Tşk. Saygılar.

rogdopsink
22-07-2010, 10:49
Çentik; çubuk grafikler için kullanılan bir ifade sanırım...15-16 sene öncesinde elektronik alım satımın olmadıgı günlerde teknik analiz bugünlerde oldugu kadar popüler ve yaygın değilmiştir mutlaka.. o yüzden alış,satış,kapanış arasında oluşan düzen yatırımcının zihninde bir strateji oluşturmasına yardımcı olmuş olabilir..

Ancak hissenin 50 kata yakın artışını çentikle bulması biraz zordur bence..:) Stratejisinin verdiği güvenle beklentisinin gerçekleşmesi geleceği net olarak görebileceği anlamına gelir mi bilmiyorum.. Çentik ile ilgili bir kaç şey buldum.. Ama gerçekten bu derece başarılı bir yöntem eger varsa öğrenmek gerekli.. :yes: şimdilerde ise tick grafiklerle forex piyasalarında kademelere vuruş sayısı ve bu vuruşların frekanslarına göre alım satım yapabilen sistemler özellikle forex piyasalarında mevcut diye biliyorum...:cool:

Beklentilerin içinde ki riskler bize hem kaybettiriyor hemde kazandırıyor..Beklentilerimizin bitmemesi dileğiyle..

*****************

Çubuk Grafik: Teknik analizde en çok kullanılan ve bilinen grafik türüdür. Belirli zaman dilimi içerisindeki açılıș, en düșük, en yüksek ve kapanıș fiyatlarını, net bir șekilde göstermesi bu popülerliğinin en önemli nedenidir. Dikey çubuğun en üst noktası, fiyatın belirli bir zaman dilimi içerisinde ulaștığı en yüksek seviyedir. Çubuğun en alt noktası ise fiyatın belirli bir zaman dilimi içerisinde ulaștığı en düșük seviyedir. Kapanıș fiyatı, çubuk üzerinde sağa doğru kısa yatay çizgi(sağ çentik) ile ifade edilir. Ancak hisse senedi piyasalarından farklı olarak forex piyasalarının yirmi dört saat açık olması nedeniyle grafiklerde genellikle C (Close) harfi ile ifade edilen kapanıș fiyatı saat 23:59’da görülen fiyat seviyesidir. Grafiğin üzerinde sola doğru
kısa yatay çizgi(sol çentik) ile de açılıș fiyatı ifade edilir. Açılıș fiyatı ise saat 00:00’da görülen fiyat seviyesidir. Çubuğun boyunun uzaması dalgalanmanın (volatilite) yüksek olduğunu gösterir. Çubuğun boyunun kısa olması ise,seçilen periyot içerisinde dalgalanmanın düșük olduğunu yani sıkıșık bir seyrin izlendiğini gösterir. Piyasa hareketlerini, net olarak göstermesi nedeniyle çubuk grafiklerin, bu kitabın ilerleyen bölümlerinde anlatılan formasyonlar konusunda, diğer grafik türlerine göre daha kullanıșlı olduğu söylenebilir.



Bant Söndüren Filtre (BSF)

http://megep.indiriniz.com/wp-content/uploads/2009/04/1-17f.jpg

Şekil 1.18: Çentik filtrenin z ve frekans domenindeki karakteristikleri

Filtrenin söndürme bandı zayıflatmasını c=a/b oranı ve filtrenin band genişliğini ise
B=b/πT oranı belirlemektedir. Çentik filtrenin söndürme bandı frekansı ωo=α/T eşitliği ile
hesaplanır. Genelde böyle bir çentik filtre, işaretteki 50 Hz’lik şebeke frekanslı gürültüleri
yok etmek için tasarlanmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken a, b ve cosα gibi değerlerin
tamsayı olmayışıdır. Bu ise tamsayı mantığı aritmetiği ile işlem yapan mikroişlemcili çentik
filtre çalışmaları için pek uygun olmamaktadır.

http://megep.indiriniz.com/wp-content/uploads/2009/04/1-19.jpg



Şekil 1.19: Lineer faz cevaplı çentik filtre giriş ve çıkış işaretleri (fo=50 Hz)

Şekil 1.19’da gürültülü EKG işaretinin çentik filtre çıkışındaki değişimi
görülmektedir. Filtre çıkışındaki işarette 50 Hz’lik gürültü bileşenlerinin tamamen ortadan
kalktığı fakat daha yüksek frekanslı gürültülerin temizlenemediği görülmektedir. Filtre
çıkışına bağlanan bir AGF ile bu gürültüleri yok etmek mümkündür.

bikmisbroker
22-07-2010, 11:13
Sayin Rogdopsink
Ben Teknik analiz konusunda "mektepli" degilim, "Alayli" yim.
Universitede iken okudugum istatistik dersleri, formuller ve bakis acisi anlaminda bana fikir vermesine ragmen, bugune kadar okudugum 20 den fazla teknik analiz kitabinin da bana neler verdigi konusunda emin degilim.

Anlatmak istediklerime bir ornek vermem gerekirse;
Matematik pozitif bir bilimdir.
Her matematik kitabinda ayni carpim tablosu, ayni toplama ayni cikartma vb vardir.
Fakat "izafiyet teorisi" gibi bir teoriyi ortaya atmak o kitapta anlatilanlari kendine mal edip kimsenin bilmedigi ulasamadigi teorilere ulasmak, ortaya atmak ve isbat etmekle mumkundur.

Bu noktadan hareketle, bu arkadasimizin "centik teorisi" ni bana anlatmasini istedigimde anlattiklari bana COK SACMA gelmisti.
"Hayal goruyor, vah vah, kafayi siyirdi" demistim.

Not;
Teknik analize 1993 de basladim.
Ilk Teknik analiz programim Metastock 3.1 idi.
Araci kurum merkez ofislerinde ve bazi araci kurum subelerinde verileri aktarip grafik cizdirebiliyorduk.
(Cukurovanin bu hareketi de hafizam beni yaniltmiyorsa 95-96 belki de 97 yillarinda oldu)

Damgacı Abi
22-07-2010, 13:17
Bıkmışbroker hocam Cukel (ve kepez) yatırımcısını batıran kağıt demişsiniz
kağıt batırmadı ama hükümet uzanları batırmak için el koydu
arada bizim gibi küçük yatırımcıların akp hükümeti tarafından batırdıldığı açıktır
ne güzel demokrasi değil mi bedavadan el koy sonra da hak hukuk vs.vs. hikaye oku hatta
belki 10 sene sonra bir çeaş veya kepezzedenin mektubunu okur haksızlık etmişiz der
hüngür hüngür ağlar . belli mi olur.

gundwane
24-07-2010, 12:40
Bıkmış broker ;
Bu teknik ustası içeriden haber alıp işi çentiğe dayandırmış olabilir mi..? Belkide açıkca söyleyememiştir kağıtı 750 yapacaklar diye..Böyle allengirli bir yol seçmiş ve muallakta bırakmıştır..Bir yandan çentik mentik ile insanlarda "acaba mı , ya kafayı sıyırdı" türünden düşünceler oluşturarak operasyon bilgisini dışarı TAM sızdırmamış olacak diğer yandan sonra soranlar içinse şaka ile karışık , "ya söyledik ya" diyecekti..
20 tl den herhangi bir teknik analiz uygulaması ile 750 tl ye ulaşılabileceğini düşünmüyorum açıkcası..

bikmisbroker
24-07-2010, 16:26
Sayi Gundwane,
1-Grafikleri cizdiren "Paranin Gucudur"
2-Teknik analizci "Paranin gucu ile cizdirilen bu grafikten YORUM cikartmaya" calisir.
3-Paranin gucunu ve ayak izlerini takip eden Teknik Analiz ise, kitaplarda yazili olan sekli ile herkes tarafindan takip edilmeye calisilsa da kisilerin kendi cabalari sonucu olusturduklari yontemler ve bakis acilari ile de "farklilik" kazanir.
4-Bana formul soran cok oldu, formul soranlarin tamami henuz Teknik Analizin sirrina erememis, 2 tane cizgi ile teknik analiz yapma ustaligina erisememis ciraklardir.

Oyle ya "kisa zamanda" kose donmek varken, bir ustadan 2 tane formul kaparak sagda solda hava atmak varken, ne diye kafa patlatacaksin ki?


Bıkmış broker ;
Bu teknik ustası içeriden haber alıp işi çentiğe dayandırmış olabilir mi..? Belkide açıkca söyleyememiştir kağıtı 750 yapacaklar diye.. Böyle allengirli bir yol seçmiş ve muallakta bırakmıştır..Bir yandan çentik mentik ile insanlarda "acaba mı , ya kafayı sıyırdı" türünden düşünceler oluşturarak operasyon bilgisini dışarı TAM sızdırmamış olacak diğer yandan sonra soranlar içinse şaka ile karışık , "ya söyledik ya" diyecekti..
20 tl den herhangi bir teknik analiz uygulaması ile 750 tl ye ulaşılabileceğini düşünmüyorum açıkcası..

O teknik ustasidir ki, halen bugun yakaladimmi bazi konularda firkrini almadan edemem.
Benden USTA oldugu hususlar var kesin!!
Bukemedigim bilegi operim.

Not;
Bu teknik analiz ustasi bugun TEK LOT mal tasimiyor.
Almiyor ve satmiyor, dip ve tepeleri yakalamak ugruna elindekini car-cur edip bitirdi!
Daha sonra yemin etti islem yapmamaya.
(Yazdiklarim ile kimseyi sahsen muhatap almiyorum, lutfen kimse uzerine alinmasin)

baba
30-07-2010, 18:46
ŞEYH BEDRETTİN,
Hayatı hakkında bilinenler büyük oranda torunu Hafız Halil'in yazdığı Menakıbname'ye dayanır.

Günümüzde Yunanistan topraklarında bulunan Simavna kasabasında doğmuştur. Kesin doğum tarihi bilinmemekle beraber çeşitli kaynaklarda 1358, 1359 veya 1365 olarak verilir. Menakıbname'ye göre babası Endülüs'ten İslam Uleması diye gelmiş kendisini ustaca Müslüman Türk olarak kabul ettirmiştir. Daha sonra Simavna kadısı olur. Annesi Rum asıllı bir Hıristiyan iken Müslüman olan Melek Hatun'dur. Edirne'nin Osmanlılar tarafından alınmasından sonra ailesi ile buraya yerleşir.

Şeyh Bedreddin eğitimine Edirne'de babasının yanında başlar. Hocası Molla Yusuf sayesinde fıkıh ilmiyle tanışır. Hocası ölünce Bursa'ya gider, astronomi ve matematik alanlarında büyük şöhret kazanan Koca Efendi diye de bilinen Bursa Kadısı Şeyh Mahmud'den ders alır. Daha sonra Konya'da Feyzullah'tan mantık ve astronomi dersleri alır. Daha sonra dönemin İslam dünyasının ilim merkezi olan Kahire'ye gider.

Menakıbname'ye göre 8 Aralık 1382 tarihinde Kahire'ye varır. Burada Memluk Sultanı Berkuk'un dostu ve danışmanı olan dönemin ünlü alimlerinden Ekmeleddin el-Bayburdi'nin öğrencisi olur. Sultan Berkuk, Bedreddin'i oğlu Ferec'in özel hocalığına tayin eder.

Sultan Berkuk'un sarayında geçirdiği üç yıl zarfında Hüseyin Ahlati ile tanışır ve düşüncelerinden etkilenir. sultan Berkuk, Bedreddin ve Ahlati'ye birer Habeş cariye sunar. Menakıbname'nin yazarı Hafız Halil'in babası İsmail'i bu cariyelerden biri olan Cazibe doğurur. Diğer cariye Mariye (Meryem) ise Ahlati'nin öğretisini özümsemiştir. Bedreddin, Mariye ile yaptığı konuşmalarda kendisini gülün dikeni gibi gördüğünü söyler: "Anı gül gördi vü kendüni diken". Ahlati, Bedreddin'in tasavvuf yolunda yol göstericisi olur.

Hüseyin Ahlati bir süre sonra Bedreddin'i Tebriz'e yollar. Burada Anadolu seferinden dönen Timur'la karşılaşan Bedreddin, ilmiyle Timur'u etkiler. Timur kendisiyle beraber gelmesini istese de Bedreddin bunu kabul etmez ve Kahire'ye döner.

Ahlati, ölümünden hemen önce Bedreddin'i halifesi ilan eder. Ancak müritlerinin bazıları buna tepki gösterir. Bedreddin altı ay sonra Mısır'ı terk eder. Menakıbname bu ayrılışın sebebini Rumeli'ye dönme arzusu olarak gösterir .

Şeyh Bedreddin önce Halep'e sonra Karaman ve Germiyan Beyliklerinin topraklarına gider. Gittiği yerlerde tanınmaktadır. Buradan Menderes Vadisi boyunca ilerleyerek Aydın'a gelir. Menakıbname'ye göre, yolu üzerindeki Nizar köyünde en önemli müritlerinden Börklüce Mustafa ile tanışır. Daha sonra Tire üzerinden İzmir'e geçer. Menakıbname'de İzmir'den, Hıristiyan nüfuslu Ceneviz hakimiyetindeki Sakız Adası'na geçtiği anlatılır.

Kütahya ve Domaniç üzerinden Bursa'ya yaptığı yolculuğu sırasında Sürme köyünde diğer önemli müridi Torlak Kemal ile tanışır. Gelibolu üzerinden Trakya'ya geçer ve Edirne'ye ulaşır. Kahire'den Edirne'ye kadar gittiği her yerde müritler toplamıştır. Birkaç ay sonra Bursa ve Aydın'a tekrar gider, sonrasında yedi yıl Edirne'de kalır.

Bu sırada Osmanlı Devleti Fetret Devri'ndedir. Şeyh Bedreddin Musa Çelebi'nin kazaskeri olma teklifini kabul eder ve iki yıl Edirne'de kazaskerlik yaparak geniş çevrelerle temas kurar. Bir ihanetinden ya da suçundan dolayı ailece İznik'e sürülmüştür. Sürgün olduğu sırada eski müridleri Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ayrı ayrı yerlerde (Aydın ve Manisa) Mehmet Çelebi'ye karşı ayaklanma hazırlamıştır. Şeyh Bedrettin üç ayrı yerde birden müridleriyle birlikte ayaklanma çıkartmıştır. Börklüce Mustafa, Karaburun'da Beyazıd Paşa'yla çarpışırken öldürülür ve isyan bastırılır. Torlak Kemal de Manisa'da yakalanır ve burada asılarak idam edilir. Sultan Mehmet isyanların başındaki kişi olarak gördüğü Şeyh Bedreddin'i Edirne'ye varamadan ele geçirir. Kendi fetvasıyla idam edilir. Serez çarşısında üryan olarak asılır ve burada defnedilir. Ölüm tarihi çeşitli kaynaklarda 1416 veya 1420 olarak verilir. 1961'de kemikleri, Divanyolu'ndaki II. Mahmut Türbesi haziresine defnedilmiştir.
İsyan

Kazaskerliği sırasında kethüda olarak yanına aldığı Börklüce Mustafa, Bedreddin'in sürgüne gitmesiyle beraber Aydın'a döner. Burada Osmanlı idaresinden memnun olmayan köylüleri ve yoksul dervişleri etrafına toplayarak isyan eder. İsyanın merkezi Karaburun Yarımadası'dır. İsyancıların sayısını Bizanslı tarihçi Dukas 6.000, Osmanlı tarihçilerinden Şükrullah bin Şehabettin 4.000, İdris-i Bitlisi ise 10.000 olarak verir. İsyanı bastırmak üzere harekete geçen Saruhan Beyinin ordusu bozguna uğrar. Bunun üzerine Sultan Mehmet (I. Mehmet Çelebi veya I. Mehmed) oğlu Murat ile veziri Beyazıt Paşa'yı bölgeye yollar. İsyan bastırılır, isyancılar Börklüce Mustafa'nın gözü önünde kılıçtan geçirilir.

Börklüce isyanıyla muhtemelen aynı zamanlarda, Manisa civarında Torlak Kemal liderliğinde bir isyan daha patlar. Daha küçük olan bu isyan da şiddetle bastırılır ve isyancılar öldürülür.

Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanlarının Bedreddin'in onayıyla gerçekleşip gerçekleşmediği belirsizdir. Ancak bu kişilerin Bedreddin'in müritleri olduğu konusunda tüm kaynaklar hemfikirdir.

Bu sırada Sinop üzerinden Eflak'a giden Bedreddin'in Edirne'ye dönüş yolculuğunda, Osmanlı otoritesinin çok güçlü olmadığı Balkan topraklarında kaynaşmalar başlar. Osmanlı tarihçileri Bedreddin'in düzenli bir isyan örgütlediğini yazarlar. Menakıbname ise Bedreddin'in tek amacının yeni yazmış olduğu Nurü'l-kulub adlı eserini sultana sunmak olduğunu yazar. Osmanlı ordusu bu isyanı da şiddetle bastırır ve Bedreddin ölüme mahkum olur.
Mutasavvıflığı

İslam mistisizminin Vahdet-i Vücud okuluna mensup diğer mutasavvıfların etrafındaki tartışmaların bir benzeri Şeyh Bedreddin için de yapılmıştır. Kimileri kendisini bâtıl (yoldan sapmış) kimileri de büyük bir sûfi olarak görmüş hatta eseri Varidat'a şerhler yazmışlardır. Mutasavvıflardan Sofyalı Bâlî Efendi, Aziz Mahmud Efendi ilk görüşe sahip olanlardır. Ancak mutasavvıf ve şair Niyazi Mısri ve son devrin Melami şeyhlerinden Seyyid Muhammed Nur ikinciler arasında yer almışlardır.

bikmisbroker
30-07-2010, 18:53
BORSA GENEL den bir topicden alintidir. (http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=50306)
Buraya da tasiyayim dedim..
http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=50306


3 nisan 2000 de 8,20 den 100 lot TOASO aldığını varsayarsak şuanda elide 733 lotu olur. 513 tl de temettü almış olur.
8,20tl*100 lot = 820 tl yatırdıysa şuanda
5,75tl*733 lot =4214 tl + 513 tl temettü = 4727 tl si olur.

Bu vesile ile bir ANIMI anlatayim.
Sene 1998 filan, bir arkadasimiz sesizce seans izliyor, islem filan yapmiyor.
Bir muddet sonra geldi ve bana 2 Milyon $$ lik mal almak istedigini ve hangi kagitdan tavsiye ettigimi sordu.
Biraz arastirdiktan sonra kendisine o zaman TOASO almasini tavsiye ettim.

Merakimdan sordum;
"Bu kadar mali ne yapacaksin?"

-Hic Paketleyip kasama koyacagim ve en az 10 YIL hic dokunmayacagim..

Ogun parasini hesaba yatirdi ve 2 milyon $$ lik TOASO yu ALDI.

Daha sonra takasdan da cekti bildigim kadari ile.

Uzun zamandir o TOASO larin bugun ne kadar oldugunu merak edip durdum acikcasi.
Simdi siz bu hesabi yapinca da 2000 den bu yana yaklasik 6 misli artmis oldugunu gordugum bu portfoyun 1998 den bu yana en AZ 8 MiSLi (yuvarlak hesap) arttigini dusunmekteyim..

Bu hesapla 2 milyon $$ kabaca 16 Milyon $$ civarinda etmekte.
Ciddi iyi secim yapmisim, kendimi tebrik ettim!!

exitance
30-07-2010, 19:13
BORSA GENEL den bir topicden alintidir. (http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=50306)
Buraya da tasiyayim dedim..
http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=50306

Bu vesile ile bir ANIMI anlatayim.
Sene 1998 filan, bir arkadasimiz sesizce seans izliyor, islem filan yapmiyor.
Bir muddet sonra geldi ve bana 2 Milyon $$ lik mal almak istedigini ve hangi kagitdan tavsiye ettigimi sordu.
Biraz arastirdiktan sonra kendisine o zaman TOASO almasini tavsiye ettim.

Merakimdan sordum;
"Bu kadar mali ne yapacaksin?"

-Hic Paketleyip kasama koyacagim ve en az 10 YIL hic dokunmayacagim..

Ogun parasini hesaba yatirdi ve 2 milyon $$ lik TOASO yu ALDI.

Daha sonra takasdan da cekti bildigim kadari ile.

Uzun zamandir o TOASO larin bugun ne kadar oldugunu merak edip durdum acikcasi.
Simdi siz bu hesabi yapinca da 2000 den bu yana yaklasik 6 misli artmis oldugunu gordugum bu portfoyun 1998 den bu yana en AZ 8 MiSLi (yuvarlak hesap) arttigini dusunmekteyim..

Bu hesapla 2 milyon $$ kabaca 16 Milyon $$ civarinda etmekte.
Ciddi iyi secim yapmisim, kendimi tebrik ettim!!

Sn bıkmışbroker,

Bende 1998 yılı başlarında, gelecekte eşim olacak olan arkadaşımla 2000 dolar biriktirip DOHOL almıştım... Acemilik ve al-satlarla o parayı heba ettik..

Son yıllarda, bende merak ederim... Acaba hiç dokunmasaydım bugün ne olacaktı diye..... Bu hesabı DOHOL için de yaparsanız, üç senelik merakımı gidermiş olacaksınız... Teşekkürler..

bikmisbroker
30-07-2010, 19:17
Sevgili Exittence,
Sabrim yok bunu yapmaya.
http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=50306
Linkinde yazarsaniz yukardaki TOASO hesabini yapan arkadasimiz size de yardimci olur.
Neticeyi ogrenirseniz ve de buraya da yazarsaniz ben de memnun olurum. :)

ninova12
30-07-2010, 21:43
Tebrik ederim babo abi.Fırsattan istifadeyle;1998 yılındaki adam şu aralar gelse ne önerirsiniz?:):)

bikmisbroker
30-07-2010, 21:50
Tebrik ederim babo abi.Fırsattan istifadeyle;1998 yılındaki adam şu aralar gelse ne önerirsiniz?:):)

Once guzel bir RAKI icmeyi oneririm.
Daha sonra ise Bu kazandigi paranin bir KISMI ile Hayir hasenat isleri yapmasini, belki de bir OKUL yaptirmasini oneririm..

Esas sormak istediginiz Hususa gelince;
Adam gibi bir TEKNiK ANALiZCi ile isbirligi yapip, Duzeltmenin baslayacagi gunlerde Ustten sat-Alttan ALIM yapmasini-ARBiTRAJ-oneririm.
Yetermi? ;)

(Not;Bu arkadas ihtiyaci olmayan bir parayi bagladigini soylemisti o tarihte bana)

tosbaga
30-07-2010, 22:04
Once guzel bir RAKI icmeyi oneririm.
Daha sonra ise Bu kazandigi paranin bir KISMI ile Hayir hasenat isleri yapmasini, belki de bir OKUL yaptirmasini oneririm..

Esas sormak istediginiz Hususa gelince;
Adam gibi bir TEKNiK ANALiZCi ile isbirligi yapip, Duzeltmenin baslayacagi gunlerde Ustten sat-Alttan ALIM yapmasini-ARBiTRAJ-oneririm.
Yetermi? ;)

(Not;Bu arkadas ihtiyaci olmayan bir parayi bagladigini soylemisti o tarihte bana)

ihtiyacı olmadığı para 2 trilyoncuk muydu :D way anasını bee benim 2 TLye bile ihtiyacım olduğunu düşünürsek fırın fırın ekmek yemek yetmez gibi :D:D

baba
01-08-2010, 10:14
KARAKOYUNLULAR,
başkent iErciş ve Tebriz olan ve 1380-1469 yılları arasında bugünkü Doğu Anadolu, Güney Kafkasya, İran Azerbaycanı ve Kuzey Irak arazilerinde egemenlik yapmış bir Türkmeni devletidir. Konustukları dil Dogu Oguz veya Türkmen lehcesidir

Kösedağ Savaşı'ndan (1243) sonra Anadolu'ya hakim olmaya başlayan İlhanlılar'ın etkisinin azalmaya başladığı dönemlerde Bayram Hoca Celayirîler'e bağlı kalarak yöresel yönetimini kurmuştu. Kardeşi Murad Hoca ise Celayirilerin Musul valisi idi. 1365'ten 1382'ye dek adıgeçen devlete tâbi oldular.

Toprakları 1380'de Musul ve Erzurum arasında uzanırken, 1387'de Tebriz'i fethettiler. 1408'de Mardin, Kazvin ve Sultaniye'yi , 30 Ağustos 1410'da Celayirilerden Irak-ı Arab ve Bağdat'ı da aldılar ve çeşitli milletlere hükmeden bir imparatorluk haline geldiler.

Başkenti Erciş olan devletin bu yükselişi üçüncü hükümdarı Kara Yusuf dönemine denk gelir. Kara Yusuf 1400'de Celayirîler ile birlikte Timur İmparatorluğu tarafından yenilgiye uğrayarak Mısır'a Memlûklara sığınmıştı. Ancak Timur'un ölümünden sonra 1404'de Timur İmparatorluğundan Tebriz'i geri almış ve Celayirîleri de yıkmıştı.

Karakoyunlular, Timur İmparatorluğu'nu kargaşadan çıkararak yeniden toparlamaya muvaffak olan Şah Ruh Han tarafından 1420'de tekrar yenilgiye uğratıldıysa da, Şah Ruh'un dönüşünden Karakoyunlu Hâkimi İskender Bey tekrar güçlenmiş ve Akkoyunlu Hâkimi Kara Osman'ı yerenek Doğu Anadolu'nun hakimiyetini tamamen elde etmişti. Fakat Şah Ruh 1435-36'da İskender Bey'in üzerine yürüyerek adıgeçeni tahttan indirdi ve yerine kendine sadık Cihan Şah'ı getirerek Tebriz valiliğine tayin etti.

1447'de Şah Ruh ölüp 1449'da Uluğ Bey suikast sonucu öldürülünce Timur İmparatorluğu'nda kargaşalar başgösterdi. Cihan Şah da bu durumundan istifade ederek isyan ett. Timurlu baskısının azaldığı 1437'den itibaren tekrar genişlemeye başlayan devlet, 1440'ta Gürcistan ve Tiflis'i, 1445'te İsfahan'ı, 1447'de Fars ve Kirman'ı, 1450'de Cürcan ve Mazenderan'ı, 1458'de Herat (sadece beş aylığına), Nişabur ve batı Horasan'ı fethederek geniş bir sahayı yönetimi altına aldı.

Karakoyunluları'ın bu dönemde en önemli rakipleri Osmanlı Devleti ve Timur olmasına rağmen devleti yıkan darbe Akkoyunlular'dan geldi. Devlet 11 Kasım 1467'de Akkoyunlular'ın önderi Uzun Hasan'ın gerçekleştirdiği ani bir baskın sonucu Cihan Şah'ın ölümüyle yıkıldı ve toprakları bu devletin eline geçti.

Van'daki Ulu Cami, İsfahan'daki Cuma Camisi ve Tebriz'de Gök Mescid ile medresesi Karakoyunlularin dini mimarisinin örnekleridir.
Konu başlıkları

gundwane
01-08-2010, 16:12
BORSA GENEL den bir topicden alintidir. (http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=50306)
Buraya da tasiyayim dedim..
http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=50306



Bu vesile ile bir ANIMI anlatayim.
Sene 1998 filan, bir arkadasimiz sesizce seans izliyor, islem filan yapmiyor.
Bir muddet sonra geldi ve bana 2 Milyon $$ lik mal almak istedigini ve hangi kagitdan tavsiye ettigimi sordu.
Biraz arastirdiktan sonra kendisine o zaman TOASO almasini tavsiye ettim.

Merakimdan sordum;
"Bu kadar mali ne yapacaksin?"

-Hic Paketleyip kasama koyacagim ve en az 10 YIL hic dokunmayacagim..

Ogun parasini hesaba yatirdi ve 2 milyon $$ lik TOASO yu ALDI.

Daha sonra takasdan da cekti bildigim kadari ile.

Uzun zamandir o TOASO larin bugun ne kadar oldugunu merak edip durdum acikcasi.
Simdi siz bu hesabi yapinca da 2000 den bu yana yaklasik 6 misli artmis oldugunu gordugum bu portfoyun 1998 den bu yana en AZ 8 MiSLi (yuvarlak hesap) arttigini dusunmekteyim..

Bu hesapla 2 milyon $$ kabaca 16 Milyon $$ civarinda etmekte.
Ciddi iyi secim yapmisim, kendimi tebrik ettim!!

Sayın Bıkmış Broker
1998 de başında döviz 208 bin tl aynı yıl sonunda ise 312 bin tl..
http://www.tcmb.gov.tr/kurlar/199812/28121998.html

Ortalama 250.000 den bozdurup hisse aldığını düşündüğümüzde
250.000*2M= 500.000.000.000 tl ediyor Yani bugünün parası ile 500.000 tl

O zaman ki toaso değeri önemli tabi..Bugün 2 milyon dolar 1.50 dolar dan 3.000.000 tl..
Siz 8 kat demişsiniz , 4.000.000 tl ye ulaşır..

Parasını dolar olarak saklamış olsa idi anca yüzde 33 kazanmış olacaktı..

TL olarak faiz de saklamış olsa idi , ki 1998 2003 arası ciddi oranda faiz vardı bu ülkede eğer hesaplarsak oranın hisse getirisinin çoookkk üzerinde olacağını düşünmekteyim..
Bu ikisi standart insan tipi yatırım..Birde arada al sat yaptığını düşünürsek dünyanın en zengin adamı olması çok ciddi bir olasılık..Herşeyi geçtim 2009 başına kadar faiz de kalıp 2009 başında o para ile kozaa garanti tskb falan filan bile alsa bugün yine tr nin ciddi nakit zenginlerinin arasına girebilir..

Bence 10 sene 15 sene hissede kalmak bugüne kadar ciddi orada birşey kazandırmadı..2003 öncesi ciddi faiz oranları ve ciddi bir devalüasyon olayını hep unutuyoruz.

Ha bundan sonra yüzde 6-7 lerde faiz kalmaya devam edebilir , önümüzdeki 10 senelik süreçte borsada parasını değerlendiren faize oranla yüksek getiri sağlayabilir..Tabi olası bir devalüasyon ve borsa krizleri olmadığını farz edersek..
Ki bence 2 side yüksek ihtimal..

DJI nin benim bildiğim 100 yıla yakın bir geçmişi var..Microsoft u yada AIG 1976 da alan (AIG çökmeden önce 1500 dolarlarda idi ) yada google (ABD deki faiz oranları ve enflasyona göre) çok iyi bir yatırım yapmış olabilir..Ama bizim borsamızın geçmişi 25 sene..Ve bu zaman süresince yüksek enflasyon ve devalüasyonlar sebebi ile hep darbe yedi..Halkımızın borsaya uzun vadeli yatırım olarak bakmamasının en büyük nedenlerinden birisi budur diğeride çok fazla manipülasyona açık bir borsa olmasından dır..

Bunlar nacizane düşüncelerimdir..

baba
03-08-2010, 12:06
Babür han,
,(14 Şubat 1483, Fergana - 26 Aralık 1530, Agra; (taht: 1526 - 1530) ) Babür İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk hükümdarı.

Babası Timur'un üçüncü oğlu Miran Şah'ın torunlarından Fergana valisi Ömer Şeyh Mirza, annesi Cengiz Han'in torunlarından Doğu Çağatay hanı olan Yunus Han'ın kızı Kutluğ Nigâr Hanım'dır. Babasının ölümünden sonra amcası ile yaptığı taht mücadesini kaybetmiş ve emri altındaki beylerle birlikte 1504' te Kabil'e gitmiştir.

Devletin başkentini de burası yapmıştır. 1519 yılında Pencap bölgesini ele geçirmiş, 1524 yılında Delhi Sultanını yenilgiye uğratarak Lahor'a girmiştir. Delhi'den sonra Agra'yı alan Babür Şah burayı başkent yapmıştır. 1530 yılında bu şehirde ölmüştür. Babür Şah'dan sonra devletin başına oğlu Hümayun(1530-1556) geçmiştir.

O günden beri, Hindistan'da Urduca lisanı (ordu dili anlamındadır, orduca'dan bozulmuştur.) en yaygın dil olmuştur.Türkçe ile yerel dillerin karması şeklindedir.

Çağatay dönemi edebiyatına önemli katkıları olmuş, Hatt-ı Baburi denilen yazı şeklini geliştirmiştir. Babürnâme, Babür Divanı ve Babür Aruz Risalesi, Mübeyyen, Risaleyi Validiyye adında eserleri vardır.Türk dilinin en büyük ustalarından birisidir.

Aşağıda bulunan yazı, Babürnâme yazmasında bulunmaktadır. Çağataycanın Türkiye Türkçesine benzerliğini göstermek için çevirisi yapılmıştır.

* Çağatayca

Yana men degen dek bu hattlarınnı bitip sen ve okumay sen, ne üçün kim eger okur hayal kılsan edi, okuy almas edin. Okuy almagandın son elbette tagyir berür edin. Hattınnı hud teşviş bile okusa boladur, veli [a]sru muglak tur. Nesr mu'amma heç kişi körgen emes. İmlan yaman emes, egerçi hayli rast. İltifat'nı ta bile bitip sen. Kulınc'nı ya bile bitip sen. Hattınnı hud her tavr kılıp okusa boladur, veli bu muglak elfazındın maksud tamam mefhum bolmaydur, galiba hatt bitirde kahillıkın hem oşbu cihettindür. Tekellüf kılay dep sen. Ol cihetten muglak boladur. Mundın narı betekellüf u revvsen u pak elfaz bile bitiVikisözlük. Hem sana teşviş azrak bolur ve hem okugucıga.

* Türkiye Türkçesi

Dileklerim doğrultusunda mektuplar yazıyorsun, ama yazdıktan sonra bunları bir kez daha okumuyorsun. Zira, okumayı düşünse idin, okunamaz olduklarını görecek idin. Ve okuduktan sonra elbette düzeltecek idin. Yazıların, zorlukla okunduklaranın yanı sıra bilmece gibi kalıyorlar. Nesrin, bilmece olacak şekilde tasarlandığı hiç görülmüş müdür? İmlan fena değil, ama tam doğru da değil. El yazın bir şekilde çözülebiliniyor, İltifat’ı ta ile yazmışsın; kulunç'u da ya ile yazmışsın, ama bütün bu senin bilmece gibi sözcüklerinle tamamen anlam da verilemiyor, mektup yazmaktaki zorlanmalarını galiba, fazla gösterişli yazmaya çalışmana bağlamak gerekiyor. Bundan sonra basit, açık ve sade üslupla yaz. Bu, hem senin ve hem de okurunun zahmetlerini azaltacaktır.

Bu kaynak Babur’un bizzat kaleme aldığı ve İslam edebiyatında hatırat türünün ilk örneği olan kendi koyduğu adıyla Vekayi, daha sonra yaygın kabul gören adıyla ‘Baburname’dir.

Kişisel hayatını, yaptığı savaşlar, gördüğü yerler ve telkinler ve sevinçlerin ayrıntılı tasviriyle birlikte samimi ve teferruatlı bir biçimde sunar bu hatıratta.

“Bunları yazmaktaki amacım şikâyet değil, gerçekleri söylemektir; bu söylenenlerdeki amaç kendimi tarif değil, gerçekleşmiş olanları beyan etmektir. Burada böylece her sözün doğrusunu ve her işin olduğu gibi yazılması gerekli sayıldığı için şüphesiz ki, baba ve büyük kardeşten iyi ve kötü ne duyulup görülmüşse onları söyledim, akraba ve yabancıdan da ne kusur veya meziyet görülmüşse onları yazdım. Okuyan mazur görsün, işitenler de kınamasın.”


Baburname
Gazi Zahireddin Muhammed Babur
Kabalcı Yayınevi, 856 sayfa
Çeviren: Reşid Rahmeti Arat
Dizi: Doğu klasikleri
Tür: Anı, dünya tarihi

baba
09-08-2010, 12:09
Ahmet Vefik Paşa (d. 3 Temmuz 1823, İstanbul – ö. 2 Nisan 1891, İstanbul). Osmanlı devlet adamı, diplomatı ve oyun yazarı. Türkçülük hareketinin öncülerinden. İki defa Maarif Nazırlığı (Eğitim Bakanı) yaptı, 4 Şubat 1878 - 18 Nisan 1878 ve 1 Aralık 1882 - 3 Aralık 1882 tarihleri arasında iki defa Başvekillik (Sadrazamlık, Başbakanlık) görevine getirildi. Bursa valiliği sırasında bu kentte bir tiyatro yaptırmakla ün kazanmış ve ismi Bursa ile özdeşleşmiştir.

3 Temmuz 1823’de İstanbul’da doğdu. Hariciye Nezareti memurlarından Ruhittin Efendi’nin oğludur. 1831 yılında İstanbul’da başladığı eğitimini, babasının görevi nedeniyle gittiği Paris’te Saint Louis Lisesi’nde tamamladı. Paris’te bulunduğu süre içinde Fransızca’yı anadili gibi öğrendi ve 1837’de yurda döndüğünde tercüme odasında çalıştı. 1840’da elçilik katibi göreviyle Londra’ya gitti ve İngilizce öğrendi.

Sırbistan, İzmir, Eflak ve Boğdan’da görev yaptıktan sonra 1842'de İstanbul’a döndüğünde başmütercim olarak tercüme odasında görev aldı ve Devlet Salnamesi (Yıllığı) hazırlanmasında görevlendirildi. İlerleyen yıllarda çeşitli görevlerde bulunduktan sonra Tahran’a elçi olarak atanarak Fars dilini ve İran tarihinin kökenlerini öğrendi. Elçilik binalarına bayrak asma adetini getiren, Tahran’da elçi iken elçilik binasını Osmanlı Devleti toprağı olarak ilan edip bayrak çektiren Ahmet Vefik Paşa olmuştur.

1857’de kısa bir süre için Adalet Bakanlığı görevine getirildi. 1860’ta Paris büyükelçisi, 1861’de Bursa’da Evkaf Nazırı oldu. Halkın şikayetleri üzerine Bursa’daki görevinden alınarak yıllarca resmi bir görev verilmedi, bu süre içinde Türk tarih ve edebiyatına yeni eserler ve tercümeler kazandırdı. 1872’de birinci defa olarak Maarif Nazırı oldu ama 1873’de görevden alındı. Kısa bir süre Edirne Valiliği yaptı. 18 Mart 1877’de çalışmalarına başlayan ilk Meclis-i Mebusan’ın İstanbul üyesi olarak seçilmiş, Mebusan'ın başkanlığını yapmıştır. 1878’de tekrar Maarif Nazırı, daha sonra da Başvekil oldu ama görevden alındı. 1879-1882 yılları arasında Bursa valisi olarak görev yaptı, tekrar başvekil atandı ama 3 gün sonra görevden alındı. Ölümüne kadar Rumelihisarı’ndaki evinde ilmi ve edebi çalışmalar yaptı. 2 Nisan 1891’de İstanbul’da ölmüştür, mezarı Rumelihisarı mezarlığındadır.

İlk Türkçe sözlüklerden biri olan Lehçe-i Osmani'yi hazırlayan, Türk tarihinin Osmanlı ile başlamadığını gündeme getiren ve savunan Ahmet Vefik Paşa, bazılarına göre Osmanlı Türkleri’nin ilk Türkçüsüdür. Fezleke-i Tarih-i Osmani (Kısa Osmanlı Tarihi) ve Hikmet-i Tarih (Tarih Felsefesi) adlı tarih eserleri vardır. Şecere-i Türki isimli eseri Çağatay Türkçesi'nden Osmanlı Türkçesi'ne çevirmiştir.

Bursa valiliği sırasında bugün kendi adıyla anılan bir tiyatro yaptırdı. Moliere’in 16 eserini uyarladı, Victor Hugo ve Voltaire’in eserlerini tercüme etti. Ahmet Vefik Paşa, tiyatroda, Tomas Fasulyacıyan Kumpanyasına kendi tercüme ve adaptasyonlarını oynattırır, her gün provalara gider, bir rejisör gibi oyunla ilgilenirdi.

bikmisbroker
10-08-2010, 01:07
Sayın Bıkmış Broker
1998 de başında döviz 208 bin tl aynı yıl sonunda ise 312 bin tl..
http://www.tcmb.gov.tr/kurlar/199812/28121998.html

Ortalama 250.000 den bozdurup hisse aldığını düşündüğümüzde
250.000*2M= 500.000.000.000 tl ediyor Yani bugünün parası ile 500.000 tl

O zaman ki toaso değeri önemli tabi..Bugün 2 milyon dolar 1.50 dolar dan 3.000.000 tl..
Siz 8 kat demişsiniz , 4.000.000 tl ye ulaşır..

Parasını dolar olarak saklamış olsa idi anca yüzde 33 kazanmış olacaktı..

TL olarak faiz de saklamış olsa idi , ki 1998 2003 arası ciddi oranda faiz vardı bu ülkede eğer hesaplarsak oranın hisse getirisinin çoookkk üzerinde olacağını düşünmekteyim..
Bu ikisi standart insan tipi yatırım..Birde arada al sat yaptığını düşünürsek dünyanın en zengin adamı olması çok ciddi bir olasılık..Herşeyi geçtim 2009 başına kadar faiz de kalıp 2009 başında o para ile kozaa garanti tskb falan filan bile alsa bugün yine tr nin ciddi nakit zenginlerinin arasına girebilir..

Bence 10 sene 15 sene hissede kalmak bugüne kadar ciddi orada birşey kazandırmadı..2003 öncesi ciddi faiz oranları ve ciddi bir devalüasyon olayını hep unutuyoruz.

Ha bundan sonra yüzde 6-7 lerde faiz kalmaya devam edebilir , önümüzdeki 10 senelik süreçte borsada parasını değerlendiren faize oranla yüksek getiri sağlayabilir..Tabi olası bir devalüasyon ve borsa krizleri olmadığını farz edersek..
Ki bence 2 side yüksek ihtimal..

DJI nin benim bildiğim 100 yıla yakın bir geçmişi var..Microsoft u yada AIG 1976 da alan (AIG çökmeden önce 1500 dolarlarda idi ) yada google (ABD deki faiz oranları ve enflasyona göre) çok iyi bir yatırım yapmış olabilir..Ama bizim borsamızın geçmişi 25 sene..Ve bu zaman süresince yüksek enflasyon ve devalüasyonlar sebebi ile hep darbe yedi..Halkımızın borsaya uzun vadeli yatırım olarak bakmamasının en büyük nedenlerinden birisi budur diğeride çok fazla manipülasyona açık bir borsa olmasından dır..

Bunlar nacizane düşüncelerimdir..

Sayin Gundwane,
Mesajinizi yeni gordum.
Cevabimida en iyi bildigim sekilde vereyim;
Assagida TOASO nun EURO grafigi var.
Bu islemin 1998 sonlarinda oldugunu dusunuyorum.
Grafikdeki degerlere gore, EURO olarak 7.5 misli bir deger artisi soz konusu.



O arkadas Trade ettimi?
Bilmiyorum..
EUROMUZ EURO e TOASO MUZ TOASO ve trade etmemis olarak kabul edelim.
Takdir okuyucularindir.

http://img.photobucket.com/albums/v85/bbroker/TOASOEURO9AGUSTOS.png

guerra
10-08-2010, 11:48
Ben de 1998 yılında Çukurova Elektrik alarak beklemeye geçtim..Sonuç başlığa çok uygun şekilde(şu anda)gerçekleşti...

refleto
12-08-2010, 22:54
Borsaya kısa vadede para kazanmak için giren herkes kaybetmeye mahkumdur.

İyide bu nasıl oluyor bir anlatsana uptrend.

Hep kaybeden kısa vadede borsadan para kazanmaya inanmaktadır.

Gündemde olan bir hisseden hemen alım yapar,hissenin tekniğine bakmamıştır.Hisseyi aldıktan sonra hisse bir tavan çeker.

Hep kaybeden çok mutludur.Ertesi günün tavan fiyatların hesabını yapmaktadır.

Hep kaybeden bu işe çok sevinmekte ve iyi bir yatırım yaptığına inanmaktadır ve hesap makinası ile hisse şu fiyata gelirse para şu kadar olur bu kadar olur diye hesap yapmaktadır.

Ertesi gün hisse bir tavan daha çeker.Hep kaybeden :D mutluluktan uçmaktadır.Ama o da ne hissedeki tavan çok hızlı bir şekilde çözülmüştür.Hemen satış yapmak ister yetişemez.Hisse kısa sürede tabanda alıcısız durmaktadır.

Hep kaybeden ertesi gün için kararlıdır,zararına mutlaka satmalıdır.Ertesi gün zararına hisseyi satar,ama hisseyi takip etmektedir.Hisse daha da düşmektedir.Hep kaybeden çok mutludur,iyi bir iş yaptığına inanmaktadır.Zararına sattı ama satmasaydı daha çok zarar edecekti.

Ertesi gün yükseliş yapan bir başka hisseye takılır.Hemen alım yapar,fakat o da ne, aldığı bu hissede hiç hareket yoktur,sanki tahtayı yapanlar hep kaybeden aldı diye yükselişi durdurmuşlardı,günler geçmekte hisse az da olsa yavaş yavaş düşmektedir.Ne oluyor, neler oluyor demeden daha evvel sattığı hisse dipten dönüş yapmış ve bir anda tavan olmuştur.Hisse ikinci seans da hemen ikinci tavanı yapmış ve günü tavandan kapatmıştır.

Hep kaybeden büyük hayal kırıklığı içindedir. Akşam elinde hesap makinası ile hesap yapmaktadır.Hisseyi satmasaydı kısa vadede büyük bir karı yakalamış olacaktı.Saç sakal birbirine karışmıştır, çok mutsuzdur,sanki yükseliş için tahtayı yapanlar hep kaybedenin satmasını beklemişlerdi,ama kararını vermiştir,ertesi gün hangi fiyattan olursa olsun hisseyi tekrar geri alacaktır.

Ertesi gün seans başlar hemen elindeki uyuz hisseyi satıp eski hissesine alım yazar.Alımı gelir ve disket seansından sonra hisse tavandır.Artık relax olmuştur,hissesine tekrar kavuşmuştur, çok rahatlamıştır.Sokağa çıktığında yürüyüşü bile değişmiştir.Sanki dünyanın en zengin adamı odur.

Hep kaybeden çok mutludur.Hesap makinası yine elinde hesap kitap içindedir.Hisse bir miktar daha yükselir fakat hep kaybeden hala kardadır,fakat günler geçmekte hissedeki yükseliş ivmesi azalmaktadır ve hisse her gün yavaş yavaş düşmektedir.Nihayet hisse hep kaybedenin aldığı fiyatın altına geliyor,hep kaybeden hemen satış emri verip zararına satıyor.Ama mutludur, rahatdır çünkü hisse daha da düşmektedir.

Hep kaybeden hep yüksekten alıp, hep aldığı fiyatın altına satmaktadır.

Hep kaybeden'in işi budur yüksekten alır alçaktan satar. :D

Hep kaybedenin kendine göre bir sistemi yoktur,tüyolara ilgi göstermekte,spekülatörlerin peşine takılmaktadır.

Ve bu hep böyle devam etmektedir,kaybettikçe parayı kurtarmak için daha fazla risk almaktadır. Alıyor satıyor, alıyor satıyor zarar hep zarar,verdiği komisyon paraları da işin cabası.

Neticede para İMKB nin büyük dişli çarkları arasında yok olup gidiyor.

Bende hepkaybenim, okurken hem güldüm hemde kızdım kendime....
Çok güzel özetlemişsin...

AUDİ+
14-08-2010, 15:37
Anlaşılan Sn baba burayı Türk ve islam tarihi topiği yapmış fakat başlığı değiştirmeyi unutmuş:(

baba
16-08-2010, 20:34
ÖZDEMİROĞLU OSMAN PAŞA

(1527-1585)

Onaltıncı yüzyıl Osmanlı sadrâzamlarındandır.


Daha evvel , Osmanli imparatorluğunun bu en büyük serdarını tanıtmıştık. Bu kadar büyük serdarı pek tanımıyoruz. Hafızalarımıza nakşedilmesi için bir dahi tekrarlıyoruz.
Sudan, Habeş, Yemen, doğu Anadolu, Kuzey Azerbaycan ve Kırım gibi değişik coğrafyalarda savaşmış bu büyük komutanı minnetle anıyoruz.

Babası, Yemen ve Habeş fütûhâtı ile tanınmış, gayretli, cengâver bir kumandan olan ve beylerbeyliğine kadar yükselmiş bulunan Özdemir Paşa’dır.

Babasının hizmetlerini takdîr ile onu kendisine örnek alarak yetişen Osman Paşa, yüksek istîdâdı neticesinde daha genç yaşta mühim devlet vazîfelerinde bulundu. Henüz yirmi yaşına ulaşmadan sancak beyi oldu. Bir müddet sonra Mısır Emîr-i Haclığı ve babasının vefatı üzerine de onun yerine Habeş beylerbeyliğine tâyin edildi. Ardından San’a ve Yemen beylerbeyi oldu.

Daha sonraki yıllarda Basra, ardından Diyarbekir Beylerbeyi olan Paşa, buralarda da büyük hizmetler gördü. Yeni İran Şahı II. İsmail’in Osmanlı idâresindeki Gürcistan’ı yağma ve tahrip etmesi üzerine açılan sefere iştirak etti. Bu seferde büyük muvaffakıyetler gösterdi. Tokmak Han idâresindeki 30.000 kişilik İran ordusu karşısında zor durumda kalan Osmanlı öncü kuvvetlerini muhtemel bir mağlûbiyyetten o kurtardı. Dirâyet ve firâset sahibi yiğit bir kumandan olarak da, üstüste yaptığı yerinde hamlelerle düşmanı dağıttı. Böylece târihteki meşhûr Çıldır zaferini kazandı.

Bu durum karşısında İran şâhı, gönlünü saran mağlûbiyet öfkesiyle perîşan oldu. Osman Paşa’nın önünde uğranılan hezîmeti gururuna yediremeyerek Şirvan yolunu kapamak üzere bölgeye büyük bir ordu gönderdi. Fakat hızla harekete geçen Paşa, bu orduyu da mağlûb eyledi. Ardından gönderilen diğer bir İran ordusunu da aynı âkıbete uğrattı. Dağılan İran ordusunun bakıyyesi de sünnî Şirvan halkı tarafından yok edildi. Osman Paşa’nın bu zaferleri neticesinde Şirvan denilen kuzey Azerbaycan Osmanlı topraklarına katılmış oldu.

Bu esnâda vazîfesini tamamladığını düşünen Osmanlı ordusunun büyük bir kısmı Erzurum kışlasına çekildi. Bunu fırsat bilip değerlendirmek isteyen Safevîler tekrar saldırdılarsa da, o bölgeden ayrılmamış olan Osman Paşa, elindeki az bir kuvvete rağmen İran ordusunu Şamahı’da yine bozguna uğrattı.

Osman Paşa’nın bu başarıları ve İran ordusunun da peşpeşe mağlûbiyetleri üzerine Safevî taht merkezinde büyük şaşkınlıklar yaşanmaya başladı. Osman Paşa’nın elindeki az bir kuvvete rağmen kendilerine nasıl galebe ettiğine bir türlü akıl erdiremediler. Nihâyet bu Paşa’yı ancak hânedândan birinin yenebileceği fikri üzerinde karar birliğine vararak velîahd Hamza Mirza’yı 100.000 kişilik bir ordu ile Osman Paşa’nın üzerine gönderdiler.

O sırada Şamahı muhârebesinden yeni çıkan Osman Paşa’nın elinde bulunan kuvvet, 13.000 kişiden ibaretti. Biraz da bundan cesaret alan Safevîler, âni baskınla Şamahı’ya girdilerse de, yenilmez bir Osmanlı arslanı olan Osman Paşa, ikinci gün şiddetli bir hücûmla şehri geri aldı. Fakat kendisine gerekli yardımın gelmemesi üzerine son bir yarma hareketi ile Demirkapı’ya çekildi.

Bir yıl Demirkapı’da kaldı. Bu arada önce Bakü’ye oradan da Şirvan’a girerek bölgeyi savunmak isteyen onbeş bin kişilik Safevî kuvvetini imhâ etti.

Ancak Paşa’nın büyük zaferlerine ve asker ihtiyâcına mukâbil şark cephesi ordusu, saraydaki birkısım hasetçi paşaların yüzünden Erzurum’da hareketsiz bekletiliyor ve Özdemiroğlu’na istediği yardım gitmiyordu. Zîrâ paşalar arasında Osman Paşa’nın yeni zaferler kazanması hâlinde kendi ikbâl yollarının kapanacağını düşünebilen birkısım gâfiller de mevcûddu. Buna ilâveten Kırım Hanı’nın da, sebât etmesi husûsundaki ısrarlara rağmen kışı bahâne ederek geri dönmesi üzerine Osman Paşa, harp meydanlarında yalnız başına iyice zor durumda kaldı.

Nice çaresizlikleri aşarak güçlükleri göğüslemesini bilen Paşa, zafer ve fetih hamlelerini tamamlayabilmek için bu defa doğrudan III. Murâd Han’a durumun vehâmetini bildiren bir arîza yazdı. Dîvândaki birkısım liyâkatsiz kimseler yüzünden İran cephesinin âtıl kaldığını, ayrıca Kırım Hanı’nın da yardım etmediğini, neticede ellerine geçen pek büyük fırsatların kaçırıldığını bildirdi. Şâyet bu hatâlar devam ettiği takdirde de devletin şerefinin lekeleneceğini ifâde ederek Sultan III. Murâd Han’dan yardım istedi.

Bu gerçekleri öğrenip mes’ele üzerinde son derecede hassâsiyet gösteren III. Murâd Han da, Osman Paşa’ya derhal asker yardımına ilâveten harp masrafları için 140.000 altın gönderdi. Böylece Osman Paşa, uzun zamandır beklemiş olduğu taze kuvvete nihâyet kavuşmuş oldu.

Osman Paşa’nın takviye kuvvetler almasından tedirgin olan Safevî Gence vâlîsi, Paşa’ya başka yeni kuvvetlerin gelmesinden de endişe ederek onun İran’a saldırabileceği korkusuna kapıldı. Dolayısıyla iş işten geçmeden Osman Paşa’yı imhâ etmek istedi.

Ancak harp meydanlarında pişmiş tecrübeli bir kumandan olan Osman Paşa, bu plandan haberdar olarak îcâb eden tedbîrleri aldı. İki ordu, Bilasa ovasında karşılaştığında her iki taraf da, bütün güç ve kuvvetleriyle hücûma geçti. Gündüz netice alınamadığından gece de meş’âleler yakılmak suretiyle harbe devam edildi. Harbin dördüncü gününde Osman Paşa, sahte bir ric’at emrinin ardından gerçekleştirdiği ustaca manevralarla düşmanı mağlûb eyledi. Bu harbe, geceleyin meş’âleler altında da devam edildiği için “meş’âleler harbi” denildi.

Osman Paşa, bu zaferle Şirvan’ı tekrar ele geçirdiği gibi Dağıstan ve Gürcistan’ın fütûhâtını da korumuş oldu. Ayrıca bütün Kafkasya’yı fethetti. O bölgelerde kesin netice ve zaferlerle huzuru te’mînden sonra da vakit geçirmeden Kırım üzerine yöneldi. Devlet-i Aliyye’ye açıkça isyan eden ve kendisine hatt-ı hümâyûna rağmen yardım etmeyen Kırım Hanı’nı cezâlandırdı. Yeni Kırım hanı Gâzî İslâm Giray’a sükûn içinde bir memleket teslîm etti.

Bütün muazzam muvaffakıyet ve zaferlerinden sonra Paşa, izzet ve şerefle alnı ak bir şekilde İstanbul’a geldi. Pâyitaht olan İstanbul, bu eşsiz kahramanını şanına lâyık bir heyecan ile karşıladı.

Sultan III. Murâd Han da, Paşa’yı yalı köşkünde istikbâl etti. Üstelik Osman Paşa huzûruna girdiğinde onun Devlet-i Aliyye’nin şerefine şeref katan zaferleri dolayısıyla duyduğu memnûniyetten saray âdetlerini dahî bozdu. Âdetâ halkdan birbirlerine karşı son derece muhabbetle dolu iki ferdin yakınlık ve samîmiyet hisleri içinde:

“–Hoş geldin Osman, otur!” dedi ve Kafkasya’daki muhârebeleri anlatmasını emretti.

Osman Paşa, anlatmaya başladı.

Samîmî iki dost yakınlığı içinde sürüp giden sohbet, dört saat sürdü. Özdemiroğlu, Urus Hanı’nı nasıl mağlûb ettiğini anlatırken III. Murâd Han:

“–Güzel hareket etmişsin Osman!” dedi ve üzerinde murassâ bir iğne bulunan sorgucunu çıkarıp Osman Paşa’nın başına taktı.

Paşa, Hamza Mirza’ya karşı kazandığı zaferden bahsederken Sultan yine heyecanlandı ve belindeki murassâ hançeri çıkarıp Özdemiroğlu Osman Paşa’nın beline bizzat taktı.

Sıra Gence zaferine geldiğinde ise Pâdişâh, öncekinden daha kıymetli bir murassâ sorgucu Paşa’ya hediye etti.

Özdemiroğlu Osman Paşa, son olarak Kırım Hanı’na karşı Kefe’de az bir askerî kuvvetle nasıl zafer kazandığını naklettiğinde Sultan III. Murâd Han, memnûniyetinden gözleri yaşarmış bir halde ellerini açıp ulu dergâha kaldırdı:

“–Paşa! Cenâb-ı Hakk senden râzı ola! İki cihanda yüzünü ak ede! Her nereye gidersen muzaffer olasın! Cennet-i a’lâda nâmdaşın Hazret-i Osman ile bir köşkte ve bir sofrada beraber bulunasın! Dâimâ şeref ve iktidar ile yaşayasın!” diye duâ etti.

Sonra da Paşa’nın muvaffakıyet dolu hizmetlerine bir mükâfât olarak onu kendisine sadrazam yaptı. Özdemiroğlu Osman Paşa, bu vazîfede yaklaşık dört ay hizmet ettikten sonra Kırım’ın karışması üzerine kendi isteği ile tekrar serdâr oldu. Bu sırada Kırım’daki isyânın bastırıldığı haberinin gelmesi üzerine bir hatt-ı hümâyûn ile tekrar doğu serdârlığına tâyin edildi. Doğu serdarlığına, on iki beylerbeyi ve yetmiş iki sancakbeyi bağlıydı.

Fakat Paşa, çöllerde geçirdiği uzun yıllardan sonra altı yıl Kafkasya’nın dondurucu hava şartları neticesinde sıhhatini kaybetmiş, yorgun ve bîtâb düşerek hastalanmıştı. Öyle ki çok meşhur otuz yıllık siyah atına (KAYTAŞ) dahî binemediğinden taht-ı revânla yol almak mecbûriyetinde kalmıştı.

Fakat o, hasta hâliyle dahî kahramanlık destanları yazabilecek târihteki ender şahsiyetlerdendi. Nitekim gittikçe tükenen vücûdunun son enerjisiyle de olsa sefere devam etti ve Tebriz’in fethini gerçekleştirmeye muvaffak oldu. Tebriz, Osmanlı’ya bağlı bir beylerbeylik hâline geldi. Ayrıca Tebriz’den dönerken Şenb-i Gazan’da karşısına çıkan Safevî ordusunu da o hâliyle mağlûb eyledi. Bu, onun kazandığı son zafer oldu. Bir gece sonra da, yıllar öncesinden Hakk’a fedâ edilmiş olan fânî vücûdu, artık onun yüce rûhunu taşıyamayacak bir hâle gelerek emâneti sâhibine teslîm etti. Ölümsüzler kâfilesine dâhil oldu.
Cenazesi vasiyeti üzerine Diyarıbekire defnedildi. Türbesi elan ziyaretgahtır.

Rahmetullâhi Aleyh!

Aldığı mânevî terbiye neticesinde ömrü boyunca îmân, aşk ve vecdiyle dolu kahramanlık destanları yazan Özdemiroğlu Osman Paşa, son derece mütevâzî yaşamış, şerefli bir asker ve kumandan olarak temâyüz etmiştir. Onun en büyük muvaffakıyetler karşısında bile şımarmayıp tevâzû hâlinde bulunması, yalnız düşmana değil aynı zamanda nefsine karşı da sağladığı müthiş galebenin bir tezâhürüdür. Bunun içindir ki, koca Osmanlı mülkünü idârede Sultan’dan sonra ikinci sırayı oluşturan sadrazamlık mevkîine dahî harîs olmamış ve o vazîfeden kendi isteğiyle ferâgat edip son nefesine dek sadece fî-sebîlillâh hizmet yolunda koşmuştur. Denilebilir ki Özdemiroğlu Osman Paşa, altıbuçuk asırlık Osmanlı târihini dolduran büyük zaferlerin âmil ve fâili olan binlerce devlet adamı içinde eşsiz bir mevkîye sahiptir.

baba
16-08-2010, 21:45
Şehriyar,
19. YÜZYILIN en önemli Türk şairi. Tam adı Doktor Seyyid Mehemmed Hüseyin Behcet Tebrizîdir. Bunlardan Mehemmed (Muhammed) Hüseyin şairin küçük adı, Behcet Tebrizî soyadı, (Seyyid) peygamber soyundan geldiği için) lakabı, Doktor da tıp fakültesinde okuduğundan dolayı söylenen bir hitab sözü, Behçet aynı zamanda ilk mahlası, Şehriyar ise daha sonraki mahlasıdır. Şair ülkesinde ve dünyada mahlası olan Şehriyar olarak tanınmaktadır.

Doğum tarihi kaynaklarda çok çeşitli olmakla beraber kuvvetli bir ihtimalle 1904 yılında Tebrizin Bağmeşe mahallesinde doğmuş olmalıdır. Babası Tebrizin ünlü avukatlarından kemal ve faziletle şöhret bulmuş Hacı Mir Ağa, annesi ise Kövkeb hanımdır.

"Çocukluk yıllarımdaki arkadaşlarım başta olmak üzere yöre halkının beğenisini kazanabilecek yöre türküleri üslubunda uzunca bir şiir yazmayı hep arzuladım doğrusu. Fakat Tahran’da uzun süre kalmamın etkisiyle, Azerbaycan köylerinin yerel şiirleri ve özellikle de o ince ve esprili tabirlerini hemen hemen unutmuştum. Hatta çocukluk dönemime ilişkin anılarım, silik ve anlamsız tablolara dönüşmüştü. Ama anamın yanına Tebrize gelmem, geçmiş günlerden söz etmesi, onun sihirli dilinin etkisi, geçmişi bir masal gibi anlatması ve çocukluk dönemime ait tatlı hikayeleri tazelemesi sayesinde kafamdaki ölüler birden canlanıp, geçmişe ilişkin tablolar da beliriverdiler.”

Haydar Baba’ya Selam”ın kendi muhatabı üzerindeki tatlı etkisi ve zevk sahibi her insanı yoğun olarak tâ derinden yakalayan o manevi nüfuzu hakkında şairin kendisi, bu eserin ilham yoluyla yüreğine indiğine, esasen böylesine duygu ve duyarlılık dolu ve aynı zamanda her kesimden insanı etkileyebilecek bir eserin yazılabilmesi için sırf sanatın yeterli olmadığına inanıyor:

“Bir gün Nazım’ed-Devle’nin evinde toplanmıştık. Ben de rahmetli Saba ile birlikte Nazım’ed-Devle’nin oğlu Emirhan’ın odasında oturuyordum. “Haydar Baba”’yı henüz yeni bitirmiştim. Belki de henüz tam olarak bitmemişti. Her halükarda ondan bazı parçalar okuyordum. O sıralarda Nazım’ed-Devle’nin Tebriz’den getirttiği ve on an evin salonunda çay yapmakla meşgul olan ve aynı zamanda benim dizelerimi de dinleyen bir kadın aşçı, birden perdenin aralığından odaya fırladı ve hızla bana doğru gelerek, kendini benim ayaklarıma attı ve bir taraftan da habire “Benim yüreğimden konuşuyorsun oğlum diyordu”.

Şairin anlattıkları yürekten kopup gönlü okşadığından, “Haydar Baba”’nın yayımlanmasından kısa süre sonra onun satırları, gökten inmiş gibi halk arasında hızla dilden dile dolaşmaya başladı ve büyük bir saygınlık kazandı. “Haydar Baba’ya Selam” İran sınırlarını da aşıp, Türkçe konuşan bütün halklar arasında da elde ele dolaşıp, altın parçası gibi görüldü. Hatta ona nazire’ler yapıldı. Hafız ve Hayyam’ın şiirleri gibi bestelenip güzel sesli şarkıcılar tarafından okundu. yani onun kelamı tüm Türk dünyasında hatta Orta doğuda bir peygamber kelamı gibi şaşılacak hızla yayıldı.

Şehriyar, “Haydar Baba”’dan sonra ana dilinde yine onlarca eser daha yarattıysa da onlardan hiçbiri “Haydar Baba”nın güç ve azametine ulaşamadı. Gerçekte Şehriyar Azeri edebiyatında her şeyden ziyade “Haydar Baba”nın şairidir. Zira bu eser şairin hayatında bir dönüm noktası olmanın yanı sıra, Azeri Edebiyatı tarihinde de yeni bir akımın başlangıç noktası sayılıyor.

Bu ölümsüz eser, Şehriyar’ın gerçek kabiliyetini açıkça ortaya çıkardığından, şairin yaratıcılık hayatında bir dönüm noktası sayılıyor.. Şehriyar’ın Azerbaycan halkı başta olmak üzere, İran halkı arasında özel bir yer edinip, büyük bir sempati kazanması da işte bundan kaynaklanıyor. Bu eseri çağdaş Azerbaycan edebiyatında yeni bir aşamanın başlangıcı olarak görmemizin sebebi, onun yaratılmasıyla Azeri edebiyatı alanında eşine rastlanılmadık bir uyanış ve gelişmenin meydana gelmesidir. Bunun sebebi de “Haydar Baba”’dan etkilenip üzerine yapılan sayısız benzeri eserlerden kaynaklanıyor.. Bir yazar ve mütercimin belirttiğine göre bugüne kadar “Haydar Baba”’ya özenen 300 nazire kaydedilmiştir. Bu da, edebi ve halkçı bir eserin tam olarak ilgi ve sempati kazanması demektir. Nitekim Hacı Hafız’ı Şirazi İrfan ve Fars edebiyatı aleminde öyle bir makama ulaşmıştır. Bu arada “Haydar Baba”’nın folklorik edebi bir şaheser olduğunu da unutmamak gerekir. Şunu açıkça söyleyebiliriz ki bu eser kendi türünde eşsizdir. Bu manzume, Şehriyar’ın adıyla birlikte sadece Azerbaycan folklor ve edebiyat tarihinde değil ayrıca bu ülke halkının zihninde de ölümsüzleşecektir.

"Heyder Baba'ya Selam"da bu etkileyici anlatımda tabiat ve kültür iç içe bulunur ve i Türk toplumunun manevi dünyasını başarıyla ifade eder... Son bir not Heyder Baba, şairin köyünde bir dağın ismidir ve şiiri buraya ve buranın ifade ettiği değer ve varlıklara hasreti insanın içini acıtacak biçimde yansıtmaktadı

Şehriyar Tebrize yerleştikten sonra akrabalarından ilkokul öğretmeni ve kendisinden 35 yaş küçük Azize adlı bir kızla evlenir (20 Ağustos 1953) ve bir ev alır. Bu evliliğinden dört çocuğu olmuştur.

Şairin Türkçe şiirlerinin büyük kısmı 1982de Yahya Şeyda tarafından Tahranda neşredilmiş 1984 yılında ise Tebriz Üniversitesinde yapılan bir törenle 80. yaş günü görkemli bir şekilde kutlanmıştır.

Şehriyar ömrünün son yıllarında yaşlılığın verdiği zaafiyetle birçok kez hastalanmış ve nihayet 18 Eylül 1988de vefat etmiş ve Tebrizin ünlü Makberetüş-Şuarada toprağa verilmiştir. Şehriyarın hatırasına hürmeten Tebrizde hiçbir dükkan açılmamış ve bütün halk matem işareti olarak karalar giyinmiştir.erler

Şair, Farsçanın da en büyük şairlerindendir.Zaten 40 lı yaşlara kadar hep farsça yazmıştır.Tahrandan Tebrize geldiği bir günde, anası ona "oğlum, senin için büyük şair oldu derler, emme men farsça bilmiyrem, bilirsin. Sen mene Türkçe bir şiir yazda okuyam." Demiş, bunun üzerine Şehriyar

ünlü şiiri Heyder babaya selam,ı yazmıştır. Bu şiirden sonra, Türkçeyi yeniden keşfetmiş, artık farsça yazmamıştır. Türk dilini, edebi dil denilen farsçaya tercih etmiştir.Şiirleri 76 dilde yayınlanmıştır.
Eserleri

* Haydar Baba'ya Salam, Tebriz, 1951;
* Yad-i ez Heyder Baba, Tahran 1964;
* Seçilmiş Eserleri, Bakı, 1966;
* Divan-ı Türkî Tebriz, 1992;
* Yalan Dünya, Bakı, 1993;
* Tüm Eserleri (4 cilt), Tahran,1971



Novruz gülü, kar çiçeği çıkanda,
Ağ bulutlar köyneklerin sıkanda,
Bizden de bir yâd eyleyen sağ olsun,
Derdlerimiz koy dikkelsin dağ olsun.



Heyder Baba, gün dalıvı dağlasın,
Üzün gülsün, bulakların ağlasın,
Uşaklarun bir deste gül bağlasın,
Yel gelende ver getirsin bu yana,
Belke menim yatmış bahtım oyana.



Heyder Baba, senin üzün ağ olsun,
Dört bir yanın bulak olsun, bağ olsun,
Bizden sora senin başın sağ olsun,
Dünya kazov-kader, ölüm-itimdi,
Dünya boyu oğulsuzdu, yetimdi.



Heyder Baba, yolum senden keç oldu,
Ömrüm keçdi, gelenmedim geç oldu,
Heç bilmedim gözellerin neç oldu,
Bilmezidim döngeler var, dönüm var,
İtginlik var, ayrılık var, ölüm var.



Heyder Baba, igit emek itirmez,
Ömür geçer efsus bere bitirmez,
Nâmerd olan ömrü başa yetirmez,
Biz de vallah unutmarık sizleri,
Görenmesek helâl edin bizleri.



Heyder Baba, Mir Ejder seslenende,
Kend içine sesden-köyden düşende,
Aşık Rüstem, sazın dillendirende,
Yadındadır ne hövlesek kaçardım,
Kuşlar tekin kanad çalıb uçardım.



Şengülava yurdu, aşık alması,
Gâh da gedib orda konak kalması,
Daş atması, alma-heyva salması,
Kalıb şirin yuhu kimin yadımda,
Eser koyub, ruhumda her zadımda.



Heyder Baba, Kuru gölün kazları,
Gediklerin sazak çalan sazları,
Ket kövşenin payızları, yazları,
Bir sinema perdesidir gözümde,
Tek oturub, seyr ederem özümde.



Heyder Baba, Karaçemen caddası,
Çovuşların geler sesi, sedası,
Kerbelâya gedenlerin kadası,
Düşsün bu aç, yolsuzların gözüne,
Temeddünün uyduk yalan sözüne.



Heyder Baba, şeytan bizi azdırıb,
Mehebbeti üreklerden kazdırıb,
Kara günün ser-nüviştin yazdırıb,
Salıb halkı bir-birinin canına,
Barışığı beleşdirib kanına.



Göz yaşına bakan olsa, kan akmaz,
İnsan olan hancer beline takmaz,
Amma hayıf, kör tutduğun burakmaz,
Behiştimiz cehennem olmakdadır,
Ziheccemiz meherrem olmakdadır.



Hazan yeli yarpakları tökende,
Bulut dağdan yenib kende köçende,
Şeyhülislam gözel sesin çekende,
Nisgilli söz üreklere deyerdi,
Ağaçlar da Allaha baş eyerdi.



Daşlı bulak daş-kumunan dolmasın,
Bahçaları saralmasın, solmasın,
Ordan keçen atlı susuz olmasın,
Deyne bulak, hayrın olsun, akarsan,
Ufuklara humar-humar bakarsan.



Heyder Baba, dağın daşın seresi,
Kehlik okur, dalısında feresi,
Kuzuların ağı, bozu, karası,
Bir gedeydim dağ-dereler uzunu,
Okuyaydım: 'Çoban, kaytar kuzunu'.



Heyder Baba, Sulu yerin düzünde,
Bulak kaynar çay çemenin gözünde,
Bulakotu, üzer suyun üzünde,
Gözel kuşlar ordan gelib keçerler,
Halvetleyib bulakdan su içerler.



Biçin üstü sünbül biçen oraklar,
Ele bil ki, zülfü darar daraklar,
Şikarçılar bildirçini soraklar,
Biçinçiler ayranların içerler,
Bir huşlanıb, sondan durub biçerler.



Heyder Baba, kendin günü batanda,
Uşakların şamın yeyib yatanda,
Ay bulutdan çıkıb kaş-göz atanda,
Bizden de bir sen onlara kıssa de,
Kıssamızdan çoklu gam u gussa de.



Karı nene gece nağıl deyende,
Külek kalkıb kap-bacanı döyende,
Kurd keçinin Şengülüsün yeyende,
Men kayıdıb bir de uşak olaydım,
Bir gül açıb ondan sora solaydım.



r16;Emmecanın bal bellesin yeyerdim,
Sondan durub üs donumu geyerdim,
Bahçalarda tiringeni deyerdim,
Ay özümü o ezdiren günlerim,
Ağac minib, at gezdiren günlerim.



Heçi hala çayda paltar yuvardı,
Memmed Sadık damlarını suvardı,
Heç bilmezdik dağdı, daşdı, divardı
Her yan geldi, şıllak atıb aşardık,
Allah, ne koş, gamsız-gamsız yaşardık.



Şeyhülislam münâcatı deyerdi,
Meşed Rahim lebbâdeni geyerdi,
Meşdâceli bozbaşları yeyerdi,
Biz hoş idik, hayrat olsun, toy olsun,
Fark eylemez, her nolacak, koy olsun.



Melik Niyaz verendilin salardı,
Atın çapıb kıykacıdan çalardı,
Kırkı tekin gedik başın alardı.
Dolayıya kızlar açıb pencere,
Pencerelerden ne gözel menzere.



Heyder Baba, kendin toyun tutanda,
Kız gelinler hena, pilte satanda,
Bey geline damdan alma atanda,
Menim de o kızlarında gözüm var,
Aşıkların sazlarında sözüm var.



Heyder Baba, bulakların yarpızı,
Bostanların gülbeseri, karpızı,
Çerçilerin ağ nebatı sakkızı,
İndi de var damağımda, dad verer,
İtgin geden günlerimden yad verer.



Bayram idi gece kuşu okurdu,
Adaklı kız bey çorabın tokurdu,
Herkes şalın bir bacadan sokurdu,
Ay ne gözel kaydadı şal sallamak,
Bey şalına bayramlığın bağlamak.



Şal istedim men de evde ağladım,
Bir şal alıb tez belime bağladım,
Gulam gile kaçdım, şalı salladım,
Fatma hala mene çorab bağladı,
Han nenemi yada salıb ağladı.



Heyder Baba, Mirzemmedin bahçası,
Bahçaların turşa şirin alçası,
Gelinlerin düzmeleri, tahçası
Hey düzüler gözlerimin refinde,
Heyme vurar hatıralar sefinde.



Bayram olub, kızıl palçık ezerler,
Nakış vurub, otakları bezerler,
Tahçalara düzmeleri düzerler
Kız-gelinin fındıkçası, henası,
Heveslener anası, kaynanası.



Bakıçının sözü, sovu, kağızı
İneklerin bulaması, ağızı,
Çerşenbenin girdekânı, mövizi
Kızlar deyer,Atıl-matıl, çerşenbe,
Ayna tekin bahtım açıl, çerşenber1;.



Yumurtanı göyçek, güllü boyardık,
Çakkışdırıb sınanların soyardık,
Oynamakdan birce meğer doyardık,
Eli mene yaşıl aşık vererdi,
İrza mene novruz gülü dererdi.



Novruz Ali hermende vel sürerdi,
Kâhdan enib küleşlerin kürerdi,
Dağdan da bir çoban iti hürerdi,
Onda gördün ulak ayak sahladı,
Dağa bakıb kulakların şahladı.



Akşam başı nahırçılar gelende,
Kodukları çekib, vurardık bende,
Nahır keçib gedib yetende kende,
Heyvanları çılpak minib kovardık,
Söz çıksaydı, sine gerib sovardık.



Yaz gecesi çayda sular şarıldar,
Daş kayalar selde aşıb, karıldar,
Karanlıkda kurdun gözü parıldar,
İtler gördün, kurdu seçib ulaşdı,
Kurd da gördün, kalkıb gedikden aşdı.



Kış gecesi tövlelerin otağı,
Kentlilerin oturağı, yatağı,
Buharıda yanar odun yanağı,
Şebçeresi, girdekânı, iydesi,
Kendi basar gülüb-danışmak sesi.



Şücâ haloğlunun Baki savgati,
Damda kuran samavarı, söhbeti,
Yadımdadı şestli keddi, kameti,
Cünemmegin toyu döndü, yas oldu,
Nene Kızın baht aynası kâs oldu.



Heyder Baba, Nene Kızın gözleri,
Rakşendenin şirin-şirin sözleri,
Türki dedim, okusunlar özleri,
Bilsinler ki, adam geder ad kalar,
Yahşı-pisden ağızda bir dad kalar.



Yaz kabağı gün güneyi döyende,
Kend uşağı kar güllesin sövende,
Kürekçiler dağda kürek züvende,
Menim ruhum ele bilin ordadır,
Kehlik kimi batıb kalıb, kardadır.



Karı Nene uzadanda işini,
Gün bulutdan eyirerdi teşini,
Kurd kocalıb, çekdirende dişini,
Sürü kalkıb dolayıdan aşardı,
Badyaların südü aşıb-daşardı.



Hecce Sultan emme dişin kısardı,
Molla Bağır emoğlu tez mısardı,
Tendir yanıb, tüstü evi basardı,
Çaydanımız arsın üste kaynardı,
Kovurkamız saç içinde oynardı.



Bostan pozub getirerdik aşağı,
Doldurardık evde tahta tabağı,
Tendirlerde pişirerdik kabağı,
Özün yeyib, tohumların çıtlardık,
Çok yemekden lap az kala çatlardık.



Verzeğandan armud satan gelende,
Uşakların sesi düşerdi kende,
Biz de bu yandan eşidib bilende,
Şıllak atıb bir kışkırık salardık,
Buğda verib armudlardan alardık.



Mirza Tağıynan gece getdik çaya,
Men bakıram selde boğulmuş aya,
Birden ışık düşdü otay bahçaya,
Eyvay dedik, kurddur kayıtdık, kaşdık,
Heç bilmedik ne vakt küllükden aşdık.



Heyder Baba, ağaçların ucaldı,
Amma hayıf cevanların kocaldı,
Tokluların arıklayıb acaldı,
Kölge döndü, gün batdı, kaş kereldi,
Kurdun gözü karanlıkda bereldi.



Eşitmişem yanır Allah çırağı,
Dayır olub mescidüzün bulağı,
Râhat olub kendin evi, uşağı,
Mensur Hanın eli kolu var olsun,
Harda kalsa, Allah ona yar olsun.



Heyder Baba, Mol İbrahim var, ya yok?
Mekteb açar, okur uşaklar, ya yok?
Hermen üstü mektebi bağlar, ya yok?
Menden ahonda yetirersen selâm,
Edebli bir selâm-ı mâ lâkelâm.



Hecce Sultan emme gedib Tebrize,
Amma ne Tebriz ki, gelemmir bize,
Balam durun, koyak gedek evmize,
Ağa öldü, tufakımız dağıldı,
Koyun olan yad gediben sağıldı.



Heyder Baba, dünya yalan dünyadı,
Süleymandan, Nuhdan kalan dünyadı,
Oğul doğan, derde salan dünyadı,
Her kimseye her ne verib alıbdı,
Eflatundan bir kuru ad kalıbdı.



Heyder Baba, yaru yoldaş döndüler,
Bir-bir meni çölde koyub, çöndüler,
Çeşmelerim, çırahlarım, söndüler,
Yaman yerde gün döndü, akşam oldu,
Dünya mene harâbe-i şâm oldu.



Emoğluynan geden gece Kıpçağa,
Ay ki çıkdı, atlar geldi oynağa,
Dırmaşırdık, dağdan aşırdık dağa,
Meşmemi Han göy atını oynatdı,
Tüfengini aşırdı, şakkıldatdı.



Heyder Baba, Kara gölün deresi,
Hoşgenâbın yolu, bendi, beresi,
Orda düşer çil kehliğin feresi,
Ordan keçer yurdumuzun özüne,
Biz de keçek yurdumuzun sözüne.



Hoşgenâbı yaman güne kim salıb?
Seyyidlerden kim kırılıb, kim kalıb?
Amir Gafar dam daşını kim alıb?
Bulak gene gelib gölü doldurur,
Ya kuruyub, bahçaları soldurur.



Amir Gafar seyyidlerin tacıydı,
Şahlar şikar etmesi kıykacıydı,
Merde şirin, nâmerde çok acıydı,
Mazlumların hakkı üste eserdi,
Zalimleri kılıç tekin keserdi.



Mir Mustafa dayı, uca boy baba,
Heykelli, sakkallı, Tolustoy baba,
Eylerdi yas meclisini, toy baba,
Hoşgenâbın âb-ı rûsu, erdemi,
Mescidlerin, meclislerin görkemi.



Mecdüssâdât gülerdi bağlar kimi,
Guruldardı, buludlu dağlar kimi,
Söz ağzında erirdi yağlar kimi,
Alnı açık, yakşı, derin kanardı,
Yaşıl gözler çırağ tekin yanardı.



Menim atam süfreli bir kişiydi,
El elinden tutmak onun işiydi,
Gözellerin âhire kalmışıydı,
Ondan sonra dönergeler döndüler,
Mehebbetin çırağları söndüler.



Mir Sâlihin deli sevlik etmesi,
Mir Azizin şirin şahsey getmesi,
Mir Memmedin kurulması, bitmesi,
İndi desek, ahvâlâtdı, nağıldı,
Keçdi getdi, itdi batdı, dağıldı.



Mir Abdülün aynada kaş yakması,
Çövçülerinden, kaşının akması,
Boylanması, dam-divardan bakması,
Şah Abbasın dürbini, yâdeş behayr,
Hoşgenâbın hoş günü, yâdeş behayr.



Sitâr emme nezikleri yapardı,
Mir Kadir de her dem birin kapardı,
Kapıb, yeyib, dayça tekin çapardı,
Gülmeliydi onun nezik kappası,
Emmemin de, ersininin şappası.



Heyder Baba, Amir Heyder neyneyir?
Yakın gene samavarı keyneyir,
Day kocalıb, alt engiynin çeyneyir,
Kulak batıb, gözü girib kaşına,
Yazık emme, havâ gelib başına.



Hanım emme Mir Abdülün sözünü,
Eşidende eyer ağzı, gözünü,
Melkâmıda verer onun özünü,
Darvaların şuhlugılan katallar,
Eti yeyib, başı atıb yatarlar.

gktrk
16-08-2010, 23:09
Tüm bu hikayeleri iyice okuduğunuzda daha mı az para kaybedeceğiz bu tarih derslerinin borsa ile ilgisini anlayamıyorum...

Che Big
16-08-2010, 23:36
Tüm bu hikayeleri iyice okuduğunuzda daha mı az para kaybedeceğiz bu tarih derslerinin borsa ile ilgisini anlayamıyorum...

bakiyorum borsa ile ilgili degil hic okumiyorum......

baba format degistir artik,tarih icin baska baslik........:he:

baba
16-08-2010, 23:58
Belki haklısınız, ama daha evvel borsa hakkında yazabileceğim her şeyi uzunca bir yazı dizisi halinde, hatta bir roman formatında yazdım. Ve dedim ki bu topik misyonunu tamamladı.
Benden bu kadar.

Eğer siz borsayı rakamlar hengamesi, grafikler, takaslar olarak algılıyorsanız; korkunç bir şekilde yanılıyorsunuz.Kimse size yol gösteremez. Kendi yolunuzu kendiniz bulmak durumundasınız. "Borsa, hayatın ta kendisidir."
Anlayana!

Pit
17-08-2010, 07:54
Belki haklısınız, ama daha evvel borsa hakkında yazabileceğim her şeyi uzunca bir yazı dizisi halinde, hatta bir roman formatında yazdım. Ve dedim ki bu topik misyonunu tamamladı.
Benden bu kadar.

Eğer siz borsayı rakamlar hengamesi, grafikler, takaslar olarak algılıyorsanız; korkunç bir şekilde yanılıyorsunuz.Kimse size yol gösteremez. Kendi yolunuzu kendiniz bulmak durumundasınız. "Borsa, hayatın ta kendisidir."
Anlayana!
sn baba,
insanın içinde bulunan kazanma hırsı, kibir ve açgözlülüktür borsada kazanamamasına neden olan. Dediğiniz gibi bunlarda hayatın ta kendisidir. Bunları kontrol edemeyen insanın borsada başarılı hatta hayatında da başarılı olması mevzu bahis değildir. Bir büyüğüm derdi borsada kazanmak olmazsa olmaz borsa bilgilerini bilmenin yanısıra psikolojine hakim olabilmektir. Başka bir dostum çok iyi anlamda teknik analiz bilir ve yaptığı tahminler çok yüksek doğruluktadır. Öte yandan ne zamanki borsada parası olsun tahminlerine hisleri karışır ve kaybeder. Ben sadece borsada olmadığı zamanlarda ondan fikir alırım veya aldığım fikirlere değer veririm. Borsada olduğu zaman işin içinde hisleri olduğunu bilirim.
Herneyse borsa gerçekten hayatın ta kendisidir.

AUDİ+
24-08-2010, 15:28
Belki haklısınız, ama daha evvel borsa hakkında yazabileceğim her şeyi uzunca bir yazı dizisi halinde, hatta bir roman formatında yazdım. Ve dedim ki bu topik misyonunu tamamladı.
Benden bu kadar.

Eğer siz borsayı rakamlar hengamesi, grafikler, takaslar olarak algılıyorsanız; korkunç bir şekilde yanılıyorsunuz.Kimse size yol gösteremez. Kendi yolunuzu kendiniz bulmak durumundasınız. "Borsa, hayatın ta kendisidir."
Anlayana!

O vakit forum yönetimine başvurup topiğin adının değiştirilmesini talep edebilirsiniz...

Mesela ''yazacağımı yazdım artık tarih yazıyorum'' başlığı olabilir...:)

bikmisbroker
24-08-2010, 15:40
Nasil Para Kaybedilir??
Madem konumuz bu yakin zamandan ornekler vereyim..
En azindan "misyonunu tamamlayan" Topicde Guncel bir kac ornek olur!!

bikmisbroker
24-08-2010, 15:41
Para kaybetmek icin toplum psikolojisi ile Borsada olmak gerekir..

bikmisbroker
24-08-2010, 15:42
Kazanmak istiyorsaniz EGER, kendi analizlerinizi kandiniz yapabilmelisiniz!!!
Ve yapacaginiz analizler icin etrafinizda kitap yazmis analistler ve yorumcularda olsa kulak asmadan kendi gordukleriniz dogrultusunda yatirimlariniza yon verebilmelisiniz!!

bikmisbroker
24-08-2010, 15:43
Sene 2008 Ekim aylarinin sonu..
Endeksdeki dusus ha babam de babam devam ediyor.
Kriz HAD safhada, "SAT KAC, KURTUL" mantigi ve psikolojisi heryerde hakim!!
Grafik bakiyorum, ben ayni fikirde degilim..

bikmisbroker
24-08-2010, 15:44
22-23 binli endekslerde EW cisi 5 ci dalgayi 5 bin endeksde goruyor...

bikmisbroker
24-08-2010, 15:45
Bir baskasi, Mali piyasalarin GLOBAL anlamda coktugunden dem vuruyor..

bikmisbroker
24-08-2010, 15:46
ABD de yeni baskan secilmis Mr.OBAMA piyasalarin cokusunu yavaslatmak icin bazi onlemler aldiriyor..

bikmisbroker
24-08-2010, 15:47
ACTIM grafiklere baktim..
Baktikca degisik seyler farketmeye basladim!!

Ve bir topic acmaya karar verdim..
ADI;ALTIN VURUS olacakti..

bikmisbroker
24-08-2010, 15:47
Ve ALTIN VURUS topicindeki ilk grafigim de su sekilde idi..

http://img.photobucket.com/albums/v85/bbroker/ALTIN%20VURUS/altinvurus.png

bikmisbroker
24-08-2010, 15:50
ZURNANAIN ZIRT dedigi yerdeydik..
TC olarak ya yeni bir kriz daha yasayacaktik ki pek cok EW ci kardesimizin beklentisi ve yorumu o sekilde idi..
Ya da Bizden kaynaklanmayan nedenlerden dolayi kendi ic dinamiklerimiz ile bu krizden (TC nin mali piayasalarindaki yasantisi boyunca iLK DEFA) yara almadan BABALAR gibi cikacaktik..

Bu Alttaki grafik O kritik gunlerin grafigidir...

http://img.photobucket.com/albums/v85/bbroker/ALTIN%20VURUS/KRiZBOLGESi.png

bikmisbroker
24-08-2010, 15:52
Teknik analizce grafiklerinde "YORUMDA" bulunabilmelidir.
Bulunacagi Yorum ise Tecrubesine, bilgisine ve ufkuna paralel bir seviyede olacaktir.
Bu nedenle de Grafikde KRiZ bolgesini de bilhassa belirtmem icap ediyordu..

Ustteki grafik de bu husus ozellikle belirtilmistir..

bikmisbroker
24-08-2010, 15:54
Piyasalarda ALT taraflar hep KRiZ olarak anildigi gibi, KOPUK olarak anilan UST taraflarda vardir..

bikmisbroker
24-08-2010, 15:55
Yapacagim analizde ve yayinlayacagim grafiklerde alt taraftaki KRiZ bolgesini tanimlayabildigim gibi, sahip oldugum tecrube geregi UST taraftaki KOPUK bolgesini de tanimlayabilmeliydirm..

bikmisbroker
24-08-2010, 15:56
Vee Ust taraftaki KOPUK bolgesini de belirten bir grafik de yayinladim.
Assagidaki Grafik UST taraftaki KOPUK bolgesini gostermektedir.

http://img.photobucket.com/albums/v85/bbroker/ALTIN%20VURUS/52050gunlukort.png

bikmisbroker
24-08-2010, 15:59
Grafikler USD bazli grafikler oldugu icin ustteki KIRMIZI trend cizgisinin gectigi nokta 55$ KOPUK bolgesinin olustugu SARI trend cizgisinin gectigi bolge ise 80$ dir.

bikmisbroker
24-08-2010, 16:01
Para NASIL mi Kaybedilir??
31.EKiM 2008 de Actigim Topic'in linkini de burada vererek http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=29479 madem islevini kaybetmis olan bu topicde SERH dusuyorum Hakim Beg.

Okuyucuya agiz tadi olsun diye yazdim bunlari hakim Beg.
Nasilsa Mebzul miktarda HiT alinca Bu topic de ARSiV deki yerini alacaktir, hakim beg.

Forum gocup gitmezse, ve bu bilgiler silinmezse, "hos bir seda olarak" kalir hakim Beg.
Saygi ve sevgilerimle,
Kolay gelsin.

bikmisbroker
24-08-2010, 16:08
Sistemin yoksa, onun bunun laflari ile yatirimlarina yon veriyorsan, kendi analiz yetenegin ve arac-gereclerin yoksa..
PARA iSTE BOYLE KAYBEDiLiR.

CEMIX
24-08-2010, 16:43
Sayın BaBo

calısmalarınızı ve tecrubelerınızı aktardıgınız tum yazılarınızı ılgı ıle takıp edıyor emeklerınızı paylastıgınız ıcın tesekkur edıyorum.

alihandro
24-08-2010, 23:28
Belki haklısınız, ama daha evvel borsa hakkında yazabileceğim her şeyi uzunca bir yazı dizisi halinde, hatta bir roman formatında yazdım. Ve dedim ki bu topik misyonunu tamamladı.
Benden bu kadar.

Eğer siz borsayı rakamlar hengamesi, grafikler, takaslar olarak algılıyorsanız; korkunç bir şekilde yanılıyorsunuz.Kimse size yol gösteremez. Kendi yolunuzu kendiniz bulmak durumundasınız. "Borsa, hayatın ta kendisidir."
Anlayana!

Sayın hocam, topik, çok ciddi bir kaynak ve potansiyel olmuş. Hepsini okumam mümkün değildi ama aradan okudum. Bir çok arkadaş katkı koymuş. Başta siz ve syn bıkmışbroker tabi. Geçen zamanla birlikte baya ciddi ve esaslı fikir süreci yaşanmış. İnanıyorum ki bu süreç size dahi, ilk yazmaya başladığınız güne göre bir şeyler katmış ve sağlamıştır. Gerek olan budur zaten.

Bunu nerden anladınız derseniz hocam; ilk yazdığınız kelime ile son kelimenizden. ‘para nasıl kaybedilir’, kelimesi, alternatifsiz ve tek şık anlamlı. Buradan para kazanılacağı sonucu mümkün değil çıkmaz, çıkamaz. Fakat son cümleniz ise; ‘borsa hayat demektir’ ve anlamı içinde, kaybı da kazancı da mütezammın. Yani hayatta kazanan kazanıyor kardeşim, işte size tarihten bir sürü örnek… akıllı olan kazanır. Akıllı olan kazansın. Hayatta da borsada da…

bendeniz, böyle ciddi tecrübesi olan ve 'millet' hakkında niyeti dürüst insanların, profesyonellerin havlu atmasını pek,.. nasıl diyeyim; içime sinmiyor... belki de evet, bu topik misyonunu tamamlamıştır. ama sanmam ki, işte mesela bendeniz, böyle aramakla bulunmaz tecrübeye ihtiyaç duyduğumuzu itiraf ederken, bir syn baba'nın, bir syn bıkmışbroker'in bu anlamda misyonunu tamamlamış olmadığı fikrindeyim.

değerli yorum ve fikirlerinizi bekliyoruz doğrusu.

deliorman
24-08-2010, 23:32
Paranızı Asyab'a bağlayın kesin kaybedersiniz... Endeks son altı ayda 50000 den 62000'e çıktı, Asyab ise 4.20'den 3.20'ye indi...

baba
25-08-2010, 06:43
Sayın hocam, topik, çok ciddi bir kaynak ve potansiyel olmuş. Hepsini okumam mümkün değildi ama aradan okudum. Bir çok arkadaş katkı koymuş. Başta siz ve syn bıkmışbroker tabi. Geçen zamanla birlikte baya ciddi ve esaslı fikir süreci yaşanmış. İnanıyorum ki bu süreç; size dahi, ilk yazmaya başladığınız güne göre bir şeyler katmış ve sağlamıştır. Gerçek olan budur zaten.

Bunu nerden anladınız derseniz hocam; ilk yazdığınız kelime ile son kelimenizden. ‘para nasıl kaybedilir’, kelimesi, alternatifsiz ve tek şık anlamlı. Buradan para kazanılacağı sonucu mümkün değil çıkmaz, çıkamaz. Fakat son cümleniz ise; ‘borsa hayat demektir’ ve anlamı içinde, kaybı da kazancı da mütezammın. Yani hayatta kazanan kazanıyor kardeşim, işte size tarihten bir sürü örnek… akıllı olan kazanır. Akıllı olan kazansın. Hayatta da borsada da…

bendeniz, böyle ciddi tecrübesi olan ve 'millet' hakkında niyeti dürüst insanların, profesyonellerin havlu atmasını pek,.. nasıl diyeyim; içime sinmiyor... belki de evet, bu topik misyonunu tamamlamıştır. ama sanmam ki, işte mesela bendeniz, böyle aramakla bulunmaz tecrübeye ihtiyaç duyduğumuzu itiraf ederken, bir syn baba'nın, bir syn bıkmışbroker'in bu anlamda misyonunu tamamlamış olmadığı fikrindeyim.

değerli yorum ve fikirlerinizi bekliyoruz doğrusu.
TOPİK misyonunu tamamlamıştır, derken; bu asla artık okunmaması gerekir demek değildir zaten. Hatta çok sık okunması gerekir, bu çap ve kalitede bir başka topik yoktur zaten.
Ben artık yazacak bir şey kalmadı anlamında kullanıyorum, misyon tamamlama işini.
Bu topik, bana bile çok şey katdı. Bu muhteşem tespitinize aynen katılıyorum.
Sevgi ve selam

Adil Talat
25-08-2010, 08:44
Paranızı Asyab'a bağlayın kesin kaybedersiniz... Endeks son altı ayda 50000 den 62000'e çıktı, Asyab ise 4.20'den 3.20'ye indi...

hıc gulecegım yokdu tskler :):):)

alihandro
25-08-2010, 23:52
TOPİK misyonunu tamamlamıştır, derken; bu asla artık okunmaması gerekir demek değildir zaten. Hatta çok sık okunması gerekir, bu çap ve kalitede bir başka topik yoktur zaten.
Ben artık yazacak bir şey kalmadı anlamında kullanıyorum, misyon tamamlama işini.
Bu topik, bana bile çok şey katdı. Bu muhteşem tespitinize aynen katılıyorum.
Sevgi ve selam

estağfurullah syn baba.

yukarıdaki mesajınızı gereği şekilde anladım ve sistemli olarak okumaya ve anlamaya çalışacağım inş.

gayret bizden tevfik Allah'tan.

rogdopsink
30-08-2010, 12:24
Asil Nadir


Asil Nadir (d. 1 Mayıs 1941, Lefke, Kıbrıs) Kıbrıslı Türk iş adamı.
Lefke'de, İrfan Nadir ve Safiye Nadir'in oğlu olarak doğdu. Mağusa'da gazete satarak büyüyen Asil Nadir, ailesinin 1963 yılında Londra'ya taşınması ile yeni bir hayata başladı. Bu dönemde İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nden ayrıldıktan sonra, babasının gözetiminde iş hayatına atıldı. Aile kısa bir süre sonra Londra'da bir cash-and-carry konfeksiyon şirketi olan Wear Well'i satın aldı. 70'li yılların başında şirket yılda bir milyon sterlin gelir getirmeye başlamıştı. 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında Asil Nadir Kuzey Kıbrıs'a dönerek Rumlardan kalan işletmeleri değerlendirdi. O dönemde İngiltere'de zarar eden Polly Peck şirketinin hisselerini satın aldı. Polly Peck 80'li yıllarda Londra Borsası'nın yıldızlarından biri haline geldi. En büyük çıkışını ise 1984 yılında yaptı. 1985 yılı başlarında ise özel serveti 500 milyon sterlini aşmış, Sunday Times gazetesi tarafından dünyanın en zenginleri arasında 11. sıraya yerleştirilmiş[kaynak belirtilmeli], ayrıca risk üslenme konusunda dünyanın 15 gözü pek işadamı arasında göstermişti.

Dönemin Türkiye Başbakanı Turgut Özal'ın yakın çevresinde yer edinerek, onun tavsiyesi ile 1988 yılında Günaydın gazetesini satın aldı ve Türk basın dünyasına girdi. Güneş ve Gelişim dergi gruplarını da bu ilk satışın hemen ardından satın aldı. Türkiye'de özellikle basın sektöründeki yatırımları ile ve Vestel'in kurucusu olarak tanınmakla birlikte, 1989 itibariyle tarım, gıda, tekstil, elektronik, denizcilik, turizm ve medya alanlarında bir imparator olarak kabul ediliyordu. Başında bulunduğu Polly Peck Grubu'nun gıda sektöründe Del Monte, Unipac, Meyna, Sunzest, Niksar, Van Den Brink, Frio, Früco, Prevor, Mendelson-Zeller, Stadart Fruit, elektronik sektöründe Sansui, Vestel, Capetronic, Imperial, Russel Hobbs Tower, hizmetler sektöründe Voyager Kıbrıs, Pizza Hut şirketlerinde iştirakleri bulunmaktaydı.

1990 yılında Nadir'in paravan şirketleri aracılığı ile Polly Peck hisselerini yapay olarak yükselttiği haberi Londra gündemine bomba gibi düştü. Suçlama, borsadaki hisselerden kaçışı getirince şirket büyük bir mali krize girdi. İngiltere Ağır Dolandırıcılık Masası, Nadir'i zimmetine para geçirmekle suçlayarak mal ve para varlığının dondurulması için Yüksek Mahkeme'den karar çıkarttı. Bunun sonunda Asil Nadir dolandırıcılık ve borçları nedeniyle tutuklandı. Kıbrıslı Türk işadamı Ramadan Güney ve Asil Nadir'in o dönemdeki eşi eski Türkiye güzeli Ayşegül Tecimer (o dönemde Ayşegül Nadir) tarafından toparlanan 3,5 milyon sterlinlik kefalet ile serbest bırakıldığı bilinirken, tutulduğu hapishaneden uçak ile kaçtığı iddiası da vardır.

15 Aralık 1990'da aleyhine 18 hırsızlık suçu ileri sürülüyordu. Kasım 1991'de ise bu suçlamaların sayısı 76'ya ulaşmıştı. Haziran 1992'de suçlarının sayısı 76'dan 30'a düşürüldü. Eylül 1993'te yargılanmasına karar verildi. Ancak, kendisi Mayıs 1993'te İngiltere'den maceralı bir kaçış sonrasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne kesin dönüş yaparak hayatında yeni bir dönemi başlatmıştı. Günümüzde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde çok daha sınırlı bir ölçekte iş hayatını sürdürmektedir. İngiltere'de hakkında açılan davalar sürmektedir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde halen kontrolünde olan şirketler şunlardır: Jasmine Court, Palm Beach, Crystal Cown, Olive Tree, Unipac fabrikası, ICP ilaç fabrikası, Sunzest paketleme tesisleri, Sunzest konsantre fabrikası, Wearwell konfeksiyon, Traveloz, Safeco Sigorta, Kend Bank, AN Grafik, Benlarit limited, Derece Lim, Cemar Ar.
Bu arada Nadir'in basında sıkça yer alan eski eşi Ayşegül Tecimer de, Türkiye'de tarihi eser kaçakçılığından yargı önüne çıktı ve yurtdışına kaçtı.

Filozof16
04-09-2010, 21:25
sn.bikmisbroker...topiği baştan sona okumuş biri olarak size somut ve gerçekçi tespitleriniz için teşekkür ederim...ancak yanlış anlamadıysam 11 EYLÜL benzeri bir şoka-0.40 cent-doğru yol aldığımızdan mı sözediyorsunuz...yoksa 0.70 centi hayal edemiyorum...tşk...not:dow için 2 yıl için 40 binden bahsediliyor da..

baba
06-09-2010, 08:16
Zeki Velidi Togan
10 Aralık 1890 tarihinde Başkurt ilinde İsterlitamak’a bağlı Küzen köyünde doğdu. Daha ilk mederse tahsilini yaparken bir yandan da özel Rusça dersleri alıyordu. Öğretmen olan annesinden Farsça öğrenmeyi de ihmal etmiyordu. 1902 yılında orta tahsil için Ütek’e bulunan dayısı Habib Neccar’ın medresesine gitti. Buradaki öğrenimi sırasında Arapça dersler alarak dil bilgisini geliştirdi.

1908′de köyünden kaçarak Kazan’a gelip burada özel dersler aldı. Bu arada Katanov ve Aşmarin gibi bilginlerle tanıştı. 1909 yılında mezun olduğu Kasımiye medresesine ‘Türk Tarihi ve Arap Edebiyatı Tarihi Muallimi’ oldu. 4 yıl süren bu öğretmenliği sırasında 1911 sonlarında yayınladığı Türk ve Tatar Tarihi adlı kitabı sayesinde meşhur olmaya başladı. Bu eserin iyi yankıları sayesinde Kazan Üniversitesi Arkeoloji ve Tarih Cemiyeti’ne Aza seçildi.




1913′te Fergane’ye, 1914′te Buhara’ya araştırmalar yapmak için gönderildi. Bu seyahat neticelerine ait hazırlamış olduğu raporlar başta Petersburg Arkeoloji Cemiyeti olmak üzere Kazan ve Taşkent Arkeoloji cemiyetleri mecmualarında yayınlandı. Bu arada Prof. Katanov’un şimdi İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü’nün esas nüvesini teşkil edecek olan kitaplarının Türkiye’ye gönderilmesine vesile oldu.

Daha sonra Rus Millet Meclisi Duma’da Ufa Müslümanlarının temsilcisi olarak bulunmak üzere Petersburg’a gitti. Bilimsel çalışmalarına siyasî çalışmalarını da eklemiş oluyordu. Bu sırada Bolşevik ihtilâli patlak verince o da Türklerin durumunun düzelmesi için mücadeleye girişti.

Bolşevik İhtilâli’nden 22 gün sonra 29 Kasım 1917′de Başkurt ilinin muhtariyeti ilan edildi. Örenburg’u 18 Şubat 1918′de işgal eden Sovyetler onu tutukladılarsa da 7 Haziran’da hapisten kaçtı. Başkurt hükümeti kurulduğunda Togan, Harbiye Nazırı oldu. Bundan sonra Lenin, Stalin ve Troçki ile defalarca görüşütü fakat olumlu sonuç alamayınca Türkistan’a çekilip orada mücadeleye karar verdi.



1920-23 yıllarında Türkistan’da amansız bir mücadeleye girişti ise de başarılı olamadı. Basmacı Hareketi’nin içinde bulundu. Türkistan Millî Birliği’nin kurucusu ve ilk başkanıdır.

Paris, Londra ve Berlin’deki bir çok Orta-Asya tarihçisi onunla çalışmak istemesine rağmen, devrin Türkiye Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi, Fuat Köprülü, Rıza Nur, Yusuf Akçura’nın istekleri sayesinde Türkiye’den davet aldı. 20 Mayıs 1925′te geldiği Türkiye’de Maarif Vekâleti Telif ve Tercüme Encümeni’ne tayin edilmiştir. O zamanki Ankara’nın kitap açısından yetersiz olması yüzünden kendi isteği ile İstanbul Darülfünun’u Türk Tarihi Müderris Muavinliği’ne tayin edildi.

Bundan sonra İstanbul ve Anadolu kütüphanelerinde hummalı çalışmalarına başladı. Fakat, 1932′de I. Türk Tarih Kongresi’nde tıp doktoru Reşit Galip’in sunduğu Orta Asya’da iç deniz olduğu ve bunun sonradan kuruduğu konusu hakkındaki tebliğini eleştirince, Togan aleyhine bir kamuoyu oluştu. Kendisine takınılan bu kötü tutum üzerine ülkeyi terk etme kararını verdi. 8 Temmuz 1932′de istifa ederek Viyana’ya gitti.



1935′te doktora çalışmalarını bitirdikten sonra Bonn Üniversitesi’nde, 1938′de Göttingen Üniversitesi’nde ders verdi. 1939′da Millî Eğitim Bakanı’nın daveti üzerine tekrar Türkiye’ye geldi. İstanbul Üniversitesi’nde Umumî Türk Tarihi Kürsüsü’nü kurdu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Türkiye’de Sovyetler aleyhine faaliyet ve Turancılık suçundan tutuklanıp mahkeme edildi. 10 yıl hapse mahkum edildiyse de Askerî Mahkeme kararı bozdu ve Togan beraat etti. 1948′de yeniden döndüğü üniversitedeki görevine ölümüne kadar devam etti. 1951′de İstanbul’da toplanan XXI. Müsteşrikler Kongresi’ne Başkanlık etti. Bu onun bilimsel alandaki şöhretini çok daha artırdı.
Ordinaryüs prof.Zeki Velidi Togan 26 Temmuz 1970′te İstanbul’da vefat etti.

baba
08-09-2010, 12:10
SADRİ MAKSUDİ ARSAL
(d. 1879, ö. 1957) Türk-Tatar devlet adamı, hukuk profesörü, alim ve düşünür.
Ordinaryüs prof.
Paris Hukuk fakültesi mezunu Arsal, 1925 yılında Ankara Hukuk Fakültesi'nin kurucularındandır. Uzun yıllar bu fakültede sonra da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde dersler verdi. Hukukun Umumi Esasları (1937), Hukuk Tarihi Dersleri (1938), Umumi Hukuk Tarihi (1941), Hukuk Felsefesi Tarihi (1946) ve Türk Tarihi ve Hukuk (1947) isimli eserleri Türkiye'de hukuk eğitiminin gelişimine önemli katkılar olarak anılır. Ancak Türkiye'deki kanuni çalışmalara asıl katkısı, bugün Türkiye'de hukuk alanında temel ders müfredatından olan Türk Hukuku Tarihi disiplininin kurmasıdır. Bu dersi müfredata alarak dünyada ilk defa vermiştir.
Sadri Maksudi, 1878 yılında Kazan'da doğdu. 1895-1896 yıllarında bir yıl süreyle Kırım'da Gaspıralı İsmail'in talebesi oldu. Genç yaşta İsmail Gaspıralı'nın yanında bulunmak onun Türkçü ve Turancı olmasında önemli rol oynadı. 1901 yılında Kazan'daki Rus Öğretmen Okulunu bitirerek Paris'e gitti. Sorbon Üniversitesinde hukuk öğrenimi gördü ve 1906'da memleketine döndü. 1907-1912 yılları arasında Rus Çarlığı parlamentosu olan Duma'da milletvekilliği yaptı; Tatar Türklerini ve bütün Rusya Müslümanlarını temsil etti. Mecliste yaptığı ateşli konuşmalarla Rusya Türklerinin ve Osmanlı Devletinin haklarını savundu. 1917 Ekim ihtilâli ile Çarlık Rusyası sona ermiş, Sovyetler Birliği kurulmuştu. 22 Temmuz 1917'de İç Rusya ve Sibirya Millî-Medenî Türk-Tatar Muhtariyeti kuruldu. Sadri Maksudi bu özerk devletin meclis ve devlet başkanı oldu. Böylece 1552'den beri Rus tutsaklığı altında bulunan Tatar Türklerinin, kısa süreli olsa da, ilk devlet başkanlığını yaptı. Rus komünistleri, 1917-1920 arasında kurulan bütün özerk veya bağımsız Türk devletlerini yıktıkları gibi Türk-Tatar muhtariyetini de yıktılar. Sadri Maksudi köylü kılığına girerek Finlandiya'ya kaçmak zorunda kaldı. Kaçışı ve ikameti, bugün de mevcut olan Finlandiya Türk Tatar cemaati tarafından sağlandı. 1920-1925 yılları arasında Sadri Maksudi Paris Barış Konferansı'nda Türklerin haklarını savundu; Sorbon Üniversitesinde dersler verdi. Atatürk tarafından Türkiye'ye davet edilince ailesiyle birlikte Ankara'ya geldi ve Hukuk Mektebinde (bugünkü Hukuk Fakültesi) Türk Hukuk Tarihi kürsüsünü kurdu. 1925 yılından 1950
yılına dek Ankara ve İstanbul Hukuk Fakültelerinde hukuk tarihi, Türk hukuk tarihi, hukukun umumi esasları, hukuk felsefesi derslerini verdi. 1931-1939 yılları ile 1950-1954 yılları arasında üç dönem milletvekilliği yaptı. 1950-1951 yıllarında Türk Parlamento Grubu başkanı olarak Avrupa Konseyinde Türkiye'yi temsil etti.
Sadri Maksudi devlet adamlığı ve siyasetçiliği yanında hukukçu, tarihçi, dilci ve milliyet nazariyatçısı bir sosyologdur. Sorbon'da Türk tarihi hakkında dersler vermiştir. "Büyük Millî Emeller" adlı makalesi daha 1911 yılında, Sadri Maksudi Kazan'da iken, Türk Yurdu dergisinde yayımlanmıştı. "Türk Tarihinin Telkinatı" adlı makalesiyle Türk tarihine ait çeşitli makaleleri 1925'te Türk Yurdu'nda yayımlanıyordu. !925 Ağustosu'nda Türk Yurdu'nda çıkan makalesinin adı "Türk Birliği" idi. "Türk Dili İçin" adlı çok önemli kitabı 1930 yılında Türk Ocağı yayınları arasında çıkmıştı. Bu eser yayımlanmadan önce Mustafa Kemal tarafından okunmuş ve Atatürk'ün "Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir" sözleriyle başlayan ünlü vecizesi Atatürk'ün el yazısıyla kitabın başına konmuştur. Bu söz neredeyse kelime kelime Sadri Maksudi'nin kitabına dayanmaktadır ve eserin çok güzel bir özeti mahiyetindedir. Kitapta Türk dilinin zenginliği çok sayıda örneğe dayandırılarak ortaya konulmuştur. Kitabın ana fikri Türkçeye dayanan bir bilim dili yaratmak ve Türk dünyasında dil birliğini sağlamaktır. Sadri Maksudi'nin 1947'de yayımlanan Türk Tarihi ve Hukuk eseri, bilhassa Köktürk anıtları ve Kutadgu Bilig'e dayanarak Türklerin hukuk ve devlet anlayışını ilmî yollarla gözler önüne serer.
Sadri Maksudi Arsal'ın Türkçülük açısında en önemli eseri 1955'te yayımlanan Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları'dır. Her Türk milliyetçisinin başucu eserlerinden biri olması gereken bu kitap, dünyadaki milliyet nazariyelerinin de şaheserleri arasındadır. Kitapta işlenen en önemli fikir, milliyetçiliğin insan ve cemiyet hayatının tabiî bir neticesi olmasıdır. Bu fikriyle Sadri Maksudi milliyetçilik fikrini, biyoloji ve sosyolojinin ilmî temellerine oturtur. Milleti teşkil eden unsurlar arasında ırk bir mayadır ve bu maya etrafında derlenip çoğalan bir topluluk ortak bir tarih, dil ve kültür ile yoğrularak milleti oluşturur. Tarih içinde meydana gelen ortaklıklar, farklı soydan gelmiş bazı insanları bile aynı millete mensup olma hissiyle bir araya getirir.
Sadri Maksudi Arsal 20 Şubat 1957 tarihinde istanbul'da vefat etti.
ANMA
2007 ölümünün 50. yıldönümüdür. Bu sebeple torunları ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi 13 Mayıs 2007'de onun için bir bilim toplantısı düzenlediler. Toplantıda Ahmet Mumcu, Ahmet B. Ercilasun, Taha Akyol, Nadir Devlet, Salavat İshakov (Moskova), Okan Daher (Finlandiya), Timur Kozirev (Kazakistan) ve Rafael Muhammedinov (Tataristan) birer bildiri sundular.

baba
08-09-2010, 12:37
İSMAİL GASPIRALI
Türk milliyetçiliğinin kurucu ideoloğu
1851-1914 KIRIM
"Dilde,fikirde, işte birlik"
Bütün Türklerin anlayabileceği Gaspıralı dilinin mucidi.

Türk dünyasının büyük düşünce adamlarından ve reformistlerinden biri olan Gaspıralı İsmail Bey, Bahçesaray'a iki saat mesafedeki Avcıköy'de dünyaya geldi. Babasının doğduğu köye nisbetle Gaspirinski (Gaspıralı) lâkabını alan İsmail Bey'in çocukluğu, Kırım Türk kültürünün beşiği olan Bahçesaray'da geçmiş ve bu şehir, onun ruhunda, sokakları, camileri, evleri ve özellikle Hansarayı ile, silinmez İzler bırakmıştır.

Henüz on yaşındayken Akmescit lisesine gönderilen İsmail, orada İki sene kaldıktan sonra Varonej şehrindeki askerî okula nakledildi. Daha sonra Moskova Askerî İdadisi'ne gitti.

Gaspralı bu dönemde en çok etkisinde kaldığı olay Rusların özellikle Türk karşıtlığından beslenen Panslavizm politikalarıdır. Genç İsmail buna karşı tepki koymak istemektedir. Bu yüzden okuldan ayrılmıştır.

Okuldan ayrılan Gaspralı Zincirli Medresesinde Rusça öğretmeni olarak göreve başladı. Bîr buçuk yıl kadar süren bu görevi sırasında, bol bol okuyarak Rus edebiyatı ve fikir akımları hakkında esaslı bilgiler edinen İsmail Bey, bir yandan da Rus basınını takip ederek politik gelişmeleri ve Rusya'nın içte dışta izlediği politikayı daha İyi kavramaya çalıştı. İleride kafasını çok meşgul edecek olan "sosyalizm" hakkında da hayatının bu döneminde epeyce bilgi edinen Gaspıralı,
Gaspıralı, o zamana kadar kafasında teşekkül eden "yenilikçi" fikîrleri ilk olarak Zincirli Medresesi'nde uygulamaya çalıştı, talebelerine, asıl görevi dışında "usul-ü cedid" (yeni metod)'le Türkçe dersleri verdiği gibi, medreselerde uygulanan "skolastik" eğitim tarzını da eleştirmeye başladı. Fakat bu metod ilk başlarda tepkiyle karşılandı.

Gaspralı'nın en büyük hedeflerinden biri İstanbul'a gitmekti. İstanbula giderek zabit olmayı istiyor fakat yarıda bıraktığı eğitimin buna engel olacağını düşünüyordu. Bu sebepten dolayı da 1871 yılında Paris'e giderek yarıda kalan eğitimini tamamladı. Gaspıralı, 1874 sonlarına kadar Paris'te kaldı.

İsmail Bey, Paris'ten İstanbul'a gitmiş fakat bir türlü ideali olan memuriyeti yapma fırsatı bulamamıştı. Yazarlık hayatı da bu dönemde başladı. Zabitlik hayalinin gerçekleşemeyeceğini anlayınca, 1875 kışında Kırım'a dönen Gaspıralı, 1878'de Bahçesaray belediye başkanlığına seçilinceye kadar başka hiç bir işle uğraşmadı, sadece okudu ve milletinin hayatını inceledi.

Gaspıralı İsmail Bey, 1878 yılında Bahçesaray belediye başkanlığına seçildi; bu görev sayesinde düşündüğü bazı yenilikleri gerçekleştirebileceğini zannediyordu, ne var ki önüne yine bazı engeller çıktı. Belediye başkanı olarak görevlerini -bütün imkânsızlıklara rağmen-yerine getirmeye çalışırken, aslı misyonunu da hiç unutmayan Gaspıralı, 1879 yılında, bir gazete çıkarmak için Rus hükümetine müracaat ettiyse de, bu müracaatı reddedildi. Fakat o, mutlaka yayın yoluyla milletine hizmet etmek istiyordu. 1881 yılında, "Genç Molla" müstear adı ile, ileride kitap olarak da yayınlanacak olan "Russkoe Musulmanstovo" (Rusya Müslümanları) başlıklı makalelerini yazarak Akmescit'te çıkan "Tavrida" gazetesinde yayınlandı.

Gaspıralı, izin alamamasına rağmen, gazete çıkarma fikrinden asla vazgeçmemiştir. Bunun için, zemin yoklamak amacıyla, 1881 yılından başlayarak "Tonguç", "Ay", "Güneş", "Yıldız", "Mir'at-i Cedid" gibi çeşitli adlarla küçük risaleler yayınlamaya başladı. Ne var ki, Rus sansürü, bu risalelerin yayınını, adlan başka olsa da gazete hüviyeti taşıdıkları gerekçesiyle çok geçmeden yasaklayacaktır.

"TERCÜMAN"

Gaspıralı, bir gazete çıkarabilmek için tam dört yıl mücadele verdi, defalarca Petesburg'a giderek müracaatlarda bulundu ve nihayet 1883 yılında, Türkçe kısmı aynen Rusçaya da tercüme edilmek şartıyla "Tercüman-ı Ahval-i Zaman"ı yayınlama iznini kopardı. Adını Şinasi'nin İstanbul'da çıkardığı "Tercüman-ı Ahval"dan alan bu gazetenin Rusça adı da "Perevotcik" olacaktı. Zühre Hanım'ın ziynet eşyalarını ve annesinden kalan kıymetli elbiseleri satarak elde ettiği paraya, 300 ruble kadar abone parasını da ilave ederek eski bir makine ve bir miktar hurufat alan Gaspıralı, ilk nüshayı 10 Nisan 1883'te çıkardı.

Türcüman,Rusya'da çıkan ilk Türk gazetesi değildi, ama yaygınlığı ve oynadığı rol bakımından en önemlisiydi. 1903 yılına kadar haftalık, 1903-1912 arasında haftada bazan iki, bazan üç defa, Eylül 1912'den sonra da günlük olarak tam 33 yıl yaşadı ve 1916 yılında kapandı.

Küçük boyda dört sayfa olarak çıkmaya başlayan Tercüman çok geçmeden, devrin şartlarına ve okur yazarlık oranına göre çok yüksek sayılabilecek tirajlara ulaştı. Kafkasya, Kazan, Sibirya, Türkistan, Çin, hatta İran ve Mısır'da satılan Tercüman'ın büyük başarısı, Gaspıralı'nın sadece Rusya Türklerinin değil, bütün müslümanların meseleleriyle yakında ilgileniyordu. Bu aynı zamanda Dilde birlik fikrinin hayata geçmesi aynı dilin kullanılmasında önemli bir misyon yerine getirilmesi anlamına geliyordu.

1905 bunalımından sonra Kazan'da, Kafkasya'da, Türkistan'da ve Kırım 'da yayınlanan 35'ten fazla gazete ve dergide, çok sayıda hikâye ve romanda "Gaspıralı dili" kullanılmıştır.

MÜSLÜMAN İTTİFAKI

Tercüman gazetesi sayesinde geçmişte hayali olan Dilde birlik fikrinin yanısıra usul-ü Cedid okulunu da oluşturan ve yaygınlaştıran Gaspıralı İsmail Bey'in 1905 İhtilali'nden sonra Rusya Müslümanlarının ittifakı gayesiyle toplanan üç kongrede de önemli roller oynadı. Eğitim meselesinin ağırlıklı olarak ele alındığı III. Kongre'de "dil birliği" ile ilgili görüşlerini bütün Rusya Müslümanlarına resmen kabul ettirdi. (1906).

"Usul-ü cedid" hareketinin başarısı ve Ekim Manifestosu 'ndan sonra müslümanların kazandığı hürriyet, öte yandan "Müslüman İttifakı" için yapılan kongreler Gaspıralı'nın cesaretini arttırdı. Gerçekte, yaptığı bütün faaliyetler, onun Türk birliğinin daha ileri bir merhalesi olarak İslâm birliğini hedeflediğini, fikrî yapısının Türkçü olduğu kadar, İslamcı bir nitelik de taşıdığını göstermektedir. Nitekim 1907'de, Kahire'de bir "İslâm Kongresi" toplayabilmek için büyük gayret sarf etti. 1910'da ise Hindistan'a gitti ve Bombay'daki "Encümen-i İslamiye"nin toplantılarına katılarak görüşlerini anlattı.

Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a gelmiş ve büyük bir heyecanla karşılanmıştır (1909). Türkiye Türklüğüne büyük bir ilgi duyan Gaspıralı, Kırım'da da Rus basınına karşı Türkiye'yi savunmaktan, aleyhteki yazılara cevap vermekten asla çekinmemişti. Birinci Dünya Savaşı arifesinde İstanbul'a tekrar gelerek Türkiye'yi savaşa girmemesi hususunda uyarmaya çalışan Gaspıralı, Türk dünyasının yetiştirdiği nadir zekalardan biriydi, büyük bir mücadele adamı ve gerçekten inanmış bir idealistti.

Gaspıralı İsmail Bey, 11 Eylül 1914 Cuma günü Bahcesaray'da vefat etti. Ertesi gün muhteşem bir cenaze töreniyle, Mengligiray Han türbesi civarında toprağa verilen büyük idealistin ölümü, bütün İslâm dünyasında çok büyük bir teessür uyandırdı.

Gaspıralı kadınlar için Âlem-i Nisvan (Kadınlar Dünyası) adlı bir dergi çıkarımış ve bu dergiyi kızı Şefika yayına hazırlamıştır. Çocuklar için de Âlem-i Subyan (Çocuklar Dünyası) adlı bir yayın çıkarmıştır. Gaspıralı, İslam Biriği'nin (İttifaq-i Müslimîn) kurucularından biridir; 1907'de kurulan birlik Rus İmparatorluğu'ndaki Müslüman Türk entelektüelleri birleştirmiştir. Ayrıca ilk Rus Müslüman kongresinin organizatörlerinden biriydi ve Rusya'daki Müslüman insanlar için sosyal ve dinî reformlar oluşturmayı amaçlıyordu.
Bu gün bütün büyük milletler onun yolundan gidiyorlar. Çin, mandarin dilini yaygınlaştırıyor, Rusya St. Petersburg lehçesini zorunlu tutuyor.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Bu vesile ile Gaspralı hocamızı rahmetle anıyor,
Bayramınızın hayırlara vesile olmasını diliyorum.

alihandro
08-09-2010, 18:19
sayın baba

sizin ve sizin vesilenizle bütün milletimizin, bütün islam aleminin mübarek ramazan bayramını tebrik ediyorum. inşaallah ü rahman, bu milletin mayası bozulmadan, cenabı allah, gereği şekilde esbabını yetiştirir de, vatanımız, milletimiz layık olduğu yere gelir. vakıa, Allah hiçbir şeyden aciz de değildir vesselam.

tumer1962
20-09-2010, 08:48
Kurucusu, Adabank ve Uzanlar'ı anlatıyor
Cemal A. Kalyoncu
Sayı: 540 / Tarih : 11-04-2005

Uzanlar'a ait Adabank'ın kuruluş aşamasında bulunup, 1987'e kadar bankada çalışan müfettiş kökenli Muhteşem Oma, Adabank'ı kurarken rüşvet verdiklerini, rüşvetin hamallığını kendisinin yaptığını söylüyor. Oma, uluslararası spot petrol piyasasının oyuncularından biri olduğu bilinmeyen Kemal Uzan'ın, yurtdışından çuval çuval para getirişini ve dört şubesi bulunan Adabank'ın nasıl inanılmaz mevduat topladığını tüm açıklığı ile anlatıyor.



Aksiyon Etkileşim Kutusu


Video Foto Ses

Yazdır Arkadaşıma Gönder

Yorum yazın

Yorum Ekle





Telefondaki kişi, neşeli bir ses tonuyla yeni bir iş teklifinde bulunuyordu ona. Sesin sahibi, 12 Eylül 1980 darbesi döneminde, o zaman devlete ait olan Anadolu Bankası'nda birlikte çalıştığı teftiş kurulundan arkadaşı Cahit Mülazım'dı. Mülazım, Anadolu Bankası'nın teftiş kurulundan ayrılmak durumunda bırakılmış, o da Uzanlara ait İmar Bankası'nda teftiş kurulu başkanı olmuştu.

Anadolu Bankası'nın teftiş kurulunun dağıtılmasının sebebi bir kredi olayı idi. 12 Eylül darbesi olunca, bütün bankalarda olduğu gibi Anadolu Bankası'nda da yolsuzluk incelemesi başlatılmıştı. Bu sırada, askeri yönetimin baskısı ile müfettişler "Başak" olayı diye adlandıracakları bir hadiseyle karşı karşıyaydı. Bankanın Zeytinburnu Şubesi Müdürü Ertan Sert, ipek gömlek ihracatı ve daha başka şeyler için büyük miktarda krediler açmıştı. Müfettişler işin izini sürdükçe olay daha da karmaşık hale geliyordu.

Olayın devamını o zaman teftiş kurulunda bulunan Muhteşem Oma'dan dinleyelim: "Sonra biz olayın izini sürdük. Sonuçta öyle bir hale geldi ki olay, kangren oldu. Dosyalar koltuğumuzun altında şikayetçiyiz artık. Teftiş kurulu başkanı, ben, Reha diye bir arkadaş, -ki o başkan yardımcısı idi- ve Cahit Mülazım. Olay artık 12 Eylül idarecilerine, paşalara gitti nitekim. Meğer işin ucu o zaman maliye bakanlığı yapan Adnan Başer Kafaoğlu'na dayanıyordu. Yani altından o çıktı. Banka maliyenin. Yani biz cami duvarına şey etmişiz."

Maliye bakanı olan Adnan Başer Kafaoğlu, 1982 Anayasası'nın geçici 15. Maddesi sayesinde yargılanmaktan, hatta Muhteşem Oma'nın söylediğine göre mahkum olmaktan kurtuldu. Çünkü, darbeden sonraki süreçte o zamanki yöneticiler, yaptıklarından dolayı yargılanamazdı. Bu, darbecilerin kendilerini korumak için uygulamaya koydukları bir kuraldı. İşte bu hadiseden sonra teftiş kurulu dağıtıldı, bir kısmı da emekli edildi.

Müfettişlerden Muhteşem Oma ise yine Anadolu Bankası'nda çalışmaya devam ederek, Ankara'nın batısına geçemeyecek şekilde, yazın sıcağında bir Adana'ya bir Trabzon'na teftişe gönderilir. Yine böyle bir anda, Anadolu Bankası'nda iken beraber çalıştığı Cahit Mülazım'dan "Bir banka kuruluyor. Görev almak ister misin?" teklifi alır. Anadolu Bankası'ndan bütün kazanımları ile birlikte 170-180 bin lira maaş almaktadır o sıralar. Ama zamanın şartlarında bu da çok iyi bir paradır. Buna rağmen "Gelirim ama 500 bin lira isterim." der. İkili arasında başlayan konuşma Muhteşem Oma'nın "Ya sen kimsin ki o kadar para vereceksin?" sorusuna Cahit Mülazım'ın "Ben yetkiliyim, vereceğim. Gel." karşılığını vermesiyle devam eder. Sonuçta Oma "Bak, geliyorum." diyerek Anadolu Bankası'ndan istifa edip iş teklifini kabul eder.

Aslında bu, anne ve baba tarafı Balkanlar'dan İstanbul'a gelmiş, orada, özellikle bugün Ömerli Barajı altında kalan büyük topraklara sahip bir ailenin çocuğu olarak 1950 senesinde dünyaya gelen Muhteşem Oma'nın bir bankadan diğer bir bankaya geçişte ikinci istifasıdır. Ziraat Bankası'nda ticari krediler bölümünde çalışan Oma'dan, Isparta / Eğridir'de bir kooperatife verilecek zirai krediye 'uygundur' demesini isterler.

500 bin istedi, Uzan 600 bin verdi

Kendisinin ticari kredilerin mali tahlilini yaptığını, zirai kredilerin ise ilgi alanına girmediğini söylemesine rağmen, ona, krediyi onaylaması yönünde baskılar devam eder. Muhteşem Oma bu konuda şunları söylüyor: "1977-78'li yıllardı. Bülent Ecevit başta idi. Isparta'dan bir milletvekili çıkarılacaktı. Bir para dağıtma yoluydu bu. O da bizim karşımıza çıktı. Ziraat Bankası genel müdürü de, daha sonraki dönemde maliye bakanı olan Kaya Erdem'in kardeşiydi. Adam bir telefon açıyor 'Bu olacak' diyordu. Baskı vardı. Olur vereceğiz ki kredi verilsin. Ben de o sırada Anadolu Bankası ile flört ediyordum. Ve ayrıldım."

Muhteşem Oma'nın Ziraat ve Anadolu bankalarından sonraki çalışma yeri Kemal Uzan'a ait İmar Bankası binasında kurulacak olan Adabank olur, hem de 500 bin lira talep ederken, Kemal Uzan'ın ona verdiği 600 bin lira maaş ile. Oma, şaşkınlığını bugün bile gizleyememektedir hâlâ: "600 bin lira çok para. Ye ye bitmiyor. Yılbaşında 947 bin lira oldu. Biz neymişiz. Bir de araba verdi mi! Dedik ya bu ne biçim şey."

Üsküdar Belediyesi'nde 1989'da SHP ile başlayıp günümüze kadar devam eden çalışma hayatını bugün de müfettiş olarak sürdüren Muhteşem Oma ile yukarıda anlattığı olayların dışında Uzanlar'ı, özellikle de çalıştığı Adabank ve Kemal Uzan'ın kamuoyunca bilinmeyen uluslararası petrol işini konuştuk. Üslubu ve ifadeleriyle oynamadan sözü Muhteşem Oma'ya bırakıyoruz:

Bankayı rüşvetle kurduk

-Adabank'ta ne yaptınız siz?

Adabank'ı kurduk, İmar Bankası'nın Mecidiyeköy'deki binasının bir çekme katında. Kuruluş aşamasında zannediyorum ilk izni de o zaman hazine müsteşarı olan Yusuf Bozkurt Özal verdi, yüklü bir para ile. Onun hamallığını da ben yaptım.

-Yüklü bir para ile derken?

Söylemeyelim onu.

-Nasıl yani?

Sermayemiz kadar bir para verdik yani.

-Resmi bir ödeme mi?

Niye resmi olsun canım? Aracı da şeydi. Şimdi isim söylemeyeyim, şey olur. Bir milletvekili idi. Parayı götürmek bana düştü. Böyle bir domuz derisi çanta var, parayı onun içinde götürüyoruz. İki milyarı zor götürüyoruz. Bak, 2 milyar şey ediyoruz. Ben çantayı kendim yiyeceğim. Çanta patronların. Çünkü o zaman öyle. İzin para ile oluyor. Adam çantayı da vermedi. O çantaya da göz koydu. Böyle bir şey yani. Bankayı kurduk.

İşte ben orada personele de bakıyorum. Krediler, muhasebe, bayağı iyi geliştik. Ne oldu? Sene 1985. İşte ithalat durdu. İtibarımız sıfır. Avrupa bankaları akreditif açmıyor. Şimdi her sabah Kemal Uzan, Cem Uzan, Yavuz Bey ve bizim grup toplantı yapıyoruz. Biz Anadolu Bankası'nın teftiş kurulu olarak iyi bir çekirdek oluşturmuşuz. Adam resmen bizden öğreniyor bankacılığı. Karar aldık, dedik ki, Türkiye'nin ilk 500 firması ile çalışacağız. Bunların ithalatını yapacağız. Kemal Uzan'da çok keş (nakit) para var o tarihlerde. UBS'de filan acayip paralar var. Nostroyu ben açıyorum çünkü. Biliyorum. Banka dağıldı ve bu da banka sırrı olmaktan çıktığı için söylüyorum bunları, rakam vermiyorum. Derken biz dedik ki bir de Tahtakale'ye inelim. Tahtakale'den efektif toplayalım. Akşam efektifi İsviçre'ye götürüp dövize çevirelim, peşin akreditif açtıralım, ithalatları yapalım. Kredi şeylerini göndermeye başladık. Kimlere? Eczacıbaşı, Roche, Batı Alman gibi büyük ilaç fabrikalarına filan. Diyoruz ki ithalatınızı yaparız. Ha ithalat akreditif komisyonları yüzde 2-3'lerden yüzde 20'lere çıktı. 'Tamam' diyorlar. Ama bir şartımız var. Tüm mevduatınızı bankaya getireceksiniz. Ona da tamam dediler. Sıkışmış, hammadde alamıyor, ilaç üretemiyorlar.

Derken şubeler açılıyor. İşte bir merkez şubemiz var. Sonra Mersin'de bir şube açtık. Hep ben ön ayak oluyorum. Sonra Ankara ve İzmir'de açtık. 4 tane şube oldu. Öylece gün geldi Tahtakale piyasasından günde 3 milyon dolar para topladığımı bilirim.

Gazeteciler yazınca ondan sonra Erol Aksoy uyandı, bilmem Sabancılar uyandı. Onlar da çıktılar piyasaya. Biz, öyle, 5-6 ay, kimsenin haberi olmadan götürdük bu işi. Onlar sonra uyandılar. Bizden gördüler. Neyse onun şeyi çıktı. Ama öyle bir para geliyordu ki... Derken o ara bir şey oldu Adabank'ta. Rahmetli Sakıp Sabancı çıktı televizyonda bir konuşma yaptı. Millet mesajı aldı tabii. Dövize yüzde 12 veriyor ya. Hemen akşam İmar ve Adabank'a hücum başladı. Şimdi hangi banka olursa olsun o şekilde bir hücumda top atar.

Yurtdışından çuvallarla para getirdik

-Kaç senesiydi?

1986 filan olabilir. Ama mevduatı söyleyeceğim, şaşıracaksınız! Derken, önlem aldık. Dışarıdan, uçakla büyük branda çuvallarda para getiriyoruz. Bizim iki tane zırhlı aracımız var, araç yetişmiyor ve Ziraat Bankası'ndan kiralıyoruz. Hep efektif. Dolar, mark ağırlıklı.

-Nereden geliyor para?

Avrupa'dan.

-Kaynağı neresi?

Kemal Uzan buluyor bir yerden canım.

-Sizin tahmininiz nedir? Nereden bulunuyor bu paralar?

Kemal Bey'in kendi parası. O spot petrol piyasasında iş yapardı. Büyük keş para gerektiren işlerdir bunlar. Yani onlarda da büyük keş para var.

Getirilen paraları biz şubelere dağıttık. İşte adam gelmiş, vadeli mevduatının vadesine 15 gün var. Bozduruyor. Bozdurduğu zaman, mark hesabından diyelim eline 10 bin 360 lira geçecek. 'Mark yok, dolar verelim' diyorlar. Dolardan bir hesap yapıyorlar. Ama yönetim müşterinin lehine '3'e, 5'e bakmayın, verin' demişti.

-Güven tazelemek için...

Güven tazelemek... Yani 10 bin 360 dolar yerine 10 bin 500 veriyoruz. Şimdi mudi uyanık ya! 'Aaa fazla para bile verdiler. Hani vermeyeceklerdi. Bak verdiler' diyor. Hemen aldığı parayı bankaya geri getiriyor. Bu şekilde yüzde 65-70'i geri döndü paranın. Vadeyi bozmuş oldu mudi. Muazzam bir para kazanıldı bu olayda. O olay öyle atlatıldı. Haa, o ara zannediyorum İş Bankası 'Mevduatımız işte trilyonu aştı' diye böyle afişler yapıştırmıştı. Vallahi bizim o tarihte, 4 şubede şöyle böyle 600 milyar mevduatımız vardı. Bunun büyük kısmı tabii döviz mevduatıydı. Dövize yüksek para veriliyor, millet getiriyordu parayı.

Uzan spot petrol piyasasında iş yapardı

-Peki nasıl o kadar yüksek faiz verebiliyordu?

Spot petrol piyasasında çalışıyordu. Yani Kemal Uzan'ın Petkim'e talip olması filan tesadüf değil. Spot petrol piyasasında büyük keş paralar döner. Orada, adamın böyle üç-beş milyar doları filan olması lazım.

-Nasıl işler o piyasa?

Spotçuluğu bilirsin. Buzdolabının fabrika satış fiyatı 500 milyondur, spotçuda aynı malı 350 milyona alırsın. Adam onu kapatmıştır. Şimdi petrol tankeri yola çıkar. O petrol tankerinin bir değeri vardır. Mesela 300 milyon dolar. Şimdi gemi rotayı almış, diyelim Japonya'ya gidiyor. O anki şey, kumar gibi, şey gibi... Bu bir oyun. Borsa bu. Adam tankerin üstünde bir fiyat veriyor, hop rota değişiyor bilmem nereye gidiyor.

-Kemal Uzan'ın bu işi yaptığı bilinen bir şey mi?

O işi yapıyor ama bilinmez. Onun işini gücünü kimse pek takip edemez. Bilemez. O konuda çok konservatif bir ailedir. Hâlâ bilinmez mesela ne yaptığı, ne ettiği. Bir Telsim ortada, işte Adabank var, bilmem ne var. Ama petrol işi büyük bir iştir.

Adabank'ta bunların eline çok para geçince, bunlar o parayı farklı kullanmak istediler. O ara bir teminat mektubu gerekti. Libya'nın askeri şeylerini filan almak gibi bir durumları vardı. Bir şirket kurdular "Ova" diye. Orada Bankalar Kanunu'nun 38. Maddesi vardır. Banka sahibinin, kendi kurmuş olduğu bir şirkete kredi vermesi yasaklanıyor. Bankadaki hissesinin yüzde 5 olması gerekiyor o tarihlerde. İşte bu, beni rahatsız etti. 'Bu şekilde kendi kurmuş olduğunuz bir şirkete kredi veremezsiniz' dedim. 'Ne olacak?' dedi. 'Bankadaki hissenizin en fazla yüzde 5 olması gerekiyor' dedim. 'Ha' dedi 'o kolay.' 3-5 gün sonra bir olağanüstü genel kurul yapmış. Hissesini yüzde 5'e indirmiş. Baktım hisse nereye geçti diye. Bir kızı vardı Yasemin mi idi? Pek hatırlamıyorum şimdi. Onun üzerine geçirmişti galiba. 'Bu olmaz' dedim. 'Sen de çok biliyorsun' dedi.

O ara krediler müdürü yoktu. Ülker diye bir arkadaşımız vardı, o benim üstüme odaklanmaya başladı. Ben ona imza atmak istemiyorum. Bekletiyorum. Kesin imzalamayacağım. O sırada babam vefat etti, 1987'de. Öyle olunca ben mazeret izni kullandım. Benim hazırladığım personel yönetmenliğinde bir hafta mazeret izni vardı. Kemal Uzan gidip geliyor, beni soruyormuş. Benim gelmediğimi öğrenince de bu nasıl izin diyormuş. Sonra Uzan kazanılmış haklarımızda indirim yapınca, o zamanki iş kanunu 16/2'ye göre çalışan olarak iş akdimi feshettim. Onu imzalamadım. Yürüdüm, çıktım oradan.

- Turgut Özal'la yakınlaşmaları nasıl olmuştu?

Özal'la yakınlaşmaya çalıştılar. Çünkü bunlar (Süleyman) Demirelci olduğu için Özal'ın çok şeyini gördü. Özal köstekledi onları önceleri. Baktılar olmayacak, Özal'a taviz verdiler. Sonra yakınlaşıldığı söylenir; ama Kemal Uzan, Süleyman Bey'in yakın arkadaşıdır. Sınıf arkadaşı filan oldukları söylenir, bilmiyorum. O zaman Özal, Demirel'e yakın olanları cezalandırıyordu.

Bizim çalıştığımız dönemlerde çok medeni ilişkilerimiz vardı Kemal Uzan'la. Mesela bütün bankanın şeyi elimizde idi. Adabank'ın ilk kuruluşundan, işte 1985, 88, 89'lara kadar bakın hiçbir yamuk şeyi yoktur.


11.04.2005


Cemal A. Kalyoncu

alihandro
22-09-2010, 12:37
TARİH VE SAİRE

Ekonomi ile tarihin bağlantısı bulmak, kurmak çok kolay olmalı, zira ikisi de oldukça derin ve esaslı kavram ya da terimler. Tarih gibi bir tecrübe denizinden azad olunup da, tedkik edilecek bir konu, (ve şimdi burada mesela ekonomi) kavram, branş, hareket, sebeb, sonuç, iş, ve saire icat edilmemiştir. Çünkü tarih, zaman demektir. Ama milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki bir gezegende kendi halinda akıp geçen zaman değil; kayıtlı, mukayyet zaman. Yani tecrübe.

İlmi tarih, ilmi tecrübedir. Ama tarih derken rakam yığınlarından ibaret tutulup da, itici, çekilmez bir hale getirilen ‘tarih’ değil. Öyle tarih olmaz. Orda ‘niyet’ vardır. Bu kadar faydalı bir ilim ve bilimden ‘okuyucuyu’ uzak tutma niyeti…

Eskiler ‘’el mücerrebat, la yücerrebü’’ derler. Yani tecrübe edilen bir daha tecrübe edilmez, gerek yoktur demek olur. Murat(irade olunan, anlatılmak istenen şey); tarih bilimi olup, daha önce başkasının ya da başkalarının tecrübelerini bilen, hemen öğrendiği ile beraber, onu kendi hayatında uygulayabilir, belki bizzat tecrübe edenden bile daha başarılı olabilir demektir. Mesela komşuya hırsız girmiş… artık senin evine girmiş gibi tedbir almak, belki kendi evine girenden bile daha sıkı ve ciddi olmak aklın icabıdır.

Bugün etrafımızda gördüğümüz ve ölçeği muhtelif birçok olayın, ya da insan tipinin, insan zaafının, yeteneğinin, idealizminin veya fıtrat ve tabiatının benzerini tarihte görürüz, okuruz. O hadiseler nasıl cereyan etmiş, o insanlar nasıl kaçınılmaz şekilde yükselmiş ya da batmış, naklen(nakil, nakli: aktarım yolu ile, tevatüren gelen haber) öğreniriz. Devletlerin, medeniyetlerin kuruluşunu ve sönüşünü, servetlerin kazanılış ve kaybedilişlerine tarihle şahit oluruz. Muzaffer kumandanlarla bahadırlık ve şecaatı(şecaat; necdet ve cesaret), yenilmez dahilerle siyaset ve tedbiri, olağanüstü gayretleriyle branşlarında otorite ve ekol sahibi olanlarla azim, sabır ve gayreti ‘yaşarız’. Biz yeni nesiller, en iyi tarihle idealize oluruz.

Bugün ise, herhalde milletçe en çabukça terk ettiğimiz şey, ‘okumak’ ve ‘tarih okumak’ olsa gerek ki, maalesef korkunç şekilde günlükçü yani gündemci olduk çıktık. En ciddi, en önemli haber ya da olaylar bir magazinmişçesine haftada unutuluyor, bakış açımız haftalık yahut aylık bir bant aralığından ötesini görmüyor, çarpıyor. Gürültüden, sadece hemen yarın, haftaya, aya ne olacak, ne olabilir görmek mümkün değil. Nerde kaldı 1 yıl sonrasına, 5 yıl, 10 yıl sonrasına nüfuz eden üstün görüşler? Sonra abd ırak hareketini 30 yıl önce planlamış deyince hayretlerde kalıyoruz. Ya hu ne olacaktı yani? Bir milletin hayatında 30 yıl nedir? Hitler 200 yıllık 300 yıllık plan yapmış.

Bu derece gündemci ve magazinel siyasi (siyasi, siyaset: seyislikten gelen kelime. Seyis at terbiye edene denir. Atlar, oldukça zeki ve gururlu olduklarından seyisler, daima, yumuşaklık ve ödül ile terbiye ederler. O nükteden dolayı toplumların idaresinde kullanılır bir kelime olagelmiştir)olunmasının bence 1. sebebi, hiç olmazsa yakın maziye dönük tarih bilgisinin olmamasıdır. Tarihi bilgi derken, tabi ki doğru bilgi. Göreceli olmayan, bilimsel bilgiden bahsediyoruz burada. E sen 80 ihtilali hakkında şunu düşünüyorsun; ben de bunu düşünüyorum… hayır arkadaş! İkimiz de bu ülkenin bir vatandaşı isek, aynı din, dil, kültür ise ve bu da bizim milletimizin başına gelmiş geçmiş bir iş ise, o zaman ya lehimizedir, ya da aleyhimize(leh: iyilik, fayda, menfaat tarafı. aleyh; zarar kısım). Başımıza gelen bir işin daha tanımından aciziz ve orda bile sözü bir edememişsek, nerde kalır geleceğimiz için tek yürek olmak? İyi de nasıl karar vereceğiz? Bütün tarafların ittifak edeceği ortak paydada buluşuncaya kadar geriye ve daha da geriye giderek, hadiselerin tam ve doğru sebeb ve sonuçları tahlil ederek ki, işte tarih budur.

Burada bir not, hem de çok önemli bir not geçmek gerekir, şöyle ki:

Elimize aldığımız her tarih kitabı, veya diğer herhangi bir kaynak, doğru ‘kaynak’ olmayabilir. O kitabı kim yazmış, niye yazmış önce bunun cevabının verilmesi gerekir. Saf olmak için çırpınmaya gerek yok. Biz türküz. Müslümanız. Ve dünya üzerinde Müslüman türk kadar, düşmanı çok olan bir başka kavim daha yoktur. Ve artık harp, savaş meydanlarında olmuyor. Çünkü kesin olarak anlaşılmıştır ki, Müslümanlar, Allah ve din düşmanlarının yaşamayı sevdiği gibi, şehadeti severler. (şehadet, şehitlik: Allah için, vatan ve milleti için canını feda edene denir ki, yalnızca islamiyete ait bir terim ve Müslümanlara ait bir keyfiyet olup, muhatabı ancak ve bizzat Allah’tır) Böyle bir topluluk ile, mertçe harp, akıl karı olabilir mi? Hadi oldu diyelim, bu kavme karşı zafer bulunur mu?

Evet, ortalık, bizi ecdadımızdan, atalarımızdan, hatta birbirimizden dahi soğutmak, ayırmak, türk olmanın şan ve şerefinden tereddüte düşürmek isteyen neşriyat ile dolu. Avrupa’nın bilmem hangi memleketinin, bilmem hangi milliyetine ait olduğu bilinmeyen bir kişi çıkıp, ‘türk’ hakkında otorite oluveriyor ,bir diğeri İslam tarihinin hocası ilan ediliveriyor. Yazdığı tarih, tarih değil, resmen iftira defteri. Hile ve hud’a, antipropaganda sadece bundan ibaret de değil ve artık o taraflar, iz’an ve idraklere havaledir.

Tarih okumak, öğrenmek, güzel şeydir, vakit ve emek harcamaya değer. Gerek kişisel ve gerekse toplumsal olarak çok büyük faydalar sağlar. Bugün ‘milli birlik’ sağlamak peşinde çok yeni yetme devletler, hükümetler vardır ki, 1. amaçları aynı ortak tarihi değerleri bulmak, ve hatta yoksa ‘oluşturmak’ derdinde olmaları tesadüf değildir. Milel ve düvel için bu kadar önemli bir ‘pota’ olmak açısından, bizim tarihimiz yani ‘türk tarihi’ olağanüstü zenginliktedir ve yağmalamakla bitiremediler, bitecek de değil zaten. Yakışanı; az da olsa arasıra da olsa, okumaktır tarihi. Ama kaynak ‘doğru’ olmak şartıyla. İşin bu kısmı en önemli olan kısımdır efendim.

Galiba sen bir tarih tutkunusun diyebilirsiniz. Hayır, bendeniz( bend: bağ, ayak bağı. Bende, efendisine bağlı olan yani köle. Bendeniz, sizin kölenizim anlamında, tevazu için kullanılır bir deyim.) istediğimiz şekilde değil. Ama kelamım önce kendimedir.

Bu topikde, Sayın baba’nın levhalık çok yazıları var. emeğinden dolayı doğrusu teşekkür ederim.

julia.luthor
24-09-2010, 13:55
Okumak lazım galiba okuyalım....

alihandro
29-09-2010, 23:20
izninizle eski bir defteri açayım syn baba:



Haddini aşan ,zıddına Dönüşür.

Araplar bunu açıklamak için 8 cilt kitap yazmışlar,
bizdeki yorumlara inanamıyorum.En iyi yorumu yapana çıktığı zaman(!) nasıl para kaybedilir,Kitabı hediye edilecektir.
Tabii yaklaşanlar olmuş ama banada güvenmeyin,Benim açıklamam ,beni tatmin etmediği için yayından kaldırdım.Umarım çok iyi yorumlar gelecek.

HADDİNİ AŞAN ZIDDINA DÖNÜŞÜR

İnsan evladında sair mahlukta olmayan özellikler vardır, ve hem bu özelliklerin 1.si, ve hem de diğer özelliklerin sebeb ve illeti ‘akıl’dır.

Akıl pek büyük bir nimet ve cevher olup, aynı nispette mesuliyeti de icabeder.

Mesuliyet, her hangi bir şey ki, onda lehde ya da aleyhde ‘ceza’yı icap etmek demektir. (ceza; ıstılahta, hem iyiliğin, hem de kötülüğün karşılığı anlamında kullanılan bir kelime olmakla beraber bizim Türkçe örfümüzde sadece kötülüğün karşılığı olarak kullanılagelmiştir)

İşbu ‘mesuliyet’ kavramı, ‘diğerlerine’ karşı hak ve hukuk demek olup, insan evladı, herkese, her şeye ve hatta kendien karşı bile sorumludur. Yani diğer herkesin insan üzerinde hakları vardır duruma göre. Bu haklar, ya ilgili kişilere karşı, görev ve sorumluluklarını yerine getirmekle olur; ya da o kişilerin, kişisel ve kendi zatlarında haiz oldukları, temel hak ve özgürlükleri kısıtlamamakla, çiğnememekle olur.

2. kısım, yani diğerlerinin haklarını tanımamak, yok saymak tamamen zulüm, şımarıklık ve azgınlık demek olup, atasözünün manasına daha çok uymakla beraber, görev ve sorumluluklarını yerine getirmemek demek olan 1. kısım da hariçte kalmaz, kalamaz.

Mesela, çocuğumuzun bizim üzerimizde hakkı vardır. Ona gücümüz yettiğince ‘baba’ veya anne işte herneyse ebeveyn olmak zorundayızdır. Aksi halde, ebeveynliği geçerek ‘haddin aşılması’ durumunda, o çocuk henüz o sabi çağında hayatı boyunca unutamayacağı karakteristik, psikolojik travmalar yaşayacaktır ki, başka kim bir insana bu kadar zarar verebilir? (gereken terbiyeyi vermemek de, babalık görevini yapmamak demek olup, aynı kabildendir!)

Eş: (erkek için ele alırsak) onun iaşesinden, iffet ve şerefinden ancak kocası mesuldür. Haddin aşılması, ona serkeşane ve serseri tavır, kadın için bir büyük talihsizlik ve musibet olup, keşke ‘er’ gibi bir ‘er’e varmış olaydı da, hayatı şu ‘el oğlunun’ yanında heba olmayaydı ha?

Amir; sadece, belirli görev tanımları için kendisine teslim edilmiş olan memuruna, ‘amirlik taslamaya’ kalkışırsa, o memur işinden soğur, kalitesi düşer ki, hemen yapılacak amme işi bir tarafta kalarak, mide bulandırıcı bir sorun, çok acilen çözülmesi gereken bir ‘iş’ peyda olmuştur. Amir; ‘daireye’ bir casus kadar zarar vermektedir.

Asker: ancak ve sadece, komutanına itaat için vardır. Asla ve asla sorgulaması mümkün olamaz. Orası üniversite değil; kendi doğası olan bir askeriyedir. Komutan şuraya ateş et dediğinde, yav komutanım, orda ne var diye soramaz. Sordu! İşte o zaman, o askerin bu orduya vereceği zararı, düşman askeri bile veremez.

Nesep: herkes milliyetine düşkündür, bu insanın doğasında vardır, ve biz burada siyasi görüşten filan bahsetmiyoruz. Ama bir millete yahut aileye, hanedana aidiyet duygusu ile dolup da, diğerlerine karşı, mütekebbirane tavır, herkesce belli yüksek milli karaktere gölge düşürür. Ve hangi bir ‘başkası’ şimdi şu millete, bundan daha çok zarar verebilir?

Din: dindar olmak ne bir ayrıcalık, ne de bir ikbal ve istikbal vaat etmez. Ama vaat ediyormuşcasına din adına menfaat peşinde koşmak, veya Allah’ın inanan ya da inanmayan diğer kullarına karşı, zorlayıcı, dışlayıcı, rahatsız edici hal ve tavırlarla Allah’ın dini ile insanlar arasına nefret ve vahşet sokmak, önce Allah’a sonra da Allah’ın kullarına karşı haddi aşmak demektir ki, nerde kalır müslümanlık.

Örnekler artabilir. Ancak işin özü, kendi acizane bakış açımıza göre; insanı insan yapan her türlü değerin, diğerlerine ve hatta insanın şahsen kendisine bile sıkıntı ve eza vermeyecek, hak ve hukuk ihlali olmayacak şekilde, ‘kemal’ üzere olması gerekir, aksi halde iş, tersine döner diyoruz.

baba
07-10-2010, 11:40
Örneklerle açalım,
Japan yen yıllardır düşük faiz veriyordu. Kural faizi düşük paranın getirisi olmadığından değeri düşerdi. Öyle bir yere geldiki, faiz getirisi olmayan bu para %40 değer kazandı.
Büyük krizler sonrasında kimsenin eli hisselere gitmez ama alanlar ihya olurlar. Tersi de doğru, hep yükselen piyasa bir yerde patlar. vs vs
Bu söz , gerçek bir kuraldır. Her yerde geçer.

alihandro
07-10-2010, 12:09
Bu başlığı şu anda 7 kişi okumaktadır. (4 üye ve 3 ziyaretçi)

alihandro,acck,baba,Damgacı Abi,

hürmetler syn baba. nasılsınız? sağlığınız nasıl?

sizi buralarda daha sıkça görmek istiyoruz ama,... programlarınız nasıl bilemeyiz tabi.

baba
15-10-2010, 22:15
Geçenlerde BaBo dedi ki teknikçiler Parayı takip eder. Ancak ona yön veremez. Ne kadar doğru. xtradere de söyledim. Bunlar bu güne kadar rastlanmadık ölçüde büyük. Zaten sık sık söylüyorsun. Öyleyse bunların teknik analizini yapamazsın. Çünkü geçmişte böyle bir şey yok. Adamlar her şeyi manüple etmek gücüne sahip. Kullandıkları silahlar ise para ve teknik analiz.

Sadece Türkiyede değil, belki dünyayı da kontrol ediyorlar.


Kuvvetli düşmanı ancak kendi silahıyla vurursun.
Başka türlü hava alırız.
Tarihe dönelim, Şah İsmail han, .Erzurumdan Kütahyaya kadar Türkmenlere hakim, Osmanlı yıkılacak. Sultan Selim Han, Türkmenleri İrana doğru sürüyor. Yaklaşık 500 bin kişilik bu göç Safevilerin dengesini bozuyor. Çünkü bu muazzam göçün iaşe ve ibadesi Şah'a ait. Neticede savaşı Selim han kazanıyor.
Merci dabık ta kölemenleri bozuyor. Çünkü 300 topu var. Tomanbay han, kahire önünde Ridaniyede 200 topla Selim hanı bekliyor. Dağların ardından göğüs göğüse baskın savaşa giriliyor ve 200 top tek atış yapamıyor.

Babo haklı. Bu kadar büyük gücün manevra kaabiliyeti azdır.Mesela kağıtlarını satma şansları yok, onun için VOB la oynayacaklar. Dışarıda da gold la.
Düşüneceğiz ve strateji geliştireceğiz. Tehlike düşünemeyeceğimiz kadar büyük.
Nasıl yeneriz veya en azından nasıl yenilmeyiz.

bikmisbroker
16-10-2010, 23:13
Geçenlerde BaBo dedi ki teknikçiler Parayı takip eder. Ancak ona yön veremez. Ne kadar doğru. xtradere de söyledim. Bunlar bu güne kadar rastlanmadık ölçüde büyük. Zaten sık sık söylüyorsun. Öyleyse bunların teknik analizini yapamazsın. Çünkü geçmişte böyle bir şey yok. Adamlar her şeyi manüple etmek gücüne sahip. Kullandıkları silahlar ise para ve teknik analiz.

Sadece Türkiyede değil, belki dünyayı da kontrol ediyorlar.


Kuvvetli düşmanı ancak kendi silahıyla vurursun.
Başka türlü hava alırız.
Tarihe dönelim, Şah İsmail han, .Erzurumdan Kütahyaya kadar Türkmenlere hakim, Osmanlı yıkılacak. Sultan Selim Han, Türkmenleri İrana doğru sürüyor. Yaklaşık 500 bin kişilik bu göç Safevilerin dengesini bozuyor. Çünkü bu muazzam göçün iaşe ve ibadesi Şah'a ait. Neticede savaşı Selim han kazanıyor.
Merci dabık ta kölemenleri bozuyor. Çünkü 300 topu var. Tomanbay han, kahire önünde Ridaniyede 200 topla Selim hanı bekliyor. Dağların ardından göğüs göğüse baskın savaşa giriliyor ve 200 top tek atış yapamıyor.

Babo haklı. Bu kadar büyük gücün manevra kaabiliyeti azdır.Mesela kağıtlarını satma şansları yok, onun için VOB la oynayacaklar. Dışarıda da gold la.
Düşüneceğiz ve strateji geliştireceğiz. Tehlike düşünemeyeceğimiz kadar büyük.
Nasıl yeneriz veya en azından nasıl yenilmeyiz.

Sevgili BaBa,
Yne durumu ozetlemissin.
Aci gercekleri suratimiza vurarak hemide, bu nedenle yazindan satirlari alintilamadim tamamini alintiladim.

Gelen paranin buyuklugu ve HANTALLIGIdir bizim en buyuk avantajimiz.
Bu nedenledir ki ANLIK takaslari da gizleseler, derinlikli ekrani da kaldirsalar, biz de oturup Teknik Analiz ile (http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=50499&p=4956689#post4956689) onlarin ayak izlerini takip edecegiz.

TCMB nin faiz indirimine secimlere ceyrek kala baslamasi (http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=50499&p=4966247#post4966247) ise-gec kalmis- ayri bi hikaye.

Ote yandan BUTUN DUNYADA assagi suzulen (http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=50499&p=4972611#post4972611)ve deger kaybeden US$ bu BOGA piyasasinin bir Muddet daha devam etme ihtimalinin VAR OLDUGUNU Bize anlatiyor.

Bu cok bilinmeyenli denklem esliginde KÖPÜK" olarak etiketledigim bolgeye gecme ihtimalimizin yuksek oldugunu dusunmekteyim.

Keyfiniz nasil olursa olsun, Kahveniz KÖPÜKLÜ olsun BORSANIZ degil.

brader
16-10-2010, 23:39
yeni gördum başlığı para kayıp etmek ıstıyorsanız benı takip edın... girdiğim butun hisseler tavana gıdıyor gıbı gorunuyor son pat tabandayız .. en az ıkı taban sona çözuyorlar ben çıkıyorum sonra kagıt tavan tavan gıdıyor en gece ıkı gun sonra donup bı bakıyor kalmış olsam karda olurdum ama çıkmışım zarar yazıyor...

beni izle kayıp et

gerçek bu ama harbıden çok can sıkıcı bu olay ufak bı bırıkımım vardı artık byaya baya ufaldı bırıkım bıle degıl ... çözum ureretemıyorum ..

iyi geceler herkese

urkektrader
17-10-2010, 00:08
yeni gördum başlığı para kayıp etmek ıstıyorsanız benı takip edın... girdiğim butun hisseler tavana gıdıyor gıbı gorunuyor son pat tabandayız .. en az ıkı taban sona çözuyorlar ben çıkıyorum sonra kagıt tavan tavan gıdıyor en gece ıkı gun sonra donup bı bakıyor kalmış olsam karda olurdum ama çıkmışım zarar yazıyor...

beni izle kayıp et

gerçek bu ama harbıden çok can sıkıcı bu olay ufak bı bırıkımım vardı artık byaya baya ufaldı bırıkım bıle degıl ... çözum ureretemıyorum ..
iyi geceler herkese

Değerli kardeşim,
Durumuna üzüldüm ama, az çok tecrübesi olan bir insan olarak minicik bir fikir vermeye çalışayım dedim.
Gerçi bu pek kolay değil ama en önemli şey zamanlama aslında. Hani futbolda vardır ya, futbolcu topun ortalandığını ve topun yaklaştığını görür ve sıçrayıp kafayı çakar ve gol olur. Ama zamanlaması iyi değilse, kafayı çakmak için boşa yükselmiş olur ve golü kaçırır. Doğru zamanda doğru hisseye girebilmek önemli. Belki daha da önemlisi, sağlam bir hisseye girip, için rahat bir şekilde "bu hisse çıkacak ve bu nedenle tedirgin olmama gerek yok" diyerek bekleeybilmen önemli. Bu nedenle spekülatif hisseelrden mümkün olduğunca kaçınmak gerekir, çünkü o hisselerdeki hareketler tedirgin edicidir ve yanlış kararlar vermene yol açar. Amaç hızlı ve çabuk kazanmak olmamalıdır. Çünkü böyle güdülenirsen büyük ihtimalle hiç kazanamazsın. Hele de senin gibi, ciddi bir zarara girmişsen, zararını bir an önce çıkarmak adına yapacağın alım satımlar çok daha büyük kayıplarla sonuçlanır.
Emin ol, sakin ve sağlıklı düşünebilirsen kaybını telafi edip kâr edebilirsin. Ama bunun için endeksin hareketlerini, yükselme potansiyelini ve doğru zamanda doğru hissede olmayı esas almalısın. Çünkü bu seviyelerden gelebiecek düzeltme satışalrı paniğe kapılıp daha da fazla zarar etmene yol açacaktır.
Önünde iki yol var. Ya bu zararı sineye çekip, aceleci davranmayacaksın ve borsanın cddi bir düşüş yapamsını bekleyip doğru bir zamanlama ile sağlam ve yükselme potansiyeli olan bir hisseye gireceksin...
Ya da, şu sıralar yükselme potansiyeli olan bir hisseyi, güç de olsa bulmayı başarıp girebileceksin. Birincisini yapmak çok zor olur ciddi bir kayıp yaşadığın için. İkincisi ise oldukça risklidir. Hissenin yükseleceğine kesin inanman ve bazı düşüşlerde paniğe kapılıp satış yapmaman gerekir. Kuşkusuz ciddi prim yapabielcek hisseler halen vardır. Ama bunları blmak çoğu kez kolay değildir. Ben şimdi sana birkaç hisse söylesem ve yie kayıp yaşasan, hâli ile bana kızar ve seni zarara sürüklediğimi düşünürsün.
Ama sana şunu söyleyeyim. Nakitte kalabilirsen ve borsada ciddi bir de düşüş gelirse, Aksen gibi bir hisseyi almayı düşünebilirsin. Ama senin durumundaki biri, mesela Tektu ve Metro gibi hisselere yaklaşmamalıdır. Akıl sağlığını bile etkileyecek gelişmelerle karşılaşabilirsin.
Olayları anlayıp sağlıklı kararlar aabilmek için daha soğukkanlılıkla hareket edebilmen ve tecrübe kazanmanın gerektiğine inanıyorum.

brader
17-10-2010, 13:32
cvp için tşk. ederım dostum sende anlamışsın durumumu kayıp ettıgımden dolayı hırs oluştu bende ve daha fazla kayıp edıyorum .. bundan kurtulamıyorum... 5 kazanıyorum bır gun sonra aynı gun 10 kayıp edıyorum ... cunku elımdekı hısseyı tutamıyorum al-sat yapıyorum.. engel olamıyorum kedıme sakın olmaya calışıyorum ama yıne beceremıyorum bu sefer tutacak derken yıne eksıde kapanıyorum.. tşk. ederım sağol

tumer1962
17-10-2010, 18:44
http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=41600&p=4969300#post4969300
imkb 100 kanal hedef 88.000 göstermektedir.Bu hedef korkutucu olabilir ancak olasılık olarak bu hedefi görmesi daha güçlü görünmektedir.Çünkü kanal destegi olan 62.000 lere fiyatların yönelmesi destegin bu inişe dayanamıyacagını göstermektedir.Kural olarak yukselen trend çizgilerine trend kırılıncaya kadar 3-4 kere temas eder bu temaslar yükselen trendler için alım yerleridir ancak 3-4 temastan sonra oluşacak temaslar kırılma habercisi olma olasılıgını güçlendirebilir.Bunun içindirki imkb 100 aşagıya yönelmesi çok daha korkutucudur diye düşünüyorunm.

Filozof16
17-10-2010, 19:39
şimdi endeksi bir hisse gibi düşünelim...referandum sonrası gepli açılış yapmış...iyi bir hisse bu gepi kaç ay sonra kapatır...bence en az 3 ay...en çok 2 yıl...o halde yolun başındayız..bana düz mantığım bunu söylüyor..syg.

alihandro
30-10-2010, 00:22
Sen rahat uyu Atam, zira biz burada daha rahat uyuyoruz. Sıcak para ekonomik refleksimizi köreltmedi, iç ve dış borç son 5 yılda dolar bazında, çumhuriyet tarihinden fazla artmadı...

Ulu önder ile 5 dakika karşılaşma imkanım olsa neler derdim?
Ona sadece ve sadece doğru bulduğum her şeyi ve inandıklarımı söylerdim.
Neler mi derdim?
Aynen şunları:
Atam,
Kurduğun Cumhuriyet, ekonomik anlamda tam bağımsız! Temelini attığın tesisler küresel sermayenin eline geçmedi!
Ne iç, ne de dış borcumuz yok!
Kişi başına düşen gelirimiz, dünya standartlarının bile üstünde!

Cumhuriyet değerleri korundu
Ve en önemlisi; ekonomik dinamiklerin, bağımsızlığımızı garanti altına aldığı bir ortamda; tesis ettiğin cumhuriyet değerleri tam bir koruma altında!
Sermaye piyasamızın yüzde 72'si yabancıların elinde değil!
Bankacılık sektörünün yüzde 51'i yabancı kontrolünde hiç değil!
Düşük kurun nedenleri ile sonuçlarını ayırt edebilecek finansal entelektüel birikimimiz var!
Siyasetçi, finansal entelektüel zümre eksikliğinden faydalanarak; sıcak paranın yarattığı kısa süreli cenneti siyasi rantını maksimize etmek için kullanmıyor!

Üretim refleksi kaybolmadı
Ekonomimizi IMF'ye, dış siyasetimizi Avrupa Birliği ve Amerika'ya endekslemedik!
IMF ile milletimizin menfaatlerini korumak adına pazarlık etmesi gereken bakanımız, aynı zamanda İngiliz vatandaşı değil!
Üretim reflekslerimiz kaybolmadı! Sıcak paranın bastığı kur ile üreten dinamikler kesinlikle ithalatçı olma yoluna girmiş değil. Üretiyoruz!
Dış politikada alınması gereken kararlar, güvenlikte atılması gereken adımlar, devletin en yetkili makamlarında "Aman piyasa bozulmasın" diye geciktirilmiyor. Piyasa devleti olmadık!
Vatandaşların yabancı bankalara borcu 50 milyar doları aşmadı!

Ekonomik refleks çürümedi
İç ve dış borç son 5 yılda dolar bazında, cumhuriyet tarihinden fazla artmadı!
Bir yıllık bütçemizde faiz gideri eğitim ve sağlık harcamalarımızın 10 katı değil!
Sıcak para, ülkenin ekonomik reflekslerini çürütmüyor!
"Avrupa Birliği ne der" kaygısı ile Hava Kuvvetlerimiz'i terörist unsurlara karşı kullanılamıyor değiliz!
Deniz Kuvvetlerimiz'e ait bir muhrip müttefik bir ülke tarafından vurulmadı! İçinde onlarca seçme subayımızı taşıyan uçağımız ilk uçuşunda düşmedi! Ve en önemlisi askerlerimizin başına çuval geçirilmedi!
15 askerimizin şehit olduğu gün en yetkili ağızlarımız; "Sayın Başkan ile 1 ay sonra görüşeceğim, gerekeni yapacağız" açıklaması yapmadı!
Askerlerimizin şehit olduğu dakikalarda el konduğu için devlet kontrolünde olan televizyon kanalımızda dansöz oynatılmadı!
Vatandaşlarımızın bir bölümü seve seve ölüme giderken, bir bölümü malı götürme sevdasına düşerek; hangi toprakta yaşadığını bile umursamadan kendilerine doları efendi edinmediler!

İyi uykular
Askeri personelimizin maaş bilgileri olan bankanın tamamını askerlerimizi şehit eden mayını üretenlere kredi desteği veren yabancı bankalara satmadık!
Merak etme ATAM! Biz bunların hiçbirini yapmadık! Sana ve silah arkadaşlarına sadık kaldık ve en önemlisi kurduğun cumhuriyetin özünden asla ayrılmadık!
Ve son olarak şunu söylerdim; sen rahat uyu Atam, zira biz burada daha rahat uyuyoruz... Hepimize iyi uykular...
Sen rahat uyu Atam, zira biz burada daha rahat uyuyoruz. Sıcak para ekonomik refleksimizi köreltmedi, iç ve dış borç son 5 yılda dolar bazında, çumhur...
( KB)

29-07-2008, 2065. msj.

sözün bittiği yer.

baba
03-11-2010, 15:16
Jean-Paul Roux,
Fransız oryantalist ve Türkolog (d. 5 Ocak 1925, Paris - ö. 29 Haziran 2009, Saint Germain-en-Laye (Yvelines)[1]).



Yazar, öğrenimini Paris şehrinde yaptı. Eğitimine Doğu Dilleri Okulunda başladı ve daha sonra sırasıyla École de Louvre Tarih Bilimleri Akademisini bitirdi. Doktorasını ise doğubilim ve edebiyat üzerine verdi.
Çalışma ve akademik hayatı

1952 yılında CNRS yani Fransız Ulusal Araştırma Merkezi'nde çalışmaya başladı ve 1990 yılında Araştırma Birimi Başkanı olarak emekli oluncaya kadar burada çalıştı. Yine bu dönemde 1957 ve 1990 arasında École de Louvre de akademisyen olarak da çalıştı ve Profesör ünvanını aldı ve Orta-Asya ve Türk kültür tarihi üzerine yaptığı alan çalışmaları sonucunda hazırladığı temel çalışmalarla tanındı.
Çalışmaları
La Turquie: Géographie. - Économie. - Histoire. - Civilisation et Culture, 1953

Türkiye ile 1950'li yıllardan itibaren ilgilenmeye başladı. La Turquie: Géographie. - Économie. - Histoire. - Civilisation et Culture adlı çalışmasını 1953 yılında yayınladı. bundan sonra peş peşe Türkiye ve Orta-Asya tarihi ve Türk örf ve adetlerini kapsayan çalışmalar yaptı.

Bu bağlamda, Türkiye'yle ilgilenmesi, 1950'li yılların başlarına rastlamaktadır. Hazırladığı La Turquie: Géographie. - Économie. - Histoire. - Civilisation et Culture (1953) adlı eserden sonra, ardı ardına Türkiye ve Orta-Asya kültür tarihi ve Türk geleneklerini kapsayan analitik-karşılaştırmalı çalışmalarla adını duyurdu. Kimi eserleri Timur (1994), Türklerin ve Moğolların Eski Dini (1994), Türklerin Tarihi: Büyük Okyanus'tan Akdeniz'e İki Bin Yıl (1995) adıyla Türkçeye çevrildi.

1971 ve 1977 yıllarında Paris'teki iki büyük İslam Sanatları Sergisi'ni organize etti.
Ödülleri

Başta Atatürk Kültür Merkezi de olmak üzere birçok Fransız bilimsel derneğe fahri üye seçildi. Aynı zamanda Türk hükümeti tarafından 1973 yılında Devlet Ödülü verildi ve TÜTAV Ödülü aldı ve 1998 yılında da Liyakat Madalyası ile onurlandırıldı.
Eserleri

Jean Paul Roux'un ikiyüz makalesi ve yüzü aşkın araştırması ve bununla birlikte çoğunluğu Orta Asya ve Türk kültürüyle ilgili 25 kitabı vardır.
Eserlerinden bazıları

* Babür - Büyük Moğolların Tarihi (Babur - Histoire de L'Empire Mongol), Kabalcı Yayınevi, İstanbul Nisan 2008, ISBN 975-997-125-9
* Altay Türklerinde Ölüm (La Mort Chez Peuples Altaiques Anciens et Medievaux), Kabalcı Yayınevi, İstanbul Kasım 1999, ISBN 975-8240-17-X
* Moğol İmparatorluğu Tarihi (Histoire de L'Empire Mongol), Kabalcı Yayınevi, İstanbul Aralık 2001, ISBN 975-8240-40-4
* Orta Asya: Tarih ve Uygarlık (L'Asite Centrale-Histoire et civilisations), Kabalcı Yanınevi, İstanbul Şubat 2001, ISBN 975824035-7
* Türklerin Tarihi (Histoire des Turcs ), Kabalcı Yayınevi, İstanbul Haziran 1998, ISBN 975-506-018-9
* Türklerin ve Moğolların Eski Dini (La Religion Des Turcs et des Mongols), Kabalcı Yayınevi, İstanbul Kasım 2002, ISBN 975-8240-70-6
* Orta Asya'da Kutsal Bitkiler ve Hayvanlar (Faune et flore sacréés dans les sociétés altaiques), Kabalcı Yayınevi, 2000, ISBN 975-997-012-0

Kuzey ormanlarından çıkıp geldiler, cesur, dağınık, marifetli ve henüz yolun başındaydılar. Önce bozkıra, sonra Çin içlerine ve sonra da sonu başı belli olmayan bir sel gibi garba doğru yayıldılar... Türkler adıyla tarihe geçen bu boylar, aileler ve kavimler bütünü batılıların gözüyle çoğunlukla barbarlığın simgesi olsalar da Orta Asya’nın yüksek uygarlıklarından birini ve bazen küçük devletlerinin bazen de devasa imparatorluklarının sınırları dahilinde kültürler arası barışı ve huzuru tesis ettiler. Bazen memluk, bazen efendi ve bazen de birbirlerinin en amansız düşmanıydılar. O en baştan beri inandıkları dinlerinden hiç vazgeçtiler mi, ne kadar Budist ne kadar Hıristiyan ne kadar Yahudi ve ne kadar Müslüman oldular? Tüm bu yüzyıllar boyunca tek arzuları, tüm o savaşlar, yağmalar, fetihler, din değiştirmeler ve sergilenen bilgelikler sadece barışa ve huzura kavuşmak için miydi? Bu; Türklerin, Halaçların, Hiong-nuların, Osmanlıların, Memlukların, Rusların, Çağataylıların, Tu-kiuların, Selçukluların, Çinlilerin, Hintlilerin, Karakoyunluların,Akkoyunluların, Timurluların, Arapların, Kazanlıların, Tatarların, Bulgarların, Türkiyelilerin, Hunların, Kıpçakların, Ermenilerin, Peçeneklerin, Safevilerin, Gaznelilerin, Bayatların, Rumların, Özbeklerin, Hitanların, Farsilerin, ihşitlerin, Tolunoğullarının, Kürtlerin, Yakutların, Kırgızların, Azerilerin, Moğolların, yani bir coğrafyayı yüzyıllar boyunca paylaşan halkların, ittifak ve itilafların, barışın, savaşın, uygarlığın ve aslında yaşadığımız günün hikayesidir. ünlü Türkolog Jean-Paul Roux sizi 2000 yıllık tarih içinde bir yolculuğa, bildiğinizi sandığınız ya da hiçbir fikriniz olmayan olaylara, insanlara ve inançlara tanıklık etmeye davet ediyor.

Türkolojinin babası olan Jean Paul Roux'u rahmetle anıyorum.

baba
07-11-2010, 01:53
GAZNELİ MAHMUT (967-1030)

İslam dinini ilk kabul eden

Türk imparatoru. İslâm dünyasında halifeden sonra ilk "sultanlık" unvanını alan ve kullanan sultandır.

Gazneli Mahmut olarak ün yapmış ve tarihe bu isimle girmiştir. Fakat, "Nizameddin, Ebu-l Kasım Gazi" diye de anılır. Babası, Kara Aslan oğlu Sebük Tigin dir.
Türk kelimesinin aslı "türümek" fiilinden gelmektedir. Bu fiilden türetilmiş, kişi ve insan anlamında "türük" ve nihayet hece düşmesiyle "Türk" kelimesi ortaya çıkmıştır. Nitekim Anadolu'da bir kısım göçebeler de yürümekten "yürük" adını almışlardır.
...Tümünü okumak için linke tıklayınız.
Sebük Tigin'dir. Babasından büyük ihtimam gördü. Zamanın ünlü alimlerinden ders aldı. Ünlü savaşçılar ile genç yaşta kılıç kılıca geldi. Bileğine güçlü, attığını vurur bir genç olarak yetişti.

Horasan Genel Valiliğine getirdi.
Horasan, İran'ın doğusunda ve kuzeydoğusunda yer alan bölgeye verilen isim. Farsça bir kelime olan Horasan "Güneşin yükseldiği yer" anlamına gelir. Sasaniler zamanında ülkenin kuzeydoğuna bu isim verildi.
994) 24 yaşında idi ve yönetimdeki ustalığı ve hüneri dillere düşmüştü. Genel vali olarak başarılı girişimleri vardır. Bu görevinde iki yıl kadar kaldı. 996'da babası Sebük Tigin hastalandı ve öldü. Gazneli Mahmut, babasının yerine geçen kardeşi İsmail'i bertaraf ettikten sonra tahta oturdu.

Gazneli Mahmut'un tahta oturması ile birlikte, Gazne Devletinin de baht yıldızı parlamaya başladı. Gazne devletinin temellerini atan ve Horasan, Herat bölgelerinde genel vali iken, Samanoğullarından ayrılarak bağımsız bir devlet kuran Alp Tekin, Müslümanlığı ilk kabul eden Türklerdendir. Samanoğullarının korumasına sığınmıştı. Gazneli Mahmut hükümdar olduğu zaman da Samanoğulları ile ilişkileri bozmadı, fakat bağımsızlığını iyice pekiştirdi.

Kısa bir zamanda, gerek iç yönetimde, gerekse dış ilişkilerde becerikli ve başarılı olduğunu gösteren Gazneli Mahmut, Bağdad'daki Halifenin dikkatini çekmekte gecikmedi,.İslâmiyeti ülkesinde geliştiren ve çevresine yayan bu yiğit Türk hükümdarına Halife bir menşur göndererek, "sultanlık" tevcih .etti. 'Sultan' yani, 'imparator" deyimi o zamana kadar yalnız halife için kullanılırdı, ilk defa halife dışında meşru sultanlığa getirilen devlet başkanı Gazneli Mahmut'tur.

HİNDİSTAN'IN FİLLERLE DONATILMIŞ ORDUSUNU YENDİ

Sultan Mahmut, ilkin
994 yılı olayları, ölümler, doğumlar ve diğer önemli gelişmeler
Samanoğulları ile savaşa girdi. Samanoğulları,



İrak'a kadar uzanan geniş topraklara hükmediyorlardı. Onları yendi ve sınırlarını o taraftan genişletti. Sonra Büveyhoğulları ile çarpıştı ve zaferine karşılık
Güney İran ve Irak'ta 932 - 1055 yılları arasında hüküm sürmüş olan bir soy. Büveyhoğulları, önceleri İran'ın kuzeyindeki dağlık...

Afganistan'ı ve Gürcistan'ı sınırlarına kattı.

Gazneli Mahmut'un gözlerini Hindistan üstüne dikilmişti. 1000 yılında Gazneli Sultan Mahmut,

Peşavere girip Hindistan'a ayak bastı. Bir yıl sonra Hindistan'ın 42.000 kişilik fillerle donatılmış' ordusunu perişan etti. Gazneli Sultan Mahmut, küçük bir ordu ile hareket ediyor, fakat ordudaki disiplin gücü ve tabiye üstünlüğü ile, kendisinden kat kat sayı üstünlüğü olan orduları darmadağın ediyordu. Pencap'a kadar ilerledi ve büyük ganimetlerle Gazne'ye döndü.

Bu başarılı Hindistan seferinde halkı ona, gazi unvanını vermişti. Gazneli Gazi Sultan Mahmut, Hindistan üzerine 13 sefer yapmıştır. 10'uncu Hindistan seferinde Ganj bölgesine kadar ilerledi. Hindistan, kuzeyden gelen bu akınlardan bıkmış usanmıştı. Üstüste yapılan 12 akın Hindistan’ın yenilgisi ile bitmiş, bütün servet Kuzeye göç etmişti. 150.000 kişilik bir ordu kuruldu. Ayrıca orduda binden fazla da fil bulunuyordu. Hindistan, Gaznelilerle hesaplaşmaya kararlı idi.

ASKERLERİNİ AY BIÇİMİ YERLEŞTİRMİŞTİ

Gazneli Gazi Sultan Mahmut 13'üncü seferini de yaptı. Mahmut'un 20.000'i bulmayan küçük ordusu ile bin fil ve 150.000 kişilik Hind ordusu karşılaştılar. Gazneli Mahmut, askerini ay biçimi yerleştirmişti. Gücünü yanlara verip, ortayı zayıf bıraktı. Hind ordusu merkeze, Gazneli Mahmut'un bulunduğu Bayraklı Tepe'ye saldırınca, Mahmut kuvvetlerini düzenli biçimde geri çekti. Sağ ve sol kanatları ile de Hind ordusunu kuşattı. Türklerin çok kullandıkları bu tabiye burada da başarıya ulaştı. Hindliler başlarına geleni fark ettikleri zaman iş işten geçmişti.

SANATKARLARI KORUMUŞ, ONLARI TEŞVİK ETMİŞTİ
Gazneli Sultan Mahmut, iyi bir kumandan, iyi bir yönetici, iyi bir sultan idi... Hindistan'da islâm dinini ilk yayan Gazneli Mahmut'tur. Şairdi. Bir divânı vardır. Hükümdarlığı boyunca şairleri, sanatkârları arkalamış, onların sanat eserleri vermelerini teşvik etmiştir. Dünyaca ünlü

Firdevsi'nin "Şahname" si, Gazneli Sultan Mahmut'a yazılmıştır.


Gazne devletinin resmî dili, Farsça dır.

Şiirlerini Farisi dilinde yazdığı için Farisi dili ile yazan şairleri himaye etmiş, sarayında yaşatmış ve Fars dilinin gelişmesine büyük hizmetleri geçmiştir. Eğer bu gayreti Türkçe için göstermiş olsaydı Türk dili çok gelişecek ve daha o tarihlerde büyük bir dil haline gelecekti. Seciyesi, ahlâkı, savaşları, ölümsüz "Şeh-name"ye giren Gazneli Sultan Gazi Mahmut, Türk devlet adamlarının en büyüklerinden biridir.


1030'da öldüğü zaman geride 5 milyon kilometre karelik büyük bir imparatorluk bırakmıştı.

Koza621
18-11-2010, 03:21
yükselirken alırsan, düşerken satarsan kaybedilir. IMKB tarihinden bu yana gelen destek direnç göz önünde bulundurularak portföy oranını ayarlamassan (dirence yaklaşınca %20 mal, desteğe yanaşınca %80 mal örneğin -sinir sistemine göre-) da kaybedersin. Kısa vadeci olursan da kaybedersin bence. ben seansı izlediğim sürece al-sat %2 %3 'le yaparım. o da ego tatmini.. ha bi de duygusal olursan kaybedersin arkadaş. rüzgara karşı işememek gerekir burada, aman..

[ YATIRIMCI ]
18-11-2010, 05:25
GAZNELİ MAHMUT (967-1030)

İslam dinini ilk kabul eden

Türk imparatoru. İslâm dünyasında halifeden sonra ilk "sultanlık" unvanını alan ve kullanan sultandır.

Gazneli Mahmut olarak ün yapmış ve tarihe bu isimle girmiştir. Fakat, "Nizameddin, Ebu-l Kasım Gazi" diye de anılır. Babası, Kara Aslan oğlu Sebük Tigin dir.
Türk kelimesinin aslı "türümek" fiilinden gelmektedir. Bu fiilden türetilmiş, kişi ve insan anlamında "türük" ve nihayet hece düşmesiyle "Türk" kelimesi ortaya çıkmıştır. Nitekim Anadolu'da bir kısım göçebeler de yürümekten "yürük" adını almışlardır.
...Tümünü okumak için linke tıklayınız.
Sebük Tigin'dir. Babasından büyük ihtimam gördü. Zamanın ünlü alimlerinden ders aldı. Ünlü savaşçılar ile genç yaşta kılıç kılıca geldi. Bileğine güçlü, attığını vurur bir genç olarak yetişti.

Horasan Genel Valiliğine getirdi.
Horasan, İran'ın doğusunda ve kuzeydoğusunda yer alan bölgeye verilen isim. Farsça bir kelime olan Horasan "Güneşin yükseldiği yer" anlamına gelir. Sasaniler zamanında ülkenin kuzeydoğuna bu isim verildi.
994) 24 yaşında idi ve yönetimdeki ustalığı ve hüneri dillere düşmüştü. Genel vali olarak başarılı girişimleri vardır. Bu görevinde iki yıl kadar kaldı. 996'da babası Sebük Tigin hastalandı ve öldü. Gazneli Mahmut, babasının yerine geçen kardeşi İsmail'i bertaraf ettikten sonra tahta oturdu.

Gazneli Mahmut'un tahta oturması ile birlikte, Gazne Devletinin de baht yıldızı parlamaya başladı. Gazne devletinin temellerini atan ve Horasan, Herat bölgelerinde genel vali iken, Samanoğullarından ayrılarak bağımsız bir devlet kuran Alp Tekin, Müslümanlığı ilk kabul eden Türklerdendir. Samanoğullarının korumasına sığınmıştı. Gazneli Mahmut hükümdar olduğu zaman da Samanoğulları ile ilişkileri bozmadı, fakat bağımsızlığını iyice pekiştirdi.

Kısa bir zamanda, gerek iç yönetimde, gerekse dış ilişkilerde becerikli ve başarılı olduğunu gösteren Gazneli Mahmut, Bağdad'daki Halifenin dikkatini çekmekte gecikmedi,.İslâmiyeti ülkesinde geliştiren ve çevresine yayan bu yiğit Türk hükümdarına Halife bir menşur göndererek, "sultanlık" tevcih .etti. 'Sultan' yani, 'imparator" deyimi o zamana kadar yalnız halife için kullanılırdı, ilk defa halife dışında meşru sultanlığa getirilen devlet başkanı Gazneli Mahmut'tur.

HİNDİSTAN'IN FİLLERLE DONATILMIŞ ORDUSUNU YENDİ

Sultan Mahmut, ilkin
994 yılı olayları, ölümler, doğumlar ve diğer önemli gelişmeler
Samanoğulları ile savaşa girdi. Samanoğulları,



İrak'a kadar uzanan geniş topraklara hükmediyorlardı. Onları yendi ve sınırlarını o taraftan genişletti. Sonra Büveyhoğulları ile çarpıştı ve zaferine karşılık
Güney İran ve Irak'ta 932 - 1055 yılları arasında hüküm sürmüş olan bir soy. Büveyhoğulları, önceleri İran'ın kuzeyindeki dağlık...

Afganistan'ı ve Gürcistan'ı sınırlarına kattı.

Gazneli Mahmut'un gözlerini Hindistan üstüne dikilmişti. 1000 yılında Gazneli Sultan Mahmut,

Peşavere girip Hindistan'a ayak bastı. Bir yıl sonra Hindistan'ın 42.000 kişilik fillerle donatılmış' ordusunu perişan etti. Gazneli Sultan Mahmut, küçük bir ordu ile hareket ediyor, fakat ordudaki disiplin gücü ve tabiye üstünlüğü ile, kendisinden kat kat sayı üstünlüğü olan orduları darmadağın ediyordu. Pencap'a kadar ilerledi ve büyük ganimetlerle Gazne'ye döndü.

Bu başarılı Hindistan seferinde halkı ona, gazi unvanını vermişti. Gazneli Gazi Sultan Mahmut, Hindistan üzerine 13 sefer yapmıştır. 10'uncu Hindistan seferinde Ganj bölgesine kadar ilerledi. Hindistan, kuzeyden gelen bu akınlardan bıkmış usanmıştı. Üstüste yapılan 12 akın Hindistan’ın yenilgisi ile bitmiş, bütün servet Kuzeye göç etmişti. 150.000 kişilik bir ordu kuruldu. Ayrıca orduda binden fazla da fil bulunuyordu. Hindistan, Gaznelilerle hesaplaşmaya kararlı idi.

ASKERLERİNİ AY BIÇİMİ YERLEŞTİRMİŞTİ

Gazneli Gazi Sultan Mahmut 13'üncü seferini de yaptı. Mahmut'un 20.000'i bulmayan küçük ordusu ile bin fil ve 150.000 kişilik Hind ordusu karşılaştılar. Gazneli Mahmut, askerini ay biçimi yerleştirmişti. Gücünü yanlara verip, ortayı zayıf bıraktı. Hind ordusu merkeze, Gazneli Mahmut'un bulunduğu Bayraklı Tepe'ye saldırınca, Mahmut kuvvetlerini düzenli biçimde geri çekti. Sağ ve sol kanatları ile de Hind ordusunu kuşattı. Türklerin çok kullandıkları bu tabiye burada da başarıya ulaştı. Hindliler başlarına geleni fark ettikleri zaman iş işten geçmişti.

SANATKARLARI KORUMUŞ, ONLARI TEŞVİK ETMİŞTİ
Gazneli Sultan Mahmut, iyi bir kumandan, iyi bir yönetici, iyi bir sultan idi... Hindistan'da islâm dinini ilk yayan Gazneli Mahmut'tur. Şairdi. Bir divânı vardır. Hükümdarlığı boyunca şairleri, sanatkârları arkalamış, onların sanat eserleri vermelerini teşvik etmiştir. Dünyaca ünlü

Firdevsi'nin "Şahname" si, Gazneli Sultan Mahmut'a yazılmıştır.


Gazne devletinin resmî dili, Farsça dır.

Şiirlerini Farisi dilinde yazdığı için Farisi dili ile yazan şairleri himaye etmiş, sarayında yaşatmış ve Fars dilinin gelişmesine büyük hizmetleri geçmiştir. Eğer bu gayreti Türkçe için göstermiş olsaydı Türk dili çok gelişecek ve daha o tarihlerde büyük bir dil haline gelecekti. Seciyesi, ahlâkı, savaşları, ölümsüz "Şeh-name"ye giren Gazneli Sultan Gazi Mahmut, Türk devlet adamlarının en büyüklerinden biridir.


1030'da öldüğü zaman geride 5 milyon kilometre karelik büyük bir imparatorluk bırakmıştı.
---------------------------------------------------------------------------------------------------- "Türklerin ilk müslümanı ve şehidi"

----------------------------------------------------------------------------------------------------
Türk milleti İslâm dini ile 9’uncu yüzyılın ilk çeyreğinde tanışmaya başladı ve Yılmaz Öztüna’nın ifadeleri ile 10’uncu yüzyıla kadar yavaş ve 10’uncu yüzyıldan sonra ise büyük bir hızla İslamiyet Türkler arasında yayıldı ve nihayet öyle bir hâl aldı ki, Haçlı dünyasında bir Hıristiyan İslâm dinine geçtiğinde ona, “Türk oldu!” denildi.

İslâm dini Hz. Muhammed aleyhisselâm tarafından milâdi 610 yılında tebliğe başlandığına göre Türklerin İslâm dini ile tanışması ve onu benimsemesi arasında neredeyse 350-400 yıl var demektir. Lâkin ilk Türk’ün İslâm’a girişi ile Peygamberimizin İslâm’ı tebliğ ettiği yıl, aynı, yani milâdi 610’dur. Evet, bir Türk İslâm’ın Mekke döneminde Hz. Muhammed’in dâvetine evet demiş ve azılı İslâm düşmanı Ebu Cehil’in çok ağır işkencelerine maruz kalmış ve nihayet yine o pis Ebu Cehil’in bağrına sapladığı mızrağı ile şehit olmuştur. Ve İslâm’ın ilk şehidi işte Bu Türk evlâdıdır. Allah (c.c.) katında şehitlerin durumunu bu dini az buçuk bilenler bilir ve Allah kendisi için İslâm kimliği ile ilk şehit olanın bir Türk evladı olmasını murat etmiştir. Siz siz olun gazilik ve şehitlik kavramları ile mücadele eden ve Türkler zorla Müslüman oldu yalanını yayan odak ve dudaklara aldanmayın ve sorun, “Türkler zorla Müslüman oldularsa, dünyaya hakim oldukları dönemde niye dinlerinden vazgeçmediler?”
Peki, kimdir Müslüman olan ilk Türk?

O, Sümeyye validemizdir.

Sümeyye’nin Türk olduğunu Türk olmayan ve ilmî otoritesi İslâm ve Batı dünyası tarafından saygı ile kabul edilen Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’tır. Hamidullah’ın tarihi kaynaklardan çıkarttığına göre Taif’te, el Haris bin Kalede isimli tedavide usta çok ünlü bir doktor vardır. İran bölgesinden valiler bile tedavi için ona gelmektedirler. O yıllarda da İran bölgesi Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgedir ve Sümeyye validemiz Übülle Valisi’nin yanındadır ve o adı Pamuk’tur. Gün olur Übülle valisi Taif’teki meşhur doktora tedavi olur, memnun kalır ve Pamuk’u Haris bin Kalede’ye cariye olarak hediye eder, Taif’e gelen Pamuk’un ismi Sümeyye olur. Sümeyye birkaç defa evlenir, son evlendiği kişi Yemen Yasir’dir, Yasir’den oğlu Hz. Ammar doğar.

Yine İslâm’ın ilk yıllarını az buçuk bilenler Mekke’de kabile ve soy sop dayanışmasının ne kadar önemli olduğunu bilirler. İşte bu ırkçı ortamda Sümeyye Türk’tür, kolu kanadı yoktur. Kocası Yasir, Yemenli’dir, kolu kanadı yoktur. Öyle olduğu için bu aile Ebu Cehil gibilerin kolayca işkence edebileceği bir ailedir. Hz. Sümeyye’nin Türk olduğuna dair bilgileri Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Prof. Dr. Abdülkadir Karahan ve Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı da naklederler.

Hz. Sümeyye İslâm’ı kabul ettiğinde artık çok yaşlı idi. Pis Ebu Cehil, “Sen Muhammed’e aşık oldun!” bile dedi. Ebu Cehil tarafından en şedit işkencelere tabi tutulan Türk kadını Sümeyye inancından bir adım geri atmadı.

İlk Müslüman Türk ve İslâm’ın ilk şehidi Hz. Sümeyye Ebu Cehil’in işkenceleri altında son nefesini verdiğinde, Allah’ın resulü Hz. Muhammet aleyhisselam şöyle demişti:
“- Küfrün işi bitti!”

Ey Türk evladı, ey Türk kadını..
Sen işte böyle “Küfrün işinin bitirilişinde” Allah’ın seçtiği bir kavimsin. Daha sonra gerçekten de tam 22 milyon kilometrekarede Küfrün işini bitiren millet senin milletin değil miydi? Yalnızca Osmanlı coğrafyasında değil, bugün Asya içlerine kadar küfrün işini adım adım bitiren ve o coğrafyaları İslamlaştırarak bugünkü Pakistan’ın bile temellerini atan senin ataların değil miydi?
Elhamdülillah, öyleydi..

Ve Fahr-i Kâinat Efendimiz, Şehit Türk evladı, ümmetinin yıldızı Hz. Sümeyye’yi o halde gördüğünde, “Küfrün işi bitti!” dedikten sonra eklememiş miydi:
“- İslam’ın zaferi kesinleşti!”
Diye..
İşte Türk anasının mayası ve işte ilk Müslüman olan Türk’ün ümmet ve milleti adına toprağa bir tohum gibi düşmesi..
Allah (c.c.) İstanbul’un Fethini de işte bu Hz. Sümeyye’nin nesline nasip etti. Ve Hz. Muhammed aleyhisselam neslinin devamına da bu milleti vesile kıldı.
----------------------------------------------------------------------------------------------------
''Yetmiş iki millet kendi sırrını bizden dinler.Biz ikiyüz millet ve mezhebi tek perdede birleştiren ney gibiyiz''
Hz. Mevlana

[ YATIRIMCI ]
18-11-2010, 06:21
"BORSADA KAZANMANIN FORMÜLÜ"
--------------------------------
İŞTE O FORMÜL!

Konuşması sırasında yerli yatırımcı ile yabancı yatırımcının İMKB’deki karlılığı konusunda bir araştırma yapıldığını anlatan Akgiray, araştırma sonucunda yabancıların borsada daha çok kazandıklarının ortaya çıktığını söyledi.

Bunun nedenini açıklayan SPK Başkanı, yerli yatırımcıların bir hisseyi ortalama olarak 20-25 gün ellerinde tuttuğunu, yabancıların hisse tutma oranının 250 iş günü olduğunu kaydetti.

“Uzun vadeli yatıran daha çok kazanmış, çok kişinin acayip eleştirdiği bizim küçük borsamızda. Bunun da böyle olması lazım” diyen Akgiray, zaten bu işin doğasının da bu olduğunu bildirdi.
----------------------------------------------------------------------------------------------------
“Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır.
En hızlı koşan aslandan daha hızlı koşması gerektiğini,
Yoksa öleceğini bilir.

Afrika’da her sabah bir aslan uyanır.
En yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini,
Yoksa aç kalacağını bilir.

Aslan ya da ceylan olmanızın bir önemi yok.
Yeter ki, güneş doğduğunda, koşuyor olmanız gerektiğini bilin.”

[ YATIRIMCI ]
18-11-2010, 06:31
Motivasyon oluşturmanın en etkili yolu çıtayı yüksek tutmaktır. Büyük hedeflere ulaşmanın yolu da büyük amaçları küçük adımlara bölmek ve her gün bir adımını gerçekleştirmektir. Başardığınız her adım, yaptığınız her ilerleme bir sonraki ilerleme için gerekli olan güven ve isteği oluşturacaktır. Siz kalkın ve yürüyün, gölgeniz arkanızdan yürüyecektir. Yapılan bazı araştırmalar insanların sadece "İMKB" %1’inin başarıya ulaştığnı göstermiştir. Kalan %99 ise başarılı olmak için yeterince çaba göstermemiştir. Başarıda ilk adım kadar son adımda önemlidir. Bir çok Yatırımcı son bir adım daha atmadıkları için başarıya ulaşamamıştır. "İMKB"de Herkesin yaptığının bir fazlasını yapan Başarılı olur. binlerce yatırımcı var, fakat Başarıya ulaşanlar diğerlerinden birkaç saniye daha hızlı koşanlardır.

baba
19-11-2010, 20:44
Unutulmuş bir kahraman, Mehmet Şükrü Paşa
Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında yetiştirdiği iyi bir komutan iyi bir dilci ve iyi bir matematikçi olarak niteleyen Sakin, "Mehmet Şükrü Paşa, 1857 yılında Erzurum'da doğmuştur. Balkan Savaşları çıktığı sürede yani Karadağ ilk defa Osmanlı Devleti'ne savaş ilan ettiği sırada Osmanlı Devleti Genelkurmay Başkanlığı Mehmet Şükrü Paşa'yı Edirne Müstahkem Mevki Komutanlığı'na atamıştır. İşte bu mevkiden sonrası Mehmet Şükrü Paşa'nın kahramanlığını ortaya çıkarmıştır. Zira çok fazla
cephaneye sahip olan Bulgar ve Sırp ordularının, Edirne'yi kuşatması üzerine kendisine verilen yazılı metinde, Edirne'yi 40 gün koruması istenmiştir. Fakat o, ifade edilen 40 gün değil tam 155 gün, yani 5 ay 5 gün Edirne'yi savunmuştur. Peki bu savunma normal bir savunma mıdır? Hayır, değildir çünkü Mehmet Şükrü Paşa açlığa, susuzluğa, tüm askerlerini bu yoklulara rağmen kenetlemiş ve 155 gün savunmayı başarmıştır.

Onlar süpürge tohumundan yapılmış ekmekler yiyerek, at eti yiyerek, kurbağa eti yiyerek hayatlarını sürdürdüler ve buna dayanabildiler. Bu savunma sırasında Mehmet Şükrü Paşa'nın söylemiş olduğu çok önemli bir söz var. Savunmanın en şiddetli anında askerlerini karşısına alır ve şunları ifade eder: 'Düşman mevziyi geçtikten sonra şehit olursam, kendimi şehit kabul etmiyorum. İtler ve kuşlar etlerimi çeke çeke yesinler, parçalasınlar, lime lime etsinler. Düşman hatlarımı geçmeden şehit olursam bizden sonra gelecek nesiller değerimizi anlayacaklar ve üzerimize bir abide dikecekler.' İşte burada ifade edilen abide, maalesef Osmanlı Devleti'nin son yıllarındaki itilafçılık, ittihatçılık ideolojilerinin meydana getirdiği bir kargaşa ortamında Mehmet Şükrü Paşa halka tanıtılmamış, bu eksiklikten dolayı 1998'e kadar Mehmet Şükrü Paşa adına hiçbir anıt veya bir abide dikilememiştir" dedi. Eğer Edirne düşerse ecdadın hiçbir eserini bulgara bırakmayacağız, başta Selimiye olmak üzere demişse de, Topları Selimiyeyi hedef aldığında ateş emri verememiştir. İyikide verememiş.

"HALKIN ONU GÖRMESİ ENGELLENDİ"

"Mehmet Şükrü Paşa, Edirne'yi 155 gün savunduktan sonra 26 Mart 1913'de hiçbir imkanı kalmadığı için teslim olmuştur" diyen Sakin, "İyi bir komutan olduğu şu olaylardan anlaşılabilir. Ertesi gün Bulgar Kralı Ferdinand, Edirne'ye büyük bir askeri törenle girmiş, öğleden sonra yine büyük bir askeri tören düzenleyerek bu kahraman Türk askerine kılıcını tekrar geri vermiştir. Bulgar kralının yaptığı bu hareket, Mehmet Şükrü Paşa'nın önemini ortaya koymaktadır. Fransızların da yaptığı bu savunma sebebiyle ona
bir şeref kılıcı ve bunun yanında binlerce imzanın bulunduğu altın bir kitap hediye etmesi, verilen önemin göstergesidir.

Hediye edilen bu kitabın ön sözünde şu ifadeler yer almaktadır: 'Her taraftan tehdit altında kalan devletinizin en çaresiz bulunduğu anda sizin buna baş kaldırmanız dünyayı hayretler içerisinde bırakmıştır. Sayıca 10 mislinizi bulan düşmana karşı dünya tarihinin kaydettiği muhteşem mukavemetlerden birini gösterdiniz.' Fransızlar dahi Mehmet Şükrü Paşa'ya hakkını vermiştir. Ancak dönemin Osmanlı yöneticileri paşaya bu gerektiği hakkı verememiştir. Peki ne yapmışlardır? Mehmet Şükrü Paşa yaklaşık 6 aylık bir Sofya sürgünü, yani Bulgaristan esaretinde kaldıktan sonra ülkeye dönmüştür. Ülkeye döndüğünde sınırda perdeleri inik bir vagonla İstanbul'a kadar getirilmiştir. Yani halkın ve çevredekilerin Mehmet Şükrü Paşa'yı görmesi engellenmiştir" şeklinde konuştu.

"PAŞAYA GEREKLİ İHTİMAM GÖSTERİLMEDİ"

Sakin, "Sirkeci Garı'nda alınan Mehmet Şükrü Paşa, yine perdeleri inik kapalı bir faytonla Şişli'deki evine, 'Halk seni linç edecek' diye getirilmiştir. Yani paşanın yaptığı bu savunmaya dönemin üst düzey yöneticileri gerekli ihtimamı göstermemişlerdir. 'Halk seni linç edecek' sözleri ise uydurma bir sözdür. Mehmet Şükrü Paşa Sofya'daki esareti sırasında siyatik hastalığına yakalanmıştır. Bu siyatik hastalığının tedavisi için Bursa kaplıcalarına gitmiş kaplıcaların dönüşünde zatürreye yakalanarak 5
Haziran 1916'da İstanbul'da vefat etmiştir.
Allah rahmet eylesin.

baba
19-11-2010, 23:13
Ali Şir Nevai'
Timurun torunu Hüseyin Baykara'nın kadim dostu ve veziri.
nin Çağatayca edebiyatının oluşmasında büyük bir rolü vardır. Çeşitli konularda yazılmış 30'a yakın eseri bulunmaktadır. Eserlerinden bazıları şunlardır: Çağatayca Divan (5 tane), Farsça Divan (5 tane), Çihil Hadis (Kırk Hadis) ve Muhakemet'ül Lugateyn (İki sözlüğün karşılaştırılması)'dır.

On beşinci yüzyılda Çağataycanın (Çağatay Türkçesinin) klasik bir yazı dili olarak kimlik kazanmasında Ali Şir Nevai'nin önemi bilinmektedir. Nevai öncesinde ve Nevai’nin çağında, Timurlular devletinde Türkçe yazan sanatçılar azdır. Nevai, Türkçeyi edebi dil olarak kullanmayan, Farsça yazan çağdaşlarına çatar. Çağdaşlarının Farsçanın karşısında edebi dil olarak Türkçeyi yetersiz görmelerini eleştirir; eğer emek verilirse Türkçenin de Farsça kadar, hatta daha fazla anlatım inceliklerine sahip olduğunun görüleceğini belirtir. Bu görüşlerini Muhakemetül-lugateyn'de görürüz.

Türk dili tarihinde Divân-ı Lügat-it Türk'ten sonra ikinci önemli kitaptır. Hamse sahibi ilk Türk şairidir (hamse 5 mesneviden oluşur). Tezkire sahibidir(günümüz edebiyattaki biyografi): "Mecalüs'ün Nefais". Şehrengiz:Doğup büyüdüğü "Herat" kentinin doğal güzelliklerini anlatır.

Şiirlerin yaşamının değişik dönemlerine göre sınıflandırıp kronolojik olarak divanında toplamıştır.

Farsça'nın resmi dil olduğu, Türk aydınlarının bu dille eser vermeyi hüner kabul ettiği bir zamanda Nevai, Çağatayca'nın Farsçadan üstün bir dil olduğunu savunmuştır. Bunu da eserleri ile kanıtlamış ve kendinden sonrakileri bu yolda eserler vermeye teşvik etmiştir.

Türkçe yazdığı şiirlerde kalem adı Nevāī (نوائى anlamı "ağlayan") adı altında, Ali Şir Nevai baş yazarların arasında, yazılı Türk dilleri ailesi yararına büyük değişlik yapmıştır. Nevai kendisi başlıca Çağatay dilinde yazar ve 30 yıllık bir dönemin üzerinde 30 eser üretir, böylece Çağatayca Yazı diil olarak çok saygın ve önemli kabul edilmiştir. Nevai ayrıca Farsça yazdığı şiirlerde ise, Farsça dilinde (فانى‎ ; Fāni kalem adı altında, anlamı Arapça "fena" sözünden: yok oluş; mecazi mânâsı ise Allah'ın aşkıyla kendinden geçme, yok olma veya "gelip geçici"), Arapça ve Hintçe çok daha az bir sayıda eser yazmıştır. Ali Şir Nevai'nin en çok tanınmış şiirleri onun dört divan'nında, veya kabaca 50,000 şiir koleksiyonu bulunur.

* Bedâiü'l-Bidâye;

Nevai bu ilk 842 şiir bulunan divanını 1470 yılında yazar. Bunlardan 585'i gazel, üçü müstezad, dördü muhammes, ikisi müseddes, üçü terci'-i bend, kırk dokuzu kıt'a, yetmiş sekizi rubâî, onu çistân, elli ikisi muamma, onu tuyuk, kırk altısı müfred'dir.

* Nevâdirü'n-Nihâye;

1476 - 1483 yıllarında yazdığı şiirlerini bu ikinci divanında topladı.

* Muhakemet-ül-Lügateyn (محاكمة*اللغتين, Muḥākimāt al-luġatīn);

1499 yılında yazdığı bu kitabı, devrinde olduğu gibi bugün de Türk dünyası için önemli olan, Türk dilinin gücünü ve yerini anlatan büyük bir eseridir.

* Ghara’ib al-Sighar (Garâîbü's-Sığar) şairin 7-20 yaşları arasında yazdığı gençlik şiirleridir.
* Navadir al-Shabab (Nevâdirü'ş-Şebâb); 20-35 yaşları arasında yazdığı şiirlerdir.
* Bada'i' al-Wasat, ("Orta yaş harikaları");

Bedâîü'l-Vasat orta yaş, yani 35-45 yaşları arasında yazılmış şiirlerden meydana gelir.

* Fawa'id al-Kibar (Fevâyidü'l-Kibar) ise 45-60 yılları arasında yazılmış şiirlerdir.
* Mizan-ül-Evzan (ميزان الاوزان, ‎Mīẓān al-auẓān), (Vezinlerin Terazisi) aruz vezni hakkında eseri. Türkü sözcüğünün ilk olarak Ali Şir Nevâî’nin bu eserinde geçtiği bilinmektedir[6].
* Hamset-ül-Mütehayyirin (خمسة*المتحيرين, ‎Chamsat al-mutaḥirīn);

Piri, üstadı ve dostu Nureddin Abdurrahman Cami hakkında "Hamsetü'l Mutehayyırın" ismindeki eserini 1492-94 yılları arasında yazmıştır.

* Târîh-i Mülûk-i ‘Acem (طاَرِكهء مُلُكء ادسثهَم, Tārikh-e Muluk-e Adscham),

1488 yılında Astrabad valisiyken yazdığı "Târîh-i Mülûk-i ‘Acem" (İran Memleketleri Tarihi) kitabı, bunlardan biridir. Nevai, bu eserinde "Arjasp Binni Efrasiyab kim, Türk Padişahi erdi[7]. şeklinde Alp Er Tunga'dan söz eder.

* Mecalis-ün-Nefais (مَجَلِس ال نَفِس, Majalis al-Nafais);

Bir derleme, 450 üzerinde çoğunlukla çağdaş ozanların (şairlerin) yaşam öyküsü (biyografik) kısa hikâyeleri içeren, çağdaş Timur kültürü tarihçilerine altın bir bilgi kaynağı oluşturur.

* Divān-e Fānī, Farsça yazdığı şiirlerin toplandığı bu eseri gazel biçiminde yazılmış ve mısra sayısı 12 bindir.
* Nazm-ül-Cevahir 1485 yılında,
* Tuhfet-ül-Müluk (Farsça),
* Münşeat (Türkçe);

Hüseyin Baykara'ya ve başkalarına yazdığı mektupların toplandığı bu eserini 1498 yılında yazmıştır.

* Sirâcü'l-Müslimin 1488 yılında,
* Tarih-i En-biya ve Hükema (Türkçe),
* Mahbub-ül-Kulub fil-Ahlak 1500 yılında,
* Seyf-ül-Hadi,
* Rekabet-ül-Münadi,
* Mekârimü'l-Ahlâk;

Bu kitabında Nevai'nin yaptırdığı imaret, hânegâh, havuz, ribât (kervansaray) vb. eserlerin listesini veriyor.

* Hâlât-ı Pehlâvân Muhammed, Pehlivan Muhammed hakkında yazdığı eseri. Nevai ayrıca "Vaq-fiye" (1482), "Risâle-yi Tir Endâhten" eserlerinin de sahibidir. "Seb'at Abhur" (Yedi Deniz) adlı bir de sözlük yazmıştır.

Aşağıda gazel adlı şiirini asıl şekliyle veriyoruz.
Gazel / Ali Şir Nevai

Bahâr boldu vü gül meyli kalmadı könlüm
Açıldı gonce vü likin açılmadı könlüm

Yüzün hayâli bile vâlih irdi andak kim
Bahâr kelken ü kitkenni bilmedi könlüm

Yüzün nezâresi de mahv ü mest idi ya'ni
Ki gül çağıda zamâni ayılmadı könlüm

Nevai gonce tilep könlüm ağzın etti heves
Eğerçi tapmadı likin yanılmadı könlüm

baba
21-11-2010, 12:23
Son günlerde TV lerimizi tarih merakı aldı. Hele Şah Sultan adıyla bir roman yazan İskender Pala, ordudan tard geçmişi ile bazı medya kuruluşlarının gözdesi. Maşallah kitabın reklamı güzel yapılıyor. Bu nev zuhur tarihçi (!) başladı bize tarih öğretmeye. Diyor ki Timur, Yıldırım Bayezid'i yenince hanımını da esir aldı. Bu hanım Türk idi. Bir daha böyle bir durumla karşılaşmamak için, padişahlar Türk hanım almadılar. Biraz dikkat etse kitabını yazdığı sultan Selim'in Anasının , Yani 2. Bayezid'in hanımının Dulkadiroğlu beyinin kızı Gülbahar hatun olduğunu ve hanımınında Kırım Hanının kızı Ayşe Hafza sultan olduğunu görecek. Ama Osmanlıyı methedem derken saçmalıyor.

Bir başka yerde, 16. asırda Osmanlının doğu komşularını sayarken Karakoyunlu ve Akkoyunlulardan bahsediyor. Kitabını yazdığı Safevilerin tek komşu olduğuna da dikkat etmiyor. Bir yerlerden derleme yaptığı için hafıza kaydı yapmamış, zahir. İnternetten derleme yapmak başka, hadiseyi beyne nakşetmek başka.Hazır konu açılmışken söyleyelim. Bazı dostlar Sultan Selim ve Şah İsmailden bahsederken, Selim Han'dan kandökücü olarak bahsettiğimi, Şah İsmail'in ise bu yönüne dikkat çekmediğimi belirtiyorlar. Doğru, Şah İsmail gaddarlıkta ve kan dökmede Selim Han'ı katlar. Öz dayısının mezarını açtırıp kemiklerini yaktırdığınıda bahsetmiştik zaten. Şia ya katılmayan onbinlerce kişiyi yokettiğini bahsetmemiştik.

Konu gelmişken Anadolu aleviliği üzerine bir kaç kelam edelim. Anadolu Aleviliği diğer Aleviliklerden farklıdır. Kendine hastır. Bence İslamiyetle pek ilgisi yoktur. Daha ziyade eski Türk Törelerinin devamı şeklindedir. İlk ayrışma 1240 lı yıllarda Baba Resul ve Baba İshak tarafından , Anadoluya son gelen Türkmenlerin, Anadolu Selçuklularına başkaldırılmasıyla başlatılmıştır. Son şekli ise Şah İsmail tarafından aldırılmıştır. İşin ilginç yönü, Safevi yönetimi altındaki İran'da devam etmemiş, fakat Anadoluda devam etmiştir.
Bunda 2. Bayezid devrinde Antalyadan Kütahyaya kadar yayılan Şah kulu (Şah İsmai'lin kulu) isyanının önemli etkisi de vardır. Bu bahsedilen iki isyan Anadoludaki en büyük isyanlardır. 16 ve 17 yüzyıldaki Celali isyanları ise Çok kanlı olmuş, uzun sürmüş ve böyük qaçkun olarak adlandırılmış, Anadolu Aleviliği bu dönemde bu günkü halini almıştır.
vesselam.

baba
21-11-2010, 18:07
Abaza Mehmed Paşa (?-1634)

Osmanlı veziri, valisi, devlet adamı, kumandanı ve aynı zamanda isyancı lideriydi. Celali isyanları diğer birçok liderleri gibi hem Osmanlı Devleti'nin yüksek kademelerinde görev aldı, hem de Osmanlı Devleti'ne karşı bayrak açtı.



Kariyerinin başlangıcı

Abaza asıllı ve köle kökenli bir devlet adamı olan Abaza Mehmed Paşa Halep valisi Canbulatoğlu Ali Paşa'nın hazinedarı olarak kariyerine başladı. Canbulatoğlu ailesi Halep'in nesilden nesile geçen valileriydi. Abaza Mehmed Paşa, Canbulatoğlu Ali Paşa'nın başlattığı Celali isyanlarında onun yanında yer aldı. 1607 yılında Canbulatoğlu'nun Amik ovasında Osmanlı sadrazamı Kuyucu Murat Paşa 'nın ordularına yenilmesi sonucu esir düştü. Yeniçeri ağası Halil Paşa'nın araya girmesi sonucu ölümden kurtuldu ve bundan sonra Halil Paşa'nın himayesinde Osmanlı hizmetine girdi.
Osmanlı Devleti hizmeti

Halil Paşa Osmanlı hanedanından bir kızla evlenerek Damat Halil Paşa oldu. Kaptan-ı Derya tayin edilince Abaza Mehmed Paşa'yı Derya Beyi yaptı. Abaza Mehmed Paşa Silahtarlık, Halep ve Maraş valiliği yaparak Osmanlı Devleti kademelerinde yükseldi. Osmanlı-İran Savaşları sırasında Erzurum valisiydi. 1620 yılında Damat Halil Paşa sadrazamlığa getirldi ve Serdar-ı Ekrem sıfatıyla İran'a giderken Abaza Mehmed Paşa'yı da beraberinde götürdü.

İran'la yapılan savaşlar Doğu Anadolu'da halk arasında büyük sancılara neden olmuştu. Erzurum'da Osmanlı-İran Savaşları dolayısıyla çok sayıda yeniçeri bulunuyordu. Savaşlar sırasında çok sıkıntıya düşmüş olan Erzurum halkı ile halka kötü davranan yeniçeriler arasında büyük bir anlaşmazlık ortaya çıkmıştı. Bu arada Osmanlı padişahı Genç Osman yeniçeriler tarafından tahttan indirilmiş ve acımasızca öldürülmüştü. Bu olaylar sonucu Abaza Mehmed Paşa yeniçeri ocaklarının kaldırılması gerektiği sonucuna vardı. O yüzden 1621 yılı Eylül ayında kendi valilik bölgesindeki birçok yeniçeriyi yakalatıp öldürterek bir Celali isyanı başlattı.
Celali isyanı liderliği

Abaza Mehmed Paşa kendi bölgesindeki yeniçerileri öldürtmekle kalmayıp yeniçerileri tamamen ortadan kaldırmak amacıyla ordusuyla İstanbul'a doğru yola çıktı. Halktan vergi topladı. Otuzbin kişilik bir kuvvetle Sivas'ı ele geçirdi. Ankara'yı kuşattı. Bursa'yı da kuşattı ama alamadı. Niğde'ye geri çekildi. Bu yenilgilere rağmen uzun bir süre boyunca Erzurum'u yeniçerilere ve Osmanlı Devleti'ne karşı bir ayaklanma merkezi haline getirmeyi başardı. 15 Ekim-25 Kasım 1627 tarihleri arasında eski patronu Damat Halil Paşa'nın komutasındaki bir ordu Erzurum kalesini kuşattı ama Abaza Mehmed Paşa'nın komutasındaki direnişi kıramayarak geri çekildi. Ertesi yıl 6 Eylül 1628 tarihinde IV. Murat'ın yeni sadrazamı Gazi Ekrem Hüsrev Paşa'nın komutasındaki ordu tekrar Erzurum kalesini kuşattı. 14 gün süren bir kuşatma sonunda Abaza Mehmet Paşa'nın Erzurum'daki direnişini kırarak Erzurum'un kontrolünü ele geçirmeyi başarabildi.
Tekrar Osmanlı hizmetine girmesi ]



Abaza Mehmed Paşa yenildikten sonra İstanbul'a getirildi. İdam edilmesi beklenirken tam tersine zekası ve cesaretinden etkilenen IV. Murat tarafından affedildi ve 22 Eylül 1828 tarihinde Bosna beylerbeyliğine atandı. 1633 yılında IV. Murat Abaza Mehmed Paşa'ya antlaşma koşullarına uymayan Lehistan'a girmesini emretti. Vidin'de Kırım, Eflak ve Boğdan'dan gelen birliklerle buluşan Abaza Mehmed Paşa Lehistan'a girdi. Abaza Mehmed Paşa'nın Lehistan'dan çok miktarda esir ve ganimet alarak geri dönmesi üzerine Lehistan elçisi Trebzinski barış istedi. Yıllık vergi ödemek ve Dinyester nehri üzerindeki kaleleri yıkma koşuluyla Osmanlılar bu barış isteğini kabul ettiler.

Lehistan tekrar antlaşma hükümlerine uymayınca 15 Nisan 1634 tarihinde IV. Murat bizzat ordularının başına geçerek Lehistan'a hareket etti. Abaza Mehmet Paşa artık padişahın en yakın çevresine girmiş ve bu seferde padişahın hemen yanında yer almıştı. 27 Nisan 1634 tarihinde ordular Edirne'ye vardığında Lehistan tekrar barışa razı oldu. IV. Murat İstanbul'a geri döndü. IV. Murat Abaza Mehmet Paşa'nın cesaretini ve kahramanlığını çok beğenmekle birlikte her zaman için bir ayaklanma çıkaracağından kuşkulanıyordu. Rum ve Ermeniler arasında çıkan bir anlaşmazlıkta, Abaza Mehmet Paşa'nın Ermenilerden rüşvet alarak onlara çıkar sağladığı gerekçesiyle 1634 yılında idam edildi. Kuyucu Murat Paşa türbesine gömüldü.

Abaza Mehmet Paşa kendisine has giyimiyle ilgi toplardı.(Abaza kesimi "Çerkeska") Giyimi diğer Osmanlı Devlet adamları ve hatta padişah tarafından taklit edilmişti.

Bu zeki ve cesur ama bir o kadar tehlikeli adamı, çok iyi kullanan IV. Murat han'ı rahmetle anıyorum.

baba
21-11-2010, 18:34
Şahsuvaroğlu Ali Bey,
1515 Yılında Maraş ve çevresi Osmanlılar tarafından fethedildi. Ancak Dulkadiroğulları Beyliği'ne hemen son verilmedi. Yavuz Sultan Selim Dulkadir topraklarının idaresini Şehsuvaroğlu Ali Bey'e verdi. Ali Bey'in Dulkadir Beyi mi yoksa Osmanlı Devleti'nin bir valisi mi olduğu açıkça belli değildi. Şehsuvaroğlu Ali Bey, Maraş ve Elbistan civandan asker toplayarak Yavuz'un Memluklular üzerine yaptığı seferlere katıldı. 1516 yılında Nizip civanda Mercidabık Savaşında, Osmanlı ordusu Memluklu ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Memlük Sultanı Kansu Gavri yenilginin üzüntüsünden öldü. Onun yerine Tomanbay Memluklu Sultanı oldu. Ali Bey bu savaşın kazanılmasında büyük kahramanlıklar gösterdi. Antep ve çevresinin Osmanlı topraklana katılmasında etkili oldu. Ali Bey, Osmanlı ordusunun Suriye ve Mısır'a seferi sırasında Osmanlılara kılavuzluk yaptı. 1517 yıllarında Kahire önlerinde Ridaniye Savaşı'nın kazanılmasında büyük rol oynayan Ali Bey, Yavuz'un güvenini kazandı. Yavuz Sultan Selim, Memluklu Sultanı Tomanbay yakalanınca onu Ali Bey'e teslim etti. Ali Bey'in babası Şehsuvar, Kahire'nin Babü'z-Züveyle'de idam edilmişti. Babasının intikamını almak isteyen Ali Bey, Tomanbay'ı aynı yerde idam ettirdi. Mısır seferi dönüşünde Yavuz İstanbul'a giderken Ali Bey de Maraş'a döndü. Beyliğin merkezini Maraş'tan tekrar Elbistan'a taşıyan Ali Bey, kendisini bağımsız bir devletin hükümdarı gibi görerek Osmanlı Devleti ile dostça geçindi. Osmanlıların her yerde yardımına koştu. 1519 yılında eski Dulkadir toprakları olan Bozok (Yozgat)'da ortaya çıkan Celâl'in Osmanlılara karşı isyanını bastırarak, Celâl ve adamlarını ortadan kaldırdı. 1521 tarihinde Suriye'de Osmanlı Devleti'ne karşı Memluklu Devleti'ni yeniden kurmak için Canberdi Gazali büyük bir isyan başlatmıştı.Bu isyanı bastırmakla görevlendirilen Osmanlı komutanı Ferhat Paşa'yı beklemeden Canberdi Gazali'nin üzerine yürüyen Ali Bey, onu mağlup ederek katletti. Bu durum Ferhat Paşa'nın Ali Bey'i kıskanmasına ve rahatsız olmasına neden oldu. Ali Bey Osmanlılara bağlılık göstermesine rağmen kendini bir hanedan gibi görüyordu. Osmanlı Devleti ise onu bir sancak beyi olarak kabul ediyordu. Mısır ve Suriye'yi fetheden Osmanlıların toprakları arasında bağımsız bir devleti kabul etmesi asla mümkün değildi. Dulkadirli topraklarında Ali Bey'in bazı uygulamalarından rahatsız olan halkın, Padişaha şikayetleri üzerine, Osmanlı, Devleti, teftiş memurları gönderdi. Ali Bey içişlerine karışıldığını düşünerek gönderilen müfettişleri derhal katlettirdi. Bu olay iki taraf arasında bardağı taşıran son damla oldu. Ali Bey'i kıskanan ve ona muhalif olan Ferhat Paşa, Kanuni'den, onun katline dair bir ferman aldı. İran seferi bahanesiyle Tokat'a çağırtılan Ali Bey, Artukova'da (Artova) oğulları ile birlikte 1522'de katledildi. Böylece Dulkadiroğuları Beyliği tamamen Osmanlılara bağlandı.
Türkmen onurunun ve mertliğinin timsali bu yiğit adamı rahmetle anıyorum.

Dulkadiroğulları Beyliği topraklarına bağlı olan Maraş ve Bozok ayrı ayrı bağımsız sancak haline getirildi. 1537 yıllında Dulkadir Eyaleti kuruldu. Maraş merkez olmak üzere Antep, Sis ve Bozok da bu eyalete sancak olarak bağlandı. Maraş'ın Osmanlı topraklarına katılmasından sonra burada görev yapan Osmanlı idarecilerine karşı sık sık isyanlar çıktı. 1526 yılında Şöklenoğlu Musa isyanı oldu. Bu isyanın arkasında Atmaca adlı bir kişi vardı. Etrafına topladığı insanlarla isyan etti. Atmaca, Karaman Beylerbeyi Hürrem Paşa'yı yenilgiye uğrattı. Sivas Beylerbeyi Hüseyin Paşa da Atmaca karşısında mağlup oldu. Oldukça kapsamlı olarak ortaya çıkan bu isyana Dulkadirlilerden birçok insan katıldı. Atmaca isyanının bastırılmasından sonra Dulkadirli ailesinden Zünunoğlu ayaklandı. Zünunoğlu Osmanlılara yenilerek İran'a kaçtı. Aynı yıllarda Maraş ve Elbistan çevresinde, Kalender Çelebi, etrafına 30.000 kişi toplayarak büyük bir isyan çıkardı. Topraklan ellerinden alınmış Dulkadirlilerden birçok insan bu isyana katıldı. Sadrazam İbrahim Paşa, Dulkadirlilere eski dirliklerinin verileceğini vaat ederek bu isyanın bastırdı.





Yavuz Sultan Selim 1514 yılında Çaldıran Zaferi'ni kazandıktan sonra, Doğubeyazıd civarındaki Türkmen aşiretlerinden Bayazıdlı ailesini Maraş'a yerleştirdi. Bu aile Maraş'a yerleştikten sonra Dulkadirliler ile Bayazıdlılar arasında büyük çekişmeler oldu. Osmanlı Devleti'nin desteğini elde eden Bayazıdlı ailesi Maraş tarihinde önemli rol oynadı. Bu aileden birçok kişi Maraş'ın idaresinde etkili oldu. Ailenin lideri İskender Bey'e Çavuşbaşılık rütbesi verilmesi ile Maraş'ta bu ailenin nüfuzu uzun yıllar devam etti. Bayazıdlı ailesinden birçok kişi gerek Maraş'ta, gerekse Osmanlı ülkesinin diğer yerlerinde önemli görevler üstlendiler. Dulkadir ailesi ise tamamen devlet idaresinden tasfiye edilemedi. Bu sebeple iki nüfuzlu aile arasındaki çekişme XIX. yüzyıla kadar devam etti.

Bütün bunlar Osmanlının gerçekte yönetimde nasıl zaaf içinde olduğunun göstergeleridir. Anlattıklarımız aslında bir bütünün pek az parçalarıdır. Gerçekte Osmanlı, Balkanlarda hakim, ama Anadolu'da İzmit'ten öteye pek sözü geçmiyordu.
Bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda yetkin padişah dışında, Bu topraklara tamamen hakim olamamıştır.

alihandro
05-12-2010, 18:10
Şehriyar,
Haydar Baba'ya Salam, Tebriz, 1951;


Heyder Baba, gün dalıvı dağlasın,
Üzün gülsün, bulakların ağlasın,
Uşaklarun bir deste gül bağlasın,
Yel gelende ver getirsin bu yana,
Belke menim yatmış bahtım oyana.


Heyder Baba, senin üzün ağ olsun,
Dört bir yanın bulak olsun, bağ olsun,
Bizden sora senin başın sağ olsun,
Dünya kazov-kader, ölüm-itimdi,
Dünya boyu oğulsuzdu, yetimdi.


Heyder Baba, yolum senden keç oldu,
Ömrüm keçdi, gelenmedim geç oldu,
Heç bilmedim gözellerin neç oldu,
Bilmezidim döngeler var, dönüm var,
İtginlik var, ayrılık var, ölüm var.


Heyder Baba, igit emek itirmez,
Ömür geçer efsus bere bitirmez,
Nâmerd olan ömrü başa yetirmez,
Biz de vallah unutmarık sizleri,
Görenmesek helâl edin bizleri.


Heyder Baba, Kuru gölün kazları,
Gediklerin sazak çalan sazları,
Ket kövşenin payızları, yazları,
Bir sinema perdesidir gözümde,
Tek oturub, seyr ederem özümde.


Heyder Baba, Karaçemen caddası,
Çovuşların geler sesi, sedası,
Kerbelâya gedenlerin kadası,
Düşsün bu aç, yolsuzların gözüne,
Temeddünün uyduk yalan sözüne.


Heyder Baba, şeytan bizi azdırıb,
Mehebbeti üreklerden kazdırıb,
Kara günün ser-nüviştin yazdırıb,
Salıb halkı bir-birinin canına,
Barışığı beleşdirib kanına.


Daşlı bulak daş-kumunan dolmasın,
Bahçaları saralmasın, solmasın,
Ordan keçen atlı susuz olmasın,
Deyne bulak, hayrın olsun, akarsan,
Ufuklara humar-humar bakarsan.


Heyder Baba, kendin günü batanda,
Uşakların şamın yeyib yatanda,
Ay bulutdan çıkıb kaş-göz atanda,
Bizden de bir sen onlara kıssa de,
Kıssamızdan çoklu gam u gussa de.


Karı nene gece nağıl deyende,
Külek kalkıb kap-bacanı döyende,
Kurd keçinin Şengülüsün yeyende,
Men kayıdıb bir de uşak olaydım,
Bir gül açıb ondan sora solaydım.


Heyder Baba, bulakların yarpızı,
Bostanların gülbeseri, karpızı,
Çerçilerin ağ nebatı sakkızı,
İndi de var damağımda, dad verer,
İtgin geden günlerimden yad verer.


Heyder Baba, Nene Kızın gözleri,
Rakşendenin şirin-şirin sözleri,
Türki dedim, okusunlar özleri,
Bilsinler ki, adam geder ad kalar,
Yahşı-pisden ağızda bir dad kalar.


Heyder Baba, ağaçların ucaldı,
Amma hayıf cevanların kocaldı,
Tokluların arıklayıb acaldı,
Kölge döndü, gün batdı, kaş kereldi,
Kurdun gözü karanlıkda bereldi.


Heyder Baba, dünya yalan dünyadı,
Süleymandan, Nuhdan kalan dünyadı,
Oğul doğan, derde salan dünyadı,
Her kimseye her ne verib alıbdı,
Eflatundan bir kuru ad kalıbdı.


Heyder Baba, yaru yoldaş döndüler,
Bir-bir meni çölde koyub, çöndüler,
Çeşmelerim, çırahlarım, söndüler,
Yaman yerde gün döndü, akşam oldu,
Dünya mene harâbe-i şâm oldu.


Heyder Baba, Kara gölün deresi,
Hoşgenâbın yolu, bendi, beresi,
Orda düşer çil kehliğin feresi,
Ordan keçer yurdumuzun özüne,
Biz de keçek yurdumuzun sözüne.


Hanım emme Mir Abdülün sözünü,
Eşidende eyer ağzı, gözünü,
Melkâmıda verer onun özünü,
Darvaların şuhlugılan katallar,
Eti yeyib, başı atıb yatarlar.

insanın ruhuna nüfuz eden mısralar... hislenmemek mümkün değil doğrusu...

ala_63
06-12-2010, 23:34
Burası, kaybetmekle alakalı bir topiktir.Kazanmakla ilgili topikler birkaç kere açıldı ama, iş yapmadı.Sadece şunu söyleyeyim,
Eğer kötü haberler, olumlu etki yapmaya başlarsa iş yoluna girmiş demektir.Oraya çok yakın olduğumuzu zannediyorum.

Buda size kıyağım olsun.



bu yazı 06,03.2009 da yazıldı ve GARAN ın 1.90 HALKB nin 3.04 ve TUPRS nın 10.00 olduğu bir zamanda KRİZ İN EN DİBİNDE !
ben o zaman bu topiği bilmiyordum daha bu gün okudum... tebrikler BABA

DROTOLOGY
07-12-2010, 00:08
bu yazı 06,03.2009 da yazıldı ve GARAN ın 1.90 HALKB nin 3.04 ve TUPRS nın 10.00 olduğu bir zamanda KRİZ İN EN DİBİNDE !
ben o zaman bu topiği bilmiyordum daha bu gün okudum... tebrikler BABA

Şu anda da kötü haberler olumlu etki yapıyor (özellikle euro bölgesi ve abd deki işsizlik verileri).

baba
11-12-2010, 11:55
Türk dili,
Dün akşam Ülke TV de Manisadan Prof. Mehmet Çelik, sıradışı programındaydı. Atatürkün Nutuk' unu yazıldığı tarihten bu güne kadar tam altı kere sadeleştirildiğini söyledi. Daha evvel cumhuriyet tarihimizin en büyük yıkım projesinin Dil olduğunu mütehaddit kere söylemiştik. Aynı tesbiti yaptı ve nutuk ile çok güzel bir misal verdi. Demek ki her on yılda bir nesiller, bir önceki nesille irtibatı kesiyorlar. Demek ki her on yılda millet olarak hafızamız biraz daha kayboluyor.
Siz 1400 yıl önce yazılmış Kuran'ın Arabçasının sadeleştirildiğini , Ömer Hayyamın, Sadi'nin Farsçalarının sadeleştirildiğini, yenilendiğini duydunuzmu? Dostovyetski'nin, Puskin'in, Goethe'nin, Hugo'nun, Shakespeare'nin şimdiki nesiller tarafından anlaşıldığını nasıl izah edersiniz?
Demek ki bu oyun, sadece bize oynanıyor?
Neden ve niçin'i siz bulun.

baba
12-12-2010, 20:37
Yeni Osmanlıcılık,

Sayın Davutoğlu, sayesinde böyle bir terim çıktı. Ortalık toz duman.İnsanımız katagorize ya; hemen iktidarın yaptığına (ne olduğuna bakmazsızın) karşı bir sürü eleştiri. Öteki taraf ise ne olduğunu anlamadan, elhak doğrudur diye zorlama fikirler üretme. Tipik körler sağırlar diyaloğu. Koca koca adamlar, emekli elçiler, askerler, gazeteciler, anlamadıkları ne olduğunu bilmedikleri konuda ahkam kesiyorlar. Boşa konuşuyor, konuşuyorlar. Bulundukları tarafı müdafaadan başka yaptıkları bir şey yok.

Bu topiğin müdavimleri ise bu konuşulanların temellerini yıllar öncesinden öğrenmişlerdi. Eğer buna illa bir isim verilecekse, yeni Selçuklular denmesi daha doğru olur. Türklerin, orta doğu ve Arap coğrafyasına girişlerinin 840 lı yıllarda olduğunu biliyoruz. Bu yıllarda Kerkük, Halep, Antep ve Malatya'da Türk iskanının başladığını, yani Kuzey Irak ve Suriye de yerleşim olduktan sonra bir koç başı ile (Antep-Malatya) Anadoluya ilk girişin olduğunu bellemiştik. Sultan Alpaslan'ın Anadoluyu fethi ise 1071 dir.Sonra Anadolu Selçukluları, beylikler dönemi,Suriye Selçukluları, Eretnalar,Zengiler, Eyyubiler,Celayirliler(Bağdat ve havalisi)Osmanoğulları, Memluklar,Aqqoyunlular, Qaraqoyunlular vs vs...............

Kısaca bu coğrafyada (Irak, Suriye, Filistin, Mısır) Bin yılı aşkın süredir varız.Öyle 500 sene falan değil yani. Ha bir kısmımız Araplaşmışız, Bir kısmımız Kürtleşmişiz. Küçük bir kısmımız ise zor şarlar altıda da olsa Türkmen vasfımızı devam ettiriyoruz.(Irak-Suriye) Öyleki Osmanlıyı kuran Qaraqeçili aşiretinin bile Suriye ve Urfa da kalan kısımları kürtçe konuşur hale gelmiş. Apo'nun deyimiyle, Qurmanci kürtçesini en iyi konuşanlar Qaraqeçililerdir.Onlarda Türk oğlu Türklerdir.

Bir Arap sosyoloğuna göre ise "Türk Ordusu Iraq'a girse, Bağdat'tan yukarısı Türkmenim der." Gerçekde de bu coğrafyanın hakim etnisitesi Türktür. Asla ve asla bu coğrafyayı bir başkası yönetemez.Yönetemiyorda.
Vesselam

baba
13-12-2010, 23:04
DHL Express Türkiye Genel Müdürü Michel Akavi, ekonomideki gidişatı yaptığı gönderilerden takip ediyor

Fransız kökenli olmasına rağmen sohbet esnasında, 'Biz Türkler' diyecek kadar Türkiyeli ve Türkiye'ye bağlı olan Michel Akavi, piyasaların nabzını herkesten önce tutabiliyor. Çünkü Türkiye'den yapılan gönderilerin büyük bir kısmı DHL kanalıyla yurtdışına çıkıyor ve bu demek oluyor ki Akavi, ihracatın yol haritasını herkesten önce görebiliyor. Peki yılın bu son günlerinde Akavi'nin projektörüne neler takılıyor? İşte bunu öğrenmek için Akavi'nin kapısı çaldık…

Güzel günleri ya da krizi önce siz mi görüyorsunuz?

Biz ön barometre gibiyiz. Ne olacağını tahmin ediyoruz.
Ne kadar önceden tahmin edebiliyorsunuz?

Üç ay önceden biliyoruz. Çünkü biz doküman taşıyoruz. Bunlar banka dokümanları, çekler yani uluslararası ödemeleri taşıyoruz. Bir de çok önemli ihracattan önce numuneleri gönderiyoruz. Lastikten, tekstile kadar her alanda. Her numune bir ihracata dönüşmüyor ama ne kadar çok numune varsa o kadar çok olasılık artıyor. Biz ihracatın ibresini numune artışından görüyoruz.
Krizden çıkışı ve toparlanmayı herkesten önce yaşadınız yani… Biz 2009'un dördüncü çeyreğinde birden bir yükseliş gördük. Toparlanma 2010'un ilk çeyreğinde yaşanacaktı ki nitekim öyle oldu. Çok güçlü bir giriş yaptık yıla. Şu an ise inanılmaz. Yılın son çeyreğindeki artış, geçen yılın güçlü çeyreğinin de üstünde bir çıkış var.
Bu ne demek oluyor? Önümüzdeki yılın ilk üç ayı çok iyi olacak. Özellikle tekstil, otomotiv ve beyaz eşya sektörü başı çekecek. Son 15 aydır yukarı doğru bir trend var ve biz bunu çok iyi görüyoruz.
Sizi arayanlar olmuyor mu? Barometreden faydalanmak isteyenler…

Arada arıyorlar tabii. Dernekler özellikle. Biz çok net görüyoruz piyasa hareketlerini.
Ülke bazında neler görüyorsunuz? İhracat pazarlarımızdaki değişimi bir de sizden dinlesek…

2009'da ilginç şeyler oldu. Klasik pazarların dışında uyuyan pazarlar uyandı. Mesela Ortadoğu, Afrika, Uzakdoğu ve Güney Amerika'ya eskiden hiçbir şey gitmezdi, şimdi bayağı bir gönderi yapıyoruz. Genişleme var. Krizde normal pazarlar boğulduğu için bizim girişimciler çantayı alıp başka ülkelere gittiler. Kombine şeyler oldu. En önemlisi Zafer Çağlayan inanılmaz aktif bir dış ticaret politikası yürütüyor. Geçenlerde Frankfurt'taydım. Çağlayan Alman yatırımcılara gece yarısı konferans veriyordu. Çok aktif. Diplomasi de çok etkili oldu. Ortadoğu'da görüyorum. Ben Katar'a gidiyorum. Meslektaşım var, İngiltere'den. Katarlılar onun elini sıkıyor, sonra bana soruyorlar siz neredensiniz diye. Türkiye deyince gelip sarılıyorlar. Bırakmıyorlar, sizi çok seviyoruz diyorlar. Yani prestijimiz bölgede çok arttı. Afrika'da da aynı şekilde.

Şelale Kadak-Sabah

Önemine binaen alıntı yaptım.

alihandro
14-12-2010, 12:41
syn baba, hürmetler

bendeniz, o programı izlemedim ama ilk paragrafınızdan durumu tam olarak anladım. sonrasında siz, tarihi bilgi mahiyetinde notlar geçmişsiniz. ben ise bir konuda fikrimi beyan etmek isterim müsaadenizle;

efendim, bir defa, 'yeni osmanlıcılık' diye bir tabir olmaz. eğer böyle bir tabirin olacağını varsayarsak, bu tabiri yahut ünvanı taşıyan insanlara ne diye hitap edilecek? herhalde, 'yeni osmanlıcılar(!)'. ne kadar komik, ne kadar istihzai bir tabir oluverdi? hiç böyle bir terim olabilir mi? 'osmanlı' bir devlet ismi olduğu kadar, bir halk ve teb'a ismi idi aynı zamanda. yani denecekse, 'ben -yeni veya eski farketmez,- osmanlıyım' denir, tutup da 'osmanlıcıyım' denmez. hele 'osmanlıcılıklıyım' hiç denmez... şimdi en küçük bir samimiyet emaresi olan bir kişi, sadece işin 'lafına' olsun bir nebzecik kafa yormaz mı? ama milleti aptal yerine koyduklarını, buncağız şeye bile tenezzülleri olmadığından anlamalı...

ama işte bunların işi budur; herşeyin cılkını, ve cılığını çıkarmak! sen bunca yıldır hükümetsin, yakın ve uzak coğrafyanda yıllar ve yıllardır, nice dindaşlarına, nice soydaşlarına, dünyanın gözü önünde olanca zulümler, envai tecavüzler olurken, ve bunu da emperyalist coniler, demokrasi getirme komedisi adı altında taa kaç okyanusun ötesinden icra ederken, bir tek kıta asker çıkarabildiler mi? çıkarmayı istediler yahut düşündüler mi? ya da 2 satır nota, 2 dakkalık bir telefon görüşmesi yapabildiler mi? yaparlar mı ve yapabilirler mi? ne yaparlar, ne yapabilirler ve zaten ne de yaptırtırlar bunlara. tabiatleri, karakterleri müsaade etmez bir defa. o işlerin adamı değillerdir bunlar. bunların yetenekli oldukları şey, ancak, 'amerika en doğrusunu yapıyor' demekle, el oğluna yar ve yardımcı olmaktır. hakikatte bunlar, eğer yalan ve dolan mesleği haline gelmiş, politikada yer bulamasalar idi, açlıklarından ölürlerdi!

peki neden? çünkü 6 ay sonra seçim var ve güya entelektüel olan ya da olmayan muhafazakar kesimden bir % 5-10 luk kemik oy kapmak ya da oluşturmak. seçim eğitim doktrin hikayesi yani. aksi halde syn baba, 'eyne's-serâ, eyne's-süreyya'(*).

osmalılık kavramını şu anda yeryüzünde icra edebilecek ya da edecek bir kavim ya da grup yok. ama sonuçta onlar bizim ecdadımız, ve elbette muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur. bu, atalarımızı dahi geçebileceğimiz anlamına geliyor. yani, fazlaca kurcalamaya ne gerek? ne çan çalsın ne de deve kalksın.

saygılarımla.

(*)toprağın dibi nere, süreyya yıldızı nere? demek olur. çok ilgisiz durumlar için kullanılır bir deyim.

ala_63
19-12-2010, 17:21
yazılarına ihtiyacımız var baba... bizi unutma... saygılar

ala_63
19-12-2010, 17:23
Kapı kapandı mı baba?

baba
20-12-2010, 08:45
al-63, Kapı kapandı mı baba?

Bu topiğin müdavimleri için, bilinen ama yeni takipçiler için bilinmeyen bir söz. Qapunın kapanıp, kasapların inekleri kesmesi. Değişim oldu qardaş. Artık qapucular daha zeki, akıllı. Yolları daha zor. Takipçileri içinse durum gerçekten çetin. Çetinde ne demek sırat köprüsü gibi. Evvelce hareketler daha katılımcı, daha gerçekçi daha tabiiydi. İmdi, her bi şey sahte.Mallar toplu, işte size teknikse teknik deyiyeriyorlar. Kısacası her bir yeri otlak, her yeri ahır yaptılar. Ben bile koca öküzün trene baxtığı kimin baxıyım. Yoxsa, eski belletilere göre, qapunun daha qapanmaması lazım. Çün ki, qüccüq hisseler dahi, yüsqeq qazançlar qetirmediler. Vesselam.

Cezve
25-12-2010, 00:02
Bu topiğin müdavimleri için, bilinen ama yeni takipçiler için bilinmeyen bir söz. Qapunın kapanıp, kasapların inekleri kesmesi. Değişim oldu qardaş. Artık qapucular daha zeki, akıllı. Yolları daha zor. Takipçileri içinse durum gerçekten çetin. Çetinde ne demek sırat köprüsü gibi. Evvelce hareketler daha katılımcı, daha gerçekçi daha tabiiydi. İmdi, her bi şey sahte.Mallar toplu, işte size teknikse teknik deyiyeriyorlar. Kısacası her bir yeri otlak, her yeri ahır yaptılar. Ben bile koca öküzün trene baxtığı kimin baxıyım. Yoxsa, eski belletilere göre, qapunun daha qapanmaması lazım. Çün ki, qüccüq hisseler dahi, yüsqeq qazançlar qetirmediler. Vesselam.

Sanal alem ve beraberinde getirdiği iletişim ağı.Her türlü bilgi paylaşılıyor.Bütün bunların sebebi bu.(Bence) . Özellikle duyumla iş yapan ya da üstat diye tabir edilenleri takip edenlerin canını çok yakacaklar gibi.

Cezve
25-12-2010, 00:09
Baba izninle...

Şu sarfettiğimiz çabaya,elde ettiğimiz kazanç değer mi?Bunca çabamızı başka bir iş alanına yöneltseydik,nerelere gelirdik?Nasip,kısmet her şey...O ayrı bir şeyde.Bu işle uğraşırken kaybettiklerimizi,nasıl yerine koyacaz.Çok para kazansak dahi;sabah akşam ekran izlemeye deyecek mi?Ha bunu şimdi para kazanırken yazıyorum.(Az da olsa). Bunu da diyelim,yanlış anlaşılmasın.

En iyisi kazandığını yemek.Bırak yarın'ı , yarın düşünsün.Her neyse...

Hepinize iyi geceler&Bol kazançlar.

GaKKoS
11-01-2011, 16:45
Artık zaman çok değişti , asıl paranın kazanıldığı yer bence piyasalar , taş atıp kolun mu yoruluyor ki para kazanabileceksin diyenler çok fazla ,

Eee doğrudur , birkaç sene öncesine kadar piyasalar ne kdar göz önündeydi ? Borsa ne kadar çekici geliyordu ? Oturup tartışabiliriz..

A-Heyy emmioğlu şuradan bir tüyo aldım ne dersin yatıralım mı ?

B- Yatıralım emmioğlu , var ya bir tutturursak off köşe olduk...

Sonuç : Hüsran...

Şu anda da böyle durumlar yok mu ? Var tabiki , ama zamanında internet yoktu , bilgi paylaşımı yoktu , istenilen verilere şirket bilgilerine ulaşabilmek güçtü..

Şimdi böyle mi ? Aksine şu anda herşey çok şeffaf ( kirli oyunlar hariç)

İstediğin bilgiye istediğin an tık diye ulaşabiliyorsun, konu ile ilgili çok iyi bilgin olmasa bile girip araştırıp öğrenebiliyorsun , bunun için illa iktisat vb. bilim dallarını okumana da gerek yok..

Ben 5 sene üniversitede ekonomi okudum , 16-17 yaşından bu yana da 10 seneyi devirmişim borsa yı takip ederim ( çocukluk çağlarında takibini ne kadar yapabildik tartışılır ) ama inanın borsayı üniversite okumamış , teknik analiz nedir bilmeyen , bilanço nasıl okunur nasıl yorumlanır bilmeyen birinden öğrendim..

Nasıl mı ? Geçmiş internete araştırmış araştırmış sormul soruşturmuş , parasını yatırdığı aracı kuruma yada bankanın yatırımında çalışan insanlara soru sorarak bilgi isteyerek kendini inanılmaz geliştirmiş bir kişiden öğrendim.. Eee üniversitede iktisat okumam da bana çok büyük bir avantajdı tabiki , bu sayede birçok şey kulağa yabancı gelmedi ,

Ben analizlerimi kıytırıkdan akbankın yatırımcılarına sağladığı teknik analiz bölmünden takip etmeye çalışırım ( kıytırık dememe bakmayın bana yetiyorda artıyor bile tüm gün iş yerindeyiz zaten) , az çok ne olup ne bittiğini çıkarabiliyorsan , borsa da da tecrüben az da olsa varsa insanın kendisine yetebiliyor.

Bu yüzden para piysalarından para kazanılır , kazanılıyorl da , yeter ki nasıl yatırım yaptığımı bilelim , en önemlisi kendimizi iyi tanıyalım , sınırarımızı çizmesini ve uygulamasını bilelim...

baba
20-01-2011, 11:18
ADALET

Bir ülkenin, bir milletin olmazsa olmazı.
Son zamanlarda yargı, iktidar, siyasallaşma tartışmaları gidiyor. Davalar uzuyor, uzuyor. Mekan iyileştirmeleri tamam, ama kafalar aynı. En basit kira alacak davaları bile bilirkişilere yönlendiriliyor. Hakim kendi işini; maaş aldığı işini, parasını davacıdan alarak bilirkişiye yönlendiriyor. Eğer dava tutarı büyükse, bilirkişiyi görmenizde fayda var. Böylece bilirkişi rantı yaratılmış durumda. Davaları ertelemek yapılan tek iş. Bir davam var 5.5 yılı bitirdik hamdolsun. Daha dava sonuçlanacak, yargıtaya gidecek, ben görürmüyüm acaba. Tashihi kararıda var sonra. Üç kere aynı bilirkişi lerden görüş istendi, bilirkişilerde üç kişi, şimdi yeni bilirkişiler atandı. Verdiğim bilirkişi paralarını unuttum, herhalde 10 bin lirayıda geçti.

Bu zihniyetle, bu deve güdülmez. Asla hakim açığı olduğuna inanmıyorum. Hakim işini yapmazsa, aynı yere on kişiyi alsan ne olur. Bence bu ülkedeki en kötü kurum.

Gazeteci
22-01-2011, 15:59
Eyer insan,heyecanlar peşinde koşuyorsa bilsinki,kaybetmenin hazzı ve heycanı kazanmaktan daha büyüktür vede çoktur.İnsan kendini tanımalı heycanı hazzı nasıldır bilmelidir.İşin dogasında insan çokça aç olsa,türlü yiyecekler hayal eder,sonuçta önüne tuz ,ekmek koysalar,birkaç lokma sonra tüm hayal ettigi yiyecekler hayalinden kaybolur.Metot seni istedigin sonuca ulaştırıyorsa ,sen hedefledigin yerdeysen sorunyok.Büyük iskender seferlerinde her muharebesinde,arazi ve şartlara göre yeni taktikler uygulamıştır.Başka büyük Fatihlerin bagzılarıysa temel taktik olarak sabrı temel almışlardır.Sonuçta amacın kendine yaşattıgın şeydir.Kendini tanıyan neyede kavuşacagınıda bilir.Sevgiyle ve muhabbetle olmak dileyimdir.))

arifaga
22-01-2011, 17:22
gakkoş sana bende katılıyorum link i bulamadım bari sektör olarak hisse yaz selamlar.bol kazançlar.ytd .tşk.ler

pazar
22-01-2011, 18:46
geçen sene bu zamanlardı
tavandan göltaş aldım
bir daha aldım
bir daha aldım
öylesine kazanmıştımki diğer hisselerden
sanki gözüm hiç bir şeyi görmüyordu aslında peşinde olduğum şey yüzde 10 du
ne oldu bilin bakalım sadece 2 seansta tüm karı biraktim
çifte taban oldu
şunu çok iyi öğrendim
1 tavandan kağıt alınmaz
2 al dedikleri kagıt alınmaz
3 duyum geldi falandı filandı uçacak kaçacak kağıt alınmaz
peki ne alınır
ilk önce sen hisseye inanacaksın
aldın geri geldi gelsin
satacagın yeri çok iyi bileceksin
kafanda yüzde 20 kar var diyelim yüzde 20 kazandımı acımadan çıkacaksın
aldın yüzde 5 düştü acımayacaksın satacaksın (eğer kağıda inanmıyorsan)
keşke bana öğreten olsaydı ama ben bu arada metastock ögrendim
göltaş almalımıyım ¿

52spor
22-01-2011, 19:11
1999 da 5 bin dolar bozdurup ihlas alirsin uzun vadeciyizya hic ellemezsin , tam on yil sonra 2009 da ihlasi satip 50 dolar alarak hesabini kapatirsin .

Cezve
22-01-2011, 20:58
Saygı değer Baba;

Aşağıdaki gönderiler arttı.Mali piyasalara insanları çekmek için artık başka planlar uyguluyor gibiler.Aşağıdakine benzer gönderiler artmaya başladı son zamanda : :D

* Bu kağıt ve diğerleri ileriye dönük potansiyelli diye yazdım.Bu hemen almalı demek değil.İlk hedefi 6.00.Ne zaman görür bilemem.Ama tekniği ,temeli her şeyi uygun.Banka faizlerinin % 6 olduğu bir ülkede ,faizde bekleyeceğime ,potansiyelli kağıtlarda beklerim.

İyi akşamlar ve bol kazançlar.

baba
01-02-2011, 19:58
Sayın Davutoğlu, sayesinde böyle bir terim çıktı. Ortalık toz duman.İnsanımız katagorize ya; hemen iktidarın yaptığına (ne olduğuna bakmazsızın) karşı bir sürü eleştiri. Öteki taraf ise ne olduğunu anlamadan, elhak doğrudur diye zorlama fikirler üretme. Tipik körler sağırlar diyaloğu. Koca koca adamlar, emekli elçiler, askerler, gazeteciler, anlamadıkları ne olduğunu bilmedikleri konuda ahkam kesiyorlar. Boşa konuşuyor, konuşuyorlar. Bulundukları tarafı müdafaadan başka yaptıkları bir şey yok.

Bu topiğin müdavimleri ise bu konuşulanların temellerini yıllar öncesinden öğrenmişlerdi. Eğer buna illa bir isim verilecekse, yeni Selçuklular denmesi daha doğru olur. Türklerin, orta doğu ve Arap coğrafyasına girişlerinin 840 lı yıllarda olduğunu biliyoruz. Bu yıllarda Kerkük, Halep, Antep ve Malatya'da Türk iskanının başladığını, yani Kuzey Irak ve Suriye de yerleşim olduktan sonra bir koç başı ile (Antep-Malatya) Anadoluya ilk girişin olduğunu bellemiştik. Sultan Alpaslan'ın Anadoluyu fethi ise 1071 dir.Sonra Anadolu Selçukluları, beylikler dönemi,Suriye Selçukluları, Eretnalar,Zengiler, Eyyubiler,Celayirliler(Bağdat ve havalisi)Osmanoğulları, Memluklar,Aqqoyunlular, Qaraqoyunlular vs vs...............

Kısaca bu coğrafyada (Irak, Suriye, Filistin, Mısır) Bin yılı aşkın süredir varız.Öyle 500 sene falan değil yani. Ha bir kısmımız Araplaşmışız, Bir kısmımız Kürtleşmişiz. Küçük bir kısmımız ise zor şarlar altıda da olsa Türkmen vasfımızı devam ettiriyoruz.(Irak-Suriye) Öyleki Osmanlıyı kuran Qaraqeçili aşiretinin bile Suriye ve Urfa da kalan kısımları kürtçe konuşur hale gelmiş. Apo'nun deyimiyle, Qurmanci kürtçesini en iyi konuşanlar Qaraqeçililerdir.Onlarda Türk oğlu Türklerdir.

Bir Arap sosyoloğuna göre ise "Türk Ordusu Iraq'a girse, Bağdat'tan yukarısı Türkmenim der." Gerçekde de bu coğrafyanın hakim etnisitesi Türktür.

Asla ve asla bu coğrafyayı bir başkası yönetemez.Yönetemiyorda.
Vesselam

Olmaz , bizsiz olmaz demiştik.
Şimdilik Mübarak gidecek, kaos gelecek.

guzelonlu
05-02-2011, 23:42
Bu konuya ilk mesaj yazıyorum geçmişten bu yana bir hayli okudum. Babo isimli bir arkadaşımız vardı o nerelerde acaba sağolsun çok güzel tavsiyelerde bulunmuştu bizlere.

bikmisbroker
06-02-2011, 09:14
Bu konuya ilk mesaj yazıyorum geçmişten bu yana bir hayli okudum. Babo isimli bir arkadaşımız vardı o nerelerde acaba sağolsun çok güzel tavsiyelerde bulunmuştu bizlere.
Buralardayim arkadasim.
http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=51143&p=5434958#post5434958

Tavsiyeler bari ise yaradimi??
Sevgilerimle,

guzelonlu
06-02-2011, 11:41
Buralardayim arkadasim.
http://www.hisse.net/forum/showthread.php?t=51143&p=5434958#post5434958

Tavsiyeler bari ise yaradimi??
Sevgilerimle,

Tavsiyeleriniz verdiğiniz bilgiler halen işe yarıyor, öyle ki topiği komple okuyorum bir şeyler öğrenebilmek için. Ancak yeni teknolojilerle artık insanları aldatmak kolay değil ancak yinede olmuyor değil i..bank aracılığı ile işlemlerimi yapıyorum geçen gün alış talimatımın gerçekleştiğini internet şubesinden gördüğüm halde telefonuma gerçekleşmedi şeklinde mesaj geldi bazen mesajlarda şaşırabiliyor günümüzde de. Bunun dışında büyük bir sıkıntı yaşamadım şimdilik, fazla işlemde yapmıyorum.
Borsada büyük düşüşlere yakalanmadıktan sonra beklendiği taktirde para kazanılacağına inanıyorum ben, stres yapıyor tabii ki bazen sabır taşı gibi oluyorsun:)
Burada sizin gibi tüm üstad arkadaşlara selamlar, saygılar.

kargacrow
15-02-2011, 20:07
biraz yorucu oldu ama; baştan sona kadar okuyabildik nihayet. Başta 'baba' ve 'baboo' olmak üzere tecrübelerini, fikir ve yorumlarını bizimle paylaşanlara teşekkürler...

baba
24-02-2011, 14:05
Ne oluyor?
Libya meselesi bizim için farklı, hemde çok farklı. 200 şirketimiz çalışıyor orada. 17 milyar dolarlık işimiz var. ve sıkı durun bir o kadar da bankalarımızın teminat mektubu var. Hemen bütün şantiyelerimizde iş makinaları dahil, her şey yağmalanmış durumda.ne bilgisayarlar, hatta ne ranzalar kaldı. Zarar çok büyük. Bankalarımız titriyor. Teminat mektupları nakde dönüşür diye. Olmaz ama ya................................?

tumer1962
24-02-2011, 14:18
Sayın BABA
uzun vadede bu durum türklerin işine yarayabilir diye düşünüyorum.Bankacılık kırizinde TÜRKİYE güvenli bir
liman görevi gördü AVRUPALI ve KAFKASLAR için ,şimdi orta dogudaki bu kargaşa KALICI yatırım yapılabilir ve güvenli bir liman olarak AVRUPALI lar tarafından TÜRKİYE uzun vade tercih edilebiliR bir ülke olabilirmi.
Artık boru hattı nın güvenligi için daha dikkatli olacaktır avrupalılar diye düşünüyorum siz ne dersiniz.

value
24-02-2011, 14:23
Ne oluyor?
Libya meselesi bizim için farklı, hemde çok farklı. 200 şirketimiz çalışıyor orada. 17 milyar dolarlık işimiz var. ve sıkı durun bir o kadar da bankalarımızın teminat mektubu var. Hemen bütün şantiyelerimizde iş makinaları dahil, her şey yağmalanmış durumda.ne bilgisayarlar, hatta ne ranzalar kaldı. Zarar çok büyük. Bankalarımız titriyor. Teminat mektupları nakde dönüşür diye. Olmaz ama ya................................?

Sayın baba,

Saptamalarınız hepsi doğru. Ama bankalara yine bişey olmaz.

Bu işin sonunda Vestel bankaların 10 katı düşer olur biter.

Bankalar, "Hesap işletim ücreti", "Deftere baktın ücreti" vb. namı altında hesaplardaki paralardan alır ve her biri bir kaç milyar USD daha kar yazar.

tumer1962
24-02-2011, 15:33
Özyeğin Üniversitesi'nin Ekonomi Gazetecileri derneği (EGD) üyelerine verdiği finans eğitimi programı kapsamında dün akşam gazetecilerle birararaya gelen Hüsnü Özyeğin, gazetecilerin sorularını yanıtladı. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya yatırım yapmayı düşünen Özyeğin “Üç hafta önce bir ülkeye vize almıştım ancak daha sonra gitmeme kararı aldım” dedi.Yaşanan olaylar nedeniyle Ortadoğu’nun eskisi gibi olmayacağını söyleyen Özyeğin şu tespitleri yaptı: “Son 30-40 yılın Ortadoğu’su olmayacak, sorunlar kısa sürede çözülemeyecek, ara çözümler olacak. Bu ülkelerin notu düşürülüyor.



Gazetecilerin “Merkez Bankası ve Hükümet, munzam karşılık ve vergi artışı gibi önlemleri siz bankayı almadan önce alsalardı, bu kararınızı etkiler miydi?” sorusuna Özyeğin “etkilemezdi” diyerek yanıt verdi.

Son olaylarda Türkiye’yi olumlu etkileyecek gelişmelerin de olacağını belirten Özyeğin, Rusya’dan çıkan turistlerin ilk gittiği yerin Mısır olduğunu, ancak Mısır’daki son dönemde yaşanan olaylar yüzünden Türkiye’ye Rusya’dan çok turist geleceğini söyledi.

Özyeğin Ortadoğu’daki gelişmelerin Türkiye’de bir geri çekilmeye neden olmayacağını çünkü Türkiye’nin demokratik yönetimi ve istikrarlı bir ekonomisi olduğu için 4-6 ay süre zarfında yatırım yapılabilir bir ülke olabileceğini ve bu süreçten sonra Türkiye’ye başka yatırım araçlarının da geleceğini belirtti. Türkiye’de 750-800 bin civarında yeni istihdamın yaratılması gerektiğini söyleyen Özyeğin, “bunun için de ekonominin yüzde 5’ten fazla büyümesi gerektiğini, insanlarımızı da öyle eğitmeliyiz ki Avrupa’da da iş bulabilecek hale gelsinler” dedi.

gundwane
01-03-2011, 01:08
Ne oluyor?
Libya meselesi bizim için farklı, hemde çok farklı. 200 şirketimiz çalışıyor orada. 17 milyar dolarlık işimiz var. ve sıkı durun bir o kadar da bankalarımızın teminat mektubu var. Hemen bütün şantiyelerimizde iş makinaları dahil, her şey yağmalanmış durumda.ne bilgisayarlar, hatta ne ranzalar kaldı. Zarar çok büyük. Bankalarımız titriyor. Teminat mektupları nakde dönüşür diye. Olmaz ama ya................................?

Abi sen daha iyi bilirsin ama bu libya işi ile ilgili bir kaç şey dikkatimi çekti..

1. Neden türk şantiyeler..Bunu basında kimse sormadı..Hani komşularla sıfır sorun idi..Hani Davudoğlu itfahiye eri idi her yangına müdahele ediyordu..Her gittiği ülke şimdi alevler içine.. Tuhaf..
2. Kaddafi biz söz söyledi malum kavim ile bazı türkler dedi..Sonra bizim cumhurbaşkanımız yok canım Türkler yapmaz öyle şeyler dedi..Kedidir kedi dedi yani..Basın bunu çok çabuk örtbas etti..
3. Fatih Çekirgenin bir yazısı çok ilginç..
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=17126417&yazarid=174
4. Mısır için yeter Mübarek diyen ölüm ilahi emirdir nereye kadar halkın sesine kulak ver diyen bizim başbakana çevresindekiler hiç "sayın başbakanım bu olaylar libyaya sıçrayabilir isterseniz böyle yorumlarda bulunmayalım libya da sıkışabiliriz demedi mi nasıl bir çevresi var başbakanın daha yuvarlak açıklamalar yapılamaz mıydı "
5. Kaddafi yahu Kıbrıs ambargosunda yardım eden bir ben vardım şimdi ilk kaçanlar Türkler dedi..Buda çok ilgincime gitti..Basında yada hay life yaşam da kimse kaddafiyi sevmez ama en büyük yurtdışı şantiyemizde burada..Sevmediklerimizle iş yapmakta üstümüze yok sanırım..

baba
06-03-2011, 19:11
Ne oluyor?

Ne olmuyorki ? Tüfeng icat edilmiş mertliq bozulmuş. Sadece kılıç, kalkan kullanan safavi ve memluk ordularına karşı top kullanmış. Adamların kırılmaktan veya kaçmaktan başka tercihlerimi var.

Bizim borsa aynen böyle. Manüple edilmeyen hisse varmı diye arıyorum, bulamıyorum. VOB zaten işin daniskası. Biz eyi vaxıtta borsacılık yapmışıx valla. Şimdi olsa tumanımızı bilem alırlardı. Sizde şah İsmail gibi yapın, geri çekilin.

MertUluhaN
07-03-2011, 22:35
Dubai,yunanıstan,ispanya,irlanda ve şimdi arap ülkeleri..
İslami borsa memlekette kuruldu..
Ortadoğuda huzur kalmadı ?? Çıkan para Türkiyeye mi geldi ? gelmedi mi ?
Memleketin kredi notu artması bekleniyor 2023 ün ekonomi planları yapılıyor.Heryerde yeni açılışlar yeni yeni projeler düz bakınca hersey mukemmel...
Yiğit BULUT un dediği gibi hersey suni mi ? Dolandırılıyor muyuz ?
Kafamdakı soru işaretleri
Saygılarımla..

ala_63
31-03-2011, 23:27
sayın baba hiç olmazsa haftada bir yaz. yazılarına ihtiyacımız var. saygılar

baba
20-04-2011, 23:38
Garp cephesinde değişen bir şey yok. Her türlü kontrol sağlanmış hisselerde. Sadece endeks 10 hisselerinde bir numara olmaz gibime geliyor. Baskı uygulanan hisseler sanki birer birer yukarı kaçacaklar gibi geliyor. Temel değerler bile dalavereli, Agyo mesela çok ucuz gözüküyor.Ama dükkanlar boşalıyor, genel giderler şirkete kalıyor. Geleceğine bakıyorsun geleceği yok. Hatta deniyor ki yıkmaktan başka çare yok.

Devletler habire para basıyorlar, habire faizler düşüyor, habire para altın , gümüş ve gayrimenkule akıyor. Godom ve Somorenin son günlerine hızla yaklaşıyoruz. Enflasyon dönemlerinden iyi hatırlarız, para mala akardı, ne olduğunada pek bakılmazdı. Paradan kaçış hızlanarak devam ediyor...........................

EKaya
21-04-2011, 23:41
para nasil kaybedilir...

15 dakikalik EMA 100 ile 60 dakkalik EMA 25 in ayni seyi gosterdigini anlamadan borsaya girersen.

Filozof16
22-04-2011, 21:56
kimsenin elinde dolar tutmadığını.....bunun yerine altın,hisse senedi ve emtiaya parayı yatırdığını sn.hasan kurtulmuştan da dinlemiştim...bunun mantıklı sonucu varlık balonlarının oluşmasıdır.....son günlerde sığ hisselerde yerli yatırımcı da bunu yapıyor.....para dışında herşeyin fiyatı kısa süre içinde katlanıyor....sodom ve gomore nin son günleri....

manif
24-04-2011, 03:51
bu topic çok uzunmuş, başından sayfa 55'e geldim. burda bir not düşelim dedim. İlk hisse senedi al-satını 1992 de yaptık, sonra 7 sene uğramadım. 1999 da, al-sat yaptım. Sonra 12 sene sonra tekrar borsaya geldim. Bakarım incelerim, takibini yaparım, beklentimi gördüğüm anda da kağıttan çıkarım. 1. hareketimizde 1'e 3 aldık.
2.hareketimizde 1 e 1,2 çıktık. Gelelim bugüne, 1'e 1 gibiyiz, ama 1'e 2 olmasını bekleyecek kadar saf değilim. Borsada para kaybetmenin 1. yolu borsayı bırakamamaktır. Kendi kişisel görüşüm, al-sat yapacaksan bile senelik emir sayın en fazla 10 olmalı ama sen haftada 10 emir girersen, kaybedersin.
19 yıldır girdiğim emir sayısı, 19 olmadı daha...Benim borsa anlayışım başkasınınkine uymaz belki, ben böyle oynayarak kazanmayı sevdim. Altını çok seviyorum, savaş çıksa memlekette para pul olur, altının varsa karnın doyar, dededen kalma bu prensip bana kazandırdı, sizlere de kazandırır.Sağlıcakla herkese..

riverside
24-04-2011, 11:01
hisse yeşil oldugunda mal alıp kırmızı oldugunda mal satarsan..cogu zaman tabiki istisnai durumlar haric...bizim klasik yatırımcımız vardır...kağıt gidiyo abi almak lazım burdan...hop mal kucakta asagı inmiş...nerden aldım sat..hooop kagıt yukarı hareketine baslamıs bile...bir hisse eksideyse hatta tabandaysa alınır...cünkü olumsuzlugu fiyatlamıstır artık...cıkış baslıcaktır olumlu işleri fiyatlamaya baslıcaktır...

hıdırgakko
04-05-2011, 12:39
Garp cephesinde değişen bir şey yok. Her türlü kontrol sağlanmış hisselerde. Sadece endeks 10 hisselerinde bir numara olmaz gibime geliyor. Baskı uygulanan hisseler sanki birer birer yukarı kaçacaklar gibi geliyor. Temel değerler bile dalavereli, Agyo mesela çok ucuz gözüküyor.Ama dükkanlar boşalıyor, genel giderler şirkete kalıyor. Geleceğine bakıyorsun geleceği yok. Hatta deniyor ki yıkmaktan başka çare yok.

tarman atakulenın kasasındakı nakıtle hısse alıyor, en ıyı bıldığı işi yapıyor. Adam 30 mılyonluk hısse almıs. 10 mılyon lot ekgyo koymuş kasaya. yaklasık 4 mılyon lıra kar etmıs bugun itibarıyla. bırazda thyao almış. proje yapmakla ugraşmayacak heralde...

Cezve
26-05-2011, 17:05
tarman atakulenın kasasındakı nakıtle hısse alıyor, en ıyı bıldığı işi yapıyor. Adam 30 mılyonluk hısse almıs. 10 mılyon lot ekgyo koymuş kasaya. yaklasık 4 mılyon lıra kar etmıs bugun itibarıyla. bırazda thyao almış. proje yapmakla ugraşmayacak heralde...

O zaman,şirketi 'Girişim Sermayesi' haline getirsin.Boşuna millet, farklı beklentiler ve algılamalar içine girmesin . :) Bakın bu cinse benzer birde DOHOL var ama arada şöyle bir fark var ... : Adamlar şirketi başka şirketlerin hisselerini toplayıpta kar etmek için değil , bizzatiği kendi yatırımcılarını yolarak para kazanmak için kurmuşlar . Birazda rahatlıkları bundan ileri geliyor.Projeleri yokmuş ??? Dohol'ün master projesi ,İMKB üzerinden yatırımcıları sömürmektir. Mesela bunun için bir proje falan geliştirmiyorlar. :D:D:D

sayityildiz
09-06-2011, 23:09
bir kağıda aşık olursan ..çok fazla bır sey yapmana gerek yok..hersey kendıliğinden olur ve bıter..

sonperde29
10-06-2011, 08:30
bir kağıda aşık olursan ..çok fazla bır sey yapmana gerek yok..hersey kendıliğinden olur ve bıter..

gerçek hayatta ilişkilere de bu teoremi uygularsak, birebir uyuşmaktadır.
Tebrikler, iyi tespit.

majestik72
10-06-2011, 09:31
15 yıllık tecrübenizi, bilginizi, bir arkadaşınızdan aldığınız duyuma kurban ederseniz , çok rahat kaybedilir.

PD/DD
F/K
3-6-9-12 aylık Bilançoları inceleyip satış geliri artışı ve kar artışını takip ederseniz.
Son 3-5 yıllık grafiğini çalıştırarak hareketlerini izlerseniz... Kaybetme ihtimaliniz azalır...

ayhan53
25-06-2011, 08:26
forumunen eski topiklerinden biri galiba para kaybetme topiği

skychap
25-06-2011, 13:19
forumunen eski topiklerinden biri galiba para kaybetme topiği

Gerçekten herkesin okuması gereken bir topik, hazır yaşanmış birbirinden değerli tecrübeler, paylaşanlara çok teşekkürler, keyifle okuyorum.

head
25-06-2011, 15:17
Baba,
Başkaları borsa kitaplarını,anılarını yazdılar.Yayinladilar.En surukleyicisi seninkiydi hem ask ta vardı .Yarım bıraktın.Bari kitabını yaz.Filmi bile çevrilmezse adam değilim Sevgilerle Sağlıklı günler diliyorum.

tomwaits
30-06-2011, 08:28
baba ve bikmisbroker siz 2004 yılında yazmışsınız ama ben ancak 2011 yılında okudum. Ellerinize, ağzınıza sağlık çok teşekkürler bizlerle paylaştığınız için.

SLX
20-07-2011, 16:04
iki örnek dikkatimi çekmişti. ikisinde de hem baba, hem de babo, yol göstererek borsadan kazanan iki ayrı kişiye şu tembihte bulunmuşlardı.

şimdi buradan çık git ve bir daha asla borsanın yolundan bile geçme.... ( sanırım bu iki kişi de kazandıklarının tamamını verilen öğüdü dinlemeyerek kaybetmişlerdi...

böyle kötü günlerde hatırlar dururum bu hikayeyi.

sanırım şu kısa mesajda baba vermiş ..aşağıda

Galİba Ben DedİĞİmİ Anlatamadim.Özetlİyorum,burada Herkes Kaybetmeye Mahkumdur.!

egunes
20-07-2011, 16:41
Sn Baba dan böyle kritik günlerde bir yorum alabilseydik ilaç gibi olurdu.

CEMIX
20-07-2011, 17:06
Ustalar boyle krıtık gunlerden once pek yorum yapmazlar.

Ustalar yazmaya ara vermısse bılkı sert satıs dalgası gelıyordur

SLX
21-07-2011, 09:36
Ustalar boyle krıtık gunlerden once pek yorum yapmazlar.

Ustalar yazmaya ara vermısse bılkı sert satıs dalgası gelıyordur

sanırım topiğin vazifesini tamamladığını düşündüğü için yazmıyor. zaten burada sn baba,babo,kentuf ve adını sayamadığım birçok arkadaş borsada olan biteni çok güzel izah etmişler.

an itibarıyla ben de kazananlardan biri olsam da son dönemdeki kayıplarımla sonumun aşağıdaki gibi olmaması için bir süre izin...

Galİba Ben DedİĞİmİ Anlatamadim.Özetlİyorum,burada Herkes Kaybetmeye Mahkumdur.!

trademaster
21-07-2011, 09:56
burada herkes kaybetmeye mahkumdur

para kaybetmeyen, sağlığını kaybeder,
sağlığını kaybetmeyen, dostlarını (muhabbetini) kaybeder,
dostlarını kaybetmeyen, zamanını kesinlikle kaybeder,
neticede insan burada, bir şeyleri kaybeder...

Saygılarımla...

CEMIX
21-07-2011, 12:27
ıyıkı yazdık arkadas hemen de satısı patlattınız soyle bır ıkı gun bekleseydınız


sanırım topiğin vazifesini tamamladığını düşündüğü için yazmıyor. zaten burada sn baba,babo,kentuf ve adını sayamadığım birçok arkadaş borsada olan biteni çok güzel izah etmişler.

an itibarıyla ben de kazananlardan biri olsam da son dönemdeki kayıplarımla sonumun aşağıdaki gibi olmaması için bir süre izin...

Galİba Ben DedİĞİmİ Anlatamadim.Özetlİyorum,burada Herkes Kaybetmeye Mahkumdur.!

rienzi
21-07-2011, 12:44
Çok basit

teknik ve temel incelediğin, istediğin bir IMKB 50 kağıdını 2 gün önce satın almış ol.

solozobal
28-07-2011, 15:58
07/01/2009
İMKB- Türkiye ‘de Borsa Gerçeği;Casino ROYAL…..


Evet borsalar dünyada ekonomik durumun göstergesi olarak bilinirler.Tüm dünyada bu böyledir .Şirketler halka açılır ,borsaya kote olur ve piyasalarda işlem görmeye başlarlar.Bunun yanında bir de piyasada bu şirketlere ve ülkelere not veren kuruluşlar vardır.Bu kuruluşlarda belli yerlere hizmet ettiklerinden bu notları istedikleri gibi verebilmektedirler..Son krizde görüldüğü gibi tüm bu not verenlerin hepsinin balon oldukları açıkça anlaşılmıştır.Şimdi gelelim ülkemize ;Türkiye’de bir borsamız var şükürler olsun .1986 yılında kurulan borsamız 23. yılına girmiş , maşallah.Daha nice yıllara diyelim..Aslına bakarsanız tüm dünyada borsalar , maalesef bizde de aynı şekilde halkı soymayı amaçlayan kapitalist sistemin yalan dolanından başka bir şey değil açıkçası .Sermayenin tabana yayılması ,şirketlere kaynak sağlanması falan bırakalım bu yalanları...İMKB ye şöyle kısaca bir göz atalım...Toplamda yaklaşık olarak 350 şirketin işlem gördüğü İMKB de yabancı payı %70 ler düzeyinde .Yabancılar tüm kontrolü ellerine alıncaya kadar piyasamızı ele geçirmeye çalışacakalar bu kesin gibi.Zaten aracı kurumların durumlarına bakarsanız çoğunun yabancıların eline geçtiğini ,kapandığını ,tasfiye olduğunu görürsünüz. Çünkü zarar ediyorlar ,yerli müşteri yok olanlarda zaten belli herkes tanıyor ,onlarda bir içerde bir dışarıdalar içerdelerse kağıtları taban taban gider dışarı çıkınca kağıtları tavan olmaya başlar.Bu gidişle yerli aracı kurum sayısının daha da azalacağını tahmin ediyorum.Eğer tüm bunlara rağmen ben borsada işlem yapacağım kararını verdiyseniz aşağıdaki durumlarla karşılaşma olasılığınız çok yüksektir..Şöyle ki ,İşlem hacmi en yüksek 10 hissenin dışında şirket patronlarının izni olmadan yüklü miktarda hangi senedi alırsanız alın önce ( sizi hisseye ısındırmak, için az da olsa) senet yükselir daha sonra kesin düşmeye başlar ki siz satıncaya kadar .Siz sıkılıp satıp başka bir hisseye geçersiniz tabiî ki orda da aynı senaryo oyundadır. Bir türlü kurtulamazsınız. ;Son çare olarak İMKB 10 hisselerinden alıp orada alım satım yapmak istersiniz orası da tam bir baş belasıdır ki o hisselerde her türlü yatırımcı vardır açıkçı ,kapalıcı, gömlekçi, yerli ,yabancı her türlü fonlar , ,manupulator ,spekulator ,terminatör herkes ordadır çünkü orası Casıno Royal dir. Orada hiç kural yoktur herkes istediği işlemi yapar.İMKB de pardon Casıno Royal de en büyük masa GARANTİ BANKASI sırasıdır.Bunu borsacı herkes bilir.Tüm oyuncular bu hissede alım satım halindedirler.Aslında bütün dünyada bu düzen böyle işlemektedir , ancak o ülkelerde denetim mekanizmaları çok iyi çalışmakta bizde olduğu gibi işler şansa bırakılmamakta yani kumara dönüşmesi engellenmeye çalışılmaktadır, ilgili kurumlar da görevini tam olarak yapmaktadırlar., .Bizim al-sat sisteminde durum şöyledir ;Bugün kar ederseniz ertesi gün o karı mutlaka geri verirsiniz, totalde kar etme imkanınız al- sat ile asla mümkün değildir. Peki al tut diyebilirsiniz 2000 yılında aldığınız İMKB 30 a dahil ve hala tuttuğunuz bir senet hala kara geçmemiş olabilir.Bunu test edebilirsiniz .Yukarıda da bahsettiğim gibi bu on şirketin dışında tüm hisseler şirket patronlarının gözetimi ve denetimi altındadır.Aslında olay zaten baştan sakattır yani hisseler halka arz edilmeye başlarken …Zaten yapılan halka arzların hiç biri aslında gerçek hakla arz değildir; halka arz gerçeği aslında şu şekilde işlemektedir; eğer hisseler gerçekten çok değerli ve prim yapacağı kesinse o şirket zaten halka arz edilmez halka arz ediliyorsa da halk zaten o hisseleri halka arzda alamaz yada çok azını alır , eğer halka arz edilecek hisseler çok iyi reklam yapılmış ve ama halka arzdan sonra prim yapmayacaksa halka arz %50- %50 gerçekleşmiş olur yani bir kısmı halk tarafından kalan kısmı da halka arz edilmiş gibi yabancı fonlar tarafından alınır ki aslında böyle gösterilerek şirket patronları tarafından alınır; daha sonra halka arzda halk tarafından alınan hisseler borsada işlem görmeye başlar, ancak hisse fiyatı piyasa ne olursa olsun asla halka arz fiyatına gelememektedir ki hatta düşmeye başlar ta ki halka arzda halk tarafından alınan hisselerin tamamı üçte bir fiyatına patronların eline geçene kadar .Bunun istisnaları tabiî ki bu benimde şahit olduğum 20 yıl içinde mutlaka olmuştur ve olacaktırda...Hepimizin bildiği bir konuya daha burada değinmek istiyorum ..Bıyıklı yabancılar dediğimiz bizim yerli spekülatorlerimiz tarafından yurt dışında yaklaşık maliyeti 5000-10000 TL ye kurulan bıyıklı fonlardır ki aslında bu fonların büyük bir kısmı 2007 yılına kadar yerli spekulatörlerimize aitti .2007 yılından sonra bunları yutan gerçek yabancı fonlar piyasayı ele geçirmeye başlamış ve halkın elinde ki paralar artık gerçek yabancılara gitmeye başlamıştır.2007 yılı ile yeni bir dönem de başlamıştır.Tabi yabancılar piyasanın kontrolunu ele geçirmeye başlayınca sadece spot piyasa onları kesmemiş spot piyasanın tıkandığı noktalarda halkı başka yerlere yönlendirme ihtiyacı doğduğundan Avrupa ve Amerikada yıllardır yapılan future işlemler halkın yararına sunulmuştur.Yazımızın başlarında spot piyasadan Casıno royal olarak bahsetmiştim future işlemler için Monte Carlo yada Las Vegas terimini kullanmak bana göre az bile kalır..Tabi düzen bununla bitmeyecektir yakında optıons, future optıons İMKB 10 hisselerine ait future lar işleme açılacaktır vb yeni kapitalist sistemin mantığına uygun enstrümanlar beklenmektedir.Ayrıca halkımız yatırım anlayışıda malum kısa yoldan köşe dönme mantığı olduğundan dolayı tüm bu yatırım araçları halkımıza çok uygun düşmektedir...Bize düşen görev de bunlara yatırım! yapacak kumarbazlar bulmaktır..Tüm bu enstrumanların halkımıza hayırlı uğurlu olmasını ve bol kazançlı günler dilerim..; bu nasıl olacak bende bilmiyorum ama .Saygılarımla…. “ Yay gibi eğri olsam el üstünde tutarlar beni ,ok gibi doğru olsam uzağa atarlar beni”
.

uguraltun
31-07-2011, 13:41
Bu forumdakiler,diğer forumdakiler,hatta öteki forumdakilerin bilmedikleri bu işte! Seansyorum .com diyorki duygusuz yatırmcı parayı çuvalla topladı,hisse.net diyorki zamanında borsada olursanız kazanırsınız,tilki diyorki YOKSAN AL kazan,ayı diyorki KAZSAN al,KMX sin zaten ne dediği belli değil,teknik analiz uzmanı diyorki,kırarsa al,kırmazsa satma!!!!!!!!!!!!!
YAHU kardeşler 1985 den beri bu işi yapıyorum,kazananı görmedim(sonunda tabii)milyonda bir varsa git piyango al,toto,loto oyna,ne işiniz var borsada,unutmayın bilgi en değerli hazinedir,size bilgi verenler hazinelerini teslim ediyorlar,eger hazineleri yoksa zaten bilgisizler,ki hepsi öyleler,öyle hikayeden duygusuz yatırımcı falan olmaz,insan Allaha şükürkü duygu yüklüdür,eğer duygusuzluk önemliyse bilgisayarlar malı götürürlerdi.Eğer borsaya kote bir şirketiniz yoksa,burada ancak kaybedersiniz! Benden söylemesi!!!!!!!!!!!!!!!!!

abim saygılar.bu bahane ile sizi tanıdım.yaralı borsacı gurubu.selamlar.medyazede bir kardeşinizim.

egunes
07-08-2011, 10:24
Sn Baba topiğe ugramaz oldu acaba saglık sorunlarımı yasıyor gecen ayrılıgında oldugu gibi :(

baba
09-09-2011, 11:47
Uzunca bir tatil yaptık. Zamanımızın çoğu yaşları 80 ni aşmış ana-baba ocağındaydı.Onları mutlu edebildiysek ne mutlu bize. Şimdi gelelim nelerin olup bittiğine. Topiği takip edenler, hisse senedi yatırımı için dünya-ülke ve sektör analizleri yapmak lazım geldiğini hatırlayacaklardır.

Dünya'da neler oluyor.
Her gün güneş doğuyor ve batıyor.İşte yaz mevsimini de gerimizde bıraktık. Batının önlenemez yükselişi, teklemeye başladı. Refah toplumlarındaki yüksek maliyetleri artık kaldıramaz oldular. Batıda güneş batıyor, doğuda yükseliyor. Birleşik kaplar misali su yüksekten , aşağıya akıyor. Bir yerde denge sağlanacak, burası neresidir, zamanı nedir bilemem. Yüksek borçlar artarak devam ediyor ve edecek, suyu kesemezsiniz, gittiği yere kadar devam edecek.Avrupa ülkelerinin kemer sıkma politikaları falan palavra; harcamaya , borçlanmaya devam edecekler. Aksi takdirde havuzda su biter, kurbağa can verir.

Refah toplumu olup, nispeten rahat olan ülke Amerika; o da rezerv paranın sahibi olmaktan ve topraklarının nüfusuna göre büyüklüğünden kaynaklanıyor. Avrupa için yapacak bir şey kalmadı, sadece zamanını bekliyor. Artık çalacak zil falanda yok. Elbette Avrupa yatağa düşerse, Dünya etkilenecek, bizde etkileneceğiz. İş ayağa kalkma safhasına geldiğinde ise, biz çok hızla kalkacağız.

Dış borcumuz milli gelirimizin neredeyse yarısı, kamu borcumuz ise yıllık milli gelirimizin 1/8 i. Hoş dünyada bu saatten sonraki borçlara , ödenmeyecek borçlar olarak ta bakabiliriz. Akıllı bir borç -yatırım stratejisi ile cari açığımızı kısmanın yollarına yatırım yapmamız çok mantıklı olur. Hükümetimizin bu konuyu farkettiğini de belirtmek isterim.

Her krizin, bir fırsat olduğunu, büyük krizlerin, büyük fırsatlar yaratacağını biliyoruz. Büyük finansal çöküşler, aynı zamanda büyük siyasal değişimlerin de anasıdır. Dünya coğrafyasında, siyasal manada büyük değişiklikler beklememiz, her halde yanlış olmaz. Her ne şekilde olursa olsun Türkiye böyle bir arenadan yıldız olarak çıkacaktır. Orta doğunun hakimi ve patronu Türkiye olacaktır.

Bunu sadece günlük gerekçeler değil, bir ara yazdığım tarih yazılarımın da satır aralarında bulabileceğiniz öngörülerde desteklemektedir.
Sevgi ve saygı ile.

krokodil
09-09-2011, 12:01
Uzunca bir tatil yaptık. Zamanımızın çoğu yaşları 80 ni aşmış ana-baba ocağındaydı.Onları mutlu edebildiysek ne mutlu bize. Şimdi gelelim nelerin olup bittiğine. Topiği takip edenler, hisse senedi yatırımı için dünya-ülke ve sektör analizleri yapmak lazım geldiğini hatırlayacaklardır.

Dünya'da neler oluyor.
Her gün güneş doğuyor ve batıyor.İşte yaz mevsimini de gerimizde bıraktık. Batının önlenemez yükselişi, teklemeye başladı. Refah toplumlarındaki yüksek maliyetleri artık kaldıramaz oldular. Batıda güneş batıyor, doğuda yükseliyor. Birleşik kaplar misali su yüksekten , aşağıya akıyor. Bir yerde denge sağlanacak, burası neresidir, zamanı nedir bilemem. Yüksek borçlar artarak devam ediyor ve edecek, suyu kesemezsiniz, gittiği yere kadar devam edecek.Avrupa ülkelerinin kemer sıkma politikaları falan palavra; harcamaya , borçlanmaya devam edecekler. Aksi takdirde havuzda su biter, kurbağa can verir.

Refah toplumu olup, nispeten rahat olan ülke Amerika; o da rezerv paranın sahibi olmaktan ve topraklarının nüfusuna göre büyüklüğünden kaynaklanıyor. Avrupa için yapacak bir şey kalmadı, sadece zamanını bekliyor. Artık çalacak zil falanda yok. Elbette Avrupa yatağa düşerse, Dünya etkilenecek, bizde etkileneceğiz. İş ayağa kalkma safhasına geldiğinde ise, biz çok hızla kalkacağız.

Dış borcumuz milli gelirimizin neredeyse yarısı, kamu borcumuz ise yıllık milli gelirimizin 1/8 i. Hoş dünyada bu saatten sonraki borçlara , ödenmeyecek borçlar olarak ta bakabiliriz. Akıllı bir borç -yatırım stratejisi ile cari açığımızı kısmanın yollarına yatırım yapmamız çok mantıklı olur. Hükümetimizin bu konuyu farkettiğini de belirtmek isterim.

Her krizin, bir fırsat olduğunu, büyük krizlerin, büyük fırsatlar yaratacağını biliyoruz. Büyük finansal çöküşler, aynı zamanda büyük siyasal değişimlerin de anasıdır. Dünya coğrafyasında, siyasal manada büyük değişiklikler beklememiz, her halde yanlış olmaz. Her ne şekilde olursa olsun Türkiye böyle bir arenadan yıldız olarak çıkacaktır. Orta doğunun hakimi ve patronu Türkiye olacaktır.

Bunu sadece günlük gerekçeler değil, bir ara yazdığım tarih yazılarımın da satır aralarında bulabileceğiniz öngörülerde desteklemektedir.
Sevgi ve saygı ile. nüvit agabey ellerinden öper saygılar sunuyorum....bu yorumuna bütün aklım ve kalbimle katılıyorum..

egunes
10-09-2011, 15:39
Sn Baba uzun vadeli sat görüşünüz hala devam ediyor mu?

baba
12-09-2011, 18:48
Sevgili babo dan aldığım ilginç bir postayı paylaşıyorum.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx xxxxxx
Türkçe'nin Matematiği
Türkçe üzerine bir matematik modelleme ve bunun olası sosyal yansımaları üzerine bir zihin jimnastiği

Victor Hugo şiirlerini 40.000 kelime ile yazdı. Türkçe'yi en zengin kullananlardan Yaşar Kemal'in romanları 3.500 kelimeyi geçmez" görüşü çok yaygındır. Bu görüş haklıdır zira Türkçe'nin Fransızca’ya oranla daha az sözcük içerdiği doğrudur. İngilizce'ye, Almanca’ya, İspanyolca’ya oranla da daha az sözcük içeriyor olması gerekir. Ne var ki bu Türkçe'nin daha yetersiz bir dil olduğu anlamına gelmez! çünkü Türkçe az sözcük ile çok şey anlatabilen bir dildir! Daha fazla sözcük içerse bunun kimseye zararı dokunmaz ancak, gereği yoktur.
Başka bir dilden Türkçe'ye çeviri yapan herkes sözlüğü açtığında, aralarında minik anlam farkları olan bir çok sözcüğün Türkçe karşılığında çoğu zaman aynı kelimeyi okur. Bu, ilk bakışta bir eksiklik gibi görünebilir, oysa öyle değildir. Çünkü yukarıda adı geçen diller kelimelerin statik olan anlamlarını öğrenmeye, Türkçe ise bu anlamları bulup çıkarmaya, yani dinamik anlamlandırmaya dayalıdır. Türkçe'de anlamları sözlükteki tanımlar değil, kelimelerin cümle içindeki konumları belirler. Tam bu noktada, Türkçe'nin, referans olmak üzere sadece gerektiği kadarı sözlüklere alınmış, sonsuz sayıda kelime içerdiği bile öne sürülebilir.
İngilizce-Türkçe sözlükte "sick", "ill" ve "patient"ın karşısında hep "hasta" yazar. Bu bağlamda ingilizce’nin üç kat daha fazla sözcük içerdiği söylenirse bu doğrudur. Ancak, aradaki farkların Türkçe'de vurgulanamadığı söylenmeye kalkılırsa bu yanlış olur: "doktor falanca beyin hastası olmak", "böbrek hastası olmak", "internet hastası olmak", "filanca şarkının hastası olmak" arasındaki farkı Türkçe konuşan herkes bir çırpıda anlar.

Bunun nasıl olabildiğini görmek zor değildir. Bir kalem alıp, alt alta:
3+5=
12+5=
38+5=
yazmak, sonra da bunları toplamak yeterlidir. Hepsinde aynı "+5" yazdığı halde!
Sonuçlar farklı çıkıyorsa, Türkçe'de de hepsinde aynı "hastası olmak" ifadesi geçtiği halde sonuçlar farklı olacaktır. Türkçe'nin az araç ile çok iş yapmasının sırrı matematikte yatar. 0'dan 9'a kadar 10 tane rakam, artı, eksi, çarpı, bölü dört işlem işareti ve bir ondalık ayracı virgül, yani topu topu 15 simge ile sonsuz sayıda işlem yapılabilir. Türkçe de benzer özellikler gösterir. Türkçe matematiğe dayalı olmaktan da öte, neredeyse matematiğin kılık değiştirmiş halidir.

Türkçe'deki herhangi bir fiilin çekiminin ve kelimelerin nasıl çoğul yapılacağının öğrenilmiş olması, henüz varlığı bile bilinmeyen, 5 yıl sonra Türkçe'ye girecek fiillerin nasıl çekileceğinin ve 300 yıl önce unutulmuş kelimelerin çoğullarının ne olduğunun biliyor olması demektir. Bu tıpkı birinci dereceden 2 bilinmeyenli bir denklemin nasıl çözüleceği öğrenildiğinde, sadece "x=6", "y=23" olan denklemlerin değil, aynı dereceden bütün denklemlerin nasıl çözüleceğinin öğrenilmiş olması gibidir.

Oysa sözgelimi ingilizce’de "go", "went" olurken "do", "did" olur. Çoğul ekleri için de durum aynıdır: "foot", "feet" olurken "boot", "beet" değil "boots" olur. Bunun tutarlı bir iç mantığı yoktur, tek çare böyle olduklarının bellenmesidir.

Türkçe'de ise, statik kelimeleri ezberlemek yerine dinamik kuralları öğrenmek gerekir. Türkçe'de neredeyse istisna bile yoktur. Olanlar da ses uyumu gereği "alma" olması gereken meyve isminin "elma" biçimine dönmesi gibi birkaç minör istisnadır. Kurallar ise neredeyse, bu dili icat edenlerin Türk olduğuna inanmayı zorlaştıracak kadar güçlü ve kesindir. Bu noktadan sonra, anlatılanları matematik olarak formüle etmek, aradaki ilişkiyi somutlaştırabilmek açısından yararlı olacaktır. Bunu yapmanın en kolay yolu ikili sayı sistemini kullanmak olduğu için de yalnızca 0 ve 1'leri kullanmak yeterlidir. İzleyen örneklerde [1=var] ve [0=yok] anlamında kullanılmışlardır.


Kelime kökü çoğul eki matematik ifade:
ev........ler.......evler
1.0.......0.1......1.1

Türkçe'deki bütün kelimelerin 2 bit olduğu varsayılabilir (ileride bit sayısı artacak). Tekil olan bütün kelimeler 1.0 (kelime kökü var; çoğul eki yok), çoğul olanlar ise 1.1'dir (kelime kökü var; çoğul eki var). Bu kural hiç değişmemek bir yana, öylesine güçlüdür ki Türkçe'de başka hiç bir dilde yapılamayacak bir şey yapılıp, olmayan bir kelimenin çoğulu dahi söylenebilir (0.1). Birisi karşısındakine sadece "ler" dediğinde, alacağı tepki: "anladık ler de, neler?" türünden bir cevap olacaktır. Bir şeylerin çoğulunun söylendiği bellidir de, neyin çoğulunun kastedildiği açık değildir.

Vurgulama / sıfat kökü zayıflatma matematik ifade
kırmızı
0.1.0
kıp kırmızı
1.1.0
kırmızı msı
0.1.1
kıp kırmızı msı
1.1.1

Türkçe'deki sıfatların anlamını kuvvetlendirmeye veya zayıflatmaya yarayan bu kural da hiç değişmez. Hatta istenirse bu kurala uyan ama hiçbir sözlükte bulunmayan, hem kuvvetlendirilmiş hem de zayıflatılmış garip sıfatlar bile türetilebilir. "Güneş doğmazdan az önce ufuk kıpkırmızımsı (kıp + kırmızı +msı; [1.1.1]) bir renk aldı" dendiğinde, herkes neyin kastedildiğini anlayacaktır. Çünkü ayaküstü türetilen bu sıfat, hiçbir sözlükte yer almaz ama, Türkçe konuşan herkesin çok iyi bildiği bu kurala uygundur.

Fiil çekimlerinde de işler farklı değildir. Burada zorunlu olarak kişi için 3, zaman için 2 bitlik gruplar kullanılacak. Çoklu bit grupları şunları ifade edecek:


011 = ben
010 = sen
000 = o
111 = biz
110 = siz
100 = onlar
00 = geniş zaman
11 = şimdiki zaman
10 = gelecek zaman
01 = geçmiş zaman


kök kişi matematik ifade

yeterlilik...................Oku (y)abil dim.........................= 1.1.0.01.0.0.011
olumsuz................... Oku (y)a ma z mış sın......................= 1.1.100.0.1.010
zaman.................. Gel me (y)ecek ti........................= 1.0.1.10.1.0.000
zaman...................Git me di k........................ = 1.0.1.01.0.0.111
hikaye...................Şaşır abil ecek ti niz .....................= 1.1.0.10.1.0.110
rivayet...................Bil (i)yor lar..................... = 1.0.0.11.0.0.100

kişi

tabloda zaman ile ilgili küme 3 bit yapılıp geçmiş zaman "di'li geçmiş" ve "miş'li geçmiş" olarak ikiye ayrılabilir, soru bileşkeni için ayrı bir bit eklenebilir, emir ve şart kipleri de işin içine katılabilir ancak, sonuç değişmezdi.

Cümleleri oluşturan öğelerin (özne, nesne, yüklem, vb...) Sıralaması da rasgele değildir. Türkçe cümleler bir tür "crescendo" (şiddeti giderek artan dizi) izlerler. Bütün vurgu en sonda yer alan yüklem (fiil) üzerindedir. Diğer öğelerin önemi, yükleme olan yakınlık/uzaklık konumları ile belirlenir. Yükleme yakınlaştıkça önem artar. Gene matematiksel olarak ele almak gerekirse, cümleyi oluşturan her bir öğenin toplam öğe sayısı kadar haneden oluşan bir matematik değere sahip olduğu varsayılabilir.

"dün ahmet camı kırdı" cümlesi 4 öğeden oluşmaktadır; o halde her öğe 4 haneli bir değere sahip olacak, ilk öğe en düşük, son öğe ise en yüksek değeri taşıyacaktır.

Cümle
matematik değer
0001
matematik değer
0011
matematik değer
0111
matematik değer
1111

1 dün ahmet camı kırdı.
2 dün camı ahmet kırdı.
3 ahmet dün camı kırdı.
4 ahmet camı dün kırdı.
5 camı dün ahmet kırdı.
6 camı ahmet dün kırdı.

Şimdi tablodaki cümleler tek, tek ele alınabilir:
1. Cümle: dün ahmet bir iş yaptı ve bu camı kırmak oldu.
2. Cümle: dün kırılan camı başkası değil ahmet kırdı (suçlu ahmet!).
3. Cümle: ahmet'in dünkü işi camı kırmak oldu (belki önceki gün kitap okumuştu).
4. Cümle: ahmet camı herhangi bir zaman değil, dün kırdı (yarın kırması gerekiyor olabilirdi).
5. Cümle: cam düne kadar sağlamdı, kırılmasının suçlusu ise ahmet.
6. Cümle: camı ahmet zaten kıracaktı, bunu dün yaptı.

Cümleyi oluşturan öğeler kesinlikle aynı kalırken (cam hep 'i' haliyle "camı" olarak kaldı; fiil hep 3. Tekil şahıs, di'li geçmiş zamanda çekildi, vb.) Sadece yerlerinin değişmesi cümlelerin anlamlarını da değiştirdi.

Her cümlede 0011, 0001'den daha fazla, 0111 bu ikisinden daha fazla, 1111 ise hepsinden daha fazla önem taşıdı. Anlamı belirleyen de zaten her bir öğenin matematik değeri oldu. Kelimelerin statik anlamlar taşıdıkları dillerde, zaman belirtecinin (dün) yeri değiştirilerek elde edilebilecek 2 çeşitlemenin dışında diğer anlamları vermek için kip değiştirmek (edilgen kip - passive mode kullanmak) veya araya açıklayıcı başka kelimeler eklemek gerekir. Türkçe konuşanlar ise her bir cümlenin diğerinden farkını derhal anlarlar.

Matematik ile olan alışveriş yalnızca verilen örneklerle sınırlı değildir. Türkçe'nin ne tarafı ele alınsa bu ilişki ile yüz, yüze gelinir. Türkçe'nin bu özelliğini "insanlar kendilerine ulaşan mesajları nasıl anlarlar? Bunun kullanılan dil ile bir ilgisi var mıdır? Bir Fransız, bir İngiliz, bir Türk aynı mesajı kendi ana dillerinde alsalar, birbirleri ile aynı şekilde mi, yoksa farklı mı algılarlar? Eğer dilin algılamayla ilgisi varsa, işin içine bir dil karışmadığı yani sözgelimi bir pantomim gösterisi izlenir veya üzerinde hiç yazı olmayan bir afişe bakılırken, dil ile ilgili bu alışkanlıklar nasıl etki ederler?" türünden sorulara yanıt ararken fark ettim. Bu özellik konuya ilgi ve sabırla yaklaşıp bakmayı bilen herkesin görebileceği kadar açık. O nedenle, bu güne kadar kesinlikle başkaları tarafından da görülmüş olmalı. "Türkçe çok lastikli, nereye çeksen oraya gidiyor" diyenler de aslında, hayal meyal bu özelliği fark eder gibi olup, ne olduğunu tam adlandıramayanlardır. Türkçe teknik açıdan mükemmel bir dildir.

Bu mükemmelliğin nedeni matematik ile olan iç içeliktir. Keza, ne yazık ki Türkçe'nin, bu dili konuşanlara kurduğu tuzak da buradadır. Kentli-köylü, eğitimli-eğitimsiz, doğulu-batılı, vb. kültür çatışmaları dünyanın her yerinde vardır. Gene dünyanın her yerinde iyi, kötü işleyen bir "asimilasyon" ve/veya "adaptasyon! " süreci bu çatışmayı kendi içinde bir takım sentezlere götürür. Türkiye bu açıdan dünya genelinin biraz dışındadır. Bizde "asimilasyon" ve/veya "adaptasyon" süreci ya hiç çalışmaz, ya da akıl almaz bir yavaşlıkta çalışır. Sorun, başka sebeplerin yanı sıra kullandığımız dilden de kaynaklanmaktadır. Düşünme, kendi kendine sözsüz konuşma olarak kabul edilirse (bence öyledir), anadilin kişilerin düşünce yapısı üzerinde etkili olduğunu da kabul etmek gerekir; insanlar kendi anadillerinde düşünürler. Türklerin büyük paradoksu işte buradadır. Teknik açıdan mükemmel bir dil olan Türkçe, kendi dışımızdaki dünyayı kendimizce değiştirmeden, olduğu gibi algılamaktaki en büyük engelimizi oluşturmaktadır.

Örneğin, Türkiye dışına yabancı işçi olarak giden ilk nesil gerek bulundukları ülkenin dilini öğrenme, gerekse oradaki yaşam biçimine ayak uydurma konusunda muhteşem bir direniş gösterdiler. Bu direnişin boyutları o denli büyük oldu ki, başka hiç bir diasporada gözlenmeyen gelişmeler yaşandı. Türk diasporası, gettolaşıp kendi kültürünü gene kendi içine kapanık bir çevrede yaşayacak yerde, kendi kültür kurumlarını o ülkeye ithal etti. Asimile olmaya en dirençli kültürlerden biri kabul edilen İspanyollar, gittikleri yere sadece gazetelerini ve bazen de radyolarını taşımakla yetinirken; Türklerin bunlara ek olarak (hem de birden çok) televizyon kanalları ve hatta kendi fast-food'ları (lahmacun, döner, vb.) oldu.

Bunları başaran insanların yeteneksiz olduklarına, dil öğrenmeyi de bu yeteneksizlikleri yüzünden beceremediklerine hükmetmek en azından adil ve gerçekçi olamaz. Keza, böylesine önemli bir kültür direnişi gösterenlerin, orada doğan çocuklarını eğitirlerken, bunca sahip çıktıkları kültürlerini göz ardı etmiş olmaları da düşünülemez. Ancak gözlemlenen o ki, orada doğan ikinci nesil, gene sözgelimi İspanyollar arasında hiç görülmediği kadar hızla asimile oldu. Bunun nedenini evdeki Türkçe'nin yanısıra okulda öğrenilen ve ev dışında yaşanan, o ülkenin dili faktöründe aramak çok yanıltıcı olmayacaktır.

Biz Türkler, konuşmayı öğrenirken (tıpkı sick, ill, patient örneğinde olduğu gibi) farklı durumların farklı kavramlar oluşturduğunu, bu farklı kavramların da farklı adları olması gerektiğini öğrenmeyiz. Aynı adı taşıyan farklı kavramları birbirinden ayırmaya yarayacak sezgisel (sezgisel=doğal=matematiksel) yöntemin kurallarını öğrenmeye başlarız.

Sezgiselliğe şartlanmış beyinler ise dış dünyayı hiçbir değişikliğe uğratmadan, olduğu gibi algılamayı bilemediklerinden, bildikleri tek yönteme yani kendilerince anlam çıkarsamaya veya başka bir ifadeyle "sezdikleri gibi algılamaya" yönelirler.

Algıladıkları kavramların tümü kendi çıkarsamaları doğrultusunda şekillenmiş olan, kendilerince tanımlanmış bir dünyada yaşayan insanlara ulaşan mesajlardaki kodlar ne kadar "herkesçe bir örnek" algılanabilir? Üzerinde emek harcanmaya değer temel sorulardan biri budur. Bu sorunun yanıtı belirginleştikçe, neden batıdaki sistemlerin bir türlü Türkiye’de oluşturulamadığı sorusunun yanıtı da belirginlik kazanabilir.

Türkçe'nin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bu özel durum kuşkusuz tüm iletişim alanları için geçerlidir. Yunus Emre’nin okuması, yazması olmayan göçebe Türkmen boyları arasında 700 yıl boyunca bir nesilden diğerine büyük bir sadakatle, sözlü kültür ürünü olarak aktarılmasının ardında Türkçe’nin sezgiselliğini sonuna kadar kullanmadaki becerisi vardır. Tanzimat aydınları ve Cumhuriyet aydınlarının bir türlü geniş kitlelere seslerini duyuramamalarının nedeni de gene aynı denklemin içinde aranmalıdır. Fransız gibi, Alman gibi düşünmeyi öğrenenler, meramlarını anlatırken bunu yeni öğrendikleri düşünce sistematiği içinde yapmaya kalkışmış ve Türk gibi anlatmayı becerememiş olduklarından başarısız kalmışlardır.

Mesajlar sadece algılanabildikleri kadar etkili olurlar. Mesajları üretenlerin kendi konularına ne kadar hakim oldukları mesajın bütünlüğü açısından önemlidir ama, hitap edilen kişilerin kendilerine yönelen mesajları nasıl algıladıkları her şeyden daha önemlidir.

bikmisbroker
12-09-2011, 22:51
Sevgili babo dan aldığım ilginç bir postayı paylaşıyorum.xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx xxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Türkçe'nin Matematiği
Türkçe üzerine bir matematik modelleme ve bunun olası sosyal yansımaları üzerine bir zihin jimnastiği
.

Sevgili BaBa,
Bu mesaj bana ITU den bir akedemisyenin calismasi olarak aktarildi.
Kaynak gosterme anlaminda yazilmasi gerek.
Yoksa benim haddim degil boylesine detayli guzel bir mesaj hazirlamak.

Belirteyim dedim.

acdc
18-09-2011, 01:02
1.ulkemizi bolmeye calısıyorlar huzursuzluk ortamını ve boyutunu arttırmaya calısıyorlar.
2.aslında durumumuz cok ıyı degıl oyle gosterılıyor ve cogumuz oyle gormeyı de ıstıyoruz.
3. ortadogunun hakımı ve patronu olabılecek neyımız var Allah askına bır soylermısınız..hıcbır arap ulkesı guclu ve abi rolu ustlenecek bır turkıye ıstemıyor ki...aralarında bıle bır anlasma istegı yok kı bunların..bıze ne ...
4.israil ile ilişkilerin gerildıkce gerılmesının kısa-orta-uzun vadede neler getırıp goturecegını ıyı hesap etmek gerekır.haklıyken haksız duruma dusmemek karsı tarafı kıskırtan taraf gıbı gorunmemek lazım...AKILLI OLMAK LAZIM..iç politika ve populıst yaklasım acısından elde edılecek kazanımlar uluslararası ilişkilerde kaybedılecek olanlardan......herkes hesabını yapsın..
5.hıckımse bır turkıye hayranı ve takıpcısı degıl..ornek model falan da degılız.....

Uzunca bir tatil yaptık. Zamanımızın çoğu yaşları 80 ni aşmış ana-baba ocağındaydı.Onları mutlu edebildiysek ne mutlu bize. Şimdi gelelim nelerin olup bittiğine. Topiği takip edenler, hisse senedi yatırımı için dünya-ülke ve sektör analizleri yapmak lazım geldiğini hatırlayacaklardır.

Dünya'da neler oluyor.
Her gün güneş doğuyor ve batıyor.İşte yaz mevsimini de gerimizde bıraktık. Batının önlenemez yükselişi, teklemeye başladı. Refah toplumlarındaki yüksek maliyetleri artık kaldıramaz oldular. Batıda güneş batıyor, doğuda yükseliyor. Birleşik kaplar misali su yüksekten , aşağıya akıyor. Bir yerde denge sağlanacak, burası neresidir, zamanı nedir bilemem. Yüksek borçlar artarak devam ediyor ve edecek, suyu kesemezsiniz, gittiği yere kadar devam edecek.Avrupa ülkelerinin kemer sıkma politikaları falan palavra; harcamaya , borçlanmaya devam edecekler. Aksi takdirde havuzda su biter, kurbağa can verir.

Refah toplumu olup, nispeten rahat olan ülke Amerika; o da rezerv paranın sahibi olmaktan ve topraklarının nüfusuna göre büyüklüğünden kaynaklanıyor. Avrupa için yapacak bir şey kalmadı, sadece zamanını bekliyor. Artık çalacak zil falanda yok. Elbette Avrupa yatağa düşerse, Dünya etkilenecek, bizde etkileneceğiz. İş ayağa kalkma safhasına geldiğinde ise, biz çok hızla kalkacağız.

Dış borcumuz milli gelirimizin neredeyse yarısı, kamu borcumuz ise yıllık milli gelirimizin 1/8 i. Hoş dünyada bu saatten sonraki borçlara , ödenmeyecek borçlar olarak ta bakabiliriz. Akıllı bir borç -yatırım stratejisi ile cari açığımızı kısmanın yollarına yatırım yapmamız çok mantıklı olur. Hükümetimizin bu konuyu farkettiğini de belirtmek isterim.

Her krizin, bir fırsat olduğunu, büyük krizlerin, büyük fırsatlar yaratacağını biliyoruz. Büyük finansal çöküşler, aynı zamanda büyük siyasal değişimlerin de anasıdır. Dünya coğrafyasında, siyasal manada büyük değişiklikler beklememiz, her halde yanlış olmaz. Her ne şekilde olursa olsun Türkiye böyle bir arenadan yıldız olarak çıkacaktır. Orta doğunun hakimi ve patronu Türkiye olacaktır.

Bunu sadece günlük gerekçeler değil, bir ara yazdığım tarih yazılarımın da satır aralarında bulabileceğiniz öngörülerde desteklemektedir.
Sevgi ve saygı ile.

baba
23-09-2011, 22:53
CENGİZ DAĞCI vefat etti.
KIRIM, Gurzuf'ta 1919 yılında doğan Cengiz Dağcı'nın çocukluğu Krasnokamenka (Kızıltaş) köyünde geçti.
İlk ve orta öğrenimini köyünde ve Akmescit'te tamamlayan Dağcı, Kırım Pedagoji Enstitüsü 2.sınıfında iken 2. Dünya Savaşı çıktı.

Ukrayna cephesinde 1941 yılında Almanlara esir düşen Dağcı, Almanların yenilmesi üzerine esir kampından kurtularak müttefik devletler safına sığındı.

Eşi ve kızıyla birlikte 1946 yılında önce Edinburgh'a gelen Dağcı, 1947'de Londra'ya geçti. Dağcı, vatanından ayrıldıktan sonra hiç Kırım'a gitmedi.

Hüzünlü bir üsluba sahip Dağcı, eserlerinde Kırım Türklerinin Rusların zulmü altındaki hayatını anlatır.
Dağcı'nın Türkiye'ye hiç gelmediği halde kitaplarını Türkiye Türkçesi ile yazması sayesinde Türkiye'de birçok insan Kırım'ı ve Kırım Tatarları'nın yaşantılarını öğrenme imkanı buldu.
ÖTÜGEN yayınevinin yayınladığı bu kitaplar, hem tarihe tanıklık etmesi hemde, muhteşem edebi dili ve akıcılığı ile mutlaka okunması gereken başucu eserlerdir.
Pek bilinmemesine karşın Dağcı'nın Kırım Tatarca şiirleri de bulunuyor.

Dağcı'nın, Korkunç Yıllar, Yurdunu Kaybeden Adam, Onlar da İnsandı, Ölüm ve Korku Günleri, O Topraklar Bizimdi, Dönüş, Genç Temuçin, Badem Dalına Asılı Bebekler, Üşüyen Sokak, Anneme Mektuplar, Benim Gibi Biri, Yoldaşlar, Biz Beraber Geçtik Bu Yolu, Bay Markus Burton'un Köpeği, Bay John Marple'ın Son Yolculuğu, Oy Markus Oy, Rüyalarda Ana ve Küçük Alimcan gibi eserleri
bulunuyor.
Türk milleti okuyan ve yazan bir büyük evladını kaybetti. Başımız sağolsun

CEMIX
24-09-2011, 07:45
Allah rahmet eylesın

baba
24-09-2011, 09:41
Bir anektodu unutmuşum.

Herhalde 60 ların son yıllarıydı. O zaman VARLIK yayınevi vardı.

Türkiye'de ki romanların çoğunu bu yayınevi yayınlardı. Bir gün kitapçıda gezerken, bir kitabı karıştırdım.

Adı; Onlarda insandı. Sayfalarını karıştırdım.akıcı dili ve çevre tasvirleri hoşuma gitti. Anlattığı yeri, size sanki canlıymış gibi, orada yaşıyormuş gibi naklediyordu. Siz de bir anda kendinizi Kırım'ın çiçekli tarlalarıda buluyor, arnavut kaldırımlı sokaklarında geziyordunuz.

Her neyse kitabı satın aldım. Varlık yayınlarının kitablarının özelliği, sayfaları saman baskılı, kapakları da aynı malzemeden ve çok inceydi. Anlayacağınız ucuz kitaplardı. Kitabı okumaya başlarken, önsöz dikkati çekti.

Önsöz de diyordu ki ; Bir gün postadan kalınca bir paket çıktı. Paket Londra'dan yollanmıştı. Paketi açınca içinden el yazısıyla yazılmış sayfalarda bu roman çıktı. Gönderen Cengiz Dağcı, adresi ve kitabın uygun olursa yayınlanma dileği.
Sayfaları bir gecede okudum, haftasına baskıya verdim. Hiç tanınmamış bir yazar olmasına rağmen kitap çok tuttu. Sonra Cengiz Dağcı ile iletişim kurduk. Arkadan diğer kitapları , böylece geldi.

Benim romanım hep çok güzel ve sade bulundu. Bu tarzı ben Cengiz Amcadan yakalamıştım.Aslında her satırım bir Cengiz Dağcı esinlemesiydi.

Çok genç yaşlarda, geçirdiği travmalardan mı nedendir bilinmez, o her satırı Kırım kokan, arısını, böceklerini bile anlattığı Kırım'a harpten sonra, hatta Komünizm yıkıldıktan sonra bile hiç gitmedi. Türkiye Türkçesini kullanmasına rağmen, Türkiye ye hiç gelmedi. Daha doğrusu, harpten sonra Türkiye'ye yerleşmek istediyse de , o zamanın şartları altında bir çok Kırımlı gibi, O'nun da talebi kabul edilmedi. O gurbetlerin çocuğu oldu ve orada kaldı.

Sağol Cengiz amca, herşey için sağol, mekanın cennet olsun.

http://www.cengizdagci.org/

baba
27-09-2011, 20:48
Cengiz Dağcı' ya ithaf,
Romana devam edelim.

Temmuz ayı gelmiş, Bayram yaklaşıyordu. Yasaş'ta personel müdürü olan, Nejat ve eşiyle beraber ailece Rodos'a gitmeye karar verdiler.1977 de gördüğü bu adayı onlara anlata anlata bitirememişti. Rodos'a Marmaristen geçeceklerdi. Marmaris'te belediye başkanlığı yapmış olan arkadaşı Turhan Yaltırık'ı arayarak Rodos rezarvasyonlarını da yaptırdılar.
Çocuklar'da olduğu için çift arabayla yola koyuldular. Manisa'dan geçerken, arkadaşı Dr.Suat Arusan'ın tabelasını gördü. Hanımına,
-Durup bir merhaba diyeyim, diyerek park etti.
Zili çaldı, kapyı açan hanım görevliye,
-Doktor Bey, müsait mi?
-Hastası var, biraz bekletebilirmiyim, derken, Suat kapıda gözüktü.
-Oooo kimler gelmiş.
Odaya geçip, hal hatırdan sonra, Suat ne yaptığını sordu. Borsayla ilgilendiğini belirtince,Suat,
-Abim inşaat mühendisi ama borsayla çok ilgili, telefonunu verebilirmiyim.
-Elbette, yalnız Rodos dönüşü konuşabiliriz diyerek ayrıldı.
Akşama doğru Marmaris'e geldiler, ertesi sabah küçük bir feribotla Rodos'a hareket ettiler. İki buçuk saatlık bir yolculuktan sonra Rodos limanı gözükmüştü. Uzaktan bile muhteşem bir ambiansı vardı. Nedense içi kıpır kıpır etti.İlk defa yurt dışına buradan çıkmıştı, yıllar önce. Minareler ve çan kuleleri iç içe bir şehirdi, Rodos. Eski şehrin etrafı kalın surlarla çevriliydi.Eski şehirdeki yapıların tarzı,tamamen Türk'tü. Feribottan inip, otele yerleştikten sonra, yürüyerek eski şehri gezmeye başladılar.Rehberliği Nüvit yapıyordu.
-Burası meydanı, burası ana caddesi, bak şu gördüğünüz kahvehane nin sahibi Türk.Şu sokaktan inerseniz Laluna pansiyona çıkarsınız, sahibi Türk.
-Bu cami, Ağa camii,ibadete sadece bu açık, az öte de minarelerini gördüğünüz cami, sultan Süleyman Camii. Az aşağıda da Sultan Selim Camii var.
-Rodos deyip geçmeyin, bu kaleyi Osmanlı 24 yıllık kuşatma ile 36 bin şehit bırarak aldı. Sen Jan şövalyelerinden.Ne Mohaç'ta , ne de Kosova'da böyle bir zayiatı olmamıştı. Gerçek bela bir kale, surların önündeki hendeklerde on metre su vardı.Şehrin gıda ihtiyacı, kuşatmanın zayıfladığı zamanlarda limana gelen gemilerle temin ediliyordu. Limana yoğun topçu ateşi sebebiyle Osmanlı donanması giremiyordu.Lozan'da İtalyanlar'a bırakıldı ve ikici dünya savaşı sonunda Yunanistan işgal etti.1945 ler de 35 bin olan ve ada da çoğunluk olan Türk nufusu da, şimdi bin iki yüze düştü. Türkiye' ye giriş yapanları geri almıyorlar.Yıllardır çocuklarını göremeyenler var, Rodos doğumlulara Yunanistan vize vermediği için çocuklar da gelemiyor..Böylece nufus gittikçe azalıyor.
-İşte yakın Rodos tarihi bu.Adanın en altında Lindos köyü var.Plajları en güzel yer orasıdır.Yalnız yazları çok sıcak olur.Plajları genellikle çakıldır.Adanın ortsasında bir ormanlık vadi var,temmuz ayında milyonlarca kelebek çıkar ve mesire yeri olarak kullanılır.
Ertesi gün Cuma idi. Cuma namazını Ağa camii'de kıldılar. Müezzinliği de Nüvit yaptı. Cemaat ise iki oğlu Çağrı ve Tuğrul, Nejat ve Fenerbahçe'nin bir zamanlar ki ünlü sağbeki Numan'dı.Sadece iki Rodos'lu vardı o kadar. Caminin müezzini Nüvit'e
-Yarın bayram, yine sen müezzinlik yapacaksın, Rodos, müezzin görsün.
Namazdan çıktıktan sonra Sultan Süleyman cammi'ne geldiler, kapısı da kapalıydı. Oradaki Türklerden biri,
-Buraya Rodos Türk Vakfı bakıyor, vakfın başına hanımı Rum Olan bir Türk'ü getirdiler. Bu caminin minarelerinin birisinin tepesi koptu, can emniyeti yoktur diye camii, avlusundan kapattılar.Yok Mısırdan minareci getireceklermiş, miş miş hikaye, maksat camii kapatmak. On üç yıldır böyle.
Gurup halinde Sultan Selim Camii'ne gittiler. Cami yanındaki müştemilatta oturan Türk bir karı-koca Camii e bakıyor. İbadete kapalı. Avlusunda oturdular. Kadın kahve yapıp getirdi, sıkıntılarını anlattı.
-Oğlumla kızımı neredeyse yirmi yıldır göremiyorum. Onlar Antalya'da, biz burada. Ne biz gidebiliyoruz, ne onlar gelebiliyor.
Nüvit,
-Sevsinler Avrupa Birliğini, insan hakları nı, böyle bir şey olurmu yahu.
Ertesi sabah,Tam kadro saat 7.30 da Ağa Camii'deydiler. Çok kalabalıktı.Avlu da ve dışarı da herkes biribiriyle sohbet ederek bayram namazını bekliyorlardı. Müezzin de yanlarındaydı. Karşıdaki dükkanların önünde altı kişilik bir genç gurubu, cemaatten ayrı halde dikilip duruyorlardı. Müezzine,
-Şunlar sivil polismi?
-Değil, Onlar Lindos'ta oturan Türkler, ama Türkçe bilmezler. Adları da Müslüman adıdır.Girit'ten getirilmişler.
-Cemaate hiç karışmazlarmı,buradakiler zaten Rumca bilir.
-Yok hiç karışmazlar.
-Vay be onların durumları daha kötü desene, Rumların arasına giremezler, Türklerin de arasına giremezler.
-Aynen öyle.
Bayram namazına, hanım, çocuk herkes geliyor,Hanımlar ve kız çocuklar üst kata çıkıyorlardı.Hanımlar süslenmiş ,çocuklar da bayramlıklarını giymişlerdi.
Nejat,
-Numan abi, çok güzel bir atmosfer, keşke biz de de böyle olsa.
Müezzin ,
-Vakit yaklaşıyor, diyince, beraberce içeri girerek oturdular.
Nüvit, sela, dua ve ezanları okumaya başlayınca cemaat,geriye dönüp bu gür sesin sahibini merak ediyorlardı.
Namazdan sonra avluya çıktılar,cemaat onlarla bayramlaşıyordu. Müeezine daha evvel Rodos'a gelip Laluna pansiyonda kaldığını anlatmıştı.Bir ara müezzin, bak bu Rıfat bey, laluna pansiyonun sahibinin oğlu dedi.Rıfat Beyle, babasından ve pansiyondan konuştular. Rıfat bey, akşama çaya çağırdı.
Cami'den ayrıldıktan sonra, Nejat,
-Hadi, Sultan Selim Camii'ne gidip, yaşlı karı-kocaya bayram ziyareti yapalım.
Camii'in avlusuna girdiklerin de, Bir Rum komşularının onlara bayram ziyaretinde olduklarını gördüler. Sandalye sayısı kısıtlı olduğu için Rumlar hemen kalktılar. Fakat ev sahipleri,
-Aman, sandalyelere oturmayın, sıcakları geçsin. Başkasının sıcağına oturmak,iyi değildir derler.Hele gavurların sıcağına hiç oturulmaz.
Onlar ayakta dikildikleri yer de, kadın kahve yapmak için eve girdi. O içerdeyken, bu sefer iki Türk aile bayramlaşmaya geldi.
Kadın, kahveleri getirmişti. Kahveler yudumlanırken,
Ev sahibi kadın,
-Herkes kahvesini kapatsın, Ayşe çok güzel fal bakar.
Sırayla Ayşe'ye fal baktırıyorlardı. Herkese ıvır zıvır laflar ederken, sıra Nüvit'e geldiğinde, kadın fincanı eline alır almaz, gözlerini irice açtı.
-Aman,inanılmaz bir para geliyor, define gibi bir şey.
Nejat, Nüvit'e doğru dönerek,
-Senin iş bankaları on bin lira oluyor herhal de.
Nüvit müthiş etkilenmişti.Kadın halen devam ediyordu.
-Belki piyango, belki yüklü bir miras.Çok ama çok büyük bir para.

baba
27-09-2011, 22:50
Epey aradan sonra Tacirler’e geldi. Enver Paralı yine Yapı Kredi alıyordu. Orhan Sürek diye birini tanıştırdılar. İlginç bir kişiliği vardı. Herkese mesafeli davranıyor, nezaket ve kibarlığı beraberinde götürüyordu. Sportmen bir yapıya sahipti. Nüvit ile samimiyet kurmak için özel bir çaba sarf ettiği her halinden belli oluyordu. Ama onu bile beceremiyordu.

Haftalar sonra sonra, Orhan baklayı ağzından çıkardı.
“Ben Marjinal Menkul Değerleri Efe Özal’dan satın aldım. Şirkete 300 bin dolar değer biçiyorlar. Ben şirketi satmaktansa seninle beraber yönetmeye hazırım.”
“Orhancığım, teklifine teşekkür ederim. Ama takdir edersin ki bu hemen karar verilecek bir şey değil, yarın cevabımı veririm.”
Ertesi gün, Hasan Pak’a konuyu açtı.
“Abi, ben Orhan Beyi tanıyorum, kabul et, bende ortak olurum”
Bir şeyler eksik gibiydi, aklına yatmadı. Orhan’a giderek,
“Teklifini düşündüm, teşekkür ederim, ben yokum.”
"Hayırlısı olsun"
Bu konunun kapanması kendisini rahatlatmıştı. Durup dururken, birçok mesele ile ilgilenmek, çok doğru gelmemişti. Günler geçiyor, fakat Hasan peşini bırakmıyordu.
"Abi gel şu işe girelim"
"Hasan, hiç işim olmaz."
"Abi, sana hiç iş bırakmam ,herşeyi ben yapacağım."
"Çok hevesliysen, ikiniz başlayın. Beni karıştırmayın"
"Senin adın olmadan zorlanırız."
"Sana noluyor, niye bu kadar heveslisin?"
"Mekanınımız, odamız, masamız olacak. Prestiji var, böyle orada burada sığıntı gibi işlem yapmak, bana ters geliyor."
"Peki, olsun bakalım.Yanlız %10 para koyarım, % 10 da bedelsiz alırım."
Hasan , Orhana haber vermek için koşarak ayrıldı.


Birkaç gün sonra Metin Aşık'ın ofisine gittiler. Hisse devirleri yapılacaktı. Orhan,
-Şu bedelsiz yüzde onu sonra versem olurmu?
-Anlaştığımızı zannediyordum.
-İstersen tamamını al o zaman dedi kızarak Orhan.
Nüvit şaşırmıştı.
-Bunlar nereden çıktı.Bir problemin varsa bırakalım.
Hasan araya girdi.
-Birakın bunları ya, buraya hisse devirlerini yapmaya geldik. Kavgaya değil.

Hisse devirleri yapıldıktan şirkete geldiler, Nispetiye caddesinin girişinde sağ tarafta, ilk köşenin girişinde birinci katta, bir salon ve iki küçük odalı daireydi burası. Orhan,
-Bu odada üçümüz oturururuz. Diğer oda muhasebe, salon seans odası olur Sekreter için antreye bir masa koruz.Sizi Nur hanımla tanıştırayım, muhasebe müdürümüz.

Kısa zamanda şirket işler hale gelmişti. Seans salonunda yedi sekiz kişi oluyordu. Hasan dealerlik yapıyor, Orhan da broker olarak borsaya gidiyordu. İşler tahminlerinden iyi idi.Nüvit çalışıp prim yapmayan kağıtları buluyor. Kimsenin ilgisini çekmeyen, Polylen, Sifaş, Peg profilo , Marmaris Martı vs... gibi hisseleri alıyor, tavan yaptırıp ertesi gün satıyordu. Her aldıkları hissenin tavan olması ilginçti. Orhan'da başarılı brokerliğin keyfini çıkarıyordu.

Seans öğlende bittikten sonra Orhan'da borsadan geliyor, akşama kadar keyfli saatler akıp gidiyordu. O gün Sifaşı yapmışlardı. Orhan Nüvit'e
-Ya maşallahın var, bu günkü Sifaşların yarısını kendime yazayımmı? diye sordu. Nüvit bir kaç saniye düşündükten sonra
- Olur dedi.
Sohbet koyulaşmışken, Orhan
-SPK ya görev dağılımını bildirmemiz lazım, Yönetim Kurulu Başkanı Nüvit olsun, Hasan Genel Müdür, bende Yönetim Kurulu üyesi olayım.
Nüvit,
-Yok olmaz, Şirketin yüzde altmışı senin, doğrusu senin başkan olman.
Orhan,
-Yok , senin olduğun yerde başkan sen olmalısın.

baba
27-09-2011, 23:28
Bir kaç gün geçtikten sonra, Ege Üniversitesi Diş hekimliği Fakültesinin 25. kuruluş yıldönümü toplantısı nedeniyle İzmire gitmesi gerekiyordu. Yönetim kurulu başkanı olarak kartvizit bastırdı.Okuldaki törenden sonra Gümüldür'de bir otelde İki günü okul arkadaşlarıyla ve hocalarıyla birlikte geçirdiler.

Döndükten sonra, Pazartesi seansın ardından , Orhan şirkete geldiğinde,
-Sen nasıl Yönetim Kurulu Başkanı sıfatıyla kart bastırırsın?
Hasan atıldı,
-Abi sen öyle dedin ya.
Suskun duran Nüvit,
-Anlaşıldı, bu böyle olmayacak, benim hisselerimi al, ben ayrılıyorum.
-Yanlız yüzde on veririm, bedelsiz olarak verdiğim, yüzde onun parasını vermem.
-Tamam verme , öyleyse kendine yazdığın Sifaşlarımın parasını ver. O zaten yüzde onu geçer.
-Hiç te para vermem ortak kal o zaman.
-Ha anlaşıldı, sen beni hafife alıyorsun, yarın böyle bir şirket kalmaz ona göre.
-Canım kızma hemen, param yokta onun için, üç ay vadeli senet versem?
-Olur.
Nüvit masasını toplayarak ayrıldı.
Ertesi gün Orhan, telefonla aradı.
-Yahu virman talimatı vermişsin.
-İnsanlar istenmediği yerde durmamalı.
-Ayıp ediyorsun ama sana özel komisyon uygulayacağım, bizden işlem yapmaya devam et.
-Olmaz
-Hatırım için ama.
-Ya senin ne hatırın var bende. deyip telefonu kapattı.
Az sonra Hasan aradı,
-Abi, senle konuşacaklarım var, akşama yemek yiyelimmi.
-Olur Hasan.
Akşama yemekteydiler.Hasan,
-Abi, Orhan bey sana haksızlık etti farkındayım.
-Hasan, bunlar benim için önemli şeyler değil. Eğer bu konuyu konuşacaksak yemeği bırakaırım.
-Tamam tamam, anlaştık. Yanlız şirkette işlem yapmayı bırakmanı kabullenemiyorum. Bende bu şirketin ortağıyım, benim hatırım yokmu?
-Anladığım kadarıyla seni Orhan yolladı. Bu adam kullanır ,sonra elini silip atar. Şimdi sana sarılacak ve yarın yollayacak, gel sende ayrıl. İnan çok zarar göreceksin.
-Eğer sen elimi güçlendirirsen bir şey yapamaz, yoksa sana katılıyorum. Hem banada göz kulak olursun.
-Anladımki basit bir titr senin gözlerini perdelemiş, peki sana yardımcı olacağım.
Yemeğin parasını Hasan ödedi ve şirket adınada fatura aldı.
Ayrılıp arabasına binip hareket ettiğinde düşünüyordu.
"Fatura aldığına göre , bunu Orhan gönderdi. Bu salağa gerçekten göz kulak olmam gerekli."
Nüvit müşteri gibi gidip arada sırada işlem yapıyordu. Bir husus dikkatini çekti. Harun adında birisi işlem yapıyor ve kaybetmeye devam ediyordu.
Hasan'ın yanına gitti,
-Bildiğim kadarıyla, bu Harun'un parası yok, nasıl işlem yaptırıyorsun.
-Abi, çok eski arkadaşım, ne yapayım?
-Orhan ne diyor?
-O da ikaz etti, ben kefil oldum.
-Neyle kefil oldun?
-Şirketteki hissemle.
-Ah aptal çocuk, şirket işlem yaptırıp para kazanacak, sen hisseni kaybeceksin. Orhan'a kaymaklı kadayıf veriyorsun. Şu anda durum nedir?
-Hissemin yüzde onu gitti.
--Aferim yavrum, sen bu yola devam et. Halen vakit geçmiş değil, seni ben buraya aldım, benle beraber gitmen gerekiyordu.Seni kullanıyor paçavra gibi atacak.
-Ama abi, ünvanım var,adam yerine konuluyorum.
-Senin 25 yaşında olduğunu unuttuğumu sanma, herşeye rağmen ayrılman senin menfaatine.

bikmisbroker
28-09-2011, 02:42
BaBa gercek yasantisindan gercek kesitler ve anilar sunmaya baslamis.
Okumamazlik etmeyin derim.....

sen@senibil
28-09-2011, 07:44
çok çok güzel özellikle rodos kısmı fevkalade güzel....

baba
28-09-2011, 13:12
Ahmet Bican Ercilasun'un Yeniçağ gazetesindeki yazısı
Cengiz Dağcı mucizesi

1920 Mart’ında Kırım’ın Gurzuf köyünde başlayan ve 2011 Eylül’ünün 22’sinde, saat 12.30 sıralarında Londra’da sona eren bir ömür. Kızıltaş köyünde ve Akmescit’te ilk ve orta öğrenim. 1938: Kırım Pedagoji Enstitüsü’ne giriş. 1940: Sovyet ordusuna alınma ve Ukrayna cephesinde Almanlara karşı savaş. 1941: Almanlara esir düşme. 1945: Esaretten kurtuluş ve Varşova’da Regina Hanım ile evlenme. 1946: Londra’ya yerleşme. 1953: Londra’da lokanta açma ve uzun süren bir lokanta işletmeciliği. 1956: Türkiye’de ilk kitabın yayımlanması.
Yukarıdaki satırlar, ilk bakışta, herhangi bir ömrün basit bir kronolojisi gibidir. Gerçi bu kronolojide farklı bir hayatın ipuçları da yok değildir. Bir Türk adı: Cengiz Dağcı. Sovyet ordusu, İkinci Dünya Savaşı, Nazilere esir düşme, Polonyalı bir hanımla evlilik, gurbette geçen bir ömür ve fakat Türkiye’de yayımlanan kitaplar. Dikkatli bir göz bu farklılıkları elbette yakalar; ama işte o kadar...
Mucizeyi anlamak için kitapları okumak gerekir. Korkunç Yıllar’ı, Onlar da İnsandı’yı, Anneme Mektuplar’ı ve hatıraları. Ve diğerlerini... Türkiye Türkçesiyle hiç öğrenim görmemiş bir insan. Türkçeyi 18 yaşına kadar sadece evinde duymuş. Ve sonra evindeki Türkçenin dünyasından da uzak kalmış. İşte mucize burada. Tahsilini görmediği bir ana dili, o dilin vatanından uzaklarda bu kadar güzel kullanabilmek. Hem de binlerce sayfalık destanlarla.
Destan kelimesini bilerek kullandım. Romanlar, özellikle yaşanan hayatları anlatan romanlar günümüzün destanlarıdır. Hele romanın yazarı destansı bir ömür sürmüşse.
Acaba bir Aydınlı, bir Zonguldaklı, bir Kırşehirli farkında mıdır? Kırım 1475-1774 arasında tam 300 yıl bizim için Aydın gibi, Zonguldak gibi, Kırşehir gibi bir yerdi. Tam 300 yıl aynı siyasi çatı altında beraber yaşadık. Sonra Ruslar girdi Kırım’a ve kırım girdi, kırgın girdi Kırım’a. Ak topraklar deyip nicesi İstanbul’a, İzmir’e, Eskişehir’e, Konya’ya koşup geldi. Fakat birçoğu da vatan toprağı deyip Kırım’da kaldı. Cengiz Dağcı ve nice Mehmetler, Mustafalar cephede Almanlarla savaşırken ve Nazi kamplarında işkence görürken vatan Kırım’da kalan kadınlar ve çocuklar ve kart analar, kart babalar vagonlara bindirilip toprağından sökülmüş ağaçlar gibi söküldüler vatanlarından. Gece ile gündüzün birbirine karıştığı haftalarda vagonların kapıları sadece cesetleri dışarı fırlatmak için açıldı. 1500 yıllık Türk yurdu Kırım, 1944 yılının 18 Mayıs’ında, sabaha karşı birkaç saat içinde Türk’ten boşaltıldı. Nice destana konu olacak hadiseler 5-10 yıl içinde yaşandı Kırım’da. Anlatan olmasa, yazan olmasa bu destanları nereden bilebilirdik ki? Cengiz Dağcı belki de talihli idi. Yurduna dönebilseydi eğer, kardeşlerini, akrabalarını, dildaşlarını bulamayacaktı oralarda. Dağcı’nın böyle çok kahramanı var. Yurduna dönüp de sevdiklerini bulamayan kahramanlar. Yalnız kalan kurtlar gibi. Bilinç altlarının Ergenekon’unda yeniden üremek ve yeniden boşalan toprakları doldurmak isteyen kurt kahramanlar...
İkinci Dünya Savaşı için yüzlerce roman yazıldı ve belki romandan çok film yapıldı. Fakat o romanları, o senaryoları yaşayanların hiçbiri Dağcı’nin yaşadığını yaşamadı. Hiçbiri vatanını sömüren bir ordu için savaşa yollanmadı. Hiçbiri iki cepheyi birden yaşamadı. Hiçbiri uğruna savaştığı orduların, kendi kardeşlerini, kendi akrabalarını topraklarından söküp attığını öğrenmedi. Hiçbiri yıllar süren gurbette, millettaşlarından boşaltılmış vatanını böyle özlemedi. Bunları Cengiz Dağcı yaşadı ve yazdı.
Dağı taşı konuşturdu, ağacı suyu konuşturdu, cansız nesnelere hayat suyu içirdi, can verdi onlara. Gurzuf’a, Kızıltaş’a, Ayı Dağı’na, Yalta’ya. Evlerinin duvarlarıyla konuştu, atalarının ruhlarıyla konuştu. Onlar da İnsandı’yı, O Topraklar Bizimdi’yi okurken ata ruhları indi semadan ve ruhlarımızı ziyaret etti. Gözlerimizden perde kalktı. Nice canlar, nice hayatlar gördük Bahçesaray’dan Akmescit’e, Gözleve’ye giderken. Sadık Turan Nazi kamplarından baktı, biz İzmir’den, İstanbul’dan. Safiye öğretmenin güzel ve berrak yüzündeki elemi seyrettik. Cengiz Dağcı’yı okumadan hiç kimse bu destanı anlayamaz ve Cengiz Dağcı’yı okumayan bir Türk bir yanı eksik bir Türktür vesselam.

baba
28-09-2011, 17:18
Üç ay geçmiş, senedin günü gelmesine rağmen, ödeme gerçekleşmemişti. Orhan Telefonlara çıkmıyordu. Senedi icra dairesinde takibe koydu. Rutin işlemlerden sonra, haciz işlemleri başlatıldı. Açıkça bu hiç beklemediği bir durumdu. Avukatına,
-Demek ki üstünde banka hesabı ve gayrimenkul yok . Git şirket hisselerini haczette, bir menkul değerler şirketinin hisseleri ilk kez haciz görsün.
Ertesi gün haciz memuru ile avukat şirkete gittiğinde, Orhan ortalıkta yokmuş. Orhan , kendisini yok gösterince haciz işleminin yapılamayacağını zannediyordu. Şirket hissesi haczi konu olunca , Orhan ortaya çıkıp masraf ve faizlerle beraber parayı ödemiş. Aksi takdirde konu SPK ya intikal edecek , belki de şirket kapatılacaktı.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Kısa bir aracı kurum macerası olmuştu. Kendini kuşlar gibi özgür hissediyordu.Bu arada Kaan ilginç hareketler yapıp, kredi desteği ile ciddi para kazanıyordu.
-Abi mart ayında bin dolar para getirdim. Şu anda beşyüz elli bin dolar.
-Maşallah, Allah nazardan esirgesin. 25 yaş için çok iyi para. Akıllı olursan hayatını kurtarırsın.
-Abi, sen geç onları,kral olacağım kral.
-Ulan biraz tevazu sahibi ol, kendini yiyeceksin.
-Tevazu yaparsam ciddi zannederler. Hadi ya üç kuruş paran var diye kendini akıllımı zannediyorsun.
Tartışma cevap verilmeyecek boyuta gelmişti, sustu. Artık Kaan, her öğlen yemeğini Şamdan'da , Swiss otelde, Zihni'de yiyordu..Bazen Nüvit'e takılıyor,
-Abi, döner-pilav yemekten bıkmıştırsın, gel sana adam gibi bir yemek yedireyim diyordu. Her halinden aşağılık kompleksi döküyordu ama o farkında değildi. Bir hareketinde küçükte olsa zarar etti.
-Canım nazarlar gitsin, bakın herkesin gözü bende. Eh kral olmak kolay değil.
Birkaç gün sonra seans bitmiş, Nüvit odada yanlız kalmıştı. Az sonra Kaan içeri girdi. Yüzü ciddiydi.
-Abi, sana bir şey soracağım, diyerek, Nüvit'e baktı Gözlerinde çaresiz bir bakışla devam etti.
-Benim geleceğimi nasıl görüyorsun?
-Geleceğini görmüyorum.
-Nasıl yani?
-Burası senin gibi çok insanları gördü, öğüttü götürdü.
-Hadi ya bende suç ki , sana sordum. Deyip çıkıp gitti.
Nüvit, kendine bir çay söyleyip, gazeteleri alıp, okumaya başladı.Az sonra Kaan tekrar geldi.
-Ya abi sana ciddi birşey sordum, sen gırgır geçiyorsun.
-Yok gır gır geçmedim, hatta bu kadar ciddi olduğum anlar fazla değildir.
-Yan. şimdi sen bana kısaca batacaksın diyorsun öylemi?
-Aynen.
Kaan'a bir şey olmuştu ama ne olduğunu bilmiyordu. Yoksa öğüt almak gibi bir tarzı yoktu. Kağan'ın yüzü iyice ciddileşti.
-Peki kurtuluş yolum varmı?
-Yok.
Kağan çıldırmış gibi bağırmaya başladı.
-Hem ciddiyim diyorsun, hemde yol yok diyorsun, herşeyin bir yolu illaki vardır.
-Bağırma canım, elbette var ama teoride var, pratikde yok.
-Abi, canım çok sıkkın, üzerime gelme ya.
-Bak kardeşim, senin başına gelecek her hadise beni üzer ama seni daha çok üzer, söyleyeceklerimi iyi dinle. Şimdi ben sana yarın hisselerini sat, paranı da dolara çevir, bir dahada borsa denilen şeyi unut desem, yapabilirmisin? Eğer yapabilseydin, onbin dolarda senin için çok paraydı, orada kaçardın. Veya ne bileyim, elli, yüz, ikiyüzde kaçardın, ama kaçmadığın için buralara geldin. Artık kaçamazsın.
-Tek yol bumu?
-Evet bu.
-Göreceksin başaracağım.
-İnşallah.
Ertesi gün Kağan seansa gelip, bütün hisselerini sattı.Kimse ne olduğunu anlamamıştı. Öyle borsanında düşmeye falan niyeti de yoktu.
Nüvit'le göz göze geldiler.
-Hayırlı olsun Kağancım.

Aradan bir ay kadar geçmişti, Kaan nerelerdeydi acaba diye düşündü. Borsa yüzzde elli prim yapmıştı bu arada,
"eğer borsayı takip ediyorsa , çıldırmıştır." diye düşünürken Kaan kapıdan içeri girdi.
"Herkese selam" dedikten sonra, bayağı bir hisse aldı. Nüvit ile göz göze gelmemeye dikkat ediyordu, ama küçücük bir odaydı neticede. Nüvit odayı terketti. Onu rahatsız etmemek içinde Tacirler'e gitmeyi kesmişti. Bir ay kadar sonra Kaan'ın parasını kayubettiğini duyunca çok üzüldü. Ama yapacak bir şey yoktu, su testisi su yolunda kırılırdı.

baba
28-09-2011, 23:26
Recai, bir gün yanına geldi.
"Abi, Erciyes menkul satılık, alalımmı?"
"Yok arkadaş, aracı kurum işi çok sakat, bir sürü şeyle uğraşıyorsun, kendine zaman ayıramıyorsun. Halbuki bu şekilde aracı kurumların hepsi benim. Hiç işim olmaz."

Soğuk bir Kasım günü, telefon çaldı. Arayan Nasrullah'tı.
"Bir yemek yiyelimmi?"
"Olur"
Yemekte Nasrullah, başarılarını anlatıyordu. Beş aracı kurum, Çelik Halat, Tam sigorta, Afyon Çimento, elli milyon dolar kadar hisse senedi.
Bunlar zaten belli olan şeylerdi.
"Sen beni yemeğe bunları söylemek için çağırmadın herhalde"
"Evet, bu borsa ne zaman düşer, onu konuşmak istedim.."
"Düşmesine az kaldı, Ocak 15 benim için sondur.
"Demekki benim, yıl sonu gelmeden çıkmam lazım."
"Erken olur, Ocakta ciddi hareket bekliyorum, Erken çıkmak psikolojiyi bozar. Zaten gördüğüm ölçüde, fazla para seni rahatsız etmeye başlamış. Yüksekten düşmek, ayağın takılıp düşmeye benzemez. En ucuzu komaya girmek olur."

Günlerden 26 Aralık tı. Akşama doğru eve dönmüş, salonun penceresinden caddeyi seyrediyordu. Telefon çaldı arayan Nasrullah'tı.
-Malların hepsini sattım.
-İnşallah acele etmemişsindir. Hayırlısı olsun.
-15 Ocak son diyen sen değilmiydin?
-Daha iki hafta var, klasik yılbaşı rallisi gelirse üzülürsün.
-Bende çok hisse vardı, istediğim zaman satayabilirim. Alıcı varken vereceksin. Dedi gülerek.

Telefonu kapattıktan sonra , Hanımına dönerek,
-Sahi yılbaşında ne yapacağız.
-Evde bir şeyler hazırlarız.
-Hani 86 yılında çok para kazanıp, Abant'a gitmiştik ya, öyle bir şey yapsak. Çocukları da alıp Silivri'de Klasis otel açılmış, oraya gitsek mi?
-Bir gece mi kalacağız?
-Yok ya, üç gece kalabiliriz, Yılbaşı geceside ABBA sahne alacakmış.
-Üç gün yanlız başımıza sıkılmazmıyız?
-Recai ile konuşayım, belki onlar da gelebililir.
-Öylesi daha iyi olur.
Telefonla Recai'yi aradı. Meseleyi anlattı.
-Hanıma bir sorayım? Ha tamam dedi.
-Ben rezevasyonu yaptırıyorum.

Ertesi gün öğlende yola çıkıp Silivriye geldiler. Klasis çok yeni bir oteldi. Duyumlara göre Türkiyenin en iyisiydi. Odalara geçtiklerinde çok beğendiler. Otelde yok yoktu. Büyük bir kumarhanesi bile vardı. Güzel bir akşam yemeğinden sonra, çocukları çocuk oyun salonuna emanet edip kumarhaneye geçtiler. Işıklar dansediyor, makinelerin mekanik sesleri salonda yankılanıyordu.
Recai dönerek,
-Abi kaç paralık fiş alalım?
-Birer yüzlük yeter, biz kumardan ne anlarız. Maksat değişiklik olsun.
Fişleri aldıktan sonra, salona geçtiler. Şık kadınlar, süslü erkekler, makinalara yumulmuşlar, kimi kol çekiyor, kimi dehşetli şekilde sigarasını çekiyordu.

Yılbaşı geçmiş, borsa tarihi rallisine başlamıştı. Hemen herşey hergün tavan yapıyordu.Bugün yarın dönecek derken, gaz kesmeden tavanlar devam ediyordu. Ayn 13 ünde Nasrullah'ın özel emirle 36 miyon dolarlık Bolu çimento aldığı ekranlardan geçti.
Yanındakilere dönerek,
-Nasrullah battı. Dedi. Gerisini de anlattı. Şimdi düşüş gelince, kontrolünü kaybedecek. İflah olmaz batar.
14 ünde fiyatlar dengelenmişse de 15 inde büyük düşüş başlamıştı.Tabanlar günlerce alıcısız devam ediyor, bu arada dolar, inanılmaz bir hızla 15 binden, 30 binlere gelmişti. Nasrullah'I düşündü. Aldığı hisseler dörtte bire düşmüş, doların iki kat yapması ile parası dolar bazında sekizde bire gelmişti. Dolar hakkında saçma sapan yorumlar yapılıyor, iş bankası genel müdürü Ünal Korukçu fiyatı 80 binlere geleceğini iddia ediyordu.

Türkiye duvara çarpmıştı.Belkide o ana kadar tarihinin en büyük krizini yaşıyordu.Bir çok bankanın faaliyetleri durdurulmuştu. Halk panik halinde mevduatlarını çekmeye çalışıyordu. Bu durumda bütün bankalar kaçıılmaz olarak batacaklardı. Yapacak tek şey vardı. Banka mevduatlarına devlet garantisi vermek. Hükümet bu son kozunu oynadı.Mart ayında Başbakan Tansu Çiller, Borsa Başkanı Yaman Törüner'i Merkez Bankası Başkanlığına getiriyordu. Hazine %200 yıllık faizle üç aylık bono çıkardı. Kısaca üç ayda %50 demekti.Bu arada Türkinvest yani Nasrullah %1500 gecelik faizle repo yapıp dolar alıyordu. bu, çok iyi paraydı. Yaman Beyle arası iyi olanlar, başta Demirbank olmak üzere dolar satıp hazine bonosu alıyorlardı.Neticede dolar, 37 binlerden 22 lere gelecekti.Dolar satıp, hazine bonosu alanların kazncı %100 lere yaklaştı. Nasrullah gibi, dolar alıp, hazine bonosu satanlar için se tablo rezaletti. Türkinvest ve diğer 4 aracı kurum, işlemlerinin durduruyorlardı. Panik havası bir süre daha devam edecek, sonra yavaşça dipten dönüş başlayacaktı.

baba
28-09-2011, 23:43
Bir gün açığa, Doğan Holding satttı. Seanstan sonra şirket genel müdürü Serdar aradı. Serdar'ı Nasrullahın yanından tanıyordu.
-Abi, Orhan Bey açıkları kapatmanı istiyor ve işlem yapmanıda istemiyor.
-Olur deyip telefonu kapattı ama. Bina sanki başına yığılmıştı. Kendini çok aşağılanmış hissetti.Birkaç saat sonra Nasrullah'ın bir adamı aradı.
-Aracı kurum almak istermisiniz?
-Fiyat nedir?
-500 bin dolar.
Çok kısa düşündükten sonra olur dedi. Fuat'a telefon etti.
-Nasrullah'ın aracı kurumlarından biri satlık ben 500 bin dolara aldım. Eğer ortak olmak istersen istediğin payı alabilirsin.
-%15 ini alırım.
Deha menkulden tanıdığı Uğur'u çok beğeniyordu. O na da aynı teklifi yaptı. % 7 lik payı da Uğur aldı.
Ertesi gün beraberce Türkinvest'e gittiler. Kayıtlar çok sağlıklı değildi, şirkette çok ciddi olmasa da 100 bin dolar kadar hisse senedi açığı vardı.Mali ve hukuk danışmanlarının karşı çıkmasına rağmen, şirketi 30 bin dolar kapora vererek aldılar. Gerisi açıklar ve borçlar kapatılıp, (SPK) Sermaye Piyasası Kurulundan devir izni çıktığında, artan bakiye Türkinvest borçlarına karşılık SPK ya ödenecekti. Kendileri İzibelli Menkul Değerleri almışlardı.Aynı gün Sağlam Menkulü Otel sahibi Mehmet Çelikel, Erciyes Menkulü ise İlhami Suaydın almışlardı.Önce şirkete bir yer bulmak lazımdı. Mecidiyeköy, Ortaklar Caddesinin girişinde ikinci katta bir yer tuttular. Şirkette ki elamanlar Masalarına tekrar sahip olmuşlardı. Protokole göre personel, devir izni alınana kadar, maaşları ve kıdem tazminatları verilecek, bu rakam ödenecek paradan düşülecekti.
Eylül başında SPK başkanlığına Ali İhsan Karacan getirildi. Eski kurul yönetimi zamanında her şey yol geçen hanı olmuştu. Muhtemelen çok sert yönetim gelmesi lazımdı ve öyle oldu. Artık her türlü izinlerin çok zor alınacağı belli idi. Ağustos ayının sonunda, faaliyet izni için başvurulmasına rağmen, Aralık ayı gelmişti. Kuruldan herhangi bir ses gelmiyordu. İlhami ve Mehmet bey şirkette kendisini ziyaret ettiler. Durum değelendirmesi yapıyorlardı.Nüvit,
-Aslında suç işleniyor, bir ay içinde kurul buna cevap vermek zorunda, ama burası Türkiye. Yapacak bir şey yok, bekleyeceğiz.

baba
28-09-2011, 23:57
Bir gün açığa, Doğan Holding satttı. Seanstan sonra şirket genel müdürü Serdar aradı. Serdar'ı Nasrullahın yanından tanıyordu.
-Abi, Orhan Bey açıkları kapatmanı istiyor ve işlem yapmanıda istemiyor.
-Olur deyip telefonu kapattı ama. Bina sanki başına yığılmıştı. Kendini çok aşağılanmış hissetti.Birkaç saat sonra Nasrullah'ın bir adamı aradı.
-Aracı kurum almak istermisiniz?
-Fiyat nedir?
-500 bin dolar.
Çok kısa düşündükten sonra olur dedi. Fuat'a telefon etti.
-Nasrullah'ın aracı kurumlarından biri satlık ben 500 bin dolara aldım. Eğer ortak olmak istersen istediğin payı alabilirsin.
-%15 ini alırım.
Deha menkulden tanıdığı Uğur'u çok beğeniyordu. O na da aynı teklifi yaptı. % 7 lik payı da Uğur aldı.
Ertesi gün beraberce Türkinvest'e gittiler. Kayıtlar çok sağlıklı değildi, şirkette çok ciddi olmasa da 100 bin dolar kadar hisse senedi açığı vardı.Mali ve hukuk danışmanlarının karşı çıkmasına rağmen, şirketi 30 bin dolar kapora vererek aldılar. Gerisi açıklar ve borçlar kapatılıp, (SPK) Sermaye Piyasası Kurulundan devir izni çıktığında, artan bakiye Türkinvest borçlarına karşılık SPK ya ödenecekti. Kendileri İzibelli Menkul Değerleri almışlardı.Aynı gün Sağlam Menkulü Otel sahibi Mehmet Çelikel, Erciyes Menkulü ise İlhami Suaydın almışlardı.Önce şirkete bir yer bulmak lazımdı. Mecidiyeköy, Ortaklar Caddesinin girişinde ikinci katta bir yer tuttular. Şirkette ki elamanlar Masalarına tekrar sahip olmuşlardı. Protokole göre personel, devir izni alınana kadar, maaşları ve kıdem tazminatları verilecek, bu rakam ödenecek paradan düşülecekti.
Eylül başında SPK başkanlığına Ali İhsan Karacan getirildi. Eski kurul yönetimi zamanında her şey yol geçen hanı olmuştu. Muhtemelen çok sert yönetim gelmesi lazımdı ve öyle oldu. Artık her türlü izinlerin çok zor alınacağı belli idi. Ağustos ayının sonunda, faaliyet izni için başvurulmasına rağmen, Aralık ayı gelmişti. Kuruldan herhangi bir ses gelmiyordu. İlhami ve Mehmet bey şirkette kendisini ziyaret ettiler. Durum değelendirmesi yapıyorlardı.Nüvit,
-Aslında suç işleniyor, bir ay içinde kurul buna cevap vermek zorunda, ama burası Türkiye. Yapacak bir şey yok, bekleyeceğiz.

baba
30-09-2011, 12:58
Bir kaç gün sonra Denetleme daire başkanı aradı.
-SPK başkanı Cuma günü sizleri kurula davet ediyor.
Aynı davet diğerlerine de yapılmıştı. Az sonra Mehmet bey aradı.
-Abi, uygunsan, İlhamiyle beraber sana geleceğiz.
-Tamam abi.
Aslında Mehmet bey ondan epey büyüktü. Ama tarzı itibariyle Abi hitabını saygı amaçlı kullanıyordu. Bir saat sonra ikisi beraber geldiler.Hal, hatır faslından sonra:
Mehmet Bey,
-Abi , İlhamiyle konuştuk. Sen biraz sinirlisin. Eğer mümkünse kurulda ben sözcü olayım. Gürültü yapmadan işi çözelim.
-Tamam abi. Yanlız eğer izin vermezlerse, ben konuşurum, ona göre.
-Olur, anlaştık abi.
Çarşamba sabah uçağıyla Ankara'ya gittiler. Kurul binasına girip isimlerini verince onları genişçe bir odaya aldılar. Masalar T şeklinde hazırlanmıştı.T nin ucuna kendileri için üç sandalye konmuştu. Oraya oturtuldular. Az sonra Masaların iki yanına kurul üyeleri, daire başkanları vs gelip oturdular. Az sonra da başkan geldi, hep beraber ayağa kalkılarak, başkanın koltuğa oturmasına kadar beklendi.
Nüvit, yanındakilere fısıldadı,
-Hava yapıyor kerata.
Haliyle hiç bir tepki almadı. İkisi de çok ciddi şekilde oturuyorlardı. Salon, toplantı değil, mahkeme salonu gibiydi. Başkan üç kişiyi şöyle bir gözden geçirdi. Sonra personelinide gözleriyle taradı.Konuşmaya başladı.
-Sizler, faaliyet izni için kurulumaza başvurmuşsunuz.Bilindiği gibi, bir çok aracı kurum battı. Onun için sizleri tanımak durumundayız.Uygun görmezsek izin vermeyiz. Kurulumuzun, bir daha bu gibi durumlara düşmesini beklememek lazım. Artık her şey başka olacak diye başlayıp, son derece küstah tavırlarla, karşısındakilere hakarete varan sözlerle devam etti.
Nüvit,
-Bu sözler, bize değil personeline, onlara hava atıyor şimdi. Diye fısıldadı. Başkan,
-Şimdi sizi dinleyelim, Nüvit Bey.
-Efendim müsade ederseniz, Mehmet Bey, konuşacak.
Başkan gözleriyle katılımcıların tamamını biraz süzdükten sonra
-Mehmet Bey buyrun dedi.
-Efendim, bendeniz Riva oteller zincirinin sahibiyim. Bu sene 20 milyon lirayı aşkın vergi ödedim. Yüksek Kurulunuzun prensiplerine saygılı olacağımı beyan ederim. Yüksek müsadeleriniz olursa, Aracı Kurumumu çalıştırmak isterim.
Başkan,
-Sizin ödediğiniz vergi bizi ilgilendirmez.Geçmişiniz de ve tahsiliniz de bizi tatmin edecek şeyler yok. Bizim farklı kriterlerimiz var, bu kriterlere uymayanlara bu piyasada yer yoktur. Bizi eski kurullarla karıştırmayın. Biz uygun olmayan kişileri keser atarız.Nüvit beye geçelim.
-Efendim izniniz olursa İlhami bey konuşacak.
Başkan aynı süzme hareketlerinden sonra, İlhami'ye başıyla konuş anlamında işaret etti.
-Efendim, bendeniz , ısı şirketi sahibiyim.Yaklaşık beş senedir borsayla ilgileniyorum. Maddi durumumu gösterir banka referanslarını yüksek kurulunuza arzetmiştim.
Başkan aynı minvalde cevap verdi. Buyrun Nüvit Bey dedi.
Nüvit, istediğimi konuşabilirmiyim diye arkadaşlarına baktı, onlarda gözleriyle tamam işareti yaptıklar.
Nüvit, konuşmaya başladı.
-Ben buraya gelirken, Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurumuna geldiğini zannediyordum, yanlışlıkla mezbahaya gelmişim.Ben, hırsızlığı,uğursuzluğu olmayan birinci sınıf vatandaşım. Sizler, hepiniz benim memurumsunuz, maaşlarınızı ben ödüyorum.Size neyi, nasıl beyan edeceğim? Ben buraya hakaretlerinizi dinlemeye gelmedim. Böyle izansız, kurul demeye de dilim varmıyor, bir mezbahaneden benim herhangi bir talebim olamaz. Bu konuşma bitmiştir, ayrılıyorum.
Başkan,
-Nüvit bey, böyle gidemezsiniz, şu anda aracı kurum sizde. Size her türlü yaptırımı uygularım.
-Elinden geleni,ardına koyma. dedikten sora hızla yerinden kalkıp, toplantı salonunu terketti.

Denetleme Daire Başkanı Sinan Alp, arkasından koşarak yakaladı.
-Nüvit Bey, sakin olun, başkanı yanlış anladınız, buyrun sizlere birer kahve ikram edeyim?
-Yanlış anlaşılacak bir şey yok. Her şey açık, ben buraya aşağılanmaya ,azarlanmaya gelmedim.
--Lütfen bir kahve içelim.
-Peki.
Sinanın küçük odasına girdiler. Kahveler söylendi. Sinan habire hadiseleri yumuşatmaya çalışıyordu.
-Sinan Bey, biz çocuk değiliz. Aslında personele göz dağı verildiğini biliyoruz ama şamar oğlanı da olamam. Herkes haddini bilecek. Senin korkunu da anlıyorum. Bir sürü açıklar var, bu açıkları kapatacağız. Biz kaçarsak bunlarla siz uğraşacaksınız.

Sinan cevap veremedi.
Kahveden sonra kuruldan ayrıldılar. Ertesi gün başkan, herkesi bizzat arayıp, kurulun faaliyet izni verdiğini beyan etti. Arkadan Sinan telefon etti.
-İstediğiniz gün işlemlere başlayabilirsiniz.
-Sağol, şurada yeni yıla bir hafta kaldı, yeni senede başlarız.
-Tamam, artık bizim oldunuz.
Sinanın son sözlerine taktı. Ne demekti,bizim oldunuz. İyimser düşünmeye çalıştı,galiba bizler beraber olacağız demek istedi. Diye düşündü.
Yıllar sonra o sözün ilk anlamıyla kullanıldığını anlayacaktı. Gerçekten her şeyleriyle artık SPK nın malı olmuşlardı. Türk bürokrasi si ile tanışma zamanı gelmişti.
Bürokrasinin tatminsiz ve acımasız yüzünü artık seyredeceklerdi. Sopa nasıl yenir onu öğreneceklerdi.Bir daha değil kurul başkanı, daire başkanı ile bile hiç bir şekilde görüşemiyeceklerdi. Muhattapları en alt düzeydeki memur olacak, onada zaten bir şey anlatamıyacaklardı.

Artık son hazırlıklarını yapmışlardı. Telefonlar, santral, bilgisayar sistemleri, brokerler tamamdı. Dealerliği Uğur yapacaktı. Sekreter kapıyı vurarak Nüvit'in yanına geldi.
-Efendim, kapanan Aracı Kurumlardan birinin sahibi olan Ömer bey ve bir arkadaşı geldi.
-Buyrun Ömer Bey,
-Abi, seni Ahmet Şişman beyle tanıştırayım.Kendisi Yeni Şafak gazetesinin ve Şişmanoğlu kerestenin sahibi.
-Memnun oldum, buyrun efendim.
-Abi, benim şirketim malum krizde battı. Tabii bende. Şimdi Ahmet beyle beraber , tekrar bu işi yapmak istiyoruz. Sözü uzatmadan size şirket için iki milyon dolar ödemeye hazırız.
-Ömer Bey, şirketimiz satılık değil.
-Şirketi birkaç ay evvel kaça aldığınızı biliyoruz. Bu iyi bir kısa gün ticareti olur. Gerekirse teklifimizi biraz daha yükseltebiliriz. Aracı kurum yönetmek, dışarıdan görüldüğü gibi değildir. Bir sürü gereksiz formalitelerle uğraşacaksınız.
-Teşekkür ederim. Biz burada kalıcı olmayı düşünüyoruz.
Konuşma bitmişti.

CEMIX
01-10-2011, 08:47
Sayın Baba

Sızın romanı dızı yapsak en kral pembe dızılerı gecer. Devamını merakla beklıyoruz

baba
01-10-2011, 08:54
Misafirler gidince, düşündü.
-Kim bilir adama neler anlattı. Ne hedefler koydu. Adam hiç tanımadığı bir işe milyon dolarlar koyuyordu.
Ahmet Şişman adı yabancı gelmemişti ona. Kuzeninin kocası Alaaddin ile bir buluşmalarında, Bayezıt'ta onun bir tanıdığına gitmişlerdi. Küçük bir katta, küçük bir odada Ekrem Baki diye birisini ziyaret etmişlerdi.O kat Yeni Şafak gazetesinin yönetimiydi. Ekrem de gazetenin her şeyi. Otuzlu yaşların ortalarında,çevresi ile mesafesini iyi koruyan, yaşı genç olmasına rağmen çevresinden saygı gören birisi. Ekrem o zaman bahsetmişti, finansörümüz Ahmet Şişmanoğlu diye. İslamcı kesimden biri olsa gerekti. Ama gazeteyi niçin çıkardıklarını anlayamamıştı. Bir iş adamı için gazete ancak yük olurdu. Demekti Ahmet'te para çoktu. İslami düşüncenin sesi, soluğu olmaya çalışıyorlardı. Sohbet anında Ekrem bir müddet Kombassan holding de koordinatörlük yaptığınıda anlattı.Nüvit'in ilgisini çekip Kombassan hakkıda duyduklarını anlatarak, şirketteki yapının ne olduğunu sordu.
-Yapı mapı yok, şirkette hisse missede yok. İnananların parasını almışlar, belki başlangıçta kötü niyet yok ama şu anda durum facia ben resmen şirketten kaçtım. Üzerime pislik sürülmesin diye.

İdeal başka bir şeydi.İdealist olmakta öyle. Dava için yatırm yapıyorlardı. Gazeteden ayrıldıklarında ,bu düşüncelerini Alaaddin'le paylaştı.
-Ahmet'i tanımam ama bu Ekrem var ya, hiç hafife alma bunu, öyle bir gazete yaparki parmaklarını ısırırsın.
Nüvit,
-Ama Milli Gazete var, nurcuların Yeni Asya sı, Fetullahçıların Zamanı. Bunların arasından sivrilecek tutacak, çok zor iş.
Zaman, Alaaddin'i haklı çıkardı gazete tuttu. Yıllar sonra Alaadinle Ekrem kendisini ziyarete geldiklerinde, Ahmet Şişman'ın Ekol Menkul'ü satın aldığını ama Ömer'in işi batağa götürdüğü anlaşılınca, kendisini menkulün başına getirdiğini kaydederek,
-Abi ilk kez bir işi başaramadım, bana söyleyeceklerin varmı, tavsiyen olabilirmi, diye geldik.
-Ekrem kardeş, bu iş te ekmek yok. Boşuna uğraşma kurtulun gitsin.
Sohbet dğer mevzulara kaymıştı. Tayyip Erdoğan İstanbul Belediye başkanıydı. Ortak fikir Erbakan Hoca'nın çok iyi bir kadro oluşturduğu idi. Alaaddin'de Büyükşehir meclis üyesi idi.
Ekrem,
-Refah Partisi geleceğini, belediyelerin başarısına bağlamıştır. Eğer belediyeler başarılı olursa iktidar tahmin edemeyeceğiniz kadar yakındır. Tayyip beyi'de şahsen tanırım. Pragmatistir, vefalıdır,dost canlısıdır. Davaya sadıktır, cesurdur
Sohbet, dini eksene kaydı.Nüvit'in bu konularda söyleyebileceği çok fazla şeyi yoktu. Daha doğrusu çok ta hakim olmadığı konulara girip, kafir damgası yemekten korkuyordu. Daha çok Alaaddin konuşuyor, bazan Ekrem tamamlıyordu. Nüvit söze karışmak ihtiyacını hissetti. Öyle laf olsun kabilinden.
-Hurafeler, İslamın zayıf halkası, halbuki Kur'an temel alınmalı.
Alaaddin'den tokat gibi bir cevap geldi.
-Sen, hiç Kur'an' ı okuyup Müslüman olan birisini gördünmü? İnsanımız okumaktan hoşlanmaz, hocalar, alimler tablet gibi reçeteler verir. İnsanımız da onu yutar.
Elhak doğruydu ama kendisi bunu söylese kafir damgasını yerdi.

baba
03-10-2011, 08:40
Cengiz Dağcı, son yolculuğuna uğurlandı



Londra’da hayatını kaybeden Kırımlı yazar Cengiz Dağcı’nın naaşı, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın da hazır bulunduğu törenle, Kırım'da doğduğu Kızıltaş köyünde toprağa verildi.

Dağcı için ilk olarak Akmescit’teki Kebir Camisinde cenaze namazı kılındı. Dışişleri Bakanı Davutoğlu burada yaptığı konuşmada, bugünün “vuslat günü” olduğunu söyleyerek, “Bugün vatan aşkı ile yanan bir insanın vatanına kavuştuğu gündür” diye konuştu.

Bakan olarak yaptığı görevler içinde belki de en anlamlısının bu cenazeye katılmak ve Dağcı’nın naaşının Kırım’a getirilmesini sağlamak olduğunu belirten Davutoğlu, naaşın Kırım’a getirilmesinin sadece kendisinin değil Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve 74 milyonluk Türk halkının üstüne düşen bir görev olduğunu kaydetti.

Davutoğlu, yazar Dağcı’nın da dediği gibi bu mukaddes toprakları vatan edinen kahramanlara, yani Kırımlı Türklere teşekkür borçları olduğunu söyleyerek, ortaokul ve lise yıllarında okuduğu Dağcı romanlarından zihninde kalan hususlardan en önemli üçünü şöyle anlattı:

“Birinci olarak Dağcı vatanı ile anasını özdeşleştirir. Vatanı anlatırken anasını, anasını anlatırken aslında vatanını anlatır. Onun için de eğer bir milletin içinde o kültürü çocuklarına anlatan analar varsa, o millet nereye sürülürse sürülsün ayakta kalır. İkinci olarak Dağcı vatanı ile dilini özdeşleştirir. Eğer bir millet diline sahip çıkmışsa, dilini yaşatmışsa, kültürünü inançlarını aktarma kabiliyetini sürdürüyorsa o millet yok edilemez. Üçüncü olarak da vatan ile özgürlük. Dağcı, uzun esaret yılları altında vatanından uzak kaldı, İngiltere’ye gidişi ile belki fiziki özgürlüğe kavuştu, ancak eserlerinde bize şu mesajı verdi: eğer vatanınızda değilseniz fiziki olarak özgür olursunuz, ama kendinizi ruhen esaret altında gibi hissedersiniz.

Bugün bir vuslat günüdür; Dağcı’nın anasına, toprağına, Kırımlı kardeşlerine kavuşma günüdür. Dağcı gerçek özgürlüğüne bugün kavuşmuştur. Belki ruhun bedenden ayrılışı ile tabiri caizse ontolojik varoluş bitmiş gibi gözükse de, manevi varoluş bugün başlıyor.”

Bakan Davutoğlu, bu nedenle Dağcı’nın ölüm haberini aldığında esaretin ebediyen bitmesi gerektiğini, bu esaretin bitmesinin ancak Dağcı’nın naaşının Kırım toprakları ile buluştuğu zaman olacağını düşündüğünü ve devreye girdiğini kaydetti.

Dağcı’nın naaşının Kırım’a getirilmesi ile aynı zamanda Karadeniz’in iki yakasının, ebediyen dost kalacak olan Türkiye ile Ukrayna’nın buluştuğunu belirten Davutoğlu, çabalarından dolayı Ukrayna yetkililerine de teşekkür etti. Davutoğlu, Dağcı’yı rahmetle anacaklarını söyleyerek, “Emaneti olan ana topraklarına, güzel Türkçemize ebediyen sahip çıkacağız” dedi.

Kültür Bakanı Günay da konuşmasında Dağcı’nın cenazesinin Kırım’a dönüşünü vuslata benzeterek, bugünün aslında bir toy, yani bayram günü olduğunu belirtti. “Anadolu topraklarında büyük Mevlana’nın hakka yürüyüşünü, yaratana kavuşma gününü de böyle kutlarız” diyen Günay, bugünün Dağcı için de bir kavuşma günü olduğunu kaydetti. Günay şöyle konuştu:

“70 yıldır yüreği Kırım’dan, annesinden, konuştuğu dilden, doğduğu köyden hiç kopmamış olan bir büyük insanı, anıtı, çınarı, doğduğu topraklara tekrar kavuşturuyoruz. Bugün dilimizin, kültürümüzün en büyük çınarlarından birini bir daha olmamak üzere, yapraklarını dökmemek üzere, hazan-kış yaşamamak üzere vatanına emanet ediyoruz.”

Yazar Dağcı’nın naaşı, cenaze namazını müteakip doğduğu Kızıltaş köyünde toprağa verildi.


Hiç beklemiyordum, benim için sürpriz oldu.
Sağol Davutoğlu.

baba
03-10-2011, 17:57
Büyük Usta, Cengiz Dağcı,
ihtiyar savaşçı adlı kitabında kendi ölümünü anlatıyor.

sayfa 149
Kırk beş yıl boyunca Kırım'sız yaşadı diye, gözlerini Kırım'ın uzağında yumacağını mı sandılar . Kızıltaş'ı tüm bağları ve kıyılarıyla yüreğinin içine alıp bir çitle çevirmişti. ve yumruklarını sıkarak ben başka bir yerde değil, kendi içimde öleceğim demişti. ve yıllar yılı yüreğinin içinde taşıdığı Kızıltaş'ıy la yaşamıştı.

Ama savaşçının ölümüyle her şey değişmiş, yanlızca gözünde değil, gönlünde de Kızıltaş'ı düşlediğinde, orada buluyordu kendini.
...........
Savaşçının cesedi Gurzuf eski mezarlığına gömülünce...............

Demek usta hissetmişti, cesedenin o topraklara gömüleceğini...........

Sayın bakanım, Sayın Davutoğlu, sana ne desek az gelir. Sağol

baba
05-10-2011, 22:28
Nihayet, yılbaşıda geçmiş ilk işlem gününe başlıyorlardı.İki brokerleri vardı. Brokerler borsa salonundaki ekranlarını açmışlar, ilk testlerini yapmışlardı. Gong çalınca ilk emri, Nüvit verdi.
-Çukuruva alış, 15.500 den bin lot.
Uğur, emri brokere iletti. Şirketteki ekranlarda da işlem gözüktü.
Uğur, Nüvit'e dönerek,
-Alındı, hayırlı olsun.
İlk gün olmasına rağmen salonda altı yedi kişi vardı.Bunlardan üçü eski şirketin müşterileriydiler. İlginçti doğrusu. Bu kişiler, eski şirketin durumundan dolayı 8 ay işlem yapamamışlar, buna rağmen hisse senetlerini bir başka aracı kuruma nakletmemişlerdi. Hele Osman Amca diye birisi vardı ki dahada ilginçti. Pörtföyünde neredeyse borsadaki bütün hisseler vardı. Osman amca briç oynamayı da çok seviyordu. Öğlen arası briç partileri vazgeçilmez olmuştu. Giderek müşteri kitlesi artıyordu.

Uğur;müthiş dealerlik yapıyordu. Herkesin pozisyonunu takip ediyor, onların hisselerinde ilginç hareket gördüğünde ses ve mimikleri ile çok başarılı biçimde yönlendiriyordu. İşini iyi yaptığının farkındaydı. Sıklıkla boş zamanlarda Nüvit'in bakış açısını sorgulayıp, O'nun davranışlarında ki etkenleri gözlüyordu. Kısaca başarılı bir traderin hangi sebeplerle ne şekilde hareket ettiğini anlamaya çalışıyordu. Açıkçası kısa zamanda ciddi mesafe aldığı farkediliyordu. Nüvit,bazan değişik kişilerle sohbet anlarında, övünüyordu.
-Türkiyenin en iyi dealeri bizde. Diyordu.
Her şey güzel gidiyordu açıkçası. Şirketin yeri de merkezi idi. Özellikle Adabank ve İmar Bankasının genel müdürlüklerinin çok yakınlarda olması, bu banka personellerinin bazılarının, şirkette hesap açmalarını sağlamıştı. Bunlardan birisi çok ilginçti. Sadece Çukurova Elektirik alıp satıyordu, çok ta başarılıydı.Kısa zamanda farkedip, onun hareketlerini takibe aldılar.

Bu arada Mayıs ayı gelmişti. Şirket veznadarı Salih, her gün çok ciddi tutarda nakit parayı Takasbank'a götürüyor, Salih dönünceye kadar, Nüvit huzursuz oluyordu.
-Bu kadar nakit para nereden geliyor, niye banka havalesi yapmıyorlar diye sorduğunda,
-Nüvit bey, hergün tanımadığım, bir çok kişi, poşetlerle para getiriyor, yeni hesap açıyoruz.
Bu durum yaklaşık yirmi gün kadar devam etti. Aşagı yukarı bir buçuk ay sonra bu kişiler hisselerini satıp, paralarını yine nakit olarak alıp,hesaplarını kapatıp gittiler. Çok ciddi para kazandıklarını söylemeye gerek yoktu. Halen daha bunlar kimlerdi diye kendi kendine sorgulayıp durur.

baba
06-10-2011, 12:16
Şirket aşağı yukarı bir yılını doldurmuştu. Yarım milyon dolar bir kazanç söz konuydu. Herşey iyi diye düşünürken, vergi hesaplamasına gelindiğinde sıkıntı anlaşıldı.Para şirketin başına bela olacaktı. Yaklaşık %70 enflasyonla yaşayan Türkiye'de aslında, olmayan kazançlar vergilendiriliyordu. Varsayalım şirketin bir milyon doları vardı. Bunun karşılığı o an bir milyon TL olsun. Ertesi sene bu paranın karşılığı bir milyon yedi yüz bin oluyor. Aradaki 700 bin TL kazanç gibi gözükerek vergi matrahı yaratılıyordu. Olmayan 700 bin TL nin vergisi %45 ler gibi bir rakamdı.Ekonomi yazarı Abdurahman Yıldırım' ın şirkete geldiği bir gün konuyu açtı.
-Abdurahman bey, Türkiye'de eğer bir şirket dört senede batmıyorsa vergi kaçırıyordur.
-Bütün şirketler için geçerlimi bu, mesela Arçelik, Tofaş vs gibi kurumsal şirketler içindemi?
-Evet
-Nasıl oluyor?
Nüvit ayrıntılı olarak anlattı.
Abdurahman,
-Peki nasıl kaçırıyorlar.
-Faturasız satışlar veya yeni yatırımlarla parayı yok etmek yoluyla. Geçenlerde Yasas,gurup şirketlerinden bir kaç depo almış, merak edip geçmiş yıllara döndüm gördümkü, aynı depolar gurup şirketleri arasında devamlı el değiştiriyor. Gerçi iyiki kaçırıyorlar, yoksa ekonomimiz devletleşir, komünist ülke oluruz.
-Siz nasıl yapacaksınız?
-Herşeyimiz kayıtlı, aldığımız komisyonları yok edemeyiz. Harcamalarla halledemeyiz. Bağımsız denetleme kuruluşumuz var, SPK var, İMKB var . Haftalık raporlama yapıp bu kurumlara gönderiyoruz.Ancak gayrimenkul alımıyla paradan kurtulabiliriz. Rant amaçlı gayrimenkul de alamayız yasak. Ancak ihtiyacımız varsa mümkün.
-O zaman oturduğunuz yeri satın alacaksınız.
-Tek çare bu.Ama bina sahiplerine bunu teklif edersek, anormal fiyat isterler.

Bu konuşmadan bir kaç gün sonra , sekreter bina sahibinin geldiğini haber verdi. Adam odaya girdikten sonra,
-Nüvit bey, kısadan konuya gireceğim.Biliyorsunuz, bu ve alt kat bizim satmak istiyoruz.
Nüvitin gözleri parıldadı rahatladı.
-Valla buraları alacak paramız yok.
-Fiyatı duyunca şaşıracaksın.ikisine 500 bin dolar.
-Mümkün değil, o kadar parayı çıkaramayız. Ama 300 bin olursa düşünürüz.
-Son teklifimi veriyorum. 330 bin dolar.
-Tamam, hayırlı olsun.

karasusarak
07-10-2011, 09:39
Yazdıklarınızı uzun zamandır takip ediyorum. Paha biçilmez tecrübelerinizi paylaştığınız için teşekkür ediyorum.

baba
09-10-2011, 11:30
Üniversite bitmişti. Askerliğini yapmaya karar verdi. İki ay Ankara , Mamak’ta ki sıhhıye okulundan sonra , kura’da İzmir Uzunada’yı çekti. O kadar İzmir’de yaşamıştı ama Uzunada’nın nerde olduğunu bilmiyordu. Hafızasını yokladı, Urla’nın karrşısında küçük bir ada vardı ama orada askeri birlik falan yoktu. Ada boştu. Biraz daha ötelerde Kara Harp Okulu’nun yazlık Menteş kampı vardı, orasıda ada değildi.

Ertesi gün görev yazılı olarak tebliğ edilmişti. Güney Deniz Saha Komutanlığı, Uzunada Deniz Komutanlığı reviri.

İki gün sonra Orduevinin karşısında olan, Güney Deniz Saha Komutanlığına gitti. Oradaki görevli, Uzunada’nın nerede olduğunu söyledi. Menteş kampının karşısındaymış, sabah 7 ve akşam 5 te karşılıklı servis varmış. Servis otobüsü, Menteş kampına girdikten sonra iskeleye kzadar gidiyor, orada bekleyen İşkampavya ile adaya geçiliyordu. Ertesi gün Adadaydı. İskeledeki nöbetçi subaya durumu anlattı, subay bir jiple onu revire yolladı. Aslında yürüme mesafesinden çok az fazlaydı ama elinde valizide vardı.


İskelenin bulunduğu yer büyükçe bir koy’du. İskeleden sağa doğru, sahile yakın yerde Gazino, Kantin ve subay lojmanları vardı. Onların arkasında da Komutanlık binası. Revir biraz yukarıda Ormanın kenarındaydı. Çok eski bir binaydı. Birer doktor ve diş hekimi odaları,eczane, oturma salonu ve yatak odaları. Revire girdiğinde Eczacı ve diş hekimi salonda kahvaltı yapıyorlardı. O da oturdu, bir şeyler atıştırdı. Askerlerden biri valizini odasına taşıdı. Kendisine peceresi bile olmayan çok küçük bir oda düşmüştü. Hiçte fena değildi, hani. En azından tek başına yatacaktı. Sıhhiye bölüğünün 40 kişilik koğuşundan sonra burası saray sayılırdı.


Yeni arkadaşları, günlük yaşayışı anlattılar. Saat 11 den sonra işler biter, subay arkadaşlarda gelir, okey oynarız.Bazen iskeleye gemiler yanaşır, onlara yemeğe gideriz.Anlaşılan çok rahat bir yerdi, komutan falan karışmazmış. Bazı akşamlar gazinoda subaylar toplu yemekler yaparlarmış. Hafta sonları İzmir’e inebiliyorlarmış.


Askerliğe değilde, uzun bir tatile geldiği belli olmuştu. Hafta sonları İzmir’de Karayolları misafirhanesinde kalabilirdi. Çeşme’de ucuz oteller vardı, orayıda kullanabileceğini düşündü. Hafta arası İngilizce çalışmaya da başlayabilirdi. Biraz sonra yüzbaşı Özbek Görgün geldi, bir çay içtikten sonra ,
-Asteğmenim, hadi adayı sana gezdireyim dedi.
Jipe binip hareket ettiler, az sonra köhne bir binanın yanından geçiyorlardı. Yüzbaşı,
-Burası ekmek fırınımız. Fırıncı sivildir, yirmi yıldır burada olduğundan balık kerterezlerini iyi bilir. Burası ilkokulumuz diye onun yanındaki binayı işaret etti.
-Tek öğretmen beş sınıfıda okutuyor. Dedikten sonra
-Zaten toplam 20 öğrencimiz var.
İskelenin sol üstüne geçtiler,
-burası Astsubay gazinosu ve lojmanları. Tepeyi aşıp, tekrar denize vardıklarında büyük bir iskele büyükçe üç tane bina olan yerleri işaret etti.
-Mayın gurup komutanlığı ve Mayın iskelesi. Oradan altı kilometre gidip, adanın diğer yüzüne geçtiler. Küçük birkaç bina vardı. Geçtikleri yollarda üç tane köy kalıntısı da vardı. Bu arada yollarda İnekler görüyordu. Yüzbaşıya sordu.
-Bu inekler kimin?
-Maliyenin.
-Nasıl yani.
-Terkedilmiş Rum köylerini gördün. Onlar 1922 mübadelesi ile gittiler. Hayvanları kalmış, tabii. Onlar üreyerek soylarını devam ettirmişler. Atlar, eşekler,inekler, domuzlar.
-Domuz görmedim.
-En çok domuz var, belkide yüzlerce ama onlar ormandan dışarı pek çıkmazlar.
Epeyce yol gittikten sora İsa burnuna geldiler, yüksekçe bir dağ, sanki denizi ikiye ayırmıştı. Araçtan inip manzarayı seyrettiler. Yüzbaşı,
-İşte burası, adanın en uzak yeri. Adanın iki ucu kuş uçuşu 22 km, eni de 5 km.
-Vay be çok büyükmüş, bunca yıldır İzmir’de yaşadım, burada böyle bir yeri asla tahmin edemezdim.
-Haziran’da Trança mevsimi başlar, balıkçılar buraya yaklaşamadıklarınadan, burada Trança boldur. Ama Trança dip balığıdır, sadece oltaya gelir, tutmak hünerdir ama asıl hüner 30-40 kiloluk balığı tekneye çekmektir.
-Vay canına irice bir kuzu kadar.
-Eh artık, haziran’a bir iki ay var, hazırlan. Yalnız canlı yem kullanman lazım. Küçük bir ağ alacaksın, gece denize bırakacaksın. Saat gece iki gibi ağı çekip canlı sübyeleri çıkaracaksın. Yaklaşık iki saat sonra İsa burnunda olursun. Güneş doğmadan Trança’yı yakalaman lazım. Sonra Trança oltaya da gelmez.
-Yok, kalsın ben almayayım. Tam bir eziyet yahu. Üstelik balığı tutacağında küçük ihtimal.
-Aynen öyle ama, eğer tutarsan torunlarına anlatacağın bir şey olur.
Geri döndüler, reviri geçip orman yoluna saptılar, tepeyi geçince deniz gözüktü. Aşağıda tam korunaklı , küçük çevresi ağaçlarla çevrili müthiş etkileyici bir koy göründü. Koy’un sağ tarafında yan yana üç ev vardı.
Yüzbaşı,
-Burası bence Türkiyenin en güzel koy’u. Bu evlerde tatil yapmak amacıyla komutanlara hazırlanmış. Adı Kablo koyu
-Çok koy görmedim ama hakikaten rüya gibi.

baba
09-10-2011, 22:20
ÖNEMİNE BİNAEN ESKİ BİR YAZIMI TEKRARLIYORUM.
Haber vermemişti, sürpriz yapacaktı.
Şaheser, kapıyı açıp onu görünce,
-Aaa hiç beklemiyordum?
-Yoksa memnun olmadınmı?
-Yok canım, misafirlerim var da.
-Ben gideyim o zaman.
-Yok, yok girebilirsin.
Salona girdiğinde, anne ve kızı olduğunu tahmin ettiği iki hanımla karşılaştı.
-Tanıştırayım, Raşel ve Klara, komşularım.Beyefendi de erkek arkadaşım.
Hanımlar biraz rahatsız olmuşlardı.Nezaket cümlelerinden sonra, kalkmak için izin istediler. Hemen atıldı.
-Kusura bakmayın,habersiz gelerek ben sizi rahatsız ettim. Ben kalkayım.
Raşel,
-Hayır, olmaz. Deyince,
-Öyleyse beraber oturalım, kimse kalkmasın diyerek, ayağa kalkmış olan Raşel'i kollarından tutarak oturttu.
Bir müddet sonra gerginlik, ortadan kalkmış, sohbet başlamıştı.Bu arada onlar konuşurken, Şahaser'de yemeği hazırlıyordu. Raşel, Ergani'li olduklarını ve eşini bir sene önce kaybettiğini anlatmıştı.Şahaser, O'na dönerek,
-Klara, soykırım olduğunu savunuyor, senin tarih bilgin iyidir, ona anlat.
-Klara'yı ikna edebileceğimi sanmıyorum, geçmişte acı olaylar yaşandı ve bitti.
-Yüzbinlerce insan katledildi, bu kadar kolaymı, bitti diyerek kesmek.Diye Klara cevap verirken, gerilmiş bir yay gibiydi.
-Beşeri hadiseler, karışık gözükebilir. Eğer sadeleştirebilirsek, eğer anlamaya niyetimiz varsa, onu not eder ve geçeriz.
-Nasıl sadeleştireceğiz?
-Bir futbol maçını düşün. Maçın başlarında, bir takımın iki şutu direkten dönmüş, hakem de bir penaltısını vermemiş ve itiraz eden bir oyuncuyu da sahadan atmış. Kontraataktan rakip takım bir gol atıp ve maçı kazanmış. Şimdi sen, eğer hakem penaltıyı verseydi, direkten dönen toplarda gol olsaydı, maçı rahatça kazanırdık diyorsun. Ben de eğer ilk golü ,sizin takım atmış olsaydı, bizim takımda hırslanıp iki gol daha atardı desem olabilirmi?
-Olabilir.
-Her şey olabilir. Aynı iki takım defalarca maç yaparlar ve netice ayrı olur.
-Yani, unut diyorsunuz?
-Öyle bir şey demiyorum, dediğim bin yıldır beraber yaşayan insanlara ne oldu da, bunlar meydana geldi? Ben başkaları gibi, Ermeniler suçludur, hadiseleri başlatanlar onlardır da demiyorum. Bazan şartlar oluşur ve böyle acılar ortaya çıkar, diyorum.
-Bir imparatorluk dağılıyor,Yunan'ı, Bulgar'ı, Sırp'ı, Romen'i, Arnavut'u hatta Arap'ı ayrılıyor, devletlerini kuruyorlar. Ermeni'lerin boş durmasını beklememek lazım. Ama Ermenilerin şansızlığı hiç bir yerde çoğunluk değiller. Adana'dan Van'a, Trabzon'dan Kayseri'ye kadar çok geniş bir coğrafya da yaklaşık bir milyon nufus yaşıyorlar. Devlet kurmak için,Rus veya Fransız gibi, yabancı destek şart. Başkaldırırsan savaş şartları oluşur, yenilirsen veya desteği kaybedersen, son hazin olabilir.
-Ama o vakit bir milyon nufus azmı? Kürt'ler den daha çok.
-Doğru, o tarihte Kürtlerden daha çok, mesela Ergani'yi ele alalım. Merkez de 1960 lara kadar Kürt varmıydı?
-Varsa bile tek tük.
-Bu gün?
-Neredeyse tamamı.
-Demek ki Kürt'ler sizden daha akıllıymış.

baba
09-10-2011, 22:22
Raşel, söze pek az karışmıştı.
-Ben, dedelerimden, büyükannemlerden dinledim. Neler oldu,neler bitti, insanın yüreği sızlıyor.
-Ama bunlarla yaşayamazsınız, iyiydi,kötüydü geçmişte kaldı. Bakın 1500 yıllık Türk Yurdu
Kırım, bir gecede boşaltıldı, Ahıska öyle. Yunanlılar adı nereden gelir bilirmisiniz? İonia'dan. İonia neresi? Ege bölgesi. Tarih böyle bir şey işte, artık değiştiremezsiniz. İnsan değiştiremeyeceği şeylerle yaşamasını öğrenmeli. Yüzümüz geçmişe değil, geleceğe dönmeli.
Raşel, cevap verdi.
-Sosyoloğum, anlattıklarınız ilgimi çekti, sosyologmusunuz?
-Hayır, ama tarihçi sayılabilirim. Tarihi iyi okuyabilirseniz, sosyolog, psikolog olabilirsiniz. Günahlar ve sevaplar Tarihin yolunu çizer. Hatalar da bunun bir parçasıdır. İnsan gibi, toplumlar da zaman, zaman hata yaparlar.
Osmanlı’nın, ırk, hatta din hesabı yoktu. Bu gün Ermenistanın nufusu benzer olan şehirlerinde bile, o kadar kilise, o kadar okul bulamazsınız. Çok geniş özgürlükleriniz vardı. Hatta küçük bir kasabada bile, Katolik ve Gregoryan Ermeni okul ve kiliseleri ayrı idi. Kendi alfabenizde okullarınız vardı. Meşrutiyet gelince dahada rahatladınız. Ermeniler İttihat Terakkiyi, İttihad Terakki de Ermenileri alkışlıyordu. Ama tarih öyle bir şeydir ki, Yanlış yapanın yanlışını, kendisine temizletirler. İttihad Terakki, bu yanlışını temizlemek durumunda kaldı.
Klara,
-Beni şaşırttınız, sizdemi tehcir’i destekliyorsunuz.
-Tehcir bence çok acı bir şeydir.Yüzlerce Ermeninin hatıralarını okudum. Yüreğim sıkıştı, ağladım, göz yaşı döktüm. Ama o karar, olmasa idi, bu gün Anadolu’da Müslüman yoktu.Sakarya önlerinde Türk ordusunun mevcudu 35-40 bin kişiydi. Tehcir olmasa idi, bu ordunun gerisinde 250 bin kişilik eli silah tutan Ermeni olacaktı. Bu savaşı bırakın kazanmayı, tamamen yok olması işten bile değildi.Kısaca iş, sizin ve bizim için olmak ve olmamak meselesiydi.
Klara,
-Kürt meselesi için ne diyeceksiniz?
-Aynı şeyleri söylerim. Tarih ne diyorsa onu.Demokrasi, İnsan hakları gibi süslü kavramlar, bazen iktidarları, İttihad Terakki’ nin hatasına sürükleyebilir. Eğer bu hata yapılırsa, hata yapana temizlettirilir. Türkler sabırlı insanlardır, onların sabrını test etmemek gerekir. Akıl bunu gerektirir.

Heval
10-10-2011, 01:44
Sayın Baba,
Osmanlı devlet gelenek ve yapısı itibariyle Tehcir kararı tarihi boyunca almamış ve benzer uygulamalardan hep uzak olmuştur.Almanlar ile tanışıp Orduyu Alman generallerin yönetimine teslim edinceye kadar ;

Alman Subayları, Osmanlı Ordusunu ve Türk Genelkurmay Başkanlığı'nı 1914-1918 yılları arasında sevk ve idare etmişlerdir.Almanların 1914-1918 yılları arasında Osmanlı Devleti'nde işledikleri cinayetler, suçlar,hep gizli kaldı.Bunlardan en önemlisi Almanların bir milletin yok denecek kadar sayıca azalmasına neden olan 1915 yılında Ermeniler için tehcir kararını Osmanlıya zorla aldırmaları en güzel örneklerden biridir.Ayrıca sürgün sürecini Hamidiye Alayları üstlenmiş Hamidiye alayları ise Sunni Kürt silahlı milislerden oluşmaktaydı.

baba
10-10-2011, 11:48
Bir Cumartesi günü, mutad vechile Büyük Efes Otelinin lobisinde ikinci katta oturmuştu. Yandaki oturma gurubunda Amerikalı olduğunu zannettiği yaşlıca bir adam oturuyordu. Adamın önünde tahta bir kutu vardı. Az sonra tahta kutunun kapağını kaldırdı. Nüvit’in gözleri kutuya takılmıştı, dikkatlice baktı, kutu filresiz sigaralar doluydu. Entrasan geldi. Çünkü filtresiz sigara artık pek kullanılmıyordu. Adam bir sigara alıp, muhtemelen ateş istemek için etrafına bakınca, göz göze geldiler. Nüvit, yerinden kalkarak adamın sigarasını yaktı. Bir kere hayret daha etti, adamın içtiği sigara filtresiz birinci idi.

-Yalnız oturuyorum, bana eşlik edermisiniz. Dedi
Nüvit sessizce adamın karşısındaki koltuğa oturdu.
-Vay canına, bende adamın Amerikalı olduğuna emindim. Diye düşünüyordu.
Adam,
-Evladım, hele bir kendini tanıt. Dedi.
-Amca, ben askerliğimi yapıyorum, diş hekimiyim, Malatyalıyım.
Adam gözlerini kısarak,
-Malatya ha
-Evet
-Tekel tütün fabrikasını bilirmisin.
-1935 te, eksper olarak orada çalışmaya başladım, 1938 de de ayrılıp Amerikaya gittim. Gidiş o gidiş.
-Nerdeyse kırk yıl olmuş, bende sizi Amerikalıya benzetmiştim, düdük pantolonunuza bakıp, demek yanılmamışım. diye cevapladı Nüvit.
-Evet, yanılmış sayılmazsın. Yaşanan yer insanın fiziğini bile etkiliyor.
-Tatile falanmı geldiniz.
-Yok, iş seyahati. Her sene iki ay buradayım, Buradan sonra ver Elini Arjantin iki ayda orada. Kent fabrikalarının baş eksperiyim, tütün alımlarını ben yaparım.
-Allah Allah, birinci içiyorsunuz.
-Malatyada sigaraya başladım, Birinci ile, o gün bu gün değiştirmedim. Bazen bizim sigaraları denedim ama olmadı, sevemedim.
-Valla, ibretlik vaka, Kent,Pallmall fabrikasının baş eksperi, Birinci içiyor. Ben olsam sizi işten atardım diye güldü.
Ortam iyice ısınmıştı. Nüvit’e
-Hadi kalk yemek yiyelim. Dedi.
Havuza bakan balkona geçtiler. Nüvit’in de tanıdığı şef garson, yaklaşarak, onlara masaya kadar eşlik etti.
Yemekleri söyledikten sonra sohbete kaldıkları yerden devam ettiler.
-Evladım, askerlik bitince ne yapacaksın?
-Tabii, mesleğimi.
-Sen dişçilikle tatmin olacak birine benzemiyorsun, boş ver dişçiliği gel beraber çalışalım.
-Nasıl yani.
-Yanisi şu, ben tütünleri senden alacağım.
-Ben tütünden anlamam, hem İzmir’de bu işi yapanlar, paralı insanlar. Bende para yok.
-Yahu, delikanlı, akıllı birisine benziyorsun. Sende para olmadığını düşünmeden bu teklifi yaptığımı mı zannediyorsun?
-Yok, ama nasıl yaparım bu işi.
-Bak, o paralı adam dediklerin tütün tüccarları, tütünü toplayıp bana veriyorlar. Çifçiye de senet veriyorlar, benden parayı aldıktan sonra, borçlarını ödeyip, aradaki karlarını alıyorlar.
-Doğru ama benim senedimi kim alır, kim bana senetle tütün verir.
-Bunları bilmediğimi sanma, ben du işi yaparsın diyorsam, yaparsın. Yarın Arjantine geçeceğim, iki ay oradayım. Otel adresimi yazıp bırakacağım, eğer işi yapmak istersen bana mektup yaz. Karar vermek için iki ayın var.
Birkaç kere adama mektup yazmak için niyetlendiyse de yazamadı, belki çok büyük bir fırsat kaçmış oldu.

baba
10-10-2011, 18:45
Ertesi gün gene lobide oturuyordu, kalabalık bir kadın gurubu geldi. Onlar kendi aralarında şakalaşıp, konuşurken birkaç kere, hanımlardan birisi ile göz göze geldi. Epeyce oturduktan sonra gurup kalkerken, göz göze geldiği hanım kalkmadı. Fırsatı kaçırmadı, hemen kalkıp yanına gitti.
-Afedersiniz, oturabilirmiyim?
Kadın eliyle yer gösterdi.
-Tabiiki.
Aşağı yukarı aynı yaşlardalardı. Tanışma faslından sonra, Kadın beden öğretmeni olduğunu, voleybol oynadığını ve lisanslı hakem olduğunu belirtti. Eşinden ayrılmıştı,bir kızı olduğunu annesiyle beraber oturduğunu söyledi. Rahat tavırları hoşuna gitti. Kadında ondan hoşlanmıştı. Beraberce yemek yediler, saat gece 12 ye geliyordu. Adı Ayfer’di.
-Kalkmam gerek, annem merak eder. Dedi
Kalktılar, Yolun kenarına parketmiş bir arabaya doğru yürüdüler. Anlaşılan arabasıda vardı. Nüvit’e dönerek,
-Seni bırakabilirim.
Nüvit sessizce arabaya bindi.
-Ordu evinde kalıyorum dedi.
Haftaya buluşmak üzere, Orduevinin önünde ayrıldılar.
Ertesi Cumartesi, sabah on gibi Orduevinin önünde buluştular. Nereye gideceklerine arabada karar verdiler. İstikamet Foça’ydı.
-Anneme akşama belki gelemeyeceğimi söylemiştim, akşama Foça’da kalabiliriz.
-Benim için hava hoş, haber verecek kimsem yok.
-İstersen arabayı sen kullan.
-Yok ya, ehliyetim yok, çok fazla direksiyon çalıştığım söylenemez.
Az sonra Çiğli’yi geçip, Foça yoluna saptılar, on km kadar gittikten sonra, Ayfer arabayı sağa çekerek durdurdu.
-Yol çok tenha, istersen direksiyona geç.
Nüvit üstelemeden, direksiyona geçti. Kazasız belasız Foça’ya ulaştılar. Terden sırılsıklam olmuştu.Arabayı kullanırken çok korkmuştu, korktuğunu belli etmemek içinde epey gayret sarfetmişti. İkiside Foça’ya ilk kez geliyorlardı. Kısa bir sahili, sahilde eski Rum evleri vardı. Neredeyse terkedilmiş gibiydi. O kadar tenha.
Pansiyon yazan bir evin önünde durup, kalacak yerlerini ayarladılar. Elele dışarı çıkıp yürümeye başladılar. İlk karşılaştıklarında Ayfer’le tokalaşınca, el O’na çok sert gelmişti. Tarlada çalışan kadınların elleri gibi. Yinede tam emin olamamıştı. Ama şimdi eleleydiler, ve el aynı eldi. Merakını yenemeyip sordu.
-Ellerin neden böyle.
-Voleybol, hayatım, söylemiştim ya.
-Ya ne bileyim, hiç voleybocu sevgilim olmadı ki.
Aslında Ayfer hoş kadındı, sarışın, orta boylu, kestane gözlü, hafifçe toplu. Ayfer’de, Nüvit’in rahat, samimi davranışlarını sevmişti. Bazen emir kipi kullanıyor, Ayfer’de
-Hop, Kırro biraz incelde gel diyordu.
Nüvit, gülerek,
-Yavrum benden ince kalas olmaz. Diye cevap veriyordu.
Ayfer,
- Havanın bu kadar güzel olacağını bilsek mayolarımızıda getirirdik. Dedi.
-Yavrum, mayo dediğin kaç para, bak şu dükkanda asılı mayolar var.
Mayoları alıp, tekrar pansiyona döndüler. Az sonra denizdelerdi. Başka Allahın kulu yoktu.
Ayfer,
- Hava güzel ama su soğukmuş. Dedi
-Eee daha Mayısın başı, ne bekliyordun.
Az sonra kumların üzerinde güneşleniyorlardı.
Ayfer,
-Oh be ısındım, ama acıktım.
-Az sonra giyinip yemeğe gideriz.
-Ama ben çok acıktım, bekleyemem, ayak üstü yiyecek bir şeyler al gel. Dedi çocuklaşarak.
Nüvit, Bakkala kadar yürüyüp, ekmek, peynir, domates ve birer tanede kola alarak döndü.
-Ayfer, vay kırro vay, vay amele, beni bunlara mı layık gördün?
-Sana Somon sandviçmi bulacaktım yani,Kızım burası Foça. diye cevap verdi.
Yemekten sonra, güneşlenmeye devam ediyorlardı. Ayfer’in çok güzel bacakları vardı. Nüvit gözlerini ayıramıyordu.
Ayfer,
-Gözlerinle yedin beni, Pansiyona kadar sabret.
-Canım, sabrederimde azıcık okşasam nolur.
-Kırro gören olur.
-O zaman kalkalım.

baba
10-10-2011, 20:58
Pansiyona girip, duş aldıktan sonra yatağa girdiler. Seviştikten sonra uyudular. Gözlerini açtıklarında akşam olmuştu.
Ayfer,
-Teşekkür ederim, çok güzeldi. Boşandıktan sonra bir yıl oldu, kimseyle yatmamıştım.
-Al benden de o kadar.
Kalkıp,sahildeki balıkçıya gittiler. Bir şişe şarapta söyleyip, balıklarını yediler. Salaş lokanta’da sadece yemek yiyen onlardı.

Ertesi sabah, kalkıp yola koyuldular. Öğleden sonra, Alsancak spor salonunda Ayfer’in voleybol maçı vardı.
Arabaya binerken, Ayfer,
-Hadi geç bakalım direksiyona, dediyse de
-Hayır, dün ne çektiğimi bir bilsen.
Maça kafası takılmıştı. Ayfer ne giyecekti acaba, bu yaşlarda şort giyecek hali yok ya diye düşündü.
-Anlaştık değil mi, maçı seyretmeye geliyorsun? Lig şampiyonluk maçımız, dua etmeyi de ihmal etme.
-Geleceğimde, sen ne giyeceksin?
-Şort.
-Ne….. şu kıçı bile açıkta bırakan şortlardanmı.
-Aynen
-Sen eşorfman altı giysen.
-Saçmalama, öyle şey olurmu?
-Yani şimdi herkes herşeyini görecek ha.
-Aaaa bu spor yahu.
Doğru spor salonuna gittiler. Ayfer,
-Sen bir buçuk gibi gelirsin. Maç saat iki de ona göre.
-Yok gelmeyeceğim, sen şort giymeceğine söz verirsen gelirim.
-Hadi deli deli olma.
Nüvit, ayrılmaya kalkınca,
Ayfer,
-Bana şans öpücüğü yokmu? Diye sorunca, Nüvit hafifçe dudaklarından öptü.

İkiye on kala geldi, trübüne çıktı, takımlar ısınıyorlardı. Ayfer’le göz göze geldiler Ayfer elini kaldırarak selamladı.
Az sonra maç başladı. Karşı takımın servislerini Ayfer karşılıyor, asistleri O yapıyor, Smaçların yarısını da o çakıyordu. Allahtan gidip gelen maçı Ayferin Takımı 3-2 almıştı. Kupayı İzmir valisi Takım kaptanı olan Ayfer’e vermişti. Ayfer’in şortuna o kadar çok takmadığını farketmişti. Gerçi yanında oturan iki gencin, Ayfer’i göstererek,
-Bacaklara bak, yemede yanında yat demeleri bile havasını bozmamıştı.

Az sonra Ayferle arabadaydılar. Nüvit
-Sen neymişsin be, eğer karşı takımda olsaydın, onlar maçı üç sıfır alırdı.Akşam yemeğini hakettin.
-Eee gemiyi kaptan kurtarır, canım yemek davetine teşekkür ederim, eve gidip çocuğumla yemeğimi yesem daha iyi olacak, Çok ta yorulduğumu belirteyim. Tam beş set maç. Kısmetse haftaya.
-Haftaya, seni Çeşme’ye davet ediyorum. Altın Yunus’a. Sen Cuma akşamı, saat altı gibi Urla İskelesinin önüne gelirsin. Yalnız iki gece kalacağız.
-Saat yedi olsun öyleyse,neme lazım geç kalabilirim laf edersin. İki gece daha iyi, seni çok özleyeceğim.
Nüvit servisle geldiği için saat altıda Urla İskelesindeydi.
-Bir saat var, kahveye girip oyun seyrederim, diye düşünürken, Ayfer’in arabasını gördü. Demek gelmişti. Çeşmeye doğru yola çıktılar, Altın Yunus’a vardıklarında saat yediye yaklaşmıştı. Anahtarı alıp odaya çıktılar. Ayfer cilveyle sokuldu, eliyle belini sarıp dudaklarını yaklaştırdı.
Nüvit, kendini geriye çekerek,
-Sonra, Şimdi yemek yiyelim. Yatarsak yemeği kaçırırırız. Aç kalırız valla.
-Ama canım, çok özledim.
-Kaçmıyorum ya, çok vaktimiz olacak.Sen yemek için giyinmeye başla salondaki en güzel kadın sen olmalısın. Deyip, duşa girdi.

baba
10-10-2011, 21:33
Ayfer, son derece dekolte, süper mini bir elbise giymişti. Göğüslerinin yarısı da açıktaydı. Makyajını tamamlıyordu.
Nüvit,
-Yuh be bu kadar da demedik.Çıplak gelsen de olurdu.
-Ama hayatım, salonun en güzel kadını olacaksın, diyen sendin.
-Tövbe tövbe, oturursan donun gözükecek. Hadi başımı belaya sokmadan çıkalım bari.
Yemek salonuna indiklerinde, Efes Otelinin şef garsonu ile karşılaştılar.Aslında çok iyi arkadaştılar.
-Nüvit bey, hoş geldiniz.
-Hoş bulduk, buraya ne zaman başladın.
-Bu gün
Ayfer, şaşkın bakışlarla seyrediyordu. Masalarına oturdular.
Şef garson, Nüvit’in sevdiği şarabı açtı. Nüvit’in kadehine biraz şarap koydu , Nüvit şarabı tadıp, başıyla olur dedi.
Yemek siparişlerinide aldı. Orkestra yemek müziğine çoktan başlamıştı. Ayfer’in şaşkınlığı iyice artmıştı.
-Şef garson servis yapmaz diye bilirdim.
-Doğru, sadece bana yapar.
-Hadi ya sen kimsin ki? Hem garsonluğu bile beceremiyor. Şarap servisini yaparken, önce şarabı sana koydu. Kadından başlaması lazımdı.
-Kırro kimmiş belli oldu. Sen , daha şarap servisinin nasıl yapıldığını bile bilmiyorsun. Şarabı önce bana servis yapmadı, bana tatdırdı. Servisi yine senden başlattı.
Belki bir saat kadar geçmişti.
Ayfer,
- Şef garsonu takip ettim, gerçekten kimseye servis yapmadı. Az ötede Dışişleri Bakanı’nın masası var, onlara da servis yapmadı.
-Ya sen ne laf anlamaz kadınsın, sadece bana yapar dedim ya.
-Yok yaa bu işte bir iş var ama çözemedim. Bakan’a servis yapmayan sana yapıyor.
Nüvit keyifle arkasına yaslandı,
-Benim olduğum yerde bakan kimmiş. Kalk dansedelim.
Ayfer iyice sarhoş olmuştu. Dans mı ediyor, yoksa düşmemek için, Nüvit’e tutunuyormuydu belli değildi. Az sonra kalkarak odalarına gittiler.
Ayfer, kendini olduğu gibi yatağa attı. Nüvit’e,
-Hadi gel. Dedi.
-Yavrum, elbiseyle yatılır mı, hoş elbise demeye de bin şahit ister ya.
Sabah, kahvaltıdan sonra arabayla, Ilıca’ya geçip Paşa limanına vardılar.
Nüvit,
-Burası denize girmek için ideal yer. Gerçi bir de Aya Yorgi diye bir koy daha varmış, oraya da sonra gideriz.
Denizden sonra, Nüvit,
-Şimdi seni, Dalyanköy’e götüreyim, balık yiyeceğiz.
-Orda da bize şef garson servis yapacak mı?
-Yapmasına yapar da şef garson yok, orası basit bir kır lokantası. Hoş beni tanırlar ama.
Dalyanköy, bir dalyanın kenarına kurulmuştu. Takriben 35-40 ev vardı. Evlerin çoğu Rumlardan kalmaydı. Dalyanın tam kenarında, tek bir lokantası vardı. Dalyanda ki balıkçı tekneleri, balıktan dönmüşler, Ağlardaki balıkları topluyorlardı.

baba
11-10-2011, 08:21
Nüvit,
-Bu gün namuslu giyinip, şu adamlara haksızlık ettiğinin farkındamısın? Diye güldü.
-Yok canım daha neler. Orası Altınyunus. Bak gör akşama daha iddialı giyineceğim.
-Daha iddialısını düşünemiyorum, her halde ancak çıplak gelirsin. Diye güldü.
-Göreceksin.
Yemekten sonra Aya Yorgi koy’unu epeyce arayarak buldular. Kablo koyundan daha büyük bir koy’du burası. Çevresinde eski Rum evlerinin kalıntıları vardı. Çevresi giderek yüselen tepeciklerle çevrilmiş, zeytin ve incir ağaçlarıyla doluydu. Suyun dibi taşlık’tı, suda balıklar seyrediliyordu. Ayfer, bikinisini giydi, nasıl olsa koy’da kimsecikler yoktu.
Nuvit,
-Bak şimdi beni tahrik ettin. Deyip, Ayfer’i kendine doğru çekti. İncir ağacının altına uzandılar.
Epeyi sonra, denize girdiler.
Nüvit,
-Hadi karşı kıyıya gidip gelelim.
-Çok uzak, ben korkarım. Seni de bırakmam. Benim denizde ayağım yere değmeli.
Odalarına geldiklerin de güneş son ışıklarını gönderiyordu.Karşı’ da Şifne, Ilıca uzanıp gidiyordu. Burası aslında çok büyük bir koy sayılırdı. Balkonda biraz oturup, denizin kurşuni renge bürünmesini seyrettiler. Dalgalar köpüklerle yükselerek, Ilıca sahillerini dövüyordu. Ayfer, duştan çıkmış, saçını kurutuyordu. Kurutma makinesinin sesini oldum olası sevmezdi. Kalkıp balkonun kapısını kapattı. Biraz sonra içeri girip banyoya geçti.
Sabah traş olmamıştı, önce traş oldu,ardından duşunu yapıp, bornozla dışarı çıktı. Ayfer giyinmiş, hazırdı.
Hakikaten çok iddialı olmuştu, bu sefer, etek neredeyse kıç hizasındaydı, göğüsler dışarıda, sırt tamamen açık.
-Bu ne ya.
-Hadi gürültü etme,sende sevdin. Yalandan deliliği bırak.
Aslında dediği doğruydu, olağanüstü bir şey olmuştu. Ah şu tahta elleri olmasa, kitap gibi kadın, aç aç oku diye düşündü.

Yemekten kalkıp odaya geldiklerinde, Nüvit, Ayferin sırtını öpmeye başladı. Ayfer, şuh bir kahkaha ile,
-Hani, soyunmadan yatılmazdı.
-Aklımı aldın, yemek salonundakilerin haline acıdım.
Pazar akşamı, Ayfer , Nüvit’i Urla iskelesine bırakıyordu. Revire döndüğünde çok neşeli olduğu her halinden belli oluyordu. O zamanın aktörlerinden olan Sertan Acar’da diğer diş hekimiydi, Eczacı Şükrüye dönerek,
-Bu garanti bir kız buldu, keratanın ayakları yere basmıyor.
-Bizimde bir tane olsun be, deyip, üstünkörü geçti. Altınyuınus’u çok beğendini de eklemeden geçmedi.
Sertan,
-Parayı nereden buldun diye sordu.
-O kadar paramız var, sen her hafta sonu nişanlına gitmeyi bırakta, gel seni Büyük Efes’in havuzuna götüreyim.
Hayatını yaşa.
-Tamam, Bu hafta Fenerin Altay maçı var, anlayacağın Serkan geliyor. Adamla hafta sonları İstanbulda görüşemiyoruz. Bu Cumartesi Serkan’ı ziyaret ederiz, sonra havuza gideriz.
Kardeşi Serkan, Fenarbahçe’nin ve Milli takımın kaptanıydı.

Ertesi gün, akşam üstü, Serkan, av tüfeğini kuşanmış halde geldi.
-Arkadaşlar, ben, Mahmut’la beraber ormana domuz avına gidiyorum. Dedi. Nüvit,
- Dikkat edin de Domuzlar sizi avlamasın diye takıldı.
Onlar gideli iki saat olduğu halde dönmemişlerdi. Herkes fena halde merak ediyordu.
Şükrü, Nüvit’e dönerek ,
-Sen arada ormana giriyorsun, nasıl çok domuz varmı, büyüklermiydi diye soruyor.
Nüvit
-Ya orman domuz kaynıyor, resmen. Ama insanı görünce kaçıyorlar. Sürü halinde geziyorlar.
Şükrü, aynı zamanda baştabib vekiliydi. Yani revir komutanı oydu.
Şükrü endişeyle,
-Yanında bir de asker götürdü, bir şey olursa ben ne yaparım.
-Hayret bir şeysin, merak ettiğine bak. İnşallah sağ salim gelirler. Nüvit.
Saat gece 11 geçince, artık gelmeyecekleri belli oldu.
Nüvit,
-İnşallah yollarını kaybetmişlerdir. Gece yönü tayin etmek çok zor, bu gün Ay’da yok ortalık zifiri karanlık.
Şükrü,
-Acaba Ada Komutanına haber versek mi?
-Yarını bekleyelim, sabah ola hayrola. Ben yatmaya gidiyorum.
Sabah gün ağarınca, Şükrü, Nüvit’i kaldırdı.
-Kalk geldiler.
Beraberce salona geçtiler, askerler çay ve kahvaltıyı hazırlıyorlardı.Şükrü gece hiç uyumamıştı.
Sertan anlatmaya başladı.
-Beş yüz metre ancak gitmiştik, sürüyü gördük. Ben en irisine ateş edip vurdum, sürü kaçtı, yaralı domuz üzerimize geldi. İkimiz de ağaca çıktık. Domuz ağacın altinda beklemeye başladı. Acaip seslerde çıkarıyordu.
Gecenin bir yarısı ses kesildi ama domuz orada karaltı halinde farkediliyordu. Gel de in. Sizin anlayacağınız ağaçta geceledik. Hava aydınlanınca ölmüş olduğunu farkedip, geldik.
Nüvit gülerek Şükrü’ye döndü,
-Şükrü geçmiş olsun.
Birkaç gün sonra, Sertan salona girerek,
-Nüvit, zıpkınla balık avına gideceğim, Şükrü yanıma asker vermiyor, sen gelirmisin?
-Olur.
Yürüyerek kablo koyuna gittiler. Sertan dalış kıyafeti giyip, denize daldı. Az sora elinde bir Karagöz’le çıktı. Balığı Nüvite uzattı, o da kovaya attı. Entrasandı, her dalışında elinde bir balıkla çıkıyordu. Sekiz tane olmuştu.
Nüvit, Sertan’a seslendi.
-Bu son olsun ha, balık neslini kurutacaksın. Akşam yemeğimiz çıktı, rakıyı da açarsak tamam.

Cumartesi sabah,Sertan la beraber servisle İzmir’e hareket ettiler. Orduevinin önünde servisten indiklerinde, Ayfer, onları bekliyordu. Sertan’ı tanıştırdığın da,
-Sertan beyi tanıyorum, bütün filmlerinizi seyrettim. Dedi.
Arabaya binip, Büyük Efes’in arkasındaki Küçük Efes oteline geldiler. Fenerbahçe orada kalıyordu. İkinci kat lobiye çıktılar, Futbolcular, eşorfmanlarıyla oturuyorlardı. Serkan, Sertan’ı görünce koşarak geldi, iki kardeş sarıldılar. Sertan , hemen bütün takımı tanıyordu. Herkes teker teker geldi. Ayfer, Nüvit’in kulağına eğilerek,
-Cemil’le bir fotograf çektirebilirmiyim? diye sordu
-Tabii hayatım. Dedikten sonra o da Sertan’a fısıldadı. Sertan, Cemil’i çağırarak,
-Bak bu hanımefendi, seninle fotoğraf çektirmek istiyor, dedi. Nüvit onların birkaç poz resmini çekti.
Takım antrenmana gitmek için toplanınca oradan ayrılıp, Büyük Efes Otelinin havuzuna geldiler.

Az sonra, üçü beraber şezlonglarında güneşlenmeye başladılar.Sertan,
-Hadi bakalım bu havuzda ne varsa, dedi.
-Oğlum,kaliteli kadınlar, kaliteli yerde bulunur.
-Sen Ayfer’i buradamı tanıdın?
Nüvit evet derken, Ayfer gülüyordu. Havuz giderek kalabalıklaşıyordu. Sertan’da meşhur olmanın keyfini çıkarıyordu.
Sertan’ın yanına çok güzel bir kız şezlongunu çekti, az sonra konuşmaya başladılar. Ayfer’le Nüvit, masalara geçtiler, hem bir şeyler atıştıracak, hemde bezik oynayacaklardı.

Akşam yemeğini de otelde yediler, gece ise Meyhane gece kulübüne gittiler. Nüvit,
-Bu oteli bunun için seviyorum, sabah gel gece üç’te çık, hiç sıkılma.
Pazartesi sabah, servisle Ada’ya hareket ettiler. Narlıdere’yi geçerken Sertan,
-Nüvit, sana bir şey söyleyeceğim, aramızda kalsın. Bahsetmiştim, annemle babam biz çok küçükken ayrılmışlar.Babam burada, Narlıdere İstihkam komutanlığında Albay.
-Hiç görüştünüzmü?
-Hayır.
Nüvit şöföre seslendi,
-Dur, ineceğiz.
-Yahu sen manyakmısın, otobüsü niye durdurdun.
-Kalk, ulan ineceğiz, adamdan evlatlarını saklamayın, üstelik iki ünlü çocuk. Babanı uçurursun be.
-Delimisin, çekiştirip durma. İnmem.
-Ölüm var oğlum ölüm.
Servistekiler olanlara anlam veremediler, şöför Sertan’ın işareti ile tekrar otobüsü hareket ettirdi.
Bir daha bu konuyu asla konuşmadılar.
Yıllar sonra, bir gün Sertan, Nüvit’e telefon etti. Ağlıyordu.
-Sertan hayırdır, ne oldu?
-Nüvit, babam, babamı kaybettim.
-Görüştünüzmü?
-Hayır, Nüvit Hayır. Senin ölüm var oğlum ölüm demen hiç kulaklarımdan çıkmadı.
-Başın sağolsun kardeşim, amcamıza da Allah rahmet eylesin. Artık boşver. İngilizcesiyle too late, Türkçesiyle
Çok geç. İnanıyorum ki, senin hıçkırıklarını duyuyordur. Zaten babalar affeder. İnan senin üzülmene gerek yok. Suçlu varsa o da annen. Bırak o üzülsün.Telefonu kapattı.
Ah kaprisler, ah kinler diye seslendi kendi kendine.
-Adamı zaten yaşatmadınız ki!

baba
11-10-2011, 11:57
Hayatta ki en önemli varlıklarına hasret götürdünüz. 26 yaşlarında , ülke çapında ünlü, iki çocuk, kaç kişiye nasip olurdu. Adama bu hazzı bile çok gördünüz.
Şahaser geldi aklına,
-Aramızda ki sorunları, çocuğuma asla yansıtmadım, asla babası aleyhinde konuşmadım.
Diyordu.
İnsan herkese, ama özellikle ana, babaya davranışlarında, ölümün olduğunu unutmamalıydı. Bazı şeyler var ki artık, telafi etmek mümkün değil.

ultrAslan
11-10-2011, 12:06
baba kusura bakmazsan kaydimi yaptirayim sonradan sohbetlere katilabilirim belki. Belki diyorum cünkü ben yeni borsaciyim. Isi saglam yerden ögrenelim yani.

baba
12-10-2011, 10:56
Komedi de son tango!
Yönetim kurullarına bağımsız üye.

Herkes alkışlıyor, devrim niteliğinde kararmış. Bağımsız üyeler her halde aydan gelecek. Bağımsız üyeleri kim atayacak. SPK!
Kimi atayacak, kendi adamlarını,
Kimdir bu kendi adamları?
Canım herkesin bir adamı vardır veya kendilerini atayan adamların adamları da vardır.
Bunlar o şirketten anlarmı?
anlamaz.
Bunlar genellikle bürokratmı olacak!
Kesinlikle
Hayatında yumurta bile alıp satmamış adamlar, şirket mi yönetecek?
Tabii ki hayır.
Bunlar ne yapacak?
Huzur hakkı parası alacak. Yani yeni bir arpalık ihdas edildi.

Yatırımcıya faydası olacakmı?
Tabii ki hayır. Ama yönetim problemi Olan Türkcell gibi şirketlerde, kullanacağı oya göre ballı börek alabilir.
Ne kadar bal olabilir?
Türkcellde mi üüüüüüüüüüüü, çok fazla ,çok çok fazla
Hadi, bu piyasanın en tecrübelisi, en eskisi benim.
Türkcell'e bagımsız yönetim kurul üyesi olarak atasanıza,
güldürmeyin beni. ha ha ha

İş bankasında CHP, 4 yönetim kurulu üyesini nasıl seçiyor?
Genel başkan seçiyor.
Seçilenlerde bankacılıktan gelenler varmı?
yok
Bu 4 Üye katıldıkları toplantıda ne yapıyorlar?
Hiçbir şey.Söze karışmazlar bile. Zaten bu tür toplantı kararları önceden hazırlanıp, toplantıda imzalanır
Hatta toplantı bile yapılmaz genellikle, kararlar imzalanınca toplantı yapılmış olur.
Bu 4 üye para alırlarmı?
Tabii ki, zu ha ha ha
Ballımıdır?
Hemde iyi ballıdır.

Peki Murat Vargı, Türkcell'de ne yapmak istiyor?
%13 le Karamehmet yıllardır şirketi yönetiyor.
Ben yönetime girip, hassas dengeleri zorlayarak, % 7 ile neden yönetmeyeyim!
Hadise bu.

baba
13-10-2011, 11:51
Genellikle Çukurova Elektirik alıp satıyordu. Bu şirkette Uzanlar çoğunluğu ele geçirmişlerdi. Çimento fabrikalarının özelleştirilmesinde, Çukurova'nın kaynaklarıyla, bunları satın almışlardı. Ana sözleşmeye aykırı bir durumdu. Şirketin başına her an herşey gelebilirdi. Bütün pozisyonuda Çukurova'da idi. Fiyat 18 binlerde iken sattı. Ertesi gün, Çukurova hisseleri işleme kapatılmıştı.
-Vay canına , Allah korudu. diye düşündü.
Çukurova'nın problemi, çimento fabrikaları idi. Hisseler üç ay kadar sonra tekrar işleme açıldı. Fiyat serbest bırakılmıştı.25.500 den beş bin lot aldı. 27 binlerde zorlanınca sattı.Fiyatın geri gelmesini bekliyordu. Kapanış fiyatı 52 bin oldu. Bütün dengesi bozulmuştu.
Bu ne biçim işti. 18 binden satıp, hisse sırası kapanınca sevinçten uçmuştu. Hiç satmasa idi fiyat 52 bin olmuştu. Her an, her şey olabiliyordu. Ama ölenle ölünmezdi hayat devam ediyordu.

Üç irtibat bürosu açmışlardı. SPK izinlerini inceleme yapmadan vermişti. Bu sadece kendilerine uygulanmıştı. Uğur'a dönerek
-SPK başkanı, herhalde oradaki konuşmamdan çok etkilendi. Dedi
SPK yatırım ortaklıklarına halka arz izinleri veriyordu. Mustafa Yılmaz Yatırm Ortaklığı borsaya gelmiş, bir hafta sonra fiyatı 4 bin TL olmuştu. Bir borsa dergisi kendisiyle röportaj yapıyordu. Bir yerde muhabir,
-Mustafa yılmaz Yatırım Ortaklığı, halka arzdan sonra kısa zamanda bin Tl den 4 bin TL ye geldi, ne düşünüyorsunuz?
-Düşünmem bile, tamamen manüplasyon. Dedi
Dergi yayınlandığı gün, Mustafa Yılmaz aradı,
-Sen nasıl böyle konuşursun, diyordu köpürerek.
-Mustafa Bey, ben inandıklarımı söyledim.
-Halk bana güveniyor, seni SPK ve İMKB ye şikayet edeceğim.
-Ne yaparsan yap.
Yıllar sonra karşılaştıklarında Mustafa Yılmaz Menkul Değerler, SPK tarafından haksız bir biçimde kapatılmıştı. Nüvit,
-Mustafa bey, bu konuda haklısın, sen eğer kapalı şirket olarak bir bağırırsan, ben açık bir şirket olarak iki bağıracağım. dediğinde
Mustafa ,
-Geçmişte sana bir kere haklsızlık etmiştim, özür diliyorum.
-Önemli değil, çoktan unuttum.

Bir gün borsa'ya gittiğinde Başkan Tuncay Artun'u ziyaret etti. Tuncay, konuyu açtı.
-Nüvit, SPK gereksiz yere Aracı Kurum sermayelerini yükseltiyor. Biz otuz aracı kurum SPK'yı mahkemeye veriyoruz, listeye baktım sen yoksun?
-Tuncay, bizim sermayemiz zaten yüksek, bizi etkilemiyor.
-Yani, siz ne haliniz varsa görün diyorsun.
-Şirket'e döndüğümde arkadaşlarla konuşur, sana dönerim.
Uğur'a konuyu açtı,
-Patron, SPK ile aramız çok iyi, şimdi mahkeme falan aramız bozulur.
Demesine rağmen, bu girişime iştirak ettiler. Bir daha hiç bir izni alamadılar.

guneysu
13-10-2011, 18:16
Bunlar ne yapacak?
Huzur hakkı parası alacak. Yani yeni bir arpalık ihdas edildi.

Svg Baba;

Senin üst yerlerde tanıdıkların vardır.... Tavsiye isterlerse, tekliflere açığım.

karizmatiks
13-10-2011, 18:24
Sayın Baba,
Osmanlı devlet gelenek ve yapısı itibariyle Tehcir kararı tarihi boyunca almamış ve benzer uygulamalardan hep uzak olmuştur.Almanlar ile tanışıp Orduyu Alman generallerin yönetimine teslim edinceye kadar ;

Alman Subayları, Osmanlı Ordusunu ve Türk Genelkurmay Başkanlığı'nı 1914-1918 yılları arasında sevk ve idare etmişlerdir.Almanların 1914-1918 yılları arasında Osmanlı Devleti'nde işledikleri cinayetler, suçlar,hep gizli kaldı.Bunlardan en önemlisi Almanların bir milletin yok denecek kadar sayıca azalmasına neden olan 1915 yılında Ermeniler için tehcir kararını Osmanlıya zorla aldırmaları en güzel örneklerden biridir.Ayrıca sürgün sürecini Hamidiye Alayları üstlenmiş Hamidiye alayları ise Sunni Kürt silahlı milislerden oluşmaktaydı.
kardaş bu konuda bilgin yetersiz sanırım.aksine katliamı ermeniler yapmıştır.ermeniler,osmanlı ordusuna ve türk halkına saldırarak toplu katliamlar yapmışlardır.osmanlı devleti de mecburen tehcir kararı almıştır.bu tehcirde de hiçbir ermeninin canına bir zarar gelmemiş, hepsi başka ülkelere dağıtılmıştır.suçlı ne türkler ne de almanlardır.tek suçlu katliam yapan ermenilerdir.

baba
13-10-2011, 18:39
-Tehcir bence çok acı bir şeydir.Yüzlerce Ermeninin hatıralarını okudum. Yüreğim sıkıştı, ağladım, göz yaşı döktüm. Ama o karar, olmasa idi, bu gün Anadolu’da Müslüman yoktu.Sakarya önlerinde Türk ordusunun mevcudu 35-40 bin kişiydi. Tehcir olmasa idi, bu ordunun gerisinde 250 bin kişilik eli silah tutan Ermeni olacaktı. Bu savaşı bırakın kazanmayı, tamamen yok olması işten bile değildi.Kısaca iş, sizin ve bizim için olmak ve olmamak meselesiydi.

6 ton Osmanlı altını
Gazetelerde bu haberi ilk okuduğumda, saçma geldi.
1910 larda kimsenin böyle bir paraya -altına sahip olmak bir kenara aklınızdan bile geçirilebileceğiniz bir miktar değil. Ama İsviçre hükümeti bunu kabul edince, iş değişti.

Artık emindim, bu Ermenilerin muhtemel bir isyan için hazırladıkları paraydı. Teşkilat-ı mahsusa böyle bir parayı ve hazırlığı biliyordu ama yerini bilmiyordu.
Demek 80 lerin sonunda ortaya çıktı. Ama bu kadar altın Zürih'e nasıl götürüldü entrasan. Ermenilerin yardımı olmadan bu başarılamaz.
vesaire

baba
14-10-2011, 19:00
Günler, birbirini kovalayarak geçmiş, büyük tatil sona gelmişti.
Arkadaşları mayın iskelesinde denizin içine masayı kurmuşlar, İskeleye de televizyon getirmişlerdi. Adaya veda zamanı gelmişti artık.Ayfer’i de özel izinle adaya getirmişti. Ayakları suyun içindeydi. Hafifçe sıcak bir geceydi, Televizyonda eğlence proğramı sürüyor,Dolunay olmasına belki bir gün vardı, gece sanki aydınlıktı. Televizyon bittikten sonra dalgaların kumsalı yalayan hışırtılarının dışında ses kalmamıştı.Sabahın üçüne kadar eğlendiler.
Ertesi sabah adadan ayrılıyordu. İşkampavya iskeleden ayrılırken, ada’yı seyrediyordu. Tekne geride köpükler bırakarak giderken, bir buçu yıla yakın zamanını geçirdiği yeri düşünüyordu. Belki bir daha görebilirmiydi, bilinmez. İşkampavya Menteş iskelesinde varmıştı. Kumsaldan geçip, sahilde park etmiş olan Ayfer’in arabasına bindiler.

Her ayrılık zordur derler, Ayfer’de tadsızdı. Direksiyonda Ayfer’i seyrediyordu, bir yıldır beraberdiler. Konuşmaları lazımdı. Ayfer’e
-Çeşme’ye gidelim, dedi.
-Olur,
Sessizlik yol boyu sürüyordu, Ormana geldiler. Burası entrasan bir yerdi, cılız ağaçlardan sonra, devasa çamların aniden ortaya çıkıyor, yol kenarına güzel bir çeşmeden sular fışkırıyor, yaz sıcağının güneşini kapatıp, tatlı bir serinlikle insanı karşılıyordu. Yolun sağında bir kır kahvesi vardı.
Kır kahvesinin bahçesinde bir masaya oturup, birer çay söylediler.
Nüvit,
-Hiç sesin çıkmıyor,
-Ne konuşacağımı bilemiyorum. Ayrılıyorsun, sevinecek değilim ya.
-Belki de haklısın, konuşacak bir şey yok. Çok güzel bir yıl geçirdik.Teşekkür ederim.
-Bende.
Ayfer’in biraz ağlayıp,sızlayacağını, beni bırakma falan diyeceğini zannetmişti, ama yanılmıştı. Ayfer, durumu kabullenmiş gözüküyordu.
-Ne yapacaksın?
-Ankara’ya gidip, Mersin SSK hastanesine tayin yaptırmaya çalışacağım.
-Neden Mersin?
-Mersin, Türkiye’nin bence en hızlı gelişmeye aday şehri, ayrıca deniz kıyısında, arkasında dağı var. Daha ne olsun.
-Hayırlısı olsun.
-Sağol.

bikmisbroker
14-10-2011, 19:43
Sevgili BaBa,
Senin hayatini "dizi film" yapmaliyiz!!


Adini da buldum;
BaBanin Suçu ne?

baba
15-10-2011, 11:09
Bir gün borsa'ya gittiğinde Başkan Tuncay Artun'u ziyaret etti. Tuncay, konuyu açtı.
-Nüvit, SPK gereksiz yere Aracı Kurum sermayelerini yükseltiyor. Biz otuz aracı kurum SPK'yı mahkemeye veriyoruz, listeye baktım sen yoksun?
-Tuncay, bizim sermayemiz zaten yüksek, bizi etkilemiyor.
-Yani, siz ne haliniz varsa görün diyorsun.
-Şirket'e döndüğümde arkadaşlarla konuşur, sana dönerim.
Uğur'a konuyu açtı,
-Patron, SPK ile aramız çok iyi, şimdi mahkeme falan aramız bozulur.
Demesine rağmen, bu girişime iştirak ettiler. Bir daha hiç bir izni alamadılar.
Nüvit, aracı kurum sahibi olduktan sonra , doğru dürüst para kazanamıyordu, kendi deyimiyle tefekkür etme zamanıydı. Problemin ne olduğunu anlamak, tedbir almak gerekiyordu. Kendisini uğraştıran meseleleri, yazmaya başladı.
1. SPK dan her hafta bir sürü yazılar geliyor, izinler alınamıyordu. Her hafta SPK'ya bir sürü yazı yazılıyordu.
2.Müşterilerin kritik pozisyonlarının takibi, onları üzmeden, kaçırmadan, hizaya çekmek.
3.Personel takibi ve kendine işlem yapan brokerlerin takibi, Onların her işlemi şirketi zora sokabilirdi.
Bu tablodan anladığı, hiç bir şekilde, konsantrasyonunu tek bir yere teksif etmesi mümkün değildi. İşi geçekten zordu. SPK anlaşılan kendilerini özel bir şirket olarak değil, kendilerine bağlı bir kurum olarak görmeye başlamıştı. SPK'dan bir genelge daha geldi, Acenta ve irtibat bürolarının, şubeye çevrilmesini istiyordu.Konya ve Manisa irtibat bürolarının, kapatılarak şubeye çevrilmesi hakkında yönetim kurul kararını yolladılar.
Herhalde bu izni vermeleri lazımdı.Çünkü talep kendilerinden gelmişti. SPK dan gelen cevap, inanılmazdı.
Kurul, irtibat bürolarının kapatılma taleplerini kabul etmiş, aynı yerde şube açma taleplerini ise reddetmişti.
Konya çok önemli değildi ama Manisa önemliydi. Oranın sahibi şirket ortağı Fuat idi.
-Benim, Manisa'da bir adım, bir prestijim var diyordu.
Manisa'yı bu halde kapatmak, gerçektende hiç hoş değildi.Avukat'ı
-Dava açmak gerek, kesin kazanırız diyordu ama dava açmanın mahzurlarını yaşamışlardı.
Şirketi aldığı güne lanetler yağdırıyordu.
-İnsan onuru ile oynamak, bu kadar kolay olmamalı diyordu.
Bütün riskleri alarak Manisayı açık tutmaya karar verdiler. Bir Müddet sonra Manisa bürosu, SPK 'ca basılıyor, SPK tarafından iki sayfalık bir raporla şirket cezalandırılıyor, izinsiz aracılık faaliyetinden dolayı mahkemeye'de veriliyorlardı. Onlarca şirket müşteri mallarını yok ederek batmıştı ama onlara sadece bir paragraflık kararlar çıkmıştı.
Kendilerine ise iki sayfalık. Diğer aracı kurum sahipleri telefon ederek, ya sen neler neler yapmışsın diyorlardı. Netice de Manisa'yı da kapadılar. Bir sene kadar mahkemelerde uğraştılar, beraat kararını aldılar.
Artık hiç bir şevki kalmamıştı, SPK buna rağmen üç ayda bir geliyor, denetim yapıyor, her denetimde mutlaka bir eksik yakalanıp para cezası veriliyordu. Para cezaları da, oldukça yüksek rakamlardı. Şirketten kurtulmanın yollarını aramaya başlamaktan başka çare kalmamıştı.Halbuki ne büyük hayalleri vardı. Dünya çapında bir şirket yapacaktı güya.
Bu arada Ali İhsan'ın başkanlık süresi dolmuş, yerine bir akademisyen gelmiş, Aracılık Dairesi Başkanı ise Altın Borsası Başkanı olmuştu. Bir kokteyl'de karşılaştılar. Yeni Altın Borsası Başkanı Serdar Çıtak'la
-Hayırlı olsun.
-Teşekkür ederim.
-Serdar bey, bizim irtibat bürosu, şube meselesini hatırlıyormusun?
-Evet, ben başkana , böyle bir kurul kararı alamayız, suç olur dedimse de dinlemedi.
-Neyse olan oldu artık, gitti kurtulduk.
-Kurtuldunuzmu? diye güldü ve devam etti
-Öyle bir yapı bıraktı ki, artık bence aracı kurumların işi bitti. Her başkan dönemi daha kötü olur. Sistem tamamen iş yaptırmamak üzere kuruldu, yeni gelen başkanlar bu işe hakim olana kadar süreleri biter. Zaten aşağısı başkanı korkutur.
-Efendim, bu kararı almazsak suç olur der, başkanda korkar.
-Peki SP Kanununun amaç maddesi?
-Geç onları, yatırım ortamıymış, yatırımcının haklarıymış, sermaye piyasasını büyütmekmiş, onları geç, tamamen dayak nasıl atılır, onun peşindeler. Bir kere gücü tanıdılar, bırakmazlar.
- Siz zaten suçlusunuz, Altın Borsa'sının kurulmasına da muhalefet ettiniz? Az daha Borsa kurulmayıp benim başkanlığıma da mani olacaktınız.
-Sizce de gereksiz bir borsa değilmi? İMKB'de bir altın sırası açılsa yetmezmiydi? Bu kadar makama, harcamaya, personele gerek varmıydı.
-Yorum yok.

fnaa1972
15-10-2011, 14:31
Bir gün borsa'ya gittiğinde Başkan Tuncay Artun'u ziyaret etti. Tuncay, konuyu açtı.
-Nüvit, SPK gereksiz yere Aracı Kurum sermayelerini yükseltiyor. Biz otuz aracı kurum SPK'yı mahkemeye veriyoruz, listeye baktım sen yoksun?
-Tuncay, bizim sermayemiz zaten yüksek, bizi etkilemiyor.
-Yani, siz ne haliniz varsa görün diyorsun.
-Şirket'e döndüğümde arkadaşlarla konuşur, sana dönerim.
Uğur'a konuyu açtı,
-Patron, SPK ile aramız çok iyi, şimdi mahkeme falan aramız bozulur.
Demesine rağmen, bu girişime iştirak ettiler. Bir daha hiç bir izni alamadılar.
Nüvit, aracı kurum sahibi olduktan sonra , doğru dürüst para kazanamıyordu, kendi deyimiyle tefekkür etme zamanıydı. Problemin ne olduğunu anlamak, tedbir almak gerekiyordu. Kendisini uğraştıran meseleleri, yazmaya başladı.
1. SPK dan her hafta bir sürü yazılar geliyor, izinler alınamıyordu. Her hafta SPK'ya bir sürü yazı yazılıyordu.
2.Müşterilerin kritik pozisyonlarının takibi, onları üzmeden, kaçırmadan, hizaya çekmek.
3.Personel takibi ve kendine işlem yapan brokerlerin takibi, Onların her işlemi şirketi zora sokabilirdi.
Bu tablodan anladığı, hiç bir şekilde, konsantrasyonunu tek bir yere teksif etmesi mümkün değildi. İşi geçekten zordu. SPK anlaşılan kendilerini özel bir şirket olarak değil, kendilerine bağlı bir kurum olarak görmeye başlamıştı. SPK'dan bir genelge daha geldi, Acenta ve irtibat bürolarının, şubeye çevrilmesini istiyordu.Konya ve Manisa irtibat bürolarının, kapatılarak şubeye çevrilmesi hakkında yönetim kurul kararını yolladılar.
Herhalde bu izni vermeleri lazımdı.Çünkü talep kendilerinden gelmişti. SPK dan gelen cevap, inanılmazdı.
Kurul, irtibat bürolarının kapatılma taleplerini kabul etmiş, aynı yerde şube açma taleplerini ise reddetmişti.
Konya çok önemli değildi ama Manisa önemliydi. Oranın sahibi şirket ortağı Fuat idi.
-Benim, Manisa'da bir adım, bir prestijim var diyordu.
Manisa'yı bu halde kapatmak, gerçektende hiç hoş değildi.Avukat'ı
-Dava açmak gerek, kesin kazanırız diyordu ama dava açmanın mahzurlarını yaşamışlardı.
Şirketi aldığı güne lanetler yağdırıyordu.
-İnsan onuru ile oynamak, bu kadar kolay olmamalı diyordu.
Bütün riskleri alarak Manisayı açık tutmaya karar verdiler. Bir Müddet sonra Manisa bürosu, SPK 'ca basılıyor, SPK tarafından iki sayfalık bir raporla şirket cezalandırılıyor, izinsiz aracılık faaliyetinden dolayı mahkemeye'de veriliyorlardı. Onlarca şirket müşteri mallarını yok ederek batmıştı ama onlara sadece bir paragraflık kararlar çıkmıştı.
Kendilerine ise iki sayfalık. Diğer aracı kurum sahipleri telefon ederek, ya sen neler neler yapmışsın diyorlardı. Netice de Manisa'yı da kapadılar. Bir sene kadar mahkemelerde uğraştılar, beraat kararını aldılar.
Artık hiç bir şevki kalmamıştı, SPK buna rağmen üç ayda bir geliyor, denetim yapıyor, her denetimde mutlaka bir eksik yakalanıp para cezası veriliyordu. Para cezaları da, oldukça yüksek rakamlardı. Şirketten kurtulmanın yollarını aramaya başlamaktan başka çare kalmamıştı.Halbuki ne büyük hayalleri vardı. Dünya çapında bir şirket yapacaktı güya.
Bu arada Ali İhsan'ın başkanlık süresi dolmuş, yerine bir akademisyen gelmiş, Aracılık Dairesi Başkanı ise Altın Borsası Başkanı olmuştu. Bir kokteyl'de karşılaştılar. Yeni Altın Borsası Başkanı Serdar Çıtak'la
-Hayırlı olsun.
-Teşekkür ederim.
-Serdar bey, bizim irtibat bürosu, şube meselesini hatırlıyormusun?
-Evet, ben başkana , böyle bir kurul kararı alamayız, suç olur dedimse de dinlemedi.
-Neyse olan oldu artık, gitti kurtulduk.
-Kurtuldunuzmu? diye güldü ve devam etti
-Öyle bir yapı bıraktı ki, artık bence aracı kurumların işi bitti. Her başkan dönemi daha kötü olur. Sistem tamamen iş yaptırmamak üzere kuruldu, yeni gelen başkanlar bu işe hakim olana kadar süreleri biter. Zaten aşağısı başkanı korkutur.
-Efendim, bu kararı almazsak suç olur der, başkanda korkar.
-Peki SP Kanununun amaç maddesi?
-Geç onları, yatırım ortamıymış, yatırımcının haklarıymış, sermaye piyasasını büyütmekmiş, onları geç, tamamen dayak nasıl atılır, onun peşindeler. Bir kere gücü tanıdılar, bırakmazlar.
- Siz zaten suçlusunuz, Altın Borsa'sının kurulmasına da muhalefet ettiniz? Az daha Borsa kurulmayıp benim başkanlığıma da mani olacaktınız.
-Sizce de gereksiz bir borsa değilmi? İMKB'de bir altın sırası açılsa yetmezmiydi? Bu kadar makama, harcamaya, personele gerek varmıydı.
-Yorum yok.

Nüvit'in bahsettiği gibi spk'yı, imkb başkanı rahmetli Tuncay Artun'un isteğiyle mahkemeye veren son aracı kurum olduk.yanlış hatırlamıyorsam 35. aracı kurumduk.zaten avukat v.s yi borsa başkanlığı bulmuştu.tabii burada şunu önemle belirteyim ki spk'yı mahkemeye veren listenin başında imkb tüzel kişiliği vardı.

Nüvit'in de bahsettiği gibi biz o yılın şubat ayında ödenmiş sermayeyi 50 milyar(eski tl)tl yapmıştık..
o yılın mayıs ayında spk bir tebliğle aracı kurumların sermayesinin en az 50 milyar tl olmasını istedi ve süre verdi.buna ilaveten aracı kurumun merkezi için asgari ödenmiş sermaye kadar yani 50 milyar tl. lik ayrıca her bir şube ve irtibat bürosu için 10 milyar tl lik acenteler için ise 20 milyar tl. lik hazine bonosu alınıp imkb'ye teminat olarak yatırılmasını istemişti.

acenteleri ayrı tüzel kişilik olduğu için riskli bulduklarını bu yüzden teminat miktarının diğerlerinin 2 katı olduğunu beyan etmişlerdi.
biz aracı kurum olarak Manisa acentesini şubeye çevirmek istedik.boşu boşuna 10 milyat tl daha bonoya bağlamak istemedik.
biz aracı kurum mu?yoksa bono almak için kurulmuş bir şirket mi idik?şirketin parasını bonoya yatır faizini al. bunun için şirkete gerek yok ki.

netice de biz Manisa'daki acenteyi şubeye çevirmeye karar verdik ve bu kararımızı spk'ya bildirdik.bu konu ile ilgili spk kararı çok ilginçti.''Manisa acentesinin kapatılması kabul edilip şube açılması uygun bulunmamıştır.'' AYNEN BÖYLE.HİÇBİR GEREKÇE YOK.

kısa bir süre sonra spk başkanı ayrıldı yerine gelen zat la görüşüldü''Manisa acentesinin............ uygun bulunmamıştır'' diye gerekçesiz bir karar olamaz devlet böyle karar veremez dediğinde spk'nın konu ile ilgili kararını önüne koyduğumuzda şaşırdı.konuyu inceleyeceğim dedi.ancak birşey olmadı.

spk içinden bize gayri resmi olarak onları mahkemeye veren hiçbir kurumun işini yapmadıklarını söylediler..bunu bütün aracı kurumlar bilir..

manisa asliye ceza da dava devam ederken spk - biz kapandıktan 3-5 ay sonra-yeni bir karar aldı.şu kadar süre içinde bütün aracı kurumların acenteleri kapatıp şubeye çevirmek mecburiyetinde olduklarına dair.
Radikal gazetesinde orta sayfada iri puntolarla spk'nın bu kararı yayınlandı ve ben bu gazeteyi bu tarihten sonraki ilk celsede hakimin önüne koyunca hakim önce şaşırdı.sonra bunu dosyaya delil olarak alalım dedi.sonra da spk avukatı bayana dönerek sizin yeni aldığınız bu kararı bu arkadaşlar aylarca önce uygulamak istemişler ve siz bu arkadaşlara bu izni vermediğiniz gibi bir de dava açmışsınız.siz nasıl bir kurumsunuz? dediğini dün gibi hatırlıyorum.

neticede beraat ettik.

ancak Nüvit'in de yukarıda bahsettiği gibi spk beni çok büyük bir yükten kurtardı.

artık sadece ve sadece kendi adıma işlem yapacaktım.bunun çok büyük bir nimet olduğunu o zaman anladım...

fnaa1972
15-10-2011, 14:45
küçük bir ilave...

mahkemeye gönderilen dosyanın içersinde ''şube açılmasında hiçbir sakınca yoktur''diyen şu anda ismini vermek istemediğim bir spk yetkilisinin kurul başkanlığına gönderdiği 'iç yazışma' vardı.dosyayı hazırlayıp dava açarlarken bu 'iç yazışmayı' herhalde farketmemişler.hakıme dosya içinde ki bu yazıyı da gösterdiğimizde çok şaşırdığını dün gibi hatırlıyorum..

fnaa1972
16-10-2011, 15:17
topikte çok yazarak Nüvit'in hatıralarının bütünlüğünü bozacak değilim.ancak konu Manisa'daki acente olunca devreye girme ve olayı net olarak anlatma gereğini hissettim.
bu olayla bürokrasinin elindeki yetkileri, istediğinde nasıl vatandaşın aleyhine kullandığına dair bir örnek olarak göstermek istedim.beraattan sonra avukatlar dava açalım hem şubeyi açarsınız hemde acentenin aylık geliri ve acentenin ana şirkete katkısı dolayısıyla bu geçen süre içinde doğan zararınızı tazminat olarak fazlası ile alırız dediler.konu bizim için kapanmıştı.artık büyük hevesle girdiğimiz işten soğumuştuk.

ben Manisa'da ikamet ettiğim için ve Uğur'da hisselerini satarak şirketten ayrıldığı için spk ile veya imkb ile veya bilmemne ile ilgili bütün zorluklar Nüvit'in sırtına yüklendi...

gelelim 'bir anı'ya....

Manisa'da acente faaliyete geçeli bir kaç ay olmuştu.günlerden pazar idi.Nüvit aradı.'' Manisa'lı müşterilerimize bir jest yapalım'' dedi.cuma günü bir miktar bağfaş hissesi aldığını hissenin kapanış fiatının kendisinin alış fiatının 4-5 kademe üstünde olduğunu ve isteyene kendi alış fiatı üzerinden verebileceğini söyledi.o yıllarda hisse alım satımında müşteri hesap no'sunu girme diye birşey yoktu. ben pazar günü parası olan müşterileri arayarak konuyu anlattım.herkes teklifimizin üzerine atladı tabii ki..

fnaa1972
16-10-2011, 20:26
Genellikle Çukurova Elektirik alıp satıyordu. Bu şirkette Uzanlar çoğunluğu ele geçirmişlerdi. Çimento fabrikalarının özelleştirilmesinde, Çukurova'nın kaynaklarıyla, bunları satın almışlardı. Ana sözleşmeye aykırı bir durumdu. Şirketin başına her an herşey gelebilirdi. Bütün pozisyonuda Çukurova'da idi. Fiyat 18 binlerde iken sattı. Ertesi gün, Çukurova hisseleri işleme kapatılmıştı.
-Vay canına , Allah korudu. diye düşündü.
Çukurova'nın problemi, çimento fabrikaları idi. Hisseler üç ay kadar sonra tekrar işleme açıldı. Fiyat serbest bırakılmıştı.25.500 den beş bin lot aldı. 27 binlerde zorlanınca sattı.Fiyatın geri gelmesini bekliyordu. Kapanış fiyatı 52 bin oldu. Bütün dengesi bozulmuştu.
Bu ne biçim işti. 18 binden satıp, hisse sırası kapanınca sevinçten uçmuştu. Hiç satmasa idi fiyat 52 bin olmuştu. Her an, her şey olabiliyordu. Ama ölenle ölünmezdi hayat devam ediyordu.

çukurova işleme kapatıldığında bende hisse vardı.bir süre sonra basında piyasada çukurova'nın kapanış fiatının oldukça üzerinde fiattan hisse toplandığına dair haberler çıkmaya başladı.

günlerden birgün 2.seansdan sonra acentede otururken birileri geldi.gelen vatandaş turneye çıkmış gibi anadolu'daki aracı kurum şube ve/veya acentelerini dolaşarak peşin para ile çukurova hissesi topluyormuş.''siz de var mı dedi?'' var dedim. bende olduğu gibi bazı müşterilerimizde de var dedim.netice de o 24.000 dedi ben 25.000dedim.24.500.- tl den anlaştık.
ben diğer müşterilere de haber verdim. ertesi gün arkadaş geldi.paramızı aldık.istediği aracı kurumda ki hesabına virman yapılması için İstanbul'a şirket merkezine faxla virman taleplerimizi ilettik.

bende çukurova hissesi kaldığında Nüvit latife olsun diye takılıyordu.artık onları çerçeveletip acentenin duvarlarına asarsın diyordu.o zamanlar borsanın geçmişi çok az olduğu için yeni başlayan müşterilere hisse senedi göstermek için duvarlara örnek hisse senedi asmak adet idi...

şimdi Nüvit'e takılma sırası ben de idi.ben de gereğini yaptım tabii ki.:):)

fnaa1972
17-10-2011, 20:06
çukurova tekrar borsada işlem görmeye başladığında haliyle çok büyük talep oluştu. 29.000-29.5000 aralığında ciddi hacim oldu.satıcı global menkul değerler idi. gelene gidene veriyordu.piyasa da, geleni alıyordu. borsada diğer işlemler durmuş kerkes çukrova'daki işlemlerine kilitlenmişti..

ne oluyor? diye soran arkadaşlara Templeton fonunun can havliyle mal boşalttığını zannediyorum dedim.böyle düşünmeme sebep o fonun global menkul değerler ile çalıştığını biliyordum.ayrıca fonun başkanı M.M bir müddet önce Uzan grubunu dönemin başbakanına resmen şikayet etmişti.netice de fonun malları birileri tarafından yutuldu.

bir kaç gün sonra 1.seans hissenin tavanının 47.000 tl olduğu gün brokeri aradım.tavana yani 47.000 tl ye şu kadar lot alış gir dedim. broker şaşırdı.dengemiz kaçmıştı bir kere.ne olacaksa olacaktı artık.seans başlar başlamaz tavan açıldı ve çok az işlem oldu.benim alışlarıma geldi.tahtada çok yüksek miktarda alıcı kaldı. seans bitti. 2. seans da tavan açılacağı çok netti.
Manisa'lı hemşehrilerime bir jest de ben yapayım dedim.kim kaç lot istiyorsa dealer arkadaşa ismini ve kaç lot istediğini yazdırsın dedim. bana 8 (yazıyla sekiz) lot ancak kaldı.
2.seans başlarken ben 52.000 tavan fiata satış gireceğim dedim.bazıları iştirak etti.hisse tavan açıldı.52.000 fiattan çok işlem oldu.sonra tavan bozuldu. yanlış hatırlamıyorsam 44.000 gibi bir fiattan kapandı. ve ileriki günlerde 30.000 lu fiatlara geldi ve uzun süre oralarda kaldı...

baba
19-10-2011, 22:42
Sn Baba uzun vadeli sat görüşünüz hala devam ediyor mu?

Elbette, aksi olsa yazardık.

baba
20-10-2011, 17:43
Neler Oluyor?
Akparti hükümet olduğunda, sanıyorum bir takvim yapmıştı. Kürt sorununu kabul etmekten başlayıp, kürtçe televizyon yayını ile devam eden, arkasına içi doldurulmayan açılımı da alıp, Anayasa değişiklikleri ile sona erecek bir süreçti bu.

Meseleyi kendilerince tespit etmişlerdi. Bu meseleler sırayla ele alınacak, en önemlisi Cumhuriyetin inkar politikaları sona erdirilecekti. Artık Türk ırkçısı söylem bitiyor, demokrasi, insan hakları ve islami bakış ile doldurulan yeni vizyon programa giriyordu.
Faili meçhulleri yapanlar, katiller, köyleri boşaltanlar silivriye doldurulmuşlardı.

Cumhurbaşkanı, yakında güzel şeyler olcak diyordu.

Amma gelin görünkü, hiç de iyi şeyler olmuyordu. Olamazdı zaten. Örgüt bunları taviz olarak geri çekilme olarak algılayacaktı. Hakkariden başlayan kurtarılmıış bölgeler, Elazığ sınırına gelip dayanmıştı.Kuzeyde Kars'a kadar gelinmiş, Devletin otoritesi sıfırlanmış, vergi alınmayan, elektirik parası ödenmeyen , resmi kıyafetli kişilerin ancak konvoylarla gezdiği bir konuma gelinmişti.
Memurların hepsi bak biz PKK lıyız, seni gebertiriz lafları ile tir tir titredikleri yere gelinmişti.
Başbakan , son bir atak ile bak bu PKK zerdüşt, biz müslümanız gibi söylemlerde bulunsa da artık, ortam onlar için uygun hale gelmişti.

Sayın başbakanım, bir çok konudaki, başarılarınıza diyeceğim yok. Ancak bu konuda hata yaptınız, devamlı devleti kötüleyerek oy alabilirsiniz. Oylarınızı artırabilirsiniz ama muktedir olamazsınız. 26 şehidin ardından yaptığınız konuşma da her zamanki inandırıcılığınızdan uzaktınız, kendinize olan muhteşem güveniniz kayıptı. Hele hele, evlere şenlik muhalefeti suçladınız ya iyice bittiniz.

Tarihi okumaya devam ediniz, ama İslami perspektiften değil, doğru yerden okuyunuz. Devlet'e çok zarar verdiniz, o devlet'e ihtiyacınız olacağını hiç mi düşünmediniz? Artık Halep'te arşında burada.
Buyrun

1967enver
20-10-2011, 18:01
Sn Baba,

insanlardaki iktidar hırsı ve etrafındaki şakşakçıların da etkisiyle gören gözlere perde iniyor sanırım.

1967enver
20-10-2011, 18:03
Topiği kısa süre önce gördüm.

Tecrübelerinizi bize aktardığınız için teşekkür ederim.

baba
22-10-2011, 09:39
Cüneyt Ülsever, Hürriyet gazetesinde yazı yazmaya başlamıştı. Bir gün Cüneyt'i aradı.
-Gel, konuşacaklarım var. Cüneyt geldi.
-SPK bu piyasanın önünü tıkıyor, işini yapmadığı gibi, yapılmasına da mani oluyor.
-Anlat, dinliyorum.
-Önce borsayı doğru dürüst işletmediğimiz ve kendimize benzettiğimiz için neleri kaybediyoruz, ona bakalım.
Türkiye dünya ticaretinin % 1'ine yakın bir bölümünü yapıyor. Yurtdışı fonların, aralarında bizim de bulunduğumuz ve adına gelişmekte olan pazarlar (emergency markets) denen ülkelere giden payı 7 trilyon dolar. Bizim bu fon içinde payımız, dünya ticaretindeki payımıza uygun olarak % 1 olmalı. Bu rakam ise 70 milyar dolar eder.
Ancak bizim payımız, en iyi koşullarda 2-3 milyar dolar!Hakkımızın % 5i, İMKB'nin işlem hacmi, Atina Borsası'nın bile 1/3'ü.
-Neden?
- SPK da bazı uzman ve baş deneticiler, başı belada olan aracı kurumlarda yönetici olarak görev alıyorlar,Bazı kötü niyetli şirketlere genel müdür olan eski SPK çalışanları, kurumlarını gizleyerek ve batışlarına seyirci kalarak bu kurumlarla çalışan halkı aldatmamışlar mıdır? (Örnek; Tür Menkul, Şahin Menkul, Emper Menkul).
-Devam et,
-Ayrıca, Emlak Menkul Değerler'e genel müdür olan bir eski SPK çalışanı, bu kurumu denetlerken bulduğu 10 milyon dolar açığın, 60 milyon dolara kadar yükselmesine göz yummamış mıdır? Aynı yıl (1998) zaten tüm aracı kuruluşların ödediği toplam vergi miktarı 50 milyon dolar değil midir?

Bu aracı kuruluşlar hakkında batmadan önce herhangi bir işlem yapılmış mıdır? Çağrı Menkule ceza yazmak varken, yapmazlar tabii.
-Valla entrasan, devam.
-Borsaya açık bazı şirketlerin denetlenmesi sırasında yaşanan garabetlerin üzerinde duralım.
Sürekli denetlendiği iddia edilen borsa şirketlerinden Nasaş, Koruma Tarım, Santral Holding, Sun Elektrik, Mensucat Santral, Rabak gibi sanayi şirketleri batarken SPK, yatırımcıları bilgilendirmiş midir, haklarında ne gibi ön raporlar hazırlamıştır?

Keza; haklarında suiistimal yapıldığı iddiaları bulunan Çukurova Elektrik, Kepez Elektrik, Yasaş Boya, İntermedya Yayıncılık, Tuborg Bira gibi kuruluşlarla ilgili olarak SPK uzun süre neden işlem yapmamıştır?

Batık bankalardan Yaşarbank ve Esbank'ın gün be gün işleri kötüye giderken bu bankaların borsada işlem görmelerine, battıkları güne dek neden izin verilmiştir?

Hoş, SPK yetkilileri ‘‘bu bankalar Hazine denetiminde idi, onlar bir şey yapmadan biz nasıl müdahale edebilirdik?’’ diye sorabilirler.

Ben sadece bu bankaların bir günde batmadığını ve SPK'nın asıl işlevinin, sürekli yapacağı denetimler sonucu, yatırımcıyı uyarmak olduğunu vurgulamak isterim.

-Ben bu işleri iyi bilirim, ama hayretle dinliyorum, devam.
-Keza batık bankalarla ilgili, Polylen, Sifaş, Nergis Holding, Medya Holding, Sabah, Sabah Pazarlama, Yasaş, Tuborg, Pınar Et, Pınar Süt, Çeşme Altınyunus sahiplerinin borsada manipülasyon yaptıklarına dair dedikoduların ayyuka çıktığı bir dönemde bu şirketler kimler tarafından denetlenmiş, haklarında ne gibi raporlar tutulmuştur?
Bu raporlar, niye hasıraltı edilmiştir?

baba
22-10-2011, 23:50
Keza; haklarında suiistimal yapıldığı iddiaları bulunan Çukurova Elektrik, Kepez Elektrik, Yasaş Boya, İntermedya Yayıncılık, Tuborg Bira gibi kuruluşlarla ilgili olarak SPK uzun süre neden işlem yapmamıştır?

Batık bankalardan Yaşarbank ve Esbank'ın gün be gün işleri kötüye giderken bu bankaların borsada işlem görmelerine, battıkları güne dek neden izin verilmiştir?

Hoş, SPK yetkilileri ‘‘bu bankalar Hazine denetiminde idi, onlar bir şey yapmadan biz nasıl müdahale edebilirdik?’’ diye sorabilirler.

Ben sadece bu bankaların bir günde batmadığını ve SPK'nın asıl işlevinin, sürekli yapacağı denetimler sonucu, yatırımcıyı uyarmak olduğunu vurgulamak isterim.

-Ben bu işleri iyi bilirim, ama hayretle dinliyorum, devam.

Yaşarbank'ın 1999 ylıında 9 aylktaki 6 trilyonluk karı, üç ay sonra 585 trilyon TL ( 1,1 milyar dolar) zarar çıkınca, bu bankayı denetleyen, bağımsız denetim kuruluşuna yaptırım uygulanmışmıdır? Uygulanmamıştır, şirket yönetimine de ceza kesilmemiştir. Canım , Çağrı Menkul'de binlerce ordino arasından, iki tane imzasız ordino bulunca başka tabii. Yaşar Holding genel koordinatörü Ünal Korukçu, televizyona çıkıp,
-Biz bankanın kaynaklarını kullanmadığımız gibi, şirketlerimize de piyasanın üstünde faizle kredi kullandırdık. Diyerek, aslında kendilerini ihbar ederken, o kadar gürültüde bu duyulmuyordu. Spk zaten hiç duymuyordu.

Medya Holding'in tabana vurduğu günde, İMKB nin yazısına, önce holding yetkilileri ‘‘bir şey yok’’ diye cevap verip, 20 dakika sonra ‘‘bedelli sermaye artırımına’’ gittiklerinde SPK ne yapmıştır?
-Ben bunları yazacağım, ama bir güne sığmaz iki gün yazacağım.
-Zannetmiyorum ama inşallah faydası olur.
-Bende zannetmiyorum ama bunları en azından kamuoyu ile paylaşmak lazım.
Birkaç gün sonra Cüneyt yazıyı , Hürriyet'te ki köşesinde yazmaya başladı.

baba
26-10-2011, 09:02
Kimseyi üzmeye hakkı olmadığını düşündü. Kimseye gitmeyecekti. Tavassut istemeyecekti. Karabük SSK hastanesine tayini yapıldı.
Ankara’dan otobüsle Karabük’e hareket etti. Gerede’den yol ayrıdı. Epeyce yokuş aşağı gittikten sonra, Karadeniz yol ayrımını geçip, Söğütlü çeşme’den sonra gene tırmanmaya başladılar. Tunelden geçtikten biraz sonra Demir Çelik fabrikası gözükmüştü. Fabrika, yaklaşık on kilometre devam ediyordu.Tepelerinden ateş çıkan iri bacalar, isden pasdan kirlenmiş, bir çok fabrikalar silsilesi, yolun solunda devam ediyordu. Sağ taraf ise dağlıktı. Şehir tabelasıda gözükmüştü, Karabük, nufus 79.000. Otobüs, köy terminali gibi bir yerde durdu. Günlerden Pazardı. Taksiye, binerek SSK hastanesi ne vardı. Acil serviste Dr. Mehmet Altındağ nöbetçiydi.
Kendini tanıttı. Nöbetçi doktor, o’nu poliklinik binasında bir odaya gönderdi. Oda da bir yatak vardı. Valizini odaya bırakıp, aşağı indi. Vakit hemen hemen öğlen olmuştu. Karşılaştığı bir personele, yemek yiyebileceği bir yeri nasıl bulabileceğini sordu?
-Karşıdaki yoldan doğru aşağı ineceksiniz, ikinci aradan sola dönerseniz, memurlar kulubüne çıkarsınız.
Az sonra Kulübün bahçesindeydi. Bahçe tamamen doluydu, küçük bir kısmı lokanta, geri kalan kısmı, oyun bahçesiydi. Toplamda belki kırk masa vardı. Yemeğini yedikten sonra, oyun kısmına geçti. Bir masa’da yklşık 50 yaşlarında üç kişi bezik oynuyordu. Sandalyesini biraz öteye, masadakileri rahatsız etmeyecek bir yere çekerek, oturdu. Bir müddet sonra masakilerden birisi,
-Galiba yabancısınız, seyretmek isterseniz yaklaşabilirsiniz.
-Teşekkür ederim, deyip yaklaştı.
Kendisini davet eden kişi,
-Bir görev sebebiylemi burdasınız?
-Efendim, SSK hastanesine diş hekimi olarak tayin oldum.
-Hoş geldiniz, benim oğlumda Ankara SSK da bevliye ihtisası yapıyor. Ne içersiniz.
-Bir çay alabilirim.
-Çay olmaz, bira içermisiniz?
-Olur
Garsona seslendi.
-Bekir, bak bu bey, SSK nın yeni diş hekimi, bir bira, birde çerez.
Hem oyunu seyrediyor, hemde birasını yudumluyor,oyuncularlada sohbete devam ediyordu. Anladığı ölçüde oyun paralıydı. Az sora birası bitti. Kendisini davet eden kişinin omuzuna dokunarak,
-Afedersiniz,biram bitti.
Garsona seslendi,
-Bekir, doktor beye bir bira,bir çerez daha.
Bu durum, dört şişe bitinceye kadar devam etti.Beşinci şişe için omuzuna dokunduğunda, adam hışımla o’na dönerek,
-Ya seni baban, banamı yolladı?
-Dört tane ısmarladın zaten,erkeklik sende kalsın bari.
-Bira ve çerezlerden vazgeçtim, bir de uğursuz geldin. Sen geldiğinden beri tek el bile kazanamadım.
Garson Bekir, şahit olduğu konuşmaları diğer masalara anlatıyor, her anlattığı masadan kahkahalar yükseliyordu. Bahçede onu tanımayan kalmamıştı.
Ertesi günler, bezik takımının asli oyuncularından biri olmuştu. Arada amcaya takılmadan edemiyordu.
-Amca bana bira ısmarlasana.
-Sana su bile yok.

karasusarak
26-10-2011, 09:16
Baba aralarda kopukluk ve tekrar oluyor. Editörünüz olabilirim. :)

baba
26-10-2011, 10:33
Baba aralarda kopukluk ve tekrar oluyor. Editörünüz olabilirim. :)

Romanı dört ayrı bölümde yazıyorum. yazacağım gün, hangisine ruh halim uygunsa ona göre yazıyorum. Çok kısa süre sonra editör denetimine geçecek. Editörlük deneyiminiz varsa neden olmasın, memnuniyetle.

baba
26-10-2011, 22:29
Ankara’da, tayini çıktıktan sonra, o’na Karabük’te ki bazı ülkücülerin isimlerini vermişlerdi. Onları buldu, Emitaş adlı bir şirket kurmuşlardı,elektronik oto konjoktörü imal ediyorlardı. Sıklıkla şirkette toplanıyor konuşuyorlardı. Muhiti hızla genişliyordu.Sağ-sol mücadelelerinin en hızlı günleriydi. Fikir beraberlik, kardeşlikten öteydi. Bir akşamüstü, Emitaş’ta otururlarken, günü gelmiş bir çek ödenemiyordu. Sağa sola telefonlar ediliyor, fakat para bulunamıyordu. Nüvit,
-Arkadaşlar, bende tam bu kadar para var, ne zaman geri ödeyebilirsiniz?
Şirket müdürü, Basri’nin gözleri ışıldadı,
-En geç haftaya
-Haftayı bırakın, bir ay sonra verebilirmisiniz?
-Konusu bile olmaz.
Bankaya gidip parayı çekip getirdi. Aradan aylar geçmesine rağmen, kimse parayı ödemekten bahsetmiyor, o’da istemeye utanıyordu. Çünkü hergün bir yerlerden para arandığına şahit oluyordu.Dört ay kadar sonra,
-Arkadaşlar, anlaşıldı, siz benim parayı ödeyemeyeceksiniz.
-Olurmu öyle şey, ödeyeceğiz.
-Siz bana toptan satış rakamınına konjonktör verin, ben de onları bir şekilde satıp, parayı tahsil edeyim.
Bu teklif, hemen kabul edildi. 35 bin lira karşılığı,137 tane konjonktör verildi.
Nüvit’in babası, emekli olup Malatya’da sanayi de dükkan açmıştı. Bu vasıta ile satabilmeyi umuyordu. Malları alıp, Malatya’ya gitti. Malatya sanayi de iki tane satabildi. Elazığ’a geçti, iki oto elektirikçiye ikişer tane sattı. Giderek morali bozulmaya başlamıştı, Elazığ’dan Erzincan’a geçti. Oradaki büyük bir akücü de iki tane satın aldı. Son olarak Maraş’a gidip iki tanede orda sattı. Tanesi bin liradan on tane konjoktör satmış, karşılığında da, on bin lira masraf etmişti. Morali iyice bozulmuştu.Malları Malatya’da bırakıp, Karabük’e döndüğünde, başından geçenleri naklettiğinde, arkadaşları,
-Valla sen iyi pazarlamacı olmuşsun.
Bunun iyimi kötümü olduğunu anlayamadı.
Resmen parasını kaybettiği kanaatindeydi.
Aradan bir ay kadar geçmişti ki Erzincan’da ki akücüden telefon geldi.
-Nüvit bey, banka hesap numarana 200 bin lira yolladık, bize 200 tane konjoktör gönderirmisin.
Telefonu kapattığında uçuyordu. Hemen babasını arayıp,
-Baba,konjoktörlerin tamamını, Erzincan’da Emi Akü’ye yolla.
Geri kalan rakamıda aynı şartlarla Emitaş’dan peşin satın alıp, Erzincan’a gönderdi. Ertesi günlerde, Elazığ’dan 100, Maraştan 80 sipariş gelince, Karabük’te ki Tofaş bayiine gidip, bir şahin araba alacaktı. Tam 250 bin liraya.Faturaları Emitaş kesiyordu. Sıkıştıklarında borç para veriyordu. Kendisini iş adamı olarak görmeye başlamıştı.Sonraki günlerde, ev eşyasının tamamını alarak bir depoya koyuyordu.

Bu arada, hastananede esmer güzeli bir hemşire ile işleri pişirmişti. Her Cuma akşamı, Gülşen’i alıp arabayla, Amasra, Kastamonu,Bolu yapıp Pazar akşamları dönüyorlardı.Hastaneden, beraber çıkıp, beraber dönmemeye dikkat etmelerine rağmen, bu beraberlikten herkesin haberi vardı. Fazlada dert etmiyordu. Nasıl olsa ikisi de durumdan memnunlardı. Bir müddet sonra, gizlemeye gerek görmeden,akşamları kulübe yemeğe de gitmeye başladılar. Tatillerini de haliyle beraber yapıyorlardı.

1967enver
05-11-2011, 15:02
Sn.Baba ve Topik Takipçileri,

Kurban Bayramınız kutlu olsun, Aileniz ve Sevdikleriniz ile birlikte nice bayramlar geçirmeniz dileğiyle, iyi bayramlar.

Ayrıca, Kazasız bir Bayram olmasını dilerim.

ultrAslan
07-11-2011, 12:42
para kaybetmekte bir sanattır arkadaşlar.........................örnegin ben. Iyi bir sanatciyimdir :cry: :oley:

ultrAslan
07-11-2011, 12:43
Yerim öyle sanatı ...ben bu topiği okudukca kazanmayı öğrendim :gulen:Bundan böyle insallah ben de ögrenirim. Yalniz 5 sene geriden okuyup bu güne geleyim bakalim. :düsün:

egunes
07-11-2011, 12:47
Sn Baba kurban bayramınız kutlu olsun,sevdiklerinizle nice bayramlar.

fatmanur
11-11-2011, 22:54
İMKB dünyanın en çok kazandıran 17. borsası oldu. 2010 yılında dolar bazında yüzde 21 değer kazanan İMKB, uluslararası karşılaştırmalarda en yüksek getiriyi sağlayan 17. borsa olurken, İMKB'nin TL bazındaki getirisi ise yüzde 25 oldu. Yani, borsaya yatırım yapan yatırımcı TL bazında yüzde 25 getiri elde etti.

Borsanın bu yüzde 25 'lik getirisinden avantajlı çıkan ise yine yabancı yatırımcı oldu. Yabancı yatırımcı parasını fonlar yoluyla Türkiye'de değerlendirerek parasına para katarken yerli yatırımcıların borsa olan ilgisizliği nedeniyle Türk şirketlerinin karları yabancı yatırımcıya akmış oldu.



SULAR AKTI, BİZ BAKTIK"
"Türkiye büyüdü, kazanan yabancı oldu" diyerek süreci özetleyen Merkezi Kayıt Kurumu Yönetim Kurulu üyesi ve Genel Müdürü Dr. Yakup Engincan, borsanın 6 yılda 10 kat büyüdüğünü ve bu süreçte Türkiye'ye uzun vadede yatırım yapan yabancıların büyük kar elde ettiğini yerli yatırımcıların ise yatırımlarını 'al-sat'larla heba ettiğini söyledi.

Yerli yatırımcıların hisse senedi tutma ortalamasının bir ay ile sınırlı olduğunu ve altın, gayrimenkul ve döviz gibi klasik yatırım araçları dışındaki yatırım araçlarına mesafeli duruşunun İMKB'nin yeterli hacim ve derinliğe ulaşmasına engel olduğunu ifade eden MKK Genel Müdürü Engincan,"Türk yatırımcısı kendi ülkesinin borsasına yatırım yapmadı. Ancak, yabancı yatırımcı 2023 vizyonunu belirlemiş ve ekonomisi sürekli büyüyen Türkiye'ye güvenerek uzun vadeli yatırımlar yaptı. Bireysel yabancı yatırımcı büyük fonlar yoluyla Türkiye'ye gelirken kurumsal yatırımcılar borsada ağırlıklarını artırarak yatırım yaptılar.Yabancı yatırımcı kısa vadeli riskli yatırımlar yerine uzun vadeli yatırımlarla korkmadan Türkiye'ye yatırım yaptı ve kazandı. Yerli yatırımcının kısa vadeli kazanç mantığı ve kendi borsasına olan güvensizliği yabancıyı zengin etti" şeklinde konuştu.





"A TİPİ FONLARA YATIRIM YAPIN"
Bireysel yatırımcıların borsadaki manipülasyonlardan en çok en etkilenen grup olduğunu kaydeden Engincan, risk almaktan korkan bireysel yatırımcıları yatırımlarını A tip fonlarda değerlendirmeye çağırdı. Yabancı bireysel yatırımcıların bu tip kurumsal fonlarla Türkiye'den çok ciddi kazançlar sağladığına dikkat çekerek şunları söyledi:"Türkiye hızla büyüdü, büyümede yüzde 11 ile dünya rekoru kırdı. Borsası yüzde yüzde 25 getiri sağladı. Amerikalı David, ABD'li fon aracılığıyla Londra üzerinden Türkiye'ye yatırım yaptı ve reel anlamda çok yüksek getiriler elde etti. Yabancı pek çok maliyete göze alarak Türkiye'ye geldi, kazandı ve zenginleşti.Ancak yerli yatırımcı kendi borsasına ve fonlarına yatırım yapmakta isteksiz davrandı. Yabancı Türkiye'de uzun vadeli yatırım yapmanın avantajını kullanıp söylentilere kulak asmadan Türkiye'de kalmakta ısrar ederken yerli yatırımcı sürekli al-sat yaparak yatırımlarını kazanca çeviremedi. Sular aktı, biz baktık. "



Son bir yılda borsada yabancı yatırımcı ağırlığınında bir miktar düşüş olmasına rağmen yabancıların Türkiye'den çıkmak istemediğini vurgulayan Yakup Engincan, yerli yatırımcının ortalama bir ay olan hisse tutma süresin uzun vadeye yayması gerektiğini vurgulayarak, yatırımcıları öncelikle A tip fonlar üzerinden yatırım yapmaya çağırdı.



Son 5 yılda A tipi fonlara olan yatırımlarda ciddi bir artış olduğunu dile getiren Engincan, "Bireysel yatırımcılar kurumsal yatırımlar aracılığıyla yatırım yapsınlar.Bireysel hesap açarak işlem yapmasınlar. Son 5 yılda A tipi fonlara yatırım yapanların sayısı 115 bin 265 bine çıktı. Bireysel yatırımcılar için uzun vadede kazandıran ve riski en az yatırımlardan biri A tipi fonlar." dedi.



"TÜRKİYE, CAZİBE MERKEZİ OLMAYA DEVAM EDECEK"
Küresel ekonomideki belirsizliklere bağlı olarak piyasalarda kısa vadeli iniş çıkışların olmasının doğal karşılanması gerektiğini ve Türkiye'nin bu belirsizliklerden bir miktar etkileneceğinin altını çizen Yakup Engincan şu değerlendirmelerde bulundu:"

Siyasi ve ekonomik istikrar piyasalar açısından çok önemli.Türkiye'de siyasi istikrar devam ediyor ve Türkiye'nin 2023 için kişi başına 25 bin dolarlık gelir hedefi var, bu da İMKB reel anlamda 3 katına çıkacak demektir. ABD borsalarının yüzde yarım bile büyüyemeyeceği varsayıldığında Avrupa'nın ise 2020 yılına kadar toparlanamayacağı düşünüldüğünde Emerging Market olmaktan çıkmış gelişmiş ülke seviyesine yakın bir Türkiye yabancılar için cazibe merkezi olmaya devam edecek demektir. "



"UZUN VADELİ YATIRIM YAPIN"
"Yerli yatırımcı hisse senedi piyasalarında uzun vadeli yapmaktan korkmamalı" diyerek sözlerini sürdüren Yakup Engincan, ayrıca yatırımcılara şu tavsiyelerde bulundu."Yatırımlarınızı tek bir yatırım aracında değil, riski dağıtacak bir portföy oluşturun.Yatırımlarınızı sağlam ve güvenilir hisse senetlerine ve fonlara yapın.Kulaktan dolma bilgiler yerine, bir portföy yöneticisine başvurun.Yatırım yapacağınız şirketleri ve fonları takip edin, bilgi sahibi olun.Farklı sektörlere yatırım yapın.1-6 aylık vadeler yerine 5-6 yıllık uzun vadeli yatırımları tercih edin. Bireysel hesaplar yerine A tipi fonlarla uzun süreli ve getirisi yüksek yatırımları tercih edin."





"BORSADA KURUMSAL YATIRIMCI OLMAMASI UTANÇ VERİCİ"
Borsadaki yerli kurumsal yatırımcı tabanını hızla büyümesi gerektiğine de işaret eden Engincan, hisse senedi piyasalarında manipülasyonların kurumsal uzun vadeli kurumsal yatırımcı azlığından kaynaklandığını söyledi.

Şirketlerin halka açıklık oranının düşük olmasınında manüpülasyonların bir diğer nedeni olduğunu hatırlatan Yakup Engincan, konu ile ilgili şu bilgileri verdi:"Manipülasyonlar en çok bireysel küçük yatırımcıyı vurur. Çünkü yerli bireysel yatırımcı söylentilere kulak verir, yatırımını buna göre yönetir ve zarar eder. Oysa kurumsal yatırımcı söylentilere kulak vermez. Yatırımını uzun vadeli ve bilinçli yaptığı için söylentilere kulak asmaz. İMKB'deki yabancı kurumsal yatırımcı ağırlığının fazla olması aynı zamanda bir denge unsuru. Yabancı yatırımcı volatiliteyi ve manipülasyonları kısmen engelliyor. Ancak,yerli ve yabancı kurumsal yatırımcı dengesinin de kurulması gerekiyor.Biz yerli kurumsal yatırımcı profilini oluşturmadan yabancı kurumsal yatırımcı gelmiş borsaya. Yabancı kurumsal yatırımcılar Türkiye'nin potansiyelini görerek bu ülkeye geliyor ancak biz bunu ülkemizde kurumsal yatırımcılar aracılığıyla yapamamışız. Bu utanç verici bir şey. Halbuki Türkiye'de hem yabancı hem de yerli kurumsal yatırımcı oranı eşit olsa oynaklık, manipülasyonlar ve al- sat' lar ortadan kalkar." Yatırımlarını Türkiye'de değerlendiren yabancı yatırımcı borsanın kaymağını yerken yerli yatırımcı hala kendi borsasına güven duymuyor.

kırmızı
25-11-2011, 10:25
yakında çok ziyaretçi bulur burası..borsanın tokadını yemiş yatırımcı kardeşlerimizle dolar taşar..

PARK
26-11-2011, 00:15
yakında çok ziyaretçi bulur burası..borsanın tokadını yemiş yatırımcı kardeşlerimizle dolar taşar..

Öyle tabii de;

İlk siz düştüğünüze göre buralara '' bişeyler var..bişeyler...'' ;)